Bütün Dünyanın Düzeni ve Göklerin Seyri Üzerine
Robert Fludd, Utriusque cosmi historia (İki Dünyanın Tarihi), gravür, Johann Theodor de Bry, Oppenheim, 1617. Rönesans kozmolojisinde evrenin yapısını betimleyen bu gravür, Cardano'nun göklerin seyri ve unsurlar üzerine düşüncesini görsel olarak yankılar.

Bütün Dünyanın Düzeni ve Göklerin Seyri Üzerine

De Subtilitate (Offenbarung der Natur und natürlicher Dingen)
Girolamo Cardano· 1559· Özgün: İngilizce· taranmış nüsha · ~866 dk okuma

Rönesans İtalya'sının en velut zihinlerinden biri olan Girolamo Cardano, İncelik Üzerine (De Subtilitate) adlı devasa eserinde bütün dünyayı tek bir bina gibi tasavvur eder. Aşağıdaki pasaj, eserin önsözünden alınmıştır. Cardano burada doğa araştırmacısının işini, herkese ortak olan kozmik evin içinde uzun süre gizli kalmış hazineleri bulup çıkarma çabası olarak resmeder. Göklerin seyrinden unsurların gizli güçlerine uzanan bu bakış, bileni neredeyse Yaratıcıyı taklit eder bir konuma yükseltir.

Türkçe çeviri (tam metin) · Çeviren Şira Nur Uysal

HIERONYMUS CARDANO’NUN İNCELİK ÜZERİNE 21 KİTABI

Milanolu Hekim Hieronymus Cardano’nun İncelik Üzerine (De Subtilitate) Yirmi Bir Kitabı, Milano vilayeti Valisi en illustrious Prens Ferrante Gonzaga’ya ithaf edilmiştir.

JOHANN PETREIUS’TAN OKURA,

Ey dürüst okur, bu kitapta yazar tarafından bizzat deneylerle gözlemlenmiş, bin beş yüzden fazla, alelade olmayan, birbirinden farklı, gizli ve pek güzel şeylerin nedenlerini, kuvvetlerini ve niteliklerini bulacaksın. Bunlar yalnızca bilinmeleriyle haz vermekle kalmaz, hem özel hem de kamusal türlü işler için, şimdiye dek çoğunluğun ortaya koyduğu metinlerden çok daha faydalıdır, her ne kadar onlar da felsefeden neşet etmiş olsalar bile daha az ehemmiyete sahiptirler, bunları ve onları okuyan kimse benimle hemfikir olacaktır, nitekim ekteki dizinde her birini açıkça görmek mümkündür. Nürnberg’de, Johann Petreius’un matbaasında ilk defa basılmıştır. İmparator ve Kralın altı yıllık imtiyazıyla. Yıl 1550.

Thomas Venatorius’un Cardano’yu öven şiiri,

İçti bu zat bilgelik pınarlarından ve nehirlerinden Musaların, Hem Phoebus’a hem bilgili erlere hoş gelen sulardan. Bundan ötürü karıştırır şifalı özleri ve kralların bedenleri Ona emanet edilir, en yüce ihtimam ve sadakatle. Ardından doğdu onun zihninde Sirakuzalıya denk matematikler, Geri kalanlar ise yeryüzünce tanındı ve yüceltildi göklerce.

Laurentius Durnhofer’in aynı kişiyi öven şiiri,

Söndüremez senin övgünü ey Cardano, Ne alev saçan ateşler ne de uğultulu dalgalar. Ki o büyük ve kudretli namın çınlar bütün cihanda, Hatta yükselir ta yüce gök kutbuna kadar. Karanlık bir pusla örtülü gizli şeyleri sen, Bir bir açar ve türlü çetin bahsi öğretirsin.

Senin hekimliğin sağaltırken insani acıları, Yaraları sararsın Tanrı’nın yardımıyla yürekten.

Gözler önüne sererken yıldızları ve göğün parlayan ecramını, Ve geniş cihanın haiz olduğu tüm sanatları, Sen ki bütün disiplinleri tatbikata dökersin, Yetiştiren odur eşsiz ve mahir sanatkârları.

EN ILLUSTRIOUS VE EN MÜKEMMEL FERRANTE GONZAGA’YA, MELFI PRENSİNE, Arianib; Düküne, Guastalla Beyine, Lombardiya vilayetinin ve İmparatorluk ordularının Komutanına, Milanolu hekim Hieronymus Cardano’dan en içten selamlar.

En illustrious Prens, asrımızda neredeyse bütün kavimler Tanrı’ya hürmet eder, gelgelelim yapılması en hayırlı olan bu ameli, bilgeler müstesna, hiçbiri en doğru nizam ile yerine getirmez. Zira kimi insanlar Tanrı’ya, O’na kulluk ederek çokça hayır umdukları yahut O’nu hiçe sayarlarsa büyük musibetlerden korktukları için tapınırlar, binaenaleyh bu hal ne muhabbettir ne hürmettir, olsa olsa ümit yahut korkudur. Bu korku yahut ümit büsbütün beyhude olmasa bile (ki bunlar fani hadiselere matuf olup ruhun mükâfatlarına yönelik olmadıkça şüphesiz boştur), yine de en hayırlı amelin gerekçesi en doğru olanı teşkil etmez.

Oysa kanaatimce, bu kimselerdeki ilahi ibadet usulü yalnızca doğru olmaktan uzak değil, aynı zamanda beyhudedir. Başkaları da vardır ki, kendi alışkanlıklarından yahut başkalarının adetinden ötürü Tanrı’ya hürmet ederler, bu kimseler zerre kadar övgüye layık olmadıkları gibi, yalnızca kanun korkusundan Tanrı’ya kulluk edenler, her ne kadar fena kimseler olsalar da, daha az kınanmalıdır. Bazıları içinse, tıpkı din adamlarında olduğu gibi, Tanrı’ya kulluk etmek bir kazanç kapısıdır. Başkaları da bu vesileyle kendilerine dürüstlük namı avlamaya çalışırlar.

Şu halde, ilk zikredilenler başka bir saikle hareket etmiyorlarsa paralı asker sayılmalıdır, ikincileri ise ben değil, hakikatin ta kendisi riyakâr namıyla mahkûm etmiştir. Başkaları da vardır ki, diğerlerinden daha muhteris olduklarından, kendilerinin Tanrı katında hususi bir itinaya mazhar olduklarını zannederek O’na tapınırlar.

Dolayısıyla bunlarda Tanrı’ya tapınmalarını övmekten ziyade, kendi nefisleri hakkında böylesine hadsiz bir zanna kapılmalarını kınamak gerekir. Şu halde yalnızca bilgeler, Tanrı en hayırlı ve en yüce olduğu için, bizlere hiçbir lütufta bulunmasa dahi O’na hürmet ederler, bihakkın O’na kulluk ederler. Zira en hayırlı olana hürmet ederek ve fenalıktan nefret ederek bizzat kendimizi daha iyi kılarız, ayrıca O, ya her şeyi vareden ilk fail olarak ya da (filozofların kabul ettiği üzere) kendiliğinden var olanları yönetip nizam veren olarak bütün iyiliklerimizin yegâne kaynağıdır. Bilgelerin, Prensleri taltif ederken de benzer bir kaideyi gözetmeleri gerektiğine inanırım, nitekim yalnızca en faziletli olanları ve vatanlarına en büyük hayrı dokunanları taltif etmelidirler.

İşte bu sebeple, seni en faziletli, en adil ve en sebatkâr olarak bildiğimden, vatanıma ettiğin iyilikleri gördüğümden, seni her türlü övgüye layık addettim. Başkalarında en büyük meziyet sayılan şeyler, ataların fazileti, büyük işler, kudret ve şan sende toplanmıştır, sen ki yalnızca bir babaya yahut dedeye değil, cedlerine, büyük dedelerine ve onların atalarına sahipsin, öyle ki sıra itibarıyla Mantova’nın onuncu beyisin, lakin bunlar benden ötürü övülmeyecektir, ta ki Odysseus gibi şöyle demeyesin, Cedler ve atalar, bizzat işlemediğimiz hiçbir şeyi Kendimizin saymam güçtür.

Lakin senin ilk övgün bu değildir ey Prens, sen ki askerlik sahasında kimsenin ardında kalmayan ailene atalarından miras kalan şanı daha da zenginleştirip tezyin ettin, zira metanetinle Galya’nın en müstahkem şehirlerini hâkimiyetin altına aldın, ne var ki barış sanatlarında da savaştakinden geri kalmazsın, nitekim Britanya Kralı Henry’yi, İmparator Charles ile barıştıran senin faziletin oldu, öyle ki Kral vefat ederken diğer sadakat ve dostluk numuneleri meyanında, biricik oğlunu ve veliahdını senin himayene bıraktı.

Doğruluğunla bir yandan Sicilyalıları, bir yandan İtalyanları idare ederken, Altın Çağ’ı (Saturnia saecula) ihya ettin, öyle ki her iki vilayet de demir çağını geride bırakıp altın çağın sefasını sürmektedir.

Fakat ben bu kadar çok şeyden yalnızca birkaçını mı zikredeyim, yoksa ruhunun o yüce asaletinin seni sevk ettiği bu hale, üstü kapalı bir dalkavuklukla borçlu kaldığını mı hissedersin, haşa.

Biri kalkıp şöyle diyebilir, öyleyse böylesine yüce bir Prensin huzuruna layık ne sunuyorsun, bundan daha büyüğünü sunamazdım, derim. Zira aritmetik pek tatlı bir uğraş ve müstesna bir buluştur, lâkin kaba zihinliler bunun hakkında şöyle diyebilir,

İnsan aklının böylesi bir temaşası neye yarar, aynı şekilde geometri eserlerimizi ve Ruhun Ölümsüzlüğü Üzerine yazdıklarımızı da dillerine dolarlar.

Gök bilimini (astronomia) şaşılacak, yeni ve hakiki buluşlarla işleyip geliştirdim, fakat eskilerin kusurları yüzünden bu ilim öylesine kötü bir nam kazanmıştı ki, disiplinin adı kitaba itibar kazandırmaktan ziyade, bizim itibarımızı da eksiltmekteydi. Tıbba dair olanlar başkalarının metinlerinden derlenmiştir, Teselli Üzerine kitapları uğursuz bir alamettir, Bilgelik Üzerine ise hatalarla doludur.

Velhasıl, dedikleri gibi, tıp hariç hiçbir kazanç sağlamayan her şey fuzulidir, tıbba dair olanların ise pek az kısmı bugüne dek yayımlanmıştır. O halde diyorlar ki, insan nesline faydalı olacak ve zenginlik kazandıracak yeni ve incelikli bir buluş ortaya koysun. Şimdi bu iftiraları tek tek çürütmenin vakti değildir, derim.

Hasımlara dahi boyun eğmek ve onların şartlarına rıza göstermek gerekir, yeter ki elimizde olan bu şartlarla onların her türlü kötüleme fırsatı ellerinden alınmış olsun.

Böylece onlara gücün değil, muradın eksik olmadığını göstereceğim. Bu esnada en hayırlı gayret, fazilet ve vatanım uğruna en çok gayret sarf eden zata takdim edilmelidir. Böylesine seçkin bir Prense layık bir şey bulabilir miyim diye dört bir yana bakındım.

İthaf yazısı. Bütün her şeyi birden kuşatması ve sağlam kanıtlarla beyan etmesi bakımından, bu konudan daha asil yahut insan soyuna daha faydalı bir bahis aklıma gelmedi.

Korkarım ki, tıpkı Şeylerin Çeşitliliği Üzerine (De Rerum Varietate) kitaplarında olduğu gibi, hadiseler delilsiz aktarılırsa, hakikat olsalar dahi bunca şey arasında bir ya da iki deneyin neticesiz kalması yüzünden, Plinius’a olduğu gibi bu kitaba da itimat edilmez. Fakat Plinius’u kadimliğin otoritesi, kendi devrinin tarihi ve o zamanın inancına uygun düşen anlatım tarzı, çoğu kez hilaf-ı hakikat söylese de kurtarmaktadır, bizde ise hakikat zannı eksik olursa, kitabı ne ile müdafaa edebilirim. Ne var ki hakikat zannına deneyle vâkıf olsan bile, illetin bilgisi olmadan buna muhkem surette sahip olunamaz. Ancak meselenin ne denli çetin olduğunu ve nedenlerin izahındaki müphemiyeti anladığımda, okuyanlara usanç vermemek ve yalnızca kendim için yazmış gibi görünmemek adına, bunu sözün sadeliği ve akıcılığıyla dengelemeye bilhassa itina gösterdim.

Binaenaleyh her ne evsafta olursa olsun bunu sana ithaf ve armağan ediyorum ey en âlicenap Prens, ve ailene adını veren Luigi’nin saadetini ve uzun ömrünü senin için temenni ediyorum. Zira böylece İmparatorun menfaatleri en iyi şekilde korunmuş olacaktır. Esen kal.

İncelik Üzerine XXII kitaptaki en kayda değer hususların dizini.

Göknar, ağaçlar içinde kendiliğinden dik büyüyen tek ağaçtır. 201 Akaris, hayvanların en küçüğüdür. Vurguların kuvveti. 120 Sirke derhal nasıl yapılır. 252 Akçaağaç suya nasıl dönüşür. 209 Akik ve onun hayret verici çeşitliliği. 172 Mucizevi akik nasıl yapılır. 172 Elmas. 160 Elmas ile kristal arasındaki fark. 167 Elmas tozu. Silahın ucu maddesine bakınız. Elmasın hassaları. 167 Safirden elmas. Safir maddesine bakınız. Mücevherlerin sahtesini yapma usulü. Mücevherlerin sahtesini yapma maddesine bakınız. Hava yoluyla ısıtan bazı binalar. 111 Ilıman hava tabiatı gereği sıcak değildir. 20 Aniden soğuyan hava neden bu denli zarar verir. 61 Hava niçin yaratılmıştır. 51 Hava neden hissedilmez. 61 Hava kışın neden yuvarlak şekle bürünür. 62 Havanın zıt kuvvetleri. 68 Bakla havayı bozar. 301 Havadaki çürümenin nedenleri. Vebanın nedenleri maddesine bakınız. Kuşların bolluğu sağlıklı havanın işaretidir. 150 Bakır. 158 İnşaatlarda bakırın ebediliği. 158 Demirden bakır. Demir maddesine bakınız.

Bakırın gümüşe dönüşümü, bakınız Düzmece gümüş, Bakır çiçeği, Bakır cürufu, Bakır pası, Doğal Kıbrıs bakırı, Yapay Kıbrıs bakırı, Yazın neden her yerde ve her zaman yaşanmadığı, Yaz mevsiminde sabah ve akşam vakitleri gölgelerin neden güneye düştüğü, Edebi varlıklar için var olmak ile muktedir olmanın aynı şey olması,

Esirin (aether) nerede ve ne olduğu, Esirin ateşten daha latif olup olmadığı, Esirin ne şekilde hareket ettiği, Esir ile suyun benzerliği ve farkı, Etiyopyalılar, bakınız Hintliler, Sonsuzluğun (aevum) ne olduğu, İlahi esinin (afflatus) ne olduğu,

Jüpiter’in kuzusu, Agrippa’nın henüz basılmamış kitapları, Alabanda taşı, Kaymaktaşı (alabastrum), bakınız Mermer türleri, Alkatraz kuşu, Sığın (alces) hayvanı, El-Kindî’ye övgü, Simya işleri (alchymica), bakınız Kimya,

Büyük İskender’in bedeninden yayılan güzel koku, Deniz yosunu, Deniz yosununun neden yumuşak olduğu, Cebire övgü, Sarımsağın mucizevi gücü, Sarımsağın kuvvetinin neden en üstün olduğu, Karaciğer sarısabrının yapraklarının neden etli olduğu, Öd ağacı, bakınız Ksilaloes, Bir kulenin yüksekliğinin ayna yardımıyla nasıl anlaşılabileceği, Tuz alkalisi, bakınız Alkali tuzu,

Tüy şapı, Kaya şapı, buna sıvı şap da denir, Kav şapı, Daha keskin görenlerin daha az sevmesi, Sevenlerin bazen aşk yüzünden cinsel birleşmeden menedilmesi, Aşk büyüleri, Amber, Köpek amberi yahut gri amber, Ametist, Ammokrisos taşı, Aşkın neden istemeyenlere bile ızdırap verdiği, Amforanın hacmi, Demirin denizde ne şekilde tutunduğu, Andreas’ın İncelik Üzerine Kitabı, Andreas Osiander’in hayret verici kıssası, Zihnin nefeslerinin ne iş gördüğü, Melek, bakınız Gayri cismani akıl (intelligentia), Zihin hallerinin bedeni nasıl dönüştürdüğü, Yılanlar, bakınız Yılanlar, Zihnin bilme yetisine dair kısımları, Yılan gömleği, bakınız Yılanın deri değiştirmesi, Yüzüğün hareketi, Cinsi ve şekli belirsiz hayvan, Yamyamlar, Ucube hayvan, Yamyamların bakışının neden dehşet verici olduğu, Gece ışık saçan hayvan, bakınız Ateşböceği (cocuyo), Cıva, bakınız Sürme taşı, Hayvanların doğrudan doğruya yeniden türeyip türemediği, Mağara, bakınız İn, Bazı hayvanların kokularının neden son derece hoş olduğu, Arıların neden yumurtlamadığı, Bazı hayvanların kopan uzuvlarının neden yeniden bittiği, Arıların nasıl ürediği, Hayvan bedenlerinin ruha olan istidadı, Arılar, bakınız Cennet kuşu (manucodiata), Hayvanların bitkilerden daha az yaşamasının sebebi, bakınız Bitkiler neden, Köpük nitronu, Kereviz ve pırasanın nasıl son derece iri yetişeceği, bakınız Pırasa, İyi kokan hayvanların faydasının az olması, Apollonios’a övgü, Sert kayalar arasında yaşayan hayvanlar, Suyun kimi zaman neden ateşi alevlendirdiği, Hayvanların kısımları, bakınız Bitkilerin kısımları, En iyi suyun hangisi olduğu, Kimi küçük hayvanların uzun ömürlü olması, Suyun en hafif olduğu yer, Her bir hayvanın kendine has nabzı bulunması, Toprak altındaki su, Zehirli hayvanlar, bakınız Yılanlar, Toprak altında her yerde rastlanan su, Bütün hayvanların doğanın altı sıkıntısına karşı donanmış olması, Suyun altında su bulunup bulunmadığı, Yabani hayvanların uysallaştırılması, Denizde tatlı suyun nasıl elde edilebileceği, Etle beslenen hayvanların diğerlerinden daha zeki olması, Suların lezzetleri, Hayvanların tat veya dokunma duyusu dışında başka bir duyudan haz almaması gerektiği, Suların lezzetlerinin sebebi, Suların renkleri, Herhangi bir hayvan aşırı çoğaldığında onunla beslenen bir başkasının türemesi, Suların renklerinin sebebi, Her hayvanın kendisinden meydana geldiği maddelerle beslenmesi, Suların mekânlarına göre farklılıkları, Neden hiçbir hayvanın yeşil tüylü olmadığı, Suların tabiatı ve kuvvetleri, Hayvanların neden ender olarak kıymetli taş ürettiği, bakınız Hayvanlarda gerçek kıymetli taşların neden pek nadir bulunduğu, En soğuk sular, Taşlaşan ve ağaçları taşa çeviren sular, Doğuştan kara olan kimi hayvanların neden kara kalmaktan çıktığı, Suların neden tat kazandığı, Hayvanların kokuşma ısısından nasıl meydana geldiği, En hafif suların neden geç kokuştuğu, Kokuşmuş maddeden doğan hayvanların kokuşan şeyler kadar çok türü olduğu, Suyu bozan unsurlar, Kokuşmuş maddeden doğan hayvanların neden acı verdiği, Bozulmuş suyun nasıl ıslah edileceği, Hayvanların ne şekilde doğduğu, bakınız Döl, Soğuk suların sebebi, Zararlı hayvanların nasıl bertaraf edileceği, bakınız Haşerat, Suyun güzel kokusunu neden çabucak kaybettiği, Kuru yerde suyun neden yuvarlak damlalara dönüştüğü, bakınız Cıva, Suyun indiği miktar kadar nasıl yükselebildiği, Suyun neden indiği miktar kadar yükseldiği, Su Dizini, Suyun kendini hangi kuvvetle yukarı ittiği, Kovadaki su, bakınız Kova, Kristal içindeki su, bakınız Kristal, Gemilerin dümencileri, bakınız Gemi kaptanları, Su taşıma usulü, Bozuk havadaki su damlalarının nasıl kırmızıya dönüştüğü, Suların az sayıda zehirli hayvan beslemesi, bakınız Sularda yılanların azlığı, Su ile şarabın nasıl soğutulacağı, Su ile şarabın mukayesesi, bakınız Şarap, Su ile zeytinyağının mukayesesi, bakınız Zeytinyağı, Suyun çıkardığı en büyük gürültü, Suyun gürültüsünün sebebi, Suların neden kaynadığı, bakınız Kaynaklar, Akarsuların neden kıvrımlı aktığı, Suyun kusurlarının sebepleri, Suların neden güneye doğru hareket ettiği, Kurak yerlerde su arama yöntemi, Su kanallarının kimler tarafından yapıldığı, Su makineleri, bakınız Makine, Yakıcı su, El yakmayan yakıcı su, Ayrıştırma suyu (aqua separationis), En kuvvetli su, Keskin su, bakınız Sirkenin suya nasıl dönüştürüleceği, Mesane taşını parçalayabilen su, Ömrü nice asırlar boyunca uzatan su, Yakıcı su ile ayrıştırma suyunun mukayesesi, Damıtılmış suların tesiri olup olmadığı, Kokulu suların nasıl yapılacağı, Yağ damlatan sular, bakınız Kaynaklar, Yulaf suyu, bakınız Sarhoş edici içki, Damıtılmış süt suyu, bakınız Süt suyu, Karanlıkta parlayan su, Kükürtlü suların balıkları kabul etmesi, bakınız Sıcak ve kükürtlü sulardaki balıklar, Kartal, Örümceğin tehlikeli bir cinsi, bakınız Tarantula, Kendiliğinden dik büyüyen ağaç, bakınız Göknar, Ağaçların cıvadan kuruması, bakınız Cıva, Ağaçların otlara nazaran çoğunlukla daha latif bir cevhere sahip olması, En ziyade meyve veren ağaçlar, Ağaçların yapraklarının otlar kadar geniş olmamasının sebebi, Ot cinsinden türeyen ağaçlar, Ağaçların hayvanlardan daha uzun ömürlü olmasının sebebi, bakınız Bitkiler neden, Ağaçların kendi üzerlerine aşılanarak başkalaşması, Üzerlerine başka her türlü cinsin aşılanmasına imkân veren ağaçlar, bakınız Aşılanmış ağaçlar, Ağaçların yapraklarının neden döküldüğü, Ağaçların letafetinin sebebi, Bölgelere göre ağaçların farklılıkları, Ağaçların akıl almaz büyüklüğü, Ağaçların ömürleri, Köklerini toprağın derinliğine salamayan ağaçların kötü niyetli ve sebat etmeyen insanlara delalet etmesi, Ağaç kısımlarının kullanımı, Ağaçların aşılanması, bakınız Aşılama usulü, Yeri değiştirilen ağaçların dört farklılığı, bakınız Bitkiler, Ağaç kısımlarının mizaçları, Arkhimedes’e övgü, Arkhytas’a övgü, Kum türleri, Gümüş madenleri, bakınız Madenler, Gümüşün tabiatı, Gümüşün dört türlü zuhuru, İşlenmemiş gümüşün hayret verici büyüklüğü, İşlenmemiş gümüşün hayret verici şekilleri, Gümüşün letafeti, bakınız Altın ve gümüş, Gümüşün ateşe pek az boyun eğmesi, Kristal içindeki gümüş, bakınız Kristal, Gümüşün diğer maddelerden nasıl ayrıştırılacağı, bakınız Ayrıştırma suyu, Sanat yoluyla elde edilen düzmece gümüş, Cıvanın su ile dört türlü benzerliği, Cıvanın nasıl bulunacağı, Gümüş, İncelik Üzerine Kitap, Cıvanın işlenmiş deriden geçebilmesi, Cıvanın madeni kapların tamamını delip geçmesi, Cıvanın kendiliğinden neden tek parça halinde birleştiği, Cıvanın ne olduğu, Cıva ile suyun kuru yerde neden yuvarlak bir şekil aldığı, Cıvanın son derece yapışkan olması, Cıvanın altını kirletmesi, Cıvanın altını kırması, bakınız Cıvayla sıvanmış altın.

