Dünyanın Uyumu Üzerine
Robert Fludd, Dünya Monokordu (Monochordum Mundi), Utriusque Cosmi Historia'dan gravür, 1617. Tanrı'nın eliyle akort edilen tek bir tel, yeryüzünden göksel kürelere uzanarak kozmik senfoniyi doğurur.

Dünyanın Uyumu Üzerine

De Harmonia Mundi totius Cantica Tria
Francesco Giorgi (Giorgio Veneto / Zorzi)· 1525· Özgün: İngilizce· taranmış nüsha · ~2058 dk okuma

Venedikli Fransisken rahip Francesco Giorgi, 1525 tarihli bu görkemli eserinde klasik felsefeyi kutsal vahiyle uzlaştırmaya girişir. Ona göre evren, ilahi sayılar ve oranlarla yaratılmış canlı bir varlıktır; müzik, matematik ve teolojinin ortak diliyle okunabilen tek bir uyum örgüsüdür. Aşağıdaki pasaj, eserin önsözünden alınmıştır ve bütün varlıkların birbirine karşılıklı ahenklerle bağlandığı kadim öğretiyi Orpheus'tan Pythagoras'a, Platon'dan Neoplatonculara uzanan bir soyağacıyla ilan eder.

Türkçe çeviri (tam metin) · Çeviren Şira Nur Uysal

BAŞLANGIÇ

FRANCESCO GIORGIO VENETUS'UN, KÜÇÜK BİRADERLER TARİKATI MENSUBU, DÜNYANIN ÂHENGİ ÜZERİNE ÜÇ BÖLÜME AYRILMIŞ ESERİNİN BAŞLANGICI, BAŞPAPAZ VII. CLEMENT’E ÖNSÖZ.

Kutsal pederim, şüphesiz ki beni buraya sevk eden ne herhangi bir kibir ne et ve kanın hevesidir, bilakis iyi bir tabiat, hatta daha üstün bir ruhtur; öyle ki daha az aydınlanmış olanlar uğruna, bu küçük kandille yaklaşmaya cüret ediyorum, elbette yeni bir ışık getirmek için değil, her şeyi aydınlatan o ışıktan parıldayan ve Rabbin pek zengin harmanından dökülen, yoksulları doyurmak için bir araya getirilmiş olanı sunmak üzere, en azından daha yetkin olanların bıraktığı ya da Rabbin emriyle arkalarında terk ettiği küçük başak demetlerini topluyorum, bunlardan buğdayı harmanlayıp çıkardık, elbette yeni değil, kadim olanı yeni bir biçimde derlenmiş, yeni bir tarzda yoğrulmuş olarak, şüphesiz saçılıp dağılmış öğretilerin suyuyla değil, içene sonsuz yaşama sıçrayan bir su pınarı olan daha üstün ve kurtarıcı hikmetin suyuyla sunduk. İncil öğretisinin temellerini ilk atanlar, Tanrı'nın gerçek evlatları bu suyu içerek bu dünyanın hikmetini delilik saydılar, zira bu dünya hikmeti kendi kuvvetlerine ve insan dehasının tasarladıklarına dayanır, onu yayanların kıyas yollu akıl yürütmelerle gösterebileceklerine güvendikleri dışında hiçbir hakikate boyun eğmez.

Fakat Proklos’un (Proclus) öğrettiği gibi, bileşik ve aldatıcı duyulardan türeyen bu tür çıkarımlar, Sanatkâr’ın (Opifex) o tek ve akılsal tabiatına asla ulaşamazlar, dahası içsel tabiatın fiillerini, niteliklerini yahut dedikleri gibi arazlarını da öğretemezler, zira kendi uslamlamalarıyla bunları çıkarmaya çalıştıkları sebepler, hepsinin ittifakıyla, ölümlüler için büsbütün meçhuldür.

Bundan başka, Elisli Pyrrhon’un pek çok delille ispatladığı gibi, aldatıcı olan duyulardan neşet eden şeyler bize hiçbir saf hakikat sunamazlar.

Bundan ötürü, Platon’un dediği gibi kehanetlerle bir tutulması gereken ilahi meseleler söz konusu olduğunda, bu tür bileşik ve aldatıcı duyulardan çıkarılmış akıl yürütmeler, duyulur şeylerle meşgul olanlara, eylemde harekete tabi olan şeyleri kendi öğretilerinin nihai sınırları kılanlara ve çürütülmesinin imkânsız olduğunu düşündükleri birtakım aksiyomlarla her şeyi birleştirip neticelendirebileceklerini zannedenlere terk edilmelidir, fakat bunlar, kendilerinden gizlenmiş ilahi hakikatlerle alay ederler, oysa insan kalbini ne kadar yükseğe çıkarmaya cüret ederse bu sırlar o kadar yücelir, saf ilahi ışıkla gösterildiklerinde çekişmeden nefret eder, sükûnet diler, dünyanın kibirlilerini ve bilgelerini reddeder, kalbi küçük ve mütevazı olanları bağrına basar ve onları besler, kıyaslarla ve insani çıkarımlarla ise büsbütün alay eder, zira ilahiyatın hiçbir ilkesi yoktur ki kendisinden önce gelen ve başka bir yolla ispatlanabilecek bir şeye dayansın. Bu yüzden Areopagite'ye uygun ilahi mertebeye ancak şu şekilde yönelmek meşrudur, ilahi kelamın ışığı kendini hissettirdiğinde, ki o yalnızca arınmış zihinlere idrak edilebilir kılınmıştır, o ilahi şeylerin en küçük bir kıvılcımını dahi idrak edebilmek için zihni karartan her türlü kaygıyı uzaklaştırmaya gayret edenler gibi, ilahi kelamın ve en yüce sırların emanet edildiği kimseler de zihnin arınmasını her türlü gayretle aramalıdırlar. Nitekim Brahmanlar (Brachmanae), şaraptan ve etten uzak durmadıkça, her şeyden önce de kötülüklerden sakınmadıkça hiç kimseyi hikmetlerine kabul etmezlerdi, ta ki anlamayı arzuladıkları Tanrı'ya ilahi bir yaşantıyla benzeyebilsinler. Keza Philostratos’a (Philostratus) inanırsak, Aşağı Hindistan’da Pharaotes böyle öğretirdi, Pisagorcu Lysis de Hipparkhos’a yazarken, ruhun arınmasını rüyalarında dahi göremeyen kimselere ilahi kokular saçan hakiki felsefenin sırlarını ifşa etmenin hiçbir şekilde takvaya uygun olmadığını öğretir, çapaklı ve kirli bir göz de, Hierokles’in (Hierocles) bu yolları izleyen kadimlerin hazinelerinden aktardığı gibi, aşırı parlak nesnelere bakamaz, kutsal sırlara yeni intisap etmiş olup usulünce inisiye edilmemiş kimse de bu ilahi aydınlanmaları derhal kavrayamaz, çünkü uykudan yeni uyanan kimse parlak şeyleri hemen temaşa edemez. O halde zihin güzel uğraşlara yöneltilmeli, adım adım temizlenmelidir, ta ki ilahi ışık parıldayana ve Plotinos’un dediği gibi içimizdeki akıl üstün gelene kadar, bu akıl ruhu Baba’ya ve hakiki Işığa bağlar, onu Sanatkâr’ın idraklerine katışıksız olarak yerleştirir, Proklos’un dediği gibi, bu ışık ilimlerin sunduğu ışık gibi değil, ışığa katılmış çok daha güzel ve daha birleşmiş bir ışıktır. Burada İbrahim’in Tanrısı ile seçilmişlerin önderleri ve hakiki hikmetin muallimleri toplanmıştır, bu semavi tanrılar o ışığı kabul etmek için fevkalade yükselmişlerdir, oysa ölümlülere en uzak olan bu ışığı karanlık ve kaba güruh bir tökezleme taşı, dinsiz putperestler ise bir delilik saymıştır, aydınlanmış gözlere ise en güzel bir parıltı ve bütün hazinelerin, en kusursuz hikmetin hakiki menbaı olarak görünmüştür.

Bu sebeple büyük bir sebatla, canları pahasına dahi olsa bütün ruhlarıyla onu korumaya gayret etmişlerdir.

Pavlus’un öğrettiği gibi bu hazinelere felsefe yoluyla, yani insanlarca uydurulmuş ve boş aldatmacalarla dolu olan bu felsefeyle varılmaz, ancak o ışıkla idrak edilir ki onun vasıtasıyla parlaklıktan parlaklığa yükselerek nihayet Baba’nın ihtişamı ve hakiki sureti olan O’nun suretine dönüşürüz. Fakat bu parıldayan ışığı kavrayabilecek aydınlanmış kimselerin sayısı pek az olduğundan, bu sırlara ermek isteyenlerin, o en yüce ışığı idrak etmeye daha kolay hazırlanabilecekleri patikalardan geçirilmesi gerektiği kanaatindeyim, bu patikalar ise şüphesiz, ahenkli bir bilgi sayesinde görünür olandan Tanrı’nın görünmez olanına uzanan yollardır.

Bunlar çoklukla pek sıkı bir irtibat içindedir. Bu sebeple, duyulur âlem ile onun Arketip’inin birleşimi üzerine, bütün varlıkların durumu ve vazifeleri üzerine, her iki âlemin, Arketip’ten aldığı ölçüde, en büyük âhenkle nasıl kuşatıldığı üzerine böylesi daha kolay bir kılavuzluk sunmayı uygun bulduk. Bunu arzulayan bizlerin pek çok yoldan yürümesi, sanat disiplinlerinin kalkanları ve çareleriyle donanması gerekir, Fizik, Aritmetik, Astronomi, Geometri, Müzik ve İlahiyat. Şayet duyulara konu olan şeyleri ele alacaksak, Peripatetikler duyulur öğretiyle bize destek verecektir, şayet semavi şeyleri araştıracaksak, astronomların kanıtlarına dayanacağız, şayet doğal şeylerin uyumunu derinlemesine inceleyeceksek, yolumuzu daha gizli felsefecilere çevireceğiz, şayet yıldızların çeşitliliği ile farklı açılardan, hareketlerden ve seslerden doğan ahenk üzerine söz söyleyeceksek, bu müzikal oranlarla derhal çözülecektir, şayet en yüce akılları ve göklerin üzerindeki sırları bir nebze olsun açıklamaya girişeceksek, bütün bunları bir kenara bırakıp eşikte terk ederek, ilahi olanın sırlarını bilme ayrıcalığı bahşedilmiş olan peygamberlere ve azizlere müracaat edeceğiz yahut her şeyi aydınlatan ve bu hususta en iyi şekilde eğiten o ışıktan medet umacağız. Şayet herhangi bir akıl yürütmeyle bu görünür şeylerden semavi ve dünya-üstü derinliklere yükselmek istersek, yanılgıyı geride bırakarak elimizdeki yegâne yol sayılar olacaktır, bu sayılar vasıtasıyla aşağıdaki şeyler yukarıdakilere bağlanır, ahenkli oranlarıyla temaşa edenlere kendilerini pek tatlı hissettirir, karşılıklı uyumları ve içlerine yerleştirilmiş kuvvet sayesinde uygulayanlara en kolay yolu açarlar. Zira her şey sayılarla düzenlenmiştir ve sayılar her şeye öylesine yakındır ki hiçbir şey onlara engel olamaz, nitekim yukarıdakilerle hısım olduklarından semavi şeylere benzer şekilde yükselirler, aşağıda ise duyulur şeylerle içli dışlı iş görürler.

Böylece farklı tabiatlara ve farklı kiplere bürünürler. Zira Proklos’un dediği gibi sayı daima kendisi olarak kalır, lakin kimi zaman sestedir, kimi zaman nesnelerin oranındadır, kimi zaman ruhta ve akıldadır, kimi zaman da ilahi olandadır, yaratılmış şeylerde bağlı olan sayı, Tanrı’ya benzediğinde en mutlak halde bulunur. İçsel varlıklardan bahseden Themistios ve Boethius sayıları öylesine öne çıkarırlar ki sayı olmaksızın hiç kimsenin doğru dürüst felsefe yapamayacağını düşünürler, bütün Pisagorcular ve Akademia mensupları, bilhassa da daha gizli ilahiyatçılar her yerde sayıları yüceltir ve onlara hürmet ederler, bu haksız da değildir, zira Babilli Avenzoar’ın belirttiği gibi, her şeyi hakkıyla bilen kimse, saymayı iyi bilendir, Platon da Epinomis’te ona katılarak şöyle der, şayet bir kimse insanların tabiatından sayıyı çekip alacak olsa, onları hiçbir şekilde basiretli yahut ilim sahibi bırakmaz. Zira ruh akıl olmaksızın hiçbir şeyi kavrayamaz, sayıyı bilmeyen kimse de nesneler hakkında hiçbir akli hesap veremez. Sayı ortadan kalktığında sanatlar da büsbütün yok olur, en mühimi de, sayının bütün iyiliklerin sebebi olduğu, hiçbir kötülüğün ise sebebi olmadığı ileri sürülmüştür.

Mesut olmak isteyen, semavi ve ilahi şeyleri kavramayı arzulayan kimse sayılardan habersiz olmamalıdır. O halde bu aşağı şeylerden yukarıdaki ve en yüce şeylere doğru bir şekilde ve uygunca varmak istiyorsak, sayıların patikalarından ve ahenkli nizamdan geçmemiz zorunludur. Zira her şey birbiriyle kaynaşmıştır ve farklı sayılar vasıtasıyla mutasavver ahenklerle donatılmıştır, bunu evvela Orpheus söylemiş, ardından Pisagor öğretmiş, Stoacılar da bu dünyanın arındırıcı bir sanat kullanılarak inşa edildiğini söylerken aynı kanaati paylaşmışlardır.

GİRİŞ

Plato bunu öne sürer, Porphyrius pek çok akıl yürütmeyle destekleyip açıklar, Iamblichus, Chalcidius, Proclus ve onların hocası Syrianus, Pisagorcu ve Akademia ailesinden olanların tümü güçleri yettiğince bunu yorumlayıp doğrularlar, tabiatın yaratılmış ve yaratılacak şeylerde, bu âlem makinesinin kısımlarını birbiriyle ahenkli kılacak olan uyumdan daha kadim ve daha elverişli bir şeye sahip olmadığını düşünürler. Ancak ilahi kâhinler, aşağı derecedeki sayıları geride bırakıp daha yüce ve ilahi olanlara doğru ilerleyerek, açığa vurulmaması gereken pek çok şey öğrenmişlerdir, bunların daha yetkin olanlarını, günaha düşmemek için kalplerinde saklamışlar ve Tanrı’nın izin verdiği ölçüde bize çok az ve örtülü şeyler sunmuşlardır. Bunlardan İşaya şöyle der, "Gördüm ki Efendimiz yüksek ve yüce bir taht üzerinde oturuyordu", bu taht bütün bu cihan evinin üzerindedir, onun göğü O’nun tahtıdır ve bu ev O’nun eserlerinin izzetiyle doludur, bu izzet, paylaştırılmış derecelerin silsilesi içinde, bizzat ilahi Sanatkâr’ın asıllarıyla tam bir uyum içinde parıldar. Burada Meleklerin ve feleklerin ahengi ile karşılıklı sevgi, iki Seraf tarafından nöbetleşe seslerle terennüm edilir, birbirlerine şöyle haykırırlar, "Kutsal, Kutsal, Kutsaldır Orduların Tanrısı Rab, bütün yeryüzü O’nun izzetiyle doludur", her birine akraba sayılar vasıtasıyla, kendileriyle her şeyin tanzim edildiği uygun orantılar bahşedilmiştir. İşte bu vezinlere ve son derece ahenkli ezgilere dalıp giden göksel kâhinler, sesli sayıları ve taçları eşikte bırakarak, daha üstün ve ilahi sayılarda, tabiatın suretlerinde ve formlarında felsefe yapmışlardır, dahası, bizzat asılların kendisinde, her türlü idea cinsleri vasıtasıyla, gördükleri Tanrı’dan kaynaklanan bir düzen içinde adım adım ilerleyip bilgiye varmışlardır.

İşaya’nın yoldaşı Hezekiel de buraya yönelmiştir, İbranilerin Merkava diye adlandırdığı ilahi tahtı müşahede ettiğinde, bunun ilahi hizmetkârlardan, Seraflardan, Ofanimlerden ve kutsal canlılardan meydana geldiğini, bütün eşyanın uyumunu ortaya koymak üzere hazırlandığını görmüş ve bütün bu işi özetleyerek onların görünüşünü şöyle tarif etmiştir, [İbranice], yani çark içinde çark, şimdilik bizim tercümemizi izleyecek olursak, zira bu kürevi cihan evi, o akledilir ve en yüce çarkın ve kürenin ortasındadır, yani Yuhanna’nın dediği gibi o dünya üstü çarkın ortasında yer tutan Kelam’dadır:

"Varlık bulan her ne varsa, O’nda hayat vardı." O Kelam’da ki, Baba her şeyi O’nunla taşır ve ayakta tutar, gerçek kâhin Yuhanna’nın iki zirveli Parnassos’ta, Mesih’in bağrında gördüğü budur, onda ilahi ve insani tabiatın iki izi birden yükselir. Bu sırların ilk açıcısı olan Musa da bunu iki zirveli Sina’da görmüştür, oradan ötürü o Arabistan gerçekten "mutlu" adını hak etmiştir.

Orada Tanrı’nın yüzünü seyre dalmıştır, O’nunla sık sık konuşurdu, O’nun ardını ve en yüksek tepelerini temaşa etmiştir. Fakat bunları, cihan yapısının ağırlığıyla dolu ve son derece zengin betimlemesinde pek gizli bilmecelerin içine kapatmıştır, zira kaba ve anlayışsız avamın cihanın sırlarına nüfuz etmesini uygun görmemiştir. Nitekim halkın kütleşmiş gözlerinin önüne bu kadar parlak bir ışığın konulması uygun değildi, öyle ki ilahi sohbetten dolayı Musa’nın yüzünde parıldayan o ışığa bakamazlardı, meğerki yüzüne bir örtü çekilip bu parlaklık gözleri kamaştırmasın diye hafifletilmiş olsun. Bundan ötürü kaba halka derin sırları anlatılmış tarihin örtüleri altında aktarmış, bilgeler için ise iç odalarda bir yer bırakmıştır, ta ki örtü kaldırılıp hakikat açığa çıktığında hikmetin ve yüce öğretinin en gizli odalarına girebilsinler, bazen o tapınağı apaçık temaşa etsinler, bazen de görünmeyen ve görünen şeylerden, o akraba sayılar ve armonik orantılar vasıtasıyla görünmeyen şeylere yükselebilsinler. Bunlardan hem daha bilge İbraniler hem de Tanrılar tarafından ahlaki, alegorik ve anagojik anlamlar çıkarılmıştır. Bu sebeple yukarıdakilerden tamamen etkilenen bu aşağı şeyler, sanattan türetilenlere kıyasla, semavi ve ilahi olanlar ne kadar üstünse o kadar büyük bir tesire sahiptir. Nitekim Pythagoras, Cicero ve Boethius’un aktardığına göre, bu müzik sanatı sayesinde makamları değiştirerek çılgına dönmüş bir genci yatıştırmıştır. Terpandros ve Methymnalı Arion, Lesbosluları ve İonları, Thebaili Ismenias ise en ağır hastalıklardan mustarip pek çok kimseyi ahenkli nağmelerle iyileştirmiştir. Askerlerin ve atların ruhları da boru ve lituus sesleriyle coşar. Dion, Makedonyalı İskender hakkında aktarır ki, Timotheos’un makamlarıyla öyle tahrik edilirdi ki, sanki bir cinnet hâlindeymiş gibi silahlara sarılırdı. Kutsal metinlerde zikredildiği üzere, Kral Saul’un çılgınlığı Davud’un liriyle öyle yatıştırılırdı ki, kötü cin kovulup eski sükûnetine dönerdi, zira o ahenk karşısında yıkılan cin, sanki kendi düşmanıymış gibi bu doğru düzene dayanamazdı. Bu tür şarkıların ve armonik seslerin Levioğulları arasına bizzat kutsal şeylerin yenileyicisi olan Kral ve Peygamber tarafından ve Tanrı’nın ve tabiatın bu sırlarını kavrayan o Babalar tarafından sokulduğu kanaatindeyim. Öyleyse tabii ve ilahi şeylerin uyumunda ne büyük bir kuvvet ve ne büyük bir lezzet olduğu düşünülmelidir. Buradan kaynaklanan ve eşyanın uyuşumu demek olan birlik, daha aşağı varlıklarda açığa çıktığında son derece tatlıdır ve bunu açıkça görenlere hayranlık uyandırıcı bir hoşlukla zevk verir. Fakat ilahi şeylerde ruhu öyle neşelendirir ve harekete geçirir ki, onu bütünüyle başka bir varlığa dönüştürür gibi görünür, bilhassa Davud’un ilahilerinde bu böyledir, bunlar ne kadar tekrar edilirse edilsin, iyi huylu ruhlara asla usanç vermez, bilakis onları ziyadesiyle mest eder, zira bu ilahilerde, adeta bütün yasanın birbiri ardınca gelişi içinde, her iki âlemin İlk Örnek (Archetypus) ile olan terennümleri ve Mesih tarafından bütün eşyaya yerleştirilmiş olan o ahenk ile O’nun en yetkin eseri olan âlemin tatlı adımlarla Sanatkâr’ına nasıl geri döndüğü şakınır.

Nitekim sadece bu Hükümdar Kâhin değil, kutsal sayfaların yazarları da, kendilerinde hem hakiki ahengin ve uluhiyetin geniş bilgisini hem de diğer öğretilerin derin inceliğini hayranlıkla görebilmemiz için bize birer işaret vermişlerdir. Zira bütün Peygamberlerin hakiki şiirle donatıldığını kim görmez? Musa’da, Hezekiel’de ve Yuhanna’da en kusursuz geometrik ölçüleri kim tanımaz? Keza Musa’da, Hezekiel’de, Daniel’de ve Yuhanna’da sayıların orantılarını, Davud’un ilahilerinde ve Süleyman’ın düğün şarkısında, dahası her iki Ahit’in bütün tasvirinde, adeta tam bir düğün şarkısındaki gibi, kusursuz müziğin en tatlı ahengini kim fark etmez? Daha yüce bir müziğin diyorum ki, bunu Orpheus, Amphion ve Linus’un müziğinden ya da bizzat onların felsefesinin gölgesinden kana kana içmiştiniz, yeter ki felsefe yapmayı öğrenmiş olasınız. İşte bu sebeple onlar bizim takip etmemiz gereken önderlerimizdir, her ne inşa etmeye kalkışırsak onların ölçüsünü korumak için bu yoldan ayrılmamalıyız. Aziz Pederler, dış kaynaklı hatıralardan da yararlandım, nitekim Hermes, Aglaophamus, Orpheus, Hesiodos, Pythagoras, Arkhytas, Platon, Parmenides, Timaios, Zalmoksis, Likurgos ve nihayet onların peşinden giderek bilgece felsefe yapan ya da kanunlar koyanlar da yararlanabilecekleri şeyleri başka yerlerden almışlardır. Biz de bu kimseleri, meşru olduğu ölçüde güvendiğimiz müttefikler olarak kabul etmeyi uygun gördük, ancak kurmayı kararlaştırdığımız uyumun eserine uygun göründükleri nispette, şayet bir yerde uyumsuzluk gösterirlerse, onları tıpkı işe yaramaz teller gibi ayıklamaktan başka bir şey yapmayacağız.

Böylece o kadim bilgeleri adım adım takip ederek, diğer eşyanın isimleri arasında, özellikle de bizzat Sanatkâr’ın isimlerini, onların bize aktardığı şekliyle Latincemize kazandırmaya çalışacağız ya da gücümüz yettiğince onların derin anlamlarını ve kendi tasvir ettikleri işaretlerin altında gizlenen sırları daha açık ve uygun terimlerle ifade edeceğiz, öyle ki Origenes bunların başka bir dile çevrildiğinde asıl güçlerini kesinlikle koruyamadıklarını düşünür. Bundan ötürü, şayet ilk kelimeleri ya da onlara son derece yakın olanları kullanırsak, hafiflik veya gereksiz bir yenilik hevesiyle ayıplanmamalıyım. Aynı şeylerin farklı şeylerle bağdaştırılması için zorunlu olarak defalarca tekrarlanması gereken yerlerde sık sık tekrara düşer gibi görünürsek, bunu gereksiz ve faydasız saymamak gerekir, nitekim farklı şeyler farklı olanlarla, aynı şeyler de pek çok şeyle bir araya getirilmelidir ki, her şeyin birbirine nasıl bağlandığı gösterilsin ve Rabbin bütün eserlerinin en tatlı ahengi her cihetten yudumlansın. Bu sebeple çekinmeyelim, ilahi, semavi ve dünyevi sanatın her türlü uyumunun üç tam sekizli (diapason) kantikosuyla kuşatılabileceğine hükmettik, buradan hareketle her bir kantiko sekiz tondan, yani tam bir sekizliden tamamlanacaktır.

Birinci kantikoda her iki âlemin birbiriyle ve her ikisinin İlk Örnek ile olan uyumunu dile getireceğiz. İkincisinde bütün eşyanın Baş olan Mesih ile uyuşumunu ve günahtan kaynaklanan ayrışmadan sonra bizzat Mesih vasıtasıyla bütün eşyaya yeniden kazandırılan o ahengi ele alacağız. Üçüncüsünde ise bütün eşyanın en ahenkli bağı olan insanın, kendisinde bulunan her şeyle ve uyuşması, hatta birleşmesi takdir edilmiş olan Sanatkâr ile yeniden uyuma kavuşturulmasını işleyeceğiz. Bunlarda asırların ve her iki âlemin bütün meselesi ile pek çok disiplinin özü toplanacaktır. Fakat Aziz Peder, eski atasözüne göre her yenilik hoş karşılansa da, bizzat bu yenilik kıskançlığı tahrik eder ve yeni bir ışığa alışkın olmayan gözleri rahatsız eder, bu gözler nefrete kapılarak henüz tam olarak kavrayamadıkları şeye sıklıkla saldırmaya başlarlar. Burada pek çok kimsenin beni hedef alacağını ve yeni bir yöntemden ileri gelen, uzun süredir küller altında gizlenen kıvılcımlardan ya da çakmaktaşından yeni çıkarılmış gibi duran bu şeyleri kolayca kötüleyeceğini biliyorum. Bu yüzden, En Kutsal Peder, bu naçiz eseri ve Tanrı’nın yardımıyla üzerinde çalıştığımız diğer her şeyi, bende olan her şeyle birlikte, senin ve pek muhterem meclisinin pederlerinin teftişine sunmayı uygun gördük, sizler ki aldatıcı ışığı terk ederek bakışlarınızı en yüce ve en parlak ışığa yönelttiniz. Ne var ki Kutsallığınızın ve Merhametinizin bunu uygun görmeyeceğini düşünmeyiz.

Bu bizim ne türden olursa olsun yapıtımız, senin yetkin ve otoritenle kilise bedeninin bütün uzuvlarına tatlılık bahşetmedikçe asla gerçek bir uyum kazanamaz. Bu sebeple onu sana adadım, zira her şeyin kendisinde bulunduğu ve her şeyin kendisi vasıtasıyla var olduğu Mesih’in bu evrensel bedeninde vekilsin, nitekim Tanrı Sözü olan Mesih’ten her şey hayat ve sonsuz bir düzen devşiriyorsa, her şeyi ele alan bu yapıt da senin sayende hayat bulsun, güzelleşsin ve her türlü lekesi silinerek arınsın. Esen kal.

Ezgiler Dizini

Kendi düzenine göre tanzim edilmiş üç kısımlı ahenk cildinin fihristi. Birinci ezginin perdeler dizini.

Evrenin yaratıcısının kim olduğu ve pek yüce birliğin hangi ahenkle sevinç bulduğu. I. Perde. Nesnelerin ilk ilkelerinin hangi uyumla uyuştuğu ve bunları tasvir edenlerin nasıl hemfikir olduğu ya da ayrıştığı. II. Perde. Yüce sanatkârın yaratılmış bütün şeylere hangi ahenkli sayıyla girdiğini. III. Perde. İlk varlık cinslerinin hangi karşılıklı uyumlarla birbiriyle ve İlki Örnekle (Archetypus) uyuştuğu. IV. Perde. Aralarındaki aralıkların hangi ahenkle doldurulduğu. V. Perde. Küçük bir çalgı gibi olan insanda her şeyin hangi uyumla muhafaza edildiği. VI. Perde. Bu tortulu dünyada var olan her bir tikel şeyin bile İlki Örnek ile hangi ses uyumuyla uyuştuğu. VII. Perde. Her şeyin oktav (diapason) ahengine indirgendiği nihai gayenin ne olduğu. VIII. Perde.

Birinci Perdenin Dizini

İlahi ışıkla aydınlanmış kutsal kişilerden Tanrı hakkında neleri öğrenebileceğimiz, ele aldığımız konudur. I. Bölüm. Böyle bir ışıktan yoksun olanların, Tanrı hakkında konuşurken pek çok sapkın yola saptıkları. II. Bölüm. Tanrı’nın ne olduğunu tam olarak kavrayamasak da, Tanrı’nın var olduğunu vahiylerle, akılla ve herkesin ortak mutabakatıyla öğrendiğimiz. III. Bölüm. Yaratılmış şeylerin izi yahut sureti ve bunların İlki Örnek ile olan ahengi vasıtasıyla O’nun üretici gücünün bilgisine nasıl ulaşabileceğimiz. IV. Bölüm. Her şeyi en mükemmel ahenkle meydana getirebilmesi için Tanrı’nın her şeyin ve sayıların üreticiliğiyle dolu olduğu. V. Bölüm. Tanrı’nın bir olduğu. VI. Bölüm. Tanrı denilen o en feyizli ilk zihnin, şeyleri içsel ve dışsal olarak nasıl meydana getirdiği. VII. Bölüm. Tanrı’nın dünyayı inşa ettiği. VIII. Bölüm. Dünyanın döngüsü filozofların iddia ettiği gibi sonsuzluk bahşetmez ve buna dair kesin bir kanıt sunmaz. IX. Bölüm. Aynı şekilde hareket de bunu sağlamaz. X. Bölüm. Evreni yönetenlere bundan daha azını atfetmezler. XI. Bölüm. Sanatkârdan hareketle yola çıksalar da amaçladıkları şeyi kanıtlayamazlar. XII. Bölüm. Filozofların evrensel hakikatten neden saptıkları. XIII. Bölüm. Dünyanın sonradan yaratıldığına dair gerekçeler. XIV. Bölüm. Tanrı’nın dünyayı Musa’nın anlattığından önce mi yoksa sonra mı yarattığı. XV. Bölüm. Filozofların, Tanrı’nın zorunlulukla hareket ettiğini düşünerek düştükleri yanılgı. XVI. Bölüm. İlahi sanatta olumsallığın gerekliliğine dair adımlar. XVII. Bölüm. Tanrı tikel olanları bilir. XVIII. Bölüm.

İkinci Perdenin Dizini

Dünya bilgelerinin kendi öğretilerinde ne kadar uyumsuz bir ahenksizlik içinde bulundukları. I. Bölüm. Hristiyan yazarların mutabakat içinde olduğu. II. Bölüm. Dünya bilgelerinin uyumsuzluğunun onların temelini sarstığı. III. Bölüm. Filozofların ruh meselesinde dahi ihtilafa düştükleri. IV. Bölüm. Her şeyin arzuladığı nihai gaye hususunda da aynı şekilde ayrıştıkları. V. Bölüm. Bizimkilerin ahengi nereden aldıkları, ötekilerin ise uyumsuzluğu nereden edindikleri. VI. Bölüm. İlahi ve dünyevi çalgıda en derin sırlara dair hangi bilginlerin ahenkle ses verdikleri. VII. Bölüm. Eskilerin aktardıkları öğretileri neden mecazlar ve bilmeceler ardına gizlemeye çabaladıkları. VIII. Bölüm. Uyumsuzlukların nasıl ahenge kavuşturulabileceği. IX. Bölüm. Dünyanın doğum haritası (genitura) devirleri üzerinde bilgelerin mutabakatı. X. Bölüm. Altı sayısının inşası ve neden yedinci dinlenme gününün eklendiği. XI. Bölüm. İlkelerin birliği hususunda eskilerin ittifakı. XII. Bölüm. Şeylerin ilk yaratılışına dair ortak görüş. XIII. Bölüm.

Üçüncü Perdenin Dizini

Birin yirmi yediye doğru nasıl yayıldığı. I. Bölüm. Üçlü Tanrı’dan üçlü sayı yoluyla inşa edilmiş her şeye nasıl bir geçiş olduğu. II. Bölüm. Meleklerin, yalın üçlüye karşılık gelen ilk dokuzlu düzen aracılığıyla nasıl dağıtıldığı. III. Bölüm. Tanrı bize meleklerin üç kısımlı düzeniyle indiği gibi, bizim de onlar vasıtasıyla Tanrı’ya nasıl güvenle yükselebileceğimiz. IV. Bölüm. Kavranabilir şeylerin faili hakkında. V. Bölüm. Sanatkârın gökleri hangi ikinci karesel üçlü ile inşa ettiği. VI. Bölüm. Gezegenlerin yahut yıldızların aşağı âlem üzerinde hayır ya da şer bakımından nasıl amel ettiği. VII. Bölüm. Kötülüklerin nereden kaynaklandığı, etkilerin kötülüğünden mi yoksa alıcının kötü eğiliminden mi ileri geldiği. VIII. Bölüm. Bilgelerin yargılarında kesinleşmiş olan şeyleri kanıtlayan akıl yürütmeler. IX. Bölüm. Ne Satürn’ün, ne Mars’ın ne de başka bir gök cisminin öne sürüldüğü gibi bizatihi kötü olmadığı. X. Bölüm. Yıldızların üzerimizde etkili olup olmadığı ve şayet etkili iseler bunun zorlayarak mı yoksa yatkınlık sağlayarak mı gerçekleştiği. XI. Bölüm. Bütün her şeyin Sanatkârının elementlere ait şeyleri üçüncü karesel üçlü ile nasıl var ettiği. XII. Bölüm. Elementlerin neden dörde ayrıldığı. XIII. Bölüm. Elementlerin dünyanın bütün uzuvlarında bulunduğu. XIV. Bölüm. Elementlerin, daha önce söylenenlere dair doğabilecek kuşkuları ortadan kaldıran diğer bir taksimi hakkında. XV. Bölüm. Elementlerin yalnızca bu yeryüzü âleminde değil, göksel, gök üstü ve İlki Örnek âleminde de bulunduğu. XVI. Bölüm. Pisagorculara ve Platonculara göre elementlerin biçimi hakkında. XVII. Bölüm.

Dördüncü Perdenin Dizini

İlk düzenin meleklerinin, ilk hareket ettirici (primum mobile) denilen ilk felekle nasıl uyuştuğu. I. Bölüm. Kayan ve sabit yıldızların hangi ahenkle karşılık verdiği. II. Bölüm. Bunu Hezekiel’in hayranlık verici kehanetinin doğrulaması. III. Bölüm. Tahtlar (Throni) zümresinin beş niteliği. IV. Bölüm. Satürn’ün bu niteliklerle hangi ahenk içinde birleştiği. V. Bölüm. Egemenlikler (Dominationes) zümresinin on niteliği. VI. Bölüm. Jüpiter’in aynı niteliklerin bütünüyle hangi ahenk içinde neşelendiği. VII. Bölüm. Mars’ın ateşinin Güçler (Virtutes) zümresiyle olan üç eşleşmesi hakkında. VIII. Bölüm. Diğer altı durumda nasıl uyuştuğu. IX. Bölüm. Güneş’in Erikler (Potestates) zümresiyle sekizli bir düzen içinde birleşerek nasıl büyük bir melodiyle adeta bir oktav meydana getirdiği. X. Bölüm. Yöneticilikler (Principatus) zümresinin Venüs ile beş yönden nasıl paydaş olduğu. XI. Bölüm. Merkür’ün Başmeleklerle ne kadar ahenkli bir ses verdiği. XII. Bölüm. Son olarak Ay’ın Meleklerle nasıl uyum sağladığı. XIII. Bölüm. Yeryüzünün Ay ile yeniden nasıl uyuştuğu. XIV. Bölüm. Suyun Merkür ve Satürn ile birlikte nasıl tınladığı. XV. Bölüm. Havanın Jüpiter ve Venüs ile nasıl yankılandığı. XVI. Bölüm. Ateşin Güneş ve Mars ile nasıl kaynaştığı. XVII. Bölüm. Taşların göklerle birlikte nasıl terennüm ettiği. XVIII. Bölüm. Madenlerin aynı şeyi özellikle Mars ile birlikte nasıl icra ettiği. XIX. Bölüm. Bitkilerin gökyüzüne, bilhassa Jüpiter’e nasıl doğrudan karşılık verdiği. XX. Bölüm. Bitki-hayvanların (zoophyta) Satürn ile birlikte nasıl şarkı söylediği. XXI. Bölüm. Hayvanların yıldızlı gök ve ilk hareket ettirici ile birlikte nasıl ezgiler sunduğu. XXII. Bölüm. Bunların özellikle akıl dünyasıyla nasıl uyum içinde terennüm ettiği. XXIII. Bölüm. Satürn ile tikel olarak nelerin uyuştuğu. XXIV. Bölüm. Jüpiter ile nelerin ahenk oluşturduğu. XXV. Bölüm. Mars’tan nelerin güç aldığı. XXVI. Bölüm. Güneş yahut Phoebus ile nelerin birleştiği. XXVII. Bölüm. Venüs ile nelerin hoşnutluk bulduğu. XXVIII. Bölüm. Merkür ile nelerin birlikte tınladığı. XXIX. Bölüm. Bütün bunların Ay ile birlikte yetkin ahenk seslenişini nasıl meydana getirdiği. XXX. Bölüm. Tikel şeylerin belirli yıldızlarla nasıl tınlaştığı. XXXI. Bölüm. Bütün bunların Musa’nın ilahi vahiyle inşa ettiği Sandık’ta ne kadar güzel resmedildiği. XXXII. Bölüm. Üç dokuzlunun on altı içinde ne tür gizemlerle uyuştuğu. XXXIII. Bölüm.

Beşinci Perdenin Dizini

Platon tarafından yirmi yedi sayısının neden ilk tasvir olarak alındığı. I. Bölüm. Aynı sayının hangi aralıklarının doldurulabileceği ve hangilerinin doldurulamayacağı. II. Bölüm. Bu düzenlemenin neden daha büyük sayılara indirgendiği. III. Bölüm. Neden tekrar en büyük sayılara indirgendiği. IV. Bölüm. Platon’un bu tür bir tasvirde neden kromatik ve enharmonik diziden ziyade diyatonik diziye başvurduğu. V. Bölüm. Bütün yaratılmışların ilkinde, İbranilerin bilgelikle andığı yirmi yedi harfin o üç dokuzluyu nasıl hayranlık verici bir sanatla tamamladığı. VI. Bölüm. Aynı sayının ve aynı düzenin yukarı âlemlerde yüce bir faziletle nasıl tesis edildiği. VII. Bölüm. İlk olanın birliğinden her şeyde nasıl bir ahenk hasıl olduğu. VIII. Bölüm. Yedi telli çalgının (heptachordus) ruhun yükselişiyle hangi perdede uyuştuğu. IX. Bölüm. O üç dokuzlunun insanda nasıl bulunduğu. X. Bölüm. Ruhun ve bütün dünyanın kendileriyle tanzim edildiği o üç orantının, yani müzikal, geometrik ve aritmetik orantıların ne anlama geldiği. XI. Bölüm. Pisagorcular ve Akademisyenlerin dünyanın ve ruhun seyrini neden yedi sınırla tamamladıkları. XII. Bölüm. Platoncu bir tarzda konuşulursa, dünyadaki her şeyin sınırları arasındaki boşlukların nasıl doldurulduğu. XIII. Bölüm. Felekte var olanlar hakkında söylenenlerin kutsal metinlerle nasıl uyuştuğunun görüldüğü. XIV. Bölüm. Üç dokuzlunun aralıklarının tamamlanmasına dair neler söylenebileceği. XV. Bölüm. Her şeyin sayı, ağırlık ve ölçü ile nasıl kurulduğu. XVI. Bölüm. Bu çeşitli türlerin hangi aracılık eden sebeplerle bir araya getirildiği. XVII. Bölüm. Bütün bu üç dokuzlunun Tanrı’nın en yüce isminde nasıl birleştiği ve O’ndan nasıl sudur ettiği. XVIII. Bölüm.

Altıncı Perdenin Dizini

İnsanın ilerleyiş tarzı ve büyük dünya ile İlki Örnek ile olan genel uyumu hakkında. I. Bölüm. İnsanın dünyayı dairesel bir biçimde tuttuğu. II. Bölüm. İnsandaki ölçülerin orantısı hakkında. III. Bölüm. İnsanın uzuvlarının ve hatlarının birbiriyle ahengi. IV. Bölüm. İnsanın her şeyi kapsadığına dair genel bir bahis. V. Bölüm.

Altıncı Bölüm Bu insanda ne kadar seçkin unsurların (elementa) bulunduğu.

Yedinci Bölüm İnsanın kendisinde kaza ve kadere [clerocodis / okunamadı] nelerin tekabül ettiği.

Sekizinci Bölüm Bileşiklerden taşların hangileriyle uyuştuğu.

Dokuzuncu Bölüm Madenlerin nelere tekabül ettiği.

Onuncu Bölüm Bazı karışık minerallerin hayranlık verici bir sanatla nelere ahenk sağladığı.

On Birinci Bölüm Gezegenlerin hangileriyle yeşerip parıldadığı.

On İkinci Bölüm Hayvanların özelliklerinin insanda yaşadığının herkese açık olduğu.

On Üçüncü Bölüm İnsan ruhunun hayvanlara göçmesi (transmigratio) hakkında kadimlerin ne düşündüğü ve meselenin hakikatinin ne olduğu.

On Dördüncü Bölüm Bizimkilerle hayret verici bir ahenk içinde olan tikel dönüşümler hakkında yabancıların neler aktardığı.

On Beşinci Bölüm Sanatla yapılmış insanda her şeyin ihtiva edildiğini Musa'nın Nuh'un gemisinde tasvir ettiği.

On Altıncı Bölüm [okunamadı] Murdar hayvanların ikişer ikişer, temiz olanların ise yedişer yedişer gemiye girmelerinin emredilmesinin sebebi.

On Yedinci Bölüm [okunamadı] Bütün göklerin de insanda ihtiva edildiği.

On Sekizinci Bölüm Zodyak burçlarının her birinin adını nereden aldığı ve adlarını aldıkları bu hayvanların Güneş ile ne yaptığı.

On Dokuzuncu Bölüm [okunamadı] Bu burçların ve insandaki başlıca uzuvların neden on iki sayısıyla dağıtıldığı.

Yirminci Bölüm [okunamadı] Niteliklerin Gezegenlerle ve sekizinci felekle (orbis) uyuşması.

Gök kubbenin (firmamentum) burçlar feleğiyle uyuştuğu. İlk hareket ettiricinin (primum mobile) yürekle yahut orada ikamet eden zihnin serbestliğiyle birlikte sürüklediği. Satürn ile nelerin birleştiği ve katılaştığı. Jüpiter ile nelerin eşitlendiği. Mars ile nelerin teşvik bulduğu. Güneş ile nelerin canlandığı ve aydınlandığı. Venüs ile nelerin yumuşadığı. Merkür ile nelerin keskinleştiği ve nüfuz ettiği, Ay tarafından nelerin harekete geçirildiği. Gezegenlerin birbirlerine ve sekizinci göğe göre hareketlerinin oranından, gücün orantısının [okunamadı].

Yirmi İkinci Bölüm Düzensiz şeylerin hayranlık verici uyuşumu ve her iki âlemin birbiriyle uyumu hakkında.

Yirmi Üçüncü Bölüm İnsanın Meleklerle ahenk içinde olduğu ve onları ihtiva ettiği.

Yirmi Dördüncü Bölüm İnsanın Tanrı'nın tapınağı ve sureti olarak O'nunla nağme tuttuğu.

Yirmi Beşinci Bölüm [okunamadı] Tanrı'nın ve insanın uzuvlarının ahengi hakkında.

Yedinci Makamın Dizini Her şeyin İlkörnek'te (Archetypus) kendisine tekabül eden bir şeye sahip olduğunun otoriteler ve akıl yürütmelerle kanıtlandığı. İlk maddenin (prima materia) hangi azamete boyun eğdiği. Yerin ne ile sabit kılındığı. Diğer unsurların aynı şeyde ne ile tınladığı. Taşların orada neyi işaret ettiği. Madenlerin orada nasıl bir makamı olduğu. Bitkilerin aynı yerde hangi mevkiye sahip olduğu. Bizim bu düzlüğümüzün nelerin dengi kılındığı.

Dokuzuncu Bölüm Dağların nelerle yükseltildiği.

Onuncu Bölüm Çöl ve kurak yerlerin ne anlama geldiği.

On Birinci Bölüm Meyve veren toprağın ne anlama geldiği.

On İkinci Bölüm Denizin ve suların ne anlama geldiği.

On Üçüncü Bölüm Pınarların ne anlama geldiği.

On Dördüncü Bölüm Nehirlerin ve kanalların ne anlama geldiği.

On Beşinci Bölüm Havuzların, göllerin ve bataklıkların ne anlama geldiği.

On Altıncı Bölüm Kızıldeniz'in ne anlama geldiği.

On Yedinci Bölüm Bulutların ve yağmurun ne anlama geldiği.

On Sekizinci Bölüm Çiyin ve kırağının ne anlama geldiği.

On Dokuzuncu Bölüm Dolunun ve karın ne anlama geldiği.

Yirminci Bölüm Buzun ve kristalin ne anlama geldiği.

Yirmi Birinci Bölüm Zevk cennetinin ne anlama geldiği.

Yirmi İkinci Bölüm Cennetin kendisinden akan Gihon, Pişon, Dicle ve Fırat'ın ne anlama geldiği.

Yirmi Üçüncü Bölüm Şeria Nehri'nin ve Mısır'ın Nil ırmağının ne anlama geldiği.

Yirmi Dördüncü Bölüm Şarabın, sütün, tereyağının ve balın ne anlama geldiği.

Yirmi Beşinci Bölüm Süt ve bal akan toprakların ne anlama geldiği.

Yirmi Altıncı Bölüm Zeytinyağının ne anlama geldiği.

Yirmi Yedinci Bölüm Hurmanın, sedirin, şittim ağacının, zufa otunun ve diğerlerinin ne anlama geldiği.

Yirmi Sekizinci Bölüm Asmanın ve bağın ne anlama geldiği.

Yirmi Dokuzuncu Bölüm Kutsallık hayvanlarının ne anlama geldiği.

Otuzuncu Bölüm Yaban keçilerinin, geyiklerin ve dağ keçisi yavrularının ne anlama geldiği.

Otuz Birinci Bölüm Koyunların ve koyun çobanlarının ne anlama geldiği.

Otuz İkinci Bölüm Temiz ve murdar hayvanların, balıkların, kuşların ve bitkilerin ne anlama geldiği.

Otuz Üçüncü Bölüm Kudüs'ün, Siyon'un ve mabedin ne anlama geldiği.

Otuz Dördüncü Bölüm Mısır'ın, Babil'in ve Şam'ın ne anlama geldiği.

Otuz Beşinci Bölüm Arabistan'ın, Sina Dağı'nın ve Sur Mezopotamyası'nın ne anlama geldiği.

Otuz Altıncı Bölüm Amalek'in, Moab'ın, Ammon'un ve Filistinlilerin ne anlama geldiği.

Sekizinci Makamın Dizini Her şeyin kusursuz biçimde düzenlendiği ve her şeyin son derece tatlı olduğu. Her şeyi dolduranın kim olduğu ve bizim [okunamadı] neyi bilebileceğimiz. Her şeyin gerçekten Tanrı'ya yöneldiği. Hangi arabayla taşındıkları. Bu arabanın kimler tarafından çekildiği.

Yedinci Bölüm Tanrı'nın hizmetkârı olan meleklerin bu çekişte ne iş gördüğünün kutsal yazılarla teyit edildiği.

Sekizinci Bölüm Her şeyin Tanrı'dan altılı sayı vasıtasıyla nasıl çıktığı.

Dokuzuncu Bölüm Her şeyin aynı şekilde altılı sayı vasıtasıyla ve bilhassa gerçek sükûn ve gerçek sebt günü (sabbatum) olan Mesih'te nasıl geri döndüğü.

Onuncu Bölüm İnsan soyunun sekizinci altılı sayı vasıtasıyla bizzat Tanrı'ya nasıl geri döndürüldüğü.

On Birinci Bölüm Belli bir nizam içinde yaşayan tikel insanın, o altı günün işaret ettiği altı basamak vasıtasıyla sebt günü olan Mesih'e nasıl ulaştığı.

On İkinci Bölüm Mesih'in gerçek sükûn ve gerçek sebt günü olduğu.

On Üçüncü Bölüm Beş günün işleri tamamlandığında neden "Tanrı iyi olduğunu gördü" dendiği, fakat altıncı günün işi tamamlandığında "Ve çok iyiydiler" dendiği.

On Dördüncü Bölüm Yetkinliğin nihayete ermesinin sekizli sayıdaki oktav (diapason) aracılığıyla olduğu.

On Beşinci Bölüm Göklerin kendi dönüşlerinde oktavı yetkin bir şekilde meydana getirdiği.

On Altıncı Bölüm Göklerin ahenginin hem uzaklıktan hem de hareketlerin uyumundan kaynaklandığı.

On Yedinci Bölüm Gezegenlerin yedi sayısındaki ahenkli doğurganlığı hakkında.

On Sekizinci Bölüm Gezegenlerin yedilisi ile on iki burç arasındaki armonik uyum hakkında.

On Dokuzuncu Bölüm Bazılarının anlamayarak aptalca inkâr ettiği göklerin gerçek harmonisi hakkında.

Yirminci Bölüm Göklerin yüce zihinlerle olan uyuşumu hakkında.

Yirmi Birinci Bölüm Her şeyin aynı şeye vardığı, zira feyiz farklı görünse de her şeyin aynı kaynaktan alındığı ve oraya aktığı.

İkinci Şiirin Girişi İkinci Şiirin Makamlarının Dizini

Makam I, Mesih ve Mehdi Tanrı'nın hikmetidir, her şeyi ideasal akılla ihtiva eden kelamdır, insan olarak var olup bütün aşağı mertebeleri kucaklar.

Makam II, Mesih her şeyin hayatı ve dayanağıdır, her şeyi canlandırır ve her şeyi kendine çeker.

Makam III, Mesih gerçek kâhindir, gerçek ekmektir, kurbandır, her şeyi arındıran ve her şeyi barıştıran adaktır.

Makam IV, Mesih en yüce hakikattir, herkese öğreten ve her şeyi aydınlatan ışıktır.

Makam V, Mesih gerçek yeniden doğuşla herkesin Babası kılınmıştır ve mistik bedenin başı olarak bütün uzuvlara feyiz verir.

Makam VI, Mesih her şeyin gayesi ve kemalidir, her şeyi kendi amellerine göre yapmaları için işler.

Makam VII, Mesih kralların Kralı ve en yüce İmparatordur, her şeyi yönetir ve idare eder.

Makam VIII, Mesih bir aracıdır, onun vasıtasıyla herkese bağış yapılır, ta ki hepsi tek bir hedefe ersin.

Birinci Makamın Dizini Tanrılığın varlığının akıl yürütmelerle kanıtlandığı. Aynı şeyin peygamberliklerle kanıtlandığı. Mesih'in bizzat kendisinde tanrılığın ve kelamın ne olduğu. İlahi kelamda her şeyin ihtiva edildiği. Orada her şeyin sayı, ağırlık ve ölçüyle bulunduğu. En yüce sanatkârın zihnindeki örnekleyici bilişlerin ideler olarak adlandırıldığı ve var olduğu. Bu ideleri kimlerin kabul ettiği. İdeleri kimlerin reddettiği ve hangi gerekçelerle reddettiği. Onlara karşı ileri sürülür görünen şeylerin akıl yürütme değil yanılgı olduğu. İdelerden ne elde ettiğimiz. Bütün harmoninin kelamdan neşet ettiği. Bu idelerin bizim tarafımızdan nasıl anlaşıldığı. Şeylerin zorunluluğunun ve her türlü varoluşun idelere bağlı olduğu. Orada aynı zamanda erdemlerin idelerinin ve kendilerine uygun olarak yaşamamız gereken kuralların bulunduğu. Orada dürüst ve çirkin fiilleri idare eden ilkelerin bulunduğu. Mesih'in tanrılıkla dolu gerçek bir insan olduğu. Nasıl ki Mesih, Tanrı olması bakımından her şeyi kudretiyle ihtiva ederse, insan olması bakımından da aynı şeyleri en mükemmel surette kendisinde topladığı.

İkinci Makamın Dizini Her şeyin hayatının bir ve yegâne olduğu. Her şeyin hayatı nereden edindiği. Hayat ağacının ne anlama geldiği. Bu ağacın nereye dikildiği. Bu ağacın nasıl şekillendiği. Kime ve nasıl pay edildiği. Ağacın ne zaman ve niçin meyve verdiği.

Sekizinci Bölüm Her şeyin o ağaçla nasıl bir olduğunu ve dolayısıyla Mesih'te nasıl yaşadığını.

Dokuzuncu Bölüm Mesih'in her şeyin dayanağı olduğu.

Onuncu Bölüm Her şeyin neden onun tarafından taşınmadığı.

On Birinci Bölüm Yeryüzünden nasıl yüceltildiği.

On İkinci Bölüm Yüceltildiğinde her şeyi nasıl kendine doğru çektiği.

On Üçüncü Bölüm Kudretlerin ve ilahi güçlerin nasıl çoğulluğa dağılmış göründüğü.

On Dördüncü Bölüm Mesih'in insan soyunu bu felaketten kurtararak o üç başlı canavarı alt ettiği.

On Beşinci Bölüm Diğer bütün ilahi güçleri nasıl kendi katına çağırdığı.

On Altıncı Bölüm Elde edilen bu hâkimiyetin ve bütün ilahi güçlerin kendine çekilmesinin açık bir fiille kanıtlandığı.

On Yedinci Bölüm Aynı şeylerin peygamberliklerle teyit edildiği.

On Sekizinci Bölüm Dikkat dağıtan her şeyi nihayetinde nasıl ortadan kaldıracağı ve her şeyi eksiksiz olarak kendine çekeceği.

On Dokuzuncu Bölüm Sonunda çekilmesi gereken herkesi çekeceği.

Üçüncü Makamın Dizini Kâhinin ne olduğu ve görevinin mahiyeti. Mesih'in gerçek bir kâhin olduğu ve gerçek bir kâhine, hakiki Başkâhine ait olan her şeyle donatıldığı. Gerçek bir kâhin olarak bütün kâhinlik alametlerinin Mesih'e borçlu olunduğu. Kâhinin giysilerinin neler olduğu. Bu giysilerin kâhinlere ve en büyük başkâhine ne kazandırdığı. Bu simgesel giysilerin Mesih'in kâhinlerine ne ifade ettiği. Bütün o giysilerin bilhassa önceden haber verdiği Mesih ile ne ilgisi olduğu.

İÇİNDEKİLER

nihai sınıra varabilmek için dış duyulardan mı ilerlemek gerektiği, iç duyuların hakiki ve zorunlu olduğu, bunlar vasıtasıyla dış duyulara kıyasla daha çok ve daha kesin şeylerin kavrandığı, Bölüm XI. İnsanın bu iç duyuları her zaman kullanıp kullanamayacağı, Bölüm XII.

ÜÇÜNCÜ MAKAM GÖSTERGESİ

İnsanın Meleklerle hangi remze ve ne tür bir uyuma sahip olduğu, Bölüm I. İnsanın meleklerden daha üstün olup olmadığı yahut bunun aksi, Bölüm II. Melekler ile insanlar arasında ne tür bir haset bulunduğu ve bulunabileceği, Bölüm III. İnsanların meleklerle sayıca uyuşup uyuşmadığı, Bölüm IV. Onlardan yoldan çıkanların, hangi pek adil teraziyle insan hasımlara terk edildiği, Bölüm V. İnsanın daha iyi kılınması için göklerden ne alabileceği, Bölüm VI. Göklerin, ahenkli nefesi üfleyen bu kokuyu nereden aldıkları, Bölüm VII. İnsanın kutsal gizemlerle (sacramentum) ne tür bir bağı olduğu, Bölüm VIII. İnsanın kurbanlarla ne tür bir bağı olduğu, Bölüm IX.

DÖRDÜNCÜ MAKAM GÖSTERGESİ

Şeylerin kendi arasındaki, birinin diğeri üzerinde mucizevi biçimde tesir etmesini sağlayan gizli bir uyum hakkında, Bölüm I. Kendi aralarında uyumlu olan şeylerin, hepsinin en mükemmel bağı olan ve her şeyden evvel ilahi kudretle desteklenen insanda çok daha sağlam biçimde birleştiği, Bölüm II. Ahengi tam kurulmuş insanın, bazen aşağıdakilerin çok yönlü rızasıyla nasıl bir kâhin kılındığı, Bölüm III. Hakiki kâhinin kim olduğu ve nereden vücut bulduğu, Bölüm IV. Kehanet lehine bir savunma, Bölüm V. Ahengi tam kurulmuş insanların her şeyi kendilerine celbettiği, Bölüm VI. Kendi makamına yerleştirilmiş ve gökle uyumlu insanların bütün şeylere hükmettiği, Bölüm VII. Bu hükmetme kudretinin nereden geldiği, nasıl kaybedildiği ve nasıl geri kazanıldığı, Bölüm VIII. Tesir etmenin ve hükmetmenin çeşitli ve hayranlık verici halleri, Bölüm IX. Hangi işlerin tabii, hangilerinin sahte, hangilerinin hakiki mucizeler olduğu ve meşru hükmetme kudretinin ne olduğu, Bölüm X. Ahengi tam kurulmuş insanın, dilediği her şeye dair dualarının kabul edildiği, Bölüm XI. Yalnızca ahengi tam kurulmuş insanın Tanrı ile sevinç içinde yaşadığı, Bölüm XII.

BEŞİNCİ MAKAM GÖSTERGESİ

Ruhun (spiritus) ne olduğu, Bölüm I. Ruhun kaç kısımdan ibaret olduğu, Bölüm II. Ruhun, candan (anima) ayrı olarak insanda ne iş gördüğü, Bölüm III. İnsanın Tanrı'nın Ruhu ile ne tür bir birleşime sahip olduğu, Bölüm IV. İnsanın meleksi ruh ile ne tür bir münasebeti bulunduğu, Bölüm V. İnsanın şeytani ruh ile ne bağı olduğu, Bölüm VI. Bir kimsenin ruhunun diğerinin bedenine girmesinin nasıl anlaşılması gerektiği, Bölüm VII. Ruh ile can arasında ne tür bir uyumun zuhur ettiği, Bölüm VIII.

ALTINCI MAKAM GÖSTERGESİ

İnsanın surette İlkörnek'i (archetypus) nasıl tasvir ettiği, Bölüm I. Bizim bedenimizin, kendisi yalın ve en saf olan Tanrı'ya, arı ve işlenmiş maddenin (daha önce zikrettiğimiz üzere) tekabül etmesinden daha az uygun düşmediği, Bölüm II. İnsanda en aşağı, en yüce ve ara dereceler bulunduğundan, her şeyin insan vasıtasıyla Tanrı ile kolayca uzlaştığı, Bölüm III. Canın, sanki bir eritme kabında arındırılacakmış gibi, neden bedene yerleştirildiği, Bölüm IV. Tanrı'nın canı ve yönlendirilebilir zihni neden buraya yerleştirdiği, Bölüm V. İnsanın günah sebebiyle Tanrı'dan nasıl ayrıldığı, Bölüm VI. İnsanın günah vasıtasıyla Tanrı'dan uzaklaşıp ayrıldığı gibi, tövbe vasıtasıyla da geri döndürülüp dengelendiği, Bölüm VII. Kutsal gizemler vasıtasıyla insanın kendi içinde yetkinleştirildiği ve Tanrı ile daha ahenkli kılındığı, Bölüm VIII. Kurbanlar vasıtasıyla kefaret ödendiği, Bölüm IX. Sadakalar ile arınıldığı, Bölüm X. Faziletlerle donanıldığı, Bölüm XI. Ahenk kurabilsin diye okumayla dolduğu, Bölüm XII. Tefekkür ile hazırlandığı, Bölüm XIII. Dua ile nağmeye kavuştuğu, Bölüm XIV. Temaşa ile içeri alındığı, Bölüm XV. Aşk ile birleştiği, Bölüm XVI. Vecd ve kendinden geçiş ile başkalaştığı, Bölüm XVII.

YEDİNCİ MAKAM GÖSTERGESİ

Yeniden dirilişin mümkün olup olmadığı, Bölüm I. Bunun vuku bulup bulmadığı ve ileride vuku bulup bulmayacağı, Bölüm II. Gelecekteki dirilişin akli delillerle ispat edilip edilemeyeceği, Bölüm III. Dirilişe kimin yol açtığı ve bunun kimleri kapsadığı, Bölüm IV. Diriliş hakkında kutsal kelamdan nelerin açıklandığı, Bölüm V. Bu dirilişin ne vakit vuku bulacağına dair herhangi bir tahminde bulunulup bulunulamayacağı, Bölüm VI. Dirilişin kimin kudretiyle gerçekleştirileceği, Bölüm VII. Meleğin sesinin ve Tanrı'nın borusunun ne olduğu, Bölüm VIII. Bedenlerin ne tür bir başkalaşım geçireceği, Bölüm IX. Kimlerin dönüştürüleceği, kimlerin dönüştürülmeyeceği ve bunun sebebi, Bölüm X. Uyuyanların hangi bedenle ve ne şekilde diriltileceği, Bölüm XI. Tek bir saç telinin dahi zayi olmayacağı, Bölüm XII. Hangi uzuvlara sevineceğimiz, Bölüm XIII. İyilerin hangi ateşle tasfiye edileceği, Bölüm XIV. Kötülerin hangi hususi ateşle yakılacağı, Bölüm XV. Kötülerin nasıl azap çekeceği, Bölüm XVI. Bu ateşe dair güçlüğün çözümü, Bölüm XVII.

SEKİZİNCİ MAKAMIN ÖLÇÜ VE AHENKLERİNİN GÖSTERGESİ

Birinci Ölçü, Madde, O şehrin neden altından inşa edildiğinin söylendiği, I. Ahenk. Duvarların neden yeşimden olduğu, II. Ahenk. Temeldeki on iki taşın ne anlama geldiği, III. Ahenk. Taşların nereden güç aldıklarına dair bir ara söz, IV. Ahenk. Semavi şehrin hakiki maddesinin ne olduğu, V. Ahenk.

İkinci Ölçü, Düzen, Hezekiel ve Yuhanna'nın umumi taksimatı hakkında, I. Ahenk. Bu şehrin neden dört köşe kurulduğu, II. Ahenk. Aynı şehrin kapıları hakkında, III. Ahenk. Meydanların nerede olduğu, IV. Ahenk.

Üçüncü Ölçü, Boyutlar, Hezekiel'e göre hususi ölçü hakkında, I. Ahenk. Sonsuz yahut ondalık ölçü hakkında, II. Ahenk. Yuhanna'ya göre şehrin boyutları hakkında, III. Ahenk.

Dördüncü Ölçü, Yapı, Onu kimin inşa ettiği, I. Ahenk. Nasıl ve hangi tutkalla bağlandığı, birleştiği, II. Ahenk. Resullerin ve kabilelerin isimlerinin neden temele, meleklerin isimlerinin ise kapılara kazındığı, III. Ahenk.

Beşinci Ölçü, Tezyinat, Hezekiel'e göre tezyinatın simgesel tasviri, I. Ahenk. Yuhanna'nın tezyinatı neden Hezekiel gibi tafsil etmediği, II. Ahenk.

Altıncı Ölçü, Işık, Genel anlamda ışığın ne olduğu, I. Ahenk. Yaratılmış ışığın ne olduğu, II. Ahenk. Yaratılmış her şeyin ışıktan nasıl neşet ettiği, III. Ahenk. O ışığın nasıl aydınlattığı, IV. Ahenk. O ışığın nasıl tutuşturduğu ve sevindirdiği, V. Ahenk. O ışığın nasıl genişletip yaydığı, VI. Ahenk. Bu ışığın nasıl neşelendirdiği ve mesut kıldığı, VII. Ahenk.

Yedinci Ölçü, Taksimat, Gelecek olanlar için hanenin ve ailenin hazırlanmış olduğu, I. Ahenk. Kutsanmışların hususi konakları ve makamları hakkında, II. Ahenk. İbranilere göre Tanrı'nın Merkavah'ı yahut tahtı hakkında, III. Ahenk.

Sekizinci Ölçü, Misafirler, O şehrin misafirlerinin kimler olduğu, I. Ahenk. Meleksi misafirler hakkında, II. Ahenk. İnsani misafirler hakkında, III. Ahenk. İlahi misafirler hakkında, IV. Ahenk.

Dokuzuncu Ölçü, Nişan Merasimi, Tanrı ile can arasındaki evliliğin nerede ve ne zaman başladığı, I. Ahenk. Nasıl akdedildiği, II. Ahenk. Nasıl teyit edildiği, III. Ahenk. Nasıl tamamına erdirildiği, IV. Ahenk.

Onuncu Ölçü, Ziyafet, Bu şölende hangi ekmeğin hazırlandığı, I. Ahenk. Hangi şarabın bulunduğu, II. Ahenk. Hangi ekmek ve hangi et olduğu, III. Ahenk. Bu ziyafetin lezzetinin ne olduğu, IV. Ahenk. Yiyeceklerin bolluğu ve tatlılığı, V. Ahenk.

On Birinci Ölçü, Çalgılar, Göklerin küresi olan birinci çalgı hakkında, I. Ahenk. İnsan dili olan ikinci çalgı hakkında, II. Ahenk. Bedenimiz olan üçüncü çalgı hakkında, III. Ahenk. Melek dili olan dördüncü çalgı hakkında, IV. Ahenk. Kendileri de ses veren birer çalgı olan meleklerin ve kutsanmışların zihinleri hakkında, V. Ahenk. Kutsal Ruh ve ilahi kelam olan, bütün bu çalgılarda sesi harekete geçiren nefes hakkında, VI. Ahenk. Davud'un ilahilerinde zikredilen o çalgıların ne anlama geldiği, VII. Ahenk.

On İkinci Ölçü, Düğün İlahileri, Düğün ilahilerini kimin söylediği, I. Ahenk. Gelin için düğün ilahisi, II. Ahenk. Damat için düğün ilahisi, III. Ahenk. Evlilik bağı için düğün ilahisi, IV. Ahenk.

On Üçüncü Ölçü, Zafer Alayı, Haklı savaşın ne olduğu, I. Ahenk. Mesih'in kendisi ve askerleri namına kazandığı en şanlı zafer hakkında, II. Ahenk. Hükümdarın ve askerlerin zafer şerefi, III. Ahenk. Mesih'in ayrılışından sonra muhtelif kumandanların zafer alayı hakkında, IV. Ahenk.

On Dördüncü Ölçü, Mükafat, Uğruna savaşılan mükafatın ne kadar büyük ve kıymetli olduğu, I. Ahenk. Bu mükafatın ne derece hoş ve ebedi olduğu, II. Ahenk.

On Beşinci Ölçü, Hükümranlık, Hükümdarın geniş hükümranlığı hakkında, I. Ahenk. Bu Hükümdarın idaresinin ne kadar adil olduğu, II. Ahenk.

On Altıncı Ölçü, Barış, Barışın ne olduğu, I. Ahenk. Barışın kimden verildiği, II. Ahenk. Bu barışın ne kadar tatlı ve ahenkli olduğu, III. Ahenk.

On Yedinci Ölçü, Birlik, Kutsanmışların Tanrı ile birliği hakkında, Yegane Ahenk.

On Sekizinci Ölçü, Saadet, Kimin bahtiyar ve kutsanmış olduğu, I. Ahenk. Saadetin neye dayandığı, II. Ahenk. Saadetin nelerle tamamlandığı, III. Ahenk.

On Dokuzuncu Ölçü, Mutlak Hayır, Hakiki ve en yüce hayır denilen hayrın ne olduğu, Yegane Ahenk.

Yirminci Ölçü, Sükut, Yöneldiğimiz hayır elde edildiğinde ulaşılan duraklama, sükun ve sükut hakkında, I. Ahenk. Arınmış ve yükselmiş zihnin sessizliğinde yalnızca Tanrı'ya sunulacak ilahi, II. Ahenk.

BİRİNCİ İLAHİNİN GİRİŞİ

İlahi, insani, semavi, felekler üstü ve daha aşağıda bulunan her şeyin ahenkli bir nispet ve uyumlu bir letafetle dağıtılmış olduğunu gösteren Birinci İlahi, Birinci İlahinin Girişi.

Dünyanın ahenkli ses düzeni üzerine bir uyum şarkısı söyleyeceğimiz vakit, pek muhterem Peder, o en yüce Sanatkârın eserine dâhil olduğu sekizli dereceler boyunca yol almamız hakkaniyete uygundur, Zira O, her bir tekil şeyi ve bütün dünyayı ahenkli sayılarla tertip eylemiştir,

Bizzat sanatkâr, eseri gerekli sayılar vasıtasıyla kendi içinde yetkin bir ahenge kavuşturuncaya, böylece tam bir oktav (diapason) senfonisi ikmal edilinceye dek elini işten çekmemiştir, Bu ise nihayetinde, ilk olan, aradaki altı merhaleyi aştıktan sonra, ilkiyle hem aynı hem de aynı olmayan sonuncuyu kendi zatına geri çağırdığında tamamlanır, Dünyanın bütün bu yapısı, hakikaten bu sekizli ile yetkinleşir, tanzim edilir ve nihayetinde zirveye ulaştırılır, Zira en yüce usta, Musa tarafından altı günün örtüsü altında aktarılan sırlarla dolu bir niyetle, altı varlık mertebesi boyunca bütün bu yapıyı tanzim ettiğinde ve yedinci günde istirahate çekildiğinde eser yetkinleşir, Şayet bu gün, kendi içinde varlığını sürdürürken ilkiyle birlikte sayılacak olursa sekizinci olur, Eser bu günde yetkinleşmiş ve birbirini izleyen günlerde düzenlendiği üzere sebat etmiştir, Öyle ki yedinciden sonra, ilkiyle aynı olan fakat aynı da olmayan sekizinciye daima geri dönülür,

Tanrı’nın son derece ahenkli eseri, nihayetinde, kendi yerinde tartışacağımız o yetkin sekizlide her şey bizzat o aynı şeye geri döndürüldüğünde yetkinliğe erecektir,

Bizler de Sanatkârın izini sürerek, bu ahenkli eseri söz konusu sekizli vasıtasıyla yetkinleştirecek ve başlangıcımızı kendisinden aldığımız o aynı şeye geri döneceğiz, Öyle ki her iki uç sınır da en yüce Tanrı’ya dair olsun, Zira birinci Makam (Tonus), bir başlangıç olması bakımından O’nun zatına dair olacaktır, Sonuncu Makam ise son olması bakımından yine O’nun zatına dairdir, Aradakiler ise ilkin sonuncuya doğru ilerleyişine ilişkindir ki bunlarda, şayet yanılmıyorsam, dünyevi ve dünya üstü tefekkürün unsurları yer alır, Birinci ilahinin makamları,

I. Dünyanın atası kimdir ve tüm evren hangi felekler üstü ahenkle sevinç bulur, I. Makam. II. Şeylerin ilkeleri ve onları tasvir edenler hangi uyuşmayla hemfikir olur ya da ayrışırlar, II. Makam. III. En yüce sanatkâr yaratılmış olan her şeye hangi ahenkli sayı ile iner, III. Makam. IV. Şeylerin ilk cinsleri hangi karşılıklı yükselişlerle birbiriyle ve İlkörnekle (Archetypus) uyuşur, IV. Makam. V. Bunların aralıkları hangi ahenkle doldurulur, V. Makam. VI. Küçük bir dünyada, insanda her şey hangi uyumla muhafaza edilir, VI. Makam. VII. Bu tortulu dünyada var olan her şey, tekiller dahi, İlkörnekle hangi ahenkle uyuşur, VII. Makam. VIII. Her şeyin oktav ahengiyle kendisine geri döndürüldüğü o sonuncu nedir, VIII. Makam.

BİRİNCİ MAKAMIN BÖLÜMLERİ

Tanrısal ışıkla aydınlanmış kutsal kişilerden Tanrı hakkında neleri öğrenebileceğimiz ve ele aldığımız hususlar, Bölüm I. Bu tür bir ışıktan yoksun olarak Tanrı hakkında konuşan herkesin pek çok sapkın yola saptığı, Bölüm II. Tanrı’nın ne olduğunu anlayamasak da, Tanrı’nın var olduğunu hem vahiylerle hem akılla hem de herkesin ortak kabulüyle ikrar ettiğimiz, Bölüm III. Yaratılmış şeylerin izi yahut sureti ve bunların İlkörnek ile olan ahengi vasıtasıyla O’nun doğurganlığının bilgisine nasıl varabileceğimiz, Bölüm IV. Tanrı’nın her şeyle dolu ve her şeyi son derece ahenkli bir şekilde var edebilecek sayısal bir doğurganlığa sahip olduğu, Bölüm V. Tanrı’nın bir olduğu, Bölüm VI. Tanrı olarak adlandırılan o en doğurgan ilk zihnin, hem içe hem de dışa doğru ürün verdiği, Bölüm VII. Tanrı’nın dünyayı inşa ettiği, Bölüm VIII. Filozofların dünyanın yaratılışını çürütme çabası ve bunlara karşı getirilen çözümler, Bölüm IX. [okunamadı] Hareketin de aynı şeyi temin etmediği, Bölüm XIII. Onun yöneticilerine daha az şey atfettikleri, Bölüm XIV. Sanatkârdan hareketle ilerlemenin dahi amaçladıkları şeyi kanıtlamadığı, [okunamadı] Filozofların hakiki hakikatten niçin saptıkları, [okunamadı] Dünyanın sonradan yaratıldığına dair deliller, Bölüm XVII. Tanrı’nın dünyayı Musa’nın anlattığından önce ya da sonra niçin yaratmadığı, Bölüm XVIII. Filozofların, Tanrı’nın dışarıya zorunlulukla fiilde bulunduğunu kanıtlamaya çalışırken yetersiz kaldıkları, [okunamadı] İlahi sanatkârda olumsallığın lehine olan ilerleme, [okunamadı] Tanrı tekilleri bilir, [okunamadı]

BİRİNCİ MAKAM

TANRISAL IŞIKLA AYDINLANMIŞ KUTSAL KİŞİLERDEN TANRI HAKKINDA NELERİ ÖĞRENEBİLECEĞİMİZ VE ELE ALDIĞIMIZ HUSUSLAR

BÖLÜM I

Üstlendiğimiz bu eserin gereği olarak bu dünyanın atasının kim olduğunu açıklamayı arzuladığımız vakit, şüphesiz Platon’un bir keresinde ilahi bir vecd ile söylemeye alıştığı şu hakikat tecelli eder, Evrenin sanatkârını ve yaratıcısını bulmak ne denli zorsa, bulunmuş olanı layıkıyla dile dökmek de o denli zordur, zira O, yaklaşılamaz bir ışıkta ikamet eder, Bu sebeple, bizzat O’nun gözlerini aydınlatmadığı kimselerin tamamı, O’nun hakkında konuşurken pek çok sapkın yolda yuvarlanmıştır, Bundan ötürü Pythagoras, ilahi meseleler hakkında ışıksız konuşmaya kimsenin cüret etmemesini emretmiştir, Mezmur yazarının şu terennümünde bahsettiği o ışıktan yoksun olarak, "Senin ışığınla ışığı göreceğiz",

İnsanların ilk atası (protoplastes) bu ışıkla donandığında, Tanrı’nın öğle vakti gezindiğini işitmiş, sesini tanımış ve yaratılmış bütün şeylerin tabiatlarını, her birine uygun bir isim verecek şekilde bihakkın idrak etmiştir, Bu ışıkla Şit ve onun ardından Enoş, Efendimiz’in henüz gizli olan ismini zikretmeye başlamış ve Hanok geleceği önceden haber vererek bizzat Tanrı’ya intikal etmiştir,

Yalnızca İbranilerin değil, şayet Berossos’a inanırsak, Kildanilerin ve İskitlerin anıtlarının da aktardığı üzere Nuh, bu ışık sayesinde gelecekteki tufanı önceden bildirmiş, gemiyi inşa etmiş, insanların ve hayvanların neslini kurtarmıştır, Daha sonra Ermenilere, İskitlere ve ardından Kutsal Yazı’nın Kitimler adını verdiği İtalyanlara doğanın sırlarını, ilahiyatı ve kutsal ayinleri öğretmiştir, Yıldızların hareketlerini, Güneş’in hareketine göre yılları ve Ay’ın seyrine göre ayları tayin etmiştir, Şairler onu İanus adıyla terennüm ederler, Zira Nuh, Aramice dilinde İanus (ki lütufkâr anlamına gelir) olarak adlandırılır,

Bu ışık, ne kadar sonra geldiyse İbrahim’in zihnini o kadar parlak bir şekilde kaplamış, öyle ki o daha hayırlı ayinler öğretmiş, seçilmiş aileye bir işaret vermiş, Tanrı’yı birliğinde ve üçlüğünde ilk olarak ikrar etmiş, Tanrı’nın gizli ismi, mutlak yüceliğinin sırları ve sakramental kisveler ya da kanallar vasıtasıyla kendisini diğerlerine nasıl akıttığı üzerine, diğerlerinin yazdıklarını öğretmek bir yana, Kabalistlerin iddia ettiğine göre herkesten önce yazmıştır, Bunun lehine adı geçen İskender ve Eupolemos şöyle tanıklık eder, İbrahim, herkesi aşan kutsiyeti ve hikmetiyle ilkin Kildanilere, ardından Fenikelilere ve nihayet Mısırlı rahiplere astrolojiyi ve ilahi meseleleri öğretmiştir, Fakat astrolog Iulius Firmicus, harikulade hikmetinden ötürü onu "ilahi" olarak tesmiye eder, Zira o, hayatı pahasına şeylerin tek yapıcısına şehadet etmiş, hikmete ve tanrısal ibadete taalluk eden her şeyi muhafaza edip ardıllarına öğretmiştir, İshak bunları adeta miras hakkıyla devralmış, o da Yakup’a bırakmıştır, Yakup bizzat ailesine bu kayıtları teslim etmiş ve böylece onlardan semavi hikmetin tamamı neşet etmiştir,

Musa ise hepsinin fevkinde bu ışıkla doldurulmuş olup atalarının bütün öğretilerinin onda bir araya geldiğinden şüphe duyulmaz, Havarilerin İşleri kitabındaki şahitliğe göre onun eğitildiği Mısırlıların hikmeti, aslında İbrahim’in Mısırlılara öğrettiği şeydi, Mısırlılar daha sonra yazıyı, tanrıça gibi hürmet ettikleri İnahos’un kızı İo’nun devrine bağlamış ve harfleri ondan aldıklarını zannetmişlerdir, Fakat bu yanlıştır, zira İnahos Argoslulara hükmetmeye başladığında, İbrahim’in torunları bu ışığı zaten kavramış bulunuyordu, Ne var ki Eupolemos, Musa’nın İnahos ve Ogyges zamanında yaşadığını, İbraniceyi (onlara geçmek anlamına gelen heber’den ötürü bu ismi veren) dilbilgisini öğreten ve onlara her türlü hikmeti talim eden bir bilge olduğunu yazar, İbraniler ise daha sonra bu bilgileri komşuluk münasebetiyle Fenikelilere cömertçe vermiş, onlardan da Yunanlar harflerin tertibini kabul etmişlerdir,

Nitekim Plinius, asli harflerin Asur harfleri olduğunu ve Kadmos’un Fenike’den Yunanistan’a on altı harf aktardığını, Mısırlıların da her ne kadar kadim olmakla övünseler de harfleri bu Asurlulardan öğrendiğini söylemiştir, Zira Musa, zikrettiğimiz üzere, onların kurumlarına inisiye edilmiş olarak onlara daha iyi şeyleri öğretmiş, bu yüzden Strabon tarafından bir Mısır Rahibi olarak anılmıştır.

Atinalıların işlerini yazmada Hellanikos, Philokhoros, Kastor, Thales ve Aleksandros Polyhistor ile Asya’yı ve neredeyse bütün Avrupa’yı bizzat kendi gözleriyle özenle dolaşmış olan, tarihçilerin tartışmasız önderi Diodoros da pek meşhurdu. Bunların hepsi en parlak hakikat nişanelerini ve Musa’nın hem önder hem de ilahi işlerin müellifi olduğunu ilan ettiler. Zira ondan önce, meğerki değindiğimiz üzere İbrahim ola, yazıya bir şey emanet etmiş kimse bulunmaz, hepsinden daha âlim olan Musa ise, sanki meşru bir mirasçıymışçasına, her şeyi eksiksizce kendi ciltlerinde toplamış, yaşayan Tanrı’nın ağzından gündelik vahiylerle aldıklarını eklemiş ya da her şeyi bizzat bunların içine dâhil etmiştir. Bundan ötürü bizim Augustinus hiçbir çekince duymaksızın şöyle der, Hiçbir kavim, der, kendi hikmetinin eskiliğiyle bizim atalarımız ve peygamberlerimiz karşısında haksız bir böbürlenmeyle övünemez, nitekim kendi öğretilerinin eskiliğiyle gururlanmaya alışkın olan Mısır dahi, kendi hikmetiyle atalarımızın zamanını geçmiş bulunmaz. Filozoflardan hiçbiri de onların önüne geçmemiştir, zira filozof adı kökenini Sisamlı Pythagoras’tan almıştır ki o da Yahudilerin esaretinin bittiği dönemde parlamaya başlamıştır. Filozoflardan çok daha önce gelen bilgeler de öne sürülemez, zira onlar dahi İbrahim, İshak, Yakup ve Yusuf’tan, hatta bizzat Musa’dan sonra gelmişlerdir, nitekim Augustinus bunu açıkça hesaplar. Cicero’nun tanıklığına göre eşyanın tabiatı üzerine ilk tartışan Thales, Yahudilere Hizkiya’nın, Romalılara ise Numa Pompilius’un hükmettiği dönemde parlamıştır. Ondan sonra ise Atinalı Solon, Lakedaimonlu Khilon, Midillili Pittakos ve diğer bilgeler gelmiştir, Yunanların en kadimleri dahi İbrani peygamberlerden daha gençtir, zira Augustinus ve Eusebios’un hesapladığı üzere Musa, Troya’nın yıkılışından üç yüz on yıl önce yazmıştır. Cicero’nun dediği gibi Homeros ve Hesiodos ise Troya’dan yaklaşık yüz elli yıl sonra gelmişlerdir, bunlardan biraz daha önce ise kendi gizemleriyle Orpheus, Gideon zamanında, lakin Musa’dan neredeyse üç yüz yıl sonra ortaya çıkmıştır. O halde Musa, avam için kanunlar vazeden ilk kişidir, bu kanunlar sayesinde ahlakı tanzim etmiş, meşru dinde atalarının Tanrısına yönelmiş ve muhatap olduğu eğitimsiz halka kendini basitçe sunmuş, daha bilge olanlara ise gizli öğretileri emanet etmiştir. Sonraki bilgelere ise derinde, kabuğun altında ilahi ve tabii şeylerin gayet parlak ışığını temaşa etmeleri için bırakmıştır, tıpkı Peygamber’in andığı, görünüşte son derece sade olan lakin ardı altın parıltısıyla ışıldayan o güvercin gibi. Bilgelerin gözleri, ne duyulur şeylerle ne de başka lekelerle kirletilmeksizin, bu parlaklıkla bizzat Tanrı’nın ve tabiatın en yüce sırlarına nüfuz etmiştir. Musa’nın ardınca giden bu ilk büyük Trismegistos, bu öğretiyi takip etmiş, öyle ki o kadim bilgelerce Mosaik olarak adlandırılmıştır. Trismegistos’a atfedilen bu şeylerin bizzat Musa’da bulunduğu kabul edilir, Cicero, Augustinus, Apuleius, Proklos ve pek çok bilgeyle hemfikir olarak, başkaları ne derse desin, filozofların hocası Platon da buna katılır, öyle ki Pythagorasçı Numenios, Platon’un Attika diliyle konuşan bir Musa’dan başka bir şey olmadığını söyler. Akademisyenlerin kendisinden ders aldığı Pythagoras, Pythagorasçı Hermippos’un tanıklığına göre, Musa’nın öğretisinden pek çok şeyi kendi felsefesine taşımıştır, öyle ki Mısırlıların büyük rahibi İamblikhos, onların gizemleri üzerine derlediği ciltte şöyle der, Pythagoras, Demokritos, Platon, Eudoksos ve diğer pek çoğu Mısırlı rahiplere başvurmuş, onların emriyle her türlü ilmin kazındığı Merkür sütunlarından daha gizli olan felsefeyi öğrenmişlerdir, lakin dediğimiz gibi Merkür bunu Musa’dan almıştır.

İşte bütün Suriye, Mısır ve Yunan hikmetinin kendisinden neşet ettiği kişi budur. Bizimkilerden de Augustinus’un ötesinde Ambrosius, Eusebios Pamphilos ve Kyrillos buna tanıklık eder, bunlardan ilki kelimesi kelimesine şöyle der, Pythagoras ve Platon Mısır topraklarında ilim tahsil ederken, pek çok meşhur kişinin ve bilhassa Musa’nın öğretisini kendi gayretleri ölçüsünde göz ardı etmediler, zira o vakitler Mısırlılar nezdinde Musa’nın adı küçümsenemeyecek bir hayranlık uyandırıyordu, onların Tanrı’nın birliğini, yani ilk sebebi bunlardan aldıklarına şüphe yoktur, onları takip eden Pythagorasçı Numenios da, büyük Basileios’un tanıklık ettiği üzere, kitaplarında Musa’nın öğretisinden pek çok şey yazmıştır. Kendimi bu konudan kurtarmak adına İskenderiyeli Klemens, Platoncu Attikos, Eusebios ve Aristobulos da kanıtlar ki, Yunanlar her ne seçkin öğreti ve gizeme sahip idilerse bunları Yahudilerden almışlar ve masalların örtülerine sarmışlardır, tıpkı Deukalion anlatısının tufan tarihinden, Phaethon masalının ise Hizkiya zamanında Güneş’in gerilemesinden alınmış olması gibi.

Dağları dağlar üstüne yığıp göğe ulaşmaya cüret eden devler hakkındaki uydurmanın Babil Kulesi’nden türetildiğinden kimse şüphe etmez.

Buradan Sulmolu şair, dünyanın kökenini ve yapısını tasvir ederken esinlenmiştir. Homeros da Hesiodos ve Linos da kutsanmış yedinci gün hakkında şarkı söylerken bunu hiç şüphesiz buradan almışlardır. Nitekim Homeros şöyle der, Yedinci gün doğduğunda her şey tamamlanmış ve sona ermişti.

Onu takip eden diğerleri de aynı minvalde yazmışlardır, onlardan önce de Orpheus, kâinatın banisini en yüce övgülerle yüceltmek için sözlerini onun ilahi kelamından almıştır, zira Artapanos’un tanıklığına göre Orpheus, Musa’nın öğretisinden çok şey öğrenmiştir. Onlardan sonra Vergilius, rüzgârları Aiolos’un idaresi altında tutmayı Nuh’un gemisinden öğrenmiştir ki orada her türden hayvan bizzat Nuh’un buyruğuyla idare ediliyordu.

Âdem’in o mutlu halinden hareketle de pek çok kişi manzum ve mensur olarak Satürn’ün altın çağını terennüm etmiştir.

Şairlerin, alt ve fevkalade tabiatın ne denli çeşitli sırlarını masalların ve muammaların örtüleri altına sarmayı, kutsal vahiylerle eğitilip domuzların ayakları altında çiğnenmesin diye kendilerine emanet edilen sırları cellatlara açmayan kimselerden öğrendiklerini tek tek saymak uzun sürerdi. Fakat bazıları Peripatetik felsefenin İbrani düşüncesiyle bağdaşamayacağını düşündüklerinden, hatta bunu alay konusu yaptıklarından, kendi Aristoteleslerinin Musa hakkında nerede, Musa iyi pek çok şey söyledi lakin hiçbirini kanıtlamadı, dediğini bulduklarını, daha doğrusu uydurduklarını söylesinler. Oysa Peripatetiklerin önderinin İbranilere ne kadar değer verdiğini, onun adına Peripatetik Klearkhos uykular üzerine yazdığı kitapta söyler. Nitekim der ki, Aristoteles Hyperekides ile tartışırken, Yahudi bir adam vardı, Asya’nın yüksek yerlerinden kıyı şehirlerine inmişti, hem dili hem ruhu Yunan idi, o vakitler bizim de Asya’nın kıyı yerlerinde bulunmamız hasebiyle felsefe aşkına kendiliğinden bize geldi ve bize aldığından çok daha fazlasını sundu, bunları Klearkhos söyler.

İbrani kayıtlarında bulduğumuza göre Aristoteles, Mısır’dan İsrail hikmetini övmek maksadıyla yazılmış olan Platon’un bir mektubunun teşvikiyle bizzat bu yerlere yelken açmıştır. Megasthenes de Yahudi meseleleri üzerine yazdığı üçüncü kitapta, yalnızca Aristoteles’in değil, bütün filozofların İbrani hikmetinin talebeleri olduğunu açıklar. Tabiat hakkında kadim Yunanların yazdığı her şeyi, der, başkaları onlardan önce de aktarmıştır, zira Hintler nezdinde Yahudi olarak da anılan Brahmanlar çok daha önce felsefe yapmışlardır.

Yahudilerin Hintli sayılmasına şaşılmasın, nitekim Klearkhos’un aktardığına göre Aristoteles, Yahudiler Hindistanlı Kalanlardır, der. Lakin başlıca kabilenin atasından ötürü Yahudi diye anılmışlardır,

İsrailoğulları ise onların ilahi önderi ve atası Yakup’tan, İbraniler ise yabancılar gibi daima kendilerini adadıkları geçişten ötürü böyle adlandırılmıştır. Numenios da hayır üzerine birinci cildinde bunu onaylar, Platon ve Pythagoras, der, Brahmanların, Mısırlıların ve Yahudilerin önceden buldukları şeyleri Yunanca açıklamışlardır. Numenios, Philon, Plotinos, İamblikhos ve Proklos’un gizemlerinin Pavlus, Dionysios, Hierotheos ve Yuhanna’dan alındığını iddia edenler de vardır. Hikmetin ilkelerini kendilerinden aldığımız Yahudilerin ve atalarımızın, bütün fanilerin pınarından su içtiği ilk hikmet muallimleri olduğunu öne sürenlerin hepsini anmak imkânsız olurdu. Zira buna yalnızca bizimkiler inanmakla kalmaz, en meşhur tarihçiler ve seçkin filozoflar da tanıklık eder, bunlara öne sürülen şahitlere inanmayanlar için putperest kehanetlerini de ekleyelim, nitekim Porphyrios, Apollon kehanetinin Yahudiler hakkında şunları bildirdiğini aktarır,

O sarp yoldur ki tunç kapılarla kapanmıştır, Bize yolu ve saadet getiren öğretiyi açan. Hiçbir sözle kolayca anlatılamaz o, Ne de o patikanın nereye vardığı açıklanabilir, Herkesin önünde ilk olarak bildirmeye başladıkları o yolu, Nil’in sularını içenler Fenikelilere açtılar. O dert Asurlulara pek yakındı, lakin uzaklarda o şanlı İbrani milleti bildi onu ve işaretlenmiş olarak kabul etti.

Ve yine başka bir kehanette,

Yalnızca Keldaniler hakiki hikmeti elde ettiler, Ve saf bir zihinle ebedi Kral’a ve Tanrı’ya tapan İbranilerin kendilerine lütfedildiğini ikrar ettiler.

O halde, ilahi ışıkla aydınlanmış olan bu türden bir mektepten Tanrı ve eşyanın yaratıcısı hakkında şüpheye düşmeksizin öğrenebiliriz, şayet filozoflardan yahut diğer yabancılardan bir şey alırsak, bunu Augustinus’un öğrettiği şu kaideyle talep ederiz, tıpkı vaktiyle İbranilerin Mısırlılardan kapları ve putları alıp daha iyi bir kullanıma tahsis ettikleri gibi, biz de bunları sanki haksız zilyetlerden alırcasına kabul edelim.

Böylesi bir ışıktan yoksun olarak Tanrı hakkında konuşan herkesin sayısız sapkın yollara düştüğü hakkında. Bölüm

II.

Tanrı hakkında konuşmak isteyenler için bu ışığın ne denli zaruri olduğu, kendilerine bilge adını yakıştıran kimselerin bu ışıktan mahrum kaldıklarında ne tür hezeyanlar uydurduklarını hatırlamak istersek kolayca anlaşılacaktır, nitekim Eusebios, Augustinus, Laertios ve pek çok yeni yazar, fakat bilhassa Cicero bunu bir araya getirmiştir. Bilgeler arasında ilk kürsüyü işgal eden Miletoslu Thales, suyun her şeyin başlangıcı olduğunu, Tanrı'nın ise her şeyi sudan meydana getiren zihin olduğunu söylemiştir.

Anaximandros, doğan tanrıların uzun aralıklarla zuhur edip battıklarını ve sayısız dünyalar bulunduğunu ileri sürmüştür. Daha sonra Anaximenes havayı tanrı kılmış, onun doğduğunu, ölçüsüz, sonsuz ve daima hareket halinde olduğunu belirtmiştir, sanki hava hiçbir biçimi olmaksızın tanrı olabilirmiş gibi.

Anaximenes'in öğrencisi olan Anaxagoras ise bütün varlıkların düzen ve ölçüsünün sonsuz bir zihnin kudret ve aklıyla tasarlandığını ve bir araya getirildiğini ilk öne süren kişi olmuştur, ne var ki bu zihnin ne olduğunu ve her şeyi nasıl bir araya getirdiğini anlamak için oradan daha ileri gitmek istememiştir.

Krotonlu Alkmaion, Güneş'e, Ay'a ve diğer yıldızlara ruh ve tanrısallık atfetmiştir. Pythagoras, varlıkların bütün tabiatına yayılmış ve onun içinden geçen bir ruh bulunduğunu düşünmüş, keşke onda gördüğünü diğerlerinde de görebilseydi. Xenophanes, her ne varsa her şeyi kapsayan bir bütünü tanrı olarak anmak istemiştir. Parmenides bir taca benzeyen uydurma bir şey tasavvur etmiş, buna çelenk adını verip, göğü kuşatan parıltılı bir sıcaklık ve ışık küresi demiş ve buna tanrı adını vermiştir. Empedokles başka pek çok hatanın yanı sıra tanrılar hakkındaki görüşünde pek sefilce yanılmıştır, zira her şeyin kendilerinden meydana geldiğini düşündüğü dört unsurun tanrısal olduğunu savunur, oysa bunların hem doğduğu hem de yok olduğu apaçıktır.

Protagoras tanrıların olup olmadığını bütünüyle reddeder, onlar hakkında ne söylenebilir ki? Demokritos ise imgeleri ve onların dönüşlerini tanrı sayar.

Fakat hiçbir şeyin ebedi olmadığını, hiçbir şeyin aynı durumda kalmadığını savunan kimse, Tanrı'yı büsbütün ortadan kaldırmış ve O'na dair hiçbir kanaat bırakmamış olmaz mı? Bahçelerini Demokritos'un pınarlarıyla sulayan Epikouros, Tanrı'nın insan biçimiyle kuşatıldığını tahayyül etmiştir, zira bu biçim hepsinin en güzelidir, akla ve zihne uygun düşen yegâne surettir, Cicero uzun tartışmalarla bu görüşü çürütür ve pek çok sahnesiyle alaya alır.

Aristoteles, tek hocası Platon'dan ayrılarak pek çok şeyi birbirine katar, zira kimi zaman zihne tanrısallık bahşeder, kimi zaman dünyanın kendisinin tanrı olduğunu söyler, kimi zaman dünyanın başına başka birini geçirir ve dünyanın düzenini bir tür devirle yönetsin ve korusun diye ona belirli vazifeler tayin eder. Kimi zaman da göğün hararetinin tanrı olduğunu ileri sürer, oysa başka bir yerde tanrı olarak nitelediği göğün dünyanın yalnızca bir parçası olduğunu kavrayamaz.

Xenokrates sekiz tanrı olduğunu söyler, beşi gezegenlerde anılanlar, biri diğer yıldızlardan sanki dağılmış uzuvlardan meydana gelmiş gibi olanı, yedincisi Güneş, sekizincisi ise Ay'dır. Theophrastos ise tutarsızlığıyla kimi zaman zihne tanrısal bir hakimiyet verir, kimi zaman göğe, kimi zaman da burçlara ve göksel yıldızlara. Doğa filozofu Straton bütün tanrısal kudretin doğada yer aldığını savunur, doğanın doğurma, büyütme ve küçültme nedenlerine sahip olduğunu, lakin her türlü duyudan ve biçimden yoksun bulunduğunu öne sürer. Zenon doğal yasanın tanrı olduğuna, doğruyu emredip karşıtını yasaklayan bu yasanın tanrısal bir kuvvete sahip bulunduğuna hükmeder. Başka bir yerde ise esiri tanrı ilan eder, başka yerlerde ise her şeyin tabiatına yayılmış belirli bir akıl olduğunu söyler. Onun öğrencisi Ariston, Tanrı'nın suretinin anlaşılamayacağını belirtir ve Tanrı'nın bir ruh olup olmadığı konusunda bütünüyle şüpheye düşer. Zenon'un dinleyicisi olan Kleanthes, kimi zaman dünyanın tanrı olduğunu söyler, kimi zaman zihnin, kimi zaman da her tarafı saran, her şeyi kuşatan en uç ve en yüksek noktadaki kuşatıcı harareti, esir denilen şeyi en kesin tanrı kabul eder. Onun bir diğer öğrencisi Perseus ise faydalı ve kurtarıcı şeylerin tanrı isimleriyle anıldığını söyler.

Platon, Tanrı'nın cisimsiz [Yunanca, asomaton] olduğunu belirtir, bunun nasıl bir şey olduğu ise anlaşılamaz. Xenophon da benzer bir noktaya vararak Sokrates'in tartıştığını ve Tanrı'nın suretinin araştırılmaması gerektiğini aktarmıştır.

Antisthenes halkın pek çok tanrısı olduğunu, lakin tabiatta tek bir tanrı bulunduğunu söyler. Platon da Hermogenes ile tartışırken şöyle der, Jüpiter adına Hermogenes, eğer doğruluğun üstün bir ölçüsüne sahip olsaydık, tanrılar hakkında hiçbir şey bilmediğimizi, ne onların kendilerini ne de kendilerine verdikleri adları bildiğimizi itiraf ederdik, zira onların kendilerini hakiki isimlerle andıkları muhakkaktır. Yine de Platon ve Akademi mensupları O'nu bir zanaatkâr ve evrenin yaratıcısı kabul ederler, Augustinus'un dediği gibi bunlar bizim bilgelerimize daha yakındır ve bizimkiler onların pınarlarından beslenmeyi küçümsememişlerdir. Diğerleri ise onları daha geriden takip eder.

Teyzesinin oğlu Platon'un ardından giden Speusippos, her şeyi yöneten belirli bir kudrete tanrı der, bu da canlı bir kudrettir. Aynı ekolden Pontuslu Herakleides kitaplarını çocukça masallarla doldurmuş, kimi zaman dünyayı, kimi zaman zihni tanrı ilan etmiş, gezegenlere de tanrısallık atfetmiştir. Stoacıların en eski yorumcusu sayılan Chrysippos, bilinmeyen tanrılardan müteşekkil büyük bir kalabalık toplamıştır, tanrıların doğasını ele aldığı ikinci kitabında Orpheus, Musaios, Hesiodos ve Homeros'un masallarını daha önce ölümsüz tanrılar hakkında söylediklerine uydurmaya çabalar. Onu takip eden Babilli Diogenes, Minerva'nın doğumunu, Jüpiter'in doğurmasını ve Bakire'nin doğumunu uzun uzadıya hayal eder. Cicero'nun Cotta'sı tanrılardan bahseden herkesi reddeder ve hicveder görünür, onun kayığı o kadar çok dalga arasında seyreder ki, sanki engin denizi bırakıp limandan umudunu kesmiş ve neredeyse kazaya uğramış olarak karaya vurmuş gibi, tanrılara ilişkin meselelerin karanlık olduğunu ve açıklanmasının güç bulunduğunu söyleyerek sözlerini bağlar. Şairlerin tatlı dillerine dökülen ve bizatihi bu tatlılıkla zihinlere nüfuz eden o daha saçma lakırdıları bir kenara bırakıyorum, zira onlar tanrıları öfkeyle alevlenmiş ve şehvetle kudurmuş halde tasvir etmişler, onların savaşlarını ve yaralarını görmemize yol açmışlardır, dahası kinler, ayrılıklar, doğumlar, ölümler, şikâyetler, ölçüsüz feryatlar, her türlü dizginsiz şehvet, zinalar, prangalar, insan soyuyla cinsel birliktelikler, kavgalar, nefretler ve bunun gibi nice delilikler anlatmışlardır. Lakin pek çokları öylesine büyük bir çılgınlığa sürüklenmiştir ki, Hermes Trismegistus'un Mısırlılar hakkında söylediği gibi, tapınacakları tanrıları kendi elleriyle uydurmuşlardır. Asurlular da böyle yapmıştır, bazılarının kabul ettiği üzere Ninus'un oğlu Belus'un diktiği heykel putperestliğe kapı aralamıştır. Onlara özenen Moablılar, Filistinliler ve pek çok kavim kendi heveslerine göre heykeller uydurmuş, kendilerine sunaklar inşa etmiş ve bunları kendi dillerindeki kelimelerle adlandırmışlardır.

Her ne kadar Tanrı'nın mahiyetini idrak edemesek de, Tanrı'nın var olduğunu vahiy sözlerinden, akıldan ve herkesin ortak rızasından öğrenmekteyiz.

III.

Tanrı hakkında konuşurken Dionysios'un şu sözünü gözetmemiz gerektiğini düşünüyoruz, yüce olan şeylere yükselmek ancak tanrısal kelamın ışınlarının süzülmeyi lütfettiği ölçüde meşrudur, o tanrısal ışıltıları yudumlamak için kuvvet toplamak gerekir, ayrıca tanrısal şeyleri ölçülü, dindar ve iffetli bir hürmetle uzaktan saygıyla karşılamalıyız, ta ki kuru bir merakla ileri gitmeye kalkışıp yukarıda andığımız çağın bilgeleri gibi türlü yanılgılara düşmeyelim. Yahut tiran Hieron tarafından Tanrı'nın ne olduğu sorulduğunda Aristoteles ve Cicero'nun naklettiği üzere Simonides'in başına gelen şey gerçekleşmesin, zira Simonides düşünmek için bir günlük mühlet istemiş, ertesi gün dönüp tekrar sorulduğunda iki gün talep etmiştir. Ardından tiranın şaşkınlığı karşısında Simonides günlerin sayısını hep ikiye katlamıştır. Hieron bunu neden yaptığını sorduğunda şöyle yanıt vermiştir, çünkü bu meseleyi ne kadar uzun süre tefekkür edersem o kadar karanlık görünüyor, zira Tanrı insan zihninin erişemeyeceği bir ışıkta ikamet eder. Nitekim göksel muallim, Matta'ya göre yazılan İncil'de bunu ikrar ederek şöyle demiştir, Oğul'u Baba'dan başka kimse bilmez, Baba'yı da Oğul'dan ve Oğul'un O'nu bildirmek istediği kimseden başkası bilmez. Dolayısıyla Areopagita'nın da belirttiği gibi, cevherler üstü ve en kutsal bu uluhiyet hakkında bizzat vahyin dindarca ve iffetle bildirdiğinden başka bir şey söylemeye veya düşünmeye cüret edilmemelidir.

Bu en kutsal sözlerden öyle hakikatler ediniriz ki, filozofların bir kısmı bunlara kolayca varır. Ancak öyle hakikatler de vardır ki, onlara erişemedikleri için ya kabul etmezler ya onlardan kaçarlar yahut şüpheli sayarak dokunmadan bırakırlar. Bunları tek tek ele alarak öyle sunacağız ki, dindarlar hakkaniyetle dinlesin, dinsizler ise kabul etmeseler dahi en azından geri püskürtemesinler. Nitekim Porphyrios, Iamblikhos ve Proklos'a göre bunlar dinsizliğin ilk mertebesine konulurlar, zira Tanrı'nın varlığını inkar ederler. Bilgelerin nazarında çürütülmeye bile layık görülmeyip reddedilen bu kimseleri bir yana bırakarak ilerleyelim.

Evvelemirde, tanrısal vahyin bize bildirdiği üzere Tanrı'nın var olduğunu peşinen kabul edelim, bu husustan hiçbir filozof ayrılmaz, ölümlülerin hiçbiri de şüpheye düşmez, meğerki Peygamber'in hikmetle terennüm ettiği şu duruma düşmüş olsun, akılsız kimse yüreğinde Tanrı yoktur dedi, nitekim bütün akıl ve ölümlülere bahşedilen her ışık Tanrı'nın var olduğunu öğretirken bizzat Tanrı'yı inkar edenlere haklı olarak akılsız denir.

Nitekim yaratılmış bütün şeyler, ki bunların vasfı bir başkasına bağımlı olmaktır, kendilerinin varlık kazandığı bir şeyin bulunduğunu ve sonsuza doğru bir gerileyiş olmasın diye bu şeyin hiçbir şeye bağımlı olmadığını öğretir. Hareket eden şeyler de, kendisi başka hiçbir şey tarafından hareket ettirilmeyen, her şeyin kendisinden hareket aldığı tek bir varlığın mevcudiyetini zorunlu kılar, nitekim Aristoteles Fizik Dinletisi (Physica) adlı eserinin sonunda bu sonuca pek güzel varır. Ve bu varlık en yalındır, hiçbir şeye muhtaç değildir, o Tanrı’dır; ister ilk ilke, ister her şeyin kaynağı ve kökeni, ister en yüce veya nihai olan, ister düşünülebilecek olandan daha büyüğü tasavvur edilemeyen, ister ilk hareket ettirici, ister ilk neden (prima causa), ister kendi kendisiyle var olan, ister her şeyi kuşatan İlk Örnek (Archetypus) olsun yahut başka hangi adla anılırsa anılsın, Tanrı’nın bizzat kendisidir. İbn Sina’nın (Avicenna) dediği gibi, bunu inkâr edenin akla olan ihtiyacı, güpegündüz karın beyaz olduğunu inkâr edenin duyulara olan ihtiyacından daha az değildir. Nitekim Platon Yasalar adlı eserinde yeryüzünün, Güneş’in, yıldızların ve bizzat evrenin, mevsimlerin yıllar ve aylar boyunca en süslü biçimde farklılaşarak akıp gidişinin Tanrı’nın varlığını gösterdiğini söyler, üstelik hem Greklerin hem de barbarların tümünün ittifakı bu noktada birleşir. Marcus Tullius’un da belirttiği gibi, göğe baktığımızda ve gök cisimlerini temaşa ettiğimizde, bunları idare eden üstün bir zekâya sahip ilahi bir gücün bulunduğunu görmekten daha aşikâr ve daha berrak ne olabilir, zira Tanrı’ya dair önceden edinilmiş ve "prolepsis" [Yunanca] denilen o fıtri kavrayışa hiçbir eğitim almaksızın dahi sahip olmayan hangi ulus ya da insan cinsi vardır? Nitekim bunu Epikuros’un Ölçüt ve Yargı Üzerine adlı göksel kitabından öğrenmiş bulunuyoruz; aklın daha baştan edindiği bir tür ön tasavvurdur bu ve biz burada bütün insanların doğası gereği Tanrı’nın varlığı ve evreni bizzat O’nun yönettiği hususunda uzlaştığını anlarız.

Bu sebeptendir ki Atinalıların şerefli cemaati, sofist Protagoras’ın, başında Tanrı’nın varlığından şüphe eder göründüğü kitabını yakmış ve kendisini hem şehirden hem de topraklardan sürmüştür. Ancak Eusebios daha da ileri giderek şöyle der, Tanrı’dan şüphe edemeyiz, zira Tanrı’nın bütün şeylerin hakiki yaratıcısı olduğu bilgisi herkesin fıtratına, dahası ilahi bir lütufla yerleştirilmiştir.

Yaratılmış şeylerin izi yahut imgesi ve bunların İlk Örnek ile olan ahengi vasıtasıyla O’nun bereketini bilmeye nasıl ulaşabileceğimiz hakkında.

Bölüm IIII.

Ve bütün yarattıklarında gölgesi bulunan o en ilahi bereketi, elimizin altında olan aşina şeylerden kavrayabiliriz, nitekim her şey en azından bir gölge taşır; zira eşyanın tabiatında, Hermes’in (Mercurius) tanıklığıyla, üzerinde ilahi tabiatın bir imgesini kendiliğinden taşımayan hiçbir şey yoktur.

Nitekim yaşayan bütün varlıklar kendilerine benzer olanı kendi içlerinden doğurur ve içlerinde gebe kaldıkları şeyi apaçık dışarı çıkararak meydana getirmekle, en yüce Sanatkâr’ın övgülerini kendilerine has bir seda ile terennüm ederler.

Babil fırınında arınan gençler ve ilahilerine bir nihayet koyduğu sırada Davud, bütün varlıkları işte bu ilahilere davet eder. Ağaçlar ve bitkiler de filizlerini yahut tomurcuklarını açtıklarında, gövdelerinde adeta bir cenin gibi tohum taşırlar; meyvelerini verdiklerinde ise kendi dilleriyle Tanrı’yı bir doğum sevinciyle tesbih ederler.

Dolu ve karlar havada pıhtılaşır, bulutlarda yağmurlar hazırlanır ve onların mayalanması işte böyle olur; yeryüzüne düştüklerinde ise kemale ermiş bir yapı gibi Sanatkâr’ı takdis ederler. Hayvanlar daha yetkin bir hilkatte yavrular doğurur, onları aydınlığa çıkardıklarında ise Tanrı’yı övmeye koyulurlar. Duyulama yetisi de kendi içinde suretleri ve tasarıları kavrar, ardından uzuvları harekete geçirerek amele döker ve böylece kendine uyan bir şeyi doğurur. Bu tür bir doğuş, sadece bedende gerçekleşen nebati doğuştan ziyade nefse daha yakındır, bu sebeple ilahi zihnin derinliğini daha berrak biçimde yansıtır. Benzer şekilde akli nefis (anima rationalis), hayal gücünden (phantasia) kudret alıp uygun bir basiretle yönlendirildiğinde, zihinde tasarladığı şeylerin örneğini önceden inşa eder, aynı zihinde bir cenin gibi üretir ve zihinde tasarlanmış olanı kendine has suret ve formda dışa vurarak doğurur.

Augustinus’un da belirttiği gibi, yaratıcı bir yaşam gibi amel eden bu zihni kavrayış, her şeyin kendi özgül formlarına açılmadan önce içinde mevcut bulunduğu ilahi yaratıcı yaşamı aksettirir. Eser ise sanatkârın hünerini gösterir.

Ahenkli bir düzenle bir araya getirilen bu eser, işleyişinde benzediği bizzat Sanatkâr’ın övgüsünü ikmal eder. Akli yaşamın buna benzer bir başka ürünü daha vardır, o da akıl yürütme ve tefekkürdür; bilinen şeyden hareketle zihinde biçimlenen bu ürüne Augustinus "Kelam" (Verbum) adını verir. Bu iki doğuş da nefse, hayal gücünün ya da nebati kuvvetin kavrayışından daha yakındır, zira akli güç kendi idrakinde bulunur ve o idrak vasıtasıyla kendi üzerine döner.

Bunların ardından kutsal sevgi ve hürriyet gelir, ki bu durum hayal gücünde bulunmaz. Bu semereyi ise gürleyen bir kelamla zihninde kavradığı şeyi dışa vurduğunda apaçık doğurur.

Fakat meleklerin mertebesi, henüz bu er meydanında mücadele edenlerin mertebesinden daha kusursuz olduğundan, araya hiçbir kesinti girmeksizin daha üstün bir tasavvuru doğurur; bu doğuruşla birlikte Tanrı’yı öven daimi bir söylem içinde sebat eder. Suretlerini taşıdıkları Sanatkâr’da, bütün bunların basamak basamak temaşa edildiği görülür; hem kelamın hem de yaratılanların tasavvuru işte bu ideler alanındaki yaşamda bulunur. Kutsal sayfada zahir olduğunda bu kelam açığa çıkmış sayılır, idelerdeki kelam ise zihninde inşa ettiği şeyleri eserde billurlaştırdığı vakit tecelli eder. Bu durum, kavranmış olanları söylemek ve izhar etmek gibidir.

Bu sebeple, biri Tanrı’nın sırlarını yazan, diğeri ise terennüm eden Musa ve Davud, her şeyi açıklayan kelamı ortaya koymuşlardır.

Tanrı’nın, her şeyi en ahenkli tarzda var edebilmek adına, her şeyin ve sayısız türeyişin bereketiyle dolu olduğu hakkında.

Bölüm V.

Hermes, doğanın ilkelerinin, unsurlarının ve bütün güzel âlemin, her şeyin ve her iki cinsiyetin bereketiyle dolu olan, yabancı hiçbir desteğe ihtiyaç duymaksızın bütün yaratıcı gücü kendinde barındıran o tek varlıktan neşet ettiğini doğrular. Bu sebeple şairler O’na Pan (ki "bütün" anlamına gelir) demişlerdir; Arkadyalılar ise O’nu Güneş zannederek tapınmışlardır.

Zira O, göksel olan değil, felekler üstü ve ilahi olan hakiki Güneş’tir.

İlahi gizemleri her daim mecazlar altında aktaran kadim bilgeliğin bu Pan hakkında kurguladığı şeyleri tetkik etmeye devam edersek, o sembolik tasvirleri de ele alabiliriz. Evvela başına boynuzlar yerleştirirlerdi; bunlar üsttekileri ve alttakileri yöneten egemenliği simgelerdi. Nitekim kutsal metinlerimizi yazanlar nezdinde boynuzun egemenlik anlamına geldiğini Hieronymus, Habakkuk duasını şerh ederken uzun uzadıya ispat eder. Sarkık sakalı ise ışığın ışınlarını yahut ilahi kudretinin en dipteki zerrelerine kadar uzandığını gösterirdi.

Aşağı kısmı ağaçlar, çalılar, dağlar, kayalar ve vahşi hayvanlar sebebiyle kıllı ve sertti. Üst kısmı ise pürüzsüzdü, bundan ötürü yaylaların, yani ovaların üzerinde gezindiği söylenirdi, bu da tefsircilerin dilinde yer bulmuştur. Çoban kavalının yedi borusunun sesi, yedi gezegenin ahengidir; onda, oktav (diapason) ahengini tamamlayan yedi türlü ses mevcuttur. Elindeki asa her şeyi yönettiği kudrettir, O’nu ebedi saadetini bularak güler vaziyette tasvir ederlerdi; zevkini ise yankıda (eko) bulduğunu söylerlerdi; yankı, oyuklardan yahut karşısına konan nesnelerden geri dönen sestir. Nitekim ses, kelamı ve zihnin tasavvurunu dışa vurur, bu sebeple Tanrı âlemi ve onun bütün cüzlerini sözle, yani buyrukla inşa etmiş ve buyurarak yönetmektedir.

Bize olan sevgisini de pek çok nida ile izhar etmiştir, yankılanan ses olan mukabil sevgide ise neşesini bulur. İnsanoğullarıyla bulduğu neşesi işte budur.

Göğsünde benekli bir ceylan postu taşırdı, zira bütün yıldızların hareketini ve kuvvetini tek bir deride, tek bir fiil yahut işaretle kuşatır. Fakat şairlerin Pan, yani her şey ve her şeyi kuşatan dedikleri bu varlığa, filozoflar ilk ve bütün nedenlerin ilkesi adını vermişlerdir; O, diğer bütün nedenlere feyiz verir, zira ikinci nedenin yaptığı her ne varsa, Proklos’un dediği gibi, ikinci nedenden daha ziyade feyiz veren ilk nedenin kudretiyle gerçekleşir. Ve ikinci ve evrensel neden bahşettiği kuvveti nesneden geri çekse dahi, ilk neden asla terk etmez, nitekim aşağıda söylenecektir. Bütün varlıklar var olmayı ilk varlıktan, ilk nedenden alır; yaşamayı ilk yaşamdan, vasıtasız olarak da ilk ve en yüce akıldan alırlar. Başkalarının var edebildiği her şeyin bereketinin onda bulunması zaruridir. Ve O, kendi zatında son derece talihli ve kutludur; Speusippos’un tarif ettiği üzere saadet, bütün iyiliklerin bir araya toplanmasıdır.

Kutlu olan ise, Augustinus, Boethius ve Platon’un pek güzel öğrettiği gibi, hiçbir şeye muhtaç olmayan ve dilediği her şeye malik olandır. Hermes’in dediği gibi, her şeyin hakiki küresi olan ve her şeyi kuşatan o varlıkta hiçbir eksiklik bulunmaz. Ve evren küresinin dışında hiçbir şey bulunmadığı gibi, her şeyi kuşatan ilahi çerçevenin haricinde de hiçbir şey yoktur; O’nun o açıklanamaz bir ismi vardır ki, bütün harfleri döngüsel sayıları, yani on, beş ve altıyı içerir; bunlar, her şeyi kendi sınırları içine alan o kürenin en hakiki küre olduğuna delalet eder. Bu harflerin anlamları da aynı şeye işaret eder; nitekim Yod harfi esans veya ilke, He harfi varlık, Vav ise bizzat kendisi olarak tefsir edilir. Bütün varlıklar onda sükûn bulur, öyle ki O bütün varlıkların ilkesidir, hepsine var olma kudretini bağışlar; Proklos’un öğrettiği gibi, yaratılmış şeylerin ilki varlığın kendisidir. Bu sebeple varlığı verme kudretinin yalnızca kendisine ait olduğu ilk nedenden neşet eder.

Bu yüzden başka bir yerde, her şeyin bereketiyle gebe olan tek bir zattan bütün şeylerin çıktığını açıkça ifade eder, zira Meşşailerin (Peripatetici) şu hükmü pek doğrudur, hiç kimse sahip olmadığını veremez. Ve sanat yoluyla üretilen yahut inşa edilen hiçbir şey yoktur ki, daha önceden o sanatkârın zihninde mevcut bulunmasın.

Canlı varlık yahut insan, tohumdaki kurucu güçten meydana gelir; zira dölüt bu gücü içinde barındırır. Bitki de tohumdan ürer, Peripatetiklerin söylediği gibi tohumda gizil olarak bulunan kudretten veya başka bir güçten kaynaklanır. Nitekim en bilge filozof Musa, bitkilerin meydana gelişini ele alırken şöyle der, "Tohumu kendi içinde olan bitki," yani başka bir bitkiyi meydana getirecek tohum gücü kendindedir.

Mimarın zihninde, dışsal şeylerin kendisinden var edildiği düşünsel bir tasarım (idea) mevcuttur; nitekim Augustinus, Yuhanna’nın "Var olan her şey O’nda yaşam buldu" sözünü yorumlarken uzun bir bahisle bunu açıklar. Zira bu yaratıcı yaşam, var edilecek bütün şeylerin düşünüdür.

Çünkü sanat eseri dışarıda var edilmeden önce mimarın zihninde nasıl yaşıyorsa, evren de fiiliyata dökülmeden önce o ilahi zihinde öylece yaşıyordu. Üstelik O, var olan her bir sayıyı bünyesinde toplar, bizzat hakiki birliktir (unitas); bütün sayıların kökü ve başlangıcıdır, hepsine sayılabilme niteliğini bağışlar.

Zira Proklos’un teolojik önermelerinde belirttiği üzere, her çokluk birden neşet eder. Orada izah edildiği gibi, bir şey birliğe paydaş olarak kendinde birliği elde etmedikçe, diğerleriyle birlikte çokluk oluşturan tekil bir varlık dahi olamaz. Bu bir ve en kadim olanın Tanrı olduğundan kimse şüphe duymaz; O, aşağı mertebedeki şeylere kendine has birliği aktarmak amacıyla evvela ilk sayıya yayıldı, buradan da, şayet İbranilerin teolojisini kabul edersek, bütün sayıların ve yaratılacak her şeyin ölçüleri ve on fikri (idea) hükmünde olan onluğa (denarius) ulaştı; bu sebeple daha ileri bir sayı verilemez, gerçi Aristoteles çok çeşitli başka nedenler tayin etmeye çalışmıştır. Bütün bu onluk, başlangıcını aldığı birliğe geri dönüp toplanır; böylece onluk sayıların nihayeti, tamamlayıcısı ve onluk basamakların ilkesi kılınır.

Bütün varlıklar sayıların dizisini hakiki bir numune olarak taklit ederek, çıktıkları o birliğe doğru yönelmeye çabalarlar. Nitekim Proklos biraz ileride şöyle devam eder, birliğin teşkil ettiği her düzen, kendiyle hem-önsürlü (coelementalis) bir çokluğa doğru ilerler ve o düzenin çokluğu nihayetinde yine birliğe irca olunur. Ay feleğinin altındaki her şey, çürümeye maruz kalan şeylerin onuncu cinsi sayılan insan vasıtasıyla; dokuz gök katı ise onuncu felek olan ampirik (empyreus) felek vasıtasıyla; meleklerin dokuz mertebesi de kendi onlukları üzerinden asli birliğe bağlanıp geri dönerler. Bu hususu kendi yerinde daha etraflıca ele alacağız.

Tanrı’nın bir olduğu hakkında.

Bölüm VI.

O’nun bir olduğunu, ilahi vahyin gürleyen sesiyle yasa koyucunun beyanından öğrenmekteyiz, "Dinle ey İsrail," yani Tanrı’yı önder edinen sen (zira İsrail bu manaya gelir), "Rabbin olan Tanrı tek bir Tanrı’dır." Ve yine O’nun halkına açıkça şöyle bildirdiği aktarılır, "Görün ki yalnızca ben varım ve benden gayrısı yoktur." Kanunun icracısı olan Davud da O’na uyarak şöyle der,

"Rab’den başka Tanrı yoktur ve Tanrımızdan gayrı Tanrı yoktur." Bütün bilgeler bu hakikatte birleşirler. İbrahim tek Tanrı ikrarı yüzünden Keldaniler tarafından ur’a, yani fırına atılmış ve oradan sağ salim kurtulmuştur; bu sebeple Tanrı onu en yüce lütufla ödüllendirmiştir, zira o, yalnızca Tanrı’nın şanı uğruna ölümü göze almaktan çekinmemiştir. Bu hakikati savunmak uğruna Sokrates hapse ve ölüme göğüs germiştir; Apuleius ve Aulus Gellius’un tanıklık ettiği gibi, yine de kendisine hiçbir şükran duyulmamıştır, zira tek olduğunu ikrar ettiği o Tanrı’nın buyruğuna aykırı düşerek, zehri kendi rızasıyla içip canına kıymıştır; oysa O, hem insanın kendine hem de başkasına zarar vermesini mutlak surette yasaklamıştır. Platon Timaios’ta Hermes Trismegistos’a uyarak şunu kanıtlar, evren tek olduğu için bu evrenin yaratıcısı olan Tanrı da tektir. İbn Sina da açıkça belirtir ki, zorunlu varlık (necesse esse) olarak iki failin bulunması imkansızdır.

Tanrı’dan gayrı hiçbir varlık kendi kendine var olmak bakımından zorunlu değildir. Aristoteles, Homeros’un şu meşhur sözünü över, "İlahların çokluğu iyi değildir; önder tek olsun, kral tek olsun." Nitekim Odysseus da aynı fikirde terennüm eder, "Çok başlılık iyi bir şey değildir, tek bir kral olsun."

Buradan insani yönetimden ilahi yönetime yükselerek, ilahi sureti taşıyan yeryüzü yöneticisi gibi ilahi yöneticinin de birliğinin zorunlu olduğu sonucuna bir kıyasla varır. Nitekim Hieronymus, Rusticus ile olan bahsinde şöyle der, "Arılarda tek bir lider vardır, turnalar tek bir harf nizamında bir önderi takip eder,

İmparator tektir, her kentin yargıcı tektir; gemide bir dümenci bulunur, evrenin yapısında ise tek bir Usta (Opifex), tek bir yönetici vardır."

Bu sebeple bu cihan evinin resimlerini ve muhtelif suretlerini temaşa eden bütün bilgeler, Nikomakhos, ardından Boethius ve sebepler üzerine yazdığı eserde ve teolojik önermelerinde bunu yetkin ve veciz bir dille gösteren Proklos gibi, bunların yalnızca tek ve ilk bir sebebi olduğunu düşünmüşlerdir. Pythagoras birliğin iyi ve akıl olduğunu, ikiliğin ise şeytan ve kötülük olduğunu söylerdi; zira kötülükler çoklukta yer alır. Platon Dionysios’a mektubunda buna katılır, "Özenle ve zihnin hakiki kanaatiyle yazıyoruz,

Tanrı ilkenin başında yer almalıdır; aksi halde o Tanrı değil, cin (daemon) olur." Böylece bütün iyiliklerin birden, kötülüğün ise çokluktan kaynaklandığı neticesine varırsın. Cicero’nun dediği gibi, "Evrenin birbirine bağlı bütün cüzlerinde bu düzenin mükemmelliği, ancak tek, ilahi ve kesintisiz bir ruhun onları bir arada tutmasıyla mümkün olabilir." Bilgelerden hiçbiri, hayatın başlangıcı ve bütün iyiliklerin bağışlayıcısı olan tek Tanrı’dan başkasına ibadet edilmesi gerektiğini düşünmemiştir. Proklos, Porphyrios, Iamblikhos, Platon, Pythagoras, Aristoteles ve sonraki bütün takipçileri, duaların yalnızca bu alemi yöneten Tanrı’ya yöneltilmesini öğütlerler.

Fakat kutsal metinler diğerlerinin fevkinde bu öğretiyle bezelidir. Mesih bizlere dualarımızı ilk ilkeye yöneltmemizi şöyle talimat vermiştir, "Dua ettiğiniz zaman şöyle deyin, Ey göklerdeki Babamız."

Musa da O’nun hakkında şöyle der, "O senin baban, senin sahibin değil midir?" Şairlerin de her şeye gücü yeten Baba, her şeyin ilk pınarı ve kaynağı dedikleri O’dur.

O’ndan türeyen bazı ilahlar ve O’nun hizmetkar güçleri vardır; nitekim Sophokles bir vezinle şöyle şakır, Hakikatte Tanrı yalnızca tektir, Bu göğü ve engin yeri yaratan O’dur.

Euripides O’na Zeus denilmesini buyurur, Orpheus da her şeyin O’nun başından aydınlığa çıktığını ezgiler.

Tanrı’nın dışında kalan ve O’ndan ayrı bulunan diğer güçlerin ise hizmetkar sayılması gerekir; bu sebeple filozoflar ve İbrani bilgeler bunlara Tanrı’nın hizmetkarları ve ayrık akıllar (intelligentiae separatae) adını verirler. Tanrı’da ise bizim sıfat dediğimiz bazı vasıfların varlığından kuşku duymayız, eskilerin Pallas dedikleri bilgelik; zeka yahut incelikli muhakeme olarak Merkür; ebediyet olarak Satürn; suretlerin karışımı olarak Neptün, ki o suların hareketidir; bunlara benzer şekilde suyun dölleyici gücünü anlatan canlı ruh (İbranice sözcük bunu ifade eder), gizli şeyleri gözeten İuno, aşk olarak Venüs, ışık saçan hayat olarak Güneş yahut Apollon ve avamın çok sayıda tanrı zannettiği benzeri sıfatlar bunlardandır; oysa Cicero’nun tanrıların doğası üzerine yazdığı kitapta belirttiği gibi, bu tasavvur bütün bilgelerin anlayışına tamamen yabancıdır. Plinius da ahmakça bir fikirle hadsiz hesapsız tanrılar tasavvur etmenin, aralarında evlilikler bağı kurmanın, bunca çağ geçmesine rağmen bunlardan kimsenin doğmamasını düşünmenin, bazılarının yaşlı ve daima ak saçlı, bazılarının genç ve çocuk, bazılarının kara tenli, kanatlı yahut topal olduğunu hayal etmenin çocukça saçmalıklar olduğunu söyler. Fakat her türlü hayasızlığın ötesinde, tanrılar arasında zinalar uydurulduğunu, kavgaların, kinlerin, hatta hırsızlıkların ve cinayetlerin tanrılarının bulunduğunu belirtir ki bunlar bütünüyle çürütülmüştür. Tanrılar hakkında hürmetsizce konuşulduğu kadar bilgisizce de konuşulmuştur; zira Tanrı’yı O’nun kendi nuru olmaksızın hakkıyla dile getiremeyiz. Bu nurla aydınlanan teologlarımız, O’nun hakkında daha büyük bir güvenle konuşmuşlar ve O’nun birliğini her türlü itiraza karşı ispatlamışlardır; zira sonsuz olan, ne zihin, ne irade, ne kudret, ne iyilik ne de varlık (essentia) bakımından başka bir sonsuzun var olmasına asla cevaz vermez; bu konuları onların pek mufassal şekilde işledikleri eserlere havale ediyorum. Ayrıca O’nun her şeye yeten gücünü de delil getirirler; zira iki tanrı olsaydı, biri diğerinin inşa ettiğini yıkabilirdi; şayet yıkamasaydı, her şeye gücü yeten olmadığından Tanrı sayılamazdı.

Akıl yürütmeyi daha da ilerleterek derler ki, şayet iki tanrı olsaydı, her ikisi de birbirinden haz alırdı; zira her ikisi de kemal mertebesinde hazza layık olurdu ve haz almaktan imtina eden kusurlu sayılırdı; oysa haz alan, yetkin değilmiş gibi ötekinden bir şey kabul etmiş olurdu ve böylece en yetkin olan Tanrı’ya yetkinsiz denilirdi; hatta bundan da ötesi vardır.

Şayet iki tanrı varsa, bu evren makinesini hangisi inşa etti? Hangisi onu yönetti? Şayet biri yarattıysa, yöneten de O’dur; o halde diğeri ne yaptı? Yok eğer biri yarattı ve diğeri yönetiyorsa, yönetici nasıl oldu da kendine ait olmayan bir eve girdi? Dolayısıyla bu nizam ve idareden ötürü Dionysios ile, Platon ile, hakiki filozoflarla ve bütün gökbilimcilerle birlikte şu sonuca varalım, böylesi muazzam şeylerin ahengini sağlayan sanatkar ve yönetici aynı zattır; O her şeyin nizamına sahiptir, bütün erdemi kendinde toplar ve her şeyi önceden görür.

Tanrı olarak adlandırılan o en cömert ilk zihnin, içe ve dışa doğru varlıkları meydana getirdiği hakkında. Bölüm.

VII.

Bu bedenî suretlerden el yordamıyla ilahi zihne yöneldiğimizde, her şeyden yüce, her şeyden ziyade feyizli olan o zihnin ışığıyla aydınlanarak, kendisine bütünüyle benzeyen o evladı göreceğiz. O ki, Baba’nın hakiki suretidir, kesintisiz ve tek bir eylemle bizzat kendi içinde doğurur, öyle bir eylem ki, hiçbir kesintiye veya değişime uğramaksızın kendini en yüksek iyilik olarak idrak eder.

Oradan öyle bir oğul ışıldar ki, bizzat zihnin kendisidir, zihnin tam bir sureti ve âlemin eksiksiz bir nümunesidir. Nitekim Yuhanna ona Söz (Kelam) demiştir, Merkür de aynı adı vermiştir, Platon Tanrı Baba’nın Oğlu demiştir, Orpheus ise Pallas, yani Jüpiter’in başından doğan bilgelik demiştir. İdrak edilen şeylerin en mükemmeli olan bu en yüksek iyilikten, zihnin o en yüce sevgisi doğar, idrak eden zihin ile idrak edilen şeyi birbirine bağlayan o sevgi, aralarındaki bağ sonsuz bir niyetle Baba’ya diğer tüm evlatlardan daha içkin olduğu ölçüde daha da büyüktür.

İşte bu, var eden zihnin en kusursuz suretidir, ancak bu suret içsel ve mutlak bir bağıntı yoluyla doğuran zihinden doğmuş gibi ayrışır.

Eğer Asıl Nüsha’da (Prototip) o en yüksek doğurma kudreti bulunmasaydı, yaratılmış olanlarda doğurmanın hiçbir sureti olmazdı. O vakit kısır olanlara feyiz vermemiş, kendi mülkünü zenginleştirmemiş olurdu, nitekim İşaya vasıtasıyla inançsızlara sitemle şöyle buyurmuştur, "Başkalarına doğurma kudreti veren ben, kısır mı kalacağım?" Öyleyse en yüce sanatkârda (opifex) hem tohum hem de feyiz mevcuttur.

Nitekim her ne kadar kendi zatında son derece bahtiyar ve mesut olsa da, o en mutlu zihin, fıtratında bulunan iyilik sebebiyle, kendi suretiyle dolu olan bu evladını cihan yapısını kurarak açıkça sergilemek istemiştir. Bu yapıda, basamakların sıralı bir düzeni içinde, kendi yayılışını ve saadetini kabul etmeye muktedir varlıklar tesis etmiştir. Bunlardan kimisini anlık bir boyun eğişle, kimisini ise daha çetin bir cenk ile kendi saadetine ortak kılmayı murat etmiş, her birine layık olan menzilleri tayin etmiştir. Fakat bunların az sonra yaratıcılarına karşı isyan edeceklerini bildiğinden, onlara gurbet konakları yahut o anlık cenk için zafer sarayından başka bir meydan tahsis etmemiştir.

Fani insanlara ise, muhtelif düşmanlarla uzun bir savaş ilan etmiş olduğundan, geniş mücadele sahaları ve münasip konaklar bahşetmiştir. İnsan tabiatı değişmeye ve bozulmaya elverişli olduğundan, ömür yolculuğunu tayin edilmiş sona ulaştıracak gıdaları ve besinleri tedarik etmeyi gözetmiştir. Vakti geldiğinde hazırlanması gereken tüm bu nesneleri, itaatkâr hizmetkârlar misali unsurlara (elementa) ve cisimlere havale etmiştir, nitekim bu konuğun zevki için ovaların serilmesini, vadilerin alçalmasını, ormanların yapraklarla örtülmesini, taşlık dağların yükselmesini ve bu minvaldeki diğer her şeyi emretmiştir. Bütün bunları zaruretten ziyade ihtişam ve zinet için tanzim edilmiş görürüz, ta ki bu misafirhane hizmetinde tadacağı lezzetlerden ötürü konuk, zafer sofrasında kendisi için hazırlanmış olan o tasavvuru imkânsız, en nefis ziyafetlere doğru gayret göstersin.

Zira bilirdi ki, bu cisim zindanının bedbahtlığında, yozlaşmış maddeden münezzeh o en mutlak iyilikler, hususi bir ışıkla vahyedilmedikçe, ancak duyulur şeyler vasıtasıyla zihinde canlandırılabilir.

Bu sebeple en yüce sanatkârlıkla, o semavi hakikatlerin ahenkli suretlerini tertip etmiştir, öyle ki cehaletin yahut günahın örtüsü bu suretler vasıtasıyla kolayca kaldırılsın, semavi şeylere cezbilelim ve eserlerin güzelliğinden, mahlukatın letafetinden kâinatın atasını idrak edelim, nitekim Origenes *Peri Archon* adlı eserinde böyle yazar. Bu hal bilhassa insanda hakiki bir suret olarak karşılık bulur, zira Platoncuların dediği gibi, faniler arasında yalnızca insan ilahi zihnin bir timsaline sahiptir. İnsanın timsalini hayvan taşır, hayvanınkini bitki-hayvan (zoophytum), bitki-hayvanınkini bitki, bitkininkini madenler, madenlerinkini ise taşlar taşır. İnsandan aşağıda bulunan bu nakıs varlıklar Tanrı’nın suretini barındırdığından, Katolik Bilgeler bütün bunların Tanrı’nın izini (vestigium Dei) taşıdığını söylerler, bu iz vasıtasıyla kusurlu zihinlere Tanrı’ya benzer bir manzara sunarlar, her birine kemalat nispetinde az veya çok pay düşer. Zira unsurların ve karışımların suretleri, en yüce iyiliğin en latif timsalidir. Canlılar, gökler ve felekler, bilhassa da Güneş, insanı daha gizli hakikatleri tefekküre sevk eder. Akıl sahibi zihinler ise suretler basamağının en tepesinde yer alarak en mahrem derinliklere nüfuz eder, nihayetinde hazırlanmış gerdek odasına girecekleri tefekkür mertebesine vasıl olurlar, hatta bizzat kendilerini Tanrı’nın meskeni ve mabedi kılarlar, orada bütün musiki ahenklerin eşlik ettiği hakiki ziyafet kutlanır.

Tanrı’nın Âlemi Yarattığına Dair. Bölüm VIII.

İnsan aklından gizlenen ve tabii akıl yürütmeleri aşan meselelerden biri de âlemin doğuşudur (genitura), var olup olmadığı, yeniden mi yaratıldığı, zorunlulukla mı yoksa ilahi zihnin serbest bir feyziyle mi vücut bulduğu hususunda bilgeler muhtelif fırkalara bölünmüştür.

Aristoteles ve onun ardı sıra giden o güruh, yalnızca kendi kuvvetleriyle ve kendi akıllarıyla tahkik edebildikleri şeyleri kabul ederler, bu doğuşun nereden ve niçin husule geldiğini idrak edemediklerinden onu hakir görürler, nankör talebe Aristoteles, yalnızca kendisi âlemi doğuruyormuş gibi Platon’u haksız yere suçlar. Oysa Platon’un kendisi ve daha üstün bir ışıkla aydınlanmış sair bilgeler, cihanın bir sanatkâr tarafından yaratıldığını ikrar ederler, bu yaratılışın en ahenkli ve en yetkin sayılarla tanzim edildiğini bildirirler. Bu sayıların örtüsü altında ve geçmişteki kadim işaretlerin gizeminde, henüz tam manasıyla vakıf olamamış olanlardan âlemin sırlarını gizlemiştir. Zira ilahi vahiyler yoluyla alınan hakikatleri bilgece şerh etmeyi, aklî çıkarımın sınırlarını aşan ve ancak saf, neşeli ve ahenkli bir zihinle kavranabilen şeyleri kendi aklıyla boş yere kavramaya çalışmaktan daha üstün görmüştür. Nitekim Hermes Trismegistus (Mercurius) zihniyle bunu kavramış, bu sırların derinliklerine inerek âlemin yapısını, idarecilerini, bütün bileşikleri ve aşağıya doğru meyleden unsurlardan doğan tabiatın saf sanatını, yaratıcının zihniyle birleşmiş olarak, *Poimandres* adlı eserinde birkaç kelamla ima etmiştir. Bu bozulmaya yatkın unsurların, sanatkârın zihnindeki ilk hallerine nazaran, yalnızca Tanrı’nın iradesiyle daha kaba bir surete büründüğünü öğretir. Agrigentumlu Empedokles ile Efesli Herakleitos ise âlemin bir defada değil, fasılasız surette doğduğunu ve bozulduğunu iddia etmişlerdir. Bu görüş, cüzler zaviyesinden yahut aydınlanmamış olanlara kapalı kalan bir tür yenilenme bakımından hakikatin kucağına kabul edilebilir. Demokritos ise âlemin bir defa doğduğunu, bir defa yok olacağını ve bir daha asla ihya edilmeyeceğini öğretir. Hesiodos ve Orpheus terennümle âlemin doğurulduğunu anlatır. Yedi Bilgeden biri olan Thales, bu feleğin Tanrı’nın eseri olduğunu söyler. Pythagoras ve onun şarihi Hierokles, Tanrı’nın her şeyin sanatkârı ve babası olduğunu ikrar eder. Arap filozof İbn Sina (Avicenna), Gazzali (Algazel), ilmi kadar Grek belagatıyla da meşhur olan Philon ve Platoncu Albinos (Alcinous) da bu görüşe iştirak eder, nitekim Albinos şöyle der, "Bütün bu en güzel kâinatın Tanrı’nın eseri olması zaruridir." Saymakla bitmeyecek pek çok müellif daha vardır. Dolayısıyla âlemin yaratıldığını yalnız Platon öne sürmez, bilakis pek çok kimseyle birlikte onun yaratılmış olduğuna şahadet eder.

Lakin yabancı bilgeleri bir yana bırakıp, vehmettiklerini değil, bizzat gördüklerini ve ilahi vahiylerden aldıklarını öğretenlere yönelelim.

İlahiyatçıların ve filozofların en seçkin üstadı olan Musa, "Başlangıçta Tanrı göğü ve yeri yarattı" der ve ardından gelenleri zikreder. Tanrı ile dopdolu olan, O’nun ilahi kudretiyle dirilen ve söylediklerini pek çok mucizeyle ispat eden bu zata, savlarını ne delillerle ne mucizelerle ne de vahiylerle teyit edebilen Aristoteles’in bu nevi hezeyanlarından çok daha fazla inanılmalıdır. Musa’nın öğrettiklerini pekiştiren deliller şunlardır, mucizeler, alametler, vahiyler, gayb haberleri, bütün öğretinin kısımları arasındaki ahenk, onun doktrinini doğrulayan ve tefsirini tasdik eden muhterem zatların otoritesidir. Mucizeleri herkesin gözü önündedir. Değnek yılana, yılan tekrar değneğe dönüşmüştür.

Suları kana çevirmiştir, kurbağalar, sinekler ve İbranice metinde geçtiği üzere tatarcıklar yahut bitler, insanları ve hayvanları tazyik etmek üzere çağrılmıştır. Bu noktada Memfisli büyücüler aciz kalmıştır, zira ne kendileri ne de yardıma çağırdıkları ifritler, insan teri yahut ısınmış rutubet olan bit maddesini meydana getirebilmişlerdir, çünkü bir cevheri yoktan var etmek yalnızca Tanrı’ya mahsustur.

Bu sebeple orada yeni baştan yaratan Tanrı’nın parmağının ve kudretinin bulunduğu aşikârdır. Nitekim Harun ve Musa’nın değneğinin büyücülerin asalarını yutması da bunu önceden göstermiştir, yani alt düzey ruhların hileleri ve yanılsamaları, Harun ile Musa’da tecelli eden Tanrı’nın kudreti tarafından yutulmaya mahkûmdur. Bundan maada çekirgeler ve tırtıllar gelmiş, dolu ile karışık ateş yağmıştır. Çıbanlar ve cerahatler bedenleri çürütmüştür. İnsandan hayvana kadar bütün ilk doğanlar büyük bir sır uyarınca helak olmuştur. İsrailoğullarını sevk ederken denizi yarmıştır, kayadan su çıkarmış, gökten bıldırcınlar ve yıldırımlar indirmiş, gündüzleri bulut, geceleri ateş sütunu ihsan etmiş, karanlıklar içinden bizzat diri olan Tanrı’nın sesini işittirmiştir, öyle bir ses ki, kavmi kimi zaman dehşete düşürmüş, kimi zaman teselli etmiştir. Mısırlılara felaketler, hak edenlere ani ölümler, kibirlenenlere ateş, şikâyet edip duranlara cüzzam musallat etmiştir. Kalabalık cemaati hastalıktan, elbiselerini aşınmaktan korumuştur. Dahası onları semavi rızıkla beslemiş ve aynı zümreyi düşmanlarına muzaffer kılmıştır. İşte bu ve benzeri pek çok kerameti, hem kendisini hem de onun vasıtasıyla bizleri terbiye eden en yüce muallim, kendi doktrininin teyidi için sergilemiştir. Musa kelamıyla canavarları dahi teskin etmiş, felaketleri dindirmiş ve yaraları iyileştirmiştir, ta ki bu neviden harikalar sayesinde kavme öğrettiği şeriat, hayat bilgeliği ve edep tahtında yüceltilsin. Vahiylere gelince, bunlar Delphoi Apollon’unun, Jüpiter’in yahut Pallas’ın, o uydurma bilgeliğin yahut sahte ilahlığın sözleri değildir, bilakis bizzat diri Tanrı’nın ağzından sadır olmuştur, öyle ki o sayısız cemaat bir vakitler bu ilahi sesleri bizzat işitmiştir. Şayet bir kimse yalnızca bu kabil hadiseleri nakleden Musa’ya veya onun halkının rivayetlerine itibar etmezse, bu hakikate şehadet eden ecnebi bilgelere inansın, nitekim Keldani Berossos, Mısırlı Manetho, Fenikeli Hieronymos, Kral Darius, Mendesli Ptolemaios, Efesli Menandros, Şamlı Nikolaos, tarihçi Abydenos, Hestiaios, Theodoros, Khoirilos ve şair Ezekiel, tarihçi Demetrios, Abderalı filozof Hekataios ve bu zikredilen mucizelerin hakikatine şahadet eden, Iosephos, Aristobulos, Tertullianus ve Eusebios tarafından iktibas edilmiş kırktan fazla bilge bunu teyit etmektedir.

Artık daha ileriye, kehanetlere geçelim. Batlamyus'un [Ptolemaios] belirttiği üzere, yalnızca ilahi kudretin ilhamıyla tikel hadiseler önceden bildirilir. Yeşaya da şöyle der, Gelecek olanları bildirin ki, sizin ilahlar olduğunuzu söyleyelim. Buradan hareketle, eğer öğreten Musa ve onun peşi sıra gelen peygamberlerin tümü Memfis kralına, o kavimlere, emirlere ve birçok krala, bizzat kendilerine, kentlerine ve halklarına dair bunca tikel hadiseyi önceden haber vermişlerse, onların kutsal bir kudretin ilhamına mazhar olduklarından kim şüphe duyabilir, Kim onları yalancılıkla itham edebilir, Kim onların öğretisinden kuşku duyabilir, Musa ile mukayese edildiğinde her şey kehanetlerle ve benzer akıbetlerle öylesine doludur ki, felsefi ve ilahi meselelerin gizemlerine, geleceğin Mesih'ine ve vuku bulması mukadder olan her şeye dair hiçbir şeyi dışarıda bırakmamıştır, nitekim kanunu bilenler ve gözleri aydınlanmış olanlar için bu aşikârdır, o gizemlerin gerektirdiği üzere, bunları bir örtü altında açığa vurmuştur. Zira aklı başında hangi insan, bunları bir kenara itip ne akılla ne vahiy meclisleriyle teyit edilmiş, ne de ilahi bir rayiha ile bezenmiş filozofların metinlerine sığınır, Yine de hakiki filozofların öğrettiği ve Musa'nın ilkeleriyle çelişmeyen hususları kabul ederiz. Fakat sırf otoriteye ya da uydurma kuruntulara dayanarak, hiçbir akli delille, hiçbir kutsal metinle tahkim edilmeksizin, kutsal yazıların ihtiva ettiği hakikatlerin aleyhine ileri sürdükleri şeyleri bütünüyle reddederiz. Şayet müelliflere itibar etmek istersek, sorarım size, ömrü boyunca ancak birkaç öğreti kırıntısıyla parıldayan Aristoteles, İskender [Afrodisiaslı], Averroes, Epikuros ve benzerlerine mi, yoksa öğretisiyle, hikmetiyle, ahlakıyla, kehanetleriyle, vahiyleriyle, mucizeleriyle ve her veçheden kutsiyetiyle pek parlak meşaleler misali ışık saçan Musa'ya, peygamberlere, hepsinden daha bilge olan Süleyman'a, İncil yazarlarına ve havarilere mi daha fazla itibar etmeliyiz, Onlar ki ilahi şeylere dair söylediklerini hayatlarını ortaya koyarak kanıtlar, mucizelerle teyit ederler. İnsani ve daha aşağı tabiatlı şeylere dair ise insan kavrayışının ötesinde konuşarak, kutsal kudretin ışığıyla bütün sırların derinine nüfuz eder ve bunları apaçık bir ışıkla gözler önüne sererler.

Bu hususta Eusebios harfi harfine şöyle der, Filozofların yanılgılarını benden değil, bizzat kendi aralarındaki çelişki ve hayret verici çatışmalardan anlayacaksın, onları kendi içlerinde ya da diğerleriyle kıyasladığımda, onların meşhur adamlar olduğunu inkâr etmek kolay değildir, lâkin onları İbrani filozofları ve teologlarıyla karşılaştırdığımda ve öğretilerini onların öğretisiyle kıyasladığımda, filozofların tasarladığı her şey bana geçici ve beyhude görünür. Buna şaşmamak gerek, zira biri ilahi yoldan bildirilmiştir, diğeri ise insani yoldan.

İşte bu sebeple, hakiki hikmetin saf lezzetini tatmak isteyenler, daha önce söylediğimiz gibi, onlardan öğrenmek mecburiyetinde kalmışlardır. Musa'nın ve İbrani öğretisinin lehine şahit olarak İskenderiyeli Apion'u, Porphyrios'u, allâme İskender'i [Polihistor], Eupolemos'u, Theophrastos'u, Sibylla kitaplarını, Apollon kehanetlerini, Meşşai Klearkhos'u, Megasthenes'i, Strabon'u, Iustinus'u, Cornelius Tacitus'u, Demetrios Phalereus'u, Abderalı Hekataios'u, Orpheus'u ve Solinus'u zikredebilirim. Ancak diğerlerini kendi yerlerine bırakarak, sadece Porphyrios'tan, Orpheus'tan ve Solinus'tan, bunca çokluk arasından pek azını nakledelim. Nitekim Porphyrios, Perhiz Üzerine adlı kitabında, İbranilerin dindarlarını yahut peygamberlerini pek çok övgüyle anar, onlara filozof der ve onları diğer bütün kâhinlerin ve kutsiyet iddiasında bulunanların üstünde tutar. Orpheus ise Kutsal Söz Üzerine adlı kitabında, ilkin kanunları ve ilahi nizamı hakir görenleri dışarıda bırakarak şöyle terennüm eder,

Birdir, mükemmeldir Tanrı, her şeyi yaratan O'dur, Her şeyi besleyen, her şeyin üzerinde yükselen O'dur, Yalnızca akılla kavranır, yalnız zihinle görülür O, Ölümlülerin başına asla bir fenalık getirmez O.

O'ndan gayrısı yoktur, her şeyi gören O iken, Yeryüzünde O'nun suretini görebilmen güçtür. Burada ancak ayak izlerini görürüm O'nun, Ve elini görürüm O'nun, lâkin zatını görmeye, Kudretim yetmez asla, zira yüksek bulutlarda taht kurmuştur. O'nu, Keldani soyundan gelen o kimseden başkası görmedi, Göklerin altın tahtı yücelerde tutar O'nu, Sağ eli uzanır Okyanus'un nihayetine dek, O sarstığında köklerinden titrer dağlar, Ve O'nun sonsuz ağırlığına dayanamaz hiçbir şey, Gök kubbenin yüksek doruklarında mukimdir O, Yine de yeryüzünden asla uzak kalmaz. O'dur başlangıç, O'dur orta ve aynı zamanda son, Eskilerin sözleri öğretti bize bütün bunları, Tanrı'nın vaktiyle o iki levha ile onlara bahşettiği sözler.

Görülüyor ki Orpheus, Keldani soyundan gelen ve Tanrı'yı tek başına tanıyan Musa'nın levhalarından öğrendiğini açıkça itiraf etmektedir, gerçi bazıları Orpheus'un Nuh hakkında terennüm ettiğini düşünür, başkaları Hanok, Platoncular ise Didymos'un dediği üzere Ham'ın oğlu ve Nuh'un torunu olan Zerdüşt hakkında olduğunu öne sürerler, fakat Berossos'a inanılacak olursa o bizzat Nuh'un oğlu Ham'dır. Zira levhalar onlara değil, yalnızca yüz yüze Tanrı ile konuştuğu rivayet edilen Musa'ya verilmiştir. Nitekim pek çok kimse onun öğretisinden feyzalarak kutsal bir hayata intisap etmiş, gerek peygamberler gerekse gözleri aydınlanmış olarak hikmeti kabule yönelenler çıkmıştır, onlar hakkında Solinus şöyle der, Batıya bakan iç kısımlarda Esseni'ler ikamet eder, onlar takdire şayan bir intizamla bütün kavimlerin adetlerinden ayrılmışlardır, zannımca ilahi haşmetin inayetiyle bu yaşayışa sevk edilmişlerdir. Orada hiçbir kadın bulunmaz, şehvetten bütünüyle el çekmişlerdir, parayı bilmezler, hurmalarla beslenirler. Orada kimse doğmaz, buna rağmen insan kalabalığı eksik olmaz, bu mekânın kendisi haya duygusuna adanmıştır.

Oraya dünyanın dört bir yanından pek çok kimse akın etse de, iffetin sadakati ve masumiyetin liyakati kendisine eşlik etmeyen hiç kimse içeri kabul edilmez,

Zira en hafif bir kabahatten dahi suçlu olan kişi, içeri girmek için var gücüyle çabalasa bile, ilahi bir kudretle uzaklaştırılır. Nitekim Solinus burada Musa'nın şakirtlerinden, peygamberlerin oğullarından ve bizzat peygamberlerden bahsetmektedir, onlar hakkında bizim Pavlus'umuz da İbranilerle mütalaa ederken şöyle der,

Koyun ve keçi postları içinde dolaştılar, yoksulluk, darlık ve eziyet çektiler, dünya onlara layık değildi, çöllerde, dağlarda, inlerde ve yerin kovuklarında avare gezdiler. Onlar öyle bir şahadete layık bulunmuşlardır ki, onlara inanılması pek haklı bir kanaattir.

Fakat her şeyin fevkinde hayranlık uyandıran husus, bütün paydaşlarının üstünde ilahi ihsanlarla meshedilmiş, hakiki Mesih İsa'nın semavi ve ilahi tebliğ öğretisiyle olan mutabakattır, O, Musa'nın inancını tasdik edip kabul ederek, Peder'den aldığı pek çok sırrı şakirtlerine açmıştır, bunlar kutsal olanın köpeklere verilmemesi gayesiyle avama mesellerle sunulmuştur. Bu şakirtler bütün yeryüzünü öylesine doldurmuşlardır ki, her nerede bilge unvanını talep eden varsa, bu öğretiyi benimsemekte ve ona hürmet göstermektedir, zira bu öğretide öylesine büyük bir kudret ve ilahi ışık parıldamaktadır ki, insanın tasarladığı her şeyi kolaylıkla aşar. Mademki ölümlülere bundan daha yücesi henüz görünmemiştir ve görünmeyecektir, hikmet kaygısı taşıyan hepimiz bunu bağrımıza basalım. Firminianus [Lactantius] ile birlikte söyleyecek olursak, Sokrates'in bir şey bilmesini, yahut Anaksagoras'ın karanlıkta ışık görmesini, yahut Demokritos'un hakikati kuyudan çıkarmasını, yahut Empedokles'in zihninin patikasını genişletmesini, yahut Arkhesilaos ile Karneades'in bir şeyler hissedip kavramasını, yahut Aristoteles'in duyulardan kaçan şeyleri kanıtlamasını beklemeyelim. Zira âlemin doğumu (genitura), Tanrı'yı bir sanatkar olarak gördüğümüz yerde, yaratarak yahut hareketi sağlayarak sabit kalan fiziksel kurgularla bir tutulamaz. Nitekim bizzat Aristoteles'iniz, Hareket ettirerek kendileri hareket etmeyen her ne varsa, felsefi mütalaayı aşar ve ilahi ilme aittir, der. Platon ise bunun dualarla ve kehanetlerle elde edilmesi gerektiğini, tabii şeylerin ise akıl yoluyla aranması, ahlaki şeylerin ise tatbikatla kazanılması gerektiğini ifade eder, nitekim bütün insanların en bilgesi olan Süleyman da şöyle demiştir, Gördüm ki, insan bunları ne kadar çok araştırırsa o kadar az bulacaktır, zira insan Tanrı'nın işlerinin hikmetine asla vakıf olamaz. Bu sebeple filozoflar böylesi bir gayret içinde emeklerini ve gayretlerini ziyan etmişlerdir, çünkü her şeyi yaratan Yüce Tanrı'nın hakikati ve sırrı (diye devam eder Firminianus) beşeri deha ve kudretle kavranamaz, aksi takdirde Tanrı ile insan arasında hiçbir fark kalmazdı, şayet insanın tefekkürü ebedi haşmetin gayelerini ve takdirlerini kavrayabilseydi. Bundan ötürü bizzat Aristoteles de şair Simonides'in şu kanaatini sitayişle anar, Yalnızca Tanrı metafizikçi olma şerefine haizdir.

Zira hakikatin yolu, başka bir yerde itiraf ettiği üzere, bilge kişilere dahi kapalıdır, bu yüzden hakikatin kaynağından beklenmelidir. Lâkin, ne kadar esef edilse azdır ki, Iamblikhos'un dediği şey sıklıkla vuku bulur,

Tanrı tarafından bahşedilen şeylerin idraki, uzun zaman boyunca beşeri zanlarla karışarak bulanır ve ilahilikten ile hakikatten pek az şey muhafaza eder, zira beşeri duyulara hitap eden şeylere rıza gösterilmez. Hakikat çekilince karanlıklar çökmüştür, bu karanlığa gömülen ve basiretleri bağlananlar, kendilerine fazlaca güvenerek körlerin kılavuzları olmuşlardır, çukura düşerken de sahte kıyaslarla ve zahiri akıl yürütmelerle pek çok kimseyi peşlerinden sürüklemişlerdir. Bunların sayısız örnekleri arasından birkaçına değinelim ki, geri kalanların hangi istikamette ilerlediği anlaşılsın.

Âlemin durumu, filozoflara onun doğumuna karşı hüküm çıkarma imkânı vermez. Bölüm VIII.

Bu devirde sayıları pek çok olan Meşsailer, kendi duyularından ayrılmayarak, Aristoteles'in resmettiği aynı ispata dayanarak duyulur şeylerden kıyas yoluyla kanıtlamadıkça hiçbir şeyin sabit olamayacağını yahut bilinemeyeceğini zannederler, halbuki Aristoteles bütün vargıları evvelce kabul edilen ilkelerden neşet ettiği halde, bunu tabii ilerleyişte hiçbir yerde tatbik etmemiştir.

Fakat diğer meseleleri bir yana bırakıp, feleğin doğumuna karşı dört koldan en kuvvetli şekilde ileri sürdükleri o iddialara gelelim.

Fakat Origenes’in sözleriyle söyleyecek olursam, hakikatin bizzat kendisine karşı, saçma, temelsiz ve derme çatma olmayan ne getirebilirler, zira ne akla dayanan ne de düşünen bir insana yakışan hezeyanlar öne sürmektedirler. Tanrı’nın yardımıyla, onların daha hafif olan itirazlarını yerle bir edeceğimiz gün gibi ortadadır. Daha beyhude olanları bir yana bırakırsak, zira öne sürdükleri her şey kaygandır, ilk olarak alemin yaratılışına karşı, bizzat alemin tabiatından çıkardıkları gerekçeleri ortaya koyacağız.

Göğü, zıtlıklardan büsbütün uzak görerek temaşa ediyorlardı, bundan ötürü hiçbir şekilde bozulmaya uğramayacağı, dolayısıyla da meydana gelmemiş olduğu sonucuna varıyorlardı.

Bundan başka, meydana gelen şeylerin kendilerine yeni bir yer edindiğini görüyorlardı, gökyüzü ise kendine yeni bir yer tahsis edemediğinden, meydana gelmiş olamazdı.

Dahası, hareket eden her şeyin ya yeni bir yere intikal ettiğini ya da bütün kürelerin bir merkez etrafında dönmesi gibi sabit bir şeyin etrafında hareket ettiğini müşahede ediyorlardı, ta ki her türlü farklılık tekbiçimli bir şeye irca edilsin.

Aynı şekilde her yeninin eskiye irca edildiğini sanıyorlardı, bu sebeple her oluş ve bozuluş kadim bir madde etrafında gerçekleşir ve her hareket sabit yerle veya hareketsiz merkezle düzenlenir, bu temeller muvacesesinde alemin sonradan meydana gelişinin ayakta kalamayacağını düşünüyorlardı. Ve birinin oluşu diğerinin bozuluşu olduğundan ve alemden önce bozulacak hiçbir şey bulunmadığından, onun doğmamış olduğunu iddia ediyorlardı.

Daha da ileri giderek, meydana getirilen her şeyin maddede bilkuvve önceden var olduğunu, öyle ki maddenin daima önceden var olmasının zorunlu olduğunu varsayıyorlardı.

Ayrıca herkesçe kabul gören en temel dayanaklarını ileri sürerler, hiçbir şeyden hiçbir şey meydana gelmez, dolayısıyla önceden hiçbir şey yok idiyse, alemin asla meydana gelemeyeceği neticesini çıkarıyorlardı.

Bütün bunların bir hüküm ifade edip etmediğini, hakikatin ta kendisi olduğu üzere, üç amel türü ve üç amil varsayarak kolayca göstereceğiz. Zira tabiatı, yani maddeyi, formu ve bütün bir bileşiği önceden varsayan sanatkar vardır. Fail sebebi, yani konuyu yahut maddeyi önceden şart koşan tabii fail vardır. Yetkin olup her türlü kudreti kendisinde barındırdığından hiçbir harici şeye muhtaç olmayan en yüce sanatkar Tanrı vardır.

Bu sanatkarlar bir tür analoji ile uyuşurlar yahut müşterek lafızla farklılaşırlar, birinin amel tarzından diğerinin kudreti çıkarılamaz, zira sanattan tabiata geçmek bir yanılgı olurdu, tıpkı birinin şöyle demesi gibi,

Sanat bileşiği önceden şart koşar, altın ustası altını, bakırcı metali, marangoz ahşabı, mimar ise taşları ve harcı gerektirir, öyleyse tabii fail de bileşiği önceden gerektirir. Felsefe yapanlar da işte böyle yanılırlar, zira en yüce sanatkarın kendi eserinde tabii failin aradığı gibi bir konuyu yahut maddeyi aradığını zannederler, ne de bu fail zıttan zıdda amel ediyor diye en yüce sanatkarın da aynı yoldan ilerlemesi gerekir.

Sorarım size, sanatın tabiattan ayrıldığını, tabii şeylerin tamamen başka bir öğreti cinsine, ebedi olanların ise başka bir cinse ait olduğunu ve hareketten ayrıldığını öğretenler bu neticeleri nereden öğrendiler? Zira sanatkar arızi formu kazandırır ve tabii olanı önceden varsayar. Tabii fail ise cevheri formu kazandırır ve Tanrı’nın eseri olan maddeyi önceden varsayar. Şayet Tanrı yaratırken bir şeyi önceden şart koşsaydı, onu var eden daha önceki bir Tanrı’yı da şart koşması gerekirdi ve böylece ilk olandan önce bir başka şey bulunurdu. Öyleyse bu safsatalar neyin nesidir? Zira yeni meydana gelenin edindiği yeni yer şartından hareketle, hiçbir yer edinmediği gerekçesiyle alemi meydana gelişten hariç tutmak isterler. Fakat kendine bir yer edindiğini kabul etsek dahi, onun şimdi bulunduğu yerde kendine bir yer kazandığını söyleyeceğim, zira ya yerin ya alemin merkezindedir yahut Hermes’in dediği gibi, merkezi her yerde olan o akli kürenin merkezindedir. Her yeninin bir eskiye irca edilmesi gerektiği hususunda ısrar etmelerine gelince, bunu kendilerine teslim ederiz.

Ve o kadim olan, kendi formlarına açılmadan evvel her şeyin içinde bulunduğu ve açıldıktan sonra onları çekip çeviren ve koruyan ilahi zihindir. Tabii her başkalaşımın maddeden maddeye gerçekleştiğini eklemelerine gelince, onun ilk var edilişinde ve hükümdarın haklı olarak bağlı bulunmadığı bütün tabiat kanunlarından azade kılınışında buna hacet yoktur.

Meydana getirilen her şeyin ilkin bir kuvve halinde önceden var olduğunu da kabul ederiz, lakin tabii şeyler maddede önceden vardır, alemin kendisi ve şeylerin türleri ise idelerde yahut Platoncuların bizim Yuhanna ile birlikte Meşşailerin çok üzerine yükselerek uyuştukları o numunelerde vardır, nitekim Yuhanna, "Meydana gelmiş olan şey O’nda yaşamdı" der, ki orada bilkuvve varlığa sahipti. Ey Aristoteles, Platon’un ideleri birer canavar değildir, bilakis senin dediğin gibi, tabiatta yahut tabiatın sahibinde apaçık olan şeyleri görmüyorsa, bunlar yarasanın gözleridir. Tabiatçıların en muhkem düğümünü çözmek adına, hiçbir şeyden hiçbir şey meydana gelmez sözü muğlak olduğundan, onlardan bu görüşlerini izah etmelerini rica ederim. Şayet bunun manası, üzerinde amel ettikleri bir konuyu şart koşan sanat yahut tabiat vasıtasıyla hiçbir şeyden hiçbir şeyin meydana gelmeyeceği ise, buna bütünüyle muvafakat ederiz. Fakat sanatın tabiatı taklit ettiği gibi, tabiatın da uzun adımlarla ardından gittiği o en yüce sanatkarla bunun ne ilgisi vardır, ki Aristoteles ile onun İbn Rüşd’ü de bu hususta müttefiktir? Tabii fail varlıkta olduğu gibi amelde de sınırlı olup harekete, zamana ve tevarüde tabidir, bütün tabiat kanunlarından münezzeh olandan fersah fersah uzaktır. Şayet hiçbir şeyden ifadesiyle yokluktan sonra hiçbir şeyin meydana gelemeyeceği kastediliyorsa, bunu sonraki nesillerin ispatına bırakmışlardır, dolayısıyla ne ispatlanmış ne de kendiliğinden bedihi olan bu şeyi reddetmemiz için önümüzde geniş bir meydan kalmaktadır. Yok eğer bu hiçbir şey ifadesiyle her türlü illet cinsini dışarıda bırakmak istiyorlarsa, bunu da kabul ederiz, fakat alemin meydana gelişinde biz, maddeyi, konuyu, ideler halindeki formları, aletleri, hazırlayıcı nitelikleri ve bir eseri meydana getirmek için gereken her şeyi nihayetsiz kudretinde barındıran en yüce ve yaratıcı illeti önceden varsaymaktayız. Hareket de aynı şeyi temin etmez.

Bölüm X. Meşşailer tabii şeylere dair tetkiklerinde direnerek ve hareketin, hareket edende yahut meydana gelende veya başkalaşımın konusunda bulunduğunu göz önünde tutarak, o kadim ve ezeli yaratılışın hiçbir konusu önceden var olmadığından, onun asla vuku bulmadığı neticesine varıyorlardı, lakin fena halde yanılıyorlardı, çünkü duyulur olanlardan uzaklaşmak istemiyorlardı, oysa Augustinus’un dediği gibi, katışıksız hakikat onlardan beklenemez.

Proklos’un tanıklığıyla, kendileri yahut onlara dayanan akıl yürütmeler vasıtasıyla, akli olan, maddeden, hareketten, tevarütten ve bütün duyulardan uzak bulunan ilahi şeylerin bilgisine vasıl olamayız. Bu yüzden o tortulu ve bayağı oluşumlardan, tabiatın her türlü yolunu aşan ilahi sanata doğru akıl yürütürken dalalete düşüyorlardı. Buna boş ve tutarsız bir şey daha eklerler, yani doğru hareketin ebedi olamayacağını, çünkü tabiatın asla kaldıramayacağı sonsuz bir mesafeyi aşacağını söylerler. Dairesel hareket ise sonsuz bir mesafeyi aşmadığından ebedi olabilir, oysa ebedi şeylerde, dedikleri gibi, imkandan fiile geçiş geçerli bir çıkarımdır. Buradan hareketle alemin ebediyetini ispatladıklarını zannederlerdi. İspatlamaya yeltendikleri ezeliyeti önceden varsayan ne de güzel bir akıl yürütme.

Kafir Arap İbn Rüşd şunu da ekler, alemin şimdikinden başka bir düzene sahip olması imkansızdır. Ey hain köpek, bunu sana kim ifşa etti?

Sanatkarın kudretini hangi ölçüyle ölçtün? Sonsuz olanın kudretini, dilediği gibi yıkıp dilediği gibi yapamasın diye sınırlandırmaya hangi cüretle kalkışırsın? İlahi meseleler hakkında konuşmaya cüret ettiğinde bu kafir canavar dinlenmeye yahut tatminkar bir cevaba layık görülmektense ıslıklarla kovalanmalıdır. Yine de ona, daha derin bir felsefeyle teçhiz edilmiş olan ve Büyük lakabıyla anılan Albertus cevap verir.

Gök hareketinin alemin başka bir haline ve Aristoteles’in öğrettiği üzere her hareketin yöneldiği sükunun ta kendisine ulaştığını söyleyeceğiz, der. Böylece İbn Rüşd’ün gerekçesi çöker ve uydurması kendiliğinden dağılır. Fakat hareket zamanı doğurduğundan ve zamanın kendisi hareketin ve sükunun ölçüsü olduğundan, zaman cihetinden de safsataya düşerler.

Şayet alem, derler, bir başlangıç almadan önce yok idiyse, o önce bir miktar zaman demek olduğuna göre, zaman, kendisinin illeti ve atası olan hareketten önce gelmekteydi.

Ayrıca hangi an ele alınırsa alınsın, onun geleceğin başlangıcı ve geçmiş zamanın sonu olduğunu, dolayısıyla o ilk andan önce zamanın, nihayetinde de hareketin ve alemin var olduğunu eklerler. Bütün bu hata, o önce lafzını yalnızca zamanın bir parçasını bildirecek şekilde daraltmalarından, kelimeleri yanlış anlamalarından kaynaklanır.

Zira gerek bizim yazarlarımızda gerekse söz söyleme sanatında pek mahir olan yabancılarda, o önce lafzının zamanın bir parçasından başka manalara geldiğini görmekteyiz.

Zira kimi zaman ezeliyeti bildirir, nitekim Özdeyişler kitabında şöyle denir, Rab yollarının başlangıcında, hiçbir şey yapmadan önce bana sahipti. Ve Sirak kitabında, Başlangıçtan ve ezelden önce yaratıldım, denir.

Sulmonalı şair Ovidius dahi şöyle der, Denizden, karalardan ve her şeyi örten gökten önce. O pek ferasetli şair, zamanın göklerin devrinden aktığını bilmez değildi, buna rağmen her şeyi örten gökten önce demektedir. Mekanın ön kısmını da bildirir, öncüler ve önünde durmak tabirleri buradan gelir. Üstün mertebeyi de bildirir, nitekim başrahip (antistes) başkalarından üstün olandır. Ve o kelimenin bunca manası varken, Gazali, İbn Rüşd, [okunamadı], Proklos, İbn Sina, Augustinus, Platon, Plotinos, Aristoteles, Duns Scotus.

Bölüm XI

Dünyanın kurucuları, felekleri (sphaera) hareket ettiren akılların saadete göklerin ebedi dönüşü içinde ulaştıklarını da zannederlerdi, nitekim Aristoteles daha yüksek felsefesinde, daha yüce meseleleri ele alırken dünyanın bu ebediyeti lehine daha şiddetle mücadele ettiği yerde bunu ima eder görünür. Onun sözlerini belki de bizzat kavradığından daha iyi yorumlayan Johannes Scotus ona daha fazla hak verir, zira bu akılların yalnızca felekleri (orbis) hareket ettirmekle kalmayıp, o dönüş vasıtasıyla Tanrı’nın emirlerine ve mükemmelliğine erişerek aşağı alemin nesnelerine belirli faydalar sağladıklarını kabul eder.

Plotinos’un gök ve dünya ruhu hakkında ileri sürdükleri de buna katılır,

Plotinos der ki, bir zamanlar göğü bir arada tutmuş olan ruhun şimdi daima aynı şeyi yapmadığını, sanki onu zor kullanarak tutuyormuş gibi düşünmek saçmadır. Ve devamla şöyle der, dünyanın günün birinde son bulmasına ne sebep olabilir? Zira dünyanın unsurları odunlar ve benzeri şeyler gibi aşınıp tükenmez, bunlar daima baki kaldığına göre alem de baki kalır. Burada gelecekteki bekadan bahsederken, onun evvelden beri var olduğunu varsayar. Bundan ötürü hemen ardından ekler, bu ruhun hâkimiyeti asla çözülmeyecek ve onun tabiatı sarsılmayacaktır. Aristoteles de buna büyük kıymet verir, zira bu dünya evinin hükümdarı ebedi olup hiçbir değişime uğramadığından, onun evinin de ebedi olması gerektiği görülür.

Ve onun yöneticileri yorulmadığından, döndürmekten ötürü bitkin düşmeyeceğinden, ebedi harekete bağlanmışlardır ve asla dinlenmeyeceklerdir.

Biz bunları çürütmek için, vasıtasız gayeden nihai gayeye akıl yürüterek bir lafız karışıklığı yanılgısına (aequivocatio) düşüldüğünü söyleriz. Neredeyse her şey farklı gayelere yönelmiştir, fakat nihai gaye yalnızca birdir. Hayvanlar için vasıtasız gaye yaşamak ve beslenmektir, nihai gaye ise pek çok bilgenin kanaatine göre bütün aşağı alemin gayesi olan insana hizmet etmektir. İnsanın vasıtasız gayesi ise evi, devleti ve aileyi yönetmek, çiftçilik yapmak, ilimle meşgul olmak ve bu kabil şeylerdir, fakat nihai gayesi Tanrı’ya ya da saadete varmaktır, ister Stoacı erdemle, ister Meşşai temaşayla, ister Akademia’nın arınmasıyla, yahut Katoliklerimizin savunduğu gibi iman ve inayet yoluyla olsun.

Tanrı’dan ve bozulur maddeden ayrı olan akıllara gelince, onların vasıtasız gayesi gökleri ve insanları idare etmek ve kendilerine emanet edilen diğer şeyleri gözetmektir, nihai gayeleri ise ilk cevherin temaşasında yatar ve orada saadete ererler, nitekim bizzat Aristoteles de ahlak bahsinde bunu belirtir.

Öyleyse hareketten ve aşağı gayeden dinlenseler bile saadetten geri kalmayacaklardır, tıpkı insanın devleti ve aşağı mertebedeki işleri idare etmediğinde daha az mesut olmayacağı gibi. Zira bir kimsenin o zihinlerin sürekli hareket içinde saadete erdiğini zannetmesi şaşılacak şeydir, çünkü bizzat kendilerinin de öğrettiği üzere bütün hareketler sükûnete yönelir ve bilgelik yolundaki en büyük ilerlemeler hareket halinde değil, meclislerde ve sıralarda sükûnet bularak gerçekleşir.

Yoruldukları için değil, bilakis eser tamamlanıp kemale erdiğinde ve aşağı aleme borçlu olunan hizmetler ifa edildiğinde duracaklardır. Plotinos’un bahsettiği ruh da hareketten kesilmekle evrene her şeyi bahşetmekten vazgeçmeyecektir.

Biz ne unsurların ne de parçaların yok oluşunu öne süreriz, bilakis hareketsiz bir sükûneti savunuruz, öyle ki pek çok dönüş nihayetinde pek çok bilgenin gözünden saklı kalmış olan Sebt sükûnetine kavuşsun. Eseri tamamlandığında Sanatkâr da durmaktan ötürü pişman olmayacaktır, nitekim yaratmış olduğu bütün işlerden dinlenmiş, dünyanın inşasını kemale erdirmiştir, zira bizzat filozofların öğrettiği üzere bütün hareketlerin sükûnete yöneldiği hakikattir. Bu dünya sarayının hükümdarı da sükûnet içinde hüküm sürerken sarsılmayacaktır. Öyleyse dünya makinesinin ebedi gayesini araştıran bütün bilgeler ayaklarını buraya sağlam bassınlar, durmaksızın hareket eden kuruntularının peşinden koşarak asla sükûnet bulamaz hale gelmesinler ve sükûneti engelleyen aralıksız bir koşu içinde hiçbir ışığı göremez duruma düşmesinler.

Bölüm XII

Bu dünyanın yeni meydana gelişi sebebiyle eserin yeniliğinden ötürü Sanatkâr’a yeni bir nispetin, dolayısıyla tabiatında yahut iradesinde bir değişimin dahil olduğu görülmektedir, oysa en yetkin ve hareketsiz olana bu vaki olamaz, ne içten gelebilir, zira hiçbir şey kendini hareket ettiremez, ne de dıştan gelebilir, zira en mükemmel ve sonsuz olanın bozulmasıyla ondan etkilenmiş olur. Bu kabil pek çok delil Aristoteles, İbn Rüşd, Mısırlı Musa ve onların ardılları tarafından ileri sürülmüştür, Cicero da Platon’a hücum ederken kendi fasih sözleriyle bunları bir araya getirmiştir,

Şöyle der, sizin Platon’unuz Tanrı tarafından böylesine büyük bir eserin inşasının çatıldığını ve yükseltildiğini canının hangi gözleriyle görebildi? Hangi inşaat faaliyetiydi bu? Hangi aletler, hangi kaldıraçlar, hangi makineler, böylesine muazzam bir vazifenin hangi hizmetkârları vardı? Hava, su, ateş ve toprak bir mimara nasıl boyun eğebildi? Ruhun var edilmesi ve duyuların meydana getirilmesi için uygun düşen bu kadar çok suret nereden neşet etti? Ve bunlardan bir nebze ilerleyerek sorar, dünyanın kurucuları sayısız çağlar boyunca neden uykuda kaldılar? Zira ortada hiçbir dünya yok idiyse de birtakım çağlar mevcuttu, gerçi bunlar gece ve gündüzlerin yıllık devrelerle sayılmasıyla meydana gelen cinsten değildi, zira itiraf ederim ki dünyanın dönüşü olmadan bunlar vuku bulamazdı, fakat sonsuz zamandan beri hiçbir zaman sınırıyla ölçülemeyen bir ebediyet mevcuttu, yine de onun ne ölçüde bir genişlik olduğu anlaşılamaz, zira bir zamanın var olup da hiçbir zamanın bulunmaması zihnin kavrayışına bile sığmaz.

Öyleyse bu denli uçsuz bucaksız bir müddet boyunca ilahi inayet (pronoia) neden atıl kaldı? Zahmetten mi kaçıyordu? Peki Tanrı’yı bir aedilis gibi dünyayı işaretler ve ışıklarla süslemeye sevk eden neydi? Eğer Tanrı bizzat daha iyi bir yerde ikamet etsin diye idiyse, daha evvel karanlıklar içinde, sanki bir boğaz çukurunda mı yaşıyordu?

Eğer göğü ve yeri tezyin ettiğini gördüğümüz için O’nun çeşitlilikten zevk aldığını düşünüyorsak, bu kadar uzun müddet mahrum kalabildiği bir Tanrı hazzı nasıl bir şey olabilir? Yoksa sıkça söylediğiniz gibi bütün bunlar insanların hatırı için mi Tanrı tarafından kuruldu? Bilgelerin hatırı için mi, yoksa ahmakların mı? Şayet bilgelerin hatırı içinse, o halde bu muazzam inşaat pek az kimse için yapılmıştır, şayet ahmakların hatırı içinse, evvelemirde kötülerin iyiliğini gözetmek için bir sebep yoktu, sonra herkes ahmak iken bu neye yarar, ahmaklıktan daha acıklı ne söyleyebiliriz? Cicero böyle der.

Alkinous da ekler, dünyanın dışında ona şiddet uygulayacak hiçbir şey kalmadığından, o ne bir hastalığa ne de herhangi bir çözülmeye maruz kalır, mademki daima baki kalacaktır, öyleyse ezeli de olmuştur.

İbn Sina da ekler, bir başkasının kudretiyle iş gören fail, daha önce yapamadığını şimdi meydana getirebilir, zira birlikte iş göreceği diğer faili beklemesi gerekir, fakat kendi zatî kudretiyle iş gören İlk Fail beklememeli, bilakis sürekli faaliyette bulunmalıdır.

Dünyanın köleleri kendi hükümdarlarının izzeti namına mücadele ederler, ta ki sürekli dönüşe bağlanarak saadetin bulunduğu sükûnete asla erişemesinler. Bizler ise hakiki askerler gibi, bizim barışımız ve sükûnetimiz olan en yüce Sanatkâr uğruna cenk edeceğiz, O’nun ebedi sükûnetini savunacağız ki dünyanın bütün dönüşü oraya yönelir.

Bu sükûnete ve vahdet suruna karşı ne denli zayıf makineler kurdukları birazdan aşikâr olacaktır.

Aristoteles’e yeni bir nispetin (relatio) gelebileceğini kabul ederiz, fakat bu yalnızca aklî bir nispettir (relatio rationis), nitekim o keskin muhakemeli bir zattır. Michael Canianus ise bundan fazlasını verir, öyle ki bu nispet yeni değil, bilakis O’nun dilediği vakit meydana getirdiği âlemin doğuşuna yönelik ezelî iradesiyle birlikte ezelîdir. Sürekli yeni şeyler meydana gelirken ve bunlardan da yaratan yahut idare eden Tanrı’ya veya en azından kendilerinin dediği gibi sevilen ve arzulanan nihai gaye olarak Tanrı’ya yeni bir nispet doğmaktayken, bu yeniden beliren yeni nispet vehmine şaşarım. Öyleyse neden yeni bir âlemin nispeti kabul edilir de yeni cüzlerin nispeti kabul edilmez, Sarazenlerin o parlak zekâsı Gazâlî de bunu akla aykırı görmez, zira kendisi de âlemin sonradanlığı (novitas) ve sükûnu uğruna mücadele eder, öyle ki en yetkin fail, zikredilen bütün şartlar mevcut olsa bile, dilediği vakte kadar eseri meydana getirmeyi erteler ve sonra Kendisine hiçbir yenilik gelmeksizin onu meydana getirir. Filozoflar da bu şartlar hazır olduğunda Tanrı’da zorunlu olarak bir tesirin hâsıl olacağını kendi burhanlarıyla ispat edemezler, zira O dilediğince serbestçe iş görür, nitekim birazdan onların da tasdikleriyle bunu beyan edeceğiz. Yine de o dinsiz Arap, bütün bilgelerin inkâr edeceği şeyleri öne sürerek burada ve başka yerlerde boş yere ona hücum eder, bu yüzden o hezeyanlar çocukça Arap masallarıdır, onun sadık müfessiri bile hakikatin zoruyla onu ve bütün delillerini ahmakça bulmuştur. İbn Rüşd, Gazâlî’nin humma hastalığına tutulduğu yahut dinî şeriatların yanılgısına düştüğü için filozoflara karşı savaş açtığını ileri sürer.

Ey akılsız ve mecnun adam, bunca zahmetten sonra, ölümcül bir uyku hastalığından mustarip olan birinin getirdiği delilleri çürütmeye mi çabalıyorsun, üstelik ilahî kelam ile bildirilmiş en mukaddes şeriatlara lanetler savurarak küfrediyor ve ilahiyatla dolu olan şeylerin hatalı dinî kurallar olduğunu söylemeye cüret ediyorsun, şimdi görürsün.

Sana değil, bıyıkları yeni terlemiş ve hakikate henüz adım atmamış olanlara feryat ediyorum, zira onlar, Platon ve bilgelerin tanıklık ettiği üzere ancak uzun bir zamanda, en ince gayretle ve arınmış bir zihinle kavranabilen Tanrı’nın en gizli hikmetlerini idrak edemediklerinden, bu kabil meselelerde kör gibi bocalamaktadırlar. Bu sebeple Platon ile birlikte siz gençlere öğüt veririz, ilahî sırlar hakkında gelişigüzel hüküm vermeyiniz, zira eşyaya ilk bakışta duyulur olandan başka hiçbir şey görünmez. Duyulara dayananlar ise zihinleri köreldiğinden Tanrı’nın ve tabiatın en derin sırlarını kavrayamazlar, dini ya alaya alır ya da arkalarına atarlar, derin dinî sırların kokusunu dahi almamışken kendilerine İbn Rüşdçü, Aristotelesçi veya Epikürosçu (ki bu büsbütün sahtedir) payesini yakıştırırlarsa kendilerini büyük adam zannederler. Bilhassa İbn Rüşd’ün o kötü niyetli ruhuna bu hikmet girmeyi ve orada barınmayı hakir görmüştür.

Bazı gülünç kimseler de İbn Rüşd’ün öğretisinden tamamen habersiz oldukları halde kendilerini büyük sanırlar. Onun öğretisinin zahirinde cezbedici, hoş, akla yatkın ve eşsiz görünen bir taraf vardır. Fakat daha derine baktığında, üstadına sadakatsiz, meşhur görüşleri haksız yere çürüten, pek azı müstesna, mualliminden sapamadığı yerler haricinde baştan aşağı yanlış ve dinsizce olduğunu görürsün.

Fakat yanılgı ortaklığının bizi kendisine sürüklediği İbn Rüşd’ü bir kenara bırakıp Aristoteles’e gelelim.

Aristoteles, dindarlıktan daha az uzaklaştığı ve beşer tabiatına nakşolunmuş fıtrî dine uyduğu için, âlem hakkında yazdıklarında Tanrı’nın bu kâinat nizamının ilkesi, yöneticisi ve sanatkârı olduğunu ikrar etmiştir, gerçi duyulur delillerle yürüdüğü vakit, aynı delillerle ulaşamadığı şeyi inkâr eder. Bu hususta bir nebze dindarlıkla ilerleyerek şöyle der, irade sahibi veya tabiatı icabı iş gören bir fail şayet iyi ise, elinden geldiğince iyilik üretir, bilhassa önünde hiçbir engel bulunmadığında bu böyledir, zira Dionysios’un da öğrettiği üzere iyi, tabiatı gereği paylaşılandır. Biz de aynı şekilde hem dindarca hem de dakik bir biçimde ilerleyerek gereken adımlarla devam edelim.

Kendi emeği ve gayretiyle iyiliğe ulaşacak olan fail, onu elde etmek için var gücüyle çabalar, fakat iyiliği dağıtan fail, Pavlus’un öğrettiği doğru ise, dilediği biçimde ve dilediği zamanda hazırlar, nitekim Pavlus, Tanrı’nın Ruhunun lütuflarını cömertçe dağıtması hususunda Korintlilere hitap ederken, herkese dilediği gibi taksim eder, demiştir. İyiliğin tabiatı gereği paylaşıldığı iddia edilirse, felsefenin talep ettiğinden daha yüce bir makama çıkarak diyeceğiz ki, o en yüce iyi, Kendisini daima kendi Evladına ve O’nunla aynı ezeliyete sahip olan Ruh’a akıtır, o Evlatta, ezelî, daima hazır bulunan ve bütünüyle bir anda sahip olunan o ezelî ölçü uyarınca numuneler (exemplaria) durmaksızın meydana getirilir. Âlemin yaratılışından önce de atıl bir vaziyette uyuklamıyordu, Oğul’un tanıklığında, Oğul’dan ve Oğul’un vahyedeceği kimseden gayrı kimsenin hem faili hem de fiili bilmediği o işi daima icra etmekteydi.

Bu hakikatler ne Aristoteles’e, ne İbn Rüşd’e, ne de yalnızca Aristotelesçi yahut Ciceroncu bir belagatle yetinenlere vahyedilmiştir. Cicero da gaflet içinde değildi, kendi içinde son derece mesut olan ve dışarıdan hiçbir şeye muhtaç olmayan Tanrı, bu dünyevî konağı bunca ziynetle kendisi için inşa etmemiştir, bilakis ahmak yahut fâsık olmayan, aksine âdil ve bilge yahut bilgelik ve faziletle donanmış bir insan olan, dünya ötesi sarayın yurttaşı olmaya liyakat kesbetsin diye İtalyan için kurmuştur. Yeryüzü küresiyle ve âdemoğullarıyla bu cilveyi yürütmüştür. Bunu ne Cicero ne de Aristoteles bilmiştir. Hermes Trismegistus’un dediği gibi, Tanrı, insanların tabiatına ilahî bir cevher katarak bütün mucizelerin aklını aşan bir mucize yaratmıştır.

Onda kendi suretini müşahede ederek ona büyük bir sevgiyle bağlanmış, ona bir oğul gibi teveccüh gösterip bütün eserlerini onun istifadesine sunmuştur, ta ki kendisiyle birleştiği o varlık vasıtasıyla her şeyi ve bilhassa onun kendisini Kendisine döndürsün, yeter ki o arınsın, ilahî soyunu tanıyarak Tanrı’ya lâyık hale gelsin.

Fakat bedensel hazlar ve aşağılık şeylere duyulan sapkın sevgi buna en büyük engeli teşkil eder, bu engellerle bağlanan zihinler ne kendilerini ne de suretini taşıdıkları Tanrı’yı tanıyabilirler. Cicero, yalnızca buyruğuyla her şeyi var eden O Zat vasıtalara muhtaç değildi.

O en yüce sanatkâr, Hermes Trismegistus’un buyurduğu gibi bütün suretlerin mebdei ve bütün verimliliklerin en dolusu olan o İlk Örnek (Archetypus), suretleri meydana getirmek için hiçbir yardımcıya muhtaç değildi. O’nun hâkimiyeti altında vücut bulan yaratılmışların daha aşağı derecede bulunmasına da şaşmamak gerekir.

Dar bir zindanda ikamet etmiyordu, bilakis merkezi her yerde olan o sonsuz kürenin en engin kanadında oturuyordu. Orada, ne bir feleğin ne de Kendisi dışındaki hiçbir zihnin kavrayamayacağı o ezelî çağlar boyunca tahtında oturdu. Bu yüzden, en yüce mimarın gizli hazinesinde saklı duran ve pek az kimseye açılmış olan şeyleri düşünmekte senin ve diğer fanilerin acze düşmesine şaşmamak gerekir. Âlemin fesada uğrayıp dağılacağı haricî bir şey yoktur, nitekim başlangıcı olmuş olsa bile onun yok olacağını da söylemeyiz. Eğer yok olacaksa da, içinde dağılacağı önceden var olan hiçbir şey bulunmaz, tıpkı inşa olunurken kendisinden yapılacağı önceden var olan hiçbir şeyi aramadığı gibi, zira onun inşası yahut dağılması tabiî oluş ve bozuluş kanunlarından münezzehtir.

Ey İbn Sînâ, kendi kudreti ve rızasıyla her şeyi icra eden O Zat hiçbir yardımcı beklemedi, nitekim bunu birazdan beyan edeceğiz.

Tanrı’nın ezelî kudretinden ve âlemi inşa ettiği sevgisinden bihaber olanların zannettiği gibi tabiat yahut zorunluluk gereği de yaratmamıştır.

Filozofların Katolik Hakikatten Neden Saptıkları Hakkında

Bölüm

Filozoflar, semavî hakikatin surlarına karşı buna benzer dayanakları ve mancınıkları nafile yere doğrulttular. Bu hakikatin öğretisi beşerî bir kibirle gasbedilmiş değildir, bilakis mukaddes uluhiyetin aydınlığıyla parıldar, kendi kendilerine bilge geçinen ve başkalarını hor görenleri kendi körelmiş kibirlerinin karanlığında bırakır, aydınlattığı kimseleri ise Tanrı’nın ve tabiatın sırlarını berrak bir ışık altında temaşa etmeye sevk eder.

Kendilerine bilgelik payesi biçenlerin akılsızlığını bir nebze olsun gözler önüne sermek adına onlara şu tek suali sormak isterim, mübarek Tanrı’yı nasıl tanıdıklarını söylesinler. Şüphesiz şöyle cevap vereceklerdir, hareketten ve bizim tarafımızdan bilinebilecek şeylere bizi ulaştıran bu duyulur şeylerden tanırız, zira bütün bilgimiz duyudan neşet eder ve İbn Rüşd’ün dediği gibi doğru sözlerin miyarı duyulur olanla mutabık olmalarıdır, en çok bilinen şey ise pek çok duyunun üzerinde uzlaştığı şeydir. Onların en yaygın dogmaları bunlardır, fakat söylesinler rica ederim.

Bu duyulur şeylerin en yüce Tanrı ile olan münasebeti aynı adlı (univocus) bir nispet midir, yoksa farklı adlı (aequivocus) bir nispet midir, onların kendi usulleri takip edilecek olursa, şüphesiz aynı adlı değildir, nitekim Tanrı ile yaratılmışların cevher yahut varlık bakımından aynı adlı hiçbir manada birleşmediğini öğretirler. Buradan hareketle Porphyrios onların dogmasını takip ederek der ki, eğer biri bütün varlıklara var derse, Aristoteles’in dediği üzere, bunu farklı anlamda (aequivoce) adlandırmış olur.

Pek çok yeni müellif de onu takip eder, her ne kadar Tanrı ve yaratılmış hakkında, cevher ve araz hakkında tek bir kavramı savunan bazı kimseler, böylesine yüce bir zata lüzumsuz yere muhalefet etmekten korktukları için Aristoteles’in zihnini kendi maksatlarına göre tevil etmeye çalışsalar da durum böyledir.

Şayet bu nispetler farklı anlamlı ise, bu içsel yollardan ilerlerken Tanrı’yı tanıma hususunda yanılmalarına şaşmamak gerekir.

Zira hareketten ve duyulardan tamamen münezzeh olan Tanrı hakkında, kendi hareketleri yahut bu duyulur şeyler vasıtasıyla ne tasavvur edebilirler, nitekim Aristoteles, şerik-i mesaisi İbn Rüşd ile birlikte on ikinci bahiste, O’nun yaratılmışların hallerinden tamamen uzak olduğunu söyler. Buradan hareketle, kendisi hareket etmeyen ilk hareket ettiricinin mahiyeti anlaşılır.

[okunamadı] bütünüyle bilsinler, O’na dair diğer her türlü bilgiden yaratılmışlar vasıtasıyla uzaklaşarak, O’nu yaratılmışların hallerinden tenzih ederler. Bu sebeple O’na atfedilen pek çok şeyi, o en yüce Sanatkâr’dan çekip almaya mecbur kalırlar, dünyayı yarattığını, onu hür bir cömertlikle var ettiğini ve dilediği vakit tabiata uygun olarak meydana getirdiğini inkâr ederler. Kendisinde fıtraten var olan kerem mucibince nasıl varlık verdiğini, en küçük şeyleri dahi nasıl gözetip kolladığını, yarattıklarından ne talep ettiğini, bu nizamı (machina) niçin kurduğunu ve onun inşasında nasıl bir tavır takındığını anlamazlar. Bir yandan Tanrı’yı yaratılmışların hallerinden tamamen uzaklaştırırken, diğer yandan bu aşağı mertebedekilerde gördükleri şeyler üzerinden Tanrı’nın her şeye kādir kudretini ve erdemini daraltıp sınırlandırmaları ne garip bir çelişkidir.

Dilerim, ilkin onların öğretisiyle yoğrulmuş, ardından kutsal ilahîliğin ışıklarıyla aydınlanmış olan büyük Dionysios’un O’nun hakkında ne söylediğine kulak versinler, "Tanrı," der, "yetkin bir surette her şeydir."

Nitekim bu haneye ait şeylerde gördüğümüz her hayrı, elimizden gelen en üstün, en müstesna mertebede yüce Tanrı’ya vakfetmeliyiz, zira sanatkârın eserinde güzelce beliren her ne varsa, Sanatkâr’ın kendisinde çok daha güzel bir surette canlılığını korumalıdır, vasat ve en aşağı derecedeki şeylerde övülen her ne varsa, en mükemmel olanda bulunması yaraşır. Zira hayır, daha iyi olanda daima daha iyidir. Hikmet bir yurttaşta iyi, bir yöneticide daha iyi, bir hükümdarda en iyidir, güç bir askerde iyi, bir komutanda daha iyi, bir kralda en iyidir. Merhamet, cömertlik, diğer erdemler ve bezekler hakkında da benzer bir hüküm verilmelidir.

Doğurganlık, kudret, canlılık, dindarlık, güzellik, ihsan ve bu kabilden vasıflar aşağı mertebedekilerde ışıldadığına göre, o ilahî zihinde en yüce parlaklıkla parıldamalıdır.

Zira bu dünyevî halk tabakasında bütün bunlar âdeta dışarıdan gelen eğreti renkler gibi canı boyar, lakin dünya üstü Hükümdar’da, O’na adanmış ve vakfedilmiş olan her şey, O’nun nihayetsiz özünün ırmakları olarak bir bütün halinde ışıldar. Onlar da Tanrı’nın ilk ve her şeyin en hayırlısı olduğunu, diğer şeylerin ise O’ndan aşağıda yer alıp O’na hizmet ettiğini kabul ederler.

Eğer bu varlıklarda doğurganlığı, hürriyeti, üremeyi ve benzeri şeyleri övüyorlarsa, kendi hanesindekilere şöyle seslenen en yüce Tanrı’dan bunları niçin esirgerler,

"Ben ki başkalarına döl tutma yetisi veririm, kendim kısır mı kalacağım?"

Belki şöyle diyeceklerdir, "Biz Tanrı’dan yalnızca kusur kokan şeyleri değil, yetkinlikten uzaklaşan her şeyi de uzaklaştırırız. Bu sebeple dışa dönük doğurganlığı O’ndan nefyederiz ki o ebedî ve değişmez olana yeni bir şey yahut herhangi bir başkalaşım arız olmasın. Mümkün olan şeyleri yapma hürriyetini de O’ndan kaldırırız ki kusurlu bir varlık gibi bir karşılık umuduyla eylediği zannedilmesin, O’nun tabiatına layık olan şekilde eylediği hürriyeti ise inkâr etmeyiz."

Bunlar gerçi ince sözlerdir, lakin dar görüşlüdür. Ey bilgeler, bütün ilim meclisleri bu aşağı mertebedekilerin Tanrı’nın suretini ellerinden geldiğince taşımaya gayret ettiğini öğretmez mi? Platoncular bunu her fırsatta dile getirir, Katolikler büyük bir ahenkle bunu yineler. Hatta bizzat Meşşâîler (peripatetici) dahi aynı fikirde birleşir, nitekim onların üstadı Aristoteles, Ruh Üzerine (De Anima) adlı eserinin ikinci kitabında harfi harfine şöyle der,

Zira yaşayanlar için tabiatın en tabii ameli, yetkin olan, sakatlanmamış yahut kendiliğinden türememiş her varlığın kendi benzeri bir başkasını meydana getirmesidir. Hayvan bir hayvanı,

Bitki ise bir bitkiyi var eder, tâ ki güçleri yettiğince o daima ilahî ve ölümsüz olandan pay alabilsinler, zira her şey O’nu arzular,

ve tabiatları gereği işledikleri her ameli O’nun uğruna işlerler, yok olmaya mahkûm şeylerin hiçbiri sayıca aynı ve bir kalarak varlığını sürdüremez, bu sebeple O’nu kesintisiz ve ebediyen taklit edemezler, lakin pay alabildikleri ölçüde bu payı bölüşürler, kimi daha çok, kimi daha az, Aristoteles’in sözleri buraya kadardır, bu sözlerin özü şudur ki bu âlem çarkının her bir uzvu, gücü nispetinde sanatkârını taklit etmeye gayret gösterir, her ne kadar inatçı Arap İbn Rüşd (Averroes) bunu farklı yorumlasa da.

Nasıl olur da gök, bütün varlıkların taklit ettiği o ebedî varlık olur, zira unsurlar, bizzat gök ve bütün varlıklar bu ebedî varlığın hatırına dolanıp durur. Aristoteles’in öğretisi, Tanrı’nın her şeyin gayesi olduğunu, bütün varlıkların sevilmeyi ve arzulanmayı bekleyen O nihai gaye uğruna hareket ettiğini her yerde yankılamaz mı? Lakin bunlar, hakikate karşı havlayan o hain köpeğin üstadın fikirlerini çarpıtıp tahrif ettiği pek çok hezeyanın en küçükleridir, öyle ki ona bir şârihten ziyade bir tahripçi adı verilmelidir. Bu lanet okuyucuya karşı öfkelenmeme kimse şaşmasın, zira diri olan Tanrı’nın gayreti içimi yakmaktadır, oysa bu sefil O’na küfretmeye cüret etmekte ve ne yazık ki pek çok kimseyi de küfre sürüklemektedir.

Dilerim, o köpeğin en yüce Tanrı hakkında aynı yerde nasıl havladığını dinlesinler, "İlahî inayet," der, "fert düzeyinde bekā sağlamaya güç yetiremeyince, acıyıp tür düzeyinde varlıklarını sürdürebilmeleri için onlara bir kuvvet bahşetmiştir." Sus ey hain köpek, ey ışıktan kaçan, Tanrı hakkında konuşmaya cüret etme. Hangi cüretle her şeye kādir olanın kudretini ölçmeye kalkışırsın? İddia ettiğin üzere Satürn’e, bütün göklere ve yıldızlara bahşettiği bekāyı, insana ve diğer aşağı mertebedeki varlıklara vermeye niçin gücü yetmesin? En yüce varlıklarda bu denli muktedir olan Tanrı, aşağıdakilerde bu denli âciz mi kalmıştır? Aşağı mertebedekilere bir lütufta bulunmaya gücü yetmeyince başka bir lütufla yetinen bir varlık en yüce Tanrı’nın şanına yakışır mı? Eğer bu inayeti göğe atfediyorsan, en yüce Hükümdar’ın tedbirini ve işini hizmetkârlara yüklemene cidden şaşarım. Gökler bunu yapmaktan âciz idiyse, en yüce Hükümdar bunu yapmaktan niçin âciz olsun? Lakin sözümüzü dağıttığımız yere dönersek, bu düşünürler her şeyin ilahî varlığı ve yetkinliği taklit ettiğini itiraf ederler, unsurlar varlıkta, bitkiler hayatta ve doğurganlıkta, hayvanlar daha üstün bir hayatta ve kendi hususi hallerinde bunu gösterir.

İnsan ise hürriyetin hususi bağışıyla sevinç bulur ve aynı şekilde Tanrı’yı taklit eder. Buradan hareketle Tanrı’daki hürriyet de ispatlanır, zira O, başkalarına bahşettiği her şeyi kendisinde barındırır. En yüce yetkinlik aşağı mertebedeki derecelerde eksilmez, ne de sonsuz kudretin birleştiği o sadelik çokluk içinde yok olur. Zira akıllı ruh, onların öğretilerine göre duyumsama, arzulama ve mekânda hareket etme erdemlerini icra ettiğinde alçalmış olmaz.

Daha yücelere çıkacak olursak, Tanrı elbette Kutsal Yazılar’ın O’na atfettiği kendi manevî duyularıyla duyar.

O, sarsılmaz bir şekilde durarak diğer her şeyi hareket ettirir, besler ve kendi yollarında ebediyen gözetir. Lakin bütün bunlar, Tanrı’nın nuruyla aydınlanmadıkça beşer zihninin kavrayamayacağı bir tarzda ve yetkinliktedir. Nitekim o hürriyet, bazılarının zannettiği gibi tabiata tâbi değildir, iyiye yahut kötüye karşı kayıtsız da değildir, bilakis O’nun kendi iradesiyle daima iyiye yöneliktir. Hayvanların en yetkini olan insanda ise bu hürriyet bir nebze bozulmuştur, öyle ki İbn Rüşd’ün ve Aristoteles’in [okunamadı] kötülüğe de yönelebilir.

İnsan bu hürriyeti taklit eder, lakin daha iyi bir mertebede, belki de her şeyin fevkinde O’nun suretini taşır. Tanrı’da zahmetsiz bir doğurganlık vardır, nitekim Hermes (Mercurius) şöyle der, "Tanrı her iki cinsin de doğurganlığıyla donanmıştır, bütün cinslerin ve doğurganlıkların kaynağıdır." Ve asla atıl kalmadığından, kendi içine doğru daima üretir, dışa doğru ise iradesinin dilediği şekilde varlık verir.

Bu irade, mümkün olan şeylerin ilk ölçüsü olduğuna göre, bu ilk ilkenin sebebini aramak ne haddimizedir ne de caizdir, zira Aristoteles dahi buraya ulaşıldığında durup sükût etmeyi emreder. O’nun ne önceden belirlenmiş bir hazırlığa (dispositio) yahut yakınlaşmaya ihtiyacı vardır, ne bir karşılık bekler, ne de mekânla kayıtlanır, zira buyurarak her şeyi yoktan var etmiştir. Oysa bu aşağı mertebedeki sebepler ve bizzat Tanrı tarafından inşa edilmiş olan aletler, önceden hazırlanmış bir yatkınlık arar, uygulanmayı şart koşar, zamanın akışını bekler ve belirli bir kudret dairesinde eyleyen bir faile gereken bu kabilden yardımcılara muhtaçtır.

Bu sebeple, bu tür şartlara bağlı ustalardan yola çıkarak bütün bunlardan mutlak surette münezzeh olan O Varlık hakkında akıl yürütenler türlü yanılgılara düşerler. Şayet bu yaratılış aynasında gördükleri şeylerden yola çıkarak İlk Örnek’in (archetypus) bilgisine ulaşmaya çalışıyorlarsa, bütün bu vasıfları O’na layık ve en yetkin surette atfetmelidirler. Faildeki acziyete işaret eden şeyleri ise O’ndan uzaklaştırmalıdırlar, böylece İlk Örnek’in en yüce hallerinin, aşağı ve orta mertebedekilerle öne sürdüğümüz o pek tatlı ahenk ve musikiyle nasıl uyuştuğunu göreceklerdir.

Zira muganniler, tiz sesliler ve pes sesliler aynı makamda birleşseler dahi nağmeye aynı anahtardan girmezler. Tıpkı bunun gibi, uzlaştırmayı amaçladığımız üç âlem de farklı perdelerden yürüyerek aynı ahengi meydana getirir. Nitekim bu aşağıdakilerde bir suret yahut bir iz olarak temaşa edilen her şey, Sanatkâr’da âdeta bir numune olarak mevcuttur, lakin suret ve bilhassa iz, temsil ettiği şeyden pek uzaktır. Yine de bunlar vasıtasıyla, bir kıyas ve sembol yoluyla Sanatkâr’ın bilgisine ulaşırız. Bu varlıklar Sanatkâr ile ne müşterek isimli (aequivoca) şeyler gibi bütünüyle farklı bir anlamda, ne de tek anlamlı (univoca) şeyler gibi tastamam aynı manada buluşur, bilakis her biri kendi mertebesine göre, o üstün şeylerin en yetkin vasfını kendi noksan ve karanlık halleriyle temsil ederek bir benzerlik yoluyla uyuşurlar.

Âlemin Sonradan Yaratılmışlığına Dair Akıl Yürütmeler. Bölüm XIIII.

Filozofların âlemin kuruluşu ve sonradan yaratılmışlığı aleyhindeki dayanaklarının ne denli zayıf olduğunu daha önce gördük, geriye kalan, karşı safta cenk ederek, gerektiğinde ilahî kelamın zafer nişanelerini kuşanıp onların fırlattığı okları bizzat kendilerine çevirmektir.

Filozofların öne sürdüğü hususlardan biri de, sonradan olmanın ezelî Tanrı ile uyuşmayacağı iddiasıdır, zira sonradan olmanın nereden kaynaklanmış olabileceğini kavrayamazlar.

Ve Censorinus’un dediği gibi, yumurtalar mı yoksa kuşlar mı önce yaratılmıştır, mademki ne kuşsuz yumurta ne de yumurtasız kuş var olabilir.

Buradan hareketle bu feleğin ebedî olduğunu zannetmişler, her bir neslin başlangıcını ve sonunu onun bitimsiz dönüşüyle aynı saymışlardır.

Lakin size sorarım ey tabiat bilginleri, durmaksızın müşahede ettiğimiz bu yenilik nereden kaynaklanmaktadır? Arap filozof der ki, bu durum yeni felek devirlerinden kaynaklanır, oysa ki BİRİNCİ İLAHİ.

Ezeli bir silsileden doğarlar ve nerede eskilik son bulup yenilik başlıyorsa, durak da oradadır, bundan ötürü bazıları göğün kısmen yeni, kısmen eski olduğunu söylemiştir.

Fakat mademki bu devirler riyaset eden akıllar (intelligentia) vasıtasıyla vuku bulur, gökte hiçbir durak olmayacaktır.

Dördüncüsü, göğün hizmetkârları yahut bizzat dedikleri gibi ilk hareket ettiricinin yardımcıları sayılan bu şeyler nereden yeni bir tarzda hareket ederler, Öyleyse ilk hareket ettiricinin yeni baştan meydana gelmesini buyurduğu şeyleri açığa vurmak üzere yeni bir tarzda hareket ederler, zira O, sabit kalarak her şeye hareket verir.

Demek ki bu yeniliğin ilkesi (principium) ne gökten ne de akıldan gelir, bilakis bunu kendi iradesi uyarınca ve nezdinde saklı bir nizam ile, hiçbir zorunluluk altına girmeksizin, sanki aşağıdakilerle bir bağı yokmuşçasına yenilemeyi buyuran ilk hareket ettiriciden gelir, Nitekim Aristoteles de O'nun hiçbir dışsal iyiliğe muhtaç olmaksızın kendi içinde mesut olduğunu kabul ederken buna muvafakat etmiştir. Şayet zorunlulukla fiile çıksaydı, hiçbir olumsallık (contingentia) bulunmazdı, Aristoteles nesnelerdeki olumsallığı, hadiseler olumsal olmasaydı istişare etmenin yahut iş görmenin faydasız olacağı gerekçesiyle ispatlar. Fakat bu olumsallık, şey zaten varlığa geldikten sonra geçerli değildir, zira o zaman artık zorunludur.

Bundan ötürü Aristoteles, Solon'un yahut Agathon'un, Tanrı'nın mahrum kaldığı yegâne şeyin olmuş bitmiş şeyleri olmamış kılmak olduğu yönündeki sözünü över. Şu halde eğer bu olumsallık üstün geliyorsa, o meydana getirende mevcuttu, elbette ilkin nizamını zorunlu olarak takip eden ikincilde değil, bizzat o ilkte bulunuyordu. Birey (individuum) de sırf çözülebildiği için olumsal, çözülemeyen türler (species) ise ezeli değildir, zira vuku bulduktan sonra yok olabiliyorsa, meydana gelmeden evvel de var olmaması mümkündü, Nitekim türlerin zorunlu olduğunu söyleseler de, fertler hususunda bunu bizzat kendileri ikrar ederler, Zira fertte yahut tözde (suppositum) meydana geliş son bulur ki tür bunlardan hasıl olur, bu hususu kendileri de pekâlâ öğretirler, öyleyse bu düğümü kendileri çözsünler. Dahası, alemin bu tertibatını hangi ölçü ile ölçmek ister bu alemin taraftarları, Şayet zaman ile ölçerlerse, ezeli olmayacaktır,

Eğer ezeliyet ile ölçeceklerse, en kâmil filozof Boethius'un yazdığı üzere, ezeliyetin bütün bir varoluşa tek bir anda bütünüyle sahip olmak olduğunu, zamandan ve hareketten tecrit edildiğini hatırlasınlar. Öyleyse zamana bağlanmış ve bütünüyle hareketlerin boyunduruğuna girmiş bu alem nasıl ezeli olacaktır, Şayet onun ezeli olduğunu iddia ediyorsan, söyle rica ederim,

O, Mübarek Tanrı'nın sahip olduğu ezeliyetle mi kaimdir, yoksa bir başkasıyla mı, Şayet bir başkasıyla ise, yöneticilerin ve türlerin de sonsuzluğun tabiatını andıran başka başka ezeliyetleri olacaktır, böylece bu ufacık alemde birden çok sonsuzluk barınacaktır. Şayet Tanrı ile aynı ezeliyette ise, feleklerin ve onların muharriklerinin Tanrı ile ölçüldüğünü zannetmeleri hakikaten gülünçtür, zira ezeli bekâ bakımından Tanrı'dan hiçbir farkı kalmaz. Albertus'un da dediği gibi, tabiatı ve fiili bakımından değişken olan bir şey, zatı bütünüyle değişmez olanla aynı ölçüyle asla ölçülemez. Diyecektir ki,

Alemin ezeliyeti ilk failinkinden farklıdır, çünkü ilki bütün bir varoluşa tek bir anda bütünüyle sahip olmaktır, bu ise ardışıktır. Lakin derim ki, şayet ardışık ise parçaları ve kısımları vardır, bu tür şeyler ise sonsuz olamaz. Nitekim Ramon Llull'un usulünce ilerlersek, ardışık olanın bir başlangıcı ve bir sonu vardır. Şu halde eğer bu sınırlarla çevriliyse, hiçbir sonla sınırlandırılamayan ezeli olan ile nasıl uyuşabilir, Dahası, daima kendisine yeni bir şey eklenen bir şey nasıl ezeli olabilir, Sonsuza nasıl ekleme yapılabilir, Sonsuz büyümez diyeceklerdir, Bunu biz de kabul ederiz, Öyleyse bu yeni devirler neye yarar, O ilk devirlerle birleşirler mi, yoksa yeni bir sonsuzluk mu başlatırlar, Şayet ilkiyse, sonsuzdan daha büyük şeyler var olacaktır.

Arap der ki, sayılarda olduğu gibi ardışık şeylerde de bu imkânsız değildir, nitekim sonsuz adet onluk, o sonsuz tekrar sebebiyle sonsuz adet yüzlük kadar yekûn tutar,

Ve onlara eklenen bir sayı, diğerlerine nazaran daha büyük bir artış sağlamaz. Ey ulu Tanrı, rica ederim böylesi lakırdıları kim aklıselim ile dinleyebilir, Sayılarda tasavvur edilen, hakikatte ise asla bulunmayan imkânsız bir varsayımla, sonsuz olduğunu öne sürdüğü devirlerden doğan tezatları çözmek ister. Fakat ardışık olanlar ve sayılarla oyalanamayacaklarına göre, alemin taraftarları mertçe söylesinler, Bu devirleri döndüren akıllar bunları bilir mi, bilmez mi, Şayet bilmiyorlarsa, birçok gökbilimcinin bildiği hareketleri onların bilmediğini varsaymakla onlara büyük bir bühtanda bulunulmuş olur, Şayet hepsini ve sonsuz olanı biliyorlarsa, sınırlı bir akılla sonsuz şeyleri nasıl kavrayabilirler, Eğer dersen ki, o devirlerin bir kısmını bilirler, bir kısmını ise bilmezler,

Sorarım sana, akılların idrak etmediği bu kısım ne olacaktır yahut unutmaya maruz kalmayan bu varlıkların unuttuğu şey nedir, Dahası, mademki oluş (generatio) fertte son bulur, nitekim atın son dölü son atta nihayete erer, peki oluş ilk olarak nerede son bulmuştur, İlk olan verilmez diyeceklerdir, Peki rica ederim, ilk olan verilmezken son olan nasıl verilir, İlkin sona olan nizamı nerede kalır, Doğrusu, alemin eski bilgelerine ve onlara muvafakat eden yenilere pek şaşarım, hayret etmekten kendimi alamam, zira her şeyin bir nizam verici olmaksızın hareket ettiğini ve nihai gaye olarak sevilen ve arzulanan Tanrı'ya yöneldiğini iddia ederler,

Ve Tanrı'ya ilk nizam verici değil, ilk hareket ettirici derler. Oysa her şeyi bir nizama soktuysa, onları cüzleri bakımından da bilmiştir ki onlar bunun aksini öğretirler. Yüce olanları O nizama soktu, derler, fakat bu en alttakileri ikincil illetler idare eder.

Onlara derim ki, farklı nizam vericiler varken bu en alttakiler en üsttekilere nasıl intibak eder, Nitekim Aristoteles, işler fena idare edilmesin diye tek bir hükümdar vardır dememiş midir, Şayet her şey yine o nihai illete bağlıysa, öyle ki O'nun lütfuyla kendilerini yüceltiyorlarsa, nasıl olur da başka bir gayeye yönelen şeyler varlıklarını kendilerinden alırlar, Var eden birine muhtaç olmayanlar, neden muhafaza eden birine muhtaç olsunlar, Oğul, pederi olmaksızın korunur ama asla varlığa gelmez.

Şu halde neden ana babalarından mahrum kalmış kainatın uzuvlarına bir vasi tayin ederler, Başkalarını hezeyanla suçlayan bu kimselerin hezeyanları nedir böyle, Zira bir taraftan inkâr ettiklerini, diğer taraftan hakikatin zoruyla bizzat ikrar ederler. Arap filozof, Tanrı'nın alemin sanatkârı olduğunu inkâr eder, lakin gök üzerine risalesini şerh ederken O'na Yaratan der.

Aristoteles dahi hislerden yola çıkarak alemin yaratıldığını açıkça ikrar eden Platon ile alay eder, fakat kendisine atfedilen alem hakkındaki risalede Tanrı'nın bizzat alemin sanatkârı olduğunu öne sürer. Ve metafizikte O'nun kainatın hükümdarı olduğunu öğretir, Peki dedikleri gibi ne inşa ettiği, ne miras aldığı, ne de satın aldığı bir eve hükümdar nasıl girmiştir, Tekrar derler ki, o en yüce zihin yorulmasın yahut başkalaşmasın diye o cüzleri bilmez. Ve talih risalesinde, Tanrı tarafından sevk ve idare edilen kimsenin bahtiyar olduğunu öğretirler. Lakin idrak etmediği şeyi nasıl sevk ve idare eder, Amelleri tek tek tartmayan biri, orada iddia edildiği gibi iyi yahut kötü fiillere layık mükâfatları nasıl verir, Ve Meteoroloji'de Tanrı'nın Ay feleğinin altına saf ateşi yerleştirdiğini öğretir. Ne yarattığı, ne de bildiği bir şeyi nasıl tertip ve tanzim etmiştir, Aşikâr bir çelişkiyle kendi kendilerini yıkan şeylerin hepsini zikretmek cidden usanç verici olurdu. Fakat Meşşailer ve İbn Rüşdçüler doktrinlerinin bütünüyle sarsılmaz ve muhkem olmadığını anlasınlar diye bunca şey arasından bu birkaçını serdettik. Lakin bahsimize devam edecek olursak, Augustinus'un, Macrobius'un ve alemin ezeliyetinin geçmiş hadiselerin bu denli kıt hafızasıyla ve sanatların ile birçok şeyin icadıyla bağdaşmayacağını düşünen pek çok bilgenin hükmünü daha üstün tutmak kanaatindeyim ki bu icatlar Eusebios Pamphilou, İskenderiyeli Clement, Kildani Berossos, Aristoteles, İbn Rüşd, Theophrastos, Epigenes, Critodemus, Philostephanos, Suphanos, Egetus, Archimachos, Damasthenes, Aulus Gellius ve muhtelif dillerden daha nice müellif tarafından, bilhassa zikredilen müelliflerden pek çok şeyi derlediğini ikrar ettiği Tabiat Tarihi adlı eserinde Plinius tarafından pek mahirane bir surette methedilmiştir.

Farklı şeylerin mucitlerini beyan eden Kutsal Yazıların otoritesi de bunları destekler, Gerçi yukarıda adı geçen müelliflerin kendi aralarında ihtilafa düşmesi gibi, Kutsal Yazılar da mucitler hususunda farklılık gösterebilir, Bu durum ya dillerin muhtelif oluşundan yahut tarihin, bilhassa Yunanların, kendilerine ait olmayanı sahiplenmek istemelerinden neşet etmiştir.

Şayet alem başlangıçtan beri, hatta başlangıçtan da evvel var idiyse, filozofların iddia ettiği üzere, neden sayısız asırlar boyunca bugün kullandığımız ziraat bulunmamıştı, Hafızayı ezeli kılan yegâne vasıta olan yazı neden kullanılmıyordu, Birçok şeyin tecrübesi neden yoktu,

Musa'nın anlattığına göre bağcılığı Nuh tesis etmiştir, Berossos'a inanırsak o Janus idi, şayet şairlerin muhayyilesinden bir şey ödünç almak caizse Bacchus idi ki hakiki şairler onun vasıtasıyla şarabın içinde bulunan o diri kuvveti anlamışlardır. Ve Roma henüz serpilmekte iken Galyalılar bağcılığı öğrendiler, Tahılların ziraatini ve kullanımını ise Ceres öğretti.

Yunanlar harfleri Truva'nın düşüşünden az evvel Kadmos'tan aldılar. İbranicede Mizraim denilen Mısırlılar, İskenderiyeli Clement'in şahitliğiyle, ulu Nuh'un torunu ve Ham'ın oğlu Mizraim vasıtasıyla tıbba nail oldular, bunu Apollon ve Asklepios geliştirdi, İstanköylü Hipokrat nizama soktu, Bergamalı Galen genişletti, Arap yahut bazılarının dediği gibi Fars olan İbn Sina ziyadeleştirdi.

Bitkisel ilaçları Satürn'ün ve Philyra'nın oğlu Kheiron buldu. Musikinin mucidinin Pythagoras olduğunu rivayet eder bazıları,

Başkaları ise Amphion olduğunu söyler. Lakin Kutsal Yazılarda gördüğümüz üzere, çenk çalanların atası ve mucidi Tubal idi.

Pythagoras ise çekiçlerin ağırlığı, kirişler ve flütlerin uzunluğu aracılığıyla sesleri sayısal oran altına yerleştirdi. Marsyas çift kavalı, Phrygia'da Midas eğik kavalı, Pan panflütü, [okunamadı] tek kavalı buldu.

Keldaniler ve Mısırlılar astrolojiyi keşfettiler, nitekim bazıları böyle söyler. Fakat tufandan önce Hanok onda son derece mahirdi, ondan sonra da tufandan sonra İtalyanlara öğreten Nuh geldi, onlar da soylarını Nuh'un torununun torunu Kittim'den almışlardı, lakin Hieronymus'un aktardığı üzere başkalarının görüşüne göre Yafet'in oğlu Tubal'dan aldılar. Kuleleri ise Aristoteles'e göre Kykloplar, Theophrastos'a göre Phoinikeliler keşfetti, fakat Kutsal Yazıların gösterdiği üzere Nemrut buldu. Aynı şekilde kandilleri ve dokumaları Mısırlılar, yün boyamayı Lidyalılar, yün eğirmede iğiyi Arakhne'nin oğlu Kloster, keten ve ağları Arakhne, çırpıcılık sanatını Megaralı Nidas buldu.

Tunç dökmeyi ve tavlamayı Aristoteles'e göre Lidyalılar, Theophrastos'a göre Frigyalı Delas buldu.

Tunçtan aletleri kimileri Khalybler, kimileri Kykloplar buldu der, demiri Girit'te İda Daktilleri denilenler buldu.

Fakat Kutsal Yazılar, sulardan önceki tufandan nice yıllar önce tunç ve demirden her türlü eserin çekiç dövücüsü ve ustası olan Tubal-Kain'i anar.

Gümüşü kimilerine göre Erikhthonios, kimilerine göre Keakos buldu, altın madenlerini ve ergitmeyi Pangaion Dağı civarında Phoinikeli Kadmos, başkalarına göre Pankhaia'da Thoas ve Eulis, yahut Okeanos'un oğlu Güneş buldu. Kurşunu Kassiterides Adası'ndan ilk kez Midakritos taşıdı.

Ahşap işçiliğini, onda testereyi, keseri, çekülü, burguyu, tutkalı, taş yapıştırıcısını, gönyeyi, kıskacı, su terazisini, tornayı ve çiviyi Daidalos buldu. Sisamlı Theodoros ölçüleri ve ağırlıkları, yahut Gellius'un tercih ettiği üzere Palamedes'i anarlar. Çakmaktaşından ateşi Tyrrhenos'un oğlu Pyrodes buldu, ticareti Fenikeliler, ağaç tarımını Atinalı Eumolpos buldu.

Öküzü ve sabanı Atinalı Buzyges, başkalarına göre Triptolemos, zırhı Midyeli Miskelos, miğferi, kılıcı, mızrağı Lakedaimonlular, kalkanı ve miğfer sorgucunu Karlar, yay ve oku Jüpiter'in oğlu İskit, başkalarına göre okları Perseus'un oğlu Perses'in bulduğu kabul edilir. Mızrakları Aitolyalılar, kayışlı kargıyı Mars'ın oğlu Aitolos'un bulduğunu söylerler. Hafif piyade mızraklarını ve kargıyı Tyrrhenos, baltayı Amazon kraliçesi Penthesileia, savaş naralarını Piseus buldu. Kuşatma makinelerinde akrebi Giritli, mancınığı Suriyeli Fenikeliler buldu.

Balistayı ve sapanı Aeneas, borazanı Tyrrhenoslu Piseus, kaplumbağa düzenini Atinalı Artemon, koçbaşı denen duvar yıkan at makinesini Troia'da Epeios buldu, ata binmeyi Bellerophontes, at gemlerini ve koşumlarını Pelethronios, at sırtında savaşmayı Kentavroslar denen Thessalialılar buldu. İki atlı arabayı ilk kez Phrygia kavmi koştu.

Dört atlı arabayı Erikhthonios, ordu düzenini, parola vermeyi, gözetleme kulelerini ve nöbetleri Troia Savaşı'nda Palamedes, aynı savaşta ayna ile işaretleşmeyi Sinon, ateş kulelerini Lykaon, antlaşmaları Theseus, rüzgarların hesabını Hellen'in oğlu Aiolos buldu. Çift kürekli kadırgayı Erythrailıların yaptığını Damastes kaydeder, üç kürekliyi Thukydides'e göre Korinthoslu Ameinokles, dört kürekliyi Aristoteles'e göre Kartacalılar buldu, onlara başkaları Khalkedonlular der ki mimarı Bosphorios idi.

Beş kürekli gemiyi Salamisli Hesigiton inşa etti, altı sıralıyı Syracuseli Zenagoras, fakat İskender on iki sıralıya, Ptolemaios Soter on beş sıralıya, Ptolemaios Philadelphos otuza, Tryphon lakaplı Ptolemaios Philopator kırka çıkardı. Yük gemisini Tyroslu Hippios buldu, sandalı Kyreneliler, kayığı Phoinikeliler, hafif sürat teknesini Rodoslular, gemicilikte yıldızları gözetlemeyi Fenikeliler keşfetti.

Dümendeki küreği Kopai, yelkeni İkaros, direği ve seren direğini Daidalos, at taşıma gemisini Salamisliler, demirleri Tyrrhenoslular buldu.

Dümen donanımlarını Typhis buldu. Yukarıda anılan müelliflerin kaydettiği sayısız başka şeylerin mucitlerini bir yana bırakıyorum, ta ki alemin ezeli olduğunu öne süren sizlere hitap edeyim, şeylerin mucitlerinin atandığı bu pek kısa zamanlardan önce, alemin o sakinleri Ceres ve Bakhus olmaksızın, toprağın işlenmesi olmaksızın ne yapıyorlardı, onları ne ticaret, ne yazı çalışmaları, ne ilimler, ne askerlik, ne denizcilik, ne inşa etme sanatı, ne dokuma, ne dikiş, ne kumaş tezgahı, ne yün eğirme meşgul ediyordu? Ne yiyorlardı, nerede oturuyorlardı, ne giyiniyorlardı, zanaatlardan büsbütün habersiz neyle uğraşıyorlardı? Alemin ezeli olduğunu savunanların, sanatların ve insani geçimin mucitlerini sıralaması şüphesiz gülünçtür, zira her iki iddia bir arada var olamaz.

Musa'nın Anlattığından Önce yahut Sonra Tanrı'nın Alemi Neden Yaratmadığı Üzerine, Bölüm XV.

Duyulardan ve alışılmış şeylerden türeyen hayal gücü, yalnızca avamı değil, bilgeleri dahi pek çok yönden aldatır. Tanrı alemi yapmadan önce ne yapıyordu derler, neden o zamana kadar bekledi, neden bir vakit boyunca yaratmayı erteledi? Bu ve benzeri soruları Tanrı'nın durumunu bizimkinden ayırt etmeyenler dolaştırır.

Tanrı alemin inşasından önce ne yapıyordu diye soran avama Augustinus bilgece bir şaka ile karşılık verir, ormanda cüretkar ve haddini bilmez meraklıları yakmak için odun kesiyordu der, zira onlar dün ne yaptıklarını dahi hatırlamazken, Tanrı'nın alemin doğumundan (genitura) önce ne yaptığını araştırmaya kalkışırlar. Lakin bilgelerle konuşmak adına soruyorum, desinler bakalım, haklarında soru sordukları o "önce" ile neyi anlıyorlar? Şayet zamanın akışını tahayyül ediyorlarsa yanılıyorlar, zira zaman alemle birlikte başlangıç almıştır, yok eğer o "önce" ile ezeliyette bir şeyi kastediyorlarsa, ezeliyet ardışıklığı olmayan, bir bütün halindeki sahiplik olduğuna göre, onda önce yahut sonra yoktur, dolayısıyla yöneltilen soru hükümsüz kalır. Ne var ki O'nun eserinden önce bölünmez ve bütünüyle bir arada olan ezeliyet vardı, onda Kendiyle ezeldeş eserini daima sürdürdü, yani kendi aklını, oğlunu ve sevgisini durmaksızın var etti.

Nasıl ki Güneş daima var olsaydı (Augustinus'un dediği gibi) ışığı ve ateş saçan parlaklığı da daima var ederdi. O sonsuz kudret eserini asla sınırlandırmaz, sonsuz bir nesneye sahip olduğundan, ardışık sürenin her türünden ayrılmış, ezeliyetle ölçülen sonsuz ürünler meydana getirir. Bu yüzden ardışık olan şeyler, filozofların düşlediği gibi ezeli olamaz.

Nitekim duran şimdi ezeliyeti imler, akan şimdi ise zamanı kurar, filozof Boethius'un ve bizzat pek seçkin düşünürlerin öğrettiği gibi. Demek ki zaman ezeliyetle bağdaşmaz, ne ezeli olabilir ne de ezeliyet ardışıklık taşıyabilir.

Bundan ötürü Tanrı'nın zamana bağlı alemi neden zamandan önce yaratmadığı sorusu beyhudedir, sanki bir ardışıklık başlamadan evvel ardışık bir süre varmış gibi, zira alemden önce zaman yoktu. Pek ağırbaşlı bir muhakeme sahibi olan İoannes Scotus'un da belirttiği gibi, Aristoteles alemin ezeliyetini ispatlamaya çalıştığında, asla alem olmaksızın zamanın ve zaman olmaksızın alemin var olmadığını göstermekten başka bir şey kanıtlamaz. Bilgeler bunun mekanla bir arada, eşit adımlarla yürüdüğünü söylerler.

Bu yüzden nasıl ki mekanın dışında mekana dair hiçbir şey yoksa, zamanın dışında da zamana bakan hiçbir şey yoktur. Buradan hareketle, usta mimarın alemini neden daha sonra yapmadığını soranlara sesleniyorum,

Alem düzeninin dışında bana kendi "önce" ve "sonra"nızı gösterin, ben de Tanrı'nın o önce yahut sonrada alemi neden yapmadığının illetini göstereyim.

Öyleyse sanki alemin seyrinden bağımsız bir önce ve sonra varmışçasına, yahut belki bazılarının dediği gibi hayali bir önce varmışçasına, Tanrı'nın neden önce yahut sonra yaratmadığını sormaktan haya edilmelidir.

Kuşkusuz Tanrı'nın alemi senin şu an hayal ettiğin o "önce" içinde yaratması ne zorunluydu ne de uygundu.

Bu nedenle Lokrisli Timaios, zamanın halleri olan "idi", "olacak", "önce" ve "sonra" gibi kelimelerin ilahi cevhere bilgisizce aktarıldığını pek isabetli şekilde belirtir. Bu gereksiz meraklılar Demokritos'un şu yerinde şakasını dinlesinler, ayaklarının önündekine kimse bakmaz,

Göklerin gizemlerini gözler, Tanrı'nın sırlarını araştırırlar. Nitekim Bilge de şöyle der, yeryüzünde olanları bilmekte zorlanırız, göz önünde olanları güçlükle buluruz, göklerde olanları ise kim araştıracaktır? Kendi hikmet vermedikçe ve yücelerden ruhunu göndermedikçe Tanrı'nın niyetini kim bilebildi? Nitekim vaktiyle peygamberler aracılığıyla atalarımıza birçok kereler ve çeşitli yollarla konuşan O, son zamanlarda ise bize, babasından işittiği her şeyi seçtiği talebelerine bildiren oğul vasıtasıyla konuştu, onlar da peygamberlerle birlikte Tanrı'nın ve tabiatın sırlarına dair, yazdıklarında açıkladıklarından çok daha fazlasını öğrendiler, nitekim peygamberin şu sözünü hatırda tutuyorlardı, sana karşı günah işlememek için kelamını yüreğimde sakladım.

Yetkin olanlar arasında hikmeti konuşuyorlardı, bunları yazıya döktüklerinde dahi, örtülü sırları kendilerinin dolup taştığı o ilahi esinle yönlendirilmeyen hiç kimsenin anlamayacağı bir kanunla yazdılar.

Filozofların, Tanrı'nın Dışa Doğru Zorunlulukla Eylediğini Kanıtlamaya Çalışırken Düştükleri Yanılgı, Bölüm XVI.

Alemin inşasını ele aldıktan sonra, Tanrı'nın ve tabiatın derinliklerine girmeden önce filozoflarla çözmemiz gereken bir başka uyuşmazlık kalmaktadır, Tanrı esere bir zorunlulukla mı sevk edilir, yoksa serbest ve olumsal bir seçimle mi? Filozoflar zorunluluğun durumunu olumsallıktan daha üstün saydılar ve bu sebeple onu Tanrı'ya atfettiler, bu görüşe pek çok akıl yürütme de destek verir görünmektedir, bilhassa O'nun ödünç alınmış bir güçle değil, Kendi öz cevheriyle eylemesi hasebiyle, zira kainattaki pek çok eksiklik zorunlu görünür ki hiçbir surette olumsal bir nedenden ileri geliyor gibi durmaz, ayrıca evrenin karışmaması ve bozulmaması için şeylerin düzeni değişmez ve zorunlu görünür.

İlahi zihnin zorunlulukla, iradenin ise serbestçe eylediğini düşünmeyi uygun bulamadılar, oysa o ilahi zihin ve düşünce de iradeden daha az yetkin değildir. Biz de filozoflara karşı akli deliller dağarcığından kimi oklar yöneltebilirdik, lakin böylesi bir mesele Tanrı'ya taalluk ettiğinden, akıl yürütmelerle araştırılmamalı, bilakis [okunamadı]

BİRİNCİ İLAHİ

Platon ile birlikte kehanetlere yönelelim. Yüce kanun koyucu gürler, "Tanrı buyurdu ve oldu", onun ardılı Davud da onunla birlikte "Kendisi buyurdu ve var oldular" der. O bilgeleri huzursuz ettiği görülen şey ise büsbütün bir hiçtir. Gelecek nesillere kanıtlanmak üzere bıraktıkları üzere, zorunlu bir yatkınlığın daha kusursuz bir rastlantısallıkla vuku bulduğunu varsayarlar.

Her şeyi kendi dileğince düzene koyan bir Hükümdar'ı, doğanın ya da başka herhangi bir dürtünün sevkiyle eserini meydana getiren birine nazaran daha çok övmemiz gerekmez mi? Yaygın deyişle, tüm altınlar karşılığında dahi satılamayacak olan hürriyeti kim lanetler? Bilgeler bunu insanlara bahşedilmiş müstesna bir hayır sayarlar. Sorarım size, daima diğer tarafa zorlansalardı, yüce zihinlerde hangi yetkinlik, hangi övgü kalırdı? Her şeyi doğa gereği yapsaydı ve yüce gönüllülükle hiçbir şey işlemeseydi, bir Hükümdar'da hangi haysiyet bulunurdu? Ortak bir kabulle Tanrı'yı âlemin Hükümdarı olarak ikrar ettikten sonra, şayet kendisine emanet edilen her şeye kaçınılmaz bir zorunlulukla sürüklenseydi, idaresine, hikmetine, adaletine ve lütfuna dair hangi şan Ona atfedilebilirdi? Ona hangi şükranı, nasıl bir ibadeti borçlu olurduk? Ey Aristoteles, iddia ettiğin üzere, kurban sunmak doğaya neden içkin kılınmıştır? Ey İbn Rüşd, öğrettiğin üzere, dualar ve kurbanlarla Yaratıcı Tanrı'yı yüceltmekle neden yükümlüyüz? Şayet Tanrı zorunlulukla fail oluyorsa, kurbanlar neyedir? Dualar neyedir? İlahi ibadet neyedir? Şayet Tanrı dualarla yumuşamıyorsa, Platon, Porphyrios, İamblikhos ve Proklos'un öğrettiği üzere yakarmak neden bize mahsustur? Kehanetin şehadetiyle bilgelerin en bilgesi olan Pythagoras ve Sokrates ne diye dua ediyorlardı? Bütün insan soyu her devirde, her yerde ve her millette ne diye ilahi yakarışlara vakfedilmişti?

Bundan ötürü duaların insan soyuna has olduğu sonucuna varırlar, dua doğasında var olduğundan Tanrı bunlarla yumuşar ve her daim zorunlulukla işlemez. Kendi tözüne göre hareket ettiği için, kendi içsel alanı hariç, zorunlu olarak fiile dökülmez, zira dışsal hiçbir neden Onu zıddına zorlamamıştır. Ne de elde edilecek bir hayrın umudu Onu buna sevk etmiştir, çünkü kendisiyle mutludur ve dışsal hiçbir hayra muhtaç değildir, nitekim sen Aristoteles, hükümdar peygamberimizle birlikte bunu ikrar edersin. Zorunlu sonuçlar da Hükümdar'da veya ilk nedende bir zorunluluğa delalet etmez, zira O'nun buyruğu ya da düzeniyle, Platon ve diğer bilgelerin O'nun hizmetkârları dediği ikincil nedenler zorunlulukla işler, öyle ki zorunluluk O'nun buyruğundan ya da dilediğinde onları muaf tuttuğu düzeninden neşet eder. Nitekim Keldani fırınındaki ateş gençleri bu yüzden yakmamıştır.

Güneş, Yeşu'nun buyruğuyla bir günlük süre boyunca hareketine ara verdi, Hizkiya zamanında on çizgi yahut on saat geriledi, İsa acı çekerken dolunayda tutulmaya maruz kaldı. Peripatetikler gülecek ve alay ederek şöyle diyeceklerdir,

"Filozoflardan ya da bilgelerden kim bunları anlatır? Şeriatlere tabi olan o ahmaklar hezeyan içindedir," der o dinsiz Arap.

Lakin bu meselede Aristoteles veya İbn Rüşd ile bizim ne işimiz olur? Yargılama yetisine sahip olanlarca pek iyi bilinen bir hükümdür ki, tasdik eden iki kişiye, inkâr eden bin kişiden daha çok inanılır.

Birçok şahidin ve bizzat en bilgelerin fiilen kanıtladığını öne sürdükleri şeyi, Aristoteles ve onun gibi felsefe yapan bin kişi sözleriyle inkâr etse bana ne? Aristoteles'ten daha çok inandığımız kutsal metinler buna şehadet eder. Areopagites namıyla maruz olan o müstesna filozof Dionysios da buna şehadet eder. Areopagos meclisi evvelce ilk dokuz magistra arasından seçilen dokuz kişiden müteşekkildi, sonraları gerek ilim, gerek takva ve hikmet, gerekse yoksulluk yüzünden yalan söylemesinler diye zenginlik bakımından önde gelenlerden elli kişiye kadar genişledi, nitekim Androtion Atina Tarihi'nde ve Philokhoros Atthis'te böyle yazar, büyük davalar incelenmek üzere bu bilgelere havale edilirdi.

İşte o, Polykarpos'a yazarken, İsa'nın ölümünde Güneş'te zuhur eden başkalaşımı kabul etmeyen sofist Apollophanes'i şu sözlerle cerh eder,

"Bilemediğim bir ilhamın tesiriyle, Apollophanes, gaybı bilmeye cüret ettin, İsa'nın çilesi vaktinde tabiat düzenine aykırı tutulmayı benimle birlikte müşahede ederken bana dönüp şöyle demiştin, 'Bunlar, ey şanlı Dionysios, ilahi şeylerin tebeddülleridir.' Muktedirsen bunu çürüt, şüphesiz seninle birlikte oradaydım, birlikte müşahede ettim, her şeyi takdir ettim ve layık olduğu hayranlıkla temaşa eyledim." Bu gayet dürüst filozofa da inanmıyorsan, gökbilimcilerin ne dediğine kulak ver.

Bu alanda son derece mahir olan Aiskhylos, Yahudilerin adetleri üzere Fısıh bayramlarını kutladıkları dolunay vaktinde Güneş tutulmaya maruz kaldığında, gökbilimsel hesapla Güneş'in Koç'ta ve Ay'ın Terazi'de olduğunu tespit etmiştir. Dahası, Olimpiyatların seçkin hesaplayıcısı Phlegon, on üçüncü kitabında, iki yüz ikinci Olimpiyat'ın dördüncü yılında, İsa'nın çile çektiği vakitte, daha öncekilerin hepsini aşan büyük bir Güneş tutulması olduğunu bildirir. Platon da bütün dünyaca malum olduğu üzere, Güneş'in gerilemesini ve suların taşmasını asla gizlememiştir.

Perslerin ve Keldanilerin yazılı anıtları okunsun, bu ve benzeri mucizeler orada kayda geçirilmiştir. Nitekim Dionysios ve Strabon'un tanıklık ettiği üzere, Pers rahipleri üç misli uzayan Mithras'ın, yani Güneş'in hatırasını yad ederler.

Zira Persler Güneş'e Mithras derler, O, Hizkiya devrinde üç katlı bir seyir icra ederken ya da üç durak tayin ederken, mutat veçhile batıya doğru ilerlerken, on saat boyunca doğuya doğru yeni bir ricat yaparken ve ardından yeniden batıya yönelirken görülmüştür.

Keldaniler, Mısırlılar, Fenikeliler, Grekler, Sibyllalar gibi diğer şahit filozofları, paganları ve bu hususlarda İosephos, Aristobulos, Tertullianus, Eusebios tarafından zikredilen pek çok tarihçiyi bir kenara bırakıyorum. Şayet otoriteye dayanan delil geçerliyse, Aristoteles'in sözde inkâr ettiği vakıa hakkında bunca bilgenin şehadeti de geçerli sayılsın. İbn Sina pek basiretle o hareketin ne zorunlu ne de cebri olduğunu, bilakis her ikisinin ortasında yer alıp Hükümdar'ın iradesine bağlı bulunduğunu düşünür. Bununla birlikte ikincil nedenler ilk nedene öylesine bağlıdır ki, ancak onun emrettiği ölçüde iş görürler. Lakin Augustinus'un dediği gibi, O yarattığı şeyleri öyle idare eder ki, onların kendi hareketlerini icra etmelerine de müsaade buyurur, bu durum nadiren bozulduğundan ve ilk kuruluştan itibaren buyurulan düzen çoğunlukla ve sıklıkla sebat ettiğinden, Aristoteles bunu tabii ve zorunlu addetmiştir.

Fizik Dinlemeleri'nde bizzat öğrettiği üzere, tabii olan, çoğunlukla ve sıklıkla meydana gelendir. Duyulur şeylerden hareketle daha ötesini araştırmaya muktedir değildi.

Tanrı'nın fiilleri ve aşağı şeylerin ilk neden ile irtibatı ise aklın yürütülmesiyle araştırılmamalı, bilakis dediğimiz gibi, ilahi vahiylerden öğrenilmelidir. Buradan hareketle, sonuçlarda görülen zorunluluktan nedenin zorunluluğuna geçiş hükümsüz kalır, çünkü sonuçların zorunluluğu ilk nedenin düzenine bağlıdır. Nitekim hepsi tikel olduğundan zorunlu da değillerdir, zira doğanın eseri tümele değil, tikel bir sınıra yönelir ve bunun zorunludan ziyade olumsal olduğunu bizzat kendileri bildirir. Lakin ezeli türleri ve mahiyete dair olanın yahut dedikleri üzere şeyin mahiyetinin özneden sadır olduğu özne ile yüklemin zorunlu bitişikliğini kabul ettiklerinden, zorunluluğun başka bir nedenini aramak gerekir, bu da yanılmıyorsam, duyularına gömülmüş Aristoteles'in alaya aldığı, Platon ve bilgelerimizin yücelttiği, Syrianos'un ise mertçe savunduğu o ezeli örneklere yahut idealara olan uygunluktur.

Kanaatimce bu uygunluk, eğer o tümel, zannettikleri gibi pek çok tikelden neşet etseydi olacağından çok daha sağlam bir zorunluluğa dayanmaktadır.

Benim hükmime göre bu kabul edilemez, çünkü o tümel yalın bir varoluştur, Proklos ve pek çok bilgenin tanıklığıyla ne akıl ne de doğa onu var edebilir, zira tümel yahut yalın olan, akledilirler, gök veya başka herhangi bir tikel var edilmeden evvel, yaratılmış tüm şeylerin ilkidir. Proklos'un akıl yürütme tarzı kimilerince eleştirilse de, netice itibarıyla uyuşurlar, zira akıl yürütme tarzı kabul edildiğinde bizzat kendileri de düğümü çözerler. Dolayısıyla, uzaklaştığımız konuya dönecek olursak, bizzat yüce neden aksini kararlaştırmadıkça, sonuç onun değişmez tayinini ve düzenini takip eder.

Tanrı'nın iradesinin, zorunlulukla fail olan akıl ile denk bir yetkinliğe sahip olduğunu eklemelerine gelince, bunu kabul ederiz, şu şartla ki, içsel alanda iş görürken bizzat aklın kendisine mutabıktır, lakin aklın Kelam'da ezelden beri resmettiği dışsal sonuçları dilediğince açığa çıkarır.

Nitekim Tanrı'yı son derece yalın ve her türlü dışsallıktan ari olarak yetkin kabul edip hemen ardından kendi doktrinlerini unutan ve sanki O, aşağıdakiler olmadan var olamaz yahut mesut kılınamazmış gibi, Tanrı'nın aşağıdakilerle zorunlu bir bağı olduğunu zanneden o felsefecilere şaşarım. Başkalarıyla zorunlu bir bağı varsa nasıl en yalın olabilir? Dedikleri üzere, her şeyin Hükümdarı aşağıdakilerin hizmetine zorunlulukla boyun eğmişse nasıl Hükümdar kalabilir? Yüce Hükümdar'ın haysiyeti, mertebesi nerede kalır? Sanatkâr, ustalıkla yapıp düzene koyduğu şeyleri yeniden nizama sokmayı bildiğinden, dilediğince tanzim edip tebdil eylediğinde, semavi şeylerin ve âlemin düzeni bozulur diye korkmasınlar. Nitekim sanatkâr elini sürdüğünde sanat eserinin helak olmasından korkulmaz, zira onun dokunuşuyla eser bozulmaktan ziyade yetkinleşir.

İlahi Sanattaki Rastlantısallığın Lehine Deliller. Bölüm XVII.

Buraya kadar hakikatin ve ilahi mevcudiyetin müdafaası için bir kalkan kuşandık, şimdi ise ilahi vahiylerin öğrettiklerinin ötesine geçerek, Tanrı'nın zorunlulukla iş gördüğünü zanneden o hakikat düşmanlarına bazı oklar yönelteceğiz.

BİRİNCİ KİTAP

Ve eğer Proklos'un Platon'un zihnine dayanarak üçüncü cinste saydığı o kimseler dikkate alınmaktan ziyade hor görülmeye layıksa ve ilahi meselelerden söz ettiğimizde onlarla muhatap olunmamalıysa da, kendi oklarıyla vurulmaları için bazı hususları ele almamız uygun düşer. Ve bu kimselerden, doğadaki ucube varlıkların nereden ileri geldiğini açıklamalarını istemek dilerim. Zira şöyle diyeceklerdir, ya madde eksik yahut fazla geldi, ya nitelikler gereken orantıya cevap vermedi, yahut taşıyıcı maddenin kusuru sebebiyle oldu ve benzeri çeşitli kısımlara ayrılan sebepler ileri süreceklerdir. Lakin bu sebepler zorunlulukla iş görüyorsa, doğa (kendi dedikleri üzere) zorunlu olan şeylerde eksik kalmadığı halde, neden her şeyi gereğince hazırlamazlar? Öyleyse eksik kalıyorlarsa nasıl zorunlulukla iş görürler? İtiraz edip, "Doğal sebeplerin olumsal (contingenter) iş gördüğünü mü kastediyorsun?" diyeceklerdir. Ve bundan ne netice çıkacağını sorarlarsa, lüzumsuz çekişmeyi ortadan kaldırmak için, okullarda pek iyi bilinen şu hususu hatırlasınlar, zorunlu olan iki türlüdür, biri mutlak, diğeri ise koşullu.

Bunlardan ilki (eğer hakikat beni yanıltmıyorsa) yalnızca kutlu Tanrı'ya atfedilmelidir.

Diğeri ise daha aşağı varlıklara aittir, öyle ki bunlar Sanatkâr tarafından verilmiş olan düzen gereği zorunludurlar. Lakin filozoflar bunu inkâr ediyorsa, bu sebeplerin meydana getirdiği esere gelelim. Zira eğer yanılıyor ve ucube varlıklar üretiyorlarsa, bu durum, kendi deyimleriyle doğanın veya hakikatin gereğince en yüce Sanatkâr'ın kendileri için takdir ettiği düzenin eksik kalmasındandır. Ve eğer düzenden sapıyorlarsa, o düzen mutlak surette zorunlu değildi, bilakis ilk sebepten verilmişti, ona tabi olan diğer sebepler ise ancak onun kudretiyle iş görürler, ilk sebep kendini geri çektiğinde ise sadece eksik kalmakla kalmazlar, hiçbir şey de meydana getiremezler. Ve eğer bazı şeyleri zorunlulukla icra ediyor görünürlerse, bu onlara verilmiş olan kanundan ileri gelir, nitekim Tanrı ile dolu olan o zat şöyle terennüm eder, "Aşamayacakları bir sınır koydun." Fakat başkalarına kanun koyan, kanunla bağlı değildir. Lakin diyeceklerdir ki, o halde bilgi (scientia) başka türlü olması mümkün olan şeylere dair olacaktır, oysa Aristoteles bunun zıddını öğretir. Onlara şöyle deriz, eğer Aristoteles evrenin düzeninden ötürü zorunlu olduğu bilinen şeyleri kastediyorsa, bu durumda başka türlü olması imkânsız olanlara dair olacaktır.

Yok eğer mutlak surette zorunlu olanları kastediyorsa, Fizik Dinlemesi (de physico auditu) kitabının sonunda ne öğrettiğini hatırlasın, bilge bir kimseye nedenini belirtmedikçe sadece söylemenin yetmeyeceğini bildirmiştir. Tecrübe de delil getirilemez, zira oradan o zorunluluğun düzenden ileri geldiği kolayca anlaşılacaktır, o düzen eksildiğinde bunlar da eksilir, dolayısıyla mutlak olarak zorunlu değillerdir. Eğer, "Öyleyse başka türlü olabilirler," derlerse, bundan bana ne? Kendileri çözsünler. Ateşin yakmaması mümkündür, nitekim ateşte böyle vaki olmuştur, ve bilgileri bunlara dair olan şeylerin özneye yüklemlenmesi (daha önce söylediğimiz gibi) baki kalmakla birlikte, her türlü varlık onları aydınlatan o sebepten uzaklaştırılabilir. Fakat Peripatetiklerin daha da ileri giderek şunları açıklamasını isterim, bunlar neden zorunlulukla bağlıdır?

Diyeceklerdir ki, tecrübeyle tasdik ettiğimiz üzere, bunu doğadan alırlar. Lakin bunların doğası nedir? Şüphesiz evrenin müellifinden başkası değildir, o da yanılmaz bir akıldır, zira öğrettikleri gibi doğanın işi, yanılmaz aklın işidir. Her şey onun düzeniyle meydana gelir, zira peygamberin dediği gibi, "Her şey ona kulluk eder." "Biz kanıtlamayla (demonstratio) ispatlananlardan başkasını bilgi saymazken Peygamberlerden bize ne?" demesinler. Fakat rica ederim, bu kanıtlama menşeini nereden alır? Kavramları bilinince onayladığımız ilkelerden yahut tecrübeyle tasdik ettiğimiz şeylerden değil mi? Eğer kanıtlanmış olanlara tecrübe edilmiş ilkeler vasıtasıyla inanıyorsak, o halde diğer şeyler kanıtlananlardan daha çok bilinir.

Bizim Hristiyan adını taşıyanlar arasında yerleşmiş olan şu iğrenç kusur ne acıdır ki, Aristoteles'in tasvir ettiği kanıtlamayla ispatlanmadıkça hiçbir şeyi kesin kabul etmezler. Oysa Aristoteles doğa incelemesinde bunu hemen hiç kullanmaz, orada daima kendisinin uydurduğu varsayımlardan hareket eder, öyle ki onların kanıtlama sandığı şey, otoriteden hareket eden bir çıkarım yahut bizzat onun koyduğu kurallardan ibarettir.

Eğer Katolik iseler, Aristoteles'ten ziyade Kutsal Sayfa'ya inansınlar. Eğer Akademi'ye mensuplarsa, pek çok şeyin, bilhassa ilahi olanların aydınlatıcı ışınlarla yahut sözlerin hakikate yönelmiş akılla uyumu sayesinde bilindiğini anlasınlar. Eğer Peripatetik iseler, kendi Aristoteles'lerini dinlesinler, kanıtlananların dışındaki şeylerin de kesinlikle bilinebileceğini görsünler. Bilmenin kanıtlama yoluyla anlamak olduğu nereden çıkmıştır? Bunu böyle söyleyen Aristoteles değil midir? Biz ise öğretilerimizi, öğrettikleri şeyleri mucizelerle ve hayatlarını tehlikeye atarak ispat eden, ilahi vahiyle aydınlanmış Peygamberlerden aldık. Ve eğer bilmenin herhangi bir şeye dair kesin idrak olduğunu söyleseydik, Kutsal Ruh'a mı yoksa Aristoteles'e mi karşı günah işlemiş olurduk? Kutsal Ruh'a karşı olmadığı kesindir, Aristoteles'e gelince ise pek umurumda değildir, zira o ne benim efendimdir ne de ona bağlanmadım diye yargılanmak üzere onun mahkemesine çıkacak değilim. Fakat pek çok parlak zekânın takip ettiği Aristotelesçi kurallardan ayrılmaya cüret ettiğim için bana cüretkâr yahut cahil diyeceklerdir. İşte acı buradadır, gözyaşları bundandır (ah, ne korkunç bir cinayet!), zira göğsünde Mesih'in yankılandığı Pavlus'u, hatta Tanrı'nın hikmeti ve hakikati olan ve herkesi yargılayacak olan Mesih'in kendisini inkâr etmektense, Aristoteles'i inkâr etmekten daha çok korkarlar, bilhassa da Mesih'i sadece isimce tanıyan, öğreti ve yaşayış bakımından ise Greklerin kötü cin dediği Aristoteles'i yahut o çılgın ve dinsiz İbn Rüşd'ü takip eden kimseler. Savunduğumuz hakikat öğretisine aykırı olan hususlarda (Duns Scotus ile birlikte söylersek) Aristoteles'i inkâr etmeyi pek az dert ederiz. Zira o son derece zeki, başkalarının öğretilerini gayretle okuyan ve titiz bir derleyici idiyse de, eskilerin kurnaz bir iftiracısıydı. Onların yanlış aktarılan görüşlerine asla hakkıyla hücum etmez, bilakis dinleyicisi Simplicius'un dediği gibi, manadan ziyade lafza karşı çıkarak ve birçok hususu gizleyerek yalnızca kendisi bilgin görünsün diye hareket ederdi. Parmenides'e, Melissos'a, Demokritos'a, Pythagoras'a ve onun ilahi hocası Platon'a haksızca iftira atan birinin haklı olarak eleştirilmesine neden şaşılsın? Platon'un öğretisi (yalnızca benim değil, pek çok bilgenin hükmünce) Platon'un Pythagoras ile birlikte daima kokusunu taşıdığı ilahi şeylerin, Aristoteles'in içine gömüldüğü dünyevi şeylerden üstün olduğu nispette Aristoteles'inkini aşar. Nitekim Platoncu ve Peripatetik öğreti uzmanı Proklos'un dediği gibi, Aristoteles, Theophrastos ve diğer Peripatetiklerle birlikte, evreni hareket ettiren formlara kadar kendi temaşalarının ışığını yakabilmiştir. Platon ise varlıklar arasında en üstün mertebeye sahip olandan, fersah fersah uzakta ve elbette çok daha şerefli olan ilkelerden başlar, bu yüzden onun katettiği yol daha yücedir.

Aristoteles başka pek çok kimseyi de kınar ki, onların sözleri derinlemesine incelenirse belki de bu azara layık görülmeyecektir.

Zira yazdığı her şeyi onlardan öğrenmiştir. Hakikatin zoruyla itiraf ettiği çürütmeler (elenchoi) müstesna, hiçbir şeyi kendisi icat etmemiştir. Diğer hususları ise eskilerden almış ve kendi tasımlama süreçlerine sokmuştur, öyle ki İkinci Analitikler'de bilginin kanıtlama yoluyla olduğunu, bunun da zatlar (quidditates) ve bizim için gizli olan şeylerin zati ayrımları vasıtasıyla gerçekleştiğini öğrettiğinde kendi kendini aldatmış gibidir.

Buradan kanıtlamanın ilkelerinin bilinmediği ve dolayısıyla oradan hiçbir yahut pek az kanıtlamanın elde edilebileceği anlaşılır.

Üstelik döngüsel kanıtlamayı mahkûm eder, yine de kanıtlamanın bizzat kendi tabiriyle, her şeye kendinde ve kendi gereğince ait olan şeylerden yapıldığını öğretir. Bu önermeler birbirine dönüştürülebilir ve karşılıklı olarak birbirini içerir. Sebeplerden yapılan kanıtlamada döngüsellik olmaz, derler.

Lakin az önce döngüsel kanıtlamanın bazen mümkün olduğunu söylediğine dikkat etsinler. Bunlar bir yana, eskilerden almadığı hiçbir öğretiyi öğretmediğine göre, ondan önce yazmış olan eskilerden ziyade neden ona inanılsın? Diyeceklerdir ki, biz Aristotelesçi tartıyı kabul ettik. Keşke bu, Hristiyan dininin ve hakikatin zararına yozlaştırılmış olmasaydı.

Yine de bazı küstah ve bu öğretide çömez kimseler hayâsızca şöyle demeye cüret ederler, "Sana Tekvin'i, Yeremya'yı yahut Yeşaya'yı değil, Aristoteles'i delil getiriyorum." Sanki Musa ve Peygamberler bilge ve ilim sahibi değillermiş gibi, oysa Musa Mısırlıların bütün hikmetiyle yetiştirilmiş, sonra Tanrı'nın vahyiyle bizzat Tanrı'nın ve doğanın derinliklerini temaşa etmeye yükseltilmiştir, o derinlikleri ne Aristoteles ne de onun en gayretli takipçileri asla tahayyül dahi edememiştir. Ve Peygamberler, ışıktan kaçanların ve karanlıkta kalanların göremediği ilahi nurla aydınlanarak sadece kehanette bulunmakla kalmamış, Tanrı'nın en gizli hazinelerinden ve aşağı âlemdeki şeylerden (kendi remizleri altında da olsa) pek çok hakikati aktarmışlardır. Bazı daha ılımlı olanlar ise şöyle der, "İlahi meselelerde peygamberlere ve kutsal kişilere hürmet ederiz, lakin doğa meselelerinde takip etmemiz gereken ölçü budur."

Fakat doğrusu şaşarım, en yüce ve ilahi şeyleri bildiklerini iddia edenlere, bu yücelere varmaya vesile olan aşağı tabiatlar nasıl kapalı kalmıştır? Mademki Tanrı her şeyin parladığı bir aynadır, o halde O'nda ışıldayan suretler bilinmeksizin O nasıl bilinmiştir? Şayet bu zihni âlem (archetypus) ile şu maddi âlem çarkı ve insan dünyası arasındaki irtibatı kavramış olsalardı, o numuneyi bilip de onda saklananları bilmediklerini düşünmezlerdi. Zira bunların her biri diğerinin timsalini ve suretini taşır, birinin bilgisinden diğerinin bilgisi kolayca hâsıl olur. Bu sebepledir ki hem ilahi vahiy hem de pek çok bilge, Hermes, Platon, Sokrates, Zerdüşt ve bizzat Aristoteles nefsin bilinmesini pek harikulade bir surette övmüşlerdir, zira bu bilgi vasıtasıyla Tanrı'ya ve Aristoteles'in bizzat aktardığı üzere, bu âlem makinesinin mükemmelliğinin idrakine pek kolay erişilir. Nitekim o vakitlerde, ilahi sırları alelade ve nasipsiz gözlerden gizlemek gayesiyle ilahi olanı ancak muammalar ve aşağı şeylerin örtüleri ardında fısıldayan o seslerin, ilahi ve insani şeyleri ve bunların birbirine uygunluğunu temaşa etmeleri zaruri idi. Lakin bir kimse örtüyü kaldırıp peygamberleri okursa, onların tabiatın ve Tanrı'nın sırlarına Aristoteles'ten çok daha iyi nüfuz ettiklerini açıkça görür. Göz görmüyorsa kabahat Güneş'te değildir. Nitekim Hieronymus der ki, "Çiçero'ya pek tutkun olduğum vakitler, elime bir peygamber metni alsam, kaba sözleri beni ürkütürdü, kabahatin ışıkta değil güneşte olduğunu sanırdım." Lakin terbiye edilip örtü kaldırılınca, peygamberlerde evvelce putperestlerde okumamış olduğu nice hakikatler gördü. Fakat biz arızi şeylere dönelim.

Gazzâli (Algazel) bu hususta daha sert bir delil getirir, zira bu âlem makinesinin cüzleri öyle bir tarzda tertip edilmiştir ki, hiçbir çelişki doğmaksızın başka türlü de yerleşebilirlerdi, bundan ötürü onlar zorunlu değil, imkân dairesindedir ve bir zorunlulukla değil, ilahi iradenin dilemesiyle tanzim olunmuşlardır. İbn Rüşd (Averroes) şöyle cevap verir, "Biz deriz ki, âlemin cüzleri başka türlü tanzim edilemezdi, zira âlem bir canlıdır." Aristoteles'inden bu kabil bir muhakeme tarzını ne kadar da inatla bellemişsin, zira kendi otoritenin bir ispatın başlangıç ilkesi olmasını istersin.

Üstelik şu hezeyanlar nereden çıkıyor? Rüya mı görürsün, yoksa cinnet mi getirirsin? Âlem bir canlı ise, duyulur mudur yoksa duyumsamaz mı? Duyudan yoksunsa, o halde canlı değildir.

Şayet duyumsarsa, görür mü, işitir mi, koklar mı, tadar mı, yer mi? Şayet yerse, sorarım sana, yiyeceğini ona kim hazırlar? Onu nereden tedarik eder, âlemin içinden mi, yoksa dışından mı? Şayet âlemin içinden ise, kendi kendini yer, şayet âlemin dışından ise, o halde başka bir âlem vardır. Üstelik kendi kendini yerken yok etmeyeceğinden de şüphe edilir. Fakat böylesine mühim bir meselede latifeyi bir yana bırakırsak, Platon, Aristoteles ve pek çok bilgenin hakikaten kani göründüğü üzere onun bir canlı olduğu kabul edilse bile, o şüphesiz hayvanlar cinsi altında toplanan bir canlı değildir, zira bu makinede bulunanlar, canlı mertebesine erişmeden evvel daha üstün bir taksimatla ayrılırlar. Lakin diyelim ki ona yalnızca bir kıyas ve bir nevi benzerlik cihetiyle canlı dendi, onun tertibatı neden başka türlü tanzim edilememiş olsun?

İnsan için, bazılarının rivayet ettiği gibi, alnında yalnızca tek bir gözün bulunması neden imkânsız olsun? Neden diğer canlılarda, timsahta gördüğümüz üzere, üst çene hareketli, alt çene sabit kılınamasındı? Neden diğer canlıların, deveninki gibi, çift dizleri olamasındı? İnsanın dört kolu ve yalnızca tek bir kulağı olsaydı bunda ne çelişki bulunurdu? Bunlar yüce idareci tarafından öyle ahenkle tanzim edilmiştir ki, bizzat o Sanatkâr'ın tayin ettiği türsel tabiatın mukadder şartı önceden varsayılmadıkça, hiçbir çelişki doğmaksızın başka türlü de tanzim olunabilirlerdi. Lakin biz âlemin canlılığına gelelim.

Deniz ve karanın, okyanusun Abila ve Calpe'nin daracık boğazından, kadim devirlerin Herkül Sütunları adını verdiği o dik burunlardan içeri girmesi hangi zorunlulukla tanzim olunmuştur? Oradan ansızın boylu boyunca ve engince yayılması, ardından Tyrrhen denilen Etrüsk denizine dökülmesi, kimi yerde Adriya körfezine doğru daralması, kimi yerde Suriye denizine doğru genişlemesi, kimi yerde de araya giren pek güzel adaların çokluğu sebebiyle takımada (archipelagus) denen Ege sularında dolanması ve oradan daracık boğazlarla sıkışarak Çanakkale Boğazı ve yayıldığı yerde Marmara Denizi olması, yeniden sıkıştığı yerde Trakya Boğazı adını alması ve tekrar taştığında, vahşi kabilelerin yumuşayan ahlakı sebebiyle, evvelce ahalisinin pek yabani tabiatından ötürü Axenus, yani gayrimisafirperver denirken, sonradan Pontus Euxinus, yani misafirperver deniz adını alması ve nihayet Maeotis bataklığına karıştığında Kimer Boğazı olarak anılması hangi zorunlulukladır? Nil'in Habeşler ve Araplar arasından Mısır'a ulaşarak ve Don (Tanais) nehrinin iki İskitya arasından akıp hemen hemen Maeotis'in ortasına dökülerek âlemin başlıca üç kıtasını birbirinden ayırması hangi zorunlulukladır? Yeryüzünün bir kısmının vadide çukurda kalması, bir kısmının ovalar boyunca yayılması, bir kısmının tepeler ve pek yüce dağlar halinde yükselmesi, ırmakların ebedi bir akışla ve sellerin kendi mevsimlerinde çağlaması hangi zorunlulukladır? Toprak parçalarının bazısının velut, bazısının kısır, bazısının kumlu, bazısının bataklık olması hangi zorunlulukladır? Yeryüzünün bütün çevresini, hiçbir çelişki olmaksızın düz, yumuşak ve killi tasavvur edemez miydik? İbn Rüşd'den daha bilge kimselerin teyit ettiği üzere, şayet Tanrı bizim tahayyül edemeyeceğimiz şeyleri dahi yapmaya kadirse, tahayyül ettiğimiz şeyleri vücuda getirmeye neden muktedir olmasın? Şayet bunu vücuda getirmeye muktedirse, o halde nesneler gördüğümüz tarzda zorunlulukla tanzim olunmuş değillerdir.

Tanrı'nın Tikelleri Bildiğine Dair. Bölüm XVIII

Şimdi sarsılmaz hakikat kalkanıyla donanmış olarak diğer meselelere geçebilmemiz için, tabiat felsefecilerine karşı kendi oklarını geri çevirmeliyiz. Onlar, mübarek Tanrı'nın yalnızca daha yüce ve tümel olan şeyleri gözettiğini, tikelleri ise ya hiçe saydığını ya da ikincil sebeplere terk ettiğini zannediyorlardı, sanki ilahi akıl bu kabil şeyleri temaşa etse küçülür ya da pek çirkin bir iş işlemiş olurdu. Aristoteles der ki, "Kimi şeyleri görmemek, görmekliğe kıyasla daha hayırlı ve daha asildir." Bunu tevil eden İbn Rüşd ise şöyle der, "Değersiz şeyleri bilmemek, bilmekten daha üstündür." Sorarım sana, bilinmemesi bilinmesinden daha hayırlı olan o değersiz şeyler nelerdir? Mevcut olmayan şeyler zaten bilinemez, mevcut olanlar ise şüphesiz iyidir, iyi iseler nasıl değersiz olurlar? Şayet bazı iyilerin dahi değersiz olduğunu iddia edersen, rica ederim, o değersiz iyiler nelerdir? Şayet Meleği anlıyorsan, felekleri neden anlamayasın? Felekleri anlıyorsan, insanı neden anlamayasın? İnsanı anlıyorsan, insanın mesken tuttuğu unsurları neden anlamayasın? Neden atları ve öküzleri, insana hizmet eden ve insanda bir surette mündemiç bulunan her şeyi anlamayasın? O'nun aklının sınırlarını nereye çizeceğiz? Göğün kubbesine mi, yoksa yeryüzüne, unsurlara, nebatata yahut canlılara mı? Nereye, sorarım sana? Çiçero'nun diliyle söylersem, Tanrı göğe ve bizim yeryüzü dediğimiz adaya ihtimam gösteriyorsa, onun ahalisine de, o adanın cüzleri olan Avrupa'ya, Asya'ya, Afrika'ya ve oralarda meskûn olanlara da ihtimam göstermez mi? Üstün kılmak için büyüklere ihtimam gösterir, zira ilahi bir esinti olmadıkça kimse büyük olamaz, ayakta tutmak için küçüklere de ihtimam gösterir, nitekim o Bilge'nin dediği gibi, küçüğü de büyüğü de O yaratmıştır.

Üstelik bizzat onlar O'nun bütün âlemin hükümdarı olduğunu itiraf ederken, idare bahşedilmedikten sonra hükümdarlıkta ne kıymet kalır? Her şeyi idare ediyorsa, yönettiği en aşağı şeyleri bilmemesi, onları bilmesinden nasıl daha hayırlı olabilir? Pek cüzi olsalar dahi, O'nu tabii, riyazi ve diğer ilimlerin cehaletine kim mahkûm etmiştir?

O'nun idrakinin vüsatini kim ölçmüştür, Aristoteles mi, yoksa İbn Rüşd mü? Aristoteles, Tanrı'nın ilmi hakkında derin bir zekâyla akıl yürüten Keldani ataların reyini över, fakat yine de Tanrı'nın her şeyi bildiği hususunda onlarla mutabık kalmaz. Bir bilgenin zihni, otların, usarelerin ve taşların mertebelerini, keyfiyetlerini ve en ufak kuvvetlerini dahi bilmekle alçalmaz, ey hayırlı adamlar. Semavi cisimlerin derecelerini, dakikalarını, saniyelerini, saliselerini ve dakikaların en ufak cüzlerini bilmekle de değersizleşmez. Süleyman, Lübnan sedirinden duvarda biten zufa otuna kadar bahsettiği, yük hayvanları, kuşlar, sürüngenler ve balıklar üzerine hüküm yürüttüğü için herkesin diliyle bir bilge olarak övülmüştür. Bundan ötürü onun aklı ve hikmeti değersizleşti mi?

Onu taklit ederek biri hayvanların, diğeri nebatatın tabiatı üzerine mütalaa yürüten Aristoteles ve Theophrastos değersizleştiler mi? Daha da eskilere gitmek istersek, bilgelikte en büyük olan Hermes, yıldızların, taşların ve otların benzersiz ahengini yazmamış mıdır? Kimilerine göre onun atası sayılan Asklepios, Apollon ile birlikte Tanrı kabul edilmiştir, zira insan bedenlerini iyileştirmek gayesiyle otların ve köklerin hassalarını ilk defa bilip onların sularını, yapraklarını ve tozlarını tatbik etmişlerdir. Sorarım size, hangileri daha bilgedir, o şeylerden habersiz olanlar mı, yoksa bu bilgi sayesinde böylesine büyük bir hürmetle bilgeler unvanını hak edenler mi? Fakat diyeceksin ki, "Onlar fertleri değil, nesnelerin türlerini ve tümel tabiatını temaşa ettikleri için bilgeydiler." Peki, nesnelerin türlerini, öğretildiği üzere tikellerden edinilen tecrübe vasıtasıyla araştırmadılar mı? Tek tek fertler olmaksızın türleri bilemezlerdi, mademki bizzat iddia ettikleri gibi, tümel denilen şey çokluktaki birlikten başka bir şey değildir. Bu bir olan, onların yaptığı gibi ya kendilerinden o birin soyutlandığı çokluk bilinmedikçe yahut bizzat kendilerinin kabul etmediği idelerdeki illetler vasıtasıyla kavranabilir mi? Türleri kavramak bilgeliğe aykırı düşmüyorsa, bütün türleri kavramak da elbette aykırı düşmeyecektir.

Demek ki hayvanları, balıkçıkları, kurtları, karıncaları ve bitkileri bilebilecek, lakin sorarım size, dünyanın gözeticisi olan insanı neden bilmeyecek, O insan ki, bir hükümdar gibi onu yönetecek, ihtiyaçlarını gözetip temin edecek, hükmünü verecek, eğer onun bütün muhtaçlıklarını, iyi ve kötü fiillerini bilmezse bunu nasıl yapacak, Zira Aristoteles’e yahut İbn Rüşd’e (Averroes) inanmaktan çok daha hayırlı olan Tanrı’nın hikmeti şöyle gürler, "Göklerdeki Babanız neye muhtaç olduğunuzu bilir." Peygamberane boru da şöyle ses verir, "Gizli yerde yaratıldığımda, kemiklerim senden gizli kalmadı, bedenimin henüz biçimlenmemiş halini gözlerin gördü ve hepsi senin kitabına yazıldı," ta ki iyilikler yahut kötülükler karşılığında hak ettikleri mükâfatları alsınlar. Onların pek muhkem bir dayanak sandıkları şu iddiayı da bir kenara bırakalım, güya o en yüce zihin bu aşağı mertebedeki şeyleri idrak edemezmiş, aksi takdirde onlardan müteessir olur yahut kendi yalınlığından düşüşe uğrarmış. Doğrusu hayret ederim, zira Aristoteles Tanrı’nın aklının (intellectus) yalın, yetkin ve kendinden olduğunu söylerken, onlar nasıl olur da en yüce Tanrı’nın bilgisini bizimkiyle bir tutarlar, O, dünyada bulunan her şeyi bizzat kendinden bilir. İbn Rüşd onun sözlerini yorumlarken, Tanrı’nın ilmi ile bizimki arasına bir fark koyar, zira bizim ilmimiz var olandan neşet eder, O’nun ilmi ise var olanın illetidir. Her ne kadar Hristiyanların serbestçe ikrar ettiği gibi açıkça "varlığın illetidir" demek istemese de, hakikatin zoruyla susamaz.

Nitekim daha evvel, bu barbarın barbarca konuşmayı mı tercih ettiğini, yoksa istemeden ikrar etmek zorunda kaldığı şeyi bilerek mi tốiettiğini anlayamadığım şu müphem sözlerle şöyle demişti, duyun rica ederim şu söz canavarlıklarını,

Hakikat şudur der, "İlki, her şeyi bildiğidir, ikincisi, yalnızca kendisini bilmesidir, zira bilinecek olanlar, onların varoluşunun illeti olan zatta mevcuttur."

Ve bu barbarı kendi barbarca diliyle takip edecek olursak, eğer şeylerdeki ilim, var olanların illeti ise, öyleyse bilerek var olanları illetlendirir. Ve eğer onları idrak ediyorsa, onların idraki O’nun zihninde değil midir, Öyleyse sen ve hocan neden idealarla (ideae) alay edersiniz, zira onlar başka bir şey değildir,

başkaca bir şey değildir, ancak her şeyi bilerek ve emrederek meydana getiren o ilk akıldaki şeylerin bilgileri ve ebedi numuneleridir. O, bilgiyi meydana getirdiği nesneden almaz, ondan hareket etmez, müteessir olmaz ve bilsin yahut kavrasın diye dilenmez, bizim aklımızın yaptığı gibi.

O en yüce akıl, bunca tikel şeyi temaşa etmekten acze de düşmez, İbn Rüşd’ün bunca ferdi biçimlendiren, sevk eden yahut aydınlatan o tekil aklı acze düşse daha evladır. Ey ahmaklık ve akılsızlık, kendi yarattığın aklı, her şeyi yaratmış olan Tanrı’dan daha muhkem mi sanırsın, Üstelik Tanrı, her şeyin sevilen ve arzulanan bir gaye gibi kendisine yöneldiği nihai amaç (finis) iken, bunlar kimin tarafından sevk edilir, "Doğa tarafından" derler.

Fakat nedir bu doğa, Bahsettikleri bu doğanın Tanrı tarafından mı yaratıldığını, yoksa Tanrı’nın eşi gibi O’nunla birlikte mi dünyayı meydana getirdiğini henüz kimseden öğrenemedim, zira "Tanrı ve doğa hiçbir şeyi boşuna yapmaz" derler, sanki bu dünyanın biçimini birlikte doğuruyorlarmış gibi. Ne hiçbir şey yapmayan, hiçbir şey düzenlemeyen madde (materia) yahut form (forma) böyle bir doğa olabilir, ne de şeylerin akli ilkeleri yahut mertebeleri, zira bu doğa dedikleri şeyle, Tanrı ile birlikte iş gören tümel bir şeyi kasteder gibidirler. Lakin bunun ne olduğunu asla izah etmediler. Yine de Tanrı’nın onunla birlikte iş gördüğünü ve her şeyi güzelce düzenlediğini ikrar ederler, başka bir yerde ise Tanrı’nın cezbeden bir gaye olmaktan gayrı bir şey yapmadığını eklerler. Eğer O’nunla birlikte iş gören bu ikincil illetler bahsi geçen doğa ise, onları kim düzenledi, Birlikte iş görmelerini kim buyurdu, "Doğa," derler, "hareket ve sükûnun ilkesidir."

Fakat bir fail tarafından hareketin bizatihi kendisine zerk edilmiş olan bir temayülden gayrı bu hareket ve durma ilkesi nedir, İster istemez, kendi öğrettikleri üzere, bütün hareketin ve nizamın kendisinden sadır olduğu tek bir şeyde birleşmek mecburiyetindedirler.

Eğer peripatetiklere kendimi pervasızca parçalatma korkusu taşımasaydım, tümellerin kendisi için malum olduğunu söyledikleri bu doğanın ne olduğunu sual ederdim, Doğadan bize ve bizden doğaya doğru bu karşılıklı gidiş geliş nedir, Bu top oyununda bize kim cevap verecek, Neticeleri kendisi vasıtasıyla bildiğimiz ilkeleri bize temin eden bu doğa yine nedir, Acaba faal olan genel bir şey midir, Yoksa tabiattan mürekkep bir şey midir, Yahut onların bizzat nizamı mıdır, Akıl sahibi bir şey midir, yoksa nihayetinde bir taş, gökyüzü yahut bu kabil histen mahrum bir şey midir, Şayet hissetmiyor ve idrak etmiyorsa, ilkeler ona nasıl malum olur, Yok eğer akli ise, bu doğa nedir, Biz miyiz, akıllar mıdır, yoksa Tanrı’nın kendisi midir, Şayet biz isek, nasıl olur da aynı şeyler evvelemirde bize malum olur ve biz bu ilkeleri nereden ediniriz, Eğer bu doğa akıllar ise, hareket ettirirken hareket etmedikleri için, bizzat kendilerinin öğrettiği gibi, nasıl olur da tabii ve fiziki temaşanın haricinde kalırlar, Ve bu ilkelerin ayrık yahut birleşik akıllara malum olduğunu neden söylemezler, Şayet bu doğa Tanrı ise, "Tanrı ve doğa" dediklerinde neden onu Tanrı’dan ayrı bir şeymiş gibi zikrederler, Yoksa bu doğa evrenin haricindeki bir akıl mıdır, yahut beşinci veya altıncı bir cevher (essentia) midir, İbn Rüşdçüler belki şöyle diyecektir, "Doğa, bütün bunları idrak eden tek, yetkin bir akıldır." Fakat bu akıl, her ne ise o olan şeyde, hareket ve sükûnun nasıl ilkesi olacaktır, Öyleyse bu akıl hayvanlarda, pirelerde, sineklerde, en ufak otta ve unsurlarda da bulunacak,

onları kendi hareketleriyle sevk edecektir. Demek ki bu tek akıl yalnızca insanlarda değil, bütün şeylerde bulunacaktır, öyleyse neden her şeyi idrak etmesin, Şunları söylerken bahsettiğiniz o mübarek doğa bu değil midir, "O, zaruri olanlarda eksik kalmaz ve hiçbir şeyi boşuna yapmaz." Zira her şeyi en güzel şekilde tanzim ettiğinden, ne bir uzvu, ne göğü, ne pek değersiz bir toz zerresini ne de fuzuli bir hareketi kabul eder. Fakat bütün bunları düzenleyen, Tanrı olduğunu ikrar ettiğimiz zattan başkası mıdır, Öyleyse doğadan bahsederken neden Tanrı’nın bizzat kendisinden ayrı bir şeyi ima edersiniz, Belki de kafirane şekilde inkâr ettiğiniz üzere, Tanrı’nın dünyayı yarattığını itiraf etmeyesiniz diye, yine de sanki doğa olmadan hiçbir şeyi vücuda getiremezmiş gibi, Tanrı’nın dünyayı doğayla birlikte yaptığını kabul ettiniz. Zira en yetkin olan Tanrı’nın noksan kaldığı hususları tamamlasın diye bu doğanın vazifesi nedir, Yine sorarım, bu doğa kendiliğinden mi yoksa Tanrı tarafından mı meydana getirilmiştir, Şayet kendiliğinden ise, bu durumda kendiliğinden var olan iki şey, iki ilk illet ve nihayetinde iki Tanrı kabul edilmelidir. Şayet Tanrı tarafından meydana getirilmişse, Tanrı bu tümel doğanın yaratıcısı olacaktır, peki tikel olanların neden olmasın, zira her şey bunlardan ibarettir.

Diyecekler ki, "Tikellerde, tikel illet tümel illetle birlikte bulunur." Eğer ilk illet de bulunuyor ve birlikte iş görüyorsa, yaptığını idrak etmez mi, Yoksa aşağı mertebedeki illetlerden daha sefil bir durumda mıdır, Şayet birlikte iş gördüğü o tikelleri idrak ediyorsa, O’nun tikelleri idrak etmediğini söylemeniz pek ahmakçadır.

Her şeyin arzuladığı o gayeyi tasvir ederken de aynı derecede ihtilaf ettikleri hakkında. Bölüm V. Bizimkilerin ahengi, onların ise uyumsuzluğu nereden aldıkları. Bölüm VI. İlahi ve dünyevi sazın derinliklerinde hangi muallimlerin ahenkle tınladığı. Bölüm VII. Eskilerin öğrettikleri dogmaları neden mecazlar ardına gizlemeye gayret ettikleri. Neden altı sayısının eklendiği ve yedinci günün istirahat günü kılındığı.

İkinci Cilt, Dünyanın Bilgelerinin Kendi Dogmalarında Ne Büyük Bir Uyumsuzlukla Ahenksiz Bulundukları Hakkında, Birinci Bölüm

Dünyanın bilgeleri denen kimseler, bu dünyevi sazı öylesine büyük bir niza, perişanlık ve kargaşayla çalarlar ki, hane halkları ne öğretide, ne ahlakta, ne dinde ne de uğruna her işi gördükleri nihai gayede uyuşabilir. Ve öyle dehşetli bir gürültüyle şamataya boğulurlar ki, hiçbir kulak onların hepsini bir arada işitip de katlanamaz, zira aralarında hiçbir ahenk kalmamıştır,

ki müzisyenlerin tarifine göre bu, tellerin yahut seslerin, hiçbir kulak tırmalayıcı pürüz olmaksızın tam nağmeler halinde birleşmesidir. Oysa aynı ocakta yetişip aynı muallimden ders alanlar bile bütünüyle uyumsuzdur, Sokrates’in talebeleri Aristippos ve Ariston öylesine derin bir ihtilafa düştüler ki, biri nihai gayemizi hazza, diğeri ise erdemlere yerleştirdi.

Aristoteles’in takipçileri İskender (Alexander) ve İbn Rüşd, onun öğretisini parçalayarak bilhassa nefis bahsinde iki ayrı yola saptılar, zira biri nefsin ölümlü olduğunu, diğeri ise herkeste tek bir aklın bulunduğunu ileri sürer, onlar yalnızca kendi aralarında değil, hakikatle de çatışırlar. Platon’un yirmi yılı aşkın bir süre dinleyicisi olan Aristoteles ise hocasının öğretisinden ve ahlakından öylesine koptu ki, onu suçlayıp asılsız iftiralarla lekeledi. Sarazen Gazzali bütün filozoflara karşı ayaklanır, Arap İbn Rüşd ise ona saldırmaya yeltenir, lakin bir yılan gibi kendi gayreti içinde kıvranıp kalır.

Epikürosçu Lucretius hem mektep arkadaşlarından hem de kendisinden farklı düşünür, kah Tanrı’nın fanilerle bir arada olduğunu söyler, kah bunu inkâr eder ve daha pek çok hususta aşikâr bir uyumsuzluk sergiler. Pythagorasçılar ise ruh göçü (reincarnatio) hususunda bütünüyle ahenksiz pek çok fırkaya ayrılırlar. Brahman Iarkhas ve Tyana’lı Apollonios insanların hayvanlara dönüştüğünü iddia ettiler. Birinin kurda dönüştüğü o pek meşhur başkalaşımlar da buradan neşet etmiştir.

Kimi bir kadını Philomela’ya dönüştürdü, Iamblikhos bir başkasını defne ağacına çevirdi ve bu türden başka başkalaşımlar nakletti. Lakin Iamblikhos ve Porphyrios, ruhun bir kez raptolduğu kendi merkezinden sökülüp atılamayacağını kabul ederek, bu türden hayvan bedenlerine göçüşleri (metempsychosis) bütünüyle reddettiler. Proklos, Hermias ve Syrianos da ruhun hayvan bedenlerine geçmesini ve orada hapsedilmesini dehşet verici buldular. En soylu Pisagorculardan olan Lokrisli Timaios ise, bu dönüşümlerin insanlara korku salmak maksadıyla uydurulduğunu iddia etti. Miletoslu Thales, her şeyin ilkesinin (principium) su olduğunu düşündü, lakin onun talebesi Anaximandros şeylerin ilkelerinin sonsuz olduğunu ekledi. Onun da talebesi olan Anaximenes ise bütün sebeplerin kaynağı olarak sonsuz havayı gösterdi.

Onun talebeleri olan Anaxagoras ve Diogenes ise farklı görüşler benimsediler, zira ilki, benzer olmayan parçacıklardan örülü sonsuz maddenin her şeyin cinsinin ve tohumunun kendi tabiatına göre ilkesi olduğuna kaniydi. Diğeri ise havanın, lakin ilahi akıldan pay almış bir havanın, her şeyin maddesi olduğunu zannetti. Dünyanın felsefecilerinin kulakları tırmalayan korkunç bir gürültüyle nasıl ihtilafa düştüğünü göstermek adına bütün bunları yeniden ele almam gerekirse, fazlasıyla uzun sürecektir. Bu hal başlarına geldi, zira hepsinin onda uzlaşması icap eden o Bir olandan saptılar, her biri kendi kurgularının peşine düşüp farklı yollara dağıldı. İşte bu yüzden öğretileri, her şeyin var olmasını ve ahenkle birleşmesini sağlayan o zat olmaksızın temellendirildiği için darmadağın oldu. Nitekim Boethius’un dediği gibi, her şey ancak bir tek sayı olduğu için vardır ve en zıt sesler dahi sırf aynı sayı ve oranda birleştikleri için ahenk içinde tınlar. Zira mûsikî erbabının öğrettiği üzere ünsiyet (consonantia), benzer ve benzemez seslerin tek bir ahenkte birleşmesidir. Tıpkı ilahi Platon’un, tanrısal nefesle dolup taşan Plotinos’uyla birlikte zihni yücelttiği, yahut Pythagoras ile birlikte Tanrı’nın ve tabiatın kutsal sırlarını sayılara ve muammalara bürüdüğü, yahut Ammonios’un tatlılığıyla hakikati zihne denk kıldığı vakit farklı sesler çıkarsa da uyumsuz olmaması gibi,

Yahut Sokrates ile nükte dolu fesahatiyle zihni dinlendirmesi, yahut Herakleitos ile keskin ve kapalı bir dille dinleyenlerin zihnini harekete geçirip alevlendirmesi, yahut Karneades ile dehasi ve pek süratli belagatiyle insanı hayrete düşürmesi gibi. Başkaları da türlü adımlarla öne çıksın.

Aristoteles nizamıyla zihni tazeler, lakin eksik sözleriyle veya müphem ifadeleriyle zihni karmaşa içinde bırakır. Simplikios söz bolluğuyla konuyu pek güzel açar. Porphyrios öğretilerinin çeşitliliğiyle avare zihinleri doyurur. Themistios veciz üslubuyla dinleyenleri sevinçli ve dikkatli kılar. Aphrodisiaslı Aleksandros felsefenin özünü büyük bir sebatla damıtır. Proklos Attika zarafetiyle coşar. Sarazenlere, Araplara, Mısırlılara, Farslara ve Baktriyalılara dönecek olursam, Sarazen Gazzali, layık olduğu takva ile donanmış olarak, felsefenin alışılagelmiş sınırlarını korkusuzca aşar. İbn Bâce (Avempace) ve Fârâbî (Alpharabius) gibi Arap bilgeleri ise adımlarını vakar ile sağlamlaştırırlar.

İbn Rüşd (Averroes) ilk bakışta sarsılmaz görünür, lakin pek çok hekîmin hükmüyle bütün içsel bağları çözülür, öyle ki ne ilahi ahenge ne de dünyevi düzene dair küçücük bir ahenk sunabilir. Mısırlı (yahut avamın dediği gibi) veya Medyenli (başkalarının kabul ettiği gibi) Hermes Trismegistus, zihniyle birleşmiş olarak daima ilahi kokular saçar ve beşeri mülahazaları aşar. Iamblikhos, sayıların ve sırların zikriyle Pythagoras ve Mısır gizemlerini ortaya koymaya çalışır. Zerdüşt, Orpheus ve Persli Kharondas tabiatın gizemlerine nüfuz ederek dünyayı kendi büyüleriyle evlendirmek üzere düğün ilahisi kabilinden kasideler terennüm ederler. İbrani ve Keldani bilgeleri ise ilahi vahiylerle teçhiz edilmiş olarak, bu dünyanın arketipsel ve insani alemle olan daha mükemmel evliliğini daima terennüm ederler. Onlardan birine bağlanıp kendi ezgilerini ve kendi makamlarını (tonus) inşa eden pek çok ardılı saymıyorum bile, bunlar farklı çalgılarla da olsa, aynı ölçülerle tınladıkları müddetçe kendi paylarına düşen ahengi meydana getirirler. Ne vakit ki gereken ölçülerden ve bütün ahengin kaynağı olan o birlikten uzaklaşırlarsa, tıpkı düzeni bozan ve falso veren teller gibi her türlü ahenkli topluluktan bütünüyle sökülüp atılmalıdırlar.

Hakiki Yazarların Birliği Üzerine. Bölüm II.

Buna mukabil, her şeyin yaratıcısı ve hakiki hikmetin bütün sularının kaynadığı pınar olan tek bir Tanrı’yı ikrar edenler, hepsi bir ağızdan tınlarlar, İbraniler, Grekler ve Latinler en yüce ahenk içinde aynı Tanrı’yı överler ve şaşılacak bir birlik ile bu evin temellerini atarlar. Musa, Eyyub, Davud, Süleyman ve İncilleri yazan bütün peygamberler, Pavlus ve elçiler meclisiyle birlikte, Tanrı’nın meclisinde en tatlı ahengi meydana getiren yüce akıllarla yarışırlar, farklı seslerle fakat aynı seda ile söylerler, zira birbirine benzemeyen sesler uyumsuzluk değil, tek bir şeyde buluştukları müddetçe ahenk (concentus) hasıl ederler. Zira bir lirin bütün telleri ya pes ya da tiz ses verseydi, nasıl bir ahenk doğardı? Yahut mûsikînin temellerine değinecek olursak, hypate, parhypate, likhanos, mese, paramese ve çalgıların mûsikîşinaslarca böyle adlandırılan diğer bütün telleri, Satürn’ü temsil eden en pes ses olan hypate sesini çıkarsalardı ne olurdu? Yahut bütün gezegenler en üstün ağırlıkla yürüse veya hepsi Ay’ın süratiyle koşsaydı, gezegenlerin ahengi nerede kalırdı? Eğer bedenin bütün uzuvları sadece göz veya kulak olsaydı, o bedenin güzelliği nerede kalırdı? Nitekim Meşşâîlerin (Peripatetici) öğrettiği gibi beden güzelliği birbiriyle uyumlu farklı uzuvlardan nasıl doğuyorsa, beşli (diapente), sekizli (diapason), dörtlü (diatessaron) veya diyatonik ahenk de muhtelif seslerden öyle doğar, bu ahenk seslerin çokluğunda değil, o muhtelif seslerden doğan ahenkli sedada temellenir. O halde ilahi lirde şu sesleri çıkaranlar bir ahenksizlik yaratmazlar, Yuhanna ve Augustinus o harikulade, tiz sesli seraphim meleklerine yükselseler, Ambrosius ve Matta tahtlar (throni) arasında ağırbaşlı hükümleri dile getirseler, Luka ve

Gegorius kerubimlerin tatlılığıyla ferahlatsalar, Hieronymus ile Markos, güçlerin ve faziletlerin sedasıyla sapkınların uyumsuz esintilerini bastırsalar, ne çıkar? Yahut Süleyman ve Bernardus, gelin ile güveyin düğün kasidelerini Cebrail ile birlikte terennüm etseler ne çıkar? Greklere gelince, Basileios Hezekiel ile birlikte ilahi olanı daima yüce zihinlerle dile getirir. Nazianzlı Gregorios Yeremya ile birlikte kederli damadın ve gelinin acılarını trajik bir sesle paylaşır ve onların düğünlerine davet edilenlerin felaketlerine ağlar. İşaya ve kendisine Hrisostomos tesmiye edilen Yuhanna başmeleklerle birlikte hayranlık uyandırıcı bir fesahatle tınlar. Daniel ve o Şamlı Yuhanna Tanrı’nın sırlarını daha berrak bir sesle şerh ederler, fakat biri bu dünyadaki ve hanedeki tesirleri, diğeri ise bu aşağı şeylerin kendisinden aktığı o göksel pınarı tasvir eder. Bu ilahi çalgıda onlara eşlik eden diğer halefler de ahenk içindedir, Scotus ve Francesco, derin sedalı Augustinus’a cevap verirler, lakin biri daha sert bir hareketle daha ağır ve kuvvetli bir seda çıkarırken, diğeri daha süratli bir akışla

yankılanır. Albertus derin düşüncesiyle ve her iki tabiatın sırlarını usta bir tahkikle araştırmasıyla Ambrosius ile yarışır, melek yüzlü Thomas sözü, doktrini ve tarif edilmez tatlılığıyla Bernardus’u, genişliğiyle ise Augustinus’u takip eder. Bonaventura, Gregorios ile birlikte bilgiden ziyade takvaya dayalı bir ahenkle terennüm eder. Aegidius ve Petrus Aureolus, Hieronymus ile birlikte Roma’ya has bir fesahat kokusu yayarlar, Gandavumlu Henricus ise öğretisinin yüceliğiyle Origenes ile birlikte yükselmiş zihinleri besler. Diğer peygamberleri ve pek çok eski bilgini saymıyorum bile, onlar göksel makamlardan o yüce zihinlerle öyle harika bir uyum içinde tınlarlar ki, kimisi en yüksek perdeden kimisi aşağıdan ses vererek birleşir, tıpkı mûsikî sanatının farklı türleri gibi. Dünyanın felsefecileri ve bilgeleri addedilen kimseler ise, ne ses ne de öğreti bakımından farklı cinsten hayvanlardan daha fazla uyuşurlar. Onların kimi böğürerek, kimi kişneyerek, kimi meleyerek, kimi havlayarak yahut anırarak öyle büyük bir kakofoni çıkarırlar ki, onları tek bir ahlaka ve makama sevk edebilecek olan aynı ruhla dolmadıkları müddetçe, aralarında bir uzlaşma görmek imkansız gibidir. Zira Firmianus’un dediği gibi, bu uyumsuzluk başlarına gelir, çünkü zikrettiğimiz üzere, bütün hakikatlerin yegane muallimi ve ahengin bahşedicisi olan o zatı terk etmişlerdir, Tanrı’nın saklı tutulmasını açığa çıkarılmasından daha çok murad ettiği şeyleri kendi güçleriyle araştırmaya cüret etmişlerdir, ne elle tutulabilen ne de duyularla kavranabilen, bizden pek uzaktaki göksel ve yerel şeylerin tabiatını anlamaya kalkışmışlardır,

Ve yine de bütün bunların illetleri hakkında öyle münakaşa ederler ki, öne sürdükleri şeylerin ispatlanmış ve malum görünmesini isterler. Bu sebeple sadece kendileri hataya düşmekle kalmamış, kendilerine bağlanan pek çok kimseyi de körcesine o karanlık ve delalet çukuruna sürüklemişlerdir ve ne acıdır ki her geçen gün daha nicelerini de sürüklemektedirler.

Dünya Bilgelerinin Ne Kadar Büyük Bir Uyumsuzluğun Temellerini Attığı Üzerine. Bölüm III.

Söylediğimiz hakikatleri pekiştirmek adına, onların temellerinden bazılarını da ortaya koyalım, lakin az sayıda zikredelim ki, onların bitmek bilmez uyumsuzlukları okuyucuları bezdirip öfkelendirmesin ve başkalarının koca ciltleri doldurduğu şeyleri bir araya yığmış gibi görünmeyelim. Öncelikle

Leukippos, Demokritos ve Diodoros’un hezeyanlarını bir kenara bırakalım, zira onlar kimi düz, kimi pürüzlü, kimi yuvarlak, kimi köşeli, kimi çatılı, kimi kancalı birtakım zerrelerin (corpuscula) bulunduğuna ve bunlardan hiçbir tabiatın zorlaması olmaksızın, sırf tesadüfi bir birleşmeyle göğün ve yerin meydana geldiğine kani olmuşlardı. Apollon’un şahitliğiyle bilge ilan edilen Miletoslu Thales, canlıların bütün uzuvlarının su ile beslendiğini gördüğünden, suyun her şeyin ilkesi olduğunu düşünmüştü, bu su adeta merkezde yer alır, tıpkı canlıların bedeninin merkezindeki sulu mizacın bütün uzuvlara gıda sağlaması gibi. Kadim insanlar bu suya Kheti derlerdi ve bu bir bataklıktı, onun kudretini dişil sayarlardı, tıpkı Neptün’ün eril kudreti gibi, bu su hareketsiz durarak o derinlikte bütün yıldızların kavuşumunu kabul ederdi.

Epikurosçu Anaximenes ile azatlı Diogenes tek bir ilkede (principium) uzlaşmaktaydılar, fakat bunu sudan önce gelen, solunmanın vasıtası olan ve kendisiyle büyümenin kabul edildiği hava olarak görmekteydiler, zira İbraniler nezdinde soluk ile havanın aynı adla anıldığı söylenir. Metapontumlu Hipparkhos ile Ephesoslu Herakleitos ise bu tek ilkenin ateş olduğunu söylemekteydiler, çünkü o bütün cisimlerin en latifidir ve her şey onun yoğunlaşmasıyla meydana gelmiştir.

Varlıklara ışık saçan o nur, her şeyi harekete geçirip hepsiyle karışarak aşağı iner, öyle ki araya giren çekişme ve dostluk sayesinde her şey ondan doğar. İtalya'dan Meton'un oğlu Empedokles ise yanılgıya düşmemek adına bu tek ilkenin dört unsurun tamamı olduğunu öğretti. Şairler de onun izinden giderek göksel olanı Jüpiter, yersel olanı Plüton, havadar olanı ulu Juno, gözyaşlarıyla insanların akarsularını besleyen Nestis'i ise su ilkesi kıldılar. Empedokles maddelerin kaba olduğunu, biçim ve suretlerin ise latif olduğunu ileri sürer.

Klazomenaili Anaksagoras bütün türdeş cisimleri ve sürekli bölünmeye tabi olan benzer parçaları kabul etmekteydi, bunların bir araya toplanıp yoğunlaşmasını da maddi ilke saymaktaydı.

Pythagoras ise daha yükseklere çıkarak sayıları ve onların taşıyıcısı olan, yani uyum, ahenk ve irtibat dedikleri uygun oranları ilke kabul etti, tüccarların kullandığı sayıları değil, biçimsel yahut doğal sayıları kastetti. Sayılar vasıtasıyla felsefe ve ilahiyat yapmayı öğrenenler nezdinde bunların bilgisi aranmalıdır. Krotonlu Alkmaion da Pythagoras'ı takip ederek fail ilkeyi bir kabul etti, iki yahut belirsiz ikiliği ise maddi, edilgen ve her çokluğun başlangıcı saydı.

Miletoslu Anaksimandros ise daha da ileri giderek sonsuzluğu, yani sınırsız maddeyi maddi ilke kabul etti. Kendi doğası gereği nitelikten, nicelikten ve biçimden yoksun olduğundan, bunun kesintisiz oluşun tözü olduğunu düşündü, öyle ki sonsuz dünyalar doğsun ve sonsuzluğa geri dönsün. Neokles'in oğlu Atinalı Epikuros, felsefe yaparken Demokritos'un izinden giderek şeylerin ilkelerinin cisimsel, katı, yaratılmamış, akılla kavranan, ebedi, ne bozulabilen ne de herhangi bir şekilde ufalanıp değişebilen varlıklar olduğunu söyledi. Bu ilkelere, hocalarının kendilerine atfettiği biçim ve büyüklüğün yanı sıra ağırlığı da ekledi. Sophroniskos'un oğlu Sokrates ile Ariston'un oğlu Platon ise Atinalı olup üç ilke vazettiler, Tanrı, madde ve İdea.

Nikomakhos'un oğlu Stageirialı Aristoteles ilkelerin tamlık (entelekheia) yahut biçim, madde ve yoksunluk olduğunu ileri sürdü, başka yerde öğrettiğinin aksine, yoksunluğu ilkeler arasına dahil etti, zira müşterek adlı şeylerin sayılmaması gerekirdi. Mnasias'ın oğlu Kitionlu Zenon ilkeleri Tanrı ve madde olarak koydu, ilki etken, ikincisi edilgen olup dört unsur da aracıdır. Sicilyalı Diodoros ise geçmişe giderek dünyanın bu yaratılışını tasvir etmek istedi, fakat kendi gayesi etrafında çokça dolandıktan sonra okuyucuları aydınlatmaktan ziyade onların zihnini karıştırdı. Burada maddeyi edilgen bir ilke kılanların hiçbirinden, onun mübarek Tanrı tarafından mı yapıldığını, yoksa bütün biçimlerin güzelliğinden yoksun ve her suretten mahrum o çirkin şeyin dünyayı onunla birlikte mi kurduğunu, yahut şairlerin düşlediği gibi tanrıların Demogorgon'unun eşi mi olduğunu, yoksa Pallas gibi Jüpiter'in beyninden mi fırlatıldığını öğrenemeyişimize hayret etmekteyim. Zihin, her türlü erdemden ve biçimden yoksun bir tabiatı onun yapıcısı olmaksızın tefekkür ederken huzur bulamaz. O yapıcının kim olduğunu ise onlardan hiçbiri söylememiştir.

Filozoflar Ruhun Doğası Hususunda da İhtilaf İçindedir, Bölüm IIII

Ruhun tanımı, doğası ve kökeni hususunda daha da fazla ayrılığa düştüler.

Buna şaşmamak gerekir, zira Aristoteles onun bilgisinin bütünüyle en güç meselelerden olduğunu teyit eder, Lucretius da buna katılarak söyler,

Pek çokları bilmez ruhun tabiatını.

Miletoslu Anaksimandros, ısınan topraktan küçük cisimlerin, balıkların yahut balığa benzer canlıların doğduğunu ve insanın ergenliğe kadar bunların içinde gelişip sonra kendini besleyebilecek hale geldiğini söyledi. Thales onun topraktan kaynayan bir çamur gibi olduğunu ve insanın bundan türediğini düşündü. Pythagorasçılar ve diğerleri onun havadaki zerreler olduğunu, kimileri ise bu zerreleri hareket ettiren şey olduğunu savundu. Dikaiarkhos ruhun kendi kendini hareket ettiren bir cisim olduğunu ileri sürdü. Anaximenes hava olduğunu, Ksenophanes toprak ve sudan ibaret olduğunu söyledi. Parmenides ve Boetes toprak ve ateşten, Epikuros ise ateş, hava ve atomların benzerliğinden hasıl olan soluğun karışımından meydana geldiğini savundu. Bu sebeple biri hareket edince bütün soluk da sarsılır, tıpkı karın beyazlığı duyulduğunda insanın soğuğu da hatırlaması gibi. Yahut bir kimse ekşi bir şey yediğinde dişlerin kamaşması, bir başkası esnediğinde esnemenin bulaşması gibi. Bu hususta en eski Moritanyalıları ve Arapları takip etti. Onlar bu soluğun ruha girdiğini kabul eder, fakat dışarı çıkışını asla kabul etmezler, onun hiçe karıştığını söylerler, nitekim kendi ilahiyatlarında da bu böyledir. Kinik Diogenes, Anaximenes ile birlikte ruhun hava olduğuna inandı. Empedokles onun daha fazla unsurdan olduğunu, Auedacithis daha fazla unsurdan, sevgiden ve zaferden meydana geldiğini söyledi. Düşünür Anaksagoras onun hiçbir edilgiyi kabul etmeyen edilgisiz bir varlık olduğunu savundu. Thebaili Krates bir ruhun bulunmadığını, cisimlerin kendi doğaları gereği hareket ettiğini söyledi. Demokritos ile çalışma arkadaşı Leukippos ise ruhun sıcaklık yahut ateşli yuvarlak bir biçim, yahut sonsuz atomlardan müteşekkil ve öyle hızlı bir harekete sahip bir soluk olduğunu, bu sayede bütün bedenin onunla canlı kılındığını söylediler. Kritias yüreğin dökülen kanı olduğunu ileri sürdü, Maro da buna öykünerek söyler,

Nice hayat aktı kanla birlikte.

Koisli Hippokrates bedene yayılan latif bir soluk olduğunu söyledi. Asklepiades beş duyunun icrasıyla uyumlu bir beden hali olduğunu ileri sürdü. Stoacıların önderi Zenon ilahi ateşin desteğinden, yani takdirden doğduğunu savundu. Bergamalı Galenos mizaçların birleşimi olduğunu söyledi. Hipparkhos ateşin kudreti olduğunu savundu, şairin dediği gibi,

Ateşten bir güçtür onlarınki ve semavi bir kökene sahiptir.

Ephesoslu Herakleitos yıldızsal bir cevherin kıvılcımı olduğunu, Pontuslu Herakleides ışık olduğunu, Peripatetik Kritolaos beşinci özden doğduğunu, Poseidonios İdea olduğunu söyledi. Khrysippos ruhun soluk olduğunu ileri sürdü, çünkü hem soluk alır hem yaşarız, solukla nefes alır ve ruhla yaşarız. Mısırlılar bütün cisimlere nüfuz eden bir güç olduğunu savundu. Keldaniler dışarıdan gelen her şeyi kabul eden, belirli bir biçimi olmayan bir kuvvet olduğunu söyledi. Aristoteles eskilerin ruh hakkında söyledikleri pek çok şeyi değerlendirdikten sonra, onun bilkuvve hayata sahip olan doğal ve organik bir bedenin yetkinliği, yahut anlama, hissetme ve her türlü hareketin ilkesi olduğuna hükmetti. Kanaatimce burada ruhun özünü yahut kökenini açıklığa kavuşturmaktan ziyade onun etkisini ortaya koymuştur, tıpkı bir kimsenin başrahibin yahut imparatorun ne olduğunu belirlemek isterken, onun orduları sevk eden, atını süren veya krallıkta hüküm süren kişi olduğunu söylemesi gibi. Onun doğası ve süresi hakkında ise meseleyi öylesine belirsizleştirip çetrefil hale getirdi ki, şimdiye dek onun ne bildiğini açıkça ayırt edebilen olmamıştır. Buradan hareketle onun en önemli takipçileri olan İskender ile İbn Rüşd iki ayrı yola saptılar. Her ikisi de her türlü dindarlıktan ve hakikatten uzaklaştığı için bu durum zaten aşikardır. Pythagoras ruhun insanlarda ikamet eden, biçimlerle dolu, fakat cismani maddenin içinde boğulmuş ve engellenmiş ilahi bir soy olduğunu düşündü, öyle ki Lethe nehrini, yani unutuluşu içmiş gibi görünür. Lokrisli Timaios, Platon ve diğer Akademialılar da bunu benimsediler. Bu ruhun özünü ve doğasını ilahi sırlar gibi gizlemeye gayret ettiler, öyle ki belki kendilerinin de tam olarak anlamadığı şeyleri açıkça ortaya koymadılar. Nitekim Platon Yasalar'ın onuncu kitabında buna tanıklık eder, onun ne tür ve nasıl bir şey olduğunu neredeyse bilmediğini gösterir gibidir. Yine de onun hakkında bir şey aktardılarsa bunu kendilerince daha iyi bilinen sayılar yoluyla yapmışlardır. Sayıların doğasını, sözlü sayıdan biçimsel sayıya, oradan akli sayıya ve nihayet ilahi sayıya nasıl yükselindiğini kavramayanlar, ya yolu bütünüyle şaşırırlar ya da Pythagoras ve Platon'un adımlarını takip edemeyerek dolambaçlı yollara saparlar. Anaksimandros ruhun bir sayı olduğunu söyledi, Aristoksenos ise kendi kendini hareket ettiren bir sayı olduğunu savundu.

Diğerleri onun bölünemez olan birlikten ve bölünebilir olan ikilikten meydana geldiğini düşündüler. Onun nokta ile mesafe arasındaki terkip olduğunu söyleyenler oldu, birini bölünebilir, diğerini bölünemez kabul ettiler. Plutarhos ile Attikos onun akıldışı kısmının bölünebilir, ilahi kısmının ise bölünemez olduğunu ve bir sudurdan meydana geldiğini söylediler. Ayrıca ruhun özü itibarıyla yaratılmamış, biçimi itibarıyla ise yaratılmış olduğunu eklediler. Plotinos daha ziyade fiziksel bir üslupla konuşarak onu akıl ile duyu arasına yerleştirdi, ilki bölünemez, ikincisi ise bedenler boyunca bölünebilirdir. Asineus ve Theodoros daha da yükseğe çıktılar, Porphyrios'un tanıklığına göre görüşlerinin kaynağını [okunamadı] alarak kendi ruhlarından önce iki akıl kabul ettiler, biri tümel kavramların ideasını içinde barındırır, diğeri ise tikellerinkini, ruh ise bunların ortasındadır. Proklos onun tek ve çok, bölünemez ve taşıyıcılarının sayısınca çoğalmış olduğunu söyledi. O da Platon'un bu konudaki fikrini açıklamadı, nitekim hocası da Dionysios'a yazarken bu tür kutsal şeylerin halka açılmaması gerektiğini söylemişti. Ruhun nereye yerleştiği hususunda da bu dünyanın bilgeleri bir uzlaşmaya varamamışlardır. Hippokrates ruhun hakim kısmının başta bulunduğunu iddia eder. Epikuros ise buna karşı çıkar, zira birçok hayvanın başı kesildikten sonra bile sanki hiçbir zarar görmemiş gibi bir süre yaşadığını belirtir, arılar ve sinekler buna örnektir. Empedokles ruhun başlıca gücünü yüreğe yerleştirir. Fakat Epikuros buna da karşı çıkar, zira timsahlar yürekleri söküldükten sonra bile bir süre yaşarlar ve şiddetle direnirler. Stoacılar ise Empedokles'in iddia ettiği gibi doğrudan kan yoluyla değil, soluk vasıtasıyla yürekte olduğunu söylerler, nitekim Khrysippos'un da belirttiği gibi, yürekten ziyade soluğun içine yerleştirilmiştir.

Diğerleri kanda derler, zira Musa’nın ilahi vahiy buyruğuyla kanı haram kıldığı ve canlı ruhunun onda olduğunu söylediği görülür. Bu meselede filozoflar ve hekimler, henüz bir yargıcın huzurunda dava sürdürür gibidir. Herkesin arzuladığı nihai gayeyi tarif ederken de daha az ihtilafa düşmüş değillerdir.

Bölüm V

Bu fanî hayatın ve yaratılmışların nihai gayesine dair bütün bu türlü türlü kanaatleri tek tek sayıp dökmek fazlasıyla uzun ve bezdirici olurdu.

Augustinus, M. Varro tarafından toplanmış iki yüz seksen sekiz görüşün zikredildiğini hatırlar. Plotinus da En Kutlu Hayat Üzerine adlı eserinde bunlardan sıklıkla bahseder, bunları bir kenara bırakıp, okullarda ve meydanlarda daha sık tartışılanları kısaca gözden geçirelim. Zenon, Kleanthes, Poseidonios, Hekaton, Babilli Diogenes, yani bütün Stoacılar her şeyin nihai gayesini meşakkatli erdemlerde görürler, bunu Antisthenes ise ruh erdeminde diye açıkça belirtmiştir. Epikurosçular, bilhassa Aristippos, Knidoslu Eudoksos ve Kireneliler ise meşakkatlere zıt olan hazlarda bulurlar. Peripatetikler temaşada bulur, her daim ilahi kokular saçan Platoncular ise Hristiyan dinine oldukça yakın kararlar vermişlerdir. Bunlar, insanın nihai gayesini en yüksek iyi ile birleşmede görürler, nitekim Plotinus da Bir ve İyi Üzerine adlı cildinin sonunda bunu böyle ortaya koyar. Oraya ise, bu karanlık ormandan ve bütün kötülüklerin içinden erdem aracılığıyla zihne, hikmet aracılığıyla da Tanrı'ya doğru uçup gidilen iki kanadın yeniden kazanılmasıyla varılacağını söylerler. Felsefe fırkalarının nihai gayeye dair en meşhur kanaatleri bunlardır, bunların ardından daha sığ olanlar gelir.

Elealı Pyrrhon, Eurylochos ve Ksenophanes kesinliği büsbütün ortadan kaldırırlar ve herkes tarafından alaya alınırlar. Korinthoslu Periandros ve Lykophron nihai gayeyi onurda ve itibarda görür. Başkaları ise sağlıkta görür, hani o bilge de sağlam bir bedende sağlam bir zihin olsun diye dua ederdi. Khalkedonlu Herillos ve pek çok Sokratesçi bilgide bulur. Orpheus, Narkissos masalı kisvesi altında güzellikte görür.

Epikharmos ve Sphairos aynı şeyi cömertlikte zannettiler. Krotonlu Milon ve atletlerin büyük kısmı kuvvette, Bion Borysthenites basirette, Prieneli Bias bilgelikte, Miletli Thales bu kabilden olan şeylerin meclisinde, Midillili Pittakos ise doğru eylemekte gördü. Daha sefilce düşünenleri geçiyorum, nitekim bunlardan bazıları Sardanapalus gibi yaşarlar ve insan için hiçbir nihai gaye tanımazlar.

Başkaları ise asla sahip olamayacakları şeyleri elde etmek için durmaksızın didinirler. Lakin daha bilge sayılanlara dönelim, zira onlar insanın nihai sınırını kapalı bulduklarında ve yolu öğretemediklerinde, dine uygun düşen şeyleri Musa'yı maymunlar gibi taklit ederek aktardılar, çeşitli uydurmalarla bezenerek bunları vahiylerden öğrendiklerini iddia ettiler.

Nitekim Mısırlıların kanun koyucusu Osiris Merkür'den, Baktrialıların ve Perslerin kanun koyucusu Zerdüşt Oromazes'ten, Kartacalılara Kharondas Satürn'den, Atinalılara Solon Minerva'dan,

Arimasposlular nezdinde Zautrastes iyi bir ilahtan, İskitlere Zalmoksis Vesta'dan, Giritlilere Minos Jüpiter'den, Spartalılara Lykurgos Apollon'dan, Romalılara Numa Pompilius peri Egeria'dan, Araplara Muhammed Cebrail melekten aldığını söylemiştir. Bunlarda, Tanrı tarafından insan zihnine telkin edilen tabiî kanunun öğütlediği yahut ortak muallim Musa'dan devraldıkları şeyler dışında birbiriyle uyumlu hiçbir şey bulamazsınız. Ne var ki sonuncusu Musa'dan ilki, Hristiyanlardan ilki çekip alarak her ikisini birbirine karıştırdı.

Bu ilkeler hususunda dünya bilgeleri öylesine çetin bir kavgayla çekişirler ki, Firmianus'un dediği gibi, gökten biri inip her birinin kanaati hakkında adil bir hüküm verene dek zafer palmiyesini kime vermeniz gerektiğini bilemezsiniz. Lakin şimdilik, onların uyumsuzluklarına tahammül edemediğimizden, onları bir yana bırakıp bizimkilere dönelim.

Bizimkilerin Ahengi, Onların İse Uyumsuzluğu Nereden Çekip Aldıklarına Dair. Bölüm VI

Müziğin kurallarını aktaranlar, ahengin temelinin, pek çok benzer ve benzemez şeyin uyuştuğu bir birlik olduğunu öğretirler. Pek çok kimsenin seslerin bir araya gelmesi olarak kabul ettiği armonik sese, şairler ve dilbilimciler polifoni derler, bu da birçok nağmenin tek bir seste uyuşmasıdır. Çalgılardan, telli sazlardan, kavallardan yahut uyuşan seslerden böylesi bir icranın çıkması gereklidir, zira sesler yahut armonik sedalar tek bir ahenkte birleşmelidir. Zira aslanların kükremesi, sığırların böğürmesi, atların kişnemesi yahut eşeğin anırmasıyla bir ahenk oluştuğunu kimse bilmez.

Kurt ile kuzunun bağırtılarından da, tecrübeyle öğrendiğimiz üzere, tellerde herhangi bir ahenk meydana getirilemez, zira onların temelleri uyumsuzdur.

Buna mukabil, farklı dillerdeki ve kavimlerdeki insanların sesleri kolay bir uyuşmayla birleşir, zira nevi bakımından temelleri birdir.

Çeşitli nevilerden pek çok musikişinas kuş da uyuşur, zira yakın cinsleri birdir ve semavî olandan bir işaret taşırlar. Sanat mahsulü çalgılar ile ses veren kemikler de uyuşur, zira her iki tarafta da hakiki ve bariz yahut kıyas yoluyla bir benzerlik vardır. Augustinus'un aktardığı sınırları belirlenmiş kaideye göre hiçbir surette uyuşmazlığa düşmezler, çünkü bütün hikmetin temeli tek ve hakiki bir müellife dayanır, bunun üzerine sayısız bilgin, çeşitli şekillerde tanzim edilmiş olarak, farklı iklimlerde, ayrı zamanlarda, pek çok mizaçta ve çeşit çeşit durumlarda en üstün ahenkle farklı yapılar inşa etmeye çabalamışlardır. Bu durum, Platoncuların dediği gibi aynı ilahi aklın ışınlarıyla aydınlanmış yahut Katoliklerin ileri sürdüğü gibi, tek bir evde aynı fikirde olanların yaşamasını sağlayan ve hepsine tek bir yürek, tek bir can bağışlayan aynı Kutsal Ruh tarafından eğitilmiş olmasalardı asla gerçekleşemezdi. Bu Ruh ile dolan eskiler, Havariler ve hakiki seda veren ilahi çalgılar, okullarda yahut çekişmeli tartışma salonlarında gevezelik etmediler, kırlarda, şehirlerde ve kalabalık cemaatler içinde, bilgililerle ve cahillerle, hükümdarlarla ve halklarla bir arada bulunurken, o öğretileri öylesine sebatla ortaya koydular ki, hayatlarının kutsallığı ve parlaklığıyla, sayısız mucizelerle ve kendi kanlarıyla o hakikatleri tasdik ettiler. Dünyanın düzenleyicileri değil, uyumsuzluk yayıcıları diyeceğim kimseler ise, temelde ayrılığa düştükleri için büsbütün ahenksiz kaldılar. Kendilerini bilge kılan bu kimseler, dini ya kısmen ya tamamen terk edip vahiyleri hor gördüler, kendi kudretlerine ve kendi uydurmalarına yaslanarak her biri kendi sesini yükseltti ve öylesine uyumsuzlaştılar ki, kimi tek bir âlem, kimi sayısız âlemler var dedi. Tek bir âlemi kabul edenlerden kimi onun doğumu olduğunu, kimi bir başlangıcı olmadığını, kimi son bulacağını, kimi ebediyen kalacağını, kimi ilahi bir akılla, kimi ise tesadüflerle ve rastlantılarla idare edildiğini, kimi ruhların ölümsüz olduğunu, kimi ölümlü olduğunu, kimi hayvanlara dönüştüğünü, kimi ise asla dönüşmediğini öne sürdü.

Ölümlü olduğunu söyleyenlerden kimi bedenle birlikte hemen yok olduğunu, kimi bundan sonra da yaşadığını, az da olsa, daha uzun da olsa, her halükarda ebedi olmadığını söyledi. Kimi iyinin nihai gayesini bedene, kimi ruha, kimi her ikisine yerleştirdi. Filozofların bu ve buna benzer neredeyse sayısız ayrılıklarını bulursunuz ve onların armonik bir ahenkle değil, Babil kargaşasıyla inşa ettiklerini görürsünüz. Bu kuleyi inşa eden Nemrut, dillerin ilk kargaşası onun döneminde vuku bulmuş olup, haddini aşarak o kuleyi göklere kadar yükseltmek istemişti ki, böylece aşağı seviyedeki değişkenlikten ve ay-altı âlemden kurtularak, henüz değişime tâbi bir örtüyle örtülüyken, kendi kudretiyle temaşa edebilsin.

Onun peşinden giden bu dünya bilgeleri ya Babil'in ve kargaşanın vatandaşları oldular yahut İkaros gibi uçması gerekirken sularda boğuldular, böylece en yüksek mimarın tasarısı gerçekleşti, hani Pavlus ve Obadya'nın kehanetinde şöyle denir, bilgelerin bilgeliğini yok edeceğim ve basiretlilerin aklını hükümsüz kılacağım. Yine de, düşündükleri pek çok hezeyan arasında doğru bir şey aktardılarsa, bunu bilgelerin hiçbir şüphesi olmaksızın ilahi seslerden öğrenmişlerdir, zira en yüce Tanrı'nın sırları bizim kuvvetimizle kavranamaz. Bu yüzden Platon, henüz ilahi meselelere intisap etmemiş olan gençlerin gelişigüzel hüküm vermemesini, daha olgun bir yaşa gelene dek yasalara inanmalarını, ilimlerin gereken mertebeleri ve ruhun bir nevi soyutlanmasıyla gözlerinin açılmasını ve tek bir hakikati görmelerini öğütler.

Yahut Plotinus ve Proklos'un dediği gibi, Tanrı'dan bize doğru yönelen ve O'na daha ziyade birleşmiş olan nur sayesinde, Tanrı'yı ve her şeyin babasını biliriz ve O'nun aracısız ve gizli eylemini idrak ederiz. Platon bu nuru Güneş, tabiî olanı ise Ay olarak adlandırırdı.

Bizim nağmelerimizin büyük bir bereketiyle bu güneş nuruna gark olan bazıları, bir tür başlangıç faslıyla önden yürüdüler, Musa, Eyüp, Süleyman, İşaya ve diğer peygamberler gibi. Bunlar dünya çalgısının sureti altında ilahi bir tatlılıkla öyle bir ahenk icra ettiler ki, arınmış kulaklar hiçbir zaman incinmez ve asla bıkkınlık duymaz. Lakin Havariler ve İncil yazarları daha vazıh bir seda verdiler, onların ardından gelen sayısız İbrani, Keldani, Grek ve Latin, gayet ahenkli kitaplarla yeryüzünü doldurdular.

İlahi ve Dünyevi Çalgıda İç Odaların Etrafında Uyum İçinde Seda Veren Bilginlerin Kim Olduğuna Dair. Bölüm VII

Bu kaidelerde İbranilerin pek çok halefi vardı ve bunlar iki ayrı yol tuttular. Kutsal metni ve kanunu duyulur ve aşağı âleme, ayrıca amelî hayata taalluk ettiği ölçüde açıklayan ve şerh edenlere Talmudcular dendi.

Dünyevi kaygıları, adli işleri, gerek kamusal gerekse hususi meselelerin her türlü tatbikatını Talmudculara bırakan ve temaşaya, yüce hayata yönelen diğerleri ise yazılmış olan her şeyi İlkörneğe bağladılar ve onda ya sayılar yoluyla ya sembolik akıl yürütmeyle yahut anagojik anlamla her şeyi tevil ettiler. Bunların arasından her iki yolda birden ilerleyenler de çıktı.

Diğerleri için ise sadece lafzın kabuğuyla beslenmek kafi geldi, Rabbi Salomon, David Kimhi, Levi ben Gerson, Rabbenu Behaye gibi. Bunların arasında Maimonides’in oğlu Mısırlı Musa diye anılan ve Haham dedikleri kimse ile pek çok başkası da vardır. Hakiki vahiyden alan yahut bunu böylelerinden öğrenen Kabalistler ise, zira Kabala ağızdan alınan kabul anlamına gelir, kanunun daha gizli anlamlarının peşinden giderek yazdılar, bunlardan birçoğu şunlardır,

İlk kişi Hanok idi, nitekim mektubunda Taddai ve Peri Archon [İlk İlkeler Üzerine] eserinde Origenes ondan bahseder. Ata İbrahim, yaradılış üzerine veciz ve derin manalarla yüklü bir cilt yazdı, her ne kadar bazıları onun müellifinin Rabbi Akiba olduğunu, yine de İbrahim’in zihninden çıktığını düşünseler de. Zohar, yani Işık Saçan denen eseri, bir mağarada yirmi yılı aşkın süre saklanan Şimon bar Yohai yazdı. Onu, zihnin hayranlık verici bir vecdiyle Elkana takip eder. Bunlardan sonra Abraham Abulafya, Yosef Gikatilla, Abraham ibn Ezra, Amay ben Hanina, Gironalı Azriel, Hay Gaon, İspanyalı Reuven, Aaron ha-Mekubal, Amadiahlı Rabbi Yaakov, Atiyya yahut Binda Regia, Meir Me’orot, Nehoray, Altın Madenli Bonadies, Theodoros’un oğlu Meir, Moşe Botarel’in babası, Sevadya, Raban diye anılan Nahmanides oğlu Gironalı Moşe, Yosef Çikatilla, Menahem Recanati, kutsal olarak nitelenen Yehuda ha-Nagid, Rabbi Yosef Albo, Rabbi Moşe de Leon, Rabbi Ama, Rabbi Bahya gelir. Yetzira Kitabı’na ise Yaakov Kohen, Rabbi Moşe, Rabbi İshak, Rabbi Tedakos ha-Levi ve Platoncu ile Peripatetik öğretilere Kabala ilminden daha az vâkıf olmayan Rabbi Samuel, Abraham de Holat, Abariel de Viculo şerhler yazmışlardır. Müelliflerini kesin olarak bilmediğimiz daha pek çok cilt gördük, tıpkı Işığın Kapısı, Adaletin Kapısı, Sırlar Kitabı, Şabat Kitabı, Nasihat Kitabı, Uçanların Düzeni Üzerine, İçsel Bilgi Üzerine, İnayetlerin Şehri Üzerine, Yüceler, Tanrı’nın Işığı, Onluklar Kitabı, Yaşam Hazinesi, İmanın Sırrı, Gözlerin Nuru, İyi İsim Tacı, Sefer ha-Temunah, Hezekiel’in Merkavası, Duaların Sırları Üzerine, Güzellik Sözleri gibi. Daha niceleri de yazdılar ki ciltleri henüz elimize ulaşmış değildir.

Yazmamış olsalar dahi bu öğretide dindarca ve uzun zaman sebat ederek, o meşhur yetmiş bilgenin meclisine, yani Sanhedrin denen heyete girmeye hak kazanan pek çok kimse de vardı, nitekim bazılarının öne sürdüğüne göre bizim Pavlus da Gamaliel’in ayakları dibinde burada eğitilmiştir. Zira dillere ve eşyanın gizli bilgisine bihakkın vakıf olmayanlar buraya kabul edilmezdi, bunların arasında, Sayılar Kitabı’nda okuduğumuz üzere Tanrı’nın emriyle Musa’nın kendi ruhundan pay verdiği o yetmiş kişiden sonra pek çok peygamber ve seçkin zat da yer almıştır. Lakin peygamberleri ve tüm dünyanın bildiği zatları bir kenara bırakırsak, rivayet edildiğine göre, daha evvel yalnızca şifahi olarak aktarılan bu son derece mukaddes öğretileri yetmiş cilde ilk tevdi eden Ezra oldu. Yazdıklarının idrakini ise büyük kâhin ve meclisin reisi Âdil Şimon’a emanet etti. Ondan arkadaşlarıyla birlikte Antigonos devraldı, onun ardından Yosef ben Yoezer ve Kudüslü Yosef ben Yohanan, onlardan Perahyahoğlu Yeşua ile Arbelli Nitay, onlardan Tabayoğlu Yehuda ile Şetahın oğlu Şimon, onlardan Şemaya ve Abtalyon, onlardan da binlerce talebesi olan Hillel ile Şammay devraldı. Bunlardan ise muazzam bir cemaat neşet etti:

Rabban Yohanan ben Zakkay, Hyrkanos’un oğlu Eliezer, Hananya’nın oğlu Yeşua, Yosef ha-Kohen, Netanyel’in oğlu Şimon, Arah’ın oğlu Eleazar ve neredeyse sayısız diğerleri, bunların görüşleri kısmen Talmud’da, kısmen de Kabalistik tarzda yazanlarca tebcil edilmiştir. Her iki yola da tabi olanlardan bizim Pavlus ve o muhteşem manaları her yerde arayan Yuhanna, diğer havarilerin yazdıklarının ötesinde eserler verdiler. Şerh yazanlardan ise, görebildiğim kadarıyla, Dionysios ve Origenes müstesna hiçbiri bu daha gizli sırları sezdirmedi. Lakin Origenes, belki Peygamber gibi günah işlememek kastıyla kendisine emanet edilen Tanrı sözlerini gizlemeye gayret ettiğinden, yahut hocası Ammonios’a ettiği yemin sebebiyle zihninde kaynayanları açığa vurmaya cüret edemediğinden, daima yüzeyden akan bir üslupla ilerlemiş, yine de ehil olanlara o daha mahrem özü ima etme kuralını gözetmiştir. Gerçi Kelsos’a Karşı eserindeki bazı beyanlarımızdan hareketle, kimileri onun bu tür bir mektepten saptığını ve yalnızca Platoncu doktrinleri takip ederek o daha gizli gıdalara ulaştığını iddia ederler.

Fakat, eğer yanılmıyorsam, onun öğretisi pek çok noktada, tıpkı Platon’un öğretisi gibi, İbrani teolojisinin kokusunu taşır.

Bu yolları takip eden harici bilgeler arasında en başta Pythagoras gelir. Ondan sonra Akademisi ile birlikte Platon, Eudoksos, Tarentumlu Arhitas, Philolaos ve Brahmanlar gelir ki Apollonios Tyaneus ve Pythagorasçı zümreye tabi olanların hepsi, bunları ya bizzat peygamberlerden yahut onların dinleyicilerinden almışlardır.

BİRİNCİ İLAHİ

Fakat onların hepsi doktrinlerini örtüler altında ve perdelerin ardına saklayarak aktardılar, öyle ki kendilerinin bizzat sözlü olarak öğrettikleri dışında hiç kimse ne aktardıkları gizemleri ne de ortaya koydukları kaideleri anlayabildi. Bu sebeple sonraki nesiller, ilahiyata dair o en derin ve aşkın ilkeleri kavramayarak, gerek Yunanlar gerek Latinler ve gerekse pek çok İbrani olmak üzere farklı yorumlama tarzlarına yöneldiler.

Eskilerin, aktardıkları doktrinleri mecazlar ve muammalar ardına gizlemeye neden gayret ettiklerine dair.

BÖLÜM VIII

Eskilerin gayreti, günah işlememek kastıyla Tanrı’nın ve tabiatın sırlarını sarmalayıp örtmek, kendilerine emanet edilen Tanrı sözlerini kalplerinde saklamak yönündeydi.

Bu kuralı Hintlilerden Brahmanlar, Habeşliler, Persler ve Mısırlılar gözetti. Nitekim bu zatların nuru olan Hermes şöyle derdi, İlahiliğin tüm azametiyle dopdolu bir risaleyi pek çok kimsenin idrakine açmak, dindar olmayan bir zihnin harcıdır. Bunu Orpheus ve tüm eski kâhinler, bunu Pythagoras, Sokrates, Platon, Aristoksenos ve Ammonios sarsılmaz bir sadakatle korudular.

Bu sebeple Herennios, Plotinos ve Origenes, Porphyrios’un Plotinos’un Yetişmesi ve Eğitimi Üzerine adlı eserinde yazdığı üzere, Ammonios’un doktrinlerini açığa vurmayacaklarına dair yemin ettiler. Plotinos, Ammonios’a verdiği yemini bozup sırları ifşa ettiği için, bazılarının aktardığına göre, bu cürmün cezası olarak korkunç bir bit istilasıyla tükenip gitti. Peripatetiklerin önderi de, Themistios’un aktardığına göre, İskender’e tabiat üzerine kurallarını öyle bir üslupla aktardığını yazmıştır ki bizzat kendisi izah etmedikçe hiç kimse anlayamasın. Lakin harici olanları bir yana bırakırsak, hepimizin muallimi ve kurtarıcısı olan Tanrı’nın Oğlu İsa, mukaddes olanı köpeklere vermemeleri, incilerini de çiğnenmek üzere domuzların önüne saçmamaları gerektiğini havarilerine öğretmiştir. Havariler, efendilerinin bu tembihlerini korumak gayesiyle, ya hiç yazmadılar yahut yalnızca mucizelere, ahlakın tanzimine ve yasanın kaidelerine taalluk eden ve herkesçe gözetilmesi gereken hususları aktardılar. Pavlus ve Yuhanna müstesna, tüm havariler ve İncil yazarları böyle yaptı. Nitekim Yuhanna, üç İncil halihazırda neşredilmiş ve pek çok mektup yazılmışken, Mesih’in Tanrı değil yalnızca bir insan olduğunu öne süren Ebionitlerin sapkınlığını kökünden kazımak adına, Tanrı’nın Oğlu’nun ezeli doğumunu ve onun vasıtasıyla insanın Tanrı ile birleşmesini, felsefi bir dille olmasa da birkaç yerde ve üstü kapalı biçimde ilan etti. Vahiy kitabı ise gizemleri öylesine muammalarla bürümüştür ki ne tek başına Sfenks’in bilmecesini çözen Oidipus, ne Seba Melikesi’nin muammalarını çözen Süleyman, ne de bir başkası, onu yazan zatın dolu olduğu o ruhla dolup taşmadıkça bu düğümleri çözebilir. Fakat Pavlus, bu dünyanın suretinin geçip gittiğini hissettiğinde, aralarından pek az talebe seçti, onlar hakkında şöyle der, Bizler ise açık bir yüzle Rabbin izzetini seyrediyoruz, bu sırları açabileceği bihakkın inisiye olmuş kimselerin bulunmayışından kederlenerek ve henüz kaba ve ham olan İbranilerden bilhassa yakınarak şöyle söyler, Söyleyecek çok sözümüz var, lâkin anlatması güç, zira işitme konusunda hantallaştınız, geçen zamana bakılırsa muallim olmanız gerekirken, Tanrı sözlerinin başlangıç ilkelerinin ne olduğunu birinin size yeniden öğretmesine muhtaçsınız, katı gıdaya değil, süte muhtaç olanlar haline geldiniz.

Katı gıda ise kâmil olanlara, idrak melekeleri alışkanlık sayesinde iyiyi ve kötüyü ayırt etmeye alıştırılmış olanlara mahsustur. Fakat ardından ne geldiğine dikkat et.

Bu yüzden Mesih’in başlangıç öğretisini geride bırakıp daha kâmil olana doğru yönelelim, ölü amellerden tövbe etmenin, Tanrı’ya imanın, vaftizler doktrininin, el koymanın, ölülerin dirilişinin ve ebedi hükmün temelini yeniden atmayalım. Eğer Tanrı izin verirse bunu elbette yapacağız.

Zira bir kez aydınlanmış, semavi bağışı tatmış, Kutsal Ruh’a hissedar kılınmış, Tanrı’nın iyi kelamını ve gelecek çağın kudretlerini tatmış olup da yoldan sapanların, tövbe ile yeniden yenilenmeleri imkânsızdır. Zira bu sözlerde iki husus dikkat çeker. İlki, Resul’ün tövbe, vaftiz, ölülerin dirilişi, hüküm ve teologların etraflıca yazdığı bu kabil öğretilerin ötesinde, göğsünün mahfazasında neyi sakladığıdır.

Diğeri ise, gizlenmesi gerekenleri ehil olmayanlara ifşa eden yahut layık olmadan kabul edip bu denli büyük bir sırra hakaret eden bir kimsenin, tövbe yoluyla yeniden ayağa kaldırılmasının neden imkânsız görüldüğüdür. Resul öyleyse daha kamil talebeleri seçer, aralarında daha üstün bir hikmete taalluk eden şeyleri fısıldar, zira gerçek bir muallimin talebesi olmuştur, o muallim ki Tanrı’nın ismini yalnızca Baba’nın kendisine verdiği o kimselere bildirmiş ve Tanrı’nın krallığının gizemini, kıssalarla öğrettiği kimselerden ayırarak sırf kendilerine hitap edeceği kimseleri seçmiştir.

Ezra’ya da, onun dördüncü cildinde okuduğumuz üzere, Tanrı benzer sözlerle şöyle buyurmuştur:

Ben çalı üzerinde açıkça göründüm ve halkım Mısır’da köle iken Musa ile konuştum, onu Sina Dağı’na çıkardım, nice günler onu katımda tuttum, ona nice harikalar anlattım, zamanların sırlarını ve sonunu gösterdim, ona şöyle buyurdum, Bunları açıkça ilan edeceksin, bunları ise gizleyeceksin. Zira açık olanlar, yasanın buyrukları, Mesih’in soy kütüğü, kadim ataların sırları açılmaksızın zikredilen en muhtasar kıssalarıdır. Keza kurbanlar, merasimler, ahit sandığının inşası, Amaleklilerle ve muhtelif milletlerin harici krallarıyla yapılan savaşlar da böyledir, daha bilge İbraniler buna yazılı yasa derler. Pek çok kimsenin düşündüğünden daha yüce manalar içeren ve bu manaların bilgisine bihakkın sahip olan bilgelerin kulaktan kulağa aktardıkları ilme ise sözlü yasa derler.

Bunu, yaşayan Tanrı'nın emri uyarınca Musa, yetmiş ihtiyara şifahi olarak açıkladı, bu silsile Nabukodonosor tarafından Babil'e sürülecekleri vakte kadar sürdü, o vakitte kesintiye uğradı veya Kiros'a değin azaldı, zira o vakit, ilahi Ruh'un telkiniyle mabedin beş bin dört yüz kabı tayin edilip esaret çözüldüğünde ve köleler ile cariyeler hariç kırk iki bin üç yüz yetmiş kişiye varan aileler geri gönderildiğinde, Zorobabel, Nehemya ve Ezra'nın idaresi altında Rabbin mabedi yeniden inşa edilmeye başlandı.

Mabedin inşası bitip kutsal emanetler ihya edildiğinde, bu öğreti, dağılıp kaybolmasın diye ihtiyarların sayısına uygun olarak yetmiş cilt halinde derlendi, yaşayan Tanrı'nın şu kanunu uyarınca ki, ehil olmayanlara ifşa edilmesin. Zira şöyle buyruldu, evvela yazdıklarını, yani kanun metnini alenen ortaya koy, layık olan da olmayan da okusun, lakin son yetmiş kitabı, onları kavminin bilgelerine teslim etmek üzere saklayacaksın, çünkü anlayış pınarı, hikmet çeşmesi ve bilgi ırmağı bunlardadır, bunlar ilahi ve akıl sır ermez bir hünerle kabuğun altına gizlenmiştir. Bunlar apokrif sayılarak hor görülmesin diye Dionysios'un bu husustaki kanaatine bakalım, şöyle der, İlahi ve idrak edilemez olanın remizlerle gizlenmesi, kutsal sırların kaba kalabalıktan saklanıp uzak tutulması, her mukaddesatın akıl sır ermez yüce zihinlerin keskinliğine havale edilmesi ve bu sözlerin herkesin diline düşürülmemesi son derece yerindedir, biraz ileride ise şöyle der, Ey Timotheos, ilahi öğretide ilahi bir mertebeye eriştiğinde, kutsal olan şeyleri lekelenmiş kalabalıktan ruhun mahreminde gizleyip koruyasın, zira domuzların önüne hakiki incilerin eksiksiz, ışık saçan ve hayırhah süsünü saçmak caiz değildir.

Şu halde, yüceler yücesi Tanrı'nın, Eski ve Yeni Ahit babalarınca bu denli hürmet gören ve cihanın bilgelerince methedilen kanunundan ayrılmayarak, hikmetin katı gıdasını, layık olanlar alabilsin ve hoyrat domuzlar ile ehil olmayan yabancılar çiğnemesin diye, daha metin ruhlara vakar ve ihtiramla sunacağız. Böylece Tanrı hakkında, Nazianoslu'nun öğrettiği veçhile, kime, ne zaman ve ne kadar gerekliyse o kadar felsefe yapacağız, Rab ne kadarına müsaade etmiş ve açıklanmaya değer bulmuşsa yazıya emanet edip, bilgeler arasında yalnızca fısıltıyla aktarılması gerekenleri saklı tutacağız.

Ahenksiz olanların nasıl uzlaştırılabileceğine dair. Bölüm

VIIII Bizim ahengimize, yani hiçbir kırılma ve çatlak barındırmaksızın bütün tellerin kusursuz makamlar halinde uyuşmasına korkunç ve ahenksiz hiçbir şeyin sızmaması için, bizzat cihanı tanzim eden filozofları da, şayet aletlerini veya ilksel tellerini uyumlu kılmak isterlerse, bu ahengin içine katacağız. Zira fıtratın öğrettiği, dinin telkin ettiği ve aklın tasdik ettiği üzere, Tanrı'yı evrenin banisi ve sanatkârı olarak kabul ederlerse bunu muhakkak yapacaklardır, nitekim insanın bütün hikmeti, Firmianus'un dediği gibi, yalnızca Tanrı'yı bilmekte ve O'na tazim etmekte yatar. Öyleyse O'nu bütün hakiki şeylerin yegâne kaynağı, tek ilkesi, hür sanatkârı ve bütün hakikatin kendisinden neşet ettiği yüce membaı olarak kabul edelim. İşte o vakit, benzeyen ve benzemeyen seslerin harmanından doğan bu ahenk dairesinde, birbiriyle uyuşmayan bütün sesler tek bir ahenge bürünecektir, tıpkı birbirinden büsbütün farklı uzuvların, tek bir canla birbirine bağlanarak aynı bedende ahenk teşkil etmesi gibi, nitekim cihan bedeninin parçaları da pek tatlı bir ahenkle birleşir, zira tek bir hayatla kuşanmış ve birbirine bağlanmıştır, zira içlerinde hayat veren tek bir ruh vardır ve hepsini son derece ahenkli kılar. Dahası, mistik ve kiliseye ait bedenin bütün uzuvları da, "Ben yolum, hakikatim ve hayatım" diyen o yegâne hayatla yaşadıklarında, en tatlı ezgiyle bir araya gelirler. Ruh'un feyziyle dolan ilk babalar hakkında Luka'nın dediği gibi, inananların yüreği birdi ve canı birdi. Farklı lisanları konuşsalar dahi, havarilerin tek bir sesiyle, hayret uyandıracak bir sebatla eğitiliyorlardı. Aynı ruhla donanan ve nurlanan üstatlarımız da, muhtelif aletler

ve türlü ezgilerle ses verseler de, son derece ahenkli terennüm etmişlerdir. Başlıcalardan başlayacak olursak, ilahi orkestrada dört Grek ve dört Latin müellif, müjde unsurlarını dört ayrı fakat birbiriyle uyuşan ezgiyle aktaran o dört kişiyle birlikte teolojimizin temelleri ve kaideleri olarak şakımışlardır. Zira Hieronymus ile Hrisostomos açık manaları şerh eder. Hem Romalı Gregorius hem Nazianoslu, kabuğun altında gizlenen ruhun ahvalini irdeler. Şamlı Ioannes ile Ambrosius ağırbaşlı hükümleri ve alegorik nükteleri yerli yerine koyar. Augustinus ile Basileios [okunamadı] yükselir.

Basileios, anagojik terennümde en yüce nağmelerle ses verir. Hieronymus'un devrine kadar gelip geçenleri, bizzat kendisi meşhur adamlar üzerine kaleme aldığı eserinde zikreder, sana yüz otuz yedi kişiyi sayar, Marsilyalı rahip Gennadius ise buna doksan bir kişi daha ekler. Bunların ardından sayısız müellif, Şamlı'yı örnek alarak teoloji doktrinini dört ciltte toplayıp kısımlara ayıran ve böylece haleflerine münazara zemini sunan Petrus Lombardus devrine değin birbirini izlemiştir. Bu tür münazaralarda Fransisken tarikatına mensup kardeşlerden yüz ve daha fazla kişiyi zikreden Bartolomeo da Pisa'ya kadar pek çok eser verilmiştir.

Fakat farklı meslek, millet ve lisanlardan gelenler, aralarındaki muazzam ahenkle öyle bir ses vermişlerdir ki, ne bu sese bir nihayet ne de bu makamlara bir sayı tayin edebiliriz, haklarında şöyle denebilir, yıldızların sayısını sayabilen Zat haricinde hiç kimsenin sayamayacağı muazzam bir kalabalık gördüm. Zira hepsi hayret verici bir ahenkle uyuşur, çünkü her ışığın ve hakikatin kendisinden fışkırdığı en yüce Muallim ve en ali Işık tarafından aydınlatılmışlardır. Kendi kuvvetine dayananlar ise, peygamberin buyurduğu "Her insan yalancıdır" sözünün bizzat kendilerinde tecelli ettiğini hissederler, zira hakikatin pınarı yalnızca Tanrı'da saklıdır, şayet doğru ve tutarlı öğretiler vazetmek niyetindeysek o pınardan içmemiz icap eder, çünkü ayrık cevherler, tabiatın sırları ve bunların yaratıcısı olan Tanrı hakkında, ilahi olan tarafından vahyedilmedikçe hiçbir kesin bilgi mevcut değildir.

Zira ilahi olan şeylere dokunulamaz, dünyevi olanlar ise her an duyulardan kaçıp gider, bu sebeple gerek semavi gerek tabii olsun, hikmet ve kesin ilim addettikleri şey ya katıksız bir yanılgı yahut pek koyu bir karanlıktan ibarettir.

Bundan ötürü hakiki nurla aydınlanan Yeşaya, Keldanilere, filozoflara ve dünya bilgelerine sitem ederek şöyle der, Hikmetin ve bilgin seni aldattı, haydi seni astrologlar, gök gözlemcileri ve remilciler kurtarsın. Şu halde ancak, insan ruhunun aynasında tertemiz, berrak ve duru bir halde bulunan aklın ebediyet aynasında müşahede edebildiği kadarını biliriz. Bu nurun yardımıyla tikel öğretilerin uyuşmasına geçelim ve Augustinus'un Tekvin üzerine öğrettiği şu hakikati tasdik edelim, filozoflar eşyanın tabiatına dair doğru delillerle her neyi ispat edebilmişlerse, bunlar bizim metinlerimize zıt değildir, lakin yanlış bir şey söylemişlerse, onların hezeyanlarının yerle bir olması kaçınılmazdır.

Şu halde bu tikel unsurlara inelim. Cihanın doğum haritasının (genitura) müddeti hususunda bilgelerin ittifakı.

Bölüm X. Yukarıda ispat ettiğimiz üzere cihanın yapısı kabul edilip, mukaddes metinlerin öğrettiği ve bizzat cihanın doğum haritasından onda vuku bulacak hadiseleri öngören bütün riyaziyecilerin tasdik ettiği gibi onun sonradan var olduğunu ikrar ettiğimize göre, bunun ne kadar zamanda vuku bulduğunu tetkik edelim. Bilgelerin öğretisi şudur ki, ezelden beri var olan Zat, her şeyi aynı anda birlikte yaratmıştır.

Augustinus, Albertus ve Hükümler Kitabı'nın Üstadı, İbrani üstatlar ve doğru düşünen herkesle birlikte bu görüşe iştirak eder. Zira fiilde sınırlı ve belirlenmiş olan kudret zamana ihtiyaç duyar, sonsuz kudret ise asla zamana muhtaç değildir, nitekim en yüce Sanatkârın kudreti de böyledir, Tanrı'nın sonsuz kudretle amel etmediğini söyleyen o lanetli Arap ve diğerleri bunu layıkıyla takdir edememiştir, çünkü ortaya konan eser sonsuz değildir.

Zira yaratışında nihayetsiz kudretini kullanmış olsa da, bu sonsuz kudreti esere bütünüyle dökmemiş, onu dilediği hudutlar içine hapsetmiştir, bunu da buyurarak var etmiştir. Şu halde mademki Peygamber'in "O söyledi ve yapıldılar, O emretti ve yaratıldılar" dediği veçhile her şeyi iradesi ve kelamıyla var etmiştir, nitekim "Işık olsun" dendiğinde yahut "Gök kubbe (firmamentum) olsun", "Suların ortasında semanın küresi olsun" ya da "Yeryüzü yeşil otlar çıkarsın" buyrulduğunda, günün müddeti geçip akşam olana dek ışık niçin bunca vakit gecikti, yeryüzünün yeşermesi niçin üçüncü güne dek ertelendi ve Güneş'in, Ay'ın ve yıldızların yaratılışı niçin dördüncü güne bırakıldı, niçin ancak beşinci günde sulara döl verici kudret bağışlandı, insanın yaratılışı niçin altıncı günde icra edildi ve yedinci gün niçin istirahate ayrıldı, şayet bir cevapları varsa söylesinler. Augustinus, Tanrı'nın amel ederken zamana muhtaç olduğunu zanneden bu kimselere haklı olarak gülüp geçer. Bizim muhatabımız, cihanın yaratılmadığını söyleyen yahut onun sonradan olma sebebini görmeyerek ezelden beri ve bütünüyle aynı anda meydana geldiğini iddia eden o aşırılar değildir, bizim meselemiz, kutsal metinlerin sırlarını kavramayıp lafzın öldürücü harfini kurtarmaya çalışan bizimkilerledir. Bu sebeple, yine Augustinus'un dediği gibi, mana daima kelimelerin lafzından çıkarılacak olursa, kimi vakit gayritabii bir hezeyana düşülür. Origenes de, akşam ve sabahın zikredildiği birinci, ikinci ve üçüncü günün Güneş, Ay ve yıldızlar olmaksızın, ilk günün ise Gök olmaksızın geçtiğini vehmedenleri aklı başında saymaz. Zira her şeyin huzurunda hazır bulunduğu o en yüce ve ebedi Sanatkârın, ölçüsü ebediyet ve her şeyin aynı andaki mülkiyeti olan bir Zat'ın zaman ve tedriciyetle amel ettiğini zannetmek O'na yapılmış büyük bir bühtandır.

Brahmanların önderi Iarchas'ın dediği gibi, bu cihan denen canlının uzuvları ayrı ayrı değil, hep birlikte meydana getirilmeliydi,

Nitekim kadim yazarların hemen hepsi, dünyanın bir canlı (animal mundum) olduğu hususunda hemfikirdir, hattâ Peripatetiklerin bir kısmı da buna katılır, Augustinus da bunu inkâr etmez. Dolayısıyla Musa, bu kâinat yapısının tamamının bir anda vücuda getirildiğini, günler boyunca ayrılmış gibi görünen yaratılışı tekrar ele alarak, her şeyin tek ve aynı günde meydana getirildiğini şu sözlerle açıkça bildirir,

"Rab Tanrı'nın yeri, göğü, henüz yerde bulunmayan kırın her çalısını ve henüz filizlenmemiş kırın her otunu yarattığı gün, işte göklerin ve yerin yaratılış silsilesi böyleydi." Kaldı ki Tanrı da Eyüp ile konuşurken, "İşte seninle birlikte yarattığım Behemot" dediğinde, neredeyse herkesçe ilk günde ışık melekleriyle birlikte var edildiği söylenen kötü meleğin, insanla birlikte yaratılmış olduğunu pek açık bir biçimde imlemektedir. Oysa Şamlı Yuhanna, Nenizili Gregorios’un öğretisine dayanarak, meleklere mahsus kudretlerin cismanî varlıklardan evvel tasarlandığını, bu tasarımın da (kendisinin belirttiği üzere) O'nun eseri olduğunu savunur. Eyüp kitabında aynı varlık hakkında eklenen şu sözler de buna arka çıkar, "O, Tanrı'nın yollarının başlangıcıdır", yani Tanrı'nın yaratılmışları meydana getirmek üzere çıktığı yolların evvelidir. Şayet yaratılmışların ilki, Tanrı'nın en son eseri olan insanla birlikte var edilmişse, her türlü tartışmanın ötesinde, her şeyin aynı anda ve dosdoğru yaratılmış olduğu neticesine varılır. Fakat bu cihan cisminin başlıca uzuvlarının peyderpey çoğaltıldığı söylendiğinden, bunun, uğruna her şeyin yaratıldığı insanın Tanrı'nın en son eseri olarak en münasip şekilde yer alacağı o tertibe göre gerçekleştiği anlaşılmalıdır, nitekim Peripatetiklerin şu meşhur düsturunda denildiği gibi, "Niyette ilk olan, fiiliyatta sonuncudur", aradaki vasıtalar ise ilk olandan sonuncuya varıncaya dek aynı tertibi izleyerek birbirini takip eder. Metinde harfi harfine anlatıldığı üzere, yedi günün tefriki meselesine gelince, bu durum birçok kimsenin zihnini karıştırmaktadır, gerçi kendi içinde tutarsız olduğundan uzun uzadıya düşünmeyi gerektirmez, yine de huzursuz zihinlerin yatışması için birkaç söz söyleyeceğiz, zira yaratılışa ayrıldığı görülen üç gün, süslemeye ayrılan üç gün ve günlerin dairesini kapatarak istirahate tahsis edildiği söylenen yedinci gün, Güneş'in devriyle tefrik edilen günler değildir. Zira en bilge zat olan Musa'nın, dahası Musa'nın vasıtasıyla konuşan Tanrı'nın bizzat kendisinin, dördüncü günde yaratılan ve hareketiyle akşamı ve sabahı husule getiren Güneş'ten evvel, akşam ve sabahtan teşekkül eden ilk üç günün geçtiğini söyleyecek kadar büyük bir idraksizliğe düştüğü asla zannedilmemelidir.

Göğe bitişik nurlu bir bulutçağın bulunduğunu, günlerin ve saatlerin bununla ayrıldığını söyleyen o hezeyan içindekilere de kulak asılmamalıdır.

Sorarım size, tabiatı gereği karartmak ve gizlemek olan bir bulut nasıl aydınlatabilirdi? Hem gök hem yer kubbesini baştan başa aydınlatacak şey nasıl bir bulutçuk olabilirdi? Bu bulutçuklarını nereye yerleştirmek istemişlerdi acaba, zira her türlü yabancı tesirden münezzeh olan esir bölgesi onu asla kabul etmez. Yere yakın olan havada da küçük bir bulutçuk bütün bir yarıküreyi aydınlatamazdı, zira bütün bir yarıkürenin aydınlanması ve diğer yarıkürede piramit şeklinde bir gölgenin hâsıl olup bu gölgenin tüm piramit sahasında geceyi ve karanlığı meydana getirmesi için Güneş'in azameti ve layık olduğu irtifası gereklidir.

Nitekim bu piramit şeklindeki gölge Ay feleğini aşmadığından, yeryüzünün o gölgesi tarafından perdelenmeyen yıldızlar hiçbir tutulmaya uğramaz, bilakis bize doğru yönelttikleri ışığı kesintisizce sürdürürler. Üstelik havayı aydınlatan bu bulutçuk, henüz ışık karanlıktan ayrılmamışken, ne gök kubbe yahut göklerin küresi kurulmuş ne de göğün üstündeki sular alttakilerden ayrılmışken, akşamdan ve sabahtan oluşan bir günü nasıl meydana getirebilirdi? Zira lafzî metinde, ikinci güne kadar her şeyin bir karmaşa içinde bulunduğu yazılıdır. Hem Tanrı'nın dünyayı nakıs yarattığını, kendi ışığını yakıncaya dek eğreti bir ışık tuttuğunu zannederek, bu bulutçuk fikriyle Yüce Sanatkâr'a büyük bir bühtanda bulunmaktadırlar, tıpkı bazen içine çanları asacakları ahşap bir kule inşa edip daha sonra tuğlalardan asıl kulelerini yapan bizim mimarlarımız gibi, bütün bunlar Sanatkâr'a büyük bir kusur atfetmektir. Benzer şekilde, Tanrı'nın ilk gün Güneş'i eksik yarattığını, ardından dördüncü günde ona ışık suretini bahşettiğini vehmedenler de şiddetle reddedilmelidir.

Şu kimseler söylesinler, şayet Güneş ilk gün noksan idiyse ve kendi ışığıyla donatılmamışsa, az önce iddia ettikleri gibi dünyayı aydınlatarak gündüzü ve geceyi nasıl meydana getiriyordu? Eğer şekilsiz bir madde gibi kusurlu idiyse, Musa yer hakkında "Yeryüzü şekilsiz ve boştu" dediği ve ardından tepelerin tezyini hakkında "Yer yeşil otlar çıkarsın" diye eklediği gibi, neden Güneş hakkında da "Güneş noksandı" demedi?

Dahası dikkat etsinler, dördüncü günde Tanrı, "İki büyük ışık kaynağı olsun" dedi, az evvel yeryüzüne nebatat çıkarmasını emrettiği gibi "İki ışık kaynağı ışıklarını çıkarsın" demedi. Bu kimseler Tanrı'yı, önce şekli kalemle taslak halinde çizen, daha sonra uygun nakışlar ve renklerle boyayan ressamlar gibi hayal ediyorlardı. Şüphesiz, kusurlu kudrete sahip bir fâninin başvurduğu şeyleri Tanrı'ya yakıştırmak abestir. Maddenin önce şekilsiz olduğu, sonra kendine has suretlerle bezendiği söylendiğinde, bunun zaman sırasını değil, tabiat sırasını bildirdiği anlaşılmalıdır, nitekim yalnızca Augustinus ve kadim teologlar değil, seçkin filozoflar ve ressam şairler de bu hususta ittifak ederler, Trismegistus, Platoncu Alcinous ve diğer bilgeler bunu söyler, Hesiodos, Euripides ve Ovidius da vaktiyle göğün ve yerin birbirine karışmış olduğunu, bir nevi kaos (chaos) halinde bulunduğunu, daha sonra her birinin ayrışarak ağaçları, kuşları, yeryüzünü ve ölümlüler soyunu meydana getirdiğini terennüm ederler.

Bu husus Platon tarafından Timaios'ta yarı mitolojik bir üslupla, Grek ve İbrani dillerinde pek meşhur olan Philon tarafından ise gayet beliğ bir surette gösterilmiştir, günlerin o taksimatının zamana değil, yaratılışın ve yaratılan şeylerin tertibine ait olduğu bize doğru bir şekilde öğretilmektedir.

Augustinus ise daha da ileri giderek, o günlerin, yaratılan şeylere dair melekî zihinlerin sahip olduğu intizamlı ve kâmil bilgiyle anlaşılması gerektiğini düşünmüştür, zira meleklerde şeylerin bilgisinin iki türlü tasarlandığını belirtir, biri Kelam'daki bilgidir ki buna sabah bilgisi denir, diğeri şeylerin kendi tabiatlarındaki bilgidir ki buna akşam bilgisi denir, bu iki bilginin birleşmesinden, tıpkı akşam ve sabahtan kâmil bir günün hasıl olması gibi, tam bir bilgi hâsıl olur. Musa da bu tür bir mecazla konuşmuştur, zira eşi görülmemiş derecede kaba bir halkla, köylülerle, amelelerle, aşçılarla, terzilerle, kasaplarla, çobanlarla, çömlekçilerle ve benzerleriyle muhatap olduğundan, kabuğun altına gizlenmiş en büyük sırları ancak akıl sahiplerine açmıştır. Fakat o iyi niyetli kimseler, lafzın zahirî anlamına uymadığı gerekçesiyle Augustinus'a karşı çıkarlar, oysa onların kendi hezeyanları ve uydurmaları gerçeğe çok daha az uygundur, çünkü bunlar hem batıldır hem metne terstir hem de lafızdan ve her türlü hakikatten uzaktır. Zira metnin lafzını her zaman ve her yerde birebir muhafaza etmek mümkün değildir, nitekim "Eğer gözün seni günaha sokarsa, onu çıkar ve kendinden uzağa at" denilmiştir. Keza, "Göklerin melekûtu uğruna kendilerini hadım eden hadımlar vardır" denilmiştir.

Mezmur'da da şöyle geçer, "Davut, Kerubim üzerine bindi ve rüzgârın kanatları üzerinde uçtu." Yine aynı Peygamber şöyle der, "Ellerimi ve ayaklarımı deldiler." Zira her yerde hazır ve nazır olan Tanrı ne yükselir ne alçalır, ne de taşınmak için Kerubim'e yahut rüzgârın kanatlarına muhtaçtır,

ne de Davut'un elleri delinmiş veya ayakları yaralanmıştır. Kutsal Yazılar'da harfiyen tefsir edilemeyecek sayısız yer vardır, nitekim peygamberlerin sözlerinin neredeyse tamamı istiarelerle örülüdür, bir şeyden bahsederken başka bir şeyi imlerler, Tanrı'nın inayetiyle bunu kendi yerinde kısmen de olsa izah edeceğiz. Şu halde, âlemin vücuda gelişini kabul eden ve basiret gözleri ezelî ve yegâne nur ile aydınlanmış olan bütün bilgeler, her şeyin bir anda yaratıldığı hususunda ittifak ederler. Lakin bu taksimatın neden altı gün üzerinden yapıldığını ve ne derece büyük bir sır taşıdığını kısaca ele alacağız.

Neden yaratılışa altı sayısı, istirahat gününe ise yedinci sayı tahsis edilmiştir?

Bölüm XI.

Yüce Sanatkâr'ın bütün eserlerinin büyük bir sır ve büyük bir kutsiyetle (sacramento) yaratıldığı söylense de, bütün yaratılışın bölümlere ayrılarak anlatıldığı altı sayısı için bu durum daha az geçerli değildir. Nitekim hem matematikçilerin hem de Augustinus'un öğrettiği üzere, altı sayısı ilk yetkin sayıdır (numerus perfectus), zira kendisini bölen kısımların bir araya gelmesiyle, yani bir, iki ve üçün toplamıyla tamı tamına teşekkül eder, bu sebeple Pythagoras tarafından ona düğün (gamos) [Yunanca] denilmiştir, çünkü yan yana konulan parçaları bizzat kendisini doğurur. Dahası, kendisini bölen kısımlardan herhangi ikisi birleştiğinde altı sayısını meydana getirir, nitekim altı kere bir, üç kere iki ve iki kere üç altıdır. Âlemin inşası için altı sayısından daha ahenkli bir sayı bulunamazdı, zira kendi içinde en yakın olarak barındırdığı ikili orandan (proportio dupla) meydana gelir, bu da dördün ikiye olan oranıdır ve bu sayılar toplandığında altıyı verir. Bu hususiyet, altının tabiatını muhafaza eden iki katı, üç katı, dört katı yahut karesi ve benzeri sayılar haricinde diğer sayılarda neredeyse hiç bulunmaz. Demek ki altı sayısı, oktavı (diapason) ve bütün ahenklerin en kusursuzunu husule getiren ikili orandan doğmaktadır. Bu yüzden Pythagoras, onun doğuma ve evliliğe fevkalade uygun olduğunu öne sürmüştür,

ve dolayısıyla, eşyanın hakiki izdivacının ve vuslatının icra edildiği âlem nizamına da bütünüyle muvafıktır.

Altı sayısı, ilk yetkin sayı olarak en yüce sanatkâr Tanrı’ya veya O’nun noksansız yapısına pek uygundur, zira parçalarına ayrılmış altı sayısında ne bir eksik vardır, ne bir fazlalık, ne bir şey eklenir, ne aşar, ne taşar, ne dışarıdan bir şey akar, ne de yabancı desteklere muhtaçtır, bilakis denk ve dengelidir, kendi parçaları ve kuvvetleriyle yetinir ve ayakta durur. Parçaları da birleştiğinde doğanı doğurana benzer kılar. Bu sebeple Tanrı eserini bu sayıya bölerek meydana getirdiğinde Musa şöyle demiştir, Gökler, yer ve onların bütün ordusu tamamlandı. Orpheus da ilahilerin altıncı kuşakta sona erdirilmesini bu yüzden buyurur, zira yaratılmış şeyler hakkında daha öteye şarkı söylenemez, çünkü her türlü yetkinlik orada nihayete ermiştir. Aziz Augustinus da Tanrı’nın eserlerini altı güne bağladığını öğretir, bu sayı ile zamanın kısımlarının işaret edilmesinden ziyade bir gizemin kastedildiğini düşünür. Bu bakımdan Tanrı’nın ve doğanın sırlarını kavramak için sayılara muhtacız, tüccar sayılarına değil, bilakis bu sayılarla ayrılmış olanlara.

Daha da ileri giderek deriz ki, bu sayının üçgen figürden doğması da son derece uygundur, nitekim bunun tabanı üç, zirvesi bir, aradaki kısımları ise ikidir, nitekim karşımızdaki figürde açıkça görülmektedir.

Zira bütün bu yapı üç kişiden neşet eder, çünkü onların dışa dönük eserleri bölünmezdir, hepsi de her şeyin yöneldiği tek bir gayeye sevk eder. Geçiş ise ikilik, yani madde yoluyladır. Nitekim bu çıkışın ilk ilkesi ikiliği andıran madde olmuştur ve üçlüğün suretini taşıyan form aracılığıyla bire dönmeye meyleder, tıpkı önceki figürde her taraftan üçlüğün ikilik aracılığıyla monada yönelmesi gibi. Her şey ona döndürüldüğünde, yedinciyi kapatan ve bütün günlerin akışını sonlandıran Sebt sükûneti gelir. Dolayısıyla günlerin birbirini takip etmesiyle sayılan o dünyevi olandan çok daha yüce olan bu altılık ile evren yapısı hazırlanmıştır. Şayet Yüce Sanatkâr Tanrı’nın yetkin düzeniyle eserine giriştiği kabul edilirse, Katolik bilgelerin filozoflarla, bilhassa Timaios’ta şöyle diyen Platoncuların önderiyle tam bir uyumu ortaya çıkar, Dünyayı yayan Tanrı, göğün ve yerin çifte maddesini meydana getirdikten sonra, şeylerin ayırt edilmesi ve ayırt edilmiş olarak bilinmesi için ışığı var etti, her bir şeye yerleşmesini buyurdu, nitekim harfin hakikati de ışığın madde üzerinde olduğunu, yani onu bizzat biçimlendirdiğini söyler. Böylece evvela göğün ve yerin maddesinin yapıldığı söylenir, aynı zamanda Sanatkâr’ın suretiyle veya timsaliyle maddenin bizzat resmedileceği ışık var edildi. Bu zorunlu olarak böyleydi ve Sanatkâr’ın esere ilk çıkışı olarak adlandırıldı, hem ilk aydınlanma, hem de karanlığa bürünmüş maddede görülen ışıktı bu, bundan dolayı ışıkla birleşen maddeden, maddenin akşamından ve formun sabahından oluşan ilk gün zuhur etti. Fakat ilahi feyzin bütünü maddeye katiyen uygun düşmediğinden, ikinci günde göklerin kütlesini veya kubbesini, ışığın ve suların yüce kaynağı ile karanlığa bürünmüş madde ve az sayıdaki iyilik suları arasına yerleştirdiğini söyledi, ta ki suların ve iyiliğin akışı maddenin kendisine uygun olandan daha fazla olmasın, nitekim bu durumun ikinci günde, yani sebt öncesinde gerçekleştiği söylenir. Bu yüzden İbraniler bu ayrılığı Zarka dedikleri üst aksanla iniltili bir edayla okurlar, sanki fışkıran iyilik ile alıcı madde arasına konulan bu engelden keder duyarmış gibi, bu durum ilk yaradılış bakımından böyledir. Fakat bizler için de bu meşum gün için inlemek gerekir, zira bizimle Tanrı arasına lütuf miktarının, kaçınılmaz kılınan ilahi feyzlerin tartıldığı bir mahkeme terazisi konulmuştur. Şüphesiz ilahi iyiliğin kaynağı pek taşkındır, araya engelleyici bir bent konulmasaydı, nitekim bu bent düzenlenmiş hükümlerin gerektirdiği ölçüdedir, alıcıların hak ettiğinden çok daha fazlasını akıtırdı. Üçüncü günde ise şeylerin biçimsel düzenine göre formlar açığa çıkar ve iç kısımlardan, yani topraktan ayrıldıkları söylenir, bu sebeple şöyle denir, Göğün altındaki sular bir yere toplansın, yani üretici güçler bir araya gelsin ve bu toplanan güçlerin kuvvetiyle döllenecek olan kuru toprak görünsün, nitekim ardından, Toprak yeşil ot ve tohum veren ağaç çıkarsın denir ve devamı gelir. Formlar meydana gelip toprak resmedildikten sonra, bu resimler belirsin ve görünsün diye dördüncü sırada şöyle denildi, Göklerin küresinde veya kütlesinde iki büyük ışık kaynağı olsun ve karanlık ile aydınlığı birbirinden ayırsın, yani ayırt etsin.

Böylece kendi formlarıyla aydınlatılmış olanlar görünsün ve henüz karanlıklarında ve daha belirsiz suretlerinde yatanlardan ayrılsın.

Beşinci canlılık gününde ise, hayatı simgeleyen beşinci harften hareketle tam bir müştereklik tasvir edilir. Zira şöyle der, Sular canlı ruhun sürüngenlerini ve hem yeryüzünün üzerinde hem de göklerin yüzü üzerinde uçan kuşları kaynatsın veya meydana getirsin. Tanrı aynı gün büyük ejderhaları veya bizim çevirimizin dediği gibi büyük deniz canavarlarını da yarattı.

Ve yeryüzünde sürünen her canlı ruhu da yarattı, buradan Tanrı’nın hem üst hem de alt hayatın yegane müellifi olduğu anlaşılsın. Burada büyük sırlar vardır, ilki, tohumları da sulu olduğu için suların neden canlıları ve ruh taşıyanları meydana getirdiğinin söylenmesidir, ayrıca bu canlıların evvela sulardan doğduğu neden söylenir de sonradan Tanrı tarafından, suların onları meydana getirdiği ölçüde yeniden yaratıldığı belirtilir, yeryüzünün ve göklerin yüzü üzerinde uçan kuşun ne anlama geldiği de böyledir. Fakat burada en derin sırlara doğru bir yol açılmaktadır, zira bizim maksadımız bu eserlerin neden ve nasıl beş gün boyunca ayrılmış olarak zikredildiğini gözden geçirmektir, altıncı sayıda ise, yetkin ve canlı kılıcı olduğundan, altı sayısını ve hayatı simgeleyen vav harfinden ötürü hayvanlar kendi cinslerinde var edilmiş olarak takdim edilir, insan da en yetkin surette, Tanrı’nın sureti ve benzerliğiyle sunulur. Yedinci günün ise neden sükûnete hasredildiği söylenir, ta ki sükûnet ile sebt günü birbiriyle uyuşsun, nitekim bunların isimleri gizemli İbranice dilinde de uyuşmaktadır.

Kadimlerin Şeylerin Birliğindeki Uyumu, Bölüm XII

Meşhur Peripatetiklerin, şeylerin birliği hususunda kadimlerle, Parmenides, Melissos ve onların ardıllarıyla olan ihtilafı. Bu tartışma lafzi bir çekişmedir, nitekim Simplicius ve diğer bilgeler meselenin özünü böyle anlamıştır, bu münakaşaya ya anlamayanlar ya da çekişmeye fırsat bulmak için anladığını gizleyenler girmiştir.

Platon, daha önce söylediğimiz gibi, Tanrı’yı şeylerin müellifi, dayanağı ve biricik varlığı olarak kabul ederse onların bu çekişmelerini kolayca izah eder. Platon bu hususta Hermias, Erastos ve Koriskos’a hitap ederken şöyle der,

Siz ki üç kişisiniz, bu mektubu okumanız gerekir, yahut en azından iki kişi olarak ve elden geldiğince sık bir şekilde olmuş, olan ve olacak her şeyin ilkesini ve bu ilkenin, Sanatkâr illetin Babasını ve Efendisini tanımalısınız. Böylece felsefe yaparak kutlu insanın gayesine uygun şekilde erişebiliriz, yani şeylerin illetini, gayesini ve dayanağını bilerek, yahut içimizde sürekli yaşayan Tanrı’yı idrak ederek, nitekim o bilge gökbilimcinin yazdığı gibi,

Zira temiz bir zihnin kudretli kuvvetiyle söylerim, Göklerde, yerde ve denizlerde olan Tanrı’yı.

Tıpkı Yeremya aracılığıyla söylediği gibi, Gökleri ve yeri ben doldururum. Şayet O bunu yapmazsa, diriltmez ve ayakta tutmazsa, her şey hemen yokluğa döner. Dolayısıyla bütün varlıklar için içlerinde bulundukları ve korundukları tek bir yayılmış varlık vardır. Buna duyulur şeylerde de bir misal gösterebiliriz, nitekim Iamblichus’a göre ilahi aklın berrak bir sureti veya Dionysios ile Platoncuların öğrettiği gibi bu evren mabedinde berrak bir heykel olan Güneş, özünde ve ışığında tektir, fakat ışınlarında çoktur, tıpkı ilk varlığın kendi içinde tek olması ve o ilahi, ezeli ve değişmez olanın yaratılmışlara yayılmış halde çokluk arz etmesi gibi. Tıpkı Güneş ışınlarını geri çektiğinde her yerin karanlığa bürünmesi gibi, aynı şekilde Sen ilahi nefesini çevirdiğinde her şey altüst olur ve kendi tozuna veya yokluğa geri döner. Thales bu varlığı temaşa ederek, onun kendi menşeinde sonsuz olduğunu ileri sürmüştür.

Parmenides ise bunu ışınlarda düşünerek sonlu olduğunu söylüyordu. Aristoteles’in onlara isnat ettiği gibi, onlar ışınların çeşitliliğini asla inkar etmediler. Zira bizzat kendisinin itiraf ettiği üzere, Parmenides şeylerin zıt ilkelerini koymuştur, öyleyse çokluğu kabul etmiştir, çünkü aynı şeyde zıtlıklar bulunamaz. Şayet ilkeleri kabul ettiyse, şüphesiz ilkelerden ayrılan eserleri inkar etmemiştir, aksi takdirde ilkelerden hiçbir farkları kalmazdı. Aristoteles de Parmenides ve Melissos’un var oluşu kastettiğini zannetmemiştir.

Birinci Kantiko

Yalnızca zahiri görünüşe göre ilkeler tayin ediyordu, İbn Rüşd'ün (Averroes) ve Aristoteles'i savunmak isteyen bazı yeni yetmelerin hezeyan içinde iddia ettiği gibi, o Aristoteles ki eskilerin manalarına değil lafızlarına hücum eder, böylece Thomas'ın pek zarifçe ifade ettiği üzere tartışma fırsatı yakalamış olur, Aristoteles, Platon'un ve diğer kadimlerin lafızlarını, Platon'un yazdıklarını tashih etmek gayesiyle değil, bilakis bu lafızların zahiren telkin ettiği manalar yüzünden reddeder, ta ki Platon'un derin bir manayı gizlediği mecazi lafızları yüzünden kimse hataya düşmesin, nitekim ruhun bir daire yahut bir sayı olduğunu işittiklerinde, bunların maddi matematiğe göre söylendiğini zannetmesinler, aynı şekilde her şeyin "bir" olduğu söylendiğinde, bu birin bileşik bir şey yahut tikel bir nesne olduğunu düşünmesinler. Zira her şey bir olarak anlaşılmalıdır, çünkü her şey varlığını o Bir'den alır, nasıl ki bütün sayılar varlıklarını içlerine nüfuz etmiş birlikten alırlar. Herakleitos da bunlardan pek uzaklaşmaz, zira o da her şeyin, devingenliği ve kararsızlığı sebebiyle, baki ve tebeddül etmez bir tek olanda birleştiğini söylerdi, ki bu da her şeyin kendisinden parıldadığı o ilahi varlıktan başkası olamaz, fakat Hieronymus'un dediği gibi pek kapalı konuştuğundan, ter döken filozoflarca bile güçlükle anlaşılır. Eğer Grek Aleksandros'un aktardıklarına dikkatlice bakılırsa Ksenophanes de onlarla hemfikirdir, Aleksandros ilkin Peripatetik iken sonradan Ksenophanes'in mektebine intisap etmiş, onun öğretisini benimseyip kaleme almıştır, onun akıl yürütmeleri her şeyin, tikel varoluş zaviyesinden değil, ilk ve en üstün varlık (esse) bakımından bir olduğu neticesine varır. Büyük Albertus da ona muvafakat ederek şöyle der, Var olan beni size gönderdi, diyenin varlığından gayrı hiçbir varlık yoktur. Zira O kendindendir ve kendi vasıtasıyladır, diğerleri ise ne kendindendir ne de kendi vasıtasıyladır, ancak ve ancak O'nun varlığından pay aldıkları nispette vardırlar. Zannımca Mısırlıların kadim hikmeti de bu manaya dayanmaktaydı.

Ve Pallas'ın peplumu üzerine şöyle kazınmıştı, Pallas olmuş olan, olan, olacak olan ve gördüğün her şeydir, onun örtüsünü bilgelerden hiçbiri bugüne dek kaldıramamıştır, çünkü onun tikel şeylerin içine yayılmış ve hapsolmuş varlığı sonsuzdur, bu şeylerle sanki birtakım örtülerle perdelenmiş gibi gizlenir, öyle ki idrak edilemez, hem gizli olduğu için hem de sonsuz olup kendisininkinden gayrı her idraki aştığı için. Nitekim Jüpiter'in beyninden doğduğu söylenen Pallas, peygamberin şu sözünde işaret ettiği hikmeti temsil eder, Her şeyi hikmetle yarattın, her şey yine onunla dolup taşar, nitekim aynı peygamber şöyle devam eder, Yeryüzü senin mülkünle doludur.

Nitekim yakınlarda Yeremya vasıtasıyla da söylenmişti ve pek çok diğer bilge de bunda hemfikirdir, şairler de bunu terennüm eder, aralarında Lucanus şöyle der,

Tanrı'nın makamı ancak toprak, deniz ve havadır, Gök kubbedir ve erdemdir, ötelerde tanrıları niçin ararız, Gördüğün her ne varsa Jüpiter'dir, nereye yönelsen O'dur.

Belki de bu, Tanrı'nın şöyle seslendiği İşaya'dan alınmıştır, Gök kubbe tahtım, yeryüzü ise ayaklarımın basamağıdır. Binaenaleyh her şeyin nasıl bir olduğunu bihakkın kavrayıp, Aristoteles'in, İbn Rüşd'e meseleyi genişletmek için bolca malzeme sunmak kastıyla ileri sürdüğü safsatacı çekişmeleri bir kenara bırakırsak, bütün bilgeler en çoğa yayılmış olan o bir etrafında kolaylıkla uyuşacaktır.

Eşyanın İlk Meydana Gelişine Dair. Bölüm XIII.

Kainatın nizamına gelince, hepsi müttefikan tasdik eder ki, bütün suretleri kabule amade şekilsiz bir dayanak (subiectum) mevcuttu yahut önceden var olduğu tasavvur edilmeliydi, filozoflar buna madde yahut "hyle", bazıları da kaos der, Musa ise buna Tohu ve Bohu demiştir, yani şekilsiz bir şey ve suret bulacak her şeyin kuvve halinde bulunduğu zemin. Ve ondan bir dayanak olarak eşya çekilip çıkarılacağı için, Anaxagoras orada sonsuz, yani gayrimuayyen sayıda şeyin bulunduğunu söylemiş, bunların tek bir Akıl ve her şeyi inşa eden tabiat vasıtasıyla fiile çıkarıldığını belirtmiştir, Aristoteles buna tabiat der, gerçi kimi zaman bu tabiatı Tanrı'dan ayırır gibi görünür,

Ve sık sık Tanrı ve tabiat hiçbir şeyi gayesiz yapmaz, sözünü tekrarlayarak bunu O'na atfeder. Fakat nizam veren yahut temyiz eden bu tabiat, başka yerde söylediğimiz gibi, Tanrı'nın bizzat kendisinden gayrısı değildir.

Buradan hareketle Aristoteles ile Anaxagoras, Tanrı'nın her şeyi maddeden yahut o yığından çıkardığı hususunda uyuşurlar, bu çıkarılışta, içine suretin sokulduğu yahut içinden çıkarıldığı madde (Peripatetiklerin benimsediği üzere) ile sokulan suret ve dayanağın istidadı yahut yatkınlığı önceden varsayılır. Buradan üç Peripatetik ilke hasıl olur, madde, suret ve yoksunluk (privatio). Bu kainat yapısında çift ve tek olanın araya girdiğini öne süren Pythagoras da bundan ayrılmaz. Zira felsefeyi sayılarla yapanlara göre çift olan maddeyi temsil eder, bilhassa ikilik sayısı, tek olan ise sureti temsil eder. Suretlerin ve bileşik nesnelerin mertebeleri de çift ve tek sayı vasıtasıyla pek ahenkli bir biçimde dağıtılır. Ve Pythagoras'ın sayılarla tarif ettiğini Platon büyük ve küçük ile tasvir eder, zira var olan her şey, çift ve tek sayılarla ayırt edilmiş olarak, varlığın ve yetkinliğin daha büyük yahut daha küçük bir derecesiyle donatılır.

Yahut eğer cisimlerden söz edilecekse, her biri harfiyen büyük, küçük yahut vasat bir kemiyete sahiptir, bu da yine çift ve tek sayılarla sınırlandırılır ve belirlenir. Demek ki Platon büyük ve küçük derken sadece maddeyi kastetmemektedir, nitekim Aristoteles onu bununla itham eder görünür, oysa onun sadık bir dinleyicisi olarak pekala bilmeliydi ki Platon maddeye şekilsiz zemin, alem anasının kuvvesi, suretlerin dadısı, dayanak, kabul edici demiş ve bu kabil sıfatlarla onu hiçbir kemiyet ve mertebeyle ayırt etmemiştir.

Bu madde bir tür hamur olduğundan, İbrahim'in Şekilleniş Kitabı'nda (Sefer Yetzirah) öğrettiği üzere, Demokritos onun kimi zaman yoğun, kimi zaman seyrek atomlardan toplandığını söylemiştir. Bu sebeple Empedokles ilkeler arasına yoğun ve seyreği yerleştirmiştir. Ve sürekli ile katı olanın yoğunlaşamayacağı gerekçesiyle Demokritos bölünemez atomların maddenin ilkesi olduğunu söylemiştir, bu madde, hasıl olacak sureti kabule muktedir bir dayanak halinde sıkıştırılmadıkça yahut genişletilmedikçe boş bir şeydir, bu yüzden bir faile ve tanzim ediciye muhtaç olmuştur. Fakat kainatın inşasından önce Tanrı'dan ve evrenin banisinden başka hiçbir tanzim edici düşünülemeyeceğine göre, Demokritos'un da diğer bilgelerle uyuştuğunu kabul ederiz, onlar ki Yüce Sanatkar'ın maddeden bütün bileşikleri meydana getirdiğini söylerler, bütün suretlerin de O'ndan sudur etmesi zaruridir, ister Peripatetiklerin dilediği gibi maddenin bağrından çekilip çıkarılsınlar, ister diğer bilgelerin benimsediği üzere suretleri bahşedenden (dator formarum) bizzat ve vasıtasız olarak taşsınlar, zira sureti fiile döken kim ise, bu her ne surette vuku bulursa bulsun, yaratan ve meydana getiren o olarak tesmiye edilir. Fakat Demokritos'un basireti, yeryüzünün bu cüzünün niçin diğerinden daha fazla yapışık olduğunu yahut o suretin niçin başka bir dayanağa değil de buna sokulduğunu göremediğinden, bunun tesadüfen vuku bulduğunu zannetmiştir,

Oysa bu sebepsiz değildir, fakat sebep bizce meçhul olduğundan ve netice beklendiğinden, buna baht (fortuna) denir, şayet ümidin hilafına yahut biz hiç beklemezken vuku bulursa, tesadüf (fortuitus) tesmiye edilir. Empedokles ise hissedilir unsurlardan yola çıkarak onların menşeini sükutla geçiştirmiştir, ya bunların derinlemesine tetkikinin ilgilendiği tabiat ilmine uymadığını gördüğünden yahut tayin edemeyeceği bir şeyi ortaya koymak istemediğinden, zira başka yerde dediğimiz gibi, Platon ilahi vahyın ifşa ettiği nispette ilahi meselelerde iddiada bulunulabileceğini öğretir. Bu sebeple sükut eden kimse, hakikatten ayrılmış sayılmaz, unsurların ve cümle mevcudatın asli banisi hakkında kargaşa çıkaran ve sapan Musa'nın yolundan da uzaklaşmış olmaz.

O ayrıca her şeyin çekişme ve dostluk vasıtasıyla tanzim edildiğini, bileşiğin cüzlerinin birleşmesiyle teşekkül ettiğini, cüzlerin birleştikleri bütünden ayrışmasıyla da dağıldığını ilave etmiştir.

Ve her şey sevgiyle birbirine bağlandığından, Musa, sevgi ve eşyanın bağı olan ruhun [Tanrı'nın izniyle kendi yerinde izah edeceğimiz üzere] suların üzerinde kuluçkaya yattığını ve onları besleyip olgunlaştırdığını söyler, o sular ki bütün yaşayan hayvanlar onlardan hasıl olur, Sanatkar tarafından sulardan çıkarılmaları emredilmiştir, ne de bitkiler susuz meydana gelir, gerçi Toprak yeşil otlar bitirsin, denilmiş olsa da, zira toprak sulu bir rutubet olmaksızın asla bir şey bitirmez.

Peripatetiklerin Umumiyetle, Diğerlerinin İse Asli Meselelerdeki Uyuşumu Üzerine. Bölüm XIII.

Peripatetiklerin ve diğer pek çoklarının, bilgelerin o tatlı ahenginde uyuşmasını temin ettik,

Ki bu uyuşma, onların önderinin kendisini eşsiz ve fevkalade göstermek arzusuyla, diğerlerinden hiçbir ihtilafı bulunmadığı halde ayrışmak istemesi nispette güç görünmektedir, bilhassa da taban tabana zıt bir yöntem takip ettiği Platon'dan. Zira Platon'un bizzat zikrettiği üzere, ilim iki katlı olduğu gibi tabiat da iki katlıdır.

Biri hissedilir olandır, ki bunun hakkında zanna dayalı akıl yürütme geçerlidir ve buna fen derler. Diğeri ise bozulmaz, daha üstün, cevheri, değişmez, sabit, sürekli, daima kendisiyle aynı olandır, ki nüfuz edici düşünceyle değil, ancak aklın nazarıyla idrak olunur.

Buna ilahi ilim denir, zira ilahi olanı ele alır ve ilahi yolla öğretilmiştir. Önceki ise demonik olarak adlandırılır, çünkü yeryüzüne aittir ve Marcus Tullius'un lares, Apuleius'un bazen lares bazen genius'lar, diğerlerinin ise demonlar (daemones) dediği bu aşağı akıllar tarafından telkin edilmiştir, ki bunlar Ay feleğinin (orbis) altında tutulur ve yeryüzündeki şeylerin bilgisi etrafında dönerler. Bu sebeple hem Meşşai (Peripatetici) hem de Platoncu Grekler, bizzat Platon'u ilahi, Aristoteles'i ise demon olarak nitelemişlerdir, zira ilki daima ilahi şeyleri dert edinmiş ve bunlardan bahsetmiştir, ilahi vahiyleri alanlardan öğrenmiştir.

Diğeri ise kendi gücüne dayanarak yalnızca duyuları ve akıl yürütmeleriyle kanıtlayabildiğine hükmettiği şeyleri kabul etmek istemiştir, nitekim bu yolla çok türlü hareketlerin, dörtlü niteliklerin, şeylerin üç ilkesinin, dört sebebin ve benzeri duyulardan kavranabilen şeylerin peşine düşmüştür.

Duyulur öğreti, bizzat kendisinin de dediği gibi kendi duyusal öğretisinin sınırlarını aşmadıkça daha öteye gidemez. Bazen Tanrı'yı şeylerin faili olarak kabul etse de, duyusal sınırların altında kalarak âlemin yaratılmamış olduğunu ekler ve Tanrı'dan şeylerin tözünü çekip alır.

Yine de onu Platoncuların ve ilahi bilgelerin meclisine getirmek istersek, bana göre tek bir yol vardır, nitekim birçokları tarafından vaktiyle yapıldığı üzere, onun en aşağıdan en yüceye doğru yöneldiğini, Platon'un ise Yuhanna ile birlikte en yüce Atadan en aşağıya indiğini müşahede edelim. Nitekim Yuhanna Kelam'dan başlayarak şöyle der, "Başlangıçta Kelam vardı ve Kelam Tanrı'nın yanındaydı ve Kelam Tanrı idi."

Daha sonra ilahi olanı bilmemiz için bize bağışlanan idea ve ışık vasıtasıyla, Kelam'ın bizzat büründüğü ete kadar iner.

İlahi şeylerin unsurlarla ve aşağı olanlarla münasebeti mecliste ele alınırken, gözlemlenen bu ikili ilerleyişi göstereceğiz, nitekim Tanrı'dan üçlü (ternarius) vasıtasıyla göklere kadar inilir ve oraya unsurlardan dörtlü (quaternarius) vasıtasıyla yükselirler. Orada bir araya gelen ve birbirine bağlanan sayılar, birbiriyle on ikiliyi (duodenarius) oluşturur, gök bu sayıyla düzenlenmiş ve çok çeşitli biçimde bezenmiştir, yeri geldiğinde, Tanrı lütfederse, bunu açıklayacağız.

Felsefecilerin bu iki ulu önderi işte bu ilerleyişi takip eder. Dolayısıyla Platon, Pisagorcuların ve eski bilgelerin izinden giderek âlemin yapısını yaratıcıdan sayılar yoluyla betimlemek istemiş ve buradan işe koyulmuştur. Bu hususta en büyük güçlükle, kendisinin de itiraf ettiği gibi, bulduğu şu ilkeleri öne sürdü, "Başlangıçta bütünden bir pay aldı, ikincisi ise birincinin iki katıydı."

Ve ardı sıra gelen diğer şeyler. Aristoteles ise, bilhassa Physicus Auditus kitabında, en aşağı ve unsurî ilkelerden başlar ve hareketler vasıtasıyla ilk hareket ettirici olan Tanrı'yı araştırmaya yükselir. Platon ise kehanetlerden ve eskilerden öğrendiği şeylerden hareketle öğretisinin temellerini sayılara dayandırır, çünkü sayılar ilahi, yeryüzüne ait ve insani şeylere aşinadır.

Şu halde açıktır ki, biri onu ilahi olanın üçlüsü vasıtasıyla, diğeri ise cismani ve duyulur olanın dörtlüsü vasıtasıyla bilgece yönlendirirse, her ikisinin de müşterek olduğu on ikiliye vararak orada uyuştuklarını görecektir.

Ve daha açık konuşmak gerekirse, Meşşai yolu unsurlardan ve şeylerin en aşağı ilkelerinden görünen göksel düzene kadar ilerlesin, bu bahis de hareket, oluş, bozuluş, başkalaşım, büyüme, küçülme ve mekân hareketi üzerine olup bizzat ilk muharrikin ne olduğuna kadar uzansın.

Fakat O'nun sırları, âlemin doğumu, akıllar ve benzeri hususlarda, gerçeği duyular yoluyla avlayanlar sükût etsin, bunları gözlerini arındırıp bizzat görenlere veya görenlerden işitenlere bıraksınlar, benzerlik ve sayıların kutsal düzeni vasıtasıyla ilerlesinler, zira ilahi şeylere bunlardan daha aşina bir şey yoktur. Bu minvalde ruhun ahengini, kendi duyuları marifetiyle bir araya getirsinler, fizik sınırlarını aşan şeyleri ise ilahi bilgelere bıraksınlar. Şayet aralarında bir uyumsuzluk görülürse, tiz sesleri gevşetsinler, pes sesleri ise gersinler ve sesleri yükseltsinler, tıpkı sazlarda yapıldığı gibi, o vakit onların ahengini bulacaklardır. Bu işi başarmak için emek ve gayret sarf ederdik, şayet bu meşgale bizi asıl gayemizden fazlaca uzaklaştırmayacak olsaydı, ki o gaye yalnızca bilgeleri değil, bu kâinat düzeninde bulunan her şeyi uzlaştırmaktır.

En yüce sanatkâr yaratılmış her şeye hangi ahenkli sayı vasıtasıyla iner. Üçüncü Tonus.

Bir'in yirmi yediye nasıl yayıldığı. Bölüm I.

Üçlü Tanrı'dan üçlü sayı vasıtasıyla inşa edilmiş olan her şeye hangi sırayla ilerlendiği. Bölüm II.

Meleklerin, yalın üçlüye tekabül eden ilk dokuzlu vasıtasıyla nasıl dağıtıldığı. Bölüm III.

Tanrı bize meleklerin üçlü düzeniyle indiği gibi, bizim de onlar vasıtasıyla Tanrı'ya nasıl yükselebileceğimiz. Bölüm IIII.

Akılların Müellifi hakkında. Bölüm V.

Sanatkâr'ın gökleri ikinci karesel üçlüyle nasıl inşa ettiği. Bölüm VI.

Gezegenlerin veya yıldızların aşağı âleme iyi yahut kötü tesir edip etmediği. Bölüm VII.

Kötülüklerin nereden neşet ettiği, tesirlerin kötülüğünden mi yoksa kabul edenin kötü yatkınlığından mı kaynaklandığı. Bölüm VIII.

Daha önce bilgelerce söylenmiş olanların akıl yürütmelerle kanıtlanması. Bölüm IX.

Daha önce ileri sürüldüğü gibi ne Satürn'ün ne Mars'ın ne de başka herhangi bir yıldızın kötü olmadığı. Bölüm X.

Yıldızların üzerimizde tesir edip etmediği ve eğer tesir ediyorlarsa bunu zorlayarak mı yoksa hazırlayarak mı yaptıkları. Bölüm XI.

Bütünün Sanatkârı'nın tüm unsurları üçüncü karesel üçlüyle nasıl var ettiği. Bölüm XII.

Unsurların neden dörtlü sayıyla dağıtıldığı. Bölüm XIII.

Unsurların âlemin bütün uzuvlarında bulunduğu. Bölüm XIIII.

Şeylerin unsurlara başka türlü bölünüşü hakkında, ki bu sayede daha önce zikredilen kabullerden doğan güçlükler ortadan kaldırılır. Bölüm XV.

Unsurların yalnızca bu yeryüzü âleminde değil, göksel, gök üstü ve Arketip âlemde de bulunduğu. Bölüm XVI.

Pisagorcular ve Platonculara göre unsurların geometrisi hakkında. Bölüm XVII.

ÜÇÜNCÜ TONUS

BİR'İN YİRMİ YEDİYE NASIL YAYILDIĞI ## BİRİNCİ BÖLÜM

Monad'ın çoklukta yayıldığı bütün bilgelerce bilinir, fakat birliğin tabiatının çoklukla nasıl bağdaştığı ve onda ihtilafsız nasıl barındığı, burada bizim ifa etmemiz gereken bir emektir. Başka hiçbir yolla da bağdaşamaz, ancak çoklukta bulunan birlik ahengi vasıtasıyla mümkündür. Bu sebeple Platon, Lokrisli Timaeus'u takip ederek ruhun ve âlemin yapısını ele alınan monad ile açıklar, iki kat, üç kat ve dört kat oranlarla yirmi yediye, yani ilk sayının küpüne kadar varır ve bütün aralıkların doldurulmuş olduğunu ekler. Yorumcuları Proklos, Khalkidios ve sonrakiler bunu açıklamak için ilk mükemmel sayı olan altılıyı birliğin yerine koyarlar, aynı düzenle ikiye ve üçe katlayarak yüz yetmiş sekize ulaşırlar.

Ve o zaman aralıkları tam beşli, tam dörtlü ahengiyle, ton, yarım ton ve artık kısımlarla doldururlar, öyle ki bütün ruh ve bütün âlem ahenkli olsun ve bütün ilahi ahengi kapsasın. Nitekim ilk ve en yüce Monad ilk sayıya, yani üçlüye yayılır, bunun karesi alındığında dokuzluyu tamamlar. Bu sayıyla ayrık akılların dereceleri, gökler ve unsurî olan her şey en yüce ahenkle dağıtılır, nitekim bunu aşağıda göstermeyi vaat ediyoruz.

Şayet bu sayı küpüne vardırılırsa, yukarıda zikredilen yirmi yediyi verir. Fakat şeylerin basamakları bu ahenkle dağıtılmadan evvel, sayılanlarla birlikte sayılmayan ilk madde (prima materia), şairlerin Khaos, Greklerin Hyle ve İbranilerin tohu dedikleri şey önceden gerekmekteydi, tıpkı ilk fail ve en yüce monadın diğerlerinin sayısına dâhil olmaması gibi, her ne kadar kendi birliğiyle sayılabilmeleri için hepsine öncülük etse de.

Bu yüzden pek bilge olan Musa, şeylerin inşasından evvel maddenin yaratılışını öne alarak şöyle demiştir, "Başlangıçta Tanrı göğü ve yeri yarattı", yani her ikisinin de maddesini, ki bunlar daha sonra biçimlendirilmiştir. Nitekim diğerine biçimini ikinci günde verir, şöyle derken,

"Suların ortasında bir rakia olsun", yani bütün göklerin yayılması yahut genişlemesi. Buradan devam eder ve rakiayı gökler olarak adlandırır. Zira rakia bizim tercümemizin aktardığı gibi gök kubbe (firmamentum) değildir, bütün göklerin küresi ve kütlesidir. Bu husus ardından gelen şu ifadeyle doğrulanır, "Tanrı iki büyük ışık ve yıldızları yaptı ve onları rakiaya koydu."

Yani o ışıklar gök kubbeye, yani yıldızlı feleğe konmamıştır, bilakis her biri kendi feleğine yerleştirilmiştir, buradan da rakianın bütün feleklerden müteşekkil bir yuvarlak anlamına geldiği neticesi çıkar. Yere ise biçimini üçüncü günde verir, şöyle derken, "Göğün altındaki sular tek bir yere toplansın ve kuru toprak görünsün", bu kuru toprağa yer adını vermiştir. Bunu daha açık ifade etmek için yukarıda şöyle demişti, "Yer ise tohu idi", yani khaos yahut kaba bir kütle veya biçimden yoksun madde. Devamında ise "ve vohu", yani içinde şekillendirilecek olanın bilkuvve bulunduğu şey gelmektedir.

Zira maddede her şey kendi has suretlerine açılmadan evvel genel bir kudret halindedir. Dolayısıyla ara cinsler yirmi yedinci sayıyla tamamlanır, bu cinsler arasında pek çok aralık vardır, ikinci ahenklerle ve aralıkların sayılarıyla yahut basamaklarıyla doldurulmalıdır, her birinin tür genişliğinde aynı düzenle ve kendi ahengiyle yerleşirler.

Zira türün kendisi belli bir genişliğe (latitudo) sahiptir, her ne kadar sayıya kıyaslandığında onda hiçbir genişlik görünmese de, şayet dikkatlice içe nüfuz edilirse, açıkça anlaşılır ki bir tam ses (tonus), dokuzun sekize olan fazlalığından doğarak yarım seslere (semitonium) ve bu da lemmaya, yani yarım sesin yarısına bölünür, küçük sayılardan büyüklere, yani 16 ve 18'e, yahut 18 ve 36'ya dönüşür ki bu müzisyenler arasında bilinen bir kaidedir. Nesnelerin orantısı olan tabiî sayı bölünür, ancak sesli sayı, daha üstün sayılara indirgenmedikçe bölünmez. Zira insan insandan, at attan, hatta köpek köpekten öylesine farklıdır ki bizzat türlerin kendi genişliğinde derecelerin bulunması zorunludur.

Demek ki meydana getirilmiş nesnelerin ilk cinsleri yirmi yedidir ve üç dokuzluya ayrılmıştır, bunlar göküstü, semavî ve unsursaldır (elementaris). En yüce Tanrı'nın bunlara bahşettiği ahenkli uyumu, O'nun lütfuyla beyan etmeye niyetlenmekteyiz. O her şeyi son derece ahenkli kılan birlik, İlkörnek'ten (Archetypus) melekler feleğine, buradan gökkürelerine ve oradan yeryüzü cildine kadar inmiştir, öyle ki her bir şeyde bulunan ne varsa diğerlerinde de en tatlı bir nispette tekabül eder, bu ise şüphesiz hayat enerjisi şarkısının nağmeleriyledir, bu hayat nağmelerini hayat Ruhu ilk yaratılıştan itibaren bahşetmiştir.

Bundan ötürü Musa şöyle der, "Ve Elohim'in Ruhu suların üzerinde dalgalanıyordu," yani nesnelerin ilksel tohumları üzerinde, onları besleyip büyüterek ve en tatlı biricik hayatı bağışlayarak. Zira Resul Pavlus'un Aratus'tan naklettiği üzere, "İçinde yaşadığımız, hareket ettiğimiz ve var olduğumuz" Tanrı'dır, bu da kadim şairlerin dediği gibi içeriden besleyen o Ruh ve bütün bu nesneler kütlesini harekete geçiren akıl vasıtasıyladır. Nitekim bizzat Tanrı da Yeremya aracılığıyla şöyle buyurur, "Gökleri ve yeri ben doldururum."

Platoncuların dünyanın canı (anima mundi) dedikleri işte bu Ruh ve göğe, yere ve denize nüfuz etmiş olan bu Tanrı'dır, nitekim onlardan bazıları bunu açıkça ikrar eder, ki O dünya azalarını dirilterek ve birbirine ahenkli bir uyumla bağlayarak cihan enstrümanının nağmelerini son derece ahenkli kılar.

Bunu Pisagor görmüştür, zira onun mesaisi sayılar ve bu sayılar arasındaki ahenkler üzerineydi, bunu Anaksagoras sezmiştir, ki o her şeyin birbiri içinde yahut Peripatetiklerin alay ederek dediği gibi her şeyin her şeyde olduğunu temaşa ediyordu. Şüphesiz bir sineğin içinde eşeği, bir saka kuşunun içinde fili veya bir piresinin içinde göğü kastederek değil, bilakis her bir şeyin türünün diğerinde hayranlık uyandırıcı bir yakınlıkla temsil edildiğini, aynı evrensel hayatla yaşadığını ve dostane bir cemiyetle birleştiğini görüyordu, öyle ki tek bir şeyden diğerine, kendi formlarının bozulması ve meydana gelişi yoluyla ortak bir geçiş ve sembol bırakılsın, zira hepsinin maddesi ve hayatı birdir, bundan ötürü karşılıklı olarak orantılı bir ahenk parıldar. Fakat bunu izah etmedi, belki de açıkça idrak edememişti. Lakin Pisagorcular ve Akademiyacılar, ilahî ve peygamberî ışıkla aydınlanarak, o Ruhu ilahî vahiylerden çekip çıkaranlar tarafından eğitildikleri için bu meseleyi daha açık bir şekilde nakletmişlerdir. Bizzat o ilahî şairler de o tanrısal Şölen'e (Symposium), nesnelerin formlarının ve ilkörneklerinin sürekli bir tatlılıkla, dostane bir sesle aynı ve yegâne Söz'de yankılandığı yere ererek bu ahengi açıkça idrak ettiler. Cihan enstrümanının böylesine muhtelif azalarına yayılmış olan bu ahengi, bu daha kesif etin ağırlığı altında ezilmiş olan bizler hissedemeyiz, meğerki sırayla bir bu, bir şu makamı temaşa edip zihnimizde birleştirelim, orada nesnelerin hem kendi aralarındaki hem de Sanatkâr ile olan o ahenkli uyumunu bir dereceye kadar tatlılıkla idrak edebiliriz, böylece beyaz giysililerle birlikte en mükemmel ilahilere yükselebilir ve o gök sakinleriyle birlikte, gür seslerle Yaratıcı'nın övgülerini terennüm edebiliriz. Zira Platon'un dediği gibi, yalnızca filozofun yahut hakiki bilgenin tefekkürü bedenin kesif kütlesiyle düşmüş olan kanatları yeniden kazanır, bunlarla dünyevî ve semavî şeylerin arasından süzülerek göküstü âleme uçar, kusursuz olan gelene ve kısmi olan ona boyun eğene dek onların nağmelerini bir dereceye kadar idrak eder.

Bu sebeple üç Dokuzlunun (Enneas) ahengini ortaya koyacağız, bunlardan düzenli basamaklarla birinden diğerine yükselerek bütün ahengin İlkörneği'ne erişelim, Üçlü Birlik olan Tanrı'dan üçlü sayı vasıtasıyla yaratılmış olan her şeye nasıl bir düzenle sirayet edildiğini gösterelim.

İkinci Bölüm

Filozofların atası, tabiî düzenin ve ahengin en mahir araştırıcısı olan Pisagor, tabiattaki şeylerde kendisinden öncekini görmediği gibi ardılını da görmemiştir, zira öğretisini sadece Keldanilerden ve Asurlulardan devşirmemiş, bilakis İbranilerin daha gizli hikmetiyle de yoğrulmuştur.

Üçlü sayıya öylesine büyük bir paye vermiştir ki, takipçilerinden öğrendiğimize göre, Tanrılık hakikatini ve dolayısıyla bütün kâinatı üçlü sayı ile ölçmüştür. Zira her sayı üç yönlü bir artışla büyür, yani boyuna, enine ve derinliğine, bunun ötesinde bir ilerleme mümkün değildir. Bundan başka bir cisimdeki mükemmel boyut, aynı üçlü artışla, üçlü kesişmeyle ve dik açıyla tamamlanır. Nitekim hiçbir şekilde bundan daha fazla dik açı meydana getirilemez, geniş ve dar açılar ise pek çoktur.

Şu halde sayıların ve sürekli niceliğin ilerlemesi üçlüdür,

Zira birliğe sayı eklenirse çizgisel olur, ve şayet nokta boyuna uzatılırsa çizgiyi meydana getirir. Şayet sayı ende büyürse yüzeysel olur, ve çizgiye genişlik eklenirse yüzeye dönüşür, şayet sayı derinliğe doğru iletilirse cismanî, katı ve küp olur. Ve şayet genişliğe derinlik katılırsa cisim vücut bulur. Bütün Pisagorcu ve matematikçi filozofların öğrettiği üzere, üç boyutlu cisme ve küp sayıya hiçbir şey eklenemez. Bu sebeple Aristoteles Gökyüzü Üzerine adlı eserinin başında bu sayıyı över ve şöyle der, "Üçlü sayıyı tabiattan aldık ve sanki her şeyin kendisiyle sınırlandırıldığı bir kanunmuşçasına ona uyarız. Aynı şekilde bütün nesnelerin sanatkârı ve Yaratıcısı olan Tanrı'yı da aynı sayıya göre yüceltmekle mükellefiz." Hem ruhanî hem cismanî bütün nesneler üç şeyden ibarettir, başlangıç, orta ve son, bu üçlüğü o pek yüce üçlüden alırlar ki, Pavlus'un öğrettiği üzere her şey O'ndadır, her şey O'nun içindedir ve her şey O'nun aracılığıyladır. Bundan başka Trismegistus'un dediği gibi dünya üç şeyle kemale erer, kader (heimarmene), zorunluluk ve düzen, bunlar ise sebeplerin bir araya gelişi, fiil yahut doğum ve hak edilmiş dağıtımdır.

Bilgenin dediği gibi Tanrı dünyayı üç şeyle düzenlemiştir, sayı, ağırlık ve ölçü,

Bunlar aracılığıyla her şey o pek yüce üçlüğün izini taşır. Zira sayıyı o en yüce birlikten ve bütün sayıların ebediyetinden alırlar, Ağırlığı her şeyi tartan o hikmetten, ölçüyü ise her bir şeye layık olan payı takdir eden o Sanatkâr'ın Ruhundan alırlar. Bundan ötürü Mecusiler cihanın üzerinde üç ilkeyi kabul etmişlerdir, Oromazim, Mitrim ve Araminim, yani Tanrı, Akıl ve Can. Zira Yüce Tanrı'ya has olan birliktir, Akla yahut hikmete has olan düzen yahut ağırlıktır, Cana yahut ruha has olan ise ölçü ve harekettir.

Platon bunu Kral Dionysios'a yazdığı bilmecede dile getirir ve şöyle der, "Her şey her şeyin Kralının etrafındadır, her şey O'nun lütfuyladır, her güzel şeyin sebebi O'dur." Nitekim her şey Kral'ın etrafındadır, O'nun birliğiyle bağlanmıştır, her şey O'nun lütfuyla tartılmıştır ve her şey O'na doğru düzenlenmiştir, O ise her şeyi sayarak ve oranlayarak bütün güzel şeylerin hem fail, hem gaye sebebi, hem yöneticisi hem de ayakta tutucusudur, yani her şeyin başlangıcı, ortası ve sonudur, nitekim Orpheus bunu daha önce terennüm etmiş ve Platon mektuplarında tekrar etmiştir, "Her şey O'ndan neşet eder, O'na geri döner, O'nda sükûna erer ve O'nda ayakta durur." Zira her şey birincil kaynak olarak Baba'dan neşet eder ve İdealara göre bir evde imişçesine Oğul'da ikamet eder. Bu Oğul'un ve ilahî hikmetin mührü, İbrani teolojisinde geçtiği üzere 'bet' yahut 'bait' harfidir ki ev anlamına gelir. Ve her şey Kutsal Ruh vasıtasıyla kendi öz formlarına açılmıştır, bundan ötürü bütün bu sanat eseri 'Elohim' tarafından meydana getirilmiş olarak tavsif edilir. Bu isim bazılarının zannettiği gibi çoğul değildir, bizzat harekesinin gösterdiği üzere, 'Bina'da, yani Kutsal Ruh'a atfedilen anlayışta (intelligentia) bulunan tekildir. Bu sebeple Sirak Kitabı'nda şöyle denir, "Ve onu anlayış ruhuyla dolduracaktır." Hermes de bu teslisi küre bilmecesi altında öğretir ve şöyle der, "Tanrı bir küredir, merkezi, yani Baba, hazır bulunuşuyla her yerdedir, çevresi ise, yani hikmet ve Tanrı'nın Oğul'u, hiçbir yerde kuşatılamaz ve her şeyi kuşatır." Nitekim aynı Sirak Kitabı'nda okuruz, "Gök kubbeyi tek başıma dolaştım ve uçurumun derinliklerine nüfuz ettim."

Her iki merkezin ve çevrenin karşılıklı ilişkisi ise Ruhu ve karşılıklı sevgiyi gösterir. Bu yüzden o üçlü İlkörnek'ten neşet eden yaratılış, Pisagorcuların, Platoncuların ve Boethius'un tartıştığı gibi ancak üçlü ve üçgen bir düzenle ve ahenkli bir sayıyla meydana gelebilirdi. Zira her sayı ahenge uygun değildir, ancak kendi uyumlu orantılarına intibak edenler uygundur. Bu sebeple yalın üçlü en yalın Tanrı'ya atfedilir, O en yüce birlik olarak üç ayrı uknumda (hypostasis) mevcuttur, bu pek çok kimsenin açıklamaya yeltenmesine rağmen izah edilemez bir tarzdadır. Karesel yahut yüzeysel üçlü ile ise üç dokuzlu dağıtılır, öyle ki dokuz müdrike mertebesi, dokuz koro ve dokuz tür bozulan ve meydana gelen nesne bulunsun. Bütün bunlar, yeri geldiğinde beyan edeceğimiz üzere, hayranlık uyandırıcı bir sır ile onuncuda kemale erer. Kübik yahut katı üçlü ile ise bütün dokuzlular hep birlikte tamamlanır, bütün müzikal oranlar bunda toplanır, buna Platon işaret etmiş ve Proklos uzun bir silsileyle tartışmıştır.

Meleklerin bizim yalın üçlüye tekabül eden dokuzlu vasıtasıyla nasıl dağıtıldığı.

Bölüm III

Dionysios, Iamblikhos ve daha yeni ilahiyatçılara göre meleklerin mertebelerinin veya derecelerinin dokuz adet olduğu pek açıktır, bunlar dokuzlu sayı ile tanzim edilirler, lakin bu yalın değil, bir bakıma bileşik bir sayıdır, zira onlar da en yalın olan akıldan ayrılmışlardır, bundan ötürü hem filozoflar hem de İbrani bilgeler tarafından ayrık akıllar diye anılırlar, bir miktar karmaşıklığı kabul ederler, zira onlarda bir öz ve onları koruyan bir kuvvet ya da dedikleri gibi metafizik bir madde ile form vardır. Saf fiilden uzaklaşmış olduklarından maddeden büsbütün arınmış da değillerdir, zira varlıkların genişliğinde aşikârdır ki saf fiilden her ne uzaklaşırsa, zorunlu olarak maddeye meyleder.

Bundan ötürü melekler bahsinde en başta gelen hekim olan Dionysios, onların katışıksız olmadığını, yani maddeden pay aldıklarını ileri sürer. Onlarda yetkinlik dereceleri bulunduğundan, Tanrı'ya daha yakın olanlar üçlüye göre dağıtılır, yalın üçlünün suretini daha açık bir biçimde taşırlar, onları takip edenler ikilenmiş üçlüyle, en sonuncular ise üçlenmiş üçlüyle sınırlandırılır.

Böylelikle Tanrı'nın üçlü suretinden daha açık bir biçimde nasiplenen ilk melekler, o yüce birliğin üçlüğe olan o açılımını temsil ederler. Zira her şeyin Babası olan Tanrı, aklının önüne konmuş bir öze sahiptir ki ilahiyatçılar buna feyizli hafıza derler, kendini idrak ederek hikmeti ya da Kelam'ı veya Oğul denen kendi zatının bilgisini doğurur. Buradan hareketle O, Baba adını kazanır.

Hâsıl olan hikmet ise, kendisini hâsıl edene pek benzediğinden ve O'ndan yeni bir çıkışla fışkırmayıp neşet ettiğinden, Oğul adını alır.

Her ikisinin müşterek bilgisinden fışkıran sevgi ise en kutsal Ruhtur ve her ikisinin bağı olarak adlandırılır. Ebeveyn ile evladı birleştiren bu sevgiye Seraphim mertebesi karşılık gelir. Hikmet ve cemal ile dolu olan Kerubim ise hikmet nuruna ve Babanın hoşnutluğu ile bütün eşyanın cemali olan Oğul'a karşılık gelir.

Tahtlar (Throni) ise bizzat Baba'ya hizmet ederler, bu tahtlarda Kelam'ın ve Ruh'un kesintisiz hâsıl oluşunun izzeti ikamet eder, bunlarda dünyayı da yargılar, nitekim Mezmurlar'da şöyle okunur, Tahtını yargı için hazırladı. Oğul'u da oraya davet eder, O'na her türlü yargılama erkini bahşeder, nitekim Vahiy kitabında bizzat şöyle bildirir, Ben galip geldim ve Babamın Tahtında O'nunla birlikte oturdum. Lakin en yüce hayır başkalarına kolayca taştığından, yaratıkları meydana getirmek ve onları yönetmek için başka bir üçlü mertebe daha hâsıl etti, ulu bir zanaatkâr ve hükümdar gibi bu mertebeler ve hizmetkârlar vasıtasıyla iş görmeyi ve hükmetmeyi kararlaştırdı. Lakin burada bir hususa dikkat edilmelidir, Augustinus ve bütün ilahiyat mektebinin ittifak ettiği üzere, dışa dönük işlerde Tanrı daima üçlü ve bölünmez olarak iş görür, hiçbir şahıs diğerleri olmaksızın işlemez. Bu husus örneklerle de kanıtlanır, Origenes'in dediği gibi, var olmayı Baba'dan, akıl ya da düzen birlikteliğini Oğul'dan veya Kelam'dan alırız.

Hayatı ise hem dünyevi hem de gökler üstü mevcudatın üzerinde kuluçkaya yatan hayat ruhundan alırız. Mademki Baba Tanrı her şeye var olma imkânı verir, haklı olarak her şeyin Efendisi denir, nitekim kutsal kelamda şöyle okunur,

Bütün varlıkların Efendisi sensin. Buradan hareketle O'na Hakimiyetler (Dominationes) mertebesi karşılık gelir. Oğul'a bahşettiği mezkûr nizam ve kudret gereğince, ki O şöyle der, Gökte ve yerde bütün yetki bana verildi.

Hükümranlıklar (Potestates) diye adlandırılanlar, Oğul'a riyaset etmesi için verilen emirleri icra ederler. Kutsiyet ve hayat ruhu vasıtasıyla usulünce tanzim edilmiş olan her şeye hayat, sebat ve kutsiyet verdiğinden, her şeyi hakiki hayata ve kutsiyete sevk eden Meziyetler (Virtutes) mertebesi gerekiyordu. Mezmur yazarının terennüm ettiği şey de budur, O'nun ağzının ruhuyla onların bütün orduları var oldu. Üçlü olan Tanrı kendini üçlü bir tarzda bildirdiğinden ve üçlü bir düzenle var ettiği her şeyi, bilhassa uğruna her şeyin yaratıldığı ve her şeyin kendisinde toplandığı insanı üçlü bir dereceyle yönetmeye özen gösterdiğinden, insan soyunu üst ve alt derecelere ayırdı, krallıkları ve vilayetleri taksim etti, bunların bir kısmına manevi, bir kısmına da mülki yönetimde riyaset edilmesini emretti.

Bu vilayetlerin ve krallıkların başına Riyasetler (Principatus) mertebesini koydu, Başmelekleri (Archangeli) hükümdarlara ve din büyüklerine tahsis etti, her bir insana ise tek bir Melek (Angelus) ayırdı, nitekim ulu Hükümdar'ın şu sözü üzerine Hieronymus haklı olarak böyle düşünür, Onların melekleri göklerde olan Babamın yüzünü daima görürler. Tanrı meleklerin bu üçlü mertebesi vasıtasıyla bize nasıl iniyorsa, biz de onlar vasıtasıyla Tanrı'ya öylece yükselebiliriz.

Bölüm IV

Dionysios'a göre yalnızca alt akılların değil, bizlerin de üsttekiler vasıtasıyla aydınlatıldığımız, arındığımız ve yetkinleştiğimiz pek meşhurdur. Bunlara uyarsak, meleklerin bize en yakın olan derecesine ve mertebesine kolaylıkla yükseliriz. Buradan doğru amel ederek ve arınarak başkalarına haklı olarak önderlik ederiz ve Başmelekler, yani meleklerin reisleri bizimle alakadar olurlar. Önderler ile tebaa arasında Riyasetler bulunur, öyle ki gizli bir kuvvetle tebaayı boyun eğdirir, önderleri ise yüceltirler. Her ne kadar ikisi de bunu açıkça idrak edemese de, tebaa amirin üzerinde bulunan ve kolayca sıyrılamayacağı bir boyunduruğunu hisseder, bilakis korkar ve saygı duyar, nitekim Riyasetler, amirlere bu kuvveti akıtırlar, bu kuvveti de ilahi azametin dehşetli makamından çekerler. O makam kuzeyde kurulmuştur, dehşetli ve ateşten kanunlarla hem meleklerin hem de insanların zihinlerini kulluk boyunduruğu altına bağlar. Bunların çiğnenmesi günah kötülüğüdür, cezalandırıcı kötülük ise cezadır, nitekim Yeremya ilahi ruhun tesiriyle şöyle der, Bütün kötülük kuzeyden açılacaktır.

Bundan ötürü başlangıçtan beri hakikatte durmayan o katil, dikbaşlı bir kibirle ileri atılarak şöyle dedi, Tahtımı kuzeye kuracağım ve Yüceler Yücesi'ne benzer olacağım, kötülüğün ve karmaşanın ormanının hükümdarı olacağım, tıpkı O'nun barış ve sükûnet mülkünde hüküm sürdüğü gibi. Bundan ötürü dünyanın, yani Tanrı'dan uzaklaşmış şeylerin hükümdarı, hakiki hükümdar tarafından sıklıkla anılır, nitekim Yuhanna'ya göre olan İncil'de şöyle denir, Bu dünyanın hükümdarı geliyor ve bende hiçbir hakkı yoktur. Yine O'nun üzerinde kazanacağı zaferden bahsederken şöyle der, Şimdi bu dünyanın hükümdarı dışarı atılacaktır. Ölümlüler de yasayı çiğnediklerinde aynı kuzey cihetine yönelirler,

ve oradan günahlarının cezasını bulurlar, orada Tanrı'nın oğulları, yani Tanrı'nın adil yargıçları dehşet içinde titreyerek şiddetle hükmederler,

ve yargıyı en sert biçimde icra ederler, şeytanlara ve insanlara Tanrı'nın o korkusunu salarlar, İbraniler buna Yakup'un korkusu (pahad) derler. Bu sırların muallimi olan Yakup, kayınpederi Aramlı Laban ile konuşurken şöyle demiştir, Babam İbrahim'in Tanrısı ve babam İshak'ın korkusu benimle olmasaydı, belki de beni eli boş gönderirdin. Ve Yakup babası İshak'ın korkusu üzerine tekrar ant içti.

Tanrı ona o metanet ve adalet kürsüsünden kuvvet ihsan etmişti, tıpkı babası İbrahim'e güneyden merhamet ve şefkat verdiği gibi. Bunların remziyle bezenmiş olan Yakup, izzet tahtının ortasında oturur. Şu halde bütün kötülük, çiğneme ve cezalandırıcı adaletin şiddeti kuzeyden neşet eder, fakat bu öyle bir dehşettir ki, alttakileri amirlerinin korkusuna sevk eder. Bir hükümdar diğer insanlara benzer bir insan değil midir. İlahi dehşet onu yüceltmeseydi ve diğerlerine korku salarak onları boyun eğdirmeseydi, diğerleri ondan nasıl korkar ve ona nasıl hürmet ederdi ki, böylece ona bir hükümdar gibi saygı duyarlar ve en yüce hükümdar bütün bunları o Riyasetler vasıtasıyla icra eder. Ancak önderde, başkalarının hükümdarı sayılmasını hak ettirecek bir ziynet ve cemal bulunmazsa, her türlü idare pek çirkin sayılır.

Bu yüzden amire, engelleri, yani kusurları ve cismani dünyanın hazlarını söküp atacak üst mertebelerin hizmeti de gereklidir. Bunu da Meziyetler mertebesi temin eder. Onların inayetiyle sebat ve metanet kazanarak günahlara ve insanı gevşeten hazlara karşı güçlü kılınırız. Fakat haset ve fenalık dolu bu havai güçlere karşı da üstün gelebilmemiz için Hükümranlıkların himayesi bize elzemdir, ta ki Elişa ile birlikte şöyle diyebilelim, Bizimle olanlar, onlarla olanlardan daha çoktur. Dünyevi heveslerle engellenmemek, bilakis hepsine hâkim olmak için, Hakimiyetler denen akıllar kendi kuvvetleriyle yardım ederler. Onların inayetiyle bedeni köle kılabilir ve yeryüzüne boyun eğdirebiliriz, nitekim amirane buyrukta şöyle denmiştir,

Yeryüzünü doldurun ve ona boyun eğdirin. Böylelikle alttaki her şeye hâkimiyet sağlandıktan sonra, geriye yalnızca Tanrı'ya yönelip sadece O'na vakit ayırmak kalır. Bu da gökler üstü şeylerin hafızasını Tahtlar'ın yardımıyla muhafaza edersek, Kerubim aydınlanmasıyla temaşa edersek ve Seraphim hararetiyle kaynaşarak hısımımız ve yüce ebeveynimiz ile birleşirsek mümkün olur. Buradan hareketle ulu zanaatkâr meleklerin dereceleri vasıtasıyla kendi kudreti ve feyziyle bize nasıl indiyse, biz de kendisinden çıktığımız O zata aynı dereceler vasıtasıyla geri dönelim.

Augustinus'un aynı derecelerle Tanrı'ya olan bu dönüş hakkında etraflıca ele aldığı hususları da atlamayayım. İlk olarak dört duyguyu, yani korku, keder, sevinç ve ümidi sayar, bunların öfke ve arzu melekelerinden neşet ettiğini düşünür, bunlara duyuyu, muhayyileyi, aklı, idraki ve aklıselimi ekler, bu dokuzluyu meleklerin dokuz mertebesine uyarlayarak içsel insanı Tanrı'ya ulaştırmaya gayret eder, her ne kadar bunu basiretli okuyucunun takdirine bıraksa da, yine de bundan çıkarabiliriz ki, duyular haberci denen meleklere tahsis edilmiştir, nitekim bedensel duyular da habercilerdir.

...iç güçlerini, yani anlama yetisini (intellectus), aklı ve ruhun duyulardan daha fazlasını algılayan muhayyilesini Başmeleklere intibak ettirir, Erklere korkuyu, Kudretlere kederi bağlar. Zira günahların korkusuyla sarsılan, günahlardan duyduğu kederle içsel erdem içinde güçlenen kimse, Kudretler ile birlikte iblisleri defedebilir, Erkler ile birlikte mucizeler yaratabilir, Aklı Beyliklere denk düşürür, çünkü melekler ruhlara nasıl hükmediyorsa, akıl da duyulara ve duygulanımlara öyle hükmeder. Egemenliklere sevgiyi yahut sevinci bağlar, nitekim herkesi seven ve onların esenliğine sevinen kişi başkalarına doğru şekilde egemen olur. Tanrı’nın tahtı denen anlama yetisini Tahtlara, idrak edilen şeyleri ise Kerubilere atfeder, zira onlar Tanrı’nın yüceliğini ne kadar yakından ve açıkça temaşa ederlerse, o denli mükemmel bir bilgiyle dolarlar, nitekim ruhun anlama yetisi doğrudan Tanrı’nın altına yerleştirilmiştir. Seraphimlerin önüne ise umudu yerleştirir, çünkü onlar yeryüzünün bütün sınırlarının umudu olan Tanrı’ya yöneltirler.

Zihinsel Varlıkların Müellifi Üzerine

Bölüm V

İleri gitmeden önce, ayrık zihinlerin atasının kim olduğunu araştırmayı uygun buldum, bilhassa İbn Sînâ ve diğer pek çok muteber zatın, her şeyin ilk atası olan Tanrı’nın yalnızca tek bir zihinsel varlık (intelligentia) meydana getirdiğini iddia etmeye cüret etmelerinden ötürü. Onlara göre daima aynı kalan ve aynı tarzda bulunan bir ilke, doğal aklın da gösterdiği gibi, farklı şeyler meydana getiremez. Bu sebeple Tanrı’nın yaratımını yalnızca tek bir zihinsel varlıkla sınırlandırıyorlardı. Tanrı’dan türeyen bu varlık ilk zihne yöneliyor, buradan ikinci bir zihinsel varlık meydana getiriyor, kendini idrak etmek suretiyle de ardından gelen ilk feleğin ruhunu doğuruyordu.

Kendi işleyişini idrak ettiğinde ise bir sonrakini meydana getirmeye yöneliyordu. Böylece neden töz bakımından farklılaştıkça, işleyişte de çeşitli sonuçlar meydana geliyordu. İlk Yaratıcı tek bir sonucu meydana getirmekle sınırlandırılmış olsaydı, bu görüşe kolayca teslim olabilirdik. Fakat evrensel Ata hakkında bunu tahayyül etmek bile son derece anlamsızdır, zira O’na tikel bir varlık değil, evrensel bir varoluş, yani biricik âlem ve tüm şeylerin biricik varlığı tekabül eder. Nitekim Proklos, varlıkların ilk meydana getirileni var oluştur der, Parmenides ve Melissos ile birlikte Platon da Parmenides ve Timaios diyaloglarında bunu haklı olarak kabul eder, gerçi Aristoteles o bilgelerin sözleriyle uğraşmış, düşüncelerinin özüne nüfuz edemeyip boş yere çabalamıştır. Dolayısıyla bu evren, kendi içinde tek, uzuvlarında ise çeşitli bir canlı gibi, tek bir atadan doğurulmuştur ve tek bir evrensel hayatla yaşar. Bizim Hristiyan hekimlerimiz ise bu tür fikirlere karşı başka silahlarla mücadele ederler, Yüce Sanatkâr’ın hiçbir doğa kanununa bağlı olmaksızın, dilediği her eseri meydana getirmekte bütünüyle serbest olduğunu, her türlü kudret ve her türlü üretkenlikle dolu bulunduğunu savunurlar. O, herhangi bir zorunlulukla değil, zatında var olan iyilikle dışsal yaratıma çıkmıştır. Gerçi bu neredeyse küfre varan felsefeciler ilk nedenin zorunlulukla eylediğini ve daima aynı şekilde kaldığını savunurlar, fakat bundan sadece tek bir sonuç meydana getirebileceği neticesi çıkmaz.

Nitekim daima aynı kalan Güneş’ten ve ebediyen duran aynı topraktan, araya hiçbir değişkenlik girmeksizin ve kimse ekip biçmeksizin çeşitli ürünler, yani otlar, çiçekler ve toprağın kendisinin çürümesiyle Güneş’in gücü sayesinde hasıl olan şeyler meydana gelir. Eğer diğer tikel nedenlerin müşterek tesiriyle bu çeşitli sonuçların doğduğunu söylerlerse, bu çeşitliliğin farklı nedenlerden mi yoksa çok yönlü bir erdemle bereketli olan aynı Güneş’ten mi kaynaklandığı kanıtlanmaya muhtaç kalır.

Kaldı ki filozofların babası sayılan Trismegistus’un şu sözlerle ifade ettiği o ilk ve hakiki Güneş için bu durum ne kadar daha geçerlidir,

Tanrım, her iki cinsiyetin üretkenliğini kendinde taşıyan mutlak fikir, yaşam ve ışıktır, kendi kelamıyla sanatkâr olan diğer bir zihni doğurdu, yani her türlü fikirle ve kendisinde her şeyin yaşamı olarak önceden var olan yaratılacak şeylerin örnekleriyle dolu olan Oğul’u.

Merkür’ün devamında belirttiği gibi, her şey Tanrı’dadır, fakat bir mekâna yerleştirilmiş gibi değil, zihne yerleştirilmiş haldedir, her şeyi o zihinden meydana getirdiği için de her şeyin atası olarak adlandırılır.

Yalnızca O doğa kanunlarından azadedir, hiçbir öncül dayanak ve hiçbir madde olmaksızın, her şeyi ve hatta maddenin kendisini dahi kendi sonsuz bereketiyle var etmiştir.

İkincil ya da doğal nedenler ise, üzerinde eyleyecekleri bir dayanak ve Tanrı tarafından yaratılmış bir madde ararlar. Meşşaîlerin Önderi’nin dile getirdiği ve zihnin ortak kabulüne uygun olan hiçten hiçbir şey meydana gelmez ilkesi bunlar için geçerlidir. Bundan ötürü kutsal ilahiyatçıların babası Augustinus ve bütün bu düşünce mektebi açık bir sesle meleklerin hiçbir doğayı yoktan yaratamayacağını, çiftçi ile ekin ilişkisi ne ise, melekler ile yaratıklar arasındaki ilişkinin de bundan öte olmadığını ileri sürer. Yeni ilahiyatçılardan Romalı Aegidius, Gentli Henry, Richard ve en hararetli şekilde Duns Scotus bu görüşü savunmaya gayret etmişlerdir ki bunların hepsini kendi kitaplarında incelenmek üzere bırakıyorum.

Burada büyük bir hayret içinde kalıyorum, böylesi adamlar nasıl olur da Tanrı’nın her şeyin yaratıcısı olduğunu inkâr ederler ve buna rağmen ikincil nedenlerin hiçten yarattığını öne sürerek benimsedikleri felsefeye ters düşerler, oysa o felsefenin en meşhurları ne âlemin ne de herhangi bir şeyin yüce Sanatkâr tarafından yoktan var edilmediğini iddia etmiştir. Hakikatin ışığına bakanlar ise yalnızca Tanrı’nın her şeyin yaratıcısı olduğunu ikrar ederler. Platoncu Alcinous, Tanrı’nın bütün âlemin, tanrıların ve cinlerin yaratıcısı olduğunu ve ilahi iradenin lütfuyla bu evrenin asla dağılmayacağını söyler. Platon ise en yüksek iyiliğin ayrık tözlerin varlık sebebi ve onların bekasının temeli olduğunu varsayarak Tanrı’yı onlara şöyle seslenirken takdim eder, Sizler elbette ölümsüz değilsiniz ve hiçbir şekilde dağılmaz değilsiniz, yine de asla dağılmayacaksınız, zira meydana getirilmiş her şey yok edilebilir ve dağıtılabilir olsa da, doğru şekilde inşa edilmiş ve iyi durumda olan şeyleri dağıtmak ve yok etmek kötü ve kendiyle çelişen bir ruhun işidir. Merkür de gezegenlerin yöneticilerinden bahsederken şöyle der, Tanrı yedi yönetici inşa etti.

Böylece Tanrı tarafından yaratılan her şeyi tek tek sayar. Evrendeki bunca ahenk içinde birden fazla atanın bulunduğunu, birden fazla yöneticinin olduğunu ya da evrenin yalın unsurlardan çatıldığını düşünmemek gerekir, zira bundan bir karışıklık, bir uyumsuzluk ve netice itibarıyla tüm evrenin dağılması doğardı.

Yaratıcının Gökleri Üçlünün İkinci Karesine Göre Nasıl İnşa Ettiği Üzerine

Bölüm VI

En yüce yönetici gökleri aynı sayıyla ve aynı derecelerle, yani eski bilgelerin ortak görüşü uyarınca dokuzluya göre dağıttı, gerçi daha yenilerden bazıları onuncu bir gök eklemişlerdir, zira sekizinci kürede meydana gelen ve onuncu daireye göre trepidasyon dedikleri hareketin nasıl kurtarılacağını kavrayamamışlardır. Üç hareketle dönen bu sekizinci kürenin, yalnızca tek bir dönüşle hareket eden ilk hareket ettiriciye (primum mobile) bağlı olması onlara uygun görünmemiştir. Zira bu sekizinci küre hem doğudan batıya doğru âlemin kutupları üzerinde günlük bir harekete sahiptir, hem Zodyak’ın ya da burçların kutupları üzerinde batıdan doğuya doğru Batlamyus’a göre her yüz yılda bir derece, diğerlerinin iddiasına göre ise altmış yılda bir derece hareket eder, hem de trepidasyon denilen o harekete sahiptir. Bu yüzden, düzenli bir tertip içinde her şeyi tek bir hareketle dönerek diğer her şeyi peşi sıra düzenli bir dönüşle sürükleyen ilk hareket ettiriciye bağlayabilmek adına, kendisi ile ilk hareket ettirici arasında yalnızca iki hareketle dönen dokuzuncu bir göğün var olduğunu düşünürler. Böylece Aristoteles’in yüksek felsefede öğrettiği, her şeyin uygun bir düzen içinde kendi nedenine geri dönmesi gerektiği kuralını korumuş olurlar.

Fakat sekiz felek gözle görülebildiğinden, halkalı küre ve diğer aletlerle belirgin şekilde kanıtlandığından ve bunların ötesinde astronomların ilk hareket ettirici dediği, bazılarının ise hangi akla hizmetse kristal felek adını verdiği dokuzuncu bir feleğin bulunduğu açık akıl yürütmeyle sabit olduğundan, bunları kabul ediyoruz. Ancak onuncu felek, söz konusu trepidasyon hareketini kurtarmaktan başka hiçbir gerekçeye sahip olmadığından ve bu hareket başka bir tarzda da izah edilebildiğinden, bunu kabul etmiyoruz. Nitekim aletle bizzat müşahede ettiğim ve apaçık tecrübeyle teyit ettiğim üzere, sekizinci kürenin bütün hareketleri onuncu bir felek olmaksızın o dokuzuncu daire altında açıklanabilmektedir. Dokuzlu sayıyla yetinen Batlamyus, Hermes, Aratus ve göklerin, hareketlerin ve açıların diğer son derece mahir eski araştırmacılarının gözünden bu onuncu felek kaçmış olamazdı.

Ne var ki ilahiyatçılar ampirik (göksel ateşten), hayati, ateşten ve ilahi dedikleri, daha tanrısal bir hayat sürenlerin kabul edildiği onuncu bir gök olduğunu ileri sürerler, nitekim Platon ve onun akademisi, bilhassa Plotinos âlem üzerine yazdığı eserde ilahiyatçılarımızla mutabıktır. Bu sebeple diyoruz ki, buna her ne kadar onuncu dense de, hakiki anlamda o dokuz felekle birlikte sayılmaz. Zira berikiler hareketlidir, o ise sabittir, berikiler bir maddeden, o ise başka bir maddeden teşekkül etmiştir. Bunu bütün filozofların, ilahiyatçıların ve peygamberlerin tartışmasız önderi olan Musa’dan, hatta her şeyin Yaratıcısından bizzat öğrenebiliriz. Musa O’ndan kendisiyle birlikte ikamet etmesini, bu kalabalık kavmi yönetmek ve yasayı tebliğ etmek için gerekenleri kesintisiz vahiylerle bildirmesini dilediğinde Tanrı şöyle demiştir, Geleceğim, ancak bana ahşaptan bir sandık yap, o sandık içinde ikamet ettiğim âlemin bir timsali olsun, onu bir buçuk arşın, yani dokuz karış olarak yapacaksın. Zira bir arşın altı karıştır, yarım arşın ise üç karıştır ki bunlar dokuz göğü temsil eder. Onuncuyu, yani kapağı ise altından yapmasını buyurmuştur, nitekim altın maddesi ahşaptan çok farklıdır. Bu onuncu kısım o dokuz ile tam olarak sayılmaz, bilakis başka bir tertibin başlangıcıdır.

Zira onluk, ilk sayıları tamamlasa da, tıpkı yüzlüklerin onlukları yetkinleştirmesi ve binliklerin başlangıcı olması gibi, onlukların ilkesidir. Nitekim o örtü de, bağışlanma yeri (propitiatorium) denilen örtü, Ahit Sandığı’nı sınırlandırmakta ve daha iyi olan şeyin ilkesini sunmaktaydı. Çünkü onun üzerinde Kerubiler dururdu, bağışlanmalar oradan elde edilirdi, sandığın içinde ise yasa, manna ve Harun’un asası derin bir gizemle saklanırdı. Benzer şekilde ampirik gök (empyreum caelum) de, dokuz göğün sayısını tamamlasa da, ruhani ve ilahi şeylerin ilkesidir, melekî ve ilahi tabiatın kokusunu taşır, böylece o mekanlara denk düşer. Nitekim tüm onluklar da, bilmem hangi ilahi vasfı barındırdıklarından, turfandalarla birlikte Tanrı tarafından sanki O’nun hakkıymış gibi talep edilirler, ta ki sayıların ilkesi ya da şeylerin başlangıçları ve sonları yahut ondalıklar, her şeyin ilkesi ve sonu olan O’na geri verilsin.

Biz ise ayrıksı tabiatları ve birlikte sayıldıklarında birbirine uyanları ele almayı tasarlarken, onların yetkinliği imişçesine daha yetkin olanla bağlanan ve aşağıdakileri o yetkin olana götüren şeyleri geçeceğiz. Her bir dokuzlunun kendi onuncusunda yetkinleşmesi birliğine dair, Tanrı’nın yardımıyla bu dokuzluların uyumunu tartışacağız. Demek ki dokuz gök vardır, ilki İlk Hareket Ettirici (Mobile primum), onun aracılığıyla ilk muharrik her şeyi hareket ettirir. Ardından yıldızlı gök gelir, onun vasıtasıyla usta sanatkâr yaratılacak şeylerin sayısız aletine yayılır. Ve kalanlar vasıtasıyla başlıca hizmetkârlar iş görür, bunların üzerinde o yedi başlıca ruh ya da akıl (intelligentia) oturur. Onlar Tanrı’nın tahtı önünde bulunup O’nun mevcudiyetinden feyz alırlar ve o ilahi makamda sanki bir aynadaymışçasına tamamlanacak her şeyi seyrederek Hükümdar’ın buyruğuyla aynı şeyleri yerine getirirler. Bunların isimleri, İbrani bilginlerine inanırsak, şunlardır, Satürn’e Zaphkiel, Jüpiter’e Zadkiel,

Mars’a Camael, Güneş’e Raphael, Venüs’e Haniel, Merkür’e Michael ve Ay’a Gabriel nezaret eder. Bunlar gökler vasıtasıyla, sanki aletler aracılığıyla, tüm yıldızların ve burçların tesirlerini toplayarak metalleri, taşları, bitkileri ve hayvanları meydana getirmek üzere bu aşağıdakilerde işbirliği içinde çalışırlar. Fakat bilhassa insanda bulunan ve ona ait olan her şeyde, ister iyi ister kötü görünsünler, etkili olurlar. Ancak kötülüğü yahut iyiliği nasıl meydana getirdiklerini bir nebze gözden geçirmek gerektiği kanaatindeyim.

Gezegenler yahut Yıldızlar Aşağıdakilerde İyiyi ya da Kötüyü Nasıl Meydana Getirir, Bölüm VII

Yıldızların iyiye ve kötüye tesir ettiğini Batlamyus da astroloji üzerine çalışanların tümü de kabul eder. Satürn vasıtasıyla sarsılmaz ve sabit bir basiret verilir, Jüpiter vasıtasıyla dosdoğru bir adalet, Mars vasıtasıyla sarsılmaz bir kudret ve cesaret, Güneş vasıtasıyla coşkun bir hayırseverlik ve sevgi,

Venüs vasıtasıyla neşe veren ve son derece tatlı bir umut, Merkür vasıtasıyla nüfuz edici bir inanç, hareketi en kolay olan ve hiçbir şeyde inat etmeyen Ay vasıtasıyla ise ılımlı bir ölçülülük bahşedilir. Bu gezegenler bu erdemlerin kaynakları yahut efendileri imişçesine yukarıda zikredilenleri akıtmazlar, aksine bedeni ve onun güçlerini tanzim ederek mezkûr erdemlerin tohumlarını ekerler, yeter ki zihin bu güçleri kullanarak onları elde etmeye yönelsin.

BİRİNCİ İLAHİ

tüm iyiliklerin bahşedicisi olan Tanrı, hizmetkârları vasıtasıyla yahut vasıtasız olarak tesirlerini akıtır. Böylece daha ağırbaşlı ve yüce bir tesir olan Satürn vasıtasıyla gizli şeylere çekiliriz, teolojik ve ilahi, daha gizli felsefeye, her iki tabiatın saklı yönlerine ve tüm şeylerin birikimine, geçici ve ilahi şeylerin bir tür tanzimine yönlendiriliriz, ki bunlar olmaksızın hiç kimse gerçekten büyük olamaz. Zira çok sayıda bilgi toplamamışsa bir bilgin ne olabilir, paraları, güçleri, zenginlikleri ve haklı olarak yönetmesini sağlayacak erdemleri toplamamışsa bir İmparator ne olabilir,

pek çok lütuf ve meziyetle donatılmamışsa bir Aziz ne olabilir. Jüpiter vasıtasıyla gereken ölçüye ulaştırılmış olarak yasayı koyar ve koruruz, adil olanı sağlarız, yönetilenleri barışçıl bir düzen ve huzurlu bir sükunet içinde gereken idareyle yönetiriz, ta ki liderlerini tanıyan arılardan, turnalardan, develerden, keçilerden ve bu tür diğer varlıklardan daha aşağı olmayalım. Mars vasıtasıyla işi tamamlamak için güç ve atılganlık buluruz, böylece işlerimizde talihli oluruz, zira eğer Aristoteles iyi ve kötü talih üzerine yazdıklarında haklıysa, talihin tabiatı böyledir. Venüs zarafet, neşe ve sevgi sağlar, onunla harekete geçerek zor olan her şeyi hazla tamamlarız, çünkü haz işi yetkinleştirir. Nitekim bu sevgi olmasaydı ilahi ve insani şeyleri araştırmanın meşakkatine dayanamazdık, onunla tazelenerek sürekli tefekkürün getirdiği kederi bastırırız. Ticaret erbabı da para peşinde yahut mevki hırsında olanlar da, elde edilecek şeylerin sevgisiyle teselli bulmasalardı bu tür arayışlarda karşılaşılan zahmetlere katlanamazlardı. Merkür her işe hazır, keskin ve mahir kılar, bilhassa hakikati araştırmada, güzel söz söyleme sanatını, müziği ve şöhreti elde etmede yardımcı olur.

Ay bütün bunlarda daha yakın ve değişken hareketiyle üstün gelir, ta ki bir amaç ve semavi ile fevkalade göksel dünyanın bir timsali olan insana bütün üst organların karşılık gelmesini sağlasın.

Güneş hakkında hususi bir şey söylemeyeceğim, çünkü o, ölürken Platon’un bir horoz borçlu olduğunu söylediği bir horoz gibi herkese hareket, faaliyet ve hayat verir, tıpkı kendisine yakıştırdığı sevginin tüm erdemleri bir hayat ve biçim gibi süslemesi gibi. Kötü yaratılışlı olanlarda ise her şey kötülüğe döner. Bu yüzden Trismegistus, o ilahi olanın terk edip gittiği kimselerden söz ederken, kalan akıl almaz ve hayvani kısmı iblise bırakarak, bunların öfke ve arzu güçlerinin akıldan yoksun bir tabiata dönüştüğünü söyler,

ve bundan sonra ilk kuşağa büyüme ve küçülme görevini bıraktığını, ikinciye kötülerin düzenlerini ve hilekâr kurnazlığı, üçüncüye şehvetin aldatıcı hilesini, dördüncüye günahkâr ve dizginlenemez küstahlığı, beşinciye saygısız kibri ve cüretkâr pervasızlığı, altıncıya zenginliklerin fena ve uğursuz fırsatlarını, yedinciye pusu kuran yalanı bıraktığını belirtir. Ve böylece zihin, aşağı yahut hayvani halleri iblislere ve kötü tesirlere terk ederek, ahenkten ve ölçüden soyunmuş olarak, ilahi bir varlık gibi sekizinci tabiata döner, kendi gücünü geri ister ve orada bulunanlarla birlikte Baba’yı över. Süleyman da bunu kastederek, ruh onu veren Tanrı’ya döner, demiştir. Geriye kalan her şey faniliklere terk edilir, bunlardan da açıkça anlarız ki, kötü niyetliler kürelerin tesirlerinden mahrum kalırlar,

ve kendilerinde bulunan ilahi şey onlardan uzaklaşmıştır. Fakat o mevcut oldukça tüm tesirler iyiye döner, bunu daha açık şekilde izah edeceğiz.

Kötülükler nereden gelir, tesirlerin fenalığından mı, yoksa kabul edenin kötü mizacından mı, Bölüm VIII.

Yüce sanatkâr yaptığı her şeyi gayet iyi görmüşken, Tanrı’nın en seçkin hizmetkârları olan yıldızlar hakkında bazılarının öne sürdüğü bunca fenalığı zihnimizin hayreti ve dehşeti olmadan dinleyemiyoruz, zira kötücül dedikleri gezegenleri semavi olmaktan ziyade meşum saymaktadırlar. Güya Satürn, dördü müstesna bütün evlatlarını yutar, bir talihsizlikle sıkıntıya uğradığında obur, cimri, çetin olur, sürgün, tehlikeler, hile, alçaklık, ihanetler getirir, ayrıca şiddet, esaret, lanetlenme, gaddarlık, inatçılık, öfke, her türlü iyilikten nefret, korku, elem, acı,

cenazeler, yas, yetimlik doğurur, keza büyücülükler, hırsızlıklar, mezar soygunculuğu, cenaze levazımatçılığı ve sihirbazlıklar bahşeder. Ve Mars’ın anlamına dair o meşhur Firmicus Maternus kıvrak belagatiyle şunları sıralar, o ihanettir, kavgadır, katliamdır, cürettir, pervasızlıktır, kibirdir, öfkedir, çekişmedir, yağmadır, pusudur, haydutluktur, yaralanmalardır, esaretlerdir, kaçışlardır, zorluklardır, dönekliklerdir, edepsizliktir, körü körüne sevgidir, dostların gücenmesidir, kararsız düşüncedir, tedbirsizliktir, zorba hükümdarlardır, vahşi ve insanlıktan uzak kimselerdir, başkalarının hakkına tamah edenlerdir, yalancı şahitlerdir, hilekârlardır, sebatsızlardır, iftiracılardır, intizamsızlardır, her şeyi kirleten, her şeyi murdar edenlerdir. Çirkinliği, hayasızlığı, doğumlarda yıkımı, çocukların düşmesini de gösterir,

ve göğün hangi kısmında olursa olsun daima bir kötülük tehdidi savurur. Koç’ta ise hırsızlar, gürültücüler, dolandırıcılar yapar, Boğa’da ise cüretkâr, pervasız, dedikoducu kimseler meydana getirir ki bunlar arzularını tatmin ettikleri müddetçe hak ile bâtılı bir sayarlar,

İkizler’de ise kötülüğe düşkün, gizli cürümleri uyanık bir zekayla araştıran kimseler yaratır ve diğer burçlarda da böyle devam eder.

Aynı şekilde evler (domus) hakkında da, eğer yükselende (horoscopus) bulunursa hilekâr, cüretkâr, öfkeli, baba mirasını çarçur eden kimseler yapar. Takip eden evde bulunursa çok daha büyük kötülüklere hükmeder, büyük talihsizlikler, anne babaya yabancılaşma ve kendi evinde daima bir gurbet hali, yaralar, zincirler getirir. Ve nerede olursa olsun, daima o iftiracı diliyle intikam alır. Daha önce Batlamyus’un söylediği ve ardından el-Kabîsî ile Ebû Ma‘şer’in dile getirdiği şeyler de buna uymaktadır. Onlardan biri, kötü bir neden olmaksızın dahi kötücül baskılar, kan dökme ve birçok cürüm işlendiğini öne sürer. Diğeri ise az sözle anlatılamayacak iftiralarla bunları takip eder. Matematikçilerin ve şairlerin Merkür, Jüpiter, Venüs ve Ay hakkında iddia ettiklerini geçiyorum, güya Jüpiter ve Mars, çirkin Venüs’ün yatağına girer ve birçok rezillik işlerler. Bilhassa Mars’ın Satürn, Phaethon, Stilbon, Phosphorus yahut Ay ile olan kavuşumlarında, bunlardan herhangi biriyle birleştiğinde daima bir kötülük tehdidi savurur, birincisiyle demir darbeleri, ikincisiyle tunç, üçüncüsüyle altın sikkeler vadeder ve bu şekilde devam eder. Ey iyi Tanrı, neler yaptın,

meydana getirdiğin şeyler nasıl bütünüyle iyi olabilir, neden başımıza bu denli kötü yöneticiler koydun, bu kadar çok cürümden kim güvende olabilir, bu tür tehditkâr semavi, daha doğrusu meşum güçlerden kim muaf kalabilir. Bunların ilmine sahip olduğunu iddia edenlerin dünyada her gün gerçekleşecek bunca fenalığı önceden haber vermelerine şaşmamak gerek, zira gökler, yıldızlar yahut onlara hükmeden Melekler bizi bu kötülükleri işlemeye sürüklüyor gibi görünmektedir. Oysa sahte bilgin olmayıp hakiki hikmetin dostu olanlar tamamen farklı düşünürler. Augustinus’un dediği gibi, bu tür hezeyanlar herkesin kulağından uzaklaştırılmalıdır, yalnızca hak dini tutanların değil, hangi tanrıların olursa olsun tapıcısı olmak isteyenlerin de kulaklarından kovulmalıdır. Çünkü bu görüş, hiçbir Tanrı’ya ibadet edilmemesi ve tapınılmamasından başka neye hizmet eder. Zira gökyüzüne büyük bir haksızlık etmektedirler, çünkü orada, sanki en parlak bir senatoda ve en görkemli bir meclisteymişçesine işlenecek cürümlerin kararlaştırıldığını zannederler.

Burada Origenes'i, Hieronymus'u, Ambrosius'u ve Augustinus ile hemfikir olan bizden pek çoklarını anabilirdim, fakat batıl inançlılar nezdinde bir Hristiyanın otoritesi daha az muteber olduğundan, yabancılara, bilhassa bu kehanet kaidelerini ilk vazetmiş olanlara başvuralım, böylece bizzat onların kendi öğretilerini, avamın ve yarım hekimler güruhunun sandığından bambaşka bir surette aktardıklarını ispatlayalım. Batlamyus'un Apotelesmatika'sının başındaki metin okunsun, bu ve benzeri meselelerde yerinde bir mukaddime yapmıştır, orada yıldızlara ne pay düştüğü, doğum haritasına (genitura), ebeveynin tohumuna, gıdalara, mekâna ve ahlaka ne pay ayrıldığı görülecektir. Doğan kimse, der, ebeveyninin tohumunu ve kanını ziyadesiyle taklit eder, mekâna da hayli pay ayırır, zira Porphyrios'un dediği gibi, tıpkı baba gibi mekân da oluşun ilkesidir.

Bundan ötürü Jüpiter yahut Venüs gösterge (significator) olduğunda, diye devam eder Batlamyus, Etiyopya'da doğan kimse beyaz tenli olmaz, zira bölge ve mekân buna mani teşkil eder.

Buna ahlak ve gıdalar da eklenir, zira müfessiri Ali'nin dediği gibi, doğanlar ekseriyetle ahlakın ve gıdaların tabiatına çekilirler. Dolayısıyla yıldızlara pek az pay kalır, nitekim şu sözleri söyleyen kimseden de bu gizli kalmamıştı,

Pek azı, adil Jüpiter'in sevdikleri, Yahut alev alev yükselen erdemin göklere çıkardıkları, Tanrılardan doğanlar bunu başarabildi.

Bu sözlerle yalnızca yıldızların değil, doğum haritasının ve ahlakın da insanları yücelere taşıdığını ima eder, nitekim bizzat Gökbilimcilerin Önderi şöyle neticelendirir, Zayıflığın kaynağını ve muhtelif sebeplerini araştıran hekimleri nasıl övüyorsak, doğanın hükmünde bölgeye, terbiyeye, gıdalara, ahlaka ve araya giren diğer hallere baktığımız için bizimle de alay edilmemelidir, ve Al-Arba'a tesmiye olunan kitapta, pek çok kimsenin bilmediği üzere, göksel tesiri alamayacak, yahut bazen az bazen çok alacak derecede bu arazların doğanda zuhur ettiğini belirtir. Bu sebeple Apotelesmatika cildinde, yıldızlarda kehanetin her türlü sebebine malik olamayıp başka bir yoldan, yani müfessirinin izah ettiği üzere nekromansi ve jeomansiden medet uman pek çok kimseden bahsederler, bu yoldan sapanlar, fanilerin idrak edemeyeceği şeyleri önceden haber vermek istediklerinde insanları safsataya ve dalalete sürüklerler, zira bu sanatta kesin olan hiçbir şey yoktur, pek çok uyuşmazlıktan sadece bir kanaat devşirilebilir, oysa onlar kesin bir bilgi addetmek isterler. Bütün bunlar iğrenç ve hilekârane kehanetlerdir, iyi ve makbul olanlar ise başkadır. Gökbilimcilerin Rehberi bunları açıkça belirtir. Fakat daha fazlasını da söyleyeyim, şayet her şey gökteki bir hükümdar tarafından idare edilip tanzim edilseydi,

bunların tamamı pek iyi olurdu ve hayırlı sebeplerce itidalle yönetilirdi. Yalnızca hükümdarlıkta, kâhinlikte ve ilimde değil, metafizik felsefede, fizikte ve teolojide de en üst mertebede bulunan ve Üç Kere Büyük sıfatıyla anılan Merkür, Iamblikhos'un uzun bir silsile halinde aktardığına göre, Memfis sütunlarında yıldızların bütün tesirlerinin en hayırlı tesirler olduğunu yazıp bırakmıştır, şayet bir kötülük hâsıl olursa, bunun yıldızlara değil, istidatsız olan kabule matuf nesneye atfedilmesini emreder, bunu Güneş'in ışığı misaliyle gösterir, zira o her daim iyidir, fakat Plato'nun işaret ettiği gibi çapaklı bir göze zarar verirse, bu durum kabul edenin bozuk istidadından ileri gelir.

Platon da Epinomis'te şu sözlerle buna muvafakat eder, Tanrı Ay'ı büyüyen ve küçülen bir nizamda yaratmış, ayları yıla uydurmuş ve bütün bu sayıların kutlu bir talihle kemale ermesini öğretmiştir. Buradan hareketle yeryüzü daha velud kılınmış, yıldızlar uyuşmuş, bütün canlıların beslenmesi için rüzgârlar muntazam ve tatlı esmiş, yağmurlar toprağın kucağına bereketle inmiştir. Şayet bunlarda bir fenalık vuku bulursa, ilahi ve semavi tabiat değil, hayatını ve rızkını haksızca paylaştıran beşer tabiatı suçlanmalıdır.

Platoncu Stoacı Hierokles de Pythagoras'ın mısralarını şerh ederken şöyle haykırır, Kötü olan herkesin kötülüğünün sebebi bizzat kendisidir, zira en saf yüce pınarlardan günahkâr bir ruhun pislikleri neşet etmez.

Platon da Yasalar'ın altıncı kitabında bunu zikreder, Aristoteles Politika'da oradan mülhemle aktarır ki, doğru bir terbiye almış olan insan en ilahi, en mülayim varlık haline gelir, şayet yeterince yahut layıkıyla eğitilmezse, yeryüzünde biten bütün mahlûkatın en yabanisi olur. Ve Khrysippos da kendi felaketini kesinlikle akılsızlığın sebebi sayar ve tekrar eder,

Faniler beyhude suçlarlar tanrıları ve sızlanırlar, Oysa kendi kötülüklerimizin sebebi, Bizzat biziz, her birini kendi akılsızlığı incitir.

Bilgelerin Hükümlerinin Akli Delillerle Doğrulanması Üzerine, Bölüm IX.

Şayet bilgelerin şehadetiyle bütün tesirlerin iyi olduğuna birileri gerektiğinden daha az inanıyorsa, çöpleme otuna müstahak değillerse, ortaya sereceğimiz su götürmez akli delillere itimat edeceklerdir. Söylesinler bakalım, kötü tesirler olduğunu iddia edenler, nereden gelir bu kötülük, emreden Tanrı'dan mı, harekete geçiren akıldan mı, yoksa dönüp duran gökten mi, Elbette her şeyin ilk kuralı olan Tanrı'dan değil, zira kötülük yahut günah, hükümdarın iradesine aykırı olan yahut onun mizanından sapan şeydir, tabiatta kötülüğün iyilik kaynağından fışkırması kabil değildir.

Bu sebeple suçu Tanrı'ya atanlara karşı mezmur yazarı şöyle terennüm eder, Sana karşı kötülük tasarladılar, kuramadıkları düzenler düşündüler, çünkü Tanrı Teâlâ'dan kötülüklerin doğacağını yahut en yüce yöneticiden bir yasa çiğnemesi geleceğini tasavvur etmek dahi ziyadesiyle ahmakça ve saçmadır, zira onun iradesi bizzat kendi yasasıdır. Ve kimse demesin ki, Tanrı her daim harekete iştirak eder, dolayısıyla oradan doğacak neticeye de iştirak etmiş olur.

Fakat çoğu kez bu kötülük gerek tesir edenden gerekse kabul edenden kaynaklanır, Tanrı ise kötülüğe sırf bu suretle iştirak etmiş sayılmaz. Lakin farz edelim ki Tanrı, ilk ve tümel sebep sıfatıyla kötülüğe meyleden bir tesire iştirak etsin, biçimsizliğe ortak olmaz, ancak altındaki tabakaya iştirak eder, nitekim biçimsizliği doğuran ikincil sebebin suçlanması gerektiği kabul edilir, zira umumiyetle bilinir ki, pek çok sebep aynı netice için birleştiğinde, neticenin kendisi daima daha zayıf ve daha kusurlu sebebi takip eder, o sebep yüce olanla uyuşsaydı netice daima hayırlı olurdu, bu yüzden ilk sebep değil, ikincil sebep kabahatlidir. İdare eden aklı suçlamaya cüret edenler de vardır, fakat bu gibiler söylesin, bu akıl bunu bütün kâinatın yegâne yöneticisi olan en yüce hükümdarın emriyle mi yapar, yoksa onun zihnine ve buyruğuna aykırı olarak mı, Şayet onun emriyle bir şeyi icra ediyorlarsa bu asla kötü değildir, çünkü en yüce yöneticinin nizamına aykırı işlenmeyen hiçbir şey kötü addedilmez, şayet hükümdara karşı gelerek bunu yapıyorlarsa, hükümdar bu denli isyankâr hizmetkârların cezasız kalmasına göz yumuyorsa yüce hükümdarlıkta büyük bir kargaşa var demektir. Yolcu mesabesindeki aşağı insanlara da bakmasınlar, onlara irade bahşedilmiştir ki hükümdarın buyruğuna itaat ederek mükâfat kazansınlar, haddi aşanlar ise pek yakında kâhyalıklarının hesabını vermek üzere mahkemeye çıkarılacaklardır. Nitekim bu hal, sebatkâr kılınmalarından evvel meleklerde de vuku bulmuştu. Bu yüzden pek çoğu cezalandırılarak Tanrı'nın hizmetinden kovulmuştur, bunu yalnızca bizim en mukaddes teolojimiz öğretmekle kalmaz, Asurluların, Arapların, Mısırlıların ve Yunanların öğretileri de teyit eder. Suriyeli Pherekydes iblislerin düşüşünü tasvir eder ve Ophioneus'u, yani yılanı isyankâr ordunun iblisane başı olarak anar.

Mısırlıların parlak yıldızı Trismegistus aynı düşüşe temas ederek meleklerin ve insanın sukutunu öğretir, basiretle bakan birine malumdur ki, ilahi ahengin oktavından aşağıdaki uyumsuzluğa ve ahenksizliğe düşmüş, en sefil bir köle, hatta bir sürgün haline gelmiştir. Yunanların başlıca şairi ve sırların ressamı Homeros, ilk isyankârın sukutunu Ate adı altında kendi dizelerinde terennüm eder.

İbrani ilahiyatına öykünen Arap teolojisi de aynı şeyi ileri sürer, ve bizzat iblisler dahi defalarca kendi düşüşlerini istemeden itiraf etmişlerdir. O halde onlar düşüp kovulduktan sonra, geride kalanlar bir daha asla düşmeyecek derecede büyük bir sebatla donatılmışlardır.

Fakat bilgelerle ve bu sırra ermiş olanlarla konuşacak olursak, durmaksızın dönüp dururken bütün bu hareketler değişmez ve hatadan ari değil midir, Şayet bu felekler hiçbir hata zuhur etmeyecek derecede büyük bir dikkatle hareket ettiriliyorsa, neden işaretlerinde ve tesirlerinde de sadık olmasınlar, Şayet itaatkâr ve sadık hizmetkârlarsa, kötülük saçmazlar ve en yüce iyinin emrini icra ederken fena bir düzen kurmazlar. Öyleyse hükümdarın emirlerini asla çiğnemeyen hizmetkârlar onu nasıl itaatsizliğe sürükleyebilirler, Asla tükenmeyen bu sebepler nasıl olur da bir kusura sevk edebilirler, Şayet bir kimse onların kusurlu olduğunu iddia ederse, mademki en yüce idareci kâinatta hiçbir kötülüğü cezasız ve nizama uygun bir ceza olmaksızın bırakmaz, o halde ne vakit cezalandırılacaklardır, Hareketi mi durduracaklar, yoksa hatadan mı döndürüleceklerdir, Şayet duracaklarsa, o daimi hareket nereye varacaktır, Şayet hatadan dönüp ıslah edileceklerse, neden derhal ıslah edilmiyorlar, Bu ıslah neye ertelenmektedir, Tanrı neden...

[...], ıslah edilmemiş, bilakis asi hizmetkârlara evinin yönetimini ebediyen emanet eder mi? Hata neredeyse bir hiçken ve hiçe doğru meylederken, ebediyet hatayla nasıl bir arada durabilir? Gökkubbenin kendisini kötülükle suçlamak isteyen, ancak Tanrı’yı ya da felekleri hareket ettiren aklı suçlayamayan kimselere ise şöyle diyeceğiz, Şayet gökler kötüyse, onların kötülüğü nereden gelmektedir? Kötü olarak mı yaratıldılar, yoksa fena alışkanlıklarla mı yoldan çıktılar? Yahut tabiatları kusurlu olduğundan kötülüğe mi yuvarlandılar? Şüphesiz ki onlar, en yüce Sanatkâr tarafından kötü yaratılmış değillerdir. Fena huylarla da yoldan çıkmış olamazlar, zira kendilerine cüzî irade bahşedilmemiştir, nitekim hareketleri ve tesirleri tabiidir, hür iradeye bağlı değildir, bunu herkes ikrar eder. Fakat bazıları, onların ruhları olduğunu ve bu ruhların yoldan çıkabileceğini söyleyecektir. Sorarım size, onların bu ruhları nedir? Acaba felekleri hareket ettiren akıllar olarak anlaşılmaları gerekmez mi? Lakin az evvel onları suçtan beri kıldığımıza göre, yine göklere dönelim. Gökler ikincil sebepler (causae secundariae) olarak mı, yoksa aletler gibi mi tesir ederler? Şayet birer alet iseler, bizzat kendileri hareket etmeyip ancak onları kullanan sanatkârın iradesiyle iş gördüklerine göre, suç Sanatkâr’a kalacaktır ki bu fikir çoktan çürütülmüştür. Yok eğer ikincil sebepler iseler, fiil canlı bir varlıktan sadır olduğuna göre, hata ya onların ruhlarına yahut onları hareket ettiren akıllara yüklenecektir ki bu ihtimal de bertaraf edilmiştir.

Şunu da ekleyelim, gökler ya tabiattan ya da iradeden ötürü hareket ederler. Şayet tabiattan ötürü ise, bizzat tabiatın nizamı Tanrı’dan geldiği için, Peripatetiklerin şu meşhur sözü haklı olarak övülür, Tabiattan kaynaklanan şeylerde ne övülürüz ne de yeriliriz. Zira övgü nizama aittir ve en yüce iyinin nizamında hiçbir yergiye mahal olamaz. Şayet hür iradeyle hareket ediyorlarsa, bunu ya öfke kuvvesiyle ya da arzu kuvvesiyle yaparlar. Eğer öfke ile hareket ediyorlarsa, herhangi bir gezegen daima kendi haşin tesirlerini icra ettiğine göre, bu öfke neden ebediyen tükenip gitmez? Neden bir evde (domus) diğerine nazaran daha fazla alevlendiği söylenir? Kendi evinde yahut yabancı bir evde, kendisini kötülüğe hükmetmeye sevk edecek ne bulmaktadır? Değişmez olduğu iddia edilen bir şey nasıl olur da yeniden alevlenir? Eğer gökler arzu ile sevk ediliyorsa, aşağıdaki varlıklardan kendilerine nasıl bir menfaat yahut fayda sağlarlar? Zira arzu yalnızca bu kabil şeylere yönelir. Kötü şekilde arzulayan kimse ise, bunu kendisini sarhoş eden maddeden ötürü yoldan çıkarak yapar. Oysa göklerin maddesi her türlü değişimden uzak olduğundan, ne sarhoş eder ne de yoldan çıkarır. Öyleyse gökler hangi bakımdan suçlanmaktadır? Diyecekler ki, onlar tabiatları gereği kötüdür. Sorarım, tabiatta kötülük nereden kaynaklanır? Bilgeler tabiatta kötülüğün bu sebeplerini ve menşelerini şöyle toplarlar, Ya sebep maddenin fazlalığını dizginleyemez, ya noksan kalırsa tamamlayamaz, ya gereğince tanzim edemez yahut bu kabilden bir eksiklik gösterir. Bütün bunlar ise sebebin gücünün zayıflığından ileri gelir. Oysa göklerin yaratıcısı sonsuz kudret sahibi olduğuna göre, kendi sanatında nasıl kusur bulunabilir? Kendi kudretinden aciz başka bir sebep de O’na ortak olmuş değildir, zira Tanrı gökleri hiçbir dayanak olmaksızın yaratmıştır, şayet Musa’ya, dahası hakikate inanılıyorsa. Hem ortaya konan bu esere ne karşı koyabilirdi? Sonsuz olana kim karşı koydu yahut kim karşı koyabilir? Nitekim fasih peygamber İşaya şöyle der, Orduların Rabbi hükmetti, bunu kim bozabilir? Ve O’nun eli uzanmıştır, onu kim geri çevirebilir? BİRİNCİ İLAHİ. Ne Satürn’ün ne Mars’ın ne de başka bir yıldızın iddia edildiği gibi kötü olmadığına dairdir.

Bölüm X

Yıldızları suçlayanlar, astroloji öğretisinin önderinin [Yunanca] Apotelesmata’nın üçüncü kitabında Satürn hakkında evvelemirde ne buyurduğunu işitsinler, Şayet Satürn der, ruhun yegâne göstergesi (significator) olur, Merkür’ün ve Ay’ın bulunduğu yere hâkim bulunur ve dünyanın köşelerine iyi bir ışın saçarak dolarsa, o kimse hayırsever, ulu ve sarsılmaz bir basiret sahibi, gizli ve ilahi hakikatlerin araştırıcısı olur. Lakin Firmicus da pek çok övgüyle onun ardından giderek şöyle der, O, meseleleri etraflıca tartıp biçmede rehberdir, fevkalade keskin bir zekâ, güvenilir bir söz, sarsılmaz bir dostluk, derin bir basiret ve krallara layık bir tedbirdir, keza yüce bir anlayışa ve şeylerin derin ilmine işaret eder. Son dönem müellifleri de onun hakkında şöyle hüküm verirler, Alelade hayat Jüpiter tarafından bahşedilirken, Satürn münzevi ve ilahi hayatı kendine ayırır. Bu hayatı taklit edenlere ise hayvanlardan daha merhametsizdir, zira onlar tarafından hor görülen Jüpiter onları terk etmiştir, hakiki münzevileri ve ilahi kimseleri seven Satürn de onları kendinden saymaz. Bu yüzdendir ki kadimler, Jüpiter’in krallığı gasbettiğini, zincire vurulmuş Satürn’ün ise daima iyi Satürn’e düşmanlık beslediğini uydurmuşlardır. Oysa Satürn, İtalyanların zekâlarını yükseltmeye başladığında İtalya’da gizlenmişti. Yunanistan’dan geldiği söylenir, zira yüce ve derin temaşalar Yunanlardan İtalyanlara geçmiştir. Fakat vaktiyle Doğunun daha yüksek ve uzak diyarlarında, Araplara ve Farslara göre en latif cinlerin barındığı yerlerde, Satürn’e bağlı olan bu bölgelerde insanlar uzun ömürlü ve Satürn tabiatlıydı. Lakin daha doğrusunu söylemek gerekirse, yüce temaşaları ilahi vahiylerden öğrenmişlerdir.

Ebu Ma‘şer, belki de Araplara iktida ederek, Hindistan’ın Satürn’e bağlı bölgelerindeki insanların uzun ömürlü olduklarını ve ekseriyetle en ileri ihtiyarlık çağında vefat ettiklerini söyler, zira Satürn kendi hanesindekilere asla zarar vermez. Kadim filozoflar ve şairler ise Satürn’ü en hayırlı olarak terennüm etmişler ve altın çağın onun devrinde yaşandığını söylemişlerdir. Sulmonalı şair ise Pisagorcuları ve Platoncuları taklit ederek şu mısraları şakımıştır,

Altındı ilk yaratılan o çağ, hiçbir zorba olmadan, Kendi arzusuyla, kanunsuz gözetirdi sadakati ve doğruyu.

Ve Satürn devrinde nice hayırların hüküm sürdüğünü, fanilerin onun himayesinden uzaklaşarak yoldan saptığını uzun uzadıya anlatır, ardından gelen çağın seyrinden bahsederken şöyle der,

Satürn karanlık Tartaros’a gönderildikten sonra, Dünya Jüpiter’in idaresine girdi ve ardından gümüş soy geldi, Altından daha değersiz, ama parlak tunçtan daha kıymetli.

Buna muvafık olarak başka bir şair de şöyle terennüm eder,

Jüpiter’den önce hiçbir çiftçi tarlaları sürmezdi.

Ve Pollio’ya büyük bir müjde vererek şöyle der,

İşte bakire geri dönüyor, Satürn krallıkları geri geliyor.

Şairleri de hafife almamak gerekir, zira onlar şiirleri vasıtasıyla zihnin ve tabiatın en derin sırlarına, Platon’un da şehadetiyle, nüfuz etmişlerdir. Kimilerinin zannettiği gibi, yaşlı bir kadının ne oğlanlara ne de kızlara anlatamayacağı türden kuru masallar terennüm etmiyorlardı. Hakikatte onlar, ilahi sırları mecazların ve masalların örtüsü ardına gizleyen ilahiyatçılar (theologi) olarak adlandırılmışlardır. Bu sırlara nüfuz eden bilgeler tarafından övgüyle anılmaları da bu yüzdendir. Aristoteles, felsefenin en ağırbaşlı bahislerini Simonides ve Homeros’un şahitliğiyle takviye eder.

Yeni Akademi’nin kurucusu Arkesilaos, Homeros’a öyle hürmet ederdi ki, ondan bir şey okumadan asla yatağına çekilmezdi. Hatta daha fazla okuma imkânı bulabilmek için erkenden gün ışığına çıktığı söylenirdi. Anaksagoras ve aziz Basileios’umuz, Homeros’un şiirindeki fevkalade erdem övgüsüne hayran kalmışlardır.

Her ilimle donanmış ve pek keskin bir zekâya sahip olan o Toskanalı zat, Homeros’un mukallidi olan Maro’yu bütün tabii ve ahlaki felsefede üstat mertebesine çıkarır. Onun bütün eserini alegoriye bağlayanlar da vardır. Lucretius, felsefenin bütün kaidelerini mısralarla ele alır. Orpheus, beşeri iktidarın sınırlarını aşarak, bizzat ikrar ettiği üzere, kutsal gizemlerden teolojinin ve mukaddes ayinlerin sırlarını şakır. Ovidius dahi Dönüşümler eserinde Pisagor’un sırlarını ifşa etmiştir. Fakat fazlasıyla müstehcen bir yola saparak yozlaşmış, o vakarlı mertebeden bir miktar düşmüştür. Başkaları da aynı şekilde yoldan çıkmışlardır, öyle ki şair ve bilge vazifesi ifa etmekten ziyade pezevenklik yapmakta, yalnızca cilalı kelimelerle zehir örmektedirler. Kahramanların hikâyelerini terennüm ederken, kahramanların o zikredilen edepsizlikleriyle gençlerin narin zihinleri ifsat olmasın ve daha olgun bir yaşta bunu temizlemek mümkün olabilsin diye, Platon’un onları devletten kovmayı emretmesi pek haklıdır.

Lakin biz o kadim felsefi ve teolojik şairlere dönecek olursak, onlar Satürn’ün kutlu ve hayırhah olduğuna şehadet ederler. Onlar zamana da işaret etmek istemişlerdir ki, Yunanlar soluklu telaffuz edilen [Yunanca] Chronos kelimesini, Satürn anlamına gelen soluksuz [Yunanca] Kronos kelimesinden türetirler. Zaman vasıtasıyla o bütün evlatlarını yutar, zira her şey kendilerinden dönüştüğü ve kendilerine geri döndüğü halde baki kalan dört unsur müstesna, her şeyi tüketir. Şairler bu unsurlardan ateşe Jüpiter, havaya Juno, suya Neptün,

toprağa ise Plüton adını verirler. Bazılarının Satürn’e atfettiği kötülükler ise, onun melankoliye meyleden soğuk ve kuru tabiatından neşet eder. Bu tabiat sebebiyle, makamı nemli ve sıcak olan tensel arzuların şehveti boğulur ve baskılanır. Bu yüzden onu insan cemiyetinden uzaklaştırırlar, öyle ki insan cemiyetinden vahşileşen gezegenin kendisi değil, kısmen tesirden, kısmen doğum haritasından (genitura) ve gıdalardan, kısmen de ahlaktan mütevellit mizacını onun şekillendirdiği kimsedir, bilhassa bu mizaç Mars’ın kuruluğu yahut Ay’ın soğukluğu ile pekişmişse. Fakat tefekküre, ilme ve ilahi şeylere vakit ayıran ve münzevi bir hayat süren bir kimse için o bir dosttur ve böyle bir kimse Satürn’ün kendisine kötü değil, iyi bir tesirle hizmet ettiğini hisseder.

Şayet bir kimse Satürn mizacından ötürü kendini kederli hissederse, Yas tutanlara ne mutlu diyen Zat’a kulak versin. Şayet kendini derin düşüncelere dalmış bulursa, yine O’nun, Meryem en iyi payı seçti dediğini işitsin.

Şayet yığma arzusuyla meşakkat çekerse, hazinelerini gökte biriktirsin, Mars’ın tutuşmasıyla harekete geçirilmiş kimse de kendini aynı kurallarla dizginlesin. Zira marta özgü safra seni atılgan ve öfkeli kılarsa, bu hırs yoksullara ve acizlere yöneltilmemeli, bilakis kötülükleri zapt etmeye hasredilmelidir, nitekim o altın sözlü Hrisostomos’un dediği gibi, Öfkenin bulunmadığı yerde öğretim fayda vermez, yargılar ayakta duramaz, suçlar zapt olunamaz.

BİRİNCİ ŞARKI

Savaş öyleyse, katliamlar, cüret, kibir, veba, esaretler, kaçışlar, zorbalıklar ve bu kabilden şeyler Tanrı’nın düşmanlarına karşı tatbik edilsin, böylece bu Mars kötü olmayacaktır, gayretkeşliği övülen Eleazar oğlu Pinehas ile ve Rabbin savaşlarını veren Davud ile birlikte Tanrı’nın azizleri ve dostları arasında sayılacaktır. Şayet hile, yalan yere yemin, aldatmalar, cüretkarlıklar, hiddetler, kötücül cinayetler, hırsızlıklar ve benzerleri bunu izlerse, bütün bunlar aklın idaresi çöktüğü için oradan doğar, bu kapı aralandığında ihtiras rüzgarları hücum eder ve her şeyi bir kasırgayla savurur.

Fakat aklı lâyıkıyla yöneten Aiolos’un hükmü altında, yani kutsal metinlerde buyrulduğu üzere, şayet gemiye alınan hayvanlar Nuh’un hükmü altında kalırsa, maddedeki alevlenmeden neşet eden bütün taşkınlıklar itidale erer ve mutlak surette hayır getirir. Çirkin birleşmeye sevk ettiği söylenen Venüs hakkında da farklı hüküm verilmemelidir, zira şayet Venüs’ten kaynaklanan arzu lâyıkıyla dizginlenirse, Güneş ve Mars’ın da hararet sağlamasıyla, bizzat Tanrı’ya ve komşuya yönelen iyi ve coşkulu bir sevgi hasıl olur. Böylelikle herkes, fânilerin kendi tabiatlarından yahut yıldız akışından (Augustinus’un dediği gibi) haksız yere şikayet ettiklerini, günahın öylesine iradi olduğunu ve iradi değilse günah sayılamayacağını tasdik edecektir. Kötüyü seçen iradenin eğriliğinin nereden kaynaklandığını, yıldızlara neyin, maddeye neyin, tensel arzuya neyin, kötü ahlaka yahut kötü alışkanlığa neyin atfedilmesi gerektiğini Tanrı izin verirse başka bir yerde beyan etmeyi uygun gördük.

Yıldızlar bizim üzerimizde etkide bulunur mu bulunmaz mı, bulunurlarsa bilerek mi yoksa sevk ederek mi bulunurlar. Bölüm XI.

Bazıları çekişmekte ve yıldızların feyzinden hiçbir şey elde etmediğimizi iddia etmektedir. Bu yüzden yıldız akışı hakkındaki bu öğretiyi büsbütün saçma ve felsefeye tamamen yabancı bularak reddederler. Gayeleri ve ihtimamları şeylerin sebeplerini araştırmak olan, hakikati tıp ilminden, matematikten, her türlü sanat ve bilimden ödünç alan pek ağırbaşlı filozofların dahi asla astrolojik sebeplere başvurmadıklarını eklerler. Bunu kanıtlamak için de bizi Akademiyacı Favorinus’a, Stoacı Panaitios’a, Karneades’e, Poseidonios’a, Timaios’a, Pythagoras’a, Aristoteles’e, Platon’a, Plotinos’a, İbn Sina’ya, İbn Rüşd’e havale ederler. Rica ederim Galenos’a, Hippokrates’e, Asklepios’a ve Apollon’a da göndersinler, zira onlara da aynı şekilde cevap verilecektir. Nitekim buldukları doktrinlerin lütfunda hatırlasınlar ve Tesniye’de emredilen ziraat hükmünü zihinlerinde tutsunlar, orada tarlanın tamamının biçilmemesi, açlığı gidermek üzere demetleri ve başakları toplayacak yoksullara bir pay bırakılması buyrulur. Buradan hareketle biri çıkıp bize karşı, Augustinus, Ambrosius, Hieronymus, Origenes, Damaskenos, Rabbi Salomon ve her iki Rabbi Moyses ile diğer İbrani, Grek ve Latin bilginleri kutsal metinlerin manalarını pek titiz bir gayretle araştırmışlardır, onların temas etmediği şeyler mevcuttur, şu halde söyledikleriniz doğru değildir dese, size karşı neyi çürütmüş olurdu, Okullarda, olumsuz otorite kanıtından hiçbir netice çıkarılamayacağı kuralı yaygın değil midir, Bilgeler, sizin o pek keskin zekanızla düşündüğünüz en güzel şeyleri başkalarınca temas edilmedi diye kınamazlar, aynı şekilde bir kimse, saydığınız filozofların yaptıklarından daha derin araştırmalara girişti diye itham edilmemelidir. Daha da ileri gideceğim. Eğer onlar filozof iseler, felsefenin sınırlarını aşmak istememişlerdir, yahut tıpkı teorileri ve pratikleri fazlasıyla yozlaşmış günümüzdeki pek çok kimsenin yaptığı gibi, sebepleri alt cisimlerin kuvvetleri ya da nitelikleri içinde araştırmaya razı olmuşlardır. Övdüğünüz bütün o gizli felsefeler uyuşmaktadır ki, aşağıda bulunan ve doğal denen şeyler, feyzini yukarıdakilerden ve semavilerden şu ya da bu açı vasıtasıyla alırlar, bunu bilmek pek güzel kabul edilir, her ne kadar Peripatetikler kendi duyulur şeylerine saplanıp kalarak bütün neticelerin sebebi olarak duyulur nitelikleri tayin etmekle yetinseler de. Şayet duyulur niteliğin yetersiz kaldığı bir netice görülürse, bunun bizce meçhul bir sebepten kaynaklandığını söylerler. Semavi varlıklardan bahsetmek gerektiğinde ne bildikleri, önderleri Aristoteles’in Meteoroloji’de Güneş’in ısısı hakkında öğrettiklerinden yeterince anlaşılabilir, Isı (der) birbirine bağlı iki sebepten birlikte neşet eder, yani hareketten ve konumdan, yalnızca hareketten değil, zira Jüpiter, Mars ve Satürn’ün hareketi daha hızlıdır, lâkin uzakta olduklarından, pek süratli hareketlerindeki tutuşmaları bize kadar ulaşmaz. Ay, Venüs ve Merkür’den de kaynaklanmaz, zira daha yakın olsalar da hareketleri yavaş olduğundan o denli alevlenmezler. Doğrusu böylesine meşhur bir zatın, yabancı tesirleri kabul etmeyen şeylerde böylesi bir tutuşma tahayyül etmesine hayret etmekteyim, zira doğal kuvvete atfedilmesi gereken şeyi mesafeye ve harekete bağlamak istemiştir. Güneş feyzinin yahut ışınının neden ısı getirdiğini, doğal sebeplerin pek mahir araştırmacısı Aristoteles tetkik etmedi diye, rica ederim başka birinin daha iyi araştırması gerekmez miydi, Belki de doğal dedikleri kendi alt felsefelerinde kendisi için çizdiği sınırları aşmak istemediğinden bunu ihmal etmiştir. Fakat İskender’e yazdıklarında biraz daha yukarı çıkarak öğretir ki, ilaçlar alınırken göğün açısına, su üçgen açısına (trigonus), Ay’ın Satürn’den olan mesafesine ve Kindî tarafından titizlikle kaleme alınmış bu kabil pek çok şeye dikkatle riayet edilmelidir. Ondan evvel Trismegistos’un yıldızlarda neyin gözetilmesi gerektiğini öğrettiğini başka bir yerde açıklayacağız.

Demokritos (Hippokrates’in aktardığına göre) astroloji kabiliyetini göklerin tesir etmediğinden ötürü değil, yıldızların açılarını ve şekillerini her zaman gözlemenin pek güç olmasından ötürü geri plana itmiştir. Aynı Hippokrates hastalıkları, kurtuluşu ve ölümü Ay’ın bulunduğu konuma ve diğer gezegenlerle yaptığı açılara göre önceden haber vermemiş midir, Ali b. Rıdvan bu risalenin başında yazarın meramına dair der ki, astroloji bilmeyen hekim, elindeki değnekle her şeyi yoklayan bir köre benzer. Plotinos, Tanrı’ya dönüşün Merkür, Venüs ve Güneş vasıtasıyla gerçekleştiğini öğretmez mi, Şayet bizim üzerimizde hiçbir tesirleri yoksa, bizi Tanrı’ya nasıl sevk ederler, Platon’un kendi gizli seyri içinde öğrettiklerini, birçok Akademi mensubunun ve gizli felsefecilerin göklerden nelerin, nasıl ve ne zaman devşirildiğine dair açıklamalarını yeniden ele almak uzun sürer. Zira gökler şayet bizim üzerimizde etkide bulunmuyorsa, aralıksız hareketleriyle ne yapmaktadırlar, Bitkilere ve unsurlara tesir ederler (diyeceklerdir). Lâkin söylesinler rica ederim, Bedenlerimiz Güneş tarafından ısıtılmaz mı ve çılgın değilsek Ay tarafından başkalaştırılmaz mı, yoksa kurnaz Merkür, en sıradan köylülerin dahi idrak ettiği üzere ışık saçan gök cisimlerince başkalaşıma uğramadığımıza bizi ikna mı edecektir,

Diğer yıldızlar da, Astrologların Önderi’nin Apotelesmatika’nın başında bilgece ifade ettiği gibi, sıradan insanların ışık saçan cisimlerin neticelerini bildiği gibi bilgelerin de aynı derecede bildiği tesirleri meydana getirirler. Yine de yıldızların akışları tam neticeleri tek başlarına dayatmazlar, zira bunlarla birlikte beslenme, ahlak, doğum haritası (genitura), bulunulan yer ve hepsinden öte zihnin hürriyeti de devreye girer. Bundan ötürü aynı Batlamyus orada ve Meyve (Karpos) adlı eserinde, bedensel bir aşırılık zarar verdiğinde bunun nasıl dengelenebileceğini ve bedensel eğilimlerle hayvanlar gibi sürüklenmememiz için zihnin hürriyetinin bu akışı nasıl bastırabileceğini öğretir. En mahir Astrolog (der) yıldızların fıtratını önceden bildiğinde, meydana gelmesin diye önceden tedbir alarak ve kötü meyilli olan nesne bir zarara uğramasın diye koruyarak, yıldızların düzeninden kaynaklanan pek çok kötülüğü engelleyebilir, oysa göksel akışın tamamı daha önce söylediğimiz gibi hayırlı olduğundan fayda sağlaması gerekirdi. Bu sebeple kusurlu hüznü yahut gereksiz katılılığı Satürn’e, vahşi cüreti Mars’a, hilekar kötülüğü Merkür’e, şehvetli aşkları Venüs’e, kararsız gidişatı da Ay’a yüklemeyesin, nitekim gözü iltihaplı kimse kendi felaketini ışığa yüklememeli, tapınakların yahut evlerin yanması ateşe mal edilmemeli, kötü darbe taşa, kelepçeler, zindanlar ve rezillerin idamı yargıcın sertliğine değil kötülük yapanlara atfedilmelidir, aynı şekilde alıcı nesnenin elverişsizliğinden doğan kötü neticeler de yıldızlara yüklenmemelidir. Daha yüce misallere başvuracak olursak, kutsal ayinlerin kutsalından daha mükemmel ne vardır, Yine de layık olmadan alanlar ve kötü niyetliler için bu durum yargıya ve mahkumiyete vesile olur. Hususi hükümlere inmek gerekirse, matematikçilerin kanaatinde bir hakikat payı vardır, Satürn zihni tefekküre sevk eder, Satürn basirete, ilahi ve insani şeylerin müşahedesine vakit ayırır, hakiki felsefenin parlaklığına kadar nüfuz eder. Şayet derin zekasını kötülüğe yöneltirse ve şehvetini tatmin etmek için, 'kaderin düşüşü' dedikleri üzere yukarıdaki ve ilahi olanı reddederek tamamen hileler, desiseler ve ikiyüzlülükler içinde yürürse, o vakit kara safra ile dolarak öyle bir kaygı ve usanç duyar ki, bunlarla öylesine ezilir ki zararlı olan şeyleri iyi ve faydalı zanneder. Böylesine ezilmiş bir kimsenin karşısına durmaksızın hezeyanlar, ölülerin hayalleri, hortlaklar, habis ruhlar, manesler, mezar korkuları, yangın dehşetleri çıkar. İç gözünün önüne Tanrı’nın öfkesi, iblislerin kışkırtmaları, küfürler, umutsuzluk ve nefrete boğulmuş bir hayat gelir. Bir vakitler bu türden hallerle sarsılmış bir adam tanımıştım, dua ederken gözünün önüne ölü kafaları, siyah ve uzun sakallar, dehşet verici bakışlı korkunç gözler gelirdi.

Zavallı adamı bu hale Satürn sürüklememişti, zira onun tabiatı latif ve neşeliydi, bilakis onu bu hale sevk eden, kendisini sıkan kötü vicdandan ve kötü yaşanmış bir hayatın hatırlanmasından doğan kara safraydı.

Aynı şey Mars tabiatlı kimse için de söylenmelidir, şayet Mars’a özgü kuvveti ve şiddeti, olması gerektiği gibi adalet gayretine değil de süfli hazları tatmin etmeye sevk ederse, o vakit yağmalar, o vakit soygunlar, o vakit pek çok kötülük baş gösterir. Uğurlu sayılan gezegenlerin akışları dahi kötülüğe çekilebilir. Nitekim Jüpiter’in sıcak ve nemliden yahut latif tabiatın yumuşaklığından doğan tesiri öylesine artırılabilir ki, zihin meylederek tamamen ahlaki bir çözülmeye sürüklenebilir.

Böylece Venüs'ün yumuşak tesiri kişiyi lütufkâr kılar, lakin dizginlenmediğinde insanı azgın bir şehvetin esiri eder, buradan da çoğu vakit zinalar, ensestler, tecavüzler, kutsala saygısızlıklar, dahası ölümler, yangınlar, yağmalar, yurtların yıkımı ve ebedi düşmanlıklar doğar. Yaşamın babası ve ışığın bağışlayıcısı olan, Apollon diye de anılan Güneş ise hakiki bilgeliğe ve krallara layık bir vakara sevk eder. Şayet bir kimse Güneş'ten, daha doğrusu Güneş vasıtasıyla Tanrı'dan bahşedilen bu ruh parlaklığını kötüye kullanırsa, kibre, böbürlenmeye, küstahlığa ve başkalarını hor görmeye sürüklenir, nitekim iyiden de nice kötülük peydah olur, tıpkı ölçüsüzce içilen şarabın yüreğe sıkıntı vermesi, erdemi alçaltması ve bu kabil nice illete yol açması gibi, oysa aynı şarap ölçüyle alındığında yüreği şenlendirir ve kuvveti artırır.

Su pek çok faydası olan iyi bir unsurdur, ne var ki tedbirsiz olanları boğar ve sağlam inşa edilmemiş yapıları yıkar. Demek ki tesirlerin tümü iyidir, yeter ki maruz kalanlar bunlara layıkıyla hazır bulunsun, nitekim aşağıda bunu daha ayrıntılı izah edeceğiz.

Her Şeyin Sanatkârının, tüm unsurlara ait varlıkları dördülün üçüncü üçlüsüyle nasıl meydana getirdiği hakkındadır.

Bölüm XII

İskender Polyhistor [Alexander Polyhistor], filozofların ardıllığına dair eserinde ve Pisagorcu şerhlerde monadın (monas) her şeyin ilkesi olduğunun kaydedildiğini aktarır, zira monaddan, sanki bir maddenin müsebbibiymişçesine monada tabi olan belirsiz ikilik türemiştir, monad ile ikilikten sayılar doğmuş, sayılardan noktalar, noktalardan düzlem şekilleri oluşturan çizgiler yükselmiş, düzlemlerden ise katı cisimler meydana gelmiştir, bunların da en başta gelenleri, unsurlara ait tüm mevcudatın kendilerinden neşet ettiği dört unsurdur.

Lakin yerin üstündeki ve göksel yapı ile onun maddesi hakkında daha önce söz söylediğimizden, şimdi unsurlardan ve bunlardan meydana gelen, bozulmaya mahkûm birleşik varlıklardan bahsetmek gerekmektedir.

Demek ki unsurlar dörttür ve şeylerin birincil temelleridir, her şey bunlardan birleşir, eskiler bunların üst suretlerine yardım ihsan ettiklerini söylemişlerdir, suya Neptün, havaya Juno, ateşe Vulcanus yardım eder. Burada bazıları Augustinus'un ve ondan evvel Plinius'un bu suretleri ve onları savunanları alaya almasına şaşırır. Zira Augustinus bu suretleri ölümlülerce tapınılacak birer ilah gibi öğretenleri haklı olarak kınamıştır, yoksa şeylerin numunevi suretlerinin İlk Örnek'te (Archetypus) bulunduğunu inkâr etmemiştir. Zira göklerde ve felekler üstü âlemde unsurlar daha asil bir biçimde ve canlıların suretleri halinde mevcuttur, Hezekiel de Tanrı'nın tahtı önünde, İbrani teolojisinde öğretildiği üzere, doğrudan O'na ait olan bu birincil cinslerin dörde taksim edildiğini görmüştür, orada başka bir dördül daha vardır ki, bu dört canlı türü onun tek bir köşesini teşkil eder, buna diğer üçü, yani Ofanimler, Serafimler ve kudret melekleri eklenir, bunlar söz konusu kutsanmış canlılarla birlikte, İbrahim'in oluşum kitabında zikrettiği üzere, Tanrı'nın tahtını ikmal ederler. O ki, her ne kadar üçlü sayıdan hoşnut olsa da, yaratılmışlar dairesinde dördül ile tecelli eder.

Bu sebeple, bu cihan makinesini dünyanın dört bir yanına, Doğu Rüzgârı, Batı Rüzgârı, Güney Rüzgârı ve Kuzey Rüzgârı'na bölerek, az sonra söyleyeceğimiz üzere, o dörtlü, en yüce, en aşağı ve orta unsurlar vasıtasıyla son derece ahenkli bir sayı ile taksim etmiştir, göğü de o ateş, hava, su ve toprak üçlüleri (triplicitas) vasıtasıyla paylaştırmıştır, bundan da dört mevsim, ilkbahar, yaz, sonbahar ve kış neşet eder, buradan varlık dörtlü cevhere, cismani, nebatî, hissi ve akli cevhere ayrılır, bunu da dört cismani nitelik takip eder, sıcak, soğuk, nemli ve kuru, keza dörtlü nicelik, nokta, uzunluk, genişlik ve derinlik, ayrıca dörtlü hareket, yükseliş, iniş, ilerleyiş ve devir.

Bizim ruhumuz dahi dördül kuvvetini yücelerden alır, yani Augustinus'un üst cüz, Plotinos'un akıl dediği ve yine Plotinos'a göre bizzat biz olan o akli kuvveti, İbranilerin nefes dediği canlılık kuvvetini ve dördüncü olarak tüm bunları bir arada tutan ruhu (spiritus) alır. Nitekim insan, erdem öğretisinin bildirdiği üzere, dört erdemin parlaklığını kabul etmiştir, dahası Orpheus Teolojisi'ni takip edecek olursak, insanı kendinden geçişe yükselten dört tesir vardır, Musalardan şiir, Dionysos'tan esrar, Apollon'dan kehanet, Venüs'ten aşk,

Bunlar dört kapıdan içeri girer, duyu, muhayyile, fantezi ve akıl yoluyla, tüm bunlar ise üçlü Sanatkâr'dan neşet eder, yine de O'nda dördülün fikri mevcuttur, öyle ki her ikisini de O'nun yüce ismi olan Tetragrammaton'dan öğrenebiliriz, bunu da kendi yerinde açıklanmak üzere saklı tutacağız.

Unsurların neden dördül sayı ile dağıtıldığı hakkındadır.

Bölüm XIII

Pisagorcuların ve sır teologlarının hazinelerinden bir şeyler çıkaracak olursak, tüm temeller dördül sayı ile atılmalıdır, zira kendisi bütün sayıların kökü ve başlangıcıdır, nitekim monaddan dörde kadar olan toplam onluğu verir,

Aristoteles'in problemlerinde ve Hierokles'in Pisagor'un mısralarına şerhinde andığı üzere, hiçbir diyar ve hiçbir lisan bu sayının ötesine geçmemiştir, zira İbraniler, Grekler, Latinler ve bütün barbarlar ona ulaştıklarında yeniden monadı alarak on bir derler ve rehber tabiatı taklit ederek böylece devam ederler, tabiat ki onluk yasası uyarınca ellerde ve ayaklarda parmakları hazırlamıştır, dahası İbrani teolojisinin öğrettiği gibi, felekler üstü âlemi ve İlk Örnek'i o sayı ile tanzim etmek isteyen en yüce Sanatkâr'ı taklit ederler, bu sayı bütün sayma türlerini ihtiva eder, tek ve çift, kare, küp, uzun, düzlem, piramidal, asal ve bileşik sayıları,

Yine bu sayı ile, yani onluk oranlarla dört küp sayı ikmal edilir, tıpkı dördülün onluğun kökü olması ve onluklar vasıtasıyla yüzlüklere, bunlar vasıtasıyla da binliklere ulaşılması gibi, zira bir, iki, üç ve dört onluğu tamamlar, aynı tarzda onluklar vasıtasıyla yüze, yüzlükler vasıtasıyla bine varılır. Dördül ayrıca bütün musiki ahengini ihtiva eder, ister ikili, üçlü, dörtlü, bir buçuklu (sesquialtera) ya da bir üçte birli (sesquitertia) oran olsun,

Buradan oktav (diapason), çift oktav (bisdiapason), tam beşli (diapente), tam dörtlü (diatessaron) ve tam beşli ile birlikte oktav hasıl olur. İşte bu sebeple Pisagor'un şarihi Hierokles bu sayıyı yüceltir ve onu her şeyin sanatkârı ve sebebi sayar, zira hiçbir şey söylenemez veya vuku bulamaz ki, her şeyin kökü ve temeli olan dördül sayıdan neşet etmiş olmasın. Bundan ötürü Pisagorcular, kanaatimce daha derin öğretilerini devraldıkları İbranilerin Tetragrammaton'una telmihte bulunarak, kutsal bir şeymişçesine onun üzerine yemin ederlerdi. Pisagor'un takipçileri Iamblikhos, Syrianos ve Proklos da yüce âlemin aynı sayı ile taksim edildiğini ispatlamaya gayret ederler.

Fakat unsurlara dair bahsimizden layık olandan fazla uzaklaşmamak için unsurlara dönelim, bunlar bütün cihan makinesinde dörttür, Metafizikçiye göre de dört unsur vardır, mahiyet, varlık, kuvvet ve fiil, tabiat bilginlerine göre tabiatın dört tohumu vardır, kuvvet, tabii filizlenme, olgun suret ve bileşik varlık, matematikçilere göre dört unsur vardır, nokta, çizgi, düzlem ve katı cisim.

Matematikte nokta ne ise, fizikte tohum kuvveti odur, çizgi tabii filizlenme, yüzey olgun suret, derinlik yahut küp ise bileşiğin ta kendisidir.

Ahlakçılara göre erdemlerin dört tohumu vardır, adalet, itidal, cesaret, basiret, Hierokles'in öğrettiği üzere, var olan şeylerde dört hüküm verici yeti vardır, akıl, ilim, zan ve duyu. En yüce hâkim en mükemmel, ezeli ve sarsılmaz yasanın dört temeli olmasını buyurmuştur, bunlar dört İncil'dir, zanaatkârlar dahi tabiatı taklit ederek binaları sağlam olsun diye dört köşe üzere tamamlarlar.

Demek ki Sanatkâr başlangıçta bütün dünya yapısının dört temelini haklı olarak yerleştirmiştir. Fakat Pisagorcular ve Akademia mensupları bu sayıyı geometrinin dörtyüzlü şekline, küplere ve piramitlere irca ettiklerinden, unsurların dörtyüzlü şekille nasıl uyuştuğunu görelim, zira üç kare tayin edilir, birincisi katıdır, ikincisi bizim tarafımızdan daire ile ölçülemez, üçüncüsü ise köşegenin hiçbir kesitle kenara uymamasıdır. Unsurlar da böylesi bir katılıkla sevinç bulurlar ki, bütün dünya yapısının sağlam bir temeli olsunlar.

İlahi zatın dairesi ile eşitlenme bizim tarafımızdan bilinemez, gerçi bütün bunları son derece ahenkli bir şekilde tanzim etmiş olan O'na bu ayandır. Onun köşegeni de, yanılmıyorsam bu insandır, hiçbir kenara denk sayılamaz. Zira insan, sanki dünyanın tam ortasına yerleştirilmiş bir köşegen gibi, belirlenmiş hiçbir yaratılmışla uyuşmaz, Keldanilerin Teolojisi'nde geçtiği üzere çok suretli ve çözücü tabiatta bir canlı olup dilediği her surete serbestçe geçiş hakkına sahiptir. Yine de unsurların en alttaki kareliğini daha iyi bir kareye irca eden vasıtalı bir oran vardır, bundan başka bir yerde bahsedilecektir. Demek ki bu dört unsurlar mucizevi bir oranla uyuşurlar, tıpkı kendi sayılarıyla sınırlanmış ve her ikisiyle de orantılı olan bir orta terim vasıtasıyla uyuşan kare sayılar gibi, nitekim 4 ve 9 kare sayılardır, ortalarındaki ise altıdır, altıdan 4'e olan oran bir buçukludur, aynı tarzda 9'dan 6'ya da öyledir. Böylece 9 başka bir kare olan 16 ile uyuşur, zira aralarındaki orta sayı 12'dir, bundan 9'a olan oran bir üçte birlidir ve aynısı 16'dan 12'ye de geçerlidir. Bütün kare sayılar aynı nizamla ilerler,

Orantılanmış unsurlar da birleşmiş nitelikleriyle onları taklit eder, bunlardan birini her biri kendine has olarak muhafaza eder, diğerinde ise bir vasıta gibi kendisini takip eden unsurla uyuşur. Su nemli ve soğuktur, nemlilik onun kendine has niteliğidir, soğuklukta ise toprakla müşterektir. Toprak soğuk ve kurudur, soğukluk onun kendine has niteliğidir ve bununla suyla uyuşur, kurulukta ise ateşle eşitlenir, bundan ötürü toprağın soğuklukta suyla olan münasebeti ne ise, kurulukta ateşle olan münasebeti de aynıdır, ateş de sıcaklıkta hava ile uyuşur, hava ise nemlilikte suya intibak eder. Dahası Akademia mensupları dördül sayıda başka bir uygunluk daha bulmuşlar, dörtlü orana kadar varmışlardır ki, musiki nispetleri ancak buraya kadar ilerler, zira daha öteye gidildiğinde kulaklar rahatsız olur görünür,

Zira ateş havadan iki kat daha latif, sudan üç kat daha hareketli, iki kat daha keskindir. Aynı şekilde hava sudan iki kat daha keskin, üç kat daha latif, dört kat daha hareketlidir. Keza su topraktan iki kat daha keskin, üç kat daha latif, dört kat daha hareketlidir, nitekim ekteki şekilde açıkça görülmektedir. Timaios’a ve diğer Pisagorculara göre bu, unsurların (elementa) ahengidir. Bunlarda her ne kadar ateş keskin, latif ve hareketli, hava latif, hareketli ve küt, su hareketli, küt ve cismani, toprak ise küt, cismani ve hareketsiz olsa da, hepsinin nispeti yine de aynıdır.

Zira ateş ile toprak arasına hava ve su öyle bir kanunla yerleştirilmiştir ki, ateş havaya göre ne ise hava da suya göre odur, su da toprağa göre öyledir. Ve yine toprak suya göre ne ise su da havaya, hava da ateşe göre öyledir.

Ateş: Keskin, Latif, Hareketli Hava: Latif, Hareketli, Küt Su: Hareketli, Küt, Cismani Toprak: Küt, Cismani, Hareketsiz

Uyuşmada ve karşıtlığın ahenginde, nitekim eklenen bu şekilde en iyi biçimde müşahede edebileceğimiz üzere.

Dolayısıyla unsurlarda her bakımdan öyle bir ahenk vardır ki, bileşiklerde ve kendi yerlerinde büyük bir tatlılıkla sükûnet bulmaları şaşırtıcı değildir. Pisagorcuları taklit eden Boethius bu hususta şöyle terennüm eder:

Sen unsurları sayılarla bağlarsın, ta ki soğuklar alevlerle, Kurular sıvılarla uzlaşsın, daha saf olan ateş Uçup gitmesin yahut batmış topraklar ağırlığıyla aşağı çekilmesin.

Suyun, topraktan daha yukarıda bulunduğu halde onu neden boğmadığına dair hayranlık uyandırıcı başka hiçbir sebep gösterilemez, meğerki Sanatkâr’ın bizzat unsurların kendisinde ve bileşiklerde kurduğu o ahenkten ayrılmak istememesi olsun; ki bu bağ, bileşik kendi parçalarından ne kadar yetkinse o nispette daha yetkindir.

Dört unsurun âlemin bütün uzuvlarında nasıl bulunduğuna dair. Bölüm XIIII.

Böylece dört unsuru, yetkin bileşiklerin dört cinsi takip eder, taşlar, metaller, bitkiler ve hayvanlar.

Bunların ilki, bu dünyevi evin topraktan olan köşesi üzerine kurulmuştur. Zira taşlar, daima merkeze doğru alçalarak toprağı taklit ederler, meğerki hava dolu oyukları olan süngerimsi süngertaşı parçaları gibi yanmış olsunlar.

Toz haline getirildiklerinde ise kendilerine has taş tabiatını yeniden kuşanarak dibe çökerler. Taşlar arasında kristal ve beril de sayılır ki bunlar, her ne kadar sudan doğmuş olsalar da, topraksı hale gelip dibe çökecek kadar donmuşlardır; oysa bu durum don ve karda vuku bulmaz. Mesanede oluşan taşlar dahi, sulu bir nemden meydana gelmiş olsalar da, topraksı tabiatı taklit ederek dibe çökerler. Bütün bunlar, metaller gibi eriyemeyecekleri bir katılıkla pıhtılaşmışlardır, her ne kadar taşlar gibi dibe çöküyor olsalar da. Metaller ise ikinci olan su köşesi üzerine inşa edilmiştir.

Hermes’in şahitliğiyle her ne kadar bütün unsurlardan meydana geldikleri kabul edilse de, en çok sudan vücut buldukları için onun tabiatından pay alırlar ve erirler; nitekim bu hususta Lokrisli Timaios, Platon, Plotinos, Aristoteles, İbn Sina ve onları takip eden daha yenileri şahit olarak kabul ederiz.

Demokritos da bundan ayrı düşünmez, zira bazılarının uydurduğu gibi metallerin kül suyu ve kireçten doğduğunu öğretmiş olsaydı, harç gibi kurur ve eriyemezlerdi. O büyük Albertus bu meseleyi uzun bir bahisle ele alır, Ebû Bekir ise daha muhtasar açıklar.

Madenlerde görürüz ki der, bazı dağların sürekli ısısı sebebiyle suyun kesafeti öylesine pişer ve koyulaşır ki, zamanla cıva (argentum vivum) haline gelir. Toprağın yağından ise aynı pişme ve ısıyla kükürt (sulphur) doğar, ısının devam etmesiyle de metaller teşekkül eder.

Zira hiçbir kusuru olmayan altın, saf, sabit, berrak ve kızıl kükürt ile cıvadan doğar.

Gümüş, aynı cıvadan ve rengi, bir miktar sabitliği ve dolayısıyla ağırlığı eksik olan sabit, saf, berrak ve beyaz kükürtten hasıl olur. Kusurlu bir metal olan kalay, aynı kusurlu cüzlerden, yetersiz bir pişme ve sindirme neticesinde meydana gelir.

Kurşun, aynı topraksı, tortulu, saflıktan ve sabitlikten yoksun cıvadan ve sabitliği, saflığı ve pişmesi noksan olan kaba, bir parça kızıl kükürtten doğar, bundan ötürü gayet kusurludur.

Bakır ise yine aynı saf olmayan, sabitlenmemiş, topraksı, yakıcı, berrak olmayan cıvadan ve sabitliği, saflığı ve ağırlığı noksan olan bu kabil yanıcı kükürtten meydana gelir, bu sebeple kusurlu ve kirlidir. Nihayet demir,

aynı saf olmayan, sabit, kısmen topraksı, yakıcı, beyaz, berrak olmayan cıvadan ve daha az sabit, topraksı ve yakıcı kükürtten doğar, bu yüzden saflığın bulunmadığı ve ağırlığın eksik kaldığı kusurlu ve kirli bir haldedir. Bunların hepsi cıvadan meydana geldiği ve o da sulu olduğu için suyun tabiatını taşırlar. İbn Sina gerek Fizik kitabında gerekse filozof Hâzim’e mektubunda bunu doğrular. Fakat İspanyalı Gilgil, metallerin küllerden doğduğunu zannetmiştir, zira suda batarlar ve tıpkı topraksı kül ile dövülmüş taştan çıkarılan cam gibi erirler. Fakat bu hüküm doğruya varmaz, zira metal, havayı hapseden gözeneklerin kapanmasıyla topraksı, cisimleşmiş nemden ötürü batar. Cam da topraksı maddeden değil, bizzat o küllerin ve taşların içindeki kökensel nemden çekilip çıkarılır, zira her bileşikte dört unsur mevcuttur.

Üçüncü, yani hava köşesi üzerine bitkiler kurulmuştur, bunlar açık hava altında olmadıkça filizlenmez ve serpilip büyümezler. Bitkinin bileşimine diğer bütün harici unsurlar dahil olsa da, yine de havanın tabiatını taşır. Zira bitki daima kendine akraba olan havayı arar, havadan mahrum kalan odun ise derhal bozulur ve çürür, meğerki hava ile paydaş olan sulu nem imdada yetişsin.

Bu dört köşeli yapının dördüncü köşesi olan ateş üzerine zoofit, yani hayvan inşa edilmiştir; pek çok bilgenin, bilhassa Plotinos’un öğrettiği üzere onun hayatı ateşten ibarettir, ateşli gökten bağışlanmıştır ve âlemin bütün çarklarına can veren o ateşli hayat ruhundandır, nitekim Hezekiel’in "Zira hayatın ruhu çarklardaydı" diyen vahyinde bize bildirildiği üzeredir.

Kadimlerin izinden giden yahut şairane bir cezbeyle kendinden geçen Maro da onunla hemfikir olarak şöyle terennüm eder, Onlara ateşli bir kudret ve semavi bir menşe verilmiştir.

Şu halde dört unsuri temel üzerine, dokuzluyu (enneas) tamamlayan başlıca beş bileşik cinsi inşa edilmiştir, taşlar, metaller, bitkiler, zoofitler ve ateş köşesinde bulunan hayvanlar. Zoofit ise bir nevi melez ve noksan bir varlık olduğundan tayin edilmiş muayyen bir köşesi yoktur, diğerlerinin kucağında kabul görür.

Unsurlardan türeyen şeylerin başka bir taksimi hakkında, ki bununla pek çok itiraz ortadan kalkar. Bölüm XV.

Bu kare evin her bir köşesine yahut unsuruna kendine has tümel cins tayin edilmiş olsa da, bunlar yine de birbirinden tefrik edilir. Zira taşlar her ne kadar topraktan olsalar da, bazen araya giren diğer bir unsurun kuvveti sebebiyle onun adıyla anılırlar.

Taşların terkibinde şüphesiz bütün unsurlar bir araya gelir, bilhassa da toprak ve su, bu yüzden mat taşlara topraksı, şeffaf olanlara ise sulu denir. Bazıları en şiddetli ateşte eriyerek cama dönüşür.

Bazıları midyelerin içinde damla damla düşen yağmurdan meydana gelir, nitekim Hint ve Britanya denizindeki inciler böyledir. Augustinus ve Aristoteles’in yazdığı ve tecrübenin öğrettiği üzere kristal ve beril, gözenekleri boşalarak donmuş sudan meydana gelir, öyle ki ne ısıyı kabul edebilir ne de eriyebilirler. İbn Sina’nın dediği gibi, onların bileşiminde ateş de mevcuttur.

Nitekim çeliğe vurulan çakmaktaşından ateş çıkarılır ve bazen bizzat ateşte çözülür, meğerki sırlar ilminde taşın topraktan göğe, yani ateşe yükseldiğini ve sonra tekrar besleyicisi olan toprağa döndüğünü öğreten Hermes yanılmış olsun.

Rüzgâr, karnında taşıdığı bu şeyi dedikleri gibi göğe taşımıştır. Metaller de her ne kadar sulu olsalar da, bazısı ateşin tabiatından pay alır, altın ve demir gibi, bunlardan biri Güneş ateşini, diğeri ise Mars ateşini taklit eder. Kalay ve bakır ise havadandır, biri Jüpiter’den, diğeri Venüs’ten havanın tabiatını alır. Gümüş Ay ile, kurşun Satürn ile topraksıdır, cıva ise sularda dalgaların hâkimi dedikleri Merkür ile uzlaşır.

Yine de hepsi sulu bir tabiatla donatılmıştır ki erisinler ve ağırlıklarıyla dibe çöksünler. Nitekim su sudan ağırlık bakımından nasıl farklıysa, metal de metalden yalnızca nevi bakımından değil, ferdi bakımdan da öyle farklılık gösterir.

Zira yabancı altın has altından, Tarsis altını Hint ve Vogar altınından, bu da İspanyol altınından ve nihayet hepsinden üstün olan altın ayrılır. Seyhun Nehri boyunca gelen altın, zevkler bahçesindeki kaynağın faziletini derinden hissettiğinden hepsinin en iyisidir, tıpkı kaynağına ne kadar yakın ve saf olursa o kadar hafif olan su gibi. Zira sular, bölgeye ve konuma göre iyilik ve ağırlık bakımından farklılık gösterir, Vitruvius’un da benimsediği üzere havanın iyiliği bundan anlaşılır, nitekim orada şehirlerin inşası için yerler tayin edilmesini emreder. Bitkiler de her ne kadar havanın tabiatında olsalar da, bazılarının kökleri, özsuyu, yaprakları ve çiçekleri birinci, ikinci, üçüncü yahut dördüncü derecede sıcak denir, bazıları soğuk yahut kuru ve bu kabildendir, bunlar üzerine tartışmaya mevcut bahis elvermez. Lakin bu çeşitlilik, bir bitkinin bir unsurun tabiatına az ya da çok bürünmesinden ileri gelir.

Hayvanlar dahi her ne kadar ateşli olsalar da, bazıları daha ziyade topraksıdır ve toprakta eğleşir, köstebek, solucanlar ve umumiyetle bütün sürüngenler gibi.

Bütün balıklar suyla, bukalemun havayla, semender ateşle beslenir ve bunların kimi güvercinler ile aslanlar gibi ısıyla kaynar, kimi kuzu gibi nemle çöker, kimi de tavşan ile karaca gibi kurulukla niteleşir. Yine de her şey ateşlidir, derecelerine göre ayrılmıştır, bu nedenle adlarını elementlerden ya da onların niteliklerinden alırlar.

Elementlerin yalnızca bu yeryüzü dünyasında değil, aynı zamanda göksel, gökler üstü ve İlkörnek (Archetypus) aleminde de bulunduğuna dair. Bölüm XVI.

Elementlerin her şeyde bulunduğuna dair pek çok tanık vardır, ancak bu aşağı dünyada bulunanlar tortulu ve daha kabadır, göktekiler berrak ve pürüzsüzdür, göklerin üstündekiler ise hayat verici ve her bakımdan faydalıdır. Aşağıdakilerden başlayacak olursak, merkez çevresindeki bu durağan yeryüzü ayaklar için bir temeldir ve bütün tohumların en verimli dölyatağıdır.

Göklerde bir kesafet vardır, bu durum bilhassa Güneş'te, Ay'da ve Plotinos'un kabul ettiği üzere Güneş ışınlarını geri püskürten yıldızlarda görülebilir. Meleklerde ise sarsılmaz sağlamlık ya da Tanrı'nın tahtları bulunur, bunlar bizim için doğurgandırlar, Rabbin hizmetkârları gibi bu tortulu yeryüzüne bereket bahşederler. İlkörnekte ise her şeyin sarsılmaz ve en verimli tabiatı mevcuttur, nitekim onun hakkında şöyle denir, yer yarılsın ve Kurtarıcı'yı filizlendirsin.

Buradaki su hafiftir ve her yere yayılır, her şeyi arındırır ve yıkar. Göklerde ise Basileios'un uzunca açıkladığı gibi akışıyla yeryüzünü sulayan ve karışabilen bir erdemdir. Meleklerde öğretici ve arındırıcıdır, göklerden söz edilirken Mezmurlar'da onun hakkında şöyle terennüm edilir, O ki göklerin üstünü sularla örter.

Yaratan'da ise günahların arındırılmasını sağlayan, yeniden doğuran, temizleyen, aydınlatan ve besleyen sudur. Fakat bu suların farkına bakınız, buradaki nem hayatın ısısını boğar, göksel olan sular, gökler üstü olan anlar, ilahi olan ise zihinleri arındırır ve besler.

Buradaki elementsel hava sayesinde soluk alır, görür, işitir ve koklarız. Göklerde ise ötesindeki sabit yıldızları temaşa ettiğimiz şeffaf bir tabiattır. Üst gökte bir mekândır, orada Kutsanmışların en tatlı ahengi yankılanır, orada hem Hükümdar'ın, hem Kraliçe'nin, hem de bütün orduların bedensel rüyeti ayan olur. Meleklerde hayat veren bir soluk ve latif bir esintidir. Yaratan'da ise en yüce, en kusursuz hayat ve ruhtur, onunla her şeyin içine üfleyerek hepsine yaşama ve soluk alma imkânı verir, İlyas'a ve diğer yakınlarına latif bir esintinin fısıltısı gibi bununla hitap eder.

Aramızdaki elementsel ateş ısıtır, pişirir ve kemale erdirir. Gökte Güneş aşağıdakileri aydınlatır ve ısıtır, Mars ise harekete geçirir ve kuvvet verir. Meleklerde serafinlere özgü ve coşkun bir sevgidir, nitekim Mezmur yazarı şöyle terennüm eder, Meleklerini ruhlar, hizmetkârlarını ise yakıcı bir ateş kılarsın. İlkörnekte ise Herakleitos, Empedokles ve diğer bilgelerin belirttikleri gibi ideal ateş ve ruhani ışıktır, Zenon'un kabul ettiği üzere ise her şeyi meydana getirmek üzere yayılan Sanatkârane ateştir. Kutsal Kitap'ın Hikmet bölümünde de ruh ve ilahi ateş hakkında şöyle buyrulur, her şeyin sanatkârıdır, her türlü kudrete sahiptir. Kleanthes de onu destekleyerek bu ateşin cisimsiz, ilahi, hayat verici ve şifa verici olduğunu söyler, nitekim her şeyi var eden, koruyan, ayakta tutan, besleyen ve çoğaltan odur, oysa aşağıdaki ateş dağıtır ve tahrip eder. İlahi tanıklar Musa ile Pavlus da bunu doğrular, bunlardan biri Yasanın Tekrarı denilen Tesniye'de, diğeri ise İbranilerle tartışırken şöyle der, Tanrı bir ateştir. Dünyanın en alt kısmı da bu yapıdan mahrum kalmasın diye Homeros'un Odysseia'nın onuncu bölümünde alt elementler hakkında ne terennüm ettiğine bakalım,

İşte orada Phlegethon kükreyerek tartarosa ait Akheron dalgalarına dökülür, Styks'ten süzülen Kokytos ile birlikte, Kayanın iki kola ayrılan suları yardığı o yerde.

Vergilius da onu taklit ederek şöyle söyler,

Buradan tartarosa, Akheron'un dalgalarına varan bir yol uzanır, Burada bulanık bir girdap çamurla, engin bir uçurumla Kaynar ve bütün kumunu Kokytos'a püskürtür.

Bu nehirlerden Phlegethon ateşli, Kokytos havalı, Akheron topraksı, Styks ise suludur, gerçi bu sonuncusu bir nehirden ziyade bir yeraltı bataklığıdır. Başkaları ise kelime kökenine dayanarak bu nehirleri elementlerle bağdaştırır, Phlegethon yanmadan türetilmiş gibi ateşe, ağlamaklı feryatlar anlamına gelen Kokytos yerin altındaki çeşitli kıvrımlı dehlizler sebebiyle toprağa, Akheron akıp giden suya, Styks ise elementlerin sert bağına atfedilir, Proklos da bütün bunlar hakkında aynı görüştedir,

Göklerde bulunan elementler, elementlerin dorukları ve mükemmellikleridir, Ay feleğinin altındakiler ise ikinci derecedendir. Yerin altında olanlar ise kötülüklerin kaynadığı, elementlerin en aşağısı ve adeta tortusudur. Fakat biz kendi metinlerimize dönelim.

Ateş vardır, en yüce öğretmen inkârcıları onunla tehdit ederek şöyle diyecektir, gidin lanetliler ebedi ateşe. Hava vardır, İşaya onun hakkında şöyle der, Rab seni bozulmuş havayla vuracaktır, bu ayet umumiyetle lanetlenmişler için tevil edilir.

Su vardır, Eyüp'ün tanıklığıyla dediği gibi, karların sularından aşırı sıcağa geçeceklerdir.

Nihayet bu yeryüzünün merkezinde en karanlık toprak vardır, Eyüp onun hakkında yine şöyle der, bırak beni, biraz feryat edeyim, dönmemek üzere gitmeden önce karanlıklar ülkesine, ölümün gölgesiyle örtülü, sefalet ve karanlıklar diyarına.

O halde elementler Tanrı'da nesnelerin tohumları, meydana getirileceklerin ideaları ve menşeleridir, meleklerde taksim edilmiş kudretlerdir, gökte birtakım erdemlerdir, nesnelerin tabiatında tohumlardır, bu aşağı dünyada ise kaba formlardır. Şayet gökte elementsel erdemler bulunmasaydı, onun tesiriyle bu elementler nasıl ürer ve başkalaşırdı, nitekim şimdi hava olan yağmura döner, su havaya buharlaşır, toprak ağaca dönüşür, ondan ateş, ondan hava ve toprak olan kül çıkar. Bu yüzden gökbilimciler burçları ve gezegenleri elementlere göre isimlendirir, her bir elemente üç burç atfederler. Yaratan'da ise dağıttığı her şeyin bulunması zorunludur, Meşşai felsefenin meşhur kaidesinde dendiği gibi, hiç kimse sahip olmadığı şeyi veremez. O halde bütün nesnelerin bu dörtlü temeli, ismi dört harften ibaret olan Tanrı'dandır, bu harflerin her biri dairesel bir sayı ihtiva eder ve dairesel denilen bütün sayıları bu harfler tamamlar, buradan büyük bir sırla bize ima edilir ki, oluşun, bozuluşun ve nesnelerin nöbetleşmesinin bütün dönüşü nihayetinde çıktığı o ilk kaynağa dönmelidir. Bu sırları, Efendimiz lütfederse, başka bir yerde daha açık biçimde izah edeceğiz.

Pitagorasçılara ve Platonculara Göre Elementlerin Şekli Hakkında. Bölüm XVII.

Pitagoras ekolünden Lokrisli Timaios ve ardından Platon, elementlere şu şekilleri atfetmişlerdir, toprağa ilkin sekiz köşeli ve altı yüzlü bir küp verirler, sağlam bir kaide biçimindedir, bu da onun durağanlığı, ağırlığı ve hareketinin güçlüğü sebebiyledir. Ateşi ise yükselişi daha kolay olsun diye dört tabanlı ve dört köşeli bir piramit şeklinde biçimlendirirler.

Havayı ise sekizgen, yani sekiz yüzlü, altı katı köşeli, yirmi dört düz yüzeyli bir oktahedron cismi kılarlar, zira yükselirken ateşi takip eder.

Suya gelince, onun ikosahedron şeklini haiz olduğunu söylerler, bu cismin yirmi tabanı ve on iki köşesi vardır, zira su bükülgen tabiatı gereği hareketlidir ve kolayca bölünür. Bütün bu şekiller dörtlü sayıdan türetilmiştir, nitekim toprak ilk iki kareden meydana gelir, ateş dört taban ve bir o kadar köşeden oluşur.

Hava iki kere dört tabandan ibarettir, nitekim her iki taraftan da nüfuz edici ve daha kolay hareketli olsun diye bunlar katlanmıştır. Düz köşeleri ise altı adet dörtlüden meydana gelir. Su ise birleşen yirmi taban ve on iki köşeden oluşur, bu sayı kökü dört olan iki kareden neşet eder. Tabanlar beş adet dörtlüden, köşeler ise üç adet dörtlüden müteşekkildir.

Bütün bunları evrenin dodekahedron şekline, yani on iki konuma oturan gövdesine yerleştirirler, bu şekil on iki beşgen tabandan, yirmi katı köşeden ve altmış düzlemden oluşur. Bütün bunlar da dörtlü sayıdan kaynaklanır, on iki sayısı üç adet dörtlüden, yirmi sayısı beşten, altmış ise on beşten türer. Bütün bu elementlerin tam ahengi ise bu tabanlardan ve köşelerden toplanır. Havanın ateşe oranı tabanlarda iki kat, katı köşelerde bir buçuk kat (sesquialtera), düzlemlerde ise iki kattır, bundan çift oktav (diapason) ve tam beşli (diapente) ahengi doğar.

Ateşin toprağa oranı tabanlarda bir buçuk kat, köşelerde ise iki kattır, bunlardan yine oktav ve tam beşli meydana gelir. Toprağın suya oranı tabanlarda üç tam üçte bir kattır, köşelerde ise bir buçuk kattır, bu sebeple tabanlarda oktav, tam beşli ve tam dörtlü (diatessaron), köşelerde ise tam beşli hâsıl olur.

Suyun havaya oranı tabanlarda iki buçuk kat, köşelerde ise iki kattır, bundan da oktav doğar.

Tabanlarda beşli aralık (diapente), köşelerde ise yine sekizli aralık (diapason) yükseliyorsa, aralarında nitelikler bakımından tam bir zıtlık bulunan ateşin suya ve havanın toprağa olan uyumu ve oranı, kendi düzeni içinde yerleşmiş unsurların sahip olduğu ve iki unsurun, her ikisinden de pay alan bir ara unsur vasıtasıyla daima uyuştuğu orandan biraz uzaklaşır, nitekim ehil olanlar bunu hesap edebilirler.

Dördüncü Makam

İlk yaratılışın unsurları kendi aralarında ve İlkörnek (Archetypus) ile hangi hareketli ahenklerle uyuşurlar, Dördüncü Makam. İlk mertebedeki melekler, İlk Hareket Ettirici (primum mobile) denilen ilk felek ile nasıl uyuşurlar, Bölüm 1. Kerubiler hangi ahenkle yıldızlı göğe tekabül ederler, Bölüm 2. Hezekiel'in hayranlık verici kehaneti bunu doğrulamaktadır, Bölüm 3. Tahtların beş özelliği, Bölüm 4. Satürn aynı özelliklerle hangi ahenk içinde uyuşur, Bölüm 5. Hâkimiyetlerin on özelliği, Bölüm 6. Jüpiter bütün bunları hangi ahenkle taklit eder, Bölüm 7. Merih ateşinin Erdemler ile paylaştığı üç durum üzerine, Bölüm 8. Diğer altı durumda daha nasıl uyuştukları, Bölüm 9. Güneş sekizli aralıkta Kudretler ile bir araya gelerek adeta bir sekizli aralık (diapason) meydana getiren büyük bir ezgi sunar, Bölüm 10. Hükümranlıklar Venüs ile ne şekilde paydaşlık ederler, Bölüm 11. Merkür Başmelekler ile hangi ahenkli ezgiyi icra eder, Bölüm 12. Nihayet Ay'ın Melekler ile nasıl intibak ettiği, Bölüm 13. Aynı şekilde toprak da Ay ile uyuşur, Bölüm 14. Su, Merkür ve Satürn ile birlikte tınlar, Bölüm 15. Hava, Jüpiter ve Venüs ile yankılanır, Bölüm 16. Ateş, Güneş ve Mars ile hararetlenir, Bölüm 17. Taşlar göklerle birlikte terennüm eder, Bölüm 18. Madeler daha gür bir sesle, bilhassa Mars ile aynı şeyi icra eder, Bölüm 19. Bitkiler daha canlı bir sesle göğün ahengine, bilhassa Jüpiter'e karşılık verir, Bölüm 20. Bitki-hayvanlar (zoophyta) Satürn ile birlikte ses verir, Bölüm 21. Hayvanlar yıldızlı gök ve İlk Hareket Ettirici ile terennüm eder, Bölüm 22. Aynı varlıklar bilhassa göksel âlemin üstüyle birlikte ses verir, Bölüm 23. Satürn ile hususi olarak uyuşan şeyler, Bölüm 24. Jüpiter ile ahenk oluşturan şeyler, Bölüm 25. Mars'a karşılık gelen şeyler, Bölüm 26. Güneş yahut Phoebus ile ahenk içinde olan şeyler, Bölüm 27. Venüs ile haz bulan şeyler, Bölüm 28. Merkür ile birlikte tınlayan şeyler, Bölüm 29. Bütün bunların Ay ile tamamlanarak ahenkli bir uyuma nasıl vardığı, Bölüm 30. Hususi olarak belirli bazı yıldızlarla tınlayan şeyler, Bölüm 31. Musa'nın semavi vahiyle inşa ettiği Sandık'ta bütün bunların ne kadar güzel resmedildiği, Bölüm 32. On dokuzluk bir dizinin kendi onlusuna ne büyük bir sır ile tekabül ettiği, Birinci Şarkının 33. Bölümü.

İlk Mertebedeki Melekler, İlk Hareket Ettirici Denilen İlk Felek ile Nasıl Uyuşurlar, Birinci Bölüm

Doğum haritasındaki (genitura) üçleme düzenini inceledikten sonra, göklerin ahengine, birinin diğeriyle olan hususi uyumuna geçelim. Sağlam bir esasa dayanmak gayesiyle en yüce ruhlardan başlayarak, hakikatin sırlarının kâşifi olan Areopagite Dionysios'umuza müracaat edeceğiz. O, bazılarının zannettiği üzere Pavlus'un, kendisinin ikrar ettiği üzere ise Hierotheos'un ona emanet ettiği sırları açıklayarak şöyle der, bütün alt akıllar (intelligentiae) üst akıllar tarafından aydınlatılır, talim edilir ve arındırılır, nihayetinde Tanrı'nın işlerini icra etmek üzere gönderilirler. En üsttekiler ise yalnızca Tanrı tarafından sevk edilirler ve hepsi hizmet için gönderilmiş vazifeli ruhlardır.

Fakat arada bir fark vardır, zira ilk sıradakiler yalnızca Tanrı tarafından sevk olunurlar, onları takip edenler ise Tanrı'nın emriyle, hem Tanrı hem de üstlerindeki akıllar tarafından tayin ve sevk edilirler. Burada Pavlus hepsinin gönderildiğini öğreterek, Dionysios ise üst mertebedekilerin diğer akıllarca değil yalnızca Tanrı tarafından sevk edildiğini belirterek uyuşurlar, nitekim İşaya'nın vahyinde de şöyle denilmektedir, Seraflardan biri bana doğru uçtu, o, tahtına ve celaline refakat ettiği Tanrı tarafından emredilmişti, o Seraf oradan tayin olunmuştu. Fakat Dionysios seraf isminin bir şahıs değil bir vazife adı olduğunu öğrettiğinden, bazıları aldanarak onun en üst mertebeden olmadığını, daha ziyade üst bir vazifenin hizmetkârı olduğunu söylemişlerdir.

Bu görüş Dionysios'un zihnine bütünüyle aykırıdır, zira bütün Seraflar adlarını İbranice yakmak manasına gelen saraph kelimesinden alırlar ve onların vazifesi yalnızca kendilerini değil, kendilerine gönderildikleri alt mertebeleri de tutuşturmaktır. Ne alt mertebede olan onların vazifesini icra eder, ne de üst mertebede olan bu ismi tek başına sahiplenir. Şu halde o Seraf, peygamberi tutuşturmak ve dudaklarını kor bir taşla arındırmak üzere geldiğinde, vazifesi, mertebesi ve en yüce derecesi bakımından hakiki bir Seraf idi. Dolayısıyla, yalnızca Tanrı tarafından tayin edilen bu en yüceler, yalnızca ilk hareket ettirici tarafından harekete geçirilen ve döndürülen İlk Hareket Ettirici ile uyuşurlar. Zira ilk hareket ettirici ya ilk akıldır, ki göklerin onun eseri olduğu söylenir, yahut her şeyin ilk idarecisidir.

Proklos ve diğer Platoncular, Hermes Trismegistus ile aynı fikirde olarak bunu öğretirler, nitekim Boethius da şöyle terennüm eder,

Sen ki üçlü tabiatın her şeyi hareket ettiren ruhunu ortaya bağlayıp, Onu ahenkli uzuvlar boyunca dağıtırsın, O ruh ki bölündüğünde hareketini iki dairede toplar, Kendi içine dönecek şekilde akıp derin zihni kuşatır, Ve aynı nizamla göğü döndürür.

Gökler ya İlk Hareket Ettirici'den, hatta ilk hareket ettiricinin kendisinden gelen bir cezbeyle döndürülür, yahut alt akıllar vasıtasıyla hususi ve kendilerine has bir hareketle sevk edilirler, ilk felek tek bir hareket itkisiyle nasıl döndürülüyorsa, öylece tek bir tesiri kabul eder. Diğerleri ise hareket ettirilen şeylerin ve hareketlerin çeşitliliğine göre türlü türlüdür. Nitekim bir Arap müellif, üslubu kaba olsa da şu hakikati dile getirmiştir, En üstteki, kemalini kendinden alır. Ona yakın olan ise kemale az sayıda, hatta tek bir amel ve tek bir hareketle ulaşır, ondan uzak olan ise birçok amel ile ulaşır.

Zira bir varlık ne kadar üst mertebede ise, hareketi kudret bakımından o denli büyük, sayı bakımından o denli azdır, ne kadar alt mertebede ise, şartlar eşit olduğunda, hareketi sayıca o denli çok, kudretçe o denli azdır.

Güneş gezegenlerin ortasında yer almasına rağmen kudretçe en büyüktür ve gezegenlerin şahıdır, bu sebeple bir hükümdar gibi ortada yer tutar.

Bu nizam, beşeri devlette ve semavi nizamda da açıkça görülür. Beşeri devlette hizmetkârlar emredilenleri yerine getirmek için sağa sola koşturur ve telaşla hareket ederler, amirler ise yalnızca emreder ve pek az hareket ederler, efendiler ise vakar içinde, adeta hareketsiz kalarak, yerlerinden ve gayelerinden ayrılmaksızın buyururlar.

Semavi devlette de alt akıllara İbranice Malachim, yani Melekler, Latince ise haberciler yahut elçiler denir, zira yüce makamların buyruklarını ulaştırmak üzere sıkça bize gönderilirler. Üst akıllar ise nadiren gönderildikleri için Daniel tarafından huzurda duranlar olarak tesmiye edilmiştir, yine de bazen gönderilirler, zira Pavlus şöyle diyerek gerçeği ortaya koyar, onların hepsi, ebedi mirası almaya ehil olanların kurtuluşu için gönderilmiş vazifeli ruhlardır.

Aradakiler ise daha sık yukarısındakilere, daha nadir olarak da altındakilere gönderirler. Göksel nizamda da böyledir, üstteki felekler daha yavaş hareket eder, en alttakiler ise daha hızlıdır. Bütün feleklerin en alttakisi olan Ay, kendi hareketini yirmi günün üzerinde sekiz veya dokuz günde tamamlar. Üstteki Satürn otuz yılda, aradaki Güneş ve Venüs bir yılda tamamlar. Görünen bütün kürelerin en yücesi olan yıldızlı gök ise dönüşünü nice bin yılda ikmal eder, zira hepsi ilk hareket ettirici felek (primum mobile) tarafından sürüklenir, onun tarzı ise doğrudan ilk hareket ettiriciden (primum movens) kaynaklanır, bu sebeple tek ve yalındır. Aşağıdaki feleklerinki ise çeşitlidir.

Şayet o ilk hareket ettirici feleğin, Seraphimlerin oluşturduğu en yüce akıllar mertebesiyle olan özel benzerliklerini gözden geçirmek icap ederse, ulu Dionysios’un bizzat hocasının mektebinden bu Seraphim zihinleri hakkında neler naklettiğine bakalım. Zira o, bunlara on altı vasıf atfederek şöyle der, Seraphimlerin adı, her daim ilahi olanın etrafında dönen, dinmeyen bir hararetle sıcak, keskin ve ziyadesiyle ateşli, hareketi daima bükülmez, karşı safları geri çekici, etkin örnek, aşağıdaki şeyleri tekrar ısıtan, gökten gelen o ateşli kudretle donanmış benzer bir sıcaklığa onları döndüren, en yüksek yangın gücüyle kurban sunusu gibi arındıran, örtülü ve gizli olmayıp parlak, sönmez, daima aydınlatıcı ve her türlü karanlık zulmeti defedendir.

İlk hareket ettirici feleğin Seraphimlerle bu vasıflarda ne derece uyuştuğunu görelim. Zira ilk hareket eden o olduğundan ve doğrudan o ilk hareket ettiriciden harekete geçtiğinden, devr-i daiminde daima o ilk olana doğru taşınır, ta ki onun buyruklarını kavrasın ve diğer şeylerde emredenin arzusuna göre her şeyi yerine getirsin.

İkinci olarak, dinmeyen bir hararetle parlaması gerekir, hiçbir fasıla olmaksızın hareket etsin ve bütün felekleri öylesine bir güçle peşinden sürüklesin ki, böylesi muazzam bir kütle tarafından zerre kadar engellenmesin.

Bundan başka, her şeye nüfuz eden bir erdemle keskin olması, gücünü en uçtaki kürelere kadar yayması zaruridir. Ve hepsini sürüklediğinden, onların hepsinden daha hararetlidir, nitekim dendiği gibi, ziyadesiyle ateşlidir. Seraphim cinsi, alttakilerin hepsini harekete geçirmek, hararetlendirmek ve tanrısal kılmakla yükümlü olduğu gibi, her şeyi harekete doğru hararetlendiren o feleğin de ziyadesiyle ateşli olması icap eder. Ve bütün aşağıdaki şeyler onun işaretine göre hareket ettiğinden, en yüce olanın buyurduğu şeyleri daima yerine getirmek üzere, her ikisi de bükülmez bir harekete sahip olmaya mecburdur, böylece kendilerine bağlı olanları hareket ettirmedeki gayretleri boşa gitmemiş görünür.

Nasıl ki Seraphimler kendi ateşli güçleriyle aşağıdaki zihinleri Tanrı’ya döndürürler, aynı şekilde o felek de kendi ateşli hamlesiyle sürükleyip hareket ettirerek her şeyi ilk olana dönecek şekilde tanzim eder. Ve her ikisi de yalnızca itmekle kalmayıp önden giderek peşi sıra sürüklediğinden, etkin örnekler olarak anılırlar.

Kaldı ki Seraphimler aşk ateşiyle, o ateşten küre de en hızlı hareketi ve tesiriyle her şeyi ısıtıp geri döndürürler, böylece kendilerinin tutuştuğu o yangına onları da çekerler. Fakat melekler o gücü Tanrı’dan alırlar, onunla beslenirler, bu felek ise İbranilerin Havayah dedikleri ulu ismin on iki devr-i daiminden alır, zira her biri bir burcun başına konur ve İbranilerin dört harfli, Greklerin tetragrammaton, Pisagorcuların ise tetractys dedikleri ismin tamamı bütün burçlara aittir.

Onların fazileti, astronomların dediği gibi ilk hareket ettirici felektedir, her ne kadar suretler yıldızlı gökte görünse de, bu yalnızca yıldızların konumunda değil, hakiki şekillerdedir. Nitekim belirli vakitlerde ve aletlerle bunu tasdik etmiş, kendi gözleriyle burçlar feleğinde Boğa’nın yahut Koç’un şeklini görmüş olan son derece yetkin zevat mevcuttur. Binaenaleyh, melekler o mukaddeslerin mukaddesi ve en kutlu ismin faziletiyle alevlendirerek, bu felek de çırpıcıların temizleme teknesi gibi hareket ettirdiklerini tutuşturarak arındırır, ta ki onlar en yüce olana birer kurban sunusu gibi yükselsinler.

Ve tıpkı Seraphimlerin kendilerini örtecek daha üstün hiçbir şey tanımadıkları, bilakis arada hiçbir vasıta olmaksızın en yakında bulundukları gibi, bu felek de kendisinden üstte hiçbir feleğe tabi değildir. Zira ampirik (empyreus) küreye ve Tanrı’nın tahtına bitişiktir, o taht ise öylesine ilahi bir ışıkla dolup taşmıştır ki hiçbir şeyi karartmaz, aksine yukarısının tabiatına bürünerek her şeyi aydınlatır, nitekim kendi yerinde tartışılacak olan her ondalık şey gibi, bu sebeple her ikisi de daima parlaktır.

Aynı zamanda sönmez bir ışık ve bir yangın ihtiva ederler ki bununla daima alevlenir ve aydınlanırlar. Öyle ki onlar kesintisiz, nurlu bir yangınla, bu felek ise sürükleyişi ve ateşli gücüyle, nice devirlerden sonra tortuları atarak arınmış her şeyi Sanatkâr’a tertemiz geri verir, böylece hepsi kendilerine takdir edilmiş olan dönüşü tamamlarlar.

Kerubimlerin Yıldızlı Gökle Nasıl Bir Ahenk İçinde Uyuştuğuna Dair. Bölüm II.

Sırada Kerubim mertebesi vardır, bunun yıldızlı gökle ne denli uyuştuğunu görelim. Eğer Kerub, Keldani dilindeki o yaygın tefsirler doğruysa, lekesiz bir nakış demektir, yahut Kerub bir Frigya işlemesi, yahut bir suret olarak anılır, ya da İbrahim ibn Ezra’nın benimsediği üzere, ayrık herhangi bir suretin resmi veya imgesidir.

Lakin bütün cihan yapısında, üzerinde Frigya nakışlarıyla yahut Lidyalı Arakhne tarafından değil, bizzat Pallas ve ilahi hikmet tarafından işlenmiş nice suretlerin bulunduğu sekizinci felekten daha güzel bir nakış nerede vardır? O sekizinci felek ki, oradaki yıldızları adeta çiçekler gibi ve parlaklıkla dolu olarak resmetmiştir, tıpkı Kerubim zihinlerinde fikirlerin en berrak suretlerinin bulunması gibi.

Bu sebeple başka bir tefsirde Kerub, çoğalmış ilim, yahut ilmin doluluğu, veya birçok ilim ve tertip, yahut çok tertiplenmiş manasına gelir, nitekim [İbranice] כרה / kara tertip etti, רב / rab ise çok demektir. Zira onlarda ilim çoğalmıştır, nesnelerin çok çeşitli suretleri ve gökte pek çok suret mevcuttur. Her iki tarafta da nakış lekesizdir ve silinmez, kıskanç zamanın hiçbir kirliliğiyle birbirine karışmaz, ne yabancı bir nakşı ne de dışarıdan bir tesiri kabul eder, çünkü her iki taraf da fikirlerin kaynağından çıkan suretlerle dopdoludur, nitekim bu koca yeryüzü dahi bu örnek suretlerden kaynaklanırcasına, çeşit çeşit çiçeklerin ve otların süsüyle donatılmıştır.

Zira yeryüzü çiçeklerle, gök yıldızlarla nasıl bezenmişse, Kerubim zihni de türlü türlü suretlerle öyle tezyin edilmiştir. Bu yüzden ona çoğalmış ilim denir, çünkü onun temaşası en muhtelif şeyleri idrak etmeye doğru genişlemiştir. Aynı şekilde yıldızlı gök de en muhtelif şeyleri besleyip büyütmek için çoğaltılmış bir ışıktır. Kerubimler dahi, ilk sebep kendilerine nüfuz etme kudreti verdikçe, bu gök vasıtasıyla aşağıdaki şeyleri beslerler.

Nitekim Mezmurlar yazarı şöyle terennüm eder, Kerubimlerin üzerine bindi ve uçtu, ta ki onların her türlü bilgisi ve rüzgarların gücüyle her şeyi en güzel şekilde tanzim etsin. Ve Dionysios’un tabirini kullanacak olursak, Kerubimlerin aşağıdaki şeyleri intizamla tanzim etmek üzere doldurulduğu o ilk fail kudret budur, Hugo ve Albertus da şerhlerinde böyle düşünürler. Ve en yüce Sanatkâr’ın Kerubimler vasıtasıyla, adeta hizmetkarlar ve tali sebepler eliyle icra ettiği şeyi, aynı şekilde yıldızlı felek vasıtasıyla da bir alet gibi yürüttüğü hususunda Katolik teologların birçoğu hemfikirdir.

Bundan başka Dionysios’a göre Kerubim mertebesi ilahi güzellikle, hikmet bahşeden vergiyle doludur ve aşağıdaki tabakalara cömertçe aktarılır. Aynı şekilde sekizinci küre de en güzel yıldızlarla ve ikinci sınıfa, yani gezegenlere (erratica sidera) aktarılacak erdemlerle doludur. Burçların, gezegenleri kendi evlerinde kabul ettiklerinde onlara ne büyük bir kuvvet bahşettiği astronomlar arasında malumdur. Doğan bir kimsenin yükseleninde (horoscopus) hasıl ettikleri tesir de aşikardır, keza Ay feleğinin altındaki bu koca makineyi idare eder görünmeleri için aşağıdaki alemin diğer şeylerini tanzim etmelerinde de durum böyledir. Yine de bu kuvvet, en yüce pederden ve onun mukaddes isminden çekilip alınır, Davud’un ilahisinde okunduğu gibi, Ey Rabbimiz, senin ismin bütün yeryüzünde ne kadar azametlidir, o yeryüzü ki o semavi suretler ve mukaddes isimden emilen faziletler vasıtasıyla hayatı, güzelliği ve kudreti masseder.

Bunların arasına yedi gezegen girer ki onlar da İbrani teolojisinin öğrettiği üzere, yedi zihinden, yani tekerleklerin yahut feleklerin yöneticilerinden, idare edici yedi akıl vasıtasıyla tesir alırlar ve oradan aşağıya akıtırlar. O yıldızlı daire on iki başlıca surete ayrılır ki bunların her biri hem kendisine tabi olan yeryüzü parçasını hem de küçük alemin, yani insanın bir uzvunu tanzim eder. Bu yüzden her iki alem de bizzat o gök tarafından idare edilir, onun orta dairesine Mauphucud tarafından Minerva’nın yahut adaletin dairesi, Araplar tarafından ise hükümdarın asası denmiştir.

Zira en yüce hükümdar, aşağıdaki şeyleri Kerubimler vasıtasıyla, hükümdarın o tek bilgisinin çoğaldığı hizmetkarlar eliyle adeta bir adalet asasıyla idare eder, öyle ki en yüce olanın tek bir fiille kuşattığı şeyleri onlar ayrı ayrı kuvvetlerle idrak ederler. Aynı şekilde gök de Sanatkâr’ın tek bir feyizle bahşettiği şeyleri ardı ardına gelen devirlerle açar. Ve nasıl ki yıldızlı gök ilk hareket ettirici felek tarafından döndürülürse, Kerubimler de meleklerin ilk mertebesi olan Seraphimler tarafından harekete geçirilir. Öyle ki Platoncuların, hatta ilahi insanların şu kaidesi onlarda da yerini bulur, onlar öğretirler ki âlim ve arif olmak isteyenler, evvela aşık olmalıdırlar, ta ki aşk vasıtasıyla hakikatin güzelliğine bağlanıp bizzat temaşa edilecek şeylere doğru hareket etsinler, nitekim Platon Şölen’de ve Plotinos Ruhun Tanrı’ya Üçlü Dönüşü Üzerine adlı eserinde bundan etraflıca bahseder.

Buradan hareketle, Dionysios’ta çelişkili gibi görünen hususlar kolayca bağdaşır. Zira o, aşağıdaki meleklerin yukarıdakiler tarafından eğitildiğini, aydınlatıldığını ve arındırıldığını öğretir, öte yandan şöyle der,

Kerubimler, ikincilere aktaracakları şeyleri doğrudan Tanrı’dan alırlar. Zira hepsi ilahi zatı arada hiçbir vasıta olmaksızın temaşa ederler, ta ki yalnızca saadetin menbaında mesut kılınsınlar.

Nitekim hangi kanaldan olursa olsun akış olmaksızın çekip alsalardı, hem akışın hem de feyzin eksildiğini kolayca hissedebilirlerdi, bu eksilme ise kutluluk (beatitudo) ile bağdaşamaz. Nitekim Augustinus tarafından ilahi özün o görüntüsüne öğle görümü, şeylerin Kelam içindeki görümüne sabah görümü, kendi öz cinsleri içindekine ise akşam görümü denmiştir. Şu halde bütün melek zihinleri ve kutlu ruhlar, Tanrı’nın yönlendirmesiyle, o en yüce sağ elin bilgisine, yani bütün safaların bulunduğu ve İlkörnek’in (Archetypus) sağında olduğu söylenen yere yönelirler, Dionysios’un şu sözünde olduğu gibi, Baba harekete geçirirken hepsi raks eder.

Aşağıdaki işleri yürütmek üzere ise daha üsttekilerin buyruğuyla daha alttakiler tanzim edilir, onlar da gözlerini daima Tanrı’ya dikerek itaat ederler, nitekim Melik Peygamber şöyle terennüm eder, "Yüreklerinizi O'nun kudretine bağlayın ve O'nun evlerini paylaştırın." Nitekim bu söz, hizmetkâr meleklere buyruk veren Melekler Önderi’nin sözüdür, yüreklerini ve sevgilerini Serafim ateşlenmesiyle daima Tanrı’ya yöneltsinler ki, bununla harekete geçerek O'nun evlerini, yani evrensel düzeni paylaştırsınlar. Bu hizmette Serafim ateşinden, dahası Serafimler aracılığıyla Tanrı’nın ateşli soluğundan alev alırlar.

Aşağıdaki şeyleri yürütmek için bu aydınlanma meşalesini onlardan alırlar veya Tanrı’ya ulaştıklarında bizzat Tanrı’nın meşaleleriyle baştan başa ışıldarlar.

Bu hususu Hezekiel’in hayranlık verici vahyi doğrulamaktadır.

Bölüm III

Pek ünlü kâhin Hezekiel’in açıkladığı en gizemli rüzgârların içine, evrensel yapının düzeni de dahil edilmiştir. İbrani hakikatini izleyerek, Kerubim gizemine temas ettiği ölçüde bunun tasvirini sunalım. "Kerubimlerin arasından bir kerubim elini uzattı," der, "kerubimler arasında bulunan ateşe doğru, aldı ve keten giyinmiş yahut ayak bileklerine kadar inen kaftan kuşanmış olanın eline verdi, o da aldı ve çıktı. Ve kerubimlerin yanında, kanatlarının altında insan eli benzeri belirdi. Ve baktım, işte kerubimlerin yanında dört Ofanim vardı, bir kerubimin yanında bir Ofanim, diğer kerubimin yanında bir diğer Ofanim bulunuyordu. Ve Ofanimlerin görünüşü tarşiş taşının bakışı gibiydi. Ve dördünün görünüşü tek bir benzerlikteydi, sanki bir Ofanim diğer bir Ofanimin ortasındaymış gibi. Yürüdüklerinde dört yönlerine doğru giderlerdi, giderlerken geri dönmezlerdi, bilakis ilk olanın veya başın baktığı yere yönelir, onu izleyerek giderlerdi, giderlerken geri dönmezlerdi. Ve onların bütün bedenleri, sırtları, elleri, kanatları ve Ofanimler, bu dört Ofanimin çevresi bütünüyle gözlerle doluydu. Ve o Ofanimleri, kulaklarımın işiteceği şekilde tekerlekler diye çağırdı."

Burada bilge kişilerden ricam, bizim Hezekiel’in bu metnini genel yorumdan farklı bir yere ayırdığım için beni y yermemeleridir.

Bütün Katolikler kutsal sayfada dört anlam kabul ederler. Bunlar vasıtasıyla lafzî hakikat, ruhun işleyişi, kilisenin gizemi ve semavi ihtişamın sırrı açığa çıkar. Bunlardan birincisine lafzî (literalis), ikincisine ahlakî (moralis), üçüncüsüne mecazî (allegoricus), sonuncusuna anagojik (anagogicus) anlam denir. Fakat bunların yanına evrensel yapının tasviri de kabul edilirse, buna gayet yerinde olarak doğal anlam (sensus naturalis) denecektir. Kutsal yazıların tefsircilerinin piri olan Origenes, Ammonios’tan, dahası İbrani bilgelerinden devraldığı üzere, çoğu kez bu yorumlama yöntemini kullanır. Eğer bizimkiler bu yeni yorum tarzından (ki aslında en eskisidir) rahatsız olurlarsa, bunu bizzat Anagojik anlam içine yerleştiririz, zira kendisinde kutlu kılınmamız gereken Tanrı’yı bu yapının mimarı, yöneticisi ve müzisyeni olarak takdim ettik. O, bu yapıyı her yönden öylesine ahenkli bir şekilde kurmuştur ki, birine dair söylenen ne varsa diğeri hakkında da sembol ve kıyas (analogia) yoluyla anlaşılabilsin. Bizler fiziksel ve ilahi olan bu şeylerin uyumuna bağlanmış bulunuyoruz. Lakin yoruma geçerek bizim Hezekiel’in, yapıyı tanzim eden Kerubim zihinleri hakkında, bunların Tanrı’ya, Serafimlere ve meydana getirilmiş tüm şeylere olan nispeti hakkında ne söylediğine bakalım. "Kerubim elini uzattı," der, "kerubimlerin arasından." İşi bir tekine atfeder, çünkü Aristoteles ve teologlarımız nezdinde bilindiği üzere eylem tekil veya fert olan bir faile aittir. Fakat bu idarenin yalnızca birine emanet edildiği zannedilmesin diye "kerubimlerin arasından" der, ta ki hepsinin erdemiyle hareket etsin. Tıpkı Gabriel’in elçilik görevini bakireye ulaştırması ve düğün şarkısını bütün meleklerin, lakin en başta Tanrı’nın erdemi ve ismiyle icra etmesi gibi, nitekim kimi yazarlar bunu pek münasip şekilde tartışmışlardır.

"Elini ateşe doğru uzattı," der, yani Serafimî kuvvete doğru, zira işi tamamlamak üzere Serafimlerin kendileri de orada ateşli bir güç ve ısıtıcı bir tesir olarak bulunmaktadır. Buradan devamla, ateşin kerubimler arasında olduğunu söyler, onlar ki Serafimî bir yapıştırıcıyla, dahası hizmete sevk edildikleri ilahi aşkla birbirine bağlanmışlardır. Böylece ateşi aldı ve keten giysili yahut kutlu kaftan kuşanmış, yani Yetmişler çevirisinin ve saygıdeğer Hieronymus’un aktardığı üzere talar giymiş olana, yani Mesih’e verdi. O Mesih ki Vahiy kitabında O'nun hakkında şöyle denir, "Ve yedi altın şamdanın ortasında, yani yedi gezegenin ve onların başında bulunan meleklerin ortasında, ayak bileklerine kadar inen talar yahut kutlu kaftan kuşanmış İnsanoğlu benzerini gördüm." Çünkü baştan ayağa tamamen kutsal olan bizim Nasıralımız [okunamadı] gökte ve yerde bütün iktidar O'na verilmiştir ve her şey O'nun vasıtasıyla var edilmiştir. Ateşin Serafimlerden kerubim elleri vasıtasıyla alınıp Mesih’e verildiğinin söylenmesi bir haksızlık teşkil etmez, zira ateşi O'na aşağı birine verir gibi vermedi, bilakis bir hizmetkârın buyruğu altında işin yürütüldüğü Mimar’a atfetmesi gibi sundu. Zira her şey Kelam vasıtasıyla yapılmış olsa da, O en yüce Hükümdar sıfatıyla pek çok şeyi hizmetkârları aracılığıyla icra eder. Ateşi aldıktan sonra, kâhin işi icra etmek üzere dışarı çıktığını ekler, çünkü Dionysios, Boethius ve diğer bilgelerin tanıklık ettiği üzere nasıl ki Mimar yapıya vücut vermek için aşkından dışarı çıktıysa, aynı şekilde hizmetkârlar da aşkla tutuşarak Mimar’ın emrettiği şeyleri yerine getirirler. Yine de bu hizmetkârlar, Sanatkâr’a yardımcı oldukları için şeylerin yaratıcıları olarak adlandırılmazlar, bilakis kendisinden her şeyin vücut bulduğu O Zat’ın icracılarıdırlar. Nitekim ardından şöyle gelir, "Ve kerubimler arasında insan eli benzeri belirdi," yani "Babam şimdiye dek işlemektedir, ben de işlemekteyim" diyen Zat’ın benzerliği.

Bu yorumdan ötürü hiç kimse Kerubimlerin bir bakıma şeylerin yaratıcıları olduğunu zannetmesin diye, metni başka bir tarzda yorumlayarak kuruntulu kimseleri de teskin edebiliriz, şöyle ki kerubim, yapılacak şeylerin ideasal ilmi veya bilgisi olsun, o bilgi ki aşk ateşini kerubimlerin arasından, yani o en ilahi Kelam’da bulunan ve kendi öz biçimlerine dönüşmeden önce O'nun nezdinde duran idealar ve ilk tasvirler arasından almıştır. Bu sebeple ateşi aldıktan sonra işe koyulmak üzere dışarı çıktığı söylenir. Elbette aşktan başka hiçbir saik onu yapıya vücut vermeye sevk edemezdi. Ardından yapının bizzat Kerubimler ile olan taksimi gelir.

"Ve baktım," der, "işte kerubimlerin yanında dört Ofanim vardı." Bu Ofanimler, eğer lafzı takip etmek istersek, Hieronymus’un pek isabetle kavradığı üzere, ahşap parmaklıkların sıkıştırılıp bağlandığı demir çemberler veya halkalardır, bizim çevirimizin aktardığı gibi tekerlekler değildir. Fakat meseleyi daha derinden araştırmak gerekirse, İbrahim’in Oluşum Kitabı’ndaki rivayetine göre Ofanimler, Serafimler, hizmet melekleri ve kudsiyetin canlı yaratıkları ile birlikte Tanrı’nın Merkavah’ına, yani yüce tahtına aittir. Zira nasıl ki hareket eden gökler ve gezegenler kendi zekâlarına (intelligentia) karşılık gelirse, maddeyi ve elementleri tanzim etmek üzere de Ofanimler denilen akli kuvvetler nezaret eder. Bunlar kerubimlerin eksiksiz bilgisine göre yahut ideasal tasvirlere uygun olarak maddeyi tanzim ederler ve tanzim edilecek her bir şeyin yanında bir Ofanim bulunur, bir kerubimin yanında, yani yapılacak şeyin cüzi ideasına uygun bir biçimde. Şeylerin bütün asıl örnekleri, hikmet hazineleri gibi insanlaşmış Kelam’da saklı olduğundan, büyük Pavlus’un dediği üzere, yapının kurulmasında insan benzerliği takdim edilmiştir. Semavi kâhin hayranlık verici bir sanatla, kimi zaman en yüce taht kerubimini, yani ideaların en dolgun tasvirini anar, kimi zaman hizmet edenleri ve çok sayıdakileri zikreder, böylece Tanrısal kerubimin [okunamadı] kerubimler ve Ofanimler aracılığıyla ahenkli yapıyı tanzim etmek üzere harekete geçtiğini ima eder. Bu yapıt yalnızca Başmüzisyen’den gelen bir ahenge değil, aynı zamanda Güzel Olan’dan gelen bir güzelliğe de sahip olduğundan şöyle devam eder, "Ofanimlerin görünüşü ise tarşiş taşının görümü gibiydi." Bunu Aquila ve bizim tercümemiz krizolit, Symmachos sümbül taşı, Yetmişler ise lâl taşı (karbunkül) olarak çevirmiştir. Fakat Tarşiş, mezmurun şu sözünde olduğu gibi çoğu defa denizi ifade eder, "Tarşiş gemilerini, yani denizin gemilerini parçalarsın." Lakin taşların tefsirlerine dönecek olursak [okunamadı] hem İbraniler hem Grekler hem de Latinler arasında muhtelif şekillerde ele alınır. Yine de herkes kendi gerekçesiyle hareket eder, Rabbi Bahye, Tarşim’i krizolit olarak yorumlar, İbranice [okunamadı] gök renginde veya berrak deniz rengindedir. Ve onun kudretiyle zayıflatmak veya semirtmek üzere [okunamadı].

Bundan ötürü, Yakup’un kehanetinde (bu taşın kendisine tahsis edildiği) Aşer hakkında şöyle denmiştir, Aşer’in ekmeği semizdir ve krallara lezzetler sunacaktır. Kutsal dilin tek bir gizemli adı altında toplanan bütün bu simgelerden çıkan en yetkin yorumları bağdaştırmak istemezsek bile, zira onun anlamı deniz ise ve su da toprakla birlikte şeylerin tohumluğu olduğundan, düzenlenecek maddeye Ofanimler (Ophanini) aracılığıyla sunulan sulu erdemden daha uygun ne düşebilir? Yoksa peygamber Tarşiş ile karbunkül taşını mı kastediyor, ki Grekçede [Yunanca] kömür (anthrax) denir ve diğer bir adıyla yakuttur, fakat o geceleri parlar, yakut ise asla parlamaz, nitekim bütün taşlara suret basar ve hiçbirini kabul etmez, böylece Plinius, Kallistratos, Aaron, Arkhelaos, Aluredus ve Arnoldus tarafından hepsinin en değerlisi olarak anılır, bu da şüphesiz gayet uygundur, zira Ofanimler karanlığa bürünmüş maddeyi düzenleyerek aydınlatırlar, suret ve biçim almaya hazırlarlar, bundan ötürü onların işi pek kıymetlidir. Şayet Tarşiş ile sümbül taşı (hyacinthus) anlaşılması icap ediyorsa,

o da (Arnoldus’un kabul ettiği üzere) suludur, deniz ve suyla uyuşur, soğukluğuyla harareti söndürür. Tethel’in dediği gibi lütuf ve ihtişam da kazandırır, bu nedenle maddeyi sulu erdemle düzenleyen Ofanimler ile bizzat bağdaşır, öyle ki süjeye lütuf, suret ve ihtişam indirilsin.

Yok eğer krizolit olarak doğru tevil edilirse, genel kullanımda kabul edildiği gibi, kendisi de altına benzer, biraz deniz rengi taşır, nitekim Plinius, Arnoldus ve Bocchus böyle yazarlar, bundan ötürü sulu tabiatın yumuşaklığından ve bilhassa yıldızların nakşına pek uygun olan altın renginden ötürü, o erdemi düzenlemeye gayet elverişlidir.

Şayet Bahya’ya uymak istersek, o taşın sindirime ve semizliğe hizmet ettiğini söyler, bu da pek uygundur, zira Ofanimlerin vazifesi maddeyi sindirmek ve semizleştirmektir. Kutsal metinlerin yorumcusu şunu da ekler, bileşik meydana getirilmeden evvel, dört unsurun suretlerini kabul edecek olan maddeyi düzenlemek üzere dört Ofanim vardı. Fakat bileşiklerde sadece tek bir suret görüldüğünden, bu sebeple onların görünüşünün tek bir benzerlik üzere olduğunu söyler, sanki bir Ofanim diğer bir Ofanim’in ortasındaymış gibi, zira bileşiklerde her bir unsur diğerinin içindedir, şayet bileşik çözülürse, yine o dört unsura geri döner.

Bu yüzden şöyle devam eder, Yürüdüklerinde, yani bileşiğin dostluğundan ayrılıp kendi başlarına dört bir yana giderlerdi ve yürüdüklerinde geri dönmezlerdi, çünkü çözülmeye uğrayan unsurlar, daha üstün bir sebep tarafından sevk edilmedikçe yeniden bileşiğe dönmezler, nitekim ardından şunu ilave eder,

Başın, yani onların önderinin yöneldiği yere, unsurlar da üstün sebebe itaat ederek onu takip ederdi. Ofanimlerin etinin, sırtının, ellerinin ve kanatlarının gözlerle dolu olduğunun söylenmesi ise pek güzeldir, zira unsurları düzenlerken, o süjelere sokulacak ne kadar suret varsa, düzenleyicilerde de o kadar göz bulunması gerekir.

Çünkü suretler, cisimleşmiş şeylerin gözleri ve parıltılarıdır. Ofanimlere dönen tekerlekler denilmesi de gayet uygundur, zira şeylerin oluşları ve bozuluşları, göklerin en yüksekteki akledilir küreyi taklit ederek döndüğü o kesintisiz devirle birbirini izler, ta ki her şeyin yatıştırıcı yöneticisi, kendi kudretine sakladığı o vakit ve anda dönüp duran nesnelere bir durak tayin edene dek.

Tahtların Beşinci Nitelikleri

Bölüm IIII

Dionysios’un Tahtlar hakkında, Batlamyus’un ise kendi Satürn’ü hakkında aktardıklarından (ki her ikisi de kendi öğretisinde tartışmasız önderdir), Tahtlar ile gezegenlerin ilki olan üçüncü felek arasında ne denli büyük bir uyum olduğunu pekala takdir edebiliriz, zira Dionysios’un Tanrı’nın bizzat bu makamları hakkındaki kadim tercümesinde kelimesi kelimesine şu ifadeler yer alır, Onlar en yücedir ve sağlamca birleşmiştir, alttakilerin her türlü aşağılanmasından özenle yükseltilmişlerdir, dünyanın üzerindeki en tepeye doğru yükselirler, her türlü uç noktadan tarif edilemez biçimde en yüceye erişmişlerdir, hakikaten yüce olanın etrafında bütün güçleriyle paylaşılamaz ve sarsılmaz biçimde yerleşmişlerdir, ilahi gelişleri her türlü kabule ve maddiyata açık biçimde karşılayıcıdırlar, Tanrı’yı taşırlar ve ilahi kabullere içtenlikle hazırdırlar, işte (bize ulaştığı kadarıyla) onların bizzat isimlerinin beyanı böyledir.

Dionysios buraya kadar böyle der, fakat az evvel Taht adının hikmetin taşması ve tanrısal hallerinin tezahürü anlamına geldiğini söylemişti. Bu sözlerle, mahiyet yahut akıldan ziyade adlandırma üzerinden Tanrı’nın kutsal tahtlarının niteliklerine temas eder. Birincisi, her ne kadar birer oturak olsalar da, her türlü hakirlikten yüceltilmiş olmalarıdır, zira Tanrı’ya kulluk etmek bir nevi hükümdarlık olduğu gibi, bizzat Tanrı’nın makamı olmak da asla hakir bir şey değil, bilakis fevkalade saygıdeğer ve yücedir. Bu sebeple en yüce olduklarını önceden belirtir. Ardından bu tahtların nasıl bir parlaklıkla aydınlatıldığı sezilir, nitekim birbirine kenetlenmiş, yani uyumlu bir hakikatle birleşmiş olduklarını söyler (sadık müfessir Hugo bunu güzelce açıklar), zira onların içinde hüküm veren sadıktır, hatta hakikatin ta kendisidir, zira ilahi makamlarda hükümlerin uygunluğu, lekesiz hakikatin bizzat kendisiyle sağlanmalıdır,

yahut (Albertus’un hoşuna gittiği üzere) aşkla birleşmişlerdir, tıpkı bizim kürsülerimizin çivilerle yahut tutkalla kenetlenmesi gibi. Her ikisi de hakikaten güzel tevil eder, çünkü bu tahtlarda Serafim sevgisinin kudreti ve Kerubim aydınlığı vardır. Rabbin, Aaron’a ve Tanrı’ya hizmet eden, onun adına hüküm veren diğer kâhinlere, göğüslerinde Urim ve Tumim taşımalarını emretmesinin sebebi de budur, bizim izahımız bunu öğreti ve hakikat olarak alır. Fakat kelimelerin manası yorumlandığında Urim, ışık demek olan "or" sözcüğünden gelerek aydınlanmaları bildirir, çoğul hali iseYetkin bir kâhinde bulunması gereken çok yönlü öğretiyi ve aydınlanmayı ifade eder. Tumim ise kemalatı ve Tanrı sevgisi yoluyla alttakilerin her türlü lekesinden uzaklaşmayı simgeler. Zira kâhinlerin eksiksiz ve yetkin olmaları gerekir ki Tanrı’nın en kusursuz hizmetine layıkıyla erişebilsinler. Üçüncü olarak, onların üzerlerinde hüküm veren Hükümdar içindeki doğru ve sadık yürüyüşleri anlaşılsın diye şöyle denir, onlar dünya üstüne ve en yüceye kaldırılmışlardır, bütün güçleriyle hakikaten ulu olanın içinde yerleşmişlerdir. Dördüncü olarak, oradan ilahi feyzleri, muhalif maddenin hiçbir ağırlığı olmaksızın çekip alsınlar diye. Son olarak şu sonuca varır, onlarda her türlü hazırlık, yakınlık, ünsiyet ve Tanrı’nın vasıtasız sırrı bulunduğundan, Tanrı’yı taşıyıcı (Deiferi) kılınmışlardır, Tanrı’nın tahtlarının ilk tasvirinde, onların her türlü layıksızlıktan uzak ve pek yüce oldukları bildirilir, tıpkı Sirak’ın şu sözünde olduğu gibi, Ben en yücelerde otururum. Ardından, en adil hâkimin oturması gereken bu tahtların hakikat ve sevgiyle kenetlendiği, daima hizmet ettikleri ve layık birer makam olmak için feyz aldıkları o Zat’a yöneldikleri belirtilir. Onlar bu ilahi gücü öylesine soğururlar ki arınmış olanları bizzat Tanrı’ya ulaştırırlar, kirlenmiş olanları ise korkutur ve üzerler.

İşte bu yüzden kutsal Yuhanna Patmos’taki görümünde şöyle der, O’nun tahtından şimşekler, sesler ve bunlara eşlik eden dehşetli gök gürlemeleri çıkıyordu. Onların bize sunduğu lütuf hakkında ise sırların gözlemcisi Pavlus şöyle açıklar, Güvenle Tanrı’nın tahtına yaklaşalım ki dilediğimizi oradan elde edebilelim. Mezmur yazarının, Kerubimlerin üzerinde oturursun sözü de kimseyi yanıltmasın, zira Kerubimlerde, Serafimlerde ve dahi doğru insanların ruhlarında, cümle varlığın Rabbi dilediği gibi oturur. Zira şöyle yazılmıştır,

Doğru insanın ruhu hikmetin tahtıdır. Fakat ismin de işaret ettiği üzere, en uygun şekilde Tahtlarda oturduğu söylenir. Bunlar Serafim sevgisiyle kenetlendiğinden ve Kerubim parlaklığıyla aydınlandığından, Kerubimlerde ve Serafimlerde oturduğu ifade edilir. Bütün gök (Yuhanna’nın şahitliğiyle) altın sevginin tutkalıyla kenetlendiğinden, İşaya aracılığıyla şöyle denmiştir, Gök benim tahtımdır, ve bu aşağıdaki düzen daima O’nun emrine amade olduğundan şunu ekler, Yeryüzü ise ayaklarımın basamağıdır. Orada her şeyi işletir ve dağıtır, her birine dilediğince pay eder, tıpkı ruhun bedenin bütün azalarını dilediğince hareket ettirmesi gibi, bununla birlikte ruhun asıl makamı yürektir, tıpkı Tanrı’nın en yüce makamının gök ve göğün içinde de Tahtlar zümresi olması gibi.

Satürn’ün Aynı Niteliklerle Ne Derece Uyuştuğu

Bölüm V

Bu Tahtlar zümresinin Satürn ile nasıl uyuştuğunu görelim.

Tahtların alttakilerden yüceltildiği söylenir, bundan ötürü Tanrı’ya yakındırlar, zira O, kendi eserinde yer alan her şeyi onlar aracılığıyla yargılar. Yükselişteki yedinci gezegen olan Satürn de bir nevi makamdır, öyle ki Tanrı’nın yedinci günde dinlendiğinin söylenmesi ve kavmine de aynı günde dinlenmeyi buyurması nedensiz bir sır değildir, bu güne Sebt, yani dinlenme günü denir ve adını İbranicede [okunamadı] Şabbatai olan Satürn’den alır, bu da benim dinlenmem yahut benim makamlarım şeklinde tercüme edilebilir. Buradan o gayet kutsal yasanın Satürnvari olduğu yahut Satürn tarafından öğretildiği sonucu çıkarılmasın, zira bizzat o yasada, onu tutanlara yıldızlardan korkmamaları emredilir ve aynı şekilde kendilerinin yıldızlara tabi olmadıkları açıklanır, zira herkes semavi vasıtalar ve O’nun hizmetkârları aracılığıyla Tanrı’dan kendisine bir lütuf hazırlayabilir. Şayet bu yasanın kendilerine verildiği kimselerin, Tanrı’dan doğrudan bir feyz tecrübe ettiklerini kabul etmek istersek (nitekim aynı yasanın pek çok yerinde buna işaret edilir), yine de Samiriye’yi hariç tutmayız, zira bizzat kendileri yasayı uluhiyetin bir makamından yahut ölçüsünden aldıklarını söylerler, bu iki söz ise Satürn’e ve ona nezaret eden akla tekabül eder.

O makamdan dinlenme, günahların bağışlanması ve yedi sayısının karesinden sonra jübile denen o bolluk akar, bu da yedinci gezegen olan Satürn ile örtüşür. İkinci olarak Tahtlar hakkında, onların hakikat ve sevgiyle kenetlendikleri söylenmişti.

Ve Satürn hakkında o meşhur Firmicus Maternus şöyle der, o tutucudur, kendi Satürnlülerini sımsıkı kenetlenmiş kılar, bu yüzden sessizlikten ve yalnızlıktan (el-Kabisi'nin tanıklığıyla) zevk alırlar. Ve Batlamyus'un gördüğü üzere, onlar sebatkâr, sağlam fikirli kimselerdir.

Bu pek tutucu tabiatın kenetlenmesinden ötürü hırsla biriktirirler ve güçlükle dağıtırlar, cemiyetten uzaklaşıp kendi içlerine çekilmiş bir sessizlikle ve yücelmiş bir zihinle Tanrı'nın ve tabiatın gizemlerini derinlemesine araştırırlar, öyle ki Tahtlar (Throni) gibi Tanrı'nın canlı makamları haline gelirler.

Nitekim yukarıda anılan gök bilimciler ve onlarla birlikte Demokritos, Platon, Aristoteles ve İbn Sina şöyle diyerek bunu teyit ederler, Satürn yüce bir kavrayışa, şeylerin derin bilgisine, daha gizli felsefeye ve teolojiye meyleder, nitekim İbranilerin teolojisi de böyledir ki felekler ötesi Satürn'ün tesirinin lezzetini taşır.

Ve bu bakımdan en mükemmel surette Tahtlar ile denk tutulur, zira Tahtlarda oturan hâkimin idrak kabiliyetiyle, kanunların bilgisiyle, sarsılmaz sözüyle, uzun erimli basiretiyle ve hükümdarlara layık öğüdüyle parıldaması gerekir. Buna doğruluk ve lekesiz sadakat de eklenir. Nitekim makamında oturan bir hükümdara yakışan da budur. Ve Satürn hakkında denir ki, şayet hiçbir engelle zahmet çekmeksizin tek başına hüküm sürerse, en sadık dostluğu bahşeder. Dahası Tahtların tanrısal suretli oldukları, hikmet akıttıkları ve tanrısal hallere sahip oldukları söylenir. Satürn de bu tanrısal esintileri kabul ederek kendi Satürnlüleri üzerine yayar.

Eskilerin Satürn hakkında naklettiği şu hususu da atlamayayım, o Janus'a hikmeti öğretmiş ve hükümranlığın bir kısmını ona devretmiştir, zira onda Satürn'den kaynaklanan hikmet akışını bulmuştur, bu akışla donanan kimse ise hükümranlığı elde etmekte en büyük paya sahip olur, nitekim o, kendisine adanan vakitlerde tanrısal halleri yaymıştır. Bu sebeple onun vakti son derece huzurlu ve mutlak barış içinde anılır, onun çağı altın çağ idi, o vakit ne hırsızlık vardı ne de kötülük namına bir şeye cüret edilirdi. Miğfer yoktu, kılıç yoktu, askerlik adeti yoktu, onun idaresinde tarlayı sınırla bölmek caiz değildi, kimse kölelikle ezilmezdi, ne savaş ne de açlık felaketi kimseyi incitirdi. Bu sebeple (Macrobius'un aktardığı üzere) kendisine adanmış ayinler ve Saturnalia denen kurbanlar vardı ki bunlar yedi gün boyunca kutlanırdı, bu hususta Novius ve Mummius tanık gösterilir, her ne kadar Masurius ve Mallius farklı düşünseler de, zira bunlardan ilki ona yalnızca bir gün, diğeri ise üç gün hasreder.

Nitekim eskiden kutlama bir günlüktü, fakat önce Sezar, ardından Augustus'un emriyle üç günlük bayrama kadar uzatıldı.

Sigillaria bayramının eklenmesi ise halkın kaynaşmasını ve dinin şenliğini yedi güne çıkardı.

Gerçekten de yedili sayı Satürn'e pek uygun düşer, zira o yedinci gezegendir, sükûneti telkin eder, yedinci gün ona atfedilir, yedinci bin yılı gösterir ki (Yuhanna'nın tanıklığıyla) o vakit kötülüklerin kışkırtıcısı zincire vurulduğunda faniler sükûnete erip dingin bir hayat süreceklerdir, bu hal Levililer kitabında geçen yedişerli karelerden sonraki yedi yıllık dinlenme senesi ve büyük Jübile senesi ile önceden haber verilmiştir. Satürn kendi Satürnlülerini tanrısal suretli kılmaya gayret ettiğinden, bozuk ahlaklarıyla, sözlerinden ziyade fiilleriyle onun iyi tesirini lekeleyenleri öfkeyle, hak edilmiş bir biçimde alçaltır ve cezalandırır, nitekim bunun İbranilerde defalarca kanıtlandığını görürüz.

Zira onlar gerçek Satürn'ün en tanrısal feyizlerini diğer kavimlerle kıyaslanamayacak derecede kabul etmişlerdi. Nitekim Peygamber coşkuyla şöyle der, hiçbir millete böyle yapmadı ve hükümlerini onlara bildirmedi. İşte bu yüzden, Yüce Hükümdarın ve hakiki Satürn'ün büyük lütuflarını hor gördükleri nispette kölelikle, esaretle ve pek çok musibetle daha ağır biçimde ezildiler.

Satürn'ün meleklerin yükseliş sırasındaki yedinci mertebesiyle bir başka uyumu daha takip eder. Maşallah ve el-Kabisi, bütün gezegenlerin onunla birleştiğini, fakat kendisi hepsinin en yücesi olduğu için hiçbirine bağlanmadığını yazarlar, Satürn dini için de durum böyledir (ki felekler ötesi Satürn'e hepsi bağlıdır, gerek o ilahi yasada saklı gizemlerin hakiki kemali bakımından, gerekse bir maymun gibi o kanun koyucu Musa'yı taklit ederek, kendilerine Apollon, Jüpiter, Merkür, Minerva, Nympha Egeria, Vesta ve İyi Ruh'tan geldiğini iddia ettikleri şeyleri Musa'dan aşırmış olmaları bakımından). Oysa Yasa'nın kendisi ne bir başkasına bağlanır ne de Tanrı'nın zatından gayrısından bir şey almıştır, nitekim bu Yasa, İncil'in tanrısal doğumuyla gebe kalıp dışarı atılmış gibi görünse de, doğru düşünenler nezdinde en yüksek hürmeti görür, zira İncil o yasayı yürürlükten kaldırmamış, bilakis en küçük noktasına ve harfine kadar tamamlamıştır.

Tıpkı bunun gibi, Tanrı'nın hükümlerini icra etmek üzere bütün melek mertebeleri Tahtlar ile birleşir, fakat Tahtların kendisi hiçbirine bağlanmaz. Zira Seraph sevgisi, hakikat ve adalet gayreti birlikte akar.

Araya Kerubim bilgisi de girer, bu bilgi dağıtıcı adalette mertebeleri düzenler ve yargılayıcı adalette liyakat ve cürümlere göre karşılıkları ve cezaları tayin eder.

Egemenlikler (Dominationes), yani zihin hürriyeti hazır bulunur (zira Dionysios tarafından egemenlik böyle açıklanır), ta ki hüküm hevesten ve tutkudan azade olarak verilsin. Erdemler (Virtutes) hâkimlerin yanında durur, ta ki hükümleri verirken vakar ve sebat içinde olsunlar.

Kudretler (Potestates) hazır bekler, ta ki verilen hükmü icra etsinler ve (Dionysios'un sözleriyle söylersem) her türlü zorbalığı ve kendi kudretlerinin gücünü kötüye kullananları zapturapt altına alsınlar. Hükümranlıklar (Principatus), Melekler ve Başmelekler bir araya gelir, hükümdarlara, münferit insanlara ve eyaletlere nezaret ederler, ta ki hâkim tarafından tebliğ edilen hükmü ve taksimatı tasvip edip desteklesinler.

Diğerleri ise kendi vazifelerini yerine getirmek için Tahtları yanlarına çağırmazlar, Seraphlar sevmek için, Kerublar anlamak için, Melekler haber getirmek için, diğerleri de tayin edildikleri vazifeleri icra etmek için Tahtlara muhtaç değildir.

Egemenliklerin on özelliği

Bölüm VI

Cahillerin uğursuz diye adlandırdığı Satürn'ü, görünüşte hiçbir uyum bulunmayan bir yerde, Tanrı'nın en kutsal makamlarıyla uyuşturduğumuza göre, Jüpiter'i de Egemenliklere kolayca intibak ettireceğiz, zira her ikisi hakkında kendi müelliflerince ortaya konan vasıflar pekala uyuşmaktadır. Egemenlikler hakkında büyük Dionysios şöyle yazar, Kutsal Egemenliklerin açıkça adlandırılmasının şunu gösterdiğini sanıyorum, hiçbir surette genel olarak eğrilmeyen, her türlü bayağı küçülmeden azade ve mutlak bir yükseliş, zalimce benzemezliklerden uzak duruş, her türlü aşağılayıcı köleliğin üzerine çıkarılmış, her türlü boyun eğişin fevkinde, her türlü benzemezlikten uzak, aralıksız bir genişleme arzusu taşıyan, kendi özü itibarıyla tabii olarak var olan erdemin benzerliğine, mümkün mertebe hem kendisini hem de ardından gelenleri en iyi ve güzel biçimde şekillendiren, boş bir şeye bakmayan, bilakis tam manasıyla evrensele yönelen ve Efendimiz Tanrı'nın suretine iştirak etmeyi, mümkün olduğu nispette, daima arzulayan bir yapıdır. Dionysios buraya kadar böyle der.

Onun maksadı (kendisinin de belirttiği üzere) Kutsal Egemenliklerin gizemlerle dolu adlarını veya vasıflarını açıklamaktır. Bunların ilki, mutlak bir yükselişe sahip olmalarıdır, egemenlik şerefini küçülten, çiğneyici her türlü alçalmadan azadedirler.

İkincisi, zihinleri her türlü zalimane benzemezlikten uzaktır, öyle ki onda hiçbir meyil hissetmez. Nitekim zorbalığa hakiki hükümdarlıktan farklılaşmaktan daha yakın ne atfedilebilir ki, zira hakiki hükümdar adaletle, tiran ise adalete karşı hüküm sürer. Biri tebaasını gözetip yüceltmeye gayret eder, diğeri ise ezmeye ve soymaya çalışır. Biri ciddiyet, takva, cömertlik, adalet ve merhamet kokar, diğeri ise yalanlar, hileler, dinsizlik, açgözlülük ve zalimlikle her şeyi dağıtır. Biri adeta tanrısal bir surettir.

Diğeri ise şeytanidir. Dolayısıyla zorba meşru Hükümdara benzemez, Egemenliklerin vekili olduğu Tanrı'ya ise hiç benzemez. Üçüncüsü, hakiki Egemenlik, sert bir hakkaniyetle birlikte cömerttir, her türlü alçaltıcı ve küçültücü kölelikten kurtulmuştur, kimse sertliğin cömertliğe aykırı olduğunu düşünmesin, zira sertlik, heveslerin çarpıklığı olmaksızın adilce taksim etmektir, ta ki hakikate dayanan hâkim hadsizliği dizginleyebilsin ve layık olanları hak ettikleri cömertlikle yüceltebilsin. Bu ise ancak zihnin açgözlülükten, nefretten, şahsi menfaatten ve adaletin doğru dengesinden uzaklaştırıp köleliğe düşüren benzeri şeylerden azade olmasıyla mümkündür. Bu yüzden her şeyin Yüce Hükümdarı, hâkimlere ve kendi vekillerine ellerini her türlü rüşvetten uzak tutmalarını defalarca haykırır, emreder ve ihtar eder, zira hediyeler zihnin gözlerini kör eder ve insanı en acınası köleliğe sürükler. Dördüncü olarak şu eklenir, hüküm süren kimse her türlü tabiiyetin üstünde olmalıdır, zira bu tabiiyet hediyelerden, kandan, hısımlıktan, maiyetten, memleketten, dostluktan, alışkanlıktan, ihtirastan yahut her ne şekilde olursa olsun mecburiyetten doğar. Beşinci olarak eklenir ki, Egemenlik, hakikatin ta kendisi olan Yüce Hükümdara benzemezlikten tamamen uzak olmalıdır. Oysa bu benzemezliği günah doğurur ki onunla insan ilk hakikatten ayrılır. Bu yüzden ilk asi hakkında yüce muallim şöyle der, O başlangıçtan beri katildi ve hakikatte durmadı. Fakat kanaatimce burada katil (homicida) yerine cana kıyıcı (occisor) demek daha uygundur, zira o vakit bir insanı değil, kendi kendini yok etmişti. Kaldı ki bu sözlerin aktarıldığı İncil'ini Yuhanna'nın yazdığı dil olan İbranicede bu katil kelimesi kullanılmaz. Öyleyse onlar Tanrı'ya o derece benzemelidirler ki haklı olarak Tanrılar diye adlandırılabilsinler, nitekim Mısır'dan Çıkış'ta onlar hakkında şöyle denir, Tanrılara, yani hâkimlere dil uzatmayacaksın. Ve aynı yerde hırsız ve yalancının Tanrılara, yani hâkimlere götürülmesi emredilir. Ve Mezmur yazarı bu kimseler hakkında yahut İsrail'in on iki kabilesine hükmeden Havariler hakkında terennüm ederken şöyle der, Yeryüzünün güçlü tanrıları pek ziyade yüceltildi. Altıncı olarak şu gelir, onlar egemenliği aralıksız arzulamalıdırlar.

Burada zayıf kimseler, Kilise’de en yüksek hiyerarşi olan Mesih tarafından kınanan kimseler bulunurken ve bu göksel zekâlar Kilise’nin apaçık birer örneği ve numunesi iken, bu pek kutsal zekâların (intelligentiae) nasıl olup da tükenmez bir arzuyla efendiliğe özlem duyduklarının söylenebilmesine gücenebilirler. Nitekim Mesih, Luka’ya göre yazılan İncil’de, mevki tutkusuyla yananlara şöyle demiştir, Milletlerin kralları onlara egemen olurlar, aralarında yetki sahibi olanlara velinimet denir, sizler ise böyle olmayacaksınız, aranızda kim büyük olmak isterse, hepinizin hizmetkârı ve kulu olsun. Bilgelerce malum olan hakikati ortaya koyarak bu kimseleri tatmin edelim,

Zira efendilik ve başkanlık arzusu doğaya içkin kılındığından, kınanması gereken bir şey gibi görünmez. İrademizi acıya doğru yöneltemeyeceğimiz gibi, tâbiyeti ve en alt basamağı da doğrudan doğruya arzulayamayız, çünkü acı (Augustinus’un tanıklığıyla) istemediğimiz şeylerden doğar, nitekim en aşağı olanı arzulamak da doğanın fıtratına aykırıdır, oysa bu fıtrat daima daha büyük ve daha iyi olana yönelir.

Bundan ötürü büyük şeyleri arzulayana kibirli değil, ulu gönüllü denmesi gerektiğini Aristoteles Etika’da hakkıyla öğretir. Şayet başkanlık arzusu bir kabahat olsaydı, yüce muallim Mesih, dünyevi şeylerden feragat edenlere bunu bir mükâfat olarak vaat edip şöyle demezdi, On iki taht üzerinde oturacak, İsrail’in on iki oymağını yargılayacaksınız. Ve yine Vahiy kitabında, bizi mücadeleye ve zafere teşvik etmek için başka bir meclis vaat ederek şöyle der, Galip geleni tahtımda oturtacağım, tıpkı benim de galip gelip Babamın tahtında oturduğum gibi. Şu halde kınanması gereken arzu değil, arzunun kötü nesnesidir, yani bu gurbet hayatımızın geçici şeylerinde yükselmek istediğimizde, oysa özlem duymamız gereken göksel nimetlerin ziyan olmasıdır.

Her şeyin bağışlayıcısından geldiği kabul edilmesi gereken şeyleri kendi kudretiyle elde etme cüretinde bulunarak tutulan yol da kınanmalıdır. İşte, Göğe çıkacağım, tahtımı Tanrı’nın yıldızlarının üzerine yükselteceğim, ahit dağında, kuzeyin böğründe oturacağım, bulutların yüksekliğine çıkacağım ve En Yüce Olan’a benzer olacağım diyen kimse bu yüzden yanılmıştır. Ağzından çıkan her bir söz kadar günah işlemiştir.

Hiçbir liyakati bulunmadığı halde kendisi için daha yüce bir meclis talep etmiştir. Dahası, en son mevkide oturması gerekirken, Hükümran’ın, Dostum, daha yukarı çık, dediğini duyuncaya dek beklemeyip, çağrılmaksızın daha üstün bir tahta çıkmak istemiştir. Yasanın verildiği, küstahların cezalandırıldığı, düşüşün ve pek çok cürmün fışkırdığı ahit dağında, kuzey tarafında oturmaya karar vermiştir, nitekim Yeremya’nın şu sözünde dendiği gibi, Bütün kötülükler kuzeyden açığa çıkacaktır. Bu sebeple haklı olarak Tanrı’nın hükmünü ve cezasını tatmıştır, zira kendisini (nafile yere de olsa) hüküm yerine yerleştirmeye yeltenmiştir.

Yine, her şeyin Tanrı’nın belirlediği kanallarla sulandığı göksel bulutların yüksekliğine çıkmayı kurmuştur. Kendisine kul olmaya dahi layık değilken, En Yüce Olan’a benzemeyi alçakça aklından geçirmiştir. Bu yüzden herkesin en aşağısı ve En Yüce Olan’dan en uzak düşeni kılınmıştır.

Şayet saadet basamağını en yüce yöneticiden elde etmeyi isteseydi, Anselmus, Bernardus ve diğer bilgelerin kabul ettiği üzere bunu kazanırdı, bu konuyu, Tanrı lütfederse, başka bir yerde etraflıca ele alacağız.

Öyleyse, bize vaat edilen krallığı böylesi niyetlerle aralıksız arzulamak, dahası Mesih’in Yuhanna’ya göre olan İncil’de, Ey Baba, nasıl ki ben ve sen bir isek, onlar da sende bir olsunlar diye yalvarıyorum, diyerek dua ettiği o en yüce Baba ile birliğe özlem duymak günah değil, erdemdir, çünkü bu mertebe iyidir ve oraya kutsiyet yoluyla erişilir. En yüce Hükümran da Levililer kitabında, Kutsal olun, çünkü ben kutsalım, dediğinde sizi buna teşvik etmektedir. Bu nedenle yedinci sırada, böylesi gayretlerle, tabiatı gereği ve kendiliğinden kaim olan, en yüce hiyerarşiye ait olan erdemin benzerliğine bakıldığı eklenir. Doğru bir şekilde (Boethius, Platon ve diğer bilgelerin öğrettiği gibi) yaratılmış bütün varlıklar, güçleri yettiğince sanatkârlarını taklit ederler. Lakin kutsal Egemenlikler (Dominationes) sevgi bağıyla birbirine bağlı olduklarından, yalnızca kendilerine değil, işin gereğine göre dışarıdaki herkese de yarar sağlarlar, bu yüzden sekizinci sırada şu eklenir, Mümkün olduğunca hem kendilerini hem de kendilerinden sonrakileri en iyi ve en güzel biçimde en mükemmel olana uydururlar. Keşke yöneticiliğe talip olanların hepsi bunu gözetselerdi, çünkü önde olmayı arzuladıkları kadar faydalı olmayı da dileselerdi, kibir, haset, adaletsizlik ve hiçbir cürüm var olmazdı. Buna riayet etmek için iki şey gereklidir, bunlardan birincisini Dionysios dokuzuncu sırada şöyle dile getirir,

Hiçbir boş şeye bakmazlar, ne de daha aşağı şeylere yönelirler, bilakis hakiki varlığa, gerçekten var olan O’na bakarlar, Musa’ya, kendisini kimin gönderdiğini soranlara cevap vermesini öğreten O tek varlığa, ehieh asher ehieh [İbranice], bizim tercümemizde, Ben, Ben Olanım, şeklinde karşılanan söze yönelirler.

Lakin daha uygun bir ifadeyle, Olacağım Olanım, denir, zira her iki fiil de gelecek zaman kipindedir, anlamı da şudur, Mucizelerde ve alametlerde zuhur edecek olan ben, sizin ve Mısırlıların gözünde olacağım, beni bu harikalarda nasıl görürseniz, siz de onlar da beni öyle kabul etmek zorunda kalacaksınız.

Bu sözlerin en derin sırlarını, yani üç şahsı nasıl simgelediklerini, hikmet denen ve bizim Oğul dediğimiz hokhmah [İbranice] üzerine ilk sözün, Kutsal Ruh’un anlayışı olan binah [İbranice] üzerine üçüncü sözün ve her şeyin kaynağı, menşei ve babası olan Keter [İbranice] üzerine o orta sözün nasıl yazıldığını burada sessizlikle geçiyorum. Yalnızca hükmedenler değil, herkes gözlerini O’na çevirmelidir. Bu nedenle en yüce Muallim, dualarımızı O’na yöneltelim diye duanın başına şunu koyarak bize öğretmiştir, Göklerdeki Babamız, nitekim her şey O’na yönelir. İstenen ikinci şey ise, Dionysios’un son sırada kutsal Egemenliklere atfettiği şu husustur, Güçleri yettiğince ilahi Efendi’ye benzerliği kabul etmeye çabalarlar, öyle ki O ilahi güzelliği temaşa ederek ilahi ve Tanrı-biçimli olsunlar ve başkalarını da bu güzelliğe sevk etsinler.

Şayet onların bu örnek hayatına özlem duyuyorsak, ilk olarak daima efendiliği arzulamamız gerekir, ikinci olarak zalimce bir kölelikle hiçbir şeye boyun eğmemeliyiz, üçüncü olarak Tanrı’dan uzaklaştıran her şeyi ayaklar altına alarak kendi üzerimizde hür bir egemenliğe sahip olmalıyız, dördüncü olarak her türlü bayağı tâbiyetten azat edilmeliyiz, beşinci olarak Tanrı’ya benzememize engel olacak hiçbir şeyi içimizde barındırmamalıyız, altıncı olarak yüce Hükümran haricinde hiçbir şeye gönül alçaklığıyla kulluk etmemeliyiz, yedinci olarak O’na tam bir uyum içinde daima bağlı kalmalıyız, sekizinci olarak elimizden geldiğince herkesi o en yüce güzelliğe ve Tanrı-biçimliliğe ulaştırmaya gayret etmeliyiz, dokuzuncu olarak zihnin bütün dikkati ve amelleriyle O’na yönelmeliyiz, onuncu olarak O’na yalnızca benzemekle kalmayıp, O’nunla birleşerek O’nun güzelliğinden daima haz almalıyız.

Jüpiter’in Aynı Özellikleri Nasıl Bir Uyumla Taklit Ettiği Üzerine, Bölüm VII.

Müneccimlerin Jüpiter hakkında ortaya koydukları şeyler doğruysa, Jüpiter’in Egemenliklere atfedilen bu özellikleri ne denli ahenkle bir araya getirdiğini yargılamak kolay olacaktır. Nitekim meşhur Iulius Maternus, Ptolemaios’un mektebinden naklen şöyle der, Jüpiter’in göstergesi (significator) suret asaleti, ruh necabeti, duru hikmet ve idraktir, keza haklar, yasalar, nizamlar, din, dindarlık, itidal, zarafet, sadakat ve iyi yetişmiş seçkin bir kimsenin ruhunun barındırabileceği her erdemdir.

Jüpiter, bilhassa yükselende (ascendens), evlerinde (domus), sınırlarında, yücelmesinde (exaltatio), fıtri özelliğinden ötürü sevinç duyduğu ve lütuf gördüğü burçlarda ve konumlarda bulunduğunda bütün bunları meydana getirir, böylece Egemenliklerin adil Hükümran’ın emriyle akıttığı tesirlere zemin hazırlar. Keza böylesi konumlara yerleştiğinde soylu, şerefli, büyük ve seçkin önderler yahut şehir yöneticileri yaratır ve doğum haritasının (genitura) elverdiği ölçüde iyi, ılımlı, hayırsever, neşeli ve zengin kimseler var eder. Bütün bunları (tabiat ilmi uyarınca konuşursak) sıcak ve nemli tabiatıyla işler, nemiyle mizacı uysal, kanıyla cana yakın, dengeli ısısıyla hikmete yatkın, feyzinin bolluğuyla da ulu gönüllü kılar. Bundan ötürü onda dindarlık, hayırseverlik, sadakat, itidal, zarafet ve adil ve doğru olan her şey bulunur, zira mutedil bir mizaç her türlü iyiliğe kolayca yatkın olur. Şayet daha yükseğe çıkmak istersek, bu tesir ruhu tanzim eden Egemenliklerden gelir, oysa yıldız yalnızca bedeni tanzim eder, Tanrı ise asli illet olarak tesiri de inkişafı da hepsine bahşeder. Fakat aralarındaki mutabakata gelelim. Egemenliklerin her türlü bayağı kölelikten azat olduğu söylenmişti, Jüpiter’in de suretin asaletine zemin hazırladığı bilinir. Sorarım size, insan mı yoksa hayvan mı daha yüce bir mevkiye yükselir, erkek mi kadın mı, melek mi insan mı, Kuşkusuz sureti daha zarif olan kimse diğerlerinin önüne layıkıyla geçirilir.

Nitekim bütün canlılar arasında yalnızca sureti diğerlerinden daha güzel olan insana Yaratılış’ta şöyle denmiştir, Denizin balıklarına, göğün kuşlarına ve yerin hayvanlarına hükmedin. Bütün varlıkların Hükümran’ı hakkında da Mezmurlar’da şöyle denir, İnsanoğullarından daha güzel bir surete sahiptir. Hükmedenlerde aranan suret, yalnızca cismani gözleri okşayan suret değildir, bilakis Pavlus’un, başkalarının önderi ve rehberi olmayı hak etsinler diye Selaniklilerde aradığı ve Bizim ardımızdan geldiniz, öyle ki bütün iman edenlere birer örnek oldunuz, dediği surettir. İbranilerin tefsir ettiği üzere yasanın yahut Kutlu Bakire’nin övünerek söylediği suret de budur,

Karayım ben, yani dış görünüşüm itibarıyla, fakat güzelim, yani iç güzelliğimle. Şayet her iki güzellik bir araya gelirse, hükümranlığa daha yaraşır bir suret parıldayacaktır.

İkinci olarak, hiçbir zorbalığa, adaletsizliğe veya gasba boyun eğmeyen kimselerden söz edilir. Nitekim bunlar hakkında, Yergi Şairinin (Satiricus) dediği gibi, şu söz eklenir, Ruhun soyluluğudur tek ve yegane erdem. Dolayısıyla yalnızca soyuyla, zenginliğiyle yahut iktidarıyla parıldayan değil, erdemiyle ışıldayan kimse haklı olarak soylu diye anılır, nitekim bilge de bu soyluluktan bahisle şöyle der, Ne mutlu o ülkeye ki kralı soyludur. Nitekim Musa da ahlaki disiplin alanında olduğu kadar doğa ve ilahiyat öğretisinde de yetkinleşmiş olarak Yasa kitabında şöyle demiştir, Kabilelerinizden bilge ve soylu adamları seçtim, onları üzerinize önderler, binbaşılar, ellibaşılar ve onbaşılar kıldım. Ne var ki Tesniye kitabında soylular diye geçen yer İbranicede [İbranice] [okunamadı], yani erdemde ve iyilikte seçkin kılınmışlar şeklinde anılır, gerçek soyluluk ile her türlü zorbalıktan ve dinsizlikten uzak duran özgürlük işte bundadır. Üçüncü olarak, bu zihinlerin kendileri üzerinde özgür bir hâkimiyet kurdukları, insanı Tanrı’dan uzaklaştıran her şeyi ayaklar altına aldıkları söylenir.

Bu hal, basirete ve bilgeliğe taalluk eden, her şeyin layıkıyla itidale kavuşturulmasından başka ne olabilir, Nitekim bu altıncı feleğin anlamına dair de şöyle denir, o, selim bir bilgelik ve kavrayıştır.

Nitekim yapılması gereken her şeyi layıkıyla itidale kavuşturan, faydalı olanı benimseyip zararlı olanı defeden kimseden başka kim selim bir bilgeliğe ve kavrayışa sahip olabilir, Bundan ötürü Firmianus bilgeliği tanımlarken şöyle der, Bilgelik, iyiye yönelen kavrayış, suçlardan ve bütün fenalıklardan ise sakınmaktır. Stoacı Hierokles de basiret ve bilgelik hakkında bir arada şunları kaydeder, İlahi ve tüm hayırlı işlerin rehberi olan basiret ile bilgelik, insanın selim ruhuna yerleştiğinde, her hususta doğru hüküm vermesi için ona destek olur. Kişi, kendi nefsine doğru biçimde hükmettiğinde ve yüce gayesine yükselmek uğruna sarp yolları ayaklar altına aldığında bunu başarır. Dördüncü olarak, gerek temayül gerekse zihin bakımından aşağılık bir tabi oluş karşısında özgür hâkimiyetlerin bulunması gerektiği gelir. Phaethon [okunamadı] hakkında denir ki, yükselende (horoscopus) doğanları büyük kılar ve zenginliklerin başına geçirir. Zihnen ve kalben büyük iseler, özgür olmaları da kaçınılmazdır, bu özgürlüğü Yüce Hükümdar yalnızca önderlerde değil, bütün savaşçılarda arar. Nitekim Pavlus da Galatyalılara iftiharla şöyle seslenir, Bizler cariyeden doğma değiliz, hür kadından doğmayız, Mesih bizi günahın köleliğinden ve iblisin zorbalığından kurtararak bu özgürlükle donatmıştır. Beşinci olarak eklenir ki, bu önderler kendilerini en Yüce Hiyerarşiye yaraşmaz kılacak ve O’na benzemekten uzaklaştıracak hiçbir şeye izin vermezler.

Nitekim bizim bu uğurlu yıldızımız hakkında Firmicus ve Al-Kabisi, onun kanunları, hakları ve nizamları ihdas edip gözetmeye sevk ettiğini söylerler.

İbraniler de Jüpiter’e [İbranice] Tzedek derler ki bu da adil manasına gelir. Adil kimse, hakkaniyet kanunlarını ve Augustinus’un tanıklığıyla her şeyin idare edildiği o ezeli kaideleri hakkıyla gözetendir. Altıncı olarak eklenir ki, ruhun bir nevi necabeti gereği, en Yüce Hükümdardan başkasına kulluk etmezler. Ve Jüpiter, adaleti ve iyiliği daima gözeterek kendi Phaethon zümresini yücelere doğru kesintisiz taşır. Buradan yedinci olarak şu netice çıkar, onlar güçleri yettiğince ilahi olana ulaşmak için nasıl çabalarlarsa, Phaethon da adil tesiriyle kendi tabilerini sürekli olarak Tanrı’ya sevk eder.

Sekizinci olarak sevgi ve başkalarına gösterilen ihtimam gelir, öyle ki onları ulaştıkları makama celbederler. Nitekim Jüpiter’e has dindarlık ve adaletten söz edilir.

Sondan bir önceki sırada şu yer alır, imanla dolu olarak nefsine hükmedenler, zihinlerinin nazarını daima Tanrı’ya çevirirler. Bu gezegen hakkında da denir ki, Tanrı’ya olan imanı pekiştirir, O’ndan gelen ilahi lütuflarla donanır. Son olarak şu sonuca varılır, Hiyerarşi ile birleşen bu zihinler her türlü iyilik ve bereketle dolar. Bu gezegen hakkında da denir ki, soylu bir insanın zihninin kavrayabileceği her şeye ulaştırır. Bundan ötürü Pythagoras, Jüpiter’in erdem, ahenk, ruhun itidali, sıhhat ve her türlü iyilik olduğunu, her şeyin onun sevgisi ve inayetiyle ayakta durduğunu ileri sürmüştür.

Mars Ateşinin Erdemler ile Birlikte Değerlendirilmesi Hakkında, Bölüm VIII.

Dördüncü mertebenin bu dokuzlularının ahengini etraflıca ele alabilmemiz için, Tanrı ile dolu Dionysios’un mukaddes Erdemler (Virtutes) hakkında ne öğrettiğine bakmamız gerekir, o şöyle der, Mukaddes Erdemlerin mertebesi, Tanrı’ya benzeme yönündeki bütün faaliyetlerinde sarsılmaz bir metaneti ve değişmez bir erliği temsil eder, ilahi aydınlanmaların kabule şayan kılınmasında hiçbir zaaf göstermez, kudretle Tanrı’nın taklidine yönelmiştir, kendi zaafından ötürü Tanrı’ya benzer hareketten geri durmaz, aksine cevher üstü ve tanrılaştıran erdeme doğru sımsıkı bakar, mümkün mertebe bu erdemin suretine bürünür, asli erdeme doğru kudretle yönelirken, altındaki mertebelere de Tanrı’ya benzer biçimde erdem saçar. Dionysios böyle der. Bu beşinci mertebenin niçin müstakil olarak Erdemler ismiyle anıldığını açıklamaya çalışacağız. Gerçi aynı Dionysios tarafından bütün Meleklere erdemler denilmiştir, nitekim her faaliyet icracı bir erdemi zaruri kıldığından bu haklı bir nitelemedir. Meleklerden hiçbir mertebe yahut cüzî bir akıl atıl kalmadığına, bilakis hepsi Hükümdarın emirlerini yerine getirdiğine göre, onların her birinde Erdemler diye adlandırılmayı haklı kılacak bir erdem mevcuttur.

İşte bu güçlüğü ortadan kaldırmak için, Seraflar, Kerublar ve diğer mertebeler hakkında söylenenleri hatırlamamız gerekir.

Nitekim Seraflar idrak sahibi olsalar ve diğer bütün mertebeler ruha denk gelseler de, en ziyade parladıkları o sevgiden ötürü Seraflar, yani yananlar diye anılırlar. Bütün mertebelerin idrak ettiği kabul edilse bile, Kerublar ilmin doluluğundan ötürü bu ismi alırlar. Tıpkı bunun gibi, her biri kendi erdeminden ve kudretinden pay alsa da, bu mertebe en ziyade temayüz ettiği o bağıştan ötürü Erdemler adını alır.

Burada Albertus’un şu görüşü de makbuldür, üst mertebeler daha soylu sıfatlarla donatıldıkları için, bu adlandırmada alt mertebelere öncelik tanırlar. Nitekim rahipler, diyakozluk derecesini haiz olsalar da, daha muteber olan rahip ismini kendilerine alırlar. Piskoposlar, patrikler ve benzerleri için de durum aynıdır.

Erdemler de en çok parıldadıkları o bağıştan ötürü bu şekilde adlandırılırlar. Bu bağışın ise çok yönlü vasıflarla bezendiği yazılıdır, en yüce erdemden aldıkları yedi vasıf ve altlarındakilere aktardıkları iki vasıf. Zira Hiyerarşiye dahil bütün Tanrı hizmetkarlarının müşterek vasfı, üsttekilerden aldıklarını alttakilere iletmektir. İlk bağış, Yüce Hükümdara düşman olan şeyleri bertaraf etmek için bahşedilen sarsılmaz bir sebat ve sevinçtir. Barış krallığına çekilmiş olan, yayları, kalkanları, kılıçları ve savaşı kırıp dağıtan o En Yüce Hükümdarın, bizzat hakiki barış ve herkesin saadeti iken, kendi Erdemleri vasıtasıyla hâlâ mücadele etmesi ve savaşması ne muazzam bir sırdır. Rabbin savaşlarını üstlenen o cenkçi kişi, İbranice metnin teyit ettiği üzere, benimle savaşanları mağlup et yahut benimle çekişenlerle çekiş, zırhı ve kalkanı kuşan, yardımıma yetiş diyerek O’na yakarır. Şayet O’nun makamı barış içindeyse ve bütün savaş aletleri kırılmışsa, nasıl olur da savaştığı söylenir, Eğer savaşıyorsa, nasıl barış içinde istirahat eder, Şayet mutlak kadirse, tek bir işaretiyle her şeyi un ufak edebilecekken bu savaş da neyin nesidir, İlahi sırlara dair şu hakikati idrak edelim. Yüce Tanrı en üstün kudrettir, hiçbir şeye muhtaç değildir, her şeye kadirdir, her şeyi bilendir, kendi nefsinde sonsuz mesuttur, hiçbir elem çekmez, hiçbir kire bulaşmaz, hiçbir güçlüğe ve dışsal arzuya tabi değildir, zira bizim iyiliklerimize muhtaç olmadığı gibi hiçbir zıtlıkla da sarsılmaz.

Bununla birlikte Tanrı, her şeyde her şeyi var eden ve her şeyi kuşatandır, öyle ki uzuvlarında bizzat acı çekebilsin ve savaşabilsin. Nitekim kendisi de acıktım, susadım ve benzeri sözlerle buna tanıklık eder. Dolayısıyla O, kendi nefsinde ve kendisiyle birlikte hüküm süren zihinlerde sükun içindedir, onlar uğruna artık ne kalkan ne kılıç ne de savaş kuşanır, zira onlar o muzaffer mecliste nihai barışın tadını çıkarırlar. Fakat yeryüzündeki bu mücadeleci kilisenin uzuvlarında savaşmakta ve acı çekmektedir. Nitekim iyi Meleklerin bünyesinde kötülere karşı savaşmıştır, Musa’da, Yeşu’da, Davud’da ve O’nun cenklerini veren diğer erlerde savaşmıştır, bilhassa da sürekli savaş ilan edilen düşmana karşı mücadele etmiştir, Tesniye’de emredildiği ve Çıkış kitabında daha sarih belirtildiği üzere, Rabbin tahtı üzerindeki el, nesiller boyu Amalek’e karşı savaşacaktır. İsa Mesih bu savaşı sonuna kadar götürmüş, hasmı büsbütün dışarı atıp alt etmiştir. Musa, Sayılar kitabında bu savaştan bahisle şöyle der, Bundan ötürü Rabbin Savaşları kitabında denilmiştir.

Pek çok kimse bunu fark etmeyerek, Mesih’in savaşlarının yazıldığı ve zikredilip de günümüze ulaşmayan o kitabın ne olduğunu izaha çalışır, oysa Musa geleceğe ve basiret sahiplerinin tefsir ettiği üzere İncil kitabına işaret etmektedir. Zira o kitapta Celal Hükümdarının karanlıkların hükümdarına karşı verdiği savaşlar ele alınır. Pavlus, Koloselilere yazarken bu hakikati daha açık ifade etmiştir, Mesih, aleyhimize olan o fermanı ortadan kaldırdı, yönetimleri ve iktidarları silahsızlandırıp kendi nefsinde zafer kazanarak açıkça teşhir etti, zorbanın elinde tuttuğu bütün ganimetleri ve esirleri güvenle çekip aldı. Hakiki huzura erinceye dek savaşan uzuvlarında her gün mücadele etmeye devam eder, nitekim İşaya’da şöyle denir, Halkım barışın güzelliğinde, güvenli çadırlarda, bolluk içindeki sükunda dinlenecektir.

Düşmanlarını tepeleyip onları firara mecbur eden galipler, barışın güzelliğinde ve güven meskenlerinde istirahat ederler, ganimetleri toplayarak zengin bir sükun içinde yaşarlar. Tanrı bu savaşı kendi uzuvlarında yürüttüğü gibi, göksel Erdemler diye anılan hususi meleklerine de şeytani güçler altında ezilmememiz için bizim adımıza savaşmalarını buyurur. Dünyanın sonundaki nihai savaşa gelince, [okunamadı]

İncil'de Matta'ya göre serlevhasını taşıyan yerde, o vakit savaşanların yardımına "Göklerin kudretleri (virtutes caelorum) sarsılacaktır" diye buyrulmuştur. İşte savaşın hususi olarak kendilerine tevdi edildiği bu varlıklara Kudretler (Virtutes) denir, bunlar metin ve sarsılmaz bir cesaretle donatılmışlardır. Yüce Hükümdar, Kudretler vasıtasıyla adeta hizmetkârları eliyle ne yaparsa, aynını bir alet gibi kullandığı Mars vasıtasıyla da icra eder. Zira fizik diliyle konuşacak olursak, doğası gereği daima ateşli bir hararetle tutuştuğundan, kolerik, öfkeli, atılgan, haşin ve mertçe sarsılmaz yaratılıştaki insanları kendine yoldaş kılması sebebiyle onun tüm savaşları kayırması herkesçe bilinen bir husustur. İkinci olarak mezkûr Kudretler hakkında şu gelir, bunlar adeta Tanrısal ve Tanrı-biçimli (deiformes) varlıklar olarak bütün amellerine girişir ve onları ikmal ederler, nitekim Tanrı-biçimli kılınmış diğer bütün akıllar (intelligentiae) dahi o tekbiçimli ve Tanrısal güzellikten asla sapmazlar. Mars, Jüpiter, Satürn ve her ne göksel vasıta varsa hepsi, her şeyi gayet iyi yaratan Yüce Sanatkâr'ı överek bu minval üzredir. Nitekim Tanrı-biçimli kithara çalgıcısı şöyle terennüm eder, "Güneş ve Ay, O'na hamdedin, parıldayan tüm yıldızlar, O'na hamdedin." Gerek sabit gerekse gezegen yıldızlar ile her şeyin ışığı, çepeçevre tınlayan bu muazzam tiyatroda Sanatkâr'ı överler. Üçüncü olarak, ilahi erdemin akışını massetmek hususunda asla aciz kalmamaları şart koşulur, ta ki kendi kuvvetlerinin tükenişine boyun eğmesinler, zira o en yüce kaynaktan hem kendileri hem de kayırdıkları kimseler için kesintisiz bir lütuf akıtılmadıkça bu kuvvet hiçliğe meyleder. Nitekim Musa, Amaleklilerle savaşan kavmine, kollarını haç şeklinde açarak aralıksız dua edip massettiği o kudretle imdat eylemişti. Ptolemaios, Hermes, Firmicus, el-Kabîsî ve bütün astronomların ittifak ettiği üzere Mars dahi bu vasfı kendi ateşli kuvvetiyle gösterir, bu sebeple kendisine Pyrois (Ateşli) denmiştir. Zira ateşin kuvveti durup dinlenmez, fasılasız işler, daima büyür ve maddenin artışına göre kendi gelişmesini de artırır. Kendi zatında eksik olanın ameline devam edebilmesi için daima massetmesi zaruridir. Bu yüzden Mars'ın, nezaret eden Kudretlerle birlikte, gerek kendilerine bağlı olan savaşçılara her daim imdat edebilmeleri, gerekse daha üstün bir kudretten kesintisiz feyz alabilmeleri için durmaksızın massetmeleri elzemdir.

Diğer Altı Hususiyette Nasıl Uyuştuklarına Dair. Bölüm IX.

Dionysios daha da ileri giderek Tanrısal Kudretler hakkında şöyle der, bunlar sarsılmaz bir kuvvetle Tanrı'yı taklit ederler ve O'nun uğrunda, bizzat O'nun katında taç giymek için Tanrı'nın melekûtu namına cenk eden hakiki neferleri O'na sevk ederler, zira göksel boru "Usulünce cenk etmeyen kimseye taç verilmeyecektir" diye gürler. Savaşçı Kudretler eliyle ikmal edilen şey, savaşın göstergesi (significator) olan Mars vasıtasıyla tertip olunur. Bu savaşa şayet doğru bir niyetle girişirsek hayırlı ve mukaddestir, lakin ona ihtiras, nefret, haset ve kibirle girişirsek şüphesiz şerdir ve şeytanidir. Zira Firmicus'un dediği gibi, Mars şayet dokuzuncu evde iyi konumlanmışsa, Jüpiter'in, o evin ve yükselenin (horoscopus) ışınımıyla lütufkâr kılınmışsa, kutlu kıldığı kimseler her murada kolaylıkla erişirler.

Lakin Jüpiter'in kayırması, savaşın adaletini ve uğrunda daima nefer olmamız icap eden Rabbin gayretini gözetmekten gayrı nedir ki? Beşinci olarak şu ilave edilir, Tanrı-biçimli ameli ve giriştikleri cengi herhangi bir acziyet sebebiyle terk etmesinler, ta ki cenk ederken gerektiği gibi sebat etmeyen Saul misali, melekûttan ve neferlikten bir anda tardedilmesinler.

Altıncı olarak, Hükümdar'ın kusursuz suretini kendilerine iktibas edebilmek maksadıyla, sarsılmaz ve aralıksız biçimde o en üstün ve varlık-ötesi kudrete yöneldikleri beyan olunur.

Burada ne bir hezeyan ne de bir tekrar mevcuttur, aksine onların daima daha yüce mertebelere uruç ettikleri gösterilir. İlkin, mertçe bir sebat taşırlar, ikincisi, her göksel ve Tanrı-biçimli ameli icra ederler, üçüncüsü, zaafa düşmemek için en yüce kaynaktan daima feyz alırlar,

Dördüncüsü, Tanrı'yı bir numune olarak gözlerinin önünde tutarlar, beşincisi, başladıkları amelde sebat ederler, altıncısı, en yüce Hiyerarşiye daima meylederek O'nun her türlü benzerliğini ve suretini kendilerine nakşederler. Bunu yapabilmek için bütün iştiyakları ve bütün kuvvetleriyle Tanrı'ya yönelmişlerdir. Böylece sekizinci mertebede, adeta her türlü ihsan ile dopdolu en mukaddes kaplar gibi, tasarruflarına tevdi edilmiş olan alt mertebedekilere erdem ve cesaret bahşederler. Nihayetinde, kayırdıkları kimseleri Tanrı-biçimli kılmak için var güçleriyle gayret sarf ederler,

Pyrois'nın ateşli kuvvetiyle bütün bu hususları tanzim ettiği görülür. Beşi hakkında söz söylendiğine göre, altıncısını tetkik edelim.

Bizim Dionysios'un şahadetiyle ateş daima yukarı doğru meyledendir, lakin Plotinos daha da ileri giderek şöyle der, Ateş göğe eriştiğinde atıl kalamayacağından, genişlemesiyle her yanda yayılmayı arayarak başka şeylere meyleder. Tabiatı icabı engellenemediğinden aşağılara inmesi mümkün değildir, sevk edilmesi gayet kolaydır ve ruhtan gelen çekimle hayata sevk edilir, öyle ki yukarılardakilerle kurulan irtibat sayesinde tek bir hayattan hasıl olan kuvvetle en yücelere intikal eder. Plotinos'un felsefenin yahut hakikatin hudutlarını aşıp aşmadığına okurlar hükmetsin. Yine de ateşin daima yukarı doğru hareket ettiğini, en aşağıdakilerden ziyade en yücedekileri aradığını muhakkak kabul ederiz.

Kudretlerin, daima yukarı doğru yönelerek yücelerdekilerin hizmetinde onların suretine bürünmeye cehdettikleri altıncı hususiyetine bundan daha muvafık ne söylenebilirdi? Keza aynı amaca matuf olarak, bütün kuvvetleriyle Tanrı'ya yöneldikleri yedinci hususiyet dahi böyledir, tıpkı yukarı doğru yükselen ateşin yalnızca kendini değil tutuşturabildiği her şeyi en yüce mertebeye dönüştürmeye gayret etmesi gibi. Taşları, toprağı, madenleri ve boyun eğmek istemeyen her şeyi ise kendi düşkünlüklerinde terk eder. Ateş için söylenen bu hali, Mars dahi tabiatı ve ateşli atılımı icabı aynen husule getirir. Nitekim Ptolemaios, Apotelesmatika'nın birinci kitabında salt riyazi değil aynı zamanda fiziki bir usul takip ederek şöyle der, Mars'ın yıldızı kurutur ve yakar, onun harareti ateşe benzer. Buradan hareketle, Mars'a atfedilen ateşli hususiyetler vasıtasıyla onun en mukaddes Kudretler ile örtüştüğünü anlarız, bu sebeple Mars'ın ve Kudretlerin kayırdığı kimseler her hususta cevval ve mahir kılınırlar.

Lakin hayır tek bir veçhile vuku bulurken şer pek çok surette tecelli eder, bu sebeple aklın gemiyle dizginlenmeyen, hiçbir içsel göz tarafından yönlendirilmeyen bir atılım, tıpkı serkeş bir at gibi türlü uçurumlara, istibdada, zulme, haksız cinayetlere, vahşete, gasba, hadsiz azgınlığa ve Mars'ın göstergesi üzerinden bilgisizlerin haddinden fazla cüretle kehânet etmeye alıştıkları sair kötülüklere yuvarlanır. Zira bu ahval yalnızca atılımı sağlayan Mars'tan değil, o hayvani atılımı sevk ve idare eden ruhtan neşet eder. Lakin şayet gereğince idare edilirse, Mars'ın ateşli yahut Heraklesvari zindeliğiyle insan daha metin ve daha kudretli kılınır. Âlim Boethius şiirlerinde bunu pek veciz terennüm etmiş, taklit etmemiz gereken bu hali överek şöyle eklemiştir,

Gidin şimdi ey metin olanlar, yüce yolun Örnek kıldığı yere, ne diye gevşekler Yere serilmiş sırtını gösterir toprağın, Aşılmışken gökler bahşeder yıldızları.

Bütün bunlara nail olmak için tabii ihsanlar arasında kolerik hararet aranır, göksel ihsanlar arasında Mars'ın lütfu, fevkalade ihsanlar arasında Kudretlerin zindeliği, nihayetinde Tanrı'nın ilahi inayeti yahut ruhani ateşin alevlenişi matluptur,

Mukaddesler bu sayede savaşta güçlenmişler, krallıkları dize getirmişler, adaleti icra etmişler, vaatlere kavuşmuşlar, aslanların ağzını tıkamışlar, ateşin şiddetini söndürmüşler, kılıcın keskinliğinden kaçmışlar, zaaftan kuvvet bulmuşlar, yabancıların ordugâhlarını bozguna uğratmışlardır. Pavlus İbranilerle konuşurken zikrettiği sair hususları, hakiki bir ilahiyatçı sıfatıyla imanın hararetine hamletmiştir, yine de buna refakat eden başka sebepler de araya girer.

Ve salt riyaziyecilerin zannettiği gibi sebep yalnızca Mars değildir. Kehânetlerinde bunca hatanın kaynaması, reisleri Ptolemaios'un dahi dikkat edilmesini tembihlediği gökle müşterek hareket eden sebepleri dikkate almayışlarındandır. Yıldızların kavuşumları ve onların kuvvetleri tarafımızdan tam manasıyla bilinemediğinden, nitekim bu husus tüm bilgelerce pek iyi malumdur, bu tesirler hakkında kesin bir hüküm vermek de kabil değildir, üstelik pek çok şeyi reddetmemizi ve arzuya binaen kabul etmemizi sağlayan irade hürriyeti de buna eklenir. Zeki zihinler, yıldızların bitkilere yahut çürüme (putrefactio) yoluyla türeyen hayvanlara aynı sureti bahşettiğini, bu suretlerin kiminin hayırlı kiminin şerli göründüğünü müşahede edip hayrın ve şerrin göksel tesirden neşet ettiği neticesine varmakla yanılmasınlar.

Şayet bu yanılgıya düşmüşlerse, yukarıda zikrettiğimiz hususları, yani göksel yahut gök-ötesi suların o en berrak pınarlarından herhangi bir bulanıklığın sızmasının ne denli akıl dışı olduğunu mülahaza ederlerse bu fikirden kolaylıkla uzaklaşırlar. Ptolemaios Apotelesmatika'nın üçüncü kitabında Mars hakkında şöyle hükmeder, şayet ruhun meylini tek başına idare ederse o kimse gayet kuvvetli ve muktedir olur, lakin şayet fena konumlanmışsa, bu hal yıldızın tesirinden değil, tesire zıt düşen mizaçların aralarındaki bir nevi uyuşmazlıktan neşet eder.

Daha doğru bir ifadeyle, bu ahval fena mizaçlı taşıyıcıdan (subiectum) kaynaklanır, tıpkı ilaçların, en âlâ şarapların ve en nefis taamların bünyesi bozuk kimselere maraz vermesi gibi. Nitekim Iamblikhos, ulu Trismegistos'un sütunlarından yahut hazinelerinden bu hususta şunları nakleder,

Bütün göksel tesirler hayırlıdır, onları kabul edenlere yalnızca hayır bahşederler. Ve bunu ebedi bir nazarla icra ettiklerinden değişmezdirler, her ne kadar değişken tabiatta iş görürken başkalaşsalar da, kendi asli nizamlarında daima hayırhah kalırlar. Bu yüzden göğün tesiriyle uyuşmayan maddede zaman zaman ahenksiz bir netice belirir, lakin göksel kuvvetler her daim hayırlı kalmayı sürdürür. Bu sebeple yeryüzünde muzır olan keyfiyet, göksel tesirin zatından başkadır, zira o tesir kendi içinde var oldukça ve hayırların bahşedicisi tarafından akıtıldıkça, en aşağılara varıncaya dek hayırdır.

adeta ilk derecede olduğu gibi. İkinci olarak, daha aşağı bir öznede kabul edildiğinde kendisi de alçalır. Üçüncü olarak, kabul edenin farklı tabiatı sebebiyle türlü şekillerde alınır. Dördüncü olarak, aynı öznede birbirine zıt nitelikler bulunduğunda kendisi de başkalaşır. Beşinci olarak, öznenin edilgenliği sebebiyle etkilenir. Altıncı olarak, öznede bir araya gelen her şeyden nihayetinde bambaşka bir şey hasıl olur. Dolayısıyla göksel ve cisimsiz akışlar, ki Satürn'ün tutucu gücüne ve Mars'ın harekete geçirici kuvvetine kadar uzanırlar, arazlar sebebiyle sıklıkla engellenirler, daha soğuk bir maddede kabul edildiklerinde öyle, daha kaynar bir maddede kabul edildiklerinde ise böyle olurlar. Bu durum bütünüyle maddenin yatkınlığına bağlıdır, nitekim Güneş, sıcaklığı ve ışığıyla kimilerini incitir görünse de hayat için zorunludur, benzer şekilde bütün göksel akışlar da tek tek şifalıdır, her ne kadar öznelerin bozukluğu onları çarpıkça kabul etse ya da zayıflığı yücelerin tesirini kolayca kaldıramasa da. Bütün bu akışlar evrenin bütününe, hatta onun en küçük parçalarına dahi yardım eder, gerçi bu arada en ufak zerreler şu veya bu hareketle hafifçe sarsılabilir yahut onu kolayca kabul edemeyebilir, tıpkı bir dansta herkesin ahenkle sıçraması, kendi aralarında ve bütün koro ile hareketlerinin uyuşması gibi, yine de parmak ve ayak basmaktan incinir ve arada zayıf bir şey kalmışsa ezilir.

O yazar böyle der. Güneş'in kudretlerle (potestates) uyuşan büyük ahengi adeta bir oktav meydana getirir.

Bölüm X

Göklerin bu en parlak kudretlerinin gezegenlerin kralıyla uyuştuğunu gösterdikten sonra, Dionysios'un onlar hakkında ne öğrettiğine bakalım, der ki, kutsal kudretlerin ilahi hakimiyetlerin ve erdemlerin (virtutes) dengi olan, ilahi kabuller etrafında güzelce tanzim edilmiş ve karışıklıktan uzak düzeni, dünya üstü ve akli kudretin nizamıdır, bu kudret, kendisinden aşağıda bulunanların üzerine zorbalıkla ve güç gösterisiyle atılmaz, aksine ilahi olana doğru güçlüce yönelir, güzel bir nizamla sevk edildikten sonra da her şeyi Tanrı'ya benzer şekilde geri döndürür, güç verici illete ve güce elverdiğince benzer ve bunları, yani melekler için mümkün olduğu ölçüde açığa vurulan şeyleri, kendi aracılığıyla güzelce tanzim edilmiş mertebelerdeki kudretli erdem içinde gösterir. Dionysios böyle der. Sözünün başında kutsal kudretlerin en yüce ayrıcalığını dile getirir, öyle ki onlar bütün kötülükleri ve kötü niyetlileri dizginleyenlerdir. Gregorius ve Bernardus da bunu uygun şekilde teyit ederler, bunlardan ilki şöyle der, bu meleklere kudretler denir, zira kendi mertebelerinde bunu diğerlerinden daha güçlü bir şekilde almışlardır, hasım erdemler onların buyruğuna boyun eğer, insan yüreklerini ezmesinler ya da karartmasınlar diye onların kudretiyle dizginlenirler.

Diğeri ise şöyle der, kudretler olarak adlandırılması gereken o ruhlar, çarmıha gerilmiş Efendimizin ilahi kudretine her yerde eriştiklerinden ve onu yüceltmekten sevinç duyduklarından, kurtuluş mirasını alanlar uğruna iblislerin ve insanların kuvvetlerini dağıtmak için buradan kudret alırlar.

Dionysios da bütün bunlara değinir, zira onların ilahi hakimiyetlerin ve erdemlerin bağışlarıyla parladıklarını söyler, bu sayede asi erdemleri ve kudretleri dizginleyebilirler.

Birinin bağışları diğerine aktarılıyor diye göksel mertebelerde bir karışıklık doğmaz, zira hepsi sever ve anlar, yine de en üstteki iki mertebe şu hususi ayrıcalıkla bezenmiştir, biri sevgi mertebesi, diğeri anlayış mertebesi olarak anılır. Benzer şekilde bütün melekler kötülere düşmandır, onlara karşı savaşarak karşı dururlar, bununla birlikte savaş hususi olarak erdemler mertebesine verilir, kötülüklere bir otoriteyle direnme yetkisi ise kudretlere atfedilir, bütün bunları yukarıdaki meclisin suretini taşıyan aşağıdaki devlette de açıkça görürüz, nitekim bu devlette kral emreder, askerler savaşır, kudretler, yani yargıçlar ise suçları önler, isyancıları bastırır ve adaletin ölçüsüyle kötülüklere direnirler.

Yukarıdaki devlette de bir İmparator vardır, onun hane halkı ve yakınları Seraphimler, bilen ve merhamet edenler Cherubimler, meclis üyeleri ise Tahtlardır, Mikail önderliğinde savaşanlar kötülükleri bastıran ve göksel suçluların karanlıklarını dağıtan erdemlerdir, Güneş ile birlikte parlayan ve hakiki Güneş'e hizmet edenler ise kudretlerdir, o hakiki Güneş ki, gökte ve yerde bütün kudret bana verildi, demiştir, her türlü hasetten uzak olduğundan sırdaş dostlarına pay vererek şöyle buyurmuştur, işte size yılanları, akrepleri ve düşmanın bütün gücünü çiğneme kudreti verdim. Ayrıca Tanrı'nın çocukları olabilsinler diye kudret verir, bunu da aydınlanmak isteyen her insanı aydınlatan ve günahların karanlığını ya da karanlık kudretlerin pusunu karşısına dikmeyen o ışık aracılığıyla yapar. Bundan ötürü kudretler mertebesi, her şeyi aydınlatan hakiki Güneş ile tatlı bir uyum içindedir, nitekim onun hakkında şöyle denmiştir, Tanrı Güneş'i gündüze hükmetsin diye yarattı.

Lakin gökteki Güneş'e dönecek olursam, o Mars'ın harareti ve Jüpiter'in cömertliğiyle can bulur, tıpkı bunun gibi kudretler de erdemlerin kuvveti ve hakimiyetlerin doğruluğu ile doludur. Kudretler karanlık iblisleri kovar, böylece içeri sızanlar göksel olanlara zahmet vermez, tıpkı Güneş'in gecenin karanlığını ve karanlıkta yaşayanları kovması gibi, nitekim Eyüp kitabında okuruz, şafak ansızın belirdiğinde bunu ölümün gölgesi sanırlar. Davut da Elohim'den yiyecek avlamak için izin arayan aslan yavrularından bahsederken şunu eklemiştir, Güneş doğdu, toplandılar ve inlerine çekildiler, onlar kovulduktan sonra ise şu gelir, insan işine koyulmak üzere çıkar.

Kudretlerin çarmıha gerilmiş hakiki Güneş'in yanında öylesine büyük bir sadakatle durdukları söylenir ki, her şeyi onun ayakları altına sermeye çalışırlar. Şu Güneş de en yüce Güneş ile öylesine bir ahenk içindedir ki, Platon onu en yüce iyinin görünür oğlu olarak adlandırır, gerçi ilk oğlu değil, vasıtasıyla ilkinin bilgisine eriştiğimiz ikinci oğludur. Her iki Güneş arasındaki her türlü uyuşmayı başka bir yerde açıklanmak üzere bırakıyoruz. Nitekim Dionysios, kimi Platoncularla birlikte gördüğümüz bu Güneş'i Tanrı'nın aşikar tezahürü diye adlandırır, Iamblikhos ise ona ilahi zihnin sureti der. İkinci olarak kudretler mertebesinin güzelce tanzim edildiği ve karışıklıktan uzak olduğu söylenir. Güneş de her şeyin süsü olarak gök kubbenin ortasında bir kral gibi taht kurmuştur, bütün yıldızları bezer ve süsler, hepsinin adımları ona göre ayarlanır ve tanzim edilir, öyle ki hareketlerine bu yüzden gündüz ya da gece, güney ya da kuzey, doğu ya da batı hareketleri denir.

Kudretler de Tanrı'dan pay alsınlar ve böylece aşağıdakileri tanzim etsinler diye nizam altına alınmışlardır. Bizim Güneşimiz de ilk olana göre tanzim edilmiştir, öyle ki ondan ışık ve erdem alsın ve diğerlerini temsil etsin, Dionysios'un kudret bahşedici dediği o ilahi kudret, yani kendi hizmetkarlarını muktedir kılan kudret şudur,

Onlar yanıyorlarsa, onun ilahi ateşiyle alevlenirler, biliyorlarsa, bunu en yüce ışıkla aydınlanarak yaparlar, başkalarını yargılıyorlarsa, bu durum, benim tahtımda oturacaksınız, diyenin yetkisiyledir, hüküm sürüyorlarsa, bu, denizin balıklarına ve göğün kuşlarına hükmedin, diyenin bahşettiği hakimiyettendir, düşmanları dizginliyorlarsa, şu sözü hatırlarlar,

Bensiz hiçbir şey yapamazsınız, kudret kullanıyorlarsa, göksel sırların yabancısı olmayan Pavlus'un dediği gibi, her kudret, her şeyi her şeyde işleten Rab Tanrı'dandır. Hükümranlıklar (principatus) Venüs ile beş bakımdan ortaklaşır.

Bölüm XI

Tanrı biçimli Dionysios göksel hükümranlıkları sürdürerek şöyle der, göksel hükümranlıklar şüphesiz Tanrı biçimli o hükümranlık edici ve yönlendirici gücü açığa vururlar, bunu kutsal bir nizamla ve en yetkin hükümran erdemlerle yaparlar,

Onları bütünsel olarak en yüce kaynağa yöneltirler, diğerlerini de hiyerarşik bir düzenle, elverdiğince o ilk hükümran kaynağa ulaştırırlar ve onun mevcudiyet üstü nizamını ve hükümran erdemlerinin süsünü gösterirler.

Dionysios buraya kadar böyle söyler. Yaratılmış her şey Tanrı'nın bir suretini taşısa da, donatıldıkları farklı bağışlara göre farklı mükemmellikleri temsil ederler. Ateş kuvveti ve sevgiyi, su arılığı ve dindarlığı, hava latif ruhu, toprak ise sarsılmaz sebatı temsil eder.

Bileşik varlıklardan insan, Tanrı'da bulunan üçlü işleyişi ve yeri temsil eder, onun kusursuz suretinden sevinç duyar. Yıldızlı gök ilk örnekleri ya da sayısız ideleri, ilk hareket eden küre (primum mobile) ilk muharriki, Seraphimler sevginin alevini, Cherubimler ilahi nur saçan kuvveti gösterir, diğerleri de böyledir. Bundan ötürü Satürn yaşlıların ciddiyetini ve bilgeliğini, Jüpiter doğru idareyi, Mars boyun eğmez erdemi, Güneş aydınlığı ve hakimiyeti temsil ederken, Venüs ise her şeyin kendisinden güzel kılındığı zatın güzelliğini pek hususi bir surette yansıtır, Sokrates de Platon'un Hippias diyaloğunda bunu sormuş, Phaidros ve Symposion metinlerinde bunu belirlemiş ve güzelliğin suretini açıkça göstermiştir, buradan anlaşılır ki güzel olan her ne varsa, Akademia ve Stoacıların öğrettiği üzere, o tanrısal güzellikten pay aldığı ölçüde güzeldir, gerçi Peripatetikler güzelliğin bütün parçaların bütündeki ahenginden doğduğunu söyleseler de. En yüce güzelden alınan bu ahenk yahut güzellik korunacak olsaydı, şüphesiz kendisi de en güzel olarak kalırdı,

Fakat bu tür suretler kendi kaynaklarının durumu gereği ilk olandan saptıkları için, aralarında türlü mertebeler bulunur, zayıf düşen erdemleri yüzünden kendilerine tabi olan maddeyi yönetemezler ve bu da bir kusur olarak ortaya çıkar.

Özgür iradeyle donatılmış olan ve asıl hakikati arayan ruhlar ise kendi iradeleriyle diledikleri gibi saçmalayabilirler, kolayca yoldan çıktıklarından ahlakta pek çok çirkinlik kalır, bu durum göksel zihinlerin başına gelmemiştir, zira onların iradesi Tanrı'nın lütfuyla pekiştirilmiştir. Zayıf düşmüş bizlerin, lütfun ve sevginin nihai bağıyla o en güzele bağlanana dek işlerimizi en yüce örnekle tam bir uyum içinde yürütemeyişimize şaşmamak gerekir, zira bu bağ hem meleklerin hem insanların zihnine ancak savaştan ve kazanılan zaferden sonra bahşedilir, bu savaşta ölümlüler en yüce güzelden ve gereken ahenkten öylesine saparlar ki, şu dünya sahnesini pisliklerle, rezilliklerle, her türden çirkinlik ve patırtıyla doldururlar, şayet en yüce nizam verici tarafından dizginlenmeselerdi, vaktinde bunca şerefe layık görülenlerin ebedi bir kargaşanın başlangıcına yuvarlandığını hissederdik.

Fakat birçok kötülük ve sakatlık, bedensel gözlerle görmediğimiz hizmetkârlar vasıtasıyla dizginlenir. Bunlar, insanları gözeten Melekler (Angeli), yahut önderleri ve hükümdarları yöneten Başmelekler (Archangeli), ya da Dionysios, Hierotheos ve Iamblikhos’un benimsediği üzere kendilerine vilayetler emanet edilmiş olan Beyliklerdir (Principatus).

Fakat ilk olanları kendi yerlerine bırakarak, esir düşmüş halkın kurtuluşu için dua eden Daniel’e Başmelek Cebrail tarafından Beylikler hakkında söylenen sözü aktaralım,

Duanın başlangıcında sana gelmiştim, nitekim emrolunmuştum, lakin Fars krallığının Beyi yirmi bir gün boyunca bana karşı durdu. Bu karşı duruş, Gregorios’un anladığı gibi, bir kavgadan kaynaklanmamıştı, aksine kendisine emanet edilen kavmin gayretinden ileri gelerek, başta duası işitilmiş olan Daniel ve dindar halk için bir gecikme meydana getiriyordu. Bu gecikme vesilesiyle Farslar çirkinleştirici inançsızlıktan uzaklaşsınlar, iman ve bağlılık yoluyla en yüce güzele bağlanabilsinler diye böyle olmuştu. Sirak’ın oğlu İsa da her bir kavmin başına bir idarecinin yerleştirildiğine tanıklık eder. Bu bey idarecilerin doğru yola ilettiği pekala söylenir, zira bu durum, parçaları birbiriyle ve tüm düzenin İlk Örneği (Archetypum) ile uyumlu kılmaktan başka bir şey değildir, bundan da güzellik ve barış doğar.

Bunların karşısında ise çirkinleştirmeye ve karartmaya gayret eden beyler vardır, bu sebeple onlara haklı olarak karanlığın beyleri denir. İlahi güzelliğin kendisi Beylikler aracılığıyla bizi öteki âlemin zarafetine sevk ettiği gibi, Venüs aracılığıyla da dışsal güzelliğe ve içsel Tanrı-biçimliliğin mizacına yönlendiriliriz, ta ki güzele güzellik katılarak en parlak biçimde ışıldasın, nitekim Albertus, Peripatetiklerinin hazinelerinden bunu çıkarıp sunar.

Bundan ötürü, zihninde bu güzel dünyayı taşıyan İlahi güzellik, hiçbir dışsal sebeple zorlanmaksızın, Venüs’e has bir kudret ile bunu bilfiil açığa vurmuştur, ancak Dionysios’un dediği gibi, kendi iyiliğini cömertçe paylaşan içkin bir iyilik formu ile bunu yapmıştır. Kimse bir vakitler Venüs adının doğu kökenli bir birleşime dönüştüğünü sanıp incinmesin, okuyanlar bilsinler ki, biz burada ne fahişe Paphos kraliçesi Venüs’ü, ne de göğün üçüncü dairesine yerleştirilmiş bir yıldızı kastediyoruz, bilakis her şeyde diri olan sevginin kudretini anlıyoruz. Bunun hakkında Platon, Şölen (Symposion) adlı eserinde pek çok pek meşhur şey ortaya koyar. En yüce Zanaatkâr olan Tanrı da bizimle böyle muamele eder, bizden de bir tür karşılık bekler ve emreder, öyle ki Tanrı’yı bizzat sevelim ve komşumuzu sevelim, zira tüm yasanın ve peygamberlerin buna dayandığını öğretir. Nitekim o sevgi kudretidir,

Kutluluğa ve en yüce güzelliğe eriştiren odur, şairlerin tasvir ettiği gibi yay ve sadağı olan, çıplak, kanatlı, kör bir çocuk suretindeki aşağı arzulara değil, Afranius’un bilgece söylediği gibi, bilge olan sevecektir, körler ise yalnızca arzu duyar. Bundan dolayı Apuleius iki Venüs tarif eder, biri gökseldir, yalnızca insanlara ve onların da pek azına önderlik eder, âşıklarını rezilliğe sevk edecek hiçbir dürtüye veya baştan çıkarıcılığa kapılmaz, diğeri ise bayağı olandır, bu avam sevgisiyle yoldan çıkmıştır, yalnızca insan ruhlarına değil, artık hayvanların ve canavarların sinelerine de şehvetle hükmeder,

Ve hayvanların tutsak bedenlerini aşırı, ham bir kucaklaşmayla hapseder. Venüs’ün ikilendiği aynı kanunla, Satürn, Merkür ve diğer Gezegenler de ikilenir, nitekim Ptolemaios ve diğer bilgelerden bunu öğrenebiliriz. Öyleyse Beylikler ve sevginin o aşkın ilahi kudreti galebe çaldığında, iyi Venüs hâsıl olur. Bunun anlamı, hem aşağı hem yukarı Astronomların söylediği gibi, zarafet, neşe, her türlü letafet ve her türlü inceliktir, öyle ki böylesi Venüs tabiatlı olanlar Tanrı’ya ve insanlara sevimli görünürler. Bizim Dionysios da Beylikler hakkında der ki, onlar hükmettikleri şeyleri, suretini taşıdıkları Zanaatkâr’ın benzerliğine ulaştırırlar,

Zira en güzel Olan’ın suretini ancak güzeller taşıyabilir. Bu sebeple Beylikler, başkanlık ettikleri vilayetlerden çirkinleştirici olan her şeyi defetmeye gayret ederler ve bunu büyük bir erdemle yaparlar.

Bu nedenle onlar hakkında şöyle eklenir, Kendi düzenleriyle ve kendilerinden hayat aldıkları beylik erdemleriyle en uygun şekilde birleşmişlerdir, öyle ki eserlerini en mükemmel surette neticelendirsinler. Çirkinleşmiş olanları yeniden eski haline getirmek için az bir gayret kafi gelmediğinden, yalnızca Hükümran Erdemlerden değil, en yüce Bey’den de kendilerine lütuf sağlarlar, üçüncü sırada şu takip eder,

En yüce beyliğe bütün niyetleriyle yönelmişlerdir. Bu noktada Venüs’ün onları her hususta takip ettiği açıktır, matematikçilerin onun hakkında doğru olarak aktardıkları da budur. Zira onlar Venüs’ün kararlarının iyi olduğunu öğretirler,

Eğer iyi bir ışık yayılımıyla aydınlanırlarsa daha da iyi olurlar. Bu nedenle Jüpiter yahut Güneş onlara doğru yöneldiğinde, adil ve berrak bir sevgiye kolaylıkla ulaştırırlar, bu da Beyliklerle tam bir uyum içindedir, nitekim onlar erdem devşirmek için daima hakiki Güneş’e bakarlar, oradan hakiki Beylik gücünü alırlar ki böylece başkalarına hükmedebilsinler. Dördüncü olarak şu gelir, onlar yüksek bir onurla önderler olsunlar, o hükmeden ilkeye, mümkün olduğu ölçüde, dönerek şekillenirler.

Nitekim Egemenlikler (Dominationes) önderlerdir, Güçler (Potestates) önderlerdir, Beylikler de önderlerdir. Fakat ilkler, bir tür büyüklük sebebiyle her türlü fani alçaklıktan uzaklaşmışlardır. Güçler ise bir nevi berraklıkla öne çıkarlar, adeta apaçık başarılmış işlerin mükâfatı olarak tutsaklara hükmetmek ve onları engellemek üzere kurulmuşlardır. Beylikler ise Kral’ın sarayındaki sofra başları gibi yahut kendilerine tevdi edilmiş vilayetleri yönetenler gibi, her şeyin layıkıyla düzenlenmiş parıltısına özen gösterirler. Bu yüzden denilir ki, seçkin bir haysiyetle donanmış önderlerdir, öyle ki en yüce ve en güzel Bey’e layık olsunlar.

Aşağılara inildiğinde dahi, Jüpiter itidali ve belirli bir uyumla en mükemmel birleşmiş tabiatıyla egemenliklere riyaset eder,

Güneş berraklığı ve azametli kudretiyle güçlere riyaset eder. Venüs ise kendine has zarafetiyle tebaasını derleyip toparlar, öyle ki her şeyi uygun ve tek bir ahenk içinde idare ederek güzelleştirirler. Bu suretle her ikisi de gücü yettiğince o en yüce ve en güzel beyliği bize ifade eder, zira ameller zihnin birer suretidir, iyi tanzim edilmiş bir zihin ise Tanrı’nın suretidir.

Bundan dolayı Dionysios, Beylikler hakkında son olarak şunu ekler, onlar her şeye beylik veren o en yüce ilkeyi Tanrı’da bize aşikâr kılmaya çabalarlar.

Ayrıca aşikârdır ki, içsel olan düzen ve zarafet Phosphorus vasıtasıyla bedensel ve dışsal olan şeyleri güzel, sevimli ve bedensel gözlere hoş kılmaya gayret eder, tıpkı Satürn’ün bu hoşlukları merkeze ve içe doğru toplaması gibi. Bununla birlikte Merkür, Başmeleklerle ahenk oluşturur.

Bölüm XLII

Bizim Dionysios Başmeleklere gelerek şöyle der, Kutsal Başmeleklerin gücü, göksel Beyliklerle bir nevi denktir, zira daha önce söylediğim gibi, onların ve Meleklerin Hiyerarşisi ve düzeni birdir, nitekim ilk, orta ve son erdemlere sahip olmayan bir Hiyerarşi mevcut değildir.

Başmeleklerin kutsal düzeni, birleştirici vasatta tesis edilmiş olup müşterek ve müşterek-sosyal bir hak ile iki ucu kucaklar,

Nitekim daha üstteki Beyliklerle ve kutsal Meleklerle irtibat kurar, zira Beyliklerin o en yüce Beyliğe hususi bir gayretle yönelmiş olduklarını ve caiz olduğu ölçüde O’nun suretine göre şekillendiğini bilir, Melekleri ise en düzenli ve görünmez önderliklerle birleştirir ve bağlar. Başmeleklerin kendisine ise Peygamberlik görevi bahşedilmiştir, öyle ki ilahi aydınlanmaları hiyerarşik olarak ilk erdemler vasıtasıyla kabul ederler, Melekler bunları [okunamadı] müjdelerler ve Melekler vasıtasıyla her bir aydınlanmışın kutsal kıyasına uygun olarak bize bildirirler.

Dionysios buraya kadar bunları söyler, ardından gayet açık bir biçimde ifade eder ki, en yüksek, orta ve en alt tabakada parlayan erdemler bulunmadıkça bir hiyerarşi olamaz, tek bir Sanatkâr’dan neşet eden her hiyerarşi üç düzene bağlıdır ve bütün evren üç hiyerarşiye taksim edilmiştir,

Bunlardan ilki daima bizzat Tanrı’ya bakarak O’na vasıtasız hizmet eder, bunlar Seraphim, Cherubim ve Tahtlar’dır (Throni). İkincisi ise ilahi erdemi bize ulaştırmak içindir, bu durum Egemenlikler, Erdemler (Virtutes) ve Güçler zümresinde açıklanmıştır. Sonuncusu ise insani mizaca tahsis edilmiştir, ta ki insan Tanrı-biçimli kılınsın. Bu yalnızca vilayetleri, hükümdarları ve münferit insanları sevk etmek için değil, herkesin bildiği üzere, içimizdeki bazı sırları meydana çıkarmak içindir,

Bunun izahı için ruhun Tanrı’ya üçlü dönüşüne müracaat edeceğiz, bundan Akademisyenler ve bilhassa Plotinos derin ve mükemmel bir surette bahseder. Bu dönüş müzik, aşk ve felsefe vasıtasıyla gerçekleşir, öyle ki ilahi lütuf ve inayet sayesinde evrenin ve İlk Örnek’in ahenklerine erişelim, aşk vasıtasıyla en güzel suretlere yönelelim, felsefe vasıtasıyla da akıl yürütme ve müzakere kabiliyeti sayesinde evrensel ilkeleri yahut skolastiklerin deyimiyle eşyanın hakikatlerini kavrayalım. Bunlardan ilki, eşyanın ahengini algıladığımız duyusal bir akıl yürütmeyle olur, ikincisi, algılanan o ölçülü ahenge bağlandığımız arzulu bir akıl yürütmeyle olur, üçüncüsü ise bütün duyulur şeylerden soyutlayan akli bir fehimle gerçekleşir, bu basamaklar vasıtasıyla daha yücelere yükselerek ruhu bütün güzelliğin ve ahengin idelerine sevk ederiz, nihayetinde bütün hizmetkârların ve aletlerin davet edip çektiği bizzat iyiye ve güzele ulaşırız. Zira Merkür ölçüye, Venüs aşka, Phoebus ise soyut tefekküre sevk eder,

Ve kimi zaman Güneş’e benzer şekilde Ay onun vazifesini üstlenir ve Phoebus’tan mülhem Phoebe adını alarak kendisine mal eder,

Nitekim Firmicus ve diğer matematikçilerin öne sürdükleri üzere, güzel sanatların erbapları ve tüm yüce şeylerin en gayretli araştırmacıları, göklerin ötesindeki altın avlularda en yüce Hükümdarın hizmetkârları için aynı şeyi doğrularlar. Bu en aşağıdaki Hiyerarşi vasıtasıyla, zira Melekler, duyusal bağlardan çözülüp kurtulmuş ve semavi olanlara vakit ayıranları kabul ederler; Başmelekler ise kendi Merkürleri vasıtasıyla temaşa edilsin diye ilahi sayıları sunarlar, ki bu sayılar, tıpkı duyusal ve sesli olanların önce gelmesi gibi, duyulardan soyutlanmayı takip eder. Ardından gelen Hakimiyetler, herkesi aynı niyetle gözetip her şeyi düzenleyerek, vaktimizi hasretmemiz gereken o en yüce güzelliğe ulaştırırlar, İamblikhos’un, daha doğrusu İamblikhos’un yazacaklarını kendisinden öğrendiği Trismegistos’un şu sözü de buna işaret eder:

Melekler maddenin bağlarından çözer, Başmelekler ahenkleriyle yukarı çağırır, Hakimiyetler sevginin kudretiyle bizatihi güzelliğe çeker ve birleştirir.

Böylece Hükümdarın tüm hizmetkârları, kendilerine emanet edilen vazifeleri büyük bir sadakatle yerine getirerek, gözetimini üstlendikleri herkesi ortak Hükümdara ulaştırmaya gayret ederler, meğerki kendilerine emanet edilenler buna karşı çıksın. Bu yüzden, Perslerin, Kildanilerin ve diğer kavimlerin Meleklerinin kendilerine emanet edilenleri hakiki Tanrı bilgisine neden ulaştırmadığını soran birine Dionysios şöyle cevap verir:

Hükümranlıkları yahut doğru ve adil Başmelekleri, kendilerine emanet edilen kavimler sahte tanrılar denenlerin tapımına sürüklendi diye suçlayamayız, bilakis bu, kendi ahlakları sebebiyle Tanrı’ya yönelen doğru yoldan kendi istekleriyle sapanların kabahatidir; bu derece helak edici bir yanılgının sebebi ise benlik sevgisi ve kibridir.

Bu sebepledir ki kimi zaman isyankâr İbrani kavmine de Peygamber vasıtasıyla aynı suç isnat edilerek şöyle denir, Tanrı’nın bilgisini reddettin ve kendi yüreğinin ardınca yürüdün. Dionysios buraya kadar böyle söyler.

Tanrı’yı bildikleri halde O’nun yollarını hor gördüler. Bu yüzden onların yakını olan ve kendilerini kollayan Melekler, Yeremya’da yazılı olan şu sözü söylerler, Babil’i iyileştirmeye çalıştık fakat şifa bulmadı, onu terk edelim. Ve yine kibirli İdumlulara karşı Tanrı gayretiyle alevlenen peygamber haykırır:

Küstahlığın ve yüreğinin kibri seni aldattı. Bizim Dionysios’a dönelim, Başmelekler, aynı hiyerarşide bulunan Hakimiyetler ve Melekler ile, birkaç husus müstesna, pek uyuşurlar, zira bu ikisi uç mevkileri tutarken Başmelekler aracılık eder, çünkü Başmelekler her iki tarafla da bağdaşır, fakat diğerlerinin her biri yalnızca kendileriyle sınırlıdır, çünkü aşağıda ve yukarıda olmak üzere kendi aralarında bir tertip içindedirler. Bu yüzden Hakimiyetler Başmelekleri, onlar da Melekleri, sanki onların peygamberleriymişçesine aydınlatırlar. Ve yükselişteki bu üçüncü tertip, yani Hakimiyetler mertebesi peygamberane bir mahiyet taşıdığından, Pavlus’un milletlere, hükümdarlara ve İsrailoğullarına öğreteceği şeyleri oradan çekip alması için bu üçüncü semaya kadar ragbolunması şaşılacak bir şey değildir. Ezgiler Ezgisi’nde, Sevgilim göğüslerimin arasında konaklayacak, denilen o mukaddes memelerden süt emen tüm peygamberler de bu üçüncü yüce semaya yükselmişlerdir. Ve yine, Memelerin ne kadar güzeldir, denir, yani sütle dolu olduklarında, ki bu Hakimiyetler, Başmelekler ve Melekler vasıtasıyla ifade edilir, ta ki Tanrı onlar aracılığıyla bizi beslesin, tıpkı o seçilmiş İsrailli zümreyi süt ve bal akan diyarda beslediği gibi. Kendisine emanet edilen sürüyü otlatmak, onları faziletlerle, yani öğretiyle aydınlatmak ve tutuşturmak da bir çobanın asli vazifesidir.

Bu sebeple hakiki Güneş, on iki oymağın ve mücadele halindeki tüm kilisenin başına geçirdiği Havarilere şöyle demiştir:

Sizler dünyanın ışığısınız. Rabbin yollarını doğrultmayı ve O’nun patikalarını düzlemeyi öğreten Yahya hakkında ise şöyle demiştir:

O, yanan ve ışık saçan bir kandildi. Ve nasıl ki bir musikişinas farklı telleri ve sesleri tek bir tınıya indirgemeye gayret ederse, Başmelekler de en yüce Hükümdarın suretiyle her şeyi biçimlendirmeye ve tanzim etmeye çalışırlar, ta ki yetkin bir birlik içinde O’na bağlansınlar. Merkür de sesli, biçimsel yahut akli sayıları aynı ahenge ulaştırmak için böyle çabalar. Bu yüzden el-Kabîsî, Merkür Satürn ile kavuşum yaptığında, toprakların yahut binaların ölçüldüğü sayıya hükmettiğini öğretir. Jüpiter ile olursa mezmurların sayısına, Mars ile savaş sayısına, Venüs ile telli çalgıların, seslerin ve kaval ezgilerinin sayısına hükmeder. Bunlar, yalnızca aşağı mertebedeki şeyleri anlayanların öğretisine göre söylenmiştir.

Şayet daha yükseğe çıkmak istersek, bizim Stilbon’umuz, yani İbranilerin mükerrer bir adlandırmayla yıldız dedikleri Merkür, akli sayının ilahi olanla telif edilmesine, yani hakiki bir uyuşmaya ve Tanrı ile birliğe sevk eder, nitekim şöyle denmiştir, Tanrı’ya bağlanan, O’nunla tek bir ruh olur.

Bu yüzden, şayet İbrani rahipleri doğru öğretiyorsa, Merkür’e göklerin ötesindeki kâhin Başmelek Mikail riyaset eder. Kabul edilecek tüm ruhların üzerine tayin edilmiş olan Mikail, onları Tanrı’ya doğru o ahenk ve musikiyle sevk etmeye çalışır ki bu sayede O’na ebediyen bağlanan ruhlar, O’nun ebedi celaline layık ilahileri ve övgüleri daima terennüm ederler. Dionysios’un kendisi ve diğer Başmelekler hakkında söylediği şey de budur, Melekleri ve kendilerine tabi olan herkesi, faziletler ve meziyetlerle ne ölçüde tezyin edilmiş ve hazırlanmışlarsa o ölçüde hayat sahibi kılarlar, barış ve sükunet ülkesinde hiçbir uyumsuzluğun girmesine izin vermeyen o en yüce güzellikle ve en ahenkli birlikle hemhal olmaya yetkin kılarlar. Melekler de peygamberane bir vazifeyle aydınlanmaları yüce kudretler vasıtasıyla kabul ederler ve kabul edenlerin kabiliyeti nispetinde bunları daha aşağıdaki Meleklere ve insanlara az yahut çok izhar ederler. Zira Meleklerin hepsi eşit derecede öğretmez, kadim İbrani ilahiyatçıları arasında pek meşhur olan Otuz İki Patika kitabında yazıldığı üzere, her birinin kavrayışına göre öğretirler.

Peripatetikler arasında da De Anima (Ruh Üzerine) kitabında şu ilke meşhurdur, etki edenler, kabullenen varlıklar üzerinde onların istidadına göre tasarrufta bulunurlar. İyi önderler de bu Başmelekleri sanki hakiki reisler ve kumandanlarmışçasına örnek alarak ellerinden geldiğince ve her biri ne ölçüde istidatlıysa o ölçüde sürüyü eğitir ve Tanrı’ya yöneltirler.

Ay’ın Melekler İle Nasıl Uyuştuğuna Dair, Bölüm XIII

Nihayet Meleklere geldiğimizde Dionysios şöyle der, Melekler, daha önce dediğimiz gibi, semavi zihinlerin tüm düzenini nihai bir kemale erdirirler, çünkü ikmali gereken budur. Zira semavi varlıklar içinde meleki hususiyete sahip olan ve bize daha yakın bulunanlar, ilklere kıyasla Melek adını almaya daha layıktırlar, çünkü daha aşikâr şeylerle meşgul olurlar ve ilahi buyrukları bize yakınlıkla bildirerek bizim her şeyimizi tanzim etmeye gayret ederler. Aşağı derecedeki hizmetkârlar hakkındaki bu birkaç tespitten şu üç netice çıkar, İlkin, en son mertebede olduklarından semavi ruhların tüm düzenini nihayete erdirir ve tamamlarlar, ikincisi, hakiki manada Melekler zümresinden sayılırlar, üçüncüsü, daha ziyade Melek, yani haberci olarak adlandırılırlar, zira daha sık gönderilirler ve bizimle daha yakından meşgul olurlar. Son olarak, dünyevi işlerin neredeyse tamamının onlar tarafından düzenlendiği neticesine varır. Buradan hareketle biraz aşağıda şunu ekler, Kavimlerin en yüce hudutlarını Tanrı’nın Meleklerinin sayısına göre tayin etti. Şayet bunu Tesniye kitabından alıyorsa, bizim tercümemiz İbrani aslıyla birlikte şöyle der, Halkların hudutlarını İsrailoğullarının sayısına göre belirledi. Lakin Dionysios belki de Meleklerin sayısına göre demiştir, çünkü hakiki İsrailoğulları ile seçilmişler kastedilir, Kurtarıcı’nın şu sözü uyarınca, Ben yalnızca İsrail evinin kaybolmuş koyunlarına gönderildim, yani seçilmişlere. Zira sağ tarafa yerleştirilecek koyunlar, nihayetinde Meleklere, hatta bizzat Tanrı’ya dönüştürülecek olan seçilmişleri temsil eder, bu yüzden onlara Melekler denir. Yeri geldiğinde açıklanacak büyük bir sır ile Meleklerin sayısını İsrail oymaklarına, yani seçilmişlere denk kılar. Nitekim kimi bilgeler, seçilmişlerin sayısının mukaddes Meleklerin sayısına eşit olduğunu düşünürler, ta ki aralarında yetkin bir karşılıklı oran ve ahenkli bir uyum hasıl olsun. Ay’ın Meleklerle ne derece uyuştuğunu hızla gözden geçirelim, zira Ay, gezegenlerin sonuncusu olup onların etkilerini nihayete erdirir ve tamamlar.

İkinci olarak, gezegenler arasında sayılır, üçüncü olarak, nasıl ki o son mertebedekiler hususi bir unvanla Melek olarak anılırsa, o da diğerlerinden daha fazla gezegen olarak adlandırılır, dördüncü olarak da bu aşağıdaki şeylerin hepsini en aşikâr biçimde düzenler. Birinci hususa gelince, tüm gezegenler bu sonuncusuna tesir eder, o da yukarıdakilerin tüm tesirlerini alt mertebedekilere aktarmak üzere kabul eder, tıpkı kadim İbranilerce Malkut denen ve üst kanallardan massettiği her şeyi tekrar akıtmak üzere bizlere doğrudan aktaran Ay feleği gibi. Gezegenlerin sonuncusu olmasına rağmen, tıpkı o ilahi zihinlerde olduğu gibi, onlarla birlikte sayılır. Daha fazla gezegen olarak adlandırılmasına gelince,

bunun gözleme dayalı olduğunu söyleriz, zira diğer gezegenlere kıyasla Ay’ın durumları daha çok gözetilir. Bu da ya bizimle olan yakınlığından ya Güneş hariç diğerlerinden daha büyük görünmesinden ya hareketindeki çeşitlilikten ya kendi tabiatındaki soğukluk sebebiyle verdiği zararların daha aşikâr olmasından ya diğer tüm tesirlerin mahzeni olmasından yahut halk nezdinde hareketinin daha kolay algılanmasından kaynaklanır. Batlamyus’un ve bu ilmi kendilerine meslek edinen hekimlerin dediği gibi. Nitekim bu neviden bir hekime, ilaç verirken ve diğer tedavileri tatbik ederken neden diğer gezegenlerin değil de yalnızca Ay’ın durumlarını gözettiklerini sorduğumda bana şöyle cevap verdi, Çünkü Ay büyüktür, hareketi açıkça algılanır ve bize daha yakındır, Batlamyus’un Apotelesmata eserinin başlangıcında öne sürdüğü ilkeleri hatırlatarak.

Işık saçan gök cisimlerinin etkileri, daha büyük ve daha aşikâr olduklarından, bilgisiz kimselerce de gözlemlenir, nitekim bazı hayvanlara da bu ışık saçanların etkilerini hissetmek nasip olmuştur, tecrübe sahibi ve daha basiretli olanlar ise diğer yıldızların da hükümlerini dikkatle gözetir, onların hareketlerinden daha uzun kışları, şiddetli ve uzun süreli rüzgârları, karları, doluları ve bu kabil hadiseleri önceden haber verirler, bu tesirlerin ister o yıldızlardan, ister onları idare eden akıllardan, isterse bunların icra edilmesini ve o aletlerin harekete geçirilmesini buyuran Tanrı'dan neşet ettiği kabul edilsin, hüküm aynı kalır. Zira Galenos hastalıklara ve bunların neticesinde gelen ölüme dair öngörülerinde, Kindî ise ilaçların, şurupların ve hapların verilmesinde Ay'ın hükümlerini gözetir görünürler, yalnızca ışık saçan gök cisimlerini akılsız hayvanlarla birlikte tanıyan kimseler sevinmesin.

Zira her ikisi de, yukarıdakilerin hükmettiği şeyleri icra eden Ay ile birlikte, o yıldızların hükümlerini de gözetirler. Ay'ın diğerlerine kıyasla neden daha ziyade bir gezegen sayılabileceğine dair başka bir tesir de mevcuttur, zira (Ptolemaios'un dediği gibi) onun türlü türlü değişimleri ilk dördünde ve dolunayda açıkça görülür, nitekim o vakitlerde, bilhassa zayıf bünyelerde duyulur başkalaşımlar vuku bulur, göğün çeyrek devirleri boyunca da denizin gelgiti açıkça belirir. Güneş ile yaptığı kare açıda ise, kuvvetini yitirmesi sebebiyle, suların çoğalması ve eksilmesi son derece zayıf olur. Meleklerin tesirleri de böyledir, kimi zaman layıkıyla arınmış ruhlara kendilerini görünür kıldıklarında daha açık biçimde idrak edilirler, nitekim bakire Cecilia'ya, onun zevci Tiburtius'a ve Piskopos Urbanus'un elinden vaftiz olarak arınan kayınbiraderi Valerianus'a göründükleri gibi. Onları, Mesih'in kabrine endişeyle koşan mezkûr kadınlar da görmüştü.

Petrus'u zindandan bir melek kurtardı, o melek kendisine öylesine aşinaydı ki, kurtuluşunun ardından bizzat Yuhanna Markos'un anasının kapısını çaldığında ve hizmetçi kız Rhode bunu büyük bir sevinçle içeridekilere haber verdiğinde, bazısı şöyle dedi,

"O, onun meleğidir." Buradan meleğin Petrus ile olan ünsiyeti anlaşılır. Melek Eyüp ile de konuşurdu, Yakup ile güreşirdi. Üç melek İbrahim ile birlikte pek samimi davrandılar, görünüşe göre yemek yediler, zevcesinin son derece mübarek doğumunu ve beş şehrin korkunç helakini bildirdiler. Melek, Sara tarafından kovulan İbrahim'in cariyesi Hacer ile de ilgilendi. Gideon'un da zihnini arındırırken Rabbin meleği hazır bulundu ve ona Midyanlılara karşı güç verdi. Manoah'a ve zevcesine de pek kuvvetli olan Şimşon'un ana rahmine düşüşünü, doğumunu, hayatını, kutsiyetini ve Rabbe sunulacak kurbanı pek latif biçimde öğretti, üstelik onların gözü önünde kurbanın aleviyle göğe yükseldi. Melek, Beerşeba'da İlyas'ı iki kez uyandırdı, iki kez yiyecek sundu ve Horeb'de ona İsrail üzerine ve Suriyeliler üzerine kimleri kral olarak meshedeceğini, kendi yerine hangi peygamberi halef tayin edeceğini öğretti. Hâkimler Kitabı'nda melek, feryat eden kavmi açık bir sesle azarladı, onların atalarını büyük bir celalle Mısır'dan kurtarmış, denizden ve çölden geçirmişti. Fırındaki üç gence ferahlık verdi, ateşli alevleri serin bir çiy damlası gibi kıldı. Cebrail, Daniel ile gizli sırları konuştu ve Zekeriya'ya ulu Yuhanna'nın ana rahmine düşüşünü bildirdi. Göklerin kraliçesine de melekler kafilesiyle ulaştı ve o pek meşhur müjdeyle Mesih'in pek hayırlı doğumunu önceden haber verdi. Meleklerin ünsiyet kurduğu kimselerin hepsini sayıp dökmek uzun sürer, lakin biz onların durumlarını ele alalım. Dionysios son olarak şu hükme varır, melekler bizim işlerimizi, yücelerden aldıkları o kuvvet ve feyiz (influxus) ile çekip çevirirler. Ay da bütün yücelerin esintilerini toplayarak bedenimizi her yönden harekete geçirir ve tanzim eder, nitekim Koç'ta iken başı, Boğa'da iken boynu ve böylece sırasıyla diğer azaları idare eder, bu husus artık herkesçe malumdur ve gökbilimciler bundan sıkça bahsederler. Bedenin gerek dışını, gerekse en mahrem yerlerini bütünüyle tanzim eder.

Zira Ay bu uzuvları idare ederken neşter vurulursa, açıkta olan uzuvlar muzdarip olur, Ay o uzuvlara hükmeden burçlarda iken durum böyledir, bağırsaklarda ise onun hükümleri öylesine aşikârdır ki, ilaçlar onun buyruğuyla tesir eder görünür ve Ptolemaios'un yazdığı gibi kimi zaman boşuna alınır, nitekim açık tecrübeyle de sabittir ki, mesela Ay Jüpiter ile karşılaştığında, sanki ona güvenerek hemen hemen hiçbir tesir göstermez.

Aynı şeyin Venüs ile kavuştuğunda da vuku bulduğu teyit edilmiştir, Ay dış âlemde ne işlerse, melekler de insanın hem iç hem dış varlığında aynı şeyi yaparlar.

Toprak ile Ay Arasındaki Uyum. Bölüm XIIII.

Birinci ve ikinci dokuzluğun (enneas) ahengi tamamlandığına göre, kalemimizi unsurların göklerle ve göklerin fevkindeki akıllarla uyumuna çevirmeliyiz.

Toprak pek çok ahenk ile Ay'a tekabül eder, evvela, toprak suyu çeker ve emer, öyle ki bilge kimse, doymak bilmeyen şeyler arasında doymak nedir bilmeyen toprağı da sayar, nitekim Ay da suyu aralıksız peşi sıra sürükler, kimi zaman yükselmesini sağlar, yani kendisi doğu ufkundan gökyüzünün ortasına (MC) yükseldiğinde ve bizzat gökyüzünün ortasından batı ufkuna alçaldığında suyu öylesine bir kuvvetle beraberinde sürükler ki, su bizden kaçar gibi görünür. Oradan tekrar gökyüzünün ortasının karşıtına yöneldiğinde, suyu yine kendisiyle birlikte götürür,

Yine doğu ufkuna döndüğünde, suları adeta kendi nedimesi gibi sevk eder, ağaçlardaki ve insan bedenlerindeki nemleri de büyürken yukarı çeker, küçülürken en derinlere iter. İkinci olarak, ilk niteliklerde uyuşurlar, yani soğuk ve kuruda, toprak bunlarla fiilen, Ay ise kuvve halinde doludur.

Bu sebeple Ay'a bazen muzır, bazen uğursuz denmesi haksızcadır, zira o veluttur. Kendi topraksı tabiatı gereği o semavi suları ve bütün o feyizleri emer, bunları kendi doğurganlığıyla bize iletir. Dolayısıyla yeryüzündekilere bahşettiği şeyi diğer gezegenlerden, bilhassa Güneş'ten alır. Bu yüzden Platon Şölen'de Ay'ı Güneş ile toprağın müşterek bir paydaşı olarak zikretmiştir. Üstelik Ay benzersiz bir çeşitliliğe sahiptir, bir hilal gibi eğrilir, bir eşit oranda bölünür, bir daire şeklinde bükülüp lekelerle bezenir, kimi zaman dolunay halinde pek büyüktür ve aniden yok olur, kâh kuzeyde yükselir, kâh güneyde alçalır, birkaç günlük kısa bir sürede birleşmeye boyun eğer ve derhal gebe kalarak dolup taşar, çok geçmeden gebe kaldığı şeyi doğurur. Toprak da bu çok türlü çeşitlilikte ona benzer, kâh zinetinden soyunup esmer görünür, kâh çimenlerle ve çiçeklerle donanıp pek güzel temaşa edilir, bir kısmı taşlık, bir kısmı bataklık, kimi yerde çorak, kimi yerde pek mümbit, vadilerle alçalmış, dağlarla yükselmiş, burada bereketli, orada kısır müşahede olunur, bir kısmı türlü lekelerle serpilmiş, bir kısmı kızıl, bir kısmı kara, bir kısmı ak yahut esmer görünür, ondan bir kısım killi, bir kısım ise kumlu ve akışkan bulunur, kimi zaman kısırlaşır, kimi zaman yıldızların birleşmesini kabul eder ve kısa sürede gebe kalıp dölünü meydana getirir. O halde yıldızlar arasında Ay, unsurlar arasında Toprak bu çok türlü çeşitlilikten haz duyar, bununla birbirlerine benzerler.

Su, Merkür ve Satürn Arasındaki Ahenk. Bölüm XV.

Merkür'ün tabiatını açıklamak, bu yıldız gizli kaldığı nispette zordur, öyle ki güçlükle ve nadiren görülür. Onun kuvveti gizlidir, zira kavuştuğu gezegenin yahut içinde bulunduğu burcun tabiatına kolayca bürünür, yalnızca kendisine has olanı değil, diğerinin bir icracısı gibi amel eder görünür. Bu sebeple diğer yıldızların peydahladığı döllerin tercümanı yani Hermes olarak adlandırılır. Zira Ptolemaios'un şahitliğiyle, Güneş ile birlikte kurutur, Ay ile birlikte soğutur, Satürn ile birlikte rüzgârları harekete geçirir, nitekim başka yerde de bunu doğrular, savaş işlerinde Mars ile birliktedir (burada cesaret deha ile birleşmeyi talep eder), Venüs ile karıştığında ise erdişi (androgynos) yahut hermafrodit doğurur, eskilerin uydurduğu üzere Hermes ve Aphrodite'den bu ismi almıştır, bu durum, bir kimse Merkür'ün bahşettiği dehasını sefahatte, yani Venüs'ün ölçüsüzlüğünde kullandığı vakit vuku bulur, Kutsal Kitap'ta bu gibilerin her iki cinsiyetin de vasfını taşıdığı söylenir. Platon bunu başka bir remiz altında tarif eder, yani insanın Güneş'ten, Ay'dan ve topraktan meydana geldiğini, erkek olsun diye Güneş'ten pay aldığını, topraktan dişi kuvvetini, her ikisinden de pay alan Ay'dan ise karma tabiatı aldığını, böylece erdişi olduğunu söyler, öyle ki erkek ve er kişi, hakiki Güneş'e bağlanıp O'nun cemalinden gebe kaldığında ve Tanrı'ya layık bir eser doğurduğunda böyledir, dişi ise yalnızca hayvani yahut cismani olan topraksı bir iş gördüğünde belirir, karma olan ise, Güneş'i ve yüce ışığı terk ederek tabii nurunu topraksı olanla birleştirdiğinde ortaya çıkar.

Bundan ötürü böylesi bir kimse Platon tarafından iki parçaya bölünmüş olarak tarif edilir, daha iyi olanı terk edip daha kötü olanla meşgul olur. Bizim Merkür'ümüz de akli muhakeme ile uyum içindedir ve ona hizmet eder, kâh yücelere kâh aşağılara yönelerek türlü tesirler doğurur, öyle ki onun mizacını kavramak hiç de kolay değildir. Yine de yıldızların fikrince tabiatı suludur. Bu sebeple Lucanus onu över,

Onu dalgaların hâkimi olarak anar. Gezegenlerin sırası da bu minval üzredir, topraksı Ay'dan sonra sulu Merkür, havai Venüs, ateşli Güneş gelir. Ve ardından ateşli Mars, havai Jüpiter, sulu Satürn, topraksı Zodyak ve ateşli ilk hareket ettirici felek (primum mobile) gelir. Melek akılları da bu tertip üzere birbirini takip eder, zira onlar da...

Melekler Ay ile toprak tabiatını, Başmelekler Merkür ile su tabiatını, Beylikler Venüs ile hava tabiatını, Hükümranlıklar Güneş ile ateş tabiatını, Erdemler yine Mars ile ateş tabiatını, Hâkimiyetler Jüpiter ile hava tabiatını, Tahtlar Satürn ile su tabiatını, Kerubim gök kubbe (firmamentum) ile toprak tabiatını, Seraphim ilk hareket ettirici (primum mobile) ile ateş tabiatını paylaşır ve bunlar, Başörnek (Archetypus) dairesinde, yenilmez Ruh'un ateşli kudretinde birleşirler.

Tahtlar ise bilhassa Oğul ile uyuşur, zira O, bütün filozofların ve ilahiyatçıların reisi olan Musa'nın bahsettiği o cihanüstü sudur, hani Musa, kürenin altındaki yahut göğün çatısı altındaki suları, yukarıda olanlardan ayırdığı vakit zikretmişti. Bunlar, Davud'un şehadetiyle Tanrı'yı tespih eden Meleki sulardır. Bunlar aynı zamanda ilahi iyiliğin en yüce feyzidir, nitekim bu feyz, aşağıdakilerin tahammül edebileceğinden ve amellerinin hak ettiğinden daha fazla taşmasın diye, araya o göksel perde konulmuştur, bu perdede, sanki bir mahkeme kürsüsündeymişçesine, mezkûr sudan kime ne kadar pay verileceği hükme bağlanır. Fakat Musa bu nevi sırları örtülü sözlerin ardına gizlemiş, her şeyin kendilerine remizlerle vaki olduğu o kavimlere böylece sunmuştur. Eski filozoflar ve kâhinler, bu çok katlı ve son derece gizli sırlardan birtakım kıvılcımlar çekip çıkararak kendilerine mal etmişlerdir, öyle ki Pythagoras'ın, Sokrates'in, Platon'un, Aristoteles'in ve diğerlerinin hikmetinin, en yüce kaynak olan Tanrı'dan Musa vasıtasıyla fanilere aktığına inanılır, nitekim Çiçero'nun yazdığı gibi Sokrates değil, bizzat Musa hikmeti gökten indirmiş ve ilk defa umumi yazılara emanet etmiştir. Fakat bu hakikatler Mesih ve O'nun aynı şeyleri emanet ettiği havarileri tarafından daha berrak bir surette açıklanmıştır.

Ve belki de bu necat bahşeden hikmet suyu, Tanrı'nın yüce hizmetkârları göğün o sulu avlusunda toplandıklarında fanilere daha da bol sunulacaktır, ki o zaman en yüce kaynaktan kendilerine o ali kanalları açma iktidarı verilecektir, o kanallar ki, şimdilerde uğursuz zamanlar sebebiyle, dahası bu aşağılık şeylerle gözleri kararanların ve meşum karanlıkların kötü amelleri yüzünden kapalıdır, zira onlar o yüce nuru ve suyu ne kavrayabilir ne de hak ederler. Tanrı inayetiyle bu kanalların açılmasını buyursun, zira yeryüzündeki inanç artık nihai bir kuraklık içindedir, ve Musa'ya sunduğu gibi sunsun, zira Musa haklı olarak sulardan çıkarılan diye anılmıştır, ve bir zamanlar talebelerine içlerinden diri sular fışkıracak ve ebedi hayata sıçrayan bir pınar olacak derecede bol sunduğu gibi, Tanrı'nın bizzat bu yüce hikmet suyunu, sulu hücrede toplanacak hizmetkârlar vasıtasıyla akıtsın.

Fakat kendi Merkür'ümüze dönecek olursak, o su tabiatını haizdir. Zira su, nasıl ki yıkayarak örten lekeyi giderir ve böylece şeyin çıplak sureti zahir olursa, hakiki mütercim olan o Hermes de yabancı dilin örtüsünü, muammaların ve mesellerin karanlığını yahut her nevi kapalı kelamın müşkülünü ortadan kaldırır. Ve Tanrı'nın ve tabiatın batıni sırlarında saklı olanları açarak, temaşa edilsin diye çıplak birliği sergiler. Ve Merkür'e içsel şeylerden bir miktar ifşa etmek ve ilahi olanı sunmak adına, en yüce suların fevkinde, hikmet ve Tanrı'nın Oğlu olarak tesmiye edilen en yüce su vardır.

Orta menzilde takva, merhamet ve barış vardır, aşağı menzilde ise, bütün peygamberlerin ve üçüncü göğe yükselme salahiyeti verilen Pavlus ile diğerlerinin, Tanrı'nın melekûtunun sırrını yalnızca mesellerle bilmesi takdir edilmiş olanlara örtüler altında sundukları o süt dolu memedir. Demek ki Hermes, hikmet sahibi olmak, tefsir etmek ve vahyolunmak için payını o en yüce sudan alır, ki O şöyle der, Oğul'dan ve Oğul'un vahyetmeyi dilediği kimseden gayrısı Baba'yı bilmez, ve yine, Baba'dan işittiğim her şeyi size bildirdim. Biz bunu Merkür yıldızının bizzat yaptığını söylemiyoruz, ancak onun kendi gücü yettiğince, ya nizam vererek yahut ona riyaset eden aklın bir aleti gibi iş gördüğünü ifade ediyoruz. Bundan maada Merkür, riyaset ettiği ticari mallardan (merces) ötürü de böyle anılır, ki bu mallar madenlerin bedeliyle takas edilir, madenler ise su tabiatlıdır, zira bu mallar unsuri ve göksel suyun kudretiyle deveran eder.

Hava, Jüpiter ve Venüs ile yankılanır.

Bölüm XVII

Ve Venüs'e, yıldızlar bahsinde tabii bir dille konuşacak olursak, onun nemli ve sıcak olan tabiatı tekabül eder, bu sebeple havai hayvanlar ona hasredilmiştir. Ve hava ile ruh (spiritus), nasıl ki dağınık olanı birleştirir ve bitiştirirse, Venüs'ün o kudreti de aynı şeyi yapar. Fakat Akademialılar doğru bir öğretiyle iki Venüs olduğunu vazederler, biri semavi (aetherea), diğeri ise havai. Yüce olanı pak, iffetli, nizamlıdır, Jüpiter ile uyuşur, ulvi, ilahi ve ruhani şeyleri birleştirir, aşağı olanı ise nizamsız, kaygan, mütereddit ve şehvetlidir, hayvani ve bunlardan daha aşağı şeyleri bitiştirir. Şairlerin tezyif ettiği o kadar müstehcen şey işte bu Venüs'e aittir, zira o her türlü kötülüğün sebebidir, nitekim öteki de her türlü iyiliğin sebebidir. Buradan hareketle Augustinus şöyle der, İki sevgi iki şehir bina etti, Tanrı'nın nizamlı ve iyi sevgisi ile kişinin kendini hiçe sayacak derecede komşularını sevmesi Tanrı şehrini kurdu, fakat Tanrı'yı hiçe sayacak derecede kişinin kendini sapkınca sevmesi ise iblisin şehrini kurdu.

Bundan ötürü bu yıldızın kudretine dilbilgiciler Venüs demiştir, zira o her şeye gelir (veniat), yani iyiye de kötüye de. Orpheus ilahilerinde bunu şöyle terennüm eder, Ey gökte ve yerde olan her şeyi meydana getiren, fani varlıkları ve sayısız canavar soyunu sevginin büyüleyici iksirleriyle sevk eden. Her şey sevgiyle dolar ve ondan hali hiçbir şey yoktur, tıpkı tabiatın boşluktan nefret eden arzusunu doyuran havanın her şeyi doldurması gibi. Boethius'un dediği gibi, Zira sevgiyle gökler birleşir ve unsurlar bileşiklerde uzlaşır, sevgiyle hayvanlar bir arada yaşar, şehir korunur ve her cumhuriyet inkişaf bulur.

Tanrı âlemi sevgiyle halk etti ve onu sevgiyle idare eder, ve bizden talep ettiği her şeyin hülasası bizzat sevgidir.

Dionysios der ki, İlahi sevgi, her şeyin sultanının kendi içinde tohumsuz kalmasına rıza göstermedi, ve sevgi sebebiyle nasıl ki kendi dışındaki her şeye taştıysa, aynı şekilde sevgi sebebiyle her şeyi kendine çekmekten haz duyar, bilhassa da her şeyin içinde cem olduğu insanı, öyle ki onunla birleştiğinde her şey biricik olacaktır. Ve Dionysios bu bahsi Hierotheos'un fikrine dayanarak şu sözlerle neticelendirir,

İster ilahi, ister meleki, ister ruhani, ister hayvani, ister tabii diyelim, sevgiyi içkin bir kudret olarak anlayalım, o kudret ki güçleri birbirine katar, üstün olanları aşağı olanların ihtimamına sevk eder, denk olanları karşılıklı bir cemiyet bağıyla birleştirir, ve nihayet aşağı olanları ikaz ederek daha kudretli ve daha yüce olanlara yönelmelerini temin eder. Ve mademki her şeyde sevgi ve Venüs aranır, bu yüzden Kıbrıslılar onu her iki cinsiyette, uzun sakallı ve lakin kadın libası içinde tasvir ederlerdi. Aristophanes de ona Aphroditos derdi, Aphrodite demezdi, zira o her cinste ve her ruhta mevcuttur. Ona Lucifer de denir, sanki ışık getiren gibi, yani Güneş'in ışığını getiren, yahut bizi o ışığa götüren manasında Phosphoros [Yunanca] denir, zira sevgi ve hakikat arzusu, ne kadar çetin olursa olsun her şeyin arasından geçirip götürür, ta ki hakikatin kendisine nail olalım. Ona Hesperos dahi denir, zira Güneş'i takip eder, çünkü fazileti elde ettiğimizde, daha öncekinden daha az olmayan bir muhabbetle ona bağlanırız. Şairlerin dediği gibi önden giden, göğün ve günün kızıdır, yani peşine düştüğümüz hakikatin küçük bir ışığı ve taze berraklığıdır, aksi takdirde onu aramaya sevk edilmezdik. Ardından gelen ise Jüpiter'in ve Dione'nin, yani nemin kızıdır, ki bu semavi ve paktır. Şairlerin uydurduğu diğer Venüs ise, göğün hayâ yerlerinden ve denizin köpüğünden doğmadır, Macrobius'un dediği gibi köpükten türemiş ve aşağı suların tortusuyla beslenmiş murdar olanı budur. Fakat hakikati teslim etmek gerekirse, onun göğün hayâ yerlerinden doğduğu söylenir, zira üreme arzusu canlılara gök tarafından bahşedilmiştir, ancak bu nizamı bozan ruhlar eliyle murdar ve kirli kılınmıştır. İyi Venüs'ün son derece beyaz kuğular tarafından çekildiği söylenir, bunlar renkteki safiyeti, ötüşteki letafeti remzeder, Herodotos onun çiçekler arasında en tatlı olan güle hasredildiğini yazar, nebatlar arasında ise en başta mersin ağacına, cevahirler arasında inciye, kuşlar arasında ise kumruya hasredilmiştir. Bunların uygunluğunu açıklanması gereken kendi yerine bırakalım da, havanın onunla olan münasebetini takip edelim. Zira çifte Venüs hakkında söylenen her şeyin çifte havada, yani bu fırtınalı havada ve saf esirde (aether) tekerrür ettiğini görürüz.

Nitekim onun üzerine kuluçkaya yatan ruhun kuvvetiyle döle ve zifafa sevk eder, ki bu hakiki hava kuvvetidir, bundan ötürü şeyleri hassalarına göre tesmiye edenler hem ruha hem havaya yahut rüzgâra aynı adı verirler. Fırtınalı hava ise İuno'da tasvir edilir, o en yüce Venüs'e ve onun rutubetiyle neşelenenlere düşmandır. Fakat pak Venüs, kendi Jüpiter'inin yardımıyla daha kötü olana ve meşum talihe galebe çalar.

Ateş, Güneş ve Mars ile kaynar.

Bölüm XVIII

Bu unsuri ateş Güneş'e tekabül eder, o hakiki ve göksel ateştir, Speusippos'un Platon mektebinden çekip çıkardığı veçhile, büyük hayvanın gıdasına taalluk eden her şeyi pişirip olgunlaştırır, tıpkı bu unsuri ateşin beşeri hayvanın gıdasını pişirerek ikmal etmesi gibi. Speusippos'un kabul ettiği üzere ona Apollo dahi denmiştir, zira onun kudreti birçok ateşten mürekkeptir, yani bütün yıldızların kuvvetini ve ışığını bizzat içinde barındırır.

Yıldızların kavuşumu dahi, Apollon tohumuyla gebe kalmadıkça kendi tesirlerini hâsıl edemez. Tavukların yumurtaları döl tutsun diye ona horoz vakfedilmiştir. Buradan hareketle Chrysippos, Apollo adının olumsuzluk bildiren a [Yunanca] ve çokluk bildiren poly [Yunanca] kelimelerinden türediğini, sanki göklerin ve yıldızların kudretini tek başına içinde barındırıyormuş gibi tek olduğunu zannetmiştir.

Bundan ötürü Latinler ona sanki tek başına parıldayan manasında Sol demişlerdir. Asurlular ise Adad demiştir, ki bu onların lisanında bir tek manasına gelir. İbraniler ise

şemeş derler, bu da zatına mahsus diye tefsir olunabilir, çünkü ışık ve aydınlatmak yalnızca ona mahsustur. Diğer yıldızlar ise aydınlığı ondan ödünç alırlar.

O semavi ateş bu unsurî ateşten ne denli yüceyse, nuru da o denli üstün kılınmalıdır, her ikisi de ısıtır, lakin bu ateş nemi içeriye doğru iterken, diğeri dışarıya doğru çeker. Bu yalnızca yakınındakilere fayda sağlarken, öteki en uzak mesafelere dahi erişir, öyle ki ışınlarının gücü yerkürenin bağrına dek işler, orada madenleri pişirir ve yetkinleştirir, bu unsurî ateş ise sonradan onları arındırır.

Bu yüzden Vulcanus, ateşin daha büyük gücü ve şiddeti sebebiyle böyle adlandırılmıştır yahut alevler içinde uçup giden beyaz, yani ak olduğundan bu ismi almıştır. O semavi olana ise suretinden ve parlaklığından ötürü Phoebus denmiştir, bu sebeple eskiler onu fevkalade güzel tasvir etmişlerdir.

Dahası ona canlı kılıcı ısısından ve hayırlı gücünden ötürü hekimliğin mucidi demişlerdir, belki de daha kadim filozofları taklit ederek, Tanrı'nın şifası yahut hekimi manasına gelen Raphael'i anarlar, nitekim bu aşağıdaki ateş de ona benzer bir suret taşır, zira soğuyan canlıları ısıtarak onlara bir bakıma hayatı geri bahşeder.

Semavi ateş, karanlık prensleri ve onların fırkalarını kaçırır, nitekim Mezmurlar'da şöyle terennüm edilir, Güneş doğdu, toplandılar ve inlerine çekilecekler. Eyüp'te de şöyle denir, Şafağı gördüklerinde, onu ölümün gölgesi sanırlar. Bu aşağıdaki ateş dahi, aydınlığı kâfi geldikçe aynı karanlıkları defeder. Bu sebepledir ki, yeni filizlenen Kilise'nin en bilge kurucuları, ölülerin cenazeleri yanında mumlar yakılmasını ve dini vecibeler tamamlanıp kutsal toprağa tevdi edilene dek bunların kaldırılmamasını boşuna emretmemişlerdir. Cemaatle yapılan duaların ve mezmurların da ışık yakılarak icra edilmesini öğütlemişlerdir. Bizzat kurbanların kendisine sunulduğu Tanrı da bunu talep eder, yani her kurbanın ateşle sunulmasını ve sunakta ateşin daima yanmasını ister. Bundan ötürü Pythagoras simgelerinde şöyle demiştir, Tanrı hakkında ışıksız konuşma.

Bunu diğerleri ve bizler de başka bir yerde kıyas yoluyla yorumlamıştık, nitekim bu pek kutsal ateş nur bahşeder, keza semavi, melekî, akli ve ilahi olan da öyle, lakin karanlık ateş asla böyle değildir, o cehennemi hararet, kötü şehvetin yangını, ölçüsüz öfke, yanıp kül olmuş akıl da nur vermez. Zira bu karanlık ateş her şeyi tüketir, her şeyi kısırlıkla doldurur, öyle ki o geceye mahsus alevde hiç kimse amel edemez.

Bundan dolayı bazıları, ateşi kendisinden hiçbir şey doğurmadığı gerekçesiyle böyle tevil etmek istemişlerdir. Ne var ki hayat ve doğurganlık bahşeden iyi ve tabii bir ateş ısısı da mevcuttur. Zira yumurtalar civcive dönüşmez, ne tırtıl yahut ipekböceği kozaya döner, ne bitkiler büyür, ne de hayvanlar beslenip gelişir, meğerki ya yukarıdan gelen, ya hayvani, ya da unsurlara ait bir ısı olsun, bunlar belirli bir remiz ve kıyas ile birbirine bağlıdır.

Ve ateş öylesine doğurgandır ki, hem kendini doğurur, hem de başkalarını, üresinler diye, üstelik yalnız ısıyla değil, nurun gücüyle de, ki bu gücü ondan devşirir, o ki demiştir, Ben dünyanın nuruyum.

Musa da her şeyin nurun inayetiyle var edildiğini beyan etmek için, karanlıkla örtülü madde, ki ona yer denir, inşa edildikten hemen sonra nurun yaratıldığını söylemiştir, ta ki herkese hayat ve suret versin, ve Platon'un dediği gibi, her şey yalnızca onun sayesinde görülebilsin. O ilahi ateşte böylesi bir hayat kuvveti vardır, nitekim suların yüzü üzerinde kuluçkaya yatan hayat ruhu (spiritus vitae) diye anılan o kuvvet, her şeye hayat ve suretler bahşetmiştir, bu suretler vasıtasıyla her bir nesne diğerinden ayrılır ve görenler tarafından tefrik edilir. Zira maddeden kaynaklanmaz,

bazılarının zannettiği gibi, ne de nesnenin ferdileşmesi yahut belirlenimi maddeden gelir, aksine kendine has tekil suretinden kaynaklanır, daha keskin görüşlü âlimler her şeyi bununla tefrik ederler. Şayet daha derinlemesine tetkik etmek istersek, bu belirlenimin nereden neşet ettiği görülecektir, o maddeden, suretten ve ruhtan gelir, bu da mukaddes lisanın harfleri, hareke noktaları ve vurguları vasıtasıyla ima edilir, nitekim İbrani teolojisinin en derin sırlarında böyle yer alır. Platon Kratylos'ta bunları taklit etmek istemiş, fakat İbrani dilinin dölü, tabiri caizse gayrimeşru bir çocuğu olan Grek lisanı, bizzat o kutsal ve sırlı hitaptan ne denli geri kalmışsa, o da o kadar noksan kalmıştır, zira o dilde Tanrı'nın emriyle eşyanın hususiyetlerine göre isimler Âdem tarafından verilmiştir.

Taşlar Göklerle Birlikte Uyum Sağlar. Bölüm XVIII.

Tabiat çok çeşitli mahlûkatı ihtiva ettiğinden, bunlar tek bir felek ile kolayca uyuşmazlar, bilhassa ilk cinslerin her birinde pek çok tali cins ve tür araya girdiğinden, bunlar muhtelif yıldızların tabiatını yansıtırlar. Nitekim taşlar cinsinde, madenlerde, bitkilerde ve hayvanlarda olduğu gibi türlü türler mevcuttur. Ve her ne kadar taşlar toprak cinsinden olup sert bir kararlılığa sahipseler de, madenler ise akışkandır ve ateşin kuvvetiyle erirler, öyle ki su tabiatına geçer gibi görünürler, yine de her ikisinde gayet farklı türler toplanmıştır, ve muhtelif veçhile yalnız gezegenlerle değil, sabit yıldızlarla da uyuşurlar, elmas Algol'ün başı ile, lâl Aslan'ın kalbi ile uyuşur. Mıknatıs taşı ise Ayı'nın kuyruğuna denktir, karganın kanatlarına zümrüt, akik, yeşim, Akrep'in kalbine ardonius, çulluk kuşuna krizolit tekabül eder.

Ve buna benzer pek çok husus Hermes ve bazı yeni yazarlar tarafından etraflıca işlenmiştir, belki kendi yerinde daha geniş izah edilecektir.

Mermerin de pek çok cinsi vardır, Thebai mermeri geniş damarlıdır, yeşildir, beneklidir, yılan lekeleriyle bezenmiştir, bu yüzden Latince Serpentinus, Grekçe Ophites [Yunanca] denir. Bu da çok türlüdür, Lakedaimon, Augustus ve Tiberius nevileri vardır. Porfir, araya giren beyaz noktalarla kızıldır, Leukostiktos [Yunanca] diye adlandırılır, bazalt demir rengindedir ve demir sertliğindedir. Oniks taşı kadim zamanlarda Arabistan'da, daha sonra Almanya'da bulunmuştur.

Kaymaktaşı (alabastrites) menşeini Thebai, Şam, Kirman, Hindistan ve Asya'dan alır, merhem kapları için oyulur ve yakılar için kaynatılır. Ayrıca Thebai'ye mahsus, altın damlacıklarıyla bezenmiş fevkalade parlak Lygdinus vardır. Mercan siyah, beyaz ve kırmızı renktedir, bazıları buna pirit der. Eskiden Pyropoecilos dedikleri Samothrake mermeri, ateş alevleri gibi alacalıdır. Ayrıca kar beyazı renginde ve türlü damarlarla süslenmiş Toskana mermeri vardır.

Beş cins mıknatıs taşı mevcuttur. Çakmaktaşı, bileği taşı, tüf ve daha pek çok cins Plinius, Albertus ve Vitruvius tarafından muhtelif binalar için zikredilmiştir.

Farklı tabiatları yansıtan pek çok kıymetli taş da vardır. Yine de bunların çeşitliliğini tek bir asli cinse irca etmek, tek bir unsura, tek bir gezegene bağlamak istersek, bunların topraktan olduğunu söyleriz, ve daha sert ve topraksı tabiatları gereği, ateşle iyice piştiklerinden ve pek ince bir ruhla yaşayacak derecede kesifleştiklerinden ötürü Satürn'ün altında bulunan Mars ile uyuşurlar. Bununla birlikte yaşarlar, nitekim taşlara canlı denmesi boşuna değildir, büyüme ve başkalaşma hariç olmak üzere, akıldan, histen ve nefsin hareketinden mahrum olarak yalnızca yaşama hazzına maliktirler. Zira yaşlanma ve güneşin hararetiyle büyür ve başkalaşırlar. Onlarda ayrıca merkeze yönelme meyli vardır, bu da ya ağırlıklarından ya da kendi tabiatlarındandır.

Aynı şekilde hayırlı mizaçları cihetinden Jüpiter ile, ağırlık, yapışkanlık ve sıkılık bakımından Satürn ile, sertlik bakımından Mars ile, hayat bakımından ise Güneş ile uyuşurlar.

Ve şayet içlerinde bir letâfet varsa Venüs ile, gizli bir kuvvet bakımından Merkür ile, müşterek bir fayda bakımından da Ay ile hemhâldirler.

Madenler de Bilhassa Mars ile Aynı Şeyi Yapar. Bölüm XIX.

Madenler de pek çok çeşittir, bunların başlıca yedi tanesi, gayet iyi bilindiği üzere, yedi gezegen ile eşleştirilir.

Altın Güneş ile ziyadesiyle mukayese edilir, nitekim Hierokles'in dediği gibi, hiçbir karanlığa karışmamıştır, ve kendisine komşu olan gümüş, bakır, kalay ve benzeri her şeyden üstündür. Ve madenler içinde yalnız o pas tutmaz, tıpkı Güneş'in hiçbir karanlığı kabul etmediği gibi. Gümüş ve gümüşî olan her şey, markazit ve benzerleri gibi, Ay'a tabidir, o Güneş'ten ne kadar uzaksa, gümüş de altından o denli uzaktır. Kalay Jüpiter'e aittir, yine de altını, gümüşü ve yaldızlı her şeyi ona atfedenler vardır, başkaları ise ağırlığından ötürü altını Satürn'e, kuvvetinden ötürü Güneş'e bırakırlar, ne var ki kalay bilhassa Jüpiter'e aittir, bakır Venüs'ündür, kızıl bakır ise bazılarının iddia ettiği gibi, kükürtlü olan her şey ve demir Mars ile uyuşur. Kurşun Satürn'e aittir, nitekim ağırlığı ve rengi bunu gösterir, zira kasvetli olan her şey onundur.

Canlı gümüş, yani cıva ise Merkür'e aittir, zira kavuşum yaptığı gezegenin yahut içinde misafir olduğu burcun tabiatına bürünür, tıpkı canlı gümüşün ya tabiatın işlemesiyle ya da sanatın yardımıyla, dedikleri gibi, madene dönüşmesi kabil olduğu gibi. Madenlerin teşekkülünde bütün gökler iştirak etse de, bilhassa bütün gezegenlerin kuvvetini kendinde toplayan Güneş, ışınlarıyla yerkürenin bağrına nüfuz ederek bütün madenleri pişirip yetkinleştirir, yine de her bir cinse kendi gezegeni yardım eder. Bütün madenlerin su tabiatını yansıttığı ve her birinin kendi gezegeninin tabiatına tekabül ettiği kabul edilse bile, yine de Mars'ın hükmü altında oldukları görülür. Nitekim en yüce Arketip'in sırlarından bize öğretildiği üzere, İbranilerce Geburah diye anılan ve Mars'a nezaret eden kuzey cihetine yerleştirilmiştir, ve onu kendi amelinin bir aleti yahut ortağının bir icracısı olarak kabul eder. Bundan ötürü Eyüp'te şöyle denir,

Kuzeyden altın gelir. Onların akli cevheri ise yukarı kâsede Samael'dir, nitekim İbraniler böyle tasdik eder, yahut Orpheus'un dediği gibi Typhon'dur. Aşağı kâsede ise, tahtımı kuzeye kuracağım diyen o kimsedir. Kurtarıcı tarafından bu dünyanın prensi Mamona ve zenginliklerin efendisi diye anılmıştır, nitekim Matta'ya göre olan İncil'de şöyle demiştir, Kendinize haksızlık Mamonası'ndan dostlar edinin. Bunu herkes zenginlikler ve akçe hakkında tefsir eder, ister gümüş, ister altın, isterse bakır olsun. Keza Luka İncili'nde de şöyle der, Hiç kimse iki efendiye birden kulluk edemez. Yeremya'da bu Mamona'ya p3SC, yani

küçük Amon denir, biz bunu İskenderiye'nin kargaşası olarak yorumladık, zira gümüş ve altın bakımından zengin olan Mısırlıların başındaydı, bu sebeple Tanrı Musa vasıtasıyla onun kuvvetini ortadan kaldırırken, İbranilere onların altınlarını, gümüşlerini ve kaplarını almalarını emretmiştir.

Dördüncü Ton

Mısırlıların kendilerinden alınan değerli eşyalar, daha sonra en yüce Hükümdarın kutsal işlerine, O'na yaraşır armağanlar olarak sunuldu. İsrail halkı O'nun emriyle Mammon'u soyup soğana çevirdi ve Musa tarafından gücü kırılan bu varlık, artık kendi Mısırlılarını savunamaz hale geldi. Böylece hâkimiyeti altındakilerin gördüğü lütuf geri alınınca, Mısırlılar ölümcül ve ani bir felaketle helak oldular. Romalılar ise Mammon'un gizemlerini ve ona tâbi kılınmış kudretini fark etmeyerek, altının efendisini kendilerine meylettirmek gayesiyle Aventinus Tepesi'nde Jüpiter Ammon'a, yani kumdan [Latince: arena] yahut bazılarının zannettiği gibi çoban Ammon'dan değil, bizzat Mammon olarak adlandırılan Ammon'dan mülhem Ammon Tanrısına bir tapınak adadılar. Ve bu varlığa, Mars'ın evi yahut onun şiddetli gücünün bir aleti olan Koç suretinde tazimde bulunurlardı. İbranilerin en yetkin âlimleri Koç burcunun Mısır'a tahsis edildiğini kabul eder, gerçi başkaları onu Başak burcuna tâbi kılsa da. İşte bundan ötürü, İbranilerin de rivayet ettiği üzere, atalarının Mısır'dan çıkışı sırasında Mısırlıların ilk doğanları helak edildi; ta ki bu hükümdarın ve göksel burçlar kuşağının ilk doğanının temsil ettiği gücün kırıldığı gösterilsin. Şayet bunu anagojik bir idrakle kavramak istersek, ileride sırası geldiğinde açıklanacak olan çok daha yüce sırlar burada saklıdır.

Nitekim o esaretten kurtarılanların ilk doğanları da bu sebeple kurtarıcı tarafından talep edilmiştir; günah için kurban edilmesini emrettiği Koç ise, Ptolemaios'un Dört Kitap'ının (Tetrabiblos) ilkinde öğrettiği gibi, kuzey üçgeninin başıdır, zira Yeremya'nın da şahitlik ettiği üzere her türlü kötülük o cihetten yayılır. Oradan çekilip kurtarılan İbrani kavmi, yaşayan Tanrı'nın en yüce ibadetine doğru hakiki bir geçiş yaptı. Onlara, diğer kavimler gibi göklerin işaretlerinden artık korkmamaları defalarca emredildi, zira onların hâkimiyetinden çıkarılmış, Tanrı'ya has bir cemaat olarak yalnızca O'na tâbi kılınmışlar ve kurtarıcılarına borçlu oldukları şükranı ödemişlerdi. Musa'nın İsrail halkını o Mısırlı ve kuzeyli zorbaya boyun eğmekten kurtarması gibi, Mesih de insan soyunu kurtardı, ta ki şöyle diyebilsin, "Şimdi bu dünyanın prensi dışarı atılmıştır."

Bu teke tek cenginde Mesih, günaha mahal vermeksizin kazandığı zaferi dile getirerek tekrar buyurmuştur, "Zira bu dünyanın prensi geliyor ve bende hiçbir hakkı yoktur", ne birinci ne de ikinci savaşta. Nitekim ilk savaşı çölde kendi adına yürüttü, ikincisini ise çarmıhta bizim adımıza verdi; orada kuzeyli beylikleri, güçleri ve karanlıkları soyup teşhir etti, bize bu aşağı hazineleri biriktirme kaygısına düşmememiz gerektiğini büyük bir itikatla öğretti. Zira o hazinelerin hükümdarı Mammon'dur, biz ise gökteki hazinelerin peşine düşmeliyiz, o hazinelerin hükümdarı ise, Pavlus'un dediği gibi, içinde bütün hazinelerin gizlendiği zattır. Bizler bu aşağıdaki servetleri işte o yüce hazinelerle takas etmeliyiz. Madenler ve hazineler üzerine bu noktaya dek söz söyledik, ta ki bu hazinelerin tortu ve cürufunu kendimize bir put edinip hükümdarlarıyla birlikte helak olmayalım, aksine kendileriyle en kâmil manada zenginleşebileceğimiz o hakiki hazinelere erişelim.

Bitkilerin göklere, bilhassa Jüpiter'e olan canlı benzerliği ve intibakı.

Yirminci Bölüm

Madenlerde olduğu gibi bitkilerde de derin bir tahkike layık iki husus karşımıza çıkar, bunlardaki gücün kaynağı ve bu gücün onlardan nasıl çekilip alındığı. Bu durum, meşşâîlerin (peripatetikler) yaptığı gibi sıcak, soğuk, nemli ve kurudan kaynaklanmaz, zira onlar etkilerin ve tesirlerin hakiki sebeplerini tayin etmekten acizdirler.

Bizler bu maddelerde üstün gelen her niteliği, faydalı yahut zararlı olsun, tabiattan biliriz. İbranilerin "koah" adını verdikleri o kudretin bu varlıklara ne tür vasıtalarla zerk edildiğini bir nebze izah etmeksizin, bunun Tanrı tarafından fıtratlarına yerleştirildiğini söyleyen teologların görüşüyle de yetinemeyiz, her ne kadar söyledikleri hakikat olsa da. Platoncular, Hermes Trismegistos ile birlikte bunu öğretir, nitekim Philostratos'un aktardığına göre Brahmanların önderi Iarchas da aynı şeyi vazeder. Lakin İbranilerin daha gizli teolojisinde açıkça ikrar edilir ki, Ay feleğinin altında yer alan ve bu oluş ve bozuluş dünyasına tabi olan her şey, göksel âlemde daha seçkin bir surette, zekâlar (intellegentiae) âleminde daha kâmil bir mertebede, Arketipler (Archetypus) katında ise en yetkin haliyle mevcuttur. Ve aynı tertip dairesinde her bir şey, kendi cinsine göre en yüceden başlayarak bir üstündekine tekabül eder ve tesirini ondan devralır. Göklerden beşinci öz (quinta essentia) dedikleri o semavi kudreti alırlar, zekâlardan her türlü niteliksel gücü aşan ruhani ve canlı bir zindelik devşirirler, Arketip'ten ise bu aracılar vasıtasıyla kendi derecelerine göre bütün yetkinliğin menşei olan asli gücü elde ederler. Buradan gezegenlere ve sabit yıldızlara, oradan zekâlara ve nihayetinde Arketip'e her bir varlık nizami bir surette geri bağlanabilir. İşte bütün doğal büyü, gizli ve hakiki felsefe bu silsileden doğar. Bu kesret dünyasındaki eşyanın ahengi ve yazılanın zahiri harfleriyle ifade edilmeyeni şerh etmedeki mistik idrak buradan neşet eder. Bütün bu eserimiz boyunca gayemiz bu sırları açığa çıkarmak olduğundan, şimdi madenler bahsinde temas ettiğimiz gibi, bitkilerin göklerle nasıl uyuştuğunu sadece genel hatlarıyla ele alacağız. Nitekim her bir maden daha evvel zikrettiğimiz üzere kendi gezegenine tâbi kılınsa da, gerek göklerde gerek meleklerde ve gerekse Arketip'te nihayetinde Mars'ın tasarrufu altına girer. Aynı şekilde, bünyelerinde daha latif bir hayat ruhu barındıran bitkiler de genel olarak hava unsuruyla ve havari Jüpiter ile uyuşur, özel olarak ise her biri kendi gezegeni ve sabit yıldızıyla irtibatlıdır. Zira taşlar topraktan, madenler sudan neşet ettiğine göre, mantıki bir silsile izlendiğinde bitkilerin havai tabiattan olduğu doğrulanır. Bunun bariz delili ise şudur, bitkiler açık hava altında filizlenir, serpilip büyürler, havadan mahrum kaldıklarında ise gelişmek şöyle dursun, kuruyup ölürler.

Zira bitkiler açık gök altında, Venüs ve Jüpiter'in bereketiyle yaşar ve boy atarlar, ancak Güneş de onlara tohum saçıcı bir kudret zerk eder.

Nitekim bitkiler canlılık kudretini Güneş'ten, üreme kudretini Venüs'ten, doğal kudretini ise daima yardım ettiği için bu adla anılan Jüpiter'den alırlar. Zira herhangi bir yıldız, hatta hepsi bir arada olsa dahi, içimizdeki tabii kuvvetleri Jüpiter'den daha az besler ve pekiştirir.

Bu sebeple Jüpiter'in tesirini kabul etmek daima uğurludur, Güneş ise kimilerine göre her zaman tekin sayılmaz, zira onun hudutsuz celali, alıcının zayıflığı karşısında kimi zaman tahripkâr olabilir.

Mademki bitkiler bilhassa Venüs ve Jüpiter'in bereketiyle serpilmektedir, bu yüzden onların havai ve Jüpiter tabiatlı olduğunu söyleriz, gerçi her biri kendi yıldızının hükmü altındadır. Bundan dolayı bazıları aşırı tesir alarak zararlı bir zehre meyleder. Yine de cömert Jüpiter, daha doğrusu en yüce Sanatkâr, bunlara karşı panzehirler hazırlamıştır. Bu sebeple bitkiler, ağaçların meyveleri ve onların bakımı insan kullanımına hiçbir zaman yasaklanmamıştır. Nitekim insan, ağaçların meyvelerinden yesin ve onları işlesin diye haz bahçesine yerleştirilmiştir, gerçi İbrani harflerinin zahirinde gizlenen mana bundan çok daha yüce bir hakikate delalet eder.

Bu makamdan düşüşünden sonra, tufandan önce ve tufandan sonra, hem Musa'nın şeriatında hem de İncil ahkâmında köklerinde, gövdelerinde, yapraklarında yahut meyvelerinde aşırı bir fazlalık sebebiyle zehirli ve muzır hale gelenler müstesna, insana daima aynı izin verilmiştir.

Tufandan önce et yemek insan kullanımında değildi, hatta bazılarının iddia ettiği üzere yasaklanmıştı.

Bu fani yolculukta madenler ve hazineler ise İncil'de menedilmiştir, zira söylediğimiz üzere bunlar Mars'ın hâkimiyetindedir. Aynı şekilde hayvanların kanı, kendiliğinden ölen leşler, gagalarla yahut pençelerle, dişlerle parçalanmış avlar ve Mars'a ait olup kısmen ölümü çağrıştıran benzeri şeyler, sağ tarafa yerleştirilecek olanlara yasada haram kılınmıştır. Meşru olan sınırın ötesine geçmemek adına, bunlardan imtina etmeyi uygun gördük.

Bitki-hayvanların (zoofitler) Satürn ile intibakı.

Yirmi Birinci Bölüm

Tabiatın gizli menşelerini araştıranlar, sularda, toprakta ve bina harabelerinde çürüme (putrefactio) yoluyla türeyen canlıların Satürn'ün neminden meydana geldiğini ve Satürn tabiatlı olduğunu ileri sürerler.

Her ne kadar bu durum bazılarınca, faydalı ısısıyla yıldızlar arasında her şeyin müşterek atası sayılan Güneş'e atfedilse de, daha derinlikli ve titiz bir tahkikle bunun Satürn'den neşet ettiği tespit ve ikrar edilmiştir.

Zira Satürn, üstündeki ve kendisine bitişik olan göğün kuvvetini alarak, şayet mükemmel hayvanları teşekkül ettirip biçimlendiremiyorsa, yıldızın tabiatı ne kadarına elveriyorsa en azından hayvanların tortularını ve noksan varlıkları kendi kudretiyle meydana getirir; lakin bu kudret daha yukarıdaki, hatta cihanüstü gökten ve oraya riyaset eden zekâdan tedarik edilir. Zira her gezegenin bir zekâsı ve ilahi düzende şaşmaz bir ölçüsü vardır, her şey bu ölçüye göre nizam bulur, bunlara mimari ölçüler denir. İbrani teolojisinde öğretildiği üzere Satürn işte bu ölçüyle sevk ve idare edilir, nitekim onlar Elohim'in orada ikamet ettiğini söylerler; Elohim ki altı günün bütün amellerinde Sanatkâr ve Buyurucu olarak vasıflandırılır. Fakat bu tesir, fail Sanatkâr'dan ve yıldızlı göğün her türlü vasıtasından uzaklaştıkça, kendi kudreti nispetinde noksan canlılara kadar uzanır. Bu sebeple kınkanatlılar, kurtlar, akrepler ve çürümeden doğan benzeri canlılar Satürn'e izafe edilir; tıpkı istiridyeler, deniz süngerleri, kabuklular ve Platoncuların zoofit (zoophyta) tesmiye ettiği bu nevi mahlûkat gibi.

Belki de bu sebepten ötürü kadim anlatı, o ilk Orpheus felsefesinin kokusunu yayarak Satürn'ün gökten doğduğunu ve bir baba gibi döllemediğini, bilakis uzuvları kesilip denize atıldığında oradan Venüs'ün doğduğunu hayal etmiştir, yani ısınmış nemden neşet eden doğurganlık kudretini.

Hayvanların yıldızlı gökle ve ilk hareket ettiriciyle (primum mobile) intibakı.

Bölüm XXIII

Hayvanların, suretlerinin nakşedildiği yıldızlı göğe tekabül ettiğinden şüphe duyan hiç kimse yoktur, zira göksel dairenin burçları hayvan suretlerinden bölünür ve adlandırılır, bu daireye Yunanca hayvanlar anlamına gelen zodia sözcüğünden ötürü Zodyak (zodiacus) denir, Latincede ise sanki hayvanların alametlerini ve suretlerini taşırmışçasına burçlar kuşağı (signifer) tesmiye olunur. Bu burçlar kuşağı her ne kadar bütün göğü on iki parçaya bölse de, ona Yengeç dönencesinden Oğlak dönencesine değin sınırlar tayin edilmiştir, bu sınırların ötesinde astronomlar tarafından hayvanlara ait pek çok suret gözlemlenmiştir. İlkin, her iki kutup ayısı arasında bükümlü gövdesiyle uzanan devasa Ejderha gelir. Akrep'in üzerinde, Yılancı da denilen Ophiuchus yer alır. Arabanın bekçisi olarak tasvir edilen, ayı muhafızı da denen Çoban burcu bulunur. Dizleri İkizler'e, ayakları ise Boğa'nın boynuzlarına dayanan keçisiyle birlikte Erikhthonios gelir.

Kuzey dairesini kaplayan Kefeus, kıvrımlı Yılan'ın yanındaki Kassiopeia, pek uzakta olmayan Andromeda, hemen altında yarım at ve Kassiopeia'nın yakınındaki Perseus gelir. Neredeyse herkesçe bilinen Ülker (Pleiades) ve Kefeus'un yanındaki Kuğu da oradadır. Daima doğuya bakan Kartal da mevcuttur,

dokuz ilham perisinin sayısıyla neşelenen dokuz yıldızlı Yunus da oradadır, bu yüzden ona musiki burcu denir. Ayrıca Avcı, Boğa'nın ayak izleri önünde parıldar. Göğün ortasındaki Büyük Köpek, kuyruğunun ardındaki Gemi, Avcı'nın ayakları altındaki Tavşan, onun sol ayağındaki Eridanus, Koç ve Balık'ın altındaki Balina bulunur. Kova'nın yakınında büyük balık, Akrep'in kuyruğunun ardında kurban sunağı ve onun önünde Kentavr yer alır.

Güney tarafında, Yengeç'e doğru, kuyruğunda kargasıyla Su Yılanı bulunur, kadimler boş yere bu türden pek çok tasvir uydurmamışlardır. Bu hayvanlar, çok sayıda ve tabiatları muhtelif olduğundan, haklı olarak sekizinci küreye yerleştirilmiştir, gerçek hayvanlar ise üçlü hareketiyle gezinen ve yıldız biçimleriyle son derece çeşitli olan bu feleğe tabidir,

bunların sayısı yalnızca Tanrı tarafından bilindiği gibi, kuşlar, hayvanlar, sürüngenler, balıklar ve otlar üzerindeki tesirleri de öyledir,

bunları Jüpiter ile uyuşur kılsak dahi, yıldızlı göğün inayetinden mahrum kalmazlar.

Zira gezegenler, yukarıdaki yıldızların akıttığı tesirleri icra ederler. Buradan, her birinin kendi burcu, evi (domus) yahut üçlü yöneticiliği ve tekil yıldızlarıyla olan büyük ahengi doğar, zira tesirler, daha yakın, daha belirgin ve fanilere daha aşikâr oldukları için gezegenlere atfedilse de, gezegenlerden olduğu kadar bu yıldızlardan da neşet eder. Şayet daha da yukarı çıkmak, hayvanların sebeplerini, kökenlerini ve suretlerini daha derinden araştırmak isteseydik, doğa felsefecilerinin düşlediği gibi bunların maddenin bağrından değil, başka bir menşeden geldiğini belki de kanıtlardık, nitekim Musa tarafından hayvanların yaratılışının sebepsiz yere üç kez tekrarlanmadığı görülür, zira ilkin sular, ardından Musa'nın aktarımıyla Elohim, üçüncü olarak da toprak fail olarak gösterilir. Tekrar başa dönüldüğünde ise en sonunda bütün bunları Elohim'in yarattığı sonucuna varılır. Ayrıca bizim tercümemizin iddia ettiği gibi göğün altında değil, göklerin kubbesinin üzerinde kuşun sulardan meydana getirildiğinin zikredilmesi de göz ardı edilmemelidir, bu durum, kuşların ve hayvanların suretlerinin yeryüzünde filizlenmeden evvel göklerin fevkinde hasıl olduğunu, menşelerinin topraktan değil gökten ve dünya üstü kaynaklardan geldiğini kavramamız için böyledir. Dolayısıyla, her ne kadar bütün diğer şeylerle birlikte her şeyin Müellifinden neşet etseler de, esas alet olan yıldızlı gök vasıtasıyla inşa edildiklerinden, hayvanların yüce gök ile bihakkın örtüştüğünü tespit ederiz. Riyaziyeciler dahi, doğum haritalarında (genitura) kendilerine dayanarak kehanette bulundukları daha üstün kuvvete sahip nesnelerin burçlarının suretlerinin ilk hareket ettiricide (primum mobile) bulunduğunu eklerler. Aynı suretler en çok semavi âlem ile ahenk içindedir.

Bölüm XXIIII

Mademki her şey tek bir ilkeden neşet etmiştir ve aynı ilkeye tabidir, bunların birbirine tekabül etmesi zaruridir. Zira Sanatkâr hakkında, onun her şeyi kavrayan ruhunun semavi feleklerin bütün kuvvetlerine haiz olduğu, her şeyi gördüğü ve bütün akledilir şeyleri içinde barındırdığı bilgelikle yazılmıştır,

kendi içinde kalarak tek bir kudretle her şeyi yeniler. Bu ruh bütün yeryüzünü doldurur, hayat verir, canlandırır ve kuşatır, bir uçtan diğer uca her şeye nüfuz eder ve her şeyi tatlılıkla nizam eder. Bunları kendi bahsinde daha etraflıca anlatacağız.

Hangi Hususların Tikel Olarak Satürn İle Uyuştuğuna Dair. Bölüm XXIIII

Genel itibarıyla mutlak uyuşmayı ele aldığımıza göre, türlerin de üst feleklerle nasıl uyuştuğunu gözden geçirelim, ta ki her cihetten Sanatkâr'ı övebileceğimiz vesileleri idrak edebilelim. Aşağıdaki bileşiklerden başlayacak olursak, unsurlardan Satürn'e toprak tekabül eder, taşlardan ise renginin ve taşıyana verdiği karıncalanma hissi tesirinin gösterdiği üzere, bilhassa uykuda hayırlı ruhları dindirdiğinde siyah olanlar, oniks ve ziazaza ona uyar. Koyu mavi, mat ve solgun rengiyle kalsedon, Jüpiter ile olduğu gibi Satürn ile, Merkür ve Akrep'in kuyruğu ile uyuşur, vehme dayalı yanılsamaları defetmeyi, bedenin kuvvetlerini bir arada tutmayı ve muhafaza etmeyi iyi niyetli Satürn'den, lakin kısıklığı önlemeyi ve sesi berraklaştırmayı, bilhassa daha asil olanını, Merkür'den alır. Madenlerden kurşun ona tabidir. Ayrıca yeşim, mıknatıs ve kamoninus taşlarını da kendine bağlar.

Otlar arasında, yılana tesir ettiği için yılanotu ona tabi kılınmıştır. Ayrıca sedefotuna, kimyona, çöplemeye, Yunanların silphion [Yunanca] dediği esedotu zamkına, afyona, adamotuna ve uyuşturan nebatlara hükmeder. Hayvanlardan deveye, kurda, maymuna, ayıya, bilhassa kara kediye, katıra ve yaban eşeğine maliktir. Kuşlardan ise uzun boyunlu ve kaba sesli olanlara, turnalara, devekuşlarına, tavus kuşlarına ve benzerlerine hükmeder, nitekim Şair, tavus kuşuna dönüştürülen Argos hakkında şöyle terennüm eder,

Satürn kızı alır bu gözleri ve kanatlarına dizer. Bunlara ilaveten yılanlara, akreplere, karada, suda, duvar yahut çatı yıkıntılarında sürünen canlılara, farelere, karıncalara ve türlü kurtçuklara hükmeder. Hıltlardan, yanmış olanı müstesna, hem fıtri hem arızi olan nemlendirici kara safrayı idare eder. Siyah, kurşuni ve morumsu renkler onu takip eder. Ekşi, keskin ve ağır tatlar onun ağır tabiatını taklit eder. Benzer şekilde ağır kokan şeyler de öyledir.

Mevsimlerden güze, kış ortasına, zehirli, vebalı ve ağır rüzgârlara hükmeder. Benzer şekilde renklerinin tanıklık ettiği üzere Hintlilere ve Etiyopyalılara maliktir. Keza karanlık, yer altı ve ıssız mekânlara, ayrıca balık havuzlarına, durgun sulara, bataklıklara ve korkunç yerlere, gizli definelere, uzun yolculuklarla ve meşakkatle elde edilen şeylere hükmeder.

İnsanda nelere malik olduğunu ise büyük âlem ile küçük âlem arasındaki ahenge saklayacağız.

Jüpiter İle Uyumlu Olanlara Dair. Bölüm XXV

Belirttiğimiz üzere unsurlardan hava ve havanın hükmettiği her şey Jüpiter'e tekabül eder, madenlerde kalay, sıcak ve nemli olan nebatlar, hayati beslenmeye ve büyümeye yarayanlar, bilhassa havai tabiatta olanlar ona aittir. Canlılarda tatlı ve hoş bulunan her şey, bütün hayvanlarda kan ve bu minvalde değişebilen hava, canlıların fıtri ve aynı şekilde nebatî hararetini muhafaza eden rüzgârlar ona bağlıdır, bunlar bazılarının benimsediği üzere bilhassa poyraz yahut kuzey rüzgârlarıdır, zira yakmaksızın hayat veren ve güçlendiren ateş ve o yüce kudret orada ikamet eder. Lakin benim kanaatime göre kıble rüzgârları ve dünya üstü güney rüzgârı Jüpiter'e daha uygundur, Neşideler Neşidesi'nde onlar hakkında şöyle denilmiştir, "Uyan ey kuzey rüzgârı ve gel ey güney rüzgârı, bahçeme es, kokuları saçılsın."

Dolayısıyla Jüpiter, kuvvetlendirici gücünü kuzeyden, hayırlı itidalini ve bütün iyiliklerin bolluğunu ise güneyden çeker. Parlak, neşeli ve canlandıran renkler de ona tahsis edilmiştir, bundan ötürü taşlar arasında yeşil zümrüt, her ne kadar başka cihetlerden Merkür ve Venüs'e de tekabül etse, ona ayrılmıştır.

Bütün yeşil taşlar, değerli nesneler ve billur gibi bazı beyazlar ona hasredilmiştir. Safir ise Jüpiter ve Satürn ile uyuşur, ancak sevimli kılmayı, hasede ve hileye karşı durmayı, insanı halim selim ve barışsever eylemeyi Jüpiter'den, harareti soğutmayı, gizli ilimleri ve büyüyü anlamayı beslemeyi ise Satürn'den alır. Lakin yukarıdaki feleklerde Mars ile uyuşur, zira ışıklara sunduğu lütuftan ötürü ışık saçanlara uygun görünse de, bazıları yakutun ona ithaf edildiğini ileri sürer. Ağaçlardan, evvelemirde şairlerin sıklıkla terennüm ettiği üzere meşe ona tahsis edilmiştir.

Zeytin ve zeytinyağı, buğday, arpa, kuru üzüm, yumurta sarısı, beyaz sedefotu, meyan kökü, sülün, keklik ve tabiatı son derece mutedil benzeri şeyler onun tarafından idare edilir, tatlılığı aşikâr ve latif olan, lezzetinde hafif bir koku ve keskinlik barındıran ceviz, badem, çam fıstığı, fındık, fıstık, hünnap, sığırdili, fesleğen, beyaz ve kırmızı kestere kökleri gibi her şey ona bağlıdır,

ayrıca andızotu, sümbül, mahlep ve tamamıyla Jüpiter'e ait olan mirabolan kuvvetiyle uyutulmadığı takdirde muskat da ona aittir. Güneş ile mercanköşkü ve naneyi paylaşır, ancak safraya galip gelen ve tıpkı Jüpiter ile Venüs'ün Mars'ın hiddetini defettiği gibi onu kovan raventte Venüs ile ortaktır. Orpheus ona günnüğü atfeder.

Çiçeklerden zambak ve menekşe ona aittir, kuşlardan ise en başta, tebaalarına hakiki Jüpiter'in adaletini merhametle icra etmesi gereken hükümdarların timsali olan kartal gelir. Tavuklar, bıldırcınlar ve mizacı mutedil kuşlar da öyledir. Dört ayaklılardan filler, koyunlar, kuzular ve her türlü uysal hayvan ona tabidir. Balık burcuyla birlikte ikinci iklim kuşağı ve onun dahilindeki bölgeler, yani Lidya, Pamfilya, Fizan, Garamantika, Nasamonitis ve benzerleri ona bağlanır. Şayet insanların meşgalelerine inmek istersek, dine, din adamlarına, krallara ve hakkaniyetle hükmeden kadılara arka çıkar,

bu yüzden İbraniler tarafından Jüpiter, bizde adil anlamına gelen Tsadik adıyla anılır, bu sebepten ötürü oradan neşet eden ve helal yoldan kazanılan kazançlara da o hükmeder.

Kimi yazarlar Arapları Jüpiter’e bağlar, zira onlar yumuşak huylu, sadık, bozulmaz bir inanca sahip, temiz, süse düşkündür ve memleketleri olan Kutlu Arabistan (Arabia felix) türlü kokularla bezenmiştir.

Başkaları ise, Ptolemaios’un peşinden giderek onları Mars’a bağlar, zira yağma ve çapul ile yaşamaktan haz alırlar. Fakat gerek bu kimseler gerekse Ptolemaios dilediklerini düşünsün, Hacerîlerin (Agareni) soyundan gelen bütün Araplarda, Tanrı’nın Hacer’e bildirdiği şu kehanet sözü yankılanır, onun doğurduğu oğul ve bütün soyu, kardeşlerinin yanı başında çadırlarını kuracak, eli herkese karşı, herkesin eli de ona karşı olacaktır. Bu söz, bugüne değin eksiksizce yerine gelmiştir. Fakat Jüpiter’e dönecek olursak, yaşam ruhunun (spiritus vitae) vericisi odur, bu ruh hem bütün canlılarda hem de şayet evrene bir canlı demek caizse bu koca âlem hayvanında mevcuttur.

Bu ruhu iletmek üzere Güneş ve Venüs de araya girer. Nitekim o ruh Güneş’ten ve canlıda Güneş’e ait olan yürekten doğar. Jüpiter ise içine aldığı Güneş’in gücünü kendi bünyesinde mutedil kılar. Venüs’ün de yardımıyla taşar, akar, aktarılır, soyu çoğaltır ve her bir hissin hazzına doğru yayılır.

Mars’tan Pay Alan Şeyler Üzerine

Bölüm XXVI

Yukarıda ateşin Mars’a adandığını belirtmiştik, aynı şekilde yanmış ve keskin olan her şey, dilde yanma hissi bırakan acı ve kekre tatlar, örneğin kaspia, sütleğen, yaban turpu ve benzerleri onunla uyumludur.

Renklerden ise alev rengi, menekşe rengi ve erguvanî ona aittir. Taşlardan ametist, Hermes’in bildirdiğine göre Mars ile Jüpiter’e müştereken adanmıştır. Mars’tan yaban hayvanlarının avlanmasına yardım etme, onlarla savaşta muzaffer kılma, uyanık ve tecrübeli yapma vasfını alır, Jüpiter’den ise iyi bir mizacı artırma ve pak bir zihin verme vasfını alır, nitekim bunu Aaron ve Artephius’tan öğrenebilmekteyiz. Çeşitli türleri olan yeşim taşı da aynı şekilde bunlara bağlanır, bu taş Mars’tan kuvvet verme vasfını alırken, Jüpiter’den sıtmayı ve mizaç bozukluklarını defetme ve suyu dengeye ulaştırma vasfını alır, tortularda ise Alramic ile uyuşur. Öte yandan Mars’a Algol Başı (Caput Algol) ve Hermes’in öğrettiği üzere her ikisine denk tutulan çöpleme de aittir.

Yine Mars’a sütleğen, amonyak sakızı, defneotu, kurtboğan, mahmude ve sıcaklığın aşırılığından ileri gelen bütün sıcak zehirler aittir. Keza ister ekilen ister yabanî olsun, Dioskorides’in ophioscorodon [Yunanca] yahut elaphoscorodon [Yunanca] dediği sarımsak, arpacık soğanı ve tadı göz yaşartan bu kabil her şey ona bağlıdır. Hayvanlardan ise şunlar gelir,

Başta savaşa en elverişli atlar, katırlar, tekeler, oğlaklar, kurtlar, nitekim Augustinus da buna şahadet eder, pars, yaban eşeği ve umumiyetle yırtıcı hayvanlar, keza sinek, pire ve benzeri insana eziyet veren haşerat, zehir saçan yılanlar ve ejderhalar. Madenlerden ise cam, sarı pirinç ve demir gelir, ocaklar, fırınlar, değirmenciler, fırıncılar, cerrahlar, cellatlar, kasaplar, askerler ve umumen Mars’ın adıyla anılan savaşçılar da ona aittir. Ptolemaios, Akrep burcu ile birlikte Suriye, Kapadokya, Metagonitis, Kommagene, Moritanya ve Getulya’yı Mars’a bağlar, Koç burcu ile birlikte ise Britanya, Galya, Almanya, Bastarnya, çukur Sirte, İdumea ve Yahudiye’yi bağlar, hususi olarak da silah taşıyan kavimleri ve diyarları ona bağlar, şiddetli rüzgârları, bilhassa kuzey yönünden batıya doğru esenleri ve bütün şiddetli, yıkıcı şeyleri de ona atfeder. Kuşkusuz bunlar yıldızın zatındaki bir kötülükten ötürü değil, kötü dizginlenmiş bir taşkınlıktan ötürü böyle kabul edilir, zira menşe göksel Mars’tan,

hatta felekler ötesinden gelir, lakin bunu kötü yöneten bizlerin sebep olduğu uyumsuzluk yüzünden yağmalar, çapullar, yıkımlar, kırımlar, hileler ve zorbalık ile şiddet yoluyla işlenen bütün o menfur fiiller ona isnat edilir.

Fakat şayet bu kuvvet ve itki aklın ve yasaların dizginiyle mutedil kılınsaydı, bütün bunlar adaletle idare edilirdi.

Güneş Yahut Phoebus ile Ahenk İçinde Olan Şeyler Üzerine

Bölüm XXVII

Gezegenler arasında orta mekânı tutan Güneş, hepsinin kralı sıfatıyla ışığı, büyüklüğü, erdemi ve güzelliğiyle hepsini geride bırakıp tamamını aydınlatır, dolayısıyla aşağıdaki bütün şeylerin nizama sokulmasına müdahil olur. Ancak bilhassa onun hareketine uyanlar şunlardır, elementler arasında ateş, metaller arasında altın ve yaldızlı olan her şey, netice itibarıyla gerek çiçeklerde gerekse taşlarda aynı renkle parıldayanlar, örneğin parıldayan yakut, Güneş’in gözü denilen ve içinden ışık fışkıran bir gözbebeği şekline sahip olan taş, krizolit, rengi onun altın sarısına çalan topaz, lâl, kırmızı yakut, balas yakutu ve altın yahut kırmızı rengi taşıyan bu kabil şeyler.

Benekli bir hayvan olan pantere benzediği için panthayra yahut pantheus adı verilen taş, nitekim siyah, kırmızı, soluk, yeşil, pembe, erguvanî ve türlü benekleri haizdir, Albertus’un dediğine göre renkleri kadar çok meziyeti bünyesinde toplar ve bilhassa taşıyan kimseye öyle bir sevinç verir ki ona bakan kimse, dendiği üzere, Güneş’i görür. Aaron bu taşa evanthum adını verir, başkaları ise bütün renkleri içinde barındırdığı için panthoaeos der. Bitkilerden birçoğu Güneş’e ve onun vasıtasıyla Latinlerin Canicularis adını verdiği yıldıza bağlanır, nitekim bu yıldızın Güneş ile kavuşumu sebebiyle o günlere dies caniculares denir ve sıcaklar bastırır, Grekler ise ona aporia [Yunanca] yani kuraklık anlamına gelen Seirios [Yunanca] demişlerdir, zira o vakit azami kuraklık hüküm sürer, yahut esnemek ve nefes nefese kalmak manasına gelen apo tou azein [Yunanca] kökünden gelir, çünkü o vakit insanlar sıcaktan solurlar.

Aratus, Hyginus ve diğer gök bilimcilerin yazdığına göre, gökköpek bilhassa gökyüzünün ortasında (MC) yer almaktadır. Bilgeler Güneş’e ait bitkiler arasında pelesenk ağacını, hurmayı, sediri, zehri ve şimşeği defeden defneyi sayarlar,

ki defne kendi güneşsel sıcaklığı sayesinde kışın ayazından korkmaz, nitekim Phoebus’un kâhinleri de onunla taçlandırılır.

Bu yüzden bütün şairler onun yalnızca Güneş’e adandığını ilan ederler. Yine aynı Phoebus gücüyle zehirli mahlukları uzakta tutan dişbudak ağacı da böyledir. Keza sadece meziyetiyle değil ismiyle de kendini belli eden şakayık (peonia) da öyledir, Dioskorides’in Chelidonia yahut Cratea dediği, Romalıların Fabius, Galyalıların Tona, Mısırlıların Mothon tesmiye ettiği bitki değil, Greklerin Glycyside, bizim Theodorus’un Dulcisida ve eskilerin Ephialtion dediği bitkidir, zira kâbusların ve orman cinlerinin gece baskınlarına karşı fevkalade tesirlidir. Yaprakları ve meyveleri yuvarlak olan Mısır lotusu da Güneş’e aittir,

nitekim Theophrastos’un şahadetiyle bu bitkinin çiçek, meyve ve gövdesiyle ayrılan pek çok cinsi vardır, lakin biz Cratinus’un Stephane dediği cinsten bahsediyoruz, onun gövdeleri Güneş batarken kapanır, doğarken açılır.

Mısırlı çobanlar onun tohumundan su veya sütle yoğurarak ekmek yaparlar, bu besinden daha şifalı bir şey olmadığını söylerler, bu yüzden onlara Lotophagoi denmiştir. Yine heliotropion adı verilen bütün otlar ve çiçekler de buna dâhildir, bunlar Güneş uzaklaşınca kapanır, geri döndüğünde ise yeniden açılırlar ve durmaksızın onu takip ederler. Sarmaşık da Güneş’in hareketine uyar, safran her bakımdan Güneş’e aittir, gerçi kokusu astrologlar tarafından zarafet tanrıçalarına adanmıştır. Keza misk, amber, sarı bal, tatlı kamış, öd ağacı, tarçın, karabiber, karanfil, zencefil ve diğer ıtırlat, sığla sakızı, sakız ve keskin bir tadın tatlılıkla karıştığı şeyler de ona aittir. Orpheus’un bildirdiğine göre sığla kokusu da böyledir, o kendi büyüsünü anlatırken buna Güneş’in Thymiama’sı der.

Phoebus’a ait hayvanlar arasında ilk sırada yırtıcıların kralı olan aslan gelir, nitekim Güneş’in Aslan burcundaki gücünü artırması sebepsiz değildir. Kuşlar arasında ise aslanın kendisinden ürktüğü horoz gelir, zira o Phoebus mertebesinde daha üstündür. Bu sebeple, der Proclus, bazen bir aslan suretinde görünen en güçlü demon dahi önüne bir horoz çıkarıldığında derhal kaçar. Kuğu, atmaca ve kuzgun da bazılarının görüşüne göre Güneş’e aittir. Porphyrios, Mısırlıların ve Greklerin mistik teolojisi üzerine yazdığı eserinde atmacanın Güneş’e ait olduğunu söyler, zira o ışığın ve ruhun simgesidir, uçarken daima yukarılara ve daha aydınlık yerlere yönelir. Fakat hayvanlar arasında aslandan sonra, Güneş’in yüceldiği Koç gelir, keza timsah ve denizbuzağı da öyledir, nitekim bu ikisi Aslan’ın kalbine bağlıdır, derisinden yapılan kuşak böbrek ağrısını dindirir ve kısıklığı gidererek boğaza Phoebus’a has bir ahenk bahşeder, bu durum defalarca tecrübe edilmiştir. Hatta şimşeğin şiddetini de yatıştırır,

bütün bunlar güneşsel tesirlerin kokusunu taşır. Mısırlılar Güneş’e ait hayvanlar arasına bokböceğini, diğer adıyla scarabaeus’u saymaktan çekinmemişlerdir. Daima tek bir cinsiyetle yetinen bu hayvan, toprağı kazarak açtığı çukurda bir küre oluşturur, ayaklarıyla yuvarlar ve dölünü üretmek için gökyüzünü, Ay ayını yahut Güneş ile kavuşumu bekler. Memleketlerden Ptolemaios, Aslan burcu ile birlikte İtalya’yı, bilhassa Roma’yı,

keza Puglia’yı, Sicilya’yı, Fenike’yi, Kildanileri ve Orşenlileri ona bağlar. Meskenlerden ise görkemli binaları, krallık tahtlarını, sarayları, yüksek makamları, tiyatroları ve bütün hükümdarlık yapılarını ona verir. Tıpkı diğer gezegenler gibi onun da kendi günü ve saati vardır, fakat Güneş başkadır, nitekim insan uzuvları arasında da en baştaki uzuv olan kalbi yönetir. Ancak bunlar kendi yerinde daha etraflıca anlatılacaktır.

Venüs İle Uyuşan Şeyler Üzerine

Bölüm XXVIII

Halkın tanrıçası Venüs, iyi tertip edilmiş bütün şeylerle, keza tadı tatlı ve yağlı, kokusu hoş, rengi beyaza meyleden şeylerle uyuşur. Nemli şeylerden haz duyar, kuvvetleri artırır ve başka hiçbir elemente değil, bilhassa sulara hükmeder. Metallerden sarı ve kırmızı pirinç ona aittir. Taşlardan ise en çok beril ona adanmıştır, Aaron’un dediğine göre bu taş onu taşıyanı neşeli, yaşamı yüce kılar, birliğe ve evlilik sevgisine fevkalade zemin hazırlar, zayıf düşmüş gebe kadınları teselli eder ve doğuma yardımcı olur. İçine konduğu su ise iç çekmeleri giderir ve karaciğerin bütün rahatsızlıklarını iyileştirir.

Gümüşe karıştırıldığında cüzzamı ve Mars’a has bulaşmayı defeder. Bu taşın zikredilen tesirlerle ne derece uyuştuğunu görmek ve onun tabiatını teşhis edip hükme varmak pek kolaydır. Krizolit ise hikmetin dostu ve dendiği gibi ahmaklığın hasmı olarak Venüs ile Merkür’e adanmıştır. Plotinos ve diğer Platoncuların kabul ettiği üzere, zekâyı ve şeyleri kavramadaki kavrayışı artırır,

şeylerin türlerini taçlandıran hakikatleri anlamaya istekli kılar, bunda bilhassa maddî ve kaba tortulardan arındıran Phoebus kuvveti aracı olur.

Zümrüt de yine ona ve daha önce belirttiğimiz üzere Jüpiter'e tekabül eder, bu sebeple Harun'un göğüslüğü gibi [okunamadı] belagat bahşeder ve lütuf kazandırır, gözler için de son derece hoştur, üst feleklerin yıldızlarıyla da uyum içindedir. Safir, akik, laciverttaşı (lapis lazuli), mercan ve güzel, hoş renkli her şey de böyledir. Venüs'e, yani sabah yıldızına (lucifer) ait otlardan gül verilir, akşam yıldızına (hesperus) ise mersin ağacı verilir, Aynı şekilde güzel kokulu ve tatlı rayihalı kekik, laden, amber ve buhurlar da ona aittir. Güneş ile birlikte misk ve sandal ağacı, Satürn ile birlikte ise kişniş verilir. Tatlı ve lezzetli meyveler, incir, bazılarının asma türü olduğunu iddia ettiği frenk üzümü, tatlı armut ve adını en çok övüldüğü Kartaca'dan alan nar da ona aittir, bundan dolayı şairler narın Kıbrıs'ta Venüs tarafından dikildiğini hayal etmişlerdir.

Kuşlardan güvercin ortak bir kabulle ona adanmıştır. Keza kumru da güvercinle öyle bir simgesel bağ taşır ki, lohusalık arınmasında hiçbir ayrım gözetilmeksizin bu ikisinden birinin kurban edilmesi buyrulmuştur. Yine Tevrat'ın cüzzamın arınmasında sunulmasını buyurduğu serçe de ona aittir, zira bu hastalık Mars'a aittir ve buna karşı Venüs'ten daha şifalı bir şey yoktur. Keza halk arasında kuyruksallayan denen kuş da böyledir. Coğrafi bölgelerden ise Batlamyus Terazi burcuyla birlikte ona Baktriya, Hazar, Suriye, Thebai, Vaha (Oasis) ve Trogloditika bölgesini bağlar, Boğa burcuyla birlikte ise Kiklad Adaları'nı, Küçük Asya'nın kıyı bölgelerini, özellikle Kıbrıs'ı, Partia'yı, Persis'i ve Medya'yı bağlar. Keza Orfeus'un kabul ettiği üzere masmavi sahiller, hamamlar, danslar ve kadınlara özgü, yumuşak, kolayca karışabilen her şey ona aittir.

Bu sebeple deniz köpüğünden doğduğu için Grekler tarafından Aphrodite diye adlandırılmıştır, ayrıca evlilik tanrısı olan Hymen'in ve cinsel birleşmenin anasıdır, bu yüzden evliliklerden ve kadınların sevgisinden doğan sevinçler ondan gelir. Hafif müziği o yönetir, nitekim Merkür orta dereceli müziği, Jüpiter ve Güneş ise daha ağırbaşlı müziği yönetir. Keza Satürn merkeze doğru büzülen hazları, Jüpiter ve Güneş her ikisinin karışımından doğan hazları yönetirken, o çevreye doğru çözülen ve genişleyen tüm hazları idare eder. Merkür ile bağlantılı olan hususlar.

Bölüm XXIX

Merkür unsurları farksız biçimde harekete geçirir, tek başına hiçbirini yönetmez, ancak karıştığı şeyin yardımcısıdır, bu sebeple bir başkasıyla birleşip ona destek vermedikçe hiçbir mizacı tek başına düzenlemez.

Aynı şekilde hiçbir tat ve renk de ona ait değildir, ancak gökkuşağında ve tavus kuşu kuyruğunda olduğu gibi karmaşık tatlar ve renkler ya da birleştiği yıldızın yönettiği haller ona aittir. Keza kendi başına hiçbir cinsiyet iddia etmez, erdişi (hermafrodit) veya androjen gibi karma bir tabiat sergiler. Yaş dönemlerinden de hiçbirini yönetmez, yalnızca başkasına dönüşmeye elverişli olan çağları idare eder.

İklim kuşaklarından bazıları ona beşinciyi atfeder, fakat Batlamyus Başak burcuyla birlikte ona Grek diyarını, Ahaya'yı, Girit'i, Babil'i, Mezopotamya'yı ve Asur'u tayin eder, İkizler burcuyla birlikte ise Hirkaniya, Ermenistan, Mantiana, Sirenayka, Marmarika ve Aşağı Mısır bölgesini verir. Madenlerden cıva ve gümüş markaziti ona aittir. Taşlardan ise tabiat tarafından adeta boyanmış gibi görünen, türlü renklere ve çeşitli şekillere sahip olanlar ona aittir, akik, porfir ve benzeri pek çok taş bu türdendir. [okunamadı]

Keza cam, kehribar, Venüs ve Jüpiter ile birlikte zümrüt ona aittir, fakat Güneş ile birleştiğinde zümrüdün, Apollon'un gücü sayesinde taşıyan kimselere hükümdarlar nezdinde lütuf sağladığı, Merkür'ün gücüyle ise delilikleri iyileştirdiği, denizin kaynayan dalgalarını ılıttığı söylenir, üst âlemde ise bu durum Spica yıldızı ile uyuşur.

Onun tarafından yönetilen hayvanlar kurnaz ve zekidir, tilki ve maymun gibi, gerçi bu hayvanlar başka bir açıdan Satürn'e de bağlanır. Keza hızlı koşan dağ keçileri, yaban keçileri, yavrularıyla geyikler ve her iki cinsiyetin zevkini taşıyarak kendi Merkür'lerini taklit eden tavşanlar da böyledir. Dahası insanlarla kolayca alışkanlık kuran hayvanlar, özellikle daha evcil olan köpekler de ona aittir, gerçi bazı köpek türleri başkadır. Kuşlardan doğası gereği değişken olanlar, sakaca kuşu, incirkuşu ve yedikleri tohumlardan ötürü adlandırılan darıkuşları gibi kuşlar ona bağlıdır,

Keza karatavuk, ardıç kuşu, tarla kuşu, çit kuşu ve benzerleri böyledir. Dahası papağan, saksağan, sazhorozu ve benzeri zeki kuşlar da ona aittir, nitekim zeki, keskin akıllı ve çevik insanlara da Merkür tabiatlı denir. Toprakta yetişenlerden ise daha kısa boylu, daha küçük yapraklı, karma tabiatlı ve alacalı renkle bezenmiş bitkiler onu takip eder, bunlar arasında şahtere, pimpinella, maydanoz, mercanköşk ve benzerleri sayılır. Uğraşlarda ise daha ziyade ince zeka gerektiren işlere yöneltir,

Nitekim felsefeye, yazıların incelenmesine, muammaların araştırılmasına, vezinli şiire, geometriye, aritmetik tartışmalara, safsataya, resme, heykele ve biçimlerin ile nadir tasvir sanatlarının yer aldığı tüm sahalara destek verir.

Dahası hesaplamalardan, sayımlardan, oymacılıktan, yazıdan ve ölçümlerden doğan hünerleri yönetir. Fakat birleştiği yıldızın tabiatına göre çok yahut az şey toplar, daha önce söylediğimiz gibi diğer gezegenlerin ve üst yıldızların hem yardımcısı hem de tercümanıdır, her şeye incelikle nüfuz ederek tüm varlıkların erdemini alt katmanlara indirmek suretiyle bağlı şeylere işletme yetisine sahiptir. Bütün bu hususların Ay ile nasıl eksiksiz bir ahenk ve uyum meydana getirdiği hakkındadır.

Bölüm XXX

Bazıları tarafından Ay'a haklı olarak ikinci bir Güneş denmiştir, zira Güneş'in yukarıda eril kuvvetle meydana getirdiği şeyleri, bu gezegen diğer yıldızlardan alarak kendisine yakın olan bu aşağı dünyada doğurur. Bu yüzden onun,

Hareketi diğerlerinin hepsinden daha fazla gözetilir, adeta her şeyin tohumunu doğuran bir güç gibidir, zira Merkür'den sıvıları karıştıran kuvveti alır, Venüs'ten doğum haritasına uygun formlara sevk eden gücü, Mars'tan kuvvet ve şiddeti, Jüpiter'den ise doğal ruhu ve bütün varlıkları besleyen özü alır,

Satürn'den birleşimi ve sebatı alır, fakat Iamblikhos, Iulianus, Proklos ve diğer pek çoklarının ileri sürdüğü üzere her türlü erdemi kendisinde barındıran Güneş'ten ise her türlü biçimi ve ışığı alır. Bütün bunları kendi değişken mizacına, feleğine ve gerek gezegenlerle gerek diğer yıldızlarla yaptığı farklı açılara göre türlü şekillerde sergiler, nitekim Peripatetikler onun ilk dördün evresinde sıcak ve nemli, ikinci evresinde sıcak ve kuru, üçüncü evresinde soğuk ve kuru, dördüncü evresinde ise soğuk ve nemli olduğunu kabul ederler. Kimi zaman doruk noktasında, kimi zaman dipte, kimi zaman dış sınırında bulunur, bu sebeple kimi zaman ışıkla doludur,

Kimi zaman yarımdır, kimi zaman güçlükle görülür, sonra tamamen gizlenir, kimi zaman bir gezegenle kavuşum halindedir, bir diğeriyle altmışlık açı, bir başkasıyla kare açı yahut karşıtlık halindedir. Ve bu aynı Ay, Koç burcundayken başı, Boğa burcundayken boynu yönetir ve bu şekilde devam eder. Onun büyük dünyada, yani makrokozmosta da aynı şeyi yaptığından, farklı burçlarda yer alan farklı şeyleri yönettiğinden, böylece daima değişik tesirler meydana getirdiğinden şüphe duymuyoruz, gezegenlerle ve diğer yıldızlarla sık sık kurduğu kavuşumlar vasıtasıyla adeta hepsinin eşi haline gelerek, tüm aşağı âlemin anası ve yukarı ile aşağı âlem arasında bir aracı gibi, onlardan aldıklarını aşağıdaki varlıkların hepsine aktarır. Bu sebeple tüm lütuflarla dolu olan o ilahi anneye benzetilmesi yersiz değildir, zira o da yüce kaynaklardan farklı kanallarla topladığı feyizleri, kabiliyetlerine göre alt tabakadakilere bahşeder. Ay'a geri dönecek olursak, her ne kadar bütün yıldızlardan etki kabul etse de, bunu en çok Güneş'ten yapar, onunla her kavuştuğunda adeta döllenir ve diriltici bir güçle dolar, bu gücü nemlenmiş ve gevşemiş olan iç varlıklara akıtır.

Göksel varlıklarda eşyanın silsilesi de ondan başlar, Platon buna kathetus der, bu dikey bağ ile her bir varlık yahut illet bir diğerine kenetlenir, nihayetinde her şeyin kendisinden çıktığı en yüce illete varıncaya dek Ay'a bağlı kalır. Aşağı âlemdeki varlıklar da bu silsileyi takip eder.

Zira taşlar otlarla, otlar hayvanlarla uyum içindedir, hayvanlar göklerle,

Gökler mücerret akıllarla, bu akıllar da yeri geldiğinde ele alacağımız o ilahi sıfatlar yahut vasıflarla uyuşur. Fakat şimdilik Ay tarafından hususi olarak yönetilen varlıklara dönelim. İlk olarak açıkça görüldüğü üzere gerek denizlerin gerek nehirlerin suları onun hareketine tabidir. Aynı şekilde bütün nemli unsurlar, ağaçların ve hayvanların özsuları, bilhassa yumurta akı gibi beyaz sıvılar, yağlar, terler ve bedenlerin fazlalıkları ona aittir, tadı hafif tuzlu ve yavan olan nesneler ile tabiatı soğuk ve nemli olan beyaz çiçekler de böyledir. Değerli taşlardan şayet ona atfedilenler varsa, bunların başında inciler gelir, Varro'nun ve tecrübenin şahitlik ettiği üzere inciler sudan kabuklular içinde teşekkül eder, bilhassa okyanus denizinde oluşurlar,

Bununla birlikte Trakya Boğazı civarında, Arkania'da ve Britanya'da da bulunurlar. Bütün bölgelerde her ne kadar yukarıdaki yıldızların tayin ettiği hususlar icra edilse de, Batlamyus Yengeç burcuyla birlikte Ay'a bilhassa Bitinya'yı, Frigya'yı, Kolhis'i, Numidya'yı, Karhedonya'yı, Afrika'yı ve Kartaca'yı bağlar. Hayvanlardan ise her ne kadar daha önce belirttiğimiz üzere hepsi sekizinci göğe tabi olsa da, Merkür'ün, Lokrisli Timaios'un ve diğer bilgelerin tasdik ettiği gibi kimi hayvanlar Satürn'e, kimi Jüpiter'e, diğerleri ise Mars'a, Güneş'e, Venüs'e yahut Merkür'e, bazıları da Ay'a aittir. Onların iddia ettiği gibi bu hayvanların canları söz konusu yıldızlardan birinden akar, yahut daha doğru bir ifadeyle, suretleri bahşeden Yaratıcı tarafından, o yıldızlardan birinin tesiriyle yahut maddeyi hazırlayıcı aracılığıyla can üflenir.

Bu Ay hayvanları arasında, bana öyle geliyor ki, başta sadık köpekler gelir, onlar diğer tüm hayvanlardan daha fazla evcildir, gerçi bazı yazarların görüşüne uyarak köpekleri Merkür tabiatlı hayvanlar arasında saymıştık, bu konuda Ay diğer gezegenlerden üstündür.

Fakat biz onları yalnızca evcil oldukları için değil, hem sevgide hem nefrette had safhaya varan değişken mizaçlarından ötürü Ay'a ait sayıyoruz. Bütün hayvanların ötesinde cüsseleri, renkleri ve huyları bakımından da son derece çeşitlidirler.

Zira kimi kendi koruyucusu kesilir, kimi tazı olur, kimi kuşların izini sürer, kimi boğalara saldırır, kimi kurtlara, kimi kuşlara, kimi yabancı insanlara yönelir, kimisi de hiç kimseyi incitmez, aksine insanların her türlü ülfetinden haz duyar. Aynı şekilde, karşısına çıkan nesnenin renginin çeşitliliğine göre yeni bir renge büründüğü görülen bukalemunu da Ay’a mensup varlıklar arasına sayabiliriz, nitekim Ay’ın da içinde bulunduğu burcun tabiatının çeşitliliğine göre türlü tabiatlara büründüğünü teyit etmekteyiz. Bu tesirlerin meydana getirdikleri, tıpkı bizzat kendisinin bütün yıldızların en alttakisi olması gibi, ekseriyetle bayağı, avamî ve süflidir, yine de yukarıdakilerin bütün tasavvurlarını açığa vurur. Bu sebeple (Sabit’in öğrettiği üzere) şayet biri herhangi bir yıldızın hassasını cezbetmek isterse, Ay o yıldıza yaklaştığında veya ona üçgen açı yahut altmışlık açı ile baktığında, o yıldızın gücünü çekmesini bildiği taşı ve otu yanına alsın, sanki Ay aracı olmadan yukarıdakilerin gücünü çekmemiz mümkün değilmişçesine. Bundan ötürü onun, bütün yukarısındakilerin son derece ahenkli tesirlerini husule getirdiğini ve bu aşağıdakilerde onların uyumunu tamamladığını söyleriz. Şimdilik bu kadarıyla yetinerek, Ay otu (herba lunaria) hakkında ve Ay’a irca edilmesi gereken pek çok başka şey hususunda söylenebilecek birçok bahsi geçelim, zira bunlar fazla merak uyandırıcı yahut hurafe gibi görünebilir. Yine de bunlar, aktarılan hakîmlerin iddia ettiği ölçüde, hakikatin ve inancını ikrar ettiğimiz Mukaddes Ana Kilise’nin buyruklarının dairesinde bir nebze mütalaa edilsin.

Aşağıdaki şeylerin hususi olarak bazı muayyen yıldızlarla nasıl uyuştuğuna dair. Bölüm XXXI.

Tabiat sahasında amel etmek isteyenler, gezegenlerin akışı gibi, bilhassa nüfuz edebildikleri kadarıyla, sabit yıldızların da feyizlerini celbetmeye gayret etmişlerdir. Nitekim hususi olarak Merkür’e (Hermes) atfedilen risalede ve bazı muallimlerin nezdinde, bazı süfli şeylerin kimi büyük yıldızlara muvafık geldiğini ve bunların süfli nesnelerdeki kuvvetinin daha büyük ve daha belirgin göründüğünü tespit etmekteyiz, hassası ve ameli daha tesirli olsun diye bütün bunları bir araya getirmeye gayret ederler.

Nitekim Boğa’nın on sekizinci derecesinde Algol Başı (caput algol) vardır, Jüpiter ve Satürn tabiatında olup cesaret ve zafer bahşeder, onun hükmü altında elmas, kara çöpleme ve pelin otu (Artemisia) bulunur.

Aynı burcun yirmi ikinci derecesinde Ülker veya Süreyya (Pleiades) yer alır, Ay tabiatında ve Mars mizacındadır, bunlara necef taşı (crystallus) tekabül eder, fakat beril rengine benzeyen diadochos daha makbuldür, ayrıca günnük ile rezene tohumu uygundur. İkizler’in on üçüncü derecesinde Keçi (Capella) vardır, ona safir, prasem, keza pelin otu ve adamotu (mandragora) tahsis ederler.

Aldebaran, Hermes’e göre Koç’un yirmi beşinci derecesindedir, her ne kadar başkaları onu İkizler’in birinci veya [okunamadı] derecesine koysa da, tesiri Mars’a ve mizacı Venüs’e aittir, ona ait olan [okunamadı] sütleğen, orman anası, zenginlik ve şeref artışıdır. Yengeç’in altıncı veya yedinci derecesinde Venüs tabiatından Büyük Köpek (Canis maior) yer alır, beril, sabin ardıcı, dracunculus ve lütufkâr bir dereceyi kendine bağlar.

Aynı burcun on yedinci derecesinde Küçük Köpek (Canis minor) vardır, tabiatı Merkürî, mizacı Marsîdir, ona Güneş gülü (helianthus), yaban nanesi ve lütuf bağışı aittir. Aslan’ın yirmi birinci derecesinde Aslan’ın Kalbi (Cor Leonis) bulunur, şüphesiz Jüpiter ve Mars tabiatında şahane bir yıldızdır, zirkon yahut granatı, kırlangıçotunu ve mastikayı idare eder,

Sevdayı (atra bilis) teskin eder ve mizacı itidale kavuşturur. Başak’ın on dokuzuncu derecesinde Büyük Ayı’nın Kuyruğu (Cauda Ursae maioris) yer alır, Venüsî ve Ayîdir, ona mıknatıs taşı ve yaprakları ile çiçekleri kuzeye dönen hindiba aittir, Hermes’in yazdığı üzere, bütün bunlar bir araya getirildiğinde hırsızlara, büyülere ve efsunlara karşı muhafaza eder. Terazi’nin yedinci derecesinde Kuzgun’un sağ kanadı, on ikinci derecesinde ise sol kanadı bulunur, Satürnî ve Marsîdir, ona siyah kargataşı (obsidiyen) tabi olur,

Kırk boğumlu labada, banotu ve kurbağadili, bunlar da fena insanlara, cinlere ve zararlı rüzgârlara karşı korur. Aynı burcun on beşinci derecesinde Alazel, yani Venüsî ve Merkürî olan Başak Başağı (spica) bulunur, ona zümrüt, adaçayı, üçgül ve adamotu atfederler, bunlar vakar, neşe, zenginlik artışı ve galibiyet sağlar. Yine aynı burcun on yedinci derecesinde Jüpiter ve Mars tabiatında Alchameth vardır, fakat ışık saçanlar (luminaria) ona iyi bir açı ile baktıklarında böyle tesir eder, zıttı olduğunda ise aksi zuhur eder, ona yeşim taşını ve sinirliotunu tahsis ederler, kanamayı durdurur ve hummayı kovar. Akrep’in dördüncü derecesinde Venüsî ve Marsî olan Elpheia yer alır, ona krizolit (topazius), demirdikeni, sarmaşık ve biberiye aittir, ancak bu sonuncusu avamın inandığından başka bir gayeye matuftur,

Ve bunlar, pek az kimsenin bildiği sebeplerden ötürü insanı Tanrı’ya ve insanlara sevimli kılar, bundan dolayı eski kanundaki kurban ibadetlerinde biberiye pek sık kullanılırdı, İbranicede buna ezov derler, lakin kelime benzerliğinden ötürü bizimkiler onu zufa otu (hyssopus) diye tercüme etmişlerdir. Yay’ın üçüncü derecesinde Akrep’in Kalbi (Cor Scorpionis) bulunur, Mars ve Jüpiter tabiatında olup sardoniks, ametist, uzun lohusaotu, safran, güzel renk bahşeder,

Akıl, nefsani sevinç, bilgelik verir ve cinleri kaçırır. Oğlak’ın yedinci derecesinde fazlasıyla mutedil Venüs ve Merkür tabiatında Düşen Akbaba (Vega) yer alır, krizolit, zater ve şahtereye hükmeder. Kova’nın on altıncı derecesinde Satürnî ve Merkürî olan Oğlak’ın Kuyruğu bulunur,

Kalsedon, mercanköşk, kedi nanesi (ki buna yaban nanesine benzeyen Calamintha denir) ona aittir, keza davalarda itibar, servet artışı ve afiyet ihsanı sağlar. Hermes’ten aktarılan bu birkaç husus, bu mevzuda serdedilebilecek şeylerin yanında bir hiç mesabesindedir,

Zira her bir otta ve taşta bir hassa mevcuttur, lâkin tabiatın nakşettiği yıldızda bu daha büyüktür, ayrıca her bir nesne kendi fevkindekinden kendine pek çok şey çeker, bilhassa onlara nezaret eden ruhanî akıllardan, fakat en ziyade de her şeyin canlılıkla ve kemalle karşılık verdiği o en yüce Sebepten feyiz alır, öyle bir ahenkle ki, Keldani fırınında ilahi söyleyen üç gencin terennüm ettiği veçhile, daima nağmeleriyle ve seslerinin ahengiyle Yaratanlarını tesbih ederler, Dağlar ve tepeler, Efendimizi tesbih edin, Yeryüzünde yeşeren her şey, Efendimizi tesbih edin, Pınarlar, denizler, ırmaklar ve sularda hareket eden her şey, göğün bütün kuşları, vahşi hayvanlar, ehil hayvanlar, insanoğulları ve meleklerle birlikte Yaratanlarını, Rabbi tesbih etsin.

Musa’nın semavî bir vahiyle inşa ettiği Ahit Sandığı’nda bütün bunların ne kadar güzel tasvir edildiğine dair. Bölüm XXXII.

Tanrı tarafından Musa’nın omuzlarına büyük bir yük bindirildiğinde ve insanın zaafı Musa’dan gizli kalmadığında, o bu vazifeyi üstlenmekten imtina etti, lâkin Tanrı, kavmi Mısır’dan çıkarmasını takdir buyurduğundan, ona rehberlik ve muhafaza için meleğini vaat etti. Bununla yetinmeyen Musa, büyük bir cüretle Tanrı’ya itiraz edip dedi, Sen gelmezsen ben gitmem. Zira pek çok şey için Tanrı’nın huzurunun elzem olduğunu biliyordu, bu yüzden ne vaat edilen melekle ne de mucizeler ve alametler gösterme kudretinin kendisine verilmesiyle iktifa etti, Tanrı’yı daha ısrarla niyaz ederek, Eğer sen önden yürümezsen, bizi buradan çıkarma, dedi. Ve tekrar,

Ben ve senin kavmin, senin lütfuna mazhar olduğumuzu, sen bizimle gelmezsen nereden bileceğiz? dedi. Buna muvafakat eden Rab buyurdu, Bana bir makam yapın, aranızda ikamet edeyim, bunu da sana göstereceğim toplanma çadırının suretine göre yap. Şüphesiz bu dünya evi, bizzat Tanrı’nın meskenidir, nitekim İşaya’nın vahyi vasıtasıyla açık bir kelamla bizzat kendisi tanıklık eder, buyurur ki, Gök benim tahtımdır ve yeryüzü ayaklarımın basamağıdır. Bu yapıyı bütün hatlarıyla Musa’ya gösterdiğinde ekledi, Bak ve dağda sana gösterilen örneğe göre yap.

Lakin sandığın inşasında dünyaya intibak eden gösterilmiş şeylerin hepsini baştan sona anlatmak fazlasıyla uzun süreceğinden, birkaçına kısaca değinelim.

Ve ilkin bölümlerden başlayalım, bunun hakkında buyrulmuştur ki, sandığın yüksekliği ve keza genişliği bir buçuk arşın, yani dokuz karış olsun. Zira bir arşın altı karışı ihtiva eder ve yarısı da üç karıştır, dokuzlu sayı üzerinden yapılan bu taksim dokuz göğü temsil eder. Bunların üzerinde yer alan ampirik gök (empyreum) ise şüphesiz başka ve daha asil bir maddeden meydana gelmiştir, bu da altın kaplama ile temsil olunur, zira bütün sandık çatısı daha asil bir maddeden idi, nitekim İbrani muallimlerine göre şittim veya sedir ağacından yapılması emredilmişti, bu ikisi aynı şeydir, nitekim bazılarının iddia ettiği üzere bu bizim karaçam (Larix) dediğimiz ağaçtır, her ne kadar bizim tercümemiz karaçam yerine sedir kelimesini kullansa da. Bütün bu yapının üçlü başka bir taksimi daha vardı, onun bir kısmı hiçbir örtü yahut gölgelikle muhafaza edilmeyip yağmura, kara, çiğe, sıcağa ve soğuğa maruz kalırdı, bu kısım her türlü başkalaşıma tabi olan bu âlem binasına işaret eder, burada yalnızca dünya insanları değil, murdar ve necis kimseler ile her nevi hayvanlar da ikamet eder, kurbanlar ve kesintisiz boğazlamalar için onda yer ayrılmıştı, tıpkı bu dünyadaki hayat ve ölümün daimi hengâmesinde olduğu gibi. Diğer iki kısım ise tamamen örtülü olup dışarıdan gelebilecek her türlü zarardan tecrit edilmişti, nitekim her iki âlem de, semavî ve fevkasselavî olanlar, ne bir zararı ne de bir tahkiri kabul eder.

Her ikisi de keza kutsiyet namıyla şereflendirilmiştir, daha dâhilî olan kısım Kutsalların Kutsalı, diğeri ise yalnızca kutsal unvanıyla tezyin edilmiştir, bu da meleklerin bulunduğu semavî âleme delalet eder.

...ikamet ederler, zira Lucifer'in düşüşünden (casus) sonra bunlarda (eski teolojinin öğrettiği üzere) ne bir günah ne de herhangi bir leke bulunmuştur. Göklerin ötesi ise daha gizli ve kutsal bir mekânı imler, oraya gerçekten göksel rahipler olan ve kendilerini Tanrı'ya makbul, yaşayan kurbanlar olarak adayanlar girer, ta ki O'nunla birleşmeye hak kazansınlar, ki burası gerçekten Kutsalların Kutsalıdır. Ve burası (sandığım kadarıyla), içinde Adonai'nin seçtiği tüm ağaçların dikildiği ve bir daha hiç kimse tarafından kökünden sökülmeyecek şekilde yerleştirildiği hakiki zevkler bahçesidir, nasıl ki Tanrı'nın emriyle o Kutsalların Kutsalı denilen yere yerleştirilmiş olan Ahit Sandığı'nı koruyorsa, bu bahçeyi de bir kerubim gücü gizemden uzak olmaksızın korumaktadır, ancak bu simgesel olanda bağışlanmalar ve Tanrı ile mahrem hasbihaller gerçekleşirdi, orada ise, hakiki meskende, arınmış olarak içeri girenlere bizzat Tanrı ile eksiksiz bir birlik ve her bakımdan tam bir haz bahşedilir. Yedi kandilin altından yapılması buyrulmuştu, bunlar kendi feleklerinde (orbis) parıldayan yedi yıldızı temsil ederler. Lakin şamdan, bir kenarından çıkan üç koluyla, kadehleri, küreleri ve çiçekleriyle ayrıca anılır, bu da gezegenlerin ortasında bulunan ve her iki yanında küre biçiminde üçer gezegene sahip olan Güneş'i simgeler, bunlar yukarıdan akıp gelen tesirleri kabul eden kadehler ve kaplar gibidir, aşağıdakilere tesir ederek çiçekler verirler, böylece şimdi yedi kandil arasında sayılan bu ikinci olanın, bitişiğindeki yıldızlarla birlikte imal edildiği söylenir, ta ki bunların ışıltılarını Güneş'ten aldıkları ve bir bakıma ondan doğdukları anlaşılsın. Dünyanın dört bir yanına yerleştirilmiş dört örtüden bahsedilir, bunlar göksel ve göklerin ötesindeki tüm konakları temsil ederler, gerçi her iki evde (domus) de pek çok konak vardır, yine de bunların bütün taksimatı dört iklimde tamamlanır.

Fakat doğu ve batı tarafı elli sayısıyla, güney ve kuzey tarafı ise yüz sayısıyla bölünür, zira bir tarafta mükemmel bir sayı olan yüz ile ceza ya da mükâfat, diğer tarafta ise bağışlayıcı bir sayı olan elli ile affedilme, göklerin ötesindeki çadırda gerçekleşir, nitekim bu çadır onun örneğine göre inşa edilmiştir.

Bu çadırlarda elli ilmikle birleşme yerleri de vardı, bizim çevirimiz bunlara halka der, bu deliklerden, sanki kanallardan ve kaplardan geçercesine bağışlayıcı tesirler kabul edilirdi.

Çadırın ortasında, yakmalık sunu için hem boyu hem eni on beş arşın olan bir sunak vardı, bir diğeri ise buhur içindi, ki bunun her iki yanı da birer arşın olarak tamamlanmıştı, kuzeye doğru ise altından bir başkası vardı,

ki oradan (Eyüp'ün tanıklığıyla) altın gelir, ortada, hayat ağacının bulunduğu yere konulan o iki sunağın ise tahtadan yapıldığı söylenir, ta ki yakmalık sunu vasıtasıyla günah yüzünden kaybedilen hayat geri kazanılsın ve hakiki buhur vasıtasıyla insan düştüğü yere yeniden yükselsin. Ve bu sunak, on beş sayısıyla tamamlanırdı, bu sayı da Yah ismini verir, nitekim alleluia, yani Yah'a hamdedin denildiğinde, O'nu daha yüksek bir sesle övmemiz buyrulur, bu isim on ve beşten oluşur, yıldızlarda aşikâr olduğu üzere bağışlanma da buradan gelir.

Lakin buhur sunağı bir küp biçiminde tamamlanırdı, zira bu hesaplamada ilahi ismi verir, O'nun tezahürlerini ifade etmek için ne dilerse dilesin, bütün duaların ve adakların sunulduğu Tanrı tektir, O ki hakiki çadırda ikamet eder, peygamber Davud da iç çekerek O'na şöyle diyordu, Ya Rab, senin çadırında kim ikamet edecek? Ve yine,

O hayranlık uyandırıcı çadırın mekânına gireceğim. Bu çadır birçok konağa ayrılmış olduğundan, Mesih de şöyle diyerek birçok konak olduğunu belirtir, kendinize haksızlık mammonundan dostlar edinin ki, tükendiğinizde sizi ebedi çadırlara kabul etsinler. Yine de her şeyi kuşatan tek bir çadırdır, içinde yaşadığımız bu dünyevi çadır ise onun bir ayaklığı ve taburesidir, bu her iki çadırın suretine göre, Musa tarafından o çadır, Süleyman tarafından da mabet en büyük gizemlerle inşa edilmiştir, ancak bu çadır Davud tarafından düzenlenmiş ve tertip edilmiştir, havariye göre bizlerin oluşturduğu bu insani çadır ve mabet de onların suretini taşır. Fakat bu çadırın saklı sırlarını takip etmeye devam edersek, yirmi sekiz arşınlık perde bağlarına dikkat edilmelidir, zira bu sayı üç adet dokuzu içerir ve onları bir ile aşar, bu bir ise dokuzlukların nihayete erdiği o şeyi imler, bunu birazdan söyleyeceğiz. Aşağıdaki bütün sayıları kuşatan onluk sayı ile perdeler dağıtılır, bunlar her şeyi çepeçevre örterdi ve yirmi sekiz ölçüyle kemale erdirilirdi, ta ki Platoncular tarafından paylaştırılan bütün o şeyler, kendi yirmi yedinci sayılarıyla kuşatılsın. Levhalar ise kendilerinden her şeyin teşekkül ettiği unsurları simgelerdi, her ikisinin sayısı ve oranı bunu gösterir.

Nitekim yirmilik, sekizlik ve altılık idiler. Unsurlardan su, Platon'un Timaeus'unda yirmi tabanlı bir ikosaedron, hava sekiz yüzlü bir oktaedron, toprak altı yüzlü ve ateş dört yüzlü olarak tasvir edilir. Dünyanın dört bir yanına yerleştirilen yirmilik, sekizlik ve altılık levhalar da bunu gösteriyordu, bunlarda daha önce değindiğimiz gibi unsurların oranı olan bir buçukluk, ikiye karşı bir buçukluk, beş katlık, üç katlık, bir buçuk katlık oranlar mevcuttur.

Şuna da dikkat edilmelidir, her levhanın iki zıvanası vardı, bunlarla kendisine bitişik iki levhaya bağlanırdı, tıpkı her unsurun iki niteliğe sahip olması gibi, bunlarla kendisine komşu iki unsura bağlanır.

Zira toprak soğukluk ile suya, kuruluk ile ateşe bağlanır. Diğer unsurlar da birbirine neredeyse aynı şekilde uyar.

Ve tıpkı her levha iki kaide ile sabitlendiği gibi, her bir unsur da çifte dünyada, yani bozulabilir dünyada, bozulmaz ve göksel dünyada sabitlenir. Her iki taraftaki levhalar beş sürgü veya destekle birleştirilirdi, çünkü her bir bileşikte unsurlar beşli bir bağ ile bir araya getirilir, buna boş yere beşinci öz (quinta essentia) dememişlerdir. Şayet daha derin düşünmek gerekirse, İbrani teologlar her şeyin bir beşliyi imleyen Hey harfi ile birbirine bağlandığını ve bunun da her şeyi bağlayan bağ olarak adlandırılan Kutsal Ruh'un mührü olduğunu öğretirler. Bu sebeple çadıra ait olan şeylerin bir araya bağlandığı söylenir, yine de Levililerin hizmetkârları vasıtasıyla çözülebilir ve yeniden birleştirilebilirler, tıpkı bu aşağı dünyada bulunan her şeyin, şimdi melek hizmetkârlar ve gökler vasıtasıyla çözülmesi ya da en yüce bağın kudretiyle belirli bir devir daim içinde yeniden birleşmesi gibi, ta ki dünyevi çadır daima bir kalsın.

Bu çadıra ait diğer tüm şeyler de bu insan bedeninin ve tapınağının bir uzvunu simgeler, hatta Havari'nin bahsettiği o, elle yapılmamış, yani bu yaratılıştan olmayan çadırı da simgeler.

Elle yapılmış olan bu çadır vasıtasıyla oraya yönlendiriliriz, orada değinilen diğer birçok hususu, Tanrı lütfederse, Ezgiler Ezgisi'nin tefsirine geldiğimizde etraflıca açıklamayı sonraya bırakacağız.

Bütün Varlıkların Kendi Onluklarında Hangi Gizemle Buluştuğu Üzerine. Bölüm XXXIII.

Her şeyin sanatkârı olan Tanrı, boşuna bizden her şeyin ilk ve onuncu paylarını, yani ilklerini ve sonlarını talep etmez, zira kendisi her şeyin başlangıcı ve sonudur, bu başlangıca ilk meyveleri, bu sona ise ondalıkları sunmakla yükümlüyüz.

Zira on sayısı, tüm sayıların sonu ve tamamlayıcısıdır, onun ötesini ne insan zekâsı ne de herhangi bir kavim tasavvur edebilmiştir, çünkü daha ötesi yoktur. Ve kemal onluk sayı olduğundan, Tanrı yalnızca ürettiğimiz işlerin ve meyvelerin ondalığını talep etmekle kalmamış, aynı zamanda insanların doğal silsilesi ve soy kütüğünde daha şerefli bir seçimle onluğu kendine ayırmak istemiştir.

Nitekim Âdem'den itibaren onuncu Nuh idi ve ondan sonraki onuncu İbrahim idi, hepsinden daha lütufkâr olan Mesih ise, Luka'nın kaleme aldığı şer'i soy kütüğüne göre, Tanrı'dan başlayarak yedinci onluğun onuncusudur, ta ki onluğun ve yedilinin devri vasıtasıyla, daha gizli bir sırla Tanrı'ya geri dönerek diğerlerini de peşi sıra götürsün. Matta'nın doğal ve bedene göre dokusunda ise O, dokuz adet yediliden sonra Tanrı'dan itibaren altmış üçüncüdür. Birbirinden farklı görünen İncil yazarları (Hieronymus ve Augustinus'un öğrettiği üzere) bu şekilde uzlaşırlar, çünkü

Matta bedensel, Luka ise şer'i soy kütüğünü tasvir eder. Şuna da dikkat edilmelidir, onuncu daima çifte bir tabiata sahiptir, hem sonu olduğu sayının, hem de başlangıcı olduğu sayının tabiatını taşır, zira on, birler basamağındaki sayıların sonu, onlukların ise başlangıcıdır,

Nitekim ona vardığında, bir onluk, iki onluk ve benzeri şekilde devam edersin, İbrani harfleri de sayısal imlerinde bunu gösterir.

Böylece her bir asal cinste onuncu olan, her ikisinin tabiatını taşır. Nitekim bozulabilir şeylerin ilk dokuzluğu, bozulmaz ve bozulabilir olandan birleşmiş olan insanda nihayete erer. Göklerin dokuzluğu ise ampirik (empyreum) gökte son bulur, bu gök maddi olduğu için göklerle uyuşur, fakat maddenin şerefi bakımından yukarıdakilerle benzerliğe sahiptir.

Bu sebeple, sedir ağacından yapısını takdis ettiği sandıkta onuncu kısım, yani örtü altındandı, nitekim sandığın tamamının diğer maddesi, az önce söylediğimiz gibi, dokuz parçaya ayrılıyordu. Dokuz Melek mertebesi de kendi kralları olan Mesih’te son bulur, O ki hem meleklerin hem de Tanrı’nın tabiatını kendinde toplar, Elçi’nin dediği gibi, her şey O’nda nihayete erer, zira Tanrı her türlü doluluğun O’nda ikamet etmesini ve Grekçe metinde geçtiği üzere her şeyin O’nda uzlaşmasını ya da toplanmasını [Yunanca] murat etmiştir. Bunları, ilahi lütfun yardımıyla ikinci ciltte açıklamaya gayret edeceğiz. Nihayetinde her şey o gerçek onuncuda ve birincide son bulur, Elçi’nin ve mektuplarında Platon’un da belirttiği gibi, her şey O’ndandır, her şey O’ndadır ve her şey O’nun aracılığıyladır. Fakat Dionysios’a göre alt dokuzlular ortadakiler aracılığıyla, ortadakiler ise en üsttekiler aracılığıyla O’nunla birleşir, her türlü övgü ve ahenk O’na aittir.

BEŞİNCİ TON

Boş uyumlar ilk cinslerle doldurulsun. Beşinci Ton. İlk tasvirin Platon tarafından neden yirmi yedi sayısıyla yapıldığı üzerine, Bölüm I. Aynı sayının hangi aralıklarının doldurulabileceği ve hangilerinin doldurulamayacağı üzerine, Bölüm II. Bu düzenlemenin neden daha büyük sayılara irca edildiği üzerine, Bölüm III. Neden tekrar en büyük sayılara irca edildiği üzerine, Bölüm IV. Platon’un bu tür bir tasvirde neden kromatik ve enharmonik cinslerden ziyade diyatonik cinsi kullandığı üzerine, Bölüm V. Bütün yaratılmışların ilkinde, İbranilerin Metatron dediği varlıkta, yirmi yedi sayısını ve bunların küpünü tamamlayan o üç dokuzlunun hangi hayranlık verici maharetle ihtiva edildiği üzerine, Bölüm VI. Aynı sayının ve aynı düzenin üst âlemlerde pek üstün bir erdemle nasıl muhafaza edildiği üzerine, Bölüm VII. Birincinin birliğinden her şeyde nasıl bir ahenk parıldadığı üzerine, Bölüm VIII. Ruhun çizgilerle belirlenmiş yedi telli çalgıya hangi işaretle uyduğu üzerine, Bölüm IX. Bu üç dokuzlunun insanda nasıl bulunduğu üzerine, Bölüm X. Hem ruhun hem de bütün evrenin kendileriyle düzenlendiği o üç orantının, yani müzikal, geometrik ve aritmetik orantıların ne anlama geldiği üzerine, Bölüm XI. Pisagorcular ve Akademisyenlerin evren ve ruh meselesini neden yedi sınırla kuşattıkları üzerine, Bölüm XII. Platoncu tarzda konuşursak, evrenin ruhunda bu sınırların aralıklarının nasıl doldurulduğu üzerine, Bölüm XIII. Kürelerde var olanlar hakkında söylenenlerin Kutsal Yazı’ya nasıl uygun düştüğü üzerine, Bölüm XIV. Üç dokuzlunun aralıklarının tamamlanması hakkında ne söylenebileceği üzerine, Bölüm XV. Her şeyin kendi sayısı, ağırlığı ve ölçüsüyle nasıl kurulduğu üzerine, Bölüm XVI. Hangi sebeplerin araya girmesiyle bu çoklu cinslerin meydana getirildiği üzerine, Bölüm XVII. Bütün bu üç dokuzlunun Tanrı’nın en yüce isminde hâlâ nasıl içerildiği ve O’ndan nasıl sudûr ettiği üzerine, Bölüm XVIII.

BEŞİNCİ TON

Bu düzenlemenin neden daha büyük sayılara irca edildiği üzerine.

Bölüm III.

Yirmi yedi sayısında eşyanın bütün birincil cinsleri ve bazı ara cinsler bulunsa da hepsi yer almaz, zira o daha muteber ara cinslerin yerleştirilebileceği uygun boşluklar henüz mevcut değildir, bu sebeple aynı sınırlarla ve aynı orantıyla, fakat daha geniş bir alanda ve doldurulacak daha geniş aralıklarla başka bir şekil tatbik edilir. O halde birliğin yerine altı sayısı alınmalı, iki katına çıkarılarak 12, 24 ve 48 elde edilmeli, üç katına çıkarılarak şeklin bütün aralıkları kendi cinsleriyle doldurulmalıdır, nitekim 6 ile 12 arasına düşen ortalar 8 ve 9’dur, burada 9 sayısı sayıca eşit bir payla aşılır ve aşar, 8 sayısı ise aynı parçayla aşar ve uçlar tarafından aşılır.

Buradan hareketle birliği ve ikiliği altıyla çarparak söz konusu ortaları kabul eden sayıları buluruz, önceki sayı bunu yapmaktan âcizdi. 12 ile 24 arasında 16 ve 18 vardır, 24 ile 48 arasında ise 32 ve 36 bulunur, bu ortaların bir kısmı harmonik, diğer kısmı ise aritmetik ve geometrik ortalardır, yine de hepsi harmoniye aittir, zira büyük ucun küçük uca oranı iki katlıdır ve oktavı (diapason) meydana getirir, küçük uçtan büyük ortaya olan oran ise bir buçuk kattır (sesquialtera) ve beşliyi (diapente) oluşturur,

Fakat aynı ucun küçük ortaya oranı bir tam üçte bir kattır (sesquitertia) ve dörtlü (diatessaron) aralığını verir.

Büyük ortadan büyük uca doğru da durum aynıdır. Küçük ortadan büyük uca ise beşli meydana gelir, ortanın diğer ortaya oranı ise bir tam sekizde bir kattır (sesquioctava) ve tam sesi (tonus) oluşturur, buradan tam seslerden meydana gelen bütün bir harmoni elde edilir.

Üç katıyla çarpılan diğer tarafta da durum benzerdir, burada ilk uçlar 6 ve 18’dir, bunların arasındaki ortalar 9 ve 12’dir.

Diğer uçlar ise 18 ve 54’tür, bunların arasında yer alan ara terimler 27 ve 36’dır. Yine 54 ve 162 uçları vardır, bunların arasına 81 ve 108 düşer, bu ortalar uçlarla ve kendi aralarında, iki katlı uçlar arasındaki ortaların uyuştuğu orantının aynısıyla tekabül eder.

Geometrik, aritmetik ve harmonik ortaların neler olduğuna dair muhtelif yazarların kaleme aldığı pek çok şey arasından şu birkaç hususu aktaracağım. Aritmetik orta farkların orantısıdır, geometrik orta ise oranların orantısıdır, her ikisinden birden harmonik orta doğar.

Bunların nasıl işlediğini göstermek için Proklos’u takip edeceğiz, o bunu şöyle açıklar, 12 ile 6 arasında aritmetik orta bakımından bizzat 9 bulunur, zira hem büyüğün ortaya hem de ortanın küçüğe olan fazlalığı 3 sayısında yinelenir. Tekrar uçların farkını alırım, bu 6’dır, bunu küçük terimle çarparım, bana 36 verir. Bunu uçların birleşiminden oluşan 18’e bölerim, bu kıyasın genişliği iki olur, bunu 6’ya eklerim ve buradan harmonik orta olan 8 sayısını elde ederim.

Büyük uçtan, büyüğün hangi parçası kadar geride kalıyorsa, küçük terimi de küçüğün aynı parçası kadar aşar, zira 12’den üçte bir parça eksiktir, 6 sayısını ise üçte bir parçası kadar aşar.

Yine bir aralık ve onun üç katını koyalım, 6 ve 18 gibi, bunları toplayarak 24 elde ederim, bunun yarısını alarak, yani 12’yi bularak aritmetik ortayı elde ederim,

18’in 6’ya olan fazlalığını, yani 12’yi tekrar alıp küçük terim olan 6 ile çarparım, o vakit bana 72 verir. Bunu uçların toplamı olan 24’e bölerim, bütün bileşimin genişliği üç olur, bunu altıya eklerim ve harmonik ortayı bulmuş olurum, kendisi büyük uç tarafından hangi oranda aşılıyorsa, küçük ucu da aynı oranda aşar. Bu kurallarla yarım sesler ve diyezler hariç bütün aralıkların doldurulabileceğini öğretir.

Başkaları ise harmonik ortayı şu şekilde bulurlar, iki terim ve bunların arasında öyle bir orta terim alırlar ki, büyük terimin küçük terime oranı ne ise, büyüğün ortaya olan fazlalığının ortanın küçüğe olan fazlalığına oranı da öyle olsun, 3, 4, 6 sayıları böyledir. Nitekim orada 6’dan 3’e iki katlı oran vardır, aynı oran 6’nın 4’e olan fazlalığı olan 2’nin, 3’ün 2’ye [okunamadı] olan fazlalığı olan 1’e oranında da mevcuttur,

Bu da bana, aritmetik ortadan olduğu gibi fazlalıktan ve geometrik ortadan olduğu gibi orandan çıkarılan iki katlı bir oran verir.

Fakat Proklos, Timaios ve Platon’u izleyerek, bütün aralıkların doldurulması için aritmetik ortadan harmonik ortayı daha muteber bir ustalıkla çıkarır.

Bazıları bütün bunları üçgen bir şekilde böyle yerleştirmek istemiştir. Şayet Proklos, Porphyrios ve Severus’u takip etmek istersek, her şeyi aynı çizgi üzerinde bu şekilde konumlandıracağız.

BEŞİNCİ TON

Düzenlemenin neden tekrar en büyük sayılara, 384’e ve 10368’e kadar irca edildiği üzerine.

Bölüm IIII.

Şayet bize tasvir edilen sınırlarda aralık oranlarını bir tam sekizde bir katlara ve tam seslere bölmek mümkün olsaydı, başka hiçbir işimiz kalmazdı, fakat bu hiçbir şekilde mümkün olmadığından, bunu başka bir kural vasıtasıyla araştırmamız gerekir. Başlangıçta konulan hedef, iki katlı oranı söz konusu ortalar ve bir tam sekizde bir katlarla daraltmak ve doldurmak olduğundan, iki katlı terimin iki adet bir tam sekizde bir kat ile birlikte bir tam üçte bir kata sahip olması gerekir. O halde birlikten itibaren sekiz katlı orana göre üçüncü sayı alınsın, bu da 64’tür.

Bundan üç adet bir tam sekizde bir kat oluşturmak mümkündür, zira her katlı sayı, birlikten ne kadar uzaksa kendisinden adlandırılan o kadar alt-katlı oranla ölçülür, ancak bir tam üçte bir kata sahip değildir. Bu sebeple onu tekrar üç katına çıkarırsak 192 elde ederiz. Bunun bir tam üçte bir katı 256’dır, bir tam sekizde bir katı ise 216’dır,

Bunun da bir tam sekizde bir katı 243’tür. İki adet bir tam sekizde bir kat, yani 243 ve 192 çıkarıldıktan sonra geriye kalan ise limmanın oranıdır.

Zira her bir tam üçte bir kattan iki adet bir tam sekizde bir kat çıkarıldığında geriye yalnızca limma oranı kalır. Fakat 192’nin bir tam sekizde bir katı 288’dir [108], bu da 192 ile 384 arasında yer alarak aritmetik ortayı muhafaza eder, 384 sayısı 192’ye iki katlı orana, 288’e [188] ise bir tam üçte bir orana sahiptir.

Eğer bu 288’den [188] iki adet bir tam sekizde bir kat oluşturmak mümkün olsaydı, bu bir tam üçte bir katı şüphesiz iki adet bir tam sekizde bir kat ve bir limma ile doldururduk. Fakat bu vaki olmaz, zira onun bir tam sekizde bir katı olan 324 [214] sekizde bir parçaya sahip değildir, bu sebeple bölünmemiş birliği korumayı başaramadığımız sürece bir tam sekizde bir kat oran kurulamaz, çünkü onun sekizde bir parçası buçuk ile birlikte 40’tır.

O halde bu yarımı iki katına çıkararak tam bir birlik elde ederiz, ancak o zaman onun sekizde bir parçasını alabiliriz. Bu sebeple ondan önceki ve ondan sonraki bütün sayıları da iki katına çıkarmak zorunda kalırız. Böylece 192 yerine 384 gelecektir, 216 yerine 432, 243 yerine 486, 256 yerine 512, 288 yerine 576, bunun sesquioctava oranı (sesquioctavus) 648 ve bunun da sesquioctava oranı 729 olur. Ardından gelen 768 ise 384'e kıyasla tam iki katıdır, lemmaya göre ise 729 ile oranlanır. İşte bu iki kat oran aralığı, sesquialtera, sesquitertia ve sesquioctava oranlarıyla şu sayılar vasıtasıyla doldurulup sıkıştırılmıştır, 384, 432, 486, 512, 576, 648, 729, 768. Şayet bütün şekli doldurmak ve bütün sayıları sırasıyla yazmak istersek, ilk kısım için 384 sayısını almamız gerekir, bunun iki katı için 768, ilkinin üç katı ve ikincinin sesquialterası için 1152, ilkinin dört katı için 1536, üçüncünün üç katı olan beşinci parçanın yerine ise 3456 gelmelidir.

İlkinin sekiz katı olan altıncı kısım için 3072, ilkinin yirmi yedide biri olduğu yedinci kısım içinse 10368 sayısı gelir. Şayet bu terimleri de doldurmak, aralarında sesquialtera ve sesquitertia aralıkları oluşturacak biçimde harmonik ve aritmetik ortalamalarla sıklaştırmak istersek, 384 ile onun iki katı olan 768 arasındaki terimleri koruruz.

DÖRDÜNCÜ TONUS

Tonus Tonus Bil ki, yahut Tonus Tonus [okunamadı] Tonus Tonus [okunamadı] Tonus Tonus Tonus [okunamadı] Tonus Söylenen Tonus Tonus Tonus Tonus [okunamadı] Tonus Tonus Tonus Tonus Tonus [okunamadı] Tonus Tonus Tonus [okunamadı] Tonus Diatessaron Diapente Diapente Diatessaron Diatessaron Diapente Diatessaron ve Diapente

BİRİNCİ EZGİ

Bu dizide otuz dört terim bulunur. Bunların uyumu, diapente ve tonus ile birlikte dört kat diapason (diapason) kadardır, gerçi Severinus'ta bu şeklin sınırlandırılışı daha berrak ve daha açık şekilde bir tonda son bulacak gibi toplanır, zira birden ikiye olan oran iki katlıdır, işte ilk diapason.

Yine bunun dördü ve bunun tekrar sekizi ve bunun da on altısı iki katıdır, bundan ötürü dört kat diapason buraya kadar uzanır, 16 sayısının sesquialterası ise diapente olan 24'tür ve 27 sayısının buna olan oranı sesquioctavadır, ilerleyiş orada nihayete erer.

Buradan da şeklin bir tonus ile son bulduğu apaçık görülür.

Platon'un bu türden bir tasvirde neden kromatik ve enharmonik cins yerine daha ziyade diyatonik cinsi kullandığı hakkında. Bölüm V.

Eski dönemlerde üç tür harmoni cinsinin kullanıldığını pek çok müellif öne sürer, diyatonik, enharmonik ve kromatik.

Diyatonik olan yarım tondan yahut lemmadan ve bir ton ile diğer tondan meydana gelir, enharmonik olan bir diesis, diğer diesis ve ditonustan oluşur, kromatik ise bir yarım ton, diğer yarım ton ve üç yarım tondan meydana gelir. Diesis sanki dördüncü bir parça gibidir, yine de tam tamına yarım diesis olmadığı gibi lemma da tam bir yarım ton değildir, ancak Proklos'a güvenilirse bazı kadimler diesise yarım ton demişlerdir.

Dolayısıyla Platon, evrenin ve ruhun durumunu diyatonik cins üzerinden tasvir eder, her ne kadar Aristoksenos bilgelerin hayretine rağmen kadimlerin diyatonik şekli bilmediğini söylese de. Bunu bir hakikat olarak değil, Adrastos'un dediği gibi, âdeti üzere ortaya daima yeni bir şey atıyormuş gibi görünmek için ileri sürmüştür.

Böylece Platon, evrenin ve ruhun tonusunda diyatonik cinsi kullanır, zira onun akli hayatın dümenini eline aldığını düşünür, enharmonik cinsi bedenlerle paydaş olan ve onlara reislik eden her türlü hayata bırakır, kromatik cinsi ise bedensel çöküşe terk eder. Bu cins diğerlerinden ayrıdır ve asla asil değildir. Enharmonik cins öğretmeye ve talim etmeye uygundur, fakat diyatonik cins diğerlerine göre daha dolgun, daha yalın ve daha asildir.

İşte bu yüzden, daha elverişli olduğu için ruhun ve tüm evrenin asli vazifesini bu cinsle tasvir eder.

İbranilerin Metatron dediği, yaratılmışların ilkinde, yirmi yedi sayısını, yani bunların küpünü tamamlayan o üç dokuzlunun hangi hayranlık verici ustalıkla içerildiği hakkında. Bölüm VII.

İbranilerin en derin sırları arasında, yaratılmışların ilk olanının biricik olduğu, bütün mahlûkatın kemalini bizzat kendisinde topladığı pek meşhur bir kabuldür, ona Metatron Sar ha-Panim (Sar a panim), yani Vechin Prensi derler, zira o daima Hükümdarın huzurunda durur ve layık olanları O'nun huzuruna çıkarma hakkına sahiptir. İbraniler onun Musa ile konuştuğunu ve Rab ile yüz yüze konuşabilsin diye onu yukarı taşıdığını söylerler. Bu kelimelerin harfleri hesaplandığında, bilenlerin malumu olduğu üzere, 999 sayısını verir, yani dokuz yüzlük, dokuz onluk ve dokuz birlik, öyle ki bütün mahlûkatın düzeni buna uyar. Nitekim daha basit olanlar birliklerle, vasat olanlar onluklarla, en uçta bulunan ve daha kesif olanlar ise yüzlüklerle açıklanır ki bunların tamamı üç dokuzludur.

BEŞİNCİ TONUS

Bütün bunlar, her şeyin tamamlayıcısı olan hakiki onda son bulduğunda, bin sayısını tamamlarlar, bu da alef harfidir, Ezgiler Ezgisi'nin sonunda dendiği gibi, "Bin gümüş sana aittir, ey Süleyman", yani bizzat kendisi için barış olan sana aittir. Bununla ima edilir ki, yaratılmışların en mükemmeli dahi olsa, kendi kendisinin sonu ve huzuru değildir, zira hakiki ilk, hakiki birlik, onuncu, bininci ve her şeyin nihai sonu olan alefte, yani binde nihayete erer, nitekim İşaya'da sıkça tekrar edilerek şöyle denir, "İlk de son da benim." Bu yüzden bizden haklı olarak turfandaları ve öşürleri talep eder. Göklerin kraliçesi de gücenmesin, zira yaratılmış bütün yalın şeylerin ilki Metatron'dur dersek bu doğru bir tespittir, çünkü bu bir şahıs adı değil, bir vazife adıdır, bu unvan Meryem'e de pekâlâ uyabilir ve uymaktadır, nitekim onun adının harfleri ve Metatron'a "Sar ha-Panim" denilen o üç kelimenin uç harfleri hesaplandığında 290 sayısını verdikleri görülür.

Zira İbranicede en mübarek bakirenin adı [okunamadı] şeklindedir, bunun harflerinden reş 200, yod 10 ve men 40 değerindedir [metin hatası], bunlar toplandığında 290 eder.

O üç kelimenin uç harfleri de aynı miktarı verir, ilk harf olan nun 50, son harf olan mem 40, ortadaki harf olan reş ise 200 verir, bunlar birlikte toplandığında 290 eder.

Buradan hiç kimse Mesih'in annesi Meryem'in Musa ile konuştuğunu zannetmesin, zira söylediğimiz gibi bu bir şahıs değil vazife adıdır, bu vazifeyi kim yerine getirirse getirsin durum böyledir.

O vakitler bu vazifeyi kimin yürüttüğü hususunda İbraniler pek çok şey söyler, fakat işin aslı ne olursa olsun, doğrudan konuşan kimse ya bir melekti ya da melek mertebesine erişmiş yahut meleğe dönüştürülmüş bir insandı, nitekim Pavlus Galatyalılara şöyle der, yasa melekler vasıtasıyla bir aracının eliyle düzenlenmiştir. Oysa Tanrı yahut Rab yahut Tetragrammaton, bizzat Musa'ya konuşuyor gibi takdim edilir, çünkü melek her ne yapıyorsa, onu gönderen bizzat Tanrı'nın emri, kudreti ve tecellisiyle yapıyordu, sanki işi yapan O'nun kendisiydi.

O, Musa'nın yalnızca çıplak melek kudretiyle yetinmeyip yukarıda söylediğimiz gibi yakardığı tecelli yahut kudret vasıtasıyla iş görüyordu.

Aynı sayının ve aynı düzenin, fevkalade üstün bir kudretle yukarıdakilerde nasıl içerildiği hakkında. Bölüm VII.

Musa evrenin kuruluşunu tasvir ettiğinde şunu ekledi, "Gökler ve onların bütün orduları tamamlandı", bunun yerine bizde "ve onların bütün ziyneti" ifadesi yer alır. Bütün gök ve yer ordusu Rab tarafından meydana getirildiği için, O'na orduların Prensi denir, lakin İbranicede Tsebaot (Zebaoth) denir.

Bu kelimenin harflerinin sayıları hesaplandığında 999 değerini verir, tsade 900 [sofit haliyle], ayin 90, beit 2 ve tet 9 [yahut vav ve beit toplamı]. Bu sebeple O'na, o üç dokuzluda toplanan bütün ordunun Prensi denir, bunların hepsini bizzat kendine has olan alef ve binlik kendi içinde barındırır. Üstelik bu üç dokuzlu, Tanrı'nın yüce isminin tam harflerinde, ateş, su, hava veya ruh yahut rüzgâr ve tozu simgeleyen harflerle birlikte içerilir, nitekim İbranilerin dediği gibi yüce ismin kudreti vasıtasıyla her şey bu dört unsurdan meydana getirilmiştir.

BİRİNCİ EZGİ

Yüce ismin tam harfleri ile unsurları belirten harfler şunlardır, [İbranice harfler]. Bu harflerin hesabı, işin ehli olanlarca açıkça bilindiği üzere, tastamam aynı sayıyı, yani 999'u verir. Buradan hareketle, yüce ismin kudretiyle unsurlardan imal edilmiş olan her şeyin, kendi oranlarıyla birlikte bu sayıda nihayete erdiği söylenir.

Bu hususlar, İbranilerin gematria (gemataria) adını verdikleri gizli teolojinin o kısmını takip edenlerin nezdinde pek büyük bir ağırlığa sahiptir.

Fiziksel ve ilahi meselelerdeki bu usulü Pythagoras ve onun takipçileri de taklit etmiştir, gerçi bu sırlardan habersiz pek çok kişi salt sayılar üzerinde boş yere uğraşarak hem vakitlerini hem de gayretlerini ziyan etmişlerdir. O halde, kendi ölçüleri ve uyumlarıyla dolu olan o üç dokuzlu, her yandan ses vererek yaratanlarını över ve en tatlı bir ahenk içinde koşarak O'na doğru yönelirler.

Birincinin birliğinden her şeyde nasıl bir ahenk doğduğu hakkında. Bölüm [okunamadı].

VIII.

Yaratılmış olan bütün şeyler, pek çok parçaya bölünmüş ve henüz işlenmemiş haldeyken, gereken bir ahenk vasıtasıyla bir tek şeyde yeniden bir araya getirilmedikçe, uyumsuz kalmaya mahkûmdurlar. Nitekim Boethius ve Nikomakhos'un tanımladığı üzere ahenk, birbirine denk olan ve olmayan seslerin birliğe indirgenmiş uyuşumudur. Buradan hareketle, bu cihan sazının ahengi de denk olan ve olmayan şeylerin o ilk Bir ile uyuşmasıdır, öyle ki O'nun birliğiyle sevinç bulan her şey, Platon'un Parmenides diyalogunda bilgece ve derinlemesine tartıştığı gibi, bir tek şey olarak adlandırılır. Simplicius'un ileri sürdüğü üzere, Aristoteles buna karşı çıkarken özden ziyade lafza takılmıştır. Zira Orpheus'un da öğrettiği gibi Tanrı, özdeşlik yoluyla tektir, diğer şeylerin her birine ise başkalık vasıtasıyla bir derler, aynı zamanda Tanrı olan hakiki Bir'e bağımlılık, O'ndan pay alma ve O'na bağlanma yoluyla da bir derler. Zihin bazen bu birliği çok katlı türler halinde tasavvur eder, bazen de sanatkârın katında olan o çokluğu tek bir idea etrafında toplar. Nihayetinde her şeyi, kendilerinden sudûr ettiği ilkeleriyle kaynaştırarak, zihni de aynı birlikle doldurur ve kendine çeker. Bu sebeple Platon ve diğer Pisagorcular, o eşsiz âlem makinesini en yüce birliğe bağlamak ve nihayetinde onunla bir ahenk ve mutabakat içinde birleştirmek amacıyla, şeylerin çift ve tek parçalarını toplarlar, bunların oranlarının ve ahenkli uygunluklarının hepsinin birlikten çıktığını ve birliğe yöneldiğini söylerler, bu birliğin arzusunu ise bizzat en yüce Bir olan, her şeye bir olmalarını ve birliğe yönelmelerini bahşeden bahşetmiştir.

Zira Boethius'un dediği gibi, var olan her şey, sayıca bir olduğu için vardır.

Proklos da İlahiyat Teoremleri'nde şöyle der, bütün bunlar bir olandan nasıl çıktıysa, aynı şekilde durmaksızın koşan bir akışla o bir olana doğru aceleyle yönelirler, o bir olandan ne kadar çok pay alırlarsa, onunla o derece büyük bir uyuşum içinde birleşirler. Nitekim hakkında şöyle denmiştir, bir olan zaruridir, zira her şeyin ya saadete erdiği yahut sükûnet bulduğu nihai gaye ve sınırdır. Dionysios'un dediği gibi, Sanatkârın kendisi her şeyin illeti olduğundan, kendi başlarına bırakılıp da birbirlerinden ayrılmasınlar yahut kargaşaya düşmesinler diye her şeyi kendine döndürür.

BEŞİNCİ MAKİAM

Burada anlatılan yedi telli sazın ruha nasıl uyduğu üzerine. Bölüm VIIII.

Platon'un bu yedi telli saz (heptachord) vasıtasıyla hem insan ruhunun hem de âlemin yaratılışını tasvir ettiği görüldüğünden, bunun insan ruhuna da nasıl intibak ettiğini araştırmak gerekir, burada ilkin şu husus peşinen kabul edilmelidir, ruhun kendisi cismani kanunların tamamından azade olduğundan ötürü bir sayı değildir, bundan dolayı ne bölünür ne de parçaları vasıtasıyla çoğalır.

Aksine o, cismani ve maddi olan her şeyi fersah fersah aşan, cevheri olan, tek biçimli, kendi üzerine dönen ve akli bir sayıdır,

Onun parçalara ayrılması maddeden ötürü değildir, ne aşağı ve kaba şeylerden ileri gelir, Proklos'un dediği gibi, bilakis bunları var eden etkenden neşet eder.

İşte Sanatkârın nazar ederek amel ettiği, bütün şeylerin bu kusursuz ölçülerinden ruh payını alır, tıpkı bu kâinatın makul örneklere göre bölünmüş olması gibi.

O halde ruhta bu bölünme tarzı gayrimaddidir, akledilirdir, katışıksızdır, ruhi cevheri kemale erdiricidir, onun içinde ve altında bulunan çokluğu var edicidir ve ahenk yoluyla onu tek bir nizama toplayıcıdır, farklı parçaları birleştirir, katışıksız bir saflığın illeti olarak kalır ve ruhun bu çokluğunun bir araya gelen akıl ortaklığını bir arada tutar, ta ki Timaios ve Platon'un öğrettiği gibi ruhun kendisi bölünebilir ve bölünemez olsun. Nitekim Aristoteles'in haklı olarak ifade ettiği üzere, bölünebilen şeylerin ardında onları bir arada tutan bölünemez bir şey bulunduğu gibi, yalnızca bölünebilir değil fakat aynı zamanda bölünemez bir tabiata sahip olan şeylerde de daima baki kalacak bölünemez bir şeyin bulunması çok daha evladır. Zira Sanatkârın kendisi, ebedi kurucu, dedikleri gibi, bölünmeden evvel ruhu ve diğer şeyleri bir bütün olarak var etmiştir.

Ebedi yaratıcı bir şeyi ortaya koyduğunda, bütünün içindeki başka bir şeyi yok etmez, zira bütünlük parçaların yok olmasıyla yahut ayrılmasıyla zeval bulmaz, bilakis baki kalır ve bizzat parçalara reislik eder. Nitekim parçaları bütünden önce yaratmamıştır, bilakis parçalardan önce bütünün kendisini yaratmıştır, bu bütünlük parçaların birleşimiyle oluşan (integrale) bir bütünlük değil, cevheri (essentiale) bir bütünlüktür. O halde ruhun cevheri, mucizevi bir ahenkle toplanmış tek ve çokluk olarak, parçaları olan bir bütündür,

Bunu kavramak isteyen kimse, gayretinin nihai sınırını matematiksel spekülasyonlarla tayin etmemeli, aksine olanca gayretiyle ruh cevherine layık bir makama yükselmeli ve dosdoğru bir ölçü ile üç türlü bütünlüğün mevcudiyetini tasdik etmelidir, bunlardan ilki parçalardan önce gelen, ikincisi parçalardan meydana gelen, üçüncüsü ise parçaların her birinde bulunan bütünlüktür. Lakin Platon parçalardan önce gelen bütünlüğü öğretmiştir, bu bütünlük parçaların ortaya çıkışında asla tükenmez, bilakis baki kalır,

Zira parçaları veren zat iyidir, bir araya getirdiği şeyi çözmek ise kötülüğün işidir, iyiliğin değil.

O halde parçalardan önce gelen bütünün kendisi baki kalır, parçalardan hasıl olduğu söylenen şey ise parçaların dağılmasıyla zeval bulur, parçaların oluşturduğu ahenkli terennüm sona erdiğinde yok olur. Nitekim parçalarda bulunan şey, Platon tarafından bizzat ruhu böldüğü daireler vasıtasıyla işaret edilerek çözülüp dağıtılmıştır.

Demek ki ruh hem tektir hem çok katlıdır, akli alemde birliğe sahiptir, aşağıya meylettiğinde ise başkalığa ve çokluğa bürünür. Kendi içinde tek olan ruh, diğer şeylere indikçe bölünür, tekrar kendi içine döndüğünde ise bir araya gelir,

Ve Proklos'un Orpheus, Hesiodos, Euripides ve Aiskhylos'un ilahi adamlardan öğrendikleri ve masallara bürüdükleri kadim teolojiden naklettiği üzere, Dionysos ve Apollon'un yoluyla arınarak yeniden dirilir. Zira onların öğrettiği gibi, Asıl Örnek'te (Archetypus) ilahi bir Güneş vardır, bütün o ahenkli güzellik, her türlü zarafet, uygun ahenk ve hayat O'ndan sudûr eder, O'nun sağ elinde takva ve lütuf, sol elinde ise şiddetli ceza bulunur. Lakin bu pagan kâhinler Tanrı'nın sırlarını ya kavrayamadıklarından yahut bunları gizlemek istediklerinden ötürü, o en yüce Güneş'te hüküm süren her şeyi, cismani gözlerimizle gördüğümüz bu Güneş için terennüm etmişlerdir. Ve yukarıda değindiğimiz gibi, O'na Phoibos, Apollon ve Güneş adını vermişlerdir,

O'nun sağ elinde zarafetleri, sol elinde ise yay ve okları taşıdığını söylerlerdi. O'na Bakkhos ve Liber Baba adını da verirlerdi.

Lakin mevcut bahsimizi ilgilendirdiği kadarıyla bunlar bir yana bırakılırsa, geceleyin O'na parça parça eden, yırtıp koparan ve bizzat yedi parçaya ayrılan Dionysos derlerdi, gündüzleyin ise dağıtılmış olanları birleştiren Apollon derlerdi,

Ve O da yedi parçaya bölünmüştür, bu da yedili sayıya (septenarius) uygun düşer, öyle ki daima yedili sayıyla ilerler. Bu sebepten O'na yedili sayının önderi derlerdi.

Ve bu sayı, bir, iki ve dört sayılarından doğar, bunlardan çifte oktav (bisdiapason), yani en mükemmel ahenk yükselir, bu yüzden O'nun haklı olarak lir taşıdığı ve ahengin önderi olduğu söylenir.

Hayatın ve dağılmanın müellifi olan yedili sayı O'na atfedilir, bu sayı ilk tek sayı olan üç ile ilk çift sayı olan dörtten meydana gelir. Zira Pisagorcular ikiyi bir sayı olarak kabul etmezler, bilakis birlerin bir araya gelmesi sayarlar. O halde her şey etken ve edilgen gibi çift ve tekten hasıl olur ve aynı yolla dağılır, lakin doğum ve bu yol en yüce ışıktan ve birleştirici güçten gelir, dağılma ise aşağıdakilerden ve yırtıp koparan maddeden neşet eder. Bu sebeple geceleyin O'na parça parça eden Dionysos denir,

Gündüzleyin ise birleştiren Apollon denir, bu ad kötülükleri defeden anlamında verilmiştir, bu yüzden eskiler Apollon yerine Apellon derlerdi. Atinalılar ise Alexikakos, yani kötülükleri kovan adını vermişlerdi.

Homeros tarafından ise O'na [Yunanca] Oulios, yani sıhhat bahşeden denilmiştir. Her şeyi son derece ahenkli kılan o birlik O'nun katında ikamet eder, bu birlik aşağıdakilere lütfederek bir bölünmeye uğrar gibi görünse de kendi makamından koparılmaz, bilakis dağılmış olanları toplar, yeniden birleştirir. Şu peygamber sözü de belki buna işaret etmektedir,

Onların ruhunu alırsın (yani birlik ruhunu ve birleştiren ruhu) ve kendi başlarına bırakılan her şey helak olur.

Eğer o can ve birlik ruhu geri gönderilirse, her şey yenilenir ve tekrar yaratılır, zira mübarek Tanrı tarafından var edilirler, bu sebeple şöyle devam eder,

Rabbin izzeti ebedi olsun, Rab işleriyle ferahlasın, yani onları gereken itidale ve kendilerinden sudûr ettikleri ilkeleriyle birliğe eriştirdiğinde ferahlasın, nitekim yaratılışın tabiatı gereği O'ndan ayrılmış görünmektedirler. Yine de ebediyen dağılmış kalsınlar diye O'nun tarafından terk edilmezler, zira parçalardan hem önce gelen hem de onları takip eden o birlik daima mevcuttur, kendi kudretiyle nihayetinde parçalanmış her şeyi kendine çeker.

BEŞİNCİ MAKAM

Bu üç dokuzlunun insanda nasıl bulunacağı üzerine. Bölüm X.

İnsan, âlemin en mükemmel sureti olduğundan ötürü, büyük âlemde toplanmış olan her şeyi aynı nispet dahilinde ihtiva eder,

Ve ilk dokuzlu (novenarius), iki kısımlı beden olan daha aşağı taraftaki dokuzludur, nitekim Platon da böyle söyler, bunların her ikisi de dört elementtendir. Zira bozulmaya tabi olanı, başkalaşabilen dört elementten meydana gelir, en azından dirilişten sonraki bozulmaz olanı ise daha asil, bozulmaya asla maruz kalmayan elementlerden olacaktır. Bu iki adet dörtlü bana sekiz sayısını verir, bunlarla beden bir araya getirilip çatılmış olsun, bir de bunların içinde tek bir canlılık bulunsun, ister bu İbranilerin nefes (nefeş) dediği can olsun, isterse daha yeni yazarların dediği gibi diğer bütün ruhların yerini tutan akli ruh yahut hayati tin olsun. İşte bu tek olan ile o sekizden ilk dokuzlu meydana çıkar, bu da onuncuda, yani daha yukarıdaki orantıda son bulur.

Ruhta ise ikinci bir dokuzlu bulunur, bu da beş dış duyu ile dört iç duyudan, yani muhayyile, müfekkire, vehim (phantasia) ve ortak duyudan (sensus communis) derlenmiştir, onuncuda olduğu gibi akılda (intellectus) son bulur.

Ve bunda, yalın sayılar içinde daha saf bir başka dokuzlu daha vardır, bununla meleklerin dokuz mertebesine ve daha yukarıdaki sayımlara uygun düşer, öyle ki onda tam bir melekler ve Tanrı sureti bulunsun, nitekim kendi yerinde söylemiştik, bu da o onuncuda, yani en yüce Zatta ve her şeyin atasında son bulur, bütün ameller ve dualar O’na borçtur, nitekim Tanrı’nın oğlu da böyle öğreterek şöyle der, Dua ettiğinizde, 'Göklerdeki Babamız' deyiniz. En sonunda O'na dönerek O’nunla birleşmemiz gerekir, bu dokuzluların aralıkları ise amellerle (ki bunlara ikincil fiiller denir) tamamlanır.

Zira insanın üç katlı bir ameli vardır, bunu da ahenkli ve uyumlu bir tarzda yürütür, bu aşağı dünya ile duyulardaki tabiatların bağlarında, meleklerle ise daha yukarıdaki, yani akli ve iradi olan rasyonel kısımda birliktedir. Şayet her şeyle bu ahengi kuramasaydı, ne her şeyde amel edebilir ne de her şeyi anlayabilirdi. Ve bütün canlılar arasında yalnız insan bu şerefe mazhardır, öyle ki her şeyle müşterek hareket eder,

ve anlayarak ve severek her şeye, hatta en yüce Sanatkâr’a dahi nüfuz edebilir. Şayet insanı Platon’un ve Pisagorcuların, ilk çift ve ilk tek sayıdan, yani fail ve kabil olandan derlenmiş yedi temel had ile kuşatılan tasvirine tam tamına irca etmek istemezsek, Peripatetikler nezdinde pek meşhur olan şu ilkeyi hatırlarız, insanda iki şey vardır, yani her şeyi kabul eden heyulani akıl (intellectus possibilis) ile her türlü kavramı meydana getiren fail akıl (intellectus agens), bu kavramlar o kabil akılda kabul olunur. Ve her ikisinde de, yani bir yanda kabul edende, diğer yanda ise meydana getirende, üçlü ve dörtlüden derlenmiş bir yedili mevcuttur, zira üçlünün atfedildiği yüce şeylerin ve dörtlünün eklendiği mürekkep şeylerin kavramı söz konusudur. Bundan başka insanın kendisi de her iki kısımdan, yani ruhi olandan, zihinden ve daha kesif olandan, yani bedenden meydana getirilmiştir, bunlardan da her ikisinin karışımı olan bir şey, yani kısmen hayvani, kısmen akli olan iç duyular hasıl olur, nitekim bunu tasavvur etmiştik. Ve böylece Platon’un ileri sürdüğünün de ötesine geçerek tikel şeylere inmek caiz olursa, bu hadlerin tamamını insanın kendisine tatbik edeceğiz. Zira onda bir birlik vardır, bu da uluhiyetten bir cüzdür, bununla Tanrı’yı anlar ve O’nun etrafında amel eder. Ve bu birlik, fail ve kabil akıl olmak üzere iki katlı akılda ikilenir, dört katlı elementsel kuvvette dörtlenir, dört katlı elementlerin yataklarında (niteliklerinde) sekizlenir. Diğer taraftan ruhun üç katlı kuvvetiyle üçe varır, beşi bedensel ve harici, dördü de dahili olan dokuz duyu vasıtasıyla dokuzluya ulaşır, yirmi yediye ise insanda bulunan bu üç dokuzluyu kuşatarak ilerler, insanın içinde bu aklın kendisi yahut o en yüce cüz, rehber ve başat hayattır. Ve bu hadlerin bütün aralıkları, bahsi geçen kuvvetlerin ve kısımların orantılı amelleriyle doldurulur, fakat biz dünyevi yedi telli çalgıya (heptachordus) geri dönelim.

Ruhun ve Bütün Dünyanın Kendileriyle Tertip Edildiği Üç Orantının, Yani Müzikal, Geometrik ve Aritmetik Orantıların Ne Anlama Geldiği Üzerine, Bölüm VI

Aristoteles, Pisagorculardan devralarak üçlü sayıyı yüceltirken bunun hususiyetlerini ortaya koyar, zira onu tabiatın kendisinden almışızdır ve onun kanununa uygun biçimde kullanırız.

Nitekim çokluğun birden çıkıp ilerlemesi ve yine aynı bire geri dönmesi tabiattandır, biz bunu üçlü vasıtasıyla tecelli ettiririz ve bu da en yüce birlikle nihayete erdirilmiştir, fakat ondan dökülen ve başkaları denen çoklukta ikilik ayırt edilir, lakin aynı şeylerin hepsini kendine geri çağırarak üçlü bir bağ teşkil eder.

O birlik en kusursuz ve en uğurlu olandır, ikilik ise uğursuzdur, ancak üçlü sayı çokluğu geri çevirendir. Ve Tanrı’nın hoşnut olduğu, işi kendi suretinin kemaliyle layık olduğu gayeye ulaştıran kutlu sayı işte budur. Zira O’nun kendisinde, doğuran o en kusursuz birlik mevcuttur, bundan ötürü Baba adını alır. İlahiyatta ikiliği teşkil eden ikinci ise doğurulmuş olan Oğul’dur, fakat bu uğursuz değildir, zira ilahi seçkinliğin o her veçheyle kemalinin dışında kalmaz, aksine O’nun kuşatması dahilinde tutulur,

bundan ötürü de büsbütün başka yahut ikinci değildir, ancak şahıslarda böyledir, zira cevherde tamamen birdir. Üçüncüsü ise atayı evlada ve evladı ataya bağlayan sevgidir. Bu sebeptendir ki Pisagorcular, nerede bir bulunursa o doğurgandır ve doğurandır, doğurulan ise ikiliktir yahut ikincidir, fakat her ikisini birbirine bağlayan şeyin üçlü olması icap eder derler. Zira ikilik ve başkalık, üçlü, yani bir suret vasıtasıyla ilk olana dönene dek sükûn bulmaz. Şu halde varlıkların Sanatkâr’daki aynılığı, Prokles’in dediği gibi, müzikal orantı ile beyan olunur. Meydana getirilen şeylerin başkalığı ise aritmetik orantı ile, fakat bu başkalıkların birliği geometrik orantı ile açıklanır. Nitekim yine Prokles’in dediği gibi ruhun faaliyeti de aynı tertip üzere ilerler, kendi içinde aynı kalarak, kuvvetlerinde ve duyularında çoğalarak, tekrar kendi içinde derlenerek, Sanatkâr’da yeniden bir olarak, kendi içinde çokluk halinde, fakat daima o Sanatkâr ile birliğe meylederek yol alır. Zira Bânî, Platon’un aracılar (medietates) adını verdiği birbirini tutan üç birliği ruhun ve dünyanın kendisine bahşetmiştir, zira bunların evrenin bütün nizamını bağladığı görülür. Nitekim geometrik aracı, cevherleşmiş çokluğu kavrar ve cevheri süreçleri birleştirir, zira birliğin hesabı bir benzerliktir, bu da varlıkların dengelenmiş aynılıklarını bir tek birlik altında toplayan müzikal orantıdır.

Aritmetik ise ilk, orta ve son başkalıkları tek bir yapıda birbirine ulaştırır ve kavuşturur. Platon Kanunlar’da sitelerin bu aracılar vasıtasıyla idare edildiğini öğretir. Zira müzikal aracı adaletin bir benzeridir, büyük hadlere daha büyük nispet verirken küçük hadlere daha küçük nispet bağışlar, aritmetik ise herkese eşit ölçüye göre olanı vererek halklar arasında barış tesis eder, geometrik ise eşitleyerek ve birbirine bağlayarak birliği sağlar. Ve eski Yunan şairleri, Hesiodos ve diğerleri, nitekim Prokles de bunu anar, bu orantıları Themis’in kızları olarak tahayyül etmişlerdir, bunlar bütün kudretleri ve kuvvetleri bünyelerinde tutarlar ve var olan şeylerin bereketidirler. Zira Yunancada 'Eu' iyi talih ve bereket demektir, bunlar Eunomia, Dike ve Eirene’dir, Eunomia’nın timsali geometrik aracıdır, zira adeta iyi bir birliğe sevk eder. Eirene’nin timsali aritmetiktir, zira dediğimiz gibi barışa götürür, nitekim Yunancada barışa [Yunanca] yani Eirene denir. Bundan ötürü hukukçu Marcianus, kamu disiplininin başında bulunan ve ahlakı ıslah eden kişilere Eirenarkhes adını verirdi. Dike ise müzikte temsil edilir, zira onunla aynılık ve liyakate göre eşit hükümler beyan olunur. Ve her biri bağlar,

ve rabteder, Müzik ilkenin aynılığında, Aritmetik adil taksimatta, Geometrik ise kendisinden çıktıkları ilkeyle olan birlikte bağlar. Bu sebeple Timaios bu orantılara bağlar adını vermiştir. İşte bu aracılar bütün dünyanın ve ruhun cevherine nüfuz eder ve türlü nevilerin toplayıcı ve birleştirici kuvvetlerini bir araya getirerek çokluktan tek bir varlık meydana getirirler.

Bu üçü bir arada bulunduğunda, Geometrik olan bizzat ruhlardaki ve nesnelerdeki cevhere dair her şeyi birbirine bağlar. Zira cevher bütün varlıklardan devamlı surette geçen tek bir nisbettir, ilk, orta ve son olan her şeyi kuşatır, tıpkı Geometrik aracının kendisinin baştan başa üç had arasından geçen tek ve aynı nispet olması gibi. Müzikal olan ise ruhların bütün aynılığını, hadlerin kendilerine nispetlerin ortaklığı ve hısımlık bağı vasıtasıyla kısımlar halinde dağıtır.

Bu aynılık tümel ve daha yüksek tabiatlarda çok daha aşikâr görülür, tikel olanlarda ise daha az ve daha müphemdir.

Aritmetik ise başkalığı birbirine bağlar, ruhun ve nesnenin türlü süreçlerini toplar, bu da mertebe bakımından daha büyük olanlarda daha az, daha küçük olanlarda ise daha fazla bulunur. Zira aynılık tümellerde ve daha asil olanlarda hüküm sürdüğü gibi başkalık da tikellerde hüküm sürer ve her ikisinin de birbirini dengeleyen bir ciheti vardır, nitekim aynılık ve başkalık da böyledir. Ve nasıl ki bunların birliği bizzat cevherin kendisi ise Geometrik aracı da işte böyle bir birliktir. Şu halde otuz dört had ile anlaşılmasını murat ettiğimiz bütün cevherlerin birliği ve bağı Geometrik aracının kendisidir, aynı şekilde aynılıkların bağı Müzikal olanın, başkalıkların bağı ise Aritmetik olanın kendisidir, yani bütün hadler boyunca uzanan bağlardır.

Dünyanın ve Ruhun İşleyişinin Pisagorcular ve Akademi Tarafından Neden Yedi Had ile Kuşatıldığı Üzerine, Bölüm XII

Timaios’un ve onu izleyen Platon’un ruhu yedi had ile kuşatmış olması şaşılacak bir şey değildir, ilk haddin önüne birliği, yani ruhun en yücesini koyarlar, bununla Sanatkâr’daki en yüce birliği tutarak O’nunla bir olur, zira kelamda var olan her şey o kelamın kendisiyle birdi, nitekim bizim ilahiyatçılarımız da böyle söyler. Fakat biz Orpheus’u taklit ederek deriz ki, ruh ilk akılda kendi başını konumlandırır. İlkiyle ikili orantıyı ihtiva eden ikinci had, ruhun Tanrı’dan çıkıp ilerleyişine işaret eder. Üçüncüsü ise O’na geri dönüşüdür.

Dördüncüsü ise diğer yapılması gereken işlerle meşgul olmak üzere Hikmet’ten çıkışıdır. Beşincisi kendi içine geri çekilişidir, öyle ki Hikmet’ten çıkış süreci, kendisinden önce gelen varlıktan kaynaklanan ilerleyişe bağlı olsun ve kişinin kendi içine dönüşü de kendisinden önce gelen o Sanatkâr’a dönüşüne tabi bulunsun.

Katılardan teşekkül eden nihai sınırlar ise, ruhun kendilerine bağlandığı cisimlerin dönüşümünü öğretir. Cisimler dedim, zira âlem iki türlü cisimden ibarettir, bozulmaz ve göksel olan ile bozulur ve besin kabilinden olan. Benzer şekilde, âlemin eksiksiz suretini ihtiva etsin diye insan da Platonculara göre iki türlü cisimden meydana gelir, unsuri ve göksel. Unsuri olan, maddeye işaret eden ikiliğin küpü yahut katısı aracılığıyla, göksel olan ise üçlüğün küpü aracılığıyla gösterilir.

Böylece âlemin uyumu, akılda, ruhta ve bütün insanda bulunan o uyumu takip eder, nitekim Akademi mensuplarınca, bilhassa Proklos tarafından pek çok yerde bu kabul edilir. Fakat o, âlemin uyumun on tarzına iştirak ettiğini, ruhun ise dört kısımlı olduğunu söyler. Nasıl ki birliğin kendisi dörtlüğün, dörtlük ise onluğun sebebidir, aynı şekilde zihinsel uyum ruhsal uyumu, o da duyusal olanı meydana getirir. Buradan hareketle İbraniler, kendi en derin sırlarından yola çıkarak, ruhun Tanrı'nın dört harfli yüce isminden neşet ettiğini, bütün âlemin ise on sayımdan husule gelip yönetildiğini söylerler. Lakin en üstteki üçü buyurma, kalan yedisi ise icra etme makamındadır, bu sebeple bu yedisine İbrani sayımları derler. Suriyeli'nin de kabul ettiği üzere, birlik uyarınca yetkin ve tam bir âlem temsil edilir.

İkilik uyarınca ise onda çokluk ve çeşitlilik ima edilir. Çiftlerin ve teklerin bölünmesi vasıtasıyla, tanrıların kendilerinden başlayarak köklere ve bitkilere varıncaya dek eril ve dişil olan belirir. Zira ikilik ve üçlük uyarınca tanrılarda bulunan şey, dörtlük ve dokuzluk uyarınca bizden daha iyi ve daha üstün olan türlerde bulunan şey, küpler uyarınca ise yeryüzündeki son hayat nevilerine kadar uzanan ve bunları ilke geri döndüren şey ifade edilir.

O halde yetkin uyum, Pythagoras'ın geleneksel olarak uyum diye adlandırdığı küpler vasıtasıyla tamamlanır, çünkü yalnızca bu şekillerin köşeleri, kenarlara ve yüzeylere orantısal olarak eşittir. Fakat bu iki yolla gerçekleşir, ayırarak ve toplayarak. Bundan ötürü Proklos, kendi ifadesiyle kadim ilahiyatçıları takip ederek, Sanatkâr'da ayırıcı ve birleştirici olmak üzere çifte güç bulunduğunu söyler.

Nitekim birincisiyle O'nun kendi egemenliğini Baba'dan tefrik ettiğini, ikincisiyle ise O'nun bütün eserini pederane birliğe bağladığını ileri sürer. Bu yüzden ilahiyatçıların kendileri bu işleri yarılmalar ve bağlar olarak adlandırır.

Fakat üreten ve içeriye doğru ayıran güçler çifte, dışarıya yönelen güçler ise üçlüdür. Bir kimse, Proklos'un Sanatkâr'ı ilahiyatçıların zihniyetine göre Baba'dan ayırt ettiğini görürse şaşırmasın, zira bu ilahiyatçılar şüphesiz İbranilerdir.

Ve onlardan öğrenenlerin görüşlerinin, Platoncu doktrinin bütününe nüfuz ettiğine, hakikatin izlerini dikkatle ayırt eden herkes kolaylıkla hükmedecektir.

Nitekim Musa da, dikkatle gözetilmesi gerekir ki, şeylerin sanatkârı olarak Elohim'i tanıtır, biz bunu Tanrı olarak tercüme ederiz. Ve buna iyi dikkat et, bu İbrani ilahiyatının bir ismidir, Kutsal Ruh'tur ki suları sınırlayarak onların üzerinde dalgalandığı ifade edilir. Bu sırların idrakinde olan Davud da şöyle terennüm eder,

Rabbin kelamıyla gökler pekiştirildi, ve ağzının ruhuyla onların bütün kudreti.

Zira eser Kelam ile sağlamlaştırılmış, fakat Musa'nın Elohim'in Ruhu dediği ağzının ruhuyla tanzim edilmiştir.

Bizim ilahiyatçılarımız, Teslis'in dışa dönük işlerinin öylesine bölünmez olduğunu, bir şahsın yaptığını diğerlerinin de yaptığını belirleyen ve herkesçe övülen Augustinus'un hükmüne bunun zıt olduğunu zannederek kederlenmesinler. Bu elbette doğrudur, lakin eser birine buyuran, diğerine icra eden, ötekine ise düzenleyen sıfatıyla atfedilir. Bütün bu sırların en yetkin muallimi olan Pavlus bunu şu sözlerle ifade eder, Her şey O'ndandır, O'ndadır ve O'nun vasıtasıyladır.

Zira Baba'dan, ilk kaynak gibi her şey neşet eder, Oğul'da ise bir haznedeymişçesine ideler vasıtasıyla yerleştirilir, Ruh vasıtasıyla açığa çıkarılır ve her biri kendi mertebelerine dağıtılır.

Âlem Ruhunda Platoncu Tarzda Söylenecek Olursa Bu Sınırların Aralıklarının Nasıl Doldurulduğu Üzerine

XIII. Aralıkların tamamlanmasına gelince, Platon'u şerh edenler, Akademi mensuplarının her şeyi canlandırdığını söylediği âlem ruhu üzerinden misal verirler. Fakat biz bunu Kutsal Ruh'a ve hayat ağacı, hayat pınarı ve âlemin hayatı denen şeye atfederiz. O halde Platon'un sadece o evrensel ruhtan söz ettiğini yahut o evrensel ruh vasıtasıyla, dolaylı olarak büyük âlemin ve arketipin benzerliğini taşıyan küçük âlemin tamamlayıcı unsurlarını ve bağlarını da ortaya koyduğunu ima ederler.

Zira derler ki, armonik vasat ruhun bütün özdeşliğini toplar, göksel olanlara ayrılmaz bir iştirak bahşeder, büyük dairelere büyük hareketleri, küçük dairelere ise küçük hareketleri dağıtır. Nitekim kuşatanlar, kuşatılanlara nazaran daha hızlı hareket eder. Böylece daha latif ve daha hafif unsurlara daha büyük ve daha hızlı hareketleri, daha kesif olanlara ise daha küçük ve daha yavaş hareketleri ve neticede o muhtelif ahenklerin parıldadığı en alt dereceleri dağıtır.

Ve nasıl ki iki vasat, yani armonik ve aritmetik vasatlar evreni ikiye böldüyse, sesquiterce (üçte dört) ve sesquialtera (bir buçuk) oranları da âlemin tikel donatımını teşkil etmiştir. Misal olarak ilahi ruh nevilerini, demonları ve kürelerin kendileriyle doldurulduğu tikel akli ruhları zikrederler. Ve derler ki, bilhassa Proklos, ilahi neviler kendilerini tamamen önceki türlerin bütününe katar. Demonlar ise, hani o iblis dediklerimiz değil, semavi ve bilge akıllar, bütünün bütününe değil, kendilerinin bütününe iştirak ettiklerini söylerler, zira onların yüce olanları başkadır ve ilahi nevilerin, yani arketipte bulunan yüce akılların yahut sayımların hususiyetlerini kabul edemezler. Tikel neviler ise, yani bizim akli ruhlarımız yüce olanlara iştirak eder, ancak kesintisiz değil, paylar halinde ve zamana bağlı olarak. Bu yüzden insan sürekli olarak değil, kendisine bağlı ve engellenmiş olduğu kesif maddeden ötürü pek çok aralıkla ve katmerli biçimde temaşa eder.

O evrensel ruh ise bütün bunların oranlarına maliktir, zira her şeye yayılmış olarak her şeyi doldurur ve canlandırır.

Aynı şey bizim en yüce ruhumuz hakkında da söylenebilir ki buna Aristoteles faal akıl, Plotinos mutlak akıl, Yuhanna ışık, Augustinus daha üstün kısım demiştir, fakat Musa bizim hayat nefesi olarak kabul ettiğimiz şeye metinde hayatların nefesi der. Çünkü o en yüce olan, hangi isimle anılırsa anılsın, daha üstün bir hayatla yaşar ve bunu daha aşağıdakilere iletir. Akademi mensuplarının tikel dediği akli ruhumuz bununla birleştiğinde, zihinde peyderpey ilahi bir coşkuya ulaşır ve o daha üstün ruhun kudretini hisseder. Nitekim Thales'in öğrencisi şöyle der, Bu ilahi ihsanla her kim desteklenmişse, işlerin kıyaslanmasına göre faniler yerine ölümsüzler haline gelirler, yeryüzünde, denizde ve göğün ötesinde olan her şeyi kendi idrakleriyle kuşatırlar. Ve kendilerini öylesine yükseltirler ki, o iyi olanı ölümsüz olarak temaşa ederler. O vakit insan, bütün şeylerle kurduğu o en dolgun uyumu hisseder ve hepsiyle sanki kendi evindeymişçesine hemhal olur. Lakin her şeyin kendisinden inşa edildiği iki cüz vardır, biri suretten önceki maddedir ki buna Musa bazen yer, bazen kaos demiştir, biz ise karanlık diyebiliriz, diğeri ise ışıktır.

Fakat madde bütün aşağı varlıklarda tek olduğundan ve Platon'un kastettiği üzere suretin iştirakine göre bölünebilir olup suret maddenin iştirakine göre çoğalmadığından, Platon'un da dediği gibi her birinin maddesel cüzünü geride bırakarak bunu terk edeceğiz. Bu cüzün oranı, kendisinin de belirttiği üzere 256'ya 243'tür. Proklos'un dediği gibi, bu oran ilk maddeye oldukça uzaktır, çünkü ilahi bir sayı olan on ikinin ötesindedir ve maddesel olanları ölçer. Bu on üçlüde, âlemin her ikisinin tamamlanması için yerleştirilmesi gereken tortulara, çökeltilere ve bulanıklıklara, yani maddelerin kendisine ruhun oranı sabitlenmiştir. O halde bu biçimsiz bölünmeyi bir kenara bırakarak, kalan bütün oranların uyuştuğu o düzene bakalım. Başlangıçta, der, Sanatkâr evrenden bir cüz aldı ve maddeye biçim verilmesini buyurduğunda bunu iki katına çıkardı, bu cüzün kalana oranı limma oranındaydı. Unsurları tefrik edip meydana getirdiğinde ise dört katına çıkardı, bileşikleri döküp canlandırdığında sekiz katına ulaştırdı, fakat bu dişil güç vasıtasıyla oldu. Tek sayılardan ise, daha önce söylediğimiz gibi, sanki eril bir güçten neşet edercesine her şeyi aynı silsile ile kendi küpüne kadar doldurdu, bu da Pythagorasçılara göre yetkin uyumdur. Aralıkları ise diapente (beşli), diatessaron (dörtlü), tam ton ve limma ile doldurdu. Diapente ilahi nevileri gözetir, diatessaron ise kürelerin kendileriyle dolu olduğu söylenen demon nevilerini ve tikel ruhları gözetir.

Tam tonlarla doldurarak hayvani ruhlara ulaşır ki bu oran üçlüğün ikiliğin küpüne kıyaslanmasıdır. Limma ise madenlere, taşlara ve en aşağıdaki her türlü türe kadar uzanarak cismani ve nebati olana aittir.

Kürelerde var olanlar hakkında söylenenlerin kutsal metinlerle nasıl uyuştuğu görülmektedir.

XIV.

Eğer Pisagorcular ve Akademia mensupları, feleklerin akıllar (intelligentiae) ve buralara yerleştirilmiş canlar tarafından doldurulan tapınaklar olduğunu söylerlerse kimse şaşmasın, zira kutsal kelamda Musa tarafından şöyle denmiştir, "Gökler ve onların bütün ordusu tamamlandı", bunun yerine biz "onların ziyneti" ifadesine sahibiz. Zira ordu, yani semavi askerler akıllardır ve entelektüel suretlerdir (formae intellectuales), ki bunlar göklerin en güzel ziynetidir. Çünkü Proklos'un dediği gibi, Platon'un Musa ile birlikte semavi ordu diye adlandırdığı bu suretler vasıtasıyla semavi küreler tezyin edilir.

Bundan dolayı Euripides ve onun ardından birçokları, bunların tanrıların, yani semavi zihinlerin konutları ve avluları olduğunu söylemiştir.

En yüce Tanrı'dan neşet eden suretlerin ve akılların göklerde ne kadar ve kaç tane olduğunu ise ancak, Mezmurlar yazarının terennüm ettiği gibi yıldızların sayısını bilen ve onların hepsini adlarıyla çağıran O bilir.

Nitekim bazı bilgelerin açıkladığı üzere, cismani yıldızların adlarını değil, onlara riyaset eden akılların adlarını çağırır. Zira bütün bilge felsefe okulu, hatta Meşşailer dahi, her bir feleğe en azından bir akıl tayin eder. Lakin her bir yıldızın kendi kuvveti ve aşağıdakiler üzerine tesiri bulunduğundan, saf bir cisimden böyle bir fiilin ve tesirin neşet etmesi asla mümkün olamayacağına göre, bu kuvveti idare eden ve riyaset eden bir akla bizzat kendisinin de sahip olması zaruridir.

Bizim canlarımıza gelince bir güçlük baki kalmaktadır ve canların feleklere yerleştirildiği görüşü birçoklarınca gülünç sayılabilir. Yine de doğru anlayanlara bu durum yabancı görünmez.

Nitekim vasat bir dehaya sahip olmayan bazı Hristiyanlar dahi insan canlarının feleklere taşındığını dile getirmişlerdir, ki bu durum maddi felekler manasında değil, İbranilerin daha gizli teolojisinde pek etraflıca aktarıldığı üzere, canların kendilerinden çıktıkları o alem-üstü çarklara geri dönmeleri anlamında anlaşılmalıdır. En yüce Hakikat'in lisanından döküldüğü gibi, hiç şüphesiz Baba'nın evindeki muhtelif ve pek çok menziller bunlardır. Pisagorcuların düşündüğü üzere, onların geçişine hükmetmek gerekirse, canlar bu akıllar ve felekler vasıtasıyla aşağı iner ve erdemli bir hayatın seyrini tamamlayıp yine bunlara geri dönerler. Ve buradan hareketle müneccimler, şayet kehanetlerinde bir hakikat payı varsa, bir kimsenin Satürn veya Mars yahut Jüpiter, Venüs, Merkür, Güneş veya Ay tabiatlı olduğunu tayin ederler.

Nitekim insanlardaki duygular, temayüller ve huylar muhteliftir, bunlar bazılarının zannettiği gibi yalnızca muhtelif surette düzenlenmiş maddeden neşet etmez, bilakis türe ait bir farklılıktan değil, ferdi ve hususi bir farklılıktan ileri gelen muhtelif tesirlerden ve çeşitli suretlerden kaynaklanır, Resul'ün "Aynı Ruh bunları herkese dilediği gibi paylaştırır" dediği gibi, bunların mertebeleri her ne kadar muhtelif surette tevzi edilmiş olsa da, Tanrı'nın kendilerine tevdi ettiği bedeni ve diğer şeyleri tanzim eden melekî ve semavi tali sebepler de buna iştirak eder. Kimse Resul'ün orada yalnızca lütufların dağıtılmasından bahsettiğini söylemesin, zira Gregorios'un isabetle idrak ettiği üzere, melekî zihinler de beşerî zihinler de lütufları kabul etmede birbirine benzediği gibi, fıtri mertebelerden pay alma hususunda da uyuşurlar.

BİRİNCİ İLAHİ. Üç Ennead'ın Aralıklarının Tamamlanışı Üzerine Ne Söylenebileceği Hakkında.

XV.

Aralıkların doldurulmasını işittikten sonra, yirmi yedi veya üç ennead olan ilk cinslerin tamamlanması hakkında söylenebilecek her şeyi gözden geçirmek gerekir. Pisagorcuların dediği gibi bunlar, artık-parçalı (supparticularis) oranlara göre doldurulur, ve bu sadece eşyaya pay edilmiş bir tek hisseye göre değildir.

Lakin o yegane hayat bölünmez, tıpkı Güneş'in kendi içinde tek olup ışınlarında ve tesirlerinde çok ve muhtelif olması, bir vakitte ve mekanda diğerine nispetle daha tesirli akması gibi, bedende bulunan yegane can da pek çeşitli tesirlere sahiptir. Daha asil olanlardan başlayacak olursak, akılda yahut başta anlar, kalpte diler, gözlerde görür, kulaklarda işitir, ellerde iş görür, ayaklarda yürür, bağırsaklarda sindirir ve dışkının atılmasına kadar müdahil olur. Bölünebilir olmadığından her yerde bütünüyle iş görse de, kendi zatı bakımından bütünüyle değil, kuvvetinin bir cüzü bakımından etkindir. Zira kuvvet daima aynı kalsaydı, neticede ortaya çıkan iş de aynı olurdu. Organların çeşitliliği böylesine muhtelif tesirlerin hasıl olması için kafi gelmez, çünkü bedenden bağımsız olduğunda tek bir işten başkasını yapamazdı. Buna rağmen bedenden ayrıldığında da diler, anlar, mekan bakımından hareket eder ve iç insana ait olan duyuları kullanır.

Şu halde tesirlerinde muhtelif, kendi zatında ise tektir, organları ve aletleri vasıtasıyla kısmen engellenir, buradan bütünün orantılı bir parçaya nispeti olan artık-parçalı oran hasıl olur, ve kendisi hakkında "Bütün her şey O'nun için yaşar" denilen alemin hayatı da tektir. Pavlus da Aratos'un fikrini överek şöyle der, "O'nda, yani Tanrı'da yaşarız, hareket ederiz ve var oluruz." Orpheus'un dediği gibi, bu vahdetin bağrından çokluk neşet etmiştir.

Cennetin ortasında bulunan ve herkese hayat bağışlayan hayat ağacı da tektir, yine de ona *ets hayim*, yani hayatlar ağacı denir, zira o tek başına muhtelif hayat ışınlarını diğerlerine dağıtır, tıpkı mistik bedenin hayatı hakkında Pavlus'un dediği gibi, "Bir ve aynı Ruh, herkese dilediği gibi paylaştırır."

Hayatın ruhu olarak bu ağaçla bir olan o Ruh, Hezekiel'in vahyinde bize öğrettiği gibi her şeye hayat verir, şöyle der, "Hayatın ruhu çarklardaydı", yani aleme ait, semavi yahut arzî çarklarda.

Zira her şey küresel suretten haz aldığından o en yüce, ilahi küreyi taklit eder. Kendi içinde bir bütün olarak var olan bu hayat, kendisinden asla ayrılmayan bir hisseye göre kendini bildirir, kimine bir buçuk (sesquialtera), kimine bir tam üçte bir (sesquitertia), kimine bir tam sekizde bir (sesquioctava), kimine bir tam on altıda bir (sesquisextadecima) oranında dağılır, buradan beşli (diapente), dörtlü (diatessaron), tam ton ve limma aralıkları hasıl olur.

Fakat bu ilk hayatın, sayıları, ağırlıkları ve ölçüleriyle her şeyi düzenlerken hangi hususi cins ve türlerle, hangi oran dahilinde kendini tefrik ettiği hususuna henüz kimse açıkça temas etmemiştir.

Bunun, her şeyi bilmeye ve ihata etmeye muktedir olacak surette hikmetle arınmış ve dolmuş olanlardan başkası tarafından ne ifade edilebileceğini ne de kavranabileceğini düşünürüm, nitekim Hikmet Kitabı'nda şöyle denmiştir, "Var olan şeylerin hakiki bilgisini bana O verdi, ta ki yeryüzü feleğinin düzenini ve unsurların kuvvetlerini bileyim, zamanların başlangıcını, sonunu ve ortasını, devirlerin birbirini takip edişini, zamanların tamamlanışını, yıldızların konumlarını, canlıların tabiatlarını, vahşi hayvanların öfkelerini, rüzgarların şiddetini, insanların düşüncelerini, fidanların çeşitlerini, köklerin kuvvetlerini bileyim, gizli ve umulmadık ne varsa öğrendim." Ve bu hal, o zihne erişilerek ve Yuhanna'nın bahsettiği o inayet yağmuruyla hasıl olur, der ki, "Kutsal Olandan meshedildiniz ve her şeyi bilirsiniz." Ve yine, "Kimsenin size öğretmesine ihtiyacınız yoktur, zira O'nun meshi size her şeyi öğretir." Nitekim en yüce Hakikat'in hakkında şöyle dediği Zat'ın meshidir bu, "O size her şeyi hatırlatacak ve her şeyi öğretecektir."

Ve gizli teologların öğrettiği üzere bu, öpücük ölümüyle vaki olur, nitekim Mezmurlar'da şöyle denmiştir, "Rabbin gözünde azizlerinin ölümü kıymetlidir." Yahut Pavlus'un dediği gibi, aynı surete dönüşmekle, ya da Platonculara göre, her şeyi yapmaya muktedir olan o ilk aklın idelerinin kendi bilgesine temas etmesiyle gerçekleşir. Bu temastan, adeta bir birleşmeden birtakım hayaller peydah olur, iç duyular uyanır, can dirilir, Pythagoras, Empedokles, Herakleitos ve Sokrates'in Phaedros'ta serimlediği ve onların ardından pek çok kimsenin terennüm ettiği gibi, Lethe anaforunun bulaştırdığı kirden arınarak ambrosia ve nektarla beslenir. Fakat Meşşailerin en yetkini, rasyonel canın başlangıçta boş bir levha (tabula rasa) gibi olduğunu ve daima yeni suretler kabul ettiğini ileri sürer. Ne var ki her ikisi de kendi hükümlerini tam olarak ispat edemezler, meselenin hakikati Tanrı'nın malumudur ve O, dilediğini ilahi nurla aydınlatır. Ve bu hikmeti kabul etmek için gereken arınma hakkında Plotinos şöyle der, o dereceye kadar varmalıdır ki zihin pastan ve yabancı eğilimlerden sıyrılarak saf bir halde kendi akrabasına ve benzerine yapışabilsin, O'nu temaşa edebilsin. En yüce Hakikat gür bir sesle bunu ikaz ederek şöyle buyurur, "Ne mutlu yüreği temiz olanlara, çünkü onlar Tanrı'yı görecekler." Onda, adeta bir arşivde ve idelerin menbaında olduğu gibi, Agustinus'un sabah bilgisi (cognitio matutina) dediği idrak ile eşyanın bütün mertebeleri sarih ve berrak surette kavranabilir, ve sonra yine onun akşam bilgisi (cognitio vespertina) olarak tesmiye ettiği, şeylerin kendi içlerindeki bilgisine inilebilir. Buna yalnızca mübarek canlar değil, henüz bedenlerinden tamamen ayrılmamış olanlar da bir vecd halinde ve bu karanlıkla kararmış beşeri durumun ötesine geçen bir zihin taşkınlığıyla mazhar olurlar.

Yahut ilahi vahiylerle talim edilmişlerdir, nitekim rivayet edildiğine göre büyük Patrik İbrahim'in derlediği Teşekkül Kitabı'ndan (Sefer Yetsirah) bunu istidlal edebiliriz, orada İbrani lisanındaki şeylerin adlarının harfleriyle yapılan terkipler, bunların devirleri ve yer değiştirmeleri, onlar tarafından işaret edilen sayılar ve işaretler vasıtasıyla şeylerin mahiyetlerini ve aralarındaki uyuşmayı şaşılacak bir sanatla kavramış, bunları ifade etmekten ziyade temaşa etmiştir. Bu sebeple biz kendi konumuza dönelim.

Her şeyin sayı, ağırlık ve ölçü ile tesis edildiği hakkında. Bölüm

XVI.

Mademki şeylerin tam bir mutabakatını tasvir etmeye muktedir değiliz, daha aşağı mertebedeki şeylerden ödünç alınmış mecazi ifadelere başvuracağız. Bunlar her ne kadar kimi zaman çeşitlilik arz etse de, çoğu kez aynı manada birleşirler, lâkin lafızdaki uyuşmazlık yüzünden yabancı telakki edilirler.

Zira hikmet ehlinin sayı, ağırlık ve ölçü ile ima ettiğini, Platon sayılar, şekiller ve cisimler ile tarif eder.

Nitekim sayılar vasıtasıyla şeylerin türsel formlarını (forma specifica) kastetmek istemiştir, ki Aristoteles dahi bunları sayılarla kıyaslamıştır. Ölçüler vasıtasıyla ise her bir şeye takdir edilmiş olan kuvvetlere işaret eder, nitekim en yüce Hakikat de İncil’de bu husustan söz ederek şöyle buyurur,

Her birine kendi ölçüsüne göre verdi, yani her bir şeye, her şeyi en adil bir teraziyle tartan o İlkörnek’in (Archetypus) ölçülerinden taksim edilen ölçüye göre verdi. Cisimler vasıtasıyla ise şeylerin ağırlıkları anlaşılır, bizi daima en aşağıya çeken ağır unsurlar yahut şeylerin, adeta birer ağırlık gibi gerek iyiye gerekse kötüye sevk edip sürükleyen eğilimleri kavranır. Bu sebepledir ki Augustinus sevgiyi bir ağırlık olarak tesmiye edip şöyle demiştir,

Sevgim benim ağırlığımdır, nereye meyledersem oraya sürüklenirim. Yine sayılar vasıtasıyla aritmetik vasat, boyutlar ve ölçüler vasıtasıyla geometrik vasat tayin olunur.

Ağırlıklar vasıtasıyla ise musiki vasatı tayin olunur, ki bu vasat, tartılmış bir nispette yahut benzerlikte hareketlerin süratini ve yavaşlığını, seslerin tizliğini ve pesliğini, şeylerin daha ağır yahut daha hafif temayüllerini ihata eder. Ve tıpkı kirişlerde yahut neylerde veya ses veren her nevi alette ağırlıklardan türetilen mizaçlar nasıl zaruri ise, her türlü şeyde ve bilhassa her şeyin bağı olan insanda da, ahenkli bir tını hasıl olsun diye iştahların ve fıtri temayüllerin, insan zihnine nakşedilmiş aklın gayesine yahut ilahi yasaya göre itidale kavuşturulması icap eder.

Yiyecekler de ve istifademize sunduğumuz her şey de kendi ağırlıklarınca itidale kavuşturulmalıdır, nitekim bu büyük kozmik nizamda unsurlar, gökler ve her şey kendilerine has itidallerle neşvünema bulur, öyle ki hadsiz hesapsız türler ve formlar kendi ölçülerinde tartılarak ahenkle uyuşurlar. Bunlara zemin teşkil eden cisimler ise, her ne kadar hepsi dört unsurdan mürekkep olsa da, nihayetsiz sayıda bulunurlar. Buna şaşmamak gerekir, zira eğer üç sayıdan, yani çizgisel, düzlemsel ve cisimsel sayıdan teşekkül eden bir küpten,

ve şekil verilmiş dört yüzeyden, merkezden çevreye doğru muhtelif ve adeta sonsuz çizgiler çekilebiliyorsa, yukarıda kaydettiğimiz üzere, üçlüden yirmi yediye ulaştırılmış âlem küpünde nihayetsiz formlar ve hadsiz hesapsız mürekkep zeminlerin bulunması ne kadar daha evladır. Bütün bunlar, tıpkı dört başlıca yüzey gibi olan dört unsurdan, formların kendileriyle çoğalarak zemin teşkil eden cisimlere tekabül ettiği kendi en mükemmel sayıları vasıtasıyla meydana getirilirler.

Bunlar, yedi gök cismi vasıtasıyla ve bunlara riyaset eden yedi akıl vasıtasıyla yahut bu akılların feyizlerini kendilerinden alıp akıttıkları yedi ilahi kudret vasıtasıyla sevk edilirler.

Ve nitekim dört yüzeyden ve üç sayıdan hasıl olan o yedi sayısı, melekutî, semavi ve ilahi olan yedili vasıtasıyla, ayrıca yedilinin cüzleri vasıtasıyla idare olunan zodyak burçlarının on ikilisi de araya girerek mürekkebe iletilir.

Zira üç kere dört ve dört kere üç, on ikiyi teşkil eder. Buradan öylesine bir ahenk doğar ki, tabiatın rehberliğini takip eden musiki üstatları, bu türden ahenkli ses icra eden aletleri böylesi uyumlu sebeplerle telif etmeye gayret etmişlerdir.

Nitekim kadimler, unsurların sayısıyla yetinerek ve Merkür’ün icadıyla, dört tele malik olmuşlardır, Nikomakhos’un da bildirdiği üzere bunlar Hypate ile toprağı, Parhypate ile suyu, Nete ile ateşi, Paranete ile havayı temsil etmek istemişlerdir.

Bu sayı, Orpheus devrine kadar onlara kafi gelmiştir. Ve mademki bir üçün eklenmesi daha fazlasını isteyenlere hoş bir mecra bahşeder, sonrakiler daha da ileri gitmişlerdir. Nitekim beşinci teli Lidyalı Khorebos eklemiş, altıncısını Frigyalı Hyagnis, yedincisini ise Lesboslu Terpandros bulmuş ve bunları yedi gezegenin sayısına denk kılmıştır. Ve bu yedilinin daha ağır ve daha yavaş olan dengesini, hareketinde en ağır olan Satürn’e atfetmişlerdir. Diğerlerini de kendi sırasıyla gezegenlerle aynı nispete getirmişlerdir. Daha sonrakiler ise daha da ileriye gitmişlerdir, nitekim Lykaon sekizincisini eklemiştir.

Phaistoslu Prophrastos ise dokuz feleğin ahengini yahut daha evvel tarif ettiğimiz o ilk dokuzluyu aksettirsin diye dokuzuncuyu eklemiştir. Kolophonlu Histiaios ise onuncuyu ilave etmiş, Miletli Timotheos ise on birinciyi getirmiştir.

Yarım tonları da araya katarak bunu on beşe kadar uzatmışlardır, buradan çift oktavlık (bis diapason) aleti husule getirmişlerdir.

Nihayet enharmonik ve kromatik cinsleri diyatonik cins ile mezcederek yirmi sekize kadar varmışlardır. Bu sayı, bir ilavesiyle bizim üç dokuzlumuzu ihtiva eder, ve o bir, bütün bu beşeri nizamın heyetini tek bir beden kılsın diye her şeyi dolduran, her şeye nüfuz eden, her şeyi birbirine bağlayan yegane hayat olan candır, nitekim Platoncular böyle iddia ederler. Ve bu, melekutî, semavi ve fani olmak üzere üç mahlukat cinsinden hasıl olan, tek bir ilahi nefesle ve tek bir hayatla yankılanan hakiki bir monokorddur (monochordon), ki Hezekiel de bundan bahsederek şöyle demiştir, Ve tekerleklerin içinde hayatın ruhu vardı. İşte bu âlem makinesi, basit, kare ve küp sayıdan en yüce ahenkle teşkil olunmuştur. Yalnızca üçlüden yirmi yediye değil, altılıdan iki yüz on altıya ve üç yüz seksen dörtten bin yirmi dörde kadar, tıpkı yukarıda izah ettiğimiz gibi, ve hangi ahenk sayısından olursa olsun, aynı surette boyuna, enine ve derinliğine uzatılarak vücuda getirilmiştir, ta ki bütün fasılalar layık olan ahenkle dolarak bütün vasıta cinsleri ve birbirine son derece ahenkli olan türleri bütün âlem aletinde terennüm etsin, ki bu türler sayılarla tefrik edilir, şekillerle biçimlendirilir ve cisimlerde kaim kılınır.

XVII.

Bu Çok Çeşitli Cinslerin Kendileri Vasıtasıyla Meydana Geldiği Müdahil Sebepler Hakkında.

Bütün şeylerin sebeplerini etraflıca tetkik eden Aristoteles, artık herkesçe malum olan dört sebebi zikreder, madde, form, fail ve gaye. Bunlardan üçünü kafi derecede mufassal tarif etmiştir.

Lâkin cüzi alandaki fail sebep hakkında ya pek az şey söylemiş yahut hiçbir şey işlememiş, sadece Tanrı’nın ve tabiatın bu tür hususlarda amil olduğunu beyan etmiştir. Fakat bunun hangi tesirle, hangi aletlerle ve ne vakit meydana getirildiğine dair hiçbir surette temas etmemiştir. Ve şeylerin başlangıcını kavrayamadığı için, âlemin ezeli ve ebedi olduğunu müdafaa etmeye kalkışmıştır. Diğer meseleleri de hem kendi öğretisine hem de insan aklına yabancı addederek sükutla geçiştirmiştir. İbraniler ise, daha üstün bir muallim tarafından talim edildiklerinden, bilhassa İbrahim vasıtasıyla, bu kabil meseleleri pek meraklı bir tarzda aktarmışlardır. Üç unsuri mebdei esas kabul ederler, toprak, su ve ateş.

Havayı ise bir madde gibi değil, adeta bu üçünü birbirine bağlayan bir tutkal ve bir ruh gibi telakki ederler. Bu mebdelere alfabelerinin üç harfini tahsis etmişlerdir, alef, mem, şin. Ve mademki bunlar, bazen kendi evlerinde, bazen yabancı bir evde bulunan yedi gezegen vasıtasıyla birtakım akıllar (ki bunlara Ofanim derler) tarafından tanzim edilir, bunları iki türlü telaffuz edilen yedi harf ile ifade etmek istemişlerdir, bunlar kendilerine konulan işaretlerin çeşitliliğine göre daha yumuşak yahut daha sert telaffuz edilirler. Bu harfler şunlardır, bet, gimel, dalet, kaf, pe, reş, tav.

Daima tek bir telaffuza malik olan kalan on iki harfi ise, on iki burca atfederler, ki bunlar he, vav, zayin, het, tet, yod, lamed, nun, sameh, ayin, tsade, kof harfleridir. Ve böylece yirmi iki olan alfabelerinin tamamını taksim etmişlerdir. Bunlar yer değiştirdiğinde ve dönüştürüldüğünde, yukarıda zikrettiğimiz düzlemlerden, cisimlerden ve bunların karışımlarından teşekkül eden hadsiz hesapsız cisimleri işaret etmek istedikleri içinden çıkılmaz sözler hasıl ederler.

Bundan maada, her bir mürekkebin, o mürekkebi meydana getirmeye iştirak eden sebepleri tayin eden o harflerle isimlendirilmesini isterler. Ve mademki her bir yaratılışta bir unsur, bir gezegen ve bir burç baskındır, her bir şeyin hakiki surette isimlendirildiğini kabul ederler, şu şartla ki, o isim bu üç baskın sebebi belirten üç harften teşekkül etsin, nitekim bazıları Adem’in her bir şeye mutabık ismi vermeyi bildiğini iddia ederler. Fakat cisimler hayat ve ruh olmaksızın ölü ve hareketsiz olduklarından, bu harflere belirli ve münasip noktalar eklemişlerdir, bunlar tıpkı harflere telaffuz edilsinler ve bir bakıma yaşasınlar diye rehberlik ettikleri gibi, bunlar vasıtasıyla mürekkep şeylerin hayatını tayin etmek istemişlerdir.

Ve mademki her şey âlemüstü kaynaklardan neşet eder, oradan inkişaf bulur ve daima bunlara tabi olur, bu harflerin üzerine konulan vurgular vasıtasıyla, on ilahi kudretten yahut pınardan neşet eden menbaları, kanalları ve o feyizleri göstermek istemişlerdir. Bu on sayısı, o yirmi ikiye ilave edildiğinde otuz ikiyi teşkil eder.

Bundan ötürü İbrahim âlemin doğumu, onun mütemadi teşekkülü ve terkibi hakkında talim verirken, Mübarek Tanrı âlemini hikmetin otuz iki patikasında yarattı der. Gerçi bu sözü zihni otuz iki dereceye dair olarak da tevil edebiliriz. Lâkin mesaimizi sürdürürken, az evvel sayılan sayıyı bir fazlasıyla aşan o dörtlü sayının ne manaya geldiğini ve âlem monokordunun onun yegane hayatıyla nasıl tamamlanıp dolduğunu beyan edeceğiz. Zira bu dörtlü, o tetragrammatonun yahut Latince tabirle dört harfli ismin sayısıdır ki, o hazır olduğunda her şey kutlu bir talihe kavuşur.

Zira kemale erdiren, ikmal eden ve güzelleştiren olarak gelir, ta ki mukaddes metinlerden öğrenebileceğimiz vechile, kendi içinde ahenkli olan her şeyi Tanrı ile de tam bir ahenge kavuştursun. Nitekim Yeremya’da şöyle buyuran bizzat O’dur, Göğü ve yeri dolduran ben değil miyim.

Bundan ötürü, Musa tarafından dünya yapısının tasvirinde, tüm cihan nizamının kurulmasından sonra, onun koruyucusu ve her şeyi ikmal edeni olarak [Rab], hiçbir sır içermeksizin değil, Tekvin kitabının ikinci bölümünün başında şöyle buyurarak takdim edilir, "Adonai Elohim’in yeri ve göğü yarattığı günde, yaratılışları sırasındaki yerin ve göklerin asılları bunlardır." İbranicesi şöyledir, bizim eksik tercümemiz ise bunu şöyle aktarır,

"Tanrı’nın yeri ve göğü yarattığı günde." Burada dikkat edilmesi gereken husus şudur, bu dünya yapısında meydana getirilen her bir şey Elohim ismi altında zikredildiğinde, yalnızca bir usta takdim edilmektedir. Fakat tamamlanışları tekrarlayıp eşyanın nihayete erişini tasvir ettiğinde, Elohim ile birlikte Dört Harfli İsim (Tetragrammaton) devreye girer. Tüm cihanın en kâmil bağı ve Tanrı’nın en güzel eseri olan, diğer yaratılmışlara kıyasla ilahiyetle dopdolu bulunan insanın yaratılışını tasvir ettiği vakit, biçim veren [Tanrı] olarak Elohim ile birlikte bu dört harfli isim takdim edilir ve şöyle der, "Ve Adonai Elohim, insanı yerin balçığından şekillendirdi."

İşte bu dörtlü (quaternarius), adeta bir kaynak gibi, oradan dört kurucu ırmağın aktığı yerdir (başka bir yerde açıklayacağımız üzere), lakin bunlardan meydana gelen ve hangi türde bulunursa bulunsun her şey bileşiktir, tıpkı sayısal dörtlüden, adeta her çift sayının (octonarius) bir kök ve temeli imişçesine türediğinin aritmetik çıkarımlarla kanıtlandığı gibi. Ne var ki ilahi alandaki bu dörtlü, ilahiyetin birliğinden asla ayrılmadığı için bir dörde bölünmüşlük teşkil etmez. Bütün ahengin ve her türlü güzelliğin kaynağı ve kökeni olduğundan, İbrani İlahiyatına göre Asıl Örnek’teki (Archetypus) mümtaz makamını Tiferet’te bulur. Bu makam güzelliği, görkemi, celali, her türlü kemalatı ve bizim asla bütünüyle ifade edemeyeceğimiz en berrak ahengi haizdir. Öyleyse dünya monokordunda (monochordum), hayat veren ve tezyin eden sıfatıyla, kendisinden her türlü hayatın ve güzelliğin neşet ettiği O Varlık pek yerinde takdim edilmiştir.

Bu üç dokuzlunun tümünün Tanrı’nın en yüce isminde nasıl hâlâ muhafaza edildiği ve bizzat O’ndan nasıl neşet ettiği üzerine. XVIII.

Fakat kendisinden öteye bir erişimin mümkün olmadığı o ilk ve en yüce ilkeye kadar yükselebilmemiz için, yaratılmış şeylerin tüm küpünün kendisinden türediği o gökler üstü üçlünün meyveleri olan bu üç dokuzlunun, hangi sırla ya da hangi gizemle Tanrı’nın en yüce isminde ve o isme atfedilen Tanrı’nın aşkın ölçüsünde içerildiğini taslak halinde göstereceğiz, o çizgisel karede ya da yüzeyde ve küpte yer alan her şey oradan neşet eder. Nitekim o en yüce ölçüden ve tüm neşet edişlerin kaynağından (İbranilerin Yüce Taç, bizim ise Mesih’in öğretisiyle Baba diye adlandırdığımız) ilk olarak Oğul neşet eder, İbraniler ve bizim tarafımızdan Hikmet olarak adlandırılan O’dur. Her ikisinden de, ilk ve hakiki üçlüyü kemale erdiren Ruh hasıl olur. O ilk birlik, üçlüye ulaştığı için ne tükenmiştir ne de kısırdır, bilakis bütün o teslis ziyadesiyle veluttur, üçlüsünün karesini alarak meleklerin dokuz korosunu meydana getirmiş, tekrar karesini alarak dokuz feleği var etmiştir. Yenilenen bir kare alma işlemiyle de aşağı varlıkların dokuzlusunu ortaya çıkarmıştır. Bu dokuzlulardan ise, ötesine üçlünün uzanamayacağı 27 küpü hasıl olur. Bu sebeple o küpe ulaştığımızda daha ileri bir ilerleme söz konusu olamaz, zira sayının kendi doğası, bir kez boyuna, enine ve derinliğine yayıldığında artık daha öteye genişleyemez. Lakin her dölleyişten önce o doğum haritası velut kılındığından, bu veludiyetin Baba’da ve en yüce kaynakta önceden mevcut olduğunu ima etmek üzere, üçlünün her iki küpünü de ihtiva eden o ismi kendisine tahsis etmiştir, bu da 27’dir. Hakikati söyledim, zira dışarıya doğru hasıl olan küpe, kendisinden hasıl olduğu o küp tekabül eder, o en yüce kaynakta bir fikir ve filizlendirici ilke olarak bulunurken birlikten asla ayrılmaz. Bu isim İbrani lisanında işte şudur, *Ehyeh aşer Ehyeh*, biz bunu tercümemizde, "Ben, Ben Olanım" diye karşılarız. Bu harflerin sayısı, eğer birinci kelimede ikinciyle ve yine ikincide üçüncüyle hesaplanırsa, her iki tarafta da ortadaki kelimede yer alan büyük sayının hesabına göre 27 verir. Nitekim her iki kelime de 6 sayısını verir, çünkü *alef* 1, *he* 5 değerindedir, bunlar bir araya geldiğinde 6 eder, bu sayı 21 ile birleştiğinde 27 verir. İşte görünüz, o isimde 27 sayısı iki kez nasıl bulunur, ta ki hem birlikten asla ayrılmayan, fikir ve sayıların kaynağı olan o ilahi sayıya, hem de yaratılmış şeylerin cinsleri içinde ayırt edilip sayılan yaratıkların sayısına işaret edilsin. Bu ikiz 27 sayısının, bizde nispet bildiren "olan/ki o" anlamına gelen o kelimeyle birbirine bağlanması da bir sırdan hali değildir.

Bu nispet vasıtasıyla ya da bu iki sayının birleştiği yerde onların bağı ifade edilir, tıpkı Tanrı’nın içe ve dışa dönük icra ettiği tüm fiillerin nispetler vasıtasıyla gösterilmesi gibi. Zira en yüce muallim İsa Mesih, hasıl olan ve hasıl eden o en kutsal şahısları izah etmek istediğinde, onları Baba, Oğul ve Kutsal Ruh diye adlandırarak birtakım nispetler dışında başka bir yolla ifade etmemiştir. Benzer şekilde bizimle gerçekleştirdiği bütün fiillerde de nispi bir isim alır, bu isim vasıtasıyla O’nun işi gösterilir. Nitekim dünyayı kurduğunda Mimar yahut Yaratıcı ismini almıştır, bu yaratığa nispetle hasıl olan bir durumdur. Aynı şekilde, dünyayı yönetip düzene koyduğunda Yönetici ve Hükümran diye adlandırılır, böylece yönetim ve hükümranlık vasıtasıyla bizimle birleşir, tıpkı yarattığında ya da meydana getirdiğinde yaratılış vasıtasıyla birleştiği gibi. Böylece her daim Tanrı’nın birtakım nispetlerle eylediğini ve bizimle birleştiğini görürsün, bu nispetlerin hakiki mi yoksa akli mi olduğu hususu, ilahiyatçılarca tartışıldığı üzere, şu anki konumuz değildir. Bizzat kendisi içimize yalnızca inayet yoluyla değil, daha üstün bir surette taştığında, bu taşkından dolduranın doldurulana olan nispeti hasıl olur.

Şu halde, o iki defa bulunan 27 sayısının bir nispetle kuşatılması şaşırtıcı değildir, bu Tanrı’da mutlak bir şey olup çok daha fazla ve çok daha büyük manalar taşır.

Bunu en büyük sır olarak Musa’ya, halkını ve kardeşlerini güçlü bir el, uzanmış bir kol ve pek çok mucizeyle Mısır esaretinden kurtarmak istediği vakit bildirmiştir. O en mukaddes isimde saklı duran pek çok ve pek büyük harikadan bir kısmını taslak halinde göstermek gerekirse, evvela şu gözetilmelidir, o isimde üç kelime bulunur, ortadakinin üç harfi vardır, ortadaki harf olan *şin* ise tek bir gövdede birleşmiş üç küçük dala sahiptir,

Bu da tek bir ilahi cevherde birleşmiş olan o en kudsî üçlüyü gösterir. O iki üçlük ise, ayrılmış kelimelerden neşet ederek, O’ndan zuhur eden şeylerin üçlüklerini gösterir görünmektedir. Nitekim yaratılmış şeylerin sayısının dokuzlu olduğunu söylemiştik, burada üçlük üç katına çıkarılır, zira üç kere üç dokuz eder. Bu dokuzlu tekrar üçlü ile çarpıldığında, pek kâmil bir küpü meydana getirir. Bütün varlıklarda katmerli bir teslis mevcuttur, çünkü her şey teslis halindeki Tanrı’nın bir suretini yahut izini taşır, en azından şu cihetle ki, her şeyin çıkışı ve başlangıcı Tanrı’dandır, gelişi ve nihayeti de yine kendisinden neşet ettikleri O Varlığadır. Bu başlangıç ve son bihakkın Tanrı’nın kendisidir, nitekim O’nun en yüce isminin harfleriyle de bu gösterilir. Zira orada harflerin başlangıcı olan ve sayıların başlangıcı olan birliği simgeleyen *alef* vardır. On sayısını ve sayıların tamamlanışını ifade eden *yod* harfi de mevcuttur. Böylece bu iki harf, ismi anılanın bütün eşyanın başlangıcı ve sonu olduğunu beyan eder.

İki he harfi araya girer, bunların ilki birlik ile onluk arasında aracılık ederek Tanrı’nın zihninde var olan yaratılmış şeylerin ilk sabitliğini, Alef (aleph) harfiyle simgelenen ilk ilkeden çıkıp İod (yod) harfiyle belirtilen nihai sona doğru aktığını gösterir. Diğer he ise gerek o en yüce ismin gerekse dört harfli ismin (tetragrammaton) son harfi olup, şeylerin kendi türleri içinde açılmasını ima eder. Bu sebeple İbraniler, Tanrı’nın âlemi he harfiyle kurduğunu söylerler. İlkiyle varlıkları zihinde meydana getirmiş, ikincisiyle ise kendi suretleri üzere açmıştır, ancak şu kanunla ki, ikinci üretimde açılan şeyler, bir suret ve ahenk içinde ilk üretimi takip etsin ve ona benzesinler.

Tanrı’nın her iki büyük isminde de harflerin bir dörtlü teşkil ettiği, lakin yine de üçlüden ayrılmadığı gözlenmelidir, nitekim her ikisinde de üç farklı harf bulunur, fakat biri yinelenmiştir; bu da hem zihindeki hem fiiliyattaki sabitliği gösterir. Dolayısıyla daima üçlüden hoşnut olan o ilahi tabiatta, tam manasıyla bir dörtlü bulunmaz. İster Tanrılar, ister sıfatlar ya da hassalar, ister teslisler denilsin, Tanrı’da sayılır gibi görünen her ne varsa hepsini belirtmek üzere, dört harfli ismin tüm bu sayıları, birliği ifade eden Alef harfine irca edilir. Bu harf, sayıda altıya denk gelen Vav harfinden ve her biri on veren iki İod harfinden teşekkül eder. İki onluk bir araya geldiğinde yirmiyi verir, bu sayı o altı ile birlikte yirmi altıyı oluşturur, nitekim Tanrı’nın en meşhur isimlerinin tümü bu sayıya dayanır ve yirmi altıdır. Benzer şekilde, bilhassa o en yüce isim de böyledir; onun ilkesi yukarıda anılan Alef harfidir ki aynı zamanda bini, yani sonu ve tüm sayıların, onlukların ve yüzlüklerin nihayetini simgeler. Böylece her şeyin ilkesi ve sonu olanın bütünüyle bir olduğu anlaşılır.

O halde Tanrı, kendi içinde biricik kalarak ve bir sayısının tüm sayılara yayılması gibi her türden mahlukata da yayılarak, kendine has ve hususi birliğinden asla ayrılmaz, bilakis bu birlikten hareketle dünyevi enharmonik armoninin tüm ezgilerini bir araya getirip onları dengeli ve ahenkli kılar. Nitekim Boethius’un öğrettiği ses musikisinde armoni ve konsonansın benzer ve benzemez sesleri tek bir uyuşumda birleştirmesi gibi, bu cihan makinesinin enharmoniğinde de armoni ve uyuşum, benzer ve benzemez cinslerin, türlerin ve bireylerin tek bir mutabakatta bir araya getirilmesidir. Zira tüm çokluğun kendisinden neşet ettiği o tek olanda her şey durulur, yönetilir ve yetkinliğe erdirilir, tıpkı tek bir Güneş’in, içinde bulunduğu yarımkürenin tüm evlerini ve engelsiz fezalarını aydınlatması gibi. Ve tıpkı bir sayısının, ilk sayının karesinden sonra tüm sayıları bir onlukta toplaması ve sayıların adedi kadar onluktan sonra,

ikinci sayının karesinde, bu onlukları yeni bir yüzlükte toplaması ve nihayet sayılar ile onlukların adedi kadar yüzlük akıp gittiğinde, hepsini Alef ile simgelenen binlikte toplaması gibi. Bu harf, biçimini oluşturan çizgilerinde, daha önce söylediğimiz üzere, dört harfli ismin harflerinin tüm sayılarını ihtiva eder. Bu sayıların her biri, büyük bir sır olmaksızın dairesel bir sayı bildirmez, öyle ki tüm bu sayılar daireseldir ve tüm dairesel sayılar aynı harflerde toplanmıştır, bunlar da beş, altı ve ondur. Beş sayısı he harfiyle, altı sayısı Vav ile, on sayısı ise İod ile gösterilir. Gerek tek tek gerekse hep birlikte bu sayılar, akılla kavranan o hakiki küreyi, yani özü itibarıyla Tanrı’yı simgeler; zira Tanrı, kendisinden varlık bulan tüm şeylere kendi suretini bir daire içinde bağışlamıştır, ta ki âlemin devranı tamamlandığında, hepsi çıktıkları kaynağa geri dönsünler.

Aynı harflerde saklı bir diğer sır da simyadır (alchimia), zira beş sayısını simgeleyen he, dört elementten meydana gelen tüm şeylerin içine dökülmüş olan beşinci özü (quinta essentia) gösterir. Mükemmel bir sayı olan altıyı bildiren Vav, her şeyin kendisiyle hayat bulduğu o hayatı ifade eder. Mükemmel bir sayı olan onu bildiren İod ise, daha önce sıklıkla zikredildiği üzere her şeyi dolduran ve her şeyin imgeyle yahut iz ve suretle temsil ettiği ilahi tabiatın kendisini temsil eder.

Şayet Vav yerine Alef harfinin konduğu ve bunun da kelimenin en başına yerleştirildiği o en yüce isme geri dönecek olursak, bunun gayesi, anılan ismin dairesellik vasfından asla ayrılmadığının anlaşılmasıdır. Zira bir sayısını ifade eden Alef’in kendisi de tüm dairesel sayıların ilkesidir. Nitekim o kendi içine döner, tüm sayıları bilkuvve içerir ve birliğin çarpımı yoluyla onları fiiliyata döker, sonra da onları onluğun, yüzlüğün ve binliğin birliğine ulaştırır ki bu da yine Alef ile simgelenir. Bu bakımdan Tanrı’yı en layıkıyla tasvir eder, zira Tanrı tek bir varlık iken sayılan tüm şeyleri bilkuvve içerir, her şeyi tikel ve sayılı suretlerde açar ve nihayet aynı şeylerin tamamını kendi içine geri çağırır, ta ki tek olandan çıkan dünyevi enharmonik armoni, biricik bir bakış ve değişmez bir nizamla yine tek olana yönelsin ve ona geri dönsün.

İnsanın küçük bir alet gibi tüm şeylerin ahengini kendinde nasıl barındırdığına dair. Altıncı Makam.

İzlenecek usul ve insanın büyük âlem ve Arketip ile genel ahengi üzerine. Bölüm I. İnsanın dairevi şekilde âlemi taklit ettiği üzerine. Bölüm II. İnsandaki ölçülerin oranı üzerine. Bölüm III. Uzuvların ve bunların kendi aralarındaki çizgilerin ahengi üzerine. Bölüm IV. Genel bir bahisle her şeyin insanda toplandığı üzerine. Bölüm V. Bu insanda hangi yüce elementlerin bulunduğu üzerine. Bölüm VI. İnsanın kendisinde elementlere nelerin tekabül ettiği üzerine. Bölüm VII. Bileşiklerden taşların nelere denk düştüğü üzerine. Bölüm VIII. Metallerin nelere tekabül ettiği. Bölüm IX. Harikulade bir sanatla meydana getirilmiş kimi karışık madenlerin nelere uyduğu. Bölüm X. Bitkilerin nelerle yeşerip neşvünema bulduğu. Bölüm XI. İnsanda hayvani durumların yaşadığının herkesçe aşikâr olduğu. Bölüm XII. Kadimlerin insan ruhunun hayvanlara göç etmesi hakkında ne düşündükleri ve meselenin hakikati. Bölüm XIII. Bizimkilerle ahenk teşkil eden tikel başkalaşımlar hakkında dışarıdakilerin neler aktardığı. Bölüm XIV. Musa’nın, Nuh’un gemisinde her şeyin kutsal bir sanatla insanda toplandığını tasvir ettiği. Bölüm XV. Neden murdar hayvanların her iki cinsten ikişer, temiz hayvanların ise yedişer adet gemiye alındığının söylendiği. Bölüm XVI. Bütün göklerin de insanda barındığı. Bölüm XVII. Zodyak burçlarının her birinin adını nereden aldığı ve adlarını aldıkları bu hayvanların Güneş ile ne yaptığı. Bölüm XVIII. Bu burçların ve insandaki başlıca mafsalların neden on iki sayısıyla dağıtıldığı. Bölüm XIX. Niteliklerin gezegenlerle ve sekizinci gökle olan uygunluğu üzerine. Bölüm XX. Aklın burçlar feleğine (orbis) denk düştüğü. Bölüm XXI. İlk hareket ettiricinin (primum mobile) yürekle ve orada ikamet eden ruhun hürriyetiyle sürüklendiği. Bölüm XXII. Satürn ile nelerin sıkılaşıp katılaştığı. Bölüm XXIII. Jüpiter ile nelerin dengelendiği. Bölüm XXIV. Mars ile nelerin kaynadığı. Bölüm XXV. Güneş ile nelerin dirilip berraklaştığı. Bölüm XXVI. Venüs ile nelerin yumuşadığı. Bölüm XXVII. Merkür ile nelerin keskinleşip nüfuz ettiği. Bölüm XXVIII. Ay tarafından nelerin harekete geçirildiği. Bölüm XXIX. Gezegenlerin birbirleriyle ve sekizinci gökle olan hareketlerinin oranından kuvvetlerimizin oranının doğduğu. Bölüm XXX. Nizama bağlanmış şeylerin hayranlık verici uyuşumu ve her iki âlemin birbiriyle ahengi üzerine. Bölüm XXXI. İnsanın melekleri kendinde toplayarak onlarla uyuştuğu. Bölüm XXXII. İnsanın, Tanrı’nın mabedi ve sureti olarak O’nunla terennüm ettiği. Bölüm XXXIII. Tanrı’nın ve insanın uzuvlarının ahengi üzerine. Bölüm XXXIV.

İZLENECEK USUL VE İNSANIN BÜYÜK ÂLEM VE ARKETİP İLE GENEL AHENGİ ÜZERİNE

BÖLÜM I

Tabiat ressamları, tasvir ettikleri şeyleri ellerinden geldiğince titizlikle taklit ederler. Nitekim Pisagorcu Apollonius, "Resim, tabiatın meydana getirdiği tabii şeyin bir taklididir, fakat renklerin terkibi sanattandır" der.

Oysa resim sanatının asıl kudreti ilkinde toplanmıştır. Onların renklerle yaptığını, ister şair, ister hatip, ister tarih yazarı olsunlar, hakiki tasvir ustaları da kendi güçleri nispetinde yapmaya gayret ederler. Bunların hepsinde, süslü ve yapmacık bir kompozisyondan ziyade, tabiatın sunduğu şeylerin taklidi ve eksiksiz tasviri takdir görür. Bu sebeple, bizler Yüce Sanatkâr’ın eserlerini tasvir edenler olduğumuza göre, yazma usulümüzün de kaydettiğimiz şeylerle gücümüz yettiğince uyuşması pek tabii ve hakkaniyetlidir. Tanrı ile dolu olan Musa’mız, bu hususun en parlak misalidir, o, her iki âlemin kuruluşunu yazarken, her birinin icap ettirdiği vechile, duruma uygun bir itina göstermiştir. Zira büyük âlemin (macrocosmus) kısımlarını, tabiat düzeninin gerektirdiği üzere, yalnızca bir buyrukla meydana getirilmiş olarak nakleder.

Lakin meziyet ve sır bakımından daha büyük olan küçük âleme (microcosmus) geldiğinde, onun yaratılışını, bizzat kendisinin daha üstün bir lütufla donatılmış olmasına yaraşır şekilde, çok daha muteber bir sanatla tasvir eder.

Bu durum, onun etrafında vuku bulan hadiselerde aşikârdır. Zira onun için önceden bir mesken hazırlamış, sonra tamamlanmış ve hazır edilmiş bu yere onu buyur etmiştir, ardından ruh sahibi kılınan her varlık üzerinde ona hâkimiyet bahşetmiştir, onun hoşnutluğu için her türlü lezzetle donatılmış sefa dolu bir mekân dikmiştir, ona pek tatlı bir refika vermiş ve tek bir ağaç müstesna, her şeyi meşru bir mirasçı gibi onun iradesine bırakmıştır, ta ki bu sayede yukarıdaki Rabbini tanıyabilsin, zira Merkür ile Süleyman’ın dediği gibi, Tanrı onda kendi suretindeymişçesine neşeleniyordu.

Fakat bizzat O, onu inşa ederken, en kutlu ve gizli bir meclise, yahut Katoliklerin dediği gibi en kutsal Teslis’e, yahut İbranilerden bazılarının zannettiği gibi melekler meclisine, yahut dünya üstü ilahlara, yahut daha gizli teologların iddia ettiği gibi sıfatlar ve şahıslarla birlikte ideler diyebileceğimiz sınırlandırıcı ölçülere danışarak, bir tür başlangıç vaat edip onu yalnızca bir emirle değil, kendi elleri ve kudretiyle şekillendirdi.

Bunu gözeten en bilge Musa, insanın yaratılışını daha uzun ve daha meşhur bir sözle anlatır. Nitekim onun biçimlendirilişini tekrar eder, kimi zaman yaratıldığını, kimi zaman yapıldığını, kimi zaman burun deliklerine hayat nefesinin üflendiğini söyler, bu gizemi derinlemesine ve açıkça işleyerek, Sanatkâr tarafından onun etrafında icra edilen her şeyi ortaya koyar, diğer şeyleri ise aynı gayeye ulaştıran en vakur bir anlatımla bildirir. Bu yüzden sanatkâr ve yazar, insanın her şeyini dikkatle takip etmekle haklıdır, zira onda bütün doğanın gücü ve en yüce ışığı toplanmıştır, nitekim o bilge Sarazen Gazali de şöyle der,

Doğa, onun terkibine yöneldiğinde durakladı, çünkü elinde birleştirecek daha şerefli hiçbir şey yoktu. Zira onda (Galenos’un doğruca belirttiği gibi) ötesinde bir şey bulunmayan yahut daha doğru söyleyecek olursak, bizim tarafımızdan düşünülemeyecek olan bütün bilgelik toplanmıştır. Üstelik yeryüzünde yalnızca insanın erdemli olduğunu ve yücelere ibadet edeceğini biliyordu, bu sebeple onu böylesi bir ihtimamla inşa etti. Bundan ötürü, her iki dünyanın tasvirinde Musa’yı haklı olarak üstün tuttuğumuzdan, onun izinden giderek biz de insan dünyasının sanatını daha zahmetli ve dikkatli biçimde tasvir edeceğiz. Bu dünyada Sanatkâr, takdir edilemez bir sanat ve kavranamaz bir bilgelikle, böylesine geniş bir düzeneğe dağıttığı her şeyi bir araya getirdi, öyle ki her şeyin bağı ve düğümü olsun, her şeyi bir araya toplayarak, nasıl ki bütün varlıklar o tek olandan sudur ettiyse, insanda toplanan her şey de aynı şekilde onun vasıtasıyla yine o tek olana döndürülsün. Eğer eser sanatkârını taklit edecekse bu zorunludur, nitekim Hermes, O’nun bir tür küre ve daire olduğunu söyler. Benzer şekilde yaratılış da bir dairedir, onun bir ucu kendi örneği, yahut o tek zihindeki idesi, yahut Kelam’dır, ortası yapılmış olan her şeydir, diğer ucu ise insandır, o Sanatkâr tarafından en son var edilmiştir ve var edene pek benzer, öyle ki Origenes’in şu sözü burada yerini bulur, doğru hareket edenlerde son, daima başlangıca benzer. O halde yaratılmış şeylerin dairesi açıktı, ta ki insan Kelam ile birleşip o iki uç kapanana kadar, bunu en başta şu sözü söyleyen zat gerçekleştirdi,

Ben Alfa ve Omega’yım. Ve nasıl ki o ilahi Teslis tek bir özü içerirse, bu üç dünya da tek bir daireyle kuşatılır, bundan Platon Phaidros’ta ve ondan sonra Proklos, adaklar ve dualar üzerine olan eserinde etraflıca bahseder, nitekim yaratılmış bazı şeylerin Tanrı’dan başlayıp yine Tanrı’da son bulan bir daire çemberi oluşturduğunu söylerler, zira her şey O’nda kalır ve O’na doğru döner, bu dönüş sayesinde yetkinliğe göre üçlü bir yapıya sahip olurlar. Bu üç dünyayı Yuhanna şöyle anar, Dünyadaydı ve dünya O’nun aracılığıyla yapıldı ve dünya O’nu tanımadı. Bütün dünyaları çağırır, ta ki hepsinin varlığının aynı olduğunu beyan etsin,

Zira her şey vardır ve varlığını “Var Olan beni size gönderdi” diyenden almıştır, yine de onları ayırt eder, ta ki aralarındaki farkı göstersin. Zira biri diğerinin suretidir,

Nitekim içinde yaşadığımız dünya Tanrı’nın suretini barındırır, insan ise hem dünyanın hem de İlk Örnek’in (archetypus) imgesine sahiptir, insanın her ikisiyle olan uyuşumu da işte budur. Fakat görünenlerden görünmeyenlere gereken sırayla yükselebilmek için, insanın bedeni vasıtasıyla bu dünya yapısıyla sahip olduğu uyumdan başlayalım.

İnsanın Dairesel Şekilde Dünyayı Taklit Etmesi Üzerine. Bölüm II.

Aşağıdakilerin daima yukarıdakilere özendiği, öyle ki mümkün olsa yukarıdakilerin yetkinliğine bile erişecekleri bilgelerin ortak kanaatidir, fakat bu mümkün olmadığından, biri diğerinin örneğini takip eder. Bundan ötürü madenler bitkilerin, bitkiler zoofitlerin, bunlar hayvanların, hayvan insanın, insan ise Tanrı’nın suretine sahiptir, nitekim Platoncu okul bunu öğretir. Boethius da aynı doğrultuda hareketle, zamanın ölçüsü olan yılların Tanrı’nın ebediyetini ve aynı andaki bütün doluluğunu taklit ettiğini söyler. Zaman buna denk olamadığından, aynı andaki bütün doluluktan ardışıklığa geçer ve hareketsizlikten harekete doğru meyleder.

Nitekim bu unsuri ateş, Güneş’in ışığını ve o ilahi, ulaşılamaz ışığı taklit eder, fakat Güneş o en yüce ışıktan ne kadar uzaksa, bu unsuri ateş de Güneş ışığından o kadar uzaktır ve sonsuz olanla mukayese edilemez.

O halde bütün aşağıdakiler en yüce olanları taklit eder, hatta her şeyin ilk örneği gibi olan, her şeyde önceliği elinde tutan, dahası aşağıda görülen bütün imgelerin idesi olarak var olan ve kendisine daha çok yaklaşanları daha kusursuz biçimde kendine benzeten o en yüce Sanatkâr’ı, yani İlk Örnek’i taklit eder.

Mademki Tanrı akılla kavranan bir küredir (sphaera) ve bu dünya kendisini bütünüyle küresel bir şekilde seyre sunmaktadır, Tanrı ile bu dünya arasında orta yeri tutan insanın da aynı şekilde son bulması zorunludur,

Ve ruhunda o akılla kavranan küreyi, bedeninde ise duyulur olanı taklit etmesi gerekir, nitekim bu mevcut çizim de bunu gösterebilir,

Bazılarına göre göbeğinden, fakat daha doğru bir görüşle kasıktan bir pergel açılacak olursa, çizilen o daire bedeni tam olarak kuşatır,

Bundan ötürü bütün bedenin ölçüsünün yuvarlaklıktan ileri geldiği ve ona doğru yöneldiği anlaşılır.

Lactantius’un dediği gibi, baş yuvarlaktır, bir küreye ve feleğe benzer, bedenin bütünü de ölçüsü tam oranlanacak şekilde daireseldir,

Zira kolun nabzın attığı el tarafındaki ucundan başparmağa kadar olan dairesel ölçüde bir buçuk katı (sesquialtera) iki kat oran bulunur, boyundan kaval kemiklerine kadar da aynı oran mevcuttur, başparmaktan kürek kemiğine yakın kola kadar üç kat, benzer şekilde koldan baldırın etli kısmına kadar yine üç kat oran vardır.

Gerek aşikâr gerekse gizli olan insan bedeninin sayıları ve oranları hakkında daha birçok şeyi takip edebilirdik, fakat korkarım ki sayılardan bahsederken sayıyı ve ölçüyü aşmayalım ve zayıf kuvvetimiz böylesi bir yükün altında ezilmesin, nitekim bunlar damarlarda, sinirlerde ve iç organlarda uyumlu bir şekilde bir araya getirilmiş olarak gizlidir, Augustine’in dediği gibi, bunları hiçbir zaman hiç kimse bulamamıştır, hatta ölülerin bedenlerini parçalayan, bütün gizli şeyleri araştıran ve buradan nerede ve hangi kısımların tedavi edileceğini öğrenen anatomistlerin acımasız dikkati dahi bulamamıştır,

Yine de bu uyumlu düzenlenişin, bütün bedenin içten ve dıştan adeta bir çalgı gibi kurulmasını sağlayan eksiksiz sayılarını hiç kimse bulamamıştır, belki de hiç kimse aramaya cesaret edememiştir. Yine de Hippokrates ve Pisagorcuların öğrettiği ve Augustinus’un takip ettiği üzere bazı sayılar mevcuttur. Bu sebeple biz de bu uyum dolu eserde her şeyi olmasa bile en azından bazı hususları taslak olarak gösterebiliriz.

İnsandaki Ölçülerin Oranı Üzerine. Bölüm III.

İnsanda hiçbir şey gelişigüzel, hiçbir şey uyumsuz yapılmadığından, bilakis her şey, Şamlı Yuhanna’nın dediği gibi, uzuvların birbirine ve dünyanın kısımlarına karşı bir tür oranı koruması için bu sayılarla bir araya getirildiğinden, tıpkı bir lirin telleri gibi,

Bu sebeple en yüce Sanatkâr’ın uzuvların en ahenkli dizilişi ve ölçüleri etrafındaki özeninden, pek çok şey arasından birkaçına değineceğiz, bunlarda bütün ahenk ve bütün uyum kemale ermiş görünecektir, diğer aralıklar gibi doldurulduğu açık olan ara kısımlar ise bir kenara bırakılacaktır. Zira bütün bedenin gövdeye oranı sekizde dokuzdur (sesquioctava),

Gövdeden yahut göğüsten ayak tabanlarına kadar bacakların bütününe oranı üçte dörttür (sesquitertia), boyundan göbeğe ve bele kadar olan göğsün, yahut karnın gövdenin sonuna kadar oranı ise iki kattır, leğen kemiklerinin genişliğinin kalça genişliklerine oranı ise bir buçuk kattır. Bunlarda bütünün, dörtlü aralığın (diatessaron), beşli aralığın (diapente) ve sekizli aralığın (diapason) parıldadığı görülür. Ayrıca başın boyna oranı üç kattır, burada sekizli aralık ile beşli aralık bir aradadır, yine başın dize oranı üç kattır,

Aynı oran bacağa yahut topuğa kadar da geçerlidir. Hippokrates’in oğlu Thessalos’a bilgelikle öğrettiği gibi, insan bedeninin bütün uzuvlarının son derece dakik ölçülerle bir araya getirildiği böylece kanıtlanır,

Boethius da bunu daha uzun bir sözle açıklamıştır. Sanatkâr, Nuh tarafından inşa edilen geminin timsali altında bunu Musa aracılığıyla açıklamayı uygun görmüştür,

Nitekim şöyle der, Geminin uzunluğu üç yüz arşın, genişliği elli arşın ve yüksekliği otuz arşın olacaktır, öyle ki uzunluğun genişliğe oranı altı kat, yüksekliğe oranı ise on kat olsun. Bu ölçülerle bedenimizin yapısı öğretilir, bu yalnızca benim kanaatim değil, kutlu Augustinus’un da fikridir, kendi keşiflerimden sonra onu okuduğumda bu şahitliğe sevindim ve böylesine büyük bir adamın otoritesine hayran kaldım, gerçi keşiflerimi benden önce bir başkasının söylemiş olmasına da üzülmedim değil.

O halde o gemide bulunan oran, insan bedeninde de mevcuttur,

Fakat sayıyı da uyumlu kılmak istiyorsak, bazı mikrokosmos yazarlarının bizzat insan bedenini ölçtükleri şu ölçülere dikkat edilmelidir,

Zira bunu, alelade olanlardan biraz daha kısa altı ayağa bölerler, bu ayaklardan birinin ölçüsüne hexipeda derler, bunu da on dereceye ayırırlar, böylece altı hexipedadan altmış derece ortaya çıkar. Bazılarına göre ise her bir dereceyi ona bölerler.

Veya başkalarının dediği gibi daha doğru bir hesapla, tüm dereceler bir arada üç yüz dakikayı versin diye beş dakikaya bölerler, Musa bunlara arşın demektedir.

Şayet bunlar alelade arşınlar olarak anlaşılsaydı, ne gemiye ne de insanın yaratılışına uygun düşerdi. Zira alelade arşınlar yalnızca iki karıştan ibarettir, bir buçuk ayağa yahut altı avuca tekabül eder. Bu sebeple Augustinus ile Origenes, geminin her türlü hayvan cinsini alabilmesi için bunların geometrik arşınlar olduğu kanaatine akıllıca varmışlardır, nitekim bir geometrik arşın altı alelade arşını ihtiva eder.

Bunu, Mısırlıların bütün hikmetiyle donatılmış olan o zat da bilmekteydi, çünkü bu öğreti bilhassa onların nezdinde revaçtaydı. Şayet bunu insan bedeninin yapısına da tatbik etmek istersek, bu türden bir ölçü katiyen intibak etmez. O halde bu tür meselelerde hesaba katılan dakikalar ve bu sayının kendisinden doğan oranlar pek uygundur.

Demek ki insan bedeni, gemiye intibak edecek surette üç yüz dakika uzunluğunda, elli dakika genişliğinde ve otuz dakika yüksekliğindedir, Yüce Sanatkâr, doğayı taklit eden sanat eliyle inşa edilmesi gereken gemiden ziyade bu bedenin tertibine itina göstermiştir.

Bundan başka iki pencereden bahseder, biri havayı ve diğer zaruri ihtiyaçları almak için nefeslik kabilinden yukarıdadır,

Diğeri ise fazlalıkları boşaltmak için aşağıdadır. İnsan bedenine bundan daha uygun ne söylenebilir, zira onun da yukarıda bir penceresi vardır, gerçi çok yönlüdür ama bedenin idamesi için zaruri olanları ve ona yardım eden ışığı oradan alırız. Fakat bunun bir arşınla ikmal edildiği söylenir, diğer canlılarla kıyaslandığında ağız ufak olduğundan bu hakikaten mütevazı bir ölçüdür.

Aşağıdaki kapının ise edep sebebiyle ne ölçüsü ne de vazifesi tasvir edilir, ancak oradan salıverilen murdar bir karga ile son derece pak bir güvercin zikredilir, karganın leş peşine düştüğü, güvercinin ise zeytin dalıyla, yani barış nişanesiyle geri döndüğü anlatılır. Bu kuşların sırrı pek açıktır, zira yukarıdaki penceremizden, yani ağızdan, pek çok temiz ve murdar şey çıkar. Murdar şeyler hakkında semavi muallim açık bir sözle şöyle der, ağızdan çıkanlar kalpten neşet eder ve insanı kirletir, yani kötü düşünceler, cinayetler, zinalar, fuhşiyat, hırsızlıklar, yalan şahitlikler, küfürler ve daima murdarlıktan zevk alan, sesi ve delaletiyle hayırsız olan karganın layıkıyla simgelediği bu neviden şeylerdir. Aynı pencereden övgüler, ilahiler, dualar, itiraflar, talimler ve her türlü güzel söz de çıkar ki bunlar son derece saf güvercinle gayet güzel tasvir edilmiştir. Bu güvercin gemiye barış işaretini taşır, zira Bilge'nin dediği gibi, tatlı sözler dostları çoğaltır, yani ilahi, meleksi ve insani dostları.

Tanrı da kendisine hamdin ne denli hoş geldiğini Mezmurlar'da şöyle beyan eder, şükür kurbanı beni yüceltecektir ve ona Tanrı'nın kurtarışını, barışını ve onunla birliği göstereceğim yol budur.

Azaların ve çizgilerin birbiriyle ahengi. Bölüm 4.

Şayet fazlaca tecessüsle suçlanmaktan çekinmeseydik, gerçi bu durum yalnızca avam tarafından başımıza kakılırdı, yüzün ve ellerin çizgilerine de el atardık. Pek mahir Sanatkâr, böylesine zarif bir bedende bütün bunların tesadüfen meydana gelmesine izin vermemiş, bilakis ruhu ve bedeni şekillendirirken gösterdiği o itinalı mühürle bunları nakşetmiştir, bedene bitişik her şeyi bir araya getirdiğimizde, beden ile ruhun kısımları bu yapının tamamını İlk Örnek (Archetypus) ile temsil etsin, canın sanatı, mahareti ve insan denen canlının en gizli düğümü ile tertibi, ifşa ettiği şeyler ne denli karanlık bir örtü ardında gizliyse o denli açık bir delille beyan edilsin diye bunu yapmıştır.

Alın okumasında (metoposcopia) ve kehanetlerde düşülen nice yanılgı ve el falında (chiromantia) görülen daha da fazla hata bundandır, zira ellerdeki işaretler daha aşağıda ve daha zayıftır. Kimse bunların erdem ve kusurlara doğrudan tesir ettiğini sanmasın, zira bu tür şeyler kendiliklerinden hiçbir şey husule getirmez, yalnızca doğanın kuvvetini ve mizacını gösterir, yeter ki bedenin kılavuzu olan akıl, erdemli bir basiretle onları iyiye tevcih etsin, hepsi iyidir. İnsan kendi cüz-i iradesiyle sevk edildiğinden, kahinler doğanın meylinin ötesinde ahlakı ve fiilleri de önceden kestirmek istediklerinde bu ikinci hususta hataya düşerler. Zopyros'un hükmünde doğrulanmış olan ve artık mekteplerde, meydanlarda dilden dile dolaşan hadise şudur, kendisi Sokrates'in suretine bakarak onu kusurlara değil, avamın tabiriyle neslin devamı için zaruri olan Venüs işine, dolayısıyla nefsine hakim olamamaktan doğan o kusurlara teşne bulduğunda ve Sokrates'in talebeleri hocalarında bu tür fenalıkları görmediklerinden onunla alay ettiklerinde, Sokrates onları teskin ederek şöyle demiştir, adama gülmeyiniz, şayet akıl ve felsefe düsturlarıyla tabiatıma galebe çalmasaydım, daha doğrusu onu iyiye yöneltmeseydim, hakikaten Zopyros'un beni takdir ettiği gibi biri olurdum. Kurtarıcı'nın şu sözü belki de bu manada anlaşılmalıdır, görünüşe göre hüküm vermeyiniz. Bütün uzuvların ahenkli mutabakatına dayanan, bâtıl inançtan uzak bu tür bir ilim bütünüyle bir kenara atılmamalıdır.

Binaenaleyh, bu fani bedenin hatlarını ve renklerini böylesi bir sanat ve böylesi bir sırla tanzim eden Sanatkâr'ın o fevkalade itinasına hayran kalmak ve onu övmek mecburiyetindeyiz. Bu yüzden pek dirayetli kimseler kendilerini bu öğretiye vakfetmişlerdir.

Meşşai mektebinin reisi ve doğanın pek mahir araştırıcısı Aristoteles, hususi bir risalede, İskender'e yazdığı mektupta ve Hayvanların Kısımları Üzerine adlı eserinin birinci kitabında bu hususta çok şey yazmıştır.

Afrikalı Constantinus da bu konuda seçkin bir cilt neşretmiştir. Râzî, Mansûrî'ye yazdığı ikinci kitapta bahsetmiştir. Galenos, İbn Sînâ, Albertus Magnus, Michael Scotus, Conciliator ve zamanımızın nice mühim siması bu mevzuda yazmıştır. Eski ve saygıdeğer zatlara dönecek olursak, Pythagoras da kendi terbiyesine girmek için gelen gençlerin fıtratını tetkik eder, [Yunanca] yüz ve sima yapısından, bütün bedenin endam ve duruşundan onların ahlakını ve tabiatını bir nevi sezişle tartar, layık gördüklerini talebeliğe kabul buyururdu.

Bu usul, felsefeye kabul edilecek gençlerin hangi memleketten olduklarının, nasıl bir tabiata sahip bulunduklarının, hangi ahlakla yoğrulduklarının, ne denli haya ve duygu taşıdıklarının tetkik edilmesini salık veren Hint kralı Pharaotes tarafından da tatbik edilmiştir. Bu sebeple Apollonios ile mülakatında şöyle demiştir,

Zira insanların ahlakını ekseriyetle gözler beyan eder. Kaşlarda, yanaklarda ve bütün simada dahi pek çok hususiyet mevcuttur ki hikmet ehli ve doğayı iyi bilen kimseler, onlara bir aynaya bakar gibi bakarak içlerindeki aklı ve zekayı müşahede ederler. Nitekim Horatius'un terennüm ettiği ve Livius'un rivayet ettiği üzere, Lucius Sulla ve Diktatör Sezar, hasımlarının tilki misali gizlenen ahlakını bu teferrüsle sıklıkla sezerlerdi. Plautus'un komedyalarında muhabbet tellallarını caniyane surette tasvir etmesi ve Martialis'in Zoilus adlı melunu kusurlu sima ilminden hareketle tarif etmesi boşuna değildir. O Aquinolu hiciv şairi de alelade bir kadın için şöyle der, hem alnıyla hem eliyle teminat veriyordu. Lakin bunun hürmetkâr dindarlığa aykırı olduğu zannedilmesin, Tanrı'nın şahadetiyle tasdik edilen Eyüp'ü delil getirelim, o der ki, herkes kendi amellerini bilsin diye insanların ellerine işaret koyar. Gerçi ulema bunu, doğanın ve sanatkârın sırlarına dikkat çekmekten ziyade, zihinleri ahlak cihetinden terbiye etmek maksadıyla başka bir manada tefsir etmiştir. Hekimler nezdinde de renkler vasıtasıyla mizaç ve tabiatın hususiyetleri hakkında hüküm vermek pek bilinen bir usuldür. Nitekim soğuk ve kurudan husule gelen toprak rengi, kara safrayı ve Satürnyen tabiatı haber verir. Gök mavisi yahut beyaza çalan renk ise balgama delalet eder,

Zira İbn Sînâ'nın şahitliğiyle, soğuk nemli maddeyi beyazlatır, kuruyu ise karartır. Güneş ışınlarıyla kızıllaşan koyu hava misali hafif kızıl renk kana delalet eder, lakin alev gibi parlayan ateş rengi sarı safraya işarettir. Bu safra, diğerlerine galebe çalan son derece keskin bir hassaya sahip olsa da letafeti sebebiyle başkalarıyla, bilhassa kan ve kara safra ile kolayca karışabilir. Bundan ötürü, şayet kanda galebe çalan bir fazlalıkla karışırsa kırmızı renk kuvvet bulur, sarı safra baskın çıkarsa turuncuya meyleder, şayet eşit derecede karışırlarsa kızıl olur, fakat sarı safra kanla birlikte yanarsa esmerimsi (canopus) bir renk verir, kan üstün geldiğinde yakut kırmızısı, sarı safra baskın olduğunda ise hafif kızıla çalar. Şayet sarı safra kara safra ile karışırsa siyaha boyar, kara safra ve balgam ile eşit oranda birleşirse renk esmerimsi olur. Balgam galebe çalarsa killi sarı, kara safra baskın gelirse kül rengi (glaucus) husule gelir. Şayet balgam ile eşit nispette karışırsa limon sarısı (citrinus) bir renk ortaya çıkar, şayet bir diğerinin fazlalığı sebebiyle değişirse solgun yahut solguncadır. Sarı safranın kırmızı, limon sarısı, yumurta sarısı, siyah ve benzeri türlerinin bulunması bundandır. İnsanın tabiatı hareketlerinden ve fiillerinden de anlaşılır, nitekim ağır ve sağlam hareket topraksı kara safraya, tembel ve yavaş iş ise balgama delalet eder.

...neşeli mizaç ve kanda dostane ahlak, safrada keskin atılganlık ve ateşli kuvvet bulunur. Doğanın bu sanat eserinde bu kabilden pek çok şey Tanrı tarafından yerleştirilmiş olarak aktarılır, lakin usta Sanatkâr'ın bu çadırı ve onda ikamet eden hakiki insanın suretini ne nizamla, ne büyük bir ahenkle inşa ettiğini görelim diye bu az şeylere değindik. Tıpkı dış suretin o iç insanla uyuşması gibi, buradan hareketle o daha üstün insanın bizzat kendisinde ve İlk Örnek'te (Archetypus) saklı olan kemalatını temaşa etmeye yükselelim.

İnsanda Her Şeyin Nasıl Kapsandığına Dair Umumi Kelam, Bölüm V

En yetkin filozof olan Musa, "Rab Tanrı insanı toprağın tozundan şekillendirdi ve onun burnuna hayat nefesini üfledi" diyerek en yüce Sanatkâr tarafından bu insanda her şeyin ne büyük bir kemalatla, ne büyük bir uyumla bir araya getirildiğini tek ve esrarlı bir kelamla ima etmiştir. Bütün şeylerin her iki ucuna da dokunur, öyle ki bu uçlar arasında bulunan bütün ara tabakaların da bu sanat eserinde yer aldığı ve insanda içerildiği anlaşılsın. Nitekim onda en yüce olan ile ona benzer bir nizam akıtılmıştır ve toprak unsuru her şeyden daha aşağı kılınmıştır.

En yüce olan ise "Ben hayatım" diyen ve hayatın ışınlarını her şeye yayan o zattır. Ve Musa, hayatın bütün mertebelerinin insanda toplandığını beyan etmek üzere sebepsiz yere "hayat nefesi" dememiştir, zira bu insan hayatın bütün dereceleriyle yaşar.

Dolayısıyla insanın içinde toprağın, tozun ve hayat nefesinin bir araya geldiğini söylerken, her iki ucun ve aradaki vasıtanın insanda buluştuğunu ima etmiştir. Ve tıpkı büyük âlemde ilahi olanın gökler vasıtasıyla aşağı akarak yeryüzündekilerle birleşmesi ve yeryüzündekilerin de her iki ucun tabiatını tadan bu aynı gökler aracılığıyla ilahi olanı kabul etmesi gibi, insana bahşedilen o ilahi pay da toza gizlice yerleştirilen göksel bir vasıta ile aktarılmıştır. Nitekim insanın ilk zikredilen ismi de bunu gösterir, zira bu isimde ilahilik, göksel tabiat ve ehiller katında bozulabilir cismani tabiat taşınır. Böylece insanda bozulabilir olan, göksel olan ve her cinsten ilahi yahut hayati olan mevcuttur.

Zira insan, unsurların ve taşların hayatıyla yaşar, bunlara beslenme, büyüme ve başkalaşma kudreti daima sunulur. Madenlerle birlikte daha üstün bir hayatla yaşar, bu hayat pek gizli bir ruha sahiptir ve bu sebeple büyük bir gayretle araştırılmış olsa da sanatkârlar tarafından ya hiç bulunamaz yahut pek nadir bulunur.

Bitkilerle nebatî hayatı, hayvanlarla hareketli hayatı, ayrık zihinlerle akli yahut zihni hayatı, Tanrı ile ise ilahi ve ebedi hayatı yaşar. Yuhanna bu hayat hakkında "Hayat insanların ışığı idi" demiştir. Ve yine en yüce Hakikat, "Ben, hayatları olsun ve bol bol olsun diye geldim" buyurur. O halde bu insana hayat nefesinin, yani her cinsten hayatın üflendiği haklı olarak söylenmiştir. Ve Musa'nın iki uç ve bir vasıta ile gizlice ima ettiği şeyi Süleyman yahut Philon veciz bir kelamla ifade ederek der ki, "Tanrı insanı yerin balçığından yahut toprağın tozundan çıkardı ve ona her şeyi kuşatacak bir kuvvet verdi." Oğlu tarafından insanın yaratılışı hakkında sorgulanan Trismegistus da buna katılarak şöyle demiştir, "İnsan, her şeyde bir bütün ve her şeyde bir tümdür, yani her şeyi kudretle içeren Tanrı'dadır, gerçi insan bir terkip değildir, lakin terkip vasıtasıyla bütün şeylerin kudretlerinden vücut bulmuştur."

Augustinus ise bu her şeyi kuşatma halini yalnızca bütün insanda değil, bilhassa insan ruhunda temaşa ederek şöyle der,

Tüm bilgeliğin benzerliğine göre yaratılan ruh, bütün şeylerin suretini kendinde taşır, bundan ötürü filozof tarafından bütün şeylerin benzerliği olarak tanımlanmıştır, zira kendisinde her şeyi kavradığı, her şeyi araştırdığı ve her şeye benzer olduğu kuvvetleri barındırır. Tek olmasına rağmen, duyu ile toprağa, muhayyile ile suya benzerdir.

Akıl ile havaya, anlak ile gök kubbe'ye (firmamentum), zihin vasıtasıyla da melekler feleklerine benzerdir. Ve Tanrı her şey tarafından nasıl kavranabilir ve paylaşılabilir ise, ruh da her şeyi kabul etmeye öyle muktedirdir.

Lakin insanın bizzat kendisine dönelim, o her şeyi yalnızca benzerlikle değil, aynı zamanda fiille ve böylesine büyük bir haysiyet ve ahenkle içerir ki, Boethius kadim şairleri taklit ederek onu haklı olarak bir musiki türü addeder ve onun hakkında şöyle der, "O akli canlılık, cismani olmayan bir tertiple karışmıştır, nitekim pes ve tiz seslerin tek bir ahenkte birleşmesi gibi bir ahenk peyda olmuştur." Lakin Mercurius buna, cismin yahut cismani dünyanın sahip olduğu ahenge nispetle daha üstün bir harmoni der.

Zerdüşt, yirmi yıl boyunca ikamet ettiği derin bir mağarada bunu layıkıyla kavrayarak şöyle demiştir, "İnsan, nefsiyle birlikte yaratılan ölümlü bedenine ihsan edilen o harmoni sebebiyle neşeyle coşar." Origenes'in de benimsediği üzere, Musa da şu sözüyle bunu kastetmiştir,

"Onları erkek ve dişi olarak yarattı." Erkek ile o ilahi olanı, dişi ile ise bu hayvani bedeni kastetmiştir, zira beden ruha ve o ilahi olana boyun eğer, ta ki ruh onun üzerine kuluçkaya yattığında böylesi bir ahengi tasavvur edip doğursun, böylece yalnızca insan Tanrı'nın eseri olmakla kalmaz, insanın kendi eseri de ahenkli ve gayet uyumlu kılınır. Her iki uyuşmanın da sırlarını kendi yerine bırakarak, insanın kendisinden teşekkül ettiği büyük âlemin bütün cüzlerinden yankılandığından şüphe duymadığımız şeyleri açıklamaya devam edeceğiz.

Unsurların Bu İnsanda Ne Büyük Bir Zarafetle Temsil Edildiğine Dair, Bölüm VI

İnsan, Tanrı'nın en kâmil, en mutlak eseri ve her şeyin efendisi olduğundan, onun terkibine uygun olan unsurları, kendi maddelerinde bulunanlara nazaran daha seçkin oranlarda, daha kâmil bir lezzet ve daha tatlı bir ahenkle içerir. Bundan ötürü unsurlar ve insanı oluşturan diğer her şey, onda bir başta olduğu gibi daha yüce bir haysiyetle müşahede edilir. Unsurlar eğer daha kaba olan bütün şeylerde bir ahenk meydana getiriyorsa, insanda o nispette daha büyük bir ahenk hasıl ederler, zira o daha üstün bir hayatla donatılmıştır. Nitekim dediğimiz gibi, bütün canlılar arasında yalnızca o ilahi hayata ortak ve paydaştır.

Bu sebeple unsurlar ve diğer her şey, bu en yüce sanat eserinde en yüce bir sesi takip eder. O halde, oranların ve cismani niteliklerin birbirleriyle ve diğer bileşiklerde sahip olduğu müşterek ahengin ötesinde, bu insanın mizacındaki oranlarda, renklerde, şekillerde ve iyi teşekkül etmiş hatlarda, basiretli ve deneyimli kişilerce açıkça fark edilen ve kulaklar tarafından idrak edilen ses harmonisinden çok daha latif olan tarifi imkânsız bir başka ahengin bulunması şaşılacak bir şey değildir. Unsurların tertibine ve niteliklerine daha önce değindiğimizden, şimdi onları bir kenara bırakıp iyi teşekkül etmiş bir insanda bulunan hususları gözden geçireceğiz. İnsanın iyi bir terkipe sahip olması için mizaçların ve hıltların ağırlıklarını şöyle tayin etmişlerdir, kana sekiz, balgama dört, safraya iki, kara safraya bir, öyle ki her yerde ikili oran bulunsun, lakin birincinin üçüncüye oranı dört kat, sonuncuya oranı ise sekiz kat olsun. Her ne kadar Pietro d'Abano, Aphrodisiaslı'yı taklit ederek bu oranları farklı tayin etmiş olsa da, yani üç katı yedide dört aşan, iki katı üçte iki aşan ve bir buçuk oranında, ki bu oran on beşin dörde yahut otuzun sekize ve sekizin üçe, üçünün ikiye oranına denktir. Lakin kadim ve pek eski yazarlar Proclus'un şahitliğiyle armoni bahsinde fazlalıklı oranlardan bir armoni doğacağını asla kabul etmemişken, d'Abano'nun bunu hangi akla dayanarak yaptığını bilemiyorum. Beden ve onun hıltları gayet ahenklidir, öyle ki bunların uygunluğundan biri bile bozulsa, bütün beden helak olur. Nitekim bunu Hipokrat, Galen ve Ali bin Abbas'tan, hatta İbn Sina'dan fazlasıyla öğrenebiliriz, şayet birincinin insanın tabiatı üzerine, ikincinin mizaçlar üzerine, sonuncusunun ise tıp kanunu üzerine yazdıklarını okumak istersek. Pythagoras da insanın kırk gün içinde hıltların pıhtılaşması ve kaynaşmasıyla şekillendiğini, lakin armoni hesabına göre yedi, dokuz yahut çoğunlukla on ay içinde tamamlanıp kâmil bir cenin olarak doğduğunu öğretmiştir.

İnsanın Bizzat Kendisinde Unsurlara Nelerin Tekabül Ettiğine Dair, Bölüm VII

Augustinus'un dediği gibi, bedende bulunan oranların da ötesinde, insanın daha canlı kısımları, yani dış duyuları unsurlarla uyuşur. Zira göz, ışık aracılığıyla gördüğünden ateşe tekabül eder ve ateş ile ışık olmaksızın asla idrak edemez.

Kulaklar hava ile uyuşur, zira ses onda yankılanır yahut ses havanın çarpmasıyla meydana gelir. Koku ve tat alma ise, lezzet ve kokunun içinde bulunduğu su ile uyuşur. Lakin koku alma, kuşların uçtuğu bu boşluğu dolduran nemli buharlarda bulunur, tat alma ise bu akıcı ve daha cismani hıltlardadır. Dokunma ise toprağı ve daha kaba maddeyi kendine mal eder. Pek keskin zekâlı Franciscus bundan ayrılarak, Augustinus'un tat almanın sulu nesnesi hususunda başkalarının görüşüne göre konuştuğunu söyler. Yine de sözüne devam eden Augustinus, tat almanın neden suya tekabül ettiğinin gerekçesini açıklar ve şöyle der, "Ağızda tat veren her ne varsa, tat verebilmesi için ağzın kendi nemiyle karışır, hatta alındıklarında kuru görünseler bile."

Yine de bütün bu duyular, ruhun içindeki o ayrışma gücünün tüm duyularda bir hareket başlattığı ateşli bir kuvvet vasıtasıyla algılar, ancak bu her duyuda aynı ölçüde gerçekleşmez. Nitekim görme duyusunda ısı, onun ışığına varıncaya dek bastırılır, işitme duyusunda ateş, kendi ısısıyla daha duru olan havaya nüfuz eder. Koklama duyusunda havayı hafifçe geçer ve rutubetli buğuya ulaşır, bu sebeple orada daha kesif bir hava kalır. Fakat tatma duyusunda ilerler ve daha yoğun bir neme ulaşır. Bu nemi de aşıp geçtikten sonra topraksı ağırlığa ulaştığında, son duyu olan dokunmayı harekete geçirir.

Taşların Hangi Bileşiklere Karşılık Geldiği Üzerine, Bölüm VIII

Her şeyin kendisinden meydana geldiği ilk maddelerin ardından, her ne kadar bütün unsurların karışımından oluşsalar da her biri belli bir unsurun tabiatını taklit eden karışımlar (mixta) gelir.

Nitekim taşlar topraksı niteliği haizdir, gerçi Albertus, İbn Sînâ'nın (Avicenna) şahitliğine dayanarak, onların bileşip birbirine yapışmasını sağlayan şeyin su olduğunu öne sürse ve aşırı kuruluğun pıhtılaşmaya (coagulatio) izin vermediğini söylese de, yine de topraksı kuvvet üstün gelir. İnsanın uzuvları ve parçaları, cihan bedeninin nizamını takip ettiğinden, taşların insandaki yerini kemikler tutar, zira bu cihan bedeninin kemikleri bizzat Empedokles tarafından böyle adlandırılmıştır. Şair de ona öykünerek şöyle terennüm eder,

Büyük anadır toprak, toprak bedenindeki taşların Kemikler olduğunu sanırım, bunları arkamıza atmamız buyrulur.

Bu taşlar, insan bedenindeki kemikler gibi, bu cihan bedeninde bizzat yaşarlar. Bu sebeple kadimlerden bazıları, taşlarda zehri defeden, vehimleri kovan, demiri ve samanı çeken, cesaret bahşeden ve benzeri işleri gören ruhların bulunduğunu söylemişlerdir, bu durum ise niteliklerden ziyade hayata işaret eder.

Bununla birlikte Albertus, kendi filozoflarıyla birlikte buna karşı çıkar, zira ruhun ilk eseri hayat vermektir, oysa hayat ancak nüfuz edebileceği gözenekli yapılarda bulunur, ayrıca ruh pek çok iş görür, oysa taşlar hareketsizdir ve tek bir biçime sahiptir. Fakat bu itirazlar üst derece bir hayat için geçerli bir netice doğurur, daha alt derecedeki bir hayat için ise asla geçerli değildir. Nitekim melekî zihinler bir hayat mertebesinde yaşar, insan başka bir mertebede, bitki başka, hayvan başka, taşlar ise bambaşka bir mertebede yaşar. Zira insan sadece kendi işleyişiyle değil, aynı zamanda tüm alt mertebelerin amelleriyle de hareket eder, nitekim taş yaşar ve sadece tek bir cins tesir icra eder, çekerek yahut iterek ya da damıtarak ve benzeri şekillerde. Bitki yaşar, serpilip büyür ve beslenir, hayvan bunların ötesinde hareket eder ve hisseder, insan ise bunlara akıl yürütmeyi ve tefekkürü ekler.

Öyleyse taş da yaşar, bu sebeple de ona "canlı taş" denir, büyür ve başka bir taşla, istiridye kabuklarıyla, camla veya bu kabilden maddelerle kaynaşır. Onun ameli de canlıdır, yani büyümesi, çekmesi veya itmesi ve her ne ise odur. İnsan bedenindeki kemikler de yaşar, büyürler, harekete hizmet ederler ve ilikleri onların hayat ateşini besler, yakıt sağlar. Büyümenin ve hareketin olmadığı yerde gözeneklilik de aranmaz, oysa taşlarda gözenekliliğin varlığı ispat edilebilir, nitekim bazılarında suyun, yağın sızması ve çoğu zaman terleme aşikardır, her ne kadar bunun bitişik havadan kaynaklanan bir çözünmeyle hasıl olduğu söylense de, fakat bunlar derin bir tetkikin konusu değildir. Buna kraliyet peygamberinin sözünü ettiği o daha üstün insanın kemikleri de şahittir, "Bütün kemiklerim sevinçle coşacak" ve yine "Bütün kemiklerim sarsıldı."

Ve yine, "Kemiklerim kurudu, çünkü ekmeğimi yemeyi unuttum." Bu ekmek gökseldir ve meleklerle ortaktır, yüce divandaki o daha üstün insan bununla beslenir, Nitekim En Yüce Hakikat şöyle buyurmuştur, "Krallığımda soframda yiyip içesiniz diye."

Madenlerin Nelere Karşılık Geldiği Üzerine, Bölüm VIII

Sırada, her ne kadar unsurların farklı tabiatlarını taklit etseler de hepsi su tabiatlı olan hıltlar gelir, tıpkı madenlerin de ortak tabiatları gereği su niteliğini haiz olması gibi. Yine de her birinin bir unsurla ve gezegenlerden biriyle bir uygunluğu vardır, bunlardaki hayat kemiklerde ve taşlarda olandan daha güçlüdür.

Hıltlar insan bedeninde hasıl olur ve orada akar, tıpkı madenlerin toprakta ve cihan bedeninin bağırsaklarında bulunması gibi. Bundan ötürü Hermes, Arapların kralı Evax'ın madenlerin anası adını verdiği bu toprağı zikreder, zira o bir ana gibi onları rahminde taşır ve besler. Bu madenler, Ptolemaios'un benimsediği üzere ya yıldız ışınlarının birleşmesinden ya da İbn Sînâ ile birlikte tabiî sebepleri takip edecek olursak madensel bir kuvvet (virtus mineralis) vasıtasıyla yahut aynı Hermes'in zannettiği gibi ortak bir kuvvet aracılığıyla beslenir, Hermes tabiî sınırları aşan bu kuvveti Merih'e (Mars) yerleştirmiştir.

Yahut Empedokles'in öne sürdüğü gibi en son bir sıcaklık vasıtasıyla ya da Ebû Bekir'in iddia ettiği gibi dağlarda mevcut olan ateşli sıcaklık aracılığıyla meydana gelirler, veya Albertus'un savunduğu gibi taşın tabiî biçimlendirici kuvveti (virtus formativa) vasıtasıyla teşekkül ederler.

Hıltların meydana gelmesine de yıldızların hareketi, tohumlayıcı kuvvet, herhangi bir gezegenin üstün tesiri ve onların pişip arınmasını sağlayan tabiî ısı ile kendilerine has suretleri iştirak eder. Madenlerde daha önce bahsettiğimiz kusurlu bir hayat mevcuttur, hıltlarda da bütün bedenle birleşen bir hayat vardır,

bu hayat bedeni çürümeden (putrefactio) korur ve onun muhtelif amellerine hizmet eder. Hayatın zindeliği daha ziyade safra ve kanda bulunur, kanda bulunması aynı kuvvetin onun vasıtasıyla bedenin bütün kısımlarına taşınması içindir, safrada bulunması ise daha canlı bir şekilde tesir etmesi içindir.

Hatta bazıları kanın içinde hayatın bulunduğuna o kadar kani olmuşlardır ki, bizzat hayatın makamını kana atfetmişlerdir, nitekim kutsal metinler de bunu öğretir, Musa Levililer kitabında şöyle der, "Canlının canı onun kanındadır."

Bunun da ötesinde, iyi pişmiş kandan tohum hasıl olur, bu tohumdan da yaşayan bir varlık ve hayvan dünyaya gelir. Tıpkı hayatın taşıyıcısı olan ruh gibi, Trismegistus da onu kanda konumlandırır, o çekilip gittiğinde kan da onun taşıyıcısı gibi ya onunla birlikte gider ya da buharlaşıp, kendisine pek yakın olan hayatın yitirilmesinden keder duyarak pıhtılaşır. İnsanda ayrıca o daha yüce madenler de mevcuttur, kutsal kelam bunlardan pek çok yerde bahseder. Zira bir altın vardır ki, yüce Hakikat ve bu hallerin yerleştiği içsel insanın ıslah edicisi onun hakkında şöyle der,

"Zengin olasın diye benden ateşle arıtılmış altın satın almanı salık veririm." İşte insanın en sarih timsali olan çadırın inşasında sunulması buyrulan altın budur. Yine gümüşün de tunç, gök mavisi kumaş, çeşitli deriler, kokulu ağaçlar, tütsü ve mücevherlerle birlikte sunulması emredilmiştir. Bu gümüş bazen cürufa döner, nitekim Tanrı İşaya'da bundan yakınır, çünkü mezmurda "topraktan arıtılmış, yedi kez tasfiye edilmiş gümüş" olarak adlandırılan ilahî kelamın ilmi, hikmeti ve hakikati, kötü bir hayatla veya bir yanılgıyla karıştığında defalarca bozulur. Fakat bu gümüş sıkça arıtılır ve Malaki'nin hakkında, "O oturup gümüşü eritecek ve arındıracak, Levi oğullarını temizleyecek" dediği o en yüce Sanatkâr geldiğinde, onlar bilhassa sevginin altını ve hikmetin gümüşüyle arındırılmalıdır.

Fakat her şeyden önce kâhinlerin tertemiz kılınması icap eder, yasada onlara [İbranice] ve [İbranice], yani Urim ve Tummim taşımaları emredilmiştir, bizim tercümemiz bunu "öğreti ve hakikat" olarak aktarır. Ancak "aydınlanmalar", yani hakikatin aydınlanması ve "yetkinlikler", yani her türlü kemal dense daha münasip olurdu. Resul tarafından, bunların temel üzerine, ki o temel Mesih'tir, altın ve gümüş bina ettikleri söylenir.

Demek ki iyi bir bina kurmak istiyorsak, gümüşten her türlü yanılgıyı, insanî kibri, batıl icatları ve hayatın kirliliğini uzaklaştırmalıyız, o vakit Süleyman'ın şu sözü tahakkuk edecektir, "Gümüşün cürufunu ayır, ortaya en saf kap çıksın."

Ayrıca insanda tunç, kalay, bakır, demir ve kurşun da bulunur, şüphesiz bunlar da aynı maddeden doğmadır. Lakin bunlarda pişme, sabitleme (fixatio), arılık, ağırlık veya bunlardan bazıları eksiktir, bu sebeple altının veya gümüşün kemaline ulaşamazlar. Fakat madde sindirilir, pişirilir, sabitlenir, gereken arılığa ve ağırlığa kavuşturulursa, o vakit kralların huzuruna layık altın ve gümüş hasıl olur, nitekim en yüce Sanatkâr Hezekiel vasıtasıyla İsrail evi ve dolayısıyla o evin yitip gitmiş bütün koyunları hakkında bunu gerçekleştirmeyi vaat ederek şöyle der, "İsrail evi bana cüruf oldu, bunların hepsi ocağın ortasındaki tunç, kalay, demir ve kurşundur, gümüşün cürufu haline geldiler. Bundan ötürü Rab Tanrı şöyle diyor, hepiniz cüruf kesildiğiniz için, gümüşü, tuncu, kalayı, demiri ve kurşunu eritsin diye ateşi alevlendirip körük kabında topladıkları gibi, ben de sizi Kudüs'ün ortasında toplayacağım." İşte o ateş, aynı Sanatkâr'ın hakkında, "Yeryüzüne ateş atmaya geldim" dediği ateştir. Bu ateş gönderildiğinde, kendisine adanan ellinci günde, Luka'nın dediği gibi, hepsi arındığında hepsinin yüreği bir, canı bir oldu, böylece İşaya'nın şu kehaneti gerçekleşti, "Bütün kalayını söküp atacağım ve seni arındıracağım, tuncun yerine altın, demirin yerine gümüş, ağaçların yerine tunç ve taşların yerine demir getireceğim." Fakat bizim zamanımızda, ne yazık ki, Yeremya'nın şu kehanetini trajik bir sesle haykırmak icap eder, "Körük tükendi, kurşun ateşte eridi, eriten boş yere eritti, zira kötülükleri sökülüp atılmadı, onlara ıskarta gümüş deyin, yani reddedilmişler deyin, çünkü Rab onları reddetti."

Eğer tez elden imdada yetişilmezse, yakında hepsi ebedî bir lanete müstahak olacaktır, nitekim Yuhanna Vahiy kitabında Babilliler hakkında, İşaya ve Hezekiel de diğerleri hakkında böyle yazmıştır.

Bundan dolayı eriticinin ocağı yakması, arındırması ve kirlenmiş olanları, o büyük tasfiye devrinde yaşamış olan kadimlerin paklığına kavuşturması için niyaz edilmelidir. Hayret verici bir ustalıkla birleşen bazı madensel karışımlar üzerine.

Bölüm X

Hıltların (humores) ötesinde bağırsaklar ve onların kapları bulunur ki bunlar kemikler ile et arasında orta bir yer tutar, makrokozmosta (magnus mundus) markazit ve şapın işgal ettiği yeri tutarlar, zira Albertus’un öğrettiği üzere bunlar taşlar ile metaller arasında ortadadır. Bağırsaklar da etten daha sert, kemiklerden ise daha yumuşaktır, etten daha az, kemiklerden ise daha çok hisseder ve yaşarlar, bu bakımdan her ikisinin arasında orta oldukları doğrulanır.

İhtiva ettikleri çürütücü maddeden ötürü ete nazaran bozulmaya daha ziyade maruzdurlar. Fakat daha yetkin insanda hılt kapları, yani gerçek akışlar, bunları kabul eden doğal güçler ve melekelerdir, yani akıl melekesi, öfke melekesi (irasfcibilis) ve arzu melekesi (concupiscibilis), bunların tümü aydınlatıcı, tutuşturucu ve amele sevk edici akışları sevgi yahut şevk ile kabul ederler.

Bunlar, doğal hayat ile bizi bizzat Tanrı’ya benzer kılan ilahi erdemler arasında orta yeri tutarlar, tıpkı taşlar ile metaller arasındaki ve et ile kemikler arasındaki bağırsakların orta varlıklar olması gibi. Lakin bu melekeler de bozulmaya ve öylesine bir sapkınlığa maruzdurlar ki Makabeler kitabında mistik bir dille yazıldığı üzere, ruhun kendisinden sökülüp alındığı söylenir, nitekim Antiokhos, Tanrı’nın ulu mabedinden yalnızca altını, gümüşü ve bütün değerli taşları değil, aynı zamanda altın sunağı, ışık şamdanını ve diğer bütün kapları da alıp götürmüştür. Şeytanı ve günahı simgeleyen Antiokhos tarafından alıp götürülen altın sunaktan, içinde altın değerindeki sevginin ikamet ettiği iradeden başka ne anlaşılır, ışık şamdanından ise içsel insanın gerek doğal gerek ilahi bütün ışığının parladığı akıldan gayrı ne kastedilir, dış kaplardan ise kabul eden ve işleyen dışsal melekeler anlaşılır. Yazar bunları daha belirgin ifade ederek ekler, havanları ve arzu kaplarını da alıp götürdü. Bunlardan ikincisi, hiçbir örtüye mahal bırakmaksızın arzu melekkesini gösterir. Sert şeylerin içinde dövüldüğü havanlar ise öfke mekesine işaret eder, bunun vasıtasıyla insan günah işleyen nefsine ve kusurlarına öfkelenerek sert eğilimleri, sert ve eğri işleri toz haline getirir. Zira şap ve benzeri yakıcı maddeler, kötü amelleri, kötü ve bozulmuş meyveleri simgeleyen fazlalık ve kirli etleri kemirir ve aşındırır.

Bu tür kaplar ve melekeler, tayin edildikleri gayelerden başka işlerde kullanıldıklarında zail olur veya taşınırlar, nitekim Yeremya’da şöyle denir, [okunamadı].

Yeruşalim’den Babil’e taşınan kaplar meselinde olduğu gibi, Babil kralı bunları zevk ü sefada kötüye kullandığında, Daniel kitabında anlatıldığı ve yorumlandığı üzere, Tanrı’nın elinin duvara dehşet verici şeyler yazarak kendisine karşı kalktığını hissetmiştir.

Bölüm XI

Bitkilerin kimlerle yeşerip büyüdüğü üzerine.

Metallerden sonra gelen asli cins bitkilerdir, bunların hayatı, et ve kanda dolaşan hayati ruhlarla birlikte bu küçük dünyada (küçük âlem) pek açık bir şekilde müşahede edilir. Zira bitki, kendi tabiatı gereği ve aracı olan hayati ruh vasıtasıyla besleyen ve büyütendir. Ette dahi bitkisel bir güç vardır, besin sağlar ve açıkça bir büyüme meydana getirir, zira her ikisinde de yitirilen cevher tazelenir. Nitekim her bitki sürgün verir, hatta sert kabuk bağlar, tıpkı etin kesildiğinde yeniden büyümesi gibi, zira etteki deri ve bitkideki kabuk dış hava ile temas halindedir. Her ikisi de kendine has bir ruhla yaşar, ancak bitki bunu bilmez, yaprağını, meyvesini yahut kökünü yiyenlerde türlü tesirler meydana getirir. Et ise yalnızca büyümekle kalmaz, genişleyerek, büzülerek ve uzuvların çeşitliliğine göre mekânsal hareket ederek çok yönlü bir devinim sergiler. Yetişkinlerde ve büyüme sınırına erişmiş kimselerde etler artık büyümeseler de Galenus, İbn Sina, Albertus ve diğerlerinin etraflıca ele aldığı üzere durmaksızın beslenirler. Demek ki insanda yalnızca dünyevi değil, semavi bitkilerin de güçleri mevcuttur.

Dünyevi olanlar hakkında, bilgili hekim Aristoteles ruha dair bahsinde şöyle der, insan tersine dönmüş bir ağaçtır, başındaki saçlarını kökler gibi yukarı doğru uzatır ve ağzı vasıtasıyla gıdasını yukarıdan alır, tıpkı bir bitkinin köklerini toprağa ve aşağıya doğru salarak beslenmesi gibi. Semavi ağaçlar hakkında ise semavi muallim, semavi ekmek, şarap ve yağdan terennüm ettikten sonra şöyle ekler, Adonay’ın ağaçları suya kanacaktır, bizim metnimizde bu, kırın ağaçları ve O’nun diktiği Lübnan sedirleridir.

Zira bu ağaçları diken O’dur ki hakkında şöyle denmiştir, semavi Babamın dikmediği her fidan kökünden sökülecektir. Bu dikim hakkında Musa evvelce şöyle yazmıştı, Rab Tanrı başlangıçta bir zevk cenneti dikti, İbranicede bu 'mikedem' olarak geçer, yani doğuda demektir. Şayet bu kelimenin gücü ve gizemi layıkıyla tartılırsa, 'kedem' sözünün bütün bitkilerin başlangıcı, pınarı ve kökü olan Baba’yı simgelediği görülecektir.

İnsan böylece zevk bahçesine saçlarının kökleriyle dikilmiştir, nitekim Neşideler Neşidesi’nde şöyle denir, başının saçları kanallara raptedilmiş kralların erguvani kumaşı gibidir, o yüce kanallar ki vasıtasıyla bütün hayırların kaynağından tüm inayetler akar.

Ve bu tür ağaçlar akarsu kenarlarına dikilmiş olup vaktinde meyvesini verir, yaprakları solmaz ve yaptıkları her işte muvaffak olurlar, çünkü o vakit ağaç iyidir.

Lakin o semavi kanallardan kopup köklerini dünyevi ve süfli şeylere salarsa, o vakit kötü bir ağaç olur, nitekim Yüce Hakikat şöyle buyurur,

İyi ağaç kötü meyve veremez, kötü ağaç da iyi meyve veremez. Köklerini dikicisine sağlamca raptedip iyi meyveler veren ağaç ise, meyveleri ve dikicisinin inayeti sayesinde, aracı olanın şu niyazı uyarınca O’nunla birliğe kavuşacaktır, Baba, dilerim ki ben ve sen nasıl bir isek, onlar da sende bir olsunlar, kök salmış, bağlanmış, perçinlenmiş ve çıktıkları Zat’a geri dönmüş olarak.

Bölüm XII

İnsanda hayvani vasıfların yaşadığı herkese aşikârdır.

Hayvanlara ait olup insanda bulunan hususiyetlere gelince, bunlar apaçık olduğundan ve meselenin kısalığı bunu gerektirdiğinden süratle geçelim, zira insan hisseder, hareket eder, tahayyül eder, korkar, kederlenir, arzular, nefret eder, yer, sindirir, boşaltır, işer, uyur, nefes alır. Aynı şekilde haykırır, ulur, şarkı söyler, gevezelik eder, yürür, sıçrar, yüzer, sürünür, çeker ve türlü türlü yiyeceklerle beslenir, otlarla, meyvelerle, etlerle, balıklarla, köklerle, ekmek, şarap ve suyla. Bundan maada en farklı hayvanların her türlü ahlakını ve muhtelif tesirlerini sergiler. Bu sebeple Meşşailerin (Peripatetici) dediği gibi onların tabiatlarını bilkuvve veya yenilerin ifade ettiği gibi bi’l-fiil haiz görünür.

Bu yüzden Aristoteles fizyonomi üzerine risalesinde insanların ahlakını, hayvanlarla olan şekilsel ve uzuvsal benzerliklerinden hareketle teşhis eder. Hatta insan bazen hayvanları öylesine taklit eder ki Pisagorcu Numenios, Harpokration, Boethius, Plotinos, Empedokles ve onlardan evvel bizzat Pythagoras, ruhun arınmak için insani libası çıkarıp ahlakına en çok benzediği hayvanın kisvesine büründüğünü veya Hermias, Syrianos ve Proklos’un daha zarifçe ifade ettiği üzere onun yoldaşı olduğunu söylemişlerdir. Bu başkalaşımın veya adlandırmanın müellifini bazıları Pythagoras, bazıları ise daha da eskiler olarak kabul etse de bizim rehberimiz olan Musa ve mukaddes kelamın yazarları bunların en kadim şahitleridir. Nitekim Musa, Lût’un karısının bir tuz heykeline dönüştüğünü, Hanok’un ise bir hayvana değil, daha iyiye, bir meleğe yahut bizzat Tanrı’ya tebdil olduğunu yazar.

Daniel ise Nabukadnezar’ın bir hayvana dönüştüğünü ve öküz gibi ot yediğini nakleder. Yeremya, kavmini zalimliğinden ötürü devekuşlarına benzetir ve peygamberlerde yahut Süleyman’da bu türden pek çok misal bulunur. Fakat her şeyin en yüce yaratıcısı olan Mesih, açgözlü ve kan dökücü kimseleri kurtlar olarak tesmiye edip şöyle buyurur, lakin iç yüzde yırtıcı kurtlardır onlar. Ve kötülüğünde küstahlaşan Yahuda’yı iblis olarak adlandırıp der ki, siz on ikileri ben seçmedim mi, yine de içinizden biri iblistir. Nitekim dediğimiz gibi Pythagoras bunu Musa’dan almıştır, gerçi Madauralı Apuleius, Pythagoras’ın Baktriyalıların kralı Oromazes’in oğlu Zerdüşt tarafından da eğitildiğini ileri sürer, Zerdüşt kehanetlerinde şöyle der, [Yunanca] toprağın hayvanı olan beden kabında ikamet et, yani bedeninde hayvan melekeleri mevcuttur ve Gemistos’un şerh ettiği üzere kabını solucanlar yemeyecektir. Pythagoras bütün öğretilerin titiz bir araştırıcısı olarak kimi hususlarda Zerdüşt tarafından eğitilmiş olsa dahi, her türlü batıl inanç bir yana bırakılırsa, çok daha fazlasını ilahi hayatı yaşamış olanlardan öğrenmiştir. Ondan sonra da Tarentumlu Arkhytas, Philolaos, Eurytos ve Hierokles gelmiştir, Hierokles, Pythagoras’a atfedilen o veciz şiirleri ve sembolleri şerh ederken, insanların ruhlarının hayvanlara geçtiğini zannedenlerle alay eder. Bu sebeple o kadim bilgelerin bu meselede gerçekte ne düşündüklerini tetkik edelim.

Bölüm XIII

İnsan ruhunun hayvanlara göç etmesi hakkında kadimlerin ne düşündükleri ve meselenin hakikati.

Pythagoras ve Platon’un zihninden sadır olup terennüm edilen bu nevi başkalaşımlar (metamorphoses) mekteplerdeki çocukların dahi malumudur. Nitekim pek çok şair birinin kurda, bir başkasının bülbüle, bir diğerinin kırlangıca dönüştüğünü ve benzeri başkalaşımları terennüm etmiştir. Ancak Pythagoras, Platon ve onların kendilerinden feyzaldığı kadim müelliflerin bu başkalaşımların fiilen mi vuku bulduğunu yoksa yalnızca ahlaki bir temayülden mi ibaret olduğunu düşündükleri, onların takipçileri arasında münakaşa konusudur.

Zira kimileri Pythagoras'ın böyle düşündüğünü iddia eder, başkaları ise bu metinlerin Platon tarafından şairane bir üslupla aktarıldığı kanaatindedir, Tiranlılar hakkında Ksenokrates, Arkesilaos ve Karneades, Mısırlılar hakkında ise Ammonios ve onu takip edenler gibi. Fakat Karneades bizzat Platon'un izlerini takip ederek şüpheci bir edayla, kesin bir hüküm vermekten ziyade dünyaya yazmış olduğuna kaniydi, Arkesilaos hakikatin Platon tarafından daha ziyade tasvir edildiği görüşündeydi, Ksenokrates ve Ammonios ise gerek ruh hakkında gerekse inayet ve bu kabilden diğer son derece gizli meseleler hakkında onun pek az şeyi hakikat olarak dile getirdiğine, kalan şeyleri ise muhtelif muammalar altında gizlemeye gayret ettiğine inandılar,

Bunlar meyanında ruhların devranı ve otuz altı bin yılda eşyanın tazelenmesi, sekizinci feleğin (orbis) tamamlanan devrine göredir, lakin ruhların hayvanlara göçünü kendisi icat etmemiş, ruhların arınması için bunu uyduran Mısırlı rahiplerden devralmıştır, daha sonra Orpheus, Empedokles ve Herakleitos tarafından manzumelerle terennüm edilmiştir.

Fakat doğru düşünenler ve Platon'un hakiki fikrini takip edenler, insan ruhunun hayvanlara göçünü tamamen reddettiler. Bunu İamblikhos sağladı, bunu bir kez sabitlendiği merkezden ruhun koparılmasına izin vermeyen Porphyrios sağladı. Proklos, Hermias ve Syrianos ise ruhun hayvanların içine yuvarlanmasını semavi nizama aykırı ve dehşet verici buldular, çünkü insan bedeni insan ruhundan başkasını kabul etmez ve insan ruhu insan bedeninden başkasına sarhoşça dalmaz. Akıldan yoksun bir canlının bedeninin akli bir ruhu bozması da mümkün değildir, ilahi kanun böylesine meşum bir üremeyi meneder,

Bundan ötürü Porphyrios ve İamblikhos, bu kimselerin yanılgısını çürüterek ahlakı bozulmuş bir insanın hiçbir surette eşek değil, fakat eşek tabiatlı, aslan değil, fakat aslan tabiatlı denmesi gerektiği sonucuna varırlar. Onlardan evvel meşhur bir Pythagorasçı olan Lokrisli Timaios'un ve keza Platon'un Yasalar adlı eserinde ne yazdıklarını dinleyelim,

Bedenleri en şifalı şeylerle sağlığına kavuşturamadığımızda zehirli ve ölümcül şeylerle nasıl iyileştiriyorsak, hakikat sözleriyle idare edilemeyen ruhları da mecazi ve metaforik sözlerle dizginleriz. Bu sebeple ceza olarak korkutmaların yapılması menedilmez, kötü ruhların bedensel azaplara uğrayacağı, yani zevk düşkünü kadınların bedenlerinin şehvetle kirlenmiş halde kalması, katillerin vahşi hayvanların içine sokulması, şehvet düşkünlerinin domuz veya yaban domuzu suretine girmesi, hafifmeşrep ve yüzeysel şeylerin peşinden koşanların uçucu ve havadar kuşların bedenine bürünmesi, tembel ve ahmakların ise deniz mahluklarının şeklini alması gibi. Bütün bunları hakikatin intikamını alan adalet takdir etmiştir. Timaios buraya kadar böyle söyler. Buradan hareketle bu tenasüh hakkında söylenilenlerin nasıl anlaşılması gerektiği gayet açıktır, bilakis onlar ilahi ve peygamberi öğretiden aldıkları şeyleri sadakatle nakletmişlerdir, bize bu kabil dönüşümlerin her şeyin ötesinde vuku bulduğunu öğretirler, Nitekim Davud, insan bir hayal içinde gelip geçer, der. Bedenin daha iyiye geçişi hakkında da Resul, Filipililer ile meşgul olurken şöyle der, Bedenimizi kendi izzetinin bedenine benzer kılacak olan Kurtarıcımız Rab İsa Mesih'i beklemekteyiz. Ruhun dönüşümüne dair ise Korintlilere yazarken aynı surete dönüştürüldüğümüzü söyler, çünkü o Tanrı'nın Oğlu'dur, zira bize Tanrı'nın evlatları olma kudreti verilmiştir.

Daha kötü bir duruma geçiş hakkında da Hükümdar Peygamber yine terennüm eder, İnsan onur içindeyken anlamadı, akılsız hayvanlarla bir tutuldu ve onlara benzer oldu, elbette tabiatça değil, fakat ahlak ve alışkanlıkça. Doğruyu öğreten Pythagoras, Platon ve onların bütün takipçileri de bu görüştedir. Kötüye doğru değişenler hakkında oraya buraya serpiştirilmiş öğretiyi toplayan ve onların en sadık müfessiri olan Boethius şöyle der, Öyleyse kötülüklerle başkalaşmış gördüğün bir kimseyi insan sayman mümkün değildir. Başkasının malını zorla gasp eden açgözlülükle yanıp tutuşuyorsa, kurda benzediğini söylersin. Çekişmelerde vahşi ve dinmek bilmez dilini işletiyorsa, köpekle kıyaslarsın.

Gizli pusu kuran hırsız, hilelerle seviniyorsa, tilkiciklerle bir tutarsın. Ölçüsüzce kükreyen öfkelinin, aslan ruhu taşıdığına inanılır. Korkak olan ve korkulmayacak şeylerden dehşete düşen, geyiklere benzer. Uyuşuk ve ahmakça sersemliyorsa, eşek gibi yaşar. Hafifmeşrep ve sebatsızca heveslerini değiştiriyorsa, kuşlardan hiçbir farkı yoktur. İğrenç ve murdar şehvetlere batmışsa, domuzun pis lezzetiyle avunur. Böylece erdemi terk eden kimse insan olmayı bırakır ve kötülüğün esiri olduğundan ilahi mertebeye geçemeyince hayvana dönüşür. Boethius, Lokrisli Timaios'tan ve diğer Pythagorasçılardan mülhem buraya kadar böyle söyler. Demek ki bu başkalaşım hallere, melekelere, ahlaka ve amellere göre olur, bunlarla bir şeyin tabiatı, şekil ve suretinden daha az tanınmaz. Zira bir elmayı armuttan ve şeftaliyi bademden meyvesi vasıtasıyla gövdesinden daha iyi tanırım. Bir kurdu köpekten ve bir eşeği yahut katırı attan sesiyle derisinden daha az ayırt etmem. Güneşi de aydınlığı ve rengiyle şeklinden ziyade Ay'dan tefrik ederim,

Ruhların canavarlardan çıktığı söylenir, o canavarların ahlakı pek güzelce aşıldığı vakit, Gymnosophist Thespion ve Apollonios ile konuşan önderin dediği gibi, Eğer Herakles'in hükmüne göre seçilmiş olsaydın, kanaatkarlığı asla hor görmeyip tabiata uygun olan itidali kucaklasaydın, nice aslanları dize getirdiğin, nice hidraları ezdiğin, Geryonları ve azgın Nessosları yendiğin ve onun hakkında anlatılan diğer imtihanları aştığın söylenirdi. İşte o vakit hayvanların kötü huylarıyla kuşatılmış ve hayvanın vehim dolu ruhuyla sürüklenmiş olan insan ruhu çözülüp uzun bir zaman devrinde ve büyük zahmetlerle arınarak hayvanların hallerinden kurtulur ve semaya layık makamına geri döner.

Yabancı Müelliflerin Özel Dönüşümler Hakkında Bizimkilerle Ne Denli Harikulade Bir Uyum İçinde Oldukları Üzerine, Bölüm XIIII.

Nitekim bu tenasüh hakkında mutabık tanıklara sahibiz, Zira Herakleitos zorunlu bir silsileyle ruhun en yüceden en aşağıya ve bilakis en aşağıdan en yüceye yolculuk ettiğini söyledi, Keldaniler arasında meşhur olan o söz doğru olsun diye, Euanthes'in yazdığına göre, insan çözülmeye meyilli bir tabiata sahip bir canlıdır, kendine ait hiçbir sureti yoktur, fakat pek çok yabancı ve arizi suret taşır, nitekim erdemin üstünlüğü vasıtasıyla insanın en yüce ve ilahi tabiata dönüştüğünü Aristoteles Etik'te, Plotinos da erdemler hakkındaki kitabında öne sürer. İnsanların Tanrı kılındığını terennüm eden bütün şairler güruhu da onları takip eder. Seçkin peygamberler arasında yer alan Davud'umuz da terennüm eder, Sizler ilahlarsınız dedim. Pavlus da Efesliler ile meşgul olurken şöyle der, Tanrı'ya bağlanan kimse, onunla tek bir ruh olur.

Yarı ilahiyatçı yarı filozof olan Pythagoras araya girip der ki, Bedeni terk edip esire yükselirsen, ölümsüz bir Tanrı olacaksın. Malaki de Tanrı'yı konuşturan şu sözü zikrederek Yahya'nın Meleğe dönüştüğünü açıkça tasdik eder, İşte ben yüzünün önünden Meleğimi gönderiyorum,

Kadimler bu Meleklere Tanrılar demeyi adet edinmişlerdi. Bu mertebeye pek çok insanın yükseldiğini bizzat putperestler de kabul eder ve bu kabil insanlara, bizim Tanrı ile birlikte sebat bulmuş dediğimiz azizlerimize gösterdiğimiz saygıdan daha üstün bir hürmet göstererek onları Tanrılar gibi tapınacak kadar çılgınlığa vardılar. Zira biz yalnızca birleştikleri Tanrı nezdinde şefaatçi olmaları için onlara yalvarırız, onlar ise Tanrı imişçesine bizzat kendilerine taparlardı. Daha kötü kısma ise çok daha fazlası kayar, çünkü Herakleitos'un eklediği üzere, yüce makamlarda Tanrılarla daima vakit geçirmek, meşgul olmak ve konuşmak, onlara boyun eğmek az bir zahmet olmadığından, ruh kısmen dinlenme arzusuyla aldanarak kısmen de hükmetme ümidiyle diklenerek aşağılara doğru kolayca kayar.

Bu aldanışla bazen Empedokles'in dediği gibi bir bitkiye dönüşür, nitekim Ovidius defneye dönüşen Daphne'yi terennüm eder. Şair keza Polydoros'un ruhunun bir daldan feryat ettiğini tasvir eder. Aristoteles'ten ve daha açık biçimde İncil'den pek çok yerde insanların ağaç olarak anıldığını öğrenebiliriz, kimi zaman iyi, kimi zaman kötü ağaçlar, İyi ağaçlar, daha önce değindiğimiz gibi Tanrı'nın bahçesine dikilmiş denir, kötü ağaçlar ise bu toprağa ekilmiş, kısır ve meyvesiz olup ateşe atılıp yanmayı bekleyen ağaçlardır, Vaftizci de bunlar hakkında feryat eder, Balta ağacın köküne dayanmıştır. Bazen kötülerin taşlara dönüştüğü de söylenir, nitekim aynı Vaftizci şöyle der, Tanrı bu taşlardan İbrahim'e evlatlar çıkarmaya muktedirdir.

Musa da keza Lut'un karısının bir tuz heykeline dönüştüğünü anlatır, Zira yalnızca beslenmeye düşkün olan ve başka hiçbir şeyi hissetmeyip uyuşan kimse bir bitki gibi yaşar, katılaşmış olup ne Tanrı'nın sözleriyle ne de semavi lütufları kabul ederek asla yumuşamayan kimseye ise haklı olarak taş denir. Bir ibret ve itaatin tuzu olarak verilen o kadının ise tuza dönüştüğü tasvir edilir, insanların hayvanlara dönüştüğü hususunda da her iki cenahtan neredeyse sayısız müellif müttefiktir.

Aristoteles Politika'da, ahlakı bozulmuş bir insanın yalnızca hayvana dönüşmekle kalmayıp, hayvandan da daha aşağı bir hale geldiğini yazar. Plotinos ise her bir kimsenin kendine has koruyucu ruhu (daemon) üzerine söz söylerken, hayvanlara ve bitkilere dönüşüm hususunda şöyle der, İnsani vasıflarını muhafaza edenler yeniden insan olarak tanınırlar, yalnızca duyularını kullanmış olanlar ise dilsiz hayvanlara dönerler, fakat öyle ki, duyularını bilhassa öfkeyle birlikte kullananlar vahşi hayvanlar olarak belirirler, duyularını arzu ve şehvet için kullananlar ise azgın ve obur hayvanlara dönerler. Ancak yalnızca duyuyla değil, duyuların yozlaşması sebebiyle bunlarla birlikte yaşamış olanlar, bunlarla beraber bitkiler halinde yeniden filizlenirler, zira onlarda yalnızca ya da en çok bitkisel güç hüküm sürmüştür ve bütün gayretleri bitkilere dönüşmek olmuştur. Lakin pek çok musiki makamıyla aşırı derecede zevk içinde yaşayanlar, diğer cihetlerden bozulmamışlarsa, şarkı söyleyen hayvanlar olarak yeniden doğarlar, akıldan yoksun olarak hüküm sürenler ise, şayet herhangi bir kötülükle lekelenmemişlerse kartal olurlar, lakin sivil erdemi elde etmiş olan kimse yeniden insan olarak döner. Plotinos aynı yerde buraya kadar söyler, fakat inayet üzerine tertip ettiği bahiste şunları ekler, Öküzün tohum gücü (ratio seminaria) ancak öküzün maddesindedir, aynı şekilde insanın tohum gücü de insani öznede (subiectum) mevcuttur, ne eksilir ne de artar, zira tabiat tarafından başlangıçtan itibaren bahşedilmiştir. Doğrusu özne eksilmez yahut türsel akıl değişmez, ancak durumlara göre başkalaşırlar. Bütün bunlarda Pythagorasçılar ve Akademia hemfikirdir. Fakat yukarıda zikredilen delillerin ötesinde, mukaddes kelamın pek çok yerinde daha evvelce bunların yazılmış olduğunu bulmaktayız,

Havari, ruhları kötü yola sevk edilmiş olanlara şöyle der, Güdüldüğünüz gibi dilsiz hayvanlar misali gidenlerdiniz. Ve Rab, körleşmiş ve nankörleşmiş kavmi Yeşaya vasıtasıyla lanetleyerek şöyle der, Öküz sahibini bildi ve eşek efendisinin yemliğini, lakin İsrail beni bilmedi, günahtan ötürü hayvanlar seviyesine indi. Süleyman da Meseller'de insanı bazen aslan, kaplan, ayı yahut yaban domuzu olarak adlandırır, bazen tavşan, tazı yahut ada tavşanı, bazen karınca, kirpi, yılan yahut örümcek, bazen kartal, doğan, horoz yahut başka bir kuş olarak tesmiye eder ve bu kabilden pek çok teşbihle insanların ahlakını benzedikleri hayvanlar üzerinden tasvir eder. Lakin dışarıdakilerin bütün sözlerini ve bu türden mukaddes metin mevkilerini şerh etmekle haddi aşmayalım diye, Musa'nın hulasa ettiği ve Nuh'un yüksek bir gizemle, Tanrı'nın emri üzerine inşa ettiği rivayet edilen gemi mecazı altında dosdoğru sakladığı şeyleri ekleyelim. Musa, Nuh'un gemisinde mukaddes bir sanat eseri olarak her şeyin insanda toplandığını gösterecektir.

Bölüm XV

Nuh yahut İbraniler ile Keldanilerin dediği üzere Noah, bütün insani tanrıların, büyüklerin ve küçüklerin babası, insan nevini yenileyen, İskitler tarafından alemin tohumu olarak adlandırılan, Berosos'un rivayetine inanılırsa İanus dahi denilen kişiydi, işte o kimsedir ki Tanrı ona şanlı bir mecaz ve gizemle şöyle dedi, Bütün beşerin sonu huzuruma geldi, zira yeryüzü fesatla, yani İbranice hakikatinde olduğu üzere gasplarla doldu, nitekim insan aşağı tabiatların paylarını gasp etmişti ve bu yüzden kendi makamından düşmüştü.

Binaenaleyh onun ıslahı için en yüce Rahip, kendi nesilleri içinde tek doğru bulunan kimseye şöyle dedi, Kendine düzeltilmiş ağaçlardan bir gemi yap, bunun için İbranicede gopher ağacından denmektedir ki bu, bazılarının kanaatine göre servi, diğerlerine göre ise zift damlatan çam manasına gelir, nitekim Hieronymus, Tekvin üzerine naklettiği şerhte şöyle der, Kare kesilmiş yahut düzeltilmiş yerine İbranicede ziftlenmiş okuruz.

Bu gemide Augustinus, İbrani bilgeler ve doğru düşünen herkes, insanın bütün cüzleri bakımından tasvir edildiğine kani olurlar,

Geminin ve insanın bu taksimatını biraz yukarıda yeterince izah ettiğimizden, şimdi gemide ve dolayısıyla insanda ihtiva edilen şeylere gelelim,

Ona şöyle denir, Sen ve bütün ehlin gemiye giriniz, zira insan şayet selametini temin etmek isterse kendi içine girmelidir, nitekim İbrahim'e şöyle denmiştir, Kendine git, bizim metnimizde ise, toprağından çık denir. Yuhanna İncili'nde de şöyle denir, Şakirtler yeniden kendi içlerine döndüler, şüphesiz dirilmiş olan İsa'yı tanıdıktan sonra,

Zira onun ölümü ve çektiği ızdırap sebebiyle içine düştükleri imansızlık yüzünden kendilerinden uzaklaşmışlardı.

Uzak bir diyara gitmiş olan o sefih delikanlı hakkında da Ambrosius şöyle der, Daha uzağa gitmek, insanın kendisinin dışına çıkmasından gayrı nedir, İnsan kendi kalbine döndüğü vakit kendi içine girer, Kurtarıcı'nın buyruğu veçhile, bu odada toplanıp kapıyı kapattığında, her türlü meşgaleden azade ve tertipli bir halde Baba'ya dua eder. Kendisine evlatlarıyla ve benzerleriyle birlikte girmesi emredilir ve bunu açıklayarak şöyle der, Karın, oğulların ve oğullarının karıları seninle beraber olsun. Mukaddes metinlerde evlilik sırrı fevkalade yüceltilir ve göklerin melekutu dahi buna benzetilir. Mesih de kocasını çağırmadıkça Samiriyeli kadına hiçbir sırrı ifşa etmek istemedi, Git, dedi, ve kocanı çağır. Bilge de erkeğe şöyle der, Sevdiğin zevcenle hayatın tadını çıkar, o zevce ki kısır olmasın, aksine erkeğin yanında bereketli olsun ve münasip semereler versin, nitekim onlar hakkında şöyle denmiştir, Tövbeye layık meyveler veriniz ve göklerin melekutu size yaklaşacaktır. Merkür'ün ne karısı ne de çocuğu olan adamdan sakınılması gerektiğini öğretmesi belki de bu manadadır.