Cıva hangi yollarla sabitlenir, 140 Cıva, üç yolla durdurulur, 140 Cıva tükürükle söndürülür, 140 Cıva ağaçlara zerk edilirse onları kurutur, 141 Cıva bütün böcekleri öldürür, 141 Cıva ısıtıldığında kapları kırar, 141 Cıvanın bol bulunduğu yerler sularla kaynar ve yeşerir, 140 Cıva gümüşe kıyasla altına daha yakındır, 154 Süblimleşmiş cıva (argentum sublimatum), 141 Süblimleşmiş cıva vebayı iyileştirir, bkz. Vebanın tedavisi. Kil neden kirli maddeleri çeker, 157 Koç (Aries), bkz. İğdiş koç. Koçun, bkz. Koyun. Koç boynuzunun kuşkonmaza dönüşmesi, 347 Aristoteles’e övgü, 314 Aristoteles’in bürhanî akıl yürütmesi, 58 Aristoteles’in âlemin ezelî olduğuna dair kanıtı, 60 Aristoteles ipek böceklerini bilirdi, bkz. İpek böcekleri. Zırhlar nasıl delinir, bkz. Mızrak ucu. Zırh taşı, 151 Ermeni toprağı, bkz. Toprak. Kokulu maddeler, bkz. Itriyat. Arsenik, 137 Sarı arsenik, bkz. Zırnık. Kehanet türleri üzerine kitap, 300 Atardamarlara sürülen ilaçlar neden zehirleri ve uyuza iyi gelir, 68 Yeni icat edilmiş sanatlar. İncelikle zenginleşen sanatlar, 317 İncelikle parıldayan üç sanat, 311 İncelikle öne çıkan dört sanat, 310 Daha asil sanatların gizli kalması ve bunların neler olduğu, 318 Geleceği önceden bildiren daha asil sanatlar, bkz. Gelecek şeyler. Büyük sanatın beş katlı faydası, 308 Zanaatkârların hayranlık uyandıran incelik örnekleri, 315 Kâhinlerin seçkin örnekleri, 350 Aspalathos, sandal ağacıdır, 133 Asfalt, Yahudi ziftidir (bitumen Iudaicum), 133 Bütün yıldızların ışığı olup olmadığı, 80 Güney kutup yıldızları, bkz. Güney. Yıldızların neden parıldar göründüğü, 87 Yıldızların neden olduklarından daha küçük ve daha yüksekte göründüğü, 87 Yıldızların neden olduklarından daha alçakta göründüğü. Bütün yıldızların doğarken ve batarken neden daha büyük göründüğü, 88 Yuvarlak yıldızların neden düz göründüğü, 89 Yıldızların son derece büyük olduğu ve bizden çok uzakta bulunduğu, 82 Yıldızların neden küçük göründüğü, 87 Bütün yıldızların ışığı ve gölgesi vardır, 81 Yıldızların katı olup olmadığı, 84 Yıldızların yürürken bizi neden takip ettiği, gemicilerden ise kıyıların uzaklaştığı, 112 Yıldızların yüksekliğine dair nispet nasıl bilinir, 115 Yıldızların yüksekliğinin nasıl hesaplandığı, 114 Yıldızların büyüklüğünün nasıl bilindiği, 115 Astrites taşı, 171 Astroites taşı ve onun harikulade özellikleri, 171 Yazıcılar için siyah mürekkep yapma usulü, 218 Altın ve beyaz yazıcı mürekkebi yapma tarzı, 215 Kırmızı mürekkebin tarifi, 209 Mavi mürekkep, 138 Mürekkep, bkz. Zaç (vitriol). Kunduracı mürekkebi şap içerir. İşitilen şeylerin neden koku duyusundan daha çok haz verdiği, 291 Sarhoş eden yulaf suyu, bkz. Sarhoş edici içecek. Gece kuşlarının neden dört ayaklı hayvanlardan daha çok olduğu, 222 Kuşların neden dişleri ve mesaneleri bulunmadığı, buna karşılık küçük bir başa ve iki mideye sahip olduğu, 244 Evcil kuşlar, 144 Kuşların nasıl yakalandığı, 288 Her türden kuşun bolluğu havanın sıhhatine delildir, bkz. Hava. En büyük kuş, 241 Artmanın nasıl gerçekleştiği, 36 Augustus’un sureti, 250 Kulakların iki yönlü imtiyazı, 277 Halis altının inanılmaz büyüklüğü, 148 Altının bütün ayrıcalıkları, 148 Altını arıtma usulü, 152 Yaprak halindeki altının inceliği, 151 Altın ve gümüşün hayranlık verici inceliği, 190 Altının nasıl oluştuğu, 147 Altının nasıl bulunduğu, 147 Altının üç şekilde elde edildiği, 148 Altından daha kusursuz altın. Altının ateşe asla boyun eğmemesi, 151 Kırıntı halindeki altının nasıl toplandığı, 150 Altının diğer madenlerden nasıl ayrıştırıldığı, 152 Altın ve gümüşün bütün madenlerde bulunduğu, 152 Altının çekilip çekilmediği, bkz. Vatoz balığı. Altının gümüşten nasıl ayrıştırıldığı, bkz. Ayrıştırma suyu. Altın ve mücevherlerin neden doğuda ve güneyde diğer yerlerden daha bol olduğu, 121 Yalnızca altının cıva içine battığı, 128 Cıvayla sıvanan altının kırıldığı, 150 Cıvayla sıvanan altının lekelenmesi, bkz. Cıva. Pirinç ve onun terkibi, 209 En asil pirinç, 160 Zırnık (auripigmentum), 137 Pişmiş zırnık, 142 Güney kutbunun en büyük takımyıldızları, 86 Cinler hakkında yazan müellifler, bkz. Cinlerin tarihine değinenler. Müelliflerin yedi tür inceliği, bkz. Müelliflerin inceliği. Her bir müellifin en büyük eserleri, 315 Müellife bu kitapları yazmasının uykusunda ihtar edilmesi. Müellifin harikulade hikâyesi, 357 Müellifin uzun ömürlü ataları, 268 Balina, bkz. Büyük deniz canlısı. Mancınıkların ve akreplerin yapısı. Belesan ağacının neden tek bir kuyudan sulandığı, 127 Hakiki belesan yağının kuvveti, 204 Hint belesanı, 204 Belenites taşı. Harp aletleri, bkz. Ateşli silahlar. Harp aletleri kâinatın düzenini bozar, bkz. Harp aletleri. Benzoin, 198 Bialozor kuşu, 241 Bira, bkz. Arpa suyu. Yahudi zifti, bkz. Asfalt. Ziftin on iki asil cinsi. Hamam böcekleri, 227 Kumaş güvelerinin nasıl yok edileceği, bkz. Kumaşlar. Toplar, bkz. Ateşli silahlar. Aristoteles’in bildiği ipek böcekleri, 222 İyiliklerin kötülüklerden daha aşağı olması, bkz. Kötülükler. Hayırların gayesi acısızlıktır, 270 Boraks taşı, 183 Kuzey madenlerle, güney ise mücevherlerle doludur, bkz. Güney. Öküzler, bkz. İnekler. Öküzün kesilmiş dili uzun süre seğirir, 24 Sığır etinin suyunun neden dana etinden daha kıvamlı olduğu, bkz. Sığır eti suyu. Mücevherlerin altına konan madenî yaprakların usulü, 160 Brezilya ağacı, 100 Britanya’da kargaların pek bol olduğu, 227 Britanya’da neden yılan bulunmadığı, 227 Britanya’nın övgüsü ve harikaları, 227 Et suyu, bkz. Çorba. Kara kurbağasının zehir kuvveti, 301 Buprestis böceği, bkz. Kuduz böceği (cantharides). Tereyağının suyun kaynamasını neden engellediği, 257 Cesetlerin inceliğine dair tarih, 262 Kalamin (cadmia), 156 Yapay kalamin, 142 Şarkı söylemenin kaideleri, 308 Kör bir kimseye yazı yazmanın nasıl öğretileceği, 351 Kakma ve resim yapma kaideleri, 174 Yüzün yarısını oymanın neden daha kolay olduğu, 175 Yüzün tamamını oymanın emsalsiz bir hüner örneği olduğu, 174 Oyma yapmanın heykel yontmaktan çok daha güç olduğu, 174 Semavî cisimlerle fani cisimlerin türeme hususundaki farkı, 217 Semavî ve fani cisimlerin benzerliği, 227 Gök cevherinin eşitsiz ve değişken oluşu, 86 Göğün ne kadarının bilindiği, 80 Birbirine temas eden göklerin yüzeyinin tek olup olmadığı, 81 Mavi boyalar, bkz. Mavi renk, 45 Sezar’ın köprüsü, bkz. C. Sezar’ın köprüsü. Kamış kalemi (calamochus), 191 Kara zaç (calchantum), 150 Kara zaçın neden böylesine kararttığı, 150 Kirecin külden farkı, 44 Hesap ustasına övgü, 314 Dört katlı hararet, 48 Kokuşma hararetinin hayvanları nasıl türettiği, bkz. Hayvanların kokuşma hararetinden nasıl türediği. Hararetin, hareketin ve inceliğin karşılıklı illet oluşu, bkz. İncelik. Hararetin soğuktan neden daha kuvvetli olduğu, 255 Mide hararetini kuvvetlendiren şeyler, bkz. Mide. Hararetin tesirleri, 225 Hararetlerin birbirine dönüşmesi, 45 Kokuşma harareti ile ateş hararetinin farkı, 52 Kirecin suyla neden alev aldığı, 52 Kâfurun ne olduğu, 131 Kenevir yaprağı ununun kuvveti, 206 Yengeçler, 246 Sönmeyen kandil, 152 Buzdan yapılıp yanan kandil, 152 Kandillerin uzun süre dayanması, 154 Köpeklerin kurtlara, kurtların köpeklere dönüşmesi, 228 Dilsiz köpekler, 228 Pek hırçın köpekler, 228 Köpeğin hayret verici duyusu, 228 Köpeklere yük taşımanın nasıl öğretileceği, 229 Köpeklerin havlamaması için yapılacaklar, 247 Tazı, 234 Kuduz böceklerinin türlü kuvvetleri, 222 Saçların neden ince olduğu, 264 Saçların yeşil görünmesi için usul, 252 Kafatası kemiğinin neden birçok parçadan oluştuğuna dair üç sebep, 261 Baş kemiklerinin daha sert olmasının neye delalet ettiği, 265 Kafatasındaki dikişlerin dört sebeple son derece ince olduğu, 262 Baş ağrısı için efsun, bkz. Efsun. Kömürler, 155 Vadi ağaçlarından yapılan kömürlerin daha iyi olduğu, 121 En iyi kömürün nasıl yapılacağı, 125 Yakut (carbunculus), 106 Yakuta has özellikler, 170 Devedikenlerinin cinsleri, 286 Etlerin nasıl terbiye edileceği, 287 Etin acı vermeksizin nasıl delineceği, bkz. Acısız yara. Etin neden hiçbir zaman ziyadesiyle sıcak olmadığı, 250 Etin kurtçuklarla kaynaşır görünmesi, 152 Kartujyen keşişlerine tahtakurularının neden musallat olmadığı, 245 Hıyarşembenin (cassia fistula) bizde neden yetişmediği, 208 Kastoryum, bkz. Kunduz. İnsanın başına gelen haller, bkz. İnsanî haller. Tufan, bkz. Tufanlar yahut Su baskınları. Kedi, bkz. Kedi. İllet, vesile ve mebdein birbirinden ayrıldığı hususlar, 270 Acı vermeyen dağlama, 151 Uzun kuyruklu maymunlar, 224 Beyni saran zarın neden son derece ince ve gayet sert olduğu, 264 Ters çevrilen mumların neden söndüğü, 27 Üstübeç, 144 Büyük deniz canlıları, 233 Çeliğe sürülen yağ, bkz. Yağ. Çelik hakkında, 160

En iyi çeliğin tanınması. Çeliğin en soylu türleri. Çelik nasıl yapılır. Çeliğin demiri kesmesi. Bukalemunun rengini neden değiştirdiği. Chiurca hayvanı. Chlorogea. Hristiyanın Müslümana karşı münazarası, bakınız, Yasaların uyuşmazlığı.

Krizokol (chrysocolla). Krizokol nasıl yapılır. Krizolitin (chrysolithus) kuvvetleri. Krizolit antiklerin topazıdır.

Bilinen kimyasal icatlar. Henüz bilinmeyen veya unutulmuş kimyasal icatlar. Kimyacıların neye muktedir olduğu. Ateş böcekleri. Kuğu, bakınız, Kuğu kuşu (olor). Tahtakurularının Kartujyen keşişlerini neden rahatsız etmediği, bakınız, Kartujyen keşişleri.

Tahtakuruları belirli bir yağ türüne toplanırlar. Yarım ons tarçının bir yıl boyunca nasıl yetebileceği. Tarçın. Zencefre yahut zincifre (cinnabaris). Dairenin on iki özelliği. Daire, hiperbol ve elipsin üç ortak özelliği. Daire ve karşılıklı koni kesitlerinin ortak özelliği. Cisum. Sıcak ekmek üzerine konulduğunda kornişonların neden çürüdüğü. Şehir veya şehirler, bakınız, Kent veya Kentler.

Kobalt (cobaltum). Hindistan cevizi. Coccus, bakınız, Hurma ağacı. Hint salyangozu. Hazmın nasıl iyi ve süratle tamamlanacağı. Hekim Codrus. Coitus, bakınız, Venüs. Colanus, bakınız, Dalgıç. Elmas gerdanlık. Boyun derisinin neden daha dayanıklı olduğu, bakınız, Boyun derisi. Kolikten muzdarip olana bağırsaklar, dışkı ve kurt baklası şifa verir.

Kolik ağrılarından mustarip olmamak için korunma çaresi. Tırnakların, boynuzların, kıskaçların, gaganın rengi deri rengine benzer, bakınız, Deri rengi. Lapis lazuliden elde edilen bozulmaz boya. Yeşil rengin hayvanlarda neden bulunmadığı, bakınız, Hayvanlar.

Renkli hiçbir şey fazlasıyla saydam değildir. Renklerin ne ile tazeleneceği. Bütün renkler üç renkten meydana gelir. Zorunlu olarak çok fazla ışık barındıran renkler. Taşların renkleri, bakınız, Taşların renkleri. Renklerin yedi türü, bakınız, Tatların türleri.

Renklerin ışıktan kaynaklanan türlerine göre ayrımı. Bütün renk adlarının nesnelerden alındığı. Uyumlu renklerin dizilişi. Düzenli renk çeşitliliğinin nereden ileri geldiği. Güvercinlerin korunması, güvercinliğe asılan kurt başı. Güvercinlerin nasıl celbedileceği. Kuyruklu yıldızların alametleri. Kuyruklu yıldız unsurlar bölgesinde oluşmaz. Kuyruklu yıldızın ne kadar sürdüğü. Kuyruklu yıldızın ne olduğu. Bütün kuyruklu yıldızların üç ortak özelliği. Sara hastalığı için efsun, bakınız, Efsun. On bir cins bileşik doğal cisimler. Kabuklu deniz canlılarının neden sert olduğu, bakınız, Su yosununun neden yumuşak olduğu.

Kabuklu canlılardaki renk çeşitliliğinin sebebi. Conchites taşı. Hazmın ne iş gördüğü. Konservelerin nasıl yapılacağı. Dik koninin üç özelliği. Dik açılı konoidlerin iki özelliği. Geniş açılı konoidlerin özelliği. Dokumaların nasıl ayırt edileceği. Karşıt kesitlerin ayrıcalığı. Hafif ateşte pişirme usulü. Mercanın kuvvetleri. Mercan, İncelik Üzerine Kitap.

Mercanın özelliği, bakınız, Gelecekteki hastalıkların teşhisi. Mercan. Maymun kalbi kalbe faydalıdır. Kalp hareketinin niteliği. Kalp hareketinin faydası, bakınız, Nabız hareketi.

Dericilikte muhtelif renkle boyama. Derinin işlenmesi. Akik taşını mühür için neden kullandığımız. Akik taşı (carneolus). Britanya'daki karga çokluğu, bakınız, Britanya. Boynuzların nasıl yumuşatılacağı. Hale (corona), bakınız, Yalancı güneşler (pareliae). Halenin gökkuşağından ne bakımdan ayrıldığı. Halenin neye delalet ettiği. Gök cisimleri, bakınız, Semavi cisimler.

Farklı cisimler aynı mekanda bulunamazlar. Beş düzgün cismin özelliği. Bileği taşı ve türleri. Sahte mücevherleri aşındıran bileği taşları. Bileği taşlarının ne ile deneneceği. Kalça ağrıları, bakınız, Siyatik.

Mizaç (crasis) nedir ve nasıl meydana gelir. Alacakaranlığın hesabı. Kireç, bakınız, Kil. Girit adasında yılan yetişmez. Timsahlar. Safran. Çiğ şeyler pişmişlerden daha mı faydalıdır. Kabuğun metallerin erimesini neden engellediği, bakınız, Metallerin erimesi.

Soğuk mahzenin nasıl yapılacağı. Kristal prizmanın harikaları. Kristal ve camın bu renkleri Güneş altında nasıl yansıttığı, bakınız, Gökkuşağı.

Kristalin buz olmadığı. Kristalin neden altı yüzeyi olduğu. Kimi kristallerin cıvayı nasıl içinde tutabildiği. İçinde su barındıran kristal. Ctenites taşı. Salatalıkların nasıl saklanacağı. Sivrisinek. Sivrisineklerin nasıl uzak tutulacağı. Bütün sivrisinekler sokmaz, bakınız, Sinekler sokar. Suyun altındaki yollar.

Tavşanların doğası. Kalkantit olan zaç (cuperosa). Bakır, bakınız, Kıbrıs bakırı. Hastalığın olağanüstü tedavisi. Koşanların nabzı, bakınız, Koşanlarda nabız.

Arabaların mekanizması. Silahın ucunun zırhı nasıl deleceği. Derinin acı duyulmadan nasıl delineceği, bakınız, Acısız yara. Derinin renginin tırnak ve boynuz rengine benzemesi. Deri izlerinin giderilmesi. Silindirin iki özelliği.

İblislerin varlığının tarihten gösterilmesi. Yedi iblisin hayret verici tarihi. İblislerin tarihini yazanlar. İblislerin doğal yoldan nasıl görülebileceği, bakınız, Ölüler. Telkhin iblisleri. İblislerin cismani olmadığını gösteren deliller. İblis musallatı, bakınız, İlahi ilham. Güzellik, bakınız, Hüsn. Elipsin iki ayrıcalığı. Tutulma, bakınız, Tutulma (eclipsis).

Yunuslar. Yunusların neden gayet uysal olduğu. Balıklar arasında neredeyse yalnızca yunusun ses çıkardığı. Kimi yoğun cisimlerin neden hafif olduğu. Yoğun cisimlerin neden ince olduğu. İnsanın dişleri, bakınız, İnsanın dişleri. Dişlerin beyazlatılması. Damıtılmış sular, bakınız, Damıtılmış sular. Damıtmanın kimi kokuları neden yok ettiği. Baştan yapılan damıtmalar. Damıtmanın faydası ve türleri. Tanrı kralları ve bilgeleri bilir, bakınız, Halk.

Tanrı her şeyi bilir. Tanrı nedir. Tanrı ve akılların adı yoktur. Diyapente altındaki diyatessaronun neden ahenksiz olduğu. Gün pek çok şeyi açığa çıkarır, pek çok şeyi gizler, bakınız, Zaman pek çok şeyi. Altı aylık günler, bakınız, Karanlıklar. Tufanlar Dizini, Tufanlar, bakınız, Su baskınları.

Tufanların sebepleri. Diphryges. İlahi ilham, iblis musallatından farkı. Ağrılara çare, bakınız, Çürümüş maddeden doğan hayvanlar. Uyuyanlar, bakınız, Uykuda gezen insanlar. Sırtını nasıl göreceğin. Düello nizamı. Sarhoşun iblis çarpmış gibi görünmesi. Fildişi. Tutulmaların keyfiyeti, bakınız, Güneşin yüksekliği.

Güneş tutulması vaktinde her şeyin neden safran renginde göründüğü. Kirpi (echinus). Yankının ne olduğu. Elektron. Elektronun zehirleri ele vermesi. Unsurların karışımda nasıl bulunduğu. Unsurların karışımda iki türlü bulunması. Öklid'in unsurları, bakınız, Öklid'in elemanları.

Unsurların sayısı. Unsurların tabiatı. Unsurların büyüklüğü. Unsurların büyüklüğünün sebebi ve işareti. Karışık olan her şeyde bilfiil bulunan unsur. Filin sureti. İp cambazı filler. İksir terkibi. Embriyo, bakınız, Cenin. Encenxnos taşı. Enophylosun hayret verici sureti. Kargı kılıç. Entrochos taşı. Enzina ağacı. Ephemerum. Kitabın son sözü. Düzgün yedigenin özelliği.

Atların sineklerden nasıl korunacağı. Kurt izini takip eden atların ayaklarının uyuşması. Erano taşı. Çöl keşişlerinin kuruntuları nereden gelir.

Irgatların hesabı. Kirpi veya kirpi (eritius). Kirpinin kuvvetleri. Tırtılları yok eden şeyler. Acısız yakıcı ilaç, bakınız, Dağlama. Essedum arabası, bakınız, Arabaların mekanizması.

Öklid'in övgüsü. Öklid'in unsurlarının daire değişimi olmaksızın nasıl ispatlanacağı. Öklid'in unsurlarının birinci kitabının altıncı önermesinin doğrudan gösterilerek nasıl hakikaten ispatlanacağı. Düzgün altıgenin özelliği. Altıgen taş. Hayret verici tecrübe. Ağız açıkken üflemenin neden sıcak, büzülmüşken neden soğuk olduğu. Bakla havayı bozar, bakınız, Hava.

Masal anlatımının neden haz verdiği. Meşalelerin herhangi bir odundan nasıl yapılacağı. İnsan yüzünün orantısı, bakınız, İnsan yüzü. Yüzün ortasını oymak, bakınız, Oymak.

Yüzün farklı renkler altında nasıl gösterileceği. Yanlışın hakikatten neden asla doğmayacağı, bakınız, Hakikat.

Kedi. Kedilerin gözbebeklerinin tam yuvarlak olmadığı. Yabani hayvanların nasıl öldürüleceği. Yabani hayvanların nasıl ehlileştirileceği, bakınız, Yabani hayvanlar.

Yabani hayvanları uzak tutma. Demir cürufu. Demirin en soylu türleri, bakınız, Çelik. Demire yağ sürülmesi, bakınız, Yağ.

Ateşli silahlara dayanan demir, zırhlara bakınız. Demir tunca dönüştürülür, 147 Demir nasıl yumuşatılır, 199 Demir nasıl kabartılabilir, 199 Demir iple nasıl kesilir, 199 Demir pası (ferrugo), 145 Kunduz (fiber), 255 Taze incirler bütün yıl boyunca nasıl muhafaza edilir, 282 Çömlekçilik Sanatı Üzerine Kitap, İncelik Üzerine (De Subtilitate) içinde. Çömlek kaplar, kaplara bakınız. Taşlardaki şekiller, taşların şekillerine bakınız. Geometrik şekillerin özellikleri, 202 Bütün doğrusal şekillerin imtiyazı, 306

Erkek çocukların nasıl dünyaya geleceği, 250 Bütün erkek çocuklar babalarından veya atalarından bir iz taşırlar, 250 Zeki erkek çocukların nasıl doğacağı, 247 Erkek çocukların ebeveynlerine benzemesinin sebebi, 250 Erkek çocukların türemesi, 247 Bebeklikte ölen çocuklara dair nasıl tedbir alınmalıdır, 347 Neden fahişelerden ziyade öz çocuklarımızı daha çok severiz, 270 Yumurtanın etrafındaki iplik ateşte yanmaz, 40 Alev nedir, 27 Alev neden asla hareketsiz kalmaz, 27 Alev aynı kalmaz, 27 Alev neden çoğunlukla yukarı yükselir, 27 Alev neden başka bir ateşten daha canlıdır, 28 Büyük alevlerin sebepleri, 28 Büyük alev üç sebepten ötürü güçlükle söndürülür, 29 Çiçekler neden ekseriyetle hoş kokar, 197 Çiçekler neden sabahleyin açar, 212 Çiçeklerin rengi neden çeşitlidir, 215 Çiçekler hangi sanat ve tabiat vasıtasıyla renklere ayrılır, renklerin çeşitliliğine bakınız.

Kokulu çiçeklerin neden seçkin bir meyvesi olmaz, 205 Hiçbir nehir neden tuzlu değildir, 77 Nehirler denizleri kurutur, denizler nehirlerle de kurur maddesine bakınız. Nehirler bilhassa sabahleyin yükselir, 78 Nehirlerin kaynağı, 70

Yeraltı nehirleri, 81 Bir kimse nehirleri yüzerek nasıl güvenle geçebilir, 244 Irmaklar, nehirlere bakınız. En büyük ırmaklar, 77 Gümüş maden ocağının hayret verici büyüklüğü, 129 Maden ocaklarının hayret verici derinliği, 148 Dişi, kadına bakınız. Cenin anne karnında nasıl meydana gelir, 267 Ağaç yaprakları neden dökülür, ağaçların yaprakları neden dökülür maddesine bakınız. Otların yaprakları neden ağaç yapraklarından daha büyüktür, ağaçlar neden değildir maddesine bakınız.

Bitkilerin yaprakları neden hep yeşildir, 215 Yapraklar çiçekler ve meyveler uğruna meydana getirilmiştir, 216 Bitkilerin yaprakları belirli bir sayıdan ibarettir, 215 Bitkilerde yaprakların yıllık yahut kalıcı olarak yön değiştirmesi, 213 Yaprakların damarları neden tek sayıdadır, 217 Defne yahut ardıç yaprakları, defne yapraklarına bakınız.

Körükler neden ateşi alevlendirir ve nerede daha gereklidir, 28 Körüklerin hareketi nasıldır, 29 Körüklerin metalleri eritmedeki faydası, 90 Kaynak suları neden bazı yerlerde kaynar, 82 Petrol damlatan kaynaklar, 84 Petrol damlatan kaynakların sebebi, 84 Karıncalar neden yumurtlar, arılar neden yumurtlamaz maddesine bakınız.

Kimi karınca türlerinin hayret verici halleri, 229 Karıncaları uzaklaştırma üzerine, 248 Bütün fosil cinslerinde parıldayan bir cevher bulunur, 129 Franciscus Duardus'un övgüsü, 150 Kâğıt içinde balık pişirmeye nasıl izin verilir, 45 Soğukluk, sıcaklığın yokluğundan başka bir şey değildir, 45 Soğuğun işleri, 222 Sert kabuklu meyveler nasıl yeniden tazelenir, 217 Turfanda meyvelere nasıl sahip olunur, 283 Geç yetişen meyvelere nasıl sahip olunur, 283 Meyveler ağaçta çürümesin diye ne yapılır, 283 Ağaçtan koparılan meyveler nasıl saklanır, 287 Meyvelerin rengi nasıl değiştirilir, 284 Meyveler çekirdeksiz olarak nasıl yetiştirilir, 284 Aynı daldan çıkan meyveler nasıl farklı renklerde olabilir, 284 Meyveler yahut sebzeler kendilerine has bir kudreti nasıl kazanır, 289 Meyvelerin istenilen biçimi alması nasıl sağlanır, 194 Şimşek, yıldırıma bakınız. Yıldırımlardan korunma, 223 Yıldırım neden bu kadar büyük bir güce sahiptir, 22 Yıldırım neden sütunlara nadiren çarpar, 221 Yıldırım keseye zarar vermeden içindeki paraları nasıl eritir, 22 Duman Dizini

Duman nasıl meydana gelir, 27 Çifte duman, 28 İp cambazlarının yöntemi, 242 İp cambazı filler, fillere bakınız.

İp cambazlarının tehlikeleri, 242 İp cambazlarının türlü hünerleri, 242 Mantarlar nasıl biter, 289 Ölümcül mantarlar nasıl ayırt edilir, 255 Halat yalnızca eller vasıtasıyla nasıl koparılır, 247 Geleceği haber verme sanatlarının en soyluları, 220 Geleceğin bilgisi pek çetindir, insana hiçbir şey maddesine bakınız.

Oltu taşı (gagates), 121 Galenos'un en güç metni şerh edilmiştir, 565 Galenos'un övgüsü, 315 Galeaz de Rubeis, zırhlara bakınız.

Kurşun filizi (galena), 128 Horoz, 243 Horozun ötüşü nereden kaynaklanır, 242 Horoz taşı, 161 Kene (garapates) hayvanı, 1225 Garatronius taşı, 178 Gari tasviri, 281 Karanfil ağacı (gariophylum), 200 Karanfil çiçeği (gariophylus), 200 Sevinç, 246 Geberus, Heberus'a bakınız. Kıymetli taşlar hangi şeylere denir ve gerçekte nedir, 161 Belirsiz cinsten hayret verici kıymetli taş, 166 Kıymetli taşlar vebaya neden faydalıdır, vebaya bakınız.

Kıymetli taşlar neden akis verir, 161 Kıymetli taşlar neden şeffaftır, 161 Başlıca kıymetli taşlar, 162 Kıymetli taşlar bir insanın geleceği önceden görmesini nasıl sağlayabilir, 165 Kıymetli taşlar rüyalardaki suretleri nasıl gösterir, 166 Ateşe dayanan kıymetli taşlar, 166

Yeşil kıymetli taşlar neden bütünüyle ateşe maruz kalır, 167 Kıymetli taşların soyluları neden değersizlerinden daha nadirdir, 169 Yumuşak kıymetli taşlar, 170 Kuzeyin kıymetli taşları neden yumuşaktır, 172 Kurşunlu kıymetli taşlar cama dönüşür, 180

Hakiki kıymetli taşlar hayvanlarda neden pek nadirdir, 181 Sahte kıymetli taşlar kolayca nasıl anlaşılır, 175 Pek ince işlenmiş kıymetli taşlar, 217 Kıymetli taşların cinsleri, 161 Kıymetli taşların yatakları, 162 Kıymetli taşların kendine has alametleri, 162 Kıymetli taşlar nasıl bulunur, 162 Kıymetli taşların kusurları, 162 Kıymetli taşların kökeni, 161 Soylu kıymetli taşların kendilerine has övgüleri, 165 Kıymetli taşların hiçbiri üstün bir erdemden yoksun değildir, 169 Kıymetli taşların sertliği nasıl anlaşılır, 177 Kıymetli taşların en faydalı dönüşümü henüz keşfedilmemiştir, 180 Kıymetli taşları tağşiş etmenin üç yolu, 178 Kıymetli taşların altına konan madeni yapraklar, yapraklara bakınız. Meydana geliş, karışmaya bakınız. Milletlerin türlü yas tutma adetleri, 270 Geodes içi oyulduğunda hoş kokar, 160 Geodes, 182 Geometri ilimlerin en dakik olanıdır, 208 Geometrik önermeler üç yolla bulunur, 208 Geometrik şekillerin özellikleri, şekillere bakınız. Alman dili, Yunanca gibi kelimeleri maharetle birbirine bağlar, 265 Devler, 255

Zencefil, 200 Diş etlerinin hayret verici şekilde büyümesi, 265 Alçı (gypsum), 151 Buz yaz mevsiminde nasıl saklanır, 288 Buz, ateşe bakınız. Zırh parçalayan kılıcın yapılışı, 65 Çivit otunun akıl almaz ticareti, 214 Toprak tezeği, toprağa bakınız. Balçık, kile bakınız. Şöhret peşinde neden koşulur, 220 Taşlaşmış köpekbalığı dişi (glossopetra), 152 Karanlık Gürcü diyarı, 254 Dolunun işaretleri, 212 Şükran sunma, 271 Ağır cisimler bir vuruştan sonra neden aşağı iner, 59 Bazı ağır cisimler neden seyrek ve yoğundur, Guana, İncelik Üzerine Kitap içinde. Guanabanus meyvesi, Oburluğa ve şehvete nasıl gem vurulur, İspanyol kan taşı (haematites) ve onun kullanımı, 151 Halcyonium, 151 Güherçilenin arındırılması, 67 Güherçile kükürtten daha büyük gürültü çıkarır, 67 Güherçile, 124 Güherçile meydana getirir, 124 Hale, taca bakınız. Kum cinsleri, kumlara bakınız.

Daha uzun mızrakların darbesi, mızrakların darbesine bakınız. Hebrus ırmağının övgüsü, 215 Helena yıldızı batışı haber verir, 20 Heliotropium taşı, 171 Tek yapraklı ot, tek yaprağa bakınız.

Deniz üstünde yüzen ot, 210 Günde yetmiş kez cinsi münasebeti tahrik eden ot, 214 Virgilius otlarının hayret verici halleri, 110 Etli yapraklı otlar, bitki yapraklarına bakınız. Herkül taşı, mıknatısa bakınız. Herkül tapınağına sinek yahut köpeğin girmeme sebebi, 245 Heron'un makinesi, makineye bakınız. Neşe, sevince bakınız. Kırlangıçlar kışın nerede saklanır, 241 Taşın tarihi, taşın tarihine bakınız.

Kirpi, 227 İlahi takdire mazhar insanlar, 249 İnsanlar dört fırkaya ayrılır, 251 Kusurlu ve sakat insanlar kötüdür, 271 Memelerinde süt bulunan erkek, 252 İnsan eti yiyenler, yamyamlara bakınız.

Büyük ve tabiatı gereği hayranlık uyandıran insanlar nasıl dünyaya gelir, 256 Tabiatı ve hayat tarzı birbirine benzeyen insanların hayatları neden farklı talihlerle neticelenir, 260 Koku alma duyusu kuvvetli olan insanlar zekidir ve uzağı pek göremezler, 280 Bütün insanlar neden hemen hemen yalnız seslerde uyuşurlar da tatlarda, kokularda yahut renklerde böyle uyuşmazlar, 278

Uykusunda gezen insanlar nasıl tedavi edilir, 246 İnsanlar karanlıkta neden korkarlar,

Karanlıklar. İnsanın dişleri neden dökülür. İnsanın dişleri yaşlılık sebebiyle neden dökülür. İnsan için geleceğin bilgisinden daha güç bir şey yoktur. İnsanların şişmanlatılması üzerine. İnsanın başlıca üç bağışı. İnsanın ömrü yüzyirmi yıldır. İnsanların üçlü cinsi. İnsanlara nasip olabilecek en büyük iki bağış. İnsanların hayranlık uyandırıcı etkileri. İnsan suda sırtüstü nasıl durur. Kara hayvanları arasında yalnızca insan geceleyin görmez, ve havası. İnsan neden yaratılmıştır. İnsan nasıl hem en itidalli hem en sıcaktır. İnsan dört şey uğruna yaratılmıştır. Zamanımızda üç arşın boyunda iri bir insan. İnsanın ahlakı neden bozuktur. İnsan neden hayvanların en şehvetlisidir. İnsanın ayakları neden en büyüktür. İnsan neden yumuşaktır.

İnsan omuzlarına bir insan aldığında bir insanı daha kolay çeker. İnsan kurt gördüğünde neden dili tutulur. İnsan kavramaktan neden haz duyar. Elleri olmayan insanın işler görmesi. İnsan denizde veya bilinmeyen topraklarda nerede olduğunu nasıl anlayabilir, bakınız Bölge.

İnsan uzuvlarının oranı. İnsanın çehresine bahşedilmiş en büyük üç mucize. İnsanın uzuvlarının letafet derecesine göre dizilimi. İnsanın daha dar geçitleri, bakınız Geçitler. İnsanın kuvvetine dair en büyük tecrübeler. İnsanların talihi pek ince bir ipliğe bağlıdır. İnsan bedeninde daha hayranlık verici olan nedir. İnsanın dişlerinin tabiatı. İnsanın idraki gölge gibidir.

Saatler Dizini

İpsiz saatler. Saatlerin ağırlığı. Saatlerin pusula çizgisinin meridyen çizgisinden neden farklı olduğu. İnsani yahut insana dair, bakınız İnsan. Yaş olanın işleri, bakınız Kuru. Türetime elverişli olan yağlı nemdir, sulu nem değil. Yakutların türleri. Yakut ve onun kuvvetleri. Yakut bizi yıldırımdan nasıl korur. Cıva (hydrargyrium), bakınız Cıva (argentum vivum). Su ile çalışan aletler (organa hydraulica). Bal suyu eskidikçe şaraba dönüşür. Hierakites taşı. Mübalağanın üç ayrıcalığı. Hystera taşı. Öldürücü ve şifalı yuka. Yasemin. Yeşim taşı ve onun kuvvetleri. Darbe neden yaralar da ağırlık yaralamaz. Çekme hareketinin yarmaya neden çok büyük katkısı vardır. Fırlatılan merminin darbesi uzakta neden daha kuvvetlidir, bakınız Hareket. Darbeler nerede ve nasıl en kuvvetli olur. Uzun mızrakların darbesi neden daha büyüktür. Darbeler ne kadar hızlı olursa o kadar kuvvetli olur. Ateşli makineler üzerine, bakınız Makineler.

Bu ateşin bir unsur olmadığı. Ateşin ne olduğu. Ateşin türetmediğinin ispatı. Su ile sönmeyen ateş. Ateşi engelleyen şey nedir. Ateş nasıl yakar. Ateş ısısının tabii ısıya dönüştürülemeyeceği. Havada ateşlerin neden yükselip alçalır göründüğü. Ateşin bazen su ile neden alevlendiği. Ateşin bitkilere zararsız olduğu. Ateşin buz ile neden daha fazla geciktiği. Ateş ve buz zıttır. Ateş ateşten daha sıcaktır. Ateş altı şekilde daha kuvvetli hale gelir. Ateş küller altında neden muhafaza edilir. Işıldamayan bir ateşin olup olmadığı. Ateşin neden buzdan daha fazla töz (substantia) olduğu. Ateşin tabiatının ısıdan ziyade kuruluktan meydana geldiği. Ateşin hangi yollarla türediği. Ateşin su ile üç nedenden ötürü söndürüldüğü. Ateşin taşlardan nasıl çıkarıldığı. Ateşin gerçek anlamda inceltmediği. Ateşin nasıl incelttiği. Ateşin esirden (aether) daha latif olduğu, bakınız Esir. Ateşin etkisi ateş olmadan nasıl meydana gelir. Ateşin karıştırmadaki kuvvetleri. Ateşin bazı şeyleri neden beyazlatıp, bazı şeyleri kararttığı. Ateşin görme duyusunu incittiği. Ateşin metalleri yumuşak yahut sert kıldığı. Ateşin her zehre karşı koyduğu. Ateşin çukur aynalar vasıtasıyla nasıl yakıldığı. Ateşin Güneş altına konan billur kürelerle neden yakıldığı. Maddenin üzerine gereğinden fazla tesir eden ateşin onu suya boyun eğmez kıldığı. Ateş pyrausta denen hayvanı kabul eder, bakınız Pyrausta. Ateşlerin tatbik edilişine göre değişen kuvveti. Ateşi tatbik etmenin pek çok yolu. Güneş aydınlatmasının neden titrek olduğu. Suretin havada görünmesi, bakınız Ayna. Suretin havada nerede göründüğü, bakınız Aynalar. Yaldızlama yöntemi. Gümüşleme yöntemi. Efsun, bakınız Önceden efsunlama. Büyük yangınlara karşı çareler. Hintlilerin başları pek serttir. Acı çekmemek iyiliklerin gayesidir. Sarhoş edici içecekler, bakınız Sarhoş edici içkiler. Süt çocuğu için hiçbir masraf yapılmaksızın dört faydalı şey hazırlanır. Süt çocuğu için daha az bilinen diğer dört faydalı şey. Süt çocuğunun gözleri, bakınız Sütanne benzetir. Delilik kusurları, bakınız Sütannelerin kusurları. Tesir (influxus) nedir. Zekayı keskinleştirmek üzerine. Böcekler, bakınız İncelik Üzerine Kitap, bütün böcekler cıva ile, bakınız Cıva. Bütün böceklerin nasıl uzak tutulacağı. Böceklerin farkları. Aşılama usulü. En faydalı aşılamalar. Aşılanan ağaçlar başka hangi ağaçları kabul eder. Uykusuzluk, bakınız Uyku. Doğru rüyaların sebepleri. Musiki aletleri, bakınız Aletler. Unu elemek için alet. Çekenin çektiği alet. Kişinin çiti yukarı çektiği alet. Agrippa'nın aynı amaca yönelik bir diğer aleti. Adaların doğuşu. Aıllar (intelligentiae) isimden yoksundur, bakınız Tanrı ve akıllar. Akılların hayatı nasıldır. Akılların berraklığının ispatı. Akılların mertebeleri. Akılların vazifeleri ve işaretleri. İdrakin ne olduğu. İdrak hakiki bir tözdür. Geçmişte su baskınlarının neden vuku bulduğu. Hokkabazlık sanatında mahir olanların hiçbir kıymeti yoktur. Hokkabazlık sanatının marifetleri. Hokkabazların nesneleri ağızlarında nasıl gizledikleri. Gökkuşağının güneyde görülemeyeceği. Yalnızca iki gökkuşağının görülebileceği. Ay gökkuşaklarının niteliği ve neden nadir oldukları. Gökkuşağının renklerinin nasıl meydana geldiği. Gökkuşağında renklerin sırası ve sebebi. İkinci gökkuşağının renk sırası. Gökkuşağının hakiki renkleri billurda ve camda. Gökkuşağının büyüklüğünü ve mesafesini nasıl tespit edersin. Gökkuşağı neden yuvarlak şekillidir. Güneş ufukta (finitor) iken gökkuşağı neden yarım daire biçiminde görünür. Güneş ne kadar yüksekse gökkuşağı o kadar küçüktür. Gökkuşağı öğle vakti neden meydana gelmez. Gökkuşağı bir çemberin ne kadar büyük bir parçası olarak görünürse o kadar küçük bir çembere aittir. Kandilden, küreklerden ve damlalardan hasıl olan gökkuşağı. Gökkuşağı ve yalancı güneşlerin (parhelia) neye işaret ettiği. Gökkuşağının ağaçları nasıl güzel kokulu kıldığı. Gökkuşağının haleden nasıl ayrıldığı, bakınız Hale. Gökkuşağının nasıl en büyük görünebileceği. Gökkuşağının ufuktan ne kadar yukarı yükselebileceği. Siyatik ağrısının musiki ile bazen neden iyileştirildiği. Yahudilerin Müslümanlara ve Hristiyanlara karşı münazarası, bakınız Kanunların ihtilafı. Yemliğe bir kurt kuyruğu asıldığında binek hayvanlarının yemesi engellenir. Ardıç yapraklarının ateşte neden çıtırdadığı, bakınız Defne yaprakları. Sığır eti suyunun dana eti suyundan daha üstün olduğu.

Herhangi bir odundan reçinenin nasıl elde edileceği. Gözyaşları ve iç çekmelerin acıyı neden hafiflettiği, bakınız Oyun. Gözyaşlarının sebebi. Samanyolu'nun sebebi. Ömrün uzunluğu için sütün faydası, bakınız Ömrün uzunluğu. Sütün damıtılmasıyla elde edilen su sarhoş edebilir. Cadıların merhemi. Kargı tecrübesi. Mesanede taşların nasıl teşekkül ettiği. Yontulmuş taşların neden büyüdüğü. Taşların beş türünün tamamı. Taşlar daha sert, metaller ise daha dövülebilir oldukça o nispetle daha kıymetlidir. Hayvanlar gibi taşlar da iki cinsten meydana gelir. Süleyman'ın mührüyle meşhur taşlar. Bütün taşların soğuk sebebiyle katılaştığı beş delille gösterilir. Taşların hayvanlarda nasıl teşekkül ettiği. Balıklardaki taşlar, bakınız Böbrek hastalıkları. Taşların her bir nesneden nasıl elde edilebileceği. Taşlar canlı olmasaydı, mücevherler sanat yoluyla yapılamazdı.

Taşlara hastalıkların, ihtiyarlığın ve ölümün gelip çatması, 1 Taşların kuvvetinin diğer şeylerden neden daha büyük olduğu, Taşın hayret verici tarihi, 17 Taşların meydana geliş sebebi ve renkleri, 18 Taşların şekillerinin menşei, 17 Taş yağmuru, bakınız, Taşların yağmuru. Taşların muhtelif şekilleri, 17 Lapis lazuli, bakınız, Lazuli taşı.

Taş yahut taşların ifrazatı, 14 Horozun ciğerinde bulunan taş, bakınız, Horoz taşı. Kesici taş, 18 Hayret verici taş, 182 Tükürükle tutuşan taş, 301 Taşın yumrukla nasıl kırılacağı, 144 Yuvarlak taşlar, 177 Kendisine benjoin denilen laser, 198 Tuğlaların fırınlandığında neden büyüdüğü, 181 Satranç benzeri taş oyunu, fevkalade incelikli, 296 Laurentius Bonincontrius, müneccim, 166 Defne ve ardıç yapraklarının ateşte neden çıtırdadığı, 218 Lazuli taşı, 127 Lazuli taşının bozulmaz rengi, bakınız, Renk. Elçilik, 21 Kanunların çatışması, 201 Lemnos toprağı, bakınız, Toprak.

Yavaşça fırlatılan hiçbir şey uzağa gidemez, 7 Aslan, 252 Tavşanların neden ehlileştirilemediği, bakınız, Fareler. Kimi hafif şeylerin neden yoğun olduğu, bakınız, Yoğun şeyler.

Libanotis, 201 Bu kitabın hangi meseleleri ele aldığı, 268 Terazi ve onun çalışma prensibi, 10 Terazinin yerinden oynatıldığında neden eski yerine döndüğü, 17 Ağırlıkları olduklarından daha fazla gösteren terazi, 18 Terazinin neden kantardan daha dakik olduğu, 22 Terazi, bakınız, Eser. Eşyanın Çeşitliliği Üzerine adlı kitaplar bu eserin tatbikatıdır, 20 Bir başkası bu kitabı hadsiz hesapsız genişletecektir, 956

Parçalanmış bir kitabın nasıl sıraya konulacağı, 1 Ateşte yanmayan fitiller ve örtüler, 1 Suda batan odunlar, 199 Suyun üstünde yüzen odunların suda neden dik durmayıp enlemesine yayıldıkları, 199 Kırıldıklarında ateş kıvılcımları saçan odunlar, 214 Ahşap heykeller, bakınız, Heykeller, ahşap. Kutsal ağacın tasviri, 208 Pek güzel bir odun, bakınız, Karaağaç kökü. Öd ağacı, bakınız, Xyloaloes. Salyangoz taşı, 182 Öğle çizgisi, bakınız, Gün ortası. Helezoni çizgi, bakınız, Çizgi, helezoni. Sığır dili, bakınız, Sığır dili. Dillerin çeşitleri, altmış adet, 299 Lisan türlerinin neden farklı olduğu, 271 Erimeye kabuğun neden mani olduğu, bakınız, Madenlerin erimesine.

Kolay eriyen şeylerin, diğer maddelere katıldıklarında onları da kolayca eritmeleri, 221 Lirin tellerinin, birbirine denk akort edildiğinde, birine dokunulmasa dahi diğerinin sesine uyarak neden titrediği, 301 Yalnızca ateşin suyuyla okunan harfler, 220 Her şeyi üç harfle yazmak, bakınız, Yazmak. Harflere ihtiyaç duymayan kimse, bakınız, Duyuları tam olan kimse.

Harflerin silinmesi üzerine, 221 Mürdesenk, 144 Taş tohumunun güzelliği, 214 Taş döşeme, 181 Lobus balığı, bakınız, Deniz buzağısı.

Alev alev yanan yerler, 20 Gizli yerlerin renkleriyle birlikte nasıl görülebileceği, 107 Çekirgeler ve onların verdikleri zararlar, 222 Çekirgelerin, karıncaların, kelebeklerin neden yumurtladığı, arıların ise yumurtlamadığı, bakınız, Arılar.

Hayret verici kandil, 7 Turna balığının harikulade hali, 227 Kuru yasın ani ölüm sebebi olması, bakınız, Ölüm, ani.

Kederi içine atmanın zararları, 270 Üç şey keder ve tehlikeden kurtarır, 270 Gözyaşları kederin acısını hafifletir, 270 Türlü türlü matem şekilleri, bakınız, Kavimlerin yas tutması. Oyunlar, İncelik Üzerine Kitap.

Eğlendirici alet, 294 Yansıyan ışığın neden hem görünüp hem sıcaklığı artırdığı, 32 Ayın neden tek başına şekil değiştirdiği, 90 Ayın büyüklüğü, bakınız, Güneşin büyüklüğü. Ay haleleri, bakınız, Güneşin gökkuşakları. Zethus ununun muhafazası için Ay gözlemleri, 316 Kurtların köpeğe dönüşmesi, bakınız, Köpeklerin kurta dönüşmesi. Kurt derisinden davul ve kirişlerin, koyun derisinden davul ve kirişlerle birlikte çalındıklarında onların sesini bastırması, 349 İnsanın kurt görünce neden tutulduğu, bakınız, İnsan neden. Kurtların nasıl öldürüleceği, bakınız, Fareler. Çamur, bakınız, Toprak. Işık ile aydınlık nedir, 98 Kurt köpeği, 228 Macer, 200 Ktesibios'un su çeken makinesi, 7 Brambilla'nın su çeken makinesi, 8 Heron'un makinesi, 15 Ateşsiz vuran makine, 50 Un elemeye mahsus makine, bakınız, Un eleme aleti.

Savaş makineleri evrenin düzeniyle hareket eder, 7 Savaş makinelerinin hangi maddeden yapılacağı, 15 Ateşli makinelerin neden böylesine büyük bir şiddetle fırlattığı, 15 Ateşli makinelerin neden bu denli büyük bir gürültüyle patladığı, bakınız, Gürültü.

Ateşli makinelerin gücü, 21 Ateşli makineleri yapma tarzı, 35 Kırılmaya müsait makinelerin ahşap aksamı, 24

Makinelerin kırılmasını önleyecek çare, 24 İki yeni savaş makinesi türü, 25 Lekelerin nasıl çıkarılacağı, 350 Büyüye karşı münazara, 250 Mıknatıs cinsleri, 186 Demir çeken mıknatısın kuvvetleri, 186 Demir çeken mıknatısın dokuz deneyi ve bunların izahı, 186 Et çeken mıknatısın hayret verici tecrübesi, 188 Başka bir tür mıknatısın kuvvetleri, 189 Elmalar, bakınız, Meyveler. Ağaçkavunları, bakınız, Limonlar.

Kötülüklerin iyiliklere kaç bakımdan galebe çaldığı, 270 Ebedi harç, 185 Mermer yerine kaim harç, 181 Dikenli elma, 198 Mamey meyvesi, 270 Denizineği balığı, 227 Elleri çolak kimse, bakınız, Eli olmayan insan.

Metalden zırh kollukları, 50 Elin yanmaması ve zarar görmemesi için, bakınız, Yanan su. Cennet kuşu, 229 Yanmayan örtüler, bakınız, Fitiller. Markazit, 118 Markazit çoğunlukla pirit içerir.

Marcus Antonius Maioragius'un düşüşü, 262 Matricoda terkibi, 180 Deniz neden tuzludur, 78 Denizin kimi yerlerde neden verimsiz olduğu, 219 İnciler, 182 İncilerin taklit edilmesi, 194 Denizler nehirlerle kurur, 77 Deniz gelgitinin neden durduğu, 79 Deniz gelgitinin gemileri neden son derece hızlı sürmediği, 80 Denizin derinliğinin taş atılarak nasıl anlaşılabileceği, 279 Deniz üstünde yüzen ot, bakınız, Deniz otu. Mermerin ne ile sağlamlaştırılacağı, bakınız, Harç.

Yarılan mermer, 181 Tabii suretler barındıran mermerler, 184 Mermer türleri, 185 Mermerlerin alametleri, 184 İlk maddenin (prima materia) var olduğu, 5 İlk maddenin faydası ve yararı, 4 İlk maddenin fiil halinde bulunduğu, 4 İlk maddenin muayyen bir miktarı muhafaza ettiği, 4 Yatak, 138 Müslümanların kutsal kişileri, 252 Mağribilerin nasıl serinletildiği, bakınız, Serinletme tarzı.

En büyük şeyler dahi en küçük başlangıçlardan vücut bulur. Pek dar geçitler, 255 Ağaçkavunları, bakınız, Limonlar. Hekim İndeksi

Tıbbi inceliğin tarihi, 222 İlaçların en iyi şekilde nasıl karıştırılacağı, 222 Tıp, 212 Sarhoş edici içki medo, bakınız, Sarhoş edici içki.

Balın dibinin en iyisi olduğu, bakınız, Yağın üstü. Kimi hayvanların kesilen uzuvlarının neden yeniden bittiği, bakınız, Hayvanların uzuvları. Memnon heykeli, 219 İki türlü suni hafıza tekniği, 292 Edilgen hafıza, 292 Kuvvetlendirilecek hafızalar, 240 Öğle çizgisinin nasıl tespit edileceği, 210 Güney mücevherlerle, Kuzey madenlerle doludur, 128 Güneye nazaran Kuzeyin neden altın ve mücevher bakımından zengin olduğu, bakınız, Altın ve mücevherler. Madenlerin neden dağlarda teşekkül ettiği, 120 Madenlerin hangileri olduğu, 144 Yedi maden olduğunun ispatı, 144 Madenlerin birbirine dönüştürülüp dönüştürülemeyeceği şeklindeki pek merak edilen sual ortaya konur, 147, yaprak 152'nin sonunda ve 152'nin başında çözülür. Madenler ekseriyetle karışıktır, 148 Bütün madenler su kıvamında ve incedir, 149 Madenleri alışılageldiği üzere pek cüzi kısımlardan elde etmeye kalkışmanın yanıltıcılığı, 149 Madenlerin nelerden meydana geldiği, 152 Altın hariç bütün madenlerin yağlı olduğu, 152 Dövülebilir madenler, bakınız, Sert taşlar. Madenlerin hangi kaplarda eritileceği, bakınız, Madenleri eritme kapları.

Madenlerin parlaklığı ve bunun sebebi, 148 Madenlerin kokusu, 150 Madenlerin tebdili, 154 Madenlerin uyuşumu, 154 Madenlerin ayrıştırılması, 150 Madenlerin erimesine kabuğun neden mani olduğu, 222 Yeraltında madeni şeylerin çok, canlıların ise pek az olduğu, 127 Madeni şeylerin, madenlerin meyveleri, yaprakları, kökleri ve buharları olduğu, 127 Madeni cevherlerin dağlarda nerede bulunduğu, 128 Madeni cevherlerin ekseriyetle çiçek ve meyvelerden mahrum olduğu, 128

Bir mahalde bol miktarda maden bulunduğu on beş alametle anlaşılır, 128 Bütün madeni şeylerin neden ya tatsız yahut fena lezzette olduğu, lakin kokularının hoş bulunduğu, 120 Bütün madeni şeylerin üç yolla çözündüğü, 120 Hemen bütün madenlerin kurşun ilave edildiğinde daha iyi eridiği, 125

Kuru madeni maddelerin altın ve gümüş için zehir olduğu, 127 Yapay madeni maddelerin siyah hariç diğer renkleri korumadığı, 145 Akıcı olan madeni maddelerin neden şeffaf olduğu, 149 Madeni maddelerin suya nasıl dönüştürüldüğü, 150 Madeni kaplar, bakınız, Madencilikte lüzumlu kaplar ve kısımlar, 120 Madeni şeylerin türleri neredeyse sayısızdır, 127 Madenlerin ve bitkilerin hazırlanması.

Bütün madenlerin ortak hususiyetleri, 120 Yapay madenlerin üç faydası, 144 Michael Stifel'in aritmetikteki buluşu, 208 Mignol, bir tür içki, 207 Çaylak balığının kemiğinin altını çekmediği Simplicius'a karşı ispatlanır, 128 Mina, bakınız Cuniculi. En küçük şeyler en küçük hatalarla bozulur, bakınız Parva.

Sülyen (minium), 141 Misy, ki Roma zaçıdır (vitriolum Romanum), 125 Karışımlar (mixta) yalnızca üç şeyden oluşur, toprak, su, göksel hararet, 40 Bütün karışımların yaşadığı sekiz delille gösterilir, 120 Bütün karışımlar belirli bir incelik sınırını zorunlu olarak korur, 220 Karışmanın (mixtio) beslenmeden ve oluşumdan ne yönden ayrıldığı, 120 Dört tür karışma, 122 Karışmanın faydası, 222 Her karışımda unsurların nasıl bulunduğu, bakınız Elementum. Karışımın unsurları nasıl içerdiği, bakınız Elementa.

Herhangi bir karışımın topraktan daha ağır olup olmadığı, 120 Kartujyan keşişleri, bakınız Chartusiani. Paranın kabuğu soyulabilir, 127 Bütün yeryüzünün en yüksek dağları, 66 Dağlar, De Subtilitate adlı kitapta.

Dağlar nasıl meydana gelir, 60 Dağların nasıl taşlardan meydana geldiği, 60 Dağların nelerden aşındığı, 60 Dağların neden madenler bakımından daha zengin olduğu, bakınız Metalla cur in montibus.

Hastalığın mucizevi tedavisi, bakınız Cura prodigiosa. Gelecekteki hastalıkların teşhis edilmesi, 178 Acısız ölüm, 202 Ölenlerin hepsi yalnızdır, 300 Kuru yas sebebiyle ani ölüm, 270 Mors balığı, 226 Ölümlüler, bakınız Homines. Ölümlüler ile göksel olanların farkı ve benzerliği, bakınız Coelestium.

Ölülerin mi yaşayanların mı daha talihli olduğu, 200 Ölülerin ve cinlerin doğal yoldan görülüp görülemeyeceği ve nasıl görüleceği. Ölülerin bedenlerinin neden yaşayanlardan daha ağır olduğu, bakınız Viventium.

Hastalıkta sayıklamayla birlikte ölüleri görmenin neden ölüme delalet ettiği, 258 Mosellius, 223 İlk üç doğal hareket, 60 Dönüşümlü hareket, 14 Boşlukta hiçbir hareketin meydana gelmeyeceğini ispatlar, 10 Seyrelmedeki çekim hareketi zoraki değildir, 10 Hareketin harareti nasıl uyandırdığı ve ateşi nasıl tutuşturduğu, 20 Zoraki hareketin nasıl meydana geldiği, 54 Yedi basit hareket, 54 Zoraki hareketin uzun süreli ve hızlı olmasının dört sebebi, 57 Fırlatılan cisimlerin hareketinin uzakta neden daha güçlü olduğu, 58 Zoraki hareketten sonra ağır cismin hareketi, bakınız Gravis. Titrek hareketin etkisi, 8 Hararetin ve inceliğin karşılıklı olarak hareketin sebebi olması, bakınız Subtilitas.

En hızlı ve en şiddetli hareketin nasıl meydana geldiği, 520 Zoraki ve ağır hareketlerin izahı, 58 Musa'nın övgüsü, 208 Katırları sineklerin rahatsız etmemesi, bakınız Equi.

Uzun boylu kadın, 260 Kadının hamile kalmaması için, 247 Kadının önüne konulanlardan tatmaması için, 254 Mulsa, bakınız Hydromel. Âlemin ezeli olması, bakınız Aristotelis rationes. Farelerin nasıl yok edileceği, 127 Farelerin neden evcilleştirilemediği, 227 Toprak duvarlar, bakınız Terrei muri. Çeküle göre dikilmiş ebedi duvarlar, 217 Murilegus, bakınız Felis. Sinekler herkesi sokar ama sivrisinekler sokmaz, 229 Sineklerin nasıl uzak tutulacağı, bakınız Culices. Sineklerin atlardan veya katırlardan nasıl kovulacağı, bakınız Equi uti muscis.