Bu sebepten bütün insanların önderi ve muallimi olan Mesih dahi, sözleriyle olduğu kadar fiilleriyle de hepimizi kendisinden tevlit ettiği bir zevce edindi ve Vahiy'de onun hakkında şöyle denir, Ve onun zevcesi kendisini hazırladı.

Fakat gemiye ithal etmemiz gereken bu zevcenin kim olduğu, Nuh'un zevcesinin isminde layıkıyla ifade edilmektedir, şayet İskitlerin ve Keldanilerin vesikalarında bulunanlar doğruysa, ona ulu Tychea ve Areria, yani İbranilerin eretz, Keldanilerin ise arha dedikleri toprak denirdi. Ruhumuz ve aklımız, bütün her şeyin anası olan bu toprakla birleştiğinde bizi semeredar kılar. Bundan ötürü ilahi kelam, karısıyla birlikte yaratılan insana derhal şöyle emreder, Semereli olun ve çoğalın,

ve yeryüzünü doldurun ve ona tabi olun, yani hayvani tabiatımıza hakim olun, ta ki o esarete alındığında, gökten Tanrı tarafından hazırlanmış, kocası için bezenmiş bir gelin gibi inen o zevceye bağlanmaya layık kılınabilelim.

Bu ise önceki zevcenin boşanmasıyla vuku bulur, nitekim İmparatorumuz Mesih bizzat öğretti, hayvani insanı takdis eden şeyleri ihtiva eden zevceyi, yani sinagogu ya terk etti ya da kendi üstün erdemiyle onu daha hayırlı olana, yani ruhani insanın kendisinde takdis edileceği ruhani bir zevceye tebdil etti. Kutsal yazı, insanın zihninin derinliklerine sevk etmesi gereken oğulları sayarak devam eder. Bunların isimleri Sam, Ham ve Yafes'tir, Sam, şeyin ifade edildiği ve tesmiye edildiği ismi bildirir, meyvelerin aşikar, isimlendirilmiş ve her şeyi ismiyle çağıran, başın saçlarını sayan Tanrı tarafından bilinmiş olması gerektiğini gösterir. Sırada gelen Ham'dır, İbraniler bunu Cham diye yazarlar ve kokuyu ifade eder, ameller bu kokuyla kaynamalıdır, ne ılık ne de soğuk olsunlar, bilakis sıcak ve şevkli olsunlar. Ve en yüce güzele, güzel olanlardan gayrı hiçbir amel takdim edilmemesi gerektiğinden,

üçüncü oğlun ismi, genişlemiş yahut güzel manasına gelen Yafes olarak anılır. Amellerin de zevceli olduğu söylenir, zira ilahi erdemle meczedilmiş olmaları icap eder, buna mutat bir kelimeyle lütuf yahut muhabbet derler, bu olmaksızın amelimiz hükümsüz ve faydasızdır, nitekim semavi güvey şöyle der, Bensiz hiçbir şey yapamazsınız. Nitekim amellerimiz de onun lütfu olmaksızın kemale eremez. Bundan ötürü Yeşaya şöyle der, Senden gebe kaldık ya Rab.

Daha sonra murdar hayvanların ikişer ikişer, yani iki erkek ve bir o kadar dişi, temiz olanların ise yedişer yedişer ve kuşların da aynı usulle gemiye alınacağı zikredilir.

Böylece hayvanların, yani hayvani güçlerin tamamının gemiye dahil edilmesi, Nuh'un, yani barış içinde hükmeden ve kendi zihninin gemisinde sükun bulan insanın buyruğuyla olur, bu ise şairin Musa'ya özenerek Aiolos hakkında terennüm ettiği gibi, tutkular boyunduruk altına alındığında, insanın ihtiyaca göre dizginleri sıkmayı ve gevşetmeyi bilmesiyle vaki olur.

Akıl yahut o daha üstün cüz, Platonik bir üslupla söylersek müdrike, bütün insan evinde sanki başrahip gibi her şeye riyaset eder, canavarların güçleri de akılla, yani zihinle idare edilmelidir, şüphesiz aklı çoktan elde etmiş olan kimsenin zihniyle, mukaddes kelamın bahsetmeyi vaat ettiği kişi de odur. Lakin bu hayvani güçlerin neler olduğunu Musa üç surette beyan eder ve der ki, Bütün nefes alan canlılardan, her türlü bedenden erkek ve dişi olarak seninle beraber gemiye alacaksın, kuşlardan cinslerine göre, yük hayvanlarından cinslerine göre ve yeryüzünün her sürüngeninden kendi cinsine göre. Nitekim insan, daima yerde sürünen sürüngenlerle bitkisel nefis cihetiyle sürünür, idrak, muhayyile ve tefekkür vasıtasıyla hayvanlarla yürür, nazar ve tefekkürle ise kuşlarla uçar.

Bunların ilkine insan ilksel çağında girdi, ortadakine gençliğinde, üçüncüsüne ise artık kemale erdiğinde ve Aristoteles'in bildirdiğine, tecrübenin de pekala tasdik ettiğine göre dışarıdan gelen o zihne eriştiğinde dahil oldu. Tıpkı şu dünyevi düzende olduğu gibi.

İmdi, insan soyunun aşamalarında şu tertip karşımıza çıkar, Nuh Tufanı'ndan önceki ilk çağda yalnızca otlar, bitkiler ve benzeri nebatat gıda olarak verilmişti, onu izleyen çağda ise hayvanlara izin verilmiş ve hayvan kurbanı emredilmişti.

Kemal devrinde ise gıda olarak ekmek verilmiştir, nitekim Parisli Hugo'nun Nuh'un Gemisi üzerine adlı eserinde bir bakıma ima ettiği üzere, bu ekmek gökten inmiştir.

Demek ki bu üçlü soy gereğince, İbrani metninde al-tahtiyyîm, şeni’iyyîm ve şelişiyyîm denilen, yani alt, orta ve üst kısımların gemide yapılması emredilmiştir. Bu ayrımların insan bedeninde tırnak ucuna varıncaya dek nasıl mevcut olduğunu, bu meselelerin pek sıradan sayıldığı çağdaş yazarlar söylesin, nitekim diyaframın altında bağırsaklarla birlikte alt karın vardır ve oradan boyna dek olan ara boşluk kalp, karaciğer ve hayati kuvvetlerin diğer kapları içindir.

Boynun yukarısında ise üçüncü ve en yüce konak olan baş yer alır, onda akıl yürüten kuvvet ve kendi oda hizmetkarları gibi olan iç ve dış duyularla birlikte anlama yetisi oturur. Fakat bu konak dahi, ortancası "İçeri gireceğim ve onunla birlikte akşam yemeği yiyeceğim" diyen ve diğerleri hakkında da "Ona geleceğiz ve yanında mesken tutacağız" denilen Baba, Oğul ve Kutsal Ruh'tan ibaret o üç konuğun yerleşebilmesi için üç odaya bölünmüştür. Ve bu insani dünyada ikamet eden bu konuklar için, gerek hayvani ve akli, gerekse ilahi kuvvetler tarafından yenilebilecek her türlü yiyecekten içeri alınması emredilmiştir, zira insandaki hiçbir his iyi ve meşru gıdalardan aç bırakılmamalıdır, aksi takdirde helal olmayan gıdalara meylederler ya da kendi etlerini kemirerek huzursuzluk ve kavgalarla gemiyi ve içindeki her şeyi kargaşaya sürüklerler. Zira Hieronymus'un dediği gibi, insan ruhunun bir şeyi sevmemesi imkansızdır, bu sebeple beslenebileceğimiz ve lezzet bulabileceğimiz bütün kuvvetlerimiz için gıdalar ve ameller hazırlanması emredilmiştir. Zevk cennetine dikilmiş ve kovulmadan ve tufana uğramadan önce gıda olarak bahşedilmiş ağaçların meyveleri hakkında söylenenler, şimdi her türden gıda ile ima edilmektedir, nitekim semavi konuk, açık bir sesle bizimle yemek üzere içeri gireceğine tanıklık ederken, kendisini gıda olarak sunmaktadır.

Ayrıca, geminin içeriden ve dışarıdan ziftle sıvanmış olduğunun söylenmesi de göz ardı edilmemelidir, ta ki bazı yarıklardan rüzgarların soluğu dışarı çıkmasın ya da tam tersine terbiye edilmemiş tutkuların ve hislerin rüzgarları ayartı dalgalarıyla içeri girmesin. Yine de insan gemisinde, en mahir Sanatkar'ın doğanın temizlenmesi ve arınması için yerleştirdiği delikler ve gözenekler bulunmaktadır.

Kirli hayvanların her iki cinsten çifter çifter, temizlerin ise yedişer yedişer gemiye sokulmasının hikmeti, Bölüm XVI

Kirli hayvanların ikişerli sayı ile gemiye getirilmesinin emredilme gerekçesi, her ne kadar Origenes'in belirttiği üzere izahı güç olsa da, bu gayet çetin meselelerde bir şey söylemeye cüret edeceksem, bunun şu sebepten ileri geldiğini düşünürüm, [okunamadı]

[okunamadı] bedenin duyulur kısmında, şehveti göbek ile böbrekler arasındaki yere koyarak, onu yabani bir canavar gibi oraya bağlamış ve kalpte bulunan cüzi iradeyi bu canavarın başına koymuştur, ta ki onu dizginlesin ve dilediği yöne sevk etsin, böylece bağlı ve hapsedilmiş tutularak hakiki Nuh'un izin verdiğinden fazlasına gücü yetmesin. Eğer bu dizginlerle geminin canavarı zapt edilmeseydi, her şeyi hızla uçuruma sürüklerdi. Kirli hislerin iki sayısı ile gösterilmesi pek yerindedir, zira bu sayı, Hieronymus'un Iovinianus'a karşı tartışırken belirttiği gibi, bereketsiz ve kötüdür ve bütün kötülüklerin pınarı ve kökeni olan maddeye aittir, bu yüzden ikinci günde, sebepsiz yere değil, Tanrı gördü ki iyiydi şeklindeki o sevindirici söz atlanmıştır.

Buradan hareketle, erkek ve dişinin içeri alındığı söylenir, zira her iki insanda da her şeyin kendisiyle ürediği kirli kuvvetler hüküm sürer, fakat aşağı insanda bu kuvvetlerin maddi tabiattan bulaştığı söylenir, yukarı insanda ise onunla karışması sebebiyle vardır.

Sanatkarımız, içimize kirli ve temizlenecek hisleri ikişerli, temizleri ise yedişerli olarak yerleştirmekle bize pek lütufkar davranmıştır, hem daha çok oldukları için hem de en kutlu sayıda toplandıkları için, nitekim Augustinus'un dediği gibi, bu sayı bütünüyle tek olan üçten ve bütünüyle ilk çift olan dörtten meydana gelir, yani ilk eril sayı ile ilk dişil sayıdan oluşur, bunlar birbiriyle çarpıldığında on iki sayısını verir, bu şüphesiz ilahi ve semavi bir sayıdır, Proklos'un dediği gibi, gökler, burçlar, yönetici akıllar, yüce ismin devri ve sırası geldikçe zikredeceğimiz daha pek çok şey buna göre dağıtılır. Fakat bu parçalar çarpıldığında on ikiyi verdiği gibi, toplandığında da arınmaların dağıtıldığı yedi sayısını teşkil eder, öyle ki o gizemden ötürü değil, o babalar günahların arınmasında bu yedili vasıtasıyla pek çok hüküm koymuşlardır, nitekim bilgenin "Ve günahkarın üzerine yedi katı" dediği üzere her bir günah için yedi kat tövbe tertip olunmuştur. Temizlenecek cüzamlıya da yedi kez kuş kanı serpilirdi, nitekim Suriyeli Naaman'a da, yargı nehri anlamına gelen Şeria nehrinde yedi kez yıkanması Elişa tarafından emredilmişti. Yedinci yılda bağışlanmalar olurdu ve her yılın yedinci ayında da İbranilerin ilahiyatının öğrettiği üzere bu geçerliydi. Ve yedinin karesinden sonra, Levililer kitabında okuduğumuz üzere, tam bir bağışlanma verilirdi.

Semavi Muallim de bizim kefaretimiz için tertip edilen duayı yedi yakarışla tamamlamıştır ve Peygamber'in dediği gibi Rabbin sözleri de topraktan arınmış gümüş misali bu yedili ile arındırılır.

Ve eğer daha yükseğe çıkmak, bağışlanmanın kaynağını ve kökenini araştırmak istersek, onu yedinci makamda ya da en yüce İlk Örnek'in (Archetypus) konağında buluruz, orada bu yedili aracılığıyla arınarak, bu yedilide bahşedilen hakiki Sebt gününü dingin bir ruhla kutlayabiliriz. Bu sebeple İbranilerde yedi ve Sebt isimleri birbirine son derece uygundur, hatta neredeyse aynıdır.

Şu halde, içimize sokulacak temizlerin, yetkin bir [okunamadı] suretini taşıdığımız yedili sayı ile dağıtılması haklı bir sebebe dayanır. Origenes daha da ileri giderek insandaki temiz kısmın yedi kuvvetini tayin eder ki bunları kendi yerinde okunmak üzere bırakıyoruz.

Bütün göklerin de insanda içerildiğine dair, Bölüm XVII

İlk dokuzlunun (enneas) insanda kapsandığını gösterdikten sonra, ikinci dokuzlunun da onda içerildiğini açıklamamız gerekir, bunlar göklerdir ki insanla öylesine uyuşurlar ki bazen Davud insanlara gökler adını verir, nitekim Davud şöyle der, Gökler Tanrı'nın görkemini anlatır, herkes bunun havariler ve vaizler hakkında yorumlanması gerektiğini kabul eder. Zira Batlamyus'un şu yeryüzü dünyasının tesirlerinin semavi kuvvetlerin altında bulunduğu, öyle ki yerdeki akrebin gökteki Akrep altında, burada yaşayan Boğa veya Koç'un gökteki suretlerin altında olduğu öğretisi doğruysa, bütünüyle bir dünya olan insan, onların bütün açılarıyla (aspectus) çok daha fazla uyuşur, bu sebeple o göklerin ve onlara başkanlık eden akılların bütün kuvvetlerini kabul eder ve içinde barındırır.

Bu yüzden Trismegistus şöyle der, İnsan her şeyin kudretini kendisinde barındırdığından, yedi yöneticinin zanaatına dikkat etti, onlar ise insan zihninin tefekkürüne sevinerek, her biri insanı kendi mertebesine ortak kıldı.

Fakat burada harflerin zahirinde görünenden daha derin bir hakikat dile getirilmektedir. İnsanın bu gezegenlerden nasıl pay aldığını Platon, Plotinos ve diğer akademisyenler öğretir. Ruh, derler, inişi sırasında Satürn'den akıl yürütme, anlama ve tefekkür etme kuvvetini alır, Jüpiter'den eylemde bulunma ve tatbik etme kuvvetlerini, Mars'tan öfke kuvvetini ve gayret ateşini, Güneş'ten bilme ve kanaat getirme tabiatındaki muhayyileyi, Venüs'ten arzulayan kuvveti ve istek hareketini, Merkür'den yorumlama, beyan etme ve nüfuz etme kuvvetini, Ay'dan ise ekip biçme, üretme ve büyütme yetisini alır. Bedenin kendisi ise unsurlardan ve iç dokuzludan meydana getirilmiş somut bir yapıdır ve göğe benzediğini açıkladık.

Ve her şeyden pay alıp tam bir varlık oluşturulsun diye, Mercurioli'nin ima ettiği gibi, en yüce yediliden, hatta bütün İlk Örnek'ten feyz alır ki bunları en azından kısmen, kendi yerinde, Tanrı'nın izniyle açıklayacağız.

Şimdi ise on iki burçla uyuştuğu hususları ele alalım ve pek çok yazarın ciltler doldurduğu şeyleri bir yana bırakarak, yalnızca matematikçi Manilius'un ilk kitabında terennüm ettiği şu dizeleri aktaralım,

İnsanın yıldızlara dağılmış uzuvlarını gör, Kendi şekillerinde aşikar olan her bir burcu tanı, Bütün bedenden en belirgin kuvvetlerini icra ettikleri yerlerde, Koç her şeyden önce başı yönetir, Görkemli boyun Boğa'ya nasip olmuştur, Ve İkizler'e eşit bir payla kollar yazılmıştır, [okunamadı] göğüs [okunamadı]

Yengeç’in altındadır göğsün hükümranlığı, kürek kemikleri ise Aslan’ındır, Başak’ın kendi bölgesine iner karın, Terazi yönetir böbrekleri, Akrep ise kasıkla sevinir, Sentor’a uçar uyluklar, Oğlak her iki dize de Hükmeder, Balıklar ise ayakların tabanlarını talep eder. Bunların yalnızca şairane terennümler olduğu sanılmasın, zira cerrahların açık tecrübesiyle sabittir ki, şayet Ay’ın o sırada içinden geçtiği burca yahut ona tekabül eden uzva neşter vurulursa, pek çok hastanın bundan zarar gördüğü, hatta ölüme kadar sürüklendiği kanıtlanmıştır. Buna dikkat edenlerin başına ise böyle şeyler asla gelmez, buradan da göksel beden ile insan bedeni arasındaki mutabakat doğrulanır, çünkü açık tecrübeyle müşahede edildiği üzere, bunda da onda olduğu gibi bariz bir üçlü mizaç (triplicitas) tekabülü vardır. Ayakların üşümesinden ötürü karın ve göğüs ağrıdığında, ki bunlar aynı üçlü mizaca tekabül eder, birine tatbik edilen şifa diğerini de iyileştirir, zira ayaklar ısıtıldığında karın ağrısı diner.

Bunun gibi pek çok şey vardır ki üçgen, kare ve altmışlık gibi diğer açıların ve her bir göksel tesirin gök cisminde olduğu gibi insan bedeninde de mevcut olduğunu kanıtlar. O Üç Kere Büyük (Termaximus) Hermes’ten de bu gizli kalmamıştı, zira oğlu Tat ile mütalaa ederken şöyle demiştir, "Ey oğul, bu çadır, on iki sayısından müteşekkil olan Zodyak’tan kurulmuştur."

İnsanda yalnızca sekizinci gökte yer alan gezegenlerin ve burçların tesirleri değil, aynı zamanda ilk hareket ettiricinin (primum mobile) ve ampirik göğün (empyreum) kudreti de mevcuttur. Şimdi ise sekizinci göğün suretlerini ve dokuzuncuya tekabül edenleri ele alalım.

Zodyak’ın Her Bir Burcunun İsmini Nereden Aldığı ve İsimlerini Aldıkları Bu Hayvanların Güneş ile Birlikte Ne Yaptığı Hakkında, Bölüm XVIII

Bu isimlendirmelerin sebeplerine Macrobius, Akademisyenlerin kaynaklarından hareketle hafifçe değinmiştir, bizler ise bunlara daha büyük ırmaklardan çıkarılmış olanları ekleyeceğiz.

İlk burca Koç denir, çünkü bu hayvan kış aylarının altısını sol yanı üzerine yatarak geçirir, bahar ılım noktasından (aequinoctium) itibaren ise sağ yanı üzerine yatar. Tıpkı bunun gibi Güneş de aynı süre zarfında sağ yarımküreyi, geri kalan zamanda ise sol yarımküreyi dolaşır. Üstelik Koç, koyunların başı ve önderidir, onun adını taşıyan bu burç da burçların başı ve yılın aylarının önderidir.

Bu sebeple gök bilimciler Güneş’in Koç’un ilk derecesine girişinden hareketle bütün bir yılın hadiselerini önceden haber verirler.

Kırsalda felsefe yapanlar da buradan kehanette bulunurlar, zira bütün bu dönem boyunca yaşlı koçların çiftleşmeye gençlerden daha hevesli olduğunu görürlerse, buradan bereketli, uğurlu bir yıl döngüsü ve fevkalade bir itidal çıkarırlar. Ardından Boğa gelir, Mısır tapınımı onun Güneş’e pek çok sebeple nispet edildiğini gösterir, zira ya Heliopolis’te Güneş’e adanmış olan Boğa’ya (ona Mnevis derler) büyük hürmet gösterirlerdi, ya Apis öküzü Memfis şehrinde Güneş’in bir timsali kabul edildiği için, ya da Hermonthis kasabasında ulu Apollon tapınağında Güneş’e adanmış bir Boğa’ya tapıp ona Pacis adını vererek Güneş’in vasıflarıyla uyuşan büyük bir tabiat mucizesi saydıkları için. Zira

onun her saat başı renk değiştirdiğini ileri sürerler, ayrıca kıllarının bütün hayvanların fıtratına zıt biçimde tersine doğru çıktığı söylenir, bu haliyle adeta Güneş’in dünyanın karşı tarafındaki hareketinin bir sureti gibidir. Ne var ki bunlar fazlasıyla katıksız masalları andırdığından, başka sebepler aramak gerekir. Nitekim Boğa sürünün kralıdır, tıpkı Koç’un davarın kralı olduğu gibi.

Aslan vahşi hayvanların, İnsan ise bütün akıl sahibi mahlukatın kralıdır, gezegenlerin kralı olan Güneş bunların suretlerini kendi haneleri (domus) olarak seçmiştir. Gücü başında olan Koç’tan, kuvveti bilhassa boynunda toplanan Boğa’ya yükselir, davarların kralından sürülerin kralına ve buradan da aklını kullananların kralına geçer. Bundan ötürü, eskilerin Kastor ve Polluks hakkında uydurduğu gibi, birbirini sırayla ve nöbetleşe takip eden ölümleri temsil eden İkizler derler, zira insan hayatı sürse yahut onu ölüm takip etse de, ruhlar ebediyen baki kaldığından, hayvanların canları ise yokluğa karıştığından, insan daima baki kalan daha yüce kısmıyla yaşar. Bizzat insanın kendisi de fertlerin birbirini takip etmesi sayesinde bu ölümlü hayatta yaşamaya devam eder. Üstelik İkizler burcu denmesinin sebebi, ya oraya vardığında Güneş’in gücünü ikiye katlamasıdır ya da o vakit yükselirken olduğu gibi alçalırken de yolunu ikiye katlamasıdır. Ardından geri geri giden bir hayvan olan Yengeç gelir, zira Güneş onun ilk sınırına vardığında aşağıya doğru geri çekilmeye başlar. Yengeç bütün mahlukat içinde en ziyade Ay’a mensuptur, Ay’ın ortadaki hanesidir ve adeta göğün bağrıdır.

İkizler ise kollarıdır. Ardından göğün başı ve omuzları gibi olan Aslan gelir, Güneş bu burçta, adeta kendi hanesinde ve bilhassa kendine adanmış bir suretteymişçesine bütün yeryüzü üzerinde parıldar, gerçi onun ışınları Yengeç ve İkizler’den geçerken bu burçtakinden daha sıcaktır. Zira Güneş gücünü oradan, Güneş’e mensup hayvanlar arasında bilhassa Aslan ile işaret edilen bu makamdan alır. Nitekim bu burcun Güneş’in öz tabiatından neşet ettiği görülür, bu sebeple aşırı hararetten ötürü bedenimiz gevşer, Güneş bu burçtayken hekimler, zaruret mecbur kılmadıkça, ilaçları, hacamatı ve kan almayı yasaklarlar.

Onu takip eden burca haklı olarak Başak denir, zira burçların kendisinden isim aldığı Güneş o vakit bütün nemalandırma gücünü kaybetmiş ve adeta bir kısırlığa duçar olmuş gibi görünür, zira o oradan geçerken ekinler, şarap ve yeryüzünün meyveleri artık olgunlaşmıştır ve yerin doğurgan rahmine tohumlar ekilmiş gibi görünür. Ardından gelen burca ise haklı olarak Terazi denir, çünkü toplanan mahsulün ölçü yahut tartıyla paylaştırıldığı vakittir, Güneş’in seyri gündüz ve geceye eşit paylar halinde taksim edilir, ayrıca sıcağın ve soğuğun tam ortasında en büyük itidale kavuşan zaman adeta bir terazi gibi dengelenir. Buna zehirli bir hayvan olan Akrep eklenir, kederli bir azapla yaklaştığı için diğer hayvanlardan daha çekilmezdir. Zehri kuyruğundadır, daima eğri bir vuruşla sokar. Şaşılacak olan şudur ki, bilhassa Güneş’in hararetiyle kavrulduğu öğle vaktinde zehrini akıtır, oysa Phoebus bir hekim olarak herkese şifa bahşedenin ta kendisidir.

Fakat aklı başında düşünenlere bu durum hiç de yersiz görünmemelidir, zira bir zehir ne kadar tehlikeliyse, panzehiri de o nispetle etkilidir.

Nitekim engereğin yahut tiryakın yapıldığı et, kendisi zehirli cerahatle kaynıyor olsa dahi, zehre karşı bir deva sunar.

Aynı şekilde akrebin kendi eti de kendisinin zehirlediği kimselere şifa olur. Böylece her nereden bir kötülük çıkarsa, oradan başka bir iyilik hasıl olur. Zira en yüce iyi olan Tanrı da kendi hakkında şu şehadette bulunur, "Ben vururum ve ben şifa veririm, öldürürüm ve diriltirim." Güneş hakkında da demiştik,

bazen parçalayan Dionysos, bazen yeniden birleştiren Phoebus’tur. Bazen kendi hanesi için akrebi seçmesi de şaşılacak bir şey değildir. Belki de Yeşu ve Sayılar kitabında okuduğumuz şu akrebe telmihte bulunulmaktadır, "Sınırınız Tuz Denizi’nin ucundan, güneye bakan koydan başlayacak ve güneyden Akrep Geçidi’ne [Akrapim] çıkacaktır," İbranice aslı böyle söyler. Bunlar, Yeşu’nun göğsünde taşıdığı taşlardan daha yükseğe çıkar. Göksel ve gökler üstü bir Akrep vardır ki Güneş ondan bir güç alır. Aşağı kraterde de akrepler vardır, onlar hakkında Yüce Hakikat şöyle buyurur, "İşte, size yılanları ve akrepleri ve düşmanın bütün gücünü ayaklar altına alma yetkisi verdim." Zira O göksel burçtan yahut herhangi bir kimsenin kolayca ezebileceği o küçük hayvandan bahsetmiyordu. Buna Yay burcu eklenir, Güneş buradayken kışın üzerimize dolu ve yağmur okları fırlatır. Arka kısmıyla yozlaşan bir ucube olarak da anılır, çünkü Güneş oraya vardığında ışığı, nüfuzu ve tesiri bakımından zayıflamış görünür. Ardından İbranilerin açık bir kelimeyle "gedi" yani oğlak dediği Oğlak gelir, bu da daima yükseklere meyleden ve yükseklerde otlayan bir hayvandır, nitekim yükselmeye başladığında Güneş’e pek uygun bir hanedir, zira orada inişten çıkışa doğru yolunu döndürür. Bu sebeple o dönenceye [Yunanca] tropik denir ki bu "dönüş" demektir.

Oradan Kova’ya geçer, İbranice buna "deli" denir ve kova yahut su çeken kap olarak tercüme edilir.

Yeryüzü ve bütün alt tabakalar göklerden toplanmış gücü çekmeye başladığında, tıpkı göklerin dünya üstü kaynaklardan çekmesi gibi, en uygun şekilde su çeken bir kabın içinde tutulduğu söylenir. Nihayetinde Zodyak’ın son bulduğu Balıklar gelir, Güneş onları da takdis etmiştir, ta ki yalnızca havadaki ve karadaki mahlukata hayat bahşettiği sanılmasın, bilakis yaşamı sulara gömülmüş olanlara da hayat versin. Zira Güneş’in gücü öyle büyüktür ki, gizli olan her şeye nüfuz ederek yeryüzünün en derinliklerine kadar hayat bahşeder. Güneş’in seyrinin, insanlığın kurtarıcısının, dünyanın gerçek Güneş’inin hayat döngüsünü tamamlayıp daha hayırlı bir talihe dönüştükten sonra yediği Balıklar ile nihayete ermesi pek manidardır. Aynı silsileyle ilahi hayat ve Güneş ile temsil edilen tesir, baştan başlayıp ayaklara ve eteklere kadar insana iner, nitekim Mezmurlar yazarı da bunu başka bir remizle terennüm ederek şöyle der, "Baştan sakala, Harun’un sakalına inen, kaftanının eteklerine süzülen ıtır gibidir." Demek ki baştan başlar

Bölüm XIX İnsandaki bu burçların ve başlıca eklemlerin neden on iki sayısına göre dağıtıldığı üzerine

...baştan, yani Koç burcundan (Aries) geçip Boğa burcuna (Taurus) varır, zira boynun kuvvetiyle kollara yayılır, ikili erdemlerin ve amellerin çifte kısımlarına ulaşır, Yengeç burcu (Cancer) üzerinden göğse ve eril kuvvete, Aslan burcu (Leo) üzerinden kürek kemiklerine ve böğürlere doğru süzülür. Böğürlere geldiğinde ise bu pınarları bedenin güçlerinden kısır kılar, gerçi doğanın muhafazası bunu talep ederse, arzu hiç değilse ardından gelen Terazi burcuyla (Libra) dengelenir, yukarıdaki Akrep burcunun (Scorpius) akışı, bu Akrep'in kuyruğunun en uç ısırığını, yani en yüce sonları öne koyarak dizginler ve böylece hazzın son kısımlarını söndürür. Bundan başka böbrekleri vurur, etin ateşine oklarını fırlatır, nitekim Eyüp Kitabı'nda dendiği gibi, "Rabbin okları bana karşı savaşmakta." Zira üst kısımda yardımcı olan faziletler, tüm alt kısımları dizginlemeyi arzular. Nihayet Oğlak burcu (Capricornus) vasıtasıyla dizleri büken o göksel kuvvet, İmparator'un şu sözü uyarınca yeniden yükselmeye başlar,

"Kim kendini alçaltırsa, yüceltilecektir."

Bacakları da kuvvetlendirerek, yukarılara ait şeylerin çekimiyle Tanrı'nın buyruklarının yolunda koşmayı sağlar.

Balık burcunun (Pisces) erdemi ise denizin sağlamlığı üzerinde yürüyerek, ayaklarımızı bu dünyevi teraziler arasından o pek yüce denize ve göklerin üzerinde bulunup durmaksızın Rabbi öven sulara iletir,

hem bu dönek hayatın akışı tamamlandığında Mesih ile birlikte besleneceğimiz hakiki balıkları çıkaran sulara iletir. Bundan ötürü daha yakın dönem ilahiyatçıları, bir sırdan uzak olmaksızın şöyle derler,

Tanrı Yahudilerin şöleninde bir kuş, bir boğa ve bir balık hazırlar, şu İncil sözü uyarınca ilk ikisi, "Boğalarımı hazırladım ve besili hayvanlarım kesildi." Balık ise şüphesiz arzularımızın ayaklarının daima yönelmesi gereken en son yemektir.

Bilgelerin arşivlerinde nesnelerin iki türlü ilerleyişini buluruz, biri şüphesiz üçlü (ternarius) vasıtasıyla en yücelerden en aşağıları hedefler, diğeri ise dörtlü (quaternarius) vasıtasıyla daha aşağı olanlardan yukarılara doğru tırmanır. İlahi olanlardan daha aşağı olanlara giden o yolu Platon izlemiştir, en aşağılardan yücelere doğru yönelen bu yolu ise Aristoteles, kendi duyuları vasıtasıyla yönlendirilebildiği ölçüde takip etmiştir.

Demek ki dörtlü, unsurlara ait bir sayıdır ve Orpheus ile ondan önceki bilgelerin dediği gibi, meselenin uygunluğuna göre büyük bir sır ile ilahi bulunur, nitekim bu sayı, yine Orpheus'un sürdürdüğü üzere, ötesinde hiçbir sayının bulunmadığı, her şeyin araştırılamaz ve değişmez sayısı olan onluyu doğurur. Dörtlü sayısının kendisi ise üçlü sayıyla katlandığında, ilk büyüyen, dünyeviden ziyade göksel ve ilahi olan on iki sayısını meydana getirir. Bu sebeple büyüyen tüm şeyler ve pek çok ilahi husus bu sayıyla dağıtılır.

Bu sayı ayrıca ilk iki mükemmel sayıdan, yani altıdan mürekkeptir ve ilk artandır, bu artış on altı içinde dört fazlasıyla bulunur, bu artışın kutlu olmasının sebebi, eşit kenarlı kareden ve onlunun atasından meydana gelmesidir. Bu yüzden Platon, Phaidon'da ve pek çok yerde bu sayıya haklı olarak hürmet eder, onunla yukarılardaki âlemi on iki parçaya ve bir o kadar renge ayırır, ancak çok daha seçkin bir surette. Zira taşların, kükürdün, ağaçların, çiçeklerin ve bu kabil şeylerin yukarı âlemde öylesine büyük bir mükemmellikle bulunduğunu bildirir ki bugüne dek ne bizim bilgimize ulaşmışlardır ne de biz onları aynı şekilde hayal edebiliriz, çünkü bunları ilahi vahiy mertebesinde bulunanlardan almışlardı. Bunlarla donanmış olan Yuhanna da Patmos rüyetinin sonunda, hayat ağacından her ay on iki meyve devşirildiğini anlatır.

Ayrıca o yukarıda inşa edilmiş kenti, Resullerin on iki ismiyle bezeli, değerli taşlardan on iki temel üzerine kurulmuş ve aynı sayıda meleğin koruduğu on iki kapıyla ayırt edilmiş olarak tarif eder ve bunların üzerine on iki oymağın isimlerinin yazıldığını anar. Dahası her bir yanının ölçüsü, peygamber Hezekiel'in daha önce yaptığı gibi, on iki bin stadia ile tamamlanır. İşte Platon, Devlet'ini bu göksel kente uydurmak için bunları izleyerek, Yasalar adlı eserinde tarlaları bu sayı ile düzenler ve Devlet adlı kitabında on iki sayısını katılaştırıp cisme dönüştürür, bu da 1728 eder. Devlet yahut hâkimiyet bu sayıya ulaştığında, eğer terbiye ve nizam canlıysa, iddia ettiği gibi kendi gayesine erişir, şayet daha ileriye giderse, özellikle terbiye bozulduğunda kaderin yasasıyla yavaş yavaş yıkıma sürüklenir. Platon bu sayının katı halinin Devlet'in sonu olacağını düşünmüştür, zira o ilk artandır ve cismin ötesinde bir ilerleme yoktur, hem de tüm göksel tesiri içine çeker. Onlunun cisimleşmiş hali olan bin sayısı vasıtasıyla yıldızlı göğün akışları gösterilir, bu da orada ikamet eden yıldızların bin katlı sayısıdır. Yedi yüzde ise yedi gezegenin kuvvetleri, yirmi sekizde ise Ay'ın akışı belirlenir, zira onun diğer gezgin yıldızların seyrinden uzak hareketi adeta münzevi kabul edilir, devrini Zodyak'ın aynı noktasına döndüğü yirmi sekizinci günde tamamlar, fakat Güneş'e neredeyse bir derece ilerlediği yirmi dokuzuncu günde döner.

Demek ki Platon, Hermes'e (Mercurius) öykünerek bu sayıyı yüceltir, her ikisi de Musa'yı ve Tanrı esinli peygamberleri, hatta İsrail'in on iki ailesini seçip daima bu şekilde bölünmüş kalmasını emreden ve başlarına on iki önder koyan Tanrı'nın kendisini örnek alır. Vaat edilmiş topraklara geçerlerken Şeria Nehri'nin yatağına aynı sayıda taş konulmasını ve başkâhinin göğüslüğüne aynı sayıda taşın mıhlanmasını emretmiştir.

Bundan başka, huzur ekmekleri olarak bildiğimiz on iki kutsal ekmek sandığa konur ve sunak aynı sayıda taştan inşa edilir, ayrıca Süleyman tarafından sunuların yıkanması için dökülen tunç denizi de aynı sayıda öküz taşımaktaydı.

Kızıldeniz aşıldığında da o tanrısal aile için Elim'de on iki pınar hazırlanmıştı ve vaat edilen toprakları keşfetmek üzere on iki casus gönderilmişti.

Tanrı'nın hikmeti olan Mesih, bu sayının sınırına göre Havariler cemaatini ayırdı, onları on iki oymağın başına koydu, Yuhanna tarafından onların mühürlenenleri ve seçilmiş önderleri on ikişer bin olarak sayılır. Bu halkın Kraliçesi de başında on iki yıldızlı bir taç ile tasvir edilir, çoğalan ekmeklerin kırıntıları on iki sepet içinde toplanır. Dahası günü iki kere on iki saate bölerler ve Ay her gün on iki derece kateder, Jüpiter tüm bunları dengeleyerek kendi seyrini on iki yılda tamamlar.

İşte bu sebeple Timaios Lokros bütün dünyayı on iki parça ile tarif eder. Aşağılara inecek olursak, büyüyen pek çok şey bu sayıyla ilerler. Pek velut olan tavşan ve ada tavşanı yılda on iki kez doğurur. Deve yavrusunu on iki ay taşır. Tavus kuşu on iki yumurta bırakır.

Platon bin sayısını daha da kareler ve Daniel'in peygamberliği uyarınca göksel, hizmetkâr ve yükselen akılları saymak için yüzleri on kere yüz bine, yani bir milyona katılaştırır. Bunların başlıca önderleri, on ikinin yarısı olan altı ile çarpılmasıyla yetmiş ikiye dağıtılır, bu sayı ile hem mecazi kavimdeki ihtiyarlar hem de hakiki kavimdeki şakirtler dillerin sayısına göre tayin edilmiştir. Kadim bilgelerden öğrenebileceğimiz üzere, bu dillerin başında da aynı sayıda melek önder bulunur, bunlar Hieronymus tarafından mezmurun "Çeşitlilikle bezenmiş" ayeti üzerine bir dereceye kadar işlenmiştir. Ancak her birine kendi altılısı atandığında, bir sırdan uzak olmaksızın geriye on iki daha üstün önder kalır, bu yüzden Proklos bu sayının Tanrılara ve onlardan neşet eden cinslere vakfedildiğini ileri sürer. Buradan hareketle, tanrısallığın tahtı olan gök on iki burca bölünür ve bunların başında, Tanrı'nın ulu isminin on iki akışıyla desteklenen on iki başlıca melek bulunur. Şairler ise maymunlar gibi bunları taklit ederek, bu burçların başına geçirilen on iki tanrı uydurmuşlardır, Pallas'ı Koç burcuna ve dolayısıyla insan başına, Venüs'ü Boğa burcuna, ensemize ve boynumuza, ikiz Phoebus'u İkizler burcuna ve kollara, Merkür'ü Yengeç burcuna ve göğse, Jüpiter'i Aslan burcuna, omuzlara veya kürek kemiklerine, Ceres'i Başak burcuna ve böğürlere, Vulcanus'u Terazi burcuna ve kalçalara, Mars'ı Akrep burcuna ve edep yerlerine, Diana'yı Yay burcuna ve uyluğa, Vesta'yı Oğlak burcuna ve dizlere, Iuno'yu Kova burcuna ve bacaklara, Neptunus'u ise Balık burcuna ve ayaklara vermişlerdir. Nitekim Manilius şöyle terennüm eder,

Yünlü koçu Pallas, Boğa'yı Kythereia korur, Güzel Phoebus İkizler'i, Kyllene'li Merkür Yengeç'i, Jüpiter tanrıların anasıyla bizzat yönetir Aslan'ı, Başak burcu başak taşıyan Ceres'indir, eğri Terazi ise Vulcanus'undur, savaşçı Scorpius tutunur Mars'a, Avcı adamı ve at gövdeli parçayı gözetir Diana, Ve daracık yıldızlarını Oğlak'ın korur Vesta, Jüpiter'in karşısındaki burç Iuno'nun Kova'sıdır, Ve Neptunus tanır denizdeki kendi Balıkları'nı.

Bu tanrılara nedensiz olmaksızın bazen eril, bazen dişil vasıflar atfedilir, ta ki her iki kuvvetin de yukarılardan indiği ima edilsin. Şunu da belirtmek gerektiği kanaatindeyim, tanrıların makamı ve cismani kuvvetlerin nihayeti olan göğü on iki sayısı kaplar, bu sayı unsurlara ait dörtlüden ve ilahi üçlüden türetilerek meydana gelir ve cismani olanları ilahi olanlarla birbirine bağlayan bir bağ gibi durur. Bundan başka bu sayı, Pythagorasçıların dediği gibi, kendisini oluşturan parçalarda, yani 3, 4 ve 5'te mükemmel oktav (diapason) uyumunu barındırır. Nitekim 3 ve 4, 1'in 3'e oranı gibi seskiterk (üçe dört) oranını, 3 ve 5 ise seskialter (ikiye üç) oranını içerir, bu oranlardan oktav meydana gelir, bunun uçları bir daire gibi aynı notaya fakat daha tiz bir perdeye geri döner, bir ucun bittiği yerden diğeri başlar, ta ki bu döngüsellik dairesel ve ahenkli göğe tam olarak uysun.

Bunun ötesinde, gök kubbe (firmamentum) sanki zorunlu bir gereklilikle on iki burca bölünmüştür, bu burçlar on ikili bir sayı düzeniyle dağıtılmıştır ki onda karşıtlık (oppositio), kare açı (quadratus) ve altmışlık açı (sextilis) gibi açılar (aspectus) bulunabilsin, zira bunlar on ikili düzen haricinde asla var olamazlar. Dahası, unsurlar da başlangıçlarına, ortalarına ve sonlarına göre orada muhafaza edilsin. Bu sayının sınırına göre, insan bedeninde de daha önce söylediğimiz gibi, bu suretlerde temsil edilen şekillerin hususiyetine göre on iki burca tekabül eden uzuvlar tanzim edilmiştir.

Kuvveti başında olan Koç burcu, haklı olarak başa tekabül eder, Boğa boyna ve enseye karşılık gelir ve diğerleri de bu minval üzredir. Fakat insanda, alt uzuv hareket ettiğinde kendisine tekabül eden üst uzuv da tıpkı akordu iyi yapılmış bir sitarın telleri gibi titresin diye, beşeri uzuvların karşılık geldiği kat kat üstün bir semavi kuvvet bulunmasaydı, bu uygunluk pek az işe yarardı. Yüce Hakikat, şu sözüyle buna işaret etmiştir,

Verin, size de verilecektir, sanki şöyle demektedir, eğer senin elin komşusuna merhametle uzanırsa, ilahi el de sana çok daha fazlasını bahşederek uzanacaktır.

Ve bu kabilden pek çok misal getirebiliriz, lâkin bunları kendi yerinde daha etraflıca açıklanmak üzere bırakıyoruz.

Niteliklerin Gezegenlerle ve Sekizinci Felekle Olan Uygunluğu, Bölüm XX

İnsan bedeninde, gezegenler ve yıldızlı felek (orbis) ile ahenk içinde olan nitelikler ve mizaçlar mevcuttur. Zira bedenin bunlarla olan aşikâr bağını üçlü gruplar (triplicitas) halinde sonraya bırakıp, Satürn'ün kara safra ile olan uygunluğuna gelelim, öyle ki bu hıltın galip geldiği kimselere Satürni denir, bunlar onun hareketini ve tesirini öylesine takip ederler ki, bütün eylemlerinde Satürn’ün hazır bulunduğu görülür.

Ve aynı tesirle, muayyen bir ahenk kuvvetiyle çekilerek Satürn’e dair şeylerden haz alırlar, yalnızlıktan, tefekkürden, derin tahayyülden, soğuk ve kuru toprağın tabiatından gelen korku sebebiyle biriktirme arzusundan ve Satürn’ün bu kabil hükümlerinden hoşnut olurlar. Jüpiter ise kan ile ahenk içindedir, nemli ve sıcak hava ile ve dolayısıyla en ziyade bu mizaçta ikamet eden hayat ile uyuşur, o, daimi genişlemesi ve dengeleyici kuvvetiyle kendi tesirindekileri uysal, müşfik ve iş görmeye pek yatkın kılar, tıpkı Satürn’ün büzüştürerek sükûnete ve tefekküre davet etmesi, lâkin iyi çatılmış bir kuvvet, metanet ve kudretle tahkim etmesi gibi. Tamamen ateş tabiatlı olan Mars, sarı safra ve tüm ateşli unsurlarla uyuşarak kendi bendelerini hem cismani hem ruhani bütün ateşli hamlelere sevk eder, nitekim kimilerini hararetli bir aşka, kimilerini ise savaşlara ve akınlara sürükler. Güneş dahi kırmızı safra ve ılımlı ateşli unsurlarla uyuşarak kendi mensuplarını daha parlak ve gayet mutedil işlere yöneltir.

Venüs, havanın sıcaklığıyla, kaynayan yahut en azından uyarılmış safra ile ve havanın tabiatını andıran latif sularla uyuşarak nefsi bir kuvvetle tüm zevk ve sefalete çeker, taşkın hazların kaplarına meyleder, meğerki onun tesiri Güneş’in daimi yakınlığıyla kuvvet bulsun ve insan âleminde aklın gemiyle dizginlensin. Zira kendisi, yılın büyük bir kısmında nemli ve gevşetici tabiatın hüküm sürdüğü, çiğ bırakan, uyku getiren ve uzuvları gevşeten fecir vakti gibidir, fakat ardından gelen Güneş'in kudretiyle güçlenerek yahut onun tesiriyle birleşerek bir nebze dizginlenir. Merkür, daha latif ve keskin bir ruh ile nüfuz eder, her türlü işi icra etmeye hazır ve çeviktir, ancak kendi tabiatında belirlenmiş tek bir işi olmayıp, oraya buraya gezinerek bütün gizli köşelere kendi keskinliğiyle çekilir.

Fakat onun tesirini teşhis etmek, cismani gözlerle açısını görmekten daha az güç değildir. Ay, suların sevk edicisi addedilse de yalnızca su tabiatını değil, üst âlemlerden alt âlemlere akan bütün tesirleri açığa çıkarır.

Aklın Burçlar Feleği ile Olan Uygunluğu, Bölüm XXI

Yıldızlı feleğin, çeşitli suretlerle bezenmiş haliyle, güzel suretler manasına gelen Kerubiler ile uyuştuğunu evvelce göstermiştik. Şimdi ise onun suretlerle, idrak ettiğimiz şeylerin mefhumlarıyla ve ebediyen temaşa edeceğimiz hakikatlerin ideleriyle dolu olan akıl ile nasıl uyuştuğunu göstereceğiz. Bilgeler, göğün bütün mevcudatı sadece dönüşüyle değil, faziletiyle de kuşattığını öğretmek için o burçları, her şeyin temeli olan dört unsura göre dört adet üçlü gruba taksim etmişlerdir, her bir üçlüye o unsura münasip bir başlangıç, orta ve son tayin etmişlerdir, nitekim bütün şeylerin meydana gelişi, duruşu ve çözülüşü bunlara dayanır. Zira ateşin başlangıcını Koç burcuna, artışını yahut ilerleyişini Aslan burcuna, sonunu ise Yay burcuna vermişlerdir, toprağın başlangıcını Boğa'ya, ilerleyişini Başak'a, nihayetini ise Oğlak'a vermişlerdir.

Havanın başlangıcını İkizler'e, seyrini Terazi'ye, sınırını ise Kova'ya vermişlerdir, suyun başlangıcını Yengeç idare eder, ortasını Akrep, sonunu ise Balık burcu yönetir. Böylece akıl, bu unsurlardan meydana gelmiş ve gelecek olan bütün şeylerin başlangıcını, seyrini ve sonunu kavrar, zira kavranabilecek şeyler bunlardan ibarettir, çünkü bunların haricinde hiçbir şey yoktur. İlahi yahut beşeri sanatkârın zihninde yaratılacak her şey nasıl önceden tasavvur edilirse, bütün şeylerin tohumu da gökte öylece tasavvur edilir, akıl gücümüzün tasarladığı şeylerin alt kuvvetler vasıtasıyla eyleme dökülmesi gibi, bunlar da gezegenler vasıtasıyla açıklanır ve üretilir. Bu akıl bilhassa beyinde ve sayısız saç teliyle kaplı kafatasında ikamet eder. İbrani ilahiyatçılarının dediği gibi, bu türetme kudreti, göğe yayılan ve onu sayısız yıldızla dolu bir kafatası ve kubbe gibi dolduran kutsal Tanrı isminde mevcuttur, nitekim Yüce Hakikat'in, başınızın saçları bile sayılıdır, dediği gibi, bu sayı yıldızların çokluğunu sayan Zat'a malumdur. Origenes'in dediği gibi, bu saçlar zayi olan günahkârların saçları değil, başkalarını yere sermek için ilahi Ruh ile dolan nezirlerin saçlarıdır, ilahide onlar hakkında şöyle denilmiştir, başının saçları havuzlarda boyanmış kraliyet erguvanı gibidir, bu kanallardan lütuf akıntıları dökülür, Şimşon hakkında okuduğumuz gibi, zayıf insan bu saçlar sayesinde kadın kılığındaki habis kuvveti yener. Bu saçlar, tıpkı yıldızlar gibi, tesirlerini ve kudretlerini yüce bir kaynaktan alırlar. Fakat akla geri dönelim. Akıl, ihtiva ettiği mefhumları ve suretleri, donatıldığımız sözleri ve ilimleri terkip eder ve bütün ilimleri meydana getirir. Tıpkı yıldızların tesirleri gezegenlerin ve unsurların kuvvetleriyle birleştiğinde, büyük ismin yahut sanatkârın bizzat kendi kuvvetinin müdahalesiyle, gökte saklı bulunan güçlerden muhtelif türlerin ve tekil şeylerin hasıl olması gibi. Bunların isimleri, dedikleri gibi, tesirlerin ve işaretlerin hususiyetine göre ortaya çıkar. İlk atamız Âdem de bunu bilerek şeylere kendi mahiyetlerine göre isimler vermiştir. Yüce Hakikat'in şu sözü de buna işaret eder, isimleriniz göklerde yazılıdır. Zira İbraniler alfabelerinin yirmi iki harfini üç kısma ayırırlar, bunlardan üçü üç unsura, yedisi aynı sayıdaki gezegenlere ve on ikisi de on iki burca işaret eder, sanki onların remizleridir. Bu yedi harfe çift harfler derler, hem sert ve ince olarak iki türlü telaffuz edildikleri için, hem de bulundukları burçların farklılığına göre tesirlerini hafifleten veya keskinleştiren gezegenleri temsil ettikleri için. On iki harfe ise basit harfler derler, zira daima tek bir şekilde telaffuz edilirler ve kuvvetleri daima aynı kalan burçları temsil ederler. Üç harfi ise üç unsura, yani ateşe, suya ve toprağa atfederler, havayı ise bir unsur olarak değil, unsurların harcı gibi kabul ederler. İmdi, gezegenlerin ve burçların açılarından unsurlarla birlikte bütün cisimler meydana geldiği gibi, bu kısımları gösteren harflerden ve remizlerden de mürekkep şeylerin isimleri meydana gelir, nitekim İbrahim'e atfedilen Şekillenme Kitabı'nda (Sefer Yetzirah) bu sırra azımsanmayacak derecede işaret edilmiştir. Bazıları ise, bu mürekkep cisimlerin ruh ve nefsinin, noktalar ve vurgu işaretleri vasıtasıyla remzedildiğini iddia ederler.

İlk Hareket Ettirici Feleğin (Primum Mobile), Kalpteki yahut Orada İkamet Eden Ruhtaki İrade Özgürlüğü ile Olan Uygunluğu, Bölüm XXII

İlk hareket ettirici felek (primum mobile) denilen dokuzuncu felek vardır, göklerin rehberidir, kendi kudretiyle bütün felekleri peşinden sürükler, kendisi ise daha aşağıdaki hiçbir felek tarafından sevk edilmez, sadece onu hareket ettiren akıl yahut Tanrı'nın emriyle yönlendirilir. Aristoteles'in alet ilminin (Organon) sonunda belirttiği gibi, bütün gök ahengi birbirine karışmasın diye bütün hareketler, ilk hareket ettiriciye bağlanır. Tıpkı bunun gibi, bu küçük âlem olan insanda da irade, diğer bütün kuvvetlerin hâkimidir ve onları dilediği gibi sevk eden bir rehberdir. Hükümranlık ve reislik haklı olarak ona aittir, zira kendisine münasip bir gaye olarak daima iyiye yönelir, her ne kadar bazen bir yanılgı yahut bir kuvvetin tesiriyle sevk edilip, iyi olduğuna inanarak veya öyle vehmederek kötüyü seçse de. O vakit hâkim değil, pek sefil bir köle haline gelir, nitekim Yüce Hakikat şöyle der, günah işleyen herkes günahın kölesidir. Şu halde dosdoğru olan ve iyiye yönelen irade meşru bir hâkimiyete sahiptir, nitekim Politika'da da daha iyiye ve daha soyluya bakan kimse haklı olarak başa geçirilir. Üst akıl melekesiyle birleşmiş olan bu irade, tıpkı ilk hareket ettirici felek gibi, bütün alt kuvvetleri kendi arzusuna göre peşinden sürükler, lâkin doğru yolda olan bu irade, en yüce hareket ettiriciden yahut ilahiyatçıların lütuf, merhamet veya muhabbet olarak adlandırdığı ilahi feyizden başkası tarafından sevk edilemez. Yüce Hakikat yine bu hususta şöyle demiştir, beni gönderen Baba çekmedikçe kimse bana gelemez. Hükümdar Peygamber de, kalbi muhabbetle genişleyip harekete geçtiğinde, Tanrı'nın emirlerinin yolunda koştuğunu söyler.

Nasıl ki ilk hareket ettiricinin (primum mobile) dönüşüyle bütün feleklerin hareketleri düzenlenir, iradenin düzenli hareketini de diğer aşağı yetilerin ilerleyişi izler. İradenin kendisi akıldan türetilse de kendi kendine hareket ettiği söylenemez, zira önceden bilinmeyen hiçbir şeyi sevemeyiz, Augustinus ve Aristoteles’in uzlaştığı üzere irade yalnızca bunun üzerine kuruludur. Çünkü ışık göze yolu gösterdiği halde onu asla sevk etmediği gibi, akıl da iradeye şeyleri gösterir, fakat iradeyi onlar vasıtasıyla sürmez, bilakis kendi işleyişinin hâkimi olarak bırakır. Böylece yıldızlı gök kubbe ilk hareket ettiriciye bir bakıma dereceleri ve onun vasıtasıyla meydana getirilecek şeylerin ve gezegenlerin adlarını sunar, ilk hareket ettirici ise bunları icra etmeye yönelir ve hepsini günlük hareketle döndürür. Dolayısıyla insandaki irade ve kalp, Aristoteles’in dediği gibi, felekteki ilk akıl gibidir, ilk kürenin bir suretine sahip olarak döner ve ilk hareket ettiricinin diğer felekleri çekmesi gibi her şeyi peşinden sürükler.

Aşağı sebepler ilk sebepten ve aşağı felekler ilk hareket ettiriciden saptığında tabiatta günahın meydana gelmesi gibi,

Uzuvların ve aşağı yetilerin yasası zihne karşı geldiğinde de insanı günah yasasının tutsağı kılar. Bu yüzden bütün uzuvların yasası, tıpkı bütün kürelerin ilk hareket ettiriciye boyun eğmesi ve onun günlük hareketiyle sürüklenmesi gibi, zihnin buyruğuna boyun eğmelidir. Aşağı kürelerin her biri kendi seyrini sürdürse de kendi hareketlerinde ilkinden çok daha yavaştırlar, bu durum aşağı yetilerin, kendilerine has olan bir şeyi icra etseler dahi, iyi düzenlenmiş iradenin işine nispetle bu işin yavaş yahut pek az olduğunu bize pek güzel öğretir. Bütün hareketlerin en yavaşı ise Batlamyus’un kabul ettiği üzere yüz yılda bir derece hareket eden yıldızlı gök kubbenin hareketidir, bu da unsurlara ait dörtyüzlü sayının kısımlarından meydana gelen on sayısının karesidir. Buradan anlaşılır ki gök kubbe cismi unsurlar âlemini temsil eder ve unsurların dörtlü tabiatı olan dört tür burçtan meydana gelir, tıpkı bedenin de bunlardan teşekkül etmesi gibi.

Biraz önce yıldızlı gök kubbeyi akılla bağdaştırıp şimdi ise bedenle bir tutmamızdan ötürü kimse beni kınamasın. Zira yılan bazen şeytanın, bazen de bizzat ruhun dediği gibi Mesih’in timsalidir, "Musa yılanı çölde nasıl yükselttiyse, İnsanoğlu da öyle yükseltilmelidir."

Herhangi bir gezegen de bazen bir unsura, bazen de meleklerin bir mertebesine denk sayılır. Şeylerin birbirine nispetle sahip olduğu muhtelif alametlerin benzerliğinden ötürü, farklı şeylerle kıyaslandığında bu kabilden pek çok husus bulunur. Nitekim yukarıdakilere nispetle o gök katı bir beden gibidir, aşağıda meydana getirilen şeylere nispetle ise fikirleri var eden aklın benzerliğini taşır. Porphyrios ve Aristoteles tarafından belirlenen şeylerin tertibinde de aynı şey yukarıdakine kıyasla tür, aşağıdakine kıyasla cins hükmündedir. Şu halde konumuz bakımından ilk hareket ettiricinin hareketi ruhun hareketi gibidir, yıldızlı gök kubbenin hareketi bedenin hareketinin bir suretini taşır, gezegenlerin dönüşleri ise beden ile ruh arasında var olan yetilerin hareketlerini temsil eder. Şayet bunları en aşağı ve en yüce olanlarla denk kılmak istersek, göklerde en hararetli olan ilk hareket ettiricidir, küçük âlemde kalp ve iradedir, melekler âleminde ise yanan seraftır.

Yine serafta ateşli bir sebat, ilk hareket ettiricide bir cezbe, iradede ve kalpte ise kaynayan bir kudret vardır, bu yüzden bu kudret bütün uzuvların en sıcağı olan kalpte ikamet eder, bu da şüphesiz hem tabii hem de daha üstün bir hararettir. Mezmur yazarının dediği gibi, "Yüreğim içimde tutuştu", kantiklerin ilkinde ise, "Yüreğim alev aldı." Aynı şekilde Kerubilerde en güzel fikirlerin sureti, yıldızlı gök kubbede parlak yıldızların nakşı, en alttaki unsurda ise türlü otların ve çiçeklerin tezyinatı bulunur.

Satürn ile Sıkılaştırılacak ve Sağlamlaştırılacak Şeyler, Bölüm XXIII

Batlamyus’un görüşü takipçileri tarafından açıklanmıştır, bütün gezegenler bu insanı meydana getirmeye tayin edilmiştir, bunlardan dördü ferdin bekası, üçü ise fiilin icrası içindir. Dört olanlar Ay, Güneş, Jüpiter ve Satürn’dür. Kelimesi kelimesine belirttikleri üzere Güneş, kalpte bulunan hayati kuvvetin kaynağıdır, Jüpiter karaciğerdeki tabii kuvvete bakar, Satürn alıcı kuvvete, Ay ise artan ve azalan canlılığa hükmeder. Diğer üçü ise ahlak ve ameller için gereklidir, zira zihnin hayal gücü ve bilinecek şeylere nüfuz etmesi Merkür’den beklenmelidir, arzu, şehvet ve işi ileri götüren haz Venüs’ten, öfke kuvvetiyle gelen dürtü ve işin tamamlanması için gereken hamle ise Mars’tandır. Dolayısıyla Satürn alıcı kuvveti yönetir ve akli yetiler arasında alıcı olan bilhassa hafızadır, öyle ki Duns Scotus ve takipçileri tarafından faal kudretler arasında sayılmaz, zira diğerlerinin dediği gibi yalnızca kabul edici bir kuvvettir.

Satürn bu kuvvete riyaset ederek kendi tabiatındakilerin güçlü bir hafızaya sahip olmasını sağlar, zira onlar bu sulu kuvveti zihinlerinde öyle sıkılaştırmışlardır ki aldıkları imgeleri uzun süre muhafaza edebilirler. El-Kabisi’nin şehadetiyle bütün duyulardan daha alıcı olan kulakları da yönetir, fakat Firmicus bilhassa sağ kulağı ona atfeder. Üstelik işitme bütün duyuların en ruhanisidir ve netice itibarıyla daha yüksek ve daha derin bir hikmetin aletidir, Satürn de kendine has bir kuvvetle insanı buna sevk eder. Kutsal metin der ki, "İşiten hikmetli kişi daha hikmetli olur", yahut İbranice metinde geçtiği üzere, "Kabul etmek için işitir." Kulak vermek ve sükûnet içinde işittiklerini tefekkür ederek en gizli derinliklere dalmak Satürn tabiatlıların vasfıdır, ilahi şeyleri uzun mülahazalar ve tecrübelerle tartar, basiretli kılınırlar; bu da göksel ve felekler üstü Satürn’ün vasfıdır, İbraniler buna akıl yahut basiret manasına gelen Bina derler. Dalak, mide, mesane ve rahim de onunla uyuşur.

Galen ve İbn Sina’nın dediği gibi, dalağın ona adanması pek yerindedir, zira dalak bilhassa Satürn tarafından yönetilen topraksı ve kesif artıkların kabı ve haznesidir. Yine aynı hekimlerin tanıklığıyla seyrek, yumuşak ve süngerimsi bir yapıdadır, böylece kara safrayı çeker ve kabul eder, latif kara kanla beslenir; bütün bunlar bizzat Satürn’e atfedilir. Kendi tabiatı icabı lifli kısımları sebebiyle soğuk ve kuru olan mide de en uygun biçimde Satürn tarafından yönetilir, bu sebeple toprak, Satürn ve Ay gibi nemi kendine çeker.

İbn Sina’nın öğrettiği üzere, mideye bitişik olan uzuvların, yani karaciğerin, kalbin, dalağın, safra kesesinin ve omentumun ısısıyla birleşen fıtri harareti sayesinde ısınır ve sindirimi gerçekleştirir; bu yardımcılar sayesinde tabii olarak aksi yönde yaratılmış olsa da karaciğerden daha sıcak hale gelir, zira Galen’in bildirdiğine göre tabiat karnın yakınına ısıtıcılar yerleştirmiştir. Mide gıdayı tutmak için Satürn kuvvetiyle nasıl sıkılaştırılmışsa, rahim de dölü tutmak için öyle sıkılaştırılmıştır ve her ikisi de sinirli kısımlardan örülmüştür.

Şayet Satürn’ün hıltları aşırı çoğalıp mizaç bozukluğuna yol açarsa, kesif melankoli hıltından ve yapışkan balgamdan ileri gelen kronik illetler doğururlar, sar’a, inme, felç, "skir" denilen sert ur ve şişlikler, kanserler, cerahatli yaralar, verem, makat ve rahim basurları, çatlaklar, fistüller, gizli çıbanlar, kronik ishaller, kara sarılık, cüzzam, dört günde bir gelen sıtma ve tedavisi güç olup bedeni tüketen bu kabilden hastalıklar peydah olur. Vakit tamam olduğunda söz konusu aşırı değişimle çalkalanan bu illetler insanı ölüme kadar sürükler.

Satürn doğum haritasında gösterge (significator) olduğunda, insanın çehresine ve tenine kendi mizacının işaretlerini kazır, muhtelif lekeler, orantısız gözler, uzun bir çene, biçimsiz ve kirli bir görünüş, çarpık ve çirkin dişler, dengesiz bir boy pos, kusurlu ve bükülmüş ayaklar, kırışık topuklar, siyah, seyrek ve sert kıllar, birleşik kaşlar, koyu, kül rengi yahut kurşuni bir ten rengi verir. Fakat bunlar Güneş’in durumuna göre değişiklik gösterir.

Melankolik ahlaka sevk eder, kara libaslar, ağır işler ve yalnızlık getirir; bazen insanı mağaralara ve inlere bağlar, kuyu ve mezar kazıcıları, kireç ve harç karıcıları kılar; eğer düşüş (casus) halinde ise bu türden pek çok aşağılık meşgaleyi doğurur. Ancak iyi konumlanmışsa, insanı en derin ve en yüce mevkilere yükseltir.

Jüpiter ile Eşitlenecek Şeyler, Bölüm XXIIII

Her şeyi dengeleyen Jüpiter, Satürn tarafından zaten uyarılmış olan hikmeti tamamlamak üzere sol kulağı kendine ayırır. Sevgiye yönelerek aşkın makamı ve hususi meskeni olan karaciğeri kendine denk kılar. Zira aşkı başlatan odur, bunu ise aşkın kendisine atfedildiği Venüs açığa vurur. Nitekim aşk menşeini Jüpiter’in makamı olan karaciğerden alır, tıp yazarları arasında şu darbımesel pek meşhurdur, "Dalak güldürür, karaciğer sevmeye mecbur eder."

Galen ve Kordobalı Musa’nın kadim usullerden aktardığı üzere bu hüküm teyit edilmektedir, zira eskiler günahkârları günah işledikleri uzuvlarından cezalandırırlardı.

Başkalarının evine girenlerin ayakları kırılır, kem söz söyleyenlerin ve küfredenlerin dilleri dağlanırdı ve buna benzer cezalar verilirdi. Şairler ise aşırı ve şehvetli aşkı yüzünden Apollon’un emriyle cezalandırılan Tityos’un, bilhassa karaciğerinden akbaba ve doğan gagalarıyla deşilerek cezalandırıldığını anlatırlar. Sıcak ve nemli kuvvetle meydana gelen Jüpiter, aynı niteliklere sahip olan karaciğere doğrudan riyaset eder ve Galen, Ali bin Abbas ve Conciliator’un belirttiği üzere koyulaşmış kandan beslenir. Buna delil olarak damarların dışında pıhtılaşan kanın karaciğere benzemesini gösterirler, bu yüzden Galen onu kanın ilk organı diye adlandırır.

Jüpiter, Satürn ile birlikte mideyi de kendine bağlar, ancak Satürn soğuk ve kuru olan sinirli kısma hükmederken, Jüpiter etli, sıcak ve nemli kısma hükmeder.

Karın dahi nemli bir sıcaklıkla terlediğinden, onu da Jüpiter'e bağlarlar. Burada karın kaslarına ve diğer cüzlere dair pek çok husus zikredilebilirdi, lâkin bu belki de pek uzun ve lüzumsuz bir meşgale olacağından ve bizi niyetimizden uzaklaştıracağından, şairlerin ve Galenos'un usulünce bunları bir kenara bırakıp yalnızca temel uzuvların peşine düşelim.

Kolları ve sağ eli de, yüce bir sırdan uzak olmaksızın aynı şekilde ona bağlarlar, öyle ki dindar ve dünya üstü Jüpiter, kişiyi Hâkim'in sağ yanında yer almasını hak ettirecek amellere ulaştırsın.

Göbeği de buna eklerler, ki sanki bir merkeze bağlanırcasına etrafındaki yay ona yönelir. Bu sebeple antik devir, Ammon Jüpiter'i tapınağında bir göbek suretinin muhafaza edildiğini aktarır. Kaburgaların, akciğerin, bağırsakların ve kanın dahi Jüpiter'e ait olduğunu öne sürenler vardır. Şayet kan, mizaç bozulmasına (distemperamentum) varacak kadar aşırı çoğalırsa, sünohos (synochus) yani devamlı hummalar, damar çatlamaları, kan tükürmeler ve hemoroit yoluyla, aybaşı kanamalarıyla, burundan veya herhangi bir mahiyetten kan boşanmaları hasıl olur, keza sıcak ve ziyadesiyle kandan pıhtılaşmış çıbanlar peyda olur.

Eğer illet ölüme sürüklerse, bunun ölüm nevileri sünohos hummaları, üç günde bir gelen nöbetler, kardiyaka yani midenin sarsılmasıyla beliren beden zaafiyeti, kuşpalazı, kolik, ileus marazı ve bu kabilden peşi sıra gelen illetler iledir. Bedene mizaç veren gezegen ise münasip bir suret, mutedil ve biçimli bir boy pos, iriliğe meyleden elaya çalar gözler, dökülmeye yüz tutmuş sarımtırak saçlar ve emsallerinden daha uzun iki ön kesici diş bahşeder. Güneş doğarken tene kâfi derecede beyazlık ve mutedil gözler verir, batarken ise daha zayıf bir beyazlık sunar. Ahlâkta ise onları Astronomların zikrettiği pek çok haslet uyarınca şerefli, sadık, ebeveynine itaatkâr, âdil, kanuna hürmetkâr kılar. Lâkin bunlar, ancak o semavî kuvvetin eriştiği veya bedeni tanzim eden semavî yıldızın yahut daha ötede tesir eden nâzır aklın, birinci sebebin emri ve iştirakiyle iş görmesi nispetindedir.

Mars ile Can Bulan ve Parlayan Şeyler. Bölüm XXV.

Mars, makamını böbreklerde, damarlarda, meninin bel kemiği boyunca akışında ve safra kesesinde bulur. Lâkin bu sayılanlarda tek başınadır, Jüpiter ile birlikte ise, müellif Firmicus'un bildirdiğine göre, karaciğerde ve burun deliklerindedir. Böbreklerde bulunması gayet münasiptir, zira İbn Sînâ'nın şehadetiyle bunlar sıcaktır ve kurudur, gerçi başkaları onların sıcak ve nemli olduğunu düşünür. Lâkin bu durum, hayat verici ısıyla şekillenmiş olan tabiî ve kökensel sıcak ile nemin onlarda serpilmesinden ileri gelir, kendi yalın tabiatları itibarıyla ise kuru ve Marsîdirler. İçlerinde teşekkül eden taşlar da buna delildir, zira hararet en çok Mars tabiatlı olanlarda ve sarı safrada vuku bulur. Tabiatın nâzırı bunları, Galenos ve İbn Sînâ'nın tartıştığı üzere bedenin pek çok uzvunda olduğu gibi birleştirmiştir. Bunlar, sudan ibaret ve kandan gelen fazlalıkları pişirmek için verilmiştir, nitekim safra kesesi sarı safranın kabı, dalak ise Galenos'un tayin ettiği üzere kesif kara safranın haznesi kılınmıştır.

Meni akışına ve indiği bel kemiğine dahi riyaset eder, ta ki meni kendi hararetiyle ısınsın ve döl meydana getirmek için kuvvet bulsun. Bu minvalde eser verenler, her ne kadar hususi sinir ve bağ dokusu tabiatı gereği soğuk ve kuru olsalar da damarlara da onun hükmettiğine hükmederler, öyle ki damarları bir arada tutmak için lüzumlu olan soğuk tabiat engel teşkil etmeksizin Mars tarafından ısıtılsın ve kanı kendi harareti içinde muhafaza etsin. Şayet tabiatın kilerine dair usul dairesinde delil getirecek olursak, bunu mevkiinden de pekâlâ anlarız. Zira Jüpiter'e ait karaciğer ile Güneş'e ait kalp yerleşmiş vaziyettedir, tıpkı Mars'ın bu ikisinin arasında durduğu gibi.

Nitekim ister karaciğer kapısı ister mezenterik damarlar olsun, ki ana damar bunlara ayrılır, bütün damarlar karaciğerin içbükey kısmından neşet eder, Galenos'un bildirdiğine ve pek çok hekîmin muvafakat ettiğine göre diğerleri gibi onun merkezinde toplanır. Keza Aristoteles tarafından büyük damar, Galenos ve Ali bin Abbas tarafından içbükey (cava), İbn Sînâ tarafından karın damarı, başkalarınca ise hörgüç damarı tesmiye edilen damar da böyledir, zira karaciğerin hörgüç ve dışbükey kısmının yanındadır ve İbn Sînâ hariç bütün bu tabiplerin kanaatine göre hepsi karaciğerde yer alır ve oradan doğar, gerçi tabiat âlimleri buna mutabık değildir. Lâkin İbn Sînâ tarafından bu iki damar karaciğer ile kalp arasına konulur ve diğer bütün tabipler, tıpkı Mars'ın Jüpiter'e bitiştiği gibi, bu damarların karaciğere bağlandığını iddia ederler. Karaciğer ile kalp arasında hayat taşıyan damarlar vasıtasıyla kan nasıl akıyorsa, Jüpiter ile Güneş arasında da Mars öylece durur, ki hayatın vasıtası yahut tohumu mesabesinde olup kendi harareti ve sevkiyle onları birleştirir. Yalnızca mevkii cihetiyle değil, bizatihi keyfiyetlerin ötesindeki hassası ve kuvvetiyle de damarlara en münasip surette riyaset eder, bu uzuvlardaki meni kanallarına riyaseti de uygundur, lâkin bilhassa kendisine pek has olan safranın kabı safra kesesinde hararet bulur.

Bu safra bozulup haddinden fazla taştığında yahut bilhassa bu mevkilerde ifsat olduğunda, Mars illetlerine yol açar, bunlar habis kabarcıklar, şirpençeler, şarbonlar, yılancıklar, karıncalanmalar, kaşıntılar, safradan hâsıl olan hummalar, şiddetli hezeyanlar, kaynayan ve kavrulan safradan ileri gelen bütün marazlar, kanserler, kangrenler, fistüller, uyuz, kaşıntı, çiçek hastalığı, deri soyulmaları, yanıklar, düşükler, zehirli hastalıklar ve bedenin muhtelif azalarında, semavî burçların bu uzuvlara tekabül eden konaklarına göre değişen yaralardır. Şayet bu kabilden taşkınlıklar tabiatın veya hekimlik sanatının zapt edemeyeceği raddeye varırsa ölüme sürükler.

Burun deliklerine de hükmeder, zira safra kesesinde tutuşan safranın harareti buradan yayılır, kalpte alevlenir ve buharlaşarak dimağa tüter, bazen orada kalarak insanı öyle bir sarsar ki Yeşaya peygamberin buyurduğu gibi olur, "Soluğu burun deliklerinde olan insandan vazgeçin." Haricî surette ise cildi kızıla çalar kılar, gözleri alacalı ve sarıya meyleden bir renge bürür, sakalı, saçları ve bedenin diğer kıllarını kızıl, koyu, sık ve kaba eyler, orta boy, değirmi beden, çiller ve lekelerle bezenmiş bir ten, geniş ve açık, solukla dolu burun delikleri, korkutucu bir nazar, uzunca dişler ve ayrık adımlar bahşeder. Mizaçta ise sıcaklık hasıl eder, bundan ötürü büyük bir atılganlık ve kuvvet temin eder, kişiyi hem hayra hem de şerre fazlasıyla muktedir kılar. Şayet bu taşkınlık aklın dizginiyle terbiye edilmezse, kişiyi uçuruma sürükler.

Güneş ile Hayat Bulan ve Aydınlanan Şeyler. Bölüm XXVI.

Güneş, bütün âlimlerin şehadetiyle hayatın babası olduğundan ve Pythagorasçıların zannınca içinde gizli bir hayat ve hakiki Güneş ikamet ettiğinden, onu hayatın başlıca makamı olarak kalbe tahsis ederler. Nasıl ki bizzat Güneş makrokozmosta (makrokozmos) ışığın ve hayatın menbaı olup bütün gezegenlere parlasınlar diye ışık verirse, tıpkı bunun gibi insan âleminde de kalp, Galenos'un ve diğer bilgelerin şahadetiyle, hayatın ve hararetin kaynağıdır, bütün uzuvlara yaşasınlar ve iş görsünler diye kuvvet verir. Nitekim Aristoteles'in dediği gibi birincil makamı kalp olan ruh, idrak etmenin, hissetmenin ve mekânda hareket etmenin ilkesidir.

Güneş bizatihi kuvveti cihetiyle kalbe nasıl münasipse, ışığı cihetiyle de gözlere, bilhassa da sağ göze uygun düşer, sol gözü ise Ay'a bırakır. Aristoteles'in lüzumsuz bir artık olarak görülmemesi gerektiğini, bilakis kemiklerin hayatı ve içlerinde saklı bir besin olduğunu söylediği ilik dahi Güneş'e aittir, İbn Sînâ ve onunla birlikte Aristoteles, iliğin başka bir kan olduğunu, lâkin pişme ve sıcaklık vasıtasıyla beyaza dönüştüğünü söylerler.

Buna delil olarak derler ki, hayvanlar henüz pek gençken ilik ziyadesiyle kana benzer ve kırmızımtıraktır, semirdikçe yağa meyleder.

Cinsel birleşme kuvvetini, uylukları ve belleri, yani döl kaplarını da Güneş'e bağlarlar. Kadim ataların en bilgesi olan İbrahim, soyundan Mesih'in neşet edeceği İshak için Aramî bir zevce almaya uşağı yeminle bağlı olarak gönderirken, temiz ve sırlı bir nesil endişesiyle uşağından uyluğu, yani döl kabı üzerine yemin talep etmesi sebepsiz değildir. Güneş bundan başka, hayatın aleti mesabesindeki hayatî ruhu nizam altında tutar, aklı ve felsefenin hakiki öğretisindeki muhakemeyi, duyulardan ayrılmış idraki şaşılacak derecede himaye eder. Kendi fıtratı nispetinde kişiyi vefakâr, yüce gönüllü, ahlâkında merhametli, ulviyeti ve iktidarı arzulayan, sebatkâr, fevkalade deha ve fazilet sahibi kılar. Haricî görünüşte ise insanı biçimli ve güzel eyler, bunda şaşılacak bir şey yoktur, zira dünya üstü güzelliğin suretidir, onun kabı, haznesi ve remzidir. Gözleri alacalı ve keskin kılar, ki bunlar ruhun en belirgin işaretidir. Nitekim Krallar Kitabı'nın ilk cildinde Davud hakkında sırlardan uzak olmaksızın şöyle denir, o kızıl saçlı, güzel gözlü ve hoş manzaralı idi, ki bizim metnimiz bunu güzel suretli ve sevimli çehreli diye nakleder.

Bunlar bilhassa Güneş doğudayken kuvvet bulur, şayet daha yükseğe çıkmak istersek, bunu Güneş, "Doğudan âdil olan geldi" diye buyrulan yüce Doğudan feyiz aldığında icra eder. Bedene münasip bir boy, esmerliğe yahut kırmızılığa çalan beyaz bir ten, bol ve lüleli saçlar, yuvarlak ve pek sevimli bir çehre, biçimli bir ağız, ince dudaklar, zarif kaşlar, tatlı ve vakur bir kelâm, latif bir yürüyüş bahşeder, mizaçta ise mutedil bir sıcaklık hâsıl eder. Lâkin beden fena mizaçlı olursa, bilhassa gözlerde muhtelif illetler uyandırır, ağızda ise aftlar ve çürümeler, bedende ise kabarcıklar peyda eder.

Ve uzuvları harekete geçirir, her birini bulunduğu konağa göre sevk eder, lakin Ay’dan farklı bir tarzda. Zira Koç’ta iken ağzı, Boğa’da dizleri, İkizler’de bacakları ve ayak bileklerini, Yengeç’te ayakları, Aslan ve Başak’ta boynu, Terazi’de kolu ve omuzları, Akrep’te göğsü ve yüreği, Yay’da mideyi ve göbeği, Oğlak’ta sırtı, Kova’da uylukları ve hayaları, Balık’ta ise ardından gelen Koç ile birlikte kalçaları harekete geçirir. Lakin onun harekete geçirdiği hılt ziyadesiyle kaynarsa ve beden, evvelce zikrettiğimiz üzere, onun bu canlılık veren hararetini kötüye kullanan fena bir mizaçta bulunursa, boğulmalar, kederler, huzursuzluklar, çıbanlar, nefes darlıkları yahut bu aşırı artan kaynamadan ileri gelen kan boşanmaları vuku bulur ve bunlar ölümcül hale gelir. Böylece hem hekim hem şifa olan Phoebus ve onun hayat bahşeden kudreti, alıcının fena mizacı sebebiyle zararlı ve hatta helak edici tesirler doğurur. Buna şaşmamak icap eder, zira alıcının muhtelif hallerine göre çamur sertleşir, balmumu ise erir. Nitekim hakiki ve ilahi Güneş hakkında da şöyle denmiştir, “İşte bu, İsrail’de birçoklarının düşüşü ve dirilişi için konulmuştur.”

XXVII. Venüs ile Yumuşayan Şeyler

Venüs’ün başın uzuvları arasından ağza riyaset ettiği söylenir, aşkın teminatı olan öpücük onun vasıtasıyla sunulur.

Bedende ise leğen kemiğine, omurgaya, meniye, yağa, etlere, böbreklere, rahme, Satürn ile müştereken son bağırsağa, karna, kasığa, göbeğe ve müneccimlerin öğrettiği üzere cima işine hizmet eden bütün bu kabil şeylere hükmeder.

Zira Galenos’un os sacrum [kuyruk sokumu kemiği] veya geniş kanat dediği leğen kemiği, etrafındaki pek çok etle birlikte taşımaya muktedir olabilsin diye bir nevi hokka gibidir, uyluğun üst ucu ki buna omur [vertebra] denir, buraya girer, onun içinde döner ve hareket eder. Bundan ötürü dört yöne baktığı için dörtlü olarak adlandırılır. İbn-i Sina ve Albertus’un şahadetiyle, dış tarafa uzanan kısmına böğür kemiği, Arapça ise alhartaphat denir. İçteki düz kısma oturga kemiği, arkadakine leğen kemiği, altındaki omura ise uyluk hokkası denir. Bu mahalde, sanki duvarlar arasında korunurcasına mesane, meninin haznesi olan rahim ve cima işine hizmet eden bu kabil şeyler bulunur ve bunlar adeta Venüs’ün kilerleri gibidir. Venüs’ün omurgaya riyaset etmesinin ardında iki mühim sebep yatar,

Biri, bunun Venüs cevherinin adeta bir kanalı ve süzgeci olmasıdır. Diğeri ise bu omurgada kemiklerin birleşmesidir, o adeta bedenin bağı, onların dayanağıdır ve hekimin dediği üzere, atardamarların, sinirlerin, damarların ve kuvvetlerin umumi bir caddesi gibidir, Hakiki rutubetin iliğini muhtevidir. Galenos’un beyanına göre, canlıların hayatı ve hareketi için zaruri bir omurga gibidir. Bu da insanın cüzlerini, meyillerini, ahlakını ve ruhlarını birbirine rapteden bir bağ gibi olan Venüs’e pek ziyade muvafıktır. Zira Aşk, ilk örnekte (archetypus) bir rabıta ve ilahi bir işarettir. Büyük alemde ise aşk ve dostluk her şeyi meydana getirir ve birleştirir, şayet Anaksagoras, Boethius ve diğer kadim bilgeler hakikati dile getirmişlerse. Aynı minval üzere küçük alemde de, her ikisi birbirine denk olsun diye, bütün şeyler Venüs ile raptolunur. Tohumda dahi, ki Yunanlar buna sperma der, canlıya ait bütün cüzleri bir araya toplayan bir kütle vardır ve bu, cima olarak adlandırılan o şehvetli iştiha ile dışarı dökülür, bu yüzden ona dair olan her şeyin haklı olarak Venüs’e uygun düştüğü görülür. Yağa dahi riyaset eder, zira o hava tabiatlıdır. Aristoteles buna delil olarak yağın, bir tulum gibi hava ile şişirilmişçesine suyun üzerinde yüzmesini gösterirdi. Galenos da buna muvafakat ederek yağın ve zeytinyağının mutedil hava tabiatından olduğunu, her ikisinin de rutubetli tabiat sebebiyle birleştiğini, hararetli tabiat sebebiyle ise alev aldığını söyler. Lakin Johannes Serapion yağı daha ağır unsurlar ile hafifler, sıcaklar ve soğuklar arasına yerleştirir. Zira der ki, o bünyesinde ateş ve hava barındırır, bundan dolayı gayet mutedil bir mizaçtadır, tıpkı ona riyaset eden Venüs gibi.

Aynı sebeple sıcak ve layıkıyla mutedil rutubetli et dahi ona tabidir, nitekim bunu İbn-i Sina ve Galenos’tan öğrenebiliriz.

Böbrekler dahi, gerçi sıcak ve kuru mizaçları cihetiyle Mars’a tabi iseler de, kendilerinde asıl rutubet (humiditas radicalis) hüküm sürdüğü için Venüs’e de bağlanırlar.

Buna karın da ilave edilir, o müşterek tabiatları cihetiyle hem Jüpiter’e hem Venüs’e intisap eder, bundan ötürü Venüs’e Jüpiter’in kızı denmiştir,

Ve her ikisinin de aynı makamda hüküm sürdüğü rivayet edilir. Rahmin ve dölyatağının ne sebeple Venüs’e tabi kılındığını ise sözle açıklamaktansa suskunlukla geçiştirmeyi daha münasip gördüm, zira Tanrı bu uzuvları öyle bir haya duygusuyla donatmıştır ki, erkeklerin cesetleri sularda sırtüstü sürüklendiği halde, kadınlarınki, örtülmesi gereken yerleri örtsünler diye yüzükoyun sürüklenir, nitekim Plinius ve Solinus böyle nakleder.

Kasığa ve göbeğe dahi kendine has sebeplerle riyaset eder. Zira Eyüp’ün ve onun şarihi Gregorius’un bildirdiğine göre, dişilerin bütün şehveti göbekte, erkeklerin ise bellerindedir.

Şayet bu cüzlerde bulunan hıltlar fasit olursa, Venüs’ün hareketine bağlı türlü marazlar zuhur eder, hususiyle bu hıltlar haddinden fazla olursa. Zira aşırı yeme, içme ve aşırı sefahatten bu tür hastalıklar doğar ki bunlar şiddetlendiklerinde ölüme sebebiyet verir, Humma, kurdeşen benzeri illetler ve yukarıda zikredilen, şehvet kuvvetinin bulunduğu ve Ptolemaios’un şahadetiyle Venüs’ün riyaset ettiği uzuvlarda taşkınlık eden hıltlardan neşet eden dertler gibi. Bu gezegen şayet doğum haritasında yükselende hükümran olursa, bu hâkimiyetinin damgasını vurur, sarışınlığa çalan yahut hafif kırmızılık taşıyan beyaz bir ten, güzel, gür ve sık saçlar, yuvarlak, sevimli ve mütebessim bir çehre, siyah gözler, ince kaşlar, tatlı sohbetler, edep dairesinde bir yürüyüş, vakar ve letafet dolu hareketler bahşeder. Lakin şayet fena ve süfli Venüs galebe çalarsa, bunların zevk ü sefaya düşkün, kadın düşkünü, her türlü yumuşatıcı kusura karşı meyyal olmalarına sebebiyet verir. Şayet iyi huylu olup zihin de kanunların dizginiyle zapt edilmişse, her şeyi adilce, dürüstçe ve mukaddes bir sevgiyle icra eder.

XXVIII. Merkür ile Keskinleşen ve Nüfuz Eden Şeyler

Merkür baş kısmında dili kendine tahsis eder, zira onun sözü zihnin ta derinliklerine kadar nüfuz eder, bundan ötürü belagatin rehberi ve tabiatın tercümanı olan Hermes’tir. Bütün uzuvların en gizlisi olan dil, büyük bir süratle pek tesirli bir surette iş görür, tıpkı Merkür’ün o kadar gizli olması, güçlükle ve nadiren görülmesi gibi, lakin en keskin tarzda nüfuz ederek büyük bir tesirle icraatta bulunur, nitekim bazılarının zannettiği üzere meleklerin reisi Mikail’in ona nezaret ettiği anlaşılmalıdır. Merkür letafeti, tesiri ve maharetiyle, Ptolemaios’un şahadetiyle, insanı iş görmeye yatkın ve hazır kıldığı için, bütün amellerin zaruri bir aleti olan ellere riyaset eder.

Buna sinirleri de ekler, bunların bazısı pasif surette soğuk ve kuru tabiatlıdır, bazısı ise hem hareketten hem içlerindeki safi ruhtan ötürü daha sıcaktır. Nitekim Merkür de, Ptolemaios ve onun şarihi Ali’nin bildirdiğine göre, iki türlü kuvvete maliktir, bazen kurutur, bu bilhassa Güneş’e yaklaştığında vuku bulur ve ondan daha bol bir kuvvet alır, bazen ise nemlendirir, bu da felekleri birbirine temas ettiği için Ay ile kuvvet cihetinden birleştiğinde olur. Kendi öz tabiatı itibarıyla ise Merkür büzücüdür, bundan ötürü kendi fıtratındaki merküri insanları narin ve sinirli kılar. Zira o, ellerin hususi bir alet olması gibi, işlerin umumi aleti olan sinirlere hükmeder. Daha ileri gitmek gerekirse, müelliflerin muhtelif kanaatlerini takip ederek bu sinirlerin menşeinden dahi onların Merkür ile olan mutabakatını çıkarabiliriz. Nitekim Aristoteles onların kalpten neşet ettiğini ileri sürer, Galenos ise beyinden geldiğini savunur.

İbn-i Sina, İbn-i Rüşd, Albertus ve Conciliator ise Aristoteles’e sıkı sıkıya bağlı görünürler. Lakin doğru bir idrake malik olanlar, bunları telif ederek derler ki, sinirler dolaylı olarak kalpten menşe bulur, zira beyin dahi kalpten doğar, lakin doğrudan doğruya beyinden neşet eder ve ayrılırlar.

Albertus’un dediği gibi, sertliklerini kalpten alırlar, yumuşaklıklarını ise kendilerinden ayrıldıkları beyinden alırlar. Nitekim sinirlerde kuvveti hüküm süren Merkür dahi kudretini, alem bedeninin kalbi olan Güneş’ten alır ve adeta onun oğlu gibi daima pederinin peşinden gider, ona itaat eder, öyle ki ondan ya hiç ayrılmaz yahut pek az derece uzaklaşır. Ay ile dahi, ki onun beyin ile benzerliği vardır, temas halindedir, böylece kuvvetini her ikisinden de alır. Beyinde dahi onun karıncıkları, damarları ve atardamarlarıyla birlikte hüküm sahibidir.

Nihayet bacaklara ve ellerin muavinleri olan ayaklara riyaset eder, bunlar öyle sadıktırlar ki biri aciz kaldığında diğeri onun eksiğini tamamlar. Nitekim elleri olmayan bazı kimseler görülmüştür ki ayaklarıyla dikiş dikmiş, yazı yazmış ve ellerin gördüğü buna benzer pek çok vazifeyi icra etmişlerdir. Şayet onun kuvveti insanda galebe çalarsa, o kimseyi orta boylu, narin, beyazımsı tenli kılar, saçları, sakalı ve gözleri siyah ve güzel olur, alnı yüksek, çehresi uzun, burnu mutedil, kaşları birleşik ve dişleri muntazam, parmakları ince ve uzun, sureti pek biçimli olur, bu bilhassa Güneş’in doğuşunda kuvvet bulur, fakat Güneş batarken esmer, safran rengiyle karışık bir ten, zayıflamış bir beden ve kuru bir mizaç peydah eder.

Kötü mizaçlı bir bünyede ise delilik, hafıza kaybı, huzursuzluk veren marazlar, sebepsiz türlü korkular, uzuvlarda ve sinirlerde uyuşukluk ve kekemelik doğurur. Keza humma, inme, sara, kolik ve safra maddesinden neşet eden marazlar, sebebi anlaşılamayan kan tükürme ve gizli illetler husule getirir. Şayet hastalıklar harici bir sebepten ileri geliyorsa, bu okumak, yazmak, hesap yapmak, hendese, şiir üzerine haddinden fazla tefekkür etmek ve benzeri şeylerdir. İş görmede gayet tesirli ve süratli olduğundan, merküri insanı kısa bir müddet zarfında hayatın nihayetine sevk eder, öyle ki onun hakkında şu mukaddes kelam yerini bulur, “Kısa zamanda tekamül ederek çok zamanları ikmal etti.”

XXIX. Ay Tarafından Harekete Geçirilen Şeyler

Her ne kadar Ay bütün bedeni ve münferit uzuvları burçların çeşitliliğine, Güneş ve diğer seyyarelerle olan açılarına göre tanzim etse de, kendine hususi bir uygunlukla tekabül eden muayyen uzuvları harekete geçirmede pek büyük bir kuvvete malik olduğu söylenir.

Nitekim Güneş sağ göze hükmettiği gibi, o da sol göze hükmeder, böylece her iki âlemdeki bu iki ışık kaynağı karşılıklı bir uyum içinde bulunur. Sık sık her iki âlemde de, ağaçlarda ve canlılarda yükselen ve alçalan bütün nem ve sıvılara hükmeder, zira bunlar Ay’ı bizzat takip eder. Bu durum kadınların akıntılarında açıkça kanıtlanır, nitekim bunlara âdet kanamaları denmesinin sebebi, Ay’ın seyrini izlemeleridir, bu da neredeyse bir ayda tamamlanır. Diğer sıvılarda da durum aynı şekilde dikkatle bakanlar için aşikârdır, zira Ay ateş ya da toprak burcunda olduğundan ziyade, su burcunda bulunduğu vakit akmaya daha meyillidirler. Bu sebeple bu tür işlerde mahir olanlar, ilaç verilirken bu hususların gözetilmesini buyururlar.

Akciğerin de onun yönetimine tabi olduğu kabul edilir, zira akciğer bir yelpaze gibi kalbi ve bizzat kalpten alevlenen şeyleri serinletir ve ılımanlaştırır, tıpkı Ay’ın Güneş’in pek yakıcı hararetinden kabaran şeyleri dindirdiği gibi. Ve nasıl ki kalp, Galenos ve İbn Rüşd’ün tanıklığıyla, akciğere hazmedilmiş ve tatlı bir hararet sunarak onu beslerse, Güneş de ısıtıcı kudretiyle bizzat Ay’ın besleyicisidir.

Bundan başka, omurilik iliğine ve süzgeçler vasıtasıyla geçen boşaltım maddelerine, kemiklere, bu türden akıntılara ve tırnak fazlalıklarına hükmeder, ancak Venüs ile birlikte yağa da nezaret eder.

Dış görünüşte ise bu tür mizaç alametleri şunlardır, gök mavisi ve beyazımtırak bir renk, keçi gözleri ve çakır gözler, hızlı ve değişken hareket, orta bir boy ve yürüyüş tarzı, çoğunlukla böyledir. Ahlakta ise, şayet hayırlı bir ışınım ile sabit kılınmamışsa, kolayca değişkendir, tasarladığı şeyleri icra etmekte atılgandır, tıpkı halk arasında iyi niyetli bir ay gibi. Bundan başka, açısını bir arada aldığı burcun ve şu an yarım dolu görünen ışığının çeşitliliğine göre muhtelif haller bahşeder. Ancak kötü niyetli bir şekilde maruz kaldığında, bu fazlalıklardan kaynaklanan hastalıkları celbeder.

Ayrıca, demirle yahut başka herhangi bir şekilde hırpalanmış bütün uzuvlara, burcun o uzuvlarla olan uyumuna göre zarar verir. Fakat en çok da beyne zarar verir, zira onun üzerinde daha tesirlidir, bundan dolayı kutsal metinde bizzat beyinde yer eden bu tür kimselere mecnun denir ve cin çarpmışların marazlarından mustarip olurlar. Zira bu kabil ay mizaçlı kimselerde ve kadınlarda, cinlerin onları kışkırtması için geniş bir salahiyet verilmiş gibi görünmektedir. Eğer bu doğruysa ve bunun nasıl vuku bulduğu, her bir uzva bir gezegenin, burcun yahut üstün bir kudretin nasıl hükmettiği, yukarıda değindiğimiz gibi, belki de yazıya dökülmemesi gereken daha derin bir araştırmayı gerektirir, nitekim Resul şöyle der, Hikmeti kâmil olanlar arasında söyleriz, zira onlar ilahi olanı kavrayabilirler.

En yüce inayet ise, her şeyi yönetip tanzim etse de, icra etme vazifesini, bu büyük cihan cumhuriyetinin iktiza ettiği üzere, hayırlı ve şerli muhtelif hizmetkârlara taksim etmiştir. Hayırlı hizmetkârlar hakkında Peygamber şöyle terennüm eder, Rabbin Meleği, O’ndan korkanların etrafını kuşatır ve onları kurtarır. Şerliler hakkında ise, Kötü melekler vasıtasıyla musibetler saldı. Vahiy kitabında zarar veren meleklerden bahseden Yuhanna da buna muvafıktır. Kutsal yazının diğer pek çok yerinden de her ikisi hakkında bilgi edinebiliriz.

Ve en yüce Müdebbir’in melekler vasıtasıyla, yani hizmetkârlar eliyle yaptığını, daha önce de söylediğimiz gibi, gökler vasıtasıyla, yani aletler vasıtasıyla da yapar, ta ki her şey Tanrı’nın hizmetinde müştereken çalışsın. Eski çağ insanları, belki de kısmen bunu sezinleyerek, insan uzuvlarının başına muhtelif ilahlar tayin etmişlerdir. Hafızanın kulağa, kulağın da Phoebus’a vakfedildiğini Vergilius şu sözlerle anar, Cynthius kulağımdan çekti ve uyardı. Livius’un anlattığına göre Numa Pompilius, itimadın makamı olan ve kendisiyle yemin edilen sağ eli Fides’e vakfetmiştir.

Parmakları ise Minerva’nın himayesine yerleştirmişlerdir. Dizleri merhamete vakfetmişler, bu yüzden af ve merhamet dileyenler diz çökmüştür. Bizim şehvetin makamı olarak Venüs’e tabi kıldığımız göbeğin ise Jüpiter’e vakfedildiğini rivayet ederler, bu yüzden Jüpiter Ammon tapınağında bir göbek tasviri yüceltilirdi, zira bütün uzuvların bizzat bu göbeğe, sanki bir merkeze yöneldiği kabul edilirdi, tıpkı evrenin bütün uzuvlarının, Hermes’in öğrettiği üzere, çevresi hiçbir yerde bulunmayan fakat merkezi her yerde olan o kürenin merkezine indirgendiği gibi.

Eski bilgeler bunun gibi pek çok şeyi takip etmiş ve her şeyi, en küçük parçaları dahi yukarılara atfetmişlerdir. Eğer bu doğru anlaşılır ve basiret sahipleri hakikati idrak ederse, bu layık olduğu hürmetten uzak olmayacaktır, zira kutsal kelam da alt âlemin üstün kudretler tarafından idare edildiğine tanıklık eder. Ve en aşağıdan başlayacak olursak, ayaklar hakkında Peygamber şöyle der, Ayaklarımı kaya üzerine dikti ve adımlarımı doğrulttu. Eller hakkında da şöyle der, Ellerime cenk etmeyi, parmaklarıma savaşmayı öğreten Efendim Tanrı mübarektir. Ve ağız hakkında der ki, Ağzıma yeni bir ilahi, Tanrımıza bir ezgi koydu. Kurtarıcı’nın şu sözü de buna uygundur, Ben size ağız ve hikmet vereceğim. Başın saçlarına dahi öyle ihtimam gösterir ki şöyle der, Başınızdan bir tel saç bile zayi olmayacaktır.

Demek ki, her iki âlemin bütün uzuvlarının üsttekiler tarafından yönetildiği böylece doğrulanmaktadır, Tanrı lütfederse, buna dair tafsilatı sırası geldiğinde ele alacağız.

Gezegenlerin Birbirine ve Sekizinci Göğe Olan Hareketlerinin Oranından Kuvvetlerimizin Oranının Teşekkül Ettiğine Dair. Bölüm XXX.

Satürn hareketini otuz yılda tamamlar, Jüpiter ise on iki yılda, buradan hareket hızlarının bire iki buçukluk bir oranı hasıl olur. Jüpiter’in devrini iki yılda tamamlayan Mars’a oranı altı kattır. Mars’ın ise Güneş’e, Venüs’e ve Merkür’e oranı iki kattır, zira bunlar episikller sebebiyle nöbetleşe değişerek kürenin hacmini neredeyse bir yılda katederler. Bu yüzden her birinin hareketi bazen daha hızlı, bazen daha yavaş görünse de, yine de katettikleri yolu eşit kılarlar, böylece göklerin bu en tatlı musikisini gereken ahenklerle meydana getirirler, kimi zaman biri diğerinin önüne geçer, kimi zaman ardı sıra gelir.

Satürn’ün yıldızlı göğe göre hareketi ise, şayet sekizinci kürenin ilk hareket ettiriciye karşı her yüz yılda bir derece hareket ettiği doğruysa, Ptolemaios’un kabul ettiği üzere, bin iki yüz kat daha hızlıdır. Zira her ikisi de bazılarınca şüpheli yahut yanlış kabul edilir, lâkin biz umumiyetle kabul gören şeyi esas almaktayız. Sekizinci kürenin hareketinden bin kat daha hızlı olan Mars’ın hareketi ve diğer gezegenlerin yıldızlı göğün devrine ve birbirlerine göre hareketleri, onların devir sınırlarını bilenler için kolay bir hesaptır.

Buradan küçük âlemde kuvvetlerin ve amellerin oranına tanıklık edilebilir. Zira düşünme ameliyesinin tatbiki ameliye olan hareketi, ona hükmeden Satürn’ün, buna yardım eden Jüpiter’e olan hareketi gibi olmalıdır, bunların harekete geçirdiği hamleye göre ise böyledir. Yaşam, arzulama kudreti ve zekâ, ki bunların birincisini Güneş, ikincisini Venüs, üçüncüsünü Merkür yönetir, birlikte bir üçlü meydana getirirler, zira biri diğeri olmadan kaim olamaz. Zira akli yaşamı bilhassa arzulama, sevgi ve harekete geçme ruhu takip eder. Bu sebeple Akademia mensupları bu üçü vasıtasıyla insana Tanrı’ya dönüşün bağışlandığını öğretirler. Fakat bunlar yukarıdakilerle kendi sayıları nispetinde oranlanır.

Ve arzulama kudreti ile basiret daima ruha ve hayata en mükemmel şekilde refakat eder, ta ki hem ameli takip eden haz ve saadet hiçbir zaman uzaklaşmasın, hem de basiret ve kurnazlıkla her şey layıkıyla ifa edilsin. Bütün bunlardan sonra her şeyi aydınlatan Ay gelir ve bu, denizde seyrederken gemideki dümenci misali bütün ameli sevk ve idare eden ameli akıl ile bağdaşır. Kendisinin ve gezegenlerin burçlar göğüne olan nispeti ise hareketlerinin süratine göredir.

Bu oranı, ameli aklın diğer bütün akli ve hayvani kuvvetlere olan nispeti takip eder, ayrıca maddeye olan nispeti ve hepsinin bizzat bedene olan nispeti de böyledir. Beden ise, tıpkı sekizinci gök gibi, üstün kudretler tarafından sevk edilmedikçe hareket etmez. Dört unsurdan müteşekkil olan beden, kendi üçlü dörtlü yapısından ötürü, ilk hareket ettirici tarafından sevk edildiği günlük hareketin ötesinde ne kendine has bir harekete ne de bazılarının iddia ettiği gibi bir yalpalamaya veya başka bir şeye sahiptir. Sahip göründüğü hareket ise Güneş’in değişkenliğinden kaynaklanır, Güneş’in hareketi bir bakıma diğerlerinin ölçüsü ve miyarıdır.

Zira o, Zodyak’ı her yıl aşar ve buna ilaveten yarım günü altı saat geçer, bu saatler her dört yılda bir tam gün eder ve artık yıl olarak adlandırılan her dördüncü yıla eklenir. Ayrıca günün yaklaşık yüzde biri kadar dakikalar da vardır ki bunlar yüz yılda bir tam gün oluşturur. Ancak bu, artık yılda olduğu gibi eklenmediğinden, her yüz yılda bir Güneş’in Oğlak burcuna girişinin bir gün erkene alındığı görülür, gerçi Ptolemaios bunun her üç yüz yılda bir vuku bulduğunu söyler. Biz ise Mesih’in doğum yılından, yani Güneş’in 25 Aralık’ta Oğlak burcuna girdiği vakitten bugüne dek, yani yaklaşık ayın on birinde girdiği zamana kadar, Güneş’in 1510 yılda girişini yaklaşık on dört gün erkene aldığını müşahede etmiş bulunmaktayız. Buradan açıkça kanıtlanmaktadır ki her yüz yılda bir, Güneş’in tek başına bir derece hareket ettiği bir gün kadar erkene almaktadır.

Fakat bunun, bazılarının iddia ettiği gibi, Güneş’in değişkenliğinden kaynaklanan zıt yöndeki sekizinci kürenin hareketinden ileri geldiği düşünülür. Kuvvetlerimizin ve amellerimizin birbirine ve feleklere olan oranları ile hareketlerinden en tatlı ahengin hasıl olduğu bu meseleyi, daha ziyade üçüncü cilde ait olması hasebiyle bir kenara bırakarak, bizzat bu kürelerin ilahi ve insani faziletler üzerindeki cüzî tesirlerine geçelim.

Böylece, en yüksek iyilik kaynağından insanlara yedi gezegen vasıtasıyla, adeta aletler aracılığıyla akıtılan başlıca yedi erdem genel olarak sayılır, Satürn vasıtasıyla umut ve tefekkür hayatı, Jüpiter vasıtasıyla adalet ve hakkaniyet, Mars vasıtasıyla cesaret, hepsinin kralı olan Güneş vasıtasıyla bütün erdemlerin kraliçesi olan sevgi, Venüs vasıtasıyla dindarlık ve ölçülülük, Merkür vasıtasıyla eylemlerde basiret, kâh gizlenen kâh görünen Ay vasıtasıyla iman bahşedilir, bu iman ki, karanlık ve gizemli yollarda yürüyerek, bu gecenin puslu karanlıklarında ilerleyen yolculara önderlik eder, ta ki o yüce Güneş sabah, akşam ve öğle ışığıyla parıldayana dek, bu ışık dahi karanlıklar vadisinde yolculuk edeni, yolculuğun gayesi neyi gerektiriyorsa ve ölümlüler iman ve arındırıcı ameller vasıtasıyla onu kabul etmeye ne ölçüde hazırlanmışlarsa o ölçüde aydınlatır.

Düzensiz Şeylerin ve Her İki Âlemin Tortularının Hayranlık Uyandıran Uyumu Üzerine. Bölüm XXXI.

İnsanın göklerin de üstündeki âlemle olan uyumuna yükselmeden önce, bu cismani ve daha aşağıdaki âlemin dışkılarının sahip olduğu o uygunluğu gözden geçireceğiz.

Bu duyulur âlemde dünyevi bir mesken vardır, semavi bir ev vardır ve nihayet en yüce Yöneticinin ikamet ettiği yüce ve gökler ötesi bir makam vardır. Fakat bütün bunların ötesinde, hem bu yerel hem de semavi âlemin tortularının aktığı arınma yerleri vardır, melek zihinlerinin ve insan canlarının beslendiği en yüce hayatın gıdasından arta kalan fuzuli bir şey ve dışkı gibi, nitekim Yuhanna'ya göre yazılan İncil'de bizzat Mesih şöyle diyerek tanıklık eder, "Benim yiyeceğim, beni gönderen ve göklerde olan Babamın iradesini yapmaktır." Bu iradenin ne olduğunu ise başka bir yerde açıklayarak şöyle der,

"Kendi irademi değil, beni gönderenin iradesini yapmak için gökten indim, beni gönderenin iradesi şudur ki, bana verdiği her şeyden hiçbir şey kaybetmeyeyim, aksine onu son günde dirilteyim."

Demek ki can ve melek zihni, onları yiyen ve kabul eden Tanrı'nın, yani Mesih'in gıdasıdır, ta ki kendi ısıtıcı ve ilahi kudretiyle onları arındırarak ve yücelerden doğan güneşin bizi ziyaret ettiği merhametinin bağrında pişirerek Tanrı'ya layık kılsın.

Böylece kabul ettiği bu gıdayı sindirirken, daha iyi olan tözün o kısmını, bir zorunluluk besini olarak değil, rıza gösterilen bir gıda olarak kendi özüne dönüştürür.

Paulus'un dediği gibi, aynı surete dönüştürülürüz, öyle ki Yuhanna'nın dediği gibi, Tanrı'nın çocukları olarak adlandırılalım ve öyle olalım.

O, yalnızca insan canlarını gıda olarak kabul etmekle kalmaz, aynı zamanda melek zihinlerini de arındırmak ve hepsinin aracısı olarak onları Tanrı ile birleştirmek üzere kabul eder, nitekim Dionysios ve Lincoln Piskoposu'ndan açıkça öğrenebiliriz,

Zira o şöyle der, Melekler kibirden ve cehaletten arındırılır. Diğeri ise şöyle yorumlar, O ilk tözler için, Tanrı'nın kelamı ve oğlu olan ilahi bilgi, içe işlemiş bir kirden temizleyen bir şey gibi değil, ki bizde gerçek arınma böyle adlandırılır, fakat karşı koyan bir şey bulunmasın diye bir arındırıcıdır, bu arınma türü hakikate göre en mükemmel ve en yeterli olanıdır. Bu nedenle son sindirimin artıkları cehennemin pis kokulu ve tortulu yerlerine indirilmiştir ve indirilmektedir,

Oraya hiçbir düzen olmaksızın toplananlar, o son derece karmaşık kürede ve karanlıkların koyu kaosunda sarılmış olarak, yakınarak tehdit eden ve şöyle diyen O'nu beslemek istemedikleri cüretkarlıklarının hak edilmiş cezalarını çekerler, "Acıktım ve bana yiyecek vermediniz, bu yüzden benden lanetlenmiş ve kovulmuş olarak, sonsuz ateşe gidin, bana ve yoksullarıma gıda olmayı reddettikten sonra, kendimi sizde yaşayasınız diye size gıda olarak sunduğum gibi, orada ebedi gıda olarak verildiniz."

İşte bunlar, İşaya'nın peygamberliğine göre, sanki ölüler ve kokuşmuş cesetler gibi dışarı atılırlar, nitekim şöyle der, "Onların ölüleri sokakların ortasında tezek gibi oldu." Aynı şey, en yüce Hakikatin ve aracının şöleni olmayı reddetmekle kalmayıp, onu yutmaya cüret eden melek zihinleri hakkında da daha önce vuku bulmuştur, Yuhanna o pek meşhur görümünde şöyle der,

"Ve ejderha, doğurmak üzere olan kadının önünde durdu, ta ki doğurduğunda onun çocuğunu yutsun, bundan ötürü gökte büyük bir savaş çıktı, Mikail ve melekleri ejderhayla savaşıyordu ve ejderha ile melekleri savaştı, fakat üstün gelemediler, gökte artık onlara yer bulunamadı, ve o büyük ejderha, İblis ve Şeytan denen eski yılan aşağı atıldı." Böylece o, maiyetiyle birlikte, bir dışkı ve tortu gibi cehennemin lağımına atıldı, nitekim her gün nice ölümlüler de kendi kötü işlerinin içinde tortulaşarak oraya indirilir. Bunun insan denilen âlem ile uyuşup uyuşmadığı, onun yapısına dikkat eden biri için fazlasıyla açıktır, zira onda beynin en yüksek hisarı vardır ki, aklın üst kısmı, hatta ilahi kısmı orada ikamet eder ve aşağıdaki her şeyi yönetir. Başın ön kısmında, itaat eden erdemlerin, yani hayal gücünün, düşüncenin ve benzerlerinin ikamet ettiği bir başka konak vardır, bunlar Efendinin buyurduğu üstün kralın hizmetçilerinin emirlerini yerine getirirler. Bir de daha aşağıda bulunan, hizmetçi erdemler vardır, yani daha aşağıdaki ve duyulur evi mesken tutan duyusal yetilerdir, bunlar haklı olarak üstteki hizmetkarlara, fakat en çok da hükümdara itaat etmelidirler, nitekim en yüce Hükümdar şöyle buyurur,

"Arzun senin emrin altında olacaktır." Bedende ayakların sütunlar gibi yalnızca altında durduğu en alt bir yer de vardır, orada arınma evi ve bu insan bedeninin alt kapısı bulunur, oradan tortulu ve pis artıklar daima atılmak üzere salıverilir. Tıpkı beslenmeleri gereken o ilk altını, gıdayı ve semavi lezzetleri terk ederek aşağı şeylerin zevklerine sarılan, bizzat Yeremya'nın dediği gibi tezeklere sarılmış, hayvanlaşmış ve kendileri tezek olmuş o zavallı canlar, daha doğrusu aşağılık kadınlar gibi, onlar hakkında bir başka peygamber şöyle der, "Hayvanlar kendi pislikleri içinde çürüdü." Bu konuyu toparlarken, bu dünyevi ve insani evin hiçbir kısmı dokunulmadan kalmasın diye, bu karışıklığa ve düzensizliğe de kısaca değindik.

İnsanın Melekleri İçinde Barındırarak Onlarla Nasıl Uyuştuğu Üzerine. Bölüm XXXII.

Bilgenin dediği gibi, insan, her şeyi içinde barındırma erdemi verilmiş olandır, bu nedenle aşağıdaki ve aradaki şeyleri, yani değişebilir ve semavi olanları kavramanın ötesinde, melekleri ve bizzat Tanrı'yı da kavrar, öyle ki bir bakıma her şeyin bağı, herkese en yakın ve her şeyi içeren gerçek bir âlem olsun, herkesle müşterek olsun, yücelerle iman ve bilgelik vasıtasıyla, aradakilerle akıl ve muhakeme vasıtasıyla, en alttakilerle duyu ve hükümranlık vasıtasıyla ilişki kursun. Ve her şeyle bir işareti olsun, kendi öznesinde maddeyle, dörtlü bedeninde elementlerle, bitkisel erdeminde bitkilerle, üst kısımların alt kısımlara akışında ve dairesel hareketle çıktığı yere doğru yönelişinde göklerle, zihin ve bilgelikte meleklerle, insanın sahip olduğu bileşimde, Tanrı'nın ise sahip olduğu bir tür sadelikte her şeyi barındırmasıyla Tanrı ile bağı olsun. Bundan dolayı Merkür şöyle der, "İnsan ya semavi varlıklardan daha üstündür ya da en azından eşit bir kaderi paylaşır, zira gök sakinlerinden her kim yeryüzüne inerse göğün sınırını terk eder, insan ise göğe yükselir ve onu ölçer, ne en altta olanlar ne en yüce olanlar ne de geri kalan hiçbir şey onun gözünden kaçmaz, daha da büyüğü, yeryüzünü terk etmeksizin göğe yükseltilir, insanın kudreti işte bu kadar geniştir."

Bu sebeple yeryüzündeki insanın ölümlü bir Tanrı, gökteki Tanrı'nın ise ölümsüz bir insan olduğunu söylemeye cüret edilmelidir,

Nitekim her şey bunların erdemiyle yönetilir, ancak hepsi tek bir varlığa tabidir. Meleklerin var olduğunu yalnızca Philon ve kutsal sözler öğretmekle kalmaz, aynı zamanda doğa filozofları da bunu ileri sürer ve kanıtlar, başta bütün Akademiyacılarıyla birlikte Platon, Khrysippos ve Aristoteles.

Aristoteles, canlıları üretmeye en elverişli olan kısmın, yani yıldızların ve eterik bölgelerin kendi yaratılışından mahrum olmasının saçma olacağını açıkça söyler, bu nedenle orada doğum haritalarının (genitura) bulunmasının zorunlu olduğuna ve bunların akıllar olduğuna hükmederdi. Khrysippos ise her şeyde bir mükemmelliğin bulunduğunu ileri sürerdi,

Zira köpek yavrusu kusurludur, oysa köpek kendi cinsinde mükemmeldir, aynı şekilde tay kusurludur, at mükemmeldir, çocuk kusurludur, yetişkin adam mükemmeldir. Aynı düzen parçalarda da geçerlidir, nitekim el ayaktan, göz ise elden daha mükemmeldir. Buradan hareketle, aşağı âlemin parçaları kusurludur, çünkü yeryüzü yalnızca doğurur, hayvanlar duyu ve hareketle canlanır, insan akılla yönetilir ve tutkuyla aşağılara çekilir. Öyleyse duyularla engellenmemiş bir akıl vardır ve bunun Meleklerde bulunması gerekir. Bundan dolayı Platon, Tanrılar ile insanlar arasında, doğa ve mekan bakımından aracı olan birtakım ilahi güçlerin yer aldığını, bütün kehanetleri, mucizeleri ve insanları tikel olarak yönettiklerini ileri sürerdi, her ne kadar paganlar tarafından cinler (genii), bizim tarafımızdan ise Melekler olarak adlandırılsalar da.

Fakat onların bize etki ederek ve bizimle birlikte bulunarak nasıl bir uyum içinde oldukları ve işleyişte nasıl son derece ahenkli bir uyumun ortaya çıktığı, gözlerin ve diğer duyuların idrakinden kaçtığı için, bunlar hakkında tartışmak kolay değildir, bu sebeple Zenon, Kleanthes, Khrysippos veya Aristoteles değil,

Fakat bizler bu kutsal sükunet içinde peygamberlere, başrahiplerimiz Dionysios'a ve ilahi nurla aydınlanmış diğer babalara danışmalıyız, bilhassa da şöyle buyuran o en yüce başrahibe, "Babamdan işittiğim her şeyi size bildirdim." Zira o şöyle demektedir,

"Onların melekleri, yani o küçüklerin melekleri, daima Babamın yüzünü görürler." Melekler O'ndan feyiz alırlar ve bunu bizim üzerimize akıtırlar, öyle ki adeta birer tercüman gibi bizim hamurumuzla birleşerek, en yüce Sanatkâr'ın kudretiyle bizi ifsat etmeyip ilahi bir nasibe dönüştürürler. Nitekim o peygamberlik sözü uyarınca, "Kutsal olanla kutsal olursun," bizim için de "Melekle melek olursun" denebilir.

İşte insan bu meleklerin feyzini ve diriliğini kabul ettiği müddetçe, kabul edilen feyzin tabiatına göre Serafik, Kerubik, Meleksi ve benzeri sıfatlarla anılır.

Demek ki insanın bütün bunlarla bir uygunluğu vardır ve Dionysios'un eserleri uyarınca arınmaları, aydınlanmaları ve yetkinleşmeleri hepsinden kabul eder. Fakat ayrıntılara inecek olursak, insan Tanrı'nın hayırlı bir elçisi ve ilahi zihnin tercümanı olmak üzere Meleklerden feyiz alır, riyasetine verilmiş olan her şeye hükmetmek üzere Başmeleklerden feyiz alır, bütün tebaasının kuvvetlerini ihata ederek hepsini en gizli ve semavi bir çekimle kendine bağlamak üzere Beyliklerden feyiz alır, hakikatin düşmanlarına ve uğrunda savaştığımız mükâfata karşı güç bulmak üzere Hükümranlıklardan kudret alır,

bu dünya evinin fırtınalarına karşı bir sığınak bulmak üzere İktidarlardan feyiz alır, içimizde taşıdığımız o düşmanı, ev halkından olan düşmanı dize getirebilmemiz ve arzulanan sona ulaşabilmemiz için Egemenliklerden yardım alır, kendimizi toparlayıp hafızamızı o ebedi temaşalara bağlayabilmemiz için Tahtlardan nizam alır, şeyleri bizzat temaşa edebilmemiz için zihnin nurunu, hayal ve suretlerin ötesindeki nuru Kerubilerden alır, tam bir muhabbetle bizzat onların içine nüfuz edebilmek için ise Serafilerden feyiz alır. Şayet insanın meleklerle bir irtibatı ve iştiraki olmasaydı, yukarıda zaten gerçekleştiğini beyan ettiğimiz üzere, meleğe dönüşmesi mümkün olmazdı. İnsanın Tanrı'nın sureti ve heykeli olarak O'nunla ahengi.

Bölüm XXXIII

İnsana bir başka âlem olması, bu âlemin bütün cüzlerini kendi içinde toplaması bahşedilmişti, ne var ki bu lütuf, son derece cömert olan İhsan Sahibi'ne, kendini de insana sevgili bir oğul gibi bahşetmedikçe az görünmüştü. Şayet bilgeler ve bütün iyiliklerin bağışlayıcısı olan Zat bunu bizzat tasdik etmeseydi, bunu iddia etmeye asla cüret edemezdim.

Pisagorcu Xistus, konaklayana mekânın denk düşmesi için, insan ruhunun Tanrı'nın mabedi ve dolayısıyla oradaki konuk gibi ölümsüz olduğuna hükmetmiştir, lakin Pavlus açık bir sesle gürleyerek şöyle der, "Tanrı'nın mabedisiniz siz."

Bu husus kutsal yazılardan pek çok yerle ispatlanabilirdi, ancak daha önce, Sanatkâr'ın bizzat kendisinin onu yaratmadan önce açıkladığı üzere, insanın nasıl Tanrı'nın suretinde ve O'nun benzerliğinde yaratılmış bir heykeli olduğunu ele alalım. Zira insan, Tanrı'da bulunan her şeyi içeren bir heykel ve Tanrı'nın suretidir, suret ile iz (vestigium) arasındaki fark da şudur, teologlarımızın öğrettiği üzere iz bir parçayı, suret ise bütünü temsil eder.

Bu sebeple bu sureti etraflıca inceleyenler, insanın Tanrı'da temsil edebileceği her şeyi araştırmaya gayret etmişlerdir. Zira genel geçer düşünenlerin hepsi, insanın üç kudretini üç uknum ile bağdaştırmaya çalışarak, üretken hafıza denen hafızada Baba'nın, akılda Tanrı'nın kelamı ve hikmeti olan Oğul'un, iradede ise ilahi sevgi olan Kutsal Ruh'un mühürlenmiş olduğunu söylemişlerdir. Fakat daha keskin teologlar daha da ileri giderek, o ilahi sıfatların yahut fiillerin, ister kavramsal ister hissedilir densin yahut ilahi olan başka hangi isimle anılırsa anılsın, insanın amel ve fiillerinde, yani ikinci fiillerinde de temsil edildiğini öğretirler. Zira ne biliriz ne de bilsek dahi o Tanrı sırlarını mahlukatın bütün tarzlarından ayrı olarak dile getirmeye mezunuz, Dionysios'un dediği gibi, var olan her şeyi aşkın bir surette kendinde toplayan O'dur, öyle ki kullandığımız bu kelimeler O'nda olanı bir benzerlik ve kıyas olmaksızın ifade edemez, bu kıyasa dayanarak daha da ileri gidip diyeceğiz ki, ihtiraslarımızda bile Tanrı'daki bazı şeyleri temsil ederiz, her ne kadar bunlar Tanrı'da ihtiras olmasa da, kıyas yoluyla bunları ihtiras adıyla anarız, gazap, öfke ve arzu gibi. Nitekim ilk ikisi hakkında Peygamber şöyle der,

"Ya Rab, öfkenle beni azarlama ve gazabınla beni tedip etme." Ve yine, "Gazabı pek yakında alevlendiğinde," ve "Gazabının kudretini kim bilebilir?" Kutsal yazılarda Tanrı'nın gazabını ve hiddetini tasdik eden neredeyse sayısız yer vardır. Arzulama kuvvetinden neşet eden rıza hakkında ise Baba'nın sesi gürleyerek şöyle demiştir, "Sevgili Oğlum budur, O'ndan gayet hoşnudum." Bizimle olan rızası hakkında ise Süleyman'ın Meselleri kitabında şöyle der, "Her gün O'nun huzurunda sevinçle oynayarak eğleniyordum, yeryüzünün yuvarlağında oynuyordum ve sevincim âdemoğullarıylaydı." Yuhanna da şöyle der, "Zira Tanrı dünyayı öyle sevdi ki, biricik Oğlunu verdi." Kutsal kelam, gerek Tanrı'nın iyilere olan sevgisiyle gerekse hadsiz ve asilere karşı duyduğu infialle doludur. Fakat bunları bir yana bırakıp, Dionysios ile birlikte, kutsal kelamın şahadetlerine dayanarak Tanrı'nın cüzlerine inelim, zira bu cüzler uyarınca Tanrı'nın daha bariz bir suretini taşırız,

Nitekim o, kutsal yazının birçok yerinden insani uzuvların Tanrı'ya atfedildiğini teyit eder, baş, gözler, burun delikleri, ağız, dil, eller, ayaklar, parmaklar ve benzerleri. Zira Yeşaya'nın kehanetinden öğrenmekteyiz ki, yeryüzü O'nun ayaklarına basamak kılınmış ve gök O'nun tahtı olmuştur. Davut'un terennüm ettiği üzere, bütün mevcudat O'nun parmaklarıyla tartılmıştır, zira bunlar o parmakların eseridir, "Parmaklarının eseri olan göklerini, kurduğun, yahut İbrani aslına göre hazırladığın ayı ve yıldızları gördüğümde." Gözlerinin ise salihlerin üzerinde, kulaklarının onların dualarında olduğu söylenir, vechi yahut çehresi, yani gazaplı yüzü ise kötülük yapanların üzerindedir ki yeryüzünden anılarını silsin. Tanrı'da bunlara benzer pek çok şey bulunur, lakin en açık şekilde Mesih'te bulunur, zira Tanrı'nın kendisi onda insan suretinde zuhur etmiştir, bu sayede bizler de O'na daha kolay uyum sağlayabiliriz, nitekim bizzat Resul şöyle der, "Bizi Oğlu'nun suretine benzer kılınmaya tayin etti." Bunu gerçekleştirmek üzere Korintosluları gayrete getirerek şöyle der,

"Topraktan olanın suretini taşıdığımız gibi, semavi olanın da suretini taşıyalım," yani görünmez Tanrı'nın hakiki sureti ve bütün yaratılışın ilk doğanı olan O'nun suretini, aynı Resul'ün dediği üzere, O'na dönüşmek bize bahşedilmiştir, "aynı surete dönüştürülüyoruz," yani Tanrı'nın Oğlu olan aynı surete. Yuhanna da buna katılarak şöyle der,

"Onlara Tanrı'nın çocukları olma iktidarını verdi." Bu ise, önce zihni faziletlerde, ardından bütün dış kuvvetleri ve uzuvları Tanrı'mız ve Kurtarıcımız ile hakiki bir ahenk içine sokup birbirlerine tatlı bir nizamla mukabele etmelerini sağladığımızda, O'na benzer kılındığımız vakit vuku bulur. Nitekim yüce kuvvetler olan akıl, irade ve hafıza hakkında Augustinus, Üçlük (De Trinitate) adlı eserinde şöyle der, "Ebedi olanların temaşasına taalluk eden cihette yalnızca üçlük değil, Tanrı'nın sureti de mevcuttur." Ve bir başka yerde kendi içine dönen akıl hakkında sözlerine devam ederek şöyle der, "İşte zihin kendini hatırlar, kendini anlar, kendini sever, şayet bunu müşahede edersek, şüphesiz bir üçlüğü müşahede ederiz, Tanrı'yı değil ama Tanrı'nın suretini."

Şayet zihin daha aşağı şeylere meylederse, suretin oradan parıldadığını hiçbir yerde bulamam, bilakis suretin vasfı lekelenir ve insan ne kadar sefil şeylerle meşgul olursa o kadar kirlenir. Dolayısıyla Tanrı'nın suretinde yaratılmış akıl sahibi mahluku temaşa ederek, severek ve hatırlayarak suretin hakikatini içimizde uyandırırız, O'nu tefekkür ederek ve muhabbetle izleyerek bizzat Tanrı'nın Oğlu olan aynı surete dönüştürülürüz. Zira Dionysios'un beyanıyla sevgi, seveni sevilenin suretine dönüştüren bir kuvvettir.

Eğer sevgiyi ve arzulama kuvvetini itidalle dizginlersek, öfke ve hiddeti de akılla gemleyip Hükümdar'ın düşmanlarına yöneltirsek, mabedi kirletenlere öfkelenerek hakkında Peygamber'in (Yuhanna'nın tefsir ettiği üzere) "Evinin gayreti beni yiyip bitirdi" dediği O Zat'ın suretini taşımış oluruz. Yine aynı sevgiyle alevlenmiş olarak Vahiy kitabında şöyle denmektedir,

"Bizi sevdi ve kanıyla bizi yıkadı." Yalnızca Oğul'a uymakla kalmayız, aynı zamanda Baba'nın ve bütün Teslis'in suretini taşıyarak bizzat O'na benzeyebiliriz. Zira Tanrı (Musa'nın naklettiği üzere) şöyle demiştir, "Suretimizde ve benzerliğimizde insan yapalım." O'nun bu öğretisinin kokusunu taşıyan Trismegistus, suretini taşıdığımız Teslis'i şahıs isimleriyle değil, başka tabirlerle ifade ederek şöyle der,

"Lakin her şeyin Babası olan akıl, hayat ve nur olarak, Kendisine benzeyen bir insan yarattı ve onu bir oğul gibi bağrına bastı, zira güzeldi ve Kendi suretini taşıyordu." Bu Baba, teologların dediği üzere zatı mefhum edinmiş akıldır,

Oğul ise bizzat kendisinin öğrettiği üzere hayattır, zira şöyle der, "Ben hayatım." Kutsal Ruh nurdur, hatta aydınlatan ve alevlendiren ateşin ta kendisidir, bunların hepsiyle, doğru anlayışla, doğru yolla ve doğru muhabbetle yetkinleşiriz. Kutsal yazının kıyas yoluyla uzuv isimleriyle anmayı adet edindiği bazı hususlarda da O'na benzer kılınırız ki bunları ayrıntılı olarak görelim. Tanrı'nın ve İnsanın Uzuvlarının Uyumu Hakkında. Bölüm

XXXIIII.

Tanrı’da insanın uydurulabileceği ne tür uzuvlar bulunduğunu resmetmekten ziyade gölgeleyerek araştıralım, kadimlerin yüce bir ağaç simgesiyle betimledikleri bu kabilden hususlara kutsal yazının tanıklık ettiği birçok şeyden bazılarını zikredelim.

Zira gerek akıl sahibi mahlukat, gerek kurtarıcı, gerekse bizzat Tanrı ağaç olarak anılır, nitekim Musa da türlü ağaçlarla, yani akıl sahibi mahlukatın muhtelif mertebeleri ve halleriyle bezenip donatıldığını anlattığı kendi zevk bahçesinde buna işaret eder. Fakat ortada, hem meleklere hem insanlara ait, velhasıl her ne türden olursa olsun bütün hayatın kendisinden fışkırıp aktığı, Yuhanna’nın "Varlık bulan her şey onda hayattı" dediği üzere her şeyin kendisinde yaşadığı ve kendi suretlerine açılmadan önce onda yaşamış olduğu Hayat Ağacı’nın yer aldığı söylenir.

Orada aynı zamanda iyiyi ve kötüyü bilme ağacının da bulunduğu söylenir ki o da kutluluğun iyisini ve ıstıraplarımızın kötüsünü aynı anda ve tek bir defada tadan tek kişi olan insan Mesih’tir. Zira bütün ilahiyatçıların haykırdığı gibi, İsa Mesih haricinde aynı anda hem kutlu hem yolcu olmuş başka hiç kimse yoktur. Âdem’e bu mertebe yasaklanmış, diğer bütün mertebeler ise bahşedilmiştir.

Şu halde insan bir ağaçtır, Mesih bir ağaçtır, insanın bütün uzuvları kendisine uysun diye ağaç simgesiyle ve bu sırla betimlenen Tanrı’nın kendisi de bir ağaçtır. Onun tepesi (taç diye anılan yer), bizzat kendisinin üzerine taç koyduğu baştır, başın iki yanında ise birer göz bulunur.

Sağ gözüyle ödüllendirilecek olanlara son derece lütufla bakar, sol gözüyle ise cezalandırılacakları pek çetin süzer. Kutsal yazı bu gözler hakkında şöyle der, "Rabbin gözleri iyileri ve kötüleri gözetler." Fakat İbranicede [İbranice] *ayin* kelimesinin hem pınar hem göz manasına geldiğini asla göz ardı etmemek gerektiğine kaniyim, zira bizdeki göz ile şefkat pınarı nasıl aynı şeyse, ilahi şefkatin gözü ile pınarı da Tanrı’da aynı şeydir. Şayet bu göz Tanrı sevgisi uğruna ya da Mesih’in ıstıraplarından ve dertlerinden ötürü dökülen gözyaşlarına açılırsa, ağlayana merhamet etmek üzere o pınar da açılır. Bu sebeple Kurtarıcı nedensiz yere "Ne mutlu yas tutanlara, çünkü teselli edilecekler" dememiştir, nitekim bu teselli, hakkında "Çünkü hayatın pınarı sendedir" denilen o pınardan kabul edilen ilahi şefkatin taşkınlığıdır.

Orada iki kulak da vardır ki Mezmurlar’da onlar hakkında şöyle terennüm edilir, "Ve kulakları onların yakarışlarına açıktır."

Zira bizler kulaklarımızı Rab Tanrı’nın içimizde ne söylediğini işitmek için açtığımızda ve yardımımıza muhtaç olan komşumuzun yakarışlarını ve feryatlarını duyduğumuzda, O’nun kulakları da bizim yakarışlarımıza yönelir. Fakat başımız (yani o en yüce hisarda mukim olan en üstün cüz) tanrısal bir hedefe yahut bir hayra yönelirse, Kurtarıcı’nın "Beni gönderen Baba çekmedikçe hiç kimse bana gelemez" sözü uyarınca, her şeyin asıl başı ve bütün hayırların bahşedicisi olan Tanrı da kendine çekerek ve ileterek harekete geçer. Zira peygamberin "O’nun merhameti beni önceler" dediği gibi kimi zaman Tanrı önceler, kimi zaman ise yazılmış olduğu üzere "Bana dönün, ben de size döneyim" diyerek ilk önce bizim harekete geçmemizi talep eder.

O vakit, kilise bedeninin başı kılınmış olan O Zat da harekete geçer, nitekim "Ey bütün yorgunlar ve yükü ağır olanlar, bana gelin, ben de size lütufkarca gelerek ve sizinle mesken tutarak rahata erdireyim" derken herkese açıkça bunu ikrar eder.

Gözlerin ve başın altında iki kol ile sağ ve sol el bulunur. Sağ el merhamet ve bütün hayırları dağıtır, sol el ise kendisinden neşet eden pek katı bir kanunla hak edenleri cezalandırır. Nitekim sert kanun ve adalet oradan gelir, merhamet ve lütuf kanunu ise her zaman nedensiz olmaksızın dindarların sağına yerleştirildiği söylenen Tanrı’nın sağından gelir. İşte bu büyük sır sebebiyle, Mesih’in sert adaletine uğrayacak olan günahkarların yargıcın soluna, merhamete erenlerin ise sağına konulacağı söylenir. Demek ki sol kol, sert kanun döneminde atalara vahyedilmişti, sağ kol ise Tanrı’nın Oğlu aracılığıyla bize açıldı; Yeşaya peygamberlik etmek isteyerek O’nun hakkında şöyle haykırıyordu,

"Rab, bildirdiğimize kim inandı ve Rabbin kolu kime açıklandı?" Yahut İbrani aslındaki hakikate göre, "Kimin aracılığıyla açıklandı?" Elbette kurak bir topraktan, yani işlediği günahlarla o vakitler kurumuş olan Yahudi kavminden bir fidan gibi boy veren O Zat aracılığıyla ya da O’nun üzerinde açıklandı. Böylece gösterişsiz ve hükümdarlara layık debdebeden uzak geldi, yine de sağ tarafa yerleştirilmiş olan hikmet ve merhamet hazineleriyle doluydu, bu yüzden hikmeti, müsamahayı ve merhameti öğrencilerine ve kendisine inanmış kavme akıttı, bedenini, kanını ve canını dağıtarak almaktan ziyade vermenin daha kutlu olduğunu düşündü ve açıkça ikrar edip şöyle haykırdı,

"Verin, size de verilecektir. Elinizi komşunuza uzatın, Tanrı’nın sağ elinin size karşı pek cömertçe açıldığını hissedeceksiniz." Ortada ise kalp ve bütün bir karın gibi, mezmur yazarının hakkında "O’nun makamında kudret ve güzellik vardır" dediği ilahi güzellik bulunur, bizim metnimizde ise bunun yerine "O’nun kutsal mekanında ikrar ve güzellik vardır" yazar. Zira

[İbranice] *Tiferet*, her ne kadar ululuk diye tercüme edilmişse de, daha ziyade her şeyin ilahi hayat ve güzellikle güzelleştiği o hakiki güzelliği ifade eder.

Buna uzuvların en güzeli ve en seçkini olan, Tanrı’nın bizzat pek arzuladığı kalp karşılık gelir. Bu kalp Tanrı sevgisiyle harekete geçtiğinde, ilahi kalp de sevenin sevgisiyle harekete geçer, nitekim Neşideler Neşidesi’nde "Sevgilim benimdir, ben de onunum, göğüslerimin arasında kalacaktır" denir. Zira bu göğüsler kolların altına yerleştirilmiştir, Süleyman "Beni ağzının öpüşleriyle öpsün, çünkü göğüslerin şaraptan daha tatlıdır" derken o memelerden emmeyi arzulamıştı, zira o göğüsler peygamberleri, Tanrı’nın dostlarını ve ilahi meselelerin ariflerini var eden en tatlı sütü sunar. Bu sunuş bilhassa vaat edilmiş topraklarda (avama göre kutsal toprak, fakat Davut’a göre Zebulun toprağı, yani bütün lütuflar, kanunun ve peygamberlerin bütün öğretileri oraya saçıldığı için seçkin ve hoş toprak) gerçekleştiğinden, orası süt ve bal, yani ilahi şeylerin hikmeti ve tadı akan toprak olarak anılmıştır. Bu yüzden Yeşaya’nın dediği gibi, o baldan yapılmış tereyağını yiyenin kötüyü reddedip iyiyi seçmeyi bilmesi şaşılacak şey değildir, zira manevi insan her şeyi yargılar. İşte bütün peygamberleri emziren bu memelerdir ki bunlara diğer bir adla üçüncü gök denir, Pavlus oraya yükseldiğinde insanın söylemesine izin verilmeyen ilahi sırları görmüştür.

Kalbin altında ise bütün bağırsaklar ve bütün hayat ile üremenin temeli kabilinden birtakım organlar vardır. Bundan ötürü İlk Örnek’te (arketype) bu bağırsağa temel, bütün hayatların ağacı ve gövdesi denir. Hayatın sahibinin dediği gibi, Tanrı için yaşamaya ve hayatın kendisine vakit ayırmaya gayret ettiğimiz takdirde, hayatın en cömert tesirleri o makamdan üzerimize iner,

"Koyunlarım sesimi işitir, ben de onları tanırım ve ardımdan gelirler, ben de onlara sonsuz hayat veririm." İlk Örnek’te en sonda yer alan kısım ise ayakları temsil eder, onlar vasıtasıyla Tanrı ayaklarının taburesi denen yeryüzünde mesken tutar, bu yüzden İbranicede buna [İbranice] *Şehina*, yani "içimizdeki mesken" denir. Burası aynı zamanda diriler diyarı ve bizzat içimizde hüküm sürdüğü krallık olarak anılır. En yüce öğretmenimiz, fanilere bahşedilen bu ilahiyeti "Tanrı’nın krallığı içinizdedir" derken göklerin krallığı diye adlandırır.

Fakat bunu arzu eden kimse kendi nefsine zor kullansın, zira özellikle Musa kanununun nihayeti ve Mesih’in müjde kanununun başlangıcı olan Vaftizci Yuhanna’nın günlerinden beri bu krallığı yalnızca zor kullananlar kapıp alır; bu yeni kanunda hayvanların kurban edilmesi değil, nefsin bütünüyle öldürülmesi ve hayvani insana boyun eğdirecek kusursuz bir manevi ceht aranır.

Yedinci Kısım

Bu cismani dünyada var olan bütün cüzlerin İlk Örnek’e nasıl uyduğu. Yedinci Kısım, deliller ve yetkelerle her şeyin İlk Örnek’te kendisine karşılık gelen bir şeye sahip olduğunu ispat eder. Bölüm. İlk maddenin (prima materia) nereye karşılık geldiği. Bölüm. Yeryüzünün ne ile pekiştirildiği. Bölüm. Diğer elementlerin onda ne ile yankılandığı. Bölüm. Taşların orada neye işaret ettiği. Bölüm. Madenlerin orada hangi yeri tuttuğu. Bölüm. Bitkilerin orada hangi mevkide bulunduğu. Bölüm. Bu düzlük arazilerin hangi adlarla anıldığı. Bölüm. Dağların nelerle yükseltildiği. Bölüm. Çöl ve kurak arazinin ne olduğu. Bölüm. Meyveli toprakların ne olduğu. Bölüm. Deniz ve suların ne olduğu. Bölüm. Pınarların ne olduğu. Bölüm.

Bölüm Irmaklar ve kanallar nedir, Bölüm Havuzlar, göller ve bataklıklar nedir, Bölüm Kızıldeniz nedir, Bölüm Bulutlar ve yağmur nedir, Bölüm Çiy ve kırağı nedir, Bölüm Dolu, kar ve don nedir, Bölüm Buz ve kristal nedir, Bölüm Zevk cenneti nedir, Bölüm Cennetin kendisinden akan Gihon, Pişon, Dicle ve Fırat nedir, Ürdün ve Mısır ırmağı Nil nedir, Şarap, süt, tereyağı ve bal nedir, Süt ve bal akan toprak nedir, Zeytinyağı nedir, Hurma ağacı, sedir, şittim ağacı, mercanköşk ve söğüt nedir, Asma ve bağ nedir, Kutsallık hayvanları nedir, Keçiler, geyikler ve ceylan yavruları nedir, Koyunlar ve koyunların çobanları nedir, Temiz ve kirli hayvanlar, balıklar, kuşlar ve bitkiler nedir, Bölüm Kudüs, Siyon ve mabet nedir, Bölüm Mısır, Babil ve Şam nedir, Bölüm Arabistan, Sina Dağı ve Suriye Mezopotamyası nedir, Bölüm Bölüm Bölüm Bölüm Bölüm Bölüm Bölüm Bölüm Bölüm Bölüm 7. 8. 13. 14. 17. 18. 34.

Birinci Neşide, Akli Delillerle ve Otoritelerin Tanıklığıyla Her Şeyin Karşılık Geldiği Bir Unsurun İlkörnekte (Archetypus) Bulunduğunu Kanıtlar. Bölüm 1.

Bilgelerin en muteber ve aynı zamanda en yaygın öğretisine göre, inşa edilen her şey, onları rastlantı eseri değil de bilgelikle var eden sanatçının zihninde önceden mevcuttur. Nitekim bir ev mimarın zihninde, bir söylev de hatibin zihninde önceden var olur, döl veren ve gebe olan varlıkta da dölün durumu bundan farklı değildir, nitekim bu kâinat da tüm uzuvlarını hangi ölçüye göre biçimlendirecek idiyse, yaratıcı bir yaşam gibi en yüce ata olan Tanrı'da önceden mevcuttu.

Zira her şeyin kendisiyle sayıldığı, sabitlendiği ve ölçüldüğü sayı, ağırlık ve ölçü, Augustinus'un pek bilgece öğrettiği üzere, meydana getirilmiş şeylerin içinde değildir, tıpkı kumaşın kendisiyle ölçüldüğü ölçünün, ağır nesnelerin kendisiyle tartıldığı ağırlığın yahut her şeyin kendisiyle sayıldığı sayının, ölçülen, sabitlenen ya da sayılan şeylerin içinde bulunmayıp şüphesiz onların haricinde yer alması gibi.

Şu halde, her şeyin kendisiyle ölçüldüğü ve tartıldığı sayı, ağırlık ve ölçü, zorunlu olarak bütün bu şeylerin haricindedir.

Yaratılan her şeyin haricinde Tanrı'nın kendisinden başka hiçbir şey bulunmadığına göre, sayının, ağırlığın ve ölçünün O'nun kendisinde olduğu hakikattir.

Kadim İlahiyatçılar, her şeyin kendisiyle düzenlendiği ve sayıldığı ölçülerin ve sayımların İlkörnekte bulunduğunu bize öğreten ve rivayete göre ilk kez İbrahim Peygamber tarafından bildirilen o en eski öğretiyi ne kadar da güzel ve zarif bir şekilde yüceltmişlerdir. Augustinus da bu hususu en güzel biçimde sürdürerek şöyle der, Tanrı'da sayısız sayılar vardır, zira O'nda bulunan her şey bizzat yaşayan Tanrı'dır. Ve O'nda ağırlıksız bir ağırlık vardır ki, bu ağırlıkla sanatçının kendisi ağırlaşmaz, bilakis diğer her şeye hareket etme ve nihayetinde O'na boyun eğme kabiliyeti vererek kendisi egemen olur.

Ruhumuz da bir tür sayıdır ve Akademi mensuplarınca rasyonel bir ölçü olarak adlandırılmıştır, bizler bununla anlaşılması gereken ve eyleme dökülecek her şeyi ölçeriz ki, kendi çaresizliğimiz içinde yanılgıdan, ahmaklıktan ve biçimsizlikten uzak durabilelim. Nitekim dünyanın bu ahenkli ve uygun ağırlıklarla dengelenmiş yapısı, bizzat onu vareden ve yöneten tarafından sayılmamış ve tartılmamış olsaydı ayakta kalamazdı. Tıpkı bir evin ya da bir devletin, kendisini idare eden kişi tarafından nizama sokulmadıkça kendi barış ve huzurunun tadını çıkaramayacağı gibi, zira onun ölçüsü ve dengesi, emanet edilen her şeyin ölçüsüne göre düzenlendiği idarecinin elindedir.

Bu bakımdan, her şeyin kendisiyle ölçüldüğü ve sayıldığı ölçülerin ve sayımların kutlu Tanrı'da bulunduğu zorunlu olarak anlaşılır, nitekim Sirak Kitabı'nda şöyle okunur, Denizin kumunu, yağmurun damlalarını ve zamanın günlerini kim sayabilmiştir? Denizin yüksekliğini ve dipsiz derinliğin enginliğini kim ölçebilmiştir? Şüphesiz bunu ancak her şeyi vareden ve yöneten o bilgelik yapabilir, nitekim Mezmurlar'da da O'nun hakkında şöyle terennüm edilir, Yıldızların sayısını belirleyen ve her birini adıyla çağıran O'dur. İncil'de dendiği gibi, O başınızdaki saç tellerini bile saymıştır.

Sanatçının bu dünya evini hangi ölçüyle ölçtüğü hususu ise Hezekiel ve Yuhanna tarafından bize etraflıca öğretilir, zira bunlardan biri altı arşın ve bir karışlık bir kamışla, diğeri ise altın bir ölçü değneğiyle kentin veya bu dünya evinin ölçüldüğünü gördüğünü bildirir, nitekim bu konuyu kendi yerinde daha etraflıca tartışacağız. Belşatsar'a da Danyal aracılığıyla şöyle denmiştir, Tanrı senin krallığını saydı ve sona erdirdi, böylece hayatın akışının da ötesine geçemeyeceğimiz şekilde sayılmış olduğu ima edilir, tıpkı Eyüp'ün açıkça dile getirip şöyle dediği gibi, İnsanın günleri kısadır ve aylarının sayısı senin katındadır, onun için aşılamayacak sınırlar koydun, kimse onları kısaltamaz. İnsanların hak ettikleri mükâfatlar ve işledikleri cürümler de sayılır, ta ki Zekeriya aracılığıyla şöyle diyen tarafından uygun bir nispette ödüllendirilsin ve cezalandırılsın, Kudüs'ü, yani ahlaki anlamda tefsir edildiği üzere ruhu ölçeceğim, onun uzunluğunun ve genişliğinin ne kadar olduğunu göreceğim.

Mesih bunu daha açık bir biçimde dile getirerek şöyle buyurur, Hangi ölçüyle ölçerseniz, size de aynı ölçüyle geri ölçülecektir. Başka bir İncil yazarının aktardığına göre de şöyle der, Verin, size de verilecektir, iyice bastırılmış, silkelenmiş ve taşmış iyi bir ölçüyle kucağınıza verilecektir, çünkü hangi ölçüyle ölçerseniz, size de aynı ölçüyle geri ölçülecektir. Lakin insanların cürümlerinin iki katlı bir ölçüyle, yani büyük ve küçük ölçüyle tartıldığı söylenir. Büyük ölçü dağlarla kıyaslanır, nitekim şöyle denir, Senin adaletin Tanrı'nın dağları gibidir, bu durum İbranilerce 'Din' olarak adlandırılır, bu da sert ve tavizsiz bir yargıyı ifade eder, öyle ki hiç kimse O'nun huzurunda aklanamaz, nitekim Peygamber şöyle der, Kulunla yargıya girme ya Rab, çünkü hiçbir canlı senin huzurunda aklanamaz. Yeşaya'da da şöyle denir, Hepimiz murdar olduk ve bütün adaletimiz kirlenmiş bir paçavra gibidir. Gregorius da bunlara katılarak şöyle der, Şayet katı bir şekilde yargılanacak olursa, her insan adaleti adaletsizlik olarak mahkûm edilir. Küçük adaletten ise Mika Peygamber şöyle söz eder, Kötünün evinde haksızlık hazineleri ve gazap dolu eksik ölçü ateşi hâlâ duruyor mu? Bizlere bahşedilen lütuflar ve bağışlanan iman da ölçü olarak adlandırılır, tıpkı Elçi'nin Romalılar'a söylediği gibi, Tanrı'nın her birine dağıttığı iman ölçüsüne göre. Efesliler'e de tekrar şöyle der, Her birimize lütuf, Mesih'in bağışının ölçüsüne göre verilmiştir.

Yine orada, kutsal ve kutlu durumda yeniden kavuşacağımız bedenin eksiksiz ve belirli bir ölçüsüne sahip olacağımızı şu sözlerle açıklar, Ta ki hepimiz imanın ve Tanrı Oğlu'nu tanımanın birliğine, yetkin bir adamlığa, Mesih'in doluluğunun boyunun ölçüsüne erişene dek. Manevi beden ve onun uzuvları da ölçülür, nitekim az sonra şunu ekler, Sevgide hakikati yaşayarak her bakımdan O'nda, yani Baş olan Mesih'te büyüyelim, O'ndan bütün beden, her eklemin sağladığı yardımla birleşip kenetlenerek, her bir uzvun ölçüsüne uygun faaliyeti nispetinde gelişir. Kutsal Yazı'nın bu ve pek çok diğer yerinden, İlkörnekte ölçülerin ve tartıların bulunduğu açıkça kanıtlanmaktadır, yaratıldıkları vakit her şey bu ölçülerle belirlenmiştir ki her bir varlık kendi derecesinde uyum içinde dursun, şimdi de tartılmakta ve ölçülüp biçilmektedir, öyle ki yaratılmışlar arasında bu ebedi ölçülere karşılık gelmeyen veya onlar tarafından sınanmayan hiçbir şey yoktur ve her bir şey ancak o yüce ölçülerden kendisine ne kadar bağışlandıysa o kadardır ve o kadar eyler, iyi ya da kötü eylemleri karşılığında da bu ölçülerce ne uygun görüldüyse ancak o kadarını elde ederler. Fakat şimdi tekil şeylerin karşılıklarına inelim.

İlk Maddenin (Prima Materia) Hangi Ululuğa Karşılık Geldiği. Bölüm 2.

Her şeyi eyleyen, her şeyden önce ve en üstün olan Tanrı'ya, her şeyi kabule hazır olan madde ve ilk alıcı potansiyel tekabül ettiğine göre, her şeyi meydana getirmede kadiri mutlak olan ile her şeyi kabul etmeye en ziyade yatkın olan bu iki uç arasında tüm aracı unsurların ortaya çıkması gayet uygundur. Bu uygunluk hususunda Eusebios Pamphilos, Üçlük ve Birlik üzerine adlı eserinde gayet güzel tartışır. İlk varlığın karşısında, der, daima madde yer alır, zira o yalnızca eyler, madde ise yalnızca maruz kalır, o yalnızca hareket ettirir, madde ise yalnızca hareket ettirilir. Tüm suretleri kabul eden bu unsuru bazı doğa filozofları 'Pandochema' [Yunanca] diye adlandırmıştır, lakin Pythagoras ve Empedokles, Peripatetiklerle birlikte ona 'silva' [madde/orman] demiştir.

Platon ise onu biçimsiz bir kucak, dünyanın anası, kabul edici hazne, dayanak, suretlerin dadısı ve hepsini almaya yetkin bir potansiyel olarak nitelemiştir, tıpkı Tanrı'nın her şeyi yapmaya kadir olması, hepsinin biçimlendiricisi, her şeydeki ilk fail neden, âlemin babası ve her şeyde akan kaynak olması gibi. Yine onlar, bizzat sanatçının onları ilahi ve nedensel örneklere göre ayrıştırması gibi, maddenin de tüm suretleri kabul edici ve dışarı atıcı olduğunu söylemişlerdir. Bu var-olmayan, var olanların edilgin ilkesidir, tıpkı Tanrı'nın her şeyin içinde ve her şeyin haricinde var olan etken ilkesi olması gibi.

Madde, suretleri ve silik tezahürleri buradan, yani ilk varlığın eyleminden alır. Bu sebeple her cevher, potansiyel aracılığıyla eyleme sevk edilir ve haklı olarak da öyledir,

Zira birbirine taban tabana zıt konulmuş şeyler, aralarındaki benzerliğin bazı suretlerini yansıtırlar. Anlayış yetisine kavranamaz olan ilk varlık, anlayış yetisi için yine kavranamaz olan bir nihai sınırı meydana getirir, şayet bunlardan herhangi biri kavranabilecekse, olumsuzlayıcı bir akıl yürütmeyle idrak edilirdi.

Nitekim ilki olumsuzlama yoluyla tanımlanır, Dionysios’un öğrettiği gibi, var olanların hiçbiri değildir, bilakis onların fail sebebidir ve onlardan daha üstündür. Diğer uç sınır da yine olumsuzlama yoluyla tanımlanır, var olanların hiçbiri değildir, fakat onlardan daha aşağıdadır. İlki son derece yalındır, en sondaki de son derece yalındır.

Fakat bu sonuncusu, bir türden diğer bir türe sıçrayarak bocalayıp durur, o ilki ise daima aynıdır, daima etkindir, tıpkı bu sonuncusunun, ardışık oluş sürdüğü müddetçe daima kabul edici olması gibi.

Her iki uç sınırdan pay alan ara mesafeler ise, diğer uç sınıra ne kadar çok yaklaşırlarsa, o kadar az yahut daha yetkin bulunurlar. Bundan ötürü Kitionlu Mnaseas’ın oğlu Zenon, varlığın iki ilkesi olduğunu ileri sürmüştür, Tanrı ve madde, bunlardan birincisinin etki etme, ikincisinin ise maruz kalma sebebi olduğunu söylerdi.

Fakat Platon ve Sokrates üçüncü bir ilke eklediler, yani Tanrı’nın ilahi zihnindeki yahut ilahi akıldaki ya da teologlarımızın kullanageldiği üzere Kelam’daki ideayı. Ki bu da aynı şeydir. Ancak burada şeylerin sırasına dikkat edilmelidir. Madde ve onun salt gizilgücü, her şeye gücü yeten Baba’ya tekabül eder.

Bundan ötürüdür ki Musa, derin bir sır olmaksızın, Tanrı’yı aracı bir sebep bulunmaksızın doğrudan kendisine tekabül eden bu maddenin yaratıcısı ve sanatkârı olarak takdim eder. Oysa diğer meydana getirilmiş şeyleri, ilk failin ve en yüce sanatkârın buyruğuyla dahi olsa, aracı sebepler vasıtasıyla anlatır. Öyle ki maddenin meydana getirilişi ve bizzat madde, diğer şeylerin meydana getirilişinden ve gün ışığına çıkarılmış şeylerin kendisinden öylesine farklıdır ki, Lokrisli Timaios ve Platon, maddeye dair düşünceyi melez ve hakiki düşünceden uzak addetmişlerdir.

Yeryüzünün Kendisiyle Sağlamlaştırıldığı Şey Hakkında, Bölüm III

Bütün unsurların göklerde, meleklerde ve Tanrı’da bulunduğunu, kendilerine has alametlerle daha önce ortaya koymuştuk. Şimdi ise aynı unsurların Arketipler ile hangi ahenk üzere bağdaştığını incelemek gerekmektedir. Şüphesiz ki Baba’nın zihni her şeyin en bereketlisidir, öyle ki o iki filizi meydana getirdi, yani Oğul’u ve O’nunla birlikte Kutsal Ruh’u, bunlar vasıtasıyla da bu evrenin diğer tüm unsurlarını ve tüm bu yerküreyi var etti. Yetkin olan bu evlat filizini ise, zamanın akışı içinde kavimlerin kurtuluşu için bizzat kendinden verdi. Yeşaya bu mukaddes sırra derin bir iştiyakla yalvararak şöyle diyordu, Yeryüzü yarılsın ve kurtarıcıyı filizlendirsin.

Teologlarımız bunu Kutsal Bakire hakkında, İbraniler ise Tanrı’nın bizden uzaktaki ve evsel kıldığı vasıtalı meskeni olarak adlandırdıkları en nihai arketipik zihin hakkında yorumlarlar. Fakat yanılmıyorsam, bu haklı olarak Baba’nın zihni şeklinde anlaşılabilir, ki o her şeyden önce Oğul’un ve ardından diğer tüm varlıkların ilk yeşerticisidir. Nitekim Tanrı’nın Kelam’ı ve Hakikati olan Oğul hakkında Peygamber şöyle terennüm eder, Hakikat yeryüzünden doğdu. O ki aynı yeryüzünden fışkıran kurtarıcı su olarak da anılmıştır.

Dolayısıyla bu yeryüzü, tüm doğurganlıkları kabul edicidir ve netice itibarıyla ilk ebeveyn misali her şeyi filizlendiricidir, öyle ki Plutarkhos’un naklettiğine göre, doğa bilginleri Tanrı’nın dünyanın yaratılışına her şeyin merkezi ve anası sıfatıyla yeryüzünden başladığı kanaatindedirler.

Musa da Tanrı’nın unsurların temellerini attıktan sonra buyurarak icra ettirdiği yaratılışı naklederken buna işaret eder, Yeryüzü yeşil otlar ve cinsine göre meyve veren ağaçlar filizlendirsin. Bu dünyevi ağaçlar, şayet yeryüzünün zeminine dikilmemişlerse nasıl asla yaşayamazlarsa, daha üstün ve akli ağaç hakkında da en yüce Hakikat buyurmuştur ki, en yüce çiftçi olan Baba tarafından dikilmemişse, yani o yüce yeryüzüne ekilmemişse, kökünden sökülecektir.

Bu yeryüzü aynı zamanda, diğer tüm unsurlar ve unsurlara ait şeyler ardışık hareketlerle çalkalanıp farklı mekânlara yönelirken, merkezinden asla koparılmaksızın ve başka bir mekâna sevk edilmeksizin ebediyen sabit durur.

O ilk Baba zihni de kendi içinde daima sarsılmazdır, ne herhangi bir şekilde hareket ettirilir ne de kendi merkezinden uzaklaştırılır, O’nun Oğul’u, Ruh’u ve melekleri, yani tüm akıllar ise muhtelif vazifeleri yerine getirmek üzere gönderilirler.

Yeryüzü evrenin merkezidir, Baba da zihinsel kürenin merkezidir, O, özü ve kudretiyle her yerde mevcuttur, fakat göksel sarayda açık tecellisiyle görünür, oradaki mukaddes yurttaşların yeryüzü ve meskeni gibidir. Peygamber O’na iç çekerek şöyle diyordu, Yaşayanların diyarında Rabbin iyiliğini göreceğime inanıyorum.

Diğer Unsurların Aynı Şeyde Nasıl Yankılandığı Hakkında, Bölüm IV

İçinde canlıların tohumsal gücü bulunan su (zira onların tohumu suludur), hakiki su olarak tüm şeylerin tohumsal gücünü kendinde barındıran Oğul ile uyuşur, nitekim Yuhanna şöyle buyurur, Her şey Kelam vasıtasıyla yapıldı. Musa’nın da yaratıcı buyruğu adına zikrettiği şey budur, Sular sürünen yahut yaşayan canlıların mahlukatını ve yeryüzünün üzerinde, gök kubbenin yüzeyinde uçuşan kanatlıları çıkarsın.

İyonya ekolünün kurucusu Miletli Thales de muhtemelen bu sebeple suyun şeylerin başlangıcı olduğunu, her şeyin yine suya çözündüğünü, tüm bunların suyla beslendiğini ve ondan mahrum kaldığında kuruduğunu düşünmüştür. Meyvelerin ve otların tohumları topraktan olsa da, şayet bereketli olmaları gerekiyorsa Hermes Trismegistus bunların eriyip yumuşamasının zaruri olduğuna hükmetmiştir. Nitekim bunlar başlangıçta ilahi idelerin pınarında erimiş haldeydiler. Filizleneceklerse, ya toprağın nemiyle yahut çiy ile veya yağmurla ya da kasıtlı olarak eklenen suyla eriyip yumuşarlar.

Bu yüzden dünya yapısının tasvirinde, Tanrı yeryüzüne henüz yağmur yağdırmadığı için çalıların ve bitkilerin filizlenmemiş olduğu gerçeği yersiz değildir. Ruhani doğum dahi, bizzat Tanrı’nın Oğlu olan su olmaksızın vuku bulmaz, nitekim O’nun kendisi Nikodimos’a şöyle buyurmuştur, Bir kimse sudan ve Kutsal Ruh’tan yeniden doğmadıkça, Tanrı’nın egemenliğine giremez. Zira o ilahi sudan, ilahi doğuşun kudretini alır, o ateşli ruhtan ise hayatın ve beslenmenin hararetini bulur. İnsanın Tanrı’nın egemenliğine layık olması için bu unsuri sudan yeniden doğması gerektiği zannedilmemelidir, bilakis bu unsuri olanın sadece bir işareti ve kutsal simgesi olduğu o ilahi sudan doğmalıdır. Dahası su, bitkilerin ve tüm canlıların hayatını idame ettirmesi için zaruri bir içecektir, oysa krallara layık bir varlık olan insana daha seçkin bir içecek hazırlanmıştır, yani Ben hakiki asmayım ve Babam bağcıdır diyen o asmanın daima damıttığı su.

Bu asmadan güneşsi ve şifa verici bir kudreti içine çeken su, yaratılmış tüm şeylerin önderi ve bizzat o sanatkârın meşru mirasçısı olan insan için daha faydalı ve kendinden geçirici bir kadeh haline gelir. Tanrı’nın Oğlu’nun hikmeti ise arınmış zihnin içeceğidir, nitekim Sirak Kitabı’nda şöyle denir, Ve kurtarıcı hikmetin suyu ile onu suladı.

O hikmet ki yine nida ederek şöyle buyurur, Kim susamışsa bana gelsin ve içsin. Yine o Samiriyeli kadınla konuşurken şöyle der, Benim vereceğim sudan içen kimsede bu, sonsuz yaşama sıçrayan suyun pınarı olacaktır. Lakin bu su dahi, o dünya üstü asma vasıtasıyla damıtıldığında, ilahi aileye sunulan en sıhhatli şaraba dönüşür. Bilge kişi Neşideler Neşidesi’nde buna davet ederek şöyle diyordu, Gelin ve sarhoş olun ey sevgililer. Kendisi tarafından tertip edilen son mecliste o asma şarabı hakkında şöyle buyurmuştur, Bundan hepiniz içiniz. Dünyevi şarabın göksel şaraba dönüştürülmesini kastederek sözlerine şunu eklemiştir, Fakat Babamın evinde sizinle birlikte tazesini içeceğim güne dek, asmanın bu ürününden bir daha içmeyeceğim. Orada sunulan şarap hakkında Peygamber, Zebur’da göksel ziyafeti anlatırken şöyle terennüm etmiştir,

Kadehim beni mest eder, ne kadar da yücedir.

Bu su aynı zamanda arındırandır, yıkayandır ve temizleyendir. Yuhanna, Tanrı’nın Oğlu hakkında şöyle der, Bizi seven ve bizi günahlarımızdan kendi kanıyla yıkayan O’dur, bu suyun kudretiyledir. Zekeriya peygamberlik ederek bu konuda şöyle demiştir,

O gün Davud’un evi için, günahkârın ve murdar olanın yıkanması maksadıyla açık bir pınar bulunacaktır.

Pavlus da İbranilerle bu Tanrı Oğlu hakkında müzakere ederken şöyle buyurur, Kudretinin kelamıyla her şeyi taşıyarak, günahların arınmasını sağlayan O’dur, bunu suyun kudretiyle yapar. Yeşaya ise aynı zata hüküm ruhu der, ancak sulu bir ruhtur, tıpkı diğer ilahi filize yakıcı ateş ruhu adını verip şöyle dediği gibi, Yeruşalim’de yaşam kitabına adı yazılmış olan herkes kurtulacaktır. Ve bu, şayet Rab Siyon kızlarının, yani seçilmiş canların kirini hüküm ruhuyla ve yakıcı ateş ruhuyla yıkarsa vuku bulacaktır. Hüküm, Baba bütün hükmü bana verdi diyen Oğul’a aittir. Yakıcı ateş ise Kutsal Ruh’a atfedilir, O, Oğul’un arındırıp yıkayarak ıslattığı şeyleri kemale erdirir ve kurular. Bu yakıcı ateşe tekabül eden ise ham olanı pişiren ve ısıtan, altını ve diğer metalleri tasfiye eden, farklı olanları tek bir vücutta eriten ve nihayetinde bir tabiatı diğerine dönüştüren bu unsuri ateştir.

Böylece o ham ve haşin şeyleri pişirir ve terbiye eder, ta ki Tanrı’nın meyveleri gibi, göksel ve ilahi ziyafetteki sofraya takdim edilebilsinler.

Zira Samiriye halkının anlayışsızlıktan kurtulup artık beyazlaşmaya ve Kutsal Ruh'un (Spiritus Sanctus) terbiyesiyle başaklar gibi olgunlaşmaya başladığından söz ederken şöyle der, "Benim yiyecek bir ekmeğim vardır ki siz onu bilmezsiniz", yani Samiriyelilerin hazırlanmış ve ilahi ateşin tesiriyle içeriden pişmekte olan ruhlarını kasteder,

Isıtır ve günahın ile korkunun bütün soğukluğunu defeder, zira lütuf günahla bir arada bulunamaz, ve sevgi, mükemmel sevgi, Yuhanna'nın dediği gibi korkuyu dışarı atar. O kutsal nefesin kudreti, Havariler zamanında, o alevli sözleri işiten halkın yüreklerini öyle bir potada eritti ki az zamanda hepsinde tek bir yürek ve tek bir ruh hâsıl oldu. Ve Pavlus'un dediği gibi, ayrılamayacak derecede birleştiler,

"Bizi Mesih'in sevgisinden kim ayırabilir?" Üzerimize dökülen o ateşten ruh, günahın ve şehvetin bütün cürufunu da temizler. Öyle dönüştürür ki solgun ve çelimsiz bir çalgıcı çocuğu en seçkin peygambere ve mezmur yazarına çevirir, balıkçıları doldurup onları milletlerin muallimleri ve dünyanın ışıkları kılar. Zulmedici Şaul'un üzerine dökülür, onu seçilmiş bir kaba ve Pavlus'a dönüştürür. Kötüden iyiye dönen her kim varsa, bu sıcaklığın lütfuyla olur.

Hava ise, İbrahim'in Yaratılış Kitabı'nda öğrettiği gibi, unsurlar arasında birbiriyle çekişen değil, bilakis farklı olanları birbirine bağlayan bir vasıta, bir tutkal ve bir bağ olarak kabul edilir, bu sebeple ruhtan neşet eden ruha tekabül etmesi pek yerindedir. Lakin iki ayrı ruh olduğunu iddia ettiğimiz zannıyla dindar kulaklar incinmesin diye deriz ki, birbiriyle çatışır görünen her şeyi birleştiren ve cihan aygıtının bütün tellerinde yankılanan ruhun tek bir kudretinde birleşirler.

Hezekiel aracılığıyla söylenen de işte budur, "Ve tekerleklerde hayatın ruhu vardı." Pavlus'un da cihan aygıtı hakkında burada söyleneni insan aygıtı hakkında öğretirken dediği gibi, "Fakat aynı ruh, dilediği gibi her birine paylaştırır." Birçok yerde Kutsal Ruh'un insanları doldurduğu geçer, O'na ateş denir zira arındırır ve eritir, hava denir zira bağlar, düğümler, yapıştırır ve O'nun tarafından doldurulması gereken her şeyi doldurur.

V. Bölüm

Madenlere geçmeden evvel taşlardan başlayalım, zira onlar topraktandır ve yapıların temellerine uygundur, böylece Baba'ya ve Oğul'a tekabül ederler.

Bundan ötürü kaya yahut taş tabiri bazen biri, bazen diğeri, bazen de her ikisi için kullanılır. Nitekim Oğul, Petrus'a "Ve bu kayanın üzerine kilisemi inşa edeceğim", yani herkesin tefsir ettiği üzere bizzat kendi üzerime, dediğinde kendisinin kaya olduğunu göstermiştir.

Nitekim O, temel taşıdır, Havari'nin dediği gibi, "Hiç kimse konulmuş olandan başka bir temel koyamaz, o da İsa Mesih'tir", ve köşe taşı olarak anılır, ete ve kana göre inşa edenler tarafından reddedilmiş, lakin en yüce Sanatkâr tarafından dirilen taşlardan inşa edilen o kutsal Yeruşalim binasının ve yapısının köşe başı yapılmıştır.

O, aynı zamanda Musa'nın vurduğu ve susamış kavmin içmesi için suların aktığı o kayaydı, nitekim Pavlus Korintlilere hitap ederken bunu doğru tefsir eder, "Bütün atalarımız bulutun altındaydılar, hepsi denizden geçtiler ve hepsi Musa'da vaftiz oldular, bulutta ve denizde, hepsi aynı ruhani yiyeceği yediler ve hepsi aynı ruhani içeceği içtiler, zira kendilerini takip eden ruhani kayadan içerlerdi, o kaya ise Mesih idi." Eğer su ile, yukarıda zikrettiğimiz gibi Oğul olan Tanrı'nın hikmetini anlamak istersek, o hayat veren hikmet suyunun fışkırdığı kaya, şüphesiz Baba'yı işaret eder, İbranicede buna güçlü yahut kayalık dağ veya sığınak manası verilebilir. Ve ebedi Baba'dan başka güçlü, her şeye kadir ve her şeyin nihai sığınağı kimdir? Bir kimse, kayayı bazen Baba, bazen Oğul için kabul etmemize şaşmasın, zira kutsal metinlerde bazen her ikisi için birden konulur. Zira İbranicede *eben* taş demektir, bu kelimenin ilk iki harfi alınırsa *ab* olur, bu da Baba'yı işaret eder, yahut ortadaki harf sonuncuyla birleştirilirse *ben* meydana gelir, bu da Oğul olarak tercüme edilir. Dolayısıyla bizim kaya dediğimiz şey, aynı olan hem Baba'yı hem de Oğul'u remzeder, gerek İbranilerin gerekse Tanrı Baba'yı ve O'nun Oğlu İsa Mesih'i ikrar etmeyen milletlerin öğretileri ve kanunları uyarınca bina eden ve kuran o kimseler tarafından reddedilmişlerdir. O, bazen kayadan akan su, bazen de aynı kayanın kendisi olarak anılır, nitekim Baba'dan çıkıp gelir, fakat her zaman Baba ile bir ve aynı kalır. Lakin Musa'nın bu kayaya nasıl ve niçin vurduğu ve bu vurma yüzünden Tanrı'nın Musa'ya ve Harun'a öfkelenip, "İsrailoğullarının gözü önünde beni takdis edecek kadar bana inanmadığınız için, bu topluluğu onlara verdiğim ülkeye sokmayacaksınız" demesi, daha derin bir tetkiki gerektirir.

Bunlar iki katlı bir hatayla vurdular, birincisi, gerektiğinden daha az inandıkları için, ikincisi ise emre karşı geldikleri için. Zira Rab kayaya hitap etmelerini buyurmuştu, Musa ise Harun'un rızasıyla ona vurdu, bu yüzden Tanrı onlara darıldı, çünkü sadece sözün yeteceğine inanmadılar ve Rab'bin yalnızca konuşmalarını emrettiği kayaya vurarak buyruğun sınırlarını aştılar. Onların günahı buydu, yoksa birçoklarının iddia ettiği gibi Tanrı'ya atfetmeleri gereken şeyi kendilerine mal etmelerinden ötürü değildi. Tanrı'nın eserini sertlikle icra etmek küçük bir cürüm yahut haddi aşma sayılmaz, nitekim vurma fiili bunu gösterir, zira Tanrı kavmi arasında daha çok takdis edilmek gayesiyle merhamet yoluyla bunu yapmayı murat etmişti, vurmadan, şefkatli ve tatlı bir hitapla kayadan suyu çıkarmalarını emretmişti, böylece merhametin suları sert hükümlerle çekip çıkarılmayacaktı. Mademki halka karşı demir asayla muamele etmek istediler, ilahi öfkeyi ve o sert hükmü hak ettiler, "Halkı onlara verdiğim ülkeye sokmayacaksınız" denildi. Kayaya dair açıklanabilecek bütün sırları burada yeniden ele almak belki de bu yerin gerektirdiğinden daha uzun ve daha esrarlıdır,

ve niçin bazen *eben*, bazen *sela*, bazen de Davud'un mezmurda *bezur*, yani "beni bir kaya üzerine yükseltti" dediği *tsur* dendiği, bu kelimenin aynı zamanda Tanrı'nın kudretli ismini de ifade ettiği malumdur. Lakin bunları bir yana bırakıp kendi konumuza dönelim ve şu neticeye varalım, aşağıda bulunan her varlığın metanet ve kudretini devşirdiği o İlk Örnek'te (Archetypus), bu aşağıdaki varlığın uygun bir tabi oluşla denk düştüğü kayanın idesi ve kudreti mevcuttur.

VI. Bölüm: Madenlerin Onda Hangi Makama Sahip Olduğu Hakkında

Sulardan olan madenler, Hezekiel'de kendisinden bahsedilen o en yüce suya tekabül eder,

"Üzerinize diri su dökeceğim", yani Tanrı'nın Oğlu'nu, O'na hem hayatın hem de hikmetin suyu denir, gizli hazinelerle doludur, bütün ruhani ordunun gerçek Önderi ve Hükümdarı olarak, her birinin ihtiyacına göre bunları bol bol sarf eder, kendi ordusuna yeni katılan herkese pek zengin hediyeler bahşeder, Hoşea peygamber aracılığıyla denildiği gibi,

"Gümüşü ve altını çoğalttım", yani bahşiş olarak. Lakin O'nun askerlerinin bunu Baal'e vakfedip ilahi bağışları ve lütufları kirlettiklerinden şikâyet eder, nitekim daha açık bir yerde şu sitemle devam eder, "Gümüşümü ve altınımı aldınız,

ve en makbul, en güzel şeylerimi tapınaklarınıza götürdünüz." Tıpkı Daniel'de Belşatsar hakkında okuduğumuz gibi, altın, gümüş ve kıymetli kapları ziyafet düşkünleri, fahişeler ve sefihlerle birlikte suiistimal ederek murdar kılmıştır. Ah ne yazık ki, ona özenen pek çok kimse, lütuf bağışını ve Kutsal Ruh'un mevhibelerini en kötü işlerde çarçur etmekte, kendi hıyanetlerinin putunu ve buzağısını dökmektedir, tıpkı vaktiyle Tanrı'nın Mısır'dan bol gümüş ve altınla çıkardığı o dönekler gibi, ki bunlarla ihtiyaçlarını karşılasınlar ve Rab'bin toplanma çadırının inşası için sunsunlar diye verilmişti, onlar ise bunu fitne ve helak putu haline getirdiler. Demek ki ilahi lütuf ve ihsanlar bize Tanrı'nın Oğlu vasıtasıyla hakiki altın ve gümüş olarak hazırlanmıştır,

bunların hakiki sahibi Tanrı'dır, nitekim Haggay aracılığıyla şöyle ikrar eder,

"Altın benimdir ve gümüş benimdir." Yine de hoşnut edici bir takas karşılığında bunu bize seve seve bahşeder, Vahiy'de buyrulduğu gibi, "Zengin olasın diye benden ateşte arınmış altın satın almanı tavsiye ederim."

Kötülüklerimizden, günahlarımızdan ve cüzi irademizden başka takas edecek hiçbir şeyimiz yoktur. Lakin bazen gerekli gıdalar ve giyecekler için karşılıksız verilir, ta ki kraliyet huzurunda ve semavi düğünde hazır bulunabilelim, şayet bunu kaybedersek vay halimize, zira düğünden kovulup dışarıdaki karanlığa atılırız. Ve Yeremya'nın Ağıtlar'da yana yakıla söylediği de budur,

"Sion'un en saf altınla kaplı seçkin oğulları, nasıl da topraktan kaplara dönüştüler." Ve yine, "Altın nasıl da karardı." Ve İşaya aracılığıyla denir, "Gümüşün cürufa döndü", yani ruhani idrak karardı, sevgi soğudu ve ilahi lütuflar zedelendi yahut kaçırıldı. Ve semavi Hükümdar altının öyle bir sahibidir ki Vahiy'de, O'nun tarafından yeniden kurulan o yüce şehrin kaldırımlarının dahi altından yapıldığını okuruz.

Lakin Eyüp daha da ileri giderek, o yüce memleketin toprak keseklerinin dahi altından işlendiğini söyler, ta ki yeryüzü, zeminle ve bizzat Tanrı'nın Oğlu İsa olan yegâne temelle ahenk içinde olsun, nitekim Havari şöyle der, "Bunun üzerine bizim de altın, gümüş ve kıymetli taşlar inşa etmemizi öğütler."

Eski yasada emredilen bütün adakları işaret ediyordu, fakat O bu hazineyi bize tevdi ederek, tıpkı Matta’nın aktardığı gibi bize verilen beş, iki yahut tek bir talantonla, ya da diğer İncil yazarında okuduğumuz gibi on, beş veya yalnızca tek bir mina ile dünya üstü zenginlikler elde etmemizi buyurur, parayı çoğaltmaya, bu hazinenin tortularını dönüştürmemiz gereken o ebedî hazineleri katlamaya özen göstermezsek en şiddetli şekilde cezalandırmakla tehdit eder. Aynı Tanrı Oğlu, yalnızca hazineye ait olan o pek kıymetli madenleri kendisine ayırmakla kalmaz, aynı cinsten olan ve Yaratan tarafından muhtelif maksatlarla, bilhassa da savaş yürütmek ve egemenliği muhafaza etmek üzere hazırlanmış olan bütün diğer dövülebilir ve eritilebilir madenleri de sahiplenir.

Bu maksatla demir, Tanrı Oğlu’nun kendi krallığının ve egemenliğinin sarsılmaz gücü ve hak edilen cezalandırma için lüzumludur, Nitekim Mezmurlar’da şöyle denir,

Rab bana dedi, Sen benim Oğlumsun, bugün ben sana peder oldum, Dile benden, miras olarak sana milletleri, mülkün olarak da yeryüzünün sınırlarını vereyim, Onları demir çomakla güdeceksin. Ve yine bir başka Mezmur’da,

Krallarını bukağılarla, soylularını demir kelepçelerle bağlamak için. Fakat Vahiy kitabında da savaş işlerine dair demirden söz edilirken, asileri alt etmek ve bastırmak için ağzından iki tarafı keskin bir kılıcın çıktığı söylenir. İntikam yahut adalet zamanı henüz gelmemiş olsa bile, cezalandırılacak günahların yazılması için yine de demir aranır, tıpkı Yeremya’da okuduğumuz gibi, Yahuda’nın günahı demir kalemle yazılmıştır. Eyüp de şöyle der, Keşke demir bir kalemle kazınsa. Mabedin kaplarını dökmek için tunç dahi gereklidir, bu sebeple Çıkış kitabında Çadırın bütün kaplarının ve aynı şekilde mabedin kaplarının tunçtan dökülmesi emredilmiştir, bu durum bir sır içermektedir. Ve deniz, kralların üçüncü cildinde okuduğumuz üzere,

Tanrı Oğlu’nun en zarif bir simgesini taşıyan Davud, Asurlu Hadadezer’in şehirleri olan Betah ve Berotay’dan çok fazla tunç getirdi, Kutsal Ruh’tan ilham alarak o kapların, denizin, sunağın ve sütunların dökülmesi için hazırladı.

Zira iyi tüccar, manası tüccarlar olan Asurlulardan tuncu aldı, onu daha iyi bir kullanıma ve Tanrı’nın hizmetine dönüştürsün diye, nitekim en yüce Hakikat olan Mesih şöyle öğreterek buyurur, Kendinize haksızlık mammonundan dostlar edinin, altın, gümüş, toprak ve değerli denilen bu taşlar, yukarıdaki şehrin taşlarına dönüştürülsün diye, o şehirde sembolik olarak dendiği gibi yalnızca altın değil, demir ve değerli tunç da bulunur.

Nitekim Musa Hükümranlığın Tekrarı kitabında şöyle der, Taşları demir olan ve dağlarından tunç çıkarılan bir diyar.

Zira Kenan yahut Haram denen bu aşağı diyarda, ilahî vaatler uyarınca o göçebe halk tarafından mülk edinilmiş olan yerde, bildiğimiz ve gördüğümüz üzere ne demir taşlar vardır, ne de dağlarından tunç yahut herhangi bir maden çıkarılır, bu sebeple sözün, bu aşağının bir timsali olduğu o daha üstün bölge hakkında söylendiği zorunlu olarak anlaşılır.

Madenlerin tortusu sayılan kalay ve kurşunun ise, tortulu hiçbir şeyin, kusurlu hiçbir şeyin bulunamayacağı o en yüce bölgede var olmadığı söylenir.

Bu sebeple bazen ilahî olandan uzaklaşan kusurlu kimseler, gümüşün cürufu gibi bu madenlere benzetilir, Hezekiel’de dendiği gibi,

Ocağın ortasındaki tunç, demir, kalay ve kurşunun hepsi gümüşün cürufu haline gelmiştir. Ve Rab, İşaya aracılığıyla halkından kalayı ve gümüşün cürufunu kaldıracağını, onları gerçek suretine döndüreceğini vaat eder. Bu sebeple İlkörnek’te (Archetypus) altın ve gümüş daha açık ve daha mükemmel şekilde bulunur, aşağıda ise kıymetlilik bakımından buna bir şey tekabül eder, Aralarında orta bir yer tutan insanın bunlardan birine bağlanması kaçınılmazdır. Fakat Kurtarıcı Mesih’in sesini dinleyelim, şöyle der, Kendinize gökte hazineler biriktirin. Diğer madenler ve gerekli olan her şey de yücelerde kendi yerine sahiptir, içlerinde bulunan her türlü iyiliğin erdemini ve kuvvetini oradan alırlar.

Bitkilerin Orada Nasıl Bir Yer Tuttuğu Üzerine. Bölüm VII.

Üç âlemin bağı ve tekabüliyeti incelenirken, nebati cinsten ağacın semavi bahçeye dikilmiş olan akli ağaçlarla uygunluğu dile getirildiğine göre, şimdi geriye, bütün ağaçların ideası, pınarı ve kökeni olan o pek yüce ağaçtan ve onun birliğinden bahsetmek kalıyor, Zira o en yüce ağaç, İbranilerin metinlerinde belirtildiği üzere, yalnızca ağaçların değil, her ne var ise hepsinin simgesi ve köküdür. Fakat o ağaca bazen cennetin, yani dünya üstü bölgenin ortasında bulunan hayat ağacı denir, buna dair Tekvin’de daha tafsilatlı bilgi verilir. Yuhanna da Patmos’taki görümünde onu överek şöyle der, Meydanının ortasında ve ırmağın her iki yanında on iki meyve veren, her ay kendi meyvesini getiren hayat ağacı vardı, ve ağacın yaprakları ulusların şifası içindir.

Fakat meyve veren bir ağaç olması için, dirilerin diri sularının pınarı olan Rab Tanrı denen o en yüce pınardan durmaksızın sulanır. Bu sebeple o hayat ağacının ırmağın her iki yanında bulunduğu söylenir.

On iki ay boyunca on iki meyve vermesinin söylenmesi de sebepsiz değildir, zira ezelî ilahî pınardan fışkıran o büyük dört harfli ismin dört kollu ırmağıyla sulanmıştır,

Bu dört kollu ırmak, o ismi üç kez döndürerek on iki sayısını meydana getirir ve her bir dönüş için bunu bir burcun önüne koyar, İbranilerin teolojisinde öğretildiği gibi. Ve buradan bütün burçların ve onlara riyaset eden akılların bereketi, asli tesirleri ve bütün bir yıl ve zaman boyunca meydana gelen on iki katlı meyveler hasıl olur. Fakat yalnızca akli meyveler, yani o tesirle iyice beslenip yıkanmış olanlar şifalı ve faydalı olmakla kalmaz, kendileri için meyvesiz olan ve tam lütuftan (ki buna sevimli kılan lütuf derler) nasip almayanlar dahi, kendilerine hiçbir faydası olmasa bile, başkalarına öğreti sunarak, sakramentler ve kurbanlar yoluyla sıhhat bahşederek yararlı olurlar. Ve bunlar, haklarında şöyle denen yapraklardır,

Ve ağacın yaprakları ulusların şifası içindir. Ve açıkça görülür ki bu ağaç, kendini boşaltıp ölümlü bedenle birleştiğinde, ilahî payıyla en mükemmel şekilde eriştiği iyilikle birlikte insan ıstıraplarının kötülüğünü de bizzat tecrübe ettiği için iyiyi ve kötüyü bilme ağacı olarak da adlandırılır. Bu ağaç cennetin ortasındadır, kabul edenlerin layıklığına veya verenin cömertliğine göre meyvelerini herkese eşit payla dağıtsın diye. Ve bu yüzden bazen kendisini asma olarak adlandırıp şöyle der, Ben asmayım, sizler çubuklarsınız, öyle ki ya mistik bir halde ya da bazen Tanrı’ya doğru gerçekleştirdiğimiz gerçek bir başkalaşım içinde, o en yüce olanla aynı bitki, hatta O’nun dalları ve sürgünleri olalım. Bu ağacın, asmanın ve diğer ağaçlarla birlikte bütün o bahçenin bağcısı, hakkında şöyle denen Zat’tır, Ve Babam bağcıdır.

Zira o en yüce bahçeye yalnızca o ilahî, yüce ve dünya üstü ağaç dikilmemiştir, bütün bahçenin kendileriyle dolduğu daha pek çok ağaç da dikilmiştir, haklarında Tekvin’de şöyle denir, Rab Tanrı topraktan, yani o diriler diyarından, görünüşü güzel ve yenmesi tatlı olan her ağacı bitirdi. Ve yine,

Cennetin her ağacından ye. Zira o cennette, bizim tarafımızdan zaman içinde dikilen, binaların inşasında kullanılan yahut yakılmak üzere kurumaya bırakılan bu marangozluk ağaçları yoktur, bilakis orada hakkında şöyle söylenen o bağcı tarafından ezelden dikilmiş olanlar vardır,

Rab Tanrı başlangıçta bir zevk cenneti dikmişti. O bizzat İşaya’da da şöyle der,

Seni seçme bir bağ olarak diktim. Ve Mezmur’da denir, Sağ elinin diktiği şeyi kemale erdir. Fakat bir başka Mezmur’da şu sözden daha açığı yoktur, Adonay’ın ağaçları suya doyacak, bunun yerine bizde kırın ağaçları ve O’nun diktiği Lübnan sedirleri ifadesi yer alır. Hangi ağaçlardan bahsettiği anlaşılsın diye bu ağaçlara Adonay ve tetragrammaton yahut dört harfli ağaçlar denir.

Ve O’nun diktiği sedirleri de ekler, zira O dikmezse hepsi kökünden sökülecektir.

Ahlaki anlama doğru yükselmek istersek, Origenes’in ardından giderek ağaçların, her iyi verginin ve her mükemmel armağanın kendisinden geldiği semavi çiftçi tarafından içimize ekilmiş erdemler olduğunu kavrarız. Zira cennette ve insanın o hakiki ve ebedi zevkler içinde sefa sürdüğü durumda adalet ağacı, basiret, metanet ve ölçülülük ağacı, yahut dindarlık, merhamet, bilgelik veya terbiye ağacı dikilmiştir. Bu iyi ağaçlar kötü meyve veremezler, çünkü iffet iyidir ve iffetsizlik meyvesi getiremez, adalet adaletsiz meyveler vermez, senin kalbine ekilmiş olan o akılsızlık da bilgeliğin meyvesini getiremeyecektir, hiçbir adaletsizlik ağacı da adaletin çiçeğini yahut meyvesini vermeyecektir. Fakat dikkat edilmelidir ki iyi ağaçlar Tanrı’nın ve ilahi olanın Ruhuna aittir, bunların meyveleri Pavlus tarafından şöyle sayılır, “Ruhun meyvesi ise sevgi, sevinç, esenlik, sabır, şefkat, iyilik, sadakat ve bunların ardınca gelenlerdir.”

Kötü ağaçlar ise bedene aittir, bedenin işleri ve meyveleri yine onun tarafından şöyle tasvir edilir, “Bedenin işleri bellidir, bunlar murdarlık, iffetsizlik, sefahat ve benzerleridir.”

Bu meyvesiz yahut kötü meyveli ağaçlar, en yüce Hakikatin dediği gibi, sönmez bir ateşle yakılacaktır, “Ateşe atarlar ve yanar.”

Daha yukarıdaki anlama dönecek olursak ki başka bir yerde aynı Origenes buna katılır, her bir ağaç, ister kral olsun ister köle, ister yurttaş, ister köylü, zanaatkâr yahut kadın olsun her türden insandır. Zira her iki cinsiyet de hayvanlarda olduğu gibi ağaçlarda da tekrarlanır. Tanrı bu ağaçları bazen semavi cennette pek güzel bir surette diker, bazen de Yeremya aracılığıyla dediği gibi kökünden söker, “Diktiklerimi ben söküyorum.” Fakat Hezekiel aracılığıyla zevkler bahçesinde dikilmiş, sulanmış, boy atmış ve kökünden sökülmüş bir ağacın tüm serüveni, Hieronymus’un da düşündüğü üzere, bir mübalağa yoluyla Aşur adı altında tasvir edilir. Zira Hezekiel şöyle der, “İşte Aşur, Lübnan’da dallarıyla güzel, yapraklarıyla gölgeli, boyu göklere yükselmiş bir sedir ağacı gibiydi, sular onu besledi, derinlikler onu yüceltti, ırmakları dikildiği yerin etrafında akıyordu ve akıntılarını kırdaki bütün ağaçlara gönderdi, bu yüzden kırdaki bütün ağaçlardan daha çok yükseldi ve boy attı.” Ve bu yüce ağacı öyle tasvir eder ki dikilmiş olduğu cennette Tanrı’nın cennetindeki hiçbir sedir, hiçbir köknar yahut servi veya başka herhangi bir ağaç ona benzetilemezdi.

Fakat bunca yüksekliğine fazla güvenmesin diye devamında şöyle der, “Kötülüğüne göre onu terk ettim ve yabancılar onu kesti.” Ve onun yıkılışına dair birçok şey söyledikten sonra nihayet şunu ekler, “İşte, zevk ağaçlarıyla birlikte yerin derinliklerine ineceksin.”

Buradan öğreniyoruz ki zevkler cennetinde ne kadar yüce bir mertebede dikilmiş olurlarsa olsunlar, tıpkı ilk yaratılan gibi düşerler, düşenlerin ise kendi kendilerine ayakta duramayacakları yahut doğrulamayacakları anlaşılmalıdır, nitekim en yüce Hakikat şöyle der, “Kim bende kalmazsa, bir çubuk gibi dışarı atılır ve kurur, onu ateşe atarlar ve yanar.”

Öyleyse bitkisel ağaçlar vardır, yahut insani ağaçlar vardır, yahut melek ağaçları vardır ve en yüce, ilahi bir ağaç vardır. Bu bitkisel ağaçlar, en yüceden vasıtalar aracılığıyla kendilerine hayat ve bereket bağışlanmadıkça ne boy atar ne de meyve verirler. İnsani yahut melek ağaçları da kendi içinde baki olan o tek ağaç tarafından korunmadıkça ve ondan hayat almadıkça, her iyiliğin kendisinden geldiği o en yüce kaynaktan sulanmadıkça ne yaşayabilir ne de sebat edebilirler. Eyüp melekler hakkında şöyle der, “İşte O’na hizmet edenler sebatlı değildir, yahut inanmazlar, yani sarsılmaz değillerdir ve O, meleklerine başkalık yükledi.” Bu başkalığı kimi sapkınlık, kimi ise parlaklık olarak yorumlamıştır. Ve insani ağaçlar hakkında en yüce Hakikat şöyle demiştir, “Bende kalan ve benim kendisinde kaldığım kişi çok meyve verir, çünkü bensiz hiçbir şey yapamazsınız.” O halde aşağıdaki bütün ağaçların karşılık geldiği yukarıda bir ağaç vardır.

Hayatı, büyümeyi ve meyveleri ondan alırlar, nitekim kutsal kelamda bu aşağıdaki ağaçların sureti altında o yukarıdaki ağaca defalarca işaret edilir.

Sanırım o yüce ağaçtan ve diğer yüce ağaçlardan bahseden Platon da Phaidros’ta Sokrates’in şahsında beşeri yolların ötesinde konuşarak o daha yüksek ve daha saf dünyayı tasvir eder, aynı zamanda insanın yararına meydana getirilmiş her şeyi bu müşterek durumdan ayırır. Nitekim o şeylerin daha saf ve daha mükemmel olduğunu ileri sürer, orada hakiki göğün, hakiki ışığın ve hakiki toprağın bulunduğunu söyler.

Oradan çıkıp bizim işlediğimiz bu toprağa, taşlara, ağaçlara, çiçeklere ve meyvelere gelen kimseye, her şey bu denizin bir tür karışımıyla kemirilmiş ve bozulmuş gibi görünür.

Aynı şekilde, hakiki Satürn mizaçlıların, kalabalıktan uzak ve ilahi adamların sahip olduğu o tefekkür ile böylesi dünyevi kaygılara karışmış, tuzlulukla, yani bu dünyevi denizin bilgeliğiyle kirlenmiş olanların sahip olduğu tefekkür arasında ne kadar büyük bir fark olduğunu açıklar.

Nitekim şöyle der, orada ağaçlar, çiçekler, meyveler, dağlar, akik taşları, yeşim, zümrüt ve diğer benzeri şeyler vardır, buradakiler ise onların biçimsiz parçalarıdır, daha önce gayet açık bir şekilde ifşa ettiği üzere, beden ölümüyle değil, duyuların bütünüyle tecrit edilmesiyle ve her türlü yabancı ve aykırı şeyden arındırıcı erdemler vasıtasıyla bizler ölüyken bunların tefekkürüne ve berrak idrakine ulaşırız.

Fakat bütün bu şeyler gözlerimizin önüne serilip tefekkür edilmek üzere aşikâr kılınıncaya dek, aramızdaki söz bu aşağıdaki şeyler üzerinden sürdürülmelidir, bu sayede dünyalar üstü ve ilahi şeylere işaret edebilir ve nihayet bunların rehberliğinde kendi nasibimizi unutmadan o mertebelere yücelebiliriz.

Bizim Bu Ovamızın Hangi Şeylerle Bir Tutulacağı Hakkında. Bölüm VIII.

Semavi bölgede yalnızca buradaki aşağı şeyler aracılığıyla kavrayabileceğimiz taşlar, madenler, ağaçlar ve meyveler bulunmaz, aynı zamanda hem düz, dağlık ve sarp araziler, hem bereketli, sulak ve verimli, bunun aksine hem de ormanlık ve kurak yerler vardır, tıpkı bu aşağıdaki dünyanın da bölünmüş olduğu gibi. Zira üç kısma ayrılmış bu yeryüzünü görmekteyiz, bunun bir kısmı düz, yerleşime uygun ve sulaktır, diğeri çorak ve kuraktır, bir kısmı ise dağlıktır. Ve bu dağların bazıları, bilhassa tepeler, bereketli ve zengindir.

Bazıları ise ıssız ve kuraktır. Fakat şimdilik o en yüce bölgede bulunduğuna Mezmurlar yazarının şu sözlerle tanıklık ettiği ovadan bahsedelim, “Düzlüklerin üzerinde yükselenin, yahut binenin adı Rabdir.” Bunun yerine hatalı bir çeviri “batı” demiştir. Zira haravot kelimesi hoşnutluk yahut düzlük anlamına gelir, oysa bizim mütercim bunu gün batımı sanmıştır, belki de bu kelimenin akşamı ve Güneş’in batıya doğru meylettiği saati gösteren erev kelimesinden geldiğini düşünmüştür. Fakat bu iki segol ile, diğeri ise patah ve kamets ile harekelenir ve anlam bakımından tamamen farklıdırlar. O halde Peygamber, Tanrı’nın hoşnutluk ve düzlük üzerinde bindiğini yerinde bir şekilde söyler, çünkü O kendi içinde en mesuttur, hiçbir sarp ve pürüzlü taraf barındırmaz. Gerçi başkaları ve belki de daha doğru olarak o haravot kelimesini, yıldızların çıkıntısının, tümseklerin yahut herhangi bir sertliğin bulunmadığı, baştan başa düz, tamamen hoş ve latif olan son derece düz ve pürüzsüz ampirik gök olarak yorumlarlar.

Şayet dünyalar üstü düzlüğe daha da yükseğe çıkmak istersek, tıpkı yukarıda değindiğimiz gibi, Tanrı’yı durmaksızın öven semavi suların, ilahi suların ve ateşin bulunduğu gibi, aynı şekilde o İlk Örnekte (Archetypus) her türlü hoş, yumuşak, tatlı, latif ve zevk verici şeylerin çıktığı düzlüklerin bulunduğunu görürüz.

Ve bu düzlüğe kadim İlahiyatçılar nezdinde dünyalar üstü güney bölgesi denir, Ezgiler Ezgisi’nde onun hakkında şöyle terennüm edilir, “Bana söyle, nerede otlatırsın, nerede yatırırsın sürünü öğle vaktinde.”

Ve yine, “Uyan ey kuzey rüzgarı, gel ey güney rüzgarı, bahçeme es de baharatı, bütün o zevk veren şeyleri aksın.”

Gelişiyle, Yeşaya’nın Vaftizci Yahya ile birlikte tanıklık ettiği üzere, eğri yolların doğrultulduğu ve sarp yolların düz yollara dönüştürüldüğü o Kurtarıcı işte bu yönden gelmiştir.

Zira Habakkuk’un önceden gördüğü doğruysa Kurtarıcı güneyden gelmiştir, nitekim şöyle der, “Tanrı Teman’dan gelecektir”, yani Theodotion’un doğru şekilde yorumladığı, Hieronymus’un da tefsirlerinde katıldığı ve meselenin hakikati olduğu üzere, Güneyden gelecektir.

Zira güneyden gelmek, hakikatin ışığıyla, lütufla ve merhametle gelmektir, Yuhanna da onun bizzat ışık ve hakikat olduğunu, lütfun da onun aracılığıyla yayıldığını söyleyerek buna bütünüyle değinmektedir. Parlayan bir öğle vaktinden ve düz bir ovadan geldiği gibi, onun adımlarıyla bu düz yol da katedilmelidir, öyle ki onda barış, uysallık, sabır, sükûnet, adalet, takva ve itidalden başka hiçbir sertlik, hiçbir haşinlik hissedilmesin. Bu sebeple kötülüklerin bağışlanmasını, herkese barış ilan edilmesini, her şeye sabırla katlanılmasını buyurmuş ve şöyle demiştir, Ne mutlu merhametli olanlara, ne mutlu barışçıl olanlara ve ne mutlu doğruluk uğruna zulüm görenlere.

Hatta Yoel peygamberin şu sözlerine uyarak bütün savaş aletlerinin ve kavga vesilelerinin bir kenara bırakılmasını emretmiştir, Kılıçlarını saban demirlerine, mızraklarını oraklara dönüştürecekler.

Ulus ulusa kılıç kaldırmayacak, artık savaş eğitimi de yapmayacaklar. İntikam arzusunu kınayarak Petrus’a kılıcını kınına koymasını buyuran Mesih de buna riayet etmiştir. Nitekim Luka’nın anlattığı üzere, Yakup ve Yuhanna, Mesih’i konuk etmeyi reddeden Samiriyelileri yok etmek için gökten ateş indirmek istediklerinde, onları azarlayarak şöyle demiştir, Hangi ruhun evlatları olduğunuzu bilmiyorsunuz, barışın ve sevginin. Ve ardından eklemiştir,

İnsanoğlu canları yok etmeye değil, kurtarmaya geldi. Bu yüzden kendisi de sözlerden ziyade fiilleriyle öğreterek, kırkıcısının önünde dilsiz duran ve ağzını açmayan biri gibi, boğazlanmaya götürülen bir kuzu gibi durmuştur.

Üç yüz ve daha fazla yıl boyunca her türlü sayısız eziyete sarsılmaz bir ruhla katlanan o hakiki Hristiyanlar da buna uymuşlardır,

Onların arasında ne bir mırıltı ne bir şikâyet yankılanırdı, zira onlar, Tanrı’nın sağında duran, ağzını hiçbir küfre, hakarete veya şikâyete açmaksızın kurban edilmeye sessizce götürülen o hakiki kuzunun takipçileri olmuşlardı,

Fakat ne yazık ki Hristiyanlarda yalnızca ismin kaldığı bu talihsiz zamanlarda, İsraillilere yaraşır, hatta Hristiyanlara özgü bütün uysallık ve yumuşaklık kovulmuş, kılıçların dönüştürüldüğü o oraklar ve saban demirleri yeniden mızraklara ve pek keskin kılıçlara dönüştürülmüştür, öyle ki bütün ulusların ve kavimlerin üstünde Esav’a ve Edom’a özgü, hırçın, haşin ve kavgacı hale gelmişlerdir, ne dünyevi ne de manevi meselelerde dilleri asla boş durmaz, her yerde ebedi çekişmelere kendilerini kaptırmışlardır, öyle ki Mesih artık onları kendisinden saymamakta, onlara "Sizi tanımıyorum" demekte ve daima sarçın yolların ve taştan bir hayatın ardınca gidenleri o son derece huzurlu, yumuşak ve latif krallığından dışlamaktadır.

Musa kendi mecazi üslubuyla şöyle demiştir, Düzlükte bulunan bütün şehirleri mülk edindik. Çölde Sayım kitabında yeryüzünde yaşayan bütün insanlardan daha uysal bir kişi olduğu söylenen o iyi mülk sahibi de bunu övmüştür,

Şu sözleri söyleyen kişi de bu yolda yürümüştür, Ya Rab, Davut’u ve onun bütün uysallığını anımsa.

Mesih de kendi takipçilerine şöyle demiştir, Ne mutlu yumuşak huylu olanlara, çünkü onlar yeryüzünü, yani o düz ve pek huzurlu yeryüzünü miras alacaklardır. Fakat kutsal kelamda dağlar ve onların sakinleri de övüldüğünden, bu dağların ne anlama geldiği de açıklanmalıdır.

Hangi Sebeplerle Dağların Yüceltildiği. Bölüm XIX.

İsrail’in seçilmiş oğulları vaat edilmiş topraklara girdiklerinde yalnızca düzlükleri değil, Yeşu kitabında okuduğumuz gibi, sakinlerini yenip kovduktan sonra dağları da mülk edindiler, orada şöyle denir, Yeşu bütün dağlık bölgeyi, güneyi, Goşen ülkesini, ova bölgesini, batı yönünü, İsrail dağını, onun ovalarını, Seir’e doğru yükselen dağın bir kısmını, Hermon dağının altındaki Lübnan ovasında Baal-Gad’a kadar uzanan yerleri ele geçirdi ve uzun uzadıya anlatıldığı üzere her bir parçayı kabilelere ve ailelere paylaştırdı. Bütün bunlar, Yeşu’nun bir öncüsü olduğu İsa’nın önderliğinde hakiki vaat edilmiş topraklara girecek olanların suretini taşıyan o ataların başına birer simge olarak geliyordu.

Zira yukarıdaki o hakiki düzlükler ülkesinde (daha önce söylediğimiz gibi), hem sulanmış hem de kurak dağlar vardır ve her ikisi de gereklidir.

İlkine dair Mezmurlar’da şöyle terennüm edilir, Yüksek konutlarından dağları sular, tıpkı bu dağların yukarıdaki bulutlarla sulanması gibi, fakat onlar Neşideler Neşidesi’nde kendilerinden bahsedilen dağlar gibi ıtırlı kokular üretmezler, Kaç sevgilim, ıtır dağları üzerindeki bir ceylana ya da geyik yavrusuna benzer ol. Yoel’in kendilerinden bahsettiği dağlar gibi tatlılık da damlatmazlar,

Ve Yeruşalim kutsal olacaktır, yani seçilmişlerin sayısı tamamlandığında Kurtarıcı tarafından kapıları açılmış ve öylece düzenlenmiş olan o göksel Yeruşalim, yabancılar artık onun içinden geçmeyecek ve o gün, metnin devamında geldiği üzere, dağlar tatlılık damlatacak, tepelerden süt akacak, bütün Kenan ülkesi için denildiği gibi, süt ve bal akacaktır, elbette bu keçilerin, ineklerin ve koyunların memelerinden sağılan süt değil, kendileri hakkında "Memelerin şaraptan daha güzeldir" denilen o yüce memelerden gelen süttür,

Ve gayretli arının çiçeklerden topladığı bal değil, yine hakkında "Dilinin altında bal ve süt vardır" denilen baldır,

Ve Davut’un Mezmurlar’ında geçen, Onları kayadan sızan balla doyurdu, yani Tanrı olan o kayadan taşan balla doyurdu sözündeki baldır. Nitekim bizim kaya olarak tercüme ettiğimiz İbranice Zur sözcüğü, Tanrı’nın kudretli ismini simgeler.

Demek ki o dağlar süt, pek tatlı bal ve gayet hoş kokulu ıtırlı bitkiler verir, nitekim "Mürrüsafi dağlarına gideceğim" diyen kimse de onlara doğru koşmaktaydı.

Onların arasında, bizzat pek merhametli Tanrı’nın lütfuyla bizi sık sık götürdüğü başlıca bir dağ vardır, yeter ki O’nun bize buyurduklarını yerine getirelim, Yeşaya aracılığıyla ilan ettiği gibi,

Sebt günümü tutanları ve antlaşmama bağlı kalanları kutsal dağıma getireceğim, işte bu yüzden Davut bütün hazinelerin kaynağıymışçasına dilediğini elde ettiğini öne sürerek şöyle diyordu, Beni kutsal dağından işitti. Bu dağ kimi zaman konuk eden, kimi zaman da konuk evi anlamında kullanılır. Peygamber bu konuda yine şöyle der,

Rabbin dağına kim çıkacak ya da O’nun kutsal yerinde kim durabilecek? Ve başka bir yerde, Ya Rab, çadırında kim konaklayacak ya da kutsal dağında kim dinlenecek? Doruğu sonsuzluğa yükselen o en yüce dağ olan Tanrı’nın kendisi de bizzat konuk edendir. Mesih de pek yüce bir dağdır, Yeşaya O’nun hakkında açıkça şöyle der, Son günlerde Rabbin evinin dağı dağların başında kurulacak, bütün tepelerden yukarı yükseltilecek ve bütün uluslar ona akacak, birçok halk gidip diyecek ki, Gelin, Rabbin dağına, Yakup’un Tanrısının evine çıkalım, yani Mesih’e ve kiliseye, O bize yollarını öğretecek,

Biz de O’nun patikalarında yürüyeceğiz, çünkü yasa Sion’dan çıkacaktır, Tanrı kutsal ruhunu orada elçilerin üzerine dökmüş ve yasa altında öğretilen her şeyi onlara hatırlatmıştır. Metin şöyle devam eder, Ve Rabbin sözü Yeruşalim’den çıkacaktır. Zira insan kılığına bürünmüş Tanrı’nın ebedi kelamı, Yeruşalim’de ve o Yeruşalim tapınağında sıkça söz söylemiştir. İşte bu dağ, gelişinde bütün engebeli yolları düzlüğe çevirdiği zaman düzlük olarak da adlandırılmıştır.

Fakat tabiatının yüceliği, lütfunun doluluğu, erdemlerinin ve faziletlerinin doruğu sebebiyle diğerlerinin üzerinde yüce bir dağ olarak da adlandırılmıştır. En yüce dağın huzurunda duran ve ona hizmet eden başka akli dağlar da vardır, Yeşaya onlar hakkında şöyle der,

Dağlar ve tepeler övgüyle şakıyacak ve kırdaki bütün ağaçlar el çırpacak.

Zira taş ve toprak dağlar şarkı söylemez, yanıcı odunlar da el çırpmaz, aksine akıl sahibi ağaçlar ve dağlardır bunlar, haklarında Mezmurlar’da yine şöyle denir, Rabbin huzurunda dağlar birlikte sevinecek, çünkü O geliyor. Ve yine, Dağlar sıçradı ya da İbranice aslına göre koçlar gibi raks etti, tepeler de koyun yavruları gibi,

Eğer doğru anlaşılmaları gerekiyorsa, bütün bunlar suretini taşıdıkları ve tekabül ettikleri o yukarıdaki dağlara, tepelere, koçlara ve kuzulara işaret eder.

Büyüklükte ve kötülükte ulu olan kötü dağlar da vardır, Yeremya’da Rabbin şöyle konuştuğu gibi,

İşte ben sana karşıyım ey helak edici dağ, yahut yıkıcı ya da yozlaştırıcı, der bütün yeryüzünü yozlaştıran Rab, elimi sana karşı uzatacağım ve seni içinden kesilip çıkarıldığın kayalardan yuvarlayacağım ve seni bir yangın dağına çevireceğim, nitekim hikmetin bildirdiğine göre, kudretliler kudretle azap çekeceklerdir. Tapınağı inşa eden Zerubbabil’e karşı duran Şeytan’a da Rab, Zekeriya aracılığıyla şöyle dedi, Sen kimsin ey büyük dağ Zerubbabil’in karşısında? Fakat Rab bunları bizzat yahut kendisi için seçilmiş dağlar vasıtasıyla yıkar ve dağıtır, nitekim İşaya’ya şöyle demiştir,

Dağları harman edip ufalayacaksın, Ve tepeleri saman tozu gibi yapacaksın.

Ve o dağların payına düşen de Seir’dir, yani Esav’ın mülküne verilen yer ve onun bellerinden çıkan önderler, yani nefsani insanın ve ona ait olan her şeyin payı, nitekim Yaratılış kitabında mecazi bir anlatımla uzun uzadıya tasvir edilmiştir.

Zira Seir adı bunu gösterir, çünkü yalnızca o dağı değil, aynı zamanda fırtınayı, çirkinliği, kötü düşünceyi, kötü zihni, kılı, tüyü, saçı, tekeyi ve şeytanı bir sır olmaksızın imlemez.

Bütün isyanın, çirkinliğin, kibrin ve kötü düşüncenin başı olan o varlık bu dağa tırmanmış ve şöyle demiştir, Göğe çıkacağım, tahtımı Tanrı’nın yıldızlarının üzerine yükselteceğim, ahit dağında, kuzeyin uçlarında oturacağım.

Ve bu dağlar haklı olarak düzlenmelidir, nitekim İşaya o kibir prensi hakkında şöyle ekler,

Yine de ölüler diyarına indirileceksin, çukurun derinliklerine.

Ve Seir dağı hakkında özellikle Rab, Hezekiel aracılığıyla şöyle der, Seir dağını ıssızlığa terk edeceğim ve oradan gelip geçeni yok edeceğim.

Ve her türden bu kalabalık hakkında Habakkuk şöyle der, Çağların dağları parçalandı ve dünyanın tepeleri O’nun ebediyet yolları önünde eğildi.

Bu çağın dağlarından kasıt, Hieronymus’un düşündüğü gibi, Tanrı’nın ilmine karşı kendilerini yükselten cinlerdir ve cinlerin kuvveti olan o tepeler ki insan bedenini güzellik, makam, çağın zenginlikleri, soy soyluluğu ve dünyanın diğer nimetlerine hayran bırakarak ayartır. İşte bu cinlerle ve karanlıkların prensleriyle şişinmiş ve karanlığa gömülmüş kötü insanlar ve bizzat karanlık prensleriyle birlikte onlara zifiri dağlar denir, nitekim onlar hakkında Yeremya aracılığıyla Rab şöyle der, Ayaklarınız zifiri ve karanlık dağlara takılıp tökezlemesin.

Zira bunlar, Tanrı’nın büyük bir infialine sebep olacak kötülükle kibrin buhurunun yakıldığı dağlar ve yüksek yerlerdir, Krallar kitaplarında Rab, halkın halen bu yüksek yerlerde kurban kesmesinden ve bu yüksek yerleri ortadan kaldırmayan krallardan ötürü defalarca şikayette bulunup yas tutar. Bunlar aynı zamanda Hieronymus’un dediği gibi, Tanrı’ya karşı ve Tanrı’nın krallığı çoktan devrettiği Davud’a karşı krallık arzusuyla şişinmiş ve kibre kapılmış Saul’un, Tanrı’nın rahiplerini katlettiği dağlar ve yüksek yerlerdir, zira Saul yüksek yahut yükseltilmiş anlamına gelen Gibea’daydı.

Bizlerin ise bu dağlardan sapmamız gerekir, çünkü bunlar yerle bir edilecek ve yokluğa sürüklenecektir, nitekim Vahiy kitabında okuruz ki, Tanrı’nın gazap kasesi boşaldığında dağlar bulunamadı, Mezmur yazarı da bir ağaç sureti altında konuşarak şöyle der, Kötünün aşırı yüceldiğini ve Tanrı’nın sedirleri gibi yükseldiğini gördüm, geçtim ve işte yoktu, aradım ve yeri bulunamadı. Kuşkusuz tırmanmamız gereken başka dağlar da vardır, ilahi erdemle buluşmamız için erdemlerin zirveleri, kutsal kithara çalan bu hususta şöyle der, Adaletin Tanrı’nın dağları gibidir, zira ortak bir erdem olan adalette bütün erdemler topluluğu kavranır.

Ve erdemlerimiz hakkında aynı Kral Peygamber şöyle der, Yüksek dağlar dağ keçileri içindir, yani erdemlerin zirveleri, yılanı öldürmesini bilen o güçlü dağ keçileri içindir, Hieronymus şerhlerinde ve Origenes Ezgiler Ezgisi üzerine şerhinde bu kanaattedir, fakat o burada dağların yüce idrakleri de simgelediğini ekleyerek şöyle der,

Kimdir o, yüksek duyguların ve yüce anlayışın dağları üzerinden sıçrayarak gelen, nitekim şöyle denir, İşte o geliyor, dağlar üzerinden sıçrayarak, tepelerin üzerinden atlayarak. Ve yine, Kaç ey sevgilim, ıtır dağlarına doğru. Bu dağlara tırmanırken keşke İlyas ve Musa ile birlikte Rabbin okşayan, öğreten ve Musa’yı ve onun aracılığıyla tüm halkı Sina dağından beslediği süt ve balla besleyen sesini işitmeye layık olsak, böylece Rabbin Hezekiel aracılığıyla söylediği şu koyunlar haline gelsek, Koyunlarımı en bereketli otlaklarda, yüksek dağlarda otlatacağım. Nitekim Mesih, Tabor dağından üç havariyi öylesine bir tatlılıkla besledi ki Petrus diğer her şeyi unutarak haykırdı, Ya Rab, burada olmamız bizim için ne iyidir. Sion dağından da bütün havarileri ve onlarla birlikte olanları Ruhunun en yüce gıdasıyla doyurdu, onlara her şeyi esinleyerek öylesine tazeledi ki hepsi kutlu bir sarhoşluk ve esriklikle doymuş olarak türlü dillerde Tanrı’nın büyüklüklerini halklara haykırdılar.

Bu sebeple ve şimdilik susulması gereken diğer sebeplerden ötürü Kral Peygamber bu Sion dağını överek şöyle der, Sevdiğim Sion dağı. Ve yine, Rab Sion’un kapılarını sever.

Ve yine, Tanrılar Tanrısı Sion’da görülecektir. Ve başka bir yerde, Rab Sion’u seçti, onu kendisi için bir konut olarak seçti. Başka birçok yerde de böyledir. İşaya aracılığıyla bizzat Rab şöyle der, Sion’a kurtuluş vereceğim.

Ve Yoel’de, Sion’da oturan Rab Tanrınız benim. Ve Ovadya’da, Sion dağında kurtuluş olacaktır. Yuhanna da o pek meşhur görümünde şöyle der,

Sion dağı üzerinde duran bir kuzu gördüm ve onunla birlikte mühürlenmişlerin büyük bir kalabalığı vardı, onların hepsine, hepimizin pay aldığı o kendi doluluğundan pay veriyordu. Fakat sanırım o en yüce Sion’dan bahsetmektedir, dünyanın merkezinde bulunan bu aşağıdaki Sion açıkça ona tabidir, öyle ki tek hakiki aracı ve yüce pınar herkese manna, bal, süt, hikmet suyu ve tüm iyi şeyleri dağıtsın, böylece bizler yalnızca ovaya değil, dağlık bölgeye ve ihtişamın ve derecelerin sulanmış yüceliğine de o lütuf meridyeninde sahip olabilelim ve o yukarıdaki kanallardan ve ırmaklardan yağmura kavuşmuş ve ıslanmış bölge olan Goşen’e, Mezmur’da zikredilen o semavi yağmura kavuşalım, Sen ey Tanrım, mirasına gönüllü bir yağmur ayıracaksın, zira Goşen yağmur anlamına gelir.

Hem ovaya, hem yukarıda bahsettiğimiz Arava’ya ve kırlar ile İsrail’in dağlarına da sahip olalım, elbette ormanlık ve kurak olanlara değil, verimli ve en bereketli olanlara ve dağın Seir’e bakan kısmına, nitekim Seir dağı Esav’ın dünyevi refahının zirvesidir, onun bir payı İsrail’e de verilmiştir, her ne kadar ilahi şeylerin payı ona mirasının bir kura ipi olarak verilmişse de, talih malları denilen geçici nimetlerden de yoksun kalmamışlardır, nitekim İsrailliler bu nimetlere efendilerinden, yani Tanrı’dan ayrı olarak değil, İbrahim’e "Senin büyük mükafatın ben olacağım" diyen O’nunla birlikte sahip olmuşlardır. Ve Peygamber kendisi ve İsraillileri adına O’nun hakkında şöyle demiştir, Rab mirasımın payıdır.

Bu yüzden Yeşu, onların payının Baal-gad’a kadar uzandığını özellikle belirtmiştir, ki bu talihin efendisi veya patronu anlamına gelir. Ayrıca hemen sözünü edeceğimiz kurak yer ile aynı kaderi paylaşan çorak ve ıssız dağlar da vardır, bu nedenle bu tür kuru dağları kuru bir ayakla geçip işlenmemiş ve terk edilmiş çöle kadar varacağız ve orada lütuf hakkında söz söyleyeceğiz.

Çöl ve kurak yer nedir? Bölüm 10

Aşağıdaki bu dünyada, daha önce gelen bir kavranabilir suret olmaksızın hiçbir şey bulunmadığına göre, nitekim pek çok bilge bunda hemfikirdir, ve karşılık geldiği ve yönetildiği Arketipte bir fikir yahut ölçü bulunmaksızın hiçbir şey var olamayacağından, Rabbin ellerinin yarattığı çölün ve kurak yerlerin dahi kendi kavranabilir ilkelerine ve doğaüstü mecliste hangi isimle anılırsa anılsın, kuraklığı aldıkları yahut her hakiki sulamanın kaynağı olan en yüce pınarın sulamasından mahrum bırakıldıkları bir şeye sahip olmaları pek uygundur.

Öyleyse çöl, sözcüğün etimolojisinden başlayacak olursak, belirli bir ekimden yoksun bırakılmış ve terk edilmiş bir yerdir, İbranice sözcük de bunu ifade eder, yani midbar, ve o dilin etimolojisine göre herhangi bir şeyden yoksun anlamına gelir.

Kurak olan yere de kuru denir, nitekim suların tek bir yere toplanmasıyla İbranice sözcüğün pek güzel ifade ettiği gibi.

Dolayısıyla, doğaüstü sular tek bir yerde toplandığında, diğer yerler kuru bir akıntı altında kalır, gözettikleri şeyleri sulamaz ve nemlendirmez, bu yüzden semavi lütuftan mahrum kalan bütün bu şeyler kavrulmuş ve kuru kalır, nitekim Mezmur’da şöyle terennüm edilir,

Yüzünü çevirdiğinde sarsılacaklar, yukarıdaki sulamadan (irriguum) verilen ruhlarını geri alacaksın ve çökecekler, tozlarına geri dönecekler. Levililer kitabında da Rab şöyle buyurur, Şayet beni dinlemezseniz, üzerinizdeki göğü demir, yeri ise tunç kılacağım, emeğiniz boşuna harcanacak, toprak ürün vermeyecek, ağaçlar meyve sunmayacaktır. Buna mukabil, iyi amel işleyenlere Yüce İdarecinin Yasanın Tekrarı kitabında ne vadettiğini işitelim, Rab, vaktinde toprağına yağmur vermek için semadaki en hayırlı hazinesini açacak, ellerinin bütün işlerini bereketlendirecektir. Lakin terk edilmiş ve kurak yerlerin pek çok çeşidi olduğu kabul edilmelidir, zira bazıları yukarıdan gelen sulamadan bütünüyle mahrum kalmamıştır, zira büsbütün yokluğa sürüklenirlerdi, lakin kabul edilene uyacak şekilde yahut sulayanın buyruğuna göre kimi daha çok, kimi daha az mahrum kalır. Kimi yerler de vardır ki, yalnız yüce sulamadan mahrum kalarak değil, alevi kırk dokuz arşın, yani bağışlanma ve cezalandırma sayısının karesi kadar yükselen o Keldani fırınının ateşiyle kavrulmuştur, bunlar öyle yanıp tutuşur ki, tıpkı göksel kaynaktan yoksun bırakılmış ve kendi ateşiyle kavrulmuş Babil hakkında Yuhanna'nın Vahiy kitabında dediği gibi, ifritlerin meskeni ve her murdar ruhun barınağı haline gelen cehennem ahalisinin yurtları olurlar.

Bunun gibi, başka bir Babil, yani zavallı Roma hakkında da Tanrı, Hieronymus'un tefsir ettiği üzere bağbozumu manasına gelen Bosra adıyla İşaya aracılığıyla tehditte bulunur, nitekim o, önce dünyevi kılıçla, sonra da ruhani kılıçla bütün cihanın bağını bozmuştur. Şöyle der, Ve selleri zifte, toprağı kükürte dönecek, toprağı gece gündüz yanan zift olacak, ebediyen sönmeyecektir.

Dumanı nesilden nesle yükselecek ve ebediyen viran kalacaktır. Oradan geçen olmayacak, lakin ibibik, baykuş, ibis, kirpi, pelikan, lamia, kıllı satir ve korkunç cinsten her ne varsa orada mesken tutacaktır. Bunların tümüyle murdar ruhların muhtelif cinsleri kastedilmektedir, onların önderi ise Azazel'dir, onun yerine biz, hangi manaya geldiğini bilmediğim bir şekilde, Levililer kitabında günah keçisi (emissarius) tercümesini kullanmaktayız.

İşte bu sebeple, çölde ikamet eden ve çöllerin ruhlarının reisi olan bu varlığa kura ile belirlenen teke gönderilir ve günahların oraya bırakılması buyrulurdu, bunda büyük bir sır vardır, ta ki işlenmemiş çölde ve sefil viranede ikamet eden iblise günah ve ona ait olan her kurak ve yabani şey havale edilsin.

Beden ve onun şehveti olan diğer tekeyi ise, onu çarmıha gererek Rabbe sunalım, nitekim elçisel öğütte denildiği gibi, Mesih'e ait olanlar bedenlerini tutku ve şehvetleriyle birlikte çarmıha germişlerdir, ta ki Rabbin huzurunda diri olarak sunulan tekenin işaret ettiği üzere, sonunda ruhla birlikte Rabbin huzurunda yaşasınlar. İncil'den de çölün kötü ruhların makamı olduğunu öğrenmekteyiz, Luka'nın rivayetine göre, habis ruhun eziyet ettiği o adam, zincirlerini kırarak ifrit tarafından çöle sürülmüştü. Göksel sulamadan mahrum kalanlar, ya günahlar içinde eriyip gidenler yahut tövbe ile günahlarından arınmakla birlikte henüz yüce çiy damlasına layık olmayanlar da çölde oturuyor sayılır. Bu sebeple Tekvin'de ibretle zikredilir ki, İbrahim'in evinden kovulan, yay ve oklara bağlanan İsmail, Paran çölünün ıssızlığında ikamet etmiştir. Henüz kutsanmamış ve göksel yağmurları kabule hazır olmayanlar için Vaftizci Yahya, çölde tövbe vaftizini vaaz ediyordu, zira kendisi de bir çocukken henüz olgunlaşmamış halde orada kalmaktaydı. Göksel şeylerin sırrına eren Musa da sürüyü iç kısımlarda değil, çölün ötesinde otlatıyordu. Hatta tövbe yoluyla göklerin vatanına yükselmek için çabalayan herkesin suretini taşıyan bütün İsrail kavmini çölden geçirdi. Herkesin timsali olan Mesih dahi, tövbenin rehberi ve İncil hayatının başlangıcı olarak çölde bulunmayı diledi, oruç tutmak ve bu dünyanın çölleşmiş, göksel sulamadan mahrum kalmış reisiyle savaşa girmek üzere Ruhülkudüs tarafından oraya götürüldü. Nitekim Mesih'in ve gelecekteki kilisenin öncüsü olan Davut da, içimizde bulunan o krallığı simgeleyen krallığa erişmeden evvel, bizzat kendisi ve yanındaki adamlar çölde ikamet ediyordu, bu bedenin zindanına yeni giren her can da çöldedir, zira Tsefanya'nın şu sözünde olduğu gibi, hikmetten, erdemden, marifetten ve hayırlı amellerin icrasından yoksundur, Ve güzel olanı ıssızlığa, çölü ise kuraklığa çevirecektir.

Lakin can, bu bedenin çölünden ne kadar uzaklaşırsa, göksel akışa o kadar hazır hale gelir ve tıpkı güzel kokular gibi, geride kalan bütün hayırların rayihasıyla dolar, nitekim Neşideler Neşidesi'nde şöyle denir, Kimdir bu çölden yükselen, mür, akgünlük ve tüccarın her türlü kokulu tozuyla tütsülenmiş duman sütunu gibi olan? Tanrı'nın sevgilisi olan O'nun çiy damlasıyla donandığını gören kişi ise, ki O'nun doluluğundan hepimiz pay aldık, yine şöyle der, Kimdir bu çölden çıkan, sevgilisine yaslanmış, lezzetler içinde yükselen? Kimi zaman da öyle lütuflarla dolar ki, bu çiy, vaktiyle çöl olan bedene dahi taşar, nitekim Mezmurlar yazarı şöyle der, Çölün güzel yerleri semirecek. Ve yine, Çölü su birikintilerine çevirdin. Ve İşaya aracılığıyla su arayan muhtaçlara ve yoksullara Rab şöyle der, Çölü su birikintilerine, susuz toprağı su kaynaklarına çevireceğim.

Lakin çoğu kez bunun zıddı vuku bulur, meyve veren can kurak bedene yapışarak kendisi de ıssızlaşır, Zekeriya'nın dediği gibi, Arzulanan toprağı çöle çevirdiler, oysa o toprak, göksel tohumu kabul etmeye ve yüz kat ürün vermeye elverişli, iyi bir topraktı. Rab bu asileri sevmez ve onları terk eder, nitekim Malaki aracılığıyla, O'nun tarafından nefret edilen ve bizim de nefret etmemiz gereken hayvani tabiatımızı simgeleyen Esav hakkında şöyle der, Esav'dan nefret ettim, onun Seir dağını ıssızlığa, mirasını ise çölün ejderhalarına verdim. Zira Tanrı, Esav'ı, İsmail'i, bütün günahkarları, bedenimizi ve kötü ruhları çöle sürmezdi, şayet O'nun da bir çölü bulunmasaydı ve ilk örnekte [okunamadı] böyle şeyler yer almasaydı. Öyleyse adaletin bir mahkemesi vardır ki, buna İbraniler din derler, yahut sertliğin o ölçüsüdür ki, ondan bütün sert, haşin ve ateşle yanmış şeyler sadır olur. Buradan ateşli melekler ve O'nun pek sert adaletinin hizmetkarları çıkar ki, eski kutsal metinlerde bunlara Elohim oğulları denir, lakin Yuhanna kendi Vahiy kitabında bunlara zarar veren melekler der, bunlara yeryüzüne, denize, ağaçlara, insanlara ve ilahi hükme tabi kılınmış her şeye zarar verme yetkisi verilmiştir. Yine buradan hasım olan ve bu bedensel yığının ocağında bulunanları sınayan melekler çıkar, bunlara Şeytanlar, yani hasımlar denir, Eyüp kitabındaki şu söze uygun olarak, Elohim oğulları Rabbin huzurunda durduklarında, Eyüp'e hasımlık etmek, onun sabrını ve Rabbe sadakatini sınamak üzere aralarına Şeytan da geldi. Buradan cezalar gönderildiğinde ve insanların felaketleri baş gösterdiğinde, yüce sulamanın geri çekilmesiyle kuraklıklar da meydana gelir, ta ki suçlular sınansın yahut günahlarının hak ettiği cezayı çeksinler.

Pek merhametli İdareci, lütuf mahkemesinin çiyiyle ve sulamasıyla, inayetinin yağmuruyla ve merhametinin yatıştırıcılığıyla bunlara imdat eylesin.

Meyve Veren Toprağa Dair.

Bölüm XI. Tekvin'de denildiği gibi, bütün yeryüzünün kendi tabiatı gereği kurak olduğuna şüphe yoktur, Toprak ise şekilsiz ve boştu, ve yine, Tanrı kuru toprağa yer dedi.

Ve bu durum, aynı yerde devam ettiği üzere, kendi pınarlarından sulanıncaya kadar sürer, Bir pınar fışkırıyor ve toprağın bütün yüzünü suluyordu. İşte bu sulama ile toprak ıslanıp iyi hale gelir, yukarıda ispat ettiğimiz üzere bunun pek çok cinsi vardır, unsuri, insani, semavi, meleksi, ilahi ve Eyüp tarafından sefalet ve karanlıklar diyarı, ölüm gölgesinin ve hiçbir düzenin bulunmadığı, ebedi dehşetin hüküm sürdüğü yer olarak adlandırılan deruni toprak.

Lakin daima kurak olan ve ebedi ateşle kavrulan bu yeri bir yana bırakıp, hangi toprağın meyve verdiğini ve nereden sulandığını tetkik edelim. Zira bu unsuri toprak, ancak yüce pınarlardan sulandığı nispette verimlidir, yalnızca kısır dağlara, kayalara, kurak yerlere ve büsbütün bereketsiz kumlara inen alelade yağmurla değil, yukarıdaki, semavi ve feleğin ötesindeki sularla bereket bulur.

Nitekim meyve veren toprak, doğal verimliliğini başka hiçbir yerden almaz, bunu kutsal metinlerin pek çok yerinden kolayca ispat edebiliriz, lakin pek çok delil arasından birkaçını zikredeyim.

Musa, Yasanın Tekrarı kitabında şöyle der, Şayet Rabbin sesini dinlersen, bütün işlerinde, rahminin meyvesinde, hayvanlarının meyvesinde ve Rabbin sana vermek için atalarına yemin ettiği toprağının meyvesinde seni ziyadesiyle bereketli kılacaktır.

Rab, vaktinde toprağına yağmur vermek için semadaki en hayırlı hazinesini açacaktır. Hezekiel aracılığıyla da şöyle buyurur, Tepemin çevresine bereket vereceğim, yağmuru vaktinde indireceğim ve bunlar bereket yağmurları olacak, kırın ağacı meyvesini verecek ve toprak ürününü sunacaktır.

Zekeriya’da da şöyle buyrulur, Bu kavmin geri kalanları için böyle olacaktır, asma meyvesini verecek, toprak mahsulünü sunacak ve gökler çiyini bağışlayacaktır. Bu durum, çoğunlukla ikincil sebepler (causae secundae) vasıtasıyla vuku bulsa da, bazen vasıtasız olarak da gerçekleşir, nitekim Rab, Tesniye kitabında gayet açık bir dille şöyle demektedir, Mülk edinmek üzere gideceğin memleket, içinden çıktığın Mısır diyarı gibi değildir, orada tohumunu eker, sebze bahçesi sular gibi ayağınla sulardın, oysa gideceğin yer dağlık ve ovalıktır, göklerin yağmurunu bekler, Rab Tanrın orayı daima gözetir, yılın başından sonuna dek O’nun gözleri üzerindedir. Eğer bugün size buyurduğum emirlerime uyar, Rab Tanrınızı sever, O’na bütün yüreğinizle ve bütün canınızla kulluk ederseniz, O da zamanında erken ve geç yağmurları yağdıracaktır ki, tahılını, şarabını, zeytinyağını toplayasın ve hayvanlarını otlatmak için tarlalarında ot bulasın.

Bu öğreti pek hoştur, zira bununla öğrenmekteyiz ki, bu dünyayı ve lanetli insanları simgeleyen Mısır, suyunu, Güneş’ini iyilerin ve kötülerin üzerine doğduran, doğruların ve eğrilerin üzerine yağmur yağdıran Zat’ın tayin ettiği düzeni izleyen ikincil sebepler vasıtasıyla alır, oysa özel yerler ve oranın sakinleri, bütün iyiliklerin kaynağından doğrudan bir artış elde ederler, zira O kaynak, ikincil sebeplerin gerektirdiğinin de ötesinde, kendi iyiliğinin damarlarını ve kanallarını dilediği vakitte ve dilediği yere açarak feyiz akıtır.

Bunun aynı zamanda tabiatın işi olduğu söylenir, zira düzenli sebeplerden ve Sanatkâr’ın buyruğu doğrultusunda değişmeksizin iş gören amillerden veya buyurmada yahut icraatta yanılmayan bir akıldan neşet eder. Lakin bu hususi durumda Sanatkâr, alanların hak edişlerine ya da cürümlerine göre belirli bir tarzda iş görür, öyle ki O serbest idareci, herkesin üzerinde olan ve tabii akış denen genel ve ortak inayetin ötesinde, zikredilen vaatler uyarınca layık olanlara onların kabiliyet ve yatkınlıklarına (dispositio) göre fazlasıyla bahşeder, kötülük edenlerden ise bunu geri çeker.

Nitekim bunu Kutsal Yazı’nın birçok yerinden ispat edebiliriz, zira Tevrat’ın aynı tekrarında şu tehditte bulunulmuştur, Eğer Rab Tanrının sözünü dinlemezsen, rahminin meyvesi, toprağının ürünü, sığırlarının yavruları ve koyunlarının sürüleri lanetli olacaktır, Rab seni yoksullukla, sıtmayla, soğukla, yakıcı sıcakla, kuraklıkla ve bozuk havayla vuracaktır.

Başının üzerindeki gök tunç, çiğnediğin yer demir olacaktır, Rab memleketinin yağmurunu toza ve küle çevirecektir ve benzeri sözler devam eder. Bu durum muhtelif zamanlarda vuku bulmuştur, nitekim Elişa zamanında o pek verimli toprak öyle kurumuştu ki, Krallar’ın dördüncü kitabında okuduğumuz üzere Eriha ahalisi ona şöyle demiştir, Sular çok kötü ve toprak kısırdır, ayrıca Asfaltit Gölü çevresindeki bütün ova, Yaratılış kitabında okunduğu gibi, Rab o beş şehri helak etmeden evvel Rabbin cenneti gibi sulak bir yer iken, gördüğümüz üzere fırın külü gibi baştan başa kurumuştur, nitekim Yeremya’nın dediği gibi, Lanetin yüzünden otlaklar kurudu. Bu durum, Kral Ahab’ın günahları sebebiyle İlyas zamanında da başa gelmiş, üç yıl boyunca yağmurlar kesilmiştir. Bu hususta Mezmurlar yazarı şöyle der, İçinde yaşayanların kötülüğü yüzünden meyveli toprağı çorak yere çevirdi. Şu halde hangi toprak olursa olsun, şayet verimli kılınacaksa, Peygamber’in hakkında Yaşayanlar diyarında Rabbin iyiliğini göreceğime inanıyorum dediği o toprağın vasıtasıyla semavi pınarlardan sulanması zaruridir. Bu toprak, yüce kanallardan sulanarak, yüce bir havuz gibi aşağıdaki toprağa ve onun sakinlerine dökülür. Aynı Peygamber onun hakkında şöyle der, Toprağı ziyaret ettin, onu suya kandırdın, onu zenginleştirmek için bolluk verdin. Zira burada bu tortulu topraktan değil, ilahi olandan bahsetmektedir, nitekim ardından gelen söz de bunu ima eder, Tanrının ırmağı suyla doludur. Çünkü Tanrının ırmağı bu en alttaki toprakla değil, o semavi toprakla, onun daha hayırlı tepeleri ve vadileriyle uyuşur, nitekim aşağısında şöyle denir, Tepeler sevinçle kuşanacak, vadiler tahılla dolup taşacak, neşeyle bağırıp ezgiler söyleyecekler. Yaratılış kitabında Rab yağmur yağdırmadan önce topraktan yükselip bütün yeryüzünü suladığını okuduğumuz buhar veya dumanın çıktığı toprak işte bu topraktır. Yaşayanlar diyarı olan bu toprak, hayat suyu gibi o topraktan yükselmiş olan ve yükselmekte olan cihan üstü bir buharla sulanır, keza dört ırmağa ayrılarak yeryüzünün bütün çevresini ıslatan, nemlendiren ve doğurgan kılan o pınardan da beslenir.

Bütün kerametlerin ve hayırların hakiki havuzu olan bu toprağın bereketiyle İshak, her iki oğlunu da kutsamak istemiş ve her ikisi için de şu sözleri tekrar etmiştir, Bereketin toprağın veriminden ve göklerin çiyinden olacaktır. Fakat Esav’ı kutsarken, cismani ve nefsani bir insan olarak her türlü bereketin indiği semavi havuzun feyzinden mahrum kalmış görünmesin diye yukarıdan ifadesini eklemiştir. Nitekim daha önce belirttiğimiz gibi, yeryüzü denen melekler de buradan sulanır. Göğün yönleri, göklerin kendi toprağı, bedenlerimiz ve içimizde semavi sulamayı bekleyen ne kadar kuruluk varsa hepsi sulanır, zira Mezmur’da dendiği gibi, Rab lütfunu bağışlayacak ve toprağımız mahsulünü verecektir.

Zira lütuf yahut İbranice metindeki şekliyle iyilik, göklerin üzerindeki sularla dolu ve sulanmış olan o yaşayanlar diyarından fışkıran bir bereket ve sudur. Bu sulamalarla nemlenen topraktan insan, semavi ekincinin kendisi hakkında şöyle dediği ilahi tohumu kabul etmeye muktedir olur, Ekinci tohumunu ekmeye çıktı. Ardından eklendiği üzere, tohumun bir kısmı iyi toprağa düştü.

Hiç şüphe yoktur ki bu iyi toprak, bu topraktan ve cismani yapıya dikilmiş yahut yerleştirilmiş olan candır, zihindir. Buradan ötürü kendisi de adeta topraksı hale geldiğinden, hakkında Hakikat topraktan filizlendi ve adalet gökten aşağı baktı denilen o yaşayanlar toprağı vasıtasıyla semavi bir feyizle sulanmalıdır. Dolayısıyla bizim bütün gayretimiz, semavi ekici tarafından sulanıp ekilmeye yönelmelidir ki, O’nun semavi toprağına girerek ilahi ekiciyle birlikte o mübarek toprak üzerinde ebedi konaklarda sonsuza dek kalmayı hak edeceğimiz meyveleri verelim. O, bunu kendi inayetiyle lütfetsin.

Deniz ve Suların Ne Olduğuna Dair, Bölüm XII

Kutsal kelamdan ve açık tecrübeden öğrenmekteyiz ki deniz, suların bir araya toplanmasıdır, bu da iki kısımdır, biri göğün altında, diğeri göğün üzerindedir, bunların arasında ise gök küresi yahut göksel kütle yer alır. Şu halde bu en alttaki deniz, çalkantı ve hareket sebebiyle tortuludur, tuzludur, bu yüzden insanın yiyeceği ve içeceği için zararlıdır, yine de balıklar açısından veluttur, mercanlar, inciler üretir, tatlı nehirlerin ve bölgeleri bereketlendiren yağmurların kaynağıdır. Dahası, yeraltı kanallarından pınarlara doğru akan suyu, nemini ve kudretini geride bırakır ki toprak Güneş ışınlarıyla beslenerek madenleri meydana getirsin.

Yine de bu deniz, verimliliğini, haklarında Sular kaynaşsın ve canlı mahluklar üretsin denilen o yüce sulardan alır. Nitekim yaşayan her can bu alttaki denizden değil, göğün üzerindeki sulardan neşet eder. Eğer araya giren gök bir perde olmasaydı, o yüceler yücesi sular bu aşağıdaki suları, toprağı ve daha alt mertebeleri büsbütün feyizli kılardı, lakin aradaki gök ve orada bekçilik eden hizmetkârlar, alt düzeydeki varlıklara hak ettiklerinden yahut Hükümdar’ın nizamı ve düzeni gerektirdiğinden fazlası dağıtılmasın diye engel olurlar.

Yine de bu tür sularda herhangi bir bereket bulunuyorsa, bu, on iki burç halinde göğün üzerinde hazırlanmış olan o yüce denizden gelir. Süleyman, dünyaSuretini haiz olan Tanrı’nın mabedinde bunu temsil etmek üzere, on iki öküzün taşıdığı tunç denizi yaptırmıştır, bunlardan üçü doğuya, üçü güneye, üçü batıya ve üçü de kuzeye bakmaktaydı, tıpkı astronomlar arasında gayet iyi bilindiği üzere göğün on iki burcunun aynı açılarla taksim edilmesi gibi. Şamlı Yuhanna’nın dediği üzere, o yüce deniz ve engin umman, sonsuz cevher olan Tanrı’dır.

Her şey Tanrı’nın Zatında saklı bulunduğundan, deniz veya sular yahut suların mecmuası denen hususi bir makam yahut ölçü mevcuttur. Bu, kadim ilahiyatta belirtildiği gibi, en yüce hikmetin, merhametin, şefkatin, dindarlığın ve lütfun suyunun bulunduğu en yüksek güney bölgesidir. Bu, Tanrı’nın Oğlu’nun hususi mülküdür, nitekim Baba O’nun hakkında şöyle buyurur, Elini denizin üzerine, sağ elini ırmakların üzerine koyacağım, O bana ‘Sen benim Babamsın’ diye seslenecek, ben de O’nu yeryüzü krallarının üstünde yüce kılınmış İlkdoğan yapacağım. Bu konaklarda O’ndan sonraki en yakın makamı, merhametin, lütfun ve şefkatin anası olarak anılan göklerin Kraliçesi tutar.

Nitekim İbrani lisanında M-R-Y-M harfleriyle yazılan Miryam ismi de buna işaret eder, zira bu isim tseruf usulüyle yahut onların geleneğindeki harf dönüşümüyle yazıldığında ram yam halini alır, bu da yüce deniz manasına gelir.

Onunla öylesine birleşmiştir ki, aynı deniz sayılsın, nitekim Cebrail semavi vahiyde buna işaret etmek isteyerek şöyle demiştir,

Tanrı katında lütfu aracısız buldun, araya giren gökler küresinin altında aşağıdakilere dağıtılan lütfu değil. Bu denizi ve suları tanıyan Yunus, Ninovalılara sert bir haberci olarak seçildiğinde, iyi ve dindar bir adam, hem ismiyle hem özüyle saf bir güvercin olarak, katı buyruklardan dehşete düşmesin diye, bazen Tarşiş ile simgelenen bu denize doğru yola koyuldu, nitekim Hieronymus da Yeremya şerhlerinde şöyle demektedir, Tarşiş ile bütün deniz anlaşılır, Mezmur'un şu sözü uyarınca,

Parçalarsın Tarşiş gemilerini. Zira oraya gitmek istedi ki, oradan Ninovalılar için merhamet ve bağışlanma getirsin, nitekim bunu yaptı da, ancak Tanrı'nın hiçbir suçu cezasız bırakmayan adaleti korunsun diye cezayı kendi üzerine aldı. Bundan ötürü Tanrı'nın katı adaletinin hizmetkârları tarafından uyandırılan fırtınalı dalgaları yatıştırmak için şöyle dedi, İşte ben, beni bu çalkantılı denize atın, dalgalar dinecektir, yani Ninovalıların borçlu olduğu cezayı kendi üzerine alarak. Şüphesiz Tanrı bu sevgi amelini hoş karşıladı, yine de Ninovalıların, Yunus'un vaazı üzerine yerine getirdikleri ve kurtuldukları kendi tövbeleriyle ilahi yargı yerini hoşnut etmek için bizzat çaba göstermelerini istedi.

Kurtarıcımız İsa da bu denize sığındı ki, bizim için oradan bağışlanma ve lütuf getirsin, öyle bir bollukla ki bütün dünyaya, hatta bin dünyaya yetsin. Bundan ötürü hem o Samiriyeli kadına, hem mabetteki bütün halka bunu karşılıksız sunuyordu. Lakin ilahi adaletin günahlar için ceza talep eden yargı yerine gerekeni ödemek adına, Mezmur'un şu sözü uyarınca fırtınaları ve dalgaları kendi üzerine alarak çalkantılı denize kendini gönüllüce sundu, Bütün dalgalarını üzerime getirdin.

Yine de Tanrı, Kurtarıcı'nın ve onun öncüsünün bizzat haykırıp her ikisinin de dediği gibi, tövbe amelleriyle bizzat Tanrı'ya dönerek O'na ortak olmamızı istedi, Tövbe edin, göklerin melekûtu yaklaştı, bağışlanma çoktan elde edildi. Bu yüzden büyük bir gizemle şöyle denmiştir,

Size Yunus peygamberin işaretinden başka işaret verilmeyecektir, o nasıl ki balığın karnında üç günlük mezar tövbesini kendi üzerine alarak bir şehrin halkı için bağışlanma sağladıysa, evrensel Kurtarıcı da bütün insan soyu için, İşaya'nın şu sözü uyarınca cezayı kendi üzerine alarak bağışlanma elde etti, Bizim suçlarımız yüzünden ezildi, tutkusunda katlandığı ve başka yerde bahsedilen üç günlük mezarla işaret edilen o en büyük keder ile.

İşte bu, ilk insan tarafından işlenen günahtan sonra Tanrı'nın yöneldiği o yüce deniz ve güney bölgesidir, Tanrı adımlarını bu denizden geçirmeyi diler, Mezmur'da terennüm edildiği gibi, Yolun denizdedir, patikaların çok sulardadır. Zira denizle simgelenen merhamet ve şefkat yolunu, adalet ve cezalandırma yolundan daha sık ziyaret eder.

Her şeyi içinde yarattığı ve her şeyi bizce kavranamayan adımlarla idare ettiği hikmet sularını da ziyaret eder, bundan dolayı şöyle devam eder,

Ve ayak izlerin bilinmeyecektir, zira o en yüce hikmete hiç kimse girmedi, Musa bile giremedi, nitekim Hakikat İncil'de şöyle der, Oğul'u, yani o en yüce hikmeti yahut suyu, Baba'dan başka kimse bilmez, Baba'yı da Oğul'dan ve Oğul'un vahyetmek istediği kimseden başkası bilmez.

Tanrı'nın bu acı ve tortulu denizde de yolu vardır, Hieronymus'un görüşü uyarınca, bu tuzlu ve zehirli denizde O'nun yaşam desteği olmaksızın ölüme terk edilmiş her şeye hayat pınarı gibi hayat verir.

Yine de limana ve diriler diyarına varabilmemiz için bu denizi geçmemiz gerekir, nitekim Elçi gizemli bir dille şöyle belirtir, Hepsi denizi geçti ve hepsi Musa'da bulutta ve denizde vaftiz edildi. Bu denizin suları, yöneldiğimiz o lütuf ve hikmetin en yüce sularını temsil ettiğinden, Önderimiz tarafından bu aşağıdaki sulardan geçiş bize buyrulmuştur, bizi arındıran suların bir kutsal töreni (sacramentum) olarak, Yuhanna'ya Göre başlıklı İncil'de şöyle geçer, Bir kimse sudan ve Kutsal Ruh'tan yeniden doğmadıkça, göklerin melekûtuna giremez. Zira bu duyulur sularla insanların huzurunda yahut kilisenin huzurunda yeniden doğarız, lâkin Tanrı'nın huzurunda, Vahiy'de bahsedilen şu sularla yeniden doğarız, O'nun huzurunda billur gibi camdan bir deniz vardı. Bundan ötürü belki bazıları göğün üzerindeki suların, ilk hareket ettirici (primum mobile) denilen billur gök olduğunu söylemeye cüret etmiştir, o göğün ateşten olduğu, sudan yahut billurdan olmadığı ve Kutsal Yazı'nın pek çok yerinde okuduğumuz o semavi suların, Tanrı'yı öven melekler yahut merhamet yargı yerinin ta kendisi veya hikmetin evi olduğu düşünülürse, bu pek gülünç bir şeydir.

Göklerin suları olan varlıklar bu sulardan sulanır, pislikleriyle kirlenmiş ruhlar arınır ve bütün bu aşağıdaki sular bereket ve hayat bulur. Tanrı günahlarımızın gereği olarak bu en yüce suların çisentisini ve akışını kesmeye hükmettiğinde, bu aşağıdaki sular kurur ve bazen kötü musibetlere dönüşür, nitekim ilahi Yuhanna'mız Vahiy'de tanıklık ederek şöyle der, Ve altıncı melek tasını büyük Fırat ırmağına boşalttı ve onun suyu kurudu. Taslarını biri denize, diğeri ırmaklara boşaltan ikinci ve üçüncü melek ise onları ölümcül kana çevirdiler.

Ve keşke karınlarımızdan fışkırması gereken ırmaklar ve içinde vaftiz edildiğimiz deniz, layık olduğumuz üzere, Tanrı'nın melekûtuna sahip olamayacak olan kana dönüşmemiş olsaydı.

Yahut yüce kanallar tıkanıp kurutulmamış olsaydı, öyle ki bütün yeryüzünü ırmaklar gibi sulaması gerekenler kupkuru ve kavrulmuş kalıp, ne başkaları ne de kendileri için yaşayacak bir şeye sahip olamayıp şiddetle çırpınmaktadırlar. Ve keşke Yeremya'nın kendilerine şöyle dediği Babilliler gibi olmasalar, İşte ben, diyor Rab, davanı göreceğim, denizini çöle çevireceğim ve pınarını kurutacağım. Bu durum, Susayan varsa bana gelsin ve içsin diyene kulak vermek istemeyenlerin hepsinin başına gelir. Lâkin diğer konulara geçelim.

Pınarlar, Bölüm XIII

Rab'bin bizzat feryat edip şu sözlerle yakındığı üzere, Tanrı'ya Pınar dendiğini açıklamak için çok çabalamamıza gerek yoktur, Beni, diri suların pınarını terk ettiler. Kral Peygamber ve ilahi sırlara vakıf olan zat da buna tanıklık etmiştir. Biri şöyle der, Yaşam pınarı senin katındadır. Diğeri ise O'nun şöyle dediğini aktarır, Susayana yaşam suyunun pınarından karşılıksız vereceğim. Bu pınar, biraz aşağıda söylediğim gibi, Tanrı'nın ve Kuzu'nun tahtından çıkan ırmağı akıtıyordu. Fakat İşaya birçok ilahi pınar olduğunu tanıklık ederek şöyle der,

Kurtarıcının pınarlarından sevinçle su çekeceksiniz. Bu pınarlar, her şeyin ilk kökeni olan Baba'nın bizzat kendisi, Tanrı'nın Oğlu ve Kutsal Ruh'tur, gerçi Kutsal Ruh ateş olsa da bazen pınar yahut ırmak adını alır. Nitekim Yuhanna, en yüce Hakikat'in, Onda sonsuz yaşama fışkıran bir su pınarı olacaktır sözünü açıklarken, bunu iman edenlerin alacağı Ruh hakkında söyledi demiştir.

Yahut Hieronymus'un açıkladığı gibi pınarlar, İncil öğretileri ve ilahi sözlerdir, bunlar ruhları, bir pınarın sularının bedeni yıkamasından daha iyi yıkar ve arındırır, Kurtarıcı'nın şu sözü uyarınca, Size söylediğim sözden ötürü sizler temizsiniz.

Bu pınarlar hakkında Peygamber şöyle der, Meclislerde İsrail'in pınarlarından Rab Tanrı'yı kutlayın, yani hakkında şöyle denilen o evrensel İsrail'in, Ben yalnızca İsrail evinin kaybolmuş koyunlarına gönderildim, yani müminlerin tüm cemaati olan o meclisin, sözü ve hikmetin kurtarıcı suyunu kabul etmek üzere, bunu Tanrı'nın lütfuyla başka bir yerde açıklayacağız.

Fakat daha yüce pınarlara dönecek olursak, ilk pınar ve bütün iyiliklerin kökeni Baba'dır, O'nun hakkında Ezgiler Ezgisi'nde şöyle denir,

Bahçelerin pınarı ve diri suların kuyusu. Pınar aynı zamanda Oğul’dur, O’nun hakkında Zekeriya şöyle der, O gün Davud’un evi ve Yeruşalim’de oturanlar için, günahkârın ve murdar kadının yıkanması adına açık bir pınar olacaktır. Nitekim herkes, hiç tartışmasız, bunu Mesih ve Tanrı’nın Oğlu hakkında tefsir eder. Kutsal Ruh’un da bir pınar olduğunu daha önce söylemiştik. Hikmet de bir pınardır ve ilk pınardan neşet eden yasa da bizzat bir pınar kılınmıştır, nitekim Süleyman Özdeyişler’de şöyle der, Hikmetlilerin yasası hayat pınarıdır. Ve Ezgiler Ezgisi’nde, Kilitli bahçe, mühürlü pınar. Gerçekten de ilahi yasa, her tür ağacın dikildiği bir bahçedir, zira her öğreti ve her ilim ilahi yasada hayranlık uyandıran bir örtü altında toplanmıştır, bu yüzden de ona kilitli bahçe denir. Aynı zamanda o, diri Tanrı’nın mührüyle mühürlenmiş bir pınardır ve O’nu öğretir, öyle ki yasanın özünün on emirde toplanıp Tanrı’nın parmağıyla yazılmış olduğu sözü bir gizemden yoksun değildir. Çünkü o yasada tarihin kabuğu altına gizlenmiş bunca ve bu denli büyük sırlar, ilahi ışıkla aydınlatılmadıkça faniler tarafından ne görülebilir ne de kavranabilir, tıpkı Peygamber’in şu sözünde olduğu gibi, Gözlerimi aç ki, yasanın harikalarını göreyim. Bundan başka, pınar bazen insani bir yaratıktır, nitekim Mordekay Ester hakkında şöyle demiştir,

Küçük bir pınar ki ırmağa dönüştü ve bol sulara taştı. Ester’dir bu. Göklerin Kraliçesi de sonsuz ummandan doğrudan pay alan, suları taşkın bir pınar idi ve öyledir.

Halkı hikmet ve öğreti sularıyla suvaran Havariler, Peygamberler ve Muallimler de başka pınarlardır, onlar hakkında İşaya şöyle der, Onları su pınarlarına götürecek, yani Hieronymus’un da anladığı gibi, hem Eski hem de Yeni Ahit’in muallimlerine.

Ve yine, O gün kurtarıcının pınarlarından sevinçle sular çekeceksiniz sözü üzerine şöyle der, Kurtarıcının doldurduğu pınarlardan çekecekler, O’nun doluluğundan herkes nasibini alır, kazılmış olan bu pınarlar ilahi pınarlar gibi sonsuz olmasa da, onların sularıyla doludur. Fakat bazen, ne acıdır ki, yüce pınar feyzini geri çektiğinde bu pınarlar kurur, Petrus onlar hakkında şöyle der,

Bunlar susuz pınarlardır, kasırganın savurduğu sislerdir, onlar için koyu karanlıklar ve ebedi azap saklanmıştır, zira diri suların pınarını terk ettikten sonra parçalanmış sarnıçların çoraklığından ve kuruluğundan medet ummuşlardır, oysa O bizi merhametiyle durmaksızın sulayıp besler.

Bölüm XIIII. Irmaklar veya Kanallar

Irmakların menşeini denizden aldığı, Kutsal Yazı’nın tanıklığıyla pek açık bir şekilde bellidir, Süleyman Vaiz’de şöyle der,

Bütün ırmaklar denize akar, yine de deniz dolmaz, yani daha önce olduğundan fazla dolmaz, yahut bizim tercümeye göre taşmaz. Yerine ırmaklar geri döner, işte oraya tekrar akmak için giderler.

Şüphesiz pınarlara geri dönerler ki yeniden aksınlar ve kaynaklarını aldıkları denize dökülsünler. Bu ırmaklarda balıklar ürer, onlarla memleketler sulanır ve seyrüsefere elverişli olduklarından türlü hizmetlerle insanlara fayda sağlarlar. Şüphesiz ırmakların gizemleri pek büyüktür,

Zira bizzat Tanrı, nihayetsiz deniz ve ummandır, pınarlar ise pek çok türdedir, akıl sahibi canlar ise bizzat o denizden süzülen ve yine oraya geri dönen ırmaklardır.

Fakat bu unsuri ırmaklar ebedi bir akış ve devran ile durmaksızın akar ve geri çekilir, o daha yüce ırmaklar ise, Pisagorcuların Katolik inancının kabul etmediği ruh göçü devranı hakkındaki görüşü doğru değilse şayet, bu aşağı âlemler boyunca bir defa ve tek bir akışla kendi ilkelerine doğru yönelirler. Bu ırmaklar hakkında Mezmurlar’da şöyle terennüm edilir, Irmaklar yükseldi ya Rab, ırmaklar seslerini yükseltti, ırmaklar dalgalarını yükseltti. Zira Eridanus, Tuna, Tajo, Nil, Fırat yahut İndus’a Rabbin ırmakları denmez, bilakis yeryüzünün ve diyarların ırmakları denir, ne de onlar feryat eder yahut seslerini yükseltirler. Demek ki Rabbin bu ırmakları ağız, dil, kulak, göz ve ellerle donatılmıştır, onlar hakkında bir kez daha şöyle denir, Irmaklar el çırpar,

Ve bunların coşkusu Tanrı’nın kentini sevindirir, bu bedenin topraktan kanalları boyunca ebedi denizden pınarlara geçtiklerinde, oradan hâlâ topraktan yataklar vasıtasıyla, lakin açıkça ve dünya bedeninde aşikâr ameller işleyerek bizzat denize geri dönerler, geçişleri esnasında gereken faydaları sağlarlar, toprağa sulaklık, balıklara üreme ve seyrüsefer edenlere geçit bahşederler, boğulma değil, toprakların çamurla örtülmesi değil, binaların yıkımı değil. Çünkü bunu yapanlar Rabbin kentini sevindiren barış ırmakları değil, Babil ırmakları diye anılır, mezmurda onlar hakkında şöyle denir, Babil ırmakları kıyısında, orada oturduk ve ağladık,

Çünkü aşırı yahut intizamsız bir coşkuyla boğar ve yıkarlar, yahut kurur ve çoraklaşırlar, tıpkı İşaya’nın şu sözünde olduğu gibi, Ve denizin suyu kuruyacak, ırmak ıssız kalacak ve kuruyacak, ırmaklar alçalacak.

Bentlerin arklarındaki sular azalacak ve kuruyacak, arkın yatağı kaynağından mahrum kalacak ve ekilen her sulak alan kuruyacak. Pek çok şey söyler ki bunların hepsini yeniden ele almak ve açıklamak uzun sürer.

Fakat bu kurumuş yataklar bazen cezalandırıcı adaletin ateşiyle dolar, bu adalet merhamet ve şefkat ırmaklarını kurutur ki kötüler bunları tatmayı hak etmezler. Nitekim yaygın atasözünde dendiği gibi, fesahat ırmakları da vardır. Hikmet ırmakları da vardır, nitekim Sirak Kitabı’nda sade bir dille şöyle denir, Ben hikmet olarak engin bir su kanalı gibi ırmaklar akıttım, ben bir ırmağın havuzu, yani ırmağın su birikintisi veya kolu gibi aktım, bozuk nüshalarda geçtiği gibi bir ırmak kolu değil, ve bir su kemeri gibi Cennet’ten çıktım ve dedim ki, Diktiğim bahçeyi sulayacağım ve mahsulümün semerelerini suya doyuracağım. Ve Süleyman hakkında yine şöyle denir,

Hikmetle bir ırmak gibi doldu. Eyüp de hikmeti arayan kimse hakkında şöyle der, Irmakların derinliklerini araştırdı ve gizli olanı ışığa çıkardı,

Bu ırmaklar en çok süt ve bal damlayan topraktan akar. Yüce Hakikat’in bizzat buyurduğu üzere, insani topraktan da akarlar, Bana iman edenin içinden diri su ırmakları akacaktır. Ve işte manevi felek bunların üzerine kurulmuştur, tıpkı Hükümdar Peygamber’in sır dolu bir edayla söylediği gibi, Yeryüzü ve onun doluluğu, dünya ve üzerinde oturanların tümü Rab’bindir, zira O, onu denizler üzerine kurdu ve ırmaklar üzerine pekiştirdi.

Çünkü efendisi karanlıkların prensi olan bu günahkâr yeryüzü feleği ırmaklar üzerine kurulmuş değildir, bilakis kilisenin feleği ve içinden hakikatin neşet ettiği toprak, yani Azizlerin meskeni ırmaklar ve Elçi’nin bahsettiği şu temeller üzerine kurulmuştur,

Sizler azizlerin yurttaşları ve Tanrı’nın ev halkısınız, Havarilerin ve Peygamberlerin temeli üzerine inşa edildiniz, onlar hem manevi binanın sarsılmaz kaideleridir hem de dört bir yanı sulayan ırmaklardır. Ne var ki bütün bu ırmaklar gücünü, Yaratılış’ta okuduğumuz gibi, cenneti sulamak için zevk makamından çıkan o en büyük ırmaktan alır. Ve işte dört kola ayrılıyordu, zira o ırmak evvela zevk cennetini dışarı açılan bütün kanallarla sular, ardından en mukaddes ismin dört harfinin işaret ettiği en yüce sır uyarınca dört kola ayrılır, bu ismin tam devranı daha önce söylediğimiz gibi Zodyak’ın (signifer) bütün kısımlarına ve o kısımların üzerinde duran akıllara bereket verir, oradan da bu kısımların altında yer alan aşağı varlıklara akarlar, ta ki o suyu çekip ıslanmış ve arınmış olarak, mukadder hac yolculuğumuzu tamamladığımızda, bizzat kaynağa ve bütün lütufların ve zevklerin ummanına geri dönelim.

Bölüm XV. Havuzlar, Göller ve Durgun Sular Nedir?

Denizden, pınarlardan, ırmaklardan ve toprağın bağrından fışkıran sulardan, kimi zaman da yağmurun yağmasıyla durgun sular, göller ve havuzlar meydana gelir, bunlar Kutsal Yazı’da birbirinden çok farklı manalara gelir. Nitekim İbranicede bereket adını taşıyan havuz her zaman hayırlıdır, zira beraha hem bereketi hem de havuzu ifade eder.

Göl ismi ise çoğu yerde kuyu yahut çukur bir yeri ifade eden bor kelimesinden tercüme edilmiş olup her zaman uğursuzdur. İbranicede agam denen durgun su ise bazen iyi, bazen de kötü anlamda kullanılır.

Bu aşağı âlemdeki şeylerle işaret edilen daha yüce hakikatlere yükselecek olursak dikkat edilmelidir ki, havuz suyu kabul ettiği gibi aynı zamanda yayar ve içinde suların çürümesi asla meydana gelmez. Bunlar, elçisel kelamda dendiği gibi, Mesih’i kazanmak için herkese her şey oldum diyerek, aldıkları yetenekleri başkalarına dağıtıp paylaştırarak berekete dönüştürenlerdir. Tıpkı yüce Hakikat’in öğrettiği gibi, kendilerine bahşedilen hikmeti yahut öğretiyi başkalarıyla paylaşanlar da böyledir, Karşılıksız aldınız, karşılıksız veriniz.

Ve Bilge kişi de ilahi lütufla elde ettiği hikmeti öğreterek ve yazarak paylaşan bu kimselerden bahseder. Şöyle der, Büyüyen ağaçların ormanını sulamak için kendime su havuzları yaptım.

Kudüs'te hayat kitabına adı yazılmış olan herkese kutsal denecektir, ve Rab, Siyon kızlarının pisliğini yıkadığı vakit bu vuku bulacaktır. Zira koyunlar yargıcın sağına yerleştirilecek olsalar ve adları hayat kitabına yazılmış bulunsa dahi, Mezmur'da kendisinden "Beni fesadımdan bolca yıka" diye söz edilen ve Hezekiel'de "Seni suyla yıkadım ve seni arındırdım" denilen o havuzda yıkanmaları yine de elzemdir.

Bu havuzda kurban kanı da mevcuttur ki sudan daha iyi arındırır, nitekim Vahiy'de O'nun hakkında şöyle denir, "Bizi günahlarımızdan kendi kanıyla yıkadı." Ve yine görümün sonunda şöyle buyurur,

"Ne mutlu kaftanlarını kuzunun kanında yıkayanlara, öyle ki hayat ağacında hakları olsun ve kapılardan geçip kente girsinler."

Ve Tanrı'nın inayetiyle bazen bu havuzu kendi içimizde inşa edilmiş buluruz, nitekim Tanrı'nın dokunuşuyla, Neşideler Neşidesi'ndeki şu söze uygun olarak, kabahatleri yıkayıp temizleyen gözyaşlarına boğulduğumuzda bu gerçekleşir,

"Gözlerin Heşbon havuzları gibidir", zira Heşbon tefekkür manasına gelir, nitekim Hezekiya'nın hakkında şöyle dediği tefekkürdür bu,

"Bütün yıllarımı ruhumun acılığı içinde senin için yeniden düşüneceğim." Bu tefekkürden, yıkayıp temizleyen gözyaşları akar, nitekim Kral Peygamber Davud şöyle demiştir, "Her gece yatağımı yıkayacağım, döşeğimi gözyaşlarımla ıslatacağım."

Demek ki havuz iyidir, lâkin içinde suyun çürüdüğü ve öldüğü çukurlar bereketsizdir, nitekim Kutsal Yazı'nın pek çok yerinden bunu kanıtlayabiliriz. Zira Vahiy'de yeryüzü bağının salkımları hakkında, bağbozumunun ardından Tanrı'nın gazabının büyük çukuruna atıldıklarını okuruz. Ve Ağıtlar'da Yeremya, yoldan çıkmış Yeruşalim için dövünerek şöyle der,

"Hayatımı çukura attılar." Fakat bu çukur cehennem (infernus) makamını simgeler, nitekim İbranicede buna *bor*, Latincede ise kuyu (puteus) denir, İşaya'da açık bir ifadeyle şöyle dendiğini görürüz, "Cehenneme, çukurun derinliklerine indirileceksin", ki biz bunu "çukura doğru" diye karşılarız. Aynı şekilde Mezmur'da, "Beni dipsiz çukura koydular" denir. Ve böylece her yerde çukurdan söz edildiğinde, İbranicede cehennem kuyusu manasına gelen *bor* ifadesi yer alır. Göksel âlemlerde haksız hiçbir şey bulunmadığından, bunun yukarıda bir benzeri yoktur.

Yine de orada, oraya gönderilecek olanları yargılayan bir yargı kürsüsü vardır. Bu mekân ve benzerleri, oraya tıkılacak olanların tümüyle ve onları orada bağlayan, gerek ebediyen gerekse sonradan kurtulsunlar diye muayyen bir vakte kadar azap eden zebanilerle birlikte o kürsünün hükmüne tâbidir, nitekim Zekeriya onların kurtarıcısına seslenerek şöyle der, "Sen de antlaşmanın kanıyla tutsaklarını su bulunmayan çukurdan, yani cehennem kuyusundan çıkardın." Zira orada yatıştıran ve dirilten sular bulunmaz, her ne kadar arınmak üzere vakti geldiğinde merhamet suları vasıtasıyla oradan çekilip kurtarılsalar da.

Lâkin durgun suların (stagna) bazıları, sırf dışarıdan gelen suların birikmesiyle hasıl olur ve bunlar kolayca bozulur, çürür ve kurur. Bazıları ise kaynayan sulardan toplanır, bunlar havuzlar gibi suyu hem kabul edip hem akıttıklarından çürümezler.

Dolayısıyla diğer durgun sular zararlıdır, nitekim çabucak solar ve kururlar, İşaya'nın birinci ezgisindeki şu söze uygun olarak, "Durgun suları kurutacağım ve körleri bilmedikleri bir yola sevk edeceğim." Yahut kükürt ve ateşe dönüşürler, nitekim Vahiy'de şöyle okuruz,

"Korkaklar ve imansızların payı, ateş ve kükürtle yanan göldedir", ki az önce kötülüklerin hükümdarının da oraya atıldığı açıklanmıştı.

Fakat kaynayan sulardan ve pınarlardan meydana gelen durgun sular, havuzlar gibi faydalı ve şifalıdır. Bu yüzden Mısır'dan o kadar mucizeyle çıkan o has kavme bahşedilen en büyük lütuflar arasında, Mezmur yazarı tarafından bunlar da sayılır, nitekim Davud şöyle der, "Çölleri su birikintilerine ve kurak toprağı su pınarlarına çevirdi." Ve yine, "Kayayı su havuzlarına, sert taşı su pınarlarına dönüştüren O'dur."

Yüce rehber bizi bu durgun sulardan diriler diyarının nehirlerine ve pınarlarına, nihayetinde ise içinde eriyebileceğimiz, dalabileceğimiz ve kana kana içerek doyabileceğimiz o uçsuz bucaksız denize ulaştırsın.

Kızıldeniz Nedir? Bölüm XVI.

Kızıldeniz'in kutsal kelâmda bu denli övgüyle anılması sebepsiz değildir, zira bu ad esasen *Yam Suf*, yani sazlık deniz yahut bataklık deniz anlamına gelir, nitekim yalnızca Tanrı nihayetsiz bir denizdir. Diğer denizler, göller ve durgun sular ise sonludur, sınırlıdır ve ya acılıkla ya da balçıkla ve kille bulanmış, bataklık ve çamurlu hale getirilmiştir. İşte bunlar, nihayetinde tepeleri ve dağları aşıp o berrak ve pek tatlı denize varabilmemiz için, yanı başındaki çölle birlikte geçmemiz gereken denizlerdir ki o denizden durmaksızın hem süt hem bal akar; yok edici ve sarsıcı olan Firavun'u ve suyun toprakla karışmasından hâsıl olan o bataklığın içinde debelenen, yılanbalığı yahut yılanbalığı gibi kıvrılanlar manasına gelen Mısırlılarını terk ederek oraya ulaşırız.

Bu yüzden onlar bataklık sakini addedilir ve umumiyetle sazlık ehli sayılırlar, nitekim Musa'nın annesinin oğlunu nehir kıyısındaki sazlığa bıraktığını bildiren o metinde, İbranicede başka yerlerde kırmızı diye çevirdiğimiz kelime yer almaktadır ve deniz manasına gelen *yam* ile birlikte Kızıldeniz olarak tercüme edilmiştir. Yine de bu sazlık, İsrail kavminin geçtiği ve Arap Körfezi denilen o Kızıldeniz yahut bataklık deniz değildir, zira krallık şehrinden hayli uzak bir mesafededir.

Bu sebeple *Suf*, sazlık yahut bataklık olarak doğru bir şekilde yorumlanmıştır ki ne yazık ki biz biçareler, o en berrak ve nihayetsiz denizden akıp çıkarak bu cismani zindana girdiğimizde, yine aynı en yüce deryaya geri dönmek üzere hep birlikte Musa ile aynı sazlığa bırakılırız.

O halde bizim bu dar ve bataklık denizden geçmemiz icap eder, lâkin bu geçiş yarılarak açılmış bir yoldan olmalıdır, öyle ki o bataklığın sakinleri çamura gömülürken ve dikbaşlı önderleriyle birlikte daha evvel içinde debelendikleri bataklık tarafından yutulurken, bizler serbestçe geçişi bulabilelim.

Bu deniz aşıldığında, Tanrı'nın rehberliğinde en büyük gayretle hakiki Pesah'ı, yani hakiki geçişi kutlamamız ve Mezmur yazarıyla birlikte şöyle dememiz gerekir, "Atalarımızla birlikte günah işledik, fesatlık ettik, kötülük yaptık, zira Mısır'da, bataklık denizde, kuraklıkta ve çölde yaşadık."

Mısır'daki atalarımız senin harikalarını anlamadılar, merhametinin çokluğunu hatırlamadılar. Bizler de bizi bu çamurlu deryadan çıkarıp sevk ederken bizimle durmaksızın yürüttüğün ameli idrak edemiyoruz. Onlar Kızıldeniz'in yahut bataklığın üzerinde Rab'bi öfkelendirdiler, daha doğrusu lafzın hakikatine göre isyan ettiler; bizler de bütün isyanın sebebi ve kışkırtıcısı olan bu cismani bataklıkta isyan ediyoruz. Onlar kendisi vasıtasıyla kurtuldukları o büyük dört harfli ismi (tetragrammaton) haklı olarak övdüler; biz de Petrus'un kurtulmamız için yegâne yol olduğunu söylediği ve o büyük dört harfli ismin kudretini içinde barındıran İsa'nın ismini övmekle yükümlüyüz.

Demek ki Yaradan'ımız bizi çok türlü tuzaklardan kurtararak kudretini kavimler arasında bildirsin diye denizle, Mısırlılarla, kuraklıkla ve envaiçeşit düşmanla süren bu cengin ortasına yerleştirmiştir.

Ve bunu, bedenimizin bu bataklık denizini paylayarak, onu her türlü gevşetici nemden ve kirletici çamurdan kurusun diye itlaf etmeyi bize öğreterek, bizi onun kuraklığından ve yumuşak lüksler yerine çetin tövbe çölünden geçirerek yapar.

Nitekim buralardan kaçıp tenhada ve bizzat tövbe çölünde riyazetle yaşayanlar kurtulurlar, tıpkı Peygamber'in sözlerine eklediği gibi.

Ve onları nefret edenlerin elinden kurtardı, düşmanlarının elinden fidye ile çekip aldı; zira sert tabiatlı olanlar savaşta kolayca yenilirler, yumuşak olanlar ise zafer kazanır.

Kendi erdemine güvenerek oradan cüretkâr biçimde geçmeye yeltenenler ise o bataklığa gömülüp boğulurlar, nitekim Mısırlılar hakkında şöyle yazılmıştır,

Atı ve binicisini denize fırlattı; yani batmalarına izin verdi, ki biz bunun yerine "atıp savurdu" deriz. Buradan şu devam eder, Ve sular onları sıkıştıranları örttü, onlardan geriye tek bir kişi bile kalmadı.

İşte bu, Resul’ün sözü uyarınca, bütün atalarımızın bulutun ve denizin içinden geçtiği denizdir; şüphesiz en yüce vaftizle vaftiz edilmişlerdir. Eğer kurtuluş limanına ulaşmak istiyorsak, hepimiz bu denizden geçmek zorundayız.

Bulut ve Yağmur Nedir. Bölüm XVII.

Bulutlar vasıtasıyla bize iki türlü nimet bahşedilir, Biri örtü, diğeri ise yağmurdur, ve her ikisi de Güneş'in şiddetini hafifletir,

Zira onun aşırı derecede parlak olan ışığı, buna hazırlıklı olmayan veya böylesi bir ışığa alışkın bulunmayan gözleri sarsar; kurutucu ve kavurucu sıcağı ise kimi zaman yakıp tüketir; oysa her ikisi de gereklidir,

En yüce nizam koyucu, bunların itidali için zaman zaman araya bulutların girmesini buyurur; ta ki bunlar ışığı bastırsın, kuruyan yerleri nemlendirip çiğle tazelesin. Tıpkı bunun gibi, bu cismani bulutların birer sureti olduğu o daha yüce bulutlar da birer peçe misali araya konulur; çünkü ölümlülerin zayıf gözleri hakiki Güneş'in ihtişamına ve en yüce parlaklığına dikilemez. Plotinos'un dediği gibi, pisliklerle lekelenmiş, henüz arınmamış veya tembellikle zayıf düşmüş bir göz bu en berrak temaşaya çevrilirse, derhal kararır ve hiçbir şeyi ayırt edemez.

Bu sebeple, böylesine kusurlu gözler incinmesin diye bir bulut set çekilir, tıpkı Mısır'dan Çıkış'ta okuduğumuz üzere, homurdanan halka Rabbin görkeminin bulut içinde görünmesi gibi.

Ve yine, Halk seninle konuştuğumu işitsin diye, sana koyu bir bulut içinde geleceğim.

Nitekim Musa da dağın zirvesinde Rabbe çıktığında, bulut dağı örttü; böylece dağın tepesinde yanan bir ateş gibi duran Rabbin görkemine bakan avamın gözleri zarar görmedi. Ve Hezekiel'in bahsettiği gibi, bulundukları avluyu ve evi bulut doldurdu. Krallar kitabının üçüncü cildinde de şöyle okuruz,

Tanrı tapınakta Süleyman ile konuştuğunda, orada beliren görkemi kamaşan gözleri incitmesin diye bir sis tapınağı ve evi doldurdu. Tanrı kendisini aşağıda bulunanlara işte bu tarzda sunar, Mezmurlar'da terennüm edildiği gibi, Bulut ve koyu karanlık O'nun huzurundadır. Resullerle birlikteyken de buna riayet etti, zira onlara celalli biçimde göründüğünde, kendilerini gölgeleyecek bir bulut gönderdi; ta ki henüz zayıf olan gözleri, Güneş gibi parıldayan görkeminin ışıltısından zarar görmesin.

İkinci nimete gelince, nasıl ki güçlenen Güneş'in altında bulutların örtüsüyle bedenlerimiz ferahlarsa, aynı şekilde ilahi gazabın kızgın sıcağında kuruyan ruhları göksel çiğden yoksun bırakmamak adına, en merhametli hâkim onları bir merhamet bulutuyla korur; tıpkı Yeşaya aracılığıyla dağılmış ve kurumakta olan kavme şöyle seslendiği gibi, Hasat gününde bir çiğ bulutu gibi olacağım.

Bu çiğ ile nemlenip bulut ile korunarak öyle bir hale geliriz ki, Yeşaya'nın şu sözü bizde tecelli eder, Ey gökler yukarıdan çiğ saçın ve bulutlar adili, yahut İbrani hakikatinin dediği gibi adaleti yağdırsın. Yani, Mezmurlar'da sözü edilen o bereketle sulanmış ve yağmuru kabul etmiş olan doğru kişi meydana gelsin, Günah sebebiyle zayıf düşmüş olan mirasına, ey Tanrı, gönüllü bir yağmur ayırdın,

Sen ise onu merhamet, lütuf ve tüm hayırların yağmuruyla yetkinleştirdin; o hayırlar ki günah yüzünden ve kuzeyden gelen cezalandırıcı adalet sebebiyle dağıtılmıştır, oradan yeryüzü sakinlerinin üzerine her türlü kötülük açılır ve yayılır. Nitekim aynı Peygamber'in daha önce söylediği de budur,

Yeryüzünü fahişeliklerinle ve kötülüklerinle kirlettin, bu yüzden yağmur damlaları menedildi. Bulutlar çoğunlukla faydalı olsalar da kimi zaman incelip havaya karışırlar, kimi zaman da zararlı olurlar. İlki hakkında Eyüp şöyle der,

Arzumu rüzgâr gibi alıp götürdü ve kurtuluşum bir bulut gibi geçip gitti. Hayvanlar gibi yaşayan ve ilahi sulamayı boş yere kabul edenler hakkında ise Taday şöyle der, Bunlar sofralarda korkusuzca ziyafet çeken, sadece kendilerini doyuran, rüzgârın sürüklediği susuz bulutlardır.

Hoşea'da da bu gibilere, yeryüzünde hiçbir meyve vermeden geçip giden sabah bulutları denir; canlarını boş yere teslim ettikten sonra, keşke bu durum onların en büyük zararına dönüşmeseydi.

Demek ki bazen hem kendilerine hem başkalarına zararlı olurlar; kendilerine verilenden kâr sağlamak bir yana, onu helak olmak üzere kötüye kullanırlar; öyle ki kendilerine korunma için verilmiş olan sis, zararlarına dönüşür. Yoel'de söylendiği gibi,

Yeryüzü sakinleri sarsılacak, çünkü karanlık ve kasvet günü, öyle yoğun bir bulut ve zifiri karanlık günü yakındır ki, hafif bir örtü sunmak yerine, koyu ve elle tutulur bir karanlık verir. Ve kimi zaman öyle sıkılaşır ki, Tanrı ile bizim aramızda bir yakınlaşma olmasın diye bir duvar gibi dikilir. Ağıtlar'da Yeremya'nın dediği gibi, Duamız geçmesin diye kendine bir bulut çektin. Aynı yerde Hieronymus şöyle der,

Duanın önüne çekilen bulut, zihnin bir tür karanlıkla ve günahların sisiyle sarılmasıdır; öyle ki ilahi tesellinin ışığıyla aydınlanmaya layık olamaz.

Bir de içinde Tanrı'nın ikamet ettiği söylenen daha üstün bulutlar vardır; Markos'ta okuduğumuz gibi, buluttan bir ses geldi.

Ve İsa göğe yükselirken, Luka'nın bildirdiği üzere, bir bulut O'nu havarilerin gözleri önünden aldı.

Ayrıca Yuhanna o pek meşhur rüyetinde, İnsanoğluna benzer birinin bulut üzerinde oturduğunu gördü. Bunu bilen Davud şöyle der, Bulutu kendine binek, yahut lafzın hakikatinde daha iyi ifade edildiği üzere, taht kıldın.

Bütün bunlar, Tanrı'nın bizzat ikamet ettiği o erişilmez ışığa bakamayan ve oraya yükselemeyen bizler için söylenmiştir. Bu yüzden O'nun görkemi, yahut görkeminde bizzat oturan Kendisi, görme yetilerinin zayıflığı sebebiyle O'na bakmaya muktedir olamayanlar için, O'nu olduğu gibi yüz yüze görme lütfu bahşedilene dek, bir bulut gibidir.

Çiğ ve Kırağı Nedir. Bölüm XVIII.

Açık havada çiğ ve kırağı yağar; her ikisi de aynıdır ama aralarında pek büyük bir fark vardır, Zira çiğ saf, bereketli, kutlu ve daima faydalıdır; kırağı ise verimsiz ve zararlıdır, nehirlerin kuruyup çekildiği vakitlerde en şiddetli ayazla iner. Çiğin bu neminin beslemesi, buna mukabil kış neminin kurutması, bitkileri yakması ve adeta toprağın kendisini kavurması cidden şaşılacak şeydir.

Nitekim aynı gökten hem iyilik hem kötülük sadır olur, Zira Güneş'ten gelen tesirle, alıcının farklı tabiatına göre çamur sertleşir, balmumu ise erir.

En cömert olan Mesih'ten kimi fayda görür, kimi ise Şemun'un kehaneti uyarınca zarara uğrar, İşte bu, İsrail'de birçoklarının düşüşü ve dirilişi için belirlenmiştir. Nihayetinde her şeye kadir olan Tanrı'dan hem iyi hem kötü çıkar; Yeşaya'nın dediği gibi, İyiliği yapan ve kötülüğü yaratan, ışığı var eden ve karanlığı yaratan Ben'im. Bununla birlikte, Ağıtlar'da Yeremya'nın en yüce Tanrı hakkında söylediği şu söz de baki kalır, En Yüce Olan'ın ağzından ne kötülükler çıkar ne de iyilikler. Bu sözler birbiriyle çelişmesin diye deriz ki, Tanrı'dan ve gökten meydana gelen her şey kendi içinde iyidir; fakat bizim iyi ya da kötü yatkınlığımız haricinde, bizim için ne iyi ne kötüdür, nitekim onları iyi kullanmamıza ya da kötüye kullanmamıza göre değişirler. Bu yüzden kırağı zararlılar arasında sayılsa da lahanaya yahut karnabahara fayda sağlar, zira onu olgunlaştırır ve pekiştirir; tohumları kemirmesinler diye kurtları da öldürür. Fakat bu kışı bir yana bırakıp, bununla simgelenen diğerine gelelim, Bu, sevginin soğumasıyla yeryüzünün donduğu ve insanların korkudan ve fesatlarından ötürü kuruyup büzülmesiyle lütuf pınarlarının ve ilahi bağışların kuruduğu vakit inen cezalandırıcı adaletin bir tezahürüdür; öyle ki iyi niyetli olanlara asla zarar vermeyecek olan o ıslaklık zararlı hale gelir; fakat yine de çoğu zaman fayda sağlar. Gregorius'un dediği gibi, Burada bizi ezen dertler, Tanrı'ya gitmeye mecbur eder. İşte görünüz, bu kış kötüleri mahvetse bile, iyi huylu olanları ve onu sabırla karşılayanları nasıl olgunlaştırır ve kemale erdirir. Çiğ ise daima faydalıdır; zira işitenleri ıslatan ilahi kelamın şarabıdır, susuzluğu dindirir, bu sebeple...

...anlatır, İbranilerin saklı teolojisinin sırlarından bir şeyler ifşa edelim diye, en mukaddes dört harfli ismin kılıfıdır. Zira Tanrı'nın kelamı köylülerin ve halk tabakasının kulaklarına her yerde gürleyen bir sesle ulaşsa da, onun çiy ve manna olan manevi lezzeti pek az kişiye dağıtılır, çünkü layık olmayan herkese esirgenir, nitekim Peygamber Haggay aracılığıyla Rab şöyle der, Benim evim viranedir, yani ilahi ibadet terk edilmiştir, ve her biriniz kendi evine koşmakta, Tanrı'nın olanı değil kendi çıkarını aramaktadır. Bundan ötürü göklerin, yani kilise erbabının çiy vermesi ve yerin, yani layık olmayan halkın filiz vermesi yasaklandı. Ve toprağın üzerine, dağların üzerine ve nihayet Tanrı'nın olanı umursamayan insanların ellerinin emeği üzerine kuraklık çağırdım. Kral Peygamber de çiyin Tanrı'nın çetin adaleti sebebiyle menedildiğini bilerek, Saul'un Tanrı tarafından cezalandırıldığı dağlar hakkında şöyle demiştir, Ey Gilboa dağları, üzerinize ne çiy ne de yağmur insin.

Böylece kötülüklerimizle Tanrı'nın adaletini kendi aleyhimize kışkırttığımızda, toprağımız kurur ve çoraklaşır, çiy ve yağmur menedildiğinden ürününü veremez, çünkü o yüce lütuftan yağmur ve çiy vasıtasıyla bereket alamaz.

Rab kendi keremiyle üzerimize bunu indirsin ki, Peygamber ile birlikte şöyle diyebilelim, Rab lütfunu ihsan edecek ve toprağımız ürününü verecektir.

Dolu ve Kar Nedir? Bölüm XIX

En adil Hâkim, iyilerin lehine pek çok nimet hazırlamış olsa da, bazı şeyleri kötülerin intikamı için var etmiştir, bunlardan bir kısmı Sirak Kitabı'nda sayılır ve orada şöyle denir, Ateş, dolu, kıtlık ve ölüm, bütün bunlar intikam için yaratılmıştır. Ve bizzat Hâkim, cezalandıracağı kimselere ısıtan değil eziyet eden bir ateşle tehdit savurarak şöyle diyeceğini bildirir, Çekilin yanımdan lanetliler, iblis ve melekleri için hazırlanmış ebedi ateşe gidin, ta ki her ikisi için de intikam ve azap olsun.

Fakat yukarıda ateş hakkında yeterince söz ettiğimizden, havadaki donmuş su olan, kardan ve kırağıdan ayrılan doluya gelelim, zira dolu, yağmurun daha sert donmasıyla meydana gelir, kar, nemin daha yumuşak toplanmasıyla, kırağı ise donmuş çiyden oluşur.

Ve bu donmuş su, daha şiddetli bir soğukla sıkışırsa asıl dolu meydana gelir, daha hafif olursa, ilkbahar vaktinde, mesela Mart ve Nisan aylarında yağmaya alışkın olan küçük taneler teşekkül eder. Yaz mevsiminde suyun doluya dönüşmesi ve daha büyük bir donmanın vuku bularak daha iri bir su kütlesine dönüşmesi hayret verici bir durum değildir, bu yüzden dolu, adeta büyük bir su damlası olarak adlandırılır. Bu sebeple Tanrı'nın veya O'nun eseri ve has mülkü olan tabiatın hazineleri arasında kar ve dolunun sayılması sebepsiz değildir, nitekim Tanrı, Eyüp Kitabı'nda şöyle buyurur, Düşman vaktine, cenk ve harp gününe sakladığım kar hazinelerine girdin mi veya dolu hazinelerini gördün mü? Buradan anlıyoruz ki, bu tür şeyler tabiat bilimcisi veya hekim denilenlerin hayalperestçe ve boş yere açıklamaya yeltendikleri gibi yalnızca iç ve tabii sebeplerden meydana gelmez, zira onlar Sanatkâr'ın hazinelerinde saklı olanları bilmezler.

...savaşta yahut lütuf kabulünde... nitekim Mezmur'da şöyle geçer, Ateş, dolu, kar, buz, fırtına rüzgârları O'nun sözünü yerine getirir. Bilgelik Kitabı'nda ise, Çetin ve dolu dolu bir gazap... denir. Bunlar gizemlerden uzak değildir, bilhassa bu küçük dünyaya, yani insana geçmek istersek.

İnsan çoğu kez ılımanlaşır ve katbekat ısınır, buna rağmen kötülüğün çokluğu sebebiyle o sıcaklıkta donar ve buz keser, öyle ki Tanrı'nın yukarıda andığımız o rıza yağmuru doluya dönüşür. Bize bağışlanan hediyeler ve lütuflar ne kadar büyükse, bahşedilen nimetler ne kadar çoksa, nankörlük sebebiyle lütufların yağmuru helakimiz için o derece donar, nitekim Kral Peygamber şöyle der, Onların yağmurlarını doluya çevirdi, topraklarında ısıtmayan, aksine yakıp kül eden ateşe verdi. Keşke bu durum, atalarımız olan Havarilere bolca bahşedilen Kutsal Ruh'un ateşiyle tutuşup alevlenmesi ve bizim için bunca büyük acılar çeken Mesih'in aşkıyla yanması gereken Hristiyan adını sahtece taşıyanların başına gelmeseydi.

Bu yüzden Hristiyan din adamlarının, rahiplerin ve önde gelenlerin günahı daha büyüktür, çünkü nimetlerin çokluğuna rağmen kaskatı kesilip en şiddetli doluya dönüşürler ve intikam alan Tanrı'nın adil dolusunu celbederler, nitekim Mısırlıların başına geldiği Çıkış'ta ve Mezmur'da yazılıdır, Bağlarını doluyla, dut ağaçlarını kırağıyla vurdu. Hayvanlarını doluya, sürülerini ateşli kömürlere terk etti. Daha sonra Kenan diyarı krallarının ve onların Gibeon'daki ordularının üzerine gazap etti, Yeşu Kitabı'nda yazıldığı gibi, orada şöyle denir,

İsrailoğullarının kılıçla öldürdüklerinden çok daha fazlası dolu taşlarıyla öldü, çünkü lütuf suyunun doluya ve kendi helaklerine dönüşmesine yol açan kendi kötülükleri ve nankörlükleri yüzünden helak olanların sayısı, peşlerindeki düşmanların kılıçtan geçirdiği kimselerden çok daha fazladır.

Zira günah, işleyene ceza getirir, kendi ağırlığıyla başka bir günaha çeker, Tanrı'nın gazabını, cezasını ve lütuflardan mahrumiyeti davet eder, nitekim Rab Haggay Kitabı'nda şöyle buyurur, Sizi sam yeliyle, pasla ve doluyla, ellerinizin bütün işlerini vurdum. Fakat harfin hakikatine göre daha uygun tercüme şöyledir, Sizi kasırgayla, kuraklıkla ve doluyla vurdum, çünkü pas hastalığı sarılıkla ilgilidir ve konumuzla alakası yoktur. Böylece Kutsal Yazı'da doludan her nerede bahsedilirse, şüphesiz onun hak edilmiş bir intikam için söylendiğini görürsün.

Lakin kötülükte daha az muktedir ve daha az katılaşmış olanlar küçük tanelere benzetilir ve daha hafif bir intikamla cezalandırılırlar. Yün gibi yumuşak ve latif bir su birikintisi olan kara gelince, onun felaket için verildiği yazılmaz, daha sert donmadıkça zararlı da değildir, bilakis ekilmiş buğdaya örtü sağlayarak faydalı olur, öyle bir beyazlıkla bezenmiştir ki, arınacak ruhi şeyler dahi ona benzetilir, nitekim Mezmur'da şöyle geçer, Beni yıkayacaksın ve kardan daha beyaz olacağım. Ve yine,

Salmon Dağı'nda karla beyazlanacaklar. İşaya'da ise, Günahlarınız kırmızböceği gibi al ve erguvan gibi olsa da, kar gibi beyazlanacaklar. İncil'de de biçim değiştiren Mesih'in giysilerinin kar gibi beyaz olduğunu okuruz.

Ve Vahiy'de, ayaklarına kadar uzanan giysi giymiş olan O'nun saçlarının kar gibi beyaz olduğu söylenir. Ağıtlar'da da O'nun nezirlerinin kardan daha ak olduğu bildirilmiştir, gerçi kar cismani varlıklar içinde beyazlığın en üst mertebesini işgal etse de, ruhi şeylerin parlaklığı karın beyazlığından daha saftır. Süleyman da Meseller'de buna denk bir faydayı kıyaslayarak şöyle der, Hasat günündeki kar soğuğu ne ise, kendisini gönderen kimseye sadık olan elçi de öyledir, efendisinin gönlünü ferahlatır. Bu, evlerini sadakatle koruyan karı saklamayı adet edinen Doğulular için söylenmiştir, zira en yüce Rızık Verici bunu onlara lütfetmiştir ki, yazın ve hasat vaktinde güneşin hararetini bir nebze serinletsinler, yanan uzuvlarını dindirsinler ve o yakıcı ızdıraptan huzur bulsunlar. Sadık bir elçi de efendisinin endişeli kaygılarını böyle dindirir, bu hal, Rab'bin, Gerçi hasat bol fakat işçi az, buyurduğu o hasada gönderilen İncil tebliğcilerinde de tecelli etmiştir.

Hasattaki işlerinden sevinçle dönen yetmiş iki sadık elçiyi (Luka'nın anlattığı gibi) görünce, onları gönderen hükümdar ferahlamış, bundan ötürü şöyle denmiştir, O saatte Kutsal Ruh ile sevinerek dedi ki, Sana şükrederim ey Baba, göğün ve yerin Rabbi, ve devamındaki sözler.

İşte Rab, gönderdiği elçilerin sadık vazifesinde ne kadar ferahlamıştır. Kaldı ki kar soğuktur, fakat samanda iyi bir dengede muhafaza edilen ve sıcaklığa doğru meyleden karın soğuğu, muhabbet hararetini kovucu bir soğuk değil, nefsani arzuların ateşini dizginleyen bir soğuktur, Bilgelik Kitabı'nın Meseller'deki şu sözü uyarınca, Tanrı ve komşu sevgisi olan çifte sevginin örtüsüyle sarıp sarmalanır,

Korkmayacaktır ev halkı için karın soğuklarından, zira bütün ev halkı çifte elbiseler giymiştir, yani Hieronymus’un Şerhlerinde değindiği gibi, her ikisi de ya sevgiyle ya da aynı anda hem iyi bir niyet hem de iyi bir amelle donanmıştır. Şayet kar, ateşle kaynatılmamış suya dönüşürse zarar verir, tıpkı bu soğukluk ve iffet gayreti, kutsal ruhun ve ilahi sevginin ateşiyle pişmeden, dünyevi şanın akıp giden suyuna dönüştüğünde zarar verip mahkûm ettiği ve Eyüp’ün şu sözü uyarınca daha büyük bir şehvet ateşiyle geri dönmesine yol açtığı gibi, "Kar sularından aşırı sıcağa geçeceklerdir." O halde kar, kötü şehvetin hararetini bastıran, Tanrı’ya ve komşuya karşı alevlenen, iyi bir niyetin parlaklığıyla ışıldayan ve arılıkla beyazlaşan iyi amellerin gayretidir. Kırağı ise donmuş bir çiy olduğundan, Tanrı’nın sözünü bir taş gibi katılaşmış olarak kabul edenleri simgeler, bundan ötürü ilahi sözün kudreti onlar için donup kalır. İncil’de Tanrı sözünün tohumundan bahsedilirken bu kabilden olanlar hakkında şöyle denir, "Bir diğeri taşın üzerine düştü ve bittiğinde kurudu, çünkü nemi yoktu", zira ilahi sözün kudreti, onu kabul edenlerin katılığı yüzünden donmuştu, öyle ki onlarda hiçbir meyve vermedi.

Buz ve Kristal Nedir? Bölüm XX

Buzun ve kristalin donmuş su olduğuna hiç şüphe yoktur, lakin şu farkla ki buz çok kolay kırılan bir donmadır, nitekim Eyüp kitabında denir, Buz gibi kolayca çözülüyordu.

Kristal ise o denli sıkılaşmış, gözenekleri büsbütün boşaltılıp giderilmiştir ki çözülmek üzere ısının içeri girmesine artık izin veremez.

Ve bunlar da Tanrı’nın buyruğuyla yaratılmıştır ve kutsal kelamda gizemli bir timsal ile anılırlar, nitekim alev alev yanan fırında üzerlerine ilahi çiy dökülen o çocuklar tarafından Yaratıcı’nın övgüsüne davet edilirler, Kutsayın Rabbi ey buzlar ve karlar.

Zira onlar da O’nun sözünü yerine getirir ve hükümdarın buyruğunu icra ederler. Fakat uğruna her şeyin yaratıldığı ve bütün bunların zikredildiği insana gelelim.

Buz, ilahi lütfun suyu günahın soğuğuyla ve her türlü kötülüğün yayılıp açıldığı kuzey rüzgarıyla donmuş olan günahkârın bir suretidir, nitekim Sirak Kitabı’nda dendiği gibi, "Soğuk kuzey rüzgarı esti ve sudan buz tuttu."

Fakat keşke donmuş olan bu su, buzun sınırlarını aşıp kristale dönüşmese; kendi içinde öylesine katılaşıp sıkışmasa ki konuk Tanrı’yı ve yabancı bir ısıyı kabul edemez, doğanın bütün gücünü aşan bir kudret yetişmedikçe de çözülemez hale gelmese. İnsani buz, Tanrı’ya ve komşuya yönelen duru ve saf bir sevginin hararetiyle çarçabuk çözülür, nitekim aynı Sirak Kitabı’nda okuduğumuz gibi, "Açık havada buzun eridiği gibi, senin de günahların çözülecektir." Kristal ise daha çetin bir kudret gerektirse de günahların uçurumunda donup kalanlar yine de ümitsizliğe düşmesinler.

Kutsal Ruh ile dolu olan Peygamber, semavi Yeruşalim’in onarımı için Kelam’ın ve bizzat Kutsal Ruh’un Baba tarafından gönderileceğini önceden terennüm ederek onları teselli eder ve şöyle der, "Kristalini lokma gibi gönderir", ki o son derece gözeneklidir ve onu ıslatan yabancı nemi kabul eder. Doğanın muktedir olamadığı bu işin nereden hasıl olduğuna hayret eden Peygamber’in kendisi şunu ekler, "O’nun soğuğunun, yani kristalin karşısında kim durabilir, onu kim eritebilir?" Lakin derhal kutsal bir ışıkla aydınlanarak hemen ardından ekler, "Sözünü gönderecek ve onu eritecektir, rüzgarı esecek ve günahın yerine gözyaşı suları ile lütuf selleri akacaktır", Havari’nin şu sözü uyarınca, "Günahın çoğaldığı yerde, lütuf daha da bollaştı." Fakat daha güzel olanlara geçelim.

Zevk Cenneti Nedir? Bölüm XXI

Önümüze hakikaten geniş bir söz alanı serilmiştir, fakat o zevkler bahçesine ve mutluluk mekanına ait olan şeyler beşeri duyuların bütünüyle ötesinde gizlendiğinden, onun bilge tasvircisi Musa mecazlar altında pek az şeye değinmiş, her zaman anagojik anlama işaret etmiştir, zira o bahçe avamın söylediği gibi dünyevi değil, semavi ve ilahidir; semavi ekici ve yüce zanaatkâr tarafından bu tortulu toprağa değil, vaat edilmiş toprakla simgelenen diriler toprağına dikilmiştir, nitekim onun hakkında şöyle denir, "Mısır’dan bir asma çıkardın, ulusları kovup onu diktin, köklerini saldın ve toprağı doldurdu."

Ve bir kimse onun bu kesif topraktan bahsettiğini sanarak aldanmasın diye, biraz aşağıda şunu ekler, Ziyaret et bu asmayı ve sağ elinin diktiğini tamamla, ve senin için güçlendirdiğin, kuvvetlendirdiğin oğul üzerinde.

İşte ne kadar açık bir biçimde o asmanın ve dolayısıyla kutsal bahçenin bütün ağaçlarının Oğul’da ve ilahi Kelam’da dikilmiş olduğuna işaret etmiştir, nitekim O şöyle buyurur, "Bir kimse bende kalmazsa, çubuk gibi dışarı atılır ve kurur, onu ateşe atarlar ve yanar."

Tarihin örtüsü altında saklı duran sırlardan bir nebze olsun kapı aralamak ve incileri layık olmayanların önüne sermemek için pek az şeye değinip geçeceğiz. Zira Tanrı’nın Kelamı’nda ve Oğlu’nda yalnızca ağaçlar değil, her şey dikilmiş ve yaratılmıştır, Yuhanna’nın dediği gibi, O’nda yaratılmış olan her şey yaşamdı.

Pavlus da O’nunla mutabıktır, "Her şeyi kudretinin sözüyle taşıyan." Nitekim ilahi terennümcü tarafından Yaşam Kitabı için de şöyle denir, "Ve senin kitabında hepsi yazılacaktır", zira hepsi orada ezeli suretler ve örnekler altında tasvir edilmiştir.

Fakat O’nun kendisi de içindeki her şeyle birlikte aynı anda Baba’dadır.

Bu yüzden bizim dikilmiş olmamız Baba’da dahi aynıdır, nitekim şöyle diyen O’nun bizzat kendisi Baba’dadır, "Nasıl ki sen Baba bendeysen ve ben sendeysem, onlar da bizde bir olsunlar." Bu sebeple yukarıda bahçenin Baba’da dikildiğini söyledik, zira Baba’dan olan ve bizzat ikrar ettiği üzere her şeyi O’ndan alan Oğul’da dikilmiştir. Hakiki zevkler ve hazlar bunlardadır, bundan ötürü haklı olarak cennet veya zevkler bahçesi denir, o zevk ırmağıyla sulanmıştır ki kutlu çalgıcı onun hakkında şöyle der, "Evinin bolluğuyla sarhoş olacaklar ve onlara zevklerinin ırmağından içireceksin", o pınardan ki ardından şöyle gelir, "Çünkü yaşamın pınarı sendedir."

Böylece bu bahçe, görülmesi pek güzel ve tadı son derece tatlı olan her türlü ağaçla bezenmiştir, çünkü içindeki her şey güzel ve hoştur, bilhassa O’nun suretini taşıyan akli zihinler, her ne kadar o bedensel çamurun içine itilip kirlenseler de oradan daha güzel çıkacaklardır. Bu cennete yalnızca insan değil, melek de yerleştirilmiştir, nitekim Hezekiel, bir insan değil bir melek olan, Origenes’in dediği gibi Kerubi hükümdara veya Aşur’a, yahut Hieronymus’un düşündüğü gibi Sur’un bir gücüne hitap ederek şöyle der, Sen benzerliğin mührüsün.

İnsan da yetkinliğe eriştiğinde O’nu olduğu gibi, yüz yüze görerek O’na benzer olacağımız vakit buna yönelecektir. O vakit bizler de Peygamber’in hakkında şöyle devam ettiği Kerub’un bulunduğu o zevkler içinde olacağız, "Hikmette yetkin ve güzellikle dolu olarak cennetin zevkleri içindeydin." Ve bu, kendisinde fesat bulunana dek sürdü, zira o vakit ona şöyle dendi, "İçin haksızlıkla doldu, günah işledin, seni Tanrı’nın kutsal dağından attım, seni yok ettim ey Kerub."

Kuşkusuz bu söz, yaşam ağacını korumak için konulana söylenmemiştir, zira bu, günahların bağışlanmasının beklendiği kefaret örtüsünün üzerine yerleştirilmiş Kerubilerden biridir. Yaşam ağacını koruyan Kerub’un elindeki o dönen kılıç da bunu gösterir. Zira insan, zevkler cennetine geri dönmek istiyorsa, tıpkı Tanrı’dan yüz çevirerek ve yaratılana yönelerek, yahut daha doğru bir ifadeyle yaratılana doğru kayıp düşerek dışarı atıldığı gibi, İbranice *teşuva* ve Latince *versio* (dönüş) denen hakiki tövbe yoluyla yaratılandan Tanrı’ya dönmelidir, nitekim yoldan çıkan diğer hükümdar hakkında da şöyle denir, "Nasıl da düştün gökten ey Lusifer, sabahleyin doğan", yahut metnin hakikatinin içerdiği gibi, Nasıl da düştün, uluyan sabah yıldızı.

Hieronymus şerhlerinde bunu böyle nakletmiştir, öyle ki kelime ya bir ünlem ya da feryat sözüdür, nitekim biraz sonra, "Uluyun, çünkü Rabbin günü yakındır" denir. Ve her türlü zevkten her türlü felakete atıldıklarında ulumak hakikaten onun payına düşmüştü. Metin şöyle devam eder, "Ulusları yaralayan sen, yere serilip parçalandın."

Nitekim günahının başlangıcı olan hasetle, insanın yüceltileceğini düşünerek onu mahvetmeye çabalıyordu, Hikmet kitabında dendiği gibi, "Şeytanın hasediyle yeryüzüne ölüm girdi."

İnsana cennetin (paradisus) bizzat kendisine geri dönüş bahşedilmiştir, zira o bir nebze bilgisizlikle aldatılmış, zayıflığına kapılarak düşmüştür, oysa diğeri hiçbir cehalete bürünmeksizin, bedenin zayıflığıyla kuşatılmaksızın, kendi kötülüğüyle bağışlanamaz bir günah işlemiş ve yalnızca ruhta çökmüştür. Bize ise geri dönüş tövbe yoluyla, Tanrı’ya ve süt ile bal akan o diyarla simgelenen zevkler yurduna yönelişle verilmiştir, bu dönüş, evvelemirde Mısır’da uzun yıllar boyunca çamur, tuğla ve saman toplama yükleri altında büyük bir meşakkatle ezilen İsrail halkında simgelenmiştir, bunlar, bu cismani kütle içinde çektiğimiz, bilhassa Tanrı’ya dönmeye çabalarken maruz kaldığımız katmerli baskıya işaret eder, zira az önce söylediğimiz gibi, balçıklı ve bataklık denizden geçmemiz gerekir.

Şu halde Mısır’dan getirilen bağ, vaat edilen gerçek ülkeye ve diriler diyarına götürülmesi gereken kurtulacakların tamamıdır, Vahiy’de kendilerinden şöyle bahsedilen uluslar oradan kovulmuştur, "O büyük ejderha, İblis ve Şeytan denen kadim yılan aşağı atıldı ve melekleri de onunla birlikte gönderildi, gökteki yerleri artık bulunamadı." Seçilmiş olanlar ise, daha iyi ürün versinler diye maddi ve nebati fidanların dikilmesi gibi yeniden dikilmiştir.

Ezeli kelamda dikilmiş olanlar, sonradan Mesih’te kök saldılar, nitekim O bizzat açık bir ışıkla tanıklık ederek şöyle buyurur, "Asma çubuğu bağda kalmadıkça kendiliğinden meyve veremediği gibi, siz de bende kalmadıkça meyve veremezsiniz, sizi ben seçtim ve bağıma koydum ki gidesiniz, meyve veresiniz ve meyveniz kalıcı olsun, asla bağdan sökülmeyesiniz." İşte bu, "Siz de bağıma gidin ki lütfumla iş göresiniz" dediği bahçe yahut bağdır, tıpkı ilk insanın (protoplastes), başlangıçta kendisine verilen fakat günah yüzünden yitirilen o adalet ve ışıkla iş görmesi için konulduğu gibi.

Oğul Tanrı hem bahçe hem bağ olduğu gibi, aynı zamanda yaşam ağacıdır, çünkü herkese yaşam sunar ve O’na iman eden helak olmaz, sonsuz yaşama kavuşur. Aynı zamanda yaşam ekmeğidir, nitekim kendisi tanıklık ederek şöyle der,

"Gökten inen diri ekmek ben’im, eğer biri bu ekmekten yerse, sonsuza dek yaşayacaktır."

Şu halde O, yaşam pınarı, yaşam ağacı, yaşam ekmeği ve yaşamın ta kendisidir. Yukarıda söylenenler ve aşağıda söylenecekler uyarınca, aynı zamanda iyiyi ve kötüyü bilme ağacıdır, zira İblis buna öykünmüş, onun ayartmasıyla ilk insan da, o ağaçtan yememesi men edildiğinde kimseye bahşedilmeyen ve özellikle kendisine yasaklanan bir mertebeyi elde edeceğine inanarak buna öykünmüştür, nitekim bazıları, Mesih’in sureti olan Yunus’un, "Benim yüzümden geldi bu fırtına" sözünü gayet iyi tefsir ederler, gerek melekler gerekse insanlar arasında her iki zümre de bu mertebeyi kendine mal etmeye kalkışmış ve kovulmuşlardır. Dolayısıyla zevk cenneti, tüm yaratılmışların mertebelerinin bulunduğu, her şeyin ortasında Mesih’in bir ağaç ve yaşam pınarı gibi, her türlü hayırla dopdolu durduğu ve herkesin O’nun doluluğundan pay aldığı, Arketip’te (Archetypus) tüm lezzetlerin toplandığı bir mekân ve menzildir.

Oraya ilk insan ve bütün melekler dahil edilmişti, asilerin kovulmasından sonra bazı Seçilmişler de zaman zaman kabul edildiler, Hanok ve İlyas hakkında genel kabul gördüğü üzere, onlara yüce Kral’ın en mahrem odalarına girme izni verildi.

Musa, İbrahim ve birçok peygamber hakkında da farklı düşünülmemelidir, onlara yüce Tanrı’nın sırları öylesine açılmıştır ki içlerinden bazıları Tanrı Kral’ı yüz yüze işittiklerini ve eskilerin türlü şekillerde önceden bildirdiği Mesih’i gördüklerini söyleyerek övünürler. Bizzat Mesih’in bu dünyaya gelişiyle yakınlık kurduğu dostları hakkında da daha azı düşünülmemelidir, zira onlara şöyle demiştir, "Kapı ben’im, bir kimse benim vasıtamla girerse kurtulacaktır, dilediğince o zevk cennetine girip çıkacaktır." Bu cennet, avamın söylediği gibi yeryüzüne ait değildir, dünyanın yaratılışından önce dikilmiştir, nitekim Tekvin üzerine lafzı lafzına şöyle diyen Hieronymus’un sözleri bunu gayet iyi doğrular, "Cennet için metinde Gan Eden, yani zevkler bahçesi yazar, Symmachus bunu çiçek açan cennet diye çevirmiştir."

Ayrıca İbranicede ardından gelen "doğuya doğru" anlamındaki 'mikkedem' ifadesini Akila 'apo archēthen' [Yunanca] şeklinde koymuştur ki biz 'başlangıçtan beri' diyebiliriz, Symmachus ise 'ek prōtēs' [Yunanca] ve Theodotion 'en prōtois' [Yunanca] demiştir, bu da doğuyu değil, başlangıcı ifade eder. Bundan pek açık biçimde anlaşılmaktadır ki, Tanrı göğü ve yeri yaratmadan önce cenneti kurmuştu. Buraya kadar Hieronymus’un sözlerini harfi harfine aktardım ki yetkisiz kişilere aldananlar, o cennetin dünyevi olmadığını, bilakis okullarda göksel olduğu öğretilse de ilahi olduğunu ve insanın günahtan yüz çevirip bütün ve temiz bir kalple yaratılmışlardan Tanrı’ya döndüğünde oraya giriş verildiğini söylediğimde hayal kurduğumu zannetmesinler. Zira insan o vakit Tanrı’yı görür, zihniyle O’na erer, içimizde ve zevk cennetinin bizzat kendisinde olan göklerin krallığını elde eder, eğer yanılmıyorsam ve aldanmadığımı sanıyorsam, hepsi bu anlama gelir. İşte Kerubi’nin cennetin muhafazası için tuttuğu alevli kılıç budur, yani yöneliştir, Tanrı’dan yaratılmışlara doğru olduğunda, insanı böylece yaşam ağacından ve o cennetin zevklerinden uzağa sürmüştür, şayet bu yöneliş günahlardan ve yaratılmışlardan Tanrı’ya doğru olursa, o vakit Kerubi vasıtasıyla bağışlanmaya ve kovulmuş olduğu aynı cennete geri dönüşe kavuşur. Bu sebeple Kerubilerin, Ahit Sandığı’nın kefaret örtüsü denen kapağı üzerine yerleştirilmeleri emredilmiştir, zira kefaret ve günahların bağışlanması oradan vuku buluyordu, Kerubi birçok bakımdan, kendisinde hakiki kefaret ve günahların bağışlanması gerçekleşen Mesih’i simgeler. Sandığın çifte Kerubisi ise aynı Mesih’in çifte tabiatını gösterir. Bu görüşü pekiştirmek için İbrani harflerinin sayı değerlerinden ve harf dönüşümlerinden aktarılabilecek pek çok şeyi, yabancı görünmesinler, bu ilerleyişin unsurlarına sahip olmayan ve bunlara yatkınlığı bulunmayan kimselerce uydurma sayılmasınlar diye dışarıda bırakıyorum. Lakin oradan çıkan nehirlerin tasviri üzerinde ısrar edildiğinden, bunların bu meskûn dünyada aktıkları ve dünyevi bir mevkiden doğdukları görüldüğüne göre, ne anlama geldiklerini görelim.

BİRİNCİ İLAHİ, BÖLÜM XXIII Cennetten akan Pişon, Gihon, Dicle ve Fırat nehirleri.

Cennetin o pınarından, dörde ayrılan bir suyun yahut bir nehrin çıktığı söylenir.

Bunu harflerin anlamına göre kavramak istersek, o ilahi yaşam pınarından bir suyun, yani her şeyin varlığının ve özünün aktığını hatırlarız, bu ilk bölünmeyle sanki şeylerin başlıca ve birincil maddi ilkeleriymişçesine dört elemente ayrılır. Bu nehir varlıksal olarak zevkten, yani en kutlu duruluktan, başlangıçta üretilip toprak adı verilen tüm yeryüzünü, yani maddeyi sulamak ve derinlemesine doyurmak üzere çıkıyordu. İlk akışında gayet yerinde olarak dört kola, yani dört elemente ayrıldığı söylenir ki nehirlerin isimleri de bunlara uygundur.

Zira birinin adı Pişon’dur, bazıları bunu ağzın dönüşü diye yorumlar, lakin bizce 'os' yani ağız ve değiştirdi anlamına gelen 'şana'dan türeyen tebdil ile daha iyi karşılanır. Buradan, tüm Havila diyarını kuşattığı söylenen toprak da belirtilir, bu da doğuran olarak yorumlanır, çünkü doğuran, yani velut ve bereketli olan toprak, çorak bir kıyı ile çevrelenmiştir, dolayısıyla bu sözlerle hem çorak hem bereketli toprak ifade edilir. Nitekim Tekvin’de, "Ve Tanrı kurak yere toprak dedi" buyrulduğunda, yeryüzünün başlangıçta çorak olarak ifade edilmesi pek uygundur, zevk cennetinden çıkan o nehir, metinde belirtildiği üzere bütün yeryüzünü sulamak için onu sulamasaydı, kurak kalmaya devam edecekti.

Şu halde Tanrı’dan kendi kapasitesince doğurganlık alan toprak, herkesin malumu olduğu üzere yalnızca otları ve bitkileri değil, değerli taşları da meydana getirir. Bundan dolayı şöyle devam eder, "Ve orada altın vardır, o diyarın altını iyidir, orada 'bedolah' da bulunur", bunu kimileri 'bdellium', kimileri kristal yahut talk diye yorumlar, "ve oniks taşı da vardır." Bu üçünün toprakta yetiştiğinin söylenmesi sebepsiz değildir, zira bu toprak sayesinde ne gibi bir iyiye ve kötüye sahip olduğumuz birkaç kelimeyle gösterilir. Nitekim altınımız ve diğer metallerimiz vardır, bunların tümü arzu edilmez ve hor görülmesi gereken hazinelere işaret eder, yine de bu tortulu dünyada gurbette bulunduğumuz sürece ihtiyaçlarımız için ve onlar vasıtasıyla semavi olanları kazanalım diye bahşedilmişlerdir.

Bdellium, yani kristal yahut talk ise açık tecrübeyle kanıtladığımız üzere hiçbir ısıyla çözünmez. Oniks ise kıymetli bir taş olarak anılır, iç kısmı merkeze doğru toprak renginde, çevresi ise gök rengindedir. Bu iki taş, ölümlülerin yahut yeryüzünde ikamet edenlerin iki tabiatını simgeler. Zira öyle kimseler vardır ki zihinleri ve sulu canları dünyevi şeylere öylesine meyleder ki kristal veya talk gibi katılaşır ve üzerlerinde hiçbir ateş hâkimiyet kuramaz. Can için sulu tabirini kullandım, zira Kutsal Yazı sebepsiz yere, "Sular her canlı canı üretsin" demez. Fakat bilhassa akıl sahibi can, kurtarıcı hikmet suyunu kabul edebilsin diye suludur. Ne var ki bazen kötülük onu öylesine katılaştırır ki,

O günah yüzünden, hiçbir tabii hararetle çözülemez hale geldiğinde, bu denli katılaşan ölümlüler büsbütün umutsuzluğa kapılmasınlar diye peygamber aracılığıyla şöyle denir, Buzunu lokmalar gibi atar, soğuğunun önünde kim durabilir? Kelamını gönderip onları eritir, rüzgârını estirir ve sular akmaya başlar.

Diğerleri ise oniks taşları gibi kazılıp çıkarılırlar, bunlar zihnen yeryüzünde kalsalar da, niyet ve yönelimleri bakımından göğe yönelirler ve göğü temaşa ederler. İsmin etimolojisine gelince, demiştik ki ağız, canı işaret eder, çünkü yeryüzünde fırından çıkan duman gibi olan her türlü gıda, ağız vasıtasıyla can için alındığında, dişler, yani ruhun belirli kuvvetleri tarafından çiğnenmeli, ezilmeli ve iyice ufalanmalıdır. Eğer biri bunu yapmazsa, şeriat uyarınca murdar sayılır. İkinci ırmağa Gihon denir ve göğsü simgeler, çünkü yılanın ayaklarının vazifesini göğsünün görmesi emredilmiştir. Bunun benzeri olarak berrak su, yatağı üzerinde elsiz ve ayaksız akar, sanki göğsü üzerinde toprakta sürünür gibidir, deniz suyu da kıyılarda adeta aynı tarzda sürünür.

Bu ırmak ise, Habeşistan diye tefsir edilen ve örtülü anlamına gelen bütün Kûş diyarını dolaşır. Zira Kûş, örttü manasına gelen kasah kelimesinden gelir. Nitekim su, üzerinde ikamet ettiğimiz şu küçük kısım müstesna, bütün yeryüzünü çepeçevre kuşatıp örterek dolanır. Üçüncü ırmağın adı Hiddekel'dir ki bu, sivri anlamına gelen acutus kelimesinden türetilerek dicle diye tefsir edilmiştir, lakin o, biledi anlamına gelen hadad ile hafif diye tefsir edilen kal kelimelerinden neşet eder, böylece manası hem keskin hem de hafif olur. Bu da havayı veya havai ruhu (spiritus aereus) temsil eder, o ki hafiftir ve ateşten daha fazla nüfuz edicidir. Çünkü bir yere girmesin diye ateşi engellemek, havayı engellemekten daha kolaydır. Ve bu ırmak Aşur'un, yani rüzgâr ve hava ile kibirlenen zenginin önünden akar. Yahut kendi başına müşahedede bulunan kimseye karşı akar,

Zira Aşur hem zengin hem de temaşa eden kimse anlamına gelir. Nitekim her kim ilahi şeyleri sırf kendi gayretiyle temaşa etmek isterse, içi rüzgârla dolu kalır. Nihayetinde o havai ruh, bedeni bağışlanan bir yetenekle öyle hafif ve keskin kılacaktır ki, göklere nüfuz edebilsin ve kendisine engel olan her şeyi şu kesif havadan çok daha iyi yarıp geçebilsin.

Dördüncü ırmağa gelen Musa şöyle der, Dördüncü ırmak ise Fırat'tır, Fırat çoğaltan, dirilten yahut meyve veren diye tefsir edilir, nitekim peraah da meyve vermek demektir. Bundan ötürü o, tecrübenin de teyit ettiği üzere her şeye bereket ve üretkenlik bahşeden harareti ve ateş kuvvetini temsil eder. Zira hararet geldiğinde her şey filizlenmeye başlar, o hararet kızıştığında ise olgunlaşır, hararet geri çekildiğinde yeryüzü soyunur, ağaçlar meyvelerini ve yapraklarını döker. Hayatın babası olarak adlandırılan Güneş, hararet aracılığıyla alttaki varlıklara hayat verir ve kendisi bir ateş olarak her şeye bereket ve semere bahşeden Tanrı ile uyum gösterir. Bu Tanrı, yalnızca ateş kuvvetini değil, bütün unsurların kuvvetini kendisinde toplayarak, bütün kurucu unsurların kudretinin fışkırdığı hakiki bir kaynak gibi mevcuttur. Eski ilahiyatçıların beyan ettiği üzere bu hal, O'nun o yüce isminin dört harfiyle ima edilmiştir. Zira aşağıda zikredeceğim pek çok sebepten ötürü birinci harfle ateş gösterilir, nefes işareti olan ikinci harfle hava, üçüncü harfle su, dördüncü harfle ise toprak ve o ilahi ateş kudretiyle birleşen bütün cismani varlıklar gösterilir.

Bu durum, söz konusu harfin şeklinde de ima edilmiştir, zira söylediğimiz üzere ilahi ateş kudretini gösteren ilk harf olan yod, res adı verilen ve iki yüz sayısını, yani yüz ile çarpılan iki sayısını temsil eden harfin karnına yerleşmiştir ki bu sayı cismani varlıkların sayısıdır. Fakat bu meseleleri, öğretimizin amacına yabancı sayarak şimdilik bir kenara bırakalım.

Dolayısıyla, bu dört ırmağın aktığı kaynak ve o pek yüce deniz, Tanrı'nın dört harfli yüce ismidir, İbranilerin söylediği gibi, yahut Pisagorcuların tetrakis dediği, bu ismin ihtiva ettiği kudrettir. Bu da gösterir ki o ilahi varlık, her şeyin bereketidir ve her şey ondan neşet eder. Orfeus ile Homeros'un hem ilahi hem de insani şeylerin kökeni olarak adlandırdığı okyanus, birinci mertebede ezelden beri var olandır, ikinci mertebede Tanrı'nın sudur edici tenasülü içindedir, üçüncü mertebede yeryüzünü sular, dördüncü mertebede ise bütün akışkan maddeye damlar. Bunun suduru, meleklerde bizzat suret yoluyla, akıl sahibi canlarda hakiki iştirak ve suret yoluyla, akıldan yoksun varlıklarda hayal kuvveti yoluyla, cismani şekillerde ise gölge vasıtasıyla bulunur.

Hezekiel tarafından görülen dörtSuretli canlılar vasıtasıyla da bu dört kollu akışa işaret edilmiştir, bunların aslanı ateşlidir, kartalı havalidir, insan ise canında bilhassa ve tohumunda suludur, nitekim başka yerde bunu açıkladık, buzağı ise topraksıdır ve daima toprağın sürülmesine hasredilmiştir. Bir araya getirilmiş bu unsurlar tek bir öz ve kudret sergilerler, nitekim şöyle denmiştir, Her birinin dört yüzü ve her birinin dört kanadı vardı. Bu hususta yukarıda kafi derecede söz söyledik. Bu ırmakların tasvirine dair metnin lafzında bazı hakikatler bulunduğundan, bunların nereden doğup nereye aktıklarını da en dikkatli coğrafyacıların aktardığı üzere beyan etmek gerekir. Phison, bazılarının iddia ettiği ve Hieronymus'un da onayladığı gibi, Hindistan'ın ırmağı olan Ganj'dır ve altın taşıyan nehirlerin en başta gelenidir. Zira altın taşıyan ırmaklar şöyle sayılır, İspanya'da Tagus, İtalya'da Eridanus, Trakya'da Hebros, Asya'da Paktolos ve Artemidoros'un bildirdiğine göre kaynağı yüce dağlarda bulunan Hindistan'daki Ganj. Metin de bunun hakkında şöyle der, Ve o diyarın altını pek iyidir. Nil olduğu düşünülen diğer ırmak ise bütün Habeşistan topraklarından geçer ve güney diyarının en uç sınırlarından şaşılacak ve değişken bir akışla kuzeye doğru akar. Zira bu ırmağın kaynakları uzun zaman meçhul kalmışsa da, Neron devrinde menbaının keşfedildiği rivayet edilir, Aşağı Moritanya'nın bir dağında, okyanustan pek uzak olmayan bir yerde, Nil adını verdikleri bataklık bir gölden doğar.

Ardından birkaç günlük bir yol boyunca kaybolur ve Moritanya Caesariensis'teki daha büyük bir gölde yeniden fışkırır, sonra tekrar kumlara karışarak yirmi günlük çöl yolculuğunun ardından en yakın Habeşlilerin yanına ulaşır, akabinde Kara denilen bir kaynaktan fışkırır. Oradan Afrika'yı Habeşistan'dan ayırarak, o kavimlerin dilinde karanlıklardan akan su anlamına gelen Astapus lakabıyla Habeş diyarını ortadan ikiye böler. Burada pek çok ada meydana getirir ki bunların en meşhuru, Osiris tarafından inşa edilen Meroe şehrinden ve annesinin adından ötürü bu ismi alan Meroe adasıdır. Nihayet Mısır denizine ulaşarak birçok ağız vasıtasıyla Mısır'ın kendisini Yunan harfi delta [Yunanca] biçiminde bir ada haline getirir. Demek ki bu ırmak, diğer ırmakların doğduğu Asya'dan Kızıldeniz ile ayrılan Afrika'da doğar. Asurluların karşısına doğru akan Dicle ise, Küçük Ermenistan bölgesinde, açık bir ovadaki göze çarpan bir kaynaktan doğar, orada daha yavaş akar ve Medlerin sınırına kadar Diglito adıyla anılır, ardından bir ok gibi uçarcasına aktığı görüldüğünden Dicle diye adlandırılmaya başlar, zira Medler oka tigris derler. Arethusa gölüne dökülür, oradan Toros Dağı engeliyle karşılaşarak bir mağarada yerin dibine batar, altından süzülerek dağın diğer tarafından dışarı fışkırır, İbraniler bu mevkiye Zoroanda adını verir.

Ardından Thespitis denilen bir diğer gölü aşar, yeniden yer altı kanallarına dalar ve yirmi beş bin adım sonra Nymphaeum civarında tekrar yüzeye çıkar. Arzanene nehrine öyle bir şekilde kavuşur ki, birlikte aksalar da birbirine karışmazlar, nitekim daha hafif olan Arzanene üstte yüzer. Yaklaşık dört millik bir mesafeden sonra ikiye ayrılarak Fırat'a karışır.

Ve nihayet geniş bir yatakta yayılarak on ağız vasıtasıyla Basra Körfezi'ne dökülür. Fırat'ın ise Büyük Ermenistan'ın Pariedros dağında doğduğu söylenir, aynı topraklardan akarak Büyük Ermenistan'ı Kapadokya'dan ayırır, oradan Arap veya Basra Körfezi'ne, yani Kızıldeniz denen denize akar. Buradan anlaşılacağı üzere, birbirine bu kadar uzak yerlerden doğdukları görülen bu dört ırmağın aynı kökene sahip olduğuna dair hiçbir makul zan bulunmamaktadır. Yine de bunların hepsinin tek bir asli menbaı olduğunu, fakat yer altı dehlizlerinden geçerek akışlarına başladıkları görülen bu muhtelif yerlere ulaştıklarını iddia edenler yok değildir. Lakin daha basiretli olanlara göre, araya giren bunca kara ve deniz mesafesi varken bu görüş akla yatkın görünmemektedir, meğerki bütün nehirlerin kendisinden doğduğu denizin, bahsi geçen bu dört ırmağın da kaynağı olduğu söylensin. Fakat o takdirde bizim için ulaşılamaz olan bahçe yahut Cennet denilen hususi bir mekân mevcut olmayacaktır.

Bundan ötürü, dört unsuru ve topyekûn varlığın ana ilkelerini temsil eden o ırmakların tasviri bütünüyle remzidir, bu sayede Tanrı'nın dört harfli isminin dörtlü kudretine yahut ilk örneğin (archetypus) başlıca dörtlü akışına işaret edilmektedir.

Bütün bunlar söz konusu dört ırmak aracılığıyla tasvir edilir, zira tıpkı ağaçlar, pınarlar ve bahçe vasıtasıyla daha yüce sırların tasvir edilmesi gibi, o yüksek hakikatlerin birer timsali bu nehirlerde tecelli eder.

Ürdün Nehri ve Mısır'ın Nehri İkor Ne Demektir? Bölüm XXIII

Bütün varlıkların kendilerinden meydana geldiği o dört kurucu unsur ırmağından başka, Kutsal Yazı'da iki ırmak daha zikredilir, biri vaat edilmiş kutsal topraklardaki Ürdün'dür, diğeri ise Mısır'ın lanetli topraklarında bulunan İkor'dur.

Bunlar, büyük bir sır (mysterium) ile feleğin üstündeki mahkemeden gelen uğurlu ve uğursuz akışları gösterir. Bunun delili şudur ki, Şeria Nehri'nde (Iordanis) hazırlanan her şey hayırlı ve bereketli olmuştur,

Ieor'da hazırlananlar ise tam tersine uğursuz ve meşum gerçekleşmiştir. Nitekim Şeria Nehri'ne, Mısır'dan ve Moablılardan gelen İsrailoğullarının geçişine tanıklık eden anıt taşlar dikilmiştir,

Suriye'den gelen Naaman, Elyesa'nın (Eliseus) emriyle orada yıkanıp şifa bulmuştur, Mesih ve Mesih'in vaftizinden önce gelip bizzat kendisi de orada vaftiz olan Yahya orada vaftiz edilmiştir. İşte bundan dolayı ve başka nedenlerle peygamberler, bilhassa Zebur yazarı (Psalmegraphus) tarafından pek çok yerde terennüm edilmiştir. Ieor'da ise, çocukların boğulması gibi çeşitli şekillerde irtikâp edilen pek çok kötülük anılır, İbranilerin bebeklerinin orada sulara gömüldüğü görülürdü.

Daha sonra Tanrı'nın emriyle Musa aracılığıyla bu sular öylesine kana dönüştürüldü ki, balıklar öldü, o sulardan içmek isteyen Mısırlılar azap çekti ve o kokuşmuş kan bütün memlekete yayıldı.

Aynı şekilde orası, Memfis topraklarını istila eden kurbağalar fışkırttı ve nihayetinde bunlar öldüklerinde devasa yığınlar halinde toplanarak etraftaki bütün havayı zehirledi. Dolayısıyla Şeria'nın suyu bereketli, beriki Ieor'un suyu ise

tam aksine zararlı ve helak edicidir. Fakat şeylerin mahiyetine uygun düşmesi gereken isimlere gelelim. Zira Şeria kendi öz İbrani lisanında *Iarden* olarak yazılır, bu da harfleri tersine çevrildiğinde *nederi*, yani "adağım", "gönüllü takdime" anlamına gelir, bununla da herkes Tanrı'ya kusursuzca kulluk etmeyi dileyerek kendisini adar,

ki bu adak sayesinde her şey uğurlu ve mesut şekilde neticelenir. Kutsal Yazılar'da önceleri *Iorah* olarak adlandırılan diğer nehre ise sonradan harfleri değiştirilerek *ha-Ior* denilmiştir, bu da şu an sessiz kalınması gereken büyük bir sır barındırır.

Fakat bu kelimenin değişen manasını tamamen görmezden gelmemek adına, şimdilik sadece *Ior* kelimesini ele alalım, zira bu kelime "ışık" anlamına gelir, İbrani gramer kaidesi uyarınca bu kelimenin başına eklenen *He* harfi ise soru anlamı taşır, böylece *ha-Ior* ifadesi "Işık var mıdır?" şeklinde yorumlanır. Bu sual cümlesi ise menfi bir mana doğurur, böylece anlam "Işık yoktur" ve dolayısıyla "Orada ne bir iyilik ne de ilahi bir şey vardır, bilakis sularının ulaştığı kimseler için meşum bir nam olarak kalır" şeklinde tecelli eder. Bu iki nehir de fevkalade yüce makamlardan sadır olur, Şeria merhamet makamından, ha-Ior ise adalet makamından akar, ta ki birincisinde sağ tarafta yer alacak koyunlar yıkansın, diğerinde ise mahkûm edilip cezalandırılacak keçiler sulara gömülsün.

Şarap, süt, tereyağı ve bal neyi temsil eder, Fasıl XXIV.

Kutsal Yazılar'da sıkça zikredilen şarap, süt, tereyağı ve bal da sırlardan hali değildir. Bu meseleler vuzuha kavuştuğuna göre, kutsal kelamda mecazi olarak yer alan diğer unsurlar gibi bu lafızların tefsirine geçelim, şarap aşağı âleme ait şeylerin hikmetini, süt ve tereyağı yüce şeyleri, bal ise bu hakikatlerin tadılmasından hasıl olan lezzeti ve tatlılığı simgeler.

Nitekim Süleyman, dilediği her şeyi vereceğini vaat edip lütufta bulunan Tanrı'dan talep ettiği üzere, kendisinden önce ve sonra gelen herkesten ziyade aşağı âleme ait şeylerin hikmetiyle ve şarabıyla dolup taşmıştı. Zira o şöyle demişti, "Halkını yargılayabilmesi, iyi ile kötüyü tefrik edebilmesi için bu kuluna anlayışlı bir kalp ver,

zira senin bu kalabalık halkını başka kim yargılayabilir?" Bunun üzerine Rab ona şöyle buyurdu, "Mademki sen adaleti tefrik etmek için hikmet diledin, işte sözlerine göre eyledim,

ve sana öyle bilge ve anlayışlı bir kalp verdim ki, ne senden önce senin gibisi oldu ne de senden sonra senin gibisi çıkacaktır." Buna rağmen o hikmetle dolu olduğu halde, sanki ona nail olamamışçasına kederlenerek başka bir hikmetin arayışında görünmektedir, nitekim Grekçede *Ekklesiastes*, İbranicede ise *Kohelet* denilen Vaazlar Kitabı'nda şöyle der, "Ve kalbimi hikmeti bulmaya adadım." Ve yine şöyle der, "Kalbimi hikmete yöneltmek için etimi şaraptan uzak tutmayı aklımda kurdum."

Nitekim o, bedenini hangi şaraptan sakınmaktadır, yeryüzüne ait şeylerin hikmetinden başka? Ki bunlar yukarı âleme ait şeylerle pek uyuşmaz, tıpkı her iki hikmetin birbiriyle uyuşmadığı gibi. Zira aşağı âleme ait şeylerin hikmeti şarapla simgelenir, yeryüzünün asmasından, yani beşeri zekâdan neşet eder, gerçi az önce Süleyman hakkında zikrettiğimiz üzere kimi zaman Tanrı tarafından da ihsan edilir. İlahi şeylerin hikmeti ise o yüce memelerden gelir, nitekim Ezgiler Ezgisi'nde şöyle denir,

"Memelerin şaraptan daha hoştur." İşte bu hikmet, iyi ile kötünün hakiki ayrımını öğretir ve Mesih hakkında şöyle denir,

Yeşaya'da dendiği gibi, "Kötüyü reddedip iyiyi seçmeyi bilsin diye tereyağı ve bal yiyecektir." Zira hiç kimse sığır tereyağı yemekle iyi ile kötüyü ayırt etmeyi öğrenemez, ancak tereyağının kendisinden hasıl olduğu sütün en iyi kısmıyla simgelenen o yüce ve daha üstün hikmet vasıtasıyla öğrenir. Bu hikmeti elde etmek için ise üstün insanın hayvani olandan ayrılması ve sır ehlince "buse ölümü (mors osculi)" tesmiye edilen zihnin cezbe hali gerektiğinden, buna iştiyak duyan kimse "Beni ağzının busesiyle öpsün" diye niyaz eder. Neden bu üstün ve ilahi hikmetin süte, beriki süfli hikmetin ise şaraba benzetildiğine gelince, bunu izah etmek icap eder. Zira şarap bitkiden elde edilir, süt ise daha üstün olan hayvandan sadır olur, ayrıca şarap sarhoş eder, süt ise katiyen etmez, gerçi her ikisi de besleyicidir. Keza şarap saklandığında ve bekletildiğinde kolay kolay bozulmaz ya da kokuşmaz, süt ise memeden çıktığı andan itibaren ne kadar beklerse o kadar bozulur ve pek süratle taaffün eder. İlahi ve gizemli şeylerin hikmeti de böyledir, ne kadar uluorta ifşa edilirse o nispetle ziyana (detrimentum) uğrar, tıpkı damar dışına çıkan kan gibi. Bu yüzden yalnızca kâmil kimseler arasında paylaşılmalı ya da peygamberin şu sözü mucibince göğüste saklanmalıdır, "Sana karşı günah işlememek için kelamını yüreğimde sakladım." Lakin süt sıkılıp tereyağı haline getirilirse uzun müddet muhafaza edilir, hatta süzülürse çok daha uzun süre dayanır. Tıpkı bunun gibi, kâmil kimsenin zihninde toplanmış, iyi işlenmiş ve aşk ateşiyle kaynatılmış ilahi hikmet de uzun müddet saklanır, hatta hakiki mürşitler tarafından sunulan eserler kabilinden diğer manevi taamların terbiyesi ve çeşnisi haline gelir.

Fakat her iki hikmet de hayırlıdır, yeter ki şaraba benzeyen o hikmet Tanrı'ya yöneltilsin, Süleyman'ın başına geldiği gibi kadınsı bir yürekte yozlaşmasın ve sırf ona itimat edilmesin. Her ikisinin de Tanrı tarafından bahşedildiğine Yeşaya şehadet eder, zira bizzat Tanrı adına şöyle der, "Ey susamış olanlar, hepiniz sulara gelin, yani kurtuluş hikmetine, ve parası olmayanlar, acele edin ve hiçbir bedel ödemeden şarap ve süt satın alın," zira bunlar Tanrı'nın cömertliğiyle, karşılığında hiçbir ecir beklenmeksizin bağışlanır. Ancak şarap ve süt kendi başlarına iyi olsalar da birbirine karıştırıldıklarında bozulur ve kokuşurlar, süfli hikmet ile ali hikmet de böyledir. Bu sebeple, ilahi konularda hikmet sahibi olmak isteyen bir kimsenin süfli hikmetten soyunması şarttır, nitekim Tanrı, Pavlus ve Peygamber vasıtasıyla daha üstün bir hikmet bahşetmekten söz ederken "Bilgelerin bilgeliğini yok edeceğim" buyurmuştur. Benzer şekilde, bir kimse aşağı âlemin hikmetine ve kurnazlığına fazlaca daldığında, yüce olan hikmetten mahrum kalır.

Adem'in çıplak bulunmasının sebebi de budur, zira o, *arum* diye adlandırılan yılanın bilgisiyle haddinden fazla akıllanmak istemişti, bu kelime ise hem "çıplak" hem de "kurnaz" manasına gelir, buradan anlarız ki aşırı kurnaz olan kimse ilahi şeylerin hikmetinden daima çıplak bırakılır. İşte bu yüzden, "Şarabımı sütümle içtim" ayetinde olduğu gibi her ikisini birbirine karıştırmak isteyen Süleyman'ın akıbeti pek hayırlı olmadı. Fakat kutsal metinlerde defaatle tekrarlandığı üzere, süt ve bal ile beslenen Davud'un ve mesut zümrenin hali daha güzel oldu, zira bütün seçilmişlere süt ve bal akan bir diyarda beslenmeleri buyrulmuştu. Keşke Süleyman da şarap ile sütü karıştırmasaydı da, tıpkı Mesih gibi tereyağı ve bal ile yetinseydi, yahut hakiki gelin hakkında denildiği gibi kendi sütü ve balıyla kanaat etseydi, "Dudaklarından petek damlar, dilinin altında bal ve süt vardır." Bu hal, o hakiki diyarın bütün taliplerine benzer şekilde nasip olur.

Süt ve bal akan diyar nedir, Fasıl XXV.

Süt ve balın ne olduğunu izah ettikten sonra, bu diyarın ne olduğunu aydınlatmak baki kalıyor.

Zira Tanrı'nın halka inek sütü, koyun sütü yahut arı balı akıtan bir toprak vadettiğini düşünmek yersizdir.

Bu diyar (yanılmıyorsam), Şeriat ve peygamberler tarafından pek çok yerde en yüksek övgülerle ve sıklıkla terennüm edilen, hakiki ilahi süt ve balı akıtan diyardır.

Nitekim orası, hakiki süt ve balın aktığı diriler diyarıdır, kutsal ilahi şair de ona iştiyak duyarak şöyle demiştir, "İnanıyorum ki diriler diyarında Rabbin iyiliğini göreceğim." İsrail kavminin uzun çöl seyahatinden sonra ulaştırıldığı topraklar da bunun bir timsaliydi, zira orada bütün diğer iklimlerin fevkinde feleki bir ruh (spiritus sphaericus), sırların tefekkürü, hikmet ve ilahi şeylerin lezzeti hüküm sürerdi, öyle ki Danyal bu diyara *Zebi*, yani bizim tercümemize göre "görkemli", Hieronymus'un tabiriyle "mümtaz", Symmahos'un benimsediği şekliyle "ziynetler diyarı" yahut her şeyin fevkinde latif ve seçkin demiştir, bu vasıf fani şeylerin bereketi bakımından verilmemiştir, zira Tesniye kitabında Tanrı'nın şehadetiyle Mısır toprağı daha verimlidir.

Ne aydınlığıyla ne de büyüklüğüyle diğerlerini aşar, zira küçüktür ve oldukça çoraktır. Dolayısıyla peygamberliğin, bilgeliğin ve tüm ilahi şeylerin en cömert etkisine mazhar kılındığı için seçkin, şanlı ve meşhurdur. Nitekim İbrahim Suriye Mezopotamyası’ndan çağrıldıktan sonra atalar orada yetişmiştir, orada İsrail kavmine, yani Tanrı’nın halkına her türlü bilgelikle dolu yasa verilmiştir ki gelecekteki sakinler bu yere yaraşır olsunlar, orada neredeyse tüm peygamberlikler dökülmüştür, orada amelde, sözde ve bilgelikte kudretli pek çok peygamber bulunmuştur, orada içinde bilgeliğin bütün hazineleri saklı olan Mesih ana rahmine düşmüş, doğmuş ve büyütülmüştür, orada bizzat vaaz vermiş ve pek çoklarını bilgelikle doldurmuştur, ne de çocukken Hirodes’in zulmünden kaçmak üzere Mısır’a götürüldüğü zaman müstesna, oradan hiçbir vakit ayrılmıştır.

Orada acı çekmiş, dirilmiş ve oradan göğe yükselmiştir, orada öğrencilerine yüreklerini her türlü bilgelikle, her türlü lisan hüneriyle dolduran Kutsal Ruh’u vermiş ve yukarıda anılan topraktan çıkarılan süt ve bal ile onları beslemiştir. Keza “Sözlerin damağıma ne tatlı gelir, ağzıma baldan tatlıdır” diyen zat da orada doğmuş, yetişmiş ve Ruh ile dolmuştur. Başkalarını da bu tatlılığı tatmaya davet ederek şöyle diyordu, “Tadın da görün Rab ne tatlıdır.” Şayet mecazi ve belki de Kutsal Ruh’un daha çok kastettiği anlama yükselmek istersek, bu süt ve bal damlayan diyar, günahkârların arınması için suyun, ruhun ve hayatın hakiki gıdası olan süt ile balın aktığı Mesih’in bedenidir, hatta bu beden bize ekmek, kanı da şarap olarak sunulmuştur. O’nun sunduğu süt ise Elçi’nin şu sözüne uygun olarak henüz sabiy olanlara verilir, “Biz ise size sanki sübyanmışsınız gibi süt verdik.”

Lakin şimdi yetkin olanlara verilir, nitekim Elçiler ve Kilise’nin ilk kurucuları hakkında Neşideler Neşidesi’nde gelin adı altında şöyle denir, “Dilinin altında bal ve süt vardır.” Pek kutlu, bunca arzu edilen zahmet tamamlandıktan, pek ağır yasanın riayetinden ve Rabbin adına yürütülen nice savaşlardan sonra.

Gelin’in, yani Mesih’in gelin olarak kabul ettiği Elçiler topluluğunun dilinin altında bal ve sütün bulunmasının sebebi, o canlandırıcı Ruh üzerlerine dökülüp onları doyurduğunda, O’ndan aldıkları sütü ve balı, yani öğretiyi ve ilahi şeylerin lezzetini bütün dünyaya yayarak diğer evlatları onlar vasıtasıyla meydana getirmesidir.

Ve hakikaten süt, kurnazlık ve kötülük bakımından çocuk olan yetkinlerin gıdasıdır, nitekim sütün ve balın o baş dağıtıcısı şöyle der, “Bunları bilgelerden ve akıllılardan gizledin, küçüklere açıkladın.”

Demek ki bu, Kral’ın buyruğu uyarınca çocuklar gibi olan yetkinlerin gıdasıdır, ta ki göklerin krallığının en gizli odalarına girebilsinler ve Neşideler’de “Orada sana memelerimi vereceğim” diye zikredilen o memelerden sunulan hakiki sütle beslensinler. Ve yine şöyle der,

“Sevgilim benimdir, ben de onunum, memelerimin arasında konaklar.” Bu sütü daima bal takip eder, zira bilgeliğe ve ilahi olanın bilgisine tat, yani manevi haz eşlik eder.

Yağ Nedir? Bölüm XXVI.

Yağ da kutsal kelamda pek meşhurdur ve kralların, kâhinlerin ve peygamberlerin meshedilmesi, sunulan tahıl adaklarının yumuşatılması, kandillerin beslenmesi ve hastalıkların iyileştirilmesi gibi pek çok husus için zaruridir.

Ne kâhinlerin ne kralların ne peygamberlerin ne de kurbanların zeytin yağıyla kutsandığını zannederim, bilakis o maddi yağın bir sırrı (sacramentum) olduğu daha yüce bir fazilet ile kutsanırlar. Dolayısıyla daha hayırlı olan bu yağ, hakiki ilahi bir kudrettir, hatta kullandığımız yağ ile tasvir edilen ilahiyetin ta kendisidir. Bu daha hayırlı yağ hakkında Neşideler’de şöyle denir, “Dökülen yağdır senin adın”, yani yağ ile işaret edilen ilahiyet ve o ilahiyetin faziletidir. Kralların, peygamberlerin ve kâhinlerin bilhassa bu faziletle donanmış olmaları gerekir,

Krallar, yeryüzünde Tanrı’nın özel bir vekâletini ve suretini taşıdıkları için, peygamberler, mucizeler gösterip geleceği bildirdikleri için ki bu yalnızca Tanrı’ya mahsustur, nitekim Yeşaya’da şöyle denir,

“Gelecekte ne olacağını bize bildirin de tanrılar olduğunuzu bilelim”, kâhinler ise canları muhakeme ederek ve günahları bağışlayarak Tanrı’nın vazifesini icra ettikleri ve Tanrı ile insanlar arasında aracı oldukları için. Aracı olan ise, mekteplerde pek bilindiği üzere, her iki uçtan da pay almalıdır. İsa da kralların Kralı, en yüce peygamber ve başkâhin olduğundan, Mezmurlar yazarının terennüm ettiği gibi, her şeyin üzerinde ilahiyetle doldurulması gerekirdi, “Tanrı, senin Tanrın, seni sevinç yağıyla arkadaşlarından daha çok meshetti.”

Hakikaten yerinde bir ifadeyle sevinç yağı denmiştir, zira Tanrı’nın ikamet ettiği yer haricinde hiçbir hakiki neşe yoktur, O’na hizmet eden daima sevinçli olmalıdır. Bu sebeple Mesih şöyle buyurur,

“Oruç tuttuğunuz vakit, yani oruç ile Tanrı’ya yöneldiğinizde, ikiyüzlüler gibi kederli olmayın, bilakis o vakit başını meshet ki neşeli olasın”, nitekim peygamberlik sözünde de “Yağ ile yüzü neşelensin diye” buyrulur. Tanrı’nın sevdiği de işte bu sevinçle verendir.

İncil’deki “Ne mutlu yas tutanlara” sözü buna karşı ileri sürülmesin, zira bu yas nefsani insana aittir ve ardından teselli gelsin diye üstlenilmelidir, nitekim hemen peşinden “Çünkü onlar teselli edilecekler” diye eklenmiştir. Dolayısıyla vaftiz suyu ile o cihan-üstü su kastedildiği gibi, yağ ve mesih yağı (chrisma) ile de ilahiyetin o yağı, kutsal merhemi ve meshedilişi ifade edilir ki Yuhanna bunun hakkında şöyle der, “Kutsal Olandan meshe sahipsiniz ve her şeyi bilirsiniz.”

Ve Pavlus, “Bizi mesheden, mühürleyen ve yüreklerimize Ruh’un güvencesini veren Tanrı’dır.”

Elçilerin İşleri’nde Petrus’un dediği gibi, insan olan Mesih de O’nun tarafından meshedilmiştir, “Tanrı O’nu Kutsal Ruh’la ve kudretle meshetti.”

Hurma, Sedir, Şittim Ağacı, Çördüotu ve Söğüt Nedir? Bölüm XXVII.

Bitkiler arasında ise hurma, sedir ve çördüotu pek meşhurdur, ilk ikisi bütün ağaçların, sonuncusu ise bütün küçük bitkilerin en seçkinidir. Hurma öyle meşhurdur ki iki hususta hayvana benzer bir nitelik taşır, bunlardan biri çiftleşme olmaksızın meyve vermemesidir, dalları erkek tomurcuklarla, adeta bir tohum gibi döllenir.

Diğeri ise üst kısmında İbranilerin lulav, Arapların ise cedar yahut cümmar dedikleri, beyne benzer bir yapıya sahip olmasıdır,

Bu yapı yok edildiğinde ağaç da ölür, tıpkı beyni tahrip edilen bir hayvanın ölmesi gibi ki bitkiler arasında bu hal sadece hurmaya mahsustur. Ve öylesine muteberdir ki yedinci ayın bayramında onun dallarının sunulması emredilmiştir, İbraniler bunlara doğrudan kaphot tmarim derler, vadideki söğütlerle ve sık yapraklı ağaç dallarıyla birlikte sunulur, bizim metinlerimizde kalın yapraklı dallar diye geçer, fakat Hieronymus yapraklı dallar der, başkaları ise bunu mersin ağacı olarak yorumlamak ister. Bütün bunlar en güzel ağacın meyvesiyle birlikte sunulur ki bu ağaç turunçtur yahut daima yeşil kalan ve her vakit meyve veren narenciyedir, nitekim İbranilerin ortak kanaati de böyledir ve bugüne kadar o bayramı, Galenos’un turunç meyvesi dediği bu meyve ve yukarıda zikredilen yapraklarla kutlarlar.

Lakedemonyalılar da Aristophanes’in aktardığına göre tanrılarını bazılarının Pers elması dediği bu meyvelerle taçlandırmayı adet edinmişlerdi. Bu bayramın bu meyveyle kutlanması bir sırdan yoksun değildir, zira Dioskorides’in yazdığı üzere içilen şarabın içine konduğunda zehre karşı etkilidir. Aynı bayramda o günü şenlendiren diğer ağaçlar da sırdan yoksun değildir. Nitekim hurma, söylediğimiz gibi, hem döllenme hem beyin hususunda, hem de tepesinde çepeçevre uzanan yaprakları, parmak biçiminde uzanan dalları ve parmak şeklinde oluşmuş meyveleri bulunmasıyla hayvan benzerini açıkça taşır, bundan ötürü bunlara dactylus, yani parmak denir.

Bu meyvelerin etli kısmına da et adı verilir, gerek hayvansal bir kudretten gerekse de doğasından ötürü son derece şifalı ve fevkalade besleyicidir. Öylesine besleyicidir ki bazı münzeviler yalnızca bu gıdayla yetinmişlerdir, nitekim bugüne kadar Afrika’da pek çok kimse başka gıda tüketmez. Meyvesi pek çok türde olup diğer hepsinden daha çeşitlidir. Bundan başka şanlı bir ağaçtır ve zaferin açık bir timsaline sahiptir, zira Aristoteles ile Plutarkhos’un yazdığı ve bizim de tecrübeyle öğrendiğimiz üzere, dalları asla aşağı eğilmez, bilakis yüke karşı yukarı doğru yükselir. Dolayısıyla bu ağaç şanın simgesi, sureti ve işaretidir, tıpkı gücünü şan makamından aldığı gibi, nitekim bu tür sırlara vakıf olanlarca bu durum malumdur. Sedir ağacına gelince, bitkiler hakkında etraflıca yazanların üzerinde yeterince uzlaştığı üzere...

Theophrastos, Dioskorides ve Plinius’a göre bu ağaç, "thya" [Yunanca] adı verilen, "cedria" ve "cedrium" denen reçineyi veren ağaçtır. Diş ağrılarında pek yararlıdır, zira çürüklere sürüldüğünde onları döker ve ağrıları dindirir. Can çekişenlerin dahi yaşamına destek olur, zira yaşamsal sıcaklığı uyararak kuvvetleri canlandırır, ancak vefat etmiş bedenleri, bozuk hıltları tüketip kurutarak çürümeden korur.

Bitkiler üzerine yazanlar sedir hakkında daha pek çok şey aktarmışlardır, zira engerek zehrine karşı boynuzlu gelincik ile merhem yapılıp sürüldüğünde şifadır, cüzzamı iyileştirir ve bir kadeh içilmesi akciğer yaralarına iyi gelir. Bağırsak solucanlarına ve kurtçuklara karşı lavman olarak zerk edilmesi pek yararlıdır, dört ayaklıların, köpeklerin ve sığırların uyuzuna karşı da kullanılır ve meşale gibi yanar.

Ondan elde edilen yağ da pek övülür, bu yağ hakiki merhamet ve ilahi takva pınarı olan hakiki yağın kaynağını gösterir ki bu ağaç ona tekabül eder. Fakat Ahit Sandığı’nın yapıldığı ağacın bu mu olduğu, yoksa birçok İbrani’nin öne sürdüğü gibi karaçam mı, yoksa Plinius ile diğerlerinin anlattığı üzere soyluların pek kıymetli masalarının yapıldığı başka bir sedir türü mü olduğu hususu tartışmalıdır. Lakin bütün İbrani bilgeleri şu noktada hemfikirdir, "şittim" [İbranice: שטים] ağacı ile kendi dillerinde "erez arezim" [İbranice: ארז ארזים] dedikleri sedir tamamen aynıdır. Nitekim bu ağaç, ilahi kithara çalgıcısı Davud tarafından, Adonay’ın ağacı olduğu, onun tarafından Lübnan’da, yani doğaüstü hakiki ormanda ve zevkler bahçesinde yahut o bembeyaz, en yüce ilahi zihinde dikildiği söylenerek pek yüksek perdeden terennüm edilmiştir. Zira Lübnan, hem ormanlık dağ hem de bembeyaz anlamına gelir. Dolayısıyla bu ağaç, Tanrı’nın buyruğuyla yedinci ayın bayram günlerinin kutlandığı hurma ve mersin ile birlikte sakramental bir ağaçtır. Nitekim sedirler, bizzat Tanrı tarafından dikilmiş ulu azizleri ve O’nun başlıca önderlerini simgeler. Hurmalar ise Tanrı’nın savaşında kazanılan zaferleri temsil eder. Pek çok derde deva olan mersin ise Tanrı’nın galebe çalanlara bahşettiği türlü şifa inayetleridir.

Tanrı’nın bayramlarını layıkıyla kutlayanlar, Baba tarafından dikilmiş olanlardır, nitekim bunlar Oğul ile birlikte zafer kazanır ve yedi veçheli ruhla başkalarının ihtiyaçlarına koşarak hayırsever olurlar. Yahut İbrani teolojisini takip edecek olursak, Tanrı’nın hakiki bayramlarını kutlayanlar, Tiferet ve Tanrı’nın ihtişamıyla bezenmiş, "gevura" dedikleri göksel kuvvetle pekişmiş, takva ve ilahi lütuf yağı ile hem kendi hem de başkalarının esenliği ve kurtuluşu için mesh edilmiş güzel ağaçlardır. Bunlara dere kenarı kavakları da eklenir, sanıldığı üzere bunun sebebi, peygamberin Babil’in liyakatsiz ırmakları üzerinde Tanrı’nın ilahilerini ve cemaatin şarkılarını işitmesinler diye üzerlerine çalgıların asıldığını söylediği o meyvesiz ağaçlar zümresine ait olmaları değildir. Zira şöyle der, "Oradaki kavakların üzerine kitharalarımızı astık."

Fakat başka bir anlam bakımından bu sakramental ve bayram ağaçlarıyla uyuşabilirler. Nitekim bizde "dere kenarı kavakları" denilen yere İbranicede "arvey nahal" [İbranice: ערבי נחל] denir ki bu, "mirasın sevinçleri" anlamına da gelebilir. Zira "arav", kavak anlamına geldiği gibi sevinçli ya da tatlı diye de tercüme edilir, "nahal" ise hem dere hem de miras manasına gelir, böylece Birinci Ezgiler Ezgisi’ndeki şu ifadeye uygun düşer, "Ey yüce ve göksel mirasın sevinçleri", ki hakiki bayramları usulünce kutlayanlar bundan pay alır. Nitekim böyle kutlayanlar için Peygamber şöyle terennüm eder, "Yardımcımız olan Tanrı’ya sevinçle haykırın, Yakup’un Tanrısı’na neşeyle seslenin, ilahiyi alın ve tefi getirin, kithara ile tatlı mezmuru çalın, yeni ayda, bayramımızın belirlenen gününde boruyu üfleyin." Şayet "arvey nahal" ile simgelenen dere kavakları başka bir anlamda anlaşılacak olursa, bunlar bizim bedenlerimize işaret eder, zira onlar meyvesizdir, hatta bizler bizzat kendimiz de meyvesizizdir, meğerki yukarıdaki sularla sulanalım ve su akıntıları kenarına dikilelim ki vaktinde meyvemizi verebilelim. Bu sebeple Tanrı’nın bayramlarını kutlamak için toplanan bu kavaklara derenin kavakları denmesi yersiz değildir. Bayramı kutlayanların kimi zaman kavaklar, kimi zaman da meyve veren ağaçlar olarak tasvir edilmesi de bir gizemden yoksun değildir, çünkü herkes kendi başına kısır ve verimsizdir, ancak "Bensiz hiçbir şey yapamazsınız" diyen o doğaüstü sudan sulandığında semeredar olur. İbranicede "ezov" [İbranice: אזוב] denen bitki de pek övülür, kelime benzerliğinden ötürü bunu zufaotu olarak tercüme etmişlerdir, fakat hakikatte bu, Romalıların eskiden "libanotis" dediği, bugün ise bütün İtalya’nın biberiye diye adlandırdığı bitkidir. Bu bitki, bitkiler arasında hakikaten en asil olanıdır ve sanıldığından çok daha üstündür, ne var ki bolluğu ve sıradanlığı yüzünden değersiz görülür. Zira her daim yeşildir, kimseye zararı dokunmaz ve başta şeytani bir illet olan sara olmak üzere pek çok hastalığa karşı devadır.

Kökü bal ile birlikte yaraları temizler, şarapla içilirse sancılara ve yılan sokmalarına şifa verir. Karabiber ile şarap içinde sarılığa da iyi gelir, kendisini kuşatan göksel inayet ve himaye ne kadar büyükse, ki her erdem bundan neşet eder, o kadar büyük illetlere galebe çalar. Bu sebeple, Yasa’da hayvanların kanıyla yapılacak serpme ayinlerinde bu bitkinin kullanılması sebepsiz yere buyrulmamıştır, nitekim Peygamber şöyle terennüm eder,

"Beni zufaotu ile temizle ya Rab, paklanayım." Zira bu bitki, bâtıni teologlar nezdinde uluhiyete giden o mertebeyi yahut bizim Tanrı ile, Tanrı’nın da bizimle birleştiği o ölçüyü gösterir, onun üzerimize serpilmesiyle günahlardan arınır, kefaret bulur ve yetkinleşiriz. İşte bu gizemin sakramenti olarak o sakramental bitki ile serpmelerin yapılması emredilmiştir.

Asma ve Bağ Nedir, Bölüm XXVIII

Ağaçlar arasında en meşhurlarından biri de, kutsal sözlerde açıkça terennüm edildiği üzere, ilk insanların günahı ve tohumu suların tufanıyla tamamen yok edilen tabiat sebebiyle verilen lanetin yeryüzünden kaldırılmasından sonra Nuh tarafından ilk kez dikilen asmadır.

Fakat bu asma ve şarap işinde henüz tecrübesiz olan Nuh sarhoş olup mahrem yerlerini açtı, öyle ki babasının tenasül uzvunu bağlayan (Berossos’un yazdığı gibi) yahut asmayı diktiğinde tasarladığı şeyi tamamlamasın diye kesip atan (başkalarının aktardığı gibi) oğlu tarafından alaya alındı. Bütün bunlar bir remiz ve örtü altında yazılmıştır. Zira bu asma ile daha üstün bir asma anlaşılır ki Kurtarıcımız onu bizzat üstlenmiş, öyle ki bizzat kendisi asma haline gelerek şöyle demiştir, "Ben asmayım, sizlerse çubuklarsınız." Nitekim her iki asmadan da söz ederek şöyle buyurmuştur,

"Bundan böyle, Babamın krallığında sizinle birlikte yenisini içeceğim güne dek asmanın bu ürününden içmeyeceğim." İşte, maddi şarabımızı veren bu asma ile göksel ve daha hayırlı olan şarabı veren o asmayı ne kadar açık biçimde ortaya koymaktadır. Zira bu asma ile, Peygamberin "Ve şarap insanın yüreğini sevindirir" sözü uyarınca, her bir insanın yüreğini sevindirmek üzere şarap sunan o en yüce asma anlaşılır. Zira o olmaksızın hiçbir hakiki sevinç yoktur.

Demek ki asma, Tanrı’nın hakiki adaletidir ki bu adalet hem intikam alırken hem de cezalandırırken doğru olanların yüreklerini sevindirir, nitekim Mezmurlar yazarı şöyle terennüm eder, "Doğru kişi intikamı gördüğünde sevinecektir."

Bu kişi, günahkarların esenliğini ve doğru kişilerin haksız yere ezildiğini gördüğünde zahiri adaletsizlikten ötürü bazen sarsılsa da, her şey en adil yönetici tarafından adil bir terazide tartılıp doğru bir muhakemeyle dengelendiğinde, az önce tam olarak idrak edemediği için kederlendiği o hususlarda nihayet sevinç bulur. Asmaya aynı zamanda velud da denir, öyle ki Mezmurlar’da yer aldığı üzere kısır kadınlar evlerin içinde ona benzetilir,

"Eşin, evinin duvarları arasında meyve dolu bir asma gibi olacaktır." Ve Sirak kitabında Hikmet şöyle der, "Ben hoş kokulu bir asma gibi meyve verdim." Bunun sebebi şudur, asma ile simgelenen o yüce kuvvetten gürbüz bir erdem neşet eder ve bu erdem, Tanrı’nın inayeti vasıtasıyla pek çok meyve verir. Ve şaşılacak şeydir ki asma hangi ağaca sarılırsa sarılsın meyve verir, fakat türlü türlü verir. Nitekim kavaklara sarılanlar, dişbudak, karaağaç, ceviz ve benzerlerine sarılanlara nazaran daha zayıf meyve verir. Tıpkı bunun gibi, başka bir yerde bahsettiğimiz bütün akıl sahibi ağaçlara nüfuz eden o ilahi asma ve kudret onları besler ve meyve verdirir, lakin zayıf ve silik olanlardansa Petrus, Yuhanna, Pavlus ve benzeri gürbüz ağaçlara tutunduğunda daha hayırlı meyve verir. Bu asma aynı zamanda, tabiatı gereği keskin olsa da, tahtalara yahut sütunlara tutunduğunda tatlı bir gölge verir. Böylece Tanrı’nın inayeti ve lütfuyla karışmış o göksel kudret, Mesih’i doğuran Bakire’ye Melek tarafından söylendiği gibi pek tatlı gölgelikler sunar, "Ve Yüceler Yücesi’nin kudreti senin üzerine gölge salacaktır." Ve Süleyman’ın Ezgiler Ezgisi’nde denir, "Arzuladığımın gölgesi altına oturdum ve onun meyvesi damağıma tatlı geldi."

Onun Babası da şu sözleri söylerken bu gölgeyi arzuluyordu, "Kanatlarının gölgesi altında beni koru." Ve burada kanat dediği şeye başka bir yerde asma filizleri denir, nitekim peygamber o timsal bağ hakkında terennüm ederken şöyle der,

"Gölgesi dağları, dalları ise Tanrı’nın sedirlerini örttü, çubuklarını denize kadar, filizlerini ise ırmağa kadar uzattı."

Bizim bu asmamız ise yukarıdaki asmadan şu bakımdan ayrılır, zira bu, ağaçlara sarılarak ayakta durur, o ise ağaçları taşır ve onlara bereket verir, nitekim asmanın kendisi de şöyle diyerek buna tanıklık eder, "Kim bende kalırsa ve ben onda kalırsam, o bol meyve verir." Ve Mesih bu adalet asmasına dindarlığı ve merhameti bağladığı içindir ki Yakup, Yahuda’dan, daha doğrusu o kabileden gelen bizzat Mesih’ten bahsettiğinde ahit kehanetinde şöyle demiştir, "Sıpasını asmaya, ey oğlum, eşeğinin yavrusunu asmaya bağlayacaktır." Zira dişi eşek ve sıpa dindarlık ve lütuftur,

başka bir yerde açıklandığı üzere bunlar, Mesih’te hakikat ve adaletle karşılaşmış ve birbirine bağlanarak Yakup’un evinde sonsuza dek bir makam hazırlamıştır. Burada asma ve sıpa ile kastedilenin başka bir yerde şarap ve ekmek ile ima edilmesi gibi, ki bu iki şeyi o evde, yani kilisede kurban için tayin etmiştir, asmanın yanına bağlanmış olan eşeğin, aynı zamanda merhamet ve adaletin hakikat ile birbirini öptüğünü ve bağlandığını büyük bir gizemle gösterir.

Böylece Nuh, soyunu bir daha cezalandırmasın diye ilahi adaletin asmasını dikmek ve kökleştirmek istedi, "Sizinle ahdimi kuracağım ve artık hiçbir canlı tufan sularıyla yok edilmeyecek, yeryüzünü mahvedecek bir tufan bir daha asla olmayacaktır" denilen ilahi vaade güvenerek. Haddinden fazla cüret ettiği ve özel günahların bile artık cezalandırılmayacağını umduğu için, ilahi gazabın hararetini simgeleyen Ham tarafından sarhoş edildiği ve alaya alındığı söylenir, ta ki nefret etmeye karar verdiği oğulları doğurmasın ve doğanları hak ettiklerinden fazla öne çıkarmasın, zira İbrani bilginlerin dediğine göre, Ham’ın en küçük oğlu Kenan’ı o yere yerleştirmeyi kararlaştırmıştı ki, üzerinde ilahi adaleti hissetmesin ve ondan önce gelen diğer kardeşleri daha az hissetsin. Bu yüzden Nuh, Ham’a değil, yanılma vesilesi olan Kenan’a lanet etti, ki bu lanetin hükmü şöyleydi, "Kenan, kardeşlerine kullar kulu olacaktır",

öyle ki, onu haddinden fazla öne çıkarırken işlediği hata, hak edilen bir boyun eğişle düzeltilsin. Ancak bir kimse asmayı uygun yere dikerse ve onun meyvesinden hikmet suyuyla ılıtılmış ve münasip bir ekmekle bastırılmış olarak içerse, buhar yükselmez ve kişiyi sarhoşluğa sürüklemez, aksine kuvveti pekiştirir ve amel etme gücü bağışlar. Bu yüzden en yüce muallim bizi her iki gıdayı da almaya teşvik ederek şöyle der, "Bedenimi yiyen ve kanımı içen bende kalır, ben de onda." O bedene daha önce ekmek demiş ve kanı da başka bir yerde şarap olarak adlandırmıştı. Bunların alınmasını, ceza tehdidi altında bir kez daha emrederek şöyle buyurmuştur, "İnsanoğlunun bedenini yemez ve kanını içmezseniz, sizde hayat olmaz." Dolayısıyla hem yaşama sahip olmamız hem de iyi ameller işleyebilmemiz için bunları yemeliyiz.

Kilise muallimi bizi buna tekrar davet ederek şöyle der, "Siz de bağıma gidin." O göklerin ötesindeki bağın ve ilahi meclisin benzeri olarak aşağıda tesis ettiği kilisenin bağına. Zira adalet ve merhametin iki mahkemesi olduğuna inanılır, şarap ve ekmek, kan ve beden, sağ ve sol ve bunun gibi pek çok şeyle önceden simgelenmiş olan, öyle ki iyi işler için mükâfatlar verilsin,

kötü işler için ise uygun ceza uygulansın. Bu kanunla herkes Rabbin bağına sokulur, amellerine göre ya ceza ya da mükâfat almak üzere. Bu yüzden şöyle denir, bir aile babası bir bağ diktikten sonra, sınırları çitlerle çevirdi veya bir nöbetçi koydu, içinde adaletin şarabının sıkılacağı bir cıbıra teknesi yaptı ve merhametin buğdayının saklanacağı bir kule veya ambar inşa etti. Bu ikisinin kullanımı zorunludur, nitekim Augustinus’un çok doğru dediği gibi, "Doğru yapılan her şeye sevgi ve korku sevk eder, lütufkâr vaadin ve vaat edilen şeyin sevgisi ile cezalandıran adaletin korkusu."

Bunlar, tıpkı her iyi amele sevk eden iki mahmuz gibi veya amelde bulunanın zihnini tazeleyen ekmek ve şarap gibidir. Fakat bu ikisi düzensizleşirse, sevilmemesi ve korkulmaması gerekenden yana sevgi ve korku duyulursa, her kötülüğe sevk eden mahmuzlar ve ölümcül yiyecek ile içecek olurlar. Bu yüzden Augustinus önceki hükmün zıddını ekleyerek der ki, "Her günaha sevgi ve korku sevk eder." Zira Tanrı sevgisi ve korkusu insanı her hayra çektiği gibi, dünya sevgisi ve korkusu da her şerre iter. Kurtarıcıdan öğrenebileceğimiz gibi, O nasıl ki bu ikisini, yani sevgiyi ve korkuyu simgeleyen ekmek ve şarapla veya beden ve kanla beslenenlere hayat ve mükâfat vaat ettiyse, Elçi de layık olmayan şeyleri sevip korkarak bu lütufları kötüye kullananları şöyle tehdit eder,

"Layık olmadan yiyen ve içen, Rabbin bedenini ayırt etmeyerek kendi aleyhine hüküm yer ve içer." Ki o bedende her ikisini de yüklenmişti, bedeni cezalara maruz bıraktığında adaleti, aynı yaralanma vasıtasıyla bizim için lütuf ve mağfiret kazandığında ise dindarlığı ve merhameti. Böylece mistik bedeni de bu ikisi vasıtasıyla amele sevk ederek nihayetinde herkese amellerine göre karşılık vermeyi kararlaştırdı. İnsanın Tanrı korkusu ve sevgisi yerine dünyadan korkmaması ve onu sevmemesi için, onu bu dünyadan var gücüyle çekip ayırmaya gayret etti. Peygamberin bağ simgesi altında terennüm ettiği şey de budur,

"Mısır’dan bir asma çıkardın, ulusları kovdun ve onu diktin." Zira bu dünyanın karanlıklarından ve darlıklarından bizi kendi hayranlık uyandırıcı ışığına taşıdı, oradan ki bir zamanlar ışık melekleri denen, şimdiyse karanlığın melekleri olanlar kovulmuştu. Ya da asma olarak bağ değil de kütüğün kastedildiği lafzın hakikatine uyulursa, bu Mısır asması günaha maruz kalmış ve Mısır ile simgelenen bu dünyanın karanlıklarına ve darlıklarına kapatılmış insan soyudur, ki onu sarstı veya sarsılmasına yahut ayaklar altında çiğnenmesine izin verdi, nitekim bu fiil üçüncü çekimdendir ve bizim tercümemizde yer aldığı gibi "çıkardın" anlamına gelmez, aksine "sarsılmasına veya çiğnenmesine izin verirsin yahut kovarsın" demektir,

zira insan soyu, hasım ve yardakçıları tarafından fazlasıyla batağa sürüklenmiştir.

Ve bozulmuş olan bir kuşağın veya ulusun yerine Tanrı bir başkasını dikip yerleştirdiği için, tıpkı Eyüp’ün şu sözünde olduğu gibi, "Tanrı nicelerini kırıp geçirecek ve onların yerine başkalarını dikip koyacaktır", bu yüzden "Ulusları kovdun", yani hayvani olanları, "ve onu diktin" diye devam eder, tufan zamanında yapıldığı gibi, yani insan soyu yeniden dikildi. Şu anda bu, başka bir yerde ilahi adaleti simgelediğini söylediğimiz asma ile gösterilmektedir. Bu yersiz değildir, çünkü Yüce Zanaatkâr bütün dünya yapısını ve bizzat insan soyunu o dağıtıcı ve düzenleyici adaletle meydana getirdi ve tanzim etti. Bundan dolayı o makamın reisi olması hasebiyle Elohim, yani Tanrı, dünyanın yapıcısı ve tanzim edicisi olarak takdim edilir.

"Onun önünü açtın" diye devam eder, yani her şeyi önceden hazırlayarak, öyle ki her şey önceden usulünce düzenlendikten sonra bütün çalışanlar onda yer alsın.

Bunu ister Baba ister bizzat Oğul, biz çiftçilere kiraladı, yani vaktinde hakkı olan meyveleri vererek çalışmamız ve onu korumamız için bize.

Demek ki asma ağaçtır, ki bizleriz, bağ ise asmaların bulunduğu yerdir, yani bu dünyadır yahut ilahi adaletin taksimiyle dikildiğimiz yerdir, ki o göklerin ötesindeki asmadır. Bu aşağıdaki asma onunla yetiştirilir ve ayakta tutulur, onun gövdesi Mesih’tir, bizler ise meyve veren dallar veya filizleriz, o asmada kaldığımız ölçüde meyve verebilmemiz için ondan pay alırız, nitekim Asmanın kendisi şöyle der, "Dal asmada kalmazsa kendiliğinden meyve veremez, siz de bende kalmazsanız meyve veremezsiniz."

Bölüm XXIX. Suretlerin Hayvanları Nedir?

Hezekiel’in gördüğü o hayvanlara başka bir yerde değinmiş olduğumuzdan, bunların yalnızca alegorik anlamda dört incil yazarını simgelemekle kalmayıp, ki bilgelerimizin ortak görüşü budur, peygamberin vizyonuna yükseldiği arketiipteki bir şeye işaret ettiği de açıktır, nitekim bunu açıkça ima ederek şöyle der, "Başlarının üzerinde bulunan gök kubbenin (firmamentum) üzerinde, safir taşı görünümünde bir şey vardı." Zira gök kubbenin üzerinde, "Gök benim tahtımdır" diyenin tahtı bulunmaktadır, O'nun görünümünün safir taşına benzediği gizemsiz bir şekilde yazılmamıştır. Ve yine şöyle der,

Bu görü, Rabbin izzetinin benzeriydi, fakat burada sadece İbranilerin kudsiyet hayvanları dediği o dört canlının değil, diğer bütün canlıların da İlkörnek’te (Archetypus) kendi suretlerine ve örneklerine sahip olduğunu, bunların hepsinin mukaddes mahfazaya yerleştirilerek mukaddes sayılabileceğini açıklayacağız. Nitekim Yuhanna, Tanrı’nın tahtı önünde aslanlar, leoparlar, atlar, öküzler, ejderhalar ve benzerlerini gördüğünü bildirdiğinde, elbette bizi taşıyan atlardan ya da bizi ısıran yılanlardan söz etmemektedir, aksine onların Tanrı’da bulunan örneklerini yahut Yaratıcı’nın kudretlerini [aşağıdakilerin bu kudretlerden güç aldığı mahalleri] işaret etmektedir.

Yahut bizzat bu hayvanlara, bitkilere, taşlara ve burada aşağıda herhangi bir kuvvete sahip olan her şeye riyaset eden akledilir varlıkları ima etmektedir.

Tanrı’da hayvanların bulunduğunu söylediğimizde kimse gücenmesin, zira Yuhanna şöyle der,

Onda var olan şey hayattı, yani yaratıcı, filizlendirici, kendi varlığını durmaksızın ayakta tutan ve meydana getirilenleri yokluğa karışmasınlar diye muhafaza eden bir hayat. Anagojik (anagogicus) anlamda bu hayvanların izah ettiğimiz şeyler olduğu hususunda hiç şüphe yoktur, lakin ahlaki anlamda (Hieronymus’un haklı olarak hissettiği üzere) insan aklı, Kartal daima ilahi ve semavi şeylere yönelen o en yüce cüzü, Aslan öfke gücünü, Öküz ise arzu gücünü gösterir ki bütün beşeri fiiller bu dört güçten neşet eder. Lafzi anlamda ise İbranilerce bu dört hayvan aracılığıyla yaratılmışların en seçkin dört sınıfı anlaşılır, nitekim kuşlar arasında,

Kartal kraliçe kabul edilir, Yabanıl hayvanlar arasında Aslan, sığırlar ve İbranilerin behemot dediği hayvanlar arasında öküzdür, akıl sahibi yaratıklar arasında ise insan hükümranlığı elinde tutar. Bu sebeple,

adeta hayvanların kralları olan bu canlılar vasıtasıyla diğer bütün hayvanlar ima edilir. Tabii anlamda ise bu dört hayvanın, az evvel açıkladığımız gibi, bütün nesnelerin birincil unsurları olduğu anlaşılır. Lakin her türlü şüphenin ötesinde peygamberin takip ettiği anagojik anlama dönecek olursak,

Kartal, İbranilerin bizce malum dediği, bizi tanrısallığın daha derununa yahut daha yukarısına ulaştıran bir uluhiyet, bir feyiz ya da tanrısallığın bir ölçüsüdür, bu uluhiyet hakkında Musa ilahisinde şöyle der, Tıpkı yavrularını uçmaya teşvik eden, onların üzerinde süzülen, kanatlarını açıp onları alan ve kendisi için hazırlanmış menzile varıncaya dek omuzlarında taşıyan bir kartal gibi. Gazaplı ve öfkeli aslan sol yanda cezalandırıcı adalettir,

Uysal ve ehlileştirilmiş buzağı yahut öküz vasıtasıyla ise diğer taraftaki arzu gücü anlaşılır ki burası bizim için sol,

İlkörnek için ise sağdır, her ne kadar silah taşıyan öküz sol taraftan sayılsa da, onun vasıtasıyla sağ taraftan olan uysal hayvanlar işaret edilir, bu yüzden kuzunun, koyunun ve uysal bir hayvan olması bakımından bizzat insanın nihayetinde sağa yerleştirileceği söylenir. Fakat hükümranlığı elinde tutması bakımından insan merkezdedir ve Mesih’in hüküm sürdüğü söylenen Yakub’un evindedir. Bunların hepsi yüz ve kudret bakımından denktir, nitekim Peygamber şöyle der, Dördünün birer yüzü ve dördünün birer kanadı vardı, zira en farklı şeyleri daha üstün bir işaret ve kudretle kendinde toplayan Tanrı tek bir bütündür.

Dolayısıyla diğer bütün hayvanlar bu dörde irca olunur, çünkü her şey İlkörnek’in ya sağındaki ya solundaki, yahut aşağıdaki ya da en yüce uluhiyetinden zuhur eder, bunlara zekâlar ve gezegenler tekabül eder ki bu hayvanların ve diğer nesne cinslerinin onlarla nasıl uyuştuğunu yukarıda bir nebze açıklamıştık.

Şimdi ise tanrısallığı yahut İlkörnek’in o ölçülerini daha açık bir şekilde bildiren bazı hususi hayvanları ele alacağız.

Dağ keçileri, geyikler ve ceren yavruları ne anlama gelir. Bölüm XXX.

Kutsal Yazı’da geyiklerin, ceren yavrularının, dağ keçilerinin ve keçilerin yalnızca Neşideler Neşidesi’nde değil, yasa metinlerinde, Çıkış’ta ve Davud’un ilahilerinde fazlasıyla methedildiğini görüyoruz. Nitekim yasada toplanma çadırının kırmızıya boyanmış keçi derileriyle örtülmesi emredilir, ayrıca herhangi bir hayvanın yağı yasaklanmışken, Tesniye’de okuduğumuz üzere geyiklerin ve dağ keçilerinin her yerinin temiz sayılarak yenilmesine izin verilir, orada şöyle denir, Doğrusu, dağ keçisini nasıl yiyorsan geyiği de öyle yiyeceksin. Ve yine,

Geyik ve dağ keçisi yer gibi onlardan yiyecekler, bunların kanı hariç bütün sakatatı yenir, zira etle birlikte yenmemesi gereken can kandadır, çünkü bu can insanın beslenmesine değil, bilakis bozulmasına, kirlenmesine ve helakine yol açar, bilhassa dağ keçisinde olduğu gibi. Yirmi birinci Mezmur’un başlığında, bizde sabah kabulü için denilen yerde, harfin hakikatinde, seher vaktinin geyiği için zafer yazılıdır. Ve daha pek çok yerde Peygamber geyikleri öylesine över ki, bunların daha hayırlı ve gizli bazı şeylere irca edildiğini açıkça anlarız, nitekim Origenes de geyik veya dağ keçisi denilen hayvanların bedenen taşıdıkları tabiatları gereğince cismani şeylerin birtakım sebeplerine atfedildiğini, Rabbin sesi geyikleri hazırlar diye yazılmış olan sözün o görünmeyen geyiklere mutabık düştüğünü söylerken buna muvafakat eder.

Rabbin sesinden bu görünür geyiklere nasıl bir hazırlık gelebilir, yahut Rabbin sesinden onlara hangi öğreti inmiştir, öyleyse bunlar manevi geyiklerdir ki cismani hayvan, yılan soyunu kovalamak üzere Rabbin sesiyle tertip edilmiş onların suretini ve imgesini taşır,

Zira geyikleri, yani vaftiz paklanması ve Mesih’in kelamıyla hakikaten pak kılınanları, Mikail komutasında, yani Mesih’in maiyetinde yılana ve iblis olan o kadim ejderhaya karşı savaşmaya sevk eden ve hazırlayan, yasanın ve İncil öğretisinin o sesidir,

Bu savaşta ruhun gayretinden, alevlenen gayret öfkesinden ve yılanın zehrinin defedilmesinden ötürü susuz kalırlar, Mezmur’da denildiği gibi hakiki suyun pınarına hasret çekerler, Geyik akarsuları nasıl özlerse, canım da seni öyle özler ey Tanrı.

Onların yavruları yahut cerenleri ise, dağlara doğru koşmak üzere Rabbin yoluna yeni girenlerdir, dağlar hakkında şöyle denir, Yüce dağlar geyikler içindir. Zira dağlar erdemlerin doruklarıdır, erdem sevgisiyle tutuşanlar oraya koşar, erdemin doruğuna erişmiş olanlar ise daha da yukarısına tırmanır. İlkörnek’te ise geyikler ve dağ keçileri, o hayvanların ve onlar vasıtasıyla simgelenen insanların geyik veya dağ keçisi olmalarını ve öyle anılmalarını sağlayan uluhiyetleri ve feyizleri temsil eder, bu yüce geyiklerin yavrularına, daha batıni ilahiyatçılar nezdinde, geyikler ve dağ keçileriyle tasvir edilen o daha kâmil takva ve adalet ölçülerinin altında bulunan tali ölçüler denir.

İşte bu uluhiyetler yahut ilahi sıfatlar hürmetine en bilge Süleyman ilahilerinde şöyle yakarır,

Ey Yeruşalim kızları, dağ keçileri ve kırların geyikleri üzerine size ant içiririm ki sevgilimi uyandırmayasınız ve uykusundan etmeyesiniz. Bu yeminin bağı, iyilerin mükâfatlandırıldığı lütuf kürsüsü ve kötülerin cezalandırıldığı adalet kürsüsüdür. Bundan ötürü bunlar üzerine ant içerek ve yüce kürsülerden sadır olan bütün hüküm ve kararlara boyun eğerek kendini öyle bir bağlar ki bu bağ hiçbir şekilde çözülemez, yemini tutmaktan mükâfat, onu çiğnemekten ise ceza bulur. Ceren yavrusu denilen bu tali ölçülere aynı zamanda memeler de dendiğinden, yani bütün peygamberleri emziren memeler olduğundan, aynı İlahilerde şöyle denir, İki memen, bir dağ keçisinin ikiz ceren yavrusu gibidir.

Koyunlar ve koyun çobanları ne anlama gelir. Bölüm XXXI.

Kutsal Yazı’da koyunlar daima öyle himaye edilmiştir ki, nihayetinde hakimin sağına yerleştirilip iyi amellerinden ötürü mükâfat alacak olanlara dahi koyun denir, daha üstün mertebelere yükseltilmiş kimselerin birçoğu koyun gütmüştür. Salih Habil bir çobandı, ulu ata İbrahim,

koyun çobanı Yakub ve on iki oymağın önderleri olan on iki oğul da öyleydi, onlar Firavun kendilerine meşgalelerini ve zenaatlerini sorduğunda, Bizler ve atalarımız çocukluğumuzdan bugüne dek koyun çobanıyız diye cevap vermeleri için Yusuf tarafından tembihlenmişlerdi. Ardından gelen söz de bir sırdan yoksun değildir, Mısırlılar bütün koyun çobanlarından tiksinirler,

Çünkü dünyevi ve kötü olanlar, en yüce Hakikat’in söylediği şu söze muvafık olarak, her şeyi safiyetle yapan ve Rabbin doğru yolunda yürüyenlerden daima tiksinmişlerdir,

Eğer dünya sizden nefret ediyorsa, bilin ki sizden önce benden nefret etmiştir,

Zira Mısır daima dünyevileri ve iyilere darlık verenleri simgeler, Musa da Tanrı tarafından daha hayırlı işleri icra etmek üzere çağrıldığında koyun gütmekteydi.

Davud da Rabbin emriyle Samuel tarafından İsrail’e kral olarak meshedildiğinde bir koyun çobanıydı. Fakat daha da mühimi, koyunların çobanı Tanrı’dır, Mesih’tir, Meşiyah’tır ki O şöyle der,

Ben iyi çobanım ve koyunlarımı tanırım, bedene bürünmemiş bizzat Tanrı hakkında ise Mezmur yazarı şöyle der, Halkını bir koyun sürüsü gibi güttün.

Açıkça ise Hezekiel’de şöyle denir, "Ben kendim, der Rab, koyunlarımı arayacağım ve bir çobanın sürüsünü arayıp gözettiği gibi onları ziyaret edeceğim,

Ve dağılmış oldukları bütün yerlerden onları kurtaracağım. Onları en bereketli otlaklarda otlatacağım, İsrail’in yüksek dağlarında onların otlakları bulunacaktır. Orada yeşil otlar içinde dinlenecekler ve semiz otlaklarda, İsrail dağları üzerinde otlayacaklardır,

Zira koyunlarımı ben otlatacağım, der Rab Tanrı." Nitekim koyunlar otlanır, sığırlar, keçiler ve oğlaklar otlanır, domuzlar da otlanır, lakin Kutsal Yazı’da onlardan bahsedilmez, zira onlar büsbütün murdardır. Koyunlar, sığırlar, oğlaklar yahut keçiler ise kendi gizemlerini (sacramenta) ihtiva eder,

Zira koyunlar pek saf hayvanlardır, daima faydalıdırlar, her türlü uysallıkla doludurlar ve her türlü zarardan uzaktırlar. Bu sebeple koyun otlatanlar yumuşak huylu ve saftırlar, kimseye zarar vermezler, daima iyilik ederler, sevilir ve yüceltilirler,

Oğlaklar ve keçiler ise bağa zarar verirler, onu tahrik ederler. Nitekim az evvel bağın ilahi hükümleri simgelediğini söylemiştik, bu hükümler Tanrı’yı gücendirenler ve günah işleyenler tarafından bozulur ve kışkırtılır.

Bu yüzden ele avuca sığmayan oğlaklar misali olanların, işledikleri suçların cezasını çekmek üzere Yargıcın soluna konulacağı söylenir, tıpkı uysal ve hayırlı koyunların sağ tarafa yerleştirileceğinin söylendiği gibi. İşte Tanrı daha makbul olan koyunlarını, hakiki ve baş çoban olarak bizzat kendisinin otlatıp yönettiği gibi, iyi işlerde tecrübe kazanmış bu koyun çobanlarına ve sadık hizmetkârlarına emanet eder.

Demek ki koyunların hakiki çobanları, saf, masum olan ve daima iyi işler yaparak uysallığın ve dindarlığın ardından gidenlerdir. Şayet bizim de oğlakları otlatmamız gerekirse, Neşideler Neşidesi’nde söylenene dikkat edilmelidir, "Oğlaklarını çobanların, yani koyun çobanlarının çadırları yanında otlat." Bizler de hiddetimizi, öfkemizi ve taşkınlığın çılgınca atılımlarını dizginleyip onları koyun saflığıyla yönettiğimiz zaman, oğlakları bu çadırların yanında otlatmış oluruz. Zira o zaman beslenen ve koyunların ahlakıyla terbiye edilen oğlaklar, Yargıcın sağına yerleştirilerek onlarla birlikte hayır duasını ve iyi amellerin mükâfatını bekleyebilirler.

Bölüm 32. Hangi Hayvanlar, Balıklar, Kuşlar ve Bitkiler Temiz ve Murdardır?

Yüce Sanatkâr, insanın gıdası olsun diye dört tür canlı meydana getirdi, bitkiler ile bitkilerin meyveleri, balıklar, kuşlar ve dört ayaklılar. Bu türlerin her birinde temiz ve murdar olanı yarattı, tıpkı bunlarla beslenenlerin bazısının temiz, bazısının murdar olması gibi. Zira hayvanlar da insanlar da bitkilerle beslenir, fakat yiyecekler birbirinden ayrılmıştır, nitekim Tanrı şöyle der, "İşte size, yeryüzü üzerinde tohum veren her otu ve meyvesinde tohum bulunan meyve veren her ağacı verdim, bunlar size yiyecek olacaktır.

Fakat yeryüzündeki her hayvana, göklerin bütün kuşlarına ve yeryüzünde sürünen, kendisinde hayat nefesi bulunan her canlıya, gıda olarak her yeşil otu verdim."

Ve böylece kararlaştırıldı. Dolayısıyla O, yiyecekleri birbirinden ayırır, her ne kadar bizim tercümemiz bu hususta karışık konuşsa da. Nitekim tohum taşıyan bitkileri ve meyve veren ağaçları ekme ve biçme maharetine sahip olan insana verdi. Ekmeyi bilmeyen hayvanlara ise, Mezmurlar Yazarının terennüm ettiği gibi, kendiliğinden yetişen otların yeşilliğini tahsis etti, "Hayvanlar için ot, yani kendiliğinden biten yeşillikler ve insanların hizmeti için bitkiler çıkaran O’dur."

İşte bunu ve meyve veren ağaçları temiz ve daha üstün sayarak insana bahşetti, hayvanlara yiyecek olarak verdiği o yaban otlarını ise zımnen murdar sayarak yasakladı,

Bu mecazi sözler gösterir ki, ne tohumu olan ne de ekilip biçilerek meyve vermesi mümkün olan verimsiz işler, murdar addedilerek hayvanlara bırakılmıştır. Buna karşılık meyvesi ve iyilik etme meyvesinin tohumu bulunanlar, temiz sayılarak insana tahsis edilmiştir. Canlılar, balıklar ve kuşlar hususunda ise, Levililer ve Tesniye kitaplarında okuduğumuz üzere, temiz ile murdar arasında açık bir ayrım gözeterek bunları yasaklamış, şunlara ise izin vermiştir. Zira ilkin temiz hayvanları murdarlardan iki alametle ayırdı, bunlardan biri geviş getirmek, yahut İbranicede geçtiği üzere taneyi yukarı çıkarmaktır, diğeri ise çatal tırnaklı olmaktır.

Hayvanlar hakkında söylenen bütün bu hususları Origenes, havarilerin ve Mesih’in yetkisine dayanarak insanların durumuna teşmil eder. Nitekim Pavlus, kendisine bu yasanın verildiği o atalardan bahsederken şöyle der, "Hepsi aynı ruhani yiyeceği yediler ve hepsi aynı ruhani içeceği içtiler,

Zira kendilerini takip eden ruhani kayadan içiyorlardı, o kaya ise Mesih idi." Ve yine, "Gelecek şeylerin gölgesi olan yiyecek ve içecek konusunda kimse sizi yargılamasın." Bütün bunlar, kendilerine atıfta bulunulan insanlara aittir. Dua etmek üzere yukarı çıkan ve Mesih ile birlikte yukarıdaki şeyleri arayan Petrus’a, içinde her tür dört ayaklı, sürüngen ve kuşun bulunduğu bir kap gösterildi ve kendisine şöyle diyen bir ses erişti, "Kalk, kes ve ye." Petrus bunu yapmaktan korkup murdar olmaktan çekinince, ona tekrar şöyle denildi, "Tanrı’nın temiz kıldığını sen bayağı sayma." Ve bu durum üç kez tekrarlandı, çünkü temiz kılınmışlardı. Nitekim Origenes, Mesih’in onların arındırıcısı olduğunu söylerken, kutsal Üçlü Birlik’in kudretiyle temizlendiklerini belirtir.

Mesih ayrıca, "Ağza giren şey insanı kirletmez" demiştir. O halde taneyi yukarı çıkarmak, geri getirmek yahut geviş getirmek, aldığımız Kutsal Yazı gıdası ve Tanrı’ya sunduğumuz dualar üzerinde derin derin düşünmektir (meditari). Bunlar zihnin dikkati olmadan gelişigüzel ve boş yere telaffuz edilirse, okuyan kişi onlar üzerine tefekkür etmedikçe kutsal kelam da beyhude okunmuş olur. Bu sebeple Peygamber şöyle şakır, "Ne mutlu O’nun tanıklıklarını araştıranlara." Ve yine, "Ne mutlu o adama ki, gece gündüz Rabbin yasası üzerinde derin derin düşünür." Burada övülen şey kuru bir okuma değil, tefekkürdür ve insan bu tefekkür içinde kutlu ilan edilir.

Demek ki okuduklarını zihninde dikkatle evirip çeviren kişi, anladığı ve tefekkür ettiği şeyleri fiilen yerine getirmek suretiyle geviş getirir ve taneyi geri çıkarır,

İşlenen kusurlardan doğan borçlara karşı iyi amellerini daha ağır bastırdığı vakit ise taneyi yukarı çıkarmış olur. Önceden tefekkür edilmiş yasa sayesinde iyi ile kötü arasında ayrım yapmayı bilip kötüyü reddeden ve iyiyi kucaklayan kişi ise çatal tırnaklıdır. Lakin her ikisi de zaruridir, zira hasıl olan şey amelle tamamlanmadıkça bilgi ve idrak kâfi gelmez. Seçilecek şeyin bilgisi önceden bulunmadıkça da iyinin seçimi mümkün olamaz. Balıklardan ise, kendilerini çamurdan yukarı kaldıran kanatları ve yüzgeçleri olanlar ile yeni insanı kuşanmak için dökülmesi gereken pulları bulunanlar temiz sayılır. Pulsuz ve kanatsız olup çamurda yuvarlananlar ise, şehvetin pisliğine yahut dünyevi şeylerin balçığına batmış ve bunlardan asla ayrılmayı bilmeyen kimseleri simgeler. Murdar kuşlar ise, yırtıcı pençeleri ve obur gagaları olup avlanarak yaşayanlardır.

Bunlar da asla kendi paylarıyla yetinmeyip daima başkalarınınkine el uzatanları simgeler. Masum kuşlar ise, yumuşak huylu, uysal ve kimseyi incitmeyen kimseleri simgelediklerinden temiz kabul edilir.

Yenilecek bu gıdaların hangi insanları simgelediğini İncil’den pek açık bir şekilde öğrenebiliriz, zira Mesih imana gelen Samiriyeliler hakkında şöyle demiştir, "Benim yiyecek bir yemeğim var ki, siz onu bilmezsiniz. Benim yemeğim, beni gönderen Babamın iradesini yerine getirmektir." Tıpkı imana gelmeye başlayan Samiriyelilerin Mesih’in gıdası olması gibi, bizden her birimiz de iyi ameller işlediği müddetçe O’nun gıdasıdır ve komşusuna bir öğreti yahut bir fayda sağladığı müddetçe, hizmet ettiği kişinin gıdasıdır.

Aynı şekilde Mesih İsa da kendini bize türlü şekillerde sunarak bizim gıdamız olmuştur, nitekim yerinde bir ifadeyle şöyle der,

"Gökten inmiş olan diri ekmek ben’im, şayet bir kimse bu ekmekten yerse ebediyen yaşayacaktır." Hayat veren ekmek ve gıda olarak bize hayat öğretisini, hayat gıdasını ve hayat amellerini bahşediyordu. Bizler de komşularımıza bu gibi şeyleri sunduğumuz müddetçe, onlar için hayat gıdası, saf ve temiz bir gıda oluruz. Ölüm gıdası ve murdar olanlar ise, helak edici öğretiler verenler, hayatlarıyla fitne saçanlar yahut sözleriyle vaaz ettikleri şeyi amelleriyle inkâr edenlerdir. Tanrı onlara şöyle der,

"Sen ne hakla benim hükümlerimi sayıp döküyor ve antlaşmamı ağzına alıyorsun, Oysa sen terbiyeden nefret ettin ve sözlerimi arkana attın. Bir hırsız gördüğünde onunla koştun ve zina edenlerle ortak oldun" ve devamı gelir. İşte bu tür murdar canlılar hakkında Resul şöyle der, "Böyleleriyle birlikte yemek dahi yemeyin." Mistik manaya gelince durum böyledir. Lafzi manayı araştırıp hayvanların ve bitkilerin temizliği yahut murdarlığı nereden aldıklarını anlamak için ise daha derine inmek icap ederdi. Fakat bu, daha yüce ve daha dikkatli bir araştırma olmaksızın yapılamaz. Zira onlar kendiliklerinden temiz yahut murdar değillerdir. Ne de iyi bir yaratıcı olan Tanrı’dan herhangi bir kötülüğün neşet ettiği, yahut son derece berrak olandan murdar bir şeyin düştüğü kabul edilebilir, hele ki bilhassa "Tanrı yaptığı her şeyi gördü ve işte pek iyiydiler" denmişken. Diğer taraftan ise, Yeşaya aracılığıyla şöyle diyen Zat’tan kötülüklerin ve şerlerin sudur ettiği görülür, "İyiliği var eden ve kötülüğü yaratan, ışığı yapan ve karanlığı yaratan ben’im." Bu da anlaşılabilir bir durumdur.

Yaratmak hiçlikten var etmek olduğundan ve kötülüğün mahiyetini taşıyan özneye yahut maddeye yöneldiğinden, kötülüğü yaratan denir, yapmak ise iyiliğin mahiyetini taşıyan forma yöneldiğinden, iyiliği kılan denir. Dolayısıyla her ne ki maddeye meylederse kötülüğün mahiyetine sahip olur, her ne ki en yüksek forma yaklaşırsa o nispette iyiliğin mahiyetini taşır.

Sirak Kitabı'nda şöyle denmesinin sebebi de budur, Kötülüğe karşı iyilik, hayata karşı ölüm ve Tanrı'nın çağırdığı doğru kişiye karşı daima en aşağıya meyleden günahkâr vardır. Devamında şöyle gelir,

En Yüce Olan'ın bütün işlerine böyle bak, ikiye karşı iki ve bire karşı birdir, zira dünyada zıddı olmaksızın var olan hiçbir iyi yoktur, nitekim ışığın melekleri ve karanlığın melekleri, hayatın melekleri ve ölümün melekleri, ışığın menzili ve karanlığın menzili, pak olanların kâsesi ve murdar olanların kâsesi vardır.

Tanrı tarafından yaratılmış olan bu şeyler kendi düzenleri içinde şüphesiz iyidir, her ne kadar bize murdar görünseler de. Bu murdarlıklarını ya gök bilimcilerin söylediği üzere Mars'ın tesiriyle yırtıcı ve azgın bir ruhtan, ya da İbranilerin iddia ettiği üzere onun aklı olan Samael'den alırlar,

Yahut bunu Satürn'den alırlar, öyle ki kötü melankoli humoruyla bozulup murdarlığın makamı haline gelirler, tıpkı iyi neşenin iyi ruhun, hatta Tanrı'nın makamı olması gibi. Nitekim Peygamber, "Bana kurtarışının neşesini geri ver" der ve birçok yerde Efendi'ye neşeyle hizmet edilmesini öğütler. Veya bu tesir, ister lehte ister aleyhte olsun, ikincil sebepler (secundae causae) vasıtasıyla yukarıdaki ilahi güçten kaynaklanır.

Kimi şeylerin pak olduğu söylenir ve paktırlar, zira yiyene hiçbir leke getirmezler, aksine sevinç ve iyi bir gıda sağlarlar. Diğerleri ise kara safranın çokça üremesiyle zarar verir yahut zehirle enfekte eder, nitekim birçok bitki ve tüm sürüngenlerde bu durum malumdur.

Bu sebeple bunlar, açık yahut gizli bir zararla ilişkili oldukları için, fakat Tanrı tarafından bilindiklerinden, bedene ve ruha fayda sağlayan şeylere cevaz verilirken, bizi seven O'nun tarafından menedilmişlerdir.

Kudüs, Sion ve Tapınak Ne Anlama Gelir? Bölüm XXXIII

Kendisine boş yere Kutsal Toprak denmeyen o pek mukaddes diyarın konaklarına geldiğimizde, onun civarındaki yerlerin dahi gizem taşıdığını görürüz. O vadedilmiş ve simgesel diyarın diğer yerleri arasında en meşhuru Yeruşalim'dir, herkesin bildiği üzere bu şehri Kral Davud kurmuştur, [okunamadı] herkesin bahtiyar kılınması gereken o nihai [okunamadı] işaret eder.

Sion ise, krallık sarayının ve kâhinlerin önderliğinin bulunduğu yer olup, o göksel şehrin daha yüce konaklarına işaret eder, nitekim Mesih'in belirttiği üzere orada birçok konak vardır.

Dolayısıyla bunların uygunluğunu gözden geçirmek gerekir. Evvela isim hususunda uyuşurlar, öyle ki bu ismin anlamına üçlü bir yorum uygun düşer, zira Kudüs, yaygınca ifade edildiği üzere, barışın rüyeti anlamına gelir; ki en yetkin rüyet, barışın ve onun önderinin temaşası o semavi şehirde gerçekleşir. Yahut başkalarının dediği gibi Kudüs, miras anlamına gelen "yaras" kelimesi ile onların anlamına gelen "hem" kelimesinden türetilmişçesine, onların mirası olarak tercüme edilebilir,

Buradan hareketle, "Yeruşalayim" adeta "yeru lamo" gibi uygun bir şekilde söylenir, bu tevil de her birine mirasın verileceği semavi Kudüs'e pek uygun düşer; nitekim Peygamber şöyle der, "Mirasım benim için pek latiftir."

Bu aşağıdaki şehrin kralı ve kurucusu Melkisedek idi, o semavi Kudüs'ün kralı, kurucusu ve başlıca temeli ise Mesih'tir, O ki Tanrı tarafından Melkisedek düzenine göre başkâhin tayin edilmiştir. Şehrin canlı taşlardan inşa edilmesinde O'nunla birlikte hüküm sürenler ve O'nun iş ortakları, önderin emirlerine göre kendilerini iyi yönetenlerin tümüdür, öyle ki her birine haklı olarak "kralım adildir" anlamına gelen Melkisedek denebilir. Bu şehir de tapınakla birlikte dağlar üzerinde ve dünyanın merkezindedir, öteki ise en son feleğin dönüşü üzerindedir ve merkezinde, azımsanmayacak derecede güvenilir şahitlerin bildirdiğine göre, bu aşağıdaki tapınağın tam dikey hizasında yükselen bir tapınağa sahiptir, bu iki tapınak arasında ise her ikisine de doğru bir hatla tekabül eden göksel yahut meleksi bir tapınak vardır,

Kudüslüler, Yeremya Kitabı'nda geçtiği üzere, "Efendi'nin tapınağı, Efendi'nin tapınağı, Efendi'nin tapınağıdır bu" diyerek işte bu üç tapınakla övünmeyi adet edinmişlerdi. Yeremya ise onları şöyle diyerek azarlamıştı, "Efendi'nin tapınağı diyerek yalan sözlere güvenmeyin." Şüphesiz onların "Efendi'nin tapınağıdır bu" demelerini ve bunu üç kez tekrar etmelerini yalan saymıyordu, lakin amelsiz bir şekilde tapınağa güvenmek istemelerini yalan sayıyordu; bu büyük bir nankörlüktü ve günahları, o mekânın, tapınağın ve şehre yönelen inayet tesirinin gücü nispetinde büyüktü, o şehir ki süt ve bal akan diyarın en seçkiniydi. Kehanetin, semavi ilahilerin, incillerin ve tüm göksel öğretinin sütü oradan neşet etmiştir, orada Tanrı'nın, Hezekiel tarafından tasvir edilen ve Yeşaya'nın andığı yukarıdaki tapınağa tekabül eden pek meşhur tapınağı bulunmaktaydı; Yeşaya şöyle der, "Ev O'nun celaliyle doluydu ve eteğinin uçları tapınağı doldurmaktaydı."

Bu nedenle o mekân, dünya üstü tapınağa uygun olarak, Tarihler Kitabı'nda şöyle diyen Efendi tarafından bilhassa seçilmiştir, "Adım sonsuza dek orada bulunsun diye bu yeri seçtim ve takdis ettim,

Gözlerim ve yüreğim bütün günlerde orada kalacaktır." Ayrıca kurbanların kurbanını simgeleyen tüm kurbanların orada sunulması emredilmiştir; o kurban ki yüce kâhin Mesih tarafından o şehrin kapısının dışında haç sunağında takdim edilmiştir. Bu yüzden İbrani âlimlerince, bunca üstünlükle donatılmış ve önderin hususi huzuruna mazhar olmuş Kudüs'te ve tapınakta işlenen günahın daha büyük olduğu ileri sürülür.

Nitekim Kudüs'te krallık etmek üzere Hebron'dan çıkan Davud'a, "Körleri ve topalları, yani cehaleti ve günahı defetmedikçe buraya giremezsin" denmesi bir gizemden yoksun değildir.

Kral Mesih ise yalnızca canlarından nefret eden ve kendisine çirkin görünen körleri ve topalları defetmekle kalmadı, zira darbımeselde "Kör ve topal tapınağa girmeyecek" denmiştir, aksine metnimizin dediği gibi Sion kalesinde, yani harfin hakikatinin belirttiği üzere onun tahkimatında oturdu, yani günah işlememek için kendisini pekiştirip tahkim ettiği o başlıca feyiz içinde bulundu. Oraya Davud'un şehri adını verdi ve tercümemizin belirttiği gibi etrafını Millo'dan içeriye doğru inşa etti,

Yahut İbranice metnin hakikatine göre, "min hamillo", yani inayetlerin doluluğuyla tahkim etti. Metnin surlardan ziyade daha üstün bir tahkimattan bahsettiği, ardından gelen şu ifadeden anlaşılmaktadır, "İlerledikçe güçleniyordu ve orduların Efendisi Tanrı onunlaydı", çünkü kendisini ilahi bağışlar ve feyizlerle donatmıştı. O tapınak ise hem büyük hem de küçük dünyayı temsil eden ahit sandığının yahut toplanma çadırının suretine göre yapılmıştı, nitekim sandık ve tapınak daha önce söylediğimiz gibi bunların örneğine göre inşa edilmişti,

Bu simgesel yapılarda, elle yapılmamış, bilakis daha iyi ve daha yetkin olan hakiki kutsal şeyler gelene kadar simgesel ibadetler icra edilirdi; nitekim Resul şöyle der, "Sizler Tanrı'nın tapınağısınız."

Bunun içinde kendimizi arındırarak kutsal ibadetleri layıkıyla yerine getirirsek, Resul'ün yine "elle yapılmamış çadır" dediği diğer tapınağa yükseliriz; ki o Mesih'in kendisidir, O'nun içinde bize giriş, kurbanın ta kendisi olan O'nun aracılığıyla verilir. O'na girip O'nunla birleştiğimizde, Vahiy Kitabı'nda hakkında şöyle denilen dünya üstü tapınağa yükseliriz, "Her şeye gücü yeten Efendi Tanrı onun, yani semavi şehrin tapınağıdır." Böylece amel ederek en yüce tapınağa ulaşmaya hak kazanırsak, o vakit sevinçle ve yalansızca "Efendi'nin tapınağı, Efendi'nin tapınağı, Efendi'nin tapınağıdır bu" diyebiliriz. Tanrı kendi merhametiyle bu tapınaklara girmeyi bizlere lütfetsin.

Mısır, Babil ve Şam Ne Anlama Gelir? Bölüm XXXIV

Augustinus'un Tanrı'nın Şehri adlı eserinin önsözünde ele aldığı ve metnin tamamı boyunca izlediği üzere, insan soyu daima Tanrı'nın ailesi ve iblisin ailesi olarak ikiye ayrılmış olduğundan, o gizemli ve simgesel diyarda kutsal sözlerin her iki ailenin konakları olan yerleri anması pek uygundu. Tıpkı Kudüs'ün bütün çevre yerleriyle birlikte Tanrı'nın ailesi için, her türlü şüpheden uzak şekilde tayin edilmiş olması gibi, ki bunlar hakkında tek tek ayrıntılı söz söylemek uzun sürer, Mısır, Babil ve Şam da daima ona karşıt aileyi temsil etmiştir, nitekim Tanrı'nın kavmi sıklıkla bu aile tarafından hırpalanmıştır.

Mısır, İsrailoğullarından büyük bir iyilik görmüştü, bu yüzden Firavun Yusuf'a Zaphnat-paaneah adını vermişti, bu sözcük [okunamadı]

Mısır, Rabbi Şlomo’nun dediği gibi, Kutsal Yazılar’da başka hiçbir yerde geçmez, bizim tercümemiz bunun yerine “dünyanın kurtarıcısı” der, ancak başkalarının kabul ettiği üzere “gizlerin açıklayıcısı” anlamına gelir, zira İbranicede zaphan gizleri açığa çıkarmak demektir, pahaneah ise tamamen Mısırcadır ve gizli yahut son derece bilinmeyen anlamına gelir. Fakat kelimeler ne olursa olsun, İsrailli Yusuf, Firavun’a gösterilen ve kavminin başına Tanrı’dan gelecek olan kötülükleri önceden haber veren rüyanın sırrını açıklayarak Mısır’ı kurtardı. Buna rağmen bizzat Mısır, Yusuf’un himayesinde oraya inmiş olan kavme iki yüz on yıl boyunca zulmetti. Bundan ötürü İbranicede Mizraim denilen Mısır’ı yerinde bir biçimde darlıklar olarak yorumlarlar, gerçi bazıları, hangi gerekçeyle bilmem, bunun karanlık anlamına da geldiğini ekler. Nitekim Mısırlılar her zaman darlık ve iyi olanları sıkıştıranlar olmuşlardır. Babilliler de keza, Kral Yehoyakim Babil’e sürüldüğünde Kudüs’ten en seçkin kimseleri esir alıp götürdüler. Daha sonra Kral Tsedekiya’nın gözlerini kör edip tüm ordusuyla birlikte oğullarını katlettiler ve tapınağı ateşe verip halkı yetmiş yıl boyunca esaret altında tuttular. Şam da Tanrı’nın kavmini pek çok kez hırpaladı, fakat esarete götürmedi. Burada bu zalimler arasındaki farklara dikkat edilsin.

Mısır kavmi lütufla kabul etti, sonra eziyet etti, nihayetinde zorla salıverdi. Babil zorla esir etti ve daima daha yumuşak davranarak sonunda kendiliğinden serbest bıraktı. Şam ise esaret olmaksızın pek çok kez taciz etti.

Mısır, insanı hoşlukla karşılayan, fakat kabul ettiğini boyunduruk altına alan ve ilahi erdem çekip kurtarmadıkça salıvermeyen iblisin sıkıştırmasıdır. Babil, zihnin karışması olup candır, bu can nefsi kabul edip esir tutar ve yetmiş yıl boyunca, yani insan ömrünün mutat süresince karıştırır. Fakat daima daha gevşek davranır, zira ilk başta hiçbir şey anlayamayacak denli ezilen can, günden güne kendisini ezen ve karartan bedenden kurtulur, böylece aşama aşama daha serbestçe hareket eder, nihayetinde ömür süresinin ardından bedensel bağlardan çözülüp tamamen özgürleşir. Kan içen olarak yorumlanan Şam ise dünyadır, o dünya ki et ve kana uygun olanlardan başkasına acımaz, insanı kimi zaman taciz eder, kimi zaman ise taciz etmeksizin bırakır.

Şam’ın, ilahi olarak yorumlanan Asur’un başı olduğu söylenir, sanki bu dünya, en yüce olanın değil de aşağıdakilerin başı ve kabul yeridir. İşaya tarafından bu yerlerin yükleri, hükümleri yahut ilahi cezaları tasvir edilir, bunların özü şudur, Mısır’ın, yani iblisin yükü, onun suretlerinin sarsılacağı ve “Şimdi bu dünyanın prensi dışarı atılacaktır” diyenin gelişiyle eriyip gideceğidir. Babil’in, yani zihni bulandıran bedenin yükü, her elin, yüreğin ve çürüyen bedenin çözüleceği ve insanın daha iyiye dönüştürülüp saf altından daha değerli olacağıdır. Şam’ın, yani bu dünyanın yükü ise artık bir şehir olmaktan çıkıp taş yığını gibi olacağıdır, zira konukları ortadan kaldırıldığında, bu dünyevi şehrin bütün yapıları yıkılacaktır.

Orada söylenen ve bu anlama getirilebilecek pek çok başka husus vardır, biz bunları geçip daha ileriye, Kutsal Kitap’ın sözlerine doğru ilerleyelim.

Bölüm XXXV: Arabistan, Sina Dağı ve Suriye Mezopotamyası Ne Anlama Gelir

Buhuruyla bereketli ve çeşitli reçineleriyle meşhur Sina Dağı’nı barındıran Arabistan’da yasanın verilmiş olması sebepsiz değildir. Kutsal Ruh ile dolu olan İbrahim de evinin en kıdemli uşağına yemin ettirip Suriye Mezopotamyası’ndaki kendi soyundan başkasından eş almamasını bir giz olmaksızın istemiş değildir. Onu takip eden İshak da Tanrı ile dolu olarak Yakup’u kutsarken şöyle emretmiştir,

Kenan soyundan bir kadınla evlenme, kalk, Suriye Mezopotamyası’na, annen Bethuel’in evine git ve oradan dayın Laban’ın kızlarından kendine bir eş al. Arabistan’ın gizi hakkında Elçi şöyle der, İbrahim’in biri cariyeden, biri özgür kadından iki oğlu vardı. Cariyeden olan bedene göre doğmuştu, özgür kadından olan ise vaat yoluyla doğmuştu. Bunlar mecaz yoluyla söylenmiştir. Zira bunlar iki antlaşmadır, biri kölelik doğuran Sina Dağı’ndan olup Hacer’dir. Sina, Arabistan’da bir dağdır, şimdiki Kudüs’e bitişiktir ve çocuklarıyla birlikte kölelik etmektedir. Yukarıdaki Kudüs ise özgürdür ve bizim annemizdir. Burada Elçi’nin, aralarında uçsuz bucaksız bir çöl bulunması sebebiyle on beş günlük mesafe varken Sina Dağı’nın Kudüs’e bitişik olduğunu nasıl söylediğine dikkat edilmelidir. Demek ki o, büyük bir mesafeyle ayrılmış oldukları için mekânsal bir bitişiklikten bahsetmiyor, akışın (influxus) bitişikliğinden söz ediyor, nitekim Mezmurlar yazarı da aralarında seksen bin adım mesafe varken Sion Dağı’na inen Hermon çiyi hakkında mecazi olarak böyle söylemiştir. Dolayısıyla bitişiklik, yazılı yasanın verildiği Sina Dağı’ndaki akış ile yasanın, Tanrı’ya ibadeti bizzat yasaya göre genişleten Kral Davut’un, tapınağı inşa eden Süleyman’ın ve Kudüs’te ile civar yerlerde bulunan birçok peygamberin büyük teveccühüyle korunduğu Kudüs’teki akışın aynı olması şeklinde anlaşılır. Bu kölelik yasası, Tanrı’nın emriyle İbrahim tarafından kovulan cariyenin oğluyla simgelenmiştir, onlar Beerşeba çölüne sürülmüşlerdir ki burası Arabistan çölüyle birleşir, biraz önce açıkladığımız gibi Musa’nın çölün ardında sürüyü otlattığı Sina da oradan uzak değildir. Demek ki Mısır’dan çıkanlara kölelik yasası bu dağda verilmiştir, Elçi’nin az önce aktarılan sözlerinde söylediği gibi, Mısırlı cariye Hacer’den doğanlarla simgelenmişlerdir. Aynı kölelik yasası aşağıdaki Kudüs’te de korunduğu için orası Sina ile bitişik kılınmıştır, zira yukarısı özgür olan ve bizim annemiz sayılan o yeni Kudüs inene dek her iki yer de aynı kölelik boyunduruğuyla eziliyordu, Yuhanna Vahiy kitabında onun hakkında şöyle der, Kutsal şehri, yeni Kudüs’ü, gökten, Tanrı’nın katından, kocası için süslenmiş bir gelin gibi hazırlanmış olarak inerken gördüm, yani nihayetinde kendisine gelin olduğu Mesih için hazırlanmıştı, ancak bu şehir bizim anladığımız demirle yontulmuş yahut tuğla taşlarla kurulmuş değildir, İbrahim’in evlatları olarak diriltilen canlı taşlardan meydana gelmiştir, bunlar kimi zaman evlatlar, kimi zaman ise bir araya toplanmış olarak babanın doğurduğu gelin diye adlandırılırlar.

Bu şehir yeni görünmüştür, çünkü yeni bir insan olarak var olan ve hepimizi yenilemek, iblisin ile günahın köleliğinden kurtarmak için gelen tarafından yeni bir akışla kurulmuştur, nitekim Elçi şöyle der, öyleyse kardeşler, bizler cariyenin değil, özgür kadının çocuklarıyız, Mesih bizi bu özgürlükle özgür kılmıştır.

O, eski yasayı değiştirmeyip yenileyerek ve onu ruha göre olan özgürlük yasasına dönüştürerek yeni buyruklar da vermiştir, nitekim başka bir yerde şöyle denir, Ruh neredeyse, özgürlük oradadır. Bu yasaya göre bizi, gelinin hazırlandığı o yerden indirilmiş yeni bir tohumla yeniden doğurmuştur. Dolayısıyla Sina Dağı, çölle çevrili olduğu söylense de Kudüs ile aynı akışla doludur.

Bu husus Mısır’dan Çıkış kitabında gayet iyi açıklanır, orada şöyle denir, İsrailoğullarının Mısır diyarından çıkışının üçüncü ayında Sina çölüne geldiler, zira Refidim’den hareket edip Sina çölüne vardılar ve çölde konakladılar, İsrail orada dağın karşısında ordugâh kurdu, burada pek çok hususa dikkat edilmelidir. İlki, daha önce söylediğimiz gibi, Sina’nın yakınındaki yerin çöl olmasıdır.

Diğer husus, İsrail’in dağın karşısında ordugâh kurduğunun sebepsiz yere söylenmemiş olmasıdır, öyle ki tam karşısında durarak, çıkılmasına izin verilmeyen, bilakis biraz aşağıda dendiği gibi tamamen yasaklanmış olan dağın üzerinde kabul edemedikleri şeyleri, o sulak dağdan alabilsinler, sakının, dağa çıkmayın ve sınırlarına dokunmayın, zira ona dokunan herkes mutlaka öldürülecektir, çünkü henüz güçlü akışları kaldıracak durumda değillerdi, tıpkı şarabı ve daha katı yiyecekleri kaldıramayan bir hasta gibi. Bu yüzden üçüncü olarak, Refidim’den yola çıkıp çöle geldikleri, ardından Sina Dağı’nın yanında konakladıkları ve nihayet gereken kutsal törenlerle arınarak kutsal bölgeye ulaştıkları söylenirken, gereken ilerleyişin sırasına gizemli bir şekilde değinilir, zira Refidim, ustalıkla bir araya getirilen döşemeler anlamına gelir.

Kendisinden [okunamadı], halkın bir gizem (mysterium) olmaksızın çöle, ardından da Sina'ya vardığı söylenir, nitekim bu gizemli ilerleyiş Mısır'ın yahut da her şeyi yöneten dünyanın kuraklığından uzaktır. Zira insan ondan soyununca hemen çölü bulur, çünkü Mısır'dan çıplak kalmıştır. Fakat hemen Sina'ya yanaşır, orada semavi tesiri kabul etmeye başlar, bu tesirle iyice sulanıp arınarak ilahi çiyin daha bol olanına kavuşabileceği toprağa varır. Son olarak dikkat edilmelidir ki, hiç de küçük olmayan bir gizemle, önce çoğul olarak "ve çölde ordugâh kurdular", daha sonra ise tekil olarak "ve İsrail, Sina'nın karşısında ordugâh kurdu" denmiştir. Bunun böyle söylenmesinin sebebi, bize hiçbir topluluğun sevgi bağıyla (charitas) birleşmedikçe semavi tesire yaklaşamayacağının öğretilmesidir. Bunu bilen ilahi kithara çalgıcısı Peygamber şöyle terennüm eder, "İşte ne iyi, ne hoştur kardeşlerin bir arada oturması", zira semavi tesir onların üzerine, baştan sakala ve giysilerin eteğine kadar inen meshetme yağı gibi iner ve sevgiyle birleşmiş bütün bedene yayılır. Ve bunu bir kez daha teyit ederek der ki, "Çünkü Rab bereketi ve hayatı oraya buyurdu", yani tek bir yürekte ve tek bir ruhta birleşerek oturanların bulunduğu yere. Ve Sina Dağı'nın bulunduğu bu Arabistan ve diğer hayırlı tesirler işte o yoldur ki, oradan hikmet ve zenginliklerle dolu Kraliçe, Süleyman'ın hikmetini sınamak üzere gelmiştir, kendisine geldiği yerden ötürü Seba dendi, zira İbranicede Seba, Latincede Arabistan olarak adlandırılır, ve bu Seba'dan farklıdır, zira bunlar "Saba" şeklinde söylenir, çünkü bu [okunamadı] ile yazılır, Arabistan ise [okunamadı] ile. Ve her ikisi de yetmiş ikinci mezmurda yer alır, orada "Arabistan ve Seba kralları" deriz, İbranicede ise şöyle yazılıdır, [okunamadı]. İşte o kraliçeden söz edildiğinde de şöyle yazılır,

Bundan anlaşılır ki o, Arabistan Kraliçesi idi, her ne kadar daha bilge olsa da Yeruşalim'deki hikmeti aramıştı, çünkü biliyordu ki Arabistan'da verilen hikmet yasası, Yeruşalim'de daha büyük bir hikmetle parıldamaktaydı, bilhassa "İşte burada Süleyman'dan daha üstün biri var" diyen zat tarafından tamamlanıp açıklandığında. İbranicede Paddan-Aram denilen Suriye Mezopotamyası ise, Keldaniler ile Kenanlılar arasında yer alan bir bölgedir, soy bakımından değilse de konumu itibarıyla bir dereceye kadar onlara yakındır. Nitekim İbrahim ve bütün İbrani ulusu, Keldanilerin Ur kentinden Paddan-Aram bölgesi ve yöresi olan Harran'a gelmiş olan Terah'tan türemiştir. Ve oradan İbrahim Kenan'a geçmiş, nihayetinde orayı mülk edinmiştir, adeta o müstesna yerin layık bir sakini olarak. Ve bu minvalde İbrahim oğlu İshak'a, o da Yakup'a, Kenan kızlarından eş almamalarını söylemiştir, zira Nuh bütün soyuyla birlikte Kenan'ı lanetleyerek şöyle demiştir, "Kenan lanetli olsun, kardeşlerine kulların kulu olacaktır." Zira hür kadının oğlu için yahut bereketlenişinde "Kardeşlerinin efendisi olasın" denmiş olan Yakup için köle soyundan bir eş alınmamalıydı. Bu yüzden baba bereketi tekrarladığında der ki, "Kenan kızlarından eş alma", adeta şunu ima eder gibi, "Eğer lanetli köle soyuyla karışırsan, 'Kardeşlerinin efendisi olasın' denen berekete erişemezsin." Böylece her ikisi de, bu İshak tarafından, diğeri ise İbrahim tarafından, Nuh'un asla lanetlenmemiş olan oğlu Şem'den inen kendi soy ve kavimlerinin toprağına gönderildiler ki oradan eşler alsınlar, bu eşlerden de lanetlileri kovacak ve haksız zilyet tarafından işgal edilmiş olan bütün o bölgeyi mülk edinecek bir nesil var etsinler, orası layıkıyla yurt edinsin diye mezkûr yasa ve kurbanlarla arındırılmıştır. Şayet mistik anlama yükselmek istersek, bu soy Ur'dan, yani Keldanilerin yangınından ve Babil'in kırılıp ezilmesinden çıktı, ve henüz küçük bir aile olarak, yani İbrahim'in babası Terah, oğluyla, Harran'ın oğlu Lut ve İbrahim'in karısı Saray ile birlikte Kenan'a gelmek üzere yola koyuldu.

Fakat Harran'a vardıklarında, İbrahim'in babası Terah orada öldü, Kenan'a ulaşamadı. Ancak o öldükten sonra İbrahim'e şöyle dendi,

"Toprağından, hısımlarından yahut soyundan ve babanın evinden çık, sana göstereceğim toprağa git." Bu bağlamdan öğreniyoruz ki mezkûr aile, o güzel ve Tanrı tarafından sevilen bölgeyi mülk edinmek için, önce günahın eziciliğinden ve şehvet yangınından çıkmalı, hiddet, öfke yahut gayret anlamına gelen Harran'a doğru ilerlemeliydi, ki insan günaha ve kötülüğe karşı bunlarla kuşanmalıdır. Ancak dikkat edilmelidir ki öfke aşırı ve dizginsiz olmasın, insan orada Terah ile birlikte ölmesin, bilakis İbrahim ile birlikte uysallıkla öfkeyi ıslah edip dizginlesin, onunla beraber keder toprağından, taşkın soydan ve kendi taşkınlığıyla ezilmiş babanın evinden çıksın, ve Matta'ya göre adlandırılan İncil'de denildiği gibi, mübarek toprağı mülk edinmek üzere uysallıkla gelsin, "Ne mutlu uysallara, çünkü onlar yeryüzünü miras alacaklardır."

BİRİNCİ EZGİ, Amalek, Moab, Ammon ve Filistîler Ne Anlama Gelir, Bölüm XXXVI.

Bölgeler meselesini bir ölçüde geçtiğimize göre, Mısır, Babil ve Şam kavimleri hakkında söylenenlerin ötesinde diğer halkları da gözden geçirelim. Zira Amalek, Moab, Ammon ve Filistîler, Tanrı'nın halkına ziyadesiyle düşmandı.

Nitekim Amalek öylesine küstahtı ki, Pek Merhametli Tanrı Tesniye'de şöyle demiştir, "Mısır'dan çıktığın sırada yolda Amalek'in sana ne yaptığını hatırla, yolda senin karşına nasıl çıktığını, sen aç ve yorgun düşmüşken ordunun arkasında kalan dermansızları nasıl vurduğunu ve Tanrı'dan korkmadıklarını hatırla. Öyleyse Tanrın Rab sana huzur verip sana vaat ettiği topraklarda çevrendeki bütün milletleri boyun eğdirdiği vakit, onun adını göğün altından sileceksin, sakın unutma."

Kuşkusuz Tanrı'nın mezkûr Amalek'e yönelik şiddeti pek büyük görünmektedir, bunun bir gizemden hali olmadığını anlıyoruz. Zira Amalek, kadim yılanın zehriyle aşılanmış büyük bir kavimdi, bu yüzden Tanrı'nın ailesine düşmandı.

Bu sebeple, Mısır'dan Çıkış'ta okuduğumuz üzere, yüce yöneticilerin hayırlı aileye öğrettiği gibi, ona karşı daima savaşmak gerekirdi, [okunamadı], kelimesi kelimesine tercüme edildiğinde şöyle der, "Çünkü el Rab'bin tahtı üzerindedir", yani Tanrı'nın eli, nesilden nesle Amalek'e karşı Rab uğruna savaşmaktadır. Bu yüzden Saul, ağır bir öfkeyle krallıktan kovuldu, çünkü Rab'bin savaşçı eliyle birlik olmak ve hakkında ilahi hüküm verilmiş, savaş ilan edilmiş olan kimseye karşı savaşmak istemedi, tıpkı Samuel aracılığıyla Amalek'i ve ona ait her şeyi vurup yok etmesi gerektiği, erkekten kadına, çocuktan emzikteki bebeğe, kuzudan koyuna, deveden eşeğe kadar hepsini öldürmesi gerektiği kendisine bildirildiği gibi, çünkü hepsi murdardı, korunmaya layık değildi ve hele kurban olarak sunulmaya hiç layık değildi. Bu yüzden Saul'un günahı ağır oldu, zira ilahi buyruğa aykırı olarak iğrenç şeyleri kurban sunmak istedi. Musa, Yeşu, Davut ve ilahi onur gayretiyle Tanrı'ya sadık bulunanların tümü ise güçleri yettiğince o Amalek'e karşı savaştılar, ne var ki Sayılar Kitabı'nda okuduğumuz üzere onun hakkında verilen ilahi hüküm uyarınca onu tamamen yok etmediler, "Milletlerin ilki Amalek'tir, fakat sonu helak olmaktır."

Ve bu, Mesih'e saklanmıştı ki onu büsbütün ortadan kaldırsın, nitekim öyle de oldu, ne de bu bir başkası eliyle yapılabilirdi, bilakis diğerleri gelecek olan Mesih'in erdemiyle ona karşı üstünlük sağlıyordu, tıpkı Musa hakkında okuduğumuz gibi, o, Amalek'e karşı vuruşmak üzere askerler gönderdikten sonra kendisi de ellerini Tanrı'ya kaldırarak dualarla savaşıyordu. Fakat elleri ağırdı, zira Amalek'i alt etme erdemi onda tam değildi. Bu yüzden yanında duranlar bir taş getirdiler, üzerine oturdu, Elçi'nin yorumuna göre bu taş, üzerine dayandığı Mesih idi. Ve onu büsbütün ortadan kaldıran Mesih gelinceye değin, Harun ve Hur tarafından, yani Mesih'i simgeleyen rahiplik ve yeryüzüne atmaya geldiği ateşin yangını tarafından desteklendi, zira Hur, yangın yahut fırın olarak yorumlanır.

Ve bu Amalek soyunun büsbütün şeytani olduğunu ima etmek üzere, soy kütüğü olmaksızın takdim edilir, tıpkı bunun aksine Melkisedek'in tanrısallığını belirtmek için onun da bir soy bağı olmaksızın zikredilmesi gibi. Moab ve Ammon da, her ne kadar Şem'in soyundan gelseler de, Tanrı'nın ailesine daima amansız düşman olmuşlardır ve onunla asla karışamazlar, gerçi Moablı Rut sadece Tanrı'nın ailesine değil, Kurtarıcı'nın soy kütüğüne de kabul edilmiştir, bu da mezkûr yasağın kadınlar için konulmamış olmasındandır, o yasak ki Tesniye'de emredilir, melezler ve herhangi bir uzvu sakat olanlar onuncu nesle kadar, Filistîler ise üçüncü nesle kadar Rab'bin mabedine girmesinler, fakat Moablılara ve Ammonlulara bu giriş ebediyen yasaklanmıştır.

Onlarla barış yapmak ve karışmak da büsbütün verimsiz sayılarak menedilmiştir, tıpkı filizi koparıldığı gövdeye aşılanan bir bitkide görülebileceği gibi, böyle bir aşı kesinlikle hiçbir meyve vermez.

Benzer şekilde, ne oğulun anasıyla ne de babanın kızıyla olan tohumu iyi, Tanrı'nın ailesine yaraşır meyveler verebilir, nitekim bu durum Moablılar ve Ammonlularda açıkça görülmüştür, zira onlar kızların babayla olan utanç verici birleşmesinden doğmuşlardır.

Filistinliler ise Mısırlılarla birlikte Ham soyundan gelmiştir. Nitekim Filistin, Kasluhim'in oğludur, bu da Mısır olan Mizraim'in oğludur, o da Ham'ın oğludur. Bu Filistinliler her ne kadar küçük bir kavim olsalar da, İsrail'e uzun süre düşmanlık beslemiş ve asla tamamen ortadan kaldırılamamışlardır, öyle ki bugün bile bazılarının Filistinli sayıldığı kabul edilir, bunlar gerçekten düşenler değil, bilakis başını örtenler yahut yuvarlayan anlamına gelen "palas"tan mülhem, saranlar olarak adlandırılır.

Zira pek çok devir boyunca ve türlü talihle İsrail'e karşı savaşmışlar, onun etrafına sarılmışlardır. Bu kavimleri mistik anlama irca ettiğimizde, Amalek şeytanı simgeler, Tanrı'nın şu sözü uyarınca ona karşı bize kesintisiz bir savaş ilan edilmiştir,

Seninle kadın arasına, senin soyunla onun soyu arasına düşmanlık koyacağım. Örtülü anlamına gelen baba Lut'tan doğan Moab ve Ammon ise, hayvani ruhlardan ve babanın iç organlarına bürünen tohum gücünden meydana gelen bedeni simgeler. Filistinliler ise dünyayı simgeler, onunla durmaksızın devreden hareketlerle oynarız, kimi zaman ondan kurtulur, kimi zaman yeniden ona sarılırız.

Bu sebeple Amalek'e, Moab'a ve Ammon'a karşı, ki bunların ilki şeytanı, sonrakiler ise bedeni temsil eder, kanunun emrettiği gibi aralıksız bir savaşa girilmeli, hiçbir barış, hiçbir uzlaşma, hiçbir münasebet kurulmamalıdır. Dünya ile ise bazen savaşmalı, bazen de hemhal olunmalıdır, ta ki onu sevenleri onun karanlığından çekip Tanrı'nın kulluğuna iletelim, nitekim vergi görevlileri ve günahkarlarla birlikte yiyip içen ve onlarla oturup kalkan Mesih, onları tövbeye çağırmak için bize böyle öğretmiştir.

Kutsal kelamın, adeta birtakım muammalar aracılığıyla daha yüce ve ruha dair hakikatleri işaret ettiği doğal nesnelerden, bitkilerden, taşlardan, dağlardan, ırmaklardan ve münferit kavimlerden daha pek çok misal getirebiliriz. Lakin layık olandan daha fazla uzatmamak adına, pek çok şey arasından bu kadarı kafi gelsin.

SEKİZİNCİ MAKAMIN BİRİNCİ İLAHİSİ Her şeyin oktav (diapason) ahengiyle sevk edildiği o nihai gayeye doğru. Sekizinci Makam, Tanrı her şeyi soluğuyla ve en tatlı hayatıyla doldurur.

Bölüm I, Her şeyi dolduran bu zatın kim olduğu ve onun hakkında ne bilebileceğimiz üzerine. Bölüm II, Her şeyin hakikatte Tanrı'ya nasıl yöneldiği üzerine. Bölüm III, Aynı gayeye hangi arzuyla yürüdükleri üzerine. Bölüm IV, Hangi araba ile taşındıkları üzerine. Bölüm V, Bu arabanın kimler tarafından sürüldüğü üzerine. Bölüm VI, Tanrı'nın hizmetkarı meleklerin bu cezbedilmede ne iş gördüklerinin kutsal metinle teyidi üzerine. Bölüm VII, Her şeyin Tanrı'dan üçlü düzen vasıtasıyla nasıl çıktığı üzerine. Bölüm VIII, Her şeyin yine üçlü düzen vasıtasıyla ona, bilhassa hakiki sükun ve Sebt olan Mesih'e nasıl döndüğü üzerine. Bölüm IX, İnsan soyunun çağların altılı düzeni vasıtasıyla bizzat Tanrı'ya nasıl döndürüldüğü üzerine. Bölüm X, Nizama uygun yaşayan münferit bir insanın, mezkur günlerle simgelenen altı çağ vasıtasıyla Sebt olan Mesih'e nasıl eriştiği üzerine. Bölüm XI, Mesih'in hakiki sükun ve Sebt olduğu üzerine. Bölüm XII, Tekvin'de her bir günün işi tamamlandığında Tanrı'nın bunun iyi olduğunu görmüşken, neden ancak altıncı günün işi bittiğinde "ve pek iyi idiler" denildiği üzerine. Bölüm XIII, Bunun oktav ahengiyle sekizli düzende tamamlandığı üzerine. Bölüm XIV, Göklerin kendi devirlerinde mükemmel oktavı husule getirdiği üzerine. Bölüm XV, Göklerin ahenginin hem mesafelerden hem de hareketlerin uyumundan neşet ettiği üzerine. Bölüm XVI, Gezegenlerin yedi sayısındaki ahenkli doğurganlığı üzerine. Bölüm XVII, Yedi gezegenin on iki burç ile olan armonik mutabakatı üzerine. Bölüm XVIII, Bazılarının idrak edemeyerek haksız yere inkar ettiği semavi kürelerin hakiki armonisi üzerine. Bölüm XIX, Göklerin yüce zihinlerle olan uyuşumu üzerine. Bölüm XX, Her şeyin aynı kaynağa yöneldiği, zira hepsinin feyiz aldığı aynı temelden dayanak bulduğu, her ne kadar görünüşte farklı görünseler de üzerine.

SEKİZİNCİ MAKAM Tanrı her şeyi soluğuyla ve en tatlı hayatıyla doldurur.

BİRİNCİ BÖLÜM Bu dünyevi evi, içindeki sakiniyle birlikte, hem dokuzlularda hem de doldurulmuş aralıklarda en yüce ahenkle tanzim edilmiş olarak gösterdikten sonra geriye, her şeyi dolduran Sanatkarının canlı ve tükenmez soluğundan fışkıran o izahı gayrikabil armoninin terennümünü işitmemizi sağlamak kalır, nitekim Orpheus bu hususta şöyle demiştir, [Yunanca] bütün göğü ahenkli lirinle terennüm ettirirsin. Lakin daha da ileri giden Pisagorcu Dorylaos, dünyanın Tanrı'nın bir sazı olduğunu söyler, Miletoslu Aleksandros da Nenizili Gregorios ile birlikte şöyle der, Bu dünya tek tek her bir sureti bakımından övgüye değerdir, fakat her şeyin armonisinden, bütünün terkibinden ötürü çok daha fazla övgüye şayandır, zira onda zıtlıklardan doğan, aynı hayat ve seda içindeki ahenk en üstün ve hayret vericidir, nitekim kendi aralarında farklı olsalar ve tek tek her şey birbiriyle uyuşsa da, tıpkı bir çalgının telleri yahut kirişleri gibi aynı seste buluşurlar. Bu sebeple Lokrisli Timaios'un da şehadet ettiği üzere, bizzat dünya yapısının muazzam nizamı, çözülmez bir akıl yürütmeyle onun ahenginde pek mükemmeldir.

Mezkur bilgeleri taklit eden Apuleius da şöyle der, Dünyevi feleğin tek bir dönüşü, tek bir ahengi, tek bir yıldızlar ve diğer nesneler korosu, farklı batışlardan ve doğuşlardan hasıl olur, nitekim rakslarda ilahinin başı ezgiye başladığında, pes ve tiz seslerin karışımıyla birleşen erkek ve kadın topluluğu tek bir armoni terennüm eder, ilahi zihin de dünyevi çeşitlilikleri işte bu tek ahengin timsali olarak aşikar kılar. Augustinus De Ordine adlı eserinde şöyle der, İnsanlar zayıf bir zihinle her şeyin bu müşterek ahengini ve uyuşumunu ihata edip temaşa edemezler, tıpkı gayet geniş ve son derece ahenkli bir yapının bir köşesine bir heykel gibi yerleştirilen birinin, kendisi de onun bir parçası olduğu halde o yapının güzelliğini ve ahengini hissedememesi yahut bir askerin safın içindeyken bütün ordunun intizamını görememesi gibi. Bunun sebebi, en aşağıdakilerle birlikte yaşayan ruhun, daha aşağı bir güzelliğin sevgisiyle kirlenmiş olarak kendi intizamını ve güzelliğini yitirmesidir, öyle ki yeniden güzel ve Tanrı benzeri kılınmadıkça, bu ölümcül ve karartıcı cehaletin kabalığıyla körelmiş olan kadim gözünü yeniden kazanmadıkça, kainatın ve İlk Örnek'in güzelliğine bakamaz, ancak bu göz arındığında yahut yeniden kazanıldığında nereye dönerse dönsün, Tanrı'nın icrasıyla bu fevkalade ahenkli dünyevi sazı ve onun ahengini, müzik sanatından çıkan sesten çok daha tatlı hisseder, tıpkı doğanın ve tabiatın Sanatkarının bizzat sanattan daha üstün olması gibi. O halde insan, Boethius'un dünya müziği adını verdiği o ilk formel müzik cinsine yönelir ve onun temeline eğilirse,

Tanrı, İsrailoğulları kavmine hitap ettiğinde, onlar dehşete kapılarak Musa'ya şöyle demişlerdi, "Bizimle sen konuş, dinleyelim, Tanrı bizimle konuşmasın, yoksa ölürüz." Zira konuşan Tanrı'nın izzet ve celalini zayıf kulaklarıyla kaldıramıyorlardı. Nitekim Eyüp de şöyle der, "Biz O’nun sözünün ancak fısıltısını işitmişken, O’nun kudretinin gürlemesine kim bakabilir?" Dolayısıyla, O her şeyi doldurduğundan ve her şeyi dairesel bir sadakatle kuşattığından, şöyle devam edilir, "Bütün göğün altında O’nun ahengi ve terennümü vardır." Bunun kulaklardan ziyade daha keskin bir gözle kavranabilmesi için, "Işığını yeryüzünün bütün uçlarına yayar" diyerek söze başlamıştır, öyle ki arınmış olanlar bu gizli sırları görebilsinler. O halde, bu koca evren çalgısında O, kudretinin sesleriyle yankılanmaktadır, ancak bu harikulade uyumlar zayıf anlayışlar tarafından kavranamaz. Ne var ki arınmış bir zihin kulaklarını yalnızca bu aşağı aleme değil, bu cihan sazının en yüce katına diktiğinde, Eyüp’ün de bizzat ifade ettiği gibi Tanrı’nın kendi yücelerinde vücuda getirdiği o uyuşumu, ahengi yahut barışı işitir. Bu sözler, yanılgıya düşülmeksizin, felekler hakkında değil melekler hakkında tefsir edilmelidir. Nitekim ardından şöyle der, "O’nun ordularının bir sayısı var mıdır yahut O’nun bölükleri üzerine O’nun ışığı doğmaz mı?" Gerçekten de O’nun her şeyi araştıran, her şeyi sayan ve düzenleyen gözü, göksel dairelerle birlikte en ahenkli bir sıra ve en muntazam devrelerle akarak, benzersiz bir çeşitlilik içinde en uyumlu akışı tamamlamalarını sağlar. Bunlar kimi zaman sıcaklık, kimi zaman soğukluk, kimi zaman nem, kimi zaman da kurulukla yeryüzünü türlü tesirlerle donatarak, onu bazen çorak, bazen de mevsime ve şartlara uygun çiçeklerle, otlarla ve ağaçlarla bezenmiş kılarlar. Bunları hep aynı gayeye doğru birbirini izleyen bir intizamla sevk ederler, öyle ki aynı icracı tarafından ardışık bir düzenle titreştirilen ve tek bir ahenk meydana getirerek ezginin tek bir yöneticisini gösteren nağmeler yahut teller gibi, her şeyin emrine göre tanzim edildiği o tek ve yegane Evren Nazımı'nı apaçık bir biçimde birbirlerine bildirirler. Eğer bu mezmur icrasında kulaklarımızı karşıt seslere ve ara nağmelere çevirecek olursak, Albertus’un dediği gibi, Yaratıcı’nın hikmetiyle bulunmuş, hiçbir zihnin kendi gücüyle elde edemediği, bilakis dünya üstü hikmetin kaynağından devşirilmiş belirli bir oran dahilinde, en yüksek perdeden tınlayan O Varlık'ın her şeyin arasında nasıl ses verdiğini kavrarız. Zira bedenin cüzleri arasında sağlık denilen bir mizaç (temperatura) varsa, bu, başlangıçta her şeyi gayet iyi ve ölçülü kılan, bu mizacı bir lütuf olarak bahşeden Zât'tan gelmez mi? Nitekim Mezmur Yazarı şöyle terennüm etmiştir, "Sözünü gönderdi ve onları iyileştirdi." Akıldan yoksun hayvanların birbirleriyle ve kendilerine gerekli olan besinlerle uyuşması da benzerlerin benzerlerle yaşamasını arzulayan, zararlı gıdaları terk edip O'nun kendileri için hazırladığı uygun şeyleri almalarını sağlayan tabiat sanatkarının eseri değil midir? Eyüp bu hususta şöyle der, "Kuzgunun yavruları Tanrı’ya feryat edip yiyeceksiz dolandıklarında, onun yemini kim hazırlar?" Hükümdar Peygamber de O'nun hakkında şöyle ezgi söyler, "Her canlıya kendisine münasip gıdasını veren O'dur." Eğer akıl sahibi insanlar ahlaken birbirleriyle bağdaşıyorsa, mezmurlarda kendisi için "Evdekileri tek yürek kılan O'dur" denilen Zat bunu yapmış olmaz mı? Eğer bir şehirde yahut bir devlette insanlar ahenk içinde birleşiyorsa, bu, barış melekleri vasıtasıyla barışın müjdelenmesini ve iyi niyetli insanlara bağışlanmasını buyuran, resullerine ve elçilerine hangi şehre, eve yahut yere girerlerse girsinler onu kabul etmek istemeyenlerin hepsine barışı teklif etmelerini emreden Zat'tan neşet etmez mi? Eğer bazı kimseler yasanın yükünü gönüllü olarak yükleniyor ve böylece terbiye edilmiş, iyi tanzim edilmiş kamışlar gibi fevkalade göksel çalgıya ve o en tatlı semavi ahenge kabul ediliyorlarsa, bu durum, hakkında "Beni gönderen Baba çekmedikçe hiç kimse bana gelemez" denilen Zat'tan kaynaklanmaz mı? Eğer birileri samimi bir kalple kendilerini çeken yahut çağıran o bal gibi tatlılığa bağlanıyorsa, bu, yine "Boyunduruğum tatlı, yüküm hafiftir" diyen Zat'tan değil midir? Nitekim "İsrail'in Tanrısı, kalbi temiz olanlar için ne kadar iyidir" diyen kimse de bunu tasdik etmiştir. İşte yöneldiğimiz, her türlü idraki aşan o barış ve ahenk budur. Görün işte, her şeyde ses veren, her şeye taşan, her şeyi diriltici ve ilahi kudretiyle çınlatan aynı Varlık'tır. Bu baş icracının kim olduğunu yahut O'nun hakkında ne gibi bir bilgiye sahip olabileceğimizi gözden geçirmemiz gerekir.

Her şeyi dolduran bu Zât kimdir ve O'nun hakkında ne bilebiliriz?

Bölüm II.

Her şeyin kendisinden neşet ettiği, her şeyi dolduran ve sevilen, tercih edilen bir nihai gaye gibi bütün her şeyin kendisine yöneldiği bir Zât'ın varlığı konusunda hiç kimsenin şüphesi yoktur. Dillerin çeşitliliğine göre farklı isimlerle anılsa da bütün insanlar tarafından O'na Tanrı denmektedir. O, İşaya aracılığıyla şöyle buyurandır, "Ben O'yum, ilk olan benim ve son olan da benim, yeryüzünün temelini elim attı ve gökleri sağ elim ölçtü yahut bir karışla kapladı." İbranice metinde olduğu üzere "ben" zamiri, o en yüce birlikte bir tür teslisin saklı olduğunu göstermek üzere bir sır olmaksızın üç kez tekrarlanmamıştır. İbranice kelimelerin açıkça bildirdiği gibi, "Öyleyse ben O'yum, yani kendiliğinden var olanım yahut var olan o şeyim."

Şöyle devam eder, "Ve ben ilkim, her şeyin başlangıcıyım, sonum ve her şeyin yöneldiği nihai gayeyim."

"Ve ilk fail olarak elimin eseriyle, O'nun üzerinde yahut çevresinde inşa edilmiş olan bütün kainat makinesinin sarsılmaz kaidesi olan yeri kurdum. Ve sağ elimle her şeyi ölçer, tanzim eder, yöneltir yahut bir karışla kuşatarak hepsini, kendisinden çıkmış oldukları şahsıma çağırır ve çekerim." Nitekim şöyle devam etmektedir, "Onları çağırırım ve birlikte dururlar, yani benim içimde toplanmış olarak dururlar." Ancak bu Tanrı'nın kim, ne büyüklükte yahut nasıl bir mahiyette olduğunu araştırmak, her türlü insani idraki aştığı için güç, hatta imkansızdır. Zira Pavlus'un tanıklığıyla O, hiçbir insanın görmediği ve göremeyeceği yaklaşılmaz bir ışıkta oturur. Bu hakikat, en yüce iki ilahi ölçünün yahut mertebenin varlığını ısrarla kabul eden kadim Atalar'ın da gözünden kaçmamıştır. Onlar, daha üstün olan mertebeyi kaynak, taç, köken ve kendisinden her şeyin taştığı birlik olarak adlandırmış, diğerini ise hikmet, ilk doğan ve bunlara uygun daha pek çok isimle anmışlardır. Bu mertebelerin ölümlüler tarafından, hatta aktarıldığı üzere anlayış kapısının ellincisine dahi girememiş olan Musa tarafından bile bilinemeyeceğini belirtmişlerdir. Dolayısıyla, "Oğul'u Baba'dan başka kimse tanımaz, Baba'yı da Oğul'dan ve Oğul'un O'nu vahyetmek istediği kişiden başkası tanımaz" diyen Zât gelinceye değin hiç kimse ne Baba'yı ne de Oğul'u anlayabilmiştir.

Yuhanna da aynı şekilde şöyle der, "Tanrı'yı hiçbir zaman hiç kimse görmedi, ancak Baba'nın bağrında olan biricik Oğul O'nu bize bildirdi." Eyüp de ışık adı altında bunu gizleyerek şöyle der, "Biliyorsan bana bildir, ışığın mesken tuttuğu yol nerededir?" O ışık ki Yakup tarafından "ışıkların Babası" diye anılmıştır ve bizzat "Ben dünyanın ışığıyım" demiştir. Yuhanna O'nun hakkında yine şöyle der, "Yaşam insanların ışığıydı ve ışık karanlıkta parlar, karanlık ise onu kavrayamadı." Eyüp de buna devam ederek şöyle der, "Kötülerin ışığı ellerinden alınır." O ışık, kendi karanlığıyla onu boğmadığı ve kendini böylesi bir ışıktan mahrum bırakmadığı müddetçe, her insanı aydınlatması için herkese bahşedilmiştir. Tanrı ve ilahi olanlar yalnızca bu ışıkla kavranabilir. O halde, bu baş icracı, bu hoş ahenk, bu kutlu gaye ve sükun hakkında bir bilgi edinilecekse, bunun mezkur ışıktan neşet etmesi zaruridir. Kendi kuruntularının karanlığına gömülmüş olan bu dünyanın bilgelerinden böyle bir şey bekleyemeyiz. Nitekim Pavlus şöyle diyerek buna tanıklık eder, "Biz, Tanrı'nın gizli kalmış, çağlardan önce bizim yüceliğimiz için takdir ettiği ve bu çağın önderlerinden hiçbirinin bilemediği hikmetini bir sır halinde bildiriyoruz." Zira ne filozoflardan ne de dünyanın bilgelerinden hiçbiri, insanın bizzat saadete erdiği o Tanrı ile insan arasındaki en tatlı ahenge yahut aynı gayeye hangi vesilelerle ve nasıl varılacağını hiçbir zaman öğretmemiştir. Çünkü cismani insan yahut bedensel olan dünya hikmeti, Tanrı’nın Ruh’una ait olan şeyleri kavrayamaz. Nitekim Resul şöyle devam eder ve sebebini bağlayarak der ki,

"İnsanın içindeki insan ruhundan başka, insana ait olan şeyleri insanlardan kim bilebilir? Bunun gibi, Tanrı'nın Ruh'undan başka hiç kimse Tanrı'ya ait olan şeyleri bilemez. Biz ise bu dünyanın ruhunu değil, Tanrı'dan gelen Ruh'u aldık ki, Tanrı tarafından bize lütfedilen şeyleri bilelim. Bunları da beşeri hikmetin öğrettiği sözlerle değil, ruhani şeyleri ruhani şeylerle kıyas ederek Ruh'un öğrettikleriyle konuşuyoruz."

Meşşai (Peripateticus) filozoflar nezdinde ilimde ilerlemenin en çok övülen üç yolu vardır, çözümleme, tanımlama, bölme ve birleştirme yolu. Bunların hiçbiri Tanrı’ya ulaşmaz, zira O ne tanımlanabilir, ne bölünebilir, ne de birleştirilebilir. Bundan ötürü Meşşai teolojisi pek noksandır ve bu öğreti, saf bir zihinle yahut arınmış bir ruhla idrak edilen ilahi şeylere yetmekten uzaktır. O halde ilahi olanı kavrayabilmemiz için başka bir yol aramamız gerekir. Nitekim tek bir yol, yani yüce yol vardır ki buna sezgisel yol denir, burada insan temiz bir kalp ve gözle aynaya ve o parlak, ebedi temaşalara bakar. Bütün peygamberler bu mertebeye erişmişlerdir, bundan ötürü de haklı olarak görenler diye anılmışlardır. Nitekim İşaya, hissettiği şeyi açıklamak isteyerek şöyle demiştir, "Gördüm." Ve yine, "Rabbi yüce ve yükselmiş bir taht üzerinde otururken gördüm." Hezekiel de bildirdiği şeyleri nereden aldığını göstererek şöyle demiştir, "Rabbin eli üzerime indi ve gördüm." Benzer şekilde Daniel de, "Rüyamda gördüm," der.

Bütün peygamberlerin eriştiği bu mertebede, her biri farklı şeyler görmüştür. Onların ardından Yuhanna, Pavlus, İstefanos ve diğer havariler gelmiştir. Bunların ilki, "O’nun yüceliğini gördük," der, sonuncusu ise kendisi hakkında şöyle bildirir,

Göklerin açıldığını ve İsa’nın Tanrı’nın kudretinin sağında durduğunu görüyorum.

Ortancası ise Tanrı’nın sırlarını gördüğüne ve işittiğine tanıklık eder, öyle sırlar ki bunları bir insanın söylemesi caiz değildir, çünkü ne buna yetecek kelimeler vardır, ne de çamur deryasında yuvarlanan faniler değerli incileri ve parlaklığı tatmaya layık görülür, zira kirlenmiş gözler bu ışıktan aydınlanmaktan ziyade rahatsız olur.

O halde bu sezgisel yol ile haklı olarak hepsini tek bir yol sayabileceğim o üç Meşşai yolun arasında orta bir ilerleme ve bilme yolu vardır, bu da görenlerin bildirdikleri hakikatlerin, bütün hakikatleri almaya muktedir olan zihnimizle uyuşmasıdır. Bundan dolayı ona edilgin akıl denir, yani akılla kavranabilen her şeyi almaya elverişlidir, hatta bütün hakikatlere son derece arzuludur. Arındığında, beyan edilen hakikati onaylayıp onda sükun bulduğunda, kendisi için büyük bir ölçüt elde eder. Gerçekten de bir şeyin zihne tam oturması, anahtarın kilide oturması gibidir, eğer kilidin yapısına uymazsa, onun anahtarı olmadığı anlaşılır, fakat tam uyarsa, geçerse, açar ve kaparsa, doğru olduğuna hükmedilir. Peygamberlerin bildirdiği bir şeyin manası yahut yorumu da böyledir, şayet hiçbir ayrılık olmaksızın arınmış zihne uyarsa, doğru kabul edilir, uymazsa, yanlıştır ve ona ait değildir. Şu halde peygamberler ve havariler gibi ilahi olanı bizzat müşahede edemeyen bizlerin araması gereken yol budur, ta ki söyledikleri şeyleri hakiki gözle müşahede etmiş olanların ortaya koyduğu kutsal metinlerin fehmini ve yorumunu elde edebilelim.

Bu yorumu ise, arınmış zihnimizle dengeli ve uyumlu olduğunda doğru kabul edeceğiz. İşte bu hakikat ve öğretiyle, kutlu Tanrı’nın yalnızca bu alemin yapıcısı olmadığını, başta söylediğimiz gibi, ve her şeyin kendisine yöneldiği erek olmadığını, bunu hemen açıklayacağız, her şeyi dolduran ve her şeyi çepeçevre tınlatan olduğunu söyledik, nitekim Yeremya’da yüksek bir sesle ikrar ederek şöyle der, "Gökleri ve yeri ben doldurmaz mıyım?" Hem ruhla, hem sesle ve ahenkli bir kudretle doldurur. Nitekim İşaya da gördüğünü överek tanıklık eder ve şöyle der, "Gördüm ve ev, yani O’nun semavi azameti doluydu ve O’nun eteği o yüce mabedi dolduruyordu." Fakat Yaratıcı bu doldurmayla yetinmeyerek, Hagay peygamber aracılığıyla Mesih’in gelişinde orayı daha iyi dolduracağını vaat eder ve şöyle der, "Bütün milletlerin özlediği gelecek ve bu evi yücelikle dolduracağım." Yeryüzünün O’nun azametinden yoksun kalındığı sanılmasın diye, Serafimler kutsal üçleme ilahisini haykırarak getirilirler, "Bütün yeryüzü O’nun yüceliğiyle doludur." Hezekiel de dünyevi ve semavi çarktan yahut unsurların çarklarının kendileri vasıtasıyla düzenlendiği ofanimlerden bahsederken şunu ekler, "Hayatın ruhu çarklardaydı." Ayrıca çarkların yahut onları takip eden ofanimlerin yönetildiği kutsal canlıların sesini yahut nidasını işittiğini de ekler, "Ve kanatların sesini işitiyordum," der, "Gür suların sesi gibi, yüce Tanrı’nın sesi gibi," yahut İbrani hakikatinin metninde olduğu gibi Şadday’ın sesi gibi. Canlıların kanatlarında, sanki çarklara yahut ofanimlere çarpan suların sesi gibi bir ses işittiğini söyler, nitekim her şey tohum kudretinden fışkırır gibi sulardan fışkırmıştır. Tanrı’nın sesi olmaksızın hiçbir şey var olamaz, bu yüzden [okunamadı] sesi gibi demiştir. Biz bunu bazen Kadir-i Mutlak, bazen Göklerin Tanrısı, burada ise yüce Tanrı diye tercüme ettik, zira belki de daha yetkin bir sebebi yahut tam olarak işleyen Tanrı’yı tercüme edebilirdik. Çünkü O, Mezmur’da hakkında şöyle terennüm edilendir,

Sen elini açtığında hepsi iyilikle dolar.

Ve yine,

Yeryüzü senin mülkünle ve feyzinle dolmuştur.

Bu yüzden O çekildiğinde her şey sarsılır ve kendi tozuna geri döner. Şayet O doldurursa her şey baki kalır, art arda gelen dönüşümlerle değişseler bile kendi ahenklerinden sapmazlar, bilakis kendi akışlarıyla sürerler, tıpkı parmakların ve ellerin perdelerdeki dokunuşlarıyla orgda birbirini izleyen sesler gibi. Hikmet Kitabı’nda dendiği gibi, unsurlar dönüştüğünde, orgda sesin niteliğinin değişmesi gibi değişirler ve hepsi kendi sesini korur. Bu sözler kitabın sonunda yer alır, başında da şöyle denir,

Rabbin Ruhu yeryüzünü doldurmuştur.

Ve her şeyi bir arada tutan, bu sesin bilgisine sahiptir. Buradan öğreniyoruz ki Tanrı’nın ruhu her şeyi yalnızca ahenkli bir sesle doldurmakla kalmaz, aynı zamanda insana bir anlayış verir ki bu ahengi kavrayabilsin, insan her şeyi bir arada tutan ve bu sesin ve ahengin bilgisine sahip olandır, zira o ruhani kılınmış ve bu ruhu almaya muktedir hale gelmiştir. Kutsal metinlerde tezimizi doğrulayabileceğimiz neredeyse sonsuz sayıda yer vardır, ancak bu kadarı yeterlidir, artık bu gören babaları taklit eden yabancılara gelelim. Bunların başlıcaları olan Pythagoras ve Platon, bu gibi şeylerden benzer şekilde öğrenerek kendi Akademilerinde ilahi kudretin bütün eşyaya nüfuz ettiğini öğretmişlerdir. Bazıları buna dünya ruhu (anima mundi), bazıları ise Tanrı’nın ruhu demiştir, Şair de onları taklit ederek şöyle terennüm eder,

İçteki ruh besler ve bütün uzuvlara yayılan Akıl bu kütleyi harekete geçirir ve büyük bedene karışır, İnsanların ve hayvanların soyu, uçanların hayatı, Ve mermer gibi denizin altında taşıdığı canavarlar oradan gelir. Ateşten bir kudreti ve semavi bir menşei vardır onun.

Aynı manada Manilius da şöyle şakır,

Zira terennüm ederler, sessiz tabiatı aklıyla yöneten, Ve toprağa, göğe, denize nüfuz eden Tanrı’yı.

Yukarıda zikrettiğimiz üzere Orpheus, Milesioslu Aleksandros ve Dorylaos da aynı görüşte birleşirler. Bütün bunların tezgahından yola çıkarak Boethius şöyle der,

Sen üçlü tabiatın ortasında her şeyi hareket ettiren, Ahenkli uzuvlara dağıttığın ruhu birleştirirsin, Ki o iki kürede birleşmiş hareketiyle toplanır, Kendi içine dönecek şekilde akar ve derin aklı Kuşatır ve benzer bir suretle göğü çevirir.

Ve Aratus, Zeus namı altında şöyle terennüm eder,

Unsurların hayatı, alemin harareti, eterin ateşi, Yıldızların kudreti, saf ışığın cevheri, Ve narin nağmenin sayısıdır O.

Pythagorasçı Milesioslu Aleksandros da şöyle der, Zeus denen o akıl, yani en yüce Tanrı, her şeyi kaplar ve doldurur, göğü bir tür liri andırır şekilde harekete geçirerek semavi bir ahenk meydana getirir.

Ve filozofların parlaklığı Trismegistus, "Tanrı’nın Hem Gizli Hem Aşikar Oluşu" başlıklı kitabında şöyle der, Tanrı’nın her zaman her şeyi yapmaması, her zaman var olmaması imkansızdır, hem gökte, hem havada, toprakta, denizde, bütün alemde, alemin her bir parçasında, hem var olanda, hem var olmayanda. Bütün tabiatta O’nun bizzat kendisi olmayan hiçbir şey yoktur. Gerçekten de O hem var olanlardır, hem de asla var olmayanlardır, zira var olanları ışığa çıkarır, var olmayanları ise kendi içinde gizler.

Bu Tanrı isimden münezzehtir, bu Tanrı gizlidir, bu Tanrı yine her şeyin en aşikarıdır, akılla görülür, gözlerin önündedir, cisimsizdir, tabiri caizse çok cisimlidir. Zira cisimlerde O’nun kendisi olmayan hiçbir şey yoktur, çünkü sadece O’nun kendisi her şey olarak vardır, nitekim Aristoteles’in haksız yere çürütmeye çalıştığı Parmenides de bunu öğretiyordu. Ve yine Mercurius, Umum Üzerine adlı eserinde şöyle der,

Ve var olan hiçbir şeyde bizzat Tanrı olmayan bir şey yoktur.

Eusebios tarafından nakledilen şu Orpheus dizesine uygun olarak,

Zeus en yüce zirvedir ve en derin tabandır, O ezelidir, daima bir aradadır ve yeryüzünün Tamamında mevcuttur.

Ve yine,

Neyi görürsen Zeus odur, nereye hareket edersen O’dur.

Ve daha birçok beyitle sürdürdüğü diğer şeyler.

Anaksagoras, Demokritos, Zenon, Theophrastos, Philostratos’un bildirdiğine göre Brahmanlarıyla birlikte Iarkhas, pek çok Platoncu, Origenes ve diğer pek çoklarının bu hususta yazdıklarını geçiyorum. Ve onların aktardığı ve pek çok delille ispatladığı neredeyse her şeyi tek bir neticeyle izah eden Dionysios ile bitireceğim, Tanrı’nın akıllarda olduğunu söylerler, canlılarda, cisimlerde, gökte, yerde ve aynı zamanda aynı yerde, alem içi, alem çevresi, alem üstü, gök üstü, cevher üstü, Güneş, yıldız, ateş, su, ruh, çiy, bulut, bizzat taş ve kaya, var olan her şey ve var olan hiçbir şey olduğunu söylerler. Ve böylece her şeyi doldurarak her şeyin çepeçevre tınlamasını sağlar.

Her Şey Hakikatte Tanrı’ya Yönelir. Bölüm

III.

Bütün bu kâinat yapısı, kürelerin hareketi, şeylerin birbirini izleyen oluş ve bozuluşu, ki bunların hepsi daireseldir, Yaratıcı'nın (Opifex) birer izidir, bunlarla öğreniriz ki, Tanrı nasıl başlangıç ve son, eksiksiz bir küre ise, O'nun suretini taşıyan her şey de kendisinden çıktığı o aynı kaynağa yönelir, zira her varlığa has olan budur, nitekim Vaiz ırmaklar hakkında şöyle der, "Irmaklar çıktıkları yere dönerler, ta ki yeniden aksınlar."

Yaratıcı, günah işleyen insana da topraktan bedeni hakkında şöyle demiştir, "Topraksın ve toprağa döneceksin." Bütün bunların doğru olduğunu bizzat Süleyman da öğretir ve şöyle der, "Hepsi bir yere gider, topraktan olanlar yine toprağa dönerler."

Bunlar dünyevi şeyler hakkında söylenmiştir. İnsanın iki cüzüne gelince, Süleyman kitabının sonunda şöyle devam eder, "Toprak çıktığı yere, kendi toprağına döner, ruh ise onu yaratan Tanrı'ya rücu eder." Zira Tanrı'dan olan şey, bedenden kurtulduğu anda, eğer zorba bir engelle alıkonulmazsa, derhal O'na döner.

Topraktan olan kısım ise doğrudan çıktığı toprağa geri götürülür. Mademki toprak, onu yaratan Tanrı'dandır ve toprak ile ondan türeyen her şey, günün birinde Tanrı'ya dönebilmek için gereken nizamı takip etmek zorundadır, her şeyi hareket ettiren ve her şeyi kendine çeken O'dur, tıpkı Aristoteles ve onunla birlikte Meşşailerin (Peripatetici) dediği gibi, tabiat tarafından içe yerleştirilen sevgi ve arzuyla O, herkes tarafından arzulanan ve önceden seçilen gibidir, nitekim matematiksel bir yöntem izleyerek daha önce her şeyin birden çıktığı gibi yine bire döndüğünü söylemiştir. Bu hakikati Akademialılar ve bilhassa Proklos, Theologia İlkeleri'nde pek açık biçimde öğretirler. Sayıları gösteren İbrani harflerinin de aynı düzende ilerlemesi azımsanmayacak bir sırdır, nitekim Alef biri gösteren bir harftir, fakat bazıları sayıları, bazıları onlukları, bazıları da yüzlükleri gösteren bütün harfler boyunca tam bir deverandan sonra nihayet yine aynı Alef'e varılır, bu harf "Alef" diye telaffuz edildiğinde bütün sayıların tamamlanışı olan binliği ve en yüksek sayı olan onun küpünü bildirir, öyle ki harfin kendisiyle biri gösterdiği gibi, telaffuz edildiğinde bini göstersin, nitekim üzerine bir nokta konan aynı harf de bunu bildirir. Fakat bu Alef önder anlamına da gelir ve en yüce tacın ya da en yüce Pan'ın mührüdür, kendi şeklinde iki Yod ve bir Vav ihtiva eder ki bu harfler sayıca yirmi altıyı verir, tıpkı Tanrı'nın dört harfli büyük ismi gibi. Böylece büyük bir sırla, gizli bir sır içinde sayılarda saklı bulunan ilahi ismi temsil eden bu harf, kendi yalın suretinde tek olan Tanrı'yı, her şeyin ilk ilkesini, telaffuzunda ise sayıların sonunu ifşa eder.

Lakin Tanrı'nın o büyük isminde bir başka sırra daha dikkat edilmelidir, orada bütün harfler dairesel sayıları gösterir, zira Yod onluğu, He beşliği, Vav altılığı verir ve dairesel sayılar yalnızca bunlardır, buradan anlaşılır ki Tanrı gerçek küredir ve her ilerleyişinde dairesel bir düzenle ilerler, her şeyi kendisinden çıktığı gibi yine kendine döndürür. Nitekim Yeşaya peygamber aracılığıyla şöyle buyurarak buna tanıklık eder, "Ben ilkim ve sonuncuyum, ellerim her şeyi kurdu", dairesel bir düzeni takip etsinler diye onları kendi içlerinde düzenledi, bu yüzden yaratılmış şeylerin bu yapısı, suretini taşıdığı O Varlık'tan başkasına yönelemez. Dahası, merkezden çevreye ve çevreden merkeze uzanan bir dairenin bütün çizgileri gösterir ki, en yüce kürenin merkezinden çıkan bütün yaratılmışlar, o kürenin çevresine, yani kendi nihayetlerine yönelirler. Ve nasıl ki bu çizgiler kürenin ya da dairenin sınırları dışına asla çıkmazlarsa, yaratılmışlar da o ilahi kürenin sınırları dışına çıkmazlar, zira O'ndan var olmuşlardır, O'nda kalırlar ve yine O'na yönelirler. Nitekim bütün arazlar (accidentia) kendilerinin taşıyıcısı ve dayanağı olan cevhere (substantia) dayandığı gibi, kendiliğinden var olan ilk ve en yüce Varlık'a nispetle birer araz hükmünde olan yaratılmış her şey de, kendisinden asılı oldukları, bir dayanakta olduğu gibi içinde tutuldukları ve kendi suretlerine bürünmeden önce içinde bulundukları O Varlık'a bağlanırlar, kendi mekânları ve evleri gibi O'na özlem duyar ve yönelirler, bu yüzden O'nsuz, birer gurbetçi gibi uzun süre kalamazlar, bilakis O'na dönmeye gayret ederler, bilhassa insan, zira Trismegistos'un öğrettiği gibi insan her şeyi kudretinde ve tasarrufunda tutar. Nitekim o, Chalcidius'un aktardığına göre ölürken şöyle diyordu, "Şimdiye dek yurdumdan kovulmuş bir garip ve sürgün olarak yaşadım, şimdi ise selametle yurduma dönüyorum, beden bağlarından kurtulup kısa bir süre sonra aranızdan ayrıldığımda, sakın beni ölmüş gibi yas tutarak anmayın, zira bütün yurttaşların ölüm şartıyla varacakları o en yüce ve saadet dolu şehre geri dönüyorum, nitekim orada yegâne en yüce hükümdar Tanrı'dır ve yurttaşlarını harikulade bir tatlılıkla yönetir, öyle ki pek çoklarının hayat sandığı bu hal, hayattan ziyade ölüm sayılmalıdır." Didymus, Hierokles, Porphyrios ve Proklos dualar ve yakarışlar bahsinde bu görüşe katılırlar, orada Platon'un, Iamblikhos'un ve Porphyrios'un zihniyetine göre duaların birer zaruret olduğunu öğretirler, ta ki onlar vasıtasıyla, burada bulunduğumuz sürece gurbetinde kaldığımız o vatana geri döndürülelim, nitekim Pavlus da İbranilerle konuşurken açık bir sesle şöyle der, "Burada kalıcı bir şehrimiz yoktur, bilakis gelecekte olanı arıyoruz." Ve kısaca bağlayacak olursak, zihin gözleri aydınlanmış olanların hepsi bu hükümde birleşirler.

Aynı Gaye Uğruna Hangi Arzuyla İlerledikleri Hakkında. Bölüm IV.

Şeylerde iki türlü arzu (appetitus) bulunduğunu herkes işitmiştir, tabii ve iradi arzu. Lakin insanda bunlara üçüncü bir arzu da ekleyebiliriz ki bu içsel, doğaüstü ve ilahidir, sevgiyi kendine çeker, ilahi, daha yüce ve bizzat Tanrı'ya makbul işleri tamamlamaya sevk eder. Çoğu kimsenin sandığı gibi zihnin tabii yürütmesi değil, daima en iyiye yönelten işte budur, bilakis Plotinos'un akıl gücünden ayrı tutarak akıl (intellectus) diye adlandırdığı o üst kısımdır, bu vasıtayla,

Tanrı'yı ve ilahi şeyleri idrak ederiz, zihnimizle ve amelimizle O'na yöneliriz, nitekim insan üzerine eserinde bunu etraflıca işlemiştir. Ruhun kalesinde ikamet eden bu güç, uzuvlarımızda bulunan ve tabii kudret ile eğilimin asla erişemeyeceği yerlere bizi sevk eden yasaya daima karşı koyar. İşte bu "ben"dir, diğeri ise Havari'nin şu öğretisine göre lütuftur, nitekim o şöyle der, "Ben değil, benimle olan Tanrı'nın lütfu."

Şu halde bu ilahi olan en iyiye ve ilahi olana yönelir, o aşağılık ve hayvani olan ise, en yüce olandan son derece uzak olan maddeden ötürü, bizi daima aşağılara çeker. Ruhumuz, yani akli gücümüz ise ortadadır, bazen şuraya bazen buraya salınır, gevşeklik yahut iradenin tercihiyle kimi zaman ona kimi zaman diğerine bağlanır, her ne kadar yanılgının anası olan madde onu yoldan çıkarıp saptırmadıkça, kendi tabiatı gereği çıktığı o ilkeye yönelse de. Nitekim Boethius'un şu meşhur sözü buraya pek uyar, "İnsan zihninde gerçek iyinin kesin bir arzusu vardır, lakin aldatıcı yanılgı onu sahte şeylere sürükler." Zira daha önce söylediğimiz gibi, insanı aşağıya çeken maddeden yahut bedenin hayallerinden ve şu an dikkat dağıtan çokluk nesnelerinden kaynaklanır, çünkü hazırda bulunan ve duyulur olan nesne, henüz nefsani olan ve duyularını iyiyi ve kötüyü ayırt etmeye alıştırmamış insanı derinden sarsar, balı, sütü ve tereyağını tatmamış olan insan kötüyü reddedip iyiyi seçmeyi bilemez, içinde Rab Tanrı'nın ne söylediğini işitmez, ne tadar ne görür ne hisseder, Havari'nin dediği gibi nefsani insan Tanrı'ya ait olan şeyleri kavrayamaz, bilakis bilgelerin, bilhassa Platon'un Devlet'inde ve pek çok yerde dediği gibi hakikatin birer gölgesi olan bu zahiri iyiliklerin cilvesine kapılır, kutsal kelam da her yerde bunları tortu, gölge ve hatta ölümcül bir zehir addedip hor görülmeleri gerektiğini haykırır, nitekim en yüce Hakikat açık bir sesle uyararak şöyle buyurur, "Yeryüzünde kendinize hazineler biriktirmeyin, zira orada güve harap eder, hırsızlar çalar ve pas kemirir, her türlü yıkıma maruz kalırlar, çünkü bunlar fanidir, kirlidir ve gölgeden ibarettir, bilakis gökte kendinize hakiki, kalıcı, sabit ve mükemmel hazineler biriktirin." Ve Pavlus, o daha hayırlı olanları kazanmak ve geldiği yere gitmek için bütün bu gölge misali şeyleri süprüntü addetmiştir. Böylece gözleri arınmış olan ve maddenin ağırlığıyla yoldan sapmayan herkes, en yüce İyilik'in kendilerini çağırıp kendine çekmesiyle aynı gayretli yolda ilerler, nitekim bu hakikat Kutsal Yazı'nın engin sahasında apaçıktır, O bazen kendi kudretiyle bazen de sadık hizmetkârları vasıtasıyla onları zorlar ve kuvvetle çeker, nitekim Luka İncili'nde şöyle denir, "Onları girmeye zorla."

V.

Özgür bir harekete sahip olmayan tüm varlıklar, uzaklaştıkları ilk ilkeye yönelmek üzere, Peripatetiklerin [Yunanca] dediği gibi doğuştan gelen ve "doğal" olarak adlandırılan yönelimden başka bir arabaya binmezler. Yahut onların kelimelerini kullanacak olursak, bu durum çoğunlukla ve düzenli bir biçimde gerçekleştiği için böyle adlandırılmıştır, nitekim doğal olanı böyle tanımlamışlardır. Fakat hakikat şudur ki, bu düzen onlara Yüce Sanatkâr tarafından bahşedilmiştir.

Tanrı vergisi olan akıl ve hürriyetten pay alanlar ise, Augustinus'un şu sözüne uygun olarak kendi iradelerinin veya sevgilerinin arabasına binerler,

"Sevgim benim ağırlığımdır yahut arabamdır, nereye yönelirsem sevgimle oraya taşınırım." Yine de doğanın büyük bir güç kattığı ve ilahi inayetin kendine çektiği kimseler bu yolda çok daha kolay koşarlar.

Nitekim Platoncuları takip etmek gerekirse, bedenen ahenkli bir mizaca sahip olan, iyi bir ruhla donatılmış, öğrenmeye yatkın ve Phoebus, Venüs ile Merkür'ün lütfuna mazhar kılınmış kimseler, hikmet ve ilim yolunda daha hızlı ilerlerler. Bu durum ya bedenin bu tesirle hazırlanmasından, ya bahsi geçen yıldızlara hükmeden akılların (intelligentiae) kendi tesirleriyle yardım etmesinden, yahut Pisagorcuların dediği gibi, ruhun inişi sırasında bu akılların tabiatına bürünmesinden kaynaklanır, tıpkı ışığın, içinden geçtiği kırmızı, gök mavisi, yeşil veya safran sarısı camın rengini alması gibi. Eğer astronomların aktardıkları doğruysa, doğum haritası (genitura) ve erdem buna imkân verirse, Güneş, Mars ve benzerleri de elverişli konumdaysa, başkaları iktidara daha kolay ulaşır. Başkaları ise bedenin, ruhun ve göklerin muhtelif hallerine göre doğal bir seyirle çeşitli erdemlere doğru koşarlar, ancak her iyiliğin kaynağı olan yüce inayet lütfetmedikçe hiçbir hayra erişemezler. Zira haklı bir unvanla bilge olarak anılan zatın tanıklık ettiği üzere, hikmet insanın kendi gücüyle elde edilmez, "Hikmeti bulmak için yüreğimi koydum, Tanrı'nın bütün işleri arasında insanın güneş altında yapılan hiçbir işin mahiyetini kavrayamayacağını anladım. İnsan aramak için ne kadar çabalarsa çabalasın, o kadar az bulacaktır." Çünkü Yakup'un buyurduğu gibi, hikmet Tanrı tarafından verilir, "İçinizden birinin hikmeti eksikse, herkese cömertçe veren Tanrı'dan istesin, zira yalnız O verir." Paulus'un ve onunla birlikte Platoncu Dion'un krallık üzerine yazdığı eserinde belirttiği gibi, Tanrı bahşetmedikçe hiç kimse iktidara erişemez, "Tanrı'dan olmayan iktidar yoktur." Hatta bizzat Yüce Hakikat, Romalı valiye şöyle demiştir,

"Sana yukarıdan verilmemiş olsaydı, benim üzerimde hiçbir yetkin olmazdı." İnsan, ilahi inayet olmaksızın hiçbir hayırlı amele muktedir değildir, nitekim Hakikat her yerde açıkça şunu ilan eder, "Bensiz hiçbir şey yapamazsınız." Ve göğsünde bizzat Mesih'in yankılandığı o zat şöyle der,

"Kendi başımıza bir şey düşünmeye muktedir değiliz, sanki bu bizdenmiş gibi, bilakis bütün yeterliliğimiz Tanrı'dandır." Nitekim Krallar Kitabı'nın dördüncü cildinde okuduğumuz üzere Yehoram, kendi gücüne güvenip ilahi buyruğu ve inayeti hiçe sayarak Asurlularla savaşmak üzere savaş arabasına binmiş, rastgele atılan bir okla midesi ve akciğerinin arasından yahut metnin hakikatine göre göğüslük ile zırhın arasından vurulup feci bir biçimde o arabadan aşağı yuvarlanmıştır.

Bu hadise sırlardan yoksun değildir. Zira güvendiği kendi erdeminin arabasından düşmüştür, insan aklıyla dokunmuş iki zırh parçasının arasından vurulmuştur, ta ki insan aklıyla tasarlanan yahut maharetle işlenen her dokumanın, her eserin ve insanın kendi gücünün boşa çıkacağı, ilahi inayet olmaksızın gösterilen çabanın felakete dönüşeceği anlaşılsın. Nitekim İşaya vasıtasıyla gür bir sesle şöyle buyrulur, "Benden olmayan bir öğüt almak, ruhumdan olmayan bir örtü dokumak için günah üstüne günah katan o asi evlatların vay haline,

Mısır'a inmek, yani aşağı derecedeki güçlere ve erdemlere sığınmak üzere yürüyenler, ağzıma danışmadınız, lütfumu dilemediniz, 'soyan' yahut 'dağıtan' anlamına gelen Firavun'un kudretinden yardım umdunuz." Firavun, insan soyunu hilesiyle dağıtan ve ilk yaratılan insanı çırılçıplak bırakıp Tanrı'nın huzurundan utançla kaçmasına sebep olan o kurnaz ve çıplak yılanı simgeler. Metin şöyle devam eder, "Firavun'un gücü sizin için bir utanç, Mısır'ın gölgesine duyulan güven ise bir rezillik olacaktır." Demek ki doğal bir seyirle yahut aşağı derecedeki bir lütufla ilahi şeylere ulaşacağını sanan kimse boşuna çabalar.

Bunu, arabasında zahmetle İşaya'yı okuyan Kraliçe Kandake'nin haremağası örneğiyle de teyit edebiliriz, ta ki Kutsal Ruh'un buyruğuyla Filipus o arabaya yetişip ona anlayamadığı şeyleri öğretene, imanın eşsiz ışığını sunarak daha önce muktedir olamadığı amelleri işlemesini sağlayana dek. İşte o vakit Filipus'un, daha doğrusu onu gönderen ve destekleyen Kutsal Ruh'un huzuru ve inayetiyle o araba, Mezmur'da zikredilen şu vasfa bürünmüştür, "Tanrı'nın arabası on binlerce, binlerce sevinçle doludur." Nitekim o ilahi arabada inayetle toplananlara yalnızca Kutsal Ruh değil, Hieronymus'un belirttiği gibi mübalağa yoluyla on binler olarak anılan binlerce hizmetkâr kudret de refakat eder. İşte onlar, araba sürücülerinin ve amellerin yanında hazır bulunurlar, birazdan bahsedeceğimiz üzere arabayı bazen ileri taşırlar, zira Tanrı'nın arabası çok türlüdür.