Gömülmüş kurt kuyruğunun sinekleri uzak tutup tutmadığı şüphelidir, 245 Kasların nasıl hareket ettiği, 238 Müzik aletleri, bakınız Organa.

Müzik aletlerinin taklidi, 275 Müzikal incelik buluşları, 200 Aynı anda on iki sesi veren müzik aleti, 275 Gelinciklerin ve sincapların nasıl evcilleştirileceği, 245 Çok sayıda gelincik türü, 222 Şıranın bütün yıl tatlı kalması için, bakınız Vinum. Kötürüm olanların neden kötü olduğu, bakınız Homines mali. Myites taşı, 190 Muskat cevizi, bakınız Nux Myristica. Myrrha kapları, 115 Cüce, bakınız Pumilio. Hint sümbülü (nardus), 201 Doğanın dört gayreti, 20 Doğal hareketler, bakınız Motus naturales.

Gemilerin denizin derinliklerinden nasıl çıkarılacağı, 15 Gemilerin ne kadar ağırlık taşıyabileceği, 15 Gemilerin denizden nehirlerden olduğundan daha kolay çıkarıldığı, 15 Dağılmış bir geminin dünyanın neresinde olduğunun nasıl bilineceği, bakınız Regio.

Gemi kaptanları makinelerin güllelerinin suya batmamasına dikkat ederler, 57 Yaprak damarlarının neden eşit olmadığı, bakınız Foliorum nervi.

Seçkin zat Nicolaus Siccus'un övgüsü, 285 Siyah rengin gösterilmesi üzerine, 201 Nigua, dizin.

Nigua, ölümcül bir pire türü. Nil'in neden taştığı. Nil'de neden rüzgâr bulunmadığı, 77 Güherçile (nitrum), 135 Kar kurtçukları kıllıdır, bakınız Vermes nivium. Karın yazın nasıl saklanacağı, bakınız Glacies. Dokuz ve altı sayıları, 20 Altı aylık gece, bakınız Tenebrae sex mensium. Bulutlar ve yağmur yüz bin adımdan daha uzakta görülmez. Bulutlu havanın işaretleri. Bulutların şekli nasıldır. Sikke, bakınız Moneta.

Sütannelerin kusurlarının süt çocuklarına zarar vermesi, 267 Sütanne bebeğin gözlerini kendine benzetir, 267 Beslenme, bakınız Mixtio. Cevizin sindirime neden yardımcı olduğu, 327 İki deneyi kanıtlayan ceviz, 349 Aziz Vaftizci Yahya yortusunda çiçek açan ceviz, 215 Muskat cevizi, 199 Muskat cevizi yağının nasıl yapıldığı, bakınız Oleum nucis, 220 Kokuların, bakınız Seslerin türleri, 70 Sebzelerin dilediğin özel bir gücü nasıl kazanacağı, bakınız Fructus.

Kokulu yağların nasıl yapılacağı, 204 İncelik bakımından zeytinyağı, şarap ve suyun karşılaştırılması, 125 Zeytinyağının üstünün, balın dibinin, şarabın ise ortasının neden en iyisi olduğu, 224 Ömrü uzatmak için en uygun yağ, 122 Zaç yağı (vitrioli oleum), bakınız Vitrioli oleum ve diğerleri de buna göredir. Hayranlık verici nitelikte bir yağ, 212 Çeliğe veya demire sürülen yağ iki kat fayda sağlar, 927 Yağın her şeyin gücüyle nasıl donatılacağı, 248 Muskat cevizi yağı nasıl yapılır, 204 Akgünlük, bakınız Thus. Salamura zeytinler, 286 Zeytinlerin çekirdeklerinden nasıl arındırılacağı, 286 Karanlık, bakınız Tenebrae. Fırsat, bakınız Causa. Gizli yerler, bakınız Loca occulta.

Aşıboyası (ochra), 144 Su geçirmez çizmelerin nasıl yapılacağı, 125 Ocria, bakınız Galena. Octavianus Augustus'un sureti, bakınız Augusti forma. Gözün görünen kısımları, 220 Tek gözü iyi görmeyenler şaşı olurlar, 228 Göz, bakınız Visus. Kokunun tatlarda maddesi olmaksızın nasıl baki kaldığı, 281 Kokulu şeylerin neden yalnızca en sıcak bölgelerde bulunduğu. Kuğu. Akik (onyx) taşının özellikleri. Onychites. Akik (onyx). Opalin eşsiz güzelliği. Yozlaşmış opalin tabiatı. Bu eserde nelerin öğretildiği. Bu eserin tertibi. Bu eserin faydası. Bu eserin zorluğu. En iyilerin neden nadir olduğu. Sözün inceliği. Sözün yedi incelik tarzı.

Orkas. Müzik aletlerinin muhtelif terkibi, 195 Pirinç, bakınız Aurichalcum. Doğunun neden altın ve kıymetli taşlar bakımından daha zengin olduğu, bakınız Aurum. Doğunun batıdan daha sıcak ve daha nemli olduğu dört delille gösterilir, 144, 190 Ağız kokusuna karşı. Kokulu şeylerin neden çoğunlukla sıcak olduğu, 201 Kemiklerin yumuşatılması. Bazı kokuların damıtma esnasında neden kaybolduğu, 206 Kokuların tatlarla neden birleştiği, 281 Kokunun imtiyazları, 280 Kokunun alameti, 280 Ostracis taşı. Yumurtaların tavuk olmaksızın nasıl kuluçkalanacağı. Yumurtalar sirkede sürahilere girebilecek kadar yumuşar, 256 Yumurtalar, De Subtilitate adlı kitapta.

Yumurtaların içine nasıl yazı yazılacağı, 260 Yumurtanın etrafına sarılan iplik ateşte yanmaz, bakınız Filum circa ovum.

Kurt tarafından parçalanmış koyun postu kaşıntı doğurur, 346 Koyun derisinden davullar ve kirişler, bakınız Lupi tympana. Koyunların faydası, 227 Koyun hastalıklarının tedavisi, 347 Eski sirkencübin (oxymel), 207

Hurma ağacının neden kemer gibi eğrildiği, 214 Hurmanın bir türü olan Hindistan cevizi, 207 Hurma ağacının on faydası, 207 Hurma ağacının sureti, 207 Yenilen hurma sürgünleri, 208 Göz kapakları ne içindir, 274 Dört tür ekmek, 260 Kumaş güvelerinin önlenmesi, 282 Kelebekler neden yumurtlar, bakınız Arılar neden yumurtlamaz.

Benzetmenin (parabola) altı imtiyazı, 204 Pars ödünün ani zehri, 247 Parsın sağ hayasının âdet söktürmede pek büyük tesiri, 347 Yalancı güneşler (pareliae), hale, çubuklar, 99 Yalancı güneşlerin neye delalet ettiği, bakınız İris ve yalancı güneşler. Yalancı güneşlerin çubuklardan ne yönden ayrıldığı, 100 Yalancı güneşler ve çifte Aylar nadiren vuku bulur, 100 Ana babanın çocuklarla karşılaştırılması, bakınız Filii. Paros mermeri ve onun türleri, 184 Baba katillerinin çuvalına horoz ve diğerlerinin neden konulduğu, 242 Bitkilerin kısımları, bakınız Plantarum partes.

Küçük ve narin eserler kırılgandır, 210 Küçük şeyler en küçük hatalarla bozulur, taşlara oyulmuş harfler ve figürler gibi, 273 Sinekkuşu, kuşların en küçüğü, 242 Ahmak serçe, 242 Bizim tavus kuşumuz, 242 Hint tavus kuşu, 242 Para, bakınız Moneta. Boyun derisi neden daha dayanıklıdır, 222 Farklı renklerle bezenmiş postlar, bakınız Colorum varietas. Pentacrinus taşı, 192

Beşgen taş, 192 Eşkenar ve eşaçılı beşgenin özelliği, 500 Levrek taşı, 152 Pers diyarındaki şeftaliler zehirlidir, 202 Vebaya kıymetli taşların neden faydalı olduğu, 120 Süblime cıva ile veba tedavisi, 62 Açılan sandıktan çıkan veba, 62 Akıllara durgunluk veren veba, 63 Vebanın ve havanın çürümesinin sebepleri, 62 Vebanın neden üç yılı aşmadığı, 64.

Petrol, 133 Phengites mermeri, 184 Resim nedir, 110 Resmin aynayla sınanması, 130 Resim, mekanik sanatların en incesidir, 317 Resimde ölçülerin hesabı, 100 Resmin yardımı, 110 Resimde renklerin sırası, bakınız: Uyumlu renkler Resimler için beyaz renk zehirdir, 110 Picumnus kuşu, 241 Makinelerden tesadüfen düşen güllelerin neden pek az kişiyi vurduğu, 59 Kılların nasıl yeşil görüneceği, bakınız: Saçlar Kılların nasıl giderileceği, 271 Kılların dökülmesi, 262 Resim yapma kaideleri, bakınız: Kakma kaideleri Düzlemde cisimleri resmetme usulü, 109 Neden yüzün yarısını resmetmenin daha kolay olduğu, bakınız: Kakma Kırmızı biber, bakınız: Yabani biber; Biber, 200 Armut çekirdekleri akciğere çok faydalıdır, 245 Balıkların nasıl avlanacağı, 289 Balıkların kâğıt içinde nasıl kızartılacağı, bakınız: Nasıl kızartılacağı Sıcak ve kükürtlü sulardaki balıklar, 226 Sulardaki yeni balıklar nereden gelir, bakınız: Yeni bitkiler Uçan balıklar, 228 Balıkların neden güçlükle evcilleştiği, 258 Yunus hariç hemen bütün balıkların sessiz olduğu, bakınız: Yunus Balık avlamak için efsun, bakınız: Efsun Çaylak balığı, bakınız: Çaylak balığı Canavarımsı balık, 226 Balıkların nasıl saklanacağı, 287 Balık yağmuru, bakınız: Balıkların yağmuru Bitişik düzlemlerin ne suretle ayrılabileceği, 220 Bir bitkinin birçok tat ve kokuyla nasıl yetişeceği, 285 Bitkilerin hangi yollarla ürediği, 196 Pek ziyade kokulu bitkiler, 197 Zehirli bitkiler, 198 Tamamıyla kokulu bitkiler, 197 Çılgınlık veren bitkiler, 202 Bitkiler zayıflıktan ötürü değişir, 289 Yeni bitkiler nereden peydah olur, 213 Bitkiler tuzlu hariç bütün tatlara sahiptir, 210 Bitkilerin uzak diyarlara hangi yollarla nakledileceği, 217 Bitkiler hayvanlardan daha uzun ömürlüdür, 162 Bitkiler ile madenlerin mukayesesi, bakınız: Madenler Bitkilerin her bir türü çürüdüğünde kendine mahsus bir canlı meydana getirir, bakınız: Kurtların üremesi Bitkilerin nefreti ve dostluğu, 196 Bitkilerin ayrımları, 195 Bitkilerin cinsleri, 195 Bitkilerin kısımları, 196 Bitkilerin yaprak vermediği durumlar, bakınız: Ağaçların yaprak vermediği durumlar Yabani ve ehli bitkilerin farkı, 284 Bitkilerin ve hayvanların birbirine benzeyen kısımları, 197 Bitkilerin letafetinin sebebi, bakınız: Ağaçların letafeti Bitkilerin şifalı ve öldürücü gölgeleri, 209 Bitki yapraklarının neden döküldüğü, bakınız: Ağaç yaprakları Bitki yapraklarının neden döndüğü, bakınız: Bitkilerin yaprakları Bitki yapraklarının neden yeşil olduğu, bakınız: Bitkilerin yaprakları Etli yapraklara sahip bitkiler, 208 Bitkilerin silahları, 217 Bitkilerin ucube halleri, 217 Bitkilerin kısımları, bakınız: Ağaçların kısımları Bütün bitkilerin muayyen sayıda yapraktan ibaret olduğu, bakınız: Bitkilerin yaprakları Bitkilerin aşılanma yoluyla değişmesi, bakınız: Aşılanmış ağaçlar Nakledilen bitkilerin dört farklılığı, 207 Plautus’un titiz inceliği, 209 Kğnılar, bakınız: Arabaların hesabı Plumbago, 144 Kurşun levhanın suda neden batmadığı, 10 Kurşun havanlar, bakınız: Kurşun havanlar Kurşunun dört türü, 117 Kurşunun erimesine dair şaşırtıcı tecrübe, 117 Kurşunla kıymetli taşlar cama dönüşür, bakınız: Kıymetli taşlar kurşunla cama dönüşür Üstübece dönüştürülen kurşunun ağırlığı artar, 126 Kurşun, madenlerin erimesine yardımcı olur, bakınız: Madenler Kurşun daha ağır olduğu halde neden gümüşün üzerinde yüzer, 131 Beyaz kurşun diğer madenlerden nefret eder, 167 Balık yağmuru, 212 Gelecek yağmurun alametleri, bakınız: Fırtınaların alametleri Yağmur kaynaklı olağanüstü hadiseler, bakınız: Yağmurdan doğan harikalar Gut ağrılarına dair, 191 ve 248 Kutuplar altı ay süren gündüz ve geceye sahiptir, bakınız: Karanlıklar Kutup, bakınız: Güney veya Kuzey Kutbu Ahtapot, 226 Ölüm elması, 202 Cennet elması, 211 Bütün elmalar muayyen sayıda çekirdekten ibarettir, 217 Pompholyx yahut tutya, 142 Ağırlıkların ne suretle kolayca hareket ettirileceği, 16 Ağırlıklar merkeze doğru hareket eder, 18 Ağırlıkları asgari kuvvetle çekmenin yahut itmenin hesabı, 327 Ağırlıkların merkezleri ne şekilde bulunur, 21 Ağırlıkları kaldırma hesabı, 226 Pondo ile libra aynı şeydir, 282 Gaius Caesar’ın köprüsü, 224 Tanrı’nın bildiği kavimler, 260 Porselenler, bakınız: Murrha kapları Porfirimsi taş, 102 Pırasa, İnce Şeyler Kitabı Pırasanın en büyük surette nasıl yetişeceği, 286 Yulaftan yapılan sarhoş edici içki, keza medus (bal şarabı), 206 Kanı dindirmek için efsun, 248 Sara hastalığı için efsun, 261 Balık tutmak için efsun, 248 Baş ağrısı için efsun, 301 Şarabın bozulmaması için efsun, bakınız: Şarabın bozulmaması Çökelti (praecipitatum), 141 Şimdiki zamanı tayin etme metodunun kaynağı, 4 İspanyol hokkabazın hikayesi, 142 Prasnium taşı, 178 Çayırlar insan yüzlerini yeşil gösterir, 95 Semavi varlıklarca bilinen hükümdarlar, bakınız: Kavimler Üç ilke, bakınız: Nerededir İlkenin vesileden ayrıldığı cihet, bakınız: İllet Proklos’un kitapları sanata taalluk etmez, 206 Uzağa fırlatılmak ve yavaşça, bakınız: Yavaşça ve uzağa Yağmur kaynaklı olağanüstü hadiseler, 212 Hastalığın olağanüstü şifası, bakınız: Olağanüstü şifa Kırağı alametleri, bakınız: Pas Eyaletler, bakınız: Diyarlar Mezmurlar kitabı nasıl bir şeydir, 279 Yalancı asterites, 171 Yalancı lacivert, 128 Papağan, 242 Psoricum, 145 Ptolemaios’un övgüsü, 214 Oğlan çocuğu, bakınız: Sübyan Çocuğun hırsızlık etmemesi için nasıl yetiştirileceği, 267 Çocukların ve gençlerin nefesi güzel kokabilir, lâkin ihtiyarların ve itidalsizlerin kokmaz, 197 Güzel şeylerden neden zevk aldığımız, 266 Güzelliğin anası inceliktir, bakınız: İncelik zarafetin anasıdır Güzellik nedir, 276 Her bir hayvana mahsus nabız, bakınız: Her bir hayvan Nabzın faydası, 260 Koşanlarda nabzın sebebi, 260 Kara barutun terkibi, 36 Kara barutun bir makineden küreciği neden bu kadar şiddetle fırlattığı, 25 Gürültü çıkarmadan kürecik fırlatan kara barut, 90 Tavuk olmaksızın civcivlerin nasıl çıkacağı, [okunamadı] Dört ayaklı ve kanatlı bir civcivin nasıl ve ne sebeple doğduğu, 207 Ponza taşı, 101 Cücenin şaşırtıcı küçüklüğü, 265 Narın nasıl saklanacağı, 285 Narın yarılmaması için ne yapılacağı, 285 Erguvani tentür, bakınız: Tentür Purpurina, 144 Kuyu sularının kışın neden ılık olduğu, 81 Ateş içinde yaşayan pyrausta böceği, 224 Pyraustes taşı, 192 Pirit bazen gümüş ihtiva eder, sanat ise daha sık, 126 Barut tozu, bakınız: Kara barut İnsan kanından pyrophilos taşının terkip edilme usulü, bakınız: Taşların teşekkülü Karenin hassası, 206 İlk nitelikler yalnızca iki tanedir, bakınız: Kuruluk Dört ilk nitelik, 252 İkinci nitelikler, 252 Üçüncü nitelikler, 222 Bütün niteliklerin ayrıldığı ve birleştiği hususlar, 222 Meşe odunu suya dayanıksız değildir, 111 Kesilen meşe bazen katırtırnağına dönüşür, 289 Köklerin ekseriyetle neden hoş kokulu olduğu, 196 Köklerin nasıl saklanacağı, 287 Doğrusal bir delikten geçen ışınların neden yuvarlak bir şekilde göründüğü, 101 Tutulma vaktindeki ışınlar, bakınız: Güneş tutulması Dikey ışınların neden en kuvvetli olduğu, 104 Dikey ışınlara en yakın olanların neden kuvvetli olduğu, 104 Güneş ışınlarının neden hareketsiz göründüğü, 115 Işınların neden yansıdığı ve harareti artırdığı, bakınız: Yansıyan ışık neden Güneşin titreyen ışınları, bakınız: Aydınlanma Işınların kuvvetinin bizzat ve arızi sebepleri, 109 Kurbağa yağmuru, bakınız: Balıkların yağmuru Bazı kurbağaların neden ağır olduğu, bakınız: Yoğun Seyreklik, bakınız: Hareket Raimundus Lullus’un gülünç inceliği, 296 Cüruf (recrementum), 142 Bütün şekiller arasında doğrusal olanın imtiyazı, bakınız: Bütün şekiller Taşlaşan şeylerin hesabı, 86 Soğutmanın usulü, 159 Semavi varlıklarca bilinen krallar, bakınız: Kavimler Herhangi bir mıntıkanın hangi konumda olduğunun nasıl anlaşılacağı, 91 Soğuğu sert bir mıntıkanın bitkilerden hangi delille teşhis edilebileceği, 196 Uzun ömürlü diyarlar, bakınız: Uzun ömürlü hayat Çalıkuşu, 242 Böbrek hastalıklarına dair, 185 Görülen nesnenin daima göründüğü yer, bakınız: Görülen nesne Dinlerin ihtilafı, bakınız: Kanunlar Nefes alıp vermenin çeşitliliği, 261 Turpun şaşırtıcı inceliği, 296 Gergedanlar, 221 Kuvvete dair en mühim tecrübeler, bakınız: İnsanın kuvveti Rhombitas taşı, 192 Rosagallum, bakınız: Sarı arsenik Gülün neden dikenli olduğunun ispatı, 284 Güllerin nasıl alacalı kılınacağı, 221 Biberiye, bakınız: Ak günnük Roibmacha, 229 Çarkın büyük ağırlıkları neden ve nasıl kaldırdığı, 328 Kıymetli taşları oymak için kullandığımız çark milinin neden bu derece kuvvetli olduğu, 329 Böğürtlen ve eğrelti otu sert bir kışa delalet eder, bakınız: Soğuğu sert mıntıka Boyacıların kırmızı boyası, bakınız: Kökboya

Avuçta tutulan kökboya (rubia) idrarı boyar, [okunamadı] Gelecekteki pasın neleri işaret ettiği, 212 Pası nelerin defettiği, 394 Şekerin nasıl arıtılacağı, 287 Yağların çıkarılması, Salchali, Tuzun ateşte neden çıtırdadığı, tuz yağ ihtiva eder, Tuzun türleri, 113 Salgazus otu, bakınız Deniz yüzeyindeki ot, SaInitrum, bakınız Halinitrum, Uçurumların niteliği, 240 Sandaraka (sandaracha), 138 Sandix, 144 Çifte kan, bakınız Damarlar, Kan çoğaldığında kuvvet her zaman artmaz, Kanı durdurmak için efsunlama, bakınız Efsunlama, Ejderha kanı ağacı, 214 Santal ağacı, Bilge kişi kraldan çok daha kutludur, 319 Bilgeler neden kusurlara daha meyillidir, 162 Bilgeler neden vatanlarına felaket getirmiştir, 14 Bilgeler göktekilerce tanınır, bakınız Kavimler, Bilgeler neden melankoliktir, 269 Bilgeler şehvete karşı neden zayıftır, 202 Bilgeler neden en fena kimselerdir, 202 Bilgenin üç vazifesi, 291 Tatlara kokuların neden eklendiği, bakınız Kokular, Yedi tat türü, 274 Safir (sapphirus), 171 Safirin hassaları, 171 Safirin nasıl elmasa dönüştürüleceği, 179 Lahit (sarcophagus), 180 Akik (sarda), 170 Altı cins taş, 180 Sahnelerin hayranlık uyandıran tezyinatı, 288 Hakikati bilmenin ne denli fayda sağladığı, 71 Kayalıkların nasıl meydana geldiği, 69 Acaip akrep, 1 Akreplerin ve mancınıkların inşası, 229 İskoçun övgüsü, 214 Gizli mektup yazmanın üç yolu ki bunların ilki üç harfle olandır, 220 Şüphe uyandırmaksızın gizli mektup yazmanın ikinci yolu, 220 Az yazanların, şiir ve matematik müstesna, hiçbir muteberliği yoktur, 229 Acaip makamlar, 319 Aytaşı (selenites), İncelik Üzerine (De Subtilitate) kitabı, Selenit taşı (selenites lapis), 192 Tohumların hayvanlarca zarar görmemesi, 282 Yılanların deri değiştirmesi, 221 Senega nehrinin acaipliği, 156 Beş ortak duyu nesnesi, 272 Duyu nesnelerinin ne şekilde daha fazla haz verdiği, 273 Bütün duyu nesnelerine dair üç ortak husus, 278 Duyuları tam olanların mektuba ihtiyaç duymayışı, 260 Duyu, dokunma, işitme, görme ve diğerleri, bakınız Dokunma, işitme, görme, Yalnızca beş duyunun bulunduğunun ispatı, 272 Kuzey rüzgârı (septentrio), bakınız Boreas, Kilitlerin çengellere karşı nasıl korunduğu, 229 Açık havanın alametleri, 251 İpek boyama, bakınız Boyama, İpeğin nasıl ağartılacağı, 221 Taşa toplanan yılanlar, bakınız Taşın bahsi, Dört ayaklı yılanlar, 219 Yılanların neden haddinden fazla büyüdüğü, 250 Küçük yılanların neden pek zararlı olduğu, 220 Yoncalıkta yılan bulunmayışı, 220 Yılanların neden ayaksız olduğu, 220 Sularda yılanların neden az bulunduğu, 251 Britanya’da yılanların neden bulunmadığı, bakınız Britanya, Yılanların tehlikesizce nasıl tutulacağı, 249 Yılanların neden deri değiştirdiği, 221 Yılanların deri değiştirmesi, bakınız Yılanların deri değiştirmesi, Yılanların hayret verici büyüklüğü, 210 Yılan tersinin güzel kokması, 221 Her nevi bitkiden yılan türemesi, bakınız Kurtların türemesi, Evet ve Hayır, güçleri, bakınız Hayır ve Evet, Kuru ile yaşın tabiatı, 222 Kuruluk yaştan yoksun kalmaktan başka bir şey değildir, 41 Mühürlerin kuvveti, 201 Çakmaktaşının farkları, 180 Yabani biber (siliquastrum), 107 Maymun yüreği, bakınız Uykuda yabani hayvanları görmek, Basit cisimler belirli bir incelik hududu talep eder, 220 Hızla döndürülen su kovasından suyun neden dökülmediği, 10 Mavi boya (smaltum), 142 Zümrüt, 166 Zümrüdün cinsel ilişki sebebiyle bazen neden kırıldığı, 166 Zümrüdün zehirlere neden bilhassa direndiği, 165 Zümrüdün nasıl yapılacağı, 180 Zımpara (smiris), 191 Eti pek tatlı bir hayvan olan snac, 221 Güneş kutuplara neden yaklaşmaz, 79 Güneş nasıl ısıtır, 92 Güneş yeryüzünden büyük olduğu halde, ışınlarını bütünüyle gönderirken neden her yerde ve daima yazı meydana getirmez, bakınız Yaz neden meydana gelmez, Güneş bütün gölgeleri sona erdirir, bakınız Gölgelerin sonu, Güneş yeryüzü feleğini (orbis) her gün dolaşırken ışınlarının neden hareketsiz göründüğü, bakınız Güneş ışınları neden hareketsiz görünür, Güneş yeryüzünden büyük olduğu halde neden ışınlarını her yere dik göndermez, 110 Güneş tutulmaya uğradığında düz çizgili bir şekilden geçen ışınların aydınlığının neden kayık biçiminde olduğu, 103 Güneşin yalnızca merkezinden değil, her yerinden ışın göndermesi, 102 Güneş, Ay ve yeryüzü büyüklüklerinin kıyası, 90 Güneş, Ay ve yer gölgelerinin yüksekliği, 95 Güneş tutulması zamanı, bakınız Güneş tutulması, Güneşin aydınlığı, ışınlarının aydınlatması, bakınız Aydınlatma, Düşlerin ne sebeple neşeli, kederli ve çalkantılı olduğu, 246 Uykunun hangi hisleri ve duyu nesnelerini artırıp azalttığı, 296 Uyku esnasında kalkanların nasıl zapt edileceği, bakınız Uykuda gezen insanlar, Uykudaki dehşetin neye delalet ettiği, Uykunun vaktin nasıl gerçekte olduğundan daha uzun görünmesini sağladığı, 206 Uykuda yabani hayvanları görmek için, 248 Seslerin herkese ortak oluşu, bakınız İnsanlar seslerde neden, Duyguları harekete geçirmede sesin hayret verici misalleri, 279 Ses, bakınız Gürültü, Seslerin neden yedi türü olmadığı, 274 Seslerin verdiği hazzın ne suretle arttığı, 279 Yalnızca sesin zihnin duygularını neden harekete geçirdiği, 277 Kehanetlerin nelerde ve kimden olduğu, 269 Çukur aynalar ateşi tutuşturur, bakınız Ateş, Çukur aynalar her yeri yansıtırken görüntüyü neden tek bir mahalde verir, 104 Yakıcı aynaların neden yapıldığı, 106 Muhtelif şeyleri gösteren aynalar, 107 Havada suretleri gösteren aynalar, 107 Yaklaşanı ve uzaklaşanı aynı anda gösteren aynalar, 108 Arkayı gösteren aynalar, 108 İki aynanın ne işe yaradığı, 108 Düz aynaların dik açılı ışını yansıtması için nereye yerleştirileceği, 115 Gümüşten yapılma aynaların en iyisi olduğu, 160 Çukur aynalarda şeylerin neden olduklarından daha fazla yandan göründüğü, 89 Havada suret veren aynanın onu neden verdiği, 89 Çukur aynanın bütün ışınları nasıl topladığı, 104 Çukur ayna ne denli büyük olursa o denli kolay tutuşturur, 104 Uçan insanları gösteren ayna, 107 Uzaktan gelen gemileri yakan ayna, 106 Gizli şeyleri aşikâr kılan ayna, 109 Sudaki ayna, bakınız Sudaki yıldız, Ayna, tanıma, 70 Mağaranın sebepleri, 90 Mağaranın kuvvetleri, 70 Yerin altındaki mağara, 81 Yalnızca kürenin (sphaera) gölgesi değişmez, bakınız Gölge, Kürenin iki imtiyazı, 207 Küre parçalarının üç imtiyazı, 307 Kürenin diğer cisimlere nispeti, 240 Küremsinin (sphaeroides) dört imtiyazı, 207 Spiral çizginin altı imtiyazı, 206 Nefes alma güçlüğüne dair, 304 Güzel kokulu nefes, bakınız İskender’in güzel kokulu nefesi veya Çocuklar, Parıltı, bakınız Işıltı, Parlar, bakınız Işır, Spodos, 143 Piçlerin kötü ahlaklı olmasının üç sebebi, 267 Piçlerin asil ahlakla nasıl yetiştirileceği, 267 Piçlerin neden daha gürbüz olduğu, 266 Suni kalay, 157 Tabii kalay, 157 Kantarın hesabı, 19 Kantarın nasıl kusursuz olabileceği, 20 Suda her yöne giden heykel, 185 Terleyen ahşap heykeller, 214 Memnon’un heykeli, bakınız Memnon’un heykeli, Sudaki yıldız ayna sebebiyle görünür, 102 Yıldızlar, bakınız Gök cisimleri, Sürme taşında (stibium) bazen gümüş bulunur, 126 Sürme taşı yahut antimon (antimonium), 126 Ateşli makinelerin boşaltılmasındaki patlama sesi, 26 Strombit taşı, 191 Deve kuşu, 240 İlimlerin usulü, 229 Mersin balığı, 226 İncelik, sıcaklık ve hareket karşılıklı olarak sebeptir, 92 İncelik her hususta faydalıdır, lakin küçük şeylerde zaruridir de, 262 Müelliflerin yedi nevi inceliği, 210 Nutukta incelik, bakınız Nutkun inceliği, İnceliğin nelerde bulunduğu, 2 Tabiatta, sanatta ve ateşte incelik, 42 İncelik zarafetin anasıdır, 217 İnceliğin tarifi, 5 Cevherdeki inceliğin nevileri, 42 Özsuların nasıl saklanacağı, 217 Kehribarın (succinum) saman çöplerini neden çektiği, 132 Kehribar, 122 Yerin özsularının menşei, 126 Keskin ve tesirli özsu, 120 Kanlı terin sebebi, 203 Kükürt (sulphur), 122 Uykuda kalkanlar, bakınız Uykuda gezen insanlar, İç çekmenin acıyı hafifletip hafifletmediği, bakınız Matem, Yıldızlar, bakınız Gök cisimleri, Güney kutbunun yıldızları, bakınız Güney, Yıldızlara dair, 129 Ortasından vurulan diğer tahtanın neden kırılmadığı, 204 Dokunma, gizli bir duyu, 272 Dokunma, İncelik Üzerine (De Subtilitate) kitabı, Dört türlü dokunma duyusu, 274 Meşaleler, bakınız Çıralar, Talk taşı (talchum), 191 Köstebek, 244 Tarantula, bir örümcek türü, 220 Tartar kavimleri, 226 Tortu (tartarum), 191 Taş düşüren taş (tecolithos), 182 Ok ucu, bakınız Yayın ucu.

Fırtına alametleri, 111 Zaman birçok şeyi açığa çıkarır, 118 Zamanın ne olduğu ve ona dair en güzel beş araştırma konusu, 107 Altı aylık karanlık, 214 Gorgiana'daki karanlıklar, bkz. Gorgiana bölgesi. Karanlığın neden dehşet uyandırdığı, 275 İncelik, bkz. İncelik (subtilitas).

Yeryüzünün neden muhtelif renklerle bezendiği, 71 En iyi toprak, 72 En iyi toprağın yağmur serpintisiyle neden hoş koktuğu, 72 Toprağın sulardan nasıl yüksekte durduğuna dair yedi görüş, 72 Yerin altında gizlenenler dört cinstir, 116 Hoş kokulu toprak, 117 Kötü kokulu toprak, 117 Britanya toprağı, 117 Limni toprağı, 119 Ermeni toprağı, 120 Toprağın nadiren güzel koktuğu, 120 Mühürlü toprak (terra sigillata), bkz. Limni toprağı. Topraktan daha ağır bir şeyin olup olmadığı, bkz. Karışım (mixtum). Saydam olmayan toprak, 150 Depremlerin nedenleri, 67 Depremlerin türleri, 67 Deprem alametleri, 65 Depremden asla zarar görmeyen şeyler, 69 Yerin altında neyin bulunduğu, 70 Yeryüzünün tamamına has özellikler, 70 Bütün yerin çevresi, 71 Toprağın renkleri, 72 Cevherine göre toprak türleri, 71 Toprağın tanınmasına dair işaretler, 72 Kullanımına göre toprak türleri, 73 Yerin bağrında ne olduğu, 117 Yerin büyüklüğü, bkz. Güneş'in büyüklüğü.

Toprakların cinsleri, 75 Toprakların ayırt edici özellikleri, 117 Ermeni toprağının hazırlanma tarzı, 120 Toprak surlar, 72 Kaplumbağalar, 217 Sahnesiyle birlikte bir amfitiyatroyu içine alan ikili tiyatrolar, 229 Theon'un övgüsü, 240 Kaplıcaların sanat yoluyla yapılıp yapılamayacağı, 229 Ateşli silahlara karşı koyan zırhlar, 160 Titius, 201 Tiburo balığı, 237 Kirişler, bkz. Suya dayanıklı ağaçlar. İpek için erguvani boya, 222 Kumaş güveleri, bkz. Kumaş güveleri (blattae).

Gök gürültüsünün nedeni, 280 Topaz, 172 Aslında krizolit olan topaz, 172 Torpidobalığı, 22 Kalın mertekler, bkz. Suya dayanıklı ağaçlar. Üçgülün yılanları beslemediği, bkz. Yılanlar. Nehirleri yüzerek geçmek, bkz. Nehirler nasıl geçilir.

Üçgenlerin üç ayrıcalığı, 206 Trablus (Tripolis), 151 Buğdayın neden delice otuna dönüştüğü, 111 Trochites taşı, 192 Domalanların bulunduğu yerlerde karların erimesi, 215 Turkuaz, bkz. İran taşı. Kulenin yüksekliği yahut mesafesi, bkz. Yükseklik. Tutiya, bkz. Pomfoliks (pompholyx). Tek boynuzlu inekler. Geyik başlı inekler. Boşluğun mevcut olmadığı. Boşluğun hiçbir şeyi hareket ettirmediği, bkz. Hareket.

En mahir bitkibilimci Valerius Cordus, 151 Buharların ne kadar yükseğe çıkabileceğinin ispatı, 94 Kap, bkz. Düzenek. Cıvanın bütün metal kapları delip geçtiği, bkz. Cıva. Külle dolu bir kabın, dört nedenden ötürü, aldığı kül kadar su alabildiği, 1 D iiij Kaplar Dizini

En iyi kilden kaplar, 118 Mür kapları, bkz. Mür kapları. Metal kapların içindekileri uzun süre muhafaza etme usulü, 160 Cam kaplar, bkz. Cam kaplar. Şarap kaplarının nasıl ziftleneceği, 282 Metalleri eritmek için kullanılan kaplar, 221 Kehanetlere dair seçkin örnekler, bkz. Haruspeks örnekleri.

Madde, suret ve nefis olmak üzere üç ilkenin başladığı yer, 63 Damarların iki türü, 260 Zehirlere bir kuvvetin eşlik edip etmediği, 264 Zehirlerin üç cinsi, 260 Yalnızca temasla öldüren zehirlerin bulunduğu, 64 Zehirleri açığa çıkaran şeyler, bkz. Elektrum. Ateşin zehre karşı koyduğu, bkz. Ateş her zehre karşı koyar.

Zehirlerin üç yönlü tabiatı, 64 Zehirlere karşı tedbir, 64 Zamanla öldüren zehirler ve bunları kimin aldığının nasıl anlaşılacağı, bkz. Gelecekteki hastalıklar. Sürülen yağın zehirlere karşı faydası, 64 Cinsel haz için gereken üç şey, 276 Şehveti uyandırmak için, 148 Cinsel arzuyu mucizevi bir şekilde uyandıran bitki, bkz. Cinsi münasebeti artıran bitki.

Sönmekte olan şehveti uyandıran şeyler, 261 Kurutulmuş ve çiğnenmiş kurt penisi ile cinsel arzunun derhal uyarılıp uyarılamayacağının şüpheli olduğu, 340 Aşırı şehvetin zararları, 260 Venüs'ün neden bu denli hoş olduğu, 270 Gelecek rüzgarların alametleri, 87 ve 111 Rüzgarların delalet ettikleri, bkz. Yağmurdan çıkarılan alametler. Rüzgarların kuvveti, 212 Mide hararetini kuvvetlendiren şeyler, 65 Mideyi ve bağırsakları güçlendirmeye dair, 262 Tavuk taşlığının mideyi kuvvetlendirdiği, 348 Venüs'ün aşk yüzünden engellenmesi, bkz. Aşıkların bazen engellenmesi. Hakikatin bilgisinin çok fayda sağladığı, bkz. Hakikati bilmek.

Kardaki kurtlar, 224 Solucan otu (vermicularis), 143 Her türlü bitki cinsinden kurtların üremesi, 292 Dört boynuzlu koçlar, 228

Koç kuyruklarının muazzam ağırlığı, 227 Yanlıştan doğrunun nasıl hasıl olduğu, 250 Kızıl ağaç (verzilinum), bkz. Brezilya ağacı. Vesalius, 217 Mesanenin hangi taşları ürettiği, bkz. Taşlar. İyi görenlerin neden kötü koktuğu ve bunun tersi, 274 Bazı şeylerin uzaktan, bazılarınınsa yakından daha iyi görülmesi, 10 Şarap kapları, bkz. Şarap kapları. Şarap ile zeytinyağının kıyası, bkz. Zeytinyağı.

Şarabın ortasının neden en iyisi olduğu, bkz. Zeytinyağının üst kısmı. Bozulmuş şarapların ıslah edilmesi, 282 Şaraptan küf kokusunun nasıl giderileceği, 282 Şarabın sudan nasıl ayrıştırılacağı, 122 Şarabın suyun üzerinde nasıl durduğu, 122 Şarabın suyla nasıl karıştığı, 122 Bozulmuş şarabın ne ile düzeltileceği, 124 Şarabın nasıl kokulu hale getirileceği, 123 Tağşiş edilmiş şarabın nasıl ayırt edileceği, 122 Şarabın nasıl soğutulacağı, bkz. Su ve şarap. Şarabın ekşimemesi için alınacak tedbir, 249 Şarabın bütün yıl nasıl tatlı kalacağı, 282 Şarabın sirkeleşmemesi için, 282 Dürüst insanın tanrılara pek benzediği, 265 Kuvvetin, kanın çoğalmasıyla her zaman artmadığı, bkz. Kan çoğaldığında. Eğilmiş bir çubuğun parmağın en uç kısmıyla nasıl taşındığı, 244 Çubukların neye delalet ettiği, bkz. Hale (corona). Çubuklar, bkz. Yalancı güneşler (pareliae). Çubukların yalancı güneşlerden hangi noktada ayrıldığı, bkz. Yalancı güneşler. Yıldızların yüksekliğini bulmak için çubuk yapımı, 114 Ülker otu (herbae Virgiliae), bkz. Ülker otları.

İncelikte üstün olan on iki adam, 212 Yeşil rengi tasvir etmek için, bkz. Siyah rengi tasvir etmek. Yeşil rengin hayvanlarda neden bulunmadığı, bkz. Hayvanlar. Yeşil, bkz. Renk. İncelik Üzerine (De Subtilitate) Kitabının Hayatı. Görülen şeyin daima nerede belirdiği, 5 ve 8 Ökseotunun diğer ağaçlara aşılanıp aşılanamayacağı, 212 Daha keskin görüşlü olanların daha az aşık olduğu, bkz. Az sevenler. Görme duyusunu engelleyen şeyler, 105 Görüşün kesin olması için gereken üç şey, 85 Görme duyusunun diğer duyulardan altı nedenden ötürü daha üstün olduğu, 272 Görme duyusunun, duyuların en latifi olduğu, 274 Sudaki görme duyusu, 274 Hayatın çok fazla uzatılıp uzatılamayacağı, bkz. Birçok asra uzanan su. Hayatın ne olduğu, 126 İnsan ömrünün 120 yıl olduğu, bkz. İnsanın ömrü. Hayat, bkz. Yaşayanlar. Ömrü uzatmaya en uygun olanın yağ olduğu, bkz. Hayat yağı.

Ömrü uzatmanın en iyi usulü, 265 Uzun bir ömrün en büyük alameti, 201 Uzun ömürlülüğün sebepleri, 266 Sütün ömrü uzattığı, 166 Vitellio'nun hatası, 60 Zaç yağı, 125 Zaç (vitriolum), bkz. Kara boya veya kalkanit. Roma zaçı, bkz. Misy. Cam, 149

Camın nasıl terkip edildiği, 149 Camdan mamul kapların, ateşe konup üzerine odun yerleştirildiğinde neden kırılmadığı, 204 Vitruvius'un övgüsü, 219 Vitruvius'un düzeltilmiş bir ibaresi, 2 Vitruvius'un gayet ince bir usulünün izahı, 276 Fok balığı, 228 Vivella balığı, 228 Yaşayanların ölülerden daha bahtiyar olup olmadığı, 269 Yaşayan varlıkların neden sıcak ve nemli cevherden meydana geldiği, 133 Yaşayan varlıkların bedenlerinin neden ölülerden daha hafif olduğu, 126 Yaşayanların üç temel yetisi ve bunlara hizmet eden dört kuvveti, 340 Ağaç köklerinin en güzeli olan karaağaç kökü, 209 Gölgelerin neden kara göründüğü, 99 Güney gölgeleri, bkz. Yaz gölgeleri. Gölgelerin kendilerini nasıl yeniledikleri, 112 Şifalı gölgeler, bkz. Bitkilerin gölgeleri.

Gölgelerin büyüklük nispeti, 112 Güneş altındaki bütün cisimlerin gölgelerinin sınırları, 113 İnci, bkz. İnciler. Uçanlar, bkz. Kuşlar. İradenin ne olduğu, bkz. Akıl.

Kuşatılmış bir şehirde meşaleler vasıtasıyla dışarıdakilerle nasıl haberleşilebileceği, 225 Şehirleri tahkim etme usulü, 222 Şehirlerin üç nedenden ötürü büyük olduğu, 294 Bütün yeryüzünün en büyük dört şehri, 209 İdrarın sıvılar arasında neden uzaktan yakına kıyasla daha parlak göründüğü, 226 İdrarın sudan daha hafif olduğu, 226 İdrarın şişkinliğe nasıl ve neden fayda sağladığı, 226 İdrar zorluğu, 247 Dalgıç Colanus, 201 Karıncayiyen, 225 Rahmi görmek için, bkz. Boğaz.

Tulumların suda ne kadar ağırlık taşıdığı, 22 Yaranın nasıl acısız dağlanacağı, 190 Öd ağacı (xyloaloes).

Zeblicum mermeri, 184 Samur kürkleri, 222 Poyraz, en tatlı seda, 229 Arpa suyunun (zythum) hazırlanma tarzı, 206 Arpa suyunun muhafazası, bkz. Ay gözlemi. Pirinçten arpa suyu, 206 Zibet, 225 Zencefil, bkz. Zencefil. Fihristin Sonu, Cardano'nun Kitaplarının Listesi.

İncelik Üzerine (De Subtilitate)

Kitap 1, İlkeler, madde, form, boşluk, cisimlerin birbirini itmesi ve doğal hareket üzerine. 2, Elementler ile bunların hareketleri ve eylemleri üzerine. 3, Gök üzerine. 4, Işık ve aydınlık üzerine. 5, Karışım ile eksik karışımlar ya da madensiler üzerine. 6, Metaller üzerine. 7, Taşlar üzerine. 8, Bitkiler üzerine. 9, Çürümeden hâsıl olan hayvanlar üzerine. 10, Mükemmel hayvanlar üzerine. 11, İnsanın zarureti ve formu üzerine. 12, İnsanın doğası ve mizacı üzerine. 13, Duyular, duyulur şeyler ve haz üzerine. 14, Ruh ve akıl üzerine. 15, Belirsiz türden yahut faydasız incelikler üzerine. 16, Bilimler üzerine. 17, Sanatlar ve ustalık gerektiren şeyler üzerine. 18, Harikalar ve akla sığmaz çeşitli şeylerin gösterilme tarzı üzerine. 19, Demonlar (daemones) üzerine. 20, Melekler yahut akıllar (intelligentiae) üzerine. 21, Tanrı ve evren üzerine.

Milanolu Hekim Girolamo Cardano'nun İncelik Üzerine Yirmi Bir Kitabı.

Milano Vilayeti Valisi pek şerefli Prens Ferrando Gonzaga'ya.

BİRİNCİ KİTAP İlkeler, madde, form, boşluk, cisimlerin birbirini itmesi ve doğal hareket üzerine.

Bu eserimizdeki maksadımız, incelik konusunu ele almaktır.

İncelik ise duyulur olanların duyularca, akılla kavranır olanların akılca güçlükle idrak edilmesini sağlayan bir niteliktir. Dolayısıyla, incelikten meydana gelen her bir şey tek başına dahi büyük bir meşakkat arz ediyorsa ve kavranması güçse, her türlü inceliğin esasının açıklanması gereken bir bahis hakkında ne söylenmelidir, sorarım. Zira her bir disiplinde en karanlıkta kalan şey ne ise, burada yalnız o açık ve kolay görünebilir.

Bizim önümüzde, meseleyi ele alırken karşılaşacağımız güçlük, meselenin kendi güçlüğünden daha fazladır.

Nitekim yazı yazanlar dört hususta, yani şeylerin kapalılığı, belirsiz olanların şüpheliliği, nedenlerin bulunması ve bunların dosdoğru açıklanması hususlarında zahmet çekerlerken, bütün bunlar bu kitapta katbekat toplanmıştır. Şayet kapalılık güçlük doğuruyorsa, bu kitap yalnızca en karanlık meseleleri seçmiştir.

Şayet kesin olarak bilmek her daim zahmetli olduysa, kaçınacağım kimselerin bulunduğu, lakin takip edeceğim kimselerin bulunmadığı bu kitaptan daha zahmetlisi ne olabilir? Zira bu sahada alenen yalan söyledikleri için kendilerine hiçbir itimat gösterilmeyen Plinius ve Albertus gibi müelliflerden kaçınmam icap eder.

Yine de her bir şeyi inceden inceye araştırmazsam, adet olduğu üzere söylendiği gibi, emeğim de döktüğüm zeytinyağı da heba olacaktır. Herkesçe el sürülmemiş olan yahut sanki bir kehanet ocağından (oraculum) alınmışçasına ortaya dökülmesi gereken nedenler hakkında ne diyeyim? Ne var ki kehanetlere ispatsız da inanılırdı, biz ise bir kanıt eklemezsek bize hiçbir itimat gösterilmeyecektir.

Nice yüzyıllar boyunca filozofların şeylerin kendilerini bilseler dahi el sürmedikleri konular, şimdi yalnızca benim tarafımdan açıklanmak mecburiyetindedir.

Hatta bazı şeyler ya ortadan kalktığından ya da henüz yeni keşfedildiğinden, ya adlardan mahrumdur yahut şeylerin kendileri adlara uymaz. Dahası, yeni şeylere ve ihtiyarlayan bir dilde adlar bulmak son derece güçtür.

Bulsam bile, bunlar hakkında yakın zamanda yazmış olanların iftirasına uğramamak adına hükmü peşinen belirtmek zorunda kalırım. Geri kalanında ise bizzat Oidipus bile okuru tatmin edemez.

Böylelikle fevkalade zahmetli bir işe girişmiş olsak da, emeğin büyüklüğü nispetinde eserin kendisine aynı ölçüde bir fayda ve şan mükâfatı erişmeyecektir. Bunların haricinde, kadim yazarlarca layıkıyla ele alınmamış bazı hususlar da vardı.

Fakat tecrübelere karşı yazanlara hiçbir itibar bulunmadığından, bunlar üzerinde kaygı duymuyorum. Demek ki bu incelemede güçlüğün delilleri bu denli çok ve büyüktür. Lakin asıl meseleye dönecek olursak, karanlık şeylerin çoğunlukla ince, kıt şeylerin de incelikli olmasına rağmen, bu durum her şey için ve her zaman geçerli değildir.

Zira herhangi bir sanattan ziyade söz kusurundan ötürü anlaşılmaz ve girift olan, tıpkı rastgele kendi üzerine dönen düğümler gibi duran şeyler ile duyuya ince görünüp de pek kesif olmayan şeyler, incelik adını hak etmez.

Başlangıçta kötü beslenmeden yahut başka bir kazadan ötürü zedelenmiş zayıf insan bacakları böyledir. O halde incelik üç şeyde, yani tözlerde (substantiae), arazlarda (accidentia) ve temsillerde (repraesentationes) bulunur. Temsillerin dört türü vardır, hayal, sûret, söz ve yazı. Tözlerin bir kısmı cisimle birleşmiştir, bir kısmı ise cisimden münezzehtir.

Arazların bazıları tözlere bağlıdır, ışık, aydınlık ve sıcaklık gibi, bazıları ise vasıtalarıyla tözlerin meydana geldiği şeylerdir, karışım, eylem ve oluş (generatio) gibi, bazıları da her iki türe aittir, ilk nitelikler denilen sıcak ve soğuk gibi. Arazların da araz olan nedenleri vardır, değişimler gibi, lakin bunların çoğu harekettir.

Ve şayet insan dikkatle eğilmezse, bunları kolayca birbirine karıştırır ve aynı şeyin iki defa söylendiğini sanır. Cisimlerin inceliği ise başkadır, havanınki gibi töz bakımından olanı vardır, tozunki gibi miktar bakımından olanı vardır.

Karışım cihetiyle altın gibi bazı şeyler incedir ve sanatla yapılanlardan ipek böyledir. O cisimlerin içinde ise, dayanak olan cevherleri (subiecta) kavrayabilmemiz için işaretleri aramak gerekir, böylece dayanakların kendilerini daha iyi anlarız. Bunların hepsinin nedenlerini de aramak icap eder, zira nedenleri bilinmedikçe bildiğimizi söyleyemeyiz.

Dayanakların tözlerinin yahut tabiatlarının ne olduğunu ve inceliğin kendi ayrımlarını bilmek de zaruridir.

Böylece önce arazlardan ziyade tözlerden, diğerlerinden ziyade genel ilkelerden bahsetmek gerekecektir. Temsiller arazları takip edecektir, zira tabiatça töz nasıl her şeyden önce gelirse, temsiller de arazlar olmaksızın var olamaz. Tözler arasında cismani olanlar önce gelecektir, çünkü duyulurdurlar ve basit olanlar bileşiklerden öncedir.

Arazlar bahsinde ise yalnızca tözlere bağlı olanlar öne alınacaktır, nitekim bunlar daha basittir ve töze daha çok benzer. Tözlere yahut arazlara sebep teşkil eden arazların incelenmesi ise ekseriyetle sanat eserlerine en yakın olanıdır. Temsillerde önce hayaller, ardından sözler ve yazılar, sonra sûretler tertip edilecektir.

İlk olarak madde, ardından form, sonra boşluk, sonra evrenin ruhu ve elementlerin hareketi ele alınacaktır.

Bunun ardından toprak, su, hava, ateş, sonra gök ile gökten ve ışıktan kaynaklanan şeyler incelenecektir.

Daha sonra bileşiklere dönülecektir, toprak türleri, usareler, madensiler, metaller, taşlar, su türleri, ardından bitkiler, çürümeden hâsıl olan hayvanlar ve mükemmel hayvanlar. Buradan insanın şekline, mizacına, duyularına ve duyulur şeylerine, içinde gizlenen yetilere, akla, bilinen sanatlara, bilinmeyen bilimlere ve Demonlar olarak bilinen varlıklara, ardından akıllara, evrene ve Tanrı'ya geçilecektir.

Bunların arasında, ekseriyetle karışımlarda ve bazen de basit cisimlerde bulunan ağırlık, hafiflik, parlaklık, koyuluk, kesafet, letafet, pürüzlülük, pürüzsüzlük, şekil, sertlik, yumuşaklık gibi belirsiz bir türe dahil olan bazı nitelikler bulunacaktır.

Bundan başka çekme, tutma, sindirme ve dışarı atma, sonra oluş, büyüme ve beslenme, şeylerin ilk nitelikleri ve hassaları hakkında konuşmak, oluş vasıtasıyla var olan tözlerin ele alındığı yere aittir, çünkü bütün bunlar ya oluş için zaruridir ya da onu takip eder.

Temsillerin iki türü vardır, yanlış ve doğru. Yanlış olan, beyhude olan ile faydalı olan diye ayrılır, öyleyse bunların hepsi hakkında tek tek konuşmak gerekecektir.

Böylesi büyük bir emekten sağlanacak fayda az değildir, bilakis, ister tek bir türe ister pek çok türe atfedilsin, bir incelemeden şimdiye dek elde edilebilecek en yüksek faydadır.

Zira her şeyden evvel doğanın bütünüyle bilinmesine, güç meselelerin bilgisine ve karanlıkta kalmış şeylerin keşfine katkı sağlar, bütün kitapların yorumlanmasına da bir nebze yardımcı olur.

Sanatların kuvvetlerini öğretir, bilinmesi tatlı bazı yeni şeyleri gösterir, ayrıca zenginlik ve servet edinmeye hiç de azımsanmayacak bir katkı sağlayan şeyleri bildirir.

Simyadaki (chymica) gibi, kadim ve mühim şüphelerin hangisinin doğru olduğunu tayin eder. Hem doğanın hem de sanatın mucizevi eserlerini gözler önüne serer. Eskilikten yahut son derece çetin savaşlardan ötürü unutulmuş kadim icatları yeniden kullanıma kazandırır.

Duyulara hayranlık verici görünen şeylerin ne sebeple meydana geldiğini her hususta etraflıca öğretir, artık tasarımız olan meseleye başlayalım.

Şeylerin, daima başka bir şeyden meydana gelen daimi oluşu, maddenin (hyle) var olduğunu gösterir, nitekim tahıllar topraktan ve nemden, hayvanlar tohumdan ve kandan yahut yumurtadan, kül ise odundan meydana gelir. Hiçbir şeyden meydana gelecek kadar önemsiz bir şey de yoktur.

Kamıştan yahut samandan çok kül çıkamayacağı, bol miktardaki meşeden ise asla az kül hâsıl olmayacağı cihetle, bir şeyin sırf önceden var olması kafi gelmez.

Böylece her oluşta, ilk madde (prima materia) yahut hyle dediğimiz ortak bir şey baki kalır.

Zira bir şey başka bir şeyden meydana geldiğinde, şayet formu yok olursa, ki aksi halde aynı kalır ve yok olmazdı, geriye kalan şeyin madde olması zaruridir.

Bozulma da aynı şeyi gösterir, zira bozulurken hiçbir şey bütünüyle yok olup gitmez, nitekim elma çürür ve kurtlara dönüşür, odunlar yandığında küle, su ise ateşin ya da güneşin hararetiyle buharlara veya dumana tebeddül eder, oysa buhar ve duman da bir şeydir, zira hem insanı boğar hem de yeniden toplanırsa su damlalarına dönüşür.

Şu halde eşyanın tabiatında, suretin altında gizlenen, ne oluş (generatio) ile meydana gelen ne de bizzat bozulma ile yok olan bir şeyin bulunduğu aşikârdır, işte biz, bir tür ilk olan ve pek çok surete dayanak teşkil eden bu şeyin kendisine, doğmamış ve asla yok olmayacak olan ilk madde (prima materia) adını vermeyi adet edinmişizdir. Baki kalır

Birinci Kitap

Baki kalır ve vardır, zira baki kalan şey mevcuttur, şu halde madde fiil halinde (actu), tıpkı tarif ettiğimiz gibidir, fakat suretlerle kıyaslandığında kuvve halindedir (potentia), zira onları kabul edebilir. Dolayısıyla suretle kıyaslandığında madde kuvvedir, kendi nefsinde ise fiildir.

Tıpkı henüz kemale ermemiş ceninin kuvve halinde bir bebek olması, lakin fiil halinde tam da cenin olarak bulunması gibi, nitekim bu da böylece hatları çizilmiş, bir araya gelmiş ve nasıl görünüyorsa öylecedir.