İncil'de anlatıldığı üzere bu arabalardan birine Petrus, diğerine ise Yuhanna binmiştir, "İkisi birlikte koşuyorlardı, fakat biri iman arabasında, diğeri ise sevgi arabasındaydı." İkincisi daha hafif olduğu için daha hızlı ilerler. Bu sebeple şöyle devam eder, "Fakat daha genç olan, Petrus'tan daha hızlı koştu." Kuşkusuz daha genç olduğu için değil, sevgide daha ateşli olduğu için böyle olmuştur. Ancak kabre ilk giren Petrus olmuştur, çünkü dirilen Mesih'e, ebedi hayata ve Tanrı'ya girişi sağlayan ilk kapı imandır, nitekim Paulus, "Tanrı'ya yaklaşanın imanla yaklaşması gerekir" demiştir. İman elde edildikten sonra sevgideki koşu son derece hızlı olur. Ve tıpkı çıktığı Tanrı'ya geri dönerken ateşli İlyas'ın bindiği ateşten atlara sahip o ateş arabasında olduğu gibi, bu ateşi ve o tatlı sıcaklığın içimize üflediği ıtırı hissettiğimizde derhal şöyle deriz, "Merhemlerinin kokusu ardınca koşuyoruz." Ve Peygamber ile birlikte tekrar ederiz, "Buyruklarının yolunda koştum, zira yüreğimi genişlettin."

Bu arabanın kimler tarafından çekildiği üzerine, Bölüm.

VI.

Bu araba Tanrı'ya ait olduğuna göre, ilahi bir kudret tarafından çekilmesi de zaruridir, zira daha aşağı bir kuvvet buna yetmez. Bu sebeple Yüce Hakikat şöyle buyurur, "Beni gönderen Baba çekmedikçe kimse bana gelemez." Hikmet unvanını hususi bir ayrıcalıkla elde eden zat da bunu bilerek, "Beni ardından çek" demiştir. Hoşea aracılığıyla açıkça buyrulduğu üzere, Tanrı insanı iki şekilde çeker, "Seni insan bağlarıyla, sevgi kementleriyle çekeceğim." İnsan bağları Mesih'in beşeriyetine, sevgi kementleri ise uluhiyetine aittir. İnsan olan Mesih bizi huzuruyla, öğretisiyle, duasıyla, sayısız örneğiyle ve türlü işleriyle, bilhassa bedeninde ve cisminde bizim için katlandığı ıstıraplarla kendine çekmedi mi? Elbette ilahi bir kudretle de çekti. Nitekim bunu hisseden Petrus şöyle demiştir,

"Sende ebedi hayatın sözleri var, biz kime gidelim?" Ve yine, "Sen yaşayan Tanrı'nın Oğlu Mesih'sin." Böylece hem beşeriyetin hem uluhiyetin bağlarını bir arada kuşatarak, bilhassa düzenli hareket eden bir failin en güçlü şekilde etki ettiği son anda şöyle buyurmuştur, "Yeryüzünden yukarı kaldırıldığımda, her şeyi kendime çekeceğim." Gerçekten de insanları kendine öylesine çekmiştir ki, sevgiyle bağladığı kimseleri uzun yıllar boyunca her türlü şehadete korkusuzca sevk etmiştir. Bu çekme kudretini Resullerine ve elçilerine de bağışlamış, şöyle demiştir,

"Ardımdan gelin, sizi insan avcıları yapayım", ta ki onları Tanrı sözünün ağıyla çekebilesiniz. Dirilişinden sonra ağın geminin hangi tarafına atılması gerektiğini de bir sırra binaen öğretmiş ve şöyle buyurmuştur, "Ağı teknenin sağına atın." Zira sağ taraf sevgiyi, dindarlığı, muhabbeti, merhameti, şefkati ve bu kabilden diğer hasletleri temsil eder, sol taraf ise korkuyu, dehşeti, tehdidi, katı adaleti, cezayı ve benzerlerini simgeler. Buradan anlaşılmaktadır ki, ilahi bir vaiz ruhları korkutarak değil yatıştırarak, dehşetin bağlarıyla değil sevginin kementleriyle çekmelidir, tıpkı Mesih'in zina eden kadına, günahkâr kadına, vergi mültezimine, gümrük memuruna ve benzerlerine yaptığı gibi, onları tehditlerle ürküterek değil şefkatli bir yaklaşımla hakikate yönlendirmiştir. Gerçi ilahi bir hatip kimi zaman halkın günahlarını gür bir sesle yüzlerine haykırmak zorundaysa da, bunu başa kakarak değil, günahlar karşısında adaletin gereği olarak nelerin hazırlandığını sevgiyle hatırlatarak yapmalıdır. İşte Resuller ağlarını bu sağ tarafa bıraktıklarında, balıkların çokluğundan ötürü ağı çekememişlerdir, ta ki sevgi ve muhabbette ne denli büyük bir bereket hâsıl olduğu bize öğretilsin.

Metne sebepsiz yere şu söz eklenmemiştir, "Balıklar bu kadar çok olduğu halde ağ yırtılmadı." Çünkü Tanrı'nın yardımıyla, sevgiyle yerine getirilen vaaz vazifesi ve erdemi öyle sağlamlaşır ve kuvvetlenir ki, kırılması veya parçalanması imkânsız hale gelir, aksine Elçi'nin şu sözüne uygun olarak her şeyi kemale erdirir, "Beni güçlendirenin sayesinde her şeyi yapabilirim." Melekler ve hizmetkâr ruhlar da Yüce Hâkim'in buyurduğu şeyleri yerine getirmek üzere çekerler, nitekim Mezmur'da onlar hakkında şöyle denmektedir,

Rabbe hamdolsun O’nun bütün melekleri, O’nun iradesini yerine getiren hizmetkârları, yalnızca insanlarda değil, her şeyi harekete geçirerek ve her şeye tesir ederek, en küçük şeylerde dahi sükûnet bulurlar.

Buradan ötürü birçok şeyin harekete geçirildiğini ve tabiatlarının bahşettiğinin ötesinde işler gördüğünü müşahede etmekteyiz, ölümlüler ise bunun nereden kaynaklandığını bilmediklerinden hayrete düşerler, oysa bu durum pek çok vecihle vuku bulur.

Zira kimi zaman insana gelecek olan şeyler bir önsezi ve bir nevi ihtar ile önceden haber verilir, bunu en muteber yabancı ve evrensel müelliflerden ve gayet açık tecrübelerden hareketle ispat edebiliriz.

Cicero Kehanet Üzerine adlı eserinin birinci kitabında nakleder ki, Leuktra felaketinden az evvel Lakedaimonlular için Herakles mabedinde silah sesleri duyulmuştur,

Ve aynı vakitte Thebai’de, Kallisthenes’in bildirdiği üzere, Herakles tapınağında sürgülerle kapatılmış olan kapı kanatları kendiliğinden açılmış ve duvarlara asılmış olan silahlar yerde bulunmuştur,

Aynı günlerde birçok işaret Lakedaimonlulara Leuktra savaşının felaketlerini önceden bildiriyordu, Nitekim Lakedaimonluların en şanlısı olan Lysandros’un Delphoi’de bulunan heykelinin başında, yabani ve acı otlardan aniden bir çelenk peyda olmuştu, Delphoi’de Lakedaimonlular tarafından, Leuktra savaşından az evvel Atinalıların mağlup edildiği o deniz zaferinden sonra dikilen altın yıldızlar ise düşmüş ve bir daha bulunamamıştır. Iosephos tarafından zikredilen, Titus ve Vespasianus idaresinde Kudüs’ün başına gelen yıkımdan önce görülen o sayısız alameti nasıl anmayayım, Günlerce süren alışılmadık bir tutulma, yaklaşan yıkımın habercisi gibi görünüyordu, Yarım saat boyunca, hem de tam öğle vaktinde mabedi şimşekler kuşattı, mabedin yirmi adamla dahi güçlükle hareket ettirilen tunç kapısı gecenin altıncı saatinde kendiliğinden açıldı, Savaş arabaları ve silahlı orduların bölge boyunca büyük bir şiddetle dolaştığı görülüyordu, Bütün bunları Kaisareialı Eusebios Kilise Tarihi’nin üçüncü kitabında teyit eder.

Kısaca izah etmek gerekirse, neredeyse bütün büyük felaketler Tanrı’nın hizmetkârları tarafından birtakım işaret ve alametlerle önceden bildirilmiştir, Birçok kimseye doğumlarında da alametler erişmiştir, nitekim Cicero aynı yerde çocuk Midas’tan bahseder, uyurken karıncalar ağzına buğday taneleri yığmış, bunun büyük bir zenginliğin alameti olduğu söylenmiş ve nitekim öyle de olmuştur.

Platon beşikte uyurken dudaklarına arılar konduğunda ise, onun benzersiz bir tatlılığa sahip olacağı bildirilmiş,

Böylece gelecekteki belagatinin pürüzsüzlüğü daha beşikteyken haber verilmiştir, Bunun Mediolanum Piskoposu Ambrosius’un da başına geldiğini kendi tarihlerimizde okuruz.

Priamos’un zevcesi Hekabe Paris’i doğuracağı vakit, rüyasında Troia’yı ve bütün Asya’yı ateşe verecek alev alev bir meşale doğurduğunu görmüştü. Phalaris’in annesi ise, Platon’un dinleyicisi olan şair Herakleitos’un yazdığına göre, Merkür’ün bir suretinin yere kan akıttığını ve bütün evi bunun kapladığını görmüştü, bu da doğacak oğlundaki amansız gaddarlığın bir işaretiydi. Dionysios’un validesi, Philistos’un naklettiği üzere, hamileyken bir satir doğurduğunu görmüştü. Assisili Chiara’nın annesi Hortolana’ya ise açık bir sesle, kendisinin selamet içinde gayet parlak bir ışık dünyaya getireceği bildirilmişti.

Vaftizci Yahya’nın doğumunda vuku bulan alamet ise herkesçe malumdur, meleklerin doğumları önceden haber verip kutlayarak bizimle nasıl irtibat kurdukları bununla sabit olur, putperestlerde ise bu işleri kötü melekler icra ederdi. Peder Zekeriya’ya Cebrail görünmüştü, Zekeriya’nın nutku tutulmuş, çocuk doğduğunda dilsiz kalan pederin dili çözülmüş, öyle ki komşular ve civardakiler hayretle, “Bu çocuk acaba ne olacak,” diye haykırmak mecburiyetinde kalmışlardı. Daha eskilere uzanacak olursak, İshak son derece meşhur bir kehanetle önceden bildirilmiş, kısır ve yaşlı bir kadından, beli bükülmüş bir ihtiyardan dünyaya gelmiştir, onun oğlu Yakub ise daha annesinin karnındayken kardeşiyle çekişmiş, bu sebeple ebeveynine ilahi bir vahiy vasıtasıyla o ana rahminde iki kavmin barındığı bildirilmiştir. Eski kanun koyucu Musa nehre ve sahipsiz ölüme terk edilmişken, Firavun’un kızı tarafından bir tesadüf eseri değil, çocuğu kurtarmak maksadıyla onu oraya meleği vasıtasıyla sevk eden Tanrı’nın takdiriyle sudan çıkarılmış, ona sulardan çekilip alınan manasında Musa adı verilmiş ve meleklerin inayetiyle, İsrail kavminin Mısır’dan o meşhur ve övülen çıkışının daimi rehberi kılınmıştır. Yiğitlerin en güçlüsü Şamşon, melekî bir müjdenin bereketiyle ana rahmine düşmüş, daha doğmadan evvel Rabbe adanmış bir Nazir kılınmıştır. Kutsal metinlerde ve kadim tarihlerde zikredilen, Tanrı’nın hizmetkârlarının birçok kimseyi ya doğmadan evvel ya doğum anında uyardığını yahut savaşta ve diğer çetin işlerde yardım ettiğini, insanlarla türlü vechelerle hemhal olduğunu gösteren bütün misalleri serdetmek pek uzun sürerdi, Lakin yalnızca kendi hayvani duyularıyla kavradıklarını kabul etmek isteyen inançsızlar, meleklerin ve hizmetkârların bizim hizmetimize gönderildiğini bilsinler diye bu kadarı kâfidir, Zira onlar bizlere yapılması icap eden şeyleri yalnızca gayrimaddi yollarla telkin etmekle kalmaz, görünür ve hissedilir suretlerde tezahür ederek henüz doğmamış yahut kemale ermemiş insanları dahi türlü türlü çekip çevirir, muhtelif alametlerle gelecekteki yıkımlardan sakındırır yahut onları cesurca işlere sevk ederler, Bunu kutsal yazıların şahadetiyle de teyit edebiliriz.

BÖLÜM VII

Tanrı’nın hizmetkârları olan Meleklerin o cezbedişteki vazifeleri ve bunun kutsal metinlerle teyidi.

Yüce Arşın ve en ulu Başmimarlığın dört bir yanı saran hizmetkârları, elden geldiğince her şeyi Hükümdar ile ahenk içine sokmaya gayret ederler, nitekim Dionysios Melekler Hiyerarşisi adlı kitabında bunu sıklıkla tekrar eder, Zira onlar, Peygamberin buyurduğu üzere, kendilerini terennüm eden ve ahenk tutturan ilahicilerin önüne geçer, sanki usta sazendelermişçesine Tanrı’nın o en yüce monokordunda bütün telleri ve sesleri akort ederler, ta ki o çalgı ahenkli ve gayet tatlı bir sada versin.

Faydasız olan telleri yahut perdeleri, nifak çıkarmak isteyenleri ise söküp atar, kesip biçer ve ayaklar altına alırlar, ta ki dünyevi, semavi yahut beşeri yapı içinde kendi ihmalleri yüzünden uyumsuz hiçbir nağme bulunmasın.

Daha yüce bahislerden başlayacak olursak, İsrail kavminin rehberine, bu denli muazzam bir vilayette ahenksiz yahut uyumsuz bir hal vaki olmasın diye, Yüce Tanrı tarafından büyük bir ihtişamla, yol gösteren ve kendine çeken bir Melek tayin edilmiştir, Tanrı şöyle buyurur, İşte ben önünden gitsin, seni yolda korusun ve senin için hazırladığım yere seni ulaştırsın diye önünden bir melek gönderiyorum. Ona hürmet et ve sesine kulak ver, zira günah işlediğinde seni bağışlamaz, çünkü o hiçbir uyumsuzluğu kabul etmek istemez. Bütün işleri benim hükmüm ve kudretimle yerine getirdiğini bilesin diye derim ki, benim ismim ve o ismin mucizeler yaratan kudreti onun içindedir. İşte bu melek, kimi zaman önden giderek kimi zaman arkadan takip ederek ordugâhı müdafaa etmiş, öğretmiş, muhafaza etmiş, Mısır’dan çekip çıkarmış, önderi ve kavmi gitmekte oldukları yere ulaştırmıştır.

Bu Melek keza Mısır’da, Harran’da ve gittiği her yerde seçilmiş ailenin atası İbrahim’e yoldaş ve rehber olmuştur.

Melek İshak’ı kurban edilmekten kurtarmış, Gerar’daki gurbetinde, muhtelif yerlerde ve Abimelek ile vuku bulan münakaşasında onu muhafaza etmiştir.

Melek Yakub’u da Suriye Mezopotamya’sına sevk etmiş, zenginleştirmiş, hasetçi Laban’dan ve peşine düşen kardeşi Esav’ın zulmünden korumuştur. Fakat meleklerin içimizde ne işler gördüğünü, melekî ahvale düşman olan ve henüz tam manasıyla terbiye edemediği hayvani duyuları uykuya dalsın diye, bu nevi sırlara henüz tam vakıf değilken rüyasında müşahede etmiştir.

Zira merdivenin ve inip çıkan meleklerin sırrı (sacramentum) pek büyüktür, şimdilik şu kadarı kâfidir ki, oradan hepimizin meleklerin hizmetiyle erdemlerin, liyakatlerin ve itibarın her bir mertebesine yükseltildiğini, layık olmayanların ise hak ettikleri kötülükler nispetinde sefaletin en dip mertebesine kadar indirildiğini öğreniriz,

Zira meleklerin bu iniş ve çıkışları buna delalet eder, basamaklarıyla tefrik edilen merdiven ise cihanın intizamını ve bütün mevcudatın mertebelerini açığa vurur. Böylesine derin bir sır hakkında daha fazla konuşmaya mezuniyet yoktur.

Bu Melek, kardeşleri onu satacak kadar büyük bir kinle takip ederken o Patrik’in oğlu Yusuf’u da terk etmemiştir,

Zira tarlada ona İbranice adam (iş) denilen bir zat görünmüştür, İbranilerin naklettiğine göre bu isimle pek çok yerde Yusuf’un daimi yoldaşı ve muallimi olan Cebrail kastedilmiştir.

Kutsal kelamda insanlar uğruna melekler vasıtasıyla icra edildiği okunan bütün hadiseleri zikretmek pek uzun sürerdi, lakin Hieronymus’un yerinde tespitiyle, her bir adil kul için Mezmur yazarının terennüm ettiği şu hükümle hitama erdirelim, Tanrı kendi meleklerine seni bütün yollarında korumalarını emretti, Ayakların taşa takılmasın diye seni elleri üzerinde taşıyacaklar, Engerek ve kobranın üzerinde yürüyeceksin, aslanı ve ejderhayı çiğneyeceksin. Meleklerin himayesi, muhafazası ve rehberliği hakkında bundan daha sarih ne söylenebilir, bilemiyorum.

İbrani tebaanın asılsızca övündüğü gibi, İncil yasasına tabi olanların ve diğer milletlerin melekler tarafından terk edildiği, sadece sünnetlilerin gözetildiği sanılmasın diye, İncil ve havarilerin yazılarında nelerin ele alındığına bakalım. Kutsal Ruh’un buyruğuyla daha önce sözünü ettiğimiz o Habeş Kraliçesi Kandake’nin hadımının arabasına yanaşan Filipus’a, ilk önce melek seslenmiş, oraya gitmesini buyurarak meleklerin diğer milletleri de gözettiğini öğretmiştir. Nitekim melek, diğer milletlerden olan Yüzbaşı Kornelyus’a da görünmüş, Petrus’a da diğer milletlerden olanları ve murdar sayılan sünnetsizleri hor görmemesini buyurmuştur. Yine okumaktayız ki, Agnes’e ve Cecilia’ya gözle görülür bir koruyucu melek verilmiş, bu meleğin şefaatiyle koca Tiburtius ve kayınbirader Valerianus vaftizle arınmış beden gözleriyle onu temaşa edebilmiş, burunları da onun ıtırı ve hoş kokusuyla dolmuştur. Mesih dirildikten sonra meleklerin İncil’deki kadınlara ne denli büyük bir yakınlık gösterdiği İncil’de daha eksiksiz biçimde öğretilmektedir. Petrus’u ise zindanda uyandırmış, bağlarını çözmüş, dışarı çıkarmış ve kendisini göndermiş olan Önder’in buyurduğu yere götürmüştür. Rabbin Meleğinin kurtardığı ve yol gösterdiği herkesi tek tek saymak elbette yersiz bir zahmet olurdu.

Zira Peygamberin dediği gibi, onların vazifesi budur, hatta metnin lafzına daha uygun olarak, ordugah kurar veya konaklar.

Rabbin Meleği, kendisinden korkanların çevresinde ordugah kurar ve onları kurtarır. Bu Meleğin hak edilmiş cezalar misali dizginlediği yahut yere serdiği kimselere dair örnekler de eksik değildir. Balam, İsrail ordusuna lanet okumak üzere tutulmuştu, fakat Rabbin Meleği kılıcını kınından çekmiş halde onun karşısına dikilip eşeği dehşete düşürdü, binek hayvanı da, yani Mezmur’da geçen, "İnsanları ve hayvanları sen kurtarırsın ya Rab" sözündeki o hayvanlarla simgelenen nefsi insanı temsil etti. Zira bu dişi eşek bazen canımızı, bazen de Origenes’in düşündüğü gibi sıradan halkı simgeler, ki o eşek evvela yasa koyucuyu taşımış, sonrasında Zekeriya’nın kehanetinde önceden bildirildiği üzere, Mesih’i ve dünyanın kurtarıcısını taşımıştır.

Fakat bu eşeğin, sıpasıyla birlikte havarilerce çözülmesi buyrulmuştur, zira İncil’de halk eski yasanın yüklerinden azat edilmiştir. Bu yeni halkı, yeni cemaati yahut inananlar topluluğunu belirtmek üzere boyunduruk altındaki bir dişi eşeğin sıpası da eklenmiştir. Tanrı’ya bağlanan bu saf halk, bozulmuş, lanet okuyan peygamberin ve kötü amel işleyen öğreticinin göremediğini görür. Nitekim İncil’in pek çok yerinde okuduğumuz üzere, İsa kalabalıklar tarafından kabul görürken, kendi kötülükleriyle gözleri körleşmiş yasa bilginleri, Ferisiler ve başkâhinler tarafından reddediliyordu.

Nitekim Melek saf halkı korur, onlar vasıtasıyla da lanet okuyan ve haince işler tasarlayan öğreticiyi defalarca engeller. Asur ordusunun ordugahında, Tanrı katında küfrün ne denli iğrenç olduğunu göstererek, küfreden ordudan seksen beş bin kişiyi tamamen yok edip yere serdi. Sodom ve Gomoralıları ateşle yakıp kül etti. Mısırlıları sulara gömdü. Keldanileri alevle yaktı, fırındaki gençleri ise yangından korudu. Davud’un sayımını yaptığı kimselerden yetmiş bin kişiyi İsrail’de helak etti, Rab acıyıp cezalandırıcı Meleğe elini çekmesini buyurmasaydı, Kudüs’ü de yerle bir etmek üzere elini uzatmıştı. İşte Tanrı’nın hizmetkârlarının vazifesi budur, kötülüğün ölçüsü taşmasın, Tanrı’nın o en ahenkli çalgısında uyumsuz nağmelere izin verilmesin diye, kutsal Mezmurlar şairinin terennüm ettiği gibi, Rabbin Meleği onları sıkıştırır ve peşlerine düşer.

Fakat Yüce Yönetici bazen bu adaleti, yine aynı Peygamberin başka bir yerde, "Ve kötü melekler vasıtasıyla felaketler gönderdi" dediği gibi, adalet memurları sayılan kötü melekler aracılığıyla icra eder.

Bizim aziz Yuhanna da yeryüzüne, denize ve diğer varlıklara zarar verme yetkisi verilmiş olan meleklerden söz eder.

Buraya kadar, meleklere hem iyiliğe hem de cezaya doğru, hak edişlere ve cürümlere göre sevk etme ve yöneltme vazifesinin verildiğini kanıtlamak için çok sayıdaki örnekten birkaçına değindik. Nitekim melekler her şeyi düzene koymak üzere başa geçirilmiştir, Origenes Sayılar Kitabı üzerine uzunca bir konuşmasında şöyle der, Dünyanın bizzat meleklere ihtiyacı vardır, öyle melekler ki yeryüzü ordularının, krallıkların, eyaletlerin, göklerin, insanların, hayvanların, canlıların doğumunun ve gelişiminin, fidanların, bitkilerin, taşların ve diğer nesnelerin başında bulunsunlar ve onlara nesnelerde gizli özellik gereği var olduğu söylenen o kudreti bahşetsinler. Kutsal işlerin, erdemlerin ve insanların başında duracak meleklere çok daha fazla ihtiyaç vardır, ta ki Baba’nın yüce cemalini daima temaşa eden bu varlıklar doğru bir kılavuzlukla insanları, gökleri ve en küçük bir zerreye varıncaya dek her şeyi kendi makamına ulaştırabilsinler, tıpkı bu dünyanın ahenkli azaları gibi, öyle bir dünya ki Tanrı en yüce Başrahip sıfatıyla her şeyi pek tatlı bir nizamla düzenleyerek orada ikamet eder, kuşatılmış yahut sınırlandırılmış olmaksızın, bilakis her şeyi kuşatarak.

Her Şeyin Tanrı’dan Altılı Sayı Vasıtasıyla Nasıl Çıktığı Üzerine. Bölüm VIII.

Bizi Tanrı’ya çekenler hakkında bir nebze söz söyledikten sonra, kendileri vasıtasıyla varlık sahasına çıktığımız ve yine kendileriyle Tanrı’ya döndüğümüz sayılar da, Augustinus’un da katıldığı üzere, yabana atılmamalıdır, zira kutsal metinlerin pek çok yerinde onların ilahi nizamı açıkça görülür ve bu haklı bir durumdur, nitekim Tanrı her şeyi sayı, ağırlık ve ölçü ile yaratmıştır. Dolayısıyla okumaktayız ki, en yüce Sanatkâr, yaratılanları var etmeye gizemli bir biçimde altılı sayı ile adım atmıştır, bu sayı gerçekten de ilk mükemmel sayıdır ve yukarıda açıkladığımız gibi büyük bir sırla otuzu verir. Bu mükemmelliğe kendi özünden sahiptir, yoksa Tanrı dünyayı onda yarattı diye değil, nitekim aynı Augustinus başka bir yerde bunu teyit eder. Bu nedenle o en mükemmel Sanatkâr, dünyanın inşasını mükemmelleştirmek için evvelemirde bu mükemmel sayıyı seçmiştir. Ahenkli olsun diye de oktavın mükemmel uyumunun aracıları olan sayıyı seçmiştir, nitekim altı aralık ve yedi perde bulunur, bunlardan sonra oktava ulaşılır ki bu da diapasonu tamamlar. Haftalık dönüş de aynı düzenle ilerler, başladığı sekizinci güne geri döner, sebt gününden sebt gününe, pazar gününden pazar gününe gibi, aradaki günler ise daima altıdır.

Bu altılı sayı eğer dörde katlanır ve onlu sayı ile birlikte küp haline getirilirse, Zodyak’ın bütün derecelerini tamamlar. Eğer Güneş her gün bir dereceyi biraz aşarak geçmeseydi, yılın günlerini de tamamlardı.

Zira Güneş seyrini insan bedenindeki eklem sayısı kadar olan 365 güne kadar uzatır. Eğer altılı sayı birleştirilirse Zodyak burçlarını ve bedenimizdeki başlıca eklemleri verir, nitekim yukarıda on ikili sayıyı ele alırken daha pek çok şey dile getirilmişti. Üstelik altılı sayı, Sanatkârın eserini vücuda getirirken kullandığı iki kere üçlü ikiliyi simgeler, zira ilk olarak yapıyı kurmuş, ikinci olarak ise onu tezyin etmiştir.

Nitekim ilk üç günde bütün unsurları ve bu dünya yapısının temellerini yaratıp onları düzene soktu, önce göklerin küresi ve kütlesi aracılığıyla semavi şeyleri dünyevi şeylerden ayırdı, ardından suları karadan ayırarak yeryüzüne kendi verimliliğini bahşetti. Geri kalan üç günde ise yapıyı sakinleriyle tezyin etti, göğe iki ışığı ve yıldızları yerleştirdi, karaya dört ayaklı hayvanları, sulara balıkları ve sürüngenleri, havaya ise kuşları ve uçan canlıları koydu. Böylece üçlü Tanrı, maddeden ileri gelen ikilik vasıtasıyla maddi varlıklarla iş görerek kendini iki şekilde bildirdi, Ruh her şeyi dirilten ateşte, ışıkta ve ısıda, Oğul sularda ve onlardan neşet eden doğum haritasında (genitura), her şeyin ilkesi ve menşei olan Baba ise ilk temelde ve her şeyin üzerine bina edildiği kaidede mevcuttur. Altıncı günde ise bütün bu yaratılışı kendinde toplayan insanı, bütün dünyanın başrahibi olarak yarattı, insan altı çağ boyunca serpilip gelişecek, yedinci çağda ve hakiki sebt gününde ise huzura erecekti.

Her Şeyin Altılı Sayı Vasıtasıyla Nasıl Aynı Yere ve Bilhassa Hakiki Huzur ve Hakiki Sebt Olan Mesih’e Döndüğü Üzerine. Bölüm IX.

Her şey Tanrı’dan altılı sayı vasıtasıyla çıktığı gibi, hakiki sebt gününde huzur bularak ve kutsanarak aynı sayı ve aynı nizam ile yine O’na döner. Augustinus, Maniheistlere Karşı Yaratılış Üzerine adlı eserinde buna bir nebze değinir. Fakat biz, Ruh bize ilham ettiği ölçüde daha da ileri gideceğiz.

İlk gün ışık yaratıldı, Tanrı’ya dönen bizler için de bu dünyaya gelen her insanı aydınlatan o ışığın ve Tanrı’ya doğru ilerlemenin başlangıcı olan o iman ışığının görünmesi zaruridir.

İkinci gün gök kubbenin küresi yerleştirildi, gök kubbenin üzerindeki sular ile altındakileri ayırdı, bu da kötüyü reddedip iyiyi seçmeyi bileceğimiz o ruhani temyiz ve basireti, ruhani ve yüce olan sevgiyi cismani ve aşağı olan sevgiden ayırmayı simgeler. Zira bu sevgiler birbirine komşudur ve araya ilahi lütufla tahkim edilmiş bir perde ve basiret gök kubbesi konulup ikisini birbirinden ayırmazsa, aralarındaki benzerlik sebebiyle ruhaniden cismaniye doğru kolayca bir meyil meydana gelir. Üçüncü gün tek bir yerde toplanan sular ise, aklın hâkimiyeti altında toplanması icap eden doğal ve şehvetli ihtirasları simgeler, ta ki zihnimiz bütün dünyevi arzulardan soyunmuş ve arınmış olarak kuru bir toprak misali ortaya çıksın.

Bu hal Rabbin gözünde öylesine makbuldür ki, bunu görerek iyi olduğuna sevinir. O vakit zihnimizin toprağına emreder, yeşeren otlar, kendi cinsine göre meyve veren ağaçlar, yani türlü türlü faziletler yeşersin ve filizlensin. Fakat dağ üzerine kurulan şehir gizlenemeyeceği için, ne de...

Kandil kile altına gizlenmemeli, herkese ışık saçsın diye şamdanın üzerine konmalıdır; bu ışık şüphesiz iyi işlerin örneğidir. Bu sebeple dördüncü gün olan sonraki günde, iyi işler yapan her kimsede iki büyük ışık kaynağının var olması buyrulur. Büyük ışık kaynağı, Tanrı’nın ve meleklerinin huzurunda parlayan, lütuf içindeki erdemli ameldir. Küçük ışık kaynağı ise, aşağı düzeydeki şeylerin tanzimindeki basiret ve bilgeliktir; bunlar, Güneş gibi parıldamaya çağıran semavi şeylere kıyasla adeta gecedir. Aşağıdaki bu şeylerin tanziminde azizlerin ve meleklerin öğretileri, örnekleri ve teveccühleri pek çok fayda sağladığından, gök kubbedeki (firmamentum) yıldızlar gibi olan bu varlıklar, Ay’ın hizmetine verilmiş yıldızlar olarak oraya yerleştirilmiştir. Beşinci günde ise faziletten fazilete yükselenler için şöyle denir, sular canlı ruhların sürüngenlerini ve yeryüzünün üzerinde, göklerin gök kubbesinin yüzü üzerinde uçan kanatlıları kaynaştırsın; bizim çevirimizin aktardığı gibi gök kubbenin altında değil.

Ardından gelir, ve yarattı Tanrı hataninim hagadolim’i, ki biz bunu büyük deniz canavarları olarak tercüme etmişizdir. Ardından gelir,

Ve suların kendi türlerine göre çıkardığı her canlı ruhu. Bu deniz canavarlarına ya da hataninim hagadolim’e dair sırlar büyüktür, zira kendilerinden belki daha büyük olan diğer balıklardansa, neden özellikle bu deniz canavarlarının zikredilmiş olduğu açık değildir.

Başkaları ise bu hataninim sözcüğünü ejderhalar olarak tercüme etmiştir, nitekim Mezmurlar’da şöyle denir, ejderhalar ve bütün dipsiz derinlikler. Zira bu hataninim sözcüğünün hem deniz canavarlarını hem de ejderhaları ifade etmesini isterler.

Fakat yaban hayvanlarının kralları olan aslanlardan veya sürülerin önderleri olan öküzlerden ziyade ejderhaların zikredilmiş olması da anlaşılır görünmez; meğerki Mezmurlar’da kendisinden şöyle bahsedilen o ejderhayı anlamak istemeyelim, senin onunla eğlenesin diye şekil verdiğin o ejderha. O ejderha ki herkese, en çok da Tanrı yolunda ilerleyenlere musallat olur, ve kişi ne kadar doğru ve gayretle yürürse, o ejderha da kendisini takip eden sayısız sürüngenleriyle birlikte o denli büyük bir mücadele hazırlar. Bu sebeple bunlara karşı güvercinler gibi kanatlar takınmalı, gök kubbenin altında değil de tefekkür ve zihnin Tanrı’ya yönelmesiyle göklerin yüzü üzerinde uçan kuşlar gibi olmalıyız; Peygamber ile birlikte şöyle diyerek, kim bana güvercininki gibi kanatlar verecek ki uçayım ve bu tuzaklardan kurtulayım? Ve yine şöyle, ruhumuz avcıların tuzağından kurtulan bir serçe gibidir, tuzak bozuldu ve biz kurtulduk. Eğer hataninim sözcüğünü etimolojisine göre yorumlamak istersek, bunlar bağışları ifade eder; Origenes’in anladığı gibi, Kutsal Ruh’un bu bağışları sayesinde, bu dünyevi denizde hasımların hazırladığı bütün sürüngenlere ve pusulara üstün gelebilelim ve aynı şekilde gerçek bir hayat yaşayabilelim; bu da ardından gelen şu sözde ima edilir, ve yaşayan her canı. Ve Ruh’un bize lütfettiği bu bağışlar, daha önce söylediğimiz gibi, gerçek dünya-üstü su olan Tanrı’nın ilk yardımıyla hazırlandığından, ardından şöyle gelir, suların kendi türlerine göre çıkardığı. Nitekim Davud’un Mezmurları’nda bu Ruh hakkında şöyle konuşulur, aynı şekilde Origenes, sekizinci ton, yüz yetmiş dört, Mesih, İşaya, Musa.

Mesih şöyle der, o size benim size söyleyeceğim her şeyi telkin edecek, benden olanı alacak ve size bildirecektir. Bu hataninimlerden, uçuculardan ve kuşlardan çıkarabileceğimiz bu kutsal sırlar pek çoktur, ancak konunun gerektirdiğinden fazla uzaklaşmayalım. Tanrı bundan hoşnut kalıp lütufkar bakışıyla baktığında, iyi olduğunu gördü.

Nihayet altıncı günde şöyle dedi, toprak canlı ruhu, yani hayatın daha iyi meyvelerini çıkarsın (biz yukarıda toprağı zihin olarak yorumlamıştık). Ve bu, ölümlü bedenden bir şekilde kurtulup Tanrı için yaşadığımızda ve O’na uyum sağladığımızda gerçekleşir. Tanrı bundan o kadar hoşnut kalır ki sadece övüp iyi olduğunu söylemekle kalmaz, bizimle birlikte iş görerek şöyle der,

Kendi suretimizde ve benzerliğimizde insan yapalım. Zira insan Tanrı’ya ve fazilete yöneldiğinde dönüşür ve başlangıçta potansiyel olarak sahip olduğu O’nun suretine fiilen geçer; ve aynı insan hem erkek hem dişi olacaktır.

Dişi, gerçek failden tohumu ve dölü kabul ederek, İşaya’nın şu sözüne uygun olarak, senin korkundan ötürü ya Rab gebe kaldık ve kurtuluş ruhunu doğurduk. Erkek ise, kabul edilen lütfa uygun olarak amel ettiğinde meydana gelir. Böylece aklımız ilahi ışıkla birleştiğinde zihin ve kamil insan oluşur, ardından gelen şu sözlerdeki meyveleri verir, meyve verin ve çoğalın; azıyla yetinmeyip çok meyve vererek yeryüzünü doldurun, yani üstün insanın bereketiyle yahut yukarıdan önceden alınmış lütuflarla topraktan olan canlıyı doldurun ki o canlıyı ruhun gereken kulluğuna boyun eğdiresiniz. Ve o zaman balıklara, kuşlara ve hayvanlara, yani sulardan, havadan ya da topraktan olsun, hayat veren bütün erdemlere hükmedeceksiniz; nitekim ateşli erdemlerin semavi ve ilahi olarak başta bulunması gerekir. İnsan bu altı dereceden geçtiğinde hemen yedinciye ulaşacaktır; orada gerçek huzura kavuşacak ve kendi öz adıyla Yeşu denen İsa’yı bulacaktır, O’nun isminde Tanrı’nın büyük isminin dört harfi ve sebtin, yani gerçek sükunun başlangıcı olan araya girmiş şin harfi bulunur. Anlayalım ki İsa sadece insanların kurtarıcısı değil, aynı zamanda onların gerçek sükunudur; bizi işlerimizden ve zahmetlerimizden dinlendiren, gökten inen dirim ekmeği olan kendisiyle bizi doyuran, Babasının krallığında içilen o yeni şaraba dönüşmüş şarapla bizi sulayan ferahlıktır. Musa yedinci günde sustu, onun vazifesi kendi İbranilerini simgeler yoluyla Mesih’in sükununa kadar götürmekti; bu sükundan sonra bizi eriştirmeyi amaçladığı ameli bizzat O’na bıraktı. Zira gölgeli yasa bizi ancak gölgenin sınırına kadar götürmeliydi, daha öteye taşımamalıydı; fakat o yetkin icracı ve yasanın sırrını açan kişi (Musa’nın hakkında, gönder ya Rab kimi göndereceksen, dediği kişi), en yetkin muallim olarak sükundan sonra hangi amellerle meşgul olmamız gerektiğini bize öğreterek Elçilere şöyle demiştir, dirilişten sonra olacak olan yeniden doğuşta, İsrail’in on iki oymağına hükmetmek üzere oturacak, Rab’bin görevini yerine getirecek ve O’nun lütfuyla O’nun iş ortakları olacaksınız. Ve herkes hakkında, dirilişten sonra sürekli hizmet eden, O’na kulluk eden ve emrettiklerini yerine getiren Tanrı’nın melekleri gibi olacaklarını söyledi. Bu amel ilk amelden çok farklıdır, çünkü ilki zahmet ve kaygıyla doludur; bu ise zahmetsizdir ve haz iledir. İlki sükuna yönelir, bu ise hiçbir sükunu arzulamaz, zira kendisi insanın arzulayabileceği ve sahip olabileceği nihai sükun ve en yüce hazdır.

İnsan Soyunun Altılı Bir Hal Üzere Tanrı’ya Nasıl Yöneltildiği Hakkında, Bölüm 10

Dünyanın yaratılış işi altı günde olduğu gibi, dünyanın kendi akışı da altı farklı zaman boyunca, Yuhanna’nın Vahiy kitabında tarif edilen sebt bin yılına altı basamakla ulaşır. Birinci günde yerin ve göğün ortak bir ışıkla yaratıldığı ve bu ışığın karanlıktan ayrıldığı söylenir,

Ve Elohim’in ruhunun sular üzerinde dalgalandığı anlatılır. Tıpkı bunun gibi, dünyanın birinci çağında insanın, gökten ve yerden yapılmışçasına ruhtan ve bedenden, doğal yasanın bir ışığıyla ve özellikle masumiyet halindeyken kendisini aydınlatan ilahilikle var edildiği söylenir.

Fakat insan o zevk cennetinden kovulduğunda, ışık karanlıktan ayrılmıştır; parlak ve ilahi Hanok karanlık kalabalıktan çekilip alındığında da böyledir. Ve o çağın sonunda, Elohim’in oğullarının insanların kızlarına yaklaşıp onları gebe bıraktıkları söylenir.

Elohim’in oğullarının insanların kızlarını döllemesine dair burada çok büyük sırlar vardır; öyle ki devler yahut metinde geçtiği üzere düşenler, Elohim’in ruhuyla birlikte kadim çağlardan beri ünlü ve kudretli adamlar doğursunlar. O ruh ki suların yüzü üzerinde dalgalanarak, dipsiz derinliğin yüzünü örten karanlıklar ortasında onları bereketli kılıyordu. İkinci çağ Nuh ile başladı; Nuh, kendisinden önceki o dilsiz çağ ile aşağıdaki sularla gösterilen dillerin karışıklığının ortaya çıktığı ikinci çağ arasında ayıran bir tür orta gök kubbe gibiydi. Ve o ortaya gök dendi, çünkü Nuh kendi nesilleri içinde doğru ve adil olarak bu ayrımı yaptı, yani o zamanın akışının elverdiği ölçüde bunu sağladı. Nitekim o fırtınada Tanrı’nın ailesi Şem ve Yafet ile, iblisin ailesi ise soyunun lanetiyle Kenan ile ayrılmıştır.

Nitekim bundan Chus, yani Habeş, Mizraim, yani Mısırlılar ve kendisinden Kenanlıların türediği Kenan gelmiştir. Bu kavimler daha aşağı ve reddedilmiş sayılmış, aşağıdaki sular ile işaretlenmiş ve yukarıdaki sularla sulananlardan ayrılmışlardır. Bu ayrım günümüze dek sürmektedir, nitekim Hieronymus Tekvin üzerine incelemesinde bunu etraflıca ve yetkin biçimde ele alır. Yahut sular ile suları birbirinden ayıran gök kubbe (firmamentum) veya göklerin küresi Aziz İbrahim idi. O çağda İbrahim, ahdin hususi işaretiyle ailesiyle birlikte sulardan, yani yeryüzünün ve hayvanların halklarından ayrılmıştı. Aile ile aile arasındaki bu duyulur ve ayırt edici işaret ilk olarak ona verilmiş ve kendisine imanın, yani inananların babası denmiştir. Yine de bu günde veya çağda "bunun iyi olduğu" söylenmemiştir, zira bu çağ tümüyle kederlere ve felaketlere boyun eğmişti. Çünkü o vakit kavimler yeryüzüne dağılıp bölünmüş, dillerin karışması vuku bulmuş ve seçilmiş ailenin babası İbrahim’in yaşadığı dönemde dahi dünya daima çalkantı içinde kalmıştı. İbrahim Kildanilerden öyle çok ve büyük eziyetler çekmiştir ki, alev fırınından güçlükle kurtarılmıştır.

Ardından Mısır’da, Gerar’da gurbet hayatı yaşamış, fazlasıyla ezilmiş, ta ki meleklerin dostça konukluğu onu teselli edene dek. Öyle ki, hem çökmüş olan kendisine bir döl, hem kısır ve yaşlı karısına bir doğum müjdelenmiştir, yani İshak. İshak kahkaha anlamına gelir, çünkü babası onda sevinç bulmuş ve daha mutlu bir çağ başlamıştır. İşte bu çağda sular, yani seçilmiş halk ve Tanrı’nın ailesi tek bir yere toplanmaya ve ilahi lütuflardan mahrum olan putperestlerden ayrılmaya başlamış, böylece kuruluk görünür olmuştur. O fırtınalı dönemde İsrail kavmi de Mısırlılardan ayrılmıştır. Yasa’nın, öğretinin, bilgeliğin ve kurbanların sularıyla sulanmış bir toprak gibi hazır kılınmıştır ki kendisine, "Toprak yeşil ot ve meyve veren ağaç versin," dense yeriydi. Zira daha önce meşru kurbanlardan yoksun, boş ve ıssızdı. Bu çağ çifte yediliyle, yani on dört kuşak boyunca Davud’a kadar sürdü. İlki İbrahim’den Aminadab’a kadardı, bu dönemde halk ağır yükler altında kölelik etti, denizi geçti, çölleri aştı, dağlara tırmandı. İkincisinde, Aminadab’dan Salmon idaresinde Davud’a kadar Yasayı kabul etti, vadedilen toprağı elde etmek için savaş zahmetiyle savaştı, üstelik krallık ve peygamberlikle donatıldı.

Bu üçüncü çağ, iki yediliden meydana gelen ikili bir yapı gibiydi, bunlardan biri kölelik, deniz, çöl ve çeşitli baskılar aracılığıyla arınmaya vakfedilmişti.

Diğeri ise vadedilen topraktaki meyveye, berekete ve elde edilen krallığa adanmıştı.

Her ikisinin de yedililer üzerinden gerçekleşmesi pek yerindedir, zira arınma, bağışlanma ve iyi amel bizzat bu sayıyla açık kılınır (Tanrı lütfederse bunu başka bir yerde açıklayacağız). Yaratılışın gizemli tasvirinde bu iki durumun aynı günde gerçekleştiği anlatılarak buna işaret edilmiştir. Zira ilkin sular toplanmış ve kuruluk görünmüştür, tıpkı halkın Kızıldeniz’in kuruyan tabanından geçişinde suların toplanması gibi. Bu sularda herkes vaftiz edilmiş ve Tanrı’nın hizmetine kabul edilmiştir. Çölde çeşitli konak yerleri kurmuşlardır ki bunlar, tövbe edenlerin ve Tanrı yolunda ilerleyenlerin seyrini simgeler, nitekim Hieronymus "Kırk İki Konak Yeri" adını verdiği uzun bir risale yayımlamış ve burada insanın hak ettiği tövbe ile nasıl bütünüyle terbiye edildiğini anlatmıştır.

Diğer yanda ise, daha önce söylediğimiz gibi, deniz aşıldıktan ve çöl geçildikten sonra mülk edinilen toprağın yeşermesi ve bereketi bahşedilmiştir. Fakat yoldan çıkan Saul ile birlikte tüm bunlar akşam vaktine erip bu gün kapandığında, zorunlu olarak bir diğer gün onun ardılı oldu. Dördüncü çağda Davud, Süleyman ve diğer krallarla krallık parıldar, tapınağın inşası ve en yüce ayinlerin tesisiyle rahiplik Güneş ve Ay misali ışıldar, pek çok peygamber gök kubbedeki yıldızlar gibi parlar. Bu fevkalade parlak gün de iki yedili boyunca sürüp gitti, ta ki Manasse, Amon, Yehoyakin ve diğer yozlaşmış, büsbütün kötüleşmiş krallarla o mutsuz gece ve akşam çökene dek. Öyle ki Babil’deki o pek acı sürgüne sürüldüler, bu sebeple yeni bir günün başlaması gerekti.

Beşinci çağ sürgün altında, o gün yaratılan göğün kuşları misali başıboş, gezgin ve belirli bir yurdu olmayan halk ile başladı. Fakat onların teselli bulup temaşa edebilecekleri bir gökleri vardı. Aralarında büyük canavarlar, yani ulu adamlar da eksik değildi, Yeremya, Daniel, Hezekiel, Ezra, Nehemya, Hagay, Tobit ve benzerleri. Bunlar tutsaklıkta ve her türlü sarsıntıda önderlik ettiler, aralarında sürgün yaşadıkları putperestlerin ne tapınmalarına ne de adetlerine meylettiler. Saban demirleri, çapalar ve tırmıklar misali bu zorluklarla gereğince işlenmiş olanlara, "Verimli olun, çoğalın, yeryüzünü doldurun ve ona hükmedin," denmişti ve esaretten kurtuldular. Nitekim kurtuluşun o sürgünü olan Tanrı’nın Oğlu İsa, Kutsal Bakire, Havariler ve bu soydan gelen diğer havari meşrepli, İncil ehli zatlar onlardan neşet etti. Fakat kötü, haris ve ikiyüzlü rahipler yüzünden o çağ da akşama erdiğinde,

Romalıların boyunduruğundaki seçkin önderler devrinde altıncı çağ ve gün geldi. Bu çağ, Tanrı’nın Oğlu ve dünyanın kurtarıcısı ile başlayan en kutlu ve en uğurlu çağ oldu, her ne kadar türlü çileler çekmiş ve çekecek olsa da, Tanrı’nın lütfuyla en kutlu sona O’nunla ulaşacaktır. Bu çağda topraktan yaratılan insan, Tanrı’nın gerçek suretine ve benzerliğine eriştirilir, böylece ete ve kana göre yaşamayıp ikrar ve amel ile Tanrı’dan yeniden doğduğu takdirde, O’nun adına iman ederek bizzat Tanrı’nın evladı olabilir.

Yine bu çağda yılanlar, sürüngenler ve tüm murdar yaratıklar barışa erdirilmiş ve arındırılmıştır, tıpkı tabakçı Simun’un evinde konaklayan Petrus’a sürüngenler ve murdar hayvanlarla dolu o kapta gösterildiği gibi. Kendisine, "Kalk ve ye," denmiş, direndiğinde ise tekrar şöyle buyrulmuştur, "Tanrı’nın temiz kıldığını sen bayağı ve murdar sayma." Zira O, her şeyi kendi kanıyla temizlemiştir.

Bu çağda ayrıca, "Onları erkek ve dişi olarak yarattı," denir, çünkü ruhun ve kilisenin Mesih ile nikahı gerçekleşmiştir, Pavlus’un bahsettiği şu büyük sır ile, "Bu sır büyüktür, ben bunu Mesih ve kilise için söylüyorum." Bu çağda insana yeniden egemenlik bahşedilir ve hayvanların, sürüngenlerin ve kuşların üzerine geçirilir, çünkü Tanrı’nın Oğlu ve Mesih’in mirasçısı olan insan, günahın, bedenin ve iblisin köleliğine kendi isteğiyle boyun eğmedikçe her şeye hakkıyla hükmeder. Dahası tohum veren bütün otlar ve tohumu kendisinde bulunan meyve ağaçları insana yiyecek olarak hazırlanır, diğer canlılara ise otun her türlü yeşilliği ayrılır. Augustinus, Manasçılara Karşı Tekvin Üzerine adlı eserinde aslanların, kaplanların, fillerin, ayıların, maymunların ve çöller ile kumluklarda yaşayan bu türden yabani hayvanların otla değil etle beslendiğini, çaylak, kartal, doğan gibi yırtıcı kuşların da avlanarak yaşadığını belirterek bu metnin zahiri anlamına bağlı kalınıp kalınamayacağı hususunda haklı olarak tereddüt eder. Bu yüzden Retractationes kitabında lafzı korumaya çalışsa da, sözlerin işaret ettiği başka bir mananın aranması gerektiğini belirtir.

Bütün hayvanlar insanın buyruğu altına girdiğinde herkes için yiyeceğin hazırlandığına dikkat edilmelidir. Bu durum tutkuların boyunduruk altına alınmasını, her şeyin aklın ve Mesih’in hizmetine sokulmasını simgeler, işte o vakit tohum saçan ot ve meyve veren ağaç yiyecek kılınır, zira Mesih’in lütfu altındaki tüm ameller sevap kazandırıcı ve meyve vericidir. Hayvanlar gibi yaşayanlara ise sadece yaban otunun yeşilliği verilir, ne doyurucu ne de besleyicidir. Nitekim harfin hakikatinde yiyecekler ayrılmıştır, gerçi bizim çevirimiz insan yiyeceği ile hayvan yiyeceği arasında açık bir ayrım gözetmeksizin "size yiyecek olsun ve yeryüzünün bütün hayvanlarına" şeklinde aktarmış olsa da. Mesih’in hükmü altında saf bir yaşam sürenlere ise saklı ve hususi bir gıda bahşedilir, Vahiy kitabında buyrulduğu üzere, "Galip gelene gizli mannan veririm, onu alandan başkası bilmez." Henüz bu dünyada yaşayan kimseye gökten inen dirim ekmeği ile birlikte bu gıda verilir, ta ki sekizinci güne varıncaya dek, o gün Baba’nın evinde Oğul ile birlikte sofrada bu yeni tür yiyecekten yiyip içeceğiz. Şayet biri Mesih’e karşı asi yahut imansız olursa, hayvani güçler ondan ayrılır, artık onun yiyeceği ile yetinmeyip hayvanlarla birlikte yalnızca otların yeşilliğini yer. İşte insan soyu altı çağın seyrini tamamlayıp nihayet Mesih’e, gerçek sebt gününe, huzura ve yedinci güne böyle varır, bu vasıtayla da uzaklaştığı o sekizinci güne geri dönecektir.

Düzenli Bir Yaşam Süren Tekil Bir İnsanın Bu Altı Günle Simgelenen Altı Çağ Aracılığıyla Mesih’e Nasıl Vardığı Üzerine, Bölüm

XI.

İnsanın altı çağı içindeki bu tüm akışın hangi kısımlardan yedinciye vardığını araştırmak, her insanı doğumu boyunca kendi ışınlarıyla türlü türlü ve lütufkâr biçimde aydınlatan o ışık parıldamadıkça güç görünmektedir. O halde o ışıktan kuvvet alarak, insanın çağlarını bu altı gün ile denk kılmaya çalışalım. Zira ana rahminden, karanlıkta yaşadığı yerden çıkan sütçocuğunun ışığa geldiği söylenir, nitekim ona, "Işık olsun" dendiğinde söylenen ve onu aydınlatan şey pek uygun düşer. Şu da gözlemlenmelidir ki, çocukluk çağı hiçbir meşhur iş başaramaz, bilakis ne varsa bir unutuş tufanıyla yutulup gider, çünkü o çocukça şeylerin hepsi bir yana bırakılır ve pek azı hafızada kalır, tıpkı delikanlılarda çocukluktan pek az şeyin, tohum kuvvetinin ve yeşeren erdemin arta kalması gibi. Başlangıçta yedi yıllık değişimin dişleri getirmesi de bunu gösterir, bunlar insanın kudretine ve erdemlerine işaret eder, nitekim başka bir yerde uzun bir bahisle bunu açıkladık.

Bunu, insanın geçirdiği değişimi Ovidius ile Macrobius'un etraflıca aktardığı yedi yıllık devir olan ikinci çağ izler. Bu çağda çocuk, sübyanlık bağlarından kurtulup çeşitli öğretileri ve ilahi ibadeti öğrenmeye başlar, tıpkı dünyanın o vakit Nuh tarafından eğitilmesi gibi. Çocuk ayrıca ayıran gök kubbeyi (firmamentum), yani sular ile suları, başka bir deyişle akli ameller ile hayvani amelleri birbirinden ayırt edeceği temyizi edinir. Yaş kemale erdiği halde hiçbir amel tamamlanmayıp yalnızca başladığından ötürü, bilge yazar Musa'nın, "Akşam oldu ve sabah oldu, ikinci gün" diyerek tamamladığı o güne pek uygun düşer. Fakat o günde hiçbir amel mükemmelliğe erişmedi, nitekim diğer günler hakkında söylediği "Ve Tanrı iyi olduğunu gördü" sözü burada geçmez, bu yüzden çocuk bu çağda işlediği fiilden ötürü ne mükâfatlandırılır ne de cezalandırılır, zira hiçbir kanun önünde ehil sayılmaz ve işleri diğer ameller arasında hesaba katılmaz görünür.

İlk günde "Tanrı ışığın iyi olduğunu gördü" denmiş olması da buna engel değildir, zira ışık bizim amelimiz değil, Tanrı tarafından bizim faydamız ve yardımımız için meydana getirilmiştir. Her ne kadar ikinci günde gök kubbenin veya gökler küresinin yapıldığı söylense de, amel henüz mükemmel değildi, zira henüz Güneş, Ay ve yıldızlarıyla bezenmemişti.

Ardından, insanın gerek cismani gerekse ruhani her iki tohuma da elverişli hale geldiği üçüncü çağ gelir, zira insan hem bedene göre hem de ruha göre türemeye daha kabiliyetli olur, çünkü o vakit öğretiyle, kanunla ve ruhla sulanmaya başlar, öyle ki bilgelerce dine ve ruhani yüke uygun kabul edilir. Bu bakımdan ona yerinde olarak şöyle denebilir, "Toprak, yani aklın, yeşil otlar ve meyve veren ağaçlar filizlendirsin." Bu da önce, hayvani kuvvetlerin akli kuvvetlerden ayırt edilememesi için evvelce birbirine karışmış olan kendi kuvvetlerinin sularının layık olan yere toplanmasıyla gerçekleşir.

Zira o vakit kuvvetlerin daha iyi bir tefriki hasıl olur ve kendi haline bırakılmış doğal kuvvetin ne denli dar olduğu aşikâr kılınır. Tanrı burada iki bakımdan iyi olduğunu görür, evvela kuvvetlerin suları bir araya toplandığı için, sonra da toprak göksel yağmurlarla sulanıp meyve versin diye, nitekim Peygamber ile birlikte şöyle diyebilsin, "Hakikaten Rab iyilik verecek ve toprağımız meyvesini verecektir."

Dördüncü olarak, dosdoğru yürüyen kimsenin zihinde Güneş gibi, alt akılda ise Ay gibi tam manasıyla aydınlandığı, en parlak gençlik denen çağ gelir.

Nitekim Platon Şölen'de, ilahi ışıkla birleşen ve fiil haline gelen aklımıza Güneş dendiğini, kendi haline terk edildiğinde ise Ay olduğunu öğretir, hayvani tutkularla karıştığında ise büsbütün aşağı dereceden meyveler veren topraktır. Gençliğin ardından beşinci sırada, insanın kâmil bir er olması, daha yetkin bir erdemle ve Ecclesiasticus'ta kurtarıcı su denen bilgelikle donanması gereken erlik çağı gelir.

Bilgelikte daha hayırlı tohumlar verdiğinden ötürü "Sular canlı nefisler üretsin" denmiştir, denizin hiçbir hiddetinden yılmayan büyük balıklar, kuvvetli ameller, sebatkâr ve pek sağlam gayeler de üretilir. Böylece kuvvetle, erdemlerle, amellerle, nam ve şöhretle büyürler, bu sebeple bu çağda bulunanlara şöyle denmiştir, "Semereli olun, çoğalın ve denizlerin sularını doldurun." Yani kâmil bir sulu bilgeliğe sahip olasınız ki, onunla denizin bütün koylarına dağılmanız caiz olsun. Fakat insan bütün bunları Tanrı'ya yöneltmezse, son derece bilge olmasına rağmen Süleyman'ın başına geldiği gibi, bir bakıma hayvan gibi yaşar, bu yüzden onların kendi cinslerine göre canavarlar ve hayvanlar olduğu söylenmiştir. Şayet Tanrı için yaşarsa, hemen ardından, Mezmur'da zikredilen o ihtiyarlıkla birlikte altıncı çağ gelir, "Benim boynuzum tekboynuzlunun boynuzu gibi yükselecek ve ihtiyarlığım bereketli bir merhamet içinde olacaktır." Şaşılacak şeydir ki, ihtiyarlıkta zayıflayacağı sanılan kimse gergedan kuvveti bulduğunu görerek sevinir ve kısır sanıldığı vakit pek bereketli biçimde donatılır. İhtiyarlıkta daha kudretli kılınmak pek az kimseye nasip olmuştur. Yine de ihtiyarlıkta ruhani kuvvetlerin metanetinden geri kalmayanlar vardır, nitekim Musa'nın ileri ve kâmil bir yaşta olduğu, Kanun'un sonunda bir sır olmaksızın şöyle yazılmıştır, yüz yirmi yaşında olduğu halde ne dişleri dökülmüş ne de gözlerinin feri kaçmıştı, zira ne nazari ne de ameli kuvvette sonuna kadar zaafa uğramadı. İşte bu nevi altıncı çağda ve pek mesut ihtiyarlıkta bizim huzurumuz der ki, "Dünyanın ve sizin devranınızın nihayetine kadar sizinle beraberim." Dünya son çağında nasıl daha yetkin lütuflarla donatılmışsa, insan âlemi de şifaların, erdemlerin, mucizelerin ve her türlü mükemmelliğin inayetiyle öyle donatılır, bunlar hayatın başlangıcında ve ortasında değil, daha ziyade nihayetinde bahşedilir. Bunları zihinle elde ederler, bu zihin de çoğu kimsede geç olgunlaşır, zihin elde edildiğinde kusursuz Tanrı sureti ve benzerliğiyle bezenir. Bundan ötürü, koşuyu tamamlayıp Pavlus ile birlikte adalet tacını kabul etmekten başka bir şey kalmaz, o şöyle der, "Yalnız bana değil, onun gelişini sevenlere de." Bunu ise o yedincide, Mesih'teki mükemmel huzurda alırlar, onun vasıtasıyla nihayet, koşuyu tamamlayıp kusursuz ahenk ve kesintisiz, pek tatlı bir oktav ile çıktıkları sekizinciye varırlar. Bütün her şeyin kusursuzca dinlenmesi gereken bu yedinci günün, ardı sıra akşam gelmeksizin konması da bir sır taşır, zira o vakit artık gece olmayacak, ne keder ne de eksiklik bulunacaktır, bilakis bizzat bizim huzurumuz olan zatın bizim için yakararak söylediği gibi, kusursuz ve daimi ışıkta dinleneceğiz, "Baba, bana verdiklerinin ben nerede isem benimle olmalarını ve dünyanın kuruluşundan önce bana verdiğin celali görmelerini isterim." Bu ışık, karanlıkların hiçbir karışımı olmaksızın ebediyen sürecektir. Dünyanın yedinci çağında söyleyeceğini vaat ettiği şu söze uygun olarak bu yedinci çağı ve huzuru mübarek kılmıştır,

"Gelin, Babamın mübarekleri, dünyanın kuruluşundan beri sizin için hazırlanmış olan mülkü miras alın."

XII. Mesih hakiki huzur ve gerçek Sebttir

Kelimenin izahıyla başlayacak olursak, Sebt huzur manasına gelen şebattan gelir. Bu huzur, bu hayatın daimi hareketi ve yolculuğu içinde bulunamayacağından, Pavlus şöyle der, "Semavi vatan ve ruhların hayatı olan o huzura girmeye gayret edelim." Bunu kimin vereceğini ise bizim Mesihimizden işitelim, "Ben, hayatları olsun ve bol bol olsun diye geldim." Ve yine,

"Koyunlarım sesimi işitir, ben de onlara ebedi hayat veririm, ebediyen helak olmayacaklar, kimse onları elimden kapamaz." Çünkü o huzur ebedi olacaktır, oradan hiç kimse kapılamaz, hiç kimse sökülüp alınamaz. İşaya'nın dediği gibi, "Bolluk içindeki huzurda, güvenli çadırlarda olacaklar."

Bu kelimelerle hem bolluk hem de emniyet ifade edilir, zira hakiki huzurumuz olan İsa, paylaşılan o sonsuz varlıktan ötürü her ikisini de verecektir. Bundan ötürü hayatı ve sebatı, üstelik ebedi olanı vadettikten sonra şunu ekledi,

"Her şeyden büyük olan Babam onu bana verdi", yani herkesin tefsir ettiği üzere, herkesin içinde mesut kılınması gereken varlığı ve gayeyi bahşetti. Şayet mukaddes harflerin sırları tadılmışsa, bu harflerin bizzat kendi sırrından da anlaşılabilir. Zira bu şebat kelimesinde şin harfi vardır ki bu, Tanrı Oğul olan bilgelik nurunun mührüdür, son harf olan tav ise nihai gayeyi gösterir, baştaki harf ise bütün kelime yerine kabul edilir, nitekim İbraniler arasında Sebtin huzur manasına geldiği yaygın bir kabul tarzıdır. Bütün bunlar bir araya getirildiğinde şu mana çıkar, bilgelik veya Tanrı Oğul nihayettir ve huzurdur.

Bunların Mesih’e ne denli uyduğunu, bu gizemlerin (sacramentum) yetkin bir bilicisi olan Pavlus İbraniler ile tartışırken şöyle ortaya koyar, İman etmiş olan bizler esenliğe gireriz, nitekim şöyle demiştir, Gazabımla ant içtim ki, onlar benim esenliğime asla girmeyecekler. Şu halde bazılarının oraya girmesi gerektiği baki kalır, fakat kendilerine daha önce müjde verilmiş olanlar, imansızlıkları yüzünden giremediler.

Ve dünyanın kuruluşundan beri işler tamamlanmışken şöyle denmiştir, Ve Tanrı yedinci günde bütün işlerinden çekilip dinlendi. Ve burada yine, Eğer benim esenliğime gireceklerse, der ve bu kadar zaman sonra Davut’ta "bugün" diyerek muayyen bir günü belirler,

Zira şöyle der, Bugün O’nun sesini duyarsanız, yüreklerinizi katılaştırmayın. Şayet Yeşu onlara esenlik vermiş olsaydı, bundan sonra asla bir başka günden söz etmezdi. Böylece Tanrı’nın halkı için, O’nun esenliğine girmiş olan ya da girmekte olanlar için bir Sebt istirahati bırakılmıştır, Tanrı nasıl kendi işlerinden dinlendiyse, insan da orada kendi işlerinden dinlenir. Öyleyse o esenliğe girmeye gayret edelim. Görün işte, Elçi Pavlus, Mesih’in bizim esenliğimiz olduğunu ne kadar açık, ne kadar berrak bir şekilde ikrar ve ispat ediyor. Augustinus da Manicilere karşı yazdığı uzun söylevinde onu takip eder, Zira Mesih’te uluhiyetin öyle büyük bir doluluğu ikamet eder ki, eski yasada çok çeşitli sebeplerle dağıtılmış görünen, türlü türlü kurbanlarla, pek çok emirle, içinden çıkılmaz merasimlerle icra edilen her şey, yalnızca biricik Rabbimiz İsa Mesih’te nihayete erdirilir, yine aynı Elçi’nin öğrettiği üzere O, imanın banisi ve tamamlayıcısıdır, her şeyin kendisinde ikmal edilmesi ve sükuna ermesi gereken yerdir. Bütün çağlar ve zamanlar O’nda kemale erer ve kapanır, zahmet çeken herkes O’nda dinlenir, hatta daha cüretkar bir dille söyleyeyim, bizzat Tanrı bile her şeyi O’na yönelttiğinde O’nda dinlenmiştir. Zira Tanrı’da bundan gayrı ne tür bir dinlenme olabileceğini göremiyorum,

En yüce zanaatkar yorulmuş ya da bitkin düşmüş müydü ki dinlenerek ferahlasın? Oğul, Babam şimdiye dek çalışmaktadır, ben de çalışmaktayım, derken Tanrı nasıl yeniden dinlenmiş olabilir? Eğer o vakte kadar her ikisi de çalışıyorduysa, Tanrı nasıl dinlenmişti? Yoksa Oğul ile Baba, dünyayı yaratan aynı Tanrı değil miydi? Lakin Yuhanna şöyle der, Her şey Kelam aracılığıyla var oldu. O Kelam beden aldı, aramızda yaşadı ve aynı şeyleri konuşuyordu. Musa "dinlendi" dese de, Mesih "şimdiye dek çalışmaktadır" dese de, Mesih Musa’ya, Musa da Mesih’e karşı değildir. Bilakis Mesih Musa’dan yanadır ve Musa ile birliktedir, nitekim şöyle der, Sizi suçlayan biri var, o da Musa’dır, zira o benim hakkımda yazmıştır.

Öyleyse bizim Musa’mızın Mesih hakkında ne yazdığına bakalım. Kuşkusuz bunu bileceğiz, yeter ki O’nun aracılığıyla üzerimizdeki örtü kaldırılsın ve iman vahiy olunsun, buradan ilk olarak şunu idrak edebiliriz ki, her şeyi olmadan evvel bilen Tanrı asla pişman olmaz. Başkalarının tesellicisi (paracletus) ve avutucusu diye adlandırılan Ruh inlemez. Baba’nın bağrında olup O’nun bütün gizlerini bilen, insanda saklı olan her şeyi de bilen O zat için hiçbir gün ya da saat meçhul kalmamıştır. Ancak Kutsal Yazı, günlük konuşmalarımızda kullandığımız alışılagelmiş hitap tarzını muhafaza etmiştir. Nitekim bizi mutlu kıldığı için "mutlu gün", zarif sözler sarf ettiği için "zarif dil", içinde sükun bulduğumuz için "sakin zaman" deriz ve buna benzer daha nice tabirler kullanırız. Elçi’nin, Ruh’un dile gelmez iniltilerle bizim için şefaatte bulunduğunu söylemesi de böyle anlaşılmalıdır, zira bizi yüreğe ve pişmanlığa sevk eder ki iniltiler içinde bağışlanma dileyelim. Kurtarıcı’nın, O günü ve saati, gökteki melekler de, Baba’nın bağrındaki Oğul da bilmez, sözü de böyledir, Augustinus’un dediği gibi, öğrencilere bildirmeyecek şekilde bilir.

Benzer şekilde "Pişman oldum" dendiğinde bu, kötüleri cezalandırmak istemediğinden ötürüdür, bu terbiye edişle onları tövbeye sevk ederdi, her ne kadar pişmanlık onların aleyhine sonuçlansa da. Aynı şekilde dinlendiği söyleniyorsa, bu önceden bildirilen nihayetten, yani Mesih’ten ötürüdür, bizler O’nda sükun bulup durulmalıyız. Musa’nın dünya yaratılışı anlatısında bunu nasıl hayranlık uyandırıcı ve örtük bir biçimde gizlediğini ve yazdığını, Tanrı’nın lütfuyla kendi yerinde açıklayacağız. Nitekim bizzat Mesih, gerçek Sebt olarak şöyle der, Ey bütün yorgunlar ve yükü ağır olanlar, bana gelin, ben size rahat veririm, ve canlarınıza esenlik bulursunuz.

Beş günlük işler tamamlandığında "Tanrı iyi olduğunu gördü" dendiği halde, altıncı günün işi tamamlandığında neden "Çok iyiydi" dendiği üzerine. Bölüm XIII.

Augustinus ile hemfikir olmak adına söyleyeyim, altıncı günde, Tanrı yaptığı her şeyi gördü ve bunlar çok iyiydi, denmesi sebepsiz değildir. Zira her bir nesne kendi cinsinde hususi ölçülere, sayılara ve nizamlara sahipse, hepsi bir arada olduğunda ve teker teker toplanıp kemale eren bizzat evrenin kendisinde bu durum ne kadar daha üstündür? Zira her güzellik bütünde, parçada olduğundan çok daha fazla övgüye layıktır. Nitekim bütün bir bedenin güzelliği, burunun, ağzın yahut yanakların güzelliğinden büyüktür,

Ve kendi lafızları ve cümleleriyle terkip edilmiş bir nutuk, kelimelerin kendisinden ya da tekil yargılardan daha güzeldir, bütün seslerden ve çokların ahenginden hasıl olan bir ezgi, ne denli gür sesli olursa olsun yalnızca tek bir sesten daha hoştur.

Böylece evrenin bütünü, kendi kısımlarından ve uzuvlarından daha güzel, daha iyidir, bu sebeple yaratılış tamamlandığında her şeyin çok iyi, yani kendi bütününde kamil olduğu söylenmiştir. Kuşkusuz bu mana güzeldir, lakin yanılmıyorsam, en güzel olan İsa’daki tevil daha da güzeldir. Bilgeler doğru öğretmektedir ki, nesneler ancak, Akademeia mensuplarının da eklediği gibi, kendisinden bütün güzelliklerin pay aldığı en yüce varlıktan, en yüce iyiden ve en yüce güzelden pay aldıkları ölçüde var olur, iyi olur ve nihayet güzel olur. Buradan hareketle teologlarımız, insan tabiatının düşüşten sonra eskisinden daha kamil olduğunu söylemişlerdir, zira Tanrı olan Mesih ile birleşerek adeta krallara layık bir gerdanlıkla bezenmiştir, O’nun Mesih’te yeniden doğuşu ve Tanrı ile daha büyük bir paydaşlık kurması sebebiyle ilahi bir taç ve soylulukla donatılmıştır. O halde her bir varlık, en yüce güzel ve en yüce iyi olan Tanrı’dan pay aldığı nispette daha güzel ve daha iyi oluyorsa, yaratılmışların en güzeli ve en hayırlısı olan Mesih’te bir araya gelen şeyler çok daha güzel ve çok daha iyidir. Bu sebeple, Elçi’ye göre Tanrı’nın Oğlu olarak önceden takdir edilen, altıncı günde yaratılanların ilki olarak kudretle ortaya çıkarılan, bazı bilgelerin öğrettiği üzere ebedi kitabın başına yerleştirilen, her şey buyruğu altına verilip en yüce Baba’nın bütün doluluğun kendisinde ikamet etmesini uygun gördüğü Mesih’te her şey yenilendiğinde, işte o vakit her şey daha üstün bir güzellik mertebesine erişmiş, daha iyi kılınmış ve Baba’nın her şeyi kendisine verdiği O zat içinde semereli olmuştur, O’nda kalmayan ise bir asma çubuğu gibi dışarı atılır, kurur, ateşe atılır ve yanar. Böylece kurban da, rahiplik de ve kutsal şeylere dair her şey de O’nda kendi iyiliklerinin artışını elde etmiştir. Nitekim Pavlus, Gelecek iyi şeylerin başkâhini olarak ortaya çıkan Mesih daha büyük ve daha kamil olan vasıtasıyla, der ve İbranilerle ve Romalılarla uzun uzadıya tartışarak yasanın, rahipliğin ve kurbanların Mesih’te daha iyi artışlar devralarak daha kamil hale geldiğini ispat eder. Zira her şey O’nda kemale erdirilir, yüceltilir ve yükseltilir, nitekim bir sır olmaksızın şöyle dememiştir, Ben yeryüzünden yukarı kaldırıldığım zaman bütün insanları kendime çekeceğim, hem de onları bizzat yükselterek. Öyleyse kim yetkinleşmek ve yükselmek istiyorsa, O’na bağlansın ve O’na hizmet etsin, zira O şöyle der, Kim bana hizmet ederse, göklerde olan Babam onu onurlandıracaktır, çünkü ben neredeysem, bana hizmet eden de orada olacaktır.

Sekizlide kamil diyapazonun nihayete ermesi üzerine. Bölüm XIV.

Şayet sekizinciye ve hakiki diyapazona (diapason) ulaşmak istiyorsak, şüphesiz en içteki mabede girmemiz gerekir. Zira kendisinden çıktığımız bizzat Tanrı’ya geri döndüğümüzde sekizinciye vasıl oluruz, ta ki Mesih ile birlikte şöyle diyebilelim, Baba’dan çıktım ve dünyaya geldim, yine dünyayı bırakıp Baba’ya gidiyorum. Zira bizler de aynı pederden çıkıp bu dünyaya girdik ki, altı gün yahut altı çağ veya aşama boyunca O’na geri dönelim, bunların ardından esenlik verilecektir. Vahiy kitabındaki şu söze uygun olarak, Ne mutlu Rab yolunda ölen ölülere, hak yolda ölenlere, bundan böyle Ruh şöyle diyor, çektikleri zahmetlerden dinlensinler, şüphesiz şimdi ölü olanların kendisi için yaşadığı Mesih’te. Bu dinlenişten sonra, gerçekten pek kutlu bir haldir bu, dinlenmenin kendisinden daha muhkem bir amel gelir, yine de ilk amelden pek farklıdır, hatta adeta ona zıttır,

Zira önceki amel, kendisinde zahmet çekip dinlendiğimiz Mesih uğruna Tanrı’dan çıkışa bakar, bu ise Mesih ile birlikte Tanrı’ya dönüşe ve O’nun aracılığıyla Baba ile birleşmeye bakar.

Tabiat bilginlerinin birbirine zıt iki hareket arasında bulunduğunu öğrettikleri gibi, zikrettiğimiz tarzda bu iki zıt hareket arasına da pek münasip bir orta dinlenme konmuştur. Zira çıkış ve dönüş birbirine zıt hareketlerdir, şu ameller de birbirine zıttır, çünkü biri dinlenmeyi bekleyerek meşakkat çeker, diğeri ise hiçbir dinlenme arzulamaz ve böylesi bir dinlenişi göstermez, zira o amel...

Eğer Tanrı’ya girişin nihayeti bizzat sükun, ve ötesinde bir başkası bulunmayan en yüce haz ise, bu ikinci amel türü, o cismani ve yerilmiş olanı değil, bilakis en kutlu ve ikili oranda (proportio dupla) mevcut olan hakiki oktavı (diapason), yedi aralık ve sekiz sınırla meydana getirir. Mesih’te ve Mesih vasıtasıyla sahip olunan sükun ile bu en yüce amele ulaştığımızda, bizim için artık dinlenilecek yedinci gün ve kutlanacak Şabat kalmaz, bilakis başlangıçta aynı günde meydana getirilmiş olan ilk amelden daha hayırlı bir amelin ardı sıra geldiği o gün vardır.

Zira bütün mahlukatın Tanrı’dan çıkışı, ve bizzat Tanrı’nın mahlukatı açıp yayarak işlediği amel ilk günde başlamıştır, ve aynı Tanrı’ya diriliş ve sarsılmaz birlik ile dönüş de aynı günde başlangıcını almıştır, ki bu sebeple Rabbin günü (dies dominicus) veya Pazar günü denir, bundan ötürü bizzat Şabat,

Ve yedinci gün, yani sükun günü, bu sekizinciye, yani sırrı ve gayet derin gizemi bakımından şüphesiz daha meşhur bir bayram olan Pazar gününe tebdil edilmiştir. O halde hakiki sükun olan Mesih vasıtasıyla Tanrı’ya dönüşün bağışlandığı bizlerde, kadimlerin kutladığı ve sekizinci güne dönüşün ancak vasıtasıyla verildiği Şabat’a erişmeyi bekleyenlerin bütün Şabat bayramları haklı olarak son bulsun, nitekim bizzat kendisi şöyle buyurur, Bensiz hiçbir şey yapamazsınız, ve yine, Ben kapıyım, benden geçmedikçe hiç kimse giremez.

Ve İbraniler artık gelmiş olan bu Şabat’ı kabul etmek istemedikleri ve ona girmeye ihtimam göstermedikleri için, yalnızca Şabat olan Mesih vasıtasıyla ulaştığımız sekizinci güne erişemezler, ki O yine şöyle der,

Benden girmeyen hırsız ve hayduttur, benden giren ise sekizinciye varacak, ilahi batına girecek ve yaratılmış şeylerin avlusuna çıkacaktır, yaratılmış şeylere kul köle olarak değil, onlar vasıtasıyla Sanatkar’ı överek, ve her iki tarafta da otlaklar bulacaktır. Bu en tatlı ziyafette, İşaya’nın gördüğü Serafların terennüm ettiği o celal ahengini derinden hissedecektir, ki onlar göğün, yerin, Yaratan’ın, mahlukun, Sanatkar’ın ve eserin muhabbetle ve karşılıklı bir ahenkle dopdolu olduğunu terennüm ediyorlardı. Göklerin devrinin oktava tam olarak nasıl uyduğu hakkında. Bölüm 15. Oktavda iki husus göz önünde bulundurulmalıdır,

Biri, daima kendisinden ayrıldığı aynı tona geri dönmesidir, diğeri ise bu tonun aynı anahtardan ve tabiatta olmamasıdır. Zira musiki terimlerini kullanacak olursak, sol’den sol’e yahut re’den re’ye ve aşikar olduğu üzere bunun benzeri şekilde meydana gelir, fakat biri pes b’den, diğeri dik b’den gelir, nitekim musiki icracıları bunu böyle kullanırlar, yahut Greklere uyarsak, biri eklenen anlamına gelen proslambanomenos’tan gelir, zira diğerlerinden sonra bulunmuştur, diğeri ise bizim orta dediğimiz mese’dedir, ve buradan nete hyperbolaeon’a, yani en son mükemmelliğe kadar olan kısım diğer oktavdır, ve aynı nizam diğer sınırlarda da bulunur, bunlarda bir nevi özdeşlik veya uyum vardır, lakin bir farkla, zira anahtarlar muhteliftir ve bir ton diğerinden daha diktir, fakat tabiatta son derece birbirine tekabül eder. Böylece gökler de günlük dönüşleriyle daima hepsi, dairenin bir noktasından ayrıldıkları aynı yere dönerler, lakin bu aynı devir veya o günün derecesi yahut dakikası değildir, zira her bir gök yahut gezegen her gün derecesini veya en azından dakikasını değiştirir, nitekim Mars, Jüpiter ve Satürn her gün tam bir derece ilerlemez, bilakis birkaç dakika geçerler. Sabit yıldızlar göğü ise, birçoklarının zannettiği gibi bir miktar kendi yerinden hareket etse bile, her gün ayrıldığı noktadan aynı yere dönerek kendi devrini bizzat tamamlar, bu sebeple bütün gökler bu devirleriyle yalnızca işaret etmekle kalmazlar, aynı zamanda tesir ettikleri her şeyin bu dairesel hareketi takip etmesini ve kendisinden çıktıkları şeye geri dönmesini temin ederler.

Nitekim kimi şeyler bozulma yoluyla toprağa yahut kendilerinden meydana geldikleri maddeye dönerler, bozulmaz olanlar ise bu kesif maddeden tecrit edilerek fışkırdıkları o ilkeye dönerler, lakin başka bir surette, zira O’ndan ilke olması hasebiyle çıkmışlardır ve gaye olması bakımından yine O’na yönelirler, zira Tanrı hem ilkedir hem sondur. Aynı şekilde hepsi günlük devirlerini yirmi dört saatte tamamlarlar, ki bu da üç oktav yahut üç sekizli verir, bunlar birbirleriyle kıyaslandığında üçlü oranı verir, zira yirmi dört üç defa sekizi ihtiva eder,

Ve bu oran oktav ile beşliyi (diapente) kurar, ta ki göklerin mesafeleri ve hareketlerinin birbirine tekabülü ahenkli olduğu gibi, devirleri de ahenkli olsun. Göklerin hem mesafeden hem de hareketlerin ahenginden hasıl olan ahengi hakkında. Bölüm 16.

Bütün kadim devir, göklerin yalnızca hareketten değil, mesafeden ve birbirlerine olan nispetlerinden de fevkalade ahenkli olduğuna şahitlik eder. Censorinus, Plinius ve Eratosthenes, Pythagorascı ocaktan göklerin mesafelerini tayin ederek, yeryüzünün çevresinin iki yüz elli iki bin stadyum olduğunu hesap ederler,

Ve yeryüzünde ne kadar stadyum varsa, büyüklükleri muhtelif dense de, her bir yıldızda da o kadar bulunduğuna hükmetmişlerdir,

Fakat bu münakaşayı pek münasip görmeyip bir kenara bırakarak deriz ki, bu stadyumlar altı yüz ayaklık Olimpiyat stadyumları yahut bin adımlık Pythia stadyumları değil, yüz yirmi beş ayaklık İtalya stadyumlarıdır.

O halde yeryüzünden Ay’a yüz yirmi altı bin stadyum vardır ve bir tam ton aralığı meydana getirirler, Ay’dan ise stilbon denen Merkür yıldızına bunun yarısı vardır, adeta bir yarım ton, buradan Venüs’ün yıldızı olan phosphoros’a bir o kadar daha vardır, yani bir diğer yarım ton, buradan Güneş’e ise üç katı, sanki bir buçuk ton vardır, buna beşli (diapente) denir, Ay’dan ise iki buçuk kattır, bu da dörtlüdür (diatessaron),

Güneş’ten ise adı pyrois olan Mars yıldızına, yerden Ay’a kadar olan mesafe kadar vardır ve bir ton meydana getirir,

Buradan phaethon tesmiye olunan Jüpiter yıldızına bunun yarısı vardır, ki bu yarım ton yapar, Jüpiter’den phaenon adlı Satürn’e bir o kadar daha vardır, oradan bir diğer yarım ton, buradan ise,

Burçların bulunduğu en yüksek göğe keza bir yarım ton vardır, böylece bizzat o gökten Güneş’e olan aralık iki buçuk tonluk bir dörtlüdür,

Aynı gökten yerin en tepe noktasına kadar ise altı ton vardır, bunlarda oktav senfonisi bulunur, öyle ki bütün gök makinesi, gayet ahenkli mesafelerle ayrılmış ve mutena sayılarla bağlanmış bir nevi enharmonik terkip olsun.

Görüldüğü üzere hem zikrettiğimiz müellifler hem de bütün Pythagorascılar, göklerin ahengini yalnızca mesafede değil, hareketlerinde de son derece ahenkli olarak tasdik ederler. Plato ise bu nağmeyi sevk ve idare etmek üzere her bir feleğe birer Siren’in oturduğunu söylemiştir, nitekim onun benzeri meseleleri şerh eden birinin açıkladığı gibi, kürelerin ve hareketlerin ilahlara terennüm sunduğunu kastetmiştir.

Onun öğretisine intisap edenlerin hepsi bu aynı ahengi kabul eder, Proklos bilhassa Kratylos’ta, Devlet’te ve Khalkidios ile birlikte Timaios’ta bunu ikrar eder. Gökleri tartanların önde geleni olan Ptolemaios ise Harmoni adlı eserinde şöyle der, Doğum haritamızın ve hayatımızın ilk yöneticileri olan Güneş ve Ay, muayyen nağmeli sayılarla diğerleriyle yalnızca harekette değil, tesirde de uyuşurlar.

Ve Jüpiter bütün uğurlu sayılarla Güneş’e, daha fazlasıyla da Ay’a bağlandığı, Venüs ise bütün sayılarla Ay’a, daha fazlasıyla da Güneş’e kavuştuğu için, ruh ve beden bakımından önce Jüpiter’i, ardından Venüs’ü hayırların bağışlayıcısı tayin eder, Cicero da Tanrıların Tabiatı adlı eserinde buna muvafakat ederek şöyle der, Göklerin benzersiz hareketlerinden öylesine büyük bir ahenk doğar ki, Satürn en yüksekte dondurucu soğukluk yayarken, aşağısındaki Jüpiter yıldızı bunu aydınlatır ve ılıtır. Ve yalnızca keyfiyet erdemlerinin değil, alemin selameti ve nesnelerin en azından tevali yoluyla artması yahut sürekliliği için göklerin ahenkli amellerinin uygunluğuna dair çok söz söylenmiştir. Boethius’un aritmetiğe girişinde, Macrobius’un Scipio’nun Rüyası üzerine birinci kitabında, Albertus’un Porphyrios’un Altı İlkesi üzerine eserinde ve Stoacıların naklettiklerini de geçiyorum, İshak’ın Tarifler Kitabı’na bakınız. Fakat bilhassa sükutla geçerim ki, İbranice mukaddes yazılarda ve kendi has lisanında yazılmış metinlerde her bir hece üzerindeki vurguların göklerin hareketini ve ahengini ne büyük bir sır ile tasvir ettiği malumdur, ki bu sırlar ne kadar derin ise avam için o kadar meçhuldür. Şairlerin bu hususta yeni yetmeler gibi hissettiklerini ve terennümleri hissi, akli ve ilahi olmak üzere üç türe ayırdıklarını da bir tarafa bırakıyorum,

Bunların ortancasına, duyu ile değil, akıl ve nizam ile idrak edilen semavi ahenk aittir.

Ağırbaşlı kimseleri gücendirmiş olmam, şayet bizim meclisimizdekilerin bütünüyle duyumsayıp onayladığı, gezegenlerin ve göklerin büyük hareketlerinden ve episikllere varan devinimlerinden doğan ahenklerine dair tanıklık ettikleri şeyleri öne sürersem, öyle ki burada icra edilen her tür ezgi, o ahenkle kıyaslandığında kaba bir gürültü sayılmalıdır, şayet bu daha kaba duyularla algılananlar ile daha yetkin duyularla idrak edilenler arasında bir kıyaslama yapmak kabilse.

Ve işte bu sebeple hayranlıkla itimat ettim, çünkü onlar matematiksel şeylerden bihaber oldukları halde, ilahi ışıkla önceden gördükleri hakikatleri öyle bilgece sergiliyorlardı ki bu ilimlerde en mahir olanların dahi böyle konuşabileceğinden şüphe duyulur. En ziyade nizam bulmuş zihinlerin, Sanatkâr ile uyumlu olduklarını görmeleri ve bizzat O’ndan son derece intizamlı biçimde neşet eden şeyleri tefekkür etmeleri şaşırtıcı değildir, nitekim Paulus üçüncü göğe ve peygamberin bahsettiği o yüce menzillere yükseldiğinde, her şeyin en yüce yöneticisinin kendi evrensel çalgısının bütün uzuvlarını nasıl bir nizamla birbirine uydurduğunu müşahede ederek şöyle demiştir, Var olan her şey, Tanrı tarafından nizama sokulmuştur; zira nizamdan yoksun olanlar, kargaşa dolu bir halde kolayca dağılıp giderdi.

Gezegenlerin yedili sayısındaki son derece ahenkli doğurganlık üzerine. Bölüm XVII.

Gerçekten de şaşırtıcı görünür ki kendileri vasıtasıyla bütün şeylere doğurganlığın bahşedildiği gezegenler, yedi sayısına göre taksim edilmiştir, bu sayı, özsel aritmetikte mahir olanlarca ve bilhassa Pisagorcular tarafından kısır bir sayı olarak adlandırılır, çünkü on sayısı içinde ne bir sayı doğurur ne de herhangi bir sayıdan doğar, bundan ötürü kısır denir ve bu yüzden tamamlanmamış, bereketsiz sayılır. Şayet biri bu sayıyı doğru bir teraziyle tartarsa, onun ne denli doğurgan ve bereketli olduğunu anlayacaktır, zira ilk çift sayı olan dörtten, yani dişiden ve ilk tek sayı olan üçten, yani erkekten doğar, ki her türlü doğurganlık bundan kaynaklanır ve ötesinde bir başkası bulunmaz.

Bu yüzden yediye varıldıktan sonra daha ileri bir gidiş olmaz, ancak gereken kemale erişinceye dek daima daha iyiye doğru bir değişim vuku bulur. İnsanda her yedi yılda bir gerçekleşen bu değişimler hakkında Chalcidius, Macrobius, Galenus ve diğerleri pek etraflıca yazmışlardır. Bu durum, Sanatkârın yediye ulaştığında durduğu, daha ileri gitmeyip yarattığı bütün şeylere bıraktığı, böylece bizzat onların küçük yedili devreler meydana getirmesini sağladığı dünya nizamında da tamamen doğrulanmıştır. Bundan ötürü, doğurabilmesi için kendisinin birtakım tam bölen parçalardan meydana gelmesi gerekmiyordu, zira ilk eril ve dişil sayıdan eksiksiz bir doğurganlık devşirmiştir, yine de matematikçiler tarafından kısır addedilir, çünkü on sayısının sınırları dahilinde bir sayı doğurmaz ve tam bölen parçalardan da doğmaz. Fakat daha gizli ilimlerin bilgelerince gayet doğurgan kabul edilir, zira ihtiva ettiği dişil ve eril kuvvet sayesinde şeylere doğurganlık ve meyve verir. O halde gezegenler ve burçlar, aşağıdaki şeylere on iki ve yedi sayısından doğurganlık bahşeder, bunların her ikisi de ilk çift ve ilk tek sayıdan, yani eril ve dişilden terekküp eder, fakat hemen söyleyeceğimiz üzere farklı tarzlardadır.

Ve bu sebeple her bir gezegen ve her bir burç, ya eril ya da dişil tabiatı yansıtır, Merkür ise her ikisini birden taşır. Bizzat yedi sayısındaki yetkin doğurganlıkta ise yetkin bir sükûnet vardır.

Zira bu sayı, içinde her şeyin yaratıldığı ilk yetkin sayı olan altıyı ve her iki Satürn ile, yani semavi olanla ve dünya üstü olanla uyuşan yedinci sükûnet gününü ihtiva eder, zira her ikisinden kaynaklanan sebt günü bereketsiz değil, kendisinden hemen sonra yeniden amellerin işlendiği bir diğerinin geldiği önceki devrenin sınırıdır. Ve bu yedi sayısını en yetkin biçimde ihtiva eden Mesih, bizim sebt günümüzü, evvelce söylediğimiz gibi sekizinciye ulaştırmıştır. Bu yüzden İoannes ruhen yedi altın şamdan, yani yedi gezegen görmüştür.

Ve yedi şamdanın ortasında, İnsanoğlu’na benzer, ayaklarına kadar inen bir kaftan giymiş, yani her şeyi ta göklere kadar örten bir örtüye bürünmüş birini gördü, bu da O’nun bütün günahlarımızı, ayıplarımızı ve çirkinliklerimizi örttüğünü, işi yetkinleştirdiğini ve onu en uç noktasına kadar kuşattığını gösterir, ortada durarak hem ilk yaratılışta hem de yeniden doğuşun kendisinde herkese doğuş ve semere bahşeder. Bu yüzden bunları tamamladığını bildirerek, eseri nihayete erdirdiğinde şöyle haykırdı, Tamamlandı. Demek ki yedi sayısı, sayıların kendisinde kısır ve bereketsiz görünse de, nesnelerde son derece doğurgandır.

Gezegenler yedilisi ile on iki burcun ahenkli uyuşumu üzerine. Bölüm XVIII.

Gezegenlerin ve burçların sayısında bir uyuşmazlık görülse de, her ikisinin de kökünde en büyük bir uyum vardır, ki bu kök dört ve üçtür. Bunlar şayet toplanırsa yedi sayısını meydana getirir, şayet biri diğeriyle çarpılırsa, yani üç kere dört yahut dört kere üç denirse, on ikiyi verir. Bundan başka gezegenler burçlarla niteliksel, elementsel erdemlerde ve daha üstün kuvvetlerde de uyuşurlar, öyle ki gezegenlerden her birinin bir burçta kendi evi ve bir burçta da yücelmesi (exaltatio) bulunur, bunların her birinden bir kuvvet ve besin alır.

Gezegenlere riyaset eden yedi akıl ile on iki burca hükmeden o on iki zihin arasında da daha az bir uyuşum yoktur. İoannes bunlardan Vahiy kitabında bahseder, kitabın başında şöyle der, Ve Tanrı’nın tahtının huzurunda bulunan yedi ruhtan, ki bunların gezegenlere de riyaset ettiğini gördüm. Kitabın nihayetinde ise, semavi şehrin yapısını tasvir ettiği yerde, onun on iki kapısında on iki melek bulunduğuna şahitlik eder. İşte bu sebeple bu meleklerin, gezegenlerin ve burçların uyumuna temas ettik ki Yaratıcı’nın aletlerinin ve vasıtalarının ne büyük bir ahenkle bizi yine O’na ulaştırdığı anlaşılsın. Fakat bizzat burçlar da semavi şehrin kapıları olarak tesir etmiş ve böyle adlandırılmıştır, bunlar belki de İoannes’in bahsettiği o on iki kapıdır. Bu burçların semavi şehrin kapıları olduğu hususuna Platon da değinerek şöyle der, Yengeç, ruhun bedene indiği kapıdır; Oğlak ise yeniden Tanrı’ya yükseldiği kapıdır. Bundan ötürü birine insanların kapısı, diğerine ise tanrıların kapısı demişlerdir.

Şayet İoannes’in bildirdiği üzere on iki kapı varsa ve bunlar on iki burca yahut onları imleyen şeylere tekabül ediyorsa, bu burçlardan her birine bir kapı denecektir, fakat bunun nasıl olduğunu kısaca gözden geçirelim. Zira Koç ve Boğa kapıdır, bunlar günah için sunulurlar, onların arındırması olmaksızın oraya hiç kimse giremez.

Buradan sevgi amellerinin İkizler’ine varılır, Tanrı’ya ve komşuya yönelik bu çifte sevgi, insanın sevilmeye değer her nesneyi kucakladığı Yengeç’in en kuvvetli kollarında pekişir. Daha sonra can, en kudretli Aslan’da şaşılacak derecede güçlenir. Oraya varan insan, nefsani hayvanını zayıflatarak onu kulluğa boyun eğdirir ve Başak vasıtasıyla onu kısır kılar. Terazi’de ise her ikisinin kuvvetlerini tartar ve her gün amellerini yeniden düşünür, hangi amellerin ruha göre, hangilerinin bedene göre daha büyük ve daha geçerli olduğunu tartar.

Daha sonra evvelce bahsettiğimiz Akrep kapısına gelir, bu akrep kuyruğuyla sokar, yani bütün kötü amellerin sonudur, nitekim Musa’ya yılanı ve kötü işleri fısıldayanı kuyruğundan yakalamasının mistik bir buyrukla bildirildiğini okuruz. Yılanın kötülüğünün ne denli büyük olduğunu görünce, Yay vasıtasıyla yayını ve okunu kuşanıp onu vurur. Ve tefekkür yoluyla Tanrı’ya vakit ayırarak Satürn’ün evi olan Oğlak’a varır, zihniyle, toplanma çadırının örtüsünün yapılması emredilen keçi derileriyle simgelenen semayı seyreder. Ve oradan göklerin üzerindeki o sulara doğru ilerler, ki Kova bu semavi kapıdır; zira semavi ameller olan sadaka ve merhamet suları vasıtasıyla ilahi lütfun, dindarlığın ve hikmetin sularına varılır. Ve nihayetinde, aynı sularda beslenen Balıklar’a ulaşırız, bunlar diriliş vasıtasıyla daha iyi bir mertebeye erişmiş olan Mesih’in yediği balıklarla simgelenmiştir, bunlar İbranilerin teolojisinde öğretildiği üzere buzağı ve kuş ile birlikte doğrular için ziyafette hazırlanır. Semavi şehrin bu kapılarına ve bizi oraya sevk edip çeken şeylere dair söylenebilecek pek çok husustan kısaca aktarılanlar bunlardır, ta ki bu az şeyden meleklerin, göklerin, gezegenlerin, burçların ve semavi olan her şeyin bizi Tanrı’ya götürdüğünü, fakat bilhassa zikredilen bütün bunların kendisinde toplandığı ve nihayete erdiği insanın aklının ve yaratılışının bunu sağladığını anlayalım.

Bazılarının idrak edemeyerek yanlış bir biçimde inkâr ettiği semanın hakiki harmonisi üzerine. Bölüm XIX.

Pek ağırbaşlı ve muteber kimseler vardır ki semavi feleklerin ahengini büsbütün gülünç addederler, çünkü bu ses işitilmez ve hiçbir duyuyla algılanmaz, yoğun havada yahut ateşteki o üçlü ve son derece hızlı hareketten semavi koronun nasıl tınlamadığını veya o ahengin nasıl işitilmediğini kendilerine bir türlü izah edemezler.

Bu yüzden Pisagor ile birlikte doğal hareketten doğan ahengi reddettiler; ve bu konuda harmoninin baş düşmanı olan kendi Aristoteles’lerine bağlı kalarak, zorunlu ve günlük hareketten doğan ahenge karşı bütün Pisagorculara ve Platonculara muhalefet ettiler. Fakat bu son derece ahenkli evrenin en yüce gözlemcileri arasında bir uyuşmazlık ve ayrılık olmasın diye, ihtilafa düştükleri noktaya dikkat ederek onların nasıl uzlaştığını kolayca görürüz. Peripatetikler, bu duyulur kulaklarla işitilebilecek sesli bir nağmeyi inkâr ederler,

Peripatetiklere bu hakkı teslim ederiz, lakin Platoncular ve Pisagorcular sesle ifade edilen sayıdan tabii yahut biçimsel sayıya geçerler ve aklın en deruni idrakinde evrenin vezinlerini ve sayılarını tertip ederler. Kulakları gıcıklayan ses ahengini ise tefe, çenge, orga ve insan seslerine terk edip, sanatkârın [opifex] evreni kendileriyle tanzim ettiği sayılarda bulunan o daha üstün ahenge yönelirler. Nitekim Plotinos, musiki vasıtasıyla Tanrı’ya dönmemizi bize öğretirken bunu açıkça ifade eder ve şöyle der, Bu kabil duyulur seslerin, sayıların ve şekillerin ardından insan kendini öyle bir mertebeye taşımalıdır ki, duyulur oranların ve bunların mukayeselerinin bulunduğu maddeden sıyrılabilsin ve bunlarda saklı olan, küçümsenmeyecek o biçimsel güzelliğe erişebilsin, bundan gayrı, hayretle ve şiddetle meftun olduğu bu şeylerin bizzat yöneldiğimiz o salt güzel olmadığını da idrak etsin.

Zira o güzel, şu ya da bu güzel değil, yalnızca ve bizzat güzeldir. Plotinos’un güzel hakkında söylediğini Augustinus da iyi hakkında sürdürerek şöyle der, Şu iyiyi kaldır, bu iyiyi kaldır, yapabiliyorsan iyiyi kendinde tefekkür et, işte yöneldiğimiz en yüce iyi odur. En yüce iyi, en yüce güzel ve en yüce ahenk ile duyulur âlemdeki bu iyi, güzel ve ahenk arasında, duyulur ve sesli olmayan, ne de en yalın ve en yüce olan, bilakis vasat ve akli nitelik taşıyan semavi bir vasıta vardır. Binaenaleyh bu harici ve sesli musiki, aklın idrak edebileceği daha üstün bir musikinin heykeli ve bir nevi suretidir. Bir kimse bu heykeli, yani zahiri ahengi meydanlarda bırakıp ona hürmet etmeyi hor görürse, arındırıcı ateşin fırınına atılacaktır, orada nurlanıp alev alarak kendi üç kudretini bütün mahlûkatın ahengine intibak ettirecek ve bütün mevcudatla birlikte, her bir yaratılmışı tek tek kat ederek, cümle varlığın üçlü banisi olan o en yüce sanatkârı kutsamak üzere aklı, muhakemesi ve iradesiyle O’na doğru cehdedecektir. Nihayetinde dördüncü olan, yani bu hayvani varlığımız da akli olana benzer şekilde tezahür edecektir, zira daha iyiye tebeddül etmiş olarak, tıpkı akli bir varlık ve meşru bir evlat gibi, Daniel kitabında okuduğumuz o üç gencin yaptığı gibi, cümle yaratılmışı aynı şeyi yapmaya davet ederek Peder’in methiyelerini terennüm etmeye koyulur.

Nitekim onlardan evvel Davud da sanatkârın medhine unsurları, bitkileri, doluyu, karı, yağmuru, balıkları, hayvanları, yıldızları, gökleri ve dünya ötesi suları davet ederek aynı şeyi yapmıştı.

Gerek onlar gerekse diğer peygamberler, ilahi, dünyevi ve semavi hakikatleri layıkıyla ifade edebilmek için metinlerini muhtelif vezinlerle kaleme almışlardır, nitekim Hieronymus, Eusebios ve diğer en mütebahhir zatlar buna şehadet eder. Hieronymus’a göre Eyüp kitabı daktil ve spondeus vezinleriyle koşan heksametron mısralarla başlar ve ilerler, İbrani dilinin hususiyeti gereği aynı hece sayısına değil, aynı zamana sahip başka vezin ayaklarını da kabul eder, bazen de vezin ayaklarının sayı sınırlamasından azade, tatlı ve ahenkli bir ritimle akar ki bunu sıradan bir okuyucudan ziyade vezin erbabı anlar.

Fakat Roma’da yakın zamanda bana gösterildiği üzere, kimi kimseler o dildeki vezin sanatının belirli kaidelerini keşfederek Eyüp kitabının baştan sona heksametron manzumelerle ilerlediğini ispatlamaya gayret etmektedirler. Hieronymus ise Davud’u Pindaros’a, Alkaios’a, Flaccus’a ve Sirenlerin sesine üstün tutar, zira muhtelif vezinlerle ilerleyerek hem liriyle Mesih’i terennüm eder hem de on telli çengiyle O’nu kabirden diriltir. Rabbin sevgilisi Süleyman ise insanın Tanrı ile, Mesih’in kilise ile, her iki ahdin birbiriyle, kutsal metnin batıni mana ile ve her iki âlemin İlk Örnek (archetypus) ile uyumundan neşet eden o ahengi, bu küçük risalesinde en güzel bir neşideyle terennüm ederek insanın tabiatı ile ilahi tabiatın düğün şarkısını bestelemiştir.

İlki, kadının rahminde tecelli eden küçük âlem ile İlk Örnek’in bu vuslatı ve birleşmesidir, nitekim onu taşıyan kadının kendisi de bunu hayranlık uyandırıcı bir ilahiyle önceden müjdelemiştir, Yeremya da mersiyelerini trajik bir manzumeyle dökmüştür, bazı kimselerin iddia ettiğine göre Yeşaya da belirli bir vezin nizamıyla ilerler. Bütün kutsal metin ise, ister manzum ister mensur olsun, ifade ettiğimiz veçhile, kendi vurgularıyla semavi feleklerin hareketini ve ahengini büyük bir sır içinde izhar eder. Eski devrin pagan teologları olan Orpheus, Aglaophemos, Empedokles, Parmenides, Herakleitos, Lucretius ve diğerleri de bu tanrısal şairleri ve kutsal sahifelerin yazarlarını geriden ve uzun adımlarla takip ederek, tabii ve ilahi nağmeleri ölçülü manzumelerle ifade etmeye çalışmışlardır ki üslup muhtevaya muvafık düşsün.

Göklerin yüce akıllarla olan ahengine dair. Bölüm XX.

Yıldızların meleklerle olan münasebetine dair yukarıda serdedilenlerin fevkinde, şu hususa da kısaca değinmek gerektiğini düşünüyorum ki, meleklerin kendileri de her şeyin kaynağı, mebdei ve ilk muharriki olan Peder tarafından hareket ettirilirler. Nitekim Dionysios, Peder hareket ettirdiğinde hepsi sevinç duyar, der. İşte bu minvalde Tanrı feleği hareket ettirir, felekler de bedenlerimizi ve daha alttaki diğer şeyleri, bizzat cümle mevcudatın ilk muharrikinin emrettiği o ahenge doğru tanzim ederler. Binaenaleyh, bu hareketler ve tesirler ahenkli olsun diye her bir feleğin ve her bir yıldızın başına münasip akıllar (intelligentiae) tayin etmiştir, bahsettiğimiz veçhile yedi yüce feleğin başına o kadar gezegeni, on iki burcun başına on iki aklı ve bütün felekler ile gezegenlerin fevkine de göklerin Melikesi’ni koymuştur, nitekim kendisine burçların adedince on iki yıldızlı taç giydirildiği, pek çok yedililerle bezendiği ve yıldızlı göğün sayısız yıldızlarla dolu olması gibi, hesapsız lütuflarla donatıldığı söylenir.

Bütün feleklerin ve onların riyasetindeki meleklerin kudretini haiz olduğu için, haklı bir payeyle bütün melek saflarının fevkine yükseltilmiştir. İlk hareket eden feleğin (primum mobile) ise ilk muharrik tarafından sevk ve idare edilmesi ve onun vasıtasıyla da dış feleklerin yönetilmesi icap eder, bunlara hususi hizmetkârlar tahsis edilmiştir ki o en yüce nizam verici, bunlar ve semavi vasıtalar marifetiyle bütün süfli ve cüzi şeyleri tanzim etsin. Lakin şu kaide mucibince, üst mertebedeki ve en yüce hükümdara daha yakın olan hizmetkârlar daha az sayıda hareketle, daha uzakta bulunanlar ise daha çok sayıda hareketle sevk olunurlar, Aristoteles, Albertus, Batlamyus, Maşaallah ve bilhassa azizimiz Dionysios ile birlikte Platon Akademisi’nin öğrettiği üzere, göklerin o kutlu sakinleri en yüce olan Bir’e bunlardan çok daha sıkı raptedilmişlerdir. Alttakiler daha fazla hareketle çalkalansalar da, aynı yegâne muharrikin sevk ettiği ilk, tek ve mütecanis hareketin kudreti sayesinde nihayetinde aynı ahenge vasıl olurlar. Bundan ötürü, daha az hareketle sevk olunan göklerin bizzat o Melikesi, ilk ve yegâne olana daha ziyade raptedilmiştir, zira her şeyin kudretini kendinde toplar ve bu toplanmış kudreti evvela on iki havari önderine, müteakiben de cüziyata inerek pek çoklarına neşreder, tıpkı yıldızlı göğün o kudretinin on iki burca, ardından da sayısız yıldızlara taksim edilmesi gibi, tıpkı ruhun beyinde toplanan kudretinin boyun vasıtasıyla tek bir mecrada birleşip, kilisenin mistik bedeninde kutlu Bakire’nin bir timsali olarak (Hieronymus’un öğrettiği üzere) bedenin on iki başlıca eklemine ve oradan da daha pek çok cüzi uzva intikal etmesi gibi. Keza aynı kudretin Mesih’in şahsında toplandığı ve on ikiye, daha sonra da sayısız kısımlara dağıtıldığı görülür, nitekim Yuhanna, Hepimiz O’nun doluluğundan pay aldık, der, Tanrı nasip ederse bunu müteakip ciltte daha etraflıca şerh edeceğiz.

Binaenaleyh bu neşir, Mesih vasıtasıyla eril bir kudret olarak, Bakire vasıtasıyla ise dişil bir kudret olarak vuku bulur, nitekim bu mistik bedende baş ile boyun gibi yahut tek bir beden olan eşler gibi birbirine rabtolunmuşlardır, nitekim Tanrı’ya bağlanan yahut nişanlanan herkes hakkında Resul şöyle der, Tanrı’ya rabtolunan kimse, O’nunla tek bir ruh haline gelir. Yukarıda zikredilen hususlara şunun için temas ettik ki, okuyanlar her ne kadar muhtelif olsalar da tek bir muharrik tarafından harekete geçirilen cümle mevcudat vasıtasıyla ne büyük bir ahenk içinde aynı tek gayeye sevk edildiğimizi idrak etsinler. Zira nasıl ki münferit bir insan muhtelif uzuvlarla ve hareketlerle temayüz etmiş olsa da tek bir ferttir ve tek bir gayeye yönelmiştir, aynen öyle de bu yegâne nizam ve muhtelif, ahenkli uzuvlarla donatılmış cihan bedeni, pek çok parçaya bölünmüş gibi görünse de tek bir muharrik tarafından hareket ettirilen ve tek bir gayeye tevcih edilmiş yegâne bir bütündür. Demek ki her şey Tanrı’ya meyleder ve her ne kadar adımları farklı yönlere çevrilmiş gibi görünse de bizi aynı Bir’e sevk eder.

Ve eğer nefsimizin hür iradesiyle bizi çağıran, sevk eden ve cezbeden bu cümle mevcudata karşı koymazsak, nihayetinde bizi oraya ulaştıracaklardır.

Tesir muhtelif görünse de, her şey neşet ettiği kaynağı aynı yerden aldığı için aynı gayeye ulaştırır. Bölüm XXI.

XXI.

Lakin her şeyin aynı tesiri, aynı kaynaktan, farklı kanallar vasıtasıyla da olsa nasıl aldığını, farklı yollardan geçseler dahi nasıl aynı gayeye yöneldiğini izah etmek, bunu iddia etmekten daha güç olacaktır. Zira filozofların bizim ilahi bilgelerimizle aynı fikirde buluştukları hakikat şudur ki, her hayır yukarıdan, en yüce Hayır’dan ve Işıkların Babası’ndan neşet eder. Lakin bunun nasıl vuku bulduğunu izah etmek şüphesiz güçtür, Platon tekillere inilmesini menetse de, bizzat Işıkların Babası’nın aydınlatmasıyla gücümüz yettiğince bazı hususları şerh edeceğiz. Nitekim bizzat Platon ve en kadim teologlar, her şeyin adeta bir zincirle birbirine bağlandığını, öyle ki daima alttakinin üsttekinden, üsttekinin ise en yüceden tesir aldığını öğretirler, tıpkı evvelki bahislerde bir nebze aktardığımız gibi. Zira bir bitki yahut taş, hazzını ve kuvvetini gökten alır, gök zekâdan (intelligentia), zekâ ise her şeyin en büyük kudretle evvelce içinde bulunduğu Sanatkâr’dan alır. Ve her bir nesne, daima aynı nizam üzere bir diğerine tekabül eder.

Bu hakikate en yüce Sanatkâr tarafından Çıkış kitabında işaret edilir, nitekim bu cihan makinesinin en bariz timsalini taşıyan toplanma çadırının her bir perdesinin kendi kız kardeşiyle yahut eşiyle birleştirilmesini buyurmuştur. Zira unsurlar ve tüm mürekkep varlıklar göklerle, yıldızlarla ve kendi zekâlarıyla birleşir, bunlar vasıtasıyla da her şeyin bütün sayılarını ve bütün örneklerini (exemplaria) ihtiva eden İlkörnek (Archetypus) ile irtibat kurar. Fakat münferit nesnelerin kendi gezegenlerine ve kuvvet ile kudret devşirdikleri yıldızlara nasıl irca edildiğini yukarıda kafi derecede izah ettiğimizden, şimdi gezegenlerin en yüce ölçülerle olan rabıtalarını gözden geçireceğiz, ta ki basiretli ve anlayışlı okuyucu, bütün süfli varlıkların en yüce Olan ile ahengini idrak edebilsin.

Nitekim Baba’nın evinde pek çok menzil (mansio) olduğunu yanılgısız Hakikat de tasdik eder, lakin biz daha kadim teologlara tebaen, ötesi bulunmayan onluk sayının menşei olan o on menzile hürmet edeceğiz.

Ay, tüm ulvi tesirlerin kabı olması bakımından sonuncu sayıya tekabül eder, yahut yükselişte birincisine, ki buna kimi zaman diriler diyarı, kimi zaman çadır, kimi zaman Ay, kimi zaman bütün tesirlerin kabı ve koynu denir, kimi zaman ise Melekût (regnum) tesmiye edilir. Nitekim Mezmur’da şöyle terennüm edilir, Senin krallığın bütün çağların krallığıdır, ve yine, Onun hâkimiyeti her şeye hükmedecektir. Her yerde hazır ve nazır olan O Zat, bu menzilde bulunduğunda Adonai yahut melek, yani Efendi veya Melik olarak adlandırılır. Lakin Ay’ın kendisi tikel bir gezegen olması bakımından, gücünü Yesod denen, yani temel addedilen ve diri Tanrı, âlemin hayatı ve bütün nesnelerin nizam vericisi olan ikinci sayıdan alır, tıpkı Ay’ın süfli cisimlerin nizam vericisi olması gibi. Ve orada Tanrı Şaddai diye çağrılır ki biz bunu her şeye gücü yeten yahut her şeyi tatmin etmeye kafi gelen diye tefsir edebiliriz. Nitekim Mezmur’da buna dair şöyle denir, En Yüce Olan’ın sığınağında oturan, Şaddai’nin gölgesinde kalacaktır, burada aktarıldığı üzere, göğün Tanrısı’nın himayesinde konaklayacaktır. Bu ismin büyük bir sırra perde olduğu görüldüğünden, o makama atfedilmesi gereken bir diğer isim de El Hayy’dır, bunu diri Tanrı olarak tefsir etmekteyiz, zira oradan, yahut bizzat o ulvi pınardan, yani cihanüstü Güneş’ten bütün varlıkların hayatı neşet eder, tıpkı hayatın latif tesirlerinin Güneş’ten Ay vasıtasıyla dökülmesi gibi.

Merkür, Hod diye tesmiye edilen tikel ikinci sayıya tekabül eder ki bizde bezek, zinet yahut celadet manasına gelir. Nitekim Peygamber şöyle der, İzzet ve güzellik O’nun huzurundadır. Bunun yerine şöyle denmesi daha evladır, celadet yahut zinet ve güzellik O’nun huzurundadır. Ve yine, İtiraf ve celal O’nun işidir, lakin harfin hakikatinin iktiza ettiği üzere, celadet yahut zinet ve güzellik O’nun işidir. Ve burada tesir bahşeden Tanrı’ya Adonai Sebaot denir, yani orduların Rabbi. Bu isim savaşın değil, lakin takvanın, ahengin ve tatlılığın ismidir, zira süfli Merkür süfli olana, ulvi Merkür ise ulvi olana iletir.

Venüs ise gücünü netsah’tan alır ki tefsir edildiğinde galip gelen yahut zafer veya ebediyet denir. Bu kelime mecmualarda pek çok mezmurun başlığında yer alır. Zira aşk her şeyi fetheder ve her türlü meşakkati hiçe sayıp tartarak işi nihayetine kadar erdirir. Orada tesir eden Tanrı’ya ise Elohim Sebaot, yani orduların Tanrısı denir. Bu isim tanzim eden, inşa eden, gerek savaşlar gerek sair cezalar vasıtasıyla ham olanların intikamını alan Tanrı’nın ismidir. Bir kimse Venüs’ün bu kudrette yer almasına şaşmasın, zira gayrimeşru her harp, yozlaşmış Venüs’ten, yani haddini aşmış yahut intizamsız öz sevgiden neşet eder. Nitekim meşru her harp de doğru sevgiden ve iyi Venüs’ten doğar, zira bu harp Tanrı gayretiyle yahut sevdiğimiz, haksız yere ezilenlerin yükünü hafifletmek için verilir.

Güneş ise, kürelerin kalbi olarak, Archetypus’un kalbi olan Tiferet ile uyuşur. Bu kelime güzellik yahut o güzel diye tefsir edilir ki her güzel ondan gelir. Nitekim yukarıda zikredilen Mezmur’da buna dair şöyle denir, Kudret ve tiferet, yani güzellik O’nun mukaddesatında yahut makdisindedir, ki bu, bütün Davud mabedinin ortasında adeta Kutsalların Kutsalı gibidir. Bizim tercümemizde bunun yerine kudsiyet ve azamet O’nun takdisindedir denir. Ve şu hissedilir Güneş nasıl her şeyin parıldamasını ve güzel görünmesini temin ederse, o ilahi olan da her şeyi, Sokrates’in Hippias’tan sual ettiği o güzellikle güzelleştirir. Bu celalde ve fevkalade güzel tahtta oturan Tanrı, tetragrammaton ve dört harfli olarak anılır. O’nun güzelliği ve celali nasıl tarif edilemez ve ifadeye sığmaz ise, bu isim de öyle ifade edilemez olduğundan, telaffuz edildiğinde Adonai ismi altında anılır. Lakin bu isim başka yerlerde de geçtiğinden, önüne vav daat şeklinde hususi bir başka lafız konur ki dilimize tercüme edildiğinde, hayat ve ilim harfi olan vav, yani hayat ve marifet manasına gelir. Bu da pek münasiptir, zira İsa Mesih olan hayat ağacı ile iyiyi ve kötüyü bilme ağacı oradadır.

Mars, metanet manasına gelen gevurah’tan kendi kudretini alır. Peygamber, yukarıda anılan yüz kırk dördüncü İlahide buna dair şöyle der, Senin kudretini ilan edecekler, ki orada gevurateha zikredilmiştir. Ve orada bilhassa icra edilen şeye din, yani çetin ve sert hüküm denir. Nitekim Mezmur’da da şöyle geçer, Gökten hükmü işittirdin, ve orada, yeryüzü titredi ve sükût etti, denir, zira bu dehşet vericidir. Şiddetli cezalar, katliamlar ve cengaver insanlar, Mars vasıtasıyla O’ndan gelir.

Bundan ötürü, azgınları cezalandırarak kudretini icra eden Tanrı’ya, Çıkış kitabında olduğu gibi cenk eri denir. Ve Yeremya’da şöyle geçer, Rab benimledir ceberut bir cengaver gibi, şiddetli bir kırıcı gibi, ki bu tabir ke-gibor aritz kelamının hakiki tefsiridir. Bu vazifeyi icra eden Tanrı’nın bizzat kendisine Elohim denir ve orada hizmet eden meleklere Elohim oğulları tesmiye edilir.

Jüpiter ise her şeye yardım ettiği için böyle adlandırılmıştır, daima lütufkardır ve hesed denen menzille uyuşur. Bu kelime merhamet, takva yahut hilm olarak tefsir edilebilir. Herkese lütufkâr olan en yüce Tanrı, bunun vasıtasıyla sert ve çetin olan şeyleri daima mutedil kılar, iyiliğini her şeye yayar, nitekim Mezmur’da şöyle buyrulur, Merhameti bütün eserlerinin üzerindedir. Ve orada tecelli eden Tanrı’ya El denir ki biz bunu Tanrı olarak tefsir ederiz, zira O her şeyi besler ve en yüce şefkat ve merhametle herkesin imdadına yetişir, ki bu da O’na mahsustur.

Satürn’e gelince, sahip olduğu her şeyi, anlama manasına gelen binah’tan aldığını kabul ederiz. Kutsal Ruh’un bilhassa burada ikamet ettiği söylenir, nitekim Sirak kitabında şöyle denir, Ve onu fehm ruhuyla dolduracaktır. Aynı şekilde Peygamberlere ve Resullere sırların idrakini bahşetmiştir. İbraniler kendi Sebt günlerini, yani yedinci günü, göksel ve cihanüstü olan hakiki Satürn’e vakfedilmiş olarak bu makamdan almışlardır. Ve basit yahut karesel yedili vasıtasıyla tecelli eden affedişler, sükûn yılları ve jübile yılları buradan gelir.

Bütün bunları var eden Tanrı’ya YHVH El, yani telaffuz edilemeyen ve dört harfli isimle birlikte he harfi denir ki bu sırrın büyüklüğü onu aşikâr etmemizi meneder.

Yıldız taşıyan küre, Tanrı’nın Fikri olan en yüce hikmet demek olan hokmah’ın altındadır. Bu hikmet, az evvel söylediğimiz gibi, tıpkı o kürenin her şeyin kudretini kendinde toplayarak yıldızlarla dolu olması misali, vücuda getirilecek ve getirilmiş bütün varlıkların ideleri ve formlarıyla doludur.

Bu tahtta Oğul, Baba'nın sağında oturur ve bizzat Tanrı olarak adlandırılır, zira O, en yalın tanrısallığın kendisini gösteren yod harfiyle birlikte tetragrammatondur (quadriliterum). İlk hareket ettiriciye (primum mobile) ve her şeyin kaynağına ilk hareket ettiren (primo movens) tekabül eder, O ki her şeyi hareket ettirerek kendine çeker, tıpkı merkezin çemberin tüm çizgilerini kendi içinde toplaması gibi. Zira O hem merkezdir hem de çevredir, her şeyi kuşatan ve tamamlayan, tüm çizgileri kendi içine toplayan küredir (sphaera). Eğer Oğul bana, "Beni gönderen Baba çekmedikçe hiç kimse bana gelemez" diyerek öğretmeseydi, bu çekim gücünü en yüce Baba'ya atfetmeye cesaret edemezdim. Oğul bu çekici gücü Baba'dan aldığı içindir ki şöyle demiştir, "Yeryüzünden yukarı kaldırıldığımda, her şeyi kendime çekeceğim." Bu en yüce tahtta oturan en yüce Baba, bizim "Ben, Ben Olanım" (Ego sum qui sum) şeklinde tercüme ettiğimiz, fakat lafzın manasına göre "Olan Olayım" (Sim qui sim) dense daha uygun düşecek olan Ehyeh'tir, yahut başka bir yoruma göre O'nun adı yalnızca Hu'dur (Hû), bu da tanrısallığın en yalın varlığını ifade eder ki bundan açıkça söz etmek caiz değildir. Bu sebeple işin ehli olanlar O'na "ayin lo roeh", yani "gözün görmediği" adını vermiştir, çünkü Oğul'dan ve Oğul'un vahyetmeyi dilediği kimseden başka hiç kimse Baba'yı tanımaz.

Şu halde yalnızca şunu söyleyeceğim, O, "Var Olan" yahut "Ben, Ben Olanım" diye anıldığında, ışıkların Babası anlaşılır, Yakup'un da haklı olarak belirttiği gibi her iyi nimet ve her kusursuz bağış O'ndan neşet eder, bununla birlikte alt âlemlerdeki her şeye farklı kanallar aracılığıyla akar, öyle ki her şey O'nunla birlikte işlesin, O'na yönelsin ve birleştirilebilir olan her şey O'nun içinde toplansın. İşte bu yüzden bütün dualar O'na yöneltilmelidir, tıpkı O'nu tek başına tanıyanın, "Dua ettiğinizde şöyle deyin, Göklerdeki Babamız" diyerek öğrettiği gibi.

Ve defalarca tekrarlayarak, bütün iyiliklerin cömert dağıtıcısı olan Baba'dan dilekte bulunmamızı öğütlemiştir, O ki merhametiyle bizi, kendisine bakarak eğitileceğimiz o hedefe yöneltsin.

BİRİNCİ MAKAMIN İLAHİSİ

İKİNCİ İLAHİ Kİ YENİ OLARAK ADLANDIRILIR, BURADA MESİH'TEKİ HER ŞEYİN DÜNYEVİ YAHUT BEŞERİ BİR BEDENDEKİ EKLEMLER VE UZUVLARDAN ÇOK DAHA TATLI NAĞMELERLE, ÇOK KATLI BİR AHENK İÇİNDE BİRBİRİNE TEKABÜL ETTİĞİNİ GÖSTERECEĞİZ. GİRİŞ

Kral peygamberin kendi ilahilerinde o tatlı çağrıyı, "Rabbe yeni bir ilahi söyleyin" nidasını terennüm ettiğini gördüğümüzde, yeni bir ilahiyle terennüm edilecek yeni şeylerin meydana gelip gelmediğini araştırıyordum, zira başka bir göğün yahut yeni bir parlaklıkla ışıldayan yıldızların parladığını görmüyoruz, ne Güneş gündüzleri, ne de Ay geceleri başka yörüngeleri katetmektedir, ne gün başka saatlere bölünmüştür, ne yaz mevsimi yeni artışlarla ilerlemekte, ne de kış fırtınasında taze eksilmelerle gerilemektedir, ne yeni canlılar ne de nesnelerin yeni türlerini görmekteyiz, Bilge ile birlikte kısaca bağlayacak olursak, Güneş'in altında yeni bir şey yoktur, yine de semavi bildiriden, Kurtarıcı'nın zamanında her şeyin yeni kılındığını öğrenmekteyiz.

Zira tahtta oturan, Yuhanna'nın o meşhur görümünde söylediği gibi şöyle demiştir, "İşte, her şeyi yeni yapıyorum." Ve göğsünde bizzat Mesih'in yankılandığı Pavlus, Korintlilere hitap ederken şöyle der, "Eski şeyler geçti, işte her şey yeni oldu." Buradan hareketle bize yalnızca yeni bir ilahiyle değil, yeni amellerle ve yeni bir hayatla Tanrı'yı övmemizi öğretir ve şöyle der, "Eski insanı amelleriyle birlikte üzerinizden soyup çıkarın ve yeni insanı giyinin, o insan ki kendisini yaratanın suretine göre Tanrı'nın bilgisiyle yenilenmektedir." Bu bilme yetisi, bu dünyaya gelen her insanı aydınlatan Kelam ve ışık aracılığıyla verilir, öyle ki bozulmuş sureti aydınlatsın, kusursuzlaştırsın ve bir bakıma yenilesin, tıpkı her şeyin O'nun aracılığıyla yaratılmış olması gibi, insandaki her şey de yine O'nun aracılığıyla yenilensin, nitekim aynı Pavlus Koloselilere hitaben bunu bize öğretir ve şöyle der, "O, görünmez Tanrı'nın sureti, bütün yaratılışın ilk doğanıdır, çünkü göklerde ve yeryüzünde, görünen ve görünmeyen her şey O'nda yaratıldı, tahtlar, egemenlikler, yönetimler ya da hükümranlıklar olsun, her şey O'nun aracılığıyla ve O'nun için yaratılmıştır.

Ve O her şeyden öncedir ve her şey varlığını O'nda sürdürür." Bu durum eski olana ilişkindir.

Fakat yenisi hakkında sözüne şöyle devam eder, "Tanrı bütün doluluğun O'nda bulunmasını ve O'nun çarmıhının kanı aracılığıyla barışı sağlayarak yerdeki ve gökteki her şeyi O'nun aracılığıyla kendisiyle barıştırmayı, yahut Greklerin dediği gibi baş altına toplamayı [Yunanca], veya her şeyi yenilemeyi uygun gördü," tıpkı hakikatin ta kendisi olduğu gibi, yerdekileri ve göktekileri O'nun çarmıhının kanıyla barıştırarak ve yenileyerek, yaratıldıklarından çok daha tatlı bir seda ve daha hoş bir ahenkle tanzim etti. Bundan dolayı, ilahi Yuhanna'nın tanıklık ettiği üzere, bunlar tam bir ihtişamla ilerlediğinde, her biri yeni bir ilahi söylüyordu. Bu Hükümdarın ve Kurtarıcının hizmetkârları da bunu bilerek, O'nun ana rahminden çıkıp bu dünyaya gelişinde her zamankinden farklı olarak berrak bir sesle terennüm edip şöyle dediler, "En yücelerde Tanrı'ya şan ve yeryüzünde lütfuna eren insanlara esenlik olsun." Onlara Tanrı ile yenilenme ve birlik bağışlanmıştır, şan O en yüceye olsun ki nihayet Oğul aracılığıyla her şeyi yenileyerek son eserini, ne musikişinasların bildiği, ne Pindaros'un veya Homeros'un şiirle, ne Ligistus'un liriyle, ne Orpheus'un ilahileriyle, ne de Apollon'un teli veya bağasıyla terennüm edebildiği yeni bir armoniyle, yeni ve hayranlık uyandırıcı bir ahenkle kendi içine döndürmüştür. Bunu ne filozofların ne de yaratılmış dünyanın dehaları tasavvur edebilmiştir, bunu yalnızca bu armoniyi kuran ve O'nun Ruhu bilir ki O'nun hakkında şöyle denmiştir, "O size her şeyi hatırlatacak ve her şeyi öğretecektir." O Ruh ki yalnızca dışarıdan öğretmez, kutsal canlara girerek Tanrı'nın dostlarını, peygamberlerini ve sırlarının ortaklarını yetiştirir. İşte bu Ruh, en kutsal peygamberlere ilham vererek bu yeni ilahiyi tatlı bir peşrev gibi önceden terennüm etmelerini sağladı, yeni ezgiler besteleyenleri eğitip uyandırarak ve aynı yeni ilahiyi daha berrak bir sesle söyleterek bizi de bu konuda bir dereceye kadar bilgili kıldı, öyle ki onlar tarafından aydınlatılmış ve aynı Ruh ile güçlendirilmiş olarak bu ilahinin ölçülerine elimizi uzatabilelim ve en duru sesle herkesin kulağına ilan edebilelim ki Yüce Tanrı'nın Oğlu İsa Mesih yeni bir tarzda gebe kalınmış, yeni bir tarzda doğmuş, kilisenin yeni bedenini kurmuştur. Bu yeni orduya yeni bir sancak vermiş, yeni bir hayat, yeni ahlak kuralları ve yeni bir öğreti öğretmiş, yeni bir taam hazırlamış, yeni sakramentler tesis etmiş, yeni bir hükümranlık ve yeni bir krallık kurmuş, yeni bir mükâfatlandırma tarzı belirlemiştir. Nihayet Tanrı'ya yeni bir geçiş sunarak her şeyi yenilemiştir, öyle ki O'nun hakkında yazan bizler için yeni bir ilahi söylenmelidir ve bunu âdetimiz üzere yeni bir tam oktav (diapason) gibi sekiz makam ile tamamlayacağız.

İKİNCİ İLAHİNİN MAKAMLARI

Mesih ve Mesih (Maşiah), Tanrı'nın hikmetidir ve her şeyi fikirsel boyutta kuşatan Kelam'dır, insan olarak ise daha aşağıdaki her şeyi fiilen kapsar. Birinci Makam. Mesih, her şeye hayat veren ve her şeyi kendine çeken yaşam ve dayanaktır. Makam II. Mesih, her şeyi arındıran ve her şeyi barıştıran gerçek kâhin, gerçek ekmek, kurban ve takdimedir. Makam III. Mesih, en yüce hakikattir ve her şeyi aydınlatan, her şeyi öğreten ışıktır. Makam IV. Mesih, gerçek yeniden doğuşla herkesin babası kılınmıştır ve mistik bedenin başı olarak bütün uzuvlara yayılır. Makam V. Mesih, bütün amellerin sonu ve tamamlayıcısıdır, herkese amel etme gücü verir. Makam VI. Mesih, kralların Kralı ve her şeyi yönetip düzene koyan en yüce İmparatordur. Makam VII. Mesih, herkesin kendi nihai amacına ulaşabilmesi için geçişin kendisiyle sağlandığı aracıdır. Makam VIII.

BİRİNCİ MAKAMIN BÖLÜMLERİ

Mesih'teki tanrısallık akli kanıtlarla ispat edilir. Bölüm I. Aynı husus peygamberliklerle pekiştirilir. Bölüm II. Tanrısallığın ve Kelam'ın O'nda nasıl bulunduğu. Bölüm III. Aynı Kelam'da her şeyin nasıl kapsandığı. Bölüm IV. Her şeyin orada sayı, ağırlık ve ölçü ile bulunduğu. Bölüm V. En yüce sanatkârın zihnindeki örnekleyici kavrayışlar idea olarak adlandırılır ve öyledir. Bölüm VI. Bu idealara kimlerin hayranlık duyduğu. Bölüm VII. Bunları kimlerin, hangi gerekçelerle reddettiği. Bölüm VIII. Bunlara karşı gibi görünen şeylerin birer yanılgı olup akli gerekçe olmadığı. Bölüm IX. İdealardan ne elde ettiğimiz. Bölüm X. Bütün armoninin Kelam'dan neşet ettiği. Bölüm XI. Bu ideaların tarafımızdan nasıl anlaşıldığı. Bölüm XII. Nesnelerin zorunluluğunun ve bütün varlığın idealara bağlı olduğu. Bölüm XIII. Erdemlerin idealarının ve kendilerine uygun biçimde yaşamamız gereken kuralların da orada bulunduğu. Bölüm XIIII. Erdemli ve çirkin fiilleri düzenleyen ilkelerin orada bulunduğu. Bölüm XV. Mesih'in tanrısallıkla dolu gerçek bir insan olduğu. Bölüm XVI. Mesih'in şu hususta olduğu gibi...

Tanrı her şeyi kudretiyle kuşatır, böylece insan olması bakımından da aynı şeylerin tümünü en yüce ve yeni bir derlemeyle kendinde toplar. Bölüm XVII.

İkinci İlahi, Mesih'in Tanrılığı Kanıtlarla Doğrulanır, Birinci Bölüm

Mesih İsa'nın, yani Meshedilmiş Efendimizin Tanrı olduğunu ve Tanrı kaldığını yalnızca tanıklıklar ve vahiy sözleriyle değil, en sağlam akıl yürütmelerle de kanıtlayabiliriz. Zira herkesin kolayca ve ihtilafsız kabul ettiği üzere görürüz ki, kendi zatıyla var olan mübarek Tanrı, her şeye kendi zatından ötürü sahiptir, başkasından ise hiçbir şeyi almamıştır.

Diğer bütün varlıklar ise var olmak ve iş görmek için gereken her şeyi O'ndan alırlar, nitekim Proklos'un tanıklığıyla ulu Theodoros şöyle derdi, "İlk Olan hariç her şey dua ve yakarış halindedir ve kendi zatıyla var olan, her şeyin pınarı ve kaynağı olan O'ndan pay alır, aksi halde yokluğa akıp giderlerdi."

Mademki her şey varlığını, doğal gücünü, erdemini ve donanımını Tanrı'dan almaktadır, o halde hepsi de O'nun bizzat tanrılığından pay alır, fakat türlü biçimlerde pay alır. Origenes'in dediği gibi, "Her şey var olmak için Baba Tanrı'dan, yaşamak için hayat ruhundan, akletmek ve akıldan pay almak için Oğul'dan pay alır, mukaddes olmak için ise hayat ruhuyla bir ve aynı olan Kutsal Ruh'tan pay alır."

Demek ki ilahi bir şey her varlıkta mevcuttur, şu varlıkta yalnızca basit ya da bileşik bir varoluş halindedir, ötekinde var olmak ve iş görmektir, bir başkasında ise var olmak, iş görmek ve akletmektir. Fakat diğerlerini bırakıp insandan söz edelim, pederin en kusursuz suretini kendinde göstersin diye her şey insana ortak kılınmıştır. Bundan ötürü hükümdar peygamberin terennüm ettiği gibi, haklı olarak Tanrı'nın Oğlu diye anılabilir,

"Ben dedim ki, sizler ilahlarsınız ve hepiniz Yüceler Yücesi'nin oğullarısınız." Tanrı, daha yüce ve daha kusursuz kılmayı dilediği kimseye kendini daha fazla bildirdiğine göre, başkalarının başı, kurtarıcısı, kralı ve ebedi kâhini kıldığı bu kişiyi, kutsal yazıda yağ diye anılan tanrılıkla daha çok donatması pek yerinde olmuştur, nitekim peygamber yine şöyle şakır,

"Tanrı, senin Tanrın, seni arkadaşlarından ziyade sevinç yağı ile meshetti." Öyle ki, ona bahşettiği bizzat kendi tanrılığıyla onu herkesin en yücesi kılmıştır, bu sebeple bir tür ad aktarması ve mübalağa ile ona Tanrı denilir.

Ortada apaçık bir diğer akıl yürütme daha vardır, insan, yalnızca kendisinde huzur bulup mutluluğa erebileceği tanrılığı kabul edebilecek kabiliyette yaratıldığına göre, günün birinde o tanrılığa erişmeli ve onunla birleşmeliydi. Bu birleşmeyle Tanrı yalnızca insana indirilmiş olmaz, bilakis her türlü kudretin ve etkinliğin sahibi olduğundan, insan bizzat Tanrı'ya yükseltilmiş olur. Bu Tanrı bir kimseyle ne kadar çok birleşirse, onu o kadar çok Tanrı kılar. Dolayısıyla insanın kabul edebileceği o dolulukla kendini sunduğu bu Mesih'i, haklı olarak Tanrı'nın ta kendisi diyebileceğimiz bir hale getirmesinde şaşılacak bir şey yoktur, nitekim O, başkalarına da Tanrı'nın çocukları olma yetkisini vermiştir. Başka bir gerekçe daha ekleyelim, tıpkı her şeyin insanda toplanıp özetlendiği gibi, her şeyin Tanrı'da özetlenip O'nunla birleşmesi de insan aracılığıyla çok daha evla bir biçimde gerçekleşmeliydi.

Kuşkusuz bu, diğerleri arasında ilk makamı tutması gereken ve tutan o insan aracılığıyla olmalıydı, o insan ki, her şeyi tekrar Tanrı'ya döndürmek üzere tüm varlığı kendine çekmiştir. Kimileri kalkıp da bu birleşmenin, birleşen varlıkta tanrılığı göstermediğini, yalnızca bir kavuşumu bildirdiğini iddia etmesin, zira en yüce Hakikatin kendisi bu türden bir birleşmenin nasıl olduğunu açıkça beyan ederek şöyle buyurur, "Rica ederim Baba, tıpkı seninle benim bir olduğumuz gibi, onlar da sende bir olsunlar."

Onların birliğinin ne şekilde olduğunu ise başka bir yerde şu sözlerle dile getirir, "Ben Baba'dayım, Baba da bendedir." Ve yine, "Ben ve Baba biriz."

Pavlus da gür bir sesle bunu hatırlatarak der ki, "Tanrı'ya bağlanan kişi, O'nunla tek bir ruh olur." Mademki herkes Tanrı ile tek bir ruh olabilmektedir, o halde ad aktarması gereği Mesih ve Meshedilmiş denilen, doluluğundan hepimizin pay aldığı o ilahi zat ile dopdolu olan o zat, nasıl olur da O'nunla birleşmiş olmaz? Zira daha da ileri gidecek olursak, her cinsten yaratılmış olan insanın, yaratılışını borçlu olduğu kimseden başkası eliyle onarılması gerekmezdi.

Her şey, sonradan beden haline gelen Kelam aracılığıyla tesis ve inşa edildiğine göre, her şeyin yine O'nun aracılığıyla onarılması gerekirdi. Kurtarılan meleklerin, insanların ve onlarda bulunan her şeyin, o en saygıdeğer kurtarıcıya şükran borçlu olabilmesi için, her şeyin emrine verildiği kurtarıcının hepsinden daha üstün olması uygun düşerdi, bu ise tanrılıktan daha fazla pay almadıkça mümkün olamaz. Yaratılıştan daha üstün sayılan o iade ve onarım işinin de, yaratılışın kendisini vücuda getirenden daha aşağı mertebede biri tarafından yapılması doğru olmazdı.

Mademki yaratılış Tanrı'nın Kelamı ile yapılmıştır, o halde onarım da aynı Kelam ile yapılmalıydı, çünkü bunun yerine getirilebileceği daha yüce bir vasıta yoktu. Üstelik bütün insan yaratılışı günaha battığından, bu düşüş günahkar biri eliyle onarılamazdı.

Bu iş melek eliyle de yapılmamalıydı, zira melek, bütün melek korolarının üstüne çıkma yetkisi bağışlanan insandan, bilgelerin nazarında daha aşağı kabul edilir. Eğer insanın zatında meleklere üstün gelen bir güç bulunmasaydı, bu mertebeye erişemezdi.

Her türden yaratıcı ile birleşmeye muktedir olan, her türden insan varlığı haricinde ne bir melek ne de başka bir mahluk vardı, bu yüzden Elçi şöyle demiştir,

"O asla melekleri sahiplenmedi, İbrahim'in soyunu sahiplendi." Günahın kendisi doğrudan Tanrı'ya karşı işlendiğinden, Tanrı'dan başkası eliyle onarılamazdı. Zira bu işte cehaletin payı yoktu, çünkü cehalet günahın cezası olarak verilmiştir, kabahatten önce gelmiş olamazdı. Yalnızca fıtri zaaf da değildi, zira henüz nefsi arzular isyan etmiş değildi.

Fakat hem melekleri hem insanı Yaratanından koparan kibir baş gösterdi, çünkü her ikisi de kendilerine layık olandan daha yüce bir makamı gasbetmeye kalkışmıştı. İnsana diğer bütün yaratılmışların haline özenme izni verilmişti ama gelecek olan Mesih'in haline özenmesine asla izin verilmemişti.

Bu yüzden, Mesih'i simgeleyen iyi ve kötüyü bilme ağacı haricinde, daha hayırlı ve akıl sahibi olan ya da erdemleri simgeleyen bütün ağaçlar ona yiyecek olarak serbest bırakılmıştı. Oysa saadetimizin hayrını ve acılarımızın şerrini hem tatması gereken hem de tatmış olan bizzat Mesih idi. İşte bu mertebeye insan cehaletten ya da zaaftan ötürü değil, son derece berrak bir bilgiye haddinden fazla cüret ederek kalkışmak istedi. Bundan ötürü onun günahı bir bakıma Kutsal Ruh'a karşı işlenmiş gibiydi, bu ise ya mutlak bir ümitsizlik ya haddini aşan bir cüret ya da dik kafalı bir kötülük, yahut uluhiyetin buyruklarına açık bir tecavüzdür.

Bu cürümler hiçbir kurbanla telafi edilemezdi, kanunla da arındırılamazdı, nitekim Elçi'nin dediği gibi, "Yasanın işleriyle hiçbir beşer O'nun huzurunda aklanamaz." Bu yüzden Davud, ilahi buyruğu çiğnemekten daha hafif bir suça düştüğünü anlayıp mezmur okurken ve günahı için yalvarırken şöyle demiştir,

"Çünkü kurban isteseydin verirdim, yakmalık sunulardan hoşnut kalmazsın." İşte bunlar öyle günahlardır ki insanı öylesine çıplak bırakmıştır; ne sanatla ne dehşetengiz zekayla ne de insan gücüyle hazırlanan, yahut tabiatın sunduğu hiçbir örtü onu örtmeye kafi gelebilirdi. Bu yüzden Tanrı, insanın incir yaprağından diktiği bir önlükle çıplaklığını örtmesinden hoşnut kalmayıp onu bir deri kaftanla giydirdi, bu kaftan Vaftizci Yahya'nın hakkında şöyle dediği o Kuzunun derisinden yapılmıştı, "İşte Tanrı Kuzusu, işte dünyanın günahını kaldıran."

O yazının bizim kurtarıcımız İsa'dan bahsettiği, İbranice metindeki "Ve onları giydirdi" sözlerinin harflerinin devriyle apaçık anlaşılır, bu da İbrani teolojisinin en derin doktrinine uygundur, fakat bu konuyu, Tanrı izin verirse, kendi yerinde ele alacağız. Dolayısıyla ne insan gücü ne de şeriatın kurbanı o günahı örtmeye yetebilirdi.

Kutsal yazıdan bunları öğrendiğimize göre, Mesih'in bu tanrılığı hakkında onun ne söylediğine bakmak icap eder.

Aynı Husus Kehanetlerle Pekiştirilir, Bölüm II

Mademki ilahi hakikatleri ilahi sözlerle kanıtlayacağız, o halde Kutsal Ruh'un cezbesiyle kendinden geçen kutlu peygamberlere müracaat edelim. Mesih'in en mükemmel timsali olan hükümdar peygamber, O'nun şahsında şöyle şakır, "Adonai, yani Tanrı bana dedi ki, Sen benim oğlumsun, bugün ben seni tevlid ettim." Zira bugün, yani kesintisiz olarak Baba Tanrı'dan tevlid edilen başka hiçbir Oğul yoktur, ancak Mesih olan Oğul Tanrı'nın ta kendisi vardır. Başkâhinler O'na karşı komplo kurmuş, milletler, yeryüzünün kralları, Pilatus ve muhafızlarıyla birlikte Hirodes bir araya toplanmıştı. Milletlerin miras olarak verildiği ve hükümranlığı yeryüzünün sınırlarına kadar uzanan O'dur. Yeşaya da, ahdin, uzlaşmanın ve ilahi barışın bir nişanesi olarak bir genç kızın ya da bakirenin doğum yapacağını vaat ettikten sonra şunu eklemiştir, "Ve O'nun adı İmmanuel, yani Tanrı bizimle çağrılacak", hem de daha önce hiç olmadığı kadar yüce bir surette. Yine doğacak çocuktan ve bize bahşedilecek oğuldan haber verirken şöyle der, "Ve O'nun adı Harika Öğütçü, El Gibor, yani Kudretli Tanrı, Barış Prensi, Ebediyet Babası diye çağrılacak."

Yahudiler, bunun güçlü anlamına geldiğini ileri sürerek karşı çıkmasınlar, zira "güçlüye güçlü" demek uygunsuz bir söz olurdu. Çünkü "gibor" kendi asıl anlamıyla "güçlü" demektir, "El" ise yaygın kullanımda Tanrı anlamına gelir. Gelecek çağın babası da, İbrani bilgelerin öğrettiği üzere, bir insan olamazdı ve cennet ondan mahrum kaldığından, tüm insanlık ilk atada oradan kovulduğundan beri hiç kimse oraya kabul edilmemiştir. Şayet gelecek çağın babası, kutlu hayatın babası ve bağışlayıcısı olarak anlaşılırsa, ki ben de aynı kanaatteyim, bu hayatın babası ya da ebedi hayat, bunu kendiliğinden haiz olandan, saadetin gerçek efendisinden başkası olamaz, o da Mesih’te konuşan tek Tanrı’dır, şöyle buyurur,

"Koyunlarıma ebedi hayatı ben veririm." Yeremya da berrak bir bakışla aynı şeyi önceden görerek, insan bedenine bürünecek olan Tanrı’ya aşina bir dille hitap eder ve der ki, "Niçin bu diyarda bir yabancı ve garip gibi, konaklamak için sapan bir yolcu gibi olacaksın, hem de alışılmadık bir tarzda?" Görünüşte zayıf ve ıstıraplara maruz bir insan gibi bulunduğundan ötürü Peygamber şöyle devam eder, "Niçin şaşkın bir adam gibi, kurtarmaya gücü yetmeyen bir yiğit gibi olacaksın?" Zira cüzamlı gibi, acıların adamı ve zaafımıza boyun eğmiş olarak görüldü. Fakat bu durumlar nasıl olursa olsun, insanlık örtüsü altında bizzat Tanrı vardır, nitekim kâhin şöyle devam eder, "Sen ise içimizdesin ya Rab ve adın üzerimize anıldı."

Bu sözler Mesih’in tanrılığını güneşten daha açık bir şekilde ifade eder, zira içimizde bir yabancı olacağı söylenmiştir,

ve aramızda alışılmadık bir tarzda bulunacağı, Tanrı’nın adının üzerimize, yani insan üzerine çağrılacağı belirtilmiştir, zira Mesih Tanrı’nın adıyla hususi olarak anılmıştır, nitekim başka bir yerde şöyle ifade eder, "İşte günler geliyor, diyor Rab, Davud’a doğru bir dal çıkaracağım, kral olarak hüküm sürecek ve hikmetle davranacak, yeryüzünde adalet ve doğruluğu icra edecek. O günlerde Yahuda kurtulacak ve İsrail güven içinde yaşayacak, O’na verecekleri ad şudur, Adonai, yani bizim doğru olan Rabbimiz." Bütün İbrani bilgelerin tartışmasız kabul ettiği üzere, bu adla Tanrı’dan, yani tanrılıkla dolu Mesih’ten başkası anılamaz, Peygamber de herkesin mutabık olduğu gibi O’ndan bahseder. En meşhur Keldani tercümesi olan Targum da açıkça şöyle söyler,

"Ve Davud’a doğru Mesih’i çıkaracağım." Mesih’e Davud ve Davud’un Oğlu denmesi uygundur, zira O’nun soyundandır, ayrıca söz konusu edilen Davud’un krallığını aşan gerçek bir krallığa sahipti,

ve Davud’da şimdi açıklanmış olan pek çok kutsal sır (sacramentum) vardır ki, bunlar vasıtasıyla Davud çoğu kez Mesih’in şahsına bürünerek O’ndan kendi şahsı ve adı altında bahseder, nitekim "Rab bana dedi ki,

Sen benim oğlumsun, bugün ben seni doğurdum" ve buna benzer pek çok yerde olduğu gibi. Fakat sözümüze başlamamız gereken Musa’ya dönelim, zira o, Tanrı’nın ruhuyla dolan Balam’ın gelecek Mesih ve O’nun tanrılığı hakkında önceden şunları söylediğini nakleder, [okunamadı]. Bizim tercümemiz her ne diyorsa desin, harfi harfine şöyle tercüme edilir, "Tanrı insan değildir ki yalan söylesin ve insanoğlu değildir ki tövbe etsin." Bu cümlenin anlamı şudur, Tanrı olan Mesih’in insan olduğunda yalan söylemesi mümkün değildir, öyle ki "değildir" ifadesi "yalan söylesin" fiiline bağlanır, sanki "İnsan Tanrıdır ve yalan söylemeyecektir" denmiş gibidir. Mesih’ten bahsettiği ise ardından gelenlerden apaçık anlaşılmaktadır, zira der ki, "Ve insanoğlu tövbe mi edecek?" Nitekim Mesih bizzat kendisine böyle seslenirdi, "İnsanlar İnsanoğlunun kim olduğunu söylüyor?" sözünde ve diğer pek çok yerde olduğu gibi. Şöyle devam eder, "O söyledi de yapmadı mı, O konuştu da yerine gelmeyecek mi?" Gizli sırlardan bir kısmını açıklamak adına şunu belirtelim, Mesih hariç bütün peygamberler bir hususta yanılmışlardır, bu sebeple Mesih şöyle demiştir, "Gök ve yer geçecek, ama benim sözlerim geçmeyecektir." Zira Musa, önceden bildirdiği halde kavmi vaat edilen topraklara sokamadığında yanılmıştır. Yunus, önceden bildirdiği gibi kırk gün sonra Ninova şehri hemen helak olmadığında yanılmıştır. İlyas, kendi döneminde başına pek çok felaket geleceğini bildirdiği Ahab hususunda yanılmıştır, fakat Tanrı Ahab’ın tövbesi sebebiyle bu felaketleri onun ölümüne dek ertelemiştir, bu yüzden kâhinin söylediği tam olarak vuku bulmamıştır. Diğer peygamberler de haklarında kehanette bulundukları kimselerde meydana gelen bir değişiklik yüzünden yanılgıya düşmüşlerdir, öyle ki hepsinin kehanetleri bazen şartlı çıkmış, görünüşte ve bir bakıma yalancı durumuna düşmüşlerdir. Oysa Tanrı ve insan olan Mesih hiçbir zaman yalancı bulunmamıştır ve bulunmayacaktır, ne sözleri değişecek ne de hükümsüz kalacaktır. Balam’ın bizzat Mesih’ten bahsettiğini, hem zikredilen sözlerden hem de ardından gelenlerden gün gibi açık bir şekilde çıkarabiliriz, zira şöyle ekler, "Kutsama aldım, kutsayacağım ve geri dönmeyeceğim, çünkü Yakup’ta fesat görülmedi ve İsrail’de hile yoktur", gerçi bizim tercümemiz "Yakup’ta put yoktur ve İsrail’de suret bulunmaz" der. Fakat harfin hakikatini takip ettiğimizde, fesat, isyan ve hile dolu olan o kavim için, onda fesat ve hile olmadığı yönündeki hükmün asla doğrulanamayacağını açıkça görürüz, bu ancak o kavimden doğacak olan ve ağzında yalan ya da hile bulunmayan Mesih’te tecelli eder,

Yeşaya’nın dediği gibi, "O kötülük etmedi." İşte bu yüzden Balam o kavme ve onun atalarına lanet edemezdi. Kâhin şöyle devam eder, "Tanrısı Rabbi onunladır, krallık borusu ve alkışı onun içindedir", zira O kralların gerçek Kralı, Yehuda’nın kral soyundan gelen rablerin Rabbidir. Şöyle devam eder, "Tanrı onu Mısır’dan çıkardı", yani insan felaketinin darlığından ve zindanından, ayrıca Hirodes öldükten sonra Matta İncili’nde yazılı olduğu üzere O’nu harfi harfine Mısır’dan geri çağırdı. Şöyle devam eder, "Kuvveti [okunamadı] gibidir", ki bu bizim tercümemizde gergedan (rhinoceron) olarak adlandırılan tüm hayvanların en güçlüsüdür, burun anlamına gelen "rhin" ve boynuz anlamına gelen "keras" [Yunanca] kelimelerinden gelir, çünkü boynuzu burnundadır ve boynuzunu alnında taşıyan, Grekçe "monokeros", yani tek boynuzlu (unicornis) denilen hayvandan farklıdır. Güç ve gövde bakımından da farklıdır, zira biri at, diğeri sığır gövdesine sahiptir, nitekim Sextus Pompeius’un naklettiği üzere bazıları buna Mısır öküzü der. Bu hayvan önce boynuzunu kayalara bileyerek fille savaşır, ona boyca benzer, bacakları daha kısadır, şimşir rengindedir, gövdesi biraz kamburdur, korkunç görünüşlüdür ve muazzam bir kuvvete sahiptir,

bu yüzden her bakımdan üstün bir erdeme ve kudrete sahip olan Mesih bu en güçlü hayvana benzetilir. Zekeriya da Mesih’in tanrılığından öyle açıkça bahseder ki bundan daha belirgini olamaz, zira pek çok sözün ardından Tanrı’yı şöyle derken konuşturur, "Ve Davud hanedanı üzerine ve Yeruşalim sakinleri üzerine lütuf ve yakarış ruhunu dökeceğim ve bağrını deldikleri bana bakacaklar."

Zira Tanrı, büründüğü bir beden olmaksızın delinemezdi,

fakat Mesih’in bedeninden başka bir bedene büründüğü de yazılı değildir, O’nu terk edip bir başkasını alması da akla uygun düşmez. Demek ki içinde ikamet ettiği ve Romalı bir asker tarafından delinen Mesih’ten bahsetmektedir, asker O’nu yaraladıktan hemen sonra daha iyi bir gözle O’na bakarak haykırmış ve demiştir ki, "Gerçekten bu Tanrı’nın Oğlu idi."

O’nun hakkında gerek önceden gerekse sonradan söylenen her şey şüphesiz yerine gelmiştir. Zira Mesih’in zamanındaki gibi, dua eden pek çok kişinin üzerine gözle görülür bir surette ve ateşten diller halinde indiği vakit olduğu kadar lütuf ve yakarış ruhu hiçbir zaman böylesine bol dökülmemiştir. Ne de bağrı delinen hiç kimse, orada bulunan halk tarafından bedensel gözlerle böylesine bir şahitlikle görülmüş ve geçmiş tüm zamanlar boyunca bütün inananlar tarafından zihin ve tefekkür gözüyle, gözyaşları ve feryatlarla temaşa edilmiştir, nitekim Peygamber çeşitli ailelerin yapacağı büyük bir feryadı sözlerine eklemiştir. Nitekim bin beş yüz yıldan beri her Hazırlık Günü’nde halk tarafından alenen ve her gün dindarlar tarafından hususi odalarında, bağrı delinmiş olan İSA’mızın ölümüne yas tutulması hayret vericidir, ki bu başka hiç kimse için bir yıldan sonra asla vuku bulmamıştır.

Haggay da Mesih’in tanrılığını açıkça olmasa bile, Hieronymus doğru tefsir ediyorsa, en azından örtük sözlerle ikrar etmektedir.

Hieronymus, Zira şöyle der, Bir an daha ve ben, sesim işitildiğinde göğü sarsan, yasayı verdiğimde karanlık, fırtına ve koyu duman belirip dağ alev alev yanıyor göründüğünde yeryüzünü sarsan, halkın geçmesi için yol açtığımda Kızıldeniz’i sarsan, on bela ile Tanrı buyruğundan yoksun çorak Mısır’ı sarsan ben,

Gündüz bulutla halkı örterek, gece ateşten sütunla aydınlatıp aynı halkı kudret helvasıyla besleyerek ıssız çölü sarsan ben, Güneş’i bağlayıp halkların özlemi ve benim sevgili Oğlumun ölümünde karanlıklar salarak göğü yeniden sarsacağım, büyük bir depremle en sert kayaları parçalayıp mezarları açarak ve sarsarak, ölülerini geri versinler diye yeryüzünü sarsacağım, içinde pek çok sürüngenle kavimleri avlayan ejderhayı öldürerek denizi sarsacağım, tefekkür ehliyle doldurarak kurak yeri ve ıssız çölü sarsacağım,

Ve ıssız mekânları sarsacağım, yasayı ve Tanrı buyruğunu kabul etmeleri için bütün kavimleri sarsacağım, o yasa ki yalnızca İbrani soyu ve ona katılan birkaç kişi tarafından kabul edilmişti, Bundan ötürü şöyle devam eder,

Ve bütün kavimlerin beklediği gelecektir, onlar için ilk yasa koyucu Musa kâfi gelmemişti, Ve bu evi, yani yeni kiliseyi ve halkların cemaatini yücelikle dolduracağım, Ve bu son evin yüceliği ilkinden daha büyük olacaktır, İlki havraydı, sonuncusu ise kilisedir, her ne kadar Yahudiler bilmem ne geveleseler de.

Bizi dünyadan çağıran O’dur ki, meyve verelim, O vakit bir görümde azizlerine seslendin ve dedin, Yardımı bir güçlüye sundum ve kavmimden seçilmiş olanı yücelttim, kulum Davud’u buldum.

Burada Baba’nın, Yişay oğlu Davud hakkında değil, peygamberler tarafından Davud olarak adlandırılan kendi öz Oğlu Mesih hakkında konuştuğu kabul edilmelidir, Kutsal yağımla, yani tanrısallığımla, onu bütün paydaşlarının üzerinde meshettim, Zira elim ona yardım edecek ve kolum onu güçlendirecektir, Bu yüzden Oğul şöyle demiştir, Babam beni yalnız bırakmadı, benimledir.

Düşman ona galip gelemeyecek ve fesat oğlu ona zarar vermeye cüret edemeyecektir, Oğul’un şu sözü uyarınca, Bu dünyanın Hükümdarı geliyor ve bende hiçbir hakkı yoktur, Ve onun yüzünden düşmanlarını kırıp geçireceğim ve ondan nefret edenleri kaçırtacağım, tıpkı diğer Mezmur’da denildiği gibi,

Düşmanlarını ayaklarının altına basamak yapacağım, Ve hakikatim ile merhametim onunla olacaktır, bundan ötürü kendisi bizzat hakikat, merhamet ve lütufla doludur, öyle ki onun doluluğundan hepimiz pay alırız, Ve benim adımla boynuzu yücelecektir,

Zira Baba onu yüceltmeyi gözetmiştir, Ve elini denize, yani yüce ve dünya üstü olana, sağ elini de ırmaklara koyacağım, ki bunlardan yukarıda bahsetmiştik, Lakin ardından ne denli açıkça eklediğini görelim, O bana seslenecek, Babamsın sen, Tanrımsın ve kurtuluşumun hamisisin, bu sebeple Tanrı’ya Baba derdi, Bu sırrı anlamayan körleşmiş Yahudiler onu taşlamak istediler, Ve ben onu pek çok kardeş arasında ilk doğan kılacağım, Paulus’un dediği gibi, gökte ve yerde her babalık adını ondan alır, Yeryüzü krallarından yüce kılacağım, bundan ötürü kralların kralı olarak görülmüş ve İohannes tarafından ilan edilmiştir, Merhametimi ona sonsuza dek saklayacağım ve ahdim onun için sadık kalacaktır, Bu yüzden Oğul şöyle der, Bu kâse, kanımla mühürlenen yeni ve ebedi ahittir.

Ve soyunu ebediyen sürdüreceğim, ki bu soy ile bizi ruha göre diri bir umuda yeniden doğurdu.

Ve tahtı göğün günleri gibi kalacaktır, Bu söz Yişay oğlu için doğrulanamaz, zira onun tahtı zeval bulmuştur, Ve biraz aşağıda şu sözlerle pekiştirir, Kutsalım üzerine, yani kutsal Mesih ya da kutsal İlkörnek (Archetypus) üzerine bir kez ant içtim ki, Davud’a yalan söylemeyeceğim, zira ne veren Baba ne de kabul eden Oğul yalan söyleyebilir, Onun soyu, yani ruhani soyu ebediyen kalacaktır.

Ve tahtı huzurumda daima aynı şekilde sebat eden Güneş gibi ve ebediyen kusursuz kalan Ay gibi olacaktır, Bunların hiçbiri Yişay oğlunda vücut bulmamıştır, zira ne onun tahtı Güneş gibi sürekli bir ışık ve yücelikle parlamış ne de ebediyen kusursuz Ay gibi kalmıştır, Zira bizzat Davud ve Süleyman zamanında kusursuz bir Ay gibi dolun halindeyse de, Rehavam döneminde küçülmüş ve kendisi ile halkı Babil sürgününe götürüldüğünde Yehoyakin zamanında büsbütün sönmüştür, Ve gökteki şahit sadıktır, Zira gökte başka bir şahit bulunmaz (eğer İohannes doğru anlamışsa), yalnızca Baba, Söz (Verbum) ve Kutsal Ruh vardır, bu üçü birdir, Buradan hareketle başka bir yerde büyük bir sır ve Mezmur yazarı ile tam bir uyum içinde şöyle demiştir,

Ve sadık şahit, ölülerin ilk doğanı olan İsa Mesih’ten.

Bundan sonra Peygamber, Baba’nın Oğul’un bunca ve böylesine layık olmayan eziyetlere maruz kalmasına izin vermesine dair içsel yakınmasını sürdürerek şöyle der, Sen ise terk ettin, tiksindin ve Mesih’ine öfkeyle parladın,

Bu sebeple çarmıhtayken herkesin işiteceği biçimde Baba Tanrı’ya seslenerek şöyle demiştir, Tanrım, Tanrım, beni niçin terk ettin, adeta nefret edilen, düşman, sevilmeyen, vurulmuş ve alçaltılmış biri gibi.

Kulunun ahdini, yani daimi bir ahitle biricik olduğu ve ölümde terk eder göründüğü insan doğasını bozdun, Onu taçlandırdığın ve ellerinin işleri üzerine tayin ettiğin tacı yahut kutsal çelengi yere çalarak kirlettin, Bütün çitlerini yahut hisarlarını dağıttın, yerle bir ettin.

Yani meleklerin muhafazasını kaldırdın, öyle ki ne onların ordusu, ne bir melek ne de bir insan ona yardıma geldi, bilakis çarmıhın cenderesini tek başına çiğnedi.

Hisarlarını dehşete yahut darlığa çevirdin, zira esenlik melekleri dahi acı acı ağlıyordu, İlahinin sonuna dek bu Tanrı-insanın bütün insan soyu adına beşeri doğasında çektiği çilesinde başına gelenlerin seyri bu minvalde anlatılır.

Baruh’un dahi (İbrani kanonunda yer almasa da, Vulgata tercümesinde ve kilisenin ortak kullanımında bulunduğu için), Mesih olan en son yasa koyucunun tanrısallığı hakkında ne denli açık konuştuğunu işitelim, O demiştir ki, Bizim Tanrımız budur ve O’nunla kıyaslanacak başkası yoktur,

Bilgeliğin her yolunu O buldu ve onu kulu Yakub’a, sevgilisi İsrail’e verdi, yasayı ve emirleri bildirip kurbanları düzenledi, Bundan sonra yeryüzünde göründü ve insanlarla birlikte yaşadı, beden aldı ve daha önce yasada ve peygamberlerde kapalı olarak bildirdiklerini açık bir ağızla öğretti, öyle ki öğrencileri şöyle dedi, İşte açıkça konuşuyorsun ve hiç mecaz kullanmıyorsun.

Zikredebileceğimiz pek çok vahiy arasından bu kadarı kâfidir, bunlara inanmayanlar diğerlerine de inanmayacaktır.

Tanrısallık ve Söz Mesih'te Nasıl Bulunur? Bölüm III

Her ne kadar Kurtarıcımızda Tanrılığın nasıl bulunduğu ve bulunmakta olduğu konusu çetin, izahı neredeyse imkânsız, hatta akılla kavranamaz olsa da, zira Damaskenos Söz’ün beden alışının yalnızca zaman bakımından değil, tarz bakımından dahi en yüce serafim için bile meçhul olduğunu söyler, yine de Tanrı’nın bize lütfettiği ölçüde, tanrısallığın ve Söz’ün bu kurtarıcı insanda nasıl bulunduğunu izaha gayret edeceğiz.

Babadan bir cüz, kendisinden doğduğu tohum vasıtasıyla evlatta daima bulunur, Bu sebeple Aristoteles Ethika’da babanın evladını tersinden daha çok sevdiği sonucuna varır, zira evladında kendisinden bir şey hisseder, bundan ötürü pek çoklarında yalnızca babanın ruhu değil, konuşması, sesi, ahlakı, sureti, çehre çizgileri, boyu bosu ve benzeri vasıfları da tezahür eder.

Fakat Tanrı, belli bir kıyas uyarınca her şeyin babası olsa da, insanın daha müstesna bir surette babasıdır, zira insan O’nun suretini taşır, yalnızca O’nun iziyle yetinen diğer yaratılmışlardan farklıdır.

Bu bakımdan insan, diğer yaratılmışlara nispetle tanrısallıktan daha yüce bir şeyi hisseder ve taşır, zira bilge Aratos’un dediği ve ondan önce Pythagoras’ın ifade ettiği gibi, Biz O’nun öz soyuyuz, İnsanlarda tanrısal bir soy mevcuttur.

Bunlarla birlikte, tereddüt içindeki o yarı-Pisagorcu şöyle diyecektir, İnsan doğmuştur veya o her şeyin sanatkârı bunu ilahi tohumdan var etmiştir, Tanrı Oğlu olarak adlandırılan ve diğer Tanrı oğullarının kendisi aracılığıyla meydana getirildiği O'nda, Tanrılığın çok daha ve kıyaslanamaz derecede büyük bir armağanı bulunmalıydı. Tanrı'nın tohum saçan kudreti yalnızca önceden var edilmiş bütün şeylerde ve bilhassa insanda bulunmakla kalmaz, aynı zamanda, Güneş ışınlarının sürekli yayılışının her şeyi aydınlatıp beslemesi gibi, ulaştığı her yerde varlıklara daima hayat ve bereket bağışlayarak iyilik eden o Tanrılığın sürekli akışı da mevcuttur. Bunu apaçık bir ışıkla doğrulamaktayız, zira onun bize yaklaşmasıyla yeryüzü bereketlenir, bitkiler filizlenir, canlılar döl vermeye ve yavrulayarak çoğalmaya meyleder, kuşlar yumurtlamaya ve kuluçkaya yatmaya acele eder, balıklar ise saçtıkları yumurtalarla kendi soylarına en büyük artışı sağlar, aksi şekilde o uzaklaştığında ise döl verme kapanmış görünür,

Ve bitkiler, daha önce bereketlendiklerinde ürettikleri şeyleri dökerler. Bundan ötürü, şayet Güneş'in kendi akışı tekbiçimli olsaydı, döl verimi de her zaman her şeyde eşit kalırdı.

Oysa en yüce ve dünya-üstü olan Güneş, ne yaklaşır ne de uzaklaşır, çünkü her zaman her yerdedir, daima her şeyin içine onların kabiliyeti nispetinde yayılır. Her zaman her şeye akarak onların varlığını muhafaza eder, alıcının acziyeti engel teşkil etmedikçe, bereketi ve iş görme kudretini sürekli bağışlar ve aşılar. Bu yüzden, bir kimse ne denli iyi hazırlanmışsa, Tanrılığın feyzini o denli derinden hisseder. Bunu idrak eden Yeremya şöyle diyordu, Fakat sen içimizdesin ya Rab, ve adın üzerimize anılmıştır, yani adın kudreti ve bizzat anılması içimizde duyumsanır. Zira Tanrı'nın adı ne ise, Tanrı'nın bizzat kendisi de odur,

Ve eğer İbranilerin bilgeleri bunu doğru kavrayıp böyle yorumluyorlarsa, ilahi ismin kudreti Tanrı'nın kudretidir. Nitekim Musa'ya koruma ve rehberlik için gönderilen melek hakkında Rab şöyle diyerek tanıklık eder, İşte ben, önünden gitsin diye Meleğimi gönderiyorum, onu gözet ve sesine kulak ver, zira benim adım ondadır, yani yukarıda zikredilenlerin açıkladığı üzere, adımın ve Tanrılığımın kudreti ondadır. Ve Tanrı'nın adının kudreti Mesih'e öylesine geçmiştir ki, O da huzurunda her dizin çöktüğü ve bütün mucizelerin gerçekleştirildiği o adı elde etmiştir, ki bu mucizeler eskiden Musa'ya dek Şaddai ile yapılırdı, Musa'dan Mesih'e dek ise o büyük dört harfli isimle [okunamadı], Mesih, adların kudretinin kendisinde ve kendi adında toplandığını hissederek büyük bir yetkiyle şöyle demiştir, Benim adımla cinleri kovacaklar, yeni dillerle konuşacaklar, yılanları ellerine alacaklar, ve öldürücü bir şey içseler bile onlara zarar vermeyecektir, hastaların üzerine ellerini koyacaklar ve onlar iyi olacaklardır. O halde Tanrı, havanın başka bir cisimle kaplanmamış her boşluğu doldurması gibi, kendi kavrayışı ölçüsünde her şeyin içine akarak her şeyi doldurur, nitekim her şey Jüpiter ile doludur, bu söz hem hava hem de Tanrı hakkında anlaşılabilir.

Ve tıpkı bütün bedenin canla dolması, böylece canın bütünde bir bütün, her bir parçada da tam olması, ancak beyinde ve kalpte daha üstün bir tarzda, duyularda orta düzeyde, diğer uzuvlarda ise en derinde bulunması gibi, Tanrı da Yeremya aracılığıyla şöyle diyerek bu evrensel bedendedir, Ben göğü ve yeri doldururum. Gerçekten de yeri, unsurları ve diğer aşağı şeyleri daha hafif, orta şeyleri daha dolgun, en yüce şeyleri ise en yetkin biçimde doldurur,

Ki bu en yüce olanlar Melek ve insandır, onları kalp ve beyin gibi, yalnızca ortak bir canla değil, akli, düşünsel ve özgür yahut seven bir canla doldurur. Ve Tanrı bu evrensel uzuvları, Güneş'in dünyanın boşluklarını ve canın insan bedeninin tüm uzuvlarını doldurduğundan daha az bir kudretle doldurmaz.

O halde Tanrı insandadır, fakat en mükemmel biçimde Mesih'tedir, iyilikle, bollukla ve dolduruşla. Aynı zamanda, yeni teologların öğrettiği gibi, tözsel birlik (hypostasis) yahut şahıs aracılığıyladır, ki bunu bizzat Mesih'te ve meshedilmişimizde görürler, zira insan doğasının sınırlarını aşan işlerin yapıldığını görürler, bu işler zorunlu olarak bir taşıyıcı cevherden (suppositum) neşet eder, çünkü eylemler taşıyıcı cevherlere yahut tekillere aittir. Yakup'un şöyle dediği gibi, aşılanma yoluyla da mevcuttur, İçinize ekilmiş sözü kabul edin. Zira bu çok uygun bir benzetmedir, çünkü orada iki doğa, doğal yahut ilahi ve doğaüstü bir yapışkanla bir araya gelerek, aşıyı kabul eden anaç daldan ziyade, aşılanan sürgünün doğasına uygun biçimde meyve verir.

Fakat bizzat Mesih şöyle diyerek bizimle bir tür süreklilik içinde bir olduğunu söylemiştir, Ben asmayım, sizlerse çubuklarsınız. İşte O'nun büründüğü doğa da daha üstün bir tarzın sürekliliğiyle Tanrılığın asması ile birleşmiştir. Tanrılığın büründüğü o insan doğası ile birliğine dair başka örnekler de getirilebilir, ancak şimdilik bunlar kâfidir.

Bütün şeyler ilahi kelamda içerilmekteydi. Bölüm IIII.

Bütün varlıkların kendi suretlerine açılmadan önce kelamda önceden var olduğunu, bu gizemin özetleyici ve veciz bir tasvircisi olan Yuhanna açık bir dille tanıklık ederek şöyle der, Var olan her şey, O'nda, yani Kelam'da yaşamdı. Bunu dinsiz Arabın bir köpek gibi havlayarak ve masal uydurarak iftira ettiği gibi yalnızca Yasa'nın bir uyarısından çıkarmamış, aksine bir kartal gibi insani sınırların ötesinde uçarak gördüğü şeyleri ortaya koymuştur. Şöyle der, Yaşam kelamı hakkında işittiğimizi, gördüğümüzü ve ellerimizle dokunduğumuzu sizlere bildiriyoruz. Ve yine, O'nun yüceliğini gördük, Baba'dan gelen biricik Oğul'un yüceliğini. Bu sebeple, yalnızca Hristiyanların değil, yabancıların da en bilge kimselerinin O'na uyması haklı bir gerekçeye dayanır.

Aemilius, şeylerin sudûru hakkında tartıştığında Yuhanna'nın öğretilerini tastamam takip eder ve onu Herakleitos'un dizeleriyle bağdaştırmaya çalışır. Proklos, Parmenides üzerine yazdığı eserinde Yuhanna'nın öğretisini öyle bir derinleştirir ki, hiç kimse onu daha çok yahut daha güçlü kanıtlarla ortaya koyamaz.

Fârâbî de değişen varlıklar hakkındaki kitabında, Hristiyan Yuhanna diye adlandırdığı Yuhanna'mızın son derece ilahi bilgeliğini tartar. Platoncuların nesnelerin ve sayıların ideleri hakkındaki öğretisi de Yuhanna'mızın görüşünden farklı değildir. Hatta İbrani bilgeleri bile beit harfinin, Tanrı'nın Oğlu olan en yüce bilgeliğin mührü olduğunu söylerler, ki bütün şeyler O'nda adeta bir evdeymiş gibi önceden belirlenmiş ve yerleştirilmiş halde vardı, zira beit, Davud'un içinde her şeyin var olduğu ve yapıldığı evi simgeler, nitekim Mezmurlar yazarı da şöyle terennüm eder, Her şeyi bilgelikle yaptın.

Zira ilk yaratılan gök ve yer oradaydı, oradan süzülen bütün varlıkların suretleri de hazırlanmış maddeye bahşedildikleri vakit oradaydı. Bunu kavramayan Peripatetikler, bilhassa yenileri, suretlerin girişi yahut başlangıcı üzerine büyük bir çekişmeyle tartışırlar.

Fakat daha eskileri anmak istersek, İbn Rüşd onların üç kısma ayrıldığını söylese de, bunlar pek çok çeşittir,

Nitekim Anaksagorasçılar hiçbir şeyin sıfırdan meydana gelmediğini, gizli duran suretlerin açığa çıktığını savunuyor ve her şeyin her şeyde bulunduğunu düşünüyorlardı, bunun hangi anlamda olduğunu başka bir yerde açıkladık. El-Bitruci, suretlerin göğün tözünden geldiğini ve kurucu niteliklerin şeylerin içinde tikel varlıkları sebebiyle değil, ilk göğün tesiriyle var olduğunu düşünüyordu. Matematikçiler suretin bizzat yıldızlar tarafından verildiğini kabul ediyordu, Themistios ve onunla birlikte diğer bazıları, meydana gelenlerin çeşitliliğine göre bu meseleyi farklı şekillerde karara bağlıyordu,

Zira unsurlar gibi cansız şeylerin maddenin tek bir suretinden meydana geldiğini düşünüyorlardı. Oysa kendiliğinden üreme ile hasıl olan canlıların, mesela at leşlerinden yaban arılarının,

İneklerin çürümesinden bal arılarının, bozulan şaraptan kurtçukların, toprağın kokuşmasından kurbağaların ve farelerin meydana geldiğini, bunların ve benzerlerinin maddeden soyutlanmış bir suret aracılığıyla üretildiğini kabul ediyorlar, meydana gelen her şeyin zorunlu olarak kendine benzer bir şeyden meydana gelmesi gerektiğini varsayıyorlardı. Aşağı âlemdeki nesnelerde kendisinden bu tür şeylerin doğabileceği bir benzer bulunmadığından, bunların kendilerinden yahut benzerliklerine göre meydana geldikleri soyutlanmış suretlerin var olduğunu düşünüyorlardı. Fakat Peripatetiklerin önderi kendi takipçileriyle birlikte öğretir ki, bileşiğin meydana gelişinde fail, maddeyi hareket ettirmek ve onu dönüştürmekten, böylece sureti daha önce kuvve halinde bulunduğu maddenin bizzat bağrından çekip çıkarmaktan başka bir şey yapmaz.

İbn Rüşd der ki, bu görüş Anaksagorasçıların ve Empedoklesçilerin kanaatine bir tür benzerlik gösterir, zira her ikisi de failin sureti taşıyıcıdan ayırdığını söyler,

Fakat şu noktada ayrılırlar ki, onlar fiilen önceden var olan şeyi ayırırlar, Peripatetikler ise yalnızca kuvve halinde olanı. İbn Sînâ ve onu özetleyen Gazzâlî ise Yuhanna'mıza oldukça yakın hükümler beyan ederek derler ki, gökler ve ikincil sebepler aracılığıyla hazırlanmış maddeye göre suretler, suretlerin vericisi olan Tanrı tarafından akıtılır, ve bu durum tikel ve birbiri ardınca gelen üretimlerde geçerlidir. Fakat ilk yaratılışta, önce maddenin, ardından onu belirleyen suretlerin aynı kaynaktan, yani ilahi kelamdan taştığını kabul etmişlerdir. Bunlara o ünlü Synesios da katılır.

Şanlı Kirene'li filozof, şu minvalde felsefe yaparak der ki, ilk basit varlıklar aşağıya doğru inerken, tabiat onlar tarafından kat kat bir nizam ile çeşitlenir, lâkin en baştaki varlık son derece basittir, ortadaki ve sondaki varlıklar da ondan neşet eder.

İşte bu en basit olan, kendi kelâmı vasıtasıyla her şeyi kuşatan Tanrı'dır. Diadokhos Proklos da kendi ilahiyat ve felsefe te teoremlerinde ispat eder ki, bütün sayılar birlikten nasıl çıkarsa, her çokluk da kendi kudretini içinde barındıran o birden öylece zuhur eder. Bu birin kendisi ise her şeyde mevcuttur, zira üçlükte üç adet bir, dörtlükte dört adet bir vardır ve diğerleri de böyledir, nitekim Rabbi Samuel, Nesnelerin Yaratılışı Üzerine adlı kitabın şerhlerinde bunu etraflıca ele alır. İşte bu en yüce bir de böyledir, her şeyde bütünüyle mevcuttur, nitekim Dionysios, İlahi İsimler Üzerine adlı eserinde şöyle der, Monad, bütün sayıları kendinde benzersiz bir tarzda barındırır, her sayı monadın içinde dürülmüştür, monaddan ileriye doğru çıktıkça ise ayrışır ve çoğalır. Bu durum sayı ve şekilsel birlik ile tözsel birlik hakkında böyle anlaşılmalıdır. Daha eskilere dönecek olursak, nesneler kendi has suretlerine bürünmeden evvel her şeyin ilahi kelâmda önceden mevcut olduğunu ileri süren Hermes'in, oğlu Tat ile konuşurken söylediklerine kulak verelim, Ey oğul, der, hikmetin gizemi, her şeyin yegâne Efendisi olan Kutsal'ın kutsal kelâmıdır ki, bunu beyan etmek insan idrakinin ötesindedir, zira insan da, her şey de ondandır ve her şey onun içindedir. Platon da Epinomis'te ilahi varlıkların birlikteliğini ve eşit mertebesini tartışırken şöyle der, Bizler hürmet gösterelim, ne bir ayı diğerine, ne bir yılı ötekine yeğleyelim, hiçbir talihi ayrı tutmayıp hiçbir zamanı dışlamayalım, bilakis her şeyi, cihanın kendi seyrini tamamlamasını sağlayana vakfedelim, bunu ise her şeyin en ilahisi olan kelâm tanzim etmiştir. Bizim Yuhanna'nın, her şey bu kelâm aracılığıyla var oldu, demesiyle ve Peygamber'in, Rabbin kelâmıyla gökler pekişti, terennümüyle bundan daha uygun ne olabilir?

Aynı Şekilde Her Şey Sayı, Ağırlık ve Ölçü İledir. Bölüm V

Nasıl ki Sanatkâr tarafından her şey sayı, ağırlık ve ölçü ile tertip edilmişse, aynı surette o pek mukaddes kelâmda önceden mevcuttu. Sayı iledir, çünkü nesnelerin çokluğu, yukarıda genişçe açıkladığımız üzere, İlkörnek'teki (Archetypus) kendi örnek modellerinin bütünlüğünü gerektirir.

Bununla birlikte oradaki çokluk öyle bir tarzdadır ki, asıl hazinenin birliğinden asla ayrılmaz. Proklos da ilahiyat teoremlerinde bunu öğretir, Bire paydaş olan her şey, der, hem birdir hem de bir değildir. Nitekim ilahi şahıslar da, ilahiyatçılarımızın bize öğrettiği üzere, pay aldıkları zatın kökünde birdirler, kendi içlerinde ise üç ayrı varlıktırlar. Bütün yaratılmışlar da aktıkları kaynakta birdirler, nitekim Parmenides de pek bilgece bunu söylüyordu, Aristoteles tarafından haksız yere yanılgıyla itham edilmişti, tikel suretlerde ise farklılaşmışlardır, buna rağmen o bir ile birleşmeleri icap eder ki, Akademi ve bilhassa Plotinos büyük bir hararetle bizi bu birliğe sevk eder. Demek ki yıldızların sayıca çok olan kütlesi Tanrı'dadır ve gök kubbenin kendisiyle pekiştiği kelâmdadır, aynı şekilde hayvanların, ağaçların, taşların ve yaratılmış olan her şeyin çokluğu da böyledir. Orada yalnızca türlerin sayısı bulunmaz, aynı zamanda tikel fertlerin sayısı da bulunur, nitekim Kelâm'ın kendisi tek tek insanlara hitaben şöyle der, İsimleriniz göklerde yazılıdır. Dahası, bize fuzuli görünen şeylerin bile sayısı onda bulunur, zira bizzat aynı Kelâm der ki, Başınızdaki saçların telleri dahi sayılıdır. Her şeyin ağırlığı ve ölçüsü de böyledir.

Her şeyin tartıldığı ve ölçüldüğü bu ağırlık ve ölçü onda önceden mevcuttu, nitekim İşaya bu hususta şöyle der, Suları avucuyla kim ölçtü ve gökleri karışıyla kim tarttı? Yerin toprağını üç parmağıyla kim sığdırdı, dağları ağırlıkla ve tepeleri teraziyle kim tarttı? İşte Tanrı'nın kendisi kudretle gelecektir, O'nun kolu hükümran olacaktır ve mükâfatı O'nunladır. Peygamber burada beden alacak Kelâm'dan bahsetmektedir ki, Baba Tanrı her şeyi onunla sabitlemiş, her şeyi kendi nizamına onunla bağlamıştır, tıpkı Pavlus'un Oğul hakkında bahsederken dediği gibi, O'nu her şeyin vârisi kıldı, evreni de O'nun aracılığıyla yarattı, O ki Baba'nın görkemi ve O'nun zatının suretidir, her şeyi kudretinin kelâmıyla taşır. Augustinus da Yaratılış Şerhi'nde bunu ifade ederek der ki, Tanrı'nın kelâmında ebedi Baba ile birlikte ezeli ve ebedi bir hayat sürmeyen hiçbir yaratılmış var olmamış ve zamanın başlangıcından evvel zuhur etmemiştir. Bu sebeple Kutsal Yazı, yaratılışı var edildikleri düzen üzere bildirmeden evvel, Tanrı'nın kelâmına nazar ederek önce şunu ortaya koyar, Ve Tanrı dedi, Olsun ve oldu.

Zira Tanrı'nın kelâmında önceden resmedilmiş olanı yine o kelâm vasıtasıyla bulmasından ya da buyruğuyla kendi has suretine sevk edip açıklamasından gayrı, herhangi bir nesnenin meydana gelmesi için başka bir sebep bulunamaz, nitekim söz konusu kelâmda her şey kendi nispetlerine göre ayırt edilmiş ve sayılmıştır. Bu sebeptendir ki Pisagorcular Tanrı'da soyut sayılar varsaymışlar ve az sonra belirteceğimiz gibi bunlara yaratılacak nesnelerin idesi (idea) demişler, bunların maddi şeylere dönüştüğünü zannetmişlerdir. Lâkin Platon onların bu sözünü biraz düzelterek, idelerin maddi nesnelerce paylaşıldığını, kendilerinin ise değişmediğini öğretmiştir, zira ebedi olanlar başkalaşamaz, meğerki bu değişimden onların suretlerine göre imal edilen ve onların kudretini alan nesnelerle olan irtibatları kastedilsin, öyle ki bu idelerden herhangi birine bağlı olmayan hiçbir şey yoktur. Zannımca onluk sayının aşılamamasının en zarif sebebi de budur, zira sayılar idesi bundan öteye uzanmaz, tıpkı Rabbi İbrahim'in Nesnelerin Yaratılışı Üzerine adlı kitabında ısrarla teyit ederek dediği gibi, On, dokuz değil, on, on bir değil. Ölçü ve ağırlık misali her şey bu onlukta toplanır ve ondan neşet eder. Bunların hepsi ilahi hikmetin evine evvelemirde yerleştirilmiş ve ezeli kelâmda resmedilmiştir ki bu kelâm, her yerde mevcut bulunan ilahi kürenin merkezidir, zira her şeyi kuşatır ve her şeye yayılır, nitekim aziz Dionysios, İlahi İsimler Üzerine adlı eserinde bunu gayet güzel öğretir.

Bu kürenin merkezi bütün çizgileri kendinde toplar, başlangıçtır, varlığın kendisidir ve ne şekilde olursa olsun var olan her şeydir. O her başlangıçtır, her sondur, her hayattır, bütün ölümsüzlüktür, bütün hikmettir, nizam, sayı ve bütün ahenktir, bütün erdemdir, bütün muhafazadır, bütün sebatkârlıktır, bütün taksimattır, bütün akıldır, bütün muhakemedir, bütün duyudur, bütün sükûnettir, bütün harekettir, bütün birliktir, bütün itidaldir, bütün mevcudiyettir, her şeyi bir arada tutandır, bütün ayrımdır, her bir takdirdir ve ileride vücut bulacak diğer her şey O'nun tarafından nakşedilmiştir, tıpkı o birin içinde bulundukları gibi, zira bu maddi aletin sayısı ve ahengi O'ndan çıkar, tıpkı bütün sayıların ve nispetlerin kaynağı olan birlikten her sayının ve ses ahenginin çıkması gibi, nitekim Nikomakhos ile Boethius bunu etraflıca işlemiştir. İşte her şeyin bu yegâne ilkesi, aziz muallim Musa'nın bahsettiği şeydir, Başlangıçta, yani hikmette yahut kelâmda Tanrı göğü ve yeri yarattı. Pavlus da bunu daha açık bir şekilde beyan ederek der ki,

Bütün yaratılanların ilk doğanı O'dur, zira her şey O'nda vücut bulmuştur.

Zihindeki Örnek Bilgiler İde Olarak Adlandırılır ve Varlık Sebebidir. Bölüm VI

Bilgelerden zihinde ve ilahi kelâmda iki türlü kural ve ölçü bulunduğunu öğrendik.

Bunlardan biri bizatihi meydana getirilecek nesnelerinkidir ve Yunancada suret ya da biçim manasına gelen `[Yunanca]` [okunamadı] kelimesinden mülhem, bizzat ide olarak adlandırılırlar. Diğerleri ise yaptığımız işlerin gayesine ulaştırılması gereken örnek modellerdir ki bunlar da bir kıyas vasıtasıyla ide sayılırlar. Binaenaleyh ideler, nesneler meydana gelmeden evvel ilahi zihinde daima mevcut olan ezeli suretler, biçimler ve örnek modellerdir, ta ki kendi has mühürleri gibi her bir tözün üzerine nakşedilsinler. Varlıklarını sürdürürken de baki kalırlar, ta ki türlerin kendileri daima korunsun ve ezeli kalsın, ferdin bozulması ya da değişmesiyle bozulup başkalaşmasınlar.

Kıyas yoluyla, sanat vasıtasıyla üreteceğimiz nesnelere dair zihnimizdeki düşünceler de ide ve örnek model olarak adlandırılır, nitekim Augustinus, Yuhanna Şerhi'nde uzun uzadıya bunu tartışır. Lâkin bunlar meydana getirilecek nesnelerin ve türlerin asıl örnek modelleri olmadıklarından tam manasıyla ide sayılmazlar, sadece bir benzerlik yoluyla öyle anılırlar ve bizler bunlar aracılığıyla ilahi ideleri fehmedebiliriz. Platon'un da öğrettiği üzere, pederane akılda tek ve yalın bir ide mevcuttur, kudreti ve sebepliliğiyle evrenseldir ve kendi gücünde bütün suretleri daha üstün bir tarzda önceden barındırır. Buradan zuhur eden ide, her şeyi Baba'dan almış olan o varlıkta çoğalmış olarak parıldar. Daha sonra ilk örneğin farklı makamlarına ya da menzillerine bir şekilde bölünerek yayılır.

Nihayetinde feleklerin muharriklerine ve diğer akıllara ulaşır, alt âlemin tanzimini bunlara tevdi eder, onlara bir nevi tohum bahşeder ve kendilerine verilen ilham uyarınca icra edip sevk etmelerini emreder.

Onlar da bunu gökler vasıtasıyla, bir alet gibi kullanarak, muhtelif ışımalarla, karşıtlık, üçgen açı, altmışlık açı ve kare açılarla, kimi zaman yaklaşarak kimi zaman uzaklaşarak cihanın sathına sererler.

Ve nihayet, formlar, taşıyıcılarının (subiectum) istidadına göre dökülür; taşıyıcılar onları beslenip yetkinleşmek için daima arzular, tıpkı dişinin, dölünü almak ve onun cinsiyetinden sevinç duymak amacıyla erkeği arzulaması gibi.

Bütün bunlar ise, başlangıçtan beri her şeyi aydınlatması ve döllemesi takdir edilen ilk sebebin (causa prima) ışığının kudretiyle tanzim edilir; adeta her şeyin düşünsel formu ve hayatı gibi. Bu yüzden Yuhanna şöyle demiştir, "Ve hayat insanların ışığı idi", zira o yüce ışık bizzat her şeyin hayatıdır. Bu hayat ve ışık, zanaatkârın zihninde tasarlanan formun yapay aletler vasıtasıyla nesneye aktarılması gibi, ikincil sebepler ve göksel araçlar aracılığıyla maddeye giydirilir. İlahi Kelam'da (Verbum) da Augustin'in belirttiği üzere uyum içinde yaşamamız gereken kurallar ve numuneler vardır. Yüce Yaratıcı bunları Musa'ya göstererek şöyle demiştir, "Bak ve dağda sana gösterilen örneğe göre yap."

Ve O sadece tahtadan bir çadırın inşasından bahsetmez; yaşayan Tanrı'nın yaşayan çadırının ve mabedinin kurulmasından söz eder ki bu biziz, orada icra edilen kutsal törenlerle birlikte her birimiz bunun birer timsaliydik; bunu kendi yerinde, Tanrı'nın inayetiyle daha geniş aktaracağız. Yine aynı Augustin'in dediği gibi, melekler de eylemlerinde bu kurallara, sanki hayatın ve hakikatin kaynağıymış gibi danışırlar.

Bu İdeaları Kabul Edenler, Bölüm VII. Bilgelerin Aynı Görüşte Birleşmesi

Aristoteles, Proklos, Porphyrios ve diğer bilgelerin hakikati sıklıkla bilgelerin ortak mutabakatıyla kanıtlamalarından hareketle, bunun ne kadar büyük bir otoriteye ve hakikate sahip olduğu anlaşılır. İdealar bahsinde yalnızca Katolikler veya Hristiyanların tamamı uzlaşmakla kalmaz; o kadar çok ve o kadar büyük yabancı bilge de birleşir ki bizimkilerin bu fikirleri hakikatten ziyade şeriattan ötürü savunduklarına dair her türlü şüphe haklı olarak ortadan kalkar. Kadim filozof Zenon, Tanrı'yı doğanın önderi ve tanzim edicisi olarak ilan eder ve O'na *logos*, yani Kelam adını verir; bu da O'nun kendi kendisinin ve yapılacak şeylerin idraki, dolayısıyla da ideasıdır. Sanırım bunu Merkür'ün tezgâhından almıştır, zira o Poimandres'te şöyle der, Her iki cinsiyetin de üretkenliğiyle dopdolu olan Zihin Tanrı, yani hayat ve ışık, kelamıyla zanaatkâr olan ikinci bir zihni doğurdu.

Ateş ve tin olan bu Tanrı, ardından, hissedilir dünyayı daireleriyle kuşatan yedi yönetici var etti ve bunların tanzimine kader denir. Tanrı'nın Kelamı bundan sonra, Tanrı'nın aşağıya doğru meyleden unsurlarından doğanın saf zanaatını bağladı ve onu zanaatkâr zihinle birleştirdi, zira onunla aynı cevherdendi (consubstantiale). İşte bakınız; Yuhanna'mızın öğretisine uygun olarak, her şeyin Tanrı'nın o en velut zihninde ya da Kelam diye adlandırdığı idrakinde önceden var olduğunu ne kadar dindarca, ne kadar bilgince ve ne kadar açıkça öğretmektedir.

Doğurduğu Zihin ise başka bir şahıstır fakat cevheri aynıdır; zanaatkâr zihinde, yani ortaya konan Kelam'da her şeyi inşa etmiştir. İlk olarak ise, ilk ayrık akıllar (intellectus separati) denilen o yedi zihin inşa edilmiştir; bu, İbranilerin yaratılış yedisi dedikleri dünyalar üstü yediliye göredir ve biz bu akılların kendi felekleriyle uyuştuğunu açıklamıştık.

Bu yedi akıl veya ruh, Vahiy ve Tobit kitaplarında okuduğumuz üzere, daima en yüce Hükümdar'ın tahtının huzurundadır; aşağıdakileri tanzim ederek O'nun buyruklarını icra ederler ve bu yüzden onların tanzimine kader denir.

Daha sonra açıkça Tanrı'nın Kelamı'nın, yani yapılacak şeylerin tasarımının ya da bizzat o tasarımın içinde bulunduğu şeyin, ilk zanaatkârla birleştirilmek üzere bu dünya yapıtını nasıl inşa ettiğini anlatır. Ve Kelam'ın kendisi nasıl ilk olanla, yani en yüce Baba ile aynı cevherden ve O'nunla bir ise, O'nun aracılığıyla inşa edilen her şeyi de birliğe sevk eder. Sokrates ve Platon da bunları ya onlardan yahut yukarıdaki tezgâhtan peygamberlere ve kutsal kişilere açıklananlardan öğrenmişlerdir; onlar, Peripatetiklerin ya da diğer kibirlilerin iftira ettiği gibi ideaların bulutlar arasında veya ayın çukurunda değil, Tanrı'nın en mahrem katında maddeden ayrı olarak var olduğunu söylemişlerdir. O halde idealar, şeylerin sebepleri olarak Yüce Mimar'ın zihninde veya Kelamı'nda bulunsun; Platon'un bunlardan yola çıkarak tüm filozofları aşarak sebepleri ilahi inayete bağladığı Theophrastos tarafından haklı olarak söylenir. Stoacılar da Zenon'larını taklit ederek zihinlerimizdeki öncül kavramların (notiones anticipatae) idealar olduğunu söylemişlerdir.

Fakat bunlar kıyas yoluyladır, ilahi zihindekiler ise hakikidir; zira Plutarkhos'un *Filozofların Görüşleri Üzerine* adlı eserinde dediği gibi, biçimsiz maddeler onların suretine göre türsel düzende şekillenir. Ve bunlardan önce Lokrisli Timaios, doğmamış ideanın, dışarıda ise bir örnek ve yardımcı sebep ya da dönüşen her şeyin formu olduğunu öğretir.

Syracusae'li Epikharmos ve diğer pek çok kadim düşünür de bunlarla hemfikirdir. Daha yeni Platoncular olan Iamblikhos, Porphyrios, Plotinos, Hermias, Numenios, Proklos ve onun hocası Syrianos bu öğretiyi genişletmişlerdir.

Bunların sonuncusu, Platon'u savunan müdafaanamesinde o kadar derinleşmiştir ki son derece hacimli bir eser meydana getirmiştir.

Alkinoos da hocasının öğretisini açıklarken, *Platon'un Öğretisi Üzerine* başlıklı kitabında ve Özetler'de şöyle der, Platon'a göre idealar vardır; lakin bunlar kalkan veya lir gibi zanaat ürünlerinin, yahut humma ve safra gibi doğaya aykırı şeylerin, yahut Sokrates veya Platon gibi tekillerin, ne de toz veya saman çöpü gibi pek ehemmiyetsiz şeylerin idealarıdır; aksine, mükemmel varlıkların ve ebediyen kalan değişmez kavramların idealarıdır, bunlar maddeden münezzeh ölçülerdir, zira dünya tesadüfen değil, Zanaatkâr'da inşa edilmiş bulunan o örneklerin suretine göre en yüce düzenle var olmuştur. Bu idea Zanaatkâr'da birdir ve evrensel sebeptir, her şeyi bilkuvve haizdir ve önceden içerir, fakat idealaştırılanlara nispetle çoğalır, zira pek çok şeyin ideasıdır. Dolayısıyla menşe bakımından birdir, fakat kendisinden belirlenenler bakımından çoktur. Pek çok bilge ve ilahi vahiyle desteklenen bu görüş, sadece Aleksandros ve İbn Rüşd'ün zıddını ileri sürdüğü Aristoteles'in sığ sapkınlığından daha fazla kabule layık görülür.

Ve eğer dikkatle tartılırsa görülecektir ki, bizzat Aristoteles lafzen hangi saikle bilinmez farklı görünse de, esasta başka bir şey düşünmemektedir.

Zira o da işine koyulmadan evvel zanaatkârda etkin bir gücün ve sanatın önceden bulunduğunu kabul eder. Bu dünya yapısının zanaatkârı için de durum farklı değildir; O'nu tanımadıkları ve bu dünya evini ne zaman, niçin ve nasıl inşa ettiğini bilmedikleri için, yapının kendisini, tarzını ve düzenini bazen inkâr etmiş, bazen de hakikatin zoruyla itiraf etmiştir. Fizik sınırları içinde kalarak beyanda bulunup öğretirken ideaları ve dünyanın inşasını inkâr etmiştir; zira kendisine atfedilen *Dünya Üzerine* adlı risalede bu kâinat makinesinin en yüce zanaatkâr tarafından kurulduğunu ileri sürer ve metafizikte fizik yasalarından sıyrılarak oldukça iyi bir teolojiyle şöyle der, Nasıl ki bizim idrakimiz şeylerden ve bilinen nesnelerden kaynaklanıyorsa, Tanrı'nın ilmi ve bilgisi de var olan şeylerin sebebidir.

Fakat sorarım size, Tanrı'nın şeylerin sebebi olan bu diri idraki, her şeyin kendisi vasıtasıyla var olduğu Kelamı'ndan başka nedir ki? Lakin biz şimdi ilahi ışıkla aydınlanmış olanlara dönelim.

Pavlus, Koloselilerle Kelam'ın tecessümü üzerine tartışırken, üçüncü semanın hazinesinden şunları çıkarıp söyler, "Görünür ve görünmez her şey gökte ve yerde O'nun aracılığıyla yaratılmış olan, bütün yaratılışın ilk doğanı O'dur." Şüphesiz ki bunlar maddi bir yapıyla ya da demirci veya marangoz tezgâhında yaratılmamıştır; Kelam'da ve başka bir yerde söylediğim gibi her şeyin mirasçısı kıldığı ve kendisi vasıtasıyla asırları var ettiği Oğul'da bulunan numunevi ilkeler (rationes exemplares) aracılığıyla yaratılmıştır. Musa da dünyanın inşasını hayranlık uyandırıcı bir sanatla tasvir ederken, daima iki türlü yaratılıştan bahseder; bunlardan birinin zihinde, diğerinin ise dışsal üretimde olduğunu ima eder. İlki Kelam vasıtasıyladır, nitekim "Tanrı dedi, Olsun, üretsin veya yapalım" der; diğeri ise dışarıda meydana gelmiş olarak tasvir edilir.

Tanrı'nın ve insanların hükmüyle en bilge kabul edilen Süleyman, her şeyin içinde yapıldığı Tanrı'nın hikmetinden bahsederken, bu yaratılışı yeryüzünden, dağlardan, tepelerden, dipsiz derinliklerden veya biçimsiz maddeden, ırmaklardan, denizlerden ve içlerindekilerden önceye koyar ve göklerin ve aşağıdakilerin inşasında hazır bulunduğunu şu sözlerle belirtir, "Gökleri hazırladığında oradaydım, dipsiz derinlikleri belirli bir kanun ve daire ile kuşattığında", yani her şeyi biçimlendirirken, her şeye kendi ölçülerini ve düzenini nakşederken.

Bundan ötürü şu söz gelir, Göğü yukarıda pekiştirdiğinde yahut İbrani metnin hakikatinin ifade ettiği üzere, yukarıdan bulutları buyurduğunda ve suların pınarlarını sağlamlaştırdığında, sular sınırlarını aşmasın diye onlara bir kanun koyduğunda ve yeryüzünün temellerini düzenlediğinde, her sanatta usta yahut sanatkâr ve biçim veren diye yorumlanan amon olarak onun katındaydım. İşte ilahi hikmette, her şeyin kendisiyle biçimlendirildiği ve sevk ve idare edildiği bir zanaatkârlığın bulunduğunu ne kadar da açıkça ikrar etmektedir.

Ve o şey, var edilecek nesnelerin örneği ve ideasıdır.

İdeaları kimlerin ve hangi gerekçelerle reddettiğine dair. Bölüm VIII.

İdeaları bir kenara atanların başında, kendi Peripatetikleriyle birlikte Aristoteles gelir. Bu zat, yalnızca duyulur öğretiyi ve aşağı felsefeyi takip edenler katında pek büyük bir otorite sahibidir, ne hakka ne adalete riayet ederek, nankör bir öğrenci tavrıyla hocasıyla alay edip şöyle der, Platon'un ideaları canı cehenneme, zira onlar ya bir hiçtir yahut ucube kuruntulardır, onların ideaları kabul etmesini fuzuli, gülünç, uygunsuz ve yanlış bulur.

Nitekim ilk fail için, her şeyi kendisiyle eylediği ve her şeyi kendisinde barındırdığı kendi özü olan nesnesinin yeterli olmasından ötürü bunu fuzuli sayıyordu. Gülünçtü, zira Tanrı, insanın duyulur yahut akledilir surete muhtaç olması gibi, kendisi vasıtasıyla başka bir şeyi bileceği bir tasvire veya paradigmaya muhtaç değildir. Keza bu ezeli ve ebedi formlardan bozulmaya tabi ve zamana bağlı şeylerin türemesi onlara uygunsuz ve abes görünüyordu, ayrıca idealar bağıntılı olduklarından, zira ideleştirilen şeylere nispet edilirler, her türlü kusurdan uzak olan o son derece yalın tözde bulunamazlar.

Ayrıca sayıya dahil oldukları da abesle iştigal olarak söylenir, çünkü eşadlı olup sayılan nesnelerden farklı bir mahiyettedirler.

Üstelik ideayı savunanların iddia eder göründüğü üzere, meydana getirilen şeylerin bu örnekler vasıtasıyla zanaatkâra benzediğini düşünmek de yanlıştı, oysa meydana getirilen şeyler, akli gerekçeleri fıtratta çok daha aşağıda bulunan ve meydana getirilenlerde ancak bir tür analoji yoluyla rastlanan sıfatlar müstesna, ilk olana benzemezler. Buradan hareketle, adıyla Hristiyan olan fakat kötü ruha tâbi bulunan kimseler dahi bocalamakta, sebeplerin ve nesnelerin en mahir araştırıcısı olan kendi Aristoteleslerinin, hele ki yirmi bir yıl boyunca Platon'un dinleyicisi olmuşken, zihninde canlandıramadığı şeyi hatalı ve gülünç saymaktadırlar.

Bu sebeple, şayet bu idealara dair ondan iyi bir şey kavramış olsaydı, bunu onaylayıp yazıya dökmemiş olması şaşırtıcıdır. Ve daha da ileri giderek, Hristiyan öğretisinde bile olsa, kutsal yazının hiçbir otoritesiyle desteklenmeyen bir şeye rıza göstermeyi hafiflik sayarlar.

Bilhassa Tanrı hakkında, bilgimiz hakkında ve nesnelerin ezeliyeti hakkında söylenen her şeyin idealar olmaksızın da savunulabileceğini düşündüklerinde bunu yaparlar. Zira bizim bilgimiz, dediklerine göre, nesnenin kendisi bilindiği sürece, tümelde cins bakımından ve tikelde kendine özgü ayrım bakımından gayet kavidir, bu da başka bir şeydeki örnek değil, bilakis bileşikte fiilen var olan ve ona bizzat biçim veren türü ve kendine özgü özgül formu belirler. Tanrı'nın da, adeta basılan bir mühür gibi bu figürlere ihtiyacı olduğu görülmez, zira O, kendi kudretiyle her şeyi eylemeye muktedirdir ve alet olmaksızın eyler, şayet bir aletin birleşmesini buyurursa, idealar hakkında söylendiği gibi, o alet O'nun içinde değil, dışındadır. Keza dediklerine göre bu örnekler, oluş ve bozuluş hareketine de sebep olamazlar, çünkü öznenin içinde değillerdir, tıpkı tohumdaki kuvvet gibi de değillerdir. Dokunma yoluyla da hareket ettirmezler, tıpkı yıldızların unsurların niteliklerine dek ulaşan tesiri gibi, zira onların büsbütün ayrı olduğu söylenir. İdeaları inkâr edenlerin başlıca delilleri ve dayanakları bunlardır.

Onlara karşı ileri sürülenlerin gerekçe değil, yanılgı olduğuna dair. Bölüm IX.

İdeaların düşmanlarına karşı savaşıp savaşmayacağımız hususunda zihin tereddüttedir, çünkü kutsal olan şeyler köpeklere sunulmamalı, yarasalara kandiller ve ışıklar yakılmamalı ve inciler domuzların ayakları altına çiğnenmek üzere atılmamalıdır. İdeaların sırlarını bu kabil bir tartışmayla, gerektiği biçimde sergileseydik yapacağımız şey tam da bu olurdu. Yine de okurları büsbütün eli boş bırakmamak adına, bilhassa Orpheus'un ilahi sırlara dair terennüm etmeyi adet edindiği şu kaideyle ve adet üzere en başta şu ikazı öne sürerek bir nebze üzerinden geçeceğiz.

Erdemleri gözeten sizler, yalnızca benim Sözlerime kulak verin ve zihinlerinizi tutuşturun, Buna karşılık kutsal yasaları hor gören sizler, buradan Kaçıp uzaklaşın ey bahtsızlar, uzak durun ey kutsala saygısızlar.

İlahi olanı hor gören, vahiy buyruklarını hiçe sayan, o lanetli Arap gibi yasaları çiğneyen sizler, diyorum, Tanrı'yı ve O'nun kendi kudretiyle araştırılamayıp ancak vahiylerden öğrenilmesi gereken sırlarını kendi akıl yürütmelerinizle ölçmek istersiniz, bu yüzden Orpheus Tanrı'nın yalnızca İbrahim tarafından bilindiğini ikrar eder, zira Tanrı'nın kelamı yalnızca ona ve onun zürriyetine açıklanmıştır, Tanrı'nın bizzat kendisi hakkında şunu ekler,

Onu Keldani soyundan doğan bir kimseden Başkası görmedi, göklerin altın kubbesi ve yüceler Onun elindedir, O'nun sağ eli uzanır Okyanusun sınırlarına dek, dağlar sarsılır En derin köklerinden ve titrerler, hiçbir kudret O muazzam ağırlığı taşımaya yetmez, göğün zirvelerini Yükselten O, yine de yeryüzünden asla uzak değildir, O'dur başlangıç, orta ve aynı şekilde son olan.

Şu halde Pavlus'un şu sözü uyarınca, Tanrı'nın her şeyin başlangıcı, sonu ve her şeyin kendisiyle vuku bulduğu vasat olduğunu ikrar eder, Her şey O'ndandır, O'ndadır, O'nun vasıtasıyladır. Bu sır Keldani İbrahim'e ve onun soyundan gelenlere, geçişten ötürü İbraniler diye adlandırılanlara açıklanmış ve bizzat İbrahim'e atfedilen Şekillenme Kitabı'nda kutsal yazıya emanet edilmiştir. Buradan hareketle Aristoteles dahi, ilk felsefede Tanrı'nın bizzat bilinmesi hususunda ayrılığa düştüğünde, vahiylerden feyzaldıkları için Keldani atalara hürmet gösterip onların önünde eğilir, zira der ki, gözleri bilmediğim bir ışıkla aydınlanmış, Tanrı katında ziyafet çekmiş ve saf bir parıltı içinde yaşayan bu kimseler, mükemmel ve şaşmaz hayallere inisiye edilmişlerdir, doğuran kanaatleri, bilimsel akıl yürütmeleri birer saçmalık ve kocakarı masalı sayarlardı, zira onlar belirsiz ve şüphelidir, akıldışı bir hayattan pek uzak sayılmazlar. Bunlar ise kıyas kabilindendir ve bileşiktir, hiçbir surette bizzat Sanatkâr'ın o tek ve akli tabiatına erişemezler.

Yine de onların kurnazlığından çekindiğimiz sanılmasın diye, bu süt kokan ve pek cılız akıl yürütmeleri şimdi çözeceğiz. Ve ilk olarak Aristoteles'in idealarla neden alay ettiğini yahut onları neden hor gördüğünü şarihleri Themistios ve Simplikios ile daha yeni ilahiyatçılar arasında nurlanmış unvanıyla tezyin edilen meşhur Franciscus söylesin, bunlardan ilki şöyle der, Aristoteles daima zahire karşı çıkmaya çabalamıştır.

Ondan sonra gelen ise şöyle der,

Aristoteles şeylerin özünden ziyade lafızlara karşı kanıt getirmektedir. Diğeri ise daha geniş bir serbestlikle yahut son derece kutsal ilahiyatın gayretiyle onun aleyhinde şu kabil sözlerle feveran eder,

Aristoteles iki sebepten ötürü Platon'u suçlar, birincisi hasettir ki bu hasetle, kendisinden pek çok şey öğrendiği hocasını her yerde sahte ve saygısız bir tavırla takip eder, nitekim bu durum Platon'un öğretilerinde orta derecede vukuf sahibi olanlar için dahi aşikârdır. İkincisi ise, iyi bir doğa filozofu olsa bile, son derece kötü bir metafizikçi olmasıdır. Ancak fizikte dahi bir şey bulmuş değildir, bilakis yalnızca bir derleyicidir, nitekim kendisi de Çürütmeler'de açıkça şöyle der, Şayet bir şeyleri bulup ortaya koyana övgü verilecekse, bu övgü Çürütmeler'den ötürü bana aittir. Burada hakikatin zoruyla, yapmadığı şeyi kendisine mal etmek istememiştir. Böylece bu tartışma kurallarına ve duyulur şeylere yönelerek, Simplikios'un dediği üzere, içinde yetişen Platon'un daima ilahi olanı yücelttiği, o ezeli bakışlardan ve idealardan yola çıkarak en aşağıya dek vardığı o ilahi şölenden kendi rızasıyla uzaklaşmıştır. Aristoteles ise duyulur şeylerden yola çıkarak, duyulur şeylerden türetilen kendi akıl yürütmelerinin götürebildiği yere kadar tırmanmıştır. Bizim Pavlus'un dediği gibi, Çünkü lütufların dağılımı çeşitlidir, bundan ötürü kimine hikmet sözü verilir, kimine bilgi sözü, kimine çeşitli diller ve benzerleri. Dolayısıyla kimine insani olanları bilmek bahşedilmiştir, kimine ilahi olanları kavramak.

Hatta Cicero'nun dediği gibi, kimine söz söyleme kudreti verilmiştir, kimine öğretilerin derinliklerine giriş izni, fakat dediği gibi, Greklerden hiçbirine bu ikisinin birden nasip olduğu görülmemiştir.

Kendisi hakkında ne düşündüğü bir yana bırakılsın, biz akıl yürütmelere gelelim. Tanrı’ya kendi nesnesinin (obiectum) kâfi geldiğini düşünürler, bunu kabul ederiz, fakat deriz ki, onda yahut kendisinden meydana getirilen ve o nesne ile bir ve aynı olan kelâmda (verbum) eşyanın ideleri (ideae) bulunur. Bu ise oğul yahut meydana getirilmiş kelâm veya ideler bakımından bir nesne değil, tanrılık (deitas) yahut öz (essentia) bakımındandır. İdelerin savunucuları, Tanrı’nın bir surete muhtaç olduğunu söyleyerek gülünç bir sav ileri sürmezler, zira O, bizzat kendisini eşyanın örneği kılmıştır.

Ebedî örneklerden bozulmaya tâbi ve zamana bağlı olanların türemesinde şaşılacak bir şey yoktur, zira eser, irade sahibi ve hür sanatkârdan ve çoğu vakit de aletten her daim aşağı derecededir, nitekim gümüş yahut altın bir mühür, balmumuna yahut altının kendisinden çok daha değersiz olan çamura basılır. İdeler, Tanrı’nın yaratılmışlara olan nispetinden başka türlü bağıntılar (relationes) da değildir, bunların ister illet (rationes) densin ister başka bir adla anılsın, nitekim yaratılmış nasıl Tanrı’ya muhtaçsa, bizzat Tanrı ile bir ve aynı olan idelere de öyle muhtaçtır.

İdeleri sayıya nispet etmek de yersiz değildir, zira ne kadar tür varsa o kadar da onların idesi mevcuttur.

Arap’ın [İbn Rüşd] hayal ettiği gibi türlerle aralarında eşseslilik (aequivocatio) yoktur, nitekim onun gayreti her vakit ilahî bilgeleri ısırmak olmuştur. Zira bu zat sayılar hakkında işin içinden çıkılmaz öyle şeyler söyler ki, o koca Albertus haklı olarak kendisini hor görür, çünkü Arap eşsesliliğe düşmüştür, zira eşyanın ilk ilkeleri ve ideleri tayin edilirken matematiksel sayıdan değil, Arap’ın idrak edemediği daha üstün bir sayıdan söz edilmektedir. Daha sonra [Albertus], eğer mazur görülmeye layıksa hatayı bozuk bir tercümeye atfederek onu mazur gösterir, oysa bu kusur, ilahî meselelere her vakit düşmanlık besleyen o bozuk zihne atfedilmeliydi.

Diğer meseleye gelince, Tanrı’ya doğru yükselişteki benzerlik, sıfatlar ve faziletler vasıtasıyla gerçekleşir, bunlardan yukarı çıkarak en yüce hakikate ve faziletlerin örneğine gitgide daha fazla yaklaşırız. Bizzat Tanrı’dan çıkışta ise O’nun suretiyle biçimlendiğimiz ideler vasıtasıyla benzerler olarak ilerleriz. Platon’un talebesi [Aristoteles] belki hasetten kabul etmek istememiştir, yahut duyulardan devşirdiği kendi seyrine uygun düşmediğinden, yahut da Platon o habis ruha bu meseleyi açıklamadığından ve o da ilahî şeylere inanmadığından ötürüdür, bundan bize ne? Sahih anlaşıldığı müddetçe, yukarıda değindiğimiz üzere, ideler hakkındaki kutsal kelamları anmaktan geri durulmamalıdır.

Biz bu ideleri Aristoteles’in öğrettiği cins ve zatî ayrım vasıtasıyla tanımlanan öğreti usulüne göre zorunlu addetmeyiz, bilakis daha üstün bir sebepten doğan usul uyarınca kabul ederiz, buna ulaşmak için, kabiliyet elverdiği nispette, bizzat Aristoteles dahi hayıflanarak gözümüzün tabiatta ve o tabiatın ve tabii şeylerin banisi olan Tanrı’da pek aşikâr olan şeylere karşı durumunun, gece kuşunun gözünün güneş ışığına karşı durumu gibi olduğunu söyler. Dahası, ilahî cevher hakkındaki bilgimizin içimizde pek az ve zayıf olmasından ötürü hayıflanır. Bundan ötürü, Tanrı’nın kendi gücümüzle araştırmaya muvaffak olamayacağımız kelamlarını ve sırlarını emanet ettiği kimselere hürmet edilmelidir. Gerçektir ki Tanrı, bir şey işlerken herhangi bir alete yahut dışsal bir nesneye muhtaç değildir, kendi kendine yeter ve kâfidir, lâkin ideler O’nda bizzat kendisiyle birdir, eşyaya pay edilmiş olsalar bile haricî değillerdir. Platonculara ve ilahî bilgelere göre, en yüce varlıktan sudûr eden ve O’ndan pay alan şeyin bir bakıma bir, bir bakıma bir olmaması, bir bakıma aynı, bir bakıma aynı olmaması çelişik değildir, nitekim güneş kendi içinde tektir, ışınlarında ise çoktur, ondan yayılan hararet güneş ile birdir, fakat dokunanda aynı değildir, keza ağaç kendi içinde tektir, dallarında ise çoktur, meyvesinde aynıdır, lâkin lezzetinde, tadında ve tabiatında aynı değildir.

Bu husus Proklos tarafından Timaios üzerine şerhte ve Teolojinin Unsurları’nda [Theologica Elementa] âlimane ve bilgece açıklanmıştır. Keza Johannes Scotus da öğretir ki, bilendeki nesne onun kendisiyle birdir, lâkin kendi zatî varlığında farklıdır. Sanatkâr da bu ideleri bir alet gibi değil, tabir caizse tohum gibi bir güç ve asli şekillerin nakşedicisi olarak kullanır ki bundan kabul edende bir suret kalır, tıpkı tabii doğurandan türsel suretin nakşolunması gibi.

Zira attan at doğar, maymun değil, kartaldan kartal doğar, eşek değil. Doğrusu idelerin bu gücünün, tohum gibi bir güç olmasına rağmen, maddeyi sureti kabul etmeye nasıl sevk ettiğinden niçin şüpheye düştüklerine şaşarım, zira aynı şüphe herhangi bir fail hakkında da geçerlidir, zira gerek buna tesir teması densin, ilk sebebin tatbiki ikincil sebeplerinkinden daha az değildir. Bu türden kimselerle tartışarak sözü pekala uzatabiliriz, fakat bunları çekişme konusu kılmak yerine, aklımızı sırlara ve lütfedeceği nimetleri kabule hazırlayan Tanrı’ya şükranlar sunarak, tam bir hürmetle kabul etmek gerektiğinden bunu lüzumsuz addediyoruz.

İdelerden ne elde ettiğimiz hakkında, Bölüm X

İdelerin boşuna var olduğu ve asılsız bir vehimle uydurulduğu zannedilmesin diye, bunca hürmet ettiğimiz bu idelerden ne fayda elde ettiğimize bakalım. Onlardan suretimizi ve türsel niteliğimizi alırız ki böylece bilelim ve anlayalım, nihayet kendi tartımızı ve ölçümüzü de onlardan buluruz.

İlkine gelince, suretlerin menşei ve başlangıcı, nereden çıktıkları pek çok kimse tarafından tartışılır. Peripatetikler, kendi ifadelerini kullanacak olursak, bozulur ve fani canların maddenin bağrından çıktığı hususunda ortak bir adımda birleşirler.

Akli ruha (anima intellectiva) gelince, onun ölümlü mü yoksa ölümsüz mü olduğu aralarında hâlâ şüpheli olduğundan nereden geldiğini kesinleştirememişlerdir, lâkin önderleri tereddüt içinde konuşarak der ki, eğer dışarıdan gelen bir suret varsa, o da akli ruhtur, lâkin Anaksagoras’ın her şeyin her şeyde bulunduğu yolundaki görüşü doğru kabul edilmedikçe, bir suretin maddeden nasıl çıkarılabileceğini bir kimsenin nasıl tasavvur edebileceğini doğrusu bilemiyorum. Ancak derler ki, kuvve halinde olan şey bilfiil hale çıkarılmalıdır.

Fakat ey Peripatetikler, maddeye kuvve halini kim verdi ve onu bilfiil hale kim çıkarır? Tabiat, derler, maddeye ve taşıyıcıya (subiectum) bunu bahşetmiştir ve tikel fail tohum gücüyle onu bilfiil hale getirir.

Fakat bu tabiatın ne olduğunu, başka yerde söylediğimiz gibi, tayin etmezler, oysa bu, her şeyde her şeyi var eden ilk Sanatkâr’dan yahut O’nun emriyle ve kudretiyle iş gören ikincil sebeplerden başkası olamaz. Demek ki ilk fail ve suretlerin ilk vericisi O’dur, her yol, suret ve nizam O’ndan gelir. Lâkin kimse sahip olmadığını veremeyeceğine göre, nitekim Peripatetiklerin kendileri de böyle öğretir, şu halde her suretin kendisinden sudûr ettiği Sanatkâr’da bulunması zaruridir. Orada mevcut olan suretler ise idelerdir, bunların hadlerine göre tikel suretlere ve varlığa sahip oluruz. Bu varlık onu verenden durmaksızın akıp geldiğinden, yokluğa karışıp gitmeyelim diye bizi ayakta tutacak desteği, bağışına ölçü kıldığı idelerden alırız, zira varlığımız durmaksızın akmaktadır. Akan şeyin ise sabit bir şeyde destek bulması zaruridir, zira zaman ve hareket akar, sabit olan gökte tutunur, tabii hararet akar, gıdayla beslenir, su ırmakta akar, yatağında tutunur, nihayet her yaratılmış yokluğa doğru akar ve her şeyin kendisinde yaratıldığı ilahî kelâm ile ayakta tutulur. Bütün iyiliklerin pınarı olan Baba hakkında Pavlus’un söylediği işte budur,

Her şeyi kudretinin kelâmıyla ayakta tutan. Böylece değişmeksizin ve başkalaşmaksızın kalan o şeylerden anlama kabiliyetini buluruz. Zira Ephesoslu Herakleitos’un, Kyrillos’un, Platon’un ve pek çoklarının zannettiği gibi, durmaksızın akan ve asla aynı halde kalmayan bu şeylerden hiçbir bilgi hasıl olamaz, zira eşyanın sureti durmaksızın aktığından, onun daima aynı kalmadığını ve belirli bir varlığı olmadığını düşünürlerdi, öyle ki sabit ve zaruri olan şeylere ait bulunan tanım dahi onlar hakkında yapılamaz. Bu sebeple Parmenides de, hakiki bilgisine erilen en yüce olana bağlı oldukları ölçü dışında, süfli şeyler hakkında hiçbir şeyin bilinemeyeceğini eklerdi.

O zat, ilahî şeyler hakkında terennüm ettikten sonra süfli şeyler hakkında şunu ilave eder, Buraya kadardır hakikat ve bozulmamış kelamlar, Şimdi fani şeyleri de yalandan bir ezgiyle süsle.

İşte dindarca ve pak bir zihinle ilahi olanların bilgisini hakiki ilim, onlara dair kelamı ise lekesiz addeder, zira bunlar kalıcı ve sabittir. Aşağı ve değişken olanlara dair kanaati ise aldatıcı söz sayıp mahkûm eder. Bunu Aristoteles ile İbn Rüşd (Averroes) görmedi yahut görmek istemedi, zira Plotinos’un dediği gibi, aslında herkesin sahip olduğu lakin pek azının kullandığı o gözü uyandırmak ve yukarı kaldırmak istemediler, yahut yeni ve eski ezgilerle terennüm ettiğimiz, içinden hakiki bir hazineden çıkar gibi yeninin ve eskinin çekilip alınabildiği o iki kısımlı mukaddes yazıtta öğretilenleri kabul etmeye yanaşmadılar.

Kutsal kelamla aydınlanan ve ilahi ruhla taşınan Augustinus’un bunu tartarak, kendileri sayesinde varlığa (esse) ve bilgiye eriştiğimiz idealar hakkında ne dediğini dinleyelim, idealarda öyle bir güç vardır ki, onlar kavranmadıkça hiç kimse bilge olamaz.

Bunlar tecessüm etmiş Kelam’da (Verbum) bulunduğundan, Pavlus’un onun hakkında şöyle buyurması sebepsiz değildir, bilgeliğin ve ilmin bütün hazineleri onda gizlidir. Bu görüşe en bilge Philon, daha aşağı olanların daha üstün olanlara saldırmaya meyilli olduğunu yazdığı kitabında katılarak şöyle der, ilmi arayan herkesin zihnini Baba Tanrı’ya yükseltmesi yaraşır.

Şayet buna güçleri yetmiyorsa, hiç değilse onun suretine, yani o en mukaddes Kelam’a yönelsinler. İdealar zorunlu olarak sayıya da tabidir, zira değişken ve sürekli başkalaşmaya maruz şeylerde sayım doğrulanıp sabit kılınamaz.

Ve Sanatkâr (Opifex), her şeyi sayıda, ağırlıkta ve ölçüde, ancak Kelam’da sayıldıkları, kendi ağırlıklarıyla tartıldıkları ve ölçüldükleri nispette tertip etmiştir.

Cebrail Daniel’e şöyle demiştir, senin kavminin üzerine yetmiş hafta tayin edildi (determinatae sunt), bizim elimizdeki metinde ise kısaltıldı (abbreviatae) denir. Zira orada yalnızca haftalar değil, bu dünyada olan ve yaratılan her şey tayin edilmiştir, uyumlu (harmonica) olsunlar diye tartılırlar.

Zira önce Pythagoras’ın, ardından pek çoklarının tasdik ettiği gibi, hakiki uyumun (harmonia) oranı ağırlıklardan anlaşılır, yine de bu uyum sayılara dayanır. İşte bu sözlü sayılar, doğal, biçimsel ve akli olanlarla birlikte, kendileri olmaksızın asli temeller gibi bunların büsbütün hiçbir şey olacağı ilahi sayılardan neşet eder. Bütün uyumun Kelam’dan geldiğine dair. Bölüm

XI. Mademki Kelam’da her şey sayılmış ve tartılmıştır ve mademki uyum sayıya ve ağırlığa bağlıdır, o halde her şeyin kendi uyumunu, nesnelerin derecelerinin ahenkle sayılıp ayrıldığı o Kelam’ın kendisinden devşirdiğini haklı olarak neticelendiririz. Ki bunlar zorunlu olarak uyum halindedir, şayet Akademi öğretisinin başlıca aydınlatıcısı Proklos doğru öğretiyorsa, bir olan bir kaynaktan inen her çokluk, hem kendi arasında hem de o Bir ile uyuşsun diye bir uyuma muhtaçtır.

Fakat her şey o tek Kelam’dan sadır olmuş ve uyumlu kılınmıştır, öyle ki o

İKİNCİ EZGİ tek Kelam’dan pay alırlar ve onun gücüyle ilk olanın birliğine yönelirler, onun cazibesiyle bir araya getirilirler.

Platon’un Timaios’ta bahsettiği o pay buradan alınmıştır, başlangıçta Sanatkâr evrenden bir pay aldı. Zira evrenin kaynağından ve bütünün varlığından bir pay alınmıştır ki bu da, yanılmıyorsam, "Ben Ben’im" diyen ve varlığı kendisinden olup hasetten uzak bir halde onu her şeye kendi derecelerince dağıtarak bahşeden zatın bütün nesnelere bildirdiği varlığın kendisidir. Bu paylaştırma, ilk maddenin (prima materia) onun tarafından dışarıya meydana getirilmesi demek olduğundan, Platon buradan hareketle, o tek ve ilk olandan maddeye atfedilen ikiliğin (binarius) sadır olduğunu söyler, zira madde öncelikle ikiliği haiz olmuştur. Çünkü birlikten sadır olan ilk sayı ikilik olduğu gibi, şayet sayı sayılabiliyorsa, o en yüce bir olandan paylaştırılan varlık da önce maddede tayin edilmiştir.

Ve bu ikiliği küpe kadar, yani cisimlerin ötesine geçemediği üç yöne yayılmaya kadar katlar. Platon’un bu ocağından çıkan fikri Aristoteles Gökyüzü Üzerine (De Caelo) kitabının başında aktarır. Diğer yandan ise, ikinci olarak meydana getirilen surete (forma) ait olan ve meydana getirenden üçüncü olarak gelen şey, üçlük (ternarius) vasıtasıyla küpüne kadar ilerler, orada her nevi sureti kuşatır, onun vasıtasıyla madde fiile dökülür ve ilk olana geri döner. Bu yüzden suret, en mükemmel olan ile en kusurlu olan arasında bir aracı gibi durur, her ikisine de aşinadır, en yüce olan ile en aşağı olan arasında bir nevi simge teşkil eder, ta ki bunu ötekine geri döndürsün. Bu üçlükten suret ve suretleri bahşeden bizzat sevinç duyar, bu yüzden suretleri bahşeden, en ilahi teolojimize göre, suretin içine dökülür ve onu bir şekilde bize bildirir.

Akademi’nin bizzat hakikatten esinlenerek ikrar ettiği üzere, nitekim Proklos ruhun en çok bu sayıyla ferahladığını, suretini taşıdığı o zatla bir şekilde uyum hissettiğini söyler. Plotinos ise, kendi Akademi’sinin daha kadim Pythagorasçı öncüllerinin bilmecelerin örtülerine sardığı şeyleri, açık, bilmecelerden arınmış lakin yalın ve kapalı sözlerle öne sürmeyi her daim dert edinmiş birisi olarak, Üç Asli Cevher Üzerine (De tribus substantiis) kitabında şöyle der,

O ezeli ve mükemmel olan, daima ezeliyi ve mükemmeli tevlid eder, bu tevlit edenden doğan ise daha azdır, nitekim doğan şöyle buyurur, Baba benden büyüktür.

Plotinos şöyle devam eder, zira o ilk olandan sadır olan şey, ilk olandan sonra her şeyin en büyüğüdür.

Ve bizzat o, buna müdrikeyi, zekâyı, zihni ve Tanrı’nın Kelamı’nı der. Hermes (Mercurius) de onu Tanrı’nın Kelamı ve zihni diye adlandırır, Zerdüşt (Zoroastres) ise zihin der.

Pythagoras, Zebur yazarı (Davud) ile birlikte onu Tanrı’nın ilk doğan bilgeliği diye anar, nitekim Sirak (Ecclesiasticus) şöyle der, ben Yüceler Yücesi’nin ağzından, bütün yaratılıştan önce ilk doğan olarak çıktım.

Orpheus ise şairane bir üslupla ona Jüpiter’in beyninden doğan Pallas der, zira bilgelik en yüce müdrikenin sürgünüdür. Ardından Plotinos şöyle devam eder,

Tevlit edilen, tevlit edene öylesine yapışıktır ki, yalnızca başkalıkla ayrılmış gibi görünür. Fakat teologlar onun gerçek bir nispetle (relatio realis) ayrıldığını, lakin özde (essentia) veya cevherde (substantia) bir ayrılık olmadığını söylerler, gerçi bazıları bunların mutlak vasıflarla ayrıldığını zanneder.

Lakin bunları bir yana bırakıp meselemize dönelim. Plotinos’tan öğrendiğimize göre ilahi olanda iki şey vardır, tevlit eden ve tevlit edilen, elbette bu hayvani bir tevlit değildir, zira konu ezeli olanlar olunca Plotinos bu tür bir üretimi uzakta tutmayı emreder. Ve tevlit eden ile edilen arasında bir yapışıklık ve rabıta olduğunu öğrettiğinden, bizim bağ ve karşılıklı sevgi dediğimiz Kutsal Ruh’u da ikrar eder.

İşte hakikatin peşine düşenlerin ilahi olanda Üçlüğü (Trinitas) nasıl ikrar ettikleri açıktır, lakin Baba’dan işittiği her şeyi en sırdaş şakirtlerine bildiren zatı kabul edip dinleselerdi, bunu daha iyi idrak ederlerdi. Ardından Plotinos ruha iner, onun ilahi zihnin Kelamı olduğunu ve onun suretini taşıdığını söyler.

Zira ruh ve yaratılan diğer her şey varlıklarını Tanrı’nın Kelamı ile kazanmışlardır ve Kelam’ın kendisi, elbette o cevheri Kelam ve Tanrı’nın Oğlu değil, ideal kavramın bir nevi ifadesidir. Nitekim sesle telaffuz ettiğimiz kelime zihinde tasarladığımız düşünceyi nasıl izhar ederse, meydana getirilen mahluk da Tanrı’nın zihninde tasarlamış olduğu şeyi bir nevi kelime gibi izhar eder. Ve her yaratılmışa bu minvalde Tanrı’nın kelamı denilebilse de, ruhtan gayrısının bir sureti yoktur, bu yüzden ruh da semavi atasının sevindiği o üçlükten ferahlık duyar.

Ve nesnelerdeki her nevi üçlük, Kelam vasıtasıyla bütün çokluğun kendisinden taştığı o ilk üçlükten gelir. Bu çoklukta benzerlik ve benzemezlik, çiftlik ve teklik bulunduğundan, Boethius ve Nikomakhos’un belirttiği üzere, çift ve tek yahut benzer ve benzemez seslerin bir araya getirilip bir kılınması demek olan o uyum buradan doğar.

İşte bütün uyumun bizzat Kelam’dan nasıl neşet ettiği böylece görülür. Bu ideaların tarafımızdan nasıl kavranacağına dair. Bölüm

XII. Platoncu öğretiye göre, tabiata dair olanlar öğrenilmeli, ahlaka dair olanlar tatbikatla kazanılmalı, ilahi olanlar ise vahiylerden hürmetle devşirilmelidir, zira en yüce ışık gözlerimizi aydınlatmadığı müddetçe bunlara erişmemiz mümkün değildir.

Bundan ötürü, zihni maddeyle engellenmemiş olan Melek dahi o ilahi ışık olmaksızın Tanrı'yı anlayamaz, bu sebeple Musa (Augustinus'un da anladığı üzere), yaratılan her şeyin Meleklerin zihinlerine o parıldayan ışığın birbiri ardınca gelişiyle nasıl aşikâr kılındığını hayranlık uyandırıcı bir ustalıkla ima ederek şöyle der, Yaratılanın var edildiği akli ilke (ratio), yaratılan şeyin kendisinde bulunmadan önce Tanrı'nın kelamında nasıl öncelikli ise, günaha maruz kalmamış akli yaratıktaki bu akli ilkenin bilgisi de kelamın ışığı aracılığıyla önce orada, daha sonra ise kendi cinsinde meydana gelir.

Aynı ışık altındaki bu iki bilgiden, sanki sabah ve akşamdan meydana gelircesine gün tamamlanır, Kutsal Yazı'nın akşama öncelik vermesi ise, ardıl olandan başlayarak sırayı yeniden ele almasından ileri gelir.

Augustinus, Meleklerin ilahi ışıkla aydınlatılmadıkça bu sırları anlayamayacağını gösteren pek çok hususu izah eder, cismani kütlenin ağırlığı altında ezilen bizler ise, ilahi lütuf gözümüzü arındırmadıkça ve kendi ışığıyla aydınlatmadıkça bu temaşalara çok daha az yükselebiliriz,

Bu sebeple bu sırlar, bu çağın bilgelerinden ve basiretlilerinden gizlenmiş, kötülükten uzak küçük çocuklara, yani her şeyi var eden ve düzene koyan hakiki ışığın ve zorunlu hakikatin öğrencilerine açıklanmıştır.

Doğrusu pek şaşılacak şeydir ki, pek çokları dünyanın ve tekil şeylerin doğuşu (genitura) hakkında bunların ilk yaratıcısına ve sanatkârına inanmak istemez de ne bu yapıyı, ne onun ustasını, ne de yapının kendisini hayvani duyuların elverdiğinin ötesinde bilmeyen Aristoteles'e ve İbn Rüşd'e inanırlar, onlara göre doğa felsefelerinin sınırları içinde kalmak kâfi gelmiştir, zira bu felsefe nesneleri çok yönlü harekete tabi oldukları ölçüde ele alır, Tanrı tarafından meydana getirilmiş olanları ise bizzat Tanrı'nın mektebine devam edenlere bırakırlar,

Ki onlar, dışarıdakilere gizli kalan şeyleri yalnızca işitmekle kalmayıp görsünler ve elleriyle yoklasınlar diye kimi zaman O'nun mukaddes makamına kabul edilirler,

Nitekim bu sayısız çokluğun o Bir olandan nasıl neşet ettiği, bütün bu pek iyi şeylerin bizzat o İyi olandan, bütün bunların hakiki olmasının ise bizzat o Hakiki olandan nasıl ileri geldiği,

Bilinebilir olmaları ve bilinmeleri için o kelamdan ve en yüce zihinden, yaşamaları için bizzat o Hayat'tan, takdis edilmesini istediklerinin kutsal olması için bizzat o Kutsal'dan, güzel olmaları için ise bizzat o Güzel'den nasıl hasıl olduğu görülür,

Tanrı'nın bizzat kelamı, lütfunu kendi payına göstererek şöyle derken bunu açık kılmıştır,

Ben yolum, hakikatim ve hayatım, ve hülasa ederek şöyle bağlar, Peder her şeyi bana verdi, O ki bütün iyiliklerin sonsuz pınarıdır, öyle ki her şey benim aracılığımla meydana getirilsin ve bilinsin.

Nesnelerin zorunluluğu ve her türlü varlık idealara bağlıdır, Bölüm XIII

En yüce Mimar'ın atölyesinden anlıyoruz ki, yalnızca formları, durmaksızın devam eden varlığı, bilgiyi, nesnelerin sayısını, ağırlığını ve ölçüsünü ve dolayısıyla her şeyin ahenkli olmasını o idealardan almakla kalmayız, aynı zamanda onların varlık bulmasını ve zorunlu olmasını sağlayan ilkeye de sahip oluruz, bunu kanıtlayabiliriz, nitekim herkesçe malumdur ki, hiç kimse elde etmeye ve muhafaza etmeye çabaladığı şeylere kendiliğinden sahip değildir,

Zira hakikati ve hikmeti ararız, çünkü bunlara kendimizden sahip değilizdir,

İyiliği, hazzı, erdemde ilerlemeyi ve korunmayı ararız, çünkü bunlar bizde mevcut değildir, bilakis başka bir yerden tedarik edilmelidir,

Varlığı bizzat muhafaza etmek için çabalarız, çünkü onu durmaksızın bir başkasından alırız, nihayetinde iyi olan ne varsa, sanki başka bir yerden geliyormuşçasına elde etmeye gayret ederiz,

Tanrı ise hiçbir şey aramaz, zira bizim iyiliklerimize muhtaç değildir, der Peygamber, Aristoteles de Politika'da onunla uyuşarak şöyle der, Tanrı tanıktır ki, dışsal şeylerde saadet yoktur, çünkü O, kendi dışındaki hiçbir şeye ihtiyaç duymaksızın mutludur, Mademki Tanrı her şeye kendisinden sahiptir, biz ise hiçbir şeye sahip değiliz, öyleyse her şeyi, İlkörnek'te (archetypus) bulunan o en adil ölçülere göre bağışlayandan almayı umalım, nitekim İbrani bilgelerinden bazıları, kavramlar örtüşsün diye, bunların idealar olduğunu öğretir, zira idea, yapılacak şeyin örneği, biçimi ve ölçüsüdür,

Çünkü adil ve doğru bir dağıtıcı, paylaştırdığı şeyleri, her birine kendi kabiliyetine yahut hak ettiğine göre vermek üzere ölçer ve tartar, sonsuz bir cömertliğe sahip olan en zengin bağışlayıcı Tanrı da, sonsuz iyilikte olmasına rağmen, alıcıların ihtiyacına göre lütufta bulunur, ancak ilk yaratılıştaki dağıtımda evrenin düzeninin gerektirdiği üzere hareket etmiştir.

Bu yüzden, sonsuz olan o yukarıdaki fevkalade suların ortası ile sınırlı olan bu aşağıdaki sular arasına bir örtü konulmuştur. Böylece ihsan edilecek her şey, alana gerekenden fazlası verilmesin, bilakis her şey o ağırlıklarla ölçülüp tartılarak dağıtılsın diye dünya üstü gökler vasıtasıyla ölçülür,

Ölçülen nesnelerin içinde bulunmayan, yukarıda Augustinus'un öğretisinden aktardığımız üzere ölçenin zihninde bulunan ölçülerle, Ve bunlar, her bir şeyin varlığını ve ötesine geçilemeyecek bir derece ile sınıra göre bağışlarını kendilerinden aldığı nesnelerin ezeli ideaları ve örnekleridir, Bundan ötürü sanatkâr tarafından verilen ve kralın buyruğuna uygun olarak onun ideasınca mühürlenen düzenden ileri gelir ki, alan nesnelerin o bizzat varlığı ve var olma zorunluluğu, bahşedilen forma göredir.

Erdemlerin ideaları ve kendilerine uygun olarak yaşamamız gereken kurallar da oradadır, Bölüm XIIII

Yaşama dair kanunların, kuralların ve sınırların kelamda yazılı olduğunu göstermek için, ezeli kelamın ve yanılmaz Hakikat'in bizzat şöyle demesi kâfi gelirdi, Ben hakikatim ve yolum, yaratılmış her şeyin hakiki varlıklar olması, herkesin doğru yaşam yolunu tutması ve her doğru yargının çıkması O'ndan neşet eder,

Yine de Mesih'in birkaç kelimeye sığdırarak aktardıklarını açıklayan Augustinus'u şahit tutacağız, nitekim Teslis Üzerine adlı eserinde şöyle der, Hakikat diye adlandırılan o ışığın kitabında, herkesin nasıl yaşaması gerektiğinin görüldüğü kurallar yazılıdır, orada neyin adil neyin adaletsiz olduğu idrak edilir, orada sahip olunmayan ama sahip olunması gereken şey temaşa edilir, oradan her adalet kanunu devralınır ve adaleti icra eden insanın yüreğine bir yerden bir yere göç ederek değil, yüzükteki suretin altını terk etmeksizin muma geçmesi gibi nakşolunarak aktarılır,

Zira bu kurallar ezeli ve değişmezdir. Ve göksel şehirden bahsettiğinde, bu kuralların Meleklere dahi yol gösterdiğini öğreterek şöyle der, Değişmez hakikat, ezeli bir kanun gibidir, Melekler tarafından o yüce divanda ona danışılır, Zira onlar kendi kendilerine hakikat değildirler, bilakis hayatın kaynağına yönelircesine hakikate yönelen yaratılmış paydaşlarıdır, şayet ondan saparlarsa, bizzat Hakikat'in bildirdiği üzere kendileri de adaletsiz ve kendilerine ölüm sebebi olurlar, nitekim şöyle buyurmuştur, O baştan beri insan öldürücüydü ve hakikatte durmadı, çünkü onda hakikat yoktur, Bundan ötürü başka bir kaynaktan, yani kelamdan almaları gerekirdi, Pavlus ise kelamın beden almış hali hakkında şöyle der,

Aranızda İsa Mesih'ten ve O'nun çarmıha gerilmiş olmasından başka hiçbir şey bilmemeye karar verdim, zira O, peygamberlikleri ve yasayı tamamlayarak, her şeyi kendi kudretiyle çekerek ve en mükemmel yaşam öğretisini sunarak yöneldiğimiz gayeye giden yolu açmış, böylece bütün hakikati ikmal etmiştir, Bunu bildirmek için açıkça şöyle demiştir, Tamamlandı, her sır ve saklı hakikat tamamlandı, kararmış zihinler bunu bilmez, ne nereden geldiğini ne de kimden neşet ettiğini anlarlar. Eski Kutsal Yazı'dan da öğrenmekteyiz ki, Tanrı'nın oğlu ve insani hikmet olan Mesih'te yaşamanın ve yargılamanın her kuralı mevcuttur, nitekim bizzat kendisi Süleyman'ın Meselleri'nde şöyle demektedir, Krallar benim sayemde hüküm sürer ve yasa koyucular adil olanı benim sayemde kararlaştırır, Hükümdarlar benim sayemde buyurur ve kudretliler adalete benim sayemde hükmeder. Ve biraz aşağıda, Şimdi ey oğullar beni dinleyin, yollarımı koruyanlara ne mutlu,

Terbiyeyi dinleyin ve bilge olun, onu bir kenara atmayın. Beni dinleyen, her gün kapılarımda nöbet tutan ve kapı sövelerimi gözleyen insana ne mutlu.

Beden içindeyken de şöyle demiştir, Ben kapıyım, her kim benim vasıtamla girerse kurtulacaktır. Bundan şu netice çıkar, Beni bulan hayatı bulacak ve Rab'den kurtuluş alacaktır. Yeremya'nın peygamberliğinden de O'nun hakkında şu sözlere sahibiz, O, terbiyenin bütün yolunu buldu ve onu kulu Yakup'a, sevgilisi İsrail'e verdi, bundan sonra yeryüzünde göründü ve insan bedenine bürünerek insanlarla birlikte yaşadı.

İşte Mesih ve Mehdi olan bu beden almış kelam, her iki Ahit'te yer alan her yasayı ve her hakikati bu suretle tebliğ etmiştir.

Erdemli ve rezil davranışları idare eden akli ilkeler oradadır, Bölüm XV

Mademki ilahi kelamda iyi ve doğru yaşamanın bütün kuralları mevcuttur ve bunlardan sapmak günahtır, iyi veya kötü eylemlerin kurallarının bulunduğu bu idealardan ne zaman sapılsa bir kabahat işlenmiş olur, nitekim kendisi şöyle demiştir, Peder bütün yargıyı bana verdi. Zira herkesin hak ettiğini ve cürümlerini ayırt etmeyi bilen O, dirileri ve ölüleri yargılayacaktır.

Hani İşaya kehanetinde, Bakireden doğacak ve İmmanuel diye çağrılacak Oğul hakkında etraflıca konuşurken şöyle bildirir, Tereyağı ve bal yiyecek, ta ki kötüyü reddetmeyi ve iyiyi seçmeyi bilsin. Nitekim peygamberler ve kendilerine süt ve bal akan vaat edilmiş toprak verilen, o yüce memeleri emme lütfuna eren atalar tereyağı, yahut süt ve bal yediler.

Fakat kötüyü iyiden bütünüyle ayırt edebilecek denli hiçbiri yemedi, yalnız bizim İmmanuelimiz müstesna, zira O yalnızca yapılan işi değil, insanların kalplerini de bilirdi, nitekim Yuhanna şöyle der,

O hepsini bilirdi, ve bir kimsenin insan hakkında tanıklık etmesine ihtiyacı yoktu, zira insanın içinde ne olduğunu kendisi bilirdi.

O’nun beden alışı hakkında Kraliyet Peygamberi de en derin hürmetle konuşarak şöyle diyordu, Sana hamt ederim, çünkü dehşet verici biçimde yüceltildin, senin işlerin harikadır ve canım bunu çok iyi bilir.

Bu harikalar arasında, gizli olan her şeyi gördüğünü de sayarak ardından şöyle ekler, Gizlide işlediğin kemiklerim ve yerin derinliklerinde vücut bulan varlığım senden gizli kalmadı. Henüz biçim almamış bedenimi gözlerin gördü ve hepsi senin kitabında yazılıdır. İşte bütün erdemler ve kötülükler de aynı kitapta toplanmıştır, bu kitap da her türlü tartışmanın ötesinde, insan doğasıyla birleşmiş olan ilahi kelam ve tanrısal bilgeliktir.

XVI. Bölüm: Mesih, Tanrılıkla Dolu Gerçek Bir İnsandır

Mesih’in gerçek bir insan olduğu herkesçe teslim edildiğine göre, bunun üzerine tartışmak yersizdir. Lakin insan tabiatını kuşanıp insan soyunu kurtarmayı neden dilediğini araştırmamız gerekir. Bu meselenin ilk sebebi şudur, bütün insan soyu ilk insanda yoldan saptığı için, Tanrı’nın en yüce adalet kürsüsüne kefaretin de yine insan aracılığıyla sunulması hakkaniyete uygundu. Zira Tanrı’nın kendi kanunu uyarınca, günah ne ile işlenmişse ceza da onunla çekilmelidir ve denklik gözetilerek ödeme yapılmalıdır, nitekim Mısır’dan Çıkış ve Yasa’nın Tekrarı kitaplarında okuduğumuz üzere, cana can, göze göz, dişe diş, ele el, ayağa ayak, yanığa yanık, yaraya yara, bereye bere ödenmelidir. Bu sebeple insan için yine insan feda edilmeliydi, fakat yeryüzüne ait, günahkâr ve düşkün olan insanın yerine, göksel, masum ve günahtan ari bir insan sunulmalıydı ki, sadece borçlu olunan ceza ödenmekle kalmasın, aynı zamanda borç altında olmayan biri tarafından köle için meşru bir kurtuluş sağlansın. Pavlus da gürleyen sözleriyle bunu dile getirerek şöyle der,

Çünkü ölüm bir insan aracılığıyla geldiğine göre, ölülerin dirilişi de bir insan aracılığıyla gelir. Ve nasıl ki Âdem’de herkes ölüyorsa, Mesih’te de herkes yaşama kavuşturulacaktır. Nitekim ceza gerektiren kefaret, ancak ıstıraba boyun eğen biri aracılığıyla gerçekleşebilirdi. Üstelik her bir işin başında, o işte bizzat tecrübe sahibi olan birinin bulunması gerekirdi. Bu bakımdan, zayıf ve pek çok ıstıraba maruz kalan insana, bu tür hallerde bizzat eğitilmiş ve sınanmış bir Önder yakışırdı, nitekim Pavlus İbraniler’e hitap ederken şöyle der,

Zira zayıflıklarımıza acıyamayan bir başkâhinimiz yoktur, aksine günahtan ari olmak üzere her bakımdan bizim gibi sınanmıştır, ta ki gereken merhametle ve başkasının derdine ortak olarak hükmetsin, zayıflığı bizzat tecrübe etmiş biri olarak şefkatle yargılasın. Mesih’in kendisi de şu sözlerle buna işaret eder, Baba, yargılama yetkisini İnsanoğlu’na vermiştir, çünkü O, İnsanoğlu’dur, yani yargılanacak olanların tabiatını bizzat tecrübe etmiştir. Ayrıca, bedene baş olanın bedenle aynı tabiatı paylaşması gerekirdi ki, ilk kısmı aslan, son kısmı ejderha, ortası ise bizzat kendisi olan o khimaira [canavarı] gibi bir hilkat garibesi ortaya çıkmasın. Zira Tanrı’ya kulluk edenlerin tümünün birliği bir tür bedendir ve Elçi’nin dediği gibi onun başı Mesih’tir, O, kilise bedeninin başıdır, ve başka bir yerde, Nasıl ki tek bir bedende çok üyemiz varsa ve üyelerin hepsinin görevi aynı değilse, bizler de çok olduğumuz halde Mesih’te tek bir bedeniz ve tek tek birbirimizin üyeleriyiz. Üstelik dünyanın yaratılışından beri bizim için bir krallık hazırlanmış olduğundan ve miras hakkıyla ona kavuşmamız için yaratıldığımızdan, Baba, Tanrı ile ve evlada mahsus tanrılıkla öylesine dolu bir insan var etti ki, O yalnızca ezelden doğan olmakla kalmasın, aynı zamanda etten ve kandan değil, dindarca yaşamak isteyen herkese O’nun aracılığıyla Tanrı’nın çocukları olma yetkisi verilsin. Ve bu doğan varlığın, eğer diğerlerinin ilki sayılacaksa, aynı cinsten ve aynı soydan gelerek diğerleriyle kardeş olması gerekirdi. Bu sırları bilen Pavlus susmamış, şöyle demiştir, Çünkü O’nun önceden bildiklerini, Oğlu’nun suretine benzer kılınmaları için önceden belirledi, ta ki O birçok kardeş arasında ilk doğan olsun. Ve yine, Eğer çocuklarsak, aynı zamanda mirasçılarız, Tanrı’nın mirasçıları ve Mesih’in ortak mirasçılarıyız. Dahası, isyanı yüzünden her şeyin lekelendiği bu insana geldi ki, her şey onda arındıktan sonra eski durumuna iade edilsin.

Böylece insana bir mayalanma gibi dahil oldu, kesinlikle bütün maddeyi bozmayıp onu yetkinleştirerek, bozulmuş ve bozulmaya yüz tutmuş olanı ise yok edip dışarı atarak. Yahut filozofların Filozof Taşı adını verdikleri altının o yetkin kudreti gibiydi ki,

her madeni en saf altına dönüştürdüğü gibi, O da günah yüzünden cürufa dönmüş olanları en saf altına veya gümüşe tebdil etti. Bundan dolayı İşaya aracılığıyla şöyle denmiştir, Elimi sana, yani Baba’nın bazen eli, bazen kolu olarak anılan Oğul’a çevireceğim, senin cürufunu tamamen arıtana dek eriteceğim ve bütün kurşununu söküp atacağım. Ve Malaki aracılığıyla şöyle denmiştir, Arıtıcı bir ateş gibi oturacak ve gümüşü temizleyecek, Levi oğullarını arındıracak, onları altın ve gümüş gibi süzecek ve Rabbe doğruluk içinde kurbanlar sunanlar olacaklar. Ve yine İşaya aracılığıyla, gelecekteki Mesih’ten uzun uzadıya bahsedilirken açık bir sesle şöyle eklemiştir,

Bilesin ki, seni kurtaran Rab, senin kurtarıcın, İsrail’in Kutsalı benim. Tunç yerine altın, demir yerine gümüş çıkaracağım, denetçilerini esenlik kılacağım, ve bunu takip eden diğer sözler. İşte bu dönüşümü ilk gelişinde bir niyet olarak her şeyde, fiiliyat olarak ise bazı kimselerde gerçekleştirdiği gibi, ikinci gelişinde çok daha eksiksiz ve daha çok kimsede gerçekleştirecektir, nitekim Elçi şöyle der,

Kurtarıcıyı, Rabbimiz İsa Mesih’i bekliyoruz, O, her şeyi kendine boyun eğdirebilecek etkinliği uyarınca, alçakgönüllü bedenimizi kendi yüce bedenine benzer kılmak üzere dönüştürecektir. Nihayetinde insanla birleşmeyi, O’nun aracılığıyla insan soyunu kurtarmayı ve arındırmayı diledi ki, Tanrı bizzat insan olarak, erişmek üzere yaratıldığımız tanrısallığa giden yol olsun, nitekim kendisi tanıklık ederek şöyle der, Ben yolum, ben kapıyım, benim aracılığımla içeri giren kurtulacaktır, girip çıkacak ve her iki tarafta da otlak bulacaktır.

Böylece Tanrı, insanı Tanrı’ya ulaştırmak için insana geldi. Bundan ötürü Tanrı suretinde olduğu halde, Tanrı’ya eşit olmayı bir ganimet saymadı, insanları tanrılar kılmayı diledi, zira bu amaçla var edilmişti. Bunu gerçekleştirmek için bizzat Tanrı, kul suretini alıp insan benzerliğinde var olarak ve görünüşte insan gibi bulunarak kendini hiçe indirdi, ölüme dek itaatkâr kalarak kendini alçalttı, bu yüzden Tanrı O’nu fevkalade yüceltti ve O’na her ismin fevkinde olan ismi bağışladı. Kendisiyle birleşmek isteyenleri de elbette yüceltecek, onlara her ismin fevkinde olan tanrılık ismini verecektir. Bu sebeple Yuhanna şöyle der, Bakın, Tanrı’nın çocukları olarak adlandırılalım ve öyle olalım diye Baba bize nasıl bir sevgi bağışladı.

XVII. Bölüm: Mesih Tanrı Olması Bakımından Her Şeyi Kudretiyle Kapsadığı Gibi, İnsan Olması Bakımından da Aynı Şeyleri Kendisinde En Mükemmel Şekilde Toplar

Pavlus, bir vakitler içine kabul edildiği en derin sır odalarından bize Mesih’in en meşhur öğretisini getirirken, bunu son derece derin bir öğreti ve gizemden yoksun kılmaksızın şöyle der, Baba Tanrı, O’nda her şeyi uzlaştırmaktan, yahut her şeyi özetlemekten hoşnut kaldı. Nitekim Hieronymus, Efesliler’e Mektup üzerine yazdığı şerhte bunu açıkça hissettirir ve etraflıca tartışır, Latince tercümenin toparlamak (recapitulare) yerine yenilemek (instaurare) kelimesini kullanmasından esef duyar. Zira Mesih, tıpkı bir hatibin konuşmasının nihai özetinde bütün hitabesi boyunca parça parça ve tek tek ele aldığı şeyleri toparlayıp bir araya getirmesi gibi, her şeyi kendisinde toplamaktadır. Nasıl ki en yüce sanatkâr bütün yaratıkları ayrı ayrı meydana getirdikten sonra altıncı ve son günde, her şeyin kendisinde bir araya geldiği insanı yarattıysa, bu son zamanda ve çağda da dünyayı uyandırmış, aynı şeyleri diğer insanlardan çok daha üstün bir mükemmellikle içinde barındıran Oğlu Mesih İsa’yı ortaya çıkarmıştır. Zira Tanrı olması bakımından, O’nda ebedi Baba bulunur, Baba benim içindedir ve ben O’ndayım dediği gibi, Kutsal Ruh’u da içinde barındırır, nitekim O’nun hakkında şöyle demiştir, O benimkinden alacak. Ve yine,

"Onu size göndereceğim." Fakat üretmeyen göndermez, der teologlarımız, kendisinde önceden barındırmadığı şeyi de üretemez. Bütün ilahi yetkinlikleri kendinde barındırır, nitekim bizzat kendisi gür bir sesle ikrar ederek, "Baba bana her şeyi verdi" ve yine, "Bana ait olan her şey senindir" der. Bunlar sonsuz ve sınırsız olduğu gibi, izah edilmeleri de imkânsızdır, zira dindarlığı, adaleti, merhameti, metaneti, güzelliği, kudreti, hükümranlığı, bütün sıfatları, bütün ihsanları ve yaratmaya dair her türlü gücü içerir. Nitekim bizzat kendisi âlemin yaratıcısıdır, her şey onun aracılığıyla var edilmiş ve var olmaktadır. Bundan ötürü, "Babam şimdiye dek işlemektedir, ben de işlemekteyim" der. İnsan olması bakımından ise, insanda birleşen her şeyi kendinde barındırır, fakat daha yetkin bir tarzda, tıpkı Tanrı ile birleşmiş olan bu insanın daha yetkin, hatta her şeyin en yetkini olması gibi.

Bu sebeple yalnız zaman bakımından değil, mertebe ve yetkinlik bakımından da bütün yaratılmışların ilk doğanı (primogenitus) diye anılır, büründüğü her şeyin simgesi aracılığıyla her şeyi yetkin kılmış ve arındırmıştır, nitekim derici Simun'un yanında konaklayan Petrus, bir kap içinde duran dört ayaklı ve uçan hayvanlar görümüyle eğitilmişti, bunlar Mesih'ten önce eski yasada murdar sayılırdı, fakat her şeyi temizleyen Mesih'in zamanında semavi bir vahiyle temizlendikleri bildirildi.

Zira bu durum, arındırılması gereken putperestliğin bir timsali olarak gösterilmiş olsa da, hadisenin hakikatinden uzaklaşmaz. Buradan hareketle, Mesih'in gelişinden evvel murdar sayılan şeylerin yenilmesine Hristiyanlara izin verildi, ki bunu bizzat kendisi, "Ağza giren şey insanı kirletmez" dediğinde beyan etmişti, çünkü her şey onun vasıtasıyla arınıyordu. Zira Kutsal Yazı'nın belirttiği üzere Lamek, Nuh'u dünyaya getirdikten sonra, "Rabbin lanetlediği bu topraktan ötürü ellerimizin işinden ve zahmetinden bizi bu teselli edecek" dediğinde, Âdem'in günahı sebebiyle lanetlenen yeryüzü Nuh aracılığıyla arındırıldıysa, öyle ki lanetli yeryüzünün meyvesi tufandan önce Tanrı'ya yabancı ve menfur geldiğinden, Kabil'in lanetli ve henüz arınmamış yeryüzü meyvelerinden sunduğu adaklar ve hediyeler reddedilmişti, fakat Nuh'tan sonra Rab, İbrani bilgelerinin etraflıca ele aldığı üzere, Nuh vasıtasıyla lanetin kaldırıldığı yeryüzünün bütün turfanda meyvelerini kabul etti, hatta yasada bunları talep etti. O halde yeryüzü meyvelerinden katbekat üstün olarak, her şeyin, Resul'ün kendisi hakkında, "Haçının kanı aracılığıyla gerek göktekileri gerek yerdekileri barıştırdı" dediği zat tarafından arındırılması ve temizlenmesi gerekirdi. Onları Tanrı'ya menfur kılan her türlü murdarlık suçundan önceden temizlemeseydi, barıştıramazdı, buna Yuhanna'nın şu sözü de tanıklık eder, "Tanrı, Oğlu'nu dünyayı suçlu ve murdar addedip yargılasın diye değil, dünya onun aracılığıyla kurtulsun, onu arındırıp temizlesin diye gönderdi."

Nitekim Kurtarıcı'nın kendisi de bunu ima ederek şöyle der, "Baba Oğul'u sever ve her şeyi onun eline vermiştir", ta ki her şeyi kapsasın.

HER ŞEYİN HAYATI HEM ÇOKLUK HEM BİRLİKTİR

BİRİNCİ BÖLÜM

Tanrı'nın kendi haşmetini ilan etmek üzere tutuşturduğu Güneş ve böylesi bir üstünlükle yarattığı ruh, bana bir olanın nasıl çokluk ya da birden fazla olabileceğini öğretmeseydi, hayatın aynı anda hem tek hem de çokluk olduğunu söylemeye cüret edemezdim.

Zira Güneş mevcudiyetinde tektir, ışınlarında çoktur, cevherinde (essentia) tektir, fakat erdemi ve tesiri her türdendir. Ruh da kendi içinde tektir, fakat faaliyetinde çokluktur.

Nitekim kulaklarda işitir, gözlerde görür, burunda koklar, ağızda tadar, ellerde dokunur ve işler, beyinde anlar, kalpte sever, ayaklarda yürür, midede, karaciğerde ve diğer sindirim uzuvlarında sindirir, bu işe ayrılmış aletlerde nesil üretir, öyle ki çokluk gibi görünür, oysa beden tektir. Bir uzuvda eksiklik çekiyor görünmesinden ötürü de azalmış değildir.

Zira göz ya da el zayıf düşse, bundan ötürü beyinde yahut kalpte küçülmez.

Kutsal kelama hürmet edenlerin de aralarında bulunduğu pek çok bilgenin ittifak ettiği üzere, eğer âlemin bir canlı olduğunu kabul edersek, bu tek hayatın uzuvlarda nasıl bir çokluk arz ettiği bu misallerden kolayca anlaşılacaktır, zira kutsal kelam buna asla mani görünmez, nitekim fevkalade bir dehaya ve müstesna bir ilme sahip olan Augustinus böyle hükmeder, bu sebeple mezkûr görüşe meylettiği görülür. Origenes ise aynı görüşe koşar adım gider, bunu De Principiis adlı eserinde hem akıl yürütmelerle hem de Kutsal Yazı'nın tanıklığıyla ispatlamaya gayret ederek şöyle der,

Âlem muhtelif vazifelerle tanzim edilmiş olsa da, onun kavranan nizamı asla ahenksiz ve uyumsuz değildir, aksine bizim bedenimiz pek çok uzuvdan meydana getirilip tek bir ruh tarafından bir arada tutulduğu gibi, bütün âlemin de Tanrı'nın kudreti ve aklıyla tek bir ruh tarafından tutulurcasına muazzam ve ulu bir canlı olduğu kanaatindeyim. Bunun Kutsal Yazı tarafından da teyit edildiğini düşünüyorum, nitekim Peygamber aracılığıyla şöyle buyrulur, "Gökleri ve yeri dolduran ben değil miyim, der Rab." Ve yine bir başka peygamber aracılığıyla, "Gök benim tahtımdır, yeryüzü ise ayaklarımın taburesidir."

Kurtarıcı da bunu tasdik ederek şöyle der, "Ne gök üzerine ant için, çünkü orası Tanrı'nın tahtıdır, ne de yer üzerine, çünkü orası ayaklarının taburesidir." Resul de Atinalılara hitap ederken Aratos'un fikrini onaylayarak şöyle demiştir, "Zira onda yaşarız, hareket ederiz ve varız." Tanrı kendi kudretiyle bütün âlemi kuşatıp, bir arada tutup ve ona can vermiyorsa bu ne anlama gelebilir, hem göklerde ve yerde her şeyi doldurmadıkça gök nasıl Tanrı'nın tahtı, yeryüzü de ayaklarının taburesi olabilir. Origenes buraya kadar böyle söyler, onunla birlikte Eusebios Pamphilos da yüce yaratıcı hakkında ilahi meselelerin tahlilinde akıl yürüterek şöyle der, Orada hayat ve akıl vardır, ta ki hayatın kendisi için ebediyen varlık olarak kalsın, akıl ise var olanları tasvir edip bir arada tutsun. Bu sebeple ilk varlığın canlı ve akli olması gerekir. Buradan hareketle her cevher, hayat ve akıl, bir tür olmaktan ziyade pay alma vasıtasıyla adlandırılır, zira o şey kendi başına hayat ve kendi başına akıldır. Bunun haricinde kalan her şey ise varlıktan ziyade yokluktur, çünkü bir zamanlar var değildi. Ve bu ebediyet sayesinde varlık olarak kalır, yaşar, anlar. Zira o ne kadar bahşettiyse o derece hayattan pay alır ve o ne kadar verdiyse o kadar anlar.

Bu hususta pek çok şey serdeder ve bunlardan hareketle, tek bir ruhun bedenin bütün uzuvlarında bulunması gibi, yaşayan her şeyin hayatının da tek olduğu neticesine varır, bu ruh yalnızca bedenin kendi uzuvlarına yayılmakla kalmaz, bir şekilde harici şeylere kadar da sirayet eder. Zira insandan sızan ve koyulaşan ter, uygun şekilde hazırlandığında, insan hayatından daha zayıf bir hayatla dolar ve bitler türer, kötü buharların birikmesinden ise tahtakurusu ve pirelerin hayatı doğar.

Bu durum ya maddenin yatkınlığından ya da insandan ayrılan ve kendi içinde daha az yetkin olan hayat kıvılcımından kaynaklanır, bu kıvılcım mezkûr maddeleri daha aşağı bir tarzda canlandırır. Bu sebeple Hristiyan meclisinin direkleri sayılan zatlardan o fevkalade mahir ve eşsiz münazaracı, küçük âlemi (mikrokozmos) büyük âlemle (makrokozmos) kıyaslarken şöyle demiştir, Âlemin kendisini ve her şeyi hareket ettiren o ruhu ebedidir, çünkü hareketi yuvarlak ve daireseldir, bütün hareketleri içinde barındırır, tıpkı dairesel şeklin her şekli kendi içinde toplaması gibi. Bütün cismani âlem bu ruha nispetle, insanın bedeninin kendi ruhuna nispeti gibidir. Dahası âlemdeki ruh, krallığındaki bir kral gibidir, ahalisi onun idaresiyle yönetilir, onun tarafından muhtelif emirler ve komutanlar tayin edilir, bunların kumandasıyla zümreler yönetilir, yine de bütün mülkün kralından ayrı düşmezler. Böylece vaktiyle âlemin o hayatında önceden var olan her bir yaratılmış, kendisine tayin edilen kumandanlık, tür ve suretle yaşar, melek, insan, aslan, kartal yahut bitki olarak, o tek soydan gelen hayattan asla kopmaz, fakat bu cüzi hayat sona erdiğinde ya da o cüzi kumandanlık ortadan kalktığında, beden daha külli bir krallığa, yeryüzünün unsurlarına döner, ruh ise âlemin hayat krallığına rücu eder. Zira bilge der ki, "Ruh, onu yaratan Tanrı'ya döner." Şayet cehennem zindanlarına itilirlerse, orada zorla bağlanırlar. Yabancı müellifleri zikretmek istersek, elimizin altında pek çoğu mevcuttur.

Nitekim bu devirde filozoflar arasında bilhassa hürmet gören Aristoteles, talebesi Theophrastos ve İbn Rüşd ile birlikte âlemin bir canlı olduğunu açıkça ifade eder.

Demokritos canlı âlemin ruhunun Tanrı olduğunu söyler. Eusebios ve Plutarkhos'un naklettiğine göre Stoacılar, Tanrı'nın bütün âleme nüfuz eden ve içinden geçtiği şeylerin çeşitliliğine göre muhtelif isimlerle anılan bir ruh olduğunu söylerler. Philostratos'un aktardığına göre Hintliler ve İarkhas, âlemin bir canlı olduğunu ve hatta hermafrodit [çift cinsiyetli] olduğunu söylemişlerdir, zira canlıların üremesinde, beslenmesinde ve sevgisinde hem babanın hem de annenin vazifesini görür. Zenon, âlemin ruh sahibi olduğunu ve kendisinden canlılar ürettiği için her şeyi kavradığını ispat eder.

Hermes Trismegistos da, "Tanrı'nın Aynı Zamanda Hem Gizli Hem Aşikâr Olduğu" başlıklı kitabında şöyle der, Cisimlerde dahi bizzat Tanrı olmayan hiçbir şey yoktur, zira var olanları ışığa çıkaran ve var olmayanları kendi içinde gizleyen yalnız odur. O gizlidir, o her şeyden daha aşikârdır, o zihinle idrak edilir, o gözlere görünürdür.

İkinci Ton

Bu bedensizdir, bu, öyle diyeyim, çok bedenlidir.

Ve Hermes kitabında der ki, "Her şeyin içinde, her şeyin hayatı olan Tanrı’nın bizzat kendisi olmayan hiçbir şey yoktur."

Lakin bizim Yuhanna ile nasıl uyuştuğunu görelim, zira o şöyle der, "Varlık bulan şey O’nda hayattı ve hayat ışıktı, her şey O’nun vasıtasıyla var oldu ve O’nsuz hiçbir şey var olmadı." Bunu iki anlamda kavrayabiliriz, ya O’nsuz hiçbir şey yapılmamıştır, yahut O’nsuz var olan, O’nun tarafından korunmayan, doldurulmayan ve diriltilmeyen şey bir hiçtir. Bunlarla birlikte Orpheus da teolojisinde Tanrı’nın var olduğunu ve bütün dünyevi uzuvlarda temaşa edildiğini uzun uzadıya terennüm eder, bunu tastamam takip eden Manilius şöyle şakır,

Tek bir ruh kaim oldukça Bütün parçalarda ve feleği (orbis) suladıkça, Her şeyin üzerinden uçup canlı bedene şekil verdikçe, Eğer hısım uzuvlarla dokunmuş kalmasaydı Bu nizam (machina) ve boyun eğmeseydi başına konan efendiye, Ve idare etmeseydi basiret alemin bütün duyusunu, Yerinde duramazdı yeryüzü, dönemezdi yıldızlar yörüngelerinde, Olduğu yerde kalırdı başıboş alem, durdukça kaskatı kesilirdi. Yıldızlar tayin edilmiş akışlarını koruyamazdı, Nöbetleşe gece gündüzden kaçmaz, onu tekrar kovalamazdı, Yağmurlar yeryüzünü, rüzgarlar gökleri beslemezdi, Ne derya yüklü bulutları, ne nehirler deryayı, Ne ulu deniz pınarları beslerdi, ne de baş köşede dururdu Bütün parçalar, aksine denk pay edilmiş kısımlar sayesinde itaatsizlik etmezdi, Öyle ki ne dalgalar tükenirdi ne de yıldızlar bizler için, Ve gök gerekenden ne daha hızlı ne daha yavaş uçardı, Hareket başkadır, değiştirmez eseri, böylece her şey Bütün alemde tanzim edilmiş kalır ve efendiyi takip eder.

İşte bu, Tanrı’dır ve her şeyi yöneten akıldır (ratio). Bütün Platoncular da bunu tek bir sesle tasdik ederler, zira bu onların hususi öğretisidir, Platon’un da bunu aynı şekilde iddia ettiği pek çok delil arasından birini öne süreceğiz, nitekim ona göre iki hareket vardı, biri asli, diğeri harici. Daha ilahi olanı, dışarıdan bir itkiyle harekete geçmeyip kendi kendine, kendi isteğiyle hareket edendir, bu hareketi ise yalnızca ruhlara yerleştiriyor ve diğer hareketin başlangıcının bunlardan türediğini düşünüyordu. Bu sebeple, mademki alemin sıcaklığından her hareket doğar ve bu sıcaklık yabancı bir dürtüyle değil, kendi isteğiyle hareket eder, öyleyse onun bir ruh olması zaruridir. Buradan alemin canlı olduğunu anlarız, ve buradan onda bir zekanın (intelligentia) bulunduğu da kavranabilir. Fakat haklı olarak biri şüpheye düşebilir, alem madem canlıdır, neden diğer canlılar gibi başkalaşmaz, yahut zayıflamaz ya da tükenmez? Burada Khalkidios’un çözümü hoşa gitmektedir, zira Timaios üzerine şöyle der, "Tanrı tarafından tesis edilen şey, hallerin değişmesinden, hastalıklardan, yaşlılıktan ve yok oluştan muaftır", nitekim bütün Akademialılar da bunu itiraf eder, ve eğer Tanrı tarafından doğrudan doğruya ve [okunamadı] vasıtasıyla meydana getirilenler iyi tartılırsa, bu çıkarımla da kanıtlanır.

İkinci Ezgi

En bilge filozof Musa’nın anlattığı ikincil sebepler vasıtasıyla üretilenlere gelince, Tanrı’nın elleriyle biçimlendirilen insan bahsinde de durum böyledir, zira o da aracı bir unsur olan toz yahut toprak olmadan şekillendirilmemiştir. Nasıl ki gökler ve bütün bu nizam yokluktan, bizzat Tanrı tarafından doğrudan var edilmişse, bu yüzden bizzat kendisi, taşıyıcı parçaları bakımından ve doğrudan doğruya Tanrı tarafından işlendiğinden ötürü ebedidir ve tükenmezdir, nitekim insanın ruhu da hiçbir aracı olmaksızın bizzat Tanrı tarafından var edilmiştir.

Başka bir gerekçe daha ileri sürülsün, çünkü alem bütün parçalardan meydana gelmiştir, öyle ki alemin sınırları dışında, dışarıdan gelip de sıcak yahut soğukluğuyla aleme hastalık getirecek hiçbir cismin en küçük bir parçası dahi bırakılmamıştır, zira alem kendi içinde gayet ölçülüdür, gerçi parçaları bazen başkalaşır gibi görünse de bütünün nizamı bakımından ahenk içindedirler. Üstelik alem öyle bir bütündür ki, dışarıya akıp gidecek, eksilecek, azalacak yahut başka bir şeye dönüşen parçaların durumundan ileri gelen bir zarara uğrayacak hiçbir şeyi kendi dışına bırakmaz. Zira her şey alemin içinde yaşar, parçalar buradan akar ve akıp gitmez, çünkü sınırlarının ötesinde içine akacakları hiçbir şey yoktur. Dolayısıyla onun bazen yorulup akıp giden parçaları, nihayetinde tazelenmiş olarak kainatın tabiatına geri döner.

Bütün Şeylerin Hayatı Nereden Aldığına Dair. Bölüm II.

Çifte hayatın yegane bir pınarı olduğuna göre, nitekim Yeremya’da şöyle der, "Beni, diri suların pınarı olan Rabb’i terk ettiler", hem tabii hem ruhani ve başka ne varsa her türlü hayatın, o pınardan su çekmesi zaruridir, Tekvin’de kendisinden şöyle bahsedilen ırmak oradan çıkar, "Ve zevk yerinden, yani Tanrı’dan, evvelemirde bizzat cenneti, yani bize ulaştırılacak şeylerin muhtelif kanalları vasıtasıyla bütün ilk örneği (Archetypus) sulamak için bir ırmak çıkıyordu." Ve bunlar, Musa ile Davud tarafından göklerin üzerinde olduğu söylenen felekler üstü sulardır. Daha sonra ırmak dört kola ayrılarak bütün yeryüzünü sular.

Bu hayat suları önce ilk pınarda, sonra Oğul’dadır, ki O da Mezmurlar’da terennüm edildiği üzere Baba’nın nezdinde bulunan pınarın ta kendisidir, "Çünkü hayatın pınarı senin katındadır."

Zira Baba’nın nezdinde Oğul vardır, Baba her şeyi O’na vererek bizzat O’nu da pınar kılmıştır, öyle ki O haklı olarak şöyle diyebilsin, "Hayat ben’im", her ikisini, yani tabii ve ruhani olanı herkese bağışlayarak.

Nitekim "Var olan her şey O’nda hayattı" dediğimizde, bu tabii hayat olarak anlaşılır, fakat bizzat kendisi, "Diriliş ve hayat ben’im" dediğinde, bu ruhani hayat olarak anlaşılır. Bu da baki kılınmış ebedi hayattır, bunu bizzat Tanrı’nın Oğlu’ndan alırız, nitekim kendisi pek çok yerde şahitlik ederek şöyle der, "Ben onlara sonsuz hayat veririm." Ve yine, "Kim benim vereceğim sudan içerse, onda sonsuz yaşama fışkıran bir su pınarı olacaktır." O en kutsal ilk örnekte hayatın bir başka pınarı daha vardır ki o da Kutsal Ruh’tur, ve buna bazen Hayat Ruhu denir, nitekim Hezekiel’de okuruz, "Ve tekerleklerde hayat ruhu vardı." Mezmurlar’da da O’nun hakkında şöyle şakınır, "Ruhunu gönderirsin ve yaratılırlar", elbette ölmüş ve helak olmuş olan şeyler.

Lakin bu üç pınar, o hayat pınarında ve ilahi özde birdir, ki o olmadan hiçbir şey yaşamaz ve hiçbir şey var olamaz, nitekim Madauralı Apuleius, Platoncu ocaktan derlediklerini pek güzel ve dindarca ortaya koyarak şöyle der, "Bütün varlıkların yöneticisi hakkında, söylemesi caiz olduğu kadarıyla, zira O’nun hakkında çok şey söylemeyi bir engel meneder, çünkü O her türlü beşeri kavrayışın ötesindedir, şöyle hükmederiz, bütün insanların zihinlerine Tanrı’nın var olduğu ve kendi kökeninin bir müellifi olmadığı nakşedilmiştir, nihayetinde O, meydana getirdiği şeylerin kurtuluşu ve muhafazasıdır, ne de Tanrı’nın yardımından mahrum kaldığında kendi doğasının gücüyle ayakta kalabilecek kadar üstün kudrette herhangi bir şey vardır." Bu kanaati izleyen kadimler, "Her yer Tanrı ile doludur" demeye cüret etmişlerdir. Ve biraz aşağıda, "Daha önce olanlar O’ndan daha fazlasını çekerler, bu yüzden o göksel cisimler, en yüce oldukları nispette, Tanrı’dan o kadar çok pay alırlar.

O’ndan uzak olanlar ise daha az alırlar, ve böylece dünyevi olanlara varıncaya dek mesafelerine göre, Tanrı’nın lütfu bize kadar ulaşır ve iyiliklerini kabul ederler, fakat Tanrı’nın her şeye nüfuz ettiğine, bize ve adının kudretinin ötesine doğru uzandığına inandığımıza göre, ne kadar uzakta yahut yakında olursa olsun, şeylere o nispette az ya da çok fayda sağladığı düşünülmelidir."

Bu öğreti, Resul’ün vazettiğiyle de çelişmez, nitekim o hem kilisedeki mertebeleri tarif eder, hem de bütün topluluğu bir bedene benzetir, bu bedenin ruhu ve hayatı, uzuvların konumunun değil, kudret ve sembollerinin gerekliliğine ve yakınlığına göre onların içine az veya çok yayılır.

Hayat Ağacının Ne Olduğuna Dair. Bölüm III.

Mesih’in ve Efendimiz’in türlü gizemlerle yüceltildiği ve pek çok adla anıldığı herkesçe bilinir, zira O’na Kuzu, Aslan, Köşe Taşı, Mesih, Kelam, Hakikat, Hayat ve benzeri adlar verilir. Aynı şekilde O’na, yukarıda açıkladığımız gibi herkese hayat bahşetsin diye lezzet bahçesinin ortasına yerleştirilmiş olan hayat ağacı da denir. Fakat O’na neden ağaç dendiğini şimdi kavramak gerekir.

Ağaç toprakta kök salmıştır, hayatının artışlarını oradan alır, ve Mesih de yaşayanlar toprağında kök salmış bir ağaçtır, ilk kökenini oradan almıştır, gerçi bedenini ve uluhiyetinin aletini, İşaya’nın dediği gibi, çoktan kurumuş ve çoraklaşmış bir kavimden almıştır, "Kıraç topraktan bir fidan gibi, susuz topraktan bir kök gibi boy verdi." Ağaç önce daha büyük ve daha az sayıda dallara, sonra da pek çok küçük dala ayrılır.

Mesih’in tastamam kudreti ve lütfu da ilkin erdem bakımından büyük ve güçlü olan az sayıdaki Resul’e, onlar vasıtasıyla da haklı olarak başlarına geçirildikleri pek çok diğer kimseye yayılmıştır. Ağaç sürgünlere, dalcıklara, çiçeklere ve meyvelere aktarmak üzere topraktan durmaksızın hayat artışlarını çeker, Mesih de o uluhiyet ve babalık toprağında yaşar, nitekim bizzat kendisi şöyle diyerek buna şahadet eder, "Yaşayan Baba beni gönderdiği ve ben Baba’nın aracılığıyla yaşadığım gibi."

Baba’dan aldığı bu hayatı, yaşasınlar diye diğerlerine pay eder, bu yüzden hemen ardından ekler, "Tıpkı bir dalın gövdeden ve kökten besin alması gibi, beni yiyen de benim sayemde yaşayacaktır."

Ve yine, "Bende kalmayan, benden hayatı çekmeyen kişi, asma çubuğu gibi dışarı atılır ve kurur," der. Çiçekler ağaçta yaşar ve güzelleşir, koparıldıklarında ise derhal kurur ya da çürürler, "Bensiz hiçbir şey yapamazsınız," diyen o ağaçta düşüncelerimizin çiçekleri de yaşar.

Havari de, "Kendimizden bir şey tasarlamaya muktedir değiliz, sanki bizdenmiş gibi," der.

Meyveler de o ağaçtan sürekli besin alarak olgunlaşır, nitekim ağacın kendisi şöyle buyurur, "Kim bende kalırsa ve ben onda kalırsam, işte o çok meyve verir."

İKİNCİ EZGİ, Bu ağacın nerede dikilmiş olduğu hakkında. Bölüm IIII.

Bu hayat veren ağacın köklerini nerede bulundurduğuna dair ilahi metinlerden iki tanıklığa sahibiz. İlki, cennetin veya o hazlar bahçesinin Rab Tanrı tarafından [İbranice] *mikedem* dikilmiş olmasıdır, ki bu "başlangıçtan" veya "kadim olandan" anlamına gelir, zira bütün bahçe ve her hakiki haz, bütün iyiliklerin menşei olan o ebedi ve en kadim Peder'de kök salmıştır, ya da bahçe, bütün hayatın, her zevkin ve hazzın fışkırdığı yaşayanların hakiki toprağı olan o ilahi cevherde dikilmiştir.

İkincisi ise hayat ağacının cennetin ortasında bulunmasıdır, zira hakiki hayat ağacı olan ilahi Kelam, o en mukaddes teslisteki orta şahıstır, insan bedenine bürünmüş olarak insanlarla birlikte yaşarken de daima ortayı tutmuştur.

Nitekim hayvanların ortasında doğmuş, bilginlerin ortasında tartışmış, hırsızların ortasında ölmüş, havarilerin ortasında dirilmiş olarak bulunmuştur. Ve her ne kadar O, Kelam olarak, Oğul olarak, Tanrı'nın hikmeti olarak Peder'in sağında otursa da, bir muallim, bir kurtarıcı, bir Mesih, bir hayat ağacı olarak ilk örneğin ortasında durur, tıpkı O'nun suretinde yaratılmış olan insanın hayatının kalpte yerleşmiş olması gibi, ki kalp insan bedeninde orta yeri tutar ve oradan hayat bütün uzuvlara akar. Ve Tanrı hiçbir parçaya ya da uzva bölünmeksizin bütünüyle her yerde olduğundan, dolayısıyla O'nda bu cismani kanunlara göre bir sağ, sol, orta veya uç bulunmadığından, yine de en basit olan şeyin zatında değil, bize nispet edilen ve O'nun suretini taşıdığımız ilahi ve pek yüce bir tesir akışında, tam olarak kavrayamayacağımız bir düzen mevcuttur, Kutsal Yazı'nın sağ, sol, orta, doğu, batı, güney, kuzey ve bu türden ilahi akış düzenleri hakkında sıklıkla zikrettiği şeyler buna göre doğrulanır, hayat ağacının ortaya yerleştirildiği de bu anlayışa göredir.

Ağacın nasıl şekillendiği hakkında. Bölüm V.

İbrani bilgeler bu hayat ağacını, ağaç gövdesi gibi dik duran vav (*ו*) harfinin sapı ile, o sapa birleşmiş ve harfi andıran üst parçası aracılığıyla tasvir ederler, bu parça hayatın en yüce kaynağını, yani Oğul'a tesir eden ebedi Peder'i simgeler ve İbraniler buna hikmetin en yüce tacı derler.

Buna [okunamadı] ve [okunamadı] harflerinin adandığını söylerler, bunlardan biri biri ve başlangıcı, diğeri ise onu ve sayıların kemalini simgeler, buradan da ebedi Peder'in her şeyin başlangıcı ve sonu olduğu anlaşılır. Hayat ağacını simgeleyen o sap ile birleşmesi ve sürekliliği aracılığıyla da, her şeyi kendisine akıttığı Oğul ile olan birliği gösterilir, öyle ki O'na da başlangıç ve son denebilsin ve her şey Oğul'a atfedilsin. Tanrı Çıkış kitabında büyük bir sır ile meskenin direklerinde gümüş halkaların kazınmasını buyurmuştur, bunun yerine biz gümüş başlıklar ifadesini kullanırız. Tercüman bunun ne anlama geldiğini ya bilmemiştir ya da sırrı ifşa etmek istememiştir.

Zira meskenin ve örneğine göre inşa edildiği bütün âlemin direği, Mesih ve beden almış Kelam'dır, O'nunla gökler de pekişmiştir ve Peder her şeyi O'nunla taşır ve ayakta tutar. Dolayısıyla Tanrı'nın emriyle bu direğe hayatı simgeleyen harf kazınmıştır, ta ki hayatın başlangıcının ebedi Peder tarafından O'na, yani Mesih'e yerleştirildiği anlaşılsın.

Başkalarına paylaştırmak için, nitekim bizzat Mesih şöyle demeyi tensip buyurmuştur, "Beni yaşayan Peder gönderdiği ve ben Peder sayesinde yaşadığım gibi, beni yiyen de benim sayemde yaşayacaktır." Bu ağaç kök, gövde, dallar, çiçekler ve meyveler olarak ayrılır, nitekim kök, fışkıran uluhiyetin kendisidir, gövde Peder tarafından O'ndan sadır olan Kelam'dır, dallar her şeyi veren tarafından O'na iletilen sıfatlardır, yapraklar ve çiçekler O'nda yaşayanlardır. Fakat yapraklar, akıl sahibi yaratıkların hizmeti için yaratılmış olan akılsız varlıkların simgesidir, tıpkı çiçekleri ve meyveleri korumak için var olan ve bir bakıma onların hizmetinde tutulan yapraklar gibi. Çiçekler ise kendilerinden gereken meyveler beklenen akıl sahibi varlıkların simgesidir. Lakin pek çok çiçek meyve vermeden döküldüğü gibi, pek çok melek ve insan da meyvesiz yere düşmüşlerdir ve düşmektedirler, bu hayat ağacından ebediyen koparılıp söndürülemez ateşte yakılacaklardır.

Meyveler ise doğru yapılan işlerin kurallarıdır, bizlere sürekli bağışlanan lütuflar ve ihsanlardır, ta ki bu kurallara göre yaşayarak hayat ağacını ve birer fidan olarak bizleri diken O zata amellerimizin meyvelerini sunabilelim, o hayat ağacından özsuyu çekerek ruha uygun gereken meyveleri verelim, nitekim Pavlus şöyle hatırlar, "Ruhun meyvesi ise sevgi, sevinç, esenliktir," ve bunun gibi şeyler devam eder. Hiçbir suretle tasvir edilemeyen, lakin her şeye suretlerini veren, hiçbir sınırla kuşatılamayan, lakin her şeyi kendi içinde kuşatan O zatın sureti hakkında daha fazla ileri gitmeyeceğiz, kutsal metinlerden öğrenebildiğimiz kadarıyla bu kadarı söylenmiş olsun.

Kimlere ve nasıl iletildiği hakkında. Bölüm VI.

Hayatın tadını çıkaran her şeyin onu hayat kaynağından çektiği, ya da hayat ağacının meyvelerini alıp yediği hususunda hiçbir şüphemiz yoktur. Lakin yaşayanların kimler olduğu ve her şeyin yaşayıp yaşamadığı tartışma konusudur. Nitekim melekler, insanlar, hayvanlar ve bitkiler yaşar, her biri kendi yaşam tarzına uygun bir hayat sürer, fakat madenler, taşlar, unsurlar ve gökler söz konusu olduğunda bazıları için bir güçlük ortaya çıkar, zira onların hayatı görünmediğinden en azından onların yaşamadığına hükmedip onlara cansız derler. Şayet yukarıda tartıştığımız gibi ve pek çok bilgenin hemfikir olduğu üzere âlem bir canlı ise, tıpkı insan ya da hayvan bedenindeki bütün uzuvların, etin, iç organların, sinirlerin, kanın ve kemiklerin yaşaması gibi, bütün bunların da yaşadığına dair hiç kimsenin şüphesi olmasın, gerçi kemikler ve benzerleri kendine has bir hayattan mahrum görünür, yine de bedende kemikler büyür, hareket eder ve canlı sütunlar gibi bedenin kendisini taşır.

Et gelişir ve yenilenir, öyle ki yaralanmadan ve kesilmeden korkmaz, kırılan kemikler kaynar, ki bu cansız şeylerin başına asla gelmez. Büyük ve âlemşümul canlının uzuvları da böyledir, hepsi kendi hayatıyla yaşar, nitekim Hermes [Yunanca] ortak olan üzerine adlı risalesinde şöyle der, "Âlemde olan her şey ya büyüyerek ya da küçülerek hareket eder, hareket eden şey ise tam da bu yüzden yaşar."

Ve her şey hareket ettiğinden, hatta toprak bile en başta üretici ve dönüştürücü bir hareketle hareket ettiğinden, o da yaşar.

Lakin yaşayıp yaşamadığı tartışılan daha üst uzuvlara gelelim. Bunlar göklerdir, Theophrastus onların yaşadığından şüphe duyanın filozof sayılamayacağını söyler. Göklerin canlı olduğunu söyleyenler de eksik olmamıştır, bunu onların akli ve sürekli hareketinden çıkarmaya gayret ederler, çünkü kendileri yaşamasaydı yaşayanlara hayat bahşedemezlerdi. Aşağıya doğru inildiğinde ise taşlara tam da bu yüzden yaşayan taşlar denir, zira yaşarlar, nitekim büyürler, yoğunlaşırlar, sertleşirler ve pek çoğunun canlı bir varlıktan sadır olamayacak çeşitli etkileri vardır. Madenler de daha önce söylediğimiz gibi daha yüce bir hayatla yaşarlar, onlara ışık saçan gök cisimlerinden pek gizli bir ruh zerk edilir, nitekim doğanın bazı taklitçileri de bunu yapmaya heves ederler, içine bir ruh ve altın ya da gümüşün hayatını üfleyerek kalayı, bakırı ya da cıvayı altına veya gümüşe dönüştürebileceklerini sanırlar. Su da yaşar, ki ona hayvanların tohumu en çok atfedilmiştir, nitekim "Sular canlı mahlukatı üretsin ya da kaynatsın," denmiştir. Toprak da dediğimiz gibi yaşar, canlı bitkilerin en verimlisi olduğunu gördüğümüzde onun hayatını kolayca tasdik ederiz. Ve bir parça diğerinden daha verimlidir, bu da onun daha canlı olmasından başka bir şeyden ileri gelemez.

Toprağın bu hayatı da, canlı bir hayvandan düşen hayvan gübresiyle artan bir tür yoğunluk ve yağlılıktan tanınır, zira bu gübre, kendisinde bir şekilde yaşamı barındırarak, karıştığı toprağa bunu aktarır ve bitkilerin üremesine yardım eder, yaşayan şeyler de canlı olmayandan asla türeyemezler. Hava ise hayatı öyle kuşatır ve tutar ki, İbraniler ona "ruhların ruhu" derler, yani diğer unsurları bir arada tutan ve birleştiren ruh. Ateşe gelince, onun hakkında bir şey demeyeceğim, çünkü bütün eskiler hayatın bir tür ateş olduğunu ve hayatın ateşten ve ışıktan kaynaklandığını kabul ederler. Ve bütün bunlar, kendi kabiliyetleri ölçüsünde açıkça yaşayan varlıklarla birlikte, bazen bir pınar, bazen bir ırmak, bazen de hayat ağacı (arbor vitae) olarak adlandırılan hayatın müellifinden yaşamı alırlar, bu hayat, tıpkı tikel bir ruhun kendi bedeninin bütün uzuvlarına yayılması gibi, bütün evrensel bedene yayılır, öyle ki, o bedenin herhangi bir uzvu vasıtasıyla icra edilen bütün fiiller, can veren ve hareket ettiren ruhtan neşet eder. Nitekim insan ağızda konuşur, gözlerde görür, kulaklarda işitir, ayaklarda yürür ve bu kabilden diğer fiilleri işler, her şeyin ilk hayatı olan Tanrı da Güneş'te aydınlatır ve ısıtır, muhtelif yıldızlarda farklı tesirler akıtır, bulutlarda yağmur yağdırır, havada nefes aldırır, toprakta yeşertir, sularda, balıklarda ve hayvanlarda türlü işler görür. Böylece farklı insanlarda da iş görür, Pavlus'un dediği gibi, "herkeste her şeyi işleyen" O'dur. Ve bu Tanrı ve hayat, Aristoteles'in, sanki Tanrı'nın bir ortağı ve eşiymiş gibi "Tanrı ve tabiat" derken Tanrı'dan ayırır göründüğü o ortak fail tabiattır. Oysa her şeye yayılan ve her şeye işlemeyi bahşeden Tanrı'dan başka hakiki bir tabiat yoktur. Sokrates'in Phaidon'da aktardığı üzere, gökleri temaşa eden Anaksagoras da evren hakkında yazdığı kitabın başında bunu öğretir ve şöyle der, "Akıl, her şeyi süsleyen ve dolduran, her şeyin sebebi, yapıcısı ve yöneticisidir." Ve Sokrates, onun bu ilk aklın meydana getirdiği şeylerin nedenini ve tarzını açıklamayışına hayıflanır. Bütün Akademialılar ise tek bir ağızdan, her şeyin kendisiyle yaşadığı bir dünya ruhunun varlığını kabul ederler, onların ekseriyeti de bunun Tanrı olduğuna kani olmuştur. Nitekim Porphyrios, Kyrillos'un Iulianus'a Karşı adlı eserinde aktardığı üzere, Tanrı'yı ilk olarak en yüce iyi, ikinci olarak Yaratıcı, üçüncü olarak da dünya ruhu diye adlandırmıştı, ilk mertebede kendi içinde olduğunu, ikincisinde şeyleri yarattığını, üçüncüsünde ise her şeyi doldurup canlandırdığını söylerdi. Numenios ise belki daha da ileri giderek meseleyi çözer ve şöyle der, "İlk Tanrı kendi içinde kaimdir, ikincisi ve üçüncüsü ise ilkiyle birdir, fakat ikincisi, ikiliğe ait olan maddeye bağlı kaldığından ondan bölünür, yine de üçüncüsüyle birlikte şeylere hayat üfler." Bütün bunlar, sıhhatli bir biçimde anlaşıldığında, bizim Teolojimizle uyuşur, zira biz Baba'nın her şeyin ilk ilkesi olduğunu ve O'ndan, ikinci bir Tanrı değil, adeta başka bir tarzda konuşarak ikinci şahıs olan Söz'ün çıktığını söyleriz, bu Söz, insan bedenini büründüğünde ya da şeylerin içine kendi zihnindeki örneklere göre suretler basarak esere dönüştüğünde maddeye yapışır, bu suretlere göre muhtelif şeyleri biçimlendirirken adeta onların içine bölünür, yine de eksilmez ve kendisinden hiçbir şey eksilip düşmez. Ve bu Söz, üçüncüsüyle, yani üçüncü şahısla birlikte, ki hepsi tek bir Tanrı'dır, şeylere hayat üflerler. Zira Oğul'a hayat ve hayat ağacı denir, üçüncü şahsa ise hayatın ruhu denir, çünkü her ikisi de alt alemin şeylerine hayat üflerler, ancak kelam ve Oğul şeylere yaşasınlar diye hayat verir, Ruh ise hayatın fiillerini işlesinler diye verir. Peygamber de bunu ima ederek, Rabbin kelamıyla göklerin ve nihayetinde her şeyin berk ve sabit kılındığını, fakat ağzının ruhuyla onların bütün kudretinin, yani amel etmedeki kudretinin verildiğini söyler, tıpkı Hikmet kitabında okuduğumuz gibi, "Akıl ruhu, tek, devingendir" ve diğer her şeyi amel etmeye sevk eder. Bunu daha iyi ifade etmek için şunu ekler, "Her şeye kadirdir." Nitekim Pavlus da farklı kimselerin fiillerini ruha göre paylaştırır ve şöyle bağlar, "Bütün bunları işleyen bir ve aynı ruhtur, dilediği gibi her birine pay eder."

Ağacın Ne Zaman ve Niçin Yasaklandığı. Bölüm VII.

Kutsal kelamda açık bir öğretiye sahibiz ki, Tanrı Adem'in günahından sonra şöyle buyurmuştur, "İşte Adem iyiyi ve kötüyü bilerek bizden biri gibi oldu, şimdi elini uzatıp hayat ağacından da almasın ve sonsuza dek yaşamasın diye onu kovduk." Ki böyle de yapılmıştır. Hiç kimse Tanrı'nın, Adem'in iyiyi ve kötüyü bilen biri haline gelmesini hoş görmeyişine şaşmasın, zira Tanrı bilgiden ötürü değil, onun kibrinden ötürü intikam almıştır, çünkü o iyiyi ve kötüyü ayırt etmeye ve neyin adil, neyin adaletsiz olduğuna hükmetmeye yeltenmişti, oysa bu hüküm Elohim'e ve hakimlere aittir, Tanrı da onların meclisinde ve topluluğunda hazır bulunup hüküm verir, çünkü insan Tanrı'nın kendisi olmadan bunu doğru dürüst yapamaz. Ya da başka bir yerde söylediğimiz gibi, iyilik ve kötülük bilgisinin hakiki ağacı olan Mesih'in mertebesini ve makamını gasbetmek istediği içindir. Dolayısıyla Tanrı, hakiki hayatın gövdesi ve iyilik ile kötülük bilgisinin ağacı olan Mesih'in ve Tanrı'nın oğlunun onuruna özenip kimsenin onu sahiplenmemesi için bunu yasaklamıştı. Lakin bu mesele burada açıklanamayacak kadar derin bir sırdır, bu yüzden herkesin anlayabileceği başka bir sebep gösterelim, o da şudur, günahla kirlenmiş olan insan, kendi helakine yol açacak şekilde hayat pınarını layık olmadan kabul etmesin. Zira eğer bu murdarlığa düşmüş olsaydı, sonsuza dek bu halde kalırdı ve o murdarlık yaşamla birlikte var olabiliyorsa murdar kalmaya devam ederdi. Ya da hazır olmayan kimse hayat gıdasını alıp da bu onun zararına dönüşmesin, tıpkı en kaliteli şarabın hummalı kimseye ve en leziz, kusursuz pişmiş etin zatülcenp hastasına zarar vermesi gibi. Pavlus da hayat ekmeğini yemek hususunda bunu söyler, "İnsan kendini sınasın ve o ekmekten öyle yesin, o kaseden öyle içsin, çünkü layık olmadan yiyip içen, kendi aleyhine yargıyı yiyip içer."

Zira ilk atalarımız için hayat ağacı ne idiyse, bizim için de layık olmayanlara yasaklanan hayat ekmeği odur, tıpkı o ağacın asi Adem'e ve layık olmayan, herhangi bir cinayetle lekelenmiş herkese yasaklandığı gibi. Çünkü cürüm ve günah ölümün eseri olduğundan, hayatla asla uyuşamaz.

Her Şeyin Hayat Ağacında ve Dolayısıyla Mesih'te Yaşadığına Dair. Bölüm VIII.

Yuhanna'nın, her şeyin var olmadan önce kelamda hayat olduğuna dair o pek meşhur sözü daha önce de ele alınmıştı. Şeylerin kendi suretlerine büründüklerinde, zihindeki fiillerinde yaşadıkları o yaratıcı hayattan bütünüyle koptukları zannedilmemelidir, bilakis bunun ötesinde, kendi kabiliyetlerince başka hayatlar da edinirler. Zira hayat çok yönlüdür, bu yüzden bu ağaca meşhur bir nitelemeyle [İbranice] "etz hayim", yani tekil olarak değil, hayatlar ağacı denmiştir. Dolayısıyla her şey o yaratıcı hayatla yaşar, bazıları ise kendi doğal hayatlarıyla da yaşar, ki bu hayat yine de o en yüce hayata tabidir ve içinde yaşadığımız, hareket ettiğimiz ve var olduğumuz o hayatın bir ışını ya da kıvılcımıdır.

İnsan da doğal hayatın ötesinde, kendisi hakkında "Can veren ruhtur" denilen bir ruh hayatıyla katmerli yaşar. Ve bu ikili bir hayata hayat verir, birincisi, Hezekiel'in "Tekerleklerde her şeyi canlandıran hayat ruhu vardı" sözü mucibince doğal hayata, ikincisi ise aynı Peygamber'in "Ey ruh, dört rüzgardan gel ve bu öldürülmüş olanların üzerine üfle ki dirilsinler" dediği ruhani hayata. Zira onlar günah sebebiyle ölmüşlerdi ve ruhun hayatına muhtaçtılar, Pavlus'un dediği gibi, "Eğer ruh vasıtasıyla bedenin amellerini öldürürseniz, yaşarsınız." Bu hakiki hayat ise, hayatın ruhu tarafından sunulsa bile, beden almış Tanrı Kelamı'nın ta kendisi olan hayat ağacından gelir, O ki şöyle der, "Tanrı'nın Oğlu'na inanan ebedi hayata sahiptir." Ve yine, "Baba kendisinde nasıl hayata sahipse, Oğul'a da kendisinde hayata sahip olmayı öyle vermiştir." Ve O'nun hayat olduğunu ve bunu derecelerine göre diğerlerine pay ettiğini defaatle tekrar ederek doğrular, bu dereceler vasıtasıyla bizi ötesinde başka hiçbir şeyin bulunmadığı o kutlu ve ebedi hayata ulaştırmayı amaçlar, "Koyunlarıma ebedi hayatı ben veririm" der. Ve yine, "İnsanoğlu'nun yüceltilmesi gerekir ki, O'na iman eden hiç kimse mahvolmasın, ebedi hayata kavuşsun." Bu hayatın pınarı ise, "Beni, diri suların pınarını terk ettiler" diyen Baba'dır. Oğul ise Baba olan pınardan çıkan hayat ırmağıdır yahut yaşayanların diyarına dikilmiş hayat ağacıdır. Ruh ise hayat suyunu pınardan ve hayat ırmağından kabul eden ve onu bizim üzerimize de akıtan bir havuzdur, nitekim Origenes, Matta şerhinde bunu uzun uzadıya anlatmıştır.

Mesih'in Her Şeyin Dayanağı Olduğuna Dair. Bölüm IX.

Mesih'in ilahiyeti ve kelamının kudretiyle bu evren binasını ayakta tuttuğuna yukarıda temas etmiş olsak da, bunu daha açık bir izahla takip edeceğiz. Nitekim Pavlus bunu açık bir dille ortaya koyar, ilk olarak İbraniler mektubunda "Her şeyi kudretinin kelamıyla taşır" der. Ve yine

Koloselilere şöyle der, Bütün her şey onda yaratıldı, gerek yeryüzündekiler, gerek göklerdekiler olsun. Ve devam ederek yine der, Her şey onda varlığını sürdürür. Bu hakikat İşaya’nın peygamberliğiyle de pekiştirilir, zira şöyle der, Ve egemenlik onun omuzları üzerindedir, onu her şeyin varisi kılmış olup, çağları da onun aracılığıyla meydana getirmiştir. O halde dünya evinin bu muazzam nizamını ve onun bütün konuklarını bir sütun gibi ayakta tutar, bir hükümdar gibi yönetir, bir çoban gibi bedenin ve ruhun gıdası olan rızıkla besler. Zira her şey onun aracılığıyla var edilmişse, varlıkları da aynı şekilde onun aracılığıyla kesintisizce sürdürülmektedir. Fakat ruhani hayat uğruna kendini yiyecek olarak sunmuş ve şöyle demiştir, Gökten inen diri ekmek benim, bu ekmekten yiyen sonsuza dek yaşayacaktır. Ve yine, İnsanoğlunun bedenini yemezseniz, sizde hayat olmayacaktır. Ve tekrar, Bedenim gerçekten yiyecektir ve kanım gerçekten içecektir.

Fakat durmaksızın kirlendiğimiz ve kötülüklerimiz yüzünden yıkıma uğradığımız için, Baba’nın buyurduğu üzere, günahların arındırılmasını sağlayarak ve bütün günahlarımızı yüklenerek bu yıkıma karşı kendini bir dayanak kıldı, nitekim İşaya’da şöyle okuruz,

Rab hepimizin kötülüklerini onun üzerine yükledi ve onun yaralarıyla şifa bulduk.

Bizi bütün lekelerden temizlemekle yetinmedi, erdemleri inşa edelim diye, tüm binamızı ayakta tutacak sağlam bir temel olarak kendini sundu.

Pavlus şöyle der, Zira atılmış olan temelden, yani İsa Mesih’ten başka hiç kimse bir temel atamaz. Bunu İşaya da önceden bildirmişti, zira Kurtarıcı’nın ve acı çeken Mesih’in şahsında konuşarak, onun katlandığı pek çok şeyi anıp şöyle der,

Bedenimi vuranlara, yanaklarımı sakalımı yolanlara verdim, yüzümü hakaretlerden ve üzerime tükürenlerden çevirmedim.

Pek çok şeyi andıktan sonra, uyuşuk ve körleşmiş kavme dönerek şöyle der, Karanlıkta yürüyen ve ışığı olmayan kimse, yalnızca onda kurtuluş bulunan Rabbin adına güvensin ve insan bedeninde dünyayı kurtarmış olan Tanrısına dayansın. Herkesi teselli eden ve ayakta tutan bu asadan başkasına dayanamayız. Göklerin Kraliçesi ve dünyanın İmparatoriçesi hakkında söylenen söz de budur, Sevili Oğluna dayanmış olan.

Neden Herkes Onun Tarafından Ayakta Tutulmaz? Bölüm X.

Mesih, her şeyin meydana getirilmesinde, korunmasında ve tedarik edilmesinde Baba ile birlikte mutabıksa ve Pavlus’un, Hepimiz için onu feda etti, dediği üzere hepsinin kurtuluşu uğruna verilmişse ve hepimizin kötülükleri onun üzerine yüklenmiş olup onun yaralarıyla kurtulduğumuz söyleniyorsa da, yine de herkes ruhani hayatı bizzat hayat olan Mesih’ten almaz ve yok olup gitmemek için onun desteğiyle ayakta tutulmaz. Bu durum bize azımsanmayacak bir güçlük çıkarır, acaba bu hal herkesin önceden takdir edilmemiş yahut seçilmemiş olmasından mı ileri gelir, yoksa hayat ve dayanak yalnızca arzulayanlara bağışlandığı için midir? Lakin ilki ilahi merhamete ve Tanrı adildir diyen Kutsal Yazı’nın otoritesine halel getirir görünür, ikincisi ise bunların bizim rızamıza ve irademize bağlı olduğunu söylediğimizde, ilahi seçime bir iftira getirecek gibi durur. Fakat yanılmıyorsam, ilahi seçimin merhametine ve şerefine halel gelmeksizin, her ikisinden birden kaynaklanır. Bu seçim bizim irademize bağlı değildir, lakin kurtuluşumuza taalluk eden hususlarda bizi ortak çalışanlar kılmak ister. Zira krallık tacı dünyanın kuruluşundan beri bizim için hazırlanmış olsa da, kurallara uygun mücadele etmeyene bu taç verilmeyecektir, tıpkı bunun gibi, cennetin ortasında bulunan yahut akan ve herkesin istifadesine sunulan hayat ağacından veya ırmağından, bizzat o hayatı kabul etmeye kendini hazırlamayan hiç kimse hayat bulamaz. Nitekim bundan ötürü Vahiy kitabının sonunda şöyle feryat edilir, Susayan gelsin ve dileyen, hayat suyunu karşılıksız alsın. Bizden yalnızca rızamızı ve arzumuzu talep etmekle kalmaz, aynı zamanda savaşarak galip geleceğimiz gayretimizi de ister, nitekim aynı vahyin başlangıcında şöyle tasvir edilir, Galip gelene, Tanrımın cennetinde bulunan hayat ağacından yemeyi bağışlayacağım. Ölümlü beden içindeyken de mabette şöyle haykırıyordu, Biri susamışsa bana gelsin ve içsin. Zira bizim için hayatı tedarik etmiş olması, onu vermeye hazır bulunması ve hepimizin kötülüklerini yüklenmiş olması yeterlidir, bizden yalnızca rıza bekler ve kendi meselemizde bizzat ortak çalışanlar olmamızı ister. O halde çağıranı dinlemek istemeyen, kendine doğru çekene boyun eğmeyen ve bağışlayandan hediyeyi kabul etmeyen kimse, bu denli büyük bir lütuftan haklı olarak mahrum kalır. Nitekim Havarilerin İşleri kitabında okuduğumuz üzere, Pavlus ve Barnabas Yahudilere mertçe ve kararlılıkla şöyle demişlerdi, Tanrı’nın sözünün ilkin size söylenmesi gerekirdi, fakat siz kendinizi sonsuz hayata layık görmediğinizden, işte biz de uluslara yöneliyoruz. Bizzat Rab de Matta ve Luka tarafından kaydedilen İncil’de, düğün ve ziyafet benzetmesini ortaya koyduğunda, pek çok kişinin çağıran ulakları hor görerek kendilerini böylesi bir şölene layık görmediklerini, bu sebeple de dışarıda bırakıldıklarını ima etmiştir. Semavi krallığın kazanılmasına yahut Mesih’in şefaatine ve himayesine sahip olunmasına dair nerede bir söz edilse, bizim rızamız aranır, nitekim Augustinus Kilise Dogmaları Üzerine adlı cildinde bilgece ve dindarca şöyle der,

Kurtuluşumuzun başlangıcını Tanrı’nın esinlemesiyle elde ederiz, fakat kurtarıcı esine boyun eğmek bizim kudretimiz dahilindedir. Zira her yerde, vilayette ve bölgede Tanrı, peygamberlerin sesiyle, havarilerin vaazıyla, yayılan incille, meleklerin telkiniyle ve içsel esinle her birimizi davet eder. Nitekim Pavlus Romalılara hitap ederken şöyle der, Yahudi ile Grek arasında ayrım yoktur, zira hepsi için aynı Rab vardır ve kendini çağıran herkes için zengindir. Çünkü her kim Rabbin adını çağırırsa kurtulacaktır. O halde iman etmedikleri kişiyi nasıl çağıracaklar? Yahut işitmedikleri kişiye nasıl iman edecekler? Vaaz eden olmadan nasıl işitecekler? Ve gerçekten onların sesi bütün yeryüzüne ve sözleri dünyanın sınırlarına kadar ulaştı. Kuşkusuz bu ses havarilerin ve vaaz edenlerin sesi, bu sözler içeride konuşan ve buyruk veren meleklerin sözleri, içeriden konuşan ve esin veren Mesih’in ve Kutsal Ruh’un sesidir. Zira Mesih, yani bizim dayanağımız, bizzat ciddiyetle kastettiği lütuf ve kurtuluşu kabul etmemiz için bizden rıza almak adına her yolu dener, nitekim seçilmiş halka açık bir sesle ve dolayısıyla herkese şöyle der, Bir tavuk civcivlerini kanatları altına topladığı gibi, kaç kez senin çocuklarını toplamak istedim de sen istemedin. Zira insanların kurtulmasını dileyenin sözü herkese yöneliktir.

Yeryüzünden Nasıl Yüceltildiği Üzerine. Bölüm XI.

İnsanoğlunun yüceltilmesi [exaltatio] gerekir (der bizzat Oğul Tanrı), ta ki ona iman eden hiç kimse mahvolmasın, sonsuz hayata kavuşsun. İnsanoğlunun yüceltilmesinde sonsuz hayatın verilmiş olması ve tıpkı çöldeki yılan gibi, onun da yeryüzünden yüceltildiğinin söylenmesi hakikaten büyük bir sırdır.

Bunun, bedenin yeryüzünden ve haçın dikildiği tepeden kaldırılıp ağaca asıldığı andaki yüceltilmesi olarak anlaşılması gerektiği kanaatinde değilim. Bunun, Baba’nın sağında otururken onun katında daima sahip olduğu o yücelikle ilgili olduğunu da sanmıyorum, bilakis bizim nazarımızda vuku bulan, yani tanrılığının yüceliği insanlara açıldığında gerçekleşen o yüceltilme hakkındadır, öyle ki onun ne olduğunu görenler hürmet etsin, yüceltsin ve taziz etsinler. Tıpkı ölümünde Yüzbaşı ve onunla birlikte olanların, göğün tabiat düzeninin aksine karardığını, yerin sarsıldığını, kayaların yarıldığını, ölülerin dirildiğini gördüklerinde haykırarak şöyle demeleri gibi, Bu adam gerçekten Tanrı’nın Oğlu idi. Yahut bu yüceltilme, haç aracılığıyla insan Mesih’in bütün yaratılışın üzerine geçirilmeye layık görüldüğü yüceltilmedir, nitekim Elçi açık bir dille şöyle konuşur,

Mesih bizim için ölüme, hatta haç üzerindeki ölüme kadar itaatkar oldu, bu sebeple Tanrı onu pek çok yüceltti ve ona her adın üstünde olan adı bağışladı, ta ki İsa’nın adıyla göktekilerin, yerdekilerin ve yeraltındakilerin her biri diz çöksün ve her dil, İsa Mesih’in, Baba Tanrı’nın yüceliğinde Rab olduğunu ikrar etsin. Bunu Kurtarıcı’nın kendisi de teyit ederek şöyle der, Mesih’in acı çekmesi ve böylece yüceliğine girmesi gerekirdi. Bu sözlerle, bir insan olduğu ölçüde, ıstırap ve haçta tamamlanan eser aracılığıyla yüceliği ve krallığı kazandığını açıkça gösterir. Fakat yeryüzünden yüceltildiği söylenir, çünkü ortaya koyduğu eser ve elde ettiği o yüce, o muazzam krallık yeryüzüne ait değildi, bilakis semavi, yüce ve ulvi idi,

Krallığım (der) bu dünyadan değildir, bilakis dünyanın kuruluşundan beri hazırlanmış olandır. Bunun zilyetliğini bizim için, mutlak hakimiyetini ise kendisi için haç üzerinde elde etmiştir.

Mesih'in çarmıhtaki yücelmesinin, Rabbin buyruğuyla Musa'nın diktiği yılanın yüceltilmesiyle neden bir tutulduğuna dair Sayılar Kitabı'nda gayet uygun bir metin bulunmaktadır. Orada okunduğuna göre, halk gökten indirilen yiyeceğe karşı midesi bulanarak günah işlediğinde, Tanrı halkın üzerine yakıcı yılanlar gönderdi. Onlar tarafından sokulan ve yaralanan halk, yalvararak Musa'ya geldi ve o yılanların aralarından kaldırılmasını istedi.

Bunun üzerine Musa halk için dua edince Rab şöyle dedi, "Tunçtan bir yılan yap ve onu bir direk üzerine dik, ısırılan herkes ona baktığında yaşayacaktır." Nitekim böyle de oldu. Tıpkı bunun gibi, kadim yılanın ve avenesinin ölümlüleri hırpalamaya alışkın olduğu her nevi günahla vurulanlar da, herkes için esenliği ve kurtuluşu elde ettiği tahtada asılı duran Mesih'e nazar eder ve O'nun lütfunu dilerlerse şifa bulurlar. Fakat burada, Tanrı'nın neden insan soyunun düşmanının sureti olan yılanın yüceltilmesini istediği ve Mesih'in neden ona benzetildiği hususunda bir gizem yatmaktadır. Zira yılanın şifaya ne gibi bir katkısı olabilir? Karanlıklar önderinin sureti ile Işığın Önderi arasında nasıl bir uyuşma olabilir? Mesih'in o murdar ve şeytani sürüngenle ne gibi bir müşterek sembolü olabilir? Burada, yalnızca yukarı kaldırılma (erectio) dışında hiçbir uyuşma veya müşterek sembol yoktur. Ne var ki şifa, bambaşka, hatta bütünüyle zıt bir tarzda bahşedilir. Zira Mesih'e bakanlar, hakiki bir hekim olarak cümlemize şifa getiren O'nun bizzat kendisinden, şu peygamberane söze uygun olarak bilfiil şifa bulurlar, "Sözünü gönderdi ve onları iyileştirdi."

Yılana bakanlar ise, ona sığınarak ya da ondan şifa dileyerek değil, bilakis ondan dehşetle ürkerek bu vesileyle şifaya kavuşuyorlardı. Zira günahın cezası olarak Tanrı tarafından gönderilen yılanların suretini gördüklerinde, bütünüyle akıllarını başlarına topluyor, yılan sokmalarına karşı şifa ve deva bulmak için bizzat Tanrı'ya yalvarıyorlardı. Tıpkı bizim aramızda da şeytanın, korkunç ve ürkütücü bir surette resmedilmesi gibi, ta ki halk onun çirkinliğini ve vahşi hiddetini görüp temaşa ettikçe ondan alabildiğine ürksün ve güçleri yettiğince ona düşman olsun. Bütün ataların baştan çıkarıcısının insanla ilk karşılaşmasında neden yılan kılığına büründüğünü ve mecazi halkın, yılanın bizzat kendisine benzetilen Mesih tarafından insanın hem bedenine hem ruhuna bahşedilen sıhhatin bir timsali olan beden sıhhatine aynı suret vasıtasıyla nasıl kavuştuğunu açığa vurarak, yılana dair daha derin gizemleri de ele alabilirdik. Fakat her şeyi açıkça söylemek caiz olmadığından, söylenmiş olan bu birkaç söz kafi gelsin.

Yüceltilenin her şeyi bizzat kendine çektiğine dair. Bölüm II.

Böylece, hak ettiği üzere yüceltilen [Mesih], her şeyi kendine çekti, zira o vakit her türden cezbedici gücü büründü.

Zira iyilik ve sevgi öylesine çeker ki, sevenleri birbiriyle birleştirir. Fakat sevilen uğruna hayatını ve canını feda etmekten daha büyük, daha deruni ve daha şiddetli hangi sevgi gösterilebilir? Nitekim Mesih, çarmıhta yüceltildiğinde ne muazzam bir cezbedici kudret edindiğini herkese bildirmek için bizzat şöyle buyurmuştur, "Kişinin dostları uğruna canını vermesinden daha büyük bir sevgi kimsede yoktur." Bilgelik ve belagat de aynı şekilde kendine çeker.

Bu sebeple bilge Süleyman, o kraliçeyi dünyanın sınırlarından çekip getirdi ve bilge düşünürler, talebeleri kendi dersliklerine dört bir yandan çekerler. Nitekim beliğ bir vaizin etrafında da her yandan gelen dinleyiciler toplanır. Fakat işte, Süleyman'dan da, Demosthenes veya Cicero'dan da üstün olan çarmıhta yüceltilmiş Kralımız Mesih, Paulus'un dediği gibi, bilgeliğin ve bilginin bütün hazinelerini kendinde gizleyendir. Ve yine şöyle der, "Biz ise çarmıha gerilmiş Mesih'i duyuruyoruz, Yahudiler için bir tökezleme taşı, öteki uluslar için akılsızlık, fakat çağrılmış olan gerek Yahudilere gerek Greklere Tanrı'nın gücü ve Tanrı'nın bilgeliği." Herkes o gizli bilgeliği görmediğinden ve idrak edemediğinden, o işi bilgeliğin değil ahmaklığın eseri sandıkları için cezbolunmazlar.

Her şeyin, hatta ölüme dek itaat ettiği zenginlikler ve para da insanı cezbeder, nitekim askerlik maaşı alanlarda bu durum açıkça görülür. Asker toplayanın imkanları ne kadar bol olursa, oraya her taraftan o denli kalabalıklar akar. Oysa çarmıha gerilen Rabbimiz, bilhassa çarmıhta, hakiki zenginliklerle öylesine doluydu ki, O'nun doluluğundan hepimiz pay alırız ve O, kendine yakaran herkes için zengindir.

Nitekim O, herkese şöyle seslenir, "Zengin olasın diye benden ateşle arıtılmış altın satın almanı salık veririm." Çünkü O'nun evinde izzet ve bolca zenginlik vardır. Kudret ve zafer de insanı çeker. Zira yenen, büyük ve güçlü bir hükümdara bağlı pek çok tebaa bulunur ve dehşete düşen düşmanlar dahi teslim olurlar. Fakat Hıristiyan ordusunun Başkomutanının çarmıhta verilen teke tek mücadelede insan soyunun düşmanına karşı kazandığı o zaferden daha büyüğü, o zafer alayından daha şanlısı yoktur, nitekim çarmıha gerilmeden az evvel bizzat kendisi önceden şöyle bildirmişti, "Şimdi bu dünyanın önderi dışarı atılacaktır." Onu alt edince ganimetleri yağmaladı, tutsakları azat etti, herkese zafer kazanma kudreti bağışlayarak dünyayı boyunduruk altına aldı ve öyle binleri kendine çekti ki, O'na öykünerek zafer bulmak uğruna canını verenlerin haddi hesabı yoktur.

Eğer çarmıhta can verirken O'nun cezbedici kudretiyle çekilmemiş olsalardı, bunu asla yapamazlardı. Cezbedici unsurlar arasında yenilik de vardır, zira hem avam hem de her mertebeden ağırbaşlı kimseler ona kapılırlar. Fakat çarmıhta yüceltilen Mesih'in meydana getirdiği o yenilikten daha büyüğü yoktur, nitekim zaferden sonra tahtında otururken, "İşte, her şeyi yeni kılıyorum" demiştir. Yuhanna, o en yüce ve gizli derinliklerde görüp işittiği üzere bunu nakleder. Biz de bu yeni ezgide bu tür yenilenmelerden bahsetmeye gayret ediyoruz.

En çok cezbeden şeyler arasında cömertlik ve bilhassa muhtaç olanlara ihtiyaç duydukları şeylerin bolca dağıtılması da yer alır. Mesih ise o darağacında asılıyken bütün günahlarımızı bağışladı ve ebedi Baba'ya bizim adımıza olan bütün borcu ödedi.

Zira istisnasız hepimiz borçlu olduğumuz halde, O herkese lütufta bulundu, elçinin dediği gibi herkese bağışladı, "Sizler suçlarınız yüzünden ölüyken, bütün suçlarımızı bağışlayarak bizi Mesih'le birlikte diriltti, kurallarıyla bize karşı duran yazılı belgeyi sildi ve onu çarmıha çivileyerek ortadan kaldırdı." Baba'nın cömertliği hakkında ise Romalılara şöyle der, "Öz Oğlunu bile esirgemeyip O'nu hepimiz için feda eden Tanrı, O'nunla birlikte bize her şeyi de bağışlamaz mı?" Buraya kadar Mesih'in çarmıhta can verirken elde ettiği ve edinilmiş çok yönlü fazilette kök salan o çok yönlü cezbedici kudretten bahsettik.

Şimdi ise O'nun öz cezbedici kudretini, yani tabiatıyla bir ve aynı cevherden olan (consubstantialis) kudretini ele alacağız. Zira taşlarda ne denli büyük bir cezbetme gücü bulunduğunu herkes tasdik eder.

Mıknatıs, herkesin gözü önünde demiri çeker, lal taşı ve ovuşturulmuş kehribar samanı çeker ve buna benzer daha nicesi vardır. O halde insanların reddettiği, fakat Petrus'un dediği gibi Tanrı'nın seçtiği ve yücelttiği, köşenin başına yerleştirilen o en kıymetli taş hakkında ne diyeceğiz? Nitekim onda yalnızca lal taşının, mıknatısın, elmasın ve bütün kıymetli taşların gücü değil, bütün bitkilerin, madenlerin, hayvanların, insanların, meleklerin ve O'na her şeyi veren bizzat ebedi Baba'nın gücü mevcuttur. Bu yüzden bilhassa seçilmişleri ve O'nunla bir bağı, müşterek bir sembolü olsun isteyen herkesi haklı olarak kendine çeker.

Eğer O'nun buyruklarını, öğütlerini, kutsal gizemlerini ve kefaretimiz ile arınmamız için öğrettiği her şeyi kabul etmek istersek, yahut ebedi Baba sınırsız kudretiyle bizi, usulünce arınmış kimselerin bağlandığı Oğul'a çekmeyi tensip buyurursa, bu bağa sahip olabiliriz. Fakat diğer hususlara geçelim.

Güçlerin ve tanrısal kudretlerin çokluk içinde dağılmış göründüğüne dair. Bölüm XIIII.

Tanrı, ispat ettiğimiz üzere, evren bedeninin bütün uzuvlarında iş görür, parçalanmış dünya kısımları birleştirici bir güç olmaksızın dağılıp gitmesin veya birbirleriyle bir arada var olamayacak derecede çekişmesinler diye, birlikte işlesinler diye hepsine riyaset eder. Fakat bu

birlik ilkesini idrak edemeyen eskiler, Porphyrios'un ve ardından Kaisareia'lı Eusebios'un kadim ozanların dağınık ve pek çok yerde terennüm ettikleri şeylerden çıkardıkları üzere, nesnelerin çokluğuna göre çoğalan pek çok tanrısal gücün var olduğunu sanıyorlardı. Bunları kısaca gözden geçireceğiz. Nitekim bütün havanın gücüne, ölümlülere yardım ettiği için Iuno adını verdiler, fakat daha yumuşak bir şey olmadığından, bu narin havaya aşağı Iuno dediler.

Ay ışığıyla aydınlanan bu aşağı havanın gücüne ise gizlenmekten gelen Latona adını verdiler, zira ruhlar Ay feleğinden aşağı inmeden önce kendilerine bahşedilen şeyleri gizler ve unuturlar, öyle ki bu aşağı havaya girdiklerinde silinmiş levhalara (tabula rasa) benzerler. Toprağın gücüne ise Vesta dediler, zira yeryüzünün sanki giysileri ve süsleri olan otları ve çiçekleri meydana getirir, bu güç bereketli olduğundan, onu bir kadın suretinde belirtmek istediler. Rhea'nın ise, ki Latinler ona Ops demişlerdir, taşlık ve dağlık arazinin gücü olduğunu kabul ettiler.

Ceres'i ekinlerin, tohumların gücünü ise Persephone olarak adlandırdılar. Bütün bitkilerin Dionysos'unu ise erdişi kabul ettiler, zira otlar daima her iki cinsiyeti kendilerinde birleştirir, Mısırlılar bu güce İsis ve Osiris adını verdiler. Nitekim Platon'un Kratylos'ta dediği gibi Dionysos, şarap veren manasında *dionysos* [Yunanca] ve dolayısıyla, onları yakıcı gücüyle olgunlaştırarak asma meyvelerinin vericisi olarak anılır, bu güç unsurlara ait değil, bilakis Güneş'e aittir. Zira ateşin unsurlara ait gücünü Vulkanus diye adlandırdılar, lakin her şeyi yiyip bitiren ateşin gücüne Vesta dediler, onu da kısır saydılar, nitekim şair şöyle der,

Ne de sen Vesta'yı diri alevden gayrı bir şey sanasın, Ve alevden doğmuş hiçbir beden görmezsin. Bakireydi bu yüzden, geride hiçbir tohum bırakmayan.

Lakin Platon'un kabul ettiği üzere Vesta, kimilerinin Vedia dediği gibi, şeylerin özü olarak adlandırılır, yani *ousia* [Yunanca], çünkü her şey onunla giyinir. Kısırdır, zira öz ne doğurur ne doğurulur, fakat ferdi olan doğurur ve doğurulur, öz bakımından değil, doğuranda bulunan doğurucu güç bakımından ki buna doğanda bulunan edilgen yeti karşılık gelir. Lakin devam edelim, Güneş'teki bu ateşli güce ışınların hareketinden ötürü Apollo denir, yahut Platon'un arzu ettiği üzere dörtlü bir kökenbilimle, kendisine vakfedilen dört güce göre, müzik, hekimlik, kehanet ve okçuluk mahareti. Buradan hareketle Apollo, *homopolon*dan [Yunanca] gelir, yani her şeyi birlikte döndüren ve belirli bir ahenkle itidale kavuşturan,

Yahut *apolyon*dan [Yunanca], yani arındıran ve temizleyen, dolayısıyla iyileştiren ki bu hekime mahsustur, yahut *haplon*dan [Yunanca] gelir, yani yalın ve doğrudur ve kehanetle ilgilidir, zira geleceği doğru tartan ve saf bir zihinle, doğru bir kalple kabul edilen kehanettir, yahut *aeiballon*dan [Yunanca], yani ebedi yahut güçlü bir ok atıcıdır. Lakin ilerleyelim. Dahası Attis ve Adonis'in mahsullere ve meyvelere taalluk ettiğine hükmederler,

Fakat Attis meyveye durmadan evvel dökülen çiçeklerle ilgilidir. Bu sebeple onun hayâlarının kesildiği söylenir, zira dökülen çiçekler ne tohum ne meyve verir. Adonis ise kâmil meyvelere bakar. Silenos'u ise manevi hareketin simgesi saydılar, suların etkin gücünü Okeanos, onun simgesini ise Tethys, yani Platon'un benimsediği gibi fışkıran pınar bildiler. İçebileceğimiz suyun gücüne Akheloos denir, deniz suyuna Neptunus, lakin dölleyici olduğu nispette Amphitrite, Mısırlılarda ise Nil'dir,

Tatlı suların tikel güçlerine Nympha'lar, denizinkilere ise Nereid'ler adı verilir. Güneş'e dönecek olursak, onun kudretine kimi kimseler Hercules dediler ve Zodyak'taki on iki burç boyunca katedişinden ötürü ona on iki imtihan atfettiler. Onun yanında dokuz Musanın durduğu söylenir, yani göklerin dokuz feleği, harekette ve güçte son derece ahenklidirler, dönerek yılın mevsimlerini meydana getirdiği cihetle Koro denir. Ay'a ise Diana ve Lucina dediler ki hilal vaktinde doğum yapan kadınlara yardım eder. Apollo Güneş'te ne ise, Minerva da Ay'da odur. Dahası Ay'a bedeninin muhtelif şekillerinden ötürü Hekate denir, ona eşlik eden kader tanrıçalarından Klotho doğurmaya, Lakhesis beslemeye, Atropos ise sanki dönmeksizin ebediyete düğüm atmaya bakar, bu Ay'ın bunları tek başına yapmasından ötürü değil, yukarıdakilerden bir rahim gibi aldığı tesirleri akıtması gereken yere doğrudan dökmesindendir.

Satürn'ün gücünü ise, soğuk ve yavaş olduğundan zamana atfettiler ve onu daima yaşlı resmettiler, çünkü zamanla her şey yaşlanır. Ateşli Mars'ı, öfkede gösterdiği taşkınlıktan ötürü savaşa tayin ettiler, Venüs'ü oğlu Cupid ile birlikte üremeye ve aşka verdiler. Nutkun ve tefsir etmenin gücünü Merkür diye adlandırdılar.

Platon bu adların kökenbilimi üzerine çokça durur ve dil elverdiği ölçüde bunların eşyaya uygun olduğunu göstermeye gayret eder, ondan evvel de Hesiodos tanrıların soy kütüğünü ele aldığı yerde ve ardından gelenlerin ekserisi bunu yapmıştır. Bütün bunları zikretmek uzun sürer, ne pek lüzumlu görürüm ne de pek münasip, zira hayli zorlamayla tatbik edilmişlerdir. Zira Platon, ilk atanın şeylere gayet mutabık isimler verdiği ilk dilin kökenbilimine öykünmek istemiştir. Fakat İbrani dilinde adların şeylerle uygunluğu, Grek ve Latin lisanındakinden ne kadar farklıysa, İbrani dili de ardından çok uzun adımlarla gelen bu dillerden o kadar daha kutsal ve daha ilahidir, Latin dili ise Grekçeden daha uzaktır, çünkü bu doğrudan İbraniceden, Latin dili ise Grekçeden türetilmiştir. Lakin devam edelim. Evrenin simgesine Pan dediler, yani bütün.

Bunun pek çok uzva dağılmasıyla uluhiyetlerin çoğaldığını düşündüler, bundan ötürü muhtelif ihtiyaçlar için ayrı olduğunu zannettikleri bu adlara nafile dualarla, çeşit çeşit kurbanlarla ve tütsülerle yakardılar, nitekim hikmeti Minerva'dan talep ederlerdi, onu Jüpiter'in beyninden doğmuş, hikmeti lütfeden bir uluhiyet sayarlardı.

Savaşta galip gelmeyi Zafer uluhiyetinden niyaz ederlerdi ki onun Akheron ve Styks'ten doğduğuna inanırlardı, yani meşakkat ve kederden,

Zira Akheron kedersiz yahut neşesiz demektir ve Styks hüznü ifade eder, zira galip gelmek isteyenlerin pek çok şeyden imtina etmesi ve kendi nefislerine fevkalade baskı yapması zaruridir, bundan da keder hasıl olur.

Fakat canileri cezalandırmada intikamcı Adalet'in uluhiyetine sığınırlardı ki ona Nemesis derler, hükümranlığı her şeyin efendisi Jüpiter'den elde ettiklerine inanırlardı, evliliklerin bahtiyar bağını ise Hymenaeus'tan. Hayırlı bir deniz yolculuğunu ise Titan Astraeus ile Aurora'nın oğulları olan rüzgarlardan beklerlerdi, sanki havanın Güneş hararetiyle seyreltilmesinden doğmuş gibi, bilhassa Güneş'in ışınlarını yeryüzüne yaymaya başladığı seher vaktinde. Nitekim Aristoteles de Meteoroloji'de rüzgarların Güneş'in hararetinden meydana geldiğini söylerken buna uyar,

Yine de onların Juno'nun hakimiyeti altında olduğu söylenir, çünkü yalnızca Juno adı verilen havada hareket ederler. Lakin rüzgarların nereden geldiği hususunda şairlerin ve filozofların dolambaçlı sözleri ne denli uzun olursa olsun, hakikat birdir ki Peygamber onun hakkında şöyle demiştir,

Rüzgarları hazinelerinden çıkaran O'dur. Lakin devam edelim. Lütuflara ermeyi Venüs'ten bilirlerdi ki ona Cicero'nun kabul ettiği gibi sanki her şeye gelen yahut her şeye yetişen manasında bu ad verilmiştir, şayet yeryüzünden, denizden, esirden, bitkilerden, ağaçlardan, göklerden ve benzeri şeylerden başka bir fayda umarlarsa, bunların başında bulunduğunu zannettikleri uluhiyetlere yakarırlardı.

Fakat işleri daima çoğaltmak olan avam takımı, bu uluhiyetlerle yetinmeyip onları daha da böldü, zira muhtelif tesirlerden ötürü beş Güneş olduğuna inandılar, dört Vulkanus, beş Merkür, dört Apollo, üç Asklepios, üç Diana, beş Dionysos, beş Minerva, dört Venüs, üç Cupid.

Ve bu suretle pek çok batıl şeye saparak, kötü meleklerin telkiniyle musibet getiren şeylere dahi sadece tanrı adları vermekle kalmadılar, onlara tapınaklar da inşa ettiler, nitekim Palatinus'ta Romalılar Humma için alenen bir tapınak adadılar, Plinius'un bildirdiğine göre Esquiliae'de ise Kötü Talih için bir sunak kurdular, öyle bir cinnete vardılar ki hırsızlıkların ve cürümlerin dahi uluhiyetleri olsun istediler. Bütün bunların suretlerini yontarak ayinler ihdas ettiler ve her şeyin kendisinden neşet ettiği yegane Tanrı'yı hiçe saydılar. Böylece her biri kendine göre, Plinius'la latife edecek olursak, Juno'lar, Jüpiter'ler, Genius'lar, Lar'lar, Penat'lar ve diledikleri tanrıları uydurarak putperestliğe kapı araladılar.

Karanlıklar Prensi tarafından nihai bir deliliğe ve körlüğe sürüklenerek, cehennemde dahi tapınacak tanrılar bulmaktan haya etmediler, hepsinin en sefili ve en derinde olanına üç isim altında tazim ettiler, zenginleştirdiğinden ötürü ona Dis ve Plüton dediler, zira Yunancada *plutein* [Yunanca], Latincede zengin kılmak demektir, onun yanına üç başlı Kerberos'u verdiler, sanki et yiyen manasında, zira *kreas* [Yunanca] et, *boros* [Yunanca] ise obur demektir. Pek de yerindedir,

Zira kimi yutacağını arayarak daima dolanır, kimseyi esirgemez, bilakis durmaksızın itham eder yahut zarar verir, nitekim şair şöyle der,

Erebos'un önderi halkına hayatın suçlarını açıyordu, İnsanların dertlerine acımayan, bütün gölgelere gazap saçan, Furies durur çevresinde ve ölümün muhtelif başlangıçları, Ve zalim İşkence ceza zincirlerini işletir.

Ona üç dişli bir asa, üç tekerlekli ve üç atın çektiği bir araba ile Kerberos köpeğini verdiler.

Başkaları da onu üç başlı resmetti, bütün bunlar cürümlerin üç kökünün başında bulunmasındandır, cimrilik, kibir ve şehvet. Bu ise Mukaddes Kitap'a aykırı değildir, zira o buna Yeremya'da doğrudan Amon, İncil'de ise zenginliklere hükmettiği için Mammona der,

Levililer Kitabı’nda Azazel diye geçen, bizde ise salıverilen teke olarak bulunan varlık, Tobit Kitabı’nda Asmodeus adını alır. Bu üç isme binaen onun dünyada üç katlı bir kudreti vardır, nitekim Yuhanna onun hakkında şöyle der, "Dünyada olan her şey, ya bedenin şehveti, ya gözlerin şehveti, ya da hayatın kibridir." Dünyevi edebiyatı iyi bilenler de onu pek güzel tasvir etmişler, cehennemin (tartarus) derinliklerine, ebediyen akan gölgeler ve korkunç bir zifiri karanlıkla örtülü karanlık bir eve yerleştirmişlerdir. Bu yüzden kendisine karanlıklar prensi denir, fakat aynı zamanda dünya prensidir, zira bu dünyada hüküm süren kötü şehvetlerin kışkırtıcısıdır. Nitekim o, tortuda, yani hükmettiği en sefil ve bayağı şeylerin içinde yaşar. Zira şu en alttaki altın ve gümüş, yeryüzünün tortusundan başka nedir ki? Bedenin şehveti, dünyevi etin bir kokusu ve çürümesinden başka nedir? İkbal hırsı ise bu bayağı paya duyulan açlıktan gayrı nedir? İşte ölümlüler böylesi bir felakete sürüklendiler, öyle ki bu en acınası tortunun içine gömülerek bizzat o tortunun suretine taptılar.

Neredeyse bütün ölümlüler, bilhassa da dünyanın efendisi olan Romalılar bu felakete sürüklendiler, Pavlus, bu cürmün baş faillerine hitap ederek şöyle demiştir,

"Ve çürümez Tanrı’nın izzetini, çürüyen insana, kuşlara, dört ayaklılara ve sürüngenlere benzer suretlerle değiştirdiler. Bu yüzden Tanrı onları, bedenlerini kendi aralarında rezil etsinler diye, yüreklerinin şehvetleri içinde murdarlığa teslim etti. Çünkü Tanrı’nın hakikatini yalana çevirdiler, Yaratan yerine yaratılana tapıp kulluk ettiler." Ve zararlı ruhlar tarafından öyle bir hezeyana sürüklendiler ki, kendilerini bizzat cinlere kurban ettiler ve cinayetkar güçleri evlatlarının kanıyla yatıştırmaya çalıştılar. Rodoslular (Eusebios’un tanıklığıyla), iyi değil, bilakis kötü bir Satürn’e insan kurban ederlerdi. Çok eski zamanlarda Koronea denen Salamis’te dahi, Diomedes zamanına kadar, Agraulis ile Kekrops’un kızına insan boğazlanırdı. Mısırlı tarihçi Manetho da dindarlık üzerine yazdığı kitabında, Heliopolis’te insanların kurban edildiğini nakleder.

Eusebios ve onun aktardığıyla Halikarnaslı Dionysios ile Sicilyalı Diodoros buna benzer pek çok hadiseyi zikrederler. Fakat Kurtarıcı’nın gelişinden evvel insanların düştüğü en sefil felaketi göstermek için bunca örnek arasından bu kadarı kafidir.

İkinci İlahi, İnsan Soyunu Bu Felaketten Kurtaran Mesih, O Üç Başlı Canavarı Yener, Bölüm XIV

İnsanların bunca yanılgısına, cürmüne ve sefaletine acıyan Yüce Baba, bizi karanlıkların kudretinden çekip çıkaran ve sevgili Oğlunun krallığına nakleden Oğlu İsa Mesih’i gönderdi. İşte O, kötülüğün kışkırtıcısına karşı savaşa girişerek onu mağlup etti, kudretini elinden alıp cehennem zindanlarına zincirledi, nitekim Vahiy Kitabı’nda dendiği gibi, dipsiz derinliklerin ve cehennemin anahtarlarına sahiptir. Ve O’nun emriyle gökten inen melek (yine orada dendiği gibi), iblis olan o büyük ejderhayı büyük bir zincirle bağladı. Mesih, çarmıhta yüceldiğinde onu zaten hezimete uğratmıştı, nitekim "Şimdi bu dünyanın prensi dışarı atılacaktır" diyerek bunu vaat etmişti. Bu sebeple Pavlus, Korintlilere hitaben sevinçle şöyle der, "Ölüm zaferde yutuldu." Zira doğru düşünen herkesin açıkladığı üzere ölüm, ölüm meleğinin ve karanlıklar prensinin ta kendisidir. Şöyle devam eder, "Ey ölüm, zaferin nerede? Ey ölüm, dikenin nerede?" Nitekim ölümün dikeni ve oku günahtır, ölüm meleği bizi zehirli bir ok gibi bu dikenle vurur ve öldürür. Günahın kudreti ve gücü ise yasadır, zira günah yasanın çiğnenmesidir, yasa olmasaydı günah da sayılmazdı. Fakat Efendimiz İsa Mesih vasıtasıyla bize zaferi bağışlayan Baba Tanrı’ya şükürler olsun. Yine de bu zafere, yolun ve cengin gerektirdiği gibi, O Galip Olan ile birlikte emek vermezsek erişemeyiz. Fakat nihayetinde ölümün kendisi ve ölüm meleği, Tanrı’ya boyun eğerek, her türlü zarar verme kudreti elinden alınmış vaziyette tamamen yok edilecektir, nitekim Resul biraz evvel şöyle demişti, "Bütün düşmanlarını ayakları altına serinceye dek O’nun hüküm sürmesi gerekir,

En son yok edilecek düşman ise ölümdür." İbranilerle konuşurken daha açık bir şekilde şöyle der, "Ölüm aracılığıyla, ölümün iktidarına sahip olanı, yani iblisi tesirsiz kılsın,

Ve ölüm korkusu yüzünden hayatları boyunca köleliğe mahkum olanları özgürlüğe kavuştursun." Sahip olma hırsını yok etmek için, hem sözüyle hem fiiliyle zenginliklerden nefret etmeyi öğretti, "Hem Tanrı’ya hem Mammon’a kulluk edemezsiniz" diye açıkça bildirdi. Hükmetme hırsını ayaklar altına almak için bize uysal ve alçakgönüllü olmayı öğretti, krallığa davet edildiğinde ise kaçarak bunu reddetti. Bedenin bütün şehvetlerini bizden uzaklaştırmak için bellerimizi kuşatmamızı buyurdu ve göklerin krallığı uğruna kendimizi hadım etmeye teşvik etti. Ölümlüleri sadece sözle eğitmekle yetinmedi, gerçek bir komutan gibi savaşa bizzat öncülük ederek "Ardımdan gelin" demek suretiyle bizzat örnek olarak öğretmek istedi.

Zira Ruh tarafından çöle götürüldüğünde o üç savaşa göğüs gerdi, bu savaşlarda düşmanı daima Ruh’un kılıcıyla, yani Tanrı’nın kelamıyla vurarak şanlı bir zafer kazandı.

Zira nefsi insanın başlıca gıdası olan ekmek ile bedenin şehvetinden, ayartmalarından ve ona dair her şeyden başka ne anlaşılabilir? Mabedin tepesinden kendini aşağı atma teklifindeki şan ve şöhret kazanma vesvesesiyle, kibir ve gururun kabarmasından başka ne ima edilmektedir? Dünyanın bütün krallıklarının teklif edilmesi ve vaat edilmesiyle, sahip olma hırsından başka ne anlaşılabilir? Böylece karanlıkların ve ölümün prensine, günahın kışkırtıcısına karşı muzaffer olan Mesih, ondan daha güçlü çıkarak onun bütün krallığını yıktı, ganimetlerini yağmaladı ve esir edilmiş avı onun ellerinden çekip aldı. O yere serilince, insanı Tanrı’ya kulluktan saptırmak için kötülüğüyle tezgahladığı her şeyi kolayca yerle bir etti.

Diğer Bütün İlahları Kendine Nasıl Çektiği, Bölüm XV

Fakat putperestliği ve çok tanrıya tapınmayı ölümlülerden uzaklaştırmak için, Baba’nın buyruğuyla, pek çok yere dağılmış olan bütün uluhiyeti kendi şahsında topladı.

Bu sırrı layıkıyla anlayanlara açıklayarak şöyle dedi, "Her şey bana Babam tarafından teslim edildi", yani hepsinin kudretleri, hepsinin faziletleri, hepsinin uluhiyeti bana verildi. Nitekim Pavlus gür bir sesle bizi uyararak şöyle der, "Riyasetleri ve kudretleri soyup, alenen zafer kazanarak, diğerlerinin bütün kudretini güvenle kendi şahsına aktardı." Ve yine,

"Bütün riyaseti, kudreti ve fazileti hükümsüz kıldı", öyle ki artık muhtaç olduğumuz ve elverişli olan şeyleri başkalarından değil, Baba’nın her şeyi kendisine bağışladığı O zattan dileyelim. Bu sebeple bundan böyle her şeyi Baba’dan kendi adıyla istemelerini herkese öğretti, "Babamdan benim adımla ne dilerseniz, size verecektir" dedi. Yeşaya’nın peygamberliği uyarınca, omuzları üzerine konan riyaset işte budur, evvelce muhtelif prenslerin omuzlarında bulunurdu, fakat onlar soyulunca, her şey O’nun üzerinde toplandı. Yüce sevk ve idare edici, ruhani şeyleri görmekten aciz olan ve onları temaşa etmeye güç yetiremeyen avamın gözleri, bakabilecekleri somut bir surete kavuşsun ve ezilmiş zihinlerin hayal edemediği uluhiyete ve kutsiyete o surette tapsınlar diye, O’nun görünür bir bedenle tecelli etmesini buyurdu. O halde hayali bir Minerva’yı değil, hakiki hikmeti arzulayan kimse, Tanrı’nın hikmeti olan Mesih’i çağırsın.

Hayat ve sıhhat dileyen kimse, Apollon’a yahut Asklepios’a yalvarmasın, bilakis hakiki hayat olan ve bütün dertlere şifa veren o hekime sığınsın, nitekim Kral Peygamber O’nun hakkında şöyle terennüm eder, "Sözünü gönderdi ve onları iyileştirdi." Karada ve denizde selametle yol almak isteyen, Aiolos’a yahut yıldızlara değil, denize ve rüzgarlara emreden ve onların da itaat ettiği O zata dua etsin.

Bol mahsul yahut şarap arzulayan, artık Ceres’e yahut Bacchus’e değil, anında çoğaltılan beş ekmekle erkeklerden ve kadınlardan müteşekkil kalabalık bir cemaati doyuran ve tek bir buyruğuyla suyu şaraba dönüştüren O zata niyaz etsin, nitekim O şöyle buyurmuştur, "Hakiki asma benim", yani Bacchus yahut Dionysos’tan çok daha iyi bir şarap sunan asma O’dur.

Şayet bir kimse suya muhtaçsa, Okeanos’a, Akheloos’a, Nereidlere, Kymothoe’ye yahut Amphitrite’ye gitmesin, bilakis kendisinden su fışkıran o en bereketli hayat pınarına koşsun, o sudan içen bir daha asla susamaz. Şayet bir kimse incirlerle, meyvelerle ve sebzelerle neşelenmek isterse, artık Attis’i yahut Adonis’i çağırmasın, bilakis o hakiki hayat ağacına yönelsin.

ikizini, hem ilahi hem de insani meyveleri sunar, ta ki kalpler ve ilikler beslensin, zira gerçekten de o otlakları buluruz. Ve eğer bir kimse zenginlik arzuluyorsa, artık yeryüzünün sahte efendisi Plüton’a değil, göklerde korunan hakiki hazinelerin Hükümdarına yaklaşsın, ki O, Mamona’ya ortak olmaktan vazgeçenleri yüz katıyla ödüllendirmeyi de bilir, Tanrı tarafından verilen ve Mamona’dan gelmeyen bu yüzlük ve binlik paralarla. İstersek yapabiliriz, nitekim zenginlikleri bol olan İbrahim, Davud ve Tanrı’nın diğer dostları da böyle yapmışlardı.

Fakat bir kimse evliliğin en hayırlı bağını dilerse, artık birleşmenin ve uydurma aşkın ilahı Hymenaios’a başvurmasın, aksine birleşemez sanılan şeyleri, yani ilahi ve insani tabiatı birleştirene yaklaşsın, ki O hepimizi düğüne yabancılar yahut hizmetkârlar gibi değil, hakiki gelinler gibi davet eder. Ve O, bu bedensel evlilikleri, eşler yeryüzünde birleşmeden önce gökte bir araya getirir. Ve eğer bir kimse hazlar arzuluyorsa, bunları artık Venüs ve Cupido’dan beklemesin, aksine başlangıçtan itibaren sevinç bahçesini diken, sağında ebedi zevkler bulunan,

ve O’na yaklaşan herkesi kendi zevk pınarından doyuran Zattan istesin. Nihayetinde bir kimse hükümdarlık ve üstünlük peşinde koşuyorsa, artık yalvararak Jüpiter’den talep etmesin, bunu Mars’ın lütfuyla, savaş ve silahlarla aramasın, aksine şöyle diyene yaklaşsın, Babam bana hükümranlığı nasıl tayin ettiyse, ben de size öyle tayin ediyorum. Ve şöyle diyeceğini vaat edene, Gelin, Babamın kutluları, dünyanın kuruluşundan beri sizin için hazırlanmış olan krallığı miras alın.

Fakat daha ne diyelim, Resul ile birlikte söyleyelim, Kendisine yakaran herkes için zengindir, öyle ki bundan böyle Baba’dan başkaca hiçbir ilahi kudrete müracaat edilmemelidir, O Baba’ya ki, bir kapıdan geçer gibi Oğul aracılığıyla gireriz ve peygamberin şu sözü uyarınca Kutsal Ruh aracılığıyla yönlendiriliriz, Senin iyi Ruhun beni doğru yola iletecektir. Zira bu üçü, ululukta ve ilahi kudrette birdir, zaruri ve münasip olan şeyler çeşitli ilahlardan değil, yalnızca O’ndan aranmalıdır.

O Tek Tanrı’nın ibadetine, başlangıçta İsrail soyunu bizzat Kendisi yönlendirmişti, şimdi ise bütün insan soyunu yöneltmiştir, her ne kadar İbraniler Mesih’in geldiğini kabul etmeseler ve İsmailoğulları Muhammed’in sapkınlıklarına uysalar da, hepsi yine de Tek Tanrı’ya taparlar. Bunun, çarmıhta yüceltilen Mesih’in kudretiyle gerçekleştiğinden şüphe etmeyiz.

Fakat İbranilerin kendi dikbaşlılıklarında ve İsmailoğullarının o yanılgıda daha uzun süre kalmalarına neden izin verdiği, başka bir yerde tartışılmalıdır.

Bölüm XVI. Elde edilen bu hâkimiyet ve bütün ilahların O’na çekilişi, açık bir delille ispatlanır.

onların güçleri, öyle ki başlangıçta tapınaklardan sanki ilahi kehanetlermiş gibi yanıtlar vererek işleri yürütenler, kendilerinden tanrılar ve bu dünyanın yöneticileri kisvesi altında ölümlülere değil hükmetme, konuşma kudreti dahi tamamen alınınca derhal sustular. Bunu yalnızca kendi gözlerimizle görmekle kalmıyoruz, hayret verici olan şu ki, bizzat onların en önde gelen tapıcıları da hayranlık içinde bunu ikrar etmektedirler. Porphyrios, Kehanetlerin Sonu Üzerine adlı kitabında hakikatin zoruyla şunları terennüm eder,

Geri alınamaz şekilde yitip gitti Pythios’un sesi, Uzun çağlar boyunca, nitekim artık çekildi Apollon, Kilitli kapılar ardında suskundur, öyleyse usulünce bitirip Ayrılasın vatanından ve dönesin eşiklere, kutsal törenlerle.

Ve Plutarkhos, aynı başlıklı kitabında şöyle der, Ben Kleombrotos’a, Anlat dostum, lütfet, hakkında bunca söz söylediğiniz kehanetler neden söndü, derken, o utancından susunca, Demetrios, Bunları sormaya ne hacet, dedi, neredeyse biri hariç hepsinin tükendiğini açıkça görürken. Hatta kehanetlerin çokluğu sebebiyle çok sesli denilen Boiotia’da bile, her şey sanki su yatakları gibi kuruyup gitti. Dahası Plutarkhos, Mesih’in acı çektiği vakitlerde Ekhinades Adaları’ndan bir sesin yükseldiğini, büyük Pan’ın öldüğünü, gerek hükmetme gerekse cevap verme kudretinin söndüğünü anlatır, her ne kadar cinlerin öldüğünü kanıtlamak için bir kehanet öne sürülse de.

Bu sesin duyulduğu haberi yaygın bir şöhretle dağıldı, hatta tanıkları sorgulayıp ifadeleri krallık arşivlerine kaydeden İmparator Tiberius nezdinde bile. Böylece pek meşhur Delphoi kehaneti sona erdi, Pythia ve diğerlerinin hepsi sustu.

Fakat cinleri alt edenin ölümünden kısa bir süre sonra Apollon’un, Jüpiter’in, İuno’nun, Minerva’nın, Diana’nın ve diğer tüm sahte tanrıların tapınakları yerle bir edildi, Mesih’in ve O’nun ardından gidenlerin şerefine tapınaklar dikildi, öyle ki şöyle haykırabiliriz,

İşte Tanrımız MESİH, hüküm sürer çağlar boyunca, Tüm yaratılmışlar dualar sunar Yaratıcıya.

Ve kuduz bir köpek olan Porphyrios’un, dinimize karşı yazdığı o kitapta ne dediğini dinleyelim, Şaşmayalım, der, eğer bunca yıldır şehir veba ile sarsılıyorsa, zira Asklepios ve diğer Tanrılar ondan uzaktadır, İsa’ya tapıldığından beri tanrılardan hiçbir fayda elde edemez olduk.

Hakikatin gücü cidden hayret vericidir, öyle ki en amansız düşmanın bize yönelttiği ok, hakikatin yön veren kudretiyle tersine dönüp onu fırlatanı vurur. Eğer tanrılar çekildiyse, ey Porphyrios, istemeden de olsa İsa’nın senin tanrılarından daha güçlü olduğunu ikrar etmiş olmuyor musun? Şayet öfkelenip çekip gittiler dersen, Ben de sorarım, Neden kendi makamlarını işgal edeni ve O’na tapanları ezmiyorlar? Cezalandırıyorlar, diyeceksin, hastalıkla eziyet ederek. Fakat hastalık durduğunda ve İsa’ya tapanlar üstün geldiğinde, senin tanrıların nedamet getirip İsa’ya tapanlara eziyet etmekten vaz mı geçtiler? Zira O’na tapanlar, senin tanrıların ve Romalı hükümdarlar tarafından uzun zamanlar boyunca saldırıya uğrasalar da daima daha iyi gelişmeler kaydettiler ve O’nun ibadeti öyle genişledi ki, dünya hükümdarları tamamen alt edildi,

dünyanın kibirli güçleri dize geldi ve fakir müjdecilerin karşısında boyun eğdi. Dahası Asklepioslar, Apollonlar, Plütonlar, Serapisler, Minervalar, Pallaslar, Venüsler, Cupidolar ve her ne nevi canavar veya putperestlik adı varsa, Mesih ölüler arasından dirildiğinde, sanki bir yer sarsıntısı işitilmişçesine yıkıldılar, öyle ki ne cevap verebildiler, ne ibadet talep edebildiler, ne insanların kanını isteyebildiler, ne kehanetlerle yahut herhangi bir mucizeyle yaşayabildiler, ne de İsa’nın elçilerine karşı durabildiler, ki O, o düşmanları kolayca boyunduruk altına alsınlar ve yensinler diye bu elçilere iktidar vermiştir, nitekim Luka’ya Göre başlıklı İncil’de şöyle der, Şeytan’ın gökten yıldırım gibi düştüğünü gördüm.

"İşte, sizlere yılanların, akreplerin ve düşmanın bütün kudretinin üzerine basma iktidarı verdim, hiçbir şey size zarar vermeyecektir." Fakat bu kudreti, Mecusilerin (Magi) adet edindiği üzere birtakım isimleri çağırarak değil, bizzat düşmanın bütün kudretine galip gelen ve ona hükmeden kendi adıyla verdi, nitekim dirilişinden sonra onun bütün kullarına karşı zafer kazanmış olarak şöyle demiştir, "İman edenleri şu işaretler takip edecektir, Benim adımla cinleri kovacaklar, yeni dillerle konuşacaklar, yılanları ellerine alacaklar ve ölümcül bir şey içseler dahi onlara zarar vermeyecektir, hastaların üzerine ellerini koyacaklar ve onlar iyileşeceklerdir." Onlar ise gidip her yerde vaaz verdiler, Rab de onlarla birlikte çalışıyor ve ardından gelen işaretlerle kelamı doğruluyordu. Havariler ve muzaffer İsa'nın takipçileri tarafından gerçekleştirilen bu işler, Tanrı tarafından öylesine açık kılınmış ve her yerde öylesine doğrulanmıştır ki, yeni kanıtlara ihtiyaç duymazlar. Dünya önderleri bunları kendi gözleriyle gördüklerinde inkâr edemedikleri için, putperestlerin büyü, ölü çağırma (necromantia), kehanet, uğursuz alametler ve cin sanatı vasıtasıyla kurdukları her şeyi var güçleriyle yıkmaya gayret eden bu kişilerin işlerini ve mucizelerini büyücülük sanatlarına atfediyorlardı.

Kutsal Yazıların hakikatinden şüphe edilmemelidir, zira dünyanın muhtelif kısımlarında öylesine çok sayıda şahit uyuşmaktadır ki, onların ittifakının sahte olması imkânsızdır, bilhassa onların hasımları dahi bu tür fiillerin onlar tarafından işlendiğini itiraf etmişken.

Fakat şahitlere ne hacet, zira bugün tanrıların tapınaklarının yıkıldığını, kehanet ocaklarının söndüğünü bizzat görüyoruz, bunlar ölümlü olanın değil, bilakis muzaffer Mesih'in gelişiyle çökmeye başlamıştır, nitekim bizzat işitilen düşmanlar bunu kendiliklerinden itiraf etmişlerdir ve kitaplarımızda etraflıca okumaktayız. Nitekim Bartholomeus, Büyük Ermenistan'ın Albana kentine varıp Astaroth'a tapınılan tapınağa girdiğinde, cinler artık cevap veremez olmuşlardı. Ahalinin hayretler içinde kalması, Havari'nin henüz gitmediği komşu kente giderek oradaki puttan, Albana'da neden cevap alamadıklarını sorması üzerine, kötü cin (cacodaemon) hakikatin zorlamasıyla itiraf etti ki, Albanaların tanrısı, daha doğrusu kötü cin, Bartholomeus'un kente ve tapınağa girmesi sebebiyle zincirlerle bağlanmıştır ve artık konuşmaya muktedir değildir.

Kötü cinler, o vakitler büyücü yahut ölü çağırıcı olan Cyprianus'a da Mesih'in kendilerine üstün geldiğini itiraf etmişlerdir, bunu gözeten Cyprianus ona sığınmıştır.

Rahip ve şehit olan Foillanus yalnızca cinleri bağlamakla kalmamış, tek bir nefesiyle Merkür heykelini ve Diana tasvirini yerle bir etmiştir.

Putperest tapınağının ve oradaki koruluğun bulunduğu yeri, yalnızca haça gerilenin adıyla emrederek unufak etmiştir. Margarita, kendisine ait bir kuşakla bağladığı cini, ilahi bir kudret sayesinde bir işaretiyle peşinden sürüklüyordu. Bu türden misaller sayısızdır.

Lakin beni yoran bu misaller üzerinde neden oyalanayım, zira havadaki bütün kudretlerin Mesih'ten korktuğu artık pek meşhur bir şekilde yayılmıştır, yalnızca eskiden alçakgönüllülükle değil, bilakis şimdi üzerinde zafer kazandığı o yüce çarmıhtan korktukları, öyle ki artık "İblis'in çarmıhtan korktuğundan daha çok korkulur" şeklinde atasözü haline gelmiştir.

Tecrübeyle öğrendiğim şu hususu da gizlemeyeceğim, insan bedenlerine eziyet eden yahut onları zapt eden cinlerden, kötü ruhlardan veya o iğrenç kudretlerden hiçbiri, İsa'nın adı usulünce telaffuz edilip önlerine hürmet edilecek bir nesne olarak konulduğunda, isteseler de istemeseler de diz çökmekten geri duramazlar.

Dahası, İsa'nın adı, otoritesi, lütfu ve nefesi araya girmedikçe, semavi varlıklardan hiçbir inayet elde edilemeyeceği artık tecrübeyle kanıtlanmıştır.

Bundan ötürü, ilahi isimlerde fevkalade mahir olan İbraniler, kadim atalarının vaktiyle yaptığı gibi, Mesih'ten sonra hiçbir tesir gösteremez olmuşlardır. Bu yüzden semavi ve pak ilahları çağıramadıklarından, cehennemi kudretlere, murdar cinlere ve her kanun, her din tarafından lanetlenmiş olan ölü çağırma sanatına sığınmaktadırlar, nitekim bu tür büyülerde tecrübeli ve muteber sayılanlar bunu bana bizzat kendi ağızlarıyla itiraf etmişlerdir.

Yine de bazıları inançsızlıklarını ve hıyanetlerini gizlemek adına, vadedilen topraklardan ve tapınaktan uzakta bulundukları bu gurbet hayatını bahane ederek, dediklerine göre, hiçbir yetki yahut kudrete sahip olamadıklarını söylerler.

Fakat bu sözler apaçık bahanelerden ibarettir, zira Yusuf Mısır'da, Hezekiel ve Daniel Keldani diyarında peygamberlik etmişlerdi, hatta Daniel aynı yerde Dagon'u yerle bir etmişti.

Mesih'in şakirtleri de yeryüzünün her yerinde cinlere tamamen galebe çalmışlar ve her tarafta mucizeler gösterdikleri tasdik edilmiştir. Aynı şeyler peygamberliklerle de doğrulanmaktadır. Bölüm XVII.

Bu meseleyi önceden haber veren kehanetlere gelince, Levililer kitabında rivayet edildiği üzere Musa'dan başlayacağız.

Aaron'un oğulları Nadab ve Abihu buhurdanlarını alıp içlerine ateş koydular, üzerine tütsü eklediler ve Rabbin huzurunda, kendilerine emretmediği yabancı bir ateşi sundular. Rabbin huzurundan bir ateş çıktı, onları yiyip bitirdi ve Rabbin huzurunda öldüler.

Bu metin, ardındaki gizli ve sırlı anlam kavranmadıkça hayret edilmeksizin okunamaz.

İbrahim, Musa, Aaron ve seçilmiş rahipler, putperestliği yok etmek ve herkesi yüce Tanrı'ya ibadete yöneltmek için gayret gösterdiler, her şeyden evvel arzuladıkları buydu.

İbrahim bu gayretle Keldanilere tek Tanrı'yı öğrettiğinde, onlar tarafından Ur'a, yani fırına atılmıştı.

İlyas bu gayretle Baal'in peygamberlerine karşı gökten ateş indirmişti. Bu gayretle Nadab ve Abihu, yabancı bir ateşle kurban sunmak istediler, yani Mesih uğruna kurbanlar takdim etmeyi arzuladılar, lakin yalnızca Mesih'e hasredilmiş ve kendilerine katiyen emanet edilmemiş olan bu pek yüce işi kendilerine mal ettiklerinden, bu kibirlerinden ötürü cezalandırıldılar. Aaron, bilhassa iyi bir niyetle işlenmiş bu amel yüzünden helak olan oğulları için kederlendiğinde, Musa ona şöyle dedi, "Rab şöyle buyuruyor, Bana yakın olanlar arasında kutsal kılınacağım ve bütün halkın huzurunda yüceltileceğim." Tanrı'ya en yakın olan, her şeyden evvel O'nun Oğlu Mesih'ti, ardından Havariler geldi, nitekim onların birçoğu cismani olarak Mesih'e ikinci dereceden akrabaydı, Yuhanna, her iki Yakup, Filipus, Simun ve Thaddaeus gibi. Ruhen ise bütün şakirtler, bilhassa her bir halkın ve bütün cihanın gözü önünde kendisinde kutsandığı ve yüceltildiği Havariler O'na yakındı. Bu iki rahip, Rab emretmemişken ve vakti gelmemişken bu şerefi kendilerine mal etmek istedikleri için cezalandırıldılar. Aaron bunu işitince sustu, anladı ve adalete boyun eğdi. Yeşaya ise Mesih hakkında pek çok peygamberlikte bulunduktan sonra, putların alçaltılmasına dair ne eklediğine bir bakalım, şöyle der,

Son günlerde, yani nihai çağda, Rabbin dağının evi dağların tepesinde tesis edilecek ve bütün tepelerden yükseğe çıkarılacaktır. Zira ne okumuşuzdur ne de görmüşüzdür ki, herhangi bir dağ maddeten tepelerin yahut diğer dağların üzerine yükselsin de milletler ona doğru akın etsin. Dolayısıyla bütün tepelerin üzerine çıkarılan bu dağ, kitabın başında yazılmış olan, kralların Kralı ve rablerin Rabbi kılınan, halkların üzerine tepeler gibi yükselmiş olan bütün hükümdarlardan daha üstün ve yüce tutulan zattır. Milletler O'nun işaretini ve lütfunu kabul ederek, O'na tapınarak oraya akın ettiler, zira ardından gelen söze göre, putlar bütünüyle parçalanıp yıkıldığında yalnızca Rab yüceltilmiştir, nitekim şöyle devam eder, "O gün insan, gümüş putlarını ve altın heykellerini fırlatıp atacaktır." Zekeriya da güneşten daha berrak bir biçimde şöyle der, "O gün Davud'un evi ve Yeruşalim'de yaşayanlar için günahın ve murdarlığın yıkanması için bir pınar açılacaktır." Bu pınar, herkesin tefsir ettiği üzere, günahı ve kirliliği, yani hem fiili hem de asli günahı temizleyen Mesih'in kendisidir.

Ve o vakit, der orduların Rabbi, putların adlarını yeryüzünden sileceğim ve artık anılmayacaklar, nitekim bunu bugün fiilen doğrulamaktayız.

Yine Hezekiel'de, putlarla dolu Mısır'a karşı şöyle der, "Suretleri yok edeceğim ve Memfis'in putlarını ortadan kaldıracağım, Mısır diyarından bir daha önder çıkmayacaktır." Peygamber, Romalı hükümdarların ve diğerlerinin icra ettiği Mısırlıların kıyımına dair pek çok şey anlatır. Bunları bir yana bırakıp, haça gerilenin ibadeti parıldadığında evvela Mısır'da, Memfis, Tahpanhes, Kanopos, İskenderiye, Teb, Heliopolis ve Mısır'ın sair yerlerinde yıkılan putlardan bahsedelim, nitekim bu yerler münzevilerle, keşişlerle ve yerden yükseltilmiş olan İsa'ya hürmet eden pek çok kimseyle dolmuştur.

Fakat Malaki'nin, İsrail'in reddedilişi ve milletlerin Mesih'in kudretiyle çağrılışı hakkında açıkça ne söylediğine de bakalım, "Sizden hoşnut değilim," der İsrail kavmine orduların Rabbi, "ve ellerinizden hiçbir takdimi kabul etmeyeceğim.

Çünkü güneşin doğuşundan batışına kadar milletler arasında adım büyük olacaktır ve her yerde adıma buhur yakılacak, temiz bir takdim sunulacaktır, zira milletler arasında adım büyüktür, der orduların Rabbi." Peygamber bunları öylesine bir kesinlikle biliyordu ki, vuku bulacak şeyleri, peygamberlik adetince, şimdiden gerçekleşmiş gibi bildiriyordu. Nitekim o vakitler Rabbin adı milletler arasında yüceltilmiyordu, bilakis haça gerilen yükseltildiğinde hürmet görmeye başlamıştır.

Sonunda bütün İsrailoğulları bu hakiki Mesih’e gelecektir, nitekim İşaya vasıtasıyla şöyle denir, O gün İşay’ın kökü belirecek, halklara bir sancak gibi dikilecek, haç üzerinde yüceltilmiş olarak, uluslar O’na yakaracak ve O’nun kabri şerefli olacaktır, metnin hakikati uyarınca, O’nun istirahatı izzetli olacaktır. Ve Rab, bir zamanlar geri getirdiği, fakat çeşitli esaretlerden ve peygamberin devamında işaret ettiği üzere yeryüzünün her yanına dağılmış olan o büyük sürgünden daha kâmil bir surette geri getireceği kavminin artakalanına sahip olmak için ikinci kez elini uzatacaktır.

Şöyle ki, Asur’dan, Mısır’dan, Patros’tan, Etiyopya’dan, Elam’dan, Şinar’dan, Hamat’tan ve denizin adalarından artakalanları toplayacaktır. Bu sözlerle dünyanın başlıca üç kıtasına, yani Afrika, Asya ve Avrupa’ya işaret etmektedir, ta ki dağılmış oldukları bütün yerler bunlar vasıtasıyla anlaşılsın. Şöyle devam eder, Ve uluslara bir sancak kaldıracak, İsrail’in sürgünlerini bir araya getirecek ve Yehuda’nın dağılmış olanlarını yeryüzünün dört bucağından toplayacaktır. Haçta zafer kazananın ve gönderilen Kutsal Ruh’un gelişiyle tamamlanan bu hakikatten daha açık bir şey söylenemez. O Ruh ile dolan havariler konuştuklarında, Luka’nın dediği gibi, hayretler içinde kalan Partlar, Medler, Elamlılar, Mezopotamya’da, Yahudiye’de, Kapadokya’da, Pontus’ta ve Asya’da, Frigya’da, Pamfilya’da, Mısır’da, Libya’nın Kirene civarındaki bölgelerinde ikamet edenler, Roma’dan gelen ziyaretçiler, hem Yahudiler hem de Yahudiliğe dönenler, Giritliler ve Araplar şöyle diyorlardı, Onların bizim dillerimizle Tanrı’nın büyük işlerini konuştuklarını işittik. Zira bu, Mesih’in tebliğ edilmeye başlandığı ilk günde vuku bulmuştur. O ilk beşikten bizim zamanımıza kadar birbirini izleyen hadiseleri ise cildimiz asla içine alamaz.

Bu husus tek başına diğer pek çok vahiy ile de doğrulanmaktadır, fakat zikredilenler şimdilik kâfidir. Yine de Musa, Mesih, Pavlus ve diğerleri tarafından bildirilen şu tek noktaya değineceğim, her şeyin en vahşi canavarı, vebası ve son derece zalim iğrençliği gibi duran ve mecazen (antonomasia) Deccal denen varlık, çarmıha gerilen İsa tarafından ezilecektir. Zira Yuhanna şöyle der, Pek çok deccal ortaya çıkmıştır, fakat hepsi arasında en şiddetlisi tektir, o yalnızca Mesih’e karşı değil, Resul’ün dediği gibi, Tanrı diye adlandırılan veya ibadet edilen her şeye karşı böbürlenecek, öyle ki Tanrı’nın mabedinde oturup kendisini Tanrı gibi gösterecektir. Musa, Balam’ın onun hakkında şöyle peygamberlik ettiğini bildirir, [okunamadı]. Harfiyen tercüme edildiğinde şöyle denir, Eyvah, Tanrı’ya karşı duran o kişinin dehşetinden kim sağ kalır? Ve İtalya kıyılarından gemiler gelecektir, Asurluyu ezecek ve İbranîyi ezecektir, en sonunda kendisi de helak olacaktır. Zira o menfur varlık yükselecek, özellikle Asurluları ve İbranileri ezecek, orada duracak ve ardından elinden gelen herkesi büyük bir kırım ve sıkıntıyla ezecektir. Nitekim o yanılmaz Kelam da şöyle diyerek bunu beyan etmiştir, Daniel tarafından bildirilen yıkıcı iğrençliğin mukaddes yerde durduğunu gördüğünüz zaman, okuyan anlasın, o günlerde gebe olanların ve çocuk emzirenlerin vay haline, çünkü o günlerde, dünyanın başlangıcından bugüne dek olmamış ve asla olmayacak kadar büyük bir sıkıntı olacaktır. Ve bunu takip eden diğer pek çok söz, Mesih’e, Tanrı’ya ve kurtuluşumuza karşı asla bu denli amansız bir düşmanın ayaklanmadığını veya ayaklanmayacağını açıkça gösterir. Buna rağmen çarmıha gerilmiş olan Rabbimiz zafer kazanacak ve kabul ettiği herkesi onun ellerinden çekip alarak utkuya ulaşacaktır, nitekim Pavlus şöyle devam eder, Rab İsa onu ağzının nefesiyle yok edecek ve gelişiyle tecelli eden nur vasıtasıyla ortadan kaldıracaktır. Onun gelişi, helak olanlar için Şeytan’ın her türlü kudret, yalan alametler ve harikalarla ve her türlü haksız aldatmayla sergilediği amel uyarıncadır, çünkü onlar kurtulmak üzere hakikat sevgisini kabul etmediler ve haklı olarak çarmıha gerilmiş Rabbimiz tarafından kendilerine çekilmeye layık görülmediler. O’nun zaferine dair en yüce Hakikat şöyle devam eder, O vakit gökte İnsanoğlu’nun alameti görünecektir, bununla o zalimi nihayet alt edecektir, ve meleklerini borazanla ve gür bir sesle gönderecek, onlar da O’nun seçilmişlerini göklerin dört rüzgarından, göklerin bir ucundan diğer ucuna kadar toplayacaklardır. Ardından şunu ekler, Gök ve yer geçecektir, fakat benim sözlerim asla geçmeyecektir. O alt edildiğinde, ölüm düşmanı da nihayete erecektir, bu son ve nihai hamlede sıkıştırılarak helak olacak, İsa zafer kazanacak ve hemen aşağıda söyleneceği gibi, çekilmesi gereken her şeyi kendine çekecektir.

Dağılmış olan her şeyi nihayetinde nasıl ortadan kaldıracağı ve her şeyi kemaliyle yalnızca kendine nasıl çekeceği üzerine. Bölüm XVIII.

Yukarıda söylenenlerden ötürü zihinlerde büyük bir hayret uyanmaktadır, mademki peygamberlik sözleri bunu açıkça önceden bildirmiştir, neden bütün bu ulusların ve İsrail halkının O’na doğru çekildiğini görmüyoruz?

Zira Kral Peygamber şöyle der, Bütün krallar O’na secde edecek, bütün uluslar O’na kulluk edecektir. Ve İşaya der ki, Kalk, nurlan ey Yeruşalim, zira nurun geldi ve Rabbin izzeti senin üzerinde doğdu, çünkü işte, karanlık yeryüzünü ve koyu karanlık halkları örtecektir, fakat Rab senin üzerinde doğacak ve O’nun izzeti sende görülecektir, ve uluslar senin nurunda, krallar senin doğuşunun parıltısında yürüyecektir. Zira koyu karanlık ve zulmet halkları örtmekteydi, o vakitler putlara ve karanlığın iktidarlarına kulluk ediyorlardı. Fakat Rab Yeruşalim’de doğduğunda ve O’nun izzeti belirdiğinde, doğuda O’nun yıldızı görüldüğü için uluslar O’nun nurunda ve krallar O’nun doğuşunun parıltısında yürümeye başladılar. Yeryüzünden yükseltilmiş olan bu nur vasıtasıyla, aydınlanmamız ve kurtuluşumuz uğruna herkesin aydınlatılması, yönlendirilmesi ve sevk edilmesi gerektiğini bildiren sayısız başka vahiy de vardır. Fakat bunu temaşa edenlerde azımsanmayacak bir hayret uyandıran şudur, eğer bu nur, söylendiği üzere her yeri aydınlattıysa, neden bu kadar çok insan karanlıkta kalmaktadır, hem o en murdar canavarın işaretini alanlar, hem de bu nuru reddederek mecazlardan ve bilmecelerden ayrılmak istemeyenler nedendir? Peki ya yalnızca ismi kabul edip Hristiyan olarak adlandırılan, ancak amelleriyle bu isme savaş açanlar yok mudur? Zira kendi aralarında nefret ve çekişmelerle yanıp tutuşurlar, sanki cehennem zindanlarına atılmışçasına Tanrı’ya küfrederler, bedenin ayartılarına dolanırlar, paranın putlarına taparlar, dünyevi olanı arzular, ruhani olandan nefret ederler, oburluğun pençesinde kıvranırlar, Tanrı’ya ibadeti hor görürler, öyle ki Mesih’e çekilmiş gibi değil, o nurdan tamamen kovulmuş gibi görünürler. Bu yüzden peygamberlerin vahiylerinin ve en yüce Hakikatin hükmünün asılsızlıkla suçlanabileceği zannedilir, zira ne uluslar O’na akın etmekte, ne bütün halklar O’na secde etmekte, ne de her şeyin O’nun tarafından çekildiği müşahede edilmektedir.

Bunlara cevap vererek deriz ki, Mesih herkesin arzuladığı kurtuluş olmuştur, herkes uğruna feda edilmiş, herkesin yaralarını sarmak için sunulmuş ve hakiki Güneş misali herkesin nuru olarak doğmuş ve parlamıştır. Ancak kurtuluş kendilerine hazırlanmış olsa bile, vakitleri gelmedikçe herkes kurtuluşa eremez. Zira Güneş kendi ilk yaratılışında, dünyanın bütün kısımlarını aydınlatmak için fazlasıyla kâfi olan o nur ile doldurulmuştur, yine de bütün kısımları aynı anda aydınlatmaz, devrini tamamladığında hiçbir yer onun bu lütfundan mahrum kalmaz ve her şey kendi vaktinde nuru kabul eder. Adalet güneşi olan Mesih de her insanı aydınlatmaya muktedir olan yetkin nur ile doğmuştur. Fakat onu ya hiçbir zaman ya da bir süreliğine kavrayamayan karanlıklar vardır. Onu hiçbir zaman kabul etmek istemeyenler, nurun düşmanları olarak karanlığın hükümdarıyla birlikte en berbat kaderin içine atılacaklardır. Onu derhal veya en azından günün birinde kabul edenler ise o nurun vatanında onun lütfuyla besleneceklerdir. Zira Mesih’in kudreti, mistik ve Hristiyan bedeninin bütün uzuvlarına dağıtılmıştır, tıpkı bütün hamura karışan maya gibi ve pek çok oduna sirayet eden ateş gibi yayılır.

Fakat o hamurun tamamı zamanla mayalandığı ve ısınan odunlar vakti gelince tutuşup ateşe dönüştüğü gibi, insan soyunun hamuru da Mesih’in kudretini kabul ederek, vakti geldiğinde bütünüyle o hayırlı maya ile mayalanacaktır, o ilahi ateşle ısıtılarak, cehennem çukurlarına atılacak bir tortu ve süprüntü gibi olan kısmı hariç, bizzat O’na dönüşecektir. Fakat bu, Ebedî Baba’nın O’na dönüşecek olan hamurun arındırılması için takdir ettiği döngü tamamlandığında gerçekleşecektir, Tsefanya bu hususta şöyle der, Rab diyor ki, Bu yüzden ayağa kalkacağım güne dek beni bekle, zira ulusları toplamak, krallıkları bir araya getirmek ve üzerlerine gazabımı, öfkemin bütün şiddetini dökmek benim hükmümdür, yani bana verilmiş karardır, çünkü bütün dünya kıskançlığımın ateşiyle yutulacaktır, yani dünyevi olanı arzulayan, et ve kana göre yaşayan herkes yok olacaktır, hem amellerdeki hem sözlerdeki bütün cürufu temizleyeceğim, o vakit hepsi amellerde ve sözlerde pak olacaktır. Nitekim şöyle devam eder, O vakit halkların üzerine pak dudaklar dökeceğim ki, hepsi Rabbin ismini çağırsın, hem de çağırmaları gereken o kutsiyet ve saflıkla.

Ve bu sözlere dairdir. Fakat amellere dair şöyle devam eder, Ve O’na tek bir omuzla, yani tek bir yürekle, tek bir ibadetle ve uyumlu amellerle kulluk etsinler. Biz bunu henüz görmüş değiliz. Fakat uluslar toplandığında, krallıklar bir araya getirildiğinde, bütün murdar şeyleri temizleyip arındıran, bütün dağılmış olanları toplayan, tek bir dudak bağışlayan ve onu pak ve temiz kılan o gazap, kıskançlık ve kutsal intikam döküldüğünde bunu görmeyi ve sevinmeyi umuyoruz. En yetkin olanların dediğine göre bu durum, yasanın ve vahiylerin verildiği o hal olacaktır.

Ya da saf ve berrak bir kelam olsun, [okunamadı] sevgiyle bir araya getirilmiş, işte o vakit temiz bir kalpten sadır olarak, insanların çokluktan ve ayrılıktan tek bir ibadete yöneldiği o rıza hali açıklanacaktır. Zira zihinler kendi aralarında ihtilaf mı ediyor, yoksa bedenlerden mi kaynaklanıyor bu ayrılıklar, bunu ayırt etmek için derin bir araştırma gerekir. Zira yüksek tabiatlar en farklı biçimlerde birbirine karışmıştır, nitekim farklı mizaçlar doğar.

Bunu Akademisyenler de daha az söylemiş değildir, zira onlar da farklı tanrısal etkilere ve temayüllere bağlarlar. Lakin her şeyin kendisinden neşet ettiği o Bir olana ulaştırmak murat edildiğinde, birliğin dışına çeken çokluğu bir araya getirmek ve uzaklaştırmak icap eder. Bunu söylemek akla uygun görünür, nitekim göklerin bütün ordusu eriyip gidecektir, Edom ve Bosra üzerine hükmeden o [okunamadı], gök dürülen bir kitap gibi dürülecektir. Ve asmanın ve incir ağacının yaprağı gibi dökülecektir, zira kılıcım göklerde sarhoş olmuştur, der. Aynı şekilde bunu kutsal bir anlayışla idrak eder, ne geçmişten ne de geleceğe dair bir kelamdan söz edilmektedir. Nitekim daha önce açıkça şöyle buyurmuştur, Rab yükseklerdeki göğün ordusunu ve yeryüzündeki kralları ziyaret etti, ki bizzat kralları yönettikleri kimselerle birlikte her türlü dilden daha hayırlı bir semereye ulaştırsın. Musa bir melek kılavuzluğuna razı olmayıp [okunamadı], bizzat göksel önderler tayin etmek istedi, der ki, dilleri yetmiş ikiye böldüler, zira meclisteki bilgelerin sayısı da o kadardı, milletlerin yöneticileri de büyük bir lütufla bizim üzerimize doğrudan muhafız kılındı.

Ahit’te şöyle denir, Mesih ile bin yıl yaşayacak ve hüküm sürecekler, Tanrı’nın ve Mesih’in kâhinleri olacaklar. Ve yine, halkı O’na tabi olacak ve Tanrı bizzat onların Tanrısı olacaktır, yedinci Sebt ve sükûn binyılında. O vakit Tanrı bizimle birlikte işlediği amellerden dinlenecektir, bizde dinlenecek ve biz de O’nda dinleneceğiz, nitekim şöyle buyurmuştur, Kim bende kalırsa ve ben onda kalırsam, işte bu şekilde birbirimizde çok daha mutlu bir halde yaşayacağız, yetkin bir sevgiyle ve ebedi menzilin ve sükûnun bahşedileceği o vatanda huzur bulacağız.

Nihayetinde Herkesin Kendine Çekileceğine Dair. Bölüm XIX

Böylece bütün engeller kaldırıldığında ve toplanmış muhafaza ile herkesi nihayetinde hiçbir kusur veya yanılgı olmaksızın bizzat kendine ulaştırdığında, nitekim şöyle buyurmuştur, Ben koyunlarıma ebedi hayat veririm ve hiç kimse onları elimden kapamaz. Ve yine, Bana verdiklerinin hiçbirini kaybetmedim. Ve tekrar, Bana verdiklerini korudum ve helak oğlundan başka hiçbiri helak olmadı, ta ki o hain hakkında önceden çok şey bildirmiş olan kutsal yazı yerine gelsin. Zira Tanrı seçtiği gibi, onları kendine ulaştıracağı yolu ve çareleri de bulmuştur, nitekim Pavlus Romalılarla tartışırken bize şöyle öğretir, Önceden bildiklerini ve Oğlu’nun suretine uymalarını takdir ettiklerini aynı zamanda çağırdı, çağırdıklarını akladı, akladıklarını ise yüceltti. O halde ne diyelim, Eğer Tanrı bizimleyse, bizi çeken ve ulaştıran O ise, bizi saptırıp uzaklaştıran kim olabilir, sanki hiç kimse dercesine. Ve bu pek kuvvetli çekişe dair Pavlus şöyle devam eder, O halde bizi Mesih’in sevgisinden kim ayırabilir, Sıkıntı mı, darlık mı, açlık mı, çıplaklık mı, tehlike mi, eziyet mi, kılıç mı, Zira bütün bunlarda, bizi seven ve bizi kendine çeken ve tutan O’nun sayesinde galip geliriz. Bu sebeple o hikmetli Süleyman yakararak şöyle diyordu, Çek beni peşinden, koşalım. Nitekim ebedi Baba ilahi bağlarla çekmiştir ve çekmektedir, fakat insan olan Tanrı ise insanların bağlarıyla çeker, Hoşea aracılığıyla şöyle buyurmuştur, Onları insan bağlarıyla, sevgi bağlarıyla çekeceğim, yahut İbranice metinde geçtiği üzere aşkın kulluğuyla.

Bir insan suretine bürünmüş olan O zat tarafından takınılan bu dışsal insan bağlarıyla, duyulur olduğu için, aşina olduğu için, en büyük sevginin rehineleri olduğu için, avamın kalabalık güruhunun dayandığı o görünmez ve duyularla idrak edilemeyen bağlarla tuttuğundan çok daha büyük bir kalabalığı kendine çekmiştir.

Fakat burada pek çok bilge arasında mühim bir ihtilaf baş gösterir, Mesih tarafından çekilenlerin kalabalığı mı daha büyüktür, yoksa O’ndan uzaklaştırılanların mı, Bunu belirtmek isteyen Şimeon şöyle demiştir, İşte bu, İsrail’de birçoklarının düşüşü ve dirilişi için konulmuştur, iki kalabalıktan birini diğerine üstün tutmayarak. Kimileri de bizzat o cezb edicinin söylediği şu sözden hareket eder,

Çağrılanlar çok, lakin seçilenler azdır, zannederek ki çağrılan pek çok kimseden yalnızca pek azı kurtulacaktır. Lakin Mesih’in aleyhine değil lehine konuşarak şöyle diyen Pavlus’a ne diyeceğiz,

Çağırdıklarını aynı zamanda akladı. O halde çağrılanların hepsi seçilmişlerin sayısına dahil edilir. Bu ise hakikatten uzak değildir, zira o seçilmiş az kişi, çağrılanlardan lanetlenmişler gibi ayrılmazlar, aksine o sayılamayacak kadar büyük kalabalıktan mühürlenmiş olarak seçilirler, ta ki o sırlarla dolu on ikili düzen ve sayı ile diğerlerinin önüne geçirilsinler.

Nitekim pek çok kişinin çağrıldığı o ziyafette dahi sadece bir tek kişinin kovulduğunu ve dışarı atıldığını okuruz, diğerleri ise ebedi saadetin o düğününde kalmaya devam eder.

Buradan anlarız ki, çağrılanlardan azı değil, neredeyse tamamı kurtulur. Mesih’in,

Çağrılanlar çok, lakin seçilenler azdır, sözü yalnızca o kovulan tek kişi hakkında anlaşılamaz, aksine davet edilen o pek çok kişi hakkında anlaşılmalıdır, her ne kadar Hieronymus o tek kişiyle kötülükte birleşmiş olanların tamamının anlaşılması gerektiğini söylese de. Şeriat vasıtasıyla çağrılan Yahudilerden pek azı düğüne iştirak etmiştir, zira meclis boş kalmasın diye yol ağızlarına, yani şeriat yolunun dışındaki kavimlere haberciler gönderilmiştir ki buldukları herkesi düğüne dahil etsinler, nitekim Hieronymus bunu pek güzel tefsir eder.

Demek ki şeriatla çağrılanlardan pek azı seçilmiştir, ta ki İsrail’in bakiyesinin dönmesi için vakit verilene dek, nitekim İşaya’nın kehanetinde bize öğretildiği üzere, İsrail’in bakiyesi dönecek, Yakup’un bakiyesi kudretli Tanrı’ya dönecektir, Zira kavmin İsrail denizin kumu kadar olsa da, ondan ancak bir bakiye dönecektir. Bunu Pavlus da Romalılarla müzakere ederken zikreder. Fakat kavimlerin o muazzam kalabalığından hepsi çağrılır ve nerede bulunurlarsa bulunsunlar içeri buyur edilirler. O halde Mesih’in kelamının yöneldiği çağrılmış Yahudilerin çoğundan pek azı seçilmiştir.

Yahut diğerlerinden üstün tutulmaları için azı seçilmiştir. Zira kurtulanlar bütün dillerden, kavimlerden ve milletlerden müteşekkil büyük bir kalabalıktır. Onların isimleri halk arasında bilinmese de, Tanrı katında malumdur ve pek aşikardır, Tanrı’nın huzurunda daima açık duran hayat kitabına kaydedilmiştir. Kurtulanların sayısını azaltanlar, kendi korkularını pekiştirmek için Kurtarıcı’nın şu diğer sözünü ileri sürerler, Kapı dardır ve hayata götüren yol çetindir, onu bulanlar pek azdır. Buradan gayet açık görünür ki, ölüm ve helak yolunda yürüyen pek çok kişiye kıyasla, hayata giren veya çekilenler pek azdır. Lakin yalvarırım, Hakikatin şu söz tarzına dikkat edilsin, Ve onu bulanlar pek azdır. Zira hiç kimse onu bulamaz desek hakikatten uzaklaşmış olmayız, nitekim Baruk şöyle haykırır, O’nun yolunu bilebilecek veya patikalarını düşünebilecek kimse yoktur.

Ve eğer tasavvur dahi edemiyorsak, her şeyi bilen, onu tanıyan ve kulu Yakup’a, sevgilisi İsrail’e bahşeden O zat bize göstermedikçe ve kılavuzluk etmedikçe hiç bulamayız. Daha sonra yeryüzünde görünerek onu bizzat kendi ağzıyla öğretti, hatta Ben yolum diyerek bizzat kendisini yol ve kapı kıldı,

Ben kapıyım, hayata giriş ancak benim vasıtamla verilir. O halde yolu ve kapıyı yalnızca O bulmuştur, O olmadan hiçbir şey yapamayız veya tasavvur edemeyiz, fakat O öğrettiğinde, yol gösterdiğinde ve önden gittiğinde, O’nu birçokları ve kimsenin sayamayacağı kadar büyük bir kalabalık takip etmiştir. Bütün insanların kurtulmasını dileyen O zatın kudretinin, yalnızca az sayıda insanın kurtuluşuna yetecek kadar aciz olduğunu düşünemem.

...özen göstermekten geri durmuştur. Ne de [okunamadı] o kadar cılızdı ki, az sayıda kimsenin gayretiyle sönüp gitmiş görünsün. Nitekim Pavlus Romalılara şöyle der, "Eğer birinin suçu yüzünden ölüm bir kişi aracılığıyla hüküm sürdüyse, Tanrı'nın lütfu ve tek adam İsa Mesih'in lütfundaki bağış çok daha fazla sayıda insana bolca ulaştı." Ve yine, "Eğer birinin suçu yüzünden ölüm bir kişi aracılığıyla hüküm sürdüyse, lütfun ve aklanma bağışının bolluğunu alanlar, tek bir kişi, yani İsa Mesih aracılığıyla yaşamda çok daha fazla hüküm süreceklerdir. Demek ki, bir kişinin suçu bütün insanların mahkûmiyetine yol açtığı gibi, bir kişinin doğruluğu da bütün insanların yaşam için aklanmasına yol açtı. Ve nasıl ki bir adamın itaatsizliği yüzünden pek çokları günahkâr kılındıysa, aynı şekilde birinin itaatiyle de pek çokları doğru kılınacaktır." Eğer bu kadar çok kişi ise, nasıl olur da az kişi olur? Bunu söyleyen yalnızca bağrında Mesih'in yankılandığı Pavlus değildir, bizzat Mesih'tir ki şöyle der, "Ben kaybolanları aramak ve kurtarmak için geldim." Ve yine şöyle demiştir, "Baba'nın bana verdiklerinin hiçbirini kaybetmedim." Demek ki Baba tarafından kendisine verilen herkesi kurtarır. Ne de bütün iyiliklerin en cömert vericisinin, bu muazzam kalabalıktan, her şeyi kendisine bağışladığı Oğul'a pek azını verdiğini düşünmek doğrudur. Ne de Tanrı'nın iyiliğine ve adaletine, kurtuluşu reddedenler müstesna, herkesi kurtarmaya gücü yeterken ve bunu isterken, kurtardığından daha fazlasının helak olmasına izin vermesi yakışır. Nitekim vakti geldiğinde Tanrı'ya yöneleceklerdir, o vakit ki geride kalanlar, dağılmış olanlar bir araya toplanacak, herkes Tanrı'ya tek bir omuz vererek hizmet edecek ve Zekeriya'nın dediği gibi, Rab her şeyde bir ve O'nun adı bir olacaktır. Bu da, yukarıda söylediği gibi, Rab'bin bildiği o günde vuku bulacaktır. O günde, göklerin üzerindeki sular yukarıdaki Yeruşalim'den çıkacak ve onların yarısı doğu denizine akacaktır. Kuşkusuz o doğuya ki, Yeşaya'nın ifadesiyle doğudan doğru olan çağrılmıştır ve Mezmurlar yazarının O'nun hakkında şöyle dediği yerdir,

Göklerin üzerine yükseldi, doğuya doğru.

Diğer yarısı ise denize gidecektir, bazılarının yorumladığı gibi Filistin kıyılarını yıkayan o Suriye denizine değil, bilakis son zamanlarda o ilahi ve semavi suyla dolup taşan Mesih'e akacaktır, öyle ki bir deniz gibi enginleşerek kendi doluluğuyla bütün âlemi sulasın. Bu suyu o kadar cömert bir gönülle sunar ki, tapınakta açıkça haykırıp şöyle der, "Eğer bir kimse susamışsa bana gelsin ve içsin." Ve bu sular, peygamberin devamında söylediği gibi, asla tükenmeyecek, kışın ve yazın ruhları daima tazeleyecektir.

Ve o zaman Rab bütün yeryüzünün kralı olacaktır, o vakit yeni bir krallık elde etmiş olacağından değil, zira O zaten ezelden beri kralların Kralı ve rablerin Rabbi'dir,

Bilakis, bir süre kendi isteklerine göre başıboş dolaşmalarına izin verdiği herkes O'nu rab edineceği içindir,

Yahut az önce söylediğimiz gibi, diğer bütün egemenlikler ve beylikler ortadan kalkacağı için O her şeyin Rabbi olacaktır. Bu nihai netice ise, Hiyeronimus'un dediği gibi, ya Mesih'in ikinci gelişinde yahut bu günün kendisine malum olduğu yegâne Zat ne zaman takdir buyurursa o zaman hasıl olacaktır. Zira Mesih'in, öğrencilerini bu tür araştırmalardan alıkoyarak açıkça bildirdiği üzere, Baba'nın kendi yetkisinde saklı tuttuğu zamanları ya da anları bilmek bizim işimiz değildir.

İKİNCİ EZGİ Mesih tek Kâhindir, gerçek ekmektir, kurbandır, her şeyi arındıran ve her şeyi barıştıran sunudur.

ÜÇÜNCÜ MAKÂM Kâhinin ne olduğu ve görevi üzerine. Birinci Bölüm. Mesih'in gerçek kâhin olduğu ve gerçek bir kâhine ve başkâhine ait her vasfı kendisinde barındırdığı üzerine. Bölüm II. Gerçek bir kâhin olarak Mesih'e bütün kâhinlik alametlerinin borçlu olunduğu üzerine. Bölüm III. Kâhinin giysilerinin neler olduğu üzerine. Bölüm IV. Bu giysilerin kâhinlere ve özellikle başkâhine neler kazandırdığı üzerine. Bölüm V. Bu mecazi örtülerin Mesih'in kâhinlerini nasıl ilgilendirdiği üzerine. Bölüm VI. Bütün bu giysilerin, en çok simgeledikleri Mesih ile olan münasebeti üzerine. Bölüm VII. Mesih'in ebediyen kâhin olduğu üzerine. Bölüm VIII. Mesih'in neden ant ile kâhin kılındığı üzerine. Bölüm IX. Mesih'in Melkisedek düzenine göre nasıl kâhin olduğu üzerine. Bölüm X. Mesih'in Harun'dan ve şeriatın bütün kâhinlerinden ne kadar daha büyük ve daha üstün bir kâhin olduğu üzerine. Bölüm XI. Mesih'in tek kurban, her türlü sunu ve takdime olduğu üzerine. Bölüm XII. Mesih'in nasıl gerçek kuzu olduğu üzerine. Bölüm XIII. Musa'nın asası ve çarmıh üzerine. Bölüm XIV. Kurbanların neye yaradığı ve günah için neden kura ile seçilen bir tekenin sunulmasının emredildiği üzerine. Bölüm XV. Doğumun ve doğum yapan kadının arınması için neden bir çift kumrunun yahut iki güvercin yavrusunun sunulmasının emredildiği üzerine. Bölüm XVI. Cüzzamlıyı temizlemek için neden iki kuşun sunulduğu üzerine. Bölüm XVII. Teke ile birlikte neden bir dananın yahut sığırın günah için sunulduğu üzerine. Bölüm XVIII. Koyunun ve kuzunun ne anlama geldiği üzerine. Bölüm XIX. Huzur ekmekleri, mayasız pideler, yufkalar, ince un ekmekleri ve yağla meshedilmiş bu türden şeyler hakkında. Bölüm XX. Buhurdanın, buhurun ve buhur yakmanın ne anlama geldiği üzerine. Bölüm XXI.

ÜÇÜNCÜ MAKÂM KÂHİNİN NE OLDUĞU VE GÖREVİ. BİRİNCİ BÖLÜM.

Tanrı ile insan arasında aracılık eden ve adeta görünür bir Tanrı gibi duran kâhini, bilhassa kâhinliğini gücümüz yettiğince açıklamaya niyetlendiğimiz en yüce ve gerçek kâhin Mesih'i ele almak istediğimizde, gözlerimizi büyüklüğüyle kamaştıran son derece geniş bir sahaya adım atıyoruz. Kâhin (sacerdos) bu şekilde adlandırılır, zira adeta kutsal şeyleri veren (sacra dans) demektir,

Zira dünya üstü kutsal mekândan aldıklarını halka takdim eder, bundan ötürü ne denli pak, ne denli temiz, ne denli ilahi olması gerektiğini bilgeler takdir etsin. Zira bize bütün kutsal şeyleri takdim etmesi gerektiğinden, şimdilik en lüzumlu yedi hususu kısaca gözden geçireceğiz. İlk olarak, bir aracı sıfatıyla halk için dua etmelidir, nitekim Levililer kitabında hilekâr ve yalancı şahitlik eden kimseden bahsedilirken iki kez tekrarlanır,

Ve kâhin onun için yalvaracak ve ona bağışlanacaktır, yahut kefaret edilecektir, ya da bağışlanması için onun üzerine yalvaracaktır, nitekim lafzın hakikati İbranice aslı olan "ve-khipper alav ha-kohen" şeklinde tınlar. Aynı şekilde, kadının doğumdan sonraki arınmasından bahsedilen yerde şöyle denir,

Ve kâhin onun için dua edecek ve o temizlenecektir, ve şeriatta buyrulan her türlü kefarette yahut bağışlanmada, bir aracı ve lütuf ile af dileyici olarak kâhinin araya girmesi gerekir. Nitekim Yakup da şöyle der,

İçinizden biri hasta mıdır, kilisenin ihtiyarlarını çağırsın ve onun üzerine dua etsinler.

İkinci olarak, Pavlus'un İbranilerle konuşurken bizi uyardığı gibi, kutsal sunuları takdim etmelidir, zira şöyle der, "Her başkâhin, armağanlar ve kurbanlar sunmak üzere atanır."

Ve az önce dendiği gibi, "Kâhinlerin önce kendi günahları için, ardından halkın günahları için kurban sunmaları gerekir," ve bu hususta şeriatta bize en mükemmel şekilde bilgi verilir. Üçüncü olarak, halkın muallimi kılınmıştır, beyhude ve meraka dayalı bir öğretinin değil, bilakis şeriatın ve Tanrı'ya ait olan şeylerin muallimidir, nitekim Hagay'da şöyle denir, "Kâhine şeriatı sor." Ve Malaki aracılığıyla, "Kâhinin dudakları bilgiyi korur ve onun ağzından şeriat aranır, çünkü o orduların Meleğidir," yani Rabbin ordusunun önderidir. Bundan dolayı dördüncü sırada, ilahi ordunun komutanı olarak atanır, zira daha zayıf olan halkı yönlendirip güçlendirmeli ve düşmanın hücumunu ilk göğüsleyen olmalıdır, nitekim Yasanın Tekrarı kitabında açık bir sözle bize şöyle öğretilir, "Rab der ki, düşmanlarına karşı savaşa çıktığında, atlıları, arabaları ve düşman ordusunun senden daha büyük bir kalabalık olduğunu gördüğünde onlardan korkmayacaksın, zira Tanrın Rab seninle, aranızdadır." Ve bu, kâhinin araya girmesiyle olur, nitekim devamında şöyle gelir,

Kâhin halka yaklaşacak ve size şöyle diyecektir, "Yüreğiniz korkmasın, geri çekilmeyin, onlardan yılmayın, zira Tanrınız Rab sizinle gitmekte ve düşmanlarınıza karşı sizin için savaşacak, sizi kurtaracaktır."

Bu durum, son derece gayretli bir kâhin olan Pinehas'ta da gerçekleşmiştir, Tanrı'nın emriyle İsrail'in her oymağından seçilmiş on iki bin kişilik ordunun komutanı tayin edilmiş ve Midyanlıların büyük kalabalığına karşı çıkıp onlara karşı şanlı bir zafer kazanmıştır. Herhangi bir kâhin de, halkın ve ilahi ibadetin tehlikede olduğu zamanlarda, bütün görünür düşmanlara yahut havadaki güçlere karşı aynısını yapmalıdır. Ve silahlardan ziyade gayretle, duayla ve Tanrı'nın kelamı olan Ruh'un kılıcıyla savaşmalıdırlar, nitekim eski şeriatta Samuel, Elişa, Musa ve Harun böyle yapmıştır, zira halk Amalek'e karşı savaşırken Musa ellerini kaldırarak halk için dua ediyordu. Sallanan ellerini ise Harun ile Hur destekliyor ve onunla birlikte dua ediyorlardı, dua üstün geldikçe Tanrı'nın halkı düşmanlara karşı üstün geliyordu. Kendileri ve bu şekilde savaşan diğerleri hakkında Pavlus şöyle der,

Savaşta güçlü kılındılar, yabancıların ordularını bozguna uğrattılar, kılıcın keskin ağzından kaçtılar. Ve Mesih'ten sonra, henüz atanmamış fakat geleceğin rahibi olacak Martinus, bizzat Mesih'in sancağı altında güvende hissederek kendini öne sürmüş, düşman saflarına hücum etmiştir. Başrahip (Pontifex Maximus) Birinci Leo, Hunların kralı Attila tarafından istila edilen halka merhamet ederek, Tanrı'nın Ruhu ile güç bulup korkusuzca onun yanına varmış, kralın huzurunda dua ederek barbarın o pek amansız yüreğini öylesine yumuşatmıştır ki, Attila İtalya'yı terk edip kendi topraklarına geri dönmeyi vadetmiştir.

Kendi ordusu bu duruma şaşıp neden böyle yaptığını sorduğunda, rivayet edildiğine göre şöyle cevap vermiştir, Yalnızca Başrahibin sözleriyle ikna olmuş değilim, lakin onun yanında durup kınından sıyrılmış kılıçlar tutan ve bana ve orduma ölüm saçan iki kişi beni dehşete düşürdü. Bunların ise Petrus ve Pavlus olduğuna inanılır.

Yahut bunlar Meleklerdi, nitekim Dotan'da kendisini tutsak etmek isteyen Asur askerlerince kuşatılan Elişa'ya da aynısı vaki olmuştu, korku içindeki hizmetkârının, "Eyvah, eyvah, eyvah efendim, ne yapacağız?" diye haykırması üzerine Elişa, "Korkma, zira bizimle olanlar, onlarla olanlardan daha çoktur" demiştir. Ve Tanrı adamının, hizmetkârın gözlerinin açılması için dua etmesi üzerine, hizmetkâr dağın çepeçevre ateşten atlar ve arabalarla dolu olduğunu görmüştür.

Dahası peygamber, Rabbin onları körlükle vurması için dua etmiş, bunun üzerine gözleri kör olmuş ve Elişa tarafından bizzat düşmanlarının diyarı olan Samiriye'ye götürülmüşlerdir. En nihayetinde meşhur Capistrano, haç sancağıyla Macarlar uğruna düşmanın üzerine atılmış, onları öylesine büyük bir bozguna uğratmıştır ki, olayı gören ve işitenlerin zihninde onun bıraktığı ebedi korku baki kalmıştır. Beşinci olarak rahip, halkı kendileri için belirlenen gayeye götürmelidir, nitekim Yeşu Kitabı'nda mecazi olarak okuduğumuz üzere, İsrailoğulları vaat edilmiş topraklara varmak amacıyla Şeria Nehri'ni geçerken, rahipler halkın önünden gidip Şeria'yı yarıyorlardı.

Suların bir kısmı geriye doğru çekiliyor, diğer kısmı ise azgın bir akıntıyla Tuz Denizi'ne doğru akıp gidiyordu. Aynı şekilde gerçek rahip ve en yüce Başrahip olan İsa Mesih'in emri altındaki rahip, halkı hakiki vaat edilmiş topraklara ulaştırmak gayesiyle Şeria'dan, yani Resul'ün buyurduğu üzere hepimizin vaftiz edildiği o sudan geçer ve vaftiz idaresinde suların ayrılmasını sağlar. Zira bu suların bir kısmı, vaftizde vadettiklerini amelleriyle yerine getiren kimselerde, tatlılığını sarsılmaz ve sebatkâr bir surette muhafaza eder, acılık içinde tükenip giden diğer kısmı ise, kederle ifade edelim ki, bedenin ve dünyanın şehvetleriyle kirlenip lütfun bu en tatlı bağışını acı bir lanete dönüştürenlere aittir. Altıncı olarak, Tesniye Kitabı'nda buyrulduğu üzere, hüküm vermek rahiplerin vazifesidir, Şayet aranızda kan ile kan, dava ile dava, cüzzam ile cüzzam olmayan arasında güç ve şüpheli bir mesele zuhur eder ve kapılarınız dâhilinde muhtelif hükümler verildiğini görürsen, nihai bir çare ararcasına kalk ve Tanrın Rabbin seçeceği mekâna çık, Levi soyundan gelen rahiplere varıp onlara danış, onlar sana hükmün hakikatini bildireceklerdir, binaenaleyh onların diyeceği her şeye itaat edersin.

Sana Rabbin kanununa göre öğretecekler ve sen onların verdiği hükme uyacaksın, ne sağa ne de sola sapacaksın. O vakitler kanunda ve her türlü yargı işinde fevkalade ehil olmayanlar rahipliğe kabul edilmezdi, ne yazık ki cehaletin tortularının ve her türlü kepazeliğin rahipliğe seçildiği bu talihsiz zamanlarda, kötüyü reddedip iyiyi seçmeyi bilmek adına ne yarık tırnaklı olanlar, ne tereyağı ve bal tadanlar, ne en ufak bir harfin (iota) dahi üzerinde tefekküre dalanlar, ne de kanunun hakiki manasını teemmül edenler bulunmaktadır.

Çıkış Kitabı'nda dahi Tanrı rahipleri öylesine hakiki yargıçlar kılmıştır ki, komşusuna zarar verenlerin Tanrılara, yani Tesniye'nin şehadetiyle de kanıtladığımız üzere bilhassa rahipler arasından seçilen yargıçlara götürülmesi gerektiğini söyleyerek onlara "Tanrılar" diye hitap etmiştir.

Son olarak rahip, iyi bir çoban misali koyunlarını gözetmeli, kutsal sırları (sacramenta) idare etmeli, sürünün üzerinde uyanık durmalı ve emanet edilen cemaatin kurtuluşu uğruna her şeyini, icap ederse canını dahi feda etmelidir, çünkü iyi çoban koyunları uğruna canını verir. İşte rahiplik vazifesine bilhassa taalluk eden hususlar bunlardır.

Mesih'in hakiki bir rahip olduğu ve hakiki bir rahibe ve en yüce başrahibe yaraşan her vasıfla donatıldığı hakkında. Bölüm II.

Tüm akranlarının fevkinde kral, peygamber ve rahip olarak meshedilen İsa Mesih, haklı olarak kralların Kralı, peygamberlerin Peygamberi, rahiplerin Rahibi ve başrahiplerin Başrahibi olmuştur. Lakin ilk ikisini kendi yerinde açıklanmak üzere bir kenara bırakıp, rahiplik vazifesini ne denli kusursuz icra ettiğini görelim. Evvelemirde, halkı için yalnızca bir defa değil, defalarca ve bütün ömrü boyunca, incil yazarlarının muhtelif bahislerde naklettiği üzere, kimi zaman dağda, kimi zaman mağarada, kimi zaman alenen, kimi zaman da gizlice dua etmiştir. Pavlus da susmamış, İbranilerle mubahase ederken şöyle demiştir, Bedeninde olduğu günlerde gözyaşları ve feryatlarla dualar sundu ve hürmetinden ötürü işitildi. Ve nihayetinde ömrünün sonunda, onları sonuna dek ne denli sevdiğini göstererek, o esrarlı ve son akşam yemeğini yedikten sonra Baba'ya şöyle yakarmıştır, Kutsal Baba, bana verdiklerini muhafaza et, şimdi onlar için rica ediyorum. Ve yine, Ben Baba'ya yalvaracağım ve O size başka bir Tesellici (Paracletus) verecektir. Ve Luka'ya göre yazılan incilde açıkça beyan edildiği üzere, bütün kilise için de dua etmiştir, Ben senin için dua ettim ey Petrus, ta ki imanın sarsılmasın. Ve şimdi dahi Resul'ün bildirdiği gibi, Tanrı'nın huzurunda bizim için şefaatte bulunarak zaferle hüküm sürmektedir. Aynı zamanda Tanrı'ya adaklar ve kurbanların en mukaddesini, yani lekesiz bir Kuzu olan bizzat kendisini takdim etmiştir.

Pavlus, İbranilerle bu sunu hakkında etraflıca konuştuktan sonra nihayet şunu eklemiştir, O ise günahlar için tek bir kurban sunduktan sonra, ebediyen Tanrı'nın sağında oturmuştur.

Bir kez sunulan bu kurbanın fazileti sayesinde bizler her gün ve kesintisiz kurbanlar sunabilmekteyiz. Petrus da bu sunuyla Mesih'in neyi hâsıl ettiğini şu sözlerle ima etmiştir,

Mesih, bizleri bedence öldürülmüş fakat ruhça diriltilmiş olarak Tanrı'ya sunmak gayesiyle, doğru olmayanlar uğruna doğru olan kendisini ebedi Baba'ya adayarak, günahlarımız için bir defa ölmüştür.

Bundan maada, ışıkların Babası'ndan devraldığı ve dünyanın bilgelerinden gizlenmiş olan o öğretiyi tebliğ ederek kendisini bir Muallim olarak göstermiştir,

Öğretim benim değildir, demiştir, beni gönderen Baba'nındır. Nitekim bu öğreti öyle bir mertebedeydi ki, çocuk yaştayken dahi dinleyenleri hayrete düşürüyordu, Luka'ya göre incilde zikredildiği üzere, Onu dinleyenlerin hepsi, O'nun aklına ve verdiği cevaplara şaşıp kalıyordu. Şüphesiz bu O'nun öyle bir öğretisidir ki, hiçbir beşer zekâsı bundan daha yücesini tasavvur edemez. Bunda şaşılacak bir şey yoktur, zira hikmetin ve ilmin bütün hazineleri O'nda gizlidir. Bu öğretiyi O, oraya buraya seyahat ederek bizzat kendi ağzıyla Celile'nin havralarında ve tapınakta vaaz etmiştir, Tanrı lütfederse bu öğretiyi müteakip ciltte etraflıca ele alacağız. Düşmana karşı da kınından sıyrılmış kılıçla cenge durmuş, düşmanı önce çölde kendisi için mağlup etmiş, sonra da izinden gitmeyi arzu ettiğimiz müddetçe hepimiz için zaferi temin etmiştir.

Pavlus şöyle der, Rabbimiz İsa Mesih vasıtasıyla bize zafer veren Tanrı'ya şükürler olsun.

Zira O, insan neslinin bütün düşmanlarına karşı galebe çalmış, hükümdarlıkları ve iktidarları soyup soğana çevirerek kendi şahsında alenen zafer kazanmıştır. Matta tarafından nakledilen ve Mesih'in doğduğu yer olan Beytüllahim hakkında Mika'nın serdettiği şu kehanette görüleceği üzere, O aynı zamanda hükmeden ve yol gösteren bir Önder idi, Ve sen, Yahuda diyarındaki Beytüllahim, Yahuda önderleri arasında asla en önemsizi değilsin, zira halkım İsrail'i güdecek önder senden çıkacaktır.

Ve İşaya, Tanrı adına susamış olanları bedelsizce su, şarap ve süt almaya davet ettikten sonra şöyle devam eder, Sizinle ebedi bir ahit, Davud'a vadedilen sadık merhametleri tesis edeceğim,

İşte onu kavimlere şahit, milletlere önder ve buyurucu kıldım. Bütün müfessirler buradaki Davud'un, pek çok yerde İşay'ın oğlu olarak remzedilen ve tasvir edilen Mesih olduğunu kabul ederler, nitekim haklıdırlar da, zira Davud milletlere önderlik etmemiş, onlara kumandanlık yahut buyuruculuk yapmamış, yalnızca İsrail halkına hükmetmiştir. Demek ki Mesihimiz, sadece bizzat kendi lisanıyla değil, Pavlus'un, diğer Resullerin ve Vaizlerin lisanıyla vaaz ederek Tanrı'nın ibadetine sevk ettiği milletlerin buyurucusu olarak verilmiştir, hakikat üzere vaaz eden bu kimselerin hepsi adına aynı Pavlus şöyle der,

İçimde konuşanın Mesih olduğuna dair bir delil mi arıyorsunuz? Nihayetinde o gerçek Rahiplerin Rahibi, Başrahiplerin Başrahibi, fakat aynı zamanda Hükümdarların Hükümdarı ve iyi, en mükemmel Çoban, canını koyunları uğruna feda edecek derecede ruhların kaygısını taşımıştır.

günahları bağışlayarak, onları tekelerin yahut buzağıların kanıyla değil, kendi kanıyla arındırıp, bizim için elle yapılmış kutsal mekânlara değil, yücelere giren, gökleri aşıp bütün yaratılmışların fevkine yükselerek erişilmez bir ışıkta ikamet eden O Zata, cihanın Babasına varan, kaybolmuş koyunu, yani insan tabiatını omuzlarında taşıyarak O'na takdim eden Mesih'e, hakiki kâhin olarak bütün kâhinlik hakları borç bilinmelidir.

BÖLÜM 10

Kâhine, Yasa'nın buyruğu gereğince, kutsal mekânda takdim edilen her şeyle birlikte ilk ürünler (primitiae) verilirdi, keza kurbanların hepsi sunulur, halkın da ona hürmet edip saygı göstermesi buyrulurdu. İlk hususa dair Çölde Sayım kitabında Harun'a şöyle denir, İsrailoğullarının sunduğu bütün ilk ürünler kâhine aittir, kutsal mekâna herhangi biri tarafından getirilen ve kâhinin ellerine teslim edilen her şey onundur. Fakat daha sonra on sekizinci bölümde Rab şöyle der, İşte, bana ait ilk ürünlerin muhafazasını size verdim. Sanki şöyle demektedir, İlk ürünlerimi muhafaza edilsin diye teslim ettim, nitekim Origenes de bunu pek güzel anlar. Zira bu lafzi anlama asla uygulanamaz, çünkü bunlar yemekle tüketilir ve sindirilip, İncil'de dendiği gibi, helaya giderdi. Bu sebeple zorunlu olarak ruhun yasasına başvurulmalıdır, zira ilk ürünler ancak bu sayede korunabilir. Bunlar, Resul'ün Romalılara Mektubu'nda bahsettiği ilk ürünlerdir, Ruhun ilk ürünlerine sahip olan bizler ise.

Bu iki şekilde anlaşılabilir, Ya Kutsal Ruh'un ilk kilisede Resullere bahşettiği ilk ürünlerdir, yani türlü türlü vergiler ve lütuflardır, Yahut ilk ürünlerden iyi işlerimizin başlangıçlarını veya iyi ilhamları anlarız, bunları muhafaza etmeli ve kendi lütfuyla korunsun, liyakatleriyle çoğalsın ve Baba'ya pek makbul şekilde takdim edilsin diye Yüce Kâhin Mesih'e sunmalıyız.

Fakat bunların yalnızca İsrail'in erleri tarafından takdim edileceği söylenir, yani Yüce Başkâhinimiz İsa'nın savaştığı düşmana karşı göksel Tanrı'nın önderleri olarak savaşmaya başlayanlar ile vaftiz ve diğer kutsal sırlar aracılığıyla Tanrı'ya adanıp asker yazılanlar tarafından.

Hristiyan amellerimizin ilk ürünleri ise sevginin ve merhametin başlangıçlarıdır, bunlarla Tanrı'yı ve komşumuzu kuşatırız, nitekim Pavlus tarafından Ruh'un meyveleri arasında sevgiye ilk sıra verilmiştir.

Bunu en yüce Önderimiz de hakiki ilk ürünler ve ondalıklar olarak her şeyin fevkinde arar, adeta ilk temelde olduğu gibi onda karar kılar.

Bütün diğer buyrukları, tüm Yasa'yı ve Peygamberleri bununla taçlandırarak, her türlü ihtimamla riayet edilsin diye özel bir buyrukla emreder ve şöyle der, Birbirinizi sevesiniz diye size bunu buyuruyorum.

Ve yine, Birbirinize sevginiz olursa, insanlar benim öğrencilerim ve iyi bir Önder olarak bana emanet edilmiş koyunlarım olduğunuzu bundan anlayacaklardır. Fakat bütün diğer ameller sevgide ve Tanrı'ya şükranda tamamlansın diye, başlangıçlar Mesih'e adanmalıdır, nitekim Pavlus Koloselilere Mektubu'nda bize şöyle öğretir, Yaptığınız her şeyi Rabbimiz İsa Mesih'in adıyla yapın. Bu yüzden ilk ürünleri ve kutsal mekâna getirilen her şeyi bu Yüce Başkâhin'e önceden takdim etmeliyiz ki O, bunları kendi kanıyla serpip liyakatleriyle yoğurarak, ebedi bir armağan kabilinden Ebedi Baba'nın huzuruna makbul bir takdime olarak sunsun. Şu sözde kastedilen de budur, Bu, kâhinlik görevi gereğince ebedi bir kanun idi.

Fakat Yasa'nın kâhinliğinde bu tür şeyler son bulunca, Kutsal Yazı boşa çıkmasın diye, Yasa'nın bütün kâhinliğinin kendisine ve ardıllarına, yani kıdemlilerine yahut kâhinlerine devredildiği hakiki Kâhinimiz Mesih'te tamamlanması gerekir. Ayrıca bu Öndere yalnızca İbranilerin terumah dediği ilk ürünler değil, terumah de-terumah [okunamadı], yani ilk ürünlerin ilk ürünleri de borçtur. Bunlar şöyle seçilirdi, Halk yüz taneden on tanesini kâhinlere sunardı, Kâhinler ise Çölde Sayım kitabında okuduğumuz üzere, on taneden birini Tanrı'ya sunardı. Böylece en yalın olan Tanrı'ya bir verilir, maddi olan halka ise yüz verilirdi.

Tanrı ile halk arasında vasıta olan kâhine ise on verilirdi, zira bu sayı tam bir sayıdır, onlar basamağının başlangıcıdır ve bir ile yüzün tam ortasındadır. Yüce Kâhinimiz Mesih'e ise hem bir hem on borçtur, On bir insan kâhin sıfatıyla, Bir ise Tanrı sıfatıyla borçtur. Zira O aracıdır, her şeyi dindiren ve tazeleyendir.

Üstelik Kâhinimize yalnızca faziletlerin değil, insanların ilk ürünleri de borçtur. Bunlar, O'nun uğruna katledilen ilk masumlar idi, Yuhanna'nın haklarında şöyle dediği kişilerdir, İnsanlar arasından Tanrı'ya ve Kuzu'ya ilk ürünler olmak üzere satın alınmışlardır.

Yine de Mesih, ilk ürünleri ve ondalıkları, yani amellerinin başlangıcını ve tamamlanışını kendisine sunmak istedikleri müddetçe diğerlerini de geri çevirmez. Bu sebeple şöyle buyurmuştur, Sona kadar dayanan kurtulacaktır. Zira sebat etmek hakiki bir ondalık ve kurban sunusudur. Günlerin ilk ürünlerini de talep eder, Nitekim eski Yasada Tanrı, haftanın ilk ve yedinci gününün kutsal sayılmasıyla yetinmişti, Oysa Mesih'e, Baba Tanrı ile birlikte ilk günü veririz, Rabbe adanmış olduğu için bugüne Rabbin Günü (dies dominica) denir. Dünya bu günde başladığı gibi, aynı günde dirilen Mesih ile manevi hayat da bu günde başlamıştır ki yapının inşası bu günde başladığı gibi, kutlu hayatın başlangıcı da bu günde olsun.

Bundan ötürü bazıları, Tanrı'nın dünyadaki gurbetimizi kapatacağı son günün bu olacağını söyler, adeta pek çok ahenksiz devirden süzülüp gelen kusursuz bir diyapazon (oktav) gibi. Davut da bu sekizinciye atfen bazı ilahiler terennüm etmiştir, nitekim bunların başlıklarında açıkça görülür. Levililer kitabından öğrendiğimiz üzere kâhine kurbanlar da borçtur, zira orada şöyle denir, Günah kurbanı nasılsa, suç kurbanı yahut bizim tercümemizdeki şekliyle cürüm kurbanı da kâhine aittir. Zira metin burada iki kurbandan bahseder, Biri işlenen günah içindir, yani iradi bir kusurun bulunduğu durumdur,

Diğeri ise cürüm içindir, yani Origenes'in kanaatince ihmal günahıdır. Fakat lafzın hakikati dikkatle tartılırsa, bu sehven işlenen bir kusur içindir. İbraniler bu kurbana aşam derler, nitekim Levililer kitabının beşinci bölümünde açıkça görüldüğü üzere şöyle denir, Günah işlemiş ve farkında olmamışsa, bağışlanacaktır veya esirgenecektir, Rabbe suç kurbanı olarak bir koç sunacaktır, yani sehven işlenen suçun kurbanını sunacaktır. Kâhinin kurbanları bunlar ve benzerleriydi ki bunları kabul edip suçu, günahı ve her türlü kusuru üzerine alsın ve bunları sunanlar için Tanrı katında şefaatte bulunsun.

Bu kâhinde, Baba'nın hepimizin kötülüklerini üzerine koyduğu ve kendisinin de bunları yüklendiği Yüce Başkâhin Mesih açıkça temsil edilmekteydi, zira O Kuzu olmuş ve bütün dünyanın günahlarını taşıyan hakiki kurban haline gelmiştir. Nitekim Resul İbranilerle birlikte şöyle der, Mesih, birçoklarının günahlarını yüklenmek için bir kez sunulmuştur. Ve yine, İsa Mesih'in bedeninin bir kez sunulmasıyla kutsal kılındık. Ve yine Efeslilerle birlikte şöyle der, Mesih bizi sevdi ve bizim için kendini Tanrı'ya hoş kokulu bir takdime ve kurban olarak sundu. Hakiki Başkâhin Mesih tarafından bizim için sunulan kurbana dair pek çok yerde benzer ifadeler buluruz, öyle ki artık hayvanlar yahut başka kurbanlar sunmamıza gerek kalmamıştır, yalnızca böylesi büyük bir lütfun idraki içinde kendimizi sunmalı ve bizi hakiki Kâhin'e sunulmuş olarak kutsasın, arındırsın ve Ebedi Baba'ya takdim etsin diye beklemeliyiz.

Resul, ilk kurban hakkında İbranilere hitap ederken şöyle der, Ruh aracılığıyla Tanrı'ya daima övgü kurbanı, yani O'nun adını ikrar eden dudakların meyvesini sunalım, zira Tanrı bu tür kurbanlardan hoşnut olur. Mezmur yazarında da Tanrı şöyle der, Övgü kurbanı beni yüceltecektir.

Bu hem O'nun adını ikrar edip övmekte, hem de şükran bildirmekte geçerlidir. İkinci sunuya dair ise aynı Resul Romalılara Mektubu'nda bizi eğiterek şöyle der, Tanrı'nın merhameti hakkı için size yalvarırım, bedenlerinizi Tanrı'yı hoşnut eden diri, kutsal bir kurban olarak sunun, akli ibadetiniz budur. Teferruata inmek istersek, Levililer kitabında okuruz ki esenlik kurbanlarının döşü ve sağ budu kâhine verilirdi, Döşün içinde kalp bulunur, bud ise İbranicede şok kelimesiyle ifade edilir, bu da bizde hem budu hem de şehveti gösterir.

Böylece döşte yer alan kalp ile şehvetin, yani arzuların bulunduğu bud, yargılansın ve arındırılsın diye kâhine verilir. Buradan hareketle biz de Mesih'in dediği gibi kalpten çıkan ve kötü arzulara dönüşen düşüncelerimizi, hislerimizi ve bütün o fenalıkları itiraf halinde kâhine açarız ki o bunları ayırt etsin, bağışlama ve tayin edilen tövbe ile temizleyip pak kılsın.

Ve doğrusu, kişinin yüreğini ve meylini, kendisinden daima arındırılacağı ve iyiye yönlendirileceği iyi ve bilge bir kâhinin eline teslim etmesi pek faydalıdır. Zira yukarıda söylediğimiz gibi, en zor davaların yargısı, cüzzam ile cüzzam arasındaki farkı ayırt etmek ve onu arındırmak ki bu pek güç bir iştir, kâhine aittir, o kâhin ki, yüreğin davasını, o yürek kendisine açıkça sunulmadıkça asla yargılayamaz. Kâhin yeryüzünde Tanrı’nın vekili olup gizli şeyleri ve ilahi yargıya taalluk eden hususları hükme bağladığından, ilahi buyruk gereği kendisine hürmet borç bilinir, nitekim Tesniye kitabında şöyle denmektedir, Kim kibre kapılıp o vakit Tanrın Rabbe hizmet eden kâhinin buyruğuna itaat etmek istemezse, yargıcın hükmüyle o kişi ölecektir, böylece kötülüğü İsrail’den söküp atacaksın ve bütün halk bunu işitip korkacak, artık hiç kimse kibirle böbürlenmeyecektir. Sözün özünü toparlayarak derim ki, Tanrı, kendi hizmetkârı olan kâhine halk tarafından öyle büyük bir saygı gösterilmesini buyurmaktadır ki, ona karşı gelen ölüme mahkûm edilsin. Hükümdar Peygamber’in şu sözü de bunu teyit eder, Mesihlerime dokunmayın ve peygamberlerime fenalık etmeyin. Bunun sebebi şudur, kâhin yeryüzünde kâhinlik vazifesini icra ederken ne yaparsa, bunu Tanrı’nın vekili sıfatıyla yapar, nitekim Mesih açık bir sesle bunu ikrar ederek şöyle buyurur, Yeryüzünde bağlayacağınız her şey göklerde de bağlanmış olacaktır ve yeryüzünde çözeceğiniz her şey göklerde de çözülmüş olacaktır.

Bundan maada kâhinde, teologlarımızın dediği gibi, ya bir ruhani damga yahut ilahi bir kudret veya sinmiş bir dehşet vardır ki diğerleri ondan çekinsin, nitekim dünya hükümdarlarında ve krallarında da halkın korkarak hürmet ettiği bir hal mevcuttur.

Ayrıca kâhinde, herkesin ona hürmet etmesini gerektirecek derecede erdemin seçkin bir nişanesi ve buna bağlı olarak ilahi bir lütuf bulunur veya bulunmalıdır.

Nitekim İskender, Origenes’in Celsus’a karşı yazdığı eserde aktardığı üzere, Darius’a karşı savaş yürütürken, bir gece vakti vahiyle bildirildiği üzere İbranilerin yüce kâhini karşısında hürmetle eğilmiştir. İmparator Theodosius, kendisini azarlayan Ambrosius’a hürmet göstermiştir.

Attila, daha evvel söylediğimiz gibi, Papa Leo’dan dehşete düşmüştür. Fakat bu kabil hadiseler hakkında yazılmış metinlerde bulduğumuz her şeyi zikretmek pek uzun sürerdi. Ne var ki, hicap ve kederle ifade edeyim, kâhinlerin kendilerini bayağı ve çirkin işlere bulaştırdığı, göksel olana değil günahkâr dünyaya kulak verdikleri, artık Tanrı’nın, meleklerin ve insanların nezdinde birer alay konusu haline geldikleri şu zamanımızın felaketine esef etmek gerekir. Oysa tek ve en yüce kâhin olan Mesih’e, alelade bir kâhinlik vasfıyla değil, başkâhinlik payesiyle ve herkesin üzerindeki hâkimiyetiyle, doktrini, bilgeliği ve her şeyin fevkindeki kutsallığı sebebiyle, diğer herkesten üstün bir hürmet ve celal borçtur.

Bu sebepledir ki yalnızca onun ismi anıldığında göktekilerin, yerdekilerin ve yeraltındakilerin dizleri bükülmekle kalmaz, akıl almaz varlıklar dahi ona hürmet eder ve her şey onun işaretiyle titrer, zira denize ve rüzgârlara emreder, onlar da kendisine boyun eğer, ekmeği takdis eder ve ekmek mucizevi bir surette çoğalır, küplerin suyla doldurulmasını buyurur ve su şaraba dönüşür. Ruhları cehennemden çağırır ve bedenleriyle yeniden birleştirir, hummaya emreder ve ızdırap son bulur. Kısaca bağlayacak olursak, her şey ona hürmet eder, her şey ona itaat eder, hatta düşmanın bütün kudretine galebe çalalım diye bize de yetki vermiştir, yeter ki onun izinden gitmeyi dileyelim ve kendimizi Tanrı’ya hoş bir koku misali vakfeden hakiki kâhinler olalım.

Kâhinlerin Giysileri Nelerdir? Bölüm IIII

Mesihimizin ne denli meşru ve hakiki bir kâhin ve Başkâhin olduğunu görebilmemiz için, eski yasa kâhinleri ve başkâhinleri için Tanrı tarafından buyrulmuş olan giysileri zikretmeyi uygun bulduk, zira bu giysilerin tamamı, yüce Başkâhinimizin ve onun İncil kâhinliğinde tesis ettiği nizamın birer remzi ve timsaliydi.

Kutsal Yazıların muhtelif yerlerinden derlediğimiz üzere bu giysiler sekiz adettir. Bunlardan dördü hem kâhinlere hem de başkâhinlere aittir, diğer dördünü ise yalnızca yüce Başkâhin kullanırdı. Birincisi [okunamadı], Grekçesi [Yunanca: periskelê], Latincesi ise dizlere kadar uzanan feminalia, yani don olup, kaba görünmesinler diye bükülmüş ketenden dokunurdu, nitekim İosephos da böyle der.

Diğeri [okunamadı], Grekçesi chitôn, Latincesi keten gömlek veya kamizadır, kırışıksız olduğu söylenir. Üçüncüsü abnet’tir ki biz buna kuşak, kayış yahut kemer diyebiliriz. Derisini döken bir yılanın pulları misali, alaca, erguvani ve lacivert atkı ipliğiyle, güzellik ve dayanıklılık gayesiyle keten çözgü üzerine dokunmuştur, Hieronymus’un dediği gibi, usta bir nakış sanatı ile öyle işlenmiştir ki, üzerindeki türlü çiçeklerin ve mücevherlerin sanatkârın eliyle dokunmadığını, sonradan eklendiğini sanırsınız. Dört parmak enindeki bu kuşak ile keten gömlek, göbek ile göğüs arasından bağlanırdı. Dördüncü giysi türü yuvarlak bir takkedir, sanki bir yarım küre gibidir, Grekler ve bizimkiler buna tiara veya sarık, kimileri külah der, fakat İbraniler miznephet tesmiye eder. Tepesi sivri değildir, başın tamamını örtmez, alından itibaren üçte birlik kısmı açıkta bırakır, baştan kolayca kaymasın diye ense kısmından bir şeritle bağlıdır ve ketenden yapılmış olup üzerine ince bir tülbent öyle maharetle örtülmüştür ki tek bir iğne izi dahi görünmez. Başkâhinlere mahsus olan diğer kaftanlara gelince, bunların ilki me’il’dir, yani bütünüyle lacivert renkte, ayaklara kadar uzanan bir cübbedir, yan taraflarında aynı renkten dikilmiş kolları vardır ve üst kısmı boyundan geçirilecek şekilde açıktır, halk arasında buna kapüşon denir, kolayca yırtılmasın diye yakası sağlam dokunmuştur. Etek ucunda, ayaklara doğru yetmiş iki adet çıngırak ve bir o kadar nar motifi birbiri ardınca, nöbetleşe dizilmiştir, ta ki tapınağa girdiğinde çıkardığı ses işitilsin ve helak olmasın. Altıncısı, Yetmişler çevirisinde epômis, yani omuzluk tesmiye edilen giysidir, Aquila buna ependytes der.

Lakin Hieronymus buna kendi öz adı olan efod (ephod) der, bu iki türlüdür, biri kâhinlere mahsus olup Samuel’in bir Levili ve kâhin olarak kullandığı sade keten efoddur. Nitekim Kral Davud da, Ziklag’ı ateşe verip yağmalayan çapulcuların peşine düşüp düşmeyeceğini Rabbe danışmak istediğinde bunu kullanmıştı, zira o vakit Kâhin Abiatar’a, Efodu bana getir, demişti, onu kuşanarak Rabbe danışmış ve sarih bir cevap almıştı. Diğeri ise Yasada sıkça tekrarlanan dört renkten, yani lacivert, beyaz keten, al ve erguvan iplikten altınla birlikte dokunmuş, lacivert, al ve erguvan atkı ile ince keten çözgünün birleştiği, hayranlık uyandırıcı güzellikte bir efoddur, her iki omuzunda altın yuvalara oturtulup kakılmış ikişer taş bulunur, bunlara İbranicede şoham denir, Yetmişler bunu zümrüt, İosephos sardoniks, Aquila, Symmakhos ve Theodotion ise oniks olarak tercüme etmiştir ve yerinde açıklayacağımız üzere pek isabetlidir, bu taşların her birine altışar Atanın ismi kazınmıştır, sağ omuzda Yakup’un büyük oğulları, sol omuzda ise küçük oğulları yazılıydı.

Yedinci giysi ebatça küçük fakat evvelce zikredilenlerin hepsinden daha şereflidir, İbranicede buna hoşen, Grekçede logeion denir. Buradan hareketle Latinceye rationale, yani hüküm göğüslüğü olarak tercüme edilmiştir.

Evvelce anılan dört renkten dokunmuş, bir karış ebadında, kare şeklinde ve kolayca yırtılmasın diye iki katlı kısa bir kumaştır. Dört sırası yahut dizisi vardı, bunların her birinde üçer adet kakma taş bulunmaktaydı, birinci sırada akik, topaz ve zümrüt, ikinci sırada yakut, safir ve yeşim, üçüncü sırada l区别 (lyngurius), akik ve ametist, dördüncü sırada ise krizolit, oniks ve beril vardı, bunların üzerine İsrail’in on iki oğlunun on iki ismi kazınmıştı.

Bu hüküm göğüslüğünün dört köşesinde, omuzluktaki dört halkaya tekabül eden dört altın halka vardı, bunlar lacivert bağlar ve altın zincirlerle birbirine raptedilmişti, öyle ki bağ sağlam olsun ve tek bir dokuma gibi görünsün.

Ayrıca bu hüküm göğüslüğünün içinde, en mühim husus olmak üzere, Tanrı’nın buyruğuyla yerleştirilmiş olan Urim ve Tummim bulunurdu ki biz bunu öğreti ve hakikat olarak tercüme etmekteyiz. Bunlar Harun’un yüreğinin üzerinde dururdu, nitekim biz bunu Harun’un göğsünün üzerinde diye anlarız, Rabbin huzuruna tapınağa girdiği vakit, İsrailoğullarının hükmünü daima Rabbin huzuruna çıktığında yüreği üzerinde taşısın diye böyle yapılırdı.

Sekizinci ziynet, İbranicede tzitz zahab denilen altın bir levhadır, üzerine Tanrı’nın dört harfli büyük ismi Yahve [okunamadı] kazınmıştı. Bu levha, bütün kâhinler için müşterek olan keten takkenin üzerine konurdu, Başkâhinin alnına ise lacivert bir kurdeleyle bağlanırdı. Bütün bunlarla kâhinin başı taçlandırılır, gözle görülür harikulade bir güzellikle, batıni, manevi ve Platonculara göre ilahi güzellikten pay alma mahiyetinde olan semavi bir kemal ile muhafaza edilirdi. Kâhin giysilerine dair pek çok kaynaktan derlenen malumat bunlardır, şimdi bunların ne manaya geldiğini tetkik edelim.

Bu giysilerin kâhinler ve Başkâhin nezdinde neyi temsil ettiğine gelince.

Bölüm V

Bu giysilerin en yüce Tanrı tarafından hangi gizemle, hangi simgeyle yapılmasının buyrulduğunu tartışmak isterken, İbrani bilginlerin bunların mistik anlamını açıklamak üzere ortaya koydukları görüşleri hor görmeyeceğiz, nitekim Hieronymus da bu hususta son derece mahir oldukları için onları takip etmekten çekinmemiştir, ardından örtüyü kaldırıp ilahi ışıkla aydınlanarak, bunların rahiplerimizde ve her şeyin kendisine yöneldiği Başrahibimiz Mesih'te neyi temsil ettiğini mistik anlamıyla beyan edeceğiz, İbrani bilgeler derler ki, dört renk, her şeyin kendisinden meydana geldiği dört unsura tekabül eder, topraktan yetişen beyaz keten toprağa atfedilmiştir, deniz salyangozlarından elde edilen erguvan rengi denize, gök mavisi rengin benzerliğinden ötürü havaya, yanan bir alev gibi olan kırmız ise ateşe ve esire verilmiştir, zira en yüce Sanatkâr'ın rahibinin, bizzat unsurları ve onlardan meydana getirilmiş her şeyi yaratan O'na şükranlarını sunması, hem unsurların kendilerini hem de neticede unsurlardan yapılmış her şeyi Yaratıcısına temsil etmesi adil ve münasip görülmüştür,

Böylece avret yerlerini örten ilk giysi, toprağı simgeleyen ketenden idi, çünkü tenimizin örtülmesi gereken uzuvlarını topraktan aldık, nitekim oradan haz duyarız ki bir rahibin asla bu hazza meyil göstermemesi, topraktan aldığımız bu zorunluluk mecbur etmedikçe o uzuvlarla hiçbir işe kalkışmaması gerekir, lakin dünyevi şeylerden yavaş yavaş yücelere yükselerek baştan topuklara kadar gök mavisi bir cüppeyle örtünürlerdi, bu da göklerden yeryüzüne kadar yayılan havayı gösterir, bunun eteğine çıngıraklar ve narlar asılmıştı, bunlar ya havada meydana gelen fırtınaları ve şimşekleri bastırır veya sesleriyle havadaki kudretleri korkuturdu, yahut daha doğru bir ifadeyle, unsurların ve onlardan meydana gelen her şeyin ahengini ve uyumunu temsil ederdi, zira narların tertibi ve harikulade düzeni de bunu simgeler,

Daha da yükseğe çıkanlar derler ki, o yetmiş iki çıngırak ve bir o kadar nar vasıtasıyla, her bir burç için altı tane olmak üzere dillerin yetmiş iki hükümdarı ve onlara inananların tamamı, her şeyin Rabbi olan en yüce Başrahip tarafından sunulan kurbana hazır bulunsunlar diye zikredilmekteydi, fakat eğer bu görüş doğruysa, çıngırakların bir tür başlangıç gibi ses çıkarmasıyla yapılan bu anma, birazdan açıklayacağımız üzere hakiki Başrahip'in gelişinde yerine getirilmiş olan şeyleri göstermek üzere simgesel bir mahiyetteydi, renklerin veya o renkli şeylerin arasına dokunmuş olan altın ise, unsurları bileşik cisimlerde birbirine bağlayan hayati bağı temsil eder, omuzluk (superhumerale) ise yukarıdaki yarım küreyi gösterir, onun üzerinde iki oniks taşı, yani yukarıdan ışık saçan iki büyük ışık kaynağı [Güneş ve Ay] bulunur,

Rahibin göğsünü ve keten tuniğini sıkan kuşağa gelince, kimileri bunun okyanusu, kimileri ise Zodyak'ı simgelediğini ileri sürer, her ikisini de söyleyebiliriz,

Zira keten giysinin, yani yeryüzünün kuşatıldığı yerde o, dünyayı çevreleyen okyanustur, ancak küçük dünyanın merkezi olan rahibin göğsünü çevrelediği yerde ise, büyük dünyanın tüm merkezî unsurlarını çepeçevre saran Zodyak olarak anlaşılır,

Göğsün tam ortasına yerleştirilen göğüslük (rationale), yeryüzünü ve onun çiçeklerle, otlarla ve meyvelerle bezenmiş süsünü ifade eder,

Bu dünyevi bedenin merkezinde bulunan göğüslük, üzerinde sabitlenmiş olan on iki taşın temsil ettiği on iki burcun tesirlerini kabul eder, her birinde üçer taş bulunan dört sıra ile, yeryüzünün çeşitli durumlara büründüğü yılın dört mevsimi ayırt edilir ve her mevsime üçer ay verilir,

Veyahut bu dört sıra ile, her bir unsurun niteliğinde üçer özellik bulunduğundan dört unsurun tabiatı temsil edilir, göğüslükte bulunan her şeyin yeryüzüne tatbik edilmesi için, urim ve tumim ile aydınlıkların ve yetkinliklerin simgelendiğini kabul ederler, bunlar da ikincil nedenlerin sonuçlarının göründüğü yeryüzünde her yerde ayırt edilir,

Zira Tanrı'nın ve O'nun hizmetkârlarının işlerinin ne kadar parlak ve ne kadar yetkin olduğunu burada bir dereceye kadar kavrarız, bu yüzden ortada bulunan bu nesneye pek yerinde olarak akıl levhası (rationale) denmiştir, zira bu vasat yeryüzünde ikincil nedenlerin ve en yüce Tanrı'nın sonuçlarının nizamı (ratio), arınmış zihinler tarafından açıkça idrak edilir, çünkü buradaki yaratılmışlar nizamla doludur, yeryüzündekiler göksel olanlara tekabül eder ve onlarla bağlıdır, bu sebeple göğüslüğün efod ile, yani omuzluk ile rabıtalı olduğu söylenir, urim ve tumim terimlerini daha açık izah edenler, bunların hakikati ve yetkinliği simgelediğini söylerler, hakikattir, zira var olan her şey aynı zamanda gerçektir, metafizikçiler böyle der, aynı şekilde var olan her şey iyidir, Kutsal Yazılar'ın buyurduğu gibi, Tanrı yaptığı her şeyi gördü ve onlar gayet iyiydi, yani kendi cinsinde yetkindir, en yüce Sanatkâr'a kurban sunan rahipte, halkı öğretisinin parlaklığıyla ve iyi işlerinin mükemmelliğiyle eğitmesi gereken kimsede, hakikat yahut aydınlık ve iyilik eklenerek o Sanatkâr'ın sanatının simgelenmesi yersiz değildir, öyle ki Hieronymus'un dediği gibi, onun adımları, hareketleri ve yaptığı her şey bizzat konuşur gibi olmalıdır,

Öyleyse hakikati ve ilahi ihtişamı zihninde toplamalı, bütün hâliyle ve kuşamıyla bunu yansıtmalıdır ki, her ne yaparsa, her ne söylerse halklar için bir öğreti olsun, sarık ve gök mavisi şerit ise tartışmasız bir biçimde rahibin başının üzerinde her daim bulunması, gözlerinin önünde durması ve asla çıkarılmaması gereken göğü gösterir, bunun üzerinde Tanrı'nın ulu isminin kazılı olduğu altın bir levha vardır,

Bundan öğreniyoruz ki, gökyüzünde Tanrı'nın büyük ismi hakkedilmiştir, Abthz adıyla kaydedilen Yaratılış Kitabı'nda bize öğretildiği üzere, on iki burcun tamamına ve dünyanın bütün köşelerine hükmeder ve onları mühürler, bütün evren kuvvetini ve biçimini bu isimden alır,

Fakat ismin, doğal ve ruhsal hayatı simgelediğini bildiğimiz altından bir levha üzerine yazıldığı söylenir, bu da pek uygundur, zira altın Güneş tabiatlıdır, doğal hayatın bahşedicisi denen göksel Güneş'e ve ruhsal hayatı ihsan eden dünya üstü Güneş'e uygundur,

Böylece Başrahip, bütün yaratılmışların ve tüm cihanın izini üzerinde taşıyarak, Tanrı'ya kurban sunduğunda herkesin O'nun merhametine ve kendilerini arındırıp besleyecek olan lütfuna muhtaç olduğunu gösterirdi, nitekim yalnızca çocukları, ana babası ve yakınları için değil, bütün yaratılmışlar için sesiyle ve kuşamıyla niyazda bulunurdu, bu Başrahibin giysilerinin yapılması Mısır'dan Çıkış kitabında emredilmiş, ancak Levililer kitabında Tanrı'nın buyruğuyla Musa tarafından Harun'a giydirilmiştir, çünkü bunlar Yasadan öğrenilmeli ve Tanrı buyurduğunda kuşanılmalıdır,

Zira Elçi'nin dediği gibi, Harun gibi Tanrı tarafından çağrılmadıkça hiç kimse bu onuru kendiliğinden üstlenmemelidir ve O bizzat bildirmedikçe Tanrı'yı nelerin hoşnut ettiğine hükmetmeye cüret etmemelidir,

Bölüm VI. Mesih'in rahiplerine bu simgesel giysilerden neyin düştüğü üzerine

Bütün bunlar o ataların başına birer simge olarak geldiğinden ve Origenes'in dediği gibi bu kutsal şeyler en yüce Başrahip olan Mesih'e ve O'na tapanların yapmasını buyurduğu şeylere raci olduğundan, evvelemirde bütün bunların Hristiyan rahiplerinin tatbikatına nasıl intikal ettiğini göreceğiz, akabinde bunların tamamının Mesih'te nasıl nihayete erip çözüldüğünü tartışacağız, fakat burada öncelikle şunu belirtmek gerektiğini düşünüyorum, rahipler ve başrahipler o giysilerden herhangi birini kuşanmadan evvel yıkanırlardı, nitekim Levililer kitabında okuyoruz, orada anlatıldığı üzere, Rabbin buyruğuyla Harun ve oğulları günah sunusu için bir boğa, iki koç ve bir sepet mayasız ekmekle toplanma çadırının kapısına çağrıldığında ve İsrailoğulları cemaati toplanma çadırının kapısı önüne toplandığında, Musa şöyle dedi, Rabbin yapılmasını buyurduğu söz budur, hemen ardından Harun'u ve oğullarını takdim etti, onları yıkadı, başrahibe keten bir gömlek giydirdi, bir kuşakla bağladı, gök mavisi cüppeyi giydirdi, üzerine omuzluğu koydu, bunu bir kemerle sıkarak içinde urim ve tumim bulunan göğüslüğe iliştirdi, başını da sarıkla örttü ve onun üzerine, alnın karşısına, Rabbin buyurduğu gibi kutsanma alameti olarak vakfedilmiş altın levhayı koydu, böylece rahip herhangi bir giysiyi giymeden önce yıkanırdı, fakat bu yıkanma, Rabbin Musa aracılığıyla verdiği Yasanın hükmü ve kudretiyleydi, bu yüzden Musa tarafından yıkandığı söylenir, lakin Hieronymus'un dediği gibi, bu durum dünyanın arınmasını ve vaftiz yahut tövbe sakramentini simgeliyordu, Pavlus'un bahsettiği o mukaddes giysiyi kuşanmadan evvel bunlarla yıkanırız, Pavlus şöyle der, Rabbimiz İsa Mesih'i kuşanın, nitekim O dahi mukaddesata ve insan soyunun kefaretine girmeden önce Şeria Nehri'nde yıkanmak, yıkanmadan çıkıp güvercin suretinde üzerine inen Kutsal Ruh ile kuşanmak ve dolmak istedi, vaftiz olur olmaz, insan soyunun düşmanına karşı çölde mücadeleye girişti, ardından öğreterek, şifa vererek ve nihayetinde kendini kurban olarak sunarak bunu sürdürdü,

Böylece yıkanan rahip ilk olarak bir iç gömlek yahut don giyerdi, çünkü kurban sunacak olan kimse her şeyden önce belini bağlamaya dikkat etmelidir, zira evlilik bağı gereği zevcesine hizmet ederken bir kimse zevcevi münasebetten uzak durmadıkça aynı anda hem Tanrı'ya hem de mukaddesata gereği gibi vakit ayıramaz, bundan ötürü Elçi, evlilerin birbirlerine haklarını teslim etmelerini öğretirken, zira hiçbirinin kendi bedeni üzerinde hâkimiyeti yoktur, hâkimiyet diğerinindir, şöyle eklemiştir, ancak bir süre için kendinizi duaya vermek amacıyla olursa müstesna, bu ifade, bir kimsenin aynı anda hem zevcevi meselelere hem de duaya ve diğer mukaddes vazifelere hizmet edemeyeceğini peşinen kabul etmeseydi anlamsız olurdu,

Çünkü nasıl ki aynı anda hem Tanrı’ya hem de mammona hizmet edemezsek, ne ruha ne de bedene, ne dünyanın alışkanlıklarına ne de Mesih’in boyunduruğuna hizmet edebiliriz. Ardından, daha önce söylediğimiz üzere, dört birincil unsurun ve bunlardan meydana gelen her şeyin anlaşıldığı dört renkten dokunmuş bir kemer ile kuşanırdı, bu da bu dünyaya ait olduğu söylenen ve bozulabilir unsurlardan meydana gelen bütün bu şeylerin, rahibin Tanrı’ya kurban sunmak üzere kutsal işlerle meşgul olduğu vakitlerde aşağıda bırakılarak onun üst kısmına engel teşkil etmemesi için uyluğa ve alt kısma bağlanıp sıkıştırılması gerektiğine işaret eder. Bundan sonra, renginden ötürü bütünüyle göksel olmayı öğrensin diye gök mavisi bir cübbe giyerdi, nitekim safir rengi göğe yönelen bu bakış, rahibi göksel konuta sevk eder. Bu durum, Hezekiel’in gördüğü o tahtın safir renginde olması gibidir ve bu büyük gizem kendi yerinde açıklanacaktır. Kemerin dokunduğu aynı renklerden yapılmış bir omuzluk da üzerine yerleştirilirdi, ta ki değişebilen bu unsurlar, unsurlardan meydana gelmiş şeylerle birlikte hayvani kısma terk edildikten sonra, zihin daha yetkin göksel ve ilahi unsurlara, ki bunlardan yukarıda söz etmiştik, yönelebilsin. Her iki omuzda altınla işlenmiş oniks taşı, yani *soham*, buna işaret eder, zira bu taş merkezinde topraksı, yüzeyinde ise safir rengindedir, buradan anlaşılır ki dünyevi şeyler merkezde ve en dipte kapatıldığında, rahip her bakımdan göksel görünmelidir. Zira orta hiyerarşide bulunan rahibin vazifesi, en alttakini en üsttekine ulaştırmak ve kendisine emanet edilen kavmi Tanrı’ya iletmektir.

İkinci İlahi

Bu sebeple, kurban sunumunda bütün halkı Tanrı’nın huzuruna çıkarıp onları O’nunla uzlaştırsın diye, bu taşların üzerine İsrailoğullarının ve onlardan türeyen kabilelerin isimlerinin kazındığı söylenir. Büyük olanların sağ tarafa, küçük olanların ise sol tarafa yerleştirildiği söylenmesine gelince, bunun daha üstün olan şeylerin yaşça değil, erdemler ve liyakat bakımından büyük olanlara verildiğini, daha küçük şeylerin ise küçüklere ve daha az hak edenlere verildiğini simgelediğini düşünüyorum.

Yakup’un öz oğulları ve kabileleri hakkında, Tanrı’nın buyruğuyla ordugâhta hangi düzende yerleştiklerine ve sağ ile solun ne anlama geldiğine dair pek çok şey söylenebilirdi, fakat bunlar şu anki tefekkürümüzün konusu değildir, bu nedenle günümüz rahiplerinin taşıması gereken şeylere gelelim. Onlar İsrailoğullarının ve dört harfli ismin değil, kilisede İsrailoğullarının yerine geçen Havarilerin isimlerini ve kutsal temellerin erdeminde dörtlü olan İsa ismini taşırlar. Gökten inen yeni kentin temelleri üzerine, Yuhanna’nın dediği gibi, Havarilerin ve Kuzu’nun isimleri yazılmıştı. Bundan ötürü, bu kentin gerçek rahiplik makamını icra eden her bir rahibin, o kentin birincil temellerini atan kimselerin isimlerini, yani erdemini ve sevgisini taşıması gerekir. Bu sebeple, ayin kanonunda kurban sunacak olan rahip, Tanrı ve İsa’dan sonra Havarileri ve kentin ilk temellerini olmasa bile ikincil temellerini atan kimseleri anarak onların şefaatini diler.

Daha sonra on iki değerli taş ile Urim ve Tummim’in bulunduğu o en kutsal göğüslük takılırdı ve göğüslük omuzluk ile birbirine bağlanırdı, her ikisi de on iki sayısını ihtiva ederdi. Nitekim omuzlukta, iki oniks taşı üzerine İsrailoğullarının on iki ismi kazınmıştı, göğüslükte ise, arkada bulunan on iki isme karşılık gelen göksel on iki isimle birlikte, büyük bir gizem uyarınca dört sıra halinde dizilmiş on iki değerli taş vardı. Bu düzenlemenin büyük bir kutsallık taşıdığını düşünüyoruz, nitekim aşağıdaki on iki sayısı, başka bir yerde pek çok kez övgüyle gösterdiğimiz göksel on iki sayısına tekabül eder.

Göğüslüğün değerli taşlarında simgelenen İncil’e ait on iki sayısı ile omuzluğun iki taşında bulunan şeriata ait on iki sayısı birbirine denktir. Dolayısıyla efodun göğüslüğünde bulunan on iki değerli taş, hayat ağacının verdiği meyvelerden her birinde on iki meyve bulunan, seçilmişlerin on iki binlik zümresinden on ikişer benzeriyle birlikte on iki Havari önderini temsil eder. Bunlar Pavlus tarafından ruhun meyveleri olarak adlandırılır, çünkü yaşam ve ruh aynı şeydir, zira ruh yaşamdır ve başkalarına da yaşam sunar. Lakin Tanrı’nın lütfuyla yeryüzünde verdiğimiz meyveler başkadır, ebedi saadette toplayacağımız meyveler başkadır. Yeryüzünde verdiklerimiz o göksel meyvelere, yeryüzüne ait on iki sayısı göksel on iki sayısına ve İncil’e ait on iki cemaat önceki biçimsel on iki cemaate tekabül etmeli, nitekim Başkâhinimiz Mesih her ikisini bir kıldığı için göğüslük ile omuzluğun birbirine bağlanması gibi birbirine bağlanmalıdır, bunu da açıklanmak üzere kendi yerine bırakıyoruz. Üstelik o göğüslükte, bilmem nasıl bir şekilde öğreti ve hakikat diye tercüme ettikleri Urim ve Tummim bulunurdu. Zira *urim*, ışık anlamına gelen *or* kelimesinden gelir, bundan ötürü Urim’in, Tanrı ile insan arasında aracı vazifesi gören ve kavme Tanrı yolunda rehberlik eden rahibin sahip olması gereken berraklıkları, öğreti aydınlanmalarını ve ruhu simgelediği kanaatindeyim.

Üçüncü Makam

Nitekim bilmediği yolda ne bir kimse kılavuz olabilir ne de bir başkasını yönlendirebilir, kör bir kimse de bir başkasına iyi bir rehberlik sunamaz. Kendi lütfunun nuruyla aydınlanmamış olan kimse de Tanrı katında şefaat bulamaz, çünkü Tanrı’yı ve ilahi olanı O’nun nuru olmaksızın bilmemiz mümkün değildir. Dolayısıyla başkâhin; ne bildiğini bilsin, kavmi hangi yoldan sevk edeceğini anlasın ve arınmamız ile kutsanmamız için Tanrı’nın bizden ne beklediğini kavrasın diye öğretiyle, her iki ahdin bilgisiyle ve ruhla aydınlanmış, nurlanmış olmalıdır. Çağımızdaki pek çok durumda hakikat kutsal simgenin oldukça gerisinde kalsa da, başkâhinlerimizin her iki ahitte sahip olmaları gereken bu iki bilgiyi belirtmek üzere o iki parçalı mitrayı bu gizem dolayısıyla taşıdıkları söylenir. Rahip ayrıca saf, temiz ve yetkin olmalıdır, aksi halde Tanrı’nın gözünde sevimsizleşerek Tanrı ile halk arasında bir şefaat vesilesi olmak yerine bir tökezleme taşı teşkil eder. Kusursuz, mükemmel, tam, saf veya eksiksiz olarak tercüme edebileceğimiz o Tummim kelimesi de işte bunu simgeler. Bundan dolayı rahibin yalnızca günahlardan sakınması değil, bir ölüden yahut bedenini başka bir erkeğe vermiş bir kadından da kirlenmemiş olması emredilecek kadar büyük bir dikkat talep edilir. Aynı şekilde cüzzamdan, kan akıntısından, fıtıktan uzak durmalı ve bütün uzuvları sağlam olmalıdır, kör, topal, kambur, aşırı koca burunlu veya şekilsiz olmamalıdır, diğer insanlarda hoş görülebilen bütün bu kusurlar rahipte asla kabul edilemez, çünkü o hem içsel hem de dışsal her türlü yetkinlikle donanmış olmalıdır. İlki hakkında Levililer kitabında harfi harfine şöyle denir,

Başkâhin, kardeşleri arasından başından meshetme yağı dökülen ve kutsal kıyafetleri giymek üzere elleri iyi işlerle donatılan kişi olsun, başını örtüsüz bırakmasın, giysilerini yırtmasın, hiçbir ölü bedenine yaklaşmasın, babasında ve annesinde bile nefsini kirletmesin. Kutsal alandan dışarı çıkmasın ve Tanrısının kutsal yerini lekelemesin, zira Tanrısının kutsal taç ve meshetme yağı onun üzerindedir, Ben Rab’bim. Bu sözler derin sırlar ihtiva eder. Fakat ne anlama geldiklerini kısaca gözden geçirelim, rahibin başına dökülen yağ, sıradan halkın ötesinde, özellikle ruhun ilahi olan ve onunla Tanrı’yı idrak edip O’nun lütfuyla sulandığı sürece O’na hoş gelen işleri yaptığımız en yüce kısmının ikamet ettiği baş kısmında rahibin bütünüyle bürünmesi gereken ilahiliktir. Dolayısıyla meshedilen başkâhinlerde, krallarda ve peygamberlerde bu durum özel bir lütuf akışıyla belirgin olmalıdır. Ellerin doldurulması ise rahibin tıka basa donanmış olması gereken iyi işlerin çokluğunu ifade eder. Şu halde ilahilikle bürünmüş, ilahi kılınmış ve iyi işlerle doldurulmuş olarak, başkâhinlik veya rahiplik makamı olan ilahi hizmet kisvesini de kuşanmalıdır. Başındaki sarığı çıkararak başını açmasın, zira daha önce dediğimiz gibi bu sarık, rahibin başının örtülmesi gereken üst yarıküreyi simgeler. Daha açık konuşmak gerekirse, göksel olanı asla bir kenara bırakmasın, zihni ve ruhuyla daima onları tefekkür etsin. Nitekim Mesih tarafından herkese daima dua etmek ve hiç usanmamak buyrulduysa, zihnini Tanrı’ya yükseltmeyen kimse zihniyle dua etmiş sayılmayacağından, herkes ruhunu ve zihnini daima göğe yöneltmelidir, zira Şamlı Yuhanna’nın dediği gibi, dua zihnin Tanrı’ya yükselmesidir.

O halde kendisi ve halk için dua eden bir rahibin zihnini ve başını daima göğe dikili ve ilahi bir örtüyle gölgelenmiş tutması çok daha elzemdir. Giysisini de yırtmasın. Her Hristiyan’ın kuşanması gereken iki tür giysi vardır, bunlardan biri vaftiz giysisidir, Hieronymus onun hakkında şöyle der, Mesih’in kisvesini Roma’da kuşandım, nitekim vaftizden söz ediyordu.

Diğeri tövbedir (poenitentia), ki o, vaftiz giysisini kaybetmiş olanların çıplaklığını örten ikinci giysidir, Tanrı ilk yaratılanı (protoplastes) ve günaha düşüp de kurtulanların tamamını bununla giydirmiştir, nitekim Peygamber onlar hakkında şöyle der, "Ne mutlu isyanları bağışlanmış ve günahları örtülmüş olanlara." Başkâhinimiz Mesih de bu çifte türden giysiyi kendisi için değil, günahlarını yüklendiği herkes için kullanmıştır, zira giysilerden biri dikişsiz bir tunikti, bu da vaftiz giysisinin bölünemezliğini ve asla tekrarlanmaması gerektiğini simgeler, diğeri ise parçalara bölünebilirdi.

Bu ikincisi, tövbe giysisini simgeler, insan her günah işlediğinde yeniden kuşanılmalıdır, zira bizzat Mesih, bu giysiyi giydirme yetkisini bilhassa bahşettiği Petrus'a şöyle demiştir, "Sana yedi kez değil, yetmiş kere yedi kez diyorum", yani herkesin tefsir ettiği üzere, ne kadar günah işlenirse o kadar bağışlanmalıdır. Her ikisi de bağışlayıcı yedili sayıyı kullanır, fakat Mesih bunu on ile çarpar ve tam onluk sayıdan çıkarılan bu yetmişi, kendi yerinde açıklanacak bir gizemden yoksun olmaksızın, kareye tamamlar, tüm bu tekrarlanan tövbe nöbetlerinden yalnızca tek bir giysi meydana gelir ki bu giysi tek olmasına rağmen, söylediğimiz biçimde bölünebilendir. Ne rahip ne de başkâhin bu giysiyi yırtmalıdır, aksine günah sebebiyle parçalanmış giysi yüzünden utanç verici çıplaklığı asla görünmesin diye her ikisini de dikişsiz tutmalıdır, çünkü çıplakları giydirmek onun görevidir. Bu nedenle lekesiz, kutsal ve temiz olmalıdır. Günahı için önce bir dana, iki koç ve bir sepet mayasız ekmek sunmuş olması buna engel değildir, zira bir günlük bir bebek bile pislikten arınmış sayılmaz, çünkü hepimiz gazap evlatları olarak ve günaha maruz biçimde doğarız. Gerçi hafif (venialia) denen günahlar vardır, bunlar giysileri yırtmaz ve kolayca bağışlanmaya layıktır, yine de kutsal, pak ve arı Tanrı ile muamelede bulunmak isteyen rahibin bunlardan dahi temiz olması gerekir. Bundan ötürü, murdar olmamak ve ölünün üzerinde kirlenmemek için, ölmüş hiçbir cana yaklaşmaması gerekir, ölen kendi babası yahut annesi olsa bile.

Bundan anlaşılmaktadır ki, başkâhinde rahibe nazaran ne denli büyük bir temizlik aranmaktadır, zira rahibe bölümün başında babasının, annesinin, oğlunun, kızının, erkek kardeşinin ve bakire kız kardeşinin cenazesine yaklaşma izni verilir, oysa en yüksek başkâhine herhangi bir cenazeye yaklaşmak kesinlikle yasaklanmıştır.

Cenazenin, kendisine yaklaşanı kirletebilecek ne gibi bir pislik barındırdığı bu risalenin konusu değildir, yine de şunu söyleyebilirim, manevi konularda, hiçbir zaman bulamayacakları bağıntıları ve mahiyetleri bulma hayaline kapılan günümüz insanlarından çok daha mahir olan kadim Babalar, cesedin kutsal bir yere gömülmesini, ışık yakılmasını, toprağın üzerine örtü serilmesini, kutsanmış su serpilmesini ve buhurla tütsülenmesini sebepsiz yere emretmemişlerdir, bütün bunlar avamın zannettiği gibi boş yere değil, pek tekinsiz olan cesedin arındırılması amacıyla düzenlenmiştir. Her ne kadar bu pislik kişiyi ölümcül bir günahla lekelemese, bilakis biri bir ölüyü merhametle kabre tevdi ettiğinde sevap kazansa da, Tanrı rahibin bu tür bir kirlilikten dahi beri durmasını buyurur. Ayrıca onun tapınaktan asla çıkmamasını, her daim, eğer mümkünse, kutsalların kutsalına hizmet edecek kutsal biri olarak kalmasını emreder, zira o bir Nezirdir (Nazaraeus), yani kirlenmiş kalabalıktan ve sıradan işlerden ayrılmış, kendi vakarını koruyan biridir, yahut Nezirdir, yani kutsallık tacıyla taçlandırılmış ve ilahi yağ ile meshedilmiştir. Bütün bunların ardından Tanrı şunu ekler, "Ben Rabbim", yani Ben Adonai'yim, Tanrı'nın dört harfli ismiyim (tetragrammaton), son derece kutsal ve son derece pak olanım, bu yüzden hizmetkârlarımın da tıpkı başka bir yerde açıkça buyurduğum gibi arı ve kutsal olmasını isterim, "Kutsal olun, çünkü ben kutsalım." Rahibin dul, boşanmış, lekeli yahut fahişe bir kadınla evlenmesini istemez, bakire bir eşi olmalıdır ki onunla birleştiğinde, Kutsal Yazıların pek çok yerinde davet edildiğimiz ve Tanrı ile düğünümüzde kurmamız gereken o biricik birleşmenin gizemini koruyabilsin.

Bu kural bizim rahiplerimiz arasında da gözetilir, iki kadınla evlenmiş olanlar yahut başka bir erkeğin bildiği bir kadınla birleşenler, iki evlilik sebebiyle evlilik gizemi ihlal edilmesin diye kurallara aykırı (irregulares) sayılırlar. Lakin ne yazık ki çağın bahtsızlığına ve bozulmuş ahlaka bakın ki, yasanın sözleri ve kanunun buyrukları yalnızca bozulmuş gövdenin ve çürümüş kökün kabuğunda muhafaza edilmektedir. Tanrı'nın yasasına aykırı olarak başkâhin ve yeryüzünde Tanrı'nın vekili olan kişi tarafından kendilerine bağışıklık tanınmadıkça bu tür iki evliler rahipliğe kabul edilmezken, fahişeler ve iffetsizler rahipler tarafından her yerde kabul edilmekte, böylece lekelenmiş, alçalmış ve kirlenmiş kimseler hiçbir bağışıklık ve ceza olmaksızın, yüzleri kızarmadan başkâhinliğe ve kutsal ayinleri icra etmeye cüret etmektedir. Üstelik kamburlar, topallar, fıtıklılar, piçler, eğri ve orantısız burunlular ile her türlü bedensel kusuru olanlar da böyledir. Bunlar mecazi anlama göre ruhtaki günahları ve eksiklikleri simgeler, bu tür noksanlıkları olanlar hem cismani hem de manevi kemalatı ve tamamlanmayı simgeleyen Tumim'i (thummim) taşıyamazlar. Zira gerçek Urim ve Tumim'i taşımak, Tanrı'nın nuruna ve amellerde gerçek yetkinliğe sahip olmaktır, nitekim Mesih, Yahya hakkında benzer sözlerle şöyle demiştir, "O, yanan ve ışık saçan bir kandildi." Kuşkusuz o öğretiyle ışık saçıyor, hayırlı amellerle birlikte sevgiyle yanıyordu. Baş üzerine takılması buyurulan ve bizim omuz örtüsü yerine taktığımız sarık (cidaris) ise, ilahiyatçılarımızın belirttiği üzere, rahibin daima fiilen yahut faziletle müşahede etmesi gereken gökyüzüdür ve semavi olandır. Bu yüzden Nezirler saçlarını ve zülüflerini kesmezlerdi, Ezgiler Ezgisi'nde belirtildiği gibi bunlar, yukarıdan gelen feyizlerin ve ilahi lütufların bize ulaştığı kanallar gibidir.

Mesih'in saç ve sakal bırakarak riayet etmek istediği şeyin aksine, başımızın açılmasının ve tıraş edilmesinin bize neden buyrulduğunu bugüne dek öğrenebilmiş değilim.

Bazıları şöyle der, bu uygulama Petrus'un Antakya'da saç ve sakalının tıraş edilmesinden ileri gelir. Fakat hayret ederim ki, Petrus'a reva görülen bir hakareti yaşatmaya bu denli özen gösterirken, Mesih'in büyük bir sır ve azami bilgelikle yerine getirdiği şeylere hiç dikkat etmiyoruz, bilhassa Levililer'deki şu açık kanuna rağmen, "Başınızın saçlarını yuvarlak kesmeyeceksiniz ve sakalınızın uçlarını tıraş etmeyeceksiniz." Dahası, eğer tıraş edilmiş Petrus'u taklit etmek istiyorlarsa, neden her yerde saçlı ve sakallı olarak resmedilmesine izin veriliyor, bu tasvirler bizzat Petrus'un o hakaretten sonra saç ve sakal bıraktığını göstermiyor mu?

Havari'ye sığınacaklar ve Korintlilere dediği şu sözü öne süreceklerdir, "Erkek başını örtmemelidir, çünkü o Tanrı'nın sureti ve yüceliğidir", nitekim başı örtülü olarak dua eden yahut peygamberlik eden erkek, başını lekeler ki baş da Mesih'tir, insanın O'na açık ve hazır olması gerekir, ve yine şöyle der, "Erkek saç uzatırsa, bu onun için bir utançtır." Onlara şöyle diyebiliriz, Havari başın yahut sakalın tıraş edilmesini buyurmaz, gösterişli ve aşırı bir gayretle saç uzatılmamasını söyler. Zira başı dünyevi ve debdebeli bir süsle örtmek uygun düşmez, çünkü dünyevi süslerden kaynaklanan hiçbir yücelik, Mesih'i simgeleyen başla kıyaslanamaz. Yahut diyebiliriz ki, bu söz sıradan erkeklere ve kadınlara yöneliktir, başkâhinlere veya rahiplere değil, dolayısıyla buradan tıraşın başkâhin yahut rahip için zorunlu olduğu sonucu çıkarılamaz. Fakat ne olursa olsun, kendimi ve bana ait her şeyi Tanrı'ya ve Kutsal Kilise'ye emanet ederim. Nihayet rahibin başının üzerine, Tanrı'nın ulu isminin yazılı olduğu altın bir levha yerleştirilirdi, bu isim her inananın alnına da yazılmıştır, nitekim Vahiy'de şöyle denir, "Galip geleni Tanrımın tapınağında bir sütun yapacağım ve üzerine Tanrımın adını yazacağım." Ve Yahya seçilmişlerin belirli sayısına gelince şöyle der, "Siyon Dağı üzerinde duran Kuzuyu gördüm ve O'nunla birlikte alınlarında O'nun adı ve Babasının adı yazılı yüz kırk dört bin kişi vardı." Bu yüz kırk dört bin kişi, her kabileden on ikişer bin kişi olmak üzere derlenmiştir, bu da kendi yerinde açıklanacak büyük bir gizemdir.

Eğer bütün askerler Hristiyan dininin bir mührü, işareti yahut nişanesi olarak Mesih'in ve Tanrı'nın bu adını taşıyorsa, ilahi ordunun melekleri ve komutanları olan başkâhinin ve rahiplerin bunu taşıması ne kadar daha gereklidir. Ne var ki en ulu başkâhin tüm ordunun mutlak hükümdarı gibidir, diğer rahipler ise münferit lejyonların veya birliklerin komutanları mesabesindedir. Bütün bunların, her şeyin kendisine yöneldiği Yüce Başkâhin Mesih ile ne ilgisi olduğunu görelim.

Tüm bu giysilerin, bilhassa kendisini simgeledikleri Mesih ile ne ilgisi vardı. Bölüm

VII Şimdi her şeyin kendisine vardığı, her şeyin nesnelerin efendisi olarak kendisine baktığı, uğruna her şeyin tanzim edildiği ve içinde her şeyin doğrulanması gereken Mesih'e gelmeliyiz, çünkü Musa daima Mesih iledir ve yasa İncil iledir, bu yüzden Petrus yanılgıya düşmüştü

Tabor Dağı'nda, Musa Mesih'e göründüğünde, Mesih, Musa ve İlyas için tek bir çardak kafi gelecekken üç çardak yapmak istiyordu, zira yasa, peygamberlik ve İncil birdir, birbiriyle öylesine uyumlu ve kenetlidir ki tamamen aynıdırlar. Bunu, Tanrı lütfuyla üzerimizdeki örtüyü kaldırdığı sürece görebiliriz, ta ki yüzümüz açık olarak Rabbin yüceliğini seyredebilelim, bizzat Tanrı'nın hakiki Oğlunun suretine dönüşelim, ki O, ilkin yasanın ve peygamberlerin muammaları altında gizlenmekteydi, şimdi ise bize açıkça sunulmuş olarak yasanın parlaklığından İncil'in berraklığına yükselerek temaşa edilecektir.

Musa'ya, çadırın kapısına getirilmesi emredilen Harun, Musa tarafından kâhin olarak atandı, yıkanıp giydirildi, günah için bir buzağı, iki koç ve bir sepet mayasız ekmek ile takdis edildi. Nitekim Mesih de, bütün dünyanın günahları için yegâne kurbanı sunmak isteyerek, günah için, kusur için, yanılgı için, haksızlık için, haddi aşma için, isyan için ve yasa kurbanıyla arınmayan her türlü cürüm için kendi nefsini kurban olarak sundu, Musa'dan, yani yasadan değil, yemin edip pişman olmayan Baba Tanrı'dan ebediyen kâhin kılınmış olarak, İbranilerin, Romalıların ve bütün kavimlerin oluşturduğu büyük bir kalabalığın eşliğinde kapının dışına çıktı, nihayetinde Baba Tanrı'ya makbul bir kurban olarak kendini feda etti, buzağıların, tekelerin, mayasız ekmeklerin ve yasa kâhini tarafından sunulan her şeyin erdemini, sırlarını ve işaret ettiklerini kendi üzerinde topladı.

Haçın sunağına çıkmadan önce, Harun'unkinden çok daha üstün bir arınmayı öne sürmedi mi, nitekim Vaftizci tarafından Şeria Nehri'nde vaftiz edilmek istedi, bütün kirleri temizleyecek olan arınma banyosunun ta kendisi oldu. Bu yıkanmayla da yetinmeyerek, bizzat kendisi kıldığı bu banyo ile havarilerinin ayaklarını yıkamak istedi. Bu sırrı anlamayan Petrus'a şöyle dedi,

"Benim ne yaptığımı sen şimdi bilemezsin, fakat daha sonra, hangi sırla, hangi banyo ile, hangi suyla seni yıkadığımı anlayacağın vakit bileceksin."

Nitekim her şeyi hatırlatan ve açıklayan Kutsal Ruh'un öğretmesiyle anladı ki, her şeyden pak olan Tanrı ile bir iş tutmadan önce, vaftiz edilmemiz ve su ile vücut bulan vaftiz banyosuyla temizlenmemiz gerekir, bu su Rabbin ta kendisidir, Yuhanna'nın dediği gibi, hakiki vaftiz aracılığıyla bizi günahlarımızdan yıkayan O'dur.

Ve O, ayaklarla simgelenen tutkulardan kelam ve sevgi ile arındırır, şu söylediği söze uygun olarak, "Size söylediğim kelam sayesinde sizler şimdiden temizsiniz", yani öğreti ve sevgi ile.

Böylece bu arınmanın ardından giysileri kabul etti, hatta çıplaklığımızı örtecek giysiyi bizzat kendisi yaptı, tıpkı yıkanacağımız su, bizim için sunulacak kurban, besleneceğimiz ekmek ve içeri gireceğimiz kapı olduğu gibi.

İnsanoğlunun günah yoluyla açığa çıkardığı ayıbı örten bir peştamal oldu, nitekim Rab Yeremya'da şöyle buyurur, "Eteklerini yüzüne doğru açtım ve utancın göründü." Utancımızı ise, dünyanın günahlarını kaldıran hakiki Kuzu olan kendi derisinden yapılmış bir giysiyle örttü.

Bunlar ortadan kaldırıldığında utanç örtüldü. Bu, Tanrı'nın Âdem'e giydirdiği deri tüniktir, onun günahının utancı, dünyanın günahını kaldıran bu Kuzunun erdemi ve inayeti olmaksızın ne örtülebilir ne de kaldırılabilirdi. Bir de ince ketenden (byssos) tünik vardır,

Yeryüzünden hasıl olan ve herkesin onayladığı üzere yeryüzünü simgeleyen bu tünik, şüphe yok ki, bizi Tanrı ile barıştırmak için büründüğü yersel bedeni temsil eder.

Bunu giyindiğinde, görünüş olarak bir insan gibi bulundu. Bu tünik, ilahiyetin kudretiyle öyle bükülmüştü ki, günaha ve nefsaniyete hiçbir yarık veya yırtık vermesi mümkün değildi. Bu vasıf yalnızca yüce Başkâhinimiz Mesih'te bulunur.

Ve bu tünik, söz konusu bedenin kendisinden teşekkül ettiği, sıkıca örüldüğü ve bağlandığı dört unsuru simgelediğini söylediğimiz dört renkli bir kuşakla sıkılmıştı.

Miznephet ise, yani küçük külah yahut sarık, kâhinin başını sarması ve örtmesi gerektiğini söylediğimiz serpuştur, bütünüyle semavi ve ilahi olan, semaya ve Tanrı'ya hiçbir kesinti olmaksızın daima yönelen İsa'mıza her bakımdan uygundur, zira kâhinin bu örtüyü asla çıkarmaması gerektiği söylenir.

Meil'i de, yani lacivert cübbeyi de zikretmeden geçmeyeceğim, bu cübbe çıngıraklar ve narlarla donatılmıştı, göksel olanı yalnızca rengiyle değil, yani lacivertiyle değil, fiilen ve amelen de temsil eder, nitekim Resul şöyle der, "İkinci insan gökten olup semavidir." Hatta aynı Resul'ün dediği gibi, göklerden daha yüce kılınarak gökleri aşmıştır. Çıkış kitabında tasvir edilen en yüksek mertebe buydu, aynı ve daha üstün bir tarzda, Başkâhinimizin bedeninden, yani kendi bedeninde taşıdığı şeylerden ötürü hepimiz için bağışlanma hasıl olur.

Zihnen ise, yücelerde Baba'nın sağına yükselerek gökleri aştı, ta ki bizzat Âlemlerin Babası ile bizim aramızda aracı olsun. Ve her birinden yetmiş ikişer adet nar ve çıngırak asılı duruyordu, bu çıngırakların, kendilerine emanet edilen kavimlerle birlikte yetmiş iki dile atanmış yetmiş iki önderi simgelediğini söylemiştik, bu kavimler de aynı sayıdaki narlarla temsil edilmiştir, zira O, bütün bu tasarrufları ve akılların erdemlerini kendi bünyesinde toplamış, her şeyi kendine tabi kılmıştır, nitekim Resul şöyle buyurur, "Çünkü ilahlığın bütün doluluğu bedenen onda konut kurmuştur", öyle ki her şey O Tanrı vasıtasıyla ve O'nda yaratıldığı gibi, bedende de her şeyde üstünlüğü elinde tutan kilisenin başı olsun. Ve İbranilere yazdığı mektupta Peygamberin Mesih hakkında söylediği "Her şeyi ayaklarının altına serdin" sözünü tasdik ederek ekler, "Zira her şeyi tabi kılmakla, O'na tabi kılınmamış hiçbir şey bırakmadı." İllerin ve kavimlerin önderleri olduğunu kutsal metinleri inceleyen hiç kimse inkâr etmez, nitekim pek çok yerde, bilhassa Dionysios ve Perslerin prensi olan meleği anıp İsrail halkı için duran Mikail'den söz eden Daniel tarafından bize öğretilmektedir. Fakat Mesih geldiğinde hepsi geri çekildi, bilakis O'na tabi oldular, bundan böyle her ne yaparlarsa O'nun buyruğuyla icra ederler.

Narlarla simgelenen ve bu önderlere emanet edilen kavimler dahi Başkâhinimiz Mesih'in iradesiyle sevk ve idare edilir. Bu sebeple O yalnızca İsrail ailesini gözetmez, Yuhanna'nın dediği gibi gök kubbe altındaki her ulustan, bütün kavimlerden, bütün kabilelerden ve dillerden kendi kilisesini toplamıştır.

İsrailoğullarının isimlerinin yazılı olduğu taşlarla bezenmiş efodu (ephod) omuzlarında pek haklı olarak taşımıştır, zira bütün İsrail soyunu omuzlarında taşımış, onları arındırmış ve kurtarmıştır. Çetin görünen şu sözünde şöyle der,

"Ben yalnızca İsrail evinin kaybolmuş koyunlarına gönderildim." Ancak bu söz her iki aile için de anlaşılmalıdır, yani mecazi olan için ve Tanrı'nın izniyle aşağıda açıklayacağımız üzere bütün inananların cemaati ve kilisesi olan hakiki aile için.