Lakin bebeğin suretiyle kıyaslandığında kuvve halinde olduğu söylenir, zira fiil halinde olsaydı, artık cenin değil, bebek olurdu.

Şu halde ilk madde fiil halindedir, tabir caizse zayıflamış bir fiil halindedir, suretlerle kıyaslandığında ise kuvvedir, zira şayet onlara karşı kuvve halinde olmasaydı, onları asla kabul etmezdi, nitekim taştan insan olmaz, çünkü taş, insan suretini kabul etmeye yönelik bir kuvveye sahip değildir.

Fakat o esnada tabi olduğu suret tarafından kuşatıldığında daha kâmil bir fiiliyet kazanır, yine de bu tam bir yetkinlik değildir, zira yetkin fiil, kuvveden tamamen ari olandır. O halde biz, kendi başına ele alındığında maddenin fiil halinde olduğunu, fakat bunun pek cılız kaldığını, buna mukabil yabancı suretlerle kıyaslandığında onlara nispetle kuvve olduğunu, tabi olduğu kendine has surete nispetle ise fiilen varlığını sürdürdüğünü söyleyeceğiz.

Fakat ilk madde her şeyden soyutlanmış da değildir, zira dediğim gibi, ne bir avuç samandan maddenin azlığı sebebiyle bir avuç demir hasıl olur, ne de tersine bir avuç demirden maddenin fazlalığı sebebiyle bir avuç saman çıkar, bundan ötürü ilk maddenin, gayrimuayyen dediğimiz belirli bir miktarı muhafaza ettiği sonucu çıkar.

Zira kendi sınırlarını kesin olarak tayin etmez, nitekim suretin altında kimi zaman daha büyük bir meclisi doldurarak, kimi zaman daha dar bir yerde gizlenir, zira topraktan ateş meydana gelse daha geniş bir yer işgal eder, bu yüzden daha az bir miktara tabi olan o önceki madde, suretin değişmesiyle daha geniş bir mekânı doldurmuştur.

Yine de büyüklüğün ve küçüklüğün tayin edilmiş sınırlarına sahiptir ki bunların dahilinde, adeta bir Proteus gibi, büyüklüğün sonsuz hudutlarına girer.

Miktarın bu belirli tayini onda ezelden beri mevcut olduğuna göre, bizzat kendisi sebebiyle büyüklüğün vücut bulduğu ilk maddenin fiilen var olması ve mevcudiyetini sürdürmesi şaşılacak şey midir? Bu meseleler başkaları tarafından daha müphem şekilde ifade edilmiştir, bu da sadece meselenin inceliğinden değil, ekseriyetinin tam olarak kavrayamadığı hususları yazmak istemelerinden ve bu bahsi yalnız karanlık değil, aynı zamanda muğlak sözlerle sarmalamalarından ileri gelir. Bundan başka maddenin bilinmesi yahut özü gereğince, arız olan suretleri engellediğimizde önceki suret baki kalır, nitekim soğuk su da safranın oluşumunu menederek kanlı mizaçlardaki mutidilliği bu şekilde muhafaza eder.

Zira ilk maddenin daima bir suretin altında bulunması zaruri olduğundan, şayet sonradan gelen sanatla yahut tesadüfen engellenirse, önceki suretin baki kalması zaruridir, işte muhafaza etme usulünün tamamı buradan neşet etmiştir.

Benzer şekilde dönüşümlerde de eşit bir madde miktarının aranması icap etmiştir, zira daha fazlası veya daha azı münasip olamaz. İşte bu sebeple benzer şeylerden benzer şeyler, benzemez olanlara nazaran daha kolay meydana gelir.

Kezalik seyreklik ve yoğunluk nispeti de maddenin çokluğundan veya azlığından alınmıştır, fakat bu hususlardan aşağıda bahsedeceğiz.

Madde başlangıçtan itibaren bir bütün olduğuna, bu feleğin iç bükeyliğini doldurduğuna ve son bulamayacağına göre boşluk bulunamazdı, zira boşluğun artmasıyla maddenin ortadan kalkması zaruri olurdu, nitekim boşluğun var olamayacağını gösteren pek çok delil de vardı, Heron her ne kadar Pnömatik adlı eserinde onun varlığını göstermeye çabalasa da, bütün saçmalıkları çürütmek bilgenin kârı değildir, vazıh delillerle gösterilebilecek hususları daha karanlık argümanlarla takip etmek ise bizim gayemize hiç uymaz.

Nitekim boşluğun bulunmadığını kapalı körükler gösterir, bunlar şayet haddinden fazla ve zorlanarak gerilirse kırılırlar, zira daha geniş hale gelen yer havayla doldurulamadığından, havanın bu denli bir inceliğe müsaade etmemesi ve boşluğun da mümkün olmaması sebebiyle geriye üçüncü bir ihtimal olarak körüklerin parçalanması kalır.

İşte bu boşluğun zarureti sebebiyle, biz bir borudan çektiğimizde su yukarı yükselir, ibrikten maşrapayı çekip alırken de eğilerek aşağı iner.

Bunlar ise aşağıda gösterilecektir. Bu usulle hayret verici bir kandil icat edilmiştir, kule biçiminde her tarafından kapatılmış olup, sadece içinden yağın tamamı dolana kadar akıtıldığı d deliğiyle iktifa eder.

Kalaydan mamul yekparedir ve şimdi durduğu gibi çevrildiğinde, yağın d üzerinden dökülmesi mümkün değildir, zira şayet c içindeki dökülecek olsaydı, ağırlık ve boşluk sebebiyle d'ye, b içindeki c'ye, a içindeki de b'ye doğru inerdi, böylece a içinde bir boşluk kalırdı.

İşte a içinde boşluk kalmasın diye durur, bu sebeple b'deki, c'deki ve d'deki yağdan da hiçbir şey dökülmez.

Fakat f fitili yakıldığında yağ tüketilirken, e borusu vasıtasıyla bizzat d'den nasıl çıkabildiği ve böylece boşluk sebebiyle yeniden bunun zaruri göründüğü nasıl açıklanır?

Zira ister hararetin kuvvetiyle çekilsin, ister yağ kendiliğinden insin, boşluk prensibi bakımından hiçbir fark yok gibi görünür.

Oysa tecrübe öğretmektedir ki kandil gerçekten yanar ve böylece yavaş yavaş boşalır, yağ ise kendiliğinden asla aşağı inmez.

Bunun sebebi şudur, ateş ısıtarak yağı daha seyrek ve daha ince hale getirir, bu seyrelen yağ kabarır ve d deliğinden taşar, bu esnada onun en hafif kısmı kandilin en tepesine, a yazdığımız yere yükselir, burası bol miktarda havayla dolu olduğundan mekânı havayla tamamlar ve böylece yağ döküldükçe yavaş yavaş artar. Bu sebeple dhp borusunun gereğinden kısa olmamasına yahut f'deki fitilin daha büyük olmamasına dikkatle imtina etmek lazımdır, zira her iki durumda da yağ aşırı hararetten ötürü taşacak derecede daha süratle kabarır.

Şu halde madde her yerdedir, o ise suretsiz var olamaz, bu sebeple suretin de her yerde bulunması zaruridir, hatta bir tür nefsin de bulunması icap eder, zira ya her yerde oluş vuku bulmaktadır yahut eldeki bahsi daha yakından ilgilendirdiği üzere, hangi cisimde olursa olsun, kendi mekânının dışına çıktığında bir hareket ilkesinin bulunduğu görülür.

Fakat hareket nefisten değil tabiattandır, benim için fark etmez, yeter ki yalnızca mevcut bahsim için zaruri olduğu üzere, bir hareket ilkesinin var olduğunu kabul et, nitekim her tabiatın bir nefs olup olmadığı hususu daha sonra ele alınmalıdır.

Şimdilik şu kadarı kâfidir, bütün cisimler mürekkep ya da basit olduklarından, bunlardan bazıları hafif oldukları için yukarı, diğerleri ağır oldukları için aşağı taşınır, üstelik itilmezler de, zira kendi yerlerine cebren dönerlerdi, ne de çekilirler, çünkü mekân arazdır ve unsurun kendisi her yerde çekmez, tıpkı su yukarıda olduğunda vuku bulduğu gibi, binaenaleyh unsurun yahut unsur vasıtasıyla mürekkep cismin hareket ettiği şey onun en derunundaki ilkedir.

Nitekim taş gibi mürekkep bir cismin, kendi içindeki toprak yahut su sebebiyle aşağı doğru hareket ettiğini söylüyorum. Zira mürekkep cisimler de kendilerine hâkim olan unsur yahut unsurlar tarafından hareket ettirilmeye meyyaldir.

Cismin kendileri aynı cinsten olmadıklarında ise aynı mekânda bulunamazlar, zira o takdirde madde aynı anda iki surete sahip olurdu.

Aynı cismin daha çok veya daha az yer kaplayabileceğini camdan emme tüpleri (oua vitrea) gösterir, bunlar küçük bir delikten emildiklerinde suyu yukarı çekerler, zira çekme sebebiyle daha seyrek hale gelen hava yeniden sıkışır, evvelce kapladığından daha küçük bir yeri işgal eder ve böylece boşluk hasıl olmasın diye suyu kendine doğru çeker, demek ki havanın kendisi sıkışabilir, kendi içine girebilir ve aynı sebeple daha seyrek hale gelebilir, nitekim seyreklikte boşluk hükmünde olan ve bu suretle hareket ettiren bir sınır bulunduğu gibi, yoğunlukta da bir sınır vardır ki, eğer biri bunu aşmaya yeltenirse, itiş (impulsus) denen hareketi uyandırır. İtiş ise ya bir cisim bir diğerinin yerine girdiğinde ya da aynı cisim öylesine kalınlaştığında meydana gelir ki bu denli bir kesafeti taşıyamaz, zira o vakit başka ve daha geniş bir yer arayarak itiş hareketini uyandırır, boşluktan ve aşırı seyreklikten çekme meydana geldiği gibi, daha büyük bir yoğunluktan yahut cisimlerin tek bir yerde toplanmasından da itiş doğar, ki bu çekmenin zıddıdır. O halde evrende topu topu üç tabii hareket olacaktır, birincisi ve en güçlüsü boşluktan kaçınmadır, lakin daha doğru bir ifadeyle unsurun suretinden ileri gelir, zira o daha büyük bir seyreltmeyi kabul etmez ve maddenin kısımları asla birbirinden ayrılamaz.

Körüklerdeki açılma o az miktardaki havanın taşıyabileceğinden daha büyük olduğunda, evvela seyreltilmiş olan hava, ilk madde (prima materia) ayrışmayı kabul etmediğinden, daha büyük bir seyreltmeye tahammül edemeyerek ya bir şeyi kendine doğru çeker yahut körüğü tamamen parçalar, demek ki hiçbir hareket boşluktan ötürü vücut bulmaz, bilakis bizzat suretlerden, bilhassa da artık daha fazla gerilemeyen ve ayrılamayan havanın suretinden kaynaklanması adettendir.

Bu hareketin tabii olduğunu ise evrenin bunda uyuşması ve tüm cisimlerin itaati gösterir, zira bu harekete boyun eğmek için kendi hareketlerini terk ederek ağır cisimler kendiliğinden yükselir, hafif olanlar ise alçalır.

İkincisi, dediğim gibi buna doğrudan zıttır, görünüşte ilki gibi boşluktan kaynaklanıyor gibidir, cisimler birbirinin içine girmesin diye meydana gelmiş görünür, fakat daha doğru bir tespitle ilkinin aksine bir sebepten ileri gelir, yani suretin ilk maddeye lüzumundan fazla uymaması içindir, tıpkı öncekinde lüzumundan daha az uymaması gerektiği gibi.

O halde bu hareketin de ilkiyle aynı sebeplerle tabii olduğunu, tabiattan neşet ettiğini kanıtlamış bulunuyoruz, gerçi bazılarınca bu husus daha müphem görülür. Bu hareketlerden hangisinin daha kuvvetli olduğu tam manasıyla aşikar değildir, fakat şu kadarı açıktır ki, her ikisi de bütün zoraki hareketlerden, hatta unsurların tabii hareketlerinden katbekat daha güçlüdür,

ve bu nevi bir itiş yahut çekme bahse konu olduğunda, ağırlık veya hafifliğin neredeyse hiçbir ehemmiyeti kalmaz.

İşte tam da bu sebeple, kendi yerinde açıklayacağımız üzere, savaş topları o demir gülleleri böylesine büyük bir kuvvetle fırlatır, zira hiçbir itici güç buna benzer bir tesir husule getiremez.

Eğer makinenin parçalanma tehlikesi engel teşkil etmeseydi, Almanya'dan Hindistan'a kadar bir şeyin fırlatılmasına hiçbir mani bulunmazdı, zira bu durum evrenin nizamı icabıdır.

Üçüncü hareket ise ağır cisimlerin aşağıya, hafif cisimlerin yukarıya olan hareketidir, bunun tabii olduğunu açıkça herkes kabul eder, bu yüzden üzerinde fazla durmuyorum. Lakin başka hareketlerin de tabii olarak adlandırılması gerektiği ileri sürülecek olursa, her halükarda dediğim gibi bu sebeplere dayandıkları müddetçe, izah etmeyi amaçladığımız hususlara bir halel gelmez. Tabii hareketin dördüncü bir nevi daha vardı ki bununla bazı şeyler diğerlerine doğru hareket eder, bu umumi olmadığından kendi bahsine bırakılacaktır, nitekim Herakleios taşı denen mıknatıs ile demir, kehribar ve saman çöpü bahsinde olduğu gibi. Bu ilkeler bir kere ispat edildikten sonra, Ktesibios makinesinin (Ktesibika) tertibi ortaya çıkar, ki bu düzenek makinelerle ilgili her hususta büyük bir dehaya sahip olan Cremonalı Ianellus Turrianus tarafından bizzat imal edilerek sergilenmiştir.

A harfiyle gösterilen tunç kazan, suyun dökülmesi gereken en üst ağzı b, dibinde iki delik c ve d, bunların üzerine körüklerdeki gibi eksenler yahut deriler öyle yerleştirilsin ki, alt kısımdan a yönüne doğru kalkabilsinler, lakin üzerlerine baskı uygulandığında bu delikleri tıkasınlar ve kazana yapışsınlar, c ve d deliklerinden e ve f olarak sağa ve sola iki boru uzansın ve g ile h noktalarından pompalara girsin.

Pompalar boştur ve suya batırılmıştır, dip kısımlarının ortasında k ve l delikleri bulunur, bunların üzerinde de tıpkı kazandaki gibi deri kaplı eksenler vardır, bunlar yukarıya doğru kalkabilirler, üzerlerine basıldığında ise delikleri kusursuzca kapatırlar.

Pompaların içinde ise tornada perdahlanmış ve yağla terbiye edilmiş m ve n erkek pistonları (emboli) bulunur, öyle ki pompaları tamı tamına doldururlar, oradan manivelalara ve çubuklara öyle bağlanmışlardır ki, ileri geri gidip gelirlerken, m yükselip alttaki kap boşaldığında, nöbetleşe olarak n aşağı insin ve pistonu doldursun, içinde ne varsa sıkıp çıkarsın.

Bu düzenek hazırlandığında, m erkek pistonu o yönünden çekilince pompanın q yeri boşalır, bu sebeple eksen ve k üzerindeki deri yukarı kalkar, birinci hareket kaidesi gereğince pompa dolana kadar su yükselir, bu esnada ise n bastırılmış olduğundan, alternatif hareketle dipten çekilmeye başlar ve m pistonu alçalır, q boşluğunda tutulan su akıp gidemez, çünkü m, pompanın üst hacmini kusursuzca kapatmıştır, k deliğinden de aşağı inemez, zira eksen deliğe baskı yapar ve yukarıdan gelen suyun ağırlığı ve tazyikiyle ne kadar çok sıkıştırılırsa, k deliğine o kadar sıkı yapışır, neticede suyun tek çıkış yolu olan g noktasından çıkması gerekir, e borusundan yükselerek, kazandaki kapağı kaldırıp c deliğinden kazana girer, ta ki kazan dolana kadar, e noktasından gelen itiş kesilince c'deki deri ve eksen yerine oturur ve a kabı dolu kalır, bu sırada m, k'ye doğru inerken, n pompanın tepesine yükselir ve pompa aynı usulle suyla dolar, oradan tekrar basıldığında suyu h üzerinden f borusuna ve aynı mantıkla d üzerinden kazana püskürtür, kazan zaten suyla dolu olduğundan ve eksen ile deri, yukarı kısımdaki su tarafından ne kadar çok bastırılırlarsa deliğe o kadar kuvvetle yapıştıklarından su c üzerinden geri dönemez, böylece ağır maddelerin de yukarı taşındığı ikinci tabii hareket kaidesi uyarınca, suyun a üzerinden b'ye yükselerek akması neticesi hasıl olur.

Ve böylece dönüşümlü bir hareketle ve kazanın daima dolu kalmasıyla, dipten, k ve l'den boşalıp yükseğe çıkan suyun b vasıtasıyla istenildiği kadar akması asla kesilmez. Gemi sintine pompası da aynı tertiptedir, ki tehlike anında gemileri boşaltmakta kullanılır. Bunun emsali olarak Bartolomeo Brambilla'nın bir makinesi inşa edilmiştir, biz bunu Milano'da gördük, sanat bakımından antik ustalardan hiçbir surette geri kalmaz. İçi boş, ahşap, yuvarlak boru, çubuklardan mamul bir kafesle tutturulmuştur, üst kısmı d boyunca daha geniştir, alt kısmı m ise daha dardır, bu dar kısım suya daldırılmış ve suyun içeri girebilmesi için her iki yanından delinmiş c kabına oturur, c kabının tabanı som olduğundan çakıl taşları ve kum içeri giremez. Böylece boru, ihtiyaç duyulduğunda kaptan berrak su çeker, makineyi tıkayacak çakıl yahut kumları emmez, m noktasında, yani dar kısmın geniş kısma bağlandığı yerde, üstten m tarafına bir deri bağlanır, bunun üzerine de ince bir kurşun plaka konur, öyle ki c tarafından yukarı kalktığında kendi ağırlığıyla yeniden düşsün ve l kanalını kusursuzca örtsün.

a b erkek pistonu ise borunun genişliğinden daha küçüktür, fakat en üst kısımda, d noktasında borunun deliğini tam olarak kapatır, o p kısmı ise boştur, pistonun dibinden üç som demir çubuk çıkar, içeriden borunun yanlarına kadar uzanır, boruyu sürtünmeyle aşındırmasınlar diye bunların etrafı deriyle kaplanır.

Bunlar bir sacayağı biçimindedir, f noktasındaki alt kısımları, e noktasındaki üst kısımlarına nazaran daha geniş ve daha aralıklıdır. Demek ki n civarındaki bütün boşluğun boş olduğu ve içinde çubuklardan başka bir şey bulunmadığı aşikardır, bundan dolayı o ve p'den n'ye, aynı şekilde n'den o ve p'ye geçit veren bir yol husule gelir, zira f üzerindeki bütün boşluk boştur ve içinde pistondan ve çubuklardan gayrı hiçbir şey bulunmaz, bu çubukların dibinde, başlarına iliştirilmiş f halkası yer alır, bu halka tamamen boş değildir, ortasındaki açıklıkta bir delik bırakılmıştır, bu deliğin üzerine deri, derinin üzerine de kurşun bir plaka konmuştur.

Şeylerin İlkeleri Üzerine

m'de söylendiği gibi ince bir deriyle örtülsün, öyle ki örtüldüğünde hava geçemesin, ancak kurşun ağırlıklı deri n'ye doğru kalkabilsin ve deliğin kendisini açabilsin.

Bu durum, eğer deri çubukların başlarını tutan çembere adeta orta yerinden bağlanırsa, geri kalan kısmından ayrık durursa ve sadece deliğe temas ettiğinde onu tamı tamına kapatırsa meydana gelecektir.

Yine çubukların başlarından üç düz çubuk daha çıksın ve bunlar borunun iç kısımdaki kenarlarına yapışsın.

Bu çubukları her yönden bir deri çevreler, en üst kısım f'den g'ye kadar borunun iç kenarlarına tamı tamına yapışır, ta ki k'den n'ye hava sızamasın.

Böylece h, ters çevrilmiş bir kova gibi görünecektir, nitekim p tabandır, her yönden yuvarlak biçimli bir deriyle kaplanmıştır ve G kısmında açık ve serbesttir.

Bu tamamlandıktan sonra piston (embolus) a öyle yerleştirilsin ki, ileri geri serbestçe hareket edebilsin, kâh ters çevrilmiş kovanın en alt kısmı olan G'deki M'ye kadar insin, kâh şimdi resmedildiği gibi yukarı çekilebilsin.

Bunlar bu şekilde düzenlendikten sonra g, m ve q üzerinde dursun ve yükselmeye başlasın, o vakit h boşluğunda bulunan hava seyrekleşerek sonunda q'yu çeker.

Ve onu kaldırır, bunun ardı sıra hava l'den k boşluğuna yükselir, bunun ardından ise su b'den L'ye yükselir. Piston havanın itkisi ve kurşunun ağırlığıyla indiğinde, hemen q da iner, bu sebeple l'deki su zorunlu olarak kalır, zira kapakçık m kapandığında eğer su inecek olsaydı, suyun üstünde l'nin en üst kısmında bulunacak olan o az miktardaki hava parçalanırdı, çünkü m ve q kapakçığı yüzünden k'den başka hava çekemez, k'de bulunan hava ise, G inerken f kapağını kaldırır, o boşluğuna kaçar ve p deliğinden dışarı çıkar, böylece g'nin ve pistonun iniş çıkışı defalarca tekrarlandığında L yeri suyla dolar, ardından g tekrar kaldırıldığında ve ilk hareketin mantığı gereğince, k'deki hava fazlaca parçalanmasın diye q ve m kapakçığı kalktığında su girer, ta ki k boşluğu dolana dek, onunla birlikte h boşluğu da dolar, zira dediğim gibi h, k ile ortaktır, çünkü G kovanın açık ağzıdır ve hiçbir yönden kapalı değildir.

Şu halde artık dolu olsun ve piston yeniden insin, böylece h'deki su F kapağını kaldıracak ve n ile o boşluklarını dolduracaktır.

Piston yukarı çekildiğinde ise, o'ya yükselmiş olan suyun yeniden inmesini r'deki kapak engeller, bu kapak hem kendi ağırlığıyla hem de üzerine binen suyun ağırlığıyla düşerek deliği tıkar.

Böylece sabittir ki bu düzenekte su daima yükselir ve asla inemez, bu yüzden p'ye vardığında, borunun p ağzından dilediğin yere dökülür, o vakit b'den en az zahmetle dilediğin kadar su çekersin, zira boru artık dolduğunda a pistonunun hareketi daha kolay hale gelir. Şu halde boşluk korkusu (fuga vacui) sebebiyle oluşan sükûnet örneğini açıkladık, yine de bunun seyreklik zorlaması olarak adlandırılması gerektiğini öğrettik, nitekim bu durum, elementin formunun kendisine uygun olandan daha büyük bir seyreklikten kaçınmasıyla gerçekleşir.

Böylece aynı mantıkla, ister hareket ister sükûnet olsun, yoğunluktan kaynaklanan itkiyi üçüncü bir element hareketi gibi adlandıracağız, ister ağır ister hafif olsun, kandil örneğinde olduğu gibi,

yağ kandilinde yağın en üst kısımda durduğu gösterilmiştir.

İkinci örnekte ise Ktesibios makinesinde seyreklik sebebiyle çekme ve yoğunluk sebebiyle itme hareketi gösterilir.

Bu üçüncü örnekte benzer şekilde her iki hareketin ve hatta ağır cismin doğaya aykırı sükûnetinin örnekleri verilir,

Geriye yalnızca, dördüncü bir örnekle sadece seyrelmeden yahut boşluktan kaynaklanan hareketi öğretmemiz kalıyor, fakat bunu aşağıda açıklamak gerekir, elementlerin hareketlerini öğreteceğimiz vakit özel bir yöntemle ele alınacaktır.

Şimdi ise yalnızca yoğunluk sebebiyle meydana gelen harekete girişeceğiz, bunun örneği savaş makinelerinde açıkça görülmüştür, zira bunlarda yalnızca itme hareketi belirir.

Saatlerin yay mekanizmalarında meydana gelen hareket de tamamen aynı türdendir, tıpkı mancınıkların ve akreplerin (scorpio) ve bu türden savaş aletlerinin seyrelmeden kaynaklanan hareketi gibi, nitekim kiriş fazlaca gerildiğinde kendini toplamak için daha şiddetli bir itkiyle hareket eder ve üzerine konan taşı yahut oku fırlatır, böylece bu işleyiş seyrelme hareketine indirgenir.

Şu halde dediğim gibi, saatteki yay zıt bir mantıkla kurulur, zira yumuşatılmış çelik, şekilde gördüğün gibi çok uzun ve dar ince bir levha haline getirilir, ardından kuvvet uygulanarak çepeçevre son derece sıkı bir biçimde sarılır ve bir kutuya kapatılır. Kutunun etrafına ince fakat oldukça sağlam bir ip sarılır, ipin ucu ise daha geniş olan çarkın miline bağlanır.

Böylece aşırı yoğunlukla sıkışan çelik açılmak istediğinde, ipi çeken kutuyu döndürür, ardından yavaş yavaş dönen mil, dişleri birbirine geçmiş olan diğer çarkları da döndürerek ana çarkı hareket ettirir. Altıncı örnek ise, bir itkiden sükûnetin ne şekilde meydana gelebileceğidir.

Bu türün pek çok örneği vardır, borusu hava ile, kendisi ise su ile dolu olan bir testi, borusu aşağı çevrildiğinde su sanki asılı kalmış gibi görünür. Benzer şekilde suyun üzerine fırlatılan taşlar seker ve hızla döndürülen su dolu bir kova suyunu dökmez, zira havanın yarılması için gereken zaman bulunmadığından, fazlaca sıkışmasın diye su yerinde durur, aynı sebepten geniş bir kurşun levha suyun üzerinde yüzer, çünkü batarken ortada kalan kısımlar kaçacak yer bulamadıklarından fazlaca sıkışırlardı, yahut daha önce açılırlarsa ortada bir boşluk bırakmaları zorunlu olurdu, dolayısıyla önce bir kenarına doğru eğilmedikçe hiçbir şekilde batamaz.

Bu ilk iki hareket ile bunlardan doğan sükûnet hakkında bu örnekler kâfidir, zira burada amacımız makinelerden bahsetmek değildir, bilakis Şeylerin Çeşitliliği Üzerine adlı ikinci kitapta ve Vitruvius Üzerine Onuncu Şerh'te ele alınacaktır. Bunca örneği eksiksizce açıklamak yeterli olsun, nitekim altı durum için altışar örnek kâfidir.

Şu halde ağır cisimlerin aşağıya, hafif cisimlerin ise yukarıya doğru hareket ettiği aşikârdır, fakat bazıları bununla yetinmeyip hafif cisimlerin ağır cisimlerin üzerinde bulunmak istediğini eklerler,

bundan ötürü suyun altında bulunan hava da, her ne kadar kendi bölgesinde olsa da daha yukarı çıkmaya çabalar, nitekim yarı dolu testiler ters çevrildiğinde ve suya batırılmış hava dolu bir mesanede bu durum açıktır. Ancak bu hareket ilk hareketten farklı değildir, zira suyun kendisi yukarıda olduğunda aşağı inmeye gayret eder ve onun inişiyle hava, fazlaca sıkışmasın diye yükselir.

Fakat nehirdeki mesanede hava suyun yerinde bulunduğundan yükselmeye çabalar, şu halde elementlerin kendi yerlerine doğru hareketi için tek bir gerekçe yeterli olacaktır.

Mesaneyi suyun yukarı ittiği ve havanın kendiliğinden yükselmediği ise şuradan bellidir ki, toprağın altına konulan mesane yukarı yükselmez.

Asıl araştırmaya değer olan husus ise, suyun seyreklik hareketinin yardımıyla ne kadar inebiliyorsa ancak o kadar yükselebilmesidir, bu durum bir örnekle daha açık hale gelecektir. İçi su dolu bir kap olsun, en üst kısmı e, en alt kısmı F olsun ve içinde abc kanalı bulunsun. c d ise ufuktan (finitor) eşit mesafede bulunan ve su terazisinin çekildiği hat olsun, abc kanalı suyla doldurulsun ve su c üzerinden akıtılsın, derim ki c d çizgisinin üzerindeki suyun tamamını boşaltacaktır, fakat c d çizgisinin altındakinden hiçbir şey çekmeyecektir, bilakis kanal dolu halde asılı kalacak ve kap c d çizgisine kadar suyla dolu görülecektir. İşte bu durumun böyle olduğunu örnek açıklar.

Belki birisi bunların su bahsine aktarılması gerektiğini söyleyebilir, fakat buna lüzum yoktu, nitekim kabın suyla, şarapla, yağla yahut sütle dolu olması hiçbir şeyi değiştirmez. Dolayısıyla bu deneyin gerekçesi şöyle açıklanmalıdır, c d'nin üzerinde bulunan su, yükselen miktar c'den dökülen miktara tamı tamına eşit olduğunda, ister kanal c'de a'dakinden daha geniş olsun, ister daha dar olsun, kanalın tamamı daima eksiksiz dolu olduğundan, c'den dökülen su daha hafiftir.

c D'nin üzerindeki kısımdaki suyun c'dekinden daha hafif olmasının sebebi ise şudur, c D'nin üzerindeki su, c'de bulunandan daha aşağıda olmak için inme eğilimindedir, bu yüzden suyu sıkıştırır ve kanala iter.

c d'nin altında kalan su ise c'de bulunmayı arzulamaz, zira c onun bulunduğu yerden daha yüksektedir, bu sebeple yükselmek istemez.

Lakin c ağzından dışarı akan su, kapta tutulan sudan daha alçakta bulunsa dahi, üzerinde durulmayı gerektirecek bir sebep sunmaz, zira o çekim yalnızca süreklilik (continuitas) sebebiyle meydana gelir, süreklilik ise seyreklik nispetine bağlıdır ki su kanalın c ağzından çıktığı anda bu nispet artık yok olur.

Hülasa bütün bu mülahaza şu delille neticeye bağlanır, kendisiyle birlikte başka bir suyu çekmesi gereken suyun bir kap içinde tutulması icap eder, zira kap olmaksızın çekilip koparılamaz, bilakis dışarıdan gelen havanın yardımıyla ve kesintisiz bir cisim olarak dengeye (aequilibrium) kavuşur. Binaenaleyh c ağzı daha alçakta olduğunda su oraya kadar ulaşacaktır, daha yüksekte olduğunda ise aşağı inmeyecektir, çünkü doğrudan daha alçak bir yerde bulunan su, a noktasında olduğu gibi, doğrudan d hizasındaki c noktasına yükselmeye mecbur kalacaktır. Şayet su evvele aşağı iner, akabinde yükselirse, nitekim takip eden şekilde a noktasından b noktasına, oradan E noktasına, daha sonra c ve d noktalarına vardığı gibi, şayet d noktası, suyun indiği a noktasına kıyasla b c çizgisine daha az mesafede ise, o vakit hedefe ulaşabilecektir.

Lakin her bir mesafede a ile d arasında belirli bir yükseklik farkı bulunmalıdır.

Zira yol ne kadar uzun olursa, yükseklik ölçüsüne uygun olarak A ile d arasındaki farkın da o kadar büyük olması iktiza eder.

Sulardan su terazisiyle (ad libramentum) su çekmeye teşebbüs eden bazılarının fahiş masraflarla büyük zararlara uğramaları bu yüzdendir. Binaenaleyh a noktası d noktasından her bin adımda bir karış (palmus) daha yüksek olmalıdır, nitekim on bin adımda on karış olmalıdır. Bunun sebebi suyun açıkça görülen yuvarlaklığıdır ki bu yuvarlaklık testilerin yüzeyinde dahi müşahede edilir.

Bu yüzden su terazisine göre a noktası d noktasından daha yüksek olsa da, kimi zaman a ile d arasındaki orta noktadan daha yüksek olmayacaktır, üstelik muayyen bir itici güce (impetus) de muhtaçtır, ne var ki bunlar şimdilik gayemizin haricindedir.

Yine de tehlikenin büyüklüğü ve hatanın tekerrürü sebebiyle bu hususları buraya dercetmek istedim. Lakin şimdi unsurların yalın hareketini misallerle izah etmeye gelelim.

Binaenaleyh ağır cismin hareketine, yavaşça çekerek çarkları döndüren saat ağırlıkları misal teşkil eder. Bu kabilden nihayetsiz misalleri bulmak pek kolaydır. Hafif cismin hareketine ise yalnızca şu misal zikredilsin.

Gemiler boğazda batıp da onları çıkarmak murat edildiğinde, dalgıçlar vasıtasıyla taşlarla dolu sandallar iplerle batığa bağlanır, öyle ki ipler mümkün mertebe gerilir, akabinde evvelkilerden boşaltılan taşlar aynı sayıdaki boş sandallara aktarılır, böylece hafifleyen sandallar batığı derinden kendileriyle beraber bir miktar yukarı çeker.

Zira taşların ağırlığıyla neredeyse batmak üzere olan sandalları, suyun altında kalmak istemeyen hava suyun yüzeyine doğru kaldırır, böylece gemi neredeyse sandalın yüksekliği kadar yukarıya çekilmiş olur.

Binaenaleyh a noktasından B noktasına çekilsin, o vakit taşlarla dolu olan sandallar ona iplerle raptedilir, taşlar diğerlerine aktarıldığında gemi c noktasına çekilecektir. Taşların aktarıldığı önceki sandallar ise c noktasındaki gemiye gergin iplerle tekrar bağlanır ve taşlar boşaltıldığında gemiyi d noktasına çekerler, böylece ardı arkası kesilmeyen bir aktarma ile nihayet suyun yüzeyine çıkarılır.

Fakat diyeceksin ki, bir kadırgayı çıkarmak için pek çok sandala ihtiyaç duyulacaktır. Bu doğrudur, lakin kaide şöyledir, herhangi bir gemi yahut sandal, ancak içine alabileceği suyun ağırlığı kadar bir ağırlığı taşıyabilir.

Tıpkı bir kadırga nehirde ağırlığı on bin talant tutan bin amfora su alıyorsa, o kadırganın nehirde on bin talant ağırlık taşıyabileceği gibi.

Şayet aynı kadırga denizde, dediğim gibi, ağırlığı on iki bin talant gelen aynı bin amforayı alırsa, zira deniz suyu nehir suyundan daha ağırdır, aynı kadırga denizde on iki bin talant ağırlık taşıyacaktır.

Bu sebeple gemileri, bin yahut beş yüz amforalık gemi diyerek hacim ölçüsüyle isimlendirmemizin sebebi açıktır. Zira bu, bin yahut beş yüz talant ağırlık taşıyabilir demekle aynı şeydir.

Zira geminin su miktarına göre sığası (capacitas) ne kadarsa, taşıyabileceği ağırlık da o kadardır, yani içine aldığı suyun ağırlığı kadardır.

O halde aynı geminin farklı sularda farklı ağırlıkları taşıyacağı buradan aşikardır, zira suların kendilerinin de ağırlıkları farklıdır. Bu kaideye binaen ağırlığın büyüklüğünün, iten suyun nispetine göre olduğu zahirdir.

Zira misal kabilinden söylersem, bir sandal yirmi amfora taşıyorsa, bunun sebebi içine hapsolmuş havanın yirmi amfora su tarafından yukarı itilmesidir, öyle ki geminin içinde tutulabilecek olan o su kendi yerini alsın.

Binaenaleyh bu tecrübe, yukarıda zikredilen kaideye fevkalade mutabıktır, yani hava dolu bir tulumun su tarafından yukarı itilmesi, tulumun suyun yerini işgal etmesindendir.

Bu sebeple tulum, içine alabileceği suyun büyüklüğüne muadil bir ağırlığı havada taşıyacaktır, yani tulumun üzerine konan ağırlığın tamamı suda değil havada bulunacak şekilde yerleştirildiğinde bu böyledir.

Lakin suda bulunan ağırlık (batık gemiyi çıkarmaya tekrar dönecek olursam), suyun kendisi ne kadar ağır olursa o nispette daha hafif hale gelir, bu yüzden batmış geminin ağırlığını taşıyabilecek olandan daha az sandala ihtiyaç duyulacaktır.

Hakikaten batıklar daha ağır sulardan daha hafif sulara kıyasla iki kat kolaylıkla çıkarılır, bu yüzden denizden nehir yahut göllere nispetle daha kolay çekilirler.

Sebeplerin biri, sandalların denizde daha fazla ağırlık taşımasıdır, diğeri ise batığın o suda daha az ağır olmasıdır.

Lakin şu sebeple dikkat etmek gerekir ki, zikredildiği üzere, gemi suyun yüzeyinde (kısmen havada bulunduğu için) dipte olduğundan daha ağır hale geldiğinde, sandallarla ne kadar yükseğe kaldırılırsa o kadar çok ve daha büyük sandallar bağlanmalıdır, aksi takdirde bu hesaba aldanarak gemi yalnızca yeniden batmakla kalmaz, kazandığı ivmeyle bütün sandalları da kendisiyle beraber dibe sürükler.

Fakat hafif cismin yalın yukarı doğru hareketi hakkında bu kadar kafi, şimdi ağır ile hafiften mürekkep olan hareketten bahsetmek gerekecektir. Bunun misali olarak, bizim de defalarca tetkik ettiğimiz Heron makinesi şaşılacak bir mükemmellikle karşımıza çıkar. Bu makine şu şekildedir, A, suyla dolu bir tekne, bunun altında suyla dolu B kabı bulunur ve A kabına öyle raptedilmiştir ki, birinden diğerine su sızamaz. B kabının altında ise C tesmiye edilen boş bir kap yer alır.

B kabından C kabına uzanan bir d borusu vardır ki bunun üst ağzı neredeyse tekneye kadar ulaşır.

Diğer bir e borusu teknenin üzerinden epeyce yukarı yükselir ve tekneye geçirilerek birinci kabın dibine kadar sokulur, lakin dibine bitiştirilmez.

Başka bir f borusunun üst ağzı teknenin dibinde yer alır, alt ağzı ise iki kap arasındaki bölmede nihayet bulur, lakin öyle yapılmıştır ki teknedeki su üst ağızdan c kabına sevk edilir.

O vakit B kabında bulunan suyun e borusundan dışarı fışkırdığını ve tekne suyu tükenene kadar buna devam ettiğini müşahede ederiz. Bunun iki mürekkep hareketten nasıl hasıl olduğunu izah etmek iktiza eder.

f borusundan aşağı inen su, hava c kabında kalamayacağı için, d borusu vasıtasıyla yukarıdaki B kabına yükselir.

Ne var ki orası su ile dolu olduğundan, su hava tarafından tazyik edilerek e borusundan yükselmeye mecbur kalır ve böylece dışarı fışkırır. O halde burada iki tabii hareketin bulunduğu aşikardır, ilki suyun f borusundan tekneden c kabına inmesi hareketidir.

Diğeri ise havanın c kabından B kabına yükselmesidir, zira zikredildiği üzere su tarafından yukarı itilmektedir.

İşte bu iki tabii hareketten zoraki bir itme kuvveti hasıl olur ki bununla su B kabından boru vasıtasıyla yükselir.

Lakin ağır cismin hareketi münavebeli olarak tekrarlandığında körükleri yahut diğer makineleri sıra ile hareket ettirir ki bunu Ktesibios makinesinde göstermek münasipti, zira erkek pistonlar silindirler (modiolus) içinde nöbetleşe yükselip alçalabilirdi, bu ise şu şekilde vücuda gelir.

Kanatlı bir çark, adet olduğu üzere, dökülen suyun akışına göre yerleştirilsin, öyle ki suyun kanatlar üzerine durmaksızın akmasıyla çark dönsün, bu çarkta bir A mili bulunsun ki onun da bizzat dönmesinin zaruri olduğu bedihidir. Çarkın tasvirini, gayet iyi bilinen ve bütün değirmenlerde görülen bir husus olduğundan, sarfınazar ediyorum.

Kirişler üzerine uzanan ve yuvarlak deliklere sokulan üst kiriş b olarak adlandırılsın, öyle ki hareketli olsun ve c'deki miller üzerinde dönebilsin. Bunun e ucunun yanına bir halka çakılmıştır, buna demir bir r çubuğu bulunan diğer bir halka tutturulur, bu r çubuğu tekrar bir halkaya bağlanır, onu da h çubuğuna iliştirilmiş olan diğer bir halka karşılar, h ucunda bir halka birleştirilmiştir, bu halka a milinin tepesindeki bir çiviye öyle bağlanır ki onunla birlikte hareket eder, fakat mil geri döndüğünde halka da eski yerine ve konumuna geri döner. Kirişin diğer tarafında karşılıklı olarak iki halka, c ve d yerleştirilir, gerçi böyle karşılıklı olarak ikişer ikişer ve üçer çift yerleştirmek de mümkündür.

Eğer böylece pistonlar veya körüklerden biri c'ye, diğeri d'ye bağlanırsa, mil döndüğünde kiriş önce D'ye doğru çekilir, o vakit c'deki körük yükselirken d'deki diğeri alçalır.

Fakat çark milin yarısını döndürdüğünde, en alttaki h halkası kendi yerine geri döner ve çubuklar vasıtasıyla e'yi iter, kiriş c'ye doğru bükülür ve böylece körükler sırayla hareket ettirilir. Zira kiriş sağa ve sola doğru nöbetleşe meyleder, lakin fırdolayı dönmez.

Dolayısıyla kiriş üzerinde karşılıklı yerleştirilmiş çok sayıda halka vasıtasıyla çok sayıda körük çiftini hareket ettirmek mümkündür, fakat güçlü bir su kuvveti gereklidir.

Demircilerin yapageldiği üzere, aynı mile sol taraftan başka bir kiriş bağlamak da mümkündür ve böylece körüklerin sayısı iki katına çıkarılacaktır.

Şeylerin İlkeleri Üzerine

Ne başka bir yardıma ne de birinde açığa vurulandan başka bir maharete ihtiyaç vardır, yalnızca daha büyük bir kuvvet kâfidir. Bunları bu şekilde gördükten ve dördüncü örneği suların dengelenmesinde açıklayarak bütün genel hareketler hakkındaki bahsi tamamladıktan sonra,

Heron'un makinesinin unsurların bileşik hareketlerini karşılamasıyla, on tarza karşılık genel olarak on örnek sunmuş olduğumdan, bunları kısaca bir araya toplamak zahmete değer olacaktır. Seyreklik sebebiyle durağanlığa kandil örneğini koyduk.

Seyreklikten ileri gelen harekete, suyun inişini ele aldığımız yerde, bir kaba yerleştirilen boruyu örnek verdik.

Yoğunluk sebebiyle durağanlığa kurşun levhayı ve suyun üzerine saçılmış derileri, yoğunluk sebebiyle harekete ise savaş makinelerinin itişini gösterdik.

Seyreklik sebebiyle çekme hareketini ve yoğunluk sebebiyle itme hareketini Ktesibios makinesinde, her iki hareketi ve ayrıca seyreklik sebebiyle durağanlığı Brambila makinesinde gösterdik. Hafif unsurun hareketine geminin yeniden doğruluşunu, basit ağır unsurun hareketine saatlerin hareketini, ağır fakat daha sık tekrarlanan harekete körüklerin sırayla salınımını gösterdik.

Ağır ile hafifin birlikte tek bir gayeye yönelişine ise Heron'un makinesini sunduk. Geriye öyleyse ağırlığın büyüklüğü hakkında bir şeyler söylemek kalıyor. Zira hafif şeyleri biz hareket ettirmeyiz, bilakis onlar bizi hareket ettirir.

Lakin bundan önce, ne boşluktan (a vacuo) ne benzer şekilde boşluk sebebiyle ne de cisimlerin bir araya gelmesi uğruna hiçbir hareketin olmadığını göstereceğiz. Bu müşterek bir ispat olacaktır, bu yüzden yalnızca boşluk hakkında göstermek kâfi gelecektir, çünkü aynısını cisimlerin bir araya gelmesine de aktarmak mümkün olacaktır.

İlkin, boşluk zaten mevcut değildir, öyleyse var olmayan bir şey herhangi bir şeyi nasıl meydana getirebilir? İkinci olarak, var olduğu varsayılsa bile, boşluk bir töz (substantia) değildir, bir tözden de neşet etmez ve tek bir kelimeyle ifade edecek olursam, bir hiçtir, dolayısıyla hiçbir faaliyete sahip olamaz. Belki birisi, doğanın boşluk korkusuyla veya ondan sakınmak için harekete geçtiğini söyleyecektir. Fakat bu da doğru değildir, zira hava sudan daha seyrek olduğundan, boşluk sebebiyle çekilme meydana gelmeden önce, su suyun takibiyle yükseldiğinde, ilk suyun havaya, bunun da havadan daha seyrek olan ateşe dönüşmesi gerekirdi. Ardından ateşin kendisinin incelmesi ve en sonunda bu çekilmenin gerçekleşmesi icap ederdi.

Oysa biz suyun havaya dönüşmediğini, bilakis havayı ateşe geçmeden önce çektiğini görüyoruz, öyleyse boşluk korkusuyla değil, arada bunca vasıta varken doğa, boşluktan ileri geldiğini söyledikleri o çekilmeyi seyreklik korkusuyla gerçekleştirir.

İbn Rüşd (Averroes) ile birlikte buna zoraki (violenta) dememe lüzum yoktur, zira bu tamamen doğaldır. Nitekim havada bulunup da aşağı inen suyun hareketi de böyledir. Çünkü zorla sükûnet bulur ve bu sebeple doğal olarak hareket eder.

Böylece seyreklik sebebiyle çeken unsur bir zorlanmaya maruz kalır ve bu hareketle kendisini bundan kurtarır.

Bu hareketle ağır bir şeyin yukarı çekilmesi ise tesadüfen vuku bulur ve çekilen şey için, hafif bir şeyin yukarı çekilmesinde olduğu gibi, bazen zorakidir, bazen değildir. Hareketin kendi ilkesi bakımından doğal olması kâfidir. İstemeden veya en azından yardım etmeyerek maruz kalanın durumu böyledir, o mekâna doğru hareket eden şey, ağır veya hafif olarak değil, bir unsur veya bileşik (mixtum) olarak kendiliğinden hareket eder. Zira bir başkasının uyuşumuyla kendi kendine hareket eden şey, kendi doğasını unutur.

Tıpkı şehir surları düşman tarafından kuşatıldığında oğlunu canı pahasına tehlikeye teşvik eden kimsenin vazifeşinaslık göstermesi gibi, ortak bir dava zorlamasaydı bunu yapan kimse gaddar sayılırdı. Fakat artık ağır cisimlerin hareketlerine gelelim, bu hareket ya serbesttir ya da terazi ve kantarda olduğu gibi bağlı bir ağırlıkla meydana gelir.

Ağırlıkların neden ağırlıklarla daha fazla hareket ettirildiği sorulagelir, nitekim b ağırlığı, a kolu vasıtasıyla c çatalı üzerinde hareket ettirilsin.

Aşikârdır ki eğer kolun kendisine, sözgelimi kurşun gibi, belirli bir sınıra kadar bir ağırlık eklenirse, ağırlığın yardımıyla yanlardan merkeze doğru inmek daha kolay, buna karşılık merkezden yanlara doğru hareket etmek daha güç olur.

Bu sebeple ağırlığın belirli bir sınırı gözetilmelidir, bu sınıra kadar hareketin kolaylığı artar. Fakat bu sınırı aşarsan, hareket daha da güçleşir.

Bu mantıkla, kılıçların daha hafif görünmesi ve daha kolay idare edilmesi için kılıçlara daha ağır kabzalar eklerler. Fakat burada da bir ölçü korunmalıdır.

Bunu da ekleyelim, çünkü su çekmeye yarayan aletlerin çoğu insanların yahut binek hayvanlarının gücüyle çalıştırılır.

Fakat eğer makineler suların kendi akış gücüyle işletilirse, kollara eklenen ağırlıklar hareketi yine daha kolay kılar.

Böylece yalnızca aşağı doğru akan suların kuvvetiyle suları en yüksek yerlere çıkarmak ve daha alçak sularla tarlaları sulamak mümkündür. Fakat bu yalnızca akıp giden ve düşerken bir ivmeye sahip olan sularda geçerlidir.

Nitekim bir tarafa Ktesibios veya Brambila yahut başka türden bir makine yerleştirilsin, zira söylediğim gibi, bunlar daha zarif olsa da bunların tarzları sayısız olabilir.

Ve daha önce öğrettiğimiz gibi, kolun nöbetleşe hareketi kanatlı bir çarkın hareketiyle sağlansın, böylece su kendiliğinden kendisini yukarı doğru itecektir. Zira bir kısım, kendi tabiatına aykırı davranmaya mecbur kalır.

Nehirden daha yüksek yerlerde kurulmuş olan bazı şehirler bu örneği takip eder. Bundan sonra terazide bulunan ağırlıklar ele alınmalıdır.

Öyleyse A, terazi olsun, bunun çatalı A'da asılı dursun, kefe kenarlarının birleştiği uç b ve kefe c d olsun, aşikârdır ki c d, sanki bir merkezmiş gibi b etrafında hareket eder, çünkü c d b'den ayrılamaz ve böylece a b c ile a b d açıları diktir.

İddia ediyorum ki c'ye konulan bir ağırlık, kefe herhangi başka bir yere, sözgelimi f yerine konulduğunda olacağından daha ağır olacaktır.

c'nin bu konumda f'dekinden daha ağır olduğunu anlamamız için, eşit zamanda merkeze doğru daha büyük bir mesafe boyunca hareket etmesi gerekir.

Zira diğer durumlarda eşit şartlar altında daha ağır olan şeylerin merkeze daha süratle yöneldiğini görüyoruz. Ağırlık ve terazi c'ye yerleştirildiğinde bunun f'ye nazaran daha fazla gerçekleştiğini iki gerekçeyle gösteriyorum.

Birincisi, şayet belirli bir zamanda c'den e'ye hareket ederse ve c e yayı f g yayına eşit olursa, f'den g'ye doğru, c'den e'ye olduğundan daha yavaş inecektir ve böylece f'de c'dekinden daha hafif olacaktır. İkincisi, eşit zaman aralığında c'den e'ye ve f'den g'ye hareket ettiği varsayılsa bile, f g yayına eşit olan c e yayı boyunca merkeze, f g yayında meydana gelen hareketten daha fazla yaklaşacaktır. Dolayısıyla kefe ibreye dikey olarak yerleştirildiğinde, ağırlık başka herhangi bir yerde olacağından iki kat daha fazla baskı yapacaktır. İlki şu şekilde açıklanır,

Kantar işlerinde ve ağırlık kaldıran kimselerde aşikârdır ki, bir ağırlık terazinin askı noktasından (trutina) ne kadar uzaklaşırsa o kadar ağır görünür, fakat c noktasındaki ağırlık terazi askısından bc doğrusu kadar, f noktasındaki ise fp kadar uzaktadır, ne var ki Öklid'in Elemanlar'ının üçüncü kitabının birinci önermesi uyarınca cb, fp'den daha büyüktür, dolayısıyla c noktasına konulan kefe, p noktasına konulana kıyasla daha ağır bir siklet arz edecektir, ki ilk gösterilmek istenen de buydu. Bu ispattan şu da açıkça anlaşılır ki terazi a noktasından c'ye doğru ne kadar çok alçalırsa ağırlığı o kadar fazla kılmakta ve o nispette daha hızlı hareket etmektedir, c'den d'ye doğru ise aksi bir sebeple ağırlık daha hafiflemekte ve hareket daha ağırlaşmaktadır, ki bunu tecrübe de öğretir. İkinci husus ise şöyle ispat olunur.

Zira cb doğrusu fg'ye eşittir, ce'ye eşit bir ch alınsın, ch doğrusu da fg'ye eşit olacaktır, bu sebeple ch kirişi fg kirişine eşittir. O halde Elemanlar'ın birinci kitabının sekizinci önermesi gereğince bfg açısı bch açısına eşittir, bundan ötürü dik doğrultuda fl ve hk doğruları çekildiğinde, Elemanlar'ın birinci kitabının beşinci önermesi mucibince bfg açısının eşit bir parçası olan fgl açısı, kch açısından daha küçüktür, öyleyse ck kenarı fl kenarından daha büyüktür, zira fg ve hc doğruları birbirine eşitti ve üçgenler de dik açılı üçgenlerdi, dolayısıyla bn, op'den daha büyüktür ve bu sebeple bm, op'den daha büyüktür.

O halde terazi c noktasından e'ye hareket ettiğinde ağırlık bm doğrusu boyunca alçalır ya da c noktasında bulunacağına kıyasla merkeze daha yakın hale gelir, fg yayının aralığı boyunca hareket ettiğinde ise op boyunca alçalır, üstelik bm, op'den daha büyüktür. O halde eşit bir zamanda c'den e'ye ve f'den g'ye geçtiği varsayılsa dahi, c noktasından alçalışı f noktasındakine kıyasla yine de daha hızlıdır. Demek ki c noktasında f noktasına nazaran daha ağırdır, ki ikinci husus da buydu.

Bundan hareketle Filozof'un ifade ettiği şu husus ispat olunur, f ve r noktalarında eşit ağırlıklar bulunsa dahi terazi kendiliğinden, terazi askısının ab olduğu cd konumuna geri döner, ne var ki bunu Jordanus ispatlayamamış, ne de anlayabilmiştir.

Benzer şekilde terazi askısı db olarak ve terazinin bizzat altına yerleştirildiğinde, tıpkı tersine çevrilmiş bir terazide vuku bulduğu üzere, yani terazi askısını elinle tutup terazi onun üzerine bindiğinde, f noktasına eşit başka bir ağırlık konulduğunda yahut kefeler tamamen boş olduğunda r noktasına çekilmiş ve zaten alçalmış olan ağırlık yalnızca cd konumuna yahut şakul çizgisine dönmekle kalmaz, bilakis r noktası d'ye doğru daha fazla alçalır ve f noktası a'ya doğru yükselir, nitekim bu durum tecrübeyle de sabittir, bunu da Jordanus ispatlayamamıştır.

Aristoteles terazi askısı terazinin üzerinde olduğunda bunun vuku bulduğunu söyler, zira dbf hedef açısı dbr açısından daha büyüktür. Benzer şekilde terazi askısı db olduğunda, hedef ab olacaktır ve o vakit rba açısı fba açısından daha büyük olacaktır, fakat daha geniş açı daha ağır bir siklet hâsıl eder, dolayısıyla terazi askısı yukarıda iken f daha ağır olacaktır, bu yüzden f teraziyi c'ye doğru çekecektir, terazi askısı aşağıda iken ise r, f'den daha ağır olacak ve bu yüzden teraziyi d'ye doğru çekecektir. Şayet bir kimse, o halde terazi askısı a noktasına asıldığında f noktasındaki ağırlığın c noktasındakinden daha ağır olması gerekir diye itiraz edecek olursa, oysa bunun zıddı az önce ispat edilmiştir.

Şöyle cevap veririz, doğrular birbirine eşit olduğunda hedeften açılan daha geniş açı ağırlığı daha ağır kılar, lâkin ispat edildiği üzere c noktasındaki ağırlık hem hedeften hem de terazi askısından f'dekinden daha uzaktadır, bu sebeple açının oranı orada geçerli olmaz, fakat f ve r noktalarındaki ağırlıkları kıyasladığımızda, bunlar hem terazi askısından hem de hedeften eşit mesafede bulunurlar, işte bu yüzden o vakit açının oranına bakılmalıdır.

O halde genel kaide şu olsun, ağırlıklar hedeften yahut alçalış çizgisinden doğru veya eğik olarak, yani bir açı teşkil ederek ne kadar uzaklaşırlarsa o kadar ağır olurlar.

Fakat evvelemirde doğru çizginin büyüklüğüne bakılmalıdır, şayet doğru çizgiler eşit olursa, o vakit açı ne kadar büyükse ağırlık o derece daha ağır kılınacaktır. Lâkin ağırlıklar neden merkeze doğru hareket ederler, daha önce söylediklerimiz akılda tutulursa bu müşkül kolayca çözülür.