Bu sebeple göğüslük ile efodun, her iki taraftan geçen dört halka vasıtasıyla kendi zincirleriyle birbirine bağlandığı söylenir. Buradan anlaşılır ki her iki aile de, her şeyin bağlandığı ve herkesin kurtulduğu büyük ismin dörtlüsüyle (tetragrammaton) birbirine bağlanmıştır.

Fakat bu isimlerin, içi ve özü yersel, yüzeyi ise semavi olan oniks taşlarına yazıldığı söylenir, bunlarla ima edilir ki yersel ve tensel olan bütün o aile semavi bir varlık kazanacaktır. Greklerin logion dediği rasyonale'yi, yani pektoral süsü üzerine aldı, bunda İsrailoğullarının on iki ismiyle birlikte on iki kıymetli taş bulunmaktaydı. Bu isimler hem efodun iki taşında hem de göğüslüğün on iki taşında taşınmaktaydı.

Buradan açıkça gösterildi ki, en yüce Başkâhin olan Mesih, her iki on ikili aile için dua etmek ve kurban sunmak üzere haç sunağına çıkmıştır, bu ailelerin mecazi olanı sırtta iki oniks taşıyla tutulmuş, hakikisi ise on iki kıymetli ve muhtelif taşa nakşedilmiştir.

Bunun sebebi şudur, Ataların ailesi Zodyak'ın on iki semavi burcu altında bulunan her milletten toplanmamıştı, yalnızca tek bir ırktan ve tek bir ata olan Yakup'tan neşet etmişti. Yine de ikiye ayrılmıştır, zira aynı aileden sağ tarafa yerleştirilmesi gerekenler ile sol tarafa yerleştirilmesi gerekenler mevcuttur.

Bu yeni aile, gökten inen yeni gelin gibi, gök altındaki her oymaktan, dilden, kavimden ve ulustan yüce kâhinimiz İsa tarafından toplanmış olup, başlıca on iki semavi burcun altında yer alan on iki kısma ayrılmıştır, bu nedenle on iki kıymetli taşa nakşolunmuştur, zira bu ailede vuku bulan her şeye haklı olarak paha biçilmez denebilir. Gerçi bu yeni ailenin her bir on ikilik kısmını, kendi on iki önderiyle birlikte bu taşlardan her birine uygulayabilirdik, ancak bunu kendi yerine ve (Tanrı izin verirse) zamanına bırakacağız. Lakin göğüslüğün (pectorale) neden yukarıda zikredilen dört renkle dokunmuş olduğunu söyleyecek olursak, eğer o dört rengin, her şeyin kendisinden meydana geldiği dört unsuru simgelediğini söylediğimizi hatırlarsak, bunu kolayca çözebiliriz, nitekim göğün kendisi de bunlara bölünmüş ve bunlardan meydana gelmiştir, gerçi buradaki bozulup giden unsurlardan değil, daha üstün olanlarından. Bundan ötürü onun burçlarından üçüne toprak, üçüne su, bir o kadarına hava, geri kalanına ise ateş denir. Bunlara tekabül eden her şey öyle bir uyuşum içindedir ki, gerek semavi gerekse dünyevi olan her şey, dört renkle simgelenen bu unsurlara paylaştırılır, bu yüzden her iki ailenin de timsali bu dört renkle ayırt edilir. Urim ve Tummim (urim et tumim) denen o iki kutsal emanete gelince, bunlar yüce Kâhinimiz Mesih’e öylesine uygundur ki, O bunları sadece taşımakla kalmaz, bunlarla ne simgeleniyorsa, nasıl yorumlanırsa yorumlansın, bizzat kendisi tamamen odur. Zira şayet öğreti ve hakikat diye tercüme edilirse, O zaten alenen şöyle nida etmiştir, "Ben hakikatim," ve "Öğretim benim değildir, beni gönderenindir," lakin bana öyle tebliğ edilmiştir ki, sözle ve amelle halk için öğreti olayım, çünkü Mesih’in her ameli bizim talimimizdir. Şayet aydınlık ve yetkinlik diye yorumlanırsa, O her insanı aydınlatan ışıktır, ve o denli lekesiz ve yetkindir ki, lütfu ve faziletleriyle bizi Baba Tanrı’nın huzuruna lekesiz olarak çıkarır.

Ve şayet bütün göğüslüğe logion, yani kelami yahut akli deniyorsa, gerek yaratılmış şeylerin gerekse yapmamız gerekenlerin bütün kurallarının içinde bulunduğu Kelam bizzat O değil midir, O ki herkese anlama ve amel etme aklını bahşeder? Çift katlı denmesinin sebebi ise, orada iki tabiatın bulunmasıdır, öyle ki her ikisinde de akıl ve idrak mertebesini buluruz. Göğüslük ile omuzluğun gök mavisi bağları ve ikişer dörder altın halkaya bağlı altın zincirleri vardı, bunlar dördü birinde, dördü diğerinde olmak üzere birbirine karşılık geliyordu.

Lakin bizi göksel kılmak için gökten inen o bütünüyle semavi olandan daha üstün hangi gök mavisi ve semavi bağ olabilir? Ve yüce Kâhinimizin bizi bağlamak istediği, her sözü ve ameliyle buna tanıklık ettiği bu altın zincir, şefkat ve sevgiden başka nedir? Böylece her iki aileyi, eskiyi ve yeniyi bağladı, semavi olanlarla dünyevi olanları bağladı, yaratılanı Tanrı ile bağladı, nitekim kendisinde iki tabiat bağlanmış ve her ikisinden bir tek bütün vücuda gelmiştir. Nihayet kendisi baş ve bağların birleşimi olarak bütün uzuvları bağladı. Geriye, üzerine Tanrı’nın büyük dört harfli isminin (tetragrammaton) yazılı olduğu altın levha kalmaktadır, bu isim kırk iki harfli isimde açıklanır, Tanrı dünyayı bununla yaratmıştır, nitekim bu tür isimler üzerine eser yazanların hepsi bu hususta hemfikirdir. Bu isim, harflerinin toplamı sayıda 316 eden yüce Başkâhinimiz İsa’nın ismiyle uyuşmakta ve birleşmektedir.

Buna kırk iki eklenecek olursa 358 sayısına ulaşılır, bu da bu makuliyetin ismini verir, nitekim o isim hesaplandığında bana 358 verir. Bu sanatın, yani ilahi aritmetiğin üstatları buradan şu neticeye varırlar, üzerinde seçilmiş ailenin isimleriyle bezenmiş on iki kıymetli taşın ve içinde anlaşılacak ve yapılacak her şeyin parıldadığı en kutsal Urim ile Tummim’in bulunduğu o pek gizemli göğüslük, içinde yaratılışın erdemi bulunan Mesih’i temsil ediyordu, Yuhanna’nın dediği gibi, "Her şey Kelam ile var oldu." İşte görünüz, dünyanın kendisiyle yaratıldığı o kırk iki harfli isim İsa ile nasıl da güzel uyuşmaktadır. Lakin burada öylesine çok ve öylesine büyük sırlara giriyoruz ki, şayet burada karşımıza çıkan her şeyi açıklamak isteseydik, ne benim söylemeye gücüm yeterdi ne de yazacaklarımızı okuyucular kaldırabilirdi. Zira sadece birkaç bilgeye şifahi olarak tebliğ edilmesi gereken şeylerin umumi yazılara emanet edilmesi münasip değildir, peygamberin buyurduğu gibi, "Sana karşı günah işlemeyeyim diye sözlerini yüreğimde sakladım." Yine de sadık okuyucular büsbütün mahrum kalmasın diye, birkaç hususa kısaca değineceğiz. Şayet bütün o seçilmiş ve mühürlenmiş olanların alınlarında Kuzu’nun ve O’nun Babası’nın adının yazılı olduğu söyleniyorsa, Tanrı’nın birçok kardeş arasında ilk doğan olan ve Baba’nın her şeyi kendisine verdiği Oğlu’nun, bizzat bu Baba’nın ismini kendisinde taşıdığını söylememize şaşmamak gerekir. Ve burada okuyuculardan, bizzat bu yüce Kâhinimizin bedeninin günlerindeyken neden şöyle dediğine dikkat etmelerini rica ediyorum,

"Baba’dan benim adımla her ne dilerseniz, size verecektir," oysa daha sonra nurlar saçarak şöyle buyurur,

"Benim adımla cinleri kovacaklar," ve bunu takip eden diğer şeyler. Burada dikkatli bir araştırmayla gözetilmelidir ki, Musa’nın, ataların ve peygamberlerin O’ndan Mesih’e gelinceye dek her ne mucize yaptılarsa kendisiyle amel ettikleri, ve kutsal kithara şairinin böylesine büyük bir tebcille birçok yerde terennüm ettiği Tanrı’nın o büyük ismi hakkında neden sükût etmiştir? Ve buna rağmen bunu sessizlikle geçiştiren İsa’mız, sahip olmayı arzuladığımız her şey için Baba’ya yakarmayı ve dilekte bulunmayı öğrettiği kendi mübarek ismini öne çıkarır. Yoksa kendisine ait olmayanı mı gasbetmek istemiştir? Hâşâ, zira Tanrı’ya eşit olmayı bir ganimet saymamıştır. Bunu yapmasının sebebi şudur,

zira büyük ismin erdeminin kendisine Baba tarafından verildiğini ve kendi zatî isminde toplandığını biliyordu.

Böylece mucizeler yaratan, dillerle konuşan insanlara kudret bahşetti, bunlar büyük dört harfli ismin erdemiyle vücut buluyordu. Lakin İsa’dan sonraki bu kendi zamanımızda, bizzat İsa’nın ismini ve dolayısıyla İsa’nın bu isminde saklı olan Tanrı’nın büyük ismini taşımalıyız, ve bunu alınlarımızda gök mavisi ve semavi bir bağla, yani semavi ve ruhani bir yaşayış ve zihinle bağlamalıyız, zira Resul’ün dediği gibi, "Kutsal Ruh olmadıkça hiç kimse İsa Rab’dir diyemez." Dolayısıyla, kirli bir ağızla İsa’nın adını anarak, ya da bir insanın yahut uluhiyet tarafından üstlenilmiş bir ferdin ismiymiş gibi onu ağızla ikrar ederek ve insanların öğretilerine göre anlayarak, bu ismin erdemiyle mucizeler yaratamayız, aksine arınmış bir zihin ve gayretli bir canla Kutsal Ruh içinde o ismi çağırarak, bu isimde vadedilen şeylere, bilhassa da peygamberane kelamda dendiği gibi önceki bir marifetle nail oluruz, "Adımı bildiği için onu koruyacağım."

İmdi, artık İsa’nın adıyla mucizeler vuku bulmakta ve kurtuluş bahşedilmektedir, zira Petrus’un dediği gibi, "Göğün altında insanlara verilmiş, insanların kendisiyle kurtulması gereken başka bir isim yoktur," bundan ötürü O’nun ve erdemi hakkında, ve Baba’nın her şeyi kendisine verdiği bu isimde diğer isimlerin nasıl saklı olduğunu konuşmak istediğimizde Pavlus’un şu sözünü getirebiliriz, "Söyleyecek sözümüz çoktur ve anlatılması zordur, zira çoğunuz anlamakta zayıf kaldınız," bilhassa da Tanrı’nın en mukaddes sırlarında kendilerine Aristoteles’i ve İbn Rüşd’ü kılavuz edinmek isteyenler. Zira bu sırlar milletlerin mekteplerinde veya talimhanelerinde öğrenilmez, ancak Kutsal Ruh’tan öğrenilir, ve Oğul’un dediği gibi, ilahi ışıktan sadece ebedi Baba tarafından bu işe tayin edilenler nasiplenir, "Baba, bana verdiğin insanlara senin adını açıkladım."

Baba ile konuşurken "senin adını" dedi, ve konuşan Oğul kendini gösteriyordu. Bunun sebebi, Baba’nın isminin O’nda mündemiç olmasıydı. Bu ismin ve birinin diğerinde nasıl saklı olduğunu, bizzat O vahyetmedikçe bütün dünya bir araya gelse anlayamazdı, çünkü bunlar bilgelerden ve basiretlilerden gizlenmiş, küçük çocuklara ve yüreği saf ve temiz olanlara vahyedilmiştir.

Mesih Ebediyen Kâhindir. Bölüm VIII

Binaenaleyh gerçek Kâhin ve yüce Başkâhin, ebedi kâhinlik görevini ifa eden Mesihimizdir, nitekim Pavlus İbraniler ile birlikte şöyle der, "Diğer kâhinler yasa uyarınca çok sayıdaydı, çünkü ölüm onların görevde kalmasını engelliyordu, oysa bu, sonsuza dek kaldığı için, zevalsiz bir kâhinliğe sahiptir." Bu yüzden, kendisi aracılığıyla Tanrı’ya yaklaşanları tamamen kurtarmaya muktedirdir, zira onlar için şefaatte bulunmak üzere daima yaşamaktadır. Bundan ötürü Davud peygamberlik ruhuyla şöyle demiştir, "Sen ebediyen kâhinsin."

Ölüm de O’nun ebedi kâhinlik görevini sürdürmesine engel olamamıştır, bilakis ölümde Baba Tanrı’ya makbul bir kurban olarak kendini sunmuş ve diriliş vasıtasıyla daha üstün bir hale dönüşmüştür, bu sebeple baki ve yok edilemez olarak, günahlarımıza ebedi bir kefaret olmak üzere Tanrı’nın huzurunda daima ve sebatla durmaktadır. Bu kurban ebedi Baba’ya ve ilahi tahta takdim edildiğinde,

kürsüsü önünde şefaat eder, bizim adımıza bağışlanma diler, arabuluculuk eder ve borçları öder, zira dökülen kendi kanıyla her şeyi ödemiştir, bununla dünyayı temizlemiş ve kendi ölümüyle, bir kez sunulan kurbanla arındırdıklarını üçüncü günde Tanrı'ya sunmuştur, nitekim Havari de O'nun kendisini bir kez sunduğunu söyler. Ve böylesi bir başrahip oldu ki, göklerdeki yüceliğin tahtının sağına oturdu, kutsal yerin ve insanın değil Tanrı'nın kurduğu gerçek çadırın hizmetkârı oldu. O halde Mesih gökte ebedi bir kâhinlik icra etmektedir, hem kabul edilecek ruhlar üzerinde hem de bedenler üzerinde kâhin ve önder olduğu söylenen Mikail'den daha üstün bir kâhinliktir bu, nitekim Yahuda'nın kanonik mektubunda bildirdiği üzere, Musa'nın bedeni için iblisle çekişmiştir. Zira iblis, günaha maruz kaldığı gerekçesiyle onu alıp götürmek istiyordu, fakat Mikail aksine, yasa ile temizlenmiş ve ilahi ortaklıkla arınmış olarak onu Tanrı'ya sunmak istiyordu, nitekim Musa'yı öyle büyük bir parlaklığa ulaştırmıştı ki, yüzünün görkemi sebebiyle İsrail oğulları onun yüzüne bakamıyorlardı. Bu durum, bizzat Musa'nın hakkında pek çok şey söylediği o ebedi kâhinliğin lütfuyla gerçekleşmiştir, böylece o arınmış ruhun ve bedenin Tanrı'ya sunulabilmesi için onun şefaat ettiğine inanırız. Böylece Mikail gerçek bir kâhin gibi savaştı ve melekleri, yani hizmetkârları da onunla birlikte, yutmak için durmaksızın onları arayan kadim yılana karşı bütün insanların ruhları uğruna savaştılar, fakat Mikail üstün geldi.

Ve ejderha yere atıldı. Nitekim Danyal'da okuduğumuz gibi, Tanrı'nın halkına yardım etmek için şimdi ve daima hazırdır,

Halkının oğulları, yani seçilmişler uğruna duran büyük önder Mikail. Kilise de onun hakkında, Tanrı tarafından kabul edilecek seçilmiş tüm ruhların üzerine önder kılındığını terennüm eder. Eğer Mikail ruhlara dair daimi bir kaygı taşıyarak böylesi sürekli bir kâhinlik icra ediyorsa, Tanrı'nın Oğlu ve en yüce kâhin olan Mesih, ki bu ruhların her türlü kurtuluşu O'na verilmiştir ve O, sunduğu kesintisiz ve ebedi kurbanla bizim için ebedi bir kurtuluş sağlamıştır, kendisini kurban ve adak olarak sunduğu bütün ruhlar uğruna Tanrı'nın huzurunda durmaksızın şefaat ederek ebedi kâhinliği ne kadar daha fazla icra etmelidir. Yuhanna'nın şu sözü de bunu anlatır, Eğer bir kimse günah işlerse, Baba'nın katında bir hak savunucumuz vardır, O da doğru olan İsa Mesih'tir, ve O günahlarımız için kefarettir, yalnızca bizimkiler için değil, bütün dünyanın günahları için de böyledir.

Bölüm IX: Mesih'in Neden Ant İle Kâhin Kılındığına Dair

Gamaliel'in ayakları dibinde yetişmiş ve üçüncü gökte eğitilmiş olan Pavlus'umuz, Mesih'in ant ile kâhin kılındığını İbranilere şöyle bildirirken susmamıştır,

Kuşkusuz diğerleri ant içilmeden kâhin olmuşlardır, O ise kendisine, "Rab ant içti ve pişman olmayacak, sen sonsuza dek kâhinsin" diyenin andıyla kâhin olmuştur.

Fakat bu andın ne anlama geldiği ve haklı bir sebep olmaksızın andından dönememeleri için ant içen herkesi nasıl bağladığı gizli bir sırdır. İbrani bilgeleri derler ki, ant pek çok şeyi birbirine bağlar, bilhassa kendisinden her şeyin neşet ettiği o yüce yediliyi bağlar, nitekim onların dilinde ant ve yedili kelimeleri aynı köktendir, öyle ki ant içti anlamına gelen *nişba*, yedi anlamına gelen *şeva* kelimesinden türemiştir, sanki yedilendi veya yedi ile tanıklık edildi ve o yedi şey şahitliğe çağrıldı demektir. İbrahim de bunu anlatmak istemişti, Abimelek ile antlaşma kestiğinde şahitlik için yedi dişi kuzu ayırdı, bu yedi dişi kuzu vasıtasıyla Tanrı'nın tahtının huzurunda duran yedi ruhun yanında bulunduğu o yüce yediliyi temsil etmek istiyordu. Dolayısıyla bir andı çiğnemek, bu şahitleri ve aracıları bir bakıma hiçe saymak ve her türlü iyiliğin kaynağı olan onların tesirinden kendini mahrum etmektir. O halde Rab, Mesih'e o yedili üzerinden şahitlik ederek ve o yedili akışın her türlü tesirini O'na ileterek ant içti, tıpkı bu antla kâhin kılınan Mesih hakkında İşaya'nın bildirdiği şu kehanette olduğu gibi, İbrani kökünden bir filiz çıkacak ve kökünden bir çiçek yükselecektir, ve Rabbin ruhu O'nun üzerinde dinlenecektir, bilgelik ve anlayış ruhu, öğüt ve güç ruhu, bilgi ve takva ruhu, ve Rab korkusunun ruhu O'nun üzerinde dinlenecektir. Sanki şöyle denmektedir, bu yediliye uygun olarak O'nda anlayış ruhu ve suçların bağışlanması, lütuf veya takva, adalet ve haşyet, güzellik ve doğruluk, zafer ve süreklilik, görkem ve ziynet, yaşam ve krallık dinlenecektir, nitekim O boşuna "Baba her şeyi bana verdi" dememiştir.

Origenes, İşaya'nın "Yedi kadın bir erkeğe sarılacak" sözü üzerine yazarken bu meseleyi tartarak şöyle der,

Kutsal Ruh armağanlarıyla birlikte pek çok kişinin üzerinde bulundu, fakat yedi kadının, yani o yüce yedilinin çözülmez bir bağla sarıldığı biricik damat olan İSA dışında hiçbirinde dinlenmedi, zira bilgelik ruhu diğer armağanlarla birlikte Musa'ya geldi, fakat onda sürekli kalmadı, bilhassa kayaya vurma hususunda yanıldığında böyle oldu, bu yüzden halkı vaat edilen topraklara götürme önderliği ondan alındı,

Harun'un üzerine geldi, fakat buzağı günahında geri çekildi, İşaya'nın üzerine de geldi, fakat o ne dedi, "Ben dudakları murdar bir adamım",

Davud'un üzerine de geldi, fakat haklı olarak bundan mahrum kalmayı gerektirecek bir günah işlediğini hissederek feryat edip şöyle dedi,

"Kutsal Ruhunu benden alma." Ve günah işlemeyen hiç kimse bulunmadığına göre, Rabbin ruhunun zaman zaman kendisinden çekilmediği hiç kimse yoktur, yalnızca hakkında Yuhanna'ya şöyle denilen İsa müstesnadır, "Ruhun gökten indiğini ve üzerinde kaldığını gördüğün kişi, Kutsal Ruh ile vaftiz eden O'dur", sağlam bir şekilde sahip olduğu ve başkalarına da paylaştırdığı bu Ruha muktedirdir. Ve Yuhanna der ki, "Ruhun indiğini ve O'nun üzerinde kaldığını gördüm ve O'nun Tanrı'nın Oğlu olduğuna tanıklık ettim." Böylece Ruh kaldı, o yedili de İsa'nın üzerinde sağlam bir şekilde, hiçbir fasıla olmaksızın ve hiçbir geri çekilme bulunmaksızın kaldı.

Peki bu neden böyledir, Çünkü Rab ant içti ve pişman olmayacaktır, sonsuza dek kâhin olsun diye ant içti, başkâhin olsun diye ant içti, herkesin günahlarını kaldırabilsin diye kutsal, lekesiz, temiz ve günahkârlardan ayrılmış olsun diye ant içti. Ve ant içtiği için Ruh O'nun üzerinde dinlendi, ve Baba'nın O'na verdiği, her şeyden büyük olan o lütuf bu dinlenişle birleşti. İbranilerin ant ve yedili ile uyuştuğunu söyledikleri ve dinlenme anlamına gelen Şabat da buraya varır. O halde yedi biçimli Ruh ve o yüce yedili O'nda dinlendi, zira her şeye kadir Baba O'na ant içti, ta ki ebediyen kutsal ve ilahi kalsın, başkalarını kutsasın ve onları ilahi kılsın.

Melkisedek Düzeni Uyarınca Başkâhin Oluşuna Dair

Mesih'imizi ant ile başkâhin kılan O Zat, O'nu Melkisedek düzeni uyarınca kâhin kılmıştır. Bu durum herkesçe bilindiğine göre, Mesih'in hangi kurala göre kılındığını anlamak için Melkisedek düzeninin ne olduğunu görelim. Yaratılış kitabında okuduklarımız ve Pavlus'un İbranilerle birlikte bu Melkisedek hakkında ele aldığı hususlar incelendiğinde, Mesih'imizin onunla uyuştuğu beş yön buluruz, bunlardan dördüne Pavlus değinir, ilki şudur ki, Melkisedek Kutsal Yazı'da babasız, annesiz, soy kütüksüz, günlerinin başlangıcı ve yaşamının sonu olmayan biri olarak takdim edilir, nitekim Tanrı'nın Oğlu da başlangıcı ve günlerinin sonu olmaksızın kâhin kılınmıştır, zira O ebedidir, ve kâhinliğinde ne bir baba ne bir anne zikredilir,

Bu yüzden Pavlus şöyle der, Bu bakımdan Melkisedek Tanrı'nın Oğlu'na benzetilmiştir. Ne var ki Rabbi Şlomo ve onunla birlikte pek çok İbrani bilgini, ki Hieronymus da onlara katılır, Melkisedek'in bir unvan olduğunu ve adil kral anlamına geldiğini, asıl özel adının ise Nuh'un oğlu Şem olduğunu söylerler, böylece Kutsal Yazı'da açıkça belirtilmese de onun bir babası olduğunu biliriz,

Aynı şekilde, kâhinliğinden bahsedilen yerde açıkça belirtilmese de Mesih'in de bir babası vardır.

İkincisi, Şalem'in, yani barışın kralı olmasıdır, bu da gerçek barışın Başkâhini ve Barış Kralı olan Mesih'imizi simgeler, O ki dünyanın veremeyeceği o gerçek barışı bize vermek ve bırakmak için gelmiştir, bu sebeple O dünyaya geldiğinde hizmetkârları "Yeryüzünde iyi niyetli insanlara barış olsun" diye ilahi okuyorlardı, ve dünyadan ayrılırken bizzat kendisi öğrencilerine şöyle demiştir, "Size esenliğimi veriyorum, size esenliğimi bırakıyorum, dünyanın verdiği gibi değil, ben size veriyorum." Üçüncüsü, isminin tercümesidir, yani doğruluk kralı demektir, bu da hakkında İşaya'nın şöyle dediği Mesih'imize tastamam uyar, "Ve bir kral hüküm sürecek, bilge olacak, yeryüzünde adalet ve doğruluk icra edecektir." Dördüncüsü, bundan çıkarılan sonuçtur, zira Melkisedek nasıl hem kral hem kâhin idiyse, Mesih de öyledir. O bu sebeple krallık soyu olan Yahuda kabilesinden gelmiştir ki, göksel Baba'dan aldığı gibi, bedene göre de krallığı miras hakkıyla devralsın ve bunu kâhinlikle birlikte bize versin.

Bundan ötürü Yuhanna Vahiy kitabında, "Ve bizi Tanrı'nın, Pederi'nin huzurunda bir krallık, kâhinler kıldı" der. Petrus da onunla uyum içinde, Pontus, Galatya, Kapadokya, Asya ve Bitinya'ya dağılmış olan gariplere hitaben şöyle demiştir, "Sizler seçilmiş soy, krallığa ait kâhinlersiniz." Beşinci ve daha çok üzerinde durduğum husus, o Melkisedek tarafından yalnızca ekmek ve şarapla yerine getirilen, hayvanlardan yahut başka herhangi bir nesneden hiç söz edilmeyen sunudur. Bu usul, bütün kurbanı yalnızca ekmek ve şaraba, yani insanın temel gıdasına bağlayan Başkâhinimiz İsa Mesih'e fevkalade uygundur. Kan dökmeye, hayvanların boğazlanmasına ve yasada emredilen benzeri diğer şeylere dayalı her kurban onun önünde son bulmuştur, nitekim artık içinde arınacağımız bir kana muhtaç değiliz, zira insan soyu ve vaktiyle murdar olan her şey Mesih'in kanıyla kusursuzca arındırılmıştır, hem bizim yasamız lütuf ve su yasası olduğundan, bu yasaya yahut Hristiyan ailesine artık sünnet kanıyla değil, vaftiz suyuyla dahil oluruz, hem de evrensel kilisenin mistik bedenini hiçbir şey ekmekten daha açık bir biçimde simgeleyemez.

Bu bedenin başı Mesih'tir, ekmek ise birçok taneden meydana gelir, bütün ulusların ortak ve evrensel gıdasıdır, tıpkı bu mistik bedenin gök kubbe altındaki her ulustan pek çok fertten teşekkül etmesi gibi. Bu sebeple bu topluluğa evrensel manasına gelen "katolik kilise" denir.

Ayrıca Mesih'in bize vermeye geldiği cana, birçok bilgenin teyit ettiği ve kutsal yazıdan da pek açıkça çıkarabileceğimiz üzere, canın bilhassa içinde bulunduğu kandan daha uygun bir şey yoktur. İşte Mesihimizin kâhin ve Başkâhin kılındığı Melkisedek düzeni budur.

İbrahim de bu yüce Başkâhin'e her şeyin ondalığını vererek hürmet etmiş ve ondan bereket duası almıştır. Bundan Melkisedek'in İbrahim'den daha üstün olduğu neticesi çıkar, nitekim Pavlus şöyle der, "Hiçbir itiraz olmaksızın, daha aşağı olan, daha üstün olandan bereket alır."

Dolayısıyla İbrahim'den ve onun vasıtasıyla, henüz Pavlus'un dediği gibi atasının belinde bulunan Levi'den ondalık kabul edip onu takdis ettiğinde, hem İbrahim'den hem de Levi'den daha üstündü, onun kâhinliği de Levili ve yasal kâhinlikten daha büyüktü, Resul'ün bilhassa üzerinde durduğu üzere, yasal kâhinliğin o Melkisedek kâhinliğine, yani Melkisedek düzeni uyarınca kâhin kılınan Mesih'in kâhinliğine devredilmesi gerekiyordu.

Bu sebeple Mesih Harun'un kâhinliğinden yahut Levi kabilesinden değil, krallık kabilesi olan Yahuda'dan gelmiştir, ta ki Mesih'in kâhinliğinin krallığa mahsus ve adalet kralının hakiki düzeni uyarınca olduğu anlaşılsın. Buradan hareketle, "Melkisedek düzeni uyarınca ebediyen kâhinsin" ikrarı, yasa hiçbir şeyi yetkinliğe ulaştıramadığı için, önceki buyruğun ve kâhinliğin zayıf ve yararsız görülerek yürürlükten kaldırılması demekti.

Şu halde cismani buyruğun yasasına göre tesis edilmiş kâhinin son bulması, çözülmez bir hayatın kudretine dayanan kâhinin ise ortaya çıkması gerekirdi, bunları Pavlus'tan çıkardık.

Peki Mesih'in ebedi kâhinliği niçin Melkisedek kâhinliğinde simgelenmiştir, buna Hieronymus ile birlikte şöyle cevap vereceğim,

Seçilmiş kap bu gizem karşısında hayrete düşüyor ve tartıştığı konuyu dile gelmez sayıyorsa, biz solucanlar ve sivrisinekler, yalnızca kendi bilgisizliğimizi itiraf etmekle ve bu engin evi adeta daracık bir delikten görmüş olmakla ne kadar yetinmeliyiz. Nitekim Melkisedek'in niçin bir soyağacı olmaksızın takdim edildiğini söylemek büyük ve izahı güç bir bahistir. İbranilerin dediği gibi onun Şem olduğu doğruysa, İbranicede adı gösteren bu Şem ismi ne anlama gelir, belki de her ismin fevkindeki o ismi imler, tıpkı erden dendiğinde bütün erdenlerin fevkindeki Erden'in, Resul dendiğinde bütün resullerin fevkindeki Resul'ün, Peder dendiğinde bütün pederlerin fevkindeki Peder'in anlaşılması gibi. Velhasıl hepsinden bir netice çıkaracak olursak,

Melkisedek, ilahi ve baki bir şeydi, Mesih'in ebedi kâhinliği onda temsil edilmekteydi, Pavlus'un dediği gibi bundan söz etmek caiz olmadığından, diğer hususlara geçelim.

Mesih'in Harun'dan ve yasadaki bütün kâhinlerden ne derece daha büyük ve daha üstün bir kâhin olduğu hakkında. Bölüm XI.

Lakin Başkâhinimiz Mesih'in diğer bütün Levili ve yasal kâhinleri ne derece aştığını Pavlus, İbraniler ile tartışırken açıkça göstermiştir, nitekim yasal kâhinlik ve toplanma çadırı hakkında pek çok şey anlattıktan sonra şunu eklemiştir, "Fakat Mesih, gelecek iyi şeylerin Başkâhini olarak ortaya çıktığında, elle yapılmamış, yani bu yaratılıştan olmayan daha büyük ve daha yetkin toplanma çadırından geçmiştir. Tekelerin yahut danaların kanıyla değil, kendi kanıyla kutsal mekana ebedi kurtuluşu sağlayarak bir kez girmiştir." Pavlus burada, Mesih'in yasadaki ve simgesel Başkâhin'den daha üstün olduğunu gösteren altı hususa değinir, ilki, onların Tanrı'dan ancak dünyevi nimetlerde lütufkâr davranmasını sağlayacak bir rıza temin etmeleridir, nitekim yasanın vadinde şöyle denir,

"Sözümü dinlerseniz, memleketin nimetlerini yiyeceksiniz. Soyunuz düşmanlarının kapılarını mülk edinecektir. Biriniz bin kişiyi, ikiniz on bin kişiyi kovalayacaktır" ve benzerleri. Bütün bu dünyevi şeyler, ebedi olanların birer simgesi olsa da,

aklıselim kimseler kutsal hayata ve dindarlığa yönelirlerdi, bu mertebeye ise kurbanla değil, kurbanlıktan daha hayırlı olan azizlerin kıymetli ölümüyle erişilirdi, peygamberlerin ulaştığı gibi. Lakin biz yalnızca bazı günahları bağışlatan, hepsini değil, o lütuftan bahsedelim. Bundan ötürü o arınmalar ebedi mükafatı değil, şimdiki zamana göre vadedilen şeyleri kazandırırdı. Oysa bizim Başkâhinimiz, Pavlus'un dediği gibi, gelecek iyi şeylerin Başkâhini kılınmıştır, bu yüzden daha büyük ve daha yetkindir. İkinci olarak, Levili kâhin elle yapılmış, hatta ahşap, daha sonra taştan mamul bir çadıra girerdi, oysa bizim Başkâhinimiz elle yapılmamış, yani bu yaratılıştan olmayan bir çadıra girmiştir. Origenes bu çadırdan göğü anlar, bu görüş Pavlus'un şu şehadetiyle doğrulanabilir, "Gökleri aşmış olan büyük bir Başkâhinimiz vardır, Tanrı'nın Oğlu İsa." Ve yine, "Göklerdeki Yüce Olan'ın tahtının sağında oturan, kutsal mekanın ve insanın değil, Tanrı'nın kurduğu hakiki toplanma çadırının hizmetkârı olan böyle bir Başkâhinimiz vardır."

Origenes bu sözünü, ilahi Çenkçalan'ın şu şehadetiyle pekiştirir, "Bunları hatırladım ve içimi döktüm, çünkü o harikulade toplanma çadırının mekanına, Tanrı'nın evine kadar gireceğim." Ve yine bir başka mezmurda, "Ya Rab, senin toplanma çadırında kim ikamet edecek yahut senin kutsal dağında kim dinlenecek, kusursuzca yürüyen ve adaleti işleyen." İnsanın oradan geçerek Tanrı'nın evine kadar vardığı o harikulade toplanma çadırının mekanı neresidir, peygamberin hatırlayınca ruhunun adeta dayanılmaz bir arzuyla erircesine içine döküldüğü o çadır nedir, bu çadır keçi derilerinden, ince keten, erguvan, lacivert ve al kumaşlardan yapılmış olan çadır değildi elbet. Ne Filistinliler tarafından ele geçirilen çadırdı ne de oğul tarafından inşa edilecek olandı, bilakis Mesih'in şu sözünde çoğul olarak zikrettiği, birçok menzile ayrılmış olan Peder'in çadırıydı,

"Kendinize haksızlık mamonundan dostlar edinin ki, tükendiğinizde sizi ebedi çadırlara kabul etsinler." Krallara layık peygamber de mezmurda şöyle der, "Toplanma çadırların ne kadar sevimlidir ey orduların Rabbi, canım Rabbin avlularını arzular ve özler."

Şu halde elle yapılmamış bu çadır, insan eliyle değil, Tanrı'nın kudreti ve buyruğuyla var edilmiş olan göktür. Tanrı'nın içinde ikamet etmekten hoşnut olduğu bir başka çadır daha vardır,

bu da Pavlus'un, "Tanrı'nın mabedisiniz" derken Tanrı'nın mabedi diye adlandırdığı şeydir.

Demek ki her bir kimsenin arınmış ve paklanmış ruhu, Tanrı'nın mabedi ve toplanma çadırıdır, bu da elle yapılmamıştır, bu yaratılıştan veya bu maddi varlıkların yapısından değildir, bilakis kendine has bir tarzda Tanrı'nın nefesiyle üflenmiştir.

Üçüncü olarak, yasadaki başkâhin kutsal mekana tekelerin, buzağıların, koçların, kuzuların, serçelerin ve kumruların kanıyla yahut serpiştirilen düve külüyle ve benzeri şeylerle girerdi,

Bunların tümü hayvani şeylerdir ve hayvani olan insanı arındırmaya aittir, oysa Mesih, kendi kanı aracılığıyla Kutsallar Kutsalı’na girmiştir ki her şeyi çok daha iyi temizlesin, zira hayvani insanın kendisiyle temizlendiği hayvanların kanına kıyasla, bir insanın kanı demeyeyim, Tanrı’nın en değerli Oğlunun kanı ne kadar üstünse, hayvanların kanıyla arındıran yasal kâhinliğe nazaran Mesih’in kendi kanıyla temizleyen kâhinliği de o derece yetkindir. Havari’nin dediği gibi, neden neredeyse her şey kanla temizlenir? Neredeyse der, çünkü Sayılar Kitabı’nda okuduğumuz üzere maden kaplar ateşle, diğer kaplar ve giysiler ise suyla temizlenirdi. Bunun sebebinin şu olduğuna kaniyim, günah kökenini kandan ve bedenden aldığı için, kefaret de kan aracılığıyla yerine getirilmeliydi. Zira Tanrı’nın adalet kürsüsü günahın vuku bulduğu yerde ceza arayarak, kanın dökülmesini ve günahın çırası olan bedenin ezilmesini ister. Lakin tam bir kefaret sağlamayan yasal ve simgesel kurbanda, arınma simgesel hayvanların kanıyla yapılırdı.

Oysa Mesih gelip, gökleri vaat ederek ve vererek, bu gizemli bedenin tüm uzuvlarının başı kılınmış olarak, günaha maruz kalmış insan kanı değil, hayvan kanı da değil, en değerli kendi kanını tüm uzuvlarının kefareti uğruna bu gizemli beden için döktü. Bundan ötürü Pavlus’umuz şöyle der, göklerdeki şeylerin örneklerinin bu hayvan kurbanlarıyla temizlenmesi zorunluydu, bizzat göksel şeylerin ise bunlardan daha üstün kurbanlarla, yani Kurtarıcı’nın kanıyla arındırılması gerekirdi, nitekim Yuhanna mektubunda şöyle der,

İsa Mesih’in kanı bizi her günahtan arındırdı. Ve Vahiy’de, bizi seven ve kanıyla bizi günahlarımızdan yıkayan. Artık herkesçe malumdur ki, Mesih hayvanların simgesel kanıyla değil, kendi kanıyla ilahi adaletin yargı kürsüsünü razı etmiştir. Dördüncüsü, yasal kâhinler günah işleyip kendilerine başvuranlar için her bağışlanma dilemek istediklerinde Kutsallar Kutsalı’na girip hayvanları kurban ederlerdi. Oysa Başkâhinimiz Mesih, Kutsallar Kutsalı’na bir defa girdi, zira çarmıha bir kez çıktı ve kendisini Baba Tanrı’ya sunarak, herkes için simgesel değil, geçmişteki atalar için dahi geçerli olan hakiki bir kefaret sağladı. Çünkü bu sunu, dünyanın kuruluşundan önce Baba tarafından önceden kabul edilmişti ve kurtulanların hepsi onunla arındırılmaktaydı, nitekim Yuhanna Vahiy’de açıkça şöyle der,

Dünyanın kuruluşundan beri boğazlanmış olan Kuzunun yaşam kitabında isimleri yazılı olmayanların hepsi canavara taptılar. Ve Petrus da der, atalarınızdan devraldığınız o boş yaşayıştan altın ve gümüş gibi geçici şeylerle değil, kusursuz ve lekesiz bir kuzu gibi olan Mesih’in değerli kanıyla kurtuldunuz, O gerçi dünyanın kuruluşundan önce bilinmişti, fakat şu ahir zamanlarda açığa vuruldu. Bu sözlerle, her türlü şüpheden uzak olarak apaçık gösterilmektedir ki, Başkâhinimiz İsa Mesih’in kurbanı, hayvan kurbanlarıyla lekelerinden arınamayan İbrani halkını bizzat temizlesin diye ezelden takdir edilmiştir. Beşincisi, ebedi kurtuluşu bularak dediği sözden anlaşılır. Bu sözlerin iki manası olabilir, biri, günahtan kurtarılıp ebedi izzete eriştirildiğimizdir, diğeri ise, Başkâhinimiz İsa’nın biricik ve ebedi olan öyle bir kurtuluş sağladığıdır ki, tıpkı bu kurtuluşu bekleyen ve o vakte dek birçok kurtarma ameliyesi gerçekleştiren eski yasa atalarının muhtaç olduğu gibi, bizim başka bir kurtuluşa muhtaç olmayışımızdır.

Zira ilk doğanları belirli bir bedel karşılığında kurtarırlardı, nitekim eşeğin ilk doğanını bir koyunla kurtarırlar, satılan mülkleri ve hürriyeti ise Jübile yılında geri alırlardı. Hatta bütün halk Mısır köleliğinden kurtarılmış, ardından tekrar esir düşmüştü. Kimi zaman umumi, kimi zaman hususi surette, bazen bir kölelikten bazen diğerinden, bazen günahtan bazen borçtan defalarca kurtarılmışlardı. Mesih ise ebedi kurtuluşu bularak bizi tek bir defada kurtardı. Satın almadı, fidyesini ödeyip kurtardı derim, çünkü her ne kadar günahlarımızla O’ndan yüz çevirmiş olsak da, yaratılışımız gereği zaten ezelden O’nunduk. Herkes kurtarılmışken geriye kalan yegâne şey, bu kurtuluşun semeresine nail olmaktır. Şayet dilersek buna nail olabiliriz, zira bu semereyi elde ettiğimiz vaftiz çeşmesi artık herkese açıktır. Lütuf ve bağışlanma hazinesi de açıktır, nitekim kurtuluşu tamamlayınca ardından bu kurtuluşu dağıtma yetkisini bütünüyle bahşettiği hizmetkârlar ve vekiller bırakarak şöyle demiştir, kimin günahlarını bağışlarsanız bağışlanacaktır, ve yine, yeryüzünde her neyi çözerseniz, göklerde de çözülmüş olacaktır. Bütün bunlardan, son derece üzerinde durulması gereken altıncı bir husus çıkar ki, insan yasanın kurbanlarıyla değil, ancak Mesih aracılığıyla aklanır. Nitekim Pavlus Romalılara yazarken yetkin bir sesle tanıklık ederek şöyle der, Yasanın işleriyle, gerek fıtri gerekse yazılı yasa olsun, O’nun katında hiçbir beşer aklanmaz. Tanrı’nın adaleti ise İsa Mesih’e olan iman aracılığıyla iman edenlerin hepsi içindir ve hepsinin üzerindedir. Zira herkes günah işledi ve Tanrı’nın yüceliğinden yoksun kaldı, O’nun lütfuyla, İsa Mesih’te olan kurtuluş aracılığıyla karşılıksız olarak aklandılar. Tanrı, adaletin yargı kürsüsünü razı ederek fidyemizi ödeyen bir arabulucu olmasaydı cezalandırmayı hükmettiği geçmiş günahların bağışlanması uğruna adaleti gösterilsin diye, O’nu kanına iman aracılığıyla kefaret kurbanı kıldı. Âdil ve merhametli Tanrı bu kefareti kabul buyurarak, tabiat yasasından yahut yazılı yasadan olanları değil, İsa Mesih’in imanından olanları akladı. Zira günahın bilinmesi yasa aracılığıyla, yani fıtri yasa aracılığıyla olur, nitekim Hieronymus ve Origenes bu hususta müttefiktir, çünkü insan neyin adil neyin adaletsiz olduğunu bu fıtri yasa sayesinde ayırt edebilir. Nitekim aynı Pavlus biraz yukarıda şöyle demişti, Yasaya sahip olmayan putperestler fıtraten yasanın gereklerini yerine getirdiklerinde, yasadan yoksun olsalar bile kendi kendilerine yasadırlar, vicdanları kendilerine tanıklık ederken ve düşünceleri birbirlerini suçlar yahut savunurken, yasanın işinin yüreklerinde yazılı olduğunu gösterirler. Ve yasa aracılığıyla bütün dünya Tanrı’ya tabi olsun diye her ağız kapatılır. Bu durum yazılı yasa hakkında anlaşılamaz, zira o yasa herkesi bağlamazdı ve herkesin ağzını kapatmazdı, sadece İsrailoğullarına verilmişti. Üstelik o, yanılgıyla işlenen günahlardan ve meşru olup da ölüm cezası gerektirmeyen pek az suçtan başkası için aklamazdı. Ağır suçlar, isyanlar ve haksızlıklar ki bunlar daha vahim günahlardır, yasa altında ne kurbanlarla ne de kâhinin yakarışıyla bağışlanırdı, bilakis bizzat ölümle kefareti ödenirdi. Nitekim küfreden, katil, zina eden, hayvanla yatan ve doğaya aykırı fiilde bulunan kimsede bu açıkça görülür, yasa kitaplarının muhtelif yerlerinde okuduğumuz üzere bunların hepsinin taşlanması yahut yakılması emredilmiştir. Bu yüzden Havari İbranilerle birlikte der ki, boğaların ve tekelerin kanıyla günahların ortadan kaldırılması imkânsızdır.

Bundan dolayı, Yüce Başkâhinimiz ve yaşayan Tanrı’nın Oğlu dünyaya girerken şöyle der, Kurban ve sunu istemedin, ama bana bir beden hazırladın, ki onun içinde herkes için kurban sunayım. Yakmalık sunulardan ve günah kurbanından hoşnut olmadın. O zaman dedim, İşte geliyorum,

Kitap rulosunda benim hakkımda yazılmıştır, senin iradeni yapayım, ey Tanrım, bunu istedim. Nitekim İşaya’nın şu sözüne uygundur, O kurban sunuldu, çünkü kendisi öyle istedi.

Yukarıda kurbanları, sunuları, yakmalık sunuları ve günah kurbanlarını, yani günahkârların kurbanını istemedin demişti, o vakit dedim ki, işte senin iradeni yapmaya geliyorum. Sonrakini, yani Mesih’in sunusunu tesis etmek için ilkini, yani yasanın kurbanını yürürlükten kaldırır. Buradan şu netice çıkar,

Bu irade uyarınca, İsa Mesih’in bedeninin bir defada sunulmasıyla kutsandık. Her kâhin her gün hizmetinde hazır durur ve günahları asla ortadan kaldıramayan aynı kurbanları tekrar tekrar sunardı,

Oysa bu Kâhin, günahlar için tek bir kurban sunduktan sonra, ebediyen Tanrı’nın sağında oturdu, bundan böyle düşmanları ayaklarının altına tabure yapılıncaya dek beklemektedir. Zira O, tek bir sunuyla kutsananları ebediyen mükemmelliğe erdirmiştir.

Bunlar o kadar açıktır ki, izaha ihtiyaç duymazlar, bu yüzden zina ve adam öldürme suçunu işlemiş olan Davud, bu tür kurbanlarla arınmanın mümkün olmadığını bilerek feryat eder ve şöyle der, Zira kurban isteseydin verirdim, yakmalık sunulardan hoşnut olmazsın, bunun yerine bizde yakmalık sunulardan lezzet almazsın denir. Ve günahtan ötürü kederlenip gökten, ya Mesih'in gelişinde ya da önceden görülen çilesinde bir kurtuluş beklemekten başka bir şey yapamadığından şöyle der, Kırılmış ve ezilmiş yüreği, ey Tanrı, hor görmezsin. Fakat çile henüz tahakkuk etmediği için ölüm cezasından kaçamadı, nitekim Krallar'ın ikinci cildinde açıkça görüldüğü üzere peygamber Natan aracılığıyla ona şöyle denildi, Rabbin kelamını niçin hor gördün de O'nun gözünde kötü olanı yaptın?

Hititli Uriya'yı kılıçla vurdun, karısını kendine eş olarak aldın ve onu Ammon oğullarının kılıcıyla öldürdün, bundan ötürü kılıç senin evinden ebediyen eksik olmayacaktır.

İşte ben senin evinden senin üzerine bir felaket getireceğim ve senin gözlerinin önünde kadınlarını alıp yakınındakine vereceğim, o da şu Güneş'in gözü önünde senin kadınlarınla yatacaktır.

Bu ilahiyle, ölümün pençesine düşmemeyi başardı, bu da ancak gelecekteki Mesih'in liyakati sayesinde oldu, zira O'nu büyük bir sevgiyle dünyanın kurtarıcısı ve halaskârı olarak tasavvur etmişti, diğer kötülüklere gelince,

bunları bizzat hayatında çekti. Nitekim kadınlarının ırzına geçen oğlu tarafından kovuldu, oğulları Ammon ve Abşalom'un ölümünü gördü, Adoniya ise hemen onun ölümünden sonra, Süleyman'ın emriyle katledildi. Bizim en yüce Kâhinimiz (Pontifex maximus) ise bütün cürümleri temizledi ve sunduğu kurban aracılığıyla bütün günahları kaldırdı.

Ve o bizim isyanlarımız yüzünden yaralandı ve bizim fesatlarımız yüzünden ezildi. İbranicede peşa ve avon denen bu isyan ve fesat, şeriatın kurbanıyla bağışlanmıyordu, bu yüzden son derece merhametli olan Baba bütün bunları, kendisini kurban olarak sunarak her şeyi ortadan kaldıracak olan Oğlu'nun omuzlarına yükledi. Herkes bu kefaretin lütfuna ermek istemediği için söz şöyle devam eder, Ve o birçoklarının günahını yüklendi, yani kurtulmak isteyenlerin. Ve isyankârlar için dua etti, kendi adına herkes için gerekeni yaptı, eğer onlar kurtuluşa ermezlerse, kabahat kendilerinindir, zira kendileri için kazanılmış olanı kucaklamak istemediler.

Bölüm XII

Mesih gerçek kurban (hostia), her türlü kurban ve sunu idi.

Bizim için sunulan Mesih gerçek kurban (hostia), yakmalık sunu (holocaustum), kurban (sacrificium), günah sunusu, suç sunusu, esenlik sunusu ve korban, yani sunu, hediye ve şeriata göre sunulan her şey oldu.

Zira kurban (hostia) ve adak (victima) denen şey, bizim dilimizin yazarlarının öğrettiği üzere, biri düşmanların üzerine yürüdüğünde ya da onlara karşı zafer ve galebe kazandığında sunulan şeydir. Bu konularda pek mahir olan şair şöyle terennüm eder, Muzaffer sağ elin yere serdiği şey adak (victima) adını alır, düşmanlar (hostes) alt edildiğinde sunulana ise kurban (hostia) denir.

Böylece Mesih, insan soyunun düşmanının üzerine yürüyerek kendisini Baba'ya diri bir kurban olarak sundu ve onu hezimete uğratıp alt ederken, hem zafer kazanmak hem de alt edilen düşmanlar üzerinden kendisini bir kurban olarak sunmak üzere kendisini adak kıldı, bu sebeple Pavlus, Efeslilerle birlikte şöyle der,

Mesih bizi sevdi ve alt edilen düşmanların elinden bizi çekip alsın diye kendisini güzel kokulu bir rayiha olarak bizim için Tanrı'ya bir sunu ve kurban olarak teslim etti. Ve yine İbranilerle birlikte şöyle der, Fakat şimdi o, günahı kurbanı aracılığıyla ortadan kaldırmak için çağların sonunda bir kez ortaya çıkmıştır.

Bu kurban hakkında Origenes, Romalılara mektubunda pek çok şey tartışır. Mesih aynı zamanda, Latinlerde tamamen yakılmış anlamına gelen yakmalık sunu (holocaustum) idi, İbranicede ise buna uygun bir tercümeyle yükselen anlamına gelen olah denir. Zira O, sevgi ateşiyle tamamen yandı, kül oldu ve ruhani bir tabiata dönüştürüldü.

Bundan ötürü, nasıl olacağını göstermek üzere, onların önünde şekil değiştirerek ıstırap çeken, karanlık ve ağır bedenini çevik, parlak ve ıstırap çekmez bir bedene dönüştürdü.

Fakat bu halde kalmadı, zira yakmalık sunu olarak sunulduğunda henüz hakikaten yanmamış ve dönüştürülmemişti.

Çarmıhta yakmalık sunu haline getirildikten sonra ise dirilerek kapalı kapılardan giren, istemediğinde görünmeyen ve iradesiyle kendini gizleyen, bütünüyle dönüştürülmüş biri olarak kendini gösterdi.

Ve nihayet son derece hafifleşmiş olarak birçoklarının gözü önünde şanla göğe yükseldi, bu sebeple ona tam yerinde bir ifadeyle olah, yani yükselen denmiştir. Böylece yanarak ve ilahi ateşin kudretiyle o ateşin ve ruhun tabiatına dönüşerek, dirilişinin hakikati konusunda kırk gün boyunca havarilerine güven verdikten sonra Baba'ya yükseldi. Ve yükseğe çıkarken peygamberin şu sözü uyarınca beraberinde pek çok kimseyi de götürmek istedi, Yükseğe çıktın, tutsakları peşine taktın.

O aynı zamanda günah için sunulan bir kurbandı, buna İbraniler hataat derler ve tam tercüme edildiğinde günah anlamına gelen hata sözcüğünden türeyen günah sunusundan daha uygun bir şey söyleyemeyiz. Bu kurban hakkında Pavlus, Korintlilere şöyle der, Günahı bilmeyeni, bizim için günah sunusu yaptı, bunun yerine pek çok yazma bizim için günah yaptı ifadesine yer verir. Zira günahı bilmeyen biri günahı nasıl yapabilirdi? Ve günah yapmak bize ne fayda sağlardı? Bazılarının öne sürdüğü, günah yaptı, yani kendisini günah için sundu şeklindeki izahat da makbul değildir, zira mana bakımından uyuşsalar da bu tercüme uygun düşmez. Demek ki o günah sunusu idi, yani herkesin günahları için sunulmuştu.

O aynı zamanda suç sunusu idi, yani suç yahut yanılma için sunulan kurbandı. Bu kurbana şeriatta aşam denir, bizim tercümelerimizde ise suç için sunu olarak geçer. Bunda kâhin yahut meshedilmiş kişi günah işlediğinde ve cemaat tarafından bir boğa, önder tarafından ise bir teke sunulurdu. Fakat sıradan bir kimse, Levililer kitabında okuduğumuz üzere bir keçi veya koyun sunardı.

Ve kanın bir kısmı kâhinin parmağı batırılarak sunağın boynuzuna serpilir, bir kısmı da sunağın tabanına dökülürdü. Bütün bunlar sırlar ile doludur, zira boğa, teke ve keçi ile ilahi adaletin kürsüsü yatıştırılırdı, bütün bunlar ona tekabül eder. Bu aynı zamanda insanda günahın kıvılcımının (fomes peccati) bulunduğu kısmı da simgeler, nitekim Kurtarıcı tarafından hüküm giyecek ve Tanrı'nın cezalandırıcı adaletine uğrayacak olanların sebepsiz yere keçi ve teke cinsinden olan oğlaklara benzetilmediği görülür. Tanrı, kusuru kısmen mazur görerek bu hayvanlar aracılığıyla örtülen ve gizlenen çehreyi hoşnut karşılardı. Ve et ve kana göre günah işleyenlerden kan talep eden ilahi kuvvetleri yatıştırmak üzere, o kürsünün önünde dikilmiş olan sunağın boynuzuna, sunulan hayvanın kanı serpilirdi, ta ki adaletin doğruluğu uyarınca herkes neyle günah işlediyse onunla cezalandırılsın. Bu da günahkâr insanla Tanrı'yı barıştırmak için bir aracı gibi araya giren kâhinin parmağıyla yapılırdı.

Fakat Mesih yalnızca bir kâhin ve başkâhin olmakla kalmayıp, birazdan açıklayacağımız üzere bizzat teke, boğa, koyun, kuzu ve her tür kurban haline gelerek, çarmıh sunağının her bir boynuzuna kendi kanını dökerek ebedi Baba'yı ve O'nun adalet kürsüsünü, hayvanların kanıyla yapılandan çok daha bol ve kusursuz bir şekilde yatıştırdı.

Sunağın tabanına, boynuzuna serpilenden çok daha büyük miktarda dökülen kan da bir gizemden yoksun değildir, zira dökülen kan aracılığıyla kazanılan ve bolca bir kenara ayrılan kan ve liyakat, günahın temizlenmesinde gerçek kâhinin parmağıyla sunağın boynuzuna arz edilen kandan yahut liyakatten çok daha fazladır. Zira teologlarımızın dediği gibi, Mesih'in kanı ve liyakati binlerce ve on binlerce dünyaya yeterli gelmiş ve yetmektedir. Dolayısıyla bolca bir kenara ayrılan kısım, bizim fiili arınmamızda tahsis edilen kısımdan daha büyüktür. Şuna da dikkat edilmelidir ki,

arındığımız bu kısım kâhinin parmağıyla serpilir, çünkü Mesih'in liyakatleri bize kâhinin elleriyle dağıtılır, nitekim Elçilerin İşleri'nde şöyle okuruz, Elçilerin elleriyle pek çok işaret ve harika yapılıyordu, zira onlara bu yetki Mesih'in kanı ve liyakati aracılığıyla verilmişti.

Buradan hareketle Pavlus, Timoteos'a şöyle seslenir, "Bendeki ellerimin senin üzerine konulmasıyla sana verilen Tanrı'nın lütfunu yeniden alevlendirmeni hatırlatırım." Ve yine ona yazdığı ilk mektupta, "İhtiyarlar kurulunun ellerini senin üzerine koymasıyla sana bağışlanan lütfu ihmal etme." Ve yine Resullerin İşleri'nde şöyle denir, "O vakit ellerini onların üzerine koydular ve onlar Kutsal Ruh'u aldılar." Bütün bunlar, Mesih'in erdemlerinin ve bağışlarının, kâhinlerin ve hizmetkârlarının elleri vasıtasıyla, yasa uyarınca kâhinin parmağı altından simgesel kanın az miktarda serpilmesine benzer şekilde, bolca ve açıkça dağıtıldığını göstermek için söylenmiştir. Nitekim günah için sunulan koç, teke, keçi yahut koyunun Mesih'i simgelediğini Yeşaya'nın şu sözlerinden anlarız, "Hepimiz koyunlar gibi yoldan sapmıştık, her birimiz kendi yoluna dönmüştü, Rab ise hepimizin fesadını onun üzerine yükledi. O kurban edildi, çünkü kendisi diledi, boğazlanmaya götürülen bir koyun gibiydi, kırkıcılarının önünde dilsiz duran kuzu gibi ağzını açmadı." İşte görün, günahların arındırılması uğruna kurban edilen varlık nasıl hem koyun hem de kuzu olarak adlandırılmaktadır. Yasada *zebah aşlamim* [İbranice] denen esenlik kurbanları da mevcuttu, bu durum Pavlus'un Koloselilere yazdığı şu sözlerle gayet açık şekilde aktarılır, "Gerek göktekileri gerek yerdekileri, haçının kanı aracılığıyla barıştırdı. Bir zamanlar yabancılaşmış, kötü işler yüzünden zihninizde düşman kesilmiş olan sizleri de, eğer duyduğunuz ve gök altındaki bütün yaratılışa vaaz edilen Müjde'nin umudundan sapmadan, sağlam ve sarsılmaz şekilde imanda temellenmiş olarak kalırsanız, huzurunda kutsal, lekesiz ve kusursuz kılmak için şimdi bu bedenin etinde ölümü aracılığıyla barıştırdı." Resulün bu sözleri dikkatle tartılmalı ve düşünülmelidir, zira başkâhinimiz Mesih'in çarmıhta bizim uğrumuza günah için yerine getirdiği bu hayırlı eylemden, onun bağışladığı şeyleri sarsılmaz bir bağlılıkla koruyarak ve onaylayarak onun iş ortakları olmak istemeyenleri nasıl da sarih biçimde hariç tutmaktadır, çünkü defalarca söylediğimiz gibi, mükâfatın bizim için daha kıymetli, onun içinse kendi gayretlerimiz araya girdiği cihetle daha adil olması maksadıyla, kendisinin iş ortakları olmamızı arzu eder. Yine *korban* [İbranice] denilen ve bizde takdime (oblatio) anlamına gelen bir sunu vardı, bununla da, Yeşaya'da geçtiği üzere, kendi rızasıyla sunulan Mesih kusursuzca işaret edilir, Pavlus da Efesliler mektubunda onun hakkında şöyle der, "Mesih bizi sevdi ve kendisini Tanrı'ya güzel kokulu bir sunu ve kurban olarak bizim için teslim etti," ve yine İbraniler mektubunda, "İsa Mesih'in bedeninin bir kez sunulmasıyla kutsal kılındık."

İbranilerin *minha* [İbranice] dedikleri başka bir sunu nev'i daha vardı ki, hiçbir yükümlülük olmaksızın, sırf bir sevgi nişanesi kabilinden kendiliğinden sunulan hediyeyi imlerdi. Bu sunu, bir nevî kulluk ve boyun eğiş göstergesi olarak verilen *korban*dan farklıydı. Sevgi nişanesi olarak verilen bu bağışın Mesih'i ne denli mükemmel simgelediğini Pavlus Romalılara şöyle açıklar, "Tanrı kendi öz Oğlunu esirgemedi, aksine onu hepimiz için feda etti." Ve her şeyi kuşatan onunla birlikte bize her şeyi bağışladı, nitekim Resul hemen ardından şöyle der,

"Nasıl olur da onunla birlikte bize her şeyi de lütfetmiş olmasın?" Bizim olan hiçbir şeyimiz bulunmadığına ve her şeyi almış olduğumuza göre, bu değersiz ve gelip geçici dünyevi malları, onun acı çeken ve muhtaç uzuvlarına armağan olarak dağıtalım, kalbimizi, aklımızı ve sevgimizi ise bize her şeyi vermiş olana sunalım, zira kendisi bilhassa şöyle nida etmektedir, "Verin, size de verilecektir, dünyevi şeylerden bir verin, semavi olanlardan yüz katını vereyim, bana değersiz kullar olarak kendinizi verin, ben de sizlere bizzat Efendinizi vereyim."

Mesih'in nasıl hakiki kuzu olduğuna dair. Bölüm XIII.

İsrailoğullarının kurban ettiği ilk sunu, Tanrı'nın emriyle Fısıh için, yani Mısır'dan çıkış için hazırladıkları kuzu idi.

Mısır'dan Çıkış kitabında okuduğumuz üzere, bunun hazırlığı şöyle yapılmıştı, "İbranilerin nisan dedikleri bu mart ayı, sizin için yılın ilk ayı olacaktır."

Hakikaten bu ay birincidir, zira yeni hayatın başlangıcı onda verilmiştir, lakin dünyanın bu ayda yaratılmış olması hasebiyle birinci değildir, çünkü yasadan ve bilhassa İbrani bilgelerinden açıkça anlaşılmaktadır ki, kâinatın inşası eylül ayında, yani ekinlerin olgunlaştığı ve ağaçların meyvelerini verdiği bir vakitte vuku bulmuştur, ta ki insan, yapısı tamamıyla inşa edilmiş bir eve buyur edilir gibi gelsin, insan hayatını idame ettirecek şeyleri olgunlaşmış ve hazır bulsun. İbraniler bu dönemi pek muteber sayar ve bağışlanma gününü hürmetle yâd ederler, zira Tanrı yaratılışta ne denli cömert davrandıysa, günahları bağışlamada da öyle lütufkâr olmuştur. Nitekim eylül ayı, günahları silip süpüren yedi sayısından mülhem böyle münasip bir ad almıştır,

Fakat İbranilerce *Tişri* [İbranice] olarak adlandırılır, bu da her şeyi düzene koyan ve tartan anlamına gelir. Aynı ayda Çardak Bayramı'nı da kutlarlar, fakat bu konudan başka yerde söz edilecektir. Demek ki o ay, yaratılış bakımından değil, dünyanın bizzat yenilenmesi bakımından birinci ay sayılmıştır. Tanrı'nın buyruğu şöyle devam eder, "Ayın onuncu gününde herkes ailelerine ve hanelerine göre birer kuzu alsın."

Zira bu mükemmel on sayısı, tamamlanmış bir hayat devrini ve o vakit hayatın banisi tarafından hitamına erdirilen eksiksiz eseri imler, işte bu kuzu, bu eserin bir simgesi olarak kurban edilip yenilmek üzere buyrulmuştur. Burada sayısal çokluğa değil, on sayısında mündemiç olan yetkinliğin biçimsel esasına bakılmalıdır, sayılar vasıtasıyla felsefe ve teoloji yapanların en çok nazar ettiği cihet de budur. Böylece kuzunun, aileler ve haneler nezdinde, yetecek kimselerin sayısına ve payına göre alınması emredilmiştir, öyle ki tamamını yiyebilsinler, ne atılacak bir artık kalsın ne de yemek isteyenler mahrum kalsın.

Artık burada manevi hakikatlerin sırları başlar, bunlar, alanların sayısı ne denli çok olursa olsun hepsine yeter, geriye atılacak hiçbir şey kalmaz, işte bu simgesel buyruk da bunların bir sureti olarak verilmişti.

Bu kuzu bir yaşında olmalıdır, yani ayların ve gök kubbenin tam bir dönüşünü devretmiş olmalıdır ki lekesiz, eksiksiz ve yetkin olarak, hiçbir günah işlememiş, ağzında yahut amellerinde hiçbir hile, hata veya kusur bulunmamış olan o Zatı layıkıyla simgelesin. Bu usule göre bir oğlak da alabilirsin. İKİNCİ EZGİ

Sol tarafa yerleştirilecek olanlar günahkârlar diye anılır, nitekim kuzu sağ tarafa konur, buradan anlaşılır ki, bu iki hayvanla simgelenen Mesih, her iki taraftan da pay alarak ortada durur, İbrahim ile İshak arasında yer alan Yakup'un evinde hüküm sürer. Nitekim Davud'un şu kehaneti de burada vücut bulmuştur, "Merhamet ve hakikat birbirine kavuştu, adalet ve barış öpüştü." Çünkü adalet ve hakikat, İlk Örnek'in (Archetypus) gazap tarafını temsil eden oğlakla birlikte sola yerleştirilmiştir, merhamet ve barış ise kuzu ile birlikte sağdadır, aracı İsa Mesih ise orta yeri tutar.

Kuzuların, kurban edilecekleri on dördüncü günün akşamına, yani dolunayın ve on beşinci günün geleceği vakte dek saklanması buyrulmuştur, zira ay takviminde ay, hilal ile başlardı. Peki, ne Ay'a ne Güneş'e ne de yıldızlara tabi olan, bilakis her şeyin yaratıcısı sıfatıyla her şeye hükmeden Mesih'i ve Rab'bi simgeleyen bu hususlarda neden dolunay beklenirdi? Deriz ki, bu yedinci gezegenin dolunayı değil, onun bu suretini taşıyan daha yüce bir hakikat beklenmekteydi.

Ay aynı zamanda simgesel haneyi de temsil eder, bu hane en yüksek doluluğuna, söz konusu hanenin başladığı İbrahim'den itibaren on dördüncü kuşak olan Davud'da ve on beşinci kuşak olan Süleyman'da ulaşmıştır, Süleyman ile dolunay tamamlanmış ve o hanenin bereketi kemale ermiştir. Ancak Süleyman'ın oğlu Rehav'am'dan itibaren ay küçülmeye başlamış ve nihayet Babil sürgünü sırasında Yehoyakin zamanında tamamen karanlığa gömülmüştür. Demek ki bu dolunayı iki hükümdar, yani Davud ile Süleyman simgelemiştir, onların hükümdarlığı altında Musa'nın simgelerle dolu yasasının ibadeti en mükemmel derecesine ulaşmıştır, her ikisi de Mesih'i simgelemiştir lakin farklı veçhelerle, nitekim Davud, pek çok acı çekerek bedende ızdırap çeken Mesih'in simgesi olmuştur, Süleyman ise tam bir sükûnet içinde hüküm sürerek, dirilen ve dirilişinden sonra sonsuz saadetle hükmeden Mesih'in sureti olmuştur. Bu sebeple her ikisi de Mesih hakkında peygamberlik ederken, bizzat Mesih'in sureti sıfatıyla kendi şahısları adına konuşmuşlardır, lakin biri çile çekenin, diğeri ise zafer kazananın suretindedir. Kutsal Yazıların pek çok yeri bunu doğrular, lakin misal kabilinden yalnızca ikisini zikredelim,

Aynı şekilde Davut, "Ellerimi ve ayaklarımı deldiler" der, ve kendi nezdinde başka şeyleri ve başka yerde devam ettiği üzere Mesih'in ıstırabını en açık biçimde tasvir eden sözleri zikreder. Süleyman ise, "Gelin ve taç giymiş Kral Süleyman'ı görün" der, ve Ezgiler Ezgisi'nde muzaffer Mesih hakkında çeşitli şiirsel imgeler altında, hem de kendi şahsı altında terennüm ettiği pek çok şeyi söyler ki bunları açıklanmak üzere kendi yerine bırakıyoruz. Böylece dolunay (plenilunium), ve şeriatın ikmal edilmiş ameli dolunay ile remzedilmiştir, [okunamadı] krallara değil. Daha yükseğe çıkarak, bu hususu ihtimamla ele alan İbranilerin teolojisini takip edersek, Ay (Luna) bizim için yerleşik olan ilk örneğin ölçüsüdür, yukarıdakilerden bize iletilmek üzere lütufları kabul ettiği nispette bazen boş, bazen yarım, bazen tastamam dolu denilir.

İşte bu dolunay, lütufların ve bütün iyiliklerin en tam ölçüsüne işaret eder ki Mesih bunları Kendisinde kabul ederek ıstırabı (passio) vasıtasıyla Yuhanna'nın şu sözü uyarınca bize iletmiştir, "Zira O'nun doluluğundan hepimiz pay aldık."

O vakit o Kuzunun kanından alınması, Kuzuyu yiyecekleri evlerin her iki kapı sövesine ve üst eşiğine sürülmesi emredilir. Yediğimiz ev ise Mesih'in kilisesidir, kapı ise bizzat Mesih'tir ki şöyle der, "Kapı Ben'im." Sövelerine ve üst eşiğine gerçek kuzu olan Mesih'in kanı sürülmedikçe oraya giriş verilmez, zira Pavlus'un dediği gibi, O'nun kanı vasıtasıyla Siyon'a, kutsal şehre ve her türlü kurtuluşa giriş bahşedilir. Ve o vakit o gece ateşte kızartılmış etleri yiyeceklerdir. Dünyanın günahını yüklenen bu kuzunun etlerini yememiz, ebedi hayatın mahrumiyeti tehdidi altında bize de emredilmiştir, zira şöyle der, "İnsanoğlu'nun etini yemedikçe, sizde hayat olmayacaktır."

Lakin ateşte kızartılmış olarak yeriz, şüphesiz şu hakkında denilen ateşle, "Yeryüzüne ateş atmaya geldim."

Ve mayasız ekmekleri yabani marullarla yeriz, Tanrı mayaya o denli ağırlık vermez ki mayasız ekmek yemeyen ve evinde azıcık maya bulunduran canın halkından sökülüp atılmasını emretsin, lakin mayanın simgelediği şeyler sebebiyle bu denli büyük bir tehditle yasaklamıştır, zira maya kötülüğü simgeler ki Tanrı'ya gerçek geçişi yapacak olanlarda bunun en küçüğüne dahi izin verilmez, çünkü Resul'ün dediği gibi azıcık maya bütün hamuru bozar, ve pek cüzi bir leke bile Tanrı'ya yaklaşmayı meneder.

O halde Tanrı, Mısır'dan çıkışla simgelenen yeni manevi hayata geçişin bu bayramında, samimiyetin ve hakikatin mayasız ekmeklerinin yenmesini ve [İbranice] maror, yani bizim tercümemizin yabani marul dediği acılıkların yenmesini murat eder.

Zira acılıklar yenmelidir, çünkü insan bu hayvani hayata ölmedikçe daha iyi bir hayata geçiş vuku bulamaz, fakat bu şiddet olmadan gerçekleşemeyeceğinden, ardından keder ve acılık gelir. Ve bu geçişin gerçek Önderi'nin dediği de budur, "Göklerin krallığı şiddete maruz kalır, ve şiddet gösterenler onu zorla ele geçirir."

Bunun ardından hayvani insanın yağmacıları, zalimleri ve katilleri, bundan doğacak acıya hiç bakılmaksızın bastırılmalıdır. Başını ayakları ve iç organlarıyla birlikte yiyeceksiniz, ve ondan sabaha hiçbir şey kalmayacaktır. O halde tamamını yemeliyiz, zira her iki suret altında bütünüyle kalır, öyle ki tüm parçaları kabul edip, yani yine tüm parçalara göre, O'nun lütfuyla aynı şeye dönüşebilelim, ve aklın başı, muhabbetin ayakları ve kalbin bütün iç kısımları kabul ettiğimiz bizzat Mesih'e göç etsin. Bütünüyle olmadıkça kimse manevi veya ilahi olamaz, zira Yakup'un dediği gibi, tek bir şeyde eksiği olan veya tökezleyen, hepsinden suçlu duruma düşer. Bu ilahi ve mukaddes şölenin ise, güçlenerek tam bir geçiş yapabilelim diye, bizzat geçişin akşamında yapılması gerekir. Sabaha hiçbir şey bırakılmaması gerektiğinin söylenmesi ise simgelenen kutsal sırdan (sacramentum) hiçbir şeyin alınmamış halde bırakılmaması gerektiğine, aksine tam olarak ve her parçasına göre kabul edilip, dediğimiz gibi, O'na dönüşmemiz gerektiğine işaret eder. Yine de alacak olan henüz iyice güçlenmediğinden yiyemeyeceği bir şey kalırsa, kişinin arzuladığı şeyi kemale erdiremediği vakitlerde fiil yerine kafi gelen sevgi, iman ve iyi niyet ateşiyle yakılsın.

İmandan uzak olan yabancı ve kiliseden olmayan garip ise yemesin, ancak kilisenin evinde bulunanlar yesin, nitekim şöyle devam eder, "Tek bir evde, yani tek bir kilisede ve tek bir imanda yenecektir, zira etler uluorta kafirlere serilip saçılmamalıdır. Ve onun hiçbir kemiğini kırmayacaksınız." Yuhanna bunu çarmıha gerilen bizzat hakiki Kuzu hakkında lafzıyla yorumlayarak şöyle der, "İsa'ya gelip de O'nun ölmüş olduğunu gördüklerinde bacaklarını kırmadılar, ta ki 'O'nun hiçbir kemiğini kırmayacaksınız' diyen kutsal yazı yerine gelsin."

Şayet bunu mistik bedene hamletmek istersek, bu durum kemiklerle temsil edilen o seçilmiş azaların hiçbirinin kırılmaması gerektiğine işaret eder, nitekim hakiki kuzunun dediği gibi, "Bana verdiklerinin hiçbirini kaybetmedim."

Eğer helak oğlu gibi kırılanlar varsa, onlar O'nun kemiklerinden ve O'nun koyunlarından değildi, zira O'nun kemikleri sağlam kalmıştır, koyunları hakkında ise şöyle der, "Koyunlarım sesimi işitir, ve Ben onları tanırım, onlar da ardımdan gelir, Ben de onlara ebedi hayat veririm, sonsuza dek helak olmayacaklardır, ve hiç kimse onları elimden kapamaz." Daha sonra yeme usulünü aktararak şöyle der, "Onu şöyle yiyeceksiniz, bellerinizi kuşatacaksınız, ellerinizde asalarınızı tutacaksınız, ve aceleyle yiyeceksiniz, zira bu Fısıh'tır (Pascha), yani Rabbin geçişidir."

Bütün bu sözlerle öğretilir ki manevi tabiata dönüştürüleceğimiz gıdayı layıkıyla yemek istiyorsak, evvelemirde bilhassa bellerde hüküm süren bedenin bütün şehvetini bastırmalıyız. Sonra muhabbetlerimizin ayaklarının pabuçlu olması gerekir ki o kuzu yenmeden önce Mesih bunların yıkanmasını da istemişti.

Ayrıca ellerimizde, yani amellerimizde çarmıhın asasını tutmalıyız ki O'nun lütfunda yapılan amellerimiz Tanrı'ya makbul olsun. Ve aceleyle yemeliyiz, zira Yeremya'nın dediği gibi, Tanrı'nın işini gevşeklikle yapan insan lanetlidir. Lakin bütün meselemizin hülasasının toplandığı bu amelde ihmalkarlıktan bütünüyle arınmış olmalıyız, ta ki daha iyi bir kısmete dönüştürülerek Tanrı için yaşayalım, nitekim devamında şöyle denir, zira bu Fısıh'tır, yani Mısır köleliğinden krallığa, karanlıktan barışın rüyetine, darlıktan ferah sahalara, çamurdan ve tuğladan manna'ya, şeriata ve ilahi hakikatlerin hikmetine, hayvani hayattan ilahi hayata Rabbin geçişidir. Buradan hareketle şöyle devam eder, "Ve o gece Mısır diyarından geçeceğim, ve Mısır diyarındaki insandan hayvana dek her ilk doğanı vuracağım, ve bütün ilahları üzerinde hükümler icra edeceğim, Ben Rabbim." Bu geçişte öldürülecek ilk doğan, Pavlus'un bahsettiği şu şeydir, "Önce hayvani olan, sonra manevi olan." Zira ilk doğan nefret ettiği Esav'dır, sonra gelen ise sevdiği Yakup'tur. O halde gerçek bir geçiş yapmak, yani daha iyi bir hayat yaşamak istiyorsak, manevi olanı ezen hayvani ve Mısırlı insan öldürülmelidir, nitekim Resul'ün Koloselilere dediği gibi, "Yeryüzündeki azalarınızı öldürün, zira öldüğünüz vakit hayatınız Mesih'le birlikte olacaktır." Ve Romalılara bunu daha açık bir şekilde ifade eder, "Bunu bilerek ki günah bedeni yok edilsin ve artık günaha kölelik etmeyelim diye eski insanımız O'nunla birlikte çarmıha gerilmiştir, zira ölmüş olan, günahtan aklanmıştır. Şayet Mesih'le birlikte öldüysek, O'nunla birlikte yaşayacağımıza da inanırız." Hayvani tabiatımız öldüğünde Mısır'ın bütün ilahları üzerinde, yani hayvani insanın taptığı şeyler üzerinde hüküm icra edilir, nitekim Pavlus şöyle diyerek devam eder, "Öyleyse ölümlü bedeninizde günah hüküm sürmesin ki onun arzularına boyun eğmeyesiniz. Azalarınızı da günaha haksızlığın silahları olarak sunmayın, zira günah size hakim olmayacaktır. Yoksa kime itaat etmek için kendinizi köle olarak sunarsanız, itaat ettiğiniz o şeyin köleleri olduğunuzu bilmez misiniz?" O halde günaha hizmet edenlerin ilahları ya karındır, Pavlus'un dediği gibi, "Onların tanrısı karınlarıdır", yahut putperestlik olan açgözlülüktür, yahut günaha hizmet edenlerin itaat ettiği iblistir. Resul'ün dediği gibi Tanrı bunların hepsini yargılayacaktır, "Yemekler karın için, karın da yemekler içindir, lakin Tanrı hem bunu hem onu yok edecektir", benzer şekilde onların fısıldayıcılarını da. Ve Tanrı'ya hizmet edenler ile günaha hizmet edenler arasındaki fark, tıpkı İsrailoğulları ile Mısırlılar arasındaki fark gibidir, zira İsrailoğullarının evlerine kuzunun kanı sürülmüştü. Zira lütufkar olanların, bilakis Tanrı'nın seçtiklerinin ve günahtan aklanmış olanların, helak eden Melek'ten korunmaya, hayırlı ameller işleme lütfuna ve semavi krallığa girişe layık olabilmeleri için üst eşiklerine dünyanın günahlarını kaldıran kuzunun kanı sürülmüş olmalıdır.

Günaha köle olanlar ise, herkesin gerçek koruyucusu olan o kandan mahrum kaldıklarından, öcünü alan Melek tarafından katledilirler, zira Melek onlarda uzlaşmanın teminatını görmez, bu yüzden hem ilk doğanlarının canını alır hem bütün güçlerini kırıp dökerler ve nihayetinde denizde batıp boğulduklarını ve büsbütün yok edildiklerini görürler.

Musa'nın Asası ve Haç Üzerine, Bölüm XIIII

İsrail halkının o geçişinde, remiz niteliğindeki kuzunun yanı sıra kutsal bir asa da hazır bulunmaktaydı, evvela Firavun'un huzurunda gayet mucizevi olan bu asa, bilahare denizde, çölde ve diğer yerlerde halk vaat edilmiş topraklara girene dek vuku bulan bütün mucizelerde ziyadesiyle temayüz etmişti.

Musa'nın asası dense de, şüphesiz ki bu asa Tanrı'nın kudretiydi, zira Musa kendi gücüne hiç güvenmeyerek yalnızca O'na dayanmaktaydı. Ve bu asanın bizzat zuhur ettirdiği diğer harikalar arasında şu mühim mucize de vardı, yere fırlatıldığında kıvrılan bir yılana dönüştü. Kuyruğundan tedbirle yakalandığında ise yeniden asa kılığına büründü. Bundan anlarız ki, Tanrı'nın kudreti bir yana bırakıldığında, gözbağcılığın müellifi olan ve asanın yerine hileyle hulul etmeye pek hevesli bulunan o yılanın iğvası haricinde hiç kimse bir iş göremez, zira kendisi gerçek mucizelere ermekten acizdir.

Akıl sahibi olan kimse, bu gibi gözbağcılıkların akıbetine, ki o her daim şerdir, dikkatle bakmalıdır, ta ki bunlara ve bunların müellifine sırt çevirip gerçek fail olan Tanrı'ya bağlansın. İşte bu sebepten Musa'ya yılanı kuyruğundan yakalaması buyuruldu, ta ki nihayetine nazar eylesin ve zehirli, ölümcül gözbağcılıkların sonunu görerek, bunları bertaraf edip yalnızca Tanrı'ya dayansın. Ayakların çıplak kılınması ve sürülerin çölün ardında otlatılması da bunu gösterir, zira Tanrı, Mısırlıların öğretileriyle donanmış olan ayaklarını çıplak bırakmasını buyurmuştu, zira vardığı mahal ve toprak yahut makam pek mukaddesti.

Zira artık ilahi tesirlerden mahrum, kurak bir çölde eğleşmiyor, büyücülüğün ve Mısır sanatının çölünü geride bırakmış bulunuyordu. Bizler ise ne yazık ki çölün daha ön kısımlarında kalmaktayız. Zira o vakit Musa çölün derinliklerinde değil, bizzat o çölün ardında, yani Arabistan'da, ilahi tesirlerle bolca sulanmış olan Sina Dağı'nda ikamet etmekteydi.

Zira Horeb diye adlandırılan o dağın zirvesinde Tanrı, İlyas ile bizzat konuşmuştu. Ve aynı dağın Sina tesmiye edilen diğer zirvesinde, çöl değil bilakis gayet bereketli bir mahal olsun diye, Musa ile pek samimi muamelelerde bulunup nice harikalar göstererek ona yasayı tevdi etmişti.

Firavun'un huzurunda yere atılan bu ilahi kudret asası, özellikle o Firavun'a ve büyü sanatlarına alışkın bilgelerine bir yılan gibi göründü, zira onlar bütün gözbağcılıklarını kadim yılanın kudretiyle sergiliyorlardı.

Musa'nın gösterdiği kudretin de o kadim yılandan neşet ettiğini zannederek, kötü yılandan devşirdikleri güçleri ona karşı çıkardılar ve bunlar da yılanlara dönüştü. Lakin Musa'nın asası, yani hakiki ilahi kudret, her ne kadar yılan suretinde görünse de, onların asalarını ve necromansi marifetlerini yutup yok etti, ta ki şeytani bütün güçleri alt eden asa, yani ilahi kudret vasıtasıyla Mısır'da, Kızıldeniz'de ve çölde mucizeler yaratıldığı aşikâr olsun. Lakin hakiki bağışlayıcı ve cihanşümul kurtarıcı olan Mesih, haç asasıyla, yasa koyucu Musa'dan çok daha yüce ve fevkalade harikalar vücuda getirdi, zira Mesih'in o kudreti yalnızca tek bir istikamete uzanan bir asa ile mahdut kalmamış, aynı zamanda enlemesine geçerek çözgü ve atkı ipliklerinden sağlam ve geniş bir dokuma meydana getirir gibi bir şekil almıştır. Oysa Yakub'un ve Musa'nın asası yalnızca dikey olarak dikilmişti, Mesih'in asası ise her bir cihete, yani uzunluğuna, genişliğine, yüksekliğine ve derinliğine uzanmıştı. Bu sebeple yalnızca tek bir İsrail kavmini kurtarmakla kalmadı, bütün beşeriyet üzerine ve havadaki hükümran güçler üzerine galip geldi, onları mağlup edip diğerlerini ayakta tuttu, öyle ki O'nun kudretinin galebe çalmadığı hiçbir şey kalmadı. Ve Resul de bundan bahsederek şöyle der, bütün mukaddeslerle birlikte genişliğin, uzunluğun, yüksekliğin ve derinliğin ne olduğunu kavrayabilesiniz, yani haça raptedilmiş Mesih'in her şeyin fevkindeki sevgisini ve kudretini bilesiniz. Bu asanın uzanımı ve içsel gücü, kolları ve bunların açılarıyla ima edilir, nitekim kolları yükseğe, derine ve enlemesine uzanır ki cihanın muhtelif ve bütün cüzlerine yayılan o kudretin her yana sirayet ettiğine işaret etsin. Dört koldan her birinin başında bulunan dörder açıdan teşekkül eden on altı açı ise, O'nun kudretinin ne mertebe şiddetli olduğunu ima eder.

Zira on altı, büyüyen ilk on iki sayıdan sonra gelen ilk artırılmış sayıdır ve daha önce de zikrettiğimiz üzere, gök hadiselerinin bütünü buna göre tevzi edilmiştir. Lakin şu husus da nazar-ı dikkate alınmalıdır ki, gövdesi bizzat toprağa yahut taşa saplanmış vaziyette tek bir dörtlü grup yeryüzünde gizlenmiş haldedir ve açıkta duran üç kolda aşikâr vaziyette on iki açı görünür.

Bu on iki sayısı, üçün dört ile birleşmesinden yahut dördün üç ile çarpılmasından doğar, bunlardan biri ilahi, diğeri ise unsurlara aittir ve haçın bizzat kendisinde ilahi olan ile dünyevi olan her şeyin uzlaştığını sarahaten beyan eder, zira on iki sayısında biri diğeri marifetiyle birleşir ve her ikisi de onda birbirine raptolunur. Nitekim Resul şöyle buyurmuştur, zira Baba, bütün doluluğun O'nda ikamet etmesini ve O'nun haçının kanı vasıtasıyla sulh temin ederek, gerek yerdekilerin gerekse göktekilerin O'nun aracılığıyla uzlaştırılmasını tensip buyurdu. İşte bu suretle, bu taksim edilmiş on iki sayısında, orada hazır bulunan akıllar vasıtasıyla ve bu on iki cismani işaret aracılığıyla ruhi olanlar ile cismani olanlar uzlaşır. Gizlenmiş olan ilave dörtlü ise, haçın bizzat kendi mahiyetini temsil eder ki bu da duyularımızdan ve muhakememizden saklıdır, lakin dördün bütün sayıların kökü olması gibi, o da bütün faziletlerin kökü ve esasıdır.

Bu on iki sayısı, bir diğer mühim sır ile daha cem edilir, yani haçın dört ucu, üç çivisi ve haç üzerinde acı çekenin beş yarası vasıtasıyla. Burada on iki sayısı, cismani olan dörtlüden, ilahi olan üçlüden ve rabtedici olan beşliden hasıl olur. Zira bu beşli, İbraniler nezdinde [okunamadı] harfiyle temsil edilir ki onlar âlemin bu harf vasıtasıyla yaratılıp birleştirildiğini ve bağlayıcı olarak tesmiye edilen sanatkâr ruhun mührü olduğunu söylerler. Ve bu haç vaktiyle bir yılan suretinde görüldü, lakin gözbağcı ve ölüm saçan cinsten değil, şifa bahşeden cinstendi, nitekim şöyle buyrulur:

Musa yılanı çölde nasıl yükselttiyse, İnsanoğlu'nun da öylece yükseltilmesi gerektir, yani haç üzerinde ve haç şeklinde gerilmiş vaziyette, bizzat kendisi de haça gerilmiş olarak, haç ve yılan helak için değil necat için ortaya konsun, nitekim ardından şu gelir, ta ki O'na iman eden hiç kimse mahvolmasın, ebedi hayata nail olsun.

Zira yılanın eti, zehirli yaraya şifa getirdiği ve zehrin panzehiri olan tiryak engerek etinden mamul olduğu gibi, Mesih'in eti de bizzat Mesih tarafından değil lakin o kötü yılan tarafından ısırılmış olanların cümlesine şifa ve hayat bahşeder.

Bu sebeple, bu yılanın zehirlerine mukabil o et bize gıda kılınmıştır. Ve kendisi bizzat yaralanmış, cüzamlı ve lekeli bir yılan gibi göründüğünden, dehşete kapılmaya, titremeye, kederlenmeye ve nihayetinde şöyle demeye başladı, "Baba, mümkünse bu kâse benden uzaklaşsın."

Şüphesiz bu mümkündü ve mümkün olduğunu da biliyordu, bu yüzden o "ise" lafzı, söylenebileceği üzere "çünkü" manasında da kabul edilebilir.

Zira bize yardım etmenin diğer bir nizamını arzuluyordu, belki de daha faidelisini. Ne de bazılarının zannettiği üzere, en yüce sevgiden yüz çevirip duyusal tabiatına boyun eğmekteydi, zira koyunları uğruna bedenini ve canını feda etmeye her daim amadeydi. Lakin daha mükemmel bir işi hitama erdirmek gayesiyle bizimle daha uzun bir mühlet geçirmeye rıza gösteriyordu. Bu sebeple kâsenin kaldırılmasını değil, geçip gitmesini ve bu sırların muhafızı olan Resul'ün şu buyruğu vuku bulana dek tehir edilmesini niyaz etti, "En son düşman olarak ölüm, yani Ölüm Meleği yok edilecektir", nitekim bunu başka bir yerde daha vazıh bir surette şöyle izah eder:

Ölüm marifetiyle, ölümün hâkimiyetini elinde tutanı, yani İblis'i helak etsin ve ömürleri boyunca ölüm korkusuyla köleliğe mahkûm olanları azat eylesin. Lakin Baba buna muvafakat etmedi, O'nun her daim işittiği münacatı hor gördüğünden değil, bilakis her şeyin kendi ölçüsüyle tartılması ve bizzat Baba'nın kendi kudretinde büyük bir sır ile muhafaza ettiği o vakitlere ve anlara tevzi edilmesi için böyle yaptı, öyle ki bunu bilmek ne bize ne de Resullere vergidir.

Lakin ilk gelişinde tamamlamadığını, şüpheye mahal bırakmayacak şekilde ikinci gelişinde tamamlayacaktır. Mamafih, sadetten ayrıldığımız yere rücu edecek olursak, her ne kadar maruz kaldığı korkunç ıstıraptan ve ölümden ötürü dehşete kapılmış olsa da, yılanı kuyruğundan yakalayarak, yani o şanlı akıbete nazar eyleyerek, asa yeniden haşmetli ve pek şerefli bir surette tecelli etti.

yılandır bu, Ferisilere ve "O, cinleri cinlerin reisi Baalzebub sayesinde kovuyor" diyen kötü niyetlilere öyle görünmüştür.

Oysa o, her türlü şeytani gücü yutup yok edecek olan ilahi kudreti göstermiş, cinin cinden ötürü değil, Tanrı'nın parmağı ve kudretiyle kovulduğunu ispat etmiştir, bu dünyanın Mısır'ında icra edilen pek çok mucizeyle, bahşedilen şifalarla, diriltilen ölülerle, çoğaltılan ekmekle, şaraba dönüştürülen suyla ve Mısırlıların helakine değil, daima bir lütuf ve kazanca vesile olan buna benzer sayısız alametle. Nihayet denizi, yani Sina'da ilahi topluluğa geçişimize imkan tanıyan vaftiz suyunu takdis etti, orada yasayı işitiriz, Tanrı'nın aramızda bir dost gibi hareket ettiğini hissederiz ve o çiy gibi yağan ekmekten daha hayırlı bir ekmekle besleniriz, gökten inen, haçın fırınında sunulup pişirilen diri ekmekle.

Nihayet hocamız Mesih bizi, süt ve bal akan gerçek vadedilmiş topraklara ulaştırdı.

Musa'nın yapamadığı buydu, nitekim vurmaması gereken yerde ve zamanda vurarak suiistimal ettiği o asayla, kavmini simgesel toprağa sokamadı. Bu yüzden Musa'nın ve Yakup'un asasına değil, Mesih'in ve haçın asasına dayanmalıyız, zira diğerlerine dayanırsak ya yolda takatsiz kalırız ya da yalnızca gölgelerden ibaret bir toprağa varırız, fakat bu asaya dayanarak, yanılamayacak olan o rehberi izleyip toprağa ve dirilişin hakiki menzillerine varırız. Bu sebepledir ki Yakup, hem simgesel hem hakiki soyun hemen bütün serüvenlerini özetle önceden bildirdiği son sözlerini söylerken, artık Ürdün'ü geçtiği kendi asasına değil, kudretiyle bütün bunların gerçekleşeceğini önceden gördüğü bu daha hayırlı asaya dayanıyordu. Metinde şöyle denmektedir, "Ve ayaklarını topladı", yani tutkularını dizginledi.

Bu ifade her ne kadar yatak olarak doğru tercüme edilmişse de, asa olarak da anlaşılabilir. Zira hareke noktalarını değiştirerek hem asayı hem yatağı ifade eder. Lafzi anlamda yatağa, fakat mecazi anlamda daha uygun şekilde haç olan asaya aktarılır, Yakup onun kudretini, Mesih'ten evvel haçın tahtasına hürmet gösteren kimi kadim kimselerden daha az hissetmiş değildi, nitekim azımsanmayacak derecede muteber müellifler böyle yazar, bu durum ya fıtratın ya da ruhun ilhamıyla yahut haç vasıtasıyla ne büyük işler başarılması gerektiğini bilen daha bilge akılların öğretmesiyle vaki olmuştu.

Kurbanların neye yaradığı ve günah için takdim edilmek üzere neden kura ile teke seçilmesinin emredildiği üzerine. Bölüm XV.

Tanrı kurbanları vazetme safhasına geldiğinde, türlü ve çeşitli kefaretler için pek çok şeyin sunulmasını emretti, bu durum ilk bakışta sert ve yabancı görünür, yani Tanrı'nın dökülen hayvan kanından, kızartılmış yahut yakılmış etlerden ve metinlerin pek çok yerinde "Ve Rab hoş kokuyu kokladı" denildiği üzere, bunların ve başka şeylerin kokusundan hoşnut kalması gibi. Bu sebeple bunlar en büyük sırlar (sacramenta) arasında kabul edilir. Bunun bir dereceye kadar izahı için şu hakikat sarsılmaz biçimde tutulmalıdır ki, yüce Tanrı hiçbir kokudan, hiçbir tattan lezzet almaz, ne maddi gıdalarla,

ne hayvan etleriyle ne mayasız veya zeytinyağıyla karılmış ekmeklerle beslenir ne de üzerlerine dökülen herhangi bir yağla, her ne kadar bütün bunların yapılması Yasada emredilmiş olsa bile. Bu ya Mesih tarafından hakikatte gerçekleştirilmesi gerekenlerin ve havarinin emrine uyarak uzuvlarımızı öldürmek, içimizde bulunan ve onların timsali olan şeyleri makbul bir kurban olarak sunmak suretiyle bizim tarafımızdan yerine getirilmesi icap eden şeylerin bir remzidir,

yahut işlediğimiz suçlar ve ihmal ettiğimiz bütün hayırlar sebebiyle bizi durmaksızın itham eden o kuvvetlerin, bütün günahların tam kefaretinin gerçekleşeceği o hakiki takdimenin timsalleri vasıtasıyla Tanrı'nın mahkemesi huzurunda yatıştırılması içindir,

veya İbrani alimlerin öne sürdüğü üzere, kendilerine ait olan, kendilerini besleyen ve haz veren payı alarak sükunet bulmaları içindir. Zira o kuvvetler, Tekvin'de okuduğumuz gibi Tanrı'nın kadim yılana buyurduğu vechile, topraktan yapılmış bu kaba gıdalarla beslenir,

"Ömrünün bütün günlerinde toprak yiyeceksin." Yeşaya vasıtasıyla da seçilmişlere tam bir huzur bahşedildiğinde şöyle denmektedir, "Ve yılanın yiyeceği toz olacaktır." Toz ise bizim nefsani yanımızdır, nitekim şöyle yazılmıştır, "Tanrı insanı toprağın tozundan şekillendirdi", bizim metnimizde ise "toprağın çamurundan" diye geçer.

Bu toz, daha iyi bir hale dönüştürülmemiş, ruhani olarak dirilmemiş, bilakis çürümeye terk edilmiş hayvanidir, yahut topraktır, tozdur ve yılanın gıdası kılınmış tortudur, zira Resulün dediği gibi, "Hepimiz dirileceğiz fakat hepimiz başkalaşmayacağız", yani bazılarının yılanın gıdası olarak kalması kastedilir, yılan onları bu hayatta dahi yutmaya gayret eder, Peygamberin terennüm ettiği gibi, "Aslan yavruları av peşinde kükrerler ve Tanrı'dan yiyeceklerini isterler."

Zira bütün müfessirler aslan yavrularını hasımlarımız olarak yorumlarlar, Petrus'un dediği gibi, yutacak birini arayarak dolanırlar. Tanrı'dan yiyecek istedikleri söylenir, çünkü Tanrı'nın izin verdiğinden fazlasını kendilerine alamazlar. İçimizdeki bu tür hayvani ve bozulmuş şeyler ya hain hakkında söylendiği gibi Tanrı'nın şeytana ait olanı alması için şeytana izin vermesi sebebiyledir,

"İçinizden biri şeytandır." Yahut Kurtarıcının buyruğu gereğince, "Sezar'ın hakkını Sezar'a, Tanrı'nın hakkını Tanrı'ya verin" denilerek, şeytanın olanı şeytana verip Tanrı'ya ait olanı Tanrı'ya iade etmek için kendi rızamızla terk etmemiz ve şeytana teslim etmemiz sebebiyledir. Nelerin şeytana ait olduğunu kutsal metinlerin berrak ışığından öğreniriz,

zira en yüce hoca, şeytana bu dünyanın prensi der. Dünyaya ait olanları ise Yuhanna kısaca üçe indirger, gözlerin arzusuna, tenin arzusuna ve hayatın gururuna. Fakat bunu şimdilik ruhani bir mesele sayarak bir kenara bırakalım ve diğer ikisine gelelim, bunlar ten ve zenginliktir, bütünüyle Tanrı'ya vakit ayırmak isteyenler bunlardan uzak durmaya adakta bulunurlar yahut bunlardan sıyrılmak için var güçleriyle çabalarlar.

İlkin zenginliklerden, Mesih'in dediği gibi, "Hiç kimse hem Tanrı'ya hem mamonaya kulluk edemez."

Ve yine, "Kim elindeki her şeyi terk etmezse benim öğrencim olamaz." Ardından havarinin emrine uyarak tenin ayartılarından, "Mesih'e ait olanlar benliklerini tutku ve arzularıyla birlikte haça germişlerdir."

Şu halde mamonaya ait olan zenginlikler dağıtıldığında ve ten terbiye edilip dizginlendiğinde ve kurban edildiğinde, yani içimizdeki şehvete ve direnen güce boyun eğdirildiğinde,

bilgelerce mamona ile bir tutulan Azazel'e, Tanrı'ya ait olanın arınmış olarak Tanrı'ya iade edilmesi maksadıyla verilir. O vakit, yanılmıyorsam, Mesih'in şu öğüdü tutulmuş olur, "Yoldayken hasmınla çabucak anlaş, yoksa seni yargıca teslim eder."

Bu rıza gösterme hali, onun yetki alanına giren şeyleri sarf etmekte veya terk etmekte yahut hasmın tahtı olan nefsimizi kurban etmektedir, ta ki nefis takdis edilip arındığında hasım onda girecek bir yer bulamasın, ilahi adaletin mahkemesi tatmin bulsun ve o nefsani varlık artık şeytanın değil Tanrı'nın olsun diye takdis edilsin, şehvete, zevke yahut yozlaşmaya maruz kalan şey ise şeytana bırakılıp bizden büsbütün sökülüp atılsın. Bunun büyük bir sır içinde Levililer kitabında önceden resmedildiğini okuruz, orada Tanrı iki erkeç seçilmesini ve üzerlerine kura atılmasını, birinin Tanrı'ya kurban edilmesini, diğerinin ise çöllerin reisi Azazel için çöle salınmasını buyurur. Azazel'e ayrılan bu keçi, teke yahut erkeç, bizim tercümemizde günah keçisi (emissarius) olarak adlandırılır, kısrakları gebe bırakmak için salınan aygır misali değil, belki de daha az uygun bir şekilde, salıverildiği için azat edilen teke denmiştir. Bu teke çöle sürülmeden evvel, insan soyunu suçlayan hasmın ağzı kapansın diye, üzerine dualar edildikten sonra ıssızlığa gönderilmek üzere Rabbin huzurunda diri tutulurdu. Burada saklı olan sırdan bir nebze ifşa etmek gerekirse,

gönderilen o hayvan İbrani lisanında sa'ir (שָׂעִיר) olarak adlandırılır, bu da teke, erkeç, kıllı, şeytan, kötü düşünce, çirkinlik, bozuk zihin ve fırtına manasına gelir, ta ki çöle ve şeytana tayin edilenin kötü, şeytani, hilekar, çirkin, kıllı ve kaba saba olduğunu anlayalım. Bundan dolayı pürüzsüz olan Yakup, Rab tarafından sevilmiş, ilk oğulluk hakkını kardeşinden almış, bereketi kabul etmiş, kardeşleri üzerinde egemenlik kurmuş, daima ve her yerde ilahi lütuf ile desteklenmiştir. Kıllı ve kaba saba olan Esav ise,

bütün malları ve soyundan gelen ailesiyle birlikte Seir Dağı'na sürülmüştür, nitekim orası sır dolu dilde, oraya mahkum olan her şeyi adlandıran o sözcükle isimlendirilmiş bir mekandır. Zira insanda iki tabiat vardır, biri ruhani, diğeri nefsanidir.

Ve nefis sahibi olanda yine iki kısım vardır, biri iblise terk edilen, diğeri ise daha iyiye ve ruhani olana dönüştürülen. Nitekim Pavlus şöyle der, nefsi olan ekilir, ruhani olan dirilir. Bunun bir örneğine bitkilerin tohumunda sahibiz, zira onda bir kısım yeşeren ve meyve veren bir bitkiye dönüşür, bir kısmı ise bozulup kısa sürede toprağa karışır.

Bu iki teke vasıtasıyla işaret edilen bu iki şeydir, zira tekelerden biri Rabbe sunulur, diğeri ise fesadın ve ölümün Hükümdarına atılır. Yahut Origenes’in düşündüğü gibi bu iki teke, Tanrı’nın ve iblisin iki zümresi olsun, bunlardan biri Rabbe adanıp lekesiz, diri ve latif bir kurban olarak takdim edilir,

biri günah için kurban edilir, diğeri ise iblise salınır. Nitekim İncil’de zengin adam ve zavallı Lazar hakkında okuruz, melekler Lazar’ı Rabbin huzuruna taşımış, beriki ise çölde simgelenen cehenneme gömülmüştür. O çöl ki erdemlerden yoksun, Tanrı’dan yoksun, adaletten yoksun, Mesih’ten yoksun, her türlü iyilikten yoksun bir yerdir. Şuna da dikkat edilmelidir ki burada ve kurbanlarda her nerede sunulursa sunulsun hayvanlar mundar değil, murdardır, her ne kadar bunlardan biri sanki murdarmış gibi sürgüne gönderilse de. Ta ki bunların yalnızca imanın dışında kalanların değil, vaftiz yoluyla Tanrı’ya adananların da timsali olduğu anlaşılsın, zira onların bir kısmı bizzat Tanrı’ya dönerken, diğerleri ise yeniden murdar kılınarak daha da fazla işkence görsünler diye iblise teslim edilirler. Tanrı’ya adandıklarında bunların her birine şöyle denebilir, artık daha fazla günah işleme ki başına daha kötüsü gelmesin.

Dolayısıyla günah için bir teke verilmesi emredildiğinde, curufun, tortunun ve iblise ait olanın bizzat iblise iade edilmesi emredilir, ta ki Tanrı’ya ait olan şey saf ve pâk kılınarak Tanrı’ya sunulabilsin. Zira diğerleri gibi bu sunu da remzî idi.

Yahut diyelim ki içimizde kötü yönetilen ve Neşideler Neşidesi’nde çobanların çadırları yanında açıkça güdülmesi emredilen keçi tabiatı uğruna bir teke verilir. Bu teke elbette aklayıcı değildir, zira Pavlus’un tanıklığıyla yasanın işleriyle hiç kimse aklanmaz, ancak Tanrı katında bizi suçlayanın ağzını tıkamak için remzî bir kefaret mahiyetindedir, ta ki gerçek kefareti sunan O zat gelip suçlayıcımızı büsbütün kovuncaya dek. Nitekim Yuhanna Vahiy’de şöyle der, şimdi Tanrımızın kurtarışı, gücü ve krallığı ile Mesih’inin yetkisi geldi, çünkü kardeşlerimizi Tanrımızın önünde gece gündüz suçlayan o ithamcı aşağı atıldı.

Şu halde iblisle hem özde hem isimde uyuşan her şey ona terk edilmelidir, kötü düşünce, çirkinlik, içimizdeki her ne kıl ve tüy varsa, bunların hepsi nasıl ki se’irim (şeytanlar) diye anılıyorsa, iblis ve bu tür bir kefarette sunulması emredilen hayvan da öyle anılır. Eğer bunları, yapmamız gerektiği gibi, bütün kurbanların hazinesi, bağı, erdemi ve hakikati olan Mesih’e hamletmek istersek, bunu pekala yapabiliriz. Zira O’nda ne kurban edilen ne de kurban eden bir ilahilik vardı, yine onda iki şeyden, yani nefis ile bedenden veya nefsi ile ruhani olandan mürekkep bir beşeriyet vardı. Bu ikisinin her biri günah uğruna sunulmuştur, tıpkı o iki teke hakkında söylendiği gibi. Nitekim O’nun nefsi, halkın günahları için Rabbe sunuldu, tıpkı İşaya’nın, canını günah için kurban olarak verirse, dediği gibi. Bizzat kendisi şahitlik ederek, ben koyunlarım uğruna canımı veririm, dediğinde bunu yerine getirdi. Sunulan beden ise, iblisin demeyeyim ama onun uzuvlarının iradesine teslim edildi, Luka’nın dediği gibi, İsa’yı ise onların iradesine teslim etti, yani bedenine eziyet etmeleri için. Tekeyi çöle götüren kimse onu çölün kudretine teslim edip dönerken elbiselerini nasıl yıkadıysa, bunun bir benzerini taşıyan Pilatus da İsa’yı karanlıkların iktidarına teslim ettiğinde ellerini öyle yıkadı.

Yahut bu teke, Neşideler Neşidesi’nin ikinci ilahisinde geçen bütün kötülüklerimizi yüklenen, Baba’nın emri üzerine acı çeken İsa’nın çarmıha gerilmek, dövülmek ve öldürülmek üzere teslim ettiği beden olsun ki remzî tekede dendiği gibi onu ıssızlığa taşımıştır.

Nitekim İsa’nın götürüldüğü o Golgota yeri hakikaten ıssız bir yerdi, çünkü herkese dağıtılacak olan en bol lütufları kabul etme mevkiinde bulunan O zat, darağacında asılıyken öyle bir terk edilmişliğe uğradı ki herkesin sığınağı olan ve her daim herkese açık bulunan Baba’ya, beni niçin terk ettin, diye feryat etti. Mesih tarafından bu sunu icra edilip herkes için tam bir kefaret verilince, bütün o remzî sunuları büsbütün kaldırdı, her türlü murdar güç ve kudreti sürüp dışarı attı, yeryüzünden yukarı kaldırıldığında her türlü temiz erdemi kendine çağırdı ve çekti, artık bir tekenin, herhangi bir hayvanın veya herhangi bir sununun adanacağı hiçbir şey bırakmadı. Ancak O’nun bizzat kendisinden sunduğu, kâhin ve kurban olan Mesih İsa’nın ebedi Baba Tanrı’ya takdim ettiği ve bütün günahların tam bir bağışlanması için bir defaya mahsus yapılmış olmasına rağmen O’nun hatırasına yâd etmemizi buyurduğu kurban müstesnadır. Azazel’e yahut bu kabil herhangi bir güce yapılan bu kurban sunusunun yürürlükten kaldırılacağını Musa, peygamberlik yoluyla İbranilerin pasukim dedikleri otuz üç metin sonra bildirmiştir ki bununla Mesih’in hayatının otuz üç yılından sonra bu feshin gerçekleşmesi gerektiğine işaret etmişlerdir.

Nitekim şöyle der, artık arkalarından fahişelik ettikleri Saharim’e (kırlara) kurban kesmeyecekler, öyle ki kendilerine tam bir kurtarıcı gelinceye dek onlara boyun eğip boyunduruk altına girdiler, sanki onlara bir şey borçluymuşlar gibi. Şöyle devam eder,

Ve bu, nesiller boyunca onların arasında yürürlükten kaldırılmayacak ebedi bir nizam olacaktır, tıpkı Kurtarıcının o yeni kurbanı tesis ederken söylediği gibi, bu kâse, kanımla mühürlenen yeni ve ebedi antlaşmadır. Ebedi dedi, zira bilgelerin açıkladığı üzere, bundan başka bir kurban verilmeyecektir. Şöyle devam eder,

Ve onlara, yani kavme diyeceksin ki, İsrail evinden veya aralarında konaklayan yabancılardan kim bir yakmalık sunu yahut kurban sunar da onu Rabbe sunmak için toplanma çadırının kapısına getirmezse, o kişi kavminin arasından kesilip atılacaktır.

Şu halde iblisin kulluğundan kurtulmuş olarak, dualarımızı, kurbanlarımızı ve sunularımızı yalnızca Tanrı’ya sunmaya gayret edelim, ben kapıyım, benim aracılığımla giren kurtulacaktır, diyen o toplanma çadırının kapısına yönelerek. O, toplanma çadırının kapısıdır, zira Yuhanna’nın dediği gibi bizzat kendisi sadık tanıktır.

Nitekim dualarımızı ve sunularımızı Baba’ya Rabbimiz İsa Mesih vasıtasıyla derken bu kapıya sunarız, zira O bizim içeri alındığımız ve dilediğimiz her şeyi elde ettiğimiz vasıtadır. Rabbin o kurbanları hoş bir koku olarak kokladığı, sanki O’na sunulmuş gibi ve sanki kesif maddelerin kokusundan hoşnut kalıyormuş gibi söylendiğinden, bir nebze açıklamak adına deriz ki, her ne kadar gereğine göre çeşitli erdemlere pay verilse de bütün o kurbanlar öncelikle Tanrı’nın şerefine sunulurdu. Rab ise o kesif dumanları değil, her birine uygun şekilde dağıtılan o düzenden hasıl olan letafeti koklar ve ondan hoşnut olurdu.

Doğum yapan kadının ve lohusanın arınması için niçin bir çift kumru yahut iki güvercin yavrusu sunulması emredilmiştir

Bölüm XVI. Doğumun arınması için ilahi emir gereğince niçin bir çift kumru yahut iki güvercin yavrusu sunulduğunu araştırmak pek güzeldir, zira daha bilgili kimselerden işittiğime göre bunun sebebi şudur, evlilik Tanrı tarafından tesis edilmiş olsa bile, insan tabiatının düşüşü sebebiyle kusursuz icra edilmesi son derece güçtür. Kusursuz icra, eşlerin Tanrı’nın şerefine ve insan neslinin çoğalması gayesiyle çocuk sahibi olmak için bir arada yaşamalarıyla olur, lâkin bu pek nadiren gerçekleşir, zira her biri şehvete, nefsani arzuya ve hazzı tatmine meyleder, neticede murdarlığın bulaştığı bu vasıtalar yoluyla iblis insanı kirletir. İşte bu murdarlığı defetmek ve her iki ebeveynden, yani hem baba hem de anadan intikal eden kirlenmiş tohumu arındırmak için son derece sadık eşler olan ve büyük bir saflıktan haz duyan bir çift kumru yahut iki güvercin yavrusu sunulur. Bu kuşlar da son derece masum ve her türlü saflıkla dolu olup hiç kimseye zarar vermezler, bilhassa sunulması emredilen yavrular böyledir. Bunlar öylesine büyük bir saflıkla donatılmıştır ki Kurtarıcı Tanrı bizden talep ettiği temizliği ve sadeliği, sanki bundan daha saf bir şey yokmuş gibi bu hayvanların masumiyeti üzerinden göstererek şöyle buyurmuştur, güvercinler gibi masum olun. Neşideler Neşidesi’nde de son derece pak olan gelin, damat tarafından güvercine benzetilir ve şöyle denir,

Aşkım, güvercinim, güzelim benim. Hatta o denli bir sadelik ve doğrulukla uçar ki peygamber onun kanatlarıyla Tanrı’ya yükselmeyi arzulayarak şöyle der, keşke güvercin gibi kanatlarım olsaydı, uçar ve rahata ererdim. Daha da mühimi, Kutsal Ruh Matta’da okuduğumuz üzere güvercinden başka hiçbir hayvana benzemek istememiştir,

Ve işte gökler açıldı ve Tanrı’nın Ruhunun bir güvercin gibi inip üzerine geldiğini gördü.

Müjdeci Yuhanna’nın aktardığına göre Vaftizci Yahya da şöyle der, Ruhun indiğini ve onun üzerinde kaldığını gördüm.

İndi nitekim güvercin gibi, ki sabit ve büyük bir hızla uçar en aşağıya, yahut güvercin suretinde, nitekim bazılarının dediği gibi Luka'nın sözlerinde geçer, şöyle der,

Gök açıldı ve Kutsal Ruh bedenî bir surette, tıpkı bir güvercin gibi, onun üzerine indi,

Lakin bundan güvercin suretinde olduğu hükmü henüz çıkmaz, zira bir insanın üzerine inen güvercin onun içine girmez.

Görünüşe göre bu benzetme suretten ziyade uçuşa yahut fıtrata dairdir,

Yahut şayet onun güvercin şeklinde belirdiği kabul edilirse deriz ki, o şekil her ne kadar cismanî olsa da kesif değil latifti, öyle ki insanın içine girmesine hiçbir şey mani olmazdı, nitekim rüzgâr yahut ateş indi ve Havarilerin içine girdi.

Böylece herkesi arındıran Kutsal Ruh, en saf ve en pak güvercine benzetildi, nitekim Resullerin İşleri'nde denir, Tanrı onlara, iman yoluyla kalplerini arındıran Kutsal Ruh'u verdi. İşte bu hayvan, Kutsal Ruh ile olan arındırıcı uygunluğu hasebiyle, doğumun arındırılmasında sunulmaya pek münasiptir, zira bu arınma, bütün cürümlerin arındırıcısı olarak anılan bizzat Kutsal Ruh'un kudretiyle icra edilecektir. Üveyik ile güvercin aynı saflıkta birleştikleri içindir ki, kuzu sunmaya gücü yetmeyen yoksulların ikisinden birini farksızca sunması buyrulmuştur, zira kuzu da o kuşlarla aynı saflıkla dolu olduğundan, yasanın emri mucibince daha zengin olanlarca sunulurdu.

Zaten pek sadık bir evlilik bağıyla birleşmiş üveyiklerin ve güvercinlerin de daha saf yavrularının sunulması buyruğu bir sır içermektedir, çünkü bunlar evlatların, diğerleri ise ebeveynlerin arındırılmasına delalet eder.

Birinin arınmasıyla diğeri de arındığı içindir ki, o hayvanlardan diğer çiftin farksızca sunulması emredilmiştir. Lakin bu arınmanın kırk günün hitamında buyrulmuş olması da sırdan ari değildir, zira tıpkı kırk gün boyunca tohum halindeki ceninin beslenip dönüştürülmesi ve nihayet erkeğe ait ruhu almaya hazır kılınacak şekilde, kendi layık ve ahenkli ölçüleriyle yetkin bir uzviyetli bedene ulaştırılması gibi, ki bu insanın en üstün tabiatıdır, kadın da doğurulan dölün ardından kırk gün boyunca bu halde kalır ki, doğum esnasında sarsılan kadınlık uzuvları arınmadan evvel yatışıp düzelsin.

Demek ki Tanrı, güvercin yahut üveyik ile, bir kâhin vasıtasıyla hem dölü hem de doğuran kadını bir nebze arındırıyordu ki, doğan şey bütünüyle temiz olsun, böylelikle asıl arınmanın, güvercin misali gelen ve dediğimiz gibi insanları arındırma vazifesi kendisine ait olan Kutsal Ruh içinde, Başkâhin Mesih marifetiyle icra edileceğine işaret ediyordu,

Zira insanları günahın murdarlığından arındırma yetkisini bize verdiğinde şöyle demiştir, Kutsal Ruh'u alınız, kimin günahlarını bağışlarsanız bağışlanmış olur. Nitekim Tanrı bu ruhu Oğlu vasıtasıyla gönderir, Pavlus'un dediği gibi,

Tanrı, Oğlu'nun "Abba, Baba!" diye haykıran ruhunu kalplerinize gönderdi, bu ruh muhakkak ki takdis edici ruhtur, nitekim aynı Resul başka bir yerde der, Mesih, takdis edici ruha göre kudretle tayin edilmiştir, bu ruha göre bize hem arınmayı hem de pek çok başka nimeti bahşetmiştir, tıpkı İşaya'nın onun şahsında önceden bildirdiği gibi, Rabbin Ruhu üzerimdedir, beni yoksullara müjde vermeye, kalbi kırık olanları iyileştirmeye, tutsaklara salıverilmeyi, körlere gözlerinin açılmasını ve Rabbin lütuf yılını ilan etmeye gönderdi.

Cüzzamlının Arındırılması İçin Neden İki Kuş Sunulurdu, Bölüm XVII.

Aslî günah ve onun şehveti temiz hayvanlarla arındırılmak istendiğinde, zira en saf çocuk annesiyle birlikte kötülükten değil, evladın meydana gelişinde araya giren o daha büyük şehvetten arındırılıyordu, çeşit çeşit ve pek çok meyil ile edinilmiş günaha delalet eden cüzzamın ise başka yahut farksız kuşlarla kefaret edilmesi buyrulmuştur, gerçi bizim çevirimizde cüzzamlıları arındırmak üzere sunulması buyrulan bu kuşlar serçe olarak ifade edilmiştir. Zira *tsipporim* genel manada kuşlar demektir, nitekim bunu Kutsal Yazı'nın birçok yerinden anlayabiliriz, bilhassa da şöyle denilen eldeki metinden,

Kâhine buyur ki, iki diri ve temiz *tsipporim* alsın, bunun yerine bizim çevirimiz yenebilecek olanlardan der,

Şayet *tsipporim* hususi surette serçe demek olsaydı, "temiz" yahut "yenebilecek olanlardan" ibaresini eklemeye hacet kalmazdı. Demek ki genel manada kuşların alınması buyrulmuştur, ki Origenes bunların tavuk olduğunu zannetmiştir. Lakin Kutsal Yazı bunların ne olduğunu açıkça bildirmediğinden, onların genel manada kuşlar olduğunu kabul ederek diğer sırları şerh etmeye geçelim. İki kuşun sunulması buyrulurdu, bunlardan biri diri sular üzerinde, topraktan bir kap içinde kurban edilir yahut boğazlanırdı,

Diğer diri kuş ise sedir ağacı, al kırmızısı kumaş ve mercanköşk ile birlikte boğazlanan kuşun kanına batırılır, cüzzamdan arındırılacak olan kimsenin üzerine bu kandan yedi kez serpilir ve diri kuş açık kıra salınırdı.

İki kuş cüzzamlıdaki bedenin iki halini gösterir, nitekim etin bir kısmı yaşamakta, diğer kısmı ise öylesine ölmüş bulunmaktadır ki, biri onu dürtecek olsa cüzzamlı hissetmez.

Şu halde diri salınan kuş, arınmaya yahut diri olan ve tam manasıyla bozulmamış etin alametine delalet eder. Diğeri ise evvelce ölmüş olan o etin arındırılması ve yeniden diriltilmesi için öldürülürdü.

Bu işlem sular üzerinde yapılırdı, ki su bütün kirlerin ilk ve başlıca yıkayıcısıdır, ve diri sular üzerinde yapılırdı, zira ölü sular ekseriyetle kokuşmuş olup temizlemekten ziyade murdar eder. Topraktan, balçıktan bir kap içinde boğazlanırdı, bu kap bedeni temsil eder, zira bedeni kirleten ve evvelce ölmüş dediğimiz o hayvanî, uçucu ruh, bedende nefsi öldürme yoluyla temizlenmelidir.

Kıra salınan diri kuş ise o daha kuvvetli eti yahut henüz bozulmamış ruhları veya daha üstün olan canı temsil eder.

Lakin mecazî manaya yönelecek olursak, iki kuş, en yüce arındırıcı olan İsa Mesih'in bizim kefaretimiz için sunduğu iki rehineyi gösterir, yani ruhanî insanı ve nefsanî insanı, ve bu ikincisi bizim şehvetimizi temizlemek için katledilmiştir.

Topraktan kap içinde boğazlandığı söylenir, çünkü topraktan yapılmış kendi bedeninde kurban edilmiştir, ve bu işlem merhametin sulu kudreti üzerinde vuku bulmuştur, ki bunun alameti, adaletin alameti olan kanla birlikte ölümü anında onun bağrından çıkmıştır.

Demek ki katledilen kuş beden yahut onun beden kabında tutulan hayvanî kuvvetidir,

Diri kuş ise onun ruhu yahut canıdır, ki bizzat kendisi bizim kefaretimiz için sunulmuştur, şu sözüne muvafık olarak,

Ve ben canımı koyunlarım uğruna veririm. Lakin öldürülmesi mümkün olmadığından kıra diri salınmıştır, yani her şeyin menşei olan o en yüce kıra, ki O, ebedî Baba'dır, ölürken ve ruhunu teslim ederken ona şöyle demiştir, Baba, ruhumu senin ellerine emanet ediyorum. İşte bu canı yahut ruhu, boğazlanan kuşun kanına ve hatta uğruna kuşun boğazlandığı kimselerin kanına bulanmış olarak göndermiştir, nitekim İşaya vasıtasıyla şöyle buyurur, Onların kanı giysilerime sıçradı. Melekler onu böyle kana bulanmış görünce, aziz Dionysios'un şerh ettiği üzere şöyle diyorlardı, Edom'dan, Bosra'dan al giysilerle gelen, yani kendi kanının serpilmesiyle canlardan devşirdiği bağ bozumuyla gelen bu zat kimdir? Ve yine derlerdi, Giysin niçin kırmızıdır, tıpkı üzüm c粋bendesinde basanlarınki gibi? O da cevap verir, Üzüm cıkıntısını tek başıma çiğnedim, zira insan nev'inin kurtuluşunu kendi kanıyla sadece o vücuda getirmiştir. O serpme işlemi sedir ağacı ile yapılırdı, bu da rivayete göre bilhassa sedirden mamul olan haçın serpicisine delalet eder.

Buna al kırmızısı ve mercanköşk eklenirdi. Kırmızı boya muhakkak ki bir kurttur, İbranicede buna *tola'at* denir, nitekim Mezmur'da şöyle diyen o kurttur, *anohi tola'at*, yani:

"Ben bir solucanım, insan değilim." Buna eklenen [okunamadı], tercümemizde bazen iki kez boyanmış olarak yer alır, lakin asıl anlamıyla ikincil ya da çifte olanı gösterir, bu da pek yerinde bir biçimde Mesih'e uygundur, zira yalnızca O, tanrısal ve insani olmak üzere iki tabiata malik olma ayrıcalığına sahipti, her ikisi de insan kurtuluşu uğruna boğazlanan o hakiki kuşun kanıyla serpilmişti, lakin tanrısal tabiat, Pavlus'un "suretçe bir insan gibi bulundu" dediği insani tabiatın kaftanına serpilmişti, bu sebeple Melekler, "Neden giysin kırmızı ve örtün kana bulanmıştır?" derlerdi. Bizim başka bir yerde açıkladığımız üzere mercanköşk yahut akgünlük (libanotis), bilgelerin de malumu olduğu veçhile bütün bitkilerin en mükemmelidir, odunsu dallara, pek sık ve ince yapraklara sahip olması hasebiyle serpmeye en uygun olanıdır, bundan ötürü, bütün çalıların en hayırlısı olan bir bitki yahut fidanla yapılması gereken hakiki serpmeyi simgeleyen serpmelerin bizzat bununla yapılması emredilmiştir, nitekim İşaya onun hakkında şöyle der, "Ve onun önünde bir fidan, bir sürgün gibi boy verdi."

Demek ki arınacak kişi, kurban edilen kuşun kanıyla yedi kez serpilirdi, nitekim başka yerde belirttiğimiz gibi bu sayı, bağışlanmaya ve kefarete en uygun olanıdır.

Metne, "ve kendisi arınmış olacaktır" ifadesinin boş yere eklenmediği açıktır, zira arınmak için pek çok yıkanma, iyileşme uğruna da pek çok deva tüketilir,

Lakin bu tek arınma nafile olmamıştır, bilhassa cüzamlı insan soyunun temsilinde, zira şüphesiz ki insan soyunun tamamı, tıpkı gökten bize doğru uçtuğu ve bizi arındırdıktan sonra yeniden göğe uçtuğu gibi, o hakiki kuş olan Mesih'in kanıyla arınmıştır, o arındırıcıyı orada gören Yuhanna, pek meşhur görümünün başlangıcında şöyle der, "Mesih bizi sevdi ve kanıyla günahlarımızdan arındırdı", ilk yaratılanın (protoplastes) kirlettiğinden çok daha hayırlı ve tesirli bir biçimde temizleyerek.

Neden günah için tekeyle birlikte bir dana yahut sığır sunulurdu? Bölüm XVIII.

Günah için ise, yargılanmak üzere sol yana konulacak olan oğlakların babası teke kurban edilmek üzere emredilir, ta ki sunulan teke vasıtasıyla insandaki tekeyi andıran yahut oğlağa benzeyen o cüzün kefareti ödensin,

Zira insandaki şehvete düşkün kısım bir tekeye, bir oğlağa yahut onun asma bahçelerini talan eden ve azgınlaşan anası keçiye benzer, bu yüzden kefareti ödenmeli, zapt edilmeli, bağlanmalı ve daha üstün olan cüzün kulluğuna sokulmalıdır, nitekim Neşideler Neşidesi'nde bu hayvana benzeyen bir diğeri hakkında şöyle denir, "Bağlarımızı bozan o küçük tilkileri tutun bizim için." Oğlaklar hakkında da orada şöyle denmektedir,

"Oğlaklarını çobanların çadırları yanında otlat", yani Kutsal Yazı'da koyunları hakkıyla güttükleri zikredilenlerin yanında, ki onların başı, "Ben iyi çobanım ve canımı koyunlarım uğruna veririm" diyendir, Binaenaleyh, asma bahçesini bozan bu türden iştahların kurban edilmesi ve cezalandırılması gerekir, bu bahçe ki (İşaya'nın dediği gibi) İsrail hanesidir, seçilmişler meclisidir ve Rabbin mirasıdır, Mesih mesellerinde bundan bahsederken şöyle buyurur,

"Siz de bağıma gidin", o bağa ki et, kan ve o şehvete meyilli kısım asla giremez. Bu sebeple sunu teke ile getirilmeli ve kefareti ödenmeliydi, zira onda oğlaktakinden çok daha büyük ve kökleşmiş bir azgınlık vardır, öyle ki tıpkı aşırı şehvet düşkünlerinin bedenleri gibi pek ağır kokar,

Ve bu koku, iffetle yaşayanların bedenlerinden çok daha kesiftir. Günah için sunulacak olan bu hayvanın taşıdığı sakal da bir sırdan yoksun değildir, zira sakal kuvveti simgeler, bu kuvvet ise türlü türlüdür, kimi vakit hayırlıdır ve muhafaza edilmelidir, kimi vakit ise şerdir ve bütünüyle kesilip atılmalıdır.

Nitekim Origenes, Greklerin kuvvet ve kudreti insan aklıyla elde edilen bilgeliktedir, Asurluların ve Kildanilerin kuvveti yıldızların ilminde ve onlardan alınan tesirdedir der,

Aynı şekilde Perslerin ve Mısırlıların kuvvet ve kudreti, kötü ruhlarla ahitleşmeye varacak kadar gizli olan felsefededir, Dünyevi hükümdarların kuvveti ise parada, askerlerde ve savaş aletlerindedir,

Nihayetinde nefse tabi olanların kuvveti, bizzat üreme kudretidir, sakalda simgelenen bunun gibi daha nice şeyler vardır, bunlar asla tıraş edilmemesi, eksiltilmemesi ve çiğnenmemesi gereken o Nezirlere (Nazareus) ait sakal değil, iyilerin bağrının dışında kalanların ve İbrahim'in sinesine kabul edilenler ile cehenneme gömülen yahut gömülecek olanları birbirinden ayıran ırmağın öte yakasındakilerin kuvvetini simgeleyen sakaldır, tıpkı İşaya'nın gaybı bildiren kehanetinden öğrendiğimiz gibi, o peygamber ki, Alma'nın doğumundan ve kötüyü iyiden ayırt etmeyi öğrenmek için tereyağı ile bal yiyecek olan İmmanuel'den haber verdikten sonra şunu ekler,

"O gün Rab, ırmağın öte yakasındakiler arasında tutulan bir usturayla, Asur kralıyla, başı, ayak kıllarını ve bütün sakalı tıraş edecektir." O halde ete ve kana tabi olan kuvvet ve kudret tıraş edilmeli yahut kurban olarak sunulmalıdır, öyle ki bu kısım zayıflatılıp yok edildiğinde, diğer kısım, yani daha hayırlı olan taraf kuvvet bulsun, Bu durum Tesniye'de daha açık bir şekilde dile getirilerek şöyle denir,

"Bir yabancıdan kendine eş almak istediğinde, onun saçı tıraş edilecek, tırnakları kesilecek ve esir düştüğü esvabı üzerinden çıkarılacaktır", ta ki seçilmişlerin arasına alınacak olanlar tarafından putperestliğin ve nefsin kuvvetine ve kudretine ait olan her şeyin terk edilmesi gerektiği anlaşılsın.

İşte bu teke sakalı ya bizden kazınıp uzaklaştırılmalı ya da bizzat o kudretin sahibi olanla birlikte kurban olarak sunulmalıdır.

Aynı şekilde günah için bir dana yahut sürünün beyi olan bir öküz sunulmalıdır, yani kötülükle övünen ve fenalık yaptığında sevinen hayvani insanın kibri ve gururu, Bu iki şey, yani şehvet ve kibir, aşağı mertebedeki insanda kaynayan iki başlıca kaynaktan, yani arzulayan ve öfkelenen nefisten neşet eder, bunlar Tanrı'ya yönelen insan tarafından bizzat Tanrı'ya sunulmalıdır, nitekim Origenes Çölde Sayım üzerine olan uzun ve seçkin vaazında şöyle açıklar, Rab, dedi, halkını Musa ile Harun'un eliyle çıkardı, bunun sebebi yalnızca birinin elinin kafi gelmemesiydi,

Zira Musa yasanın bilgisini, Harun ise Tanrı'ya kurban etme ve sunu takdim etme maharetini gösterir,

Çünkü Mısır'dan çıkıp Tanrı'ya yöneldiğimde şayet kibri bir kenara bırakırsam, Harun'un eliyle Tanrı'ya bir boğa kurban etmiş olurum, kibir henüz körpe ve taze ise bir dana sunarım, Şayet küstahlığı ve şehveti ortadan kaldırırsam, Harun'un eliyle Rabbe bir teke boğazladığıma inanırım, Harun'un eli yasa tarafından nizama sokulmadıkça asla doğru bir sunu yapamaz, bu sebeple Musa'nın eli de aranır. Yasanın hükmü de, Havari'nin dediği veçhile, kendini akla uygun bir kullukla, yani yasanın talimiyle yaşayan, kutsal, Tanrı'yı hoşnut eden diri bir kurban olarak sunan hakiki bir kâhin vasıtasıyla amel kemale erdirilmedikçe yetersiz kalır. İşte gör ki, seçilmiş kavmin vaat edilmiş topraklara sokulması ve bu çorak dünyanın çölünden geçirilmesi için hem Musa'nın hem Harun'un eli böylece aranır, Mesih, kendisinden önceki timsale uygun olarak bunu en mükemmel surette icra etmiştir,

Zira O, yasayı en küçük noktasına kadar gözeterek, Başkâhin sıfatıyla dana yerine, teke yerine ve her türlü yakmalık sunu yerine kendini diri bir kurban olarak sunmuştur, zira O bütündür ve her şeyi kuşatandır, bunu kendi bahsinde etraflıca açıklayacağız.

Ve diğer şeylerin yanı sıra sakalı, yani aşağı mertebedeki insanın kuvvetini sunmuş, hepsinin başı olan kendisinde bunu bütünüyle ifna etmiştir ki, bütün uzuvlarda da aynı şey yok edilsin, nitekim şöyle demiştir,

Toprağa düşen buğday tanesi ölmedikçe yalnız kalır, fakat ölürse çok meyve verir. Ve bu, Yasa’nın buyruğuyla kurbanlarda sunulan bütün hayvanların ölümüyle simgelenen Mesih’in ölümünün gizemidir; ta ki o ölümden bize hayatı ve bütün sevinçleri bağışlasın.

Koyun ve Kuzu Ne Anlama Gelir? Bölüm XIX.

Yasa teke, buzağı, koyun, kuzu, inek, serçeler, kumrular ve benzerlerinin sunulmasını buyurur, gelgelelim sunma gerekçesi birbirinden farklıdır. Nitekim doğum yapan kadının arınması için bir kuzu yahut kumrular ya da iki güvercin yavrusu, cüzzamlıların arınması için serçeler, günah içinse bir buzağı ve teke sunulur. Kızıl inek ise ilk ebeveynlerin ve tapınılan buzağının evrensel ve pek ağır cürmü için sunulur. Fakat koyun ve kuzuların, doğum arınması ile insanın Tanrı ile barışmasının sağlanması haricinde hiçbir yerde sunulmasını buyrulmuş bulmuyorum.

Bu gizemin gerekçesi öylesine yücedir ve idrakimizden öylesine yukarıdadır ki, hakkında söz söylemeye neredeyse cüret edemeyiz. Ancak şunu önceden belirtmeyi uygun gördüm, [İbranice] koyun türünün tamamını bildirir, yani koyunları, koçları, kuzuları ve dişi kuzuları; [İbranice] veya [İbranice] ise aynı anlama gelir, yani kuzuyu yahut pek körpe dişi kuzuyu gösterir; Kutsal Yazı’da bazen, fakat her daim bir gizemle, [İbranice] konulur, bazen de bu ikisinden biri. Bu meselenin kutsal sırrını şimdilik bir yana bırakarak şunu önceden belirtelim, kuzular yahut koyunlar, bereketi ve hayatı kabul etmek üzere Yargıcın sağına toplanacak olanlardır; her ne kadar onların kökeni daha yüksek bir yerde bulunsa da, nitekim Peder’den çıkan Kurtarıcımızın kimi zaman kuzu, kimi zaman koyun olarak anılması gizemsiz değildir. Biri hakkında, kendisinden daha büyüğü doğmamış olan o zat, Mesih’ten bahisle şöyle der, İşte Tanrı Kuzusu, işte dünyanın günahını kaldıran.

Her ikisi hakkında ise Yeşaya şöyle der, Kesilmeye götürülen bir koyun gibi ve kırkıcısının önünde dilsiz duran bir kuzu gibi. Ve bizi koyun kılmayı dert edindiğinden, kendisi koyundan ve kuzudan iyi bir çoban oldu, öyle ki canını koyunları uğruna feda etti.

Çarmıhının kanıyla her şeyi barıştıranın hakiki timsali olan koyun, insanın Tanrı ile barışmasında pek yerinde olarak sunulur. Zira Yüce Peder ile bizi hiç kimse, Peder’in bağrında olan ve O’ndan çıkan, koyun ve kuzu suretinde açıkça betimlenen O Zat kadar iyi barıştıramazdı; hem hiç kimseye zarar vermedikleri, bilakis her daim çok yönlü bir iyilikle lütufkâr oldukları için, hem de şu anda hakkında konuşmaya izin verilmeyen içsel tabiatı ve menşei sebebiyle. Bundan ötürü koyun sebepsiz yere bu denli muteber sayılmamıştır, öyle ki en büyük adamlar ve Tanrı’nın en sevgili kulları koyun çobanları idiler; tıpkı doğruluk unvanıyla ilk olan, üstelik Tanrı Oğlu’nun şehadetiyle taçlandırılan Habil, imanın ve birçok ulusun babası İbrahim, seçilmiş ailenin babası, Tanrı’nın önderi ve mirasçısı Yakup, yasa koyucu ve bütün peygamberlerin ötesinde Tanrı’nın ev halkından olan Musa, Rabbin gönlüne göre seçilmiş, Yahuda oymağından ilk kral, Kutsal Ruh’un ezgicisı, en mukaddes ibadetin ihya edicisi ve tamamlayıcısı Davud gibi.

Ve nihayet herkesin Kurtarıcısı ve Tanrı’nın en yüce Oğlu bizzat kendisi, yalnızca İsrail evinin kaybolmuş koyunlarını aramaya geldiğini bildirir. Onun Mısır’dan, yani ezelî ve karanlık günahından çıkarılması uğruna, tıpkı simgesel olanın Yasa uyarınca kurban edilmesi gibi, bir koyun ve kuzu olarak sunulmuştur. Gerçi bu gizemi tek tek açıklamak son derece güçtür, yine de üzerinden kısaca bir geçeceğiz. Yasa’da buyrulur ki, her bir aile kurban edilmek ve bütünüyle yenmek üzere bir kuzu alsın; öyle ki, şayet bir aile pek küçük olduğu için onu yemeye yetmiyorsa, komşusunu ortaklığa kabul etsin. Zira hakiki Kuzu’nun lütfundan hiçbiri mahrum kalmasın diye bütün bir aile kuzuyu almalıdır; o kuzu ki O’nun timsalini taşır. Tıpkı hakiki Kuzu’nun bizzat buyurduğu gibi, hiçbir şey ziyan edilmesin diye tamamının yenmesi de emredilmiştir,

Parçaları toplayın ki ziyan olmasınlar, çünkü kıymetli şeylerden hiçbiri bizim ihmalimiz yüzünden heba olmamalıdır. Ekmek ve kuzu, onları yiyenler tarafından eşit ve tam olarak kabul edilir; bu yüzden Kurtarıcı bilhassa ekmek ve kuzu olarak anılmak istemiştir. Onda daha soylu ve daha güçlü bir erdem serpilip gelişsin diye erkek olmalıydı. Bir yaşında olmalıydı, yani Güneş’in bütün devriyle yetkinleşmiş bulunmalıydı ki bu da bizzat Kurtarıcı’yı simgeler; zira o, bir yılda on iki göksel burcu bereketlendirdiği gibi, seçilmişlerin on iki oymağı üzerine atadığı on iki önderi bereketlendirir. Kusursuz olmalıydı, ta ki ilahi olanı simgelesin, nitekim peygamberin buyurduğu üzere ilahi olan her şey eksiksizdir, Tanrı’nın işleri kusursuzdur. Ve bizim Kuzumuz şöyle der, Bütün bir insanı kurtardım.

Daha önce söylediğimiz gibi, kuzu ve koyun daha iyi olan insanı Tanrı ile birleştirmeye yaradığı gibi hayvani insanın kefareti için sunulan oğlağın da aynı usulle alınması eklenir; ta ki bütün insan yetkin bir geçiş yaparak vaat edilen hakiki toprağa ulaşsın. Fakat kuzu onuncu günde kurban edilmek üzere buyrulmuşken, oğlak on dördüncü güne dek saklanırdı, bu da bir kutsal sırdan hali değildir. Zira eksiksiz onluk sayıyla işaret edilen hayatın seyri tamamlandığında, hayvani ve dört unsurdan oluşan insanın yetkin kefareti daha da ileriye ertelenir, çünkü ruh kutlu kılınıp Peder tarafından belirlenen bu zaman dairesinde onu kendisine vermiş olan Tanrı’ya kavuşturulduğunda, hayvani insanın ve dört kısımlı bedenin çürümeden kurtuluşu ve göksel, kutlu bir tabiata dönüştürülmesi ileri bir tarihe bırakılır. Böylece bütün insanın Mısır’dan çıkıp göklerin vadedilmiş hakiki yurduna geçtiği anlaşılsın diye bütün insan arındırılır; lakin önce daha iyi olan kısım kuzu vasıtasıyla, ardından kalan dört kısımlı beden ise oğlak vasıtasıyla arındırılır ki bu yüzden oğlak dördüncü günden sonraya kurban edilmek üzere ayrılmıştır. Gelgelelim kuzunun daha büyük bir ihtimamla yahut daha şenlikli toplantılarda kurban edilmesi ve yenmesi buyrulur, çünkü kutsanacak olan içsel insan için daha özenli bir gayret gösterilmelidir, zira dıştakinin kutsanması da onun kutsanmasını takip eder. Ve hakiki insana açık bir giriş sağlansın diye, kurban edilen kuzunun kanından iki söveye de sürülmesi buyrulur; her iki insan bu sövelerden girmelidir, daha iyi olan insan sağdan, diğeri ise soldan girmelidir; nitekim o insanı barıştıran koyunun sağa konulacağı, bu insanı arındıran oğlağın ise sola yerleştirileceği söylenir.

Şüphesiz bu gizemler pek yücedir, ne bir kelime ne de en küçük bir harf kutsal sırdan yoksun değildir. Her iki söve de kanla sürülür, zira Elçi’nin dediği gibi, Neredeyse her şey kanla temizlenir ve kan dökülmeksizin bağışlanma olmaz.

Bundan başka, hiçbir şeyin çiğ yahut suda haşlanmış olarak yenmemesine, yalnızca ateşte kızartılmasına dikkat edilir; arınma da onun vasıtasıyla gerçekleşir, nitekim Elçi şöyle der, Ateşten geçer gibi kurtulacaktır; her ne kadar ateşten ötürü bir zarara uğrasa da, yani daha değersiz olan kısmı, cüruf halinde toplanmış parçası atılır, yine de sakladığı iyi altın ne varsa arındırılır ve daha iyi olanla, artık arınmış olanla birleşir. Üstelik bazen başı, bazen bütün bir gizemli bedeni temsil eden kuzunun tamamının yenmesi buyrulur; onun hiçbir uzvu atılmamalı yahut hor görülmemeli, bilakis sevgiyle kabul edilmeli, yenmeli ve içsel olarak sindirilmelidir, nitekim sevgiyi buyuran emirde şöyle denir, Komşunu kendin gibi seveceksin. Ve baş her şeyin üzerinde, bütün uzuvların üstünde sevilip kabul edilmesi gerektiğinden, ilk olarak baştan söz edilir ve denir ki, Başını ayakları ve sakatatıyla birlikte yiyeceksiniz. Ve hiç kimseyi sevgimizden ve cemaatimizden dışlamayalım diye ihtimam gösterelim diyedir ki, hiçbir şeyin yenmemiş halde kalmaması buyrulur.

Şayet bir şey artarsa, ateş onu tüketsin diye ateşe verilsin ve böylece (dönüşerek) Tanrı’ya sunulsun, zira sevgimizin iyiliğini ve fiilî hizmetimizi sunamayacağımız biri varsa, onu ateşli bir sevgiyle pişmiş, duayla emanet edilmiş olarak Tanrı’ya sunalım. Ancak mayasız ekmeklerle yemeliyiz, yani sevgi ekmeğini bozan kötülük, hilekarlık yahut riyakarlığın ufacık bir mayasının dahi bulunmadığı saf sevgiyle (caritas). Gerçi bozulmuş ekmek tat olarak daha tatlı görünse de, yozlaşmanın kötülüğünü barındırır, nitekim diğer her şey gibi bu da o atalara bir simge olarak emredilmişti. Bizim tercümemizin aktardığı gibi yabani marullar, yahut başkalarının kabul ettiği üzere hindiba, yahut İbrani harflerinin belirttiği gibi acı otlar eklenir, ki bu acı yahut ekşi tat iştahı açar, nitekim tatlı olan iştahı keser, böylece sevgiyle ve iştahla yenilsin, bu da iyi bir sindirime ve yenilen şeyin yiyene dönüşmesine yol açar, yahut hayvani insanın acılığı ve nefis terbiyesiyle yenilsin ki, ruhi olan daha sıcak ve sindirmeye daha elverişli hale gelsin. Bu durum ardından gelen hususlarda daha açıkça ifade edilir, nitekim böğürlerinizi kuşatacaksınız denir, ta ki bu yemekte tensel hiçbir şey hissedilmesin yahut düşünülmesin. Duyguların saptırıcı harici bir nesne yüzünden tökezlememesi için ayakların örtülmesi buyrulur, yani ayaklar kunduralı olsun, ki bunlar kutsal metinlerde umumiyetle duyguları simgeler. Ellerinde birer asa tutmaları da emredilir, bu da içteki insana bahşedilen erdemdir, onun erdemiyle her şeyi yaparız ve onun sayesinde düşmanın bütün erdemini, işlerimizi ve yolumuzu engelleyen şeyleri ezer geçeriz.

Bu asa, Musa’nın daima kullandığı ve Yakup’un onunla Şeria Nehri’ni geçtiği asadır, Rab Adonai bu asayı Musa’ya bahşetmiştir, bize ise önderimiz İsa takdim etmiştir, nitekim şöyle buyurmuştur, işte düşmanın bütün gücünün üzerine basıp geçmeniz için size yetki verdim, yeter ki onu korumayı bilelim. Nihayet aceleyle yenmesi emredilir, ta ki Rabbin işini savsaklayarak yapan kimse lanetlenmesin ve O hızla geçip giderken O’nu çabucak karşılayabilelim, tıpkı İşaya’da denildiği gibi, uzaktaki milletlere bir işaret, çarmıh dikilecek, yani Baba’dan çıkıp bizi Mısır’ın darlığından kurtarmak üzere dünyaya geldiğinde ve işini tamamlayınca bu dünyadan Baba’ya geçmesi gerektiğinde. Peygamber O’nun gelişi hakkında şöyle devam eder, işte tez zamanda süratle gelir, nitekim Kral Peygamber de şöyle demiştir, O’nun sözü pek süratli koşar.

Rabbin bu adetini bilen ve Petrus’u zindandan kurtarmak için gelen melek ona şöyle demiştir, çabuk kalk, yoksa lütuf vakti geçip gider. Zira Rabbin o iyiliği bize imdat eylemek ve lütfetmek üzere daima hazır bulunsa da, O’nun Ruhu dilediği yerde ve dilediği vakitte eser, nitekim Yuhanna’ya Göre İncil başlığını taşıyan metinde bizzat kendisi böyle buyurmuştur. Rabbin kendisi de bunu emrederken pek açık bir biçimde şöyle izah eder, zira bu Fısıh’tır, yani Rabbin geçişidir, nitekim İbranicede pesah olarak yazılır ve bu da geçmek anlamına gelen pasah fiilinden türemiştir. O geçmiştir ki biz de geçebilelim.

Fakat O acele eder, ta ki bizi de vaat edilen topraklara girmek için aceleci kılsın, orada hakiki huzur verilir, ki Resul onun hakkında şöyle der, o huzura girmeye gayret edelim. Muhakkak ki acele edilmelidir, zira gecikmede tehlike vardır, nitekim aynı Resul şöyle devam eder, sakın ola ki bir kimse aynı imansızlık örneğine düşmesin, çölde uzun uzadıya oyalanan o halk işte bu imansızlığa düşmüştü.

Adayış ekmekleri, mayasız çörek, yağlı gözleme, ince un ekmekleri ve bu kabilden yağla meshedilmiş şeyler hakkında.

Bölüm 21

Farklı hayvanların etlerinin sunulması hakkında yeterince söz edildikten sonra, şimdi de ekmekler konusuna kısaca değinmek kalıyor. Bunlar pek az kişinin kavrayabildiği derin bir sır olmaksızın, çeşitli suretler ve tarzlar altında sunulması emredilen ekmeklerdir, bunlar hakkında hem Mesih, Davut, hem de Pavlus pek çok yerde etraflıca duracaktır, şimdilik yalnızca adak ekmekleri, bizim ise huzur ekmekleri olarak bildiğimiz şeyleri ve İbranilerin Vayikra dedikleri Levililer kitabının yedinci bölümünde temas edilen, kendi aralarındaki başlığı Tsav, yani emret olan bahsi açacağız, orada ekmeğin çeşitli suretleri ve son derece büyük bir sır taşıyan çok çeşitli hazırlanış tarzları tarif edilir.

Başka yerlerde ekmeklerin sırlarına dair etraflıca ele alınan her şey bu kabildendir, zira ilk olarak bizim tercümemizin mayasız ekmekler olarak aktardığı şey gelir, fakat o mayasız çörek veya pide idi ve yağ ile yoğrulmuştu. Ardından yağlı gözleme manasına gelen yufkalar istenir ve bunların üzerine yağ sürülür. Sonra tava çöreği sunulması buyrulur, yani çörek ile birlikte ince un katılır ve hepsi birlikte yoğrulur ve yağla sarılır.

Bizim tercümemiz bunları öylesine karmaşık ve anlaşılmaz aktarmıştır ki, ne anlamı, ne sırrı, ne de büyük olan gizemi idrak edilebilir. Zira adak ekmekleri hakkında söylenen bu şeylerle birlikte pek derin sırlar vardır ve başrahibimiz Mesih İsa’nın bize gıda, hayat ve kendisinin anılması için sunulmasını buyurduğu o yegane kurbanla bir simge teşkil eder. Bu bir gizemdir, çünkü farklı tanelerden bir araya getirilen ve kendi bedenine dönüştürülen o tek ekmek aracılığıyla, O’nun uzuvları olan bizlerin sevgi ve muhabbet ile tek bir bedende toplanacağımızı, ardından Tanrı’ya kutsal ve O’na makbul bir kurban olarak sunulacağımızı ima eder, öyle ki sonunda Mesih’e dönüşelim ve şöyle diyebilelim, artık ben yaşamıyorum, Mesih bende yaşıyor. Yeryüzünde görüldüğü üzere bütün kurbanı et ve ekmekle sonlandıran o yüce Başrahip, başımız olan Mesih ile birleşmiş bedenimizi ve Tanrı’ya dönüşecek olan ruhumuzu her şeyden daha fazla ifade ettiği için, vaktiyle sevgilisi İsrail ile konuştuğunda da temsili kurbanı et ve ekmek ile bu şekilde sonlandırmıştır.

Ve Rabbin huzurundaki sandıkta, masa üzerine konulması için birtakım ekmekler tayin etmiştir, bundan ötürü Rabbin huzuruna konulan huzur ekmeği diye anılmıştır.

Bundan, kahinlerden ve kadınlardan uzak kalıp üçüncü günden beri beden kirliliğinden arınmış olanlardan başkasının yemesi caiz değildi, nitekim Ahimelek, aşırı bir darlık içinde kaçan ve o ekmeği isteyen Davut’a bunu açıklamıştı, sadece böyle bir durumda kahin olmayanların yemelerine izin verilirdi. Bu kutsal ekmek, gökten inen ve hakiki huzur ekmeği olan o ekmeği açıkça simgeliyordu, zira bizi Tanrı’yı yüz yüze göreceğimiz hayata ulaştırır. Ve tıpkı o ekmeğin yalnızca kahinler tarafından yenmesi ve sadece temiz olanlara verilmesi gibi, bu ekmek de yalnızca kahinler tarafından yenir.

Ve en büyük tehdit altında murdar olanlara verilmesi menedilir, nitekim Pavlus şöyle der, layık olmadan yiyip içen, kendi aleyhine hüküm yiyip içer, nitekim iyi tartarsak, kahinlerden başkasına verilmez, zira sadece Petrus’un kendilerine, sizler krallığa ait bir kahinler topluluğusunuz, dediği Hristiyanlara verilir. Zira bizler, Melkisedek düzenine göre, yani adalet kralı olarak atanmış olan O’nun uzuvlarıyız, çünkü hepimiz vaftizde kendimizi beden bakımından ölü, fakat Tanrı’ya diri bir kurban olarak sunduk. Ve Tanrı ekmeklere dair sırrı tamamlasın diye, Levililer kitabında yağ eklenmesini buyurur, bu da başka yerde söylediğimiz gibi, sunuları takdim eden kralların, peygamberlerin ve kahinlerin kendisiyle meshedildiği ve üzerine döküldüğü uluhiyeti simgeler.

Bizde uluhiyetle doldurulması gereken şeyleri, yani ruhlarımızı simgeleyen ekmekler de meshedilirdi. Zira hayvanların eti, Bakire’nin en saf kanından aldığı Mesih’in bedenini, ardından uzuvları olduğumuz O’nunla birlikte sunulacak olan bedenlerimizi simgeliyordu. Ekmek ise gökten inen Başrahibimizin ruhunu ve neticede O’nun uluhiyetinin doluluğundan nasiplenecek olan ruhlarımızı simgeler, bundan ötürü bunları simgeleyen o ekmeklerin üzerine yağ dökülmesi emredilmiştir. Fakat bu sununun sırasına dikkat et, zira evvela yağla yoğrulmuş mayasız çörek sunulurdu, ardından üzerine yağ sürülmüş gözlemeler, en sonunda ise tavada pişirilip üzerine yağ eklenen ince un ve mayasız ekmek sunulurdu, bunlarla ekmek vasıtasıyla simgelenen ruhun Tanrı’dan çıkışı, hayattaki ilerleyişi ve bizzat Tanrı’ya olan borçlu dönüşü anlatılır.

Nitekim ruhumuz Tanrı’dan çıktığında, fıtratı arınmış hisseder ve bizzat Tanrı’yı içine çeker, böylece uluhiyetle sarılmış ve yoğrulmuştur. Bunun işareti ise zarar vermeyi bilmemesi, ilahi olanı içinde taşıması ve tohumunun kokusu henüz taze iken Tanrı’ya yönelir görünmesidir, ta ki kararana ve aşağılık şeylerin ve günahın zevklerini kabul ederek Tanrı’yı kovana dek, zira bunlar içeri girdiğinde Tanrı geri çekilir.

Fakat kirlenmiş ve dünyevi arzularla dolmuş olsa da, ruh tamamen terk edilmediğinden, halen Hristiyan, yani meshedilmiş olduğundan, üzerine yağ sürülmüş gözlemelerle gösterilir. İnsan Tanrı’ya dönmek ve kendisine verilen yetki uyarınca O’nun evladı olmak için gayret gösterdiğinde, uluhiyetin yağıyla tekrar meshedilir ve Mesih’in doluluğu ile dolar, tıpkı kendileri hakkında şöyle denilen o kamil ataların başına geldiği gibi,

Hepsi Kutsal Ruh ile doldular, işte o vakit insan, Tanrı ile olan o önceki haline ve muahedesine döner, ki O’ndan çıktığımız vakit bu haldeydik, semavi Öğretici de oraya varmamızı dileyip, hatta oraya varmamız için bizi teşvik ederek şöyle der, "Küçük çocuklar gibi olmadıkça, göklerin melekûtuna giremezsiniz." Bu durum, üçüncü sırada zeytinyağı ile yoğrulması emredilen bir çörek yahut peksimet ile ima edilir. İnce un ise kepeğinden ayrılmış ve geri kalan kısımdan daha beyaz undur, Doğulular bundan bembeyaz ekmekler yaparlar, bu un, Tanrı’ya adanmış, saf, temiz ve sadık olan kimselerde ilahi inayet sayesinde elde ettiğimiz uluhiyetin o daha hayırlı payına işaret eder, iyi tüccara beyi tarafından teslim edilenlerin ötesinde kazanılan beş yahut iki talente benzer.

Zira bize verilmiş olanla yetinip öylece durmamalıyız, ta ki uyuşuk ve nankör sayılarak emaneti verenin azarına uğramayalım.

Bu çöreğe ve ince una, barış sunusunda arz edilmek üzere, şükran kurbanıyla birlikte mayalanmış ekmek de eklenir. Bu maya, bütün hamuru bozan kötülük ve fesat mayası değil, insanı daha üstün bir mertebeye ve paya, Tanrı Oğlu’nun suretine dönüştüren daha hayırlı bir mayadır, ki bu var olan gerçek taştır, ne felsefecilerin ne de hekimlerin taşıdır, semavi ve ilahidir, Mesih İsa’dır ve içimize girer ki bizi ilahi ve semavi kılsın, Petrus da O’nun hakkında şöyle der,

İnsanlarca hor görülmüş, lakin Tanrı katında seçilmiş ve yüceltilmiş o diri taşa yaklaşarak, O şimdi bizim temelimizdir, şimdi ise takdis eden ve dönüştüren bir kudrettir, bu sebeple Petrus devam eder, "Siz de diri taşlar gibi ruhani konutlar halinde inşa olunursunuz", işte bu ilkiydi, ikincisi hakkında ise şöyle devam eder, "İsa Mesih vasıtasıyla Tanrı’ya makbul ruhani kurbanlar sunan kutsal bir kâhinlik zümresi olmak üzere", O ki kudretiyle bizi hakiki kâhinlere ve Tanrı çocuklarına dönüştürür, O’nun melekûtuna ve izzetine mirasçı olalım diye. Bize bahşettiği bu kudret ve salahiyetle, kutsal öğretinin tavsiye ettiği üzere, biz de semavi uluhiyetin ekmeğine dönüşmüş olarak, O’nun inayeti ve kudretiyle zeytinyağında yoğrulmuş ve mayalanmış halde O’na tebdil olalım.

Üçüncü Makam Mesih Davud Mesih Davud

Buhurdan, tütsü ve buhur yakma ne anlama gelir, Bölüm XXI. Kutsal mekânda yapılması emredilen buhurlama sırrına gelince, zira hem Tanrı’ya kulluk edilmesi hem de içsel insanın mümkün olan her yolla beslenmesi adalete uygundur. Tanrı’ya işitme duyusuyla kulluk edilir, nitekim dualarla,

Övgülerle elimizden geldiğince O’nu tespih ederiz. İnsan ise Tanrı’nın ağzından çıkan her kelamın ve içsel hitapların işitilmesiyle kulaklarından beslenir, Peygamber de bunlar hakkında şöyle der, "Rabbim olan Tanrı’nın içimde ne söyleyeceğini dinleyeceğim." Tanrı’ya, bizimle akşam yemeği yemek üzere içeri girdiğinde önüne koyduğumuz yemekle kulluk edilir, bu yemek ise canlarımızın hidayeti ve O’na yönelişidir, tıpkı bizzat kendisinin hidayete eren Samiriyeliler hakkında şakirtleriyle konuşurken söylediği gibi,

"Benim yiyecek bir yemeğim var ki siz onu bilmezsiniz." İnsan da gökten inen o ekmekle ve bizim için takdim edilen kuzunun etiyle, yani dünyanın günahlarını yüklenen O zatın etiyle ağızdan beslenir. Tanrı’ya marifetimiz ve tefekkürümüzle kulluk edilir, kral olan Peygamber de bunu terennüm eder, "Ne mutlu O’nun şahadetlerini araştıranlara, bütün yürekleriyle O’nu arayanlara." Ve yine, "Sevdiğim emirlerin üzerinde tefekkür edeceğim." Bizim daha hayırlı gözümüz ise bu dünyaya gelen her insanı aydınlatan o nur ile beslenir. Tanrı’ya çok türlü buhur yakılmasıyla kulluk edilir, nitekim Kutsal Yazı birçok yerde şöyle der,

Rab hoş kokuyu kokladı. İnsanın daha hayırlı vechesi ise burnu vasıtasıyla beslenir, zira hayat nefesi değil, hakikatte hayatların nefesi denilen o daha hayırlı can, burun deliklerinden üflenmiştir, bu beslenme, o nefesin üflendiği makamdan neşet eden tütsü ve kokuların buhurlanmasıyla hâsıl olur, ta ki gıda, beslenen ile hencins olsun, kulluk eden sunduğu vasıta ile uyuşsun ve her ikisi birden kendisine kulluk edilen ile hemhal olsun. Nitekim can, en yüce İyilik Kaynağı’ndan ve gerçek suret vericiden, her şeyin kendisi vasıtasıyla yaratıldığı O zat aracılığıyla gelir, nitekim bizzat kendisi şöyle şahitlik eder, "Babam şimdiye dek işlemektedir, ben de işlemekteyim", can ya bizim İlahiyatçıların dediği gibi yeniden yaratılır ya da başkalarının iddia ettiği gibi bizatihi o kaynaktan neşet eden cevher üflenir.

Daha yetkin ilahiyatçıların belirttiği gibi, Şeriat’ta yakılması emredilen tütsü ve bu nevi kokular da kökenini ve tesirini aynı makamdan alır. Nitekim onların öğrettiği üzere her bir nesne, tesirini ve menşeini aldığı asli örneğinde (Archetypus) hususi bir makama sahiptir. Bu sebeple Rab, arınmış ve hazırlığa ermiş can tarafından o buhurlamayla birlikte yükselen bu nevi hoş kokuları kabul buyurur, nitekim kutsal Lir Çalıcısı da duasının yükselmesini arzulayarak şöyle terennüm etmiştir, "Duam huzurunda tütsü gibi doğrulsun, ya Rab."

Tanrı’nın eseri olan bizim canımız da bu tür kokulardan lezzet alır, onları tıpkı kendisinin aşağı insana girdiği o burun deliklerinden içeri çeker, zira can yahut emek tükenip yürekte darlık hâsıl olduğunda, en diri ruhlar yine bu deliklerden dışarı salınır.

Bu sebeple kimileri koklama duyusunu diğer duyulardan daha hayat verici ve daha ruhani addetmiştir. Şeriat’ta yakılması emredilen tütsü ise, çeşitli kokulardan ve zamklardan, büyük bir dikkat ve mukaddes bir tertiple hazırlanmaktaydı, öyle ki Tanrı, bu terkibin başka maksatlarla kullanılmaması yahut bizzat Tanrı’dan başkasına yakılmaması için büyük bir tehditle buyurmuştur, nitekim Mısır’dan Çıkış kitabının otuzuncu babının nihayetinde şöyle denir,

Bu tütsü sizin için mukaddesler mukaddesi olacaktır, onu asla kendi nefsani menfaatleriniz için yapmayacaksınız, zira o Rab için mukaddestir. Her kim duyusal bir haz duymak maksadıyla böyle bir tütsü yaparsa, kavminden kesilip atılacaktır. Bu terkibe nelerin katıldığı ve nasıl hazırlandığı hususunda henüz tam bir vukufiyete sahip değilim, gerçi bazı kimseler bu terkibin, zamkların ve o tütsüyü meydana getiren hoş kokulu maddelerin ilmine sahip olduklarını iddia ederler. Zira bu terkipte bir araya getirilen zamklar ve ıtırlar hususunda muhtelif görüşler ve tercümeler bulmaktayım. Nitekim bizim tercümemizde "Nataph" kelimesi stacte olarak çevrilmiştir, fakat bu işi bilen başkaları bunun balsam, kimileri ise opobalsam olduğunu öne sürer, bizim tercümemizin onycha dediği "Sheheleth" ise başkalarında ambra olarak geçer.

Bizim mütercimin güzel kokulu galbanum olarak tercüme ettiği "Helbena" maddesinin başkaları mastika olduğunu iddia eder. Metinde bütün bunların en saf yahut şeffaf buhurla eşit ağırlıkta alınacağı söylense de, terkip edilme usulüne dair bir şey söylenmez, sadece attar sanatı ile yapılması gerektiği bildirilir.

Bunun nasıl bir sanat olduğunu Tanrı bilir, Tanrı’ya bu nevi kokuları yakmayı adet edinen o eski atalar da bilmekteydi. Ancak gölgenin hakikate yerini bıraktığı bizler için hayvan kurbanları ve nefis tütsüler yerine, kendimizi Tanrı’ya mukaddes ve O’na makbul bir kurban olarak sunmaya, ulu attarımız Mesih İsa’nın inayeti ve sanatı ile muhtelif faziletlerden mürekkep bir tütsü haline gelmeye azami gayret sarf edilmelidir, ta ki Elçi ile birlikte şöyle diyebilelim, "Biz hem Tanrı katında hem insanlar nazarında Mesih’in hoş kokusuyuz."

Mesih en yüce hakikattir, herkesi aydınlatan ve her şeyi ışıtan nurdur. ## Dördüncü Makam Hakikatin ne olduğu hakkında, Birinci Bölüm. Mesih hakikattir, Bölüm II. Mesih Şeriat’ın hakikatidir, Bölüm III. Şeriat’ın tek bir harfinin yahut tek bir noktasının Mesih’te tamamlanmadan ve teyit edilmeden geçip gitmeyeceği, Bölüm IV. Mesih Şeriat’ı kemale erdirmiştir, Bölüm V. Kızıl düvenin ve onun kutsal âyinlerdeki ve kirlenmişlerin arınmasındaki küllerinin ne anlama geldiği, Bölüm VI. Mesih’in taliminin ne veçhile mutlak hakikat olduğu, Bölüm VII. Mesih’in öğrettiği şeylerin Şeriat’ın hakikati ile münasebeti, Bölüm VIII. Tanrı olan Mesih’in dünyayı hakikatin hangi doğruluğu ile idare ettiği, Bölüm IX. Mesih’in iman edilmesi gereken hususlarda hakikat dairesinde ne öğrettiği, Bölüm X. Yalnızca kuru bir itikattan ibaret olan imanın kurtuluş için asla kâfi gelmeyeceği, Bölüm XI.

Dördüncü Makam Hakikatin Ne Olduğu Hakkında, Birinci Bölüm.

Hakikatin parıltısı öylesine büyüktür ki, bütün zayıf gözleri kamaştırıp bastırır ve kendi kudretinin büyüklüğü ile onları aşarak körleştirir. Bu yüzden sıradan insanların ve henüz gereğince arınmamış olanların zihinleri, ince hakikatten ziyade kaba yalanla oyalanır, zira hakikat, Hikmet ehlinin ortak kanaatle tarif ettiği üzere, yalnızca zihinle kavranabilen bir doğruluktur.

Eğer yalnızca zihinle kavranabiliyorsa, zihne hiçbir şekilde sahip olmayanlar, Tanrı’ya ait olan şeyleri idrak edemeyenler tarafından asla kavranamaz, O Tanrı ki hakikatin nihai makamıdır, O’nun zati kudreti ise ortanın, başlangıç ve son ile olan ahengi ve mutabakatıdır. Bu sebeple İbrani dili denilen o en kadim lisanında hakikat pek büyük bir sır ile tarif edilir.

Bu kelimede alfabenin ilk, orta ve son harfleri bir araya gelerek uyuşur. Zira Alef ilk, Tav son, Mem ise orta harftir ve bunların harekelenmesiyle kelime "emet" olarak telaffuz edilir.

Bu harflerle şeyin bütün dokusu, yani başlangıçtan şeyin kendisine doğru çıkış ve gayeye doğru dönüş gösterilir, hakikate bakan uygunluk ve doğruluk da tam olarak budur. Bundan başka, hakikatin sağlamlığını ve sarsılmazlığını belirtmek üzere onun adı, hem şekil hem de sayılar bakımından iki kat kare olan harflerden meydana gelir.

Nitekim bu harflerin bizzat kendi şekilleri, sağlam ayaklara ve kaidelere sahiptir, bunlarla her biri tek başına ve daha da güçlü biçimde hepsi bir arada ayakta durur, bunun aksine yalanı bildiren ad ise hiçbir sağlamlığı olmayan, ne tek başına ne de bir arada durabilen harflerle yazılır, öyle ki "yalanın ayakları kısadır, hatta topal ve zayıftır" atasözü doğrulanır. Zira o ad, bizim işaretlerimizle söylersek "şeker" dediğimiz şekilde yazılır. Sayılarda dahi hakikatin adını oluşturan bütün harfler sağlam ve sarsılmaz olan dörde dayalı (katerner) bir sayıyı bildirir, nitekim Alef bir ve bin anlamına gelir, bu bir, bütün sayıların sağlam başlangıcı ve özüdür, bin ise eksiksiz onluk sayının küpüdür, mem ise kırkı gösterir ki bu da eksiksiz onluk sayı ile ve bütün sayıların kökü ve sağlam temeli olan dörde dayalı sayı ile elde edilmiş bir sayıdır, Tav ise dört yüzü gösterir, bu da onluk ve kırklık yahut dörtlük ve onluğun karesi olan yüzlük ile elde edilmiş bir sayıdır, nitekim on kere kırk yahut dört kere yüz dört yüzü meydana getirir, böylece hakikatin adında bulunan sayıların ve harf şekillerinin her ikisi de daima sağlamdır. Oysa yalanın adını teşkil eden harflerde, söylediğimiz gibi, ne şekiller ne de onlar vasıtasıyla aktarılan sayılar herhangi bir sağlamlık taşır, bundan da yalanın kendi kendine çöktüğü ima edilir. Ayrıca dikkat edilmelidir ki yalan harflerinin sayıları hakikat harfleriyle gösterilen sayılardan pek farklıdır, zira hakikatte, söylediğimiz gibi, bir harf birliği ve binliği, diğeri dört onluğu, üçüncüsü ise dört yüzlüğü gösterir, bu da hakikatin bizzat kendisinin Alef ile belirtilen ilahi şeyleri, mem ve kırk ile semavi şeyleri, Tav ve dört yüz ile dünyevi şeyleri kavrayıp bir araya getirdiğini gösterir, nitekim hakiki biçimsel matematiği bilenlere bu açıktır.

Fakat yalanın adını oluşturan harflerin tümü yüzlükleri bildirir, bunlar ise yalanın ve sahteliğin kol gezdiği daha aşağı ve kaba şeylere tayin edilmiş sayılardır,

Nitekim bu harflerden kof yüzü, reş iki yüzü ve şin üç yüzü verir.

Mesih Hakikattir. Bölüm II.

Yukarıda söylenenlerden Mesih'in nasıl hakikat olduğu kolayca anlaşılır, O yalnızca ortayı başlangıç ve gaye ile bağdaştırmakla kalmaz, bizzat ortanın kendisi, başlangıç ve gayedir, nitekim Patmos'taki görümde Yuhanna'ya konuşurken kendisi de şöyle tanıklık eder, Ben Mesih'im,

Alfa ve Omega'yım, başlangıç ve sonum. Nitekim Grekçe konuşuyordu, zira vahyin kendisi baştan sona Grek dilinde yazılmıştı ve bu durum İbrani dilinde "Ben Alef ve Tav'ım" demiş olmasıyla aynıdır. Çünkü bu harflerden biri ilk, diğeri son harftir, tıpkı Grek alfabesinde alfanın ilk, omeganın son olması gibi. Dolayısıyla Mesih'in ilk ve son, başlangıç ve gaye olduğuna dair hiç kimsede şüphe kalmaz, nitekim O yine şöyle demiştir, Ben başlangıcım ve yine gayeye ulaştırır gibi her şeyi kendime çekeceğim.

Geriye yalnızca ortanın da belirlenmesi kalıyordu. Bundan ötürü, kendi yerinde açıklayacağımız üzere, kendisine pek çok biçimde orta ve aracı denilmiştir. İşte Tanrı Sözü'nün (Verbum Dei) insanlığı, bedeni ve her türden yaratılmış olan bütün insanı üstlenmesinin en zarif gerekçesi buradadır, ta ki başlangıç olarak var olan O, ortayı, yani Tanrı ile diğer yaratılmışlar arasında orta olan ve hepsini kendinde barındıran insanı üstlenerek hem onu hem onda bulunan her şeyi gereken gayeye ulaştırsın. Ve bu suretle uçlar ile ortayı her ikisiyle bağdaştırarak hakikat adını haklı olarak kendine mal etsin ve "Ben hakikatim" desin. Bundan başka O'na hakikat adı verilir, zira yaşamda ve ahlakta herkesin uyması gereken ebedi kurallar O'ndadır, bu yüzden O, her şeyin yöneticisidir, herkesi yönlendiren ve hakikatle dolduran güvenilir yol, kapı, yuva, gövde, kural, öğretmen, üstat, nizam vericidir, çünkü kendisi bütünüyle doludur, nitekim Yuhanna'nın şu sözüne göredir, O'nu lütuf ve hakikatle dolu gördük, O'nun doluluğundan hepimiz aldık.

Mesih Yasanın Hakikatidir. Bölüm III.

Mesih'e yalnızca bütün yaratılış toplanmakla kalmaz, bütün yasa ve peygamberler de öyle bir yönelir ki O, bizzat yasanın hakikati olur, çünkü bütün yasa O'nun aracılığıyla ve O'nda doğrulanır,

Yuhanna'nın dediği de budur, Yasa Musa aracılığıyla verildi, lütuf ve hakikat İsa Mesih aracılığıyla gerçekleşti, yani yasada O'na dair yazılmış olanlar tamamlanarak yerine geldi.

Ve henüz eserlerini tamamlamamışken Filipus O'nun hakkında bu minvalde şöyle demiştir, Musa'nın yasada yazdığı ve peygamberlerin bildirdiği kişiyi, Nasıralı Yusuf'un oğlu İsa'yı bulduk. Ve Hakikatin kendisi de şöyle der, Musa benim hakkımda yazdı, bununla yasada yazılı olanların O'nda doğrulandığını kasteder, bu doğrudur, lakin muhtelif şekillerdedir, nitekim bazen O'nun soyağacı serimlenir, bazen Kutsal Yazı O'ndan mecazi ve temsili olarak bahseder, başka bir yerde gelecekteki Mesih'in erdeminde sergilenen tesirler vasıtasıyla, bir başka yerde O'nun geleceğini vadederek peygamberlik eder, pek çok yerde ise O'nun itibarını, yüceliğini, erdemini ve pek şanlı işlerini türlü şekillerde tasvir eder. Bütün bunlar öyle bir örtüyle gizlenmiştir ki o kaldırılmadıkça Musa'nın Mesih hakkında nerede yazdığı hiçbir yerde açıkça görünmez, fakat perde açıldığında Rab'bin yüceliğini bir dereceye kadar temaşa edebileceğiz. Kendi lütfuyla bunu bahşetsin O Zat ki, Luka'nın anlattığına göre Musa'dan ve peygamberlerden başlayarak iki yol arkadaşına Kutsal Yazıları öyle yorumlamıştı ki onlar şöyle demişti,

Yolda Kutsal Yazıları bize açarken içimizde yüreğimiz alev alev yanmıyor muydu?

Nitekim soyağacını ilk insandan örmeye başlar, bütün Pentateukhos boyunca ve önderler, hâkimler kitapları ile Paraleipomenon denilen tarihler kitapları boyunca ilerler, Matta ve Luka O'nun soyağacına dair özetle neleri sayacaklarını buradan almışlardır. Ve ikisi bazen uyuşmaz görünse de uydurma şeyler anlatmazlar, zira Hieronymus ve Augustinus'un uzun uzadıya tartıştığı gibi biri doğal soyu, diğeri ise yasal soyu tarif eder. Temsiller ve benzerlikler yoluyla da bu Mesihimizi neredeyse sayılamayacak kadar çok yerde tasvir edilmiş olarak buluruz,

Nitekim buluşma çadırının bütün düzeninde, kurbanlarda, Melkisedek ve Harun'un kâhinliğinde (Pavlus'un yorumladığı üzere) O, yukarıda bir nebze ana hatlarıyla belirttiğimiz gibi, büyük sırlar ile tarif edilir. Ninovalılara gönderilen, Tarşiş'e kaçıp denize atılan ve nihayet vaazıyla Asurluları tövbeye sevk eden Yunus bahsi de farklı değildir, nitekim bizzat Hakikat bu hadisenin kendi timsali ve işareti olarak sergilendiğini bildirir. Keza İbrahim'in bütün hikâyesinde de böyledir, Pavlus'un Galatyalılara hitap ederken yorumladığı üzere o iki oğul meydana getirmiştir, bunlar iki ahdi simgeler, biri yasanın köleliğinde, diğeri ise ruhun özgürlüğündedir. Ve cariyenin oğlu yaşça daha büyüktü, tıpkı kölelik ahdinin de önce gelmesi gibi,

Hür kadının oğlu ise daha sonradır ve mirasa konandır, tıpkı ruhtaki özgürlük ahdinin hakiki ve ebedi mirası vadetmesi gibi. Ve nasıl ki o vakit cariyenin oğlu hür kadının oğluna zulmettiyse, o günden bu yana geçen pek çok zamandan beri de İsmaililer denilen cariye oğlundan inenler Mesih'in ortak mirasçılarına zulmetmişlerdir ve tek bir ağıl, tek bir çoban olacağı vakit gelinceye dek zulmetmektedirler, işte o zaman her şeyin berrak bir ışıkla dolduğu görülecektir, yanılmıyorsam bu vakit pek yakındır. Yasada Mesih'in erdemiyle gösterildiği anlatılan tesirler ise neredeyse sonsuzdur, hepsi de tek bir kökten neşet eder, bu kök de kurtuluş yahut azatlık, merhamet, dindarlık, şefkat, suçların bağışlanmasıdır, Elçi'nin şu sözüne göredir, Suçlarınız içinde ölüyken Mesih sizi diriltti,

Bütün suçlarımızı bağışlayarak aleyhimize olan, bize karşı duran borç senedini sildi ve onu çarmıha çivileyip ortadan kaldırdı. Hatta Pavlus'un bütün öğretisi bu kökten filizlenir, Mesih'in bize kazandırdığı lütfu ve bize gösterdiği bütün dindarlık bağlılıklarını daha ziyade ve pek çok yerde yineler. Eski tesirlerden de birkaçına değinecek olursak, Tanrı'nın merhametiyle günahın utancından çıplak kalan ilk ebeveynlerimizi giydirdiği o deri giysi bunu göstermiştir. İbrahim'in, İshak'ın, Yakup'un ve Davud'un soyunda yeryüzünün bütün kabilelerinin bereketleneceğine dair Atalara verilen her bir vaat bunu ima etmiştir. İbrahim'in Kildanilerin Ur şehrinden kurtarılması, Yakup'un kutsanması ve elde edilen zafer bunu belirtmiştir.

İşte O'nun soyunun Mısır'dan çıkarılması, çölde gökten sunulan yiyecek ve kayadan içirilen su ki bu kaya, Resul'ün açıkça belirttiği gibi Mesih idi.

Musa kayaya vurduğunda, kayaya vurmaksızın lütuf suyunun merhametle bahşedileceğine inanmayarak ağır bir günah işlemiştir. Mesih'ten elde edilen lütuf uyarınca Natan peygamber aracılığıyla Davud'a şöyle denmiştir, Günahın bağışlandı. Ve Ahab hakkında İlyas'a şöyle denmiştir,

Ahab'ın nasıl alçakgönüllülük gösterdiğini görmedin mi, bu yüzden onun günlerinde kötülük getirmeyeceğim. Dolayısıyla Tanrı'nın kendini lütufkâr ve merhametli kıldığı bu türden bütün hadiseler, gelecek olan Mesih'in eserleri idi. O'nun kudretiyle şefkat ve merhamet kapısı açılmıştır ki bu kapı, kıdemli ilahiyatçılar tarafından sağ kol olarak adlandırılır. İşaya bu hususta şöyle der, Ve Rabbin kolu kime ifşa edildi. Ve melike Ezgiler Ezgisi'nde şöyle der,

Kudretini koluyla gösterdi, şüphesiz kudretini gösterdi, zira yaratılışta gerekenden daha az bir kudret gerekmiyordu yenilemek ve kurtarmak için.

O vakit, ateşten olan, sol taraftan dehşet saçan ve öldüren yasa da Musa'nın İsrailoğullarını kutsamadan önce bildirdiği gibi merhametin sağ eline teslim edildi, şöyle diyerek,

Rab Sina'dan geldi ve Seir'den bizim için doğdu, bu durum yasa bakımından geçerlidir, zira yasayı verirken, duyulur şekilde konuşurken, çadırda ikamet ederken ve yasanın öğretisinde, yine de bir örtü altında gizlenmiş halde ateşte görünerek doğduğu görülmüştür. Musa şöyle devam eder,

Rab Paran dağından göründü, yahut lafzına daha uygun şekilde söylersek, Paran [İbranice] dağından, yani güzel ve yücelikle dolu dağdan,

Ki bu dağ, hakkında başka bir yerde şöyle denilen Mesihimizdir, Pıhtılaşmış dağ, bereketli dağ, Tanrı'nın içinde oturmaktan hoşnut olduğu dağ, nitekim pederane ses şöyle demiştir, Bu benim sevgili oğlumdur, kendisinden son derece hoşnudum. İşte yücelik ve lütufla dolu bu dağdan Rab yeniden göründü ve O'nunla birlikte binlerce aziz belirdi ki Matta'nın dediği gibi, O'nunla kutsal şehre girdiler ve pek çok kişiye göründüler. O vakit O'nun sağında ateşten yasa görüldü, çünkü o vakit ilahi gayretin ve öfkenin ateşi sağ ele yöneltildi ve bilgelik suyuna dönüştürüldü, ey merhamet. Bu sebeple Mesih su ile geldi ve bizi su aracılığıyla yeniden doğurduğu söylenir, ve bu durum, takip eden kısımda belirtildiği üzere, kavimleri artık cezalandırmayıp dehşete düşürmeyerek, aksine şefkatli bir Baba gibi onları severek, aklayarak, doyurarak ve pek çokları için fidye olarak canını vererek sevmiş olmasındandır. Bütün bu neticeler vasıtasıyla Mesih'in yasada önceden bildirildiğini, Peygamberlerce terennüm edildiğini, Resuller ve İncil yazarlarınca ikrar edildiğini görmekteyiz. Oysa Musa başta olmak üzere O'na dair yapılan peygamberlik öyle gizli kalmıştır ki lafzın zahirinde hiçbir şey görünmez. Şayet bir kimse örtüyü kaldırıp içeriye nazar ederse, gizli olan kalbin bütünüyle parıldadığını derk eder. Ve bir pencerecik aralamak adına belirtelim, Musa insanın, sanatkârın tanıklık ettiği üzere her iki cinsiyetle bezenmiş olarak Tanrı'nın sureti ve benzeyişinde pek mahirane bir sanatla yaratıldığını nakleder, nitekim başka yerde söylediğimiz gibi. Ve Paulus'un Mesih'e atıfla tefsir ettiği üzere, onu bütün yaratılmışların fevkine yerleştirir, üstelik bu, Musa'nın bizzat ifade ettiği gibi, yeryüzünü işleyecek hiçbir insan henüz yokken vuku bulmuştur. İnsanın bu yaratılışına dair hemen ardından şunu eklemiştir, Rab Tanrı yeri topraktan insanı şekillendirdi ve metnin devamı gelir.

Bundan açıkça anlıyoruz ki kimi bilgelerin de öne sürdüğü üzere, insan yaratılışının ilk tasviri Mesih'e dair idi, nitekim Yuhanna'nın şahitliğiyle O, dünyanın başlangıcından beri katledilmiş olduğu gibi, yine dünyanın başlangıcından beri var edilmiş ve Paulus'un şu sözü uyarınca her şeyin fevkine çıkarılmıştır, Ve İlk Doğan'ı yeryüzüne getirdiğinde şöyle demiştir, Tanrı'nın bütün melekleri O'na secde etsin. Musa yahut Yakub'un dilindeki yasa da O'ndan bahsederek şöyle der, Şilo, yani Mesih gelecektir ve milletlerin intizarı O olacaktır.

Musa da Tanrı tarafından kavmin kurtarıcısı olarak seçildiği vakit O'nun hakkında şöyle demiştir,

Göndereceğini gönder. Mesih'in önceden haber verildiği bu kabil yerler sayısızdır, ve O'nun mertebesinin, yüceliğinin, kudretinin ve seçkin işlerinin övüldüğü yerler pek çoktur, tıpkı İşaya'nın şu sözü gibi, Ve hükümdarlık O'nun omuzları üzerinde oldu ve O'nun adı harika öğütçü, güçlü Tanrı, ebediyet Babası, Esenlik Önderi olarak çağrılacaktır, O'nun egemenliği çoğalacak ve esenliğin sonu olmayacaktır, Davud'un tahtı üzerinde ve O'nun krallığı üzerinde, onu kurmak ve şimdiden sonsuza dek adalet ve doğrulukla pekiştirmek için.

Ve Tekvin'de daha önce Yakub'un peygamberlik ederek söylediği şu söz gibi, Şiloh, yani Mesih gelene dek Yehuda'dan asa uzaklaşmayacaktır.

Ve bütün kavimler O'na toplanacaktır, ki kral Peygamber ikinci ilahisinde Baba'nın sesiyle O'na hitap ederek bunu terennüm etmiştir, Benden dile, sana miras olarak milletleri vereyim. Zira Paulus'un dediği gibi O, her şeyin mirasçısı kılınmıştır, nitekim asırlar, yani bütün bu düzenek ve onda ikamet eden her şey O'nun aracılığıyla yaratılmıştır. Peygamber bu sebeple şöyle devam eder, Ve yeryüzünün sınırlarını senin mülkün kılayım. Kral Peygamber, pek çok mezmurda, bilhassa yetmiş birinci ve sekizinci mezmurlarda Mesih hakkında fevkalade övgüler terennüm eder.

Ve sözü uzatmamak gerekirse, yasanın yahut Peygamberlerin hiçbir anlatısı yoktur ki doğrudan yahut dolaylı olarak Mesih'e temas etmesin, kah kâhinlerin giysilerine dair sırda olduğu gibi ki bu giysiler bizzat kâhinlerin kuşanmasında sırlar taşır, gerek bizimkilerde ve nihayetinde Mesih'te, ki her şey O'na racidir, tıpkı bir önceki makamda izah ettiğimiz üzere.

Ve nihayetinde her şey Mesih'e öylesine racidir ki O'nda tamamlanmamış tek bir nokta yahut tek bir işaret dahi bulunmaz, bu husus basiretle anlayan kimse için aşikârdır.

Lakin her şeyi tek tek kayda geçirmek içinden çıkılmaz bir meşakkat olurdu, yine de bunları dayanaksız öne sürdüğümüz zannedilmesin diye, Mesih'te en küçük noktanın yahut işaretin dahi nasıl yer bulduğuna dair bazı hususları ele alacağız ki bu az sayıdaki misalden hareketle diğerleri daha kolay tasdik edilebilsin ve bir nebze kavranabilsin.

Yasanın tek bir noktasının yahut işaretinin, Mesih'te tamamlanıp doğrulanmadan zeval bulmayacağı hakkında.

Bölüm 44

İota alfabenin en küçük harfidir, işaret ise bir nokta yahut vurgudur. Bunların tamamı Kutsal Yazı'da gereken sayı, tartı ve sır ile yerleştirilmiştir, öyle ki Rabbi Şimon bar Yohay ve ondan sonra Elkana ile diğerleri yalnızca hükümleri ve kelimeleri yorumlamaya girişmekle kalmamış, harflerin, onların şekillerinin, altlarına ve üstlerine konulan işaretlerin dahi hesabını vermeye çalışmışlardır.

Bir misal getirmek gerekirse, yasanın ilk kelimesi olan Bereşit'i tefsir edenler, evvelemirde yasanın ve yaratılış tasvirinin neden Bet [İbranice] ile başladığını sorgularlar.

Şöyle cevap verirler, Zira Bet [İbranice] harfi evi temsil eder ve yüce bilgeliğe işaret eder, ki her şey kendi suretlerine büründürülmeden önce onda yer almaktaydı ve her şey onun vasıtasıyla vücuda getirilmiştir, nitekim Mezmurlar yazarının şu sözünde olduğu gibi, Her şeyi bilgelikle yaptın. Her şeyin Kelam'da adeta yaratıcı bir hayat olarak önceden var olduğunu ve ardından her şeyin bizzat Kelam vasıtasıyla var edildiğini söyleyen Yuhanna da bunu tasdik eder. İkinci olarak müteakip harfin neden Reş [İbranice] olduğu sorgulanır. Elkana'nın değindiği pek çok hususu bir yana bırakırsak, bazıları şöyle der, Bet [İbranice] iki sayısını ifade ederek ilahi alanda ilk hâsıl olanı, yani Oğul'u ve Teslis'in ikinci şahsını remzettiğinden, iki yüzü ifade eden Reş [İbranice] harfi ise en kesif şeylerde ilk hâsıl olanı, yani Pisagorcularca ikilikle remzedilen maddeyi imler. Üçüncü sırada Alef [İbranice] konulmuştur, bu harf şüphesiz uluhiyetin ve bütün hayırların ilk kaynağının harfidir, madde hâsıl olduktan sonra şekil vericinin araya girdiğini imler, ki Elkana'nın dediği gibi, Bet [İbranice] ve Reş [İbranice] üzerine taşarak maddenin şekil bulmasını ve yaratıcı bilgelik ile her şeyin hayatı olan Oğul vasıtasıyla canlanmasını sağlar.

Ve ne hoştur ki Alef [İbranice] ile Bet [İbranice] birleştiğinde Baba manasına gelen Ab [İbranice] teşekkül eder, zira Baba, Oğul olmadan var olamaz.

İşte görünüz, İbrani bilginleri harflerin sırlarını aktarırken Baba'yı, Oğul'u ve dolayısıyla tüm Teslis'i nasıl ikrar etmektedirler. Zira Kutsal Ruh hakkında aralarında hiçbir şüphe yoktur, çünkü O, suretlerin ilk vericisidir, Oğul'da bir idea gibi önceden var olan sureti maddeye indiren, meydana getirilecek şeyin hayatı olan ve harfi yüzlüklerin üçlüsünü ifade eden [okunamadı] harfini meydana getirendir. Bu tür sırları bilenlere açıkça ima eder ki, o yaratılmış maddede suret meydana getirilmiştir. Ve dünyada hiçbir şey, tanrısallıkla dolmadıkça ayakta kalamayacağına göre, peygamberin şu sözü uyarınca, "Ruhlarını alırsın ve yok olup giderler, kendi tozlarına geri dönerler, elini açtığında ise hepsi bollukla dolar", bu sebeple beşinci yere, bizimkilerin iota diye telaffuz ettiği yod harfi konur. Bu harf de şeylerin içine akıtılan ve Yeremya'da söylendiği gibi her şeyi dolduran tanrısallığı simgeler, "Göğü ve yeri ben doldururum." Bu doluluk öncelikle Mesih'te mevcuttu, Pavlus'un dediği gibi, "Çünkü tüm doluluğun O'nda ikamet etmesi hoşnutluk verdi."

Böylece tüm bunlar meydana getirilerek insan soyunun kütlesi bir araya toplandı ve Mesih'in yalnızca kendisini onarmak üzere geldiği İsrail kavmi denilen seçilmişler topluluğu ayrıldı. Ve yasanın ve dünya yaratılışının tarihinin ilk kelimesinde bu da tamamlansın diye, İsrail cemaatini simgeleyen o harfi ekledi, nitekim Elkana açıkça şöyle der, "Bütün bunların özet anlamı şudur, En Yüce Işığın Kelamı ve Oğul'u olan bilgelikte tüm şeylerin ilk maddesi (prima materia) meydana getirildi, ardından tüm iyiliklerin kaynağından şeylere suret verildi ve dolayısıyla her şey iyilikle dolduruldu, nihayetinde ise kendileri için her şeyin yapıldığı insanlar soyu, bilhassa seçilmişler meydana getirildi." Bütün bu varlıkların, kendilerinden çıktıkları o ilk kaynağa geri döndürülmesi gerektiğinden, ikinci kelimenin ilk harfi yine Bet harfidir, şüphesiz Mesih olan bilgeliğin mührüdür. Ve yaratmak, arındırmak ve yenilemek anlamına gelen "Bara" kelimesinin başlangıcıdır, Mesih tarafından kurtarılacaklarını, ıstırabında döktüğü yıkanma ile arındırılacaklarını ve nihayet dirilişiyle yenileneceklerini ima eder. Yenilenen insanı ve onun içinde kapsanan tüm yaratılmışları kendisi aracılığıyla Baba Tanrı'ya geri döndüren, Alef ile simgelenir. Geri döndürülecek yaratılmış ise iki yüz sayısını ifade eden Reş ile simgelenir, tıpkı Ezgiler Ezgisi'nin sonunda açıkça söylendiği gibi, Alef'in biri ve bini simgelemesi gibi,

"Alef senin olsun ey Süleyman, İki yüzü ise onun meyvesini koruyanlara, Yani tüm yaratılmışlara aittir."

Her ne kadar hatalı nüshalar,

"Bin tanesi senin olsun barışçıl olan,"

şeklinde yazsa da. İşte görünüz, o kelimelerin tüm harfleri Mesih'te nasıl yankılanır ve tamamlanır, en küçük harf olan yod bile. Bu harfin üst çengeli, doğru biçimlendirildiğinde son derece incedir ve gözümüzün görüşünden kaçıncaya dek uzanır, Elkana'nın dediği gibi, o yod'un, yani onunla işaret edilen Mesih'in dolduğu görünmez tanrısallığı ima eder. Mesih, aldığı o bereketi ve tesiri aşağıya akıtır, nitekim Yuhanna açıkça şöyle der, "O'nu lütuf ve hakikatle dolu gördük ve O'nun doluluğundan hepimiz pay aldık." Bu sebeple o yod harfi, sebepsiz yere İsa isminin başına konmamıştır.

Her bir kelimenin harflerinde başka bir sır daha bulunmaktadır, zira İbraniler arasında meşhur olan ve [Yunanca] tsiruf denilen yöntemle evrilip çevrilirlerse, oradan çeşitli sırlar çıkarılır. Örneğin eşek anlamına gelen Hamor kelimesinde ki Mesih, insan soyunu kurtarmanın dehşetli vazifesine merhametle giriştiği Palmiye Günü'nde sebepsiz bir sır olmaksızın bir eşeğe binmek istemiştir, bu kelimede eğer son harf başa alınırsa, merhamet ve şefkat anlamına gelen Rehem kelimesini elde ederiz. O günden itibaren bizim için katlandığı ıstırabın son anına kadar en çok bu merhameti göstermiştir. Nitekim tanrısal takdir ile o gün çocukların zeytin dallarını O'nun önüne sermeleri de bundandır, ta ki O'nun o vakit kuşanmaya başladığı dindarlık ve merhamet işi gösterilsin. Farklı kelimelerin ilk ya da son harflerini alarak o harflerden başka bir düzenle de sırlar çıkarılır, bunlarla, kehanet kelimelerinin örtülü biçimde bahsettiği Kişi'nin ismi oluşturulur. Örneğin Tanrı ile dolu Yakup'un Yahuda'da Mesih hakkında kehanette bulunarak söylediği şu sözü misal getirelim,

"Şilo gelene kadar, yani Mesih, ve halklar O'na toplanacaktır."

İbranicesinde "Yavo Şilo ve-lo yikhot" şeklinde geçer. Bu kelimelerin ilk harfleri sırasıyla ve İbrani usulünce bir araya getirildiğinde İsa ismini meydana getirir, öyle ki anlamı şudur,

"Kavimlerin O'nun ibadetini ve ahdini kabul ederek etrafında toplanacağı Mesih, yani İsa gelene dek."

Benzer şekilde, Mesih hakkında pek çok övgünün terennüm edildiği yetmiş birinci Mezmur'da şu ifade yer alır, "Adı sonsuza dek kalıcı olsun ve bütün uluslar O'nda kutsansın." İbranicede "Yinon şemo ve-yitbarehu vo kol goyim" şeklinde geçer. Bu ilk üç kelimenin baş harfleri alınıp az önce söylenen yöntemle dizilirse, İsa ismi teşkil edilir. Burada açıkça ima edilir ki, peygamberin hakkında bu kadar çok ve büyük ezgiler söylediği, bütün milletlerin kendisinde kutsanacağı ve Petrus'un dediği gibi insanların kurtulması için yegane gerekli olan isim İsa'dır.

Daha da ulu bir sırla aynı isim, doksan beşinci Mezmur'da peygamberin herkesi, Mesih'in gerçekleştireceği yeni iş için yeni bir ilahi söylemeye davet ettiği yerde aynı yöntemle yeniden dokunur. Diğer hatıralar arasında şu da vardır,

"Gökler sevinsin ve yer coşsun, deniz ve onun doluluğu kükresin, tarlalar ve içindeki her şey neşelensin."

Bu kelimeler İbranicede şöyledir, "Yismehu ha-şamayim ve-tagel ha-arets yir'am ha-yam u-melo'o ya'aloz saday ve-khol aşer bo." Bu kelimeler öyle bir tarzda düzenlenmiştir ki, ilk dört kelimenin baş harfleri alınıp uygun sıraya konursa, Tanrı'nın dört harfli büyük ismi olan Tetragrammaton'u meydana getirir. Eğer sonraki üç kelimenin baş harfleri alınırsa, son harfi olan he harfi olmaksızın aynı ismi elde ederiz ve bu büyük bir sırla böyledir. Zira Sefer Temunot denilen o kitapta kanıtlarlar ki, o he harfi aracılığıyla Kelam ve tanrısallık beden ile birleşecektir. Bu birleşmeden İsa ismi teşkil edilir, Tanrı'nın o büyük isminin gücü O'na dökülür, öyle ki adeta İsa'ya boyun eğer görünür. Artık insanların yalnızca bu isimle kurtulması bağışlanmıştır ve o dört harfli büyük ismin kudretiyle yapılagelen mucizeleri gerçekleştirmek bize verilmiştir, nitekim başka yerde söylediğimiz gibi. Buradan hayranlık uyandırıcı bir düzenle diğer üç kelime takip eder, bunların ilk harfleri uygun sıraya konduğunda İsa ismini teşkil eder. Mademki Rab'bin ağzının adlandırdığı bu yeni isim yaratılmıştır, bu sebeple peygamberlik ilahisi şöyle başlar, "Rab'be yeni bir ilahi söyleyin." Bu yüzden gökler, deniz, yer, tarlalar ve içlerindeki her şey, Baba'nın her ismin fevkinde bir isim bahşettiği Mesihimizin övgülerini dile getirmeye davet edilir. Elbette Kutsal Yazı'nın tüm yerlerini sırlarıyla birlikte baştan sona incelemek uzun sürerdi, zira hiçbir yer kendi gizeminden yoksun değildir. Bu yüzden örnek olarak getirilen bu az sayıdaki şeyden sonra, ikili olan işaretlere geleceğiz. Zira çoğunlukla nokta denilen, İbranice ise nequdot olarak adlandırılan alt işaretler, kutsal metin her neyden bahsederse bahsetsin, hem dünyevi hem de mistik bedenin tüm uzuvları üzerinde kuluçkaya yatan hayat verici ruhu ve iradeyi simgeler. Hezekiel bunu görerek şöyle demiştir, "Ve hayatın ruhu tekerleklerdeydi", yani her ikisine de hayat veren dünyevi ve insani bedende.

Bizim vurgu dediğimiz, İbranicede ise [okunamadı] denilen üst işaretler ise tanrısal ve kutsal olanı, kutsallaştıranı ve Tanrı'ya geri döneni simgeler.

Aslında tek olan bu ikili ruh hakkında Origenes, Peri Arkhon adlı eserinde pek de bilgisizce konuşmaz. Zira tanrısal ruhun kudreti çok yönlü olsa da, özellikle bu ikilikten ötürü hayat ruhu ve Kutsal Ruh olarak adlandırılır.

Ve bu ruh İsa'nın ruhu olduğundan, onun tarafından gerçekleştirilen işler İsa'nın işleri olarak anılır ve dolayısıyla ruhta tamamlanmış bulunan şeyler İsa hakkında tamamlanmış olarak anlaşılır.

İsa'mızın söylediği şey de işte buydu, "O benimkinden alacak ve size bildirecektir." Ve yine, "Baba'nın benim adımla göndereceği Kutsal Ruh, size her şeyi öğretecektir", yani şüphesiz her şeyi benim adımla gerçekleştirecektir.

Ve madem hiçbir şey Kutsal Ruh olmaksızın İsa adını layıkıyla telaffuz edemez ya da çağıramaz, nitekim Pavlus’un tanıklığıyla, Kutsal Ruh olmaksızın hiç kimse Rab İsa diyemez, bu sebeple Kutsal Yazı’da İsa’nın adını imleyen ve gösteren hiçbir harf, onun tepesindeki bir çengel ya da nokta olmaksızın bulunamaz, aynı mantıkla hiçbir hece de onun vurgu işareti olmaksızın bulunamaz.

Ve daha ileri bir ifşadan kaçınarak, çengeller hakkında söylenen bu sözler kafi gelsin, zira daha ötesini konuşmaya cevaz yoktur.

Fakat bu tür şeyler kamil olanlar arasında paylaşılmalı yahut ruh ile tefekkür edilmelidir, ve Peygamber ile birlikte şöyle denmelidir, Gözlerimi aç ki şeriatindeki harikaları temaşa edeyim.

Mesih Şeriati Kemâle Erdirdi. Bölüm V.

Mesih şeriatı yalnızca onda bulunan her şeyi tamamlayarak doğrulamakla kalmadı, nitekim kendisi de, Şeriati feshetmeye değil, tamamlamaya geldim diyerek tanıklık etmiştir, aksine müjde yoluyla, ki bu iyi haber anlamına gelir, onu yetkinleştirip daha iyi bir mertebeye ulaştırdı, tıpkı bir kimsenin, sert birtakım sözleri basmak için bir levha üzerinde dizilmiş kurşun harf karakterlerini alması gibi.

Şayet bunları, harflerin biçimi aynı kalmakla birlikte, daha tatlı ve daha yüce sözleri basmak için yeniden düzenleyecek olursa,

Benzer biçimde Mesih de başka bir şeriat icat etmeyerek, fakat aynı şeriati kemâle erdirerek ve onu daha iyi bir kısmete kavuşturarak eyledi, öyle ki başka türlü görünse de gerçekte başka değildir, aynıdır, tıpkı bir kumaşın erguvan boyasıyla ya da kıymetli bir renkle boyandığında yetkinleşmesi fakat özünün değişmemesi gibi.

O halde şeriat, hayvanların kanıyla serpildiğinden çok daha sağlam bir biçimde, Mesih’in kanıyla boyanmış ve renklendirilmiş olarak yetkinleşti, nitekim Resul şöyle der, Mesih, gelecek nimetlerin Başkâhini olarak zuhur edip, elle yapılmamış, yani bu yaratılıştan olmayan daha büyük ve daha kamil bir çadırdan, ki bu çadır bizzat Mesih’in hakiki ve yaşayan kendisiydi, teke veya danaların kanıyla değil, kendi kanıyla kutsal mekana bir defada girdi.

Bu sözlerden açıkça anlıyoruz ki Mesih, kendi kanıyla şeriati genişletmiş ve kemâle erdirmiştir. Genişletmiştir, zira tek bir İsrailli aile ve pek az yabancı tarafından Yahudiye ve Fenike’nin küçücük bir yerinde gözetilen o şeriat, Mesih vasıtasıyla bütün yeryüzüne ve bütün milletlere yayılmıştır, nitekim Mezmur’da terennüm edildiği üzere, Bütün krallar ona secde edecek ve bütün milletler ona kulluk edecektir,

Ve başka pek çok yerde de böyledir. Kemâle erdirmiş, hatta öyle değiştirmiş, daha yumuşak ve daha merhametli kılmıştır ki, şeriat uyarınca taşlanması buyurulan zina etmiş kadın, bizzat Mesih tarafından beraat ettirilmiş, vergi memuru ile günahkar fahişe himaye görmüş, biri İncil yazarı ve Resul, diğeri ise ev sahibi olarak seçilmiştir. Hırsıza, kendisine bağlandığı anda cenneti vaat etmiştir. Ve kısaca bağlayacak olursak, açık bir kelam ile, Doğruları değil, günahkarları çağırmaya geldim diyerek bütün günahkarlara merhamet göstermiştir. Ve pek ulu görünen şudur ki, Tanrı herkesin Mesih vasıtasıyla merhamet bulması için, şeriat vasıtasıyla değil, zira Pavlus’un dediği gibi onunla hiç kimse aklanmaz, herkesin günaha ve gazaba düşmesine izin vermiştir.

Aynı Resul bana öğretmemiş olsaydı, bunu ileri sürmeye asla cesaret edemezdim, zira o şöyle der, Herkese merhamet etmek için hepsini günahın altına kapattı, her ne kadar Resul itaatsizliğin altına kapattı dese de. Nitekim itaatsizlik bütün günahların kaynağı ve Tanrı’dan hakiki bir kopuştur. Ve Resul bu kelamı öylesine tartar ki, bunun hakikat olduğunu bilse de, derhal nida ederek peşi sıra ekler, Ey Tanrı’nın zenginliğinin, hikmetinin ve bilgisinin derinliği, O’nun hükümleri ne denli akıl ermez ve yolları ne denli araştırılmazdır.

Fakat şayet bir kimseye bu sırlar açılmışsa, bu ancak layık olmayanlara ifşa edilmemesi şartıyla yapılmıştır.

Bu yüzden Pavlus, sözü edilen gizemleri etraflıca açıklamamış, Tanrı’nın bunu neden yaptığını imlemiş ve şöyle demiştir, Zira her şey O’ndan, O’nun vasıtasıyla ve O’ndadır, zira şunu kastetmek istemiştir, Tanrı’nın Kelamı vasıtasıyla her şey nasıl yaratıldıysa, yozlaşan şeyler de aynı Kelam vasıtasıyla öylece ihya edilsin ki, bütün feyizleri ve bütün hayırları başımız olan O’ndan aldığımızı bilelim. Bu sebeple eklemiştir, Gerekenden fazla bilgelik taslamayın, zira Tanrı herkese bir pay dağıttığı gibidir. Nitekim bir bedende çok uzvumuz olduğu halde, bize verilen lütfa göre farklı bağışlarımız vardır. Ve bütün uzuvların hayatının ve amelinin Mesih’ten neşet ettiğini, Korintlilere ve Efeslilere hitap ederken uzun bir nutukla nakleder, diğer sözlerinin yanı sıra şöyle der,

Yücelere çıktığında tutsaklığı esir aldı, insanlara hediyeler verdi denildiği üzere, her birimize Mesih’in bağışının ölçüsüne göre lütuf verilmiştir. Nitekim kimini resuller, kimini peygamberler kıldı, ve bunun devamı gelir. Binaenaleyh Baba, sahip olduğumuz her şeyi Oğul aracılığıyla almamızı, bizzat O’nun var olmasını ve bütün hediyeleri, kerametleri, kurtuluşu ve merhameti O’nun vasıtasıyla elde etmemizi murat etmiştir. Nitekim Zekeriya, Rab’bin yeni doğmuş öncüsü olan oğluna şöyle demiştir, Rab’bin yollarını hazırlamak üzere O’nun önünden gideceksin, zira O, Yücelerden doğan Güneş’in bizi ziyaret ettiği merhametinin derinliği vasıtasıyla, günahlarının bağışlanmasıyla halkına kurtuluş vermek üzere gelmektedir.

Demek ki hiç kimse şeriat vasıtasıyla yahut hayvanların kanıyla aklanmaz, ancak hepimizin fesatlarını üzerine alan ve yaralarıyla şifa bulduğumuz O’nun vasıtasıyla aklanır.

Ve Pavlus, yalnızca insanların değil, her şeyin Mesih’in kanı vasıtasıyla gereken ahenge kavuşturulduğunu naklederek şöyle der, İster yerdekiler ister göktekiler olsun, çarmıhının kanıyla barışı sağlamış olarak.

Nitekim göktekilerin dahi Mesih’in kanıyla barışa kavuştuğunu teyit ederken büyük bir sırra temas etmektedir, zira herkes kötü meleklerin gökten geri dönüş umudu olmaksızın kovulduğunu kabul eder. O halde, Mesih bizim adımıza olan borcu Baba’ya ödeyerek, ilk yaratılanın itaatsizliğiyle gazaba gelmiş olan Baba ile bizi barıştırdığı zaman, bunu ebedi Baba’nın ve bütün semavi güçlerin bizimle barışması olarak anlamadıkça, gökte Mesih’in kanıyla barıştırılacak ne kalmıştı, Nitekim Resul’ün Korintlilere söylediği gibi,

Nasıl ki tek bir kişinin suçuyla ölüm bir kişi üzerinden hüküm sürdüyse, lütfun, bağışın ve doğruluğun bolluğunu kabul edenler, tek bir kişi, yani İsa Mesih üzerinden hayatta çok daha fazla hüküm süreceklerdir, O’nun vasıtasıyla, şeriat altında iyileşemeyen herkes aklanır ve kemâle erdirilir, yalnızca şeriatte olduğu gibi bedende değil, fakat ruhta ve amellerde de, nitekim Pavlus İbranilerle konuşurken devam eder ve der ki, Şayet tekelerin veya danaların kanı ve kirlenmişlerin üzerine serpilen düvenin külü, bedenin temizlenmesi için onları kutsuyorsa, Kutsal Ruh vasıtasıyla kendini lekesiz olarak Tanrı’ya sunan Mesih’in kanı, yaşayan Tanrı’ya kulluk etmek üzere vicdanımızı ölü amellerden ne kadar daha fazla temizleyecektir, Ve mademki hayvanların kanı hakkında pek çok yerde söz edilmiştir, murdarların üzerine serpildiği kızıl düve külünün sırrına da kısaca değinmek gerekir.

Kutsal Törenlerde ve Murdarların Arındırılmasında Kızıl Düvenin ve Onun Külünün Ne Anlama Geldiği Üzerine. Bölüm VI.

Her ne kadar bütün kefaretler Yüce Kanun Koyucu tarafından hayranlık uyandırıcı bir tertip ile belirlenmiş olsa da, kızıl düvenin sırrı fevkalade üstün ve diğer kurbanların fevkinde pek meşhur kabul edilirdi, zira bu kurban, ilk ataların işlediği pek dehşetli cürümlerin ve itaatsizliğin, ayrıca Harun ile halk tarafından çölde dökülüp dikilen buzağının kefareti için tertip edilmişti, yani mecazi bir kurbanın elverdiği ölçüde bir kefaret için, zira her şey, az evvel değindiğimiz gibi, Mesih’te hakiki ve tam bir kefarete kavuşur, ve bu kızıl düve sırrı kurtuluş amelini ne denli üstün bir surette önceden simgelediyse, o denli meşhurdur.

Şayet bu kurban dikilen buzağının cürmüne kefaret olmak üzere buyrulduysa, bunu görelim, Nitekim İsrailoğulları Mısır’dan çıkarılıp, Koç tarafından yönetilen o hükümdarın boyunduruğundan kurtulduklarında, yine de o tesirden korkmaktaydılar.

[...] Mısırlıların Boğa’sına karşı Koç’un gücünü kendilerine mal etmek istemişlerdi; zira bu burç, göksel çemberde Koç’un üzerinde yer alır. Bundan ötürü daha gizli bir tertiple işler düzenlenip usulünce maden eritilerek bir buzağı döküldü, ilahi meselelerden henüz bihaber olan o kitle, bu suretin Koç burcundan üstün bir kudret çekeceğine ve böylece ihtiyaç hasıl olduğunda, Koç tarafından idare edilenlere galebe çalacağına inanıyordu. İşte en büyük günah ve yanılgı bu oldu, zira diri olan Tanrı’dan kabul etmeleri gereken lütfu, şimdiye dek aldıkları halde, göksel Boğa’ya atfetmek istediler. Bu yanılgı, yardımcıları olan Tanrı’nın buyruğuna aykırı olarak bir hayvan sureti dikmeleriyle daha da büyüdü. Bu cürüme ve yaraya, bizzat Tanrı’nın emriyle iki çare tatbik edildi, İlki, pek çok kişinin kendi kanıyla kefaret ödemeye mahkum edilmesidir.

Bu vazife Levi oğulları vasıtasıyla yerine getirildi, böylece o sülale, Şekemlilere karşı işlenen cürüm yüzünden mahrum kaldığı kutsamaya yeniden liyakat kazandı.

Diğer çare ise bu kızıl düve idi, Bunun sırrını, sırasına riayet ederek bir nebze gözden geçirelim, Bir inek yahut düve, tapınılan buzağı günahına mukabil seçilir, ta ki arınma, kişinin günah işlediği şey vasıtasıyla vuku bulsun. Lakin kefaretin hayvanın kendi kudretinden ileri geldiğine inanmayalım diye daha zayıf olan cinsiyet alınır, zira arınmayı temin eden tesir hayvandan değil, ilahi inayetten akıyordu. Bu sebeple daha muteber bir hayvan değil, cinsiyet bakımından daha zayıf olanı ayrılır. Çekilecek lütfun hayvandan değil de gökten geldiği tasdik edilsin diye Tanrı, onun bütün iç organlarıyla birlikte yakılmasını buyurdu, Nitekim Kutsal Yazı’nın pek çok yerinden öğrenebileceğimiz ve İbraniler arasında pek meşhur bir rivayetle yayıldığı üzere bu ateş, yakmalık sunuları kabul etmek için gökten gönderilirdi. Söylediklerine göre bu ateş, birinci mabedin [domus] tüm devri boyunca gökten verilmişti, lakin Makabelerin ikinci cildinde bulduğumuz üzere, ikinci mabette de vakit vakit ihsan edilmişti. Orada okunduğuna göre Nehemya kurban sunmak için Pers ülkesinden geldiğinde, saklanmış olan göksel ateşi aradı ve bulamadı, fakat kalınlaşmış bir su buldu, gökten ihsan edilen ateşe malik olmadığından kurbanların üzerine bu suyun serpilmesini buyurdu. Birinci mabed devrinde İlyas ise kendi Tanrısı’na yapılan ibadetin Baal peygamberlerinin ibadetinden daha üstün olduğunu kanıtlamak için, gökten verilecek ateşe kurbanını arz etti ve Baal peygamberlerinin de aynı şekilde davranmasını talep etti.

Ateş o sahte peygamberlerin kurbanını katiyen tüketmeyip İlyas’ın kurbanını yaktığında ve ateşe dönüştürerek göğe sunduğunda, Krallar kitabının üçüncü cildinde yer aldığı üzere, İlyas’ın ibadetinin hakiki ve makbul olduğu tasdik edildi.

Binaenaleyh inek bütün bağırsaklarıyla bu ateşte yakıldığında, Pavlus’un şu sözü uyarınca, onun külleri murdar olanların üzerine serpilirdi, Zira erkeçlerin, boğaların kanı ve serpiştirilen düve külü, murdarları tenin ve kanın temizlenmesi için takdis ediyorsa, insanda günahın zuhur ettiği tabiat da kızıl kanın tabiatını andırır. Bu yüzden günahkar Esav’a Edom, yani kızıl denildi ve ilk oğulluk hakkını kızıl bir aş uğruna sattı. Günahın herkesin içine girmesine vesile olan ilk ata da Adem olarak adlandırıldı; bu da bizim dilimizde kızıl toprak demektir. Lakin o harfleri layıkıyla tartar isek, bu ismin ilahilik serpilmiş kan manasına geldiği anlaşılır, Zira ilahiliğe işaret eden Alef harfi ile kan anlamına gelen dam kelimesinden mürekkeptir.

Bundan ötürü, yalnızca tapınılan buzağının günahına değil, aynı zamanda ilk yaratılanın [protoplastus] günahına da kefaret olmak üzere, tenin ve kanın kızıllığını değil, Neşideler Neşidesi’nde "Sevgilim ak ve kızıldır" diye zikredilen daha üstün olanı andıran bir kızıl düve seçilir, Masumiyet bakımından ak, muhabbet ve ateşli hararet bakımından kızıldır. Aşağı aleme günahı sokan Adem’e, kızıl toprak manasına gelen adama kelimesinden türetildiği için kızıl yahut kızıl toprak denildiği gibi, Rabbin gönlüne göre seçilmiş olan Davud’a da Admoni, yani kızıl yahut kumral dendi, nitekim Krallar kitabının birinci cildinde bunu görürüz. Ondan neşet eden ve ilk dünyevi insanın getirdiği günahı tamir eden göksel insan Mesih de, resimler bize doğruyu öğretiyorsa ve onun simasını tarif edenler yanılmıyorsa, kızıldı.

Onun kızıllığı öylesine tesirliydi ki, nasıl ki tecelli anında bedeninin beyazlığı giysilerine yansıyıp kar gibi ak görünmesini sağladıysa, aynı şekilde eziyet çekerken döktüğü hararet de giysilerine öyle bir yayıldı ki, Dionysios’un şahitliğiyle, melekler hayret içinde Yeşaya’nın şu sözünü söylediler, "Libasın niçin kızıldır?" Hal böyleyken, dünyevi kızıl insan vasıtasıyla işlenen zıt günahtan arınmayı, göksel kızıl insan vasıtasıyla vuku bulacak kefareti simgelemek üzere kızıl bir ineğin seçilmesi emredildiyse buna şaşmamak gerekir.

Lakin bu hayvan kusursuz olmalı, hiçbir leke ile bozulmamış bulunmalı ve hürriyet kanununda vuku bulması gereken ve bizi her türlü esaretten azat eden zat tarafından en mükemmel şekilde icra edilecek arınmayı tam manasıyla göstermesi için, aşağı esaretin hiçbir boyunduruğunu taşımamış olmalıydı. Kanunda daha açıkça öğretildiği üzere, murdarlardan ve herhangi bir lekeyle bozulmuş olanlardan uzak duran o göksel tesiri daha saf bir şekilde kabul edebilmesi için de bu şarttı.

Düve ordugahın dışında boğazlanırdı, nitekim Havari, İbraniler mektubunda bizzat onun hakkında ve hakiki yakmalık sunu hakkında şöyle der,

Günah için kanları kutsal mekana sokulan hayvanların cesetleri ordugahın dışında yakılırdı. Bu sebeple İsa da kendi kanıyla kavmi takdis etmek için ordugahın dışında acı çekti, ta ki günah yüzünden kutsalların meclisinden dışlanmış olanların dahi kefaretini ödesin, nitekim en yüce Kurtarıcı şöyle demiştir, Ben doğru kişileri değil, günahkarları çağırmaya geldim. Başka bir Müjdeci vasıtasıyla da şöyle buyurur,

İnsanoğlu kaybolanı aramak ve kurtarmak için geldi. Kahin, boğazlanan düvenin kanından parmağını batırarak toplanma çadırının kapısına doğru yedi kez serperdi, bu bağışlama sayısıdır, ta ki tek kurtuluş ve esenlik kapısı olan hakiki yakmalık sununun kanında bağışlamanın bulunacağını göstersin. Ardından aşağıdan gelen ve kızıl ateşten hasıl olan lekeye mukabil deva ve devanın timsali uyuşsun diye, gökten ihsan edilen o ateşle yakılırdı. Nihayet yakılan hayvanın küllerinden murdarların üzerine serpilmesi de bir sırdan hali değildi, zira bizim hayvani ve kızıl tabiatımızı, Kurtarıcının yeryüzüne atmaya geldiği o kutlu ateşle yakılmasından ve öldürülmesinden daha fazla hiçbir şey takdis edemez.

Fakat burada şaşılacak bir sır karşımıza çıkar, Zira bu kül murdarları takdis edip temizliyor idiyse, o külü ordugahın dışına taşıyan yahut onu yakan kahin neden murdar oluyordu? Nitekim bu kül hakkında, murdarları temizlediği, temiz olanları ise kirlettiği söylenirdi.

Buradan şunu çıkarıyorum ki, gerek bu ineğin gerekse diğer kurbanların sırrı pek çok nevi ihtiva ettiğinden ve Kutsal Yazı’da yer alan her şey arasında en derini olduğundan, bu mesele muhtelif veçhelerle ve farklı manalara göre çözülür.

Bazıları der ki, o murdarlık ve temizlik, onu yakan kahine sirayet ediyordu, zira kurban edilen şey o kahinlik derecesinden daha kutsaldı, tıpkı yalnızca rahiplik mertebesindekilerin dokunması caiz olan kutsal şeylere ve Mesih’in bedenine bir laikin yahut bir kadının dokunmasında olduğu gibi.

Diğerleri der ki, huşu ve tazimle kabul edilen kutsal şeyler insanı temizler, hürmetsizce ele alınan yahut tecessüsle kurcalanan şeyler ise kirletir. Bazıları ise der ki, lafzın zahirine göre onu yakan, yani ona dokunan kişi, o hayvan ateş vasıtasıyla kefaret olana dek murdar sayılırdı, o külleri ordugahın dışına taşıyan yahut her ne surette olursa olsun murdar bir leşe dokunur gibi dokunan herkes de öyleydi, nitekim hemen ardından şu gelir,

İnsan ölüsüne dokunan kimse yedi gün murdar kalacaktır, fakat üçüncü ve yedinci günde o küller serpilmiş suyla yıkanırsa temizlenecektir. Başkaları ise der ki, o küllerin mekanı ordugahın içiydi, bu sebeple onlara ordugahın dışında dokunan kişi, uygunsuz bir yerde takdis edilmiş şey gibi murdar olurdu.

Eğer bu meseleyi daha da derinlemesine incelemek, gizli kalmış sırlardan bazılarını açığa çıkarmak istersek, bu kızıl düvenin, kızıl saçlı Davud’un soyundan gelen, Havva aracılığıyla insan soyuna yayılan laneti ve illeti defedip bereketi getiren Kutlu Bakire olduğunu söyleriz. Bunu temelsiz bir iddia olarak öne sürüp mahcup duruma düşmemek için, her şeyin bu anlama nasıl büyük bir ahenkle uyduğunu kısaca görelim. Havva dünyevi bir kızıldı, Meryem ise semavi bir kızıl, ateşli ruhla, zarafet ve faziletlerle dopdolu, tıpkı semavi vahyin bildirdiği ve Sirak Kitabı’ndaki (Ecclesiasticus) şu sözün söylenebileceği gibi, "Azizlerin doluluğundadır benim hazzım."

Bu sebeple denir ki, o düve mükemmel, lekesiz ve kusursuz seçilmeliydi, ayrıca hiçbir boyunduruk altına girmemiş olmalıydı, nitekim semavi Bakire de açıkça, "Zira ben hiçbir erkek bilmem," diyerek ikrarda bulunmuştur. Bu düvenin kurban edilmesi ve ona ait tüm gizemler ordugâhın dışında icra edilmişti, seçilmiş halkın cemaati dahi dışarıdaydı, tıpkı Meryem’in tüm gizemlerinin de genel düzenin ötesinde kutlanması gibi, Melek tarafından müjdelenmiş, Kutsal Ruh tarafından gölgelenmiş, ilahi kudretle gebe kalmış ve sıradan olmayan, bilakis tüm hayırların ilk kaynağı olan Tanrı katındaki lütufla dolmuş, acısız bir şekilde oğlunu doğurmuş, bekâret mührünü korumuş ve daima doğa kanunlarının ötesine geçmiştir. Bundan ötürü Süleyman Meseller’de onu araştırıp soruştururken, "Erdemli kadını kim bulabilir?" der. Bu arayıştan ümidini kesmiş görünmemek için peygamberlik ederek şunu ekler, "Onun değeri uzaklardan, en uç sınırlardan ya da iç mekânlardandır." [metnin aslı böyle der]. Kutsal Teolojinin gizemlerine dair bir şeyler aktarmak gerekirse,

harflerin gizemli hesabına göre düve ile Meryem’in isimlerinin birbirine uygun düştüğünü görerek hayrete düşeriz. Zira İbranicede böyle yazılan Meryem ismi (מרים), bana 190 sayısını verir. İbrani harfleriyle yazılan inek (פרה) ise 135 sayısını verir.

Buna, evvelce Saray olarak adlandırılan Sara’dan, Rabbin emriyle alınan "he" (ה) harfi, yani beşlik sayı eklendiğinde 140 eder. Bu sayının, ilk kadından, Âdem’in onu "İşşa" (אשה) diye çağırdığı vakit alındığı bilinir, ki erkekten alındığı için ona her yerde "erkek-kadın" (virago) denir. Burada dikkat edilmelidir ki, erkeğin ismi olan "İş" (איש) 311 eder, kadının ismi olan "İşşa" ise 306 eder, yani erkeğin isminden beşlik eksiktir. İşte bu beşlik sayı düveye iade edildiğinde, mükemmel olsun ve bir tür erillik kazansın diye, 140 eder, [bu da Meryem ismine eklenerek ya da onda mevcut erillikle] tıpkı hiçbir erkek olmaksızın doğurabilmesi için her türlü fazilet ve erillikle dolu olan Meryem’in isminin verdiği 190 sayısına ulaşır, bu gerçekten de son derece gizli bir sırdır ve bugüne kadar yazılarda kimsenin bunu açıkladığını görmedim. Bu kefarette ayrıca ağaçların en uzunu olan melez ağacı, yahut çevirinin söylediği üzere sedir, bir de hepsinin en küçüğü olan zufaotu vardı, bu sonuncusu ya biberiyenin kendisidir ya da onun bir türüdür, nitekim bazılarının görüşüne göre başka bir yerde değindiğimiz gibi, ağaçların en küçüğü ve bitkilerin en büyüğüdür, belki de diğerlerinde olduğu gibi her ikisinden de pay almaktadır. Dolayısıyla en yüksek ve en alçak ağaç orada bulunuyordu, ilki Meryem’in mükemmelliğinin en yüce doruğunu belirtmek içindi, nitekim "Kadınlar arasında kutsanmışsın sen," denilmiştir, ikincisi ise onun derin alçakgönüllülüğünü ima etmek içindi, ki kendisi de, "Çünkü o, hizmetkârının alçakgönüllülüğünü gözetti," demiştir. Böylece halk, Mesih’te vuku bulması gereken hakiki ve nihai kefaretin adeta bir ön temsili olarak bu suyla arındırılırdı. Kanunun getirdiği bu ve diğer tüm hükümler, en nihayetinde doğrudan veya dolaylı olarak O’na bakar. Lakin bu kurban hakkında, daha meşhur ve derin bir gizemle dolu olduğundan, ruhun bize telkin ettiği ve yönlendirdiği ölçüde, bunun bizim Mesihimizde nasıl doğrulandığını açıklayarak ilerleyelim, ta ki O’nun aracılığıyla diğerlerinin de doğrulandığı anlaşılsın. Günahın kefareti için yakılan düvenin Kutlu Bakire’yi simgelediğini söyledim diye kimse beni kınamasın, sanki onun bizim kefaretimiz uğruna feda edildiğini ima etmek istemişim gibi düşünülmesin. Kastettiğim bu değildir, zira herkesin yegane kefaret edicisi ve kurtarıcısı yalnızca O’dur. Benim belirtmek istediğim şudur, nasıl ki günah ölüm meleğinin kandırdığı bir kadınla başladıysa, kefaret de ışık ve hayat Meleği ile başlamıştır, ki o Melek gökten şu müjdeyi getirmiştir, "İşte gebe kalacaksın ve bir oğul doğuracaksın, O’nun adını İsa koyacaksın," zira diğer İncil yazarının dediği gibi, "O, halkını günahlarından kurtaracaktır." Fakat diğer konulara geçelim.

Mesih’in Öğretisinin Nasıl En Yüce Hakikat Olduğu Üzerine. Bölüm VII.

Mesih’te yalnızca kanun doğrulanmakla kalmamış, binlercesinden birkaçına işaret ettiğimiz üzere, öğrettiği şeylerin de en hakiki olduğu kanıtlanmıştır. İlkin, çünkü O’nun bu öğretisi, Baba olan hakikat kaynağından çıkmıştır, nitekim kendisi de, "Beni gönderen haktır," diyerek bunu açıklamıştır. Ve yine, "Kendiliğimden konuşmadım, beni gönderen Baba ne söylemem ve ne konuşmam gerektiği konusunda bana emir verdi." Dolayısıyla Baba kaynağından çıkan bu öğreti, hakikatin ilk kanalı vasıtasıyla inmiş, İbranilerin usulünce söyleyecek olursak, ilahi hikmetin en derin denizini teşkil etmiştir. Bundan ötürü tekrar eden sözünde kendisi şöyle der, "Benim öğretim benim değildir, bana ait olduğu cihetle özel bir hakla bana bahşedilmiştir, bana aittir çünkü benim tarafımdan öğretilmiştir, fakat bana ait değildir çünkü kökenini başka yerden almıştır." Buradan anlaşılır ki tek bir öğretidir, çünkü yüce hakikat pınarının öğretisiyle uyum içindedir, hatta onunla aynıdır.

Bu nedenle daima hakikattir, çünkü Oğul’da mevcut olarak, dünyadaki her şeyin sınırı, çizgisi ve kuralıdır, zira her şey O’nda önceden vardı ve kusursuzca O’nun aracılığıyla var edildi, her şeyin ideası O’nun içindeydi. Ve o, gerek bizim tarafımızdan gerekse O’na danışan melekler tarafından yapılacak her işin kuralı olduğundan, Augustinus’un dediği gibi, hayat ve hakikat pınarı gibidir, dolayısıyla bir kimse bu hikmete ve kurala ne kadar yaklaşırsa, hakikatte o kadar yetkinleşir, ondan ne kadar uzaklaşırsa, hakikatten de o denli sapar. Bundan ötürü hakikatin kendisi iblis hakkında şöyle demiştir, "O katildi ya da cana kıyıcıydı, bizzat ölüm haline geldi ve başlangıçta hakikatte durmadı." Bunun sebebi Mesih’ten uzaklaşması, dahası O’na karşı isyan etmeye ve Güneş’i kuşanmış, on iki yıldızla taçlanmış kadından gökte doğacağı önceden bildirildiğinde O’nu yutmaya cüret etmesidir. Dahası bunlar hakikattir, zira O’nun sözlerinde hiçbir zaman tek bir yalan dahi bulunmamıştır.

Bunu doğrulayan, her şeyi bilen O varlık şöyle demiştir, "Gök ve yer geçecek, fakat benim sözlerim asla geçmeyecektir." Zira daha önce söylediğimiz gibi, hiçbir peygamber yoktur ki bazen bir yanılgıya düşmüş olmasın, içinde hiçbir hata bulunmayan Mesih müstesna.

Nitekim O, daima kendisiyle birlikte olan ve söylediği her şeyi yerine getiren Baba tarafından bu ayrıcalıkla donatılmıştı, nitekim şöyle buyurmuştur, "Beni gönderen benimle birliktedir ve beni yalnız bırakmamıştır, çünkü ben daima O’nu hoşnut eden şeyleri yaparım." Zira Yeşaya’nın dediği gibi, "Hepimiz koyunlar gibi yoldan sapmıştık," fakat O asla haksızlık etmedi ve ağzında hile bulunmadı.

Son olarak bunlar hakikattir, çünkü daima ilk ve en hakiki ilkeden çıkarılmıştır, nitekim şöyle der, "Sizinle konuşan başlangıç (principium) benim." Gerçekten de her şeyin başlangıcı, bütün yetkinliğin ve kurtuluşun başlangıcı, aynı zamanda her hakikatin başlangıcıdır.

Her şeyin O’nun aracılığıyla ve O’nda var edildiğini, hikmet ve bilginin tüm hazinelerinin O’nda saklı olduğunu, herhangi bir şey hakkında kanıtlanabilecek tüm hakikatlerin O’nda bulunduğunu bilen biri, bu başlangıcın O’nu işaret ettiğini kavrayarak tereddüt etmeden bu sözü onaylayacaktır, nitekim Habakkuk O’nun hakkında haklı olarak şöyle der,

"O, terbiyenin bütün yolunu buldu ve onu kulu Yakub’a, sevgilisi İsrail’e verdi. Bundan sonra yeryüzünde göründü," daha önce peygamberlerin ağzıyla önceden bildirdiği şeyleri öğreterek ve açıklayarak.

Mesih’in Öğrettiği Şeylerin Kanunun Hakikatiyle Olan İlişkisi. Bölüm VIII.

Fakat kanun, hakikat melekleri aracılığıyla, bir arabulucunun eliyle Tanrı tarafından en yüce hakikatle zaten verilmiş olduğuna göre, Mesih’in öğrettiği şeylerin ne derece hakikat içerdiğini ve kanunla nasıl bir uyum içinde olduğunu araştırmak faydasız değildir, acaba kanuna aykırı mıdır, kanundan ayrı bir şey midir, yoksa kanunun bir örneği, yorumu ve tamamlanışı mıdır? Elbette kanuna aykırı bir şey içermez...

İkinci İlahi

Şeriatı tamamlamaya, tek bir noktasına dahi dokunulmadan yerine getirmeye gelen O’nun öğretisiyle koru onu. Bu öğreti şeriattan başka bir şey değildir, zira kurtuluşu arayanları bizzat şeriata yönlendirmiştir. Ancak şeriat kılı kırk yararcasına uygulanacak değildir, çünkü şeriatın iki katlı verilmesi gereksizdir ve sadece bir tekrardan ibarettir, bilakis Mesih’in öğrettiği şeyler gözetilmelidir, şeriattan farklı olarak ne getirdiği, göğsünde bizzat Mesih’in yankılandığı O zatın öğretisinden anlaşılmalıdır. O zat ki şeriat ile İncil arasına bir ayrım koyarak Romalılarla birlikte şöyle der, Şeriatın işleriyle hiçbir can aklanmayacaktır, çünkü şeriat vasıtasıyla ancak günahın bilgisi gelir, şimdi ise şeriattan bağımsız olarak Tanrı’nın adaleti zahir olmuştur, buna şeriat ve peygamberler de tanıklık eder. Şayet şeriat günahın bilgisini veriyor ve aklamıyorsa, İncil ise aklıyor ve bunu şeriatsız yapıyorsa, her ne kadar bu durum şeriatta önceden bildirilmiş olsa da, İncil şeriattan bütünüyle başka bir şeydir, yine de farklı sayılmaz, zira şeriat bizzat İncil’e tanıklık eder. Burası, ardından gelen nur ile aydınlanana dek gölgenin ve karanlığın kapladığı bir yerdi, o nur ki şöyle demiştir, Ben dünyanın nuruyum. Nitekim İşaya da şu sözleri söylerken bunu önceden peygamberane bildirmişti,

Karanlıkta yürüyen halk büyük bir nur gördü, ölüm gölgesi diyarında oturanların üzerine nur doğdu.

Peki bu ne zaman oldu, Bize bir çocuk doğduğu ve bize bir oğul verildiği zaman, O’nun adı Harika Öğütçü, Güçlü Tanrı, Barış Prensi, Gelecek Çağın Babasıdır, O bizim Mesihimizdir, O’nun sayesinde yeniden doğduk ve eğitildik.

İncil bu sebeple şeriatı baştan başa aydınlatan ve açıklayan bir nurdur. Aynı zamanda şeriatın sert gövdesinin ve acı kökünün en tatlı meyvesidir. Zira Pavlus’un dediği üzere bu kök acıydı, Şeriat Tanrı’nın gazabını doğurur, çünkü şeriatın olmadığı yerde ihlal de yoktur. Ve yine son derece sert görünen şu söz, Şeriat araya girdi ki kabahat çoğalsın. O halde şeriat kötü müdür, şeriat günah mıdır, Asla, der Resul,

Zira günahı şeriat vasıtasıyla tanıdım, günah araya girmek için fırsatı şeriattan buldu, şeriat şüphesiz kutsaldır ve buyruk adildir, iyidir. Ve yine, Şeriat ruhanidir.

Eğer kötüyü şeriat vasıtasıyla biliyorsam, o halde şeriat kötü değildir. Ve istemediğim şeyi yapıyorsam, o kötülüğü şeriata aykırı olduğu için rıza göstererek yapmak istemediğimi ikrar ederim.

O halde şeriat kötü değil, acıdır, çünkü günahın acılığını oradan hissederim. Zira şeriat, ‘Arzulamayacaksın’ demeseydi arzuyu bilmezdim. Şeriat yokken günah ölüydü. Ve ben o vakit şeriatsız yaşıyordum. Fakat buyruk geldiğinde günah yeniden canlandı, zira bu günah ilk ataya, ‘İyiyi ve kötüyü bilme ağacından yeme’ denilen şeriat vasıtasıyla edinilmişti. Başkaları da, İsrailoğulları soyunu ve şeriatı kabul eden bazı yabancıları bağlayan buyruk ilan edilinceye dek, kalplerinde yazılı olandan başka hiçbir şeriatla bağlı değillerdi, bu kişilerde günah işleme fırsatı doğunca günah yeniden canlandı, çünkü günahın gücü şeriattır.

Nitekim ilk ataya, ki onun tohumundan herkes türemiştir, ‘Ondan yediğin gün mutlaka ölürsün’ dendiği gibi, herkes doğrudan doğruya ölümün kucağına teslim edilmiştir. Bu şeriatın en tatlı meyvesi ise Mesih’in doğru biçimde müjdelendiği ve açıklandığı İncil’dir, O’na iman edenin imanı,

kendisine doğruluk sayılır. Zira Pavlus’un tanıklığına göre bu söz yalnızca İbrahim için değil, Rabbimiz İsa Mesih’i ölülerden diriltene iman eden ve bu imanı doğruluk sayılan bizler için de söylenmiştir, O ki suçlarımız için teslim edilmiş ve aklanmamız için diriltilmiştir. İmanla aklandığımıza göre, Rabbimiz İsa Mesih vasıtasıyla Tanrı ile barış içindeyiz, O’nun aracılığıyla, içinde durduğumuz ve Tanrı çocuklarının izzetinin ümidiyle övündüğümüz bu lütfa imanla kavuştuk. Bu izzete ve teselliye şeriatın meyvesi, şeriatın hakiki tefsiri ve onun kemali olan Mesih’te sahibiz.

Çünkü şeriat aracılığıyla edinilen günahlardan aklanmamızı, şeriatın köleliğinden özgür kılınmamızı, merhamet ve lütfa nail olmamızı sağlayan hikmete O’ndan erişiriz, bunlar zehirleyen şeriatın panzehirleridir.

Zira kabahati şeriattan, şifayı İncil’den alırız, cezalandıran adaleti şeriattan, lütuf ve merhameti ise Mesih’ten ve İncil’den duyarız, kabahati şeriattan, kabahatin bağışlanmasını İncil’den buluruz. Şeriat yüzünden hepimiz koyunlar gibi yoldan saptık, yol, hakikat ve hayat olan Mesih vasıtasıyla ayaklarımız esenlik yoluna yöneltilir. Şeriat yüzünden fesatlarımız ağır bir yük gibi üzerimize çöker, Mesih’in üzerine ise Baba hepimizin fesatlarını yüklemiştir.

Şeriat ile can yaralanır ve zayıf düşer, Mesih’in yaralarıyla ise şifa bulduk.

Mesih Tanrı’nın Dünyayı Hangi Doğrulukla Yönettiği Üzerine, Bölüm IX

Fakat O’nun hakikate uygun olarak öğrettiği tikel konulara geçmeden önce, Babanın gökte ve yerde tüm yargıyı ve tüm iktidarı kendisine verdiği Zatın, dünyayı hangi doğrulukla yönettiğini görelim, her ne kadar bu durum Tanrı’ya ait olan şeyleri tam olarak idrak edemeyenlere çelişkili görünse de.

En yüce yönetici olan O, gizli bir hikmetle birçok kötülüğe izin verir ki oradan daha büyük bir iyilik çıkarsın ve bizzat bu yöneticinin hikmeti ve iyiliği aşikâr olsun.

O ki en baştan itibaren dünya yapısına iyinin karşısına kötüyü, doğrunun karşısına ters ve eğri olanı, nurun karşısına karanlığı, etkinin karşısına edilgini, sıcağın karşısına soğuğu ve buna benzer pek çok şeyi koyduğu gibi, benzer şekilde hakiki ve mistik bedenin uzuvlarına da birini diğerinin karşısına yerleştirmiştir, o bedende sağın karşısına solu, bunda ise nur meleğinin karşısına karanlık meleğini, iyilerin karşısına kötüleri koymuştur. Bunlardan bazıları Clemens tarafından Petrus’un Tanınması adlı eserde zarif bir biçimde sayılır, Habil’in karşısına Kabil, Nuh’un karşısına Devler, İbrahim’in ve onun Tanrı tarafından seçilmiş ailesinin karşısına Firavun, İshak’ın karşısına Filistliler ve Gerarlılar, Yakub’un karşısına Esav,

Musa’nın karşısına Büyücüler, Kurtarıcının karşısına Ayartıcı, Petrus’un karşısına Büyücü Simon, imanlıların karşısına Putperestler, Mesih’in karşısına fesat oğlu yerleştirilmiştir, nitekim bu sebeple artık herkes tarafından, sanki Mesih’in karşısındaymış gibi Mesih Karşıtı (Antichristus) olarak adlandırılır. Ve böylece her şey kendi karşıtına sahiptir, ta ki adeta bir tür karşıtların dengesi (antiparistasis) yoluyla dünya ve insan bedeninin uyumu daha tatlı hissedilsin. Nitekim Dionysios, İlahi İsimler adlı eserinde kötülükten bahsederken, bunu ilahi takdire ve nesnelerin ahenkli düzenine ait bir durum olarak ele alır. Bu yüzden Amos da büyük bir güvenle haykırmıştır, Şehirde Tanrı’nın yapmadığı bir kötülük var mıdır? Ve İşaya, Tanrı’nın ağzından konuşarak şöyle der, Kötülüğü yaratan Ben’im. Yine de Tanrı cezayı yaratmaz, nitekim bazılarının tefsir ettiği üzere, insan bunu uyumsuz ahlakından ve çalkantılı zihninden doğurur, zira düzensiz her zihin (Augustinus’un haklı olarak düşündüğü gibi) bizzat kendisi için bir cezadır. Şu halde Tanrı kötülüğü yaratan olarak anılır, çünkü kendi doğası gereği kötü olan maddeyi yaratmıştır ve ona dayanan, ona yapışan her şeyi kötülüğe çeker, zira iyinin ve hakikatin yegane kuralı olan ilk ve en yüce fiilden uzaklaşmayı diler. Aynı şekilde, değişken ve maddeye bağlı bir doğa yaratan O, her türlü kötülüğü de meydana getirmiş olur, bu yüzden o doğa kötülüğe meyillidir.

Bundan ötürü yaratanın kendisi kötü sayılamaz, zira kötülüğe olan meyil ne kadar ise, iyiliğin çok daha büyük çaresini hazırlamış ve dileğince sunmuştur. Kendi doğası gereği ilk kuraldan farklı olmayan hiçbir yaratılmış varlık meydana getirilemezdi, ki ahlakı ve iradesi bu kuraldan sapan her varlık günah işler. Buradan hareketle Anselmus ve onu takip eden diğerleri, Tanrı’nın günahsız bir doğa yaratamayacağını söylerler, çünkü her şeyin ilk kuralı olacak başka bir Tanrı yaratamazdı. Fakat ilahi kudretin yargıcı olmak ve Tanrı’nın şunu yahut bunu yapıp yapamayacağını tartışmak haddimiz olmadığından, O bizim kavrayamayacağımız pek çok şeyi yapmaya muktedir olduğundan, bu tür yargılardan kaçınarak şöyle diyelim, şeylerin ilk dağıtımında, hiç kimse yüce bağışlayıcı tarafından bahşedilen şeyi kendine mal etmeye kalkışmasın diye her birine uygun bir sınırla iyiliklerin ölçüsünün verilmesi kesinlikle aranmıştır. Nitekim ilk dinden dönen varlığa gerekenden fazlası bağışlandığı için, büyük bir kibirle kabararak şöyle demiştir, Göğe çıkacağım, tahtımı Tanrı’nın yıldızlarının, yani tüm seçilmişlerin üzerine yükselteceğim, ahit dağında, kuzeyin kenarlarında oturacağım, bulutların, yani Rabbin ikamet etmeyi adet edindiği o yüce bulutların yüksekliğine çıkacağım ve En Yüce Olan’a benzer olacağım. Ve kendi güçleriyle Tanrı’ya benzemeye cüret ederken, günahkar olarak O’ndan uzaklaşıyor ve tamamen benzemez hale geliyordu. Bu sebeple onun kibrini ezmek ve cezalandırmak için hemen şu söz eklenmiştir, Ancak sen ölüler diyarına, çukurun derinliklerine indirileceksin. Dahası, akıl sahibi her yaratılışın kendi acizliğini bilerek Augustinus ile birlikte şöyle demesi gerekirdi, Ayakta kaldığımda, senin sayende ayakta kaldım, düştüğümde ise kendi yüzümden düştüm.

Ve düştüğümde, sen beni kaldırmasaydın, daima çamur içinde yatıp kalacaktım. Son olarak, her şeyin kendi hareketlerini sürdürmesine izin verecek tarzda yönetilmesi gerekirdi, şayet kendileri düşecek olursa yöneticinin inayetiyle gereken düzene sevk edilsinler diye. Ve birincisinde en bilge bir usta (opifex) ve dağıtıcı, ikincisinde lütufkâr ve cömert bir koruyucu, üçüncüsünde ise taşan iyiliğinden ötürü en mükemmel bir tamirci olarak görünür. Böylece Tanrı her şeyi çok iyi ve düzenli kılmıştır, ne var ki kendi doğasına değişkenlik bağışlamadığı hiçbir yaratık yoktur, hepsi de en yüce iyilik tarafından ayakta tutulmadıkça kendi ağırlıklarıyla düşüşe meylederler, zira her şey O'ndan var olmuştur, ta ki bütün varlıklar, kendilerini yaratanın aynı zamanda koruyucu ve yardımcı olduğunu öğrensinler.

Ve böylece iki bakımdan O'na borçlu kalırız, hem usta olduğu için hem de koruyan ve yetkinleştiren olduğu için. Dolayısıyla bizatihi veya biçimsel olarak, en yüce iyilikten kaynaklanan hiçbir kötülük yoktur, bilakis kötülüğün üzerinde temellendiği şey değişken doğadır, bizi kötülüğe çeken şey ise iyilikten tamamen uzaklaşmış olan maddedir, bu da en çok Tanrı'dan tamamen uzaklaşmış olan en aşağılık ayartıcının tahrikiyle gerçekleşir, o ayartıcı ki bütün diğerlerini kendi kötülüğünün merkezine çekip toplamak ve onları iyilik ve esenlik küresinden (sphaera) koparmak ister. Bu ikisi, yani en yüce iyi ile en aşağılık saptırıcı arasında insan öylesine bir hürriyet içine yerleştirilmiştir ki, Yeremya'nın Ağıtlar'ındaki şu sözüne uygun olarak Tanrı iyiliğin yahut kötülüğün tek faili olmak istemez, En Yüce Olan'ın ağzından ne iyi ne de kötü çıkar; yani O bunlardan birinin mutlak icracısı değildir, gerçi her iyi amel işleyenin ortak failidir. İnsanın arzulayarak günah işleyeceği herhangi bir kötülük de Tanrı tarafından meydana getirilmiş değildir, zira kâinatın dışında hiçbir şey yoktur ve onun içinde bulunanlar gayet iyidir, ancak kendi sınırlarıyla kuşatılmış ve kendi derecelerine göre dağıtılmıştır, kötülük ise daha büyük iyiyi hor görüp daha küçük olana bağlandığımızda işlenir. Bundan ötürü Dionysios ve onun şarihi Hugo ile bütün hakiki bilgeler şu hususta mutabıktır, gerek meleklerde gerek insanlarda günah, kişinin en yüce iyiden yahut daha büyük olandan ayrılarak daha küçük olanda haz bulmak istemesiyle gerçekleşmiştir ve gerçekleşmektedir. Nitekim Tanrı Yeremya aracılığıyla şöyle buyururken günahın bütün özünü bizzat özetlemektedir, Kavmim iki kötülük etti, beni, diri suların pınarını terk ettiler ve kendilerine su tutamayan çatlak sarnıçlar kazdılar. Günah yalnızca yaratılmış iyinin en yüce iyiye yeğlenmesi demek değildir, aynı zamanda mevcut iki yaratılmış iyiden daha az olanının tercih edilmesidir, tıpkı kendi menfaatini kamunun veya çoğunluğun menfaatinin önüne koymak gibi.

Bu hatadan kaçınan Resul şöyle diyordu, Bana faydalı olanı değil, çoklarına faydalı olanı arıyorum. Benzer şekilde, bedensel iyi ve haz, ruhani lezzetin önüne geçirildiğinde de durum böyledir. Nihayetinde bağlayalım ki, gereken düzenin bozulduğu her yerde günah ve hata vardır, öyle ki Augustinus'un şu sözü hakikattir, Kötülük, düzenin yahut gereken doğruluğun yoksunluğudur (privatio). Bu hata yahut düzenin bozulması ise Tanrı'nın bağışladığı bir güçten değil, kendi tembelliğimizden hasıl olan zaafiyetimizden veya karanlığımızdan ileri gelir, Kurtarıcı ile birlikte Dionysios ve Şamlı Yuhanna da buna gece yahut karanlık der ve şöyle buyurur, Karanlıkta olan nereye gittiğini bilmez. Ve yine, Beni, yani en yüce rehberi izleyen, karanlıkta, yani günahların karanlığında yürümez.

Bu karanlığı ise cehennemin ebedi gecesi takip eder, bunun hakkında da yine şöyle buyurur, Kimsenin iş göremediği gece gelecektir. Ve nasıl ki gece yahut karanlık ışığın yoksunluğu ise, hata da doğruluğun yoksunluğudur. Buradan varılan netice şudur ki, günahın asıl mahiyeti iyiliğin yoksunluğudur, insan bu yoksunluğa ya seçimindeki düzeni bozarak ya da en yüce öğreticiden tanıması gereken şeyi kendinden vehmederek düşer. Dolayısıyla kabahat Tanrı'dan değil, kötü seçen yahut haddinden fazla cüretkâr olan iradedendir, fakat kötü biçimde yeğlenen şey ve seçiminde kendi kusuruyla yanılgıya düşen irade Tanrı'dandır. O halde geriye kalmaktadır...

Mesih'in İman Esasları Hakkında Hakikatte Ne Öğrettiği Üzerine. Bölüm X.

İnanılması gereken hususlar hakkında Öğreticimiz bize ne aktardıysa, hepsi iman maddeleri denilen esaslarda toplanır, bunlarda Mesih tarafından açıkça izah edilmiş olan Teslis yer almaktadır, zira O'ndan evvel hiç kimse Teslis'i bu denli açıkça gözler önüne sermemiş, Baba'yı, Oğul'u ve Kutsal Ruh'u ve bu şahısların (persona) karşılıklı içkinliğini (circumincessio) açıkça ifade etmemişti, nitekim O şöyle öğretti, Ben Baba'dayım ve Baba da bendedir. Ve Onların türeyişi hakkında daha önce hiç kimse tek kelime dahi etmemişken, Mesih bunu açıkça izah ederek şöyle dedi, Ben Baba'dan çıktım; yani Oğul olarak O'ndan doğdum. Ve Kutsal Ruh hakkında, O'nun Baba'dan çıktığını söyleyerek şöyle buyurdu, Baba'dan çıkan Ruh; aynı şekilde O'nun bizzat Oğul'dan da neşet ettiğini, kendi atalarının sözlerini yanlış anlayan bazı bilgisiz Greklerin aksini iddia etmelerine karşı, şöyle belirterek teyit etti, O benimkinden alacaktır. O sadece öğretisini almış değildir, sanki kelamın öğrencisi yahut mekteplerde eğitilmiş bir sabi imiş gibi; bilakis Resulleri ve eski peygamberleri donattığı anlayışla birlikte varlığını da almıştır. Zira ilahi şahısların hikmeti ve anlayışı, diğer özellikleri yahut nitelikleri birbirinden ayrılmaz ve sonradan zerk edilmiş arazlar (accidentia) gibi de değildir, dolayısıyla bir şahsın diğerinden ne aldığı söyleniyorsa, hepsini birlikte almıştır, bunlar ne birbirinden ayrılabilir ne de peyderpey kabul edilebilir. İşte bu yüzden, Oğul'un Baba'dan var olduğunu ve öğretisini O'ndan öyle bir aldığını ikrar ettiğimiz gibi, ki O bu öğretiyi bizzat Baba'nın öğretisi olarak adlandırır, kendi öğretisi olarak değil, aynı şekilde Kutsal Ruh'un da Baba'dan ve Oğul'dan olduğunu, aynı anda hem öğreti hem şahıs olduğunu ve şahsi varlığını O'ndan aldığını ikrar edelim. Ve Öğreticimiz Mesih'in sözlerinden, her bir şahsa nelerin atfedildiğini ve bizzat Mesih'in neleri ifa etmek üzere geldiğini yeterince berrak bir ışık altında öğrendiğimiz vakit, Resullerle birlikte imanın maddelerini ikrar edebilir yahut okuyabiliriz, nitekim Baba'nın, kendisinden Oğul'un ve Ruh'un çıktığı ilk ilke olduğunu öğrendiğimizde, âlemin inşasını başlıca usta olarak O'na atfedebilir ve şöyle diyebiliriz, Her şeye gücü yeten, göğün ve yerin, görünen ve görünmeyen her şeyin yaratıcısı olan Baba Tanrı'ya inanırım. Ve hikmetin Oğul'a atfedildiğini öğrendiğimizde, ki hem âlem hem biz onunla yaratıldık ve onunla aydınlanıyoruz, bu hikmet ki yalnızca göklerin üstündeki değil, âlemin üstündeki hakiki sudur, âlemin ve bilhassa insanın ihyasının haklı olarak bu hikmete atfedilmesi gerekirdi, ta ki her şey kendisiyle yaratıldığı aynı hikmetle ihya edilsin ve insan soyunu, âlemin üstündeki pınardan fışkıran o arınma suyu yıkasın, zira bu dünya bütünüyle kirlenmiş olduğundan dünyevi suyla temizlenemezdi. Bu ihya ise, Kurtarıcımızın başlıca fiillerini andığımızda tamamlanır, yani Kutsal Ruh'tan rahimde var oluşunu, doğumunu, ızdırabını, defnedilişini, oradaki tutsakları kurtarmak üzere cehenneme inişini, dirilişini ve göğe yükselişini, kendisinden çıktığı Baba'ya dönüşünü, ta ki O'na bağlananların hepsini saadet içinde oraya taşısın. Ve bize Kutsal Ruh'a sevgiyi ve bağı atfetmemiz öğretildiğinden, bu Ruh'u ikrar ettikten hemen sonra şunu ekleriz, Kutsal evrensel kiliseye, yani inananların birliğine ve bağına. Ve yine günahların bağışlanmasının Kutsal Ruh aracılığıyla verildiğini öğrendiğimizde, zira Öğreticimiz şöyle buyurmuştur, Kutsal Ruh'u alın, kimin günahlarını bağışlarsanız bağışlanmış olur; hemen peşinden ekleriz, Günahların bağışlanmasına.

Ve müminlerin tek bir kilisede toplanıp kaynaşması, ki buna ana denir, ve günahların bağışlanması Kutsal Ruh'a uygun düşer denilir, zira Asli Örnek'te (Archetypus) her ikisinin de makamı birdir, hem günahları bağışlayan Kutsal Ruh'un hem de sevilen evlatların anasının makamı, nitekim eski teologlar böyle öğretir, bu tür gizemlerde inisiyasyon almamış kimselere her bir ayrıntıyı açmak caiz değildir. Ve kendisinden ayrıldığımız Baba'ya dönmemiz ve O'nunla birleşmemiz gerektiğinden, tıpkı Öğreticimiz tarafından eğitildiğimiz üzere, bedenimizin daha iyiye doğru dönüştürülmesi bizim için gereklidir, bu sebeple Bedenin dirilişini ve yenilenmesini ikrar ederiz, ta ki nihai ve ebedi gayemiz olan hayata kavuşalım. Ve ikrar ettiğimiz bu hususların kimi Baba'ya, kimi Oğul'a, kimi de Kutsal Ruh'a atfedilse de, bizimle ilgili tasarruflarında ilahi şahıslar birbirinden ayrılmaz, nitekim bütün ilahiyatçılarımız bu konuda müttefiktir, zira âlemin inşası başlıca fail olarak Baba'ya atfedilmiş olsa da, Baba'nın her şeyi kendisinde meydana getirdiği Oğul da orada hazır bulunmuştur...

Suların üzerinde süzülerek her şeye biçim veren o Ruh yabancı değildi. Aynı şekilde, dünyanın yenilenmesi ve insan soyunun arındırılması, doğrudan doğruya yenileyici ve kurtarıcı sıfatıyla Oğul’a atfedilse de, her güzel bağışın kendisinden geldiği ilk pınar olan, Işıkların Babası’nın kudreti de bundan eksik kalmamıştır, zira Oğul, bizim arınmamız için dökülen suyu O’ndan almıştır. Erdemiyle bakireyi gebe bırakan ve insan soyunun bütün hamurunu onarsın diye Kelam’ı o kuşanılmış tabiatla birleştiren Kutsal Ruh da yabancı değildi. Nitekim doktorumuz Thomas tarafından etraflıca öğretilen bu hususları meşru bir biçimde ikrar ederiz. Fakat hiçbir surette göz ardı edilmemesi gereken bir başka husus daha kalmaktadır ki, bu kurtarılışta [okunamadı]

kurtarılışında borçluyuz ki, O, iman edenlerin esenliğe kavuştuğu, herkesin yegane kurtarıcısıdır, Petrus’un dediği gibi, Başka kimsede kurtuluş yoktur, çünkü gök altında insanlara bağışlanmış, kurtulmamızı sağlayacak başka hiçbir isim yoktur, ancak O vardır. Kurtarıcının bizzat kendisi de Yuhanna’ya Göre adını taşıyan İncil’de bunu açıklayarak şöyle demiştir, Tanrı dünyayı öyle sevdi ki, biricik Oğul’unu verdi, ta ki O’na iman eden hiç kimse mahvolmasın, sonsuz yaşama kavuşsun. Ve yine, İman edip vaftiz olan kurtulacaktır, iman etmeyen ise mahkûm olacaktır. Bu sözlerden ve Kutsal Yazılar’da kayıtlı diğer pek çok ifadeden anlıyoruz ki, Tanrı’nın Kutsal Ruh’tan gebe kalınan, bakireden doğan, suçlarımız uğruna acı çeken Oğul’una iman etmeliyiz, ta ki O kendi ölümüyle her türlü suçumuzu kefaret etsin ve eski yılanın ölümcül yarasından zehirlenenlere panzehir sunsun, aklanmamız uğruna dirilmiş olsun ve özlediğimiz, içinde saadete erebileceğimiz yeni yaşamın başlangıcını versin. Bu husus amentümüzde (symbolum) örtük olarak bulunsa da, açıkça izah edilmiş değildir.

İşte burada insanın, kurtuluşun ve imanın bütün meselesi özetlenmiş görünmektedir, topraktan yaratılan ilk insan yeryüzüne ait idi, o ki İblis’in ve ölüm saçan yılanın zehrini içine çekerek Tanrı’dan uzaklaşmış, insan soyunun bütün ağacını köküyle birlikte İblis’in köleliğine ve ölümün pençesine sürüklemiştir, nitekim kendisine önceden şöyle denmişti, Hangi gün ondan yersen, yani yılanın kışkırtmasıyla, muhakkak ölürsün.

Zira hikmet sahibi Yaradan, insanın ölüm meleği ve zehirli yılan tarafından ayartılacağını ve sınanacağını biliyordu, bundan ötürü insan soyu ölümcül ve onulmaz bir yara aldı, çünkü bu günah, başka yerde söylediğimiz gibi, bir bakıma Kutsal Ruh’a karşı işlenmişti. Buradan

o en şerir yılanın açtığı yaradan kurtulalım. Nitekim iyi yılanımız ve göksel hekimimiz olan Mesih şöyle buyurmuştur, Musa çölde yılanı nasıl yukarı kaldırdıysa, İnsanoğlu’nun da öylece yukarı kaldırılması gerekir, ta ki O’na iman eden hiç kimse mahvolmasın, sonsuz yaşama kavuşsun. Gerçekten de O’nun, bizi ölümün dibinden ve karanlığın tutsaklığından çekip alabilecek, iman eden bizleri, Petrus’un dediği gibi, seçilmiş bir soy, kraliyet rahipliği, kutsal bir ulus, Tanrı’nın öz halkı kılacak büyük bir kudretle gelmesi ne kadar iyidir, günah yüzünden sürüklenildiğimiz ve kendi talihinin ağırlığıyla zaten düşmüş olan o ölüm meleğinin bizi yeryüzüne çekip o düşüşe zorladığı helakten kurtarılmış bir halk.

Nitekim öğretmenimiz Mesih’in ikrar etmemizi öğrettiği hususlar bunlardır, yeter ki ikrar ettiğimiz ve iman ettiğimiz şeyleri amellerle tamamlayalım. Ancak gerek günümüzde gerekse geçmiş zamanlarda bazı kimseler yalnızca imanın kurtuluş için yeterli olduğunu inatla savunmaya kalkıştıklarından, bu meselede neye sarılınması gerektiğini kutsal sözlerden kısaca aydınlatmaya çalışacağız, zira insan aklı yetersiz kaldığından bunu başka bir yoldan ifade edemeyiz, hükümdarın gizli divanında müzakere edilecek meselelerde de, o hükümdarın sırdaşları olanlardan başkasına inanılmamalıdır. Bizim meselemizde bunlar havariler, İncil yazarları, peygamberler ve şüphe götürmez bir imanla bağlanılması gereken en yüce doktorumuz Hükümdar Mesih’in bizzat kendisidir.

Yalnızca İmanın, Yani Saf İnanışın Kurtuluş İçin Asla Yeterli Olmadığına Dair. Bölüm XI.

Fakat yalnızca bu dönemde değil, çok daha eski zamanlarda, İbraniler arasında da yalnızca imanın kurtuluş için yeteceğini savunanlar çıkmıştır. Onlara Rabbaniler deniyordu, çünkü bazı muallimlerin kanaatlerine tabi oluyorlardı, bunlara karşı Karailer adı verilen başka bir fırka zuhur etti,

çünkü onlar insanların hiçbir kanaatini ve muallimlerin safsatalı akıl yürütmelerini kabul etmeksizin, yalnızca kutsal metnin lafzını ve harfini izliyorlardı. Onların delillerini ve fırkaların çekişmelerini bir yana bırakıp, İncil’in ve Havari’nin aynı şeyi öne sürer gibi görünen pek çok otoritesine dayanarak, imana o kadar çok paye vermeye cüret eden çağdaşlarımıza gelelim, öyle ki amelleri bir şekilde mahkûm etmekte, hatta imanın amellerle bir arada bulunamayacağını iddia eder görünmektedirler, zira kişi ameller yoluyla aklanmayı umarsa, bu durum iki taraf arasında topallamak, Baal’e tapıp elini öpmek olurdu, bu ise Eyüp’ün dediği gibi en büyük haksızlıktır. Dahası şunu da ekleyip derler ki, İman etmeye başladığında, sende olan her şeyin baştan ayağa kusurlu, günah ve mahkûm edilesi olduğunu da öğrenirsin, nitekim Havari şöyle demiştir, Hepsi günah işledi ve Tanrı’nın yüceliğinden yoksun kaldı. Ve yine, Doğru kimse yok, iyilik eden kimse yok, hepsi yoldan saptı, birlikte yararsız oldular. Ve buna benzer pek çok şeyi sıraladıktan sonra nihayet şunu bağlarlar,

Bu sebeple her Hristiyanın ilk kaygısı, ameller fikrini bir kenara bırakıp yalnızca imanı gittikçe güçlendirmek ve onun aracılığıyla amellerin bilgisine değil, kendisi için acı çeken ve dirilen İsa Mesih’in bilgisine ermek olmalıdır, O’na iman ederek, Petrus’un dediği gibi, tarif edilemez bir sevinçle coşacaksınız ve imanınızın son hedefi olan canlarınızın kurtuluşuna erişeceksiniz. Nitekim Yuhanna’nın anlattığına göre Mesih de, Yahudiler Tanrı’nın amellerini işlemek için ne yapmaları gerektiğini sorduklarında, içlerinde kabardığını gördüğü o ameller çokluğunu reddederek onlara yeni bir buyruk vermiş ve şöyle demiştir, Tanrı’nın ameli şudur, O’nun gönderdiğine iman edesiniz. Zira iman, bütün kurtuluşu kendinde taşır ve her türlü kötülükten korur, nitekim imanın müellifi bizzat kendisi Markos’a Göre adını taşıyan İncil’in sonunda kısa bir sözle bunu açıklayarak şöyle demiştir, İman edip vaftiz olan kurtulacaktır, iman etmeyen ise mahkûm olacaktır.

Romalılara yazdığı mektupta şöyle diyen Pavlus da buna katılmaktadır, Eğer İsa’nın Rab olduğunu ağzınla ikrar eder ve Tanrı’nın O’nu ölüler arasından dirilttiğine yürekten iman edersen, kurtulacaksın. Ve yine, İman eden herkesin aklanması için Kutsal Yasa’nın sonu Mesih’tir. Daha önce de peygamberin ve ilahi vahyin hükmünü aktararak şöyle demiştir, Doğru kişi imanla yaşayacaktır. İncil’den ve havarilerden aynı anlama gelir görünen ve kendilerinin dahi öne sürmediği pek çok başka hüküm getirilebilirdi, fakat şimdilik bunlar kafi gelsin.

Öte yandan, emredilen onca amelin, Yasa’nın törenlerinin ve bütün olumlu buyrukların yalnızca imanla yerine getirileceğini safsatayla kanıtlamaya çalışanları da ortaya koyalım. İçsel insanın imandan başka hiçbir şeye katiyen muhtaç olmadığını, fakat dışsal insan için amellerin yararlı olduğunu, bunlar sayesinde nefsin köreltilip içerideki iman edene boyun eğdirileceğini söylerler. Nihayet Kutsal Yazılar’ı buyruklar ve vaatler olarak ikiye ayırırlar, buyrukların bizim yapmamız gereken fakat gücümüzün yetmediği şeyleri öğrettiğini, bunların insanın kendi aczini anlaması ve kendi kudretinden umut kesmesi gayesiyle konulduğunu ileri sürerler. Zira Yasa, Arzulayamazsın der, oysa arzulamazlık edebilecek hiç kimse yoktur, diğer buyruklar da böyledir.

Bundan ötürü insan, en küçük bir noktası ya da harfi dahi yerine getirilmeden geçilemeyecek olan Yasa’yı tutma konusunda kendi kudretinden kuşkuya düştüğünde, kendi gözünde hiçe sayılmalı ve Tanrı’nın yüceliğinin bildirildiği vaatler olan o diğer kısma yaklaşmaya cesaret edememelidir, orada şunu işitir, Eğer Yasa’yı onun gerektirdiği gibi bütünüyle yerine getirmek istiyorsan, İsa’ya git, O’nda sana lütuf, esenlik, doğruluk, özgürlük ve iman edersen sahip olacağın her şey vaat edilir, iman etmezsen bunlardan yoksun kalırsın. Buradan hareketle, Tanrı’nın vaatleri buyrukların talep ettiği şeyi bağışlar ve Yasa’nın emrettiğini orada tamamlar, nitekim Mesih’in dokunuşuyla hastanın şifa bulması gibi, Mesih’in sözünü imanla işiten kişi de aklanır, kutsanır, hakikate erdirilir, arındırılır, özgür kılınır, her türlü iyilikle doldurulur ve O’nun adına iman ederek Tanrı’nın evladı kılınır. Ve bu kimseler uzun bir nutukla sözü sürdürür, defalarca söyledikleri şeyi başka başka kelimelerle tekrarlayarak, ikna çabalarıyla pekiştirirler. Zira İbrahim’in de imanı doğruluğa sayılmıştır, herhangi bir ameli değil, diğer konularda da aynı hükmü verirler. Bütün bunları tekrarlamayı gereksiz buluyorum, zira aynı fikirle hepsine cevap verebiliriz ve öne sürülenleri aynı temele dayanarak layıkıyla çürütebiliriz.

Bu Dayanakların Çürütülmesi. Bölüm XII.

Onların bu çürük temellerini yıkmak için, öncelikle Yakup’un şu hükmünü hatırlatırız, Amelsiz iman ölüdür.

Ve yine, Cinler de inanır ve titrerler. Buradan şu sonuç çıkar,

amelsiz iman büsbütün sönmüştür. Şayet bu sözleri şüpheli bir müellife ait sayıp kabul etmek istemezlerse, İncil’e ve sadık şahit olan İsa Mesih’in hükmüne gelelim. Zira O ne demiştir, İman edip vaftiz olan kurtulacaktır.

Başka bir yerde de şöyle buyurmuştur, Yaşama girmek istiyorsan, buyrukları yerine getir. Ve daha da mühimi, kurtuluşun ve saadete erişmenin bütün meselesini amellere bağlayarak şöyle demiştir,

Bütün yasa ve peygamberler bu iki buyruğa bağlıdır. Yasa ve peygamberler imana bağlıdır demedi, Tanrı ve komşu sevgisine bağlıdır dedi, bunlar da amelde vücut bulur, safi bir inanmışlıkta değil. O halde yeni öğreti yayıcıları buna ne diyecekler? Nitekim en yüce Hakikatin ve O’nun havarilerinin bu ve benzeri hükümlerini gördüklerinde, ameli tamamen dışlayamadıkları için onu över gibi görünürler, lakin hemen ardından bir mazeret uydurarak şöyle derler, amel yalnızca asi bedeni terbiye etmek ve onu ruha boyun eğdirmek için yapılmalıdır, kurtuluş için ise amelin hiçbir değeri yoktur. Böylece her şeyi kendisine atfettikleri Kurtarıcı Mesih’e gösterilen hürmeti yücelttiklerini zannederler. Kuşkusuz o kurban sunusu ve bizim için edilen o dua pek büyük bir tesire sahipti, herkesin kurtuluşu için fazlasıyla kafiydi, ne var ki bu sunuyu bizzat yapan, Elçi’nin, "Zira biz Tanrı’nın iş arkadaşlarıyız" sözü uyarınca, bizim de kendisiyle birlikte amel eden kimseler olmamızı dilemiştir.

Bundan ötürü Kurtarıcı bizzat, kurtuluş amelinde elde edilen serveti dağıtırken, ki Matta’da bunlara talant, Luka’da ise mina der, hemen şunu eklemiştir, "Ben gelinceye dek ticaret yapın." Burada dikkat edilmesi gereken iki husus karşımıza çıkar, ilki, O’nun merhamet hazinesinden peşin verilen para ya da teminattır, yani kurtuluş amelinde kazanılan lütuf zenginliğidir, ikincisi ise, "Ticaret yapın" denildiğinde bizim ortak amelimiz ima edilmektedir. Şayet ticaretimizden bir kazanç getirmezsek, emanet edilen talantı saklayıp hiçbir amel kazancı getirmeyene yönelik o tehdit karşısında ne kadar daha fazla titremeliyiz. O halde amel zorunlu değilse, neden bizden böylesine büyük bir tehditle talep edilmektedir? Neden kendisine verilen talantla amel etmekte ihmalkarlık gösterenin dışarıdaki karanlığa atılmasını buyurmaktadır? Söyleyin istirham ederim, ey yeni ilahiyatçılar, hiçbir surette mükellef olmadıkları şeyleri terk edenler hangi adaletle cezalandırılır? Sizin görüşünüz hakikatin sesiyle nasıl bağdaşır? En yüce Hakikat, verilen lütufla amel etmeyenin dışarıdaki karanlığa atılacağını, yani mahkum edilip kurtuluştan mahrum bırakılacağını söylerken, siz ise amelsiz imanın kurtaracağını söylüyorsunuz.

Şüphesiz ikisinden biri yanılmaktadır, lakin en yüce Hakikat asla yanılmaz. O halde İncil’in anlamını bunca bilgenin hilafına ve onların çok üzerinde yorumlama cüretini gösteren sizler yanılıyorsunuz. Açık bir yanılgıya düşmüş olmanıza şaşmamalı, zira bizzat Baba ile samimiyetle konuşan en yüce Hakikat şu hükmü hatırlatmıştır, "Bunları kendi gözlerinde bilge ve basiretli olan, başkalarını ise hor gören kimselerden gizledin, küçük çocuklara açtın." O küçükler ki, müstesna görünmek arzusuyla kibre ve küstahlığa kapılıp ihmalkar amelelerle birlikte iç ve dış karanlığa sürüklenmektense, alçakgönüllülükle diğerlerine tabi olmayı yeğlerler. Eğer Kurtarıcımız amel etmemizi kurtuluş için zorunlu kılmıyorsa, İncil öğretisinde daha ilk adımda nasıl olur da feryat edip, "Tövbeye yaraşır meyveler verin" diyerek bunu açıkça bildirir? Tövbenin Tanrı’ya dönüş olduğunu kabul ediyorsunuz, tıpkı İbranice dönüş anlamına gelen *teşuva* [תשובה] kelimesinin gösterdiği gibi, öyleyse tövbenin ötesinde neden meyveler aranmaktadır? Zira bu meyveler, Tanrı’ya dönmüş ve tövbe yolunda ilerlemeyi sürdürenlerin işledikleri iyi amellerden başka nedir ki? Tanrı ile bu şekilde uyum sağlayanların içine Tanrı’nın bizzat kendi Ruhu girerek ruhu gebe bırakır, ta ki daha üstün amellerin meyvelerini birbiri ardına versin, nitekim Elçi Galatyalılara hitap ederken bunları anar ve şöyle der, "Ruhun meyvesi ise sevgi, sevinç, esenlik, sabır, şefkat, iyilik, sadakat, yumuşak başlılık, özdenetim ve iffettir." Şayet burada Ruhun bizden talep ettiği şeylerin bir parçası ve müstakil bir meyve olarak zikrediliyorsa,

Yalnızca iman, Ruhun istediklerini yerine getirmek için kafi bir vasıta nasıl olabilir? Bunu işitin ve anlayın, ey başkalarını hor görüp yalnızca kendilerinin Ruhun ve İncil’in bilgisine sahip olduğunu iddia edenler, ruhani hakikatlerden ne kadar uzak bir yola saptığınızı iyi tartın. Yalnızca bu noktada başıboş gezmekle kalmıyorsunuz, Pavlus’un duaya vakit ayırmak isteyenlere kaçınmalarını öğütlediği evliliği yüceltirken, herkesin gözünde küçük düşmemek için birkaç kelimeyle takdir ettiğiniz perhizi, iffeti ve bedensel arzulardan uzak durmayı ayaklar altına alıyorsunuz.

Pavlus’un tek bir sözünü öne sürerek cinsel birleşmeyi ve her türlü yiyeceğin tüketilmesini öylesine övüyorsunuz ki, bekarlığı ve belirli yiyeceklerden perhiz etmeyi, hiç değilse belirli vakitlerde uygulayanları büsbütün aldanmış sayıyorsunuz, oysa bu kimseler bedensel dürtüleri biraz olsun yatıştırıp oruç ve perhiz günlerinde kendilerini daha serbestçe tefekküre vererek Tanrı’ya adanabilsinler diye böyle yaparlar. İstirham ederim, neden Elçi’nin tek bir sözüne öylesine kapılıyorsunuz da, bunun aksini bildiren binlerce başka sözü hiçe sayıyorsunuz? Bizzat Pavlus bedensel sefahati, oburluğu ve serbest ziyafetleri, daima ruha karşı savaşan bedenin amelleri arasında saymıyor mu? Galatyalılara seslenirken açıkça der ki, "Bedenin amelleri bellidir, bunlar fuhuş, pislik, ahlaksızlık, sefahat, çekişmeler, kargaşalar, sarhoşluklar, çılgın eğlenceler ve benzeri şeylerdir, daha önce de söylediğim gibi size bildiririm ki, bu tür şeyleri yapanlar Tanrı’nın Egemenliğini miras alamayacaklardır."

Ne son yargıda sağ tarafta bulunacaklara verilecek o gelecekteki egemenlik, ne de Mesih’in tanıklığıyla içimizde bulunan şimdiki egemenlik, bizler kendimizi bedensel hazlardan ve şehvetten alıkoymadıkça, bize bahşedilen o kudretle elde edilebilir ya da büyütülebilir.

Göklerin ve Tanrı’nın Egemenliği şüphesiz içimizde mesken tutan Tanrı’dır, ister pek çoklarının diline pelesenk olduğu üzere lütuf vasıtasıyla olsun, ister Yuhanna’nın dediği gibi her insanı aydınlatan ışık vasıtasıyla, isterse O’nun merhameti ve iyiliğiyle bizi kuşatan ve mesheden Tanrı’nın bizzat kendisi olan bir kudret ve krizma vasıtasıyla olsun, ki bu merhamet ve iyilik nedeniyle O, adeta bir unvan olarak Latincede Unctus, Yunancada Hristos [Christos] ve İbranicede Maşiah [Messiah] diye anılmıştır. İster başka bir isimle anılsın, ister hangi mecazla tasvir edilirse edilsin, Tanrı’nın Egemenliği bizzat, sadece Rab’be iman etmekle kalmayıp benimsedikleri imana göre amel edenlerin içinde yaşayan Tanrı’dır, nitekim o semavi muallim şöyle buyurmuştur, "Biri sözüme uyarsa, Babam onu sevecektir ve biz ona gelip onunla birlikte konut kuracağız." Zira O’nun sözü yalnızca zihinde tutulacak bir imandan ibaret değildir, sevgiye ve buyrukların yerine getirilmesine dairdir, bu da sadece imanın değil, amelin işidir. Dolayısıyla Tanrı’nın bu Egemenliğini ve içimizde ikamet eden Tanrı’yı, bedenin amellerinden ne kadar uzaklaşırsak ve sizin hayasızca küçümsediğiniz bekarlığı ne kadar muhafaza edersek, o denli iyi ve bolca idrak ederiz. Bundan ötürü Pavlus Romalılara şöyle der, "Çılgınca eğlencelerde ve sarhoşlukta, ahlaksızlıklarda ve edepsizliklerde değil, Rab İsa Mesih’i kuşanın ve arzularınızı tatmin etmek için bedeninize fırsat vermeyin." Zira bu hazlar ve bedensel arzular, Petrus’un dediği gibi, ruha karşı savaş açar. Bizi ruha isyan eden ete ve kana karşı savaşmaya teşvik eden bu tür Elçi sözleri sayısızdır, bu da yemeklerden ve her türlü sefahatten uzak durmakla, sizin hor gördüğünüz o hakiki bekarlıkla gerçekleşir. Lakin saptığımız yere geri dönelim, gelin ve işitin ey amelleri hiçe sayıp yalnızca imanı yüceltenler, her şeyin Hakimi sıfatıyla kurulacak olan Mesih neyi ödüllendireceğini ve neyi cezalandırmakla tehdit ettiğini vaat ediyor, sırf imanı yahut imansızlığı mı, yoksa bizzat amelleri mi? Zira şöyle buyuracaktır, "Gelin, Babamın kutsadıkları, sizin için hazırlanmış olan egemenliği miras alın." Bu ödülün gerekçesini ekleyerek şöyle diyecektir, "Çünkü acıkmıştım, bana yiyecek verdiniz, susamıştım, bana içecek verdiniz" ve devamı. Diğerlerine ise cezayı imanın yokluğuna değil, amellerin eksikliğine bağlayarak tehdidini savuracaktır,

"Gidin yanımdan ey lanetliler, sonsuz ateşe, zira acıkmıştım doyurmadınız, susamıştım içirmediniz, beni ziyaret etmediniz, giydirmediniz, gözetmediniz, hülasa sevginin amellerini işlemediniz."

Hakimin ve dünyanın hakiki ışığının bu ışıl ışıl ve apaçık hükmünden o iki yüzlü düşünce nereye kaçabilir? Bir kimsenin hangi cüretle amelleri dışlamaya ve onların Hakim tarafından talep edilmediğini, kurtuluşa ve egemenliğe ulaşmak için gerekli olmadığını iddia etmeye cesaret edebildiğini aklım almıyor. Bu durum, Yargıcın fermanına karşı küstahça bir hadsizlik değil midir? İstirham ederim, imana neden böylesine paye vermek istiyorsunuz da, imanın kapısından Mesih’in evine girenlerden bizzat O’nun ısrarla talep ettiği amelleri hiçe sayıyorsunuz, öyle ki her şeyi bu amellerde, bilhassa bütün iyi amellerin kökü olan sevgide toplamakta ve şöyle demektedir,

"Size buyruğum şudur, birbirinizi sevin." Sanki diğer her şeyi unutmuşçasına tekrar eder, "Benim buyruğum şudur, birbirinizi sevin." İsa’nın sevdiği, diğer herkesten önce O’nun sırlarına vakıf olan o öğrenci, mektuplarında bunu defalarca yineler ve teyit eder. Bağrında bizzat Mesih’in yankılandığı Pavlus dahi sevgiyi imandan üstün tutarak şöyle der,

"Şimdi kalıcı olan üç şey vardır, İman, Umut, Sevgi, lakin bunların en üstünü sevgidir." Devamında ise şunu ekler, dağları yerinden oynatacak denli yüce ve büyük bir imana sahip olunsa bile, sevgi yoksa bir hiçtir.

Yeni öğreti yayıcıları buna ne diyecekler? Belki de sevginin iman olduğunu mu söyleyecekler? Lakin bu, söz konusu erdemleri sayarken birini diğerinden tamamen ayıran, hatta iman son bulsa dahi asla düşmeyen sevginin baki kalacağını belirten Elçi’nin öğretisine uymaz. O halde sevgi imandan ayırt edildiğine göre, ameller arasında sayılır, bu da özellikle yasa, İncil ve kurtuluş meselesinin bütünüyle inanılacaklar ve amel edilecekler diye ikiye ayrıldığı genel kabule dayanır. Öyleyse imandan üstün tutulan sevgi bir ameldir, bu amele bizzat sevginin içinde yer alan her şey, sevginin kendisi, tefekküre dayalı muhabbet ve sevgi içinde işlenen tüm ameller dahildir, işte o en kutlu...

otlaklardır ki, imanın kapısından ilahi otlakların bizzat kendisine giren ve komşuya gösterilecek sevgi ve amellerin otlaklarına çıkan herkes onları bulur, yalnızca imanın kapısı üzerinde oyalananlar ise bu gıdaları asla tatmayacaktır. İmana bu denli çok paye verir görünen yetkelerin nasıl anlaşılması gerektiğine dairdir.

Bölüm XIII.

İmdi, yeni öğreti yayanların imanın aşırı kayırılması uğruna ileri sürdükleri bütün yetkeler, doğru düşünen herkesin ikrar ettiği hakiki öğretiye zıt düşmediği gibi, o kimselerin sapkınlığını da desteklemez, geleceğin tek [okunamadı]

onların bu iddialarını bir çözümle doğrulamak adına derler ki, bu yetkelerin tümü, imanın kurtuluşun kapısı ve başlangıcı olarak, iyi amellerin tohumu ve kökü misali zorunlu olduğuna şehadet eder. Nitekim Resul, hak edilen ve Tanrı katında makbul olan bütün amellerin iman içinde işlendiğini teyit eder. Fakat en yüce muallim açık bir sesle bizi ikaz etmiştir ki, inanmamız gereken Tanrı kelamı, iyi amellerin tohumudur.

Öyleyse ey Kuzeyli İlahiyatçılar, iman amelleri nasıl dışlar? Zira ev olmadan bize [okunamadı], yahut meyvesiz bir kök ve gövde neye yarar? Dahası, aklanmak ve kökle, tohumla birlikte meyveler aracılığıyla kendisini Tanrı’ya makbul kılmak isteyen kimse niçin topallasın? Sizler topallıyorsunuz ve bir tek ayakla yetinip diğerini, yani en ziyade lüzumlu olanı hor gördüğünüz için her adımda sendeleyip düşüyorsunuz. Bizler ise, siz tek ayaklılardan daha sağlam adımlarla, her iki ayakla, yani iman ve sevgiyle (charitas) yürümek arzusundayız.

Kendi elimizi öpmekten de haz almayız, bilakis Tanrı’nın elini öperiz, O’nun yardımıyla kardeşimiz için önümüze konan her işe girişebileceğimize güveniriz, zira yalnız biz değil, fakat Tanrı’nın lütfu bizimledir, Resul’e uyarak fırsatımız varken iyi olanı işlemeye gayret ederiz. İnandıkça öğrendiğimiz şey de şudur ki, hepimiz gazap evlatları olarak doğarız ve yalnızca lütufla değil, kabul ettiğimiz iman içinde hayrı işleyebilmek için de O’nun lütfuna muhtacız. Dahası, aşırı zaafımızı, acizliğimizi ve kötülüğe meylimizi biliriz, bu yüzden iyi olanı işleyebilmek için O’nun inayetine muhtacız.

Ameller fikri terk edilmemeli, aksine, bizim için acı çeken, dirilen ve inayetiyle her daim bize lütufta bulunan Mesih’in lütfu vasıtasıyla amellere yönelinmelidir, O’nun içinde, imanımızın nihai gayesi olan ruhlarımızın kurtuluşunu elde ederek tarif edilemez bir sevinçle coşarız. Bu da ancak, uğruna mükâfat vadedilen iyi amellerin meyvelerini veren sevgi ile imanın bizzat kendisi yetkinleştiğinde vuku bulur. Ey yüce Tanrı, o kibirli yeni yetme ilahiyatçılar hangi yüzle, hangi cüretle ve ne büyük bir pervasızlıkla amelleri dışlamaya cüret ediyorlar, oysa hükümdar Peygamber açıkça bildirir, Resul haykırır ve bütün herkesin hakimi olan O bizzat vaat eder ki, beşeri işlere nihayet vermek üzere Melekleriyle geldiğinde, herkese amellerine göre karşılığını verecektir.

Susun öyleyse ve yanılgı ruhuna boyun eğmeyin, Peygamber’e boyun eğin, Resul’e boyun eğin, Mesih’e ve kutsal kılınmış Tanrı erlerinin kendisinden ilham aldığı Kutsal Ruh’a boyun eğin. Onlar imanı yüceltmiş olsalar da, "Bensiz hiçbir şey yapamazsınız" diyen Zat’ın lütfu olmaksızın yaptığımız ameller müstesna, amelleri dışlamadılar. Henüz imana kabul olunmamış ve imanın tohumunu henüz almamış, iyi amellerin kökünü salmamış Yahudilere O şöyle demiştir, Tanrı’nın işi, O’nun gönderdiği zata inanmalarıdır, O ki, iyi amellerin meyvesini verelim diye ruhumuzun tarlasına imanın iyi tohumunu eker, O ki, bağına ve Tanrı’nın tarlasına girdiğimiz kapıdır, Pavlus [okunamadı]

bol meyve toplayacak olanlarız, bu minvalde bütün kurtuluşu kendinde barındırır, tıpkı Petrus’un dediği gibi, Mesih’in bizzat kendisinde yeniden doğduğumuz kapı ve pınar gibidir, nitekim şöyle derken bunu açıklar, "İman edip vaftiz olan kurtulacaktır." İyi ve sulanmış bir toprak gibi Tanrı kelamını, yani imanın tohumunu kabul eden kurtulacaktır. Zira kurak bir kaya misali bu kelamı bir süre için inanarak kabul edenler, ayartılma vaktinde geri çekilirler, çünkü kendisi vasıtasıyla iyi ameller işlediğimiz lütuf suyundan, yani dindarlıktan yoksundurlar. İşte bakın, bu İncil sözünden, ki ona pek büyük bir kıymet atfedersiniz, Mesih’in imandan gayrı bir şey daha talep ettiği anlaşılmaktadır. Zira O’nun kendi tefsirine göre tohum, inanmamız gereken Tanrı kelamıdır.

Fakat bundan öte iyi toprak aranır, vaftizin hakiki suyuyla gerçekleşen bir sulanma aranır. Bu su, kurtuluş getiren bilgeliktir, imandır, lütuftur ve Mesih’ten dilenen hayır işleme inayetidir. O Mesih ki, tapınakta herkese haykırarak der, "Bir kimse susamışsa bana gelsin ve içsin." Ve Samiriyeli kadına yine der, "Benim vereceğim sudan içen kimsede, bu su sonsuz yaşama fışkıran bir pınar olacaktır." Kimse imanın ve vaftizin aynı şey olduğunu söylemesin, zira ilk önce ikisini ayırır, sonra her ikisinin de zorunlu olduğuna şehadet ederek onları birleştirir, çünkü bu hüküm kesindir. Pavlus’un şu sözü de buna uygundur, "Eğer ağzınla Rab İsa’yı ikrar eder ve yüreğinle Tanrı’nın O’nu ölüler arasından dirilttiğine inanırsan, kurtulacaksın", zira kurtuluşun güvencesine sahipsin ve imanın tohumunu kabul etmişsin, lâkin susuz bir kayalıkta değil, çünkü bu gibiler Mesih tarafından dışlanır, fakat sulanmış ve vakti geldiğinde meyve veren bir toprakta kabul etmişsin. Mesih’in dirildiğine ve bizi iyi, semavi ameller işlemeye kaldırdığına inanmak işte budur, nitekim Resul şöyle der, "Eğer Mesih’le birlikte dirildiyseniz, yani O’nun dirildiğine inanıyorsanız, yukarıdaki şeylerin ardınca olun, yukarıdaki şeyleri düşünün." Bunları muhabbetle arayın ve yukarıya ait işleri işlediğinizde onların tadına varın. Demek ki burada ameller dışlanmamakta, aksine içeri alınmaktadır. Dahası Resul ile birlikte ikrar ederiz ki Mesih, iman eden herkesin aklanması için yasanın sonudur, öyle bir sondur ki, yasa ve bizzat yasanın emirleri bunu amellerle tasdik edilmiş olarak arzular ve yasaya göre işlenen bu ameller diri olsunlar diye O’nun tarafından kabul görürler. Zira hayat ağacı olmaksızın, hayat ekmeği olmaksızın ve nihayet bizzat hayat olan Mesih bulunmaksızın bu amellerin ölü olduğuna şüphe yoktur,

öyle bir yerdedir ki ne tek başına imanla törenler ve yasada buyrulan ameller ile olumlu buyruklar yerine getirilebilir. Mesih’in imanı aracılığıyla, bizzat Mesih’i önceden simgeleyen ve O’nda tamamlanan, hatta yetkinliğe eren her şey, kurbanlar, kutsal törenler, düzenlemeler, süslemeler, toplanma çadırının ve tapınağın tüm yapısı, nihayet Mesih’in suretinde yer alan bütün törenler tatmin bulmuştur. Buyruklar ise asla yalnız iman ile yerine getirilemez.

Aksi halde Mesih, "Yaşama girmek istiyorsan buyrukları yerine getir" demezdi, bilakis "Yaşama girmek istiyorsan bana inan" derdi. İmdi, buyrukların gözetilmesi kurtuluş için öylesine zorunlu bir şartsa ve kurtuluşun müellifi tarafından bu yolla bize kurtuluş vaat ediliyorsa, amelin gerekliliği nasıl dışsal insana ait kılınabilir? Yalnızca dışsal yahut aşağı insan mı kurtulacaktır? Kuşkusuz bu öğretiler kadınsı saçmalıklardır ve yalnızca avam tabakasını kandırmaya yarar, fakat aklı başında hiç kimse bunlara ikna edilemez.

Başka bir yoldan şöyle diyecektir, dışsal insanı terbiye etmek, yaşama girmek için gereklidir. Kabul ediyoruz, öyleyse bu amel gereklidir, yürekle birlikte el de gereklidir. Fakat daha fazlasını söyleriz, iman eden bir yüreğin ikrar eden bir dille birlikte bulunması da yeterli görünmemektedir, zira hakikatin kendisi ve en yüce Hakim şöyle der, "Bana 'Rab, Rab' diyen, yani inanıp ikrar eden herkes göklerin egemenliğine girmeyecektir, ancak göklerdeki Babamın isteğini yerine getiren girecektir." Ve yararsız hizmetkarı, yani Rabbinin kendisine emanet ettiği parayla iş yapmayı ihmal eden kişiyi dışarıdaki karanlığa atılmaya, Tanrı’dan ve kurtuluştan mahrum bırakılmaya layık görür. Hangi ameli aradığını ise hemen ardından açıkça bildirir, en küçük kardeşleri ve O’nun uzuvları aç kaldığında doyurulsun, giydirilsin ve benzeri ameller yapılsın, ki bunlar ameldir, yalnız iman değildir. Tanrı’nın imkansız olanı buyurduğunu varsaymak ise Hieronymus’a göre lanetlenmeyi hak eder. Hatta daha fazlasını söyleyeyim, bu durum dinsizliktir ve pek fena bir küfürdür, Tanrı’yı zalim ilan etmektir, şayet bizden imkansız olanı buyurur ve talep ederse, zira bir babanın evladından imkansız olanı istemesi ve beklemesi hiçbir düzene, hiçbir hakkaniyete ve hiçbir akla dayandırılamaz. Belki diyecektir ki, Mesih bunu lütfu ve hak edişiyle tamamlar. Bunu zaten herkes bilir ve yaşlı kadınlar dahi itiraf eder.

Öyleyse bunları sanki kendi icadınızmış gibi ne diye öne sürüyorsunuz? Mesih, "Bensiz hiçbir şey yapamazsınız" dediğinde bu zaten beyan edilmemiş miydi? Bu husus, "Ben değil, fakat Tanrı’nın lütfu benimledir" diyen Pavlus tarafından da tasdik edilir.

Öncüllerde de dediğiniz gibi başka bir şey bulamazsınız, yeni bir sözcük kullanırsınız ki yeni görünesiniz ve peşinde olduğunuz yeniliği kurabilesiniz, fakat Rab Mesih İsa’nın ruhuna güvenin, O sizi belki de eğri bir niyetle savunduğunuz durumdan daha hayırlı bir nasibe ulaştıracaktır. Zira bir kimsenin Mesih olmaksızın yasayı yerine getiremeyeceğini söylemek, Mesih’in yardımı olmaksızın bunu yapamayacağı anlamına gelmez mi? Bunu zaten kabul etmiştik. "Kimse iman olmadan Mesih’e yaklaşamaz, demek ki iman kafidir" dediklerinde ise, bu çıkarım yanlış ve tutarsızdır, öncül önerme de şüphelidir, zira bizzat Mesih şöyle der, "Beni gönderen Baba çekmedikçe hiç kimse bana gelemez." Bu çekmenin bizzat iman mı yoksa başka bir şey mi olduğunu ise o yeni öğreti yayanlar henüz açıklığa kavuşturamamışlardır.

Tanrı’ya yaklaşmamız için imanın (fides) gerekli olup olmadığından şüphe etmiyoruz, zira bu mektubun Pavlus tarafından yazıldığı kabul edilirse, İbranilere Mektup’ta geçen açık kanaatidir, orada şöyle der, İman olmadan Tanrı’yı hoşnut etmek imkânsızdır, çünkü Tanrı’ya yaklaşanın inanması gerekir. Fakat yalnızca bunun arandığını inkâr ediyoruz, zira Baba tarafından çekilip Mesih’in evine ve ailesine dahil edilen kişi, iman kapısından geçer geçmez derhal bir yetenek (talentum) yahut para veya bu ihsan hangi adla anılırsa anılsın onu kabul eder, ta ki derhal işlemeye başlasın ve kabul ettiği ihsana karşılık bir kazanç sağlasın.

Ey çömez ilahiyatçılar, artık herkesçe aşikâr olan ve herkes tarafından kabul gören hakikati birçok sözle karartmanıza ne hacet vardı, meğerki ortaya yeni bir şey koymuş görünmek yahut henüz içinizden kusup atmadığınız bir fesadı tezgâhlamak istemiş olasınız. Zira amelleri mahkûm etmek, bütün İncil hayatını altüst etmekten ve Sardanapalus ile ve diğer son derece murdar, Epikürcü demeyeceğim, hayvanlarla birlikte kendini her türlü zevke hazırlamaktan başka nedir ki? Şüphesiz ki yalnızca imana güvenirlerse bunun varacağı yer budur, nitekim gece ibadetleri, oruçlar, iffet, hayatın çetinliği, merhamet amelleri ve her türlü bekârlık, iman adına mahkûm edilmesin. İbrahim Tanrı’ya inandı ve bu ona doğruluk sayıldı mealindeki o sözlere de sığınmayın.

Zira o iman her ne kadar doğruluğun bir ameli idiyse de, Tanrı katında kendisine bunca ve bu denli büyük vaatlerin verilmesini sağlayacak yegâne doğruluk değildi, dilenirse Tekvin kitabının yirmi altıncı bölümü okunsun ve İbrahim’in oğlu İshak’a kelimesi kelimesine söylenmiş şu sözler orada bulunacaktır,

Zira sana ve senin soyuna bütün bu memleketleri vereceğim, baban İbrahim’e ettiğim yemini yerine getireceğim, senin soyunu göğün yıldızları gibi çoğaltacağım, ve senin soyuna bütün bu memleketleri vereceğim ve yeryüzünün bütün milletleri senin soyunda kutsanacak, çünkü İbrahim sözümü dinledi ve buyruklarımı, emirlerimi, törenlerimi ve yasalarımı tuttu, yahut İbranice metnin dediği gibi, ve korumamı korudu, yani korunması için teslim ettiğim buyruklarımı, kurallarımı ve yasamı tuttu. O halde iman kâfi idiyse, yasanın gözetilmesi neden eklendi? Neden İbrahim kâh iman dolayısıyla kâh yasanın gözetilmesi dolayısıyla övülür ve ona böylesine güzel bir vaatte bulunulur? Kuşkusuz imanın ve amelin aynı şey olmasından ötürü değil, fakat her birinin diğerini önceden varsayması yahut beraberinde sürüklemesi ve birinin diğeri olmadan kâmil olamamasındandır, nitekim iman, yaşaması için amele sevk eder, amel ise imanı önceden varsayar.

O halde İbrahim her ikisinde de kâmil olarak övülür, kâh ayrı olarak imandan, kâh buyrukların gözetilmesinden söz edilir.

Bunlar İbrahim’in bizzat kendisine, Musa’ya bildirildiğinden daha az bildirilmiş değildi, her ne kadar Musa bizzat Tanrı’nın emriyle bunları halka bildirmiş ve yazıya emanet etmiş olsa da. Ve böylece İbrahim yasayı, buyrukları ve kuralları korudu, bunlar gözetilebilir şeylerdir. O halde yasanın gözetilemeyeceğini ve İbrahim’in amelle değil yalnızca imanla aklandığını söyleyerek ne gevezelik ediyorsunuz? Kutsal yazıları araştırın ve hakikati öğrenmek istiyorsanız cümleleri birbirine uygun kılın. İbrahim’in imanı doğruluk sayıldı, amelleri de sayıldı, nitekim soyunda bütün milletlerin kutsanacağı vaadi bunlar sebebiyle verildi, bilhassa da oğlu İshak’ı kurban olarak sunduğu vakit, her ne kadar Resul’ün dediği gibi onu imanla sunmuş olsa da, o sunu imanın kendisi değil, ruhani binaların temeli olan imana dayanan bir amel idi.

Pavlus’un Romalılara Mektubu’nun Dördüncü Bölümündeki Sözlerinin Getirdiği Büyük Güçlüğün Çözümü

Fakat bu meselede bizi sıkıştıran hiçbir şeyi cevapsız bırakmamak adına, Pavlus’un Romalılara hitap ederken dördüncü bölümde yazdığı şeylere gelelim, orada iman lehine öylesine açık tanıklık eder görünür ki, onun sözleri yeni doktrinciler tarafından öne sürülen diğer her şeyden daha fazla güçlük çıkarır. Zira şöyle der, Eğer İbrahim yasanın amelleriyle aklandıysa, övünecek şeyi vardır, fakat Tanrı katında değil. Nitekim Kutsal Yazı ne der? İbrahim Tanrı’ya inandı ve bu ona doğruluk sayıldı. Çalışana ise ücret lütuf olarak değil, borç olarak sayılır. Oysa çalışmayıp da tanrısızı aklayana inanana gelince, onun imanı Tanrı’nın lütuf maksadına göre doğruluk sayılır. Nitekim Davut da Tanrı’nın amelsiz olarak doğruluğu kendisine saydığı insanın mutluluğunu şöyle anlatır, Ne mutlu fesatları bağışlanmış ve günahları örtülmüş olanlara. Ne mutlu o adama ki, Rab ona günah saymamıştır.

Ve az sonra, Zira dünyanın mirasçısı olması vaadi İbrahim’e yahut onun soyuna yasa aracılığıyla verilmedi.

Çünkü mirasçılar yasadan olanlarsa, iman boşuna olmuş, vaat de hükümsüz kılınmıştır.

Bu sözler her ne kadar yeni doktrini destekler görünse de, Resul’ün çoğu yerde bunun aksini vaaz ettiği hususlardan uzak değildir.

Nitekim sinesinde Mesih yankılanan o zat, kâh bir şeyi ileri sürüp derhal ardından çark edecek kadar hezeyan içinde değildir. Zira hitap, uzlaştırılması gereken İbranilere ve Romalılara yönelikti, öyle ki öncekiler sünnette ve yasada güven bulurken, sonrakiler sünnetsizlikte ve vaftizde buluyorlardı. Bundan ötürü kâh onlar için kâh bunlar için son derece gayretli bir savunucu olarak kendini gösterir ve ister onlar ister bunlar olsun, aşırı kibirle şişinerek güvendikleri şeylere karşı en çetin bir hasım kesilir. Nitekim Hieronymus’un fevkalade sezinlediği üzere, o meseleleri karara bağlayan biri olarak onların arasında yerini alır. Aynı zamanda Mesih tarafından getirilen kurtuluşun ne sünnetten, ne yasadan, ne de bizim yaptığımız amellerden değil, merhameti ve şefkatiyle bize kurtarıcıyı gönderen Tanrı’nın lütfundan ve cömertliğinden hasıl olduğunu göstermeye çalışır. Zira kurtuluşu bahşetmesi ve günahlarımızı kaldıran kurbanlık kuzuyu lütfetmesi yolunda Tanrı’nın şefkatini zorlayacak yahut hazırlayacak hiçbir şey yapmamıştık. O kuzu ki, Yuhanna’nın dediği gibi, Baba’nın takdiri uyarınca dünyanın başlangıcından beri herkesin evrensel kurtuluşu için kurban edilmiştir, fakat bu sırf Tanrı’nın lütfundandır. İnsanın bu evrensel kurtuluş bolluğundan kendi şahsi ve özel kurtuluşu için bir pay, bir su ve bereket alabilmesi için, kurtarıcı suyu getiren kaynağa iman aracılığıyla yapışması gerekir, ta ki içsin ve bizzat o amelin aracılığıyla sonsuzluğa doğru büyüsün ve onun içinde ebedi hayata fışkıran bir su pınarı olsun. Bu yüzden yalnızca imanda durup kalınmamalı, kabul edilen imanın talep ettiği amellere doğru daha ileri gidilmelidir. Eğer bir kimse amel edemiyorsa, niyet amel yerine sayılır ve Resul’ün şu sözü bu anlamda kavranır, Oysa amel etmeyip de tanrısızı aklayana inanana gelince, amel etme imkânsızlığı bulunduğunda niyeti kabul eden Tanrı’nın lütuf maksadı uyarınca onun imanı doğruluk sayılır.

Ve bu müstesna bir lütuftur ve bir nevi mutluluktur, nitekim devamında şöyle gelir, Davut Tanrı’nın amelsiz olarak doğruluğu kendisine saydığı insanı mutlu ilan eder,

Ne mutlu fesatları bağışlanmış ve günahları örtülmüş olanlara. Kuşkusuz bütün insanların kurtulmasını isteyen Tanrı, herkesi amelleri olmaksızın dahi kurtarabilirdi, fakat herkesi kurtarmaz, çünkü herkes itaat etmez ve herkes kabul edilen imana göre amel etmek istemez, onlar hakkında aynı Resul şöyle der, Nizama uygun yarışmayan kimseye zafer tacı giydirilmez. Ve yine, Vaktimiz varken iyilik işleyelim, zira vaktinde biçeceğiz.

Amelleri hor görenler, dinleyin Resul ne diyor, zira iman edelim de biçelim demiyor, fakat amel edelim ve biçelim diyor. Ve bu, amellerin ölçüsüne göredir, nitekim başka bir yerde şöyle der, Az eken az biçer, cömertçe eken cömertçe biçer, kuşkusuz birlikte çalışmak üzere bahşedilen lütuf bereketleriyle biçer, nitekim ardından şunu ekler, Tanrı her türlü nimeti üzerinizde çoğaltmaya kadirdir, ta ki her şeyde her bakımdan tam bir yeterliliğe sahip olarak her iyi amel için bolluk içinde olasınız.

Ve bu iyi amel ne içindir? Yalnızca bedenin ruha boyun eğmesi için değil, fakat üzerine inşa ettiğimiz amel kalırsa mükâfat almamız içindir, nitekim Korintoslulara birinci mektubunda böyle öğretir.

Fakat Resul’ün önceki sözlerine dönersek, hiç kimsenin yasanın ameliyle aklanmadığını ve aklanmış olmadığını ikrar ederiz, çünkü ilk atanın ve dolayısıyla bütün insan soyunun günahı öyle bir şeydi ki, hiçbir insani güçle sökülüp atılamazdı, ne tabii ne de yasal bir çareyle temizlenebilirdi, ne de o utanç aşağı âlemdeki şeylerden mamul herhangi bir örtüyle örtülebilirdi.

Burada, her ne kadar İşaya kral Hizkiya’yı münferit bir yaradan incirle iyileştirmiş olsa da, ilk yaratılanların çıplaklığını örtmeye incir yaprağı yetmemiştir.

Bundan ötürü en merhametli Tanrı, insanın düşüşüne (casus) acıyarak, incir yapraklarından dikilmiş örtüyü kaldırdı ve bir deri kaftan alıp onları giydirdi, bu kaftan şüphesiz, dünyanın günahlarını yüklenen o kuzunun derisindendi. İlahi merhamet bu giysiyle yalnızca ilk ebeveynlerin çıplaklığını örtmekle kalmadı, aynı zamanda o örtüye layık gördüğü herkesinkini örttü, ki bu işi ve bu giysiyi ne yasa ne kurban ne de herhangi bir kâhin sağlayabilirdi, ancak ve ancak başlangıçtan beri herkes için kurban edilmiş olan, kâhin, kurban ve kuzu olan o varlık bunu yapabilirdi, ta ki herkese fayda sağlayabilsin.

Dolayısıyla yasa ya da yasanın gereklerini yerine getirmek bunu asla temin edemeyeceğinden, yasanın işleriyle hiç kimse aklanmıyordu.

Ne İbrahim ne de atalardan herhangi biri, Tanrı katında bir övüncü olsun diye yasanın amelleriyle aklandı, zira aklanma ve arınmanın, herkesin günahlarını taşıyan o kişi aracılığıyla ve onun kanıyla gerçekleşmesi gerekirdi, hayvanların kanıyla değil. İbrahim bu Kurtarıcı'ya iman etti ve bu ona doğruluk sayıldı, çünkü o kendi liyakatine, ne kendine ne de yasanın işlerine güvendi, bilakis geleceğine inandığı o Arındırıcı'ya bel bağladı.

Ve bu durum, yasa uyarınca amel etmiş ve eden herkesin başına geldi, onlara o kuralın liyakatine göre ücret verilir, tıpkı "Herkese işine göre verir" denildiği gibi. Fakat bu ameller, her ne olurlarsa olsunlar, Mesih'ten elde edilen lütuf aracılığıyla bağışlanan kurtuluş için kâfi gelmediğinden, Resul şöyle der, onlara lütfa göre değil, borca göre sayılır. Tıpkı yasada emredilen şeyleri amelle yerine getiren kullara yönelik o bildiride olduğu gibi, "Bütün bunları yaptığınızda, 'Bizler yararsız kullarız, yapmamız gerekeni yaptık' deyin."

Ve bu yolla, Tanrı'nın oğulları olma yetkisini elde eden ve bize veren o kişi tarafından yardım görmedikçe, Tanrı'nın oğullarının lütfunu kazanamayız, O'nun adına iman etmemiz haktır, ete ve kana göre olan doğumu değil, Tanrı'ya ve ruha göre olan doğumu takip etmeliyiz, aylak duramayacağımız için buna göre amel etmeliyiz, ne de et ve kana göre Tanrı'nın oğulları kılınmış olarak amel etmeliyiz, bu mertebeye ve layık olana göre verilecek mükâfata, derler ya, eşitlik ve aritmetik oranına göre ulaşamayız, ancak lütufla ve geometrik orantı içinde ulaşabiliriz, öyle ki bir için yüz veriliyorsa, iki için iki yüz verilmeli ve on için bin geri ödenmelidir.

Burada, ilk bakışta birbiriyle pek uyuşmuyor gibi görünen birçok husus muhafaza edilir, zira bu dönemin acılarının ve amellerimizin, gelecek izzete denk olmadığı bu yolla açıklanır, çünkü ilki birer birer işlenir, ikincisi ise yüzer yüzer ödenir. Yine Tanrı'nın lütfunun nasıl ebedi yaşam olduğu da açıklanır, zira birin ağırlığı veya ölçüsü içinde işlediğimiz amel aracılığıyla, o tek şey üzerinden yüzlük mükâfata erişemeyiz, meğerki O'na yakaran herkes için zengin olanın lütfu imdada yetişsin.

Burada ayrıca, iman yoluyla nasıl kurtulduğumuz da açıklanır, çünkü amellerimizin birer birer sunulup yüzer yüzer mükâfatlandırılmasını sağlayan O'na bağlanmamız gerekir.

Nihayet burada dile getirilir ki, her ne kadar lütufla ve imanla kurtulsak ve amellerimiz gelecekteki izzete layık olmasa da, adil Yargıç mükâfat verirken herkese işlerine göre karşılık verecektir, çünkü bu mükâfat, yasada ve peygamberlerde vadedilen Kurtarıcı'nın lütfu daima araya girmek kaydıyla, adil bir oranla gerçekleşir. Pavlus'un şu sözleri de bu anlamda idrak edilir, "Eğer yasadan olanlar mirasçıysa, iman boşuna çıkmış, vaat hükümsüz kalmıştır." Kurtuluşun yasa yahut hayvanların kanı aracılığıyla değil, Mesih ve Mesih'in kendisi aracılığıyla verildiği herkesçe pek açıktır, kurbanlar, peygamberler ve tüm yasa O'na işaret eder, ve Baba bütün doluluğun O'nda ikamet etmesini ve her şeyin O'nun aracılığıyla barışmasını uygun buldu. Yeter ki bizler de kendi payımıza düşeni alalım, zahmet çekelim, mücadele edelim, amel edelim ve kötülüklerden sakınmak için kendimizi zorlayalım, gücümüz yettiğince iyilik işleyelim, gerisini ise bütün iyiliklerle dopdolu olan O varlık tamamlayacaktır, öyle ki O'nun doluluğundan hepimiz pay alalım.

Mesih ve resuller tarafından birçok yerde vaaz edilen, herkese samimiyetle duyurulan ve aynı ruh tarafından farklı ağızlarla ve çeşitli yerlerde serdedilen bütün görüşleri birleştiren hakiki öğreti budur. Dolayısıyla şeytanın kurnazlığıyla başka zamanlarda yayılmış ve Tanrı'nın inayetiyle çoktan yatıştırılmış olan bu öğretiye karşı, zararlı bir fitne ve ayrılık baş göstermesin, inananlar karşılığında yaşam ve kurtuluş vadedilen iyi amellerden geri durmasın diye yeniden harekete geçilmiştir.

BEŞİNCİ BÖLÜM Hakiki yeniden doğuş aracılığıyla herkesin [okunamadı] kılınan ve mistik bedenin başı olarak tüm uzuvlara sirayet eden Mesih. Beşinci Bölüm. Tanrı'nın nasıl herkesin babası olduğu üzerine. Bölüm I. Mesih'in insan tabiatında bizi yeniden doğurarak nasıl hakiki Baba olduğu üzerine. Bölüm II. Bu yeniden doğuşta bizden neden iman talep edildiği üzerine. Bölüm III. Erkeğin, dişinin yahut erdişinin nereden türediği üzerine. Bölüm IIII. Üreyende bulunan suretin, doğanda meydana gelen imgeye göre benzerliği üzerine. Bölüm V. Mesih'in doğurduğu bu kimseleri nasıl beslediği üzerine. Bölüm VI. Mesih'in, tiksintiyi gidermek için bu gıdaları nasıl pişirdiği üzerine. Bölüm VII. Doğuran ve besleyen O'nun, hayırlı bir baba gibi bizi nasıl terbiye ettiği üzerine. Bölüm VIII. Bize hangi öğretiyi öğrettiği üzerine. Bölüm IX. İnsanın meşgalesine dair Mesih'in öğrettiği şeylerin kısa bir özeti. Bölüm X. Hangi mektepte ve hangi kürsüde bizi eğittiği üzerine. Bölüm XI. Mesih'in hayırlı bir baba gibi bizi hangi mülklerle zenginleştirdiği üzerine. Bölüm XII. Kız evlatları hangi şahsi mülkle donattığı üzerine. Bölüm XIII. Nihayetinde nasıl bir vasiyet bıraktığı üzerine. Bölüm XIIII. Kimlere ve ne kadar miras bıraktığı üzerine. Bölüm XV. Bu vasiyetnamede kiliseye ne kadar irade beyan ettiği üzerine. Bölüm XVI. Vasiyetnamenin nasıl tasdik edildiği üzerine. Bölüm XVII. Mesih'in yalnızca Baba değil, nasıl herkesin başı kılındığı üzerine. Bölüm XVIII. Mesih'in hakiki bir baş olarak tüm uzuvlara nasıl sirayet ettiği üzerine. Bölüm XIX. Babamız Mesih'in, doğurduğu biz evlatlarına dünyevi şeylerin idaresinde ne derece ihtimam gösterdiği üzerine. Bölüm XX.

İKİNCİ EZGİ TANRI'NIN NASIL HERKESİN BABASI OLDUĞU ÜZERİNE. İlk olarak ebedi Baba'nın, ardından da zikredilen Mesih'in nasıl herkesin babası olduğunu açıklamak istersek, doğa bilginlerinin her bir canlının, bilhassa da insanın dölü ve dölüt oluşumu hakkında söylediklerini tekrar etmek yersiz olmayacaktır, zira bu aşağı âlemdekiler ilahi şeylerin birer sureti ve imgesidir. Nitekim Hipokrat, meninin buğulu ve etli kısmının beyinden neşet ettiğini düşünmüştür, Aristoteles, ruhun başlıca makamı olan kalpten kaynaklandığını öne sürer, Galen ise karaciğerden geldiğini belirtir, zira doğal sindirim ve üreme kuvveti orada yerleşiktir. Fakat İbn Sina, herkesin fikrini ve gerekçesini kabul etmek adına, meninin üç temel uzuvdan, yani kalpten, beyinden ve karaciğerden aktığını açıklar.

Bazıları ise, Aristoteles'in de andığı üzere, meninin hakikaten her bir uzuvdan belirli bir pay alarak ayrıldığı kanaatindedir, çünkü cinsel birleşme anında tüm uzuvlarda bir gevşeme hissedilir, hem baba uzuvlarının her bir parçasından oğulda benzeri meydana gelir, hem de çoğunlukla doğanın her bir uzvu babanın benzerliğiyle şekillenir, buradan da tohumun, üretenin her bir uzvundan o uzvun suretine göre süzüldüğü sonucuna varırlar. Kimi yazarlar ise bu durumun tamamını güçlü bir tahayyüle ve hatalı bir görüşe atfetmek istemişlerdir, zira bu hem dölleyen kişinin tahayyülü olmaksızın vuku bulur, hem de tohumun aşırı dökülmesi sebebiyle üretenin her bir uzvu zayıf düşer.

Başkaları zihin jimnastiği kabilinden dilediklerini söylesinler, bana öyle gelmektedir ki, tohumun bir cüzü her bir uzuvdan dökülür ve bundan, bütünü ve bütün uzuvları temsil eden, vücuda getirilecek suretiyle oğul teşekkül eder. Böylece kalpten kalbi nemalayan doğar, beyinden beyin, gözden göz, elden el ve insanın her bir uzvundan kendi benzeri meydana gelir. Ruhun ise özellikle beyinden, kalpten ve karaciğerden, yani başlıca ve daha ziyade ruhi olan uzuvlardan hasıl olduğu kabul edilir. Nitekim beyinden inerek akli kuvveti sevk eder ve her iki kulağın ardından geçen damarlar yoluyla, kendisine bitişik olan omuriliğe intikal edip böbrekler üzerinden tohum damarlarına ve hayalara ulaşır, kalpten ve karaciğerden ilerleyerek ise hayat kuvvetini, sevgi ve muhabbet ruhunu sevk eder. Nitekim Tanrı'nın Oğlu, yetkin Baba'nın sureti ve hikmeti olan Mesih de, Baba'da bulunan her şeyden, her şeyi kendisiyle birlikte çekerek zuhur etmiştir, bu sebeple şöyle demiştir, "Her şey bana Babam tarafından teslim edilmiştir", tıpkı onun özünden çıkmış olduğu gibi. Ebediyetten, merhametten, adaletten, iyilikten, yücelikten ve bütün hayırların kaynağından zuhur etmiştir ve etmektedir, lakin bilhassa hikmet olması hasebiyle beyinden, yani pederane akıldan sadır olmuştur, nitekim Orpheus ve onun ardından putperest teologlar, Pallas'ın, yani hakiki hikmetin Jüpiter'in beyninden doğduğunu söylerken pek de isabetsiz konuşmamışlardır.

Kalpten ve pederane en derin batından ise muhabbet ruhunu Baba ile birlikte meydana getirecek şekilde feyzalmıştır. O'nun suretinde bizler de başlangıçta ebedi Baba'mız tarafından yaratıldık, fakat bu, fikirlerin tohumunun içine döküldüğü Oğul vasıtasıyla oldu. Sonra yine Mesih olan bu Oğul vasıtasıyla yeniden doğduk.

Mesih'in İnsani Tabiatında Bizi Yeniden Doğurarak Nasıl Hakiki Bir Baba Olduğu Üzerine, Bölüm II

Her doğuran, meydana getirdiğine benzer, bu sebeple her şeyin sanatkârı olan en yüce Tanrı'nın suretinde ve benzerliğinde yaratıldığımızdan, O'nun var ettiği her şeyin fevkinde Tanrı'nın evlatları olarak adlandırılırız. Lakin suret bozulup benzerlik bütünüyle yitirildiğinde, şayet yeniden doğup bozulmuş suretten ıslah edilmeseydik ve tamamen silinmiş olan benzerliği yeniden kazanmasaydık, haklı olarak en yüce Baba'nın evlatları diye anılamazdık. Bu sebeple O, geceleri yanına gelen Nikodimos'a, "Yeniden doğmanız gerekir" demiştir. Nikodimos bu sırrı anlamayarak, "Bu nasıl olabilir, bir kimse annesinin rahmine ikinci kez girip yeniden doğabilir mi?" demiştir. Yeni Baba, yeni bir doğumu talim ederek, tasdik ve teyit ile cevap vermiş ve şöyle demiştir, "Doğrusu, doğrusu size derim ki, bir kimse sudan ve ruhtan yeniden doğmadıkça, Tanrı'nın melekûtuna giremez." Suyu, yeniden doğuşun ilkesi olarak tayin eder, nitekim canlıların ilk yaratılışında da suların mevcut olduğu Musa tarafından nakledilir, o vakit Tanrı'nın emrederek şöyle dediğini bildirir, "Sular canlı mahlukatı kaynaştırsın yahut sürsün." Ovidius da sudan var olan canlıları terennüm eder. Binaenaleyh Tanrı'nın Oğlu, en yetkin filozof ve eski yaratılışın hakiki âlimi sıfatıyla, ilkiyle uyumlu olan ikinci yaratılış hakkında da sudan yeniden doğmamız gerektiğini söylemiştir, ta ki ilk yaratılış cihanüstü ve semavi sulardan neşet ettiği gibi, yeniden doğuş da yine bunlardan hâsıl olsun.

Böylece hakiki cihanüstü su olan Tanrı'nın Oğlu'nda bütün mevcudat yaratılmıştır ve her şey yine O'nda yeniden doğar. Zira "Bir kimse sudan ve Kutsal Ruh'tan yeniden doğmadıkça" derken unsuri sudan bahsetmiyordu, çünkü bu tortulu suyun o en mukaddes ve ilahi ruhla ne ilgisi olabilir? Tamamen farklı olan bu şeyler, yeniden doğuşun tek bir ilkesi olmak üzere nasıl bir araya gelebilir? O halde insanları Kutsal Ruh ile birlikte yeniden doğuran Tanrı'nın Oğlu olan sudan söz etmektedir. Yeniden doğanın başı üzerine hariçten konulan bu sıvı unsur ve dışarıdan işitilen bu söz ise bunların sakramentidir (sacramentum), bunlardan biri tohumu, diğeri ise tenasül kuvvetini temsil eder.

Bu ruhtan yeniden doğuşta, Kutsal Ruh'un ateşli, ısıtıcı ve tanzim edici kudreti arandığından, iman ikrar edilip şeytani ve dünyevi engellerden feragat istendiğinde ve vaat edildiğinde, Kutsal Ruh'un bizzat kendisi de vazifeli rahip ve vaftiz edilecek kişi tarafından duyulur bir sesle, adeta bir sakrament gibi işaret edilir. Nitekim vaftiz edilecek kişiye rahip tarafından sorulduğunda, "Kilisenden ne dilersin? Ve şeytandan, dünyadan ve onun debdebesinden vazgeçer misin?", yeniden doğacak olan kimse, süfli şeylerin sevgisi bertaraf edilip Kutsal Ruh vasıtasıyla bütünüyle Tanrı sevgisinde toplansın diye, bütün bunlardan feragat ettiğini ikrar eder. Keza imanı ve kendisinden doğduğu O Zata sımsıkı bağlanabilmesini ve sevginin bağı ve rabıtası denen aynı ruh ile O'na raptolunmasını sağlayacak Kutsal Ruh'un bizzat lütfunu talep eder. O halde vaftiz içinde Oğul'dan ve Kutsal Ruh'tan yeniden doğarız, bunların yeniden doğuran işaretleri ve sakramentleri ise su, kelimeler ve hariçten icra edilen fiillerdir, bunlar yalnızca hâsıl olan neticeyi ve bağışlanacak inayeti değil, hakiki fail illet olarak bizzat yeniden doğuranı da temsil eder.

Fakat tabii doğumda doğuran bir baba, akıtılan tohum ve bu tohumu kabul eden bir ana arandığından, burada bir kimse haklı olarak şöyle diyebilir, yeniden doğuran Mesih olan bir Babam var, O'nun sulu kudreti ve tesirli menbaı olan tohum da var, lakin bu tohumu kabul edecek anayı tanımıyorum.

Çarmıhta uyuyan Mesih'in böğründen teşekkül eden Kilise'nin O'nun zevcesi olduğuna dair umumi kabul de beni tatmin etmemektedir, zira Kilise bir topluluk bağıntısından veya cemaat halindeki müminlerin kendilerinden başka bir şey değildir, bunlar doğuruldukları vakit, hem doğuran ana hem de doğurulan evlat olamazlar, hele o topluluk yahut o bağıntı, bedenen yahut ruhen insanlara gebe kalıp onları asla doğuramaz. Bu müşkülatı iki yolla bertaraf edebiliriz, evvela, ebedi Baba, Oğul'un o mukaddes ve ilahi doğumunda bir anaya muhtaç olmadığı gibi, âlemin ve insanın iptidai hilkatinde de muhtaç olmamıştı, bizi ruhi ve ilahi bir doğumla yeniden doğuran Mesih de muhtaç değildir. Lakin şayet herkesin ittifakıyla Kilise'nin zevce ve anamız olduğu iddia edilecekse, niza olmaması gereken yerde çekişme çıkmasın diye şöyle deriz, Adem ile Havva arasındaki ilk izdivaç, Pavlus'un dediği üzere Mesih ve Kilise'nin büyük bir sırrıdır ve bu meselenin mahiyetini bize öğretir. Zira orada kadın önce bir kız evlat gibiydi, çünkü büyük bir sır ile Adem'in kaburga kemiğinden, kendisine münasip bir maddeden alınmıştı, lakin sonra onun kaburga kemiğinden teşekkül eden zevce evlatlar doğurdu. Tıpkı bunun gibi, Mesih'in ilk zevcesi olan Kilise, yani Havariler cemaati, kaburga kemiğinden, yani kalbi muhabbetten, onları dünyadan seçtiği için ruhi bir hayata mazhar kılınarak teşekkül etti, yahut bilhassa çarmıhta uyuduğu sırada Mesih'in böğründen ve kalbinden akan lütuf suyundan ve vaftiz kudretinden hasıl oldu. Bunlar teşekkül edip donatıldıklarında, "Bütün dünyaya gidin, müjdeyi bütün yaratılışa tebliğ edin, onları Baba, Oğul ve Kutsal Ruh'un adıyla vaftiz edin" dediği vakit bahşettiği tohumla ve evlatlar doğurma kudretiyle yüklü olarak dünyanın dört bir yanına gönderildiler. Böylece evvelemirde bütün doğacak olanların temeli ve Kilisesi, akabinde de anası kıldığı bu kimselerden, Kilise'nin diğer evlatlarını doğurdu.

Bu sebeple Elçi, şefkatli bir ana gibi Galatyalılara lütufla seslenerek şöyle demiştir, "Çocuklarım, Mesih sizde teşekkül edene dek sizin için tekrar doğum sancısı çekiyorum", ta ki sizler de bizzat Mesih'ten lütuf ve kudretle gebe kalıp başkalarını doğurabilesiniz.

Yine de, Mesih'in şu sözü uyarınca, "Yeniden doğmanız gerekir." Demek ki Havariler, ruhani yapının ilk temelleri idiler, ilk doğanlar idiler, içinden yeniden doğduğumuz Mesih'in ilk gelini idiler. Zira Mesih'in, Yahya'yı vaftiz ettiği dışında herhangi bir kimseyi vaftiz ettiği okunmaz; fakat inanıldığı üzere, Havarileri ve annesini vaftiz etmiş, onların ve onların makamını tutanların hepsinin içine tohumlayıcı bir kudret aşılamıştır ki bu sayede bütün dünya boyunca diğerlerini yeniden doğursunlar, yeniden doğuşun ve yeni doğumun, sakrament denen duyulur işaretlerini, yani görünmeyen şeylerin işaretlerini sunsunlar.

Bu sakramentlerin yalnızca işaret mi, yoksa aynı zamanda alet mi oldukları yahut etkili biçimde işleyip işlemedikleri, teologlarımız tarafından pek ciddiyetle tartışılır; fakat yanılmıyorsam, bütün gücün nereden geldiğine dikkat edersek, güçlük kendiliğinden çözülür ve bütün belirsizlik ortadan kalkar. Zira bu güç, tohumun kendisinden düştüğü kimseden güç alması gibi, bizi doğuran Babamız Tanrı'nın Oğlu'ndan gelir.

Fakat bu erdem, dışsal ve duyulur işaretlerle kuşatılmış yahut işaret edilmiştir; ta ki henüz manevi şeylerin ayırt edilmesi için terbiye edilmiş içsel duyuları olmayan ve yalnızca dış duyulara hayran kalan kimseler, gizi bir şekilde kavrayabilsinler. Mademki Tanrı'nın Oğlu,

kurtarıcımız bizi böylece, hakiki bir Baba gibi yeniden doğurur, bundan ötürü Yeşaya peygamberlik ederek doğrudan O'na hitap eder ve şöyle der, "Fakat sen Babamızsın, kurtarıcımızsın, ezelden beri adın budur." Ve bu küçük çocuktan söz ederek yine şöyle der, "Ve O'na Güçlü Tanrı, Esenlik Önderi ve Gelecek Çağın Babası denecektir", yani yeniden doğuşun babası ki onun aracılığıyla gelecek çağın tadını çıkarabilelim. Zira kendisinden düşen kendi tohumuyla birlikte, ilahi tabiatın tadını taşıyan ve yeniden doğanları gelecek çağın paydaşları kılan yaratıcı ruhlar da iner.

İKİNCİ EZGİ ## Bu Yeniden Doğuşta Bizden Neden İman İstendiği Üzerine. Bölüm III.

Her cismani evlilikte, onun başlıca hayırlarından biri olarak, eşlerin birbirine sadık kalması ve doğacak nesle inanılması için iman aranır,

bu ruhi evlilikte ve yeniden doğuşta da, Tanrı'ya yaklaşmanın başlangıcı ve hazırlığı (dispositio) olarak, yalnızca nikâhlanmış eşten değil, yeniden doğacak olanlardan da iman istenir. Hatta en derin mahremlerden bir şey çıkarıp söyleyecek olursak, vaftiz edilecek olandan, hizmetkâr aracılığıyla öyle bir dikkatli iman istenir ki içimizde cereyan eden şeylere sımsıkı bir bağlanışla yönelsin ve bu yeniden doğuş aracılığıyla, güçlü imgelemden ötürü doğurana daha iyi benzesin. Zira herhangi bir işte, ister öğretinin ve talimin tohumlayıcı şifasını, isterse doğurucu tohumu kabul etmede olsun, sımsıkı bir bağlanış ve kararlı bir yönelimle birlikte çalışan iman, pek çok iş başarır. Nitekim

Aristoteles, doğanın, hem gebe kalanın hem de doğuranın güçlü imgeleminden ötürü doğacak olana benzediği kanaatindeydi.

İbn Sina da imgeleme o denli pay ayırır ki şayet şiddetli ise, yalnızca kendi öznesine ve dölütüne değil, çoğu kez dışarıdakine de tesir eder.

Bu görüşe başka bir yerde Aristoteles de varır ve onunla birlikte Sarazenlerin en bilgesi Gazzâlî ile Galen de katılır.

Bunlardan ilki, bilinen şu durumla görüşünü doğrular, bir kadın yatak odasında bulunan bir Habeş resmine yönelik taşıdığı güçlü imgelemden ötürü bir Habeş çocuk doğurmuştur. Galen ise, gebe kalanın gözlerini böyle bir imgeye dikmesini ve zihnini, çocuğun sahip olmasını arzuladığı surete göre yöneltmesini öğütler. Zira şayet güzel birini dilerse, zihninin önüne Polykleitos'u yahut Abşalom'u getirsin ve onun suretini gözlerinin önünde tutsun; şayet gayretli bir savaşçı dilerse, zihni Sezar'a, İskender'e, Hannibal'e yahut bunlara benzer birine yönelsin; şayet bir filozof dilerse, Aristoteles'i yahut Platon'u tefekkür etsin.

Bu bilgeler böylesi şeyleri, koyunların su içtiği oluklara, dilediği gibi beyaz, siyah yahut alaca olsunlar diye çubuklar koyan Yakub'u anlatan en kâmil filozofumuz Musa'dan öğrenmişlerdir. Babamız Mesih'in yalnızca vaftizde değil, işlediğimiz her işte bizden talep ettiği sarsılmaz ve kesin iman da, birlikte çalışan, güç veren O'na ve yapmaya niyetlendiğimiz işe sarsılmaz bir bağlanıştan, şiddetli bir yönelişten başka bir şey değildir; öyle ki içimizde kabul edilecek kudretin ve tarafımızdan, yani içimizde yapılacak şeyin adeta bir sureti meydana gelsin. Küçük çocuklarda bu iman bulunamayacağından, vaftiz edilen yetişkin olmayan çocukta iman vaftiz ebeveynlerinde aranır; ta ki onlar, hazırlık yaparak ve gebe kalan, doğuran anneye, yani hizmetkâra ve çocuğu kendi erdemiyle yeniden doğuran baş doğurucu Mesih'e eşlik ederek o körpe çocuk üzerinde amel etsinler. Demek ki doğuranla yahut baş ortak olan Tanrı'yla veya Mesih İsa ile bu sarsılmaz bağlanış pek faydalıdır; öyle ki Pavlus, İbraniler mektubunda uzun bir dizi halinde andığı üzere, büyük adamlarca işlenmiş bütün seçkin işleri imana atfeder. Fakat bu

iman, en çok da zihin tarlamızda ilahi tohumu kabul ederken aranır; ta ki Tanrı ile kurulan sarsılmaz iman bağı sayesinde bütün zihin O'nunla meşgul olsun da düşman geldiğinde delice tohum ekecek hiçbir boşluk bulamasın. Zira tarla ilahi tohumla ne kadar dolu olursa, yabani ot ekmeye çalışan düşmana o denli az yer kalır.

Bu yüzden, yalnızca saf bir inanışta değil, aynı zamanda sarsılmaz ve en güçlü bir bağlanışta, zihnin tohum eken ve yeniden doğurana bütün meyliyle yönelmesinde bulunması gereken imanın aranması sebepsiz değildir.

Erkeğin, Dişinin yahut Çift Cinsiyetlinin (Androgynus) Nereden Doğduğu Üzerine. Bölüm IV.

Doğal doğumlar üzerine tecrübeyle tasdik ederiz ki kimileri bütünüyle erkek, kimileri dişi, kimileri ise, pek nadir de olsa, karma cinsiyettedir. Fakat bunun nereden kaynaklandığı hususunda bilgeler arasında görüş ayrılığı vardır. Bazıları bunu göksel etkilere atfeder,

bazıları ise ana rahminin vaziyetine bağlayarak derler ki şayet sağ taraftaki gözde tutulursa,

şayet erkek tohumu galebe çalarsa dölüt babaya daha benzer ve erkek olur; şayet dişi tohumu üstün gelirse anneye daha benzer bir dişi gebe kalınır; şayet her ikisi eşit şekilde karışırsa gebe kalınan çift cinsiyetli olur.

Bunu Platon Şölen'de bizim mistik anlayışımıza pek güzel uyarlamıştır, insan Güneş'in ışığına, yani ilahi tohuma bağlandığında erkek doğurur; yeryüzüne bağlandığında dişi; Ay'a karıştığında ise çift cinsiyetli doğurur der.

Zira insan, her insanı aydınlatan ışığı kabul ettiğinde ve yeryüzünde parladığını gördüğümüz şu Güneş'in yıldızları gebe bırakması gibi, bütün akli zihinleri en iyi şekilde gebe bırakan tohumu kabul ettiğinde, hakiki Güneş'e bağlanır ve O'nunla birlikte doğurur.

O halde, Pavlus'un dediği gibi, yukarıdaki Güneş'e bağlanarak, "Tanrı'ya bağlanan O'nunla tek bir ruh olur", kabul edilen tohumla seçkin ve erkekçe bir iş doğururuz.

Fakat şayet insan nefsiyle, yani cismani olanla lezzetlenip dişi denen nefsi ve en aşağı ameli işlerse, kutsal metinde dendiği gibi, kendisi de dişileşir; nitekim bu kimselerin, sureti kirletenler ve vakarını bozanlar olarak yeryüzünden köklerinin kazınması buyrulur. Şayet Ay ışığı denen doğal ışığa dayanıp yurttaşlık işlerine karışarak kendini doğal ve ahlaki felsefeyle sınırlar ve yetinirse, ilahi olanla hayvani olan arasında orta bir yerde duran çift cinsiyetli bir iş meydana getirir.

O halde elimizde bizi doğuran, besleyen ve terbiye eden Baba Mesih bulunsun; öte yandan bizi en aşağıya çekmek ve kirletmek için yaltaklanan nefsimiz bulunsun; bir de bizi harekete geçiren, pek çok şeyle tedirgin eden,

daha iyi olandan alıkoyan yurttaşlık vaziyetimiz bulunsun; bize hür irade verilmiştir, kime dilersek ona bağlanabiliriz; dikkat edilmelidir ki nefse ve onun ayartmalarına bağlanmayı yeğlersek, dişileşmiş, zayıf ve cismani bir iş tasavvur ederiz; bu ise zihnin günaha kayarak baştan çıkmasına yol açar,

onu imandan saptırır ve ilk yaratılışında olduğu gibi, yeniden doğuş aracılığıyla yerleştirildiği kendi durumundan çekip koparır.

Şayet iyi topraktaki ilahi tohum üstün gelirse, erkek oluruz; erkekçe, yiğitçe, hatta ilahi bir iş doğururuz ve O'nun adına iman edip O'na bütünüyle bağlananlara, kandan değil, iradeden yahut bedenin arzusundan değil, Tanrı'dan doğmuş olanlara verilen kudret uyarınca Tanrı'nın çocukları sayılmaya layık görülürüz.

Şayet yalnızca yurttaşlık işleriyle meşgul olup sınırımızı orada çizersek, Pavlus'un şu sözü uyarınca çift cinsiyetli ve karma bir iş tasavvur ederiz, "Karısına hizmet eden, dünyanın işleriyle meşgul olur, karısını nasıl hoşnut edeceğini düşünür ve bölünmüştür." O halde, Mesih'in doğuruculuğunda doğumumuzun erkekçe, ilahi ve kutlu olması için, yeniden doğmaya yöneldiğimizde, gizleri bilen ve yeniden doğuşun aracısı olan elçi bize sorarak üç kez şöyle der,

Şeytandan, dünyadan ve onun gösterişlerinden yüz çevirir misin, ta ki bütünüyle Tanrı’ya vakfedilip yalnızca O’na sımsıkı bağlanarak saadetle yeniden doğabilesin? O kişi üç kez, kalbiyle, diliyle ve ameliyle söz vererek karşılık verir, Yüz çeviriyorum, söz veriyorum ve beni O’ndan koparmaya muktedir olan her şeyi bir kenara iterek, sarsılmaz bir bağlılıkla kendimi ilkin yeniden doğduran Tanrı’ya adamayı taahhüt ediyorum. İşte böyle hazırlandığında, o kurtarıcı tohumu kabul edip böylesine büyük bir lütufla en sağlam biçimde yeniden doğar, öyle ki bundan böyle şeytana boyun eğemez, nitekim Yuhanna şöyle der, Tanrı’dan doğmuş olan hiç kimse günah işlemez, çünkü O’nun tohumu onda kalır ve günah işleyemez, zira Tanrı’dan doğmuştur. Ve yine, Tanrı’dan doğmuş olan herkes günah işlemez, aksine Tanrı’nın doğumu onu korur ve kötü olan ona dokunmaz. Ve bir kez daha, Tanrı’dan doğmuş olan her şey dünyayı yener. Ve hayret etmeden duramıyorum, teolojimizin en ufak inceliklerini bile ihtilaflı meselelere ve sorgulamalara dökenler, tanıklığı hakiki olan Yuhanna’nın, Tanrı’dan doğanın dünyayı, şeytanı ve günahı yendiğini söylerken ne kadar doğru dile getirdiğini nasıl olup da tartışmazlar? Oysa vaftizde yeniden doğmuş pek çok kişinin lanetli, adaletsiz, günahlara batmış, dünyaya ve şeytana kulluk eder halde olduğunu, hatta şeytanlaştığını görüyoruz, nitekim Efendimiz Mesih hain hakkında şöyle demiştir, İçinizden biri şeytandır, oysa onun da diğer Havarilerle birlikte Mesih tarafından vaftiz edildiği ve yeniden doğurulduğu akla uygundur. Yanılmıyorsam, burada şöyle hükmetmek gerektiğine kaniyim, insan suyla ve rahibin sözüyle yeniden doğmaz, bunlar Tanrı’nın içte işlediklerinin yalnızca sakramentleri ve dışsal işaretleridir, insan ancak o ilahi tohumla yeniden doğar, nitekim Yuhanna’mız da böyle söyler, ki bu tohum (daha önce söylediğimiz gibi) dünya üstü sudan meydana gelmiş ruhani bir sudur, yeniden doğurana imanla bağlanmadıkça ve imanla pekişip sarsılmaz bir bağlılıkla kabul ettiğini muhafaza etmedikçe hiç kimseye verilmez ve kimsede baki kalmaz. Bu tohumu imanla koruduğun zaman, dünyaya, şeytana ve günaha galebe çalar, nitekim Müjdeci açıkça ifade eder, Dünyayı yenen zafer işte budur, imanımızdır.

Şayet biri imanla bağlanmazsa, sakramenti (sacramentum) alır elbet, lakin onun hakikatini yahut kudretini alamaz.

Nitekim bu durum layık olmayanlara bir lütuf olarak değil, bir ceza olarak verilir, tıpkı Son Akşam Yemeği’nde bizzat Mesih tarafından haine verilen beden ve kan sakramenti gibi. Aynı durum, bu tohumu imanla kabul eden fakat yalnızca bir süre inanıp imtihan vaktinde imandan sapanlar için de geçerlidir, öyle ki Tanrı’nın tohumunun verimli, tesirli ve amil olmasını sağlayan zafer yitip gider.

İkinci Şarkı

Yuhanna’nın anlattığı gibi, bir kimse Tanrı’yı ne kadar tanır ve Tanrı’nın kendisine ne denli sarsılmaz bir sadakatle bağlanırsa, o kadar Tanrı’nın hakiki evladıdır, nitekim aynı Müjdeci şöyle der, Kendi adına iman edenlere, Tanrı’nın evlatları olma kudretini verdi. O halde, kalpleriyle yahut amelleriyle imandan sapanlar, Mesih’in yeniden doğurdukları arasında Tanrı’nın ne evladı, ne kulu, ne de dostudurlar, aksine evlatlar kitabından silinirler ve daha beter bir akıbete düşerek, sanki hiç yeniden doğmamışlar gibi olurlar, çünkü vaftizde edilen yemini ve alınan sakramenti çiğneyenler ve uluhiyet makamına hıyanet suçunu işleyenler olarak her türlü azapla cezalandırılmalıdırlar. Dolayısıyla, ne vaftiz edilenlerde Kutsal Ruh’un görünmesine yahut hissedilmesine, Havariler zamanındaki gibi, ne de Tiburtius ile Valerianus’a Piskopos Urbanus tarafından vaftiz edildiklerinde bahşedildiği gibi meleklerin rüyetinin verilmesine, ne de kadim düşmana karşı bir zafer kazanılmasına şaşmamak gerekir, zira kişi ne Mesih’in ve O’nun hizmetkârının talep ettiği sarsılmaz iman ve bağlılık haline sahiptir, ne de söz verdiklerini en ufak bir şekilde yerine getirir.

Böylece tohumun kudreti çekip gider, babanın ne bir sureti ne de bir izi kalır geriye, öyle ki elde yalnızca sahte bir Hristiyanlık adı kalır.

Doğan Kişide Doğuranın Suretini Temsil Eden Benzerliğin Nereden Geldiği Üzerine. Bölüm V.

Kuşkusuz pek güzeldir, bir evlat iyi bir babaya her türlü benzerlikle benzediğinde, ki bu benzerlik çok türlüdür,

Zira evlat, ilk olarak bizzat doğadan kaynaklanan türe özgü akıl uyarınca, tek anlamlı doğumda ebeveynin biçimine göre şekillenir, bu doğumda doğan evladın, tür bakımından doğurana bütünüyle benzediği söylenir,

Evlat ayrıca, doğuranın kalbinde var olan güçlü bir tahayyül ve tasavvur (idolum) uyarınca (daha önce söylediğimiz gibi), uzuvların çizgilerinde, dışsal şekilde, seste, konuşmada, tavırda ve benzeri hallerde babanın suretine göre şekillenebilir, bu da tohumun şiddetli kudretinden ve tohum vasıtasıyla doğurandan yayılan ruhtan ileri gelebilir, yahut (bazılarının düşündüğü gibi) doğuran ile doğan arasında müşterek bir bağ kuran feleklerin tesirinden kaynaklanır. Bundan başka evlat, ahlakta da ebeveynine benzer, onlara benzemeye gayret ettiğinde, bütün bu yollarla Mesih’in evladı babasına benzeyebilir ve benzemelidir.

İlkin, ruhani doğumda O’na benzer, doğanın bizzat kendisi bunu gerektirir, nitekim Elçi şöyle der, İlk insan yerden, topraktandır, ikinci insan gökten, semavidir.

Topraktan olan nasılsa, topraktan olanlar da öyledir, semavi olan nasılsa, semavi olanlar da öyledir. O halde, topraktan olanın suretini taşıdığımız gibi, semavi olanın da suretini taşıyalım.

Hristiyan kişi surette dahi babaya benzer, Kutsal ve ilahi Ruh ile dolu olan Baba Mesih’ten ayrılan tohumla biçimlendirildiği müddetçe, ki doğan kişi bununla dolup taşmıştır,

Bu sebeple bu yeniden doğumun baş muallimi şöyle demiştir, Bir kimse sudan ve Kutsal Ruh’tan yeniden doğmadıkça, yani ilahi ruhla dolu tohumdan doğmadıkça. Bizi yeniden doğuran Babamızda suret asla eksik olmaz, O ki en yetkin ön bilgiyle, tam bir muhabbetle bizi doğurmuş ve her iki halde de en yetkin tasavvurdan yeniden doğurmuştur, zira ilk doğumda bizi ideal tasavvura göre biçimlendirmiştir, ikinci doğumda ise takdir ve hayat kitabında resmedilmiş olan o tasavvura göre, yani bizi yeniden doğuran Söz’e göre biçimlendirmiştir, ki herkes O’na yazılır,

Yazılı kalmadıkları takdirde onların yetkinlik mertebesine indirilmeleri gerekir, öyle ki yaşayanlar kitabından silinirler. Orada yalnızca bir isme ve resmedilmiş bir tasavvura sahip olmakla kalmazlar, tıpkı evlatların ebeveynlerinden kendilerine pay edilen tohum vasıtasıyla aldıkları gibi, oradan belirli bir kudret de alırlar. O halde, ilk doğumda babanın mükemmel suretini almış ve yeniden doğumda bunu tazelemiş olarak, amellerimiz ve ahlakımız da bunu gerektirir, bunlarda suretin ötesinde, bizi doğuran ve yeniden doğuran ebeveynin benzerliğine de sahip olmalıyız, bu da hayatın yetkinliğindedir, pederane öğütte dendiği gibi,

Yetkin olun, tıpkı semavi Pederinizin yetkin olduğu gibi. Fakat görünmeyen en yüce Baba’ya uymak fazlasıyla güç olduğundan, sureten insan kılığında bulunmuş, duyularla algılanabilir bir baba bahşedilmiştir bize, O’na daha kolay benzeyebilelim diye, nitekim Pavlus şöyle der, O’nun amellerini taklit ettiğimizde, Kendi Oğlu’nun suretine benzer kılınmamızı bize lütfetti, tıpkı Kendisinin davet ederek söylediği gibi, Zira size bir örnek verdim ki, ben nasıl yaptıysam siz de öyle yapasınız.

Bu husus daha önce Yasa’da da, inşa edilecek toplanma çadırı timsali altında buyrulmuştu, Bak ve dağda sana gösterilen örneğe göre yap. Nitekim Mesih’in haça gerildiği dağda, semavi varlıkların içinde ikamet edebilmesi için, benzer ve layık bir konukseverlik gösterecek olan ruh çadırımızı biçimlendirmemiz için gereken örnek bize gösterilmiştir. Pederimiz Mesih kendisini her daim bizim tarafımızdan taklit edilecek bir örnek olarak sunmuşsa da, bunu en çok haç üzerinde yapmıştır, pek yakında oraya çıkacakken herkesi kendisini taklit etmeye davet ederek şöyle demiştir, Kim ardımdan gelmek isterse, kendini inkâr etsin, çarmıhını yüklensin ve beni takip etsin.

O’nun izinden tam manasıyla giden bizler, yalnızca O’nun benzerliğini kazanmakla kalmayız, aynı zamanda ebedi Baba’nın hakiki sureti olan bizzat Tanrı Oğlu’nun o suretine dönüştürülürüz.

Mesih’in Doğurduğu Herkesi Nasıl Beslediği Üzerine. Bölüm VI.

Bizi ruhani insan olarak doğurmuş olması en müşfik Babamız için kâfi gelmezdi, şayet ona münasip gıdaları da hazırlamasaydı. Zira ruhani insanın beslenmesine gösterilen ihtimam, uğruna böylesine büyük bir mahlukat bolluğu hazırladığı cismani insana gösterilenden daha az değildi. Nitekim havayı, denizi ve karayı onun besini olsun diye canlılarla doldurdu, rüzgârların, çiyin ve yağmurların besleyici gücünü ekleyerek onların çok çeşitli tesirleriyle bunları bereketlendirdi, ta ki bol ve çeşitli otlar ile meyveleri canlıların yiyeceği olarak meydana getirsin.

Geriye daha üstün olan insan için de gıdalar hazırlamak kalıyordu. Bu sebeple her türlü meyve bakımından son derece bereketli türlü türlü ağaçlarla donatılmış lezzet cennetini hazırladı. Üstelik hayat ağacını da onun tam ortasına, cismani insan için değil, daha üstün insan için yerleştirdi, ve yanı başına iyi ve kötüyü bilme ağacını koydu, yenmesi gayet iyi, göze hoş ve bakması pek latifti. Ve bütün ağaçları sulamak için lezzet makamından çıkan bir ırmak vardı, ki bu ırmak daha sonra dört kola ayrılarak aşağıdaki bütün bölgeleri de sular idi.

Hangi ağaçlar, hangi meyveler, hangi suların hepsi, başka bir yerde söylediğimiz gibi Mesih olan iyiyi ve kötüyü bilme ağacı müstesna, insana bağışlanmıştı. İnsan ne O'nun derecesine öykünmeliydi ne de bizzat O'na yahut aynı şey olan hayat ağacına el uzatmalıydı; Baba tarafından önceden belirlenen vakit gelinceye ve olgunlaşmış bu meyve bize gıda olarak sunuluncaya dek. Bu ise O'nun şöyle dediği vakit vuku buldu,

"Alın ve yiyin, bu benim bedenimdir", böylece sadece meyveyi değil, lakin kendi eksilmesine yol açmaksızın bütün ağacı sundu. Yine de ilk yaratılandan Mesih'e gelinceye dek manevi insan gıdasız bırakılmadı, nitekim ilk olarak Habil'in sunduğu okunan kurbanları ve duaları verdi, ardından bütün atalar Tanrı'nın emriyle bunları yerine getirdi. Doğru düşünen herkes pekala bilir ki, hiç kimse Tanrı'nın talep etmediği kurbanları ve hediyeleri Tanrı'ya sunmaya cüret etmemiştir. Fakat kurban sunma yerinin ve usulünün kendilerine verilmediği esaret vaktinde, manevi insanı gözetme gayretinde olanlar gıda olarak dualara sarıldılar.

İlahi topluluk Mısır köleliğinden çıktığında ise, yazının hakikatinde yer aldığı üzere, Meleklerin yahut kudretlilerin gıdası olan kudret helvası ihsan edildi.

Kurban da eklendi, yasa verildi ve ilahiler terennüm edildi, bunların hepsi manevi ve daha yüce insan için hakiki gıdalardır. Bu topluluk yozlaşıp pek çok günaha battığında ise gıdalar ellerinden alındı ve bizzat Babil esaretine terk edildiler, oradan kurtulmuş olsalar da tam manasıyla iyileşemediklerinden Mesih'in zamanına kadar hayli zayıf düşmüş halde geldiler. O vakitlerde pek merhametli ve cömert olan Baba, o gölge kabilinden olandan daha üstün bir gıda hazırlayarak o topluluğu ve bütün insan soyunun hamurunu yeniden doğurdu, nitekim bizzat kendisi sırrı ifşa ederek şöyle der,

"Doğrusu, doğrusu size derim ki, size gökten ekmeği Musa vermedi, zira gökten inen diri ekmek ben'im. Atalarınız çölde kudret helvası yediler ve öldüler, ben ise gökten inen diri ekmeğim, her kim bu ekmekten yerse ebediyen yaşayacaktır."

İlk insan dokunmasın diye o hazlar diyarından kovulduğu hayat ağacı ve onun meyvesi böylece bize ihsan edildi, ve şöyle denilerek ölüm tehdidi altında bize yemek üzere sunuldu, "İnsanoğlunun bedenini yemezseniz ki bu hayat ekmeği ile aynı şeydir ve kanını içmezseniz, sizde hayat olmayacaktır." Dolayısıyla her iki Baba da her iki insanın beslenmesi hususunda pek ihtimam gösterdi, hem bizi ilk başta yaratan O Baba, hem de bizi yeniden doğurmak üzere O'nun tarafından gönderilen bu Oğul. Zira Oğul, nefsi olan insan hakkında şöyle demiştir, "Ne yiyeceksiniz diye canınız için, ne giyeceksiniz diye bedeniniz için kaygılanmayın. Göğün kuşlarına bakın, ne ekerler, ne biçerler, ne de ambarlara toplarlar, göksel Babanız onları besler.

Siz onlardan çok daha değerli değil misiniz? O halde Babanızdan ötürü neden şüpheye düşersiniz? O'na haksızlık ederek neden inayetinden tereddüt edersiniz? O'nun çocuklarına olan ihtimamı ihmal ettiğini nerede gördünüz? İnsanın hizmetine sunulmuş olan bütün varlıkları hiçbir eksikleri kalmayacak denli büyük bir inayetle gözetiyorsa, çocuklarının rızkından nasıl şüphe edersiniz?" Sadece hayvanlar için faydalı gıdalar hazırlamakla kalmadı, kırdaki çiçeklere dahi inerek şöyle dedi, "Kır zambaklarının yahut güllerin nasıl büyüdüğüne bakın, ne çalışırlar, ne iplik eğirirler, ama yine de bütün görkemi içindeki Süleyman bile bunlardan biri gibi giyinmemiştir." Zira Süleyman insan marifetiyle dokunmuş ve aldatıcı renklerle bezenmiş elbiseler kullanıyordu, doğanın donattığı çiçekler ise örtülerini bürünür ve sanattan daha asil olan doğanın hazırladığı renklerle bezenirler. Ve ekler, "Bugün var olup yarın fırına atılacak olan kır otunu Tanrı böyle giydiriyorsa, ey kıt imanlılar, sizi çok daha fazla giydirmez mi?" Bu muallimden öğrendiğimiz üzere biz de kendimize şu suali sorabiliriz, kurtlara terk edilecek olan bu bedeni bunca nadide ziyafetlerle besliyorsa, pederane mirasına ortak kılmak ve ebedi bir birliktelikte kendisiyle birleştirmek üzere kendi öz bağrından doğurduğu manevi insanı ne kadar daha fazla beslemez mi? Dolayısıyla bu daha üstün insan için gökten gönderilmiş özel, göksel ve ilahi gıdalar hazırladı ki insan bunlarla beslenerek bütünüyle ilahileşsin. Bu gıdaları ise tıpkı insan hayatının başlıca gıda ve içeceği gibi ekmek, et ve şarap suretinde topladı. Nitekim henüz ana rahminde olan kan pişer ve mucizevi bir başkalaşımla süte dönüşerek yavrulara ve körpelere sunulur.

Yetişkinlere ve büyüklere ise ilahi hayatın dönüştüğü aynı kan göksel şarap olarak sunulur, tıpkı Resul'ün buyurduğu gibi, "Biz size henüz sübyanken süt sunduk, kemale erenler için ise katı gıda vardır, yani alışkanlık neticesinde duyuları iyiyi ve kötüyü ayırt etmeye alıştırılmış olanlar için." Petrus da buna katılarak şöyle der, "Yeni doğmuş bebekler gibi hilesiz sütü arzulayın ki onunla kurtuluşa doğru büyüyebilesiniz, zira o vakit Rab'bin ne tatlı olduğunu tadabilirsiniz." Böylece sübyanlara ekmek ve içecek yerine süt suretinde verilen aynı içecek, yetişkinlere şarap ve kan suretinde verilir; lakin içinde Tanrı'nın melekutuna varis olamayan hayvani nefsin bulunduğu kandan değil, manevi ve ilahi insanın yaşaması gereken ilahi hayatın ikamet ettiği kandan. Bu ise son akşam yemeğinde özel bir lütuf olarak hazırlandı, nitekim şöyle dedi, "Bundan hepiniz için, zira bu benim kanımdır, günahların bağışlanması için bizim ve pek çokları uğruna dökülecek olan yeni ve ebedi ahdin kanıdır", öyle ki onun vasıtasıyla arınarak ilahi bir hayat süresiniz. Buradan o kanın hem bir yıkanma hem de bir kadeh olduğu neticesine varılır. Bu içeceğe denk olarak ekmek ve beden verdi, bunları da bıkkınlığı gidermek için ateşle pişirdi, ileride söyleyeceğimiz üzere. Bu ekmeğe başka bir yerde Tanrı'nın ağzından çıkan kelam adını verdi ve insanın sadece ekmekle değil, onunla da yaşadığını söyledi; zira nefsi insan ekmekle yaşar, manevi insan ise kelamla.

Şayet bu ekmekten hayat veren ve manevi ekmek anlaşılıyorsa, o halde bu ekmekle manevi insanın hayatının sürdürüldüğünü söyleyebiliriz, kelam ve hikmet olduğu ölçüde ise o idrak edici kısmı besler.

Yine de farklı vasıflara bürünen aynı varlıktır, zira aynı Mesih bedende ekmektir, uluhiyette kelamdır, canda ise kandır ve şaraptır. Yine de her birinde diğerinin kudreti mevcuttur, bu yüzden ekmeği alan kanın ve uluhiyetin kudretini de almış olur, nitekim kilisenin müşterek usulüyle öğretildiğimiz üzere, kilise sadece ekmeği ve bedeni alan avamın manevi olarak beslendiğine hükmeder, sanki onun içinde kanın ve uluhiyetin kudreti de içeriliyormuşçasına. Bizim rızkımızı veren ise bu eşsiz gıdanın ne olduğunu beyan ederek şöyle demiştir, "Gökten inen diri ekmek ben'im." Ve yine, "Bedenim hakiki gıdadır ve kanım hakiki içecektir." Bu gıdayı yemenin semeresini de ekleyerek şöyle buyurur, "Bedenimi yiyen ve kanımı içen bende kalır, ben de onda." Yalnızca şarap olduğunu değil, aynı zamanda onun doğduğu asma olduğunu da öğreterek şöyle der, "Ben hakiki asmayım." Ve tekrar demiştir ki, "Ben hakikatim, yani Tanrı'nın hakiki kelamıyım", ki onunla içsel insanımız beslenir. Dolayısıyla bu yeni öğretiye ve yeni gıdaya taalluk eden her şeyi bizzat kendisi beyan etmek istedi, yani bunları bize öğretecek başka bir muallim bulmamız kabil değildir.

Mide bulantısını gidermek için bu gıdaları nasıl pişirdiği hakkında. Bölüm VII.

Ve alanların midesi bulanmasın diye, en şefkatli Baba bu yiyecekleri pişirmeyi tensip buyurdu, nitekim mecazi yiyeceklerde de kutlu bir önseziyle bu gözetilmişti, zira Mısır’dan çıkışın simgesi olarak İsrailoğullarına mecazi kuzuyu ateşte kızartmaları emredilmişti. Ve fırında ekmek sunanlara Yasada, hiçbir surette çiğ değil, fırında pişmiş olarak sunmaları buyurulmuştu. Bu sebeple Baba, ve en yüce kâhinimiz İsa, Yasada vadedilen her şeyi en küçük noktasına dek gözeterek ve tamamlayarak hazırladığı her yiyeceği, hakkında, "Yeryüzüne ateş atmaya geldim, ve eğer şimdiden alevlenmişse daha ne isterim?" dediği o ateşle, çarmıhın fırınında pişirdi. Yanar elbet, tüketmek için değil, hazırlanan yiyecekleri pişirmek için, bizi bir kılmak, terbiye etmek ve dönüştürmek için, tıpkı Yeremya’nın Ağıtlar’ında dendiği gibi, "Yükseklerden kemiklerime ateş saldı ve beni terbiye etti," yahut İbranice metnin aslına göre, "eriterek çözdü", veya "beni kazandı", yani cismaniden ruhaniye dönüştürdü, zira `va-yirdennah` hem "kazandı" hem de "böylece çözdü" diye tercüme edilir. Demek ki bu ateş bizi eritip bir kılmak ve daha iyiye dönüştürmek için çözer, öyle ki Landsbergli’nin bu ateşe haykırarak şöyle demesi pek yerindedir, Ey yakan ama tüketmeyen, aydınlatan ve küle çevirmeyen kutlu alev, dokunduğun canları öyle kendine dönüştürürsün ki, haklı olarak yaşayan Tanrılar adıyla anılırlar.

Resulleri ısıttın, ve senden gayrı her şeyi terk ederek kendilerini Tanrı’ya adadılar, şehitleri ısıttın, ve kanlarını döktüler, öyle ki onlarınki senin kanınla karışıp tek bir şey hasıl olsun.

Bakireleri ısıttın, ve aşkın ateşiyle şehvetin ateşini söndürdüler, öyle ki sana bağlanacak meşru gelinler olsunlar, itirafçıları ısıttın, ve kendilerini çetin zindanlara teslim ettiler, öyle ki yalnızca sana vakit ayırarak seninle kolayca birleşsinler. Demek ki her yaratılmış bu ateşin inayetiyle yaşar, öyle ki Tanrı’nın meclisine ermek dilerse, onun hararetinden gizlenebilecek kimse yoktur. Bu ilahi ateşi hazırlanan yiyecekleri pişirirken alevlendirmek için, ona en uygun odunların yakıtı eklendi, bunlar da bu yiyeceklerin piştiği hakiki fırının, yani çarmıhın odunlarıyla simgelenmiştir. Ve bu odunlar, her yerde öne sürüldüğü üzere, sedir, servi, zeytin ve hurmadır.

Bunlardan ilki olan sedir, çürümeden beridir ve daima dayanır, yıpranmazlığı, tükenmez zenginliği ve sevgi ateşinin asla sönmeyen yakıtı olan iyiliği simgeler, zira iyi olan sevgisiyle daima tutuşur. Güzel kokulu servi, arınmış burunlar için daima taze kokan erdemlerinin rayihasını simgeler, öyle ki onu hisseden, "Senin ıtırlarının kokusu ardından koşuyoruz" desin.

Nitekim Origenes’in dediği gibi, Baba Tanrı onu türlü ıtırlarla meshederek Mesih ve hekim kıldı.

Aynı şekilde onu mür, akgünlük ve her türlü tüccar tozunun kokularından tütüttü.

Bu kokularla kendinden geçerek doymak bilmez bir arzuyla tutuştu, öyle ki bunları bize bulaştırsın ve bizi güzel kokulu kılsın, tıpkı Resulün dediği gibi, "Mesih’in güzel kokusuyuz." Bir ıtırla kokarız, ne vakit ki ona amellerimizi ve kendimizi Tanrı’nın hoşnut olacağı diri kurbanlar olarak sunarsak, ki o bunları tatlı bir koku olarak kabul eder, ve bu, kurtuluşumuzun işini tamamlamak için tutuştuğu yakıcı aşkın yakıtı oldu. Zeytin, üzerimize daima iyilik saçan alevli bir sevgiyle yönelen merhamet ve lütfu ifade eder.

Hurma ise kadim düşmandan elde edilecek zaferi gösterir, ki onun aşkıyla da tutuşmaktaydı, zira şehitler sebat ve zafer nişanesi olarak hurma dalı taşırlar, çünkü dalı meyvelerle ne denli yüklense, asla bükülmeksizin o denli yukarı dikilir.

İşte o ilahi ateşe yakıt sağlayan bu dört odundur, kurtarıcımız bu yakıtla yetkinleşmiş, pişmiş ve lezzetlenmiş olarak bize gıda şeklinde sunulacak en iyi ekmek ve ete dönüştürülmüştür.

Dahası, aynı ateş içimize yayıldığında, iyi bir fırıncı ve aşçı gibi bizi pişirip kendisi tarafından yenecek bir ekmek ve yiyecek haline getirir.

Vahiy’de şöyle der, "Bana kapıyı açanın yanına gireceğim, onunla akşam yemeği yiyeceğim, o da benimle." Zira insanı Tanrı yapmak için Tanrı insan oldu, nitekim insanı kendi yiyeceği kılmak için de insanın yiyeceği haline geldi, ve her ikisi o nihai ve ebedi akşam yemeğinde birlikte öğle ve akşam yemeği yesinler diye, orada o ilahi ateşle pişirilmiş ve daima ısıtılmış yiyecekler tükenmeksizin sunulur.

Orada aynı zamanda, "Ben gerçek asmayım" diyen o asmadan hasıl olan yeni şarap da bulunur, ve "Cibreyi tek başıma çiğnedim, ve kavimlerden yanımda kimse yoktu" diyen tarafından çarmıhın cibre presinde sıkılmıştır. Hakikaten sevap şarabını tek başına çiğnedi, çünkü bize bağışlanan celal mükâfatına iyi amellerle ulaşmamızı sağlayan lütfu yalnızca o hak etti.

Böylece ilahi ateşle pişirilen bu yiyecekleri, tükenmesinler diye o ilahi ve en kutsal bellerden doğan evlatları beslemek için hazırladı.

Öyle ki, cismani insan çavdar, arpa, buğday ekmeğiyle ve birincil, ikincil veya kepekli çörek ve benzerleriyle, envaiçeşit etler, balıklar, meyveler ve türlü sebzelerle yaşayıp türlü şaraplar ve çeşitli sularla sulandığı gibi, ruhani insan da gökten bahşedilen, içinde her türlü lezzeti barındıran ve tüm yiyeceklerin erdemini taşıyan ekmekle beslenir, ve gerçek Kuzunun tatlı kanıyla yoğrulur, ve tüm etlerin erdeminin fevkalade bir surette toplandığı o etle doyar, yalnızca diğerlerini aşan insan eti olduğu için değil, Hükümranın eti olduğu için, lekesiz et olduğu için, uluhiyetin sandığı olduğu için, bütün yaratılmışların bağı olanın eti olduğu için. Hem sütle yahut tereyağıyla beslenir, ki onu yiyen kötüyü reddedip iyiyi seçmeyi bilir, bu süt o yüce memelerden sağılmıştır, onlar hakkında Neşideler Neşidesi’nde, "Memelerin şaraptan daha hoştur" denir, ve yine, "Orada sana memelerimi vereceğim." Hem de bizimle birlikte seyyah olup, "Bir kimse susarsa bana gelsin ve içsin" ve yine, "Benim vereceğim sudan içende, o su ebedi hayata fışkıran bir pınar olacaktır" diye haykıran o misafirperverin sunduğu kurtarıcı hikmet suyundan içer.

O vakit mukaddes kelamın lezzeti ve tatlılığı, ve ilahi hikmetin en berrak biçimde aşikâr olması hazır bulunacaktır, ki Peygamber bu gurbet yolunda bunu bir nebze tadarak şöyle diyordu, "Sözlerin damağıma ne tatlı geldi, ağzıma baldan tatlı." Fakat semavi düğünde yenecek bu yiyecekler hakkında kendi yerinde daha etraflıca konuşacağız. Burada bizi doğuran ve besleyen, iyi bir baba gibi bizi terbiye eder.

BÖLÜM VIII

"Oğulların varsa," der o bilge, "onları terbiye et."

Bundan ötürü, her şeyin en bilgesi ve en hayırlı babası İSA, doğum haritasından (genitura) ve yiyecekten sonra, bizi her türlü öğretiyle donatmak için büyük bir ihtimam gösterdi, bunu yalnızca sözlerle değil, ameller ve örneklerle de öğretti. Sözle verilen öğreti hususunda bütün İnciller doludur, ağzını nasıl açtığı, öğrettiği, Celile ve Yahudiye havralarında vaaz ettiği sıkça anlatılır, öyle ki dünyanın merkezine ekilen öğreti, dünyanın en uç köşelerine daha kolay ulaşabilsin.

Ayrıca vaat edilen Kutsal Ruh aracılığıyla Resulleri ve havarilerini yetkinleştirdi, Ruh onlara her şeyi hatırlatarak her şeyi öğretti, öyle ki aldıkları öğretiyi bütün dünyaya yaysınlar ve her şeyi İncil hedefine ve ilahi hikmete ulaştırsınlar, nitekim kutsal mezmur yazarı önceden bildirerek şöyle demiştir, "Onların sesi bütün yeryüzüne yayıldı," yahut metnin aslına göre, "ölçü ipleri her şeyi hizaya sokarak tüm dünyaya, sözleri ise dünyanın sınırlarına dek ulaştı," yani harfi harfine göre vaazları ulaştı. Ve adlarına İSA Babamız ve muallimimiz adına konuşma yetkisi verilenlerin sözlerinin işitilmediği hiçbir lisan kalmadı, öyle ki bu öğreti herkes tarafından anlaşılsın, ve bu öğretinin, tıpkı diller lütfu gibi, Kutsal Ruh’tan ve dolayısıyla onu gönderen muallimimiz Mesih’ten geldiği tasdik edilsin. Fiilleriyle ve örnekleriyle de öğretti, nitekim şöyle buyurmuştur,

Zira size bir örnek verdim, öyle ki benim yaptığım gibi siz de yapasınız. Ve fiilleriyle öyle öğretti ki, tüm bilgeler onun her amelinin bizim öğretimiz ve talimimiz olduğunu söyler. O halde Babanın ve en yüce Tanrı’nın hikmeti olan kendisini bize fiillerle, elbiselerle, havarilerle, deruni ilhamlarla ve çoğu zaman sözlerden daha iyi öğrettiği ilahi nur ile ifade edip aşikâr kıldı, nitekim Yuhanna boş yere, "Dünyaya gelen her insanı aydınlatan gerçek ışık oydu" dememiştir. İlahi nur vasıtasıyla bize nasıl seslendiğini ve öğrettiğini ise Dionysios "İlahi İsimler Üzerine" adlı eserinde pek geniş biçimde ele alır. Demek ki mistik sözlerle ve bu nur ile bize o öğretiyi sundu, ki aynı Dionysios’un "Mistik Teoloji Üzerine" eserinde dediği gibi, bilinemezin ötesindedir, parlaklığın fevkindedir ve hikmetin en yüce zirvesidir.

İkinci İlahi, Bize Hangi Öğretiyi Öğrettiğine Dair, Bölüm IX

Çünkü onda, en aşağı ilimlerden büsbütün azade ve yalın gizemler, son derece parlak bir karanlıkta ve en koyu bir ışıkta saklanmış ve örtülmüş olup, açık sözlerden ziyade gizli bir sükûtla öğretilmiştir, yine de bunların ne ve nasıl şeyler olduğunu bir dereceye kadar gözden geçireceğiz.

Zira bu öğretiyi şerh etmek istesek, ne bizim zayıf takatimiz yeter, ne vakit, ne de kâğıt ve mürekkep kâfi gelir, nitekim Yuhanna'nın sözleriyle ifade edecek olursak, İsa'nın öğrettiği şeyler teker teker yazılsaydı, yazılacak kitapları bütün dünya bile alamazdı, yahut müjdecilerin yalın sözlerle dokuduğu, fakat her türlü bilgeyi afallatacak ve en keskin zihinleri dize getirecek denli yüce ve derin manalar ihtiva eden o cüzî kısımlar dahi izah edilseydi durum aynı olurdu. Nitekim Muallim bizzat şöyle demiştir, "Sana şükrederim ey Baba, göğün ve yerin Rabbi, çünkü bu şeyleri bilgelerden ve akıllılardan gizledin." Yine de bizzat hakiki nur ve ışık olan İsa gözlerimizi aydınlatmaya tenezzül buyurursa, ilahi lütfun yardımıyla, gücümüz yettiğince müjdecilerin izinden giderek, her iki ahdin lafzının kabuğu altında gizlenen o harikalardan bir şeyler fısıldayacağız, ki Peygamber onlar hakkında şöyle diyordu, "Gözlerimi aç da, şeriatındaki harikaları temaşa edeyim." Nitekim hikmetle dolu olan bu yasa önce Musa'ya verilmiş, fakat Mesih tarafından daha yetkin bir surete kavuşturulmuş ve kemale erdirilmiştir, tıpkı bir çömlekçinin, öküz, koç yahut kuzu suretinde olan aynı balçığı, öz (substantia) ve madde aynı kalmak şartıyla, yeni bir form vermekten başka hiçbir şey eklemeksizin insan suretine dönüştürmesi gibi.

Böylece babamız ve muallimimiz İsa, cismani insanı takdis etmek üzere evvelce hayvanların kanıyla yoğrulmuş olan o yasayı tekrar ele alıp, adeta bir hamur gibi kendi kanıyla yoğurmuş, ruhani ve daha üstün insanı takdis etmek üzere kemale erdirmiştir, yasanın özüne taalluk eden hiçbir şeyi zayi etmeyip geride bırakmamış, yalnızca biçimini ve gayesini daha hayırlı bir nasibe tebdil etmiştir, nitekim şöyle buyurmuştur, "Yasa ve peygamberler kemale erene, her şey vuku bulana dek, yasadan tek bir harf yahut tek bir nokta bile zeval bulmayacaktır", yani İncil vasıtasıyla ve İncil'in yasadaki ahkâmı tekmil etmesiyle. Zira "iota" alfabenin en küçük harfidir ve Hieronymus'un dediği gibi, yasada en küçük addedilen şeylerin dahi ruhani sırlarla dolu olduğunu ve her şeyin İncil'de hülasa edildiğini gösterir. "Apek" ise noktalar ve vurgulardır, bunlar gizemlerin teologlarının dediği gibi, harflerle birlikte mukaddes kelamın cevherini teşkil eder. Zira harfler yasanın cismini meydana getirir, noktalar ona can verir ve o cismi harekete geçirir, vurgular ise ona ruh bağışlar, birleşik bir hayat sunar ve seslerin ahengine uygun bir uyum tesis eder, dolayısıyla bu üç unsur yasayı tamamlar ve yetkinleştirir, onu Pavlus'un şu sözüne muvafık olarak adeta diri kılar, "Tanrı'nın kelamı diridir ve tesirlidir." Diridir, çünkü canın ve ruhun derinliklerine kadar nüfuz eder ve kalbin en gizli köşelerini baştan başa görür. Tesirlidir, çünkü ruhu candan ayırır, nefsi ise üst mertebeyle birleştirir, öyle ki artık ruha boyun eğmiş olan nefsi oradan Tanrı'ya ulaştırır, tıpkı Mezmur'da terennüm edildiği gibi, "Rabbin yasası lekesizdir", yani Mesihtir, canları dönüştürür, yani çıktığı yaratıcısına döndürür, ve küçüklere hikmet bahşeder, yani kötülükten ve beşerî kurnazlıktan uzak olanlara, nitekim muallimimiz dünyanın akıllılarından gizlenen bu hikmetten bahsettikten sonra şöyle eklemiştir, "Ve onları küçüklere açtın." Zira günahtan arınmış ve temiz kalpli olanlar bu öğretiye kabul edilirken, dünyanın bilgeleri ise murdar domuzlar ve köpekler gibi bundan mahrum bırakılır. Pavlus İbranilerle bu hususta konuşmak istediğinde şöyle der, "Bunun hakkında söylenecek çok sözümüz var, ama anlatılması güçtür, çünkü işitmekte tembelleştiniz." Ve bunlar, Tanrı kelamının başlangıç unsurlarının kendilerine öğretilmesine muhtaç olan kimselerdir, onlar bebekler gibi süte muhtaçtır, yetkinlere mahsus katı gıdaya değil. Bu unsurların neler olduğunu ise müteakip kısımda açıklar ve şöyle der, "Eğer Mesih'in yetkin öğretisine doğru ilerleyeceksek, temellerden bahseden başlangıç sözünü bir yana bırakmalıyız, yani ilahi hikmetin ilkeleri ve esasları hakkında olanı." Bunlar ise ölü amellerden tövbe etmek, iman, vaftiz ve sakramentler, günah bağışlama yetkisi ve el basma, ölülerin dirilişi ve ebedi hüküm hakkındadır. Bunların hepsi İncil'in dış kabuğunda yer alır ve skolastik teologlar tarafından her gün okullarda müzakere edilir, tartışılacak meseleler haline getirilir. Fakat yetkinler arasında, yine orada Pavlus'un ima ettiği üzere, daha yüce bir kavrayışa erişmek için bunlar bir kenara bırakılarak müzakere edilir, ki bu semavi bir bağıştır ve gizli manhadır, bunu alandan başkası bilemez, bu yüzden tecrübe etmiş olanlardan gayrısıyla müzakere edilmemelidir, çünkü diğerleri bunu kavrayamaz. Dahası, insanın Tanrı'nın Ruhuna nasıl hissedar olduğu ve O'nunla nasıl bir ve aynı hale geldiği müzakere edilir, ki bu sayede Tanrı'nın kelamının iyi ve daha üstün yönü tadılır, bu ise kulaklara çalınan ve halka mesellerle anlatılan şeyden farklıdır, nitekim muallimimizin sırdaş şakirtlerine söylediği gibi, "Tanrı'nın melekûtunun gizemini bilmek size verildi, diğerlerine ise mesellerle anlatılır." Bundan başka, gelecek çağın ve beklediğimiz saadetin kuvvetleri de böyledir, bunları ne bir göz görmüş, ne bir kulak işitmiş, ne de insanın kalbine doğmuştur, meğerki bir kimse insanın kendi kuvvetiyle tahkik edemeyeceği bu şeyleri bilmek üzere Kutsal Ruh'un kudretiyle yukarılara kaldırılmış olsun, nitekim İşaya'nın ihtiyatla söylediği gibi, "Ey Tanrı, senden başka hiçbir göz, kendisini sevenler için hazırladığın şeyleri görmemiştir." Bunlar ilk babamıza, zevk cennetinde bulunduğu sırada gösterilmişti, ki daha derin teologlar Pavlus ile birlikte burayı gelecek çağ, yani onu kaybetmiş olan bizlere yeniden iade edilecek olan çağ diye tesmiye ederler. Canın menşei ve gayesine, meleksi ruhlara, o nihayetsiz celalin haline ve mahiyetine, tamamen istiarelerle tarif edilmiş olan o zevk cennetinin hakikatine dair yetkin marifet buna bağlıdır. Bütün bunlar İncil'in iliğinde ve çekirdeğinde saklıdır, kabuğu soymayı ve çekirdeği kırmayı bilen kimse bunlara ulaşır, nitekim şöyle diyen zat bu kabildendi, "Bizler ise peçesiz yüzle Rabbin celalini temaşa ederek." Ne yazıyla ne de sözle nakledilebilen bu öğretiyi, hususi bir bağışla nail olan kimseden başkası bilemez, bu bahsi yetkinler ve onu tatmış olanlar arasında müzakere edilmek üzere terk ederek, ilan edilebilecek olan kısımdan bir miktar gözden geçirelim, bilhassa muallimimiz Mesih'in, insanın ahvali hakkında dünyanın bütün bilgelerinden daha üstün olarak ne öğrettiğini ele alalım.

İkinci İlahi, Bölüm X, Mesih'in İnsanın Mahiyeti Hakkında Öğrettiği Şeylere Dair Kısa Bir Hülasa

İnsan hakkında, dünyanın bilgeleri ve bilhassa bugün pek muteber sayılanlar tarafından pek çok muamma ortaya atılmış ve çözümsüz bırakılmıştır, oysa Mesih bunları son derece açık bir şekilde tarif etmiştir, Kimiz, Nereden geliyoruz, Nerede ikamet ediyoruz, Nereye yöneliyoruz, Hangi yoldan gidiyoruz.

İnsanın ne olduğuna dair Meşşaîlerden (Peripatetici) yalnızca şu hükmü almış bulunuyoruz, insan bir hayvandır ve insan ile Güneş tarafından hasıl edilen akıl sahibi bir varlıktır. Akademisyenler ise, peygamberlerin ocağından çıkardıkları üzere, insanda hayvan ve aklın ötesinde ilahi bir şeyin bulunduğunu eklerler, Plotinos buna akıl yahut akli ışık der, onun vasıtasıyla Tanrı'yı bilebilir ve bizzat Tanrı'ya makbul olan hayırları işleyebiliriz.

Pythagoras da aynı ocaktan beslenerek altın sözlerinde şöyle der, "İtimat et, zira insanlarda tanrısal bir soy mevcuttur."

Fakat Mesih daha da ileri giderek Tanrı'nın evlatları olduğumuzu öğretti, zira şöyle diyen peygamberi tasdik ediyordu, "Ben dedim, sizler ilahlarsınız ve hepiniz Yüceler Yücesi'nin oğullarısınız." Fakat biz bu mertebeden öyle bir düştük ki, bizde onun hiçbir izi kalmadı ve buna dair bir şey öğretebilecek yahut bilebilecek kimse de bulunamadı. Muallimimiz İsa ise yalnızca öğretmekle kalmadı, Yuhanna'nın dediği gibi, bizi o mertebeden koparan et ve kanı öldürerek Tanrı'nın evlatları olabilmemiz için kudret bahşetti, nitekim başka bir yerde de vecde gelerek şöyle der, "Görün, Tanrı bize ne büyük bir sevgi bahşetti, Mesih vasıtasıyla Tanrı'nın çocukları olarak adlandırılalım ve öyle olalım diye."

Yine O'nunla tatlı bir uyum içinde bulunarak Tanrı'nın evlatları haline gelmemizi öğretti ve şöyle buyurdu, "Ne mutlu barışı sağlayanlara, çünkü onlara Tanrı'nın oğulları denecektir." Bu barış, şüphesiz Octavianus'un sağladığı yahut dünyanın arzuladığı cinsten, herkesin kendi mülküne haydutlar ve katiller olmaksızın emniyetle sahip olabildiği bir barış değildir, bilakis Tanrı ile kurmamız gereken barıştır, bu ise O'nunla tam bir ahenk ve mutabakat içinde bulunmaktan ibarettir, öyle ki yalnızca O'nun rızasına uygun olanı dileyelim ve işleyelim, rezillikler ve nefsani arzular büsbütün ayaklar altına alınsın, düşmanlar mağlup edilsin ve duygular sükûnete kavuşturulsun.

Bunu ne biliyorduk ne de yapabiliyorduk, ancak Babamız ve muallimimiz İsa Mesih aracılığıyla yapabildik, nitekim Pavlus şöyle der, "Rabbimiz İsa Mesih aracılığıyla bize zaferi bahşeden Tanrı’ya şükürler olsun." Bu barış ve zafer, her türlü dışsal savaşta, eziyette ve şehadette verilir, bu eziyetler içinde sınanan Vincentius şöyle diyordu, "Yücelerde yaşarım, bu yüzden senin işkencelerinden korkmam." Bundan başka, insanlık durumunun nihayetinde meleklere benzeyeceğini öğretti, nitekim şöyle buyurur, "Gökte Tanrı’nın melekleri gibi olacaklar", belki de yalnızca bir benzerlikle değil, sanıldığından daha büyük bir özdeşlikle. Canın değerini de bütün dünyaya üstün tutarak açıkladı ve şöyle dedi, "İnsan bütün dünyayı kazansa da kendi canına zarar verse, bunun ona ne faydası olur?" Bütün bunlar ve benzerleri, şayet biri etraflıca tartar ise, insanın durumu hakkında kesin bir anlayış sağlar ki bu dünyanın bilgeleri bunu asla açıklayamamıştır. İkincisi, nereden geldiğimiz meselesidir, bunu Aristoteles’ten öğrenmemiz mümkün değildir, zira o akli canın nereden çıktığını, yani maddenin bağrından mı kaynaklandığını yoksa dışarıdan mı geldiğini belirlemez, bilakis şüpheyle ve tereddüt ederek şöyle der, "Eğer tohumun dışında bir suret varsa, o akli candır."

Pisagor ise adı geçen ocaktan, İskender ve Laertios’un aktardığına göre, daha meşhur bir söz ortaya koyarak şöyle demiştir, "Can ölümsüzdür, zira kendisinden kopup geldiği şey de ölümsüzdür." Burada iki şeyi ikrar eder, birincisi canın ölümsüz olduğu, ikincisi ise Tanrı’dan sudur ettiğidir ki bunların ikisi de Aristoteles tarafından şüphede bırakılmıştır, zira o bütün hakikatin kaynağı olan semavi mektepten öğrenmeye gayret etmemiştir.

Bu mektepte her konuda eğitilmiş olan Mesih, açık bir sesle Tanrı’dan doğduğumuzu ilan etmiş, büyük bir itimatla Tanrı’ya sığınmamızı ve O’na olduğu gibi "Baba" diye seslenmemizi, hatta başka hiçbir babayı tanımamamızı öğreterek şöyle buyurmuştur, "Yeryüzünde kimseye babam demeyin, çünkü sizin tek bir Babanız vardır, O da göklerdedir."

Ve kendisi hakkında şöyle der, "Ben Baba’dan çıktım ve dünyaya geldim." Fakat bizler anneden ziyade baba cihetiyle kardeş olduğumuzdan ve hiç şüphesiz aynı Babanın katından çıktığımızdan, yine de aynı yetkinlik ve mertebede değiliz. Bunu hiç mi hiç bilmeyiz, zira ilk ebeveynlerimizin günahı bizi öyle karartmıştır ki bundan ötürü cehaletin yahut unutuşun meyvesine duçar olduk. Nitekim eski şairler ve kavimlerin teologları, bizim Lethe nehrinin girdabından içtiğimizi uydurmuşlardır. Üçüncüsü, nerede ikamet ettiğimiz meselesidir, doğa filozofları bu hususta hâlâ bocalarlar, burası bizim vatanımız mıdır, yoksa onların zannettiği gibi mutlu olabileceğimiz müktesep akla (intellectus adeptus) burada mı erişebiliriz? Yoksa bu yer, seyrüseferimizin bir konağı mıdır ve bu ikametgâh dostça mıdır yoksa hasmane midir? Bu hususta Meşşailerin ne düşündüğünü henüz tam olarak tespit edebilmiş değilim, oysa Brahmanlar ve Akademi, Mesih’in izah etmek üzere geldiği ilahi öğretiyi önceden sezerek bu kabil konularda bir hakikat kırıntısı ortaya koymuşlardır.

Hükümdarları Didimus şöyle der, "Biz bu dünyanın yerlileri değiliz, bilakis yolcularıyız." Kendi Platon’larının izinden giden Akademililer de, Platon’un bizzat Phaedon’da açıkça ayırt ettiği üzere, hem iyi hem de kötü ameller için başka ikametgâhların bulunduğunu ikrar ederler. Merkür de kendi Poimandres’i tarafından eğitilip zihnen yüceldiğinde, ölürken, Khalkidios’un şahitlik ettiği üzere, şöyle demiştir, "Oğlum, şimdiye dek vatanımdan sürülmüş bir halde yabancı ve sürgün olarak yaşadım, oysa şimdi vatanıma dönüyorum.

Beden bağlarından kurtulup aranızdan bir süreliğine ayrıldığımda, sakın ardımdan ölmüşüm gibi yas tutmayın, zira ben, bütün yurttaşların ölüm yasası gereğince toplandığı o en mükemmel ve kutlu şehre geri dönüyorum." Bizim muallimimiz Mesih ise, ikamet ettiğimiz bu dünyanın bize karşı takındığı tavrı herkesten önce açıkça bildirerek şöyle demiştir, "Dünyaya karşı şehadet ediyorum ki, onun işleri kötüdür."

Ve yine, "Eğer dünya sizden nefret ederse, bilin ki sizden önce benden nefret etmiştir." Buna benzer pek çok hususa temas eder ki bunlardan dünyanın ve içinde yolculuk ettiğimiz bu konağın bizim en amansız düşmanımız olduğunu anlarız. Nitekim Yakup ve Yuhanna da şöyle demişlerdir, "Bu dünyanın dostu olmak isteyen, Tanrı’nın düşmanı olur." Fakat Yuhanna, pederane bir sevgiyle bizi okşayarak uyarır ve der ki, "Yavrularım, dünyayı ve dünyada olan şeyleri sevmeyin,

çünkü dünyada olan her şey bize düşmandır, bunlar bedenin şehveti, gözlerin şehveti ve hayatın kibridir." Bundan öte muallimimiz ve Babamız, sözlerden ziyade fiilleriyle burasının bizim vatanımız olmadığını, seyrüseferimizin bir uğrağı olduğunu göstermiştir, nitekim şakirtlerine kendisini bir yolcu gibi sunmuş ve Peygamber onun şahsında şöyle demiştir, "Ben senin katında bir garibim ve bütün atalarım gibi bir yolcuyum." Buradan çıkan netice şudur ki, yolculuk konakları nasıl sevilmezse dünya da öyle sevilmemelidir, bilakis soyulmamak, taşlanmamak ve yaralanmamak için son derece uyanık olunmalıdır.

Dördüncüsü, daha da hayret vericidir, zira sürekli yolculuk halinde olmamıza rağmen, Pisagor gibi ilahi kelamdan öğrenmiş olanlar müstesna, bu dünyanın bilgelerinden hiçbiri nereye koştuğumuzu açıklamamıştır. Pisagor’un vezne dökülen şu hükmü bunu dile getirir,

Bedenini terk edip hür bir halde esire vardığında, İnsan mezarını geride bırakıp ulu esirin tanrısı olursun.

Aynı öğretiyle yetişmiş olan Platon da Phaedon’da şöyle der, "Diğerlerine nazaran dindarca yaşamış olanlar, bu dünyevi mekânlardan adeta bir zindandan kurtulur gibi azat edilir, daha yücelere yükselirler ve yeryüzünün fevkindeki saf bir yurtta ikamet ederler ki orada mükâfat güzel, umut ise büyüktür."

Fakat muallimimiz İsa bu hususta bizi açık bir kelamla eğitir ve şöyle buyurur, "Ebedi hayat şudur ki, seni, tek gerçek Baba Tanrı’yı ve gönderdiğin Oğlun’u tanısınlar."

Bu bilgi bu seyrüsefer esnasında elde edilemeyeceğine göre, ne zaman elde edileceğini de şu sözlerle açıklamıştır, "İnsanoğlu kendi görkeminin tahtına oturduğunda, bütün milletler O’nun önünde toplanacaktır." Onları birbirinden ayırdığında, sağındakilere şöyle diyecektir, "Gelin, ey Babamın kutsadıkları, dünyanın kuruluşundan beri sizin için hazırlanmış olan krallığı miras alın." Bu krallıkta Baba’nın ve Sanatkâr’ın apaçık müşahedesi olacak, bütün hayırların zevkine varılacak ve nihayet hakiki saadetin ta kendisi olan, bütün iyiliklerin bir araya gelmesiyle hasıl olan yetkin hal bulunacaktır. Hangi filozof bizim için bir krallığın hazırlandığını vaktiyle açıklamıştır? Şayet o krallığın Rabbi bunu açıklayıp vadetmeseydi, kim onu talep etmeye yahut ummaya cesaret edebilirdi? Yine, tıpkı düğün meselinde açıkça görüldüğü üzere, muallimimizden başka bizi o krallığa sanki bir düğün şölenine davet edilir gibi çağrıldığımızı kim bildirmiştir? Hepsinden çetin olan sonuncusu ise, o nihayete hangi yoldan gidileceğidir. Baruk’un dediği gibi, "O krallığın yolunu bilebilecek hiç kimse yoktur ve onun patikalarını akıl edebilecek biri de bulunmaz."

Ne başlangıçtan beri var olan o iri cüsseli devler ve namlı adamlar, ne de yok olup giden bu çağın hükümdarları bunu bilebilmiştir. Filozoflardan hiçbiri de bilmemiştir, nitekim onlar hakikati ararken ömürlerini tüketmişler ve Lactantius’un uzun uzadıya tartıştığı üzere, aynı anda hem vakitlerini hem de gayretlerini zayi etmişlerdir, ta ki aynı muallimimiz ve Babamız yeryüzünde görünüp insanlarla hemhal olana dek.

O yalnızca öğretmekle kalmamış, bizzat kendisini yol kılmıştır, kasteddiğim, Davut’un genişleyen bir yürekle koştuğu buyruklar yolu değildir, yalnızca erdemler yolu da değildir, gerçi bunların her birini en mükemmel surette öğretmiştir, fakat kendisini, Babaya doğru ilerlerken yaslanacağımız bir yol ve bir asa kılmış, yalnızca destek olmakla kalmayıp yol göstermiş, kendine çekmiş ve kaybolan koyunun çobanın omuzlarında taşındığı meselde bize öğretildiği gibi taşımıştır. Nitekim Augustinus, beş sapkınlığa karşı kaleme aldığı münazarasında O’nun lisanından şöyle der, "Sen Babama düşman iken seni O’nunla barıştırdım, dağlar ve ormanlar arasında kaybolmuşken seni aradım, tapındığın taşlar ve tahtalar arasında seni buldum, omuzlarımda taşıyarak seni iade ettiğim Babama kadar getirdim."

Ayrıca günahlarımızın bütün ağırlığını kendi üzerine aldı ki yükümüzden kurtulmuş olarak yürüyelim yahut taşınabilelim.

O, en yüce ve en çetin yolda hafifleyerek yarı yolda kalmamamız için ve günah yüzünden büründüğümüz o canavar suretinde zihinlerin ve akli ruhların divanında görünüp de düğün elbisesi olmayan adamın düğünden kovulmasından çok daha şiddetli bir biçimde oradan atılmamamız için, canlarımızın nasıl yenilenip dönüşmesi (transmutatio) gerektiğini de öğretti. Bu dönüşümün başlangıcı, vaftizle içine düştüğümüz ve ruha göre yeniden doğduğumuz sakramental tohum aracılığıyladır.

Fakat diriliş aracılığıyla, kusursuz yeniden doğuşun tamamlayıcı unsurlarını kabul ederiz, nitekim şöyle denilmiştir, İnsanoğlu melekleriyle birlikte kendi haşmet tahtına oturduğunda, yeniden doğuşta sizler de, yani Havariler, İsrail’in on iki oymağını yargılayarak on iki taht üzerinde oturacaksınız.

Evini, kardeşlerini ya da kız kardeşlerini, yahut babasını, yahut annesini, yahut çocuklarını, ya da tarlalarını bırakan diğer herkes ise yüz katını alacak ve ebedi hayata sahip olacaktır. Zira O’ndan önce bu yeniden doğuş hakkında kim söz etti yahut kim akıl yürüttü? Dirilişte gerçekleşen bu yeniden doğuşun ilkesi ve yolu O’nun kendisiydi, nitekim Pavlus şöyle der, Mesih uyuyanların ilk turfandası olarak ölüler arasından dirildi, çünkü ölüm bir insan aracılığıyla geldiği gibi, ölülerin dirilişi de bir insan aracılığıyla oldu, ve nasıl ki Âdem’de herkes ölüyorsa, Mesih’te de herkes diriltilecektir.

Ve bu, öğretmenimiz Mesih’in öğrettiği gerçek yaşam yoludur, tıpkı Peygamber’in önceden bildirdiği gibi, Bana yaşam yollarını bildirdin, ki bunlar, der Ambrosius, daha önce bilinmez sayılırdı. Yeşaya ruhunda O’nu önceden görerek sevinçle şöyle dedi, Gelin, Rabbin dağına çıkalım, dağların doruğu üzerine ve bütün tepelerin üstüne yükseltilmiş olan o dağa, yani kudrette, bilgelikte ve kutsallıkta yüce olan her şeyin üstüne, ve Yakup’un Tanrısının evine, ki öğretmenimiz İsa bedene göre oradan çıkmıştır, ve O bize yollarını öğretecektir, ve biz O’nun patikalarında yürüyeceğiz, çünkü yasa Siyon’dan ve Rabbin sözü Yeruşalim’den çıkacaktır. Yasa gerçekten de daha önce söylediğimiz gibi yakında yerine getirilmiştir, ve beden alan ve bize özellikle Yeruşalim’deki tapınakta ve kapısının önüne dikilmiş olan çarmıhta öğreten Rabbin sözüdür.

Hangi İdman Yurdunda ve Hangi Kürsüde Bizi Eğittiği Üzerine. Bölüm XL.

O Baba ve öğretmenimiz bize tapınakta, dağlarda, Celile sinagoglarında ve muhtelif yerlerde öğretmiş olsa da, öğretinin bütün özünü ve etki gücünü çarmıhta vermiştir, nitekim Augustinus haklı olarak şöyle der, Acı çeken Mesih’in çarmıhı, öğreten üstadın kürsüsüydü. Korintoslulara şöyle diyen kişi de bunu anlamıştı, Aranızda İsa Mesih’ten ve O’nun çarmıha gerilişinden başka hiçbir şeyi bilmemeye karar verdim, zira çarmıhta asılıyken bize her türden öğretiyi verdi, yüzeysel olarak kısaca geçip diyeceğiz ki, O daha üstün ve mistik bir dilbilgisinin unsurlarından başlayarak bizi en derin teolojinin en yüce doruklarına kadar götürdü, aradaki hiçbir öğretiyi dokunulmamış bırakmadı.

İlk olarak ebedi Söz’ün, her ismin üstünde olan o isimle uyuştuğunu öğretti, bu isim O’na gerçekten çarmıhın erdemi aracılığıyla verilmiştir, eğer Pavlus doğru öğretiyorsa, ki o, Mesih olarak adlandırılan bu beden almış Söz hakkında şöyle der, Bizim için ölüme, hatta çarmıh ölümüne kadar itaatkâr oldu, bu nedenle Tanrı da O’nu pek yüceltti ve O’na her ismin üstünde olan ismi bağışladı, ta ki İsa’nın isminde göktekilerin, yerdekilerin ve yeraltındakilerin her dizi bükülsün.

Bu ismin erdemi çarmıhta verilmiş olsa da, bu, birleşmiş ve bu İsa ismine ve adlandırılanın kendisine nüfuz eden ilahi Söz’ün bereketiyle olmuştur, öyle ki antonomasia yoluyla Mesih ve Hristiyan, yani bütün ortaklarının fevkinde mesh edilmiş olarak adlandırılır. Buradan itibaren ortacı da, yani her iki doğadan alınan ve Mesih’in kendisini oluşturan payı öğretti. Çarmıhta başka bir ortaklığı daha açıkladı, zira orada elde ettiği lütfu, görkemi ve liyakati bizimle paylaştı, ta ki bizi kendisine ortak kılsın ve kendisiyle birleştirsin. Adıl ise, İsa ismi yerine kullandığımız ve Mesih’ten ötürü Hristiyanlar olarak adlandırıldığımız o Mesih unvanıdır, tıpkı İsa’dan ötürü İsacılar denilmesi gerektiği gibi.

Yahut diyelim ki, İsa bir isim olsa da yine de bir adıl olabilir, çünkü çarmıhın eylemi tamamlanıncaya kadar ifade edilemeyen Tanrı’nın büyük ismi yerine bizim için durmaktadır, zira yukarıda açıkladığımız gibi, Tanrı’nın büyük ismi yerine yakardığımız bu isme erdem çarmıhta verilmiştir. Öntakıyı ise, bütün işlerimizin önüne kendi isminin konulmasını buyurduğunda öğretti, nitekim Pavlus bunu şöyle ifade etmiştir, Ne yaparsanız, Rabbimiz İsa Mesih’in ismiyle yapın. Bize ardınca gidilecek çarmıhı da öne koymayı öğretti ve şöyle dedi,

Ardımdan gelmek isteyen kendini inkâr etsin, çarmıhını yüklensin ve beni izlesin, çarmıha gerilecek olan ben, onu size bütün işlerde öne sürülecek bir asa ve şanlı bir işaret gibi sunuyorum. Belirteci de açıkladı, yani Söz’ün yanında duran anneyi, öğrenciye ve dolayısıyla hepimize şöyle dediğinde, İşte annen, onu kendi yerime bırakıyorum, ta ki sürekli benim yanımda duran o aracı vasıtasıyla, Baba’nın ve benim huzurumda, ne dilerseniz elde edesiniz. Bu nedenle o öğrenci kendi adına ve hepimizin adına onu kendi himayesine aldı, ve Mesih’in yerine bir sığınak ve O’nunla birleşmiş olarak kabul etti.

Fakat aynı zamanda bize en büyük ünlemleri yapmayı öğretti, öyle ki iç çekişler ve kederli kimsenin bütün sözlerini çıkaralım. Son olarak, hepimizin kendisi için yaratıldığı o birleşmeyi, bizi kutsayan Tanrı ile olan kavuşumu öğretti. Zira çarmıhta kısa bir süre sonra ne yapacağını hissederek, etkili bir şekilde işlesin diye, son akşam yemeğinde Baba’ya şöyle dua etti, Dilerim Baba, ben ve sen bir olduğumuz gibi, bunlar da sende bir olsunlar. Daha üstün bir mantık konusunda ise bizi Aristoteles’ten daha iyi eğitti, zira O’nun aracılığıyla doğruyu yanlıştan ayırt etmeyi, okullarda ve peripatetik idman yurtlarında gençlerin eğitildiği bu mantıktan çok daha açık bir şekilde öğreniriz. Zira çarmıh öğretisinde, eğer biri iyice anlamak isterse, şüphesiz doğru ile yanlış, adil olan ile adil olmayan arasında ayrım yapacaktır. Çünkü onda insan ruhsal kılınır ve dolayısıyla, Pavlus’un öğrettiği gibi, her şey hakkında yargıda bulunur. Orada süt ve tereyağı yenir, öyle ki herkes kötüyü ve yanlışı reddetmeyi, iyiyi ve doğruyu seçmeyi bilsin. En yüksek hitabeti de öğretti, hatta hak ettiği zaman duaya bütün tesiri verdi.

Ve eğer O kılındıysa, O’nun aracılığıyla Baba’dan her şeyi elde ederiz, zira ne dilersek dilememiz öğretilen bu İsa ismi, az önce söylediğimiz gibi, etki gücünü çarmıhtan aldı, ki her ismin üstünde olan o ismi oradan kazandı. Dinleyen Baba’yı hoşnut etmek için de en sevimli iki şeyi sundu, O’nun huzurunda daima dua etmeliyiz, bunlardan biri, ruhun saf ve temiz bir şekilde kendisinden aldığımız Baba Tanrı’ya sunulması için göstermemiz gereken özenli dikkattir, ki bunu yaparak yerine getirmeyi öğretti, Baba, ellerine ruhumu emanet ediyorum dediğinde. Diğeri ise düşmanların sevgisidir, bunda kendisini taklit edilesi eşsiz bir tesirle sundu, Baba onları bağışla, çünkü ne yaptıklarını bilmiyorlar diyerek, onları bilgisizliklerinden ötürü mazur gördü. Dahası, bizim için duaya gelerek gözyaşlarıyla ve güçlü haykırışla dilekler sundu, der Pavlus, bizi dua ederken aynı şeyi yapmamız için, ağızdan ziyade yüreğin haykırışıyla eğitti. Aritmetiği de ihmal etmedi, çünkü onu derinden öğretti, birden türeyen çokluğu aynı şeyde toplamaya gayret etti, Yerden yükseltildiğim zaman, her şeyi kendime çekeceğim dediğinde, yani kendisinden türedikleri yegâne ilkeye.

Fakat çarpmayı da öğretti, az olanlarımızı kendi pek bol olanlarıyla birleştirmemizi bildirdiğinde, ta ki gereken oran bulunabilsin. Bize emanet edilen ve etki gücünü bilhassa çarmıh ve çarmıha gerilmiş Mesih aracılığıyla alan Tanrı’nın sözü olan ruhsal kılıç vasıtasıyla canı ruhtan ayırmayı da öğretti. Borçları liyakatlerimizden çıkarmayı da gösterdi, ta ki işlerimizden geriye ne kazanç kaldığı görülsün. Geometride ise, herkesin bulmak için boşuna ve nafile yere çabaladığı şeyi, yani dairenin nasıl kareye dönüştürüleceğini öğretti. Ve bunu, zihinsel ve ilahi doğanın küresini dört unsurlu bedende kareye dönüştürerek yaptı, o karesel unsurları bize sunarak, ta ki o ilahi küreyle birleşebilelim. Ve bu, çarmıhın mengenesinde ezilmemiz ve karesel ile cismani olanlardan bir küreye ve tanrısallığa dönüştürülmemiz için tek yoldur. Zira o karesel biçim çözülmedikçe, bir karenin yahut küpün küresi meydana getirilemez.

İKİNCİ İLAHİ

Daireye indirgenmesi için, şayet ruhanî ve ilahî kılınacaksa, bozulmaya yazgılı bu bedenin, yani çarmıh ile öldürülmüş dört köşeli ya da dört unsurlu yapının çözülmesi icap eder, Pavlus'un da belirttiği gibi, bozulmazlığı ve ölümsüzlüğü, ruhanî ve tek doğmuş tabiatı kuşanmak üzere. Nitekim çarmıh vasıtasıyla Tanrı'nın evlatları olma kudretini bize bahşetti, yukarıda zikrettiğimiz vechile, bizzat etin ve kanın öldürülmesiyle ve Kutsal Ruh'un erdemi sayesinde yeniden doğarak. Çarmıhta gerilmiş beden tamburuyla ses vererek, vuran can ve yankılanan ruh ile öyle bir tatlılıkla terennüm etti ve öğretti ki, Orpheus hakkında söylenenden çok daha yetkin bir biçimde, dünyanın her bir köşesindeki en uzak olanları dahi kendine çekti. Zira Pavlus'un dediği gibi, çarmıhının kanı vasıtasıyla her şeyi uzlaştırıp her şeye esenlik vererek, yeryüzündekiler ile göktekileri bir ahenk ve uzlaşma içinde bir araya getirdi, ki bu ne daha evvel ne de daha sonra başka birine verilmiş bir kudrettir. Dahası, hakiki ve çok daha üstün bir astrolojiyi öğretti, semavî ve ilahî tesirleri üzerimize fiilen akıtarak ve yayarak, hatta en cömert lütuflarını hepimize saçmak gayesiyle hakiki gök kubbenin kapısını araladı. Keza aklî ve ruhanî olanı duyulur olandan soyutlamayı talim eden hakiki felsefeyi de serimledi, zira ikincisini hakir görmeyi ve ilkini arzulamayı belletti.

Pavlus bizi şu sözlerle bu muallime davet eder, Önümüze konan mücadeleye doğru koşalım, imanın müellifi ve tamamlayıcısı olan İSA'ya gözlerimizi dikerek, O ki, önüne konan sevinci, yani dünyevî ve duyusal olanı terk edip, semavî ve ilahî hazlara nail olmak uğruna, ardından gelecek utancı hiçe sayarak çarmıha katlandı.

Tıbbı ise her türlü marazın hekimi sıfatıyla bizzat talim edip icra etti, türlü merhemler ve ilaçlar bahşetti ki, bunlarla mesh edildiğinde her yanı hoş bir koku bürürdü. Ahlak felsefesinde ise herkesi öylesine aştı ki, ahlak üzerine yazanların öğrettiği erdemler, O'nun çarmıhta talim ettiği en yetkin erdemlerin yanında yalnızca birer gölge ve resimden ibarettir. Zira orada, dostları uğruna canını ve bedenini vererek sevgisini her türlü sevginin ve muhabbetin fevkinde gösterdi.

Orada tevazuunu gösterdi, kendini rezaletin en uç raddesine değin alçalttığı vakit. Orada itaati gösterdi, ölüme, hem de çarmıh ölümüne dek itaatkâr kılındığında. Orada imanı gösterdi, çarmıha gerileceği sırada şakirtlerine şöyle dediğinde, Tanrı'ya inanın, bana da inanın, zira imanın müellifi ve tamamlayıcısı benim. Orada sabrı ve gelecekteki hayırların umudunu sergiledi, sayısız ve amansız eziyetlerle kışkırtıldığı halde, kırkıcısının önündeki kuzu gibi durup ağzını dahi açmadığında. Nihayetinde teolojinin en yüce zirvesini öğretti, zira mukaddes yazılarda, yani yasa ve peygamberlerde yer alan her şeyi kemale erdirdi, öyle ki her şey usulünce tamamlandığında gür bir sesle haykırarak dedi, Tamamlandı ve kemale erdi, benim hakkımda, insan soyunun kurtuluşu hakkında, semavî kapının açılması hakkında ve insanı, dolayısıyla her bir yaratılmışı hak ettiği gayeye ulaştıran her şey hakkında yazılmış olanların tamamı.

Bütün bunlar, hakikatin idrakinde içsel duyuları terbiye edilmemiş olanlardan gizlidir. Lakin gözleri aydınlanmış olanlar için aşikârdır, Resul'ün dediği gibi, Biz çarmıha gerilmiş Mesih'i vaaz ediyoruz, Yahudilere bir tökezleme taşı, öteki milletlere bir delilik, lakin çağrılmış ve aydınlanmış olanlara, hem Yahudilere hem Greklere Tanrı'nın kudreti ve Tanrı'nın hikmeti olan Mesih'i, zira Tanrı'nın deliliği insanlardan daha hikmetli ve Tanrı'nın zayıflığı insanlardan daha güçlüdür. İnsan zekâsıyla tasarlanmış olan ve Tanrı katında hiçbir kıymeti bulunmayan hikmet ve öğretileri yerle bir eder. Zira bir tür delilik addedilen ilahî hikmetin en alt basamağı dahi, dünyanın bütün hikmetinden büyüktür, öyle ki hikmetin her mertebesinde dünyanın bilgeleri alt edilir, İşaya'da yazıldığı ve Pavlus tarafından iktibas edildiği vechile,

Bilgelerin hikmetini helak edeceğim, akıllıların aklını reddedeceğim. Nerede bilge, nerede kâtip, nerede bu çağın araştırmacısı, hani çarmıhın sırrını kavrayacak olan. Zira hikmet ve bilginin gizlenmiş hazineleri oradadır, bu çağın ve bu dünyanın yok olup gidecek olan hükümdarlarının hikmeti değil, Tanrı'nın ezelden bizim yüceliğimiz için takdir ettiği, bu çağın hükümdarlarından hiçbirinin bilmediği, sır halinde gizlenmiş ilahî hikmettir bu. Bunu kavramaları için Tanrı, bilgeleri utandırmak üzere sıklıkla bu dünyanın delilerini seçti, güçlüleri utandırmak için zayıfları, dünyanın soysuz ve hakir görülenlerini seçti, hiçbir beşer O'nun huzurunda övünmesin diye, var olanları hükümsüz kılmak üzere insanların nazarında bir hiç olanları seçti. O ki, bir şey bildiğini yahut bir şeye muktedir olduğunu iddia eden kimse Efendimiz İsa Mesih'te övünsün diye, İSA Mesih'i bizim için hikmet, adalet, takdis ve kurtuluş kıldı, O ki hakiki hikmettir, hakiki muallimdir ve bize her şeyi bahşedendir. O, seçilmişlerini uzun bir zaman aralığında, gençlerin yabancı öğretileri tahsil ederken âdet edindikleri uykusuz geceler ve aralıksız zahmetlerle değil, bizzat vaat ettiği vechile Kutsal Ruh'un yegâne meshi ile her hususta eğitti, O size her şeyi hatırlatacak ve her şeyi öğretecektir diyerek.

Ve Yuhanna mektubunda şöyle der, Kutsal olandan meshe sahipsiniz ve her şeyi bilirsiniz. Ve yine, Birinin size bir şey öğretmesine muhtaç değilsiniz, lakin O'nun meshi size her şeye dair öğrettiği gibi, bu hakikattir. Ne O muallimden ne de O'nun taliminden şüphe edilmelidir, zira O'nda hiçbir yalan yoktur. Hayırlı bir peder misali, Mesih bizi bu hazinelerle zengin kılsın.

Bölüm XII

Bizi dünyaya getirmek, daima esirgemek ve beslemek, şayet bizi zengin kılmayacak ve her hususta gözetmeyecek olsaydı pederimize kâfi gelmezdi. Zira zenginlik, Marcus Varro ve diğer dilcilerin öğrettiği üzere, bizi tıpkı Tanrı gibi hiçbir şeye muhtaç olmayan ilahlar haline getirdiği için bu adı almıştır. Hakiki zenginlikler bizi işte bu mertebeye ulaştırır.

Lakin insanlarda öyle büyük bir yanılgı kök salmıştır ki, aşağı feleklere birer tortu ve pislik gibi terk edilmiş şeylerin içinde kendilerini zengin kılacaklarını sanırlar. Nitekim yeraltı hükümdarı Plouton dahi topraktan çıkarılan kendi zenginliklerine sahiptir, bu dünyevî şeylerle daima zengin olduğu için kendisine Dis denir, nitekim Claudianus'ta Plouton bizzat şöyle der, Yukarıdakilerin bir kez sahip olduğunu biz daima elimizde tutarız. Bu Plouton, evvelce söylediğimiz gibi, Kurtarıcı tarafından hem bizzat kendisi hem de tasarrufunda bulundurduğu zenginlikler sebebiyle Mamona olarak adlandırılır. Hakiki zenginlikler O'na karşıt olduğu gibi, O'nun efendisi Mamona da yalnızca kendisi için değil, herkes için zengin olan hakiki Pederimize karşıttır, Resul'ün dediği gibi, Kendisine yakaran herkes için zengindir O. Ve aralarında öyle derin bir uyuşmazlık vardır ki, kimse her ikisine birden kulluk edemez, en yüce muallimin bizzat tanıklık ettiği vechile, Hem Tanrı'ya hem mamonaya kulluk edemezsiniz, zira biri hakikattir, diğeri ise sahte. Ve bu sebeple bizi sahte zenginlikleri hakir görmemiz ve hakiki olanı arzulamamız hususunda ikaz eder, Yeryüzünde kendinize hazineler biriktirmeyin, orada pas ve güve onları helak eder, hırsızlar delip çalar, lakin kendinize gökte hazineler biriktirin, ne pas ne güve helak eder orada, ne de hırsızlar delip çalabilir. Bu hazineler ve zenginlikler pek çok kaynaktan cem edilir. Nitekim Resul'ün Efeslilere mektubunda bahsettiği bir lütuf hazinesi mevcuttur,

Bizlerde bollaşan lütfunun zenginliğine göre günahlarımızın bağışlanmasına sahibiz, Ve yine, Merhameti bol olan Tanrı, bizi sevdiği o büyük sevgisi sebebiyle, lütfuyla kurtulduğumuz Mesih’te bizi diriltti, onunla birlikte ayağa kaldırdı ve bizi göklerde oturttu, İsa Mesih’te, ta ki gelecek çağlarda bize olan iyiliğindeki lütfunun aşan zenginliğini göstersin, Ve Resul, Tanrı’nın merhametinin, lütfunun ve iyiliğinin zenginliğini sebepsiz yere birbirine katmaz, zira bütün bunlar aynı dünya üstü hazineden kaynaklanır. Hikmet hazinesi de vardır, nitekim Koloselilere dediği gibi, Mesih’tedir bütün hikmet ve bilgi hazineleri, dostlarıyla paylaşılmış olarak, Korintoslulara seslenirken söylediği gibi, Her sözde ve her bilgide onun içinde zengin kılındınız, Bu hazinelerin dağıtılmak üzere kendisine emanet edildiğini Efeslilere açıklar, şöyle derken, Bana, kutsalların en küçüğüne bu lütuf verildi, uluslara Mesih’in akıl sır ermez zenginliğini müjdelemek ve her şeyi yaratan Tanrı’da çağlar boyunca saklı kalmış olan sırrın idaresinin ne olduğunu herkese aydınlatmak, öyle ki göklerdeki yönetimlere ve iktidarlara Tanrı’nın çok çeşitli hikmeti, Efendimiz İsa Mesih’te yaptığı çağların tasarısına göre şimdi kilise aracılığıyla bildirilsin. Nitekim bu zenginlikler, Mesih aracılığıyla açıklanıp dağıtılmak üzere Resullere emanet edilene kadar, geçmiş bütün çağlar boyunca Tanrı’da saklı kalmıştı. Bunları büyük bir saygıyla dağıtmak isteyen Pavlus boyun eğer, Bu nedenle dizlerimi Efendimiz İsa Mesih’in Babası olan Tanrı’nın önünde bükerim, gökte ve yerde her babalığın kendisinden ad aldığı, bütün babalıkların ölçüsü, aslı ve kaynağı olan O’nun önünde. Zira en yüce Baba’dan ilk olarak doğmamış ve baba olabilmesini sağlayacak üretkenliği O’ndan almamış hiçbir baba yoktur. Pavlus bu Baba’ya yakarır, öyle ki, kendi izzetinin zenginliklerine göre, ki ben bunları dağıtırım, iç insanda ruhu aracılığıyla güçlenmenizi, iman yoluyla Mesih’in yüreklerinizde yaşamasını, sevgide kök salıp temellenmenizi bağışlasın, böylece bütün kutsallarla birlikte uzunluğun, genişliğin, yüksekliğin ve derinliğin ne olduğunu, Tanrı’nın hikmetini kavrayabilesiniz ve Mesih’in her şeyi aşan sevgisini bilesiniz, O’nda bütün doluluk bulunur, ta ki O’nun doluluğundan herkese bağışlayabilsin, metnin devam ettiği gibi, Tanrı’nın tüm doluluğuyla dolasınız. İzzet bakımından da son derece zengindir, nitekim aynı şahit Efeslilerle konuşurken ortaya koyar, Dualarımda durmaksızın yakarırım, yüreğinizin gözleri aydınlansın da O’nun çağrısının umudunun ne olduğunu ve O’nun mirasının izzetinin zenginliğinin ne olduğunu bilesiniz, Ve yine, Mesih’in izzetinin zenginliğine göre iç insanda ruh aracılığıyla güçlenesiniz.

Mesih’in bu zenginlikleri olmaksızın, aşağı ve dünyevi şeylere sahip olsak bile fazlasıyla yoksuluz, nitekim kendisi açık bir sesle ima ederek şöyle der, Zenginim, varlıklıyım ve hiçbir şeye ihtiyacım yok dersin, oysa zavallı, acınası, kör ve çıplak olduğunu bilmezsin.

Bu yüzden benden ateşle sınanmış altın satın almanı öğütlerim, ta ki gerçek zenginliklere göre varlıklı olasın.

Ve yine Luka’ya göre başlıklı İncil’de, Kendinize eskimeyen keseler, göklerde tükenmeyen bir hazine yapın, şüphesiz gerçek zenginliklerle dolu bir yerde, nitekim kutsal mezmur yazarı şöyle terennüm eder, İzzet ve zenginlik O’nun evindedir.

Hangi mülk ile kızlarını donattığı hakkında. Bölüm 14.

Ve bu Babamız yalnızca oğullara sahip olmakla yetinmez, aynı zamanda kızlara da sahip olmak ister, öyle ki her iki cinsiyetle doğanın gereken uyumu tamamlansın, tıpkı kendisinin, Merkür’ün [Mercurius] şahitliğiyle, her iki cinsiyetin üretkenliğiyle donatılmış olması gibi, Bizler de bu kızlarız, bazen O’nun oğulları, askerleri ve hizmetkârları diye anılırız, bazen de Ezgiler Ezgisi’nde okuduğumuz üzere kızlar, yani gelinler,

Çıkın ve görün, ey Siyon kızları, Kral Süleyman’ı, Düğün gününde annesinin onu taçlandırdığı taçla,

nitekim pek çok gelin almıştır, biraz aşağıda söylendiği gibi, Altmış kraliçe, seksen cariye vardır, genç kızların ise sayısı yoktur.

Kuşkusuz hepsi büyük bir sır içinde, Mesih tarafından kabul edilecek olanların simgesi olarak tasvir edilmiştir, bunu kendi yerinde açıklanmak üzere bırakıyoruz, Zira O yalnızca bu kraliçeleri, cariyeleri ve genç kızları gelin olarak kabul etmedi, aynı zamanda imanlıların sayılamaz bütün topluluğunu da kabul etti,

Yuhanna’nın, erkeği için süslenmiş bir gelin gibi hazırlandığını gördüğünü söylediği topluluğu, öyle ki her biri ayrı ayrı gelin olsun ve bütün topluluk bir arada hem gelin hem kız veya oğul olsun, tıpkı aynı ruhun dilbilgisi uzmanları nezdinde de farklı sebeplerle her iki cinsiyette animus ve anima olarak adlandırılması gibi, tıpkı Kutsal Yazı’da da kadın yaratılmadan önce söylendiğini bulduğumuz gibi, Onları erkek ve dişi olarak yarattı, yani insanı her iki cinsiyetten pay alır halde yarattı, nitekim Merkür Pimander’de [Pymandro] buna değinir ve Platon Şölen’de [Symposio] daha etraflıca açıklar, Bunun sebebi de bazen bir dişi gibi tohumu kabul edip gebe kalmasıdır, İşaya’nın şu sözüne uygun olarak, Senin korkundan ötürü ya Rab gebe kaldık ve doğurduk, Bazen ise erkeğe yaraşır biçimde davranarak Tanrı sözünün saçılan tohumuyla başkalarını gebe bırakır.

Şöyle diyenler de vardır, ruh [anima], yukarıdakilerden hayat alarak kendisiyle yaşadığımız şeydir, tin [animus] ise kendisiyle akıl yürüttüğümüz şeydir, yani kendisinden geldiğimiz O’na geri dönmektir.

Dolayısıyla oğullar olduğumuz sürece Baba tarafından zenginleştirilir ve mirasla ödüllendiriliriz, kızlar olarak var olduğumuzda ise aynı ebeveyn tarafından çeyizle donatılırız, O hem Baba hem Güveydir, tıpkı ilk insanın ilk kadının hem babası hem kocası olması gibi.

O halde ruh kız olduğu vakit, ilkin önceden gelen lütufla donatılır, bununla yalnızca düğüne dahil edilmekle kalmaz, aynı zamanda böylesine yüce bir güveyin talep ettiği üzere uygun biçimde süslenmiş olarak hazır bulunabilir, bu durum güvey ile birleşene dek sürer, Bu birleşmeye ulaştığında çeyizin diğer kısmını kabul eder, bu da işbirliği yapan lütuftur, bunun aracılığıyla oğullarını da giydirir, öyle ki düğün elbisesiyle donanmış olarak düğüne ve kraliyet sarayına kabul edilsinler, Zira O’dur her şeyde her şeyi etkin kılan ve aç olanları iyiliklerle doyuran, Bu yüzden çeyiz olarak ruhun çıplaklığını örtecekleri giysiler verir, ta ki düğünden kovulmasınlar ve onlara, Düğün elbisesi olmadan buraya nasıl girdin, denmesin. Bu giysiyi bizzat O, daha önce söylediğimiz gibi, kendi derisinden yapmıştır.

Böylesi bir zatın gelinine yaraşan bütün uygun süsleri bağışlar, bunlar peygamberler, bilhassa Hezekiel tarafından anılmıştır, Tanrı’nın izniyle bunu açıklayacağız. Altın, gümüş, değerli taşlar ve bütün gerçek hazineleri hem oğullara hem gelinlere bolca sunar. Hiç kimse böylesine yüce bir eşten şüphe etmesin, sanki bunca gelinine zenginlikleri yetmezmiş gibi, çeyizleri ve evlilik işine ait diğer şeyleri bolca sağlayamazmış gibi, zira O zengindir ve kendisine bağlanan herkese fazlasıyla yetmeye kadirdir, çünkü O’nda zenginliklerin doluluğu asla tükenmez, nitekim Resul’ün Koloselilere dediği gibi, Baba bütün doluluğun O’nda konut kurmasını uygun gördü, Ve yine, O’nda tanrılığın bütün doluluğu bedenen konut kurar, bu doluluk kendi içinde sonsuz ve sınırsızdır.

Sonunda nasıl bir miras bıraktığı hakkında. Bölüm 15.

Bu ilk Baba, oğullarını daima sevmiş olsa da, sonunda daha büyük sevgi rehineleri bıraktı, yalnızca canını ortaya koymakla kalmadı, aynı zamanda son derece zengin bir vasiyetname hazırladı, bu vasiyetnamede akla gelebilecek en büyük şeyi miras bıraktı, Nitekim ebedi ve son derece kutlu bir saadet krallığı vasiyet etti, bunu tövbe eden hırsıza derhal vereceğini vaat etmişti, şöyle derken, Bugün benimle birlikte cennette olacaksın. Ve bundan kısa bir süre önce Resullere ve dolayısıyla hepimize vaat ederek şöyle demişti, Babamın bana krallık hazırladığı gibi ben de size krallık hazırlıyorum.

Ve her ne kadar bu mirasa henüz fiilen sahip olmasak da, vasiyeti yerine getirdiğimizde derhal teslim edilmek üzere Tanrı katında güvenle saklanmaktadır,

Bu işin kefilleri Petrus, Pavlus, Yuhanna ve onu görüp tanıklık eden diğerleridir, Bunların ilki şöyle der, Efendimiz İsa Mesih’in Tanrısı ve Babası övgüye layıktır, bizi göklerde korunan, son zamanda açığa çıkarılmaya hazır, çürümez bir mirasa yeniden doğurdu, onunla sevineceksiniz, Her ne kadar şimdi çeşitli sınanmalarla bir süre kederlenmeniz gerekse de, öyle ki imanınızın kanıtı ateşle sınanan altından çok daha değerli olsun. Ve Pavlus’un dediği gibi, Mesih’in doluluğunun yaşına, yetkin bir adam olana dek vasilerin ve vekillerin buyruklarının köleliği altında kalmamız gerekir, öyle ki artık çalkalanan, her rüzgârla savrulan çocuklar olmayalım, bilakis ilahi buyruklara uygun biçimde her bir uzvun ölçüsüne ve her bir eklemin bağına kenetlenmiş ve sağlamlaşmış olalım, başka yerde açıklandığı üzere. Şayet henüz olgunlaşmamış olanlar varsa, böylesi bir mirasa sahip olmanın gerektirdiği ölçüde Mesih bunu tamamlayacaktır, Yuhanna da şöyle diyerek bunu onaylar, O’nun yüceliğini gördük, Baba’dan gelen biricik Oğul’un yüceliği gibi, lütuf ve hakikatle dolu.

O’nun doluluğundan hepimiz aldık, öyle ki en yüce Baba’nın o biricik Oğlu’nun miras ortakları olabilelim.

Bölüm XV

Dünyevi işler ilahi ve semavi olanlarla uyum içinde bulunduğundan ve bir nizam diğerinin bir timsali olduğundan, bize aşina olan bu şeylerden ilahi olanları öğrenmemiz pek mümkündür.

Dünyevi bir vasiyetçi, şayet miras bırakanın vasiyet ettiği payların kendisinden talep edileceği bir mirasçı tayin edilmişse (hukukçuların da kabul edeceği üzere), birçok kişiye birçok şey vasiyet edebilir. Benzer şekilde Mesih de bunu tesis etti, nitekim Ambrosius pek güzel ifade ederek şöyle der, Takva sahibi zat çarmıhta asılıyken bir vasiyetname tanzim etti, takvanın amellerini her birine paylaştırdı, Baba’ya ruhunu, Bakire’ye refakatçisini, Nikodemos’a toprağa verilecek bedenini, Havarilere eziyeti, günahkara cehennemi, tövbekar Hristiyanlara çarmıhı, hırsıza cenneti ve tüm sadık evlatlara ebedi hayatın mirasını bıraktı.

Bundan söz etmek mümkün değildir, zira bunları bizzat görmüş olanlar, insanın bunları dile getirmesine izin verilmediğini bildirirler ve bizzat vasiyetçi şöyle der,

Kimse hazırladığım bu mannanın ve şarabın tadını bilemez, dağıtılacak lezzetleri de alandan başkası bilemez. Bundan ötürü, kutlular için nasıl bir celal ve sevincin hazırlandığını merak edip zihnini yoran Augustinus’a bir ışık parladı ve bir ses duyuldu,

Augustinus, Augustinus, ne ararsın? Küçücük bir kaba koca denizi sığdırabileceğini mi sanırsın? Daracık bir yumruk içine yeryüzünün feleğini (orbis) kapatabilir misin? Göğü alışılageldik hareketlerini yapmasın diye durdurabilir misin? Hiçbir insanın gözünün göremediğini senin gözün mü görecek? Hiçbir kulağın işitmediğini senin kulağın mı işitecek? İnsan yüreğinin hiçbir veçhile kavrayamadığını senin yüreğin mi kavrayacak? Sonsuz olanın sonu ne ola ki? Ölçüye gelmezi hangi ölçüyle ölçeceksin? O yurttaşların zevkine vardığı nesne sonsuzdur, o kutlular için birbiri ardınca sürecek olan zaman sonsuz olacaktır, onların ilerleyişi sonsuz olacaktır, zira asla nihayete ermeyecektir,

Zevk aldıkları o iyiliklerin ne bir sonu gelecektir, ne de her şeyi içeren o iyiliğin yüceliği tükenecektir, öyle ki her şey kendi suretinde, tüm iyiliklerin pınarında sahip oldukları o eşsiz üstünlük sebebiyle gölgeden ibaret sayılabilir. O’nun sağ elinde ebedi lezzetler vardır, bizlerin de sonuna dek sahip olacağımız şeyler bunlardır. Hükümdar Peygamber, peygamberlik ruhunun esiniyle dolup taşarak şöyle şakıdığında bunu önceden bildirmişti,

Beni cemalinle sevinçle dolduracaksın, yani bana yüzünü gösterdiğinde, sağında bulunan ebedi lezzetlerden bahşederek beni sevinçle dolduracaksın. Lakin bu şanlı mirastan şüphe duymayalım diye, hem vasiyet etmeden evvel hem de sonra onu açıkça gösterdi.

Nitekim bunu daha evvel üç Havari’ye gösterdi, bunlardan Petrus şöyle der, O’nunla kutsal dağda bulunduğumuzda, yüce celalden gelen bu sesi işittik, Bu benim sevgili Oğlumdur. O’nun yüzünün Güneş gibi parladığını ve giysilerinin de ışığa büründüğü tecelli anında kar gibi beyaz olduğunu gördüler. Yuhanna da şöyle der, O’nun celalini gördük. Ve yine,

İşittiğimizi, gördüğümüzü ve hayat kelamı hakkında temaşa ettiğimizi sizlere bildiriyoruz. Vasiyetname tanzim edildikten sonra ise, ilk şehit İstefanos’a bizzat bu celali gösterdi. Luka Elçilerin İşleri’nde şöyle der, İstefanos Kutsal Ruh’la dolu olarak gözlerini göğe diktiğinde Tanrı’nın celalini ve Tanrı’nın kudretinin sağında duran İsa’yı gördü, ki O şimdiden hem bizim adımıza hem de kendi adına bu mülke girmişti. Bundan emin olarak hırsıza, Bugün benimle cennette olacaksın demişti. Kendisi lehine tanıklık edenleri hısım ya da yakın dost sanıp kimse şüpheye düşmesin diye, zulmeden ve düşman olan, üstelik pek keskin zekalı Pavlus’u da şahit olarak yanına aldı, ta ki kimse onu safdillikle itham edemesin. Onu üçüncü göğe kadar çıkardı, İbranilerin ilahiyatına göre orada Tanrı’nın cemali ve celali parıldar ve orada peygamberleri emzirmiş olan memeler bulunur, orada ona gösterdi ve insanın söylemesine izin verilmeyen o celale ve sırlara inandırdı.

Fakat hakikatin doğrulanması uğruna canını ve başını ortaya koydu. Tıpkı bunun gibi, bu celalin hakikati uğruna, ilahi ışıkla aydınlanmış olarak zihinlerinde ve kalplerinde hissettikleri kesin kanaatle, şehit, yani şahit olarak anılan pek çok kişi canını verdi. Bunların sayısı o denli çoktu ki, Konstantinos zamanına dek, ruhlarımıza ve bedenlerin dirilişinden sonra bir araya gelecek olan bütün varlığımıza hazırlanan bu celalin hakikatini tasdik etmek için canını feda edenlerin otuz iki bin kere bin kişi olduğu hesaplanmıştır. Kutsal Ruh tarafından eğitilip böylesine büyük bir can tehlikesi karşısında doğruladıkları bu şeylerden bir şekilde tam emin olmasalardı, bunu asla yapmazlardı. Ancak bu celalin ve göklerin melekûtunun mirasçıları olarak sadece, O’nun yurttaşı olmak ve O’nun tohumundan yeniden doğmak isteyenleri tayin etti.

Etten ve kandan yana yaşamak isteyenler ise bu mirastan mahrum edilirler, zira Tanrı’nın melekûtuna sahip olamazlar ve yeraltı hükümdarı onları istemeseler dahi kendine katar, vasiyetçimiz vaktiyle onlar hakkında şöyle demiştir,

Sizler babanız iblisten geliyorsunuz ve babanızın arzularını yerine getirmek istiyorsunuz, zira onun huylarını benimseyerek onun işlerini işliyorsunuz, bunların tümü de yalan üzerine kuruludur, çünkü kendisi yalancıdır ve evlatlarını yalan ve aldatmacalarla eğiten bir yalan babasıdır. Aramıza girmesi yahut bizimle muamele etmesi ancak yalan ve hile iledir, zira ceza, keder, dehşet, karanlık ve insanın doğası gereği nefret ettiği bu tür şeylerden gayrısını veremez. Bu sebeple kendine çektiklerini bir tür sahtelikle cezbetmesi gerekir. Bu yüzden, Tanrı’nın melekûtuna sahip olamayacak olan o ayartılarla çekilen faniler, O’nun melekûtundan ve bizzat kovulduğu o mirastan koparılsın ve saptırılsın diye hazları hilesinin tuzağı olarak sunar. O miras ki, dünyanın yaratılışından beri bizim için hazırlanmış ve Tanrı Oğlu’nun o en kutlu vasiyetnamesinde bize miras bırakılmıştır.

Bölüm XVI Bu Vasiyetnameyi Ne Denli Bir İhtişamla İlan Ettiği Hakkında

Bir vasiyetnamenin merasiminde, hukukçuların söylediği yahut adet olduğu üzere, vasiyetçinin tam ve aklı başında olması, vasiyet yazanın selahiyet sahibi bulunması, şahitlerin ve mirasçıların hazır bulunması aranır. Vasiyetçi, en yüce Baba’nın Oğlu olan Mesih idi, O daha önceden her şeyin meşru mirasçısı kılınmıştı, dolayısıyla vasiyet etme, miras bırakma, mirasçı tayin etme yetkisine, en mükemmel Baba’nın adil ve kusursuz hükmüne uygun görünen o adil paylaştırma ile tam manasıyla sahipti. Bu husus, Baruk peygamberin ağzından dökülen ilahi kelamda açıkça önceden bildirilmişti, Onlara ebedi bir vasiyetname tesis edeceğim, öyle ki ben onların Tanrısı olayım, onlar da benim halkım olsun. Bu konuda Yeremya’da da şöyle denir, Rab diyor ki, İşte öyle günler gelecek ki İsrail eviyle ve Yahuda eviyle yeni bir ahit yapacağım, atalarınızla yaptığım, onların bozduğu o ahit gibi değil. Zira bu ahit ve vasiyetname yeni ve ebedi olacaktır, artık ne feshedilecek ne de eskiyecektir. Nitekim Pavlus şöyle der, Yeni demekle öncekini eskitmiştir, eskiyen ve ihtiyarlayan ise yok olmaya yakındır. Mademki o vasiyetname eskiydi, yeniye tebdil edilmeliydi ve artık ötesinde başka bir şey beklenmeyecek olana tebdil edildi. Yeremya’nın ahit yahut muahede demiş olması kimseyi yanıltmasın, zira ahit, muahede ve vasiyetname aynı manada kabul edilir, Pavlus’un İbranilere mektubundaki akıştan bunu öğrenebiliriz.

Nitekim ahit sandığı ve vasiyetname de böyle anılırdı. Yasada verilmiş ve hayvanların ölümüyle mühürlenmiş olan o vaat, her yerde eski vasiyetname olarak adlandırılır. Demek ki bu vasiyetçi ehildi, vasiyet eden kişi olarak aklı ve zihni öylesine mükemmel bir durumdaydı ki, asla bir dengi bulunamazdı, nitekim bu durum O’nun en meşhur öğretisinden ve vasiyetnameyi tanzim ederken pek hikmetli bir şekilde gerçekleştirdiği işlerden aşikardır. Ayrıca sadece bir değil, her türlü itirazın fevkinde dört vasiyet yazarı vardı, en yüce Hükümdar tarafından tayin edilen Matta, Markos, Luka ve Yuhanna, bunlar bu Babamızın hayatını, öğretisini, işlerini ve vasiyetnamesini yazdılar. Gök kubbenin altındaki her milletten sayısız şahit vardı, nitekim bu temaşaya Partlar, Medler, Elamlılar, Mezopotamyalılar, Kapadokyalılar, Frigyalılar, Mısırlılar, Araplar, Giritliler ve Elçilerin İşleri’nde sayılan diğerleri katılmıştı, bilhassa da en meşhur üç dilden, yani İbranice, Grekçe ve Latince dillerinden şahitler vardı, bu dillerin her birinde vasiyetçinin davası başının üzerine yazılmıştı. Bunların hepsi ulu zat İsa’nın ölümünden evvel vasiyetnamesinde neleri tensip buyurduğunu işittiler ve hem o vakit hem de sonradan O’nun teyidi uğruna gösterilen o işaretleri ve mucizeleri gördüler. Mirasçılar ise Tanrı’dan doğmuş olan ve yeniden doğarak etten ve kandan yana yaşamak istemeyenlerin tümüdür. Zira Pavlus’un dediği gibi, Bir kimse oğul değilse mirasçı da değildir, şayet oğul ise mirasçıdır da. Bizler cariyenin evlatları ve gayrimeşru olmayıp hür kadının meşru evlatları olduğumuza göre, netice itibarıyla mirasçıyız. Ve biraz önce dendiği gibi,

Mesih’te vaftiz edilmiş olan sizlerin hepsi, İsa Mesih’e olan iman vasıtasıyla Tanrı’nın oğullarısınız.

Ve yine Romalılara mektupta dendiği gibi, Şayet oğullarsak aynı zamanda mirasçılarız, Tanrı’nın mirasçıları ve Mesih’in miras ortaklarıyız. Petrus da şöyle der, Ebedi hayatın mirasçıları kılınmamız için ölümü yutarak Tanrı’nın sağında duran İsa Mesih’in vaftizi sizleri kurtardı.

Bizi engelleyen ve o mirastan uzaklaştıran ölümü yutmuş ve yok etmiştir.

Vasiyetnamenin Nasıl Tasdik Edildiği, Bölüm XVII

Hukukçular ve vasiyet işleriyle uğraşan herkes şu tek noktada birleşir, vasiyetname vasiyet edenin ölümüyle kesinleşir. Nitekim Pavlus da gür bir sesle bunu doğrulayarak şöyle der, Bir vasiyetnamenin olduğu yerde, vasiyet edenin ölümünün araya girmesi zorunludur.

Çünkü vasiyetname ölüler üzerinde geçerlidir, zira vasiyet eden yaşadığı sürece hükmü yoktur. Çünkü insan iradesi ölüme kadar değişkendir ve her yöne dönebilir. Kimse kendi kendine geri dönemeyeceği bir yasa koyamaz. Vasiyet eden yaşadığı sürece değişebileceğinden ve önceden düzenlediği vasiyeti bozabileceğinden, vasiyet eden ölüme kavuşmadıkça vasiyetnamenin hiçbir gücü yoktur, ölümden sonra ise artık değiştirilemez. Kimse, içinde süt ve bal akan toprağı miras bıraktığı halde hiçbir ölümle tasdik edilmemiş olan o kadim vasiyetnamenin gerçek bir vasiyet olduğunu söylemesin, zira Pavlus bunu daha önce şu sözlerle hükme bağlamıştır:

İlk vasiyetname dahi kantsız ve ölümsüz yürürlüğe konmamıştır. Nitekim yasanın buyruğu Musa tarafından bütün kavme okunduktan sonra, su, al yün ve mercanköşkle birlikte danaların ve tekelerin kanını alıp hem kitabın kendisine hem de bütün kavmin üzerine serperek şöyle demiştir, Tanrı’nın size emrettiği vasiyetnamenin kanı budur. Temsili vasiyetname ise, bu hayvanlar aracılığıyla temsil edilen kimsenin ölümünü simgeleyen hayvanların ölümüyle tasdik ediliyordu. Bundan ötürü Elçi şöyle devam eder, O halde göksel şeylerin suretlerinin bunlarla, göksel şeylerin kendilerinin ise bunlardan daha üstün kurbanlarla, yani gerçek vasiyet edenin kendi öz ölümüyle arındırılması zorunluydu. Bu yüzden son akşam yemeğinde şöyle demiştir, Yeni ve ebedi ahdin bu kâsesi benim kanımdadır. Ebedidir, zira bundan sonra bir başkası verilmeyecektir, çünkü gerçeğe yönelen ve orada nihayete eren temsili bir mirası değil, ötesinde bir başkasını beklemediğimiz hakiki mirası vaat ederek bütünüyle yeten ve değişmeyen bir ahittir. Vasiyet edenin ölümü, önceden varsayıldığı üzere yeterli görünürken, her iki vasiyetnamenin de neden yalnızca ölümle değil aynı zamanda kanla tasdik edildiğinin söylendiğini geçiştirmemek gerektiğini düşünüyorum. Bunun sebebi, mirasçıların ehil ve miras bırakılan şeyleri kabule muktedir kılınmasıydı, zira kirletilmiş ve lekelenmiş olanlar o mirasa sahip olamazlar, Yuhanna’nın dediği gibi:

Oraya kirli hiçbir şey girmeyecektir. Ete ve kana göre yaşayanlar da o mirasa erişemezler. Dolayısıyla bizi lekeleyen kandan arındırmak için vasiyet eden, kirletici kanımızın lekesinden temizlenmemiz maksadıyla en saf kanını dökmek istedi, nitekim Yuhanna tekrar şöyle der, Bizi günahlarımızdan kendi kanıyla yıkayan O’dur. İlahi adalete göre O’nun oğullar kılmasının ve onları böylesine büyük bir mirasa ehil etmesinin başka bir yolu yoktu. Fakat manevi insanın cismani olan kanla temizlendiği ve Meleklerin zihinlerinin de bununla arındırıldığı söylendiğinde bazı kimselerin aklı karışır, nitekim Pavlus şöyle der, İster yerdekiler ister göklerdekiler olsun, çarmıhının kanıyla barışı sağlayarak. Onlara yanıt olarak deriz ki, Kutsal Yazı’nın öğrettiği üzere hayat kanda olduğundan ve Mesih’in hayatı da kanda bulunduğundan, Meleklerin ruhları ve canları bununla arınır, ancak bu kan, bütün günahın vesilesi imişçesine dökülmelidir. Zira kan ve o topraksı, kanlı madde, Dionysios’un İlahi İsimler üzerine adlı eserinde tanımladığı gibi tüm günahların kaynağıdır. Pavlus, Yuhanna ve aynı şekilde Pavlus bunu doğrular.

Çünkü günah, Augustinus’un mükemmel şekilde belirttiği gibi, Tanrı’yı hiçe saymaya varan bir öz beğeniden (complacentia) kaynaklanır. Ancak bizi Tanrı’dan ayıran öz beğeni maddenin payındandır, yani insanın hoşnut etmek istediği duyulur arzudan gelir. Bundan ötürü Pavlus uzuvların yasasıyla bağlıdır, bu sebeple iç çekerek şöyle der, Uzuvlarımda zihnimin yasasına karşı koyan başka bir yasa görüyorum.

Ve beni günah yasasına tutsak ediyor, öyle ki istediğim iyiliği yapmıyorum da istemediğim kötülüğü yapıyorum. Nitekim Meleklerde de onları Tanrı’dan saptıran ağırlık maddedir, her ne olursa olsun, ona göre kendilerini hoşnut etmek isteyerek Tanrı olan o en saf eylemden (actus purissimus) uzaklaştılar. Organlaşmış bir bedene ve kana sahip olanlarda ise şehvet en çok kanda yerleşmiştir, bu kan Mesih’in en saf kanıyla temizlenmedikçe Mesih’in ve Tanrı’nın krallığında mirasa sahip olamaz, tıpkı Hikmet kitabında bildirilen şu yasaya göre, İnsan ne ile günah işlediyse, onunla da cezalandırılacaktır. Böylece kanımız Mesih’in kanında arındırılır, zira hepimiz tek bir kilise bedeniyiz ve O da hepimizin başıdır. Dolayısıyla, baştan ağız yoluyla alınan ilacın bütün bedeni arındırması gibi, başımız olan Mesih’ten alınan ilaç da bütün uzuvları iyileştirmiştir.

Çünkü Yeşaya’nın O’nun yaralarıyla şifa bulduk diyen kehaneti yerine gelsin diye, kanıyla temizlemek üzere bütün fesatlarımızı kendi üzerine almıştır.

Mesih’in Yalnızca Baba Değil, Fakat Bütün Seçilmişlerin Başı Olduğu, Bölüm XVIII

Mesih, babalık vazifesini bütünüyle yerine getirerek, doğurarak, besleyerek, eğiterek, zenginleştirerek, donatarak ve vasiyet ederek henüz yetinmemiş, bundan daha büyüğü bulunmayan bir birleşme ile hepimizi aynı bedende bir araya getirmeyi istemiştir, öyle ki göksel bir baş olarak bütün uzuvları yönetsin ve onların içine nüfuz etsin.

Pavlus bu gizi Koloselilere o kadar açık anlatmıştır ki başka bir açıklamaya ihtiyaç bırakmaz, şöyle der, Kilise bedeninin başı O’dur. Uzuvların başıdır. Yücelerin hariç tutulduğu sanılmasın diye hemen ekler, O, her hükümdarlığın ve yetkinin başıdır. Ve yine Efeslilere şöyle der, Ve O’nu, her şeyde her şeyi dolduranın doluluğu ve kendi bedeni olan bütün kilisenin üzerine baş olarak vermiştir. Bizlerin ise bu bedenin nasıl uzuvları olduğumuzu yine aynı Pavlus’tan yeterince öğrenmiş bulunuyoruz, Romalılara ve Korintlilere hitap ederken şöyle der:

Beden bir olduğu ve birçok uzvu bulunduğu, bedenin bütün uzuvları çok oldukları halde tek bir beden teşkil ettikleri gibi, Mesih de öyledir, nitekim ister Yahudi ister Grek, ister köle ister özgür olalım, hepimiz tek bir bedende vaftiz edildik ve hepimize tek bir ruhtan içirildi. Bu uzuvlar öncelikle herkesçe bilinen ve birçoklarınca açıklanan genel bir ayrıma tabi tutulur. Bunları kendi kitaplarında okunmak üzere bırakarak, başkalarınca değinilmemiş bazı hususi meselelere gelelim. Bedende on iki temel eklemimiz vardır, sağda üç eklem, yani kürek kemiği, dirsek ve el, aynı şekilde solda da üç eklem bulunur, bunlar altı eder. Her bir ayakta da üçer eklem vardır, biri kalça veya uylukta, diğeri dizde, biri de köprücük kemiğinin bulunduğu ayak bileğinde yer alır. Bunlar ikilenmiş altılıklardır ve kolların o diğer eklemleriyle birlikte göksel bedende de bulunan başlıca on iki eklemi meydana getirirler. Zira Koç (Aries) Boğa (Taurus) ile, bu ise İkizler (Gemini) ile birleşir ve bu şekilde on ikinci ekleme kadar devam eder, başka yerlerde söylediğimiz ve Tanrı izin verirse söyleyeceğimiz üzere bu eklemlerin başında on iki Melek bulunur.

İşte Mesih’in bu gizemli bedeni göksel ve insani bedene uygun olsun diye, bütün bedenin on iki başlıca eklemine ve uzvuna sahip olmak istedi.

Bunlardan ökçe yerini tutan biri, Tanrı’nın başlangıçta önceden bildirdiği şu söze göre hainlik etmiştir, Seninle kadın arasına, senin soyunla onun soyu arasına düşmanlık koyacağım. Ve o, yani hatalı çevirinin dediği gibi kadının kendisi değil kadının soyu, senin başını ezecektir. Zira ilk ebeveynin soyundan doğan Mesih, şeytani ejderhanın başını alt etmiş ve ezmiştir. Ve şöyle devam eder, Sen onun ökçesine pusu kuracaksın, yani bu gizemli bedenin on iki uzvundan biri olan Yahuda’ya.

O ise pusuyu bırakıp bu yılanın sunduğu ölümcül zehri içerek her iki ölümle de helak oldu. Fakat bu uzvun koparılmasıyla beden hilkat garibesi kalmasın diye, onun yerine Mattias ikame edildi.

Bu gizemli bedenin kurucusu daha da ileri giderek, bütün kısımların eklem sayısına uygun olarak yetmiş iki öğrenci de seçti. Nitekim gerek ellerin gerek ayakların her bir parmağında üçer eklem vardır ve parmakların tamamı yirmi tanedir, buradan altmış eklem ortaya çıkar, bunlar o on iki eklemle birleştirildiğinde yetmiş iki sayısı hasıl olur.

Buradan hareketle, her iki bedenin de uyumlu olması adına, Havarilerin yetmiş iki sayısından neşet ettiğini düşünüyorum. Şayet Luka’nın yazdığı, "Rab İsa diğer yetmiş iki kişiyi görevlendirdi" sözü öne sürülecek olursa, cevabım şudur, bu harfi harfine yazılmış ifade, o on iki kişiden başka Havarilerin sayısı arttığında, hepsinin toplamı yine de yetmiş iki kişi olmak üzere başkalarını görevlendirdiği şeklinde anlaşılabilir. Dolayısıyla, yukarıdaki şehrin tüm yapısının on iki temel ile gösterilmesi gibi, bu mistik bedenin (corpus mysticum) tüm dokusu da onlar vasıtasıyla ifade edilmiştir. Tıpkı her biri altışar parçaya bölünmüş on iki burçta bütün yıldızların bulunması ve toplamda yetmiş iki parçaya ulaşılması, bunlara da yetmiş iki yöneticinin başkanlık etmesi gibi, bu mistik bedenin tüm cemaati ve Pavlus tarafından yıldızlara benzetilen bütün seçilmişler de on iki Havari ile Pavlus’a katılan öğrencilerin idaresi altındadır. Her ne kadar bazıları burçları onluklara bölerek her bir burca üçer dekan (decanus) atfetseler de, her biri bir dile yardım eden altı beşliğe bölmek daha öğreticidir, nitekim çağımızda bazı kimseler pek çok mahir gökbilimcinin huzurunda sırf fizyonomiden yola çıkarak her birinin hangi dile mensup olduğunu teşhis etme denemesi yapmışlardır.

Fakat başladığımız konuya dönelim, başı Mesih olan, baş ile gövdeyi birleştiren boynu ise Hieronymus’un layıkıyla belirttiği üzere kutlu Bakire olan bütün bu uzuvlardan müteşekkil tek bir beden vardır. Bu boynun baş ve gövde ile birleşimi bahsi geçen yetmiş ikinin ötesindedir, zira boyun yücedir, bütün gövdenin üzerindedir ve o boynun üzerinde de baş bulunur.

Böylece kutlu Bakire bütün meleklerin ve azizlerin üzerindedir, Mesih ise kutlu Bakire’nin üzerindedir. Şayet onları göklerle kıyaslamak istersek, kutlu Bakire sekizinci göğün ve yıldızlı gök kubbenin üzerindeki dokuzuncu küre gibi olacaktır, dokuzuncu kürenin yıldızlara tesir etmesi gibi, kutlu Bakire de Tanrı katında doğrudan bulduğu lütuf doluluğunu hepimizin üzerine akıtır. Hem ilahi hem de cismani tabiatı kendinde barındıran Mesih ise, yarı ilahi ve yarı cismani olan ve onluğun tabiatını muhafaza eden empyreus göğüyle kıyaslanır.

Mesih’in Gerçek Bir Baş Olarak Bütün Uzuvlara Nasıl Tesir Ettiği Üzerine. Bölüm XIX.

Mesih’in tüm mistik bedenin başı olduğunu daha önce ispatlamıştık, şimdi O’nun bütün eklemlere ve uzuvlara hayat gıdasını, idareyi, hareketi ve bu bedenin beslenmesi ile ayakta kalmasına dair her şeyi nasıl akıttığını görmek kalıyor. Her ne kadar hayat ve hareketin, bazı bilgelerin zannettiğince, esasen kalpte bulunduğu düşünülse de, Galenos’un, Ali bin Abbas’ın ve insan bedeninin tabiatı ile yapısı üzerine yazmış diğerlerinin kanaatine göre, bütün hareket ettirici, hissedici ve akli yeti baştadır. Hareket baştan aşağıya, beynin arka kısmından çıkan ve muhtelif uzuvlara yayılan sinirler vasıtasıyla iner. Hareket, aklın ya da aklın bir suretinin ikamet ettiği yerden neşet etmedikçe düzenli ve akli olamaz, aklın sureti diyorum, zira bu durum hayvanlarda aklın yerini tutar. Hissedici yeti ise hepsi başta yer alan gözlerde, kulaklarda, ağızda ve burun deliklerinde açıkça görülür.

Her ne kadar eylem esasen ellerde bulunsa da, baştan ve bütün bedenden ayrı değildir.

Gerçekleştirilen amel üzerinde akli bir hüküm bulunması için, her şeyin akıl hükmünün ikamet ettiği başa irca edilmesi zaruridir. İç duyuların tümü de baştadır, ortak duyu (sensus communis), hayal gücü yetisi, imgelem, düşünme yetisi ve hepsinin önderi olan akıl ve anlık. Bu sebeple uzuvların bir önder tarafından yönetilircesine baş tarafından idare edildiği, tıpkı ırmakların ve nehir yataklarının kaynaktan dolması gibi, onların da güçle doldurulduğu söylenir.

Bütün bunların ruhani bir akış uyarınca başımız Mesih’ten neşet ettiğinden asla şüphe duyulmamalıdır.

Zira iç insanın bütün hisleri O’ndadır ve O’nun tarafından doldurulur, çünkü Tanrı’ya ait olan şeyleri, başımız Mesih’in bu gücü olmaksızın ne tadabilir, ne görebilir, ne koklayabilir, ne de işitebiliriz, nitekim Pavlus şöyle der, "Tanrı’nın lütfuyla neysem oyum."

Bu lütuf bize İsa Mesih vasıtasıyla akar. Bundan dolayı Filipililere şöyle der, "Babamız Tanrı’dan ve Rabbimiz İsa Mesih’ten sizlere lütuf ve esenlik olsun."

Her ikisinden, yani ebedi Baba’dan ve Mesih’ten geldiğini ikrar eder, çünkü her ikisinden de neşet etmektedir. Ancak başımız tarafından bahşedilmedikçe, içimizde ilahi olanı bilmek için ne akıl, ne anlık, ne de ışık var olabilir, o baş ki herkesi aydınlatan gerçek ışıktır. Ve "Bensiz hiçbir şey yapamazsınız" diyen O’nun inayeti olmadıkça hiçbir amele sevk edilemeyiz. Zira başı kesildiğinde gövdede kalan hiçbir şey nasıl bir iş göremiyorsa, Mesih insandan çekildiğinde de ruhani hayata ait her türlü amel ve hareket kendiliğinden yok olur. Binaenaleyh, iç insan için ne türlü bir inayet arzu edersek edelim, Yuhanna’nın dediği gibi doluluğundan hepimizin pay aldığı O zat’tan niyaz etmemiz zaruridir.

Fakat bunlar İncil yazarları ve Havariler tarafından etraflıca öğretildiğinden, bunları bir kenara bırakıp diğer hususlara geçelim.

Babamız Mesih’in Dünyevi Şeyleri Tedarik Etmek Suretiyle Dünyaya Getirdiği Biz Evlatlarına Nasıl Bir İtina Gösterdiği Üzerine. Bölüm XX.

Bizi bütünüyle ilahi kılmak için, dünyevi şeylere dair her türlü kaygıyı bizden uzaklaştırmak istemiş, gerekli olan her şeyi sağlama yükünü ve vazifesini üzerine almış, bu cömertliğin kefili olarak da Baba’yı göstermiştir, nitekim Matta’ya göre yazılan İncil’de şöyle der, "Ne yiyeceğiz, ne içeceğiz yahut ne giyeceğiz diyerek kaygılanmayın, zira putperestler bütün bu şeylerin peşindedir, göksel Babanız ise nelere muhtaç olduğunuzu bilir.

Önce Tanrı’nın egemenliğini ve O’nun adaletini arayın, o vakit bütün bunlar da size verilecektir." Burada her türlü kaygının bertaraf edilmesi gerektiğini üç gerekçeyle ispat eder. Birinci gerekçe, bunun putperestlere, yani Tanrı’nın inayetini kabul etmeyip her hadiseyi tesadüfe veya kendi dehasına ve basiretine bağlayanlara mahsus olmasıdır. İkincisi, her şeyi gözeten en yüce Baba’nın bizim için kaygı duyması, bizim muhtaç olduğumuzu bilmesidir, bundan ötürü uçan kuşları ve diğer canlıları gözetiyorsa, bizleri özenle gözetmesi adil olandır. Son gerekçe ise, adaletin nizam ve doğruluğunun, her şeyden evvel Tanrı’nın egemenliğini ve adaletini aramamızı icap ettirmesidir, ta ki bütün bunların ona tabi olarak hazır bulunduğunu görebilelim. Platon da Kanunlar’ın birinci kitabında peygamberce bir şölenden nakille bunu öğretir ve şöyle der, "Bir kimse daha büyük olanları kabul ederse, daha küçük olanlara da sahip olacaktır, şayet bunlardan mahrum kalırsa, her ikisinden de yoksun bırakılır."

Daha büyük ve ilahi hayırlar adalet, takva ve insanı Tanrı’ya ulaştıran diğer erdemlerdir. İnsani hayırlar ise güç, güzellik, sağlık, zenginlik ve medeni erdemlerdir. Cicero da Ödevler Üzerine adlı eserinde bunu takip ederek şöyle der, "Menfaatleri erdemlerin önüne koyanlar, tabiatın düzenini ve temelini altüst ederler."

Bunlar Macrobius’un Scipio’nun Düşü üzerine yazdığı eserde getirdiği delillerle de desteklenir. Platon her şeyin ve eylemlerin tabiatına bakarak Devlet’in tesisi üzerine olan her söyleminde, adalet sevgisinin aşılanması gerektiğine dikkat çeker, zira adalet olmaksızın sadece devlet değil, ne küçük bir insan topluluğu ne de ufacık bir ev ayakta kalabilir. Ve Platon’dan önce aynı pınardan içmiş olan Pythagoras da simgelerinde kutsal İncil’e gayet yakın sözler söylemiştir, "Bir kilenin üzerine, yahut gerçeğe uygun ifadesiyle bir koiniksin üzerine oturma, yani Hieronymus, Laertios ve Suidas’ın layıkıyla tefsir ettiği üzere, bir günlük yiyeceğin üzerine oturma demiştir." Bu söz, "Yarını düşünmeyin" demekle aynıdır, gerçi Plutarkhos ve diğerleri bu kısmı farklı şekilde anlarlar.

Zikredilen bütün hususlardan şu netice çıkar, geçime dair her türlü tasa ve kaygı en yüce aile babasına havale edilmelidir, nitekim Petrus şöyle öğütler, "Bütün kaygınızı Tanrı’ya bırakın, çünkü O sizi gözetir." Bunu pek çok tecrübeyle tasdik etmekteyiz, yeryüzü Tanrı’nın emriyle üzerinde yaşayanların sadece zaruri ihtiyaçları için değil, en bol refahları için de türlü türlü besinler üretmektedir, aynı şekilde binalar ve yakılacak ateş için odun, giyeceklerin çokluğu ve tükenmez bereketi için yün, keten ve ipek sağlamaktadır, para ve diğer eşyaların yapımında kullanılan madenler için de durum farksızdır. Ve hayret vericidir ki, para basmak için durmaksızın altın ve gümüş çıkarılmakta, buna rağmen günümüzde geçmiş yüzyıllardakinden daha fazla madeni para bolluğu bulunmamaktadır.

Bütün bunların tek bir gözetici tarafından tanzim edilmesi zaruridir, bunlar öyle bir nizamla tanzim edilmiştir ki, bundan daha iyisi tasavvur dahi edilemez.

Şayet bir kimse aksi kanaatte olursa, ona Hrisippos’un şu sözü söylensin, "Daha iyisinin ne olduğunu öğret." Bunu asla öğretemeyeceğinden, şayet buna yeltenirsen, ya daha kötüsünü söyleyeceksin yahut imkânsız olanı arzulayacaksın. Daha etraflıca tartışılması gereken bu hususları kendi yerine bırakıyoruz.

Mesih, iş görmeleri için herkese güç veren, bütün işlerin gayesi ve ikmalidir. Altıncı Ton. Mesih imanın müellifi ve gayesidir. Bölüm I. Mesih yalnızca imanın değil, bütün şeylerin illeti olarak her şeyi kendi uluhiyetiyle doldurur. Bölüm II. Mesih ne parçadır ne bütündür, yine de bütündür ve parçadır. Bölüm III. Kutsal kelamdan Mesih’in her şey olduğunu anlarız. Bölüm IV. Kutsal Yazı’dan, bizzat Mesih’in pek çok yapay şeyin isimlerini kendine mal ettiğini bildiğimiz hakkında. Bölüm V. İsa Mesih’in gasbetmeksizin bütün ilahi isimleri kendine mal ettiği hakkında. Bölüm VI. İsa isminde hem yaratılmış hem de ilahi bütün isimlerin nasıl içerildiği hakkında. Bölüm VII. Bugün hakiki Tanrı kulları tarafından niçin yalnızca İsa isminin çağrıldığı hakkında. Bölüm VIII. Mesih’in bütün liyakatin, inayetin ve celalin kaynağı olduğunun Kutsal Yazı’da nasıl önceden remzedildiğini bildiğimiz hakkında. Bölüm IX. Aynı husus çeşitli delillerle ispatlanır. Bölüm X. İşaya’nın bütün bunları tek bir vahiy sözüyle nasıl açıkça ortaya koyduğu hakkında. Bölüm XI. Yukarıda söylenenlerin hepsinden, İsa’nın yalnızca Tanrı’nın işlerinin değil, aynı zamanda bizim eylemlerimizin ve liyakatlerimizin de ikmali olduğu ve dolayısıyla iş görsünler diye güç verdiği neticesi çıkarılır. Bölüm XII.

İkinci İlahinin, Mesih İmanın Müellifi ve Gayesidir Başlıklı Birinci Bölümü

İsa Mesih olmayan o kadar çok inanılacak şey görünmektedir ki, şayet göğsünde Tanrı’nın sedası yankılanan Pavlus bana bunu öğretmeseydi, O’na asla imanın müellifi ve gayesi demeye cüret edemezdim. Zira o, İbranilerle tartışırken aralarındaki herkesi şu sözlerle teşvik eder, "Önümüze konan yarışta sabırla koşalım, gözlerimizi imanın müellifi ve ikmal edicisi İsa’ya dikelim."

Bunun şu sebepten söylendiğini zannederim, zira diğer maddeler için birtakım akli gerekçeler getirebilirken, İsa Mesih’e dair aktarılanlar için ilahi vahiylerden öğrendiklerimiz ölçüsündeki uygun düşen gerekçeler dışında neredeyse hiçbir akli gerekçe getiremeyiz. Nitekim tabii tefekkür ile bir Tanrı’nın var olduğunu ve her şeyin sanatkârı olduğunu araştırıp bulabiliriz. Gerçi Aristoteles bir doğa filozofu (physicus) sıfatıyla ve duyulur olanlar üzerinden ilerlediği için bunu kabul etmez görünse de, duyulur olanların bizzat kendilerinden sıyrıldığında, Tanrı’yı bütün âlemin sanatkârı kılan diğer bilgelerden ayrılmaz. Ancak bütün bunları, İsa Mesih olan tecessüm etmiş Kelam vasıtasıyla yarattığı hakikatine, O’na ait diğer maddelerle birlikte yalnızca kutsal kelam vasıtasıyla sahibiz. Öyle ki daha yeni teologlardan bazıları, bütün maddeler bizzat Mesih’e irca ediliyor göründüğünden, bütün teolojimizin etrafında döndüğü mevzunun (subiectum) Mesih olduğunu ileri sürmüşlerdir. Zira ilk maddede "Baba Tanrı’ya inanırım" diyoruz, oysa İsa Mesih olan Oğul olmaksızın bir Baba dahi olamaz.

İkinci maddede ise, "Ve O’nun biricik Oğlu Rabbimiz İsa Mesih’e." Üçüncüsü, "Kutsal Ruh’tan gebe kalıp bakire Meryem’den doğan." Dördüncüsü, "Pontius Pilatus zamanında acı çeken, çarmıha gerilen, ölen ve gömülen." Beşincisi, "Cehenneme inen." Altıncısı, "Üçüncü gün ölüler arasından dirilen." Yedincisi, "Ve göğe yükselen, Baba’nın sağında oturan." Sekizincisi, "Oradan dirileri ve ölüleri yargılamak için gelecek olan." Dokuzuncusu, "Kutsal Ruh’a inanırım." Ve bu Ruh, Baba’dan ve Oğul’dan neşet ettiği cihetle, Oğul olmaksızın ne sahip olunabilir ne de idrak edilebilir. Onuncusu, "Kutsal evrensel kiliseye, azizlerin birliğine, günahların bağışlanmasına."

Bütün bunlar başı Mesih olan mistik bedene (corpus mysticum) ait olduğundan, bilhassa birleştiren inayet, bütün azaların paylaştığı hayat ve bağışlanmanın elde edildiği liyakat aynı İsa Mesih’ten neşet ettiği için, Mesih olmaksızın katiyen var olamaz yahut elde edilemezler. On birincisi, "Bedenin dirilişine." Bu durum, uyuyanların ilk semeresi olan Mesih dirilmedikçe nasıl vuku bulabilirdi. On ikincisi, Mesih tarafından bağışlanan "Ebedi hayata." Nitekim O, "Ben onlara ebedi hayat veririm" der.

İşte bu minvalde, inanılması gereken her şey ya Mesih’in etrafındadır yahut O’ndan neşet eder ya da yine O’na irca olunur.

Yapılması gerekenlere ve bütün buyruklara gelince, her ne kadar O’na yabancı ve O’ndan ayrı görünseler de, "Bensiz hiçbir şey yapamazsınız" diyen O olmaksızın hiçbir şekilde tamamlanamazlar. Dolayısıyla Mesih, gerek inanılacak gerekse yerine getirilecek hususlarda imanın ve imana ait olan her şeyin müellifi ve ikmal edicisidir.

Şayet İbranilerin teolojisini kabul etmek istersek, onların onluk unsurları ve Yasada tarif edilen gizleri devreye girer, ki bunlar Rabbin kelamı ve Baruk’un şu sözü mucibince nihayetinde İsa Mesih olan insanda cisimleşen Tanrı hikmeti vasıtasıyla vahyolunmuştur, "O, bilgeliğin bütün yolunu buldu ve onu kulu Yakup’a, sevgilisi İsrail’e verdi, bundan sonra yeryüzünde göründü ve insanlarla birlikte yaşadı." Eski Ahit’te hükümleri veren kim idiyse, Yeni Ahit’te de aynı hükümleri veren O’dur, zira her hakikat nihayetinde İsa Mesih vasıtasıyla açıklığa kavuşturulmuş ve izah edilmiştir. Demek ki O bizzat imanın ve inanıp amel etmemiz gereken her şeyin müellifi ve ikmal edicisidir. Bir meleke (habitus) ve fazilet (virtus) olan imanın müellifi ve bahşedicisi de O’dur, nitekim Pavlus şöyle der, "İşitmedikleri kimseye nasıl inanacaklar, vazededen olmaksızın nasıl işitecekler?" Ve akabinde, "Demek ki iman işitmekten, işitmek ise Mesih’in kelamından gelir."

İşte böylece O, imanın müellifidir. İkmal edicisi oluşuna gelince, zira imanımızın kendisine yönelmesi gereken ve imanın mükâfatını bahşedecek olan O’dur, nitekim her iki hususu bizzat kendisi şu sözlerle izah eder, "Bana inanan, ölse de yaşayacaktır ve bana inanan hiç kimse sonsuza dek ölmeyecektir." Ve yine, "Bana inanan ebedi hayata maliktir." Ve tekrar, "İnsanoğlunun yukarı kaldırılması gerekir, ta ki O’na inanan hiç kimse mahvolmasın, ebedi hayata kavuşsun." Ve Yuhanna der ki, "Tanrı’nın Oğlu’na inanan, ebedi hayata maliktir."

Eski atalar dahi bu iman olmaksızın kurtuluşa eremezlerdi, nitekim İbrahim hakkında şöyle denmiştir, "İbrahim Tanrı’ya inandı ve bu ona doğruluk sayıldı." Lakin neye inandı ve kime inandı? Pavlus’un dediği gibi, günahkârları aklayana inandı. Bunun ona doğruluk sayıldığı yalnız onun için yazılmadı, suçlarımız için teslim edilen ve aklanmamız için diriltilen İsa Mesih’i ölülerden diriltene inanan bizler için de yazıldı ki bize de öyle sayılacaktır.

İşte Pavlus, İbrahim’in ve bütün inananların imanını, imanın hakiki müellifi ve ikmal edicisi olan İsa Mesih’e bu şekilde yöneltir.

Akabinde gelen şu söz de buna mutabıktır, "Böylece imanla aklandığımızdan, uğruna daha önce günah sebebiyle düşmüş olduğumuz bu inayete iman vasıtasıyla eriştiğimiz Rabbimiz İsa Mesih aracılığıyla Tanrı ile barışa sahibiz." Demek ki günahkârları aklayana inanan imanın babası İbrahim vasıtasıyla, vaktiyle onun bağrında toplanacağı söylenen bütün inananlar kastedilmektedir. Lakin neye inandığına bakalım. Kendisine şöyle denmişti, "Bütün milletler senin zürriyetinde mübarek kılınacaktır."

İkinci İlahinin.

Ki o zürriyet Mesih’tir, hakikaten O’nun ismine inananlar, yani imanın müellifi ve ikmal edicisi olan O’na inananlar mübarek kılınacaktır.

Mesih Yalnızca İmanın Değil, Bütün Şeylerin İlleti Olarak Her Şeyi Kendi Uluhiyetiyle Doldurur, Bölüm II

Her şeyin Tanrı’nın Kelamı içinde ve O’nun vasıtasıyla var olduğunu, bu sebeple haklı olarak her şeyin illeti dendiğini izah ettiğimiz gibi, "Rabbin Ruhu yeryüzünü doldurdu" denilen kimse kadar, aynı şekilde Mesih de her şeyi kendi mevcudiyetiyle doldurur. Baba ile birlikte de doldurur, yahut bütün teslis birlikte Yeremya vasıtasıyla şöyle der, "Göğü ve yeri ben doldururum." Lakin kendilerine has kılınan hususlara göre farklı suretlerde doldururlar. Yukarıda Origenes’in düşüncesine dayanarak var olmamızın Baba’dan, idrak etmemizin Oğul’dan, diğer şeylerin ise düzen içinde bulunmalarından kaynaklandığını söylemiştik.

Kutsal Ruh'tan (Spiritus Sanctus) ise hakikaten kutsal olmamız için, ama yaşam ruhundan tüm varlıkların yaşam bulması için alırız. Şayet varlığın (esse) kendisinden önce Bir'in geldiğini söyleyen kadim ilahiyatçıların izinden gitmek istersek, o Bir'i her şeyin ilk kökeni olan Baba'ya atfederiz, varlığı ise Oğul'a veririz, nitekim onların ilahiyatında açıkça belirtildiği üzere varlık, Oğul olan en yüce hikmetindir, bunu elbette paylaştırılabilir kılınmış olarak anla, tıpkı bize bahşedilen hikmetin Oğul'a atfedilmesi gibi, ki bu hikmet Baba'da bulunduğu şekliyle yalnızca Oğul'a verilmelidir. Nitekim şöyle demiştir, "Oğul'dan ve Oğul'un vahyetmek istediği kimseden başka hiç kimse Baba'yı tanımaz."

İşte gör ki hikmetin öncelikle Baba'da, ardından Oğul'da bulunduğunu, sonra da O'nun aracılığıyla başkalarına paylaştırıldığını açıkça görmekteyiz. Böylece varlık da, henüz başkalarına paylaştırılmadan evvel, Oğul'da ve en yüce hikmettedir, sanki tüm şeylerin, kendi özgül formlarında belirlenmiş bir varlığa kavuşmadan önce, yalın varlık uyarınca düşünsel bir akıl yoluyla bulunduğu bir mahfaza gibidir.

Böylelikle Baba'dan neşet eden birlik her şeyi doldurur, ta ki her bir şey bir olsun ve o birliğin aracılığıyla sayıya dahil edilsin, varlık ise Oğul'dan ve Oğul aracılığıyla her şeye paylaştırılır, öyle ki var olsunlar ve bulunsunlar, zira Yuhanna'nın dediği gibi, "Her şey Kelam aracılığıyla var oldu", ve Pavlus'un dediği gibi, "Bütün evren O'nda yaratıldı". Ruhtan ise peygamberin şu sözü uyarınca her şey iyilikle doldurulur, "Elini açtığında her şey iyilikle doyar."

Zira Tanrı'nın eli, her şeyin sanatkârı yahut işleyen bir el gibi her şeyi bizde tamamlayan Ruh'tur.

Diyalektik disiplininin ilkelerini aktaranların bir, var olan ve iyinin aynı şey olduğunu söyledikleri gibi, Baba, Oğul ve Kutsal Ruh da, kendi aralarındaki bağıntılarla ayrılsalar dahi, özde (essentia) birdirler.

Lakin Baba'nın birlikle ve Kutsal Ruh'un iyilikle doldurduğu gibi her şeyi varlıkla ve hakikatle dolduran, her birinin ve hepsinin birlikte ilahiyet kudretiyle doldurduğu Oğul bahsine devam edelim.

Fakat Hierotheos, Dionysios'un İlahi İsimler Üzerine adlı eserinde İsa'nın isimlerine dair şöyle der, "Her şeyin illeti ve kemali İsa'nın İlahiyetidir, daha önce dendiği gibi, var olan şeylerin varlık ve hayat illetidir, Tanrı'dan sapanların daveti ve kıyamıdır, fena bir düşüşle içlerindeki ilahi sureti kaybedenlerin tecdidi ve ıslahıdır, fani bir çalkantıyla sarsılanların birbirine çarpmaması için mukaddes teyididir, sebat edenlerin emin sığınağıdır, O'na doğru ilerleyenlere el uzatarak onları yüceltendir, nurlananların zıyasıdır, yetkinliğe erenlerin bizzat yetkinlik ilkesidir yahut tanrılaşanların ilahileşmesidir, yalın olanların bizzat yalınlığıdır, birliğe gelenlerin aynı şekilde birliğidir, ve gizli, en mukaddes sırların, caiz olduğu ölçüde, velinimetane taksimatıdır, ve yalın bir ifadeyle söyleyecek olursak, yaşayanların hayatı, var olanların tözü (substantia), her hayatın ve tözün ilkesi ve illetidir." Bütün bunları ilahi kelamdan aldığını ikrar eder.

Lakin teferruatı bir yana bırakıp Pavlus'un Efeslilerle konuşurken söylediği şu söze gelelim, "Ve O'nu, bedeni olan ve her şeyde her şeyi dolduranın doluluğu bulunan bütün kilisenin üzerine baş kıldı." Ve tekrar Koloseliler ile,

"Mesih her şeyde her şeydir", zira her şeyi, her birine münasip düşen dolulukla tamamlar. Şimdi bu Mesih'in nasıl her şeyden ayrı duran bir şey olduğunu ve nasıl her şeyde her şey olduğunu görelim.

Mesih ne parçadır ne bütündür, ve yine de hem bütündür hem parçadır. Bölüm III.

Mademki Mesih her şeyde her şeydir, haklı olarak O'nun her bir şeyin bir parçası gibi mi, yoksa bütün parçalarda bir bütün mü, yahut her şeyi tamamlayan bir tür ilahi kudret mi olduğu sorulabilirdi.

Mübeccel Dionysios burada Hierotheos'un şu hükmünü aktarır, "İsa ne parçadır ne bütündür, ve yine de hem bütündür hem parçadır, zira her şeyin parçasını ve bütününü kendi içinde kabul eder ve önceden haizdir." Bunu izah ederek şöyle der, "İsa'nın ilahiyeti şüphesiz noksan olanlarda bile yetkindir, tıpkı altın içinde durması gerekirken çürümüş tahta bir kutuda bulunan kıymetli bir mücevher gibi, lakin madene yahut kendisine denk bir nesneye mıhlanmış olsaydı parıldayacağı kadar iyi ışıldamaz ve o denli kusursuz işlemez, yetkin şeylerde ise o şeylerin kendisiyle yetkin olduğu yetkinlikle değil, yetkinliğin ötesinde ve her şeyden önce yetkin olarak, yani her aşağı yetkinliği aşarak bulunur."

O, formdan yoksun olanlarda form yapan ve formu bahşedendir, formların hakiki bağışlayıcısı ve formun ilkesi gibidir, lakin bizzat belirlenmiş bir form olarak var olmaz, bilakis tüm formların üzerindedir, tıpkı Güneş'in bizzat hayvan yahut nebat olmaksızın, bütün o şeyleri meydana getirmek için fevkalade bir kudrete sahip olarak tüm otları ve hayvanları besleyip üretmesi gibi.

Ve O, bütün tözlerin üzerine gelen, kendi kirlenmeksizin hepsini aydınlatan bir tözdür, zira Güneş ışınlarının pisliğin, çamurun ve her türlü bayağı şeyin üzerine döküldüğünde onlardan ayrı durduğu için asla lekelenmemesi gibi O da her tözden ayrıdır. Ve bütün ilkeleri tanzim eden, bütün dereceleri belirleyen, yine de her mertebenin, her ilkenin ve her reisliğin fevkine yerleşendir, tıpkı bir İmparatorun her türlü düklüğün fevkinde bulunarak kendi düklerini tanzim etmesi gerektiği gibi, ve tıpkı Papa'nın bizzat piskopos olduğu halde bütün piskoposlukların fevkinde bulunarak tüm piskoposları yönetmesi gibi. Resul'ün Koloseliler ile söylediği işte budur, "O her şeyden öncedir ve her şey O'nda kaimdir, zira O kilise bedeninin başıdır", ve her türlü sürenin fevkinde bir süreklilik olarak var olan tüm mevcudatın ölçüsüdür, zira ezeli-ebediyetten haz alır, ki bu aynı anda elde bulundurulan tam bir mülkiyettir. Ve O, bütün durumların ölçüsüdür, bu yüzden kişi O'na ne kadar yaklaşırsa o kadar yetkinleşir. Kendi katından bir eksiklik bulunmaksızın, her şeyi kendi doluluğuyla doldursun diye daha azına sahip olanlarda tam bir ölçüdür, dolu olanlarda ise O'nun doluluğu tükenmez, aksine her doluluğun fevkindedir, ve öylesine aşar ki bizim için tarif edilemez, izah edilemez ve her türlü aklın fevkindedir. Ve her şeyi dirilten hayattır, yine de aşağı bir hayatla yaşamaz, aksine tüm hayatların fevki olan en yüce hayatın ta kendisi olarak mevcuttur, ve her türlü tabiatı tabiatüstü bir tarzda kendinde taşır. Bu sebeple O, lütfuyla bizim tabiatımıza kadar inmiş, hakikaten insani bir töz, insan ve en yüce kişi olmuş olsa bile, yine de Tanrı olarak adlandırılmıştır.

Ve tabiatımızın hususiyetlerini kabul etmiş olsa da, daima tabiatüstü ve tözlerüstü bir mahiyette kalmıştır, bizimle değişmez ve karışmaz bir şekilde paylaştığı o tarif edilemez tenezzülünden ötürü izzetine asla bir halel gelmemiştir. Bu yüzden O, her türlü yeniliği aşan bir yenilik olmuştur, tabiatımızda tabiatüstü olarak, tözlerimizde tözlerüstü olarak mevcuttur, her şeyimizi bizim fevkimizde tutar ve kuşatır, ve yukarıda söylediğimiz gibi her şeyi yetkinleştirir. Ve Resul'ün dediği gibi, her şeyi bağlayan, her şeyi tutan, her şeyi kucaklayan, her şeyi dirilten ve dolduran her mahlukun bağı, temeli ve dayanağıdır.

Kutsal kelam uyarınca Mesih'in her şey olduğunu kabul ederiz. Bölüm IIII.

Genel bir yolla Mesih'in bütün parçalarda bir tür bütün olduğunu gösterdik, lakin kutsal metinlerin bu hususa dair hususi olarak hangi şahitlikleri sunduğunu kısaca araştıralım. Ve form bulmuş her şeyin en aşağısından başlayarak diyeceğiz ki Tanrı topraktır, zira peygamberin hakkında şöyle terennüm ettiği yüce hikmetin sütü, ilahiyetin balı yahut ilahi şeylerin lezzetiyle akan hakiki topraktır, "Zira Rab lütfunu ihsan edecek ve toprağımız semeresini verecektir."

O aynı zamanda sudur, yukarıda daha etraflıca izah ettiğimiz üzere. O aynı zamanda havadır ve nefha'dır, ki öğrencilerine üflerken şöyle demiştir,

"Kutsal Ruh'u kabul edin", zira O'na sahip olmasaydı onu veremezdi. O, yeryüzüne düşsün de yansın diye getirdiği ateştir. O, buğday tanesi ve toprağın filizidir, kendi hakkında şöyle der, "Toprağa düşen buğday tanesi ölmezse hiçbir semere vermez, şayet ölürse çok meyve verir." Bizim kurtuluşumuz için gökten inen o diri ekmek işte bu buğdaydan yapılmıştır. O, daha önce dediğimiz gibi, iyi ve kötüyü bilme ağacıdır ve tarafımızdan inşa edilecek her hakiki ve dindar yapının tavanı ve birleşimi için kütükler sunan hayat ağacıdır.

O aynı zamanda taş ve kayadır, Pavlus'un dediği gibi, "Kaya ise Mesih idi", kilisenin üzerine kurulduğu, ve ayrıca bütün yapının birleşiminde köşe taşı olarak yerleştirilen kayadır, ve vaftiz suyunu ve içeceği bize sunan kayadır.

O, satmayı vadederek şöyle dediği altındır, "Sana benden ateşle arınmış altın satın almanı salık veririm." Şu peygamberlik kelamı uyarınca O gümüştür,

Rabbin sözleri, arı sözlerdir, ateşle sınanmış, yedi kez arıtılmış gümüştür. Rabbin gerçek sözü de, söz olup beden alan Mesih’ten başka nedir ki, Hayvanlar arasında, Vahiy kitabında kendisinden "İşte, Davut’un kökü, Yahuda oymağından olan Aslan yendi" diye söz edilen yaban hayvanlarının kralı aslandır. Yahut Luka İncili’nde geçen ve bilginlerin ortaklaşa açıkladığı üzere besili buzağının kesildiği sürülerin başı olan buzağı ya da boğadır.

Uysal hayvanlar arasında ise kuzu en seçkinidir, nitekim kutsal sırları bilen Vaftizci, onu işaret ederek şöyle der, "İşte Tanrı Kuzusu." Kuşların kraliçesi olan kartaldır da, Süleyman, gözleri kamaşmaksızın Güneşe bakarak göğe yükselişini kavranması en güç dört şey arasında sayar. Nitekim yavrularını sırtında taşıyan, okçulara karşı kanatlarını gerip yavrularını korumak için yarayı kendi üzerine alan kartala ne kadar da benzer, bundan ötürü Yeşaya, Mesih hakkında şöyle der, "Bizim isyanlarımız yüzünden o yaralandı." Musa da ezgisinde şöyle der,

Yavrularını uçmaya kışkırtan, onların üzerinde süzülen kartal gibi, kanatlarını açtı, onları aldı, kendi omuzları üzerinde taşıdı.

Aynı şekilde kutsal çalgıcının, "Onun tahtı, karşımda Güneş gibidir ve gökteki sadık tanık gibi, sonsuza dek Ay gibi sabit kalacaktır" diye terennüm ettiği üzere, gezegenlerin en seçkini olan Güneş ve Ay’dır, nitekim Yuhanna’nın Vahiy kitabındaki, "Ve sadık tanık olan İsa Mesih’ten" sözü de buna uygundur. Bu, Malaki tarafından Tanrı’nın adından korkanlar için doğacak olan adalet Güneşi olarak adlandırılır, kilisenin de Bakire’ye hitaben sıklıkla söylediği üzere, "Çünkü adalet Güneşi olan Tanrımız Mesih senden doğdu." Göksel olması hasebiyle de böyledir.

Göklerin bütün küresini kapsıyorsa, ona Gün Doğumu (oriens) denir, bu da göğün en seçkin kısmı olup kendisinden geldiği İlkörneğin gün doğumuna işaret eder, tıpkı Zekeriya’nın şu sözünde olduğu gibi, "İşte, adı Gün Doğumu olan adam." Onun buyruğu altında Rabbe tapınak inşa edilir ki bu tapınak şüphesiz bizleriz. Ayrıca bütün gezegenlerin adlarını haklı olarak nasıl kendine mal edebileceğini de gösterebiliriz, zira hepsinin tesir ve etkilerini üstün bir mertebede kendinde barındırır. Nitekim ilahi şeylerin tercümanı olarak, ilahi şeylerin tercümanı denilen Hermes ve Merkür’den çok daha üstündür, Mesih’in ne denli mükemmel bir tercüman olduğunu bizzat kendisi açık sözlerle ifade ederek şöyle der,

Babamdan işittiğim her şeyi size bildirdim.

Ve üstün ve iyi bir Venüs gibi, onun etkisini, yani sevgiyi ve muhabbeti her şeyin üstünde bize göstermiş, dostları uğruna canını ve hayatını feda etmiştir. Ancak ayrılışında da bir buyruk ve vasiyet olarak sevgiyi geride bırakmış ve şöyle demiştir,

Size buyruğum şudur, birbirinizi sevesiniz.

Aynı zamanda gerçek bir Mars’tır, kötülük yapanları en şiddetli şekilde cezalandırandır, çünkü Baba bütün yargı yetkisini ona vermiştir, bu yüzden Petrus Elçilerin İşleri’nde şöyle der, "Dirilerin ve ölülerin yargıcı olarak atanmıştır."

İyilik ve takva ile dolu olduğundan Jüpiter’dir, nitekim Yuhanna’nın dediği gibi, "Lütuf ve hakikat İsa Mesih aracılığıyla geldi." Nihayetinde dingin bir Satürn’dür, gerçek Şabat odur, vadettiği gibi kendisinde huzur bulmamız gereken kişidir,

Boyunduruğumu üzerinize alın ve benden öğrenin, canlarınıza huzur bulacaksınız.

Bu huzur bendedir ki, yorgun olan ve yükü ağır olan sizlerin tümünü ferahlatırım. Mesih’in gezegenlerin adlarını kendine mal ettiğini söylediğimizde kimsenin zihni bulanmasın, zira o, gezegenlerden daha aşağı mertebede olan hayvanların adlarıyla bile anılmak istemiştir. Aynı şekilde dağların dorukları üzerine yükseltilmiş dağ olarak da adlandırılır, pıhtılaşmış bir dağ, bereketli bir dağ, Tanrı’nın içinde oturmaktan hoşnut olduğu bir dağdır, ve Adonai sonsuza dek, kesintisiz olarak orada ikamet edecektir, zira tanrısallık ondan asla ayrılmayacaktır. Malaki’de Melek olarak da adlandırılmıştır, orada önce önden giden haberci Yuhanna’dan söz edildikten sonra Mesih’in bizzat kendisi için şöyle eklenir, "Ve aradığınız Rab, dilediğiniz antlaşma Meleği, aniden kendi kutsal tapınağına gelecektir." Zira o, antlaşmanın ve barışın gerçek Meleği idi, meleklerden daha üstün kılınmış ve meleklerin Tanrısı olmuştur. Ve her şeyin kendisi aracılığıyla var edildiği Söz’dür.

Bu yüzden Dionysios tarafından "on" yani her şeyi vareden varlık, her şeyi aşan neden, temel kılan ve her şeyi başlatan varoluş olarak adlandırılır. Plato buna "on" der, Hierotheos ise Elementler kitabında onu tözsel varlık olarak adlandırır, bütün cevherleri meydana getiren ve her şeyi ayakta tutan odur, Dionysios’un dediği gibi, bütünüyle varlığı kendi içinde kuşatan ve fevkinde kavrayandır. Bundan ötürü çağların kralı denilir, her şeyin kendisinde, çevresinde var olduğu, gerçek bir varlık ve dayanak olduğu kabul edilir. Plato da Dionysios’a mektubunda bunu pek az açıklayarak ima eder.

Bütün bunlar Mesih’e uygulandığında daha yüce bir anlamda söylenmiştir, öyle ki o elementtir, iliktir, hayvandır, göktür ve bu türden göğün ötesinde, dünyanın fevkindedir, her şeyin erdemlerini en mükemmel şekilde içinde barındırır, bundan ötürü bütün adları kuşanır.

Bu çok çeşitli adlar aracılığıyla onun bir bütün ve bu adların kendisine layık olduğu her bir şey olduğunu gösterirler, zira gerek bunlara gerekse ona gerçek adlar tesadüfen değil, Yaratılış kitabında okuduğumuz üzere ilk yaratılan tarafından adlandırılanların tabiatına uygun olarak bir hikmetle verilmiştir. Bu durum, şimdi İbranice denilen ilk dilin hususiyetini iyi bilenlerce idrak edilir, zira o en uygun adlar bu dilde konulmuştur. Bunları Yunanlar, tıpkı maymunlar gibi, az çok taklit etmişlerdir, nitekim Plato da Kratylos diyaloğunda bunu göstermeye çalışır.

Dolayısıyla bu Mesih, her türü kendinde topladığı ve her şeyi kuşattığı için, yalnızca doğal, cansız ve göksel şeylerde değil, aynı zamanda yapay ve ilahi şeylerde de her türlü adı almıştır.

Kutsal Yazılardan Mesih’in bizzat birçok yapay şeyin adını da kendine mal ettiğini görmekteyiz.

BÖLÜM 16

Yapay şeylerin adlarını da aldığını aynı Kutsal Yazılardan öğrenebiliriz. Zira o, Tanrı’nın ulu evidir, bütün şeylerin suretleri ve imgeleri, kendi öz maddelerinde tezahür etmeden önce bu evde yerleşmiştir. Bundan ötürü İbranilerin soykütüğü ona bilgeliğin mührü anlamında "Bet" yani ev harfini atfetmiştir. Bu evin biçimsel olarak testere, balta, çekiç ve herhangi bir demir alet olmaksızın kurulduğu söylenir, çünkü bütünüyle gökseldir ve demirden bir sertliğe asla sahip değildir. Bu evde Baba’ya kurbanlar, adaklar ve dualar sunulur, bu da onun şu sözünde imlenir, "Benim adımla Baba’dan ne dilerseniz, size verecektir."

Zira onun adıyla dilemek, onun kudreti içinde ve onun alanı dahilinde amel etmektir.

Ayrıca Musa’nın Tanrı’nın emrettiği şekilde kurduğu o çadırdan daha üstün bir Konut (tabernaculum) olarak adlandırılır. Zira Mesih, elle yapılmamış, yani bu yaratılışa ait olmayan konuttur. Başka bir yerde söylediğimiz gibi bu yalnızca gök değildir, bilakis Mesih’in bizzat kendisi Tanrı’nın konutudur, tıpkı Elçi’nin bizim hakkımızda, "Sizler Tanrı’nın tapınağısınız" dediğinden daha az değil, bilakis daha hakiki bir konuttur. Ve bizzat kendisinin söylediği gibi kapıdır,

Ben kapıyım, kim benden içeri girerse kurtulacaktır.

Tanrı ile bizim aramızdaki gerçek antlaşma sandığı ve ahit olup, gerçek arabulucudur, bu yüzden antlaşma yayı da denir.

Ayrıca yalnızca buğday değil, fakat yoğrulmuş ekmektir ve en yüce sanatkarın marifetiyle hazırlanmıştır. Aynı zamanda haçın cenderesinde çiğneyen tarafından sıkılmış şaraptır.

Bundan başka herkesin günahlarını örten giysi olarak adlandırılır, tıpkı Elçi’nin Romalılara söylediği gibi, "Rabbimiz İsa Mesih’i kuşanın."

Aynı zamanda kurtulacak olan herkesin içine yazıldığı yaşam kitabıdır, nitekim peygamberin terennüm ettiği üzere, "Ve senin kitabına hepsi yazılacaktır."

Ayrıca sunak ve o sunağın üzerinde sunulan kurban olarak da adlandırılır. Bizzat kendisinin tanıklık ettiği üzere, kendisi aracılığıyla Tanrı’ya varabileceğimiz ebedi ve dosdoğru yoldur.

Tanrı ile aramızdaki tek aracıdır ki onun vasıtasıyla Tanrı’ya yükseliriz.

Bu yol vaktiyle Yakup’a topraktan bedene dikilmiş, tanrısallığın zirvesiyle göğe dokunur halde gösterilmişti, bu gök elbette hepimizin gördüğü şu gök ya da Pavlus’un vecddinde müşahede ettiği o üçüncü gök değil, fakat peygamberin hem onun hem de üzerinde merdivenin bulunduğu yeryüzü hakkında söylediği o en yüce göktür, "Göklerin göğü Rabbe aittir, yeryüzünü ise insanoğullarına vermiştir." Mesih olmaksızın bu göğe çıkılamayacağı için, haklı olarak merdiven diye adlandırılır, zira onun aracılığıyla Tanrı’ya yükselinir. Bundan başka antlaşma sandığında bulunan her şeydir, yani tanrısallığın o en tatlı manıdır ki onu alandan başkası bilemez. Onda yasa levhaları da vardır, çünkü nasıl ki orada bütün yaratıklar bir kitap gibi yazılmışsa, bütün yasa ve bütün bilgelik de öyledir, nitekim Pavlus şöyle der, "Bilgeliğin ve bilginin bütün hazineleri onda gizlidir." Ve Harun’un çiçek açan asasıdır, yani yeşeren ve filizlenen rahiplik kudretidir, zira bütün rahiplik Mesih’e yönelmiş ve etkinliğini, Melkisedek düzenine göre ebediyen rahip kılınan, melikane ve ilahi bir rahipliğe sahip olandan almıştır.

O nihayet, ilahi ışığın bir tür şamdanı gibiydi, bundan dolayı İşaya sevinç dolu bir halde Tanrı'nın ailesini bunu kavramaya çağırarak şöyle haykırıyordu, "Kalk, aydınlan ey Yeruşalim, zira ışığın geldi ve Rabbin izzeti senin üzerinde doğdu", yani Baba'nın izzeti olan Mesih doğdu, peygamber onun hakkında konuşurken hemen ardından şunu ekler, "Ve uluslar senin ışığında yürüyecekler ve krallar doğuşunun parlaklığında." İKİNCİ İLAHİ.

İsa Mesih'in Bütün İlahi İsimleri Kendisine Bir Gasp Olmaksızın Mal Ettiğine Dair. Bölüm VI.

Dünya üstü âleme gelince, her ne kadar Tanrı tek ve en yüksek derecede bir olsa da, pek çok isimle anılır, bu isimlerle O'nun çoklu özleri ya da mahiyetleri ifade edildiğinden değil, aynı kaynaktan çıkıp yine orada kök salmış olan sıfatları bildirildiğinden böyledir, bunlar daima birdir, fakat bize nispetle çok sayılırlar, zira üzerimize pek çok lütuf ve çeşitli ihsanlar muhtelif kanallar vasıtasıyla damlar. Bu sebeple son derece bir olan Tanrı'nın kendisi çeşitli isimler alır, bunlardan on tanesini Hieronymus, Marcella'ya hitaben yazdığı kısa bir eserde derlemiştir. Dionysios ise daha da ileri giderek Tanrımızın ve Mesihimizin kırk beş ismini bir araya getirir. İbrani âlimleri ise Çıkış'ın on dördüncü bölümünde yer alan bir metinden hareketle yetmiş iki harfli Kutsal İsim'den yetmiş iki isim çıkarırlar. Diğerleri ise daha da ileri giderek o kadar çok ilahi isim sayarlar ki, gerek bunların sayısı gerekse işaret ettikleri şeyler bizim için tamamen meçhuldür, zira herkes kendi anlayışına göre konuşmuştur, çünkü bütün sırlar herkese vahiy olunmamıştır.

Ve bu konuda hiçbir şey söylemeye cüret edemeyiz, meğerki Dionysios'un ve onunla birlikte yalnızca Katolik ve İbrani olanların değil, aynı zamanda Kratylos'ta, "İlahi isimler barbarlardan, yani İbranilerden alınmıştır, onlar da bunu Tanrı'dan almışlardır, O olmaksızın Tanrı'nın anıldığı gerçek sözleri ve gerçek isimleri hiçbir şekilde kavrayamayız" diyen Platon'un da bize öğrettiği gibi, lütfuyla Tanrı tarafından bize vahiy edilmiş olsun. Biz de böylece, ilahi ışık izin verdikçe, hepsi de Mesih'e uyan bazılarından kısaca bahsedeceğiz, ancak Dionysios'un öğrettiği şu kural uyarınca, ne duyuların, ne tahayyülün, ne sözün, ne temasın, ne de herhangi bir bilginin ulaşabildiği o yüce ve dile gelmez cevheri [substantia] açıklamaya hiçbir surette kalkışmamalıyız, çünkü O, çağrılamaz, her ismin üstünde ve varlık ötesi [supersubstantialis] bir uluhiyettir, ilahiliğin en gizli köşesinde ve yalnızlığa çekilmişliğinde saklı durur, kendi karanlığının uçurumlarında kendini örter, varlık ötesi tanrısal egemenlikte [thearchia] her türlü halden, hareketten, mülahazadan, isimden, fiilden, akıldan, yerleşimden, duruştan ve sondan ayrı tutulmuştur, tanımımızı ve açıklamamızı tamamen reddeder, İbraniler O'na sebeplerin sonsuz sebebi ve her cevherin üstündeki cevher derler. Ve O'nun hakkında başka türlü konuşmaya cüret etmezler, zira sonsuzdur ve aklımız tarafından hiçbir şekilde kavranamaz. Yanılmıyorsam İşaya da O'nu bu şekilde konuşurken takdim ettiğinde genel bir ifadeyle açıklamak değil, ancak ima etmek istemiştir, "Ben Yehova'yım, O'yum, bu benim ismimdir, izzetimi bir başkasına ya da benden gayrısına vermeyeceğim." Bizim tercümemiz bunun yerine şöyle der, "Benim ismim budur", sanki bu "bu" zamiri belirli bir ismi gösteriyormuş gibi, oysa hiçbir ismi bildirmez, yalnızca en üstün derecede var olanı ima eder, ve bu bizim için tamamen tarif edilemezdir, nitekim biraz aşağıda söylediği yerde daha iyi tercüme edilmiş halini buluruz, "Çünkü O ben kendimim", yani kendiliğimden ve özüm gereğiyim, bundan şu sonuç çıkar, "Benden önce şekillenmiş bir Tanrı yoktur ve benden sonra da olmayacaktır", yani kendisine bağlı olabileceğim ve varlığımı alabileceğim bir başkası yoktur. Nitekim Davud'un şu sözü de buna uygundur, "Sen ise hep aynısın ve senin yılların tükenmez." Demek ki oradaki "O" kelimesi bir bağıntı zamiri değil, kendiliğinden var olanı ve özü gereği olan ilk varlığı ima eder. Bu isim ve isimlendirilen hakkında daha gizemli ilahiyatçılar, O'nun kendiliğinden ve sonsuz olduğunu söylemekten başka hiçbir şeyin söylenmesine izin vermezler. Fakat Tanrı'nın kendisi, bir kaynak gibi iyilik ışığını yaymaya ve dedikleri gibi içeriye ve dışarıya doğru akıtmaya başladığında, o zaman pek çok başka isim alır.

Bunlardan bahsetmek isterken, bunu yalnızca Dionysios'un Timotheos ile konuştuğu şu kural uyarınca yapacağımızı beyan ederiz, layık olmayanların kulaklarına bu sırlar dökülmesin, aksine bilgeler arasında toplanıp gereken hürmetle korunsun. Böylece yaratan Tanrı'nın ilk ismi, "Ben O Olanım" [Ehyeh Aşer Ehyeh] ismidir, öyle büyük gizemlerle doludur ki her şey O'ndan meydana gelir, zira bu isim en yüksek taca ve kaynağa, iyiliğe ve Mesih'in bize "Baba" diye seslenmeyi öğrettiği her şeyin kökenine atfedilmiş bir isimdir. O anlayışımızdan öyle kaçar ki, Oğul'dan ve Oğul'un vahyetmek istediği kimseden başka hiç kimse O'nu bilemez. Bizim tercümemiz meseleyi kısaca çözerek bunu "Ben, olanım" diye tercüme etmiştir. Harfin kesinliğine göre ise şöyle ses vermesi daha uygundur, "Olayım O Olayım" ya da "Olacağım O Olacağım", zira bu kelime İbranicede iki kez tekrar edilmiştir. Yine de kelimesi kelimesine tercüme edilebileceğinden çok daha derin gizemler içerir. Fakat şimdilik sadece yüzeyinden geçerek, Oğul'a atfedilen o büyük dört harfli Tanrı isminin yani Tetragrammaton'un [YHWH] bu isimden nasıl teşekkül ettiğini söyleyeceğiz, tıpkı Oğul'un Baba'dan çıkması gibi, O'nun isminin de Baba'nın isminden türetilmesi gibidir. Zira İbranilerde bir küçük sayıdan ve iki büyük sayıdan meydana gelen şey verildiğinde bana kral verilir, bu sayı Vav harfi ile gösterilir ve buraya yerleştirilir. Eğer bu harf araya konulursa, dört harfli isim meydana gelir, bu da aşağıdakilere hayat veren Oğul'un ismidir. Bu da Baba'dan kabul edilen yaşam karakteriyle ima edilir, O'ndan her şey kendisine devredilmiştir. Ve böylece Baba'da tek olan, bir sayısını belirten ilk harf olan Alef ile gösterilir, hayat verir ve altı sayısı da yaratılışın altı günündeki eserlerde belirtilen o altı sayısı içinde bütün şeylere varlık ve hayat bahşeder. Zira her şey Kelam ile yapılmıştır ve O'nsuz hiçbir şey yapılmamıştır. Ve Oğul'un Baba'dan ayrı olduğu sanılmasın diye, Oğul'un o dört harfli ismi, evin, ölçünün yahut Baba konağının mührü içine dahil edilir, bu da iki Yod harfi ile bir Vav harfinden teşekkül eden Alef harfidir, bu harfler sayıca hesaplandığında yirmi altıyı verir, bu da Oğul'un olan dört harfli ismi meydana getirir. Bu sayılarla sesli, doğal ya da akli olanları değil, ilahi olanları ve uluhiyetin sıfatlarını anlarız, bunlar Baba ile Oğul arasında öyle karşılıklı bir birlik içindedir ki, bizzat Oğul şöyle demiştir, "Ben Baba'dayım ve Baba da bendedir." Ve adı geçen isimden dolayı İşaya tarafından anılır, O'nun doğumu hakkında peygamberlik ederek şöyle der, "Bize bir çocuk doğdu ve O'nun adı Harika Öğütçü, Güçlü Tanrı [El Gibor] diye çağrılacak."

Zira El, merhamet ve lütuf kürsüsüne aittir,

Gibor ise sert yargı ve adalet ölçüsüne aittir. Tanrı bizimle yalnızca bu iki uç noktayla amel etmez, aksine aradaki uyumla ahenk kurarak ve her şeyi güzelleştirerek başka bir isim alır ve buna Tiferet denir. Kutsal Yazı'da, bilhassa Davud tarafından pek çok yerde sıkça anılır, örneğin Mezmur'da geçen ifade şudur, "Kutsallığında güç ve güzellik [oz ve-tiferet be-mikdaşo]." Bunun yerine bizde şöyle tercüme edilmiştir,

"O'nun kutsallığında ikrar ve azamet", fakat daha doğru bir ifadeyle şöyle denirdi, "O'nun mukaddes mekânında kudret ve güzellik yahut izzet." Zira İlkörnek'in [Archetypus] ortasına yerleştirilmiş olan Tiferet, yeryüzündeki kâhinin girdiği kutsalların kutsalı ile temsil edilmiştir. O dünya üstü ve elle yapılmamış olana ise, ebedi başkâhin olan İsa girmiştir. Bundan ötürü İbranilerin daha gizli teolojisinde kabul edilir ki, bizzat Tiferet'in ölçüsünde ya da makamında kâhin olan, yani her şeyi arındıran, yücelten ve güzelleştiren İsa Mesih bulunur, bu yüzden O'na izzet ve güzellik denir. Bunlardan biri hakkında Pavlus şöyle der,

"Bizler ise açık yüzle Rabbin izzetini seyrederek aynı surete dönüştürülüyoruz." Fakat suret, izzet ile aynı şey olduğuna göre, suret olan Oğul aynı zamanda izzettir. Diğeri hakkında ise Augustinus bir vaazında şöyle demiştir, "Mesih Rab her yerde güzel olarak karşımıza çıkar, gökte güzeldir, yerde güzeldir, Baba'dan doğarken güzeldir, anne karnında etten beden alırken güzeldir."

Ve bizim bu Nasıralı İsa'mız öylesine güzeldir ki, Yeremya'nın Ağıtlar'ında dediği gibi, bütün kendininkileri güzel kılar, zira onun nezirleri safirden daha güzeldir, yani safirle gösterilen güzellikten daha güzeldirler. Tiferet (tipheret) denen bu mertebeye de dört harfli büyük isim ve va-vadaat olarak yazılan, yani bilinen hayat veya meyve veren hayat anlamına gelen diğer bir isim atfedilir. Ve "Ben hakikat ve hayatım" diyerek hakikatin meyvesini, daha doğrusu bizzat hayatı bahşedene bundan daha uygun ne olabilir? Yeremya'nın şu sözünden gayet açıkça anlaşıldığı üzere, o aynı zamanda dört harfli büyük isimle de anılır, "Onu çağıracakları isim şudur, Adonay tsidkenu", yani dört harfli Rabbimiz bizim adaletimizdir, nitekim peygamber yukarıda zikredilenlerde açıkça görüldüğü üzere Mesih hakkında kehanette bulunuyordu. Mesih de aynı şekilde, bu ismin diğer ikisinin, yani YHVH ile Elohim'in tam ortasına yerleştirilmesinden hoşnut olur. İbraniler, Krallar kitabının üçüncü cildinde geçen Mika'nın şu sözünü böyle tefsir ederler, "Rabb'i tahtında otururken ve bütün gökler ordusunu sağında ve solunda dururken gördüm", zira sağda, YHVH ile imlenen hususiyete tâbi olan bütün ordu yer alır, solda ise Tanrı'nın oğulları denenlerin hepsi ve o isimle imlenen hususiyete tâbi olanlar bulunur.

Ve Yüce Olan, bazen takvaya göre, bazen de hükmün şiddetine göre pek ılımlı davrandığından, ezelden tayin edilmiş nizama uygun olarak, daha dolaysız yahut daha yumuşak bir tesirin kendilerinden neşet ettiği iki mertebe veya hususiyet mevcuttur, bunlar aynı zamanda İlahi Olan'ın iki kadehidir ki, onlarla hane halkına ve dostlarına kutsal bilgeliği sunar.

Ve bazen her ikisi birden, Pavlus'un ragbolunduğu ve ilahi bilgeliğe ait nice gizemi içine çektiği söylenen üçüncü gök olarak tesmiye edilir, böylece Tanrı, Adonay tsevaot ve Elohim tsevaot diye anılır, zira hem takva hem de adalet divanının kendi ordusu vardır, bunlar onun emri altında barış ve merhamette veya cenk ve adalette askerlik edenlerdir. Mesih bizim aramızda yaşarken bu iki hususu da icra etmiştir, insan soyunun düşmanına karşı savaşırken gerek kendisi, gerekse onu kabul etmek şartıyla hepimiz için en büyük zaferi kazanarak cengi yürütmüştür, nitekim Resul şöyle der, "Rabbimiz İsa Mesih vasıtasıyla bize zaferi veren Tanrı'ya şükürler olsun."

Fakat takva, inayet, merhamet ve zarafetle son derece dolu idi, nitekim defalarca temas edilmiştir, hatta inayet onun vasıtasıyla hasıl olmuş ve paylaştırılmıştır. Bu sebeple Mesih, bu sırların bilincinde ve âlimi olan Pavlus'un, "Ve ilk doğanı yeryüzüne getirdiğinde şöyle dedi, Tanrı'nın bütün melekleri ona secde etsin" derken izah ettiği gibi, haklı olarak her iki ordunun ve bütün melekler nizamının reisidir.

Tanrı herkese hayat paylaştırdığı ve bahşettiği için, ki her şey bundan ötürü yaşar, başka bir isim alır ve ona El hay, yani Yaşayan Tanrı denir. Kendisine Şadday da denir, yani herkes için yeten veya varlığı, hayatı ve her türlü hayrı yetesiye veren demektir. Ve bizim Mesih'imiz yalnızca Yaşayan Tanrı olarak çağrılmamış, aynı zamanda hayat olarak adlandırılmış, sadece alelade hayatı değil, daha hayırlısını bahşederek şöyle demiştir, "Ben koyunlarıma, yani hak eden seçilmişlere ve bana iman edenlere ebedi hayat veririm."

Nihayet Tanrı, herkesle içkin ve umumi bir tesirle amel ettiğinde Meleh ve Adonay, yani her şeyi idare eden her şeyin Meliki ve Rabbi olarak anılır. Ve Mesih'e Yuhanna tarafından Vahiy kitabında kralların Kralı ve rablerin Rabbi, dünya krallarının hükümdarı denir. İlahiyata dair zikredebileceğimiz başka pek çok isim vardır, ancak Kutsal Yazı'da daha meşhur olan ve diğer bütün isimlerin kendilerine tâbi olduğu bu isimler kâfidir, nitekim daha sonraki ilahiyatçıların dediği gibi, bütün ilahi isimler dört harfliden veya tetragrammatondan (tetragrammaton) türetilir, o bilindiğinde diğer hepsi bilinir.

Ve o isim İsa isminde dercedildiğinden, diğer bütün isimlerin de onda dercedildiği anlaşılır.

İsa İsminde Hem Yaratılmış Olanların Hem de İlahi İsimlerin Nasıl Kapsandığına Dair. Bölüm VII.

Bütün isimlerin kudreti İsa isminde toplanmamış olsaydı, Resul şöyle demezdi, "Ona her ismin fevkinde olan bir isim bahşetti." Zira "Ona her ismin fevkinde olan bir isim bahşetti" demesi cidden pek büyük bir sözdür, hakikaten yaratılmış bütün varlıkların, hatta meleklerin her bir isminin fevkindedir, nitekim Resul başka bir yerde şöyle der, "Meleklerden ne denli farklı bir isme mirasçı olduysa, onlardan o derece üstün kılındı." Ve mademki bütün ilahi isimlerin kudreti İsa isminde saklıdır, Pavlus'a hürmeten diyeceğiz ki, bu isim sıfatları yahut hususi nitelikleri ifade eden bütün isimlerin fevkindedir, zira Baba ona her şeyi vermiştir ve böylece ona bütün bunları içeren bir isim bağışlamıştır ki, ismin kendisi isimlendirilenle tam bir uyum içinde olsun.

Bütün varlıkların bu isimde ne denli büyük bir sanatla yer aldığını kısaca gözden geçirelim. Şekilsel aritmetikte mahir olanlara göre, yalın sayı ilahi şeyleri, onluk sayı göksel şeyleri, yüzlük sayı daha kesif ve bozulmaya tabi şeyleri, binlik sayı ise yeniden ilahi şeyleri ve nihayetinde yaratılmış her şeyin onda karar kıldığı Tanrı'yı gösterir. Bu sebeple Ezgiler Ezgisi'nin sonunda şöyle denir, "Bin sana olsun ey Süleyman", yani kendi barışı olan sana, "ve iki yüz de onun meyvesini bekleyenlere", yani onun emirlerini tutmaya gayret eden ve bu sayede ebedi hayatın meyvelerini devşiren, bozulmaya açık bedende yaşayan bizlere aittir. Âlim İbraniler, bizim ondalık payı dediğimiz teruma (teruma) sırrını şerh ederken bu öğretiyi takip ederler, bu nizamda yüzlük kısım halka aittir, yüzlüğün onda biri olan onluk kısım şüphesiz semavi adamlar olan kâhinlere verilirdi, bu onluğun onda biri olan birlik ise Tanrı'ya verilirdi. İşte görünüz ki, daha yalın sayı Tanrı'ya, yüzlük sayı henüz kaba ve bozulmaya maruz halka, fakat onluk sayı her ikisi arasında vasıta olan kâhinlere verilir.

Bütün bunların ise İsa isminde dercedilmiş olduğu anlaşılır, zira o üç harften mürekkeptir, bunlardan biri yalın bir sayıyı, yani yediyi ifade eder, diğeri onluğu, bir diğeri ise üç yüzü ihtiva eder. Sayıyı ifade eden harfin birliği değil de altılığı göstermesine şaşmamak gerekir, zira bu bir sırdan yoksun vuku bulmamıştır, nitekim Yüce Sanatkâr, yaratılış nizamına ilk yetkin sayı olan altılık ile ulaştığına göre, her şeyin kendisiyle var edildiği tecessüm etmiş Kelam'ın isminde bunun yer alması gayet uygundur. Ancak yaratılış sahnesine altılık ile çıkışın ne denli bir sır barındırdığını, başka yerlerde söylenenler bir yana, kısaca şöyle özetleyeceğiz.

Monad (monas) ve mutlak bir olan ikincildir, bu yüzden bir başkasını tevlit eder, buradan ikilik neşet eder, tevlit eden ile tevlit edilen arasında karşılıklı bir nispet varsa, işte üçlük hasıl olur, şimdi bu üçünü birbiriyle katla, bu yolla sana altılığı verecektir, bir ve iki üç eder, bunlara üç eklenirse altı yapar. Tevlit eden, tevlit edilen ve aralarındaki karşılıklı nispette yahut mütekabil muhabbette toplanan ilk üçlük Tanrı'dadır, diğeri ise yaratılmış varlıklardadır, çünkü her şey sayılarda dahi Tanrı'nın izini taşır, zira maddeye ve surete sahiptirler ve bunlardan üçüncü bir şey olarak adlandırılan mürekkep varlık teşekkül eder. Melekler bahsinde de itiraz edilmesin, zira onların da kendilerine has maddeleri ve terkipleri vardır. Her bir yaratılmışta başka bir üçlük daha vardır, başlangıç, orta ve son. Ve İsa isminde sayıları gösteren harflerin arasına, hayat ağacını imleyen harfin konulması pek yerindedir, zira onun kendisi hem hayat ağacı, hem hayat, hem de herkese hayat bahşedendir. İşte böylece İsa isminde, yaratılmış her şeyin isimlendirilende dercedildiği ince bir surette ifade edilir, nitekim Resul şöyle der, "Zira Baba, bütün doluluğun onda ikamet etmesini ve onun vasıtasıyla her şeyin barışmasını yahut toparlanmasını uygun gördü."

Fakat yaratılmış olan her şey insan Mesih'te toplandığı gibi, Arketip'te (archetypus) bulunan üretici ve fail ilkeler de Tanrı Mesih'te toplanmıştır, bütün bunlar hakkında tafsilat vermek pek uzun sürer ve mevcut eserin gerektirdiğinden daha ileri gitmiş oluruz.

Tanrı'nın başlıca isimlerinin ve Kutsal Yazı'da en sık zikredilenlerin bu İsa isminde nasıl yer aldığını ana hatlarıyla göstereceğiz. Bu dört harfli isim en meşhur olanıdır ve öyle hürmet görür ki, YHVH şeklinde yazılır ve telaffuz edilemez, ancak okunduğunda Adonay diye telaffuz edilir. İşte bu ismin iki harfi İsa isminde yer alır. İki He (H) harfi ise büyük bir sır uyarınca değişime uğrar, nitekim daha batıni ilahiyatçılar derler ki, Yüce Sanatkâr Tanrı bütün ruhani varlıkları ilk He harfinde imlenen bir kudret vasıtasıyla yaratmıştır, cismani varlıkları ise sonraki He harfinde işaret edilen kudretle halk etmiştir, ve mademki her şey İsa diye tesmiye edilen tecessüm etmiş Kelam vasıtasıyla vücuda getirilmiştir, o iki He harfi ile imlenen kudretler yahut hususiyetler onda toplanmıştır.

Fakat İsa bize bir kurtarıcı, ebedi hayat olan hakiki sükûnete ulaştıran bir kılavuz olarak verildiği ve gönderildiği için, dahası bizzat Mesih bizim sükûnetimiz olduğundan, İsa isminde ilkenin nedenlerini gösteren o iki [okunamadı] yerine, Şabat'ın ilkesi olan ve sükûnet anlamına gelen [okunamadı] konulur.

İşte, İSA (IESV) isminin bu üç harfinde ne kadar çok ve ne büyük sırlar saklıdır, zira [okunamadı] ilahiyatçıların gayet iyi bildiği üzere uluhiyeti gösterir, [okunamadı] hayat ağacını ve [okunamadı] sükûneti ifade eder. İsa’mızın her iki hayatta da her şeyi dirilten Tanrı olduğu ve nihayetinde o ebedi sükûnette saadet bahşettiği ima edilir. Bedensel tözünü kendisinden aldığı annesinin ismi eklendiğinde, İsa ismindeki bir başka sır aracılığıyla sayılar yoluyla o dört harfli isim de [okunamadı] tamamlanır,

Zira bu ismin dört harfi sayılarla verildiğinde ve Efendimiz Meryem olan annenin ismi 190 sayısını verdiğinde, bu sayı mezkûr sayıyla birleştiğinde 316 eder ki bu da [okunamadı] isminin harflerinin sayısını verir. Buradan, O'nun Baba Tanrı’dan ve beşeri anneden neşet ettiği açıkça anlaşılır.

Aynı sayılar yoluyla, o dehşet verici Şadday (Sadai) isminin de İsa’da mündemiç olduğunu çıkarırız, ki bu ismin harfleri sayı olarak 314 eder.

Bu sayıya, cismaniyeti gösteren iki sayısı eklenirse, az önce söylediğimiz gibi ismin harflerinin sayısı olan 316 hâsıl olur. İnsan soyunun düşmanlarına karşı daima dehşet salmış olan o Şadday isminin kudreti O'na verilmiştir, nitekim o düşmanları korkutmak için yazılmış olan 90. Mezmûr’da Peygamber şöyle der, "Şadday'ın koruması altında kalacaktır." Bizim metnimizde bunun yerine "Göklerin Tanrısı'nın himayesinde konaklayacaktır" denir. Mesih, bu ismin kudretinin kendisinde toplandığını bilerek Havarilerine şu sırrı açıp şöyle demiştir, "Benim adımla cinleri kovacaklar" ve devamı gelir. İsa isminde Tanrı anlamına gelen [okunamadı] ismi de vardır, ki bu da çoğulu olan Elohim ile birdir, gerçi bazen bu [okunamadı] tektir ve yaratılmış birçok şeye yayılan ve çoğalan tek Tanrı’yı ifade eder. Bundan dolayı âlemin yaratılışında, Tanrı yaratılmışlara yayılarak çokluk halinde görünmeye başladığında, Kutsal Yazı’nın "Ve Elohim dedi, ve Elohim yaptı, ve Elohim yarattı" demesi gibi, bu Elohim ismi altında yaratan olarak takdim edilir. Bazıları bunu anlamayıp "Tanrılar yarattı" diyerek yanlış tercüme etmiştir. Başkaları ise tekil fiille tekil ismi birleştirerek bununla teslisin ve şahısların çoğulluğunun anlaşıldığını söyler, fakat doğru ve yerinde bir tefsirle, bu Elohim ismiyle birçok şeye yayılan ya da çok sayıdaki hizmetkârları vasıtasıyla yargıyı icra ederek çoğulluk gösteren Yaratan anlaşılır. Nitekim Kutsal Yazı’da bazen Tanrı’nın yargılarını icra eden Meleklere ve hüküm veren yargıçlara Elohim denir, Mısır’dan Çıkış kitabında hırsızların ve zarar verenlerin yargılanmak üzere Elohim’in huzuruna çıkarılması buyurulduğunda gördüğümüz gibi, bizim tercümemizde burası "dava Tanrılara kadar varacaktır" diye geçer.

Şu halde bu isimlerin yalnızca merhamet etmek, dağıtmak ve yargılamak gibi kudretleri değil, harflerinin sırları da İsa’mızda toplanmıştır, bunları izaha kalkışsak, yazılması veya söylenmesi caiz olandan daha ileriye gitmekten endişe ederim,

Yine de en azından yüzeysel olarak bir değinelim, bu isimdeki ilk harf [okunamadı] harfidir ki kendi harfleriyle telaffuz edildiğinde bin anlamına gelir, bunu da kendi içinde barış olan ve hakiki barışçıl Kral sayılan gerçek Süleyman’ımıza hamledildiğini daha önce açıklamıştık. Şayet bu üç harfin sayısı hesaplanırsa, daha da büyük bir sır belirir, nitekim [okunamadı] 80, [okunamadı] bir verir. Birlikte toplandığında bu sayılar yüzlük, onluk ve birlik olmak üzere 111 eder, bundan yukarıda bahsetmiştik. Sayıların işaretlerine dikkat edilirse, yine bir sır göze çarpar,

Zira bunlar, birliği gösteren tek bir işaretten neşet eden üç şeydir, böylece şahısların üçlüğünün tek bir birlikten çıktığı ve onda tutulduğu sezdirilir, nitekim bu harfi telaffuz ederken bile onu mezkûr üç harfle açmak zaruridir. Şu halde [okunamadı] harfinde uluhiyetin birliği ve teslis sırrı mevcuttur,

Fakat buna sayıda 30 anlamına gelen, yani üç onluk olan eklenir ki bu, en mukaddes teslis tarafından bahşedilmiş kudreti gösterir ve Tanrı onun vasıtasıyla, adeta ikincil nedenler (causae secundae) yoluyla bütün aşağıdakileri düzenler,

Bütün bunlar İsa Mesih’te bulunuyorsa, mesele açıktır, zira İsa, bizzat kendisinin "Sizinle konuşan başlangıç benim" diyerek tanıklık ettiği gibi, [okunamadı] ile simgelenen ilkedir. Baba hakkında "Baba bendedir" ve yine "Ben ve Baba biriz" dediğinde teslis ilkesi O’ndadır. Kutsal Ruh hakkında da "O benimkinden alacak" der. Bunlardan teslis ilkesinin ve başlangıcın O’nda olduğunu anlarız, bu yüzden o iki manayı taşıyan isim O'na mutabıktır. Buradan en yüce ismin kudretinin de İsa’da nasıl kapsandığını çıkarabiliriz, zira o isim [okunamadı] ile başlar ve [okunamadı] ile iki kat [okunamadı] harfini içerir. Harflerin sırlarını bilenler için [okunamadı] ile ilk başlangıç ve son nihayet gösterilir, zira bir ve bin anlamına gelir ki bu da onluğun ve son basit sayının küpüdür. Benzer şekilde [okunamadı] başlangıcı taşır, tefsirinin gösterdiği gibi, [okunamadı] ise son harf olduğu için nihayeti gösterir. Bu yüzden her iki harf de ilahidir ve her ikisi de başlangıcı ve nihayeti gösterir, bu da şeylerin başlangıcı olanın aynı zamanda onların sonu olması demektir, biri diğeriyle şekillenir, zira [okunamadı], araya enlemesine bir [okunamadı] konmuş iki [okunamadı] harfinden şekillenir. Bu sebeple dört harfli isimde ve İsa isminde [okunamadı] yerine [okunamadı] ve bizzat o [okunamadı] yerine [okunamadı] konur. Böylece İsa isminde iki harfin sırrına ve bu isimde adlandırılanın bizzat kendisinin başlangıç (az önce söylediğimiz gibi) ve her türlü sükûnet ile saadetin nihayeti olduğu manasına sahip oluruz.

Ayrıca o en yüce isimde, şeyleri var eden ilkenin var edilenlere doğru iki çıkışını gösteren iki [okunamadı] harfi vardır. Bütün bunlarda Oğul, Baba'dan bizzat var oluşuyla meydana gelme sırasına göre aracılık eder. Bu yüzden "Babam şimdiye dek çalışmaktadır, ben de çalışıyorum" demiştir, her şeyi birlikte var ederek. Ne kadar çok olurlarsa olsunlar, bu tür sırları açıklamada daha ileri gitmeyelim.

Mademki bütün isimlerin kudreti ve sırları İsa isminde mündemiçtir, Pavlus'un göktekilerin, yerdekilerin ve yeraltındakilerin her birinin bu isim önünde diz çökeceğini söylemesi şaşırtıcı değildir.

Hakiki Tanrı’ya tapanlarca bugün neden yalnızca İsa isminin çağrıldığı hakkında. Bölüm VIII.

Bütün isimlerin ve her türlü kudretin İsa’da ve O’nun isminde toplandığını beyan ettiğimize göre, Zekeriya’nın "Ve Rab bütün yeryüzü üzerinde kral olacaktır, ve o gün Rab tek olacak, O'nun ismi de tek olacaktır" diyen peygamberliğine uygun olarak, haklı olarak yalnızca bu ismi çağırırız.

Yeryüzünün tamamının kralı ve Efendisi olmuş hiç kimse bulunmaz, ancak İsa müstesnadır, putperestlik yıkıldıktan sonra, dağılmış az sayıdaki İbrani hariç herkes O’nu Kral ve Efendi kabul etmiştir, ta ki o Muhammet canavarı türeyene kadar. Yine de insanlara kurtulabilecekleri başka bir isim verilmemiştir, ancak İsa ismi verilmiştir, Petrus’un Elçilerin İşleri’nde söylediği gibi. Dört harfli isim yalnızca İsrail halkı arasında bilinirken, O bu ismin bütün uluslara yayılmasını buyurmuştur. Zira Pavlus hakkında Hananya’ya şöyle demiştir, "O, ismimi ulusların, kralların ve İsrailoğullarının önünde taşımak üzere benim seçilmiş bir kabımdır." Nitekim öyle de yaptı, zira derhal Şam’dan Kudüs’e gitti, oradan Kilikya’nın merkezi Tarsus’a, ardından Suriye’nin seçkin şehri Antakya’ya. Daha sonra Frigya’ya, Galatya’ya, Troas’a, Makedonya’ya ve dünyanın bilgeliğinin kaynadığı Atina’ya. Bundan sonra Korint’e, Efes’e, Milet’e, İstanköy’e, Rodos’a ve Ahaya ile Yunanistan adaları üzerinden daha ileriye giderek Arabistan’a yöneldi ve İtalya’ya geldi, oradan da Asya ve Avrupa boyunca İsa ismini taşıyarak ve yayarak İspanya’ya kadar vardı. Dünyanın geri kalanını ise diğer Havariler bu ismin kudretiyle doldurdular, öyle ki bizzat kendisinin "Baba'dan benim adımla ne dilerseniz, size verecektir" diyerek öğrettiği gibi, her şeyi İsa adıyla isteyebilsinler.

Bu ismin kudreti öylesine büyüktür ki Pavlus’un "Kendisini, yani İsa ismini çağıran herkes için zengindir" dediği gibi, herkes onda zenginleşebilir, bu isim öylesine tatlı, öylesine paylaşılabilir ve kendisini öylesine yayıcıdır ki Neşideler Neşidesi’nde "Senin adın dökülen yağ gibidir" dendiği yerde yağa benzetilir, çünkü O'nun mesh yağıyla (krizma) dolu kudreti, yağın kadehte yayılması gibi, temas ettiği kimselerin içine yayılır, ve şifa verdiği, tatlandırdığı ve her şeyi aydınlattığı için, Havarilerin yaptığı gibi O'nu layıkıyla almayı ve çağırmayı bilenler için hakiki bir yağ gibidir. Nitekim O'nun ismiyle dillerle konuşuyor, cinleri kovuyor, hastaları iyileştiriyorlardı. Petrus tapınağın Güzel Kapısı'nda oturan topala şöyle demiştir,

Gümüşüm ve altınım yoktur, lakin daha hayırlı bir hazinem, İsa adının kudreti vardır, onunla sana emrediyorum, ayağa kalk ve yürü.

Ve derhal onun ayakları ve tabanları kuvvet buldu, sıçrayıp kalkarak yürüdü ve Tanrı’ya hamt ederek mabede girdi. Zira bu adın kudreti, usulünce çağrıldığında, kaynaktan çıkan bir ırmak misali akar. Nitekim Demokritos’un ve onun ardından Epikuros’un dediği gibi, ses ve telaffuz edilen ad bir akıntı, yahut zihnin kelamını taşıyan bir yataktır, zihin ise kelamı içine alıp telaffuz edilen söze kudret veren bir kaynak gibidir. Fakat ilahi isimlerin hakiki yatakları, İbrani lisanında ve onun harflerindedir, zira o yüce adlar en büyük sır ile ilk kez bu harflerle yazılmıştır. Nitekim İamblikhos şöyle der, bizimle kelam eden Tanrılar, yani melekler, gayri lisanı, yani İbraniceyi pek muvafık bularak tasdik etmişlerdir, bilhassa konuşmanın en kadim ve ilk tarzı olduğu için. Lakin şunu da ekleyelim, o harfler gerek taşıdıkları sayılar, gerek semavi şeylerin tasviri bakımından hayret verici ve esrarlıdır. Bu sebeple amel ilminde fevkalade mahir olan Zerdüşt de mukaddes ayinlerde yabancı, yani İbrani kelimelerin değiştirilmemesini öğütler. Katolik Kilisesi dahi bunu birçok yerde gözetmiştir, tıpkı en mühim ilahi isim ve dört harfli ismin (tetragrammaton) yarısı olan “Yah’a hamt edin” manasına gelen Alleluia denmesini emrettiği zamanki gibi, zira bu iki harf tam yazıldığında sayıca on beşi verir, ki bu da dört harfli ismin sayısı gibidir.

Aynı şekilde o Adonai kelimesi ve bizim hosanna dediğimiz osianu, bir de bozulmuş bir lafızla sabbaoth denilen Rab Tanrı Zebaoth, zira bu lafız çoğulda sükûnet manasına gelir, öteki ise ordulardır, buradan hareketle Rab orduların Tanrısı denir.

Ve Kurtarıcımızın adı yalnız üç harfle değil, bilakis sırlarla dolu olan kendi harfleriyle yazılmalıdır. Bazılarının zannettiği gibi birleşik 'I harfi eklenmemelidir, zira bunlar, evvelce söylediğimiz gibi, bir araya getirilmiştir. Latince söylense dahi nahiv çekimi sırasını arayarak sonuna bir şey eklenmemelidir, buna pek ehemmiyet verilmemelidir, zira sırlar Latin lisanında değil, İbrani lisanındadır, orada bir şeyin eklenmemesine yahut eksiltilmemesine dikkat edilmelidir, aksi takdirde o ismin harflerinin delaletlerinde, sayılarında ve bunlara tekabül eden kehanetlerde saklı bulunan pek çok sır zayi edilir, bunlardan birkaçına değineceğiz.

Daha kâmil ilahiyatçılar katında şu husus sabittir, vahiyler çoğu kez hakkında peygamberlik edilen kimselerin adlarını kelimelerin başında, sonunda yahut ortasında ihtiva eder. Bu minval üzere Mesih adı sıkça bulunur, nitekim yetmiş birinci mezmurun ayetinde şöyle denir, adı Güneş'ten evvel baki kalır ve yeryüzünün bütün kabileleri onda mübarek kılınır. İsa adı şu kelimelerin baş harflerinde saklıdır, adı baki kalır ve mübarek kılınırlar, bunlar İbranicede şöyle söylenir, yinnon şemo veyitbarhu, burada kelimelerin baş harfleri alınırsa, bunlar Y, Ş ve V harfleridir ve İsa adını teşkil ederler. Bu ad Güneş'ten evvel mevcuttu ve onda bütün milletler mübarek kılınmıştır. Benzer şekilde Tekvin kitabının kırk dokuzuncu babında Mesih gelsin ve ona kavimler toplansın dendiğinde, bu kelimelerin baş harfleri İsa adını meydana getirir, zira İbranicede yabo Şiloh veyikhu denir. Baş harfler Y, Ş ve V harfleridir, bu harfler İbrani tertibine göre dizildiğinde İsa adını verir.

Lakin doksan beşinci mezmurda şu kelimelerde durum daha da hayret vericidir, gökler sevinsin ve yer neşelensin, deniz ve onun bütün doluluğu gürlesin, kırlar ve içindekilerin hepsi sevinçle coşsun. Bu kelimelerin baş harflerinde eksiksiz dört harfli isim bulunur, ardından son H harfi olmaksızın aynı isim gelir, daha sonra ise o dört harfli ismin, adeta kendi halefi olan ve bir bakıma yerini bıraktığı İsa adında kemale ermesi gerektiğini göstermek üzere İsa adı gelir, çünkü o dört harfli ismin kudreti, Peder'in her şeyi kendisine verdiği İsa'ya bahşedilmiştir. Nitekim Sefer HaTemunah kitabının müellifi, dört harfli ismin o son H harfi vasıtasıyla uluhiyetin insaniyetle birleşmesi ve kendisinde o yüce ismin kudreti bulunacak olan Mesih'in meydana gelmesi gerektiğini ispat eder. Bu sebeple isimler birleşir ve ikinci kez tekrarlandığında o kemale ermiş dört harfli ismin yerini İsa adı alır. Zira nasıl ki ilk metinde tam isim hürmet gördüyse, ikincisinde ve nihayetinde yerini daha önce söylediğimiz gibi İsa adımıza terk ettiği görülür. Zira o mezmurun İbranice lafızları böyledir ve kelimelerin baş harfleri İbrani tertibiyle dizilmiştir. Mademki İsa adının harflerini tafsilatıyla ele aldık, harflerin tefsirinden hareketle bu isimde daha fazla harf bulunmaması gerektiğini de açıklamayı münasip gördüm, zira mevcut harfler bu isimle anılan zatta bulunan hususları kâmilen ifade eder. Zira Y başlangıcı gösterir, Ş şabatı yani bizzat sükûneti ve nihayeti ima ederek başlangıcı temsil eder. O halde kendisinin her şeyin başlangıcı, sonu ve sükûneti olduğunu belirtir, nitekim Vahiy kitabında bizzat şöyle der, ben Alfa ve Omega'yım, başlangıç ve sonum. Mademki bu kelimelerde her şey derç edilmiştir, o harfler kâfidir ve başkası eklenmemelidir.

Üstelik bu isim büyük, küçük ve orta sayıdan kemale erer, onluk sayıya ulaşır ki bu kâmil sayıdır. Zira bir altılık, bir onluk ve üç yüzlük vardır, bunlar bir araya geldiklerinde bin sayısını teşkil eder, bu sayı her türlü şeyden, yani semavi ve dünyevi ruhani şeylerden teşekkül etmiş kâmil ve nihai sayıdır, bunlar sayılar, onluklar ve yüzlükler vasıtasıyla ifade edilir, nitekim Pavlus’un sıkça tekrar ederek onda bütün doluluk mevcuttur ve her şey onda barışmıştır dediği gibi. Lakin aşağFootaki şeyleri bırakıp yukarıdakilerden bahsedecek olursak, derim ki, semavi lütufların ve ihsanların bütün suları onda toplanmıştır, tıpkı Neşideler Neşidesi’nde gözleri Heşbon’daki havuz gibidir dendiği o hakiki yüce havuzda olduğu gibi, yani her şey yaratılmadan evvel her şeyin içinde bulunduğu düşüncede yahut kelamda. Zira Heşbon kelama dair tefekkürler manasına gelir, nitekim bizde başlangıçta kelam vardı dendiği yerde İbranicede bereşit hayah heşbon bulunur, yani yaratılmadan önce her şeyin içinde bulunduğu düşünce, kelam, havuz vardı. Yine o, en yüce Hâkim’in sağına yerleştirilecek bütün koyunların yıkanması gereken hakiki Koyun Havuzu’dur (probática). Bu havuz, yeryüzündeki Yeruşalim’de bulunan ve kim olursa olsun, hangi illetle malul bulunursa bulunsun giren bir kişinin şifa bulduğu havuzla simgelenmiştir, zira ilahi kelamda yıkanmanın yegâne sebebiyle şifaya kavuşurlar, nitekim peygamberin kelamını gönderdi ve onları iyileştirdi dediği gibi, her türlü hastalıktan kurtulurlar.

Tanrı tarafından tesmiye edilen, melek tarafından bildirilen, ebeveyni tarafından verilen, cihan tarafından yüceltilen, her dizin önünde eğildiği, herkesin kurtuluşuna, lâkin cinlerin dehşetine ve amel edenlerin kudretine vesile kılınan bu pek mukaddes ad hakkında söylenebilecek olanlara kıyasla bunlar pek az, hatta zerre kabilindendir. Zira Seraflarda ateşten bir kuvvetle alevlenir, Kerubilerde parıldar, Tahtlarda birleştirir, Hâkimiyetlerde buyurur, Kudretlerde icra eder, Erklerde defeder, Riyasetlerde memleketleri, prensleri ve hâkimleri gözetir, Başmeleklerde rahiplik vazifesini deruhte ederek fanileri Tanrı’ya yöneltir, Meleklerde bize dair her şeye ihtimam gösterir, her şeyin bağı olan insanda her şeyi işler, havarilerde hükmedip muhtelif lisanlarla konuşur, müjdecilerde ve muallimlerde hakikatle ışıldar, mucizelerin amelinde kudretle yayılır, tefekkür edenleri tatlılıkla doldurur, tövbekârlara mağfiret bahşeder ve muhtaç olan herkese her türlü yardımı sağlar. Artık bu ismin cüzi kudretlerine daha fazla geçmemeliyiz, zira şimdi bize düşen izahları talep etmektir, mademki her şeyin onda kapsandığını ve ona tabi olduğunu gösterdik, her birini tek tek ele almayı fuzuli bir zahmet sayarım.

Kutsal Yazı’dan Mesih’in bütün liyakatin, lütfun ve şerefin kaynağı olduğunun nasıl önceden remzedildiğine dair.

Bölüm IX

Adlandırılanın ada tekabül etmesi gerektiği gibi, nitekim her şeyin adlarda gizlendiğini ispat etmiştik, aynı şekilde o adlandırılan zatta bütün faziletin, bütün liyakatin ve bütün lütfun bulunması zaruridir, ta ki hakiki saadet cennetinin kaynağından fışkırır gibi bütün yeryüzünü sulasın.

Lakin bu kabil hususlara dair ilahiyatçılarımız tarafından serdedilenleri layıkıyla kendi yerlerinde okunmak üzere bırakarak, yalnızca ilahi vahiylerde gizlenen kimi hususlara temas edeceğiz, evvela hadiselerle önceden remzedilenleri, akabinde ilahi vahiylerle önceden bildirilenleri şerh edeceğiz. Zira Ferisiler Mesih’in gelişine dair hakiki bir alamet istediklerinde, Mesih şöyle cevap verdi, bu nesil bir alamet arıyor, fakat ona Yunus peygamberin alametinden başka alamet verilmeyecektir. Zira Yunus balığın karnında üç gün üç gece nasıl kaldıysa, İnsanoğlu da yerin bağrında üç gün üç gece öyle kalacaktır.

Mesih’in bu kelamı dikkatle tetkik edilmelidir, zira Yunus’un alametini sebepsiz yere diğer alametlerin önüne geçirmemiştir, çünkü Mesih’in bilhassa geliş gayesi olan husus, yani lütuf ve liyakat doluluğu vasıtasıyla insanın kurtuluşu onda mündemiçtir. Bu hususun fevkalade zarif bir timsalini saf bir insanın yapabileceği nispetle Yunus taşımıştır. Bu sebeple günlerin üçlüğünün zikredildiği diğer hadiseleri bir kenara bırakarak yalnızca Yunus’u izah etmiş ve alamet olarak öne sürmüştür. Nitekim İsrailoğulları Efraim Dağı’ndan yola çıktıklarında üç günlük bir yol katetmişler ve Etam Çölü’nde üç gün yürümüşlerdir.

Daniel aslanlar çukurunda durdu, fırındaki üç genç ve zindanda üç günlük süre boyunca kehanette bulunan Yusuf da öyle, lâkin Kurtarıcı tarafından bu işaretlerin hiçbiri misal olarak öne sürülmemiştir.

İKİNCİ EZGİ

Mesih gelsin ve kavimler onda toplansın dendiği yerde, bu iki kelime İsa ismini meydana getirir, İbranicede bu böyledir, "şilo" ve "lo". Zira baş harfler yod ve şindir, İbrani sırasına göre dizilen bu harfler bunu verir. Lakin doksan beşinci Mezmur'da geçen şu sözlerdeki durum daha da hayret vericidir, Gökler sevinsin ve yeryüzü coşsun, deniz ve onun tüm doluluğu gürlesin. Kırlar ve içlerindeki her şey sevinçle coşsun. Bu kelimelerin baş harflerinde dört harfli isim (tetragrammaton) eksiksiz olarak mevcuttur, ardından da son he harfi olmaksızın aynı isim yer alır.

Daha sonra, bu dört harfli ismin, adeta kendi halefi gibi olan İsa isminde tamamlanması gerektiğini göstermek üzere İsa ismi gelir, nitekim bir bakıma ona boyun eğmiştir, zira o dört harfli ismin kudreti, Peder'in her şeyi kendisine verdiği İsa'ya bahşedilmiştir. Bu sebeple Sefer Temuna'nın yazarı, o dört harfli ismin sonundaki he harfi vasıtasıyla uluhiyetin insanlıkla birleşmesi gerektiğini ve o ulu ismin kudretinin onda bulunacağı Mesih'in meydana geleceğini kanıtlar. Bu yüzden isimler birleşir ve ikinci kez tekrarlandığında o eksiksiz dört harfli ismin ardılı İsa ismi olur. Zira ilk metinde eksiksiz olarak hürmet gördükleri gibi, altıncıda ve sonuncuda da daha önce söylediğimiz üzere İsa ismimize terk-i makam etmiş görünmektedir. Nitekim o Mezmur metninin İbranice kelimeleri şöyledir, [okunamadı]. İbrani sırasına göre yerleştirilen bu kelimelerin baş harfleri [okunamadı] şeklindedir. Lakin İsa isminin harflerini etraflıca ele aldıktan sonra, harflerin tefsirinden hareketle bu isimde daha fazla harf bulunmaması gerektiğini de açıklamanın yerinde olacağını düşündüm, zira bu harfler, bu isimle adlandırılanın zatında bulunan hakikatleri derinden ifade eder. Zira yod harfi başlangıcı simgeler, şin başlangıçta durarak bizzat sükûnete ve sona işaret eder.

O halde işaret etsin ki, başlangıç, isim ve her şeyin sükûneti O'dur, nitekim Vahiy kitabında bizzat şöyle buyurmuştur, Ben alfa ve omegayım, başlangıç ve sonum. Mademki her şey bu sözlerin içinde yer almaktadır, o halde bu harfler kâfidir, başka bir harf eklenmemelidir.

Üstelik bu isim büyük, küçük ve orta sayıdan hareketle, yetkin bir sayı olan onlukta tamamlanır. Zira altı, bir onluk ve üç yüzlük vardır ki bunlar bir araya getirildiğinde onu teşkil eder, bu sayı her şeyi kapsar ve manevi, semavi ve dünyevi olan her türlü mevcudattan mürekkeptir, bunlar onluklar ve yüzlükler vasıtasıyla temsil edilir. Tıpkı Pavlus'un sıklıkla tekrarlayarak dediği gibi, Bütün doluluk O'ndadır ve her şey O'nda barışır. Lakin daha yüce olanlardan bahsetmek üzere aşağıdakileri bir yana bırakırsak, lütufların ve ihsanların bütün semavi sularının, Neşideler Neşidesi'nde kendisinden "Gözleri Heşbon'daki havuzlar gibidir" diye bahsedilen o hakiki yüce havuz misali O'nun içinde toplandığını söylerim, yaratılmadan önce her şeyin içinde bulunduğu tefekkürde veya kelamda böyledir. Zira Heşbon kelamı tefekkür etmek anlamına gelir. Bundan ötürü bizde "Başlangıçta Kelam vardı" denilen yerde, İbranicede [okunamadı], yani "bereşit haya heşbon" yazar, bu da yaratılmadan önce her şeyin içinde bulunduğu tefekkür, kelam ve havuz vardı demektir.

Yine O, yüce Yargıcın sağına yerleştirilecek bütün koyunların yıkanması gereken hakiki Şifa Havuzu'dur (probatica). Bu havuz, yeryüzündeki Yeruşalim'de bulunan ve hangi illete tutulmuş olursa olsun oraya giren kimsenin şifa bulduğu havuzla simgelenmekteydi, çünkü ilahi kelamda şifa bulmanın yegâne sebebi mucizevi bir surette tezahür ediyordu ve peygamberin "Sözünü gönderdi ve onları iyileştirdi" dediği üzere, her türlü hastalıktan kurtarıyordu.

Tanrı tarafından adlandırılan, melek tarafından müjdelenen, ebeveynleri tarafından verilen, dünya tarafından kutlanan, her millet tarafından tazim edilen, herkesin kurtuluşu için konulan, buna mukabil iblislere dehşet ve kötülük işleyenlere korku salan bu en mukaddes isim hakkında söylenebileceklerin yanında bu sözler pek azdır, hatta hiç mesabesindedir. Zira Serafimlerde ateşli bir kudretle alevlenir, Kerubimlerde parıldar, Tahtlarda birleştirir, Hâkimiyetlerde buyurur, Kudretlerde icra eder.

İktidarlarda muhafaza eder, Hükümranlıklarda eyaletleri, hükümdarları ve yöneticileri gözetir, Başmeleklerde kâhinlik görevini yerine getirerek fanileri Tanrı'ya yöneltir, Meleklerde bizim bütün işlerimizi gözetir, insanda ise bütün mevcudatın bağı olarak her şeyi işletir. Nitekim havarilerde öğretir ve çeşitli dillerle konuşur, müjdecilerde ve ilahiyatçılarda hakikatle ışıldar, mucizeler gösterenlerde kudretle yayılır, tefekkür edenleri tatlılıkla doldurur, tövbe edenlere af bahşeder ve muhtaç olan herkese her türlü yardımı sağlar.

Artık her şeyi kendisinden dilememiz gereken bu ismin tikel faziletlerine doğru daha fazla ilerlemeye lüzum yoktur, zira her şeyin O'nda içerildiğini ve O'na bağlı olduğunu gösterdikten sonra, tek tek kısımlar üzerinde uğraşmayı fuzuli addederim.

Kutsal Yazılar'da Mesih'in bütün liyakatin, lütfun ve celalin kaynağı olduğunun nasıl önceden simgelendiğine dairdir.

IX

Adlandırılan ile isim birbirine tekabül ettiğine göre, isimde her şeyin bir arada bulunduğunu kanıtladığımız gibi, bizzat adlandırılanda da her faziletin, her liyakatin ve her lütfun bulunması zaruridir, öyle ki hakiki lezzetler cennetinin kaynağından fışkıran sular misali bütün yeryüzü sulansın.

Lakin ilahiyatçılarımız tarafından bu hususta işlenenleri, kendi yerlerinde okunacak bilindik meseleler olarak bırakıp, yalnızca ilahi vahiylerde gizli kalmış bazı hususlara temas edeceğiz, evvelemirde önceden simgelenen şeyleri, ardından da ilahi kelamda önceden bildirilenleri açıklığa kavuşturacağız. Zira Ferisiler Mesih'in gelişine dair hakiki bir alamet istediklerinde, Mesih şöyle cevap vermiştir, Bu nesil bir alamet arıyor, lakin ona Yunus peygamberin alametinden başka bir alamet verilmeyecektir. Çünkü Yunus nasıl balığın karnında üç gün üç gece kaldıysa, İnsanoğlu da yerin bağrında üç gün üç gece kalacaktır.

Mesih'in bu kelamı dikkatle mütalaa edilmelidir, zira sebepsiz yere Yunus'un alametini diğer alametlerin önüne koymamıştır, çünkü Mesih'in asıl geliş gayesi olan lütuf ve liyakat doluluğu vasıtasıyla insanlığın kurtuluşu bu alamette içerilmektedir. Saf bir insanın gücü yettiğince Yunus, bu hakikatin en kusursuz suretini taşımıştır. Bu yüzden günlerin üçlüğünün anıldığı diğer hadiseler bir yana bırakılarak, yalnızca Yunus açıklandı ve alamet olarak öne sürüldü. Nitekim İsrailoğulları Efraim Dağı'ndan üç günlük bir yola çıktılar ve Etam Çölü'nde üç gün boyunca yürüdüler.

Daniel aslanlar çukurunda durdu, fırındaki üç genç ve zindanda üç günlük süre boyunca kehanette bulunan Yusuf da öyle, lâkin bu işaretler Kurtarıcı tarafından hiçbir zaman misal ve timsal olarak öne sürülmemiştir, bilakis yalnızca Yunus öne sürülmüştür, zira onda kurtuluşun akışı tecelli etmiştir. Bunu açıklamak için isminden başlayalım, nitekim Yunus güvercin manasına gelir, bu da asli günah sebebiyle lanetlenen ve doğumunu acı ve kirlilik içinde gerçekleştirmeye mahkûm edilen kadının doğum temizlenmesinde sunulan en saf kuştur. Bu sebeple günah vasıtasıyla maruz kaldığımız bütün lekelerin yıkanıp arınması için kurban edilen masum ve uysal Mesih'i pek güzel simgeler.

Lakin daha gizli sırlara yönelelim. Tanrı bu Yunus'a, sapkınlık içindeki Ninovalılara vaaz etmesini emretmişti, Peder de Mesih'e helak olmuş bütün dünyayı vaaz edip kurtarmasını emretti. Yunus sırtına yüklenen yükü üstlenmekten korktu ve kaçmaya yeltendi, Tanrı'nın Oğlu da dehşete düşüp kederlenmeye başladı ve Peder'e kaçış arayarak şöyle dedi, Baba, mümkünse bu kâse benden uzaklaşsın. Yunus denize sığındı, yani Ninovalılar için yalvarıp elde ettiği merhamet ve lütuf sularına yöneldi. Mesih de susamış olanları davet ettiği ve bizleri arındırdığı sulara sığındı, bu arınmanın bir işareti olarak da haklı surette maddi suyu tesis etti.

Yunus'un kaçışından yahut Ninovalılar için af dilemesinden ve Ninovalıların cürümlerinin cezasız kalmasına rıza göstermeyen ilahi adalet kürsüsü önünde vuku bulan münakaşadan ötürü denizde fırtına koptu. Aynı şekilde gökte ve dünyada da bir fırtına koptu ve uyandı, zira aynı kürsü, işlenen günahların bedeli layıkıyla ödenmeksizin insan soyunun yalnızca bir kurtarıcının şefaatiyle azat edilmesine müsaade etmiyordu. Yuhanna'nın dediği gibi, gökte yalnızca ejderha yüzünden değil, onun işbirlikçileri yüzünden de büyük bir cenk koptu, zira onlar layıkıyla kefaret ödenmeksizin insan soyunun kurtarılmasına katlanamıyorlardı. Nitekim Tanrı'nın onların payına düşeni, yani günahları uyarınca insan soyunu yutmalarını engellemesini çekemiyorlardı. Yunus Ninovalılar uğruna acı çekmeyi göze alarak şöyle dedi, Beni kaldırıp denize atın, deniz dursa dursa o vakit durulur, zira bilirim ki bu büyük fırtına benim yüzümden koptu, affedilmeleri için yalvardığım Ninovalıların günahlarına karşı uyanan bu kargaşayı teskin etmek üzere denize atılmaktan geri durmam. Aynı şekilde Mesih de Tanrı'nın bütün adalet kürsüsünün sarsıldığını ve insan soyunun kötülükle işlediği fiillere karşı intikam talep ettiğini, adaletin sarsılmadan teskin edilemeyeceğini görünce, bizzat Tanrı'nın Oğlu şöyle dedi, İşte ben, beni bu gazaba atın, bu dünya denizinde bulunan bütün isyankârların çekmesi gereken her cezayı üstlenmeye hazırım. Geçmişte bu niyetle yapılan bu adak hakkında kudsiyet sahibi İşaya, O'nun lisanıyla konuşarak şöyle demiştir, İşte ben, beni gönder.

Fakat aynı kadehten İncil'de de söz edilir, nitekim O, çile kadehini içmekten korktuğunda, yine de Baba'nın buyruğuna itaat etmeye her daim hazır olduğunu gösterince, Ebedi Baba O'nu güçlendirecek ve ilahi mahkemede kararlaştırılanları açıklayacak bir melek gönderdi. Zira o vakit O, daha önce söylediği gibi, "Baba, benim değil, senin iraden olsun" diyerek her şeyi fiilen tamamladı, nitekim İşaya peygamberlik etmişti, çünkü kendisi öyle istemişti. Ve o vakit hepimizin kötülüklerini üstlendi, Baba da bunları O'nun üzerine yükledi, böylece O bizim kederlerimizi taşıdı; bunlar o kadar çok ve o kadar ağırdı ki Yeremya şöyle feryat eder, "Senin yıkımın deniz kadar büyüktür."

Ve nasıl ki Yunus Ninovalıların günahlarını kendi üzerine aldıysa ve Mesih de tüm dünyanın günahlarını üstlendiyse, yine de Ninovalıların ve tüm dünya halklarının da, adaletin gereği olduğu üzere, bizzat kendileri de acı çekerek cezanın bir kısmını üstlenmeleri gerekirdi. Nitekim Yunus Ninovalılara vardığında tövbe vaaz etti, verilmiş olan hüküm gereği, şayet tövbe yoluyla cezanın infazı değiştirilmezse kırk gün içinde helak olma cezasını çekmek zorunda kalacaklarını bildirdi.

Bu hükmü değiştirmek için, en büyüğünden en küçüğüne kadar herkes çullara büründü ve şehir kurtuldu. Aynı şekilde Mesih de Baba tarafından vaaz etmek üzere gönderilmeye başlandığında söze şöyle başladı, "Tövbe edin, zira göklerin mekrutu size yaklaşmıştır."

"Bunun lütfunu benimle birlikte acı çekmek ve tövbe etmek, yani Tanrı'ya dönmek isterseniz size temin ederim, ki gerçek tövbe budur." Bundan ötürü yine der ki, "Tövbe etmezseniz, hepiniz benzer şekilde helak olursunuz; gerçi ben helak olmayasınız diye kendi adıma gerekeni yaptım ve yapacağım, zira adaletin gereği olarak sizin de buna ortak olmanız icap eder." Fakat Mesih dünyadan ve bilhassa İbranilerden yakınır, Ninovalıları öne çıkararak şöyle der, "Ninovalılar kıyamet gününde bu nesille birlikte ayağa kalkacak ve onu mahkûm edecekler, çünkü onlar Yunus'un vaazıyla tövbe ettiler, oysa burada Yunus'tan daha büyüğü var." Zira Yunus sadece tek bir halk için tayin edilmiş gölge kabilinden ve sembolik bir kurtarıcıydı, nitekim o halk da sonunda yeniden düşüp yok oldu.

Mesih ise tüm insan soyu için gerçek kurtarıcı olarak, ebedi kurtuluşu sağlayarak kutsal mekana bir kez girdi; kurtuluşa dair olan şeyleri işleyebilmemiz için bize aralıksız lütuf bağışladı, bizim için kazandığı haklardan pay verdi ve nihayetinde katbekat hazırlanan yüceliği bahşetti. Böylece O'nun lütfuyla iyiyi işleriz, O'nun hak edişleriyle de kurtuluşa ve yüceliğe erişiriz.

Bu husus onuncu bölümde başka delillerle de teyit edilir.

Bunu sadece bir delille değil, birçok kehanetle doğrulanmış olarak buluruz. Nitekim ulu peygamber insan soyunun günaha battığını ve hak edişleriyle, lütfuyla ve affıyla muhtaç olanların imdadına yetişecek bir kurtarıcıya ihtiyaç duyduğunu görerek, kurtaran zatın şahsından şöyle der, Pavlus da bunu pek güzel yorumlar, "Eğer kurban isteseydin kurban sunardım, kurbanlık hayvanları istemedin, fakat bana kulaklar, yahut Pavlus'un dediği gibi bir beden hazırladın, ki bu bedenim günahkârların kurtuluşu için kurban edilsin. Kitabın başında benim hakkımda yazılmıştır, senin iradeni yapayım diye, Tanrım bunu istedim ve senin yasan yüreğimin derinliklerindedir." Hakikaten de kitabın başında yahut İbranice metnin aslına göre yaşam kitabının tomarında Mesih her şeyin üstünde ve herkesin önünde yazılıydı. Pavlus'un dediği gibi, kudret içinde önceden tayin edilmişti. Şüphesiz şöyle yazılmıştı, senin iradeni yapayım, bunu hem kendi adıma hem de diğer herkes adına hak edeyim.

Tanrım istedim ve bu yükü taşımaya razı oldum, zira şöyle dedi, "Fakat benim iradem değil, senin iraden olsun; ve günahların kan dökülerek cezalandırılmasını ve günahkârın benim tarafımdan kurtarılmasını buyuran yasanı yüreğimin derinliklerinde sakladım."

Ve bütün günahların gerçek bir kurbanla arındırılmasını, kendisini çağıran herkes için zengin olan zat aracılığıyla tüm borçların ödenmesini buyuran bu adaletini.

Bunu yalnızca Yahudilerin havrasında değil, uğruna kendimi kurban olarak sunduğum tüm ulusların kilisesinde ve büyük meclisinde bildirdim. Eski kurbanların hepsi O'nun birer simgesiydi, günahları bağışlamıyor, fakat suçlayıcıları yatıştırıyordu, ta ki günahları temizleyen ve aklayan gerçek kurban sunulana dek. Bu yüzden kurbanlardan bahseden Levililer kitabı büyük bir gizemle başlar. Kutsal yazı, tomarın başlangıcında bir sır olarak, kimin çağırdığını belirtmeksizin şöyle der, "Ve Musa'yı çağırdı." Oysa her zaman "Ve Rab çağırdı", "Rab konuştu" ve benzeri şekillerde söylemeye alışkındı. Bu durumda, kitabın bu başında ihmal edilmesinin bir gizem taşıdığı ve tüm gidişatta tekrarlandığı üzere, çağıranın kim olduğunu araştırmak gerekir. Fakat o başlangıcın harflerinin ihtiva ettiği sayı hesaplanırsa, ki bu "Vayikra" kelimesidir, gizem aydınlanmaya başlar; zira bu harfler, hesaplamayı bilen için açık olduğu üzere, "İsa" ismine denk gelen sayıyı verir, bu da tüm kurbanlara güç veren zâtın ismidir. Buna Oğul ile birlikte olan ve O'nunla birlikte her şeyi işleyen Baba'yı simgeleyen harf eklenir, nitekim Oğul bizzat şöyle tanıklık eder, "Babam şimdiye dek işlemektedir, ben de işlemekteyim" ve yine "Kendi kendime hiçbir şey yapmam, fakat Babam bana ne öğrettiyse onu söylerim; ve beni gönderen benimle birliktedir."

Demek ki bu kitap, Baba'ya sunulacak kurbanların ele alındığı yerde, Mesih'in ilk ilahi sıfatıyla başlar; bu kurbanlar, Mesih'in bizzat sunduğu ve kudretiyle o gölge kabilinden kurbanların kabul edildiği gerçek kurbanın birer timsalidir.

Öyleyse Musa'dan önce var olmakla kalmayıp İbrahim'den de önce var olan, Musa'yı çağıran ve kendisini önceden simgeleyen şeyleri yapması için onu harekete geçiren O'dur. Nitekim kitabın başında, Yaratılış'ın başında ve bu tomarın başında O'ndan söz edilmiştir. Hakkında yazılan zât bunu çok iyi biliyordu, Yuhanna İncili'nde geçtiği üzere yasa bilginlerine şöyle demişti, "Musa'ya inansaydınız, belki bana da inanırdınız; zira o benim hakkımda yazdı."

Musa'nın O'nun hakkında nerede açıkça yazdığı açıkça belirtilmemiştir, fakat kutsal yazıları açma anahtarına sahip olan tek zât bunu bize lütfederse, Musa'nın O'nun hakkında yazdığı binlerce ve neredeyse sayısız yeri çözüp açıklayabiliriz. Fakat devam edelim, Zekeriya da kurtarıcı ile samimi bir dille konuşarak aynı gizemi açar ve şöyle der, "Sen de antlaşmanın kanı sayesinde tutsakları çukurdan çıkardın." Bu kan sayesinde bizi kurtardı, tüm borcu ödedi ve bize her türlü lütfu ve hak edişi kazandırdı, nitekim Petrus şöyle der, "İsa Mesih'in itaatine ve kanının serpilmesine göre lütuf ve esenlik üzerinize çoğalsın." Bunu İşaya tek bir kehanetle açıkça ortaya koymuştur.

İşaya ise bu meseleyi öylesine açık anlatır ki, Hieronymus'un dediği gibi bu bir kehanet değil, tecelli etmiş bir İncil gibi görünür. Zira şöyle der, "Rab, tüm ulusların gözü önünde kutsal kolunu, yani lütfunun merhamet dolu sağ kolunu hazırladı." Oysa bu kol yalnızca İsrail halkı üzerine uzatılmıştı. Buradan şu çıkar, "Yeryüzünün tüm uçları Tanrımızın kurtarışını, selametini veya kurtarıcısını görecektir", ki O'nu herkesi kurtarmak üzere gönderecektir. Ardından peygamber sözünü uluslara yönelterek şöyle ekler, "Çekilin, iblislerin ve putların tapıncından çekilin; murdar olana, yani putlara sunulan şeylere dokunmayın. Onların arasından, yani putperestlik tapıncından çıkın, böylece tüm lekelerinizden ve kirliliklerinizden arınacaksınız."

Sizler Rab'bin kaplarını taşıyanlar, yani Tanrılığın kabul edici güçlerine sahip olan ve böylece Tanrı'nın tapınağı ve meskeni olarak adlandırılanlar, yahut rahiplik görevini yürütenler, Rab'be sunmanız gereken kapları artık putlarınıza sunmayın. Nitekim bunlar içine kurbanları koyduğunuz kaplar yahut bizzat siz olan kaplardır, tıpkı Pavlus hakkında kehanetin "O benim için seçilmiş bir kaptır" dediği gibi.

Yahut Hieronymus'un anladığı üzere, ey elçiler, kapları taşıyan sizler, yani halkı vaftiz edebileceğiniz kudreti taşıyanlar, Roma ordusunun helakları için hazırlandığı o körleşmiş, küfürbaz ve haksız Yahudilerden uzaklaşın.

Mısır'dan çıktıkları zamanki gibi bir kargaşa içinde ayrılmayacaksınız, bilakis esenlik prensi olan Rab önünüzden gidecek, nitekim O şöyle demiştir, "Dünyanın sonuna kadar sizinle birlikteyim." Bu nedenle bu iş, her ne kadar çetin olsa da, gürültüsüz ve patırtısız gerçekleşecektir, çünkü halkların kırımıyla değil, bilakis kurtuluşuyla olacaktır; gerçi pek çok kimse vaaz edilen imanın ve öğretinin tanıklığı uğruna ölümü göğüsleyecektir, lakin bu acı çekenlerin içsel esenliğiyle vuku bulacaktır, nitekim Bilgelik kitabında dendiği gibi, "Akılsızların gözünde onlar ölmüş gibi göründüler ve gidişleri bir felaket sanıldı, oysa onlar esenlik içindedirler." Peygamberin ardından söylediği de işte budur,

Zira bu işe kargaşayla girişmeyeceğiz, ondan kargaşayla da çıkmayacağız, onu yerine getirmek için kaçarcasına acele etmeyeceksiniz. Zira Efendimiz önünüzden gidecek, İsrail’in Tanrısı sizi bir araya toplayacak yahut birleştirecektir.

İşte kulum, yani İsrail halkı anlayışa erecektir, yücelecektir, yükselecektir ve son derece yüce olacaktır. Zira bütün kiliseye riyaset eden Resuller bizzat onun içinden çıkmıştır, kendisi de aynı İsrail halkından neşet eden Önder’in yardımcıları olarak tayin edilmişlerdir ve aynı soydan gelen pek çok başkası da türlü şekillerde yüceltilmiştir.

Seni Mısır esaretinden kurtardığımda, milletlerin üzerine çıkardığımda, birçok alamet ve mucizelerle yücelttiğimde, seni kavimlerin ve krallıkların fevkine koyduğumda birçokları senin karşında nasıl dehşete düştüyse, o Kurtarıcı’nın ve onun amelinin karşısında da öyle dehşete düşeceklerdir. Zira daha önce şereften yoksun, insanlar arasında hakir görünen ve suretine Âdemoğulları arasında itibar edilmeyen bu zat, kendi kanıyla onları arındırarak birçok millete serpecektir, bu yüzden dünyanın kralları onun huzurunda hürmetle ağızlarını kapayacaklardır. Zira kendilerine ondan bahsedilmemiş olanlar gördüler, peygamberlerin sözlerini işitmemiş olanlar bu büyük sırrı tefekkür ettiler. Bu sır öylesine büyük ve öylesine çetindir ki, anlatmak istesem bir kimseyi ikna edebileceğimi dahi güçlükle umarım, nitekim şöyle denir,

Rab, işittiğimize, yani işitilmesini sağladığımız şeylere kim inanacak? Yahut Rabbin merhamet, inayet ve takva dolu kudreti ve kolu kime ifşa edildi ki, onun huzurunda bir fidan gibi, yani topraktan olan bedenden ve susuz topraktaki bir kök gibi, yani ebedi hayatı elde edebileceği zenginliklerden, servetten ve ilahi feyizlerden mahrum, kuru insan tabiatından yükselen bu zatta icra edilsin ve tecelli etsin? Salt bir insan olarak göründüğünde ve alelade yolla doğduğu kabul edildiğinde, onda uluhiyetin yahut kurtarıcının ne bir sureti ne de bir cemali vardır. Onu gördük ve diğer bütün amelleri aşan o işleri yapsın diye zahiri bir cazibesi yoktu, zira o her şeyi yeniledi ve değiştirdi, bedenin gözleriyle görülen şeylerden ziyade gizli faziletleri ve yatkınlıkları dönüştürdü. Gerçi onu arzuluyorduk, lakin hor görülmüş, yoksul, vatanından sürülmüş, insanların en sonuncusu gibi görünmektedir, acıların adamı, zaaflara ve tabii ıstıraplara maruz kalmış, hatta en büyük canilerin bile canını yakan işkencelerle dolu bir adam. Yüzü gizlendiğinden ve birçokları tarafından hor görüldüğünden, ona itibar etmedik ve onun gerçekte olduğu kişi olduğuna hükmetmedik. Oysa gerçekten zaaflarımızı o yüklendi ve kederlerimizi o taşıdı, insan kılığında bulundu, Pavlus’un dediği gibi, her bakımdan zaaflarımızda acı çekmeyi bilen biri olarak tutulduk.

Yahut Matta’nın İncil’inin sekizinci babında açıkladığı üzere, hastaları ve ezilmişleri iyileştirdiği için zaafları ve kederleri üstlendi. En büyük günahlarımızı dahi bizzat taşıdı. Biz ise onun Tanrı tarafından vurulmuş, cezalandırılmış ve alçaltılmış olduğunu düşündük, kurtuluşumuz uğruna bu darbeleri kendi rızasıyla üstlendiğini hesaba katmadık. Oysa o bizim suçlarımız yahut taşkınlıklarımız yüzünden yaralandı, fesatlarımız yüzünden ezildi, ki bu en mühim olanıdır. Zira Yasadan hiç kimse, yukarıda izah ettiğimiz gibi, ancak cehaletle işlenen yahut zihnin gafletiyle vuku bulan günahlardan gayrısından aklanamazdı.

Oysa onların *havon* dedikleri fesattan, *peşa* diye adlandırdıkları taşkınlık yahut isyandan ve *reşa* dedikleri kötülükten asla aklanamazdı. Bu sebeple Davud, bir fesat olan zinayı ve kötülük denilen cinayeti işlediğinde, bu tür günahlar kurbanlarla temizlenmediğinden şöyle demiştir, Zira kurban isteseydin verirdim, lakin yakmalık sunulardan hoşnut olmazsın.

Bu yüzden Pavlus Romalılarla tartışırken şöyle der, Hiç kimse Yasadan aklanmayacaktır. Bu tür kimselerin taşlanması yahut ölümlerine mahsus bir türle kefaret ödemeleri emredilirdi, Mesih gelerek bizi bütün bunlardan azat etti, bu sebeple peygamber şöyle devam eder, Tanrı ile barışmamızın terbiyesi onun üzerindeydi ve onun yaralarıyla şifa bulduk. Zira hepimiz koyunlar gibi yoldan sapmıştık, her birimiz kendi yoluna dönmüştü, herkes günahlara, fesatlara ve kurtulamayacakları suçlara mahkumdu. Bu yüzden Rab, hepimizin fesadını onun üzerine yükledi. Bu amele, hissi tarafının karşı koymasına rağmen yine de gönüllü olarak girişti, nitekim şöyle devam eder, Kendi istediği için kurban edildi. Bu yüzden kendisini yakalayanların elinden kurtarmaya çalışan Petrus’a şöyle demiştir, Babamın bana verdiği kadehi içmeyeyim mi? Daha önce Petrus çarmıhın adından ve amelinden dehşete düştüğünde ona şöyle demişti, Çekil arkamdan Şeytan, bana köstek oluyorsun, zira Tanrı’ya ait olanları değil, insanlara ait olanları düşünüyorsun. Mademki bu ameli gönüllü olarak üstlendi, bu sebeple kendini savunmak için ağzını açmadı, bilakis kendisini serbest bırakmak isteyen Hirodes ve Pilatus’un huzurunda dilsiz gibi durdu, nitekim şöyle devam eder, Boğazlanmaya götürülen bir koyun gibi ve kırkıcısının önünde dilsiz duran bir kuzu gibi ağzını açmayacaktır.

Gerçekten de dünyanın günahlarını ve hiçbir kurbanla telafi edilemeyen bütün suçları kaldıran bir kuzu oldu, hakiki Fısıh’ta ve daha iyi bir hayata geçişte kurban edildi. Bizim için katlandığı darlıktan ve bizim için göğüslediği haksız hükümden ötürü kabul gördü ve yüceltildi.

Hiçbir insanın yapamayacağı şeyleri yaptığına göre, onun insanın fevkinde olduğu sabit oldu, nitekim peygamber hemen ardından ekler, Onun soyunu kim anlatacak? Zira o ölenlerin değil, bizi diriltmeye gelen dirilerin diyarından kesilip atılmıştır. Halkımın fesadı yüzünden vuruldu yahut ona darbe indirildi, öyle ki bu söz Ebedi Baba’nın yahut onu bizim vurduğumuzu anlatan peygamberin sesi olsun ve onun pederane bir ses olduğu açıkça anlaşılsın. Şöyle devam eder, Ve kötülere mezarını verecektir, yani ölümüyle ve mezarıyla halklara günahlarını bağışlayacak ve onlar için af dileyecektir, ve ölümünde zenginlikler elde edecektir. Nitekim Peder’in kendisine verdiği o ismi çağıran herkes için zenginleşecektir, zira çarmıh ölümüne kadar itaatkar olmuştur.

Ne fesat işledi ne de ağzında hile bulundu, öyle ki bizzat kendisi kendi günahının kefaretine muhtaç değildi, bu yüzden Rab bizim uğrumuza onu ezmek istedi. Halkın günahı uğruna canını feda ederse uzun ömürlü bir zürriyet göreceğini bildiğinden, canını kendi rızasıyla teslim etti, nitekim göğün yıldızları ve denizin kumu gibi sayısız olan İbrahim’in soyundan daha da genişlemiş ve çoğalmış bir zürriyet gördü. Zira seçilmiş ve mühürlenmiş önderlerin ötesinde, hiç kimsenin sayamayacağı büyük bir kalabalık meydana getirdi. O zürriyet aynı zamanda uzun ömürlüydü, zira onun krallığı ebediyen sürer ve Mezmurlar’da dendiği gibi daimi bir saltanata sahiptir, Onun zürriyeti ebediyen kalacaktır ve tahtı huzurumda Güneş gibi duracaktır. Ve yine, Onun zürriyetini asırlar boyunca kaim kılacağım ve tahtını göğün günleri gibi yapacağım.

Şöyle devam eder, Ve Rabbin iradesi onun eliyle muvaffak olacaktır yahut filizlenecektir veya metnin hakikatinin belirttiği gibi yeşerecektir. Zira Peder’e şöyle demiştir, Benim değil, senin iraden olsun. Ve yine, Benim yiyeceğim, göklerde olan Pederimin iradesini yapmaktır. Bu iradeyi bize de riayet edelim diye izah ederek şöyle demiştir, Pederimden işittiğim her şeyi size bildirdim. Şöyle devam eder, Canının zahmeti karşılığında yahut canının emeğinden ötürü doygunluk görecektir, nitekim kendisinin vazettiği şu kural uyarınca, Ne mutlu doğruluğa acıkıp susayanlara, çünkü onlar doyurulacaklardır. Doğru kulum, bilgisiyle birçoklarını aklayacaktır. Zira onun üzerine ilim ruhu inmişti, bu ilimle Tanrı’yı hoşnut eden ve kurtuluşumuz için gereken şeyleri bilerek, Tanrı’nın o kullarının fesatlarını taşıyıp hepsini gayretle yerine getirmeye çalıştı. Şöyle devam eder, Bu sebeple ona pek çoklarını paylaştıracağım yahut pay edeceğim, onları bizzat onun halkı olarak tayin edeceğim, o da onlara lütuflarının doluluğunu bölüştürüp bahşedecektir. Zira güçlülerin, yani karanlıkların reislerinin ganimetlerini taksim edecektir, nitekim Resul şöyle der, Riyasetleri ve kudretleri soyarak. Hükümran Peygamber de bu hususta şöyle terennüm eder, Evin güzeli ganimetleri bölüşecektir. Bu ganimetleri ölümünde kazandığı zaferden elde etti, bu sebeple hemen ardından eklenir, Canını ölüme, hem de utanç verici bir ölüme teslim ettiği için, nitekim şöyle devam eder,

Ve asilerle yahut günahkarlarla bir sayıldı. Oysa bizzat kendisi birçoklarının günahlarını yüklendi, yani onun kurtarışının lütfunu arzu edenlerin ve ardınca giderek çarmıhı taşıyanların günahlarını. Ve taşkınlık edenler, asiler yahut kendisini çarmıha gerenler için dua ederek şöyle dedi, Baba, onları bağışla. Yalnızca kendisini çarmıha gerenler için değil, diğer herkes için de dua etti, nitekim Pavlus şöyle der, Bedende olduğu günlerde gözyaşlarıyla ve feryatlarla dualar sundu ve hürmetinden ötürü işitildi.

Yukarıda söylenenlerin hepsinden şu neticeye varılır ki İsa, yalnızca Tanrı’nın amellerinin değil, bizim amellerimizin ve liyakatlerimizin de tamamlayıcısı olmuş ve netice itibarıyla amel etmemiz için gereken gücü bahşetmiştir.

Mademki Mesih, bizim Mesihimiz olmuş, her şey O’nun aracılığıyla var edilmiş, O imanın müellifi ve tamamlayıcısı kılınmış, uluhiyetiyle her şeyi doldurmuş, hem parça hem bütün olarak bir bakıma her şeyde mevcut bulunmuş, tıpkı insan canı gibi mistik bedenin bütün azalarını diriltmiş, tesirini hayvanlara ve işlerimize dek yaymıştır, nitekim O’nun sırlarla dolu zatî isminden ve tesadüfen değil, bilakis vuku bulan hadiselerden ve bunlara uydurulan sırlardan ötürü verilmiş sıfatlarından öğrenebiliriz ki, gerçek inananlarca yalnızca O’nun ismi çağrılır, O bütün dermansızlıklarımızı, zaaflarımızı ve borçlarımızı kendi üzerine almıştır, ta ki bizler azade kılınıp daha bir gayretle amel edebilelim, işte bu sebeple her şeyi kendisi vasıtasıyla işlediğimiz zat haklı olarak O kılınmıştır, nitekim Pavlus şöyle der, "Beni kuvvetlendirende her şeyi yapabilirim," ve yine,

"Oysa herkeste her şeyi işleten aynı Tanrı'dır." Bu Tanrı, Mesih İsa’da her şeyi nizama koyandır, nitekim bizzat kendisi sarih bir dille şöyle buyurur, "Bensiz hiçbir şey yapamazsınız,"

"Ve eğer bir kimse bende kalmazsa, dışarı atılır ve kurur, onu ateşe atarlar ve yanar," bunu Tanrı’nın inayetiyle, işbu ikinci cildin nihayetinde daha açık şekilde şerh edeceğiz. Bu yüzden bütün hayırların bahşedicisi ve hakiki aracı olan O’na rücu edilmeli, O’nun rızasıyla kendi zenginliklerinin doluluğundan bize lütufta bulunması için her şey O’nun vasıtasıyla Baba’dan talep edilmelidir, ta ki böyle bir Hükümdar’ın huzuruna layıkıyla ve dürüstçe çıkabilelim. Şimdi O’nun hâkimiyeti ve krallığı üzerine bahsetmemiz gerekmektedir.

YEDİNCİ TON

Mesih adil bir Kral ve her şeyi çekip çeviren ulu bir Hükümdardır.

Mesih’in hakiki Rab olduğu Musa’nın kehanetleriyle önceden bildirilmiştir. Birinci Bölüm. Aynı husus diğer peygamberlerin vahiyleriyle ispat edilir. İkinci Bölüm. Kendisine dair ilk vaat onda vuku bulmuşken, Mesih’in neden İbrahim’in evinde hüküm süreceğinin söylenmediği. Üçüncü Bölüm. Neden yine kendisine bir ahit bahşedilen İshak’ın evinde de hüküm sürmediği. Dördüncü Bölüm. Neden vahiy tarafından, İsa’nın Yakup’un evinde ebediyen hüküm süreceğinin söylendiği. Beşinci Bölüm. Mesih’in içinde hüküm sürdüğü bu evin faziletleri üzerine. Altıncı Bölüm. Bu evin kinai manasına göre tefsiri. Yedinci Bölüm. Söz konusu Havari kabilelerinin, mecazi ailenin taksimatına ve yıldızlı feleğin burçlarına göre ne büyük bir ahenk içinde dağıtıldığı. Sekizinci Bölüm. Kabilelerin her birinin, göklerin açılarına (aspectus) göre hangi taksimat ve hangi sır ile ordugâh kurduğu. Dokuzuncu Bölüm. Göklerin kaç üçgene ayrıldığı ve her bir bölgenin hangi üçgenin veya burcun idaresi altında bulunduğu. Onuncu Bölüm. Her bir Havarinin hangi iklimlerde ve hangi burçlara tabi yerlerde vaaz verdiği. On Birinci Bölüm. Havarilerin göksel burçlarla olan mutabakatı üzerine. On İkinci Bölüm. Kabilelerin sembollerle ve ordugâh kurdukları açılarla olan uyumu. On Üçüncü Bölüm. Yakup’un on iki oğluna verdiği hayır dualarının, on iki Havarinin kendilerine vaaz ettiği on iki kavimle ve bunlara tekabül eden burçlar sırasıyla olan ahengi üzerine. On Dördüncü Bölüm. Asıl sıranın neden muhafaza edilmediğine dair istidrat. On Beşinci Bölüm. İssakar ve Zebulun’a verilen hayır dualarının kendi kavimleriyle olan ahenginin devamı. On Altıncı Bölüm. Yehuda’ya verilen hayır duasının, kendisine tekabül eden burç tarafından sevk ve idare edilen kavimle olan ahengi üzerine. On Yedinci Bölüm. Bu üçgenin diğer iki kabilesine ait hayır dualarının, kendilerine münasip burçlar ve kavimlerle olan ahengi üzerine. On Sekizinci Bölüm. Üçüncü üçgenin karşısında ordugâh kuran üç ailenin hayır dualarının, bu üçgen tarafından idare edilen kavimlerle olan ahengi üzerine. On Dokuzuncu Bölüm. Dördüncü üçgenin karşısında ordugâh kuran geriye kalan üç kabilenin hayır duasının, bu üçgen tarafından idare edilen kavimlerle olan ahengi üzerine. Yirminci Bölüm. Pek meşhur Havari Pavlus’a neden hususi bir kabile veya mıntıka tahsis edilmediğine dair istidrat. Yirmi Birinci Bölüm. Ahit Sandığı’nın etrafında ordugâh kurulurken araya yerleştirilen o üçlü birliğin ne anlama geldiği. Yirmi İkinci Bölüm. Hükümdarımız İsa’nın İncil’de seçtiği zikredilen yetmiş iki şakirdin neye işaret ettiği. Yirmi Üçüncü Bölüm. Bütün mistik ve dünyevi bedeni neyin idare edip yönettiği. Yirmi Dördüncü Bölüm. Bunun bir vahiy vasıtasıyla açıklanması. Yirmi Beşinci Bölüm.

İKİNCİ İLAHİ ## MESİH’İN HAKİKİ RAB OLDUĞU MUSA’NIN KEHANETLERİYLE ÖNCEDEN BİLDİRİLMİŞTİR. BİRİNCİ BÖLÜM.

Ruhü’l-Kuds’ün peygamberlerin ağzından Mesihimizin hâkimiyeti ve krallığı hakkında önceden ne bildirdiğini kısmen de olsa nakletmek için söze Musa’dan başlamak gerekir. Şeriat yazarı Musa, insanın doğum haritasından (genitura) bahsederken onun yaratılışını iki kez kaleme almış görünür. Evvela, onları kendi sureti ve benzerliğinde erkek ve dişi olarak yarattığını anlatır, ardından sanki insan hakkında hiçbir şey söylememiş gibi devamında şöyle der, "Ve yeryüzünü işleyecek insan yoktu, bunun üzerine Rab Tanrı insanı yerin balçığından, yerin tozundan şekillendirdi ve onun burnuna hayat nefesini üfledi."

Her türlü hikmette ziyadesiyle mütebahhir, Tanrı ile dolu ve Ruhü’l-Kuds ile bezenmiş böylesine yüce bir zatın, az önce söylediklerini unutup daha evvel Tanrı’nın benzerliğinde ve suretinde yaratıldığını ve her şeyin Rabbi kılındığını bildirdiği insanın şekillendirilişini mükerreren zikredecek kadar bir gafletle malul olduğunu düşünmek caiz değildir. Aynı veçhile, erkek ve dişinin yaratılmış olduğunu naklettikten sonra, söylediklerini derhal unutup metnin hakiki lafzında yer aldığı üzere, "Ve insan için kendisine benzer ya da karşısında durabilecek bir yardımcı bulunamadı," sözünü eklemesi de böyledir. Zira tarifinde tek bir fazla harfe dahi yer vermemiş olan böylesi büyük bir zata, aynı şeyi beyhude yere iki kez tekrar edecek kadar bir zihin acziyetini kim yakıştırabilir, Binaenaleyh, Tanrı ile dolu bu zattan ve mukaddes kelamdan zahiren öyle görünen bu hatayı bertaraf etmek maksadıyla, bu hususta pek mahir kimselerin tasdik ettiği üzere, mukaddes hazinelerden şunu beyan ederiz ki, Musa evvelemirde Mesih’in ve O’nun validesinin var edilişini resmetmiştir. Zira Mesih Tanrı’nın hakiki suretidir ve bütün yaratılanların ilk doğanıdır, nitekim Pavlus şöyle der, "Görünmez Tanrı’nın sureti, bütün yaratılışın ilk doğanı O’dur." Ve o erkek ile o dişi, ilahi zihinde ilk olarak, her şeyden önce ve her şeyin fevkiyledir, nitekim onlara her şeyi tabi kılarak şöyle buyurmuştur, "Denizin balıklarına, göklerin kuşlarına, yerin hayvanlarına ve yeryüzünde hareket eden bütün canlılara hükmedin." Nitekim adı geçen Çalgıcı Davut bunu terennüm ederek şöyle der, "Ona izzet ve şeref tacı giydirdin, onu ellerinin işleri üzerine memur ettin, her şeyi ayaklarının altına serdin, koyunları ve sığırları, hepsini, üstelik kırın hayvanlarını, göğün kuşlarını ve denizin balıklarını, denizin yollarında dolaşanları." Ve orada Mesih’ten bahsedildiğini, sırları faş eden Pavlus, Korintlilere ve İbranilere açık bir dille izah ederek bunların Mesih hakkında önceden söylendiğini belirtir, "Her şeyi ayaklarının altına serdin," kelamına vardığında ise şöyle der, "Her şeyi O’na tabi kılmasında, tabi kılınmadık hiçbir şey bırakmadı, yani her şeyi tabi kılan zat müstesnadır ki, o oğul da O’na tabi kılınmıştır," İbranilerle devam ettiği üzere, "O’nun ölüm ıstırabından ötürü, Mezmurlar’da dendiği gibi, izzet ve şerefle taçlandırıldığını gördük." O erkek ve dişiye şöyle denmiştir,

"Üreyin ve çoğalın," şüphesiz cismani bir çoğalmayla değil, ruhani ve ilahi bir çoğalmayla, nitekim hikmet ehlinin ve Kuran’ın her yerde şehadet ettiği üzere, o erkeğin liyakatinin ve inayetinin doluluğundan ve o kadının inayeti ile merhametinin doluluğundan hepimiz pay alalım diye bu böyledir.

Musa vasıtasıyla Yakup da sahneye çıkarılır, Yakup oğlu Yehuda’ya kehanette bulunarak şöyle der,

"Hükümranlık asası Yehuda’dan, önderlik onun soyundan yahut şeriat koyucu metnin hakiki lafzında olduğu gibi ayaklarının arasından ayrılmayacaktır, ta ki gönderilecek olan gelinceye dek, ve milletlerin intizarı O olacaktır."

Fakat İbranice hakikate göre daha doğru bir ifadeyle, "Ta ki Şiloh gelinceye dek,"

İbraniler nezdinde pek meşhur olan Onkelos Targumu bunu Keldanice olarak "Mesiha" şeklinde zikreder,

Bunun lafzı şöyledir, [İbranice/Aramice metin]

Bunu kelimesi kelimesine tercüme edersek şöyledir,

"Yehuda hanedanından hükümdar, oğullarının oğullarından yazıcı yahut muallim ebediyen eksik olmayacaktır, ta ki Mesih gelinceye dek, krallık O’nundur ve kavimler, yahut milletler O’na itaat edecektir."

Buna David Kimhi de katılır, Şiloh sözcüğüyle Mesih’in anlaşılması gerektiğini kanıtlayan pek çok delil öne sürer. İnatçı tutumlarını savunmak adına bu sözleri türlü türlü ve daima hatalı biçimde yorumlayan daha yakın dönem İbrani bilginlerine kulak asılmamalıdır. Nitekim bazıları o Şiloh’nun Babil kralı Nabukadnezar olduğunu, Yahudi halkının günahlarını cezalandırmak için Tanrı tarafından gönderildiğini, Kral Tsedekiya’yı esir ederek Babil’e sürdüğünü ve Yehuda krallığına son verdiğini söylerler. Şehir ve mabet öylesine yerle bir edilmiştir ki, bundan sonra Yeruşalim’de yahut Yehuda hanedanında bir daha asla kral bulunmamıştır. Bu Nabukadnezar’ın milletlerin intizarı olduğunu iddia ederler, zira milletler üzerindeki hakimiyet ve imparatorluk onun idaresinde genişlemiştir. Ne var ki bu kimseler ciddiye alınmaktan ziyade alaya alınmaya ve ayıplanmaya layıktır, zira Şiloh "gönderilmiş" manasına gelmez, Nabukadnezar da milletlerin intizarı olmadığı gibi, diğer kavimlerle kıyaslandığında pek cüzi bir pay teşkil eden Kildaniler, Persler ve Medler haricindeki diğer milletler de onun etrafında toplanmış değildir.

Ayrıca Nabukadnezar devrinde Yahudi asası büsbütün ortadan kalkmış da değildir, çünkü halk esaretten döndükten sonra bu kabilede pek çok önder bulunmuştur. Başkaları ise bu kehanetin, Şiloh’ta Benyamin kabilesinden kral olarak meshedilen Saul’da vuku bulduğunu iddia ederler, zira o vakit krallığın izzeti ve Yehuda’nın asası Benyamin kabilesine intikal etmiştir. Bu iddia da ilkinden daha az gülünç değildir, çünkü krallık asası Yehuda’dan alınmış değildi, zira Tanrı’nın o kabileden bir kral çıkacağına dair hükmü henüz icra mevkiine konmamıştı, oysa ilahi ferman uyarınca krallık soyu daima var olagelmişti. Nitekim daha basiretli İbranilerin belirttiği ve daha ziyade itibar ettiği üzere, Tekvin kitabında okuduğumuz veçhile, Benyamin’in geri getirilmesi hususunda diğer on oğul kefil dururken, Yakup’a bizzat Yehuda tarafından teminat verilmişti. Dolayısıyla bu krallık asası başlangıçtan itibaren Tanrı tarafından Yehuda kabilesine tahsis edilmiş, kısa bir müddet için Benyamin kabilesine bırakılmış, akabinde Saul henüz hayattayken Davud şahsında derhal Yehuda kabilesine iade edilmiştir.

Krallık bu hanedanda Babil sürgününe kadar on dört nesil boyunca sürmüştür, sürgünden sonra da Zerubbabil ve ardılları gibi Yehuda kabilesinden önderler varlığını korumuştur. Üstelik Saul Şiloh’ta değil, bazılarının dediği gibi Kiryat-Yearim’de yahut Krallar kitabının birinci cildinde belirtildiği üzere Suf diyarında meshedilmiştir. Çağımızda bazı kimselerin küstahça ileri sürdüğü üzere, bu kehanetin Yarovam şahsında tecelli ettiğini iddia edenlere de rastladım, zira o dönemde on kabile Yahudi asasından koparılmış ve Şilohlu Ahiya’nın ona önceden bildirdiği veçhile, Efrayim kabilesinden olan Yarovam’a verilmişti. Bu sebeple "Şiloh gelene değin" ifadesini, Şilohlu Ahiya gelene değin diye tevil ederler.

Bu iddia da hiçbir surette ayakta kalamaz, zira o vakit krallık Yehuda kabilesinden bütünüyle alınmamış, yalnızca zayıflamış, krallık Rehavam’da ve onun neslinden gelenlerde on iki nesil boyunca devam etmiştir, sonrasında da asanın uhdesinde kaldığı pek çok önder hüküm sürmüştür. Zira bizim asa diye tercüme ettiğimiz *şevet* kelimesi, tıpkı Hakimler Kitabı’nda zikredildiği üzere krallara olduğu kadar önderlere de delalet edebilir, orada şöyle denir,

Mahir’den önderler indi, Zabulon’dan da orduyu savaşa sevk edenler, yahut İbranice aslına göre, Ve Zabulon’dan yazıcı asasını çeken yahut elinde tutan indi. Burada İbranicede *şevet sofer* ibaresi geçer ki bu ne Latinceye ne de İbraniceye göre krallık asasını ifade eder, zira Zabulon kabilesinde hiçbir zaman krallık bulunmamış, ancak önderlik asası var olmuştur.

Nitekim Yehuda kabilesinde Babil sürgününden sonra dahi önderler, büyük yasa koyucular, müfessirler ve yasa alimleri, krallığının otuz birinci senesinde Mesihimizin doğduğu Aşkelonlu Hirodes devrine değin mevcudiyetini korumuştur. Ondan önce halka ve o Yehuda kabilesine asa verildikten sonra, üzerlerine yahut onlara tabi topraklara hiçbir yabancı hükmetmemiştir. İşte Babil esaretinde sessizliğe bürünen asa, asıl o vakit mezkur kabileden alınmıştır. Lakin bu zorbalıkla değil, Mesih tarafından gayet adil bir surette icra edilmiştir, zira fani ve dünyevi olandan baki ve semavi olana tebdil edilerek daha hayırlı bir hale getirilmiştir.

Bu da bizzat aynı kabileden neşet eden, krallığı bu dünyada zahir olmasa da kralların hakiki Kralı ve rablerin Rabbi olan Mesih vasıtasıyla gerçekleşmiştir, nitekim semavi krallığa yönelmek ve bütün hakikatin timsali olmak üzere bu fani mevkiden feragat etmiş, oysa onun üzerinde mutlak bir hakimiyete sahip olduğunu bizzat kendisi, "Gökte ve yerde bütün yetki bana verildi" diyerek ikrar etmiştir. Bu yetkisini insanlar arasında yaşarken dilediği gibi kullanmış, denize ve rüzgarlara emretmiş, ekmekleri ve balıkları çoğaltmış, türlü marazları ve musibetleri defetmiş, fakat en mühimi bu dünyanın hükümdarının saltanatını elinden alıp onu dışarı atmıştır. Şimdiyse tahtını göklerde kurmuş olarak çok daha kutlu bir biçimde ona hükmetmektedir, zira kendisine göktekilerin, yerdekilerin ve yer altındakilerin önünde diz çökeceği o isim bahşedilmiştir.

İşte Mesih, hakiki bir kral, rahip ve peygamber olarak hepsinin fevkinde meshedilmiş olan Hristos budur, bütün milletler onun etrafında toplanacaktır. Nitekim İbranice metinde *ve-lo yikhat ammim* yazılıdır ki lafzı lafzına şöyle tercüme edilir, Ve millet yahut kavim ona toplanacaktır. Bizim tercümemiz ise bunu, "Ve o, milletlerin intizarı olacaktır" şeklinde aktarır.

Zira İsrailoğullarının hanedanından hüküm süren hiç kimsenin etrafında milletler onun buyruğuna boyun eğmek üzere toplanmamıştır, bu yalnızca bütün cihanın ve gök kubbe altındaki her milletin bağlandığı Mesih için vaki olmuştur, zira o kendi kudretiyle herkesi, hatta düşmanlarını dahi kendine çeker, nitekim kehanet daha evvel şöyle buyurmuştur, "Elin düşmanlarının ensesinde olacak ve babanın oğulları sana secde edecekler." Bu muhakkak ki herkese hükmeden ve her şeyin Babası addedilen semavi Baba’dır. Böylece hakimiyetini ve krallığını yabancılara da teşmil etmiştir, nitekim kutlu Mezmurlar Şairi şöyle terennüm eder, Yehuda benim kralımdır, yani,

Adonai, yahut tecessüm etmiş olan dört harfli isim (tetragrammaton) benim kralımdır. Zira İbranicede Yehuda, dört harfli ulu ismin arasına dört sayısına, yani cismani cüsselerin dört köşeli yapısına (kare açı) işaret eden *dalet* harfinin dercedilmesiyle yazılır. Peygamber şöyle devam eder, "Moav umudumun kazanıdır", yani ocakta yahut ateşte arındırılacaktır.

Ve imtihan kazanında sınanacaktır ki bütün yaratılmışlara numune olsun. "Edom üzerine çarığımı fırlatacağım", yani Edom kavminin ve ilk babanın günahı yüzünden soyulup çıplak kalan, her bir ferdin işlediği günahlarla zedelenen bütün insan neslinin büründüğü ve kuşandığı beşeriyetimi teşmil edeceğim.

Ve yabancı milletler de onun tarafından kurtarıldığı cihetle, metin şöyle devam eder, "Yabancılar bana tabi kılındı." Yehuda kabilesinde mahdut kalan krallık asası Mesih’te öylesine tevsic edilmiştir ki, yalnız o hanedana ve İsrail evine münhasır kalmamış, her şey Mesih’e ram kılındığında bütün kainata şamil olmuştur. İşte o vakit şu söz yerine gelmiştir,

"Sıpasını asmaya, eşeğinin yavrusunu en seçkin asma kütüğüne bağlayacaktır." Sıpa ile, Hieronymus’un da şahitlik ettiği üzere, imanda henüz taze olan, merhamet ve lütfun evladı sayılan putperest kavim kastedilmektedir ki bu kavim, "Ben asmayım" diyen o asmaya rabtolunmuştur. Dişi eşek ise, hem putperest kavmin hem İsrailoğullarının evladı bulunduğu ana kilisedir, ne var ki ilki nevzuhur bir sıpa, diğeri ise artık kemale ermiş olandır, tıpkı pederinden payını alıp uzak bir memlekete dağıtan, tüketip yabancılaşarak babasına adeta el olan iki oğul meselinde gösterildiği gibi.

İşte bu iki kavmin anası olan ve bir sır mucibince dişi eşekle remzedilen kiliseyi, "Sizler bende kalan asma çubuklarısınız" diye buyurduğu asmanın filizlerine yahut sürgünlerine bağlamıştır. Nitekim kiliseyi resullere ve onların haleflerine tevdi ve tabi kılmış, öyle ki onların nizamlarına ve hükümlerine bağlanmıştır. Ve tertemiz ve mukaddes bir zevç olan Mesih’e putperestlikle ve sair levsiyatla kirlenmiş bir eş yaraşmayacağından, kelam şöyle sürer, "Giysisini şarapta, örtüsünü üzümün kanında yıkayacaktır." Bu giysi yahut örtü, Kuzu’nun postundan dokunmuş, onun kanıyla boyanıp paklanmış ve bütün beşeriyetin çıplaklığını örten libastır, bu da putperest kavim ve kurtuluşun inayetini idrak ederek Mesih’e bağlanan herkestir, nitekim onlar Mesih’in çarmıh ıstırabında uğradığı zilleti örterek [okunamadı] bunca tahkirin uluorta görünmesine mani olmuşlardır.

Giysisi şarapla yıkanmış olan O, ikram ettiği zaman şöyle demişti, Bu kadeh, günahların bağışlanması uğruna sizin için ve birçokları için dökülecek olan yeni ve ebedi ahdimin kanıdır.

Vahiy bunu bütünüyle dile getirmiştir, ta ki Mesih'in bütün insan soyu, meleklerin tabiatı ve diğer her şey üzerindeki meşru egemenliğini nereden aldığını göstersin, yani her şeyi fidye ile kurtardığı ve boyun eğdirdiği çilesi ve ölümü vasıtasıyla. Bundan ötürü sırları açıklayan Pavlus şöyle der, Ölüme, hatta çarmıh ölümüne kadar itaatkâr oldu, bu sebeple Tanrı O'nu yüceltti ve O'na her ismin fevkinde bir isim bahşetti, öyle ki gökteki, yerdeki ve yerin altındaki her varlık O'nun önünde diz çöksün ve eğilsin.

Aynı hakikat başka peygamberliklerle de doğrulanır. Peygamberin, İsa'mıza verilen bu hâkimiyet ve krallık hakkında önceden bildirdiği şeylerden pek çoğu arasından birkaçına değinelim, nitekim Davud, O'nun şahsı adına konuşarak ikinci Mezmur'da şöyle der, Rab bana dedi, Sen benim oğlumsun, bugün ben sana peder oldum. İbranice metinde şöyle geçer, *haiom ielidtica*, bu *haiom* kelimesiyle ebediyet veya belirli bir zaman kastedilir, nitekim *Güzelliğin Kelamı* adlı kitabın yazarı bunu pek güzel tefsir eder.

O halde ezelden doğmuş ve beden bakımından vakti gelince dünyaya gelmiş olana şöyle der, Benden dile, miras olarak sana milletleri, mülkün olarak da yeryüzünün sınırlarını vereyim. Dile, yani takdir ettiğim işi fiilen yerine getirerek dile ki, yeryüzünün bütün sınırlarında meşru bir hâkimiyete sahip olasın. Nitekim buna sahipti ve sahiptir, her ne kadar Muhammedi ayrılık ilahi bir takdirle, bir düzen ve sırdan yoksun olmaksızın vuku bulmuş olsa da, bu hususta uzun uzadıya konuşulabilir, fakat ben yalnızca Tanrı'nın sırlarına vakıf olan Pavlus'un Selaniklilere peygamberlik ederek yazdığı şu sözleri aktaracağım, Hiçbir söz yahut bizden gelmiş gibi gösterilen bir mektup vasıtasıyla Rabbin günü sanki gelip çatmış gibi dehşete kapılmayın ve aldanmayın, zira ilkin o ayrılık vuku bulmadıkça Rab kendi haşmet tahtına gelmeyecek, egemenliğinin yetkisini açıkça göstermeyecektir, nitekim bu büyük ayrılık Muhammed vasıtasıyla gerçekten vuku bulmuştur.

Ve Tanrı diye anılan her şeye karşı çıkacak ve kendini onların fevkinde yüceltecek olan o günah adamı, helak oğlu açığa çıkmadıkça o gün gelmeyecektir, bundan ötürü Mesih karşıtı (antichristus) ve Tanrı karşıtı (antitheus), yani Mesih'e ve Tanrı'ya zıt olarak anılacaktır. Fakat Rab İsa onu ağzının nefesiyle yok edecek ve Muhammedi canavar tarafından parçalanmış olan şeyleri yeniden birleştirecektir. O vakit hepsini demir bir asayla, yani bükülmez ve bütünüyle katı bir kudretle güdecektir, çömlekçi kabı gibi onları kırıp parçalayacaktır, o canavarı kendi fahişesiyle ve ölümün hâkimiyetine sahip olan babası iblisle birlikte o kötülük oğlunu helak edecektir, işte o vakit düşman olan ölüm de yok edilecektir. Aynı peygamber bir başka Mezmur'da da şöyle der,

O bana seslenecek, Sen benim Babamsın, Kurtuluşumun kalesi, kayası yahut sığınağısın, Ben de onu ilk oğul kılacağım, Yeryüzünün krallarından daha yüce yapacağım.

Öyle ki Yuhanna'nın da dediği gibi, Kralların Kralı, rablerin Rabbi ve yeryüzü krallarının Hükümdarı diye anılması hak edilmiş olsun, yukarıda açıkladığımız üzere devamı da buna uygundur.

İşaya da şöyle der, Ve hâkimiyet O'nun omuzları üzerinde oldu, O'na Harika Öğütçü Meleği yahut Harika Öğütçü, Kudretli Tanrı, Gelecek Çağın Babası denecektir, zira bütün azizler bunu, içinde kâmil bir barışla hüküm sürmemiz gereken hakiki bir krallık olarak beklemektedir.

Bu sebeple devamında, O'na Barış Prensi deneceğini ekler. Ve biraz aşağısında şöyle der, O'nun hâkimiyeti çoğalacak ve barışının sonu olmayacaktır. Davud'un tahtı ve krallığı üzerinde oturacak, onu şimdiden ebediyete kadar adaletle ve doğrulukla pekiştirip güçlendirecektir. Bu ifadeden ötürü, bu peygamberliğin Hizkiya'da gerçekleştiğini söyleyen cahil yahut dikbaşlılıkla körleşmiş İbranilerle alay edilmelidir, zira ne Hizkiya'nın ne de Davud'un krallığı ve zürriyeti beden bakımından baki kalmıştır, bilakis o krallık soyu, Yosefos ve Eusebios'un naklettiği üzere, vaktiyle tamamen ortadan kalkmıştı, geriye yalnızca kraliyet debdebesinden çoktan dışlanmış yoksul Mesih ailesi kalmıştı, çünkü o aile, bu peygamberliğin tahakkuk edeceği başka bir krallığa yönelmişti. Mesih böylece Davud'un krallığını daha hayırlı bir krallığa dönüştürerek şimdiden sağlam ve daimi bir barışın sefasını sürmektedir. Bu peygamberliğin yalnızca Mesih'ten ve Tanrı-insandan bahsettiğine dair her türlü şüpheyi bertaraf etmek için devamında şöyle denir, Ve O'na *El Gibor*, yani Kudretli Tanrı denecektir. Bu unvan Tanrı'dan ve Tanrı ile insan olan Mesih'ten başkası için kullanılamaz. İbraniler *El* kelimesinin bazen kudretli anlamına geldiğini ileri sürerek laf cambazlığı yapmasınlar, zira *Gibor* güçlü ve metin olandan başka bir anlama gelmediğine göre, Kudretli Kudretli demek son derece anlamsız bir söz olurdu. Yeremya da açık bir ifadeyle bu krallığı önceden bildirerek şöyle der, İşte günler geliyor, diyor Rab, Davud için doğru bir dal çıkaracağım, Keldani Targum'unda Yonatan ben Uziel bunu şöyle çevirir, *ve-akîm le-David maşîah de-tsidka*, bunun kelimesi kelimesine tercümesi şudur, Ve Davud'a doğru bir Mesih çıkaracağım, yani Davud'un soyundan yahut evinden adil bir Mesih var edeceğim. Ve bir kral hüküm sürecek, bilgece davranacak, yeryüzünde adaleti ve doğruluğu yerine getirecektir.

İbraniler bu sözün Yoşiya yahut Hizkiya hakkında söylendiğini iddia ederek hezeyana kapılmasınlar, zira metnin devamında gelen şu ifade onların hiçbirinde karşılık bulamaz, O günlerde Yehuda kurtulacak ve İsrail güven içinde yaşayacaktır.

Ve O'na verecekleri isim şudur, *Adonai Tsidkenu*, yani Doğruluğumuz olan Dört Harfli İsim (tetragrammaton) yahut Symmakhos'un tercüme ettiği gibi, Bizi aklayan Rab. Zira o kralların döneminde ne Yehuda kurtulmuş ne de İsrail güven içinde yaşamıştır, ne zamana bağlı krallık bakımından ne de manevi ibadet veya ebedi krallık bakımından, tıpkı Mesih'te olduğu ve olmakta bulunduğu gibi, zira O'nun krallığında kilise ve Hristiyan ibadeti sarsılmaz kılınmıştır ve bu dünya sürdükçe asla sona ermeyecektir. Yine O'nun faaliyetiyle, dünyanın yaratılışından beri hazırlanmış olan fakat herkes asi ve gazap evladı olarak doğduğu için hiç kimseye bahşedilmemiş bulunan o krallık tanzim edilmiş ve günden güne paylaştırılmıştır, ancak Mesih bizi uzlaştırarak o krallığın ehil sahipleri kılmıştır. Son olarak O'na verilecek isim hakkında eklenen husus, o krallara ve alelade herhangi bir insana hiçbir surette uymamaktadır, zira Mısırlı Musa'nın [okunamadı] hakkındaki kitabında söylediği üzere, hiçbir insan o büyük dört harfli isimle çağrılamaz.

Bundan ötürü İbranilerin daha bilge olanları, Yaratılış üzerine yazılmış muteber bir şerhte ve başka pek çok yerde geçtiği üzere, bu vahyin Mesih hakkında konuştuğunu kendiliklerinden itiraf ederler. Davud yine Kutsal Ruh'un tesiriyle coşarak şöyle terennüm eder,

Rab Rabbime dedi, Ben düşmanlarını ayaklarının altına tabure yapıncaya dek sağımda otur.

Peygamberin kimden bahsettiğini bizzat Mesih'in kendisi, Ferisilere peygamberin kimden bahsettiğini, kendisinden mi yoksa bir başkasından mı bahsettiğini sorarken açıklar, zira kuşkusuz peygamber kendine Rabbim demezdi.

O halde seçilmiş bütün halkın üzerinde bir kral iken Rabbim diye hitap ettiği o başka kişi kimdir? Elbette tebaasından biri değildir, ne bir yabancı ne de bir putperesttir, binaenaleyh yalnızca ruhta Rabbim ve her şeyin hâkimi olarak gördüğü Mesih'ten bahsetmektedir, nitekim Pavlus Efeslilere son derece açık bir dille bunu izah ederek şöyle der, Baba Tanrı, Mesih'i ölümden diriltti, göklerde O'nu her yönetimin, yetkinin, kudretin, egemenliğin ve yalnız bu çağda değil gelecek çağda da anılacak her ismin fevkinde kendi sağına oturttu.

Ve her şeyi O'nun ayakları altına serdi, O'nu her şeyin üzerinde, kendi bedeni olan kiliseye baş kıldı. Ve yine İbranilere yazarken şöyle der, Meleklerin hangisine herhangi bir vakit, Düşmanlarını ayaklarının altına tabure yapıncaya dek sağımda otur demiştir? Zira onların hepsi hizmetkâr ruhlardır, dolayısıyla rab değildirler, bu sebeple düşmanları onların ayakları altına tabure yapılacak değildir ve Tanrı'nın sağında oturmazlar.

Geriye kalan şudur ki, peygamber göklerde hüküm süren ve her şeye hâkim olan O'ndan bahsetmektedir.

yeryüzünün bütün kralları.

Neden Mesih'in, vaat ilk kez kendisine açıkça verilmiş olduğu halde İbrahim'in evinde hüküm süreceği söylenmemiştir?

İbrahim, her türlü şüpheden uzak olarak, seçilmiş ailenin babası, imanın babası ve İncil'de bize öğretildiği üzere, tüm seçilmişlerin aktığı kucağın başında duran kişi olarak anılmıştır, buna rağmen semavi vahiy, Kurtarıcı'nın ana rahmine düşüşünü müjdelerken, İbrahim'in evinde hüküm sürecek dememiş, Yakup'un evinde hüküm sürecek demiştir. Sanırım bu, İbrahim'e şöyle denmiş olmasındandır,

"Hizmetçiyi ve onun oğlunu kov." Bu hususta İbrahim, iyileri ve kötüleri, adilleri ve adaletsizleri olan, üzerlerine yağmur yağdıran ve Güneş'ini doğduran yüce ve evrensel Babanın suretini taşır, bu nedenle bir gizemden ötürü Avram iken İbrahim, yani birçok ve karışık kavimlerin babası diye adlandırılmıştır.

O, soyunda ve kendi öz çocuklarında dahi Babanın suretini muhafaza eder,

Zira meşru evlilikten İshak'a, gayrimeşru olandan ise İsmail'e sahip olmuştur.

Fakat, eyvahlar olsun bana, nereye sürükleniyorum? Babanın ve ilahi aklın meşru ve gayrimeşru evliliği ne olacaktır ki İbrahim bu hususta da O'nun suretini taşıyabilsin? Şüphesiz Babanın meşru evliliği, ezelden beri kendi özünü kendi eşi gibi, yahut dedikleri gibi kendi nesnesi olarak o ilahi gözün müşahede ettiği zamandır, ve içeride gören akıl ile görülen öz bir bedende değil, son derece feyizli tek bir akılda iki varlık haline gelmiştir, bundan ötürü Baba sevgili oğlunu meydana getiren olarak anılır ve haklı olarak İshak, yani kahkaha ve Babanın sevinci diye tesmiye edilir. İşte Baba sesiyle "Bu benim sevgili oğlumdur, kendisinden çok hoşnut kaldım" denilen O'dur. Ve doğal yoldan doğmuş olan meşru oğul O'dur ki her türlü onur ve her türlü imtiyazla donatılmış olarak, vasıtasıyla çağları da var ettiği bütün varlıkların mirasçısı kılınmıştır. Fakat gayrimeşru evlilikten doğan bu İsmail'in kim olduğunu, ebedi Babanın meşru evlilik dışından bir oğula sahip olduğunu ilk bakışta burada düşünmek bile dindarlık dışıdır, yine de dindarlar işitmekten ürkse dahi bu söz basiretli kulakları incitmez.

Sorarım, Tanrı'nın dışındaki melek akılları ve yaratılmış diğer her şey, herkesin ortak atasından nasıl meydana getirilmiştir?

Şüphesiz ki o pederane aklın ilahi öz ile olan meşru ve doğal birleşmesinden değil, zira ondan yalnızca O'nun biricik doğmuş oğlu çıkmıştır, bilakis hiç şüphesiz bir başkasından, yani hoşnut edici bir temaşa ile aklında bütün şeylerin idelerini var etti ve bu örneklerin ölçüsüne göre bütün dış varlıkları biçimlendirdi. Bu idelerin bilinmesi ve şeylerin meydana getirilmesi, meşru oğulun doğduğu doğal temaşaya nispetle bir tür gayrimeşru adlandırma ile yapılmış denilebilir. Böylece o ilk öngörüyle gayrimeşru olarak doğan, Rab'bin Eyüp kitabında hakkında şöyle dediğidir, "Tanrı'nın yollarının başlangıcı odur." Ve bütün bilgelerin ittifak ettiği üzere, isyankarların önderi budur,

Ve meşru oğulu ezmek isteyen odur. Eğer o Mesih ile kıyaslanırsa, Tanrı'nın yollarının başlangıcı değildir, çünkü Mesih Tanrılığı bakımından yaratılışın yollarında meydana getirilmemiştir, teologlarımızın dediği gibi, yaratılışın ilk anından ve çağlardan önce doğal yoldan doğmuş oğuldur. Diğer bütün şeyler ise doğal yoldan değil, Tanrı'nın iradi ve hoşnut edici birleşmesinden var edilmiştir, bütün melekleri de böyledir.

Bu sebeple hasetle dolan ve kibirle kabaran o alçak, O'na zulmetmeye başladı, bu yüzden en şerefli yaratılmış iken en korkunç ejderha haline geldi.

Ve Yuhanna'nın dediği gibi, Güneş'e bürünmüş ve on iki yıldızla taçlanmış kadının oğlunu yutmak için ejderha, yani iblis dikildi. Fakat oğul yukarı alındı ve gökte şöyle denildi, "Hizmetçiyi ve onun oğlunu kov", yani o pek asil yaratığı var ederken duyulan sevinci, var edilen o oğul ile birlikte kov. Ve o büyük ejderha, yani iblis yere atıldı. Bazıları belki de akıl almaz bir hayretle sarsılarak şöyle soracaktır,

Dışsal bir zevkten ve Tanrı'dan nasıl doğmuştur o iblis ki sonradan bu hale gelmiştir? O iblis ki etrafındaki şeylerin var edilişinde ve görünüşe çıkarılmasında bir zevk vardı, oysa Tanrı'da ne dışsal bir zevk bulunur, ne de en yüce iyilikten reddedilmiş bir şey gibi bir varlık çıkar. Onlara açık yüreklilikle cevap verip ilan edebiliriz ki Tanrı en mükemmel olandır, hiçbir dışsal iyiliğe muhtaç değildir ve bizim iyiliklerimizin hiçbirine ihtiyacı yoktur, aksine bütün bunları bize bağışlayandır. Yine de Süleyman, O'nun şahsını temsil ederek Özdeyişler kitabında şöyle terennüm eder, "Ve benim zevklerim insanoğullarıyladır." Ve eğer insan akıllarından zevk alıyorsa, daha üstün ya da meleksi varlıklardan da zevk alması pek uygundur.

Meydana getirdiği her bir yaratıktan da zevk alır, nitekim az önce şöyle demişti, Ve her bir günde, yani yaratıklarımda görünen her bir surette, her ne olursa olsun onda zevk bulurdum. Zira her sanatkârın kendi elinin işlerinden, kendisinin bir imgesini yahut benzerliğini hissettiği ve müşahede ettiği şeylerden zevk alması doğaldır, bu durum sanatkâra tabiatı gereği eşsiz bir zevk verir. Bana göre Tanrı'nın yaratıkları bu kadar çok sevmesinin, eserde kendisinden bir şey hissetmesinden ve kendi imgesini yahut izini görmesinden başka daha zarif bir sebebi yoktur. Ve bu, dışsal bir eserden ileri gelen bir zevk değildir, bilakis yüce örnekten türetilmiş olan şeylerin idesi ve suretiyle birlikte bizzat sanatkârdan akar. Bu zevk yaratıklara geçtiğinde, haklı olarak hizmetçi adını alır. Dolayısıyla, bir kimse murdar yahut isyankâr olup böylesi bir şölene ve krallığa layık görülmediğinde, Tanrı bu hizmetçiyi oğluyla birlikte kendi krallık evinden kovar.

İşte o alçak ve isyankâr, kendi avenesiyle birlikte o krallıktan ilk olarak bu yüzden kovuldu, zira mirasçı olmak ve meşru oğulu ezmek istiyordu. Hoşnutluk veren zevkten doğmuş olan bu gayrimeşru varlık, meşru oğula hürmet ettiği müddetçe Babanın krallığında kaldı. Fakat ona karşı ayaklandığı anda, kendisine bağlı olanlarla birlikte alaşağı edildi. Ve o zaman kendisinden Babanın imgesi ve ardından gelen güzellik alındı, nitekim en güzel melek iken korkunç bir yılana, hane dostu iken en amansız düşmana dönüştü.

Bu sebeple ebedi Baba, Barışçıl Kral diye anılan Oğul'un bu krallıkta hüküm sürmesini istemedi, zira semavi vahyin dediği gibi, önce düşmanlarının O'nun ayaklarının altına basamak yapılması gerekirdi. Demek ki "İbrahim'in evinde hüküm sürecek" denilmemiştir.

Neden vaadin ikinci kez yapıldığı İshak'ın evinde de hüküm sürmez? Bölüm IIII

Seçilmiş ailenin ikinci babası İshak idi, Mesih'in onun da evinde hüküm sürdüğü söylenmez, zira aynı evde Rab'bin nefret ettiği biri vardı, Malaki'de dendiği gibi, "Yakup'u sevdim, Esav'dan ise nefret ettim." Bu kişi küçük kardeşinin hizmetine verildi, onun tarafından alt edildi, ilk oğulluk hakkından mahrum bırakıldı ve haksız yere kardeşine zulmettiği müddetçe köle kılındı.

Bunlar, tıpkı diğerleri gibi, daha hayırlı şeylerin simgesi olarak büyük bir gizemle yazılmıştır. Zira bu kişi, insanı iki şekilde meydana getiren sanatkârın da imgesini taşır, ilkin nefret ettiği hayvani insanı, ardından sevdiği ruhani insanı var etmiştir, nitekim Pavlus şöyle der, "Önce hayvani olan, sonra ruhani olan."

Musa da buna işaret ederek şöyle der, "Tanrı insanı topraktan bir çamur yahut toz olarak biçimlendirdi", bu hayvani insan bakımındandır, ve daha sonra onun burnuna yaşam nefesini üfledi, bu İbranicede o daha iyi kısmı ifade eder ki bundan ötürü insan ruhani diye anılır. Biri diğerinden önce gelse de Esav ile Yakup ikizdir.

Ve Yaratan, daha üstün olan insana "Senin arzun onun altında olacaktır" dediğinde, büyüğün küçüğe boyun eğmesini emreder. Ve ona tabi olması gereken kardeşine isyan ettiği müddetçe büyük olandan nefret eder. O'nu ne dostluğa kabul eder, ne de küçüğün yönetimine boyun eğmedikçe Mesih onda hüküm sürer, tıpkı Pilatus'un dediği gibi,

Benim krallığım bu dünyadan değildir, onda nefsi insan (animalis homo), yani kızıl ve kanlı manasına gelen Edom da denen Esav üstün gelir, bilakis onlar arasındaki düşmanlıkları açıkça beyan eder, zira şöyle demiştir, Eğer dünya sizden nefret ederse, bilin ki sizden önce benden nefret etmiştir. O’ndan ders alan en mahrem iki müridi Yakup ile Yuhanna da aynı şekilde hemfikirdir, Kim bu dünyanın dostu olmak isterse, Tanrı’nın düşmanı kılınır. Sözün kimden açıldığı açıkça anlaşılsın diye Pavlus, nefsi insan ile ruhani insan hakkında pek çok şey söyledikten sonra şunu ekler,

Et ve kan Tanrı’nın krallığını miras alamaz, meğerki daha iyiye dönüştürülsünler ve ruhun tabiatına girsinler, nitekim sözünü şöyle sürdürür, Zira bu çürüyecek olanın çürümezliği giyinmesi ve bu ölümlü olanın ölümsüzlüğü giyinmesi gerekir. Küçük olanın büyük olanın ayağını kaydırması ve onu boyunduruk altına alması da bir sırdan (mysterium) yoksun değildir, zira Pavlus şöyle der, Bedenimi terbiye eder ve onu köleliğe sokarım.

Böylece ilk doğanlık hakkını, yani üstünlüğün ve Tanrı ibadetinin şerefini alır ki bu, nefsi insana değil ruhani insana aittir. Kutsamayı da sır olmaksızın kapıp almaz, zira Tanrı’ya vakit ayıran ve komşusunu gereken sevgiyle kucaklayan kişi gerçek kutsamayla kutsanmıştır, nitekim bu türden dindar ve lütufkâr olanlara şöyle diyen gerçek atamızdan işitiriz, Gelin, Babamın kutsadıkları, sizin için hazırlanmış krallığı miras alın. Bu kutsamayı, insanı haça gerdirmeyi öğreten annesi Rebeka’nın, yani Kilise’nin öğüdüyle erkenden alır ki İshak Baba’nın gizemli bir şekilde ima ederek söylediği o büyük kutsamaya liyakat kazansın,

Tanrı sana göğün çiyinden ve yerin semizliğinden bol buğday, şarap ve zeytinyağı versin, halklar sana hizmet etsin ve kabileler sana secde etsin,

Kardeşlerinin efendisi ol ve annenin oğulları önünde eğilsin,

Sana lanet eden lanetli olsun ve seni kutsayan kutsamalarla dolsun.

İmdi, bu kutsamanın ilk payı göğün çiyindendir, kederin laneti denen Hermon üzerinden inen o dünya üstü çiyden.

Çiy gökten damlayan bir sızıntıdır, ilahi lütfun ya da Kutsal Ruh’un çiy saçışını, yahut her keder ve acının lanetlenip kovulduğu o gökler ötesi vatandan akan her türlü iyiliği ifade eder. İşte gerçek İsrailliye verilen kutsamanın ilk payı budur. Buna yerin semizliğini de ekler, gerçi her türlü semizliği değil, buğdayın, şarabın ve zeytinyağınınkini. Gerçek buğday, gökten inen dirim ekmeğinin kendisinden yapıldığı buğdaydır.

Şarap, Ben gerçek asmayım diyen o asmadan sıkılmıştır. Zeytinyağı ise, ilahi çalgıcının hakkında şöyle terennüm ettiğidir, Tanrın seni sevinç yağıyla meshetti. Ve yine, Kutsal yağımla onu meshettim. Bunların hepsini başka bir yerde izah ettiğimizden, açıklanmış sayıp geçeceğiz. Halklar sana hizmet etsin ve kabileler sana secde etsin, zira Tanrı tarafından gerçekten kutsanmış olana her şey hizmet eder, çünkü her şey doğru kişiler içindir. Bu sebeple Resul, doğru yolda yürüyenlere şöyle der, Her şey sizindir, siz ise Mesih’insiniz. Ve Süleyman, yahut Hikmet Kitabı’nın yazarı her kimse, doğru kişiler hakkında pek çok güzel söz söyledikten sonra şunu da eklemiştir, Milletleri yargılayacaklar ve halklara hükmedecekler. Kimse onların bu hayatta defalarca eziyet çekmesinden, boyunduruk altına alınmasından ve hükmedememesinden ötürü sarsılmasın, çünkü Yakup da kutsamanın ardından hemen egemenlik ve refah elde etmedi, aksine önce Suriye Mezopotamya’sında kaçak oldu, zevceler aldı, evlatlar edindi, evlatlarının ayrılığını tattı, bütün ailesiyle Mısır’da gurbet hayatı yaşadı, nesli kölelik altında kaldı, balçıkta ve tuğlada zahmet çekti, denizi aştı, çölde dolaştı, ırmakları geçti, kavimleri yendi ve nihayet krallığı mülk edindi. Nitekim o bilge kişi de buna değinerek şöyle demiştir,

Az şeyde eziyet çekenler çok şeyde iyiye sevk edilirler, zira Tanrı onları sınamış ve kendisi için layık bulmuştur. Ancak metnin gelişinden anlaşılacağı üzere, bilahare ayrıntılı bir şekilde ele alacağım gerekçeleri buraya neden eklemediğimi bir yana bırakarak, sanırım bir vahiyle söz devam etmektedir,

Fakat Tanrı’nın yasasında gizli olan bu mucizeleri, Rabbimiz gözlerimizi aydınlatmaya tenezzül ettiği ölçüde açığa çıkaracağız. Yuhanna der ki, kendisiyle konuşan Meleğe secde etmek istediğinde Melek onu engelleyerek şöyle demiştir, Sakın yapma, ben senin ve İsa’nın tanıklığına sahip kardeşlerinin bir kölesiyim. Şimdi köle, daha önce kendisine secde edilmesine izin verirken, İsa’nın tanıklığına sahip olanları kendisiyle eşit saymaktadır. Bu nereden ileri gelir acaba? Şüphesiz O’nun Yakup evinde hüküm sürmesinden ve bizi de, hakkında Bütün Melekler O’na secde etsin denilen Kendisine miras ortakları kılmasındandır. Bu sebeple Mesih’ten sonra göksel kudretleri ve güçleri yatıştırmak için artık hayvanların kanı dökülmez, bilakis onların hepsi, Pavlus’un da dediği gibi, hizmetkâr ruhlardır, zira bunlar aynı Baba olan Tanrı’dan doğmadır ve bize hizmet ederler. İlk olarak elde edilen bu kutsama yüzünden nefsi insan olan ilk doğan feryat edip büyük bir çığlık atar, zira yeni doğmuş bir tay gibi terbiyecisinin altında uysallaşana dek ruha boyun eğmek istemez. Şikâyet eder ve Baba’ya yalvarır ki, kutsamanın hiç değilse küçük bir payını kendisine de lütfetsin de o da bir şeyde üstün gelebilsin. Yahut aklı başına gelerek kardeşiyle birlikte kutsanmayı arzular ki onunla uyum içinde olabilsin. Kardeşinin egemenliğini reddetmez, geri de çevirmez, zira bunun ona tanrısal irade tarafından bağışlandığını bilir, lakin kendisi de beraber kutsanmak ister. Bunun üzerine, yaratılanı kurtarmayı isteyen Baba, merhamete gelerek der ki, Senin kutsanman göğün çiyinde ve yerin semizliğinde olacaktır. Zira şayet nefsi insan, haksız olsa dahi, ruhun buyruğuna boyun eğer ve onunla birlikte kutsanmayı arzularsa, küçük oğula bağışlanan ve göğün çiyinde ve yerin semizliğinde olan kutsamaya ortak kılınır, öyle ki, daha mahrem İlahiyatçıların dediği gibi, nasıl ki dört kollu nehir bilhassa ruhani insanı sulamak içinse, sayılar vasıtasıyla onun alameti olan yahut kın manasına gelen çiy de aşağı insanı sulamak içindir. Yerin buğday, şarap ve zeytinyağındaki semizliği ise her ikisi içindir, zira hem göksel ekmek hem de Tanrı kılan şarap her bir insan tarafından alınır, nitekim her ikisi de krallık yağı (chrisma) ve kutsal yağ ile meshedilir, yine her ikisi de göksel çiy ile sulanır, her ne kadar dediğimiz gibi, diğerinin kıyasında aşağı insana hasredilmiş gibi anılsa da. Yeter ki bu insan ruhani olanın boyunduruğu altına girmeye razı olsun, her ne kadar şiddetli bir feryatla yas tutacak derecede büyük bir direnç hissetse de, yine de kutlu kılınır. Ve o vakit, içinde Mesih’in hüküm sürdüğü tek bir aile teşekkül eder. Ancak, kızıl ve kanlı diye tevil edilen Esav’ın, yani Edom’un hükmetmek istediği İshak evinde hüküm sürdüğü söylenmez, zira et ve kanın üstün geldiği yerde O hüküm sürmez, çünkü bunlar ruhun tabiatına dönüşmedikçe ve onun kulluğuna girmedikçe Tanrı’nın krallığına ortak olamazlar.

Şayet isyankâr kalırsa, İsmail ailesinden atılır ve o krallıktan kovulanın oğlu olur, nitekim hüküm sürecek olan zat bazılarına şöyle demiştir, Siz babanız İblis’tensiniz. Ve yine, İçinizden biri iblistir.

Bu yüzden, barışsever Kral, içlerinde hâlâ düşmanların ve isyankârların bulunduğu bir ailede, hepsi ayağının altına tabure kılınana kadar hüküm sürmemelidir.

Meleğin Bildirdiği Vahiyde İsa’nın Ebediyen Yakup Evinde Hüküm Süreceğinin Söylenmesinin Sebebi, Bölüm V

Melek tarafından ilan edilen ilahi fermandan anlıyoruz ki Mesih, kendisinin bir ön timsali olan Yakup’un evinde hüküm sürmelidir, o mecazi manada, Bu ise hakikatte ilahi ve seçilmiş ailenin önderleri olmuşlardır, zira Yakup Melek ile güreştiğinde Tanrı’nın önderi yahut galibi diye adlandırılmıştır, nitekim İsrail böyle tevil edilir. Ve Mesih de dünyanın zalimine karşı savaştığında, Yuhanna’nın tanıklığına göre, yeryüzü krallarının önderi diye hakkıyla adlandırılmıştır. Her ikisi de kendi ailesine adını vermiştir,

Nitekim nasıl ki İsrail’den türeyenlere onun soyundan ötürü İsrailli dendi ise, Mesih’ten türeyenlere de Hristiyan denmiştir,

Zira ne İbrahim’den doğanlar İbrahimli, ne de İshak’tan doğanlar İshaklı olarak adlandırılmıştır. Daha pek çok hususta da uyuşurlar, bunu sırasıyla izah edeceğiz,

Ne var ki bu Yakup hakkında ilk bakışta zihni son derece altüst eden ve Mesih’in timsali olmaktan büsbütün uzak görünen bazı çirkin ve yakışıksız haller anlatılır, kardeşinin ayağını kaydırıp onun ilk doğanlık hakkını kapıp alması, iki kız kardeşi zevce olarak alması, bu evlilikle yetinmeyip şehvetini doyurmak yahut döl sevgisi uğruna onların cariyeleriyle de birleşmiş olması gibi. Öldüren harfin sunduğundan başka bir anlam aranmadıkça, aklı başında hangi insan bu kişinin Mesih’in suretine büründüğüne ve O’nu resmettiğine inanır? Zira bu doğru kişinin etrafında cereyan eden her ne varsa, en derin sırlara aittir. Yaşça büyük olanın ayağını kaydırmış ve eti ve kanı temsil eden kimseden kutsamayı söküp almıştır, tıpkı hakiki ruhani insanın yapması gerektiği gibi. Babası tarafından Mezopotamya’ya, yani yüce bir çağrıya gönderilmiştir, nitekim Bizi göksel krallıklara çağırdı denmiştir. Ona şu buyruk verilmiştir,

Oradan kendine bir zevce al, yani bizzat hayatı veya ikili ameli al ki ona bağlansın, bu zevce Laban'ın kızlarından olsun, yani onun timsali olduğu yüce beyazlıktan ya da kara olan ve karanlıklarla kuşatılmış bulunan kimsenin muhtaç olduğu berrak ışıktan gelsin, İnsan bu yola koyulmaya başladığında, pederi tarafından pek çok hayır duasıyla karşılanır. Nitekim oraya doğru yönelirken, vaktiyle hakkında "Huzur içinde hem uyur, hem dinlenirim" denilen o uykuyla kimi zaman kendinden geçer. Ve orada, vasıtasıyla Tanrı'ya yükseldiğimiz erdemlerin yahut basamakların merdivenini görür, nitekim Peygamber onlar hakkında şöyle demiştir, "Gözyaşı vadisinde, belirlediği yerde, kalbinde yükselişler hazırladı." Bu yer hakkında ayağının yerde olduğu söylenir, yani topraktan yaratılmış kalbimizdedir, bu da bir nevi gözyaşı vadisidir, zira bizler fani bir yurtta ikamet ettiğimiz müddetçe, en yüce Hükümdar'ın fermanı uyarınca, asıl vatanımızda teselli bulalım diye yas tutmalıyız. Merdivenin tepesi ise göğe değmelidir, zira hem zihin, hem göz, hem de bütün terakki oraya dikilmelidir. Bu merdiven vasıtasıyla meleklerin yükseldiği, dualarımızı ve amellerimizi Tanrı'ya taşıdığı, bize doğru inerken de lütuflar ve semavi aydınlanmalar getirdiği görülür. Önderimiz Mesih ve Tanrı'ya doğru uzanan bu merdiven vasıtasıyla karşılaşılan daha pek çok hoş sır anlatılır, şimdilik bunları geçerek, Yakup'un yalnızca biri için hizmet etmiş olmasına rağmen beraberliğinde bulunduğu bu dört kadının kimler olduğunu açıklayacağız.

Burada dikkat edilmelidir ki, bu kadınların ikisi zevce, diğer ikisi ise cariye, yani odalıktır. Ruhani insanın, yani hanesinde Mesih'in hüküm sürdüğü Yakup ile simgelenen kimsenin zevce olarak aldığı o iki kız kardeş, iki hayattır, yani amelî ve tefekkürî hayattır, ruhani insan bunlara iki cüzü, üst ve alt cüzü bağlar ve birleştirir. Zira bir insan ya Martha ile amelî hayatta, ya Maria ile tefekkürî hayatta ya da Resuller ile her ikisinde birden terakki etmedikçe Mesih'in hanesinden sayılmaz. Nitekim amelî hayat, zahmetli olduğu söylenen, gözleri çapaklı ve berrak bir görüşten mahrum olan Lea'da simgelenmiştir, zira dış amellerle meşgul olan zihin pek çok şeyle çalkalanır, öyle ki kendinde dingin kalamaz ve içsel gözünü ilahi şeylere dikemez. Tefekkürî hayat ise, "ilk ilkeyi gören" anlamına gelen ve pek güzel olan Rahel'de simgelenmiştir, çünkü zihnin gözü ve tefekküre ayrılmış o en yüce cüz, her şeyin ilk ilkesi olan Tanrı'yı seyreder, Tanrı'nın en güzel Babası olan Mesih.

Yedinci Makam

Plotinos'un dediği gibi, bedenin o gözü güzel olsun, güzel ve Tanrı benzeri kılınsın, yeter ki ilahi güzelliği temaşa edecek olsun.

Fakat istirham ederim, bu işin tertibine dikkat edilsin, Yakup Rahel için iç çeker ve hizmet eder, yine de ilkin Lea ile birleşir, çünkü ruhani insan sükûnet için ve tefekkürde bulunan amel için iç çeker, Tanrı'ya kulluk boyunduruğu altına bunun için girer, buna rağmen tefekkür kemaline erişmeden evvel, ilkin Lea ile ve amelî hayat ile birleşmesi zaruridir.

İşte bu yüzden o kadim pederler, merhamet amellerinde ve manastır hizmetlerinde on sekiz veya yirmi yıl boyunca pişmedikçe, hiç kimsenin münzevi ve tefekkürî hayata kabul edilmemesini kararlaştırmışlardır. Nitekim vatanın ve kendini Tanrı'ya vakfeden hanenin töresi şudur ki, insan tövbe amelleriyle ve meşakkatlerle arınıp ilahi şeylerin tatlı tefekkürüne yükselsin, bunun için de iki katlı insanın iyice arınması ve Tanrı'ya vakfolunması amacıyla yedişer yıllık yinelenen süreler boyunca hizmet eder.

Zira yedi sayısı artırıcı, arındırıcı ve bağışlayıcıdır. Artırıcıdır, zira değişimler ve yenilenmeler ekseriyetle onda gerçekleşir, nitekim bir ceninin yaşayıp yaşamayacağı yedinci saatte anlaşılır. Yedi gün sonra göbek bağının kalıntısı düşer, iki kere yedi gün sonra bakışı ışığa doğru hareket etmeye başlar, yedi kere yedi gün sonra gözbebekleri serbest kalır ve görme amacıyla tek tek nesnelere doğru tümüyle döner. Yedi aydan sonra dişler çenelerden belirmeye başlar, iki kere yedi ay sonra düşme korkusu olmaksızın oturur, üç kere yedi ay sonra sesi kelimelere dökülür, dört kere yedi ay sonra sadece sağlam durmakla kalmaz, yürür de, beş kere yedi ay sonra dadısının sütünden tiksinmeye başlar. Yedinci yılda dişler daha uygun olanlarla değişir ve aynı yılda konuşma yetisi tam kemaline erer, ikinci yedi yıl tamamlandığında ergenliğe girer ve üreme kudreti harekete geçmeye başlar, üçüncüde bıyık ve sakal tüylerini gösterir, dördüncüde boyun uzaması son bulur, beşincide gençliğin kemali tamamlanır, altıncıda daha önce toplanan kuvvetler korunur, yedincide yaşını ikmal eder ki meclise ve danışmaya layık olsun. Yetmişli yıllara, yani yedinin tam bir sayı ile çarpılarak sonuca ulaştığı yere vardığında ise, Peygamber'in dediği gibi genel yaşam sınırına erişmiş olur, "Yıllarımızın günleri yetmiş yıldır." Tıp otoriteleri de hummalardaki pek çok başkalaşımın bu yedi sayısı vasıtasıyla gerçekleştiğini hükme bağlarlar. Kendini Tanrı'ya ve tefekküre adamak isteyen bir insanın üstlendiği iki kere yedi yıllık hizmetin sebepsiz yere tasvir edilmediği anlaşılsın diye bunlara kısaca değindik.

Eğer insan oraya erişmek istiyorsa, zihnin gözünü hiçbir engelle karşılaşmaksızın o ebedi seyir yerlerine dikebilsin diye, iki kez değişmesi ve ışıktan ışığa dönüştürülmesi gerekir. Arındığında yapılması gereken arınma da aynı sayı ile işaret edilir, nitekim bu sırra yabancı olmayan Elişa, Naaman'ın Şeria Nehri'nde yedi kez yıkanmasını buyurmuştur. Yasada da cüzamlı kimsenin temizlenmesi için bir serçenin kanıyla yedi kez serpilmesi buyrulmuştur. Ve kefaret yedi sayısında vuku bulduğu için, bağışlanma da aynı sayıyı takip eder, nitekim Levililer kitabında uzun uzadıya öğretildiğimiz üzere, yedinci yılda borçlar bağışlanır ve topraklar dinlendirilir, ekim yoluyla onlardan hiçbir ürün talep edilmezdi. Yedinci karenin yılında ise borçların, kölelerin ve elden çıkmış olan her şeyin tam bir bağışlanması gerçekleşirdi. Bundan ötürü Petrus bağışlanmadan söz ederken yedi sayısını öne sürerek şöyle demişti, "Ya Rab, kardeşim bana karşı günah işlerse onu kaç kez bağışlayayım, yedi kez mi?" Mesih cevap verirken bu sayıdan uzaklaşmak istememiş, aksine şöyle demiştir, "Sana yedi kez değil, yetmiş kere yedi kez derim", böylece yedi sayısını tam sayı olan on ile çarpmıştır. Nitekim haksız kâhya da, oradan daha kolay bağışlanma elde edebilsin diye yüzü elliye indirdiği için bir hikmet sebebiyle övülmüştür, nitekim Hieronymus Galatyalılara mektubunda ve onun nezdinde Theophilos bunu açıklar. Kurtarıcı da Kutsal Ruh'un gönderilmesinde nihayet bu sayıyı gözetmiştir, nitekim Ruh, yasada o ellinci yılda tam bir bağışlanmanın verildiği gibi, aynı kareden sonra gelmiştir.

Nitekim Yakup da bu sayıda emek verip arınarak bağışlanmaya nail olmuş ve iki kez daha iyiye doğru değişerek, tefekkürü önceden simgeleyen Rahel'ine kavuşmuştur. Fakat her birinin kendi cariyesi bulunan o iki zevceye geri dönelim.

Meşru zevceler amelî ve tefekkürî hayattır ki Yakup'un iki yetisi, yani akıl ile irade bunlara sarılır, yahut Akademistlerin öğrettiği gibi, bazılarının vicdan özü (synteresis) dediği o üst sezgisel cüz ile akıl yürüten ve çıkarım yapan cüzdür, bunlardan ikincisi amelî hayata, ilki ise tefekküre hizmet eder. Fakat her ikisinin de kendi cariyesini nasıl sunduğu hayranlık uyandırıcı bir sırdır.

Nitekim o üst ve tefekkürî cüzün bir cariyesi vardır ki onunla bu yaratılmış ve aşağı şeyleri tefekkür etmekten haz duyar, onun vasıtasıyla görünür şeylerden görünmeyen Yaratan'a yükselir. Bu da duyulara bağlı olan ve onlar aracılığıyla duyulur olanı algılayan akıl yürütmedir, görülen bu aşağı şeyler vasıtasıyla Yaratan'ın büyüklüğünü aradığında, Yakup'umuz onunla birleşir. Şeylerin ilk ilkesini ve bütün iyiliklerin kaynağını, O'ndan yayılan ışık içinde zihnin gözüyle temaşa edip tefekkür ettiğinde ise Rahel ile birleşir.

Alt cüzün, yani iradenin yahut amil kuvvetin de kendi cariyesi vardır, bu da yerine getirilecek işlerdeki hazdır, Yakup, yani her şeyi Tanrı'ya yönelten ruhani insan bu hazza yahut haz verici kuvvete bağlandığında, kendisi de ebedi hayata layık iyi meyveler verir, doğrudan doğruya Tanrı rızası için amel ettiğinde ise Lea ile birleşir.

Fakat cariyelerin isimlerine de dikkat edelim, Rahel'in cariyesi Bilha'dır, bu da "yutulmuş" yahut "eskimiş" anlamına gelir, zira hayranlık uyandırıcı biçimde yaratılmış olan bu şeyleri tefekkür eden insan, onların azametinden ötürü Yaratan'ın tefekkürü içine çekilip yutulur, O'na duyduğu özlem sebebiyle hayat ona uzun ve usandırıcı gelir, öyle ki peygamberle birlikte feryat eder, "Yazık bana, gurbetim uzadıkça uzadı!" Ve bu aşağı şeylerde haddinden fazla eskidiği ona aşikâr görünür, öyle ki burada bu temaşaya yerinde bir ifadeyle eskimiş denir.

Diğer cariye ise ağzı açık anlamına gelen Zilpa'dır, yani bu dünyevi şeylerle meşgul olurken ortaya çıkan doyumsuz arzudur ve bu da, Yakup'a, yani ruhani insana boyun eğdirildiği müddetçe iyidir. Dolayısıyla tamamen Tanrı'ya adanmış olan ve bütün kilisenin içinden derlendiği bu evde, Mesih'imiz ebediyen hüküm sürer.

Ahlaki anlama dair söylenecekler bunlardır. Mesih'in hüküm sürdüğü bu evin meyveleri hakkında, Bölüm VI.

Fakat Yakup'un bu zevcelerden ve cariyelerden edindiği meyvelerin neler olduğuna bir bakalım. Evvela, Lea'dan Rahel'e kıyasla daha çok çocuk sahibi olması bir gizemden (mysterium) yoksun değildir, zira faal hayattan (vita activa), tefekkür hayatına (vita contemplativa) nispetle daha çok ve daha erken meyveler bekleriz, tefekkür hayatından doğanlar ise daha sevimlidir. Bundan ötürü, her ne kadar Kurtarıcı tarafından Meryem'in seçimi en iyisi olduğu için övülmüşse de, Marta'nın meşgalesi de kınanmaz, gerçi zahmetlidir ve pek çok telaşı içinde barındırır. En iyi pay, faal hayatın erdemini önceden varsayan ve diğerlerini bir araya getirmeye çabalayan paydır.

Bu sebeple Rahel'in ilk oğluna Yusuf denir, yani önceki hayatta elde edilen her şeye bir ilave (augmentum). Buradan, en son meyvelerin neden Rahel'den olduğu da anlaşılır, çünkü bizi tefekküre hazırlayan faal hayatın bütün meyveleri önceden varsayılmıştır. Şu husus da gözden kaçırılmamalıdır ki, Yakup cariyelerle zina etmiş olmaz, zevceleri de buna gücenmez, bilakis cariyeleri kendi rızalarıyla sunarlar, zira insan yaratılmış şeyleri seyrederken ve onlarla meşgul olurken haz duysa bile, her şeyi Tanrı'ya yönelttiği müddetçe günah işlemez, bilakis sevap kazanır. Doğrudan Tanrı'yı arayan her iki pay da buna gücenmez, aksine, cariyelerden doğan çocukları bizzat kendileri sahiplenmek şartıyla, yaratılmış şeylerin hazzını da erkeğe seve seve sunarlar. Bu yüzden Rahel, "Cariyem Bila buradadır, onun yanına gir ki dizlerim üzerinde doğursun ve onun vasıtasıyla benim de çocuklarım olsun," demiştir. Kız kardeşi de ona özenerek aynısını yapmıştır. Münferit oğullara gelecek olursak, ruhani insanın kendisiyle başladığı doğumdan söze başlayalım, çünkü meyve, faal hayat vasıtasıyla tefekkür hayatına kıyasla çok daha kolay meydana getirilir. Dolayısıyla bu hayattan ilk olarak Ruben, ardından Şimon, Levi ve Yahuda doğar.

Ortadan gören anlamına gelen Ruben, ne sağa ne de sola sapmaksızın bütün adımlarını doğru bir yolla Tanrı'ya yönelten kutsal niyeti (intentio) simgeler. Eğer ebedi hayat yoluna layık evlatlar ve meyveler arzuluyorsak, bu niyet ilk doğan olmalıdır, nitekim Kurtarıcı açık bir sesle şöyle uyarır, "Eğer gözün tek bir amaca yönelmişse, bütün bedenin aydınlık olur, sende karanlıktan hiçbir pay bulunmaz, bilakis bir ışık kandili gibi seni aydınlatır," yani doğru bir vasıtayla, yöneldiğimiz hedefe bakarak. Zira bu göz, herkesin hemfikir olduğu üzere, niyeti simgeler. Yapılacak işlerde ve emirlere uymakta gösterilen bu niyetin ardından, her şey onun buyruklarına göre yerine getirilsin diye buyurucuya karşı itaat gelir. Buradan ikinci olarak,

İşiten ve itaatkar anlamına gelen Şimon doğar. Hemen ardından Levi gelir ki, bağlanmış, katılmış veya bitiştirilmiş anlamına gelir, zira itaat etme hazır oluşuyla birlikte doğru bir niyete sahip olunduğunda, geriye elleri işe koşmak kalır. Yaptığımız her şeyde O'nun adını anarak Tanrı'yı yüceltmemiz gerektiğinden, bunların ardından, bizimkilerce övgü veya ikrar anlamına geldiği söylenen Yahuda doğar. Fakat tefekkür hayatı veya ruhun o üstün kısmı, kardeşinin bu doğumunu ve onun kutsal meyve verişini görünce gıpta etti ve henüz kendisini doğurabilecek kadar yetkin hissetmediğinden, çünkü henüz arınmamış olarak gözünü Tanrı'ya dikemediğinden, cariyesini sundu, yani yaratılmışların tefekkürünü sundu ki bu sayede dünyanın yaratılışından görünmeyen şeylere ve Tanrı'ya ulaşılır. Böylece gebe kalır ve Dan'ı doğurur, yani temaşa ettiği bu yaratılmış şeylerden ilahi şeylerin büyüklüğünü takdir eden yargıyı veya doğrudan Tanrı'ya yönelebilsin diye kendini en ince şekilde mahkum edip arındıran yargıyı doğurur.

Hemen ardından Naftali'ye gebe kalınır ve o doğurulur, Naftali yüreğin genişlemesi demektir, zira arınmış bir zihin tarafından tefekkür edilen yaratılmış şeylerin büyüklüğünden ötürü yürek genişler, öyle ki Tanrı'ya doğru koşabilsin.

Kız kardeşi de ona özenerek bizzat kendi cariyesini sunar, yani işlerle meşgul olmanın hazzını verir ki bu haz, bir mahmuz ve dürtü gibi zihnimizi sevapları çoğaltma konusunda gayretli kılar.

Bundan sonra yerinde bir şekilde Gad meydana getirilir, Gad kuşanmış demektir, yani ganimete ve sevapların çokluğuna hazırlanmış demektir, bu sevaplarla zenginleşen ve hoşnut olan insan bir bakıma kendini kutlu sayar, bundan dolayı daha sonra Aşer'i kabul eder, Aşer ise kutluluğu simgeler.

Bu yüzden neşeli ve sevinçli olarak yeniden çocuk doğurmaya heveslenir, böylece İssakar ve Zabulon olmak üzere bir kez daha ikiz evlat edinir. Bunlardan biri günlerin hatırası, diğeri ise kuvvetin meskeni anlamına gelir. Bu da gösterir ki, faal hayat yetkinleştiğinde, sevaplarla zenginleşip işini tamamladığında, göksel misafiri ağırlayabilsin diye zihnin evini en güzel tezyinatla tanzim eder ve o misafiri daima hatırlayarak tefekkür yoluyla bizzat Tanrı'ya vakit ayırır. Böylece bizim Yakup'umuz, Lea'dan doğan ve faal hayata ve tefekkürün ön hazırlıklarına ait olan işleri tamamlayıp dinlenmeye çekilince, geriye yalnızca Rahel'e, yani yetkin tefekküre bağlanması kalır. Ondan ilk olarak Yusuf'u kabul eder, Yusuf ilave demektir, yani Lea'dan ve her iki cariyeden elde edilen bütün işlere ve sevaplara bir ziyadeliktir. Bu nedenle, yanılmıyorsam, en iyi pay yalnızca daha verimli ve daha neşeli olduğu için değil, aynı zamanda faal hayatın bütün sevabını önceden varsaydığı ve artış aradığı içindir, bu yüzden bu doğumu diğerlerinden daha çok sever, zira hepsinin meyvesidir ve onu en yüce sükunet içinde doğurmuştur. Rahel'in bu doğuma, Lea'nın ilk oğlu olan ve yukarıda niyeti simgelediğini açıkladığımız Ruben'in kendisine sunduğu adamotları (mandragora) sayesinde hazırlanmış olması da bir gizemden yoksun değildir, zira faal hayatın meyvelerinde öncü olan aynı niyet, tefekkür hayatının ilerleyişinde ve meyve verişinde de aranır, öyle ki her iki durumda da doğru ve vasıtasız bir hat üzerinden aynı hedefe bakılsın. Bu niyet sağlamlaştığında tefekkür hayatının fidanlarına, yani Yusuf ve Benyamin'e ulaşılır ki Tanrı'nın yüce evleri gizemden uzak olmayarak yalnızca bu ikisinin kabilelerinde ve ailelerinde bulunmuştur.

Nitekim ilk ev, Yusuf kabilesinde yer alan Şilo'daydı, hepsinin en meşhuru olan diğeri ise Benyamin kabilesinde bulunan Yeruşalim'de inşa edilmiştir ki bundan daha şerefli bir anlayış ve doğum beklenemez. Böylece göksel tefekkürün ilk oğlu elde edilip daha önce kazanılmış bütün sevaplara eklendikten sonra, Benyamin olan diğer oğul vücuda gelir, Benyamin sağ elin oğlu demektir ve Tanrı'nın sağında oturan Kurtarıcımız İsa Mesih'ten başkasını simgelemez, herkes O'nu zihninde ve bağrında yetkinlikle doğurmalıdır, O'ndan sonra sanki son evlatmış gibi doğurmayı bırakmıştır. Şuna da dikkat edilmelidir ki, onun doğumunda Rahel ölür, yani bize bahşedilmiş olan o üstün ve ilahi pay ölür, zira zihinde doğan bizzat Mesih ile artık birleşmiş olan ruhani insanımız, Pavlus ile birlikte şöyle demelidir, "Artık ben yaşamıyorum, Mesih bende yaşıyor."

En dolgun ve yetkin olana, kısmi olan pay boyun eğer ve bütünde yaşasın diye ölür. Nitekim Rahel, bünyamin'in doğumunda öldüğünde, Kudüs ile Beytüllahim arasındaki Efrata'da, yani bolluk ve göçüp gidenlerin arasında gömülmüştür, zira Efrata böyle tevil edilir, barış görüsü olan Kudüs ile ekmek evi manasına gelen Beytüllahim arasına yerleştirilmiş olması da bir gizemden yoksun değildir. Zira dünyaya ve nefsani insana ölen yahut daha önce açıkladığımız üzere zihnin vecdinde vuku bulan öpücük ölümüyle ölen kimse, Kendisine yakaran herkese bahşedilen o en taşkın zenginliklere gömülür ve hakiki, semavi barış görüsü ile yiyenin ebediyen yaşayacağı o hayat ekmeğinin arasına yerleştirilir. Zira o vakit, hakiki Yakup'un ve Yuhanna'nın en kutsal vahiyde açıkladığı ve betimlediği o on iki meyveyi anlayıp doğuran hakiki İsraillinin erişmek istediği kutlu görünün ve ebedi hayatın başlangıcına sahip olur. Nitekim orada şöyle der, caddenin ortasında, yani hakiki İsraillinin kalbinde ve ırmağın her iki yanında, her iki kısımda hayat ağacı vardır. Yani Mesih yahut O'nun ruhu veya bizi dirilten ve her bir ay boyunca, yani tek bir Güneş devri altında toplanan her bir aylık ve aysal devir boyunca ortaya çıkan on iki meyveyle bizi bereketli kılan lütfu vardır. Burada açıklanması gereken pek büyük sırlar karşımıza çıkar, nitekim İbrani ilahiyatçıların dediği gibi, kudretiyle her şeyin var olduğu Tanrı'nın ulu isminin on iki evrimine raptedilmiş on iki burç boyunca Güneş'in ve diğer gezegenlerin kendi tam ve zatına mahsus feleklerinde neden dolaştıkları, Güneş'in bir kez katettiği o zaman aralığında Ay'ın neden o on ikilik düzeni on iki kez turladığı ve içimizdeki Güneş'in ve Ay'ın ne anlama geldiği aşikâr olur. Zira Platon Şölen'de içimizdeki üstün ve ilahi kısma Güneş adını verir, aşağı ve akıl yürütücü kısma ise Ay der. Her ikisi de ürün verir, lakin aşağı olan, ilahi kudretle raptedilmiş üstün olanın kudretiyle ürün verir, akıl yürütücü yeti, daha sabit olan, her daim dosdoğru giden ve ilahi olanda Güneş gibi daima parıldayan üstün yetiden çok daha fazla deveran eder. Tıpkı her iki ışık kaynağının on iki burçluk daireyi tesir ederek ve üreterek katetmesi gibi, insan âleminde de Güneş ve Ay'ın, ilk büyüyen sayı misali bu on ikilik vasıtasıyla meyve verdikleri söylenir. Bundan ötürü Pavlus da ruhun meyvelerini, yani ameller icra edilirken hâsıl olan meyveleri on iki adet sayarak şöyle der,

Ruhun meyvesi ise sevgi, sevinç, barış ve insan bedenindeki burçların ve başlıca eklemlerin sayısı ile Mesih'in hüküm sürdüğü, Kurtarıcı'nın kaybolan koyunlarını kurtarmak üzere dünyaya geldiği İsrail evinin oymaklarının sayısına uygun olarak bunları takip eden diğerleridir.

Kökenleri gereğince ve adları gibi pek yoksul olan Ebiyonitlerin büsbütün saparak düşündükleri gibi bunlar bedene göre anlaşılmamalıdır, Origenes'in dediği gibi ruha göre yahut bahsettiğimiz ahlaki anlamda veya şimdi daha etraflıca izah edeceğimiz üzere mecazi anlamda kavranmalıdır.

Bu evin mecazi anlama göre ne olduğu hk. Bölüm VII

Ahlaki anlamdan mecazi veya anagojik anlama geçmek istediğimizde, İsa'nın Yakup'un evinde ebediyen nasıl hüküm sürdüğünü daha açık anlarız.

Bu durum harfin kabuğuna göre anlaşılamaz, zira o soy, kimi lanetlenmiş ve dağıtılmış olanlar haricinde artık ayırt edilememektedir.

Ne de Davud'un evi yahut ailesi, ki hususi vaat ona yöneltilmişti, geride bir iz bırakmıştır, zira bizzat aktardıkları üzere Eusebios ve Josephus'un zamanında çoktan sönmüş olduğundan hatırası dahi artık kalmamıştır. Şu halde İsa'nın ebediyen hüküm sürdüğü bu ev, onun bir timsali olduğu evrensel kilisedir, bütün dünyaya yayıldığından haklı olarak sevdiği Yakup'un yahut en yüce Tanrı'nın prensi veya varisi, yani Mesih İsa olan İsrail'in evi diye anılır. Matta'ya göre yazılan İncil'de O, bunu gözeterek şöyle demiştir,

Ben, yalnızca İsrail evinin kaybolmuş koyunlarına gönderildim, yani yalnızca hakiki ve temsili olmayan koyunlara. Nitekim vaat edildiği üzere, İsrail'in on iki oymağını yargılayan on iki taht üzerinde oturacaksınız denilerek havarisel yargı olan on iki taht, bu evin oymaklarını ve kabilelerini muhakeme edecektir.

Zira Havarilere, üzerinde hiçbir yetkilerinin bulunmadığı bir aileye dair hangi yargı verilebilirdi veya verilmeliydi, yahut oğullara kendi ataları üzerinde hangi hâkimiyetin verilmesi uygun düşerdi. Çünkü Havariler, o dönemin soylu ve krallara layık o ailesinin en son evlatlarıydı. Kaçak ve bizden ayrı olan kimseler üzerine de bir yargı ve hâkimiyet bahşedilmiş değildir, nitekim Pavlus şöyle şahitlik eder, Dışarıdakileri yargılamak bize mi düştü, zira dışarıda olanları Tanrı yargılayacaktır. Dolayısıyla kilisede önder ve prens kılınmış olanlar yabancıları yargılamayacak, yalnızca kendi ev halkını muhakeme edecektir. Dışarıdakileri ve yabancıları ise, her şeyde önceliğe sahip olan ve haklı olarak kralların Kralı ve efendilerin Efendisi denen O yargılayacaktır.

Hiç kimse Prens'in salt iradesi gereği Havarilere o yargının ve o itirafın verildiğini sanmasın, çünkü her şeyin ilk kuralı irade olsa ve gerekçe yerine irade geçebilse de, en adil Prens, dahası her türlü doğruluğun kaynağı olan O, her şeyi nizamla düzenler, gerçi lütuf olmadan cenneti verebilir, yine de askerlerini her birinin parlak başarılarına göre mükâfatlandırmaya hükmetmiştir.

Aynı şekilde düşmanların ve kaçakların kendisine ettiği hakareti hiçbir tövbe olmaksızın bağışlayabilirdi, yine de günah işleyen herkesin suçunun ağırlığına göre tövbe yasasına tabi olmasını emretmiştir. Kendi kudretini ve evrensel hâkimiyeti tek bir işaretiyle de bahşedebilirdi, lakin öyle yapmadı, bilakis miras ve savaş hukuku uyarınca hâkimiyeti kendisine kazanmayı, düşmanları yenip bozguna uğratarak huzur içinde mülk edinmeyi kararlaştırdı, nitekim O, her şeyi var edenin ilk doğan evladıdır. Buradan hareketle Yüce Gönüllü Hükümdar, insan soyunun en azılı tiranını ve bu dünyanın prensini teke tek cenge davet etti, onu amansız bir savaşla mağlup etti, kendi asil yaralarından akan kanla insanın bütün murdarlığını temizledi, en kötü tiranın haksızca ezdiği kimseleri eski hürriyetlerine kavuşturdu ve bu fevkalade cömertliğiyle insan soyunu kendine bağladı. Bundan ötürü şöyle denmiştir, Mesih'in acı çekmesi, yani tutsakları azat etmesi ve böylece kendi celaline girmesi gerekti. Her şey üzerindeki hâkimiyet ve prenslik de bu celalin bir parçasıdır. Benzer şekilde, bütün dünyaya müjdeyi her mahluka vaaz etmeleri için gönderdiği kendi seçilmiş prenslerine de yol gösterdi, dünyevi kabilenin bir parçasını her birine pay etti, öyle ki vaaz ederek, öğreterek ve öğretinin tanıklığı uğruna kanlarını dökerek kazandıkları oymağa, aileye veya millete, en yüce Kurtarıcı'nın kudretiyle de olsa bir bakıma kurtarılmış evlatlar misali haklı olarak riyaset etsinler. Evrenin Hükümdarı ve Kurtarıcısı'nın Havarilere üzerlerinde riyaset ve yargı vadettiği hakiki on iki oymak işte bunlardır. O on iki İsrail oymağı bunların yalnızca küçük bir sureti ve remziydi, her iki aile de on ikilik sayıyla taksim edilmiştir, Havarisel aile dünyanın on iki burca tekabül eden on iki kısmını gereken nizamla takip etsin diye, İsrail ailesi ise kilisenin on iki ailesini aynı sayıyla önceden remzetsin diye. Her iki cemaat de, yukarıda değindiğimiz üzere büyüyen her şeyin sayıldığı gibi, ilk büyüyen sayı olan bu on ikilik sayıdadır.

Nitekim o simgesel kavim pek kısa zamanda muazzam ölçüde büyüdü, öyle ki önce Mısır'ı, ardından kutsal kilisenin benzerliğini taşıyan o vaat edilmiş toprakları doldurdu. Havarilerce eğitilen ve kazanılan on iki oymak da büyüdü, öyle ki kısa sürede bütün dünyayı inananlarla doldurdu.

Peygamberin, Yaşayanların diyarında Rabbin iyiliklerini göreceğime inanırım diye terennüm ettiği o uçsuz bucaksız memleketin eşit sahalarını kaplasın diye her iki aile de genişletildi ve genişlemektedir. Oraya on iki melek tarafından korunan on iki kapıdan girilir, orası on iki temel üzerine bina edilmiştir, tıpkı görünür göğün hayranlık uyandırıcı yıldızlarla dolu on iki burca bölünmesi ve her bir on ikilik ailede mühürlenmişlerin sayılabilir birliklerinin on iki bin olması gibi.

O Havarisel oymakların yıldızlı göğün burçlarına kısmen ne denli bir ahenkle dağıtıldığı hk. Bölüm VIII

Kutsal şeylerin şu sırrına da dikkat edilmelidir ki, on ikilik sayı dört üçgenden yahut üç dörtgenden doğar, katı bir cisim gibi dört köşeye bölünür ve bu durum her iki ailede de yıldızların göğünde gözlemlendiği gibi mevcuttur.

Nitekim Mesih’in sevgili elçilerini o semavi taksimat hususunda paylaştıran kimse, seçilmiş kabilelerin konaklayacağı yer hakkında şöyle der, Doğuda üç kapı, batıda üç kapı, kuzeyde üç kapı.

Bunun benzerine göre mabet de inşa edilmiştir, İbranilerin kayıtlarında bulduğumuz üzere, herhangi üç kapısından içeri üç kabile girmeye alışıktı.

Bu aynı tertip ile, Rabbin buyruğuyla İsrailoğulları ordugâh kurmuşlardır, doğuda üç kabile, güneyde üç kabile, batıda üç kabile ve kuzeyde üç kabile. Ki bu semavi aile, göğün nizamına uymaktadır, gök bilimcilerin (astronomi) dediği üzere, doğuya üç burç yahut suret tayin edilir, güneye üç suret, batıya üç suret ve kuzeye üç suret. Bu ilk üç surete bağlı olan doğu bölgelerinde üç elçi vaaz vermiştir, Simon, Bartalmay ve Matta, güneydeki üç figür tarafından idare edilen bölgelerde diğer üç elçi vaaz vermiştir, Tadday, Andreas ve Tomas, fakat batıdaki suretlerin mıntıkalarında küçük Yakup, Yuhanna ve Filipus vazifelendirilmiştir.

Kuzey suretlerine tabi kılınan bölgeler ise büyük Yakup, Petrus ve Mattias’a verilmiştir. Platon’un buyurduğu gibi tikel şeylerden sarfınazar ederek bunların uygunluğunu tasvir etmek kâfi gelebilirdi, lakin Rabbimiz gözlerimizi aydınlattığı nispette, bazı tikel meselelerin üzerinden geçmeye gayret edeceğiz, şayet tam bir ahenk sergileyebilirsek, en yüce ahenk kurucusuna şükranlar sunulsun, şayet eksik söylersek, okuyanlar acizliğimizi mazur görsünler, zira en yüce Rab, seçkin dostlarıyla paylaşmak üzere sakladığı bazı şeyleri layık olmayan kullarından gizlerse bu bir keder sebebi değildir.

Şu halde kendisinden her hayrın geldiği Zat’ın lütfuyla, her bir kabilenin gerçekte hangi önderin komutasında savaştığını ve bizzat onun rehberliğinde, daimi ve sadık bir cihat ile elde etmeyi umduğu semavi krallığa hangi kapıdan girebileceğini izah ederek, kimi tikel hususların mutabakatını açıklamaya girişeceğiz. Bunu yapabilmek için evvela, her bir simgesel kabilenin hangi açı (aspectus) ve göğün hangi yönü altında, hangi sır uyarınca ordugâh kurduğu görülmelidir. Bundan sonra, göğün hangi üçgen açılara (trigonus) taksim edildiğini, her bir bölgenin hangi üçgene yahut hangi burca adandığını ve nihayet elçilerden her birinin hangi yönde vaaz verdiğini incelemeyi uygun buluyoruz.

Münferit simgesel kabilelerin gök açılarına göre ordugâhlarını hangi taksimat ve sır ile kurdukları hakkında. Bölüm IX.

Gök bilimcilerin öğrettiği üzere bölgelerin gök açılarına göre taksim edilmesinin birer uydurma ve boş lakırdı olduğunu kimse zannetmesin diye, her işi hikmetle tanzim edilmiş olan Tanrı’nın, o pek seçkin İsrail ailesinin kabilelerine, Sayılar kitabında okuduğumuz üzere, Antlaşma Çadırı’nın etrafında, göğün açılarına göre üçerli gruplar halinde ordugâh kurmalarını buyurduğunu Kutsal Yazı beyan eder. Zira Musa ile Harun’a, her birinin kendi fırkalarına göre sancaklar, alemler ve akraba evleriyle birlikte Antlaşma Çadırı’nın çevresinde halka teşkil ederek konaklamalarını emretmiştir. Burada Origenes şöyle der, Mısır’dan çıkan Tanrı kavminin hakiki vaat edilmiş topraklara ve gökler krallığının celaline belirli mertebeler ve fazilet dereceleriyle, hayranlık verici bir sır ve mukaddes bir nizam dairesinde nasıl sevk edildiğinin sureti burada bildirilmektedir.

Zira denir ki, doğuda Yehuda ordusunun fırkalarına göre çadırlarını kuracaktır, önderi Amminadab oğlu Nahşon, savaşçılarının sayısı yetmiş dört bin altı yüzdür. Onun yanı başında İssakar kabilesi, önderi Suar oğlu Netanel, savaşçılarının sayısı elli dört bin dört yüzdür.

Ardından Zabulon kabilesi, önderi Helon oğlu Eliab, askerlerinin sayısı elli yedi bin dört yüzdür.

Ve Yehuda komutasında savaşan bu üçlü ordunun bütün mevcudu yüz seksen altı bin dört yüz idi.

Reuben’in karargâh sancağı güneye doğru kurulur, önderi Şedeur oğlu Elisur, cengâverlerinin hesabı kırk altı bin beş yüzdür, onun yanı başında Şimon kabilesinden olanlar konaklardı, önderi Surişadday oğlu Şelumiel, savaşçılarının toplamı kırk dokuz bin üç yüzdür.

Bundan sonra Gad kabilesi, önderi Reuel oğlu Elyasaf, sayılan askerleri kırk beş bin altı yüz ellidir, Reuben üçlüsü altında savaşanların genel toplamı ise yüz elli bir bin dört yüz ellidir, bunlar ikinci sırada yola çıkarlardı.

Fakat tanıklık çadırı, ordugâhın ortasında yer alan Levioğulları tarafından taşınırdı. Efraim’in karargâh sancağı denize, yani batıya doğru dikilirdi, önderi Ammihud oğlu Elişama, savaşanları kırk bin beş yüzdür. Ve onun yanında Manaşşe kabilesi, önderi Pedahsur oğlu Gamaliel, cengâverlerinin toplamı otuz iki bin iki yüzdür. Ardından Benyamin kabilesi, önderi Gidoni oğlu Abidan, savaşçılarının sayısı otuz beş bin dört yüzdür. Efraim komutasında savaşanların toplamı yüz sekiz bin yüzdür ve bunlar üçüncü sırada yola çıkarlardı.

Dan’ın karargâh sancağı kuzeye dikilirdi, önderi Ammişadday oğlu Ahiezer. Sayılan askerleri altmış iki bin yedi yüzdür, bunların yanı başında Aşer kabilesi ordugâh kurdu, önderi Okran oğlu Pagiel, savaşçılarının sayısı kırk bir bin beş yüzdür. Bunun ardından Naftali kabilesi, önderi Enan oğlu Ahira, askerleri elli üç bin dört yüzdür, Dan komutasında savaşanların genel toplamı yüz elli yedi bin altı yüzdür. Fakat bütün kabilelerin toplamı altı yüz üç bin beş yüz elli idi, rivayet edildiği üzere bütün Tevrat’ta (Pentateuchus) bulunan kök harflerin adedi de bu kadardır.

Ve onların göğün yönlerine doğru ordugâh kurduklarının söylenmesi, yıldızların açılarına ve tesirlerine boyun eğdikleri manasına gelmez, zira Kutsal Yazı’nın pek çok yerinde bundan muaf oldukları beyan edilir, nitekim Batlamyus da Meyve (Centiloquium) adlı eserinde bunu itiraf eder, bilakis, hepimizin esasen kendisi tarafından sevk edildiğimiz ve hepimizin uymak zorunda olduğu cihan-üstü göğe tekabül etmeleri içindir, Kutsal Yazı’dan öğrendiğimiz üzere göğün dört yönü orada da mevcuttur. Yeşaya’nın hakkında "Onun adı Şark’tır" dediği ve yine "Doğudan doğru olanı çağıran" dediği Doğu, zira Mesih oradan gelmiştir. Habakkuk’un hakkında "Tanrı güneyden gelecektir" dediği Güney. Bu iki peygamber birbiriyle çelişmez, zira O her iki mekândan da gelmiştir, alt âlemin Asıl Örnek (Archetypus) ile olan bu adlandırmalarını ve uygunluklarını bilenlerce bu malumdur.

İbranilerin umumen deniz tesmiye ettikleri Batı, Yuhanna’nın "Suyla ve kanla gelen İsa işte budur" dediği üzere, Mesih’in kendileriyle geldiği o en yüce suları işaret eder. Zira bu unsurî su olarak değil, gök-üstü ve ruhani olarak anlaşılmalıdır.

Kuzey ise, içinden bütün kötülüğün saçıldığı ve açığa vurulduğu adaletin doğruluğudur, bu kötülük adil hâkim tarafından evvela teşhis edilir, sonra cezalandırılır. Bahsi geçen cihan-üstü açılar, Güneş’in hareketine göre böyle adlandırılan açılardan öncedir ve ikinciler bütün kuvvetlerini ve bütün kudretlerini birincilerden devşirirler. Yalnızca o simgesel ailenin kabileleri değil, birazdan zikredeceğimiz üzere, hükümdar Mesih’in sancağı altında cihat eden hakiki ailenin kabileleri de büyük bir sır dairesinde bu açıların karşısında ordugâh kurmakla emrolunmuşlardır.

Göğün kaç üçgen açıya bölündüğü, her bir bölgenin hangi üçgene yahut burca bağlı olduğu hakkında. Bölüm X.

Bütün gök bilimcilerin hemfikir olduğu üzere, gök kubbede (firmamentum) dört katlı üçgen açı (trigonus) mevcuttur, bunların ilki hava tabiatlıdır, doğudan kuzeye yönelen bir doğu üçgenidir, suretleri İkizler, Terazi ve Kova’dır, efendileri Merkür, Venüs ve Satürn’dür. İkizler burcu ile Merkür’e Hyrkania, Ermenistan, Mantiana, Kyrenaika, Marmarika ve Aşağı Mısır bölgesi bağlıdır. Terazi’ye ve Venüs’e ise Baktria, Hazar, Suriye, Tebais, Vaha ve Troglodit bölgesi aittir. Fakat Kova ile Satürn’e Sarmatya, Oksiana, Soğdiyana, Arabistan, Azania ve Orta Etiyopya düşer, bu bölgeler ekseriyetle İç Asya’ya aittir.

İkinci üçgen açı toprak tabiatlıdır, güneyden doğuya uzanan bir güney üçgenidir, suretleri Boğa, Başak ve Oğlak’tır, efendileri Venüs, Merkür ve Satürn’dür. Boğa ile Venüs’e Kikladlar, Küçük Asya’nın sahil kesimleri, Kıbrıs, Partia, Medya ve Persis bağlıdır. Başak ile Merkür’e Yunanistan, Ahaia, Girit, Babil, Mezopotamya, Asur ve Elam, yani Elamlıların yurdu düşer.

Fakat Oğlak ve Satürn’e Makedonya, Trakya, İlirya, Hindistan, Aryana ve Gordiene aittir, bu bölgelerin birçoğu Küçük Asya’dadır.

Üçüncü üçgen açı su tabiatlıdır, batıdan güneye doğru uzanan bir batı üçgenidir, suretleri Balık, Yengeç ve Akrep’tir, efendileri Jüpiter, Ay ve Mars’tır. Balık ile Jüpiter’e Likya, Lidya, Kilikya, Pamfilya, Paflagonya, Nasamonitis ve Garamantika tabidir. Yengeç ile Ay’a Bitinya, Frigya, Kolhis, Numidya, Afrika, Kartaca ve bütün Karkhedonia bölgesi aittir. Akrep ile Mars’a ise Suriye, Kommagene, Kapadokya, Metagonitis, Moritanya ve Getulya bağlıdır.

Son üçgen açı ateş tabiatlı olup kuzeyden batıya yönelen bir kuzey üçgenidir, suretleri Koç, Aslan ve Yay’dır, efendileri Mars, Güneş ve Jüpiter’dir.

Koç ve Mars'a tabi olanlar şunlardır, Britanya, Galya'nın Greklerce Galatya denen kısmı, Germania, Bastarnia, Çukur Suriye, İdumea ve Yahudiye. Aslan ve Güneş'e tabi olanlar, İtalya, Puglia, Sicilya, Fenikeliler, Kaldeliler, Orsenliler veya Orkhenliler. Yay ve Jüpiter'e tabi olanlar, Tuscia, Keltika, Hispania ve pek verimli Arabistan. Astronomlardan, bilhassa Batlamyus gibi bir astronomdan ve bu sahanın önderinden kesinlikle elde edebileceğimiz bilgiler bunlardır. Başka bölgeler de varsa, mahir bir araştırmacı bunları mezkûr başlıca bölgelerle uyumlu kılabilir.

Hangi Havalilerde ve Hangi Burçlara Tabi Olarak Her Bir Resulün Vaaz Ettiğine Dair Bölüm. XL

En yüce inayetle ve Kutsal Ruh'un böyle takdir etmesiyle vaki olmuştur ki, her bir resule burçlardan birinin idaresi altındaki bir havali tayin edilmiş, böylece on iki resul bizzat göğün on iki semavi suretine tekabül eden başlıca on iki mıntıkasının tamamında vaaz vermiştir.

Nitekim İkizler, Terazi ve Kova'ya tabi olan doğu üçgeninde Şimon, Bartalmay ve Matta vaaz ettiler. Zira Şimon, İkizler'e tayin edilmiş olan Mısır'da vaaz verme payına erişti, Bartalmay, Terazi'ye tabi olan Baktriya, Likidonya ve Ermenistan havalisinde, Matta ise Kova'ya ait olan Habeşistan'da bulundu. Her bir resulün, tekabül ettiği burca tabi olan bütün bölgelerde ve şehirlerde vaaz ettiğini söylemiyorum, bilakis bunlardan herhangi birinde vaaz etmiştir. Bu da Tanrı'nın ulu evine, göğün on iki suretine tekabül eden on iki temelin, riyaset eden on iki aklın ve sırlar feyizli o on ikiliğin yerleştirilmesi için kâfi gelmiştir. Bu sebepledir ki, mezkûr dünya-üstü binada, yani Tanrı'nın kilisesinde, her bir resulün adı temele hakkedilmiştir, tıpkı her bir kapıda bir meleğin adının yazılı olması gibi. Nitekim bunu vahyedilmiş Yuhanna'dan öğreniyoruz ki, ilahi inayet lütfederse, sırası geldiğinde bunu daha etraflıca izah edeceğiz.

Kimi zaman da bir resul diğerinin yardımcısı olmuştur. Zira Pavlus herkesin yardımcısıydı, dediği üzere bütün kiliseler için kaygılanmış ve herkesten çok emek vererek her yana koşmuştur. Hususi olarak ise Şimon, bütün Mısır'ı baştan başa dolaştıktan sonra, nihayet Yakup'un vefatının ardından Kudüs piskoposluğuna getirilmiştir, ta ki Yakup'un şehadete erişmesi sebebiyle tamamlayamadığı işleri ikmal eylesin.

Matta dahi, Andreas'ın salahiyetine dahil olan Makedonyalılara varmıştır, nitekim o da Şimon ile birlikte Pers diyarına ulaşmıştır, Yuhanna ise İyonya'nın ötesine geçerek Roma'ya kadar gitmiştir. Boğa, Başak ve Oğlak'a tahsis edilen güneydeki ikinci üçgende ise Andreas, Taday ve Tomas vaaz vermiştir. Zira Andreas, Başak'a tabi olan Ahaya ve Grek ülkesinde vaaz etmiş, ardından Metaphrastes'ten öğrendiğimize göre Satürn ve Oğlak'a tabi olan Trakyalılar ile Bizantionlulara geçmiştir ki bu bölgeler Tomas'ın salahiyeti altındadır. Oradan Yengeç ve Ay'a tabi olup Yuhanna'ya tahsis edilmiş olan Bitinya havalisine, oradan Karadeniz'e ve Propontis'in her iki yakasına geçmiştir ki buralar Astakos Körfezi'ne kadar uzanır. Yeniden deniz yolculuğuna çıkarak Makedonya'ya ve İthomi'ye kadar Teselya'ya ulaşmış, nihayet Patras'ta şehadet tacını giymiştir. Taday ise Pers diyarında, Mezopotamya'da ve yukarı bölgelerde bulunmuştur, Pers diyarının Boğa'ya tahsis edilmiş olduğunu evvelce beyan etmiştik.

Tomas, alabildiğine barbar adetlerin pençesinde olan yukarı Hindistan'ı pay olarak aldı, ayrıca Brahmanları ve Oğlak'a tabi olan Hyrkania ahalisini, keza Partları ve Medleri de üstlendi, gerçi bunlar Taday'ın salahiyetine dahildir. Suretleri Balık, Yengeç ve Akrep olan batıdaki üçüncü üçgende ise Küçük Yakup, Yuhanna ve Filipus pay sahibi oldular. Zira Filipus, Akrep'e adanmış olan Suriye'de bulundu. Yuhanna ise Filistin'den sonra Asya'yı dolaştı ve İyonya'ya girerek Efes'te ikamet etti, lakin zaman zaman Yengeç ve Ay'a tabi olan Frigya ile Küçük Asya'ya ait kiliseleri de ziyaret etti. Küçük Yakup'un ise bir yerlere gidip gitmediğini yahut Yahudiye'den ayrılıp ayrılmadığını tarihlerden öğrenemiyoruz, yalnızca Kudüs piskoposu olduğunu, takvası ve dindarlığıyla temayüz etmiş bir zat olduğunu biliyoruz. O, en azından Luka'nın anlattığı üzere, Balık burcunun tesirinde olan Kilikya, Pamfilya ve benzeri bölgelerden gelip toplananlara vaaz etmiştir, ta ki Mesih'e itaate sevk edilen kendi kavmiyle sevinç bulsun. Suretleri Koç, Aslan ve Yay olan kuzeydeki dördüncü üçgende Matiyas, Petrus ve Büyük Yakup vaaz ettiler. Zira Matiyas'ın payına Yahudiye, İdumea ve Koç'a tabi olan Çukur Suriye düştü.

Petrus'a İtalya, bilhassa bütünüyle Aslan tarafından yönetilen Roma düştü, Büyük Yakup'a ise, Keltika, Tuscia ve müttefik Asya ile birlikte Yay ve Mars tarafından idare edilen ve günümüze dek muazzam mucizelerle parıldadığı Hispania düştü. Bütün bunlar dünya-üstü alemlere kıyasla anlaşılsın, her iki kilise de bu suretlerin ve gezegenlerin on iki sınırına göre biçimlendirilmiştir. Mademki her ikisi de aynı tesir akışına (influxus) maliktir, aynı kabul edilebilirler. Zira bizim kilisemiz de aynı tesir akışıyla teşekkül etmiş, aynı intizamla yerleştirilmiş ve zevkler cennetinden çıkan aynı dört kollu ırmakla sulanmıştır, tıpkı İsrail hanedanı gibi, hakiki İsrail evi olarak adlandırılabilir ve ne denli üstün bir tesir akışının hazzına ererse, o denli bahtiyar kılınır. İşte bu ev için ve onun kaybolmuş koyunları için Kurtarıcı geldiğini buyurmuştur, O ki bu evi değiştirmemiş, bilakis ikmal etmiş, kaynaştırmış ve daha kutlu bir kadere ulaştırmıştır. Bu hanedanın önderleri de onu, o mecazi evin önderlerinden çok daha mesut bir surette idare etmişlerdir, fakat her ikisi arasında muazzam bir ahenk vardır ki bundan hemen aşağıda, Tanrı'nın inayeti ve yardımıyla bahsedeceğiz.

Resullerin Semavi Burçlarla Uyumu Üzerine. Bölüm. XII

Hiçbir gizemden uzak kalmaksızın, kendi burcuna tabi olan her bir havali bir resule tahsis edildiğine göre, her bir resulün kendisine tayin edilen bölgenin burcuyla haiz olduğu mutabakatı tetkik etmek gerektiğini düşünüyorum. Bunu görebilmemiz için, İbranilerin en saklı yazılı belgelerinden çıkarabildiğim resullerin kendi has isimlerine bakılmalıdır ki bu isimler [okunamadı], yani mezkûr sözlerde bulunan isimlerle uyuşmaktadır.

Bu isimler şunlardır, ilkin bizzat resullerin reisi olan ve bizim Şimon Petrus dediğimiz Simehon Hakephi gelir.

Zira Şimon, işiten yahut itaat eden manasına gelir, Hakephi ise bazılarının hezeyanla iddia ettiği gibi baş değil, kaya (petra) demektir, zira bu Grekçe bir kelime olmayıp, kaya manasına gelen Süryanice bir kelimedir.

İkinci resulün adı Aleozi'dir, yani Tanrım benim kuvvetimdir.

Biz onun yerine, samanlıkta otlayan yahut gören manasına gelen Andreas'ı koyuyoruz. Üçüncüsü Büyük Yakup'tur ki has adı Jaacobah, yani ezen demektir, lakin İbrani şivesine göre söylendiğinde caabah, miğfer yahut miğferli manasına gelir. Dördüncüsünün adı Polipos'tur, yani alçakgönüllü yahut zillet, biz bunun yerine Filipus'u koyuyoruz. Beşincisi Barahiah'tır, yani Rab tarafından mübarek kılınmış, biz ise nasıl olduysa onun yerine suları asanın oğlu manasına gelen Bartalmay'ı koymuşuz.

Zira Bar, İbraniceden ziyade Keldani dilinde bir kelimedir, nitekim İbrani isimlerinde kimi zaman Bar Tolomaios olarak geçer. Altıncısı Iohana'dır ki biz Yuhanna deriz, Tanrı'nın lütfu manasına gelir. Yedincisi Tamni'dir ki bu Tomas'tır, ikiz manasına gelir. Sekizincisi Medao'dur, yani muhakeme eden, biz bunun yerine bazılarının verdi veya bağışladı manasına gelen nathan fiilinden türediğini zannederek bağışlanmış diye tevil ettiği Matta'yı koyuyoruz. Dokuzuncusu Yakup Alfeus yahut Küçük Yakup'tur ki asıl adı Iahacob'dur, bu da ayağını kaydıran yahut iz süren ya da izleri takip eden manasına gelir. Onuncusu Taday'dır ki asıl adı Thao'dur, yani göğüs, kalbin ve ciğerlerin bulunduğu mahal manasına gelir, övgü manasına gelen todah kelimesinden gelmez. On birincisi Kananlı Simon'dur ki has adı Samam'dır, tercüme edildiğinde annenin adı yahut onları helak eden manasına gelir. On ikincisi Mathias'tır, yani Tanrı'dan verilmiş, kendisi hainin yerine kura ile, Tanrı'nın emriyle seçilmiştir.

Konaklama düzenini, havariler topluluğunun İsrail kabileleriyle ve konakladıkları göksel açılarla olan uyuşmasını izleyerek, ikizlerin yorumuyla kendisine İkizler (Gemini) imgesi atfedilen Şimon ile başlayacağız, zira kendisinde annesinin adı pek güzel yerini bulmuştur, çünkü en gizli kimi kayıtlarda bulduğum üzere, yüce annemiz bakire Meryem’in adını çağırmayı adet edinmişti, onun lütfuyla Mesih’in ve kilisenin düşmanlarını yerle bir ederdi, kilise de ona özenerek yalvarışla şöyle der, "Düşmanlarına karşı bana güç ver." Mesih’in düşmanlarına karşı pek gayretli olduğundan, haklı olarak Kenanlı yahut Gayretli (Zelotes) diye adlandırılmıştır, o ki aynı zamanda mistik bedenin kollarını, imanı, Mesih’in onurunu ve o vakitler tüm kiliseler arasında en başta gelen Yeruşalim kilisesini kucaklamıştır. Dolayısıyla onun müdafaası ve Mesih imanının muhafazası uğruna bizzat haç darağacını göğüslemiştir. Değiş tokuş edilecek ve dağıtılacak şeylerin adil bir kefeyle tartıldığı Terazi (Libra), Rabbin bereketi diye anılan Bartalmay’a yahut Bar-Talmay’a vakfedilmiştir, zira Rabbin bereketi adil bir tartıyla, hak edilen payla dağıtılmalı, adil bir teraziyle ve lütuf denkliğiyle tartılmalıdır ki herkes barış içinde huzur bulsun. Buradan anlaşılır ki, göksel ağaçtan ve göklerin ötesindeki tesirden güç alan, kalça uzuvlarına tayin edilen kimse aracılığıyla bu vuku bulur. Madius denilen ve ayırt eden diye yorumlanan Matta, Kova’ya (Aquarius) sahiptir, bu burç iki bacağı temsil eder, Matta bunlarla ilahi olan ile dünyevi olanı layıkıyla ayırt ederek, vergi dairesinde otururken bolca sahip olduğu dünyalıklardan uzaklaşmış, Mesih’in ardından göksel olana doğru yola koyulmuş, Hristiyan dininin bacakları ve sağlam sütunu sayılan İncil’i yazmıştır. Hatefa, yani çiğneyen, bastıran yahut zorla çekip alan anlamına gelen Taday, göğüs bölgesine karşılık gelen Boğa’yı (Taurus) kendine mal eder, nitekim bu burç, boynuna boyunduruk vurulmuş halde ne denli sarp olursa olsun tüm toprağı ehlileştirip sürdüğü gibi, Taday da derhal boynunu Mesih’in boyunduruğuna sokarak Pontus’un aşağı bölgelerine varmıştır, orada canavarlar gibi yaşayan vahşi ve ehlileşmemiş kavimleri, kutsal öğretisiyle eğiterek Rabbin imanına boyun eğdirmiş, hayat hikayelerinde okunabileceği üzere, Hristiyan dinine ve imana döndürülecek barbar kavimlerin ağır boyunduruğunu taşımıştır.

El-Uzza, yani benim kuvvetim demek olan Andreas, Başak’ın (Virgo) bölgelerini başlıca pay olarak almıştır, nitekim kendisi de tek bir bakiredir, yani hayatı tastamam lekesizdir ve bakireler tacı olup yükseleninde (horoscopus) Başak bulunan, Bakire’den doğmuş olanın ilk doğanıdır.

İşte onun lütfuyla, Başak’a adanmış bölgeleri boyunduruk altına almış, Başak’ın hükmettiği iç organları ve şehvetin tüm kaplarını dizginlemeyi öğreterek, yürek ve beden temizliği içinde Tanrı’ya hizmet etmelerini sağlamıştır. Didimos yahut İkiz denilen Tomas, İkizler’in karşıtı ve bizzat ikiz olan Oğlak’a (Capricornus) sahiptir, zira Güneş oraya girdiğinde yeniden yükselerek yolunu ikilemeye başlar. Oğlak Zodyak’ta (zodiacus) nasıl en uç noktayı tutuyorsa, Tomas da vaaz vermek üzere meskun dünyanın en uç bölgesi olan Hindistan’a kadar varmış, oranın ahalisinin pek katı dizlerini, kurtarıcının ibadetine doğru mucizevi bir kudretle bükmüştür, bu kudreti, bedenin dizlerine ve bacaklarına hükmeden dünya-üstü Oğlak’tan almıştır. Yakub, yani ayağını kaydıran yahut iz süren diye adlandırılan küçük Yakup, Balık (Pisces) burcunu ve onun bölgelerini elde etmiştir. Nitekim bu burç ayaklara bakar, o da bu burçtan ve daha yüce balıklardan kuvvet alarak, her türlü aşağılığı devirmeyi, ayaklar altına almayı ve Mesih’in kusursuz bir takipçisi olarak onun izlerini eksiksizce gözetmeyi öğrenmiş ve öğretmiştir, nitekim Nasıralı İsa’nın öğrencisi olan bu Nasıralı, saçını hiç kestirmemiş, gücü hiç eksilmemiş, tapınağa ve duaya öylesine sık devam etmiştir ki, Hieronymus’un tanıklığına göre dizleri develerin nasırı gibi sertleşmiştir, ancak o, Mesih’in herkes için bir defaya mahsus girdiği, elle yapılmamış olan çadıra kutlu bir halde girmiştir.

Şarap ve içki içmemiştir, insanı sarhoş edebilecek, Tanrı’dan ve ilahi şeylerden uzaklaştırabilecek hiçbir şeyi tatmamıştır, lakin bu bakımdan, şarap içmiş olan Mesih’ten üstün değildir, zira Mesih sarhoşluktan münezzeh olup her şeye hükmetmektedir, onun izinden gitmek isteyenler ise bunların çoğundan sakınmalıdır. Yohanan, yani Tanrı’nın lütfu denilen Yuhanna, göksel burçların en yücesi olan Yengeç (Cancer) ile uyuşur, nitekim kendisi de tüm erdemlerin başı olan sevgide en yüce mertebedeydi, Hieronymus’un şu sözünde olduğu gibi, "Tertemiz sevginin ayrıcalığıyla daha yüksek bir onura layık görüldü."

Tıpkı Güneş’in Yengeç’te pek yücelerde görünmesi gibi, hakiki Güneş de onun şahsında kendini en yüce halde göstermiştir, nitekim öğretisi ve mazhar olduğu ayrıcalıklar bunu gösterir, Yengeç’in göğse bakan sureti, o yüce göğsün derinliklerini temsil eder, Yuhanna o göğüste uyuyarak, Hieronymus’un dediği gibi, İncil’in pınarlarından kana kana içmiştir.

Polipos denilen Filipus, Akrep (Scorpius) ile uyuşur, bu burç daima alçak ve yere doğru eğik bir ağız taşır, kasıklara hükmeder, eğer bu şerre yorulursa ve zehirli akrebin suretini taşırsa, dalkavuklukla insanları aldatan, sahte bir iyilikle kasıkları ve şehvetin tüm kaplarını lüks içinde tahrik eden kötü akreplere işaret eder, Vahiy kitabında bunlara dair şöyle denir, "Yeryüzünün akreplerinin sahip olduğu yetki gibi çekirgelere de yetki verildi."

Bunlar elbette o küçük hayvanlar değil, onlardan çok daha aşağılık olanlardır, biraz aşağıda şöyle anlatılır, "Ve çekirgelerin, yani akreplerin üzerinde bir dipsiz kuyu meleği vardı, adı Abaddon, yani helak edici idi", Mesih havarilere onları çiğneme yetkisi vermiştir. Şayet Akrep daha hayırlı bir anlamda, olması gerektiği gibi o göksel kudret olarak alınırsa, o vakit bu zehirli akrebin panzehiri ve şifasıdır, tıpkı Rabbin çölde suretini diktirdiği o yukarıdaki yılan gibi, zehirli yılanlar tarafından ısırılanların şifası olmuştur. İşte bu daha hayırlı Akrep ile Filipus uyuşur, o ki kadim yılanın zehriyle açılan yarayı ve imansızlığı iyileştirmek için Baba’yı görmeyi arzuluyordu, bu zehir bilhassa akıl sahiplerinin karanlığı, cehaleti ve idraksizliği idi. Ekmekler meselesinde kalabalığın Mesih’in ardı sıra giderken helak olmaması, beden ve canlarının esenliği için telaşlandığı vakit, Mesih bizzat onunla konuşmuştu.

Ki o, birliği sağlayarak hadımı da kutsal bir şifaya kavuşturmuştur. Bu zat, ağzı ve yüreğiyle alçakgönüllü olup kaynayan şehvet kasıklarını bastırmıştır, zira Tanrı vermedikçe kimse nefsine hakim olamaz, Tanrı da alçakgönüllü olandan ve kendi kelamı karşısında titreyenden başkasına vermez ve onu işitmez. Matanya, yani Tanrı’nın armağanı yahut Rabbin bağışladığı denilen Mattias, havariler topluluğuna özel bir kurayla bağışlanmıştır, zira havariler şöyle demişti, "Ya Rab, bu ikisinden hangisini seçtiğini göster."

Yasa uyarınca Tanrı’ya sunulan ve bağışlanan Koç’u (Aries) kendine mal eder. Kura ile Yahuda bölgesini pay almıştır, nitekim bu bölge kura ile seçilmiş halka dağıtılmıştı. Kefa yani Petrus denilen Şimon, Aslan’ı (Leo), Roma’yı ve Aslan’ın doğrudan yönettiği her şeyi haklı olarak kendine tabi kılmıştır, zira havarilerin önderi seçilmiştir, göksel Güneş Aslan’da nasıl görünürse, hakiki Güneş de onun şahsında en büyük kudretini göstermiştir, hakiki Güneş ona öylesine bir erdem bağışlamıştır ki, gölgesi dahi hastalara şifa dağıtır olmuş, havariler topluluğunda ve tüm kilisede en yüksek mevkiyi tutarak, cehennemin kapılarının ve kuvvetlerinin boyun eğdiği bir yetkiye sahip kılınmıştır. Bundan ötürü o, Süleyman’ın Meseller’inde zikredilen hakiki Aslan olmuştur, "Hayvanların en güçlüsü olan aslan, hiçbir şeyin karşısında geri çekilmez." Küçük Yakup, yani İakovah, ezen, lakin harfleri ters çevrildiğinde miğferli denilen zat, İspanya’nın koruyucusu olan Yay’ı (Sagittarius) elde etmiştir. O, putperestliğin ezeni olmuş, miğferle örtünmüş gibi İspanya halkının müdafii kılınmış, onları sahiplenerek bugüne dek yardımlarıyla ve büyük muhafazasıyla korumuştur. Sadece o halkın himayesini üstlenmekle kalmamış, kendisine sığınan herkesin dualarına icabet ederek onları lütuflarla donatmıştır. Bunları yalnızca havarilerin, bağımsız kılınarak her yerde Tanrı’nın yüceliğini ilan ettikleri göksel burçlarla uyuşmasını göstermek için değil, onların gök-üstü burçlarla ve göksel burçların on iki muhafızıyla olan ahenkli tekabüliyetini ima etmek için gözden geçirdik, ta ki o muhafızların isimleri yukarıdaki şehrin kapılarına yazıldığı gibi, bu havariler de kapıların temelleri sayılsın ve şehrin bizzat bu temellerini kendi isimleriyle süslesinler, zira onlar güçlerini göksel burçlardan değil, on iki kabileyle birlikte, Mezmurlar’da "İsrail pınarlarından Tanrı’yı kutsayın" denilen daha hayırlı pınarlardan alıyorlardı, orada Benyamin, orada Yahuda’nın önderleri, Zabulon ve Naftali’nin önderleri ve bu iki hakiki ve mecazi kabileye mensup olan tüm önderler vardı, her iki topluluk da bu pınarlardan beslenerek pek kısa bir sürede sayıca ve manevi armağanlarla ölçülemez derecede çoğaldı, fakat havarilerin ve Hristiyanların topluluğu çok daha güçlü bir şekilde büyüdü, öyle ki yalnızca altı yüz üç bin beş yüz elli kişiye değil, her kabileden, dilden, halktan ve ulustan kimsenin sayamayacağı muazzam bir kalabalığa ulaştı.

Yalnızca mecazlarla ve gölgeli armağanlarla değil, hakiki ve aşikar olanlarla. Kabileler, açılarına doğru konakladıkları suretlerle de uyuşmaktadır.

Bölüm 3

İsrail kavminin yıldızların tesirinden muaf olduğunu söylediğimiz gibi, yine de onların nizamının haricinde tutulmamışlardı, bilakis onlara tekabül etmekteydiler, öyle ki onların ruhani güçlerinden ve ulu ismin kendi devrindeki kudretinden lütuf bulsunlar ve bu burçlara tekabül eden her şeyi bağırlarına bassınlar, zira her şeyin Rabbi bilhassa bu remzi cemaatte tecelli etmiştir.

Her şeyin bir remiz dairesinde vuku bulduğu bu remzi cemaate, feleklerin ve burçların açılarına (aspectus) göre ordugâh kurması emredildi. Nitekim İkizler, Terazi ve Kova suretlerinin bulunduğu doğu cihetinde Yahuda, İssakar ve Zabulon ordugâh kurdular. Yahuda, Tanrı’nın ikrarı yahut şöhreti manasına gelir, bu da Mesih’in çifte tabiatını yahut çifte yasayı veren Tanrı’yı gösterir, o yasa gerçi birdir, tıpkı İkizler’in o iki suretinin tek bir burç sayılması gibi.

Bu yasayı, İkizler’e riyaset edenden daha üstün bir Merkür tefsir etmiştir, zira Habakkuk’un kendisi hakkında şöyle dediği o hakiki müfessirdir, “Bizim Tanrımız budur, hikmetin bütün yolunu bulmuş ve onu kulu Yakup’a, sevgilisi İsrail’e vermiştir, bundan sonra yeryüzünde görünmüş ve insanlarla hemhal olmuştur”, bizzat kendi ağzıyla yasayı tefsir ederek, Pavlus’un dediği gibi, hem kalple hem dille imanın hakiki ikrarı vasıtasıyla ona yaklaşılır, “Zira adalet için kalple inanılır, kurtuluş içinse ağızla ikrar edilir.”

İssakar, her bir kimsenin hak edişine göre tartılan mükâfat manasına gelir, nitekim Kutsal Yazı birçok yerde şöyle der, “Sen herkese amellerine göre karşılık vereceksin.” Bu sebeple İssakar’ın Terazi’nin yanında ordugâh kurduğu söylenir.

Zabulon, mesken yahut güzellik hududu manasına gelir, bu da imandan ve tartılıp tartılmış mezkûr hak edişlerden sonra nail olduğumuz konaktır, bu mesken en yüce ve semavi çadırın sağında olacaktır, zira mükâfatı alacak olan bütün koyunlar oraya yerleştirilecektir.

O sağ tarafta, gök kubbenin (firmamentum) üzerinde olduğu söylenen o sular mevcuttur, bu yüzden ordugâhını Kova’nın yanına kurmuştur.

Boğa, Başak ve Oğlak olmak üzere üç suretin bulunduğu güney cihetinde ise Ruben, Şimon ve Gad kabileleri ordugâh kurdular. İlk oğul olan Ruben, çadırlarını sığır sürülerinin ve bütün evcil hayvanların reisi ve onların en kuvvetlisi olan Boğa’nın yanına dikti. Bu yüzden Yakup vasiyet hükmündeki kehanetinde Ruben hakkında şöyle demiştir, “Ruben, sen benim kuvvetimsin.” Ayrıca Lea’nın dediği gibi “rüya oğlu” yahut “görüş oğlu” manasına da gelir. Keza Yusuf’un imtiyazı hakkında da böyledir, zira kardeşleri onu öldürmek istediğinde onun ıstırabını görmüş, merhamet edip onu kurtarmıştır, tıpkı Tanrı’nın, Yakup tarafından haksızlığa uğrayan küçük annenin ıstırabını gördüğü gibi, bundan ötürü her iki cihetten de haklı olarak rüya oğlu diye anılmıştır. Şimon ise ordugâhını semavi Başak’ın yanına kurmuştur, kısır bir burçtur, nitekim babasının kehanetine göre kendisi de hayli kısır kalmıştır, babası şöyle der, “Şimon ve Levi’yi Yakup’ta böleceğim ve onları İsrail içinde dağıtacağım.” Zira onun kuvveti zayıflıkta bölünmüş ve kendi içinde eksilmiştir. Gad ise ordugâhını Oğlak’ın yanına kurmuştur, burada Güneş indiği gibi geri dönüp yeniden yükselmek üzere geriler, Gad da tercümemizin dediği gibi geriye dönük kuşatılmıştır, gerçi hakikatte başka türlü söylense de, bu husus başka yerde zikredilmiştir. Balık, Yengeç ve Akrep burçlarının bulunduğu batı cihetinde ise Efrayim, Manaşşe ve Benyamin ordugâh kurdular.

Efrayim sancağını Balık’ın yanına dikti, bu burç sulu ve pek veluttur, nitekim balıkların ve suların tabiatı böyledir. Bu yüzden Güneş buraya girdiğinde yeryüzü yeşermeye, balıklar sulara yumurtalarını dökmeye, kuşlar ve diğer hayvanlar da üremeye hazırlanır, bereketli manasına gelen Efrayim pek haklı olarak velut bir burcun yanına ordugâh kurmuştur, nitekim dedesi Yakup sağ elini onun üzerine koyup şöyle demiştir, “Efrayim yeryüzünde çoğalıp bir kalabalık olsun.”

Unutuluş manasına gelen Manaşşe ise ordugâhını Yengeç’in yanına kurmuştur, Güneş bu burca girdiğinde sanki yükselişini unutmuş gibi geri hareketle (retrogradus) alçalmaya başlar.

Bu yüzden dedesi onu kutsarken, sağ elini küçük olan Efrayim’in üzerine koyup ilk oğul Manaşşe’yi geride bırakarak ellerini çaprazlaması bir sırra dayanır, bu hareketle Manaşşe’nin gerileyişini açıkça göstermiştir.

Benyamin ise Akrep’in yanına sancağını dikti, bu burç batıda olup doğrudan doğu burçlarının karşısındadır, o doğu burçlarının başında Yahuda ordugâh kurmaktaydı. Çölde Sayım ve Yeşu kitaplarında vadedilmiş topraklar paylaştırılırken dendiği gibi, Yahuda oğullarının hissesinin başlangıcı en tuzlu denizin ucundan ve onun güneye bakan kıyısından başlar ve Akrep’in yükselişine doğru uzanır, Benyamin de ordugâhını onun karşısına kurdu, ta ki biri buradan, diğeri oradan semavi Akrep’i kuşatarak, aşağıdaki o habis Akrep’e ve onun o engereğinin bütün zehrine galebe çalsınlar, nitekim onun hakkında şöyle denir, “Yol üstünde bir yılan, patika üstünde boynuzlu bir engerek olacak, atın topuğunu ısıracak da binicisi geriye düşecek.” Nitekim Dan kabilesinden boynuzlu engerek yılanı Yarovam çıktı, o Yarovam ki Samariye’de diktiği buzağılarla on kabileyi putperestliğe sürükleyerek bütün İsrail’i zehirledi, Krallar kitabının üçüncü cildinde görüldüğü gibi. Bu zehre karşı ise yalnızca hakiki Tanrı’ya kullukta sebat eden ve Kudüs’teki mabette ibadet eden Yahuda ve Benyamin kabileleri mukavemet etti.

Koç, Aslan ve Yay burçlarının bulunduğu, felekler üstü kuzey ateşine tekabül eden kuzey üçgeninde (trigonus) Dan, Aşer ve Naftali ordugâh kurdular. Hakikaten hüküm manasına gelen Dan, pek isabetli şekilde yüzünü kuzeye döner, zira her hüküm ve şer kuzeyden açığa çıkar. Bu yüzden yasanın günahın kefareti için yakılmasını emrettiği Koç kurbanının yanına yerleşti, şarapla birlikte günah için sunulan bu kurban, Tanrı’nın günahkâr üzerindeki hükmünü teskin etsin diyedir. Zenginlik manasına gelen Aşer ise ordusunu Aslan’ın ve altının geldiği kuzeyin yanına yerleştirdi, zira Aslan şimali, metin ve pek velut bir hayvandır. Musa da Aşer’i kutsarken şöyle demiştir, “Demir ve tunç senin pabuçlarındır.” Bunlar kuzeyin metanetine işaret eder, yıldızlardan ve babası Yakup’un ona olan lütuf ve benzerliğinden anlaşıldığı üzere, “Aşer’in ekmeği yağlıdır ve krallara leziz yemekler sunacaktır.”

Düşmana karşı kuvveti hakkında ise Musa şöyle devam eder, “Göklerin binicisi senin yardımcındır.” Ve yine, “Düşmanı önünden süreceksin ve helak et diyeceksin”, şüphesiz aslanın celadetiyle. Naftali ise bölüklerini Yay’a yahut ok atana doğru düzenler, zira İbraniler ona böyle der, o da kuzey tarafındadır, oradan günahkârlara oklar yönelir. Bu oklar, tövbe yahut hak ediş günahı bastırdığında dindiğinden, oradan hükümle cezalandırılan günaha tekabül eden o kabileye mukabil Naftali yerleştirilmiştir, zira o yalnızca Keldani tefsirlerinde geçtiği ve yukarıda söylediğimiz gibi genişleme manasına gelmez, bilakis kelimenin hakiki iştikakına göre denkleştirme manasına gelir. Nitekim denkleştirdi manasındaki ‘Palal’ kökünden gelir.

Bu yüzden annesi Rahel ona bu ismi koyarken şöyle demiştir, “Rab beni kız kardeşimle bir tuttu yahut denkleştirdi, bundan ötürü onun adı Naftali olacaktır.”

Yakup’un on iki oğluna verdiği kutsamaların, on iki Havari’nin kendilerine vaaz ettiği on iki kavimle ve tekabül ettikleri burçların nizamıyla olan intibakı hakkında.

Bölüm 14

Her iki kabilenin, yani remzi kabile ile havariler cemaatinin semavi burçlarla olan intibakını yukarıda bir nebze izah ettik.

Şimdi her iki cemaatin babası olan İsrail’in, ömrünün nihayetinde her ikisi hakkında ne kadar ahenkli bir kehanette bulunduğunu görelim, o ki Ruben hakkında şöyle demiştir, “Ruben, benim ilk oğlum, sen benim kuvvetim, kederimin yahut erliğimin başlangıcısın, bağışlarda üstün, kudrette daha büyüksün.” Yahut daha doğru bir çevirinin dediği gibi, “Bağışın yahut gururun bakiyesi ve kuvvetin bakiyesisin, su gibi döküldün, artmayacaksın, zira babanın yatağına çıktın ve onun döşeğini kirlettin.” Bu kehanet ekseriyetle gayet açıktır. Zira o ilk doğandı ve babasının erlik kudretinin başlangıcıydı. Lakin babasının döşeğini de kirletti, zira Tekvin’de bildirildiği üzere, babasının cariyesi ve Rahel’in hizmetçisi olan Bila ile birleşti. Bu yüzden kendini semavi tesirden tamamen mahrum etti, bundan ötürü babası şöyle dedi,

“Senin için hazırlanmış olan o şey sana nasip olmayacak, çünkü babanın yatağını kirleterek bir mani koydun.” Bundan ötürü şöyle devam eder, “Bağışın bakiyesini ve kuvvetin bakiyesini, yani ilk oğul olman hasebiyle sana gereken şeyi vermiyorum, zira su gibi döküldün, bu yüzden sana vereceğim şey baki kalmadı.”

Bizim metnimizde bunun karşılığı, “Artmayacaksın” şeklindedir, sebebi ise şudur, “Çünkü babanın döşeğini kirleterek mani oldun ve yükseliş yolunu yahut seyrini murdar ettin.” Ruben hakkında burada söylenenler, diğer oğullar yahut kabileler hakkında söylenecek olanlarla birlikte, Yakup’un bir remzi olduğu Mesih Baba tarafından doğurulan remzi zürriyette vuku bulur. Bu yüzden o, hakiki Baba ve hakiki İsrail cemaatinin kurtarıcısı olarak şöyle demiştir, “Ben, İsrail evinin kaybolmuş koyunlarından başkasına gönderilmedim.”

Bu hakiki ve remzi ev hakkında, remzi cemaatin kadim babası Yakup, atalarının yanına göçeceği sırada Kutsal Ruh’la dolarak oğullarına şöyle demiştir, “Heasefu.”

Bu, hatalı tercümede geçtiği gibi “toplanın” manasına gelmez, bilakis “birbirinize katılın, erdemce ve nurca çoğalın ki, ahir zamanda, yani Mesih’in geleceği son çağda başımıza gelecek olan ve kehanet etmek istediğim o derin sırları kavrayabilesiniz.”

Bundan sonra “Hikkabtzu” gelir, yani “yalnızca benim neslimden olan sizler değil, her iki cemaatte de reislik etmesi yahut Tanrı yolunda cenk etmesi gereken hepiniz birleşin.” Bu sebeple dikkat çekici şekilde şöyle demiştir,

İşitin ey Yakup oğulları, yani belimden gelmiş olan ve gelecek olan sizler. Ve yine der ki, işitin ey İsrail oğulları, yani Tanrı’nın buyruğu altında cenk edecek olan hepiniz. Zira hakikatin izlerini uzaktan takip ederek Yakup olurum, lakin Tanrı’ya yakın ve O’ndan en son oğullarım için hakiki bir hükümdarlık elde etmiş olarak, ki onlar hakkında "Onları bütün yeryüzüne önderler kılacaksın" denilmiştir,

İsrail diye anılırım, bunları önceden haber vererek, babalarının yerine doğmuş ve simgesel olanların yerine hakiki ailenin önderleri olarak tayin edilmiş olan o daha hayırlı oğullar ve daha hayırlı ailenin önderleri için.

Bu sebeple bu simgesel aileye derim ki, Ruben, benim ilk doğanım. Zira bu hitap, gökteki birinci burçta, yani Koç burcunda mukim olan kavme veya bizzat ona nezaret eden meleksi yahut ilahi kudrete yöneltilmiştir.

Ve bu kavim Yahudiye’de, İdumea’da, Çukur Suriye’de, İbranilerin ileri sürdüğü üzere Mısır’da, Britanya’da, Galya’da ve Almanya’da ikamet edendir. Hakikaten Yahudi kavmi, ilkinden başlayacak olursam, görü oğludur diye anılır, zira neredeyse her görü ve peygamberlik İbrani kavmine verilmiştir, ki bu kavim Tanrı’nın Çıkış kitabında "İsrail benim ilk doğanımdır" buyurduğu tanıklığıyla ilk doğanlık imtiyazıyla da donatılmıştır.

Onun en seçkin ve krallara layık sıbtı (tribus) Yehuda idi, nitekim bazen Pavlus’un "Önce Yahudiye, sonra Grek’e" sözü uyarınca, bütün İsrail ailesi yerine Yahudi denilir.

Sen benim kuvvetim ve erliğimin başlangıcısın. Bu söz, her iki aile, yani simgesel ve hakiki aile hakkında da eksiksiz biçimde doğrulanır. Zira en yüce Baba Tanrı, ilk doğanını Mısır’dan çıkarırken kudretinin ve yüce kuvvetinin ilk ve en seçkin işaretlerini göstermiş, yeni ailede de ilk mucizelerini ve işaretlerini Yahudiye’de ve çevre bölgelerde sergilemiştir, ilk yıllarını geçirdiği Mısır’dan da elini çekmemiştir.

Galya’da dahi kudretini öylesine yaymıştır ki, onun kralı Hristiyanlığın en muttaki ismiyle taçlandırılmış olup, Baba uğruna ilimlerin tahsilini ve silahları başlıca himayesi altına almıştır. Almanya ise Baba Mesih’in ailesini korumak üzere hükümdarlığın en seçkin alametlerini taşıyan İmparator’u seçmiştir.

Fakat Yahudi kavmi hakkında ardından gelen şu söz tecelli eder, ilk doğan olarak sana düşen lütfun bakiyesini ve kuvvetin bakiyesini sana veremem, zira senin kötü amellerin bunu gerektirdi. Nitekim yatağı ve Babanın izzetini kirlettin, O’nu haksız yere suçladın, O’na pek çok hakaret ve eza reva gördün, nihayetinde O’nun katli için en büyük alçaklıkla fesat kurdun, bu yüzden su gibi döküldün. Zira su dökülecek olursa, kapta diğer bütün sıvılara kıyasla daha azı kalır. Bu sebepten dökülmüş suya Yahudi kavmi pek yerinde benzetilir, çünkü onların elinden bütün bağışlar derhal çekilip alınmıştır. Kudüs Kilisesi ve bütün Yahudiye’de bulunan şeyler öylesine tahrip edilmiştir ki, orada Hristiyanlıktan geriye sadece isimler ve ilk Hristiyanlığın o kutsal ve muhterem ilk ürünlerinin kutlandığı yerlerin bir nebze hatırasından başka hiçbir şey kalmamıştır, bu zamanımızda bazı kimseler bu yerleri ziyaret etmek maksadıyla toplanırlar.

Demek ki o diyarda Hristiyanlığın küçük bir kıvılcımı hâlen yaşamaktadır, ta ki Musa’nın "Ruben yaşasın ve ölmesin, adamları az olsun" şeklindeki ilahi kelamı yerini bulsun, zira Yahudiye’nin mevkii pek küçülmüştür, orada Tanrı’ya ibadet edenler de pek azdır.

Sıbtların ilk sırasının neden korunmadığına dair ara söz, Bölüm XV

Kutsal Yazı bu sırayı defalarca değiştirdiği halde, sıbtların ve ailelerin göksel burçlar ve bunlara tekabül eden kavimlerle birlikte tatbikinde daima aynı sırayı takip etmeyecek olursak kimse hayrete düşmesin. Nitekim ilk olarak Yakup’un hayır duasında ve "Urim ve Tumim" denilen taşlar üzerindeki tasvirde aynı düzen muhafaza edilmiştir, lakin ordugâhlarda başka, Musa’nın verdiği duada başka, Vahiy kitabında ise bambaşka bir düzen vardır. Bu farklılığı ortaya koymak adına, her bir sırayı aşağıda sırasıyla zikredelim.

Yakup’un hayır duasında, Ruben, Şimon, Levi, Yehuda, Zebulun, İssakar, Dan, Gad, Aşer, Naftali, Yusuf, Benyamin.

Ordugâhlarda, Yehuda, İssakar, Zebulun, Ruben, Şimon, Gad, Efrayim, Menaşe, Benyamin, Dan, Aşer, Naftali.

Musa’nın hayır duasında, Ruben, Yehuda, Levi, Benyamin, Yusuf, Efrayim, Menaşe, Zebulun, İssakar, Gad, Dan, Naftali, Aşer.

Vahiy kitabında, Yehuda, Ruben, Gad, Aşer, Naftali, Menaşe, Şimon, Levi, İssakar, Zebulun, Yusuf, Benyamin.

Başka farklılıklar dahi sıklıkla bulunur. Zira vaat edilmiş toprakları keşfetmek için önderler başka bir sırayla ve başka yerlerde seçilmişlerdi, fakat söylediklerimiz, dile getirdiğimiz şeylerin izahı ve mukayesesi için kâfidir. Göksel sırlara vakıf olanlar dahi, simgesel ve hakiki ailenin önderlerinin sayımında farklı davranmamışlardır, nitekim onların değişken sırası şöyledir,

Matta’da, Petrus, Andreas, Yakup (Zebedi’nin oğlu), Yuhanna, Filipus, Bartalmay, Tomas, Matta, Yakup (Alfeus’un oğlu), Taddeus, Simun (Kanalı), Yahuda.

Markos’ta, Petrus, Yakup (Zebedi’nin oğlu), Yuhanna, Andreas, Filipus, Bartalmay, Matta, Tomas, Yakup (Alfeus’un oğlu), Taddeus, Simun (Kanalı), Yahuda.

Luka’da, Petrus, Andreas, Yakup, Yuhanna, Filipus, Bartalmay, Matta, Tomas, Yakup (Alfeus’un oğlu), Simun, Yahuda (Yakup’un oğlu), Yahuda İskariot.

Elçilerin İşleri’nde, Petrus, Yuhanna, Yakup, Andreas, Filipus, Tomas, Bartalmay, Matta, Yakup (Alfeus’un oğlu), Simun (Yurtsever), Yahuda (Yakup’un oğlu), Mattiya.

Lakin bunun her iki ailede de hangi sebeplerle ve sırlar ile yapıldığı hususunda pek çok şey söylenebilirdi, bunlar belki de meseleyi ele aldığımız konudan daha uzağa taşırdı. Ancak bunun tesadüfen veya makul bir sebep olmaksızın meydana geldiğine inanılmasın diye, en azından Musa’nın sıbtları takdis ederken Şimon’u adeta unutmuş gibi neden atladığının ve onun yerine Yusuf’un oğlu olup adı "unutuş" anlamına gelen Menaşe’yi koyduğunun sebebini tayin edeceğiz. Zira bu hususta Şimon’a gelip şöyle diyen Yakup ile hemfikirdi, "Şimon ve Levi, zulüm aletleri onların savaşıdır". Gerçi onlar yüce kuvvetten çetin bir güç almışlardı, lakin bunu Şekemlilere ve kardeşleri Yusuf’a karşı kötüye kullandılar, bu yüzden hikmet sahibi ve Tanrı ile dolu olan baba, onların hilesine ve öfkesine rıza göstermediğini beyan etmekle kalmayıp, şöyle diyerek onları lanetledi, "Öfkeleri lanetli olsun, çünkü şiddetlidir, gazapları lanetli olsun, çünkü amansızdır, çünkü öfkeleriyle bir adamı, yani Hamor’u ve onun oğlu Şekem’i kavmiyle birlikte katlettiler, kalplerinde ve niyetlerinde ise kardeşleri Yusuf’u öldürdüler, kendi keyiflerince duvarı, yani Şekemlilerin duvarını yıktılar yahut öküzün bacağını kestiler." Zira İbranicede "Şor", hem sur hem de boğa anlamına gelir. Şayet boğa manasına alınırsa, Musa’nın "O ilk doğan bir boğadır, güzelliği de bundandır" dediği Yusuf’tan bahsedilmektedir. Bu iki sıbtta toplanmış olan böylesine amansız bir öfke zarar vermesin diye aziz Patrik şöyle devam eder, "Onları Yakup’ta böleceğim ve İsrail’de dağıtacağım." Nitekim Levi sıbtı bölündü, bütün sıbtlar adına toplanma çadırına hizmet etti ve diğer sıbtların sunduğu ondalıklarla beslendi.

Musa Şimon’u da takdis etmedi, çünkü o takdis edilmeye layık değildi, vaat edilmiş topraklar taksim edildiğinde Musa ona sınırlar veya pay tahsis etmedi, bilakis onun amansız gazabı yatışsın ve onunla kurduğu ortaklıktan hayırlı bir tesir almaya muktedir olsun diye onu Yehuda’nın sınırları içine yerleştirdi. Yakup’un takdis etmek istemediği Levi ise Musa tarafından takdis edildi, zira çölde yapılmış buzağıyı ve kavmin onun etrafında eğlendiğini gören Musa’nın, "Kim Rab’den yana ise yanıma gelsin" dediği Çıkış kitabında okuduğumuz üzere, putperestlere ve buzağıya tapanlara karşı gösterdiği ilahi sevginin en büyük gayreti vesilesiyle kendisine yöneltilen laneti sildi ve hayır duasını hak etti. Bütün Levi oğulları onun yanına toplandılar, o da onlara şöyle dedi, İsrail’in Tanrısı Rab şöyle buyuruyor,

"Herkes kılıcını kalçasına kuşansın, ordugâhta kapıdan kapıya gidip gelin, herkes kardeşini, dostunu ve yakınını öldürsün." Levi oğulları Musa’nın sözü uyarınca hareket ettiler ve o gün kavimden yaklaşık yirmi üç bin kişi öldürüldü. Musa da dedi ki, "Bugün ellerinizi Rabbe vakfettiniz, her biriniz oğluna ve kardeşine karşı geldi ki üzerinize bugün bereket verilsin." İşte kendilerine böylesi bir hayır duasını nasıl kazandıklarını görünüz, nitekim Rab Tanrısı uğruna gayrete gelip hançerini alarak, Baal-Peor’a bağlanan ve Moablılar ile Midyanlılara karışarak İsrail’in Tanrısından uzaklaşan pek çok kimsenin O’na ettiği hakarete karşılık olarak, Şimon sıbtının önderi Salu oğlu Zimri’yi Midyanlıların önderinin kızı olan Midyanlı Kozbi ile birlikte yattığı sırada cinsel organlarından deştiğinde Pinehas bu duayı pekiştirmiştir, Çölde Sayım kitabında okuduğumuz üzere, böylesine bir gayretle tatbik edilen tek bir ölümle İsrail’in suçu temizlenmiştir. Nasıl ki gayret gösteren Levililere, bozulan ahit ve kardeş katli sebebiyle mahrum kaldıkları hayır duası iade edildiyse, aynı şekilde gayret gösteren Pinehas’a da ebedi kâhinlik verilmiştir. Şimon ise işlediği cinayeti hiçbir hayırlı amelle telafi etmediği için, ne babası Yakup ne de yasa koyucu tarafından takdis edilmiştir, vaat edilmiş toprakların taksiminde ne sınırlar ne de kendine mahsus bir pay alabilmiştir. Zira Yeşu kitabının on dokuzuncu babında bulduğumuz üzere Yehuda’nın içine yerleştirilmiştir.

Şu halde biz de onu sonraya bırakıp kendisine münasip bir mevkii tahsis edecek olursak, bu kendine has sırrı ve gerekçesi uyarınca vuku bulacaktır. Diğer sıbtlar da sebepsiz yere burada öne alınmamış yahut gösterdiğimiz üzere sıraları değiştirilmemiştir.

İssakar ve Zebulun hayır dualarının kendi kavimleriyle olan ahenginin devamı üzerine, Bölüm

XVI.

Ordugâh düzeninde (castrametatio) ikinci olan İssakar, bana kalırsa ikinci burç olan Boğa ile örtüşmektedir. Nitekim kâhinlik sözü onun hakkında şöyle der, İssakar güçlü bir eştir, yani sabırlıdır ve mensuplarının kendilerini adadığı harf ilmi gayretinde metanetlidir. İbranilerin daha gizemli ilahiyatçılarının dediği gibi, eşek merhametin ve hikmetin kendisinden neşet ettiği o ilahi tesirin bir vasfını haizdir.

Lakin bu daha gizli sırları şimdilik bir yana bırakıp zahiri lafzı takip edelim. Zira ilimde ilerlemesi gereken kimsenin metanetli olması icap eder, bundan ötürü takdiste eşekle, göksel burçlar arasında ise bütün sürülerin en kuvvetlisi olan Boğa ile bir tutulmuştur.

Gördü ki dinlenmek hoştur ve kendi kabilesinin oturduğu topraklar tüccarların ve askerlerin âdeti olduğu üzere sefer gerektirmeyen, gayet münbit topraklardır, bu sebeple omuzlarını harf ilminde mevcut olan o büyük yükü taşımaya hazırladı. Ve haraca boyun eğen bir kul oldu, nitekim İssakar bir bakıma Zabulon kabilesine hizmet etmiştir, çünkü İbranilerin eklediği üzere, zengin olan ve ticaretle uğraşan Zabulonlular, kendilerini harf ilmine adayan İssakar kabilesi mensuplarının ihtiyaçlarını temin etmekteydiler. Bundan ötürü Musa, takdis payını paylaştırırken şöyle demiştir, Sevin ey Zabulon sefere çıktığında, yani mallarını toplayıp oraya buraya gittiğinde, ve sen ey İssakar çadırlarında, yani orada oturacak veya orayı mesken tutacaksın ki hayatın nimetlerini bir karşılık olarak alasın, nitekim adı da bunu gösterir, zira karşılık veya ecir anlamına gelir.

Şayet bu sözleri Boğa burcunun idaresindeki bölgelerle bağdaştıracak olursak, görelim ki bunlar Küçük Asya’nın sahil boyları, Persis, Medya, Partya, Kiklad Adaları ve Kıbrıs’tır.

Küçük Asya’nın sahil boylarında yedi kilise bulunmaktaydı ki Yeni Ahit’te yer alan, Yuhanna’ya şimdi Sakız denen Patmos Adası’nda vahyedilen o meşhur ve mistik kehanet onlara ithaf edilmiştir, nitekim rüyetin başlangıcında şöyle denir, Yuhanna’dan Asya’daki yedi kiliseye, var olan, var olmuş olan ve gelecek olandan ve tahtının önünde bulunan yedi ruhtan sizlere lütuf ve esenlik olsun. Sanki o yedi seçkin ruh, Efes, İzmir, Bergama, Tiyatira, Sardis, Filadelfiya ve Laodikeia’da bulunan bu kiliseleri hususi surette gözetir gibidir, bu şehirlerin yakınında ise ilahi vahyin gerçekleştiği, şimdi Sakız denen ve Kikladlardan biri olan Patmos Adası yer alır.

Bu yerlerde ve çevre bölgelerde insani ilimler gayreti ziyadesiyle yeşermiştir, nitekim buralardan ilimde çok meşhur pek çok zat çıkmıştır. Zira Efesli diye anılan Herakleitos Efes’ten çıkmıştır, Midilli yakınlarında, Antandros civarındaki ana karada kurulmuş Skepsis şehrinde Platon’un mektuplar yazdığı Sokratesçi filozoflar Erastos ile Koriskos yaşamıştır, Koriskos’un oğlu Neleus, dilbilgisi bilgini Demetrios ve Metrodoros da oradandır. Bergama’dan ise onun komşusu olan Galen çıkmıştır, keza orada Attalos krallarının himmetiyle muazzam bir kütüphane tesis edilmiş, Aristoteles ile Theophrastos’un kitapları Apellikon tarafından oraya konulmuştur.

Zira Aristoteles kütüphanesini ve okulunu Theophrastos’a bırakmıştı, Theophrastos ise Yunanlar arasında kitapları ilk toplayan ve Mısır krallarına kütüphane düzenini öğreten kimsedir. Theophrastos da bu kütüphaneyi Neleus’a devretmiş, Neleus ise onu Skepsis’e götürüp ahbabına bırakmıştır, ne var ki bu kimseler bilgisiz olduklarından, onların ihmali yüzünden kitaplar rutubetten zarar görmüş ve güveler tarafından yenmiştir, ardından Strabon’un aktardığına göre Apellikon tarafından hatalarla dolu bir şekilde istinsah edilmiştir. Bu sebeple bazıları Aristoteles ve Theophrastos felsefesini kusurlu addeder, müelliflerinin vazettiği o saf ve kusursuz felsefe olmadığını söylerler. Lakin mesele her ne olursa olsun, ilimlerin anası olan Atina’nın ilk ilim kütüphanesi Bergama’da kurulmuştur. Gerçi Atina şehri Avrupa Yunanistan’ı sınırlarında kalsa da konumu icabı bu sahil yerleriyle birleşmektedir.

Zira bu sahiller ile Atina arasında, her iki taraftan da yalnızca bir deniz mesafesiyle ayrılmış Kiklad Adaları bulunur ki bunlar Boğa burcunun idaresindeki sahil boylarıyla ve ilim aşığı İssakar kabilesiyle tam bir uyum içindedir. Bunlardan ilimde pek meşhur birçok zat türemiştir, nitekim İstanköy’den Hipokrat ve bazılarının kesinlikle iddia ettiği üzere Homeros çıkmıştır. Bunların arasında Apollon’un tapınağı ve kehanet ocağıyla meşhur Delos da vardır ki antik çağın bilgelik arayışı oradan büyük bir besin almıştır.

Batıya doğru, Rodos’un yanında tarihçisi Dionysios ile meşhur Halikarnassos yer alır, Midilli’den ise yedi bilge kişiden biri olan Pittakos çıkmıştır.

Bu yerlerden çıkan bütün ünlü zatları ve oranın ahalisinin harf ilmine ne büyük bir zahmetle emek verdiğini tek tek saymak pek uzun sürer. Persis diyarına gelince, orada daha gizli bir felsefe olan Mecusilik (Magia) vardı ki Mesih’e ilk secde edenler oradan gelmişti, bu ilimde müstesna olan Charondas ve bazılarının ileri sürdüğü gibi İbn-i Sina da oradan çıkmıştır. Her ne kadar onların okulu binicilik, okçuluk ve süsleme üzerine idiyse de bilhassa en gizli meselelerdeki harf ilminden de geri kalmamışlardır.

Bu yüzden ilimlerde fevkalade gayretli olmuşlardır. Bu bölge ahalisinin sahip olduğu ilim iştiyakına dair söylenebilecek daha pek çok şeyi geçiyorum, zira göklerin bu topraklar üzerindeki tesirinin, gayreti insani yollarla edinilen bilgiye hasrolmuş İssakar kabilesinin tesiriyle nasıl bir ahenk içinde olduğunu ima etmeye bu kadarı kâfidir, zira ilahi vahiy yoluyla gelen bilgi bilhassa Levililere verilmişti. Ordugâh düzenini takip edecek olursak, Zabulon doğu yönünde üçüncü yeri tutmuştur, ona İkizler burcu olan ve hava üçlüsünün (triplicitas) ilki sayılan üçüncü burcu vereceğiz, bunun bölgeleri ise Hyrkania, Ermenistan, Margiana, Sirenayka, Marmarika ve Aşağı Mısır bölgesidir. Pederane kehanet sözünde ona şöyle denmiştir, Zabulon denizlerin kıyısında oturacak, bizim tercümemizin dediği gibi sadece denizin değil.

Ve o, gemilerin limanına yakın olacak, yani sınırları orada bulunacak, ve Sidon’a kadar genişleyecektir. Denizlerin kıyısına kadar uzandığı pek yerinde söylenmiştir, zira doğu cihetinde Getulia ve bizimkilerin Magdala yahut Medala dediği Celile denizi vardır.

Orada Taberiye ve onun denizi de mevcuttur. Batı cihetinde ise şimdi Hacılar Kalesi denilen limanıyla Kermil Dağı bulunur.

Şimdi Akka denen Ptolemais limanına da sahiptir ve Suriye denizi boyunca Sur ve Sidon’a kadar uzanır, her ne kadar hatalı tasvirler Ptolemais’i Aşer kabilesine bağlasa da. Zira kehanette açıkça gördüğümüz üzere Zabulon Sidon’a kadar uzanmaktadır. Kehanette bu kabileye denizlerden ve mallarını taşıyacakları limanlardan başka bir imtiyaz verildiğini de okumuyoruz. Bütün bunlar İkizler tarafından yönetilen bölgelere de tamamen uymaktadır, bunların başlıcası olan Hyrkania, Hazar Denizi denen denizin kıyısındadır, Büyük Ermenistan da bu denize bakar. Sirenayka bölgesi de Yunanistan’ın karşısındaki denize uzanır, Marmarika ve Aşağı Mısır bölgesi ise hemen hemen aynı denize açılır. Bütün bu bölgeler, tıpkı kendilerine tekabül eden Zabulon kabilesi gibi, buralarda icra edilen denizcilik ve ticaretle tatmin bulurlar, meğerki kehanetin lafzını daha yüce manalara ve şimdilik bahsi edilmemesi gereken fevkalâde denize havale etmiş olalım.

Ateş üçlüsünün idaresindeki kavim ile Yehuda’ya verilen takdisin uyumu üzerine. Bölüm XVII. İkinci tertipte, güney cihetinde yerini cariyenin çocuklarına bırakmıştır ki burası ordugâh düzeninde dördüncü yerdir. Lakin babanın takdislerini açıklarken doğum haritasının (genitura) sırasını takip edip babanın izinden giderek onu birinci sıraya koyduğumuz için, bu dördüncü tertipte dördüncü doğan ve dördüncü sırada takdis edilen Yehuda’yı şu sözlerle yerleştireceğiz, Yehuda, kardeşlerin seni övecek ve sana hürmet edecek, yani bir kral gibi tazim edeceklerdir. Krallık asası ona verilmişti ve Davud alenen o krallık asasıyla yüceltilene kadar bu asanın gücü bu kabilede gizlice hüküm sürdü, bu asanın hükmü Şiloh, yani hakiki Mesih gelene kadar krallarda yahut iki kabilede baki kaldı. Ne var ki Mesih krallığı ortadan kaldırmamış, bilakis onu daha iyi ve ebedi olana tebdil ederek bütün hakiki ve dindar bendelerine vadetmiş, şöyle demiştir,

Gelin ey Babamın kutsadıkları, sizin için hazırlanmış olan krallığı miras alın. Demek ki bu krallık, önünde her dizin çökeceği o kralla birlikte Yehuda’nın sulbündeydi, nitekim şöyle devam eder, Babanın oğulları senin önünde eğilecekler, ve hakiki bir kudret ve krallık gücüyle ellerin düşmanlarının ensesinde olacaktır, Yehuda bir aslan yavrusu yahut aslan dehşetidir. Nitekim gur kelimesi yavru manasına geldiği gibi dehşet manasına da gelir. Kanaatimce burada dehşet olarak anlaşılması daha evladır, zira hemen öncesinde gelen ellerin düşmanlarının ensesinde olacaktır sözüyle ve ardından gelen avından kalktın ey oğlum ifadesiyle gayet güzel uyuşmaktadır. Bütün bunlar nihai manada kendisi hakkında Yuhanna’nın şöyle dediği Mesih’te doğrulanmaktadır, İşte Yehuda kabilesinden olan Aslan galip geldi.

Ve Mesih Yahuda (İehuda) sıbtından geldiğinde, bu ad Mesih'in kendisine pek uygun düşer, zira içinde Tanrı'nın ulu isminin dört harfi yer alır, araya ise sayıca dördü ifade eden Dalet (daleth) harfi konulmuştur, bu da Tanrı'nın bizzat kuşandığı ve Pavlus'un o sözü uyarınca örtündüğü kare şeklindeki bedene (quadratum corpus) işaret eder, görünüşte insan gibi bulundu. İşte avdan yükselen, kendi ahdinin kanıyla çukurda bağlı olanları çıkaran, önce alçalan O idi, nitekim metin diz çöktü yahut kendini alçalttı diye devam eder, bizim tercümemizde ise yattı diye geçer.

Bir aslan gibi ve bir dişi aslan gibi çöktün, ki onlar sıçramak istediklerinde, büyük bir hamleyle karınları üzerine toprağa çökerler, Nitekim Mesih de kendini ölüme kadar itaatkâr kılarak alçalttı, oradan öyle bir hamleyle kalktı ki, bütün düşmanlarını yere serdi, ve kendisine her adın üzerinde olan o adı kazandı.

Bundan sonra gelen, Yahuda'dan asa alınmayacaktır sözü ise, burada ve yukarıda başka yerde açıkladığımız üzere, orada söylenenlerden ve ardından gelen, ve O milletlerin intizarı olacaktır sözünden ötürü Mesih'ten başkası hakkında anlaşılamaz, zira Mesih milletlerin kurtuluşu için geldi. Sıpasını asmaya bağlayacaktır. Asma, bütün ağaçlardan daha bol ve en hayırlı meyveyi verir,

Mesih de sıpasını ona bağladı, yani çocukluğunda, sabavetinde ve gençliğinde nefsani arzularını daima dizginleyerek bir asma gibi meyve verdi, hatta bizzat hakiki asma oldu. Ve asma sürgününe, yahut dalcığına, ey oğlum, dişi eşeğini bağladı, yani artık zaptedilmesi gereken ve ruhtan, hatta o semavi gebelikten olan hayvani tabiatını. Onu dişi bir kelimeyle anar, zira bu aşağı parça dişil cinste, yukarı parça ise eril cinste adlandırılagelmiştir, nitekim Tekvin'de yazılıdır, onları erkek ve dişi yarattı, Merkür'ün [Yunanca] Pimander'de ve Platon'un Şölen'de pekala açıkladığı gibi. Giysisini şarapta, ve örtüsünü üzümün kanında yıkayacaktır. Yuhanna Vahiy'de bunu kelimesi kelimesine doğrularak şöyle der, Bizi kendi kanında yıkadı. Bizler elbette O'nun mahluklarıyız, O'nun giysisi de sayılırız, nitekim bizi yaratmakla çeşitli elbiseler kuşanmıştır, kendi yerinde, Tanrı lütfederse göstereceğimiz üzere. Yahut kendini yıkadı, ya da Elçi'nin şu sözü uyarınca giysimiz kılınan kendi zatında bizi yıkadı, Efendimiz İsa Mesih'i kuşanın, bunların hepsi, az önce hem aslan yavrusu hem de dişi aslan diye adlandırılan Aslan burcunun (Leo) idare ettiği kavimlerle bağdaşır. Bu kavimler ve bölgeler, Ptolemaios'a göre İtalya'dır, Manilius ise onu Terazi'ye (Libra) tabi kılar, ayrıca Apulia, Sicilya, Fenike, Keldani ülkesi, Orsenia yahut Orchenia'dır. Ptolemaios'a göre bu bölgelerin ahalisi adil bir yönetime bağlı ve övgüye değer bütün sanatların ehlidir.

Hele İtalya, uzun zaman boyunca imparatorluk haşmetiyle ve başpapazlık makamıyla parıldamıştır. Zira Petrus'tan bu yana Roma kilisesi diğerleri arasında reisliği daima elinde tutmuştur, onun piskoposu Kanon'da Güneş diye adlandırılır, nitekim şehrin kendisi de Güneş'in özel bir açısıyla daima ışıldamıştır. Bu diyarda ayrıca son derece fasih hatipler, seçkin şairler ve her ilim dalında kudretli adamlar yetişmiştir, öyle ki bu halk mistik bedenin en güzide uzvu olmuştur, böylece kadim atasının adı altında baş hakkında söylenenler, kendisine pek mutabık düşecek şekilde uyarlanabilir.

Nitekim addan başlayacak olursak, kendisine Yahuda denmesi pek yerindedir, bu ad ikrar eden ve hamd eden diye tevil olunur, zira Mesih Baba'yı usulünce ikrar ederek daima hamdetmiştir. Kardeşlerin seni övecektir, Latinlerin hepsi seni imanla ve Roma kilisesini daima övmüş ve tazim etmiştir, gerçi son zamanlarda bazıları haset yahut ahmakça bir gayretkeşlikle onu parçalamakta ve ısırmaktadır, fakat Tanrı lütfederse, vaktiyle dinsizce inkâr ettiklerini dindarca ikrar edeceklerdir. Yalnızca son zamanlarda doğrudan sapıp yalan söyleyenler değil, daha önce analarının rahminden ayrılmış olan Rumlar ve Haceriler de tek bir ağıla toplanacak ve o hakiki ana kilisenin çocukları kılınarak, Mesih'in başının makamını tuttuğun için seni öveceklerdir. Ananın oğulları da sana secde edecektir, zira bütün kiliseler seni melike ve baş olarak hürmetle anar. Ellerin düşmanlarının ensesinde olacaktır, çünkü sana öyle bir iktidar verilmiştir ki, cehennem kapıları ve düşmanların elleri ona asla galebe çalamaz. Bu Yahuda aslanının, yani Mesih'in yahut O'nun makamını tutanın, yahut O'nu safiyetle ikrar edenin dehşeti, aforoz ederek ya da lanetleyerek birine karşı harekete geçtiğinde herkesi sarar. Floransa Konsili'ne gelip orada müzakere edilen riayet edilecek hususlara riyakârca teminat veren ve IV. Eugenius tarafından verilen lanet cezasının azabını çeken Grekler bunu doğrulamıştır. Mesih'in hizmetkârlarını ve vekillerini, hatta sizi hor gören beni hor görür diyen Mesih'in bizzat kendisini hor görenlerin başına gelenleri aktarmakla vakit kaybetmeyeceğim. Bir aslan gibi yattın, dinlendin, Büyük Konstantin'e kadar uzun bir zaman boyunca hiçbir şeyi alenen ve tam bir kaza hakkıyla yürütmeksizin yattın. Onu kim uyandıracak, yani O'nun hükümranlığını? Elbette ölümlülerden hiçbiri, bilakis imparatorların ve yeryüzü krallarının gönüllerini Mesih'in imanına sarılmaya, boyunlarını O'nun boyunduruğuna ve hükmüne eğmeye sevk eden ilahi kudret uyandıracaktır.

Asa, yani pontifexlik bu İtalyan ve Roma kilisesinden, ne de kanun koyucu onun uyluğundan, bağrından alınacaktır, ta ki Mesih ikinci gelişinde gelene yahut O'nun dağılmış şeylerini toparlayıcı olarak göndereceği kimse gelene kadar. Ve milletlerin intizarı bu olacaktır, öyle ki O'nun idaresinde tek bir ağıl ve tek bir çoban olsun, hepsi Mesih'e ve Tanrı'ya tek bir omuzla ve tek bir ibadetle kulluk etsinler. O vakit kilise doğuracağı her sıpayı Mesih asmasına, ve asmanın sürgünlerine, ey oğlum, dişi eşeğini bağlayacaktır, burada söz ya Baba'dan sevgili oğlu Mesih'e, ya da Mesih'ten vekiline yöneliktir, bereketli ve sıpalar anası dişi eşekle temsil edilen kilisenin bizzat kendisi olan asmaya bağlanması hakkındadır. Giysisini şarapta ve örtüsünü o üzümün kanında yıkayacaktır, ki onun hakkında şöyle denmiştir, Bu kâse, günahların bağışlanması için sizin uğrunuza ve birçokları uğruna dökülecek olan yeni ve ebedi ahdin kâsesidir. Gözlerin şaraptan daha güzeldir, zira hakiki Mesih bağlısının semavi ve yüce şeyleri tefekkür edişi, şarapla simgelenen dünyevi şeylerin tefekküründen ve bilgisinden çok daha üstündür. Ve o semavi gıdayı geviş getiren dişleri sütten daha aktır. Musa bu kutsamayı teyit ederek şöyle der,

Dinle ya Rab Yahuda'nın sesini, yani ey Musa, seni hakikaten ikrar eden ve hamdedenin sesini, ve onu kendi kavmine, yani seçilmişler meclisine dahil et.

Yahuda'nın elleri, yani tecessüd etmiş Kelam, onun uğruna cenk edecektir, İtalya ve Roma'da başlıca makamı bulunan Petrus'a, Ben senin uğruna imanının sarsılmaması için dua ettim ey Petrus diyen O zat, hasımlarına karşı onun kavmine yardımcı olacaktır. Bir zamanlar Magna Graecia denilen Apulia ve Calabria ile ona komşu Sicilya İtalya'nın parçasıdır, hepsi Aslan burcunun idaresindedir, bunlarla da Latin ve Roma kilisesine bağlı ve birleşmiş bütün kiliseler anlaşılır. Keldanilerden Maruniler de vardır, kendilerinin ikrar ettiği ve dillerinin gösterdiği üzere, onlar Roma kilisesine tabi olarak, dilleri müstesna, Doğu'dakilerin tamamının aksine onun ayin usulüne bütünüyle riayet ederler.

Strabon'un şahitliğine göre Keldani gökbilimcilerinden olan Orkhenliler de bu Keldanilere aittir. Fenikeliler de Mesih'i ilk kabul edenlerdendir, nitekim Mesih'in kendisine, Ey kadın, imanın büyüktür dediği o Kenanlı kadın oralıydı. Ve bugüne kadar Fenike'de Tanrı'ya ve O'nun Mesih'ine hamtlar sunulmaktadır, yani Fenike'nin iç kısımlarında yer alan Beyrut şehrinde, orada Frères Mineurs tarikatının bir kilisesi vardır, orada yalnız o biraderler değil, Maruniler ve Roma kilisesi ayinine riayet edenlerin hepsi toplanır.

Yahuda sıbtı içine yerleştirildi, ta ki semavi tesirden mahrum kalıp kendi haline bırakılarak bütünüyle yahut büyük kısmı itibarıyla sarsılmasın. Ve bu Şimeonluların kendi soylarından başka rehberleri yahut terbiyecileri olmadığından, bunlar bana Kova (Aquarius) burcunun altındaki kavimlerde ve bölgelerde yer tutuyor gibi görünür, bunlar da Arabistan, Habeşistan, Sarmatya, Oksiyana, Soğdiana, Azanya ve Medya'dır.

Araplar için belirlenmiş bir bölge yoktur, başkalarının sınırları içinde yaşarlar, gerçi Arabistan üçe ayrılır, Mutlu, Çöl ve Taşlık Arabistan, ne var ki bu kavmin bütün çokluğu buralara sığmaz, oradan itibaren Suriyelilerin, Fenikelilerin, Filistinlilerin ve Kartacalıların ardından, kıyı halkları arasından, Pers, Mısır ya da Libya çöllerini aşarak, Marmarica ve Kireneyka bölgesinden Moritanya sınırlarına ve Atlas Okyanusu'na kadar uzanır, öyle ki onlarda şu kehanet yerini bulur, "Onları Yakup'un içinde böleceğim ve İsrail'in içinde dağıtacağım", bu söz şüphesiz mecazidir, zira seçilmişlerin bütün kavmini ve sayısını kapsar, dağılmış ve bölünmüş Araplar ise Hacer'in soyundandır, onlar hakkında Rabbin Meleği Hacer'e, Tekvin'de okuduğumuz üzere, babalarından ve dolayısıyla bütün aileden söz ederek şöyle demiştir, "Bu adam vahşi bir insan olacak, çadırlarını kardeşlerinin karşısına kuracak", bunlar başkalarının himayesiyle askeri sanat sayesinde geçinirler, yahut şuraya buraya akın ederek sürekli haydutluk, yağma ve toprakları insansızlaştırma işine kendilerini adarlar, nitekim aynı kehanet şöyle der,

Eli herkese karşıdır, zira inşa etmezler, toprağı işlemezler, sabit meskenleri yoktur, çadır olan meskenlerini yanlarında taşıyarak şuraya buraya koşuştururlar, öyle ki kendi sınırlarından ziyade başkalarının sınırları içinde toplanmış görünürler. Bunları, Ham'ın oğlu Kûş'tan doğan Habeşliler takip eder, onlar da aynı ve daha sefil bir hayatı sürdürürler, öyle ki Nuh'un, ilk ataları olan Ham yüzünden torunlarına verdiği lanetin cezasını çeker gibi görünürler, çünkü o, babasını çirkin bir şekilde alaya alarak ona iftira etmişti, nitekim onlar geçinmek için kendi öz evlatlarını satarlar, Mısır ile Habeşistan arasındaki bölgeden çıkıp gelen, tam anlamıyla siyah renkte olmayan bazı kimseler de vardır ki bütün dünyayı dolaşırlar, şehirlerin dışındaki arazilerde,

ve kavşaklarda çadır kurarlar, hilelerle, takaslarla, el çizgilerinden gaipten haber vermelerle ve bu aldatmacalarla eğlendirerek rızıklarını temin ederler, bunlara halk dilinde Çingene denir ve kendileri de muhtelif kavimlere bölünmüşlerdir.

Sauromatlar veya ötekilerin Arimaspiler dediği Ypaboylar hakkında ise, yazılı bulduğumdan fazlasını söylemeyeceğim, zira müellifler onlar hakkında kesin bir şey söylememişlerdir, bu kavimler Sarmatya'ya yerleşmiştir, tıpkı Medlerin Hyrkanlar, Partlar ve Ermeniler arasında, Pers diyarının önünde yerleştiği gibi,

Zira Medya iki kısma ayrılmıştır, diğerine Büyük Medya denir, başkenti Ekbatan'dır, burası soğuk olduğu için Partlar orayı krallık şehri olarak kullanır ve yaz mevsimini orada geçirirler, kışın ise Dicle kıyısında, Babil yakınında bulunan Seleukia'da yaşarlar, Medya'nın diğer kısmına, kumandan Atropates'ten mülhem Atropatene denir, ahalisi Ermenilerle akrabalık bağıyla birleşmiştir ve doğuda Matiene'ye komşudur, lakin en çok Perslerle müttefik olup onlara bağlıdır, zira Ahazveros, yani bizimkilerin Asuerus dediği kimse, Ester kitabında okuduğumuz üzere, Perslerin ve Medlerin kralıydı,

Onun doğumu ve kökeni, İbranilerin Şuşan, bizimkilerin ise Susa dediği Şuş'tan idi, bu bölge Pers kıyılarının sınırlarından Babil bölgesine, Dicle'nin ağzına kadar yaklaşık üç bin stadyum uzanır, kuzeyinde Medler bulunur, onlar hakkında anlatılmaya değer bir şey bulamadım, meğerki başkalarına bağlanarak boyun eğmeyi öğrendikleri biline. Geriye Baktriyalılar ile Massagetler, Göçebeler ve Kutsal bölge denilen yer arasındaki Oksiyana, Soğdiyana ve Azanya bölgeleri kalır, bunların hepsi meçhul olduğundan, evleri bulunmadığı, davar ve sığırlarla, bilhassa atlarla yaşadıkları dışında yazarlara bırakacakları hiçbir hatıraları yoktur, lakin sınırları içinde yaşadıkları komşu bölgeler bir nebze nam salmıştır, zira Baktriya kendi Zerdüşt'ü ile parlar, Massagetler ise Perslerin kralı Kiros'u hezimete uğratan Kraliçe Tomris ile meşhurdur, Azanya'nın kasabaları ise hatıralarıyla birlikte silinip gitmiştir. O üçgenin son ailesi Gad idi, o ki Lea'nın cariyesi Zilpa'nın ilk oğludur, Yakup'un ise yedinci oğludur, bu yüzden adı yedi sayısına işaret eden iki harften gayet uygun şekilde teşkil edilmiştir, nitekim İbraniler bu ismi yalnızca iki harfle, şu şekilde yazarlar, Gad, bunlardan gimel üç, dalet ise dört sayısını verir, birlikte toplandıklarında yedi sayısını meydana getirirler, biz ise ordugâh düzenini takip ederek ona altıncı sırayı vereceğiz, zira onların bütün bu düzenleri muhtelif olduğundan, tek bir metin örgüsü içinde takip edemeyiz, şu halde onun kutsaması şöyledir, Gad talihlidir, yahut baht açıklığı bizi talihli kılacaktır,

Ve kendisi ökçesinde, yani izinde bahtiyar olacaktır, tercümemizde ise nedense şöyle yer alır, Gad kuşanmış olarak onun aleyhine savaşacak ve kendisi geriye doğru kuşanacaktır,

Zira Gad kuşanmış değil, bilakis talihli ya da bahtı açık manasına gelir, nitekim bu husus, o oğlanı kucağına aldığında "ba-gad", yani refah içinde yahut baht açıklığıyla, veya bizim tercümemizin dediği gibi, "talihle" diyen anasından ya da doğuran cariyenin hanımından bize açıklanmıştır, babası Yakup onun saadetini yahut iyi talihini ökçede beyan etmiştir, Musa ise bunu tepeye kadar vardırıp şöyle demiştir, "Genişlikte kutsanasın Gad, bir aslan gibi yattı ve tepeye varıncaya dek kuvvetle avlayacak", gerçekten de Musa onun etkisini ve iyi talihini genişletip artırdı, çünkü Rabbin o kavme vaat edilen topraklardan kovulmasını emrettiği kavimlere karşı savaşta bütün İsrail'in önünde cesaretle ve sadakatle yürüdü, Sayılar kitabında okuduğumuz gibi.

Onun baht açıklığı rahiplik, krallık, bilgelik yahut gayret veya deha ile elde edilen seçkin bir şey değildi, zira Aristoteles'in tanıklığıyla, sanatın olduğu yerde talih daha azdır, bilakis onunki savaşta, sürülerde ve servette idi ki bunlarla dolup taşanlara avam dilinde talihli denir, nitekim bu kabilenin servetine dair aynı yerde şöyle okuruz, "Ruben ve Gad'ın pek çok davarı vardı ve binek hayvanlarında büyük bir mal varlığına sahiptiler",

Bu yüzden Şeria Nehri'nin ötesinde, o gayet bereketli otlaklarda oturmak istediler, buradan hareketle o, yanında ordugâh kurduğu Oğlak burcuyla ve onun yönettiği bölgeler ve kavimlerle uyuşur, bunlar Makedonya, Trakya, İlirya, Hindistan, Aryana ve Gedrozyadır. Makedonlar savaşta talihli idiler, bilhassa İskender'in önderliğinde, ayrıca sürü ve gümüş bakımından pek zengindiler, bu sebeple Strabon'un dediği gibi, Philippos oradaki madenlerden ve yerlerin diğer verimliliğinden azami derecede vergi sağladı, bu Makedonya'nın güneyinde, bir zamanlar ganimetlerle alabildiğine zenginleşmiş olan Selanik kasabası vardır.

Traklar ve İlirler de bol servete sahiptiler, Bizantion, Hadrianapolis ve pek çok kasabada ticaret malları ve zenginlikleriyle nam salmışlardı, Hindistan Aryana'sı ise İndus Nehri sayesinde altın bakımından pek müreffektir.

Gerdosya veya Gedrozya ise sadece baharatlar, bilhassa mür ve sümbül bakımından zengindir, öyleyse Gad'ın kutsamasını elde eden bu kavimlerin hepsi, bu hususi ihsanda ona bihakkın denktirler.

Eğer içlerinde bir inayet ve iman varsa, bu sayede İsrail ailesinden sayılırlar.

Üçüncü üçgenin karşısına ordugâh kuran üç ailenin kutsamalarının, bu üçgenin yönettiği kavimlerle olan uyumu üzerine. Bölüm 19.

Üçüncü üçgende Efraim, Manaşe ve Benyamin ordugâh kurmuştur, bunlardan ilk ikisine büyükbabaları Yakup tarafından müştereken şu kutsama verilmiştir,

"Gençliğimden bugüne dek beni güden Tanrı, beni bütün kötülüklerden kurtaran Melek, bu çocukları kutsasın, benim adım ve atalarımın adları onların üzerinde anılsın ve yeryüzünde çoğalıp bir kalabalık haline gelsinler", Efraim hakkında babasının kutsamalarında hususi olarak başka bir şey bulamayız, ancak Yakup ellerini çaprazlayarak, daha küçük olmasına rağmen sağ elini onun üzerine koymuş ve şöyle demiştir, "Bu, daha küçük olan kardeşinden daha büyük olacaktır", küçüğü öne geçirip büyüğü arkaya bırakmasının sebebi ise şudur, babaları Yusuf Manaşe doğduğunda, "Tanrı bana bütün zahmetlerimi ve babamın evini unutturdu" demişti, bu söz basiretsizce söylenmişti, zira babasının evini incitecek şekilde, bir miktar hoşnutsuzlukla, kusurdan ve kalp huzursuzluğundan uzak olmayarak sarf edilmişti, bu yüzden Yakup Tanrı ile dolu olarak Efraim'i öne geçirdi, onun doğumunda daha iyi bir niyetle Yusuf şöyle demişti, "Tanrı beni ızdırap çektiğim topraklarda çoğalttı yahut bereketlendirdi",

İşte bu sebeple bu oğul hayırlı bir konuma getirildi, diğeri ise babasının kötü niyetinin cezasını çekti, her ikisinden söz ederken Yusuf'un ardıllarına şöyle dedi, "İsrail seninle kutsansın ve denilsin ki, Tanrı seni Efraim gibi ve Manaşe gibi kılsın", benzer şekilde Musa da onları sevgiyle takip ederek kutsamış ve şöyle demiştir, "İşte bunlar Efraim'in on binleridir ve bunlar Manaşe'nin binleridir", her ikisi birden bu şekilde kutsandığı için, biz de o ataların ardından giderek her ikisinden bir arada söz edeceğiz, zira babaları Yusuf'a verilen o pek zengin kutsama onlara da ulaşmıştır, nitekim Yakup onun hakkında şöyle demiştir, "Yusuf mükâfatlandırılacak bir oğuldur, mükâfatlandırılacak bir oğul", şüphesiz ekmek tükendiğinde Mısır'da kardeşlerine ve atalarına gösterdiği nihai cömertliğin bir lütfu olarak, bizim tercümemizdeki "büyüyen oğul" ibaresi pek isabetli değildir, zira o kelime olan "porat", meyve verdi yahut büyüdü manasına gelen İbranice "parah" kökünden gelmez, bilakis mükâfatlandırılmış yahut mükâfata layık manasını taşıyan Mısır diline ait bir kelimedir.

Ve bakışları güzel olan, Mısır'ın kızları, onun güzelliğini görmek için duvarın üzerinde koşuştular veya yürüdüler, lafzi olarak söylenenler şimdilik bu kadardır.

[...] gizemlerin derinliklerine vakıf olanlar için saklıdır, zira lafzın hakikati gereğince, kutsal metinde kötü manada kullanılan okçular veya ok atanlar, yakındakilere eziyet eden ve onları inciten katı kimseler yerine geçer. Nitekim bunlar, kendisini öldürmek istemeyip nihayetinde satan kardeşleriydi. Fakat Rab, masumları kurtarıp haksız yere ezilmekten çekip çıkardığı için şöyle denmiştir, Okları atan veya yayı yönelten kimsenin üzerine geri dönecektir, bu kötülükler ki kudretli kardeşleri onları Yusuf çocuğun üzerine getirmek istediler ve kendi başlarına yıkıldı. Bunun nereden ileri geldiğini ise hemen ardından ifade eder, Yakup’un güçlüsünün elinden, onun ellerinin bağları çözülecektir, ki bu güçlü olan Tanrı’dır. Şöyle devam eder, Oradan, yani Tanrı’dan veya İsrail’den, İsrail Taşının çobanı gelecektir. Zira hakiki Taş, hakkında şöyle denendir, Ve bu kayanın üzerine kilisemi kuracağım.

O çoban ise, Ben iyi çobanım, diyen kimsedir. O, Yusuf’tan değil, kendi babasından ve Tanrı’dan çıkıp geldiği için manidar biçimde "oradan" denmiştir, bu pek yüce ayrıcalığı babaya atfetmiştir ki bunu oğula atfetmesi mümkün değildir.

Kendisi hakkında böbürleniyor gibi görünmesin diye, onun oradan geleceğini söylemiştir, bu da ancak Tanrı’nın kudretiyle mümkün olabileceğinden şöyle devam eder,

Babasının Tanrısından, sana yardım edenden ve Şadday’dan (biz bunu her şeye gücü yeten olarak anlarız) olacaktır, yani yukarıdan göklerin bereketleriyle, aşağıda yatan derinliklerin bereketleriyle, memelerin ve rahmin bereketleriyle bereketleneceksin. Bütün bunların bir gizem olmaksızın söylendiğine inanılmasın, zira yalnızca bir kadının rahminden ve memelerinden ve iki kabileye doğru çoğalmadan bahsetmez, çünkü bunlar pek az ehemmiyete sahip şeylerdir, bilakis vahyini semavi şeylere işaret ederek verir. Nitekim o dünya üstü memelerden bütün peygamberler süt emmiştir ve dindarlığı gösteren o rahimden İbrahim bereketlenmiştir. Yusuf ise İbrahim’den aşağı mertebede olduğundan ve kendi kabilesinde yahut kabilelerinde o yüce memeleri bahşeden bir peygamber bulunmadığından, yalnızca daha aşağı bir bereketle bereketlenmiştir, bu da onun iki kabile ayrıcalığıyla donatıldığı zamanki benzer bir ikizleşmedir, bunlardan birine Efraim, diğerine ise Manaşşe denmiştir. Bu sebeple şöyle devam eder, Babasının bereketleri, gebe kalmanın veya ana rahmine düşmenin ve kabilenin ikizleşmesinin bereketleri üzerinde güçlenmiş ve artmıştır. Bu bereket, yüce tepelerin yahut dünyanın veya gizlilerin tepelerinin arzusuna kadar uzanacaktır, zira onun arzusu yalnızca ailesini ve dünyevi şeyleri çoğaltmak değil, aynı zamanda o yüce tepelerden de bir şeyler devşirmekti.

Ve kendisine yukarıdan ne kadar verilmişse o kadarını devşirdi. Şöyle devam eder, Ve bütün bunlar Yusuf’un başında ve kardeşlerinden ayrılmış olan Nezifin tepesinde olsun, nitekim yukarıda şöyle denmiştir, Sana kardeşlerinin haricinde bir pay veriyorum.

Kardeşleri tarafından haksız yere kovulmuş olanın, babasından ayrı bir pay alması adil idi, bu bereket helal olduğu ölçüde genişletilmiş ve sınırları dahilinde kalarak Musa ondan ayrılmamış ve şöyle demiştir, Rabbin bereketleriyle onun toprağı bereketlensin, göğün meyveleriyle, çiğle ve aşağıda yatan derinlikle, yani o yeryüzünün altındaki ve semavi bereketin en son kaynağı olan çiğ ile. Bu bereketi buna benzer daha aşağı mertebedeki şeylere dair sürdürerek şöyle der, Güneşin meyvelerinden, yani Güneş tarafından üretilenlerden ve Ayın meyvelerinden, yani Aydan ileri gelenlerden, zira Güneş üretir ve Ay doğumu besler, doğu dağlarının doruğundan ve dünyanın tepelerinin meyvelerinden. İbranicede "kedem" denen doğu dağları, zevkler cennetinin dikildiği söylenen yukarı bölgenin dağlarını simgeler. Dünyanın tepeleri ise bu aşağıdaki yerleri simgeler ki bunların meyveleri hakkında şöyle devam eder, Ve yeryüzünün meyvelerinden, onun doluluğundan, yani koyunların bereketinden. Sina Dağı’nda oturan, yani Sina’da oturacak ve yasayı verecek olan, Yusuf’un başı ve kardeşlerinden ayrılmış olanın tepesi üzerine indirsin, az önce açıklandığı üzere. O yüce Boğanın ilk doğanı, Hezekiel’in yüce mahkemenin solunda gördüğü o varlıktır, onun görkemi veya güzelliğidir, boynuzları ise tekboynuzlunun boynuzlarıdır, zira o boynuzlarla kendisini saldıranlardan korur ve bu boynuzlar başkalarını da zehirden korur. Nitekim Yusuf da yalnızca kardeşlerinin tuzaklarından değil, Potifar’ın karısının hileli iftirasından da korunmuştur. Ayrıca babasını ve kardeşlerini şiddetli açlığın helakinden korumuştur. Şimdi Efraim’e dönelim, o ordugâhını Balık burcunun yanına kurmuştur.

Bu suretin bölgeleri Likya, Lidya, Kilikya, Pamfilya, bazılarının dediği gibi Fazanya yahut Hazanya, Nasamonlar ve Garamantika’dır. Likya, Lidya ve Misya, Asya’nın Olimpos Dağı’ndan Pamfilya’ya kadar uzanan Akdeniz iç bölgeleridir, bunları Kilikya takip eder, oldukça zengin ve verimlidirler fakat sınırları o denli karışmıştır ki eski hatıralardan güçbela ayırt edilirler. Zira sık sık farklı hükümdarlar egemen olmuş, bazıları karışmış, bazıları büsbütün yıkılmıştır. Nitekim Truva’nın fethinden sonra Frigyalılar ve Misyalılar orada hüküm sürmüş, ardından Lidyalılar, onlardan sonra Aioller ve İyonlar, ardından Persler ve Makedonlar, daha sonra Romalılar, en nihayetinde ise Türkler gelmiştir ki onların idaresi altında yalnızca Asyalılar değil, pek çok diğer kavim de dillerini ve adlarını bir arada yitirmiştir. Bu bölgeler, meyve ve insan bakımından son derece velut olmaları hasebiyle, meyve veren anlamına gelen Efraim ile bağdaşır. Kilikya ise Tarsus ve Pavlus ile meşhurdur, Pavlus her ne kadar Bünyamin kabilesinden olsa da, Efraim’e tekabül eden bölgede yer alır ki babası Yusuf’a verilen o bereket onun hakkındadır, Oradan İsrail Taşının çobanı gelecektir.

Zira Pavlus, Mesih olan ve bütün İsrail’in hakiki temelini teşkil eden Taşın koyunlarının evrensel çobanı idi.

Garamantika bölgesi ise Marmarika’nın ötesinde İç Libya’da Etiyopya’ya kadar uzanır, Mısır’ın altından Ammon’a kadar varır, buna benzer biçimde hurmalık ve sulaktır, orada Nasamonlar, Psilliler ve Gaetulların bir kısmı bulunur. Onların bölgeleri yeterince velut olarak nakledilir fakat bizimkilerin oraya erişimi müşkül ve seyrek olduğundan ayrıntısıyla pek bilinmez. Manaşşe ise ordugâhını Yengeç burcunun karşısına kurmuştur, onun suretine dahil olanlar Bitinya, Frigya, Kolhis, Numidya, Afrika, Kartaca ve Karkhedon’dur, bu bölgeler Manaşşe hakkında verilen kehanetin bildirdiğinden daha büyük bir payeye sahip değildir, nitekim o on iki kabile arasında yeterince velut sayılır ve berekete ortak bir pay ile iştirak eder. O bölgeler hakkında, Musa’nın hakkında konuştuğu şu kabileden daha fevkalade bir şey söylenmemiştir,

Ve işte bunlar Manaşşe’nin binleridir. Bu iki şekilde anlaşılabilir, ya kabile o "binler" ifadesiyle çok kalabalık olarak gösterilmiştir yahut bin anlamına gelen alef harfinden kaynaklanan tesir işaret edilir, lâkin her iyiliğin kaynağı olan Tanrı’nın kendisi ilk sıradadır, sanki şöyle denmektedir, Bunlar, diğer kavimler arasında kâfi derecede ve müşterek bir hayat sürmen için Tanrı’nın sana bahşettikleridir. Kendisine hususi olarak başka hiçbir ayırt edici vasıf atfedilmemiştir. Bu üçgende üçüncü yeri, Suriye’yi yöneten Akrep burcunun karşısında Bünyamin almıştır.

Kommagene, Kapadokya, Metagonitis, Moritanya ve Gaetulya. Babası Yakup tarafından ona verilen bereket ise şu idi, Bünyamin yırtıcı bir kurttur, sabahleyin avını yakalar, Ve akşamleyin ganimeti paylaştırır.

Fakat Musa bunu çok farklı bir şekilde sürdürür görünmektedir ve şöyle der, Rabbin sevgilisi güven içinde yaşayacaktır, onun içinde bütün gün sanki bir gerdek odasındaymış gibi kalacak ve onun omuzları arasında dinlenecektir. Hakikatte, layıkıyla anlaşılabileceği üzere, her ikisinin sözleri de aynı noktada birleşir,

Lafzi manada her ikisi de Bünyamin kabilesinden tek kral olan Saul hakkında peygamberlik etmiştir, zira o gizlice avını kapan bir kurt gibiydi, nitekim Yahuda kabilesine ait olan krallığa gizlice girdi ve bunu hayatının sabahından akşamına kadar elinde tuttu. Yakup’un sabahtan akşama kadar dediğini Musa bütün gün diyerek ima etmiştir, zira onun gerdek odasında, yani krallık tahtında ikamet ettiğini söylemiştir. Hayat yolculuğu tamamlandığında ise ganimet paylaştırıldı, çünkü Saul’ün hayatı boyunca bir av gibi elinden alınmış olan krallık, Davud’un evine ve Yahuda’nın evine devredildi. Zira krallık, Musa’nın dediği gibi, Saul’ün zamanında onun omuzları üzerinde dinlenmişti. Nitekim bu omuzlar hakkında şöyle denmiştir, Saul omuzlarından yukarısıyla diğerlerinden daha uzundu, fakat Bünyamin kabilesine tekabül eden ve ordugâhını Akrep burcunun yanına kurmuş olan kavme dair ne olduğuna bakalım,

Nitekim bu tasvirin altında Asya'da, Toros Dağı ile sınırdaş olan Kommagene Suriye'si yer alır, bunun ötesinde ve Ermenistan'ın ardında uzanan Kapadokya aynı burç tarafından idare edilir, Afrika'da ise Yeni Kartaca'ya bitişik olan Metagonitis, Moritanya ve Getulya bulunur, bu kavimler sabahleyin, hakkında "Avlanmaya çıktın ey oğlum" denilen o avı yemişlerdir. Zira âlemin Kurtarıcısı, Baba'dan yahut bizi alıkoyan düşmanların elinden çekip alınmış bir av misali, yememiz için bize semavi bir gıda sunmuştur. Bu kavimler, kısa bir süre önce çarmıha gerilmiş olan Mesih'in imanını kabul ettiklerinde bunu sabahleyin yemişlerdir, fakat gün akşama erdiğinde, gerek Asyalı gerekse Afrikalı bu kavimler, uzun devirler boyunca Mesih'ten ayrı düşerek en murdar Muhammed'e bağlanıp ganimeti kötü paylaştılar. Kanaatimce bu bölünme içinde pek az kalacaklardır, zira yanılmıyorsam, Tanrı'nın emriyle tek bir ağılın ve tek bir çobanın olacağı o gün pek yakında gelecektir. Bu kavimler bir bakıma ayrılmış olsalar da, Krallar Kitabı'nın üçüncü cildinde mecazi bir aile olarak okuduğumuz o kadim kavimde olduğu gibi, asla eşit surette bölünmemişlerdir, zira orada on kabile, krallığın, mabedin ve Davud soyunun hâkimiyetinin bulunduğu Yahuda evinden ayrılmıştı. Çünkü bu kabileler buzağılara tapınarak mürtetleşip dursa da tamamen terk edilmemişlerdi, nitekim krallara, o kavimleri doğru yola iletmek, eğitmek ve Tanrı'nın Yakub üzerinde daima hâkim kılınmasını sağlamak üzere peygamberler gönderilirdi. Benzer şekilde, murdar Muhammed'e bağlandığında hakiki Hristiyanlıktan ayrılan bu aileyi de izlemiştir, zira her ikisi de, yani Musa şeriatı ile İncil şeriatı onlara bırakılmıştır, bakireden doğan Mesih'e hürmet gösterip O'na tutunarak bu şeriatların her birinden bazı esaslar almışlardır, gerçi çarmıhı inkâr ederler, lakin Mesih Yakub'da ve yeryüzünün bütün uçlarında hüküm sürsün diye böyle olmuştur.

Dördüncü Üçgenliğin Karşısında Konaklayan Kalan Kabilelerin Takdisleri ile Bu Üçgenliğin İdare Ettiği Kavimlerin Uyumu Üzerine, Bölüm XX.

Dördüncü burçta, yani üçüncü üçgende Dan, Aşer ve Naftali ordugâh kurdular, nitekim Dan, Başak burcunun idare ettiği kavimlerle uyuşur, bunlar Grekler, Akalar, Giritliler, Babilliler, Mezopotamyalılar, Asurlular ve Elamlılardır. Zira Greklerin sınırları, coğrafyacıların belirttiği üzere, Boğaziçi'nden başlayıp Eğriboz'u, yani Eğriboz adasını da içine alan Akarnanya'ya, hatta Girit'e ve bitişiğindeki pek çok adaya kadar uzanır, bu bölgelerde insan dehasıyla kazanılmış ilim tahsili parıldamıştır.

Babillilerin memleketinde de durum farklı değildir, Strabon'un aktardığı ve Batlamyus'un gösterdiği üzere doğudaki başlangıcı Susa'dır, poyrazdan Fırat ile sınırlanır, diğer taraftan Arabistan, kuzeyden ise Ermenistan ile çevrilidir. Bu bölge özellikle riyazi ilimlere öylesine hararetle sarılmıştır ki, Babilliler pek çok fırkaya ayrılmıştır.

Nitekim onlardan Keldaniler diye anılan ve doğum haritası ilmini icra eden bazıları Orkheniler ve Borsippeniler olarak bölünmüştür, bu Borsippeniler adlarını Diana ile Apollon'a adanmış olan Borsippa şehrinden alırlar. Dicle ile Fırat arasında yer alan Mezopotamya ise otlakları gayet velut, Babil vilayetine bitişik ve dolayısıyla onun ilmine de ortak bir diyardır. Nitekim bütün hakiki astronomların şüphesiz önderi olan İbrahim, ilahi astrolojiyi insanlardan değil, ilahi aydınlanmanın mükemmelleştirmesiyle öğrenmiştir. Onlara komşu olan Asurlular ve Elamlılar da Yuhanna Dımaşkî, Sisamlı Pherekides, Bardesan, Kayseryalı Eusebios ve daha pek çoklarında teyit edildiği üzere, azımsanmayacak bir hikmetle doludur, Havarilerden ve Peygamberlerden sonra en meşhur kimseler çıkmıştır ki bizzat onlar da Asurlu idiler. Fakat insan dehasıyla elde edilen ilmin bilgeleri arasına bunları katmıyoruz, zira onların hikmeti beşerî olanı fersah fersah aşmıştır. Dolayısıyla beşerî hikmete vakit ayıran bu kavimler ve önderler hakkında, Yakub'un Dan için söylediği şu söz zikredilebilir, "Dan, diğer kabileler gibi kendi kavmini yargılayacaktır", çünkü yargılamak üzere bu kavimler arasında da bilgeler bulunacaktır. Musa da başka sözler kullansa bile aynı şeyi sürdürür ve şöyle der, "Dan bir aslan yavrusudur."

Zira kendisi, hakkında "Yahuda kabilesinden olan aslan galip geldi" diye yazılan Yahuda gibi yırtıcıların kralı olan bizzat o aslan değildi, bilakis bir kralın oğlu gibi bir aslan yavrusu denilmiştir. Zira Yahuda kabilesi müstesna, hiçbir kabileye hakiki krallık verilmemiştir, diğerlerine ise bu krallık mirasına bir nevi iştirak yoluyla intikal etmiştir.

Yakub'un devamında söylediği şu söze gelince, "Dan yolda bir yılan, patikada bir engerek olacak, atın bukağılarını ısıracak da binicisi arkaya düşecek", bunların tamamı Dan kabilesinden olan Şamşon'a racidir, o hakikaten kuvvetin ve cesaretin şaşılacak, hayret verici bir timsaliydi. Nitekim o, sarayın sütunlarını söküp yerle bir ettiğinde, saray sanki birtakım ayaklar üzerinde duruyormuşçasına, orada bulunan Filistîlerin önderlerini ve ileri gelenlerini devirdiği vakit atın bukağılarını, yani ayaklarını, diğer bir deyişle Filistîlerin kuvvetini ısırmıştır. Fakat bütün bunlar Tanrı tarafından takdir edildiği için şöyle devam eder,

"Kurtuluşunu", yani bu felaketlerden kurtulmayı yahut kurtuluşunu, yani "kuvvetini Rabden bekleyeceksin." Bizim elimizdeki metinde ise şöyle denir,

"Ey Rab, senin kurtarışını bekleyeceğim." Musa da bunu başka kelimelerle açıklayarak şöyle der, bu senin kuvvetin şüphesiz Başan'dan, yani her güzel bağışın menbaı olan o dünya üstü bereketten bolca akacaktır. Bu kehaneti başka türlü yorumlayıp, Dan kabilesinden doğacağına inandıkları Deccal'e bağlayanlar da eksik değildir, o Deccal bir fesat başı ve kıvrılan bir yılan olup ısırdığı herkesi düşürecektir, onun kuvveti Başan'dan, yani lütfun kısırlığından ve fani şeylerin semizliğinden akacaktır, zira Başan her iki anlama da gelir. Bundan ötürü Dan kabilesinin, bu denli büyük bir cürmün menşei kutsanmışların sayısına dahil edilmesin diye Yuhanna tarafından mühürlenenlerin hesabında dışarıda bırakıldığını düşünürler. Nitekim o, Habakkuk'un "Sen atlarına binersin" dediği o atları ısırır, bunlar hakiki terbiyenin gemi ve dizginiyle zapt edilmişlerdir, nitekim şu anda açıklanması caiz olmayan ilahi ismin kudreti de böyledir.

Aşer'e ise Terazi burcunu tahsis edeceğiz, onun memleketleri Baktriya, Kaspiria, Suriye, Thebaid, Vaha ve Trogloditika bölgesidir. Baktriya kuzeyde ve doğuda Ceyhun nehriyle çevrilidir, güneyde ise Kafkas Dağı'nın araya girmesiyle Ari kavmiyle sınırdaştır, kuzeyde Margiyana ve Hyrkania yer alır, hecin develeri ve filleriyle veluttur, diğer madenlerin bolluğuyla zengindir, Philostratos tarafından Kral Phraotes ile, pek çoklarınca da Zerdüşt ile meşhur kılınmıştır. Kaspiria, Baktriya'dan pek uzak değildir, dağı ve Hazar Denizi ile meşhurdur, ahalisi ana babalarına karşı pek vefasızdır, zira onlar yetmiş yaşına vardıklarında onları iple asıp açlıktan öldürürler. Bütün Suriye kuzeyden Kilikya ve Amanos Dağları ile sınırlanır, doğuya doğru Fırat'a, güneyde Arabistan Çölü'ne, batıda ise Mısır ve Kıbrıs Denizi'ne uzanır, hakikaten pek büyük bir saadete mazhar olmuş bir bölgedir. Thebaid, Nil Nehri ile Libya dağları arasındadır, bunların ardından Vaha ahalisi Güneş Pınarı'na kadar ve daha ötesine uzanır.

Trogloditika bölgesi ise Arap Körfezi boyunca bir hat halinde Fil Dağı'na kadar uzanır.

Ahalinin hayatı çobancadır, aralarında pek çok bulunan tiranlarınki müstesna, kadınları ve çocukları müşterektir, bunların zevcelerini kim iğfal ederse bir koyunla cezalandırılır. Fakat Yakub'un Aşer hakkında bildirdiği kehanetin bu kavimlere ne derece uyduğuna bir bakalım, zira Yakub şöyle der, "Aşer'in ekmeği yağlıdır ve krallara leziz yemekler sunacaktır."

Musa da şöyle der, "Aşer oğullar arasında mübarek olsun, kardeşlerinin rızasını kazansın ve ayağını zeytinyağına batırsın, ayakkabısı demir ve tunç olsun, gençliğinin günleri gibi ihtiyarlığı da öyle olsun." Ona atfedilen gıdanın yağlılığı, bereketli olan ve bu sebeple kardeşleri ile hemşehrileri arasında hoş karşılanan o bölgelere racidir.

Fakat "Ayakkabısı demir ve tunç olsun" denilmesi, ana babalarına karşı gaddar ve vefasız oldukları söylenen Kaspiyalılara işaret eder. Gençlik günlerinin ihtiyarlıkla denk tutulması ise o bölgelerin hiçbir değişiklik geçirmediğini yahut pek az değişiklik gördüğünü, bilakis farklı devirler boyunca aynı adetlerin muhafaza edildiğini gösterir, zira onlarda aynı mizaç, deha ve ahlak adeta daima baki kalmıştır. Naftali'ye ise şüphesiz Yay burcunu vereceğiz, onun bölgeleri Toskana, Kolhis, İspanya ve Mutlu Arabistan'dır (Arabia Felix).

Toskana, Tiren Denizi ile Tiber Nehri arasında, pek çok asil ve turfanda meyveyle doludur, fakat halkı hilekârdır. Kolhis bölgesi İberya ile Karadeniz arasındadır ve ondan Kafkas Dağı ile ayrılır, kuzey tarafında Phasis nehrinin aktığı kısımla Asya Sarmatyası'ndan ayrılır, batıda ise Moshiki Dağı ile sınırlanıp Trabzonlular ile komşudur. Sarmatya ovalarına bakan tarafından her türlü ormanla, bilhassa gemi inşasına elverişli ağaçlarla son derece zengindir.

Kutlu Arabistan’ı (Arabia Felix) kuzeyden diğer Arabistan’ın çölleri ayırır, doğudan Basra Körfezi, batıdan Arap Körfezi, güneyden ise her iki körfezin de dışında kalan büyük deniz kuşatır. Pek çok zamkı, kokuları ve böylesine büyük zenginliğiyle hakikaten kutludur ki, tarihin kaydettiği üzere, Büyük İskender bile ona hayran kalmıştır. Fakat Sina Dağı’nda yasanın verilişiyle daha da kutlu kılınmıştır, bu da Resul’ün açıkça izah etmese bile işaret ettiği şu sözlerindeki sırrın haricinde değildir, nitekim şöyle der,

Sina, Arabistan’da bir dağdır ve şimdiki Yeruşalim ile aynı sıradadır, oysa bizim anamız olan hürdür. Zira Resul, sesinde dile getirdiğinden çok daha derin manaları ima etmekteydi. İspanya ise güneyinde Sardinya Denizi’ne, batısından kuzeyine kadar Atlantik Denizi’ne sahiptir, bu cihetten bakıldığında ormanlık ve çetindir, lakin güney ciheti neredeyse bütünüyle son derece velut ve kutludur.

Bu diyarlara Naftali’nin methiyesi uygun düşer mi, görelim, zira Yakup şöyle demiştir,

Naftali, salıverilmiş bir geyiktir, güzel sözler bahşeder. Fakat Musa şöyle der, Naftali berekete doyacak, Rabbin kutsamalarıyla dolacak, denizi ve güneyi mülk edinecektir.

Bu lafzın açıklanması adına bilinmelidir ki, Naftali toprağından ilk meyveler daima devşirilir ve bunlar Rabbe turfanda olarak sunulurdu.

Bu sunuda Tanrı’ya hoş ve güzel övgüler ifa edilirdi, bu sebeple Yakup onun güzel sözler bahşettiğini söyler, Musa’nın onun bolluktan zevk alacağını, kutsamalarla dolacağını, göksel denizi ve güneyi mülk edineceğini söylediği gibi, zira bütün kutsama, cömertlik ve bolluk oradan gelir, Neşideler Neşidesi’nde yemin ettirilen o yüce geyiklerin en gizli kudreti de oradadır.

Bu yüzden Yakup onu salıverilmiş bir geyik olarak anar, zira onun kokusu ve bereketi oradandır, bununla sulanan Naftali’ye tahsis edilmiş diyar, Tanrı’ya sunulacak turfandaları vererek diğer diyarlardan daha erkenci meyveler sağlardı, oradan Rabbe en güzel övgüler ve latif sözler yükselirdi. Kutlu Arabistan dahi buhur ve kokulu tütsüler sunar, bizler de Tanrı’ya olan tazimlerimizi bunlarla ifa eder ve dualarımızı bu tütsüyle birlikte O’na yöneltiriz, nitekim onun hakkında da güzel sözler bahşeder denilebilir. Nitekim Toskana ve İspanya da erkenci meyveler verir, bilhassa İspanya’nın güneyinde Akdeniz bulunan bölgesi, Musa’nın şu sözüne muvafıktır, Denizi ve güneyi mülk edinecektir. Lafzi manaya gelince, bunun nasıl korunabileceğini hiç göremiyorum, gerçi cihan tasvirinde pek mahir olmayan kimileri, söz konusu kabilenin Taberiye Denizi kıyısında pay sahibi olduğunu beyhude yere söylemişlerdir,

Bu ise katiyen mümkün değildir, çünkü bu deniz ile Naftali kabilesi arasına İssakar kabilesi ve Manaşşe kabilesinin bir kolu girer.

Daha da akılsızca davranıp, mezkûr kabilenin Tiren Denizi kıyısında payı olduğunu söyleyenler de eksik değildir ki onlar çürütülmekten ziyade alaya alınmaya layıktır.

Suriye Denizi hususunda da bu lafız doğrulanamaz, zira oradan pek az bir payı vardır, üstelik bu da batı cihetindedir, çünkü Dan kabilesi, Şimon kabilesine ve Filist’e kadar sahil boyunu tutmuştur.

O halde Musa’nın kehanetinin hakikati başka bir yerde aranmalıdır, zira harfin kabuğunda baki kalamaz. Nitekim anagojik manaya göre dünya üstü bir denize, gerçek güneye ve üzerinden esen lodos rüzgârına maliktir, oradan bol bir akış ve erkenci meyveler devşirir. Bizim alegorik manamızda ise Pirene Dağları’ndan Herkül Sütunları’na kadar güney yakasındaki Sardinya Denizi’nden haz alan İspanya diyarını gösterir, nitekim burası diğer İspanya bölgelerinden daha münbittir, İspanyollara bu kehanet, kelimenin harfine ve kökenine göre de pekâlâ tatbik edilebilir, öyle ki onlara tam manasıyla salıverilmiş geyikler denebilir, zira tıpkı Keldani tercümesinin de işaret ettiği üzere geyikler gibi pek süratli, çevik ve zariftirler,

Zira İspanyollar, beli kuşatılmış yahut eli tez kimseler olarak tefsir edilir. Güzel sözler de bahşederler, çünkü bir müneccimin söyleyeceği veçhile, belki de Jüpiter ve Yay’ın tesiriyle kelamları ahenkli ve hoştur. Bu hususların mutabakatı adına daha pek çok delil getirebilirdik, lakin bu kabil yeminleri tastamam izah etmekten ziyade ima etmek için bu kadarı kâfidir, zira bunu büsbütün yapmak imkânsızdır, çünkü bunlardan çok daha büyük sırlar gizlidir ki bir kısmını bilemeyiz, bir kısmını ise ifşa etmek caiz değildir.

En meşhur Resul Pavlus’a neden belirli bir kabile yahut diyar tahsis edilmediğine dair istidrat, Bölüm XXI

Diğer herkesten daha çok emek vermiş olan Pavlus’a hiçbir kabilenin, hiçbir ailenin yahut kilisenin ve hiçbir diyarın tahsis edilmemiş olduğunun okunmasını gözden kaçırmamak gerektiği kanaatindeyim. Bu ise açık bir delille böyledir,

Zira kendisine yalnızca tek bir kilisenin değil, evrensel bir çoban yahut bütün milletlerin selameti için seçilmiş umumi bir elçi sıfatıyla bütün kiliselerin kaygısı tevdi edilmiştir, nitekim bizzat kendisi Korintoslulara hitaben şöyle der, Gündelik gayretim ve bütün kiliselerin kaygısı. Tıpkı kutsal ruhla dolu hükümdar şairin muzafferane ezgisinde terennüm ederek söylediği gibi, Meclislerde, yani bütün kabilelerden toplanmış meclislerde, İsrail’in pınarlarından Tanrı Rabbe şükredin, yani on iki havari pınarından ki on iki kabile ve Elim’deki on iki pınar bunların timsalidir. Fakat mecazi pınarlar tükenebilir nitelikteydi, bu sebeple onların tasvirinde pınarların tükendiği söylenir, zira Elim, tükenen diye tefsir edilir.

Hakiki ve hakikati temsil eden pınarlar ise asla tükenmez, bilakis en yüce Hakikat’e dayanarak onlardan sular ve ebedi hayata fışkıran diri su pınarları çıkar ve kendilerine emanet edilen diyarları durmaksızın sular. Nitekim Petrus bir pınardı, Yakup bir pınardı, Yuhanna bir pınardı, nihayet her bir havari kendi cemaatini sulayan birer pınardı. Lakin Pavlus, hepsinin en gür pınarı olarak hepsini sulamaktaydı.

Şair bundan ötürü şöyle devam eder, Orada, yani bütün o kiliselerde, vecd içindeki genç Benyamin vardı, o ki üçüncü göğe kadar ragıp kılınmış ve bütün kiliselere sunacağı sütü ve suyu emdiği o yüce memelere erişmiştir.

Bu yüzden herkes bu Benyamin’i, mezkûr kabilenin soyundan gelen Pavlus olarak tefsir eder, keza kehanetin bildirdiği şeyler onun hakkında harfi harfine tecelli etmiştir, nitekim ata Yakup şöyle demiştir, Benyamin yırtıcı bir kurttur, sabahleyin avını parçalar ve akşamleyin paylaştırır.

Ömrünün başlangıcında, Tanrı’nın kilisesine zulmettiği vakit hakikaten bir yırtıcıydı, lakin akşamleyin, yani yaşlandığında, azıkları ve ganimetleri öylesine paylaştırdı ki, Mesih uğruna kazanç sağlayayım diye herkese her şey oldum, diyebildi. Her ikisine de uyan şu iki suretli isme de dikkat edilmesi gerektiği kanaatindeyim,

Nitekim atamız Yakup’un o son oğlu ilkin Ben-oni, yani kederimin oğlu diye adlandırılmıştı, çünkü anası onu nihai bir keder içinde doğurmuştu, daha sonra babası tarafından Benyamin, yani sağ elimin oğlu olarak tesmiye edildi. Pavlus da farksız değildi, başlangıçta kilisenin keder oğlu idi, zira Tanrı izin verseydi onu büsbütün mahvedene dek şiddetle zulmetmekteydi, fakat Mesih’in sesiyle uyarılınca başka bir adama dönüştü ve sağ elin hakiki oğlu kılındı, zira bizzat kendisini çağıran ve asıl makamı Baba Tanrı’nın sağında olan O zatı, kalbinin derinliklerinde bütün kuvvetiyle öyle kabul etti ki, artık nefsine göre yaşayan biri değil, bilakis bu hakikati ikrar eden bir misafir olarak şöyle diyordu, Artık ben yaşamıyorum, lakin Mesih bende yaşıyor.

Nitekim başka bir yerde şehadet ettiği üzere, Mesih onun lisanına hakiki sözleri ilham ettiğinden, bundan böyle kendiliğinden konuşmuyordu,

İçimde konuşan Mesih’in delilini mi arıyorsunuz? İşte bu sebeple, sağ elin oğlu Pavlus, yalnızca şairlerle birlikte diledikleri her şeyi cüret etme hakkı bulunan ressamlar tarafından değil, papalığın ferman mühürlerinde dahi Petrus’un sağ yanına bir sır mucibince yerleştirilir. Mübarek [okunamadı] kanaatindeyim.

Ve kilise disiplininde (ecclesiastica disciplina) tamamen yetkin olan o kadim babalar, bu denli yüce önderlerin bu makamını havarilere mahsus mühürlerde rastlantıya ya da düşüncesizliğe bırakmamış, bilakis Tanrı ile dolu olarak kutsal gizemleri basiretle gözetip, sağ cenahın önderi olan Mesih İsa'nın savaşlarını veren kişiyi bilerek ve isteyerek sağ tarafa koymuşlardır. Zira o pek gayretli bir askerdi ve herkesten çok çalışarak o Başbuğ'a, muhtelif kavimlerden, uluslardan ve oymaklardan derlediği sayısız silah arkadaşı kazandırdı, bundan ötürü de Yüce Başbuğ tarafından milletlerin öğretmeni (doctor gentium) olarak adlandırıldı. Nitekim kendisinin de dediği gibi, Mesih'in adının hiç anılmadığı yerlerde Mesih'in İncil'ini tebliğ etti, yazılmış olduğu üzere, "Ondan haberdar edilmemiş olanlar görecekler ve işitmemiş olanlar anlayacaklardır." İncil'i milletlere ulaştırmak üzere Araplara, Greklere, İtalyanlara, İspanyollara ve türlü kavimlerin memleketlerine vardı, yeryüzünün büyük bir kısmını boydan boya aştı ve nihayet havarilerin önderi olan Petrus ile birlikte cihanşümul kilisenin kaygısını üzerine aldı, ilahi kelamın sağ cenahının kudretiyle cemaati beslerken, Petrus da kendisine emanet edilen aynı cemaati sol eliyle destekliyordu.

Bu sebepten biri, Tanrı'nın kelamı olan Ruh'un kılıcıyla, diğeri ise asil ellerine tevdi edilen hüküm anahtarlarıyla donatılmıştır. Ve her iki yandan Mesih'i kucaklayarak O'na tabi olmuşlardır; O Mesih ki Peder'in sağından çıkıp tekrar oraya dönmüş olsa da, kilise nizamında her daim merkezde bulunmuştur. Ve O'nu bu seyahatlerinde kucakladıkları ve aynı şekilde Mesih uğruna can verdikleri için, şimdi O'nunla birlikte hüküm sürmektedirler. Orada Bünyamin de kendinden geçmiş bir halde bulunmaktadır, zira yücelere yükseltilerek Tanrı'nın, insana söylenmesi caiz olmayan sırlarını görmüştür. Ve ordunun bu muazzam komutanı ile birlikte Yehuda önderleri, Zabulon önderleri ve Neftali önderleri sayılmaktadır, bu sırrsız değildir, ta ki bunlar vasıtasıyla, düşmanlarımızın her türlü bölüklerine karşı savaşan bütün önderler ve askerler anlaşılsın; bu düşman bölükleri Yuhanna ve bilgelerimiz tarafından üç katlı bir orduya irca edilmektedir. Nitekim kibir ordusuna karşı imanlı askerliğin ve borçlu olunan teslimiyetin önderi, övgü ve ikrar manasına gelen Yehuda olarak terennüm edilir; o Yehuda ki Tanrı'yı kalpleriyle ve dilleriyle ikrar edenleri, O'nu Rab ve bütün hayırların bahşedicisi olarak tanıyanları yönetir. Umut bölüğünün önderine ise Zabulon denir ki bu, kuvvetin meskeni manasına gelir; onda toplanan askerler, umudun himayesiyle tahkim edilmiş olarak en çetin savaşlardan ve dehşetten asla yılmazlar. Sevgi (charitas) önderi ise Neftali'dir ki bu da genişleme ya da yukarıda andığımız üzere ferahlama anlamına gelir. Sevgi genişler, her şeyi kuşatır ve her şeye boyun eğer. Ve bu bölük, tıpkı taşan ve yumuşak şehvete karşı dikilen istihkâmlar gibi, açgözlülüğe, nefrete, hasede ve hakiki barışa düşman olan her şeye karşı dikilir. Binaenaleyh, ulu ve mümtaz komutan Pavlus ve Yüce Başbuğ Mesih'in maiyetinde, üçlü bölük halinde, üç başlı düşmana ve o amansız, korkunç Cerberus'a karşı savaşmaktayız, bu sebeple bütün ordunun komutanı sıfatıyla Pavlus'a tek bir hususi kilise değil, bilakis evrensel kilise, tıpkı Yüce Prens tarafından Petrus'a yargı yetkisinin tevdi edilmesi gibi, Hristiyan nizamının bütün idaresi emanet edilmiştir.

YEDİNCİ BÖLÜM. Pavlus İsmi.

Ahit sandığının etrafındaki ordugâhta, o araya yerleştirilmiş beşli bölüğün ne anlama geldiği hakkında. Bölüm XXII.

Ahit ya da şehadet sandığının çevresindeki ordugâhta, halkın ilahi buyruk için toplandığı yerde, Çölde Sayım kitabında okuduğumuza göre, sandık ile onu çevreleyen on iki oymak arasına konulmuş beş çadır bulunmaktaydı. Bunlardan ikisi Musa ile Harun'a aitti, onlar hakkında aynı yerde şöyle denir, "Ahit sandığının önünde, yani doğu cihetinde, İsrailoğullarının ortasında kutsal mekânın muhafazasını üstlenen Musa, Harun ve oğulları konaklayacaklardır, oraya yaklaşan her yabancı ise öldürülecektir."

Levioğullarının diğer üç çadırının da üç aileye göre kurulması emredilmiştir, bunlar güneyde Kehatoğulları, kuzeyde Merarioğulları ve batıda Gerşonoğullarıdır. Bunların hepsi kendilerine tayin edilen vazifelerin başındaydı, bütün bu önderlerin başı ise Harun'un oğlu Eleazar idi. Kehatoğullarının komutanı Elizafan idi, bunlar kapları, masayı, havanları, kâseleri, şamdanları, kandilleri, yağ kaplarını, ateş kaplarını, et çatallarını, üç dişli kancaları, leğenleri, maşaları ve benzerlerini idare ederlerdi, ayrıca kandilleri devamlı yakmak için gereken yağı, buhurları ve kurbanları gözetirlerdi. Komutanı Elyasaf olan Gerşonoğulları ise çadırın perdelerini, örtüsünü, diğer muhafazalarını ve bilhassa ahit sandığının girişinde asılı duran mor renkli çadır örtüsünü korurlardı,

Ayrıca avlunun perdelerini, sandığın bizzat önünde duran örtüyü, ipleri, hizmet kaplarını ve sunağa ait olan her şeyi muhafaza ederlerdi.

Fakat komutanı Suriel olan Merarioğulları, tahtaları, sandığın kirişlerini, avlunun çepeçevre direklerini kaideleriyle, kazıklarıyla ve kordonlarıyla birlikte, keza sunağın bütün teçhizatını, tıpkı Gerşonoğullarının bizzat sunağın kurulmasına ait olanları yüklenmesi gibi yüklenirlerdi. Bunlar otuz yaşından elli yaşına kadar olanlar arasından seçilirdi. Bu çadır hiç şüphesiz, elle yapılmamış olan o hakiki çadırı simgelemekteydi, nitekim Resul İbranilerle mülahaza ederken uzun bir bahisle bunu takip ederek şöyle der, "Zira bir birinci çadır yapılmıştı ki içinde şamdanlar, masa ve adak ekmekleri bulunurdu ve buraya Kutsal Yer denirdi. İkinci perdenin ardında ise En Kutsal Yer denilen bir çadır vardı, altın buhurdanı ve her yanı altınla kaplanmış ahit sandığını ihtiva ederdi, bunun içinde man bulunan altın testi, Harun'un filizlenen asası ve ahit levhaları vardı, bunların üzerinde ise bağışlanma kapağını gölgeleyen izzet kerubileri bulunurdu, bunlar hakkında şimdi tek tek konuşacak değiliz. Bunlar bu şekilde düzenlendikten sonra, kâhinler kurban ibadetlerini ifa etmek üzere her zaman ilk çadıra girerlerdi, ikincisine ise yılda bir kez, sadece Başkâhin girerdi, kendisinin ve bütün halkın bilmeyerek işlediği günahlar için sunacağı kandan ari olmaksızın. Kutsal Ruh bununla, ilk çadır henüz ayakta durdukça Kutsal Yere giden yolun henüz açılmamış olduğunu göstermekteydi."

Bu durum içinde bulunulan zamanın bir temsilidir, zira vicdan bakımından ibadet edeni mükemmel kılamayan sunular ve kurbanlar takdim edilmekteydi, bunlar yalnızca yiyeceklerde, içeceklerde,

Ve çeşitli vaftizlerde, bedensel kaidelerde bulunup, düzeltilme zamanına kadar üzerlerine yüklenmişti.

Fakat Mesih, gelecek hayırların Başkâhini olarak ortaya çıkıp, elle yapılmamış, yani bu yaratılıştan olmayan daha yüce ve daha mükemmel çadırdan geçerek, tekelerin ya da danaların kanıyla değil, kendi kanıyla Kutsal Yere ebedi kurtuluşu sağlayarak bir defada girdi. Bu çadır hakkında tek tek tafsilata girişmek belki cüretkârlık sayılacaktır, hem de haklı olarak, zira Resul bile buna kalkışmamış veya hikmetin sırlarını ifşa edeceği olgun ve yetkin müritleri olmadığı için bunu istememiştir. Lakin artık açılmış bir çehre ile Rabbin izzetini temaşa etmemize izin verildiğine göre, Kutsal Ruh'un rehberliğinde böylesi şeyleri en azından bir parça tasvir etmeyi asla hadsizlik saymayacağız.

Demek ki ordugâhın ortasında ve remzedilen oymakların arasında bulunan o timsali çadır, elle yapılmamış, yani bu yaratılıştan olmayan, bilakis zürriyetsiz bir doğumla meydana getirilen hakiki çadırı simgeliyordu; o çadır ki bu koca düzenin bütün hakiki oymaklarının ve cümle ordugâhının ortasına dikilmiş olan Mesih İsa'dır, peygamberin şu sözüne muvafıktır, "Yeryüzünün ortasında kurtuluşu işledi." Zira O'nun kefareti bulduğu Yeruşalim, en deruni teologların iddia ettiği üzere, yeryüzünün merkezinde, ilahi mabedin hemen altındadır. Ve eğer gök bilimcilere uyacak olursak, güney üçgeninin köşesinde, Habakkuk'un bahsettiği o hakiki güneyin yanındadır, "Tanrı güneyden gelecektir." İlk atamızın imdadına yetişmek ve onun günahını, dünyanın günahını kaldıran o Kuzu'nun derisinden mamul deri bir kaftanla örtmek istediğinde, Tanrı'nın da bu cihette yürüdüğü söylenir, nitekim bize bütün lütuflar o bölgeden bahşedilmiştir,

Zira orada doğdu, orada öğretti, orada ızdırap çekti, yine orada dirildi ve oradan o hakiki güneye, yüce mabede yükseldi, oradan insanlara hediyeler verdi ve her türlü merhamet, inayet ve selamet oradan neşet etti. Bölükler ve donanmış ordugâhlar sancağını ve yüzünü ona doğru çevirmelidir, ta ki cemal ve niyaz, semerelerin ümitle beklendiği o yöne doğrulsun,

Bu çadır binaenaleyh her iki âlemin de merkezine dikilmiştir, ta ki her iki tarafta da Yakup'un evinde hüküm sürsün; O Yakup ki feleklerin fevkindeki tahtında merkezi tuttuğu söylenir ve burada, aşağıda, meskûn yeryüzünün merkezini mülk edinmiştir. Mesih de hakiki çadır olarak, doğarken, öğretirken, görünürken ve ölürken daima merkezi tuttuğu gibi, Yakup'un evinin ortasında hakiki İsrail, yani Tanrı'nın varisi veya önderi olarak hüküm sürerek tahtında oturmaktadır.

Böylece, dünyanın ortasına haç zaferini dikerek dünya egemenliğini alt eden Tanrı'nın bu hakiki mirasçısına ve önderine, Tanrı için savaşan bütün kabileler ve aileler yönelir, bunlar o mukaddes on iki sayısına bağlanmıştır, göğün her bir yönü için üçer adet düşer, nitekim Yuhanna'nın bildirdiğine göre göklerin melekûtuna her yönden üçer kapı açılır. Yuhanna vasıtasıyla, o iki kısımlı simgesel çadır pek açık ve pek gizemli bir biçimde tasvir edilir, öyle ki bu çadır iki tabiatlı olanı simgelesin, orada ilkin beşeri tabiat yer alır, bu kısım bizzat "kutsal yer" olarak adlandırılmıştır, zira bütün paydaşlarından ziyade uluhiyet yağıyla meshedilmiştir ve "Ben dünyanın nuruyum" diyen o şamdanın ışığıyla aydınlatılmıştır. Orada aynı zamanda huzur ekmekleri bulunur, bunu Mesih de tasdik ederek şöyle der,

Girer ve çıkar, her iki tarafta da otlak bulur, zira bizzat insan Mesih, uluhiyetin cemaline doğru huzuruna kabul edildiğimiz gerçek önder ve rahiptir. Dolayısıyla kurban sunan ve tefekkür eden herkes bu kutsal yere dilediğince girer, zira bu, insanın ve onun amelinin tefekkürüdür.

Kutsalların Kutsalı'nda ise beşeri tabiat içine gizlenmiş ilahi tabiat bulunur, buradan haklı olarak kefaret ve kurtuluş beklenir, oraya sıradan biri değil, büyük başrahip girer, çünkü kusursuz olan ve kendini Tanrı'ya en mükemmel şekilde vakfeden kimseden başkası ilahi sır odalarına giremez. Oraya yılda ancak bir kez girer, yani yenilenip daha iyiye dönüştüğü zaman, tıpkı iyi işlenmiş bir başka âlem gibi, yıllık yeni meyveleri toplar,

Ve bunları, bedenin arzularından ne kadar uzaklaşır ve adeta sönmüş kan bağlarından ne kadar tecrit edilirse, her defasında o derece daha yetkin olarak devşirir,

Bu sebeple oraya kansız girilmediği söylenir, ilerleyen kişi bundan arınır, ta ki bizzat tamamen yok olup Kelam tarafından verilen kudret uyarınca Tanrı'nın evladı olmaya hak kazanana dek.

Fakat simgesel olan ile hakiki çadır arasında büyük bir fark vardır, zira orada hayvanların kanı yalnızca kâhinin ve halkın bilgisizliğini bağışlatırdı, burada ise Mesih'in kanıyla bütün günahlar temizlenir, yeter ki Kutsal Ruh'a karşı işlenmiş olmasınlar, çünkü bunlar ne bu dünyada ne de gelecekte bağışlanır. İçeri giren kimse orada altın buhurdanı bulur, yani kusursuz sevgiyle zenginleşmiş dua kabını, orada ahit sandığını, yani gerçek kâhinlere, zihinleri iyice arınmış ve Tanrı'yı görmeye liyakat kesbetmiş olanlara verilen Kutsal Yazıların kusursuz idrakini bulur. Alan kimseden başkasının bilemeyeceği o pek tatlı ve gizli mannanın tadına varırlar. Bundan başka, yeşeren rahiplik erdemini gösteren ve daima daha iyiye doğru ilerleyen asayı seyreder. Tanrı'nın parmağıyla kazınmış ahit levhalarını da dilediğince temaşa eder, çünkü yüreğe yazılmış olan Tanrı sevgisini ve komşu sevgisini bulur ki bütün yasa ve peygamberler bu iki başlıca adağa irca edilir. Nihayet orada izzet kerubilerini seyreder, yukarıda değindiğimiz gibi, bunlar vasıtasıyla semavi ve yeryüzü nizamı olarak ikiye ayrılmış yaratılmış her şey parıldar, bunların üzerinde ise kendisinden her türlü kefaretin neşet ettiği Zat oturur.

Fakat Tanrı ordusunun bütün cemaatini içine alan bu çadır ile onu çevreleyen on iki kabile arasında, beş hususi ve tecrit edilmiş çadır grubu bulunur, bunlar bir sır taşımaksızın orada yer almazlar, bunlar, şimdilik anagojik manayı bir kenara bırakırsak, Tanrı'nın kilisesinde kâhinlerin, önderlerin, Levililerin ve aracıların muteber mertebelerini simgeler, bunlar çadırda mukim olduğu söylenen bizzat Tanrı ile o on iki bölük tarafından tasvir edilen ve bir araya getirilen Tanrı halkı arasında yer alırlar.

Bunlar Petrus'un, Augustinus'un, Benedictus'un, Basileios'un ve Franciscus'un cemaatleridir, Tanrı'nın diğer bütün hususi hizmetkâr bölükleri bunlara irca edilir veya başlıca gövdelerden süren dallar misali bunlardan neşet eder. Musa ve Harun'a ait ilk iki çadır, Petrus ve Augustinus'un cemaatlerine tekabül eder, bunların her ikisine de Kanonik denir. Fakat bunlar kurala bağlıdır ve bu mukaddes vazifeleri icra etmeye bütünüyle hazırdırlar, yeter ki babaları Augustinus tarafından kendilerine aktarılan kaidelere riayet etsinler, bu kaideler yeni bir din kurmak için değil, Mesih'in dinini yetkin kılmak ve onları ilk dönemlerdeki o havarisel meclisin ahlakına geri döndürmek için verilmiştir, bu meclis, o beşli düzende ilk yeri tutan Musa ile birleşmişti. Levililerin ardından gelen üç bölüğü ise, yani Kehatoğulları, Merarioğulları ve Gerşonoğulları, kurala bağlı diğer üç cemaati simgeler,

Nitekim "yas tutanlar" manasına gelen Kehatoğulları, Benedictus'un bölüklerini temsil eder, bunlar günahların ve ölümün daimi kederi içinde, mahzun ve daima perişan bir halde görünürler. Bundan ötürü günahların ezildiği havanlar, yani kaplar, duaların tütsülendiği buhurdanlar ve göksel sırların tadıldığı kâseler onlara emanet edilmiştir. Ayrıca şamdanlar, kutsal okumaların ve semavi bilgilerin ışığı da onlara verilmiştir. Daima başkalarına merhamet göstersinler diye merhamet yağı kapları ile ateşin ve Kutsal Ruh'un hazneleri de onlara emanettir. Keza sevgi ve aşk ateşini alevlendirmeye yarayan küçük çatallar, üç dişli kancalar, çengeller, tavalar ve benzeri aletler de onlara aittir. Fakat bütün bunların mavi ve al renkli örtülerle örtülü olduğuna inanılırdı, zira semavi şeylere daima yönelmiş olarak kesintisiz tefekkür halinde bulunmalı, erdem göstermeli ve "Daima dua etmek ve asla bıkmamak gerekir" şeklindeki İncil hükmünü yerine getirmelidirler.

"Acı çekenler" yahut "nöbet tutarak bekleyenler" anlamına gelen Merarioğulları, Basileios'un cemaatini ve münzevileri temsil eder, bunlar yalnızlık içindeki hayatta şiddetli bir riyazetle, aralıksız nöbetlerle meşgul olarak, başkalarına İncil yolundaki mücadelede örnek teşkil etmek üzere kendilerine karşı sert ve acımasız davranırlardı. Çadırın sütunları, kaideleri, sırıkları, tahtaları ve benzeri sağlam kısımları, pek muhkem oldukları için haklı olarak onlara emanet edilmiştir. Fakat ne yazık, çadırın büyük kısmının harap olmasına şaşmamak gerekir, zira artık ne Pavluslar, ne Petruslar, ne Makarioslar, ne Antonioslar, ne Hilarionlar, ne de bu çadırı gayretleri, doktrinleri, mucizeleri ve örnek hayatlarıyla ayakta tutacak benzer kimseler kalmıştır. "Garip" yahut "sürgün edilmiş" anlamına gelen Gerşonoğulları ise İncil'in yoksul adamlarını temsil eder, onlara İncil'in gayesine göre kusursuz bir hayat sürmeleri, bu dünyada yabancı ve seyyah olmaları, Havari ile birlikte "Dünya bana çarmıha gerilmiştir, ben de dünyaya" diyebilmek için dünyadan büsbütün tecrit edilip kovulmuş gibi yaşamaları emredilmiştir.

Çadırın perdeleri, avlunun perdeleri, tüller, örtüler, tenteler ve kutsal olanı örtmeye yarayan her şey onlara emanet edilmiştir, ta ki en Yüce Olan tarafından belirlenen vakitte sırlar hem örtülsün hem de ifşa edilsin. Bu arada, çadırın içine gizlenmiş olan o sonsuz ışıktan bazı parıltılar sunan kimi kimseler bunu parlak bir biçimde başarmıştır, nitekim Scotus'u, Maro'yu, Hales'i, Ockham'ı, Bibracensis'i ve benzerlerini okuyanlar bunu açıkça görebilir. Çadıra girişin sağlandığı mavi ve al renkli örtü ile ipler de onlara emanet edilmiştir. Bunlar, birçoklarının kıskançlığına rağmen,

Zira bu semavi kimseler vasıtasıyla hakiki çadıra giriş açılır ve hakiki çadıra girmelerine müsaade edilir, En Yüce Sakin'in seçtiği kimseleri huzuruna doğru çektiği o Serafim aşkının ve sevgisinin ipleriyle bağlanırlar. Cemaatleriyle birlikte semavi şeylerin tadına varabilsinler diye kaplar da onlara emanet edilmiştir, İncil'in emirlerine ne kadar yetkinlikle bağlanırlarsa bunu o kadar iyi başarırlar.

Keşke kendileri ve silah arkadaşları, İncil'in şu sözü yerini bulsun diye, gereken şekilde arınmak ve temizlenmek için İncil öğretilerine bütün gayret ve çabalarını vakfetselerdi,

Size söylediğim söz sayesinde sizler temizsiniz.

Önderimiz İsa'nın İncil'de seçtiği bildirilen yetmiş iki şakirdin neye işaret ettiği hakkında. Bölüm

XXIII.

On iki ve beş sayıları hakkında daha önce söz söylemiştik, bundan ötürü ilahi sırlardan ötürü bütün şeylerin ve kavimlerin Efendisi Mesih İsa'nın yetmiş iki şakirt seçtiğini anlamak pek kolaydır, zira böylece her iki zümre, yani simgesel ve müjdesel zümre, en yüksek âlemle bütünüyle uyuştuğu gibi, bizzat cihanın bir suretini taşıyan bizim çadırımızla da tam bir uyum içindedir. Nitekim mecazi ve şer'i zümrede yalnızca on iki ve beş sayıları bulunmakla kalmaz, aynı zamanda Rab tarafından yetmiş iki önderin seçilmesi buyrulmuştur ki, bu zümre de bütün mevcudatın mükemmel bir suretini taşısın, burada on iki burç, yetmiş iki önder ve o mukaddes beş sayısı bulunur ki, onun gayesine göre Tanrı, daha gizli ilahiyatçıların iddia ettiği gibi yüce Sanatkâr'ın cihanı inşa ederken kullandığı o büyük dört harfli ismin (tetragrammaton) son harfiyle bizzat kendisinin işaret ettiği o sınırda bizimle bir dost gibi muamele eder. O yetmiş iki önder göklerde öyle bir tarzda taksim edilmiştir ki, her bir burca altısının ve yetmiş iki lisanın riyaset ettiği söylenir, bunlardan da hiç kimsenin sayamayacağı o pek büyük kalabalık devşirilir, bu da yetmiş ikiden pek güzel anlaşılır, zira bu sayı ilk yetkin olan altıdan türetilmiş ve ilk olan on ikiden çoğalmıştır ki, göğün altındaki her kavimden derlenmiş bu zümrenin yetkin ve ziyadesiyle bol olduğu anlaşılsın, gökte ve simgesel olanda mevcut olan bu pek dolgun sır, gökte ve yerde bütün iktidarın kendisine verildiği Mesih'in melekûtunda ve zümresinde de bulunur, bu gizemli beden (corpus mysticum), mükemmel baş olan Mesih'in idaresinde her türlü dolulukla kemale erdirilir, nitekim bu tabii beden ve insani çadır da yetmiş iki mafsal ve bir o kadar eklemden meydana gelir, bunların en başlıca olan on ikisi kollarda ve bacaklardadır. Nitekim her iki kolda üçer eklem vardır, biri omuzda, ikincisi dirsekte, üçüncüsü eldedir ki, bunlar birleştiğinde altı sayısını verir. Yine her bacakta üç eklem bulunur, biri uylukta, ikincisi dizde, üçüncüsü ayak bileğindedir ki, bunlar da kollardakiler kadardır ve birlikte hesaplandığında on ikiyi meydana getirir. Keza ellerin her bir parmağında üç eklem vardır, bundan ötürü bu on parmaktan otuz eklem hâsıl olur, ayakların on parmağında da bir o kadar bulunur ki, bunların hepsi birden birleştiğinde altmışı teşkil eder ve o on iki büyük eklemle birlikte yetmiş ikiyi verir. Sayılar Kitabı'nda, üzerlerine Musa'nın ruhundan verilecek yetmiş kişinin toplanmasının buyrulmuş olması buna bir itiraz teşkil etmez. Zira orada da, yine aynı yerde okuduğumuz üzere, ordugâhta peygamberlik eden ve aynı ruhla dolan o iki kişi de hesaba katılırsa, yetmiş iki sayısı bulunur, bunlar diğerleriyle birlikte sayılmamıştı, çünkü (Rabbi Salomon'un dediği gibi) kurada yazılı pusulayı çekmemişlerdi, yahut (başkalarının kabul ettiği gibi) her kabileden altışarlık eşit bir hisse derlensin diye Musa ile Harun o yetmiş kişiyle birlikte sayılıyordu. Musa ile Harun'un kimi zaman diğerleriyle birlikte sayılması, kimi zaman ise hiç sayılmaması şaşılacak bir şey değildir, zira bu hal, bir sırdan uzak olmaksızın, yeni zümrede Pavlus'un, eski zümrede ise Efraim, Menaşe ve diğerlerinin başına gelmiştir. O halde Mesih'in kendi gizemli bedeninde bulunmasını irade ettiği bu en mühim on iki mafsaldan ve bütün o açıkça görülen yetmiş iki mafsaldan hareketle, o bedenin eksiksiz bir bütünlükten haz alması için, bedenin diğer bütün azalarını, en küçük ve en gizli cüzlerini de bizzat seçtiği kolayca anlaşılır.

Bundan ötürü insan bedeninin saçları ve her türlü kılı dahi (Origenes'in pek doğru sezdiği gibi) gizemli bedende bir şeyi temsil eder ki, bunu cihanın Sanatkârı, insanın çabucak dağılıp gidecek çadırını başlangıçta inşa ederken gösterdiğinden daha az bir ihtimamla birleştirmemiştir, zira kendi kanıyla birbirine kenetlediği bu ruhani bedeni, toprağın tozundan var edilmiş o bedenden çok daha fazla sevmektedir.

XXIV. Mesih'in Bütün Gizemli ve Dünyevi Bedeni Yönettiği ve İdare Ettiği Hakkında

Böylece gizemli bedenin kendisi, hayata seçilmişlerin hepsinden, adeta büyük ve küçük azalar gibi teşekkül edince, tıpkı cüzi bir canın tezyin ettiği bedeni ve onun bütün azalarını dirilttiği gibi, bütün mevcudatın hayatı ve kıyamı olan Zat'ın da onun bütün bedenini ve bütün azalarını diriltmesi gerekmiştir. Şunu da müşahede etmek gerekir ki, can bedeni yalnızca diriltmekle kalmaz, aynı zamanda onun bütününü ve bütün cüzlerini idare eder ve tanzim eder, Mesih de aynı şekilde kendi bedeninin tanzim edicisi ve yöneticisidir. Bu sebeple Pavlus, Koloselilere hitap ederken, O'na yalnızca hayat demekle kalmaz, bu evrensel bedenin başı da der ve şöyle buyurur, Bedenin, yani kilisenin başı O'dur.

Yalnızca bu gizemli bedenin değil, bütün dünyevi bedenin de yöneticisidir, nitekim bu cihan da Mesih'te saklı olan Kelam vasıtasıyla inşa edilmiştir, öyle ki nedensiz yere tanıklık edip şöyle demez,

Gökte ve yerde bütün iktidar bana verildi, şüphesiz bu iktidar, Hikmet Kitabı'nda kendisine şöyle hitap edilen Zat tarafından verilmiştir,

Fakat Sen ey Baba, inayetini başlangıçtan beri bizzat idare edersin. Hem de yukarıda vaat edildiği gibi pek tatlı bir ahenkle. Sen her şeyi sükûnetle yargılarsın, her ne kadar körleşmiş olan bizlere cihanın idaresi kimi zaman yokmuş gibi, kimi zaman da dehşet verici görünse de. Zira O hiçbir şeyi intizamsız bırakmaz, bilakis her şeyi kendi tertibine bağlar, nitekim her şeyi en ince teferruatına kadar bilir, nitekim o Hakîm, kim olursa olsun, buna şahitlik ederek şöyle der, Denizin kumunu, yağmurun damlalarını ve asrın günlerini kim sayabilmiştir? Göğün yüksekliğini ve yerin genişliğini kim ölçebilmiştir? Ve bunu izah ederek ardından şunu eklemiştir,

Yüceler yücesi, her şeye kadir tek bir Yaratıcı vardır, kudretli ve ziyadesiyle haşyet uyandıran bir kraldır O, saydığı gibi tertip de eder, tanzim eder ve ihtimam gösterir, nitekim aynı Baba'dan iktidarı almış olan Zat da bunu teyit ederek şöyle buyurur, Gökteki kuşlara bakın, onlar ne ekerler, ne biçerler, ne de ambarlara toplarlar, yine de semavi Babanız onları besler, ey kıt imanlılar, sizleri ne kadar daha fazla beslemez mi? Ve en küçük otlara kadar inerek şöyle der, Kırdaki zambakların nasıl büyüdüğüne bakın, onlar ne çalışırlar ne de iplik eğirirler, fakat size derim ki, Süleyman bile bütün ihtişamı içinde bunlardan biri gibi giyinmiş değildi, zira bunlar tabii ve canlı bir renkle bezenmiştir, Süleyman'ın kaftanları ise suni ve ölü bir boyayla boyanmıştı.

Bugün var olup yarın fırına atılacak olan kır otuna Tanrı bu şekilde libas giydirir ve ihtimam gösterir ki, evrende O'nun tarafından bilinmeyen hiçbir şey, intizamsız bırakılmış hiçbir şey kalmasın. Burada ilahi Platon şöyle der, Ölümsüz Tanrı için bilinmeyen hiçbir yer yoktur, hiçbir şey keşfedilmemiş değildir, zira ister burada kalın, ister yerin en derin mağaralarına inin, ister başka herhangi bir sığınak yahut gizlenme yeri arayın, o ilahi ve daima uyanık gözden asla gizlenemezsiniz ve hak ettiğiniz cezadan kurtulamazsınız.

Belki de bunu şöyle terennüm edenden öğrenmişti, Ruhundan nereye gideyim ve huzurundan nereye kaçayım? Göğe çıksam, Sen oradasın, cehenneme insem, işte oradasın. Şafağın kanatlarını takıp denizin en uç sınırlarında ikamet etsem, orada bile elin bana yol gösterir ve sağ elin beni tutar, ve dedim ki, Belki karanlıklar beni gizler, lakin karanlıklar Senden ötürü kararmaz ve hiçbir kemik Senden saklanamaz, her ne kadar onu türlü türlü örtmüş olsan da, noksan halimi bile gözlerin görmüştür.

Orpheus da buna muvafakat ederek şöyle der, Tanrı'nın mükemmel gözü ve Jüpiter'in aklı, bizde vuku bulan her şeyi müşahede eder. Ve yine Apollon İlahisi'nde, Bütün cihanın sınırları senin elindedir, başlangıç ve son sana aittir, senin sayende her şey yeşerir, bütün feleği yankılanan lirinle terennüm ettirirsin, her şeyi şüphesiz pek tatlı ve ahenkli bir şekilde tanzim edersin.

Tanrı'nın bu daha aşağıda bulunan şeyleri değersiz, pek hakir ve ihmal edilebilir sayarak bunlara ihtimam göstermediğini inkâr eden o dinsizlere ise dindar ve ilahi Platon, Kanunlar'ın onuncu kitabında karşı çıkarak şöyle der, Tanrı'nın beşeri işlere inayet gösterdiğini inkâr edenler, bunun mutlaka ya istemediğinden yahut gücü yetmediğinden ya da her şeyi bilmediğinden ileri geldiğini ikrar etmek mecburiyetindedirler. Lakin neden istemesin? Tembelliğe mi kapılmıştır, yoksa bu aşağı mertebeyi değersiz ve süfli sayarak hakir mi görmüştür, sanki bu değersiz şeyleri tanzim etmek bir Hükümdar'ın ihtimamına layık değilmiş gibi? Oysa Lactantius'un dediği gibi, mahir bir sanatkâr bir bina inşa etmeye niyetlendiğinde, binanın mükemmel olması için lüzumlu olan her şeyi düşünür, her şeyi ölçer ve tartar ki bunları nereye koyacağını bilsin, bundan gayrı inşa ettiği şeyleri nasıl muhafaza edeceğini de dikkatle tasarlar, öyleyse herhangi biri, Tanrı'nın canlı varlıkları ve cihanın diğer azalarını tertip ederken, bunların nereye konulacağını önceden tayin etmediğini nasıl düşünebilir?

...var etmeden önce her şeyi bilip de, bunların kendi yerlerinde nasıl muhafaza edileceğini görmez mi? Zira her şeyi bilen O Zat hiçbir şeyden gafil değildir, her şeyi yapmaya kādir olan yönetmekten de aciz değildir. İster daha asil ister bayağı olsunlar, var ettiği şeyleri sevk ve idare etmekten geri durmaz yahut imtina etmez. Dolayısıyla ilahi inayetin hikmetli, en hayırlı ve en kudretli olduğunu bilen bilge kimseler için bu inayet hususunda hiçbir şüphe kalmaz.

Evrenin bu yöneticisi, kimilerinin sandığı gibi, sadece genel bir idareyle yetinen bir inayete de sahip değildir, zira evreni koruyup gözetiyorsa, aynı şekilde parçalarıyla da ilgilenmesi gerekir. Nitekim tabiat öyle düzenlenmiştir ki, parçaları da doğru biçimde tertip edilmedikçe bütünün esenlik içinde olması mümkün değildir. Zira ne bir hekim, ne bir gemi kaptanı, ne bir ordu komutanı, ne bir aile reisi, ne bir devlet yöneticisi yahut idarecisi, ne de herhangi bir zanaatkâr, daha mühim işleri çekip çevirirken daha hafif olanları hor görecek şekilde hareket etmez, aksine her biri, her bir hususun gerektirdiği dikkat ve gayretle üzerine düşeni yerine getirdiğinde vazifesini yapmış sayılır. İnsanlar dahi en önemsiz şeyleri göz ardı etmezken, şüphesiz Tanrı’nın en ufak şeyleri ihmal ettiği düşünülemez, hele ki bütün canlılardan üstün kıldığı insanı asla hor görmez. O, her şeyi bilen, her şeyi sayan, her şeyi tartan ve her şeyi hususi bir idareyle gözeten Peder’dir, bu idareyi de zorbaya karşı kazanılan zaferin ardından meşru mirasçısı sıfatıyla Oğul’a emanet etmiştir. Böylece O da her şeyi Peder tarafından bahşedilen aynı hikmet ve kudretle yönetir. Ne var ki, nizamın haricinde vuku buluyor gibi görünen ve böylesi yüce bir idareye layık düşmeyen haller pek çok kimsenin zihnini bulandırır. Zira Tanrı’nın idaresinde vuku bulmaması gereken kötülükler her yanda boy göstermektedir, oysa kötülüklerin Tanrı’dan neşet etmesi imkânsızdır, nitekim bunu sadece bizimkiler ileri sürmez, Platon da Devlet’in üçüncü kitabında açıkça gösterir.

Tabiatın ve iyi bir yönetimin nizamından sapar gibi görünen diğer hususları bir kenara bırakıp, dünyayı sevk ve idare edenin kötü bir yönetim sergileyip sergilemediğine dair birkaç söz söyleyelim. Zira bu haller, Tanrı’nın mülkündeki bilgeleri ve güzide kahramanları dahi öyle derinden sarsmıştır ki, adeta sabırsızlıkla bizzat idareci olan Tanrı’ya karşı serzenişte bulundukları görülür. Habakkuk, "Zulüm görerek haykıracağım da kurtarmayacak mısın? Niçin bana haksızlığı ve zahmeti gösteriyorsun, karşımda yağmayı ve adaletsizliği görmekteyim? Niçin hainlere bakıp duruyorsun da, fasık kendi halinden daha doğru olanı yutarken susuyorsun?" der. Hükümdar Peygamber de şöyle buyurur, "Benim ise neredeyse ayaklarım kaymıştı, adımlarım sendelemek üzereydi, zira günahkârların esenliğini gördükçe kibirlilere haset ettim. Çünkü ölümlerinde acı yoktur, bedenleri ise semizdir. İnsanların zahmetini çekmezler, diğer insanlar gibi kamçılanmazlar.

Bu yüzden kibir onları bir gerdanlık gibi sarmıştır", zira hak etmedikleri bu muvaffakiyet yüzünden Tanrı’ya ve insanlara karşı taşkınlık etmişlerdir. Nitekim Yeremya, Augustinus, Hieronymus ve Tanrı’nın ev halkından olan daha pek çokları da bu minvalde yakınmaktadırlar, onlara Yunanlar arasında daima hürmet gören ve Augustinus’un Ruhun Niceliği Üzerine adlı kitabında pek övdüğü şu kelamı hatırlatabiliriz, "Seni aşan şeyleri araştırma."

Bunlar, Kurtarıcı’nın şu sözlerinde zikrettiği hususlar arasında sayılır, "Ey Peder, sana şükrederim ki, bunları bilgelerden ve akıllılardan gizledin." Bazılarının ileri sürdüğü gibi bu, Musa’nın, "Bana izzetini göster, yani bu idarede nasıl bir tavır takındığını bileyim ki sana izzet verebileyim ve bu izzeti zalimlerden uzak tutabileyim" dediği zaman kastettiği, Tanrı’nın adil ve hakkaniyetli idaresinin izzetidir. Tanrı ona şöyle buyurmuştur, "Yüzümü göremezsin, yani bunu niçin yaptığıma dair ilahi hikmeti kavrayamazsın, lakin ardımdan olanları, yani işlerimi ve tecellilerimi görürsün." Hükümdar Peygamber’in sözlerine şöyle devam etmesi de bundandır,

Bunu anlamak için düşündüm, Tanrı’nın mukaddes mekânına girip de onların sonunu anlayıncaya dek bu benim gözümde yorucu bir zahmetti.

Bu son ise, her şey inceden inceye tetkik edildikten sonra herkese kendi amellerine göre karşılığının verileceği andır.

Lakin o vakte değin dilimizden şu kelamı asla düşürmemeliyiz, "Adilsin ya Rab ve hükmün doğrudur."

Zira her türlü şerden hayır çıkarmayı bilen O Hikmet, yönettiği şeylerin doğru istifadesi uğruna eğri büğrü görünen her şeyi de nasıl intibak ettireceğini bilir, nitekim Augustinus dülger misaliyle bunu açıklar, dülger için eğri ve karmaşık aletler de düz olanlar kadar münasip ve zaruridir. İdare etme kudretine sahip olan Mesih’i hususi olarak ilgilendiren bir diğer mesele daha hatıra gelmektedir, O, herkesin kurtuluşu için gelmişken, öğretisi ve kefareti niçin pek çokları tarafından reddedilmiş görünmektedir?

Ve yol üstünden geçen herkesin O’nun bağını tarumar etmesine, ormandaki yaban domuzunun ve zaten dışarı atıldığını ilan ettiği bu dünyanın zorbasının onu talan etmesine niçin müsaade etmektedir? Ve bizzat kendisi tehdit edip,

"Vay haline Horazin, vay haline Beytsayda! Çünkü sizde yapılan mucizeler Sur ve Sayda’da yapılmış olsaydı, çoktan çul kuşanıp küller içinde tövbe etmişlerdi" dediği halde, niçin Sur ve Sayda’dan ziyade Horazin ve Beytsayda’da vaaz vermiştir?

Keza üstün lütufları niçin bir mekâna ve kavme diğerinden daha fazla bahşetmektedir? Ve eğer herkesi gözetmeye kādir ise, bizzat önceden bildirdiği üzere, niçin pek çok sahte peygamberin, sahte havarinin ve sahte mesihin ortaya çıkıp nicesini saptırmasına izin vermiştir?

Bunlara kâfi gelecek bir cevapla şöyle deriz, herhangi bir ruh tarafından layıkıyla idare edilen bir bedende muhtelif sebeplerle hıltlar nasıl değişime uğrarsa ve eğer ruhun kādir kuvveti bunlara mukavemet ederse beden bir nebze ve bir surette değişse bile sağlamlığını korursa, zira değişime ve bozulmaya tabi bir bedenin başkalaşmaması kabil değildir, tıpkı bunun gibi, henüz cenk halinde olan ve çeşitli kusurlarla malul bulunan yolculardan müteşekkil kilisenin böylesi büyük bedeninde de, bazı uzuvların başkalaşması kaçınılmazdır, meğerki bu yolcular günahsız olsunlar, bu ise dedikleri gibi kendi içinde bir çelişki (contradictio in adiecto) barındırır. Oysa uzuvlar, bütün zayıfların gerçek ve kudretli hayatı ve kurtuluşu olan Mesih tarafından diriltilmiştir, O da er meydanında kendi rızalarıyla cenk etmelerini buyurduğu kimselere, kudretinin zayıflığından ötürü yardım etmekten geri durmaz, fakat Peder tarafından tayin edilmiş vakti gözler. Nitekim seçilmiş Resul bu vakit hakkında şöyle buyurur, "Ölüm zaferde yutuldu", şüphesiz bu Mesih’in kudretiyle vuku bulmuştur, biraz evvel daha açık bir surette izah ederek şöyle demiştir, "Son düşman olarak ölüm yok edilecek", ruhun her türlü zaafı da şüphesiz bu düşmandan neşet eder, "çünkü her şeyi O’nun ayakları altına sermiştir."

Yalnızca, her şeyin fevkinde olan ve her şeyi O’nun emrine veren Peder bunun dışındadır, Oğul sadece O’na tabidir, diğer her şeye ise hükmeder ve dilediği vakit hepsine galebe çalar.

Bağın, yani bizatihi imanın helakine yol açacak şekilde taş duvarın yıkılması da mümkün değildir, zira yanılmaz Hakikatin bizzat kendisi şöyle buyurur, "Ben senin için, imanın tükenmesin diye dua ettim ey Petrus", yani ey Petrus, sana emanet ettiğim ve tarafımdan diriltilen kilisenin bedeni zeval bulmasın diye. Tanrı’nın kelamının Horazin ve Beytsayda’dan ziyade niçin Sur ve Sayda’da tebliğ edilmediği hususunda ise Origenes, "Belki de sebat etmeyeceklerdi" der. Lakin zayıf bir cevaptır bu, destekten mahrumdur, zira O, bütün insan soyunu fidye ile kurtarmak için Resul’ün bahsettiği şu vakti nasıl beklediyse,

"Fakat vaktin doluluğu gelince, Tanrı kendi Oğlunu gönderdi", Sur’un hidayeti için de Resullerin İşleri’nde zikredilen o vaktin doluluğunu beklemiştir, "Paulus Sur’a vardığında, orada yedi gün kaldı, bu günler tamamlanınca, Sur halkı eşleri ve çocuklarıyla Paulus’a refakat etti."

Kendisi ise yoldaşlarıyla birlikte sahilde diz çöküp onlar ve imanları için dua etti. Diğer bütün hususlar hakkında da aynı şey söylenmiştir, zira O, Peder’in kendi yetkisine bıraktığı vakitleri beklemiş ve beklemektedir.

Bunları bilmek ise bizim harcımız değildir. Tıpkı bedende, tabiatın sevk ve idaresiyle daha saf kanın kalbe gönderilmesi gibi, daha üstün lütuflar da daha üstün ve daha necip uzuvlara dağıtılır.

Ve daha saf ruhlar beyne ve daha üstün uzuvlara tevzi edilir, zira Mesih’in Ruhu ihsanlarını herkese dilediği ve münasip gördüğü şekilde taksim eder. Kendi vasıflarına göre donatılmış olan bu uzuvların üzerine, güçle, kurnazlıkla, hileyle, tuzaklarla ve eziyetle taarruz etsinler diye muhtelif düşmanların musallat olmasına izin vermiştir ki, bu dürüstlerin erdeminde galip gelen zafer daha şanlı olsun, nitekim şöyle denilmiştir, "Rabbimiz İsa Mesih vasıtasıyla bize zaferi bahşeden Tanrı’ya şükürler olsun." Bu husus vahiy ile izah edilmektedir, Bölüm...

XXV

Kurtarıcımız Mesih’e Baba tarafından verilecek olan bu hâkimiyet hakkında, hakikati anlayanlar için son derece açık ve hayranlık uyandırıcı bir kehanet bulunmaktadır, nitekim bu hâkimiyetin ne zaman verileceği de orada gizlice imlenmektedir. Zira Rab, Krallar kitabının ikinci cildinde ve Paralipomenon’un (Tarihler) birinci cildinde, Mesih’in seçkin atası ve hakiki sureti olan Davud’a şöyle seslenmektedir, Günlerin tamamlanıp atalarınla birlikte rahata kavuştuğunda, senin ardından, rahminden yahut senin iç organlarından çıkacak olan soyunu yükselteceğim. Zira İbranicede iç organlardan anlamına gelen *mimeeha* kelimesi yer almaktadır, bu sebeple söz konusu ifade babaya değil, Mesih’in bağrından çıktığı anneye hamledilebilir. Çünkü çocuk babanın iç organlarından değil, onun belinden ve erlik uzvundan neşet eder.

Böylece, Davud’un kızı ve eti olan yegâne kadından doğacak hakiki kralı belirtmek gayesiyle, iç organlardan çıkacak olanın, kendisinden hakiki kralın doğacağı o soy olduğunu bilhassa söyledi. Kehanet şöyle devam eder, Ve onun krallığını pekiştireceğim.

Bu ifade Süleyman hakkında anlaşılamaz, zira o henüz hayattayken Rab, Şilolu Ahiya aracılığıyla on oymağı Yarovam’a vadetmiş ve onları onun hükmü altına vermiştir. Şöyle devam eder,

O, benim ismime bir ev inşa edecek, yani kendisinden önce gelen o simgesel ev ile temsil edilen İsrail’in hakiki evini. Ve bu ev, göklerin elçisinin anneye şöyle müjdelediği evdir, Ve Yakup’un evi üzerinde ebediyen hüküm sürecektir, nitekim bunu yukarıda izah etmiştik.

Şöyle devam eder, Ve onun tahtını ebediyete kadar sabit kılacağım. İşte bu söz, Süleyman’ın kısa sürede zeval bulan krallığını açıkça hariç tutmaktadır. Dolayısıyla burada, Kralların Kralı ve Rablerin Rabbi olan zâtın krallığından söz edilmektedir, nitekim Davud’un kendisi, İbrani alfabesi düzenindeki kırk dördüncü ilahide, Mem harfi altında bunu terennüm ederek şöyle der, *Malhuteha*, yani senin krallığın bütün çağların krallığıdır. Ben ona baba olacağım, o da bana oğul olacak. Bu söz, hakkında bu vaatte bulunulan ve peygamberin ağzından şöyle diyen zâttan başkası için anlaşılamaz, Rab bana dedi ki, Sen benim oğlumsun, bugün ben seni tevlid ettim.

Fakat, Günlerin tamamlandığı vakit sözünün nasıl anlaşılması gerektiğini, Rab izin verdiği ölçüde açıklığa kavuşturacağız. Zira İbranilerin daha derindeki teolojisinde bulduğumuz üzere, başlangıçta her bir fert için takdir edilmiş günler bin yıldır, ilk yaratılanın (protoplastus) günahının bir gereği olarak, Âdem, Metuşelah ve diğerleri gibi bazıları bu sınıra yaklaşmış olsalar da hiçbiri ona tam olarak ulaşamamıştır.

Ve Tufan’dan sonra, insan soyunun müşterek günahları sebebiyle bu sınır yüz yirmi yıla indirilmiştir, nitekim Tekvin’de genel tefsire göre böyle okuruz, her ne kadar kehanet başka bir şeyi ima etse ve İbrahim 175, İshak 180, Yakup 147 yıl yaşamışken bu mana tam anlamıyla doğrulanmasa da. Şayet bir kimse başlangıçta tayin edilmiş sınıra erişebilseydi, bininci yıla ulaşırdı, nitekim Rab, Davud’a işte bu sınıra göre hitap etmiştir. Çünkü cihanın yaratılışından Mesih’e kadar 3784 yıl geçmiştir, fakat cihanın yaratılışından Davud’un vefatına kadar 2830 yıl olmuştur. Dolayısıyla Davud’un vefatından Mesih’e kadar 954 yıl geçmiştir. Hesaplandığında açıkça görüleceği üzere, Davud’un ömrünün 70 yılı buna eklendiğinde 1024 yıl eder.

Buna bir de, Paralipomenon’da yazıldığı üzere Davud’un isminin harf sayısı eklenirse, yani yod ile [okunamadı], zira Krallar kitabında yod olmaksızın yazılır, bütün bunlarda elbette sırlar gizlidir. İşte böyle yazılan bu isim 24 sayısını verir.

Eğer bu sayı yukarıdaki sayıya eklenirse, tamı tamına bini verir, bu sayı da daha önce söylediğimiz gibi kâmil ömür süresidir.

İsmin sayısının eklenmesine kimse şaşmasın, zira şayet burada bir sır gizli olmasaydı, Yuhanna Vahiy kitabında şöyle demezdi,

Anlayışı olan, canavarın isminin sayısını hesaplasın, zira bu bir insan sayısıdır.

Pisagorcular dahi isimlerin sayıları aracılığıyla pek çok şeyin önceden bilinebileceğini ikrar etmişlerdir. Binaenaleyh, iki adet on ikiden meydana gelen bu yirmi dört sayısına, yaşadığı yılların sayısı ve vefatından Mesih’e kadar akıp geçen yıllar eklenirse, insanın ömür dairesi tamamlanmış olur. Ve yine, günlerin tamamlandığında ve uykuya daldığında gibi sözlerden hasıl olan sayıların hesabında, bu harflerin hesabı tamı tamına 1035 eder, bu da Davud’un ana rahmine düştüğü günden Mesih’in ölümüne kadar geçen yılların sayısıdır. Zira bu bin yılın ötesinde Mesih otuz üç buçuk yıl yaşamıştır, Davud’un ana rahminde kaldığı dokuz ay ile Mesih’in dokuz ayı hesaba katıldığında bir buçuk yıl eder, bu da bahsi geçen otuz üç buçuk yıla eklendiğinde otuz beşi verir. Bütün insanların en yetkini olan Mesih’in, insan hayatının tam devri olan o bin yıla neden ulaşmadığına kimse hayret etmesin, zira yeni insan olan Mesih, yeni bir hayata ve yeni yasalara başlangıç vermiştir.

Zira ilk insan topraktan olup dünyevidir, ikinci insan ise gökten olup semavidir, yeni bir hayat devrini tamamlamıştır, bu durum burada hayranlıkla izah edilmelidir.

Kehanetin bu sözlerine karşılık, konumuza devam etmek gerekirse, Tanrı ile dolu olan Davud pek çok sırra değinerek şöyle der, Bu benim liyakatimden ötürü değildir, fakat ey Efendim Tanrı, kulunun evi hakkında uzaktan söz etmek senin gözünde iyi göründü.

Zira bu, insanın kanunudur, ey Efendim Tanrı. Bu sözlerin sırları İbrani harfleriyle ifade edilmiştir, kelimelerin son harfleri [okunamadı] şeklindedir, hesaplanan sayı şüphesiz binliktir. Kelimelerin son veya ilk harfleri üzerinden hesaplama yapma usulü İbraniler arasında pek meşhurdur. Ve [okunamadı] çıkarıldığında geriye [okunamadı] kalır, bu hesaplandığında, bilenin malumu olduğu üzere, İsa ve Meryem isimlerinin harflerinin sayısını verir.

Ve bunu insanın hakiki yasası kıldı, ta ki insan aracılığıyla bütün iyilikleri kaybettiğimiz gibi, yine insan aracılığıyla bütün iyilikleri geri kazanalım, Pavlus’un şu sözüne uygun olarak, Ölüm bir insan aracılığıyla geldiği gibi, ölülerin dirilişi de bir insan aracılığıyla oldu.

Sekizinci Makam

Mesih, herkesin kendi nihai gayesine ulaşabilmesi için kendisi vasıtasıyla geçiş sağlanan aracıdır. Sekizinci Makam.

Mesih, En Kutsal Üçlükte vasat şahıstır. Birinci Bölüm. Mesih, cennetin ortasına yerleştirilmiş hakiki ağaçtır. Bölüm. Bu ilahi vasat şahsın, büründüğü insan tabiatıyla münasebeti nedir? Bölüm. O ağaçtan dünyaya günahın ve kötülüğün nasıl girdiği. Bölüm. Mesih bu hayatta daima vasatta bulunmuştur. Bölüm. Mesih en mükemmel aracı idi. Bölüm. İnsan olan Mesih vasıtasıyla Tanrı’ya ve Baba’ya yükseliriz. Bölüm. Resulün hükmüne göre Mesih’in nasıl yeni ahdin aracısı olduğu. Bölüm. Eski Atalara o meleklere karşı ilan edilen savaş üzerine bir inceleme. Bölüm. Vasata yönelelim ve bu aracı Mesih’e vasıl olalım. Bölüm [okunamadı].

İkinci İlahi, En Kutsal Teslis’te Mesih Orta Kişidir.

Bölüm I

Teslis (Trinitas) hakkında konuşan herkes, beden alan Kelam olan Oğul’un, İsa diye adlandırılan, Grekçe Mesih [Yunanca], İbranice Maşiah, Latince ise mesh edilmiş diye anılan kişinin, o en kutsal Teslis’in kişileri arasında orta yeri tuttuğu hususunda birleşir. O Teslis’te Baba, hem ilahi hem de yaratılmış alandaki bütün filizlenmelerin ilk köküdür, Kutsal Ruh ise Baba ve Oğul’dan neşet eden, fakat o en kutsal Teslis içinde hiçbir şey meydana getirmeyendir, bunlarda orta kişi olan Oğul, Baba’dan meydana getirilmiş olup aynı zamanda O’nunla birlikte Kutsal Ruh’u ebedi bir akışla meydana getirendir.

Bu öğretiyi yalnızca bütün Hristiyanlar ikrar etmekle kalmaz, İbranilerin gizemli ilahiyatçıları da hikmet anlamına gelen Hohma’nın en yüce pirden yahut onların Keter adını verdikleri son derece yüce kökten fışkırdığını öğretirler. Bu iki kaynaktan yahut ilk kaynaktan ve ondan çıkan soluktan, onların Bina dedikleri o üçüncü şey meydana gelir ki biz bunu tam anlamıyla sağduyu yahut zekâ (intelligentia) diye tercüme edebiliriz, nitekim Sirak Kitabı’nda zekâ hakkında şöyle denir, Ve zekâ ruhu onu dolduracaktır.

Zekâ şüphesiz, Oğul’a atfedilen hikmete kıyasla bize daha yakın olan bir idrak derecesidir ve bu yüzden bizim tarafımızdan daha kolay kavranabilir, bundan ötürü Oğul şöyle demiştir,

Size söyleyecek çok şeyim var, fakat şimdi taşıyamazsınız, yani hikmetimin parlaklığına dayanamazsınız, lakin o hakikat ruhu geldiğinde, size her şeyi öğretecek ve bana ait olan bu öğretileri içimde bulundukları dereceden daha alt bir derecede size fısıldayacaktır. Zira Baba’dan başka hiç kimse Oğul’u özüyle bilemez. Alt bir mertebede ise, Beni seven, Babam tarafından sevilecektir, ben de onu seveceğim ve kendimi ona göstereceğim dediği üzere, kendini bize temaşa edilir kılar. Hatta bazen, Beni gören Babamı da görür dediği üzere, kendisi vasıtasıyla Baba’yı açıklar, Baba şüphesiz hepimizden daha yüce bir kişidir, bu sebeple kavrayışımızdan daha uzaktır, Kutsal Ruh ise bize daha yakındır, fakat Oğul her ikisinin ortasındadır.

Ve Tanrı bir daire ve merkezi, yani her bir yaratılmışı her yerde bulunan bir akli küre (sphaera) olsa da, kişiler bakımından bir daire olarak değil, fakat sayı vasıtasıyla ifade eder ve ilk, ikinci ve üçüncü yahut son kişi deriz, bundan öte ilahi alanda kişilerin meydana gelişi yoktur. O üçüncüde ise adeta bir evdeymiş (domus) gibi bütün şeyler hayati ideler vasıtasıyla yerleşmiştir. Nitekim bizzat o orta kişi Baba’dan her şeyin fışkırdığı bir vasıta olduğu gibi, Baba’yı bildiğimiz bir vasıtadır da,

Zira Oğul’un vahyetmek istediği kişi müstesna, hiç kimse O’nun bilgisine erişemez.

Baba’dan çıkışın ilahi alanda ikinci kişi olan Oğul vasıtasıyla gerçekleştiğini İamblikhos, bu tür sayıları ele alırken şöyle belirtir, Birlik özdeşliğin ve birliğin sebebi olarak mevcuttur, ikilik ise ayrımın ve ilerleyişin sağlayıcısıdır, fakat üçlük, öne çıkan şeylerin geriye dönüşünün rehberidir.

Söylenenleri uygulayacak olursak, ilk ve biricik olan Baba’dır, ikinci yahut ikilik ise kendisi vasıtasıyla her şeyin yapıldığı Oğul’dur, bu yüzden ayrımın ve ilerleyişin sebebidir, o teslisi tamamlayan üçüncü ise, sular üzerinde süzülerek her şeye suret bahşeden ve her şeyin ilke geri döndürülmesi için lütufta bulunan Kutsal Ruh’tur, lakin yine kendisi vasıtasıyla dağıldıkları o aynı şey aracılığıyla.

Mesih Cennetin Ortasına Dikilmiş Olan Hakiki Ağaçtır. Bölüm II

Oğul’un, yani Mesih’in, adeta kendine özgü bir şeymişçesine orta yeri sahiplendiği açıkça anlaşılsın diye, akli şeylerin dizilişi Musa tarafından bir bahçe ve ağaçlar metaforu altında etraflıca işlendiğinde, o bahçenin ortasında hayat ağacının dikilmiş olduğu tasvir edilir; bu ağacın, hayat ekmeği, hayat ağacı ve bizzat hayat diye anılan Mesih olduğundan hiç kimse şüphe duymaz. Ortaya dikilmiştir ki, her bir kişi O’nun hayatının doluluğundan kendi idrakince daha kolay pay alabilsin.

Bundan ötürü, zamanın doluluğu geldiğinde bu ağaç, yeryüzünün ortasında bulunan üstlenilmiş tabiatın ağacına aşılanmıştır ki, meyvelerini çepeçevre herkese gereken ölçüde dağıtsın, bu aşılanma hakkında Yakup şöyle der, Ruhlarınızı kurtarabilecek olan içe ekilmiş kelamı kabul edin.

Ve bu hayat ağacı, yani insan tabiatına aşılanmış ilahi kişi, iyiyi ve kötüyü bilme ağacıdır, zira başka bir yerde söylediğimiz gibi, bir yolcu olarak saadet iyiliğini ve insani ıstırapların kötülüğünü yalnızca O tecrübe etmiştir. Dahası iyinin ve kötünün ağacıdır, çünkü İşaya’nın kehanetinde geçen, Kötüyü reddetmeyi ve iyiyi seçmeyi bilsin diye tereyağı ve bal yiyecektir sözü uyarınca, iyiyi kötüden ayırt etmeyi herkesten çok O bilmiştir. Sadece kendisi bilmekle kalmamış, sevmemiz gereken hakiki iyileri ve kaçınmamız, uzak durmamız gereken hakiki kötüleri tanımayı bize de öğretmiştir.

Nihayet iyiyi ve kötüyü bilme ağacıdır, çünkü iyileri ve kötüleri ayırt etme yargısı ve bilgisi O’na verilmiştir. Nitekim bizzat kendisinin incilde tanıklık ettiği üzere, evrensel teftişe geldiğinde, iyileri sağına, kötüleri ise soluna yerleştirecek, kendisi ortada durarak bunları onlardan ebedi bir ayrılmayla ayıracaktır. Bu ağaç başlangıçta, ona dokunulmasın, sınanmasın veya ondan yenmesin diye menedilmiştir, zira onda var olan yasayı ve daha yüksek şeyleri hiç kimse sınamamalı yahut denememeli, bilakis saygı duymalı, korkmalı ve bütün işlerimizi O’nun ölçüsüne göre düzenlemek için daima göz önünde tutmalıdır. Yaşayan Tanrı’nın şu sözünün bu anlamda söylendiğinden şüphe etmeyiz, Bugün sana emrettiğim bu sözler yüreğinde olacak, onları çocuklarına anlatacaksın, evinde otururken, yolda yürürken, yatarken ve kalkarken onları düşüneceksin, onları elinde bir işaret gibi bağlayacaksın ve gözlerinin önünde olacaklar.

Bu durum Mezmurlar’da da söylenmiştir, Ne mutlu o adama ki, Rabbin yasası üzerine gece ve gündüz düşünür.

Ve yasanın bu ağacına ve ilahi kelamın bu kuralına iyiyi ve kötüyü bilme denmiştir, çünkü neyin doğru, neyin eğri, neyin iyi ve neyin kötü olduğunu onun sayesinde tartabiliriz. Zira o bize en yüce iyinin tadına ne zaman varmamız gerektiğini, en alttaki yahut ortadaki şeyleri ise ne zaman veya nasıl meşru kılabileceğimizi öğretir. Ve o ağaç korunduğunda, o kural gözetildiğinde, o vakit bütün ağaçlardan yiyebiliriz, yani bütün yaratılmışlarda sevinç bulabilir ve onları hiçbir şekilde sapmamış bir arzuyla arzulayabiliriz. Bunlar ahlaki anlama dair hususlar için söylenmiş olsun, zira mecazi ve daha yüce anlamı başka bir yerde yorumlamış bulunmaktayız.

Bu İlahi Orta Kişi Üstlendiği İnsan Tabiatıyla Neyi Sağlamıştır. Bölüm III

O en kutsal Teslis’teki o orta kişinin insan tabiatını üstlenmesi bir gizemden yoksun değildir, çünkü o kişi gök ile yer arasında ortadadır, Tanrı ile diğer yaratılmışlar arasında ortadadır, her iki tabiatı da kendinde taşır ki, bizzat o orta tabiat aracılığıyla uçları birleştirsin, zira insan tabiatı ortada bir yeri tutarak her şeyin bağı durumundadır ve hepsiyle bir payı bulunduğundan hepsiyle sınırlanır.

Zira hazzın bulunduğu iyi (bonum), şeylerin bütün genişliğini kavrar, insanın haricinde hiçbir fani kaygı bu iyiye doğru yönelmez, Zira en yüce idareci her birine kendi gıdasını vermiştir, insana ise her türden gıdayı bahşetmiştir, Musa da bunu kendi remizleriyle gösterir, İlkin insan hazlar cennetinde (paradisus deliciarum) bulunurken her ağacı ona yiyecek olarak vermiştir, her ne kadar bunu insanı henüz cennete yerleştirmeden önce vermiş olsa da, şöyle dediğinde, İşte yeryüzündeki tohum veren her otu ve kendi içinde türünün tohumunu taşıyan her meyve ağacını size yiyecek olsun diye verdim, Bütün canlılara ise yalnızca yeşil otu verdim, İşte gör ki hayvanlara ve insanlara aynı beslenme kanunu buyrulmamıştır,

Nitekim hayvanlar kendi yeşil otlarıyla bırakılmışken, insana sadece ekmeklik tahıllar ve otlar değil, bilakis canlılar da bahşedilmiştir, Ve zevk cennetine yerleştirildiğinde her ağaç, yani akıl sahibi yaratıkların bütün kudreti ve hazzı ona yiyecek olarak sunulmuştur, hatta cennetin ortasında bulunan hayat ağacı (lignum vitae) dahi verilmiştir, Buradan anlarız ki insan, Tanrı ile diğer yaratılmışlar arasında vasat bir tabiat olarak, hem bizzat Tanrı’da hem de yaratılmış her şeyde haz bulabilir,

Zira bizzat Tanrı’nın tadına varmak (frui) için yaratıldık, eğer Augustinus ve bütün ilahiyatçılar topluluğunun doğruca belirttiği üzere, bizzat Tanrı’nın meyvesine ve O’nunla birliğe erişebiliyorsak, doğru bir kanun uyarınca bütün yaratılmışları tasarruf edebiliriz, Nitekim üzerinde yürüdüğümüz, bize yiyecekler sağlayan ve yapılar inşa etmek için sağlam bir temel teşkil eden toprağı tasarruf ederiz, Suda seyrüsefer ederiz, arınması gerekenleri yıkarız ve onu birçok faydalı işte kullanırız,

Aynı şekilde soluduğumuz ve gözlerin inayetiyle faaliyette bulunduğumuz havayı da tasarruf ederiz, Ateşin ısıtıcı kudretiyle yaşarız, pişirilmesi ve arındırılması gerekenleri tamamlarız, Bitkilerle ve hayvanların etleriyle besleniriz, onların kıllarını ve derilerini giyiniriz, onların kuvvetiyle toprağı işleriz, ağır yükleri taşırız ve güçten düşmüş olsak bile uzun yolları rahatça katederiz,

Göklerden de büyük nimetler alırız, meleklerden ve insanlardan ise daha büyüklerini elde ederiz, gerek ruhani gerek cismani mevcudiyetleriyle hemhal olduğumuz bu varlıklardan pek şerefli bir hazla sevinç duyarız,

Fakat bütün bunların ortasında yer alan hayat ağacından, her türden ve en kusursuz zevki, hayatı ve bütün hakiki hazları alırız, Böylece ilahi şahıslardan ortada olanı, vasat bir tabiat olan insanla ve her şeyin bağı olanla birleşmiştir ki bu vasıta aracılığıyla bütün uçlar bir araya gelebilsin,

O Ağaç Yüzünden Dünyaya Günahın ve Kötülüğün Nasıl Girdiği Üzerine, Bölüm IIII

Zira o ağaç doğru ve layıkıyla kabul edildiğinde bütün adalet, bütün doğruluk ve nihayet her iyilik nasıl ondan neşet ediyorsa, aynı şekilde o ağacın çiğnenmesiyle insan soyuna ve hatta meleklere her türlü kötülüğün gelip çattığından şüphe duymayız, Kötülüğün iyiden doğduğunu söylediğimizde kimse şaşırmasın, zira başka bir yerden zuhur edemez, nitekim Augustinus Enchiridion’da bunu açıkça tanımlar ve ondan önce Dionysios şöyle der, Bütün kötülüklerin ilkesi (principium) ve sonu iyidir, Ve sebebini tayin ederek der ki, Kötülüğe nazar ederek hiçbir şey amel etmez, bilakis iyiyi gözetir, fakat onu ya ihmal eder yahut gayrimeşru surette arzular, Demek ki bu ağaç bütün iyiliklerin ve kötülüklerin ilkesidir, zira her kim onu tazim eder ve gözetirse, iyilik işlemiş olur,

Fakat her kim onu ihmal eder, yutmaya yahut ayaklar altına almaya cüret ederse, kötülük işlemiş olur, tıpkı o pek kutlu ihtiyar Şimon’un insan dalına aşılanmış olan hakkında şehadet ederek dediği gibi, İşte bu, İsrail’de ve gerek melekler gerek insanlar arasındaki bütün kavimde nicelerinin düşüşü ve dirilişi için konulmuştur, Zira melek, O’nu hakiki Rab ve hakiki kanun koyucu olarak kabul etmek, onda yazılı kurallara itaat etmek istemeyerek, O’na aracı (mediator) olarak saygı göstermeyi reddederek günah işlemiştir, oysa onun vasıtasıyla kralın fermanı uyarınca yetkinleşecektik, Pavlus İbranilere bunu açıklayarak şöyle demiştir, Ve ilk doğanı yeryüzüne takdim ettiğinde, Tanrı’nın bütün melekleri O’na secde etsin dedi, Fakat onlardan bazı küstahlar hakikatin o en yüce kuralından kibirle saparak yanılgıya ve yalana sürüklendiler, Hakikat pınarı olan Mesih bizzat bunu doğrulayarak der ki, O katil başlangıçtan beri hakikatte durmadı, Bundan ötürü, Musa tarafından cennetin ortasına dikilmiş iyi ve kötüyü bilme ağacı suretinde tasvir edilen o ağaca isyankâr elini uzatmaya cüret eden insan da günah işledi, İşte böylece Dionysios ve diğer bilgelerin kötülüğün ne olduğu ve kökenini nereden aldığı hususunda çektikleri büyük zahmetten kurtulmuş oluruz,

Bunu karara bağlamak şüphesiz en büyük müşkülat gibi görünmektedir, zira kötülük ne bir varlık (ens), ne mutlak bir hiçlik, ne de bir nedendir, çünkü her neden gerçekte var olan bir şeydir,

Bir netice gibi de görünmez, zira her netice bir nedenden hâsıl olur ve bu neden amelinde daima iyiyi gözetecek ve daima iyilik yapacak bir tabiata sahiptir, her ne kadar irade sahibi failde tahayyül çoğunlukla yanılarak iyi olmayanı iyi zannetse yahut öyle tasavvur etse de, Kötülüğün iyiden nasıl doğabileceği de anlaşılır gibi değildir, nitekim en yüce Hakikat şöyle haykırır, İyi ağaç kötü meyveler veremez,

Ve dahi Meşşailerin (Peripatetici) söyleyegeldiği üzere, başlangıç noktası (terminus a quo) olması müstesna, zıtlardan hiçbir şey hâsıl olmaz, Kötülük kötüden de türetilemez, zira kötülük hiçbir şeyin nedeni değildir, çünkü neden olabilmesi için iyilik vasfı taşıması gerekirdi, Bütün bunlar ilk bakışta pek müşkül görünse de, ağaç hakkında söylenenler dikkatle mütalaa edildiğinde gayet kolay çözülür, Zira kötülük, doğruluğun ve iyiliğin yahut amelde talep edilen nizamın yokluğudur,

Doğruluk ve nizam ise, iyi ile kötünün kendisinden tefrik edildiği o ağaçta bulunan kurallara uygunluktur,

Bu doğruluk mevcut olduğunda amel iyidir, mevcut olmadığında ise kötülük vuku bulur, isterse iradenin yöneldiği iyi nesneyi meneden kanun iyi olsun, seçen irade iyi olsun, rıza gösterdiğimiz bedenimiz ve hayvani tabiatımız iyi olsun, kendileriyle arzuladığımız yahut sakındığımız şehvet ve öfke kuvveleri iyi olsun, zira bütün bunlar iyi olan müellif tarafından bizim menfaatimiz için bahşedilmiştir, Bundan gayrı, çirkinliğin zeminini teşkil ettiği söylenen harici fiil de iyidir, Yalnızca o nizamsızlık, uyumsuzluk yahut o ağaçtaki kurallara olan nizam ve uygunluğun bulunmayışı kötülüktür, buradan apaçık anlaşılır ki kötülük o ağaçtan neşet eder, fakat ağaç tarafından üretilmiş olduğu için değil, amel eden kimse ondan saptığı için böyledir, tıpkı Resul’ün açıkça bildirdiği gibi, Kanun kaldırıldığında günah da ortadan kalkar, ve yine, Kanun olmasaydı günah hesaba katılmazdı, Şu halde biri iyilerin ve bizzat iyi olan, diğeri kötülerin ve bizzat kötü olan iki ilke bulunduğunu hayal eden Mani burada mahcup olsun, Zira var eden bir ilke ancak iyi olduğu takdirde mevcuttur,

İkilik dahi bir olandan köken almadıkça var olamaz, Demek ki bu iki ilkenin kendisinden sadır olduğu mutlak surette ilk olan bir Tek bulunmalıdır, Eğer bir şey Tanrı’ya hasetle karşı durabilseydi O, Tanrı olamazdı,

Maniheistlerin bu kokuşmuş ve çürümüş suyu cehalet pınarından çıkmıştır, Zira kanun iyidir, onun çiğnenmesi ise kötülüktür,

Oysa kanun hakikatin ta kendisidir ve amel etme kuralıdır, bu da tecessüm etmiş kelamda mevcuttur ki şimdi O’na İsa ve Kurtarıcı denir, vaktiyle ise hayat ağacı ve iyi ile kötüyü bilme ağacı denirdi, zira iyiyi ve kötüyü oradan tanırız, iyilik ve kötülük işlememize vesile olan ölçüyü oradan alırız,

Ve mademki her kötülük kökenini oradan almaktadır, bizzat İsa’nın şehadetiyle O’nun şahsını ve suretini taşımış olan Yunus ile birlikte şöyle denilebilir, Bu fırtına benim yüzümden koptu,

Zira göklerde, ejderha ve iblis olarak tasvir edilen Melek onu yutmak istedi, nitekim Yuhanna şöyle der, Ejderha, kadının doğuracağı oğlunu, yani vaktiyle hayat ağacı ve iyiyi kötüyü bilme ağacı olarak adlandırılan, Güneş ile örtünmüş o kadının oğlunu yutmak için bekledi. Zevk cennetinde ise, insan krallık fermanına aykırı olarak elini ona uzatmak ve onu yutmak istediği için, o dehşetli felaket baş gösterdi.

Mesih bu hayatta daima ortayı gözetti.

Bölüm V.

Böylece amelleriyle kusursuz bir aracı (mediator) olduğunu göstermek üzere, gelişinde, duruşunda, çekilişinde ve krallığında daima orta yeri tutmaya özen gösterdi.

Nitekim doğarken iki hayvanın, öküz ile eşeğin ortasına yerleştirilmesi büyük bir gizemden uzak değildir, zira İbrani teologların daha gizemli olanlarının ifade ettiği gibi, eşek merhametin bulunduğu sağ taraftaki ilk örneğe (archetypus), öküz ise adaletin bulunduğu sol tarafa tekabül eder, nitekim bunlar O'nun gelişinde birbirini karşılamıştır. Aracımız bunların ortasında durdu, bunu da ta başlangıçta öküz ile eşek arasına yerleştirilmekle simgelemek istedi.

İlk meşhur amelini de yine ortada icra etmek istedi, zira henüz küçük bir çocukken bilginlerin ortasında tartıştı. Hayatın yahut erdemlerin yetkin bir kemale ulaştığı vakit ise, dolu olduğu o lütufları dağıtmak isteyerek kendisini ortaya koydu, nitekim bizzat kendisi şahitlik ederek şöyle dedi, Ben aranızda hizmet eden biri gibiyim, ta ki herkese eşit bir paylaştırmayla, en azından hendesi bir nispette, kabul ettiği bağışları dağıtsın. Hayatının ve kendisine tevdi edilen gizemlerin sonuna ulaştığında da orta yeri tutmaya özen gösterdi.

Zira çarmıha gerilip asılmak üzere iki hırsızın ortasına konuldu, biri sağında, diğeri ise solunda idi, öyle ki onların hakimi kılınmış olarak her birine hak ettikleri karşılığı amellerine göre versin, büyük ve son yargının bir ön işareti olarak sağdakine mükâfat, soldakine ise ceza takdir olundu, onları birbirinden ayırarak ileride vuku bulacak o nihai ayrılığa işaret etti.

Kendi krallığında da Baba ile bizim aramızda, bir şefaatçi ve aracı olarak daima orta yeri tuttu ve tutacaktır, zira bizim için durmaksızın niyazda bulunmaktadır.

Zira Yuhanna'nın bildirdiği üzere, o semavi krallıkta tahtın ortasında, dört canlının ortasında ve ihtiyarların ortasındadır.

Nihayet o ilahi İlk Örnek'te ortayı tutmaktadır, orada İbrani teologlara göre dindarlıkla dolu İbrahim sağ tarafa, kurban edilen İshak ise sol tarafa yerleştirilir. Tam ortada ise Yakup durur, nitekim meleklerin kehanetiyle tasdik olunduğu üzere aracımız ebediyen onun evinde hüküm sürecek, geldiği yere geri dönecektir, O'nun biz hakiki İsraillileri oraya götürmek niyetinde olması sebepsiz değildir, nitekim şöyle buyurmuştur, Ben yalnızca İsrail evinin kaybolmuş koyunları için gönderildim.

Hakiki aracı yalnızca bizi değil, adaklarımızı ve amellerimizi de oraya ulaştırsın diye, bizler hemfikir olarak, sevgi içinde yahut Tanrı ile layıkıyla tanzim edilmiş halde dua ettiğimizde veya hayırlı bir amelde bir araya geldiğimizde, sevgiyle ifa ettiğimiz adaklarımızı ve amellerimizi kabul edip en yüce Makama iletmek üzere ortamızda hazır bulunur, nitekim bizzat şahitlik ederek şöyle demiştir, İki ya da üç kişi benim adımla nerede toplanırsa, ben orada, onların ortasındayım, yeryüzünde her ne hususta uzlaşırlarsa, kendileri için aracı kılındığım Babam tarafından onlara bağışlanacaktır.

Mesih en yetkin aracı idi.

Bölüm VI.

İlahi olanda ortada duran, cennetin ortasında, bahçenin ortasına dikilmiş bir ağaç gibi bulunan ve hayatta daima ortayı tutan O Zat, Tanrı ile insan arasında hakiki ve en yetkin aracı oldu, Havari'nin şu sözüne uygun olarak, Tanrı ile insanlar arasında tek bir aracı vardır, O da İsa Mesih'tir. O, pek çok bakımdan hakiki aracıdır, fakat bazılarının zannettiği üzere bilhassa büründüğü etten ve beşeri tabiatından ötürüdür, bundan dolayı her iki uçtan pay alarak, insanı Tanrı'ya bağlayan, rabteden ve birleştiren hayırlı bir vasıta, bir bağ ve bir yapıştırıcı oldu. Hakiki rahipler de bu görevi yerine getirdikleri için onların her birine aracı denir, lakin ilk değil, ikincil ve hakiki, ilk aracının vekili olan aracıdırlar.

Bundan başka O, en yetkin vasıta ve aracıdır, diri ve en yüce kaynaktan dirilik sularının bize doğru aktığı bir kanal gibidir, o suları bize pek çok yerde karşılıksız sunar. Bundan ötürü, bir kimse yukarıdan gelen akıştan neye malik olursa, bu aracının doluluğundan alır. Nihayet yaratılan, her iki uçtan pay alan bu aracı olmaksızın, kendisinden sudur ettiği Tanrı'ya geri dönemezdi.

İnsan Mesih vasıtasıyla Tanrı'ya ve Baba'ya yükseliriz.

Bölüm VII.

İşte bu Mesihimiz, vasıtasıyla Tanrı Baba'ya yükseldiğimiz orta yol ve merdivendir, nitekim bizzat kendisi Yuhanna'ya Göre başlıklı İncil'de açıkça beyan ederek şöyle der, Yol ben'im, ben vasıta olmadıkça Baba'ya hiç kimse gelemez. O, evinde hüküm süreceği kadim ata Yakup'a da bir merdiven suretiyle kendini gösterdi, zira onun soyundan gelenler bunu görerek Tanrı'ya yükseleceklerdi. Bu merdivenin alt ucu yere sabitti, çünkü insanın kurtuluş bedeli olarak verilen ve Tanrı'ya doğru yükseleceğimiz yolu hazırlayan o aracının ruhu, tıpkı diğer ruhlar gibi yeryüzüne sağlam bir inançla raptolunmuştu, ne var ki bizzat ilahi tabiatla birleşmişti. Merdivenin diğer ucu, yani aracımız Mesih'in en yüce zirvesi ise göğe temas ediyor, o zirveye adeta onda dinlenircesine ve onu kabul edercesine dayanan Tanrı Baba'ya kadar nüfuz ediyordu, nitekim Tanrı'nın Oğlu'nun bizzat kendisinden başka hiç kimsenin öne sürmeye cesaret edemeyeceği şu hükmüne uygundur,

Ben Baba'dayım ve Baba bendedir, ve yine, İçimde yaşayan Baba bizzat amellerini icra eder.

Kutsal Yakup bunu anlayarak kalktı, taşı bir anıt olarak dikti, üzerine yağ döktü ve şöyle dedi, Gerçekten Rab bu kutsal yerdedir ve ben bunu bilmiyordum. Bu taşın kim olduğunu ise Havari açıkça bildirerek şöyle der,

Kaya ise Mesih idi.

İşte Yakup bu taşı bir anıt olarak dikti, O'nu hem Rab hem de Tanrı olarak kabul etti, zira O'nu yücelterek Rab bildi, çünkü sancağını veya alametini diktiğimiz kimseyi daima yüceltir ve saygıyla anarız, kutsal yazılarda uluhiyetin alameti olan yağı üzerine dökerek de O'nu Tanrı bildi, yani bir ikrarla bunu tasdik etti.

Az önce Tanrı'ya yükseldiğimiz merdiven olarak zikredilen O'nun, şimdi üzerine her şeyimizi inşa edeceğimiz bir temel taşı olarak adlandırılması şaşırtıcı değildir, zira Yakup bu aracının beşeri bedeninde gizlenen uluhiyetini her iki cihette de apaçık bir ışıkla müşahede ettiğinde hayranlıkla, inanarak ve ikrar ederek şöyle dedi, Gerçekten uluhiyet ismini taşıyan Rab, yahut Tetragrammaton veya Adonai bu kutsal yerdedir ve ben bunu bilmiyordum, burası Tanrı'nın evinden ve göğün kapısından başka bir yer değildir.

Kapı elbette, bizzat kendisinin buyurduğu gibi, "Ben kapıyım, her kim benim vasıtamla içeri girerse kurtulacaktır." Fakat o ev ki, her şey başlangıçtan beri onun içine yerleştirilmişti ve ev halkını otlaklar bağışlasın diye oraya kabul etmiştir, nitekim girişte duranlar ya da avluya yahut insanlığın revakına girenler bunları tadamamaktadır. Şüphe yoktur ki, kurtarıcı olan zat, Yakub'un bu pek meşhur görümünde hazır bulunmuştur, zira merdivenin üzerine yaslanmış olan Tanrı, şu pek güzel hayır dua ile bunu açıkça ifade etmiştir, "Senin içinde ve senin zürriyetinde yeryüzünün bütün kabileleri mübarek kılınacaktır." Bu kelimeler atalara her nerede bildirildiyse, hepsi ortak bir rıza ile bunların Mesih hakkında söylendiğini ikrar etmişlerdir. Hatta atamız Yakub, ilahi kelamın vadettiği şeylerin doğrulayıcı işaretini daha evvel dikerek adakta bulunmuş ve yemin etmiştir, nitekim şöyle denmiştir, bir adak da adayarak dedi ki, "Eğer Rab benimle olursa", yani bu hayatta nail olacağımı vadettiği şeyleri tasdik ederse, buradan şu netice çıkar, "ve yürüdüğüm yolda beni korursa, bana yiyecek ekmek ve giyecek elbise verirse ve esenlikle babamın evine dönersem, Rab benim Tanrım olacaktır ve anıt taşı olarak diktiğim bu taş Tanrı'nın evi diye anılacaktır, bana vereceğin her şeyin ondalığını da sana sunacağım." Şüphesiz peygamberlerin ruhu geniştir ve derindir, bilakis peygamberleri dolduran ve onların ağzından konuşan Kutsal Ruh'tur, bu sebeple bir kimseden bahsederken birçok kimse hakkında hakikat tecelli eder. Fakat diğer şeyleri bir yana bırakıp, Tanrı ile dolu olan Yakub'un, aracı (mediator) Mesih hakkında kısaca temas ettiği şeyleri takip edelim.

Hakkında peygamberlikte bulunduğu Mesih'in doğrulanması için üç şey talep etmektedir, birincisi yolun önceden gösterilmesi, kılavuzluk ve muhafazadır, bunların hepsini Mesih, İsrail evinin kaybolmuş bütün koyunlarına bahşetmiştir. O yalnızca yolu göstermekle kalmamış, aynı zamanda herkese ışık ve kılavuzluk sunarak bizzat kendisini yol kılmıştır. Öyle bir muhafaza da sağlamıştır ki, şöyle buyurur, "Koyunlarımı hiç kimse elimden kapamaz", yani iyi bir çoban gibi koruduğum koyunlarımı. Bundan başka, gökten inen diri ekmeği yiyecek olarak sunmuştur.

Nihayet bizzat kendisi Kuzu olarak, çıplaklığımızı ve utancımızı örtmek için kendi postunu vermiştir, bilakis günahlarımızı yalnızca o örtebilirdi, çünkü hepimiz gazap çocuklarıydık ve çırılçıplaktık.

Bu sebeple Resul şöyle der, "Rabbimiz İsa Mesih'i kuşanın." Yolculuğun muhafazasıyla birlikte yolun güvencesine ve önceden bilinmesine ve kararlaştırılan diyara doğru ilerlemek için en mükemmel azığa sahip olunca, onu hakiki Baba ve Rab olarak ikrar eder.

Onu aynı zamanda Tanrı olarak kabul eder, zira ebedi hayata dair olan her şeyi ondan almaktadır, ki insan tabiatını, bilhassa düşmüş olan tabiatı, ancak bizzat insan tabiatının üzerinde olan ve ondan lekelenmemiş bulunan, böylece her iki uçtan da pay alan biri oraya sevk edebilirdi.

Ve bu zat yalnızca Mesih ve Mehdi'dir, insan olan Tanrı ve Tanrı olan insandır.

İşte o vakit onu hakiki aracı ve göğe girişimizin bize bağışlandığı merdiven olarak tanıdı, zira bozulmuş hamurdan hiç kimse, aracımız kapıları açana dek oraya asla erişemezdi, Pavlus onun hakkında şöyle der, "Ümidimizin ikrarına sımsıkı sarılalım, zira gökleri aşmış olan büyük bir Başkâhinimiz vardır, Tanrı'nın oğlu İsa, ta ki bizi de oraya soksun ve Baba'ya takdim etsin."

Burada şu hususu atlamamak gerekir ki, elimizde pek güzel bir öğreti vardır, her ruha, her ilahi söze ve her vahye inanılmamalıdır, bilakis önceden bildirilenlerin öncesinde gelenlerin hakikati araştırılmalıdır. Yahut bazen, burada atamız Yakub'un yaptığı gibi, doğrulayıcı işaretler ısrarla talep edilmelidir, nitekim bazen bunlar önceden bildiren ruh tarafından da sunulur, nasıl ki İşaya vasıtasıyla Hizkiya'ya şöyle denmiştir, "Tanrın olan Rab'den kendine bir işaret iste." Peygamber de istemek niyetinde olan kimseye bunu bağışlayarak, "Rabbin kendisi bize bir işaret verecektir" demiştir. Resuller ise şöyle sorup istemişlerdir,

"Senin gelişinin işareti nedir?" Rabbin, işaret arayan nesli imansız ve sapkın bir nesil olarak adlandırması da kimseyi şaşırtmasın, zira onların elinde onun Tanrı'dan olduğuna dair pek çok doğrulayıcı işaret vardı, bazen onları bu işaretlere havale ederek şöyle diyordu, "Bana inanmak istemiyorsanız, işlere inanın, zira benim yaptığım işler hakkımda tanıklık eder."

Dolayısıyla onlar, inanacak bir temele sahip olmak için değil, kusur bulup çekişmek için işaretlerin işaretini arıyorlardı, bu yüzden kalpleri bilen tarafından azarlanmayı hak ettiler.

Resulün Hükmüne Göre Mesih'in Yeni Ahdin Aracısı Olması Üzerine, Bölüm VIII

Aracımız hakkında açıklananların ötesinde, Resul tarafından neden yeni ahdin aracısı olarak adlandırıldığının beyan edilmesi icap etmektedir.

Bunun izahı için dikkat edilmelidir ki, bir ahitte (testamentum) vasiyet eden başkadır, mirasçı başkadır, miras başkadır, vekil yahut ahdin icracısı (executor) başkadır.

Ve bu kimseye tam anlamıyla aracı denir, tıpkı Pavlus'un Musa'yı eski ahdin aracısı olarak adlandırdığı gibi.

Galatyalılara hitaben şöyle der, yasa melekler vasıtasıyla bir aracının, yani o ahdin icracısı olan Musa'nın eliyle verilmiştir, fakat taşa vurma günahı sebebiyle tam olarak değil.

Bu sebeple onun yerine Yeşu geçmiş ve halkı o eski ahitte vadedilen topraklara sokmuştur, fakat İsa gerçekten yetkin ve hiçbir hususta eksikliği bulunmayan, yeni ahdin kâmil icracısı olmuştur. Bu ahit Oğul tarafından ilan edilmiş ve icrası tevdî edilmiştir, Baba tarafından ise tanzim edilmiştir, nitekim Luka'ya göre olan İncil'de bizzat Oğul buna tanıklık ederek şöyle buyurur, "İşte, Babamın bana bir krallık tahsis ettiği gibi, ben de size tahsis ediyorum." Ve yine, pederane iradenin sadık bir icracısı olarak şöyle diyeceğini vadetmiştir,

"Gelin, Babamın mübarek kıldıkları, sizin için hazırlanmış olan krallığı miras alın", yani Babam tarafından hazırlanmış olanı, ki sizler de onun tarafından mübarek kılındınız. İşte bu ve diğer pek çok kaynaktan anlaşılmaktadır ki, yeni ahde ait olan şeyler ebedi Baba tarafından tanzim edilmiştir, lakin icrası Oğul'a bırakılmıştır, ona öylesine büyük bir kudret bağışlamıştır ki bir ahit dahi tanzim edebilsin. Böylece İsa Mesih, Baba tarafından kendisine devredilen yetkiyle vasiyet eden olmuştur, aynı zamanda Musa'nın önceki ahdin icracısı olduğu gibi, bu daha üstün ahdin icracısı kılınmıştır. Bu yeni ahdin öncekinden neden daha üstün olduğuna dair Pavlus, İbraniler mektubunda gerekçesini belirterek şöyle der, "Çünkü daha üstün vaatler üzerine tesis edilmiştir." Zira önceki ahitte aşağıdaki toprak vadedilmişti, yani daha önce kendisinden sıkça bahsedilen, süt ve bal akan Kenan diyarı. İkincisinde ise vaat edilen ve verilen toprak, Mesih'in bedeni, ruhunun ve uluhiyetinin konutudur ki, oradan Kenan diyarındakinden çok daha kâmil bir süt ve bal akmıştır. Nitekim onun cismani bedeninden bize öyle bir hikmet bahşedilmiştir ki, bu çağın bilgelerinden hiçbiri bunu daha önce bilmemiştir ve insan soyuna öyle bal gibi tatlı bir lezzet verilmiştir ki, sayısız erkek ve kadın topluluğu bu tatlılığa kapılarak bedenlerini ve ruhlarını türlü ve en korkunç ölüm çeşitlerine teslim etmişlerdir. Tanrılıktan, Mesih'in dünyevi bedeni ve insanlığı vasıtasıyla süzülen balın tatlılığıyla güçlenip tatlanmamış olsalardı, böylesi bir şevkle buna asla katlanamazlardı. Nihayet o diriler diyarı vadedilmiştir, nitekim vasiyet eden zat Matta'ya göre olan İncil'de bunu açıkça vadederek şöyle buyurur, "Ne mutlu yumuşak huylu olanlara, çünkü onlar yeryüzünü miras alacaklardır."

Önceki ahitte ise, o aşağıdaki topraklarda defalarca uzun bir ömür vaat edilmişti.

Diğer hususa gelince, Mısır'dan Çıkış (Exodus) kitabında, Amalek'e karşı nesilden nesle Rabbin tahtı üzerindeki elin savaştığı anlatılır. Nitekim bu Amalekliler; Asurlular, Filistinliler, Moavlılar ve Ammonlular ile birlikte karanlığın birtakım iktidarlarını simgelerler, bunlara karşı amansız bir savaş ilan edilmiştir ve ebedi düşmanlık konulmuştur. Tıpkı Yaratılış (Genesis) kitabında denildiği gibi, "Seninle kadının soyu arasına düşmanlık koyacağım", zira kadim yılan, ki Amalek onun bir uzvu ve zehridir, ilk insana ve dolayısıyla onun zürriyetine, vaat edilen hakiki topraklara, mecazi değil hakiki olarak belirlenmiş makama doğru ilerlerken karşı çıkma cüretini göstermişti, tıpkı burada babayı ve önderi takip ederek mecazi mekana yönelen kavme karşı çıkmaya cüret ettiği gibi. Bundan ötürü her ikisine ve onlara ait olan her şeye karşı hiçbir barış ve mütareke olmaksızın ebedi bir savaş ilan edilmiştir, zira bütün bunlar vatanımıza yönelen bizler için birer engeldir. Bu sebeple Mesih uğruna savaşacak olan bizler, şeytana, dünyaya ve onun debdebesine sırt çevirmeye ant içeriz. Bu kavimler hakkında, yukarıda tartıştıklarımızın ötesinde, her türlü dikkate değer bulduğumuz husus şudur ki, bu düşmanlara karşı zaferi yalnızca Tanrı'dan, arabulucumuz İsa Mesih vasıtasıyla elde ederiz. Nitekim Pavlus da gür bir sesle bunu ilan ederek şöyle der, "Rabbimiz İsa Mesih aracılığıyla bize zaferi bağışlayan Tanrı'ya şükürler olsun."

Musa da aynı şeyi kendi simgesel gidişatında öğretmiştir. Zira Amalek'e karşı savaşan kavim, yalnızca Musa haç biçiminde kollarını açarak dua ettiği zaman üstün geliyordu, ta ki çarmıha gerilecek olan O zat aracılığıyla Tanrı'dan yardım dilesin. Zafer kazanılınca Musa bir sunak inşa etti ve ona "Adonai sancağımdır" adını verdi. Bunun yerine hatalı bir çeviri, "ve onun adını 'Rab yüceliğimdir' koydu" der. Gerçekten de zaferi kendisi vasıtasıyla kazandığı o arabulucuya uygun bir şekilde "Adonai" yahut [okunamadı] dedi, nitekim Kutsal Yazılarda Mesih ve arabulucumuz sıklıkla bu isimle anılmıştır. Yerinde bir ifadeyle "sancağımdır" diye ekledi, zira karanlığın iktidarlarına ve onların hükümdarına karşı savaşan herkesin sancaktarı O'dur, o hükümdar ki haça gerilen sancaktarımız onu hezimete uğratmış ve kollarını açmıştır.

Fakat ebedi Baba daima Oğul'u kayırdığından ve peygamberin şu sözü uyarınca onun düşmanlarına karşı daima onun için savaştığından, "Düşmanlarını ayaklarının altına tabure yapıncaya dek sağımda otur", bu yüzden Musa, "Yah'ın tahtı üzerindeki el Adonai için savaşmaktadır" yahut nesilden nesle Tetragrammaton için demektedir. Bu el yaratılmış bir güç değil, ilahi bir güçtür, çünkü yalnızca bu güç Yah'ın tahtı üzerinde bulunabilir. Bu kelime uluhiyete, hatta Tanrı'nın arı özüne işaret eder, arınmadıkça ve daha iyiye, daha saf olana dönüşmedikçe hiç kimse O'nu layıkıyla övemez. Bu sebeple Kilise, tövbe vaktinde, insan tam manasıyla arınmadan önce kimsenin "Yah'a hamdedin" anlamına gelen Halleluya'yı terennüm etmesini yasaklar.

Ve o kadim ve iyi Babalar bunu, ruhu bunaltan her türlü engeli birçok mezmur vasıtasıyla defetmeden asla Halleluya okumak istemeyen, Tanrı ile dolu Davud'dan öğrenmişlerdi. Yüz üçüncü mezmuru düşmanlarını alt edip bütün engellerden kurtulduktan sonra nihayete erdirirken şöyle terennüm etmiştir,

"Günahkarlar yeryüzünden yok olsun, kötüler artık bulunmasın, ey canım, Rabbe övgüler sun, Halleluya."

Böylece arınmış olarak, daha önceki mezmurlarda asla geçmeyen Halleluya'yı neredeyse sonraki tüm mezmurlarda bulur. Dolayısıyla ebedi Baba'nın eli, uluhiyet tahtı üzerinde Adonai için, yani düşman olan ölüm tamamen yok edilene ve Tanrı tarafından baş olan Mesih'te ve O'nun uzuvlarında zafer içinde yutulana dek, Amalek'e, yani şeytani iktidara karşı bizim arabulucumuz Mesih için savaşır.

O halde bu Amalek'e ve onun benzeri kavimlere karşı bize böylesine çetin ve ebedi bir savaş ilan edilmiş olmasına şaşmamalıdır. Ve Tanrı'nın kendisi için değil, Rabbimiz İsa Mesih aracılığıyla bize zafer bahşederek ona karşı durmaksızın savaştığı söyleniyorsa, buradan O'nun, tarafımızdan kazanılacak zaferin de arabulucusu olduğu sonucuna varırız.

Bu arabulucu Mesih'e ulaşmak için bir vasıtaya muhtaç olup olmadığımız meselesi, arabulucuya ulaşmamızı sağlayacak başka bir vasıtanın bizim için gerekli olup olmadığı şüphesi doğabileceğinden, bu hususu kısaca açıklığa kavuşturarak derim ki, sonsuza kadar geriye gitmemek adına arabulucunun bir arabulucusu yoktur, ancak O'nu kabul edebilmemiz ve böylece O'nunla birleşebilmemiz için iki vasıta veya ön hazırlık (dispositio) gereklidir. Bunlardan biri yukarıdan sadır olan, yani kurtarmak için geldiği hakiki İsrail evinin kaybolmuş koyunları arasına bizi yerleştiren ilahi merhamet ve şefkatin seçimidir.

Diğeri ise, bize emanet edilen yetenekler ölçüsünde gayretle çalışmamızdır, ta ki bu seçim O'nun iradesine uygun olarak bizde tesirini göstersin ve şöyle diyen arabulucunun izinden gidelim,

"Benim yaptığım gibi siz de yapasınız diye size bir örnek verdim."

O bizi kendi ardınca gitmeye bir kez daha teşvik ve davet ederek şöyle der, "Benim ardımdan gelen karanlıkta yürümez, yaşam ışığına sahip olur", bu ışık şüphesiz her insanı aydınlatan ışıktır, yeter ki günahların karanlığına gömülmüş kimse, Tanrı'nın seçimi baki kaldıkça başka hiçbir vasıta olmaksızın arabulucu ile birleşebileceği ve bu ezgide insanüstü kaynaktan başımız ve arabulucumuz Mesih aracılığıyla Mesih bedeninin tüm uzuvlarına aktarılacağını açıkladığımız her şeyi idrakimiz ölçüsünde kabul edebileceği bu ışığı kendi rızasıyla reddetmesin, zira O'nun doluluğundan herkes kendisine uygun payı alır.

Üçüncü ve Son Ezgiye Giriş

Biri kadim olup makrokozmosun mikrokozmosla ve Arketip ile uyumuna dair olan, diğeri ise yeni olup Mesih'in başı ile uzuvların cemaatinin uygunluğuna taalluk eden iki ezgiyi tamamlamışken, geriye, her şeyin kendisi için yaratıldığı mikrokozmosun uyum içinde gereken gayeye doğru ilerleyişini ve durumunu ifa edeceğimiz en son ezgiye girişmek kalıyor. Yüce Hükümdar'ın, hakkında daha önce tefekkür ettiğimiz diğer varlıklara kıyasla insanı daha büyük bir itina ile yaratmış olması hasebiyle, bu gayretimizin O'nun nezdinde daha makbul olacağını düşünüyoruz. Yanılmıyorsam, her şeyi anlamak için tam bir nur ile donanmış olan Peygamber, "Tanrım, sana yeni bir ezgi söyleyeceğim" derken bu ezgiyi kastediyordu. Kuşkusuz, Tanrı'nın en son eseri olan ve Peygamber'in terennüm ettiği on telli çenk ile işaret edilen Şeriat'ın ve on emrin gözetilmesi yoluyla Sanatkarı ile uyum içine girmesi gereken insana dair bir ezgi söyleyecektir. Bu buyrukların sırrı İncil çenginde bütünüyle yer aldığından ve teni ahenkle tınlayan, ruhu terbiye edilmiş, canı güzelce ilahi söyleyen kimse tarafından eksiksiz ifa edildiğinden, diğer bir ilahide şöyle terennüm edilir, "Ey telleri ahenkle donatılmış olanlar, her türlü kusursuz senfoninin ve övgünün kaynağı olan yardımcımız Tanrı'ya sevinçle haykırın. Layıkıyla yapılacak övgünün önündeki tüm engelleri ayaklar altına alan ve çiğneyen sizler, Yakub'un Tanrısı'na sevinç çığlıkları atın.

Aklınız ve canınızla Tanrı'yı öveceğiniz bir mezmur tutturun ve O'nun övgüsü için bedenin güzelce tanzim edilmiş tefini çalın, o vakit çeng ile birlikte latif mezmuru alırsınız." Nitekim Şeriat'ın en latif mezmuru, en küçük bir yod harfinin ve en ufak bir noktanın bile tamamlandığı İncil çengiyle çalındığında icra edilir.

Zira bütün bunlar kendi sırlarını barındırır. O vakit, bedenin, ruhun ve canın ahenkli çalgılarıyla gücümüz yettiğince Tanrı'ya gereken övgüleri ve nizamlı amelleri sunduğumuz o ahenkli ezgiler icra edilir. Ancak düşmanlar alt edilip ayaklar altına alındığında ve hakiki Yah övgülerine ulaşıldığında daha kamil ezgiler söyleriz, tıpkı Peygamber'in daha önce anılan ilk yüz üç mezmurda öğrettiği gibi. Aynı şekilde şöyle der, "Günahkarlar yeryüzünden yok olsun, kötüler artık bulunmasın, ey canım, Rabbe övgüler sun, Halleluya, yani Yah'a hamdedin."

Yukarıda anılan mezmurlarda bize öğretildiği üzere, düşmanlar kovulmadıkça bunu hiç kimse yapamaz. En mükemmel ve en kamil ezgileri ise Tanrı'nın lütfuyla, O'nu göklerin en yücesinde meleklerle birlikte, o mübarekler korosunda sadece dille değil, ruhla, canla, bedenle ve tüm uzuvlarla terennüm ederek, her şeyin sonsuza dek şan ve şeref borçlu olduğu Sanatkar'ın övgüsüne sunduğumuz zaman ifa edeceğiz. Ve bunu, daha önce sunulan iki ezgide yaptığımız gibi, sekiz makamın diyapazon uyumuyla tamamlayacağız.

Üçüncü Ezginin Makamları

Makam I, Canın, bedenin ve erdemlerin çok yönlü uyumu üzerine. Makam II, Canın feleklerin zekalarıyla olan ahengi üzerine. Makam III, İnsanın göksel ve kutsal akıllarla olan mutabakatı üzerine. Makam IV, Her şeyde iş görebilmesi ve her şeye hükmedebilmesi için, ahenkle donatılmış insanın tüm varlıklarla olan mutabakatı üzerine. Makam V, Canın kendi ruhuyla ve diğer tüm ruhlarla olan ahengi üzerine. Makam VI, İnsanların Tanrı ile kurdukları en latif ahenk üzerine. Makam VII, Beden ile canın diriliş yoluyla daha iyiye doğru değişen harmonisi üzerine. Makam VIII, Erişilen saadetteki en tatlı nağmeler ve o ebedi dinginlik üzerine.

Birinci Makamın Bölümleri

Bölüm I, Bedenin kendi içindeki uygunluk ve simetri üzerine. Bölüm II, Beden ile can arasındaki ahenk üzerine. Bölüm III, Bedendeki uyumsuzluğun nereden neşet ettiği üzerine.

Üçüncü Bölüm

Beden ile can arasındaki uyumun yahut uyuşmazlığın nereden ileri geldiğine dair.

Dördüncü Bölüm

Bedenin itidale kavuşturulması, mezkûr çadırın tabii şifalar yoluyla tanzim edilmesi üzerine.

Beşinci Bölüm

Bu kabil mizaçların tanziminde basiretin ve lüzumlu idarenin ne denli fayda sağladığına dair.

Altıncı Bölüm

Bunların temininde, kişinin kendi nefsini hakikatiyle bilmesinin ne derece tesirli olduğuna dair.

Yedinci Bölüm

Bedenin ve dolayısıyla bütün insanın, semavi lütufla nasıl mutedil kılınıp kuvvet bulduğuna dair.

Sekizinci Bölüm

Gökten, meleklerden ve Tanrı'dan lütfu hangi kısa yoldan devşirebileceğimize dair.

Dokuzuncu Bölüm

Küçük bir cihan olan insanın, ziyadesiyle benzediği büyük cihanın bütün uzuvlarından nasıl gıda ve kuvvet alabileceğine dair.

Onuncu Bölüm

Canın bizzat kendisiyle olan uyuşmasına dair.

On Birinci Bölüm

Canın şifa bulması ve safaya ermesi gayesiyle faziletlerin ahengini temin etmeye dair.

On İkinci Bölüm

Faziletlerin can ile uyumuna dair.

On Üçüncü Bölüm

Birinci Ton, Bedendeki Uygunluk ve Simetriye Dair. Birinci Bölüm.

Bedenin tenasübü öylesine büyüktür ki mimarlar tapınakları, mabetleri, evleri, sütunları, baştabanları (epistylia), kaideleri ve mimari yapıların bütün kısımlarını, hatta en küçük cüzlerini, yani kornişleri, kare levhaları, makaraları, kaide taşlarını (plinthos), silmeleri, kaval silmeleri (astragalos), modülleri, helezonları, kaide tablalarını (stylobates) ve baştabanlara, kaidelere, sütunlara, kalelere yahut her nevi binaya ait ne varsa hepsini, insan bedeninin muayyen taksimatına göre inşa etmişlerdir, nitekim bu ilmin piri olan Vitruvius, uzun uzadıya serdettiği kelamında bunu teyit eder.

Hiçbir mabet, iyi teşekkül etmiş bir insan bedeninin uzuvlarındaki dakik nizamı haiz olmadıkça, herhangi bir simetri ve orantı dahilinde terkip intizamı bulamaz.

Zira mimaride orantı, kendi ifadesiyle, her eserdeki uzuvların parçalarının birbiriyle nispeti ve birleşik ölçüsüdür ki simetri kaidesi de bundan hasıl olur. Hatta daha da ileri giderek, bütün sayıların ve onluk yahut altılık addedilen adetlerin, bedenin boğumlarından neşet ettiğini ispata gayret eder. Zira kadimler parmaklarıyla sayar, sayıları yine parmaklarıyla gösterirlerdi, bütün ölçüler de bedenin mikyasına göre taksim edilirdi. Kendisine pek minnettar olduğumuz baş mimar Tanrı da Nuh'a gemiyi insan bedeninin ölçülerine göre yapmasını talep etmiştir, nitekim bunu yukarıda izah etmiştik.

Bundan maada, gemilerin ölçülerinin de insan bedenindeki ayaklardan çıkarıldığını gördüm, hatta en yüce sanatkârın bizzat kendisi cihanın bütün makinesini insan bedenine simetrik ve baştan başa onunla remzedilmiş bir surette inşa etmiştir, bu sebeple haklı olarak o büyük cihan (makrokozmos), bu ise küçük cihan (mikrokozmos) diye tesmiye olunur. Unsurların ve bilcümle unsurlardan hasıl olanların, göklerin, meleklerin ve bizzat Tanrı'nın, insanda nasıl mündemiç olduğunu faş ederken, bu ikisinin ahengini ve remzini kısmen göstermiştik.

Bunun yanı sıra unsurların, keyfiyetlerin ve mizaçların insan bedeninde nasıl bir nispet dahilinde birleştiğini, uzuvların çevresinin ne denli bir ahenk ihtiva ettiğini de şerh etmiştik. Fakat başkaları, bedenin uzuvlarının boyca tenasübünün de muayyen nispette olduğunu ilave ederler.

Zira çeneden alnın en tepe noktasına ve saç diplerine kadar olan baş çehresi, bütünün onda biridir. Aynı şekilde elin ayasından orta parmağın ucuna kadar olan mesafe de o kadardır.

Çeneden başın en üst tepesine kadar olan baş, sekizde birdir. Göğsün en üst noktasından saç diplerine kadar altıda birdir. Başın en tepe noktasına kadar ise dörtte birdir. Yüzün yahut çehrenin irtifaının üçte biri, çenenin en altından burun deliklerinin altına kadardır. Burun deliklerinin altından kaşların ortasındaki sınıra kadar olan mesafe de o kadardır. O sınırdan saç diplerine, yani alnın bittiği yere kadar yine üçte birdir. Ayak ise beden irtifaının altıda biridir. Dirsek dörtte birdir. Göğüs de keza dörtte birdir. Böylece diğer bütün uzuvlar kendi orantılı tenasüplerine maliktir, bunlar daima ahenklidir, öyle ki orantılı insana bakanlara bu ahenk harikulade bir sevinç ve letafet bahşeder.

Zira bütün bu ölçüler katlı, artık parçalı yahut mürekkep oranlarla taksim edilmiştir, bunlardan daima ya basit ya da birleşik bir ahenk doğar. Nitekim on katlı oran, üç oktav ile bir beşliyi (tridiapason ve diapente) hasıl eder. Sekiz katlı oran üç oktavı (tridiapason), dört katlı oran iki oktavı (bis diapason), altı katlı oran iki oktav ile bir beşliyi (bis diapason ve diapente), üç katlı oran ise bir oktav ile bir beşliyi (diapason ve diapente) meydana getirir. Aynı minval üzere diğer bütün uzuvların tenasüpleri de orantılı bir ahenk içindedir, bundan da mühimi, cihanın azalarıyla, göklerin eklemleriyle ve en yücesi olan Asli Örnek'in (arketiplerin) ölçüleriyle fevkalade bir uygunluk arz eder.

Zira kadim ilahiyatçıların öğrettiği üzere, insanda Asli Örnek'te bulunan muayyen bir burca, bir gezegene ve bir ölçüye tekabül etmeyen hiçbir uzuv yoktur. Bundan gayrı, evvelce izah ettiğimiz veçhile, insanda unsurlar ve hıltlar lüzumlu ve ahenkli nispette meczolunmuştur, bunların itidalinden sıhhat, itidalsizliğinden ise maraz neşet eder. Bedenin parçaları demekle kalmayıp insanın bütün cüzleri, her şeye hayat bahşeden o biricik canda, tıpkı bir sazın telleri yahut muhtelif perdeleri gibi tek bir ahenkte birleşirler. İnsanın hayatı nebatî, hayvanî, ruhanî, aklî yahut her ne surette olursa olsun çok türlü görünse de, hepsinde hayatın esası birdir. Bu sebepledir ki kutsal metin, Tanrı insana hayat bahşettiğinde onun çehresine hayat nefesini, yani ruhunu üflediğini hikmetsiz söylemez, İbranilerin nishmat hayim [İbranice: Hayat nefesi] dedikleri bu nefese hayatlar denilmiştir, ta ki üflenen o nefeste yahut zerk edilen canda, insanın tamamına şamil olan her türlü hayatın dercedildiği ima edilsin.

Beden ile Can Arasındaki Uyuma Dair. İkinci Bölüm.

Birbirinden tamamen zıt görünen beden ile can arasındaki ahengin mahiyetini, ahenklerin en mümtaz tetkikçileri olan Pisagorcular, herkesin müşahede ettiği o son derece sakin ve tatlı birlikten yola çıkarak ortaya koymaya gayret etmişlerdir. Bunlar arasından mümtaz Pisagorcu Lokrisli Timaios, mutadı olduğu üzere bunu şöyle tasvir etmiştir,

Canın esenlik bulması için, bedenin kendi kuvvetlerine, sıhhatine, salim duyularına, metanetine ve güzelliğine malik olması iktiza eder, bu harici güzelliğin başlangıcı ise simetri dedikleri tenasüptür.

Tabiat, uzuvlara ve cana, tıpkı bir saz gibi bu bedensel çadırı intizamla tanzim eder, bu çadır da yaşama ve boyun eğme kaidelerine ahenkle riayet eder, nitekim Proklos da Platon'un Timaios'u üzerine kelamında buna muvafakat ederek şöyle der,

Can başlangıçtan itibaren ahenk kaidelerine göre tesis edilmiştir, ona ait bütün beden de oranlar mucibince rabtedilmiştir, topyekûn cihan da ahenkle ve yekvücut olarak bağlanmıştır. Bu ahenkli terkibin nereden neşet ettiğini izah ederken sözüne şöyle devam eder, bunların mebdeleri tabiattandır yahut en yüce sanatkârın dercettiği kuvvettendir, ta ki insan bedeni ve canıyla mükemmelen akort edilmiş olsun.

Bunu Platon da, nizamı birbirine fevkalade benzeyen iki cihanın canından bahsettiği yerde kâfi derecede vuzuhla beyan eder,

Yaratıcının niyetinde ve ideasında ilk olan canın nizamı, onun zihnine uygun olarak tamamlandıktan sonra, yaratıcı bütün cismani olanı onun içine yerleştirdi ve ortayı ortaya munis bir ahenkle uydurarak birleştirdi. Zira ortadaki cana ortadaki beden denk düşer, en uçtaki cana en uçtaki beden, en yücedekine de en yücedeki denk gelir, öyle ki bedenin intizamı canın intizamına uydurulur, bunun aksi vaki olmaz.

Bu keyfiyet her iki cihanda da caridir, zira canın daha asili, daha süflisi ve vasat olanı mevcuttur, bu cihan makinesinde beden, muayyen bir vakit için bizzat o canın kabul edilme şartlarına göre tanzim olunur.

Küçük cihanda da can, Nuh'un Tanrı'nın emriyle büyük bir sırra binaen inşa ettiği sembolik gemi misali, beden gibi üçlü bir farkla tanzim edilmiştir.

Zira geminin o en alt katıyla tasvir edilen, diyaframın altında kalan süfli beden kısmında canın daha bayağı bir kuvveti mevcuttur. Diyaframın üstünde başa kadar uzanan kısımda hayvani ve vasat bir kuvvet vardır ki bunun suretini, içinde hayvanların ikamet ettiği geminin o orta katı temsil ediyordu. Başta ise geminin en üst katıyla remzedilen, en yüce ve aklî kuvvet bulunur, burada Nuh akıl sahibi ailesiyle birlikte ikamet etmekteydi. Bu canların yahut can cüzlerinin her biri, içinde barındığı menzil ile fevkalade orantılıdır. Zira can ile beden arasında bir tenasüp olmazsa, insani kuvvet kolaylıkla çözülmeye ve sukuta uğramaya meyleder, nitekim Khalkidios şöyle der,

Kusurların en büyük meşakkati, beden ile hıltların ve ruhların terkibinde yatar, bunların ifrat yahut tefritinden ötürü şehvete veya gadaba daha meyyal oluruz. Bunlara, ömrün sürülmesindeki ve talihin cilvesindeki tezatlar, hastalık, ziyafetler ve zaruri şeylerin noksanlığı eklenir ki bunlarla meşgul olmaktan ötürü şerefli gayretlerden uzaklaşıp canın intizamına muvafık yaşayıştan saptırılırız ve hakiki hayrın marifetinden mahrum bırakılırız.

Lakin bu uygunluğun ne olduğu pek gizli bir sırdır, yine de canların muhtelif hallerini tetkik eden ve bize ulaşırken geçtikleri vasıtaların çeşitliliğine göre farklı nasipler biçen hekimler tarafından bir dereceye kadar tasvir edilmiştir, bu canların kendilerine orantılı bedenlerle birleştiğine hükmederler. Zira Jüpiter mizacı taşıyan bir bedene, Tanrı'dan ve Jüpiter'in tekabül edip itaat ettiği akıldan neşet eden itidalli bir canın zerk edildiğine inanırlar. Mars'ın hiddetine ve safra taşkınlığına duçar olmuş bir bedene ise, Mars'ın merbut olduğu ilahi kudretten ve akıldan gelen canın zerk edildiğini düşünürler. Diğer hususlarda da aynı hükmün verilmesi gerektiği kanaatindedirler.

Bu intizama göre, arınmış ve günahtan paklanmış can şayet hayır işlerse, nüzul ettiği kudrete yahut menzile rücu eder. Mesih'in şehadetiyle, Peder'in evinde menziller pek çok olduğuna ve bunlar dahi muhtelif bulunduğuna göre, aksi halde çok olamazlardı, canlar da yalnızca bahşedilen lütuflar bakımından değil, bu lütufların tebaası olan fıtri kabiliyetler cihetiyle de çeşitlidir, melekler ve dolayısıyla insanlar hakkında şöyle diyen Gregorius doğru idrak etmişse,

Lütufların taksimine iştirak edenler, fıtri mizaçlarının intizamında uyuşurlar.

Kurtarıcının, birine beş talant, diğerine iki, bir başkasına ise bir talant verildiğini yahut diğer İncil yazarının dediği gibi, her birinin kendisine takdir edilen ölçüye göre amel etmesi gayesiyle on hizmetkâra on mina verildiğini bildiren kelamı da bu manada anlaşılmalıdır.

Bu erdem uyarınca iş gören kimse, kendisine bahşedilen inayetin yahut ihsanın mertebesine göre mükâfatını alır. Şayet iş görmeyi savsaklarsa, bu ihsan kendisinden alınır ve ilahi tesir (influxus) ile lütfedilen bağış için hazırlanmış makamı doldursun diye gayret gösteren bir başkasına verilir. Canların kendilerine münasip olan ve vaktiyle ayrıldıkları bu makamlara dönüşü hakkında konuşan Akademiyacılar, Platon ile birlikte, onların kendi gezegenlerine döndüklerini söylerler, belki de pek çok okuyucunun zannettiğinden daha derin bir manayı kastederek böyle konuşurlar. Bizim ilahiyatçılarımız ise, dünyada yaşarken hallerine uyum sağladıkları melekler korosuna döndüklerini ifade ederler. Fakat yanılmıyorsam, o dünya üstü menzillere dönerler ki, oraya varan yol ve kapı bizzat, "Yol ben'im, kapı ben'im, her kim benden içeri girerse kurtulacaktır" diyen Zattır. Zira Mesih vasıtasıyla gezegenlere yahut meleklere değil, bizzat Tanrı'ya, ebedi Peder'e varılır, O'nun evinde ve uluhiyetinin enginliğinde o pek çok ve ebedi konaklar mevcuttur.

Bedende Uyumsuzluğun Nereden İleri Geldiği Üzerine, Bölüm III

Beden ise son derece dengeli bir mizaçta olsa dahi, kimi zaman pek şiddetli bir uyumsuzluk hisseder. Bunun da başlıca iki sebepten neşet ettiğine şüphe duymayız.

Biri hıltların (humores) mizacının bozulmasıdır (distemperamentum), bu da ya fazlalıktan, ya eksilmeden yahut içsel ya da dışsal bir başkalaşımdan ileri gelir. Diğeri ise, canın göksel tesirlerle çatışmasıdır, öyle ki başka durumlarda hayırlı olan ilahi tesirler bu kez bedene zarar verir. Nitekim can, göksel tesirin talep ettiği şeyden yüz çevirdiğinde bir çatışma doğar.

Bu düzensizliğin ardından pek çok felaket gelir, zira Proklos'un dediği gibi, kişi gereken kefaretlerle arınıncaya dek bu çatışma yüzünden kötü cinin boyunduruğuna girer. Hıltların mizaç bozukluklarının neler olduğunu tabiplere bırakarak, ki onların sahasıdır, biz kendi meselemize ve insanı daha erdemli kılmaya taalluk eden hususları ele alacağız.

Zira hıltlar bozulur ve marazlar baş gösterir, bu da yalnızca maddenin fazlalığından, eksikliğinden yahut başkalaşımından değil, ekseriya bedenin can tarafından kötü idare edilmesinden kaynaklanır. Nitekim beden aşırı gıdayla beslenirse, bundan da fuzuli hıltlar ürerse, bu kabahat canın oburluğuna dizgin vuramamasından değil midir? Şayet zararlı besinler yenirse, canın basiretsizliği kınanmamalı mıdır? Şayet fuzuli zahmete girilir de bundan bir bitkinlik ve muhtelif hılt başkalaşımları doğarsa, bilgisizliğimiz itham edilmemeli midir? İnsan öyle bir iş işler de bundan bir keder doğarsa, kara safra (atra bilis) artarak hıltları ifsat ederse yahut başa gelenlere gereğinden fazla yerinip üzülür de safrası taşar ya da melankoli galebe çalarsa, bütün bunlar canın fena halde bulunmasından, Aristotelesçi kederin içine gömülüp doğuştan gelen güçleri çürütmesinden ileri gelmez mi? Şayet can, tıpkı insan bedenindeki bir komutan gibi, imparator yahut hükümdarla tam bir muvafakat içinde alt mertebedeki iştahları ve kuvvetleri layıkıyla dizginler, hepsini hakiki hedeflere sevk ederse, bu mücadeleden yahut meşakkatten bir keder doğsa dahi bu, İncil'e yaraşır bir kederdir, zarar vermez, aksine derhal sevince tebeddül eder. Zira Pavlus'un dediği gibi, Tanrı'yı sevenler için her şey hayra vesile olduğu gibi, Tanrı'dan yüz çevirenler için de her şey zarardır, her şey şerre döner, nitekim Hikmet Kitabı'nda buyrulduğu üzere, bütün mahlukat Tanrı'nın düşmanlarından intikam almak için böylesi serkeşlere karşı silahlanır. Bu yüzden Augustinus şöyle der, "Bütün kötülüklerin sebebi günahtır, o da canın ve insani rehberin düzensizliği ve mizaç bozukluğudur."

Bu rehber fena idare ettiğinde yahut yere serildiğinde, her şey isyan eder ve efendilerinin cezası uğruna nizamı bozulur. O vakit hayvani ruhlar (spiritus animales) gemi azıya alıp savaşa tutuşur, kötü hıltlar baş kaldırır ve intizamı bozulan iyi hıltlar dahi nöbetleşe birbirinden ayrılarak bedene eza verir, ona ıstırap çektirir. O vakit, tıpkı güneş ışığının hastalıklı gözlere zarar vermesi gibi, göksel tesirler de bedene zarar verir. O vakit Tanrı'nın cellatları olan kötü melekler insanlara azap etmek üzere harekete geçer, nitekim Peygamber şöyle buyurur, "Ve kötü melekler vasıtasıyla musibetler saldı," yahut metnin hakiki lafzıyla, "Kötü melekler vasıtasıyla darlık gönderdi." Ya da İşaya'nın dediği gibi, "Rab seni bozuk hava ile vuracaktır." Hükümdar Peygamber bunu idrak ederek şöyle diyordu, "Bana merhamet et ya Rab zira dermansızım, bana şifa ver zira bütün kemiklerim sarsıldı," yani kuvvetlerim ve erdemlerim perişan oldu. Kuvvetlerin nereden sarsıldığını ve marazın nasıl neşet ettiğini ise ardından beyan eder, "Ve canım fena halde sarsıldı." Bu can dahi vaktiyle hastalanmıştır ki şöyle der,

"Canıma şifa ver, zira sana karşı günah işledim." Onun bu zaafından ve isyanından ötürü, kendisine itaat etmesi gereken her şeyin isyanı ve mizaç bozukluğu vuku bulur. Sakın şöyle deme,

"İyiler ekseriya kötülerden daha çok cefa çeker," zira hiç kimse iyi olduğu cihetle cefa çekmez, bilakis kötü olduğu cihetle çeker. Nitekim cezalandırılması gereken kötülüğü ortadan kaldırırsan, eza da son bulur, zira Tanrı'nın merhameti bütün yarattıklarının üzerindedir, O'nun adaleti ise bütün kötü amellerin üzerindedir, bunlar da Tanrı'nın değil, insanın yahut iblisin ya da her ikisinin birden amelleridir. Nasıl ki günah işlemeyen insan yoksa, aynı şekilde arınmaya muhtaç olmayan ve cezalandırılmak üzere ilahi adaletin hükmü altına girmeyen insan da yoktur. Binaenaleyh insan bu muvakkat darlıkla arındırılır ki, iblisin evlatları haline gelen, Tanrı'nın ailesinden tamamen ayrılan ve iblis ile onun melekleri için hazırlanmış ateşe ve azaba teslim edilenlerin uğradığı o ebedi darlıktan kaçabilsin. Kimse hastalıkların İbn Sina'nın andığı şu altı tabii sebepten ileri geldiğini söylemesin, yani boşalma, aşırı beslenme, havanın bozulması, uyku, uykusuzluk ve bedensel hareket, zira marazlar bilhassa nefsin arazlarından, yani öfkeden, kederden, sevinçten ve benzerlerinden neşet eder, nitekim basiretle dikkat edilirse bütün bunlar cana tabidir ve onun tarafından idare edilir, bedene gıda vermek yahut kesmek, uyanık kalmak, uyumak ve bedeni dilediğince hareket ettirmek canın iktidarındadır.

Zira aklı başında kimse öfkeyi, kederi ve canın bu nevi arazlarını kabul yahut defedebilir, bunlar bir hekimin de dediği gibi yalnızca kendi bedeninde değil, başkalarında da bedenin mizaç dengesinin yahut mizaç bozukluğunun en mühim sebebidir, nitekim yücelmiş ve şiddetli bir tahayyülle tutuşmuş bir canın, yabancı bedenlerde dahi sağlığı yahut hastalığı değiştirdiği tecrübeyle sabittir. Kimse kendi mizacını da suçlamasın, zira Vaiz'in dediği gibi, Tanrı insanı dosdoğru ve pek mutedil kılmıştır, yani beden ve can cihetiyle. İnsan ise kendini hadsiz hesapsız meselelere bulaştırmış, yahut metnin hakiki lafzıyla, "Pek çok kuruntunun ardına düşmüştür." Bundan ötürü Yaradan'ın kendisini yerleştirdiği o doğruluğa ve saf mertebeye kanaat etmeyip pek çok şeye meyletmiş,

bunun neticesinde canın ve bedenin huzuru bozulmuş, Yaradan'ının kendisi için vazettiği doğru kanundan tamamen saparak yasak olanın peşine düşmüş ve canın huzursuzluğu da buradan hasıl olmuştur. Bedenin isyanını hissedince çıplaklığından utanmış, nihayetinde saadet halinden tardedilerek meşakkatlere, ter dökmeye ve türlü ıstıraplara mahkum edilmiş, kendisini daima zararsızca koruyabileceği hayat ve sıhhat ağacından menedilmiştir. Böylece insan o dosdoğru ve saadet dolu halinden düşürülünce, aklı ve idraki yeniden kemale erinceye dek doğuştan gelen cehaletin, marazların ve pek çok kederin boyunduruğu altına girmiştir. Şayet akıl bedeni idare ederse her şey dengede olacaktır, zira Aristoteles'in Gökyüzü Üzerine adlı eserinin birinci cildinde öğrettiği gibi, daha soylu olduğu için her şey akla yahut idrake itaat eder, nitekim aklı başında insanlarda ve canlarını kendi feleklerinde yücelterek idrake nail olanlarda durum böyledir,

ki insan bundan sapmadıkça ne bedeni bozulur ne de marazların pençesine düşer, nitekim Kutsal Yazı Tesniye kitabının sonunda Musa hakkında şehadet ederek der ki, yüz yirmi yaşında olduğu halde gözünün feri kaçmamış, dişleri dökülmemiş, yahut lafzın hakikatine göre, yanağı dahi kırışmamıştı.

Bu meseleleri Tanrı'nın yardımıyla kendi yerinde daha vazıh surette açıklamak üzere saklı tutuyoruz.

Beden ile Can Arasındaki Uyumun Yahut Uyumsuzluğun Nereden İleri Geldiği ve Mahiyeti Üzerine, Bölüm IV

Beden ile can arasında bir mutabakat da mevcuttur ki, birbirine bağlanan bu cevherler ne kadar farklı görünürse, bütün insan idrakini aşan o ilahi sanat da o nispette büyük bir hayranlığa layıktır. Zira aralarındaki bağ öylesine kuvvetlidir ki, insan onların ayrılışını dehşet verici şeylerin son noktası addederek elinden geldiğince bundan kaçar, Resul'ün dediği gibi, soyunmaktan ziyade üzerine bir kat daha giyinmeyi arzular. Bizler de işte bu umutla yaşarız.

Ne var ki bu ikisi arasında asla bir cenk ilan edilmiş değildir, cenk ancak ruhi insan ile nefsi insan arasındadır, bunlar da beden ve candan pek çok bakımdan farklıdır, gerçi kimi zaman ruh, can yerine ve beden yahut et [okunamadı]

hayvani insan (homo animalis) uğruna. Lakin bunların barışı, ahengi ve birliği hakkında Kutsal Yazı şöyle der, Tanrı insanın yüzüne hayat nefesini üfledi ve insan tek bir varlık, yani yaşayan bir can (anima vivens) oldu. Bunların kavgası hakkında ise Pavlus şöyle der, Beden cana, can da bedene karşı arzu duyar, bunlar birbirine zıttır, ve yine, Uzuvlarımda zihnimin yasasına karşı koyan ve beni günahın yasasına tutsak eden başka bir yasa görüyorum, öyle ki istediğim iyiliği yapmıyor, istemediğim kötülüğü yapıyorum. Buradan anlaşılır ki, doğal olan beden ile can arasında bir ayrılık yoktur, hiçbir kavga değil, ancak en yüce Sanatkâr’ın onları sağlam ve sürekli bir ahitle bağladığı gibi bir barış arzulanmalıdır. Bundan ötürü, Pavlus ile birlikte bedeni, yani hayvani iştahları boyunduruk altına almayı düşünürken, Tanrı’nın övgüsü, kişinin kendi faydası ve komşusunun hayrı uğruna tam ve zayıflatılmamış güçlerle işletilmesi gereken tabiatı veya doğal bağışları yok eden pek çok kişi yanılmaktadır. O halde doğal olanlar arasındaki uyumsuzluğa göz yumulmamalı, onlar yok edilmemeli, aksine korunmalıdır. Nitekim aynı Resul, midesini güçlendirmesi için Timoteos’a şarap kullanmasını öğütler. Pavlus’tan önce söylediğimiz gibi, her hizmetimizin akla uygun olmasını buyurur. Ona hak veren Hieronymus da oruçlarımızın ölçülü olmasını emreder, zira Tanrı karnımızın boş olmasından yahut sendeleyen adımlarımızı bir değnekle veya duvarla desteklememizden hoşnut olmaz. Lakin bedeni yok etmeksizin boyunduruk altına alarak canın güçlenmesini, Tanrı’nın hizmetinde daha kuvvetli ve daha çevik olmasını sağlayan oruçlar, perhizler ve nefis terbiyeleri benimsenmelidir. Sürekli bir ayrılık ve kavga ise ancak ruhi insan ile duyusal insan arasında olmalıdır, ta ki ruhi insan, duyusal olanı tam bir itaate zorlayana, böylece birlikte rıza gösterip barış içinde bizzat esenlik krallığında kutlu kılınana dek.

Beden ile canın, Sanatkâr’ın onları birbirine bağladığı uyumu korunmalıdır, ta ki O’nun buyruğuyla, varlığımızla Rabbimizden uzakta gurbette yaşadığımız bu bedenden kurtularak, canın vaat edilen krallığın mülkiyetine kavuşacağı çözülme gerçekleşene dek. Buna erişildiğinde, artık bozulmazlık, ölümsüzlük ve ruhun tabiatıyla kuşanmış olan bedeni yeniden alacak, öyle ki birlikte birleşip bir daha asla çözülmeyecek, hiçbir kederin doğamayacağı şekilde en ufak bir ahenksizlik dahi kabul etmeyeceklerdir.

Bedeni terbiye etmek ve çadırın düzenlenişi için bedensel şifalar üzerine, Bölüm V

Hıltlar (humores) bozulup ahenkleri dağıldığında, bu hıltlar içinde ikamet eden hayati ruhlar (spiritus animales) da çekişir, duyular, muhayyile gücü ve daha yüce olan canın bütün organları sarsılır, can bedenin acılarını ve hallerini takip ettiğinden, kendisi de sarsıntıya uğrar.

Bundan ötürü şifalar ve hekimler hor görülmemelidir, zira Kutsal Yazı şöyle der, Hekime hürmet et, nitekim Yüceler Yücesi onu bir ihtiyaç sebebiyle yarattı. Ve yine, Yüceler Yücesi topraktan hekimliği çıkardı, akıllı adam ondan imtina etmez.

Ve şifa Tanrı’dan kaynaklandığı için peygamber şöyle der, Beni iyileştir ya Rab, iyileşeyim.

Zira her iki insan için de sıhhat ve deva O’nun katından bağışlanır. Nitekim otların, köklerin, taşların, kelimelerin ve her iki insanın tedavisine ait olan her şeyin gücü Tanrı tarafından bahşedilmiştir, O kimi zaman doğrudan kendisinden, kimi zaman akıllar ve felekler vasıtasıyla bedenin sıhhatine ve beslenmesine yönelik şeyleri meydana getirir. Bunu da en çok, üzerinde en ziyade titrediği can uğruna yapar. Can ise yetkin biçimde sıhhatli olmak için sağlam bir beden arar, bu sebeple o bilge kişi, sağlam bir bedende sağlam bir zihin olması için dua etmiştir.

Yüceler Yücesi her ikisi için de ilaçları ve hekimleri hazırlamıştır. Bedeni iyileştirmek için, Tanrı’nın takdiriyle, bilgelerin, Apollon’un, Asklepios’un, Hippokrates’in, Pavlus’un, Galenos’un, Yuhanna ed-Dımeşkî’nin, Dioskorides’in, İbn Sina’nın ve Araplardan, Farslardan, Greklerden ve muhtelif milletlerden pek çok kimsenin büyük emeği geçmiştir, bunların kimisi nesnelerin tabiatlarını ve güçlerini araştırmada, kimisi ise bedenlerin ve hastalıkların mahiyetine göre bunları terkip edip uygulamada son derece gayretli olmuşlardır.

Canın ilaçlarına gelince, canların şifası için vazedilmiş olan sakramentler ve kurbanlar hakkında dördüncü ilahiyat hükümleri cildinde teologlarımız tarafından pek etraflıca zikredilenlerin ötesinde, Yuhanna semavi bölgede bir Hayat Ağacı gördüğünü, yapraklarının ulusların sıhhati için olduğunu söyler. Bu sıhhati kazandıklarında, artık kamil insan mertebesine erişmiş olan bu uluslar, hiçbir hastanın alamayacağı, güçlülerin gıdası denen hayat meyvelerinden yiyeceklerdir. Gerçek hekime gelince, Mezmurlar yazarı şöyle terennüm eder, Sözünü gönderdi ve onları iyileştirdi. İşte Baba tarafından gönderilen ve beden alan bu Söz bizzat kendisi demiştir ki, Sağlam olanların değil, hasta olanların hekime ihtiyacı vardır. Ve Origenes, o kutsal ezgideki, Merhemlerinin kokusu ardından koşacağız, sözünü şerh ederken şöyle der,

Kuşkusuz Baba Tanrı O’nu çeşitli merhemlerle meshederek Mesih ve hekim kıldı, Zira Baba Tanrı’ya, hasta bir geline böyle bir güvey göndermek yaraşırdı.

Bu Güvey, iyi bir hekimin vazifesini yerine getirmek, bütün insanı sıhhate kavuşturmak için Matta’ya göre düzenlenmiş olan İncil’de belirtildiği üzere, her iki insanı iyileştirme hususunda resullerine de yetki ve buyruk verdi. Bu yetkiyi devrettikten sonra şöyle dedi, Hastaları iyileştirin, ölüleri diriltin, cüzamlıları temizleyin, cinleri kovun. Ardından altından, gümüşten, her türlü paradan, torbadan, fazla mintanlardan, boş pabuçlardan ve insani yahut dünyevi gücün asasından arınmış olarak, girdikleri her evde barışı müjdelemelerini buyurur. Yüce Hekim’in tertibine dikkat et, kurtuluş yolunda insanların kılavuzu olarak gönderdiği kimselere, evvela bedenleri iyileştirmelerini, ölmüş olanları diriltmelerini ve cin çarpmış olanları sağaltmalarını buyurur, bundan sonra bütün dünyevi şeylerden sıyrılarak, gerçek itidal, gerçek sıhhat, hatta can dinginliği olan barışı ilan edip bahşetmelerini emreder. Bunu ise aklı başında olmayan, dünyevi engellerden ve sarsıcı kaygılardan bütünüyle kurtulmamış kimse ne sunabilir ne de muhafaza edebilir, bu yüzden onu ilan edecek olanların bu tür bağlardan sıyrılmasını buyurur. O halde önce bedenler sağaltılmalıdır ki, sağlıklı bedenin ahenginden ruhun, erdemlerin ve daha yüce şeylerin ahengine, nihayetinde de Pisagor’un öğrettiği gibi ilahi olana erişebilelim. Bunlar dışsal şeylerde hem sıhhate hem ahenge azami ölçüde katkı sağlayan Phoebus’un lütfuyla hasıl olduğu gibi, daha yüce olan insanda, hatta her iki insanda da gerçek Güneş’in eşit lütfuyla, yani sıhhat ve ahenk olan her iki semereyle vücut bulur.

Bedenler itidale kavuştuğunda, ruhlar, duyular, bütün ameller dengelenir ve akıl semavi ve ilahi gıdaları tadabilir hale gelir. Bunun tam manasıyla gerçekleşmesi, kutluluğun yetkin mertebesinde tamamlanır, bedenin kendisi de itidale erer ve ruhun tabiatına dönüşür, öyle ki hiçbir dengesizlikle ağırlaşmaksızın, o gıdaları daima ruhla birlikte kabul edebilsin. Resul’ün şu sözü de kimseyi ürkütmesin,

Ne zaman zayıf düşersem, o zaman güçlüyüm, çünkü o ilahi insan orada bedenin zayıflığından ve dengesizliğinden bahsetmez, zira bundan pek çok kötülük doğar, bilakis hayvani insanın, ikisinden birinin boyun eğmek zorunda olduğu o daimi kavgada ruha vermesi gereken o tavizden bahseder.

Burada aranan bedenin zayıflığı değil, hayvani insanın itaatidir, bu da niteliklerin dengesizleşmesiyle değil, uyumlu bir teslimiyetle ve hayvani güçlerin bir nevi ruhi güçlere dönüşmesiyle vuku bulur.

Ayrılığa ve ızdıraba düşmüş bedenin şifası ise ilaçlar, idmanlar, saf ve ölçülü bir perhiz ile semavi inayet vasıtasıyla sağlanır.

İlaçlar ise pek çoktur, gerek basit maddelerin, göklerin ve akılların tabiatından, lakin evvelemirde Tanrı’dan hasıl olanlar, gerekse ilaçların kendi aralarındaki ahenkli terkibinden ve bedenin durumuna uygunluğundan ileri gelenler vardır. Bu terkip çok tesir eder, gerçi Aristoteles’in peşinden giden ve her şeyi ilk ve ikinci niteliklere bağlayıp yalnızca onların dengesiyle yetinen zamanımızın bilgelerince pek az bilinir, oysa bazı basit şeylerin yalnızca üçüncü veya dördüncü derecede değil, son derece sıcak ve bütün unsurların en yakıcısı olduğunu görmekteyiz. Dolayısıyla bunun, o ilk niteliklerin gücünden daha büyük bir güçten neşet etmesi zaruridir.

Aynı şekilde ölçülü olanların fevkalade fayda sağladığını, ölçüsüz olanların ise zarar verdiğini müşahede ederiz, öyle ki ahenk gücünün büyük fayda sağladığını kabul etmek mecburiyetinde kalırız. Canın gücü ve etkili vasıtaları da tesir eder, nitekim söylediğimiz gibi, kuvvetli bir muhayyile başka bir bedendeki nitelikleri dahi değiştirir.

Bu durum bilhassa hasta hekime itimat edip kendisini şifanın gücünü kabul etmeye hazırladığında görülür. Bu hazırlığın ne denli tesirli olduğunu, bütün hekimlerin üstadı İsa Mesih, kendisinden hem daha yüce hem daha aşağı insanın sıhhatini talep edecek olanlarda bizzat bunu ararken ve buna mazhar olanları överken göstermiştir. Nitekim Kenanlı kadına, Ey kadın, imanın büyüktür, dilediğin gibi olsun, demiştir. Kanaması olan kadına ise, İmanın seni kurtardı, demiştir. Kendisinden nur dileyen körlerden ise iman isteyerek, Sizi aydınlatabileceğime inanıyor musunuz, diye sormuştur. Kraliçe Kandake’nin vaftiz şifasını arayan hadımına da Philippus şöyle demiştir,

Bütün yüreğinle inanıyorsan, bu vaftiz devasını sana vermem caizdir.

Böylece göklerin Hekimi ve O’nun eğittiği şakirtler, ister can ister beden, isterse her iki insan bakımından olsun, şifa bulmak arzusunda olanlardan daima iman aramışlardır. Bedenin itidali ve buna bağlı olarak canın salahiyeti için münasip idmanlar ve namuslu meşgaleler de fayda verir.

Kuvvetleri yeniden kazanmak ve muhafaza etmek için daha pek çok yardımcı vasıta mevcuttur.

Bunlar arasında uygun ve sağlıklı havanın seçilmesi de yer alır, bütün bunlar hakkında tıp müellifleri koca ciltler yazmışlardır. Usul gereği bunlara değindik ve onların yardımına muhtaç olanları, öncelikle daha yüce olan insanı itidale kavuşturan, lakin daha aşağı olandan da ancak onun yüce olanın itidaline hizmet ettiği nispette bahseden bu hususları mütalaa etmeye havale ediyoruz.

Ve madem başka hususların yanı sıra tedbirlilik de buna hizmet eder, o halde bu meselenin üzerinden kısaca geçilmelidir. Bu tür mizaçların temin edilmesinde tedbirliliğin ve gereken perhizin ne ölçüde katkı sağladığı hakkındadır.

Bölüm VI

Bedenin hafifliği ve mizacı yabancı unsurlardan o denli beklenmemelidir ki, akıldan yoksun hayvanlarda bulunandan daha az olmaması gereken şahsi idare ve perhiz hor görülsün. Süleyman, akıl sahibi yaratılışı onlara havale ederek şöyle der, "Eğer kendini bilmiyorsan, ey kadınların en güzeli, çık dışarı ve sürülerinin izini sür." Bu hayvanlarda kötülüklerden sakınmada ve iyilikleri temin etmede bir tedbirlilik görürüz.

Nitekim atlar, bizi taşıyan eşekler ve diğer hayvanlar uçurumlardan sakınırlar, önlerine iki yol çıktığında daha iyi olanını seçerler. Otlaklarda yararlı otları yer, zararlı olanları geri çevirirler. Yaralanan Girit keçileri şifa için akdüşes otunu [dictamnus] arar ve iyileşirler.

Bunu yediklerinde, vücutlarındaki okları attıkları söylenir. Dişi geyikler doğumdan hemen önce fidelis denen küçük bir otla kendilerini temizlerler. Kargalar Galya zehriyle zehirlendiklerinde, şifa niyetine bazılarının iddia ettiği gibi meşe palamudu, bazılarının uygun gördüğü gibi ise karga otu ararlar. Yabani panterler, Cicero'nun aktardığı üzere, zehirli et için bir çareye sahiptirler ve bu sayede ölmezler. Geyikler yılanlarla dövüştükten sonra, zehirli soluğun ateşiyle yanan susuzluklarını gidermek için su kaynaklarına koşarlar. Bilge kişi tembelleri yine karıncaya gönderir, zira karınca yaklaşan kışı önceden hissedip ambarını öyle büyük bir ihtimamla tahkim eder ki, onda en yüce tedbirliliğin hüküm sürdüğü görülür.

Leyleğin, anlatıldığı üzere, gagasıyla bağırsaklarını temizlediği söylenir. Deve layıkıyla yüklendiğinde ayağa kalkar, daha fazla yüklenmeyi ise taşıyamayacağını bildiğinden reddeder. Bu tür hayvanlarda buna dair sonsuz örnek varken, akılla donatılmış insanda bunun çok daha fazla bulunması gerekir. Fakat bazıları tedbirli bir rejimi öylesine yararlı görmüşlerdir ki, dışarıdan alınan ilaçları bütünüyle reddetmişlerdir, nitekim Plinius'un Asklepiades hakkında anlattığı gibi, o bütün ilaçları bir kenara atmış ve tüm hekimliği hastanın durumuna uyarlamıştır, bu hususta en çok başvurulan müşterek beş çare şunlardır, bazen yemekten, bazen şaraptan perhiz etmek, bedenin ovulması, yürüyüşler ve kişinin kendi kendine tatbik edebileceği binek gezintileri. Başkaları ise sağlıklı kimselerde egzersizle, hastalarda ise kat kat giysilerle teşvik edilen terlemeleri överler. Birçok kimse tarafından, doğanın inayetiyle birlikte belirli bir tedbirlilik sayesinde elde edebileceğimiz buna benzer pek çok şey tavsiye edilmektedir.

Platon da Timaios'ta bunu öğretir ve şöyle der, "Hastalıklar son derece tehlikelidir, ilaçlarla kışkırtılmamalı, bilakis izin verildiği ölçüde özenle düzeltilmeli ve idare edilmelidir." Bedenin sağlığını korumak ve onu hastalıktan kurtarmak için hareketi de fazlasıyla över.

Fakat bedeni iyileştirirken evrenin besleyicisi dediğimiz doğayı taklit etmeli, asla uyuşukluğa izin vermemeli, bilakis bedeni daima hareket ettirmeli, iç ve dış hareketlerdeki daimi çalkantıyla, doğaya göre her yerde direnç göstererek, ölçülü bir sarsıntıyla bedenin başıboş tutkularını ve akrabalık payını, aklın düzenini muhafaza ederek sırayla düzene sokmalıdır. Bütün hareketler içinde en iyisinin kendi kendine olan hareket olduğunu düşünür, zira zihne en yakın olanıdır.

Başkası tarafından yaptırılan hareket ise daha kötüdür. Bu nedenle bedenin bütün arınmaları ve durumları arasında jimnastik yoluyla olanı en sağlıklısıdır. Buna en yakın olanı ise ister gemiyle ister başka bir araçla yapılsın, kolayca icra edilen taşınmadır. Dolayısıyla tedbirlilik, yalnızca tedbirli bir kimsenin kolayca temin edebileceği bu tür son derece yararlı vasıtalarda değil, aynı zamanda aşırı ve zararlı yiyeceklerden sakınmak hususunda da aranır. En güzeli, her ne kadar çok güç olsa da, her bir kimsenin kendisine ne kadar yiyeceğin yeteceğini bilmesi ve gereksiz hıltlardan (humores) sakınmak için gerekenden fazlasını almaması olurdu, nitekim bazıları un konusunda böyle yapmışlar, onu yalnızca dördüncü hazmın fazlalığını üretmeyecek ölçüde tüketmişlerdir. Pek çok kimse de gıdanın azlığıyla birlikte bedenin sağlığından ve belirli bir çevikliğinden hoşnut kalmıştır. Musa ve İlyas orucu kırkıncı güne kadar uzatmışlardı, öyle ki ilki bedeni arınmış halde parıldıyordu, diğeri ise hafifleyip ateşten bir arabayla göğe kaldırılmıştı ve bedenini bir tür ruh gibi kolayca iradesine tabi kılıyordu. Hieronymus, zihnen ve bedenen güçlü kalarak haftalarca açlığa dayanmayı öğrendiğiyle övünürdü. En katı perhizleri gözeten daha pek çok kimse, Hilarion, Makarios, Franciscus ve diğerleri gibi, yiyecekten alınan her türlü hazzı kendilerinden büsbütün uzaklaştırıp doğanın yalnızca yaşamsal desteğiyle yetinmişler, bundan ötürü zihnen veya bedenen hiçbir kayba uğramayıp bilakis en büyük güç ve kudrete ermişlerdir. Bu da hem ilahi inayetle hem de insanın beden iştahını dizginlediği, bedenin kendisini ruhun simgesine doğru terbiye ettiği derin bir tedbirlilikle gerçekleşir, öyle ki beden daha iyi bir gıdayla, yani ruhla, gereken mizacın hazzıyla ve onun yöneticisiyle olan ahenkle beslenir, böylece gıda zevk için değil, yalnızca idame için alınmış olur. Bunu bilmek son derece güç olduğundan, bedenlerine gerekenden fazla açlıkla eziyet eden bazı kimseler bundan ötürü aşikâr ve türlü zararlar görmüşlerdir. Zira iyi bir müzisyenin bütün telleri tam bir ahenkle çekip ayarlaması, gerekenden fazla veya az gererek uyumu sağlamak yerine büsbütün bozmaması gerektiği gibi, burada da büyük bir basiret araştırması icap eder. Beden uzuvlarının ahengini ayırt etmede ve her şeyin ruh ve canla uyumlu olması için onları dizginlemede, bir müzisyenin sazlarını akort ederken ihtiyaç duyduğundan daha az bir hüner ve keskinlik gerekmez. Fakat bu meseleye dair eksiksiz bir bilgi yalnızca en kâmil kimseler tarafından edinilebileceğinden, herkes daha tecrübeli olanlara danışmalıdır.

Onlar her şeyi olmasa da, zihin kemale erip misafirperver zekânın, göksel zekânın çadırı olan kendi bedeninin ve ruhu kemale erdirmeye, bedenin mükemmel mizacına ve onun ruhla olan kusursuz ahengine ait bütün hususların tam bilgisine ulaşıncaya değin, sakınılması gereken bazı şeyleri öğretirler.

Bütün bunlara ulaşmada kişinin kendisini gerçekten bilmesinin ne denli etkili olduğu hakkındadır.

Bölüm VII

Bilgeler tarafından çokça övülen öyle bir öğreti vardır ki, insan onunla kendi bedenini, bedenin içindeki her şeyi ve onun çevresinde yer alanları idare edebilir. Bu ise insanın kendini bilmesidir, bazılarının bu öğretiyi yorumladığı gibi toprak olduğun, değersiz bir maddeden doğduğun ya da yakında toprağa karışacağın ve sayısız meşakkat içinde yaşadığın anlamında değil, bilakis kendi ruhunun ne olduğu, nereden geldiği, nasıl ve kaç kemalat mertebesiyle dolu olduğu, hangi anlayışla tahkim edildiği, hangi vasıtalarla bedene yayıldığı, onunla nasıl bir uyumla birleştiği, suretini ve timsalini taşıdığı Tanrı ile zekâlarla, göklerle, unsurlarla ve her şeyle nasıl bir yakınlığı olduğu bilinmelidir. Bedenin hangi tesirlerle kurulduğu ve ötesine geçilmesine izin verilmeyen hangi yaşam süresiyle sınırlandığı bilinmelidir.

Yunanların herkesten önce en eski üç ayaklı sehpa üzerindeki Delphoi kâhini vasıtasıyla aldıklarını iddia ettikleri öğreti, işte bu ve benzeri şeyleri talep eder.

Yine de kâhinde konuşana bu öğretinin mucidi gibi bir övgü verilmemelidir, zira Apollon kâhininden önce, Kutsal Ruh tarafından eğitilmiş olanlar bunu zaten bildirmişlerdi, nitekim Eyüp şöyle der, "Kendi suretini ziyaret ettiğinde günah işlemeyeceksin."

Zihniyle bir kez kendi suretini ve kendisini temaşa eden kimse, muhakkak kendi suretini görür.

Eğer kişi kendi bütününün parçalarını, bir sazın telleri gibi yerli yerine koymak ve kendisini saygınlığına yeniden kavuşturmak istiyorsa bu zorunludur. Kutsal kitara çalgıcısı gür bir sesle bu hususu şöyle terennüm eder,

İnsan onur içindeyken anlamadı, Akılsız hayvanlarla bir tutuldu ve onlara benzer kılındı.

Zira insan, her şeyden üstün ve her şeyden kendi saygınlığının gıdasını almaya muktedir kılındığı halde, yalnızca kendi parçalarının ahenginden değil, bütün mevcudatın boyun eğme uyumundan sevinç duyabilecekken, kendisini terk edip akılsız hayvanlara benzemeyi seçerse, içinde bulunduğu saygınlığı ve mükemmelliği bilmediği için hayıflanır.

Yanılmıyorsam Peygamberin başka bir yerde bilgisine erişmekle coştuğu o harikalar bunlardır, zira şöyle der,

Harikadır senin işlerin ve ruhum bunu çok iyi bilecektir.

Bu harikaların ne olduğunu ve kimlerin etrafında gerçekleştiğini açıklayarak ardından şunu ekler,

Bana ise senin dostların pek saygıdeğerdir ey Tanrım, onların hâkimiyeti pek güçlenmiştir.

Belli ki onları ne büyük bir fıtrat ve lütuf üstünlüğüyle süslediğini, onları ne büyük bir hükümranlığa erdirdiğini bilmektedir, yani sahip oldukları değeri ve saygınlığı bilip korumaya gayret edenleri. Kimse dış görünüşüyle övünmesin, daima korksun ve Tanrı'nın hükmüne hürmet etsin, zira insanın gerçekten büyük ya da küçük, iyi ya da kötü oluşu O'nun ölçüsüne göredir, şöyle der,

Gizlide yaptığın kemiğim senden gizlenmedi, Ve yerin derinliklerindeki varlığım veya yapım da öyle. Eksik kalan yanımı gözlerin gördü.

Mercurius Trismegistus da kâhinden önce aynı şeyi öğreterek şöyle demiştir, "Sizler ki kendinize zihinden bir pay verilmiştir, soyunuzu tanıyın ve ölümsüz tabiatınızı tefekkür edin." Demek ki bu bilge kişi fani veya daha aşağı olan durumun değil, daha yüce olanın temaşa edilmesini buyurmaktadır. Macrobius, Scipio'nun Düşü üzerine yazdığı eserinde bunu açıklayarak şöyle der,

Ruhların gökten bedenlere düştüğünü söyleriz, zihnin yetkin bilgeliği ise bedenle örtülü olduğu sırada nereden doğduğunu hatırlamasıdır.

Nitekim doğru düşünen herkes, engeller bertaraf edilerek doğrudan Tanrı'ya varılabilsin diye böylesi bir bilginin talep edilmesini istemiştir.

Bundan ötürü, yergi şairinin terennüm ettiği gibi, bu kehanetin bir cinden neşet etmekten ziyade gökten indiğine hükmetmişlerdir, zira bu öğüt gökten inmiştir. [Yunanca] Gerçekten de, daha önce söylediğimiz gibi, her ne kadar cin vasıtasıyla Yunan kehaneti üzerinden bildirilmiş olsa da, bu öğüt gökten ve Kutsal Ruh'tan fışkırmıştır. Kendimize dair bu bilgiye eriştiğimizde, suretinde yaratıldığımız Tanrı'yı tanırız, suretini taşıdığımız âlemi tanırız, kucakladığımız ve kendileriyle aramızda bir uyuşma ve ahenkli bir nispet bulunan bütün yaratılmışları tanırız, taşlardan, otlardan, göklerden ve nihayet her bir nesneden ne devşirebileceğimizi tanırız. Bundan başka, cismani çalgımızın her bir telini kendi yerine nasıl uydurabileceğimizi de tanırız.

Göksel Lütuf İle Bedenin ve Dolayısıyla Bütün İnsanın Terbiye Edilmesi ve Güçlendirilmesi Üzerine. Sekizinci Bölüm.

Bazen öyle hastalıklar vardır ki, Platon'un Timaeos'ta öne sürdüğü gibi, oluşun ta başlangıcından itibaren muayyen zaman devreleriyle sınırlanır ve büyük canlının hareketlerini takip ederler, bu sebeple hastalığın hakkından gelinmeli ve göksel lütuf vasıtasıyla kuvvet artırılmalıdır, ancak bu, içsel ahenkten düşüp de Trismegistus'un dediği gibi göklerin ve diğer aşağı şeylerin pek sefil köleleri haline gelenler tarafından yapılmalıdır. Zira vaktiyle öyle kimseler vardı ve halen de bulunurlar ki, Yeremya vasıtasıyla onlara şöyle denir,

Göklerin alametlerinden korkmayın, Milletlerin korktuğu gibi, zira gök, yer ve cismani herhangi bir nesne değil, bizzat Tanrı vasıtasız olarak onların mirasının payı ve nasibidir, nitekim aynı Peygamber onlar hakkında yine şöyle der, Bunlardan korkmayın, zira ne kötülük edebilirler, ne de iyilik.

Yeri geldiğinde onlardan bahsedeceğiz, fakat şimdilik sözümüz göklere tabi olanlaradır, onlara deriz ki, göklerin riyasetinden azat edilinceye dek, bilge müneccimler gibi, yalnızca göklerin tehdit ettiği pek çok fenalıktan sakınmaya (Batlamyus'un öğrettiği gibi) değil, göklerin riyasetinden azat edilene değin durmaksızın lütuf ve himaye devşirmeye baksınlar. Bu feyiz devşirme işi (Plotinos'un öğrettiği üzere) ilahi zihindeki ideler kadar tohumsu nedenleri (rationes seminales) barındıran âlem ruhu vasıtasıyla vuku bulur, o idelerin kabul edilen tesirlerine göre herkese kendine has kuvvetini bahşettiği gibi, hayatı da öylece dağıtır. Nitekim Platoncuların iddia ettiği üzere, bu cihan canlısında hem ruhun hem de hayatın lütfundan nasipsiz kalacak kadar kusurlu tek bir uzuv dahi yoktur.

Bu hayat bağlarına Zerdüşt ilahi cezbeler, Synesios ise sembolik tuzaklar der, bunlara göre bütün hayırlar gökten hep birlikte çıkıp gelmez, bilakis zamanın devrelerine, fırsata ve her bir ferdin istidadı ile mizacına göre zuhur eder. Demek ki bu dikkat ve gayretle, münasip şekilde hazırlanmış olan kimse, uzuvları teşekkül etmiş ve nihai kıvamına erişmiş bir bedenin hayatı ve ruhu kabul etmesi gibi, yıldızın ve ona nezaret eden aklın lütfunu kendine uygun biçimde kabul eder.

Zira zamanın akışıyla ve göklerin pek çok tabii devriyle insanların hayat, ruh, akıl ve daha nice kabiliyetlerin çoğalmasında ve genişlemesinde fazlasıyla terakki ettiğini görürüz ki, bunlar sanatın ve marifetin yardımlarıyla meydana getirilemez, öyle ki göksel lütfu ikrar etmek mecburiyetinde kalırız. Hüküm çıkaranlar bazen yanılsalar da bu husus dikkatli müşahedelerle pek çok defa teyit edilmiştir, bu yanılma ya bütün tesirleri ve bunların nereden neşet ettiğini tam olarak bilmeyişlerinden ya da insanın cüz-i iradesi ve canının hürriyeti ile bizzat göksel tesirin emrettiğinden başka bir tarafa yönelmesinden ileri gelir.

Nitekim müneccimlerin reisi Batlamyus'un Dört Kitap'ın (Apotelesmata) başında öğrettiği gibi, bir kimsenin namuslu ve adil olması için doğum haritasında (genitura) Jüpiter'in ona lütufta bulunması kafi gelmez, meğerki sohbetleri bu tesire mani olan pezevenklerden ve fahişelerden sakınmış olsun. Zira adetler, ahlak, kan, doğum yeri, nefsin hürriyeti ve pek çok vesile buna mani olur, çünkü o tesirler icbar etmez, bilakis meylettirir ve lütufta bulunur. Ve bu, daha önce söylediğimiz gibi, âlem ruhu vasıtasıyla vuku bulur, ancak suretlerin ve nezaret eden akılların hususi kuvvetiyle, şuaların ve açıların (aspectus) bir araya gelmesiyle, yıldızların ve o suretlerin hususi ve ahenkli bir intizam içinde birbirine uygun düşmesiyle meydana gelir. Ve bütün bunların kuvveti, hakiki bir gök billuru olan Güneş vasıtasıyla beslenir ki o, hem umumun hayat kuvvetini hem de hususi tohumsu kuvvetleri akıtır. Bu tohumun kuvvetiyle gebe kalan diğer gök cisimleri, bilhassa da Ay, yalnızca Güneş'in değil diğer gezegenlerin de bir döl yatağı gibi, semeresini vaktinde üzerimize döker. Bütün bunlardan aldığı tohumu ve yücelerden kabul ettiği tesirleri, şefkatli bir ana gibi bize ihsan eder.

Bundan ötürü, herkes tarafından neredeyse en ziyade dikkatle gözlenen odur. Bunu küçük âlemde ve en asil mevkilerde öğrenip tasdik edebiliriz. Nitekim insanın kalbinde, ki Güneş'in suretini ve kudretini haizdir, müşterek hayatın menbaı ve bütün bedenin tüm uzuvlarının kuvveti bulunur. Zira bedende olan her şey gıdasını, hayat ve hareket kuvvetini kalpten alır, bu kuvvet kalpten Ay tabiatlı olan dimağa çekilir ve oradan kendisinden inen damarlar ve sinirler vasıtasıyla bedenin bütün uzuvlarına yayılır. Şu halde, müşterek bir fikirde birleşerek âlemin sair her nesneden çok daha vahdet sahibi bir canlı olduğunu kabul eden Platonculara uyarak deriz ki, külli ve cüzi olanın uzuvları aynı tarzda birbirine bağlanmıştır, birbirine denktir, tesirde, karşılıklı haberleşmede, harekette, keyfiyette ve her türlü tekabüliyette birbirine pek benzerdir. Nitekim her iki tarafta da bilhassa reis uzuv tesir eder ki bu, cihan canlısında Güneş, cüzi canlıda ise kalptir. Her ikisinin de diğer yüce uzuvları, kabul edenin istidadına göre aşağıdakilere tesir eder. Bu istidat hem tabiat tarafından bahşedilmiştir hem de basiret ve sanatın yardımlarıyla takviye edilir. Fakat gayretle elde edilen bu istidat ne kadar az olursa olsun, göğün nimetlerini almaya kafi gelir, bu yüzden hor görülmemelidir, zira hem kemale ermesi için tabii mizaca büyük katkı sağlar, hem de bizzat kendisi de göksel tesirler gibi tanzim ederken lütufta bulunduğundan, tanzim edilecek ruhun lehine çalışır. İnsan bütün gökten lütuf kabul etse de, en ziyade göğün kalbinden feyiz devşirir ki bu da Güneş'tir, zira insan Güneş tabiatlıdır (Arap müneccimlerin dediği gibi) ve İbrani ilahiyatından devşirdiğimiz üzere, her iki Güneş'in, yani göksel ve âlem-üstü olanın hususi bir lütfuyla bezenmiştir. İnsanın güzel ve dik duruşu, latif hıltı, berrak ruhu, açık muhayyilesi, hakikat ve şeref arzusu ve insanın her iki Güneş'in remzini ve hususi suretini taşıdığı daha nice vasıfları bunu öğretir ve insan ne kadar saf ise bu suret o derece zahir olur. Bu sebeple insanların reisi ve başı olan İsa Mesih, orada pek çok yerde bu isimle anılmıştır, zira Yuhanna'nın dediği gibi, hepimiz O'nun nurunun, hayatının ve bütün hayırlarının doluluğundan nasiplendik. Diğer gezegenlerden ve yıldızlardan da feyiz devşiririz, fakat Güneş'in onları kendi tohumu yahut kuvvetiyle beslemesi sayesinde devşiririz, tıpkı mistik bedende (gerçi en başta Mesih olan kalpten yahut baştan feyiz alsak da) yine O'nun kuvvetiyle diğer uzuvlardan da feyiz aldığımız gibi ki o uzuvlar, Daniel ve Pavlus'un bildirdiği üzere, büyük mistik bedende yıldızlar gibidir.

Binaenaleyh âlemin başlıca kandili olan Güneş'te, adeta kalpte olduğu gibi, cihan canlısının hayatı en yüksek derecededir, nitekim göksel uzuvlar arasında da o hayatı bahşeden başlıca odur, bu bahşetme hayati bir ruh vasıtasıyla olur ki, Pisagorcu Timaeos'un dediği gibi, bütün âlem diğer yıldızların ruhu ve kuvvetiyle birlikte onu durmaksızın içine çekerek yaşar, bilhassa da insan, kendi tabiatı gereği o yıldızlara muvafık olan kendi ruhu vasıtasıyla ve sanat ile basiret sayesinde onlara daha akraba kılınarak, bilge kişilerin kitaplardan ziyade şifahen naklettiği pek çok kaide ve yardımla bu hayatı devşirir. Ve insan ne kadar göksel, meleksi ve ilahi hale gelirse, yalnızca yıldızlardan ve akıllardan değil, bütün hayırların bizzat kaynağından o derece parlak bir kuvvet kabul eder. İnsan, fani olanları ayaklar altına alıp hor gördüğünde, baki olanları kucakladığında ve ruhu ile amellerini adeta bir gök gibi feleğe raptedip yolunu ve işini neşet ettiği göğe doğru çevirdiğinde göksel hale gelir.

Bu ise ancak karartıcı buharlardan ve insanı göğe benzemez kılan her türlü şeyden tecrit edilmekle mümkün olur. Keza temiz ve pak bir zihinle Tanrı'ya hizmet ettiğinde ve iç organlarında, teninde, elbiselerinde, meskeninde ve kap kacağında daima temizlikten hoşnut olduğunda meleksi hale gelir, zira bütün bu şeylerin murdarlığına cinler sıkça yerleşir, göksel ve ilahi olanların o en temiz tesirini bozar ve böylece Tanrı'nın pak hizmetkarlarını soğutur. Fakat bazı murdar melekler, Tanrı'ya ve O'nun hizmetkarlarına benzer görünmek için, ya kendilerine tapılsın ya da aldatabilsinler diye bu nevi temizliği talep ederler. Bu sebeple her şeyden evvel dikkatli bir ihtimamla riayet edilmelidir ki, her fert murdar ve kötü cinleri kovan, insanı Tanrı'nın ünsiyetine ve sohbetine hazırlayan saf ve temiz bir cana ve kalbe sahip olsun, nitekim en yüce hakikat şöyle buyurur, Ne mutlu yüreği temiz olanlara, çünkü onlar Tanrı'yı görecekler.

Şu halde bilhassa bu temizlik elde edildikten sonra, bedenin ve kullandığımız bütün eşyaların temizliği de hor görülmemelidir, zira yöneldiğimiz kaynak ve köken olan Tanrı, her iki temizliği de bütün berrak varlıklardan talep eder. Nitekim Yeşaya vasıtasıyla şöyle buyurarak her şeyden evvel bunu talep eder, Yıkanın ve pak olun, düşüncelerinizin kötülüğünü defedin.

Bunu da titizlikle arar, zira kutsal eylemlerde her daim kapların, armağanların, kurbanlıkların ve sunuların bütünüyle pak olmasını buyurur. Kısaca bağlamak gerekirse, bu alanda son derece yetkin olan İbraniler arasında herkesçe kabul edilen müşterek öğreti şudur, Tanrı’ya ait olan her şey, onların tahora (munditia) dedikleri paklık cihetinden tutulur. Kirli ruhlara ait olan ve onlara yahut onların azalarına temas eden her şey ise tumah (immunditia), yani murdar veya murdarlık diye adlandırılır, nitekim o ruhların kendilerine de murdar ruhlar denir. Aksine, berikilere ise ışık ve paklık Melekleri denir. Buradan hareketle, onların dostluğundan hazzedenler, her türlü paklığın arayışına girerler.

Bunların arasında arabacımız Franciscus, pek âlimane bir vaazla ve ilahi ruhun aydınlatmasıyla donanmış olarak, paklığı hayret verici bir surette övmüştür.

Binaenaleyh, her kim pak ve Meleklere pek benzer kılınmışsa, başkalarını da temiz bir yolla ve saf bir hayatla Tanrı’ya yöneltmeye gayret eder. Böyle bir kimse, gökleri dahi bir bakıma aşarak, artık yaşamın feyizlerini, ilerleyişini ve hikmetini feleklerden değil bizzat Meleklerden alır, tıpkı Eski Ahit Atalarının pek çoğunda okuduğumuz üzere, onlarla samimi bir ünsiyet kurmanın tadına varır. Zira bilindiği gibi,

İbrahim, nice müjdeler getiren Melekleri sevinçle karşılamıştır, İshak ve Yakup, bütün gurbet hayatları boyunca Meleklerin yakınlığından istifade etmiştir. İlyas, yalnızca bedeniyle değil zihniyle de Melek eliyle beslenmiştir. Petrus dahi Meleği zindandan kurtarıcısı olarak hissetmiş ve şehrin kapısından çıkarılıp tehlikeleri savuşturana dek onun refakatinde kalmıştır. Yuhanna, pek çok kez Meleğin sohbetiyle sevinmiş, en meşhur rüyetini de ondan öğrenmiştir.

Ve pek çok diğerini bir yana bırakıp sözü kısaca toparlayacak olursam, Pavlus’un dediği gibi Musa’ya yasa, kendisiyle fevkalade bir yakınlıkla muamele eden Melekler vasıtasıyla verilmiştir. Musa, yalnızca onların lütfu, himayesi ve ünsiyetiyle yetinmeyip, ulûhiyete göz dikerek kendi yolculuğunun kılavuzu olarak bizzat Tanrı’yı aramış, büyük bir güvenle O’na yakararak şöyle demiştir, "Eğer sen bizimle gelmezsen, ben gitmem." Tanrı da kendi sadık kullarını öylesine büyük bir kudretle tahkim etmeye gayret etmiştir ki, göklerin tesirlerinden (influxus) asla korkmasınlar. Nitekim Tesniye kitabında şöyle denir, "Milletler kâhinleri ve mehonenimi dinlerler", bizimkiler buna uğur yorumcuları der, lakin Aquinas’ın dediği gibi bunlar hesapçılardır, "Sen ise Tanrın tarafından başka türlü yetiştirildin." Onlar adına bir vahiy makamı ve evcil bir Tanrı edinmiş olmayı kâfi saymıştır ki, O’ndan gereken ve en mukaddes ibadetle her şeyi vakti geldikçe çekip alabilsinler.

Nitekim yasanın hakiki açıklayıcısı olan İsa Mesih de buraya yönelerek, elle yapılmış çadıra değil, yaşayan Tanrı’nın tapınağı ve semavi krallığın sarayı kılınmış olan kendi içimize Tanrı’yı nasıl çekebileceğimizi ve O’nu nasıl ağırlayabileceğimizi öğretmiş ve şöyle buyurmuştur, "Biz ona geleceğiz ve onun yanında konaklayacağız."

Bundan başka, içimizde bulunan Tanrı’yı lehimize harekete geçirebileceğimiz, hatta Yuhanna’nın "Onlara Tanrı’nın çocukları olma kudretini verdi" dediği üzere, bizzat kendimizi O’na dönüştürebileceğimiz kudreti öğretmiş ve bahşetmiştir.

Bunu günümüzün Hristiyanları ne yapabilmekte ne de bilmektedir, zira İncil’in abidevi hakikatleri öylesine silinip gitmiş ve öylesine bir kenara itilmiştir ki, neredeyse izleri ve hatları dahi seçilememektedir. İşte görüyorsun, Tanrı’dan, O’nun hizmetkârları olan Meleklerden ve O’nun aletleri olan göklerden nasıl lütuf devşirebileceğini, şimdi bunu kısa ve kolay bir yoldan nasıl yapacağını işit.

Felekten, Meleklerden ve Tanrı’dan Kısa Yoldan Nasıl Lütuf Alabiliriz? Bölüm IX.

Eğer bütün yıldızları, tesirleri ve cereyan eden açıları (aspectus) avlamaya kalkışsak ve bunlar vasıtasıyla koruyucumuzun yahut kolyozumuzun (genius) kim ya da nasıl bir şey olduğunu bilmeye çalışsaydık, yol hakikaten pek uzun, çetin ve ziyadesiyle şüpheli olurdu, zira bu öğretinin hocaları ardıllarına uzun, alabildiğine güç, kuşkulu ve kimi zaman birbiriyle çelişen kaideler bırakmışlardır. Nitekim Porphyrios koruyucuyu, doğum haritasının (genitura) yöneticisi olan gezegenden arar. Firmicus da ya oradan, ya orada daha fazla asalete (dignitas) sahip olandan, ya da doğan insanın burcundan hemen sonra Ay’ın konağına gireceği yerden arar. Keldaniler ise koruyucuyu daha ziyade Güneş’ten yahut Ay’dan müjdelerler. Başkaları ise bunu göğün köşe noktalarından birinden araştırmayı salık verir. Ve böylece bu öğretinin üstatları pek çok ihtilaf içinde bocalar durur, zira ya göklerin sırlarını ve nizamını tam manasıyla bilememişlerdir ya da az sayıdaki bilge arasında paylaşılan bu hakikatleri açığa vurmak ve avama mal etmek istememişlerdir.

Mademki o keçi yolu uzun ve alabildiğine gizlidir, feleklerden sorup öğrenemediğimiz şeyi bizzat kendimize danışarak kısa yola sarılmalıyız. Engelleri bertaraf edip kendimizi önderimiz olan ruha teslim edersek bunu pekâlâ başarabiliriz, zira biz direnmedikçe o bize feleğin, koruyucunun, dahası Yüce Yöneticinin sevk ettiği yolu gösterecektir.

Bunu da ancak, ilk gençlikten itibaren hiçbir fesat bulaşmaksızın bize fısıldananlara dikkat kesilirsek yahut zihin boş kaygılardan ve eğri arzulardan arındığında bizzat tabiatın veya ruhun dikte etmesiyle en sık neyi hissettiğimizi, hayal ettiğimizi, taklit ettiğimizi ve denediğimizi gözetirsek anlarız. Zira tabiatımız ve ruhumuz, göğün sevkini ve lütfunu hisseder, doğumunun başından beri her bir insana bağışlanmış olan şahsi koruyucusunun telkinlerini duyar, nitekim bunu yalnızca Platoncular ile bizim din âlimlerimiz iddia etmekle kalmaz, şaşmaz Hakikat dahi açık bir sözle ikrar ederek şöyle der,

"Onların Melekleri, Peder’in yüzünü her zaman görürler." Zira bunlar, kendi himayelerindekilere yardım eder, onları kendi yıldızlarının meyil ettiği yöne, her hâlükârda daima iyiye doğru sevk ederler, meğerki insan bu cazibelere kapılıp yahut kötü cinnin (daemon) telkinlerine aldanıp yolunu eğriltmiş olmasın. Zira sapa yollarda yürüyenin gerçekte bir yol rehberi yoktur, oysa yıldızların ve muhafızlarımızın vazifesi daima doğru olanı işlemek, insanı doğruluğa ve daha yüce erdemlere sevk etmektir. Binaenaleyh feleğin ve koruyucusunun, yahut Hristiyan lisanıyla söylersek, kendi Meleğinin telkinlerine rıza gösteren kimse, muvaffakiyetle hareket edecek ve mesut yaşayacaktır.

Aksi takdirde göğü ve yukarıdakileri hasım bulacak, semavi hamilerden kopup uzaklaştığı için her işinde ilahi buyrukların hasıl ettiği talihsizlikle karşılaşacaktır. Belki de şu kadim darbımesel bu manaya gelmektedir, "Minerva’ya rağmen [zorla] hayatta hiçbir şey yapma." Ve şayet Zerdüşt’ün öğrettiği gibi kader artırılamıyorsa, değiştirilmesi hiç mümkün değildir. Zira kendi dehanla, koruyucuna ve aralıksız davette bulunan semavi sese aykırı bir işe kalkışırsan, nafile yere zahmet çekersin, nitekim peygamber şöyle der,

"Tanrı şehri korumadıkça, bekçi boşuna nöbet tutar. Ve Tanrı evi inşa etmedikçe, onu kuranlar nafile yere didinir." Zira semadan parıldayan ve insanı gitmesi gereken yere sevk edip ulaştıran ışıktan önce yahut o ışığın ötesinde kendiliğimizden ayağa kalkmamız beyhudedir.

Şu halde girişeceğimiz işlerde uğurlu bir işaret ararken, her türlü dikkatle gözetmeliyiz ki, içimizdeki yasa aracılığıyla Tanrı’nın ne fısıldadığını yahut kutsal yazısında ve yasasında ne buyurduğunu, iyi muhafızın ne salık verdiğini, ruhun ne telkin ettiğini ve yıldızın hangi maksada lütufta bulunduğunu işitebilelim.

Seni nereye sevk ettiklerine de dikkat etmelidir. Zira mekânın tesiri büyüktür, nitekim Tanrı yahut O’nun adına ve vekâletiyle hareket eden iyi koruyucu, boş yere İbrahim’e şöyle dememiştir, "Sana göstereceğim toprağa gel, seni büyük bir millet yapacağım, seni mübarek kılacağım ve adını yücelteceğim", buradan, mekânın lütuf celbinde ne denli büyük bir payı olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Ve az sonra şöyle devam eder,

"İbrahim göçüp gitti, daha da ileri yürüyerek güneye yöneldi." Orada semavi fevkâlâde lütufları en bol surette hissetti, nitekim İshak da kuzeyde benzer bir feyze nail oldu, onun hakkında şöyle denir, "İshak Gerar’a geldi, orada ekin ekti ve yüz katını, yahut lafzın hakikati üzere, yüz arpa aldı."

Tanrı, sevgili dostu Abram’ın adını değiştirip ona İbrahim denmesini buyurmuş, başka bir yerde zikrettiğimiz üzere bunu büyük bir sırra binaen yapmıştır.

Aynı şekilde, torunu Yakup’u seçilmiş cemaatin tamamının reisi kılmak istediğinde, ona İsrail, yani "Tanrı ile hükümdarlık eden" yahut "Tanrı’nın hâkimiyetine önderlik eden" adının verilmesini emretmiştir. Giysilerin değişmesinin ne denli tesirli olduğunu da yine kutsal yazıdan öğrenebiliriz, zira bu yazı, Tanrı’nın kâhinleri ve hizmetkârlarının kutsal vazifeleri ifa ederken orada belirlenmiş münasip giysiler kuşanmalarını emreder. Benzer biçimde, yenen besinlerin ne kadar büyük bir tesiri olduğunu da yine aynı kaynaktan öğreniriz, zira kendi müntesiplerine hangi gıdalardan imtina edeceklerini ve hangilerini kabul edeceklerini büyük bir dikkatle öğretir. Keza onları, ahlak ve adetlerini birer nefret nesnesi ilan ederek yasakladığı farklı kavimlerle düşüp kalkmaktan meneder. Binaenaleyh, meşrebimiz ve mertebemiz değiştiğinde, ahlakımızı, giysilerimizi, muhaverelerimizi, meşgalelerimizi ve adlarımızı da değiştirmeliyiz, zira böylelikle daha asil bir koruyucu ve kılavuz edinmiş oluruz.

Nitekim bize bu ilerleme imkânı bahşedilmiştir ki, mertebeden mertebeye, erdemden erdeme yükselebilelim ve nihayet Sion’da tanrıların Tanrısı’nı müşahede edelim. Mekânını, amelini, meşrebini, yıldızını, koruyucusunu ve ruhunu layıkıyla bilen kimse, kendi başarısının ve saadetinin en muhakkak teminatına sahip demektir.

Küçük Bir Âlem Olan İnsan, Pek Benzediği Büyük Âlemin Bütün Azalarından Nasıl Güç Devşirebilir? Bölüm X.

Yalnızca felekten, Meleklerden ve gayrimaddi zekâlardan değil, âlem bedeninin herhangi bir azasından dahi azımsanmayacak derecede lütuf ve himaye devşiririz. Zira kimi bilgelerce insan beş cüze taksim edilir,

Entelektüel, rasyonel, öfke, arzu ve duyular, bunların bütün aletleriyle birlikte. En tepe hisara yerleştirilmiş olan akıl (intellectus), yalnız başına Yüce Hükümdar’ın has adamıdır, ne aklın (ratio) ne de duyuların çekip çıkaramayacağı şeyleri O’ndan çekip alır, zira Tanrı’nın kendisi ve hizmetkârları, kendi iradeleriyle sergileyecekleri hissi imgeler vasıtasıyla dilemedikçe duyularımızın muhakemesine boyun eğmezler. Aristoteles ve diğer doğa filozoflarının peşine düştüğü gibi felekleri hareket ettirenlerin hareketleri vasıtasıyla kavranması müstesna, akıl yürütmeyle dahi idrak edilemezler. Tanrı ise, yalnızca var olduğu gerçeği haricinde, duyular yahut akıl yürütmeyle çok daha az idrak edilir. Şayet Tanrı’ya ve O’nun hizmetkârlarına dair birtakım gizli hakikatleri kavrayabiliyorsak, bunu ancak Platoncuların akıl yürütmeden (ratio) ayrı tuttukları ve zekâ (intellectus) diye tesmiye ettikleri o en yüce paye sayesinde yaparız. Bu da, bizzat zekâya yahut o üstün cüze nüfuz eden ilahi bir ışığın aracılığıyla vuku bulur. Nitekim peygamber bu ışık hakkında şöyle buyurur, "Senin ışığında ışığı göreceğiz."

Akıl sahibi ruh (rationalis) ise daha yüce bir tahtta yerleşmiş olup, akıl (intellectus) ile muhayyile (phantasia) arasında durarak, etrafında dolaştığı her şeyden, semavi, dünyevi ve insani olanlardan beslenip serpilir, en çok da insanın huzuruyla genişler ve meşhur atasözünde dendiği gibi, demirin demirle bilenmesi misali bilenir. Kalbin yuvasında ikamet eden öfke gücü (irascibilis), kalbin kendisinden ve safradan yeterince tutuştuğu için harici bir desteğe pek muhtaç değildir, ancak öfkelendiği nesneyi dışarıdan kabul eder. Arzu ve iştah ise iki yönlüdür, biri kalpten ve akıldan destek alarak aklın dolaştığı her şeye yönelir,

ve bunlardan beslenip genişleyeceği ve büyüyeceği gıdayı alır. Lakin en çok da sevginin en yüce nesnesi olan Tanrı'dan beslenir, yeter ki O'nun ışığıyla aydınlanmış olan akıl aracılığıyla O'na yönelsin.

Diğeri ise alt makamlara bağlanmış, hikmetten ve akıldan uzağa yerleştirilmiştir, ta ki zamansız yakınlığı aklı ve yüce meclisleri rahatsız etmesin. Bu güç, hakiki insanın büyümesini ancak yukarısındakilere boyun eğip onlara tabi olduğu ölçüde şeylerden temin eder. Yüce iştahın beslendiği vasıtalar ise sayısızdır, bunlar doğru yasalarda ve öğretilerde, bilhassa da kutsal kelamda bulunan düsturlar ve belgelerdir, nitekim onu yönlendirmeye ve güçlendirmeye yarayan her şey orada toplanmıştır. Ayrıca daha güçlü büyüyebilsin diye arınmasını sağlayan kutsal ayinler de vardır.

Duyular ise aklın ve iradenin hizmetkârları gibidir, bütün duyulur şeylerden haz alacakları şeyleri devşirirler ve kendi hâkimlerine itaat ederler. Zira işitme duyusu havaya ve diğer duyularla kavranamayan şeylere iştirak eden son derece hassas bir organdır, hikmeti elde etmek uğruna diğer bütün duyuların önünde hizmet eden yüce bir hizmetkârdır. Nitekim sözün ve bütün ahengin ölçülerini tartar, doğru vezinleri ve bütün söylemi kavrar, böylece kendisi de bir ahenk düzenleyicisi, musikişinas ve adeta yarı akli hale gelir, çünkü aklın yürüyüşünü duyular arasında bir tek o algılar. Düzenlenmiş ve sanatsal çalgılardan, işitme duyusuyla daha iyi hissettiği evrenin ahenginden hayranlık verici hazlar ve kurallar alır, Platoncuların ve Pisagorcuların belirttiği üzere insan bunlarla kendi nefsini düzene sokar. Göz ise göğü, yıldızları, feleklerin kusursuz ahenk içindeki dönüşlerini, batış ve doğuşları, yeryüzünün pek güzel resmini, suların bereketini ve görünür bütün şeylerin bileşimini seyreder, böylece felsefenin en gür pınarı buradan yudumlanır ve insan buradan daha yüce bir hikmete erişir.

Her iki insanın besini de buradan daha az devşirilmez, tıpkı doktrin gibi. Gözler ile kulaklar arasında, yüzün orta bölgesinde tabiat burun deliklerini kurmuştur, bunların ahengi kokuların içeriye süzülmesidir, bu da hoş kokulu ve iyi terkiplerden gelen tesirlerle insana azımsanmayacak bir fayda temin eder. Ağız da yüzün merkezinde dişlerle, damakla ve dille tahkim edilmiş olup insana türlü kazançlar sağlar. Nitekim bedenin bütün besinlerini adeta bir kilere alır gibi kabul eder ve bütün bedene dağıtır. Ancak önce damağın hakemliğine sunulur, ta ki zararlı olanı reddetsin ve faydalı olanı kabul etsin. Ardından dişler bunu öğütür, böylece önceden ezilmiş olan besin, midenin kazanında pişirilmek üzere hazır hale gelir.

Bu besinin çevrilmesi için dil bahşedilmiştir, bu organ bedene hizmet ettiği kadar ruha ve akla da hizmet eder, basiret ve kalbin kavradığı sözü dışa vurur, böylece komşusuna hayır sağlar, ondan, hatta yücelerden ve bizzat Tanrı'dan menfaatler devşirir ve mukayese yoluyla pek çok hikmet elde eder. Öyleyse bütün bu düzende insanın kulakları, gözleri, burun delikleri, ağzı, dili yahut zihniyle faydalanmadığı geriye ne kalır, hiçbir şey bunlardan birinin hükmünden kaçamaz.

Zira dokunmanın, görmenin, koklamanın ve tatmanın reddettiği şeyler en azından kulaklar vasıtasıyla algılanır ve dil ile ele alınır, çünkü dil her şey hakkında konuşabilir ve kulaklar duyulur ya da akledilir her şeye dair işitebilir.

Bundan ötürü işitme, diğer bütün duyuların önünde akla hizmet eden ve onun has hizmetkârı olan bir duyudur. Bundan sonra başın sarayında, aklın huzurunda kurulmuş olan diğer üç duyu gelir, ta ki onların bütün hükümleri aklın terazisinde tartılsın. Dokunma duyusu ise hayvani kısımlara bırakılmıştır, daha katı ve daha maddesel şeyleri kavrayarak insanın hükmünden kaçacak hiçbir şey bırakmaz,

şayet insan bundan gıda almayacaksa. Bir şey duyularla idrak edilemiyorsa bile en azından zihinle temaşa edilir. Nitekim,

Hermes (Mercurius), oğlu Tat'a bunları tefekkür etmesi için sunarak şöyle demiştir, "Evladım, bilesin ki her canlı türü evrenin kendine has bir bölgesinde yaşar. Nemli olanlar suda, karasal olanlar karada, uçucular havada ikamet eder, insan ise bütün bunları, toprağı, suyu, havayı, ateşi ve bunlarda bulunan her şeyi kullanır. Üstelik göğe bakar, duyusuyla ona erişir, zihni ve aklı ile bizzat Tanrı'ya ulaşır. Her şeyle bir tenasüp ve simgesi olduğu için her şeyi anlar ve her şeyden simgesel bir kuvvet çeker, böylece beslenir ve büyür." İki şekilde büyüme elde eder,

Yaratıcı ve var edici olan Tanrı'dan, O her türlü besini bizzat sağladığı için gıdalanır, diğer şeylerden ise yardımına ve beslenmesine sunulmuş bir hazır gıda gibi yararlanır.

Meşşai filozofların reisi de buna katılarak şöyle der, "Bizler bir bakıma her şeyin gayesiyiz." Simplikios ve Thomas'ın, bu sözün yalnızca yapay şeyler için geçerli olduğu ve bizi diğer şeylerin değil sadece suni nesnelerin gayesi kıldığı yönündeki görüşleri isabetli değildir.

Zira kendisi Politika'nın başında bunu açıklayarak şöyle der, "Bitkilerin hayvanlar için, hayvanların ise insanlar için var olduğunu kabul etmek gerekir." Nitekim ehli hayvanlar, İbranilerin behemot dediği uysal yaratıklar, insanın kullanımı ve gıdası için vardır. Hepsi olmasa da pek çoğu gıda için, giyecek temin etmek için ve bunlardan diğer yararları sağlamak için hizmet eder. Tabiat eksik ya da boşuna hiçbir şey yapmadığına göre, bütün bunların insan için yaratıldığını bilmeyen yoktur. Aristoteles bizzat Etik'te gökleri insandan üstün tuttuğu için göklerin insan uğruna yaratıldığını kabul etmese de, kutsal yazıdan ve doğru düşünenlerden öğrenebildiğimiz kadarıyla, onlar dahi insana hizmet için var edilmiştir, çünkü Tanrı'nın feyzini vasıtasız alırlar.

Nitekim başka bir aracı olmaksızın insana lütfetmek üzere ya da insanın hizmetine sunulmuş olan bitkilere ve hayvanlara fayda sağlamak için aşağıya feyiz akıtırlar, bu da zaten kabul edilmiş bir husustur. Demek ki insan, her şeyi kullanmayı ve her şeye hükmetmeyi bildiği takdirde her şeyden kendi yetkinliğinin artışını kabul eder, nitekim Yaratıcı tarafından kendisine bu kabiliyet bahşedilmiştir, Tanrı lütfederse bunu sırası geldiğinde açıklayacağız.

Ruhun Kendi İçindeki Uyumu Üzerine, Bölüm XI.

Ruhun hiçbir şeyle ihtilafa düşmemesi, bilakis her şeyden gıda alabilmesi için kendi kendisiyle uyum içinde olması şarttır. Çünkü (Origen'in dediği gibi) bedenin uzuvları çözüldüğünde ve eklemleri birbirinden koptuğunda sonsuz bir ıstırap hissettiğimiz gibi, ruh da ahenk için, doğru eylemde bulunmak ve faydalı hissetmek üzere Tanrı tarafından yaratılmış olan düzenin ve bağın dışına çıktığında aynı şeyi hisseder. Bundan ötürü, akli hareketlerin bağı çözüldüğünde ruh bizzat kendi kendine işkence eder. Kendisi tarafından yönetilmesi gereken bütün duyular ve bütün uzuvlar bu intizamsızlığın cezasını sahipsiz ve düzensiz kalarak çekerler.

Öyleyse ruh hakiki felsefeyle, hakikat çalışmalarıyla, avamdan gizlenmiş olan kurbanlarla ve gereken bütün arınmalarla tedavi edilmelidir, ta ki sağlığına kavuşsun, hakikatle pekişsin ve böylesi kalkanlarla donanıp hiçbir şeyden korkmasın. Chalcidius'un uzun uzadıya tartıştığı gibi, sonradan gelen sarsıntılardan çekinmesin, kendi kendisiyle uyuşup diğer şeylerle hemfikir olsun ve dostça bir tavırla her şeyden büyümesine yarayacak dayanakları alsın. Nitekim kendi kendisiyle çatışan biri başkalarıyla anlaşamaz ve başkalarının ahenkli simgesini hissedemez. Zira Proklos'un dediği gibi,

kendi kendisiyle savaşan biri diğerleriyle uyuşamaz, ne başkalarından hakiki bir haz alabilir ne de onlardan beslenebilir. Bilakis bu nifak yüzünden daima yanılgısının cezasını çekeceği bir sebebi kendinde taşır, nitekim Augustinus şöyle demiştir, "Ey Rabbim, sen öyle hükmettin ki, her düzensiz ruh bizzat kendi cezası olsun." Farklı sözlerle de olsa aynı minvalde Ambrosius, Hieronymus, Gregorius, Seneca, Cicero ve bütün doğru düşünenler buna katılır ve tasdik eder. Bu hakikati kutsal kelamdan da öğrenebiliriz.

İşaya der ki, "Kötüler hiçbir yerde durulmayan, dalgaları çamur ve pislik savuran çalkantılı deniz gibidir, çünkü kötülere esenlik yoktur, der Rab." Bir düzen kalktığında nizamsızlık baş gösterir ve asıl barış olan nizamın dengesi sürgüne gider. Buradan mizaç bozukluğu, kargaşa, huzursuzluk, kararsızlık, eziyet ve türlü işkenceler türeyecektir.

Bunların pek çoğu Davud tarafından otuz yedinci Mezmurdur'da zikredilmiştir, orada ruhun zaafından ve nifakından başlayarak bundan doğan nice kötülüğü anar. Der ki, "Günahımın yüzünden etimde sıhhat, kemiklerimde esenlik kalmadı." Peygamber burada maddi kemiklerden bahsetmez, kemiklerle simgelenen ruhun erdemlerinden ve güçlerinden söz eder.

Ardından şöyle devam eder, "Zira fesatlarım başımdan aştı, ağır bir yük gibi üzerime çöktü." Sonra çürümeden, sefaletten, bükülmekten, kuruntulardan, sıkıntılardan ve yüreğin feryat eden iniltisinden bahseder. Bu yüzden Platoncular ruhun itidalini bütün erdemlerin en mükemmel ahengi olarak görmüşlerdir, diğer erdemler onu takip eder ve taklit eder.

Demek ki bir kimse diğer varlıkların ahenginden zevk almak, onlardan güç devşirip yararlanmak ve ruhun kargaşasından doğan bütün felaketlerden kurtulmak istiyorsa, her şeyden önce ruhun kendi kendisiyle olan uyumunu temin etmelidir.

Ruhun İyileşebilmesi ve Zevk Alabilmesi İçin Erdemler Ahenginin Düzenlenmesi Üzerine, Bölüm XII.

Erdemler ruhun nesneleri olduğu için,

İlaçların ahenkli olması zorunludur, zira hem sağlık hem de haz uyumluluktan doğar ve kendileri de bir nevi uyumdur. Nitekim bedenin sağlığı, daha önce söylediğimiz gibi, hıltların ve beden cevherine ait olan şeylerin mizacıdır (temperamentum). Ruhun sağlığı da erdemlerin ahengi ve uyumudur. Haz ise, fail gücün yöneldiği nesneyle olan orantısından kaynaklanır. Bu orantı ne kadar büyük olursa, duyulan haz da o kadar büyük olur. Hatta hem haz veren hem de şifa bahşeden aynı şey, her iki yönüyle de ayrışır.

Gerek bedene gerekse ruha yönelik gücünü, kithara ve tıbbın mucidi olduğu söylenen Apollon’dan alır. Fakat daha hakiki ve felekler üstü olan Apollon, bunu çok daha üstün bir ahenkle gerçekleştirir ki bu ahenk karşısında yapay yahut tabii ahenk fersah fersah aşağıda kalır, adeta silik bir gölgeden ibarettir.

Nitekim O, insanın her iki yönünün kusursuz sağlığını ve mizacını hem bizzat bahşetmiş hem de vermeyi öğretmiştir, bunu da tecrübeli ve pek hikmetli bir hekim olarak zaafımıza uygun gördüğü ve bütün cüzleri itidale kavuşturacak vesilelerle yapmıştır. Öyle ki, insan nevini yüceltmek ve kemale erdirmek yolunda başka bir öğreti, yol veya kaide ile belirlenen yahut tasarlanan her türlü gayret, Mesih tarafından aktarılan o en mükemmel ilkeler yanında beyhude sayılabilir. Fakat bedenleri iyileştirmede ahenk öylesine tesirlidir ki, Demokritos ve Theophrastos’un da tasdik ettiği üzere, yalnızca tabii değil, sesle icra edilen şifa dahi fayda sağlamıştır, nitekim Pythagoras ve Empedokles, Asklepiades ile birlikte bunu sözleriyle ortaya koymuş, Davud ile diğerleri de bizzat tecrübe ederek doğrulamıştır. Zira Davud, kötü ruhun azap verdiği Saul’u lirin nağmeleriyle iyileştirmiştir.

Boethius’un aktardığına göre Terpandros ve Methymnalı Arion, pek ağır hastalıklardan mustarip olan Lesbosluları ve İonyalıları nağmenin yardımıyla kurtarmıştır. Thebaili Ismenias’ın da, siyatik ağrısının ıstırabıyla kıvranan pek çok Boiotialının bütün kederlerini ahenkli nağmelerle giderdiği rivayet edilir.

Daha pek çok kimsenin hissedilir ahenk vasıtasıyla iyileştiği hem bizzat Boethius hem de başkaları tarafından aktarılmaktadır. O halde tabii ahengin bunu haklı olarak yerine getirmesi gerekir, zira o yapay olandan muhakkak daha kuvvetli ve daha üstündür. Bu tabii ahenk ise, ilaçların hem birbirleriyle olan orantısı ve mizacında, hem de tatbik edildikleri bedenin keyfiyetleriyle olan uyuşumunda saklıdır.

İlaçların hem kendi aralarında hem de bedenle mizaç uyumu içinde bulunması icap eder, meğerki bir teskin edicilik ve sıhhat mizacı hasıl edebilsinler.

Bu sebeple Şamlı İoannes ve bu hususları ele alan diğer kadim hekimler, ilaçların orantılanması ve kaynaştırılmasında büyük bir ihtimam göstermişler, terkiplerinde adil ve ahenkli vezinler tayin etmişler, bunları hastalara taksim eden hekimlere ise ilaçları iyileştirmek istedikleri bedenlere göre orantılama vazifesini bırakmışlardır. Günümüzde pek çok cahil hekim bu kaideyi hiçe sayarak çoğu defa dâhili uzuvlara öylesine bir uyuşmazlık zerk eder ki, ahenkli bir mizaç ve sıhhat getirmesi gereken ilacın uyumsuzluğu yüzünden hastalar ürperti, elem ve azap çekerler. Ruhun ilaçları olan erdemlerin de, şayet ruha sıhhat ve ferahlık vereceklerse, hem kendi aralarında hem de ruh ile itidal içinde olmaları gerekir. İlahiyatçılarımız, erdemlerin irtibatı ve birbirine bağlanışı hakkında uzun kelamlar ederler, bilhassa Thomas, Henricus, Johannes Scotus ve diğerleri. Mademki bu irtibat ahenkli bir uyuşma olmaksızın vücut bulamaz, onlar gerek bütün erdemlerin gerekse bazılarının münferit rabıtası hakkında ne düşünürlerse düşünsünler, biz burada kendi harmonik uyuşmamızdan bahsedelim. Zira Boethius’un tarif ettiği üzere ses ahengi nasıl ki denk ve denk olmayan seslerin tek bir ahenkte toplanması ise, ruhu kemale erdiren ahenk de denk ve denk olmayan erdemlerin tek bir uyuşumda bir araya getirilmesidir. Nitekim cömertlik ile inanç, tutumluluk ile umut, murakabe (tefekkür) ile hizmet yarışında sevginin gayretli ameli ve benzerleri birbirine denk olmayan erdemlerdir. Buna rağmen hepsi birleşerek ahenk oluştururlar, aksi halde erdem değil, kusur addedilirler.

Bütün erdemlerin onda buluşması gereken mefhum ise sevgidir, Tanrı ve komşu sevgisidir. Yüce Hakikat’in öğrettiği üzere Yasa ve Peygamberlerde bildirilen buyruklar, sanki bütün erdemlerin kökü, esası, hayatı ve ruhuymuşçasına bu sevgide toplanmıştır.

Nitekim Pavlus da açık bir seda ile bunu ihtar ederek şöyle der, "İnsanların ve meleklerin dilleriyle konuşsam, dağları yerinden oynatacak imana, peygamberlik sırrına, varımı yoğumu dağıtacak bir takvaya ve diğer bütün erdemlere sahip olsam, fakat sevgim olmasa (ki bütün erdemlerin kendisinde buluşması gereken sevgi budur), başkalarına belki bir fayda ve zevk veren ama kendi nefsine tınlayan bir zilden gayrı hiçbir şey değilimdir." Kendi sesiyle kendisine hiçbir fayda sağlamayıp bilakis dinleyenlerin kulağını okşasa da kendini tüketip aşındıran bir zil misali bana hiçbir yararı yoktur.

Erdemler sevginin kök ve temelinde pekişmedikçe hiçbir ilerleme kaydedilemez. Bütün erdemler tek bir noktada birleşmedikçe haz da hasıl olmaz, Platon’un Epinomis’te takva dediği şeye bizim Pavlus’umuz ve onun hocası olan Mesih, sevgi adını verir. Platon’un Devlet’inde (ki Macrobius onu takip eder, Ambrosius ve Lactantius da aynı şeyi iddia eder görünür) bütün erdemlerin onda toplanması gereken müşterek paydanın adalet yahut başkalarının dediği gibi bütün erdemlere sınır çizen itidal olduğunu söylemesi, sevgi hakkında zikredilenlere tezat teşkil etmez. Zira seste ahenk nasıl iki türlü ise, biri tellerin, nağmelerin yahut kavalın kendi içindeki ahengi, diğeri ise bütün sazdan ve dahi birden fazla enstrümandan tek bir tınının yankılanması için diğer teller, nağmeler veya kavallarla olan uyumu ise, erdemlerin ahenginde de iki türlü vezin vardır, biri her erdemin kendi içindeki adaletidir ki (Ambrosius’un dediği gibi) bu, hiçbir erdemin haddini aşmaması yahut eksik kalmaması, bilakis layık olduğu ölçüde yayılması için her erdemi tarttığımız müşterek bir miyardır, buna kimileri vezin kimileri itidal demiştir.

Diğer vezin ise bütün erdemlerin tek ve aynı sevgi ahenginde, Tanrı yahut komşu sevgisinde, hatta her ikisinde birden birbirine uymasıdır, öyle ki erdemler yalnızca dinleyenlere haz vermekle kalmasın, onları icra edene de fayda getirsin.

Zira bütün erdemleri bu sevgiyle terbiye eder ve dengeleriz, dahası her iyi amel, her hakiki uyumun menbaı olan Tanrı’ya yönelir. Bunu yalnızca Katoliklerimiz bir ağızdan öğretmekle kalmaz, pagan bilgelerinden pek çoğu da ifade eder. Bunlardan Hierokles şöyle der, "Akıl sahibi varlık şayet kendi ihtişamına kavuşmak arzusundaysa, ilahi kanunun takdir ettiği şeyleri istemelidir. Zira ruh, ancak Tanrı’ya göre tertiplendiğinde doğru bir nizama kavuşur. Tanrı’dan sapan kimse akıldan da düşer ve iyilerin nizamından uzaklaşıp karanlığa sürülür."

Ve yine daha sarih bir surette, "İlahi ruhtan beslenen akıl Tanrı’ya raptolunur, zira benzerin benzerine yaklaşması zaruridir. İnsan kendini kurban olarak sunmadıkça, kendi ruhunu adeta bir heykeltıraş gibi inşa etmedikçe, zihnini ve aklını ilahi ışığı kabul edebileceği bir tapınak haline getirmedikçe Tanrı’nın hayırlı bir rahibi olamaz." Tanrı ile olan bu birlik ve tapınağın tanzimi ise, şeriatın kemali ve aklın bütün tekâmülü olan hakiki muhabbetle vücut bulur, elbette buna layık bir marifet refakat etmelidir.

İçinde Mesih’in sedası yankılanan mübarek Pavlus’un şu sözlerinin bu fikirle nasıl uyuştuğuna kulak verelim, Efeslilere şöyle der, "Mesih’in Ruhu vasıtasıyla kök salıp temellenerek güçlenin ki, bütün mukaddeslerle birlikte sevginin genişliğini, uzunluğunu, yüksekliğini ve derinliğini kavrayabilesiniz, yani yöneldiğimiz o kemale eresiniz ve nihayet Tanrı’nın bütün doluluğuyla dolasınız, bu ise üstün sevgi ilmidir yahut üstün aklın sevgisidir." O halde bu muhabbet elde edildiğinde, bütün erdemler sanki kendi hayatlarına ve ahenk kuvvetlerine kavuşurcasına ona doğru akarlar. İşte Kurtarıcı bunu defalarca tekrarlayarak bilhassa tavsiye etmiş, bize miras hakkı olarak bırakmış ve kendi tesisinin bir nişanesi kılmıştır. O’ndan talim gören ve daima göğsünde yatan sevgili şakirdi Yuhanna, bu sevgiyi fevkalade yüceltmiş, ona öylesine övgüler düzmüştür ki, diğer bütün erdemleri unutup sadece buna riayet edilmesini ister görünür. Pek de haksız sayılmaz, zira bu sevgi diğer bütün faziletlerin kökü, temeli, hayatı, kudreti, nefesi ve ahengidir.

Erdemlerin Ruh ile Olan Ahengi Üzerine. Bölüm XIII.

Daha evvel belirttiğimiz gibi, bedenleri sağlığa kavuşturmak için yalnızca panzehirlerin birbirleriyle olan orantısı değil, aynı zamanda bedenle ve o bedenin mizaç keyfiyetleriyle olan orantısı da aranır. O halde bizim için de erdemlerin birbirleriyle olan orantısının ötesinde, erdemlerin ruh ile olan orantısını araştırmak iktiza eder.

Her erdem her ruha fayda sağlasa da, hangi cinsten olursa olsun, kimi ruhlara bazı erdemler diğerlerinden daha iyi gelir. Nitekim şarkı söylemek bir kimsenin tabiatına öylesine münasip ve mahsustur ki, hocasız ve hatasız söyler, musiki kudretinin künhüne pek kolay nüfuz eder. Başka bir kimse ise en gayretli çalışmayla, uzun seneler boyunca buna muvaffak olamaz, fıtratı öylesine uyumsuzdur ki, sanat bellerse bile sesini bir türlü uyduramaz. Kimi insan az bir sanat bilgisi fakat büyük bir fıtri kabiliyetle mükemmel bir resim yahut heykel meydana getirir ki bir başkası büyük bir çaba sarf etse de bunu başaramaz.

Biri cevherleri tabiatı yahut zekâsıyla gayet kolay tanır, diğeri ise asla tanıyamaz. Kimi insan ilimlerde pek az vakitte ve az bir zahmetle terakki eder, bir başkası ise döktüğü onca tere ve gayrete rağmen beyhude çabalar durur. Kimi murakabeye son derece meyyaldir, amele ise hiç yatkın değildir. Bir başkası ise büyük bir şevk ve sadakatle hizmet vazifesini ifa eder. Buradan kolayca anlaşılır ki, her şeyde her ameli işleyen Tanrı ve Sanatkâr Ruh tek olsa da, her şeyi aynı kimseye bahşetmez, herkese dilediği ölçüde taksim eder.

Daha önce söylediğimiz gibi, bu muhtelif vazifeler ve erdemler yıldızlara, koruyucu ruhlara (genius) ve bizzat taksim eden Tanrı’ya tabidir. Bu sebeple hiçbir erdem hor görülmemeli, fakat herkes yıldızın, koruyucu ruhun, tabiatın ve bilhassa o Yüce Taksimci’nin kendisini sevk ettiği erdemi nefsine mal etmeye gayret etmelidir. O ki, Petrus’u imanla, Yuhanna’yı sevgiyle, Yakup’u dindarlıkla, Thomas’ı basiretle, İbrahim’i takvayla, Musa’yı hilm ile, Pinehas ve İlyas’ı gayretle, Davud’u ise din ve kuvvetle zenginleştirmiştir.

Bu sebeple, hangi erdemde daha ziyade temayüz ettiğini gör, onda sebat et, onun zirvesine tırman ki hepsinde öne çıkamasan dahi hiç değilse birinde üstün gelesin. Diğer erdemlerde ise vazifeni yerine getir, onları hakir görme. Bu hususlarda, her bir kimsenin ne ölçüde pay alacağına dair kati bir kaide konulamaz, zira bu mertebeye ancak ruhun daha yüce meyvesiyle vasıl olunur.

Bu mertebeye, ilkin Plotinos tarafından tarif edilen, cümle bilgelerce en çok methedilen o üç katlı erdem cinsiyle, yani Siyasi, Arındırıcı ve Kahramanca erdemlerle ulaşılır.

Bunlara bir de Örnekleyici olan eklenir, lakin bu sonuncusu bizatihi bizde bulunmaz, bizdeki erdemleri tanzim eden, ölçüp biçen bir kural gibidir. Şu halde bu üç katlı erdem cinsi, bizde erdemlerin mükemmel bir ahengini husule getirir.

Siyasi erdem, bir sazdaki hypate yahut proslambanomenos perdesi gibidir, şarkıdaki daha pes, daha derinden gelen sestir. Kahramanca erdem ise nete hyperbolaion gibidir, yükseltilmiş, en tiz sestir. Arındırıcı cins ise mese gibidir, sazdaki orta teller yahut nağmedeki vasat sesler gibidir.

Musiki üstatlarının bildirdiği veçhile, proslambanomenos’tan mese’ye bir oktav (diapason), oradan nete hyperbolaion’a bir başka oktav uzanır, her ikisinde de ahenk kemale erer. Tıpkı bunun gibi, sivil erdemlerden arındırıcı erdemlere yükselen insan, sanki ilk oktav ahengine erişir, arındırıcı erdemlerden kahramanca erdemlere taşındığında ise nihai bir ahenk teşkil eden diğer oktavı tamamlar. Erdemlerin ruhu nasıl ahenkli kıldığını, bu öğretinin filozoflar arasındaki tartışmasız önderi olan Plotinos pek vazıh bir surette şöyle izah eder,

İnsanda iki türlü hareket vuku bulur ve ruhu sarsar, bunlardan biri, ister kışkırtıcı ister ürkütücü olsun, nefsin düşüncesizce sergilediği birtakım hayvani hamlelerdir.

Diğeri ise, bu hareketleri kasten, bilerek ve isteyerek takip ettiğimiz anlardır. Siyasi erdemler, basiret ve tefekkür vasıtasıyla bu ikinci hareketleri dizginler ki aklın fena addettiği şeye cevaz verilmesin. Bu itidali temin ederek ruhu ahenkle donatmaya başlarlar. Lakin arındırıcı erdemler mezkûr hareketleri yalnızca frenlemekle kalmaz, onları kökünden söker, yok eder, ilk tahrikleri dahi öyle bir bastırır ki onları zapt etmek için aklın mevcudiyeti, iradenin zahir olması kafi gelir. Arındırıcı erdemler ruhu bu çalkantılardan büsbütün kurtardığında, ruh enstrümanını fevkalade akortlu bir hale getirir, geriye yalnızca şarkıya, o ahenkli, o muazzam amele koyulmak kalır. Ruh bunu başardığında, en yüce gayelere yönelerek bir kahramana dönüşür. Demek ki Siyasi erdemler bizim hayvani yanımızı, yani dış insanı intizama sokar. Arındırıcı erdemler, adeta ilk oktav vasıtasıyla canı temizler, onu daimi kılar, öyle ki insan artık ruhani addedilir ve gerçekten öyle olur. Kahramanca erdemler ise oradan en yüce ahenge yükselerek insanı zekalarla, hatta bizzat Tanrı ile birleştirir. Aristoteles de insanların erdemin kemali sayesinde Tanrılaştığını söyleyerek buna iştirak eder. Lakin bizim Plotinos’umuz sözünü sürdürerek şöyle der,

Kahramanın gayesi ve arzusu, yalnızca günahtan berî olmak değil, Tanrı olmak, geldiği yere geri dönmektir, tıpkı, "Ben Baba'dan çıktım ve dünyaya geldim, yine dünyayı bırakıp Baba'ya gidiyorum" diyen O zat gibi. Bizler de O'nun kardeşleri olup aynı Peder'den neşet ettiğimize göre, daha mütevazı bir mertebede de olsa aynı makama rücu etmeliyiz.

Geldiğimiz yere vardığımızda, o kusursuz oktavı ikmal etmiş oluruz, zira musikişinasların dediği gibi, oktavda ses, farklı bir perdeyle dahi olsa ayrıldığı sese geri döner. Biz de Tanrı'dan, yaratıcı bir başlangıçtan çıkar gibi sadır olduk ve nihai gayemiz olan saadet vasfıyla yine O'na döneriz.

Şu halde Plotinos'un zihnindeki gayeyi takip edecek olursak, insan, yalnızca tefekkürsüzce bir yanılgıya düşüp mezkûr ilk hareketlere kapılırsa, ikili bir tabiatta kalarak hem Tanrı hem cin (daemon) olur, nitekim Platoncuların dediği gibi cinler, yani akıllı zekalar dahi birtakım hislerden müteessir olurlar. Chrysostomos'un haklarında şöyle dediği kimseler bunlardır, "Eğer aziz iseler, yine de insandırlar, kötülükten büsbütün uzak kalamasalar da yine de pak kalabilirler." Şayet insan o ilk hareketleri hiç hissetmezse, o haldeyken yalnızca Tanrı'dır. Demek istediğim, ilk O'nu takip edenlerin zümresinden bir Tanrı'dır, nitekim Yuhanna'nın bahsettiği Tanrı'nın evlatlarıdır,

"Onlara Tanrı'nın çocukları olma kudretini verdi." Lakin Plotinos daha da ileri giderek insanları örnekleyici erdemlere kadar yükseltir ve bunların iki türlü olduğunu söyler,

Biri akılda, diğeri ise ruhtadır. Akılda olanlar bizzat erdem değil, erdemlerin asılları, örnekleridir (exemplaria). Başka bir yerde öğrettiği üzere insanın hakiki sureti olan ruhta bulunanlar ise bizzat erdemlerdir. Zira akılda olanlar adeta Tanrı'dadır, bu yüzden örnekleyici tesmiye edilirler. Nitekim Tanrı'da ve bize ilahi bir lütufla akıtılan akılda bulunanlar, O'nun zatının fiilleridir. Ruhta olanlar ise orada ikamet eden erdemlerdir. Orada adalet, itidal ve benzerleri hakiki manada erdem değil, sevk ve idare eden kaidelerdir, oysa ruhta bulunduklarında bizzat erdemdirler. Zira oradaki adalet, bir şeyin kendi zatına yönelmesidir, onda bulunandan gayrı bir şey değildir. Ruhtaki adalet ise ruhu Tanrı'ya yönelten güçtür. İtidal ise orada aklın kendi içine doğru derinlemesine yönelmesidir ki bu pek münasiptir. Ruhta ise nefsani ihtirasları yatıştırır. Cesaret orada ihtirasın büsbütün haricinde kurulmuş, her şeye galebe çalan bir kuvvettir, ruhta ise, feyz aldığı zatın benzerliği nispetinde ihtirastan pay alır. Basiret orada her şeyi sevk ve idare eden eksiksiz bir görüştür, ruhta ise pek çok tecrübeyle iktisap edilmiş bir melekedir.

Kendi teolojik erdemlerimizi de ele alacak olursak, orada sevgi (charitas), muhabbet, her şeyi kuşatan ve cümle mevcudatı layık olduğu mertebelerle dolduran aşktır, ruhta ise parça parça dağıtılmış bir ihsandır. Ruhta insanı irşat eden ve ilahi nurla bahşedilen birtakım şeylerin marifeti olan, görünmeyen hakikatlerin sarsılmaz delilini teşkil eden iman, akılda ilahi bir hakikat ve bütün şeylerin en şüphesiz bilgisidir.

Ruhun umutla tutunduğu şeyleri, akıl sarsılmaz bir kavrayışla mülk edinir. Ruh, aklın temas ederek ulaştığı gayeye doğru meyleder. Nitekim Plotinos'un bizzat dediği gibi, akıl, ruhun arzuladığı ve umut ettiği şeyi bir nevi idrak temasıyla tutar. Plotinos'un burada hayal kurup kurmadığını anlamak için, o mertebeye bizzat vasıl olmuş olan Yuhanna'mızın şehadetine kulak verelim, "İşittiğimiz, gözlerimizle gördüğümüz ve hayat Kelamı hakkında ellerimizle dokunduğumuz şeyi size ilan ediyoruz." İlahi olanı bir tecrübe ile bizzat tasdik eden yahut Plotinos'un akıl tesmiye ettiği o yüce cüzüyle Tanrı'ya bağlanan, O'na istinat eden ve bir nevi temas ile birleşen kimse, ilahi hakikatlere dokunmuş olur. Proklos'un dediği gibi, "İlahi cevhere dokunuruz ve ruhun en yüce zirvesiyle O'na meyil gösterip O'na dayanırız." Pavlus ise, "Tanrı'ya bağlanan, O'nunla tek bir ruh olur" der. Bu ruhani vahdeti ise bizzat aklın birliği takip eder.

Üçüncü İlahi, Ruhun Ahengi ve Anlaşılır Şeyler Üzerine

İkinci Perde

Ruhun ne olduğu. Bölüm I. Yaradan'ın bütün ruhları eşit yaratıp yaratmadığı. Bölüm II. Adil hakimin ilk taksimatta neden bu eşitsizliği gözettiği. Bölüm III. Başlangıçtan itibaren farklı derecelerle dağıtması ve fanilere türlü ihsanlar ve mükafatlar bahşetmesi sebebiyle Yaradan'ın şahıs kayırıcı sayılıp sayılmayacağı. Bölüm IV. Bazı müşkillerin halli. Bölüm V. Ruhun başlangıçta nasıl çıplak olduğu yahut öyle göründüğü. Bölüm VI. Ruhun aklın hangi mertebesine kadar erişebileceği. Bölüm VII. Aklın daima erişebileceği o son sınıra ulaşıp ulaşmadığı. Bölüm VIII. Bize hazırlanan bilgi mertebesine hangi vesilelerle ulaşabileceğimiz. Bölüm IX. Mezkûr sınıra varmak için dış duyulardan mı hareket edilmesi gerektiği. Bölüm X. Dış duyulardan daha çok ve daha kesin şeylerin idrak edilebildiği iç duyuların hakiki ve zaruri olduğu. Bölüm XI. İnsanın bu iç duyuları her daim kullanıp kullanmayacağı. Bölüm XII.

Ruhun Ne Olduğu, Birinci Bölüm

Ruhun, sureti olduğu bedenle ve taşıyıcısı olduğu erdemlerle olan ahengini tedkik ettikten sonra, idrak ettiği cümle şeylerle ne tür bir mutabakatı olduğunu görmemiz icap eder. Bunun için, pek çok şeyle böylesi bir tenasüp içinde olup hepsini fehmedebilen ruhun ne olduğunu tetkik etmenin münasip olacağını düşünüyorum.

İlk ciltte ruh hakkında serdettiğimiz pek çok kanaati bir kenara bırakarak, anlama kabiliyetinin mahiyetine taalluk ettiği kadarıyla onun ne olduğunu göreceğiz. Burada Aristoteles tarafından verilen ve artık pek meşhur olan, ruhun bilkuvve hayata malik uzvi, tabii bir cismin ilk yetkinliği olduğu tarifi beni katiyen tatmin etmemektedir.

Zira bu tarif yalnızca ruhun cismi harekete geçiren amil olduğunu açıklar, her şeyi nasıl idrak edebildiğini ise bize bildirmez. Yine onun naklettiği, ruhun hissetmenin, anlamanın ve mekanca hareket etmenin ilkesi olduğu yönündeki diğer tarif de kifayetsizdir. Zira bundan yalnızca onun bir anlama ilkesi olduğunu anlarız, her şeyi ne suretle idrak ettiğini değil. Aristoteles bile bu hususta aciz kaldıysa buna şaşmamak gerekir, zira bizzat kendisinin ikrar ettiği üzere ruhun bilgisine ermek son derece müşkildir. Platon'dan ilhamla bu neticeye vardığından şüphe duymuyoruz, nitekim Platon Yasalar'ın onuncu kitabında şöyle der,

Ruhun nasıl bir mahiyette olduğunu ve nasıl bir kudrete malik bulunduğunu neredeyse herkesin bilmediği görülmektedir. Bununla birlikte bu zat, ruh hakkında öyle bir öğreti aktarmıştır ki, bundan hareketle onun en gizli timsalini ve her şeyle olan nispetini araştırabiliriz. Fakat kendisi de neredeyse herkesçe meçhul ve pek müşkil sayılan ruh meselesini münasip bir dille zikretmek istemediğinden, talebeleri bu meseleyi beyhude sözlerle tahrif etmişlerdir, nitekim orada da bunu belirttik. Ve her ne kadar Proklos, Platon'un ruh hakkındaki fikrini açıklamaya kalkışan birçoklarını reddetse de, kendisi dahi Platon'un ne kastettiğini açıkça ortaya koymak istememiştir. Bilakis, yanılmıyorsam, tıpkı daha kamil teologların her türlü çetin meselede yapageldikleri gibi, bunu pek çok şeyden hareketle mütalaa etmeyi okuyuculara bırakmıştır, nitekim Platon'un da onların izinden ve öğretisinden gittiğine şüphe yoktur.

Binaenaleyh bizzat kendisinden ruh hakkında şunu çıkarabiliriz ki, o, ilahi pınarlardan neşet eden, beraberinde bir sayı getiren ilahi bir cevherdir, fakat şüphesiz Yaratıcı'nın her şeyi kendisiyle tanzim ettiği o ilahi sayıyı değil, her şeyle bir nispeti haiz olarak her şeyi idrak edebilsin diye rasyonel sayıyı taşır. Kimse ruhun ilahi bir varlık olduğunu ve ilahi pınarlardan neşet ettiğini söylediğimiz için telaşa kapılmasın, zira filozofların atası Pythagoras dahi Altın Sözler'inde bunu teyit ederek şöyle der,

"İnsanlarda ilahi bir soyun bulunduğuna kani ol." Bundan da öte, Pavlus Resullerin İşleri'nde Aratos'un fikrini iktibas eder ve onu tasdik ederek şöyle der, "Zira biz O'nun soyundanız." Mademki Tanrı'nın soyundanız, ilahi olanın, insanın sanatı ve hüneriyle işlenmiş altın, gümüş yahut taşa benzediğini zannetmemeliyiz. İşte, insan soyunun ilahi olduğunu ne denli açıkça kabul etmektedir. Bu da, Platoncuların her vakit ilahi addederek hürmet gösterdikleri o üst cüz cihetiyledir.

Aristoksenos ve Ksenokrates ise ruh olan bu sayının kendi kendini hareket ettiren bir sayı olduğunu söylemişlerdir.

Ve bu, ruhun bizzat bedenin hareketinin ilkesi (Aristoteles'in kanıtladığı üzere) ve dahi kendisinin ilkesi olmasındandır, her ne kadar o, hem bu görüşe hem de ruhun bir sayı olduğunu söyleyenlerin hepsine karşı çıkıyor görünse de.

Kanaatimce Aristoteles bunu, hakikati yıkmaktan ziyade münazara konusu devşirmek maksadıyla yapmıştır. Bilhassa diğerleri rasyonel ve biçimsel (formalis) sayıdan, bu ise maddi ve tüccarlara mahsus sayılabilir sayıdan bahsederken, keza onlar ruha münasip düşen hareketten söz ederken, bu ise parçaların birbirini ardı ardına takip etmesiyle mekân kazanan bedenin hareketinden bahsederken durum böyledir. Bu sebeple Aristoteles'in bütün münazarası iki tarafta da müşterek lafza (in aequivoco) dayanır. Zira bütün teologların hürmet ettiği Augustinus'un öğretisine göre,

ruh, cüz-i irade (liberum arbitrium) yahut ruhun kendi kudreti olan irade, kendisini her neye dilerse ona sevk eder. "Hiçbir şey," der, "iradenin bizzat kendisi kadar iradenin kudretinde değildir." Yine bu zatların müşterek kanaatine göre irade, idrak etmesi için akla ve istemesi yahut istememesi için bizzat kendine hükmedebilir, zira kendini dilediği cihete sevk eder.

Bu hareket tarzı, her ne kadar parçalara ayrılabilir bir taksimata göre olmasa da (Aristoteles'in varsaydığı gibi), ruhun kendi kendini hareket ettirdiğini söyleyenlerin bahsettiği hakiki bir başkalaşım ve harekettir. Ve bu hareket meleklerin ve akılların dahi hareketidir, nitekim onlar hakkında Eyüp şöyle der, "İşte, O'na hizmet edenler sebatkar değildir yahut sadık değildir, ve O, meleklerinde başkalaşım bulmuştur," metnin hakikati böyledir, oysa bizim elimizdeki metin tahrif edilerek "fesat bulmuştur" şeklinde yer almıştır. Bu başkalaşım, her ne kadar bir parçanın diğerini takip etmesiyle vuku bulmasa da, yine de bir nevi harekettir. Ruh, bedeni hareket ettirirken kendisi de hareket eder, şayet böyle olmasaydı, Aristoteles bir doğa filozofu (physicus) sıfatıyla onun hakkında bahis açamazdı, zira Fizik adlı eserinde şöyle bir öncülde bulunur, "Hareket ettirirken hareket eden her şey, tabiatın mütalaası dahiline girer, hareket ettirirken hareket etmeyenler ise tabiat tetkikine ait değildir." Mademki kendisi bir doğa filozofu sıfatıyla bedeni hareket ettiren ruhtan bahsetmektedir, o halde kendi öğretisi mucibince ruh hareket ettirirken hareket etmektedir. Bu hareket araz kabilinden (per accidens) sayılsa bile, hakiki bir harekettir, zira hareketin ilkesini kendisinde barındırır ve başka bir şey tarafından hareket ettirilmez. Ruhun bir sayı yahut bir ahenk (harmonia) olmadığını kanıtlamaya çabaladığı akıl yürütmeler de bağlayıcı değildir, zira bunlar şüphesiz maddi ve duyulur sayılara dayanmaktadır, ruh ise duyulardan tecrit edilmiş sayılardan ve biçimsel ahenkten ibarettir, Aristoteles ise duyulardan uzaklaşmak istemediğinden, bunu kendi duyulur öğretisine dahil etmek arzusunda olmamıştır. "Mürekkep olanların aksine, ruhta ahenk nispeti yoktur, zira ruhun kendisini meydana getiren cüzleri bulunmaz," der. Bunu kabul ederiz, fakat deriz ki, eşyanın suretlerini kendisinde barındıran ve onlar vasıtasıyla bunları idrak ettiği, keza eşyanın sayılarını barındıran ve onlar vasıtasıyla bunları saydığı daha ali ve rasyonel bir ahenk mevcuttur. Bu sayılar ve suretler sırf dışarıdan gelmiş ve sonradan kazanılmış değildir, bilakis ruhun fıtratına aittir, onda kendi zatlarındakinden daha üstün bir tarzda mevcutturlar, nitekim bütün hakiki düşünürler, mevcudatın yaratıcı ve idrak edici Tanrı'daki varlığının, kendi cinslerindeki varlığından daha kamil olduğu hususunda müttefiktir, Yuhanna'nın dediği gibi, "Var olan her şey, O'nda hayattı." Yaratan ve ilahi olan bir hayat, zira Tanrı'da ilahi olandan gayrısı bulunamaz. Ve Augustinus da sanatkarın zihninde var olan yapay nesnelerin örnek suretleri (exemplaria) hakkında aynı şeyi belirtir, yani onların oradaki varlıklarının, yapay suretlerin kendisinden daha kamil olduğunu söyler, zira buradaki suretler araz ve bir nevi insan hüneridir, oradakiler ise canlıdır ve idrak eden ruhun aklından pay alır. Zira bazı teologların dediği gibi, bilinen nesne, bizzat bilginin sahip olduğu varlığa maliktir.

Aynı şekilde, şayet suretler kendisiyle birlikte hasıl edilmişse, idrak gücünün yahut yetisinin malik olduğu varlığa da sahiptir, nitekim Akademi mensupları böyle iddia eder, çünkü ruhun idrak ettiği şeyleri, şayet kendisinde onları ölçecek ölçüler yoksa, nasıl tartabileceğini göremezler.

Aklın, şayet kendisinde idrak ettiği şeye uygun bir numune yoksa, hakikati kavradığını nasıl idrak edebileceğini de anlayamıyorum. Sırf o müdrike gücü kafi gelmez, bilakis idrak ettiğine denk düşecek muayyen bir şeyin bulunması icap eder. Bunlar ise Platon'un ve kadimlerin kabul ettiği üzere, orada bilfiil bulunan yahut içkin kılınmış suretlerdir. Aristoteles dahi, "Ruh bir bakıma her şeydir," dediğinde buna muvafakat etmektedir. Bunu da, ruhun her şeyi idrak düzeninde ihtiva etmesinden yahut her şeyle bir nispeti bulunmasından gayrı bir manada anlamıyorum, ve işte Pythagoras ve Platoncularla birlikte bahsettiğimiz o rasyonel ahenk budur.

Bununla birlikte ruh, her şeyi aynı anda idrak eden ilk ve en yüce akıldan pek geride kalır. Zira ruh, her ne kadar Meşşailerin dediği gibi, bir nevi meleke, fiil yahut yeti ile idrak edilecek her şeyin ve sanat yoluyla kendisi tarafından meydana getirilecek nesnelerin suretlerini ve timsallerini ihtiva etse de, tıpkı ilk akıl gibi bilfiil ve tek bir idrakle her şeyi aynı anda kavramaz, bilakis birbirini takip eden çoklu fiillerle idrak eder. Demek ki ruh, idrak edilecek şeyleri kavrayabilsin diye her şeyi bir tür süreklilik içinde ihtiva eden idraki bir varlıktır.

Yaratıcı Bütün Ruhları Eşit mi Yarattı? Bölüm II.

Meşşailer, bütün ruhların eşit derecelerde yaratıldığını ve vücuda getirildiğini söylemişlerdir, bu da metafizik felsefesinde şöyle diyen üstatlarının kanaatidir, "Türler sayılar gibidir, zira sayılarda bir tanesi değiştiğinde tür de değişir. Nitekim üç sayısına bir eklenirse dört olur, diğerleri de böyledir." Mamafih Parisli yeni teologlar kendi maddelerinde, ruhların sadece arazlar bakımından değil, bizzat kendi zatlarına kök salmış birtakım batıni derecelerle de farklılaştığına hükmetmişlerdir, bu dereceler vasıtasıyla her bir varlık kendi hususi vasfıyla diğerinden ayrılan şu muayyen varlık olur, ve Petrus'un ruhunun kendi batıni derecesi bakımından Yahuda'nın ruhundan daha kamil olmadığını söyleyen kimsenin yanılgı içinde olduğunu ilan etmişlerdir. Bunu da kendi alimleri Duns Scotus'tan bihakkın devşirmişlerdir. O, teolojik meselelerin ikinci cildinde der ki, her bir şey amel etme ilkesiyle yahut amelle yahut sonradan gelen bir arazla tefrik edilmeden evvel, ilk olarak bu muayyen şey olmasını sağlayan kendi tabiatıyla tefrik edilir. Hikmet kitabındaki şu söz de buna pek muvafıktır, "Kabiliyetli bir çocuktum ve iyi bir ruha nail olmuştum," yani şüphesiz pek çok kimseden daha iyi bir ruha. Bir ruhun diğerinden hikmet, salah, metanet, kudret ve muhtelif şeylere istidat cihetiyle olan mesafesi öylesine büyüktür ki, nasıl eşit bir dereceye nail olabileceklerini göremiyorum. Kimileri de bunların bağışlarla (dona) farklılaştığını söylemesin, zira En Yüce Hakikat'in şu sözü buna manidir,

"Birine beş talant, diğerine iki, ötekine ise bir talant verdi, her birine kendi kabiliyetine göre."

Mademki talantlar her birinin kendi kabiliyetine göre kabul ettiği bağışlardır, sorarım size, her bir kimsenin o kendi kabiliyeti nedir? Elbette bu karşılıksız bir bağış (donum gratuitum) değildir, zira o bağış herkese kendi kabiliyetine göre tevzi edilmektedir. O halde bu kabiliyet, muayyen bir dereceyle tayin edilmiş fıtri bir kuvvettir ki, ruh kendi nasibini buna göre almaya ehil olur ve onu kabul eder. Hiç kimse Resul'ün kanaati mucibince Tanrı'nın bağışları herkese dilediği gibi taksim ettiğini söyleyerek buna itiraz etmesin.

Şimdi sorarım, ihsanların pay edilmesinde adalet öyle gözetilir mi ki armağanlar her birinin faziletine (virtus) tekabül etsin? Aksi takdirde, en yüce adalet, bizzat güzellik ve her şeyin ahengi olan Zat tarafından ne nizam, ne güzellik ne de uygunluk muhafaza edilirdi.

Yalvarırım, Resulün sözlerine kulak ver. Şöyle der, O, bazılarının Resul, bazılarının peygamber, bazılarının müjdeci ve muallim olmasını, mukaddeslerin kemale ermesi, hizmet işi ve Mesih’in bedeninin inşası için bahşetti. Zira eğer bazılarının Resul olmasını bahşettiyse, resullük bağışını, onları resullüğe layıkıyla kabul edilmeye sevk eden o içsel istidattan (dispositio) tefrik etmiyor mu? Şayet bunu bahşetmeseydi, o mertebeye pek de münasip olmayan bir surette alınmış olurlardı. Bu hususta Gregorius pek veciz konuşur, Melekler ve aynı şekilde insanlar, fıtratın bahşettiği ihsanlarda yahut mertebelerde olduğu gibi, vazifelerde de birbiriyle uyum içindedir, der. Origenes de ona muvafakat ederek şöyle buyurur,

Yeryüzündeki şeyleri idare etmekle vazifelendirilmiş birtakım görünmez kudretler vardır ki insanlarda görüldüğü gibi, bunların arasında da azımsanmayacak bir tefavüt bulunduğuna inanılmalıdır.

Nitekim insan bedeninin uzuvları, hepsi tek bir hayat ile yaşasa da, nasıl büyük bir mesafeyle birbirinden ayrılırsa, mistik bedenin uzuvları da, insan bedenindeki göz ile bacak yahut diz gibi birbirinden farksız değildir. Bu temele ve sayılar hakkındaki benzetmeye hiçbir şey mani teşkil etmez, zira şaşmaz İncil ve yanılmaz hakikat asla yalan söylemez. Fakat bu zatların görüşlerini hiçe sayar görünmeyelim diye deriz ki, musiki yahut suri birlikte (unitas) dahi, eşit olmayan parçalara bölünebilsin diye birtakım gizli dereceler bulunur.

Daha aşikâr olduğu için bu misali musiki birliği üzerinden verelim. Gerçekten de tam ses (tonus), dokuzun sekize oranı gibi, dokuzun sekizi tam sesi meydana getiren bir birimle aştığı sesquioctava oranındadır. Tam ses ise yarım seslere (semitonium), lemmalara ve diyezlere (diesis), yani yarım tona, çeyrek tona ve icap ederse daha küçük parçalara bölünür.

Bu bölünme için birliğin bölünmesi zaruridir, şüphesiz maddi olan değil, musiki olan birliğin.

Zira dokuz yerine on sekiz, sekiz yerine on altı konulursa, on sekizden on altıya kadar yine aynı sesquioctava oranı vardır, bunda ise artık iki yarım sesi meydana getiren iki sayı ve iki aralık bulunur. Zira on sekizden on yediye, buradan da on altıya bir aralık vardır.

Ve yine yarım ses, diyez denilen dört ton parçasına bölünür, bu da daha büyük sayılar ele alındığında görülecektir, dokuz yerine otuz altı ve sekiz yerine otuz iki konur,

ve otuz ikiden otuz altıya kadar dört diyezi meydana getiren dört sayı bulunur. Böylece sayılar çoğaltılarak o musiki birlik, bölünemez olana dek bölünebilir.

Aynı kıyas, eşyanın tabii nispeti olan tabii sayıda da geçerlidir, orada da birlik aynı nizamla bölünebilir. O halde birlik, tam sesin nevi nispeti olsun, yarım sesin, lemmanın yahut diyezin nispeti ise ferdi derece olsun. Tam sesin o kısımları birlikte nasıl uyuşuyorsa, bu nispetler de nevide öylece uyuşur. Bu fert kılan derecelere Hieronymus iktidar adını verir ve her birine kendi gücüne göre verilen beş talant hakkındaki ayet üzerine şöyle der, Cömertlik yahut tarafgirlikle birine daha çok, diğerine daha az vermedi, bilakis kabul edenin iktidarına göre tevzi etti.

En Âdil Hâkimin İlk Tevzide Neden Bu Eşitsizliği İstediğine Dair. Bölüm III.

Ve biliyorum ki ruhların neden böylesine büyük bir eşitsizlikle dağıtıldığını sorgulayan Markionlar, Valentinoslar, Basilidesler ve bunların benzerleri eksik değildir, öyle ki biri hikmetin en yüce zirvesine ulaşırken, diğeri hayvanlardan pek az farklıdır, biri erdemlerle dopdoluyken, diğeri ya hiç erdeme sahip değildir yahut pek azına sahiptir, biri krallığa ve hükümdarlığa yükseltilir, sarhoş ve taşkın olsun diye her şey onun eline teslim edilir, diğerinden ise elindeki azıcık şey bile alınıp fazlasına sahip olana verilir,

biri resullüğe ve en yüce zirveye sevk edilir, diğeri yarı hayvan kılınmış halde hayvanları otlatır. Kim bunlara hayret etmeksizin bakabilir? Kim Tanrı’nın bu taksimatının hangi terazide tartıldığını anlamayı arzu etmez? Fakat bunu sorgulamak, Sanatkârın neden bütün hayvanları melek, bütün gezegenleri Güneş yahut bütün uzuvları göz yapmadığını sorgulamaktan başka bir şey değildir. Zira şayet bedenin bütün uzuvları göz olsaydı, el nerede kalırdı, ayaklar nerede, ağız, mide ve bedene lüzumlu diğer uzuvlar nerede kalırdı? Ve eğer bütün gezegenler Güneş olsaydı, bize doğumu hazırlamak için doğum haritasını (genitura) karşılayan Ay nerede kalırdı? Kuvvet veren Mars, yardım eden Jüpiter, keskinleştiren Merkür, pekiştiren Satürn ve aşkla bağlayan Venüs nerede kalırdı? Ve eğer bütün hayvanlar melek olsaydı, Tanrı’nın hususi sureti olan insan nerede kalırdı, onu taşıyan atlar nerede, insanın maişetine hizmet eden öküzler nerede, âlemin zineti ve insanın hizmeti için yaratılmış olan diğer hayvanlar nerede kalırdı? Nitekim şayet bir çalgının her teli nete, paranete, mese yahut bu kabilden tekdüze bir ses olsaydı hiçbir ahenk hasıl olmazdı, zira ahenk eşit ve eşit olmayan tellerden yahut seslerden doğar. Zira kâinatın harmonisi ve güzelliği, eşit ve eşit olmayan derecelerdeki şeylerden tezahür eder, tıpkı bunun gibi bütün insan nev’inin güzelliği de fertlerin çeşitliliğindedir ki pek muhtelif olan bu fertleri en yüce İdareci, Origenes’in dediği gibi, Baş olan Mesih’in tahtında tek bir mistik bedenin ahengine çekmiştir. Âlemin ve bu mistik bedenin, pek az kimse tarafından bilinse de, sahip olduğu ahenk öylesine bir letafet ve tatlılıkla örülmüştür ki daha kusursuzu tahayyül dahi edilemez. Nitekim Khrysippos’un şu sözü buraya pek muvafıktır,

Biri çıksın da eşyanın daha mükemmel kılınabileceğini göstersin. Elbette hiç kimse bunu gösteremeyecektir. Ve şayet biri bir şeyi düzeltmek istese, ya onu daha fena kılacak yahut vuku bulamayacak veya münasip düşmeyen bir şeyi arzu etmiş olacaktır. Binaenaleyh âlemin bütün cüzleri öyle tanzim edilmiştir ki ne fayda bakımından daha iyi, ne de suret bakımından daha güzel olabilirlerdi. İşte nevilerinin vüsatindeki fertler, bilhassa da her biri ve hepsi birden cihan bedeninin suretini taşıyan insanlar, bir tür eşitsiz eşitlikle ve ahenkli bir çeşitlilikle pay edilmiştir. Fıtraten farklı olan bu kimselere, her birinin kendi faziletine ve istidadına göre türlü ihsanlar tayin edilmiştir, bunlara mükâfatları da amellerine göre verilir, fakat bu hesaba göre değil, oranların oranına göre işleyen hendesi bir nispetledir, öyle ki makamların makamlara ve liyakatlerin liyakatlere oranı ne ise, mükâfatların mükâfatlara oranı da aynı olsun. Ve bu nispetle yalnız Tanrı herkese mükâfatlarını vermekle kalmaz, aynı zamanda, Eflatun, İamblikhos ve Proklos’un yazdığı gibi, nizamı olan her devlet de idare edilir.

Fakat devleti iyi idare etmek için aritmetik nispetin de zaruri olduğunu eklerler, zira belli bir adaletle tesviye edilen işlerde selamet ve barış muhafaza edilir. Musiki nispeti de eksik değildir ki bu, Proklos’un dediği gibi, büyüklere daha büyük bir hisse, küçüklere ise daha küçük bir hisse veren adalettir.

Ve bu nispet her ikisine de dayanır, aritmetikten sayıyı sayıya denk kılmayı, hendeseden ise oranı oranla kıyas etmeyi alır.

Bütün bu nispetlerden, ilk ciltte söylediğimiz gibi, âlemin bu harmonik makinesi meydana getirilmiştir. Bu sebeple aynı nispetlerle, yalnızca en yüce Hükümdarın suretini taşıyanlar tarafından değil, bilhassa en yüce İdareci tarafından sevk ve idare olunur, zira O, bizzat Tanrı’nın ve bu muazzam makinenin bir benzerini taşıyan insan nev’ini aynı nispetlerle inşa etmiştir. Nasıl ki bütün bu muazzam sanatta, bütün o nispetlerin kendisinden neşet ettiği eşit ve eşit olmayan eşya dereceleri varsa, insan cemiyetinde de fertlerin eşit ve eşit olmayan dereceleri ve nispetleri vardır, bunlardan ve aynı şekilde onların vazifeleri ile amellerinden bütün o nispetler neşet eder, ta ki hem cihan devleti hem de insan devleti harmonik ve birbiriyle uyumlu olsun.

Sanatkârın Başlangıçta Eşit Olmayan Mertebelerle Tevzi Etmesinden, Fani İnsanları Çeşitli İhsanlar ve Cezalarla Takip Etmesinden Ötürü Şahıs İltimasçısı Sayılıp Sayılmayacağına Dair. Bölüm IIII.

Eşitsiz gibi görünen bu taksimattan ötürü, bilhassa yarım yamalak malumatı olanların, dağıtıcının birine diğerinden daha büyük ihsanlar bahşettiği için şahıs iltimasçısı (acceptator personarum) sayılıp sayılmayacağı hususunda şüpheye düşmeleri adet olduğundan, evvela babaların hükümleriyle, ardından aklî delillerle bütün bu şüphelerin önüne geçmeyi vazife bildik. Zira hakikat münadisi Pavlus, Romalılara, Efeslilere ve Koloselilere hitap ederken defaatle tekrarlar,

Tanrı katında şahıs iltiması yoktur. Petrus da Pontus, Galatya, Kapadokya ve Bitinya’daki muhataplarına yazarken bunu ikrar eder. Ve yine Resullerin İşleri’nde, O’nun nezdinde şahıs iltiması olmadığını açıkça teyit ettiği vakit Tanrı’ya şükreder.

Zira teologlarımızın öğrettiği üzere şahıs iltimasçısı, bir haktan ötürü başkalarına borçlu olan ve liyakatler ile cürümler eşit olduğu halde eşit mükâfatları yahut adil cezaları vermeyen kimsedir.

Nitekim adaleti tevzile vazifeli bir hâkim, adam öldürme suçunda eşit iki fail bulsa ve bunlardan birinin suçunun cezasını çekmesini emrederken, diğerini hak ettiği cezadan ya tamamen yahut kısmen muaf tutarsa, bu kimseye haklı olarak şahıs iltimasçısı denir ve öyledir de.

Tıpkı devlete eşit derecede hizmet etmiş iki kişi bulunup da, birine amellerine göre mükâfat verip diğerine asla vermediği durumdaki gibi. Şayet bir kimse kendi cömertliğiyle birine, diğerine vermek zorunda olmadığı bir şeyi hibe ederse, bundan ötürü şahıs iltimasçısı olmaz, zira kimseye borcu yoktur.

Bundan ötürü, bu ilk dağıtımda, hiçbir liyakat gözetilmeksizin, ne tabiattan ne kanundan ne de bir ahitten doğan hiçbir yükümlülük bulunmaksızın, şayet Tanrı birine resul, bir başkasına ise muallim veya peygamber olma bağışını verirken, diğerlerinin köylü yahut zanaatkâr olmasını takdir ederse, O’nu kim adaletsizlikle veya şahıslara iltimas etmekle suçlayabilir?

Resul şöyle der, "Balçık, kendini biçimlendirene 'Beni niçin böyle yaptın?' der mi hiç? Yahut çömlekçinin, aynı balçık yığınından bir kabı saygın bir kullanım için, diğerini ise bayağı bir iş için yapmaya yetkisi yok mudur?" Karınca yahut pire kendi ustasına, "Beni niçin at yahut fil olarak yaratmadın?" diyebilir mi? Zira en yüce İdareci, kendi dünyevi hanesinde koyunların, öküzlerin, eşeklerin, keçilerin, develerin ve bu minvalde pek çok hayvan cinsinin, yalnızca karada yaşayanların değil, suda ve havada olanların da son derece çeşitli türler halinde bulunmasını murat etmiştir. Tıpkı göksel sarayın bir timsali olan insan toplumunda da kralların ve onların yanında duran danışmanların olmasını, askerlerin, zanaatkârların, memurların, köylülerin ve benzerlerinin ise hizmet etmesini murat ettiği gibi. Ruhani işlerde de başkalarına önderlik edecek olan papaların, muhtelif piskoposların, vaizlerin ve muallimlerin bulunmasını buyurmuştur. Bunların idaresi altına ise yönetilecek ve vaaz edilen kelamı dinleyecek olanları vermiştir.

Zira Resul şöyle der, Tanrı'nın büyük hanesinde altın, gümüş, tahta ve topraktan kaplar vardır, nitekim evrenin nizamı ve güzelliği bunu iktiza eder.

Şu halde en yüce İdareci, insanların muhtelif sınıflardan olmasını murat etmiş, kendi hanesindeki farklı menzillere göre muhtelif mükâfatlar vermek üzere çeşitli ihsanlar bahşetmiştir.

Ve mükâfatı veren zatın bizzat kendisinin buyurduğu gibi, hiçbir adaletsizliğe mahal vermeksizin, mükâfatı bazen işin her türlü karşılığının ötesinde bahşeder.

Nitekim Matta'ya Göre başlığını taşıyan İncil'de şöyle denir, bir aile reisi, bağa akşam vakti girene de, bütün günün yükünü ve sıcağını çekenlere de gündelik olarak birer dinar vermiştir. Ve berikiler, en son gelene verilen payla kendilerine verilen pay denk tutulmadığı için şikâyet ettiklerinde, adil mükâfat verici şöyle demiştir, "Benimle bir dinara anlaşmadın mı?

Hakkın olanı al ve git. Sana verdiğim gibi bu sonuncuya da vermek istiyorum.

Serbest bir işveren olduğuma göre, dilediğimi yapmaya hakkım yok mu? Yoksa ben cömertim diye senin gözün mü karardı?" Bu sözler, ilki Rabbin bağına sabahın erken vaktinde, diğeri ise akşamında gelen Yahudi ve gayrimüslim kavimler hakkında söylenmiştir. Nitekim Pavlus, Romalılara Mektup boyunca (Hieronymus'un önsözde belirttiği üzere) bu ikisi arasındaki münakaşayı ele alır. İster bu şekilde, ister münferit fertler bağlamında anlaşılsın, elimizdeki yegâne hakikat şudur, araya hiçbir yükümlülük girmediğinden, vaat edilen mükâfat hiçbir adaletsizlik olmaksızın vaat edenin lütfuna kalmıştır.

Lakin ortada bir sebep veya bir ahit bulunduğunda, Tanrı bizimle daima adil bir pay ölçüsünde muamele eder.

Zira O'nun zatında, tüm evlatlarını gözetmesini, onlar için kurtuluşu ve melekûtu temin etmesini, onlarda kendi suretini müşahede ederek bir kendi eseri gibi onları çok sevmesini, Güneş'ini hem iyilerin hem kötülerin üzerine doğurup yağmurunu her ikisinin üzerine yağdırmasını buyuran fıtri bir yükümlülük veya tabiatın bir hükmü vardır. Yahut O'nun emirlerini tutanlara ebedi hayatı ve melekûtu bahşetmek üzere akdedilen ahitten neşet eden, O'nun bizzat üstlendiği bir yükümlülük söz konusudur. Bunları, (Hieronymus'un kanaatine göre) mükâfatlandırma sebebi olsun diye yahut insanı bizzat bu emirler ve kurbanlarla arındırıp yetkinliğe erdirsin diye emretmiştir. Bundan ötürü, evlatlarını daha da yetkin kılmak arzusuyla bununla da yetinmeyip, açık bir mükâfat vaadiyle yetkinlik öğütleri vermiş ve şöyle demiştir, "Benim adım uğruna evini, kardeşlerini, bacılarını, babasını, anasını, çocuklarını veya tarlalarını bırakan herkes yüz katını alacak ve ebedi hayata mirasçı olacaktır."

Ve herkesin Babası olduğu cihetle, evlatları sıfatıyla herkesi melekûta davet eder. Nitekim Petrus, Yahudiler gibi gayrimüslimlerden olan Kornelyus'un da kurtuluşunun gözetildiğini görünce şöyle demiştir,

"Şimdi anladım ki Tanrı katında şahıslara iltimas yoktur." Şayet herkese amellerine göre karşılık verme hususunda bir vaat veya ahit yapılmış olsaydı ve Tanrı bunda bir kusur işleseydi, şahıslara iltimas etmekle suçlanabilirdi.

Fakat vaat edilenin ötesinde bir şeyi kendi cömertliğinden lütfediyorsa, iltimas lekesi O'na asla isnat edilemez.

Bazı Güçlüklerin Halli. Bölüm V.

Şimdi ise daha ileri gitmeden evvel, bizi ziyadesiyle müşkül durumda bırakan başlıca meseleleri gücümüz yettiğince izah etmek gerekir. Nitekim Malaki vasıtasıyla, aynı ana babadan doğan iki kardeş hakkında, henüz iyi veya kötü hiçbir şey yapmamışlarken söylenen şu sözü Pavlus nakleder,

"Yakup'u sevdim, Esav'dan ise nefret ettim." Kutsal Yazı'nın Firavun hakkında söylediği şu söz de bizi daha az tedirgin etmez, "İşte bu amaçla seni yükselttim, kudretimi sende göstereyim ve adım bütün yeryüzünde duyurulsun." Pavlus bunu hatırlatarak şunu ekler, "Demek ki Tanrı dilediğine merhamet eder, dilediğinin yüreğini katılaştırır."

Bu şüphesiz sert bir kelamdır ve Tanrı'nın bizzat beyan ettiği sözden hayli farklı görünmektedir.

Zira Tanrı Çıkış bahsinde şöyle der, "Merhamet etmek istediğime merhamet edeceğim, kime lütfetmek istersem ona lütfedeceğim."

Yahut lafzi hakikate göre, "Kime lütuf göstereceksem onu makbul sayacağım ve kime merhamet edeceksem ona acıyacağım." Lakin Pavlus, yüreği Rab tarafından katılaştırıldığı söylenen Firavun hakkında konuşurken, "Dilediğinin yüreğini katılaştırır" der. Eğer Tanrı yüreği katılaştırıyorsa, kim yumuşayabilir? Ve eğer Tanrı nefret ediyorsa, kim lütuf bulabilir? Ve eğer Tanrı birini reddettiyse, onu kim seçilmiş kılabilir? Şu halde, henüz iyi yahut kötü bir amel işlemeden evvel birilerinden nefret edip onları dışlıyorsa, nasıl olur da herkesin kurtulmasını ister ve yarattığı hiçbir şeyden nefret etmeyip var olan her şeyi sever? Fakat sözleri ebedi hakikatin terazisi olan Tanrı'da bir çelişki bulunmasından sakınalım. Nitekim Pavlus bu gibi şeyleri araştırmaya cüret edenleri azarlar, "Ey insan, Tanrı'ya karşı cevap veren sen kimsin? Balçık, kendini biçimlendirene 'Beni niçin böyle yaptın?' diyebilir mi? Yahut çömlekçinin, aynı balçık yığınından bir kabı saygın bir kullanım için, diğerini ise bayağı bir iş için yapmaya yetkisi yok mudur?" Yine de bu güçlüğü çözmek adına, yalnızca bir kısmı hakkında değil, yüreklerini katılaştırdığı görülen herkes hakkında okuyanların gönlünü bir nebze teskin etmek için bazı hususları ele alacağız. Zira Pavlus'un bizzat dediği gibi, Tanrı herkese merhamet etmek için hepsini itaatsizliğe hapsetti.

Nitekim gayrimüslimler imansızdı, İdumlular sevilmiyordu, Mısırlıların yürekleri katılaşmıştı, pek çoğu bayağılık kapları kılınmıştı ve nihayet hepsi gazap evlatları olarak doğmuştu. Bunlar Resul'ü öylesine sıkıştırır ki şöyle haykırmak zorunda kalır,

"Ey Tanrı'nın hikmet ve bilgisinin derinliği, O'nun hükümleri ne denli akıl ermez, yolları ne denli araştırılamazdır! Rabbin aklını kim bilebildi yahut kim O'na danışmanlık etti?" Şu halde, seçilmişlik kabı olan Resul bile sükût edip neredeyse meselenin hallinden ümidini keserek Tanrı'nın hükümlerinin bizler için akıl ermez olduğunu söylerken, biz böylesine aciz varlıklar olarak bunlara ne diyebiliriz? Ancak (Origenes'in dediği gibi) hususi ve her bir fert için geçerli olan sebebi araştırmak cehalettir, bunu bildirmek istemek ise deliliktir.

Bununla birlikte, en azından umumi planda bir sebep göstermenin ve Rabbin izin verdiği ölçüde, çözülemez, katı ve çelişkili görünen bu düğümleri çözmenin hadsizlik sayılmayacağı kanaatindeyiz.

Bunu daha iyi yapabilmek için, evvela Tanrı'nın herkesi sevdiğini ve herkesin kurtulmasını dilediğini teslim etmek gerekir.

Hikmet ehli şöyle der, "Ey Rab, senin ruhun her şeyde iyi ve tatlıdır, var olan her şeyi seversin ve yarattığın hiçbir şeyden nefret etmezsin." Ve Pavlus'un dediği gibi, Tanrı insanı öyle çok sevmiştir ki kendi öz Oğlu'nu dahi esirgememiş, O'nu hepimiz için feda etmiştir.

Ve Augustinus'un dediği gibi, "İnsan günahkâr olmadan evvel Tanrı cezalandırıcı değildir."

Dolayısıyla Tanrı, insan bizzat kendi kötü amelleriyle Tanrı'nın hükmünü kendi aleyhine celbetmeden evvel hiç kimseyi dışlamaz. Şu halde Esav'ı ebediyen helak etmek maksadıyla ondan nefret etmemiş, onu büsbütün dışlamamış, bilakis Resul'ün pek güzel ifade ettiği gibi, onu bir süreliğine kardeşinin egemenliğine tabi kılmıştır.

Tâ ki seçim uyarınca Tanrı'nın maksadı baki kalsın, amellerden ötürü değil, davet edenden ötürü ona, "Büyüğü küçüğüne kulluk edecektir" denmiştir. Nitekim

Söz konusu olan münferit bir şahıs değildi, zira Yakup ilk oğulluk hakkını elinden almış olsa da Esav ona hiçbir vakit kölelik etmedi, bilakis bu söz bir halk hakkında söylenmişti, nitekim Rabbin kendisi de Rebeka’ya şöyle diyerek bunu açıklamıştır, Karnında iki millet vardır ve rahminden iki ayrı halk çıkacaktır, bir halk diğer halktan üstün gelecek ve büyük olan küçüğe kölelik edecektir. Ne var ki bu kölelik ilelebet sürmedi, yalnızca muayyen bir vakte kadar devam etti, nitekim babası İshak Kutsal Ruh ile aydınlanarak ona şöyle vaat etmişti,

Kılıcınla yaşayacaksın ve kardeşine kulluk edeceksin, öyle bir vakit gelecek ki, onun boyunduruğunu boynundan silkip atacaksın.

Zira Edom diye de anılan Esav, Davud’un iki kez tekrarlayarak söylediği üzere İsrail krallarına kulluk etmiştir,

Edom üzerine çarığımı atacağım, Hieronymus’un tefsir ettiği üzere bu ifade, onu kendime tabi kılacağım anlamına gelir,

Yabancılar, yani Filistinliler bana boyun eğdi. Fakat Mesih geldiğinde bu boyunduruk kırılıp atıldı, zira O, herkesi imana çağırarak esaretten kurtardı, nitekim Pavlus da buna şunu ekler, Yalnızca Yahudilerden değil, Hoşea’da dendiği gibi diğer milletlerden de çağırdı,

Halkım olmayana halkım diyeceğim, sevilmemiş olana sevgili ve merhamete kavuşmamış olana merhamete ermiş diyeceğim.

Çünkü Siyon’a diri bir taş konmuştur, O’na iman eden hiç kimse utandırılmayacak, ne de köle olacaktır, bilakis bizzat Mesih’in bizi kavuşturduğu hürriyetle hür olacaktır.

O, Firavun’un ve Mısırlıların kalbini katılaştırmak istedi ki, kudretini onlarda göstersin, fakat Mesih geldiğinde o Mısırlıları öylesine yumuşattı ki, bütün çölleri bizzat Mesih’e hizmet eden keşişlerle dolup taştı. Yahut şöyle diyelim, O, balçığın kendi tabiatı gereği mumu eriten Güneş tarafından sertleştirilmesinden başka bir surette kalpleri katılaştırmaz.

Zira Augustinus’un uzun uzadıya tartıştığı üzere, aynı Tanrı adaletinin ışınlarını iki kral ve halk üzerine, yani Keldaniler ile Mısırlılar üzerine yaymıştır.

Oysa Babil kralının kalbi aynı Güneş ile yumuşatılmış, Mısırlınınki ise katılaşmıştır.

Tanrı, sesini işiten kimsenin kalbini her gün yumuşatır, O’na kulak tıkayanın kalbini ise Resul’ün başka bir yerde tanıklık ettiği üzere katılaştırır ve kurutur,

Sen ise katılığına ve tövbe etmeyen kalbine göre, Tanrı’nın öfke gününde ve adil yargısının vahyolunacağı günde kendi aleyhine gazap biriktiriyorsun.

Şu halde bir kimse katılaşıyorsa, bu durum kendi kusuru olmaksızın gerçekleşmez.

Zira Tanrı, ısıtarak yumuşatsın diye ışınlarını üzerimize gönderir, şayet bir kimse katılaşmış olarak direnirse, daha da katılaşır.

Demek ki O ısıtmak ister, fakat katılık peydah oluyorsa bu, sıcaklığı alanın onu kötüye kullanmasından ileri gelir, tıpkı bazılarının kurtuluş lütfunu kötüye kullanarak helake sürüklenmesi gibi, oysa aynı lütuf, istidadı iyi olan diğerleri için diriliş nimeti olmuş ve olmaktadır.

Nitekim bu durum, hekimin hatasından değil hastanın kendisinden ötürü, ilacı almayı reddeden ya da bir perhiz olmaksızın alan hastaların marazının daha da ağırlaşmasına benzer, Tanrı’nın lütfunu kötüye kullananların başına gelen de böyledir. Fakat bizler, ilahi kanunun emanet edildiği İbraniler arasında doğmanın yahut İncil öğretisiyle yetiştirilmiş Hristiyanlar arasında dünyaya gelmenin hangi şefkatli ve pederane inayetle takdir edildiğini düşündükçe hayrete düşmekteyiz.

Diğerleri ise Habeşliler yahut insan eti yemenin adet olduğu Kanarya Adaları ahalisi arasında doğmuştur, ya da baba katlinin adeta bir tür dindarlık sayılarak işlendiği İskitler arasında, yahut konukların kurban edildiği Tauroslular arasında, yahut şeytana adeta bir ilah gibi tapınılan Hintliler arasında dünyaya gelmiştir. Pavlus’un dediği gibi bu durum pederane şefkate aykırı görülmemelidir, zira herkesin Rabbi birdir ve Kendisine yakaranların hepsine karşı cömerttir. Çünkü Rabbin adını anan herkes kurtulacaktır.

Resul, itiraz eden birinin ağzından şunu ekler, İman etmedikleri kişiye nasıl yakaracaklar, duymadıkları kişiye nasıl iman edecekler, buna şöyle cevap verir, Yoksa duymadılar mı, doğrusu onların sesi bütün yeryüzüne ve sözleri dünyanın dört bir yanına yayıldı, yani kainatın güzelliği uğruna muhtelif ibadet edenlere ve farklı ahlaklara sahip olmaktan hoşnut olan Rabbin adını tebliğ edenlerin sözleri ulaştı.

Şayet onlar Resullerin tebliğ ettiği ibadette sebat etmek istemedilerse, kabahat onları çağıran Tanrı’da değil, kendilerindedir. Fakat Mesih’ten önceki putperestler hakkında yahut Rabbin adının kendilerine ulaşmadığı anlaşılan ve yeni keşfedilen Doğu adalarının ahalisi hakkında ne diyeceğiz, Onlar hakkında diyelim ki, Mesih’ten önce yaşamış olanlar Musa’nın şeriatına bağlı değildiler, bu şeriat yalnızca İsrail evini ve kendi rızalarıyla onlara katılan mühtedileri bağlıyordu.

Diğerlerine ise vicdanları kendilerine tanıklık ederken, yüreklerinde yazılı olan şeriatın amelini göstererek bizzat kendilerine bir şeriat olduklarında, fıtrattaki tabii kanun yetmekteydi. Kadim teologlarca da ikrar edilen Gregorius’un şu hükmü onlar hakkındadır,

Bugün bizde vaftiz suyunun gördüğü işi, eskilerde küçükler için yalnızca iman, yetişkinler için kurbanın fazileti ve İbrahim’in soyundan gelenler için sünnet sırrı yerine getirmekteydi.

Fakat Mesih’in gelişinden sonra, imanın haricinde doğmuş olanlar hakkında Resul ile birlikte şöyle diyebiliriz,

Dışarıda olanları yargılamak bize mi düşer, Yani Hristiyan ordusuna alenen yazılmamış ve kilisenin hakkında hüküm verdiği duyulur işaretlerle mühürlenmemiş kimseler hakkında konuşmak haddimize midir, Zira Resul’ün dediği gibi, yargısı duyulara tabi olmayan Tanrı, dışarıdakileri yargılayacaktır. Bizim yargımız ise alenen işaretlenmiş olanlar hakkındadır. Fakat bazıları şöyle diyecektir,

Tanrı onları niçin dışarıda bıraktı, Tanrı’nın suretini öylesine açık taşımaları hasebiyle kendilerine tanrılar denen dünyanın hükümdarları cevap versin, onlar niçin herkesi kendi saraylarına kabul etmeyip yalnızca dilediklerini alırlar da diğerlerini dışarıda bırakırlar,

Üstelik onların da kaygısını güderek, sarayın dışında olsalar dahi sadık olanları mükafatlandırıp hainleri cezalandırarak onlar hakkında hüküm verirler. Şöyle diyerek sakınacaksın, zira Yüce Hükümdar buyurmuştur,

İman edip vaftiz olan kurtulacaktır, iman etmeyen ise mahkum edilecektir. Biz de şöyle diyebiliriz, Belki de pek çok kimse, imanın aşikar alametine sahip olmasa dahi iman etmektedir. Zira Hükümdarın kendisi şöyle buyurur,

Bu ağıldan olmayan başka koyunlarım da var, onları da getirmem gerek, böylece tek bir sürü ve tek bir çoban olacaktır.

Zira bundan, o ağılda bulunmayanların da dahil edileceği kilise topluluğundan başka bir ağıl anlaşılmaz. Göklerin melekutu adı altında yine şöyle buyurur,

Doğudan ve batıdan pek çokları gelecek, göklerin melekutunda İbrahim, İshak ve Yakup ile sofraya oturacaklar, krallığın öz çocukları ise dışarıdaki karanlığa atılacaktır.

Zira göklerin melekutundan nasipsiz sayılan pek çok kimse, yalnızca dış görünüşe göre hüküm verenler tarafından yargılansa da, Tanrı katında son derece makbuldür. Yüzbaşı yabancı sayılıyordu, buna rağmen imanı bütün İsraillilerden üstün tutularak övüldü. Nitekim böylesi insanlara, duyulur bir işarete sahip olmasalar bile Mesih’in fazileti intikal edebilir, Pavlus’un defaatle tekrarladığı gibi, Şayet bir tek adamın suçu yüzünden pek çokları öldüyse, Tanrı’nın lütfu ve bir tek adamın, yani İsa Mesih’in lütfundaki bağış pek çokları için çok daha bol olmuştur. Ve yine, Zira tek bir adamın suçu yüzünden ölüm tek bir kişi aracılığıyla hüküm sürdüyse, lütfun, bağışın ve doğruluğun bolluğunu alanlar, tek bir kişi, yani İsa Mesih aracılığıyla hayatta çok daha fazla hüküm süreceklerdir. Ve tekrar, Demek ki tek bir suç yüzünden bütün insanlar mahkumiyete uğradığı gibi, tek bir doğruluk ameliyle de bütün insanlar hayat aklanmasına kavuşmuştur. Ve nasıl ki bir tek adamın itaatsizliği yüzünden pek çokları günahkar kılındıysa, bir tek adamın itaatiyle de pek çokları doğru kılınacaktır. Bunu sıkça tekrarlar ki, Mesih’in aklayıcı ve arındırıcı kudretinin, Adem’in lekeleyen günahından daha az olmadığını bize idrak ettirsin. Zira hakiki temizleyici su olan Mesih’te ve O’nun aracılığıyla (ki bu unsuri su onun bir işaretidir) yeniden doğar ve arınırız.

İşaret alan kimse buna mani olmadıkça işaret edilen şeyden asla ayrı kalmasa da, sakramentin (sacramentum) işaret ettiği hakikat pekala işaret olmaksızın da mevcut bulunabilir.

İlahiyatçılar der ki, üç türlü vaftiz vardır, suyla, ruhla ve kanla vaftiz. Söylediklerine göre, su vaftizi olmaksızın ruh vaftizi kâfidir, lâkin ruh vaftizi olmaksızın su vaftizi kâfi gelmez. Nitekim Tanrı, reddedilmiş gibi görünen şu taşlardan dahi İbrahim'e evlatlar çıkarmaya kadirdir. Pavlus'un dediği gibi, Tanrı, imansızlıkları yüzünden kesilip atılanları da, şayet bu imansızlıkta ısrar etmezlerse, yeniden aşılamaya kadirdir. Zira yabani zeytin filizi aşılanmak suretiyle meyve veren iyi bir zeytin ağacına dönüşür. Zira her ikisi de aşılandığında meyve verir. Yakup'un dediği gibi, ilahi kelam da içimize aşılanmıştır,

Bizler de iman yoluyla O'na bağlandığımızda O'nun içine aşılanırız, amellerimizin temelini O'nun üzerine kurarız, işte o vakit hakaret için biçimlendirilmiş kaplar, şeref kaplarına ve krallara layık sofralara layık hale gelir.

Elçinin bir yerde ima ettiği gibi, yalnızca bazı kaplar hakaret için değildir, bilakis bizzat kendisinin başka bir yerde söylediği üzere, hepsi öyledir.

Her ne kadar bazılarının şerefe erişmesi takdir edilmiş olsa da, hepimiz gazap evlatları olarak, günaha boyun eğmiş ve hakaret kapları olarak doğarız. Nitekim nasıl olduğunu, Pavlus bizzat Timoteos ile olan bahsinde dile getirir, Şayet bir kimse, der, kendini kötülüklerden arındırırsa, hakaretten kurtulup şeref kabı olur, takdis edilir, Rabbe her işte faydalı ve her iyi amel için hazırlanmış hale gelir.

Görülüyor ki, daha evvel ilahi seçime atfettiği şeyi, şimdi amellerimize ve nefsimizin istidadına atfetmektedir. Yine de her türlü ihtilafın ötesinde açıktır ki, burada Tanrı'nın seçimi ile önceden gelen, birlikte işleyen ve aklayan lütuf devreye girer. Buna bizim rızamız ve birlikte işleyen irademiz de eklenir.

Zira bizler Tanrı'nın iş arkadaşlarıyız, lakin bahsimizin konusu olan nefsin ahengine geri dönelim.

Nefsin başlangıçta nasıl çıplak olduğu yahut öyle göründüğü üzerine. Bölüm VI.

Her ne kadar nefisler Sanatkâr tarafından muhtelif derecelerle birbirlerinden ayrılmış olsalar da, hepsinin müşterek bir menşei ve aynı doğuşu vardır.

Göklerin Babası ve bütün suretlerin bağışlayıcısı şöyle der, Bütün nefisler benimdir, benden neşet etmiş ve bedenlere yayılmıştır. Doğuşa gelince, hakîm der ki, Ben de herkes gibi ölümlü bir insanım, bir insanın tohumundan ve tenin uygun zevkinden teşekkül ettim. Doğduğumda herkesin soluduğu havayı içime çektim, benzer şekilde yaratılmış toprağın üzerine düştüm ve ağlayarak herkesinki gibi ilk sesimi çıkardım.

Krallardan dahi hiçbiri bundan farklı bir doğum başlangıcına sahip olmadı. Şu halde herkes için hayata giriş birdir ve çıkış da benzerdir, başlangıçta herhangi bir marifet ve fazilet bulunmaksızın.

Meşşailer [Peripatetici] arasındaki o pek meşhur kanaat buradan gelir, nefis başlangıçta üzerine hiçbir şey resmedilmemiş boş bir levha (tabula rasa) gibidir. O hakîm zat her kim ise, söylediği şu söz de buna muvafık görünmektedir, Bundan ötürü (zira anamın rahminden çıplak ve cahil olarak çıktım) diledim ve bana anlayış verildi, yakardım ve hikmet ruhu içime girdi.

Lakin Akademisi'nden pek çok kimsenin takip ettiği Platon, birçok insanın güçlük çekmeksizin öğrendiğini, dahası öğrenmedikleri şeyleri dahi çoğu kez bildiklerini görünce, nesnelerin türlerinin ve suretlerinin, dolayısıyla ilimlerin nefisle birlikte yaratıldığını, fakat duyular ve bedenin bağları tarafından engellendiğini, öyle ki içte saklı duran suretlerin gayret, zaman ve talim ile açığa çıkarıldığını düşünmüştür. Bu sebeple eski müelliflerden bazıları, nefsin bedene girerken Lethe girdabından, yani unutuluştan içtiğini söylemişlerdir.

Her ne kadar başkaları bunun yeraltı âleminin bir nehri olduğunu, oraya inenlerin dünyada tattıkları bütün zevkleri unutsunlar diye ondan içtiklerini söyleseler de. Nitekim Seneca şöyle der,

İçeride, engin bir koyakta, sessizce akar Lethe'nin suları, Giderir tasaları, geri dönüşe bir daha imkân kalmasın diye. Karanlık büklümleriyle ağır ağır sarar ırmağı.

Hakikaten nefis hem bedene gömülüp bağlandığında, hem de ilahi ışıktan mahrum kalıp uçurumun karanlıklarına teslim edildiğinde pek büyük bir uyuşukluğa duçar olur. Bu görüş ilk olarak Platon tarafından ortaya atılmış değildir, bilakis bütün nefislerin Yaratıcıları tarafından bütün suretleriyle kâmil olarak vücuda getirildiğini, tıpkı ilk yaratılanın nefsi gibi yaratıldığını düşünen kadim ilahiyatçılardan alınmıştır. O nefis ki bizzat kendi günahıyla kararmıştır, onun günahının sirayetiyle bizim nefislerimiz de bedene girdiklerinde kararır ve büsbütün gaflete dalar. İlk atamıza cismani rızkı için, yahut belki de her ikisi için, yüzünün teriyle, yahut nefesinin, yani ruhunun teriyle ekmeğini yiyeceksin denildiği gibi, bu sert hükmün hepimize şöyle gürlediğini görür gibiyim,

Ekmeğini, hem bedenin hem de nefsinin ekmeği olan ilmi ve nesnelerin bilgisini, ter ve zahmetle yiyeceksin. Zira Meşşailerin dediği gibi ya her şeyi yeniden öğrenmek, ya da en cömert Dağıtıcı'nın başlangıçta nefsimize berrak bir surette bahşettiği, lâkin hemen akabinde ilk ebeveynin kusuruyla karanlık bir örtüye bürünen o ilmi açığa çıkarmak istiyorsak, soğukta kalmalı, ter dökmeli ve pek çok meşakkate katlanmalıyız.

Tanrı kendi inayetiyle bunu bazılarının gözlerinden kaldırmayı uygun görmüştür. Nitekim Davud harfleri öğrenmemişti, bir çobanken kâhin ve ilahi meselelerin en müstesna muallimi oldu. İlahilerini bunlarla öyle doldurdu ki, en mahir şairler bile onun fersah fersah gerisinde kalır. İşaya, Hezekiel, Daniel ve diğer peygamberler ile kendilerine, Size bir ağız ve hikmet vereceğim, dediği havariler de böyledir.

Süleyman'ı da tek bir gecenin rüyasında, işlerin idaresine ve süfli âleme dair öyle bir hikmetle donattı ki, eski kralların hiçbiri, fersah fersah mesafeden dahi onun dengi olamadı. İlahi meselelerin hikmetinde ise, şüphe yok ki, Samuel'in Tanrı'nın emriyle meshettiği babası Davud daha üstündü. Nitekim meshedildiği anda (Krallar kitabının ilk cildinde zikredildiği üzere) Rabbin ruhu derhal onun üzerine indi.

Bütün bunları telkin eden ve öğreten Ruh, bizzat kendi hususi meshiyle, yani kutsal isminin faziletiyle bunu yapar, Neşideler Neşidesi'nde denildiği gibi, İsmin dökülmüş bir yağ gibidir. Bu meshe sahip olanlara Yuhanna şöyle der, Kutsal Olan'dan meshe sahipsiniz ve her şeyi bilirsiniz. Mesih, layık ve Peder tarafından seçilmiş olduklarını bildiği kimselere bu ismin meshini ve kudretini teslim ettiğinde şöyle demiştir, Peder, bana verdiğin insanlara senin ismini izhar ettim.

Bazıları ise bu meshe henüz ana rahmindeyken nail olmuştur, nitekim Yuhanna ve Yeremya hakkında böyle okuruz. Bunun yeni bir hikmetin nefhedilmesiyle mi, yoksa zihnin engellerden kurtulup açık bir imanla ihtişamdan ihtişama yükselebilmesi için örtünün kaldırılmasıyla mı vuku bulduğunu Tanrı bilir. Zira ben hakikate ve bizzat hakikatle perçinlenmiş kutsal metinlere teslim olurum.

Onlardan öğreniyoruz ki, Tanrı her şeyi pek iyi, yani kendi eksiksiz kemali içinde yaratmıştı. Zira bitkisel ağaçları, meyvelerini ilk yaratılanın istifadesine sunduğu yemişlerle donattığı gibi, akli ağaçları da suretlerle ve bilgilerle semeredar kılmıştır, lakin ilk atanın günahı yüzünden her iki ağacın meyveleri de kıtlaşmış, bunların idamesi zahmete, ruhun terine ve bütün kuvvetlerin tüketilmesine bağlanmıştır.

Nefsin zekânın hangi derecesine erişebileceği üzerine. Bölüm VII.

Kavranabilir pek çok şey vardır ki, bunların hepsini yalnızca ilahi zekâ idrak eder, diğerleri ise ancak kendilerine bahşedildiği nispette kavrar. Herkesin ilk zekâya denk olması muvafık değildir, zira şayet Tanrı'nın bildiği her şeye diğerlerinin bilgisi de erişebilseydi, Tanrı ile yaratılan arasında hiçbir fark kalmazdı. Keza meleklerin (bilhassa yüce meleklerin) anladığı, bu yüzden zekâlar yahut anlayanlar diye tesmiye edildikleri pek çok şey vardır ki, bizler bedensel bağlarla engellendiğimizden bunları anlayamayız. İnsanlar arasında da bilginin farklı dereceleri gayet açık bir şekilde müşahede edilir. Zira Âdem, İbrahim, Musa, Süleyman ve diğer peygamberler pek çok şey bilmişlerdir ki, avam ve hatta kendilerine allâme ve hakîm payesi biçen pek çok kimse bunlardan tamamen habersizdir.

O pek meşhur kadim teolojide, ata İbrahim'e hikmetin otuz iki patikasının, yahut zekânın otuz iki derecesinin atfedildiğini gördüm, bunlar İbranice yazılmış kalp levhasında yer alan otuz iki sayıya muvafıktır, bu levha şöyle yazılmıştır, `[okunamadı]` ki bu harfler 30 ve 2 değerindedir, birlikte toplandıklarında 32 sayısını verir, bu şüphesiz adalet sayısıdır, zira nihayetinde bire varana dek daima eşit parçalara bölünebilir. Bu sayı, alfabenin 22 harfi ile Tanrı'nın her şeyi ölçtüğü 10 sayım yahut ilahi ölçüden büyük bir sırla teşekkül etmiştir, zekânın o otuz iki derecesi bunlarla vücut bulur, Davud'un ilahisinde denildiği gibi, iyi nizam bulmuş ve arınmış bir kalbin bunlara yükselmesine cevaz verilmiştir, Yüreğinde yükseliş yolları hazırladı.

Kuvvetten kuvvete, yahut metanetten metanete, yahut dereceden dereceye gidecekler ve Tanrılar Tanrısı Sion'da görülecektir.

O'nun müşahedesi, kalbin intizamı ve saflığı ile bağışlanır, nitekim Yüce Hakikat şöyle buyurur, Ne mutlu yüreği temiz olanlara, zira onlar Tanrı'yı göreceklerdir.

Bu derecelerin ilki, başlangıcı olmayan ezeli Zekâ ve kavranabilir her şeyin ilk ihtişamıdır ki, onun kemaline hiçbir mahlûk erişemez.

İkincisi, aydınlatıcı akıldır (intellectus collustrans), yaratılmış şeylerin izzeti ve eşsiz parlaklığıdır, başta konumlanmıştır ve her şeyin ışığı olarak mevcuttur, herkesi aydınlatır.

Üçüncüsü, kutsal akıldır, kadim hikmetin temelidir, hakiki ve sadık muallim, onun sadık kökü diye adlandırılır, bize bütün hakikati telkin eder.

Dördüncüsü, derin akıldır, böyle adlandırılmasının sebebi, kadim var edişin kudretiyle meydana getiren bütün manevi erdemlerin veya kuvvetlerin ondan çıkmasıdır.

Beşincisi, kökleşmiş akıldır, akledilenin zatında dengeleyen ve birleştirendir, kadim hikmetin sınırından veya çitinden meydana getirilmiş ya da ayrılmıştır. Altıncısı, yüceltilmiş veya genişletilmiş inayet diye adlandırılır, zira meydana getirilen inayet onda artar, o bizzat akıcıdır ve birleştirenlerin bütün en yüksek bereketleri üzerindedir. Üçüncü İlahi. Ve geri kalan dereceler ki derinlikleri hiçbir şekilde açıklanmaya elvermez.

Zira hikmetin dereceleri pek gizlidir, yetkinler arasında bile tam bir açıklama olmaksızın ancak ima edilirler. Mademki bu kadar çok derece vardır, hiç şüphe yoktur ki aşağı akıl, üsttekilere aşikâr olan şeylere erişemez, bilakis her bir akıl kendi kavrayışına göre kendisine uygun düşen dereceye yöneltilmiştir.

Fakat Meşşailer (Peripatetici), Aristoteles’leri ile karşı çıkıp şöyle diyeceklerdir, edilgin akıl (intellectus possibilis) her şeyin kendisiyle olduğu, etkin akıl (intellectus agens) ise her şeyi yapan akıldır, dolayısıyla her akledilebilir şey üzerinde muktedir görünür.

Onlara deriz ki, Aristoteles genel anlamda etkin ve edilgin akıldan bahsetmektedir, nitekim bazısı bunların bütün insanlarda tek bir tane olduğunu kabul etmiştir, yoksa şu veya bu cüzi akıldan söz etmemiştir. Hatta bazısı, bilhassa İbn Rüşd (Averroes), insanı teşkil etmek için o külli aklın şu veya bu cüzi canlıyla bir arada bulunmasını kâfi görmüş, bunu inkâr etmiştir. Bu hususta tek ve külli akıldan bahseden kadimlerin fikrini tahrif etmiş, böylece kadimlerin doğa felsefesini sarsan, ahlak felsefesini ve ilahiyatı temelinden yıkan, adaleti ve bütün erdemi ortadan kaldıran o hataya düşmüştür. Bu hata her türlü akıldan öylesine uzaktır ki ne hesaba katılmaya ne de anılmaya değerdir, bilakis her bakımdan unutulmaya ve ebedi bir sessizliğe terk edilmelidir. Şunu da ekleyebiliriz, akıl her şeyi kavrasa da, bazı ilahiyatçıların dediği gibi tam olarak ihata edemez yahut bütünüyle kavrayamaz. Zira herkes Tanrı hakkında O’nun var olduğunu kavrar, fakat ne olduğunu kimse bilmez.

En sade kimseler bile Baba’yı ikrar eder, fakat O’nun kim olduğunu Oğul’dan ve Oğul’un vahyetmek istediği kimseden başkası bilmez. Oğul hakkında da birçok kimse pek çok söz söyler, yine de O’nu kimse bilmez. O halde bunlara, sırlara ve bizzat en kutsal Teslis ile bizzat Tanrı’ya dair gizemlere ilişkin olarak Sirak’ın şu sözünü söyleyebiliriz, O’nu elinizden geldiğince yüceltin, yine de O daha üstün gelecektir ve azameti hayranlık uyandırıcıdır. O’nu gücünüz yettiğince yükseltin, zira O her türlü övgüden büyüktür. O’nu yücelterek kudretle dolun, boşuna çabalamayın, çünkü O’nu ihata edemeyeceksiniz. Zira bunlardan çok daha büyük nice gizlenmiş şeyler vardır ve O’nun sayısız işlerinden pek azı görülür. Aristoteles de şöyle diyerek buna muvafakat eder, ilahi cevhere dair sözümüz pek az ve zayıftır.

Ve Simonides’in şu fikrini över, yalnızca Tanrı metafizikçi olma şerefine sahiptir, yani bizzat kendini, bütün ilahi şeyleri, ayrık cevherleri (substantiae separatae), mahiyetleri, nitelikleri, sayıları, nispeti ve bütün şeylerin her türlü münasebetini akleden yalnız O’dur. İşte görün, aklımızın erişemeyeceği nice şeyler vardır. Bedenden ayrılmış akıl dahi, o ilahi ve sonsuz aklın ihata ettiği her şeyi kusursuzca akledemez.

Yüce Hakikatin, inananların alacağı Ruh hakkında söylediği şu söz buna engel teşkil etmez, O size her şeyi telkin edecek ve size her şeyi öğretecektir. Zira bu mutlak anlamda her şey hakkında değil, onlar tarafından akledilmesi gereken şeyler ve bilhassa yaşarken öğrencilerine bildirmek isteyip de şöyle dediği şeyler hakkında anlaşılır, size söyleyecek çok şeyim var, fakat şimdi taşıyamazsınız. Yuhanna’nın şu sözü de böyle anlaşılır, Kutsal olandan meshe sahipsiniz ve her şeyi bilirsiniz, yani sizin tarafınızdan akledilmesi gereken her şeyi. İkinci Bahis.

Bölüm VIII

Buradan, aklın kendi doğası gereği yükselebileceği her akledilebilir şeye daima erişip erişemeyeceğine dair küçük olmayan bir güçlük doğar.

Burada kısaca deriz ki, akletmek ve yaşamak aynı adımla yürür.

Zira her birine aşamayacağı, önceden belirlenmiş bir ömür sınırı konmuştur, fakat ölümün birçok sebeple erkenden gelip çatması yüzünden pek azı oraya varır. Bazen şiddet araya girdiğinden yahut kötü bir alametle hastalık ve bizzat ölüm hızlandığından, yahut hikmet sahibinin diliyle konuşacak olursam, kısa sürede yetkinleşip çok zamanı tamamladığından böyledir. Zira onun ruhu Tanrı’ya hoş gelmişti, bu sebeple onu kötülüğün ortasından aceleyle çıkardı. Belli bir öğreti derecesine ve belli bir inayete tayin edilmiş kimse için de durum farklı değildir.

Zira bazen ve çok defa oraya doğru ilerlemeyi savsaklar, ya başka kaygılara dalar, ya zahmetten korkar, ya da kendi kötülüğüyle körelir, bu yüzden hikmet ve hem ilahi hem insani şeylerin bilgisi o kötü niyetli ve uyuşuk ruha girmeyi hor görür, nitekim kendisi de o ruh tarafından hor görülmüştür. Hoşea Peygamber’in dediği gibi, Sen ise bilgiyi reddettin. Ve Davud’un ilahisinde dendiği gibi, İyilik etmek için akletmek istemedi. Ve insan, kendisine hazırlanan bilgi derecesinden çoğu kez mahrum kalır, çünkü bütün aydınlığın ve ışığın kaynağını hor görür, Yeremya’nın dediği gibi, Rabbe sormadılar, bu yüzden akletmediler. Zira Güneş ancak Güneş’in ışığında görülebildiği gibi, Mezmur yazarının hakkında şöyle dediği o ışıktan başkasında Tanrı görülmez, Senin ışığında ışığı göreceğiz. Işık derim, yalnızca ilahi şeylerin değil, ruhlarımızın da ışığı.

Bununla aydınlanan hikmet sahipleri, doğanın kanunlarını ve şeylerin niteliklerini, yalnızca tabii ışığa dayananlara kıyasla çok daha berrak müşahede ederler. Bu sebeple Caesarea’lı Eusebios her iki ışık hakkında en mükemmel hükmü vererek şöyle der,

Filozofları kendi aralarında yahut başkalarıyla kıyasladığımda, onların meşhur kimseler olduğunu kolay kolay inkâr edemem. Fakat İbranilerin ilahiyatçıları ve filozofları ile kıyasladığımda ve onların öğretisini bunların öğretisiyle karşılaştırdığımda, filozofların icat ettiği her şey bana fani ve anlamsız görünür. Şaşılacak bir şey yok, zira o ilahi olarak vahyedilmiş, bu ise beşeri olarak ortaya konmuştur.

Şunlar, kendi üslubumla konuşacak olursam, Ay ışığında görülmüştür, bunlar ise Güneş ışığında. Zira Platon Tanrı’dan dökülen ışığa Güneş ışığı, tabiatın kuvvetleriyle elde edilene ise Ay ışığı der. Fakat meselemize devam edelim. İncil’de pek çoklarının düğüne davet edildiği söylenir, fakat daveti hor gördükleri için başkaları kabul edilmiştir.

Pek çokları semavi melekûta çağrılmıştır, onlara şu da söylenmiştir, Tanrı’nın melekûtu sizden alınacak ve meyvesini veren bir millete verilecektir.

Tanrı’nın en gizli sırlarının emanet edileceği on iki kişi elçi olarak seçilmiştir, fakat içlerinden biri iblis ve karanlıkların korkunç inine dönüşmüştür. Yine birçok kimse Mesih’in öğrenciliğine çağrılmıştır, eğer sebat etselerdi onlara inayet, melekût ve şeylerin hakiki öğretisini verecekti.

Zira kendisini takip eden öğrencilere her gün kendi ışığından pek çok şey telkin ediyordu, fakat bazıları kararmış, kendi inatlarının yahut kötü işlerinin karanlığına gömülmüş olarak o ışığa dayanamadılar, Yuhanna’nın dediği gibi, geriye döndüler ve her geçen gün uzaklaşırlar.

Pek merhametli Baba ve Muallim onlara acıyarak şöyle dedi, Sahip olduğuna sımsıkı sarıl ki başkası senin tacını almasın. Üçüncü İlahi.

Bizim için hazırlanmış olan bilgi derecesine hangi vasıtalarla erişebileceğimiz hakkında.

Bir kimse kendi istidadına göre erişebileceği o bilgi derecesine varmak için pek çok şey etrafında boşuna çabalamasın diye, bütün hikmetin ve öğretinin en yüce muallimi Mesih İsa’ya müracaat edeceğiz ve öğretisini nereden devşirdiğini göreceğiz. Benim öğretim der, benim değil, beni gönderen Baba’nındır.

Ve öğrencilerini bu talime ortak kılarak şöyle der, Baba’mdan işittiğim her şeyi size bildirdim, yani sizin kavrayışınıza göre. Zira pek çok şeyi sakladı, gerçi onlar kurtarıcı hikmet suyuyla vaftiz edilmiş ve yıkanmış olsalar da, o vakit ne kavrayabilir ne de taşıyabilirlerdi, çünkü henüz iyice arınmamış ve kuvvetlenmemiş olduklarından daha büyük bir ışıktan rahatsız olurlardı. Bu sebeple şöyle der,

Fakat Baba’nın benim adımla göndereceği o Hakikat Ruhu geldiğinde, O, size daha yakın bir dost gibi, kendi ateşli kuvvetiyle zihinlerinizi uyandıracak ve keskinleştirecektir, sizinle birlikte yaşayarak ve içinize nüfuz ederek size her şeyi telkin edecek ve size söylemiş olduğum her şeyi size öğretecektir. Bu söz yalnızca on iki elçi hakkında söylenmiş olmasın.

Zira o Ruh, aynı yerde bir arada bulunan herkesin üzerine dökülmüştü, bunların toplamı Luka’nın az önce dediği gibi yaklaşık yüz yirmi kişiydi.

Luka’nın Samiriyeliler hakkında aktardığı üzere bu Ruh daha pek çoklarının da üzerine dökülmüştü. Yeruşalim’de bulunan elçiler der, Samiriye’nin Tanrı’nın sözünü kabul ettiğini işitince, onlara Petrus ve Yuhanna’yı gönderdiler. Onlar gelince Kutsal Ruh’u alsınlar diye onlar için dua ettiler. Ve o zaman ellerini onların üzerine koyuyorlar ve onlar Kutsal Ruh’u alıyorlardı.

O, elçilerin ellerini koymasıyla ve bazen de onların vaazlarıyla veriliyordu, nitekim aşağıda şöyle denir, Petrus yüzbaşı ile konuşurken, Kutsal Ruh Tanrı’nın sözünü dinleyen herkesin üzerine indi. Bu yüzden pek çokları Kutsal Ruh’un inayetinin milletler üzerine de dökülmesine hayret ettiler.

Ve Pavlus bazı Efeslileri vaftiz edip ellerini onların üzerine koyduğunda, Kutsal Ruh onların üzerine geldi. Ve bu Ruh’un ne iş gördüğü hemen açıklanır, zira şöyle denir, Ve dillerle konuşuyor ve peygamberlik ediyorlardı.

Nitekim o kutsal mesh ile doğrudan doğruya peygamberlik bağışını ve lisanların nevilerini elde ediyorlardı, öyle ki bildikleri şeyleri herkese ifade edebilsinler. Eskiden, derhal peygambere dönüşen kimselerin ve her şeyi bilsinler, farklı dillerde konuşsunlar diye ilk müjdeci ataların meshedildiği hakiki kutsal yağ (chrisma) buydu.

Ne yazık ki bu talihsiz zamanlarda, o kutsal yağdan elimizde yalnızca dışsal bir işaret veya sadece bir isim kaldı, böylece Hristiyan ve meshedilmiş olarak anılmaktayız. Zira en yüce hakikat şöyle buyurur, bana iman edenlerin ve şüphesiz benim kutsal yağımla meshedilmiş olanların alametleri şunlar olacaktır, benim adımla cinleri kovacaklar, yeni lisanlarla konuşacaklar ve bunu izleyen diğer şeyler.

Bu ismin kudretini ve Kutsal Ruh'un bağışını unutan, zamanımızın bilge geçinen kimseleri, gökten ve Kutsal Ruh'tan almaları gereken şeyleri hain bir Arap'tan yahut Yunan bir cinden öğrenmek için çabalıyorlar. Oysa isteselerdi, İsa'nın izlerini hakikatle takip edip onun ışığıyla baştan başa aydınlanabilirlerdi. Fakat pek çoğu öylesine karanlığa gömülmüştür ki herkesi aydınlatan o ışığı kavrayamazlar.

Öyleyse ne yapmak gerek, Tanrı'nın ve kapasitemize göre her şeyi telkin eden Kutsal Ruh'un bağışını aramak gerekir, derim. Hermes Trismegistus'un dediği gibi, yeryüzünde, denizde ve göğün üzerinde ne varsa hepsini kavrayan zekalarıyla faniler arasında ölümsüz sayılan kimselerin eriştiği o zihni (mens) aramak gerekir.

Kendilerini öylesine yüceltirler ki iyinin ta kendisini temaşa ederler. Bu yüce görüşe eren kimse, soluduğumuz bu havanın içinde dönüp durduğumuz hayatı bir tür sefalet sayar, bedene dair her şeyi hiçe sayarak yalnızca o Bir'e doğru yönelir. Zira zihnin bu ilmi, ilahi olanın temaşası ve Tanrı'nın idrak edilmesidir, bu da ilahi bir kraterin, yani aklın varlığı ve o ilahi olanın bize iletilmesiyle mümkündür. Bilgelik bu krateri doldurduğunda, bir ulak, iyi bir kılavuz veya iyi bir deha gönderip insan ruhlarına şunları bildirmesini buyurdu, gücü yeten kim varsa bu kaseye daldırsın kendini, ruhunun onu gönderen Tanrı'ya geri döneceğini kabul ederek ve hangi gaye uğruna doğduğunu bilerek. O halde ulağın sesine kulak verip kendilerini zihne daldıranlar, hakiki bilginin ortakları kılınır, zihni kabul ederek kamil insanlara dönüşürler. Oğlu, bu kraterin sütüyle nasıl yıkanacağını sorduğunda Hermes şöyle der, şayet evvelce kendi bedeninden nefret etmezsen, kendini sevemezsin. Önce kendini değil Tanrı'yı seversen, derhal o zihne erişirsin. Bu ilme ulaştığında, gemilerini yakman gerekir. Biri fani, diğeri ilahi olan bu iki amaca aynı anda yönelemezsin.

Zira biri bozulur, diğeri bozulmaz iki tabiatımız vardır, birini seçtiğimizde diğerini kaybederiz. Birine gösterilen ihtimam ne kadar gevşetilirse, diğerininki o kadar artar.

Nitekim bizzat Hermes, zihnini bilgeliğe adamak için, aşağı alemin nesnelerine dair her türlü kaygıyı bir kenara bırakarak, güvenilir bir müelliften öğrendiğimize göre, o zihne kavuşmadan önce tam yirmi altı yıl boyunca onun peşinde emek vermiştir. Oysa İsa'nın havarileri, her iki taraf da aynı buyrukları aktarmış olsa bile, ona derhal nail oluyorlardı.

İsa da bedenden, yani bu aşağı ve hayvani nefisten nefret etmeyi öğretmedi mi, açık bir dille iki efendiye birden kulluk edemeyeceğimizi, Tanrı'ya ve Mammon'a, ruha ve bedene, ilahi olana ve dünyevi olana aynı anda hizmet edilemeyeceğini ilan etmedi mi, zira bunların tümü birbirine zıt istikametlerde seyreder. Önce Tanrı'nın krallığını aramamızı, buna erişildiğinde diğer her şeyin peşi sıra geleceğini öğretmedi mi, fakat diyeceksin ki, ben ne bu zihne erişebiliyorum ne de İsa'nın veya Kutsal Ruh'un ışığıyla yıkanabiliyorum, zira bu talihsiz çağımızda, belki de günahlarımız yüzünden kovulduklarından, artık ilahi kudretler aramızda bulunmuyor gibi görünüyor. O halde gücümüz yettiğince onları geri çağırmalıyız. Şayet bu mümkün olmazsa, Hieronymus'un Rufinus'a karşı ne dediğine kulak ver.

Havarilere Kutsal Ruh'un telkin ettiği şeyi, ben harflerin tetkikiyle elde etmeye muhtacım. İnsan zekasının uydurduklarını değil, ilahi vahiylerden doğan metinleri incelemek gerekir, çünkü insan aklının ürünleri aydınlatmaz, bilakis zihinleri karartır. Zira Lactantius Firmianus'un dediği gibi, henüz kendilerini eğitememiş olanlar kimi öğütleyip eğitebilir, hastalar kimi iyileştirebilir, körler kimi yönetebilir, öyleyse hayata ehemmiyet veren bizler, hep birlikte bu yola yönelelim.

Yoksa Sokrates'in bir şey bilmesini mi bekleyeceğiz, ya da Anaxagoras'ın karanlıkta ışığı görmesini, Demokritos'un hakikati kuyudan çıkarmasını, Empedokles'in ruhunun patikasını genişletmesini yahut Arkesilaos ile Karneades'in görüp, hissedip, idrak etmesini mi, işte gökten bir ses sesleniyor, öğretiyor ve bize güneşten daha parlak bir ışık gösteriyor,

Kendi kendimize haksızlık edip, alimlerin ömürlerini tüketerek aradıkları halde asla bulamadıkları bilgeliği kabul etmekte neden tereddüt ediyoruz, o halde bilge ve mesut olmak isteyen kimse, tüm kutsal yazıtlarda yalnızca kendisinin bildiği hakikati söyleyen, yalnızca kendisinin öğrettiği yolu açan, ışığı yayan tarafından arındırılıp yükseltilmedikçe insan zihninin keskinliğinin asla dikilemeyeceği o eşsiz ışığı gösteren Tanrı'nın sesine kulak versin.

Zira doğanın ve Tanrı'nın tüm sırları kutsal kelamda aktarılmıştır, ancak şu şartla ki, onları yalnızca hakiki bilgeler ve aydınlanmış kimseler kavrayabilir, dışarıdakiler ise avluda meseller ve muammalarla beslenirler. Nitekim Origenes'in dediği gibi, yalnızca Hristiyan ve peygamberlik öğretisinde değil, felsefe tahsil edenler arasında da usul buydu, bazı meseleler açıkça serdedilir, pek bilinmeyen diğer kısımlar ise sükut içinde saklanırdı.

Zira Pythagoras'ı alenen vaaz verirken dinleyenler vardı, bir de onun her zaman söylediği gibi, kutsal olmayan ve henüz arınmamış kulaklara ulaşması asla caiz olmayan şeylerde hususi olarak talim görenler vardı.

Aynı şekilde, Havari Pavlus'un da kamil öğrencileri vardı ki bilgelikten yalnızca onların arasında bahsederdi, bir de henüz inisiye edilmemiş sıradan kimseler vardı ki onlara umumi vaazları ve mektupları açıklardı. Dahası, İsa'nın da kutsal sırları ve en kıymetli incileri emanet ettiği en yakın dostları vardı, mesellerle konuştuğu talebe kalabalığı da vardı.

O halde, doğanın ve Tanrı'nın sırlarını öğrenmek, kendi fıtratının veya ilahi bağışın kendisini tayin ettiği kemal mertebesine erişmek isteyen kimse gözlerindeki örtüyü kaldırsın ve kutsal yazının batınına dahil olsun.

O mertebeye ulaşmak için dış duyular vasıtasıyla mı ilerlenmelidir, Bölüm X

Pek çok kimse bedensel duyulara bağlanmıştır, bu yüzden onlara doğanın sırları ve Tanrı'nın gizemleri örtüler ve duyulur işaretler altında verilmiştir. Havari'nin dediği gibi, itiyat gereği duyuları, yani batıni duyuları iyi ile kötüyü, doğru ile yanlışı ayırt etmek üzere terbiye edilmiş olanlara ise katı gıda verilir, kamil olanların ve Origenes'in Kelsos'a karşı mükemmelen açıkladığı üzere, dış duyuların kullanımını daha iyiye tahvil edip batıni duyulardan istifade edenlerin bilgeliği aktarılır.

Fakat bu durum, çoğu zaman Aristoteles'ten devraldıkları şu ilkeye sığınan Meşşailere pek çetin ve pek yabancı gelir, duyularda daha önce bulunmayan hiçbir şey akılda bulunamaz. Biz bu ilkeyi, yalnızca duyulardan devşirilen bilginin tadına varmış ve tefrik, taksim ve terkip şeklindeki üçlü bilme usulüyle yetinmiş kimselere terk ederiz. Fakat bizce aşikardır ki, duyulur doktrinin muallimi tarafından değinilmemiş iki anlama tarzı daha mevcuttur.

Bunlardan ilki ilahi ve tabii şeylerin temaşası, daha doğrusu yalnızca zihni bir seyir değil, doğrudan müşahadesi ve temasıdır. Diğeri ise başkaları tarafından serdedilen hakikatin kendi aklımızla uyumlanmasıdır.

Musa, Rabb'in kendisine vaat ettiği şu kelam uyarınca tabii sırların ilk mertebesine erişmişti, arkamı göreceksin, yani yarattıklarımı göreceksin, zira bunlar Yaratan'a nispetle sonradır ve O'nun eseridir. Nitekim Meşşailer arasındaki mutad ifade tarzı da buradan gelir, eserden yola çıkarak akıl yürütenlerin a posteriori akıl yürüttükleri söylenir. Bilgelik kitabında nesnelerin Yaratan'ını bu bilme tarzına göre arayarak ilerlememiz öğütlenir, orada şöyle denir, yaratılmışların ve suretlerin büyüklüğünden, onları yaratan bilinebilir. Şayet Musa şeylerin tabiatını ve aralarındaki ahengi bilmeseydi, üçlü alemin eksiksiz timsalini ihtiva eden Ahit Sandığı'nı ve Rabb'in Makamı'nı nizamına uygun inşa edemezdi.

Tanrı'yı ve semavi güçleri hoşnut etmek, hem Tanrı'nın hem de alemin suretini taşıyan insanı arındırmak için icap eden kurbanları usulünce takdim edemezdi. Haham Şimon bar Yohay, Levililer üzerine yazdığı pek meşhur ve gayet oylumlu eserinde bu kurbanların sırlarını ele almış, orada neredeyse bütün nesnelerin tabiatını tahlil etmiştir.

İlahi olanı bizzat Musa'ya açan da "Sana her iyiliği göstereceğim" diyen Tanrı'dır. Her iyilik ise, kendisinden bütün iyiliklerin neşet ettiği o Varlık'tan başkası değildir. Her ne kadar bir vakitler yüzünü ondan esirgemiş ve yaşayan hiç kimsenin yüzünü göremeyeceğini açıkça bildirmiş olsa da, bundan az önce şöyle denmektedir, Rab, Musa ile bir insanın dostuyla konuştuğu gibi yüz yüze konuşurdu. Yüze karşı yapılan bu konuşma, o yüzün bizzat görülmesini önceden varsayar görünmektedir. İbranilerin dediğine göre de kendisiyle konuşan Melek, Yüzlerin Önderi anlamına gelen Metatron diye adlandırılırdı, zira onun vazifesi başkalarını hükümdarın huzuruna ve yüzüne çıkarmaktır.

Bunu Yakup da gördüğüne tanıklık ederek şöyle der, Tanrı'yı yüz yüze gördüm. Kutsal Ruh'la dolu ilahi kithara çalgıcısı Davud da Tanrı'nın yüzünün görülüp görülemeyeceğini bilmez değildi, nitekim ilahilerinde onun gösterilmesi hususunu defalarca yineler, "Yüzünü göster, kurtulalım" der. Ve yine, "Daima O'nun yüzünü arayın" ve tekrar, "Yüzünü kullarının üzerinde aydınlat, yani ışıt." İşaya da şöyle der, "Rabbi yüce ve yükseltilmiş bir taht üzerinde otururken gördüm." Kutsal kelamda bir çelişki olmasın diye kısaca derim ki, insan, doğruların o kıymetli ölümüyle ölmedikçe Tanrı'yı göremez, nitekim en yüce Hakikat alışılageldik gizemli ve meselli sözüyle şöyle buyurur, "Toprağa düşen buğday tanesi ölmedikçe yalnız kalır, yani daha üstün insanın meyvesinden yoksun kalır. Fakat ölürse ve manevi ve içsel insana boyun eğerse, ilahi şeyleri işleyerek, görerek ve tadarak bol meyve verir." Elçi de bunu bir nebze açıklayarak şöyle der, "Öldünüz ve hayatınız Mesih'le birlikte gizlendi."

İşte Tanrı'nın dostu olan bütün peygamberler, Rabbin o en mahrem odalarına girdiklerinde bu ölümle ölürlerdi. Yuhanna da en mukaddes rüyetinin başında şöyle dediğinde bu ölüm tarafından yakalanmıştı, "Rabbin gününde ruhtaydım", o makama yükseldiğinde Tanrı'nın tahtını, Kuzuyu, hazır bekleyen yedi ruhu ve geçmişin muhtelif vakitlerinde vuku bulması kararlaştırılan her şeyi gördü. Azizlerin ve Meleklerin ezgilerini de işitti, pek çok son derece gizli sırrın derinliğine nüfuz etti. Pavlus da bu ölümü anarak şöyle der, "Böyle bir adam bilirim, beden içinde mi yoksa beden dışında mı bilmem, Tanrı bilir, üçüncü göğe kadar ragıp oldu ve insanın söylemesine izin verilmeyen Tanrı'nın sırlarını işitti." Zira o vakit ruhun bedenden ayrılması gerçekleşir, bedenin ruhtan ayrılması değil, çünkü beden, ne beden içinde iş gören ne de onu canlandırdığı kadarı müstesna onun içinde yaşayan ruhun bizzat kendisi tarafından diriltilir.

Resuller de bu bilme tarzına eriştiler, ilahi ışıkla ve her şeyi fısıldayan ruhla dolup taşan herkes gibi onlar da bu kıymetli ölümle göçüp gittiler. Bunun alameti şuydu ki, ne ölümden ne eziyetten ne de bedene ve zaten ölmüş olan hayvani varlığa yöneltilen hakaretten korkarlardı. Fakat bu gizemler, aynı ölümle yakalanmış olsalar dahi, bazısına daha az, bazısına daha çok, onların kabiliyetine göre gösterilirdi.

Diğer bilme tarzı ise, anahtarın kilide uyması gibi, hakikatin aklımızla eşitlenmesi yoluyladır. Bununla, o sırları bizzat müşahede etmiş olanların bildirdiklerini tam bir ışık altında kavramasak bile, kavranan hakikatin uyumundan ve bizzat açılan mahrem yerlerden üzerimize vuran ışıktan ötürü bize bir kapı açılır, öyle ki filozofların zahiri kanıtlamalarından daha kesin bir hale getiriliriz. Zahiri dedim, zira tabii meselelerde ya hiç ya da pek az hakiki kanıtlama yapmışlardır, bunlar ancak Aristoteles'ten yahut bunları daha önce söylemiş olan her kimse ondan önceden kabul edilmiş öncüllerden türetilir. Dolayısıyla Filozoflarca gösterilen bu anlama tarzını, hepsinin en aşağısı ve en az kesin olanı addediyorum. En yücesi, o berrak müşahedede elde edilendir.

Orta düzeydeki ise, yalnızca dış kulaklarımızla okuyup anlamakla kalmayıp, bu şeyleri hakiki bir müşahedeyle görmüş olanların örtüler altında aktardığı gizleri daha üstün duyularımızla idrak etmemiz bize bahşedildiğinde hasıl olur. Zira en yüce Hakikatin haklarında şöyle dediği pek çok insan vardır, "İşitirler ama duymazlar, anlarlar ama kavramazlar." Bize ise kimi zaman kutsal metinlerin iliğinden fışkıran hakikati apaçık idrak etmemiz, örtü kaldırılıp yüz açıldığında avamdan ve dünyanın bilgelerinden gizlenmiş olanları kavramamız bahşedilir, üstelik bunları dış duyulardan ziyade daha üstün duyularla idrak ettiğimiz için her türlü şüphe ortadan kalkacak derecede büyük bir kesinlikle kavrarız.

İç Duyuların Hakiki ve Zaruri Olduğu, Bunlarla Dış Duyulardan Daha Çok ve Daha Kesin Şeylerin İdrak Edilebileceği Hakkında. Bölüm XI.

O halde bizim, daha üstün oldukları cihetle bu iç duyulardan bahsetmemiz gerekir, bahusus şu sıralar ellerimizden düşmeyen Meşşailer (Peripatetici) dış duyular hakkında pek etraflı ve teferruatlı yazmışken, iç duyular hakkında ise yalnızca bir ortak duyu (sensus communis) ile beynin ön boşluğuna yerleştirdikleri bir hayal gücü yahut muhayyileden başka bir şey zikretmemişlerdir, öyle ki duyumsanan suretleri alarak aralarında hüküm versin, onları maddi durumlardan arındırıp böylece saflaştırılmış olarak akla takdim etsin, Gazali'nin dediği gibi bütün duyular onda birleşsin, parçaların kendi bütününden neşet edip ona bağlı olması gibi ondan çıksın ve ona dayansın.

Yahut başkalarının dediği gibi, sanki tam bir bütünmüşçesine parçalardan meydana gelsin.

Ya da başkalarınca kabul edildiği üzere, tikel duyulardan daha manevi bir kuvvet yahut meleke olsun, bu iç duyular hakkında bundan öteye geçmemişlerdir.

Fakat Platon, Hermes ve Musa ile mutabık kalarak Şölen'de insanın iki yönlü olduğunu ve her birinin kendi duyularıyla var olduğunu ileri sürer, öyle ki insanın dört gözü vardır, ikisi dış insana, diğerleri iç insana aittir, aynı şekilde kulakları, burun delikleri, elleri ve ayakları da o kadardır.

Yine iki ağzı, iki kat boğazı ve nihayetinde her şeyi çifttir, bu husus Hieronymus yahut Origenes ya da her kimse onu yazan meçhul müellif tarafından Ezgiler Ezgisi üzerine yazılan birinci vaazda hem varsayılmakta hem de derinlemesine işlenmektedir. Orada kutsal metnin pek çok hükmü vasıtasıyla insanın ikili olduğu bize hatırlatılır.

Nitekim Musa Yaratılış'ın başında şöyle yazmıştır, "Onları erkek ve dişi olarak yarattı." Halbuki o esnada henüz kadın yaratılmamıştı, araya başka pek çok şey girdikten sonra var edildi. Dolayısıyla o kayıt iki yönlü insana dairdir, bunlardan dışsal ve hayvani olanına dişil ve daha aşağı denir, içsel ve daha üstün olanına ise erkek adı verilir.

Pavlus da bunları sık sık tekrar ederek, çürüyüp giden dış insandan ayrılması gereken iç insan hakkında pek çok şey öğretir. İlahi düğün şarkısının tamamı da onun hakkındadır.

Zira orada terennüm edilenler hayvani insanın gözleri, burnu, ağzı, dişleri, memeleri, göğsü, karnı, bacakları ve diğer uzuvları değil, başka bir yerde etraflıca tartıştığımız üzere, daha üstün ve arketip insan hakkındadır. Duyulara gelince, devamla deriz ki, Elçi'nin buyurduğu gibi, duyuları iyiyi ve kötüyü ayırt etmeye alıştırılmış olanlar müstesna, insanlar onları bilmezler ve onlar vasıtasıyla daha üstün duyulur şeyleri idrak edemezler.

Bu ayırt etme işi dış duyularla asla yapılamaz. Zira dokunmanın sınırları sıcak ve soğuk, sert ve yumuşak, sert ve pürüzsüzdür. Görme ise renge, ışığa ve karanlığa kadar uzanır. Koklama, kokular ile pis kokular arasındaki farkı ayırır.

Tat alma, tatlı ile acı, keskin ile yağlı, tuzlu ile tatsız, buruk ile hoş, ekşi ile mayhoş arasını ayırır, işitme ise yalnızca sesi kavrar.

O halde bunlardan hiçbiri iyi ile kötü arasında bir ayrım yapamaz, bunu ancak yalnızca ahlaki şeyleri değil, bizzat Tanrı'yı da idrak edebildiğimiz daha üstün duyular yapar, nitekim Davud'un ilahisinde şöyle denir, "Tadın ve görün, Rab ne tatlıdır." Ve Davud yine der, "Rab Tanrı'nın içimde ne söyleyeceğini dinleyeceğim", nitekim iç insan O'nun kokusunu da hissederek Ezgiler Ezgisi'nde şöyle haykırır, "Senin ıtırlı merhemlerinin kokusunun peşinden koşarız." Meşşailer belki de buna gülecek ve şöyle diyecektir, "Bütün gayretimiz ve bütün dikkatimizle insan tabiatını etraflıca araştırdık, yine de bu iç duyuların var olup olmadığını ne kavradık ne de işittik."

İlahi ve ruhani şeylerin gururluları, kendilerine aşırı güvenenleri alaya alacak ve onlardan tamamen gizlenecek tabiatta olmasına hiç şaşmam. Platon, Dionysios'a mektubunda bunlar hakkında şöyle der,

"Zira bunları her kim işitirse, ilk bakışta reddeder, fakat bunlar etraflıca tartışılıp kanıtlandıktan sonra, bizimle hemfikir olduklarını görürüz. Avama ve yalnızca dış duyularına (sensus exteriores) bağlanmış olanlara bundan daha gülünç görünecek, soylu ve talimli kimselere ise bundan daha saygıdeğer ve ilahi gelecek hiçbir şey yoktur."

Nitekim zeka keskinliğiyle temayüz etmiş, üstün bir muhakeme yetisiyle donatılmış pek çok kimse vardı ki, ilk bakışta bunları büsbütün saçmalık olarak değerlendirmişlerdi, fakat daha sonra yalnızca onaylamakla kalmayıp bunlara hayret verici bir arzuyla yöneldiler, o vakit bütünüyle akla yatkın görünen şeylerin şimdi tam aksini savunur oldular. Bunlar arasında en başta geleni, bütün hakikatin başlangıcının dış duyulardan neşet ettiği fikridir. Bilakis, Origenes'in Celsus'a karşı eserinde öğrettiği gibi, dış duyuların her türlü kavrayışından kaçan Tanrı ile münasebet kurduğumuzda kullandığımız iç duyuların uygulanışına vardığımızda, bütün bu dış duyular hor görülmelidir. Zira Aristoteles'e göre akıl (intellectus) ve muhakeme (ratio) insanın tamamı sayılsa da, ruhun Tanrı'yı anlaması ve sevmesi eksiksiz bir saadet için yeterli gelmez.

Zira eksiksiz insan, ruhtan ve bedenden meydana gelen, her iki duyunun bütün işlemlerine sahip olan ve bedende dahi varlığını sürdüren bir bütündür. Fakat dış duyuların işlemleri bedende ve beden vasıtasıyla çürümeye maruzdur, iç duyuların işlemleri ise Elçi'nin söylediği üzere, bu hayvani bedenin dönüştürüleceği daha üstün bir bedendedir,

"Hayvani olan ekilir, ruhani olan kalkar. Çürümede ekilir, çürümezlikte kalkar. Hakirlikte ekilir, izzette kalkar. Zayıflıkta ekilir, kudrette kalkar."

Fakat diyeceksin ki, bu sefalet vadisindeyken, bu çürüyen bedene bürünmüşken iç duyulara yönelemeyiz. Dinle, rica ederim, Pavlus hemen ardından ne ekliyor,

"Eğer hayvani bir beden varsa," der, "ruhani bir beden de vardır, nitekim şöyle yazılmıştır, İlk insan veya Adem yaşayan bir can oldu, son veya sonraki Adem ise dirilten bir ruh oldu. İlk insan yeryüzünden olup topraktandır, ikinci insan gökten olup semavidir." Diyeceksin ki Mesih'ten bahsediyor. Devamında geleni dinle, "Topraktan olan nasıldıysa, topraktan olanlar da öyledir, semavi olan nasıldıysa, semavi olanlar da öyledir.

Öyleyse topraktan olanın suretini taşıdıysak, semavi olanın suretini de taşıyalım." Pavlus'un kanaatine göre her ikisi de içimizdedir, Elçi'den öğrenmemiş olsaydım bunu söylemeye asla cesaret edemezdim.

Diyeceksin ki yalnızca tek bir bedenimiz var, o da şimdi çürüyebilendir ve Elçi'nin şu sözüne göre yeniden dirilişle çürümez kılınacaktır,

"Kurtarıcımız Efendimiz İsa Mesih'i bekliyoruz, O, hakir bedenimizi Kendi izzetli bedeninin suretine sokarak dönüştürecektir."

Bir tohum, Aristotelesçilerin tamamının ittifak ettiği üzere, canlı bir bitki bedenini en azından bilkuvve barındırmadıkça, vakti geldiğinde bitki olabilir mi? Zira bu, ölmüş tohumdan doğar ve semavi olanın suretini taşıdığımız ruhani bedenimiz de, hayvani ve çürüyen bedenin ölümünden neşet eder, ya herkesin kabul edip onayladığı bu müşterek ölümle, yahut aynı Elçi'nin sözünü ettiği şu ölümle, "Bedeninizin uzuvlarını öldürün." Ve yine yazılmıştır, "Senin uğruna bütün gün öldürülüyoruz." Ve Korintoslulara daha açık bir dille şöyle der,

"İsa'nın hayatı bedenlerimizde tecelli etsin diye, İsa Mesih'in ölümünü daima bedenimizde taşıyoruz. Zira yaşayan bizler, İsa'nın hayatı ölümlü bedenimizde tecelli etsin diye İsa uğruna daima ölüme teslim ediliyoruz," ki bunun hakkında az önce daha etraflıca konuştuk. Pavlus burada hezeyan savurmamaktadır, her ne kadar bunlar Mesih'i, daha üstün bir hayatı ve ruhani bedeni tasdik etmemiş kimselere saçmalık gibi görünse de.

Bakınız ne kadar açık konuşuyor, İsa'nın hayatı ölümlü bedenimizde tecelli etsin diyerek.

Bu tecellinin yeniden dirilişten sonra gerçekleşeceğini iddia ederek laf cambazlığı yapmasınlar diye, Romalılarla konuşurken ne dediğini dinle, "Vaftiz aracılığıyla O'nunla birlikte ölüme gömüldük.

Ve eğer O'nun ölümünün benzerliğinde O'nunla birleştiysek, aynı şekilde O'nun dirilişinde de birleşeceğiz,

Bunu bilerek ki, eski insanımız günah bedeni yok edilsin ve artık günaha kölelik etmeyelim diye O'nunla birlikte çarmıha gerilmiştir."

Görün işte, Elçi her iki insanı da zikreder, hem çarmıha gerilmesi gereken eski insanı, hem de Mesih ile birlikte yaşaması gereken yeni insanı.

Zira günah ve ölüm bedeni mevcut olacaktır ve hemen ardından hayat ve lütuf bedenini ekler, "Öyleyse günah ölümlü bedeninizde hüküm sürmesin ki onun arzularına boyun eğmeyesiniz. Uzuvlarınızı günaha haksızlık silahları olarak sunmayın, bilakis kendinizi ölümden dirilmişler gibi Tanrı'ya, uzuvlarınızı da Tanrı'ya doğruluk silahları olarak sunun."

Bu ise bedensel uzuvların bizzat kendileri öldürülüp daha üstün olan insanın uzuvlarına boyun eğmedikçe gerçekleşemez.

Bu hayatta yaşayan ve bu bedende bir yabancı olan Pavlus, "Şimdi ise, içinde tutulduğumuz ölüm yasasından kurtulduk, öyle ki harfin eskiliğinde değil, ruhun yeniliğinde hizmet edelim," dediğinde buna ulaşmıştı. Hayvani ve ölümlü insanı arındıran yazılı yasaya ölüm yasası diyordu, fakat Mesih'in yasası, bilakis Mesih'in bizzat kendisi, ebediyen yaşayacak olan ruhani insanı kutsar. Mesih ki, araya pek mesafe koymadan hemen bağlar, "Eğer Mesih içinizdeyse, beden günah yüzünden ölüdür, fakat ruh doğruluk sayesinde hayattadır, zira O içinizde ikamet eden Ruhu sayesinde ölümlü bedenlerinizi diriltecektir." Zira daha üstün bir surette yeniden doğan ölümlü bedenler tohumlar gibi filizlenir, nitekim bunun dirilişte gerçekleşeceğini yukarıda açıklamıştık.

Fakat buradayken dahi öncül bir ölüm hali elde edebiliriz, öyle ki içsel insanda Mesih ile birlikte yaşayalım, bilakis Galatyalılara söylediği gibi O bizzat içimizde yaşasın,

"Artık ben yaşamıyorum, Mesih bende yaşıyor." Korintoslulara hitabında hepimizin bunu yapması gerektiğini söyleyerek şöyle der,

"Yaşayanlar artık kendileri için yaşamasınlar, kendileri uğruna ölen ve dirilen için yaşasınlar."

Öyleyse her kim Mesih için yaşıyorsa yahut içinde Mesih yaşıyorsa, Tanrı'ya ve Mesih'e ait olan her şeyi algılayabileceği o daha üstün duyuları kuşanmalıdır.

Zira o vakit açılmış yüzle, Rabbin Ruhunun rehberliğinde daima ilerleyerek izzetten izzete aynı surete dönüştürülürüz.

Yalnızca peygamberler ve ilk Babalarımız değil, sonraki devirlerden pek çok kimse de buna ulaşmıştı, nitekim Benedictus, Franciscus ve diğerleri hakkında okuduğumuz üzere, onlar daha üstün bir görüyle uzakta olanları temaşa eder, cismani gözlerden saklı olan şeyleri önceden görür ve daha üstün bir hale bürünerek uzakta olanların yanında hazır bulunurlardı. Nitekim Ambrosius Mediolanum'da (Milano) iken, Turones'te (Tours) icra edilen mübarek Martinus'un cenaze merasiminde hazır bulunmuştur.

Aynı şekilde Franciscus, Arelate (Arles) meclisinde vaaz veren Antonius'un yanında, kendisi uzak diyarlarda bulunmasına rağmen hazır bulunmuştur. Kimi zaman beden bir ruh misali uzak bölgelere sevk edilirdi, nitekim Havarilerin İşleri kitabında Philippus hakkında okuduğumuz üzere, Yahudiye'de Hadım'ı vaftiz ettiğinde bir anda Azotus'ta (Aşdod) bulunmuştur.

Yahut kapılar ve muhafız tahkimatları kırılarak ya da aşılarak serbestçe kurtulurdu, nitekim Şeytan Çıkarıcı Petrus hakkında okunduğu üzere, Arthemius'un emriyle zincirleri katmerlenip zindanları tahkim edilmişken, en dipteki zindandan çıkıp beyaz giysiler kuşanmış halde Arthemius'un ve eşi Candida'nın huzuruna varmıştı. Bu hadiselerden habersiz ve bunlara alışkın olmayan kimseler, yere kapanıp feryat ederek kendi sevdiklerini böylesine yüce bir mertebeye ulaştıran Mesih'in ve Tanrı'nın kudretini yüceltmek zorunda kaldılar.

Aynı mertebeye ulaştırılmış pek çok kimseyi, bu denli çok ismi anarak haddinden fazla uzatmamak adına geçiyorum.

İnsan bu iç duyuları daima kullanır mı? Bölüm XII

Hakkıyla kutsanmış olan o insanın duyuları ve uzuvları onu asla terk etmeyecektir. Zira saadet, rüyet ve vuslattan ibarettir. Fakat rüyet, o içsel görünün ve duyunun bir amelidir.

Haz (fruitio) ise iradenin ve onun tüm iç melekelerinin lezzeti olacaktır. Zira o vakit, haklarında şöyle denilenlerin övgülerini, ezgilerini ve seslerini işiteceğiz, "Senin evinde oturanlar, sonsuzluklar boyunca seni övecektir." Tefte, koroda, telli sazlarda, orgda ve Davud’un ilahilerinde anılan diğer çalgılarda tüm nefesleriyle çalıp söyleyeceklerdir. O vakit meleklerin yahut seçilmişlerin, hakkında şöyle denilen o ekmeğinin hakiki lezzetini tadacağız, "Onlara gökten, içinde her türlü lezzeti ve her tadın tatlılığını barındıran hazır bir ekmek verdin."

Ve o tatlılığın bolluğunun hatırasını yâd edecek kadar yiyecekler. O vakit, hakkında şöyle denilen en mukaddes ismin tüm göğe yayılmış kokusunu hissedeceğiz, "Senin adın dökülmüş bir ıtır gibidir", yani her türlü tatlılıkla kokan bir mesh yağı gibi, o vakit orada, hakkında yine şöyle denilen dokunuşlar ve kucaklaşmalar bahşedilecektir, "Sol eli başımın altında, sağ eli ise beni kucaklayacaktır."

İnsanın lezzeti eksiksiz olsun diye, Tanrı’yı kendileriyle aradığımız bütün o melekeler daima dipdiri kalacaktır, nitekim yasada Tanrı’yı yalnızca canımızla, kalbimizle ve zihnimizle değil, Tanrı’nın ardından gidebilmemiz için insanda bulunan tüm güçlerle sevmemiz ve aramız buyrulduğunda emredildiği üzere, bunlarla Tanrı’ya yöneldiğimiz gibi, yine bunlarla Tanrı’nın kendisinde lezzet bulalım. Orada çürümeye mahkûm duyuları da kullanmayacağız, çünkü o ebedi ve çürümesiz konaklarda bozulabilir hiçbir şey olmayacaktır. Dolayısıyla daha yüce duyularla bizzat Tanrı’da, ebediyen lezzet bulacağız.

Üçüncü İlahi, İnsanın Akıllarla, Göklerle ve Kutsallarla Uyumu Üzerine, Üçüncü Makam

İnsanın meleklerle hangi remze ve ne tür bir uyuma sahip olduğu. Bölüm I İnsanın meleklerden daha üstün olup olmadığı yahut bunun aksi. Bölüm II Melekler ile insanlar arasında ne tür bir çekememezlik olduğu ve bulunduğu. Bölüm III İnsanların meleklerle sayıca uyuşup uyuşmadığı. Bölüm IV Aralarından yoldan çıkanları hangi pek adil teraziyle bize düşman kıldığı. [Bölüm V] İnsanın daha iyi olabilmek için göklerden ne alabileceği. Bölüm VI Göklerin ahengini ve ahenkli tesirini nereden aldığı. Bölüm VII İnsanın kutsal gizemlerle (sacramenta) ne ilgisi olduğu. Bölüm VIII İnsanın kurbanlarla ne ilgisi olduğu. Bölüm IX İnsanın sözlerle ve kendisine tütsü kılınan dualarla ne ilgisi olduğu. Bölüm X

İnsanın Meleklerle Hangi Remze ve Ne Tür Bir Uyuma Sahip Olduğu, Bölüm I

İnsan düzene sokulup itidale kavuşturulduğunda ve kendisine pay edilen dereceler ile bağışlar bakımından ilerlemesinin tarzı ve usulü belirlendiğinde, şimdi yaratılmışlarla, bilhassa tüm yolculuğunun ayrılmaz yoldaşları gibi kendilerinden ilerleme artışları kabul edebileceği meleklerle ne tür bir uyumu olduğunu gözden geçirmek gerekir. İlkin, her ikisi de akıldan pay aldıklarından, kavramaya muktedir olduklarından, aynı gayeye yöneldiklerinden ve aynı Efendi’nin vasıtasız hizmetkârları olduklarından fıtri yaratılış bakımından uyuşurlar.

Yine her ikisi de çürümesiz ve ebedidir, fakat melekler eşit ve kesintisiz bir süreklilikle böyledir, insan ise daha üstün olan cüzü bakımından aynı şekilde, diğer cüzü bakımından ise hakkında şöyle denilen bir tür başkalaşımla böyledir, "Bu çürüyen varlık, çürümesizliği kuşanacaktır." Her ikisi de hakkında yine şöyle denilen aynı Pınar’dan, yani Kaya’dan içerler,

"Ardından gelen o ruhani Kaya’dan içerlerdi, o Kaya ise Mesih idi", nitekim O meleklerce önceden görülmüş, bize ise tasvir edilmiş, büyütülmüş ve O’nun doluluğundan hepimiz tam olarak alabilelim diye sınırsız bir suyla doldurulmuştur.

Zira yalnızca insanlar değil, Augustinus’un "Melekler hayat pınarı olarak O’na danışırlar" dediği gibi, melekler dahi O’ndan çekerler. Petrus’un dediği gibi, melekler O’na bakmayı arzularlar, ta ki bu bedensel zindana kapatılmış olduğumuz sürece, kendileri için ve gözetimini üstlendikleri bizler için daima çekip alabilsinler. Tür bakımından insanlardan farklı oldukları söylense de, yine de üzerlerine oturdukları atları küçük bir gemle diledikleri gibi yönlendiren, mahmuzların hafif bir dokunuşuyla ve bedenin duruşuyla onları harekete geçiren, terbiye eden ve yolu yürümeleri için onlara bir tür basiret aşılayan binicilerden daha az uyumlu değillerdir insanlarla. Yahut ister avlanmak, ister ötüşmek, isterse insan sözlerini taklit etmek üzere eğittikleri kuşlarla olan uyumlarından daha az değildir bu uyum. Nitekim başımızda durarak bizi yönetir, sevk eder ve eğitirler, ta ki semavi ganimeti ele geçirelim ve kapasitemize, onları dinlemek ve kendimize dost kılmak için gösterdiğimiz özene göre az yahut çok ilahi kelamı geri getirelim. Bu sebeple eski atalar tüm gayretleriyle onlara bağlanmaya ve onlarla yakın bir yoldaşlık kurmaya çabalamışlardır. Nitekim İbranilerin en eski metinlerinde bulduğumuz üzere, Âdem melek Raziel ile, Nuh’un oğlu Sam melek Yofiel ile yakın bir ünsiyet kurmuştur, İbrahim ise Zadkiel’i, İshak ve Yakup Peliel’i, Yusuf Cebrail’i, Musa Metatron’u, İlyas ise Maliel’i hane dostu edinmiştir. İncil ehlinde ise Petrus’un, yalnızca kendisine değil, diğer dostlarına da aşina olan bir meleği vardı. Öyle ki Petrus zindandan çıkıp kapıyı çalarak ev sahibesi Meryem’in hanesine geldiğinde, Petrus’un melek ile olan bu alışkanlığını bilen diğer dostlarla birlikte, "Bu onun meleğidir" demişlerdi. Yuhanna’nın da o meşhur rüyetin sırlarını kendisine gösteren ve öğreten bir meleği vardı. Caecilia’nın, hem kocasına hem de kayınbiraderine gösterebildiği bir meleği vardı. Agnes’in de öylesine hissedilir bir meleği vardı ki onu umumhanede bile korumuştu, nitekim bu kısa bahsin tek tek anmaya elvermediği pek çok kimsenin de böyle yoldaş koruyucu melekleri olmuştur.

Kutsal metinlerden de her birimizin bir koruyucu meleği olduğunu öğrenmekteyiz, ancak pek az ve tertemiz kimselere bahşedildiğinden ötürü herkes onunla yakın bir ünsiyetin tadını çıkaramaz. Fakat onlarla sahip olduğumuz remzi ve uyumu, meleklerin yoldaşlığının bizler için ne kadar hoş ve faydalı olduğunu bilenler, daima onların teveccühünü kazanmaya gayret etmiş, güçleri yettiğince onları kendilerine dost edinmişlerdir, nitekim Francesco bize bir örnek olarak sunulmuştur. Zira o, Başmelek Mikail’in kırk günlük orucunu katı bir perhiz ve titiz bir dikkatle tutar, onların daha lütufkâr olduğuna inandığı yerleri, özellikle Meleklerin Azize Meryem’i mekanını ve rivayete göre meleklere hususi olarak adanmış olan Alverna Dağı’nı ziyaret ederdi. Ruhani şeyleri tadanlar ve şeylerin kendisinden çıktığı Tanrı’ya dönüş düzenini bihakkın bilenler bunu gözetir ve yerine getirirler. Zira bu düzen, daha aşağı derecede bulunanların, aradakiler vasıtasıyla en yüce olana ulaştırılmasıdır.

İnsanın Meleklerden Daha Üstün Olup Olmadığı Yahut Bunun Aksi, Bölüm II

Ve insanın daha aşağı bir varlık olarak Tanrı’ya melek vasıtasıyla ulaştırıldığını söylediğimize göre, başımızda duran yahut hizmet eden meleğin mi, yoksa onun tarafından korunan ve bu hizmeti kabul eden insanın mı daha soylu olduğuna dair tartışmayı burada asla atlamamalıyım. Nitekim Davud’un ilahisindeki herkesçe bilinen o derin mana insanı kısıtlar görünmektedir, peygamber insan söz konusu olduğunda şöyle demiştir, "Onu meleklerden biraz aşağı kıldın." Keza Augustinus tarafından dile getirilen, Tanrı’nın meleği bizzat Kendisine yakın, yarattığı diğer şeylerden daha layık ve daha üstün kıldığı sözleri de böyledir.

Zira ilk ve en yetkin sebebe daha fazla yaklaşan şeylerin daha yetkin olduğu görülür. Yine melekler zamanın fevkinde olduklarından, bir tür latiflikle var edildiklerinden ve onları ağırlaştıran maddeden uzak bulunduklarından daha soylu görünürler. Bazıları meleklerin, akli (intellectualis) olmaları hasebiyle, akıl yürüten (rationalis) insandan daha üstün sayıldığını ekler.

Ve bunu Hezekiel’in şu vahyiyle kanıtlamaya çalışırlar, "Sen benzerliğin mührüsün." Bazılarının tefsir ettiği üzere bu sözlerle meleğe, Tanrı’nın suretinde yaratılmış olan insandan daha üstün bir şey atfediliyor görünmektedir. Nitekim onlar benzerliğin mührü ifadesiyle, suret ifadesine nazaran daha mükemmel bir şeyin ima edildiğine hükmederler. Bunların karşısında durarak, yanılmaz Hakikat’ten öğreniyoruz ki sofraya kurulan, hizmet edenden daha büyüktür. Oysa Paulus melekler hakkında şöyle der, "Hepsi de hizmetkâr ruhlar değil midir", yalnızca Tanrı’nın değil, aynı zamanda insanların da, nitekim söz şöyle devam eder, "Kurtuluş mirasını alacak olanlar uğruna gönderilmişlerdir." Bazıları der ki,

Melekler bize daha soylu olduğumuz için değil, zayıf olduğumuz ve onların korumasına muhtaç bulunduğumuz için hizmet ederler. Onlara deriz ki melekler Lazar'ın ruhunu İbrahim'in kucağına zayıf olduğu için değil, bedenden kurtulup aydınlandığı için taşımışlardır. Bir çocuk kimi zaman bir mürebbiyenin (paedagogus) rehberliğine muhtaç olsa da, mürebbiyeden daha büyüktür ve pek yakında krallığın sahibi olacaktır. Meleklerin hizmet ettiği bizler ise dünyanın kuruluşundan beri melekler için değil, bizim için hazırlanmış olan hükümranlığı elde edeceğiz. Buradan da bizim durumumuzun meleklerin durumundan daha üstün olduğu neticesine varılır. Bu hakikati yaratılış sırası da açıkça bildirmektedir,

Zira Tanrı'nın son eseri insandır, oysa filozofların, "Niyette ilk olan, fiilde sonuncudur," diyen ortak kanaatine göre, ilahi zihinde ilk ve daha mükemmel olan oydu.

İnsan Tanrı'nın son eseriydi ve bu dünyaya, sanki onun efendisiymiş gibi, çoktan inşa edilmiş ve hazırlanmış bir eve girercesine dahil edildi. Üstelik insan olan Mesih meleklerden daha soylu kabul edildiğine göre, Aristoteles'in herkesçe kabul gören şu ilkesi uyarınca insan tabiatının daha soylu olduğu sonucunu çıkarabiliriz,

Bu türdeki en mükemmel olan, diğer türün en mükemmelinden daha iyi olduğuna göre, bu tür o türden daha soyludur.

Eğer Mesih ve Kutlu Bakire meleklerden daha soylu olmasaydı, Pavlus onların korolarını ve derecelerini asla aşamazdı. Fakat Pavlus Mesih hakkında şöyle der, "Meleklerden ne denli farklı bir ada mirasçı olduysa, onlardan o denli üstün kılındı." Ancak bazılarının meleklerin soyluluğuna dair kendi kanaatlerini kurtarmak adına öne sürdükleri pek çok iddiayı bir yana bırakarak, onların en kuvvetli dayanaklarını çürüteceğim, yani Mesih'in ruhunun lütuf vasıtasıyla daha soylu kılındığı, tabiatı gereği ise daha aşağı olduğu iddiasını.

Bu sav etraflıca tartılacak olursa, hakikatten pek uzak görünecektir, zira karşılıksız lütuflar, yukarıda izah ettiğimiz üzere, tabiatın istidatlarına göre verilir.

Havari'nin şu sözü de iyice düşünülsün dilerim, ne denli yüce bir ada eriştiyse meleklerden o denli üstündür.

Nitekim bu ad, bizim her gün gelişigüzel koyduğumuz isimler gibi tesadüfen ve eğreti olarak verilmemiştir, bilakis adlandırılana son derece uygun düşecek şekilde, nesnelerin derecelerinin ve fertlere mahsus olanlar da dahil tüm özelliklerinin bilindiği En Kutsal Teslis meclisinde şekillendirilmiştir.

Kendisine bahşedilen cüzî ışıkla Âdem nesnelere tabiatlarına uygun adlar vermeyi bildiyse, En Kutsal Teslis ve tüm ışığın kaynağı bunu daha iyi bilmez mi. Nitekim Cebrail'i, gebe kalacağını bildirdiği Oğul'a verilecek adın buyruğuyla birlikte bakireye doğumu müjdelemesi için gönderen O'dur. Tanrı, adlandırılana daha uygun düşsün diye İbrahim'in adına tek bir harf eklemeye de itina göstermiştir.

Her şeyden çok sevdiği ve yücelttiği Oğul'a ve insan Mesih'e verilen ad hakkında ne düşünmeliyiz. Şu halde O'na meleklerinkinden daha şerefli bir ad verdiyse, adlandırılanın kendisini de daha şerefli kılmıştır. Bunu uluhiyeti bakımından söylemiyorum, zira O sonsuzluğuyla ve ölçülemez mesafesiyle onları aştığından, melekler O'nunla layıkıyla kıyaslanamaz bile. Öyle ki bu bakımdan hiçbir kıyas mümkün değildir.

Geriye kalan şudur ki insan Mesih, nasıl ki daha farklı bir ada mirasçı olduysa, öylece daha şereflidir.

İnsanın soyluluğunu kuvvetle açıklayan bir hususu daha ekleyeceğim, insan kendi içinde cihanın düzenini barındırır.

Yukarıda izah ettiğimiz üzere insan, melekleri ve arketipi (archetypus) içinde barındırdığı cihetle Tanrı'nın daha bariz bir suretini taşır ve O'nun en güzel vasıflarının tümü insanda parıldar. "Onu meleklerden biraz aşağı kıldın," diyen peygamberlik sözü de buna mâni teşkil etmez, zira İbranice aslı şöyledir, *vattahasherehu me'at me'elohim*. Harfi harfine tercüme edilecek olursa şöyledir,

"Onu Tanrı'dan birazcık, yahut bir nebze aşağı kıldın." Zira *Elohim* Tanrı anlamına gelir, her ne kadar kimi zaman melekler ve kimi zaman hâkimler manasına gelse de, İbrani bilgelerin müştereken anladığı üzere bu makamda Tanrı'yı ifade eder.

Hemen ardından gelen şu sözler de buna işaret eder, "Ve ellerinin işleri üzerine onu hâkim kıldın."

Şu halde insan meleklerden aşağı değildir, zira Tanrı'nın ellerinin işleridir ve Pavlus şöyle derken Tanrı'nın insanı ne vakit yarattığına işaret eder,

"O hiçbir vakit melekleri sahiplenmedi, İbrahim'in soyunu sahiplendi," zira apaçıktır ki meleklerden ziyade insan birleşmeye daha kabildir.

Daha gizemli teologlar bunu sayılar yoluyla açıklayarak daha da ileri giderler, zira harfler toplanınca [okunamadı] eder, bunlar da bir araya geldiğinde [okunamadı] sayısını verir. Burada bir yüzlük, bir onluk ve o onluk hariç tüm sayı bulunur.

Bu büyük bir sırdır ve ilahi ile tabii sayıların sanatını bilenlerin nezdinde saklıdır, bu husus hakkında şu anda konuşmaya destur yoktur.

Tanrı'nın meleği kendi katına daha yakın, daha şerefli ve daha mükemmel yarattığını söyleyen Augustinus'a gelince,

Bu tespit bilfiil durum bakımından doğrudur, fakat bununla birlikte insanın kuvve halinde daha soylu olduğu ve vakti geldiğinde bilfiil hale getirileceği hakikati baki kalır,

Ve o vakit insan, kendi seyrini ikmal ettiğinde daha soylu görünecektir, oysa mürebbiye altındayken daha hakir görünmekteydi.

Meleklerin zamanın fevkinde var olduklarına dair söylenene de aynı cevabı veririz, zira insanlar da ebedi saadeti bütünüyle tattıklarında zamanın fevkinde olacaklardır. Dördüncü sırada öne sürülen iddia ise,

Meleğin zihni (intellectivus), insanın ise akli (rationalis) olduğu iddiası hükümsüzdür, zira Aristoteles'in, "İnsan bütünüyle zihin ve akıldır," diyerek hemfikir olduğu üzere insan da idrak sahibidir (intellectualis). Hükümdar Peygamber de zihne kabiliyetli olduğunu hissetmeseydi defalarca, "Bana idrak ver," demezdi. Ve bizzat Yüce Hakikat öğrencilerini azarlar gibi şöyle demiştir, "Siz dahi hâlâ idrakten yoksun musunuz."

Zira üç katlı bir idrak vardır, ilahi ve saf olan, keza mücerret ve meleksi olan, bir de bunlara ek olarak mürekkep ve insani olan. İnsan bedensel bağlardan kurtulduğunda, yalnızca meleksi idrake erişmekle kalmayacak, onu da aşarak ilahi olana vasıl olacak, melekten daha ziyade O'nunla birleşmiş kılınacaktır, nitekim kutsal metnin pek çok hükmü bunu dile getirir. Bu metinlerde insanın Tanrı'nın evladı kılındığını, Tanrı olan aynı surete dönüştüğünü ve O'nunla birleştiğini görmekteyiz, oysa melekler hakkında böyle bir şey hiçbir yerde okunmaz. Mühür veya damgaya dair öne sürülen iddia da kendiliğinden çökmektedir.

Zira İbranicede *atah hotem tahnit*, yani "sen benzerliğin mührüsün" denmektedir. Mührün veya damganın, suretten daha üstün bir şeyi ifade ettiğini hiçbir yerde görmedim. Augustinus Tanrı'nın suretinin insanda mühür gibi, Mesih'te ise oğul gibi olduğunu pek güzel söyler.

Melekler daha aşağı olan mühür suretinde kalırken, bizlere vakti geldiğinde o asıl surete dönüştürülme imkânı verilmiştir. Yahut melek suretin mührüdür dense bile, bunun konumuzla ilgisi yoktur, zira mühürlenen her zaman mühürden daha soyludur. Dolayısıyla mühür olmak melekte bir üstünlük olduğunu kanıtlamaz.

Böylece kendisine meleğin hizmet ettiği ve İncil'den öğrendiğimiz üzere onun ilerlemesinden fayda sağladığı insan daha soylu kalmaktadır, zira failde bir kusur olmadıkça her fail faydalı ve haz veren bir gaye uğruna fiilde bulunur.

Melek yanılmadığına göre, Tanrı'nın bildiği ve kime dilerse ona vahyetmek isteyeceği o faydalı gayeye de maliktir.

Bölüm III: Melekler ve İnsanlar Arasındaki Haset Neden İbaretti ve Hâlâ Neden İbarettir

Melek insanda kendi zatındakinden daha vazıh bir suret ve daha büyük bir kemalat görünce, belki de bu sebeple ona haset beslemeye başladı.

Zira haset, başkasının sahip olduğu iyilikten ötürü duyulan kederdir ve buna, o iyiliğe sahip olanı ondan mahrum bırakma veya onun fevkine çıkma arzusu eşlik eder.

İşte bu haset yüzünden, bilgenin dediği gibi, yeryüzüne ölüm girdi, çünkü ölüm meleği insanı ayarttı ve onun emellerine engel oldu, kendisinin kovulmuş olduğu o talihe insan erişemesin diye ona ölümü musallat etti. Meleğin Tanrı'ya haset ettiği de zannedilmemelidir, zira O o denli sonsuz bir yüceliktedir ki ne insanın ne de meleğin O'na öykünmesine mahal vardır.

Fakat melek insanın derecesini, onun için takdir edilmiş olan kusursuz gayeyi ve tek bir insanın elde edeceği saltanatı bildi. Ve bu, Pavlus'un dediği gibi, Baba Tanrı ilk doğanı yeryüzüne dahil edip, "Tanrı'nın tüm melekleri O'na secde etsin," dediği vakit vuku buldu.

Yuhanna'nın Vahiy'de, "Gökte büyük bir alamet belirdi," diyerek bildirdiği üzere, melek üstelik bu insanın nereden neşet edeceğini ve gelecekteki doğumunu da gördü,

Güneş'le, yani uluhiyetle ve yüce güzellikle kuşanmış bir kadın, ayaklarının altında ise Ay, yani tabii ışık ve zarafet vardı.

Ve başında on iki yıldızdan bir taç, yani tüm lütuflar ve ihsanlar bulunmaktaydı, zira göksel olan her şey on iki sayısına taksim edilir.

Ve rahminde taşıyarak feryat ediyordu doğum sancısıyla, bu feryat asla bir acı sesi değil, aksine bir sevinç ya da doğacak olanın tüm iktidarlara ve dünyanın kudretlerine salması gereken bir dehşet sesiydi, nitekim ardından şöyle denir, Ve o bir erkek çocuk doğurdu, ulusları demir çomakla güdecek olanı, Mezmurlar'daki şu söze uygun olarak,

Rab bana dedi, Sen benim oğlumsun, bugün ben sana peder oldum. Dile benden, mirasın olarak sana ulusları ve mülkün olarak yeryüzünün sınırlarını vereyim. Ve onları demir çomakla güdesin. Bundan ötürü korkan ve haset eden büyük ejderha, doğurmak üzere olan kadının önünde durdu, onun çocuğunu yutmak için.

Ve bundan ötürü gökte büyük bir savaş koptu, Mikail ve melekleri ejderhayla savaşıyorlardı ve ejderha ile melekleri de savaştı, fakat onlar üstün gelemediler ve gökte artık onların yeri bulunmadı. Ve bu ejderhanın kim olduğundan kimse şüphe etmesin diye şunu ekler,

Ve yeryüzüne atıldı o büyük ejderha, iblis ve şeytan olan. Ve bu oğul yalnızca dünyayı demir çomakla güdecek olmayıp, aynı zamanda yüceltildiğinde her şeyi, bilhassa kardeşlerini ve seçilmişleri kendine çekeceğinden, hasetle tahrik olan o düşman hepimize tuzak kuruyordu.

Zira topraktan bir bedenle engellenmiş olan insanın, kendisinin kaybettiği şeyi elde etmesini ve bizzat kendisinin yenik düştüğü savaşı kazanmasını güçlükle karşıladı ve bundan utanç duydu. Zira her ikisine de savaş verildi, çünkü usulünce yarışmayan taç giyemez. Her ikisine de bir buyruk konuldu, bunun ihlali günahtır, nitekim Pavlus Romalılara bunu defalarca tekrarlayarak şöyle der, Yasa kaldırıldığında günah da ortadan kalkar. Ve eğer yasa olmasaydı, günah hesaba katılmazdı.

Böylece yasa meleklere, Tanrı’nın ilk doğanına secde etmeleri için verildi, yasa insana ise yemesin diye verildi, yani iyi ve kötüyü bilme ağacını taklit etmesin diye, ki bu Mesih’tir, yukarıda açıkladığımız üzere.

Fakat her ikisi de buyruğu çiğnedi, o melek Tanrı’nın müstesna oğluna hürmet etmeyerek, insan ise onun makamını taklit ederek, ki bu kendisine bilhassa yasaklanmıştı. Bu hususta bazı bilgeler, bilhassa Tanrı’nın temaşasıyla aydınlanmış olan Bernardus mutabıktır, Yunus’un şu sözünü şerh ederken der ki, benim yüzümden geldi bu fırtına. Bu, şöyle diyen Oğul’un sözüdür, Meleklere ve ilk ebeveyne bu fırtına benim yüzümden geldi,

Onlarda, çünkü onu Rab olarak kabul etmek istemiyorlardı, bunlarda ise, çünkü Mesih’in bizzat hikmetini yahut makamını taklit ediyorlardı. İnsanlar bunu, ilk yoldan sapanın teşvikiyle yaptılar. O ki insanın düşüşünü (casus), aşağılanmada ve cezada ortakları olsun diye ve insanı, kendisinin erişemediği o saadetten uzaklaştırmak için hazırladı.

İnsanlar ile Meleklerin Sayıca Uyuşup Uyuşmadığı Üzerine. Bölüm IIII.

Melekler ve insanlar yalnızca doğaları bakımından birçok hususta uyuşmakla kalmaz, aynı zamanda sayıca da uyuşurlar, nitekim bazılarının iddia edip dediği gibi, boşalan o makamları doldurmak üzere meleklerin düşüşü kadar insan kurtulacaktır ve yılan ile asilere karşı Mikail ile birlikte üstün gelenler kadar insan mahkûm edilecektir, öyle ki hepsinin toplamı eşit olsun.

Bunu Meşşailer (Peripatetici) kabul etmez, onlar ancak felekler (orbes) kadar zekâ kabul ederler, bu düşünsel kudretlerin, hareket ettirecekleri kendilerine ait bir felekleri bulunmazsa atıl kalacaklarını ve mükemmelliklerinden eksileceklerini sanırlar. Ve eski gök bilimciler elli beş hareket öngördükleri için, buradan hareketle aynı sayıda zekâ kabul ediyorlardı. Fakat bu bilgeler dilediklerini söylesinler. Neden Tanrı’nın akıl sahibi yaratığa gösterdiği ihtimam, semavi yaratığa gösterdiği kadar olmasın. Zira her bir göğe yahut tikel bir feleğe onu hareket ettiren ve düzenleyen bir zekâ tayin ettiyse,

neden insanları bir sürücüden yoksun bıraktı? Zira bu insanlar, ne basiretin, ne hünerin, ne de dehanın bulunduğu çocukluk yıllarında olduğu gibi, sayısız tehlikeye açık bu karanlık ve son derece tehlikeli denizde yol aldıkları olgunluk çağında da, feleklerden daha az bir kılavuza muhtaç değildirler.

Ve eğer bazıları bir Araba bağlanarak, her şeyi aydınlatan ve yöneten tek bir aklın kâfi geleceğini söylerlerse, biz de deriz, Bir orgun boruları gibi tek bir nefesle dolarak ses vermesini istediği insan topluluğuna neden onu sevk ve idare eden bir zekâ tayin etmedi? Zira belki de aynı aklın aydınlatan, yöneten ve hareket ettiren olmasını istemektedir. Fakat kaval ve orgdan getirilen örnekler buna uymaz, zira orada tınlayan nefes bir yerden, tuşları hareket ettiren el başka bir yerden gelir. Ve uydurma bir örnekle, dedikleri gibi, sağlam bir filozofu sarsmak istiyor gibi görünmeyelim diye, pek çok kanıt arasından en karşı konulmaz birkaç tanesini getirelim.

Bazılarının zekâların çokluğunu ispat etmek için öne sürdükleri şey makuldür. Zira onlar, onsuz evrenin ayakta kalamayacağı bir düzeni baştan kabul ederler, bu da üç katlıdır, varlığa, işleyişe ve gayeye göre. Yahut üsttekilere, alttakilere ve eşitlere göre, bilhassa aracılar düzene konulduğunda.

Zira İmparator yahut Kral unutulup yalnızca askerlere bakılırsa, bir komutanın ne şerefi kalır? Başrahibi yahut temsil ettiği Mesih’i arkaya iten bir piskopos ruhban sınıfıyla ne yapabilir? Ve hangi bilge, o semavi zihinlerin göklerin dönüşüyle öylesine meşgul olduğunu, başka hiçbir şeye bakmadıklarını düşünebilir? Yahut bazılarının istediği gibi, alt âlemin tesirinde ve oluşumunda mutlu olduklarını ve kendisinden feyz aldıkları ve bu tesiri kendilerine bahşeden Yaradan’da mutlu olmadıklarını kim öne sürebilir? Bilhassa Aristoteles’in bizzat kendisi, can sürekli hareket ettirilseydi asla kutlu bir hayata erişemezdi diye öğretmişken, çünkü kutlu hayatın kendisi etken yahut edilgen hareketten ziyade sükûnettir.

Dolayısıyla zekâların düzeni yalnızca hareket ettirdikleri göklere ve karşılıklı olarak birbirlerini hareket ettirenlere yönelik olmayıp, hareket etme gücünü aldıkları ve içinde saadete erdikleri Tanrı’ya yöneliktir.

Bundan ötürü onların sayısı hareket ettirdikleri kürelerden (sphaera) değil, Tanrı’nın en geniş divanında ve tüm kâinat nizamında O’na sundukları hizmetten hesaplanmalıdır, Tanrı’nın o sonsuz azametinin gerektirdiği üzere, nitekim Daniel kendi tahayyülüne göre değil, gördüğü üzere teyit ederek şöyle demiştir, Binlerce binler O’na hizmet ediyordu ve yüz binlerce yüz binler O’nun huzurunda duruyordu.

Peygamberin her şeyin en büyüğü olarak aldığı bu sayıyı, onların çokluğunu kesin olarak belirlemekten ziyade ima etmek için kullanmıştır, ki bu sayı Tanrı tarafından kusursuzca bilinse de bizim için izah edilemezdir. Bundan ötürü Meşşailerden ziyade Pisagorcular, bilhassa Hierokles, en yüce Hükümdarın sedirlerinde, divanlarında yahut avlularında olduğu gibi, her bir küreye ve burca birçok melekî hizmetkârın oturduğunu daha iyi öğretirler. İlahiyatlarında kelimesi kelimesine şu ifadelere yer veren Araplar da buna katılır, Göklerin her birinde o kadar çok melek vardır ki, onları tek olan Tanrı’dan başka hiç kimse sayamaz. Mısırlılar ise, İamblikhos’un yazdığı üzere, bizim Dionysios’umuzla uyuşarak melek mertebelerini ayırırlar ve her bir mertebeye, Augustinus’un dediği gibi, bizim her türlü hesabımızı aşan pek çok sayıda melek tahsis ederler. Böylesine geniş, sonsuz bir divan ve Tanrı’nın en yüce azameti de başka türlüsünü gerektirmezdi.

O halde meleklerin sayısı gibi insanların sayısı da bizim için meçhuldür ve bunu, yıldızların sayısını sayan ve hepsini adıyla çağırandan başkası hesaplayamaz.

Fakat genel bir karşılaştırmayla Augustinus, Enchiridion’da seçilmiş insanların sayısını düşenlerin sayısından üstün tutar görünür, gerçi tereddütle konuşarak şöyle der, Annemiz olan semavi Yeruşalim, Tanrı’nın kenti, yurttaşlarının sayısından mahrum kalmayacak, belki de daha bereketli bir bollukla hüküm sürecektir. Zira ne kutsal insanların ne de murdar cinlerin sayısını biliriz, onların yerine geçecek olan evrensel annenin evlatları hiçbir sınır olmaksızın baki kalacaktır.

Musa ise her iki zümrenin, meleklerin ve insanların sayısını eşitler görünür, şöyle diyerek, Halkların sınırlarını İsrailoğullarının, yani hüküm sürenlerin yahut Tanrı’nın altında doğru yolda yürüyenlerin sayısına göre belirledi. Zira halkları insanlar, İsrailoğullarını ise bazılarına uygun geldiği üzere melekler olarak doğru bir şekilde yorumlayabiliriz. Bunlar hem melekler için, hem de Tanrı’nın melekleri gibi olacak olan seçilmişler için kabul edilir, onlar hakkında şöyle denilmiştir, Yalnızca İsrail evinin kaybolmuş koyunları için geldim, yani hangi soydan olurlarsa olsunlar kurtulacak olanların tümüne, şu an için geçiştirilmesi gereken kendi sebepleri doğrultusunda İsrailoğulları denir.

Kendilerinden Yoldan Sapanları En Adil Bir Teraziyle Üzerimize Düşman Olarak Nasıl Gönderdiği Üzerine. Bölüm V.

Ve nasıl ki iman edenlerden her birine kendine ait bir muhafız tayin edilmişse, asilerden de bir düşman üzerimize salınmıştır, ta ki bundan utanç ve ziyan değil, kazanç ve zafer elde edelim. Bu yüzden insan soyu, kendilerine tayin edilen bu düşmanlardan haksız yere yakınmaktadır, bilhassa adil bir teraziyle ve dengeli bir mücadeleyle bizimle çarpıştıkları zaman. Zira Pavlus’un dediği gibi, Tanrı kaldırabileceğinizden daha fazla denenmenize izin vermez, aksine denemeyle birlikte bir çıkış yolu da sağlar.

Origenes bu hususta şöyle der, Yarışanların kudreti eşit olmadıkça, kazananın mükâfatı adil olmaz. Bu yüzden yarışları idare edenler, müsabakaya gelenlerin gelişigüzel ve rastlantısal olarak birbiriyle karşılaşmasına izin vermezler, aksine dikkatli bir incelemeyle, gerek bedenleri gerekse yaşları göz önüne alarak, en adil bir karşılaştırmayla bunu diğeriyle eşleştirirler, şu yasa ve ferman uyarınca, yenen efendi olsun, yenilen ise köle, Petrus’un şu sözüne uygun olarak.

Bir kimse kime mağlup olmuşsa, onun kölesidir. Yenilgiye uğratılıp boyun eğdirilen iblis ise, iğnesi kırılmış bir eşek arısı misali, güvenilir kimselerden işittiğime göre, artık başkasına musallat olamaz. Origenes bu hususta şöyle der, "Sanırım azizler bu düşmanlara karşı koyup onları mağlup ettikçe cinler ordusunu eksiltmektedir, öyle ki birine yenilmiş olan iblisin bir başkasına saldırmaya artık takati kalmaz."

Böylece düşman bize karşı savaşır, koruyucu dehamız ve bekçimiz de o düşmana karşı bizimle birlikte cenk eder, bedene ve onun şehvetine hükmeden iblisin savaşı ile ruhu kuvvetlendiren meleğin savaşı birdir, et ile ruhun savaşı da bundan ibarettir. Nitekim o büyük cenk meydanında Mikail, Hükümdar uğruna savaşıyordu, melekleri de O'nun neferleri uğruna cenk ediyordu. Ejderha ise bizzat insan soyunun Hükümdarına ve O'nun uğruna savaşan Meleklerin Hükümdarına karşı savaşıyordu.

Ejderhanın uşakları ise Hükümdarın neferlerine ve onların meleklerine karşı duruyordu, ta ki Hükümdarın Hükümdara, neferlerin de neferlere karşı savaşı her daim denk olsun. Şu halde bu cenk edenlerin ortasında duran insan, zaferi kime dilerse ona bahşeder ve bizzat zafere erişir, Hieronymus'un pek güzel ifade ettiği üzere,

"Düşman acizdir, ancak kendi rızasıyla teslim olanı yenebilir." Zira düşman hakkında her ne kadar azametli sözler söylense de, son derece hilekâr olduğu, pusu kuran bir yılan gibi sokulduğu yahut kükreyen bir aslan gibi av peşinde koştuğu, zarar verme sanatları bin türlü olduğundan binbir ada sahip bulunduğu anlatılsa da, bütün bunlar koruyucumuzun erdemi, basireti ve zekâsıyla, ayrıca karanlıkların misafirine karşı bizi koruyup imdadımıza yetişen ilahi ihtişamla dengelenmiştir.

İnsan kendi rızasıyla teslim olmadıkça, hayatın ve ışığın melekleri, ölümün ve karanlıkların meleklerine galebe çalar. Nitekim Origenes'in Peri Archon eserinde aktardığı Barnabas'a göre önümüze iki yol serilmiştir, biri ışığın, diğeri karanlığın yoludur, ışığın meleği bizi ilkine sevk etmeye gayret eder, zifiri karanlığın meleği olan Şeytan ise diğerine çeker. Sirak kitabında bunlara hayat ve ölüm, iyi ve kötü denir.

Fakat insan, her iki cihete de sevk edicileri ve telkinde bulunanları olmasına rağmen, kendi iradesinin idaresine bırakılmıştır.

Lakin kendisiyle bir bağımız ve dostluğumuz bulunan kendi meleğimize kulak verilmelidir, aramızda ezelden beri amansız ve pek çetin düşmanlıklar kurulmuş olan o melundan ise sakınılmalıdır, öyle ki onu hissettiğimizde, bilhassa azımsanmayacak kuvvetler devşirdiği karanlıklarda, zihnimiz ve ruhumuz daima ürpermeli, içimizdeki her şey derinden sarsılmalıdır.

İnsanın daha iyi bir mertebeye erişmek için göklerden neler alabileceğine dair. Bölüm VI.

Yalnızca insanın göklerle olan uyumu ve onlardan devşireceği sıhhat üzerine söylenenler değil, daha erdemli kılınması için onlardan ne türlü faydalar temin edeceği de ele alınmalıdır. Zira insan evvelemirde, Danyal'ın peygamberlik ezgisinde zikredildiği üzere, karanlıkları ve şer işleyenleri firar ettiren ışığı devşirir,

"Güneş doğdu ve toplandılar, inlerine çekilip yatacaklar." Nitekim bu ışık, "Ben dünyanın ışığıyım. Işığınız varken ışıkta yürüyün ki karanlık sizi kuşatmasın" buyuran Zat'ın uluhiyetinin ve nurunun bir timsalini ve taşıyıcısını haizdir.

Nasıl ki karanlıkların efendileri bizzat o karanlıklarda daha da palazlanırlarsa, bizim yanımızda duran ışığın melekleri de yalnız ilahi ışıktan değil, aynı zamanda güneşin ve gök kubbenin ışığından kuvvet kazanırlar, nitekim o ezeli ve en yüce nur da bu vasıtayla parıldayarak göklere ve onlar aracılığıyla aşağıdaki varlıklara bir kudret akıtır.

Zira her güzel bağışın menbaı olan Işıklar Pederi'nden hem varlık, hem hareket, hem tevellüt, hem de gerek göklerde gerek unsurlarda, nebatatta, canlılarda ve insanlarda faal olan cümle kudret neşet eder.

Lakin bütün bunlar, fıtri bağışlar tesmiye edilen feyizleri, birer vasıta ve alet olan gökler aracılığıyla kabul ederler.

İnsanlar ise bunların da ötesinde, muhtelif ahlakı ve türlü türlü hayat tarzlarını şekillendirecek tesirleri alırlar, nitekim bütün müneccimler de bir ağızdan bunu teyit ederek, Jüpiter'den ötürü şu kimsenin halim selim, Mars'tan ötürü berikinin hırçın, Güneş'ten ötürü diğerinin parlak ve ulu olduğunu ve buna benzer nice hükümleri beyan ederler, bu hususların bir kısmına yukarıda değinmiştik, müneccimler de bu mevzuda muazzam ciltler telif etmişlerdir. Bu keyfiyet ise ya gök çadırının düzeniyle ya da akıllardan zuhur edip felekleri kat ederek yalnızca cisimlerimize değil, bizzat ruhlardan kaynaklanarak ruhun en derunî tabakalarına kadar nüfuz eden bir kudret marifetiyle vuku bulur.

Göklerin ahenginden dahi pek büyük bir kuvvet alırız, bu ahenk, kötü tabiatımızla muhalefet edip o ahengi gürültülü bir şamataya dönüştürmediğimiz müddetçe, ahlakımızı intizama sokmaya meyleder. Göklerin üzerimize en tesirli nağmelerini bahşettiği bu semavi ahenkten Pythagoras ve bilhassa Devlet adlı eserinde Platon bahseder, Cicero dahi aynı adı taşıyan eserinde onu takip etmiştir.

Lakin Macrobius, Scipio'nun Rüyası üzerine yazdığı birinci kitapta onların sözlerini iktibas ederek şöyle der, "Gökleri hayret içinde seyrederken, kulaklarımı dolduran bu ses nedir, bu denli muazzam ve tatlı nağme nereden gelir, dedim. O da dedi ki, işte bu ses, eşit olmayan fakat muayyen nispetlerle ahenkle ayrılmış aralıklarla, feleklerin tazyiki ve hareketiyle hasıl olan sestir, tiz seslerle pes sesleri meczederek intizamlı ve muhtelif ahenkler vücuda getirir."

Zira devranı daha süratli olan yıldızlı gök daha tiz bir ses çıkarır, ay feleği ise en pes sesi verir, şüphesiz bu durum, daha üstteki feleğin daha süratli döndüğü zorunlu hareketten kaynaklanır.

Kendi öz hareketine bakıldığında ise aşağıdaki felek daha süratli ve daha tiz, yukarıdaki felek ise daha yavaş ve daha pestir.

Bu ahenk pek latiftir ve karşılıklı intizamıyla son derece tatlıdır, öyle ki kürelerin hareketleri misali sayılardan ve ölçülerden doğan bu nağmeden daha tatlı bir terennüm bulunamaz, nitekim bunu sarih surette ispat etmiş bulunmaktayız.

Yıldızlı göğün burçlarında dahi bundan az olmayan bir ahenk mevcuttur, Platon'un zikrettiği üzere bunların başına Sirenler tayin edilmiştir, bu varlıklara nağme denmesinin sebebi, burçlara riyaset ederek tesirleri ahenkli kılmalarıdır. Bu cihetle gökler, ahenkli biçimde tesir ettikleri o lütfu kabul ederler. Bölüm VII.

Platon bu Sirenlerin mahiyetini sükûtla geçiştirmiştir, lakin yanılmıyorsam mukaddes metinlerden bunu öğrenmemiz mümkündür. Zira vahyolunan kitapta okuduğumuz üzere, o semavi şehrin on iki kapısına on iki melek nezaret eder, bunlar en yüce ve yorulmak bilmez bir ahenkle devrederler ve Academialıların kabul ettiği üzere yıldızlı göğün burçları olan o kapılara tesir ederler, bu burçlardan Oğlak en mühim uruc kapısıdır, Yengeç ise iniş kapısıdır, diğerleri ise bu ikisinden biriyle mutabıktır.

İşte bu devran eden burçlara, o on iki Başmeleğin emri altında nizama sokulmuş olan türlü türlü melekler tesir eder, İbranilerin usulü veçhile on iki kez döndürülen ilahi isimden aldıkları çok yönlü, pek tatlı ve her türlü ahenkle dolu bir feyzi akıtırlar. Yuhanna dahi aynı mevkide bundan şöyle bahseder,

"Ve o şehrin temellerinde Kuzu'nun on iki elçisinin isimleri yazılıydı." Yoksa Kuzu'nun on iki adı yoktur, bilakis insanların kendisiyle kurtuluşa ermesi icap eden yegâne isim, evvelce zikrettiğimiz o büyük isimdir.

İşte bu isim vasıtasıyla, o ismi miras alan Mesih hürmetine kurtuluşa ereriz, bu necatı melekler, felekler ve her türlü mahlukat vasıtasıyla elde ederiz, zira Allah'ı sevenlere, O'nun maksadına göre mukaddes kılınmış olanlara her şey hayır için imdat eder.

Nitekim göklerin feyzi, meleklerin kuvveti ve cümle mahlukat bunlara yardım eder, aksine hikmet kitabında okuduğumuz üzere, aynı mahlukat Allah'ın düşmanlarını mahvetmek üzere silah kuşanır.

Yuhanna dahi Tanrı'nın tahtı önünde duran yedi ruhtan bahseder, pek çokları bunların yedi gezegene hükmettiğini ifade eder.

Bu sebepledir ki Hermes Trismegistus bunlara yedi yönetici tesmiye eder, zira hareket ettirdikleri yedi gezegen vasıtasıyla her şeyi, hatta on iki burcun dahi tesirini idare ederler. Aralarındaki ahengin büyüklüğünü şuradan anlayabiliriz ki, her iki sayı da aynı kökten neşet eder. Nitekim üç ile dört, yedi sayısını teşkil eder. Fakat biri diğeriyle çarpıldığında on ikiyi husule getirir.

Şu halde gökler feyiz akıtmak ve hayra vesile olmak için kudreti meleklerden alır, onlar ise Tanrı'nın ulu İsminden alırlar,

O İsmin kuvveti evvelemirde Tanrı'dadır, akabinde o on iki ve yedi meleğe yayılır, onlar vasıtasıyla on iki burca ve yedi gezegene uzanır, nihayetinde Tanrı'nın bütün hizmetkârlarına ve aletlerine sirayet eder.

Bu durum bu âlemde, yani ruhi ve batıni bedende dahi böyledir,

Zira Tanrı'nın ulu İsminin Mesih'te bulunan ve O'nu her veçhile kemale erdiren kudreti, bilahare o on iki Resule, adeta semavi ve manevi yapının Mesih'ten sonraki en mühim on iki burcu ve temeli imişçesine dağılır.

Zira Resul’ün buyurduğu gibi, Resullerin ve Peygamberlerin temeli üzerine bina edildik, yetmiş iki Şakirt ve kadim Babaların yerini tutan bütün Piskoposlar ve Rahipler ile bu mukaddes yapının ilk temelleri gibi atılmış olanlar ve neticede onlar tarafından seçilenlerin hepsi bunlardandır. Zira onlar gökten inen bu yeni şehrin temelinin başlıca taşları, ışık saçan yıldızları yahut gök kubbenin, daha doğrusu göklerin burçları idiler.

Onlar evvelemirde Oğul’un uluhiyetiyle ve Kutsal Ruh’un mesh edici lütfuyla (chrisma) doldurulmuşlardı, nitekim Davud’un ilahisinde şöyle denir, Rabbin Kelamı ile gökler pekişti ve ağzının nefesiyle onların bütün ordusu teşekkül etti. Bilahare aldıkları bu feyzi başkalarına akıttılar, nitekim Hak Âşığı bir diğer ezgisinde bunu açıklar, Gökler Tanrı’nın izzetini beyan eder ve ellerinin işini gök kubbe haber verir. Ve yine, Üçüncü İlahi, Gökler O’nun adaletini bildirdi ve bütün kavimler O’nun izzetini gördü.

İşte bakınız, hem bu alemin hem de ruhani binanın her iki seması, fevkalessema (supercaelestis) kudretten nasiplendikleri ve onunla dolduruldukları nispette kuşanırlar, öyle ki her iki sema hakkında da mezkûr ilahi Hak Âşığının şu sözleri terennüm edilebilir, Nitekim gökler Sina Tanrısı’nın huzurunda damladı, İsrail’in Rabbi olan Tanrı’nın huzurunda. Şüphesiz yağmuru, yani her türlü feyiz akışını, sırf tabiatın bir icbarı ile değil, bilakis Tanrı’nın keremiyle O’nun has mirasına, o feyzi kabule ehil olduğu vakit lütfedilen iradi veya kendiliğinden bir bereketi yağdırdılar.

Zira Tanrı’dan gökler ve Melekler vasıtasıyla gelen ruhani lütufları (charismata) herkes kabul edemez, ebedi Peder’in adiller ve adil olmayanlar üzerine indirilmesini emrettiği yağmurların umumi menfaatinden herkes hissedar olsa da, iyilerin ve kötülerin üzerine doğdurduğu Güneş’in cismani ışığından herkes nasiplense de vaziyet böyledir.

İnsanın Sakramentlerle Ne Bağı Olduğu Hakkında, Bölüm VIII

Her ne kadar Yüce Hâkim mutlak surette yalın, biricik ve kadiri mutlak olsa da, bizimle ekseriyetle her iki tarafla da bir sembol bağı bulunan Meleklerin, feleklerin ve diğer münasip vasıtaların tavassutuyla muamele eder.

Zira üçlü ve dörtlü terkip üzerinden türetilerek on ikiye ve yediye taksim olunan felekler, üçlü nispet vesilesiyle uluhiyetten, dörtlü nispet vesilesiyle de süfli şeylerin tabiatından pay alırlar.

Melekler de hem Tanrı ile hem de bu dünyada misafir olan insanla birçok müşterek vasfa sahiptir, insana Meleklerin lütfuna muhtaç olmayacağı daha üstün bir nasip ihsan edilene değin onlar mutasavvıt hizmetkârlardır.

Lakin müşfik Peder bunlarla dahi iktifa etmeyip, bizimle daha samimi bir rabıta kurmak gayesiyle başka vasıtalar tesis etti. Bunlar, her iki tarafın da tabiatından izler taşıyan yahut ilahi hakikatleri kıyas yoluyla temsil eden sakramentler ve kurbanlardır. Zira insanın necaseti, Tanrı’nın Oğlu, Tanrı’nın hikmeti ve her şeyi ayakta tutup şifa bahşeden Tanrı Kelamı olan o dünya üstü suyla yıkanır, günahların kefaretini tek başına üstlenip onları temizleyen O’dur.

Bundan ötürü, bu tathirin bir nişanesi olarak, cismani kirleri yıkamak ve ruhun ile canın bütün lekelerini paklayan o suyu teyit etmek vazifesiyle bu unsuri su tayin olunmuştur. Zira Tanrı’nın salahı, hilmi, inayeti ve merhameti olan o su müstesna, bu manevi kirlerin izalesi kabil değildir, öyle ki İbrani İlahiyatçıları dahi, ateşten kanun zamanında kan ile paklanan insanın Mesih tarafından su ile temizlenmesi gerektiğini itiraf mecburiyetinde kalmışlardır, bu şekilde adaleti ikame etmek murat edilmiştir. Nitekim bunu ihmal etmeyip bilakis kemale erdiren Mesih, Yuhanna’nın dediği gibi, yalnızca su ile değil, su ve kan ile gelmiştir. Yıkanmanın ötesinde ayrıca takviye edilmeye muhtaç olduğumuz cihetle, teskin edici ve kuvvet verici yağ tayin edilmiştir. Bunun, kendisinden her türlü ferahlatıcı ve kuvvetlendirici kudretin neşet ettiği ilahi isim ile öyle bir münasebeti vardır ki, Davud’un İlahilerinde bizzat bu isim dökülen bir yağ olarak zikredilir. Keza her şeyi pekiştiren, rapteden ve mesheden, lütuf, mesh ve rabıta diye tesmiye olunan Kutsal Ruh ile de pek büyük bir uyumu vardır. Ve nasıl ki yağın ve etin semizliği bütün yemekleri lezzetlendirip kuvvetimiz için besine dönüştürürse, bu Kutsal Ruh’un semizliği ve lütfu da bütün amellerimizi öylece terbiye eder, ta ki layıkıyla pişmiş yemekler misali, Yüce Kral’ın sofrasına arz edilebilsinler.

Zira O’nun kalplerimize saçılan ve bizi ıslatan inayeti olmaksızın, bütün amellerimiz tatsız ve hiçbir gıda kıymeti olmayan şeylerdir.

Bundan ötürü bu yağ ile sabiler ve bu dünyadan göçenler takviye edilir, bir kimse diğerlerinin başına kral veya rahip yahut piskopos tayin olunduğunda da bu tatbik edilir. Yaratılmış her tabiat mütemadiyen tükendiği ve fasılasız surette gıdaya ve besine muhtaç bulunduğu için, bir diğer sakramenti, yani diri ekmek ve hakiki asma diye anılan, daha üstün olan iç insanımızın beslenmesi için yiyecek ve içecek suretinde ihsan edilen o zat ile azami sembolik münasebeti bulunan ekmek ve şarabı vazetti.

Ekmek ve şarabın bizimle de öyle bir tenasübü ve sembol bağı vardır ki, bizim tabiatımıza bundan daha münasip bir gıda tasavvur olunamaz. Geriye, her şeyin kudretiyle taşındığı ve günahların temizlendiği o Kelamı temsil eden söz vasıtasıyla icra edilen tövbe sakramenti kalmaktadır.

Bu kelam, hem söz hem unsur ile ikmal edilen ilk sakramentte de aranır, eğer nikâh bir sakrament ise, o da kelam ile vuku bulur. Binaenaleyh İnsanın, ruhları terbiye eden Tanrı ile terbiye edilen ve nihayetinde O’nunla birleşecek olan bu can arasında vasıta kılınan sakramentlerle gayet kuvvetli bir sembol bağı mevcuttur. Bundan maada insanın mezkûr sakramentlerle ilahi vaaz hasebiyle bir mutabakatı vardır, zira Tanrı’nın iradesi, şeylere kanun, intizam ve varlık bahşettiği ibtidai andaki kudret ve tesirinden, bunları yeniden tesis ederken mahrum kalmış değildir.

Yine de işaret edilen şeylere ve bunları telakki edenlere muvafık düşecek sakrament mahiyetinde nişaneler vazetti. İnsanın bu sakramentler vasıtasıyla nasıl kemale erdiğini kendi bahsinde tafsil etmek üzere, şimdilik bu keyfiyeti kısaca ana hatlarıyla resmettik.

İnsanın Kurbanlarla Ne Bağı Olduğu Hakkında, Bölüm IX

Yalnızca sakramentler değil, kurbanlar dahi her iki cihete sembolik vasıtalar kabilinden tayin olunmuştur. Zira kurbanların hem kendisine takdim olundukları merci ile hem de günahlarından arındırılan kimseler ile bir nevi sembolik bağı vardır, lakin bu bağ öylesine gizlidir ki insan aklı bunu bihakkın idrak edemez, bununla beraber herkes kurbanların zaruri olduğunu ve Tanrı ile İnsan arasında adeta fıtri birer vasıta mesabesinde bulunduğunu teslim eder.

Nitekim Aristoteles’in dediği gibi, Tanrı’ya kurban sunmak fıtrattandır, lakin şu veya bu kefaret için bu yahut şu kurbanın takdim olunması, fıtri nizam bakımından fevkalade münasip görünse de, şeriat ile vazedilmiştir. Zira semavi nizam uyarınca günahından arınacak olanlar ile arındırıcı kurbanlar arasındaki ahengi ve semavi kudretlerin teskin edilmesi, irtikâp edilen o cürümlerin layık olduğu cezalandırma icrasından kendilerini menetmeleri için Tanrı’nın bizim kefaretimiz namına hususiyle neyi talep ettiğini insan idraki kendi kendine keşfedemez veya tasavvur edemez.

Zira hayvanların kanı, nefsimizin etinde ve kanında hasıl olan günahı temizler görünür, nitekim Resul şöyle der, Hemen her şey kan ile temizlenir.

Hemen her şey der, zira topraktan ve kilden kaplar su ile temizlenirdi. Bütün mevcudatın rabıtası olan ve her şeyi ihtiva eden, günah iptidasının hasıl olduğu süfli cüzünde hayvanlarla en büyük benzerliği taşıyan insanın, takdim edilenlerin hepsinin yerini tutan kusursuz bir kurban arz edilene kadar lekesiz hayvanların kanıyla paklanması sebepsiz değildir.

Zira O, bütün akli, gayri akli, hissiz ve semavi mahlukatın pek aşikâr bir rabıtası olduğu nispette, herkesin günahlarını pek kâmil bir surette yüklenmiş ve temizlemiştir.

Böylece akıtılan hayvan kanı, uğruna döküldüğü kimselerin günahlarıyla birlikte mukaddes mekâna kabul olunurdu, ta ki ebedi fidyeyi temin ederek bizzat kendi kanıyla mukaddes mekâna bir defaya mahsus olmak üzere dahil olan Zat gelene kadar.

İnsanın Kendisine Şefaat Eden Sözler ve Dualarla Ne Bağı Olduğu Hakkında, Bölüm X

Ve insan yalnızca sakramentlerde telaffuz edilen kelam ile değil, aynı zamanda ilahiler, dualar ve usulünce dile getirilen her türlü münacat ile temizlenip kemale erdirildiği için, insanın bizzat kelimeler ile dahi ne tür bir bağı olduğunu tetkik etmek iktiza eder. [okunamadı] Kelam...

konuşan ile dinleyen arasında bir vasıta olarak, yalnızca zihindeki kavramı değil, konuşanın gücünü de bir tür tesir (energia) ile dinleyenlere ve kabullenenlere aktarırlar. Bu sebeple yalnızca dinleyenleri değil, çoğu zaman diğer şeyleri de başkalaştırırlar. Nitekim Mesih, "Benim adımla cinleri kovacaklar" demeseydi, o dile getirilen isimde cinlere, hastalara ve bu tür şeylere karşı belirli bir güç bulunmazdı. Hikmet sahibi kimse de efsun sözlerini kendi usulleriyle harekete geçirir. Bu ise ya sözlerin özünde bulunan kuvvetten, ya da sözlerle açıklanan ve ifade edilen şeyin gücünün adeta taşıyıcısı olan nesnelerin kudretinden ileri gelir. Dahası, özellikle İbranice olan bazı sözler, semavi şeylerin işaretleri ve sırları (sacramenta) hükmündedir, bu yüzden adeta kutsal ayinlerin gücüne sahiptirler, bu da ya onları vazedenin kudretinden ya da muteber kutsal ayinlerde söylendiği üzere, o kutsal şeyleri temsil etmesinden kaynaklanır. Hem ilahi hem semavi, hatta tabii şeyleri daha açık ve daha gizemli biçimde temsil ettikleri için Orpheus, kutsal işlerde etkili bir amel icra etmek istiyorsak, yabancı, yani İbranice isimlerin değiştirilmemesini emreder. Sözlerin sahip olduğu bu tesirin ötesinde, ister kendi içlerindeki bir kuvvetten, ister temsil ettikleri ilahi ve kutsal şeylerden, isterse başka bir kaynaktan gelsin, birleşik sözlerde (orationes complexae), içerdikleri hakikatten kaynaklanan başka bir güç daha bulunur. Bu hakikat öyle muazzam bir tesir etme, dönüştürme ve sabitleştirme gücüne sahiptir ki, sarsıldıkça daha çok parlar, hücuma uğradıkça daha fazla pekişir ve kuvvetlenir. Çünkü hakikat yalın ve birleşik olmayan sözlerde değil, bir şeyin tasdik veya inkâr edildiği önermelerde bulunur. Dolayısıyla zihnimizle ya da içsel duyumuzla dile getirdiğimiz bu doğru ve kutsal sözlerden büyük bir güç elde ederiz.

Bu güç özellikle Tanrı'ya yöneldiklerinde en yüksek seviyededir, zira O'na ulaştıklarında, O'nun ilahi kudretle dolu sözlerini, Dionysios'un şahitliğiyle bize seslendiği ilahi ışın vasıtasıyla üzerimize yöneltmesi için O'nu harekete geçirirler, fakat bu öyle gizlidir ki pek azı idrak eder. Nitekim "Rabbim Tanrı'nın içimde ne söyleyeceğini dinleyeceğim" diyen Davut bunu idrak etmekteydi.

Bu yüzden Tanrı'ya sunulan dualar ve terennüm edilen ilahiler asla boş dönmez, yeter ki o sözleri yalnızca ağızla, kalpten kopmadan, havada çabucak dağılıp gidecek manasız sesler halinde salıvermeyelim, aksine güçlü bir elin gergin yayından çıkan bir ok gibi, tam bir idrak ve tesirli bir zihinle doğrudan doğruya Tanrı'ya yöneltelim.

Akil İnsanın Her Şeyle Uyumu, Böylece Her Şeyde Amel Edebilmesi ve Her Şeye Hükmedebilmesi Üzerine. Dördüncü Kısım

Şeylerin kendi arasındaki birtakım gizli uyumu ve bundan ötürü birinin diğeri üzerinde hayret verici şekilde amel etmesi üzerine. Bölüm 1. Kendi aralarında uyuşan şeyler, her şeyin en mükemmel bağı olan ve her şeyin fevkinde ilahi vasıfla ayakta tutulan insanda çok daha bereketli bir şekilde bir araya gelir. Akil insanın, bazen aşağıdakilerin çok yönlü dumanıyla nasıl bir hakikat bildiricisi (vates) kılındığı üzerine. Bölüm 3. Hakiki bildiricinin kim olduğu ve nereden neşet ettiği. Bölüm 4. Kehanet sanatı için savunma. Bölüm 5. Akil insanlar her şeyi kendilerine çekerler. Bölüm 6. Kendi makamına yerleşmiş ve uyumlu kılınmış insanlar, bütün şeylere kolayca hükmederler. Bölüm 7. Bu hükmetme gücünün nereden geldiği, nasıl kaybedildiği ve nasıl geri kazanıldığı. Bölüm 8. Çeşitli ve hayret verici amel etme ve hükmetme usulleri. Bölüm 9. Hangi amellerin tabii, hangilerinin sahte, hangilerinin hakiki mucizeler olduğu ve meşru hükmetme gücünün mahiyeti. Bölüm 10. Akil insanın her ne dilerse duasının kabul olunacağı. Bölüm 11. Yalnızca akil insanın Tanrı ile bir arada yaşadığı. Bölüm 12.

Şeylerin Kendi Arasındaki Birtakım Gizli Uyumu ve Bundan Ötürü Birinin Diğeri Üzerinde Hayret Verici Şekilde Amel Etmesi Üzerine. Birinci Bölüm

En yüce usta Tanrı, Trismegistus'un dediği gibi, kendi suretinde iki varlık yarattı, yani alem ve insan, öyle ki birinde temaşa edip eğlensin, diğerinde ise safalarını sürsün.

Zira alemde, yıldızsal tesir vasıtasıyla olduğu gibi, yalnızca niteliksel veya unsuri olmayan, akıllara durgunluk veren amellerle temaşa eder, lakin bu güç, bizzat O'nun dostlarına bildirmeyi lütfettiği kadarı müstesna, insanların dimağlarına gizlidir. Nitekim mıknatısta demiri çeken, kehribar ve balasta ise sürtünmeyle ısındığında samanı kendine doğru çeken bir gücün bulunduğu herkesçe bilinir. Fakat bunun nereden geldiğini veya mahiyetini, nesnelerin tabiatına dair koca ciltler dolduran bu müelliflerden henüz hiçbiri öğretememiştir. Kartal taşının (aetites), gebe kadının altına konulduğunda cenini ve plasentayı nasıl tuttuğunu veya çekip çıkardığını da kimse bilmez. Yeşimin kanı nasıl dindirdiği, yapışkan balığın (echeneis) gemiyi nasıl durdurduğu da meçhuldür. Boyna asılan mercanın insanda nasıl bir neşe hasıl ettiği, yolcuların en iyi yoldaşı olan yakutun nasıl güç bahşettiği de izah edilemez. Keza Arapların ravend dediği ravent bitkisinin insan bedeninden safrayı nasıl söktüğü, tıbbi pek çok şeyin son derece farklı hıltları nasıl çekip attığı ve benzeri nice hususlar bilinemez, bunları tek tek tartışmak uzun sürerdi. Pek çok hayvanın da kendi özlerindeki bir kuvvet sayesinde aldatıcı ve kehanet bildirici haller sergilediğini görürüz. Horoz ötüşüyle saatleri büyük bir maharetle bildirir, kanatlarını açarak aslanı kaçırır.

Kuşların birçoğu da ötüşleriyle, cıvıltılarıyla ve sineklerin keskin sokmalarıyla yaklaşan yağmuru haber verir, yunuslar da su üzerindeki sık sıçrayışlarıyla fırtınayı önceden haber verirler. Hususi misallere değinecek olursak, Cicero'nun yazdığı üzere, Thebai'deki horozlar bütün gece ötüşerek Boiotialıların Lakedaimonlulara karşı kazanacağı o zaferi önceden bildirmişlerdir.

Bu sebeple kâhinler, bu kuşun yenildiğinde sustuğunu, galip geldiğinde ise öttüğünü yorumlamışlardır. Molossos Kralı'nın pek düşkün olduğu bir maymun da Spartalılara en büyük alameti göstermiştir.

Zira onlar zafer umuduyla Dodona Jüpiter'ine müracaat edip elçiler kuranın konulacağı kabı yerleştirdiklerinde, maymun kuranın kendisini ve bunun için hazırlanmış diğer nesneleri darmadağın edip sağa sola savurmuştur. Bunun üzerine kehanetin başında bulunan rahibe, Lakedaimonluların zaferi değil, kendi selametlerini düşünmeleri gerektiğini söylemiştir. Demokritos, bukalemunun ciğerinin en yüksek kiremitler üzerinde yakılması halinde yağmurları ve gök gürültülerini celbettiğini iddia eder.

Kanıtlandığı üzere liguryum taşı, gözlerden büyüleyici perdeleri kaldırır. Phrygialıların, Pisidialıların, Kilikyalıların, Arapların, Umbriyalıların, Toskanalıların ve kuş fallarına itibar eden diğer kavimlerin kuşlardan öğrendiği bütün kehanetleri yeniden anlatmak uzun sürerdi. Bu işaretlerin defalarca yanılttığını öne sürerek Panaetios ve Karneades onlarla alay etse de, Cicero kuşlar ve hayvanların iç organları yoluyla yapılan kehanetlere dair pek çok misal getirdikten sonra onların ardından gitmiş, lakin bu kehanetler çoğu kez doğrulanmıştır.

Dahası, karga gibi bazı kuşlar sağdan, karga türünden diğerleri ise soldan kehanette bulunur. Üstelik cansız bazı nesnelerin dahi geleceği haber verdiği görülmüştür. Kararan yıldızlar, sarsılan hava ve yeryüzü, yarılan taşlar, her şeyin Rabbi olan Mesih'in ölümünde bir tür keder göstermemiş midir? Bazı kralların vefatında da bunların vuku bulduğunu tarihte okuruz. Nitekim Güneş pek çok surette önceden haber verir, bazen yas tuttuğu görülmüştür, tıpkı şairin Sezar'ın düşüşü hakkında yazdığı gibi,

Güneş sana işaretler verecektir, Güneş'in yalan söylediğini Kim iddia edebilir? O, çoğu kez gizli kaynaşmaların yaklaştığını, Hainliğin ve gizli savaşların kabardığını bildirir. O, Sezar'ın katledilişine acıyarak Roma'nın haline yandı, Işıldayan başını karanlık bir pas rengiyle örttüğünde.

Ve aşağı unsurlar hakkında bir diğer bildirici şöyle terennüm eder,

Ve yaklaşan rüzgarları sıkça haber verir Kabaran deniz, ansızın sular kabardığında, Ve bembeyaz köpüklerle çalkalanan kıvrımlı kayalıklar.

Ve orada zikredilen diğer şeyler. Cicero'nun şahitlik ettiği üzere, Romalıların maruz kaldığı pek çok kırımı da kana bulanan nehir, taş, kan ve bazen de süt yağmurları önceden haber vermiştir.

Büyük depremlerin çarpışması da savaşları ve yıkıcı isyanları önceden bildirmiştir. Bizim çağımızda da Bizans'ın fethini bir deprem haber vermiş, en nihayetinde Venedik savaşı, bizim Bolonyalılara ve pek çok diyara korkunç felaketler getirmiştir.

En Yüce Hakikat de evrensel muhakemenin o dehşetli gününün, muhtelif yerlerde vuku bulacak büyük depremlerle, aynı zamanda diğer korkunç ve harikulade alametlerle önceden bildirileceğine şehadet eder, böylece depremlerin, tıpkı hazinelerden çıkan rüzgarlar gibi zuhur ettiği doğrulanır. Lakin rüzgarlar ekseriyetle insanların faydasına, depremler ise onları başlarına gelecek felaketlerden sakındırmak için gelir, nitekim felsefe yapanların çoğu bunların tabii bir sebepten neşet ettiğini söylese de Pythagoras bunu doğru bir şekilde idrak etmiştir. Fakat bu sebep ortada yokken hadisenin vuku bulması mümkün değildir. Bu yüzden pek çok fikre sapmışlardır. Nitekim Anaxagoras depremlerin sebebinin esir olduğunu söylemiştir, Empedokles ateş, Demokritos ve Miletli Thales su, Aristoteles, Theophrastus ve Albertus rüzgar yahut yer altı buharı, Asklepiades ise çökme yahut yıkılma demiştir,

Böylece Poseidonios, Metrodoros, Kallisthenes, Pherekydes, Seneca ve başkaları farklı görüşlere ayrılarak, bunun sebebini asla Yüce Yönetici'den veya O'nun doğrudan buyruğundan ya da adil hizmetkârları aracılığıyla olan şeylere bağlamazlar; oysa nesnelere aşılanan ve depremlerin ardından gelmesi mutat olan kırımları önceden bildirmek üzere dilediğince tesirini açığa vuran bir kuvvet söz konusudur, nitekim Aristoteles de Meteorologica'da bunu ikrar eder. Bu önsezi kuvveti başka şeylerde de kendini gösterir. Zira Marsi Savaşı heykellerin teri, kanı ve sesler vasıtasıyla önceden bildirilmişti.

Privernum arazisinin çöküşünden önce ise gökten bir uğultu işitilmiş, küreler, üç ay ve gecede meşaleler fark edilmiştir.

Kudüs'ün yıkımını gökte gazap saçan kılıçlar, kimse görünmeksizin tapınak kapılarının gürültüyle açılıp kapanması ve daha pek çok harikulade alamet önceden haber vermiştir.

Ve bizim bu çağımızda, Mutina arazisinde, bizzat kentin son teslimiyetinden önce, o bölgede cereyan eden savaşların öncesinde, güvenilir pek çok kişi tarafından birbiriyle çatışan küreler görülmüştür.

Kuşkusuz pek çok hadiseyi bir nevi önseziyle haber veren bütün örnekleri bir araya getirmeyi arzulamıyorum, fakat şeylerin ahengini, karşılıklı meylini ve Yunanların sempati (sympathia) [Yunanca] dediği nesnelerin ahengi yoluyla işleyişini anlamak ve bundan hareketle bütün bunların, her şeyin bağı olan ve her şeyi kuşatan insanda daha mükemmel bir surette bulunduğunu öğrenmek adına bu kadarı söylenmiş olsun.

Kendi Aralarında Uyuşan Şeylerin, Bütün Varlıkların En Mükemmel Bağı Olan ve Bizzat İlahiyet Tarafından Desteklenen İnsanda Çok Daha Uğurlu Bir Şekilde Bir Araya Geldiğine Dair. Bölüm II.

Açıkladığımız üzere nesnelerin karşılıklı uygunluğundan ötürü, biri diğeri üzerinde mucizevi ve gizli bir tesirle (virtus) iş görür. Bu sebeple insanın, her şeyin suretine ve sembolüne sahipken her şeyde tesir gösterebilmesi şaşırtıcı değildir. Yeter ki insan layık olduğu itidale sahip olsun ve kendi nefsine hükmetsin, böylelikle haklı olarak diğer varlıklar üzerinde egemenlik kurabilsin. Zira nefsine layıkıyla hükmeden insana, her şeyi var eden Tanrı yoldaşlık eder ve onun içinde bulunur, bunu yalnızca Pavlus ve bizim kutsal metinlerimiz değil, dışarıdaki bilgeler de teyit eder.

Nitekim Platon bunu Ion ve Parmenides diyaloglarında, Hermes Poimandres'te ve insanı Tanrı'nın tapınağı, Tanrı'yı ise onun misafiri kılan Pisagorcu Sixtus öğretir. Şair de şu dizelerle bunu terennüm eder,

İçimizdedir Tanrı, göklerle bağımız vardır, Esirî makamlardan gelir o ruh.

Zira Tanrı bizzat kutsal ruhlara intikal eder, peygamberlerini ve dostlarını amelde ve sözde muktedir kılar. Bunu hisseden Pavlus şöyle diyordu, "Beni güçlendirenin sayesinde her şeyi yapabilirim."

Tanrı bizim aklımız, O olmaksızın bizzat buyurduğu üzere hiçbir şey yapamayacağımız tüm kudretimizdir. Aristoteles de Meteorologica'da ve Nikomakhos'a Etik'in sonunda bunu ikrar ederek, Tanrı olmaksızın ne tabii ne de ahlaki hiçbir erdemin olamayacağını söyler.

Daha derin öğretilerinde ise, iyi ve sağlam bir aklın tabiatın sırlarına ancak ilahi kudretin feyzi hazır bulunduğunda nüfuz edebileceğini, aksi halde bunun asla mümkün olamayacağını ileri sürer.

Bu feyzi, ağırlaşan bedenin, dünyevi meşgalelerin, hırsın ve başkalarına ya da herhangi bir şeye haksızca yönelen zihnin engellerinden kurtulduğumuz ölçüde daha bol kabul ederiz, bunu yalnızca kendi öğretilerimizden bilmeyiz, Hermes ve Cicero da buna şehadet eder.

Nitekim Cicero Divinatione adlı eserinde şöyle der, "İnsanın ruhu, ancak bedenle hiçbir ilişiği kalmayacak veya çok az kalacak şekilde serbest kaldığında gaybı haber verir." Hermes ise Tatios'a şöyle buyurur, "Zihne ve Tanrı'ya erişmek istediklerinde, hem bedenleri hem de cismani olan her şeyi hor görsünler ve yalnızca bir tek olana yönelsinler."

Zira ey oğul, aynı anda hem fani hem de ilahi şeylere yönelmek imkansızdır. Hayvani ve beşeri hayatı ne kadar terk edersek, melekler yahut Tanrı mertebesinde o denli yaşarız, bunlara bağlandığımızda ve kendi üstün kaderimize döndüğümüzde, her şeye hükmederek her şeye muktedir oluruz. Bu, insanın günahtan önce içinde bulunduğu şereftir, bunu idrak edemeyip nefsani arzularına boyun eğdiğinde akılsız hayvanlara benzemiş ve Trismegistos'un dediği gibi bir efendiyken pek sefil bir köleye dönüşmüştür.

Böylece erdemle yeniden yükseltilen ve kendi nefsine galip gelerek eski haysiyetine kavuşturulan kimse, hakkında "Her şeyi onun ayakları altına serdin" diye yazılmış olan o hakimiyeti kazanır.

Bu hakimiyet ise, en baştan Yüce Yönetici'nin "Semere verin, çoğalın, yeryüzünü doldurun, ona boyun eğdirin ve hükmedin" buyruğuyla vazettiği nizama göre elde edilmelidir. Yani salih amellerle semere verin, bol meyveyle dolup taşın ki, adeta bir feyzan ile hayvani insanı köle kılarak ve mümkün olduğunca ruhun tabiatına çekerek toprak bedeni de doldurabilin, ancak o zaman denizin balıklarına, göğün kuşlarına ve yerin hayvanlarına hükmedersiniz. Bu varlıklar üç unsuru mesken tuttuğundan, diğerlerinin de insanın hükmüne tabi kılındığı aşikardır. Lakin daha yüceye tırmanacak olursak, göğün kuşlarından bütün semavi sakinler, balıklardan ve yerin hayvanlarından ise bütün su ve toprak kuvvetleri anlaşılabilir, nitekim bunların altında cehennemi kuvvetler dahi yer alır. O halde Tanrı'yı muhafaza ederek, O'nun lütfunu içimizde saklayarak, bütün insanı salih amellerle ilahiyetle doldurarak, eski ve fıtratımıza yerleştirilmiş mertebeye dönerek her şeyin hakimiyetini kolayca elde ederiz. Fakat artık hususi meselelere geçelim.

Basiretli İnsanın Bazen Aşağı Varlıkların Çok Sayıdaki Desteğiyle Kahin Mertebesine Eriştiğine Dair. Bölüm III.

Nefsine hükmeden ve ilahi akıldan pay alan insan, çoğu kez geleceği önceden haber verme mertebesine erişir, Yeşaya'nın şu sözüne göre bu yalnızca Tanrı'ya mahsustur,

"Gelecek olanları bize bildirin ki, ilahlar olduğunuzu bilelim."

Petrus da bunu teyit ederek şöyle der,

"Zira peygamberlik hiçbir vakit insan iradesiyle getirilmedi, mukaddes Tanrı insanları Kutsal Ruh'un ilhamıyla konuştular."

Bunu, Divinatione'nin birinci kitabında Cicero'nun takip ettiği Stoacılar da ikrar eder ve şöyle der, "Gelecek şeyleri önceden bilmek yalnızca Tanrılara mahsustur, çünkü gelecekte vuku bulacak ihtimaller üzerine salt fanilerin hükmüyle kesinleşmiş bir hakikat tayin edilemez." Batlamyus da bu görüşe iştirak ederek eserinde şöyle der, "Yalnızca ilahi nefes ile esinlenen kimse tikel şeyleri haber verir." Pek çok kahinin ve pek çok hakiki önsezinin var olduğunu (bizden olanları bir yana bırakırsak) Cicero'nun şehadetiyle en yüce Peripatetiklere denk tutulan Kratippos da tasdik eder. Zenon ve Eski Akademi ile birlikte onun ardından giden pek çok kimse de bunu doğrular. Fakat onlardan önce Pythagoras, ardından da Stoacılar bu hususta sebatla durmuşlardır.

Nitekim Hintli Kalanos İskender'in ölümünü, Asyalı Mecusiler ise İskender doğduğunda onun Asya'ya hakim olacağını önceden bildirmişlerdir. Sokrates, Kriton'un ölümünün üçüncü günde vuku bulacağını sezinlemiş, hakikati söyleyen bir kadın olan Rahibe Diotima vebayı haber vermiştir. Anaksimandros, Lakedaimonlulara yaklaşmakta olan depremi bildirmiş, şehri ve evleri terk etmelerini öğütlemiştir, neticede bütün şehir çökmüş ve Taygetos Dağı'ndan kopan bir uç kısım adeta bir gemi pruvası gibi yarılıp düşmüştür. Giritli ilahi bir adam olan Epimenides, Pers Savaşı'ndan on yıl önce bir kehanetle uyarılıp Atina'ya gelmiş, kehanetin bildirdiği bazı kurbanları sunmuş ve Pers donanmasından dehşete kapılan Atinalılara, Perslerin on yıl boyunca gelmeyeceğini, geldikten sonra da elleri boş döneceklerini bildirmiştir. Kassandra, Helenos, Kalkhas, Amphiaraos, Teiresias, Mopsos, Amphilokhos, Korinthoslu Polybios'un kehanetlerini, Galya Druidlerini, Pers Mecusilerini, Keldanileri ve Mısır kahinlerini anlatmaya ne hacet, Sibyllaların ve diğerlerinin kehanetlerini saymaya kalksak bir cilt dahi yetmez, nitekim bunlardan bazılarının hakikati söylediklerini bizzat işitip tasdik etmişimdir. Ancak sayısız olan bu örneklerden sarfınazar ederek, bu önsezinin nereden kaynaklandığını tetkik edelim. Zira çeşitli işlerin idaresinde sanat ve tecrübe yoluyla elde edilen bir kehanet türü mevcuttur.

Atina Cumhuriyeti'nde tiranlık baş gösterdiğinde Solon bunu çok önceden haber vermiş, Cato da önsezili bir zihinle Sezar hakkında, "Kuşağını gevşek bağlayan bu delikanlıdan sakının" demiştir, bu kabilden sayısız örnek getirilebilir. Bilgeler ev idaresine ve tabii hadiselere dair de pek çok kehanette bulunmuşlardır. Pythagoras'ın hocası Pherekydes, devamlı akan bir kuyudan çekilen suyu görünce deprem olacağını önceden bildirmiştir. Miletli Thales ise kendisini kınayanları ilzam etmek ve felsefenin neye muktedir olduğunu göstermek için, tabiatın seyrinden hareketle zeytinde büyük bir bereket olacağını tahmin ederek Milet arazisindeki bütün zeytinleri henüz çiçek açmadan satın almıştır. Nitekim hadise gerçekleşmiş, o da bu kazancı paraya tamah ettiğinden değil, kendisini kınayanların hasedine karşılık elde etmiştir. Hekimler, çiftçiler ve denizciler de kendi sanatları ve muhtemel işaretler vasıtasıyla pek çok şeyi önceden sezinlerler ki, herkesçe gayet iyi bilindiğinden bunları zikretmeyi sonraya bırakıyoruz.

Ve yönetici konumunda olanlardan önceden kestirilmesi gereken pek çok şey sudur ettiğinden, bunlar da ne tedbirle ne de sanatla önceden bilinemeyeceğinden, kahinlere yahut Tanrı’ya danışmak gerekmiş, pek çok eski putperest, Barbar, Grek ve Romalı nezdinde, ama bilhassa İbraniler arasında buna son derece titiz bir ihtimam gösterilmiştir.

Atinalılar umumi meclislerine her daim Mantis dedikleri birtakım ilahi rahipleri dahil etmişlerdir. Lakedaimonlular krallarının yanına müşavir sıfatıyla bir kuşbilimci (augur) vermiş, onun da umumi mecliste bulunmasını istemişlerdir. Aynı kimseler daha mühim meselelerde her vakit ya Delphoi kehanet ocağına, ya Ammon’a yahut Dodona’ya danışırlardı. Romalılar ise çetin senato işlerinde, on kişilik heyetin (decemviri) Sibylla kitaplarına başvurmasını emrederlerdi.

İbrani kralları, kendi aralarında sayıca pek çok ve muteber olan kahinleri yanlarında bulundurmayı adet edinmişlerdi, kendileri kahin ise, Davud hakkında sıkça okuduğumuz üzere, doğrudan doğruya Tanrı’nın kendisine danışırlardı.

Fakat bu kehanet ehli muhtelif türdendi. Zira göklerin açılarından (aspectus) kehanette bulunan gökbilimciler (astronomus), kuşların ya göksel tesirlerle yahut onlara hükmedenlerin sevkiyle hareketlerini gözleyen kuşbilimciler vardı.

Kurban edilen hayvanların iç organlarını tetkik ederek geleceği haber veren iç organ falcıları (haruspex veya extispex), ateş vasıtasıyla bakan ateş falcıları (pyromanticus), su vasıtasıyla bakan su falcıları (hydromanticus) bulunmaktaydı. Toprak falcıları (geomanticus) ise, tıpkı kadimlerin yapageldiği gibi, ya tesadüfen ilk atılan yahut koldan veya elden gelen bir hareketle hasıl olan noktalar yoluyla göksel şekilleri sanatla terkip eder, bunlar vasıtasıyla kehanette bulunurlardı. Necromantia erbabı, yani avamın Mecusi (magus) dedikleri kimseler ise, gizli şeylerin usulünü öğrenmek maksadıyla habis ve mundar zihinleri davet ederlerdi. Lakin bunlar yazıların uzağında kalsın.

Zira pek meşum olan diğer bazıları, günümüzde dahi, kendilerini mundar zihinlerin emrine verip onlara kurbanlar sunarak iki kat büyük ve canavarca bir cürmün faili olurlar, nitekim hem putperestlik ederler, hem de kendi asil ve mümtaz fıtratlarını kirletip rezil ederek kendilerini bu en sefil varlıklardan dahi daha sefil kılarlar.

Başkaları ise hususi bir kudretle, bilhassa ilahi isimlerin gücüyle cinleri davet eder, yüce yöneticilerin sırlarından aldıkları haberleri bildirmeleri için onları zorlarlar. Fakat her iki zümre de çoğu kez aldanır, zira cinler, En Yüce Yönetici tarafından tanzim edilen istikbal hadiselerine dair hiçbir şey bilmezler, meğerki bu hadiseler henüz fiiliyata dökülmeden evvel gökte, hatta göksel divanın haricinde ilan edilmiş ve duyurulmuş olsun. Kuşlar, hayvanların sakatatı, su, ateş, noktaları çizdiren el ve benzeri vasıtalar da bazen bu cinler eliyle sevk edilir. Bazen de bizzat insan ruhu bu habis ruhlar tarafından çalkalanır ve hezeyana sürüklenir.

Bütün bunlar ya meleklerin sevk ettiği yıldızlar aracılığıyla yahut habis ruhların tesirindeki süfli vasıtalar yoluyla kehanette bulunurlar. Bir de tabiatı rehber edinip insanın hatlarından geleceğe dair hüküm çıkaranlar vardır. Zira Eyüp’ün şahitliğiyle, her bir fert kendi amelini bilsin diye Tanrı’nın insanların ellerine koyduğu işaretlere bakarak hükmedenlere el falcısı (chiromanticus) denir. Yüzün yapısına ve rengine bakarak hüküm verenlere ise çehre ilmi ehli (physiognomus) tesmiye olunur. Nitekim son derece keskin bir zekaya ve ilmi tecrübeye sahip bazı kimseler, insanların ahlakını, seciyesini ve amellerini ellerinde ve yüzlerinde adeta bir kitaptan okur gibi okurlar. Lakin daha deruni ilahiyatçılar, insanın bütün başlangıcını, seyrini ve akıbetini alnında okuduklarını iddia ederler. Bu vaki olsa bile, pek az kimseye bahşedildiği görülmüştür. Bu sebepledir ki Mesih kalabalıklara ve avama şöyle demiştir, Görünüşe göre hükmetmeyiniz.

Süfli sebepler yahut işaretler vasıtasıyla icra edilen daha pek çok kehanet tarzı vardır, lakin hepsi de zikredilen bu asıl nevilere irca edilir. Bunları bir kenara bırakıp, hakiki kahinlerin kimler olduğuna bakalım.

Hakiki Kahin Kimdir ve Nasıl Zuhur Eder. Dördüncü Kısım.

Meşru ve hakiki kehanet, zikrettiğimiz üzere, daima Tanrı’dan ve ulvi makamların inayetinden sudur eder, bu da türlü nevilerdedir. Zira bazen rüya yoluyla husule gelir,

Bazen uyku ile uyanıklık arasında vaki olan rüyet vasıtasıyla, bazen de cezbeye tutulma (furor) ve ruhun harekete geçmesiyle gerçekleşir. Bütün bu veçheler, İbranilerin bath qol, yani sesin kızı dedikleri, bizimse yankı (echo), yani sesin akis bulması tesmiye ettiğimiz tek bir kehanet türünde birleşir. Zira bunlar ilahi ve peygamberane sesin birtakım yankılarıdır. Başkaları ise arınmış bir zihnin nail olduğu berrak bir rüyet vasıtasıyla kehanette bulunur.

Kimileri ise canlı ve hakiki bir sesten telakki ettikleri ölçüde haber verirler. Bütün bu nevilerin mukaddes kelamda açıkça zikredildiğini müşahede etmekteyiz.

Nitekim Matta rüya hakkında şöyle der, Rabbin meleği rüyada Yusuf’a göründü, zevcesi ve sabisi hususunda ne yapması gerektiğini bildirdi. Firavun ve Nabukodonosor da rüya gördüler, biri yaklaşmakta olan yiyecek bolluğu ve kıtlığına dair, diğeri ise krallıkların pek esrarlı ardıllığına dair gördü. Biri Yusuf’u, diğeri ise Danyal’ı rüyetlerinin doğru sözlü tabircisi kıldı, gerçi krallık tacıyla tezyin edilmiş bu hükümdarlar kendilerine gösterilen bu sırları kendi başlarına idrak etmeye asla layık değillerdi. Eyüp de böyle bir rüyadan bahsederken şöyle der, Gece rüyetlerinin yahut gecenin dehşeti içinde, insanların üzerine derin bir uyku çöktüğü vakit, beni bir ürperti sardı, rüya halindeki rüyetin mahiyetini beyan eden müteakip sözler de bunu tamamlar.

Duyuların ne bütünüyle uykuya daldığı ne de meşgul olduğu, uyku ile uyanıklık arasında cereyan eden rüyete dair ise Ambrosius, kendi hali hakkında şöyle bahseder,

Rab bana oruca ve duaya iştirak etmeyi lütfettiğinde, üzerime öyle bir uyku hali çöktü ki, ne açıkça uyanık ne de bütünüyle uykuda sayılırdım, buna mukabil gözlerim açık halde iki genç delikanlı gördüm, üzerlerinde son derece beyaz elbiseler, yani harmani ve palle vardı.

Bunlar, tafsilatıyla nakledildiği üzere, Mesih’in ismi uğruna eza çekmiş Gervasius ile Protasius idiler. Aynı hal rahip Lucianus’un da başına gelmişti, Gamaliel ona görünerek kendi bedeninin, oğullarının ve ilk şehit Aziz İstefanos’un naaşının yerini bildirmişti. Gerçi elimizdeki nüshada onun o esnada tamamen uyanık olduğu yazılıysa da, bunun müstensihlerin hatasından kaynaklandığı kanaatindeyim, zira rüyetin tabiatı gereği bunun yatakta bulunurken, ya uyurken yahut tam uyanık değilken vuku bulması iktiza eder. Şayet bu hal bir kimseye tam uyanıklık esnasında arız oluyorsa, bu durum ya dua halindeyken yahut yatakta dinlenip uykunun eşiğinde olmaktan çok daha üstün bir halet içindeyken husule gelir. Cezbe yoluyla kehanetin ise hem putperestlerin hem de bizim ilahi kahinlerimizin başına geldiğini okumaktayız.

Demokritos, bazılarının fıtratlarının veya sanatlarının kendilerine öğretmediği şeyleri bir vecd ve cezbe içinde terennüm ettiklerini iddia eder. Hatta bir tür cezbeyle kendinden geçmemiş olanların büyük bir dehadan nasiplenebileceğine kani değildi.

Platon, zikre değer hiçbir manzume kaleme almamış olan Khalkisli Tynnichos’tan bahseder, lakin o, günün birinde kapıldığı bir cezbeyle Apollon’a hitaben cümle ilahilerin en güzelini vücuda getirmiştir, öyle ki bunun beşeri olmaktan ziyade ilahi bir eser olduğu ikrar edilmiştir. Phaedros diyaloğunda da şiir kapılarının böylesi bir cezbe olmaksızın beyhude çalınacağını öğretir.

Grekler, Mantua’nın kurucusu Manto’dan mülhem olarak bu cezbe haline mantia derler, gerçi mantia kelimesi daha ziyade her türlü süfli kehanet manasında kullanılır.

Bizzat bu cezbeyi tarif ederken ise şöyle der, Cezbe, soyutlanma, kendinden geçme ve rabıtadır, Bedenin duyularını uyaran ve ekseriya yanıltan gölgelerden ve suretlerden tecerrüt ve tecrid oluştur. Nefsi beşerden uzaklaşıp tanrısal güçlere iltihak ettikleri cihetle bir rabıtadır, bu sayede akıl ve dirayet kuvvetiyle avlanamayacak pek çok hakikati onlardan telakki ederler.

Nitekim Peripatetik Dikaiarkhos kehaneti ele alırken rüyayı ve cezbeyi tasdik etmiştir.

Problemata adlı eserinden anlaşıldığı üzere Aristoteles de bundan uzak durmamıştır. Bu kabil meseleler hakkında defalarca malumat vermiş nice filozofu ve şairi bir kenara bırakıp, mukaddes kelama yönelelim, zira o da, Krallar kitabının birinci cildinde okunduğu üzere, cezbe halini ruh namı altında zikreder,

Rabbin ruhu Saul’un üzerine indi ve onların arasında peygamberlik etti, başka bir adama dönüştü ve peygamberlerin arasına dahil edildi, halk ise hayret içinde feryat ediyordu,

Acaba Saul dahi mi peygamberler arasında? Bu tebeddül, onu saran Rabbin ruhundan ileri gelmişti, meşru bir sebep hasıl olduğunda, hatta günahkar bir kimseyi dahi sarıp kuşatan hakiki cezbe işte budur, nitekim İncil yazarı Kayafa hakkında şöyle der, O yılın başkahini olduğundan peygamberlikte bulundu. Nitekim pek çok şair de ya ilim aşkıyla, ya bir faziletle teçhiz edilmiş olarak, yahut Tanrı’nın bildiği hayırlı bir hikmet tahtında cezbeyle dolarak gizli şeyleri önceden görmüş ve vaktaki kehanette bulunmuşlardır. Cicero da Kehanet Üzerine adlı kitabında bu cezbe ve rüyayı zikrederek şöyle der,

Bir başka kehanet türü daha vardır ki, akıl yürütmeyle yahut gözlenip kaydedilmiş işaretlere dayalı bir kıyasla değil, zihnin birtakım heyecanlarıyla yahut serbest ve kayıt dışı bir hareketiyle geleceği önceden sezer. Bu hal ekseriya rüya görenlerde, bazen de cezbe yoluyla kehanette bulunanlarda vuku bulur, tıpkı Boiotialılar için Bakkhis, Giritliler için Epimenides ve Troyalılar için Erythrai Sibyllası misali.

Fakat Cicero Sibylla hususunda yanılmaktadır, zira onun kehanet türü ne rüyayla ne de bu kabil cezbeyle bağdaşır. Zira onlarda hususi bir feyiz ve tecelli vardır ki, bundan şimdilik bahsetmek caiz değildir. Cicero şöyle devam eder, Zira zihinde, dışarıdan zerk edilmiş ve ilahi bir surette dercedilmiş bir önsezi mevcuttur.

Eğer bu hal daha da alevlenirse, bedeninden sıyrılmış ruh ilahi bir vecd ile harekete geçtiğinde, Demokritos ile Platon’un da belirttiği gibi, cinnet (furor) adını alır. Bu cinneti, zihnin bir tür kendinden geçişi ve vecd hali izler, nitekim Porphyrios’un Plotinos hakkında yazdığı gibi, O, sıklıkla bedeninden sıyrılır, çehresi değişirdi, öyle ki o vakitler birtakım harikulade şeyler keşfederdi, Porphyrios bunları yazmaya ve bu mucizelerin dördüne bizzat tanıklık ettiğini bildirmeye yetkili olduğunu söyler. Kendisinin ise altmış sekizinci yaşını sürerken, tefekkür esnasında ilahi kudret tarafından bir kez derdest edildiğini doğrular. Fakat bunlardan nice yıllar önce Herakleitos ile Demokritos’un da aynı saadete erdiklerini okuruz, bu sebeple yalnızlıktan haz alırlardı. Bunlardan biri, gayretinin şiddetinden ötürü içine kapanmış,

Diğeri ise, aşağıda bulunan her şeyin üzerine yükselerek, her bir duruma gülerdi, bu yüzden Hippokrates’in yazdığı üzere Abderalılar tarafından ahmak sayılırdı.

Bu vecd dolu hazzın pençesine düşen Pythagoras ile Zerdüşt’ün, ilkinin on, diğerinin ise yirmi yıl boyunca gizlendiği bilinir.

Klazomenaili Hermotimos’un ruhu, bedeni geride bırakarak dolaşmaya alışkındı (kendisi öyle söylerdi), yine de hakikat öyle olmasa gerek ki, bedenden bütünüyle ayrılmış değildi. Haham Şem Tov ben Şem Tov da, Aristoteles’in Bdellium üzerine olan kitabında, kendi öz ruhunun duyulur olanlardan sıyrılarak en yüce şeylerin tefekkürüne yükseldiğine şehadet ettiğini anar. Keza Syrakusai’lı Diomedes’in de zihnini hendesi şekillere öylesine kaptırdığını, memleketinin çalkantılı yıkımını ve başının üzerinde beliren düşmanı fark etmediğini okuruz. Bu durum ya temaşa edenin aşırı odaklanmasından, ya da insanın sahip olduğu gayretli erdemlerden ileri gelir, nitekim Aulus Gellius’un en saf rahip Cornelius hakkında yazdığı gibi, kendisi Caesar ile Pompeius’un Thessalia’da çarpıştığı vakit Patavium’da iken zihnen oraya taşınmış, savaşın zamanını, düzenini ve sonucunu önceden görmüştür.

Sokrates, Platon’un anlattığı üzere, gün doğumundan bir sonraki gün doğumuna dek, yiyeceksiz, susuz, bedeni kıpırdamadan, ağzı ve gözleri aynı noktaya dikilmiş vaziyette, derin düşüncelere dalmış, bedeninden soyutlanmış halde dururdu.

Platon, tefekkürün yoğunluğuyla kendini sık sık bedenden uzaklaştırdığı için, nihayetinde yine böylesi bir soyutlanma içinde bedeninin bağlarından tamamen çözülüp ayrıldı. Öğrencisi Ksenokrates ise her gün tam bir saat boyunca bedeninden sıyrılırdı.

Filozofların böylesine şiddetli bir temaşa gücüyle ulaştıkları bu mertebeye, İncil’e bağlı kadınlar ve erkekler, Kutsal Ruh’un içlerinden pek çoğuna bolca bahşedilen fazileti sayesinde çok daha mutlu bir biçimde erdiler, arındıkları ölçüde bu mertebeyi daha da fazlasıyla buldular.

Bizimkilerden başlamak gerekirse, Franciscus, zihninin böylesi bir aşkınlığı içinde defalarca asılı kalırdı, öyle ki kendi dışına çekilir, insani idrakin ötesinde bir şeyler hisseder, etrafında zahiren ne olup bittiğini hiç bilmezdi. Zira Kutsal Kabir kasabasından geçerken, kendi içine öyle çekilmişti, dahası Tanrı ile öyle birleşmişti ki, ne orayı gördü, ne de o kasaba halkının çevresinde sergilediği onca şeyi fark etti.

Augustinus, derin düşünceye daldığı sırada, kendisine danışmaya gelen bir kadının söylediklerini duymadı. Bu sebeple kadın, danışamadan çekip gitti, piskoposa biraz içerlemişti, böylesine yüce bir adam tarafından hor görüldüğünü sandı.

Fakat ertesi gün lütufkâr bir yanıt alınca, savsaklanmadığını, sadece o sırada fark edilmediğini anladı.

Thomas Aquinas, rivayet edildiğine göre, daha yüce şeylere odaklandığında, zihniyle birlikte bedeninin de yerden bir arşın yükseldiği görülmüştür. Mecdelli Meryem, iyi muallimi tarafından esinlendirilip desteklenerek, Marsilya’nın ıssızlığında yaşarken, belirlenmiş saatlerde meleklerin hizmetiyle göğe yükseltilirdi. Onu takip eden Mısırlı Meryem ise, çölün sertliğiyle önceki rehavetinden arınmış olarak, dua sırasında yerden bir arşın yükseklikte asılı kalmış halde görülmüştür.

Assisili Chiara, Rabbin Son Akşam Yemeği gününden diriliş gününe dek, haçın zaferini derinden tefekkür ederek kendinden geçmiş, kendine geldiğinde ise bir saat bile dinlenmemiş gibi hissetmiştir. Benzer adı taşıyan ve benzer bir hayat süren bir diğer kadında da bunu bizzat müşahede ettim, kendisi aynı perşembe gününün alacakaranlığında kutsal ayini kabul ettikten sonra, dizleri üzerinde Pazar gününe kadar hareketsiz durmuş, o gün Mesih ile birlikte dirilircesine, gördüğü pek çok şeyi bana anlatmıştır.

Bu kabilden sayısız örnek getirebiliriz, Paulus’tan ve sonrakilerden ta bizim zamanımıza kadar, ya bizzat gördüğüm ya da güvenilir rivayetlerle öğrendiğim kişiler vardır ki, bunlar cinnetle, dahası kutsal bir ilahi tesirle yakalanmış, insan zihninin kendi kuvvetine dayanarak erişemeyeceği yerlere ulaştırılmışlardır. Fakat biz, duru bir rü’yet aracılığıyla gerçekleşen diğer kehanet türüne gelelim.

Burada insan, Proklos’un dediği gibi hakikatle beslenmiş olarak saf bir ihtişam içinde yaşar, her bakımdan kusursuz, sarsılmaz ve saf hayaller alemine kabul edilmiştir, bunlar duyulardan devşirilmiş şeyler değil, peygamberlerin asıl nüshada (archetypus) önceden gördükleri o daha yüce sırlardır, ancak önce kurbanlarla ve Tanrı’nın hususi bir lütfuyla arınmak gerekir, bu esnada Plotinos’un yerinde bir adlandırmayla arındırıcı erdemler dediği vasıflar da devreye girer.

Bunlarla bize, her birimiz kendimizi güzel bir heykel gibi şekillendirinceye dek, kendimizi kazımamızı, parlatmamızı ve arındırmamızı öğütler.

Kusursuz olan Yaratıcı’yı tam olarak yansıtacağımız bir heykel ve suret, zira ilahi güzelliği temaşa edecek olan herkes, ancak ve ancak güzel ve Tanrı suretli kılınırsa bunu yapabilir. Zira görenin, görülen şeye benzemesi icap eder.

Ve buna dair pek çok şey söyler, bunların hepsini En Yüce Hakikat tek bir sözle özetler, Ne mutlu kalbi temiz olanlara, çünkü onlar Tanrı’yı göreceklerdir.

Her şey O Tanrı’da görülür, her şey O’nda bilinir, bu da o rü’yetin gören kimsede aradığı uygun kabiliyete göre az ya da çok olur.

Ve gerçek kâhinler, bildirdikleri şeyleri o ebedi ışığın aynasında görerek öğrenenlerdir.

Bu sebeple kutsal metin adet olduğu üzere peygamberlerin bildirdiği ilahi sözlere görü (visio) adını verir, nitekim şöyle der, Yeşaya’nın, Yeremya’nın, Hezekiel’in ya da diğer kâhinlerin görüsü, peygamberlerin kendilerine de görenler denirdi. Fakat Musa’nın önüne diğerlerinden farklı olarak ışığın en dolgun aynası konulduğu için, öyle ki Tanrı ile yüz yüze konuştuğu söylendiğinden, kutsal metin onu diğer peygamberlerin önüne koyar, nitekim Yeşu’nun, Rabbin buyruğuyla Tesniye kitabının sonuna eklediği şu sözlerde olduğu gibi, Ve İsrail’de, Rabbin yüz yüze tanıdığı, gerek Mısır diyarında Firavun’a, bütün kullarına ve bütün İsrail’in gözü önünde yapması için gönderdiği bütün işaretler ve mucizeler bakımından Musa gibi bir peygamber bir daha çıkmadı.

Kehanetin son türü ise, tane tane dökülen ve sarih bir sesle bildirilen türdür ki hepsinin en üstünüdür.

Bu sebeple ses olarak adlandırılan Yahya’nın, En Yüce Hakikat tarafından bir peygamberden de öte olduğu bildirilmiştir.

Zira bu sesin ilk olarak gökten haykıran Melek vasıtasıyla İbrahim’e ulaştığı okunur, İbrahim, İbrahim,

Bu sesle hem oğlunun kurtuluşu hem de onun zürriyeti üzerinden bütün insan soyuna yayılacak olan bereket müjdelenmiştir.

Musa Sina dağında sürüyü güderken de o ilahi ses gürlemiş ve şöyle demiştir, Musa, Musa, çağrılan bu zata derhal halkı Mısır’dan kurtarma, yasayı tebliğ etme ve onu yazıya dökme vazifesini tevdi etmiştir.

Dahası bu ses Samuel’e de iki kez seslenerek vaki olmuş ve Samuel, Samuel diyerek onu rahip, İsrail kavminin rehberi ve önderi kılmıştır.

Sesin neden daima birilerine isimleriyle iki kez haykırdığı sırrını da geçmemek gerektiğini düşünüyorum.

Bilgeler bunun böyle gerçekleşmesini, sesin çağrılan kimseyi daima daha yüce bir dereceye yükseltmesiyle açıklarlar, binaenaleyh bu ikili ses, hem onun bulunduğu dereceye, hem de çağrılarak yükseldiği dereceye işaret eder.

İşte arınmış ve temiz yürekli insanlar bu mertebeye erişirler, öyle ki Tanrı’nın Ruhuna ve kutsal kudrete sıklıkla ortak olarak kehanette bulunur, gizli olanı ayırt eder ve geleceği bildirirler, bu da yalnızca Tanrı’ya ve Tanrı’nın kendisini açmayı ve yakın kılmayı dilediği kimselere mahsustur. Ki bunu, bütünüyle arınmış ve kemale ermiş insanlardan başkasına lütfetmez.

Kâhinlik Lehine Müdafaa, Bölüm V

Kâhinlerin ve pek çok kehanetin var olduğu herkesçe aşikâr olsa da, yine de bunlara hücum etmeye kalkışanlar eksik olmayacaktır, bu yüzden onların iddialarını kısaca çürütmenin yerinde olacağı kanaatindeyim.

Nitekim derler ki (Cicero'nun Kehanet Üzerine [De Divinatione] adlı eserinin ikinci kitabında derlediği üzere), kehanet (divinatio) tesadüfi şeylerin midir, yoksa kadere bağlı olanların mı, Tesadüfi olanların olamaz, zira neden korkulması gerektiğine dair hiçbir akli gerekçesi bulunmayan şeylerin önceden bilinmesi mümkün değildir. Fakat tesadüf (casus) nedir, rastlantısal vaka nedir, bir şeyin vuku bulmaması yahut başka türlü vuku bulması mümkünken bu şekilde düşmesi, bu şekilde meydana gelmesinden başka, O halde kör bir tesadüfle, talihin dönekliğiyle başıboş meydana gelen bir şey nasıl önceden bilinebilir veya önceden haber verilebilir, Kadere bağlı şeylerin de kehaneti olamaz, zira zorunlu olarak vuku bulduklarında onların önceden bilinmesi hiçbir işe yaramaz, bilakis, şayet gelecek vaka kötü ise bu önceden biliş insana yalnızca azap verir. Kadere bağlı olan şeylerin önceden önüne de geçilemez.

Kaderin getirdiği bu tür şeylerin ilahi merasimlerle bertaraf edilebileceği de söylenemez, zira (onların dedikleri gibi) hiçbir şey kaderin haricinde kalamayacağına göre, hiçbir şey ilahi bir fiille de hafifletilemez. Şu halde şöyle bir sonuca varırlar,

Şayet tesadüfen meydana gelen şeylerden hiçbirinin gelecekte vuku bulacağı önceden bilinemezse, çünkü kati olamazlar, kehanet diye bir şey var olamaz. Şayet kati ve kadere bağlı oldukları için önceden bilinebiliyorlarsa, bu kez kehanet hiçbir fayda sağlamaz. Chrysippos, Diogenes ve Antipatros şunları da ekler, Eğer (denildiği üzere) kehanetin kendi himayelerinde cereyan ettiği Tanrılar varsa, insan nev'ine hayırhah ve dost oldukları söylenirken, insanların gelecekte ne olacağını bilmeleri yahut bilmemeleri arasında hiçbir fark olmadığını düşünmüyorlarsa, gelecekte sakınılması veya sarılınması gereken şeyleri neden açıkça beyan etmezler, Ve neden insanlara o denli çok ve büyük şeyleri gizlerler ki, onların bildikleri yahut önceden gördükleri şeyler, gizli kalanların yanında bir hiç mertebesindedir, Buradan şu neticeye varır görünürler ki, Tanrılar hiçbir şeyi ifşa etmezler, şayet birtakım şeyler önceden haber verilmişse bu ya zekâ, ya sanat, yahut tesadüf eseri olmuştur.

Bazıları da gökten verildiği görülen işaretlere hücum ederler, bilhassa şu gerekçeyle ki, rüzgârlar, yıldırımlar, gök gürültüleri, kuyrukluyıldızlar, depremler, havada beliren yahut oraya buraya savrulan buharlar ve benzeri şeyler tabiat hadiseleridir, yoksa birer önsezi işareti (prognosticatio) değildirler.

Bu hususun ispatlayıcı delili olarak, denizin ortasına fırlatılan yahut boşluğa bırakılan yıldırımı gösterirler, hem kuyrukluyıldızları ve depremleri her daim onların eseri olduğu söylenen bu vakaların takip etmediğini ileri sürerek kehanete karşı büyük tertipler kurarlar ki, bunlar zaten kendi içlerinde temelsiz kalıp çökerler.

Yine de öne sürülen bu iddialara cevap vereceğiz, zira (Cicero'ya ve onun izinden gidenlere cevap olarak) hem tesadüfi hem de kadere bağlı şeylerin kehaneti mevcuttur. Ve her ne kadar tesadüfi şeyler zahiren hiçbir akli gerekçeye dayanmıyor gibi görünse de, bu durum yalnızca onların başına geldiği kimseler açısından böyledir. Zira onların vuku bulmasını sağlayan Yüce Düzenleyici katında akıldan ari değillerdir. Bütün tesadüfi şeyler Tanrı tarafından O'nun kendi aklı ve düzeniyle sevk ve idare edilir.

Bizler ise (Aristoteles'in İyi ve Kötü Talih Üzerine adlı eserinde pek doğru hissettiği üzere), bunların asıl sebebi olan Tanrı'yı göremediğimizden, durumu talihe, yani bilinmeyen bir sebebe atfederiz. Dolayısıyla bu hadiseler, bir balta demirinin odun kesenin kastı dışında suya düşmesi misali, Yüce Yöneticinin niyetinin haricinde vuku bulmaz.

Saul kral seçildiğinde kur'a onun üzerine tesadüfen düşmüş gibi görünmüştü, oysa o, Rab tarafından Samuel'e zaten kral olarak bildirilmişti, ve bunu bildiren zat kur'aları Saul'ün üzerine düşecek şekilde düzenlemişti, işte Tanrı'nın bu takdirini anlamayanlara bu durum tesadüfen düşmüş gibi göründü. İlahi hükümden en yüksek akılla neşet eden şeylerin tesadüfi sayılması birçok hususta da bu minval üzredir.

Ve bu hadiseler Tanrı katında "ilahi takdirler" olarak tesmiye edilir, şayet gökler vasıtasıyla düzenleniyorlarsa "kadere bağlı" adını alırlar, ancak bu hadiselerle karşılaşan kimseler nezdinde ise "tesadüfi vakalar" olarak telakki edilirler.

Ve bu neviden olanlar fanilere ekseriya önceden bildirilir ki, bu gibi şeylerin Tanrı tarafından önceden görüldüğünü ve tayin edildiğini bilsinler, böylece kendilerini bu ilahi tesirleri (influxus) layıkıyla karşılamaya hazırlasınlar ve bahşedene şükran duysunlar.

Bazen de işler öyle bir tertiple tanzim edilir ki, onların neticeleri, hüsnüamel sahibinin lütfu ve müteaddit inayetinde olduğu gibi, muhatabın kabiliyetine bağlı kılınır.

Nitekim bunlar bir şarta bağlı olarak da vaat edilir, Yüce Düzenleyici mukaddes metinlerde bunu sıklıkla tekrar ederek şöyle buyurur,

Eğer beni dinlerseniz, şunu yahut bunu yaparsanız, cömert bir mükâfat verici olacağım.

Ve Yüce Düzenleyici insanın ne yapacağını bilse dahi, bu rüyet geçmişe intikal eden bir hadise değildir ki, önceden gerçekleşip tamamlanmış olmasından ötürü hadise şaşmaz bir neticeyle vuku bulsun.

Fakat aynı mümkinat dairesindeki vakanın Tanrı'da nasıl şaşmaz bir inayet, göklerde ise bir kader olduğu (Platon'un da gayet iyi hissettiği üzere), anlaşılması son derece çetin hususlardandır.

Ve bizler bunları önceden görüp tasdik etsek dahi, bunların birbirleriyle nasıl uyuştuğunu henüz hiç kimse izah edebilmiş değildir.

Yine de bu meselenin vuzuha kavuşmasını sağlayacak bir temsil getirebiliriz,

Tanrı'nın ırmağı ebedi bir fermanla akar ve yorulmak bilmez bir akışla bütün ahalinin hayrına muhtelif diyarlardan geçer, Bir kimse tarlalarını sulamaya yetecek kadarını içeri alarak suyun akıntısını kabul etmeye gayret eder. Bir başkası muhkem setler çekerek ne hayır ne de şer namına içeriye hiç su bırakmaz. Bir diğeri ise tembelliği yüzünden hiçbir set inşa etmeyip bütün arazisinin sular altında kalmasına ve her şeyinin boğulup heba olmasına göz yumar.

Şu halde ırmağın akışı Tanrı'nın inayetinden ve değişmez fermanındandır, yahut göklerin nizamından, yani kaderdendir, lâkin hayır yahut şer, onu karşılayanın gayretine yahut tembelliğine göre mümkinat kabilindendir.

Şayet bir kimse bu taşkına dair kehanette bulunsaydı, ahaliden biri belki de felaketten kaçınmak için setleri daha muhkem eyler, bir diğeri ise daha bol nimet devşirmek üzere hazırlık görürdü.

İşte kadere bağlı olan, fakat bizim tabirimizle söylersek, Tanrı'nın şaşmaz inayetinden neşet eden hadiselerin nasıl hafifletildiği böylece aşikâr olur.

Chrysippos'a ve onun meclisine gelince, onlara diyeceğiz ki, Yüce Düzenleyicinin emriyle Tanrılar, yani Melekler, Hükümdarın şanı ve bizim liyakatimiz neyi iktiza ediyorsa bize bazı şeyleri ifşa ederler. Ve bu sözle,

bildirilenler vasıtasıyla buna benzer pek çok şeyi kıyas edebiliriz, zira (Eyüp'ün dediği gibi) Tanrı bir kez söyler, yani aynı gayeyle konuşur ki, O'nun tek kelamının nihai menzillerine bakarak bizler de benzer hususlarda amellerimizi tevcih edebilelim. Ve Amos Peygamberin dediği de tam olarak budur, Rab Efendimiz, sırrını kulları peygamberlere açmadıkça hiçbir şey yapmaz, yani ya açıkça yahut benzer temsiller yoluyla bildirir. Lâkin layık olmayanlardan pek çok şey gizlenir, tıpkı bizim tarafımızdan idrak edilmesi gereken pek çok hakikatin bilgisi gibi. Hem bir Hükümdarın sırlarını avama ifşa etmesi münasip düşmez, bilakis sırdaşı olan pek az kimseye açmalıdır.

Ve bu pek az kişi en sadık olanlardır, lâkin bunların icrası vakti geldiğinde halka tevdi edilir. Ve o vakit, vaktiyle birkaç kişi arasında gizlenmiş olan o şeyleri herkes idrak eder.

Ve işlerin tanzim edilmesindeki bu nizam, bütün cemiyetin zararına değil, bilakis hayrınadır. Bazılarının, birtakım semavi tesirlerin gelecekteki vakaların işareti olduğunu inkâr etmelerine gelince, bu iddia hükümsüzdür, zira bu tesirlerin bazıları tabidir, bazıları ise doğrudan Tanrı'nın emriyle vuku bulur.

Şu halde tabi olanlar birer işaret değildir, lâkin Tanrı tarafından kavimleri korkutmak yahut cezalandırmak maksadıyla gönderilenler, tıpkı Musa vasıtasıyla Mısırlıların üzerine gönderilen o mucizeler ve benzer pek çok hadise gibi, haklı olarak birer işaret sayılabilirler ve öyledirler de, insan bunlardan yola çıkarak işlerin akıbetini tahmin edebilir. Şu halde öne sürülen gerekçeler, hasımların zannettiği gibi, hakikatin kaçıp sığınacağı bir köşeyi önümüzde büsbütün kapatacak denli bizi köşeye sıkıştırmaz. Kehanetler müphem ise ve müfessirlere ihtiyaç duyuyorsa buna da kimse şaşmamalıdır, nitekim tabiattaki amellerde de insanın yardımı olmaksızın hemen hiçbir şey mükemmele erdirilemez.

Zira altın, gümüş ve diğer madenler cüruf ve çamurla dolu olarak topraktan çıkarılır ve kazılır, lâkin insan emeğiyle tasfiye edilir. Üzüm tabiatın himayesiyle neşvünema bulur ve olgunlaşır, lâkin insanın dikkatiyle toplanıp çiğnenerek şaraba dönüştürülmezse çürüyüp gider. Aynı şekilde zahmetli bir emekle hasat edilen buğday taneleri de ekmek olup sofraya konmadan evvel dövülür, öğütülür ve defalarca elden geçirilir.

Keten, deyim yerindeyse, insanların kullanımına uygun bir kumaş haline getirilip dokunmadan önce sayısız emek ister. Doğanın eserleri sanatla tamamlandığı gibi, ilahi vahiyler de bize açıklanmak üzere sunulur, öyle ki hem doğanın hem de Tanrı’nın yardımcıları olarak her ikisinde de kendimizi geliştirebileceğimiz bir zemin bulabilelim. Fakat ilahi kâhinlerin neyi önceden bildirdiğini anlamak için bazen kehanette bulunmak gerekir.

Bundan ötürü sıklıkla yanılgıya düşülür, bu durum kehanetin kendisindeki bir kusurdan veya eksiklikten ileri gelmez, zira Tanrı’nın ağzından çıkanlar boşa çıkmaz, aksine bu, kehaneti yanlış anlayan kimsenin hatasından kaynaklanır.

Yorumcunun bilgisizliği yahut yorumlarken hataya düşmesi sebebiyle kehanet inkâr edilmemelidir, nitekim hekimler birçok hususta yanılsalar dahi tıp inkâr edilemez. Çiftçiler de gemi kaptanları da yanılırlar, oysa kanıtlanmış işaretlere dayanarak iyi birer kâhin sayılırlar.

Gnaeus Pompeius, Marcus Cato, Hannibal ve pek çok son derece basiretli senatör ile pek şanlı komutanlar vaktiyle aldanmış olsalar bile, devlet yönetiminin basireti ve aklı ortadan kalkmış olmaz. Aynı durum, basiretle yahut tahminle, ya da ruhun hareketiyle yahut bir rüya ile icra edilen kehanet sanatında da vuku bulur, öyle ki kehanette bulunanlar bazen yanılırlar, ya ruhun ne telkin ettiği yahut görünün neye işaret ettiği tam olarak kavranamadığından, ya da hakkında kehanette bulunulan şeyde bir değişiklik meydana gelmiş olmasındandır, bundan dolayı kehanetin hükmü, şayet bir cezaya yönelikse değişir, bir lütfa yönelikse ertelenir. Nitekim Yunus ilahi sesle harekete geçerek Ninovalılara kırkıncı günde bir felaketin geleceğini bildirmişti, buna rağmen Ninovalıların tövbesi ve peygamberin yakarışı sayesinde (yukarıda söylediğimiz gibi) bu felaket ertelendi. İşaya, kral Hizkiya’nın ölümünün ertesi gün gerçekleşeceğini önceden haber vermişti, fakat bu hüküm kralın gözyaşları üzerine on beş yıl daha uzatıldı. Musa, halkı Mısır’dan vaat edilmiş topraklara götürmek üzere Tanrı’nın buyruğuyla seçilmişti.

Gerçekten de halkı Mısır’dan çıkardı, fakat kayada yanılgıya düşerek onları belirlenen yere ulaştıramadı.

Yalnızca Mesih yanılgıdan münezzeh bir kehanet ortaya koymuştur ki asla boşa çıkmaz, nitekim bu yüzden şöyle demiştir, Gök ve yer geçecektir, fakat benim sözlerim geçmeyecektir.

Doğru Düzenlenmiş İnsanlar Her Şeyi Kendilerine Çekerler. Bölüm VI.

Telli çalgılarda doğru akort edilmiş tellerin, diğerlerine vurulduğunda titreşip ses verdiği sıradan olmayan bir tecrübeyle kanıtlanmıştır.

Yine istiridyelerde ve tüm kabuklu deniz canlılarında, bunların ayla birlikte büyüyüp aynı şekilde ayla birlikte küçüldükleri görülür.

Ağaçların dahi kış vaktinde ayla ve güneşle birlikte yaşlandığı ve özsularını aşağıya indirdiği, bu sebeple kesilmeye en uygun zamanın bu olduğu düşünülür. Her şey ilkbaharda filizlenir ve çiçek açar, yaz mevsimi ise güneşin seyrini takip eder. Eşyanın birbiriyle olan bağının ve ahenginin müşahede edildiği bu türden pek çok hadise vuku bulur. Dolayısıyla insan her şeyin bağı olduğundan, doğru düzenlenmiş bir insan her şeyi harekete geçirir, kendine çeker ve yönlendirir, tıpkı mıknatısın demiri veya sürtülmüş kehribarın samanı çekmesi gibi. Bundan dolayı her şeyin en yetkin bağı olan ve tam bir ahenkle sevinen O zat şöyle demiştir, Yerden yukarı kaldırıldığım zaman, yani çarmah ağacı üzerinde en yetkin biçimde gerildiğimde ve bu dünya makinesinin uzunluğunda, genişliğinde, yüksekliğinde ve derinliğinde bulunan her şeyle uyum sağladığımda, her şeyi kendime çekeceğim ve hepsi üzerinde dilediğim gibi tasarrufta bulunacağım. O’na daha çok benzeyen ve O’nunla birleşen kimse, o ölçüde daha büyük bir çekim gücüne erişir, her şeyle paylaştığı ortak tabiat gereği insana fıtraten bahşedilmiş olan çekim gücünü tahkim ederek daha da güçlenir. Bu durum şuradan anlaşılır ki, her hayvanın kendine has bir gıdası vardır, kimi saman yahut arpa, kimi otlar, kimi baklagiller yahut tohumlar, kimi et ve bu tür şeyleri yer, insan ise yalnız başına bütün bu gıdaları tüketir, hepsinden hayatına güç ve destek sağlar.

Yine canlılardan bazıları toprağa, bazıları denize, bazıları havaya, daha soylu olanları ise göğe sahiptir. İnsan ise her bir unsuru kendi yararına kullanarak her yerden haz ve menfaat devşirir. Bunlarla da yetinmeyip göğe, hatta bizzat Tanrı’ya yükselmeye gayret eder, öyle ki kullanımına ve liyakatine almadığı hiçbir makam kalmasın, ta ki Yüce Hükümdar’ın şu sözü gerçekleşsin,

Ayağınızın bastığı her yer sizin olacaktır, ta ki her şeyi beraberinizde getirerek bana dönünceye dek.

Tanrı ile arası iyi olan insana her şeyin fayda sağlaması gibi, Pavlus’un dediği üzere, Tanrı’yı sevenler için her şey hayra vesile olur, Tanrı’dan uzaklaşan ve O’nunla ahengini bozan kimse için ise her şey felakete yönelir, nitekim o asi kişinin durumuna düşer ki kendisine şöyle denilmiştir, Emeğin yüzünden toprak lanetlendi. Bütün cismani varlıkların birincil unsuru ve temeli olan bu toprağın lanetlenmesini, ondan yaratılmış yahut ona bağlı olan bütün şeylerin lanetlenmesi takip eder.

Bu sebeple kötü ve ahenksiz cinler bu asileri yoldan çıkarırlar, Porphyrios iyi ve kötü cinler hakkında şöyle der, İyilerin bedenleri bir ölçü ve oran içinde bulunur. Oysa kötülerin bedenleri ahenksizdir, edilgin bir duygu durumuyla toprağın civarında, hatta toprağın bizzat içinde ikamet ederler. İşlemeye cesaret edemeyecekleri hiçbir kötülük yoktur.

Daha iyi cinlerin gözetiminden mahrum kaldıkları için tamamen zorba ve hastalıklı bir tabiata sahiptirler.

Bu yüzden şiddetli ve ani tuzaklar tasarlayıp dururlar. Akınlar düzenlediklerinde kısmen gizlenmeye, kısmen de şiddet uygulamaya alışkındırlar. Bu sebeple onlar tarafından maruz bırakılan acılar keskin ve hızlıdır.

İyileşmeler ve ıslahlar ise daha iyi olan cinler vesilesiyle daha yavaş gerçekleşir. Porphyrios işledikleri pek çok kötülüğü saydıktan sonra şunları ekler,

Zira bu şekilde adaletsizce ve uyumsuzlukla yapılmış her türlü işten son derece zevk alırlar. Dolayısıyla Tanrı’dan, vicdandan ve iyi ruhlardan kopuk yaşayanlar, bu ahenksiz ruhlarla münasebet kurarak uyumsuz, düzensiz ve dehşet verici her türlü cürmü işlerler, öyle ki kendi içlerinde dahi ahengi yitirmiş olanlar hiç kimseyle uzlaşamazlar, aksine her türlü uyuşmazlığı ve düzensizliği onaylarlar. Kendi içlerinde ve Tanrı ile uyum içinde olanlar ise, kendi yerlerine yerleştiklerinde her şeyin kendileriyle bir uyum teşkil ettiğini ve kolayca fayda sağladığını hissederler, çünkü yine orada Porphyrios’un dediği gibi, adalete dayalı her iyi yönetim düzene dayanır, zira o bir intizamdan neşet eder, bu intizamdan ise uzlaşma, sükûnet ve herkesin kolayca rıza göstermesi doğar.

Kendi Yerine Yerleşmiş ve Ahenk İçindeki İnsanlar Her Şeye Kolaylıkla Hükmederler. Bölüm VII.

Kutsal metinlerin şehadetiyle, daha önce de sıkça söylediğimiz gibi, insanın Tanrı’nın ellerinin bütün eserleri üzerine üstün kılındığı ve tayin edildiği pek meşhur bir bilgidir. Bu öğretileri takip eden Ovidius şöyle terennüm eder,

Daha kutsal bir canlı, yüce zihni kavramaya daha muktedir, Ve diğerlerine hükmedebilecek bir varlık henüz yoktu, İnsan yaratıldı.

Buna rağmen çoğu zaman insanların neredeyse tamamının hükmetmekten ziyade köle gibi boyunduruk altına girdiğini görürüz.

Bunun da insanın Tanrı’ya isyan etmesinden ötürü vuku bulduğundan şüphe duymayız, zira Trismegistos’un dediği gibi, Baba’nın temaşasından ve hükmetme gücünü aldığı O’nun meclisinden ayrılıp oluş küresine kayan insan, her şeyin en sefil kölesi haline gelmiştir. Ve En Yüce Hakikat’in şahitliğiyle, günah işleyen insan günahın kölesi olur, yani günaha sürükleyen Şeytan’ın yahut günahın bizzat anası olan şehvetin kulu haline gelir. Nitekim Yakup şöyle der, Şehvet gebe kaldığında günah doğurur.

Bu sebeple kendi izzetinden düşmüş olan insana her şey karşı çıkar ve artık böylesine adi bir köle durumuna düşmüş birini efendi olarak kabul etmeyi zül sayarlar. Eski onuruna kavuşuncaya, başlangıçta elde ettiği gibi eşyaya hükmetme gücünü aldığı Tanrı ile yeniden tek yürek oluncaya dek ona itaat etmeyi reddederler. Ancak o zaman zehirlerden ve düşmanlardan korkmayacak, vahşi hayvanlardan ürkmeyecek, bilakis onları dehşete düşürecektir, tıpkı Birinci Krallar kitabında Davud hakkında okuduğumuz gibi, kendisini korkutmak ve devle karşılaşmaktan caydırmak isteyen Kral Saul’a şöyle demiştir, Kulun aslanın ve ayının peşinden gider, onları vurur ve avı ağızlarından kurtarırdı.

Bana karşı ayaklandıklarında ise çenelerinden tutar ve onları boğardım. Daniel ejderhayı öldürmüş ve aç aslanların arasında korkusuzca durmuştur.

Pavlus eline yapışan engereği bir saman çöpü gibi silkeleyip atmış, onun ısırmasından yahut vereceği zarardan hiç korkmamıştır, zira onun üzerinde tam bir hâkimiyet kurmuştu. Çünkü diğer elçilere şöyle diyen Zat, Pavlus’un da yanındaydı,

İşte, yılanları, akrepleri ve düşmanın bütün gücünü ayaklar altına almanız için size yetki verdim, hiçbir şey size zarar vermeyecektir.

Yuhanna zehri sevinçle ve sebatla içmiş, kaynayan yağın içinden yarasız beresiz kurtulmuştur. Zira Augustinus’un haklı olarak hükmettiği gibi, hayvanlar başlangıçta insan soyuna zehirli, düşman ve musallat olarak yaratılmamışlardı, bilakis günahtan sonra düşman kılınmış ve hasım olarak konumlandırılmışlardır.

Bu durum, ilk ataların haksız isyanının bir cezası olarak Rabb’in hükmüyle yürürlüğe konulmuştur.

Zira bütün hayvanlar arasında insana en amansız düşman olan yılana hitaben, bundan diğer hayvanların da insana düşman kılındığını anlayalım diye, şöyle buyurmuştur,

Senin ile kadın arasına, senin soyun ile onun soyu arasına düşmanlık koyacağım. Hüküm henüz verilmişken, çareye dair de öngörüyle şöyle demiştir, O, yani kadının soyu senin başını ezecek, ne ona ne de onun gerçek takipçilerine zarar vermeye güç yetirebileceksin. Bu sebeple yalnızca havariler değil, sonraki kuşaklar da kendilerine düşman kesilen hayvanlara üstün geldiler. Nitekim Hieronymus, en azılı düşman olan aslanı kendi hizmetine boyun eğdirmiştir.

Birçok münzevi de yerin mağaralarında ve kovuklarında yaşayıp ne aslanlardan, ne ayılardan, ne yılanlardan, ne de pusu kuran pek kudretli iblislerden korkmuştur.

Daha da ötesi, Tanrı'nın dostları son derece hırçın olan ateşin amansız doğal kuvvetine bile galip gelmişlerdir.

Nitekim Keldani fırınındaki üç genç çocuk ile Hindistan'daki Thomas ateşin şiddetini, Franciscus ise akkor demirin yakıcı gücünü söndürmüştür.

Paulus ile bağlayacak olursam, nitekim anlatmaya kalksam vakit yetmez, azizler iman sayesinde, yani Tanrı'ya sadık ve sarsılmaz bir bağlılıkla krallıkları dize getirdiler, adaleti icra ettiler, vaatlere eriştiler, aslanların ağzını tıkadılar, ateşin şiddetini söndürdüler, savaşta güç buldular, yabancıların ordularını püskürttüler, kadınlara ölülerini geri kazandırdılar ve birçoklarını hastalıklardan kurtarıp şifaya kavuşturdular.

Bu mucizeler sayesinde, tıpkı kadim atalar için önceden sağlandığı ve sonrakiler için de bizzat varlığını sürdürüp, benim adımla cinleri kovacaklar ve ardından gelen diğer şeyleri yapacaklar diyen zatın elde ettiği gibi, her şey üzerindeki egemenliği yeniden kazanmış göründüler.

Zira O, kendi isminin kudretiyle bizi selamete erdirdi, önceki itibarımıza geri kavuşturdu ve bizler de aynı şeyleri yapabilelim diye, büyük mucizeleri tek başına yaratan O zat ile bizi birleştirdi, nitekim bizi ihya eden yine şöyle buyurmuştur,

Bana inanan kimse, benim yaptığım işleri kendisi de yapacak, hatta bunlardan daha büyüklerini yapacaktır.

Hükmetme kudreti nereden gelir, nasıl yitirilmiştir ve ne suretle geri verilmiştir? Bölüm VIII.

Yüce Yaratan tarafından insana hükmetme kudretinin bahşedildiğini daha önce söylemiştik. Fakat bu kudretin ne olduğunu ve ona nasıl sahip olabileceğimizi etraflıca incelemek gerektiğini düşünüyorum. Plinius, derin bir araştırmayla bu konuya değinerek şöyle der,

Bir filin, ıssız bir yerde tesadüfen karşılaştığı ve saflıkla yolunu şaşırmış bir insana şefkatle ve uysallıkla yolu gösterdiği rivayet edilir. Aynı fil, bir insanın ayak izini fark ettiğinde ise, henüz insanı görmeden, tuzak korkusuyla titremeye başlar, kokuyu alarak duraksar, etrafı kollar ve öfkesini dindirir. Doğa tarihçisinin orada sıraladığı bu ve diğer delillerden anlaşılacağı üzere, insanın bilhassa bu şekilde korku uyandırdığı bellidir, fakat bu korkunun kaynağının nereden ileri geldiğini tam olarak kavrayamayız.

Sözgelimi sadece tek bir tanığa dayanıyormuş gibi görünmeyelim diye belirtelim, aynı şekilde yaban domuzu da, diğer yırtıcılardan çok daha vahşi olmasına ve hatta filin ayak izlerini bile hiçe saymasına rağmen, bir insan gördüğünde yavrularını derhal başka yere taşıdığı söylenir. Daha önce hiç görmediği bir varlığı, korkması gerektiğini nereden bilip de tanımıştır? Zira bu tür ormanlara insanların pek uğramadığı kesindir, belli ki ayak izinin nadirliği onu hayrete düşürmektedir.

Peki, korkulması gerektiğini nereden bilmektedirler? Dahası, kuvvet, cüsse ve hız bakımından bu denli üstün oldukları halde, sıkça karşılaştıkları insandan niçin dehşete düşmektedirler? Kuşkusuz bu, eşyanın tabiatıdır, onun kudretidir, öyle ki en vahşi ve en iri hayvanlar bile insanı gördükleri anda ondan korkmaları gerektiğini ve neden korkulması icap ettiğini derhal anlarlar. Fakat insanda bulunan ve vahşi hayvanlara böylesi bir dehşet salan bu tabiatın mahiyetini, Plinius her ne kadar araştırıp ima etse de açıkça bildirmez.

Apollonios ise Baktriya kralı Phraotes'in filleriyle Brahmanlara götürülürken, kancalı bir aletle filin derisine tutunmuş küçük bir çocuğun o devasa hayvanı sevk ve idare ettiğini görünce, ayrılmaz yoldaşı Damis'i sınamak adına, böylesine iri bir cüsseli hayvanın küçük bir çocuğa karşı gösterdiği bu denli büyük itaatin nereden ileri geldiğini sormuş, meseleyi bilmeyen ve öğrenmek isteyen Damis'e şöyle demiştir, Bu durum, Yaratan tarafından insanın içine yerleştirilen etkin bir dehşetten ileri gelir, bu dehşet yüzünden aşağı mertebedeki varlıklar boyun eğer, bütün hayvanlar insandan korkar ve ona hürmet eder.

İbraniler bu dehşete *pahad* derler. Bu hal kimi insanda daha fazla, kimi insanda daha az tesirlidir.

En kuvvetli hali ise İshak'ta tecelli etmiştir, bu yüzden babası İshak'ın miras hakkı gereği bu kudreti bahşettiği Yakup, dayısı ve kayınpederi olan Arami Laban'a şöyle demiştir,

Eğer babam İbrahim'in Tanrısı olan Rab ve İshak'ın korkusu yanımda olmasaydı, belki de beni elim boş gönderecektin. Burada İbranice metinde korku yerine o meşhur *pahad* kelimesi geçer.

Aynı yerde Yakup bir kez daha babası İshak'ın korkusu, yani *pahad* üzerine yemin etmiştir. Zira bu, ister köle olsun ister hayvan, insana tabi kılınan her varlık için ürkütücü bir alamet gibidir, aksi takdirde ne küçük bir çocuk öküzleri, atları ve filleri güdebilir, ne de bir kral bütün bir diyarın halkına korku salabilirdi. Ancak insanın elinde yalnızca korku salacak bir alamet değil, aynı zamanda sevilmesini sağlayacak başka bir haslet de vardır, nitekim bu bakımdan da Tanrı'nın sureti kılınmıştır, öyle ki sevginin ve korkunun iki mahkemesiyle tahkim edilmiştir.

İşte bu surette insan, hakkında Yakup'un evinde hüküm sürecek denilen Mesih'in bir benzeri haline gelir, O hem İbrahim'in lütfundan hem de İshak'ın dehşetinden pay alarak itidalli bir dengeyi haiz bulunuyordu. İlk yaratılan insan da bu iki krallık nişanesiyle bezenmişti.

Bu sebepten, bütün hayvanların efendilerine gelir gibi Adem'in huzuruna getirildiği anlatılır, ta ki Adem dilediği gibi çağrılsınlar diye hepsine uygun isimler versin. Zira hayvanlar hem korkuyla ona boyun eğmiş, hem de onun tatlı yumuşaklığına kapılmışlardı. Ta ki insan günaha girip önceki itibarını kaybedene ve efendi iken pek sefil bir köle haline gelene kadar bu durum böyle sürdü. İnsanda günah ne kadar ağırlaşırsa, dehşet salan o itibardan ve cezbedici lütuftan o kadar uzaklaşarak başkalarının korkusuna ve köleliğine düşer.

Bu sebeple ilk kardeş katili, atasından devraldığı günaha bir de cinayeti ekleyince, kendisini o şerefli makamdan alaşağı edilmiş buldu, öyle ki korku içinde Rabbe şöyle dedi, Beni her kim bulursa öldürecek.

Kuşkusuz o insanlardan değil, canavarlardan yahut iblislerden korkuyordu, zira o vakit insan soyunun ailesi pek küçüktü, babası, annesi, karısı ve daha sonra Lamek'in eş olarak aldığı kız kardeşi vardı, Nuh tufanından önce yaşayanlar arasında yalnızca Lamek'in iki zevcesi olduğu söylenir.

Lamek, Habil'in yerine bir zürriyet yetiştirdiği için, ki bunu yapmak aslında Kabil'in vazifesiydi, bu yüzden kardeşinin zürriyetini ihya etmesi için Tanrı tarafından verilen alameti hor gören Kabil'i öldürdüğü söylenir. Kabil bunu yapmayı hor gördüğü için, hususi olarak verilen ve sonradan insanlara yayılması gereken o yasanın münkirini ortadan kaldıran Lamek tarafından haklı olarak katledildiği rivayet edilir.

Burada büyük bir sır gizlidir, lakin biz bahsimize devam edelim. Ardından, kendi kuşakları arasında doğru bir kimse olduğu bildirilen Nuh geldi, öyleyse onun önceki itibara ne denli bir lütufla yeniden kavuşturulduğuna bir bakalım.

Bir gemi inşa eder, çağırdığı bütün hayvan, yırtıcı ve kuş türleri içeri alınır ve tufan suları dinene dek onun buyruğu altında sükunetle beklerler.

Sular çekilirken, Nuh'un bir sır gereği salıverdiği karga ve güvercin haricinde hiçbiri henüz gemiden dışarı çıkmaya cüret edemez. Fakat karga, metnin hakikatinde geçtiği üzere, yeryüzündeki sular kuruyuncaya kadar bir çıkıp bir geri dönüyordu. Bizim tahrif edilmiş metinlerimizde yer aldığı gibi, çıkıp bir daha dönmemezlik etmiyordu. Karga boş dönüyor, güvercin ise barışın simgesi olan zeytin dalıyla geliyordu. Peki, hayvanların insana karşı yeniden gösterdiği bu muazzam itaat nereden geliyordu? Kutsal metnin kelimelerine dikkat et, o vakit anlayacaksın,

Nitekim Nuh doğduğunda babası Lamek şöyle peygamberlik etmişti, Rabbin lanetlediği bu toprakta, işlerimizden ve ellerimizin emeğinden ötürü bu çocuk bizi teselli edecektir.

Zira Rab yeryüzünü tufan suyuyla temizlemiştir, tıpkı Mesih tarafından icra edilecek olan hakiki ve tam arınmanın suyu için bir işaret ve mukaddes bir remiz olduğu gibi.

Onun ardından ise kurbağaları, tatarcıkları yahut bitleri, sinekleri ve daha pek çok mahlukatı Mısırlıların üzerine bir kırbaç gibi musallat eden Musa gelmiştir.

Kudret helvasını, suyu, bıldırcınları, gölge eden bulutu ve ateşten sütunu, kendisine inanan halkın azığı ve inayeti kıldı.

Fakat insan soyunun gerçek kurtarıcısı olan, Musa'nın da bir timsalini (typus) taşıdığı Mesih geldiğinde, her şey bütünüyle yeniden insana boyun eğdi, nitekim az önce söylediğimiz gibi, şakirtlere yılanları, akrepleri ve düşmanın tüm kudretini çiğneme yetkisi verildi.

Bu hâkimiyet inananlarda, Mesih'e yönelik sadık ve kusursuz kulluk sebat ettiği müddetçe sürdü. Fakat Petrus'un haleflerinin yalan söyleyip şöyle dedikleri vakit geldiğinde,

"Gümüş ve altın bizde yoktur," o vakit "kalk ve yürü", yahut "kalk, bize hizmet et", yahut "Nasıralı İsa'nın adıyla sana buyuruyorum, ondan çık" deme gücünü ve nihayetinde düşmanın kudretine karşı olan tüm o gücü ve hâkimiyeti yitirdiler.

Oysa Franciscus, elçisel hayatı yeniden kucaklayarak, paralardan ve aynı zamanda kusurlardan tamamen soyunmuş olarak tüm yaratılmışlara buyurur ve onlar da kendisine itaat eder,

Suyu şaraba dönüştürdü, akışkan unsuru ayakları ıslanmadan aştı,

Kuduz kurdu uysal ve evcil kıldı, cıvıldaşan kırlangıçlara yalnızca buyruğuyla sessizlik getirdi,

Doğana emreder, o da uyandırıcı bir horoz gibi olur, yabani tavşanları ve ada tavşanlarını evcilleştirir, yakıcı ateşe hitap eder ve ateş kendi tabiatını unutup Tanrı adamına dehşetli bir yanık bırakmaksızın şifa sunar. Eski vakar ve haysiyetine kavuşarak bu kabil pek çok mucizevi işi de yerine getirdi. Zira Rabbin eli, kendisine sadakatle boyun eğen herkes için kısalmış değildir.

Gerçi "Ya Rab, ya Rab" diyen yahut Mesih'in ya da onu taklit edenlerin dış işaretlerini taşıyan herkes bunu sergilemez, nitekim onlar Mesih'in ve azizlerin hakiki hayatını sürdürmekten ziyade maymunlar gibi gösteriş yaparlar.

İş Görmenin ve Hükmetmenin Muhtelif ve Harikulade Hali. Bölüm IX

Her ne kadar mucizeler yaratmak yalnızca Tanrı'ya mahsus olsa da, Zerdüşt'ün dediği gibi doğanın en cüretkâr eseri olan ve her şeyi yapmaya cüret eden insan soyu, bilhassa Yüce Sanatkâr'ın bir maymunu gibi görünmeye daima çabalamış olan o kadim ve kuvvetli yılanın yardımıyla, Tanrı'ya ve doğaya öykünen bir varlık gibi göründüğü pek çok işe girişmiştir.

Tarentumlu Arkhytas, rivayet edildiğine göre, havada uçan ateşten bir güvercin yaptı, ki çağımızda da bazıları bunu yapmakla övünür.

Mısırlılar, Hermes'in aktardığı üzere, tanrılara konuşan heykeller inşa ettiler. Büyük lakaplı Albertus'un da bunu yaptığı, yani tunçtan konuşan bir kafa imal ettiği aktarılır. Ayrıca yürüyen ve konuşan cesetler yaptıklarını, fakat bunların ne hayvani kuvvetlere sahip olduğunu ne de uzun süre varlığını koruduğunu iddia edenler bulunmuştur.

Bunları meydana getirmek için göklerin kuvvetlerini celbettiklerini, birtakım açıları (aspectus) gözettiklerini söylerler, fakat belki de sebep başkadır. Daidalos'un yapay kanatlarla uçtuğu rivayet edilir, nitekim çağımızda da biri kısa bir mesafe boyunca bunu yapmıştır.

Roger Bacon, saf ve doğal büyüyle pek çok şey yaptığını iddia eder, nitekim havada gök gürültüleri, bulutlar ve yağmurlar ile nesnelerin sayısız dönüşümünü meydana getirmiştir.

Kimi kimseler de sanat vasıtasıyla doğanın en mahir taklitçileri olarak bulunmuştur, ki Atinalı yabancı, Platon'un Yasalar'ının onuncu kitabında bundan bahseder, ölümlülere sonradan gelen birtakım şeyleri var etsinler diye bir sanat verilmiştir, bu şeyler hakikate ve ilahi olana paydaş değildir, fakat kendi kendilerine bildikleri birtakım suretleri meydana getirirler.

Sanatla yetinmeyip doğanın en dikkatli araştırıcıları olan bazıları ise, henüz edilgen unsurları uygulayarak, doğanın hazırladığı şeyleri bizzat doğanın belirlediği vakitten önce bir araya getirmeye çabaladılar. Bu yüzden avama mucizeler yaratıyor gibi göründüler, oysa bunlar, araya yalnızca vaktin öne alınması girdiği için, doğal işlerdir.

İşte bunları yapagelenlere Farsça bir kelimeyle Magi, yani bilgeler dendi, gerçi bu isim bir nevi suistimal ile pek çokları tarafından nekromansi yapan kimse manasında kabul edilir. Zira onlar bilge ve gizli şeylere vâkıf kimselerdi, nitekim insan soyunun Kurtarıcısının doğumunda beliren yıldızı görerek, kendilerince pek iyi bilinen ve aşina olunan doğa düzeninin ötesinde ve hilafına, haklı olarak doğa düzenini ve sınırlarını aşan birinin doğmuş olduğunu anladılar. Bu sebeple Fars diyarından ve doğu bölgelerinden yola çıkıp, Yeruşalim ve Beytüllahim kentine kadar, mucizevi ve doğaüstü bir alametle gösterilen çocuğu tazim etmeye geldiler. Zira Magi denilen kimseler evvela tıp tahsil ettiler, ta ki safrayı, balgamı ve kara safrayı defetmek için neyin uygun olduğunu, kalbi, karaciğeri yahut mideyi itidale kavuşturmak için neyin gerektiğini ve bu kabil şeyleri bilsinler, bunu daha iyi yapabilmek için de gök bilimi eklediler, zira hastalıkların, otların, köklerin ve diğer tıbbi nesnelerin tabiatlarının, kendilerine uygun düşen gezegenlerden ve yıldızlardan kolayca teşhis edilebileceğini düşündüler, nitekim Hermes'in böyle yaptığını tasdik ederiz.

Ve onunla birlikte Zerdüşt'ün, Kharondas'ın, Hostanes'in, Zamolksis'in, Brahmanların, Çıplak Bilgelerin (Gymnosophistae) ve aralarında yer alan, sonra gelen ve her ne kadar temayüz etmiş olsalar da şöhretleri karanlıkta kalan pek çok kimsenin de böyle yaptığını görürüz.

Fakat burada sessizlikle geçiştirilmesi gereken pek çok sebepten ötürü, haddinden fazla uzaklaşmamak adına, o doğal düzenin ve nesnelerin tatbikinin bilgisi yitip gitti. Bu yüzden kimi kimseler kötü cinleri ilahi isimlerle zapt etmeye çalıştılar.

Kimi kimseler ise çirkin ve menfur tesirler uğruna, onlara tapınarak akıl danışmak istediler, bu cürüm şüphesiz her türlü cezayla cezalandırılmalıdır. Kötü ve murdar cinlere danıştılar, zira temiz ve yüce kudretler kendilerini kolayca sunmazlar, bilakis kalbin temizliğini, hayatın kutsiyetini ve Tanrı nezdinde adaleti beklerler. O murdar varlıklar ise, kendi sanatlarıyla kendilerine tapanların arzuladığı şeye yol açarak insanları sahte ve aldatıcı bir şekilde kandırmak, onları Tanrı'yı unutmaya sevk etmek, hatta o kötü cinlerin ilahi güçle dolu olduğunu düşündürmek için kendilerini hazır gösterirler. İşte bu kabil kimselerden efsun sözleri ve bunları diledikleri gibi çağırıp avama tanrılar gibi görünerek tapınılacak işleri meydana getirme usulü öğrenilir. Ve kadınlar cinlerle daha büyük bir bağa sahip oldukları ve daha kolay kandırıldıkları için, kendilerini kadınlara daha kolay sunarlar, bu sebeple kadınların cinlerin sanatıyla büyük işler yaptığı görülür, nitekim şair Kirke hakkında şöyle der,

Efsunlarla değiştirdi Kirke yoldaşlarını Odysseus'un, Ve gördüm ekilmiş ekinlerin başka yere taşındığını. Bunu Cicero, Plinius ve Seneca da doğrular.

Bir başka şair de unsurların sarsıldığını, insanların zihinlerinin bulandığını ve soyluların zehirlerle değil, zehirli sözlerin terennümüyle katledildiğini söyler,

Hiçbir zehir lekesiyle kirlenmemiş akıl, Efsunlanıp helak oldu.

Bir başka şair de şöyle der, Efsunla yaralanan Ceres çorak ota döner, Efsunla kurur pınarın suları, Meşelerden palamutlar, büyülenmiş bağlardan üzümler Düşer, ve hiçbir şey kımıldatmazken meyveler dökülür.

Ve yine Medea'yı kendisi hakkında şöyle söylerken konuşturur, Dilediğimde aktı nehirler kendi kaynaklarına gerisingeri, Şaşkınlık içinde bakarken kıyıların kendisi, ve dindirdim çalkantıları, Sakin suları sarsarım, köpüren dalgaları ve bulutları kovarım, Ve bulutları getiririm, topraktan koparırım ulu ağaçları, Ormanları oynatırım, dağlara titremelerini buyururum, Ve inlemesini toprağın, ölülerin mezarlarından çıkmasını, Seni de ey Ay, çeker indiririm.

Ve bir başkası, bir büyücü kadın hakkında gördüklerini şöyle aktarır, Gördüm bu kadının gökten yıldızları indirdiğini, Bu kadın çevirir efsunla coşkun ırmağın yolunu, Bu kadın yarar şarkısıyla toprağı, mezarlardan ölüleri Çıkarır, ve kemikleri hızla yanan odundan geri çağırır, Dilediğinde, dağıtır kederli bulutları gökten, Dilediğinde, çağırır kar fırtınalarını ağzıyla.

Augustinus da İtalya'da bulunduğu sırada, kötü sanatlara öyle batmış kimi kadınların varlığını işittiğini aktarır ki, peynir verildiğinde insanları derhal yüklere koşulan binek hayvanlarına dönüştürürler, iş bittiğinde ise yeniden insana çevirirlermiş.

Bunu Apuleius da doğrular, nitekim uzun uzadıya aktarır ki, bir kadının zehirleri ve büyüleri vasıtasıyla bir kuşa dönüşmeye çalışırken bir eşeğe dönüşmüştür.

Bu hal çağımızda da pek çok kimsenin şahitliğiyle, Hırvatistan'daki İlirya adasında birinin başına gelmiştir, ki bu kimse uzun yıllar boyunca herkese bir eşek gibi görünmüştür,

Nihayet kendine gelip, başına bu işin gelmesine sebep olan zehirleri ve büyüleri rahibe ve umumi vaize anlatmıştır. Ve bunun bir hezeyan olduğu zannedilmesin diye, kutsal metinler anlatır ki, Daniel kitabında gördüğümüz üzere, Nabukodonosor kadınların zehirleriyle değil, kibrini kırmak üzere Tanrı'nın buyruğuyla bir öküze dönüştürülmüş ve yedi yıl boyunca ot yemiştir. Krallar kitabının birinci cildinde de Endor'da bulunan kâhin kadının Samuel peygamberi çağırdığını okuruz, Saul onun gerçekten Samuel olduğunu anlamış ve kendi akıbetini ona sormuştur. O da fani dünyadan ayrılmadan evvel söylemiş olduğu her şeyi tasdik etmiştir.

Ve İbranilerin dediği gibi, bedenden ayrılışından sonra bir yılı doldurmadan önce çağrılan Samuel'in gerçek ruhuydu, gerçi harfi harfine metni türlü anlamlara yoranlar da pek çoktur.

Mısır'dan Çıkış kitabında da Firavun'un büyücülerinin asaları yılanlara çevirdiği, kurbağa yığınlarını getirdiği, suyun kana dönüştürülerek balıkların helakına ve Mısırlıların zararına yol açtığı anlatılır.

Ve eğer büyücüler, kehanet ruhu taşıyanlar, nekromantlar, büyü yapanlar ve afsuncular ile bu kabilden kimseler hakikatte var olmasalardı, yaşayan Tanrı'nın kelamı pek çok yerde onların yeryüzünden sürülüp yok edilmesini buyurmazdı.

Fakat büyücüler yahut harikulade işler görenler arasında büyük bir fark vardır, nitekim deha, sanat ve öğretiyle iş görenler vardır, bunlar doğanın işini tamamlarlar yahut hızlandırırlar ya da caizse doğanın eserine bir şeyler katarlar. Caizse diyorum, zira büyü sanatının mucidi olan Zerdüşt (yabancıların metinlerinin tanıklık ettiği gibi) kendi kehanetlerinde, "Kaderi artırma, bilakis yukarıdan verilmişse yahut şeylerin dizilişi bunu gerektiriyorsa kendini daha fazla aç," der, nitekim şarihi Gemistos Plethon da böyle kaydeder.

Ve bu büyücülere bilgeler yahut hakiki filozoflar denir. Bir de insanın güçlerini ve bilgisini aşan şeylere yeltenenler vardır. Ve bunlar bilmedikleri ve güç yetiremedikleri şeyleri araştırırlar,

ve murdar cinlerden bunların yapılmasını talep ederler, bir şeylere boyun eğerek ve tapınarak iki kat suçun, putperestliğin faili olurlar, kendilerinin tabiatça çok daha üstün olduğu en aşağılık yeraltı tanrılarına boyun eğerler.

Başkaları ise ilahi isimlerin kudretiyle and vererek bizzat cinleri zorlarlar. Ve bunlar her ne kadar putperestlik ve dinden dönme cürmünü işlemeseler de kendilerini apaçık tehlikelere maruz bırakırlar, zira cinler zorlansalar dahi, yoldan çıkanı aldatmak için daima tetikte beklerler.

Diğerleri ise murdar cinlerle yetinmeyip daha iyi ve temiz akıllara erişirler, yahut doğrudan doğruya Tanrı'nın bizzat kendisine yönelirler ki bu pek az kimseye yahut hiç kimseye verilmemiştir. Zira Pavlus'un dediği gibi, Tanrı bütün peygamberlerin en yücesi olan Musa ile bile melekler vasıtasıyla konuşurdu,

"Yasa, bir arabulucunun elinde melekler vasıtasıyla verildi." Fakat melek Tanrı'nın makamını temsil ettiği için konuşurken, "Ben Adonai'yim," diyordu ki bu, yalnızca Tanrı'ya mahsus olan dört harfli isimdir (tetragrammaton).

Yaratılış kitabında okuduğumuz üzere, melekler İbrahim ile de konuşmuş, Sare'nin gebe kalacağını ve beş kentin (Pentapolis) ateşini önceden haber vermişlerdi,

gerçi İbrahim göndereni tazim ederek elçilere "Adonai" demişti, çünkü bu isim elçilerden ziyade gönderene aittir, ve o atalar için meleklerin yaptığını, her şeyi daha önce söylediğimiz gibi kendi buyruğuna çeken ve önünde her dizin çöktüğü, göktekilerin, yerdekilerin ve yeraltındakilerin her birinin isminden üstün bir isme sahip olan Mesih'in kudreti bizim için işlemektedir. Bundan ötürü o isimle her şeyi yapmamız bize haktır, nitekim bu bizim çağımızda bize bırakılmış başka bir kurtuluş yolu yoktur.

Doğal amellerin neler olduğu, hangilerinin uydurma, hangilerinin hakiki işaretler ve meşru egemenlik gücünün ne olduğu üzerine. Bölüm X.

Öyleyse daha önce söylediğimiz gibi, sanatımızın, dehamızın ve tabiatımızın elverdiği ölçüde dünyayı evlendirmeye, etkenleri edilgenlere tatbik etmeye muktedir olanlar varsa, bunlara doğanın sırlarını ve şeylerin işaretlerini araştıran bilgeler, hakiki filozoflar yahut büyücüler denir.

Ve bunlar cezalandırılmaya yahut herhangi bir haksızlığa değil, bilakis her türlü hürmete layık görülmelidirler, nitekim evrenin Rabbi kutsal doğumunun tanıkları ve övgücüleri olarak bunları seçmek istemiştir. Fakat kötü cinlere danıştıklarında, sanatın yahut insan dehasının elvermediği şeyleri meydana getirmek için onların yardımına başvurduklarında, onların şerefine işlenen her ne varsa bunlar mucize değil, gözbağcılıktır, zira ya yalnızca görünüşe göre vuku bulurlar ya da onları kabul edenlerin yahut bizzat işleyenlerin zararına olurlar. Nitekim insanların, atların yahut herhangi bir hayvanın sureti yalnızca büyülenmiş ve aldatılmış gözlere değişmiş gibi görünür.

Bundan ötürü avam tarafından kısrak zannedilen o kadın, Hilarion'a nasılsa öyle, bir kadın olarak görünmüştü. Nitekim Tanrı, melekler ve cinler tarafından engellerin konulduğunu yahut kaldırıldığını kabul ederiz, zira kimi zaman bakanların gözlerini, kimi zaman da baktıkları vasıtayı bulandırırlar. Açık tecrübeyle öğrendiğimiz gibi cinler on yahut yirmi kişinin önünde bulunurlar da yalnızca bir veya iki kişi tarafından görülürler, diğerleri tarafından ise asla görülmezler.

Ve bu böyledir, çünkü cinler diledikleri vakit kendilerini gizler, diledikleri vakit görünür kılarlar. Nitekim pek çok kimse bir eşeğin, aslanın, horozun, tekinin yahut insanın hazır bulunduğunu sanmıştır.

Başkaları ise hiçbir şey görmezler, ve bu durum kötü cinlerin sanatı ve aldatmacasıyla meydana gelir. Fakat yukarılara gelelim.

Dotan'ı kuşatan Suriye kralının ordusu tarafından Elişa sarıldığında, hizmetkârı şehrin çevresindeki arabaları ve atlıları görerek korktu, Elişa ona, "Korkma, bizimle olanlar onlara karşı olanlardan daha çoktur," dedi.

Ve bizzat Elişa Rabb'e gencin gözlerini açması için dua ettiğinde, işte o genç dağın Elişa'nın çevresinde atlarla ve ateşten arabalarla dolu olduğunu gördü.

Yine düşmanların aleyhine, görme yetilerinin ellerinden alınması için dua ettiğinde, duası derhal kabul olundu. Böylece bizzat dua ettiğinde gencin gözleri nasıl açıldıysa, düşmanların da gözleri hiçbir şey göremeyecekleri şekilde kapandı, ve bu hale gelince, "Bu yol o yol değil, aradığınız şehir de burası değil, beni takip edin, size aradığınız adamı göstereyim," diyen Elişa tarafından ellerinden tutularak götürüldüler. Onları Samiriye'ye götürdü, oraya girdiklerinde Elişa tekrar dua edip, "Ya Rab, şunların gözlerini aç da görsünler," dedi. Onun yakarışı üzerine Rab gözlerini açtı,

kendilerinin Samiriye'de olduklarını gördüler. Bu kutsal adam bunu asla Asurluların zararına istemedi, bilakis Tanrısı'nın celali için istedi, zira İsrail kralı onları vurmak istediğinde, "Asla vurma, çünkü onları kılıcınla tutsak etmedin, bilakis önlerine ekmek ve su koy ki yesinler, içsinler ve efendilerine dönsünler," dedi.

İşte ahengi tam olan adamın ruhunun duasıyla görme gücünün gençte kendi sınırlarının ötesine nasıl taşındığını, Asurlularda nasıl azaldığını ve sonra yeniden nasıl geri verildiğini görünüz.

Fakat ayrıldığımız yere geri dönelim. Demek ki uydurmacılar ve gözbağcılar tarafından, kelimelerin törensel icrasıyla yalnızca görünüşe göre bazı mucizeler yapılmıştır, eskiler bunlara harika alametler (prodigia) derler.

Bazıları ise cinlerin sanatıyla yapılmıştır, tıpkı ekinlerin başka tarlalara aktarılması hakkında söylediğimiz gibi, yahut Firavun'un büyücülerinin afsunlarında olduğu gibi etkenlerin edilgenlere tatbik edilmesiyle kurbağalar ve sinekler çıkarılmıştır, cinler uzun bir zamanda toplanması gereken şeyleri kısa bir sürede yaklaştırarak yahut başkalaşım yoluyla bunu yapmışlardır, tıpkı suları kana çevirirken yaptıkları gibi. Ve birçok şeyi başkalaştıran büyücü kadınlar hakkında da çok şey söylenmiştir. Fakat bunlar ne bir fayda sağlarlar ne de doğaüstü olan şeylere güç yetirebilirler. Zira kurbağalar, sinekler ve kan, Mısırlıların kendi zararına olmuştur. Doğaüstü olarak ve bir fayda uğruna yapılanlara ise hakiki mucizeler denir. Öyleyse Musa, Tanrı'nın buyruğuyla yaklaştırılacak maddesi dahi bulunmayan bitleri çıkararak mucize gösterdi.

Bunun yanı sıra kayadan su çıkararak, gökten kudret helvası indirerek, halkı hastalıktan koruyarak mucizeler gösterdi, nitekim Mezmurlar yazarı şöyle terennüm eder,

Ve onların oymakları arasında tek bir hasta dahi yoktu. Elbiselerinin yıpranmaması, tükenmemesi ve bu kabilden pek çok şey hakiki mucizelerdi,

bunlardan bazıları Mısırlıların zararına, hatta onların imansızlığının ve küstahlığının cezasına yönelik olarak icra edilmiş olsa da kurtarılan halkın faydasına yönelmişti. Mısırlıların gözbağcılığı ise kimsenin faydasına olmadı.

İlyas ve Elişa da ölüleri dirilterek, yağı ve unu çoğaltarak, hastaları iyileştirerek ve bu kabilden mucizeler yaptılar. Fakat hepsinin ötesinde Mesih, şeylerin hakiki Rabbi olarak daima hayra yönelik olarak mucizeler yaptı, asla zarara yönelik değil. Ve bizzat kendisinde ve havarilerinde ne yaptıysa, bu şöhret artık bütün dünyaya yayılmıştır ve biz de yukarıda buna değindik. Bundan ötürü kendisinin vereceğini vaat ettiği Tanrı'nın egemenliğinin o ilk yahut yakın öğrencilerinde geldiği görülüyordu, zira kendi canında vermişti, nitekim, "Tanrı'nın egemenliği içinizdedir," der. Ve yine, "İşte size düşmanın bütün kudreti ve size direnenler üzerinde yetki verdim," der. Zira çifte bir kudretle her şeye sahip olacaksınız. Öyleyse ahengi tam kimseler olarak onun izinden doğru ve sarsılmaz bir adımla yürüdüğümüz sürece, yitirilen egemenliği bizim için o kurtarır.

Ahengi tam insan her ne dilerse yakarışına icabet olunur. Bölüm XI.

En yüce Hakikat'in şu hükmü mevcuttur,

Peder'den her ne dilerseniz size verilecektir. Fakat bunun kimlere verileceğine dikkat edilmelidir, nitekim şöyle der, "İki yahut üç kişi benim ismimle nerede toplanırsa, ben onların ortasındayım," sonra da ekler, "Her ne hususta uzlaşırlarsa," yani toplanıp benim ismimle bir araya gelenlere istedikleri verilecektir. Şüphesiz bu büyük ve gayet açık bir sözdür. Elde edecek olanlar tarafından toplanma ve rıza önceden gösterilmelidir.

Uzlaşma şüphesiz yalnızca iki yahut daha fazla insanın uyuşması değildir, aksine Origenes'in de hissettiği üzere, iki kişinin uyuşması nefsanî insan ile ruhanî insanın uyuşmasıdır, üç kişinin uyuşması ise bu ikisinin Tanrı ile uyuşmasıdır. İşte bu, aradığımız o itidaldir, dahası Tanrı'nın herkesten beklediği şeydir, şayet makbul ve tatlı duaları kabul edecekse. Zira o vakit insan, akort edilmiş bir kitara gibi, her sesini ve amellerinin ahengini Tanrı'ya hoş ve son derece tatlı kılar, öyle ki O bizzat aralarında tınlayarak bir kudret ve tesir bahşeder, duaların tüm iyiliklerin babası olan pınara, kendisinden her hayrın çekilip çıkarıldığı kaynağa makbul ve tesirli ulaşmasını sağlar ve talep edilen her ne ise elde edilir. Burada Musa'nın duası yahut dua eden Musa öyle bir güç kazandı ki, ilahi hükmü dahi değiştirdi.

Ve Tanrı, "Bırak beni, öfkem onlara karşı alevlensin ve onları yok edeyim, seni ise büyük bir kavim yapayım" dediğinde, artık Tanrı ile uyuşmuş ve birleşmiş olan Musa kendisine vaat edilen bu yücelmeyi (exaltatio) umursamadı, bilakis O'nun şerefini dert edindi, bundan ötürü şöyle dua etti, "Yalvarırım, öfken bu kavme karşı alevlenmesin, Mısırlılar 'Onları dağlarda öldürmek ve yeryüzünden silmek için kurnazca çıkardı' demesinler. Kendi üzerine yemin ettiğin kulların İbrahim'i, İshak'ı ve İsrail'i hatırla, onlara şöyle demiştin, 'Soyunuzu göğün yıldızları gibi çoğaltacağım ve sözünü ettiğim bütün bu memleketi soyunuza vereceğim, ona ebediyen mülk edineceksiniz'."

Bunun üzerine Rab yatıştı, dua eden Musa'yı dinledi, tıpkı hakikaten sadık ve pek ahenkli bir kulunu dinler gibi, o kul ki Rabbin izzetine gayret göstererek, yabancı milletlerin Rabbin şanına leke sürebileceği şeyleri ileri sürdü ve daha evvel edilmiş yemini hatırlattı, kötü niyetliler O'nu vaadinde durmamakla suçlamasınlar diye.

Ve O'nunla böylesine ahenkli tınlayan bu zat, Tanrı katında öyle bir güce sahipti ki, O'nu ikna etti, ta ki Musa'nın fikrine ve rızasına aykırı olarak asileri cezalandırmasın. Bundan ötürü O, "Bırak beni" diyordu.

Ve daha da şaşırtıcı olanı, Tanrı, kendisiyle böylesine iyi akortlanmış olan kimseden ayrı düşmemek için Musa'nın hükmüne muvafakat etti. İşaya vasıtasıyla da Hizkiya'ya verilmiş olan hükmü bildirdi, evini düzene koysun diye, zira ölecekti. Hizkiya öyle bir yalvarıp ağladı ki, Rab derhal hükmünü değiştirdi ve aynı peygamber vasıtasıyla şöyle buyurdu, "Gözyaşlarını gördüm ve duanı işittim.

İşte, ömrüne on beş yıl ekleyeceğim, seni ve bu şehri Asur kralının elinden kurtaracağım ve onu koruyacağım."

Hizkiya kendisi için dua etti, üstelik yalnızca kendisi için lütufta bulunmadı, şehir için ve kavmin Asurlulardan kurtarılması için de şefaat buldu. Yalvarırım söyler misiniz, hangi faziletle ayakta durdu yahut hangi usulle birleşti? Elbette ki kendisini Tanrı ile tam bir ahenk içinde hissettiği ve O'na akortlandığı için.

O şöyle diyordu, "Yalvarırım hatırla, huzurunda nasıl hakikatle ve kâmil bir kalple yürüdüğümü ve senin gözünde iyi olanı yaptığımı." Rab, Efesli Drusiana'yı ölüme teslim etmişti ve bedeni çoktan mezara taşınmaktaydı.

Yalvaran halkın ısrarı üzerine Yuhanna dua etti ve onu yeniden hayata çağırdı, verilmiş olan hükmü başka bir zamana erteleyerek Efendisini örnek aldı, o Efendi ki çoktan kokmuş olan Lazar hakkındaki nihaî hükmü geri alıp, Babaya içten bir dua dökerek yarıda kesilmiş hayatı daha uzun bir zamana yaymıştı.

Pavlus, coşan denizin hiddetine maruz kalanlar için dua etti ve Rab onları kendisine bağışlayınca onları yaklaşan deniz kazasından kurtardı. Klemens dua etti ve Rab, kendisiyle birlikte sürgün edildikleri adada bulunan herkes için diri su pınarını açtı. Katerina, kendisi için hazırlanan tekerlek işkencesini gördüğünde, gözlerini göğe dikerek sessizce dua etti ve o devasa düzenek şiddetli bir darbeyle parçalandı. Bunun sebebi, onun Mesih'in bir tür vekili, diğerinin ise O'nunla en üst derecede birleşmiş bir gelin olmasıydı.

Müminlerin ve Tanrı ile tam akortlanmış olanların dualarının dileklerine göre kabul edildiğini teyit eden sayısız örnek mevcuttur. Fakat her tasdik iki yahut üç kişinin ağzında sabit kılındığından, bu kadarı pek çok örnek arasından kâfidir. Yalnızca Tanrı ile iyi akortlanmış insan mesut yaşar. Bölüm.

XII. Herkes mesut yaşamayı arzularken pek az kimsenin buna erişmesi şüphesiz şaşılacak şeydir.

Bunun sebebi, kendi içlerine yerleştirilmiş saadeti kendi dışlarında aramalarıdır, zira Mesih'in melekûtu içimizdedir, gerçek neşe ve saadet içimizdedir, yeter ki kendisinden her saadet ve bahtiyarlığın neşet ettiği misafiri kabul edelim, nitekim şöyle buyrulmuştur, "Biri kapıyı açarsa içeri gireceğim ve onunla akşam yemeği yiyeceğim", yani o en samimi ve ebedî şölende.

İçeri girebileceğimiz başka bir kapı da yoktur, ancak bizzat kendisine dâhil olduğumuz ve karşılıklı muhabbet ile içimize gelen, insanı ahenkle akortlayan O Zat kapıdır, O'nun sayesinde biz O'nunla, O da bizimle yalnızca hemhâl olmakla kalmaz, bundan daha büyüğü beklenemeyecek bir muhabbetle birleşiriz. Ve en büyük keder ile cehennem azaplarının peşinatı insanın kendisinden ve dolayısıyla Tanrı'dan kopması olduğu gibi, gerçek saadet de her ikisiyle kurulan ahenktir.

Kendinden kopmuş ve fasık kimsenin maruz kaldığı kederi Trismegistos, Tat'a sunduğu Anahtar'da açıklayarak şöyle der, "Fasıklık, zihnin en ağır cezasıdır.

Zira hiçbir ateşin alevi fasıklık kadar yakıcı değildir, hiçbir yırtıcı hayvanın dişi bedeni, Tanrı'dan ve kendisinden kopmak demek olan fasıklığın ruhu parçaladığı gibi parçalayamaz.

Fasık zihnin ne kadar çok kötülükle ezildiğini görmüyor musun? Ah oğlum, kötü zihin şöyle haykırır, Yanıyorum, tükeniyorum, ne yapacağımı, ne diyeceğimi bilmiyorum.

Her yandan üzerime toplanan fenalıklar beni, bu sefili yiyip bitiriyor." Bu azapların sebebini ise Proklos Ruh ve Cin Üzerine adlı eserinde şöyle tayin eder, "Kötü kimse kendi kendisiyle uyuşamaz, kendi kendisiyle çeliştiği için de başkalarıyla uyuşması mümkün değildir. Bundan ötürü, altüst olmuş muhayyilesi yüzünden pek çok şeyden habersiz kalır ve kendiyle ihtilaf içinde kıvranır."

Bunu, bölünmüş karmaşalardan doğan nedamet de gösterir, bu durumda insan utanır ve zevk sarhoşluğuyla yaparken idrak edemediği şeylerden ötürü azap çeker. Buna Hierokles'in Pisagorcu manzumelere getirdiği şu izahı da ekleyeceğim, "Ahmaklar her yönden kendi kusurları ve ilahi bağın yoksunluğu ile hırpalanırlar. Ve iyiye tutunmayı reddettikleri için, bu hayatta zihinleri kötülüklerin ihtiraslarına doğru, sanki fırtınalara kapılmış gibi sürüklenir."

Bu hususlarda Yeremya vasıtasıyla gelen ilahi seda, bizi babaca bir sevgiyle uyararak şöyle buyurur,

DÖRDÜNCÜ MAKÂM

Kavmim iki kötülük yaptı, beni, diri su pınarını terk ettiler ve kendilerine su tutamayan çatlak sarnıçlar kazdılar. Şereflerini de bir puta çevirdiler, zira insanın izzeti, hayrı ve saadeti Tanrı'ya tutunmaktır.

Tanrı'yı hiçe sayarak kendisine yahut daha bayağı bir şeye büyük bir ahenksizlik ve dağılmış bir düzenle tapan kimse ise bir put yapmış olur.

Ve sükûnet nizamdan doğduğuna göre, nizamdan yoksun olan kimse sükûnetten de mahrum kalır. Böylece tersine çevrilmiş bir tertiple kendisinden yahut aşağı şeylerden bir put yapan kimse, kendi kendine, gerçek zevkten zerre miktar su tutamayan çatlak sarnıçlar kazmış olur.

Şu halde insan, izzetine ve haysiyetine geri döneceğinde, diri suyun ve hakiki serinliğin pınarına rücu ettiğinde, oradan daima sevinebileceği şeyi çekip çıkarabilir, işte o zaman neşeli ve mesut yaşar. Ruhun kendi ruhuyla ve diğer ruhlarla uyuşumu hakkında Beşinci Makâm.

Ruh nedir. Ruh kaç türlüdür. Ruh insan bedeninde nefsanî canlılığın ötesinde ne yapar. İnsanın Tanrı'nın Ruhu ile nasıl bir irtibatı vardır. Bölüm I. Bölüm II. İnsanın Meleksi ruh ile nasıl bir münasebeti vardır. İnsanın şeytani ruh ile neyi vardır. Birinin ruhunun diğerinin bedenine girmesi nasıl anlaşılmalıdır. Ruh ile nefs arasında nasıl bir ahenk kurulur. Bölüm. Bölüm. Bölüm. Bölüm VI. Bölüm VII. Bölüm VIII.

ÜÇÜNCÜ İLAHİNİN

RUH NEDİR BÖLÜM BİR.

Bütün İncil şeriatı insanın ruha göre kemale ermesini ele aldığından, daima ruhanî meseleler etrafında döndüğünden, ruh hakkında muhtasar bir tetkikte bulunmamız pek adil ve yerindedir, zira kutsal metinlerde öylesine muhtelif manalarda kullanılır ki, ne olduğunu anlamak az buz bir güçlük arz etmez.

Nitekim o, tabiatın en gizli meselelerindendir ve kutsal metinlerden, o en üstün ve asli ruhtan bildiklerimizden çıkarabileceğimiz yahut her ismin şeylerin hususiyetlerine göre konulduğu o lisanın kelime harflerinden elde edebileceğimiz kadarı müstesna, onun hakkında derin bir tetkik yapılamaz. Zira İbraniler ruha Ruah derler.

Bu kelimede üç harf mevcuttur. Biri, uluhiyet harfi olan ve altı sayısını ifade eden harftir, nitekim her şeyin sanatkârı olan o en yüce ruh, başlangıçta bereketli suların üzerinde kuluçkaya yatarak bütün bu âlem makinesini (uygun olduğu üzere) buna göre tanzim etmiştir.

Nitekim her şeyin ilkesi üçlüdür, esere yönelen, donatan ve besleyip büyüten, bunların her biri aracı bir ruh vasıtasıyla gerçekleşir ve bunlardan en yüksek birlikte altılı sayı hasıl olur. Bundan ötürü İbranilerin en derin teologları, başı ve sonu işaret eden uluhiyet harfinin (yod), birler basamağının sonu ve onlar basamağının başı olması hasebiyle altı dikene sahip olduğunu söylemişlerdir, çünkü o harfle işaret edilen Tanrı'nın kendisinin ilke olması bakımından üçlü mevcuttur, her şey O'ndan, O'nda ve O'nun vasıtasıyladır.

Yönlendirici, besleyip büyütücü ve geri döndürücü olması bakımından ise, bir başka ruhanî üçlüye maliktir, Tanrı'nın üç ruhu olduğundan değil (her ne kadar İbrahim, Şekillenme Kitabı'nda ruhtan doğan ruh dese de), O'nun işleyişi üç katlı olduğu içindir, nitekim Hükümdar Peygamber ellinci Mezmur'da O'nu öncü ruh, doğru ruh ve kutsal ruh olarak adlandırır. Dolayısıyla o lafızda ve isimde uluhiyet harfi vardır, o da yoddur. Hayatın diğer harfi de vardır, o da hedir.

Zira hayata hay denir. Üçüncüsü ise iki yüzü, maddeyi veya bir nevi cismaniliği simgeleyen reştir. Çünkü ikili sayı maddeyi ifade eder, bu yüzden (Hieronymus'un tanıklığıyla) başka bir sayı ile meşru surette birleşmedikçe daima uğursuzdur.

Zira hayat ve uluhiyet ile birleşen maddî olan kutludur, nitekim reş harfiyle iki yüz ifade edilir, bunlar Neşideler Neşidesi'nde bahsi geçenlerdir.

Orada alef, bir ve bin uluhiyete atfedildikten sonra, "ve meyvesini koruyanlara iki yüz" ifadesi eklenir. Zira bizler ikili cismanilik ile Efendimiz'in bağına bekçiler kılındık.

Şayet orada Efendimiz'in meyve veren buyruklarını korursak, nihayetinde bütünüyle barışçıl olan ve kendi içinde barışı barındıran o hazırlanmış alef ile birleşiriz. Ruh öyleyse bir nevi bağdır, iki ucu birbirine bağlayan ve kenetleyen, birleştiren ruhun tabiatı gereğince onları dirilten ve güçlendiren. Bu sebeple, az önce ismi teşkil eden harflerle açıklandığı üzere, birleştirilen iki ucun ve aracı olarak kendisinin tabiatından pay alır. Zira hayatı kendinde barındırdığında diriltir, bu yüzden kimi zaman hayat ruhu diye anılır.

Havari'nin "O'nun ruhu vasıtasıyla güçlenmek" sözünde olduğu gibi iş görme kudreti vererek güçlendirir. Ve Hakimler Kitabı'nda Şimşon hakkında şöyle okunur, "Rabbin Ruhu Şimşon'un üzerine indi ve o, aslanı parçaladı." Ve yaşayan bir varlıktaki her türlü kuvvet, onun içindeki hayat ruhundan neşet eder. İnsanın ruhu ise bir nevi bağdır, akledici ve cismanî tabiatı kendinde barındıran, daha kesif olan hayvani canı üst kısım denilen akledici kuvvete bağlayan ve kenetleyen bir vasıtadır.

Ruh elbette cismanîdir, lâkin en yüce Hakikat'in "Dokunun ve görün, zira bir ruhun eti ve kemiği olmaz" sözüne binaen kaba, dokunulabilir ya da duyulur bir cismi yoktur. Bilakis o cisim pek latiftir, üst akılla ve içimizdeki ilahî olanla kolayca birleşebilir. Bu yüzden ilahî kılınanlar, ortak ve yaygın tabirle ruhanî diye adlandırılır, çünkü onların gayreti, cismi ilahî olana meyleden ruhun tabiatına erdirmektir.

Veyahut Tanrı'nın ruhu vasıtasıyla bizzat Tanrı'ya geri dönmeye çabaladıkları içindir. Buradan ruhun, akıl, zihin, ışık ve üst kısım denilen yüce candan farklı olduğu, ayrıca Havari'nin Tanrı kelamının kudretiyle ayrılmasını öğrettiği hayvani candan da farklı olduğu açıkça anlaşılır, nitekim şöyle der, "Tanrı'nın kelamı canlıdır, etkilidir ve her iki ağızlı kılıçtan daha keskindir, can ile ruhun ayrılışına dek nüfuz eder." Zira Tanrı'nın kelamı, ruha ait olan bütün akılcı meyli, nefsin arzusundan ve hazlarından uzaklaştırmamızı, Tanrı'nın lütfuyla içimizde bulunan o yüce ve ilahî vasıta ile Tanrı'ya geri döndürmemizi öğretir, nitekim ruhun onunla yalnızca meyil bakımından değil, bilfiil birleşmesi gerekir. Odunun içinden çıkan ateş, daha kaba olan maddesinden ayrılmadıkça göksel ve arı ateşle birleşemediği gibi, ruh da aşağı olandan ayrılmadıkça yukarıdaki ile bütünüyle birleşemez. Ayrılan ise temyiz edilir. Ve şayet ruhun akledici can olduğu söylenirse, bunu kabul ederiz, zira Plotinos ve Platoncuların benimsediği üzere, alttaki hayvani olan ile üstteki ilahî olan arasında her ikisini birbirine kenetleyen ve her ikisiyle birleşebilen bir vasıtadır. Lâkin okuyanlar canın cismanî bir şey olduğunu işittiklerinde hataya düşmesinler diye deriz ki, can bedende bulunduğu ve bedeni kendisine zaruri bir alet olarak kullandığı sürece cismanilikten bir pay taşır veya onun tadını alır. Şayet bedenden tamamen ayrılırsa, ilahî olan üst bağ ile, dahası her türlü cismanilikten büsbütün münezzeh olan bizzat Tanrı ile birleşir, nihayetinde vaktiyle dolaysız formu olduğu ve yücelttiği bedeni de ardı sıra çeker. Can bizzat bedeni daha hayırlı bir mertebeye erdiren bir vasıta olduğundan, her iki tabiatın da tadını taşıması zaruridir. Ve şimdilik ruhumuz hakkında söyleyebileceğimiz bundan ibarettir.

Ruhun Kaç Türlü Olduğu Üzerine, Bölüm II

Ruhlar yalnızca insanda değil, diğer varlıklarda da bulunduğundan, ruhların muhtelif tabiatlarını açıklayalım. Nitekim doğal, göksel, ifritî, insanî, meleksi ve ilahî ruh vardır. Doğal ruh, hem büyük hem küçük âlemde bir uzvun diğeri üzerinde etki ettiği vasıtadır. İnsanın başında muhayyile veya tahayyül gücü bulunur, öyle ki eli yahut ayağı oynatmak istese, o tefekkür gücünün bulunduğu baştan hayli uzakta olmalarına rağmen derhal hareket ederler. Bu durum, baş ile el yahut ayak arasında bulunan çok sayıdaki aracı ruh sayesinde gerçekleşir. Tıp yazarları bu doğal veya hayati ruhlar üzerine pek çok şey aktarır ki, bunları kendi kitaplarında okunmak üzere bırakıyoruz.

Zira can bu ruhlar vasıtasıyla et ve bedenle birleşir, böylece beden hayat bulur ve can bu beden vasıtasıyla, mezkûr ruhların aracılığıyla iş görür. Aşağıdaki bu dünyevi bedende de bir şeyin diğeri üzerinde etki ettiği çok yönlü ruh aynı tarzdadır, tıpkı mıknatısın demir üzerinde etki edip onu çekmesi, türlü taşların insanlar üzerinde tesir gösterip neşe vermesi, güçlendirmesi ve türlü haller meydana getirmesi gibi, ve bir varlıkta başka bir vasıtayla meydana gelen her şey, yalnızca ilk niteliklerin araya girmesiyle değil, dedikleri gibi gizil bir güç sayesinde vuku bulur.

Bu da bir şeyin diğeri üzerinde etki etmesi için bir vasıta olduğundan, haklı olarak ruh diye adlandırılabilir.

Ayrıca aşağıdaki şeylerin göklerle bağlandığı bir göksel ruh da vardır, öyle ki bu ruh vasıtasıyla onlardan pay alsınlar ve göksel tesirleri kabul etsinler.

Kötü ifritî bir ruh ve iyi meleksi bir ruh da vardır, her ikisi de her bir insana verilmiştir. Bunların vazifesi ruhumuzla birlik aramaktır, öyle ki her biri insanı çağırsın ve kendine doğru çeksin.

Kötü olan, kötü ameller yoluyla insanı kendine benzer ve kendisiyle bir kılmaya gayret eder, nitekim en yüce Hakikat, hain hakkında şöyle buyurmuştur, "Siz on ikileri ben seçmedim mi, ve sizden biri iblistir", yani kendi fesadı yüzünden şeytani bir ruha dönüşmüş, onunla bir ve aynı kılınmıştır.

Zira bu ruhlar su ile şarap gibi, yahut iki şarap veya iki suyun birbirine karışması gibi karışırlar.

İyi olan ise, iyi ameller ve ona uygun haller yoluyla bizi melekler mertebesine erdirmeye çabalar, nitekim Tanrı, Malaki'de Yahya hakkında şöyle tanıklık eder, "İşte, senin yüzünün önünden Meleğimi gönderiyorum." Nihayetinde mukaddes ve hakiki muallimlerce bağ diye adlandırılan ilahî bir ruh vardır, yani canımızı bizzat Tanrı'ya bağlayan, Havari'nin "Tanrı'ya bağlanan, O'nunla tek bir ruh olur" sözüne binaen evvela o ruh ile tek bir kılan bağdır. Ve bu, nihayetinde erişmeyi umduğumuz yetkin birleşmedir.

Ve mademki her şey neşet ettiği kendi ilkesine nihayetinde geri döndürülmelidir, her şey kendisinden sudûr ettiği O'nun vasıtasıyla var olduğundan (Havari'nin öğrettiği üzere), suların üzerinde kuluçkaya yatarak her şeyi aydınlığa çıkaran o ruh, her şeyin kendisinden çıktığı şeye yine onun vasıtasıyla geri döndürülmesini iktiza eder. Bu yüzden O'nun hakkında şöyle denir, "Rabbin Ruhu yeryüzünü doldurdu." Ve yine, "Ve ağzının ruhuyla onların bütün orduları yaratıldı."

Zira yalnızca gökler değil, şu koca kâinat makinesi de O'nun vasıtasıyla ayakta tutulur, yaşar, güçlenir, birbirine kenetlenir ve nihayetinde her şeyin yöneldiği yere geri döndürülür.

Bu ilahî ruh ise her türlü cismanilikten büsbütün münezzehtir, tüketen, eriten, dönüştüren ve dokunduğu şeyleri kendi tabiatına erdirip ilahî kılan bir ateş gibidir. Onları bütünüyle tanrısallaştırıncaya dek daima içlerine akar, onları baştan başa kaplar, hem ateşin kendisi hem de içinden aktığı kanal olarak mevcuttur.

Ruhun İnsanda Candan Öte Ne Yaptığı Üzerine, Bölüm III

III.

Fakat insanın yalnızca can (anima) ve bedenden meydana geldiğini kabul eden Peripatetik öğretiyi takip etmek istersek, her ikisinin de onlar tarafından aynı şey olduğu kabul edildiğinden, candan gayrı olarak insandaki ruhun (spiritus) ne olduğunu ve ne iş gördüğünü açıklamak güç olacaktır.

Şayet bu ikisini birbirinden ayıran ve insanda daha fazla unsurun bulunduğunu kabul eden Platonculara ve İbranilere kulak verirsek, ruhun ne olduğunu ve ne iş gördüğünü kolayca izah edebiliriz.

Nitekim Plotinos insanda üç düzey kabul eder, en üst, en alt ve orta düzey. En üst düzey, bizimkilerin üst kısım (portio superior) adını verdiği ilahi unsurdur. En alt düzey, Pavlus'un cismani insan (homo animalis) diye adlandırdığıdır. Orta düzey ise candır yahut her iki uca dokunan ruhtur. İbranilerin tümü bu üç unsuru nefesh, ruah, neşamah olarak adlandırır.

Biz ise bunları can, ruh ve daha uygun bir ad bulamadığımız için üst kısım dediğimiz ya da Tekvin'de aktarıldığı üzere, Tanrı tarafından veya O'nun ruhu tarafından içimize üflenen hayat nefesi manasında ilahi bir cevher olarak tercüme etmekteyiz. Bu ilahi cevher, ruhumuzun aracılığıyla alt can ile birleştiğinde bütününe ortak bir adla, nefesh, yani can denir. Plotinos'un akli (rationale), İbranilerin ise ruh dediği, bizimkilerin ise onunla girdiği karışım sebebiyle can olarak adlandırdığı unsur işte bu ortadaki şeydir. En üstteki unsur daima en iyiye yönelir, asla günah işlemez, aksine günaha ve hataya karşı itiraz eder. En alttaki ise Resul'ün şu sözlerinde belirttiği üzere daima kötülüğe ve şehvete batmıştır,

Uzuvlarımda zihnimin yasasına karşı savaşan ve beni günah yasasına tutsak eden başka bir yasa görüyorum, öyle ki istediğim iyiliği yapamıyorum, istemediğim kötülüğü yapıyorum.

Plotinos tarafından akli can olarak da adlandırılan orta düzeydeki ruh ise, her iki uca da kendi iradesiyle bağlanabilir.

Üsttekine bağlandığında erdem kazanır, alttakine yapıştığında ise Tanrı'dan yüz çevirir.

O üstteki unsur asla günaha rıza göstermediğinden, hiçbir surette günah işlemez, bu sebeple de lanetlenmez, bilakis cezalandırılacakları bırakıp zarar görmeden ayrılır, tıpkı pencere kapandığında güneş ışığının çekilip geride kalan yerin karanlıkta kalması gibi, o ışık çekildiğinde can geride kalır ve ruh en derin karanlıklara sürülür ki bu karanlıklara, En Yüce Hakikat'in lanetliler hakkındaki şu şahitliği uyarınca dışarısı da eklenir, dışarıdaki karanlığa atın.

İnsan o üstteki unsurun aracılığıyla iki türlü iş gördüğünden, yani hem Tanrı'yı idrak ettiğinden hem de iyi amel işleyerek erdem kazandığından, o unsur çekilip gittiğinde ne Tanrı'yı idrak edebilir ne de herhangi bir lütfa hak kazanabilir.

Böylece bir daha asla Tanrı'ya dönemeyecek şekilde tövbesiz kalır. Fakat ruh ile aynı olduğunu düşündüğüm orta can, ya o üstteki unsura rıza gösterir ve erdem kazanarak nihayet onunla birleşip saadete erer, ya da kötülüğe sürükleyen ve kötü bir cin tarafından kışkırtılan alttaki unsura meyleder ve o vakit şerre müstahak olur, dahası öylesine yozlaşır ki o kötü cinle bir ve aynı hale gelir.

Demek ki ruh, gerek üst gerek alt canın tabiatından farklıdır, gerçi her ikisiyle de iradesiyle birleşebilir, lakin doğru yolda yürüyerek alttakinden ayrılması ve üsttekiyle birleşmesi icap eder.

Üçüncü İlahi, İnsanın Tanrı'nın Ruhu ile Nasıl Bir Münasebeti Olduğu Üzerine, Bölüm IV.

Ruhun her iki uca dokunan bir aracı olduğunu söylediğimize göre, buradan her iki tabiatı da tattığı anlaşılır. Bu nedenle insanın kendisi vasıtasıyla Tanrı ile birleştiği Tanrı'nın ruhu, ilahi tabiatı içine çeker, zira kendisi Tanrı'dır. İnsanda bulunan o ilahi kıvılcımla da son derece büyük bir benzerliğe (symbolum) sahiptir.

Bu yüzden şakirtlerin, "Size söyleyecek daha çok şeyim var, fakat şimdi dayanamazsınız," yani benim öğretmeme katlanamazsınız diyen zattan ziyade, insana daha yakın bir şahsiyet olan ve onunla daha açık bir rabıtası bulunan Kutsal Ruh tarafından eğitilmeleri daha uygundu. "Fakat hakikat ruhu geldiğinde, size her şeyi hatırlatacak ve her şeyi öğretecektir," çünkü o size daha yakındır.

Bundan ötürü İstefanos'un, Resullerin ve diğerlerinin Tanrı'nın Oğlu yerine Kutsal Ruh ile dolu olduklarının söylenmesi sebepsiz değildir. Zira ruh, bizimle kelamdan daha kolay birleşebilir, nitekim kelam dahi ruh olmaksızın insanla birleşmemiştir, bakireye müjde veren vahiyle denildiği gibi, "Kutsal Ruh senin üzerine gelecek," onun vasıtasıyla sen de gebe kalacaksın ve iki tabiatın birliği meydana gelecektir. Bizim ruhumuz bedende bulunduğu müddetçe bir parça cismaniyete sahiptir, fakat Tanrı ile birleştiğinde bedenden, bilhassa bu fani ve ağır bedenden ayrılır. Zira Platonculara göre beşinci özden (quinta essentia) yapılmış esiri bir beden vardır ki buna canın vasıtası (vehiculum) derler, can onda ateşin azabını çekebilir, onunla kederlenebilir, pek çok cismani şeyden ötürü sevinebilir ve iradesine göre görünür hale gelebilir.

Hatta canın bu havari bedenden de ayrılarak tamamen Tanrı ile birleştiğini iddia edenler de mevcuttur. Bu durum, canın yalnızca birinci değil, ikinci araf makamında da iyice temizlenmesiyle gerçekleşir. Zira onların kanaatine göre araf iki kısımdır,

Bunların birinde canlar, şayet varsa kirlerinden arındırılır, diğerinde ise daha ilahi hale gelmeleri ve kutlu Mezmur Yazarı ile birlikte şöyle diyebilmeleri için daha yetkin biçimde saflaştırılır,

Huzur içinde yatar ve uyurum. Lakin kutsal sözler uyarınca bedenlerimizin de can ile birlikte yüceltileceğini bildiğimize göre, bu hal Resul'ün öğrettiği veçhile ruhun tabiatına büründüğünde, nefsi ve fani olanı geride bırakıp çürümez ve ruhani olarak dirildiğinde vuku bulacaktır.

İnsanın Melek Ruhu ile Nasıl Bir Münasebeti Olduğu Üzerine, Bölüm V.

Melekler de peygamberin şu sözü uyarınca ruh olarak adlandırıldığından, "Meleklerini ruhlar kılarsın," insanın melek ruhuyla ne gibi hususi bir benzerliği yahut münasebeti olduğu tetkik edilmelidir. Zira Resul'ün dediği gibi, "Hepsi hizmetkar ruhlar değil midir?" ifadesi mucibince onlardan bir vazife ve hizmet kabul ederiz. Bu hizmet dahilinde onlar, aracı ve hakiki ruhlar olarak bizi Tanrı'ya ulaştırmak için gayret gösterirler, bu yüzden hem Tanrı'nın hem de bizim tabiatımızın lezzetini taşırlar. En alttakiler aracılar vasıtasıyla üsttekilere, aracılar da üsttekiler vasıtasıyla en yüceye sevk edildiğinden, en yüce ile en alttakiler arasında, Tanrı'ya iletilecek olanlar için sayısız aracı ruh vardır, bunlar insanı sırasıyla gözetir, öyle ki faziletten fazilete yükseldikçe,

yüce gökte Tanrı'nın berrak rüyetine erene değin, görünmeyen tehlikelere karşı bir koruyucu elde eder. Peygamber, insanın tek bir muhafızı değil, pek çok muhafızı olduğunu belirtmek için şöyle der, "Tanrı, bütün yollarında seni korusunlar diye meleklerine senin hakkında buyruk verdi."

Bu söz yalnızca Mesih için değil, Hieronymus'un da haklı olarak düşündüğü gibi, her bir insan için geçerlidir. Sadece üsttekilere ulaştıran aracı ruhlar değil, doğrudan Tanrı'ya ileten en üstün ruhlar da vardır.

Bu sebeple Yuhanna, o meşhur rüyetinde ilahi divanda en ön safta yer alan o yüce akılları ruh olarak adlandırıp şöyle der, "Ve Tanrı'nın tahtı önünde bulunan yedi ruhtan."

Onlardan biri aracılığıyla ilahi kelamın insanla birleşeceği tebliğ edilmiştir, nitekim onlar vasıtasıyla bizler de doğrudan Tanrı'ya geri döndürülürüz.

İnsanın İblis Ruhu ile Ne Münasebeti Olduğu Üzerine, Bölüm VI.

İnsan, Hermes'in (Mercurius) şahitliğiyle, bütün kuvvetlerin bir terkibidir ve hepsiyle bir münasebeti vardır, akıl (intellectus) vasıtasıyla yüce ve iyi olanlarla, madde vasıtasıyla ise süfli ve kötü olanlarla ilişki kurar.

Bu yüzden iyi ruhların reisi Mikail'in, arınmış ve Tanrı tarafından kabul edilecek olan bütün canlar üzerinde bir hakimiyeti olduğu söylenir, kadim yılan, Azazel yahut Asmodeus, her ne ise, o kötü cin ise şayet ruh ete ve kana yapışmışsa, etin, kanın ve bütün insanın efendisidir. Maddenin ve ona dayanan her şeyin kötü yatkınlığından ötürü insan, kötü cinle bir bağa, esarete ve daha önce dediğimiz gibi kimi zaman bir ayniyete düşer, nitekim kendi ağızlarıyla içlerinde canı değil, kendilerini daima Tanrı'ya küfretmeye ve her türlü cürme sürükleyen kötü cini hissettiklerini itiraf eden bazı lanetlenmiş kimselerde bunu bizzat müşahede ettim.

Ayrıca kötü cinlerle münasebet ve cinsi temas kuranlar, bedeni ve dünyevi arzulara batanlar da mevcuttur ki bunlar ilk günahkarın cezasına dair ilahi hükmün gürlediği üzere onların yiyeceği haline gelmişlerdir, "Ömrünün bütün günlerinde toprak yiyeceksin." Günahkara ise şöyle denmiştir, "Topraksın ve toprağa döneceksin."

Buradan kötü insanın, kötü cinin azığı kılındığı neticesi çıkar.

Birinin Ruhunun Bir Başkasının Bedenine Nasıl Girdiğinin Anlaşılması Üzerine, Bölüm VII.

VII.

Böylece iki ruhun, yani insan ruhunun ve kötü iblisin karışımı gerçekleşir, bir bedenin içine girildiğinde, kötü iblis haline gelmiş olan diğeri de süzülüverir. Fakat ikisi aynı tesirle girer, hayvani olanı üstün olan kısma bağlamak için değil, içine girdiği kimsenin ruhunu da kendi nasibine sürüklemek için, şayet bunu yapamazsa, Tanrı'dan bizim için gizli bir hükümle aldığı yetkiyle ona azap etmek ve kötü iblis, Yüce Rab için hazırlanmış olan o tahtta sefa sürmek için girer. Zira en yüce konuk için düzenlenmiş bir evde ikamet etmekten pek ziyade haz duyar, ki O da büyük bir gayretle evin hazırlanmasını emreder ve öğütler.

Bu sebeple yol hazırlayıcısı, İşaya'nın vaktiyle haykırdığı sözü tekrarlayarak şöyle diyordu, Rabbin yolunu hazırlayın, O'nun patikalarını düz edin. ÜÇÜNCÜ İLAHİ.

Yol kadar konak yerinin de hazırlanması gerekir, ikisi de doğruluk üzere tanzim edilmelidir, zira burada ikamet edecek olan konuk en yüce Hakikat ve doğruluktur. Kötü iblis ise tabiatı gereği yalancı ve eğri olduğundan, kendi hesabına yanılgı ve yalanla bir düzen kurmaya çalışır.

Yüreğimizin meskeni asla boş bırakılmaz, bir konuk çekildiğinde hemen bir başkası içeri süzülür, nitekim Krallar Kitabı'nda Saul hakkında şöyle denir, Rabbin Ruhu Saul'den çekildi ve işlerin gerektirdiği düzen uyarınca Rab tarafından salıverilen kötü bir ruh onu hırpalıyordu. Nitekim Luka'ya göre yazılan İncil'de de murdar ruhun musallat olduğu o adam hakkında anlatıldığı üzere, o ruh kovulunca temiz olanı içeri girdi. Kovulan ruh içeri girmek üzere buraya dönünce, daha kötü yedi ruhun getirdiği murdarlık sebebiyle iyi konuk kaçırılana dek durmadı,

O kaçırılınca da kötüler içeri girdi. Zira Tanrı, Melek yahut iblis, ruhi bir kudretin aracılığı olmaksızın ruhta ikamet etmez veya onunla bir iş görmez. Burada Paulus, Tanrı'nın bize bahşettiği ve bizimle birlikte işlediği pek çok şeyi andıktan sonra şunu ekler, Bütün bunları işleyen ise bir ve aynı ruhtur.

Yine de bazen, yukarıda değindiğimiz gibi, Kurtarıcı'nın şu sözü uyarınca Baba'nın ruhu denir, Fakat içinizde konuşan, Babanızın Ruhudur.

Bazen Oğul'un ruhu denir, nitekim Elçi Galatyalılara hitap ederken şöyle der, Tanrı, öz Oğlunun Ruhunu yüreklerimize gönderdi.

Bazen de ruhtan neşet eden ruhtur, nitekim Elçilerin İşleri'nde okuruz, Hepsi Kutsal Ruh ile doldular. O ruh ki yine de kendi yüceliğinden ve uluhiyetinden ayrılmadı, bilakis ruhi bir kudretle havarilerin ruhunu takdis etti ve tanrısallaştırdı, ki onların üzerine dökülmüştü.

Ruh ile can arasında nasıl bir ahenk kurulmalıdır. Bölüm

VIII.

Öyleyse içimize iyi ruhun, ister Meleksi ister ilahi olsun, dahil edilmesi için, ruh ile can arasında bir ahenk tesis edilmelidir, elbette ruh ile aynı olan canla değil, daha üstün olanıyla. Bu ahenkten nihayetinde onunla birliğe varılsın ve bir vasıta gibi, aşağıda olanı ruha dönüştürülmüş halde kendisiyle birlikte daha iyi bir nasibe taşısın. Nitekim dönüştürme sanatında (daha gizli felsefecilerin dediği gibi) vasıta, adeta bir ruha bürünmüş ve ilkin altının tabiatını emmiş olarak bulunur, ardından muazzam ve pek süratli bir güçle diğer metalleri altına dönüştürür. İnsanın ruhu muhtelif tabiatlara dönüşebilir olduğundan, Kildaniler insana bu yüzden çözülme tabiatlı canlı demişlerdir, hiçbir belirlenmiş sureti yoktur, fakat pek çok karşıt ve yabancı halleri barındırır. Zira ruh yalnızca insanda bulunan daha üst ve daha alt tabiata değil, değindiğimiz üzere iblise, Meleğe ve Tanrı'ya da dönüşür.

Daha iyi bir nasibe dönüşüp aşağıdakini de kendisiyle birlikte yukarı çektiğinde, bu yolla kendi kendini inceltir, tıpkı en dar gözenekten çekilerek inceltilen altın gibi, ta ki ipek veya keten iplik misali arzu edildiğince uzatılsın ve hayvani olandan ruhi bir mahiyet alsın.

Bu sebeple, kabalistik usulle tahrif edildiğinde [İbranice harfler] ters yüz edilerek ruh anlamına gelen harflerden [İbranice harfler] "hur" kelimesinin çıkması bir sırra mebni değildir, bu da delik anlamına gelir, hayvani beden bunun içinden geçerek ruhi hale gelir, ta ki üstün olanla birleşip saadete ersin. Bu da ruh ilkin o ilahi ve üstün olanla birleştiğinde vaki olur. Şayet düşerek aşağıda olanla yapışırsa, o vakit onun vasıtasıyla kabın deliklerinden damlar ve ziyan olur, üstün olandan daha fena bir hale gelebilir, öyleyse insan ilahi olmayı arzuluyorsa, kendi ruhunun içindeki o ilahi olanla uyuşması zaruridir, nihayetinde ilkin ruhi bir hale gelmiş olan alt canı da oraya geri döndürsün. Ruhu o ilahi olanla ahenkli kıldığımız an ise, [Yunanca] "synderesis" denilen şeye itaatle bağlandığı andır, ki o daima kötülüğe karşı homurdanır ve iyilik için yalvarır.

Ona muvafakat edip hiçbir surette ters düşmediğinde, insanda barış ve sükunet hasıl olur, ardından yürek sevinci, zihnin coşkusu ve ebedi saadetin teminatı gelir, nitekim Peygamber ile birlikte şöyle desin, Bana gelince, Tanrı'ya yakın olmak iyidir. Ardından yüreğin genişlemesi, iyiliğe doğru şevkli bir koşu ve pek süratli bir uçuş gelir, ta ki aynı peygamberle tekrar desin, Senin buyruklarının yolunda koştum, zira yüreğimi genişlettin.

İnsanın burada Tanrı'dan tat almaya başlaması için O'nunla kuracağı en yüce uyuşma üzerine. Altıncı Makam.

İnsan tabiatı gereği Tanrı'ya öykünür. Bölüm I. İnsan, Surette İlk Örneği (arketiр) aksettirir. Bölüm II. Beden, çıplak ve en yalın olan saf ve işlenmiş maddenin O'na tekabül etmesinden daha az olmamak üzere, donanmış Tanrı'ya uyar. Bölüm III. İnsanda en alt, en üst ve aracılar bulunduğundan, her şey insanın kendisi vasıtasıyla Tanrı ile kolayca uzlaştırılır. Bölüm IIII. Canın neden bedenle, adeta arıtılması gereken bir tasfiye kabıyla bir araya konulduğu. Bölüm V. Tanrı'nın canı ve görünür zihni neden buraya yerleştirdiği. Bölüm VI. İnsanın günah sebebiyle Tanrı'dan nasıl ayrıldığı. Bölüm VII. İnsanın günah vasıtasıyla Tanrı'dan uzaklaşıp ayrıldığı gibi, tövbe vasıtasıyla nasıl geri döndürüldüğü ve itidale kavuşturulduğu. Bölüm VIII. Sakramentler ile insanın kendi içinde daha yetkin kılındığı ve Tanrı ile daha ahenkli hale geldiği. Bölüm IX. Kurbanlar ile arınır. Bölüm. Sadakalar ile temizlenir. Bölüm. Erdemlerle yankılanır. Bölüm. Kiraat ile terennüm edebileceği şeyi içine çeker. Bölüm. Tefekkür ile icraata hazırlanır. Bölüm. Dua ile nağmelere dökülür. Bölüm. Temaşa ile içeri buyur edilir. Bölüm. Aşk ile birleşir. Bölüm. Kendinden geçme ve vecd haliyle dönüşür. Bölüm.

ÜÇÜNCÜ İLAHİ. İNSAN TABİATI GEREĞİ TANRI'YA ÖYKÜNÜR. BİRİNCİ BÖLÜM.

GAYEMİZ, pek çok yerde ikna edildiğimiz ve davet olunduğumuz üzere, insanın Tanrı ile ne şekilde uyuştuğunu ve O'na benzediğini açıklamak olduğundan, en yüce Sanatkâr'ın insanı kendi suretinde nasıl var ettiğini hatırlatmayı uygun gördük, zira insanın Tanrı'nın suretinde yaratıldığı ve O'nun benzerliğine ulaştırıldığı herkesçe malumdur.

Fakat bu suretin neyden ibaret olduğunu, bu hususta yazmış olanların hoşgörüsüne sığınarak, henüz vuzuha kavuşmamış olduğundan inceden inceye araştıralım. Zira avam ve kaba öğretiye göre, hafıza, akıl ve iradeden ibaret olan canın üç kudretinde üç ilahi şahsın temsil edildiği söylenir.

Lakin buna suret denemez, zira suretin vazifesi, basiretli İlahiyatçılarımız tarafından gayet güzel tayin edildiği üzere, bütünü ve şekillenenin her halini temsil etmektir, oysa imgenin vazifesi tasavvur olunanı tamamiyle değil, onun yalnızca bir vasfını yahut bir cüzünü temsil etmektir. Bütün uluhiyet üç şahısta ve hatta bizzat ilahlık vasfında kavransa da, Tanrı'da açıklanabilecek daha pek çok husus vardır ki, insan bunları mezkur üç kudretten ziyade diğer cüzlerinde tastamam temsil eder. Bu sebeple yeni ilahiyatçılardan daha keskin görüşlü olan bazıları, surete dair tayin edilen bu yalın vasıfla yetinmeyerek, onun yalnızca bu üç kudrette yahut kendi tabirlerince ancak birinci fiillerde değil, ikinci fiillerde de bulunduğunu söylerler.

Zira bizde akıl, hafıza ve irade mevcuttur, bu üçü Tanrı'daki aynı üç şeyi temsil eder.

Bunun da ötesinde aklımızdan hasıl olan kelam ve iradeden neşet eden sevgi vardır ki, bunlardan biriyle ilahi Kelam, diğeriyle ise bir tür sevgi olan Kutsal Ruh beyan edilir.

Zihin (intellectus) ise önünde hazır bulunan nesneye sahip olarak ve Baba’yı meydana getirerek tasvir eder, fakat insandaki bu imge, tasvir edilen Tanrı’dan, insanın resmedilmiş bir imgesinin hakiki insanın kendisinden eksik kaldığından daha az eksik kalmaz. Zira bizde meydana getirilen Kelam ve aynı şekilde sevgi, ki bunlar bizzat kendileri tarafından ikincil fiiller (actus secundi) olarak adlandırılır, bizde ilintidir (accidentia), Tanrı’da ise tözdür (substantia) ve Tanrı’nın kendisiyle birdir. Bizde geçmişin hatırlanması olan hafıza ise Tanrı’da geçmiş, şimdiki ve gelecekteki her şeyin en yetkin temaşasıdır. Fakat Tanrı’nın insandaki daha da belirgin imgesinin izini sürebiliriz, Tanrı ile yalnızca ruhu değil, bizzat Tanrı’nın her türlü imgesinin parıldadığı bütün bir insanı karşılaştırarak. Nitekim Tanrı, evren bedeninin bütün uzuvlarını canlandıran eksiksiz hayattır.

Ruhta da en yüce ışıktan ve ilahi denizden fışkıran, kendi bedeninin bütün uzuvlarına durumlarına göre tek bir hayat bahşeden bir hayat pınarı vardır. Bundan ötürü Kutsal Yazı’da şöyle denir, Ve onun burnuna hayat nefesini veya hayatların ruhunu üfledi, ta ki bedene nebati, hissi, akli, zihni ve ilahi bir hayat sağlasın.

Tanrı erdemiyle her şeyi kendinde tutandır, insana dair de bilge kişi kendi vaazında şöyle der, Tanrı insanı yerden bir toz olarak yarattı ve ona her şeyi kendinde tutma gücü verdi. Tanrı her şeyi bildi.

İnsan da bilinebilir olan her şeyi bilebilir, zira teologların ve filozofların dediği gibi, uygun nesne olarak doğruya veya genel olarak varlığa sahiptir, ancak imge, imgesi olunan şeyden farklıdır, zira O tek bir fiille her şeyi anlar, insan ise ancak bir tür ardışıklıkla. Üstelik Tanrı, kökenini kendisinden başka hiçbir yerden almayan ve her şeyi kendisiyle birlikte oraya sevk ederek kendi içine yönelen bir dairedir.

İnsan da Tanrı’dan sudûr eden ve O’na yönelen bir dairedir, mademki her şeyi kendinde tutar, her şeyi oraya sevk eder.

Sudûr ettiği Tanrı’nın bizzat kendisine ulaşıncaya dek asla huzur bulmaz.

Ayrıca varoluş süresi (duratio) bakımından elinden geldiğince bizzat Tanrı’ya öykünür. Fakat kendi varoluş süresinin tamamına aynı anda sahip olamadığından, en azından ebedi bir ardışıklıkla varlığını sürdürür, öyle ki O’na öylesine benzer ve tabiri caizse Tanrı ile öylesine aynı soydandır ki, nihayetinde O’nunla birleşir, nitekim Tanrı izin verirse bunu kendi yerinde açıklayacağız.

Gerçekten de Tanrı, büründüğü bedende acı çektiği durum haricinde, edilgilerden (passiones) münezzehtir, kaldı ki bu ıstırap bizzat Tanrı’ya intikal etmiştir, zira Yeremya’nın dediği gibi göğü ve yeri doldururken, doldurduğu evren bedeninin uzuvlarında değişikliğe uğradığında da hiçbir edilgi kabul etmez.

Belki de Tanrı’nın öfkelendiği, pişman olduğu, kederlendiği, arzuladığı ve benzeri şekillerde söylendiği bütün o ifadeler, yakışıksız olmayacak bir biçimde bu anlamda anlaşılabilir.

Nitekim O, doldurduğu uzuvlarda veya şeylerde bu durumun tezahür etmesi haricinde pişman olmaz, zira O kendisini bunlardan geri çektiğinde ve yüzünü çevirdiğinde her şey altüst olur,

ve Tanrı’nın canlandırmasından yoksun kalınca kendi tozuna geri döner, öyle ki o uzuvların, dahası onların içinde Tanrı’nın kederlendiği, hüzünlendiği, öfkelendiği ve pişman olduğu görülür,

yani alışılagelmiş feyzinden el çektiği anlaşılır. Yeryüzünün bütün feleğini dolduran O’nun ruhu geri döndüğünde ise her şey yeniden hayat bulur ve sevinir görünür.

Aristoteles ve Plotinos’un hakkında, ruhun hüzünlendiğini veya sevindiğini söyleyen kimse onun dokuduğunu veya eğirdiğini söylemiş olur dedikleri ruhumuzun durumu da bundan farklı değildir.

Dolayısıyla ruh, bedene bağlı olduğu durum haricinde ne sevinir ne hüzünlenir, tıpkı ne dokuduğu ne de eğirdiği gibi. Çünkü Plotinos’un dediği gibi, edilgiye maruz kalmak ve eylemek hayvani ruha aittir, akli ruha ve zihne ait değildir, bilakis bunların vazifesi eyleyen canlıyı yönlendirmektir, tıpkı Tanrı’nın vazifesinin, uzuvları böylesi çalkantılar ve edilgilerle iş gören ikincil sebepler olan dünyayı yönetmek olduğu gibi.

İnsanda, içinde ilahilikten bir şeylerin parıldamadığı hiçbir mizaç bulunmaz ve Tanrı’da, insanda temsil edilmeyen hiçbir şey yoktur, fakat biçime gelelim.

ÜÇÜNCÜ İLAHİ, İnsan Biçim Bakımından İlkörneği (Archetypus) Tasvir Eder. Bölüm II.

Eğer insan hakiki Tanrı imgesini kendinde barındırmak zorundaysa, benzer bir biçimden pay alması kaçınılmazdır.

Fakat ne yazık, nereye yöneliyoruz, hiçbir sınırla kuşatılmayan, hiçbir çizgiyle biçimlendirilmeyen, hiçbir renkle boyanmayan O varlığa nasıl bir biçim atfedeceğiz. İşte bu sebeple, ne Tanrı’nın bizzat kendisinin ne de gök kubbede bulunan herhangi bir şeyin asla hiçbir imgesinin yapılmaması ilahi yasayla kesin bir şekilde emredilmiştir, hem o putlar aracılığıyla görünür yaratıklara tapınılmasın diye, hem de tasvir edilemeyen şey sahte bir biçimde ifade edilmesin diye.

Fakat hiçbir biçim türetilemese ve aşağı âlemdeki şeylerde Tanrı’nın benzerliğinin veya suretinin teşhis edilebileceği hiçbir şey bulunamasa da, yine de Tanrı’nın kendi tanıklığına dayanarak, insanda O’nun benzerliğini ve biçimini arayacağız, zira en yüce Sanatkâr, insan bedeninin bütün kısımlarını ve uzuvlarını olduğu gibi, kendisini bize bir tür analoji yoluyla bildirmeyi lütfetmiştir. Nitekim Davud’un ilahisinde terennüm edildiği üzere sağ eli olduğunu söylemiştir, Rab efendime dedi ki, sağımda otur. Sol eli de vardır, son hesaplaşmada günahkârlar ve lanetliler oraya sürülecektir.

Kimi zaman tıpkı bir insan gibi oturduğu söylenir, nitekim İşaya’da şöyle der, Gök benim tahtımdır, yer ise ayaklarımın basamağıdır.

Yaratılış kitabında da günün rüzgârında, gün ortasında yürüdüğü söylenir. Ve O’nun ebediyet yolları hakkında Mezmurlar yazarı şöyle der, Ey Tanrı, senin yürüyüşlerini, kutsal mekânda olan Tanrım ve kralımın yürüyüşlerini gördüler. Habakkuk’un tanıklığına göre, çağların dağları yerinden oynasın ve dünyanın tepeleri eğilsin diye, bazen dehşet salan adımlar ve yürüyüşlerdir bunlar, çünkü Hieronymus’un doğru şekilde açıkladığı gibi, O bize geldiğinde şeytani güçleri yok etti ve çağın yüksekliklerini hiçe indirdi.

Kutsal Yazı, bizzat Tanrı’ya atfedilen uzuvlar konusunda da son derece zengin bir tanıktır. Nitekim O’nun gözleri ve kulakları vardır, Davud’un ilahisinde bunlardan şöyle bahsedilir, Rabb’in gözleri doğruların üzerindedir ve kulakları onların dualarına açıktır. Başka bir ilahide sözü edilen gözkapakları vardır,

Gözleri yoksula bakar ve gözkapakları insanoğullarını sınar. Yasada sıklıkla tekrarlandığı üzere, kurbanları hoş bir koku olarak kokladığı burun delikleri vardır.

İşaya’da hakkında, Ağzıma danışmadınız, denilen bir ağız vardır. İlahiler İlahisi’nde geçen tat alma duyusu ve boğaz vardır, Boğazın en iyi şarap gibidir. Baş hakkında da aynı yerde şöyle denir,

Başın Karmel gibidir, pek çok İbraninin bile aldandığı gibi Suriye kıyılarındaki o ulu dağ gibi değil, erguvan rengini veren o kurtçuk gibi. Zira Karmel hem dağ hem de kurtçuk anlamına gelir.

Ve benzetmenin dağa değil de kurtçuğa yapıldığını ardından gelen şu sözler gösterir, Ve başının saçları kralın erguvanı gibidir. Kraliyet Peygamberi’nin haklarında şöyle dediği eller de anılmıştır,

Ellerin ey Rab beni yaptı ve bana biçim verdi. Yine terennüm ettiği parmaklar vardır, Senin parmaklarının eseri olan göklerini göreceğim.

İlahiler İlahisi’nde dişler hakkında şöyle denir, Şarap sevgilim için içilmeye, Dudakları ve dişleri için geviş getirilmeye layıktır.

Omuzlar vardır, onlar hakkında İşaya şöyle der, Hükümranlık O’nun omuzları üzerinde oldu. İncil’de söylendiği üzere bulunan koyunu da onların üzerinde taşımıştır.

İşaya’nın, Rabb’in kolu kime ifşa oldu, dediği harikulade kolları da vardır. Zira Kutsal Yazı’da sıklıkla tekrarlandığı üzere, ardından gelen en büyük işaretler ve mucizelerle halkı Mısır’dan uzanmış bir kol ile çıkarmıştır. Krallar kitabının birinci cildinde Davud’un içinde uyuduğu söylenen yürek vardır. Uyuyan havarinin İncil ırmaklarını kana kana içtiği göğüs vardır. Yeremya’da hakkında, Helak gününde onlara yüzümü değil sırtımı göstereceğim, denilen sırt vardır. Ve Kraliyet Peygamberi ilahisinde şöyle der, Sırtının art kısımları altının sarılığı içindedir.

Ayaklar, ki bunlar hakkında aynı Peygamber başka bir ilahide şöyle der, "Ve ayaklarının altında koyu bir karanlık vardı." Ayaklar ve uçuş, ki bunlar hakkında aynı ilahide şöyle der, "Rüzgârların kanatları üzerinde uçtu." Ve başka bir ilahide, semavi kralın gümüş kaplı güvercin kanatlarına sahip olduğunu söyler, ki aynı peygamber başka bir yerde bunları arzulayarak şöyle der, "Bana güvercininki gibi kanatları kim verecek?" Ve Bâni (Opifex), zaman zaman çeşitli kisvelere bürünerek kendini bize gösterir, elbette onun narin uzuvları bizim etten kemikten uzuvlarımız gibi soğuktan korunsun ve edep gereği örtünsün diye değil, bilakis bunlar, çıplak ve saf özüyle kavrayamadığımız Tanrı'yı kendilerinde ve kendileri vasıtasıyla tanıyabileceğimiz kisvelerdir.

Demek ki o en sade ve bir olanda çok katlı kuvvetler vardır, ve bizimle birlikte yürüdüğü yahut içimize yayıldığı birtakım yollar olan giysiler mevcuttur, zira O, uzuvları vasıtasıyla, yani bize nispetle çok katlı fakat kendi içinde biricik olan kuvvetleri vasıtasıyla bir iş icra eder. Bu giysiler hakkında İbraniler kendi teolojilerinde pek geniş açıklamalar yaparlar. Kan akıntısı olan kadın O'nun giysisinin eteğine dokunduğunda, İsa feryat edip şöyle demişti,

"Bana kim dokundu? Zira benden bir erdemin (gücün) çıktığını bildim."

Nitekim İbranilerin de öğrettiği üzere, O'ndan yayılan her erdem bu giysiler vasıtasıyla neşet eder, zira dedikleri gibi çıplak Tanrı'dan, yani her türlü bağıntıdan bütünüyle tecrit edilmiş olandan hiçbir şey akmaz, O bizzat bütün iyiliğin kendisi olarak kalır. Zira O'nun akıttığı şey, bizzat giysi diye adlandırdıkları belirli bir ilişkiye bürünür. Uzuvlar ise, dediğimiz gibi, birtakım kuvvetlerdir. Zira gözler, karşısında her şeyin çıplak olduğu O'nun en berrak temaşasını simgeler. Koklama duyusu, hayırlı amellerin kokusunu ayırt edici ve kabul edici gücü gösterir.

Kulaklar, yalnızca Tanrı'nın bildiği yürekteki düşüncelere varıncaya dek her şeyi algıladığı ve kavradığı vasıtadır. Göz kapakları, Hieronymus'un dediği gibi, en gizli derinlikleri yarıp aydınlatan Tanrı'nın gizli ve latif hükümleridir.

Dişleriyle en güzel biçimde öğütülmüş çok çeşitli gıdaları bize ihsan eder, ve amellerimizi, tıpkı Tanrı'nın Oğlu'nun ihtida eden Samiriyeliler hakkında dediği gibi, büyümemiz ve olgunlaşmamız için öğütülecek bir azık gibi kabul eder, zira onlar, Havarilerin hiç bilmediği, O'nun yemesi gereken yiyecekti. Omuzlarıyla her şeyi taşır, ve bunlar Havari'nin şu sözüne göre Tanrı'nın Oğlu'na mahsustur, "Kendi kudretinin kelamıyla her şeyi taşır", ki O bunların üzerine taşınacak koyunları, bütün günahlarımızın ağırlığını, hâkimiyetin, asanın ve hükmün yükünü de koymuştur, nitekim bizzat kendisi şehadet ederek şöyle der, "Baba bütün hükmü bana verdi." Kol, bütün mucizeleri sıklıkla gerçekleştirdiği ve gerçekleştirmekte olduğu kudrettir. Yüreğiyle bizi en şefkatli şekilde sever.

Arka tarafıyla kabul eder ve en sevgili olanları hor görmeksizin bağrına basar. Sırtı, kimi zaman kendisini duman tüter ve gazap dolu gösterir, kimi zaman da yaratılmış nesnelerde ışıldayarak, Musa'ya "Arkamı göreceksin" dediği gibi, bize temaşa edilsin diye kendini sunar.

Ayaklarıyla sevgisi kimi zaman bize gelir, kimi zaman da cürümlerimiz gerektirdiğinde uzaklaşır.

Kanatlarıyla, ihtiyaçlarımızı karşılamak üzere en hızlı biçimde uçar, biz de O'na doğru uçabilelim diye bu kanatları arzulamalıyız.

İşte Tanrı, her şeyde kendisini bize nasıl benzer kıldığını, hatta bizi kendine benzeterek uzuvlarda ve surette, eğer O'nda bir suret varsa, kendisine uyumlu kıldığını böylece gösterir.

Muhakkak ki vardır, fakat hiçbir sınırla daraltılmamış, hiçbir çizgiyle kuşatılmamıştır, bilakis tüm niteliklerin ve suretlerin pınarı olan kökenidir. Dediğimiz gibi bu uzuvlar, bizimkiler giyinik olduğu için, daha hayırlı elbiseler giyinir. Kutsal Yazı'nın rehberliğinde, bu dünya-üstü giysileri kibirden uzak, bilakis şu sözün buyurduğu o yerinde kanuna uyarak ele alacağız, "Kaçının, ve uzak durun buradan ey sefiller, uzak durun kutsala saygısızlar."

Saf ve yüce madde çıplak Tanrı'ya ne kadar uygunsa, beden de giyinik Tanrı'ya o kadar uygundur. Bölüm III.

Daha önce, ilk yaratılan en saf kuvve halindeki maddenin, en saf fiil halindeki Tanrı'ya ve her şeyin ilk illetine ne derece uygun düştüğünü açıklamıştık. Şimdi ise Tanrı'nın en mükemmel eseri ve bütün cihan nizamının en meşhuru olan insanın, dedikleri gibi gerek içsel gerek dışsal bütün yetkinliklere bürünmüş olan bizzat Tanrı ile taşıdığı o uygunluğun açıklanması gerekmektedir.

Tanrı'nın giysilerinden söz eden ve ilahiyatçılarımız nezdinde pek alışılmadık olan bu konuşma tarzı kimseyi ürkütmesin, zira bütün teologların anası ve pınarı olan Kutsal Yazı'dan, bu giysilere dair pek zengin şehadetlere sahibiz.

Davud, doksan ikinci ilahide şöyle terennüm eder, "Rab hüküm sürdü, ihtişama büründü, Rab kudreti giyindi ve kendini erdemle kuşattı." İbrani teologlar ise, bir sırra mebni olarak, tam on giysi sayarlar. Aynı şeyleri bana bizzat Kutsal Yazı öğretmeseydi, onlara inanmazdım.

Nitekim O'nun çıplak Tanrı olduğunu öne sürerler, bu da O'nun (İsmi Mübarek olsun), gerek içten gerek dıştan gelen her türlü bağıntıdan büsbütün tecrit edilmiş ve en üst derecede 'bu' olduğu haliyle, kendi münzevi tabiatında mütalaa edildiği durumdur. Nitekim böylesine tecrit edilmiş olarak anlaşıldığında, İşaya'da şöyle konuşur,

"Ani adonai hu şemi." Ki biz bunu şöyle tercüme ederiz, "Ben Rab'bim, adım budur", fakat şöyle denilse daha doğru olurdu, "Adım O'nun kendisidir." Zira o "hu" sözcüğü bir şeye işaret eden bir bağıntı zamiri değildir, bilakis en üst derecede 'bu' olan zâtı ifade eden bir lafızdır.

Bu haldeyken kendisini hiç kimseye bildirmez, bu yüzden devamında şöyle gelir, "Yüce birliğimde sahip olduğum celalimi bir başkasına vermem." O halde en üst derecede 'bu' olan O zât, kendisini yaratılmışlara dökmeden önce, birlikte Kutsal Ruh'u da neşrettiği Oğul'u tevlid etti.

Böylece Oğul'u tevlid etmeye karar verdiğinde, bizimkilerin babalık dediği ilk giysiyi giyindi. Fakat bu, Yakup'un O'na "Işıkların Babası" demesine vesile olan erişilmez bir ışıktır. Mezmur yazarı bu giysi hakkında şöyle terennüm eder, "Işığı bir giysi gibi kuşandın." Tevlid ettiği Oğul'u baba kucağına kabul ederken bir başka giysiye büründü ki Peygamber aynı ilahide bundan şöyle bahseder,

"Yükseklerini yahut yücelerini sularla örten." Zira bu yüce olan, Pavlus'un "Göklerden daha yüce kılınmış olan" dediği kimseden başkası mıdır?

Yahut Tanrı'nın yüksek ve yüce olanı, aynı Havari'nin hakkında şöyle dediği kimseden başkası mıdır, "Tanrı, Oğul'unu her türlü riyasetin, kudretin, erdemin, hâkimiyetin ve yalnız bu çağda değil gelecek çağda da anılan her ismin fevkine koydu, ve her şeyi O'nun ayakları altına serdi, ve O'nu bütün kilisenin üzerine baş kıldı"? O halde, O'nun en yüce eseri olan ve bütün nesneleri doğurucu güce sahip gerçek dünya-üstü su mahiyetindeki bu Oğul doğduğunda, ki buna binaen "Sular canlı ruhların sürüngenlerini çıkarsın" ve yine "Her şey Kelam vasıtasıyla yapıldı" denilmiştir, işte o vakit Baba ile Oğul'un aynı olduğu Tanrı'nın sulara büründüğü söylenir. Bu ilahilikte Tanrı'nın hikmeti olan Oğul, suyun tabiatına bürünmüştür, nitekim o hakîm kişi haklı olarak şöyle der, "Ve kurtarıcı hikmetin suyuyla onu suladı." Bu suları sadece kendisine bir giysi olsun diye almadı, bilakis onları bizim üzerimize de akıtsın diye aldı, yalnızca mabette "Eğer biri susamışsa bana gelsin ve içsin" diyerek susuzluğu dindirmek için değil, Samiriyeli kadınla konuşurken dediği gibi bol bir doygunluk vermek için de bunu yaptı, "Benim vereceğim sudan kim içerse, onda ebedi hayata fışkıran bir su pınarı olacaktır."

Zira bu unsuri sudan bahsetmiyordu, bilakis bizi kirlerimizden arındırsın ve bize o kurtarıcı hikmet suyunun kadehini sundursun diye Tanrı'nın Oğlu'nun içinde geldiği o en yüce sudan bahsediyordu.

Tanrı'nın Oğlu'nun krallık giysisine büründüğü de söylenir. İlahi sırlara vakıf olan zat şöyle der, "Giysisinin ve uyluğunun üzerinde 'Kralların Kralı ve Rablerin Rabbi' diye yazılıydı." Her ikisinden de neşet eden Kutsal Ruh ise her iki ahitte de ateş suretinde görülmüş ve ateşle kuşatılmıştır,

Nitekim Mısır'dan Çıkış'ta okuduğumuz üzere, Rab Sina Dağı'na ateş içinde indiğinde dağın tamamı tütüyordu,

Ve yine şöyle denilir, "Rabbin izzetinin görünüşü, İsrailoğullarının gözü önünde dağın zirvesinde yanan bir ateş gibiydi." İşte, erdemiyle kadim Atalar'a ateşten yasanın verildiği o Ruh, Havarilere de ateşten diller halinde görünmüş, onları teselli etmiş ve Tanrı'nın Oğlu'nun tamamlamaya geldiği o yasayı açıklamaları için onları tutuşturmuştur, ki Musa son ilahisinde bundan bahsederek şöyle demiştir,

Ve sağ elinde ateşten bir yasa vardı. O pek mukaddes, deruni ve kamil neşet edişten sonra, en yüce iyiliğin bizzat kendisi yaratılmışların içine yayılmak istedi, bu sebeple, rivayet edildiği üzere, yaratılmışlarla daha soylu bir surette muamele etmek ve hemhal olmak için başka yedi kisveye büründü. Bunların birincisine merhametin, şefkatin, iyiliğin ve takvanın büyüklüğü denir, bunun vasıtasıyla Kendini başkalarına yayar, onları gayet dindarca idare eder ve alabildiğine merhametle önceden kuşatır, aklar ve mükâfatlandırır. Vahiy kitabında bu hususta şöyle denir, Ve ona, yani merhametle nişanladığı zevcesi olan kiliseye, parıldayan ve bembeyaz ince ketenle (byssinus) örtünmesi bahşedildi. İnce keten ise azizlerin aklanışıdır, bunlar Tanrı’nın lütfu ve şefkatiyle, Mesih’in aracılığıyla bize bahşedilir. Dolayısıyla bize hayırlar ihsan ederek, bir nevi ince keten kisveye bürünür. Sonsuz merhamet ve takva, adaletin terazisiyle dengelendiği içindir ki, adaletin diğer kisvesini kuşanır, bu kisveye Kutsal Yazılarda kimi zaman kan kırmızısı, kimi zaman keten denir.

Zira Yuhanna’nın dediği gibi, Kana bulanmış bir kaftan giymişti ve O’nun adı Tanrı’nın Kelamı idi, yani her şeyin kendisiyle yapıldığı ve ihya edildiği Kelam,

Ona bağlanan insan tabiatı, ilahi adaleti yatıştırmak uğruna kan akıttı, beden ve kan vasıtasıyla günah işlendiğinde ilahi adalet de kan talep eder. Bu kisveye hayran kalan Melekler, Dionysios’un da kabul ettiği üzere, şöyle dediler,

Niçin giysin kızıldır, üzüm sıkan birininki gibi? Danyal’da ise, bakireye Mesih’e gebe kalacağını derhal bildiren ve kimi zaman, bir sır olmaksızın değil, O’nun şahsını temsil eden Cebrail keten giyinmiş olarak görüldü, bunun sırrı belki başka bir yerde açıklanacaktır. Ve her şeyi güzelleştiren en yüce güzellik olup, bilhassa kendi suretini her bakımdan bağışladığı insan tabiatını güzelleştirdiğinden, buradan bir başka kisve kuşanır, bu kisve Kutsal Yazıların birçok yerinde, bilhassa Davud’un ilahilerinde `[İbranice]` ile anılır, biz bunu kimi zaman zinet, kimi zaman güzellik, kimi zaman da ihtişam olarak tercüme ederiz, lakin hakikatte ilahi izzetin ve güzelliğin adıdır. Bize bunu türlü türlü ihsan ederek Hezekiel’de şöyle buyurur, Seni nakışlı kumaşlarla, ince ketenle ve ipekle giydirdim, orada anılan pek çok şeyi tamamlayarak, Bunları sana zinet ve güzellikle kamil olasın diye verdim.

Bundan ötürü Neşideler Neşidesi’nde insan yaratılışı kadınların, yani bütün yaratılmışların en güzeli diye anılır. Bundan sonra en yüce Hâkim, Kendisini bize daha aşina kılmak için başka iki kisveye bürünmüştür, bunlar vasıtasıyla üzerimize nice manevi armağanlar akar.

Bu kisveler hakkında Davud’un ezgisinde terennüm edilir, İtirafı, yahut şöhreti ve zineti kuşandın, zira muhakkak ki bunlar vasıtasıyla Tanrı insanları meşhur ve müzeyyen kılar. Bu kisvelere kimi zaman memeler denir, nitekim bunlar peygamberleri emzirmiştir ve Tanrı’ya hizmet eden herkesi emzirir, Neşideler Neşidesi’nde dendiği gibi, Memelerimi sana vereceğim.

Buna kimi zaman Pavlus’un ragıp olduğu üçüncü sema da denir. Sanatkârın kendisi bize hayatı, her iyi amelin temelini ve sebatını bahşettiğinden, buradan hareketle hayat, hayat ağacı ve diriler diyarı olarak anılır, bu diyarda kâmil ruh bize kisve gibi sunulur, nitekim ilahi Saz Şairi şöyle terennüm etmiştir, Enginleri bir kisve gibi büründü O, bu diyardan murat, ilahi Hakikatin buyurduğu üzere maddi semayla birlikte geçip gidecek olan şu fani dünya değildir,

Bilakis asla değişmeyen o diyardır, onun hakkında peygamber şöyle devam eder, Ebediyen sarsılmayacaktır. Nihayet bu en yüce ilahi celal son örtüyü kabul eder,

bunun vasıtasıyla Kendini bize bütünüyle aşina kılar. İbraniler buna Malhut (`[İbranice]`), yani krallık derler, zira bununla bizi efendimiz gibi idare eder. Buna Şehina (`[İbranice]`) da denir, yani Tanrı’nın vasıtasız olarak içimizde ikamet etmesidir, Yeremya’nın bahsettiği gibi, Sen ise içimizdesin ya Rab. Böylece bir zamanlar halkıyla birlikte o mecazi toplanma çadırında ikamet eden Zat, şimdi bizimle elle yapılmamış, yani Resul’ün öğrettiği gibi, bu yaratılışa ait olmayan bir meskende ikamet etmektedir. İçimizde bir bulut gibi ikamet ederek bizi ilahi gazabın hararetinden korur, çıplaklığımızı ve utancımızı örter ki O’nun izzetinin huzurunda perişan olmayalım.

Hezekiel’de bu kisve hakkında şöyle konuşulur, Örtümü senin üzerine serdim,

ve senin utancını örttüm, kusurumuzu örttüğü ve semavi düğünde kendileriyle bezenmiş, pak bulunacağımız kisveleri uzun bir kelamla anlatır.

İmdi Tanrı, yaratılmışlarla muamele etmek ve insana kendi kâmil suretini vermek için kisveye büründü, ve bu insanı ilahilikle giydirmek için, Kendisi insan tabiatını ve bu ıstırap çekebilir bedeni kuşandı. Bu bedende bulunan ruh ilahi ışıkla, yani akılla yahut zihinle birlikte var olduğunda, bazı bilgelerin iddia ettiği üzere, insan melekten daha belirgin bir Tanrı suretine sahip olur, zira uzuvları ve cüzleriyle bu organik beden, Tanrı’nın bütün libaslarının temsil edildiği kisvedir.

Bu sebeple, az önce temas ettiğimiz üzere, Tanrı’nın başı, gözleri, kulakları ve insan bedenindeki bütün uzuvları olduğu söylenir, bunlar bir bakıma uzuvlar diye adlandırılır, diğer bir bakıma kisveler, başka bir bakıma ise ölçüler diye anılır, Tanrı bunlarla her şeyi, bilhassa insanı kendi kemalat gayesine doğru sevk ve idare eder.

İnsanda en aşağı, en yüce ve ara şeyler bulunduğundan, insan vasıtasıyla her şey Tanrı ile kolayca uzlaştırılır. Bölüm IIII.

İnsanda Tanrı’nın gayet sarih bir timsali daha mevcuttur,

bu da şudur, Dionysios’un öğrettiği üzere, Tanrı’nın kudretle ve bir nevi üstünlükle ihata ettiği her şeyi, insan fiilen ihata eder. Tanrı insana da her şeyi ihata etme kudretini vermiştir, nitekim Kurtarıcı tarafından, Gregorios’un tefsir ettiği üzere, bütün yaratılış insan olarak adlandırılır, birinci ciltte bunu açıkladığımız gibi.

İmdi insan Tanrı ile barıştığında, her şey de barışmış olur, nitekim insan tabiatının kuşanılmasında, her şeyin buna bağlı olarak kuşanıldığı söylenir, evvelemirde can ve ruh, bütün hayvani kuvvetler, nebatî kuvvet ve elementler, insan bedeninin inşa edildiği maddeye ve nihayet onun içinde ihtiva edilen her şeye varıncaya dek. Bunun yalnızca insanda ve Kelam tarafından kuşanılan o tikel tabiatta vuku bulduğuna inanmakla kalmayız, aynı zamanda, Ona geleceğiz ve onun yanında mesken tutacağız diyen Zat’ı konuk eden herkeste,

ve Oğul’un bizden ayrılırken Baba’ya yönelttiği ve kabul olunan o en yürekten duanın muhatabı olan herkes için de bunun vuku bulduğuna inanırız, şöyle demişti, Baba, dilerim ki, ben ve sen bir olduğumuz gibi,

onlar da sende bir olsunlar. Zira insanın gayesi budur, hemen söyleyeceğimiz üzere. Ve her şeyin yöneldiği gaye de budur, zira her şey Tanrı’ya meyleder, nihayetinde insan vasıtasıyla O’na geri döndürülür.

Ruhun, geldiği Zat’a dönmeden evvel, neden tasfiye kabında arıtılacakmış gibi bedene yerleştirildiği hakkında. Bölüm V.

Lakin ruh Tanrı ile olan bu birliğe dönmeden evvel, bedeni kemale erdirsin ve beden tarafından kemale erdirilsin diye bedene kapatılır.

Önce o mu bedeni yetkinleştirir, yoksa beden mi onu yetkinleştirir, yahut ikisi birden mi vuku bulur, bilemiyorum, belki de doğru ve usulünce ilerleyenlerde her ikisi aynı anda kemale erer. Meşşailer ve İlahiyatçılarımızın dediği gibi, ruh bedende adeta bedeni kemale erdiren bir suret gibidir, yalnızca hareket, hissetme, büyüme ve anlama kudretini vermekle kalmaz, bilakis daha iyi bir mertebeye dönüşebilsin diye bedeni kemale erdirir ve arındırır. Kendisi tasfiye edilmedikçe bedeni de başkalaşmaya hazırlayamaz. Zira Resul’ün dediği gibi, Hepimiz başkalaşmayacağız, gerçi hepimiz dirileceğiz, ancak yalnızca ruhları arınmış bulunanların bedenleri başkalaşacaktır.

İmdi ruh bu bedene, sanki bir tasfiye kabına konulmuş gibi yerleştirilmiştir, lütuf bahşeden Zat’ın sevgisinin ve insanın tamamına dökülen ilahi ateşin vasıtasıyla, bilhassa kurbanlar ve sakramentlerin aracılığıyla, kabule amade kılınışına göre arındırılır.

Bu sebeple, insan soyunun kurtarıcısı olan en yüce kâhin İsa tarafından, diğer bütün kurbanların kendisine tâbi olduğu ve boyun eğdiği o en yüce kurban sunulduğunda, şakirtlerin ve onlar vasıtasıyla iman edecek olanların kalplerini eritmek, arındırmak ve pişirmek için o ateşten ruh gönderildi. O en yüce kurbanın takdiminden sonra, o ateşten ruhun gönderilmesine muvafık olan elli günlük süreden başka hiçbir zaman aralığı geçmedi. Tanrı’nın Oğlu kurban olarak sunulmasaydı bu ruh da gönderilmezdi, nitekim kendisi buna şehadet ederek şöyle buyurmuştur, Ben gitmezsem, yani Baba’ya yakmalık sunu olarak sunulmazsam, Tesellici size gelmeyecektir. Bu kurban eski yasada pek çok defa önceden remzedilmişti, kurban sunulduğunda gökten ateş beklenirdi, bu ateş gelip önceden tutuşturulmuş ve ateşe dönüşmüş olan kurbanı, geldiği o yüce makama büyük bir sır ile götürürdü, ve sunuyu yapanların üzerine Tesniye’de zikredilen şu ateşi yayardı, Tanrı yiyip bitiren, yahut tüketen ve mahveden bir ateştir.

Yiyen kimse nasıl ki yiyeceği tüketir ve onun tözünü (substantia) kendi varlığına dönüştürür, Tanrı da usulünce sunuda bulunanın hakiki kurbanını kabul buyurduğunda, kurban ve sunanda hoşnutluk bularak her ikisini de kendi zatına çeker. Bizlerin, en yüce rahip İsa Mesih tarafından sunulan kurbanla birlikte sunmamız gereken hakiki kurban ise, elçisel öğreti uyarınca, herkesin akla uygun bir kullukla kendini diri, lekesiz, kutsal ve Tanrı’yı hoşnut eden bir kurban olarak sunmasıdır. Böylece yalnızca can Tanrı’nın bizzat kendisine yükselmekle kalmaz, aynı Elçi Pavlus’un dediği gibi, ölümlü ve çürümeye mahkûm olan beden de çürümezliği ve ölümsüzlüğü kuşanır. Ve işte o vakit, her şeyi dönüştüren o ilahi ateşle yakılmış hakiki bir yakmalık sunu vuku bulacaktır.

İbraniler ise bu kurbana *olah*, yani yükselen adını verirler, zira kurbanın tamamı yakılıp ateşe dönüştüğünde Tanrı’nın huzurunda yükselirdi. Nitekim nefsani ekilen bedenimiz de ilahi ateşle kemale erdirilmiş olarak dirilecek, canla birlikte ruhani olarak yükselecek, ondan beslenecek ve her ikisi de hakiki, yanan, eriten ve dönüştüren ateş olan Tanrı tarafından dönüştürülecektir.

Tanrı’nın Canı Neden Buraya, Değişebilir Bir Surette Yerleştirdiği Üzerine. Bölüm VI.

Can bu arınma kabında temizlenmek ve kemale ermek gayesiyle bulunurken, gayretleri daima kendi hükümleri ve sözleriyle büyükleri sınırlamaktan ibaret olan kimi aşağı seviyedeki kimseler, Tanrı’nın bu canı neden yalnızca değişebilir değil, aynı zamanda en amansız düşman tarafından aralıksız hücuma uğrayacak bir halde buraya indirdiğine şaşar dururlar, cüretkâr bir pervasızlıkla kendilerini Tanrı’nın danışmanı kılan yarasalar misali, en yüce ışığı ve en yüce hikmeti suçlamaya kalkışırlar.

Oysa toz ve kül, güzelliğinin sureti güneşin doğuşundan batışına dek parıldayan O Zat’ın adını anmaktan bile hicap duymalıdır. Hikmet sahibinin öğüdü uyarınca, gençlerin büyüklerin ve yaşlıların huzurunda susması icap ederken, günleri ezeli olanın, hikmet ve ilim hazinelerinin tamamının içinde saklı bulunduğu O’nun huzurunda biz ne yapmalıyız? Yine de O’nu itham etmek için değil, aydınlanmak gayesiyle, en hikmetli sanatkârın insanı neden sarsılmaz kılmadığını ve neden aralıksız doğru yolda yürüyecek şekilde yaratmadığını sorabiliriz. Anselmus buna şöyle cevap verir, çünkü O bunu yapamazdı. Lakin bizim daha doğru bir ifadeyle söyleyeceğimiz üzere, başka bir Tanrı yaratmak O’na yakışmazdı, zira yalnızca O, doğası gereği günahsız ve değişmezdir. Alexander mezkûr sözün gerekçelerini getirmeye çabalar, Johannes Scotus ise bu gerekçeleri zayıf bularak reddeder, yine de kendi akıl yürütmelerinden ziyade azizlerin kanaatlerine teslim olur.

Müellifinin kendi hükmüyle hükümsüz kalan bu görüşleri onun kitaplarında okunmak üzere geride bırakarak, Augustinus’un Volusianus’a yazdığı gibi, Tanrı’nın bizim idrak edemeyeceğimiz pek çok şeye muktedir olduğunu ikrar edeceğiz, zira vuku bulan her şeyin yegâne illeti, yaratanın gücüdür, bu güç ise eşsizdir, beşeri ve meleksi her türlü zekâyı aşar.

İşte bu meselenin tetkikine dair, Rab gözlerimizi aydınlattığı ölçüde, eşyanın nizamının neyi iktiza ettiğini önceden kabul ederek bir şeyler söyleyeceğiz. Aristoteles’in de işaret ettiği üzere, bu nizam her orduda iki türlüdür, askerlerin kendi aralarında ve hepsinin birden hükümdara ve başkana karşı olan nizamı. Şayet bu ikisi birbiriyle uyuşursa her şey yolunda gider, şayet ihtilaf çıkarsa her şey karmaşık ve intizamsız bir hal alır. Nasıl ki bütün askerler iyi bir kumandandan yüz çevirebilirse, bütün yaratılmışlar da Tanrı’dan yüz çevirebilir, zira bizi çelen pek çok nesne vardır, bunlar yüzünden kâh en yüceye, kâh ortaya, kâh en aşağıya sürükleniriz. Kâh daha aşağı bir iyilik tarafından yoldan çıkarılırız, kâh zahiri bir iyi, kâh dedikleri gibi önceden belirlenmiş bir amaç uğruna dağılırız. Ve daima huzursuz, daima kararsız olan yüreğimiz, yegâne sebat sahibi olan Hükümdar’da sebat buluncaya dek bu aralıksız oyunlarla aldatılırız. Şayet günün birinde sebat bulursak, bu doğamızdan değil, Augustinus’un dediği gibi, her şeye sebat veren O Zat’ın lütfundandır. İnsanın bu imtihan meydanına çetin bir cenk için konulmasının ne denli hikmete uygun olduğunu ise ilahi ruhla esinlenmiş olan Gregorius şöyle açıklar, Kamçıların meşakkatleri ve erdemlerin mücadeleleri içinde yalnızca acizliğimiz ayan olmaz, aynı zamanda ne denli büyük bir erdeme doğru ilerlediğimizi de anlarız. Zira hiç kimse barış zamanında kendi kuvvetini bilemez. Savaşlar olmasaydı, erdemlerin tecrübesi vücut bulmazdı. Barışta kendi gücüyle övünen asker tedbirsizdir, zira hiç kimse ne kadar ilerlediğini zorluklar ve belirsizlikler haricinde anlayamaz.

Firminus da buna katılarak şöyle der, Her şeyden evvel Tanrı, başkalığın bize söylenmesini murat etti, bu sırrı avama açmadı, pek az kimseye vahyetti. Oysa bu başkalık, âlemin bütün gizemini içinde barındırır. Zira o, erdemi var eder, onsuz erdem yalnızca var olamamazlık etmekle kalmaz, arzulanamazdı bile, çünkü üstünlüğün kendi kuvvetini tatbik edeceği yahut göstereceği bir karşıtı bulunmadıkça erdem var olamaz.

Nasıl ki mücadele olmadan zafer ayakta kalamazsa, hasım olmadan da erdem vücut bulamaz. Bu yüzden insana erdemi bahşettiğinde, erdem atalet içinde uyuşup kendi doğasını yitirmesin diye onun karşısına bir düşman dikti. Erdemin gayesi, sarsıldığında ve hırpalandığında daha da perçinlenmektir.

Kurtuluşu için dövüşme gayretiyle durmaksızın kılıç sallayan hücum kıtası temel oluşturmadıkça, en yüksek mertebeye başka türlü ulaşılamazdı. Zira Rab, o saadete ve mükâfata zahmetsiz bir yoldan erişilmesini istemedi. Demek ki erdemi vereceği zaman, insanların zihinlerine ihtirasları ve kusurları aşılasın, onları şüphe içinde tutsun diye düşmanı da verdi, ta ki o, kötülüklerin müsebbibi ve bütün yanılgıların tertipçisi olarak ortaya çıksın, Tanrı insanı hayata çağırırken, beriki onu tam aksine yakalayıp ölüme sürüklesin. Bu durum yolumuzu şüphede, kavgamızı müphem, düşüşlerimizi pek çok kıldı. Zira o düşman, hakikate meyledenleri yoldan çıkarır yahut aldatır.

Hileyle ve ayartmalarla galebe çalamazsa, yücelerin kudretiyle sarsmaya çalıştığı mert bir canla karşılaşırsa, dile getirilmesi çirkin ve lanetli hilelere girişerek eziyet eder ve öldürür. Yine de pek çoklarını yere serdiği gibi, pek çokları tarafından da mağlup edilir ve hezimete uğramış olarak çekip gider. Zira insanın kudreti büyüktür, aklı büyüktür, sırrı büyüktür. Origenes de İlk İlkeler Üzerine adlı eserinde bu hususu ele alır ve şöyle der, Zira şayet Tanrı hiçbir surette yenilmeyeceğimiz bir düzen kursaydı, yenilmez olan için mücadele etmenin ne anlamı kalırdı? Yahut karşı koyma sebebi ve yenilme ihtimali bulunmayan yerde zafer çelenginin ne kıymeti olurdu? Bundan ötürü, kendisine karşı koyan şeyler dahi onun için hayırlıdır, zira onları alt ettiğinde, bunlar daha büyük bir şerefin vesilesi olurlar. Nitekim Eyüp, kendisine karşı savaşma kudreti verilmiş olan düşmana karşı kazandığı zaferden sonra iki katını geri aldı.

Öncesinde bir mücadele vuku bulmadıkça, bize bir taç verilmesi de gerekmez.

Zira bir koşu yahut cenk ile hak edilmedikçe taç giymenin ne şerefi, ne övgüsü olabilir? Çünkü hak etmenin şartı, kişinin batabileceği yerden üstün çıkmasıdır. Ve zaferin şerefi, mağlup edilebileceği yerden galip gelmesidir. Bundan ötürü Hikmet Kitabı, haddi aşabilecekken aşmayan, kötülük yapabilecekken yapmayan kimseyi över. Nihayetinde bu kimsenin iyilikleri Rab’de sebat bulacaktır, öyle ki bir daha nizamdan, barıştan ve sükûnetten katiyen ayrılmayacaktır.

İnsanın Günahtan Nasıl Ayrıldığı Üzerine. Bölüm VII.

İnsan Tanrı’dan her uzaklaştığında yanılır, günah işler ve Tanrı’nın o denli büyük kıldığı nizamdan sapar, nitekim basiretli Licentius, Augustinus’un Nizam Üzerine adlı kitabında şöyle der,

Aşikâr olanın gayrısında bir şey kabul ederim, lakin nizamın haricinde hiçbir şeyin vuku bulduğunu görmem, zira Tanrı’dan olan her şey nizama bağlanmıştır, Tanrı’nın haricinde yahut Tanrı’sız olan şeyler ise nizamsızdır.

Ve bunun neticesinde kabahat, nizamsızlık, ihtilaf, doğruluktan yoksunluk, eksiklik, günah ve hiçlik doğar. Lakin heyhat, hiçbir şey olan o şeyi tarif ederken, her şeyi nizama koyan en yüce İdareci tarafından yönetilen o eserde nizamsızlığın kötü olduğunu hükme bağlarken pek karanlık ve korkunç bir ormana giriyoruz.

Kötü nizamsızlık ve eksiklik, var olandan ve iyi olandan bir sapmadır. Kötülük bir töz değildir, zira onun varlığı bir başkasında var olmaktır. Bir araz da değildir, zira iyiye karşıttır ve dolayısıyla iyinin cinsindendir, oysa karşıtlar aynı cinstendir ve hakiki, kendiliğinden iyi bir tözdür. Var olan bir şey de değildir, zira bu nitelikteki her şey iyilik vasfı taşır.

Her var olanın fevkinde de değildir, zira o Tanrı’dır ve en yüce iyidir. Büsbütün bir hiçlik de değildir, zira kötülük iyiye, kusur da erdeme karşıttır. Oysa hiçlik hiçbir şeye karşıt olamaz, zira karşıt olan şeyler birer varlıktır.

İyi de kendi kendine karşıt olamaz. Demek ki kötülük, varlık ile hiçlik arasında bir vasat olup, var olan ve onda bulunması gereken doğruluktan sapan eksikliğin dayandığı bir varlığa sahiptir.

Bu eksiklik, varlıkta temellenen lakin hiçliğe meyleden bir mahrumiyettir.

Nasıl ki iyi, var olan her şeyin fevkindedir ve var olan her şey oraya yönelerek kemale erer, kötülük de var olan her şeyin altındadır ve ona yönelen şey eksilir, yok olur.

Ve Akademi mensupları ile Dionysios’un kabul ettiği üzere, her varlığın fevkindeki iyiyi düşünürken nihayetinde varlığa ulaştığımız gibi, kötülüğü düşündüğümüzde de bir tür mahrumiyete varırız. Demek ki tabiatta kötülük, tabii nizamın ve kemalatın bir eksikliği ve mahrumiyetidir.

Pythagoras’ın dediği gibi kadının kötü addedilmesi bundandır, zira erkeğin kemalatından noksandır, karanlık kötüdür, zira ışıktan yoksundur, sakat yahut ucube olan her şey kötüdür, zira tabiatın koyduğu nizamdan sapmıştır.

Ahlaktaki kötülük, eylemde ve işlediğimiz amelde bulunması gereken doğruluktan sapmadır, yahut kendisine bağlanmamız gereken en yüce iyiden (summum bonum) ayrılmadır. Mahrumiyette yakalanmış, ışıktan ve varlık diyarından kaçmış, zayıf, sefil, parçalayıcı, yok edici olup, iyiden yalnızca ayrılmakla kalmaz, insanı ondan uzaklaştırır da.

İnsanın günah sebebiyle Tanrı'dan nasıl uzaklaştığı ve ayrıldığı, tövbe yoluyla nasıl geri döndürüldüğü ve ahenk bulduğu hakkında. Bölüm VIII.

Böylece insan, günah sebebiyle Tanrı'dan uzaklaşıp O'na yabancılaşınca, geri dönüp bizzat Tanrı ile uyuşması için tek bir panzehri kalır. Gerçek tövbe (poenitentia) de budur, bazılarının sandığı gibi yalnızca cezanın tutulması yahut günahlar için gönüllüce üstlenilen bir keder değil, kendisinden ayrıldığı Tanrı'ya geri dönüştür, nitekim daha yetkin olan dilin köken bilimi de bunu gösterir. İbranicede tövbeye, geri dönüş anlamına gelen teşuva (teshuvah) denir. Zira pek çok kimse kederlenir, işlenen cürüm yüzünden en büyük azaplarla kıvranır, yine de kurtulamaz ve aklanmaz, zira günahın panzehrine sahip değildirler; bu panzehir ise kendisinden ayrıldıkları Tanrı'ya geri dönmek ve uyuşmazlığa düştükleri Tanrı ile mutabık olmaktır. Bu yüzden kehanet sözü günahkâra daima şöyle haykırır, Geri dön yahut yönel. Zekeriya'da, "Bana dönün, ben de size döneyim" der. Başka bir peygamber aracılığıyla ise şöyle buyurur, "Sense pek çok oynaşla zina ettin, yine de bana dön, seni kabul edeyim." Bu, Kurtarıcı'nın vaazlarının temeli kıldığı şu sözle aynıdır, "Tövbe edin, zira göklerin melekûtu yaklaştı." Göklere ait melekût, biz O'na yöneldiğimizde bize yönelen Tanrı'dan başka nedir ki? O vakit aramızda hususi bir surette ikamet ettiğinden ve bizzat üstlendiği insan tabiatında bize bizzat Tanrı'ya dönme yolunu sunduğundan, göklerin melekûtunun, yani gerçek tövbe ile kendisine yöneldiğimiz bizzat Tanrı'nın bize yaklaştığı söyleniyordu. Eğer gayrimeşru her türlü hazdan geri çekilmeyi ve uzak durmayı gerektiren bu yönelişi keder ve eza takip ederse, bu arızidir, tövbenin yahut bu yönelişin özünden değildir.

Nitekim günahı pek çok eza takip eder, fakat bunlardan ötürü insana tövbekâr denmez. Gönüllü bir kederi üstlendi diye kimse birinin tövbekâr olduğunu sanmasın, zira bu keder bazen günahın içindeyken de bulunur. Çünkü nasıl yöneliş eylemini keder takip ederse, günahı da öyle takip eder, zira her intizamsızlık ezayı ve cezayı beraberinde sürükler.

Nitekim hiç kimse kederi doğrudan isteyemez, zira Augustinus'un dediği gibi keder, istemediğimiz şeylerden ötürü başımıza gelendir. Yine de kederin vesilesi farklıdır, çünkü tövbekârda iyiye doğru bir ilerleyiş, günahkârda ise kötüye doğru bir düşüş ve yuvarlanış vardır. Öyleyse ruhun gerçek dengesi ve ahengi, hakikatte ve sevgide Tanrı'ya geri dönmek, O'na uymak ve intibak etmektir, nitekim Yoel aracılığıyla Rab şöyle buyurarak bunu talep eder, Bütün yüreğinizle, yani tam bir muhabbetle, bizzat Tanrı'dan uzaklaştıran lezzetlerden perhiz ederek, gözlerinizden dökülen gözyaşlarıyla, üzerinize lütuf damlatıp sizi sulaması için O'nun merhamet pınarını ve ilahi nazarını harekete geçirmek üzere ağlayarak ve dövünerek bana dönün. Zira gözümüz, gizemli dilde gözle aynı kelimeyle anılan ilahi merhamet pınarını harekete geçirir, nitekim her ikisine de ayin denir. Bundan ötürü isimde olduğu gibi hakikatte de bir sembol taşırlar ve birinin hareketi diğerinin hareketine kolayca sirayet eder, tıpkı iyi akort edilmiş bir çalgının telleri hakkında daha önce söylediğimiz gibi.

İnsanın sakramentler vasıtasıyla kendi içinde daha yetkin kılındığı ve Tanrı ile daha ahenkli hale geldiği hakkında. Bölüm IX.

Tanrı'ya bu geri dönüş insanı O'nunla yeterince bağlasa da, daha ziyade ahenk kazandırılması gereken bir şey baki kalır, nitekim adeta tabiatı gereği uyumsuz olanın, tabiatı bizzat uyum olan ile birleşmesi büyük, hatta en büyük iştir. Zira insan daha başlangıçtan itibaren gazap evladı ve günaha tabi olarak doğar, uyumsuzdur, Bilge'nin dediği gibi doğru kişi bile olsa ömür yolunda günde yedi kez düşer. Günahtan uzak olduğunu düşünen ise Yuhanna'nın dediği gibi kendini kandırır ve onda hakikat yoktur; o hakikat ki en yüce hakikat ile olan gerçek mutabakat ve ahenktir.

Bozulmuş her şeyi düzenleyip ölçüye koyan Tanrı ise ilk nizam olduğundan daima ahenklidir, hatta O birdir ve her şeyi kendisinde toplayan ahenk gücüdür, bu güçle uyuşan her şey ahenkle tanzim edilir.

Bu yüzden sakramentler kutsal ayinler, ilahi işaretler ve bir bakıma fail sebepler olarak tertip edilmiştir. Zira insana sunulan ilahi lütfun ve erdemin işaretleridirler ki, insan Tanrı ile gereken ahengi bulsun.

Mademki insan gazap evladı olarak doğar ve günahla ahengi bozulur, onun dengelenmesi için vaftiz sakramenti verilmiştir, bu sakramentte yalnızca sakramentin kendi gücü ve tesiriyle değil, alan kişinin istidadı uygun olmak kaydıyla, onu vazedenin lütfuyla yıkanır ve Tanrı ile ahenge kavuşur. İnsan ayrıca yasanın buyurduğu gibi ne bütün zihnin, ne bütün ruhun, ne de bütün kuvvetlerin uyuştuğu gündelik amellerinde de ayrılığa ve noksanlığa düşer, bu yüzden gündelik kusurlar ve uyumsuzluklar hasıl olur.

Bunun ahengi için tövbe sakramenti verilmiştir, bununla ve daha önce bahsettiğimiz Tanrı'ya yöneliş vasıtasıyla, ayrıca sakramentin ve günahtan azat edilmenin tesiriyle uyumsuzluklar düzene sokulur.

Sürekli gıdalarla bozulup dengemizi yitirdiğimizden, komünyon (eucharistia) sakramenti tertip edilmiştir, bununla diğer yiyeceklerle lekeleneni onarırız ve zillet bedenimizi O'nun celal bedenine uyacak ve onun suretine bürünecek şekilde hazırlarız.

Zürriyetin üremesinde tenin ayartısına ne verilmişse, usulünce riayet edilen evlilik sakramenti ile arındırılır, telafi edilir ve eksikliği giderilir.

Son derece elverişli iki sakrament daha tayin edilmiştir, bunlardan biri vaftizde yapılanın ikrarı yahut pekiştirilmesidir, bilhassa bunu zayıf bir erdemle ve hiçbir olumlu istidat göstermeksizin ilk çocukluk çağında almış olanlar içindir.

Diğerine son yağlama denir, bunda insanı her türlü bulaşmadan ve geride kalmışsa bütün uyumsuzluklardan arındırmayı ve tamamen temizlemeyi amaçlarız.

Bu mistik bedende ruhani önderin tesis edildiği ve sakallı bir baş olarak yükseltildiği başka bir sakrament daha mevcuttur; Davud'un ilahisinde söylendiği gibi, her şeyi mesheden ve her şeyi ahenkli kılan kutsal yağ (chrisma) oradan ve onun vasıtasıyla bedenin kisvesinin eteklerine kadar iner,

Baştaki o ıtır gibi ki, sakala, Harun'un sakalına iner, Kaftanının eteklerine süzülür.

Bu yağ yahut bu feyiz başka bir mecazla Hermon çiyi, yani kederin lanetlendiği yerin çiyi olarak adlandırılır, zira Hermon kederin laneti diye tevil edilir.

Bu çiy önce Siyon Dağı'na, yani başkalarının üzerinde gözetleme yerine konulmuş olanların üzerine iner, oradan bütün şehre ve inananların cemaatine yayılır.

İşte bu yağ yahut çiy vasıtasıyla bereket ve ebediyete kadar hayat bahşedilir.

Kurbanlarla kefaret edildiği hakkında. Bölüm X.

İnsan tövbe ile dengelendikten ve sakramentler aracılığıyla daha dolgun bir ahenge kavuşturulduktan sonra, geriye kurbanlar yoluyla tamamen arınıp Tanrı'ya layık bulunması kalır, nitekim insan kurbanlarla da azımsanmayacak bir uyum içindedir.

Zira Herakleitos'un dediği gibi kurbanlar, en yüce hekim tarafından tayin edilmiş bazı ruh ilaçlarıdır.

Proklos'un dediği gibi kötü cin, kurbanlarla arınana dek insanı sahiplenir. Kötü cin kovulduğunda ise insan Tanrı'ya döner.

Fakat arındıran, ahenk veren ve birleştiren hakiki kurban iki türlüdür, biri en yüce başkâhin Mesih'in bütün günahların bağışlanması için sunduğu, çarmıhının kanıyla gerek göktekileri gerek yerdekileri barıştırdığı kurbandır. Bu barışma, kefareti ödenmiş insanı bir tek ahenkle Tanrı'ya denk kılar ve pek tatlı bir melodiye kavuşturur.

Diğer kurban ise insanın kendisini diri, kutsal, Tanrı'yı hoşnut eden bir kurban olarak temiz, lekesiz ve yetkin bir halde Tanrı'ya sunmasıdır. Porphyrios da canlı varlıklardan perhiz etmeye dair eserinde bu hususta şöyle der,

Tanrı'ya sessizlikle, rikkatle, dindarlıkla, O'na dair saf ve doğru itikatlarla ibadet edelim, O'na benzemeye ve O'nunla birleşmeye gayret gösterelim, hayatımızın kutsiyetini bir kurban olarak sunup bunu mukaddesata vakfedelim.

Bizim Mesihimiz de Samiriyeli kadınla konuşurken şöyle diyerek bunu beklediğini ima etmiştir, Baba'ya ruhta ve hakikatte tapınacak hakiki tapınanlar gelecektir, zira Tanrı ruhtur ve kendisine uygun tapınanlar arar. O'na uygun hale gelmemiz, ruhani kılınmamız, hatta daha iyi bir ruha dönüştürülmemiz için Mesih, kendisini en yüce yakmalık sunu olarak feda edip öldürmeyi diledi ki, bizi bedence ölmüş fakat ruhça dirilmiş olarak Tanrı'ya sunsun.

Öyleyse Tanrı'ya benzemek ve O'nunla birleşmek için hayvani yanımız öldürülmeli, ruhani yanımız yükselip güçlenmelidir. Yuhanna'nın naklettiği şu sözün manası da budur, Eğer buğday tanesi toprağa düşüp ölmezse, yani beden ve kan bakımından ölmezse, çok meyve veremez. Ve yine, Dirilten ruhtur, bedenin ise hiçbir faydası yoktur.

Bundan ötürü en yüce kâhin Mesih kendini sundu, aynı zamanda bize de sunmayı öğreterek şöyle dedi, "Bunu beni anmak için ve bana benzemek üzere yapın, nitekim ben nasıl sunulduysam siz de kendinizi sunun." Zira kurban olarak zaten sunulmuş, çile yoluyla öldürülmüş ve ruhta zaten diriltilmiş olan bedeninin sırrının anılmasını buyuruyordu, öyle ki bedeninin sakramenti hakkında bizler tarafından yenilmesine, kendisi tarafından çarmıhta sunulmasına ve anmanın yerine getirilmesine dair olan bu şey uydurulabilsin.

"Size söylediğim sözler ruhtur ve yaşamdır." Eğer Tanrı’ya kavuşmak istiyorsak bütün varlığımız işte bu ruha ve bu yaşama döndürülmelidir.

Sadakalarla Arınılır. Bölüm XI.

Ilımlaştıran tövbeden, ahenkli sakramentlerden ve günahları bağışlatan kurbanlardan sonra, insan hiçbir kirlilikle Tanrı ile olan ünsiyetinden ve birliğinden koparılmasın diye, vaftizden sonra sadaka yoluyla gerçekleşen arınma gelir.

Bunu iddia etmeye asla cüret edemezdim, meğerki en yüce Hakikat bana, "Sadaka verin, böylece her şey sizin için temiz olur" diyerek öğretmiş olmasın. Zira dünyalar üstü pınarlardan fışkıran öyle bir su vardır ki, Sirak Kitabı'nda dendiği üzere, "Su ateşi nasıl söndürürse, sadaka da günahı öyle söndürür."

Aynı hakikati Daniel de yüce sözlerle Babil kralına öğretmiş ve "Günahlarını sadakalarla kefaret ederek kurtar" demiştir. Ve Melek Rafael, Tobit’te şöyle der, "Sadaka günahtan ve ölümden kurtarır."

Benim delilim ise şudur, nitekim Rabbi Şimon bar Yohai’nin dediği gibi, "Her kural bir vakit şaşsa bile bu kural asla şaşmaz, Hangi ölçüyle ölçerseniz, size de aynı ölçüyle geri ölçülecektir."

Zira bu, tekrar "Verin, size de verilecektir" diyen en yüce Hakikatin kuralıdır. Ve yine, Baba'ya güvenle yalvaralım diye bir kefil gibi öğretir, "Biz bize borçlu olanları bağışladığımız gibi, sen de bizim borçlarımızı bağışla, Biz verdiğimiz gibi, sen de ver."

Bu sebeple, bir insan borçları bağışlayarak, kendi malından cömertçe sarf edip bağışlayarak hemcinsine karşı ne kadar merhametli olursa, Tanrı'yı da kendi içinde o denli merhametli ve o denli cömert bir bağışlayıcı olarak hisseder, sarf eden kişi ne kadar cömertse, o nispette daha bol hisseder.

Bundan ötürü cömert mükâfatlandırıcı bizzat şöyle demiştir, "Bire karşılık yüz alacaksınız ve sonsuz yaşama sahip olacaksınız."

İnsan Erdemlerle Sedalanır. Bölüm XII.

Böylece arınmış ve ılımlı kılınmış insan, aletleri düzene sokulduğunda ahenkli ezgiler çıkarmak ister. Fakat ilk başta bir güçlük hisseder, çünkü Platon'un dediği gibi, ruhumuz Tanrı'dan çıkıp geldiği ve bir bedene hapsedildiği için uyumsuzluk çeker.

Bu uyumsuzluğun telifi için Musalar tarafından bir uyum verilmiştir ki insan ruhunun hareketlerini ahenkli ve akraba kılar, yeter ki insan uygun erdemleri kucaklayarak onlar uyarınca doğru bir biçimde yaşasın. Bunu açıklayan Khalkidios der ki, Usta (opifex) yücelerde ruhu armonik bir orana göre inşa ettiğinde, onun bütün hareketlerinin ritimlerden ve makamlardan oluşmasını buyurmuştur, fakat zorunlu olarak içinde bulunduğu beden ortaklığı yüzünden bu ahenk körelmeye yüz tutar, bu yüzden pek çoklarının ruhları ölçüsüz olur. İşte bu illetin şifası için müziği koymuştur, avamın eğlendiği, şehveti körükleyen ve kusurlara yaranan müziği değil, kavrayıştan (intellegentia) asla ayrılmayan o ilahi müziği. Zira Platon, yoldan sapan ruhları doğru yoldan eski ahengine geri çağırmak ister. En kusursuz senfoni ahlakımızdadır ve bütün erdemlerin ılımlılığı olan adalettedir, onun vasıtasıyla diğer bütün erdemler kendi vazifelerini ve işlerini yerine getirirler, öyle ki akıl rehber olsun ve içteki öfkeye benzer kudretli güç de akla kendini yardımcı kılsın. Ne var ki bunlar bir ahenk olmadan vücut bulamaz. Armoni olmadan ise hiçbir ahenk yoktur.

Hakiki senfoni ise zihinsel olan ve erdemlerin ahengi olup ruhu süsleyen, onu akli yoldan kadim tabiatına geri çağıran ve nihayetinde Usta Tanrı'nın onu başlangıçta yarattığı hale, yani erdemlerle sedalanan bir şahsiyete dönüştürendir. Bunlar dört katlı olsalar da, tıpkı bir lirin telleri gibi hepsi ahenkli bulunur, onların kimi en altta ve daha pes, kimi ortada, kimi de en üstte ve tîzdir.

Zira erdemler, iyi akort edilmiş bir aletten çıkan bütün amellerdir, nitekim erdem (virtus) kelimesi erkekten (vir) türemiştir. Yahut ahenkli olduğu için gramerciler tarafından şöyle tanımlanır, "Erdem, tabiatın ölçüsüne uygun düşen bir ruh alışkanlığıdır (habitus)." Erkekten türediği anlamıyla ise onu şöyle tasvir ederler,

"Erdem, ruhun sebatkâr, mutabık, kendisinde bulunduğu kişileri övgüye değer kılan bir yönelimidir (affectio)." Erdem, katlanma gücüdür, güçlü olmayı ve alt edilmeksizin dayanmayı ifade eder, nitekim erkek (vir), dedikleri gibi, güçlüyü ya da mukavemeti imler.

Fakat kutsal ve has dile müracaat eder ve erdemleri adlandırmak istersek, o dilde insana ne dendiğine ve erkeğe ne dendiğine bakmamız gerekecektir. Zira insan kelimesine, şimdilik bir kenara bıraktığımız muhtelif sebeplerle Adam, Enoş ve Gever denir.

Ve yalnızca şuna dikkat edilmelidir ki, bu isimlerin her birinde ilahiyata ait ya bir harf vardır ya da hiç yoktur.

Erkeğe ise İş denir, bu kelimede ilahiyatın iki harfi bulunur, alef ve yod, burada erdemle donatılmış insanın iki kat ilahi olduğu imlenir, yani ilki Tanrı'nın suretini taşıdığı tabiatı, ikincisi ise benzerliğini taşıdığı erdemi iledir.

Bu sırra göre erdem şöyle de tanımlanabilir, Erdem, insanı Tanrı'ya benzeten ve onu ilahileştiren bir ameldir.

Bu Adam kelimesinde dikkat edilmesi gereken bir diğer husus da iki adet dörtlü harf bulunmasıdır, dört anlamına gelen dalet ve kırk anlamına gelen mem. Bunlardan, insanın iki dörtten meydana geldiği ve ona alef ile gösterilen bir tür ilahiyatın nüfuz ettiği imlenir.

Bu durum şu sözlerde yeterince açık bir şekilde belirtilir, "Tanrı insanı toprağın tozundan yaptı", bizim elimizdeki metinde ise "balçığından" geçer, "ve onun burnuna yaşam nefesini üfledi." Burada üç şeye değinilir, toz, toprak ve nefes. Zira toprak, dört aşağı unsurdan biridir.

Bizim toz dediğimiz, yahut daha iyisi atomlar dediğimiz 'Afar', bilenlerin malumu olduğu üzere, ruha uygun düşen daha latif bir cismi imler. O ilahi nefes ise bize zerk edilmiştir, bizimkilerin üstün cüz dedikleri şeydir.

Plotinos’un kabul ettiği üzere, akli ruh hayvani yanımızla birlikte işte bundan filizlenir. Fakat erdemin aracılığıyla bütün insan bu çifte dörtten o ilahi olana geri döndürüldüğünde ve Tanrı'ya geçtiğinde, o vakit dörtlü ve unsuri harfi ilahiyat işaretine dönüştürür.

Ve diğer dörtlü harfi büyük bir sır ile erkeği belirten kelimenin üçüncü harfi olan şin ile gösterilen üçlü yüzlüğe indirger. Kısaca ifade edecek olursam, erdemler ve diğer arındırıcı vasıtalarla hayvani ve dünyevi insan, ruhani ve semavi hale gelir, Resul'ün dediği gibi, "İlk insan yerden olup dünyevidir, ikinci insan ise gökten olup semavidir." Ve yine, "Nasıl dünyevinin suretini taşıdıysak, semavinin suretini de taşıyalım." Dünyevi insandan semavi insana bu geçiş, sanki dört basamak gibi dörtlü erdemler vasıtasıyla gerçekleşir, yani medeni yahut ahlaki erdemler, arındırıcı erdemler, kahramanca erdemler ve nümunevi erdemler yoluyla. Bunlar hakkında Plotinos ve diğerleri pek geniş biçimde bahsederler. Fakat biz meseleyi kısaca toparlayarak diyoruz ki, insan ahlaki yahut medeni erdemlerde zahmet çeker.

Arındırıcı erdemlerde üstün gelir, kahramanca erdemlerde dinlenir, nümunevi erdemlerde ise parıldar ve ilahiyata kavuşur.

Ve her ne kadar Resul Pavlus’un Timoteos’a dediği üzere ilk üç erdem türünde bir zahmet bulunsa da, "Mesih’in iyi bir askeri gibi zahmete katlan", yine de en büyük zahmet medeni ve ahlaki erdemlerdedir, zira diğer daha üstün erdemlerde bulunan o hazdan henüz yoksundur. Bu yüzden erdem yolundaki çömezlere her yerde erdem yolunun sarp ve meşakkatli olduğu vaaz edilir. Nitekim Basileios şöyle der,

İlk başta sarp ve neredeyse geçit vermezdir erdemin yolu, Sürekli ter ve zahmetle doludur. Bu yüzden onun sarp zirvesini tutmak için büyük bir kudret gerekir, Ve tırmanana kolay değildir onun doruğuna çıkmak.

Ve Laktantius şöyle der, İyiliğin en yüce doruğuna ancak son derece büyük bir güçlük ve zahmetle ulaşılır. Bununla birlikte insan arınmaya başladığında, üstün gelir ve ruhu güçlendikçe, erdem yolu günden güne daha da hafifler. Resul'ün şu sözü de işte bunu anlatır,

"Zayıf olduğum zaman daha güçlüyüm." Zira o, hiç kimsenin kendisinden ötürü daha güçlü olduğunu görmediğim bedensel zayıflıktan bahsetmiyordu. Aksine şunu söylemek istiyordu, Hayvani cüzümde zayıfladığımda, onu hayatın sertliğiyle dermansız bırakıp erdem sevgisiyle şehveti dizginlediğimde, o vakit ruhani cüzümde daha güçlü hale gelirim. Çünkü toplamı sekiz gibi olan ve eşit parçalara bölünmüş bulunan erdem, her iki tarafta dört olarak aranır.

Şayet diğer taraf yarı yarıya zayıflatılırsa, öbür tarafın dört parçasına iki parça eklenir ve üç kat daha güçlü kılınır. Resul'ün bedensel bir zayıflıktan söz etmediğinden şüphe duyulmamalıdır, zira söze başlarken kurduğu cümlelerden konunun ne olduğu kolayca anlaşılır. Nitekim şöyle der,

Zayıflıklarımla, hakaretlerle, zaruretlerle, darlıklarla, Mesih uğruna uğradığım zulümlerle hoşnut olurum, zira bütün bunlar bedenin zayıflığından ziyade nefsani insanı bastırmaya yöneliktir. Ve bunlar, şehveti azaltan ve ruhu kuvvetlendiren arındırıcı erdemlerdir (virtutes purgatoriae).

Nitekim Plotinus da bu arındırıcı erdemler üzerine etraflıca tartışırken şöyle der, Bu erdemin vazifesi acıyı gidermektir, şayet buna gücü yetmezse onu mutedil kılmaktır, ve insan acı ile birlikte sarsılmasın diye onu hafifletmektir. Mümkün mertebe öfkeyi ortadan kaldırmalıdır, kabilse tamamen, şayet bu mümkün değilse, daha üstün olan insan aynı anda öfkeye kapılmamalıdır, nitekim öfkenin başkasına ait olması için gayret sarf edecektir. Dahası, hiçbir şeyden korkmayarak korkuyu defedecektir. Şüphesiz ki çirkin şeylere meyil duymayacaktır, şehvete dair olanlara da.

Şayet duyacak olursa, zannımca yalnızca fıtri olanlara meyil edecektir, öyle ki bunlar da düşüncesiz bir taşkınlığa kapılmasın, zira muhayyile (phantasia) bütün bunlardan tamamen arınmış olacak ve iradeden yoksun olanı da öyle pak kılmak isteyecektir ki, yerinden bile kıpırdamasın yahut en azından pek az kımıldasın. Üstelik bunlar aklın yakınlığıyla derhal yatıştırılabilsin, tıpkı bir bilgeye yaklaşan kimsenin sırf bu yakınlık sebebiyle ondan bir şeyler kavraması yahut ona benzemesi ya da ona hürmet duyarak iyi bir insanın cüret etmeyeceği hiçbir şeye cüret edememesi gibi.

Böylece şehvetten arınan insan, artık "Uzuvlarımda zihnimin yasasına karşı koyan ve beni günah yasasına tutsak eden başka bir yasa görüyorum" demez, bilakis "Bedenimi terbiye eder ve onu köle yaparım" der. İşte o vakit en meşum bağdan kurtulmuş olarak, arınmış insana asla zarar vermeyen, bilakis onun çoktan nefret ettiği ve köle kıldığı pek zalim bir düşman gibi olan bedene zarar veren her türlü felakette dahi sevinir. Bu yüzden, düşmanının Tanrı nezdinde hak ettiği cezaları çektiğini gören bir âdil gibi neşelenir.

Böylece arınan ve o kutlu nefesle kuvvetlenen Havariler, İsa’nın ismi uğruna hakarete layık görüldükleri için meclisin huzurundan sevinçle ayrılıyorlardı. Ve Pavlus Koloselilere şöyle der,

Şimdi sizin uğrunuza çektiğim acılarda seviniyorum. Ve Petrus, Mesih'in acılarına ortak olduğunuz ölçüde sevinin, der. Ve bedene, yani bizim en amansız nefsani düşmanımıza gelen her musibetten ötürü sevinmek ve neşelenmek, işte gerçek kahramanca erdem (virtus heroica) budur. Ve öyle sevinilmelidir ki, bunu şimdiden saadetin bir teminatı ve rehini sayalım. Mesih de nitekim buna işaretle şöyle buyurur,

Ruhu fakir olanlara ne mutlu, zira onlar aşağı şeylerin arzularından oruç tutarlar, göklerin melekûtu onlarındır ve fani şeylerden iğrenip ilahi şeylere yönelirler. Ne mutlu yumuşak huylu olanlara, zira onlar kimseyi incitmezler, yeryüzünden, yani bu topraktan bedenden feryat eden ette ve kandaki öfke ve intikam taşkınlığını söndürmüş yahut bastırmışlardır, zira onlar yeryüzünü, yani yaşayanların diyarını miras alacaklardır, kötüler ve murdarlar ise oradan kovulur. Ne mutlu yas tutanlara, gerek yakınlarının felaketlerinden ötürü, gerekse arınmış bir halde tahammülsüzce yaşadığı, daima yücelere göz diktiği, dibe çeken ağırlığı artık silkip attığı bu sefil dünya vadisindeki ikametinin uzamasından keder duyanlara. Ne mutlu adalete acıkıp susayanlara, zira bu kemal derecelerine en önce onlar erer.

Arınmış insan aşağı şeylerin hevesinden el çeker, bu sebeple kimseye haset etmez, hiçbir şeye göz dikmez ve yumuşak huylu kılınır. Daha sonra başkasının kederine ortak olarak yas tutar, yabancının haline üzülür, keza bu zindandaki vaktin uzamasına kederlenir, bu yüzden Tanrı’nın adaletine ve gerçekten doyuma ulaşacağı bütün semavi şeylere acıkır ve susar.

Daha sonra yakınına karşı iyiliksever olur ve hakiki muhabbetle tutuşarak herkesi kendisiyle birlikte çekmek ister, nitekim şöyle devam eder,

Ne mutlu merhametli olanlara, yakınıyla dertlenenlere ve ona şefkat gösterenlere, zira onlar merhamet ve şefkat bulacaklardır. Nihayet kusursuzca arınmış, hatta saflık ve paklıkla bezenmiş olanlar Kralın huzuruna kabul edilirler, bu sebeple şöyle devam eder, Ne mutlu yüreği temiz olanlara, zira onlar Tanrı’yı göreceklerdir.

Böylece O'nunla birleşmiş ve uyuşmuş olarak, barışın sağladığı her türlü sükunet ve huzur içinde O'nu göreceklerdir, nitekim bunun ardından şöyle denir, Ne mutlu barışı sağlayanlara, zira onlara Tanrı’nın oğulları denecektir, artık yüce bir mertebeye yükseltilmiş ve korkuyu dışarı atan kâmil muhabbetle donatılmışlardır, zira onlar pervasız ve emin bir şekilde her türlü çetin işe cüret ederler, göklerin melekûtunu şimdiden elde etmiş olarak her şeyi şen bir gönülle karşılarlar, ki bu melekût (en yüce Hakikatin öğrettiği üzere) içimizdedir. Burada şöyle der, Ne mutlu adalet uğruna zulüm görenlere, zira göklerin melekûtu onlarındır. İşte bunlar örnek teşkil eden erdemler vasıtasıyla tanrısallaşır, başkalarına ışık saçarlar. Şayet Yuhanna açık sözüyle bana, "Onlara Tanrı'nın çocukları olma yetkisini verdi" diyerek öğretmeseydi, insanların tanrılığa erişebileceğini iddia etmeye cüret edemezdim.

En yüce Hakikatin şu sözü uyarınca ışıldarlar, İnsanlar sizi görsün diye ışığınız onların önünde parlasın,

Zira yakılan bir mum yahut kandil tahıl ölçeğinin altına değil, şamdana konur ki evdekilerin hepsine ışık saçsın.

Yakılmış ve parlayan kandil, erdemin en yüksek zirvesine kâmil bir şekilde tırmanmış kimsedir, nitekim kadınlardan doğanların en büyüğü olan Vaftizci Yuhanna hakkında Mesih şöyle demiştir,

O, yanan ve ışık saçan bir kandildi. Tıpkı yalnızca erdemi değil, yüzü de öylesine parlayan Musa gibi, öyle ki İsrailoğulları yüzünün parlaklığından ötürü onun çehresine bakamıyorlardı, zira parıldayan bir ışıktan ötürü gözlerin kamaştığı aşikârdır. Örnek erdemlere erişmiş olan bu kâmil kimselerden yayılan parıltılar hakkında söyleyebileceğimiz pek çok şey hususunda bu sebeple susacağız. İnsan terennüm edebileceği şeyi okumakla masseder.

Bölüm XIII Arınmış, bezenmiş ve ahenkli kılınmış olan insan, artık Kralın huzuruna çıkarıldığında ahenkle bir şeyler terennüm etmelidir.

Lakin terennüm edilmesi gereken şey öyle bir şeydir ki, insan ahengi arayandan öğrenmedikçe bunu asla bilemez, zira orada zikredilecek bütün ezgileri O bestelemiş, karanlık ve pek çetin olsalar da bizlere kolayca okunması için sunmuştur. Baruk der ki, Rabbin yollarını araştıran yahut O'nun patikalarını düşünen kimse yoktur, ancak her şeyi bilen O, bunları bilir. O, terbiyenin bütün yolunu buldu ve onu kulu Yakup’a, sevgilisi İsrail’e teslim etti, bu ahengin içindeki en gizli ve hayranlık uyandırıcı sırları bazılarına açtı.

Bunların arasında, "Gözlerimi aç da yasanın harikalarını göreyim" diyen zat da vardı. Baruk şöyle devam eder, Bundan sonra yeryüzünde göründü ve insanlarla birlikte yaşadı, aynı terbiyeyi daha üstün bir surette tevdî etti. Mesih’in sırlarına vakıf olan o dört kişi bunu yazıya geçirdi, ancak bu öğreti uyarınca kutsal olanın köpeklere verilmemesi ve incilerin domuzların önüne çiğnenmesi için atılmaması kuralı ve sureti gözetildi, zira en yüce Kralın sırları herkese ifşa edilmemelidir. Bu yüzden ilahi çalgıcı şöyle terennüm eder, Sana karşı günah işlemeyeyim diye sözlerini yüreğimde sakladım. Ve yabancılar, yani ilahi ve kutsal şeylere layıkıyla vakıf olmayanlar bunları kavrayamazlar, bilakis kendilerine meçhul bir dille konuşulduğunu işiten yabancılar gibi dururlar, nitekim lirin karşısındaki merkepler gibi kalakalırlar, bu sebeple peygamber bir kez daha terennüm eder, Rabbin ezgisini yabancı bir diyarda nasıl okuyalım.

Öyleyse en bilge vaizimiz Mesih, Tanrı’nın melekûtunun sırrını yalnızca en has talebeleri anlasın, dışarıdakiler ise sadece meselleri hissetsin diye bu kural ve nizamla konuştu. Zira kutsal yazı tıpkı bir insan bedeni gibidir, onda deri, et ve ilikleriyle birlikte kemikler bulunur.

Çoğu kimse deriyi görür, fakat eti göremez, ilikleriyle birlikte kemikleri ise hiç göremez. Lafzi anlam (sensus litteralis) şüphesiz ki herkesçe bilinen deri gibidir ve bakan hiç kimseden gizli değildir. Mecazi, yani alegorik anlam ise deriyle örtülü et gibidir, yine de derine bakan kimse tarafından idrak edilebilir.

Anagojik ve ilahi anlam ise et ve deriyle örtülmüş, iliklerle dolu en gizli kemikler gibidir. Kemiklerde ve kutsal harflerin cevherinde saklı bulunan o en bereketli ilik asla tarif edilemez, zira o her türlü beşeri idraki aşar ve onu tevdî eden zat açıklamadıkça kavranamaz. Gerek kanunun o eski Kitab-ı Mukaddes metinlerinde, gerekse Mesih ve talebelerinin şerhleriyle izah edilen en yeni metinlerinde gizli ve örtülü bütün ezgileri ahenkle bir araya getirdiğimiz başka bir kaynak görmüyor ve kabul etmiyoruz. İşte bu sebeple, haklarında şöyle denilen en tatlı ezgileri aramaktayız, Sözlerin damağıma ne tatlı gelir, ağzımdaki baldan tatlıdır. Ve yine, Rabbin hükümleri haktır, kendi içlerinde adildir, altından ve değerli taştan daha arzu edilir, baldan ve petekten daha tatlıdır. Zira onlar doğrudur ve kendi içlerinde ahenklidir, bu yüzden yüreği sevindirir, gözleri aydınlatır ve bütün insanı öylesine mest eder ki, onlarla hemhal olan ne mutludur, nitekim aynı peygamber başka bir yerde şöyle der, Ne mutlu terbiye ettiğin ve yasandan öğrettiğin kimseye, ya Rab. Tefekkür ile giriş yapar.

Bölüm XIIII Kutsal yazı hakikaten insanı mesut kılar, canları döndürür ve küçüklere bilgelik bağışlar, yeter ki onun yasaları üzerinde tefekkür edilsin ve kutsal yazıyı tetkik vasıtasıyla Tanrı’ya kurban olarak sunulan geviş getiren ve pak bir hayvan gibi kabul edilsin. Bu sebeple Davut'a ait olanda...

Ezgiyle bildirilir ki, ne mutlu o kimseye ki gece gündüz Rabbin yasası üzerinde tefekkür eder. Bir başka ezgide ise şöyle denir, Ne mutlu O’nun tanıklıklarını derinlemesine araştıranlara. Bunu sadece övmekle kalmayıp bizzat gözettiğini şu sözlerle dile getirir, Şafaktan önce gözlerim sana yöneldi, yahut daha erken vakitte. Yine aynı şekilde, Gözlerim nöbetleri, yani gece bekleyişlerini önceden karşıladı ki senin kelamın üzerine tefekkür edeyim, der. Yasanın tekrarında emredilen husus da işte tam olarak budur.

Bugün sana buyurduğum bu sözler yüreğinde olacak, evinde otururken, yolda yürürken, uyurken ve kalktığında onlar üzerine tefekkür edeceksin, onları gözlerinin önünden hiç ayrılmayacak şekilde bağlayacaksın. Elbette bunlar, yasanın lafzına batıl bir gayretle bağlananların böbürlenerek yapageldikleri gibi keten ya da ipek bir iplikle bağlanacak değildir, bilakis zihnin sarsılmaz sebatıyla tutulmalıdır ki, kendisinden feyiz alacağın ve onların içinde saklı bulunan çok türlü, hatta her türden o en tatlı ahenge sürükleneceğin bir dayanağın daima bulunsun. Zira bilgeliğin ve gizlenmiş ilmin bütün hazineleri oradadır, öyleyse oradan tefekkür edebiliriz ki, yalnızca dolanan Ay’ı ve Güneş’in tutulmalarını terennüm etmekle kalmayalım, bunların biri adeta bir horoz gibi bütün göğü gebe bırakır, yeryüzü ise bir rahim gibi tüm yıldızlardan gelen etkileri kabul ederek onları bize aşikâr kılar, bilakis bütün bu kâinat çarkının, onun sakinlerinin, ilk örneğinin (arketiBinary/archetypus), sanatkârının ve hepsinin birden ahengini hep birlikte yankılandıralım.

Zira o ilahi kelamda her şey hayranlık uyandırıcı tarzlarda terennüm edilmeye alışıktır, yeter ki biz onları derinlemesine araştırmayı bilelim, yüzümüzdeki peçe kalkmış olarak onda saklı bulunan Rabbin izzetini temaşa etmemiz, nurdan nura ilerleyerek, nihayet kendi güçlerimizle erişilmez olan ışığın kaynağına Tanrı’nın lütfuyla ulaşmamız bize bahşedilsin.

Bundan ötürü bizzat kutsal yazıda tefekkür eden kimse, sadece Davud’un ilahilerinde değil, Phaedros diyaloğunda şöyle diyen Platon tarafından da kutlu sayılır.

İlahi tefekkürleri hakkıyla kullanan, kusursuz sırlara daima vakıf olan kimse, hakikatte yalnız başına yetkinliğe erer.

Böylece beşeri meşgalelerden ayrılmış, ilahi olana bağlanmış kimse, kalabalıklar tarafından adeta kendinden geçmiş gibi yerilir, oysa Tanrı ile dolu olan bu kişi kalabalıkları geride bırakır.

Onların zenginlik sandığı şeyi o, en büyük muhtaçlık olarak tartar. Bu yüzden yalnızca insanlara tahammülsüzdür, çünkü en yüce olanı tatmıştır, ona can atar, yalnızca onlar için yakarır. Dua ile ahenk bulur.

Her kim muhtaçlığını bilirse, zorunlu olanı öngörür ve henüz mahrum olduğu şeyi talep eder.

Zira Proklos’un Porfiriosçu kaynaklardan ve diğer bilgelerden aktararak öğrettiği üzere, bizler evrenin parçaları olduğumuzdan, bütün bir evrene muhtacız. Her bir tabiatın selameti ve bekası, bizzat kendisinin kendi bütününe yönelmesine en hakiki biçimde bağlı olduğuna göre, fazilete sahip olmayı arzulayan kimsenin dualarda sebat etmesi, bütün fazileti kendisinde toplayan, en yüce iyi olan ve her nevi iyiliğin illetini teşkil eden, bunu bir silsile ya da ardışıklık yoluyla değil, doğrudan doğruya her şeyi, dilersen maddenin kendisini dahi var eden O Varlığa durmaksızın yakarması gerekir. Tanrılık kimseden uzaklaşmaz, kimseden ayrı durmaz, bilakis her bir varlık Tanrı’da mevcut olduğundan herkese eşit derecede yakındır. Tanrı’nın haricinde hiçbir şey yoktur, zira O her şeyi kuşatır ve kavrar.

Tanrı’nın haricinde hayal ettiğimiz her ne varsa, mutlak bir hiçliktir. Iamblikhos, duaların her türlü umudun ötesindeki gerekliliğini buna ekler, zira her şey En Yüce Olan’ın emriyle tanrılar tarafından meydana getirilmiş ve onlar tarafından muhafaza edilmektedir.

Bu sebeple kurtulmak isteyen kimsenin, kurtaranlara ve nesnelerin kendilerinden ayrılamayacağı varlıklara yakarması icap eder. Zira varlığa gelen her şey, ebeveyninden ve kökünden koparıldığında derhal var-olmayana ve yok oluşa sürüklenir, bilakis tek tek süreçlere dâhil olanlar dahi kendi ebeveyninde kalmaya devam eder, nitekim Tanrı’dan başlayan ve yine O Tanrı’da son bulan bütün yaratılmışlar böyledir, bunlar varlığa çıktıkları, kendi içlerinde var oldukları ve bizzat Tanrı’ya yöneldikleri o yetkin üçlüye göredir. Zira yaratılmış olan her şey, Proklos’un Platon’un zihnine dayanarak izah ettiği üzere, Tanrı’dan başlayan ve yine O Tanrı’da son bulan bir nevi daire meydana getirir, tıpkı başladığı yerde kapanan bir çember çizgisi gibi.

Geri dönebilmeleri için ise, kendilerinden sudûr ettikleri varlıkların inayetine muhtaçtırlar. Bu inayet ise dualarla elde edilir, duaların vazifesi gerek Melekleri gerekse bizzat Tanrı’yı ikna etmektir ki, O emretsin, melekler ise ebedi bir muhafaza ile gözetsinler ve bizi geldiğimiz yere geri götürsünler.

Zira rıza olmaksızın, Tanrı’ya dönüş olmaksızın ve sempati (sympathia) dedikleri o müşterek nefes olmaksızın her bir şey nedir ki, der. Dua herkese lazımdır, fakat bilhassa erdemli insanlara gereklidir, zira dua onların Tanrı’ya bir nevi yönelişi ve kavuşumudur. Benzer olan, benzeriyle kaynaşmaya ve birleşmeye doğası gereği meyyaldir.

Erdemli ve lekesiz insan ise Tanrı’ya benzer, öyleyse yardım dilemek için O’nunla birleşmelidir, ta ki bu sayede bedenin o karanlık zindanından ve bağlarından kurtarılsın, zira orada bulunurken benzeri olduğu ve nihayetinde birleşeceği O Varlıktan uzakta, gurbettedir.

Nasıl ki ebeveynlerinden koparılan evlatlar, fıtratın sevkiyle onlara dönünceye dek yalvarırlarsa, bizler de her şeyin hakiki Pederinden uzaklaşmış ve ayrı düşmüş olarak, geri döndürülmemiz için O’na dua etmeli, O’na yakarmalıyız. Bu yüzdendir ki bazı Akademi mensupları, duaları ve niyazları hiçe sayarak daha yüce ve ilahi olan tabiata yönelmeyi ihmal edenleri öksüz ve her iki ebeveyninden de mahrum kalmış kimseler olarak adlandırmışlardır.

Bu sebeple insanların muhtelif kavimleri arasında erdem önderliğinde kendilerine bir ad kazanan her kim varsa, niyaz ve dua meşgaleleriyle hemhal olmuştur, Hindistan’da Brahmanlar, Perslerde Mecusiler, Grekler arasında teologlar, Asurlularda Kildaniler gibi, ki bunlar tanrıların gizlerini ve saklı sırlarını korumuş, onları dualarla tazim etmişlerdir. Göklerin kapısı artık aralanmış olan bizlerin bunu yapması ne kadar daha elzemdir. Düzene girmiş bir zihnin Tanrı’ya yönelttiği, noksanlıkların giderilmesi ya da kimi ihsanların elde edilmesi için dökülen ne kadar söz veya içsel tefekkür varsa, O’nun şerefine sıklıkla eda ettiğimiz övgüler ve ilahilerin yanı sıra, Tanrı’ya sunulmuş o kadar tatlı ezgiler demektir. Bu ezgilerin en mükemmel şekilde tertip edilmesi için Proklos dahi çok kıymetli kaideler vazetmiştir, bunların ilki, dua eden kimsenin yöneldiği ilahi mertebelerin bilinmesidir, zira bu mertebelerin hususiyetlerini bilmeyen kimse layıkıyla ve selametle yaklaşamaz.

Bu sebeple kâhinlik sözü, yani ilahi buyruklar, Tanrı’ya kutsal ibadette ilk olarak ateşin yakılmasını ve onun bilinmesini emreder. Bunun Musa’nın kaidelerinden alındığından şüphe duymuyoruz, nitekim Levililer kitabında en yüce makamın buyruğuyla şöyle emredilir, Sunağımın üzerindeki ateş daima yanacaktır.

Bundan sonra ikinci sırayı, içimizdeki her türlü samimiyete, arınmaya ve bize emanet edilenlerdeki sadakate göre bizzat Tanrı ile olan hısımlığımız ve yakınlığımız alır, nitekim Yüce Muallim şöyle buyurur, Göklerde olan Pederimin iradesini kim yerine getirirse, kardeşim, kız kardeşim ve annem odur.

Üçüncü sırada temas gelir, bu temas vasıtasıyla zihnin en yüce zirvesiyle ilahi öze dokunur ve ona doğru eğilmeye gayret ederiz. Yuhanna’nın şu sözleri bence bu manadadır, Duyduğumuz, gördüğümüz ve ellerimizle dokunduğumuz yaşam sözüdür. Dördüncü sırada bağlanma yahut yapışma gelir, zira ilahi kelamda böyle denir.

Bu husus Davud’un ezgisinde de sarih biçimde yer alır, şöyle denmektedir, Bana gelince, Tanrı’ya yakın olmak iyidir. Kâhinlik sözünde ise, Ateşe bağlanan ölümlü, tanrılığın ışığına sahip olacaktır, denir. Zira bu bize ilahi ışıktan büyük bir pay alma ve daha aşikâr bir iştirak sağlar, ahlakın benzerliği ve içsel muhabbet yoluyla buna sevk eder. Sonuncusu ise birleşmedir, bu birleşme ruhtaki o biricik şeyi Tanrı’nın birliğine yerleştirir, bizi tek bir fiilde toplayarak sabit kılar, öyle ki artık kendimizin değil, ilahi ışıkta ikamet eden ve bizzat O’nun tarafından dairevi bir tarzda kuşatılmış olan Tanrı’nın oluruz.

Hakiki duaların en yüce gayesi de işte budur, yönelişin bizzat kendisini kalıcı menzillere bağlamak, tek bir Tanrı’dan sudûr eden her şeyi yeniden O Bir Olanda yerleştirmek ve sabit kılmaktır.

Yalnızca erdemli ve hakikaten iyi bir insanın sahip olabileceği hakiki ve kâmil ahenk de işte budur.

Dualarla arınıp Tanrı’ya yükseldiğimizde, kutlu ve mesut bir hayata giden doğru ve en kestirme yol da yine budur.

Bölüm XVI, Temaşa Yoluyla Girilir

Dua ederken talep ettiğimizde, arzuladığımız şeye henüz nail olmuş değilizdir, ancak dua kabul edilip arzulanan lütuf elde edildikten sonra, ruhun eksiksiz hazzıyla o kutsal temaşaları müşahede etmenin mümkün olduğu en mahrem mekânlara dâhil ediliriz. Hakiki temaşa da işte budur, nitekim Richard, Mistik Ahit Sandığı üzerine yazdığı eserinde bunu güzelce tarif ederek şöyle der, Temaşa, zihnin hayranlıkla duraklayarak hikmetin temaşalarına yönelik serbest nüfuzudur. Zira yakarışlarla kapısı çalınan Rab, nihayetinde sayısız odadan birini açar, oraya giren kimse aydınlanmış gözlerle ilahi hikmetin avamdan en saklı manzaralarını görür. Bunlar sonsuzluğa uzandığından, hepsine nüfuz edemeyiz, gören kimsenin zihni hayranlık içinde asılı kalır.

Zira yazıldığı üzere, "Rabbi elinizden geldiğince yüceltin, çünkü O her şeyden büyüktür." Gerçekten de O'nun eserlerinden pek azını gördük, bu görülenlerden çok daha büyük olan nice gizlenmiş şeyler vardır. Kutsanmış ruhlar dahi O'nu olduğu gibi görseler de, ne kadar büyük olduğunu kavrayamazlar, zira O sonsuzdur, melekler ise kendi güçlerinin sınırları dahilinde mertebelere sahiptir. Bu sebeple Yeşaya, Tanrı ile içten bir yakınlık içinde, "Gerçekten sen gizlenen bir Tanrısın" demiştir.

Kuşkusuz O hem gizlidir hem de aşikârdır, zira Tanrı her varlıkta mevcuttur, bu cihetle herkese aşikârdır. Kendi içinde ise adeta kendi dipsiz derinliğindedir, karanlıklar içinde örtülüdür ve herkesten gizlidir, nitekim Davut’un mezmurunda şöyle denir, "Karanlığı kendine gizlenme yeri kıldı, çadırını kendi çevresine kurdu, havanın bulutlarındaki karanlık suları da." İşte bakınız, karanlıklarla, çadırla ve karanlık sularla nasıl da gizlenmiştir. Kimi zaman ise engeller yarılıp dağıldığında açık ve aşikâr olarak tezahür eder, bunun ardından şöyle denir, "Huzurunun parıltısından bulutlar yarıldı, dolu ve ateş korları yağdı. Rab göklerden gürledi ve En Yüce Olan sesini verdi." O, dilediği kimseye ve dilediği vakitte kendini aşikâr kılar, yalnızca bu muazzam dünya nizamında değil, tekil insanla muamele ettiğinde de kimi zaman yüzünü ondan gizler ve şöyle der, "İnsan beni görüp de yaşayamaz."

Kimi zaman da son derece dostane bir yakınlıkla yüz yüze konuşur. Bu sebeple Hükümdar Peygamber, "Yüzünü göster, kurtulalım" diyerek niyaz ederdi. Tanrı bu yüzü bize bilhassa duada lütfeder, nitekim Eyüp Tanrı'ya yaklaşma hakkında şöyle demiştir, "Tanrı'ya yakaracak ve O lütufkâr olacaktır, O'nun yüzünü sevinç nidalarıyla görecektir."

İnsan böylece dua vasıtasıyla Tanrı'ya geri döner. Platon'un Phaidros'ta belirttiği üzere, insan oraya ulaştığında atlarını durdurur ve şölen odasına girer, orada ambrosia ile beslenir ve nektar içer.

Bu ambrosia, hakkında "Ona hiç kimsenin bilmediği, yalnızca alanın bildiği gizli mannanı vereceğim" denilen mannadır.

Nektar ise, semavi Muallim'in İncil'de bahsettiği şudur, "Bunu Babamın evinde sizinle birlikte taze olarak içeceğim." Zira Platon'un takip ettiği üzere bu, tanrıların ve bahtiyar insanların hayatıdır, dairesel bir hareketle Tanrı'ya dönerek O'nun gıdasıyla beslenirler ve O'na yönelmiş olarak huzura kavuşurlar. Nitekim Dionysios'un da kabul ettiği gibi, doğrudan ilerleyiş Tanrı'dan yaratılmışlara doğru olandır, dairesel hareket ise yaratılmışın Tanrı'ya geri yansıması veya dönüşüdür. Bu da hayat yolculuğu tamamlandığında gerçekleşir, kimi zaman da ruh henüz bedenden tamamen ayrılmamışken vuku bulur. Bu hal insana bahşedildiğinde, peçe kaldırılıp yüz açığa çıktığında Rabbin ihtişamını seyreder, nurdan nura yükselir. Hakiki temaşa (contemplatio) işte budur. Zira muammalar veya suretler aracılığıyla yapılan akıl yürütme bir temaşa veya bir tür zihni yürüyüştür, doğrudan Tanrı'nın zatı etrafında olup berrak bir aynada gibi gerçekleşen ise hakiki temaşadır, nitekim Augustinus da haklı olarak böyle düşünür. Bu sebeple, adı "Başlangıcı gören" veya "Tanrı'yı gören" anlamına gelen Rahel, temaşa ehli bir hayat yahut akıl için son derece uygun bir timsal olarak kabul edilir, bu akıl ne muammalar ne de yaratılmışlar vasıtasıyla değil, doğrudan doğruya Tanrı'nın kendisini ve her şeyin içinde parıldadığı o Başlangıcı temaşa eder. Bu, beklediğimiz bütün bu yolculuğun en yüce payı, nihayeti ve kemalidir.

Semavi bir nurla aydınlanmış olan Filipus, "Rab, bize Babayı göster, bu bize yeter" dediğinde işte bunu arzuluyordu. Baba ile Oğul bir olduğundan, O şöyle cevap verdi, "Filipus, beni gören Babamı da görmüş olur, zira birinde parıldayan her ne varsa, diğerinde de olanca kemaliyle ışıldar."

Aşk İle Birleşilir, Bölüm XVII

İlahi nurun aynasına bakan akıl, o yansıyan ışıktan hasıl olan ateşli harareti hisseder, bundan ötürü erir, çözülür ve nihayet kendisini aydınlatan Tanrı ile tek bir vücut halinde birleşir. Aşağı seviyedeki matematiğin kanunlarıyla, her türlü kanundan münezzeh olan O Zat'ı bağlamak isteyen ve sonlu ile sonsuz arasında hiçbir oran bulunmadığını, dolayısıyla bir birleşmenin de olamayacağını, üstelik Tanrı son derece yalın olduğundan hiçbir birleşmeyi veya karışmayı kabul etmeyeceğini beyhude bir surette iddia eden felsefeciler bu hakikate mani olamazlar.

Zira O, bütün yeryüzünün aydınlanan her yerinde tek olan Güneş'ten çok daha üstün bir kaynaktır, tektir ve son derece yalındır. Her şeyi aydınlatan ve ısıtan Güneş hiçbir karışımı kabul etmezken, her şeyin içine işleyen ve dilediği gibi her şeyi kendi zatına dönüştüren, mutlak surette en yalın olan O Zat bunu çok daha az kabul eder. Buna şaşmamak gerekir, zira odunu yakan bu en süfli ateş dahi onu hiçbir karışıma uğramaksızın kendi zatına dönüştürüyorsa, Tesniye kitabında "Tanrı yakıp yok eden bir ateştir" diye zikredilen o ateş, alevlendirdiği kimseleri hiçbir karışma olmaksızın çok daha güçlü bir biçimde kendi zatına dönüştürür. Nitekim yiyen kimse, ateşli ve hayati bir kudretle yiyeceği kendi tabiatına dönüştürür. Tali sebeplerin kanunlarına tâbi olan ikincil sebeplerde aranan nicelik veya kuvvet denkliği, ikincil sebeplerin her türlü kanunundan bütünüyle münezzeh olan ilk nedende (prima causa) aranmaz. Zira o ilk neden, sonsuz bir kudrete sahip olmasına ve aşağı alemdeki bütün varlıkların oranını aşmasına rağmen, meydana getirilecek en küçük şeye dahi tesir eder. Sonsuz derecede aşsa dahi, dilediğini kendi zatıyla birleştirir.

Nitekim aşağı alemdeki şeylerde faildeki büyük eşitsizlik oranı ne ise, ilk nedende o, her yönden olan bir aşmadır. Yine de o ilk neden, bizzat kendisinin belirlediği ölçüye göre faillik gösterir, zira bütün teolojimizin haykırdığı gibi, O serbestçe eyler, Tanrı'nın zorunlulukla hareket ettiğini zannedenlerin iddia ettiği gibi her türlü kudretiyle zorunlu olarak eylemez. O halde orantı kanunu, belirli bir kudrete sahip olan şeyler için geçerlidir, her türlü tabii kuvveti aşan, her şeyin buyruğuna amade olduğu, var olmadan önce var olmalarını, yaratıldıktan sonra da yeniden kendi zatına döndürülmelerini dilediği o en yüce Fail için geçerli değildir. Bilhassa insan, O'nu idrak etmeye kabiliyetli olduğundan ve kendi tabiatı gereği buna meyyal yaratıldığından, seveni sevilenle birleştiren ve ikisini artık tek bir bedende değil, tek bir ruhta bir kılan o aşk kuvveti araya girdiğinde bu gerçekleşir, nitekim Pavlus şöyle der, "Rabbe bağlanan kimse, O'nunla tek bir ruh olur."

Bu birleşme yalnızca aşk ve muhabbet yoluyla gerçekleşmez, nitekim bunun hakkında "Tanrı sevgidir ve sevgide kalan Tanrı'da kalır, Tanrı da onda kalır" denilmiştir, aynı zamanda cezbe (ecstasis) ve zihni yükseliş yoluyla vuku bulan bir başkalaşım (transmutatio) vasıtasıyla da gerçekleşir.

Cezbe ve Vecd ile Başkalaşım Olur, Bölüm XVIII

O halde bazı kimselerin yaptığı gibi insanı yalnızca Tanrı ile birleşmeye kadar yükseltmekle yetinmeyeceğiz, onu daha ileri ve nihai mertebeye, yani bedenin ruha, ruhun da Tanrı'ya başkalaşımına ulaştırmaya gayret edeceğiz. Bunlardan ilki hakkında Resul şöyle der, "Kurtarıcımız Rab İsa Mesih'i bekliyoruz, O, hakir bedenimizi kendi şanlı bedenine benzer şekilde dönüştürecektir." Bu dönüşümün nasıl olacağını başka bir yerde şöyle açıklar, "Ekilirken cismani olan, ruhani olarak dirilir." Diğeri hakkında ise İncil yazarı şöyle der, "Tanrı'nın çocukları olma yetkisini onlara verdi", yani insanlar O'nun suretine, yani Tanrı'nın Oğlu'na dönüştüklerinde. Bu başkalaşım, zihnin aşması ve İbranilerin "öpücük ölümü" dedikleri bir cezbe ile gerçekleşir, nitekim Davut’un mezmurunda bunun hakkında şöyle denir, "Rabbin gözünde azizlerinin ölümü pek değerlidir." Zira insan, Hikmet'in Neşideler Neşidesi'nde söylediği o öpücük sebebiyle zihni vecd içinde ölür, "Beni ağzının öpücükleriyle öpsün." İnsan zihni vecd halindeyken bedene karşı ölür, öyle ki artık bedenin hayatını yaşamaz ve onun korumasına ihtiyaç duymaz, gerçi beden yine de ruhun hayat verici kuvvetinden bütünüyle mahrum kalmaz. O vecd halinde Tanrı'ya bağlanan bu ruh, bir tür öpücükle Tanrı'ya öyle birleşir ve O'nun varlığında öylesine büyük bir tatlılıkla kendinden geçer ki, dışarıdaki her şeyi ve hatta bizzat bedeni dahi unutur, onu diri ama duyulardan yoksun ve yarı ölü bir halde bırakır. Pavlus bunu şu sözlerle açıklar, "Öldünüz ve hayatınız Mesih'le birlikte Tanrı'da gizlendi." Mesih bu ruhu öylesine kabul eder ve kendi zatıyla birleştirir ki, ruh artık kendi hayatını değil, Mesih'in hayatını yaşar, nitekim Resul yine şöyle der, "Artık ben yaşamıyorum, Mesih bende yaşıyor."

Lakin bu dönüşüm yalnızca aklın aydınlanmasıyla değil, aynı zamanda ilahi bir ateş olan, birleştiren, kaynaştıran ve dönüştüren o sevgi aracılığıyla gerçekleştiğinden, buna müstakil bir makam hasretmeyi uygun gördük ve bunu buraya ekledik.

Üçüncü İlahi, Ruh ile Bedenin Ölüm ve Diriliş Aracılığıyla Değişip Daha İyi Bir Hale Gelmesi Üzerine, Yedinci Makam

Ölümden sonra diriliş mümkün müdür, Bölüm I Geçmişte olmuş mudur ve gelecekte olacak mıdır, Bölüm II Gelecekteki diriliş akli delillerle ispatlanabilir mi, Bölüm III Diriliş yolunu ilk kim açmıştır ve dirilişi kim gerçekleştirecektir, Bölüm IV Diriliş hakkında kutsal sözlerden neler öğrenmekteyiz, Bölüm V Bu dirilişin ne zaman vuku bulacağı bir tahminle bilinebilir mi, Bölüm VI Diriliş kimin kudretiyle sevk ve idare edilir, Bölüm VII Meleğin sesi ve Tanrı'nın borusu nedir, Bölüm VIII Bedenlerin dönüşümü nasıl olacaktır, Bölüm IX

Fasıl, Kimlerin dönüştürüleceği, kimlerin dönüştürülmeyeceği ve sebebi. Fasıl, Uyuyanların hangi etle ve hangi bedenle diriltileceği. Fasıl, Hangi saç telinin yok olmayacağı. Fasıl, Hangi uzuvlarla sevinç duyacağımız. Fasıl, İyilerin hangi ateşle arındırılacağı. Fasıl, Kötülerin hangi hususi ateşle yakılacağı. Fasıl, Kötülerin nasıl azap çekeceği. Fasıl, Bu ateşe dair güçlüğün çözümü.

YEDİNCİ TON

Diriliş Mümkün müdür, Birinci Fasıl

Nefesi en tatlı ahenk olan o en yüce Sanatkâr, eserinde en yüksek uyumu amaçladığında, onu dinginlikle tanzim eder ve nihayetinde eksiksiz ve yetkin bir ahenge, daha sağlam ve kusursuz bir mertebeye ulaştırılacak şekilde idare eder, bu da, kendi doğası gereği çözülmeye meyleden gürültülü ve uyumsuz her türlü madde bir kenara bırakıldığında, Tanrı’nın en seçkin eseri olan insanın, Yaratan ile kusursuz ölçülerde bağdaşması ve O’na borçlu olunan layık övgüleri sunmasıyla gerçekleşecektir. Nitekim o uyumsuz ve kaba maddeyi ölümle terk ederiz ki, daha iyi bir mertebeye dönüşmüş olarak onu yeniden kuşanalım ve bazen de ruhun pek şiddetli bir kuvvetiyle daha iyiye tebdil olalım, nitekim bu durum, Tanrı ile yürüyen ve bundan böyle eleme ve çürümeye maruz bir ette görülmeyen Hanok’un başına gelmiştir. Ateşten bir arabayla göğe kaldırılan İlyas da buna nail olmuştur.

Musa da öyle, henüz faniler arasında yaşarken yüzü ilahi yakınlıktan ötürü öylesine parıldıyordu ki, İsrailoğulları ondan yayılan parlaklıktan ötürü yüzüne bakamıyorlardı. Bu da bedenin daha şimdiden daha iyiye dönüştüğünün en açık işaretiydi.

Bu sebeple o çürüme görmedi, ne insanlar arasında bulundu ne de diğer cesetler gibi iblisin iktidarına terk edildi, aksine Elçi’nin "Nefsani olan ekilir, ruhani olan kalkar" sözü uyarınca ruhun tabiatına dönüştürüldü. Bu yüzden Tadayos tarafından, bütün canların ve kabul edileceklerin üzerine Önder kılınan Mikail’in hükmü altına geri götürüldüğü ima edilir.

İşte Musa’nın bedeni hakkında iblis ile yapılan o meşhur münakaşa ve çekişme budur. Fakat bu dönüşüm pek az kimseye bağışlandığından, bu çadırın terk edilmesi ve diriliş ameli esnasında en yüce Mimarın ateşli kudreti vasıtasıyla o ahenge kavuşmak için bu yola girmemiz gerekir. Dirilişin ilk ürünlerini tadanların, bedenin dağılmış uzvunu sinirlerin önceki durumuna nasıl yeniden intibak ettirdiğini, dahası daha tatlı nağmelerle ve öylesine bir zarafetle daha iyiye ulaştırdığını, öyle ki artık asla çözülmeyeceğini, bilakis hiçbir kesinti olmaksızın bütün Sanatkârını ebedi övgülerle takdis edip methettiğini söylerken Ambrosius da bu meseleye temas eder.

Lakin bu ahengi tasvir etmeden evvel, insanların zihinlerinden, hakikatin şifalı gıdalarını pusuya düşüren zehirli şüpheler sökülüp atılmalıdır, zira bizim zihnimiz durum ve nihayet üzerinde durmaksızın tefekküre dalmalıdır. Nitekim bilgenin bütün hayatı ve dirliği, cismani ölümün ve şu çadırımızın çözülüşünün değil, Rabbin nazarında pek kıymetli olan ve sayesinde Tanrı için yaşadığımız, daha iyi bir mertebeye dönüşerek beklediğimiz saadeti tatmaya başladığımız kutlu ölümün tefekkürüdür.

Bu sebeple evvelemirde, bu dirilişin ve dönüşümün nasıl mümkün ve hakiki olduğunu ortaya koymayı uygun gördük. Burada doğrusu pek çok kimseye hayret etmemek elimde değil, zira bir kez yok edilmiş olan şeyin yeniden var olamayacağını iddia edecek kadar dar görüşlüdürler, oysa bugün dahi pek çok nesnede kimi zaman başka, kimi zaman aynı türsel form (forma specifica) altında defalarca tekrarlanan bu geri dönüşleri tecrübe etmekteyiz. Nitekim güçlü darbelerle kesilip kapalı bir mahzene konulan ve toprağa gömülen bir boğanın bedeninden, yirmi gün kadar az bir vakitte arılar hasıl olur, at leşinden ise kınkanatlı böcekler, herhangi bir hayvanın bedeninden de türlü kurtlar türer, öyle ki az önce öküz yahut at olan madde arı veya yaban arısı haline gelir. Ve çoğu kez aynı türsel form yeniden tesis edilir.

Lahana, kekik, maydanoz ve benzerleri, topraktan tohum gücüyle hasıl olup tohumları saklı kalarak yeniden toprağa çözünürler, o tohumda ise toprağın bunları yeniden üretmesini sağlayan bir kudret baki kalır, öyle ki her yıl yeniden dirildikleri görülür. Yine de bunlara tam manasıyla dirildiler denmez, çünkü aynı bireysel formun geri döndüğü kabul edilmez, zira mezkûr şeylerin formu çürüyebilir addedilir. Şayet form baki kalırsa, bir zamanlar çözülmüş olanın aynı şekilde geri dönememesi için bir sebep görmüyorum.

Şu halde insanın formu ve canı, bütün hakiki bilgelerin iddia ettiği ve işin hakikati olduğu üzere, daima bozulmadan baki kaldığına göre, hiçbir çelişki olmaksızın kendi maddesiyle yeniden birleştiğinde evvelce ne idiyse onu meydana getirir.

Bazılarının iddia ettiği gibi üçüncü bir varlık hususunda güçlük çıkarılmasın, zira bu ya bir hiçtir yahut şayet bir şey ise, insanın özünden (essentia) olması durumunda aynı şekilde geri dönemeyeceğini düşünemiyorum. Şayet bir araz ise, geri dönmese dahi insanın kendisi olarak geri dönmesine mani teşkil etmez, kaldı ki dirilişte yalnızca ayrılmış cüzlerin yeniden birleşmesi vuku bulmaz, aynı zamanda tıpkı ölü tohumun yeşermesi gibi daha iyi bir mertebeye doğru bir nevi dönüşüm de hâsıl olur.

İşte bu sebeple Tanrı, dirilişe dair bu kabil tereddütleri ve inançsızlığı bertaraf etmek için tefekkür etmemiz adına bize tabiatın nice gündelik tecrübelerini bahşetmiştir. Zira toprağa pek çok hayvanı ve sayısız bitkiyi meydana getirmesini emretmiş, ölüleri diriltmesi emredildiğinde buyruğun yeniliği karşısında şaşırmasın diye onu bu semereleri vermeye alıştırmıştır. Nitekim çözülmüş olan şeylerden canlı bedenler çıkaran toprağa, insanların cesetlerini baki kalan formlarıyla birleştirmek üzere yeniden diriltmek artık yabancı gelmeyecektir.

Arabistan’ın meşhur kuşu Anka (Phoenix) dahi beş yüz yıldan fazla yaşar ve ihtiyarlığa eriştiğinde, ıtırlı dallardan bir odun yığını toplayıp güneşe dönerek, ölmekten ziyade yeniden yaşama kavuşmak arzusuyla kanat çırpışlarıyla kendi isteğiyle bir ateş tutuşturur. Zira Ambrosius’un naklettiğine göre onun yanmış etinden, Plinius’un iddia ettiğine göre ise iliğinden pek tatlı bir kurtçuk çıkar, bu kurtçuk kanatlanarak aynı kuşa dönüşür. Tozdan, çamurdan ve oradan fışkıran nebatattan yahut insan bedenlerini yutan hayvanların veya balıkların leşlerinden insanların aynı çadırlarının yeniden kurulması hayret verici görülmemelidir, nitekim kaysının o pek sert çekirdeğinden, bilhassa da çekirdeği pek zayıf olan hurmadan bir ağaç neşet eder, çürüyen çekirdeklerden yeniden bir ağaç meydana gelir.

İpekböceği denilen ve ipek yapan kurtlar, işleri bittiğinde adeta bir zindana yahut mağaraya kapatılmışçasına kozalarının içine hapsolurlar.

Daha sonra kelebeğe dönüşürler, bunlar da bir nevi tohum olan yumurtaları bırakırlar, bu yumurtalar ise belirlenen vakitte ısınarak yeniden aynı kurtçuklar olarak yarılıp çıkarlar. Nitekim daha batıni ilahiyatçıların beyanına göre insanın yeniden dirilişi de bundan farklı değildir, onların `[İbranice: לוז]` luz adını verdikleri, soyulmuş nohut büyüklüğündeki kemik, hiçbir ateşe ve hiçbir çürümeye maruz kalmaksızın daima zedelenmeden korunur, dediklerine göre tıpkı bitkinin tohumdan çıkması gibi bütün nefsani beden bundan yeniden fışkırır, bununla birlikte yeniden alınan ortak nefes ve İbranilerin Neşama (Nessamah) dedikleri can ile üstün ve ruhani insan meydana getirilir, nasıl ki aşağı mertebedeki insan akıldan, tefekkürden ve hayvani yönümüzden yahut Platoncuların kabul ettiği üzere semavi bedenden teşekkül ederse, Elçi’nin hükmü uyarınca bu ağır ve çürüyebilir beden de ona dönüştürülecektir.

Zira zannettikleri gibi bedenin tortusu ve kaba maddesi insanın cevherinden (substantia) değildir. Bunu sanattaki dönüşümlerde vuku bulan hallerden de kanıtlayabiliriz, zira orada maddenin bütün cevherinin, ruhunun ve hayatının küçük bir maddeye irca edildiğini, bunun da akışkan, saf ve tortulu kısımdan arınmış olduğunu görürüz. Tıpkı bunun gibi nefsani ve tortulu olan terk edildiğinde, Elçi’nin buyurduğu üzere ruhani olan dirilecektir, insanın kemaline yetecek miktarda, dahası insan çok daha üstün bir mertebeyle donatılmış, bir Meleğe ve bizzat Tanrı’nın Oğlu’na dönüştürülmüş olarak geri dönecektir.

Dirilişin Vuku Bulup Bulmadığı, İkinci Fasıl

Fakat insanların herhangi bir dirilişinin vuku bulup bulmadığı, tümüyle olumsal bir hadise olduğundan, tanıklar ve açık kanıtlar olmaksızın ispatlanamaz, oysa Mesih’in ölüler arasından dirildiğine ve hakiki dirilişin teminatını verdiğine şahitlik eden pek çok kimseye sahibiz. Zira O, yalnızca elçilere ve kadınlara değil, Pavlus’un naklettiği üzere aynı anda beş yüz veya daha fazla kardeşe ve göğe hayranlık dolu bakışlar altında yükseldiği sırada orada bulunan pek çok kimseye görünür kıldı kendini, dahası dokunulabilir ve elemsiz olduğunu Tomas’a gösterdi, dokunulan o yaralardan kaynaklanabilecek hiçbir acı korkusu duymaksızın yaralarını yoklaması için cesaretle sundu. Tomas’ın büyük bir haklılıkla haykırıp,

"Rabbim ve Tanrım" demesi bundandır, "Şimdi seni sadık bir kefil ve hami olarak tanıdım, zira senin sevgin uğruna çekilen zahmetler ve göğüslenen ölüm karşılığında sadık askerlerine vaat ettiğin mükâfatı gösteriyorsun.

Şimdi seni Tanrı olarak tanıyorum, zira bu ölümlü ve eleme açık bedeni ölümsüz ve elemsiz bir bedene dönüştürdün, bunu da bizim bedenimizin dönüşümünün teminatı kıldın.

Buna şuradan kaniyim ki, senin bu taze yarana, sende hiçbir acı uyandırmaksızın, emrettiğin gibi parmaklarımla dokunuyorum, böylesi harikaları göstermek ise yalnızca Tanrı’ya mahsus olduğundan, bunları yapan seni Tanrım olarak ikrar ediyorum" dedi. Mesih’in dirilişine semavi ruhlar da tanıklık etmiş ve kadınlara şöyle demişlerdir, "Aradığınız İsa burada değil, dirildi ve sizden önce Celile’ye gidiyor."

Fakat meleklerin şehadeti bize yalnızca kadınların anlatımıyla bildirilmiş olmasın diye, O göğe yükselirken, aynı melekler hayretler içinde kalan kalabalığa şu sözlerle seslendiler,

"Ey Celileli adamlar, ne diye göğe bakıp duruyorsunuz, Sizden göğe alınan bu İsa, göğe çıktığını nasıl gördünüzse, aynı şekilde bedeniyle, yani şimdiden yüceltilmiş bedeniyle, yeryüzünü yargılamak ve göğe yükselirken şahit olduğunuz o aynı ihtişamı size bahşetmek üzere geri gelecektir." Mesih’in diğer fiilleriyle birlikte buna da şahitlik eden elçiler (Apostoli), gördükleri bu hakikati sadece sözlerle değil, pek çok mucizeyle ve nihayetinde hayatlarını tehlikeye atarak doğruladılar. Bu şahitlik dolayısıyla elçilere atfedilebilecek her türlü ihtiyatsızlık ve hile şüphesini bertaraf etmek amacıyla Pavlus akıllıca bir muhakeme yürüterek şöyle der, Şayet Mesih dirilmemiş ve bize de dirilişin yolunu açmamış olsaydı, kendilerine uygun zevklerle donatılmış diğer bütün yaratıklardan daha acınası durumda olurduk. Zira akılsız hayvanlar ve inançsız insan, aşağı mertebedeki arzularını utanç verici bir biçimde beslerler.

Hakiki Hristiyan ise, kutlu ruhlar için, ister bedenden ayrılmış olsunlar isterse daha üstün bir yazgıya kavuşmuş o bedenle bir arada bulunsunlar, hazırlanmış olan nimetlerden tatmak uğruna bu tür şeylerin tamamından sakınır. Bu sebepledir ki, bozulmaz tacı elde etmek maksadıyla bütün bedeni hazlardan uzak duran elçiler ve tüm İncil erleri, dirilişin ardından vaat edilen ve tüm insan varlığıyla eksiksizce tadılacak olan bu mükâfata erişemeyecek olsalardı, en azından bir parça hazza nail olan diğer bütün yaratıklardan şüphesiz daha sefil olurlardı.

Bozulmamış herkes tarafından kabul gören, her yasa tarafından doğrulanan ve herkes tarafından umutla beklenen bu hakikatin kudreti asla azımsanamaz, meğerki bazı kimseler, kendilerini gelecekte bir hayatın, bir mahkemenin ve bunca adil bir hakimin bulunmadığına inandıracak derecede büyük ve sayısız cürümlerle lekelenmiş olsunlar.

Nitekim Hierokles'in dediği gibi, korkunç cürümler körleşmiş zihinlerden her türlü inancı, Tanrı'yı ve nihayetinde her yargıcı çekip alır. Diriliş her yasa tarafından da ikrar edilir, zira bunu sadece Hristiyan öğretisi değil, Muhammedî ve İbrani öğretiler de kabul eder. Nitekim İbranilerin önde gelenleri, yani avamdan ayrılmış ve uzaklaşmış oldukları için "Ferisiler" tesmiye edilenler, dirilişi hiçbir şüpheye yer bırakmaksızın savunurlardı. Bundan ötürüdür ki Pavlus bir Ferisi olduğunu ikrar etmekten haya etmedi,

ve onların ölülerin dirilişine dair inancını benimsedi. Zira şöyle der, "Ben bir Ferisiyim ve Ferisilerin oğluyum, ölülerin dirilişi ümidi sebebiyle yargılanmaktayım."

Nitekim Ferisiler kadim zamanlarda İbranilerin hakiki dindarlarıydı ve halktan ayrılmış oldukları için, ayırmak anlamına gelen "Paraz" kelimesinden mülhem bu isimle anılırlardı, her ne kadar sonraları gayret ve coşkuları gevşeyip, sıklıkla vuku bulduğu üzere, kalabalıkların arasına karışarak kendilerine yakışmayan fiilleri işlemiş olsalar da. Fakat hakiki Ferisi olan, dünyadan ve dünyada bulunan her şeyden bütünüyle tecrit edilmiş bulunan Mesih, mesleklerinin ve isimlerinin gereğini yerine getirmedikleri için onları itham edince, genel bir kural icabı daima nefreti doğuran o hakikatin muallimine karşı ayaklandılar. O halde bizzat İbranilerden ibret alınmalıdır, onlar dirilişi ikrar eder, gelecek dünyayı bekler ve pek çok ciltte bunu överek, ahiret hayatına dair derin bir endişe taşıyanları alabildiğine yüceltirler. Muhammed'in kendi teolojisinde dirilişe dair ileri sürdüğü delilleri burada zikretmeyeceğim, zira ikrar ettiği her hakikati Musa'nın şeriatından ya da İncil'den aşırmıştır.

Bununla birlikte, halihazırda bütün insanlığın başlıca üç fırkaya, yani Musevi, Hristiyan ve Muhammedî fırkalarına ayrıldığı görüldüğünden, diriliş hakikatini ikrar etmeyen ve öğretmeyen hiçbir din veya inanç sistemi bulunmadığının herkesçe anlaşılması için onun görüşlerine de değinmeyi yerinde buldum.

Gelecekteki Dirilişin Akli Delillerle Kanıtlanıp Kanıtlanamayacağı Üzerine, Bölüm III

Platon'un da işaret ettiği üzere, ilahi meselelerin zihni araştırmalarla veya akli delillerle ispatlanmasından ziyade semavi bildirilerle kabul edilmesi gerekse de, bu ilahi vahiyler tabiata aykırı ya da onunla bağdaşmaz hiçbir şey öğretmediğinden, tanrısal yoldan açıklanmış olan bu hakikatlerin aklımız ve idrakimiz ile tam bir uyum içinde bulunduğunu iddia etmeyi yersiz bulmuyorum, zira arınmış olmak kaydıyla, zihnin tek gıdası olan ve yalnızca kendisiyle sevinç bulduğu hakikatle uyuşması, bence bilginin en zarif mertebesidir. Zira karanlığa gömülmüş olan zihin hakikatin ışığını kabul edemez, nitekim Yuhanna, "Karanlık onu anlamadı" buyurmuştur.

Zihinleri arınmış kimselerle konuşurken, yalnızca şeriatların teyit ettiği ve tüm hakiki bilgelerin kabul ettiği üzere değil, aklın da ikna ettiği veçhile ruhun ölümsüz olduğunu ortaya koyacağız, ta ki bu fani yolculukta hiçbir surette erişemeyeceği nihai gayesine ulaşabilsin, zira elçinin hikmetle söylediği gibi, "Bu bedende bulunduğumuz sürece Rabb'den uzakta, gurbetteyiz." Üstelik ruh, tıpkı melek gibi ilahi ve ezeli ışıktan pay almıştır. Zira her insanı aydınlatan hakiki nur bizzat Tanrı'dır, bu nur Söz'dür ve Baba'nın ihtişamıdır, Augustinus'un ifade ettiği gibi melekler de tıpkı bir hayat pınarına yaklaşır gibi bu nura yaklaşırlar. Daha da ileri gidecek olursak, herhangi bir şeyden pay alan kimse, pay aldığı o şeyin doğasını hisseder. Nitekim göz, bu duyulur ışığı algılama yetisine sahip olduğu için onunla aynı tabiatta sayılır, isterse bir kimse daha az, bir diğeri daha fazla, biri daha keskin, öteki daha donuk görsün.

İşitme duyusunda ve diğer yetilerde de durum farklı değildir. O halde insan, meleklerin ve Tanrı'nın tabiatına yabancı olmayacaktır, zira hepsi, farklı derecelerde de olsa, aynı ışıktan nasiplenirler.

Onlar bozulmaz ve ölümsüz olduklarına göre, şüphesiz ruh da onlarla bir iştirak içinde bulunduğundan ölümsüz olacaktır, bilhassa ruh melek ile birlikte menşeini doğrudan o değişmez ve baki Yaratan'dan aldığı için, ki O, doğrudan ve başka bir vasıta olmaksızın vücuda getirdiği her varlığı şüphesiz ezeli ve ebedi kılmıştır, nitekim Platon böyle öğretir ve Plotinos da bunu tasdik eder. Zira göğü, sonsuza dek duran yeri, ruh cihetiyle insanı ve ulu ejderleri doğrudan, ikinci bir sebebin veya önceden var olan bir maddenin yardımı olmaksızın yaratmıştır, bunların tümü baki ve kalıcıdır. Bu ejderlerden kastım yeryüzünde sürünen yaratıklar değil, bazı batıni teologların gayet isabetli bir şekilde tevil ettikleri ve bizim de başka bir yerde zikrettiğimiz üzere, gerek iyi gerekse kötü meleklerdir. Yüce Hakikatin şu sözü de buna mani değildir,

"Gök ve yer geçecektir", zira bu geçiş belirli bir surete taalluk eder veya yok oluş olmaksızın daha iyi bir mertebeye dönüşüm şeklinde vuku bulacaktır. Aynı kural gereğince şeylerin ideleri yahut tümelleri, eğer hakikatte var iseler, ebedidirler, çünkü doğrudan ve araya bir illet girmeksizin yaratılmışlardır. Demek ki bu ruh, ezeli ve ebedi olan Tanrı'dan sonsuza dek lezzet alabilsin ve O'nun iştirakçisi olsun diye ölümsüz ve bakidir, her ne kadar gaflet sebebiyle O'ndan bir süre uzak düşmüş, O'nu bütünüyle ve safiyetle kabul edememiş olsa da, bünyesinde birtakım tohumlar barındırır,

bu tohumlar sayesinde o yüce güneşin yardımıyla kendini tazeleyebilir, bastırılmış kuvvetlerini yeniden harekete geçirebilir, ta ki O'nun kamil benzerliğine, suretine ve yetkin birliğine erişene dek. Fakat ruh, bu ağır cismani kütleye bürünmüş bir halde gurbetteyken bunu kemaliyle gerçekleştiremeyeceğinden, dirilişin ve hayatın ilkesini bahşeden Zat'ın parlak bedenine uygun düşecek surette bedeninin başkalaşması elzemdir, böylece O'nun vuslatından eksiksizce pay alabilecektir. Zira başkalaşıma uğramış beden, tıpkı tohumun canlı bir nebat haline gelmesi gibi, o kutluluk ilkesinin bir iştirakçisi ve filizi olacaktır, nitekim O bizzat yaşayan ekmektir ve bize gıda olarak sunulmuştur. Hem bir ziyafet hem de sofra arkadaşı olan Zat'ın Vahiy kitabında, "Onunla akşam yemeği yiyeceğim, o da benimle" diyerek bahsettiği o kutlu şölen işte budur. Gerçekten de O beni diri ekmekle ve gizli manna ile doyuracak, beni onunla sürekli ayakta tutacaktır, ben ise o daha üstün hayatla bezenmiş ve kendime benzer kılınmış kimseden haz duyacağım, diriliş ve hayat olan ben, ona o daha üstün hayatı durmaksızın sunacağım. Kutsal Yazı'dan daha fazla delil getirmek için beyhude zahmete girmemize gerek yoktur, zira saflığını korumuş ve yanılmaz olan tek bir hakikat kaynağından sızan her hükme gösterilmesi gereken itimat aynıdır. Tanrı'nın sırlarına vakıf olan ve bağrında Mesih'in yankılandığı Pavlus, bu hakikati Üstadından ve hakikat mektebinden öğrenerek şöyle beyan etmiştir, "İşte size bir sır söylüyorum, hepimiz bir anda, göz açıp kapayıncaya dek, son borazan çaldığında dirileceğiz, çünkü borazan çalacak ve ölüler çürümez olarak dirilecekler. Zira bu çürüyen varlığın çürümezliği, bu ölümlü varlığın da ölümsüzlüğü giyinmesi gerekir."

Görülüyor ki Pavlus dirilişin sırrını ve keyfiyetini ne kadar sarih bir biçimde açığa vurmaktadır, aynı ilim meclisinde yetişenlerin hepsi de onunla hemfikirdir.

Hatta yıldızların konumları ve gezegenlerin açıları (aspectus), alemin inşa edildiği andaki durumla aynı gösterilebilseydi ve yıldızların üzerinde döndüğü yüzeylerin karenin kenarı ile köşegeni gibi orantısız değil de birbiriyle ahenkli olduğu ispatlanabilseydi, dirilişin yıldızlardan da kanıtlanabileceğini düşünenler çıkmıştır, ta ki her şey nihayetinde eski haline dönebilsin.

Lakin bu iddia mesnedsizdir, zira ölülerin umumi dirilişi, alemin ilk kurulduğu andaki yıldız konumlarının tamamen aynısını iktiza etmez, çünkü o vakit henüz insan bedenleri imal edilmemiş ve ruhlarla birleşmeleri vuku bulmamıştı, bu durum ancak birbirini takip eden uzun yıllar silsilesi içinde gerçekleşti. Dolayısıyla dirilişe dair bu hakikat, onu dilediği gibi icra edecek olan ve vakti geldiğinde, daha evvel zikrettiğimiz üzere bitkilere ve bazı hayvanlara yenilenme kabiliyeti verdiği gibi insana da dirilme imkanını bahşetmiş bulunan Zat'tan talep edilmelidir.

İlahi bildirilerin beyan ettiklerinin ötesinde, diriliş hakkında yalnızca bu hususlardan istidlalde bulunabiliriz.

Dirilişe Yolu Kimin Açtığı ve Bunun Ne Derece Uygun Olduğu Üzerine, Bölüm IV

IIII.

Fakat bu hakiki dirilişin başlangıcını kimin verdiğine ve bize ona giden yolu kimin açtığına asla şüphe edilmemelidir, zira en yüce Hükümdar'ın gür sesli borusu olan Pavlus şöyle haykırmaktadır, Mesih ölüler arasından dirildi, uyuyanların ilk meyvesi oldu, çünkü ölüm bir insan aracılığıyla geldiği gibi, ölülerin dirilişi de bir insan aracılığıyla oldu. Ve nasıl ki Âdem'de herkes ölüyorsa, aynı şekilde Mesih'te de herkes diriltilecektir, ve yine,

İlk insan yaşayan bir can oldu, ki bu diğer canlılara da bağışlanmıştır.

İkincisi ise Tanrı'nın lütfuyla bağışlanan dirilten bir ruh oldu, ve dirilişin başlangıcını sundu, nitekim bizzat kendisi Yuhanna'ya Göre başlıklı İncil'de bunu ifade ederek şöyle der, Beni gönderen Baba'nın iradesi şudur, bana verdiği her şeyi koruyayım, ondan hiçbir şeyi kaybetmeyeyim, aksine son günde onu dirilteyim. Ve yine, Beni gönderenin iradesi şudur ki, Oğul'u gören ve O'na iman eden herkes sonsuz yaşama kavuşsun, ve ben onu son günde dirilteyim. Nitekim insan kimin aracılığıyla kurulmuşsa onun aracılığıyla onarılması ve nasıl ki daha aşağı olan insan aracılığıyla ölüme düşmüşse, aynı şekilde daha üstün olan aracılığıyla yaşama yükselmesi gayet uygundur. Çünkü topraktan olan insan hakkında şöyle denmiştir, Rab Tanrı insanı yerin toprağından yarattı, ve bundan sonra eklenmiştir,

Topraksın ve toprağa döneceksin, ta ki daha iyi bir yazgıyla donatılmış olarak kalkana dek. İkinci insanın doğumunda ise, her iki insanın da yaratıcısı olan Tanrı'nın Meleği Cebrail, pek yakında ikinci insanın annesi olacak olan bakireye şöyle dedi, Kutsal Ruh senin üzerine gelecek ve Yüceler Yücesi'nin gücü senin üzerine gölge salacak, böylece gebe kalacaksın ve bir oğul doğuracaksın, ilki gibi topraktan değil, aksine semavi, ilahi, hem öncekinin hem de bütün insan neslinin kurtarıcısı olacak bir oğul.

Bundan dolayı haberci şunu ekledi, O, halkını günahlarından kurtaracaktır, ki onları yeni bir doğumla yeniden doğuracaktır,

Ve dolayısıyla, bundan kaynaklanan ölümden de kurtaracaktır. O halde topraktan olan insandan dolayı, kendisinden alındığımız toprağa onunla birlikte geri döneceğimiz bir tabiatımız vardır, semavi olandan dolayı ise, bizi oraya götürmesi için kendisinin indiği göğe geri döndürüleceğimiz bir tabiatımız vardır. Bozulmaya tabi bu giysi üzerimizdeyken bunun gerçekleşmesi mümkün olmadığından, onun çıkarılıp yerine bozulmaz olanın giyilmesi zorunludur, tıpkı Elçi'nin şu sözünde olduğu gibi, Bu ölümlü beden ölümsüzlüğü, bu bozulabilen beden de bozulmazlığı giyindiğinde, o zaman yazılmış olan şu söz gerçekleşecektir, Ölüm zaferde yutulmuştur. Şüphesiz ölüm, yalnızca bizim çözülmemiz ve canın bedenden kopması demek değildir, aynı zamanda bizzat ölüm olarak anılan ve bu makamda özellikle kastedilen Ölüm Meleği'dir, dirilişte kazanılan zaferin ardından bir zafer alayı elde ettiğimizde onun kudreti ve gücü bütünüyle yutulacaktır. Zira o zaman düşmanın bize karşı hiçbir gücü kalmayacaktır, çünkü onun aleti olan hayvani tabiatımız, kendisine asla zarar veremeyeceği bir duruma dönüştürülmüş olacaktır.

Bu yüzden onun gücü boşaltılacak ve tıpkı yakıtı alınan bir ateşin sönmesi gibi tamamen söndürülecektir.

Böylece ölüm ve onun müsebbibi bütün gücüyle birlikte yutulacaktır, dirilişte ölümsüzlüğe, bozulmazlığa ve daimi zafere kavuştuğumuzda. Ne var ki, bu zafere ve bu zafere alayına, ancak ölümün, yani iblisin ve bu bozulabilir dünyanın hükümdarının kendisinde hiçbir hakkı bulunmadığı O zat aracılığıyla erişebiliriz, nitekim O'nun ilk gelişinde, insan yaratılışı tarafından başka bir Tanrı imiş gibi artık tapınılmasın diye ondan uzaklaştırıldığı gibi, ikinci gelişinde ise bu hakiki muzafferin hiçbir neferine yahut en küçük bir uzvuna bile üstün gelemeyecek şekilde bütünüyle bertaraf edilecektir. Mesih Hükümdar tarafından, yeryüzünden yükseltildiği vakit tam bir zafer kazanılmıştır, zira o vakit bozulmaya ve ölüme tabi olan bu dünyanın hükümdarı dışarı atılmış, o vakit O, belirli bir güçle ve en yeterli bir tertibatla her şeyi kendine çekmiştir, ta ki gurbet ve savaş halinden bütünüyle kurtulana, dünyanın kuruluşundan beri bizim için hazırlanmış olan ve Yuhanna'nın dediği gibi dünyanın başlangıcından beri boğazlanmış olan Kuzu tarafından kazanılan krallığa erişene dek.

Zira dünya ve insan soyunun, onu var eden kimseden başkası aracılığıyla onarılması mümkün değildi, nitekim her şey Kelam aracılığıyla var oldu ve her şey Kelam aracılığıyla eski haline getirildi. Onarıcı'nın şu sözü bundandır, Bensiz hiçbir şey yapamazsınız. Kutsal sözlerin bu diriliş hakkında bize açtığı hakikatler şunlardır.

V.

Fakat bütün bunlar her türlü insan idrakini aştığından, ilahi vahiylerden, ki bu vahiyler aynı şeyleri sıklıkla teyit eder, adet olduğu üzere ders almadıkça bunlara tam bir iman besleyemeyiz. Eyüp şöyle der, Biliyorum ki kurtarıcım yaşıyor ve son günde topraktan kalkacağım, ve yeniden derimle bürüneceğim, ve etimle kurtarıcım olan Tanrı'yı göreceğim, elbette bu bozulabilir bedenle değil, aksine daha iyiye dönüştürülmüş olarak. Aynı şekilde Martha da, en iyi Öğretici sayesinde artık yetkin bir ilahiyatçı kılınmış olarak, Yuhanna'nın aktardığına göre şöyle ikrar eder, Biliyorum ki kardeşim son günde dirilecektir. Pavlus da Selaniklilere ve Korintlilere hitap ederken, uzun bir kelamla ve hakikat dairesinde açıklar, bunu kanıtlamaya gayret eder ve sırların harikalığıyla bu keyfiyeti ortaya koyarak şöyle der, Hayvani olan ekilir, ruhani olan dirilir, değersizlik içinde ekilir, şerefle dirilir, bozulma içinde ekilir, bozulmazlık içinde dirilir, ve orada zikredilen diğer şeyler.

Bunu Mesih de daha önce Luka'ya göre olan İncil'de öğretmiş ve şöyle buyurmuştu,

Dirilişte ne evlenirler ne de evlendirilirler, aksine insanlar Tanrı'nın melekleri gibi, bozulmaz, çevik, latif, ruhani ve zaferle donatılmış olurlar, öyle ki bir daha yenik düşmezler, Yuhanna'nın tanıklık ettiği üzere, kendilerine verilen yetki uyarınca hem Melekler hem de Tanrı'nın evlatları olarak hüküm sürerler.

O halde en yüce Öğretici, insanların Tanrı'nın melekleri gibi olacağını sebepsiz yere yahut dayanaksızca ileri sürmüş değildir, her ne kadar daha yeni ilahiyatçılar onların tür bakımından meleklerden farklı olduğunu söyleseler de. Fakat sorarım, tür bakımından farklı olan şeyler nasıl benzer kılınabilir, Meşşailer bu benzerliğin arızi olacağını, türe ait yahut özsel bir mahiyette olmayacağını söylerlerdi. Oysa bu görüş Mesih'in muradına hiç mi hiç uymaz, nitekim Elçi'nin şu sözleri de buna karşıttır, Bu ölümlü ve hayvani olan ölümsüzlüğü giyinecek ve ruhani olarak dirilecektir.

Üstelik bize, Tanrı'nın bizzat Oğlu olan daha üstün surete ne şekilde dönüştürüleceğimizi öğretir, bu dönüşümü doğa filozofları olarak adlandırılanlar ne öğretebilmiş ne de görebilmişlerdir.

Bu yüzden, bütünüyle tabiatın rehberliğini izleyenler bunu gözden kaçırırlar, zira bu hakikat daha aşağı tabiatın düzenini fersah fersah aşar. O halde Pavlus'umuzdan yalnızca dirilişin bir gün gerçekleşeceğini öğrenmekle kalmayız, aynı zamanda bedenlerin hangi lütuflarla dirileceğini ve nasıl bir mertebeye kavuşacağını da öğreniriz.

Ve daha da ileri giderek bunların hangi güçle gerçekleşeceğini açıklar, çünkü bunlar Tanrı'nın buyruğuyla ve Başmelek'in borusuyla olacaktır, ayrıca ne kadar sürede olacağını da bildirir, çünkü bir göz açıp kapama anında olacaktır. İnsanların dirilirken hangi farkla ayrılacağını da gösterir, çünkü bazıları değişecek, bazıları ise asla değişmeyecektir. Dirilenlerin hangi mahkemenin huzuruna çıkarılacağını da bildirir, nitekim şöyle denmektedir, İnsanoğlu kendi görkemi içinde ve bütün Melekleri O'nunla birlikte geldiğinde, o zaman kendi yücelik tahtına oturacaktır, ve bütün uluslar O'nun önünde toplanacaktır, ve çobanın koyunları keçilerden ayırdığı gibi O da onları birbirinden ayıracaktır, koyunları sağına, keçileri ise soluna koyacaktır. Nihayetinde her birinin amellerine göre alacağı yargı ve mükafat da ifade edilir, şöyle denir, Bunlar sonsuz azaba gidecekler, doğrular ise sonsuz yaşama.

Yalnızca bu kabil şeylerin gerçekleşeceği vaktin Baba'nın bağrında saklı olduğu beyan edilir.

VI. Bu Dirilişin Ne Zaman Gerçekleşeceğine Dair Bir Tahminde Bulunmanın Mümkün Olup Olmadığı Hakkında

O halde bu dirilişin ne zaman vuku bulacağını tayin etmek son derece güçtür, Mesih şöyle buyurur,

Baba'nın kendi kudretiyle belirlediği vakitleri ve anları bilmek size ait değildir. Ve yine İncil'de, O gün ve saat hakkında, yalnız Baba'dan başka ne göklerdeki melekler ne de hiç kimse bir şey bilmez.

Ve Markos'un eklediği üzere, Oğul dahi bilmez, yalnızca Baba bilir, ve bütün bunları takdir etme yetkisini elinde bulunduran bizzat Baba'nın vahiyde bulunduğu kimse bilir.

Zira Oğul, Baba bana her şeyi verdi derken, bunu ve diğer her şeyi Baba'dan aldığını ikrar eder. Ve yine eşyanın bilgisi hakkında da şöyle der, Benim öğretim benim değil, beni gönderen Baba'nındır.

O halde nurların Babası tarafından eğitilmiş olanlar, o nihai hesaplaşma ve eşyanın o büyük değişimi hakkında bazı öngörülerde bulunabilirler.

Bunların arasında bizzat Tanrı'nın Oğlu (Filius Dei), bu konu hakkında kendisini sorgulayan elçilere zamanı açıkça bildirmemiş, yine de bazı alametleri anarak şöyle demiştir, "Önce savaşlar ve savaş söylentileri duyacaksınız."

Ve bundan çok önce vuku bulacak pek çok şeyi peşi sıra eklemiştir, bunların arasında sahte peygamberleri sayar, onlar Kutsal Ruh'un (Spiritus Sanctus) esinlemediği şeyleri kehanet etmeye cüret ederler ya da kendilerine bir nam edinmek uğruna, ne İncil'in hakikatine, ne ruhun birliğine, ne de Mesih tarafından kutsal bir vasiyetle bize bırakılan barış bağına uygun olmayan fırkaları ve duyulmamış şeyleri sıradan halka telkin etmeye çabalarlar. Ardından, o en son günden bir süre önce bizzat gelecek olan fesat oğlundan söz eder, nitekim Luka'ya göre yazılan İncil'de şöyle denmektedir, "Önce bunların olması gerek, ama son hemen gelmez." Nihayetinde daha yakın alametleri ekleyerek şöyle der, "Güneşte, ayda ve yıldızlarda işaretler olacak, yeryüzünde uluslar sıkıntıya düşecek, denizin ve dalgaların uğultusundan dehşete kapılacaklar, yeryüzünün üzerine gelecek olan şeylerin korkusu ve beklentisi yüzünden insanların yürekleri ağzına gelecek. Zira göklerin kudretleri sarsılacak", şüphesiz bütün doğa düzeninin üzerinde gerçekleşecek olan hadiseleri yerine getirmek üzere. Fakat bu kabilden pek çok şeyi anmakla birlikte, en son eklediği şu sözler haricinde zaman hakkında hiçbir şey bildirmedi, "Size doğrusunu söylerim ki, bütün bunlar gerçekleşinceye dek bu nesil geçmeyecektir." Bu söz, muhtelif şekillerde anlaşılabileceğinden ötürü hayli kapalıdır.

Zira "bu nesil" ifadesini insan nesli olarak yorumlayabiliriz, fakat insan soyu hakkında, "bu nesil içinde yerine getirilmesi gerekenler tamamlanmadıkça o nesil geçmeyecektir" demek fuzuli olmaz mıydı? Bir nesil, insanın müşterek ömrü anlamına da gelir, bu anlama göre o sözün hiçbir geçerliliği yoktur, çünkü insanın ömrü tufan zamanından bu yana yüz yirmi yıllık bir süre ile sınırlandırılmıştır ve o ihtardan bu yana bin beş yüz yıldan fazla zaman geçmiştir. Bu söz, insanın başlangıçta bin yıla kadar uzatılması kararlaştırılan büyük ömrü olarak da yorumlanamaz, gerçi ölümlülerden hiçbiri (bir sır olmaksızın değil) bu sınıra ulaşamamış, ancak Adem, Metuşelah ve diğerleri gibi bazıları ona hayli yaklaşmıştır, nitekim Adem dokuz yüz otuz yıl, diğeri ise dokuz yüz altmış dokuz yıl yaşamıştır.

Zira bu nesil ya da ömür, söz konusu ifadelerden sonra akıp giden zamandan çok uzaktır. Çağ (saeculum) olarak da anlaşılamaz, çünkü çağ bazen müşterek ömür süresi yerine kullanılır, nitekim Çıkış'ta okuduğumuz gibi, "Ve ömrünün süresini tamamlayıncaya dek ebediyen köle olacaktır." Bazen de çağ bin yıla kadar uzatılır ki İbranilerin öne sürdüğü üzere bu sınırın ötesine asla geçemez. Bundan dolayı Kurtarıcı, bu nesil ile çalkantılı dünya seyrinin üçüncü kısmını kastetmektedir.

Nitekim daha zayıf olmayan bazı kaynaklardan da çıkarabileceğimiz üzere, insan neslinin emeği altı bin yılda kemale erer, yedincisinde ise dinlenir, tıpkı Yüce Sanatkâr'ın dünyayı altı günde yaratıp yedinci günde dinlenmesi gibi.

Bin yıllık süreleri aynı sayıdaki günlerle bağdaştırmamız temelsiz değildir, zira daha batıni ilahiyatçılar nezdinde Davud'un ilahisindeki şu söze binaen bin yıl sıklıkla bir gün sayılır, "Çünkü senin gözünde bin yıl, geçmiş dünkü gün gibidir." Emek için altı, dinlenme için yedinci sayısı hem günlerde hem yıllarda ilahi yasa ile teyit edilir. Zira haftanın altı günü iş görmek için yasa tarafından bağışlanmıştır, yedincisi ise dinlenmeye hasredilmiştir. Ve yine, tarlaların ekilmesi için altı yıl bağışlanmışken, yedinci yılda hem tarlaya hem ekiciye dinlenme buyrulur, nitekim Çıkış'ta okuruz.

O halde insan soyunun, Şeytan yani hasım tarafından tertiplenen türlü zahmetler ve muhtelif çalkantılarla altı bin yıl boyunca çabaladıktan sonra, Mesih'in sevgili elçisinin Vahiy'de tasvir ettiği gibi, yedinci bin yılda dinlenmeye çekilmesinde şaşılacak bir şey yoktur.

Ve bu, kadim yılan olan Şeytan'ın ve hasmımızın, o yedinci bin yılda ulusları saptırmaması ve rahatsız etmemesi için önceden bağlanmasıyla gerçekleşecektir, öyle ki insanlar Mesih'in hakiki kâhinleri olsunlar, kendilerini Tanrı'ya vakfetsinler, içimizde kurulmuş olan o krallıkta hüküm sürsünler ve ona eriştiklerinde gerçekten huzura kavuşsunlar. Bu dinlenmeden önceki emek ise doğa, kutsal yazı ve lütuf olmak üzere üçlü yasa ile ayrılmış olup üç kısımdır. Bu zamanların ilki ve yalnızca doğa yasasıyla yönetilen ilk nesil, kurbanlardan ve lütuf akışından mahrum olarak bir bakıma kurak ve boş idi.

İkinci zaman aralığı ve bu aralıkta akıp giden nesil ise yasadan bir miktar kazanç ve inayet elde etti. Üçüncü aralıkta ise Mesih'in lütfunun dolu demetleri derlenip, Tanrı Baba'ya sunulması bahşedildi. İbraniler arasında İlyas'ın şu kehanetine son derece hürmet gösterilmesi bundandır, İki bin yıl boş, iki bin yıl yasa altında,

iki bin yıl Mesih altında. Fakat İbranilerin dikkatli hesabına göre, şimdi, yani Mesih'in doğumundan bu yana hesaplanan bin beş yüz yirmi üçüncü yılı sürdüğümüz sırada, dünyanın başlangıcından itibaren beş bininci yılın üzerinde iki yüz seksen dört yılımız bulunmaktadır ve altıncı bin yılın tamamlanmasına yedi yüz on altı yıl kalmıştır, bundan sonra sebtin ve dinlenmenin yedinci bin yılına gireceğiz.

O halde bu hesaplamaya göre bu nesil, Mesih'in yönetimi altında tamamlanacak olan iki bin yıldır, bunlarda Mesih tarafından önceden bildirilen her şey, bizler büyük güne ve bin yıllık sebt süresine erişmeden önce tamamlanacaktır.

Fakat o dinlenme bin yılından sonra, Yuhanna'nın dediği gibi, Şeytan ve hasmımız, Tanrı'nın azizlerini sınamak ve onları nihai ve kesin bir imtihandan geçirmek üzere kısa bir süre için serbest bırakılacaktır.

Bu çatışmada, nihai zafer kazanılıp tam bir galebe elde edildiğinde, eksiksiz bir yenilenme ve insanların kendisinden neşet ettikleri Tanrı ile kusursuz birliği gerçekleşecektir.

Ve o zaman, iblis ateş gölüne atıldığında, Yuhanna'nın eklediği gibi, ve ölüm Mesih'in ve onun azalarının tam zaferi içinde yutulduğunda, yeni bir gök ve yeni bir yer meydana gelecektir, nitekim o ilahi kâtibin devamında belirttiği gibi ilk gök ve ilk yer geçip gidecek, ilk ve çalkantılı deniz artık olmayacaktır, çünkü tahtta oturan şöyle demiştir, "İşte, her şeyi yeni yapıyorum." Aşağıdaki şeylerden alınan çıkarımlarla, son vaktin belirlenmiş akışına dair elde edilebilecek olanlar bunlardır. Aşağıdaki şeylerden diyorum, çünkü Arketip'te (Archetypus) bulunan, aşağıdaki şeyleri belirleyen devirlerden ve ölçülerden de aynı çıkarım yapılabilirdi, gelgelelim bunları geçiyoruz, zira bizim Latinlerin elinde ne o öğretinin ilkeleri ne de onlardan doğan bir ilerleme mevcuttur.

Dirilişin Kimin Kudretiyle Meydana Getirileceğine Dair. Bölüm VII.

Böylece vakitlerin akışı tamamlandığında, bizzat kendileri tarafından var edilmiş olan şeylerin yenilenmesini sağlamak üzere bütün nedenler ve araçlar bir araya gelecektir. Zira her şeyin ilk kökeni olarak Tanrı Baba, sağlam bir temel gibi her şeyin kendisinde zayıflıktan kurtarıldığı Oğul ve yaratılmış bütün şeylerin sanatkârı olan Ruh vasıtasıyla mevcuttur,

O Ruh ki kutsal yazıda hakkında şöyle denir, onlardan tikel formları ışığa çıkarmak için "Tanrı'nın Ruhu suların üzerinde dalgalanıyordu."

Yaratıcı, bunu meydana getirmek için yaratılmış güçleri yardımcılar yahut aletler gibi kabul etti, yeryüzüne yeşillik ve ot vermesini, sulara sürüngenler ve kendi cinsinde yaşayan canlar üretmesini buyurdu, ve ardından gelen diğer şeyler. İlk temeller atıldıktan sonra, araya giren bazı kudretlerle bunları meydana çıkardı, her şeyi onlar vasıtasıyla yönetti ve nihayetinde her şeyi hak ettiği sona erdirecektir. Böylece aynı düzen uyarınca, Baba'nın kendi iktidarına bıraktığı o vakitlerin nöbetleşmesi tamamlandığında, her şeyi taşıdığı o kelamda, aynı sanatkâr vasıtasıyla ve başlangıçta meydana getirildikleri aynı vasıtalarla, her şeyin eksiksiz bir kemale kavuşturulmasını buyuracaktır.

Ve kutsal sözler yalnızca insanın diriltilmesine ve onun ilk ve en yüce vatanına kavuşturulmasına tanıklık ediyor gibi görünse de, yine de bir kimse en yüce hakikati layıkıyla tartacak olursa, her şeyin yenileneceğini açıkça görecektir. Gök ve yer geçecektir, ne var ki zannımca bu daha iyi bir hale geçişten başka bir şekilde vuku bulmayacaktır. Zira geçip gitmek yok olmak demek değildir, yerini, durumunu ya da herhangi bir halini değiştirmektir. O halde hareketli gökler, bütün hareketin dindiği bir duruma ve sükûnete geçecektir.

Daima değişime uğrayan yeryüzü de diriler diyarının nasibini alacağı o duruma geçecektir. İçinde her şeyin barındığı insanlar da melekî ve ilahi tabiata geçeceklerdir, ta ki az önce zikredilen o semavi ilahi kelam gerçekten yerini bulsun.

İşte her şeyi yeni kılıyorum. Nitekim kurtarıcının ilk gelişinde insanlık durumu, kusursuz, eksiksiz ve apaçık bir yenilenmeye yönelik bütün vasıtalarla, yani işaretler, kutsal sırlar (sacramenta), yasa, ibadet ve tüm hazırlayıcı araçlarla yenilenmişti. Fakat ikinci ve daha şanlı gelişinde, yeni sırların, yeni işaretlerin ve yeni ayinlerin ne denli yetkinleştiğini aşikâr kılacak olan o nihai yenilenme gerçekleşecektir.

Bu dirilişin ve evrensel yenilenmenin faili, buyruğuyla bütün bunların meydana geleceği üçlü ve bir olan Tanrı olacaktır, ancak bu durum haklı olarak ve özellikle, dirilişin Başlangıcı olan ve dirilenlerin ilki sıfatıyla diriliş kapısını diğerlerine açan O'na atfedilir. İcracıları ise Tanrı'nın melekleri ve hizmetkârları olacaktır, nitekim Resul açık bir dille şöyle bildirir, Rabbin kendisi bir buyrukla, başmeleğin sesiyle ve Tanrı'nın borusuyla gökten inecek. Ve önce Mesih yolunda ölmüş olanlar dirileceklerdir.

Aynı şekilde, Pavlus'un da kendisinden öğrendiği Mesih, Matta'ya göre yazılmış olan İncil'de bunu açıklarken şöyle der, İnsanoğlu'nun göğün bulutları üzerinde büyük kudret ve haşmetle geldiğini görecekler.

Ve O, meleklerini boru ve gür sesle gönderecek, onlar da O'nun seçtiklerini dört rüzgârdan, göklerin bir ucundan diğer ucuna kadar bir araya toplayacaklardır.

Bu Meleksi Sesin ve Tanrı'nın Borusunun Ne Olduğu Hakkında. Bölüm VIII

Resul tarafından bu borunun Tanrı'ya ait sayılması, Mesih tarafından ise meleklere atfedilmesi meselesine dikkat edilmelidir. Bu durum, o ses kimin vasıtasıyla çıkarılırsa çıkarılsın, buyuran Tanrı'nın sesi olarak bize ulaştığını anlamamız için böyle ifade edilmiştir. Nitekim meleklerin Tanrı şahsında konuştuğunu sıkça okuruz, öyle ki o buyruk ve söz melek tarafından dile getirilse bile yine de Tanrı'ya atfedilir. Çünkü Resul, Yasa melekler vasıtasıyla verilmiştir der, buna rağmen her zaman buyuran ve emreden olarak Tanrı takdim edilir. Bunun sebebi, meleğin bütün bunları Tanrı'nın buyruğu ve kudretiyle Musa'ya iletmiş olmasıdır. Bu yüzden, Ve Rab Musa'ya söyledi, denilir.

Zira melek her zaman Tanrı'dan bir tesir ve buyruk alarak O'nun iradesiyle hareket eder, konuşur, haykırır ve tıpkı bir boru gibi ses verir. Bundan ötürü, Tanrı'nın ve Mesih'in ölüleri diriltmeye dair emri melekler vasıtasıyla yayıldığında, onlar cesetleri diriltmek yahut ruhları yeniden giydirmek üzere yalnızca sesi değil, bizzat Tanrı'nın kudretini taşıyan borular gibi olacaklardır. Dolayısıyla boru meleklere ait olacaktır, çünkü sesi ve buyruğu melek iletecektir, fakat emreden, içine üfleyen ya da melekler vasıtasıyla bir işaret veren veya bazılarının düşündüğü gibi onlar aracılığıyla bir etki husule getiren, her ne olursa olsun, Tanrı olacaktır. Tanrı'nın sesini insanların kulağına bir kanal gibi ilettiği için buna haklı olarak boru denilmiştir. Nasıl ki borazan sesini ve nefesini alan süvariler atlarını harekete geçirmeye teşvik eder, insanlar savaşa koşar, bahşişi kabul etmeye ve askeri vazifelerin tüm zorlu adımlarına çağrılırsa, tıpkı bunun gibi melekler de Hükümdar Tanrı'dan aldıkları buyrukla birlikte O'nun sesini ve kudretini ulaştırarak, o dehşetli hesaba, yeni menzillere girmeye ve hayırlı amellerin mükâfatını almaya doğru, bedenlerimizin atlarını üzerindeki binicileriyle birlikte uyandıracaklardır.

Bedenlerin Geçeceği Değişimin Mahiyeti. Bölüm IX

Böylece boru çaldığında, eşyada pek büyük bir değişim ve Resul'ün bildirdiği üzere bilhassa bedenlerimizde muazzam bir başkalaşım meydana gelecektir, zira boru çalacak ve ölüler çürümez olarak dirileceklerdir,

Ve bizler başkalaşacağız. Ölülerin nasıl ve ne tür bir bedenle dirileceğini bilmek isteyenlere Resul şöyle cevap verir, Ey akılsız kişi, görmeyen yahut anlamayan sen, ölülerin nasıl dirileceğini ve nasıl değişeceğini görmüyor musun? Zira ekilen tohum ölmedikçe yaşamaz.

Ve dikkat et ne ektiğine, gelecekte meydana çıkacak bedeni toprağa emanet etmiyorsun, yalnızca çıplak bir buğday tanesini yahut başka bir bitkinin tohumunu ekiyorsun,

Fakat Tanrı ona dilediği gibi bir beden verir, her bir tohuma kendine özgü bir beden bağışlar. Diriltilecek her bir insana da durumuna uygun bir beden verecektir,

Ve bu beden her nasıl olursa olsun, ister semavi, ıstıraptan uzak ve şanlı bir beden olsun, ister lanetlilerin bedeni gibi ıstırap çeken ve hantal olsun, hakiki bir beden olacaktır, tıpkı yeryüzü bedeninin de semavi bedenin de hakiki bir beden olması gibi. Farklı hayvanların etleri nasıl birbirinden ayrılırsa, Resul'ün sözüne göre bu bedenler de öyle ayrışır, zira hemen ardından şöyle der,

Her et aynı et değildir, insanlarınki başka, hayvanlarınki başka, kuşlarınki başka ve balıklarınki başkadır, semavi bedenler olduğu gibi dünyevi bedenler de vardır. Fakat semavi olanların şanı başka, dünyevi olanlarınki başkadır,

Ve semavi bedenler arasında Güneş'in parlaklığı başka, Ay'ınki başka ve yıldızlarınki başkadır.

Ve yine yıldızlar arasındaki farkı ortaya koyarak şöyle ekler, Yıldız yıldızdan parlaklıkça nasıl farklıysa, aziz de azizden şanca öyle farklıdır. Kinayelerle işaret ettiği şeyleri daha açık kılmak için berrak bir dille ekler, Çürümeyle ekilir, çürümezlikle kalkar, itibarsızlıkla ekilir, şanla kalkar, zayıflıkla ekilir, kudretle kalkar, nihayet hayvani bir beden ekilir, ruhi bir beden kalkar, ta ki ebedi Baba'ya daima uygun olsun. Zira ilk insan yaşayan bir can oldu,

Son insan ise hayat veren bir ruh oldu. Bu semavi olan, dünyevi olanı göklere yükseltmek maksadıyla dünyevi ve ıstırap çeken bedeni üstlenmiş, buna uygun olarak acı çekmiş, ölmüş ve gömülmüştür. Bunların ardından ıstıraptan uzak, semavi ve ruhi olarak dirilmiş, artık ikinci ata kılınmıştır, Resul'ün devamında belirttiği gibi, eğer O'nunla birlikte hüküm süreceksek beden bakımından da O'na uymamız icap eder, Nasıl ki dünyevi olanın suretini taşıdıysak, semavi olanın da suretini taşıyalım. Pavlus bu başkalaşımın zorunlu olduğunu o kadar kesin biçimde belirler ki, zıddının imkânsız olduğunu ilan ederek şöyle der,

Şunu söylüyorum ve haykırıyorum ki, et ve kan Tanrı'nın melekûtunu miras alamaz, çürüme de çürümezliği miras almayacaktır, zira bu et çürüyen, ölümlü ve ıstırap çeken bir ettir, bilhassa günaha ve ayartıcıya boyun eğmiştir.

Buradan en açık şekilde, bu bedenin semavi ve ruhi bir tabiatla donatılmış başka bir bedene dönüştürülmesi gerektiği sonucunu çıkarır.

Fakat dirilmiş olan Mesih'in kendisi hakkında söylediği şu sözler buna kuvvetle karşı çıkar gibi görünür, Dokunun ve görün, zira bende gördüğünüz gibi bir ruhta et ve kemik bulunmaz. Bu ifade, dirilmiş bedenlerimizin ete ve dokunulabilir kemiklere sahip olacağını bildirmekten başka bir şey değildir. Bu doğrudur, lakin bu et çürümezdir, kemikler eksilmezdir, yine de beden istendiği vakit dokunulabilir ve görülebilir niteliktedir,

Nitekim kapılar kapalıyken on bir havarinin yanına girmiştir, bu beden tıpkı rüzgâr ve ruh gibi istendiğinde inceltilebilir olmasaydı, bunun gerçekleşmesi hiçbir surette mümkün olmazdı.

Dirilişten sonra kırk gün boyunca insanlarla birlikteyken de farklı davranmamış, kimi zaman kendini görünür ve dokunulur kılmış, kimi zaman ise insanın temasından ve bakışından gizlenmiştir. Yine dilediği vakit kendisini büyük ya da küçük olarak, belirli bir mekânla sınırlanmaksızın sunabilir, tıpkı sunak gizeminde (sacramentum) vuku bulduğu gibi, bunu bütün bilgeler onaylar, gerçi bazıları bunun parçaların mekâna olan nispeti kalktığı halde bütüne olan nispeti baki kalarak bir mucize eseri gerçekleştiğini düşünür,

Fakat [okunamadı] bunun, dirilenin dönüştüğü ruh tabiatından kaynaklandığı kanaatindedir.

Bu çürüyen bedenlerin dönüşümü, semavi cisimlerin ve ruhların tabiatına doğru olacaktır.

Kimlerin Başkalaşacağı, Kimlerin Başkalaşmayacağı ve Bunun Sebebi Hakkında. Bölüm X

Herkesin başkalaşıp başkalaşmayacağı hususunda asla şüpheye düşülmemelidir, zira semavi borunun açıkça şöyle çaldığını işitiyoruz,

Hepimiz dirileceğiz, fakat hepimiz başkalaşmayacağız. Bedenî ve dünyevi şeyleri ayaklar altına alarak göksel bir hayat sürenler, semavi yurtlara kavuşmak üzere semavi bir tabiata dönüştürüleceklerdir.

Kendilerini isteyerek yeryüzüne ve onun kirlerine teslim eden diğerleri ise en aşağı ve cehennemi bölgelere köle kılınmışlardır, bunlar bedeni ve dünyevi varlığı o mekâna uygun biçimde tutarak kâinat çarkının en dip merkezine sürüleceklerdir, ancak Tanrı'nın ebedi nurundan ve lütfundan mahrum kalarak, Tanrı'dan sonsuza dek uzaklaştırılmış karanlık bir ateşte ebediyen azap çekmeleri için sonraki bir dağılmadan muaf tutulacaklardır, nitekim Hükümdar'ın bizzat ilan ettiği fermanında şöyle denmektedir,

Çekilin yanımdan lanetliler, ebedi ateşe gidin. Yalnızca insanların fevkine yükselip Tanrıların durumuna ve bizzat yüce Yaratıcı'nın meclisine erişecek olanlar daha hayırlı bir talihe doğru başkalaşacaklardır. Ki buna, bu çürüyen giysiyle kuşatılmış olanlar asla nail olamazlar.

Bu kanun mucibince, başlangıçtan beri et ile ruh, beden ile can arasında bir savaş ilan edilmiştir, öyle ki galip gelen, mağluba kendi kanunlarını dayatacaktır. Zira et yahut hayvani beden galip gelirse, ruha ve akli cana bir ağırlık yükler, ta ki o, dünyanın en aşağı kısımlarına insin. Onu bir karanlıkla da kuşatır, öyle ki fıtratı düzgün canların parıltısıyla sevinç bulduğu o ilahi ışığı artık göremez olsun. Dahası, kendiliğinden kederlenmesi mümkün olmayan bu canı, ne dokuyabilen ne de eğirebilen bir tabiatta olmasına rağmen, cismani ateşten dahi elem duyacak surette ızdıraba maruz (passibilis) kılar. Nihayet kendi ağırlığıyla onu öyle bir kesifliğe büründürür ki, en aşağıdaki menzillerden asla ayrılamaz, ebedi prangalar ve zindanlara teslim edilmiş olarak, kendi cürümleriyle tartılan en ağır bir yükün altında, dünyanın en alt tabakasında ilelebet serili yatar.

Lakin ruh üstün gelirse, kendi kanunlarını ve ilahiyatçıların mevhibeler (dotes) tesmiye ettiği bu daha hayırlı halleri, Havari'nin şu sözü veçhilesiyle, bizim daha kusurlu olan tabiatımıza bahşedecektir, "Fakat bu ölümlü olan ölümsüzlüğü giyindiğinde, ve bu çürüyebilen olan çürümezliği giyindiğinde."

Bu ölümsüzlüğü çeviklik (agilitas), letafet (subtilitas), nuranilik (claritas) ve şanlı bedenlere atfedilen bütün diğer mevhibeler takip eder, ki bedenlerin bu vasıfları layıkıyla bir libas gibi giyindiği söylenir. Zira bedenimiz, çıplaklığını örtmek ve soğuktan korunmak maksadıyla nasıl başka bir tabiatın libasını giyinirse, aynı şekilde bedenin kendisi de, meşakkatten ve her türlü ızdıraptan azade olarak daima daha üstün bir talihin sevincini tatsın diye, başka ve daha üstün bir tabiatın halini kuşanır. Binaenaleyh beden, en yüksek semaya kolayca yükselebilsin diye çevik ve hafif kılınacaktır. Her şeyin içine nüfuz edebilsin diye latif olacaktır. Işık ve haşmet diyarının sakini olmaya liyakat kazansın diye, bir kıvılcım gibi, hatta bir yıldız gibi parlak ve parıldayan olacaktır. Saadetine ve o kamil sevincine mani olacak hiçbir elemle karşılaşmasın diye gayrikabil-i ızdırap (impassibilis) olacaktır.

Nihayet, o daimi sevinçlerden ebediyen nasiplensin diye ölümsüz olacaktır.

Uyuyanların Hangi Et ve Beden ile Diriltilecekleri Hakkında. Fasıl XI.

Bedenin başkalaşımı (transmutatio) ve ne tür bir halde dirileceği hususunda pek çok şeye temas etmiş isek de, dirilişten sonra bu gurbet diyarında taşınan bedenin aynısıyla ve aynı surette mi var olacağını ince eleyip sık dokuyarak araştıran bazı kimselerin merakını gidermek icap eder. Zira Hieronymus ve Aquileialı Rufinus, bu meseleyi etraflıca tetkik ederken, her bir cana karışmış yahut yabancı bir bedenin değil, daha önce sahip olduğu kendi bedeninin iade edileceğini ifade ederler, ta ki şimdiki hayatın mücadelelerine binaen, iffetli beden canıyla birlikte taçlandırılabilsin yahut iffetsiz olanı cezalandırılabilsin.

Bu hususun daha sarih ifadesi adına Rufinus der ki, bizzat kilisenin amentüsünde umumiyetle "etin dirilişi" dendiği yerde, bu kilise tarafından "bu etin dirilişi" tabiri ilave edilmiştir, şüphesiz bu, alnına haç işareti vurulan kimsenin ikrar ettiği bedendir.

Başkaları ise aksini iddia eder ve derler ki, "Çürüyüp dağılan yahut toza dönüşen, kimi zaman denizin derinliklerince yutulan ve dalgalarla dağıtılan bir et nasıl yeniden toplanabilir, tek bir vücut halinde bitiştirilebilir ve ondan insanın bedeni tekrar var edilebilir? Yine, şimdi çürümeye ve dağılmaya mahkum olan aynı et, nasıl olur da hemen veya bir müddet sonra çürümez, ölümsüz ve her türlü başkalaşımdan külliyen azade kılınabilir? Zira çürüyebilen ile çürümez olan, derler, cinsten de öte bir farkla birbirinden ayrılır." Bunlardan ilki, şayet En Yüce Sanatkar'ın ve Merhametli Zat'ın azametine nazar edilirse kolaylıkla hallolur.

Zira ilahi kudret, tek bir etin her bir zerresine dağılmış olan tozunu kendi nizamı dairesinde toplayıp yeniden inşa edemeyecek kadar dar ve aciz değildir, nitekim ölümlü aklın, madenlerin yerin derinliklerindeki damarlarını tetkik ettiğini, ehil sanatkarın gözünün, cahilin toprak zannettiği yerde altını gördüğünü müşahede etmekteyiz. Şu halde, insanın meydana getirdiği kimse bu derece bir maharete erişebiliyorken, insanı yaratan Zat'ın bunu yapabileceğini kabul etmekten niçin tereddüt duyalım? Ölümlü akıl, yerin sureti altında altının kendine mahsus bir damarı olduğunu, gümüşün başka, tunç ve bakırın pek farklı, demir ve kurşunun bambaşka olduğunu keşfedebildiğine göre, maden arayıcılarının kullandığımız bu alelade ateş vasıtasıyla madenlerin en ufak zerrelerini toplaması misali, ilahi kudretin de kendi ateşinin gücüyle her bir etin kendine has cevherini bulabileceği, ayırt edebileceği ve dağılmış görünse bile bir araya getirebileceği düşünülmez mi? İkinci olarak öne sürülen, çürümez kılanan ve artık ruhun tabiatına dönüşen bedenin suretinin, buradaki çürümeye tabi bedenle aynı mı olacağı sualine gelince, bunu aceleyle iddia etmemeliyiz, zira çürümeye maruz bir suret ile her türlü başkalaşımdan tamamen azade olan suretin aynı olması mümkün görünmemektedir, hususiyle Havari şöyle buyurmuşken,

"Rabbimiz İsa Mesih olan Kurtarıcı'yı bekliyoruz, O, hakir bedenimizi Kendi celalli bedeninin suretine tebdil edecektir." Bu kelimelerle, doğru anlayan için, Havari diriltilecek olanların başka bir suret ve bedenin başka bir şeklini kuşanacağını ima eder, nitekim yine şöyle der, "Zira başkalaşacağız, zira ruhani olarak dirilecek, bu çürüyebilen çürümezliği giyinecektir ve ekilen bedenden yeni bir filiz hasıl olacaktır." Zira ekilen tohumun sureti başkadır, filiz verenin sureti başka, zira ilki ölür ve ölü olarak toprakta kalır, diğeri ise yeşerir ve yaşar.

Dirilen beden de daima baki kalacak bir hayatı kuşanır. Şu halde, ölen şeyden daha hayırlı bir talihle filizlenen o et ve beden ile diriltileceğiz, tıpkı aynı Havari'nin dediği gibi, "Mesih ölülerden dirildi, artık ölmez, ölüm O'na artık hükmedemez." O'na tabi olmamız için bedenlerimiz de aynı mevhibelerle dirilecektir.

Eyüp'ün, "Yeniden derimle kuşatılacağım ve etimle Kurtarıcım olan Tanrı'yı göreceğim," sözü de buna mani teşkil etmez. Zira şekil başka olsa da, dirilenin yine kendi bedeni olacaktır, öyle ki her biri, "Bu benim etimdir ve derimdir," diyebilecektir.

Hiçbir Saç Telinin Zayi Olmayacağı Hakkında. Fasıl XII.

Mukaddes Yazı saç tellerinden bahsettiğine göre, onlar hakkında da kısaca durmak icap eder.

Zira Mesih, "Başınızın telleri bile bütünüyle sayılmıştır," buyurur. Bu kelimeler üzerine Hieronymus şöyle der, "Bu makamda, etin dirilişini inkar edenler kilisenin anlayışıyla alay ederler, sanki biz sayılmış ve berber tarafından kesilmiş bütün saçların dirileceğini söylüyormuşuz gibi, zira Kurtarıcı, 'Başınızın saçlarının hepsi kurtarılacaktır' demedi, 'sayılmıştır' dedi. Sayının olduğu yerde sayma ilmi gösterilir, sayının devamlı muhafazası değil." Bu sözlerle Hieronymus saç tellerini yeniden alacağımız fikrini çürütür görünür. Lakin Luka'ya göre olan İncil'de yer alan şu söze ne diyeceğiz,

"Başınızdan tek bir saç teli bile zayi olmayacaktır." Bundan dolayı, yanılmıyorsam, Mesih kesilip atılan yahut ateşte yakılan bu saç tellerinden bahsetmemektedir, bilakis Nezirlere övülen ve kesilmesi men edilen daha üstün saçlardan söz etmektedir.

Origenes'in isabetle düşündüğü veçhile, yabancıları hezimete uğratmak üzere bu saçlarda Kutsal Ruh'un kudreti mevcuttu. Zira bu saçlar, zihnin en yüce cüzünden, yani başından neşet eden canın faziletleri ve çok yönlü idrakleridir. Bundan dolayı Nezirler ve Tanrı'ya yakın olan diğer kimseler için yalnızca saçın kesilmesi yasaklanmamış, aynı zamanda başlarına ustura değdirilmemesi emredilmiştir, nitekim Şamuel, Şimşon ve diğerleri hakkında okuduğumuz gibi, zira salihlerin düşünceleri kesilip atılmamalı, bilakis muhafaza edilmelidir. Zira salihlerin işlediği her şey hayırla neticelenir ve onların yaprağı dökülmez.

Günahkarların ise her bir ameli, her bir kelamı ve her bir düşüncesi, şer kabilinden addedilerek kesilmeli ve uzaklaştırılmalıdır.

Bundan dolayı Tesniye'de, yabancı kavimlerden, yani putperestlik sapkınlıklarından esir bir kadın alındığında, saçlarını tıraş etmesi, yahut lafzın hakikati gereğince başının saçlarını kazıması ve tırnaklarını kesmesi emredilir, ta ki hakiki İsrailli ile birleştiğinde geriye hiçbir putperestlik yahut batıl alameti kalmasın. Yeşaya'da dahi, Peygamber Bakire'nin gebe kalışını ve doğumunu haber verdikten sonra şunu ilave eder, "O gün Rab, ırmağın öte yakasındakilerin, Asur kralının ücretle tutulmuş usturasıyla başı, ayak kıllarını ve bütün sakalı tıraş edecektir," bu söz açıkça gösterir ki Mesih devrinde, imana gelen putperest kavimlerde şirke ve delalete dair ne varsa kesilip atılmalıdır. Bu da bir ücretle, yani günaha ve ölüme dair her şeyin kendisiyle kazındığı Kurtarıcı'nın faziletiyle tutulmuş bir ustura vasıtasıyla yapılmıştır. Şu halde günahkar ve delalet ehlinin saçları kazınmalıdır, salihlerin ve Nezirlerin saçları ise korunmalıdır, nitekim Neşideler Neşidesi'nde sır dolu bir ifadeyle şöyle yazılmıştır,

Başının saçları krallık erguvanı gibidir, Kanallara raptedilmiş lüleler misali.

Evvelce, "başın Karmel Dağı gibidir" demişken, şimdi "başının saçları erguvan gibidir" demektedir. Zira bu renk, kırmız (chermel) denen kurttan hâsıl olur, bu sebeple kimi zaman erguvan yerine konur, nitekim Tarihler (Paralipomenon) kitabının ikinci cildinde okuduğumuz üzere, Süleyman Sur Kralı Hiram'a haber gönderip altın, gümüş, tunç, demir ve erguvan işlemeyi bilen hünerli bir adam yollamasını istemişti, bunun karşılığı İbranicede charmil olarak geçer.

Zira burada Karmel Dağı'ndan ya da erguvanı meydana getiren kurttan değil, bizzat erguvanın kendisinden söz edilmektedir ki bu, İbranicedeki özgün adıyla Argaman diye anılır. Şu halde murat edilen şudur, saçlar, yani düşünceler ve ameller, en yüce Kral ve Kurtarıcımızın lütfu ve liyakatiyle zenginleşmiş ve parıldayan hükümdar erguvanı gibi olmalıdır. Bunların semereli olabilmesi için, Mezmur'da "Zira hayatın pınarı sendedir" diye buyrulan ve her yeri sulayan o kaynaktan neşet eden semavi arklarla birleşmeleri iktiza eder. Rabbimiz Yeremya vasıtasıyla bu hususta şöyle der,

"Beni, diri suların pınarını terk ettiler", ki her şeyin iyi ve semereli olması için Rabbimiz tarafından sulanması gerekir.

Hangi Uzuvlarla Sevineceğimiz Hakkında. Bölüm XIII.

Eğer saçlardan ameller yahut düşünceler anlaşılıyorsa, ruhun tabiatına dönüştürülecek bu bedenin tüm diğer uzuvlarının da nasıl olacağını gözden geçirmek gerekir.

Taşa çarpan ayakların yahut oruçtan veya aşırı diz çökmekten zayıf düşen dizlerin orada bulunacağını düşünemem. Emekten ve sert aletlerden ötürü nasır bağlamış ve çatlamış eller de olmayacaktır. Kimi zaman beyhude ve bayağı sözlere meyleden bir dil de bulunmayacaktır. Boş şeyleri görmesinler diye gözlerin sakınması gerekmeyecektir.

Uydurma masalları yahut şehvetli şarkıları dinleyerek ölümü can evine sokacak kulaklar da olmayacaktır. Mideye aşırı düşkünlük gösterip fuzuli ve muzır lokmaları kabul eden bir ağız da bulunmayacaktır.

İçinden bazen kötü düşüncelerin, hırsızlıkların, cinayetlerin ve nice cürümlerin çıktığı bir yürek de olmayacaktır. Bilakis, hiçbir şüpheye yer bırakmaksızın, Yaratıcıya kesintisiz ve ahenk içinde en tatlı övgüleri hiç durmaksızın sunacağımız daha hayırlı ve kusursuz uzuvlara kavuşacağız.

Zira yanılmıyorsam, Neşideler Neşidesi'ndeki o kutlu düğün ilahisinde methedilen uzuvlarla ferahlayacağız.

Nitekim yürüyen ayaklar hakkında şöyle denmektedir, Neşideler Neşidesi'nde, "Ey prensin kızı, kunduralar içindeki adımların ne kadar güzeldir."

Burada hitap, bedeniyle birlikte yüceltilmiş, en yüce Hükümdar olan Tanrı'nın gelini ve kızı kılınmış ruha yöneliktir. Dolayısıyla onun adımları güzel, ayakları pek latiftir, Resul'ün kavlince kunduralanmıştır, yalnızca İncil'in hazırlığıyla değil, onun bizzat yaşanmış tatbikiyle de kuşanmıştır. Zira İncil'i yaşamış ayaklarımız, onu kabul etmeye hazırlandığımız andakinden daha az kunduralanmış olmayacaktır. Bu ayaklar, sanırım, iç insanın tabiatına dönüştürülmüş bedene aittir, çünkü bunlar daha üstün olan insana mahsustur ve bunlara muhabbet meyli (affectus) denir, öyle kunduralanmışlardır ki önlerine çıkan hiçbir kötülüğe takılmazlar, doğrudan en yüce hayra yönelmişlerdir ve ona doğru en yüce, en kutlu bir koşuyla seğirteceklerdir.

Bacaklar ise mermer sütunlar gibi olacaktır, yani "şeş", bizim çevirimizde mermer olarak yer alsa da, ekseriyetle ince keten (byssus) diye tefsir edilir.

Şayet sayılara göre teoloji yapacak olursak, bizzat "şeş" lafzı büyük sayılarda yahut alelade hesaba göre yüz ile çarpılmış altı sayısını verir, bundan murat şudur, bizi taşıyacak olan bacaklar, yani muhabbet meylinin kuvvetleri ve erdemleri kâmil olacaktır, bu da ilk yetkin sayı olan altı ile imlenir. Zira her bir altıya yüz karşılık gelir ki buna dair "Yüz katını alacaksınız" denmiştir, nitekim oradan dirileceklerdir.

Ve bu erdemler altın kaideler üzerine oturtulmuştur, yani nurlu bir muhabbetle alevlenmişlerdir, ta ki burada yalnızca altı kâmil sayısı vasıtasıyla kazanılacak erdemlerin değil, aynı zamanda onlara yüz sayısı ile tekabül eden mükâfatın sırrının da mühürlenmiş olduğu anlaşılsın.

Göbek ise yerinde bir teşbihle güllerle yahut bizim çevirimizde geçtiği üzere zambaklarla çevrilmiş bir buğday yığınına benzetilir, bu da altın ayaklarla pek güzel uyuşur. Zira ekmek yapmak üzere öğütülüp bir araya getirilen buğday, muhabbet bağıyla toplanmış müminlerin birliğini ve ittifakını simgeler, nitekim Pavlus ve Augustinus'un şerh ettiği üzere Mesih, ekmek suretinde muhabbetin yüce bir nişanesi olan bedenini bize gıda olarak bahşettiğinde bunu ima etmek istemiştir, ta ki bu sayede bizi yalnızca birbirimize bağlamakla kalmayıp kendi zatıyla da birleştirsin. Bütün nimetlerin en âlâsı olan bu muhabbet gıdası, hoş kokulu güllerle çevrilmelidir ki bizim çevirimiz bunların yerine zambakları koyar, böylece Resul ile birlikte "Bizler Mesih'in güzel kokusuyuz" diyebilelim. Eller de, yani amel etme kudretleri altından olacaktır, muhabbet ayaklarının haiz olduğu sevgiyle dolu ve Mesih'in liyakat mücevherleri olan yakutlarla bezenmiş bulunacaktır, bunlar olmaksızın amellerimizin hiçbir kıymeti yoktur. Boğaz ise, yani fikri dile getiren aza pek tatlı olacak ve Tanrı'ya daima ahenkli hamtlar sunacaktır.

Boyun, siperlerle inşa edilmiş Davud kulesi gibidir, bu kule tuğladan, yontma taşlardan yahut mermerden yapılmamıştır, zira o pek kutlu Kral, hakiki timsal ve Mesih'in hususi atası, kendisine dair hususi bir vaatte bulunulmuşken asla böyle şeylere bel bağlamamıştı.

Bilakis onun kulesi, sığınağı ve kalesi bizzat O idi, nitekim Mezmurlar'da sıkça şöyle dediği görülür, "Tanrı sığınağımız ve kuvvetimizdir." Ve yine, "Rabbim benim dayanağım, sığınağım ve kurtarıcımdır."

Ve tekrar, "Hâmim ve kurtuluşumun boynuzudur." Ardından gelen söz de bunu teyit eder, "Üzerinde bin kalkan asılıdır", bunun İbranicedeki aslı Alef hamagen taluy alav şeklindedir, tercümesi şöyle der,

Bin yahut alef kalkanı onun üzerine asılsın, nitekim alef hem biri hem bini ifade eder, sayıların başlangıcı ve sonu olan Tanrı'yı simgeler, öyle ki mana şudur,

Tanrı korusun ve savunsun diye kulenin üzerinde asılı ve muallakta duran hakiki kalkandır, bu sebeple "ondan asılıdır" tercümesi hatalıdır, zira Tanrı başkasına değil, ancak kendi zatına istinat eder, O, kendisine sığınan herkesi en kâmil şekilde koruyan hakiki kalkandır, ardından "yiğitlerin bütün zırhıdır" denmesi bundandır. Burun ise Şam'a bakan Lübnan kulesi gibi olacaktır. Burun ile ruhun metaneti ve hayırlı bir gazap hamlesi anlaşılır, bu da tıpkı bir kule gibi dosdoğru ve metin olmalıdır, Tanrı'ya, komşuya yahut herhangi bir hayra değil, bilakis Şam'a doğru bakmalıdır, Şam ise kan içen, kan busesi veren ve kan sunan diye tefsir edilir. Bunlar da yanılmıyorsam, etin arzusu, gözlerin arzusu ve hayatın kibri olan o en şerli fırkalarıyla birlikte dünyanın, nefsin ve kanın krallığından başka bir şeyi imlemez. Zira kan içen kimdir, yoksulların, mazlumların ve yetimlerin adeta can damarını emen haris kimseden başkası mıdır. Kan busesi nedir, bedene ve kana göre karşılıklı öpüşmelerin ve kucaklaşmaların vuku bulduğu nefsin arzusundan gayrı ne olabilir. Kan sunan nedir, tatmini uğruna her gün nihayetsiz kanların döküldüğü kibir, gurur ve muhterislikten başka ne anlama gelir. Bu şer amellere karşı infial ve gayret gösterilmelidir ki Mesih ile birlikte şöyle denebilsin, "Ben dünya aleyhine şehadet ederim, zira onun amelleri kötüdür." Ve yine Pavlus ile birlikte, "Dünya benim için çarmıha gerilmiştir, ben de dünya için."

Aksi takdirde, dünyaya karşı kıyam etmeyip onun dostu olmayı dileyen kimse, Yuhanna'nın şahitliğiyle, Tanrı'nın düşmanı kılınacaktır. Nihayet gözler güvercin gözleri gibi olacaktır, gereken saflıkla dolu bulunacaktır, nitekim İncil'deki kelam şöyledir,

"Eğer gözün sağlamsa, bütün bedenin aydınlık olur", zira her amel, sütunun kaideye, tavanın gök kubbeye oturması gibi niyetin üzerine bina edilir. İşte ruhun tabiatına dönüştürülecek bedenimizin gelecekteki uzuvları bunlardır, bu sayede iç insanın değil, dış insanın uzuvlarını ve aletlerini kullanacaktır.

İyilerin Hangi Ateşle Tasfiye Edileceği Hakkında. Bölüm XIIII.

Yukarıda zikretmiştik ki ateş ya muhtelif nevilerde bulunur yahut Kleanthes'in Çiçero'da uzun uzadıya tartıştığı üzere, aynı ateş farklı alametlerle dağılmış ve muhtelif şeylerde çeşitlenmiştir. Zira biri istifade ettiğimiz bu harici ateştir, diğeri çeliğin çarpması ve vuruşuyla taşlardan çıkardığımız ateştir,

Toprakta dahi derin kuyulardaki suyu ısıtan bir sıcaklık mevcuttur, bilhassa kış mevsiminde bu durum, toprağın fıtri sıcaklığı kendi içinde tutmasından ileri gelir. Suyun içine de benzer şekilde bir sıcaklığın karışmış olduğunu teyit etmekteyiz, nitekim kuzey rüzgârları ve diğer soğuklar galebe çaldığında toprak sertleşir, ılındığında ise çözülür ve sıcaklıkla erir. Denizler de rüzgârlarla çalkandığında öylece ısınır ki, bu denli büyük nemlerin içinde dahi bir sıcaklığın hapsolduğu kolayca anlaşılabilir. Havayı da çoğu zaman ılıklaşmış görürüz. Büyük âlemin geri kalan kısmı olan gök kubbenin (firmamentum) dörtte biri ise bütünüyle kendi doğası gereği hararetlidir. Üstelik bütün canlı varlıklar hayati bir sıcaklıkla beslenir.

Zira midede öylesine bir sıcaklık vardır ki, gece ve gündüz pişirilip hazmedilmeyecek hiçbir ağır gıda yoktur.

Damarlar ve atardamarlar da bir tür ateşli hareketle atmaktan geri durmaz. Yaşayan her ne varsa, içindeki mahpus sıcaklık sayesinde yaşar. Buradan, sıcaklığın tabiatının kendi içinde âleme baştan başa yayılmış hayati bir kudret taşıdığı anlaşılır, nitekim Zerdüşt de "Her şey tek bir ateşin altında var edilmiştir" diyerek her şeyin ateşten meydana geldiğine tanıklık eder.

Nitekim ateşten bir cevherin sakini olan Tanrı'nın (Platon'un dediği gibi), hayat ve suret bağışlasın diye yeryüzünün ve göğün henüz kaba ve şekilsiz olan maddesine yerleşmesini buyurduğu o ateş budur. Bunlar meydana getirildikten hemen sonra Sanatkâr, "Işık olsun" diye ekledi.

Hatalı bir tercüme bunun yerine "Işık yapıldı" der. Zira ışık yapılmamış, henüz karanlıkta olan şeylere kendi suretlerinde berrak ve ışıltılı olsunlar diye bahşedilmiş ve zerk edilmiştir.

Zira Tanrı'nın ikamet ettiği o ışık olmaksızın ve Tanrı'nın bizzat kendisi olan o ateş bulunmaksızın her şey karanlığa gömülmüştür, nitekim Synesios, Keldanilerin kadim metinlerine dayanarak aşağıdaki âlem hakkında şöyle terennüm eder, Hor görme sakın ışıksız ve kara âlemi, Zifiri bir karanlıktır derinliklerine serilen, Hem kirlidir, hem karanlık, beslerken putları bir yandan. Fakat en yüce Hakikat, o âleme gönderilecekler hakkında daha açık bir dille, "Dışarıdaki karanlığa atın" der.

Ve eğer bu dışsal ve karanlık şeylerde herhangi bir ışık varsa, o da bizzat Tanrı olan hakiki ışığın gölgesi ve suretidir. O Tanrı ki her şeyi aydınlatır, bilhassa bu orta âleme gelen her insanı, yeter ki insan günahların karanlığına o ışığı kavrayamayacak derecede gömülmüş olmasın.

Zira bir kimse ne kadar hazırlıklı ise, o ışıkla o kadar çok yıkanır, nitekim o hakiki ışık, Vaftizci Yahya hakkında "O, yanan ve ışık saçan bir kandildi" diye buyurmuştur. Lakin Yahya'nın kendisine tanıklık ederek, "O sizi Kutsal Ruh ve ateşle vaftiz edecektir" dediği o hakiki ışık daha parlak ışır ve daha şiddetli yanardı. Bu ateş, Zekeriya aracılığıyla "Onlar için çevrelerinde ateşten bir duvar olacağım" denilen ateştir, bu ateş ya arındırır, ya cezalandırır ya da dönüştürür. Nitekim kötüleri sıkışmış bir ateşle azaplandırır, asla aydınlatmaz ve ferahlatmaz.

Bundan ötürü o ateşle azap çekenlerin karanlıkta yaşadıkları söylenir. Ve şayet doğruysa, her yerde tek bir ateş olduğunu, gökte genişleyip aydınlattığını, cehennemde ise sıkışıp karanlık ve azap verici hale geldiğini savunan Pisagorcuların öğretisi budur. Bütün kâinatın merkezinde ise her iki durumdan da pay alan bir hal vardır.

Ruh bir cürufla kirlenmişse, İşaya'nın "Cürufunu büsbütün eriteceğim" ve Malaki'nin "Levi oğullarını arındıracak" dediği gibi onu arındırır. Zira çözülmüş ya da günah yarasıyla yıkıma uğramış bir ruh, ümitsiz bir halde değilse, Platon'un Timaios'un sonunda belirttiği gibi ya bir panzehirle toparlanıp pekiştirilir ve esenliğe kavuşturulur veya bizatihi kendi ahenginin devriyle iyileşir, yahut ateş tatbik edilerek kurtulur. Nitekim Elçi'nin "Ateşten geçer gibi kurtulacaktır" dediği gibi, Sayılar Kitabı'nda mecaz yoluyla okuduğumuz şu söze muvafıktır, "Ateşe dayanabilen her şey ateşten geçirilip arındırılacaktır." Zira çadırdaki kaplardan söz edilmektedir ki bunlar, Elçi'nin "Tanrı'nın büyük evinde yalnızca altın ve gümüş kaplar değil, ateşten ve topraktan kaplar da vardır" dediği ve yine Selaniklilere "Her biriniz kendi kabını kutsallık ve onur içinde muhafaza etmeyi bilsin" buyurduğu kapların timsalidir. O ateş, arınmış olanları dönüştürür. Bu sebeple Tesniye'de "Tanrı yiyip bitiren bir ateştir" denir, bizim metinlerimizde ise "tüketen" şeklinde geçer. Zira O, dostlarını tüketip yok etmez, onları yer, yani kendi içine alır ve bir gıda gibi kendi özüne dönüştürür.

Nitekim Plutarkhos da kadim metinlerden derlediği üzere, "Tanrı sureti olmayan, fakat dilediği her şeyi kendi içine dönüştüren, kendini bütün şeylere ve bütün şeyleri de kendine eş kılan akli, ateşten bir ruhtur" diyerek buna tanıklık eder. Ve bunu unsuri ateşle değil, bizatihi kendisiyle yahut ilahi ateşe yakın olan serafinik alevle gerçekleştirir.

Kötülerin Hangi Özel Ateşle Yakılacağı, Bölüm 15

Kötülerin bir ateşle azap gördüğü ve göreceği hususu neredeyse herkesçe kabul edilir ve en yüce Hakikat'in şu sözüyle mutabıktır, "İyi meyve vermeyen her ağaç kesilir ve ateşe atılır, yanar." Kuşkusuz bu, iblis ve melekleri için hazırlanmış olan ateştir. Zira bu ateş Tanrı tarafından bizim helakimiz için tayin edilmiş değildir.

İşaya'nın şu kehanetinden öğrenebileceğimiz üzere, hiç kimse onu bizzat tutuşturmadıkça bu ateşle azap çekmeyecektir, "Kendi ateşinizin ışığında ve tutuşturduğunuz alevlerin içinde yürüyün, bu başınıza benim elimden geldi, acılar içinde yatacaksınız." Peygamber iki hakikate birden temas eder, hem bunun Tanrı'dan kaynaklandığını, hem de o ateşi bizim tutuşturduğumuzu belirtir. Zira Tanrı tarafından hazırlanmış olsa da, Origenes'in isabetle düşündüğü gibi günahların yakıtıyla onu tutuşturmadıkça kimse onunla azap görmeyecektir.

Nasıl ki bedenimizde zararlı besinler ve ölçüsüz çabalarla ateşli hastalıkları tutuşturuyorsak, kötü amellerin ve eğri meyillerin taşkınlığından ötürü ruhta ve birleştiklerinde bedende de ateşten ıstırapları öyle tutuşturacağız. İnsanda toplanan bu taşkınlıklar zamanı geldiğinde onları tutuşturanların cezası ve azabı için alevlenir. Ve böylece, Pisagorcuların öğretisine uyacak olursak, Tanrı'nın emirleri yolunda gönlünü ferah tutan kimseyi genişleyip aydınlatarak mesut kılan o ateş, gönlünü daraltmış, bir taş veya demirci örsü gibi iyiliğe karşı katılaştırmış ve karanlığa bürünmüş olanların kötü meyli sebebiyle sıkışır (zira onlar suçlarının dehşetiyle öylesine kararmışlardır ki ilahi ışığı kabul edemezler), böylece kararır ve azap verici olur. Nitekim aynı Güneş veya ateş, o ışığı ve sıcaklığı kabul edecek nesnelerin çeşitliliğine göre ya sertleştirir ya da eritir. Aynı ateşin hem mesut kıldığı hem de azap verdiğine dair bu öğreti kutsal kelama da yabancı değildir. Zira Tesniye'de yiyip bitiren, dolayısıyla mesut kılan ve dönüştüren ateş olarak anılan, Mısır'dan Çıkış'ta görünür bir alevle ateşten yasayı veren, meleklerini ruhlar ve hizmetkârlarını yakıcı bir ateş kılan O güç, İşaya'da kavuran, ayıran ve cezalandıran bir alev olarak tasvir edilir. Peygamber şöyle der, "İşte Rab ateşle gelecek, gazabını öfkeyle dökmek için arabaları bir kasırga gibi olacaktır."

Işıkta ihtişam, sevinç ve neşe vardır, fakat işledikleri cürümler ve suçlarının çokluğu ile dehşetinin getirdiği kötü meyil bunu gerektirdiğinden, Tanrı kötüler için ateşi bir işkence ve ceza olarak hazırlamıştır. Mesut kılan bu ateş ebedi olacaktır, arındıran ateş ise kısa ve tayin edilmiş bir vakitte sönecektir. Lakin azap veren ateş de ebedi olacaktır, nitekim bunu yalnızca Yüce Hâkim'in "Ey lanetliler, ebedi ateşe gidin" sözünden değil, Tanrı'ya karşı ağır günah işleyenlerin cesetlerinden söz ederken "Onların kurdu ölmeyecek ve ateşleri sönmeyecektir" diyen İşaya'nın kehanetinden de öğrenmekteyiz.

Peygamber bu sözlerle, lanetlenmişlerin gerek içsel gerek dışsal her iki azabının da ebedi olacağını beyan eder.

Kötülerin Nasıl Azap Çekeceği, Bölüm

XVI.

Lakin cehennem ateşinden yeterince bahsettiğimize göre, kötülerin o ateşle nasıl azap görecekleri üzerinde de durulmalıdır, Zira o ateşin cismani olduğunu varsaymak, ki genel kanaat böyledir, ve ruhlarımızın yanı sıra kötü zekaların da bedenden bütünüyle ayrı olduğunu düşünmek azımsanmayacak bir güçlük doğurur. Pek çok farklı mülahaza ileri sürüldüğünden bu mesele karşımıza daha da çetin çıkmaktadır, Nitekim Gregorius, meseleyi çabucak geçiştirerek o ateşin kötüleri ilahi adaletin bir aleti gibi azaba uğrattığını kabul eder, fakat onun nasıl bir alet olduğunu, azap verme kabiliyetini kendi zatından mı aldığını, yoksa kötüleri cezalandırmak veya sıkıştırmak üzere bir testere yahut çekiç gibi bir başkası tarafından mı sevk edildiğini izah etmeyi meselenin ağırlığına bırakmıştır.

Fakat Gregorius'un böylesi bir meselede nasıl tereddüt ettiğine şaşmamak elde değildir, zira başka bir yerde meleklerin ve iblislerin bedenleri olduğunu, ancak bunların bizim bedenlerimize kıyasla cisimsiz denecek kadar latif bulunduğunu ileri sürer, Dolayısıyla bu meseleyi kabul etmekte kendisi adına hiçbir zorluk bulunmamalıydı.

Daha yeni ilahiyatçılardan bazıları ise, o cismani ateşin, lanetlenmiş ruhlara ve canlara kendilerine son derece uyumsuz ve şiddetle eza verici bir nesne gibi azap çektirdiğini düşünürler, tıpkı korkunç bir yılanın görüntüsünün bize eza vermesi gibi, Bu da bilhassa, nefret ettikleri ve kendilerine son derece yabancı olan Tanrı'nın zoruyla, huzurundan kaçamadıkları o ateşe hapsedilip itilmelerinden ileri gelir.

Platoncu felsefe ise bu müşkülü daha kolay çözer, zira hepsi, tabir caizse, kötü cinlerin tamamının cismani olduğu kanaatine varırlar, Bu görüşe Basileios, Nazianzlı Gregorius ve kadim kilise bilginlerinin geneli de katılır, Yaradılış kitabı üzerine kötü ruhların neden geleceği bildiklerini açıklarken, onların daha latif bedenlerle kuvvet bulduklarını söyleyen Augustinus da bunlardan ayrılmaz, Devamında ise şöyle der, İblisler havi ve nari canlılardır, Faal olduklarından ötürü de topraktan ve sudan olan canlılar gibi dağılıp yok olmazlar, Sadece iblislerin değil, aynı zamanda bütün meleklerin ve yeryüzü bedeninden ayrılmış ruhların da esiri bedenlere malik olduğunu söyleyenler dahi eksik değildir. Şayet üçüncü göğe kadar yükseltilmiş olan Pavlus'un mektebine müracaat etmek istersek, bu düğümleri pek kolay çözeriz, Zira o, ruh ile nefis arasındaki harbin şu kanun üzere ilan edildiğini öğretir, Galip gelen, mağlup olana kendi hususiyetlerini ve vasıflarını aktarır, mağlup olan da galibin tabiatına bürünür.

Bu sebeple, ruhları muzaffer çıkanlar hakkında şöyle der, Ne vakit bu ölümlü olan ölümsüzlüğü giyinirse, Ve yine, Hayvani olan ekilir, ruhi olan dirilir, Karşıtların ilmi de aynı değil midir, Nefis ve beden tarafından yenilgiye uğratılan can, aşağı kısımlara doğru insin diye bir ağırlık kuşanacak, bedenin o kötü vasıflarını öyle bir yüklenecektir ki, tıpkı bir cisim gibi cismani ateşten ıstırap duyacaktır. Dolayısıyla beden tabiatına bürünen can nasıl cismani ateş tarafından azap görecekse, ruhun tabiatını kuşanan beden de can ile birlikte, Musa'nın ruhların Tanrısı olarak tesmiye ettiği Zat'tan ebedi saadeti öylece kabul edecektir.

Origenes ve kadim Platoncular tarafından lanetliler için gösterilen bir diğer azap sebebi ise, tertipli ve intizamlı bulunması gereken kısımların intizamsızlığından ve karışıklığından kaynaklanmaktadır.

Zira bedenin uzuvları çözüldüğünde ve kendi bağları koptuğunda nasıl tarifsiz bir acı şeklinde işkence hissedersek, can da doğru amel etmek ve faydalı olanı idrak etmek üzere Tanrı tarafından yaratıldığı o nizamın yahut o ahengin haricinde bulunduğunda, bu intizamsızlıktan ve çözülmeden ötürü ıstırap ve ceza doğacaktır, Nitekim Augustinus'un dediği gibi, Sen adilsin ya Rab, ve her intizamsız zihnin bizzat kendi kendisine bir ceza olması senin hükmündür.

Canın kendisinden ve daima mutabık kalması gereken Tanrı'dan uzaklaşıp intizamsızlığa düşmesinden doğan bu azap hakkında sadece Ambrosius, Hieronymus, Augustinus ve diğer pek çok Katolik bilgin değil, aynı zamanda dışarıdan Proklos, Hierokles ve daha niceleri pek çok şey söyler, Bunların arasında Cicero, Catilina'ya karşı nutkunda şöyle der, Kötülüklerin birer intikam perisi gibi karşına dikilmiyor mu, Peygamberler de aynı şeyi teyit eder, Bil ve gör ki der Yeremya, senin Rabbini terk etmen ne kötü ve acıdır, Ve İşaya, Kötülerin yüreği asla durulmayan, dalgaları çiğnenmişliği ve çamuru taşan çalkantılı bir deniz gibidir, zira kötülere esenlik yoktur der Rab. İşte peygamber, kötülere intizamsızlıktan ve şeylerin nizamındaki sükunet demek olan barıştan mahrum kalmaktan doğan cezaları böyle tasvir eder.

Kendi içindeki makul hareketlerin ahengini hissetmeyen canın ceza ve azap çekmesi, ayrılığın, kararsızlığın ve intizamsızlığın doğurduğu azabı tatması kaçınılmazdır.

Yukarıda zikrettiğimiz müellifler, kötü bir hayalden [idolo] ileri gelen başka bir işkence sebebini de zikrederler, Zira zihnimiz yahut canımız, günah işlediği vakit kendi içinde iz bırakan işaretleri ve suretleri hafızasında yeniden canlandırarak, cürümlerinin tarihini gözlerinin önüne serilmiş gibi görür, İşte o vakit vicdanın kendisi kendi dikenleriyle hırpalanacak, Resul'ün dediği gibi, fikirler birbirini itham edecektir, Öyle ki, bizzat bu melun ihtiraslardan türlü azaplar türeyecek, kötü bir yangının, eğri bir sevginin ve kibre yahut hasede karşı duyulan hiddetin alevleriyle lanetlenmiş ruhlar azap çekecek, hezeyanlı bir kederle tükenecektir.

Henüz derman bulabileceklerini bilmeyen bazı kimseler, bu azaptan kaçmak kastıyla kendiliklerinden ölüme gitmişler, ölümü bu işkencelere katlanmaktan daha ehven saymışlardır.

Halbuki kolayca giderilebilecek bu azaptan, kendi ahmaklıkları ve kötü niyetleriyle aldanarak, ebedi bir cezaya bedbahtça geçmişlerdir, Orada onları içeriden yakan ve tüketen, ancak yok etmeyen ruhi bir ateş vardır.

Aynı şekilde bedene de onu daima azap içinde tutan bir ateş musallat edilir, Bu da Tanrı'nın adil hükmü iledir.

Zira bedenin iyileşmesi mümkün olmayacak derecede bozulmuş uzuvlarına nasıl dağlama demiri ve ateş tatbik edilirse, bir zamanlar büyük semavi bedenin azaları olmuş, fakat muhtelif cürümlerin vahşetiyle iyileşemeyecek şekilde ezilmiş günahkar canlara ve bedenlere de azap görmeleri için ateş tatbik edilir, Maksat, daima yansalar dahi, diğer uzuvları ifsat edememeleri yahut onlara eza verememeleridir.

Bu Ateşle İlgili Güçlüğün Çözümü, Bölüm XVII.

Yukarıda zikredilenler vasıtasıyla kötüleri cezalandıran o ateşin kimi zaman cismani olduğunu, kimi zaman ise genişlediğinde iyileri mesut ve neşeli kılan ateşin büzülmüş ve kararmış hali olduğunu ima ettiğimizden, bu ateşin ne mahiyette olduğunu daha vazıh biçimde açıklamak münasip olacaktır, Neredeyse herkes onun cismani olduğunu iddia ettiğinden, umumun kanaatinden ayrılmak şüphesiz güçtür,

Şayet umumun benimsediği bu fikri takip etmek istersek ve onun cismani oluşuna da itiraz etmezsek, aynı ateşin nasıl hem canları mesut kılan ruhi bir ateş, hem de bedenlere eza veren cismani bir ateş olacağını sormak gerekir, Bu ihtilafı Resul, Korintoslulara şöyle hitap ederek çözer, Amellerin taksimatı vardır, lakin herkeste her şeyi işleyen aynı Tanrı'dır, tıpkı aynı canın bedenin bütün uzuvlarında her türlü fiili işlemesi gibi. Bu sebeple kimse Pavlus'un orada ruhi ve batıni bir işleyişten bahsettiğini söylemesin, Zira yalnızca insanların zihinlerini değil, bütün göğü ve yeri dolduran O Zat, her şeyi onlarda ve onların içinde bulunan her şeyde işlemektedir. Öyleyse bütün varlıkların hakiminin günahkarları cehennemde de cezalandırmasına şaşmamak gerekir, ister kendi kudretiyle onlara azap etsin, isterse o dizginsiz gözlere uygunsuz gelen mevcudiyetiyle, şaşı, şişmiş yahut herhangi bir şekilde yaralanmış gözlere en parlak ışığın verdiğinden daha büyük bir ceza versin, İsterse her şeyin iyilikle dolmasını sağlayan lütufkar feyzini onlardan çekip, kendilerini ferahlatıcı hiçbir hayır olmaksızın kendi kötü intizamsızlıkları içinde terk etsin.

Böylece layıkıyla hazır bulunanlar için diriliş ve sevinç vesilesi olan aynı Zat, kötü durumda olanlar için yıkım ve cezadır. Nitekim Hezekiel de Rabbi gördüğünü böyle beyan etmiştir, yani bellerinden yukarısı parıldayan bir kehribar suretinde, bellerinden aşağısı ise kor halindeki ateş şeklinde tecelli etmiştir.

Şüphesiz O Rab, göğü ve yeri dolduran, gökteki tahtında iyileri sevindirendir,

Yeryüzünde ise, ki orası O'nun ayaklarının basamağıdır, kor halindeki ateşin ayaklarını tutarak göklerden uzaklaşmış dünyevi insanlara eza verir ve azap çektirir. Kutsal yazı da bana açıkça öğretmektedir ki, aynı Rabbin kimi zaman nur ve saadet bahşeden ateş olup salihleri yıldızlar gibi ve ateş kıvılcımları gibi parlattığını, Kimi zaman ise eritici ve Levi oğullarını arındırıcı bir ateş olduğunu, Kimi zaman da kötü bir şekilde inşa ettiğimiz odunu ve samanı tüketen, yiyip bitiren ve semavi feyz ile inayetten mahrum kalmış kimselerin işlediği kibirli amelleri yerle bir eden bir ateş olduğunu kabul etmekten asla çekinmem, Kimi zaman da o, azap veren ve yakan bir ateştir. Nitekim Yoel de şöyle der,

Onun önünde yiyip bitiren bir ateş, ardında ise yakıp kavuran bir alev vardır. Bu sözler iki yönlü anlaşılır, onu görmeye layık olanlar için Tanrı, yukarıda değindiğimiz üzere, içine çeken ve kendine dönüştüren bir ateştir. Lakin arkada kalanların, yani daha aşağı arzuların lezzetine dalıp gitmiş olanların payına düşen, yakıcı ve azap verici bir alevdir; bu ya kendi zatından ileri gelir (zira kendi içinde en yetkin olan bir şey, ışığın, şarabın, etin ve bu kabil bedensel nimetlerin kendilerine zarar verdiği fena mizaçlı kimselerde olduğu gibi tecelli eder), ya da peygamber Davud’un şehadetiyle, Tanrı’nın yakıcı bir ateş kıldığı hizmetkârları vasıtasıyla gerçekleşir, ancak bu ateş iyiler için bir neşe, kötüler içinse bir işkencedir.

Yahut bunu, o ateşin cismani olduğunu iddia edenleri tatmin etmek üzere, kötülerin azabı için var edilmiş cismani bir nesne aracılığıyla yapar.

Fakat onun cismani mi yoksa gayricismani mi olduğunu Tanrı bilir, ne var ki Origenes, Havari’nin şu hükmüne dayanarak onun görünmez olduğunu pek güzel ispat eder, "O ateş öyle bir cevherdendir ki, kendisi görünmez kılındığı halde görünür olanları yakıp kül eder; nitekim Havari Pavlus, 'Görünenler geçicidir, görünmeyenler ise ebedidir' der." Şu halde, Tanrı’dan uzaklaşanların cezalandırıldığı o ateş ebedi ise, onun görünmez olması da zorunludur, çünkü Havari’nin hükmünce yalnızca görünmez olanlar ebedidir. Origenes’in devamında dediği gibi, bedenlere arız olan ve kendisiyle şiddetle hırpalanan kimselere azap veren harareti gözünle görmediğin halde, bu ateşe görünmez ve azap verici denmesine şaşmamak gerekir.

Demek ki bu azap verici ateş, bizim gündelik kullanımımızda olandan bambaşka bir cinstendir, yine de aramızda bu görünür ateşten daha fazla ıstırap veren bir şey bulunmadığından, o en dehşetli azap buna benzetilmiştir. Şayet o ebedi azaptan sakınmak istiyorsak, içimizde ebedi bir fena meylin yer etmemesine dikkat edelim, bilakis öyle bir halde olalım ki o yüce ateşi ya bir sevinç vesilesi yahut hiç değilse odunun, samanın yakılıp tüketilmesi ve cürufun arındırılması kabilinden kabul edebilelim, ta ki arı altından mamul, düğün odalarına, o kutlu ve ebedi menzillere yerleştirilecek latif kaplar haline gelelim.

SEKİZİNCİ MAKAMIN SEKİZİNCİ KISMI, EN TATLI AHENKLER VE ERİŞİLEN SAADETTEKİ O EBEDİ DURAKLAMA ÜZERİNE

SEKİZİNCİ MAKAMI. Bu son esere nihai elini koyan yabancı, gücü yettiğince usta müzisyenleri taklit edecektir, zira onlar her daim son nağmeyi daha tatlı kılmaya gayret ederler, bazen de bu tatlılıkla dinleyenleri öyle celbederler ki, sanki zamanın sınırlarına tabi değillermiş ve bu yorgunluk onları tüketmeyecekmiş gibi, şarkıyı sonsuza dek uzatmak isterler. Lakin güçleri yettiğince dayanarak, bazen birbirine bağlanan, bazen nöbetleşe değişen seslerle baştan sona dek durmaksızın söylerler. Nağmesini tasvir etmeye yeltendiğimiz en yüce Baş Müzisyen ise, hem zamanı aştığı hem de ebediyetten lezzet aldığı için, ezgilerini asla zamanlara dağıtıp bölmez, bilakis bizzat o ebediyette nihayete erdirir.

Zira bu ahenkli kainat nizamı, bilmediğim mucizevi bir sanatla, hem zamanın peş peşe akışına boyun eğmiş hem de kendini zamandan azat etmiştir. Nitekim bütün bu unsurlar günlük ve yıllık devirlerle meydana gelir. Gökler de zaman içinde hareket eder, yahut daha doğru bir deyişle, zamanı bizzat onlar doğurur. Buna rağmen yeryüzü ebediyen durur ve gökler, mezmur yazarının terennüm ettiği gibi, her ne kadar hareket ve tesir bakımından akıp gitse de, kendi seyrinde baki kalır. Kurtuluşun o pek tatlı ahengini birkaç, ay demeyeyim, gün içinde tamamladı, yine de onun katında bereketli bir kurtuluş daima mevcuttur, semeresi ebediyen kalıcıdır. Kurtarıcı, "Kim bu ekmekten yerse ebediyen yaşayacaktır" der, zira bu kurtuluşun semeresi ebediyettir. Zaman içinde kazanılan erdemlerle en tatlı vahdet şarkısını icra etmek istemiş, vaat edilen mükâfatlarla herkesi bizzat o ebediyete çekmeyi ve kendine eş kılmayı murat etmiştir. Bu sebeple, yeryüzünden yükseltildiğinde, Orpheus ve Amphion’dan çok daha üstün bir ahenk kudretiyle kendine çekeceği herkesi o geçici zaman akışından azat edecek, onları o en uyumlu menzillere yerleştirecektir, orada (vaktiyle o tatlılığa meftun olan Augustinus’a inanacak olursak), bedenlerin sayıları ve ahenkleri dahi, sessizlik içinde diğer icracılarla birlikte Sanatkâr’ın ve o en yüce güzelliğin uluhiyetine dair övgüleri çınlatır görünecektir.

Bu yüzden, her iki ahdin o semavi kâtipleri, Hezekiel ve Yuhanna, Kutsal Ruh’un kendilerine talim ettiği veçhile, o menzilleri en kusursuz şekillerle, son derece ahenkli ölçüler ve taksimatlarla büyük bir dikkatle tasvir etmişlerdir. Ancak Hezekiel yalnızca yapının ölçülerini, düzenini, on iki oymak için yapılan taksimatları, kurbanları ve şehrin adını tasvir eder, Yuhanna ise Hükümdar’ın has dairesine, en gizli mahrem yerlere kabul edildiğinden daha tatlı nağmeler fısıldar. Ne var ki bu nağmeler öyle bir karanlıkla perdelenmiştir ki, en yüce Güneş hararetiyle o kesafeti inceltip kendi ışığıyla zifiri karanlığı kovmadıkça, onların ne söylediklerini işitmek, ne de tasvir edip ölçtükleri şeyleri bihakkın görmek asla mümkün değildir. Zira bu tür hakikatleri, ruhun bildiği şeylerden yola çıkarak bilinmeyene yükselebilmesi ve görünmez olanı bu duyulur şeyler vasıtasıyla temaşa edebilmesi için, ya hislere hitap eden bilmecelere sarılı olarak aktarırlar, yahut bunları ifade edebilecek kelimeler henüz ne biz dinleyenlere ne de konuşanların kendilerine bağışlanmadığı içindir, nitekim o hakikatleri bizzat görenler, insanoğlunun bunları dile getirmesine izin olmadığını açıkça ikrar ederler.

Veyahut zihin henüz bedensel ağırlığın yükü altında ezildiğinden bu yüceliklere kanat açamadığı içindir, İşaya ile Pavlus bu hususta müttefiktir, zira Tanrı’nın kendisini sevenler için hazırladıklarını ne bir göz görmüş, ne bir kulak işitmiş, ne de bir insanın kalbine doğmuştur.

Bu sebeple, şayet biz de o sırları layıkıyla izah edemezsek bağışlanmayı dileriz, çünkü incelenmesi gereken bu mevzular havsalayı aşmakta, hafızadan kaçmakta ve idraki fersah fersah geride bırakmaktadır. Yine de tek bir yardıma sığınarak bu çetin işe girişeceğiz, zira Tanrı’nın bu sırları kendilerine faş ettiği kılavuzlarımız vardır, nitekim Pavlus şöyle devam eder, "Oysa Tanrı bunları bize Ruh’u aracılığıyla açıkladı."

Bu yüzden İşaya daha temkinli konuşarak, "Senden başka hiçbir ilah, kendisini bekleyenler için hazırladığın şeyleri görmedi" der.

Şu halde, yüce ışık gözlerimizi aydınlattığı ölçüde bu ilahi rehberlerin izinden adım adım yürüyerek, onların muammalarla ördüğü hakikatleri kendi kelimelerimizle çözeceğiz, bilhassa da Mesih’in sinesinin yüce katında, ilahi ve insani tabiatın iki zirvesi arasında dinlenirken öyle bir nurla dolup taşmış ve öyle bir cezbeye gark olmuş olan Yuhanna’nın o daha gizli ve pek feyizli nağmelerini takip edeceğiz ki, o sayede ilahi zatların sözcüsü mertebesine suhuletle erişmiştir.

Daha sonra Patmos adasından ilahi bir ruh vasıtasıyla dünya ötesi kıtaya çekilmiş, bazen bir melek, bazen en yüce ahenk üstadı İsa Mesih, bazen de etrafında yankılanan muhtelif sesler tarafından eğitilerek bize o mükemmel nağmeleri emanet etmiştir, hayranlık uyandırıcı bir hünerle bir o yana bir bu yana uzanarak, kâh yükselip kâh alçalarak, musiki kanunlarıyla dolup taşmış halde, dünya ötesi çalgının hiçbir makamını, melodik taksimatın hiçbir perdesini el değmedik bırakmamıştır. Nitekim müzisyenler buldukları bütün ahengi yirmi dereceye taksim ederler, icrası daha kolay, hafızası daha muhkem olsun diye de bunları elin üzerine yerleştirirler. Yuhanna da gökler ötesi ahengin kemale erdiği aynı sayıda makama temas eder.

Ve bunu, adeta göksel bir sitar gibi sunulan bir şehrin sureti altında yapar, bu şehirde bütün bu sesler kıvamını bulduğunda ve en yüce Baş Müzisyen tarafından dokunulduğunda, diğer bütün ahenkleri aşan o nihai uyum vücut bulur.

Dionysios, "Baba harekete geçirdiğinde hepsi sevinir" der, zira Tanrı’nın Oğlu bizatihi O’nun aletidir, yaratılmış bütün şeylerin sureti onda bulunur ve hepsi birer ney gibi onun içine yerleştirilmiştir, bundan ötürü onda kalmayan bir kimse ne faydalı ne de ahenkli bir şey ortaya koyabilir.

Hikmet Kitabı’nda dendiği gibi, her şeyi dolduran nefes ise Ruh’tur, "Rabbin Ruhu yeryüzünü doldurdu ve her şeyi kuşatan bu varlık, sesin bilgisine maliktir." Baba ise her şeyin ilk ve başlıca muharrikidir, bilhassa o en yüce şehirde böyledir, orada her şey O’na bir aletin boruları, telleri yahut makamları gibi karşılık verir. Bu makamları şerh ederek ve nağmelere taksim ederek Yuhanna’nın izini süreceğiz ve Hezekiel’in de gücümüz yettiğince onunla nasıl mutabık olduğunu göstermeye gayret edeceğiz.

Gelecek Şarkının Makamları, Madde, Tertip, Ölçüler, Yapı, Ziynet, Işık, Tedarik, Misafirler, Düğün Hediyeleri, Rızık, Aletler, Sulh, Düğün Şarkıları, Birlik, Zaferler, Saadet, Mükâfatlar, Cümle Hayır, Hükümranlık, Sükût.

BİRİNCİ MAKAM, MADDE. Birinci Ahenk, O şehrin neden altından inşa edildiği söylenir, Neden duvarları yeşim taşındandır.

Taşların nereden geldiğine dair bir ara söz, şehrin hakiki maddesini zenginleştiren bir tefekkür. İkinci Ölçü, Düzen. Hezekiel ve Yuhanna’nın genel taksimatı üzerine. Bu şehrin niçin kare biçiminde kurulduğu üzerine. Aynı şehrin kapıları üzerine. Oradaki caddeler ne durumdadır. Üçüncü Ölçü, Ölçüler. Hezekiel’e göre özel ölçü üzerine. İlk hasatların yahut ondalıkların ölçüsü üzerine. Yuhanna’ya göre şehrin ölçüsü üzerine. Dördüncü Ölçü, Yapı. Onu kimin inşa ettiği. Nasıl ve hangi harçla birleştirilip bütün kılındığı. Temelde niçin Havarilerin ve oymakların adlarının, kapılarda ise Meleklerin adlarının kazınmış olduğu. Beşinci Ölçü, Bezemeler. Hezekiel’e göre bezemenin remzi tasviri. Yuhanna’nın bezemeyi Hezekiel gibi niçin açıkça dile getirmediği. Altıncı Ölçü, Işık. Genel anlamda ışığın ne olduğu. Yaratılmış ışığın nasıl bir tabiatta bulunduğu. Yaratılmış bütün varlıkların ışıktan nasıl neşet ettiği. Işığın nasıl aydınlattığı. Işığın kendisinin nasıl tutuşturup harekete geçirdiği. O ışığın nasıl genişletip yaydığı. Bu ışığın nasıl ferahlatıp mesut kıldığı. Yedinci Ölçü, Taksimat. Evin ve o semavi benzerliklerin nasıl taksim edildiği.

ÜÇÜNCÜ İLAHİNİN

kutsanmışların hususi makamları ve meclisleri üzerine. İbranilere göre Merkava, yani Tanrı’nın tahtı üzerine. Sekizinci Ölçü, Konuklar. O şehrin konuklarının kaç kişi olduğu. Meleki konuklar üzerine. İnsani konuklar üzerine. İlahi konuklar üzerine. Dokuzuncu Ölçü, Nişanlılık. Tanrı ile can arasındaki evliliğin ne zaman ve nasıl başladığı. Nasıl akdedildiği. Nasıl tasdik edildiği. Nasıl kemale erdirildiği. Onuncu Ölçü, Azık. Bu şölende hangi ekmeğin hazırlandığı. Hangi şarabın bulunduğu. Hangi ekmeğin ve hangi etin sunulduğu. Bu şölenin meyvesinin ne olduğu. Yiyeceklerin ne denli bol ve tatlı olduğu. On Birinci Ölçü, Çalgılar. İlk çalgı olan yüreklerin küresi üzerine. İkinci çalgı olan insan dili üzerine. Üçüncü çalgı olan bedenimiz üzerine. Dördüncü çalgı, yani Melek dili üzerine. Kendileri de tınlayan birer çalgı olan meleklerin ve kutluların zihinleri üzerine. Kutsal Ruh ve ilahi kelam olan, bütün bu çalgılara ses veren nefes üzerine. Davud’un ilahilerinde zikredilen o pek çok çalgının ne manaya geldiği. On İkinci Ölçü, Düğün İlahileri. Düğün ilahilerini kimin söylediği. Geline yazılan düğün ilahisi. Güveye yazılan düğün ilahisi. Evliliğe yazılan düğün ilahisi. On Üçüncü Ölçü, Zafer Alayı. Hakiki cengin ne olduğu. Mesih’in kendisi ve kendi neferleri adına kazandığı pek ulu zafer üzerine. Hükümdarın ve askerlerin zafer alayı ve ihtişamı. Mesih’in aralarından çekilişinden sonra muhtelif düklerin zafer alayı üzerine. On Dördüncü Ölçü, Mükâfat. Cenk edenlerin mükâfatının ne denli büyük ve kıymetli olduğu. Bu mükâfatın ne denli tatlı ve ebedi olduğu. On Beşinci Ölçü, Hükümranlık. Hükümdarın geniş hükümranlığı üzerine. O Hükümdarın idaresinin ne denli adil olduğu. Vezirlerin krallığı üzerine. On Altıncı Ölçü, Barış. Barışın ne olduğu. Barışın kimden bağışlandığı. Bu barışın ne denli hoş ve ahenkli olduğu. On Yedinci Ölçü, Birlik. Kutluların Tanrı ile birliği üzerine. On Sekizinci Ölçü, Saadet. Kimin bahtiyar ve kutlu olduğu. Saadetin neye dayandığı. Kutluluğun kimlere eksiksiz bahşedildiği. On Dokuzuncu Ölçü, Mutlak Hayır. Hakiki ve en yüce hayır (summum bonum) diye adlandırılan hayrın ne olduğu. Yirminci Ölçü, Sessizlik. Yöneldiğimiz o hayra kavuştuğumuzda eriştiğimiz durak, sükûnet ve sessizlik üzerine. Sessizlik içinde yalnızca Tanrı’ya, saf ve adanmış bir zihinle terennüm edilecek ilahi.

Üçüncü İlahinin Birinci Ölçüsü, Madde

O şehrin niçin altından inşa edildiğinin söyleneceği üzerine.

Birinci Uyum. Gözetici Yuhanna, yapının temelini ele alırken onu altından ve kıymetli taşlardan mamul olarak tarif eder, nitekim altın, duvarları kaplamak için bir taş yapıştırıcısı olmakla kalmaz, harç, taşların tutkalı, küçük kirişler ve yapıyı birbirine bağlayan çiviler yerine de geçer, hayranlık uyandıran husus şudur ki, bu altın, sonradan sahip olduğu şeffaflıkla sevinç bulduğundan, kıymetli taşların ışıltısını asla gölgelemez, bu sebeple ilahi şairimiz, altının bizzat berrak bir cama benzediğini söyler, kıymetli taşlar ise temel, kapılar ve duvarların tüm yapısı içindir, öyle ki taşlar da harç da o en kıymetli konukluk için en kıymetli maddeler olsun, o ebedi menziller için de çürümez kalsınlar, bizler de, Baş Müzisyenin [okunamadı] izin verdiği ve meşru kıldığı ölçüde en mahrem odalara girerek, kıymetli taşlar ve altın remzi altında tarif edilen sırları ve daha gizli ahenkleri baştan sona tetkik edeceğiz, nitekim altın, bilgenin şu sözünde olduğu gibi hayatı simgeler, altın kordon kopmadan evvel, bu kordon yahut altın iplik hakiki hayatı simgeler.

Bunu layıkıyla yapabilmemiz için, altının ve o taşların tabiatını ve hususiyetlerini tetkik etmemiz gerekir, nitekim altın güzel ve latiftir, bu sebeple sanki aoradan [Yunanca], yani parlaklık manasına gelen kelimeden türetilmiş gibi kabul edilir, gerçi Hippokrates onun kâşifi olan Auros’tan neşet ettiğini zannetmiş olsa da,

Zira o bizzat güzeldir, başka şeyleri de güzel kılar, gelgelelim Hippias’ın bir vakitler yanılarak söylediği gibi her şeyi değil, yalnızca altının bizzat yaraştığı şeyleri güzelleştirir, madenler ve eriyebilen bütün nesneler arasında değeri en kâmil olanıdır, kendi tabiatı gereği de öylesine sebatkârdır ki, en ince yapraklar halinde dövülse dahi asla kırılmaz, nitekim günümüzde tek bir altın dinardan her iki yöne doğru dörder parmak genişliğinde yüz yirmi dört yaprak elde edilmektedir, oysa eskiler bunu yalnızca yetmişe kadar genişletebiliyordu, üstelik bir tür yumuşaklıkla birlikte son derece dirençlidir, darbe vurana ve bükene boyun eğer, fakat her şeyi tüketen ateşe asla yenilmez, paslanmaya, küflenmeye, her şeyin hakkından gelen sirkeye ve tuzun sularına da boyun eğmez, Albertus’un şehadetiyle diğer bütün metalleri yiyip bitiren süblimleşmiş arseniğe dahi direnir.

Ondan, günün birinde kıymetini yahut ağırlığını eksiltecek hiçbir şey dökülüp gitmez, parçalarını da kendi rızasıyla kendinden ayırmaz, nitekim Plinius’ta onun değerine dair zikredilen en zarif gerekçe, kullanmanın onu zerrece aşındırmamasıdır, her şeyi tüketen o en şiddetli ateşten zerrece zarar görmemesi de cidden şaşılacak şeydir, üstelik bu ateşte erir, dahası ne kadar sık yanarsa o kadar saf ve kâmil hale gelir, bu sebeple ona obrizum [has altın] denmiştir, zira ateşte defalarca akkor haline getirilip yakıldığında tükenmez, aksine en saf haline rücu eder, tecrübe sahipleri onun pek çok faydasını sayıp dökerler, yüreği ferahlatır, yaraları iyileştirir, pek çok illete deva olur, en çok da melankoliyi dağıtır, bütün mizaç bozukluklarına düşmandır, bu da belki bütün madenlerin fevkinde sahip olduğu o itidalinden yahut herkese deva sunup kimseye zarar vermeyen umumi bir hassasından ileri gelir.

Öyleyse altın, ilahi yahut manevi hayattır ya da can bağışlayan sevgidir (charitas), bütün o konuklar ve hanendeler onunla bezenir, parıldar, güzelleşir, yaşar ve zenginleşir.

Şayet bundan mahrumsan, Baş Müzisyenin şöyle dediğini işit, Mesih, Zengin olasın diye benden ateşte sınanmış altın satın almanı salık veririm, bu söz, o menzillere doğru seğirtenlere söylenmiştir, zira oraya düğün kaftanı denilen o libastan yoksun olarak girenler, pek rezil bir biçimde dışarı atılırlar.

Nitekim bütün o konuklar, peygamberin şu sözü uyarınca, bu altın sevgi libasını kuşanmış olmalıdır, sırmalı kaftanlar içinde.

İşte bu altın ve pek ateşli sevgi Şehitlerde ve bilhassa Pavlus’ta mevcuttu, Pavlus buna dayanarak büyük bir sebatla şöyle diyordu, bizi Mesih’in sevgisinden kim ayırabilir, sıkıntı mı, keder mi, açlık mı, çıplaklık mı, zulüm mü, kılıç mı, Tanrı uğruna bütün gün öldürülüyor ve musibetlerin çekici altında eziliyorsak da, bütün bunlarda sebatkârız ve bizi sevmiş olanın sevgisiyle galip geliyoruz, Havari buna kani olarak hemen ardından şunları ekler, zira eminim ki ne ölüm, ne yaşam, ne şimdiki zaman, ne gelecek zaman, ne zorbalık, ne de buna benzer herhangi bir şey bizi Rabbimiz Mesih İsa’da olan Tanrı sevgisinden ayırmaya muktedir olacaktır.

Sevgi (charitas), dövene de boyun eğer, aynı şekilde işkence edene ve parçalayana da, nitekim bizzat sevginin seçkin habercisi yine şöyle der, "Zira birisi sizi köle etse, birisi yiyip bitirse, birisi elinizdekini alsa, birisi büyüklük taslasa, birisi yüzünüze vursa katlanırsınız."

Boyun eğer öyleyse, çünkü sevgiyle donanmış sabırlı kimselerde ne bir mırıltı yankılanır, ne de bir şikâyet.

Yine de öylesine yapışkandır ki, ne sürtünmeyle ne de darbeyle kendinden bir şey kaybeder, bilakis bu gibi hallerde daha da kaynaşır.

Ne günah pasıyla kemirilir, ne kötülük küfüyle, ne tuzun ve sirkenin suyuyla, ne beşerî ya da şeytani kurnazlıkla, ne de her ne kadar sert olursa olsun herhangi bir şeyin ısırmasıyla.

Sıkıntı ateşine ve ilahi ateşe karşı dayanır, lakin o ateşte helak olur, bunda ise serpilir ve artış gösterir.

Nitekim o en yüce ilahi ateş, kendi sevgililerini darlık ateşine bırakır ki sınansınlar, tıpkı ocaktaki ve döküm kabındaki altın gibi, ta ki o ateşle arınarak ışısınlar ve ebedi menzillerde parıldasınlar, orada konuklar saf altın gibi yanar ve aşikâr biçimde ışıldarlar.

Lakin sevginin bu altını erir, kendi kemalinden yahut mertebesinden düşmek için değil, diğer madenlerle, hatta bizzat ateşi üfleyen o nefes ile bir olsun diye erir, Tanrı izin verirse bunu kendi yerinde ele alacağız. İşleyişinde ve erdeminde yüreği sevindirir, zira sevgi olmaksızın gerçekten tatlı hiçbir şeye sahip olunamaz.

Bunu Kral Peygamber'den öğrenebiliriz, kendisi bu sevgiyi yitirdiğinden kederlenmiş, ezilmiş, bükülmüş, çürümüş ve sıkıntıyla dolmuş olduğunu bildirir, öyle ki hiçbir şekilde sevinemez. Nitekim kendisinden ötürü sevinmesi gereken şey için iç çekerek, feryat ederek yalvarır, "Bana kurtarışının neşesini geri ver", günah içinde sevgiyle birlikte kaybettiğim neşeyi. Zira yaraları yalnızca varlığıyla iyileştirir, çünkü kendi katında hiçbir günah yarasının barınmasına izin vermez, zira günahın kendisi fiilin bozulması ve yetilerin ve erdemlerin bir tür çirkinleşmesidir. Sevgi ise erdemlerin erdemidir, öyle ki Pavlus sevgi olmaksızın onların hepsini tamamen hiçe sayar.

Dünya üstü güneşin güzelliği ve parlaklığıyla bezenmiştir, öyle ki yönettiği her şeyi kemale erdirsin.

Bu sebeple semavi menzillerde ve konuklar arasında Yuhanna tarafından her yerde parıldadığı haklı olarak söylenir.

Zira zemin bununla döşenmiştir, kutsal mekânın taşları bununla örülmüştür, duvarlar ve tüm konuklar bununla giyinmiştir.

Gerek duvarların gerekse konukların bu örtüsü örtünmek için değildir, zira ayıplanacak hiçbir şey, acı çekecek hiçbir şey, örtülmesi gereken hiçbir utanç verici şey yoktur ki çirkin görünmesin yahut soğuktan sızlamasın yahut utanç içinde kalmasın. Dolayısıyla bu giysi herkes için örten değil, saydam olacaktır, öyle ki hiçbir zarafet gizlenmesin, hiçbir çirkinliğin bulunmadığı yerde utanç verici hiçbir şey örtülmesin, zira her türlü çirkinlik ortadan kalkmıştır.

Zira her şey tek bir bakışta açıkça görülecektir, öyle ki her biri yoldaşının sevgisiyle parıldasın, güzellikle sevinsin ve tüm uzuvların birbiriyle en uyumlu lifleriyle neşelensin.

Duvarlar Neden Yeşimden Yapılmıştır, İkinci Uyum

"Bütün duvarların yapısı," der ilahi şarkıcımız Yuhanna, "yeşimdendi (iaspis)", bilgelerin pek ziyade övdüğü taştan. Zira o hem her iki cinsiyetten hoşnut olur, hem zarif görünümüyle sevindirir, hem pek çok erdemle üstün gelir, hem de çeşitliliği ve adıyla övünür. Nitekim aktarırlar, Aaron, Plinius, Albertus ve taşlar hakkında yazan diğer yetkin yazarlar, yeşim türlerinin on yediye kadar çıktığını kaydederler, gerçi Albertus yalnızca on tanesinden söz eder. Bunların en seçkini ise yeşil ve parlak olanı, kırmızı damarları bulunanıdır, kimi ise ateş gibi kırmızı ve yarı saydamdır, diğeri ise kırmızı ve opaktır, bu sonuncusu faydasıyla, diğeri ise kıymetiyle öne çıkar. Bir başkası zümrüde benzer, "gramantia" dedikleri beyaz bir çizgiyle çevrilidir.

Bir diğeri çok sayıda çizgiyle bölünmüştür ve buna "polycalamos" denir, daha gizemli filozoflar bunun şarkıcılara faydalı olduğunu söylerler.

Erdemi pek çoktur, nitekim Boetius, Aaron, Thetel, Zeui, Isacnus, Arnoldus ve Albertus aktarırlar, lakin her şeyden önce kanı durdurur, taşıyanı iffetli ve lütufkâr kılar, kuruntulara (phantasma) hasımdır ve buna eşlik eden şeylere, özellikle söylediğimiz gibi polycalamos cinsi böyledir.

Plinius ve onun aktarımıyla Thetel, yeşim taşına dair ve onun nasıl en çok rağbet gören taş türü olduğuna ilişkin pek çok başka hususu zikreder ki bunları geçiyoruz. Öyleyse semavi şarkıcı pek uygun bir biçimde, şarkıcıların konağının her iki cinsiyetin zarafetiyle övünen yeşimden örüldüğünü tarif eder, nitekim onun tarafından tasvir edilen ve kentin bizzat kendisinin inşa edildiği o diri taşlar, her iki cinsiyetten derlenmiştir, ta ki Mercurius'un dediği gibi her iki cinsiyetin doğurganlığıyla dopdolu olanın övgülerini dile getirsinler. Taşın zarafeti ise tüm yurttaşların ve o ateşten taşların zarafetini pek güzel simgeler,

zira en yüce güzelliğin huzurunda güzel ve zarif olandan başka hiçbir şey durmamalıdır.

Bundan başka onun kıymetli çeşitliliği, pek çok kıymetli şeyin çeşitliliğiyle kuşatılmış o pek güzel kentin krallara layık görkemine işaret eder. Nitekim Kerubin, Serafin'den farklıdır, Erdem, Kudret'ten ve Melek, Başmelek'ten farklıdır.

Tıpkı bir azizin diğer bir azizden görkem bakımından farklı olması gibi, Pavlus'un dediği üzere, yıldızın yıldızdan parlaklık bakımından farklı olması gibidir.

Gerçekten de yeşimlerin türleri çeşitlidir, lakin hepsinin cinsi birdir, şayet birden fazla türün aynı cinste yer aldığı kabul edilirse, tıpkı Greklerin, İtalyanların ve Arapların türlerinin aynı insan cinsinde birleşmesi gibi.

Aynı şekilde o şarkıcıların sınıfları da çeşitlidir, Peygamberler, Atalar, Elçiler, Şehitler, İtirafçılar ve Bakireler, hepsi yine de aynı cinste toplanır.

Lakin şayet bu taşın erdemlerine bakmak istersek, o yapıyı simgelemek için, onun kanı durdurma erdeminden daha uygun ne söylenebilir, zira et ve kan o krallıktan, Elçi'nin tanıklığıyla, sürgün edilmiştir ve etin kanına dair arzuların peşinden gidenler Tanrı'nın evlatları arasında sayılamazlar. Ve taşıyanı iffetli kılan bu taştan, o şarkıcılara daha münasip ne olabilir, ta ki kadınlarla lekelenmemiş olanların Tanrı'nın Tahtı önünde lekesiz durarak terennüm ettikleri o ezgileri kendileri de söyleyebilsinler, yahut en azından o kirlilikten arınmış olsunlar.

Zira Mesih'in tanıklığıyla, temiz yürekliler Tanrı'yı görecekse, temiz bir yüreğe sahip olmayanlar O'nu görmemelidir. Lakin yeşim aracılığıyla yalnızca arınmış ve görmeye muktedir olanlar değil, aynı zamanda Tanrı'ya sevimli gelenler de anlaşılmalıdır, çünkü taşıyanı sevimli kılar.

Zira o konukların hepsi Hükümdar'a ve her biri kendi yoldaşına sevimlidir, çünkü Tanrı'nın lütfu ebedi hayattır, nitekim vaktiyle o konağı temaşa etmek üzere yukarı kaldırılan Elçi de tanıklık eder.

Pek güzel bir biçimde eklenmiştir ki, kuruntuları kovar ve onlara hasımdır, bu da gösterir ki, kuruntuların tüm hücumları kovulup alt edildiğinde, o konuklar ebedi bir barış ve dostlukla sevinirler, sükûnet dolu sohbetlere vakit ayırırlar.

Onlara bütün semavi varlıklar ve hatta duvarlar hizmet eder, bu yüzden yeşimden inşa edildikleri tarif edilir, zira yeşim hem şarkıcılara hizmet eder hem de düşman kuruntuları savar.

Temeldeki On İki Taş Ne Anlama Gelir, Üçüncü Uyum

Bizim Yuhanna bu göksel konağın temellerine gelince, o temellerin on iki kıymetli taştan meydana gelen on iki temel olduğunu tarif eder, birinci temel yeşim, ikincisi safir, üçüncüsü kalsedon, dördüncüsü zümrüt, beşincisi sardoniks, altıncısı sard, yedincisi krizolit, sekizincisi beril, dokuzuncusu topaz, onuncusu krizopras, on birincisi sümbüli (hyakinthos), on ikincisi ametist.

Burada daha ileri gitmeden önce iki hususa dikkat edilmesi gerektiğini düşünüyorum, bunlardan biri, Yuhanna'nın kendi anlatımında temellerin her türlü kıymetli taşla süslendiğini öne sürdüğü halde, bunları tarif ederken yalnızca on iki tanesini saymasının nasıl bağdaştığıdır, oysa çok daha fazla kıymetli taş vardır.

Diğeri ise, aynı yapıda her biri kendi taşından örülmüş on iki temelin nasıl bağdaştığıdır, oysa temel tek bir cinsten yapılagelmiştir ve sözünü ettiğimiz semavi yapıda, semavi kenti bizzat görmüş olanın tanıklık ettiği üzere, atılmış olan temelden, yani İsa Mesih'ten başkasını koymaya kimsenin hakkı yoktur.

İlk itiraza şöyle diyerek karşı koyabiliriz, temeller başlıca taşlar olarak bu on iki taştan ibaret olsa da, bunların arasında diğer kıymetli taşlar da mevcuttu, gerçi adlandırma, temellerin inşa edildiği o başlıca taşlara göre yapılmaktadır.

Lakin o inşanın tarif edildiği mecaza (allegoria) yükselecek olursak, o kent her şeyden önce on iki Elçi'nin üzerine inşa edilmiştir, bununla birlikte Mesih onun sarsılmaz kayasıdır, ardından da bu elçisel taşlara bağlanmış, yanına konmuş pek çok başka taştan meydana gelmiştir, bunlar pek çok olup o on iki sayısına karıştıklarından, hangi sayıyla kavranabileceklerini bilemiyorum.

Nitekim Yuhanna'nın kendisi, seçilmişlerin sayısını ve o diri taşları on ikişer bin olarak mühürlenmiş biçimde taksim ettikten sonra şunu ekler, "Ve hiç kimsenin sayamayacağı büyük bir kalabalık", bu kalabalık yine de o on ikili taksimatı ne artırır ne de bozar.

Fakat aşağı âleme dönüp başka bir şey söyleyecek olursak, dünya ehli yurttaşlarca kıymetli addedilen her taşın semavi yurttaşlar nezdinde itibarlı olmadığını belirtmeliyiz, nitekim ne Kutsal Yazı’da ne Musa’nın başkâhinin göğüslüğüne konulacak taşları tasvir ettiği yerde, ne Hezekiel’in bir vakitler pek zengin olan Sur hükümdarının kıymetli taşlarla bezenmiş örtüsünü anlattığı yerde, ne de burada Yuhanna’mız tarafından elmas, carbunculus [okunamadı], akik ve daha pek çok taş zikredilmiştir.

Zira bu dünyanın zenginleri katında pek büyük kıymet taşıyan elmas, ilahi kişilerce reddedilir, çünkü belki de Merkür’ün ve tecrübe sahibi diğer kimselerin aktardığı üzere, dikkatle bakanlara şaşılacak derecede zarar verir, kara çöpleme ile, Algol başıyla yahut şeytanın başıyla uyuşur, ki bu kuzeydeki bir yıldızdır ve bütün kötülükler oradan yayılır,

ve diğer pek çok taş hakkında da o en mukaddes yapıya neden kabul edilmediklerine dair bu şekilde gerekçeler gösterebiliriz.

Hatta taşların tefsirlerinin lafzın hakikatine tam uymadığını öne sürenler de vardır, başkaları arasında bazılarının yeşim (iaspis) diye tercüme ettiği taşa, bazılarının elmas manasına geldiğini iddia etmesi gibi, şayet bu diğer taşlara zikredilen sebeple engel teşkil etmiyorsa. Bu sebeple bu tür meseleleri, İbranilerin kendi aralarında dahi uzun ve belirsiz olduğundan bir kenara bırakıyoruz,

ve ikinci itiraza şöyle cevap vereceğiz, temele giren taşların yapıları çeşitlidir, ve her biri kendi taşına göre olabilirdi. Fakat meselenin hakikatine nüfuz etmek istersek, Platoncular tarafından kabul edilen ve Kutsal Yazı’da da en açık şekilde kutlanan on iki sayısının ne kadar mukaddes ve ne kadar sırlı olduğunu mülahaza ederiz, yukarıda değindiğimiz gibi.

Zira Tanrı’nın seçilmişleri bu sayı ile askeri düzende, vaatlerin dağıtılmasında ve her ulu ilerleyişte paylaştırılmıştır.

Mesih’in cemaati dahi en yüksek ahenk ile aynı sayı ile kuşatılmıştır, ki onun başına da on iki Havari Önder tayin edilmiştir.

Bunlara gazada ve melekûtta önderler denir, divanda ise hâkimler, fakat o yüce şehrin inşasında temeller diye adlandırılırlar, gerçi birincil temeller değillerdir, zira Pavlus’un da dediği gibi, zaten konulmuş olan İsa Mesih temelinden başka hiçbir kimse bir temel koyamaz.

Şu halde söz, ikincil temel hakkındadır, ki aynı Pavlus bunun için, havarilerin ve peygamberlerin temeli üzerine bina edilmişsiniz, demiştir, havarilerin, yani bu hakiki Hristiyan cemaatine nispetle, peygamberlerin ise sembolik cemaate nispetle.

İşte bu sebeple, üzerinde Havarilerin ve Kuzu’nun on iki isminin yazılı olduğu temeller on iki tanedir, bunların beyanına da hemen geleceğiz.

Havariler hakikaten ikincil temellerdir, zira onların ruhları ve kendilerine ihsan edilen mertebeler sarsılmaz, pek kıymetli ve nadide faziletlerle doludur, bundan ötürü kıymetli taşlarla tasvir edilirler, bunların uygunluğunu kısaca gözden geçireceğiz. Çok cinsli ve kırmızı damlalarla bezeli yeşim, biçimlenmiş imandan, muhabbetle bezenmiş ve muhtelif müminlerde, bilhassa ve bütün Havarilerin fevkinde, hepsinin ve dolayısıyla bütün iman edenlerin başı olan Petrus’ta tecelli eden çok yönlü imandan başka neyi gösterir, göklerin anahtarları dahi hususi bir biçimde ona teslim edilmiştir. O melekûta ilk giriş ise iman iledir, Mesih’in buyurduğu gibi,

İman eden ve vaftiz olan kurtulacaktır. Safirde ise, semavi rengiyle, Âdil lakaplı küçük Yakub’un tefekkürü gösterilir, onunla daima bütünüyle göğe yönelirdi, dualarında öylesine sebatkârdı ki dizleri develerin nasırına dönmüştü,

ve dünyadan tecrit edilmiş hakiki bir adanmış (Nazarenus) olarak, şarap ve sarhoş edici içki içmez, başına yahut sakalına ustura değdirmez, bütünüyle safir gibi ve semavi olup, daima dışarıdan, Hezekiel’in dediği gibi safir taşının görünümüne benzeyen şeye bakardı, ki bunun büyük bir sır barındırdığı başka bir yerde işlenecektir.

Bütün renklere dağılmış kalsedon ile ise Yuhanna’nın muhabbeti işaret edilir, ki bu bütün faziletleri kuşatan tohumdur, yasanın ve Peygamberlerin kemalidir, onun hakkında şöyle denmiştir, Muhabbette kalan, Tanrı’da kalır ve Tanrı da hususi bir şehir ve mabet gibi onda kalır. Güneş ışınlarına yahut herhangi bir ışığa boyun eğmeyecek kadar yeşilliğin en koyusuna sahip olan, bilakis her yeşilliği geride bırakıp kendi kudretiyle etrafındaki havayı bütünüyle bürüyen zümrütte ise Andreas gösterilir, ki o çarmıh sırrında öylesine taze ve canlıydı ki ne belagatli Greklere ne de yiğit Romalı yönetici Egeas’a boyun eğdi, bilakis ölürken çarmıhın yeşilliğini öylesine yaydı ki bütün Ahaya’yı kendi tazeliğiyle doldurdu. Aaron’un ve taşlardan bahseden diğerlerinin dediği gibi zümrüt, muhtelif renklerin noktalarıyla bezenmiştir, bu yüzden öylesine latiftir ki gözler için bundan daha hoş bir ferahlık yoktur. Andreas tarafından vaaz edilen, savunulan, övülen ve yakarılan çarmıhta da muhtelif faziletlerle parıldayan bir tazelik vardır, öyle ki kederli bir can ve tefekküre dalan iç göz için bundan daha tatlı ve daha hoş hiçbir şey olamaz, Havari’nin dediği gibi, Bana gelince, Rabbimiz İsa Mesih’in çarmıhından gayrısıyla övünmek benden uzak olsun. Zümrüt hakkında, geleceğe dair bilgilere fazlasıyla katkı sağladığı, varlığı artırdığı, şehvet taşkınlıklarını dizginlediği, fırtınaları dindirdiği ve davalarda hitabet gücü bağışladığı söylenir. Bunların hepsi Andreas’ımız tarafından benimsenen çarmıha pek uygundur.

Zira onda lezzet ve sevinç bulan kimse, faydalı olan her şeyi bilir, manevi varlığını ve ecirlerini artırır, şehveti dizginler, cinleri ve hasım kudretleri defeder, konuşma iktidarı elde eder. Bu sebeple Çarmıha Gerilmiş Kral’ı her yerde vaaz eden hakiki Mesih mugannileri, Pavlus’un da tasdik ettiği üzere, bundan daha büyüğü olmayacak derecede bir hikmet devşirirler. Daha sadık olan sardonyks ile Mattias gösterilir, zira o taş sard ve oniksten mürekkeptir ve kalsedondan oldukça farklıdır, bazen üç renklidir, altta, siyahta ve ortada, üstte ise kalsedondan daha kızıldır, sefahati kovar ve insanı iffetli kılar.

Ve Mattias evvela talebe, sonra Havari idi, her iki haysiyetle de donatılmıştı ve kendi intihabında ilahi ve emsalsiz bir talihin kalsedonu ile tezyin edilmişti.

Rengi de üç türlüydü, temayüz ettiği üç imtiyazı uyarınca. Zira meşverette basiretli, ruhta bilge ve sözde bereketli olduğu söylenir, bütün bunlar o üç renk ile gayet uygun bir biçimde gösterilir.

Nitekim meşveret ve basirete, kendisine yeraltı yahut kurşuni ya da tunç rengi atfedilen Satürn yardım eder.

Belagate ise Satürn ile uyuştuğunda ikinci bir Satürn diye anılan Merkür lütufta bulunur. Lakin bu meseleleri, belki de lüzumundan fazla uzun ve teferruatlı olduğundan terk ederek muhtasar akışımızı sürdürelim. Zihinleri bileyen, insanı halim kılan ve ruhu sevince sevk eden sardius taşında Taddai layıkıyla tasvir edilir, nitekim Pontos’un aşağı kısımlarında Mesih’in müjdesini vaaz ederken adeta vahşi hayvan tabiatında azgınlaşan kavimleri mukaddes müjde akidesiyle yatıştırdığı ve onların zihinlerini müjdeye ve Hristiyan talimine dair sırları en ince şekilde kavramaları için uyandırdığı söylenir.

Etiyopya’dan gelen ve parıldayan kıvılcımlarla altına benzer şekilde ışıldayan krizolit ile ise Matta temsil edilir, zira onun nasibi Etiyopya idi, orada altın gibi parıldayan, Mesih’in sırlarının yakıcı kıvılcımlarıyla bezenmiş müjdesini kaleme aldı, ki başında O’nun tecessümünden ve doğumundan, ortasında tebliğinden ve mucizelerinden, sonunda ise çilesinden ve dirilişinden en parlak şekilde bahseder. Bu taşın vasıflarıyla da bir uygunluğu vardır, zira onun manevi hallere yarar sağladığı, altına bağlandığında gece korkularına mukavemet ettiği, delinip eşek kılına dizildiğinde ise cinleri dehşete düşürüp kaçırdığı söylenir.

Ruhani şeyleri güçlendirmek için İncil’den daha büyük bir kudreti nereden bulabiliriz ki, yeter ki onun öğretisi muhabbetin altınıyla bağlansın. Ve o vakit yalnızca karanlıkların güçleri tarafından getirilen gece korkularına karşı koymakla kalmayız, bizzat onlara, ki bu daha büyüktür, korku salarız, nitekim İncil’de Hükümdar vaat etmekte ve şöyle demektedir, "İşte size yılanları, akrepleri ve düşmanın bütün kudretini çiğneme yetkisi verdim", bu kudret eşeğin semerine nüfuz edildiğinde bahşedilir, ki bu durum eşyanın tabiatını anlamayan birine belki de hurafe gibi görünecektir, lakin biz bu taşı ve onun sırlarını daha yetkin filozoflara bırakalım ve İncil’in kudretinin eşeğin semerine nasıl aşılandığını araştıralım, ki bunu bilmek pek kolaydır, şayet Mesih’in Palmiye Günü’nde neden bir eşeğin ve boyunduruk altındaki bir sıpanın çözülmesini buyurduğunu anlarsak, öyle ki kalabalıklar ve çocuklar alkışlayıp giysilerini ve zeytin dallarını sererken bunların üzerine binerek Kudüs’e girsin, nitekim Zekeriya’nın kehanetiyle bu büyük bir sır olarak önceden bildirilmişti, ve şefkatin babası İbrahim’in, okunduğu üzere, neden yalnızca eşeklere bindiğini anlarsak. Zira bu, merhameti ve takvayı simgeler, nitekim kadim İbranice dilinde harfler tersine çevrildiğinde açıkça görülür. Çünkü [okunamadı] eşek demektir, şayet [okunamadı] denilerek telaffuz edilirse takvayı yahut merhameti ifade eder, bu da Mesih’in o vakit insan soyunu kurtararak en yüce merhamet eserini icra etmeye başladığını göstermek içindir.

Bu sebeple bu sırra vakıf olan o kadim atalar, bu gizemin her yıl bir anma ile kutlanmasını kararlaştırdılar. Düşmanlara ve ihtilaflara karşı koyan, ahlakı yumuşatan ve iyi bir zeka bahşeden beril de Bartalmay’ı temsil eder, o ki Büyük Ermenistan’ın Albanopolis şehrinde insan soyunun düşmanlarına karşı öylesine üstün geldi ki, Bartalmay’ın zincirleriyle bağlanan bu düşmanlar bundan böyle hiçbir karşılık veremedi, ve evcilleşmemiş kavimleri, Persleri ve Baktriyalıları yumuşattı, İncil’in sırlarını kavramaları için onları daha ince bir zekaya kavuşturdu.

Yeşile çalan altın parıltısıyla ışıldayan krizolit, içine atıldığında kaynar suyu ılıtır, nitekim bu açık tecrübeyle kanıtlanmıştır, ve çeşitli marazları iyileştirir, Tanrı gayretiyle coşkun, hayırlı amellerin yeşilliğiyle birlikte altın muhabbetin solgunluğuyla parıldayan Gayretkeş Simun’u temsil eder,

Nitekim o, servet düşkünlüğünün köleliğinde ve iblisin kulluğunda yanan Mısırlıları, kendisine bahşedilen bu kudretle teskin etti, onları İncil tebliğinin bereketli suyuyla ıslattı, arındırdı ve iblisin ateşine bütünüyle zıt olan semavi ateşle tutuşturdu, ve onları hem ruhlarının hem de bedenlerinin hastalıklarından şifaya kavuşturdu.

Hindistan’dan gelen ve nadir bulunan krizopras vesilesiyle, Hindistan’da vaaz veren nadir ve tek olan, Havarilerden başka hiçbirinin yanına varmadığı Tomas’ı açık bir ışıkla anlamamız gerekmez mi? Altının solgunluğuyla neşelenen bu taş, muhabbetle parıldayan Tomas’ın kendisini temsil eder, ki o bu muhabbetle alevlenerek, [okunamadı]

Mesih’in sevgisi ve insanların selameti uğruna hayatını feda etti ve kanını akıttı. Denilir ki bu taş, daha önce Yuhanna’nın muhabbetini simgelediğini açıkladığımız zebercet ile bağdaşır. En belirgin vasfı, dilenen şeyleri hiçbir geri çevrilme olmaksızın elde etme lütfunu bahşetmek olan hiyasant, Büyük Yakup’a tastamam uyar, zira o insanlara, diledikleri şeyleri Hükümdar’dan elde etmeleri için öylesine büyük bir inayet sağlar ki, onun Compostela’daki emanetlerine yalnızca eski zamanlarda değil, bilhassa bu çağımızda her yönden daha da çok akın edilir, öyle ki ilahi merhametin kulaklarını açtığı ve niyaz edenlere lütuf elde etme kapısını araladığı kolayca kanıtlanabilir, zira mukaddeslerden hiçbirine böylesine büyük bir cemaatle gidilmemiştir. Gökten, kadehleri kısır kılma, sarhoşluğu söndürme ve zehrin kötülüğünü engelleme yetisi bahşedilen ametistin Filipus ile bağdaşıp bağdaşmadığına bakalım, nitekim o, Tanrı’nın bağında kısır hadımı meyvedar kıldı, İskitlerin sarhoşluğunu söndürdü, onlar kana ve kötülüklere batmış sarhoşlardı, fakat onları mukaddes tebliğiyle ve gökten bahşedilen kudretle iyileştirdi. Bunun yanı sıra bütün Asya’ya sunulan Ebiyonitlerin zehrini bertaraf etti, zira onlar Mesih’in hakiki bir beden değil, hayali bir beden aldığını iddia ediyorlardı. Ve bu erdemlerin her biri yahut lütuf ve suretler vasıtasıyla o göksel şehre sanki bir kapıdan girildiğinden, on iki kapının da aynı taşlardan inşa edildiği söylenir, öyle ki bu semavi parıltılar, sanki birer ilahi kudret gibi hem temellerde hem de kapılarda ışıldasın, ve kapılarda isimleri yazılı yahut kazınmış olduğu söylenen on iki parıltıya ve onlara nezaret eden idraklere ahenk sağlasın. Ve kapıların üzerine yazılmış isimleri zikredilen mecazi ve hakiki on iki sıbta denk düşsün. Ve yetkin sayıların ahengiyle Melekler, Havariler ve seçilmiş Sıblar, adeta karşılıklı ilahiler söyleyerek ve en yüce Sanatkar’ın övgüsünde ve yüceliğinde birbirini izleyerek nöbetleşe tatlı tatlı ses versinler, durmaksızın birleşsinler. Buradan hareketle Yuhanna’mız, hususi surette işaretlenmiş bu on iki Sıbtın Tanrı’nın ve Kuzu’nun Tahtı önünde tarifsiz seslerle, bazen açık ve umumi ezgiler, bazen de o safiyeti taşıyan ve o mühürle mühürlenenlerden başkasının söyleyemeyeceği daha gizli ilahiler terennüm ettiklerini gördü ve duydu. En yüce Hükümdar bizzat kendi lütfuyla ve böylesine ahenkle terennüm edenlerin şefaatiyle bizi bu musikiye ulaştırsın, zira bu gurbette haddinden fazla kalmaktan ötürü keder ve elemle tükenmekteyiz.

Taşların Bu Kudreti Nereden Aldıklarına Dair Bir Ara Söz

Ölümlüler, ne denli bilge olurlarsa olsunlar, taşların hayranlık uyandıran kudretlerini temaşa ederken hayrete düşmekten geri duramazlar.

Mıknatıs demiri nereden çeker? Elmas üstün kudretiyle mıknatısın bu gücünü nasıl yok eder? Asbest tutuştuktan sonra nasıl olur da sönmez yahut güçbela söndürülür? Balas yakutu, oltu taşı ve neredeyse bütün kıymetli taşlar samanı nereden kendilerine çekerler? Kehribar, yahut Greklerin dediği gibi elektron [Yunanca], yalnızca samanı değil, yaprakları ve giysilerin püsküllerini dahi çeker. Hakiki yakut karanlıkta ışıldar, zehirli dumanı ve buğuları defeder. Liparis taşının tütsüsüyle bütün vahşi hayvanların çağrılabileceği söylenir. Bir leyleğin yuvasında bulunduğu söylenen helenites taşı insanın dilinin altına konulduğunda geleceği haber verir. Anankitis taşı nekromanside tanrıların suretlerini çağırır, tıpkı sinokitis taşının yeraltının gölgelerini çağırması gibi. Bir ağacın dibine konulan dendritis, baltanın ağzının körelmesine izin vermez.

Hiyasant yolcuyu güvende kılar ve ev sahiplerine sevimli gösterir. İris taşının bir tarafını gölge kaplar, diğer tarafı ise Güneş’e maruz kalırsa, gökkuşağının ışınlarına benzeyen pek güzel ışınlar yansıtır, nitekim adını da buradan alır.

Daphnia’nın sar’a illetlerine faydalı olduğu kabul edilir. Siyahla karışık kırmızı lekeleri olan dionisias sarhoşluğa karşı koyar ve suya atıldığında şarap lezzeti verir. Başın altına konulan eumeces taşı, gece görülen rüyaları bir kehanet gibi gerçeğe dönüştürür.

Mecusilerin bir baykuşun midesinde bulunduğunu öne sürdükleri klorites taşı, demire bağlandığında mucizevi işler için kullanılır. Kendi adını taşıyan otla karıştırılan ve birtakım dualar eklenen heliotrop taşı, bazılarının iddia ettiği üzere, taşıyan kimseyi gözlerden saklar.

Başkalarının yıldırım taşı dediği ombria, sunaklara konulduğunda adakların yanıp tükenmesine mani olur. Suretleri yansıtma hususunda ayna tabiatına sahip olan hephaistites, kaynar suya atıldığında bu özelliğini gösterir. Taşların kudretleri hakkında Bocchus, Aaron, Thetel, Evax, Zerdüşt, Hermes, Arap kralı Evantes, Dioskorides, İsidoros, Arnoldus ve daha pek çokları uzun uzadıya yazmıştır.

Babilli katip Zacharias da Mithridates’e yazarak taşlarda büyük bir kudret ve insanlara fayda bulunduğunu söylemiştir. Fakat bu kudretin nereden neşet ettiği hususu daha derin bir teemmülü gerektirir.

Duyulardan ve niteliklerden ayrılmayan Meşşai filozof İskender, bunların elementlerden yahut bu taşları meydana getiren elementlerin niteliklerinden ileri geldiğini düşünüyordu, ki bu hiçbir surette tutarlı olamaz, zira nitelikler aynı türdendir, oysa taşların birçok tesirinin ne türde ne de cinste birbiriyle uyuştuğu kanıtlanabilir. Bu nedenle Akademi’nin daha derinlikli düşünürleri, bunlardan bazıları bunu şeylerin biçimlendirici idealarına atfeder, Hermes ise yıldızlara,

İbn Sina idraklere, Albertus ise bu nevi tesirleri şeylerin türe has formlarına dayandırır. Ve bu bilginler birbirine zıt görünse de, şayet mesele etraflıca tetkik edilirse, sözleri iyi anlaşıldığı müddetçe hiçbirinin hakikatten uzak olmadığı görülür. Zira ekseriyetle farklı şeyler aynı sonuca hizmet eder. Çünkü Tanrı, her şeyden evvel bütün kudretlerin kaynağı ve menşeidir, ideaların mührünü hizmetkarlarına sunar, idrakler ise sadık icracılar olarak kendilerine emanet edilen şeyleri ilahi mühürden başka bir mühürle mühürlemezler, gökler ise bir alet gibi maddeyi o formları almaya hazırlar, ki Platon’un Timaios’ta söylediği üzere, bu formlar yıldızlar vasıtasıyla indirilmek üzere ilahi kudretin tasarrufunda kalmıştır, ve bütün formların vericisi olan Tanrı bunları kendi hizmetkarlarının eliyle dağıtmıştır, onları da eserlerinin üzerine yönetici ve muhafız kılmıştır. Zira Yaratıcı onlara yardımcılar olarak muhtaç değildir, fakat tıpkı bir krallığın ve imparatorluğun azameti gibi onları hizmetkar edinir. O Düzenleyici, kendilerine tevdi edilen şeylerdeki tasarrufu onlara bırakmıştır, öyle ki taşların, otların, madenlerin ve bu kabil şeylerin bütün kudreti bu yönetici idrakler tarafından verilir, nitekim bazı bilgelerin öne sürdüğü üzere,

ve taşlarda ve madenlerde gördüğümüz hareket, canlı olmayan bir şeyden kaynaklanamaz, zira onların etkileri ve erdemleri en yüksek olanla uyuşur, taşların erdemi ise fikir (idea) ile, zihinleri yöneten zekalarla, göklerin tesirlerini düzenleyen açılarıyla ve göklerin etkilerine karşılık gelen unsurların düzenlenmiş karışımlarıyla birleşir, ki bu unsurlar göklerin tesirleriyle düzenlenir. Dolayısıyla bu nevi bir ameliyenin işleyişi, bu alt dünyada açık suretlerle, göklerde düzenleyici erdemlerle,

akıllarda ölçülü akıl yürütmelerle, Tanrı’da ise fikirler ve numune suretlerle gerçekleşir, böylece etkilerin icracıları ile sebeplerin tasvir edicileri tam bir uyum içinde birleşir, her ne kadar bunlardan herhangi birini tek başına kavramak noksan bir idrak tarzı doğuracak olsa da, eğer söylenenler zikredilenlerle birlikte hatırlanırsa, bu meselede ve diğer pek çok hususta en mükemmel bilgiye erişmiş oluruz.

Göksel Şehrin Hakiki Maddesinin Ne Olduğuna Dair

Göklerin maddesine dair peygamberler tarafından remizler altında tarif edilmiş hususları buraya kadar aktardığımıza göre, şimdi göksel şehrin hakiki maddesi hakkında bir şeyler söylemek gerekmektedir, ki gökte maddenin bulunup bulunmadığı ve şayet varsa ne tür bir madde olduğu hususunda azımsanmayacak bir ihtilaf vardır. Nitekim Meşşai (Peripateticus) filozoflardan bazıları ve bilhassa İbn Rüşd (Averroes), orada maddenin bulunmadığını iddia eder görünürler, çünkü madde çelişki imkanındadır ve farklı suretlere meyleder, bu sebeple de şayet o madde başka bir sureti kabul edebilecek olsaydı, göğün bozuluşa tabi olması gerekirdi. Aristoteles ise bu meselede her zamanki itiyadı üzere, tıpkı diğer pek çetin meselelerde olduğu gibi, muhtasar ve pek müphem bir tarzda ancak temas eder.

Bu yüzden onların ortaya koyduğu hüküm hayli şüpheli kalmıştır, zira ne göğün bozulmazlığını tam olarak ispat etmiş, yalnızca zanda bulunmuşlardır, ne de maddeye, onun iştiyakını bütünüyle dindirecek ve başka hiçbir sureti arzulamaz kılacak nihai bir suretin verilip verilemeyeceğini tayin edebilmişlerdir.

Göklerin maddesinin, bu alt ve başkalaşmaya tabi şeylerin maddesiyle aynı mahiyette olup olmadığını da kanıtlayamamışlardır. Buna karşılık Themistios, Simplikios, İbn Sina (Avicenna) ve diğer pek çok mümtaz filozof, teologlarımızla birlikte bu görüşe adeta koşarak iştirak ederler ve birçok yerde gökte maddenin bulunduğuna şehadet ederler. Aristoteles dahi bunu istemeden de olsa şu sözüyle ifade eder, "Kim bu gök derse, göğün bireyleşme cihetiyle kabul ettiği maddeyi kastetmiş olur." Bundan ötürü, o göksel cisimlerin maddesinin ne olduğunu tayin etmek, şayet onlarda madde varsa, daha büyük bir güçlük arz eder, çünkü bu cisimler, başkalaşmaya, değişime ve bozuluşa tabi olan bu maddeden mürekkep şeylerin vasıflarına sahip görünmezler.

Bu sebeple Albertus, kendi Meşşai üstatlarını takip ederek, gökteki maddenin bu başkalaşabilir şeylerin maddesinden müşterek isimli (aequivoca) bir surette farklı olduğunu söyler. Bu durum Kutsal Yazı’dan da açıkça anlaşılabilir, nitekim Musa yaratılışın maddesini tasvir ederken, her ne kadar aynı günde hem göğün hem yerin maddesi yaratılmış olsa da, "Başlangıçta..." diyerek birini diğerinden ayrı olarak tefrik eder.

[okunamadı]

ve birbirine karışabilen ve başkalaşmaz olanların. Hepsinin en safı ise ampirik (empyreus) göğün ve onuncusunun maddesidir, ki daha önce açıkladığımız üzere bu, bir bakıma ruhun tabiatını andırır.

Fakat yukarıda tartıştığımız gibi göklerde hiçbir unsurun bulunmadığını kabul edersek, göklerin maddesinin en çok hangi unsurdan teşekkül ettiğinin söylendiğini görmek hoş bir tetkik olacaktır. Buradan hareketle, şayet İbrani bilgelerini takip etmek istersek, onların sulu ve ateşli maddeden meydana geldiğini söyleriz, elbette bozulabilir ve başkalaşabilir su ve ateşten değil, daha üstün bir tabiatta olanından. Bu durum bizzat kendi dillerindeki kelimenin etimolojisiyle de teyit edilir, zira o lisanda göklere "aşamayim" (שמים) denir, buradaki son üç harf yani "mayim" (מים) hiç şüphesiz suları ifade eder, başındaki harfler ise, kendi kaidelerine göre dönüştürüldüğünde ateşi işaret eder, böylece bu harfler bir araya geldiğinde ateşi ve suyu açıkça bildirir, bundan dolayı göklerin isminin kendisini oluşturan cüzlerden türetildiğini ileri sürerler. Ancak suların yukarısında durması gibi muayyen bir sebat ve kararlılığa sahip olduklarından, topraktan da pay aldıkları, aynı şekilde orada bir teneffüsün mümkün olabilmesi için havadan da hisse taşıdıkları görülür. Bu sebeple Müneccimler (astronomi bilginleri) pek çok yerde boş yere ve mesnetsiz olmaksızın, göklerin kimisinin ateşli, kimisinin havalı, bazılarının topraksı, bazılarının ise sulu olduğunu söylerler. Benzer şekilde sekizinci kürenin burçları da, her bir burca üçer tane düşmek üzere dört unsura pay edilmiştir, bununla birlikte unsurların en şereflisi ateş olduğundan ötürü, Zerdüşt (Zoroastres), Ktesias, Demokritos, Platon ve neredeyse bütün kadimler, Aristoteles’in de açıkça itiraf ettiği gibi, göklerin bilhassa ateşten ibaret olduğunu kabul etmişlerdir.

Her ne kadar kadir bilmez bir talebe gibi bazen hocası Platon’la alay etse de, çoğu zaman farklı bir şey söyler görünse dahi onun dogmalarından ayrılmayı beceremeyerek gizlice onu takip eder. Nitekim İskender’e yazarken, beşinci özü (quinta essentia) Brahmanlardan öğrendiğini ve bunun tanrısallığın ateşten meskeni olduğunu nakleder, "Tanrı hususunda," der, "yanılmayarak O’nun beşinci özde bulunduğunu söyledik, ki bu öz her türlü başkalaşmadan ve yozlaşmış değişimden beridir." Tanrı’nın ateşten bir meskende ikamet etmesi kulağa aykırı da gelmemelidir, zira O yalnızca Musa’nın ve Pavlus’un şehadetiyle ateş olmakla kalmaz, aynı zamanda pek çok yabancı düşünürün tasdikiyle de böyledir. Geniş malumatıyla meşhur Plutarkhos, Tanrı’nın dumansız, aklı olan bir ateş olduğunu, dilediği her şeye dönüştüğünü ve kendini bütün varlıklara denk kıldığını yazar.

Zerdüşt’ün veya Herakleitos’un kabul ettiği gibi, her şey bu tek ateşten doğmuştur, ki bu ateşe bizim Yuhanna’mız "ışık" der. Nitekim Fenikelilerin Teolojisinde de (Juba Caesar’ın yazdığı üzere), gayrimaddi olan o ışıktan maddi ışığın ve ateşin neşet ettiği, bunlar vasıtasıyla o ilahi ateşe ve nura yükselebileceğimiz belirtilir, Porphyrios’un dediği gibi, "Ateşten azade olan nur, esiri ateşte mesken tutar ve kendine daha yakın olanları öylesine tutuşturur ki ateşe dönüştürür," nitekim Mezmurlar’da şöyle okuruz,

"Meleklerini ruhlar, hizmetkarlarını ise yakıcı ateş kılarsın," ya da İbranice metnin lafzıyla parıldayan veya parlayan ateş kılarsın. Benzer şekilde sadık hizmetkarı İlyas’ı da ateşten bir arabayla yanına almıştır, aynı tarzda İlyas’a pek benzeyen Yuhanna hakkında da en yüce Hakikat şöyle şehadet etmiştir,

"O," der, "yanan ve aydınlatan bir kandildi." Kendine çekmeyi ve kendiyle dönüştürmeyi takdir ettiği herkesi de ateşle ve ruhla yenileyecektir. Bundan ötürüdür ki ateşten yasayı tebliğ etmesi için seçtiği Musa’ya, bir gizem olmaksızın, yanan ve tutuşan bir çalı içinde görünmüştür. Kimi zaman da bizi bir ateş gibi korur ve her türlü hasım kudretten muhafaza eder, Zekeriya vasıtasıyla buyurduğu gibi, "Onlar için çevrelerinde ateşten bir sur olacağım." Havarileri ve talebeleri, daha önce müjdeci talimlerle eğitilmiş oldukları halde, nur saçan ruhuyla tahkim edip güçlendirdiği gibi, sadece onları tutuşturmakla kalmamış, onlar vasıtasıyla o yüce ateşten şehre dahil edilecek olan haleflerini de tutuşturmuştur. Bunun sureti, vaktiyle arınmış gözlere görünmüştür, nitekim Hezekiel, yukarıya doğru temaşa ettiği suret hakkında şöyle der, "Bu, oradan oraya koşturan bir rüyetti, parıldayan bir ateşti ve ateşten şimşekler çakıyordu." Tanrı bizi ateşiyle ısıtsın, eritsin ve sonsuzlar sonsuzunca şeref, hamd ve celal sahibi olan o en mukaddes zatıyla bir eylesin, Amin.

İkinci Fasıl: Düzenleniş

Hezekiel ve Yuhanna’nın Genel Taksimatına Dair

Bizim ahenkli şehrimizin ikinci ölçüsüne göre nağmeler sunarken, Hezekiel ve Yuhanna tarafından şehrin neden farklı şekillerde taksim edildiğini göreceğiz. Zira Hezekiel ilk taksimde yapıyı tapınak, şehir ve bütün vadedilmiş mülk olarak ayırır, burayı da on iki kapısıyla birlikte on iki sıbta (kabileye) nispetle on iki parçaya böler.

Lakin tapınağı da eyvanlara, odalara, avlulara, hazinelere, otlaklara, kutsalların kutsalına ve mutfak ile hayvanların kullanımına mahsus diğer kısımlara ayırır. Yuhanna ise tapınağı bütünüyle hariç tutar, "Orada hiçbir tapınak görmedim," der. Hezekiel, henüz başlangıç aşamasındaki ailenin binalarını tarif ederken, dua ve kurban sunmak için lüzumlu olan tapınağı pek yerinde ve münasip olarak dahil eder. Yuhanna ise, bizzat kendileri Tanrı’nın tapınağı olarak inşa edildiğinden ötürü başka bir tapınağa muhtaç olmayan Hristiyan cemaatinin evini ve şehrini tasvir eder, Havari’nin öğretisi uyarınca. Bu sebeple Mesih o Samiriyeli kadına şöyle demiştir, "Vakit geliyor ve gelmiştir ki, hakiki tapanlar Baba’ya ne bu dağda ne de tapınakta değil, ruhta ve hakikatte tapacaklardır." Ve böylece bizler bu dünyada arınarak Tanrı’nın tapınağı haline geliriz, takva, iffet ve salih ameller yoluyla O’nu kabul ederiz, nitekim bizzat o kutlu misafir şöyle vaat etmektedir, "Eğer bir kimse sözümü tutarsa, Babam onu sevecektir ve biz ona geleceğiz ve onun yanında mesken tutacağız."

O ebedi çadırlara kabul edildiğimizde, açık bir mecliste yüz yüze ve karşılıklı bir ünsiyet içinde o yüce kentin yurttaşları arasına karıştığımızda, bizler bizzat ne kadar da büyük bir mabet olacağız. Zira şimdi Tanrı’yı evimizde konuk etmekteyiz, o vakit ise O’nun tarafından kabul edileceğiz. Bundan ötürü Yuhanna şöyle devam eder, Her şeye gücü yeten Rab ve Kuzu, o kentin ve oraya yükselecek kutlular meclisinin mabedidir. Keza herkesin girişine açık olan kapıları betimler, yeter ki davet edenin sesine kulak vermek istensin. Yine herkesi aydınlatan o kentin ihtişamını, hayat suyu ırmağını ve orada ebediyen yaşayacakların ömrünü daim kılmak üzere caddesinin ortasında bulunan hayat ağacını tasvir eder. Sonsuza dek hüküm sürecek olan O’nun mirasçılarıyla birlikte oturacağı tahtı da nakleder.

Bu Kentin Büyüklüğü Ne Kadardır

Tanrı’nın ve kutluların o evi öylesine büyük, hatta pek azametlidir ki, Baruk şöyle haykırır, Ey İsrail, Tanrı’nın evi ne kadar büyüktür ve mülkünün mekânı ne denli geniştir. Büyüktür ve sonu yoktur, yücedir ve ölçülemezdir. Gerçi Plinius ve kimi diğer bilgeler, onu ölçtüklerini sanarak devamlı bir hezeyanla dolu sözler sarf etseler de, durum böyledir.

Bizim Yuhanna ise onu pek az stadyum (stadium) ile sınırlandırmış görünür, Zira kenti altın kamış ile her bir kenarından on iki bin stadyum olarak ölçtü, böylece kentin tamamı kırk sekiz bin stadyum tutmaktadır ki, bu da altı bin mildir. Hezekiel ise kenti her dört cihetten dörder bin beş yüzer kamış ile ölçer, bunlar hesaplandığında on sekiz bin kamış eder, Hieronymus’a göre bu da aşağı yukarı kırk dört bin üç yüz kırk Roma adımıdır, fakat otuz bir bin beş yüz kırk Venedik adımı tutar. Zira Hieronymus’un kabul ettiği üzere bir Roma adımı on beş karış yahut biraz daha azdır,

Venedik adımı ise tamı tamına yirmi karıştır, bundan ötürü bu adım ötekinden dörtte bir oranında daha büyüktür. Bir kamış ise otuz yedi karış veya altı arşın ve bir karış ihtiva eder, zira bir arşın altı karıştır. Dolayısıyla, eğer Venedik adımıyla ölçülürse, bütün çevre aşağı yukarı otuz bin adımdan bin beş yüz adım fazladır. Bir kimse, Yuhanna’nın o kentin çevresini altı bin mil bulmasına, Hezekiel’in ise otuz bir mil olarak tasvir etmesine şaşmasın, zira kocası için süslenmiş bir gelin misali Mesih tarafından inşa edilen bu yeni kent, o eski ve İsraili kentten ne denli büyük olmalıysa, vaat edilen küçücük toprakta barınan o simgesel aileden bu Hristiyan ailesi de o denli büyüktür. Yuhanna ayrıca surların yüksekliğini yüz kırk dört arşın olarak ve bütün bunları bir meleğin ölçüsü olan altın insan kamışıyla ölçer, bunları belki kendi yerinde açıklarız. Şimdi ise o kentin büyüklüğünden söz edelim, onunla kıyaslandığında az önce tasvir edilenler, hatta otuz bin mil olan bütün yerin çevresi dahi bir hiç sayılır yahut koca bir dağla kıyaslanan bir darı tanesi gibi kalır ki aralarında hiçbir nispet bulunamaz. Zira böylesine haşmetli bir krallık için kentin bu denli dar olması, seçilmişlerin onca bininin ve her oymaktan, her kavimden gelen, hiç kimsenin sayamayacağı o büyük kalabalığın bu kadar hakir bir meskende ağırlanması akla uygun düşmez. Bu sebeple, eğer Hezekiel’i ve Yuhanna’yı şerh etmek istersek, bu lafzi sayıdan mecburen vazgeçmemiz gerekir. Nitekim Kutsal Yazı, Augustinus’un aktardığı üzere, Pisagorcular ve Akademia mensupları gibi bu sayıya pek az ehemmiyet verir, ondan doğan nispeti gözetir ki buna tabii yahut biçimsel sayı derler, ilahiye ve sırları remzeden şeylere yönelirler. Bizler de buna riayet ederek, Hezekiel’i ve Yuhanna’yı, o yüce kentin azametinden söz eden diğer bilgelerle kolayca uzlaştırırız. Nitekim kentin tamamı, Hezekiel’in tasvir ettiği gibi, on sekiz bin ile sınırlanır. Bunun izahı için bilinmelidir ki, binlik sayı sayıların en mükemmel tamamlayıcısıdır, zira o bir küptür ve sayıların tamamlayıcısı olan onun katı bir sayısıdır, onun ötesinde başka bir sayı yoktur, ancak sayıların tekrarı söz konusudur. Sayı, uzunlamasına, enlemesine ve derinlemesine büyüyen katı cismin ötesinde genişleyemez. O halde bu sayı, o meskenin kemale ermiş mükemmelliğini simgeler. Bundan ötürü Hezekiel kenti, mabedi ve bütün yerin mesafesini biner kamışla ölçer, Yuhanna da aynı kenti on ikişer bin altın değnekle ölçer,

Bu sayıyla seçilmişlerin çokluğunu da belirtir ve çekilen felaketlerin ardından gelen dingin duruma bin yıllık bir süre ayırır,

Daniel dahi binlerle ve binlerce millerle melekler ordusunu sayar ve belirtir.

Bu binlik sayının on sekiz ile çarpılmasına gelince, bu durum konuklarla ilgilidir, Zira bunlar dokuz melek korosuna ve bu meleklerin arasına yerleştirilecek olan bir o kadar insan korosuna ayrılır, çünkü her bir kimse, yeryüzünde tabiatını ve vazifesini taşıdığı o melek zümresine veya meclisine dahil olacaktır, nitekim Gregorius’tan ve diğer yetkin bilgelerden bunu öğrenebiliriz. Konukların bu iki dokuzlu korosu bir araya getirildiğinde on sekiz eder, şayet bu sayıyı on iki oymağa tatbik etmek istersek, bunu da yapabiliriz, o oymaklara ait on ikiliyi alıp buna ilk yetkin sayı olan altıyı ekleriz, on iki bununla çarpıldığında yetmiş iki hasıl olur, Bu sayıyla o simgesel ailedeki halkın bilgeleri ve hâkimleri ile gerçek Mesih ordusundaki bir o kadar şakirt kuşatılır, nitekim bu sayı yetkin ilahiyatçılar nezdinde başlıca feyizlerin sayısıdır ve dillere taksim olunmuştur, dindar gök bilimciler tarafından da Zodyak’ın (zodiacus) her bir burcuna taksim edilmiştir, şimdi Yuhanna’ya dönelim. O da kentin her bir karesini on ikişer bin altın değnek ile tasvir eder ve bütün çevreyi kırk sekiz bin değnekle kuşatır.

Surun yüksekliğini de on ikinin karesiyle, yani yüz kırk dört olarak ölçer. Zira burada nihai genişlemeyle yayılan yetkin binlik sayıyı ve ilk büyüyen on ikili sayıyı kullanır, bu da binlikle ifade edilen en mükemmel durumdaki veya meskendeki seçilmişlerin artışını ve çokluğunu belirtmek içindir. Bu yekun, Tanrı’nın bizzat kendisi olan, her şeyin başı ve sonu bulunan ve O’nun tarafından tayin edilen seyir tamamlandığında bütün çokluğun nihayetinde kendisine rücu edeceği elif (aleph) harfinde ifade edilir ve son bulur.

Bu Kentin Neden Kare Biçiminde Kurulduğu Söylenir

Bu kentin biçimi, her iki yazar tarafından da sağlamlığı göstermek üzere kare olarak tasvir edilir, bu sağlamlık kare biçimiyle ve bu biçimin türediği dörtlü sayıyla ifade edilir. Zira bu sayı diğer bütün sayıların esası ve köküdür,

Gerek yapay gerekse tabii veya ahlaki olsun, bütün temeller dört köşelidir, nitekim başka bir yerde buna değinmiştik.

Bu yüzden Platon, bu âlem yapısının ilk temellerinin sağlam olması için Yüce Sanatkâr tarafından dört köşeli kılındığını söylemiştir. Zira katı cisimler, onun da dediği gibi, bir değil, her daim iki vasıta ile birbirine bağlanır, bu vasıtalar arasında ateş ile hava, hava ile su, su ile toprak ve tekrar toprak ile ateş arasındaki gibi uygun bir nispet vardır, Âlemin kurucusu bunları öylesine hayranlık verici bir ahenkle bağlamıştır ki, onları bir araya getirenden başkası tarafından çözülemezler. Sırlarla dolu bu mukaddes kentin sağlam ve ahenkli olması için, onu katı ve ahenkli olan kare sayısıyla paylaştırır. Zira bütün musikinin bu sayıda toplandığı görülür, çünkü dörtlüde ikili, üçlü, sesquialtera ve sesquitertia nispetleri bulunur, bunlardan diapason, bisdiapason, diapente ve diatessaron hasıl olur, hatta üç ve bir alınıp dörde eklenirse sekiz eder, böylece elde edilen dokuzun sekize nispeti sesquioctava olup bir tam ses verir ve bu suretle ondan bütün armoni doğar.

Fakat daha da ahenkli olması için, her bir köşesinde bir harf bulunup ona hükmedecek ve nüfuz edecek şekilde, Tanrı’nın dört harfli yüce adı onda yankılanır, nitekim Tarihler kitabında şöyle denmektedir, İsmim orada bulunsun diye Yeruşalim’i seçtim.

Bu pek tatlı ismin tesiriyle coşan konuklar, Tanrı’nın bu ismini durmaksızın överler, nitekim Melik Şair şöyle der, Rabbin ismini övün, Rabbin ismi şimdiden ebediyete dek mübarek olsun. O halde o kentte sabah yıldızları ve Tanrı’nın bütün oğulları kentin Sanatkârı’nı över, yirmi dört ihtiyar ve alınlarında O’nun ismi ile Pederi’nin ismi yazılı olan yüz kırk dört bin kişi O’nu över. Nihayet bütün cemaat tefle ve koroyla, telli sazlarla ve orgla, zillerle ve borularla durmaksızın Rabbi över, nitekim aynı Melik Şair ilahilerinin sonunda sözü şöyle bağlar, Bütün nefesler Rabbi övsün, yahut İbrani hakikatinin daha doğru ifade ettiği üzere, Bütün canlar Tanrı’yı övsün.

...İah, zira tercüme edenlerin dediği üzere, "Her nefes (anima) İah’ı övsün", ister arınmış ister ilahi kılınmış olsun her üstün nefes, mübareklerin temaşa etmeye sevk edildiği ilahi cevheri gösteren bir isim olan İah’ı övsün. Burada sözü dolandırmak zorunda kalıyoruz, çünkü İah ve anedama gibi İbrani kelimelerinin tam manasını tastamam karşılayacak isimlere sahip değiliz.

On İki Şehir Kapısı Üzerine Bölüm III

Şehrimizin kapıları on iki oymak için on iki adet olarak hem Hezekiel hem de Yuhanna tarafından tayin edilmiştir, dört yönün yahut dört kenarın her birinde üçer kapı bulunur. Böylece bu dörtlüğün (quaternitas), en yüce üçlükten (trinitas summa) farklı bir şey olduğu sanılmasın. Yuhanna, dört yönden her birinde üç kapı bulunduğunu söylemiştir ki, üçlü sayının dörtlü sayı içinde dokunduğu anlaşılsın, bunların birbiriyle çarpımından, yukarıda o kadar sık zikredilen o mukaddes on iki sayısı doğar. Nitekim dört kere üç, on iki eder. O halde bu en mukaddes ismin ve diğerlerinin dörtlüğü...

Üçüncü Ezgi... ...hepsi o fevkalade üçlükte toplanır, üçlük ise dörde bağlanır. Bunların birbirine vurulmasından, semavi olan her şeyin dağıtıldığı on iki sayısı çıkar, seçilmiş aileler, oymaklar, temel taşları.

Gözeten melekler ve içinden geçilen kapılar. Zira bu mukaddes üçlük aracılığıyla o krallığa girmemiz gerekir, bizzat o krallığın Hükümdarı şöyle buyurmuştur, "Bir kimse sudan, yani başka bir yerde açıkladığımız üzere Oğul’dan ve Kutsal Ruh’tan yeniden doğmadıkça, Göklerin Krallığına giremez." Fakat semavi Baba onu çekmedikçe hiç kimse Oğul’a gelemez ve onun vasıtasıyla yeniden doğamaz. Görülüyor ki, bu en yüce üçlüğün üçerli kapılarından semavi krallığa giriş açılır. Bu sebeple Kurtarıcı, dine kabul edileceklerin Baba, Oğul ve Kutsal Ruh adına vaftiz edilmelerini ve mühürlenmelerini emreder.

Oraya hangi yönden girmek istersek isteyelim, bu üç kapıdan geçmemiz gerekir, ister gençliğin doğusundan, ister diriliğin ve olgunluğun güneyinden, ister yaşlılığın batısından, isterse çöküşün kuzeyinden girelim, yahut giriş ister yüce iyiliğin doğusundan, ister dindarlığın ve erdemin güneyinden, ister ilahi adaletin aşkının kuzeyinden, isterse lütufkâr merhametin batısından olsun, dört köşeli şehre her daim bu üçerli kapılardan girilir. Bu kapılara on iki meleğin nezaret ettiği söylenir, çünkü Malaki tarafından "Orduların Rabbinin meleği" diye adlandırılan bir kâhinin aracılığı olmaksızın, hiç kimse mücadele eden kilisede en kutsal üçlüğün inancını kabul edemez. Zafer kazanmışların krallığına da, en yüce İmparator’un öğrettiği üzere, meleklerin aracılığı olmadan en kutsal üçlüğün kapılarından girilmez, nitekim O, Lazarus’un ruhunun melekler tarafından İbrahim’in bağrına götürüldüğünü söylemiştir. Şayet doğru kişinin ruhu, inananların atası İbrahim’in hüküm sürdüğü o aşağı mekâna meleklerin aracılığıyla taşındıysa, en yüce Tanrı’nın hizmetkârları vasıtasıyla ebedi Baba’nın bağrına ruhların ne denli büyük bir ihtimamla taşınması gerekir. Hele ki geçiş, en kutsal Üçlüğün kapılarından oluyorsa. On iki kapıyı gözeten on iki melek de bulunmaktadır, bunlar on iki sayısına göre taksim edilmiştir ki, bu sayıyla pek çok semavi şey bir arada sayılır, her iki kilisedeki seçilmişler zümresi ve onların önderleri gibi. Nitekim semavi ordunun İmparatoru, Petrus’a şöyle derken meleklerin on iki sayısıyla taksim edildiğine boş yere işaret etmemiştir, "Babama yalvaramayacağımı ve bana hemen on iki tümenden fazla melek göndermeyeceğini mi sanıyorsun?" O vakitler bir lejyon on taburdan kurulur, altı bin yüz yaya ve yedi yüz otuz atlı askerden oluşurdu.

Yine de Varro’nun zamanında yalnızca üç bin kişiden ibaretti, diğer zamanlarda da farklı asker sayılarıyla sınırlandırılmıştı, her ne kadar halk arasında atlı yahut yaya ayrımı gözetilmeksizin altı bin altı yüz altmış altı kişiden teşekkül ettiğine inanılmış olsa da. Fakat kimse meleklerin sayısının bu on iki tümenle sınırlandığını sanmasın diye, O yerinde bir ifadeyle "on ikiden fazla" diye eklemiştir, çünkü melekler daha nice tümenlere ayrılmış olarak (Daniel’in dediği gibi) binlerce bine ve on binlerce yüz bine ulaşır, hepsi tek bir ağızdan ve ahenkli bir sesle diğer meleklerle birlikte şehrin Hükümdarını durmaksızın överler.

Vatandaşların ve halkın dolaştığı meydanlar,

ve yöneticilerin ikamet ettiği yerler. O yüce şehrin sokakları, yukarıda izah ettiğimiz üzere sevgiyi temsil eden altından tasvir edilmiştir. Bu da, Tanrı sevgisinde ve komşu sevgisinde birleşenlerin barınağının parıldadığının anlaşılması içindir, nitekim Hükümdar tarafından verilen şu işarete göredir, "Birbirinize sevginiz olursa, herkes bundan benim öğrencilerim ve bu dünya üstü şehrin vatandaşları olduğunuzu anlayacaktır." Yuhanna’nın dediği gibi, bu meydanın ortasında Hayat Ağacı yer almaktaydı ve o ağacın her iki yanından hayat ırmağı akıyordu, ta ki oradakilerin yalnızca sevgiyle değil, aynı zamanda diri su ırmağıyla simgelenen bilgelikle de dolu olduğunu anlayalım, Hikmet Kitabı’nda yazılı olan şu söze uygun olarak, "Ve onu kurtaran bilgeliğin suyuyla suvardı." Bilgeliğin meydanlarda taştığı ve aktığı söylenir, tıpkı Bilge’nin dediği gibi, "Bilgelik dışarıda vaaz verir, sesini meydanlarda yükseltir, kalabalıkların başında haykırır." Bunun iki sebebi olduğunu düşünürüm, biri, her bir kimsenin, kendisi kabul etmek istediği müddetçe bilgeliğin herkese açık olduğunu idrak etmesidir, nitekim Merkür oğluna vaaz verirken şöyle der, "Tanrı geniş bir kâseyi bilgelikle doldurdu ve gerçek bilgelik olan aklı kabul etmek isteyenin kendini bu kâseye daldırmasını buyuran bir haberci gönderdi."

Diğeri ise, özellikle meydanlarda yaşayan yöneticilerin ilahi bilgelikle baştan aşağı donanması gerektiğine ikna edilmesidir. İşte o yüce şehirde daha seçkin makamları tutan ruhların daha büyük bir bilgelik ve sevgiyle dolu olduğuna inanılır. Bunlar dünyevi vatandaşlardan katbekat üstündür, zira onlara hayat ağacı eşlik eder, o ağaçtan sürekli hayat meyveleri toplayarak ebedi saadet içinde yaşarlar. Şayet bu meydanları gayretle ziyaret etmezlerse, yani komşuların meclisinde sevgi yoluyla ve Hükümdarın huzurunda durarak daha yüce bir aşkla durmaksızın tutuşmazlarsa, tüm iyiliğin ve güzelliğin pınarından uzaklaşır, kirlenir ve utançla dolarlar. Yeremya bunu Ağıtlar’da dövünerek şöyle ifade eder, "Yüzleri kömürden daha kara oldu, meydanlarda tanınmaz oldular, derileri kemiklerine yapıştı."

Diri suyun ırmağından yoksun kalarak kurudu ve ebedi ateşte yakılacak kuru bir odun gibi oldu.

Üçüncü Ölçü, Mesaha Hezekiel’e Göre Hususi Ölçü Üzerine, Birinci Uyum

Her iki ahdin belgelerinden bu şehrin büyüklüğüne değinmiş olsak da, yine de bu şehrin ve ona ait olan her şeyin hususi ölçümlerine geçmeyi uygun buluyorum. İlkin, Hezekiel’in son derece örtük bir gizem, ağır bir ifade ve kırık bir üslupla tasvir ettiği şeyleri ele alacağız, nitekim o, ölçü kamışıyla belirli bir yapıyı, tapınağı, hazineleri, kapıları, eyvanları ve bu yapılara hizmet eden her şeyi ölçer. Ardından kutsal alanı, şehir surlarının çevresini, önderlerin payını, bölüşümü ve varoşları zikreder.

Bunları bilmecelere bürümüş ve o kadar kısa ifade etmiştir ki, güçlükle anlaşılabilir. Peygamberi aydınlatan O Varlık bizim gözlerimizi nurlandırmadıkça, bu saklı gizemleri burada ancak ana hatlarıyla tasvir edebiliriz.

İlkin, bu sırların ardına düşenlerin girişini kolaylaştırmak adına şunu belirtmek gerekir ki, Hezekiel ilahi tahttan başlar ve muhtelif şeyleri tasvir ettikten sonra nihayet var olan şeylerin ölçüleriyle sözünü bitirir, sanki bu ölçüler vasıtasıyla son neticeler ilk ilkeyle birleştirilmeli ve bütünleştirilmelidir. Böylece görümün başlangıcında Tanrı’yı ve O’nun tahtını hayranlık uyandırıcı bir sanat ve gizli bir sırla ortaya koyar, ardından çok yönlü bir yapı adı altında, insanı Tanrı’ya oranlayarak ölçer, zira ona ait olmayan hiçbir şey yoktur. Fakat bu sırları açığa çıkarmadan evvel, metnin zahirinde bahsi geçen bu ölçünün ne olduğunu kısaca bildireceğiz. Adamın elinde, her biri bir arşın ve bir ayas genişliğinde olan altı arşınlık bir ölçü kamışı vardı. Lafzın canlı manasını tastamam vermek gerekirse, kamış altı arşın ihtiva eder ve bunların her birine bir ayas eklenir. Ancak bir arşın altı ayas içerdiğinden, bu bir ayas eklendiğinde yedi eder, kamışın tüm ölçüsü altı kere yedi ayas üzerinden hesaplandığında, kırk iki ayas sayısı ortaya çıkar. Bu hesap, Hieronymus’un yukarıda aktarılan ve kamışın ölçüsünün sadece altı arşın ve bir ayas olduğunu, yoksa altı arşının her birine birer ayas eklenmediğini tereddütsüz kabul eden hesabından ayrılır. O halde peygamberin meramına uygun doğru tefsiri izleyerek deriz ki, o ölçü...

On yedi karış (palmus), nitekim aktarılan adlar da bunu seslendirir, fakat en gizli yemin ile, ki bundan ancak ilahi vahiylerin izin vereceği kadarını açığa vuracağız. Zira karış ile, yani el yahut parmaklar ile yaratılış eseri ifade edilir, bu da Tanrı'nın esere çıktığı ve her şeyi ölçtüğü kırk ikinci sayının himayesinde gerçekleşir, bilgeler arasında yaygın olduğu üzere. Bundan ötürü gizemci ilahiyatçılar boşuna söylememişlerdir, Tanrı'nın kırk iki harfli adının Tevrat'ın ilk sözlerinden çıkarıldığını, ki bunlarla evrenin kuruluşu nakledilir ve Musa tarafından gizli bir sır ile betimlenir, yine aynı sayının konakları vasıtasıyla, Hieronymus'un dindarca gözlemlediği gibi, böylesine kutlu bir sır ile Mısır'dan çıkarılan halkı, daha üstün bir toprağın timsalini taşıyan vadedilmiş topraklara ulaştırır. Fakat tek olan bu ölçü, her şeyi kendi sırlarına göre dağıtarak bazen sayılarla, bazen yüzlüklerle, bazen onluklarla ve binliklerle çoğaltır, işte peygamber bu ölçüyle evvela kendisini, ardından da sırasıyla her bir insanı ölçer, bunu da sırrın gizli kalması için açıkça belirtilmeyen bir yapı kisvesi altında yapar. Daha sonra şu mabedi ölçer, hani Resul'ün hakkında, "Sizler Tanrı'nın mabedisiniz," dediği mabedi. Bundan sonra hazine odalarını ve kilerleri, yani semavi hazinelerin kabul edildiği ruhun melekelerini ölçer. Ardından kapıları ve eyvanları, yani dış duyuları ve insana dışarıdan bitişik olan, lâkin insanın bütünlüğüne ait bulunan her şeyi ölçer. Bundan sonra bütün şehri, yani içsel insanı ölçer, ki o şehir kılınmış, Tanrı'yı ve mukaddes melekleri konuk olarak ağırlayan bir han sahibi olmuştur. Bunun ardından insanın dışarısında bulunan varoşları ölçer, ki bunlar vasıtasıyla Tanrı'ya ve Tanrı'nın da bize girişi ve O'nunla birleşme hasıl olur.

Nihayet turfandalara yahut ondalıklara, yani Tanrı'ya sunduğumuz iyi amellere varır, ki bunların ölçülmesi gerekir, ta ki mükâfat bunlara uygun düşsün, iyi ve pıhtılaşmış bir ölçü ile orantılı olsun, "Hangi ölçüyle ölçerseniz, size de onunla geri ölçülecektir," der her şeyin Hükümdarı, fakat geometrik bir oranla, Tanrı'nın engin cömertliği uyarınca her şeyi yüz katıyla karşılayarak.

Ne güzeldir öyleyse, ondalıkları sunana bunların bin kat hediyelerle geri verilmesi, nitekim her bir kimsenin dindarane karşılığından bu fazlalık açıkça görülecektir.

Yahut diyelim ki, Tanrı tarafından kabul edilen ondalıklar sayılardan binliklere ulaşır, zira binliğin atfedildiği Tanrı'nın lütfu eklendiğinde, daha önce ondalık olanlar on bin olur ve diğerleri de bu minval üzeredir. Şuna da dikkat edilmelidir, görümün sonunda binlik ölçülerle ölçülür, oysa daha önce birlik, onluk ve yirmi beş ile ölçülmekteydi.

Şu da gözden kaçırılmamalıdır, kapının eşiklerini bir kamışla ölçüyordu ve az sonra kapının eşiğini sekiz arşın olarak ekler. Gizemlerden habersiz olmayan peygamber bütün bunları bir sır ile betimliyordu.

Zira her şeyin ölçüsü, başlangıcı imleyen bir vasıtasıyla ve bütün basit sayıların tamamlayıcısı olan onluk vasıtasıyladır, bütün amellerin karşılığı ve mükâfatı, başlangıç ve son olan O'dur, turfandalar ve ondalıklar haklı olarak O'na borçludur. Ardından onluktan yüzlüğe geçer, kapı ile kapı arasındaki mesafeyi yüzlerce arşınla belirler, zira bir kapıdan girenlerin mükâfatı ile diğer kapıdan girenlerin mükâfatı yüz kat artırılarak birbirinden ayrılır.

Yine de binliğe, yani onluk sayının küpüne ulaşır, bunda bütün ölçüyü kapatır ve her ne kadar tam olarak açıklamasa da tamamlar, bilakis böylesine derin bir denize daldığını samimiyetle itiraf eder, bütün ölçülerin kaynağı olan doğuya geldiğinde, sağ taraftan taşan suların pek fazla olduğunu söyler, oradan merhamet, lütuf ve bütün bağışlar gelir, bütün iyiliklerin bağışlayıcısı tarafından üzerimize dökülen bu şeylerin o kadar büyük olduğunu, onları kavrayamayacağımızı belirtir. Ve dedi ki, doğudan gelen adam, ki bütün iyiliklerin kaynağıdır ve bunlar sağ elin gücüyle paylaştırılır, iple bin arşın ölçtü, ve işte sular topuklara kadar geldi, ve yine bin ölçtü, işte sular dizlere kadar, ve yine bin ölçtü, ve sular baldırlara kadar geçildi. Fakat ölçücü daha ileriye gittiğinde sular öylesine kabardı ki karşıya geçemez oldu, zira sular pek derindi. Lâkin sırlardan bir şeyler açalım, ki bunu bilmek caizdir, ölçücü nefsi insana ait olan şeyleri, yani topukları, dizleri, kaburgaları yahut baldırları ölçtüğü sürece, insanın kendi intizamıyla ölçülen akla uygun suyun derinliğini geçebiliyordu. Fakat daha ileriye, yani içsel insana ait olan şeylere doğru ilerlediğinde, daha öteye geçit verilmedi. Mademki buradakiler peygamberin omuzlarının altına alamayacağı kadar büyüktür, sonsuz olan Tanrı'yı doğu çok daha az taşıyabilir. Nitekim ölçü tamamlandığında, tartıp ve paha biçtikten sonra peygamber şunu ekler, "Ve şehrin adı Yehova Şamma olacaktır," bunun tercümesi şudur,

"Rab oradadır," yani artık bir şehir ve Tanrı'nın mabedi haline gelmiş olan insandadır, bu Rab oradan asla ayrılmayacaktır, nitekim havradan ve kilisedeki pek çok kimseden tamamen ayrılmıştır, yine de herkesten değil, zira Rab vadetmiştir, "Ben dünyanın sonuna dek sizinleyim." Hezekiel'e göre şehrin ölçüsüne dair bu hususlara pek hafifçe değinilmiştir, ta ki okuyanlar böylesine ince ölçülerin nereye vardığını anlasınlar.

Bunlar şüphesiz bir zamanlar defalarca vadedilmiş olan, fakat bizim çağımızda soyulmuş, kurbanlardan, dini törenlerden, hazinelerden, varoşlardan, ondalıklardan ve turfandalardan mahrum bırakılmış o toprağa yönelik değildir. Böylece bizi, amellerimizi ve bunlara karşılık gelen mükâfatları ölçüyordu, bunların hepsi üçlü bir olan Tanrı'ya tabidir.

Turfandaların ve Ondalıkların Ölçüsü Üzerine

Peygamberin turfandaları, yahut daha doğru bir ifadeyle sunulacak ondalıkları ölçtüğü ölçüleri de atlamamak gerekir, İbranicede bunlara *teruma* (ayrılan pay) denir, Mısır'dan Çıkış kitabında pek açıkça okuduğumuz gibi. Zira peygamber şöyle der, "Ve Yahuda'nın sınırı üzerinde."

Çünkü bu kamış İbranice metinde bulunmaz, her ne kadar bizim çevirimizde keyfi olarak yer alsa ve sırra göre eklenmemiş olsa da, nitekim burada her şeyden önce, bedenlerinin hakiki turfandalarını temiz ve iffetli bir şekilde koruyarak Tanrı'ya sunan kimselerin ödüllendirileceği mükâfat ölçülür. Bunlar, Hieronymus'un da uygun gördüğü üzere, yüzlük sayı ile taçlandırılırlar, bu sayı peygamber tarafından her daim Tanrı'ya atfedilen binlik ile çarpılır, ta ki Tanrı için yapılan amele karşılık gelen ilahi mükâfat anlaşılsın.

Diğer kabilelerin turfandaları ise kuzey tarafından yirmi beş bin, güney tarafından da bir o kadar ölçülür, fakat doğu tarafından on bin ve batı tarafından bir o kadar, bunlar bir araya getirildiğinde yetmiş bin eder. Bu sayının kökü, bağışlanma sayısı olan yedidir, eksiksiz sayı olan on ile çarpılmış ve ilahi binlik ile bir araya getirilmiş olarak tövbekarların amellerini, adaklarını ve mükâfatlarını gösterir, onlar ki bağışlanmayı hakiki yediliden beklerler, ardından ilahi binlik vasıtasıyla onluk ile tamamlanan amellerin mükâfatı verilir. Bu yüzden krallık kabilesi olan Yahuda ile kendilerini adayamayanlar, zira yeterince sadakatsiz ve asi olmuşlardır, tövbe adaklarını bir kâhinin eliyle sunsunlar, sıradan birinin değil, adak sunmaktan ziyade onu kirleten birinin hiç değil, bilakis Sadok oğullarının eliyle sunsunlar, Sadok "adil" demektir,

onun hakkında şöyle denir, "İsrailoğulları yoldan saptığında, Levililerin de saptığı gibi, buyruklarımı koruyan ve yoldan sapmayanlar." Hieronymus'un da hissettiği gibi bu Sadok, sonsuza dek kâhin ve adil olan Mesih'tir, bu yüzden "Melkisedek düzenine göre" denir, ki bu da "benim adil kralım" demektir. Kral peygamber Davut tarafından Süleyman adı altında şu sözlerle terennüm edilen O'dur, "Ey Tanrı, yargını Kral'a ver, ve adaletini Kral'ın Oğlu'na."

İşte peygamberin mecazi olarak betimlediği o krallık şehrine ve yerine makbul adaklarla kabul edilmek isteyen herkes, O'nun oğulları olmalı ve O'ndan yeniden doğmalıdır.

Fakat şu sözün de dikkate alınması gerektiğini düşünüyorum, "Değiştirilmeyecektir ve o toprağın turfandaları başkasına devredilmeyecektir," zira bunlar Tanrı'ya adanmıştır ve ebedi bir sunu ile sunulmuştur, her yıl tekrarlanmaz, her yıl bozulabilir meyvelerden sunulan ve kimi zaman kâhinlerin kötülüğü yüzünden kirlenen sunular gibi değildir.

Bundan başka peygamber ölçüler, sayı, varoşlar ve onların sınırları hakkında, ayrıca kurbanlarda sunulacak zeytinyağı ve diğer şeylerin ölçüleri hakkında çok şey anlatır, bunları harfi harfine metni yorumlayanlara bırakıyoruz. Zira biz yalnızca, bizi mesut kılan semavi şehrin ölçüsüne bir timsal yoluyla ait olduğunu düşündüğümüz şeyleri ana hatlarıyla tasvir ettik.

Yuhanna'ya Göre Bu Şehrin Ölçüsü Üzerine

Yuhanna'nın ölçüsü, Hezekiel'inkinden farklı görünmektedir.

Zira Hezekiel, henüz taşların, tahtaların ve samanların yükünden kurtulmamış, mecazi aileye ait olan şeyleri tahta bir kamışla ölçer, oysa Yuhanna azizlerin erdemlerini ve yukarıda altın ve kıymetli taşlarla dokunduğunu açıkladığımız o şehrin yapısını betimler, bu yüzden haklı olarak altın bir kamışla ölçtüğü söylenir.

Ölçünün ne kadar olduğunu ise belirtmez, zira ölçülen şeyler de belirlenemez, nitekim kutluların görkemi sonsuz ve sınırsız bir nesneye yöneliktir, kendi kapasitelerine göre onu aralıksız doldurur, o makam da uçsuzdur, hiçbir ölçüyle hakikaten sınırlandırılamaz.

Yine de kamışıyla onu on iki bin stadyuma kadar ölçtü, surlarını da kare biçiminde on iki arşına, yani yüz kırk dört bine göre ölçtü, Yuhanna her iki sayıyı da büyük bir sırra değinerek bir şekilde kaydetti. Dolayısıyla kendisiyle konuşanın insan ölçüsüyle ölçtüğünü söyler, ki bu Meleğin ölçüsüdür, fakat ne kadar olduğunu bu yerde dahi bildirmez.

Buna karşın, insanın ölçüsü ile Meleğin ölçüsünün bir olduğunu söylemekle, her ikisinin de kutlu kılındığı mükâfatı ima eder.

Bu mükâfat (dediğimiz gibi) Tanrı olduğundan, O'nun ölçüsü ne sınırlandırılabilir ne de ifade edilebilir. Yine de Melek ile insanın ölçüsünün aynı olduğu söylenir, çünkü kapasiteleri ve liyakatleri bunu gerektirdiği müddetçe aynı pay verilir. Böylece kendisiyle konuşan Melek, kenti on iki bin stadyum boyunca ölçtü, ki bu kare şeklinde yerleştirilmiştir,

ÜÇÜNCÜ İLAHİ ve yüksekliği de eni kadardır, zira bunlar birbirine eşittir. Ve surlarını yüz kırk dört arşın olarak ölçtü. Burada azımsanmayacak derecede güçlük getiren birçok husus belirir, ilkin, eni on iki bin stadyum denildiği halde yüksekliği yüz kırk dört arşın olan bir yapıda en ve boy nasıl eşit olabilir?

Yine kare şeklinde yerleştirildiği ifadesi nasıl anlaşılmalıdır, her bir kenarında on iki bin stadyum bulunup bütün çevresi kırk sekiz bin stadyum mudur, yoksa bütün çevresi on iki bin stadyum olup her bir kenarı üç bin stadyuma mı tekabül eder? Ayrıca stadyum nedir, arşın nedir ki uzunluğu ima edilen o altın kamışla ölçülen o yüce ve göksel kente uygulansın? Bu itirazlara, Rabbimiz yardım ettiği ölçüde şöyle cevap veririz, şayet lafzı korumak istersek, ilkin deriz ki, surların yüksekliği başkadır, kentin yüksekliği başka, zira surlar yüz kırk dört arşında tamamlanır, nitekim metin bunu gayet açık gösterir, Yuhanna'nın büyük ve yüksek bir dağın üzerinde kurulu olduğunu söylediği kentin yüksekliği ise, dağın eteğinden surların tepesine kadar olan o on iki bin stadyumun ölçüsüdür, bu sır birazdan açıklanacaktır. Yuhanna o kentin kare şeklinde ve kare olarak yerleştirildiğini söyler, bu da (benim kanaatime göre) surlarının her bir kenarının on iki bin stadyum olduğu ve bütün çevresinin dört kere on iki binden kırk sekiz bin ettiği şeklinde anlaşılmalıdır. Yoksa lafzı eğip büken bazı kimselerin aldandığı gibi, çevreyi yüz kırk dört bin stadyumla sınırlayan kare bir sayıdan ibaret değildir, bu zannettikleri gibi kenarları eşit bir kareleme değil, binlikler ihmal edilerek sadece sayıların karelenmesidir, oysa bu ölçünün asıl sırrı o binliklerde gizlidir. Zira on iki bin stadyum alan hesabıyla karelenirse, yüz kırk dört milyon stadyum hâsıl olur. Şayet bütün çevrenin on iki bin olduğu ve her bir kenarın üç bin stadyum ettiği söylenirse, bu karelenirse tam tamına dokuz milyon verir.

Bu ölçü, şüphesiz Mesih'in çile çektiği o yeryüzü Yeruşalim'inin ölçüsü değildir, zira o kent, Yosefos'un tanıklığına göre, otuz üç stadyumla kuşatılmıştır, bilakis bu, şimdi O'nun hüküm sürdüğü kentin ölçüsüdür, binlerce ve binlerce ve on iki binlerle dağıtılmıştır ki uygun olsun, her bir oymaktan mühürlenen on iki bin kişiye denk gelsin,

ve Yüce İmparator'un gerek simgesel gerekse hakiki ordusunun on iki ailesine uysun. Bu kent aynı zamanda üzerinde yazılı olan Tanrı'nın dört harfli yüce adına (tetragrammaton) tekabül eder, birazdan söyleyeceğimiz gibi O'nun kudretiyle bir araya getirilmiştir. Dörtgen olması gerektiği gibi, dört harfli bir isme de sahip olmalıdır, zira her iki niteliği de dairesel bir sayıyı içerir. İbrani usulü seruf (tsiruf) ile, ilk harfi onluğu kapsar, ikinci ve dördüncü beşliği, üçüncü ise altılığı içerir, bunların her biri dairesel bir sayıdır. İsmin tamamı ise, başka yerde söylediğimiz gibi, İbranilerin tsiruf dediği devir ile on ikiye indirgenir, bu devirlere göre İbraniler on iki burcu önceler, bütün zodyak çevresi bunlarla bölünür, yukarıdaki kent de böyledir. SEKİZİNCİ TON, MESİH. Yuhanna.

On ikililer ise, Tanrı'nın has sayısı olan binliğe indirgenir, bin sayısı alef harfine atfedilir ve bizzat bini simgeler. Eni, boyu ve yüksekliği eşittir, çünkü Tanrı'da olan hiçbir şey daha büyük ya da daha küçük değildir, bilakis her daim eşittir, ne de her yeri küresel olan o ilahilikte hakiki bir en ya da boy vardır, bu sebeple bu ölçüler, benzerlik ve bir sır yoluyla, Rabb'in dört harfli adına uyması için kare olarak zikredilmiştir. Şimdi o kentin neden arşın ya da stadyumla ölçüldüğünü açıklamak gerekir. Burada kısaca deriz ki, ilahi açılımlara uygun düşecek ve ifade etmek istediğimiz şeyleri karşılayacak bundan daha elverişli başka tabirler elimizin altında yoktur, bu sebeple Nuh'un gemisinin ve ahit sandığının arşınla ölçüldüğü söylenmesi bir sır taşır, keza kentin muazzam yapısı da stadyumlarla ölçülmüştür, o vakitler kullanımda olan ve bu binaları ölçmeye en uygun düşen ölçüler bunlardı. Lakin mecaza yükselerek, mükâfatların ve mükâfat yerinin neden arşın ve stadyumla ölçüldüğünü dinleyelim.

Arşın, kolu ve aynı zamanda eli ifade eder, ki bizler onunla iyi ameli dışarıda icra eder ve meydana getiririz. Stadyum ise, rivayet edildiği üzere, Herakles'in tek bir nefeste koştuğu mesafedir. Bu sebeple bu stadyum ile, Tanrı'ya adeta ayaklarla koştuğumuz bizce mümkün bütün sevgi anlaşılır. Zira kutsal kelamda ayaklar her zaman gizemli hisleri simgeler, bunların da güçlü, ulu ve cesur bir ruha sahip olması, tek bir nefeste, yani tek bir gaye ile yönelmesi gerekir.

Fakat arşın, kol ve el ile mükâfatlandırılacak olan amel anlaşılır, o yüce kentin mükâfatı ve görkemi amele ve hislere geometrik bir oranla tekabül ettiğinden, o kente ve görkeme ait olan şeylerin arşın ve stadyumla ölçüldüğü söylenir. Ancak bu arşınların ve stadyumların kendilerinin ne olduğu ifade edilmez, çünkü bu sırlar bizim sayımızla sınırlandırılamaz, her ne kadar amellerimizle ve hislerimizle geometrik bir oran dairesinde ölçüşebileceği söylense de. Nitekim o kentin Önderi olan Mesih, İncil'de bunu doğrulayarak şöyle der,

Bire karşılık yüz alacaksın, işte geometrik oran, ve ebedi hayata kavuşacaksın, işte ölçüsüz ölçü. Zira hisler ve ameller kabul edici inayetle yoğrulup Tanrı'nın sevgisiyle kuşatıldığında bizzat Tanrı'yı koklar, bu yüzden o ilahi binlikle neşelenirler, her türlü erdemin kaynağı olan o ilahi isim devrettiği müddetçe, O'nun vasıtasıyla defalarca çoğalırlar.

DÖRDÜNCÜ ÖLÇÜ, YAPI Onu Kim Kurdu?

Birinci Uyum. Bu kenti, bu ahenkli ve her türlü uyum ile sevinçle dolu konağımızı kimin kurduğunu Yuhanna gayet açık bildirir, şöyle der, Kutsal kenti, yeni Yeruşalim'i, gökten Tanrı'nın katından inmiş gördüm, güveyi için süslenmiş bir gelin gibi hazırlanmıştı. Demek ki o kent bizzat gökten iner, onun iyi Mimarı, sanatkârı ve süsleyicisi [okunamadı] ÜÇÜNCÜ İLAHİ.

Zira Yuhanna diri taşlardan örülmüş bir binadan söz eder, kilise ilahisinde dendiği gibi, Barış görümü denen Yeruşalim kenti, diri taşlarla göklerde kurulur,

ve Meleklerle kuşatılmış, bir gelin yoldaşı gibi. Mimarın zihninde bir olarak hazırlanmıştır, dünyanın kuruluşundan önce, nitekim İncil'de denir, Gelin, Babamın kutsadıkları, dünyanın kuruluşundan beri sizin için hazırlanmış olan krallığı miras alın.

Zira Yüce Mimar insan konukluğu için üç katlı bir konak hazırlamıştır, Biri şüphesiz o göksel krallık ve kutluların menzilleridir.

Diğeri yolculuğumuz için bu dünyadır, son derece zarif düzeninden hareketle, ebedi menzilimiz için hazırladığı yerin ne denli ulu ve nasıl bir yer olduğunu kolayca kestirebiliriz.

Üçüncüsü ise, bizzat Mesih olan temel üzerine ve on iki Havari temeli üzerine diri taşlardan kurulmuş, yukarıda değindiğimiz Hezekiel'in ve Yuhanna'nın ölçüleriyle ölçülmüş olan bu yapıdır.

Bu üçü arasındaki ahenk öylesine büyüktür ki, her bir binanın doğasını ve düzenini doğru kavradığımız müddetçe birinden diğerini çıkarabiliriz, şu an ikamet ettiğimiz bu yapı dünyevi ve aşağıdadır, yöneldiğimiz o yapı ise arınmış ve pek mükemmeldir, aradaki ise, ki onun himayesinde o yüce yapıya yöneliriz, ruhani bir yapıdır, bu da göksel ve yüce olana yükselmek istiyorsak bağrında yahut çevresinde bulunmamız zorunlu olan kilise evi ve kentidir.

Zira bu binalar aynı Sanatkâr tarafından kurulmuş olup birbirine benzer, her biri kendi kapasitesine göre O'nun suretini taşır, bu yüzden aralarında bir sembol ve benzerlik bulunur, öyle ki biri üzerinde derin düşünerek diğeri hakkında da fikir sahibi olabiliriz.

Bu binaların sanatkârı, hakkında her şeyin sanatkârıdır, her şeye gücü yetendir, her şeyi önceden görendir denilenden başkası değildir. Yuhanna. Kilise, MESİH. Bu bina nasıl ve hangi harçla bir araya getirilmiş ve birleşmiştir?

Uyum. Bir araya gelen birçok unsurun sanatla, tabiatla yahut ilahi bir sırla birbirine yapışması gerekir. Nitekim taş evlerde taşlar tutkalla, kireçle, çimentoyla yahut aralarına dökülen kurşunlu demir kenetlerle bir arada durur. Ahşaplar ise çivilerle, peynir tutkalıyla, balık tutkalıyla yahut en mükemmel sayılan sığır tutkalıyla birleştirilir. İnsan bedenindeki kemikler ise sinirlerle, etle ve deriyle bağlanır. Kimi zaman taşlar ve farklı cisimler doğal bir kuvvetle, yapışır demeyeyim, birleşirler, tıpkı iki ağacın aşılanması ve istiridyelerin tabiatın gizli bir kuvvetiyle taşlarla birleşmesi gibi.

İnsan bedenlerinin taşa dönüştüğünü ve taşlarla öyle birleştiğini gördüm ki, tek bir homojen cisim haline geldikleri görülüyordu.

Ve doğanın erdemi sanatınkinden daha güçlü olduğu için, o bağı daha sıkı bağlar, fakat ilahi erdem her şeyin en mükemmeli olduğundan, sadece birleştirmekle kalmaz, aynı zamanda bir kılar. İşte bu, kendisi hakkında "Ey Rabbimiz, senin adın bütün yeryüzünde ne kadar yücedir" denilen o yüce İsa isminin gücüdür, zira hem yukarıdakini hem aşağıdakini birbirine bağlayarak, bir arada tutarak ve bütün parçaları bir kılarak her ikisinde de hüküm sürer, hepsini bir arada kucaklar.

Tanrı, tasvir ettiğimiz o göksel kentin timsali olan Kudüs'te bir mabet inşa edilmesini buyurdu, sonra Grekçede Paralipomenon, Latincede ise Terk Edilmiş Sözler denilen o ciltte şunu ekledi, "Adım orada bulunsun diye Kudüs'ü seçtim, adıma bir mabet inşa edilsin diye onu seçtim." Fakat bu taş mabet ve bütün makrokozmos (mundus maior) düzeneği, bilhassa da akıl sahibi ve insani yapı, bu ismin bağıyla birbirine bağlanmıştır. Nitekim insan soyu Habil ve Kabil ile iki kola ayrıldığında (çünkü Habil'de ilahi, Kabil'de ise şeytani soy vücut buluyordu), bedene ve şeytana göre olan bu kişi, ruha göre olanı adet olduğu üzere kovuşturup katletti, bu minvalde Habil'in soyu Şit ile yeniden ihya edildi ve Şit'in kendi oğlu Enos ile başlar çoğalmaya başladı. Kutsal Yazı, bunlar gereken bağ ile bağlandığında şöyle der, "İşte o zaman Rabbin adını anmaya başladılar", gerçi bazı bozuk metinler "O, Rabbin adını anmaya başladı" der, zira Rabbin adı anılmış ve araya bir düğüm, bir yapıştırıcı, bir bağ olarak konulmuştu. Tesniye kitabında da Rab, rahipler, Levililer, köleler, cariyeler, yabancılar ve garipler gibi Tanrı'ya ait olan herkesin sahip olması gereken dindarlık bağı hakkında sunuda bulunurken, şölen yaparken, bir arada yaşarken ve bu türden buyruklar verdikten sonra şunu ekledi, "Ta ki adım orada yerleşsin", böylece her şeyi birbirine bağlar. Nitekim Yeremya da Mesih'in soyu adına şöyle der, "Lakin sen içimizdesin ya Rab ve senin adın üzerimize anılmıştır."

Bunun göksel vatanda da eksik kalmadığına inanılması için Yuhanna şöyle der, o toplulukta olanlar O'nun, yani Kuzu'nun adını ve Baba'sının adını alınlarına yazılmış olarak taşıyorlardı. Fakat burada gizli olan, orada açık ve herkes için aşikâr olacaktır, nitekim görümün sonunda şehadet ederek şöyle der, "Ve O'nun yüzünü görecekler, adı da alınlarında yazılı olacaktır." Bu ad ilk olarak vaftizde askere kaydedilirken yazılır, insan Mesih'in sancağı altında askerlik yapacağı vakit, O'ndan nasibini alarak bir karakterle damgalanır (bizim İlahiyatçıların dediği gibi) veya alnına kazınan bir ismi kabul eder, ta ki her türlü ruhani askerlikten ayırt edilebilsin. Daha sonra aynı isim, insan savaşta zafer kazandığında yazılır, nitekim görümün başlangıcında Yuhanna şöyle der, "Galip geleni Tanrımın mabedinde bir sütun yapacağım ve bir daha asla dışarı çıkmayacaktır, onun üzerine Tanrımın adını, Tanrımın kentinin, gökten Tanrımın yanından inen yeni Kudüs'ün adını ve kendi yeni adımı yazacağım."

Muzaffer ve galip olan kişi, Tanrı'nın yapısında ve mabedinde bir sütun ve başkalarının dayanağı olarak pek güzel resmedilir, ki bu yapı zafer kazanan kilisedir, zira o kişi savaşan kilisede de diğerleri için bir sütun ve dayanak olmuştur. Bundan ötürü onun üzerine, sanki o ailenin bir ferdi sayılmış ve açıkça ayırt edilmişçesine ulu Tanrı'nın adı yazılır. Ayrıca Kudüs kentinin adı da yazılır, Kenan diyarında Sam tarafından inşa edilen kentin değil, gökten, Tanrı'nın Babası'ndan, yani gökten gelen Tanrı'nın Oğlu'ndan inen kentin adı yazılır, O'nun adı da Kudüs'tür (tıpkı O'nun timsalini taşıyan o maddi kentin adı gibi). Lakin Kudüs "barış görümü" olarak yorumlanır, yani bizim saadetimizin fışkırdığı ebedi barış, nitekim Augustinus şöyle der, "Görüm, mükâfatın tamamıdır." Ve bu, kutlu kılınana öyle kazınmıştır ki, ondan asla silinmez, bilakis ona hususi bir hak bahşeder, ebedi bir bağla onu mülk edinir. Üzerine ayrıca İsa'nın adı yazılır, eski adların hiçbir gizem ihtiva etmediği gibi değil. Zira İsa Mesih'in miras ortaklarına İsa'ya tabi olanlar denecektir, başka hiçbir unvan verilmeyecektir, nitekim pek haklı olarak her ikisi de aynı bağla bağlanacaktır, bu yüzden daha asil olandan hareketle (tam da yakışık aldığı üzere) adlandırma yapılacaktır.

Havarilerin ve Kabilelerin adları temellere, lakin Meleklerin adları neden kapılara kazınmıştır?

Bütün seçilmişlerin adları o kutsal kente kazınmış olsa da, nitekim Yüce Hakikat "Adlarınız göklerde yazılıdır" diyerek bunu temin eder, ve her birinin alnında İsa'nın adı ve Baba'sının adı yazılı olup aralarında birleşme sağlansa da, Havarilerin ve Kabilelerin adlarının temellere, Meleklerin adlarının ise kapılara kazındığı özellikle söylenir. Bu kazıma sadece harflere bakmaz, zira bu pek cüzi bir ehemmiyet taşırdı, bilakis o isimlerde hüküm süren gizli erdeme bakar, seçilmişlere bu isimler "Seni adınla çağırdım" diyen Zat tarafından o erdeme göre verilmiştir.

Fakat Rabbin ağzının bizzat adlandırdığı isimler pek az kişi için sarihtir, her ne kadar bütün yıldızları ve yıldızlarla simgelenen insanları isimleriyle çağırsa da, bunlar göklerde yazılıdır ve orada bunlara göre adlandırılacaklardır, yine de Tanrı tarafından onlara açıkça verilmiş isimlerimiz mevcuttur, İbrahim, İshak, İsrail, Yedidya, Yuhanna, İsa gibi.

Zira İbrahim'e daha önce Abram deniyordu, Yaratılış kitabında okuduğumuz üzere Tanrı'nın buyruğuyla İbrahim diye çağrıldı, buraya eklenen 'h' [ה] harfi sayıda beş rakamına tekabül eder.

Bu beş sayısı, daha önce yazılan ve sayıda 243 eden ilk isme eklendiğinde, İbrahim diye yazılan isim sayıda 248 eder, ki insan bedenindeki kemiklerin ve olumlu buyrukların sayısı da bu kadardır. Bu sebeple Tanrı, beş rakamını temsil eden 'h' harfini ekleyerek ismi uyarlamak istediğinde şunu önceden bildirir, "Huzurumda yürü ve kusursuz ol", yani kemiklerle simgelenen erdemlerde ve buyruklarda yetkin ol. Bu beş sayısını, aşağıda açıklanacağı üzere, daha önce Saray denilen ve sayıda 510 eden Sara'dan eksiltti, başka bir yerde açıklanan gizem uyarınca, o yalnızca 505 ile kaldı. Burada kadından eksiltilip erkeğe eklendiği gibi, ilk ebeveynlerde de erkekten alınıp, erkeğin kaburgasından yaratılan kadına verilmişti. Buradan Adem'in düşüşü, burada ise İbrahim'in Tanrı huzurundaki yetkinliği doğar. Burada müsaade edilenden daha ileri gitmeyelim. İshak da babası İbrahim tarafından, Meleklerin kehaneti üzerine Sara'nın gülüşü gizemine telmihte bulunularak bu şekilde adlandırıldı, zira İsmail bir yük ve zahmet olduğu gibi, onun da babası için bir sevinç ve neşe kaynağı olması gerektiği anlaşıldı, bu yüzden ilahi buyrukla annesiyle birlikte baba evinden uzaklaştırıldı. Yakup ise kendisiyle güreştiği Melekten İsrail adını aldı, yani "Tanrı'nın Önderi veya Mirasçısı", zira Tanrı'nın ulu Önderi ile güreşip üstün gelmişti ve hakiki Tanrı'nın maiyetinde askerlik yapacak olan kavmin Babası ve Önderi kılındı. Yuhanna da Melek tarafından adlandırıldı, ta ki Tanrı'nın lütfu anlamına gelen bu isim, lütuf şeriatına ve Tanrı Oğlu'nun elçisinin vazifesine uygun düşsün. O İsa isminin ne büyük bir şanla verildiğini ise başka bir yerde zikrettiğimizden, burada diğer hususlara geçiyoruz.

Demek ki Havarilerin isimleri temellere kazınmıştır, zira onlar kiliseyi dünyanın on iki bucağında kurmuşlardır, lakin bu kurum Elçi'nin dediği gibi tek ve evrensel temel olan Mesih İsa'nın üzerine yapılmıştır, Elçisel temeller O'nun üzerine atılmıştır, zira onlar da aynı Elçi'nin dediği gibi bu binanın bir parçası idiler, "Havarilerin ve Peygamberlerin temeli üzerine inşa edilmiş olarak." Fakat tasvir ettiğimiz bu yeni kentte Havariler başlıca temeller olduğundan, adlarının oralara yazıldığı söylenir. Kapılarda ise Meleklerin adlarının açıkça yazıldığı anlatılır, zira bizi krallık sarayına dahil etmek onların vazifesidir. Nitekim Tanrı Mısır'dan Çıkış kitabında şöyle der, "İşte, önünden gitsin, yolda seni korusun ve senin için hazırladığım yere seni götürsün diye önünden bir Melek gönderiyorum." Ve Luka İncili'nde Meleklerin Lazar'ın canını esenlik yerine, yani göklerin kapısı açılmadan önce seçilmişlerin ruhlarının götürüldüğü yere taşıdıklarını görürüz. Bu Melekler üç Hiyerarşiye ve dokuz koroya ayrılmış olsalar da, muhtelif vazifeler için aralarında birçok başka taksimat da vardır. Zira Tanrı'nın tahtı önünde duran yedi Önder vardır, dünyanın dört bir yanında yeryüzüne ve denize zarar verme kudreti bağışlanan dört melek vardır, yetmiş iki lisan üzerinde yetmiş iki melek ve daha önce söylediğimiz gibi göğün on iki kapısı olan on iki burç üzerinde on iki melek vardır.

Bunların muhafazası için bilhassa on iki Melek tayin edilmiştir ve bütün surların korunmasına sayısız Melek vazifelendirilmiştir, nitekim İşaya bunu açıkça tasdik eder, o göksel kentimizin ihyasından bahsederken bahşedilen diğer lütuflar meyanında şöyle der, "Ey Kudüs, surlarının üzerine bekçiler diktim."

Melekler ki hepsi böyle yorumlanır. Bu melekler haksız yere kâhinler olarak adlandırılmazlar, nitekim Malaki'de şöyle buluruz, Kâhinin dudakları bilgiyi korur, zira o orduların Rabbinin meleğidir, yol gösteren ve o şehre daldıran odur. Kapılara bekçilik etmesi de yersiz değildir, zira onların anahtarları en yüce Hükümdar tarafından kendisine emanet edilmiştir. On iki kapı üzerinde on iki başlıca melek yahut on iki elçiye tekabül eden meleklerin önderleri veya bizzat on iki elçinin kendisi vardır ki onlar kâhinlik görevini yerine getirerek, göksel anahtarları kullanarak meleklerin vazifesini icra ederler. Bundan ötürü haklı olarak melekler diye anılabilirler, ister meleklerin önderleri olsunlar, isterse kilisede ve birleşmiş o şehirde İmparator'un hemen ardından en yüce mertebeye sahip olanlar olsunlar, öyle ki onun nizamının ahenginde, Elçi'nin şu sözüne göre, ondan daha üstün veya ona denk hiç kimse bulunmaz, İlkin kiliseye elçiler bahşetti. Onlar en yüce Hükümdar tarafından on iki oymağın yargıçları olarak tayin edildiklerinden, bu sebeple aynı yerde o oymakların isimlerinin de yazılı olduğu söylenir, her biri kendi önderi ve Elçisi altında, lâkin hepsi en yüce İmparator'un emrindedir.

Ve onlardan her biri yapının bir parçası olduğundan, Elçi Efeslilere hitap ederken şöyle der, Ve sizler Ruh vasıtasıyla Mesih'te Tanrı'nın meskeni olmak üzere bina ediliyorsunuz.

Üçüncü İlahi

Tanrı'nın ulu isminin kudretiyle bütün bina hayat bulur, kemale erer ve bir arada durur. Temellerde Elçilerin isimleri vardır, nitekim onlar bu şehrin hususi kurucularıdır, yine de baş temel ve kurucu olan Mesih İsa'nın kudretiyle. Bütün yapıda oymakların da isimleri vardır, zira bina bütün bunlardan meydana gelir. Kapılarda ise bekçiler sıfatıyla meleklerin isimleri bulunur. Lâkin Tanrı'nın ismi bütün binadadır ve her bir konuğun alnındadır, bağlayan, birleştiren, bir arada tutan, hayat veren ve bütün yapıyı ilahileştiren odur.

Beşinci Ölçü, Ziynet Hezekiel'e Göre Mesih'in Ziynetinin Tasviri

Birinci Ahenk Bu şehrin ziyneti Hezekiel tarafından, Rab tarafından hakir bir mertebeden ulu bir yüksekliğe çıkarılmış gelin suretinde genişçe tasvir edilir, bunu Yuhanna açıkça ifade etmez fakat ima ederek şöyle der, Tanrı katından hazırlanmış, kocası için süslenmiş bir gelin gibi. Rab böylece bu tür sözlerle, o kadar asil ziynetlerden pek çok alçaklığa düşmüş olan sinagogdan yakınırken takdim edilir, mecaz yoluyla tasvir edilen bu ziynetlerden, en yüce Hükümdar ve Kuzu ile ebediyen nişanlanacak olan geline o düğünde giydirilecek olan ziynetleri anlayabiliriz, o düğün hakkında Yuhanna şöyle der, Sevinelim, coşalım ve Tanrı'ya izzet verelim, zira Kuzu'nun düğünü geldi ve karısı kendini hazırladı. Ve ona saf ve parlak ince keten giyinmesi bağışlandı, zira ince keten mukaddeslerin aklanmasıdır. Ve daha ileri gitmeden onun nankörlüğünden yakınarak şöyle der, Kırın nebatı gibi seni çoğalttım, öyle ki sayılamaz, tıpkı kutluların kalabalığı gibi. Ve devam eder, Çoğaldın, büyüdün ve ziynetlerin ziynetine eriştin, bunun yerine biz kadın süsü deriz, zira ziynetlerin ziyneti düğün vaktinde takılır. Memelerin dikleşti, boş memeler değil, Neşideler Neşidesi'nde geçen memeler gibi, İki memen iki geyik yavrusu gibidir, zambaklar arasında otlayan ceylan ikizleri gibi, gün esintisi başlayıp gölgeler çekilinceye dek. Ceylanlar ve yüksek dağ keçileri, orman hayvanları üzerine Yeruşalim'in kızlarına ant içirir ki sevgilimi uyandırmasınlar. Bu memeler süt emer ve o vaat edilmiş topraktan süzülür, nitekim Yuhanna'mız tarafından şimdi tasvir edilmiştir.

İşaya da güvey namına buna davet ederek der ki, Gelin ve hiçbir bedel ödemeden şarap ve süt satın alın. Ve bu süte sahip olmamaktan, memelerin tadına varacak bir kabiliyete erişememesinden yakınan gelin Neşideler'de şöyle der, Küçük bir kız kardeşimiz var ve henüz memeleri yok. Ne mutlu o memeleri dolu olanlara, zira onlar şaraptan evladır. Bundan ötürü büyük bir lütuf olarak şunu ekler, Memelerin o sütle alabildiğine dolu, onu emen kötüyü reddetmeyi ve iyiyi seçmeyi bilir.

Ve şöyle der, Ve kılların bitti, o ki adak adamış kişi olarak tıraş edilmez, bilakis uzatılır ve hepsi sayılmış olan saç telleriyle birlikte sayılır. Zira memelerin kabarmış, tüylerin bitmiş, yani gençliğin tazeliği ve kuvveti içinde güçlenmişken çıplak olman ve dolup taşman kınanacak bir haldir.

Bu yüzden cömert bağışlayıcı acıyarak şöyle der, Yanından geçtim ve seni gördüm, ve işte vaktin muhabbet vaktiydi. Bu sebeple sana sevgimin en büyük rehnini sunmak, kendimi sana bağışlamak ve bütün cürümlerini üzerime alıp seni örtmek istedim ki ayıbın görünmesin, bundan ötürü devam eder, Eteğimi yahut kanatlarımı senin üzerine serdim ve ayıbını örttüm, ta ki peygamberin senin hakkında dediği gibi olsun, Ne mutlu fesatları bağışlanmış ve günahları örtülmüş olanlara. Ve devam eder, Sana ant içtim ve seninle ahdime girdim ve benim oldun, yani gelinim oldun. Bu nişanlanma ruh cihetinden vaftizdedir, lâkin İncil'in birçok yerinde damat cihetinden şöyle denir, Ben koyunlarıma ebedi hayat veririm, ve Kim bu ekmekten yerse ebediyen yaşayacaktır, ve Gelin, Babamın kutluları, sizin için hazırlanmış olan melekûtu miras alın. Lâkin böyle örtünmüş ve ant içilmiş olan eş yıkanmalı ve süslenmelidir, bundan ötürü şöyle devam eder, Seni suyla yıkadım, daha önce bahsettiğimiz yukarının suyuyla, ve kanını üzerinden temizledim, yani beden ve kan cihetinden olan doğuşunu ve günahını, bundan temizlenmedikçe hiç kimse güvey ile birleşemez, ne Tanrı'nın şehrinde yaşayabilir ne de oraya girebilir, nitekim İşaya açık bir sesle şahitlik ederek şöyle der, Yeruşalim'de hayat kitabına adı yazılmış olan herkese mukaddes denecektir. Ve bu, Rab Siyon kızlarının pisliğini yıkadığı ve Yeruşalim'in kanını onun ortasından adalet ruhuyla ve ateş ruhuyla temizlediği zaman olacaktır. Adalet ruhu Oğul'a aittir, zira Baba bütün yargıyı ona vermiştir, ateş ruhu ise öğrencilere ateş suretinde görünen Kutsal Ruh'a aittir. Yıkamadan sonra ise meshedilme gelir, bunun hakkında hemen ardından şöyle denir, Ve seni yağla, yani bağışların ve uluhiyetin yağıyla meshettim. Ziynete gelince ise ilkin şöyle der, Ve seni nakışlı, alacalı yahut Frigya işi işlemelerle giydirdim, buna kendi dilimizde işleme diyebiliriz, nitekim mezmurda da okuruz, Altın sırmalı libas içinde, türlü nakışlarla bezenmiş.

Gerçekten de Rabbin kendisine çok çeşitli kurbanlar, pek çok buyruklar ve türlü merasimler verdiği bu sinagoga çok renkli elbiseler verildi.

Ruh da türlü renklerle ve çeşitli giysilerle donanır, Elçi onlar hakkında şöyle der, Merhamet bağrını, iyiliği, alçakgönüllülüğü, hilmi, sabrı ve diğer erdemleri kuşanın. Ve ayaklarına porsuk derisinden kunduralar giydirdim, bunu Theodotion ve Hieronymus lacivert olarak tercüme etmişlerdir, kâhin de bununla kunduralanır ve giydirilirdi, hava rengindedir, Philo'nun dediği ve İbranilerin de ittifak ettiği üzere bununla gök kubbe ve semavi şeyler simgelenir. Bu yüzden ayaklarla simgelenen meyil ve arzu semavi şeylere yönelmeli ve onunla ayakkabılanmalıdır. Ve belini ince ketenle (byssus) kuşattım, nitekim kâhinler ve doğulu kadınlar da böyle kuşanırdı, onlar ziynet için çizmelerinden maada iç donları veya kuşakları yahut bellerini sardıkları pek kıymetli dizlikleri bulundururlardı. İnce keten tabirini, Hezekiel ile aynı ruhla aydınlanmış olan Yuhanna'nın tefsirinden başkasına hamletmeye cüret edemem, zira o açıkça şöyle demiştir, İnce keten, mukaddeslerin aklanmasıdır, oraya girecek olanların hepsi buna bürünmelidir.

Ve seni ipekle, yani ince dokumalarla yahut saç örgüsü kumaşla giydirdim, Yetmişler böyle tercüme etmiştir. Hieronymus'un dediği gibi, bu pek ince, saydam ve tül gibi bir örtüdür. Ve her iki ahdin daha yüce ilahiyatçılarının yasanın ve İncil'in en derin sırlarına dair yaptıkları o tefekkürlerden daha ince ne olabilir, Ve seni kendi içinde güzel ve geline pek uygun düşen bir libasla donattım.

Ayrıntılara geçerek şöyle der, Ve ellerine bilezikler taktım, yani iyi amelde bulunma ihsanı yahut lütfu, bu olmadan hiçbir şey olmaz.

Ve boynuna bir gerdanlık yahut çelenk koydum, 'Egemen olun' dediğim vakit bütün yaratıklar üzerine sana bahşettiğim hükümdarlık ve hâkimiyetin bir nişanesi olarak.

Ve burnuna bir küpe yahut halka veya çember, ya da süs taktım, İbranicede buna nezem denir ve türlü şekillerde tercüme edilir, geniş anlamda küpe demektir, lâkin buruna takılan burun ziynetidir. Kulakların ziyneti hakkında ise ardından şöyle der,

Ve kulaklarına halkalar taktım, Doğu kadınları bugün dahi bütün bunları kullanırlar. Hükümdarlığı simgeleyen gerdanlık veya çelenkle yetinmeyerek tacı da zikreder ve şöyle der, Ve başına pek güzel bir taç koydum.

Bizim tercümemizde "zinet tacı" denilen yerde, en yüce güzelliği, yani her şeyin kendisinden güzel olduğu ve bilhassa insanın Tanrı'nın en güzel eseri kılındığı o kaynağı ima eden bir taç yer alır, zira bu, hepimizin yöneldiği Tanrısal haşmetin celalidir. Resul de bu tacı beklemekteydi, zira şöyle diyordu, "Bundan böyle benim için adalet tacı saklanmıştır, adil bir yargıç olan Rab o günde bunu bana verecektir, üstelik yalnızca bana değil, O'nun gelişini özlemle bekleyenlerin hepsine." Dünyanın kuruluşundan beri hazırlanan o yüce kentin krallığına adım atan her kimse hakkında peygamber şöyle demiştir, "Onun başına değerli taştan bir taç koydun." Zenginliklerin ve celalin bolluğunu göstermek adına ekler, "Ve altınla, gümüşle süslendin." Dünyevi varlıklar arasında, o yüce donanımın ve göksel hazinelerin debdebesini ifade etmeye bundan daha uygun bir şey bulunamaz, zira Hieronymus'un da düşündüğü gibi altın, kalbin armağanlarını, içsel erdemleri ve sevgiyi simgeler, gümüş ise aklın tınlayan armağanlarını, kelamın bereketini ve ahengini gösterir. "Ve seni ketenle, ince dokumalarla ya da zarif nakışlarla, Phrygia işi yahut çok renkli işlemelerle giydirdim."

Bu sözler, daha önce söylediği "seni elbiselerle giydirdim" ifadesinin bir tekrarı değildir, zira o vakit bedene yapışan iç elbiselerden bahsediyordu, buradaysa Hieronymus ve Septuaginta çevirisinin yorumladığı gibi harici örtülerden, yani hırka, pelerin ve benzerlerinden ve dahi evin mefruşatından bahsedildiği anlaşılmalıdır, böylece yalnızca bedeninin süslenip kadına özgü her türlü mücevhere sahip olduğu değil, yaygılarının ve döşeklerinin de özenle ve eş sevgisinin ihtimamıyla hazırlandığı anlaşılır, ta ki zevk ve sefa sofrasına oturmadan evvel bu hususlarda hiçbir eksiklik bulunmasın.

Ardından yiyecekten söz ederek devam eder, "İnce un, bal ve zeytinyağı yedin." Burada ya her bir unsur ayrı ayrı düşünülmüştür ya da üçünün karışımıyla, başkalarının ve bilhassa Hieronymus'un kabul ettiği üzere, gökten inen o canlı ekmeğe işaret edilmektedir. Burada üç veçhe altında Teslis'in sırrı gösterilmektedir, farklı tözler bulunduğundan değil, lakin muhtelif unsurlarla farklı şahısların hususiyetleri tasvir edildiğindendir. Zira buğdayın özü olan ince un, kurbanlarda sunulması emredilen Mesih'i simgeler, o buğdayın özüdür ki Mezmur'da onun hakkında şöyle denir, "Onları buğdayın özüyle doyurdu." Nitekim ölüp toprağa düşen tohum bol meyve vermiştir. Her şeyi tatlandıran bal ise Kutsal Ruh'tur, nitekim O, Davud'un kutsal nefesiyle esinlenen kimselerin maruz kaldığı tüm mihnet ve kederleri mucizevi bir surette dindirir, bu sebeple Mezmur yazarı şöyle devam eder, "Ve onları kayadan çıkan bal ile doyurdu." Zira bu bal, Mesih olan o kayadan neşet eder, nitekim O, "O benimkinden alacak ve size bildirecek" demiştir. Bütün zayıf uzuvları güçlendiren, birleştiren ve kandillere besin sağlayan zeytinyağı ise, Tanrı'nın çadırında daimi ışığın yanmasını sağlar, bu bakımdan Baba'ya atfedilmesi pek uygun düşer. Şu halde şahısların, tek bir tözde birleşmiş olan bu tesiri, akıl sahibi her yaratığı hakikaten süsler ve besler, zira onların feyzinden mahrum kalan kimse yoksul, çaresiz, zayıf, biçimsiz ve açtır. İşte bu yüzden Tanrı takdimelerde bu üç şeyi, yani ince un, bal ve zeytinyağını böylesi bir titizlikle talep ediyordu, ta ki bu simgesel adakları kabul ederek karşılığında azımsanmayacak bir artışla taçlandırılmış ilahi hediyeler bahşetsin, tıpkı Mesih'in Samiriyeli kadından su isteyip karşılığında sonsuz hayat fışkırtan bir pınar bağışlaması gibi. Bu besinle ve feyizle beslenen o pek güzel ruha hitaben şöyle devam edilir, "Pek ziyade güzelleştin ve bir krallık seviyesine eriştin, güzelliğin sebebiyle adın milletler arasına yayıldı." Nitekim İsrail kavmi kendi güzelliği içinde, daha doğrusu Tanrı'nın ona bahşettiği güzellik içinde durduğu müddetçe bu vasıflar onda gerçekleşiyordu, nitekim şöyle devam eder, "Çünkü üzerindeki güzelliğim sayesinde kusursuzdun, diyor Rab." Peygamber evvelemirde birçoklarının yoldan saptığı havra hakkında peygamberlik ettiğinden, Tanrı'nın, o nankör kavim tarafından işlenen fuhuş, zina ve putperestliklere dair sitemlerini hemen ardına bağlar, bu yüzden onun alçaklığı Gomorra ve Sodom'un günahından daha ağır kabul edilir. Lakin Yuhanna'nın tasvir ettiği gibi, Mesih'e çözülmez bir rabıtayla bağlanan o gelinin hakiki zinetini bu teşbih vasıtasıyla anlamak istersek, o vakit her türlü düşüş, iğrençlik ve murdarlık uzak tutulmalıdır, zira o kentte ve semavi güveye ebediyen nişanlanmış olan bu gelinde böylesi hallere asla rastlanmaz, nitekim Yuhanna'mız şöyle der, "Oraya, o en pak gelin odalarına hiçbir leke yahut murdarlık girmeyecektir, bütün iffetsizler, büyücüler, katiller, yalancılar ve ne şekilde olursa olsun kirlenmiş olanlar ise dışarıda kalacaktır."

Böylece yapının yukarıda altın, yeşim ve muhtelif değerli taşlarla açıklanan zinetine sahipsin. Aynı şekilde burada da diri taşlardan inşa edilmiş olan diri kentin manevi zinetlerine, yahut o kentin misafirlerinin süslerine vakıf olmaktasın, artık bundan öte bir zineti kendi kelimelerimizle ifade etmemiz kabil değildir.

Yuhanna'nın Zineti Neden Hezekiel Gibi Tasvir Etmediğine Dair. Bölüm II.

Peygamber Hezekiel de, Yuhanna da o kentin zinetini, kocası için hazırlanmış bir gelinin zinetine benzetir, zira bundan daha kusursuz bir donanım bulunamaz, hem o kentin yahut misafirlerinin Hükümdar ile birleşmesi, bir tür düğün şenliği ve izdivaç bağı olarak adlandırılır, nitekim Yuhanna açıkça şöyle der, "Sevinelim ve coşalım, çünkü Kuzunun düğünü geldi ve gelini hazırlandı." Ne var ki bu zineti Hezekiel uzun uzadıya anlatırken Yuhanna pek kısa kesmiştir, zira Hezekiel simgesel bir gelinden bahsettiğinden, bu mecazi tasviri süslemek adına teşbihleri rahatlıkla ödünç alabilirdi. Fakat Yuhanna, gölgelerden, suretlerden ve her türlü maddeden arınmış olan hakiki gelinden söz ettiğinden, tüm idraki ve insan kavrayışını aşan o hakiki ihtişamı ve celali resmetmeye yetecek hakiki suretler bulamamıştır. Bu yüzden Dionysios'un dediği gibi ilahi gizliliklerde ve sırrî hususlarda mevcut olan sükutun erdemine sığınmıştır, zira orada her şeyin celali ve güzelliği akıllara durgunluk verecek mertebededir ve Tanrı her şeyden öylesine üstündür ki hiçbir şey O'nunla mukayese edilemez.

Bu sebeple, bizzat o celale erenler, kusurlu bir dille konuşup yetersiz misallerle çaresiz kalmaktansa yahut insana telaffuz etmesi caiz olmayan şeyleri ifade etmeye kalkışmaktansa sükut etmeyi daha evla görmüşlerdir. Lakin Yuhanna, tefekküre dalanların pek çok hakikate ulaşabilmesi için bir kapı aralamış ve tek bir kelimeyle "kocası için süslenmiş bir gelin gibi" demiştir. Bu zinetten daha özenlisi, daha asili bulunamaz, hiçbir zinet böylesi bir eş sevgisine daha derinden nüfuz edemez. Bu durum Hükümdar'ın bize olan nihai lütfunu ve sevgisini kanıtlar, zira O bizi köleler ve cariyeler olarak değil, semavi düğün bağlarıyla kendisine bağlanacak olan en sevgili gelinler sıfatıyla aramaktadır, Tanrı'nın rehberliğinde derhal bundan bahsedeceğiz.

ALTINCI BÖLÜM, IŞIK. Umumi Manada Işığın Ne Olduğuna Dair.

Birinci Teşebbüs. Kentin zinetinden sonra, doğrudan doğruya ışık bahsine geçilmelidir, zira zinetlerin kendisi ancak onun vasıtasıyla görülebilir ve temaşa edenler kendilerine bütün hayırların bahşedildiği O Varlık'ta sefa bulabilirler.

Nitekim İamblikhos'un naklettiğine göre kadim Mısırlılar kendi teolojilerinde tüm cismani hayırları ya doğrudan güneş ışığından ya da bu ışığın tezahür ettiği gezegenler ve yıldızlar vasıtasıyla aldığımızı söylerler, aynı şekilde semavi kentte de ruhların sahip olduğu her hayır, Işıklar Babası'ndan ve "Ben dünyanın ışığıyım" diyen o Güneş'ten alınır, yahut yüce ışıktan daha kuvvetli aydınlanmalar devşirip ardından astlarını aydınlatan üstün akıllar vasıtasıyla iletilir, nitekim bu sırların arifi olan Dionysios böyle rivayet eder. Bu ışık hakkında bir şeyler söylemeye niyetlendiğimde, ilk bakışta her şeyin en karanlığı karşıma çıkar ve bu karanlık ne kadar parlarsa, o nispette koyu bir zifiriyetle sarılır ve yoğun bir sisle örtülür, öyle ki gözlerin aydınlanmaktan ziyade henüz tam anlamıyla arınmamış olduğu anlaşılır. Bu sebeple o en yüce Işık, Süleyman'a, peygamberlere ve bizzat Musa'ya karanlıklar içinden hitap etmiştir, ta ki gözleri dünyevi karanlıklardan silkilip ışığın kendisini seyredebilecek hale gelsin. Nitekim Musa cismani engellerden büsbütün kurtulduğunda, karanlığı aşarak en yüce ışığı ve bizzat o Hayır'ı yüz yüze görmüş, bu yüzden yüzü öylesine parlamıştır ki, Pavlus'un dediği gibi İsrailoğulları yüzünün parlaklığı sebebiyle onun cemaline bakamamışlardır. Zira dağdan indiğinde, ilahi sohbetin tesiriyle parlayan bir yüze sahipti, gerçi bizim çevirimiz "boynuzlu" [cornuta] ifadesini taşır, bu hata İbranice metindeki benzerlikten kaynaklanmıştır, zira parıldamak ile boynuz İbranicede aynı harflerle, yalnızca hareke farkıyla yazılır. Fakat asıl mevzumuza dönelim, o ışığa doğrudan bakmaya takati yetmeyen pek çok kimse vardır, tıpkı o peçeli kavim gibi, bu sebeple araya bir örtü konulması zaruridir, aksi takdirde kendi karanlıklarına hapsolup o ışığı kavrayamayanlar, onun hakkında konuşmaya cüret ettiklerinde pek çok hezeyan savururlar.

Nitekim kimileri ışığın bir cevher (substantia) olmadığını söyler ve bunu kanıtladıklarını sanırlar, zira bazen bir ilinek (accidens) gibi tezahür eder ve Peripatetik kanunlara bağlı olan, bu türden laflardan yoksun kalamayan kimselere göre bir türe özgü form sayılamaz, oysa biz Yuhanna'mızdan öğrenmekteyiz ki, "Hayat, insanların ışığıydı."

Fakat hayat Işık olarak adlandırıldığında, tıpkı hayat gibi ışığın da bir töz olduğu anlaşılır. Augustinus’tan, büyük Plotinos’tan ve Ruh Üzerine adlı eserinin sonlarında Aristoteles’in bizzat kendisinden öğrenmekteyiz ki, gözlerle görülen bu ışık, cismani bir formdur. Zira Platon, Yaratan’ın göğü ve yeri var ettikten sonra, her şeyi canlandırsın, ayırt etsin ve aydınlatsın diye ışığın derhal hazır bulunmasını emrettiğini söyler; böylece her şey birbirine karışmış halde değil, ayırt edilmiş olarak var olacaktı. Bu ışık öyle berraktır ki her şeyi apaçık kılar ve öylesine gizemlidir ki neliği güçlükle kavranır.

Işığın kendisinden bahsederken, bizatihi ışık kaynağından izin verilenin ötesine geçmeyeceğiz. Çünkü ışık, her şeyi aydınlatan ve her şeyi canlandıran parlak bir ruh, ruhani bir parıltı yahut ilahi bir ateştir.

Fakat bu görünür ışık, ruhani, ani ve pek parlak bir yayılımdır; kaynağından bir eksilme olmaksızın taşan, en yüce ışıktan aldığı nimetleri görünür şeylere paylaştıran bir akıştır.

Tüm ışıkların en parlağı ve en gizemlisi olan hakkında burada genel olarak söz söylenmektedir.

II. Doğan Işığın Ne Olduğu

Tasvir ettiğimiz şehri aydınlatan ışıktan söz etmemiz gerektiğinden, bu şehrin kendisiyle nurlandığı doğan ışıktan bahsetmek zorunludur; nitekim Yuhanna, onun çırasının Kuzu olduğunu söylemektedir. Doğmamış ışıktan ise en derin huşu ile geri çekilip susalım; doğmuş olanı kabul edinceye ve doğmamış olanı ondan öğreninceye dek O’nun hakkında konuşmaya kalkışmayalım. Oğul’un ve doğan Işığın bildirmeyi dilediği kimse hariç, O’nu hiç kimse görmemiştir ve bilmemiştir.

Demek ki bu, babalık ışığından ve Işıkların Babası’ndan yayılan parlaklıktır; nitekim Pavlus İbranilere öğretirken O’nun Baba’nın parlaklığı olduğunu söylemiştir.

O halde doğan Işık, doğmamış ışıktan sudur eden Kelam’dır. Buna Merkür nurun kelamı der, Pavlus Baba’nın şanı ve parlaklığı der, Platon ise Güneş, en yüce olanın ilk evladı der. O, insanlar arasında yaşarken şunu sıklıkla dile getirmiştir, Ben dünyanın ışığıyım.

Bana bakın, bende ve benim vasıtamla bakın; başka hiçbir ışık beklemeyin ki onda, ne bende ne de ışıkların menşeinde Baba’ya ait olanı görebilesiniz.

Ondan uzaklaştığınızda, derhal karanlıklar içinde el yordamıyla kalakalırsınız. Bu sebeple bu ışığı kabul ediniz ve ışığa sahipken onda yürüyünüz; çünkü yalnızca bu ışıkta ışığı göreceksiniz. İşte bu, zikredilen ışıktır.

Yeşaya bunu açıkça sayıp dökerek şöyle haykırmıştır, Aydınlan Ey Yeruşalim, zira ışığın geldi ve Rabbin izzeti senin üzerine doğdu. Rabbin izzeti olan bu ışıktan başkası değildir; o ki bir vakit dünyada doğmuş ve ezelden Baba’dan sudur etmiştir. Bu doğan ışık, doğmamış olanla birlikte zihni var eden yaratıcıdır. Merkür buna zihin demiştir; O ki her şeyin tohumlarını kendi içinde barındırır. İşte bu sudur eden ışık ve ışıktan gelen parıltıdır. Zira o üç En Kutsal Şahıs, Iamblikhos’un öğrettiği gibi, birbiri içinde var olan üç ışık gibidir. Bunu üç kandilde doğrularız; bir kandilden diğerine geçen ışıklarda üçlüğü müşahade ederiz. Fakat zihin birliği tek bir ışık ve tek bir parıltı meydana getirir.

Fakat bu benzetme eksik kalır; çünkü oradaki parıltılar yandıkça daha büyük bir ışık doğurur, kendi sınırlarından bir başkasının ışığını artırır. Oysa dünya üstündeki o sonsuz ışıklar artırılamazlar, ışıklarını arzu ettikleri ölçüde alt basamaklara bahşederler. Gölgede kalanlara gelince, Işıkların Babası’ndan var olmayı, O’ndan anlamayı, Ruh’tan ise sıcaklık ve sevgiyi alırlar.

Işık, parıltı ve sıcaklık arasında ayrım yapılır; bunlar üç töz gibidir. Ancak mantıkçıların dediği gibi bir kaza bağlı olan parıltı ve sıcaklık değildir; aksine cisimden bağımsız olan, cismin içinde bulunmayan ve cisimden yayılmayan tözsel ışık, parıltı ve sıcaklıktır. Sözünü ettiğimiz bu ilahi ışık ve parıltıdan bütün hayat ve varlık fışkırır.

Yuhanna, ışığa yakın olanların adeti olduğu üzere, bu ışığı birkaç kelimeyle açıklamıştır.

Zira ışık, parıldayana ve yayılana ne kadar yakınsa, o kadar yoğundur ve daha az yayılır; ne kadar uzaksa, o kadar yayılır ve yoğunluğu azalır. Aynı şekilde zihinler de o yayılan ışığa ne kadar yaklaşırlarsa, onu o kadar derinlemesine anlarlar ve daha az sözle ifade ederler. Işıktan ve öğretiden uzak olanlar ise, kavrayamadıkları şeyi layıkıyla ifade edemediklerinden sözleri çoğaltırlar, dinleyenleri ve okuyanları karmaşaya sürüklerler. Yuhanna ise o aydınlatıcıya pek yakın olduğundan, O’nun göğsüne yaslanarak ışığı yoğun ve yayılmamış olarak kabul etmiştir; bu yüzden kendisini az sözle ifade eder. Bizler ise o ışıktan çok daha uzak olduğumuzdan ve alt basamaklarda oturanlarla birlikte bulunduğumuzdan, onu pek çok ışın aracılığıyla aldığımız gibi, kendi alt düzeydeki kelimelerimizle onu daha çok sözle açıklamak durumundayız. Yine de Yuhanna’nın iç odalarına girerek öğrendiğimiz, pek az fakat pek tatlı uyumlarla aktarılan şeyleri izleyerek, o ışıktan sudur eden ve durmaksızın sudur etmekte olan şeylerden bahsedelim.

III. Yaratılmış Olan Her Şeyin Işıktan Nasıl Meydana Geldiği

O halde o ilk doğan Işık tektir; kendisinde titreşen tek ve son derece yalın bir ışın vasıtasıyla ilahi göze tek bir idea sunar.

Fakat onu kabul edenlerin çokluğuna göre muhtelif şekillerde adlandırılır. Ne kadar aşağı inerse, o kadar çok ışına sahip olur.

Yuhanna her şeyi kapsayan tek bir kelimeyle demiştir, O’nda var olan her şey hayattı. Augustinus ise O’nda yaratılmış olan her şeyin hayat olduğunu belirtir. İşte her şeyin kendisiyle yapıldığı bu şeye Musa başka bir isimle Kelam demiştir. Nitekim Musa’nın yazdığı Işık olsun ifadesini düşünenler, bunu tanrısal tecelliler olarak yorumlar; Platon’un ve Iamblikhos’un Pisagorcu ekolden aktardığı gibi, en yüce ışık kendi aydınlığını dıştaki alt basamaklara bunlar vasıtasıyla iletir. Dionysios’un kabul ettiği üzere, tıpkı şeffaf olan üst Meleklerin ışığın kendisini alıp alt derecedekileri kendi mertebelerine göre aydınlatması gibi.

En alttakilerin her biri ise, yukarıda değindiğimiz gibi, kendilerine uygun olan ve tekabül eden vasıtalar aracılığıyla bunu alır. İnsanların her biri de, karşısında duran ve bağlandığı vasıtanın doğasına uygun olan ışık payını alır. Şayet ruh o en yüce ışıktan Serafim zihinleri vasıtasıyla sudur ederse, Serafim menzillerini doğasının gereği olarak gözler; her şeyden önce Tanrı’ya çekilerek O’nunla birleşmeye gayret eder. Şayet ruh Kerubim zihinleri vasıtasıyla ilmin parıltısını kabul ederse, o ışığın iyiliğiyle Kerubim mertebelerine ulaşmaya çabalar; nitekim kendisini aydınlatan ışık vasıtasıyla onun doğasına bürünmüştür. Diğer mertebeler için de durum böyledir.

Zira muhtelif renklerdeki camlardan geçen ışık, farklı renklerde ışınlar yayar, kırmızıdan kırmızıyı, yeşilden yeşili, beyazdan beyazı geçirir ve diğerlerinde de durum aynıdır.

Aynı şekilde akli planda, ruh diğer şeffaf vasıtalardan geçerken o doğaya bürünür. Ruhani ışığın şeffaf vasıtası hava değil, o ışığı kabul edip iletebilecek olan ruh ve kavrayış kabiliyetidir. En yüce Üstat, Onların melekleri her zaman Baba’mın yüzünü görür derken belki de bundan söz etmektedir. Onların melekleri, onların korunmasına atanmış olanlardan başkası mıdır? Ve kendilerine yöneldikleri varlıklarla aralarında bir uygunluk, bir bağ bulunmadıkça nasıl gereğince tayin edilebilirler? Fakat yukarıda tüm alt varlıkları göklerle, gökleri Meleklerle ve Melekleri de o en yüce ışıkla eşitlediğimize göre, bütün bu varlıkların aynı ışıktan nasıl sudur ettiğini anlayabiliriz.

IIII. Işığın Nasıl Aydınlattığı

İlahi zihindeki o ışık, her türlü kavrayışı aşar; öyle ki Dionysios’un dediği gibi, en yüce Serafim’den bile gizlenen şeyler orada mevcuttur. Melek zihinlerine yayıldığında ise, kavrayış kabiliyetinin doğasına göre kabul edilerek çeşitli derecelere ayrılır; yine de tüm bunlar aklın sınırlarının ötesindedir. İnsan zihinlerine indirildiğinde ise akli bir nitelik kazanır; bu da ya Peripatetiklerin öne sürdüğü gibi bedenin mizacına göre ya da yetkin İlahiyatçıların daha isabetli biçimde ifade ettiği üzere, dilediği gibi herkese paylaştıran bağışlayıcının takdirine göre çok çeşitlidir. Nitekim Süleyman şöyle demiştir, Başlangıçta iyi bir ruh edindim.

Bu ışık imgelem yetisine doğru alçaldığında, bu küçük dünyanın kandilleri olan gözlerin duyusuna kadar iner. Orpheus ve Plotinos’un düşündüğü gibi, görünen şeylerin görünür biçimlerine nüfuz ederek gözlerin ışınları vasıtasıyla yayılır.

`[okunamadı]` koruyucu bedene doğru daha da iner, orası karanlıktır. Bütün bunları Plotinos, cisimde değil, Plotinos'un ihtişamında yerleştirdi; her şeyin güzel olduğu o yüce güzelden sudur etmiştir, zira Işıkların Babası'nın (Pater luminum) nezdindedir. Bu karanlık ışık daha da derinlere, merkeze kadar nüfuz eder, lakin yüzeyin yakınında henüz sıkışmamış olup, madenler meydana gelsin diye sabit bir kudretle ışır, yahut Pisagor ve Platon'un kabul ettiği üzere, ışınlar dar bir alanda toplanmıştır, öyle ki orada toprak kuru kalsın ve nem ondan kolayca uzaklaşsın, yarıklar boyunca buhar fışkırsın ve kimi zaman yangınlar çıksın. Oradaki ışık, dumanlı bir ateşte dumansız bir alev gibidir, tıpkı genişlediği yerde hiçbir duman barındırmayan en berrak ışık olduğu gibi. Şaşılmamalıdır ki, en soylu ışık çok çeşitli olsun, nitekim Platoncuların öğrettiği gibi, Trismegistos'un dediği üzere bizzat bu ışığın ışını yürekte can verir, beyinde idrak eder, gözlerde görür, kulaklarda işitir, dilde konuşur, ayaklarda yürür, midede sindirir ve en alt mertebedeki amellere kadar iner.

Demek ki Baba'da kemale ermiş bu nur hakikattir, Oğul'da bizzat O'nun iyiliğinin taşması ve aydınlatan ihtişamıdır, Kutsal Ruh'ta (Spiritus Sanctus) yakıcı parlaklıktır, Melek'te akleden ihtişam ve yetkin sevinçtir, insanlarda aklın berrak tahlili ve ilahi şeylerin bilgisidir, göklerde bereketli güçlerin ihtişamı ve etkin yayılıştır, ateşte diğer duyulardan ayrılmış ışıltıdır, saydam cisimlerde kalıcı renk ve güzelliktir, karanlık cisimlerde canlandırıcı ve doğurucu güçtür, merkezde ise yakıcı bir hararettir, öyle ki her şey ışığın lütfundan kendi istidadı nispetinde pay alır. İnsanlar ise, Merkür'ün öğrettiği üzere, zihinde ruhtan ve ışıktan kaynaklanırlar, canı hayattan, zihni de ışıktan alırlar, buna rağmen kendi istekleriyle zihinlerini karanlığa bürürler ve kimi zaman ruhu da sürüklerler, Tartaros zindanlarına atılıp, kaynayan merkezde ham bir yangını tecrübe ederler, fakat ışığın lütfunu asla göremezler, bu sebeple dış karanlıklara atıldıkları söylenir, hem bizzat içlerinde hem de dışlarında en sefil karanlıklar vardır. Diğer canlılar ise bedenin gözleriyle algılanan ışığa sahiptir, yalnızca daha alçak olanına, daha üstün olanına ise asla değil.

Bu gurbette oyalanan insanlar, zihinleri dağılmış halde, hakiki Güneş'in ışığına kavuşmak yerine ay ışığını kabul ederler, Yuhanna'nın onlar hakkında dediği gibi, Işık dünyaya geldi ve insanlar karanlığı ışıktan daha çok sevdiler, çünkü işleri kötüydü ve kararmıştı. Gözlerini arındırmaya da gayret etmediler, zira yalnız Mesih değil, Plotinos da Güzellik Üzerine adlı eserinde bunu öğretir, Pisagor, Pisagorcu Lysis, Hierokles ve müştereken Akademi mensupları da çapaklı bir gözün o ışığa bakamayacağını ve dayanamayacağını doğrularlar. Nitekim sıradan gözler, ilahiyatın ışınlarına tahammül edemezler.

İnsanlar arasında, her ne kadar az olsalar da, Işık Prensliği'nin sesini işitmeye çabalayanlar da vardır, nitekim şöyle denir, Işığınız varken ışığa yürüyün, ışığınız varken yürüyün, ben dünyanın ışığıyım, bizzat kendimi beni görmek isteyenlere açık kıldım.

Zira bu ilahi ışık, temaşa edilmek üzere kendini sunar. Dionysios'un dediği gibi, hakkında kehanette bulunamayız, çünkü ilahi kelamın ışını kendini ne kadar lütfedip hissettirirse, semavi şeylere yönelmek bizim için ancak o kadar mümkündür.

O bizzat yalnız kendini hissettirmekle kalmaz, aynı zamanda bizi davet eder, zira başlangıçta ışığın küçük bir payını almış olan bizlere acır, bu pay bu bedenin en koyu karanlığıyla örtüldüğünden, gözümüz O'nun tarafından aydınlatılmadıkça ve aralıksız çabalarla arındırılmadıkça, ne en yüce ışığı ne de O'nun bize sunulan cüzi payını hiçbir şekilde kavrayamayız.

Aynı ışığı durmaksızın emerek görenler, Augustinus'un pek güzel idrak ettiği üzere, hakiki ışığa hayat pınarına yaklaşır gibi yaklaşan ve O'na sürekli danışan ışık melekleriyle birlikte ışığın evlatları kılınırlar.

Böylece meleklerin ardından o ışığa tabi olan insanlara ışığın mührü basılır, Peygamber'in dediği gibi, Ya Rab, yüzünün nuru üzerimize mühürlendi yahut yükseldi. Bu ışığın evlatlarına, Tanrı'nın evlatları da denir, Yuhanna'nın dediği gibi, O'nu kabul edenlerin hepsine, yani yukarıda sözünü ettiğimiz aynı ışığı kabul edenlere, Tanrı'nın evlatları olma kudretini verdi.

Lakin o ışığı kabul etmek istemeyenler hakkında Eyüp şöyle der, Onlar ışığa isyan edenlerdi ve karanlık onların payı oldu, onların bu isyandaki başı karanlıklar prensi olarak adlandırıldı ve her insanı aydınlatan o ışığı kabul etmeyi ihmal eden bütün kararmış olanlar onun buyruğuna girdi, çünkü kötü amel işleyen ışıktan nefret eder, Yuhanna'nın şehadeti uyarınca. Yine de o ışıktan tamamen mahrum kalmış değillerdir, zira yaşadıkları müddetçe ışığın lütfunu almaya devam ederler. Nitekim ışıktan iki başlıca fayda elde ederiz, biri kendisiyle yaşadığımız hayattır, diğeri ise kendisiyle görülebildiği ışıktır yahut nurdur. Dolayısıyla karanlıkta olanlar yaşarlar lakin bilmezler, zira karanlıkta ışık baki kalır, nitekim ilahi Platoncular, ilahi olanı işitmişçesine bunu söylerler.

Soğuğun sıcağa, beyazlığın siyahlığa oranı ne ise, karanlığın nura oranı da odur, lakin siyahlıkta az bir beyazlık, soğukta küçük bir hararet bulunduğu gibi, karanlıkta da yaşayabilecekleri lakin idrak edemeyecekleri kadar az bir nur vardır. Fakat karanlığı bir yana bırakıp ışığa dönelim.

Işığın Nasıl Yaktığı ve Uyandırdığı Üzerine

Bu ışık sadece aydınlatmaz, aynı zamanda tutuşturur, parıltısıyla ayırarak, seyreltip ısıtarak, İbn Sina'nın dediği gibi, saf olanı murdardan, iyiyi kötüden, güzeli çirkinden ayırır, bunu tüketip yok eder, ötekini ise kemale erdirir. Fakat ışık ile hararet arasında bir fark vardır, zira ışık aydınlatan şeyde kalır, aydınlatılanı katedip aydınlatır, hararet ise ısıtılan şeyin içine karışır.

Bu sebeple, işi ısıtmak olan Kutsal Ruh'un, bizzat hakiki ışık olan Oğul'dan ziyade içimizde yaşadığı ve bizimle karıştığı söylenir. Nitekim O, Havarileri eğitti, aydınlattı ve göklere yükseldi, beriki ise bu ışıktan gönderilip yönlendirilerek aşağı indi, içe süzüldü, alevlendirdi ve tutuşturduğu kimselerle tek bir ruh olmak yahut onların kendisiyle bir olması için baki kaldı.

Gökere yükselmiş olsa da bizi terk etmedi, asırların sonuna dek hayat vererek ve aydınlatarak bizimledir. Bu yüzden, Resul'ün kendisi hakkında şöyle dediği Kutsal Ruh gibi içimize yayılmış sayılmaz, Tanrı'nın sevgisi, bize verilen Kutsal Ruh aracılığıyla yüreklerimize yayılmıştır.

Bunu Tanrı'nın gayet açık bir sureti olan Güneş'te de kanıtlayabiliriz, onun ışığı bizi aydınlatır lakin harareti gibi içimize yayılmaz.

Zira Güneş çekildiğinde, insan ondan uzaklaştığında yahut pencere kapandığında, ışık artık parıltısını sunmaz, fakat yayılan hararet bir müddet baki kalır. Tıpkı bunun gibi, o yüce ışık bizi her an aydınlatmasa da sevgi yüreklerimizde kalır. Demek ki, kendi başına doğasında bizden tamamen ayrı duran o ışık, Oğul aracılığıyla ışınlar gibi, Kutsal Ruh aracılığıyla ise içimize işleyen hararet gibi bizi uyandırır, ışık eski ataları o remizli ihtişamla uyandırdı, oysa Oğul ve Tanrı'nın hikmeti remizlerin ve suretlerin altına gizlenmişti. Daha sonra bedende zahir olup bizi berrak bir ışıkla uyandırdı, Resul'ün şu sözü uyarınca, Tanrı geçmişte peygamberler aracılığıyla atalarımıza birçok kez ve çeşitli yollarla seslendi, bu son günlerde ise bize, her şeyin mirasçısı kıldığı Oğul aracılığıyla seslendi, insanlığı bakımından her şeyin vârisi kıldığı, ilahiyatı bakımından ise kendisiyle asırları yarattığı Oğul. Pavlus devam eder, O, Baba'nın ihtişamıdır. Demek ki bu ışık ve ihtişam, eski ataları türlü remizlerle eğiten ve uyandıran, sonunda bedende kendini berrak bir ışıkla gösteren Tanrı'nın Oğlu'dur. Ebedi vatanda ise herkes için en aşikâr ışık olacaktır, hiçbir fasıla, gölgelenme yahut karanlık örtüler altında gizlenme olmaksızın kesintisiz sürecektir. Nitekim Yuhanna şöyle der, Ve orada gece yoktu, çünkü onun çırası Kuzu idi. Bu yüzden Peygamber, bu gurbette gerçekleşen o uyanışı dileyerek şöyle haykırıyordu:

Uyan ey şerefim, uyan ey mezmur ve lir,

bizim metinlerimizde ise şöyle yer alır,

Kalk ey şerefim, kalk ey mezmur ve lir.

Nitekim uyanmak kalkmayı ifade eder. İster eski ahdin mezmuru, ister İncil'in liri, isterse herkesin şerefi olsun, bizzat kendisini uyandırması için o doğmuş ışığa yakarır, zira başka bir yerden uyanamayız ve bizi uyandıracak başka bir ışığımız da yoktur.

Bu Işığın Nasıl Genişletip Büyüttüğü Üzerine

Nitekim ilkin kendini kararmış olarak sunan bu ışık öyle bir ışıktır ki, gözlerimi aydınlatmaya başladığı anda beni böylesine geniş bir odaya sevk eder ve zihnimin gözünü delip geçerek öyle cezbeder ki, ne ondan ayrılabilirim ne de en küçük bir cüzünü tam manasıyla temaşa edebilirim. `[okunamadı]`

Güneş’i ayakları altına almış, başında on iki yıldızdan bir taç taşıyan o Kadın, vaktiyle bu en gizli makama kabul edildiğinde tahtında oturan Kral’a seslenerek şu sözlerle haykırır,

Kraliçe, yaldızlı libasıyla, türlü nakışlarla bezenmiş halde senin sağında durur. Ay’ı, yani Sinagog’u yahut tüm melekleri ayakları altına almıştır, zira o hepsinden daha yücedir. Ve bu durum, yalnızca Mesih için değil, Resul’ün öğrettiği üzere O’nu giyinen herkes için de geçerlidir. Ardından, diğerlerinden daha şerefli bir makama layık görülen ve yargı tahtlarına oturan Resullerin on iki tahtı gelir, nitekim Önder şöyle demiştir, On iki taht üzerine oturup İsrail’in on iki oymağını yargılayacaksınız. Ve onlara, her iki ailenin on iki atası karşılık gelir, yani Yohanna’nın dediği gibi, Kuzu’nun tahtının çevresinde yirmi dört taht vardı.

Ve tahtlar üzerinde, beyaz giysilere bürünmüş yirmi dört ihtiyar oturuyordu, başlarında altın taçlar gördüm. Bunlar durmaksızın sonsuzluklar boyunca Yaşayan’ı över ve şöyle derlerdi, Layıksın Rabbimiz ve Tanrımız, yüceliği, onuru ve kudreti almaya, çünkü her şeyi sen yarattın. Onların ardından, Resul’ün öğrettiği üzere daha yüce bir mevkiye sahip olan Peygamberlerin kürsüleri gelir, lakin yine de Resullerin, ilk kurucuların ve her iki ailenin defalarca övülen yirmi dört seçkin atasının ardından gelirler.

En başta dört büyükler, yani İşaya, Yeremya, Hezekiel ve Daniel, ardından on iki küçükler ve Krallar’ın dört cildinde zikredilen pek çokları yer alır. İbraniler bunlara ilk Peygamberlerin kitapları derler, zira hepsi geleceğe dair haberlerle doludur.

Bu Peygamberler Samuel ile başlar, ardından Natan, Gad, İlyas, Elişa ve daha pek çoğu parlamıştır, bunların arasında şüphesiz isimleri ve amelleri yazılmamış olanlar ve Peygamber oğulları denilen pek çok kişi de vardır.

Ardından, Pavlus’un bize bildirdiği nizam uyarınca gizemlerden seçtiği İncil yazarları gelir. Bunlar, Gregorius ve diğer birçoklarının kabul ettiği gibi, baştan başa gözlerle dolu ve altışar kanatla donatılmış dört kanatlı varlık suretinde tasvir edilmişlerdir. İlahî ışıkla aydınlanmış gözlerle doluydular ki İncilleri, Yasayla hayret verici bir uyum içinde yazabilsinler, öyle ki Yasada İncil’in harikulade sanatıyla içermediği tek bir harf veya nokta dahi yoktur, fakat bunları tek tek anlatmaya gerek yoktur. Ayrıca altışar kanatları vardı ki bunlar serafim (seraphini) kanatlarıdır, zira bunları beyan ederken daima ateşli bir aşkla gayrete gelirler. Kanatlarını o yapının altı yönüne doğru uzatırlardı, yani öne, arkaya, sağa, sola, yukarı ve aşağı. Resul’ün dediği gibi, Bütün azizlerle birlikte, bunun genişliğinin, uzunluğunun, yüksekliğinin ve derinliğinin ne olduğunu kavramaya muktedir olasınız. Uzunluk öne ve arkaya, genişlik sağa ve sola uzanır, bunlar dört yöndür, ardından gövdeyi tamamlayan yükseklik ve derinlik gelir, bu genişleme ahlaki anlama göredir.

Tabiat anlamına gelince, serafimler kanatlarını zikredilen tüm yönlere uzatırlar, zira onların göksel erdemi her yerde uzunlamasına, genişlemesine ve derinlemesine araştırılır, tıpkı Güneş ışığı gibi. Yohanna tarafından başka tahtlar zikredilmemiştir, gerçi ebedî Peder’in evinde pek çok konak olduğunu ve yukarıda açıkladığımız gibi meleklerin pek çok mertebesi bulunduğunu Dionysios’tan öğrenmekteyiz.

İbranilere Göre Tanrı’nın Tahtı veya Merkava Hakkında

İbrani teolojisinde Tanrı’nın Merkava dedikleri tahtı vardır ki bunu Hezekiel’den ve Kutsal Yazıların muhtelif yerlerinden öğrenmekteyiz, bu husus bilhassa İbrahim’e atfedilen Yaratılış Kitabı’nda olmak üzere din bilginleri tarafından açıklanmıştır. Buraya Ofanimlerin (ophanim), Serafimlerin, hizmet Meleklerinin ve Hayyotların (animalia sanctitatis) ait olduğunu söylerler. Bunlar Latinler arasında alışılmış terimler olmadığından, hiç kuşkusuz kulağa yabancı, hatta saçma gelecektir, çünkü alelade kavramlarla uzaktan yakından uyuşmazlar. Yine de daha önce değindiğimiz şeylerin yanı sıra bilinmeye değer bazı hususlara temas ettiği için buradan ayrılmamamız gerektiğini düşünüyorum. Nitekim Ofanimlerin, biçimin dâhil olabilmesi için nesnelerin maddesini düzenlemekle görevli melekler olduğunu söylerler. Zira madde, kendinde hiçbir etkin güç bulunmadığından kendi kendini düzenleyemez, bu sebeple haricî bir kuvvet tarafından tanzim edilmesi gerekir. Serafimlerin ise hayatın ve hareketin kendilerinden sağlandığı göksel erdemler olduğunu söylerler.

Hizmet melekleri ise kendilerine tevdi edilen hizmetler gibi türlü türlüdür. Fakat Kutsal Hayvanlar, Hezekiel ve Yohanna tarafından ittifakla dört adet olarak zikredilir, yani aslan, buzağı veya öküz, kartal ve insan. Bu hayvanların ne anlama geldiğine dair kimileri mecazi ve ahlaki manada türlü görüşler ileri sürmüşse de, nitekim Hieronymus Hezekiel üzerine yazdıklarında bunları uzun uzadıya sıralar, biz anagojik manayı yorumlayarak kadim Babaların izinden gidip bunların dört cins canlı varlığın kralları olduğunu söyleriz. Evcil hayvanlar arasında öküz kraldır, vahşi hayvanlar arasında aslan, uçanlar arasında kartal, tüm akıl sahibi yaratıklar arasında ise insan kraldır. İnsan melekler üzerinde dahi bir reisliğe sahiptir ki bu durum her iki cinsiyet için de geçerlidir. Nitekim erkek cinsinde Mesih onları aşar, Pavlus’un dediği gibi, Meleklerden ne denli üstün bir ada mirasçı olduysa, onlardan o derece üstün kılınmıştır. Kadın cinsinde ise bütün melek korolarının üzerine yükseltildiği söylenen o Kadın gelir. Nitekim kimi bilgelerin hoşuna gittiği üzere, henüz insan topraktan yaratılmadan ve Havva onun kaburga kemiğinden çıkarılmadan evvel, meleklerden dahi önce onlara şöyle denmiştir, Denizin balıklarına ve diğer yaratıklara hükmedin. Peki lakin, o tahtta aslanın, öküzün ve kartalın işi nedir, Diyorum ki, şayet her şey O’ndan sadır oluyorsa, her şeyin sureti ve ideası O’nda bulunup Yüce Tanrı’nın hesap defterinde yazılı olması gerekmez mi, Zira krallığa ait hesap kitaplarında ve iyi bir yönetimde her şey nasıl kaydediliyorsa, insanlar, şehirler, gelirler ve krallığa dair her ne varsa, tıpkı bunun gibi Tanrı’nın kitabında da, Peygamber’in dediği gibi, herkes yazılacaktır. Ve orada yalnızca insanların yazıldığı zannedilmesin diye önceden şöyle demiştir, Gizli yerde yaratıldığımda, kemiklerim senden gizli kalmadı, henüz kusurlu halimi gözlerin gördü. Hieronymus bu hususta şöyle der, İnsanı oluşturan unsurları Tanrı henüz o şekillenmeden önce bilmekteydi.

Yalnızca temel parçaları değil, yıldızları da sayar, hepsini adlarıyla çağırır, ayrıca denizin kumunu ve yağmurun damlalarını da sayar, bütün bunların suretini kendinde taşır. Vaktiyle Peygamberlere gösterilmiş olan hayvanları çok daha iyi bilir ve onların suretini dopdolu sarayında muhafaza eder. Bu sebeple Yohanna, Daniel ve Hezekiel, bir vakitler o saraydan aramıza döndüklerinde orada atlar, yılanlar, ejderhalar, leoparlar, aslanlar, buzağılar ve türlü canavarlar gördüklerini nakletmişlerdir. Ne var ki o şahane hayvanlar, bana öyle geliyor ki, tıpkı İmparator’un huzurunda her bir krallığın ve prensliğin alametlerinin bulunması gibi, burada var olan şeylerin münferit suretleri ve ideaları olarak adlandırılır. Ve bu hayvanlar o krallıkta bulunduklarına göre, onların tahtları ve bu dünyada suretini taşıdıkları her şeyin tahtları da oradadır. Fakat Peygamberlerden o şehrin taksimatına ve orada ikamet edenlerin makamlarına dair daha fazla sarih bilgiye sahip olmadığımızdan, biz de daha ileri gitmeyip o taksimatın vasıtasıyla daha iyi anlaşılacağı misafirlere geçelim.

Sekizinci Makam, Misafirler

O şehrin misafirleri kaç tanedir, Birinci Uyum.

Üçlü ve tek olan Yüce Hükümdar ile Kraliçe’nin haricinde, hükümdarın sarayında daima bir arada bulunan o konaktaki misafirlerin kaç tane olduğunu tayin etmek imkânsızdır, Yohanna’nın dediği gibi, Hiç kimsenin sayamayacağı büyük bir kalabalık gördüm. Ve İbrahim’in zürriyetinden olanların büyük kısmının kurtulacağına dair Tanrı, İbrahim’in kendisine şöyle demiştir, Sayabilirsen yıldızları say, işte senin zürriyetin böyle olacaktır. Bu zürriyet İshak’tan neşet eder ki o, Pavlus’un dediği gibi, bedene göre cariyeden değil, vaat vasıtasıyla ruha göre hür kadından doğmuştur, bunlar mecaz yoluyla söylenmiş sözlerdir. Yine de bu sayı, Dionysios’un dediği gibi, beşerî hesabın adaletini aşmakta olup yalnızca başımızın saçlarını dahi saymış olan O’na malumdur. Bununla birlikte bazıları, meleklerin sayısını ve dolayısıyla kurtulanların sayısını hesapladıklarını zannederler, kurtulanların sayısının meleklerin sayısına denk olduğunu düşünürler. Zira dokuz tane olan koroların her birinde, bir lezyonun ihtiva ettiği birim kadar lezyon bulunduğunu söylerler, lezyon sayısının karesini alırlar. Bir lezyon ise, dediklerine göre, altı bin altı yüz altmış altı nefer içerir. Bu sayı kendisiyle çarpılıp karesi alındığında 44.435.556 eder ki bu kırk dört milyon dört yüz otuz beş bin beş yüz elli altıdır. Dokuz korodan toplanan yekûn ise 399.920.004 eder, bu da üç yüz doksan dokuz milyon dokuz yüz yirmi bin dörttür, fakat biz bunları salt muhayyileye dayalı şeyler olarak bir kenara bırakalım.

Başkaları ise sayıyı Daniel’in şu sözlerinden hesapladıklarını zannederler, Binlerce binler O’na hizmet ediyor ve on binlerce yüz binler O’nun önünde duruyordu. Ve böylece hesaba göre bir milyar iki milyon kişi olacaktır, gerçi yeni ilahiyatçılarımızdan bazıları cüretle on binlerce yüz binin binlerce binlerden daha fazla olduğunu iddia etmiştir. Bu iddia ise sayı ve hesap ilmindeki mutlak bilgisizlikten neşet etmektedir.

Bu kimselerin hiçbirinden meleklerin gerçek sayısını elde edemeyiz, zira kanıtlamaları gereken şeyi baştan varsaymaktadırlar, Daniel’e hizmet edenlerin belli bir sayısı olsaydı, Peygamber bunu zaten açıkça bildirmiş olurdu, melekler yalnızca o iki milyonla sınırlı değildir. Nitekim bilge ve derin ilim sahibi Hieronymus şöyle der, Daniel’in bu sözünden Tanrı’nın hizmetkârlarının sayısı eksik kalmaz, fakat insan kelamı bundan daha büyük bir kalabalığı açıklamaya yetmemiştir. Zira bunlar binlerdir ve on binlerdir, nitekim mezmurda da şöyle denir,

Tanrı’nın arabaları on binlerce kat, binlerce bekleyendir, Efendi onların arasındadır.

Dolayısıyla meleklerin ve kutsal varlıkların sayısı bizce meçhul kalmaktadır, ancak yağmur damlalarının ve kum zerrelerinin sayısını bilene malumdur. Lakin konukların üç tür olduğunu, İlahi, Meleksi ve İnsani olduklarını şüphe götürmez biçimde kabul ederiz. Fakat evvela aşağıdakilerden bahsedeceğiz, sonra en yücedekilerin bu aşağıdakilerde nasıl ahenkli bir tatlılıkla iş gördüklerini anlatacağız.

Meleksi Konuklar Hakkında. Bölüm II.

Meleksi zihinler, huzurda duranlar ve hizmet edenler olmak üzere ikiye ayrılır. İlkin, göksel ve cehennemi bütün âlemin idaresi kendilerine emanet edilmiş olan yedi ruh gelir, nitekim bunların Ay feleğinin altında olduğu söylenir. Daha gizemli ilahiyatçıların belirttiği gibi, bunlar astrologların kendilerini yöneten gezegenler hakkında söyledikleri üzere, saatlerin, günlerin ve yılların nöbetleşmesiyle her şeyi yönetirler.

Bizim Yuhanna da bunlardan bahsederken şöyle der, Tanrı’nın tahtı önünde yanan yedi meşale vardı ki bunlar Tanrı’nın yedi ruhudur, O, her şeyi başlıca hizmetkârları olan bunlar aracılığıyla dağıtmıştır, hem üçlü sayıdan haz alan üsttekileri, hem dörtlü sayıdan haz alan geçici şeyleri ve dört unsurdan meydana gelenleri ki bunlardan, yani üç ve dörtten, o yedi sayısı tamamlanır. Ve onların yedi feleğe ve dolayısıyla kendileri tarafından düzenlenen şeylere reislik ettiklerini Yuhanna gayet açık şekilde ima etmiştir, nitekim devamında şöyle der, Tahtın ortasında, ihtiyarların ve dört yaratığın ortasında, boğazlanmış gibi duran, yedi boynuzu ve yedi gözü olan bir Kuzu gördüm, bunlar Tanrı’nın bütün yeryüzüne gönderilmiş yedi ruhudur, öyle ki kudretleri her yana yayılmıştır, gözleriyle her şeyi görürler ve boynuzlarıyla her şeye aynı anda vururlar, zira Hükümdar’ın buyurduğu her şeyi duymak ve yakalamak için Tanrı’nın huzurunda dururlar.

Gönderilirler ve giderler yahut her yana yayılırlar, öyle ki kendilerine emanet edilen emirleri bizzat kendileri yahut kendi yönetimlerine tahsis edilmiş göksel ordunun daha alt kademedeki hizmetkârları vasıtasıyla yerine getirirler.

Hermes Trismegistus (Mercurius) da buna muvafık olarak, zihinden sonra zihni ve ruhu yaratılan Tanrı’dan bahseder, Zihin der, her iki cinsiyetin de üretkenliğiyle dopdolu olan Tanrı, hayat ve ışıktır, kelamıyla zanaatkâr olan diğer zihni meydana getirdi, bu Tanrı ateşin ve ruhun uluhiyetidir. Ardından duyulur dünyayı dairelerle kuşatan yedi yönetici var etti ki bunların düzenine Kader denir.

Aynı şekilde başka yerde bahsettiğimiz yetmiş iki Hükümdar da vardır. Nitekim bazılarına yeryüzüne ve denize zarar verme kudreti verilmiştir, bazılarına da insanların Rab Tanrı’larına olan imanlarının ne denli büyük olduğunu sınama yetkisi verilmiştir.

Bizi gayretle gözetmek, savunmak, korumak ve ayağımız bir taşa çarpmasın diye savaşları savuşturmakla görevli olanlar da eksik değildir, meğerki ilahi adalet günahlarımız yüzünden cezalandırılmamıza yahut Efendi’yi denerken ne kadar ruhsal metanet göstereceğimizin sınanmasına hükmetmiş olsun. En küçük otlara, taşlara ve aşağı mertebedeki her şeye erdem bahşedenler de vardır, en yüce Tanrı’nın evinde her türlü hizmeti görenler de mevcuttur. Bunların muhtelif vazifeleri insan idrakini fersah fersah aşar, sayıları ise çok daha fazladır. Bu yüzden bunu bilmeyi hiç kimse cüret edemez, meğerki belirlenmiş olanları büsbütün bilmezlikten gelsin. Bazılarının kehânetlerden öğrendiklerini iddia ettikleri üzere, üstte ne kadar arı ruh varsa, alttaki o kadehte ve murdar yerde o kadar sayısız murdar ruh bulunmaktadır.

İbrani ilahiyatçıların en büyüğü olan Şimon bar Yohay, bu murdar varlıkları tanımak isteyerek, hiç de anlamsız olmayan bir rüyada, bir çöplükte iki yüz bin murdar ruhun yerleşmiş olduğunun kendisine gösterildiğini ileri sürer, İncil’de de tek bir adamın içinde bir lezyonun ikamet ettiği zikredilir, bunlar Kurtarıcı tarafından kovulduklarında, O’nun da rızasıyla murdarlıklarına pek benzeyen domuzların içine girdiler, eğer tek bir çöplükte ve tek bir insanda bunca binlercesi toplanıyorsa, bilgeler geri kalanların ne denli sayısız bir kalabalık olduğunu buradan bir nebze tahmin edebilirler.

İnsani Konuklar Hakkında. Bölüm III.

O pek yüce şehirde, insani konuklar öylesine hayranlık uyandırıcı bir ahenkle dağıtılmış ve toplanmıştır ki iyi düzenlenmiş hiçbir dünyevi krallık onun gölgesini dahi yansıtamaz. Zira orada bütün akıl sahibi yaratılışın Hükümdarı vardır ki O’na haklı olarak Kralların Kralı, Efendilerin Efendisi ve yeryüzü krallarının Hükümdarı denir. Orada ebedi kralın kızı ve eşi olan, aynı zamanda en yüce Hükümdar’ın annesi bulunan hanımefendi vardır. Orada Patrik denilen babaların babaları vardır, onlar Tanrı’nın yeni kilisesinde hükümdar olanların babalarıdır, nitekim peygamber şöyle der, Babalarının yerine sana oğullar doğdu, onları bütün yeryüzüne hükümdar kılacaksın, bu ebeveynler ile oğullar arasında karşılıklı ve pek tatlı bir ahenk mevcuttur. Orada her iki cinsiyetin de temelleri vardır, kadim olanı kuran Peygamberler ve daha yenisini inşa eden Havariler, Elçi’nin şu sözü uyarınca, Havarilerin ve Peygamberlerin temeli üzerine inşa edildiniz.

Ve bunlar pek tatlı bir bağla birbirine raptedilmiş olup harikulade bir ahenkle birbirine tekabül eder, çünkü Havariler, Peygamberlerin ilahi vahiy yoluyla önceden bildirdiklerinden başka bir şey vaaz etmemişlerdir. Onların karanlıkta ve örtülü bıraktıklarını açıklığa kavuşturmuş ve ışığa çıkarmışlardır. Orada ebedi kralın gizli kâtipleri gibi Hükümdar’ın ve ordusunun fiillerini kayıtlara geçiren İncil yazarları da bulunur. Ve bunlar muhtelif mertebelerden seçilmiştir, Matta bir Havariydi, Luka ise öğrencilerden biriydi, orada rahipler ve yeryüzü kralları da bulunur, Efendimiz Mesih’in ilahiliğinin sonsuz olması gerektiği gibi, Hükümdar uğruna kanlarını ve canlarını feda ederek sadık kalan pek çok asker de mevcuttur.

Evlilik sırrıyla Mesih ile kilisenin o semavi ve tarif edilemez düğününü temsil eden eşler de oradadır. Bunların arasına dullar da kabul edilir, evlilik sırrına ermemiş bakireler de dahil edilir, hepsi birlikte en yüce Hükümdar’a ahenkli ilahiler söyler ve Yuhanna’nın dediği gibi yüksek sesle haykırarak şöyle derler, Âmin, Bereket, Yücelik, Bilgelik, Şükran, Onur, Kudret ve Güç sonsuzlara dek Tanrımızındır, Âmin. Yuhanna bu övgü sözünü neredeyse başlangıç yerine koymuş ve duaya eklemiştir, öyle ki o Âmin kelimesinin harfleri altında saklanan gerçek hükümdarlığın ilahi isimlerini bir araya getirmiştir.

Kuzunun kanında aklandığı buyurulan o kaftanlarla bu ilahileri ve şükranları ifa ediyorlardı. Kadınlarla lekelenmemiş olanlar ise bir yanda durur, bunlar erden bakireler olup o yeni ezgiyi söylerler ki bunu o yüz kırk dört bin kişiden başkası söyleyemezdi, bunlar lekesiz biçimde Kuzu’yu her nereye giderse takip edenlerdir, Tanrı’nın Tahtı önünde kusursuzdurlar. Yine de onların her bir bölüğünün kendi makamı vardır, ebedi Baba’nın evinde bu yüzden pek çok konak bulunur. Her birinin hususi ezgilerini ise Tanrı izin verirse kendi yerinde izah edeceğiz.

Yuhanna’nın tanıklık ettiği üzere hiç kimsenin sayamayacağı o büyük kalabalığı, vazifelerini ve konaklarını ise geçiyorum.

İlahi Konuklar Hakkında. Bölüm IV.

Şimdi bütün ahengin, övgünün, yüceliğin, varlığın, hayatın ve her türlü iyiliğin kendilerinden neşet ettiği ve bütün ilahilerin, övgülerin kendilerine yöneldiği İlahi konuklar gelmektedir. Övenlerin var olması Baba’dandır. Kalpleri, elleri, dilleri ve her şeyi hakiki övgülere yöneltmek üzere harekete geçiren ölçüleri, ahenk sanatını ve kuralları Oğul’dan alırlar, zira her şeyi yöneten kurallar O’nun içindedir. Kutsal Ruh’tan ise seslerini tınlatacak nefesi alırlar. Kutsal ve kendi lisanı olarak kabul edilen dilde Ruh, rüzgâr ve nefes anlamına gelen ruah diye adlandırılır. Nitekim balıkçılara ve Mesih’in bütün takipçilerine nefesi, sesi ve sözün bolluğunu O vermiştir, Mesih de buna tanıklık ederek şöyle buyurur, Zira konuşan sizler değilsiniz, içinizde konuşan Babanızın Ruhudur. Bu Ruh, o harp çalan ve mezmur söyleyen çocuğu doldurmuş, koyunların çobanını bir aslan metanetiyle donatmıştır, firavun incirlerini toplayan sığır çobanını doldurup peygamber kılmıştır, balıkçıları doldurup Havariler ve birlik kurucuları eylemiştir, zulmedeni hakikat yoluna sokup milletlerin muallimi yapmıştır, vergi görevlisine üflemiş ve onu İncil yazarı mertebesine yükseltmiştir. Günden güne bilgisiz ve sade kimseleri ziyaret eder ve onları en aydınlık Muallimler katına çıkarır.

Bütün bunları herkese kendi dilediğince paylaştıran aynı Ruh işler, eğer bu garipleri birdenbire Tanrı’nın ahenkli ezgicileri kılıyorsa, daima Tanrı’nın huzurunda ve sarayında olanlara neler bahşetmez.

İSA MESİH. KUTSAL RUH.

Sekizinci Makam

[okunamadı] o makamdan ve dereceden çekilip gitmişlerdir. Oğul da kendi doluluğundan onlara pay vermekten geri durmaz, öyle ki O'nun daimi övgüsünde sebat edebilsinler yahut en azından onda kalabilsinler. Baba da güçlensinler, Rab'de hareket etsinler ve kutsansınlar diye onlara en taşkın pınarlarını sunar, nitekim Dionysios şöyle der, bütün hareketler Baba'dan doğar. Şu halde bütün kutlular neye meylediyorlarsa O'ndan üç kere kutsal olanı alırlar, hepsi O'na yönelir ve kendilerinden sudûr ettikleri merkeze bakan saat çizgileri gibi O'na bakarlar. Çıktığı şeyin bizzat kendisine yönelen bu dönüş, düzeni mükemmel kılar.

Dokuzuncu Ölçü, Nişanlanmalar Tanrı ile ruh arasındaki evliliğin nasıl ve ne zaman başlatıldığı hakkında.

Birinci Uyum

Nitekim evliliğin en yüce gizemi (sacramentum), daha insan yaratılmadan ve bizzat kendi tasavvurunda var edilmeden önce belirlenmiş, ilk ebeveynlerimizin evliliği Tanrı tarafından kurulduğunda derhal kutlanmıştır. Usta Sanatkâr yapıtına son elini vurduğunda, yaratılmış olan insana, onunla birlikte yaşayacak ve yanı başında duracak, kendisine denk bir yardımcı vermeye hükmetti. Kendisine benzer bir yardımcı yaptı.

Bundan ötürü Âdem'in üzerine derin bir uyku getirdi, onun kaburga kemiklerinden birini aldı, onu bir kadın olarak biçimlendirip Âdem'e getirdi ve ona eş olarak tayin etti. İnsan soyunu, etkin olanın edilgin olana uygulanması yoluyla bir yenilenme kanunu altına koydu, öyle ki insan bu mirastan, diğer canlılardan ne kadar üstünse o kadar daha şerefli bir sevinç duysun. Böylece Âdem, erkeğin kemiğinden yaratılmış olan bu kadını kabul edip şöyle dedi, "Şimdi bu, kemiklerimden kemik ve etimden ettir. Bu nedenle insan babasını ve annesini bırakacak, karısına bağlanacaktır."

Pavlus, Efeslilerle bu sözleri zikrederek şöyle ekler, "Bu büyük bir sırdır, lakin ben Mesih ve Kilise hakkında söylüyorum." Ve tıpkı Kutsal Yazı, yaratılışın kuruluşunu anlatırken ilkin evlilikten söz ettiği gibi, aynı şekilde kutsal düğünlerin sonunda da, Yuhanna'nın bildirdiğine göre, en meşhur ve nihai eylemin neredeyse nihayetinde, kutluların şahsiyeti sevinç içinde şöyle haykırır, "Sevinelim ve coşalım, çünkü Kuzunun düğünü geldi."

Ve yine şöyle denir, "Kuzunun düğün şölenine çağrılanlara ne mutlu." İnsanlar arasında yaşarken o şehrin Önderi ve Rabbi, göklerin melekûtunu ve bütün insanlık işinin kemalini düğünlere benzetir. Mademki orada düğünlerin en şereflisi tertip edilmektedir, güveyin kim olduğuna, gelinin kim olduğuna, hangi düğün ilahisiyle, hangi ziyafetlerle, hangi sözleşmeyle ve hangi kutlu işaret altında kutlandığına bakalım. Kuşkusuz ki güvey, Hoşea aracılığıyla şöyle buyurandır, "Seni kendime sadakatle nişanlayacağım ve bileceksin ki Rab benim."

Bu güvey, İncil'de bizzat kendisi tarafından daha açık bir biçimde ifade edilir, zira şöyle der, "Göklerin melekûtu, oğluna düğün yapan bir krala benzer." Oysa bütün çağların en yüce Kralının Oğlu Mesih'tir ve bizzat Kendisi de Kraldır, zira hükümdarlık asasını çoktan Baba'dan almıştır. Gelin ise bu sözleşmeye rıza gösteren her ruhtur, dolayısıyla bütün Kilise ve inananlar topluluğu gelindir, bu türden bir gelin asla lüzumsuz ya da yersiz değildir, bilakis bu düğünleri arzulayanların hepsi için gereklidir.

Üçüncü Ezgi'den.

Zira Yuhanna'nın dediği gibi, "Hepimiz O'nun doluluğundan lütuf üstüne lütuf aldık." Bunlar hem burada hem de diğer işlerde elverişlidir.

Şayet Âdem'in bütün çocukları için kâfi geldiyse, şayet herkes için lütuf ve görkem kazandırdıysa, şayet herkesin düğünü idiyse, şayet herkesi (çünkü bizzat Kendisi herkesin Babasıdır) yeniden doğuruyorsa, bütün ruhları da nişanlayabilir ve iyi işlerin meyvesini tasavvur edip doğuracakları gücü onlara bahşedebilir. Nitekim Resul şöyle ima eder, "Tanrı, her lütfun üzerinizde bollaşmasını sağlamaya kadirdir," Pavlus der ki, her iyi işte taşkın olasınız, nitekim şöyle yazılmıştır, "Dağıttı, yoksullara verdi, O'nun adaleti sonsuza dek kalır." Ekene tohum ve yiyecek ekmek sağlayan, sizin doğruluğunuzun ürünlerini de artıracak ve çoğaltacaktır, öyle ki her hususta zenginleşerek bollaşasınız. O halde hiç kimse, bu kadar çok geline yetemeyecekmiş gibi böylesi bir güveyi reddetmesin, zira O, dağıtıldığında eksilmeyen bütün bu zenginliklerde zengindir. Ve O, pek çoklarına iletildiğinde tükenmeyen bir kudrete sahiptir, tıpkı ne ışığın ne de Güneş'in gücünün birçoklarına bağışlanmakla ve aşağıdaki her şeyi döllemekle azalmaması gibi. Ve evlilik başlatıldığından, akdedildiğinden, kökleştirildiğinden ve tamamlandığından, ilkin bunun nasıl ve ne zaman başladığını göreceğiz. Şu halde bu düğün, Tanrı Kutsal Ruh aracılığıyla, O henüz uzaktayken Peygamberler vasıtasıyla bizi bu sözleşmeye defalarca davet ettiğinde başlatılmıştır, nitekim Hoşea'da açıkça şöyle geçer, "Seni kendime sonsuza dek nişanlayacağım, seni kendime adaletle, hükümle, merhametle ve şefkatle nişanlayacağım." İbranicede bunun karşılığı "u-be-rahamim"dir, biz bunu "şefkatli sevgilerle" yahut "merhametlerle" diye tercüme edebiliriz. Zira Yasada yaşlı güvey adaletle ve hükümle nişanlamıştı, Mesih'te ise son derece lütufkâr olarak kendini merhametle, dindarlıkla, inayetle ve o "rahamim" sözcüğüyle işaret edilen bütün kutsamalarla nişanladı. Ve Tanrısal ruhla coşan Hezekiel aracılığıyla şöyle buyurur, "Sana ant içtim, seninle bir ahit yaptım ve sen benim gelinim oldun," yani rıza yoluyla, doğası gereği bu düğünlerde toplanmış olan saadeti arzulayan her ruh bu rızayı kolayca gösterir. İşte, başlangıçta Melekleri çağırdığı bu düğünlerin nasıl başlatıldığını görüyorsun. Lakin onların birçoğunu layıksız buldu, ardından âsi ve cüretkâr olanların üçte birini kovup attı. Bütün insanları da davet etti, fakat neredeyse tamamen münasebetsiz, alçak ve hayvani şeylere gömüldüklerinden, böylesine yüce bir ortaklığa layık olmadıkları için haklı olarak reddedildiler ve arzularının çamurunda yuvarlanmaya bırakıldılar. Bunun üzerine, düğüne çağrılanların yerine, Melekler, Peygamberler ve Resullerden müteşekkil o meşhur habercileri vasıtasıyla başkalarını davet etti, canlarımızın kurtuluşu için gayret göstererek onları yol ayrımlarında, dörtyollarda ve dünyanın dört bir yanında buldukları bu düğünlere çağırdı.

Nasıl akdedildiğine dair, İkinci Uyum

Evlilik, Hristiyanlar arasında feshedilemez bir bağ olan şimdiki zaman sözleriyle (verba de praesenti) akdedilir, gerçi Yasa altında yaşayanlara boşanma belgesi vermek serbest bırakılmıştı ki bunu Müslümanlar da uygular. Lakin eşler arasındaki şimdiki zaman sözleriyle yapılan evlilik, geleceğe dair sözlerle (verba de futuro) ve ebeveynler veya aracılar ve her türlü kefil vasıtasıyla henüz bülûğa ermemiş nişanlılar arasında yapılan nişanlanmadan farklıdır, nitekim ergenlik çağına geldiklerinde bu tür anlaşmaları çoğunlukla feshederler. Mesih ile ruh arasındaki evlilik ise Peygamberler aracılığıyla başlatılmış olup vaftizdeki şimdiki zaman sözleriyle akdedilir, vaftiz edilecek kimse imanı talep edip her türlü rızayı gösterdiğinde bu evlilik tamamlanmış olur.

Ve gelenek gereği sağ elin sağ elle birleştirilmesi, sözün gücüyle içine daldırılan görünür su ile temsil edilir, bunlardan bu sözleşmenin duyulur bir işareti meydana gelir.

Tıpkı cismani evlilikte "seni kendime istiyorum ve ben seninim" denmesi gibi, burada da bir söz araya girer ve şöyle denir, "Şeytandan, dünyadan ve onun debdebesinden vazgeçiyorum, ta ki güveyim Mesih'e bütünüyle bağlanayım." Bu türden bir evlilik, Hezekiel'in şu sözünde olduğu gibi bir yeminle de teyit edilir,

Rab şöyle der, "Sana ant içtim ve seninle bir ahit yaptım, sen de benim gelinim oldun." Lakin ne zaman? Ardından gelen söze kulak ver, "Seni suyla yıkadım ve üzerindeki kanı temizledim, seni yağla meshettim." Bunların hepsi vaftizde gerçekleşir.

Peygamberin burada, kendisi de suyla yıkanan lakin bizim yıkandığımız o mükemmel suyla yıkanmamış olan mecazi gelinin timsali altında konuştuğundan hiç kimse şüphe duymaz. Bizler vaftizde Mesih'e çözülmez bir bağ ve ahitle bağlanırız ki bunu bozmak, açık bir zina hali olmaksızın hiç kimseye hiçbir zaman helal değildir ve mümkün de değildir. Nitekim O da hiçbir zaman bir zevceyi boşamış değildir, vaktiyle pek sevgili olan eşi Sinagog nankörlük ettiğinde ondan boşanmış olsa bile, bunun timsalini Vaşti'de görürüz, zira o,

Kralın buyruğunu küçümseyerek boşanma belgesini hak etmiştir. İşte bu yüzden Yasada evliliklerin sıklıkla feshedilmesi âdeti yerleşmişti.

Oysa bu durum, kendilerine güvey tarafından şöyle denilmiş olan Hristiyanlara asla tanınmamıştır, "Dünyanın sonuna dek sizinle beraberim." Binlerce kez zina etseler bile onları asla boşamayıp cezasız bırakmayacaktır, tüm Kilise ile çözülmez evlilik baki kaldıkça, zina eden hayasız ruh cezalardan asla kurtulamayacak, nihayetinde güveyin "Yanımdan gidin ey lanetliler, ebedi ateşe" diyerek onu ebedi bir ayrılıkla kovmasına dek bu sürecektir.

Bundan ötürü, Katolik Kilisesi denen bu evrensel gelin asla boşanmayacaktır, lakin tikel olanlardan bazıları reddedildiğinde, bu nişanlılık meclisini tamamlayan o sayı dolsun diye başkaları dahil edilecektir. Nitekim daha önce şöyle bildirilmişti, "Tanrı pek çoklarını bir araya getirecek yahut onların yerine başkalarını yaratacaktır." Ve Vahiy kitabında şöyle denir, "Sende olanı sıkı tut ki tacını başkası almasın."

Ve bunlar, pek kutsal düğüne gelmeyi küçümsedikleri, onu hor gördükleri yahut hazır bulunmayı ihmal ettikleri durumlar haricinde güvey tarafından reddedilmezler, nitekim İncil'de şöyle denir, "Ve davet edilmiş olanlar layık değildi."

Bu yüzden düğün dolsun diye başkaları içeri alınır, güvey bu meclisi gelin olarak kabul etme kararında sebat eder ve kendi rızasıyla kaçan yahut daimi olarak küçümseyenler müstesna, bu meclisten hiç kimseyi boşamaz. Lakin önceki gelini öylesine reddetmiştir ki,

Üçüncü Ezgi'den.

O durumdaki hiç kimse, Hristiyan olarak bu yeni gelinin kucağına sığınmadıkça düğüne kabul edilmez. İlk ebeveynlerin gizemine geri dönecek olursak, ilk yaratılanın karısına "virago" (kadın) dendi, zira erkekten ("vir") alınmıştı, bu cemaate de "Hristiyan" denir, zira Mesih'ten alınmıştır. O kaburgadan var edilmiştir, bu meclis ise Augustinus'un dediği gibi, Mesih'in böğründen çıkmıştır, nitekim bütün kutsal sırlar oradan akmıştır, bilhassa da etkinliğini o kandan ve sudan, yahut o kanın ve suyun temsil ettiği şeyden alan vaftiz.

Ve bu zevce vaftizde biçimlendiğinde, onun uyuyan Mesih'in böğründen çıkarıldığını haklı olarak söyleyebiliriz, tıpkı İncil uyarınca evlenen o iki kişinin ve bütün insanların tek bir bedende birleşmesi gibi, Mesih ile O'nun gerek evrensel gerek tikel gelini de tek bir ruhta birleşirler, nitekim Pavlus şöyle der, Tanrı'ya bağlanan kişi O'nunla tek bir ruh olur.

Nasıl Onandığı Üzerine, Bölüm III

Cismani evlilik, o kutsal törenin (sacramentum) şahidi ve hizmetkârı olan rahip huzurunda pekiştirilir ve geçerli kılınır, nitekim bu ruhani nişanlanma da piskopos huzurunda onanır, kendisinden bu kutsal töreni aldığımız piskopos eliyle, vaftizde yapılan ahit ve yemin güçlendirme (confirmatio) yoluyla pekiştirilir. Kutsal yağ (chrisma) töreni de bunu söyler, ilahiyatın tikel bir meshiyle inananlar mesh edilir. Vaftizde akdedilen evlilik ahdi, itiraf ya da Efkaristiya (eucharistia) törenini kabul ettiğimizde yahut ilahi damat tarafından herhangi başka bir bağışla ödüllendirildiğimizde de pekiştirilir ve onaylanır. Fakat gerçek pekiştirmeyi, Tanrı'nın lütfunda öylesine sağlamlaştığımız ve bu hayatın koşusunu onda tamamladığımız zaman alırız ki, artık bizim için hiçbir boşanma korkusu kalmaz. Peygamber bu pekiştirmeyi arzulayarak şöyle der,

Ve beni Hükümran Ruh ile pekiştir, yani iradi, cömert, asil yahut ihsan edici bir ruh ile, zira İbranicedeki [okunamadı] nedib sözcüğü bunu ifade eder ki biz bunu hükümran olarak tercüme etmiş bulunuyoruz. Peygamber damadın gelini olan kilise ile donatılacağı şeyleri önceden görerek yalvarmış ve şöyle demiştir, Bizde işlediğin bu şeyi pekiştir ey Tanrı, Kudüs'teki mabedinden, yahut çarmıhta bu evliliği kutladığı ve Kutsal Ruh'un akıtılışını pekiştirdiği bu aşağı alemden, yukarıdaki Kudüs'e değin, nitekim orada bu en meşhur ve diğer bütün düğünler icra olunur, Mesih'in buyurduğu üzere, Tanrı'nın birleştirdiğini insan ayırmasın. Eğer bu birleşmeleri ve evlilik bağlarını Tanrı tesis ediyorsa, bunlar O'nun ikamet ettiği yerde, göklerdedir. Bu sebeple pekiştirilmeyi dileriz, der Hieronymus, çünkü zayıfız.

Nasıl Tamamlandığı Üzerine, Bölüm IV

Vaat ettiğimiz şeyi iyi bir amelle icra ettiğimiz vakit, nihayet bu ruhani evliliği tamamlamış oluruz,

Bu tamamlanışta gebe kalış ve doğum gizlidir. Lakin bunlar gebe bir gelin olmaksızın vuku bulamayacağından, İşaya şöyle der, Senin korkunla ya Rab gebe kaldık, tıpkı kadınların kocalarından gebe kalması gibi.

Ardından gelir, Doğurduk, kurtuluş ruhunu meydana getirdik ki bu sözler ruhani evlilik uyarınca anlaşılmalıdır. Fakat dünyada kurtuluşlar gerçekleştiremedik, bu sebeple biz ki toprağız, hiçbir kurtuluş işleyemeyiz, çünkü kurtuluş Tanrı'dandır.

Ve yeryüzünün sakinleri artık düşmeyecek, yani o nişanlanmadan itibaren, zira onun uyarınca gebe kaldık ve doğurduk, çünkü o vakit bizim hakkımızda Davud'un şu sözü söylenecektir, Oğulların sofranın çevresinde zeytin filizleri gibi olacaktır.

Bütün bu meyvelerle donanmış olarak, daha önce katbekat hazırlandığını söylediğimiz o ebedi çadırlara ve gerdeklere girdiğimizde, gelinin yoldaşlığından geri kalmayacağız, zira o vakit birleşme ve vuslat daha büyük ve daha yetkin olacaktır, bu da ebedi kılınacaktır, Tanrı'nın bağı ve ruhu olan, ulaştığı herkesi birbirine bağlayan ve birleştiren o en kutsal izdivaç düğümü vasıtasıyla. O vakit Neşideler Neşidesi'nde zikredilen o hakiki öpüşler vuku bulacaktır,

Beni ağzının öpüşüyle öpsün. O vakit aynı yerde zikredilen en yüce ve en mukaddes sevginin kucaklaşmaları gerçekleşecektir, Sol eli başımın altında, sağ eli beni kucaklayacaktır, şüphesiz buradaki insani ve cismani olandan çok daha üstün bir sağ el ve kucaklayışla. O vakit damadın uğruna dua ettiği ruhtaki kutsiyet ve birlik kemale erecektir, şöyle demişti, Onlar için kendimi takdis ediyorum ki onlar da hakikatte takdis edilsinler, zira benimle birleşmek, ben takdis edilmiş olduğumdan, onların da takdis edilmesidir.

Yalnızca onlar için değil, onların sözüyle bana iman edecek olanlar için de yalvarıyorum, hepsi bir olsunlar, tıpkı senin ey Baba bende, benim de sende olduğum gibi, onlar da bizde bir olsunlar, hepimizin kavuşmak için çabaladığı o özlenen birlik içinde.

Onuncu Ölçü

Bu şölende nasıl bir ekmek hazırlandığı üzerine.

Birinci Uyum

İşleri yetkin olan Tanrı, en iyi sanatkâr olarak her şeyi pek iyi ve kendi mertebelerinde kusursuz yarattı.

Bundan ötürü en yüce tedarikçi olarak, yukarıda söylediğimiz gibi, her iki insanı beslemek üzere yiyecek ve içecek hazırladı, ta ki insanı sayısız nimetlerle donatan o en yüce Sanatkâr'ın bahşettiği bu ortak yardım olmaksızın insan zayi olmasın. Bıkkınlığı gidermek için türlü türlü ziyafetler hazırladı,

Ve şaşılacak şeydir ki, cismani insan için asla tiksinti vermeyecek yegane bir gıda, yani ekmeği hazırladı, keza doğası gereği daima muhafaza eden, besleyen, canlandıran ve neşelendiren yegane kadeh olan şarabı hazırladı, meğerki onu kabul eden bünye kötü mizaçlı olsun yahut gerekenden fazlası alınmış bulunsun. Ruhani insan için ise ekmek sureti ve adı altında bir gıda hazırladı ki tabiatta kendisine kıyas edilebilecek ve onunla adlandırılabilecek daha uygun hiçbir yiyecek bulunmaz.

Bu sebeple o semavi ambrosia'yı ve şimdi gizli, lakin o vakit aşikâr olan, her türlü tatlılıkla dolu o en tatlı kudret helvasını (manna) ekmek diye adlandırarak şöyle buyurdu, Gökten inen diri Ekmek ben'im, kim bu ekmekten yerse ebediyen yaşayacaktır. Mesih'in ruhundan ve hayatından yaşasınlar diye, Mesih'in hayatı ve desteği uğruna hayat ekmeği ne kadar da münasip şekilde hazırlanmıştır, nitekim Resul'ün şu sözü gerçekleşsin, Hepimiz tek bir bedeniz ve tek bir ekmeğiz, zira tek bir ekmekten ve tek bir kadehten pay alıyoruz. Nitekim nasıl ki pek çok daneden tek bir ekmek meydana gelirse, inananların pek çok uzvundan da bütünüyle Mesih'in hayatıyla, hatta bizzat Mesih olan o hayatla yaşayan Mesih'in tek bir bedeni hasıl olur.

Bu sebeple şöyle dedi, Bu ekmeği yiyen ebediyen yaşayacaktır, ve yine, Beni yiyen, benim sayemde yaşayacaktır.

Ve nasıl ki hiçbir şey ekmekten daha iyi, daha kolay ve daha uygun şekilde bedenimize dönüşemezse,

Aynı şekilde, Mesih'e dönüşmemiz için bize bu gıda verilir, onu yiyen kişi onu kendine dönüştürmez, bilakis Augustin'in dediği gibi, onda yaşasın diye kendisi yediği gıdaya dönüşür.

O halde yaşamak isteyenin nerede yaşayacağı ve neyle yaşayacağı bellidir. İman etsin, yaklaşsın, yesin, başkalaşarak bedenleşsin, yeni bir hayatla bağışlansın ki nihayet o yeni gıdayı yesin ve yeni şarabı içsin, bunları tadanlar bundan böyle ne bedensel ne de ruhani ölüme maruz kalırlar.

Ve işte bu, gerçek hayat ekmeğidir ve onu alandan başkasının bilemeyeceği o hakiki gizli manna'dır, bu yüzden lütfun banisi tarafından bağışlanan tecrübe ve tatma olmaksızın hiç kimse onun hakkında başkasından bilgi edinemez.

Nasıl Bir Şarap Olduğu Üzerine, Bölüm II

Son akşam yemeğinde bize şaşılacak bir şarap sundu, lakin yenilenmiş alemimizde ve semavi düğünde daha iyisini vaat ederek şöyle dedi,

Bundan böyle Babamın hükümranlığında onu sizinle taze olarak içeceğim o güne dek, asmanın bu ürününden artık içmeyeceğim. O halde bu hükümranlıktan ve bu düğünden söz ettiğimize göre, orada lütfedileceği vaat edilen o şarabın ne olduğunu da açıklamamız gerekir.

Şarap şüphesiz üzümden sıkılır ve asmadan doğar, Ben gerçek asmayım diyen O'ndan başka hiçbir asmadan da neşet edemez. Ve o semavi düğünde hazırlanır ki bu düğün, aynı damadın insanlığın ötesinde kendisini ilk kez gösterdiği, tabiatın bir zaman aralığı ve uygun vasıtalarla meydana getireceği şeyi, doğanın düzeni hilafına, sırf bir buyrukla sudan derhal şarap kıldığı o düğünle simgelenmiştir.

Hakiki düğünün kutsal töreni olarak kutsanmasını kararlaştırdığı o düğün şarapsız, sönük ve tatsız geçmesin diye, pek şefkatli Anne insani acziyete ve yoksulluğa kendiliğinden merhamet etti ve gerçek düğünün Oğul'una şöyle dedi, Şarapları yok. Fakat İsa hakiki düğünde değil, bir başkasınınkinde konuk olarak bulunduğundan şöyle dedi,

Kadın, benden ve senden ne çıkar, madem bu düğün bizim değildir? Benim saatim henüz gelmedi, yani hakiki damat olan bana hakiki düğünün hazırlanacağı saat.

Lakin Anne bu simgeleri gözeterek ve onlar için kaygılanarak, annelik yetkisiyle ve Oğul'un iradesine vakıf olarak hizmetkârlara dedi ki, Size ne derse onu yapın. Ve İncil yazarı der ki, ne kendisi o semavi düğün evine girdi, ve orada konulmuş altı taş su küpü vardı. Bu su küplerini Hieronymus Hezekiel şerhinde ve başkaları başka yerlerde altı çağ olarak yorumlarlar, gerek bu dünya üstü gerek bu dünya altı şeyleri alabilen kaplar misali,

Eğer bu su, bağın gözeneklerinden geçip Ruh tarafından [okunamadı], dünya-üstü Güneş tarafından kaynatılıp pişirilerek iyi bir şaraba dönüştürülürse, Cana’daki o simgesel dönüşüm gerçekleşmiş olur, Eğer su testileri yalnızca daha aşağıdaki suyla, yani karşılıksız bağışlanan lütuflar dedikleri şeylerle doluysa ve şehvetin fena rengiyle köpürüyorsa, çoğu kez Medea’nın şarabına dönüşür; Musa Ezgisi’nde öfkeyle bundan bahseder, Onların bağı Sodom’un bağlarındandır ve Gomorra’nın varoşlarındandır, Onların üzümü zehirli üzümdür ve salkımları pek acıdır, Şarapları ejderhaların ödüdür ve engereklerin iyileşmez zehridir, İşte o büyük fahişe, yani dünyevi şehvet, bütün kavimlere bu şaraptan içirmiştir, Bu yüzden o şarabın Sodom bağlarından ve Gomorra varoşlarından geldiği söylenir, Zira onlar gizli şehvetleri içinde nasıl yandılarsa, ilahi adaletin ateşiyle de öyle yanıp kavrulmuşlardır, İşte bu, dünya aşıklarının bağıdır; onun üzümü ve salkımı son derece acı bir safradır, çünkü şehvetler uğruna Rab’bi terk etmek acıdır,

Bundan ötürü, Yeremya’nın Ağıtlar’da dünyanın tutkularına sarınmış halkına söylediği gibi, onların acı acı yas tutması gerekir, Biricik oğul için tutulan yas gibi, senin için acı bir yas olsun, Ve Hizkiya, bu kaygının o şarabı neye vardırdığını görerek şöyle diyordu, Ruhumun acılığı içinde bütün yıllarımı bir bir anacağım, Bu dünyevi şaraba ejderhaların ödü denmesi pek yerindedir, zira bizim tamir olunamaz felaketimiz için o ejderha, yani eski yılan tarafından içirilmiştir; nitekim ardından engereklerin iyileşmez zehri gelir, İnsani güçlerle ve kurtarıcımız olan Mesih’in yardımı olmaksızın iyileştirilemez, Buna, Peygamber’in Mezmurlar’da bahsettiği ilahi hükmün en acı şarabı karşılık gelir, Rab’bin elinde saf şarap dolu, karışımla ya da karışımlarla dolu bir kâse vardır, zira Rab bizzat hükümranlığa, yargıya, kudrete ve adalete sahiptir; iyileri ödüllendirir ve kötüleri cezalandırır, Ve damlattı yahut taşırdı, nitekim bizim çevirimiz bunu eğik bir şekilde aktarmıştır, Taşırdı; ve kötülük işleyenin kötülüğü, ilahi adaletin böyle takdir etmesiyle kendi başına taştı,

Fakat yeryüzünün bütün günahkârları onun tortusunu içecektir, İyiler ilahi adaletin şarabını tadar, günahkârlar ve kötüler ise tortusunu, Fakat bizler, daha iyi ve semavi olanla tazelenmek üzere burada iyi şarabı içenlere dönelim, Şu halde burada içmemiz gereken şarap iki türlüdür, sevgi ve bilgelik, Kuşkusuz bu, başka yerde açıkladığımız gibi kutsal yazıda süt diye adlandırılan o üstün bilgelik değildir, O pek az kişiye verilir, şarap ise çoğunluğa,

Ve buna Ezgiler Ezgisi’nde de davet ediliriz; orada şöyle denir, İçin ey dostlarım ve sarhoş olun, Ve yine Peygamber aracılığıyla, Ne kadar da muhteşemdir beni sarhoş eden kâsem,

Havarilerine kadeh sunup Pentekost gününde onu dökerek öğrencileri öyle bir sarhoş etti ki, orada bulunanlardan bazıları onların sarhoş olduğunu söyledi, Gerçekten de sarhoştular ve insanın yüreğini hakikaten sevindiren, Grek dilinde Parakletos, yani Teselli Edici [Yunanca] denilen o şarapla doluydular, Petrus Tabor Dağı’nda bu şaraptan bir nebze tattığında öyle kendinden geçmişti ki şöyle diyordu, Ya Rab, burada olmamız bizim için iyidir, Pavlus da tatmıştı; bu yüzden şöyle arzuluyordu, Buradan ayrılmayı ve Mesih ile birlikte olmayı arzuluyorum, böylece o daha iyi ve yeni şarabı Babasının evinde içebilsin, İstefanos da onun ne kadar tatlı olduğunu yudumlamıştı; bu yüzden taşlandığı o korkunç taşlar kendisine tatlı gelmişti, Vecd içinde haykıran Peygamber de bundan içmişti,

Tadın ve görün, Rab ne kadar tatlıdır, Havariler ve bütün şehitler de tatmıştı; öyle ki tam bir sarhoşluk ve şevk içinde, kendileri de cezbe halinde ölüme şevkle koşuyorlardı, ta ki daha aşağıdaki şeylerin tatlılığıyla sevdikleri o şarapları daha tez tatsınlar, Şarap aynı zamanda bizim için dökülen Kuzunun kanıdır, Kuzu’nun bizzat kendisi herkesi bunu içmeye çağırarak şöyle der,

Alın ve bundan için hepiniz, zira bu, günahların bağışlanması için sizin uğrunuza ve birçokları uğruna dökülen yeni ve ebedi ahdin, kanımın kâsesidir, Bunu beni anmak için ve ebedi Baba’nın evinde hazırlanan o daha iyi şarabın anısına yapın, Bunu içmeye layık olasınız diye, bu şarabı kanımla birlikte bahşettiğim o hayatla dolu kendi kanıma dönüştürüyorum; ve siz o hayatı alasınız ki, göksel şekilde yaşamayan hiç kimsenin içemeyeceği o şeyi içebilesiniz, Nitekim şöyle demiştir, Size hükümranlık bahşediyorum, Çektiğim eziyet ve dökülen kanım vasıtasıyla, Baba bana nasıl bahşettiyse, öylece bu acı eziyetle, başka bir yaşam tarzına dönüşmek üzere, hakiki Bacchus’tan ve hakiki Güneş’ten neşet eden kusursuz saadetin şarabının içildiği o şölene gelesiniz, Bu sebeple havariler kendi aralarında mecliste otururken şöyle demiştir, Benim içeceğim kâseden içebilir misiniz, Yeterince açık bir şekilde ima etmektedir ki, o semavi ziyafete katılmak isteyen kişinin, kendini inkar ederek ve hakiki çarmıhın ölümü vasıtasıyla kendini dönüştürerek eziyet kâsesini içmesi gerekir; ta ki bu yoldan o ziyafete giden İsa’nın ardınca gidebilsin, Şu halde bunlar kâselerdir, bunlar burada içmemiz gereken şaraplardır, bilgelik, sevgi, nefsi öldürme ve göksel olana dönüşme; ta ki orada sunulacak şarabı içebilelim, hakiki bağbozumu ayinlerini kutlayabilelim, hakiki dansları icra edebilelim ve hakiki nikâh kucaklaşmalarını verip alabilelim, Orada her kutlu yaratık, kendisine bağlandığı Mesih ve Tanrı ile yeni bir [okunamadı] içinde birleşir; artık O’ndan hiçbir şekilde ayrılması mümkün olmayacaktır, O zaman hakiki öpücükler kondurmak ve hiçbir ceza korkusu olmaksızın bütün sevinçlerin tadını çıkarmak caiz olacaktır; zira hakiki ve en mukaddes bir birlikle birleşmiş olanlar için hiçbir şey yasaklanmış, hiçbir şey menedilmiş değildir; çünkü orada kutlu kişinin boyun eğeceği yahut altında kalacağı hiçbir kusur bulunmaz; Augustinus’un dediği gibi, en dingin erdem ve mükemmel bir tabiat ile tamamlanmış olacaktır,

Hangi Ekmek ve Hangi Et, Bölüm III

Yukarıda yalnızca ekmekten söz ettiğimizden, şimdi göksel ekmeğin veya etin o semavi ziyafette bize nasıl verildiğini görmek gerekir; nitekim damat şöyle demiştir,

Benim vereceğim ekmek, dünyanın hayatı için kendi etimdir, Ve ekmek ettir demesi ne anlama gelir, Biz ete dönüşelim ve et yüceltilsin diye ekmek yenir, Fakat bu göksel ekmek dönüşmez, bilakis yiyenleri dönüştürür; bu ekmeği Mesih’in etine dönüşelim diye yeriz, ta ki hepimiz birer Adem gibi onun hakkında şöyle diyebilelim, Bu şimdi kemiklerimden kemik ve etimden ettir,

Demek ki bu ekmeği, Mesih’in bedenine ve etine dönüşmek üzere yeriz; nitekim O’nun hayat ve anlayış ekmeği olan, kurtarıcı bilgeliğin suyu olan öğretisini kabul ettiğimizde ve Mesih’in bedenini layıkıyla yediğimizde bu gerçekleşir, Fakat alışkanlıktan, ikiyüzlülükten yahut başka bir eğri nedenden ötürü değil de, samimi bir sevgi ve bağlılıkla O’nu kabul etmemiz için, almadan önce bu gıdayı kaynatıp pişirecek o ilahi [okunamadı] ve sevgi ateşi hazır bulunmadıkça bu beslenme ve birleşme gerçekleşmez, Bu ateş sayesinde kabul edilen gıdayı pişirip sindirelim; böylece arzulanan o hakiki dönüşüm, Akademisyenlerin veya Epikurosçuların değil, bilhassa bizim Dionysios’umuzun öğrettiği gibi, seveni sevilene dönüştüren sevgi ateşi vasıtasıyla bizde meydana gelir,

Nitekim göksel düğünde bilhassa hazırlanan, güveyimizin ve gelin hayatı için kurban edilen lekesiz Kuzu’nun etidir, Ve İncil’de, bizzat kutlanan bu semavi düğün dolayısıyla, bu etin yanı sıra kestiğim boğalarım ve besili hayvanlarım denilerek başka bazı etlerden de söz edilir; yani boğalar vasıtasıyla öğretilerin büyüklüğü, Hieronymus’un anladığı gibi besili hayvanlar vasıtasıyla da Tanrı öğretisinin yüceliği kastedilir, Fakat İbrani bilgeler derler ki, Tanrı salihler için ziyafette kuş, sığır ve balık hazırlar; bunlardan ilkini Mesih anmıştır, Boğa, kurban yasasındaki boğa vasıtasıyla arındırılması gereken bizim hayvani yanımızdır, Kuş ise ruhun o en yüce gücüdür; uçarak daima yüksekleri arar, başka bir yerde Hieronymus tarafından Kartal olarak yorumlanmıştır, Sularla beslenen balık ise aracı ruhtur, yani suların tatlılığıyla ve öğretilerle beslenip lezzet bulan bizim akıl yürütme gücümüzdür, Ve bütün bunlar o ziyafette güvey ve konuklar tarafından yenmek üzere hazırlanır; nitekim Vahiy’de kendisi şöyle der, Onunla akşam yemeği yiyeceğim, o da benimle,

Kuşkusuz bizim iyiliklerimize muhtaç olduğundan değil, bizi yiyerek kendi içine dönüştürsün ve O’nun tarafından sindirilip bedeninde canlandırılarak kendisiyle bir ve aynı olalım diye bizimle akşam yemeği yemekten hoşnut olur, Balıklara ise Hezekiel değinir ve şöyle der, Çok sayıda balık türü olacaktır ve büyük denizin balıkları gibi olacaktır; zira çok çeşitlidir, diyebilirim ki ilahi türlerdir, balıkçıların ayakları dibine serileceklerdir; yani ruhlar ve akıl sahibi canlar, bu ruhlar o ziyafete güveyle birlikte birleşmek üzere davet edilir, Mesih hazırlanan o ziyafette balıkların adını anmamıştır, lakin dirilişten sonra ruhun yüceliğini ve halini kuşanarak onlardan yemek istemiş ve Yuhanna’nın anlattığı gibi öğrencilerine de dağıtmıştır, İsa ekmeği aldı ve onlara verdi, aynı şekilde balığı da, Fakat Luka da şöyle der, Ve pişmiş balıktan bir parça ile petekli baldan yediğinde, artakalanları aldı ve onlara verip şöyle dedi, Henüz sizinle birlikteyken size söylediğim sözler işte bunlardır,

Şu halde İsa’nın dirilişten sonra yediği bu balık, denizde avlananlardan farklıdır; Mesih’in bedeniyle [okunamadı] onun artakalanları, henüz insanlar arasındayken kendileriyle konuştuğu o sözlerdir,

Ruhani sözler O’nun kendi ruhudur; onların ruhu bunlarla korunsun diye, azizlerin emanetlerinden çok daha büyük bir bağlılıkla bunları muhafaza etmeliyiz, Üçüncü Ezgi, Bu Evliliğin Meyveleri Üzerine.

Ezekiel ve Yuhanna’nın Meyveleri ve Yaşam Ağacı

Hezekiel ile Yuhanna, bu şölen için hazırlanmış olan meyveleri tasvir ederler, Hezekiel şöyle der, Şehrin içinden akan ırmağın kıyılarında her türlü meyve ağacı bitecektir, yaprağı solmayacak ve meyvesi eksilmeyecektir. Her ay yeni meyve verecektir, çünkü suları tapınaktan çıkmaktadır. Meyveleri yiyecek, yaprakları ise şifa için olacaktır. Yuhanna da Hezekiel ile aynı şeyi söyler, fakat daha açık bir biçimde ifade eder, zira daha berrak ve daha açık görmüştür. O halde der ki, Caddesinin ortasında ve ırmağın her iki yanında on iki meyve veren yaşam ağacı bulunuyordu ve ağacın yaprakları ulusların şifası içindi. Bunlar büyük sırlardır ve bizim zayıf omuzlarımızın taşıyabileceğinden daha ağırdır, yine de Tanrı’nın lütfuyla bir şeyler söyleyeceğiz. İlk olarak, şehrin ortasından geçen bir ırmaktan söz eder, Nitekim Kraliyet Peygamberi de belki bundan ötürü, Irmağın akıntıları Tanrı’nın şehrini sevindirir, demiştir. Bu ırmak, bütün iyiliklerin bolluğudur ve her iyiliğin kendisinden fışkırdığı o tükenmez pınardan kaynaklanır, Tanrı’nın şehrini ve onun bütün yurttaşlarını sevindirir. Yaşam ağacı ise, kendilerine vaat edilmiş olan ebedi yaşamın bahşedildiği kaynaktır. Her ay verdiği söylenen bu meyvelerin ne olduğunu ise, ey iyi Tanrı, ağacı diken sen öğretmezsen, cüret edip de boş yere hiçbir şey iddia edemem. Bunlar bana Pavlus’un andığı Ruh’un meyveleri gibi görünmüyor, çünkü onlar Tanrı’dandır, ne de batılı yazarların eklemeleridir. Eğer o ağaç, Yaşam Ağacı ise, ki o da Oğul’dur, bu meyvelere Ruh’un meyvelerinden ziyade Oğul’un meyveleri demek daha uygun düşer, gerçi Ruh’un meyveleri de denilebilir, zira ruhani olup O’nun kudretiyle hasıl olurlar, yine de bu ağaç, yeryüzündeki bedende kök salıp her türlü meyveyi vermiş olan bizzat Tanrı Oğlu’dur.

Fakat on iki meyve bahsinde mesele şudur, zira bunlar birincildir ve her ay hasıl oldukları söylenir. Aylardan ve günlerden ne anlaşılması gerektiğine gelince, ebedi akışta günlerin ya da ayların bir sıralanışı bulunmadığından, bu meyvelerin kesintisiz hasıl oluşunun vuku bulduğu ve harfi harfine anlaşılabilecek başka bir anlam aranmalıdır. Daha önce on iki havarinin, gerek on iki göksel burcun sınırına, gerekse Güneş’in onların fezalarından geçerek on iki ayı ayırt etmesine bakan, mecazi ve hakiki on iki aileye riyaset ettiğini söylemiştik. Dolayısıyla o ebedi konaklarda aylar, zamanın akışına göre değil, taksimatın pay edilmesine göredir, alt alemlerdeki bu ayrımlar vasıtasıyla, tıpkı sebeplerin neticeleri yahut hakiki suretlerin resimler yoluyla tasvir edilmesi gibi açıklanmışlardır.

O halde, mühürlenenlerin ve seçkinlerin on ikişer bin olarak sayıldığı bu on iki aileye havariler riyaset ettiğinden, bu yaşam ağacının başlıca meyveleri de on iki olarak sayılır. Bunlar, yaşam ağacının bizzat bütün ailenin çobanları ve besini olarak vücuda getirdiği birincil ve has meyveler olan altı aylık mahsullerdir.

Yiyecek olarak sunulmasını daha önce Prens bahsinde açıkladık ve hepimizin böyle olduğunu bildirdik. Ulusların şifası için verilen yapraklar ise, başkalarının faydası için vaaz veren ve kendi menfaatini gözetmeyen kimselerdir, başka bir yerde söylediğimiz gibi, bunlar gerek asli gerekse fiili günah sebebiyle yaralanmış veya dermansız düşmüş olan herkesin şifası için verilmiş sırlardır. Nitekim yapraklar, günahları arındıran ve günahkarların çıplaklığını örten sırlar suretinde bir tür örtüdür. Fakat o incir yaprakları Adem’in çıplaklığını örtememişti, zira yaşam ağacından kudret almamıştı ve bu ağacın yaprakları değildi.

Şayet Adem onun yapraklarından almış olsaydı, belki çıplaklığını örtebilirdi. Fakat Tanrı, Yaşam Ağacı’ndan almasın diye ona yasak koydu, çünkü henüz meyvelerini ya da yapraklarını dağıtma vakti gelmemişti, vaktin kemale eriştiği an geldiğinde, bu ağacın yaprakları dağıtıldı ve uygun bir tövbe ve Tanrı’ya yöneliş içinde olmaları kaydıyla, bütün dermansızların şifası için sırlar bahşedildi, nitekim Peygamber aracılığıyla şöyle buyurur, Kırık kalplileri iyileştirmek için gönderildim. Bu da daima yol, ışık ve kelam olan o Ağacın kudretiyle gerçekleşir, Mezmur yazarı O’nun hakkında şöyle der, Kelamını gönderdi ve onları iyileştirdi.

On iki meyvenin altında diğer bütün meyveler toplanır, bunlar her ne iseler, tıpkı açıkladığımız gibi on iki temel üzerine bütün yapıların bina edilmiş olması gibidir. Ve nasıl ki o on iki temel, tek bir temele, yani İsa Mesih’e dayanıyorsa, bütün bu meyveler de aynı şekilde, her mükemmel ve eksiksiz bağışın kendisinden geldiği o mukaddes mekandan akan suyla sulanan tek Yaşam Ağacı İsa Mesih’ten neşet eder, nitekim yaşam ağacının kendisi de, Baba bana her şeyi verdi, diyerek her şeyi O’ndan aldığını ikrar eder. Güvey bu meyvelerden zevk duyacaktır, Yüce Baba da en sevgili oğlunun soyunda olduğu gibi bunlardan hoşnut kalacaktır.

Bütün bu meyveler de böylesine ulu bir ağaçtan neşet ettiklerini ve bu denli şanlı bir şölene dahil edildiklerini görerek birbirlerini kutlayacaklar, hatta şaşılacak şeydir ki, sadece yemekler değil, davetliler de çoğalacak ve bu yiyip içmeden ötürü hiçbir eksilme meydana gelmeyecektir.

Yiyeceklerin Bolluğu ve Tatlılığı Üzerine

Orada yiyecekler hem pek bol hem de son derece tatlı olmadıkça kafi gelmez.

Bunu iki aziz, Augustinus ve Caesarius açıkça aktarır, Ruhun senin tatlılığının bolluğunun hatırasını haykıracaktır.

Bu yiyecekler öylesine tatlı ve boldur, öylesine bir iştahla yutulurlar ki, davetliler taşan kadehleri geğirmekten utanmazlar. Gerçi bazıları bunu konuşacaklar diye tercüme eder, ancak bu kelimenin taştı ve geğirdi anlamına gelen nabah kökünden türeyen yabbihu sözcüğünden gelmesi sebebiyle, geğirecekler diye çevrilmesi daha doğrudur. Nitekim Augustinus’un da takip ettiği Yetmişler [Septuaginta] tercümesi böyle yapmıştır. O halde bu son derece lezzetli ve bol yiyecekler büyük bir miktarda yenmelidir, zira bolluktan doğan bu sevinçli haykırış, Peygamber tarafından övgüyle terennüm edilmiştir.

Hatta göksel düğünün güveyi tarafından sarhoş olmaya davet ediliriz, Neşideler Neşidesi’nde şöyle der, Ey sevgililer içiniz ve sarhoş olunuz, zira Luka İncili’nde dendiği gibi, sizlere iyi, basılmış ve taşan bir ölçü verilmiştir.

Nitekim cismani yiyeceklerle tıkınmak iğrenç bulunarak lanetlenirken, ruhani yiyeceklerle doymak, mest olmak ve dolup taşmak pek zarif ve övgüye layık görülür. Bundan ötürü o şölende yiyip içen kutlu kişiler övülür, açlık ise lanetlenir, nitekim o şölenin Efendisi Yeşaya’da şöyle buyurur, İşte kullarım yiyecek, fakat siz aç kalacaksınız, işte kullarım içecek, fakat siz susuz kalacaksınız,

Sizler ki gözümde kötü olanı yaptınız, der. Bunun ne zaman gerçekleşeceğini ise biraz aşağıda açıklar, İşte ben yeni bir gök ve yeni bir yer yaratıyorum, öncekiler anılmayacaktır, yeni bir hayat, yeni bir hal ve yeni bir konak gelecektir, nitekim hemen ardından bilhassa şöyle der, İşte ben Yeruşalim’i bir coşku, halkını da bir sevinç olarak yaratıyorum. Orada artık ne ağlayış sesi ne de feryat sesi duyulacaktır. O zaman kurt ile kuzu birlikte otlayacaktır, çünkü her iki taraftan, sağdan Kuzu ve soldan kurt olmak üzere birlikte davetli olacaklar, evrensel yargıya çağrılıp kendi günahlarının ateşiyle sol tarafa yerleştirilenler defedildikten sonra, adalet ve merhamet kürsüsü bir olacaktır.

Bu hüküm verildikten sonra, adalet kürsüsünden artık kötülüklere yönelik bir intikam çıkmayacaktır, bundan ötürü şöyle devam eder, Aslan sığırla birlikte saman yiyecektir, yaratıcısına isyan edenlerin cezası olarak artık et yemeyecektir. Yılan ise o şölenden tamamen kovulup men edilecek, yiyecek olarak toza terk edilecektir, nitekim Peygamber şöyle der, Ve yılanın ekmeği toz olacaktır, tıpkı başlangıçta ona dendiği gibi, Ömrünün bütün günlerinde toz yiyeceksin. Mükemmel bir barış ve Hükümdar ile birlik hüküm süreceği için, her türlü kötülük ve cezalandırıcı adalet sürgün edilecektir, bu yüzden şöyle devam eder, Kutsal dağımın hiçbir yerinde zarar vermeyecekler ve öldürmeyecekler, der Rab, bilakis o ebedi şölenlerde ve ziyafetlerde sevinç içinde olacaklardır.

On Birinci Bölüm, Çalgılar

Göklerin Küresi Olan İlk Çalgı Üzerine. Birinci Uyum.

Göksel feleklerin nasıl bir uyumla çınladığını yeterince açıkladık,

Fakat şunu da ekleyelim ki, göklerin yükselen bu ahengi, icracıların, yani söylediğimiz gibi daima Tanrı’nın tahtı önünde duran ve onları yöneten zekaların bulunduğu o göksel sarayın tamamında yankılanır.

Ve bunlar, Platon’un dediği gibi feleklerin üzerinde oturan Sirenler misali, her yerde göklerin tınısını duyururlar. Fakat Orpheus’un kendisine, Sen göğü ahenkli bir lir gibi akort edersin, dediği zat, onları bilhassa tınlatır. Ve o mekan armonik oranlarla öylesine dengelenmiştir ki, orada şarkı söyleyenlerin sesleri, seyircilerin oyuncuların seslerini daha kolay işitebilmesi için mimari ölçülerle inşa edilen tiyatro ve sahnelerden çok daha gür çıkar. Orada sahnedeki ya da o dönemeçlerdeki aktörler komediler okur veya başka şeyler sergilerken, orkestrada oturanlar da yarım dairenin çevresinde oturanlar da onları nasıl görebiliyorsa, armonik sesleri iletmek üzere harika bir ustalıkla yerleştirilmiş yankılanan kaplar sayesinde onların seslerini de fevkalade bir uyumla işitirlerdi. Zira sanat tabiatı aşamaz, bilakis onu ancak geriden ve uzun adımlarla taklit edebilir.

Her kim insanı derinlemesine tanırsa, Zerdüşt'ün şu sözü uyarınca anlar, İnsan, kendi içinde hissettiği ahenkten ötürü sevinç duyar. Daha da hayranlık verici olanı, insan bedeninin yalnızca uzuvları ve hıltları (humores) arasında birbirine karşı ve hüküm süren can ile ruh arasında değil, aynı zamanda ilahi ve dünya üstü olanla da bir ahenk taşımasıdır. Bu yüzdendir ki, Musa'nın yasasında, insan bedenindeki kemiklerin sayısı kadar, yani iki yüz kırk sekiz adet emredici buyruk verilmiştir, bedendeki damarların sayısı kadar da menedici buyruk verilmiştir ki bunlar nedensiz olmaksızın üç yüz altmış beştir ve bu sayı bir yılın günlerini kapsar, bunlar bir araya getirildiğinde altı yüz on üçe ulaşır. Nitekim Tanrı'nın Elohim adının harfleri Kabalacı usulde açıldığında aynı sayıyı verir, harflerin toplamından doğan sayıya bir de adı simgeleyen birlik eklendiğinde, adı oluşturan harflerin toplamı iki yüz kırk sekiz sayısını verir, adın kendi harfleri ise altmış beş eder ki bunlar birleştiğinde üç yüz on üçü bulur. Onlardan doğan o vav harfi ise sayıyı altı yüz on üçe ulaştırır.

Sayılar aracılığıyla teoloji yapanların öğretisine göre bu durum büyük bir gizemle gösterir ki, Elohim adı altında saklı bulunan hükmün doluluğu İsa'ya verilmiştir, O şöyle der, Zira Baba kimseyi yargılamaz, bütün yargıyı Oğul'a vermiştir. O ki her şeyin yargıcıdır ve yine der ki, İnsanlar söyledikleri her boş söz için yargı gününde hesap vereceklerdir, Tanrı ile bütünüyle uyum içinde ve birleşmiş olmamız gereken tüm o emredici ya da menedici buyruklara aykırı düşen her türlü eylem için ise çok daha fazlasıyla hesap verilecektir.

Bunlardan muaf değiliz, zira tüm buyrukların mükemmelliğini kendinde toplayan İncil'in o gizemli sözüyle özetlenmişlerdir, Rab Mesih'in dediği gibi,

Bu iki buyruğa, yani Tanrı ve komşu sevgisine bütün yasa ve peygamberler bağlıdır. Her kim bunu yerine getirirse, Hezekiel'in kehanetindeki şu söz gerçekleşir,

Kemikler kemiklere yaklaştı, her biri kendi eklemine vardı. Bunlar şüphesiz ilahi çalgıcının hakkında şöyle ezgi söylediği Davud'un kemikleridir, O vakit ezilmiş kemikler sevinçle coşacak, ve yine,

Canım Rab'de sevinç bulacak ve O'nun kurtarışıyla coşacak, O'na uyumlu olarak şöyle der, Bütün kemiklerim diyecektir ki, Ya Rab, Sana benzer kim var? Sen ki bütün bunları bir araya toplayıp uydurdun, bilhassa öteye beriye dağılmış görünen o kemikleri birleştirdin. Bunlar uyum sağladıktan sonra Hezekiel'in sözü devam eder, Ve gördüm ki, işte üzerlerinde sinirler ve etler yükseldi, öyle ki bütün uzuvlar ve iç organlar en uyumlu şekilde bir arada Rab'de sevinç bulsun. Buradan hareketle Augustinus muhteşem bir anlayışla der ki, dirilen bedenlerin bütün sinirleri ve azaları o kentin Hükümdarı'nın övgüsünde yankılanacaktır, insanlar Tanrı'nın buyruklarını ve törenlerini gözetmekte O'nunla ne denli uyum içinde olmuşlarsa, bu uyum o denli tatlı bir ahenk meydana getirecektir.

Dördüncü Çalgı Hakkında, Melek Dili, Dördüncü Bölüm.

Göklerin o ahenginde meleklerin ruhları da eksik değildir, şayet göksel jimnazyumda eğitilen ve bağrında Mesih'in yankılandığı Pavlus, İnsanların ve meleklerin dilleriyle konuşsam demeseydi, onların bir dille konuşup Yaratıcı'yı övüp övmedikleri konusunda belki şüpheye düşerdik. Pavlus'a göre meleklerin de bir dili vardır, onunla hem kendi aralarında hem de bizimle konuşurlar, sesli bir tınıyla değil, konuştukları varlıklarda yeni bir kavrayış meydana getirerek konuşurlar ki bu işitilebilir bir sesle ifade edilenden çok daha asildir. Zihinde kaynayan şeyleri açığa vurmaya yarayan o araç, her ne olursa olsun, dil olarak adlandırılır. Plato'nun dediği ve Aristoteles'in onayladığı gibi dil, zihnimizde tasarladığımız şeyleri onun rehberliğinde ifade edelim diye verilmiştir. Şunu da asla göz ardı etmemek gerektiği kanaatindeyim ki, etten dilimizle iki türlü besin sağlarız, kendi bedenimiz için cismani, başkaları içinse ruhani besin. Birinci işleyiş hakkında Marcus Varro şöyle der, dil sanki lokmayı bağlar, zira onu döndererek dişlere öğütülmesi için sunar, ardından yuvarlayıp mideye indirir. İkinci işleyiş ise apaçıktır, dil aracılığıyla diğerlerine Tanrı sözünün gıdasını sunarız, nitekim insan bunu hissedilir bir sesle yapar, melek ise bir kavrayış aşılayarak gerçekleştirir.

Bundan ötürü, Yuhanna nasıl ses olarak adlandırılmışsa, havariler ve vaizler de Tanrı'nın gizli kelamını açığa vurdukları için diller olarak anılırlar, dili harekete geçiren ve bolca feyiz bağışlayan Kutsal Ruh da ateşten diller halinde görünmeyi dilemiştir. Meleklerin ne şekilde dilleri olduğu ve nasıl konuştukları, meleklerin kendileri gibi gizli olsa da, şu şekilde kavrayabiliriz, uzakta olana konuşan kimsenin daha şiddetli bir haykırışa ihtiyaç duyduğunu, yakındakinin ise işitenin kulağına fısıldayarak alçak sesle konuştuğunu görürüz, eğer onun zihni işitenin ruhuyla doğrudan birleşebilseydi, hiçbir sese ya da fısıltıya gerek kalmazdı, aksine zihninde tasarladığı söz hiçbir ses duyulmaksızın doğrudan beliriverirdi.

Bu durum bedenden ayrılmış canlara, meleklere ve cinlere mahsustur, zira cinlerin gürültüsüzce, çoğu kez de gizlice bize karşı durduklarına ve üzerimize türlü savaşlar açtıklarına hiç şüphe yoktur. Nasıl ki saydam hava renkleri ve şekilleri kabul edip onları doğası gereği bu tür şeyleri alabilen nesnelere iletiyorsa ve bu renkleri alarak suretleri bakan kimseye aynada gibi sunuyorsa, aynı şekilde cinlerin cisimleri de muhayyileden (phantasia) aldıkları şeyleri zihnin düşünme gücüne doğru sessizce yöneltir ve biçimlendirirler, tasavvurları hayvanın bizzat kendi idrakine aktarırlar, öyle ki çoklukla uyanık ya da uykuda olanlara biçimler fısıldayarak, göğüste şehvani hazları depreştirerek ve ihtirasları kışkırtarak zihinleri bulandırırlar. Lakin onlar bunu kargaşa uyandıran bir sanatla ve yanıltıcı bir hileyle yaparlar.

Melekler ve daha üstün ruhlar da aynı şekilde başka yollarla amel ederler, ancak onlar çok daha hayırlı şeyleri fısıldarlar, Augustinus'un dediği gibi, Tanrı'nın değişmez eylemi ve takdiri vasıtasıyla onlara yönelttiği o yüce hitaba göre hareket ederler. Bu hitap gelip geçici bir sese sahip değildir, ebediyen baki kalan ve zamana yayılmış olarak işleyen bir kudrete sahiptir, onlar vasıtasıyla yapılması gereken her ne varsa o zihinlerde meydana getirir. Bu sebeple, Augustinus'un aynı yerde belirttiği gibi, değişmez Hakikat, sanki ebedi bir yasa gibi onların o yüce meclisinde danışılan bir mercidir, zira onlar kendiliklerinden Hakikat değildirler, sadece yaratılmışlar olarak hakikatten pay alırlar ve ona tıpkı bir yaşam ilkesine yönelir gibi yönelirler. O değişmez Hakikat onlarla tarif edilemez bir şekilde konuşur, bir aynada gösterir gibi açığa vurulması gerekenleri sergiler, gerek bizim yararımıza, gerek bize emanet edilen şeylerin yönetimine, gerekse bize bağışlanacak kutluluğa dair şeyleri gösterir. Bunlar açığa vurulduğunda melekler buna karşılık gelen zihinlerle ve en yüce makamlarla ezgiler söyler, Tanrı'yı son derece tatlı bir ahenkle överler, kimi zaman da hissedilir bir ses çıkarırlar, nitekim Rab'bin göğe yükselişinde orada bulunan herkesin duyacağı şekilde şu sözleri söyledikleri aktarılır, Ey Celileliler, ne diye göğe bakıp duruyorsunuz, ve bunu takip eden diğer sözleri sarf etmişlerdir, tıpkı Davud'un ilahisinde geçtiği gibi,

Tanrı sevinç naralarıyla yükseldi, Rab boru sesiyle yükseldi, Augustinus ve Hieronymus'un hemfikir olarak yorumladığı üzere, bu meleklerin apaçık sesidir. O Başmelek, herkesi Mesih'in yargısına ve kürsüsüne toplamak için korkunç bir boru sesi çıkaracaktır, Havari'nin şu sözü uyarınca, Başmeleğin sesiyle, Tanrı'nın borusuyla, ki o melek borusudur ve onun nefesi Tanrı'nın harekete geçirici kudreti olacaktır.

İster hissedilir bir ses olsun, isterse uyum sağlayan ve övgüler sunan akli bir kudret olsun, bu şüphesiz son derece tatlı olacaktır.

Meleklerin ve Kutlu Ruhların Zihinleri Hakkında, Bunların Kendileri de Çınlayan Birer Çalgıdır, Beşinci Bölüm.

Gök sarayının o hitabı sesten ziyade zihinle icra edildiğine göre, zihinlerin kendileri de sesli sedayla üretilenden çok daha tatlı bir ahenkle çınlayan birer çalgı olacaktır. Bu ahengi, dışarıda tecrübe ettiğimiz şeylerden çıkarımla anlayabiliriz. Nitekim konuşan kimseler arasında tasavvurların benzerliğiyle bir uyum sağlandığında, bu ahenkten doğan tatlı bir hoşnutluk meydana gelir, tıpkı canların ve ruhların seslerindeki uyumsuzluktan bir dehşet, bıkkınlık, hoşnutsuzluk ve keder doğduğu gibi, öyle ki bundan cehennem kokusu yayılır. Şu halde, ilahi, insani ve meleksi bütün zihinlerin kendi aralarında ve hepsinin birden o Hükümdar ile en yüksek uyum içinde olduğu o dünya üstü gerdek odasında, bütünüyle tatlı bir ahenk parıldar, Augustinus'un da düşündüğü gibi, bu durum kutluluğun sebebidir ki o da Tanrı ile ahenkli bir bağlılıkta yatar, tıpkı sefaletin O'ndan kopuş ve uyumsuzluk olması gibi. İşte hakiki ahenk budur, zihnin ahengidir, bilinen çalgılarla ya da nefesle icra edilen ve sanatla kurulan her türlü sesli ahenk, bütün övgülerin bu en yüce çalgısına kıyasla kusurlu kalır. O halde Yaratıcı'nın övgülerini kendi sesiyle en başta bütün kutlu zihinler terennüm eder, zira zihnimizle temaşa edebileceğimiz şeyler, ağızla söylenebileceklerden çok daha fazla ve çok daha yücedir.

Hükümdar için zihinlerin uyumundan daha hoş bir ezgi yoktur, O bizzat bunun içindedir, nitekim Augustinus şu mezmur üzerine şöyle der, Bilgelikle ezgi söyleyin, yani zihnin aydınlanmasıyla övgü sunun, zira hiç kimse layıkıyla anlamadığı bir şeyi güzelce yapamaz. Zihinden ve kalpten doğmadıkça hiçbir övgü zarif değildir. Bu sebeple kalpten gelmeyen övgü Tanrı katında hor görülür, İşaya'da en açık şekilde dendiği gibi,

Bu halk beni dudaklarıyla onurlandırır, fakat yürekleri benden uzaktır. Bu yüzden o ilahi hanende, Tanrı'ya makbul bir övgü sunmak üzere şöyle der, Bütün yüreğimle Sana şükredeceğim ya Rabbim. Tanrı'yı taşıyan bakire de, rahminde taşıdığı Kelam tarafından zihnine esinlenen göksel ezgileri terennüm etmiştir,

"Ruhum Efendi'yi yüceltir, ve canım kurtarıcım olan Tanrı ile sevinçle coşar." Zira can, Önder'in ve Damat'ın övgüsünde, başka her şeyi hiçe sayan ve böylesi bir ahenk içinde uzaklaştırılmış olan tarifsiz derecede kutlu bir musikiyle ruh ile birleşir, sözler böylesi bir uyum içinde eksiksiz ve en güçlü övgüyle dolar. Bütün bu çalgılara ses veren soluk hakkında ki o, Kutsal Ruh ve ilahi Kelam'dır.

VI. Bu çalgıların ses çıkarması için ilk olarak ne gereklidir, ilahi Kelam ile Kutsal Ruh'un erdemi değilse? Zira yeryüzü önderlerinin huzurunda konuşma yeteneği övülüyorsa, en yüce Önder'in huzurunda O'nun övgülerini terennüm edenlere bu yeteneğin bahşedilmiş olması gerekmez mi? Mesih'ten sadık olanlara verilmiş şu vaade sahibiz, Matta İncili'nde şöyle denir, Kralların ve valilerin önüne çıkarıldığınızda, neyi nasıl söyleyeceğinizi düşünmeyin, çünkü konuşan siz değilsiniz, içinizde konuşan Kutsal Ruh'tur. Zihnimizin Tanrı ile ahengine sahip olamayız, gerçeklik kapıyı çalıp birleşmedikçe, meğerki "Ben hakikatim" diyen O zat bize bu uyumu ve hakikati bahşetmiş olsun. İşte bu sebeple, o ahenkten uzaklaşan ve isyan eden hakkında şöyle denmiştir, O baştan beri bir insan katiliydi ve kendi hakikatinde durmadı. Hakikat pınarından gelen Tanrı ile bu gerçek uyum, yani bu birliktelik sağlandığında, en tatlı ve lezzetli sevgi yükselir. Bu yüzden o bilge şöyle derdi, Ey Efendim, senin ruhun her şeyde ne kadar iyi ve tatlıdır. Ve yine, Bilgelik ruhu kutsaldır, tatlıdır. Bu nedenle Pavlus kendimizi Tanrı'ya makbul kılmamızı öğrettiğinde, tatlılıkta ve Kutsal Ruh'ta der, tatlılığı Kutsal Ruh ile bağlar, sanki biri olmadan diğeri olamazmış gibi. Kutsal Ruh neredeyse orada tatlılık vardır, ve Mesih neredeyse tatlılık ve gerçek sevinç oradadır, orada Kutsal Ruh vardır, ve Kutsal Ruh neredeyse orada Kelam vardır, her ikisi de soluk ve erdem verir, biri hakikat aracılığıyla zihne, diğeri ise sevgi aracılığıyla iradeye nüfuz eden o Ruh'a doğru yönelir. Davud'un ilahilerinde zikredilen o birçok çalgının ne anlama geldiğine gelince.

VII. Davud'un en son mezmurunda Tanrı için çalınmasını buyurduğu o çalgıları da göz ardı etmemek gerektiğini düşünüyorum. Zira o bizi boru sesiyle, çenkle, lirle, orgla, zillerle ve bizde pek kullanılmayan diğer çalgılarla Tanrı'yı övmeye davet eder, Davud'un andığı [İbranice], [İbranice], [İbranice] ve benzerleri gibi. Bunlar bağırsağın bükülmesinden, madenlerden ve buna benzer aşındırıcı şeylerden yapıldığından, sekizinci makamda... ses verir. Augustinus bütün bu çalgıların ilahi övgüleri dile getirme tarzı olduğuna kanaat getirerek şöyle der, Azizler, bütün musiki aletlerinde ilahi övgüleri mistik bir şekilde ilan ederler. Zira boruda, en üstün övgünün berraklığını gösterirler. Çenk ve lirde, gökleri ve yeri yaratan Tanrı'yı semavi ve dünyevi şeylerle överler, nitekim çenk yukarıdan ses verir, lir ise aşağıdan. Tef, kurumuş ve sertleşmiş deriden yapılır, ta ki övgülerin ve övülenlerin metanetini temsil etsin. Org, her ne kadar körüklerin üflediği borularla ses veren alete dense de, yine de bütün musiki aletlerinin genel adıdır, öyle ki çok çeşitli övgüleri tazim eder. Ziller ise, birbirine çarparak ses çıkaran aletler olup, bir tür vuruşla birbirine değerek ses veren dudaklarımızı simgeler. Fakat Cassiodorus bu çalgıları başka türlü yorumlar ve der ki, Boru Kral için gürlesin, çenk Tanrı'ya terennüm etsin, lir tellerin gerilmesiyle ses veren diğerleriyle birlikte Damat için çalsın. Çeşitli borularla yapılmış her bir kule, Yaratıcımıza ve Galibimize yankılansın. Augustinus'un, Gregorius'un ve diğerlerinin bu kabil çalgılar hakkında söylediklerini geçip, Kutsal Ruh'un biz en acizlere telkin ettiği şeyleri ele alalım. Kutsal Yazı boruyu öğretir, bu onların kendi bedenlerinde Tanrı'ya sundukları ve şimdi ilahi koro üyelerinin sunduğu övgüye işaret eder, Yeşaya aracılığıyla kendilerine şöyle denmiştir, Sesini bir boru gibi yükselt.

Çenk, On Emir'i tutarak ilahi koro üyeleri arasında sayılmaya hak kazanan Eski Ahit Babalarını simgeler, gerçi bu, kendisinden her lütuf ve erdemin aktığı O'nun gücüyledir, çünkü Pavlus'a göre hiç kimse yasa ile aklanmaz. Lir ise, dünyanın her köşesine ve caddelerine dağılmış olan İncil tebliğcilerini içine alır, tıpkı halk arasında dolaşan yaygın bir çalgı olan lir gibi.

Ve Mesih Musa'nın yasasında vaat edildiği, İncil'de ise aşikar kılındığı için, Baba çift isimle ona seslenir ve defalarca tekrar eder, "Uyan ey yüceliğim, uyan ey çenk ve lir." Tahta bir kasnak üzerine gerilmiş deriden yapılan tef, bedenlerini oruçlarla, perhizlerle ve çilelerle çarmıha geren, kötülükleri ve nefsi arzuları kendilerinde yok eden o kimseleri simgeler, nitekim Pavlus onlar hakkında şöyle der, Mesih'e ait olanlar, bedenlerini tutkuları ve arzularıyla birlikte çarmıha germişlerdir. Koro ise, şüphesiz, ilahi övgülerin usulünce sırayla icra edildiği koroda olduğu gibi, karşılıklı sevgide bir araya gelen herkesi gösterir. Ve Davud birçok çalgıyı saydıktan sonra, nihayet övgüye yönelik bu teşviki şu sözle bağlar, [İbranice], *kol ha-neşama tehallel Yah*, bunu bizimkiler "Her nefes Efendi'yi övsün" diye çevirmişlerdir.

Fakat "Artık yetkinleşmiş olan her can Efendi'yi övsün" demek daha doğru olurdu, zira neşama, zihnin saf ve ilahi halini, Tanrı'dan çıktığı şekliyle ifade eder. Bu yüzden Tanrı'nın insana canı ilk üflemesi bahsinde şöyle denir, Ve onun yüzüne yaşam soluğunu üfledi, bizim "yaşam nefesi" olarak tercüme ettiğimiz ifade budur. Zira dikkat edilmelidir ki bu neşama kelimesi alelade kullanılmaz, büyük bir sır ile yalnızca Tanrı'nın insana can üflediği yerde ve bu ilahide, insanın Tanrı'ya yetkin bir övgü sunmaya teşvik edildiği yerde geçer. Üçüncü kantik, Bedeni arındırmadıkça ve bedenin hayvani kirlerinden arınmadıkça bu pek mümkün olmaz, Kutsal Yazı'da buna hayvaniyetle kirlenmiş can denir.

Demek ki Tanrı'ya karşı ilk saflığına dönerek övmek ister. Sadece kendisinin arınması yetmez, içinde yaşadığı bedeni de arındırmalıdır, öyle ki o da daha önce değindiğimiz gibi ilahi övgülerin kutlanmasına katılsın.

Peygamberin "O'nu tellerle ve orgla övün" derken vadettiği gibi, zira bedenimiz, tıpkı bir çalgı olan orgun borularından çıkan sesler gibi, ruhun içindeki sinirler, damarlar ve arterler vasıtasıyla işler ve hisseder.

Nitekim Pisagorcu meşrebe göre dünya nasıl Tanrı'nın bir çalgısı ise, beden de canın bir çalgısıdır, onun sinirleri, kasları, kemikleri ve gergin lifleri bu bedensel orgun boruları veya telleri olarak adlandırılır, bu teller İbranicede [İbranice], *minim* diye anılır, bu kelime tam anlamıyla damarlar veya çeşit çeşit iç arterler olarak yorumlanabilir, Davud bunları Önder'in övgüsünde bir araya getirerek şöyle der,

"Kutsayın Efendi'yi ey canım, ve içimdeki her şey, yahut bütün iç varlığım O'nun kutsal adını ansın."

ON İKİNCİ ÖLÇÜ, DÜĞÜN ŞARKILARI (EPITHALAMIA). Düğün Şarkılarını kim söylesin.

Birincisi, Bütün musiki aletleri hazır olduğunda, geriye bir düğün şarkısının, yani evliliklerde terennüm edilen bir ilahinin söylenmesi kalır, bu ilahileri, baş mimar ve bu gizemin öğreticisi tarafından eğitilmedikçe hiç kimse layıkıyla besteleyemez.

Kutsal ciltler arasında bazı düğün şarkıları ve müşterek ezgiler vardır ki, üstünlükleri sebebiyle Ezgiler Ezgisi olarak adlandırılır, Süleyman tarafından icra edilmiş, lakin Kutsal Ruh tarafından yazdırılmıştır, yine de Kutsal Yasa'ya kabul edilmemiş ve yirmi dört hayat kitabının sayısına dahil edilmemiştir, ta ki Yeşaya tarafından tashih edilip onaylanana dek.

Güvenilir ve pek meşhur yazarlar nezdinde, eğer kutsal emanet memurluğundan çıkmamış olsaydı, kutsal kabul edilmezdi, ve bütün dalları ilahi sırların terazisine götürür, hakikatin dengesiyle özenle tartardı. Bu sebeple o düğün şarkılarını (hem vaktinde ilahi ruhla dolmuş olan Süleyman tarafından söylendiği, hem de en seçkin peygamber Yeşaya tarafından elenip onaylandığı için) ilahi kabul ederiz ve ilahi meseleler ile göksel yücelik hakkında sunduğumuz bu ahenklerde onları taklit ederiz. Lakin o şarkıların vezin ve ahengi tercümede bütünüyle korunamadığından, o ilahilerde yer alan şeyleri kendi vezinlerimizle beyan etmek istedim. İlk olarak Tanrı hakkında doğru düşünen ve O'na bağlanan can için düğün şarkısını söyleyeceğiz. İkinci olarak iyi donatılmış ve Mesih'e bağlanmış olan Kilise gelini için düğün şarkısını söyleyeceğiz. Üçüncüsünü ise onların sevgisi ve evlilik bağı için terennüm edeceğiz.

Fakat burada terennüm edilen şeyler birçok mecaz ve istiare ile örtülü olduğundan, söylenen her şeyin berrak bir şekilde anlaşılması için şiirlerin altına şerhler koymak istedim. Sekizinci makam.

Gelinlik halindeki Düğün Şarkısı, Kudüs'ün ey tatlı kızları, Gül bahçeleri ve latif çayırlar arasında Şuraya buraya başıboş gezinip dururken, Aman duraksamayın,

Eğer benim dolaşan sevgilimi Görürseniz içinizden biri, Bildirin ona, ne derin acılar çektiğimi Onun aşkı uğruna.

Ak pak ve durudur o sevgilim, Aynı zamanda al renkle bezenmiş, Öyle ki seçilemez benzeri On binler arasından bir başkası.

Başı saf altındandır, saçları ise Gür bir hurma dalına benzer, Her bir büklümü simsiyahtır, Âdeta yarışır kuzgunla.

Işıldayan gözleri benzer güvercinlere, O güvercinler ki berrak suların kıyısında Yıkanmış kanatlarıyla süzülürler Puslu olmayan pak havada.

Yanaklarının güzelliği öyledir ki, Kokuların yükseldiği tarhlara benzer, Baharın bezediği, bin bir türlü Çiçekle donattığı o bağlara.

Ak zambaklarla yarışır dudakları, Gülümseyen kırmızılıklarıyla gülleri aşar,

Ağzının soluğu, sanki mür kokusu saçar. Elleri yuvarlak bir biçimdedir, Parmakları tornadan çıkmış gibi görünür, Ve altınla birlikte zarafetle ışıldar, Gök yakutlarla bezenmiştir. Pürüzsüz ve düz olan karnı, Usta bir elin demir darbeleriyle işlenmiş, Cilalı fildişi levhalar gibi parıldar. Bacakları, Paros mermerini andıran dik sütunlar gibidir, Bunlar saf altından kaideler üzerine oturmuştur.

a Yeruşalim kızları, daha önce cennet çayırlarının lütfundan mahrum kalmış, dallarından koparılmış, yaprakları dökülmüş, canlı su pınarlarından uzaklaşmış ve en alçakgönüllü duyguların çiçeklerini, yani iyi amelleri toplamış olan bu gelini ararlar. b Ve sevgiliden bir işaret göstermesi için yemin ettirirler, zira onsuz ayakta durmak pek güçtür, özellikle de o koruyucu dağdan çekildiğinde. Meğerki gelin, henüz yolda yürümekte olan o canı kendi ziyaretiyle teselli edip mesut kılsın, ki bu da hiçbir surette gerçekleşmez. c Beyaz ve al renkte olmasının işaretleri şunlardır, zira onun beyazlığı, başka kimsede bulunmayan eşsiz masumiyetidir.

Al rengi ise, sevgilisine her şeyini feda ettiği ve onun için canını verdiği sevgisidir. Binler arasından seçilmiş olması, onluk sayının kemaline tekabül eder, bu da yüce bir mükemmelliğe ve o seçilmiş gelinin ilahi tabiatına işaret eder. d Başı, tüm metallerin en kusursuzu olan saf altına benzetilir. Fakat saçlarının düzenli güzelliği, boş yere değil, bir hurma ağacına yahut hurmanın özüne denk tutulur, böylece saçların kuvvetine işaret edilir, nitekim onlar koparıldığında güç yok olur, tıpkı Samson hakkında okuduğumuz gibi, zira o öz koparılırsa ağaç şüphesiz kurur. Rengi ise kargaya benzer, İbrani ilahiyatçıların peşinden gittiğimiz üzere, karga güç ve kuvvet sembolü olan başlıca kuşlar arasında sayılır, nitekim 140. Mezmurdur ve İncil'de de Tanrı'nın kendisini çağıran karga yavrularını beslediği boşuna yazılmamıştır. e Dış görünüşü kargaya benzese de ve dışarıdan fazlasıyla karalık barındırsa da, iç gözü saf bir güvercin gibidir, dolayısıyla kurtarıcı hikmet suyunun en bol aktığı nehirlerin üzerindeki o saflığı ve bilgeliği temaşa eder. f Yanakları, ıtriyatçıların diktiği baharat tarhları gibi hayâ ve iffetle doludur, bu hem iffet kokusundan hem de ilahi buyrukları kabul etme genişliğinden ileri gelir. g Dudakları, damlayan saf mür gibi kızıl güllerdir, bundan da iyi ahlakı bozan kötü sohbetlerden uzak duran, zarafet dolu sözlerin döküldüğü anlaşılır.

ÜÇÜNCÜ EZGİ

Bedenin, karlı tepeleri kaplayan, Kızıl dorukları saran Lübnan gibi göklere yükselir. Bu yüzden şairlerden dilerim ki, Gül çiçekleriyle bezenmiş bu yeşilliği, Ve kokulu otları derlesinler.

Gelin Üzerine Düğün Şiiri (Epithalamium)

Elleri altın gibidir, iyi amellerin meyvelerini taşır, küresel bir sanatkârın elinden çıkmışçasına gök yakutlarla, yani göksel duygularla doludur.

Onlar olmadan hiçbir şey yapamayız, hiçbir temiz düşünceye varamayız. Ayakları, sağlam mermer kaideler üzerine dikilmiş sütunlar gibi yerleşmiş duygulardır.

Karnı, arınmış düşüncelerin ışığıyla parlayan fildişi gibidir, fakat içten içe ilahi sarayların hikmetini taşır.

Zarafeti ve güzelliği, kusursuz ağaçlar gibi boy atan yaratılmış basamakların derecelerine benzetilir, yani en yüce iyilik ve erdem basamaklarına.

Çünkü doğruluğun kökü ve kokusu meyvelerinde gizlidir, nitekim canın gıdası ilahi kokulardan nasibini almıştır.

a Ne kadar güzelsin sevgilim, yüzün ne kadar hoştur, b Karşı duran ordu gibi heybetli ve korkunçsun. c Gözlerini benden biraz çevir, zira beni benden alıyorlar. d Şakaklarının etrafında düzenle dökülen saçların, Gilead Dağı'ndan inen keçi sürüleri gibidir. e Yıkanma yerinden yeni çıkmış koyun sürüsü gibi, Dişlerin öylece parıldar, Açılmış nar taneleri gibi. Ve usta bir elin işlediği kadeh gibidir, O ak göbeğin. h Karnın ise, taze ekinler arasında Boy veren bir buğday yığınına benzer. Ve o narin göğsünde, İkiz ceylan yavruları gibi yumuşacık durur memelerin.

a Göksel Yeruşalim'in sureti olarak adlandırılan gelin, yukarıdaki kentin ve gökten inen tüm gelinlerin topluluğunun timsalidir, kocasının süsüyle bezenmiştir, hiçbir dünyevi güzellikle kıyaslanamaz. b O öyle güzeldir ki, paklığı ve sevgisinin büyüklüğü karşısında ordugâh kurmuş bir askeri birlik kadar korkunç ve heybetlidir. c "Gözlerini çevir" der, bir âşık gibi yalvarır, zira gelinin bakışındaki o yüce hikmet damadı derin bir hayranlığa sürükler. d Saçları keçi sürülerini andırır, bunlar sol tarafa ayrılan lanetliler değil, Gilead Dağı'na konulan, yani Rabbin huzurunda tanıklık yığınına yerleştirilenlerdir, saçların tek tek sayılması da aynı gizeme işaret eder. e Dişleri, masumiyeti ve arılığı temsil eden, yıkanıp çıkmış koyunlar gibidir. f Yanakları nar dilimlerine benzer.

SEKİZİNCİ MAKAMA GÖRE

Kimdir bu kadın, tan yeri gibi süzülüp gelen, Gecenin içinden yükselen bir şafak gibi? Güneş gibi güzel, ay gibi berrak ışıklar saçan, Karanlığı yarıp aydınlatan? Gece şimdi soğuk kollarını açıp serin gölgeler düşürürken, Haydi gel sevgilim, adımlarını hızlandır, Kollarımın arasına geri dön. Hafif adımlarla toprağa basışın, Nazikçe yürüyüşün ne hoştur.

O vuslat anında, O, evet o, bağrıma yaslanır, Karşılıklı bir sevgiyle korkularımı dağıtır. Dudaklarımı dudaklarına yaklaştırıp, Şaraptan daha tatlı buseler kondururum ona.

Elinden tutup onu doğruca annemin odasına götüreceğim, Orada o, narların özünden süzülen saf şarabı içecek.

Ve kucaklaşmalar başlayacak hemen, Sol eli başımın altında olacak, Sağ eliyle boynumu saracak.

g Göbeği, henüz ana rahminden ayrılmamış bir çocuğun beslendiği yer gibidir, göksel gıdanın cana ulaştığı kanaldır, fırında pişmiş ekmek gibi can bağışlar. h Karnı da aynı şekilde en iyi buğday yığınına benzer, henüz kabuğundan çıkmamış bir yavru gibi, zira ana rahmine düşen çocuk, ilahi tohumun gıdasıyla beslenir ve süt emme çağı gelene dek onunla büyütülür, bu yüzden vadi gülü olarak anılır. i Göğüsleri şarap kadehlerine benzetilir, zira oradan peygamberlerin ve bilgelerin emdiği o ruhani süt, yani canın manevi gıdası akar, Rab bunu kullarının kurtuluşu için hazırlamıştır. k Kraliçeler altmış tanedir, bu da onluk sayının altıyla çarpılmasıyla kemale eren iyi amelleri gösterir.

Kuma ve cariyeler ise seksen tanedir, bunlar göksel şeylere duyulan arzuları temsil eder, hayvani duyguları kovar, sekiz sayısının on ile çarpımı olan seksenle açıklanır.

Oysa genç kızların, yani gizli iç odaların duygularının sayısı yoktur, zira İbranice alemoth gizlenmiş genç kızlar manasına gelir. l Bedenin bu uygun benzetmelerle tasvir edilmesi gibi, can da kendi basamaklarından geçer, önce doğal ışığın şafağı, sonra Davud ve Süleyman zamanında dolup taşan yasanın ışığı, nihayetinde İsa'nın duasıyla asla sönmeyen İncil inancı ve öğretisi ile mükemmelliğe erer, böylece insan soyunun düşmanlarına karşı bir ordu gibi korkunç ve muzaffer kılınır. m Can, düşüşün getirdiği o acılıktan arınmak için ceviz bahçesine indiğini söyler, zira hiçbir gelin günahtan büsbütün muaf değildir, hepsi bir şekilde sapmıştır.

ÜÇÜNCÜ EZGİ

Böylece birbirimize sarılmış halde, Koro yerinin güzel yataklarında uzanacağız, Her yana türlü kokular saçılan o yerde. Ve etrafımızda altmış yiğit nöbet tutacak, İsrail'in tüm ordularından daha güçlü olanlar. Derken gözlerimize usulca uyku inecek, Tüm bedenimize tatlı bir huzur yayılacak.

Yalvarırım kimse bizi uyandırmasın, Ne ayak sesleriyle ne de bir fısıltıyla, Ta ki uyku kendiliğinden çekilip gidene dek.

Herkes günahın içine düşebilir, fakat bu düşüş ölümcül bir sapma değil, günahtan sıyrılma çabasıdır, ceviz kabuğunun kırılıp içindeki iyi özün ortaya çıkması gibi, nitekim suçun çok olduğu yerde lütuf daha da bollaşır. n Bu düşüş halinde gelini bulan damat, onu geri çağırarak şöyle der, "Geri dön, geri dön ey Şulamlı kadın", yani barışa ermiş, iç huzurunu bulmuş ve düşmanlarını yenmiş olan.

Bu yüzden ona övgüler yağdırılmalı ve şöyle denmelidir, "Şulamlı kadında ne görüyorsunuz, orduların dansından başka?" Bu bir savaş dansı değil, sevinç raksıdır. o Doğru bir ahlak ve erdemle ayağa kalkan bu gelini gören herkes hayranlıkla sorar, "Ey hükümdarın kızı, sandalların içindeki ayakların, amellerin ve duyguların adımları ne kadar güzeldir", öyle ki ayağı hiçbir taşa çarpmadan, tam bir ruh birliği içinde yoluna devam eder. a Vuslat arzusu tüm yönleriyle tamamlanmış, her türlü sevinçli duyguyla dile getirilmiştir.

Karşılıklı sevgi ilk olarak, taraflardan biri diğeri uğruna kaygılara katlandığında, birbirlerini karşılıklı bir sevgiyle kucakladıklarında ve kadınsı olmayan, bilakis içen kimsenin kötüyü reddedip iyiyi seçmeyi öğrendiği o daha hayırlı memeler arasında beslendiklerinde aşikâr kılınır.

Bu sütle beslenen her ikisi de ilahi aşkla tutuşur, zira Arketip'teki memeler peygamberlerin sütlerini akıtır, nitekim şeriat kitapları da bize hikmetin hakiki sütünü takdim eder.

Bu memeleri emmeye ancak bir öpücük yoluyla varılır ki bu öpücükte dünyaya ölen ruh yalnızca Tanrı için yaşar, her türlü taştan ve en sert kayalardan çok daha tatlı olan o sütle yetinir.

Fakat bazen aynı memelerden şarap da çekilir, nitekim onlar hakkında şöyle de denir, memelerin şarap salkımları gibi olacaktır.

Böylece bu öpücük alınıp süt emildikten sonra, yeryüzünün o aşağılık ve ölümlü annesinin değil, bilakis çocuklarının anası kılınan, evlatlarıyla sevinen ve neşelenen o daha yüce olanın gerdeğine girilir, şayet göklerin krallığına girmek istiyorsak bu pek velut anadan yeniden doğmamız icap eder, Havari’nin onun hakkında dediği gibi, lakin yukarıdaki Kudüs hürdür ve o bizim anamızdır, hakiki öpücüğü almış ve o güzel sütü tatmış olanlar onun gerdeğine girecektir.

Oraya dâhil edilen ruh saf şarabı, narların suyuyla karıştırılmış nektarı, yani saf hayırhahlığı yudumlar, böylece bu zevkle kendinden geçer ve ölümün unutuluşuna erer.

Böylece bu sevgiyle ısınan eşler birbirlerine doğru ilerler ve dostlar arasında âdet olduğu üzere, beyaz leylakların kollarıyla kutsal kucaklaşmayı tamamlarlar.

Bu kucaklaşmada şehvet ve ona ait her şey başa ve akla tabi kılınır, nitekim vaktiyle şöyle buyrulmuştur,

Arzun senin emrinde olacak, zira o kana göredir ve onun tabiatını taşır, bu durum Arketip'te de böyledir.

SEKİZİNCİ TON

Fakat ölüm korkusundan kurtulmuş olarak, tüm erdemlerin ve ilahi lütufların kucaklaşmasından sevinç duyar.

Bu iki şeyden, yani sevenlerin soğumaya meyilli olduğu sevgiden sakınmalı, sevgi ısınsın ve parlasın, korku ise sevgiden uzak dursun. Bu sevgiyle hedefine ulaşan gelin dinlenmelidir, o güzel ve kokulu yatakta, her iki eşin de zevk duyduğu yerde gelin uzanmalı, huzur içinde uyuyup dinlenmelidir.

Böylece güven içinde dinlenilsin diye, yatak odası altmış yiğitle çevrilidir, sıradan yiğitlerle değil, İsrail'in en güçlüleriyle, yani Tanrı'ya hizmet eden o semavi orduyla,

Bunlar, ilk mükemmel sayı olan altı ile yetkin onluk sayının çarpımından oluşan altmış sayısıyla seçilmişlerdir, bu da muhafızların tam yetkinliğini gösterir. Hepsi kılıç kuşanmıştır, onlar hakkında şöyle denir, Kılıcım göklerde parıldadı, hepsi savaşa ve Mikail'in ejderhaya karşı verdiği o mücadeleye talimlidir. Askerlerin âdeti olduğu üzere her birinin kılıcı uyluğundadır, gece korkusuna karşı, yani zamanın ve günahın o çifte gecesinde saldıran güçlere karşı korusunlar diye,

Bu muhafızlar tarafından korunanlar, o güvenli çadırda dinlenirken hiçbir korku hissetmezler. Bu emniyet içinde ruh, kendisini öpenden öyle huzurlu bir dinleniş bulur ki, bu derin uykuda dinlendiği şeyin içine dönüşür ve onunla tek bir ruh haline gelir.

Ruh bu uykuda yükselip Tanrı'ya vasıl olduğunda, bütün yoldaşlara yemin ettirilir ki, kendisini saran ruh bu uykuyu sürdürdüğü müddetçe onu uyandırmasınlar, zira ruh dilediği gibi eser, bu durum alanı değil, esen ruhu ilgilendirir, bu sebeple gidene kadar beklenmelidir. Ve bu kucaklaşmada ve uykuda, doğal ilerleyişin ve insan aklının ötesinde öyle güzelleşir ki, ona bakanlar hayranlıkla sorarlar, Çölden, yani bu aşağı dünyadan, mür ve günnük kokuları içinde, gelinin zevkine sunulan bütün ıtırlı tozlarla bir duman sütunu gibi yükselen bu kadın kimdir? Bu ilahilerle, Ezgiler Ezgisi'nde saklı olan ilahi sırları anlatmak istedim, nitekim orada anlatılan o ilahi düğün karşısında insan aklının bütün keskinliği körelir.

Bir yanda ilahi şeylerin bu uçsuz bucaksız denizini, diğer yanda kendi gücümüzün zayıflığını görerek bu vazifenin bize göre olmadığını düşünürüm, meğerki Pavlus'un şu sözüne dayanalım, dinimizin tüm bilgeleri bunda birleşir, Tanrı'nın kendisini sevenler için hazırladığı iyilikler öyle büyüktür ki ne bir göz görmüş, ne bir kulak işitmiş, ne de insanın kalbine doğmuştur, dolayısıyla hiçbir yetkin kalem bu sırrı tam olarak kavrayamaz. Yine de bu sırrın büsbütün yok olmaması için, Süleyman'ın ilahi bir ilhamla söylediği bu Ezgiler Ezgisi'nden bu ilahileri derlemek istedim. Kısalığa gayret ettim ki Kral'ın sırları uluorta açığa çıkmasın, her ne kadar bu meseleyi tam anlamıyla açıklamak çok güç olsa da, Tanrı'nın yardımıyla, sadece katı gıdayla beslenen yetkin kişilere hitap etmek kaydıyla bir şeyler söyleyebilirdim, Origenes'in bu husustaki görüşünü hatırlıyorum, nitekim Vergilius'un dediği gibi,

Türlü belalar içinden, onca tehlikeyi aşıp Kaderin bize huzurlu yurtlar vaat ettiği Latium'a doğru yöneliyoruz.

Zira Ezgiler Ezgisi'ne ulaşmak isteyenlerin, Kutsal Yazılar'daki her bir ezgiyi baştan sona aşmaları gerekir. İlk olarak Mısır'dan çıkmalı ve ilk ezgiyi söyleyebilmek için Kızıldeniz'i geçmelidirler. Ardından ruhani olarak bu geniş ve ıssız çölü aşmalı, ta ki ahit sandığının bulunduğu yere varana dek,

ÜÇÜNCÜ EZGİ

Musa'nın o meşhur ezgisini söylemek için niyet edenler, Dinleyin ey gökler, söyleyeceğim, yeryüzü ağzımın sözlerini işitsin, diyerek Ürdün kıyısında bu ezgiyi terennüm etmek üzere kutsal sınıra yönelirler.

Kutsal metinlerdeki diğer ezgileri ahenkle okuduktan sonra, gelinle birlikte bu en gizemli ezgiyi söyleyebilmek için daha yüksek mertebelere çıkmalıdırlar. Şüphesiz zihinde şu karar kılınmalıdır, eğer o en yüce birleşmeyi hak etmek istiyorlarsa, ruhani canavarlarla dövüşmeli ve onları Heraklesvari bir yücelikle alt etmelidirler. Eğer şehvetin ayartmalarından kaçınır, kargaşayı bertaraf eder, zihnin mutlak sükûnetine ve Origenes'in bahsettiği ruhani arzuya ulaşırlarsa bu kolayca gerçekleşir, bu arzu veya Tanrı'dan gelen sevgi yüreğe işler, etin sevgisini kovar, zenginlikleri, bedeni, kanı ve her şeyi, hatta gökleri bile geride bırakır, zira hiç kimse iki sevgiye birden sahip olamaz, bu sebeple bu sevgiye boyun eğelim ve şu anda daha fazla anlatılmasına izin verilmeyen o ilahi izdivacı kutlayalım.

ON ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: ZAFER Hakiki savaş nedir?

Zafer öncelikle adil bir mücadele ve şerefli bir fetih gerektirir, savaş ancak meşru bir sebebi olduğunda, önceden ilan edildiğinde, hükümdarın yetkisiyle ve adalet gayesiyle yapıldığında meşrudur, intikam hırsıyla değil. Komutanımız Mesih'in, insan soyunun düşmanına karşı açtığı savaşta haklı bir sebebi olduğu aşikârdır, zira o habis iblis olan kadim yılan, insan soyunu ağır ve korkunç bir esaret boyunduruğu altına sokmuştu, bunu hile ve aldatmaca ile yapmıştı. Buna mukabil Mesih, hakikatle, dindarlıkla, ilahi şerefin gayretiyle ve ruhların kurtuluşu için en adil bir amaçla savaştı, öyle ki zalim düşman bile herhangi bir haksızlık isnat edemesin, bu savaş kadim peygamberler vasıtasıyla önceden ilan edilmişti.

Bunlar arasında Kral Peygamber Davud, Tanrı'nın sadık habercisi olarak şöyle haykırmıştı, O, yoksulu güçlünün elinden, yardımcısı olmayanı kurtaracaktır. Hatta Hükümdar'ın kendisi de alenen ilan ederek şöyle demiştir,

Şimdi bu dünyanın prensi dışarı atılacaktır, zira onunla cenge tutuşacağım, nitekim düşman O çölde oruç tutarken O'na saldırmıştı.

SEKİZİNCİ TON

Yetkiyi ise kendisini bu savaşa gönderen Baba'dan aldı, O'nun iradesiyle zulmü yok etmek üzere buyruk aldı, nitekim İşaya vasıtasıyla şöyle buyurmuştur, Halkımın günahları sebebiyle O vuruldu, yani dövülmeye ve yaralanmaya teslim edildi, zira bu yeni tür savaşta zafer yaralarla kazanılacaktı, bu savaşta hiçbir hile, hiçbir aldatmaca ve hiçbir intikam hırsı yoktu, bilakis haksız yere ezilenleri kurtarma arzusu vardı.

Böylece yalancı düşmana karşı hakikatle savaştı, hasede karşı gayretle, nefrete karşı iyilikle ve kibre karşı alçakgönüllülükle mücadele etti.

Vaftiz yoluyla O'nun uluhesini kabul eden Mesih'in bütün askerleri bu savaşa kuşanmalıdır, tıpkı Mikail'in canların koruyucusu olarak aynı düşmana karşı yaptığı gibi, zira Yuhanna şöyle anlatır, Mikail ve melekleri ejderhayla savaştılar.

Bu savaşa Hükümdar Mesih uğruna ve O'nun uğrunda savaştığı yasalar adına girişmişti, nitekim Müjdeci, bir kadının, yani Güneş kuşanmış, ilahi ışığa bürünmüş, Ay'ı, yani sinagogu ayakları altına almış ve başında on iki yıldızdan, yani yukarıda andığımız o ilahi, göksel ve havarisel on iki sayısından bir taç taşıyan bakire Meryem'in gökte belirdiğini, bütün ulusları demir asayla güdecek ve herkese ebedi saadeti bahşedecek olan ilk ve biricik oğlunu doğurduğunu gördüğünü bildirir. O kadim yılan ve ejderha, yani İblis, hadsiz kibriyle şişinerek bir bakireden doğacak olan Mesih'ten kurtuluşu kabul etmeye yanaşmadı, aksine aklı kibirle kabararak, "Göklere çıkacağım, tahtımı Tanrı'nın yıldızlarının, yani azizlerinin üstüne yükselteceğim, tahtımı kuzeye kuracağım" dedi, sanki güneyden gelene karşı dururcasına. Ne yerinde bir tercihle kuzeye yöneldi, zira her kötülük oradan yayılır, her yıkım ve düşüş (casus) oradan kaynaklanır. Mesih uğruna Mikail ve melekleri ona karşı ayaklandı, ilahi haberci tarafından terennüm edilen şu buyruğu işitmişlerdi, "Tanrı'nın bütün melekleri O'na secde etsin." Onların tümü ejderhaya karşı Mesih uğruna ve Mesih'in kanunları adına savaşa girdi. Zira o asi başkaldırıyla savaştı, berikiler itaatle, o kinle, berikiler sevgiyle, o hasetle, berikiler gayretle, o kibirle, berikiler dindarlıkla, o kendi gücüne güvenerek, berikiler ilahi erdemle donanmış olarak.

Bu sağlam inanç ve bu silahlarla Mikail ve ordusu ejderhaya ve onun hempalarına karşı galip geldi, onları bütünüyle helak edip Barışçıl Kral Mesih'in esenlikle hüküm sürdüğü o krallıktan geri dönülmez biçimde kovdu. Böylece yenilgiye uğrayan ve alaşağı edilen ejderha, bize karşı üç yönlü bir ordu sevk etti, bunlar ejderhanın başı ve azgın yöneticisi olduğu dünyanın azmanlarıdır. Nitekim Yuhanna mektubunda bunları anar ve hepsi artık herkesçe bilinir, bedenin şehveti, gözlerin şehveti ve hayatın kibri. Yuhanna'nın Vahiy kitabında sürdürdüğü söz de işte budur, Ejderha öfkelenerek Tanrı'nın buyruklarını koruyan ve İsa Mesih'in tanıklığına sahip olan diğer zürriyetle savaşmaya gitti. Ve az sonra, Mesih bizim için zaferi hazırlamamış olsaydı, azizlerle savaşmasına ve onları yenmesine izin verilmişti, O'nun inayeti sayesinde bu mücadeleler bizim tarafımızdan göğüslenir.

Üçüncü İlahi

Mesih'in kendisi ve askerleri için kazandığı zafer hakkında.

Bu savaşta Başkomutanımız Mesih eşsiz bir zafer kazanmış, düşman O'na en ufak bir zarar verememiş ya da bir yara dahi açamamıştır, zira "Bu dünyanın hükümdarı geliyor ve bende hiçbir şeyi yoktur." Bu zaferin övgüsü bütünüyle, düşmanla tek başına cenk eden O'na atfedilmelidir, nitekim İşaya peygamberde şöyle yazılıdır, "Cenderede üzümü tek başıma çiğnedim ve kavimlerden yanımda kimse yoktu." İşte bu sebepten, Petrus kılıcını çekip düşmanların üzerine atılmak istediğinde, "Kılıcını kınına koy, Baba'mdan dileyemez miyim ve bana on iki lejyondan fazla melek göndermez mi sanırsın, lakin bu savaşı tek başıma tamamlamam gerektiğinden bunu istemiyorum" dedi.

Bundan dolayı, dinleyenlerin ve O'nu dikkatle temaşa edenlerin şaşkınlığı içinde, o çetin çatışmada Baba'ya haykırdı, "Tanrım, Tanrım, beni niçin terk ettin?", yani o amansız düşmanla mücadelede neden tek başıma bıraktın.

Tanrı'nın sırlarına vakıf olan Pavlus, Koloselilere bu gizemi açıklayarak şöyle dedi, Günahlar içinde ölü ve yağmalanmış haldeyken Mesih sizi diriltti, bütün günahları bağışladı, aleyhimize olan o ferman belgesini sildi, onu aradan kaldırıp haça çiviledi, hükümdarlıkları ve otoriteleri soyup cesaretle teşhir etti, onlara haç üzerinde alenen galebe çaldı. Pavlus burada bütün savaşın sırrını, nizamını ve Mesih'in insan soyunun hasmına karşı kazandığı zaferi açıkça sergilemedi mi? Zira neden savaştığını gösterdi, bizi ölümden, yani ölüm meleğinden ve günahtan kurtarmak, mahkûm ve borçlu olduğumuz borçları bağışlamak, kötü amellerin elleriyle İblis'e düzenlediğimiz o borç senedini silmek için. Ve haç vasıtasıyla borcu ödediğini, karanlığın hükümdarlıklarının ve otoritelerinin ganimetleriyle bizi zenginleştirdiğini, nihayetinde bu zaferi ve zafer alayını bizzat kendisi üzerinden elde ettiğini, bu yüzden pek haklı olarak son derece şanlı kılındığımızı gösterdi. Lakin bize düşen kısma gelince, tek başına savaştı ki borcumuzu yalnızca fidye ödeyene ödeyelim, nitekim Ambrosius Patrikler Kitabı'nda etraflıca anlatmıştır. Ve bu zaferi yalnızca kendisi için değil, hepimiz için hazırladı, böylece yüce kudretini ortaya koydu. Elçi bunu en açık sözlerle ifade ederek, "Rabbimiz İsa Mesih aracılığıyla bize zaferi bağışlayan Tanrı'ya şükürler olsun" der, yeter ki dünyanın ve karanlığın o hükümdarına, onun hilekâr telkinlerine ve amellerine karşı sadakatle savaşmak isteyelim, Tanrı'nın saflarında yer alabilmek için dünyevi olan her şeyi süprüntü sayalım, Azazel'in ayartmalarından sakınmak için nefsi ve zevkleri dizginleyelim, Asmodeus'un ateşi ya da kibri yara açacak bir gedik bulamasın diye itaat yasalarına boyun eğip kendimizi değersiz bilelim. İçsel ve dışsal insana ve bizi çevreleyen hazlara yönelik bu üçlü savaş, mezkûr üç düşmanı dize getirmek için verilmiştir, böylece ruhumuzu o yüce Mesih'e adayabilelim. Kutsal Ruh'a kendi benliğimizden vazgeçerek yaklaşalım, öyle ki bizi O'na bütünüyle boyun eğmekten alıkoyacak hiçbir engel kalmasın, yalnızca itaat etmekle kalmayıp O'nun iradesine kavuşalım. Bedeni kusurları ve cismani şehvetleriyle çarmıha geren Oğul'a da kendimizi uyduralım. Nihayetinde her şeyden arınmış olarak o en müşfik Baba'ya yükselelim, dindarlık ve ruhun ateşiyle O'na yönelelim ki gizlide gözetleyen O bizzat karşılığını versin, bizi kucaklayıp beslesin, nitekim "Göksel Babanız nelere muhtaç olduğunuzu bilir" denmiştir. İşte bu yüce teslis en alçak ve karanlık olana galebe çalar, kötülüklerin iyiliklerle savuşturulduğu o kutsal sırla, ebedi yüceliğe erişebilelim.

Başkomutanın ve Askerlerinin Zafer Şerefi

Zafer kazanıldığında, esirleri kurtaran, sadece tek bir kenti, dar bir mülkü ya da zayıf bir krallığı değil, geçmişteki ve gelecekteki bütün insan soyunu, hatta tüm evreni kendi buyruğuna tabi kılan fatihe zafer alayı bihakkın layıktı, Pavlus'un Efeslilere bildirdiği veçhile, Göksel Baba O'nu semavi mekanlarda kendi sağına, bütün hükümdarlıkların, erkin, kudretin, egemenliğin ve sadece bu çağda değil gelecek çağda da anılan her ismin fevkine oturttu ve her şeyi O'nun ayakları altına serdi. Bu yüceliğe savaşarak, bilhassa çilesi ve ölümü vasıtasıyla ulaştı, nitekim bizzat kendisi İncil'de Luka'nın aktardığı üzere, "Mesih'in acı çekmesi ve böylece yüceliğine girmesi gerekmez miydi?" diye tanıklık etmiştir. Zafer kutlaması, esirleri kurtaran o kutlu diriliş günü başladı ve görkemli bir biçimde krallığına yükseldiğinde nihayete erdi, nitekim kilise şöyle terennüm eder, "Zafer alayı hazırlanır, sağdaki makama yükselir." Zira yüceltilmiş bedeninin arabasında, görkemli bedenin dört vasfını temsil eden dört beyaz atın ardında göğe yükseldi, öyle ki ağırlık hafifliğe büründü, daha kolay ve çabuk yükselebilsin diye, kaba olan inceldi, gökleri engelsizce delebilsin diye, fani olan baki kılındı, ebedi şanda daim kalsın diye. Ve karanlık ışığa tahvil edildi, tıpkı başkalaşım gününde yüzünün Güneş gibi parlaması gibi. Işıkların Babası'nın huzurunda durabilmek için ışık zorunludur, zira O'nda hiçbir kararma yoktur. Nihayetinde nefsi bedenden ruhani bedene yükseldi, herkese aynı vasıflarla dirilme ve kutlu krallığa erişme imkânı ve yolunu açtı. O zafer alayında düşmanı alt ettiği simgeler ve silahlar taşınıyordu, yani haç, dikenler ve mızrak, nitekim kilise şöyle okur, "Kralın sancakları ilerliyor, haçın gizemi parıldıyor."

Başkomutanın hizmetkârları ve yoldaşları şarkılar söyleyerek haykırıyordu, "Rab tahta geçti, ağaçtan hükmetti", zafere ait bütün çalgılarla birlikte.

Ve Vahiy Kitabı’nda Yuhanna buna tanıklık ederek şöyle der, "Uçurumun anahtarına ve elinde büyük bir zincire sahip olan bir melek gördüm, ve İblis olan o kadim yılanı, ejderhayı yakaladı, ve onu bin yıl boyunca bağladı ki, artık ulusları aldatmasın." Nitekim Mesih’ten önce de onu bir bakıma bağlamış ve insanların arasından kendi çukuruna sürmüştü, o çukurda belirli bir zaman için, bin yıl tamamlanana kadar çözülecektir, yani Baba’nın buyurduğu süre boyunca. Ve o vakit Deccal’e, Mesih’ten başka hiç kimsenin yapamayacağı şeyleri yapma yetkisi verilecektir, zira bunların hepsi aldatıcı ve mucizevi görünümlü olacaktır. Fakat biz konumuza dönelim.

Düşman, tüm yenilmiş uşaklarıyla birlikte bağlanmıştı. Düşmanın elinden, cehennem çukurlarından, kapıları ve kilitleri parçalayarak kurtardığı tutsaklar ise sevinç içinde sıçrıyor, Hükümdar ile birlikte zafer kutluyorlardı, ve birçoğu, İncil yazarının dediği gibi, artık yüceltilmiş olan bedenlerinin arabalarında bir araya gelmişti, "Kutsalların birçok bedeni onunla birlikte dirildi, ve kutsal şehre girdiler", yani göksel Yeruşalim’e, ve nihayet yeryüzündeki Yeruşalim’e girdiler ve her iki Yeruşalim’de de birçok kişiye göründüler.

Birçok koro üyesi büyük bir alkışla bu duruma tezahürat ediyordu. Diğerleri ise böylesine büyük bir zaferle gerçekleşen bu göğe yükselişe hayran kalarak, Luka’nın anlattığı şu sözleri söylüyorlardı, "Ey Galileliler, ne diye göğe bakıp duruyorsunuz? Göğe bakışınız artık ona erişemez. Aranızdan göğe alınan bu İsa, onu göğe giderken gördüğünüz gibi aynı şekilde geri gelecektir." O zaman onunla birlikte tam bir sevinç ve zafer payı sizlere verilecektir. Bu zafer alayında borazanların ve diğer çalgıların sesleriyle nasıl bir ahenk oluştuğunu, Kutsal Ruh’la dolu olan kutsal peygamber bir bakıma önceden bildirerek şöyle demiştir, "Bütün uluslar el çırpın, zira o herkesi kurtardı ve herkes adına zafer kazandı, sadece Yahudi halkı için veya yalnızca İsrail soyu için değil. Sevinç nidalarıyla Tanrı’ya haykırın", tıpkı en büyük bayram olan Jübile zamanında yapıldığı gibi. Peygamber, bu yüce zaferde ne yapılması gerektiğini öne sürerken duraksamıyordu, zira "Adonay", yani Rab İsa, ki bu ismin ne anlama geldiğini daha önce açıklamıştık, yücelmiş ve yükseltilmiş, bütün yeryüzünün üzerinde korkulan, titrenen ve hürmet edilen bir Kral kılınmıştır, oysa daha önce yeryüzü yargıçlarının önünde uysal bir kuzu gibi durmuştu. "Halkları bize, ilahi yasalara ve Hristiyan ordusunun önderlerine boyun eğdirdi, ve ulusları, yani kalabalıkları ayaklarımızın altına serdi", ki bunu yalnızca İsrail hanedanını ve birkaç yabancıyı yönetmiş olan Musa ve şeriat kâhinleri yapamamıştı. "Bizim için seçti", yani lütfetti ve bize kendi mirasını dağıttı, ya da "bizi kendi mirası olarak seçti", bizi kendi mirasına, yani dünyanın kuruluşundan beri hazırlanmış olan krallığa ulaştırdı, ve bunu "sevdiği Yakup’un görkemi veya azameti için" yaptı, çünkü artık hepimiz iman aracılığıyla sonsuz yaşama adanmış İsraillileriz.

İnsan olan Tanrı sevinç nidalarıyla yükseldi, ki bu nidalar şüphesiz her şeyin en layığıdır, ve Rab borazan sesiyle, yani Jübile zamanında çalınan ve İbranicede şofar denilen boynuz sesiyle yükseldi. "Öyleyse ilahiler söyleyin, Tanrımız için ilahiler söyleyin, Kralımız için ilahiler söyleyin."

"İlahiler söyleyin, çünkü o artık bütün yeryüzünün Kralı kılınmıştır, kralların Kralı ve rablerin Rabbidir, zira her şeyi kurtarmıştır. Bu yüzden böylesine büyük bir Kral için bilgelikle ilahiler söyleyin", yani anlayarak, söylediklerinizin anlamına dikkat ederek, yalnızca dudaklarınızla değil, kalbinizle ve zihninizle bu övgüleri dile getirin.

"Mesih Tanrı artık ulusların üzerinde hüküm sürecektir, ve insan olan Tanrı kutsallığının tahtına oturacaktır." Bu tahta Ana Örnek’te (Archetypus) tiferet denir, yani görkem, güzellik ya da zafer. Nitekim Yeşaya’da simgesel bir gizemle şöyle denmiştir, "Kendine bir tiferet ismi edinmek için halkını vaktiyle Musa’nın eliyle Mısır’dan çıkardığın gibi", ki biz bunu görkem ismi olarak tercüme ettik ve zafer ismi olarak da tercüme edilebilir. O bu ismi, insan soyunun tamamını gerçek anlamda Mısır’dan, yani şeytani köleliğin darlığından ve cehennem zindanından kendi kanıyla çıkardığında kazanmıştır, nitekim Zekeriya da peygamberlik ederek şöyle demiştir, "Sen de antlaşmanın kanı sayesinde tutsaklarını susuz çukurdan çıkardın."

Bu sebeple Yeşaya, elde edilen bu zafer hakkında kehanette bulunmaya yöneldiğinde, kan ve ölüm yoluyla yeni bir zafere erişen Mesih’in zafer dolu yükselişine hayran kalan meleklerin söylediklerini aktarmıştır, Dionysios’un açıkladığı gibi, şöyle haykırıyorlardı,

"Neden giysin kızıl, şarap teknesinde üzüm çiğneyenin giysisi gibi?"

Zafer kazanan onlara cevap vererek şöyle dedi,

"Şarap teknesini tek başıma çiğnedim, ve uluslardan yanımda hiç kimse yoktu. Onları öfkemle çiğnedim, ve gazabımla ayaklar altına aldım. Kanları giysilerimin üzerine sıçradı."

Zira onların günah kanını ve borçlarını üzerime aldım, onların kurtuluşu için kendi kanımı döktüm, öyle ki hepsi daha güvenli bir şekilde zafer kutlayabilsinler.

Mesih’in Ayrılışından Sonra Farklı Önderlerin Zaferi Üzerine

Bütün dünyaya karşı zafer kendi kanıyla Mesih tarafından kazanılmış olsa da, ki her türlü övgü ve yücelik herkes tarafından ona borçludur, yine de onun buyruğu ve inayetiyle başkaları da zafer kazandı, bilhassa on iki havari önderi, onları doldurduğu Kutsal Ruh’un gücüyle dünyanın on iki bölgesinde zafer elde ettiler. Bu yüzden, daha önce söylediğimiz gibi, tüm insan soyunu kapsayan on iki kabilenin başına atanmış sayılırlar. Herkesten çok emek vermiş olan Pavlus da bunun dışında tutulmamıştır.

Nitekim onun da diğerleriyle birlikte, Mesih’in egemenliğine kattığı birçok şehre ve eyalete karşı zafer kazandığı açıktır, zira Antakya, Seleukia, Rodos, Perge, Pamfilya ve Kilikya’dan, aynı şekilde Frigya, Filippi, Makedonlar, Korint, Selanikliler, Atinalılar ve Efeslilerden ve Yunanistan’ın birçok adasından zaferle çıkmıştır.

Aynı şekilde İtalya ve İspanya’dan da, ki bu bölgelere daha önce belirttiğimiz gibi Rab İsa’nın adını taşımıştır, zafer payı öncelikle Pavlus’a atfedilmelidir. Petrus’a ise Roma’dan pay düşer, zira bu dünya başkenti Mesih’in bayrağı altında savaşmaya başlamıştır, Yuhanna’ya Asya’dan, Tomas’a Hindistan’dan, ve diğerlerine vazife olarak kendilerine kura ile belirlenen vaaz bölgelerinden zafer payı verilir. Bu zafer elde edildiğinde, İmparator ile birlikte zafer alayını ve taçları hak etmiş olurlar, ve onun yardımcıları olarak on iki taht üzerine otururlar, öyle ki İsrail’in gerçek on iki kabilesini yönetsinler ve yargılasınlar, bu kabileler hakkında yukarıda yeterince bahsedilmiştir. Bu sebeple Peygamber onlar hakkında şöyle ilahi söyler,

"Halkların önderleri İbrahim’in Tanrısı ile bir araya geldiler", o İbrahim ki Hükümdarımızın günlerini gördü ve sevindi. Ve "İbrahim’in Tanrısı" denir, çünkü onun gelişi ilk olarak İbrahim’e vaat edilmişti. Aynı zamanda "İbrahim’in Tanrısı" denir, çünkü o yeni bir insan kılınmış, değişen ismin de bu gizemi anlayanlara işaret ettiği gibi, Kurtarıcı tarafından yeniden doğurulacak olan yeni bir ordunun Babası tayin edilmiştir. On iki önder de Tanrımız Mesih ile öylesine birleşmiştir ki, Peygamber onlar hakkında şöyle devam eder, "Yeryüzünün güçlü tanrıları, ya da tanrıları kalkanları veya yeryüzünün koruyucuları son derece yüceltildiler", çünkü yeryüzünün bütün kabilelerinin üzerine çıkarıldılar ve yüceliğin en seçkin tahtlarına yerleştirildiler. Kutsal Kral Davut da bir başka mezmurda onlar hakkında şöyle söyler, "İki ağızlı kılıçlar ellerindedir, yenilgiye uğratılmış düşmanlardan intikam almak için", o düşmanlar ki insan soyuna ve bütün uluslara üstün gelmişlerdi. Bu intikamı, Yuhanna’nın sözünü ettiği kişiyle birlikte aldılar ve almaktadırlar, "Ağzından iki yanı keskin bir kılıç çıkıyordu", bu yüzden birlikte kuşanmış olarak yazılı yargıyı ve ilahi zihinde belirlenmiş olan hükmü yerine getirirler, düşman kralları bukağılarla, onların soylularını demir kelepçelerle bağlarlar. İşte bu zafer öncelikle havari önderlerine verilmiştir, ve ardından halkları Mesih’in ve Tanrı’nın egemenliğine getiren bütün vaizlere, ve kendilerine emanet edilen cemaati ya da en azından kendilerini iyi yöneten herkese verilmiştir, nitekim şöyle devam eder, "Bu görkem onun bütün kutsallarınadır." Ve Vahiy Kitabı’nda İmparator şöyle der, "Galip geleni, benim tahtımda oturtacağım, ki bu taht gerçek zafer arabasıdır, tıpkı benim de galip gelip Babamın tahtına oturduğum gibi."

On Dördüncü Makam, Ödül ## Savaşanların Ödülünün Ne Kadar Büyük ve Değerli Olduğu Üzerine, Birinci Uyum

Hakkıyla mücadele edenlere vadedilen ödül birçok mecaz altında sunulmuştur. Zira Tanrı ilk olarak bunu süt ve bal akan toprak simgesi altında vaat etti. Pavlus ise buna bazen bir taç adını verir ve şöyle der, "Kurallara uygun yarışmayan kimseye zafer tacı giydirilmez." Ve yine, "Onlar çürüyecek bir taç almak için yarışırlar, biz ise çürümez bir taç için."

Bazen de buna ödül der ve şöyle söyler, "Yarışta koşanların hepsi koşar, ama ödülü tek bir kişi alır. Siz de öyle koşun ki onu elde edesiniz." Mesih ise bu ödülü bazen bir dinar olarak adlandırır, bazen düğün şöleni, bazen yaşam ağacı, bazen de gizli man olarak anar. Fakat Tanrı bunu dostu İbrahim’e daha açık bir şekilde izah etmiş ve şöyle demiştir,

"Ben senin pek büyük mükâfatın olacağım," bundan daha büyük, daha kıymetli yahut buna denk ne bir şey verilebilir ne de tasavvur edilebilir, zira O en yüce iyidir (summum bonum), her iyi şey O'ndadır. Farklı şekillerde adlandırılsa da O hep aynıdır, nitekim İbrani kabalistler O'na "en yüce taç" derler. Zira O en büyük mutluluk nesnesi olduğundan bizim tacımız ve mükâfatımızdır, Nitekim O şöyle buyurur, "Ebedi hayat, seni tek gerçek Tanrı olan Baba'yı tanımalarıdır." Ve Oğul, Baba ile bir olduğundan şöyle devam eder, "Ve gönderdiğin İsa Mesih'i tanımalarıdır." İşte bu, bize vaat edilmiş olan diriler diyarıdır ki oradan ilahi hikmetin sütü ve balı, yani ilahi şeylerin tatlılığı ve lezzeti akmıştır ve akmaktadır. Bu ise hakiki manna etrafında döner, bu da hayret verici bir yiyecek demekten başka bir şey değildir. Zira İsrailoğulları meleklerin ekmeği yahut semadan gönderilen ve her lezzeti kendinde barındıran o yiyeceği gördüklerinde hayret içinde birbirlerine şöyle dediler, *Man hu*, bunun tefsiri şudur, "Bu nedir?"

Bundan ötürü o yiyeceğe *man hu* dendi, lâkin biz Latincede buna manna deriz, çünkü bu bir yiyecek isminden ziyade hayret edenin sözüdür. Nitekim bu yiyecek acizlerin idrakini fazlasıyla aştığından semavi yiyecek diye anılır, gerçi bizim tercümemiz "Meleklerin ekmeği" der. Ve bunu tatmayan ya da tecrübe etmeyen bir can onu anlayamayacağından, Mesih Vahiy kitabında şöyle buyurur, "Onu alandan başkası bilmez."

Bu mükâfata "gündelik dinar" da denir, dinar, yani hakiki ve eksiksiz mükâfattır, nitekim dinar tam bir sayıdır, "gündelik" denmesi ise nesnenin aydınlanmasından ve kutlu kılınmışların berrak müşahedesinden ileri gelir.

Yarışanlara mükâfat olarak vaat edilen zafer çelengi (brabeum) olarak da adlandırılır. Hangi isimle anılırsa anılsın bu mükâfat, asla eksilmeyen ve paylaşıldıkça azalmayan bir iyiliktir. Birine diğerinden daha çok ihsan edilmesi, daha azına sahip olanda hasede yer bırakmaz, zira hepsi de miras ortaklarının şerefi ve iyiliğiyle coşku duyar. Nitekim hasetçi bulunanlar, o meclisten ve bu mükâfatın ortaklığından geri dönüşsüz biçimde sürülmüşlerdir.

Bu mükâfatın hoşa giden ve tatlı olduğuna dair.

II. Bu mükâfatın ne denli büyük olduğunu bizzat tecrübe etmiş olan zat açıklayarak şöyle der, "Tadın da görün Rab ne tatlıdır." Fakat daha büyük şeyleri umarak yine şöyle der, "Bana hayat yollarını bildirdin," Ambrosius'un dediği gibi, dirilişte.

"Yüzünle beni sevinçle dolduracaksın," Petrus'un Resullerin İşleri'nde zikrettiği gibi. O hazlar Rabbin sağında olacaktır, orada takva, merhamet, lütuf ve her türlü hoşluk ile letafet vardır. Bu haz sonsuza dek sürecek, yani ebedi ve tükenmez olacaktır. Bu da pek çok sebepten ileri gelir, zira seyredilen o nesne görülüşte güzel, duyular için haz verici, tada tatlıdır ve bütün yetilere kusursuzca orantılanmıştır, üstelik ebedi mülkiyet bağıyla pekiştirilmiştir.

Zira her güzel şeyin kendisinden geldiği o güzellik Tanrı'dır, Platoncular, Dionysios ve Hierotheos ile birlikte bunu savunur, derler ki, Var olan her neye iyi deniyorsa en yüce iyiden pay aldığı içindir, varlık deniyorsa en yüce varlıktan pay aldığı içindir, nitekim her güzel şey de ilk güzelden pay almasıyla güzeldir. Bu ise kimi zaman *yafit*, kimi zaman *hadar*, kimi zaman da *tiferet* diye anılır. Kelimelerin manasını dikkatle tartarsak bunlar birbirinden farklıdır. Zira *yafit* içeriden gelen hakiki güzelliği gösterir. *Hadar* ise dış suretteki letafeti, endamdaki, süsteki ve ahlaktaki güzelliği belirtir. *Tiferet* ise bizzat güzelliğin kendisini, aşikâr bir şan ve zaferle parıldayan o içsel haşmeti ifade eder. Nitekim kırk dördüncü mezmurda *yafit* kelimesi kullanılır, tercümemizde şöyle geçer,

"İnsanoğullarından daha güzelsin," İbranicesinde ise *yafyafita mibney adam* yazar. Bunu kelimesi kelimesine çevirecek olsaydık şöyle derdik,

"Âdemoğullarından daha güzel bir güzellikle güzelsin." *Hadar* kelimesini ise doksan beşinci mezmurda görürüz, orada "Şan ve güzellik O'nun huzurundadır" denir, İbranicesi *hod vehadar lefanav* şeklindedir. *Tiferet* ise yine orada geçer, *oz vetiferet bemikdaşo*, yani "Kudret ve güzellik O'nun mukaddes mekânındadır." Bizim metnimizde ise "Mukaddesliğinde azamet ve haşmet vardır" denmektedir.

Bu üç kelimeye pek çok başka yerde de rastlarız. Lâkin dikkat edilmelidir ki, *tiferet* denilen o haşmet ve güzellik bazen ışıkla gösterilir, nitekim o ışıkta ikamet eden şöyle buyurur, "Ben dünyanın ışığıyım." Bazen de mezmur yazarının şu sözünde olduğu gibi Güneş ile gösterilir, "Çadırını Güneş'te kurdu." Nitekim İbrahim çadırını güneye doğru kurmuş ve orada pek çok bereket bulmuştu. İshak da aynı şekilde orada fazlasıyla zenginleşti, bu durum şu sözle ima edilir, "İshak o toprağa ekti ve aynı yılda yüz katını biçti," İbrani aslı şöyledir, "O yıl yüz ölçü arpa buldu ve Rab onu bereketlendirdi ve adam büyüdü, gittikçe serpilip büyüyerek nihayet çok büyük bir adam oldu." Hieronymus, yüz ölçü arpa ile nasıl bu denli büyük olunabildiğine hayret eder.

Hakikat şudur ki, kuzey rüzgârının bereketi *şearim* kelimesiyle gösterilmiştir, bu ise hem arpa hem de daha pek çok şey manasına gelir. Yakup ise çadırını tam ortaya kurdu, orada *tiferet*, yani güzellik ve felekler üstü Güneş vardır.

Bu çadır yahut çadırlar hakkında Sayılar kitabında şöyle denir, "Ne hoştur senin çadırların ey Yakup, senin konakların ey İsrail." Bu da "İnsanoğullarından daha güzelsin," "Herkesi aydınlatan hakiki ışıktı," "Çadırını Güneş'e kurdu" ya da "Yakup'un evinde ebediyen hüküm sürecektir" demekle aynıdır. Ve buna benzer daha pek çok ifade vardır ki bunlar, bu tür kavramların ne manaya geldiğini bilenlerce malumdur.

Öyleyse Tanrı güzeldir, mükâfatımız ve muradımızdır, dolayısıyla ulûhiyeti cihetiyle içsel duyularımıza, tecessüd etmiş beşeriyeti cihetiyle de dış duyularımıza sevinç verir, nitekim Kurtarıcımız, mükâfatımız ve huzurumuz olan Mesih bizzat şöyle buyurur, "Girecek," yani ulûhiyete, "ve çıkacak," beşeriyete, "ve her iki tarafta da otlak bulacaktır." Dahası, O tat bakımından tatlı ve hoştur, nitekim Petrus şöyle der,

"Eğer Rabbin ne tatlı olduğunu tattıysanız." Ve Davud mezmurda şöyle der, "Rab herkese karşı tatlıdır." Nihayet O, sonsuzluğu hasebiyle bütün yetileri aşsa da her bir yetiyle orantılıdır, çünkü bu aşma hali onları asla yok etmez, bilakis alıcının yetisi ne kadarına kâdirse o kadarını bahşeder, işte yetilerin orantısından ve uyumundan doğan hakiki sevinç budur. Bu sevinç, bu zevk, bu tatlılık ve nihayet bu mutlak saadet, onu tadanların güven içinde ve sürekli olarak sahip olmasından başka bir şey değildir. Bu sebeple Yüce Hükümdarımız, bu sevinci asla kaybetmeyeceğimiz hususunda bizi temin etmek için havarilerine ve dolayısıyla hepimize şöyle buyurdu,

"Yüreğiniz sevinecek ve sevincinizi kimse sizden alamayacaktır."

On Beşinci Fasıl, Hükümranlık Hükümdarın Geniş Hükümranlığı Üzerine.

Birinci Ahenk. Zaferin ardından, kralların Kralı ve rablerin Rabbi olan bu Fatih'e hükümdarlık bahşedildi. Bu hükümdarlığın ne mertebede olduğunu Pavlus pek az kelimeyle beyan ederek şöyle der,

"Onu her şeyin mirasçısı kıldı." Her şey O'na tabi kılındığından bu hükümranlık daha öteye genişletilemez. Yeşaya da O'nun doğumundan bahsederken bunu peygamberce dile getirmiş ve şöyle demiştir, "O'nun hükümdarlığı genişleyecek ve barışına son olmayacaktır, çünkü O Barış Prensi olacaktır."

Aşağıdaki krallıkta, yani mücadele halindeki kilisede (ecclesia militans) henüz türlü savaşlar sürüyor diye kimsenin aklı karışmasın, zira Pavlus'un şu sözünde olduğu gibi henüz bütün düşmanları ayaklarının altına serilmemiştir, "Tanrı'nın sağında oturmuş, düşmanları ayaklarının altına basamak yapılıncaya dek beklemektedir." Lakin son düşman olan ölüm de ortadan kaldırıldığında, o vakit seçilmiş olan barışın tadını bütün azizleriyle birlikte çıkaracaktır. Peygamber şöyle devam eder, "Davud'un tahtı üzerinde ve O'nun krallığı üzerinde hüküm sürecektir." Davud'un tahtında oturacağı pek yerinde söylenmiştir, zira o bütün İsrail'e hükmeden kralların ilki ve Tanrı'nın nezdinde tek makbul olanıydı. Ve krallık tacıyla bezenmiş olan Yahuda sıbtındandı.

Nitekim İsrail'in her bir sıbtının kendine mahsus ayrıcalıkları vardı, Yakup Baba ve ardından Musa, kutsamalarında derin ve örtülü bir sır içinde bunu beyan etmişlerdir. Yahuda sıbtına krallık asasının tahsis edildiğini Yakup şu sözlerle aktarır,

"Asa Yahuda'dan ayrılmayacaktır." İşte bu sebeple Yakup, Bünyamin'i Mısır'a götürmek için kefil olan oğullarından hiçbirine güvenmedi, yalnızca sözü mutlak doğru olması gereken bir kral gibi gördüğü Yahuda'ya itimat etti.

Ve krallık her zaman Yahuda sıbtında zahiren görünmese de, aslen bu sıbt daima krallık asasıyla bezenmişti.

Nitekim Davud bütün İsrail üzerine kral seçilmiş ve Samuel tarafından meshedilmişti, fakat ilahi takdirde kararlaştırılmış olan krallığa fiilen kavuşmadan evvel uzun yıllar Saul'ün buyruğu altında askerlik yaptı, her ne kadar çok sevilmiş olsa da Saul'ün kıskançlığına maruz kaldı ve pek çok haksızlığa uğradı, öyle ki hasedin tesiriyle koca orduyu arkasına alıp başka kavimlere kulluk etmeyi, bu kıskanç krala hizmet etmeye yeğledi.

Ve nihayet hüküm sürmeye başladığında, yedi yıl boyunca yalnızca kendine bağlı kalan Yahuda sıbtına krallık etti.

Ki bu bizim için bir örnek olarak konulmuştur, ta ki vaat edilen bu krallığı elde edemeyen kimse kederlenmesin. Fakat bu krallık Yehuda oymağında, kral veya önder adı altında Mesih’e kadar sürecekti, O geldiğinde ise asla ortadan kaldırılmadı (her ne kadar kehanet "Mesih gelinceye dek" dese de), bilakis O’nun şahsında daha iyi bir hale dönüştürüldü, zira O ebedi Kral idi ve hepimiz için o hakiki ve ebedi krallığı kazandı. Bu yüzden Kendisine Kral olup olmadığını soran Pilatus’a, "Senin dediğin gibi, ben Kralım, ancak benim krallığım bu dünyadan değildir, kökü bu dünyanın fevkindeki İlkörnek’tedir (Archetypus), oradan aşağıya inerek krallığı sürdürürüm" diye cevap verdi. Bu hakikat, soyundan geldiğim o hakiki kral soyu olan Yehuda (יהודה) isminde gizemli bir surette ima edilmiştir. Bu isimde büyük dört harfli ismin, yani Tetragrammaton’un bütün harfleri yer alır, araya ise sayıca dörde tekabül eden dalet (ד) harfi girmiştir. Buradan anlaşılmaktadır ki, Tetragrammaton’da bulunan tanrısallık ve krallık haşmeti, yaratıldığı dört unsurdan müteşekkil olan dört köşeli insan bedeninde mevcuttur. Mademki Mesih bu dört harfli kutsal ismi aşmış ve hakiki bir insan olmuştur, O’nun hem dünya fevki hakiki bir Kral, hem de yeryüzündeki yolculuğu süresince dört köşeli insan bedeninde gizlenmiş olan hakiki Yehuda oymağından olduğunu anlarız.

Şimdi ise semavi tahtında krallık ihtişamıyla hüküm sürmektedir ve fani insanların gözü önüne ikinci gelişinde bu ihtişamla çıkacaktır, nitekim Kendisi de şöyle demiştir, "İnsanoğlu melekleriyle birlikte kendi haşmetinin tahtına oturduğunda" ve yine, "Bütün insanlar İnsanoğlu’nun göğün bulutları üzerinde büyük kudret ve haşmetle geldiğini göreceklerdir."

Bu Hükümdarın Hakimiyetinin Ne Derece Haklı Olduğu Üzerine. Bölüm II.

Fakat imparatorluk veya krallık makamı iki hakla, yani veraset hakkı veya haklı bir savaş yoluyla elde edildiğine göre, Hükümdarımız Mesih’in bu hakimiyeti zorbalıkla değil, her iki hakka birden dayanarak Kendisine nasıl mal ettiğine bakmak kanaatimce yerinde olur. Onda veraset hakkı vardı, zira O en yüce Hükümdar’ın Oğlu idi, sırların açıklayıcısı Pavlus’un dediği gibi, Kendisine tabi olan her şeyi O’nunla birlikte yaratmıştı, O’nu her şeyin varisi kıldı, alemleri de O’nun vasıtasıyla yarattı. Lakin şayet fazilet ve savaş sanatıyla, yani adil bir savaşla o muazzam hakimiyeti yeniden kazanmasaydı, bu hak O’nun için kafi sayılmazdı. Nitekim krallık, bu fani hayatın mücadelesinde düşmanları mağlup edenlere, koşanların veya cenk edenlerin mükafatı misali vadedilmiştir.

Beden terbiyesi koşusu yerine bu hayatın koşu yolu konulmuştur ki, herkes bununla mükafata veya cezaya ulaşabilir. Cenk yerine ise, yukarıda izah ettiğimiz üzere, günahlara ve cehennemi düşmanlara karşı savaş tayin edilmiştir. Bu cenk meydanında savaşan herkes, Resul’ün şu sözü uyarınca eziyet çeker ve bunalır, "Tanrı’nın krallığına birçok sıkıntıdan geçerek girmemiz gerekir."

Bundan ötürü, başkaları için yeni bir krallık kurmak gerektiğinde bizzat İmparatorumuz ve Kralımız açıkça şöyle demiştir, "Göklerin krallığı zorlanır ve şiddet gösterenler onu zorla ele geçirir." Şiddet gösterenler, ya günahkarlar üzerinde bedenlerini köleliğe indirgeyerek terbiye edenler, ya da baştan çıkarıcı düşmanlara karşı duranlardır, nitekim Resul de şöyle der, "Kurallara uygun güreşmedikçe kimseye taç giydirilmez." Ve bu savaşta kim daha yiğitçe davranırsa, o derece bol mükafatlandırılır. Bundan dolayıdır ki daha yüce bir taç ile ödüllendirilenler, daha çetin saldırılara göğüs germişlerdir. Resuller ve Rabbin yakın talebeleri buna tanıktır, onlar Hükümdar’ın divanına kabul edilmişlerdir ki O, onlara şöyle demiştir, "Dünyada sıkıntınız olacaktır," ve Pavlus’un andığı şu büyük sıkıntıyı yaşamışlardır,

"Kutsallar alaylara ve kırbaçlara maruz kaldılar, dahası zincirlere ve zindanlara atıldılar. Taşlandılar, testereyle biçildiler, sınandılar, kılıçtan geçirilerek öldürüldüler. Koyun postları, keçi derileri içinde dolaştılar, muhtaç, sıkıntıda, ezilmiş haldeydiler, dünya onlara layık değildi." Peygamber Şimon’un kendisine, "Senin de kendi canından bir kılıç geçecek" dediği İmparatoriçe de buna tanıktır, öyle ki bazı bilgeler onun şehitten de öte olduğunu söylerler. Bu kılıç, oğluyla birlikte var gücüyle çektiği merhamet kılıcıdır, ruhun aşağı mertebesini maneviyattan ayıran bir kılıçtır ki, böylece kamilen ilahi bir hale bürünsün. İmparator’un bütün silah arkadaşları buna tanıktır, O onlara şöyle demiştir, "Ardımdan gelmek isteyen kendini inkar etsin, çarmıhını yüklensin ve beni izlesin," tıpkı benim yaptığım gibi, nefsine zor kullanarak ışığın ve hakikatin düşmanlarına karşı savaşsın. Mademki İmparator’un Kendisi mükafat ve taç hususunda herkesi aşmaktadır, bu sebeple herkesten üstün bir cenk vermesi gerekmiştir, nitekim dirilişinden sonra Emmaus yolundaki iki öğrencisine şöyle demiştir, "Mesih’in bu acıları çekmesi ve böylece yüceliğine kavuşması gerekmez miydi?"

O herkesin fevkinde ve herkes uğruna öylesine büyük bir ızdırapla acı çekmiştir ki Yeremya şöyle der, "Senin kırgının deniz gibi büyüktür."

Ve O bizim için acı çekerek bütün borcumuzu ödediğinden, hepimiz bütünüyle O’na borçluyuz. Sadece borcumuzu ödemek için acı çekmekle kalmadı, aynı zamanda yiğitçe savaşarak insan soyunu düşmanın pençesinden çekip aldı. Esaretten kurtarılan kişi (yasaların hükmettiği üzere) kendisini kurtarana tabi olduğundan, Zekeriya ilahi ruhun ilhamıyla şöyle terennüm etmiştir, "Düşmanlarımızın elinden korkusuzca kurtarılmış olarak, hayatımızın bütün günlerinde O’nun huzurunda kutsallık ve adalet içinde O’na kulluk edelim." Ve böylece her şeyin yaratıcısı sıfatıyla her şeye haklı olarak hükmeden o ilahi hikmet, Sirak kitabında okuduğumuz gibi, "Her halkta ve her millette ilk sırada yer aldım," işte böylece büründüğü insan doğasında cenk ederek, yaralanarak, yenerek ve zafer kazanarak, adil bir savaş hakkıyla krallığı haklı olarak Kendisine mal etmiştir.

Silah Arkadaşlarının Krallığı Üzerine. Bölüm III.

O’na tabi kılındığımız için kul sayıldığımız zannedilmesin, zira O’na kulluk etmek, hüküm sürmektir.

Bundan ötürü İmparator bir krallık için tayin edildiğimizi beyan eder ve bizi şu sözlerle oraya davet eder, "Gelin, Babamın kutsadıkları, dünyanın kuruluşundan beri sizin için hazırlanmış olan krallığı miras alın." Mademki bu dünyanın imparatoru birçok krala hükmeder, semavi İmparator çok daha mükemmel şekilde silah arkadaşı krallara maliktir, nitekim Petrus onlara hitaben şöyle der, "Sizler ise seçilmiş bir soy, kraliyet rahipliği, kutsal bir millet, Tanrı’nın öz halkısınız." Krallık ile rahipliğin bu birlikteliği üzerinde ciddiyetle durulmalıdır, zira "kraliyet rahipliği" denilmektedir, buradan her Hristiyan’ın her iki vasıfla, yani hem krallık hem rahiplikle parlaması gerektiği anlaşılır, böylece hakikatin kralı anlamına gelen Melkisedek düzenine göre ebediyen rahip olan O Zat’ın hakiki bir askeri olsun. Binaenaleyh O’nun krallara layık bir rahip olduğuna şehadet eder, nitekim her birimiz de öyle olmalıyız.

Zira hakiki bir kral gibi dünyevi olan her şeye ve kendi bedenine hükmetmeli, icap ettiğinde onu köleliğe indirgemelidir.

Ve hakiki bir rahip gibi herkes kendi bedenini yaşayan Tanrı’ya bir kurban olarak sunmalıdır, tıpkı Pavlus’un öğrettiği gibi, "Kardeşler, Tanrı’nın merhameti hakkı için size yalvarırım, bedenlerinizi Tanrı’yı hoşnut eden diri ve kutsal bir kurban olarak sunun." Buna üçüncüyü, yani hikmeti de eklersek, bu sıradan olmayan kamil bir insan olur, nitekim bu üçleme hikmette, rahiplikte ve krallıkta en büyük olan Merkür (Mercurius ter maximus) hakkında söylenir. Fakat bizim Yüce Başrahibimiz olan Mesih hikmet, krallık ve rahiplikte çok daha zarif bir surette parlamıştır. Kuşkusuz her Hristiyan buna sahip olmalıdır, bilhassa O’nun yüce makamını temsil eden kişi, bu yüzden onun üç katlı tacı veya başlığı (halk arasında krallık simgesi denir), sanki üç taçla, yani hikmet, krallık ve rahiplikle taçlandırılmış gibi olması sebepsiz değildir. Zira bilge olmadıkça iyi de olunamaz, çünkü Meşşailerin (Peripatetici) dediği gibi, hiçbir şey bilmeyen kötüdür. Yalnızca yüce başrahip değil, her piskopos da ilimde üstün olmalıdır, nitekim piskopos (episcopus) kelimesi "üzerinde" manasındaki epi ve "bakan" manasındaki scopos sözcüklerinden gelir, Augustinus’un yorumladığı gibi sanki halkın üzerinde gözeten demektir, ya da başkalarının benimsediği üzere tefekkür anlamına gelen scopos kelimesinden neşet eder. Buradan sürüsünün üzerinde gözetleme yerine konulmuş bir önder anlaşılır. Başka hiçbir rahip de hikmet ve ilimden yoksun olmamalıdır, zira Rab Hoşea aracılığıyla şöyle ihtar eder, "Mademki sen bilgiyi reddettin, ben de seni reddedeceğim, artık bana rahiplik edemezsin." Bundan dolayı İmparator bütün taraftarlarına şöyle demiştir, "Size öyle bir ağız ve hikmet vereceğim ki," ve göndereceği Kutsal Ruh’tan bahsederken de şöyle demiştir, "O size her şeyi hatırlatacaktır." Bunlardan anlıyoruz ki, O kendi silah arkadaşlarının bilge olmalarını istemektedir. Ayrıca dünyevi şeyleri hakiki manada hor görmekten ve nefsi öldürmekten ibaret olduğunu söylediğimiz o krallıkla bizzat onların da hüküm sürmesini emreder, bu yüzden şöyle demiştir,

Her kim sahip olduğu her şeyden vazgeçmezse, tıpkı kralın huzuruna çıkan birinin her şeyi arkada bırakması gerektiği gibi, benim çömezim olamaz. Bu hikmete erildiğinde ve bu krallık elde edildiğinde, insanı hakiki mirasa yükselmeye çağırır, nitekim şöyle der, Kim benim ardımdan gelmek isterse, nefsini inkâr etsin, çarmıhını yüklensin ve beni izlesin, yani kendisini ebedî Baba'ya diri bir kurban olarak sunup adasın. Bunu daha açık izah eden Resul şöyle der, Mesih'e ait olanlar, bedenlerini ihtirasları ve hevesleriyle birlikte çarmıha germişlerdir. Nitekim çarmıh sunağına çıkıp lekesiz bir kuzu gibi kendini sunacak olan Petrus'un ve Pavlus'un Rabbi de işte bunu kastetmiş ve talebelerine şöyle buyurmuştur, Bunu beni anmak için yapın. Yani sadece ekmeği ve şarabı bedenim ile kanımın hatırasına sunmakla kalmayın, benim sizler için kendimi Baba'ya sunduğum gibi, siz de kendinizi hoş kokulu, diri bir kurban olarak sunun. Kralımıza benzemek gayesiyle bu çarmıhı aynı niyetle yüklenenler, çarmıha gerilmiş İsa Mesih'te gizlenmiş olan ve bu dünyanın bilgelerinden hiçbirinin nail olamadığı hakiki hikmete derhal kavuşurlar, bu hikmet sayesindedir ki krallara layık bir rahipliğe ve rahipler krallığına yükseliriz. Pavlus'un dediği gibi, birçok sıkıntıdan geçerek girmemiz gereken bu krallıktır, nitekim Hükümdar daha önce şöyle buyurmuştu, Göklerin krallığı zorlanır. Resulün bizi çağırdığını söylediği hakiki krallık işte budur. Çarmıhtaki o dehşetli cenk esnasında iblisi yenilgiye uğratan Hükümdarımız bu krallığın kapılarını ardına kadar açmıştır, nitekim Yuhanna en kutsal rüyetinde bunu şöyle açıklar, Şimdi geldi kurtuluş, güç, Tanrımızın krallığı ve Mesih'inin yetkisi, zira bir kurtarıcıları olmaksızın günahlara batmış olan insan soyunu, Tanrımızın huzurunda gece gündüz suçlayan o iftiracı aşağı atıldı. Fakat Hükümdar onu çarmıhta öylesine hezimete uğrattı ve dışarı attı ki, oraya girmek isteyen herkesin yolu açılsın ve Hükümdar ile birlikte hüküm sürebilsinler, O'na sonsuzlara dek hamt ve yücelik olsun, âmin.

ON ALTINCI MAKSED, BARIŞ Barışın Ne Olduğu Üzerine, Birinci Meclis

Barış, Augustinus'un da yerinde tespit ettiği üzere, düzenin sükûnetidir, bu düzen ise benzer ve benzemez şeylerin her birine layık olduğu yeri tayin eden bir tertiptir, zira her şey usulünce tanzim edildiğinde sükûnet ve barış hâsıl olur, bu da çok yönlü bir mahiyet arz ettiğinden muhtelif vecheleriyle izah edilir.

Bedenin barışı, uzuvların sağlık diye tabir edilen düzenli terkibidir. Gayriakli canın barışı, düzenli ve sükûna ermiş arzulardır.

Can ile bedenin barışı, düzenli bir hayat, ahenkli bir birlik ve her ikisinin birbirine muvafık işleyişidir. Akli canın barışı ise nizamî bir idrak ve iradenin her hususta tam bir ittifakıdır. İşte bu, Barış Kralı'nın aralarında bulunmayı vaat ettiği iki veya üç kişinin o en mesut meclisidir, bu da hayvani yanımızın akılla, aklın iradeyle ve iradenin tekrar akılla uyuştuğu andır. Bundan ise Tanrı ile hakiki barış doğar ki bu da Tanrı'nın yasasına ve aşikâr iradesine katışıksız bir bağlılıktır, layıkıyla terbiye edilmiş bir zihin yalnızca Tanrı'nın tapınağı olmakla kalmaz, böylesine bir ahenge kavuşan kimse her ne dilerse derhal kabul görür, çünkü Tanrı'nın takdir ettiğinden zerrece ayrılmaz. Böylesi için Tanrı'nın ve Mesih'in boyunduruğu tatlı ve hoştur.

Barış Önderi'nin doğumunda meleklerin terennüm ettiği şu ilahi de bu minvaldedir, Yeryüzünde iyi niyetli insanlara barış olsun. Yani iradeleri akılla ve Tanrı ile uyum içinde olanlar kastedilmektedir, nitekim bunlar her türlü idraki aşan o ilahi barışa yükselmeye ve Eyüp'ün şahitliğiyle, Tanrı'nın öyle bir ahenk tesis ettiği o ulu ve yüce şehre erişmeye layık görülürler ki, bu şehir bizzat barışın rüyeti ve temaşası diye adlandırılır.

Bu barış krallığına ancak barışçı olanlardan başkası eremeyeceği için, onun Önderi hizmetkârlarına nereye varırlarsa varsınlar oraya barış götürmelerini ve barış saçmalarını emreder. Kendisi onlardan ayrılırken de bir vasiyet hükmünde şu barışı korumalarını miras bırakarak şöyle der, Size kendi barışımı veriyorum, size kendi barışımı bırakıyorum.

Bu vasiyeti yerine getirmeyi savsaklayan kimse hiçbir surette barış mirasına kavuşamaz, zira en ufak bir uyumsuzluk dahi o ahenkli cümbüşe ve ezgili tatlılığa kabul edilmez, edilemez de. İşte bunun gibi, en küçük bir günaha veya herhangi bir hazza köle olanlar, günahın bağlarından kurtulamadıkça ne bu krallığa ne de kimi bilgelerin zihnin sükûnet dolu hürriyeti olarak tarif ettiği o barışa erişebilirler.

Barışın Kimden Sadır Olduğu Üzerine, İkinci Meclis

Fakat Tanrı olmaksızın hiç kimse günahtan azade olamayacağına göre, Tanrı olmaksızın barışın sefasını sürmek ve onda kemale ermek de kabil değildir.

Bu yüzden kilise şöyle dua eder, Bize dünyanın veremeyeceği o barışı bahşet. Zira âlemin üç konağı vardır, yüceler, derinlikler ve aradaki vasat. O yüceler konağı kusursuz bir intizamla tanzim edilmiş olup eksiksiz bir barışla doludur.

Derinlikler konağı ise Eyüp'ün dediği gibi, hiçbir düzenin, hiçbir huzurun ve hiçbir barışın bulunmadığı, yalnızca ebedî dehşetin hüküm sürdüğü yerdir. Vasat konak ise her ikisinin karışımından ibarettir, insan ilk önce buraya yerleştirilmiş, önüne bir yol ayrımı konmuş ve sürekli olarak bu iki uç konaktan birine davet edilmiştir. Lakin cehennem menzillerine dizginler koyverilmiş vaziyette, gem vurulmadan, hiçbir ölçü gözetilmeden ve hiçbir nizama riayet edilmeden, her şey nefsin hevasına uydurularak hızla yuvarlanılır. Dolayısıyla Avernus'a iniş pek kolaydır, faniler hiçbir yardımcı olmaksızın oraya kayarlar, hem semavî şeylerden hem de nizam bahşeden Tanrı'dan öylesine uzaklaşır ve ahenksizleşirler ki, bir daha asla hiçbir barışa ve sükûnete güçleri yetmez. Yüce konaklara ve semavî esintilere yönelenler ise güç ve meşakkatli bir yola koyulurlar, öyle ki Tanrı'nın inayeti olmaksızın bunu başarmak asla mümkün değildir, nitekim şaşmaz hakikat şöyle buyurur, Bensiz hiçbir şey yapamazsınız. Zira bir saz nasıl tellerini ya da borularını ayarlayacak, seslerini uyuşturacak ve nihayetinde gereken ahenkle onu çalacak bir sazendeden müstağni olamazsa, bizler de tıpkı lütuf sazları gibi tellerimizi ve nefeslerimizi ayarlayacak bir sazendeye muhtacız, bu teller ve borular ise şüphesiz can ile bedenimiz, hayvani yanımız ile ruhumuz, ulvi cüzümüz ile süfli cüzümüz, irademiz ile aklımızdır ve nihayet her şeyin bizzat Tanrı ile ahenk bulmasıdır.

Zira hazır edilmiş bedene uyuşan o canı Tanrı'dan başka kim üfler, Birbirine tamamen zıt görünen o iki cevheri, yani beden ile canı, çözülüp dağılmaktan büsbütün sakınacak denli büyük bir ahenkle kim bağlayabilir, Zihnimizi ilahi zihinle ne zaman ve nasıl denk kılabiliriz, yahut kim bilebilir, İlahi iradeye uygun bir mızrapla kim vurabilir ki, ses dönüp dolaşıp bizim gayretimizin de boşa gitmeyeceği o nihai tınıya varsın, Şüphesiz bunu yalnızca Tanrı başarabilir, nitekim Resul O'nun hakkında şöyle der,

İçinizde hem istemeyi hem de eylemeyi işleten Tanrı'dır. Ve yine şöyle der, Herkeste her şeyi işleten aynı Tanrı'dır.

Can ile beden arasındaki barış ve uyuşma işte O'ndan verilmiştir. Hayvani insanın ruha boyun eğmesi işte O'nun sayesindedir. İnsan zihinlerinin birbiriyle uzlaşması O'ndandır, çünkü bir evde yaşayanları tek yürek kılan bizzat O'dur. Zihnimizin ilahi zihne muvafık düşmesi de yine O'ndandır. Şu halde sazların akordu O'ndan, o gür ve ahenkli işleyiş O'ndan, sükûnet, barış, letafet ve her türlü hayır O'ndandır.

Bu Barışın Ne Denli Tatlı ve Lüzumlu Olduğu Üzerine, Üçüncü Meclis

Barış öylesine tatlı ve hoştur ki, kimi bilgeler tabiatta yaratılmış hiçbir şeyin ondan daha üstün, hiçbir şeyin ondan daha tatlı olmadığını söylerler. Hakiki barış zihnin sükûneti, kalbin sadeliği, sevginin bağı, muhabbetin düğümü, devletin tesellisi, yuvaların neşesidir, meleklerin aşinası, ifritlerin düşmanı, Tanrı katında her şeyden makbul ve bütün mevcudatın ahengidir.

Ahengin olduğu yerde uyum vardır, letafet vardır, saadet vardır. Bu yüzden Peygamber şöyle terennüm eder, Kardeşlerin birlik içinde oturması ne iyi, ne hoştur. Kardeşlerden murat, birbiriyle uyuştuklarında can ile bedendir, yahut bir arada yaşayan insanlardır, yahut insan ile onu koruyan meleğidir, zira işte o vakit, Neşideler Neşidesi'nde ismi dökülen bir ıtır veya yağ olarak zikredilen Tanrı ve Mesih, böylesine bir araya gelenlerin üzerine yayılır, her yanı o en latif ıtır ve rayihayla bezer, nitekim şöyle devam eder, Başa, yani Mesih'e sürülen o yağ gibidir ki sakala, yani başkâhin Harun'un sakalına süzülür, zira ilahi lütuflar halka kâhinlerin elleriyle dağıtılır. Bu yağ daha sonra kaftanın eteklerine kadar iner, bu kaftan ise günahlarımızı örtmek üzere Mesih'in ve O'nun meshedilmişinin bizim için hazırlayıp dokuduğu libastır. Demek ki bu libas, herkesin yaralarını sarsın diye o yağla baştan başa ıslanmıştır. Barış içinde bir arada yaşayanların üzerine inen bu feyz, tıpkı Sion Dağı'na düşen Hermon çiyi gibidir.

Zira bu çiy semavî, hatta ilahi bir feyzdir ki İshak her iki oğlunu da onunla kutsayarak şöyle demiştir, Bereketin göklerin çiyinden olsun.

İlerliyorum zira hüzün laneti olarak yorumladığımız Hermon ile işaret edilen çiğ gibi süzülür, bu çiğ Siyon Dağı'na, yani gözlem kulesi üzerine konulmuş ve başkalarının idaresine verilmiş kimselerin üzerine iner, zira gözlem kulesi yüksekleri hedefler. Şayet İbrani ilahiyatçıları izlemek istersek, [okunamadı] denilen bu çiğ, sayılar yoluyla büyük ve gizli ismin bir unvanını verir ki bütün varlıklar ondan akıp gelmiştir, böylece mest edici merhem vasıtasıyla, asıl olarak merhemin yayılması olan o ismin akışına mazhar olduğumuz, çiğ vasıtasıyla da bu unvanın akışına erdiğimiz gösterilir, öyle ki barış ve birlik içinde bir arada yaşayanlara hiçbir noksanlık kalmaz. Nitekim Peygamber bunu daha açık bir dille tamamlayarak şöyle der, Zira Rab bereketi ve sonsuza dek sürecek hayatı oraya buyurmuştur. Lakin ebedi saadetten başka hayat nedir ki, o saadete ulaştıran bağıştan başka bereket nedir ki.

ÜÇÜNCÜ KANTİK

İşte böylece arınmış olarak o ihtişam meclisine çağrılırız ve Hükümdar tarafından kutlanarak şöyle denir, Gelin, Babamın mübarekleri. Demek ki barıştan berekete, bereketten hayata ve hükümranlığa, hayattan ise birliğe (unio) ulaşılır, bu birlik üzerine söylenecek çok şey vardır ve zihnimizin acizliği elverdiğince bir şeyler ifade etmeye gayret edeceğiz.

ON YEDİNCİ ÖLÇÜ, BİRLİK Kutlu Kişilerin Tanrı ile Birliği Üzerine

Birliğin Anlayışı.

Tanrı'nın Oğlu İsa, pederane şefkatin en kutsal hazinelerinden çıkarak buradan göç edeceği vakit, bize duyduğu en yüce sevginin bir teminatını vermiş, neredeyse bütün beşeri akıllardan saklı kalan bu hatırayı da bahşederek şöyle demiştir, Kutsal Baba, bana verdiklerini kendi isminde koru ki biz bir olduğumuz gibi onlar da bir olsunlar. Ve yine, Yalnızca tebliğ etmeleri için gönderdiğim kimseler, yani Havariler için değil, onların sözüyle bana iman edecek olanlar için de yalvarıyorum, hepsi bir olsunlar, tıpkı senin bende, benim de sende olduğum ve onların da bizde bir oldukları gibi. Bu sözlerle Tanrı ile gelecekteki birliğimizi açıklamakla kalmaz, aynı zamanda Baba, senin bende, benim de sende olduğum gibi diyerek bunun tarzını da ima eder.

Platon'un en gizli öğretisine, hatta Platon'un peygamberlerin sunduğu kadehten içtiği o ilahi hikmete dayanan Plotinos, bu birlik konusunu ele almak istediğinde, en seçkin olanın kapısının aralandığını söyler.

İşte bu tür sırların nizâmı, henüz kabul edilmemiş ve arınmamış insanlara bunun açıklanmasını yasaklar. Zira ilahi olanı, bizzat görme mazhariyetine erişmiş olandan başkasına açmak caiz değildir. Bundan dolayı Parmenides her şeyin bir olduğunu söylediğinde Peripatetikler alay etmişlerdir, asıl alay edilecek olanlar kendileridir, çünkü Parmenides'in söylemediği her şeye karşı tartışmışlar, fakat onun söylediğini dokunulmamış, kendi ayakları üzerinde sarsılmaz ve bütünüyle bozulmamış halde bırakmışlardır.

Aristoteles, der Simplikios, Parmenides'in ilahi bir tarzda ve doğa felsefesinin sınırları ötesinde konuşan zihnine karşı değil, yalnızca sözlerine karşı delil getirmiştir, zira Aristoteles fizikte bu sınırlara bağımlı kalmıştı.

Nitekim her şey bir olandan meydana gelir ve bütün bu şeylerin var olabilmesi için o bir olandan pay alması zorunludur. Ve her şey bir olandan çoğa doğru ilerlediği gibi, çıktıkları o bir olana geri dönmeye meyleden bütün varlıkların, Aristoteles'in yalnızca kendileri aracılığıyla ilerlediği hayal gücüne, akıl yürütmeye ve duyulara ait olan çokluğu üzerlerinden soyup atmaları gerekir, bu yüzden onun bir olana ulaşamamış olmasına şaşmamalıdır. Yanılmaz Hakikatin buyurduğu üzere, çok olanın etrafında ruhun kargaşası ve dağılması söz konusudur, bir olanın etrafında ise toplanma ve sükûnet vardır. Nitekim şöyle buyurur,

Martha, pek çok şey için endişelenip telaşlanıyorsun, oysa gerekli olan tek bir şeydir, yani huzur ve mutluluk arayanların çokluk etrafında başıboş dolaşmaması için her şeyin içinde toplandığı o biricik şeydir.

Bundan ötürü Augustinus pek yerinde olarak der ki, Ey insan, ne diye pek çok şeyin etrafında dolanıp durursun, bütün iyiliklerin içinde bulunduğu tek bir iyiyi ara, o sana yeter. Lakin bir olanı aramak ve o bir olana yönelmek ile bir olmak bambaşka şeylerdir. Nitekim herkesin yönelmesi gereken tek bir şeyin zorunlu olduğunu neredeyse bütün bilgeler tasdik eder. Fakat o bir olana yönelenlerin onunla nasıl aynı kılındığını pek az kimse açıklamıştır, hatta hiç kimse açamamıştır, çünkü bunu açıklamak son derece güçtür, zira bu durum, insanın konuşmasına izin verilmeyen en gizli sırlar arasında yer alır, meğerki bu sırrı bizzat fiilen yahut en azından tefekkür yoluyla tecrübe etmiş olanlara söylensin.

Zira bunu bizzat yaşayanların meclisinden bir hakikati dile getiren Plotinos şöyle der, Gören ile görülen iki değil, tek bir şeydir, dolayısıyla ortada tam anlamıyla görülen bir nesne yoktur, birleşmiş bir durum vardır, yahut görenin kendisi, ne kendisine göre ne de dıştakilere göre hiçbir ayrımı bulunmayan bir birlik haline gelmiştir. Zira bu şekilde temaşa edenin katında hiçbir şey kımıldamaz, artık en yüksek noktaya vardığı için ne bir öfke ne de aşağı dereceden bir arzu kalmıştır. Hatta akıl da yoktur, idrak edilen herhangi bir şey de, hatta eğer bu şekilde söylenmesi caizse bizzat kendisi de yoktur. Lakin sanki kendinden geçmiş yahut tamamen Tanrı tarafından kuşatılmış gibi, güvenli bir inzivada, sükûnet dolu ve tamamen hareketsiz bir makamda yerini almıştır. Kendi özünden hiçbir şekilde sapmaz, kendi etrafında dönüp durmaz, zira gördüğü şeyin içinde tamamen huzura ermiştir ve adeta kendisi o mertebeye dönüşmüştür. Nitekim Pavlus henüz bu dünyada bir yolcuyken, sanırım şu sözleri söylediğinde bu makamdaydı, Artık ben yaşamıyorum, Mesih bende yaşıyor. Keza bir vakit Tanrı katına yükseltildiğinde, insanın konuşmasına izin verilmeyen gizemleri gördüğünü ifade etmiştir. Fakat gerek o, gerekse diğerleri bu hale en mükemmel ve en kutlu biçimde, yarışın nihayetine vardıklarında ve her daim yöneldikleri o bir olana sarsılmaz bir bağlılıkla kenetlendiklerinde erişirler, nitekim aynı Pavlus onlar hakkında şöyle demiştir, Rabbe bağlanan, onunla tek bir ruh olur. Zira ilahiyatçılarımız derler ki, Ebedi saadet, Tanrı'yı görmekte, O'nun tadına varmakta ve O'nun cemiyetine sımsıkı sarılmaktadır.

Plotinos ve diğerleri daha da ileri giderler. İncil'den, Plotinos'tan ve diğer bilgelerden anlaşıldığı üzere, görülen ve sevilen Tanrı ile birliğe varılır. Zira eğer gören, Plotinos'un az önce belirttiği gibi görülen ile bir oluyorsa, Dionysios'un ve pek çok bilgenin aşkın seveni sevilenle bir kılan bir kuvvet olduğunu söylemesi hasebiyle, seven kimse de sevilenle çok daha tesirli bir şekilde bir olur.

Yukarıya yükselirken nazari yahut tefekküri kuvvet çokluktan sıyrıldığı gibi, temaşa edenler de birleşir, tek vücut olur ve çokluktan bir olana doğru ilerleyen diğer bütün yetiler, tıpkı bir olandan çoğa doğru yayıldıkları gibi, nihayetinde mükemmel bir sekizli aralık (diapason) ve kusursuz bir ahenk meydana getirecek şekilde bir olana ulaşırlar.

Platon'un Parmenides diyalogunda öğrettiği gibi, her şeyin kendisinden çıktığı, her şeyin dışında ve her şeyin içinde olan, kutsal yazıların pek çok yerde şahitlik ettiği üzere ilk ve son, başlangıç ve nihayet olan o bir olana varmak için gayret ederler.

Şayet her şey kendi doğası gereği ona meylediyorsa, içlerine yerleştirilen bu arzu boşuna olmasın diye nihayetinde ona ulaşacaklardır.

Daha üstün olanla birleştiklerinde ve daha iyiye doğru dönüştüklerinde, nihai gayelerine ererek daha kutlu bir hayata kavuştuklarında, kendi varlıklarından vazgeçecek değillerdir.

Zira Plotinos'un dediği gibi, Tanrıların ve ilahi insanların en mesut hayatı budur, çoklukta bulunan aşağı hazları tamamen terk etmek ve yalnız olanın yalnız olana kaçışıdır. Zira onların tefekkürü böylesi bir kavuşmaya bütünüyle bağlanmıştır.

Lakin ilahi zevkleri bir kenara bırakarak buna nasıl erişileceğini kısaca gözden geçireceğiz.

Zira dediği gibi, Peygamberler Tanrı'nın Ruhu ile dolarak o makama ulaştıklarında, onun nasıl görüleceğini öğretmişlerdir, ancak bunu öylesine kapalı ifadelerle yapmışlardır ki güçlükle anlaşılabilirler.

Oysa hikmet sahibi Rahiplerin en yücesi olan Mesihimiz, örtüyü kaldırarak oraya giden yolu ve girişi açmış ve şöyle demiştir, Kapı benim, her kim benden içeri girerse kurtulacak, girip çıkacak ve her iki tarafta da otlak bulacaktır.

Böylece bu temaşaya giden yolu açmış ve rehberlik ederek şöyle buyurmuştur, Ne mutlu yüreği temiz olanlara, çünkü onlar Tanrı'yı görecekler. Birleşmemiz gereken O Varlığı görebilmemiz ve temaşa edebilmemiz için şüphesiz yürek temizliği şarttır.

Dışsal şeylerin samimi bir şekilde ayaklar altına alınması yoluyla çokluktan sıyrıldığımızda O'nunla aynı kılınırız, nitekim bu hususta tekrar şöyle buyurur, Ne mutlu ruhta yoksul olanlara, yani dışsal şeylere hiçbir değer vermeyenlere, çünkü Göklerin Hükümranlığı onlarındır ki bu hükümranlık bizzat Tanrı'dır. Nefsi insanın mülkiyeti ve hâkimiyeti buna asla ulaştıramaz, zira o vakit tam bir barışın meyvesi devşirilir, nitekim bunun ardından şöyle denir, Ne mutlu barışı sağlayanlara, çünkü onlara Tanrı'nın oğulları denecektir, Yuhanna da kandan değil, bedenin arzusundan da değil, Tanrı'dan doğanlara Tanrı'nın çocukları olma yetkisi verildiğini söyleyerek buna şahitlik eder.

Fakat bu mertebeye vardıklarında, bu fani dünyaya öldükleri için kendilerine yöneltilen hiçbir haksızlıktan sarsılmayacak hale gelirler, o vakit insanların üzerine yükselmiş ve her şeyi elde etmiş olurlar, artık arzulayacakları hiçbir şey kalmamıştır.

İşte bu kimseler, o en derin öğretinin nihayetinde iki kez tekrarlayarak şöyle dedikleridir,

Ne mutlu adalet uğruna zulüm görenlere, çünkü Göklerin Melekûtu onlarındır. Ve yine, İnsanlar benim yüzümden size sövüp zulmettikleri ve yalan yere aleyhinize her türlü kötülüğü söyledikleri zaman ne mutlu size, erdem aşkına katlanırsanız, sevinin ve coşun, çünkü göklerdeki mükâfatınız pek büyüktür.

Bu mükâfat, "Ben senin mükâfatınım, pek büyüğüm" diyen O zattır, bol ve bereketlidir zira kendi varlığını bolca yayar ve o ebedi saadet ve dostluk içinde sevenleri kendiyle pek sıkı bir şekilde birleştirir.

ON SEKİZİNCİ MODÜL, SAADET

Kimin Mesut ve Kutlu Olduğuna Dair, Birinci Uyum

Kimin hakikaten mesut ve kutlu sayılacağını Augustinus şu sözlerle tanımlar, Ne dilerse elinde olan kişi kutludur. Platon ise Philebos'ta bundan pek uzaklaşmayarak şöyle der,

Kutlu kişi, hiçbir eksiği olmayandır. Lakin Euthydemos'ta Augustinus ile uyuşarak şöyle der, Saadet, şeylerin arzuya uygun olarak toplanmasıdır. Ne var ki, her şeyin pınarına bağlanıp onunla birleşmeyen kimse, arzuladığı bütün şeylere sahip olamaz, zira dilediğince her şeyi ancak oradan çekip alabilir. Şu halde kutlu ve mesuttur o kimse ki, her şeyi gördüğü, her şeye sahip olduğu ve her şeyin tadını kendi cinsinde idrak edebileceğinden çok daha üstün bir mertebede çıkardığı Tanrı ile birleşmiştir, her ne kadar onlara, Augustinus tarafından akşam görüsü denen ve Mesih olan cismani varlıkları üzerinden tecelli eden o temaşa inkar edilmese de.

Yeter ki her şey, yaraşır bir nispet ve ahenk ile Tanrı'ya atfedilsin.

Bunların muazzam uyuşumundan, mahlukatta titreyip parıldayan Yaratıcı'nın celali müşahede edilir, nitekim iyi aydınlanmış gözler bunu seyreder, tıpkı karşılıklı nida eden o Serafim meleklerinin terennüm ettiği gibi, Kutsal, kutsal, kutsaldır orduların Rabbi Tanrı, bütün yeryüzü O'nun celaliyle doludur. Bu celal mahlukatta parıldıyorsa, Yaratıcı'nın zatında çok daha saadet vericidir, O'nun temaşası ise dünyaya ve kendilerine ölüp yalnızca Tanrı için yaşayanlara bahşedilir, nitekim O şöyle buyurmuştur, İnsan beni görüp de yaşayamaz. Şu halde bir kimse mesut olmak isterse, ya adillerin ölümüyle yahut bedenden ve bu fani kaptan tamamıyla ayrılmak suretiyle ölmesi zorunludur, nitekim ruhları o ebedi celale kavuşan bütün kutlu kişilerin durumu böyledir,

Yahut bedenin daha üstün bir mertebeye dönüşmesiyle vuku bulur, nitekim bedeni çoktan ruhun tabiatına bürünmüş olarak ateşten bir arabayla göğe alınan İlyas hakkında ve ruhuyla bedeniyle Tanrı ile yürüyen ve artık cismani gözlerle görülmeyen Hanok hakkında okuduğumuz gibi,

Ve bedenleri Mesih ile birlikte dirilen ve kutsal şehre O'nunla birlikte mesut olarak giren pek çok kimse gibi, yahut Pavlus'un vecd halinde olduğu gibi bir süreliğine bedenden hicret etmek suretiyle gerçekleşir,

Rabbi yüz yüze gören Musa, Rabbi yüksek ve yüce bir taht üzerinde otururken gören İşaya ve burada sayılması imkansız değilse bile pek uzun sürecek olan diğer niceleri gibi.

Saadetin Neden İbaret Olduğuna Dair

İkinci Uyum

Her ne kadar ilk ciltte saadetin ve kutluluğun neden ibaret olduğunu tanımlamak isteyenlerin pek çok fikrini zikretmiş olsak da, burada meseleyi kesin ve nihai bir karara bağlayarak deriz ki, saadet Tanrı haricinde hiçbir yerde, dışsal nesnelerin hiçbirinde bulunamaz, nitekim Aristoteles Politika'da hikmetle hükmederek şöyle der, Tanrı tanıktır ki, saadet dışsal şeylerde değildir, zira O mesuttur ve hiçbir dışsal şeye muhtaç değildir. Burada Cicero, mutlu bir hayatı her türlü meşgaleden uzaklıkta konumlandırdığında kendi yıktığı kalesinin altında ezilir, oysa bu sükun yalnızca Tanrı'da aranmalıdır. Yine de Tanrı'ya doğru ilerleme bazen yaratılmışlar vasıtasıyla gerçekleşir, nitekim Pavlus şöyle der, Tanrı'nın görünmeyen sıfatları, dünyanın yaratılışından beri yapılanların anlaşılmasıyla açıkça görülür,

Ki bunlar vasıtasıyla yeniden mahlukata dönerek Tanrı'yı görenler, Sanatkar'ın celalini o mahlukatta seyrederler, her ikisinden doğan mucizevi uyumları müşahede ederler.

Mahlukata yönelik bu dönüş asla kusurlu değildir, zira Tanrı'dan yüz çevirmekle gerçekleşmez, O'ndan asla ayrılmaksızın O'nu sürekli yaratılanlarda seyrederler.

Böylece bazen Tanrı'nın doğrudan temaşasıyla mest olurlar (buna öğle görüsü denir), bazen yaratılmışları O'nun zatında sabah görüsüyle idrak ederler, bazen de O'nu yaratılmışlarda akşam görüsüyle seyrederler, nitekim Augustinus Yaratılış üzerine şerhinde bunu etraflıca ve açıkça izah etmiştir. Ve daha az derin ve fasih olmamak üzere Origenes, Celsus'a Karşı adlı eserinin ikinci cildinde meseleyi geriye doğru işleyen bir düzenle tartışır,

İnsanlar bazen cismani kanunlardan ve bağlardan kurtulduklarında, gerek bir kendinden geçme gerek bir cezbe vasıtasıyla bazen zevk cenneti, bazen üçüncü kat gök, bazen de Arketip'in bağrı ve sinesi denen bir mekana götürülürler, orada sanki bir irfan makamındaymışçasına evvelce suretler halinde öğrendikleri hakikatler kendilerine açıkça öğretilir. Zira evvelce ayna vasıtasıyla ve bilmece gibi kısmen kavradıkları şeylerin varoluşuna ve geleceğine dair hükümleri artık açıkça ayırt ederler. Bazen göklerin kürelerini veya feleklerini görürler, orada cereyan eden şeyleri ve bunların niçin oraya yerleştirildiğini idrak ederler. Ve bazen daha da öteye geçerek göğü yarıp geçen İsa'nın ardınca giderler, zira O, "Ben neredeysem, hizmetkarım da orada olacaktır" buyurmuştur.

Orada birbirinden ayrı ve birleşmiş pek çok menzili ve her birine nasıl bir makam hazırlandığını anlarlar, tıpkı Pavlus'un bildiği gibi, nitekim onlar hakkında şöyle demiştir, İsimleri yaşam kitabında yazılı olanlar. O vakit, ister can verilecek olsunlar,

İster oradan etki etsinler, isterse aşağı alemlere akıtmak üzere herhangi bir yerden güç çeksinler, yıldızların hakiki nizamını müşahede ederler. Orada mesut olanlar, Yüce Hakikat'in sevgili evlatlarından ve sadık hizmetkarlarından gizlemediği şeylerin sebeplerini anlarlar. Orada yalnızca her bir yıldızın ne gibi bir tesir icra ettiğini, hangi mevkide yer aldığını ve diğerinden niçin bunca geniş bir mesafe ile ayrıldığını kavramakla kalmaz, aynı zamanda her bir yıldıza hangi aklın riyaset ettiğini ve Arketip'in hangi makamından feyiz alıp yıldızlara ve onlar vasıtasıyla alt alemlere akıttığını da idrak ederler. O vakit, artık saf bir nur içinde yaşayan kimse, Kahin'in, Levili'nin ve onların mertebelerinin ne anlama geldiğini anlar, sebtlerin, haftaların, yılların, bayramların ve tatil günlerinin düzeni nedir, canların arınması ve kefaretinde son derece gizli bir sır ile tesis edilmiş olan bütün o kurbanların hikmetleri nelerdir, bunları kavrar. Bundan gayrı, cüzzamın türlü çeşitlerini, bunların nasıl arındırılacağını ve meni akıntısının ne demek olduğunu anlar.

Yine kamburların, fıtıklıkların, sakatların, eğri yahut haddinden fazla büyük veya basık burunluların, şaşılıkların yahut herhangi bir çirkin lekeyle malul olanların sunaktan niçin menedildiklerini idrak ederler.

Ayrıca yüce ve tek olan akıldan ayrılmış Meleki zihinleri yahut mücerret akılları, hangi kuvvetlerin ve kudretlerin iyi, hangilerinin kötü, hangilerinin lütufkar, hangilerinin düşman olduğunu teşhis ederler. Ruhların hakikatinin ne olduğunu, her birinin nereden geldiğini, kemalatının derecelerini, lütuf ve ihsanlarının ölçüsünü seyrederler, hayvanların ve yabani canavarların çeşitliliğini ve her bir cinsin niçin bunca türe ayrıldığını görürler. Belli köklere veya otlara nasıl olup da bazı şifalı güçlerin bahşedildiği ve aksine başka otlar yahut kökler vasıtasıyla bunların nasıl defedildiği kendilerine gizli kalmaz. Bundan öte, insanların başına gelen, tesadüfen yahut rastlantı eseri vuku bulmayıp öylesine incelenmiş ve öylesine yüce bir hikmetle tecelli eden şeyleri de anlarlar ki, bu hikmeti sadece insanların değil, canavarların saç ve tüylerinin sayısı bile tüketemez, nitekim bu inayet her birini var eder ve ister ruhi ister lafzi manada anlaşılsın, bir meteliğe satılan iki serçeye kadar uzanır.

Ve hiç kimse bunu batıl yahut imkansız zannetmesin diye, hikmetin o sahibinin, Celsus'un aktardığı şu meşhur sözlerini zikredeceğim, Var olan şeylerin hakiki bilgisini bana O verdi, ta ki yeryüzünün düzenini ve elementlerin kuvvetlerini, zamanların başlangıcını, sonunu, ortasını ve değişimlerini, yılın dönüşlerini, yıldızların konumlarını, hayvanların tabiatlarını, vahşi hayvanların öfkesini, rüzgarların şiddetini, insanların düşüncelerini, fidanların farklılıklarını, köklerin kuvvetlerini bileyim, gizli ve umulmadık ne varsa hepsini öğrendim, zira her şeyin Sanatkarı olan hikmet bana öğretti.

Nitekim bu bahsettiğimiz zihne ulaştığı vakit, "İlahi ruhun nefesiyle dolarak hakikate erdim" diyen o pek bilge Hermes Trismegistus da bunu teyit etmektedir.

Zira zihne kavuşmadıkça, yahut o dünya üstü nur ile aydınlanmadıkça, veyahut zihnin cezbesiyle hakikatin pınarına taşınmadıkça katıksız hakikate sahip olamayız, ki bu pınar da aynı zattır.

Zira bilgelerin de hemfikir olduğu üzere, duyulardan yahut insanların icatlarından katıksız bir hakikat beklenemez. Bu sebeple Elçi, Koloselilere şöyle der,

Dikkat edin, kimse sizi felsefeyle ve insanların geleneklerine dayanan boş hilelerle aldatmasın. Şu halde hakiki marifet, temiz bir kalp ile hakikatin en yüce kaynağından beklenmelidir.

Nitekim aynı Hermes, zihnine yöneldiğinde, zihin ona şu sözlerle hitap etmiştir,

İşte ben akıl, yani zihninizi aydınlatan ilahi ihtişam olarak buradayım, iyi, dindar, arı ve dinine bağlı kimselere lütfederim. Varlığım onlara öyle bir imdat getirir ki derhal her şeyi tanıyıp ayırt ederler. O, oğlunu bu aklı kavramaya teşvik ederek şöyle der, Tanrı vergisiyle desteklenip akla erişenler, işlerinin kıyası bakımından ölümlüler yerine ölümsüz sayılırlar, karada, denizde ve göğün ötesinde ne varsa hepsini kendi idrakleriyle kuşatmışlardır,

Ve işte bu yüzden, bizzat her şeyi içinde gördükleri iyiliğin kendisini temaşa etmek üzere kendilerini yüceltirler.

Onu uzaktan seyre daldıklarında, burada sürdürdüğümüz bu hayatı bir tür sefalet sayarlar, bedenleri hor görürler, bedensel olan her şeyle birlikte yalnızca tek bir şeye doğru yönelirler. İşte aklın gayesi budur, yani ilahi olanın temaşası ve Tanrı’nın idrak edilmesidir, ilahi bir hal üzere, yani canın intizam kazanmasıyla zuhur eder, ta ki idrak yetisiyle o ihtişamı kabul edebilsin, oradan akıl vücut bulur ve idrakin kendisi ilahi bir parlaklıkla baştan başa aydınlanır. Bu aydınlanmayı Yuhanna mesh (unctio) diye adlandırarak şöyle der,

Kuddisten bir meshe sahipsiniz ve her şeyi bilirsiniz, birinin size öğretmesine ihtiyacınız yoktur, çünkü onun meshi size her şeyi öğretir.

Bu mesh yahut aydınlanma, ya da akıl, gizemci ilahiyatçıların dediği gibi, busenin ölümünde verilir, Peygamber bu ölüm hakkında mezmurda şöyle der, Rabbin nazarında azizlerinin ölümü pek kıymetlidir. Mesih ve Pavlus da gür bir sesle bizi bu ölüme davet ederler. Nitekim biri tasavvufi bir dille şöyle der,

Buğday tanesi toprağa düşüp ölmedikçe yalnız kalır, ama ölürse çok meyve verir.

Zira Tanrı için yaşamak ve ilahi hayata dair olanları kavramak isteyen kimse için dünyaya ve nefsani insana ölmek zaruridir, bizzat Tanrı buna şahitlik ederek şöyle demiştir, İnsan beni görüp yaşayamaz, yani nefsiyle yaşayan insan, bu sebeple Pavlus şöyle der,

Yeryüzündeki uzuvlarınızı öldürün, ve yine, Sizler öldünüz ve hayatınız Mesih ile birlikte Tanrı’da gizlendi.

Demek ki insan duyulara öldüğünde, bir tür kendinden geçiş içinde ve idrak gücünün duyulur şeyler etrafındaki dolaşmasından ayrılmasıyla Tanrı’ya yükseltilir, orada her şeyi görür.

Yüce Hakikatin öğrettiği üzere, dünyaya layıkıyla ölmek şartıyla, bu dünyada henüz yolcu olanlar bile Tanrı lütfuyla buna nail olurlar. Bu kaynaktan hareketle Plotinos şöyle der, Arı olanlar, kendi içlerinde ikamet edenler, bir olmalarına engel hiçbir bağ taşımayanlar, bilakis ilahi, güzel ve Tanrı suretli kılınmış olanlar, işte o vakit akla yükselirler, orada en güzel suretleri temaşa ederler ve bunların, eşyanın hakiki köklerini ve mahiyetlerini (quidditates) gösteren ideler olduğunu bilirler.

Peygamberler, Pavlus ve şu sözü söyleyen zat da buraya varmıştı, Hayat Kelamı hakkında işittiğimizi ve ellerimizle dokunduğumuzu işte size bildiriyoruz, ve yine, O’nun yüceliğini gördük, Baba’dan gelen biricik Oğul’un yüceliği gibiydi.

Mademki her şey o Kelam’da parıldar ve kendi numunelerini orada barındırır, buna bağlı olarak her şey orada temaşa edilir. Ne var ki bu yol eskilerin pek aşina olduğu ve bizim çağımızda da Peygamber’le birlikte, Bana hayatın yollarını bildirdin, diyebilen kimi, hatta pek az kimsenin bildiği bir yoldur, lakin avam tabakası için bütünüyle silinip gitmiştir, zira her biri kendi hevasına yahut duyularla algılanan öğretilere bağlanmıştır, bunlar böylesi şeylere asla erişemezler, onlardan bütünüyle uzaklaşmışlardır, bundan ötürü de bu yol onlara çetin, yabancı ve belki de hakikatten sapan, kendi halleri gereğince dedikleri gibi ulaşılamaz görünür.

Bu sebeple onların, alçak bedenimizin tebdil edilip Mesih’in şerefli bedenine benzer kılınacağı vakti beklemeleri yeterlidir, onlar bunun yalnızca dirilişten sonra ve yücelik mertebesinde vuku bulacağını zannederler, mukaddeslerin neyi bildirdiğine ve henüz bu dünyada yolcu olan bazılarının Musa ve Yakup hakkında ve başkaları için başka sözlerle anlatıldığı üzere, Tanrı ile yüz yüze konuşarak bunları nasıl gördüğüne, sahih kutsal metne inanılıyorsa, hiç dikkat etmezler. Mademki herkes bu saadetin kamilen bağışlanacağı hususunda hemfikirdir.

III.

Bu hayatta yaşayanlara kimi zaman lezzet cennetine girme imkanı verilse de, orada dikilmiş tüm ağaçları görebilir ve Pavlus ile diğer İbrani bilgelerin gelecek asır dedikleri şeyden tat alabiliriz, yine de bunun kamilen mülk edinilmesi ömür koşusunu tamamlayanlara bahşedilir.

Zira bundan önce pek az kimse bu kabilden kemale ermiş olarak oraya erişir, nitekim bizzat Pavlus İbranilere bu meseleyi etraflıca öğretirken şöyle der, Katı gıda kamil olanlar içindir, yani alışkanlık neticesinde duyuları iyiyi ve kötüyü ayırt etmeye alıştırılmış olanlar içindir.

Öyleyse onlarla konuşurken, tövbe amellerine, vaftizlerin ahkamına, ellerin başa konmasına, ölülerin dirilişine ve bu gibi şeylere dair Mesih’in temel öğretilerini bir yana bırakıp, kamil olanlar ve Kutsal Ruh’a hissedar kılınanlar arasında yalnızca tebliğ edilmesi gereken kamil öğretiye doğru yönelelim, bu öğretide semavi bağıştan, gizlenmiş manndan, Tanrı’nın daha üstün, yani gizli ve kamil olanlara bildirilecek kelamından ve gelecek asrın kudretlerinden bahsedilir, Tanrı’nın yardımıyla oraya vardığımızda, henüz yolcu iken bile gizli olan şeyleri en azından kısmen görürüz, şayet bedenden çözülüp Tanrı’ya yönelirsek, o vakit kısmi olan ortadan kalkar, zira tam bir saadete ereceğimiz yetkin olan ile karşı karşıya gelinir, lakin can bu cismani kütleden kurtulduğunda, nihayetinde varacağı menzile ve sınıra derhal mi erişir, yoksa bundan sonra da bir terakki mi gösterir, bilgelerin bu husustaki görüşü muhteliftir, zira daha yeni ilahiyatçılar ilk görüşe bütünüyle katılırlar,

Fakat Origenes ve onunla birlikte diğer bilgeler, kutlu kılınanların daha da terakki edeceği kanaatindedirler, nitekim kendisi Celsus’a karşı uzun uzadıya tartışırken şöyle der, Mukaddesler semavi mekanlara vardıklarında, bu fani yolculukta bildiklerinden çok daha fazlasını ve daha yetkinini bileceklerdir, bu bilgide akli tabiat her bir merhalede serpilecektir, lakin bu büyüme bedende veya et ile canda olan hayatın büyümesi gibi değil, kamil ilme erişmiş aklın idrak ve duyumla serpilip kemale ermesi şeklinde olacaktır, artık bundan böyle bedensel duyularla engellenmeksizin, bilakis aklı artıran terakkilerle serpilerek, her örtü daima aradan kaldırılmış halde ve tabiri caizse arı bir surette, yüz yüze eşyanın illetlerini temaşa edecektir, orada evvelemirde O’na yükseldiği kemalat ile ardından O’nda sebat ettiği kemalat içine yerleştirilecektir, gıdalanacağı yiyecekler ise bizzat teoriler, eşyanın idraki ve illetlerin kavranışı olacaktır,

Nasıl ki bedenlerimiz bu hayatta gıdaların desteğiyle, henüz gençlik yıllarındayken durmaksızın serpilir ve tam boyuna erişir, fakat tabiat onları uygun hatlarla kendi kemaline ulaştırdığında, artık büyümek için değil, yaşamak ve gıdalar vesilesiyle güçlerimizi muhafaza etmek için yiyecekleri kullanırsak, öyle sanıyorum ki akıl da kemale erdiğinde yine gıdalanır, ne eksik ne de fazla gelmesi gereken o ölçü içinde kendine has ve uygun gıdalarla doyar. Fakat bu husustaki tüm gıdalar temaşa olarak anlaşılmalıdır, Tanrı’nın idraki, yapılmış ve yaratılmış olan bu tabiata uygun ve has ölçülere sahiptir, temiz bir yürekle Tanrı’yı görmeye ve anlamaya başlayan herkesin bu ölçülere riayet etmesi gerekir, kanaatimce Elçi, Mesih tarafından yukarıya yükselişten ve oraya tutsakların götürülüşünden bahsettikten, kilisede taksim edilen mertebelerden, bazılarının elçi, bazılarının müjdeci, bazılarının muallim ve benzeri kılındığından söz ettikten sonra tam da bu terakkiyi bize göstermek istemiştir, ve şöyle devam eder,

Hepimiz imanın birliğine ve Tanrı Oğlu’nun bilgisine, kamil insan olmaya, Mesih’in doluluğunun yaş ölçüsüne erişene dek, ta ki artık çalkantılarla oraya buraya savrulan ve her öğretinin rüzgarıyla sürüklenen çocuklar olmayalım. Şayet biri hakiki vatanda hiçbir terakki olmadığını, çünkü her bir kimsenin bu yolda kendisine tayin edilmiş olan ölçüye ulaştığını iddia ederse,

Kilisenin doktorları ortaklaşa böyle düşünürler, biz de kiliseyle ve Mesih’le birlikte burada ve her yerdeyiz, meğerki bu durum hakikate karşı çıksın, zira istemeyerek de olsa O’na bağlı kalarak beslenecekleri kaynaktan daima pay alırlar, ta ki yukarıda andığımız gibi O’nunla bir olana dek, beslendikleri bu nasip sayesinde huzur içinde tam bir sükûna ererler, zira derler ki, her kimde çirkin ve murdar bir leke kalmışsa, hayat yolculuğunu tamamlayan babalar, o her şeyi aydınlatan ve arındıran nura varmadan evvel arınacakları bir makama sahiptirler, nitekim kendi kusurları ortaya dökülmesin ve onun parlaklığından zayıf düşmesin diye, gözün o en dolgun nura dikilmeden evvel alıştırılması gerekir, zira Plotinos’un dediği gibi, kirlere gömülmüş, henüz gereğince temizlenmemiş yahut zayıf bir göz, son derece parlak bir manzaraya dikilirse derhal kapanır, zira seyretmeye koyulmadan önce, görenin görülenle akraba ve benzer kılınması icap eder, nitekim güneş gibi olmadıkça göz güneşi asla göremez, ruh da güzel ve ilahi kılınmadıkça güzelliğin kendisini ve Tanrı’yı müşahede edemez, parlak ve berrak olmadıkça da nuru kabul edemez, bundan ötürü Süleyman Özdeyişler’de şöyle der, Salihlerin yolu ise doğan, kusursuzlaşan ve tam gün olana dek parıldayan ışık gibidir.

Bundan ötürü en kutlu Mesih hakkında şöyle denir, Çocuk ise büyüyor, güçleniyor, hikmetle doluyordu, ve yine, İsa hikmette, yaşta, Tanrı ve insanlar katındaki lütufta ilerliyordu, O’nun yalnızca görünüşte ilerlediği söylenmemelidir, zira Kutsal Yazı’yı yalancılıkla itham etmiş oluruz, oysa bizzat kendisi hikmette ilerlediğini söyler, görünüşte değil ve sadece insanların takdiri için de değil, tecrübe ile ilerlediğini söyleyen kimse de meseleyi layıkıyla çözemez, zira aynı yerde hikmette ilerlediği söylenmektedir, nitekim Kutsal Yazı, şarihin kusuru müstesna, asla uygunsuz söz söylemez, binaenaleyh Tanrı ile birleşmiş olan o insan, Baba’nın önceden takdir buyurduğu kemale dek hem hak ediyor hem de ilerliyordu.

Salihler de yetkin güne, yani öğle vaktine yahut Augustinus’un böyle adlandırdığı öğle müşahedesine erişene dek büyürler, zira o vakit kutlular Tanrı’yı olduğu gibi, açıkça ve yüz yüze temaşa ederler, bu müşahedede ise seyredilen nesne sonsuz olduğu gibi, temaşanın genişliği de sonsuzdur, kutluluğun hem bir sebat (status) hem de bir ilerleme (profectus) olduğunu düşünenler bunu bir çelişki saymasınlar, sebat hali şudur ki, onlardan hiçbiri asla düşemez, ilerleme ise, Tanrı ile bir olana dek daima O’na daha mahrem hale gelmeleridir, nitekim Petrus’un dediği gibi, melekler dahi Tanrı’nın içine bakmayı arzularlar, şüphesiz henüz sahip olmadıkları şeyi arzularlar, fakat boşuna da arzulamazlar, aksi takdirde hazlarından mahrum kalır ve kederlenirlerdi ki bu da kutluluğun tabiatına aykırıdır, kutlu olmalarına rağmen henüz sahip olmadıkları şeye vakit vakit nail oldukları görülür, yahut ilahiyatçıların umumen kabul ettiği gibi, kutluların o müşahedeye dahil edilir edilmez önceden belirlenmiş bir sınırda durdukları, daha ileri gitmedikleri ve Tanrı’ya daha mahrem kılınmadıkları öne sürülürse, oraya kabul edildiklerinde zaten tam manasıyla kutlu oldukları söylenmelidir.

Fakat her ne surette olursa olsun, sebat hali nihai olarak ilerlemelerinin en son hedefine ve kabiliyetlerinin tam ölçüsüne ulaşmış olanlara verilir, öyle ki daha fazlasını alamaz hale gelirler, nitekim şöyle buyrulmuştur, Dileyin ki alasınız, ta ki sevinciniz tam olsun.

SEKİZİNCİ MAKAMA DAİR

ON DOKUZUNCU BÖLÜM, HER İYİLİK En yüce ve hakiki iyilik denen şeyin ne olduğuna dair.

Tek Sesli Ahenk. Duyuların yahut mürekkep akıl yürütmelerin idrakine girmeyen bir şey hakkında hiçbir münazara yürütülemeyeceğinden, zira o pek basittir, bu sebeple O’nun hakkında yalnızca ilahi nurun yol göstermesiyle sade bir kelam edilmelidir, nitekim hakiki bilgeler de bize böyle öğretir, zira o nurla yıkanmış olan Trismegistos der ki, Tanrı bizzat iyiliktir ve iyilikten gayrı hiçbir şey değildir, geri kalan her şey iyiliğin tabiatından ayrı tutulmuştur, beden ve ruh ise sınırlı olduklarından, iyiliği içine alabilecekleri bir mekâna malik değillerdir, zira iyilik öyle engindir ki, cismani ve gayricismani, duyulur ve akledilir bütün varlıkların mevcudiyetini ve her var olanın üzerinde bulunanın bizzat kendisini kuşatır.

O halde sakın ha bir başka şeye iyi demeyesin, zira yüce muallimin buyurduğu üzere, bu dindışılık ve sapkınlık olurdu,

Tanrı’dan başka iyi yoktur. Tanrı’nın yalnızca iyilikten başka bir şey olduğu da söylenmemelidir, zira aynı hürmetsizliğe düşmüş olursun, iyilik herkesçe kavranamadığından, bizzat iyilik olan Tanrı da herkesçe bilinmez, lakin cehalet yüzünden bazen tanrıları bazen de insanları iyi diye adlandırırlar, bu yüzden Mesih, kendisine "İyi Muallim" diyen kişiyi paylayarak şöyle buyurmuştur, Bana neden iyi diyorsun? Tek bir Tanrı’dan başka iyi yoktur, yani mutlak ve hakiki manada, iştirak (participatio) yoluyla ise insan iyi olabilir, nitekim aynı muallim insanlığı cihetiyle o iyilikten en mükemmel şekilde pay aldığını bilerek başka bir yerde şöyle demiştir, Ben iyi çobanım. Zira Baba’nın kendisine her şeyi bahşettiği açıktır, bundan ötürü O, insan olması bakımından, sadece Tanrı’ya mahsus olan kendiliğinden iyiliğe sahip değildi, nitekim Peygamber O’nun hakkında şöyle der, Rabbe şükredin, zira O iyidir.

Hermes’in dediğine göre, bu iyilik uyarınca hiç kimse iyi olamaz ve iyi kılınamaz, o halde her kim iyilikten ötürü onurlandırılırsa, bu ancak Tanrı’dan aldığı şey vesilesiyle olsun, bundan ötürü Pavlus herkese şöyle seslenir, Almadığın neye sahipsin ki? Mademki her şey Tanrı’dan almakta ve hiçbir şey vermemektedir, O ise her şeyi sunmakta ve hiçbir şey almamaktadır, bu sebeple yalnızca O iyidir, zira iyilikleri bütün varlığa O yayar ve karşılığında hiçbir şey almaz, insan ve onunla birlikte bütün yaratılmışlar ise her şeyi alırlar fakat hiçbir şey vermezler, bu yüzden bunlardan hiçbirine iyi denemez, nitekim Mesih de her şeyi Baba’dan almış olması bakımından iyi olarak adlandırılmak istememiştir, fakat verdikleri cihetiyle iyilik vazifesini yerine getirmiştir.

O halde Tanrı her iyiliktir ve en yüce iyiliktir, hiçbir şey kabul etmez, zira bizim iyiliklerimizin hiçbirine muhtaç değildir, fakat iyi olsunlar diye herkese verir, nitekim kithara çalan Kutlu zat şöyle terennüm eder, Sen elini açtığında hepsi iyilikle doyar.

Hakiki tevazu ve hakiki nefsini bilme hali de budur, insanın kendisinin bütünüyle bir hiç olduğunu ve her şeyi Tanrı’dan aldığını, Tanrı ancak kendi varlığını onda yaydığı ölçüde bir varlığa sahip olduğunu idrak etmesidir, Tanrı’dan daha çok pay alan kimse daha iyidir, zira Tanrı iyiliğin ta kendisidir, ve daha güzeldir, zira Tanrı güzelliğin ta kendisidir, nitekim Dionysios ve Platoncuların öğrettiği gibi, hakiki güzellik en yüce güzelden pay almak, hakiki iyilik de en yüce iyiden pay almaktır, bütün mekteplerde pek iyi bilindiği üzere, var olan her şey ancak o İlk Olandan pay aldığı nispette mevcuttur, zira (aynı Dionysios’un dediği gibi) Tanrı zatı gereği iyilik olduğundan, iyiliğini var olan her şeye yayar, tıpkı güneşin kendi varlığıyla, ışığından pay alabilen her şeyi aydınlatması gibi.

Binaenaleyh en yüce iyilik, bizzat kendi zatı vasıtasıyla, var olan her şeye belirli bir ölçü ve harikulade bir nispetle bütün iyiliğin ışınlarını salar, biraz aşağıda güzellik hakkında da farksız şekilde şöyle der,

Zira bizzat en güzel olan ve daima her yönden güzelliğin üzerinde bulunan O zat, bütün güzelliklerin kaynağıdır, var olan her şeye, kendi nispetlerince güzel olmaları bu güzelden neşet eder,

ve bu güzel, bütün şeylerin ahengini, dostluğunu ve müşterekliğini vücuda getirir, var olan her şey, fail bir illet ve her şeyin gayesi imişçesine bu güzele bağlanır, zira her şey güzelliğin hatırına vardır.

O aynı zamanda bir numune ve her şeyin yöneldiği bir gayedir, her şeyin arzuladığı ve her şeyin akraba olduğu o güzel ile iyi aynıdır, zira varlıkların cevherinde, güzelden ve iyiden bir nebze olsun pay almamış hiçbir şey yoktur,

ve O, her şeyin kendisinden bir şeyler almayı arzuladığı birincil ve hudutsuz bir pınar olduğundan, (Proklos’un aktardığına göre ulu Theodoros’un dediği gibi) o ilk olan müstesna her şey niyaz eder, zira her şey muhtaçtır,

ve muhtaç oldukları şeyleri O’ndan almaları gerektiğini idrak ettiklerinde, bizzat O’na yalvarırlar, bundan ötürü en yüce muallim Mesih, her mükemmel bağışın ve her kusursuz hediyenin kendisinden geldiği Baba’ya yakarmamızı öğreterek şöyle demiştir, Dua ettiğiniz zaman şöyle deyin, Göklerdeki Babamız.

Ve bize hazırlanan bağışların ölçüsü tamamlanana ve sevincimiz dolup taşana dek daima dua etmemiz gerekir.

Zira o vakit elde edebileceğimiz hiçbir şey kalmaz, lakin başkalarının da bizim nail olduğumuz şeye erişmesi için sevgiden doğan dualar dökeriz. Nitekim Yuhanna’nın tanıklığıyla, azizler ve bizzat Tanrı’nın Oğlu dahi niyaz eder, "Eğer bir kimse günah işlerse," der, "Baba’nın katında bir şefaatçimiz vardır, O da doğru olan İsa Mesih’tir, O bizim günahlarımızın ve bütün dünyanın günahlarının kefaretidir." Pavlus da buna katılarak şöyle der, "İsa, bizim için Tanrı’nın huzuruna çıkmak üzere göğün ta kendisine girdi ve hakiki aracı sıfatıyla, her şeyi o en yüce iyiye, ondan ne kadar uzaklaşmışlarsa o nispette geri döndürsün, hakiki bir birlik vasıtasıyla, iyinin örneğinde ve ilk örneğinde (arketiypus) bulundukları veçhile O’nunla bir olsunlar diye."

BÖLÜM CX. SÜKÛT

Yöneldiğimiz iyiye nail olunduktan sonra varılan duraklama, sükûn ve sükût üzerine.

İlk ve en yüce olana vardığımızda sükûnet bulmak gerekir, daha öteye gidilmemelidir, zira en yücenin ötesinde hiçbir şey bulunamaz. Yeremya’nın buyurduğu da budur, "Tek başına oturacak ve susacaktır, çünkü kendini kendi üzerine yükseltmiştir."

Burada sükûn, "Oturacaktır" denmesiyle, çokluktan soyunma, "Tek başına" denmesiyle, sükût, "Susacaktır" denmesiyle, Tanrı’ya dönüşüm ise nihayetindeki "Ve kendini kendi üzerine yükseltecektir" sözüyle beyan olunur. Zira insanın üzerinde Tanrı’dan gayrısı yoktur. Davud Peygamber de buna ahenkle terennüm ederek şöyle der,

"Huzur içinde, onda hem uyuyacağım, hem dinleneceğim."

Bunu söyleyerek susar, çünkü artık sükûtun hüküm sürdüğü makama erişmiştir, zira orada her bir ferdin en derini açığa çıkmıştır ve en yüce olanla iç içedir, öyle ki bütün dışsal olanları unutmuş ve hepsinden ayrılmış olarak, konuşabileceği hiç kimsesi kalmamıştır, yalnızca nezdinde söze hacet olmayan O’na yönelmiştir, çünkü O her şeyi temaşa eder, hem de öyle şeyleri müşahede edip onlarla sevinir ki, istese dahi bunları dile getirmeye muktedir olamaz.

Şu halde buradan itibaren sükût etmek icap eder, meğerki Hükümran’ın buyruğuyla alt tabakadakilere, alıcıların idrakine göre ve onların menfaati namına bir şey aşikâr edilsin, nitekim Dionysios Melekler hakkında konuşurken, onların ilahi sükûtun müjdecileri olduğunu, gizlilik içinde bulunanı tefsir eden berrak nurlar mesabesinde bulunduklarını söyler. Bu ilahi sükût veya hakkında sükût edilen şey, kelimelerle ifade edilemeyecek derecede üstün bir iyilik, güzellik ve nurdur, ancak o nurun bizzat kendisinde algılanır ve yalnızca O’nunla aydınlanmış gözlere zahir olur. Bu sebeple Zebur yazarı şöyle der, "Senin nurunla nuru göreceğiz." O nurda Tanrı’nın sırları ve gizlilikleri görülür ki, Pavlus’un tanıklığıyla, insanın bunları söylemesi caiz değildir. Bundan ötürü, böylesi hususlarda konuşma sahası hiçbir kimseye cahillere olduğundan daha açık değildir.

Zira bir kimse zihin vecdine kapılmadıkça yahut Tanrı’nın Oğlu olan o surete dönüşmedikçe bunları idrak edemiyorsa, sorarım, yükselmemiş veya zerrece dönüşmemiş olanlar bunları nasıl izah edecektir? Binaenaleyh, bunları zihin yücelişiyle görenlerin dahi sükût etmesi gerekir. Zira Yeremya, az evvel zikrettiğimiz üzere, yalnız olandan ve Tanrı’ya yükselenden bahsederken, İbrani aslına uygun olarak şunu eklemiştir, "Oturacaktır, çünkü yük kendi üzerine konmuştur." Nitekim Hükümran’ın sırlarına mazhar olanların omuzlarına ağır bir yük yüklenmiştir, ta ki sadık olsunlar ve sussunlar.

Bundan ötürü Yeşaya, zihin vecdinde Mesih zamanında vuku bulacak şeyleri gördüğünde, içindekileri kâfi derecede ifade edemeyip şöyle demiştir,

Rab Mesih vasıtasıyla taziz edildiğinde, denizden feryat edecekler, yani Pavlus’un geleceği o pek müstesna zattan ötürü, tıpkı başka bir peygamber vasıtasıyla denildiği gibi, "Yolun denizde ve patikaların çok sulardadır, izlerin ise bilinmeyecektir", yani tabii nurla.

Bundan ötürü Yeşaya şöyle devam eder, "Lakin nurlarda ve parıltılarda" bizim elimizdeki metinde "öğretilerde" geçer, "Rabbi taziz edecekler, zira denizin adalarında İsrail’in Rabbinin adı, yeryüzünün sınırlarından yahut kanatlarından övgüler işittik", bizim elimizdeki metinde ise "doğrunun izzeti" şeklinde geçer. Yetmişler Çevirisi (Septuaginta) ise oradaki "sebi" lafzını "suret" diye tercüme eder, ki bu da tam olarak sevimli ve müstesna manasına gelir, nitekim anlamı şudur, Müstesna övgü ve letafet doğru olana, yani faniler arasında yegâne doğru bulunan Mesih’e ait olacaktır. Lakin kendisinin pek aşikâr konuştuğunu fark edince, hemen şunu eklemiştir, "Sırrım bana aittir, sırrım bana aittir, vay başıma", zira apaçık konuşmuşumdur. Daha sonra başka bir söze geçerek şöyle der, Zebur yazarının da sükûta ima ederek dediği gibi, "Sözlerini yüreğimde sakladım, ta ki sana karşı günah işlemeyeyim", nitekim saklamak, sükût etmektir. Bir kimsenin ilahi sırları açığa vurmasının iyi bir insanın vazifesine yakışmayacağını Mercurius Asklepios’a bildirirken şöyle der, "Bütün uluhiyetin celaliyle dopdolu bir risaleyi pek çok kimsenin idrakine açmak dine mugayirdir, zira zayıf ruhlarda Tanrı’nın derin kelamları ve gizemleri ayaklar altına alınır", bu sebeple en yüce muallim şöyle demiştir, "Kutsal olanı köpeklere vermeyin ve incilerinizi domuzların önüne saçmayın", yani Tanrı’nın en kıymetli sırlarını layık ve muktedir olmayanlara ifşa etmeyin.

Buna şunu da ekle, Mercurius’un dediği gibi, hürmetten ötürü bazen sükût etmek, hakikatin doğumu için bir gebe kalıştır, ta ki bu sırları hürmetle muhafaza eden kimse, gizlemekte ne denli sadık bir kul olduğunu gösterirse, kendi makamında o denli tesirli ve yüce konuşabilsin.

Ayrıca telaffuz edilemeyeni sükût ile övenlerin, layık olmayan bir söz sarf edip hakikatleri zıtlarıyla kirletenlerden çok daha makbul olduğu görülür.

Şu halde renklerle, kokularla, tatlarla, seslerle ve ten lezzetleriyle eğlenen duyularını kapatmış, besini ve gıdası alt alemdeki şeylerin hakikati ile bilgisi olan aklın muhakemesini dindirmiş ve azığı dünya-üstü nur olan zihin zirvesinde yekvücut olmuş bir can, başkalarına karşı susar, yalnızca en yüce ve biricik iyi olana yönelerek konuşur ve şükranlarını sunar. Biz de, ifşası caiz olduğu ölçüde, en iyi ve en yüce Tanrı’ya ilahimizi sunalım.

Saf ve yükselmiş bir zihinle, sükût içinde yalnızca Tanrı’ya ifa edilecek ilahi.

Sana, ey lütufkâr Rab ve cümle mahlukatın en yüce Hükümdarı, hiç kimsenin layıkıyla ödeyemeyeceği bir övgü borçludur, zira Sen sonsuz, ebedi ve dille anlatılamazsın. Bu sebeple layık olmasa dahi, bendeki mecal yettiğince, kuvvetim elverdiğince, dahası Sen içimde ne denli konuşmamı buyurduysan, o nispette karşılık vereceğim. Sen hiçbir sınırla çevrelenmez, hiçbir akılla ihata olunamaz ve hiçbir şeye geçit vermezsin, her şeyi kendinde tutan ve her şeyin sebebi olarak var olansın, her şeyde mevcut olduğun halde cümle şeylerden öyle uzaksın ki, nurun onu kuşatmadıkça beşer zihni Senin hakkında ne bir şey bilebilir ne de düşünebilir. Sen cümlenin saf ve erişilmez nuru, derinliği, gizli yaratıcısısın, Seni Oğul’dan ve Oğul’un bildirmeyi dilediğinden gayrısı bilmez. Sen hikmet pınarı, her şeyin kendisinden çıktığı kaynaksın, her şeyi taşıyan ebedi kelamsın, eşyadaki gizli menzilsin, her şeyin varlığı, temeli, başlangıcı ve sonusun. Sen bölünmez, kutlu, bizzat yüce Tanrı’sın, mühürsün, suretsin, ruhsun, bağsın ve alemin hayatısın.

Büyüksün ve ziyadesiyle övgüye layıksın, büyüklüğünün sonu yoktur. Kendisiyle var ettiğin o sonsuz iyilikle cümle şeyleri korursun ve kudretinle her şeyi himaye edersin. Sen her nurun fışkırdığı ve her iyiliğin doğduğu şafaksın. Sen kadirsin, Sana kim karşı durabilir? İnsanları teftiş edersin, yürekleri adil ve kutlu hükmünle tartıp herkese ameline göre karşılık verirsin, hiçbir şeyi karşılıksız bırakmazsın. Güzellik, hakikat ve hayat, eşyanın mikyası ve ölçüsü Senindir, her şeyin berraklaştığı parlak ayna, her şeyin güzelleştiği en latif nursun.

Cümle şeylerde cömert ve şefkatlisin, öfkesi geciken, merhameti bol olansın. Senin için geçmiş ne ise, şimdiki ve gelecek olan da odur. Zira şimdiki hayat, geçmiş asır ve gelecek olan Sendedir, cümle zaman ve her türlü sınır onda toplanmıştır, çünkü Sen her şeyin sonusun. Sen kendi yüceliğine hareketsizce yükselen, bize doğru ve en aşağılara dahi alçalan, her şeyi ayakta tutan bir temel ve her şeyin süsü olarak var olan kadim Tanrı’sın. Sen diri Rab, alemin hayatı, Kilise’nin banisi, ilim ağacı, hakikat ve alemin mührüsün, ruhların ve suretlerin iyiliği, cümlenin huzuru, birliği ve her şeyin bağısın. Sen cümle mahlukatın Hükümdarı, alemin Emiri, adaleti ve kanunusun, seçilmişlerin Tanrısı ve muhafızısın, her şeyi gören gözsün, Senin suretine dönüştürerek geldikleri yere geri götüresin ve her şeyi Seninle bilebilsinler diye mukaddes canlara intikal eden, içimizdeki en adil menzil ve misafirsin. Hikmet sahibi olan bunları anlasın, zira bu gizlenmiş manadır, alandan gayrısı bunu bilmez, bundan ötürü böylesi hususlarda konuşmak asla caiz değildir.

Nitekim bunlar sesli işitmeyle değil, o ebedi ışıkla kavranır, o ışıkla ki, kalpte gizlenmesi gereken o sözler onunla idrak edilir, ta ki Kral’ın huzurunda sadakatsiz ve liyakatsiz övgücüler gibi günah işlemeyelim, zira O’nun sırrını gizlemek hayırlıdır, kaldı ki bunu açığa vurmaya muktedir de değiliz, çünkü kelimelerle ifade edilemez, bu yüzden sözlerin kifayetsiz kaldığı yerde O, temiz bir kalple sükût içinde övülmelidir, nitekim kâhinin kelâmında "Sükûtta ve umutta olacaktır kudretiniz" denir, bu söze Yeremya’nın şu sözü pek muvafık düşer, "Sükût içinde beklemek hayırlıdır", ta ki O’nu yüz yüze görerek O’na benzer kılınana dek, işte o vakit dilimiz O’na hakkı olan övgüleri sunmak üzere çözülecektir, nitekim yine şöyle yazılmıştır, "Senin evinde oturanlar, sonsuzlar boyunca seni öveceklerdir."

Amin.

Bu metin neden önemli

Bu metin, Rönesans Neoplatonculuğunun ve Hıristiyan Kabalasının temel taşlarından biridir. Giorgi, kozmosu ilahi bir sayı ve oran düzeni olarak kavrayışıyla, kürelerin müziği geleneğini Pythagoras ve Platon'dan alıp erken modern Avrupa'ya taşır. Eser, Fludd'un evren monokordu ve Kepler'in gök uyumu gibi sonraki kozmolojik tasavvurları besleyen entelektüel kaynak olması bakımından, evrenin matematiksel ve müzikal bir bütünlük olduğu fikrinin en berrak ifadelerinden biridir. Kutsala Dönüş serisinin mikrokozmos ve makrokozmos ekseniyle doğrudan örtüşür.

Bu eser Kozmoloji Koleksiyonu'nun parçasıdır →

Künye
Kaynak eser
De Harmonia Mundi Totius Cantica Tria (Francesco Giorgio Veneto) — Latince aslından, tam metin
Neşir
16. yüzyıl Latince baskısı
Konum
Eserin tamamı, üç kısım (cantica)
Çeviren
Şira Nur Uysal
Dijital nüsha
archive.org (De harmonia mundi, Paris 1546 baskısı, Wellcome Collection; çevirinin dayandığı tarama değil, karşılaştırma nüshası)
Bu Türkçe çeviri © Şira Nur Uysal, CC BY-SA 4.0 ile paylaşılmıştır (serbestçe kullanın, kaynak gösterin, değiştirirseniz aynı lisansla paylaşın). Kullanım & lisans →
Bu Çeviriye AtıfUysal, Ş. N. (Çev.). (2026). Dünyanın Uyumu Üzerine. Kadim Kütüphane. https://kadimkutuphane.com/giorgi-de-harmonia-mundi-dunyanin-uyumu
Bülten

Yeni metinlerden ilk sen haberdar ol

Tam çeviriler, PDF'ler ve yeni eklenen kaynaklar hazırlandıkça e-postana düşsün.

← Kütüphaneye dön