Zira f noktasındaki ağırlık c'ye vardığında, tabiatı gereği pb çizgisiyle yöneldiği âlemin merkezine daha yakın kılınmış olur, c noktasından d'ye varırken ise bq çizgisiyle yönelir, böylece ağırlığın gayesi dosdoğru merkeze yönelmektir, ancak bağlı bulunduğu bağ ile engellendiğinden hareket edebildiği biçimde hareket eder, binaenaleyh sağdan veya soldan şakule ve merkeze doğru yönelir.

Fakat dersin ki terazi c noktası boş iken neden d'ye doğru hareket etmez, cevap veririm ki o vakit d noktası a'ya doğru hareket ederdi, ancak doğru çizginin nispeti gereğince görüldüğü üzere c noktası d'ye ve d noktası a'ya konulduğunda d cihetinden kaybedilen ne kadarsa c cihetine kazandırılan da o kadar olurdu, fakat d cihetinden kaybedilecek olan şey tabiata c cihetine tabiat uyarınca kazandırılacak olandan daha aykırı düşerdi, dolayısıyla zarar faydadan daha büyük olurdu.

Bu sebeple c ve d noktalarında eşit ağırlıklar bulunduğunda, o konumdan kendiliklerinden uzaklaşmamakla kalmazlar, zorla uzaklaştırılsalar dahi geri dönerler.

Bu esaslar mütalaa edildiğinde kefeleri boşken denk görünen, lakin adil ağırlık dirhemleriyle nesnelerin hakiki ağırlığından daha fazlasını gösteren bir terazi yapabiliriz.

Nitekim Aristoteles'in naklettiği üzere erguvani kumaş satanlar alıcıları bu yolla aldatırlardı. Bunun esası şöyle tebeyyün eder,

On bir onsa (uncia) karşılık on iki onsu gösteren bir terazi yapmak isteyen kimse için ab madeni çubuğu alınsın, bu çubuk yirmi üç eşit parçaya bölünsün, zira on bir ile on iki birleştirildiğinde bu sayı hâsıl olur. On birinci parçanın bittiği ve on ikinci parçanın başladığı yere ibre (lingua libramenti) ve çatal (agina) tespit edilsin.

Aşikârdır ki ad kısmı on birinci parçadan daha uzundur, dc kısmı da ad kısmından biraz daha uzun ve daha ağır olduğundan, hafif bir eğeleme yahut delme işlemiyle onu hafifletiriz yahut c tarafına a'ya nazaran daha hafif bir kefe asarız, öyle ki ac uzunluğundaki kefeler boş iken incelikleri dengelenmiş bir nispette terazi askısı çatalın altında dursun ve terazi hiçbir tarafa meyletmesin.

Bununla birlikte c tarafından on bir onsluk bir ağırlık eklediğimizde ve a kefesine on iki onsluk bir dirhem koyduğumuzda terazi dengede duracaktır.

O halde dirhemler hileli olmadığında ve kefeler boşken terazi kusurlu görünmediğinde, bir taraftaki mallar ile diğer taraftaki dirhemlerin yerleri değiştirilip dirhemler c'ye, mallar a'ya konulduğunda hile açıkça yakalanır. Zira c tarafı iki nedenden ötürü aşağıya inecektir, hem kendi kefesinde daha büyük bir ağırlık bulunduğundan hem de cd doğrusu da'dan daha uzun olduğundan. Aritmetik kitabımızda bahsettiğimiz kantarın esası ise daha müşkil ve daha kapalıdır. Ancak şimdilik bu mütalaa ile irtibatı bulunduğundan, lüzumu nispetinde bu bahse ilave edilmesi pek münasip olacaktır.

Binaenaleyh bütün bu esas üç kaideden ibarettir, bunlardan ilki Arşimet'in paraboller bahsindeki kaidesidir ve şöyledir, kantar kolunun hiçbir ağırlığı olmadığı varsayıldığında dengede duran ağırlıkların nispeti, terazi askısına olan karşılıklı mesafeleri gibidir.

Tıpkı c noktasına asılan d ağırlığının f noktasına asılan g ağırlığı ile denge hâsıl etmesi ve fb'nin bc'ye nispeti dört katı ise d'nin de g'nin dört katı olması gibi.

İkincisi, yalnızca kısa olan kısma bir ağırlık asıldığında ve çubuk cüssesi ile ağırlığı her yerinde eşit derecede ağır olup denge hâsıl olduğunda, asılan ağırlığın bütün çubuğun ağırlığına nispeti, çubuğun parçalarının farkının daha küçük ağırlığın iki katına nispeti gibi olacaktır. Misal olarak c noktasına asılan d ağırlığı başka hiçbir ağırlık olmaksızın bl çubuğu ile denge teşkil etsin, bl ve bc dediğim gibi olsun ve bk, bc'ye eşit kılınsın, o takdirde derim ki d'nin cl ağırlığına nispeti, lk ağırlığının kc ağırlığına nispeti gibidir.

Fakat buradan bir kural elde edilir, c K ağırlığı bilindiğinde D ağırlığını bulmak için, söz gelimi 40 olan K L'yi kendisiyle çarparız, 1600 eder, bunu 16 olan c K ağırlığına böleriz, 100 çıkar, buna 40 olan L K ağırlığını ekleriz, D ağırlığı 140 olur, böylece istediğimiz her ölçüye göre kantarm (statera) ne kadar ağırlık gösterdiğini bilebiliriz.

Üçüncüsü bu ikisinden çıkarılır ve şöyledir, eğer çubuk ağırlıksız kabul edilirse, askı ekseninden (agina) itibaren uzunlukların farkı olan kısımda eşit bir ağırlık bütün çubuk boyunca yayılırsa, bütün çubuğun yarısı kadar terazi merkezinden uzakta bulunan bir noktaya asılmış aynı ağırlık ile eşit ağırlığa sahip olacaktır.

C L çubuğunun hiçbir ağırlığı olmasın, C B, B K'ye eşit olsun ve C'ye asılı D ile denge sağlansın diye bir dörtgen şeklinde ağırlık eşit olarak yayılsın, yayılan ağırlığa eşit bir G ağırlığı alınsın ve B M bütün C L'nin yarısı olsun, H'ye asılan G'nin D ile denge sağlayacağını ve böylece bütün çubuğa yayılmış gibi eşit şekilde ağırlık vereceğini söylerim, bunun kanıtı şudur.

Öyleyse M'deki ağırlığın D ile denge kurduğu varsayılsın, bu durumda bunların birincisine göre M B'nin B C'ye oranı, D'nin G'ye oranı gibidir. Aynı şekilde D, K L boyunca yayılmış olan G ile denge kurduğundan, şayet C K boyunca her yerine eşit bir ağırlık eklenseydi yine denge kurardı, çünkü C B ve B K eşittir ve o zaman ikinci orantıdan dönüştürülerek D ağırlığının K L ağırlığına oranı, L C ağırlığının C K ağırlığına oranı gibi olurdu, dolayısıyla ağırlık eşit dağıtıldığından L C uzunluğunun C K'ye oranı gibi olur.

Fakat D ağırlığının L K ağırlığına oranı nasılsa, D'nin G'ye oranı da öyledir, çünkü G ve L K'nin eşit olduğu varsayılmıştır, öyleyse L C'nin C K'ye oranı, L B'nin B C'ye oranı gibidir, bundan ötürü yer değiştirilerek C K'nin C B'ye oranı, L C'nin M B'ye oranı gibi olur, fakat C B, C K'nin yarısıdır, bu halde B M, L C'nin yarısıdır, ki bu kanıtlanması gerekendi. C B, C K'nin yarısı ve B M de C L'nin yarısı olduğundan, M K'nin K L'nin yarısı olduğu sonucu çıkar ve böylece yayıldığı yerin ortasına asılmış gibi olur.

Ağırlık merkezinin çekül doğrultusuna göre yerleştiği yerde, merkezden asılsın.

Fakat ağırlık askı eksenine kadar uzatılmayıp da söz gelimi L F boyunca yayıldığında ve onun merkezi C'nin hizasında olduğunda, bu durum genel olarak varsayılır, o vakit onun tam da oraya asılmış gibi olduğu söylenir. Aritmetik kitaplarında öğrettiğimiz üzere bunlardan kantar yapma yöntemi toplanır. Şimdi sadece kusursuz bir kantarın nasıl yapılabileceğini kanıtlamak gerekir.

Değerli mallarda tüccarlar terazi kullansalar da. Öyleyse kantar, hareketli olan yardımcı ağırlık G ile senin tarzına göre bölünmüş olsun ve P'deki G, D ile denk ağırlıkta olsun, çünkü böylece D, F'deki G'ye ve K L cetveline denk ağırlıktadır. Nitekim D'nin L K ile denge kuran kısmı N ve D'nin G ile denge kuran geri kalan kısmı O kabul edilsin. Öyleyse birinci kurala göre O'nun G'ye oranı, F B'nin B C'ye oranı gibidir.

N'nin L K'ye oranı ise, üçüncü kurala göre L K'nin M'ye asılmış olması gibi, ikinci kurala göre L C'nin C K'ye oranı gibidir, bu nedenle önce N ağırlığını D hizasına koyarız, ardından denge kurulunca eklenen O, L B parçasının B C'ye oranında olduğu gibi daima G'ye olan orana göredir.

Öyleyse B L'nin eşit artışlarına göre O artacaktır, fakat N daima aynı kalır, bu yüzden B L kısımlarının eşit artışlarına göre D ağırlığı artacaktır.

Öyleyse C'ye L K ile denge sağlayan bir ağırlık konursa kantar eşitlenmiş olur, bundan sonra askı ekseninden L'ye kadar olan mesafeleri eşit parçalara böleriz.

Fakat onlar C'ye ağırlık koymadıklarından, ilk işaretin, söz gelimi P'nin L K ağırlığını da göstermesi zorunludur, nitekim L K iki libre ağırlığında olsa ve D ağırlığı iki libreyi dengelese, birinci ağırlığın işareti diyelim ki K'de olurdu, fakat K'ye konulan G dört libre kadar ağırlık basacağından ve bundan başka L K de iki librelik ağırlık meydana getirdiğinden, D'nin altı libre olması gerekirdi, dolayısıyla ağırlık altı libre olurdu ve yalnızca dört libreyi gösterirdi.

Bu sebeple dört librelik ilk işareti P'de yaparız, zira orada G iki librelik ağırlık meydana getirir ve K de diğer iki librelik ağırlığı oluşturur, öyleyse D ağırlığı dengeyi sağlayacak olan dört libre olacaktır, bu yüzden ilk dört librenin işareti P'de yer alacak ve askı ekseninden, diğer işaretlerin birbirine olan mesafesinden çok daha az uzaklıkta bulunacaktır.

Fakat diğerleri birbirine eşit uzaklıkta olacaktır, öyle ki ikincisi Q'da ise üçüncüsü H'de, dördüncüsü M'de, beşincisi R'de ve altıncısı E'de olacaktır, bu yüzden G, E'ye konulduğunda yirmi dört libreyi gösterecektir.

G'nin kendiliğinden bilinen bir ağırlık olması, yani bir libre ya da iki libre yahut üç libre olması durumunun hiç de az olmayan bir yarar sağladığı buradan açıktır.

Dairelerde ve dikdörtgenlerde ağırlık merkezleri iki çapın ortak kesişimindedir.

Bir dairenin içine çizilebilen bütün eşkenar şekillerde ise ağırlık merkezi, çevrelenen dairenin merkezi ile aynıdır.

Bütün bunlarda, bu ağırlıkların her yerinde eşit bir kalınlığa sahip olduğu ve her yerinde eşit bir ağırlık kazanan bir maddeden oluştukları varsayılır.

Bütün üçgenlerde ise, karşı açılardan gelen ve her bir kenarı eşit olarak ikiye bölen üç doğrunun ortak kesişimindedir.

Bunların birbirini keserek tek bir noktada birleşmesi zorunludur, Archimedes bunu kanıtlamamış olsa bile.

Biz ise Geometri Öğeleri'nde bunu genel olarak gösterdik, şimdi ise gereklilik ölçüsünde açıklanacaktır.

Nitekim A B ve A C kenarları D ve E noktalarından eşit olarak ikiye bölündüğünde, C D ve B E çizildiğinde ve ortak kesişimden üçüncü kenara paralel olacak A G B ve D E geçirildiğinde, B E C ve C D B eşit olacaktır, çünkü aynı B C tabanı üzerindedirler, ortak olan B C G çıkarıldığında C E G, D B G'ye eşit kalır, eşit tabanlar üzerinde ve paraleller arasında olduklarından A G E ve A G D de birbirine eşittir, bu yüzden A C E ve A G D eşittir.

Aynı A G doğrusu üzerinde bulunduklarından yükseklikleri eşit olacaktır, bu B yüksekliği, aynı B G tabanı üzerinde bulunan B G D ve E G E üçgenlerinin de yüksekliğidir, bu nedenle onlar da kendi aralarında eşittir. B C, D E'ye paralel olduğundan, Öğeler'in birinci kitabının 29'uncu ve aynı kitabın 4'üncü önermesi gereğince D A E ve B G C eşit açılı olacaktır ve B G'nin G E'ye oranı, C G'nin G D'ye oranı gibi olur. Yine aynı önermelerden ötürü B G H ile G E F benzerdir, aynı şekilde C G H ile D G F de benzerdir. Bundan dolayı B G H üçgeninin E F G'ye oranı, B G'nin G B'ye oranının iki katı gibidir ve C G H'nin D F G'ye oranı, C G'nin G D'ye oranının iki katı gibidir, fakat söylendiği üzere C G'nin G D'ye oranı, B G'nin G E'ye oranı gibidir, bundan ötürü B G H'nin E F G'ye oranı, B C G'nin D F G'ye oranı gibidir, dolayısıyla D F G ile E F G eşit olduğundan B G H ile C G H de eşit olacaktır. Paraleller arasında bulunduklarından, eşit olan B H ve H C tabanları üzerinde olacaklardır, öyleyse A B H, A C H, C D B, C D A, B E C, B E A üçgenlerinin tümü A B C'nin yarısı olacaktır, bu sebeple G noktasından asılan üçgen hiçbir tarafa eğilemeyecektir.

Parabol kesitinin yahut dik koninin merkezi, onun çapı üzerindedir, bu çap tepeden tabanın ortasına uzanan doğru olup, koni açısının karşısında bulunan taban doğrusuna nazaran koninin tepesinden yarı yarıya daha uzakta bulunan noktada yer alır. Böylece konulduğunda

Birinci Kitap

Ağırlığı 7 ons (uncia) olan eşit bir c l çubuğu ve b noktasında terazi kolu konulsun, öyle ki c l 10, k c 4 ve k g bir libre (libra) olsun, kantarımızı bu şekilde kuracağız.

k c ağırlığı olan 2 ile k’deki ağırlığı çarparım, 20 eder, k c ağırlığı olan 2’ye bölerim, 12 çıkar, buna c l k ons değerini eklerim, 17 eder, bundan ötürü c d demir halkasını c ons ağırlığında koyarım ve l k için bir librelik ağırlık kalır.

Böylece c’yi k üzerine koyduğumuzda libreye denk gelecektir ve l k sebebiyle d noktasına bir libre daha eklemek gerekecektir, o halde k üzerinde iki libre göstereceğiz ve bu minval üzere yazacağız, ardından eşit aralıklarla s’de 2, t’de 4, f’de 5, v’de 6, l’de 7 gösterilecektir. Buradan anlaşılmaktadır ki ilk b k aralığı müstesna olmak üzere bütün bu aralıklar ons cinsinden taksim edilebilecektir.

Bununla birlikte bu kısmı dahi taksim edebiliriz, öyle ki b noktasında bir libre anlaşılsın ve b’den k’ye kadar eşit aralıklarla eklenen ons miktarı gösterilsin, birincisi 12, ikincisi 14, üçüncüsü 16 ve diğerleri de bu şekilde ifade edilsin. Kantarların çoğunlukla terazilere nazaran daha kusurlu oluşunun üç sebebi bunlardan açıkça görülmektedir. Başlangıçta öne sürülen husus da buydu.

Zira kantarda, büyüklük bakımından bu denli kusursuz bir çubuk meydana getirmek güçtür, büyüklük bakımından öyle olsa dahi ağırlık bakımından öyle olmayacaktır, nitekim bunu sağlamaya muvaffak olmak pek zordur.

İkincisi, lb mesafesini baştan başa kusursuz bir şekilde eşit aralıklara bölmek son derece güçtür. Üçüncüsü, c ucuna nadiren ağırlık asılması adet kılınmıştır, bu ağırlık daha beriye asıldığında ise karışıklık doğurur. Kantarı bozan daha pek çok ilave unsur vardır, bunların hiçbiri terazide bulunmaz. Bu sebeple kıymetli nesneler kantarda değil, teraziyle tartılagelmiştir.

Kantarın kusursuz inşası için g’nin hafif olması, keza l c’nin ve l b’nin b c’nin üç katı olması büyük ehemmiyet taşır, zira bu sayede l k, k c’ye eşit olacaktır, keza c d halkalarının l c’nin nihayetinde bulunması ve l k ile müsavi ağırlıkta olması iktiza eder.

Zira bu neviden bir kantar teraziye en yakın olanı teşkil edecektir. Köprüler inşa etmek maksadıyla tulumların suda ne kadar ağırlık taşıyabildiklerini ise tecrübe öğretmektedir.

Nitekim on beş libre su ve bir ons hacminde olan, hava ile dolu bir mesane, on dört buçuk libre ağırlığındaki tuğlaları taşımaktaydı, buradan anlaşılmaktadır ki ırmak suyunda tulumlar, ihtiva edebilecekleri su ağırlığının takriben üç katını taşıyabilirler.

Şu husus da gözden kaçırılmamalıdır ki kesafet (yoğunluk) oranından ötürü, insanlar suda sırtüstü hareketsiz yattıklarında, tıpkı ip cambazları gibi hiçbir yöne eğilmeksizin dururlarsa katiyen batmazlar.

Fakat bu hal bizatihi gayet güç olduğu gibi, hareketten ve suyun düzensizliğinden ötürü daha da zorlaşır, fani şeylerin mebdeleri (ilkeleri) hakkında bu kadar söylenmiş olsun.

İkinci Kitap Elementler, Onların Hareketleri ve Fiilleri Hakkında. Şimdi suret ve ilk maddeden (prima materia) mürekkep olan, adeta canlı görünen elementleri ele alalım. Yunanlar bunlara `[Yunanca]` demektedir. Evvelemirde bunların kaç tane ve neler olduğunu etraflıca öğrenmek lazımdır. Aristoteles bunların dört adet olduğunu kabul eder, Toprak, Su, Hava ve Ateş. Zira evvela dört temel keyfiyet vardır.

Yalnızca bunlar bir elementi teşkil etmez, zira etki etme ve etkilenme kuvvetine sahip olamazlardı, birbirine zıt olmaksızın ikiden fazlası da bir arada bulunamaz. Nitekim sıcak, soğuk, kuru ve nemli keyfiyetlerinden herhangi üçünü alacak olsanız, zıt olanları da birlikte almanız mukadderdir. Oysa ne sıcak soğukla, ne de kuru nemli ile birleşebilir.

Şu halde keyfiyetler ikişer ikişer ve birbirine zıt olmayacak şekilde birleştirildiğinde, yalnızca dört eşleşme hasıl olur ki bunlar dört elementi meydana getirir.

Mutlak manada en alt mahal ile en üst mahal arasında iki vasati mahallin yer alması da zaruridir, zira en alt mahal ile en üst mahal mutlak bir ayrılık içinde değildir, dolayısıyla aynı sayıda yalın cisim mevcuttur.

Mürekkep cisimlerin bizzat kendisinde de dört elementin varlığını görmekteyiz, şayet makul deliller bir kıymet taşıyorsa, nitekim toprak, hava ve sudan kimse şüphe edemez, zira bunların cesameti ve kütlesi muazzamdır, tıpkı kâinattaki suların denizi, havanın ve toprağın büyüklüğü gibi, ateş ise tezayüdü, kuvveti ve yalınlığı ile bilinir, menbaının da Ay feleğinin çukurunda olduğuna inanılır. Pek çok kimse damıtmalarda bu dördünün müşahede edildiğini düşünür, canlılardaki aynı sayıdaki hıltları (humores) da duyular tefrik etmektedir.

Hatta pek çok kimse, kuyruklu yıldızların feleğin altında yükselen buharların ateş elementi tarafından tutuşturulması sebebiyle meydana geldiğini zanneder. Halbuki Ay feleğinin altında katiyen ateş yoktur. Zira felek son derece saf bir mahiyet arz ettiğinden, her türlü keyfiyetten ari olan bir şeyin altına son derece hararetli ve kaynayan bir nesneyi yerleştirmek münasip düşmezdi, nitekim tabiat daima zıt uçları vasıtalarla birbirine bağlar.

Zira et ile kemik arasına zarı, kemik ile bağlar arasına kıkırdakları, kemik ile beyin arasına ise, beynin etten daha yumuşak olması sebebiyle çift katlı zarı ve kemiğe daha yakın olan daha sert zarı yerleştirmiştir. Hareketin sürati de hararetin sebebi yahut delili olamaz.

Zira hareketle kızışan taş, kurşun ve canlılar gibi katı olan şeyler bulunsa dahi, dağılıp giden şeyler ne kadar süratle hareket ederlerse o nispette soğurlar, su ve hava böyledir. Nitekim kuvvetli rüzgarların tümü soğuktur ve süratle akan ırmakların suları gayet soğuk olur. Bu hususun ehemmiyetsiz olmayan bir diğer delili de şudur ki, kuyruklu yıldızlar

yahut meşaleler dayanılmaz hararetler peydah eder, şu halde bütün bir mıntıka ve bütün bir felek ateşle kuşatılmış olsaydı hal neye varırdı. Zira onun bizzat havayı ve ardından geri kalan bütün şeyleri tutuşturmasına ne mani olabilirdi, hususiyle yıldızların harareti de buna yardım edecekken.

Zira İbn Rüşd bütün ışıkların sıcak olduğunu kabul eder. Havanın dahi fevkalade sıcak olduğunu iddia ederler, nemli keyfiyet ise tesirlere karşı en az mukavemet gösterenidir.

Şu halde bizzat Hava, elementlerin bu en şiddetlisine, en büyüğüne ve en keskinine nasıl karşı koyabilecektir. Nitekim İbn Rüşd bunu görerek bazen ateşin bilfiil sıcak olmadığını söylemiştir. Lakin bilfiil sıcak değilse, bu nasıl bir kuvvedir.

İlaçların kuvve halinde olduğunu söyleriz, zira yutulduklarında hararet verirler, yoksa bu ateş devasa bir hayvan tarafından mı yutulacaktır. Kaldı ki ateş sıcak değilse, aynı mantıkla su da soğuk değildir, bu ise kâinatın nizamını altüst etmektir. Hem onun ışık saçmasına mani olan nedir, gerçi bunu ehemmiyetsiz bir hüccet addedip savuştururlar.

Eğer orada ateş varsa, ne kadar yükseğe çıkarsak her şeyin o nispette soğuk görünmesi nedendir, öyle ki sıcak kuşak altında dahi dağların zirvelerinde karların pek bol olduğunu teyit ederler. Yalnızca kışın değil, yaz ortasında dahi gayet dondurucu doluların husule geldiği düşünülecek olursa, bu durum daha az hayret uyandırır. Fakat o mevkilerin ışınların yansımasından uzak olduğunu söylerler, oysa bu durum hararetin azlığına delil teşkil edebilir, soğukluğa değil.

Nihayet şayet orada bulunsaydı, bu herhalde kevn (oluş) sebebiyle olurdu, halbuki bu sebepten ötürü var olamaz, zira kevni meydana getiren semavi hararettir, nitekim Filozof da buna şehadet eder ve bu en hafif nesnenin o kadar uzaklara inmesi kabil değildir.

Belki bir kimse buradaki ateşin yukarıya doğru hareket ettiğini söyleyecek ve bundan hareketle onun yerinin orası olduğunu istidlal edecektir.

Fakat evvelemirde bu tür retorik deliller ciddiyet arz eden meselelerde öne sürülmeye layık değildir, hem buradaki ateş yukarıda bulunduğu rivayet edilen ateş ile aynı tabiatta değildir, zira bu ateş yakar, parlar ve ifsat eder, oysa bunların hiçbirinin onda bulunmadığını söylerler.

Bundan sonra bunun niçin vuku bulduğunu izah edeceğiz ve her zaman da vuku bulmadığını göstereceğiz. Deliller bunu ispat etmemekte, bilakis zıddını ortaya koymaktadır.

Zira iki uç arasında iki değil, yalnızca tek bir orta tayin edilmek adettendir. Şayet bu kabul edilirse, unsurlar dört değil yalnızca üç tane olacaktır. Eğer bu kanıtlanamazsa, dört tane olduğu hiç kanıtlanamayacaktır, meşaleler yahut kuyruklu yıldızlar da bize orada ateşin varlığını hissettirmez, nitekim bizzat Filozof bunların ateşin altında, yeryüzünün yakınında, havada meydana geldiğini ileri sürer, bu sebeple bizzat kendileri ateşe bütünüyle muhtaç değildir. Ancak bileşiklerde de ateş görülmez.

Zira şayet bulunmuş olsaydı, son derece soğuk taşlardansa, sıcak ve kuru kuvveti azımsanmayacak derecede olan sütleğen (euphorbium) ve karabiberde bulunması daha muhtemel olurdu.

Süblimasyonlar (sublimatio) dahi yalnızca üç töz gösterir, su yerine su, hava yerine yağ ve dipte çökelen toprak. Şayet yağın daha kızıl olan kısmının, gayet keskin olduğundan ötürü ateşi temsil ettiğini söylersen,

Biz de ciddiyetle cevap veririz ki, bu keskinlik ve yakıcı tat ateşin daha sert kuvvetinden ileri gelir, madeni yağların hiçbir cüzünün gayet keskin tattan yoksun olmaması da bunun delilidir, bu yüzden eğer bu son derece keskin olan şeyin bütünü ateşi temsil ediyorsa, içinde havaya ait hiçbir şeyin bulunmaması gerekirdi. Bu nedenle yine yalnızca üç unsura dönmüş oluruz. Hayvanlardaki hıltlar dörttür, fakat bunun unsurlarla ne ilgisi vardır, tıp sanatının şarihi Thrusianus ile birlikte Galenos'a uyarak bunların yalnızca üç tane olduğunu söylesem ne olur, ama duyu bunların dört olduğunu gösterir dersen, asla, zira onlar dahi bu ateşin bir unsur olduğunu kabul etmezler.

Bu yüzden duyu bize dörtten ziyade üç unsur bildirir, her şeyi süratle yiyip bitirdiği için ona unsur denmesi de gerekmez, zira böyle olsaydı hareket de bir unsur olurdu, ne de süratle çoğaldığı için unsur denmelidir, aksi halde fareler de bizzat unsur sayılırdı.

Oysa bunların hiçbiri, herkesin tek bir ağızdan unsur olduğunu ikrar ettiği toprakta bulunmaz.

Dolayısıyla bütün bunlar, dört unsurun varlığını, keza ateşin de bir unsur olduğunu kanıtlamak bakımından pek az güvenilirdir. Bilakis, başlangıçta öne sürdüğümüz üzere, daha ziyade bunun aksini gösterirler.

Niteliklerin birleşimlerinden kaynaklanan o en mühim mesele geriye kalmıştı, fakat bunun bileşiklerde gösterildiğini görmezler, nitekim bazıları sıcak ve nemli, bazıları sıcak ve kurudur, diğerleri de bu minval üzere devam eder.

Lakin unsurlarda böylesine aşırı bir sıcaklık ve kuruluk her şeyi yok oluşa sürükleyeceğinden, unsur yerine göksel ve mutedil sıcaklığı ikame etmiştir ki her şey bundan türesin.

Ateş adını verdikleri bu madde ise çürüme (putrefactio) ve hareket vasıtasıyla hasıl olagelir.

Demek ki ateş meydana gelir, fakat asla bir unsur değildir.

Şimdi bazılarının ne diyeceğini biliyorum, sen kim oluyorsun da bu denli cüretle Filozof'un aleyhinde düşünmeye cesaret ediyorsun, bilhassa meselelerin böylesine kökleşmiş ve kadim bir kabulü söz konusuyken.

Sonra dolu ve karın meydana gelişi, orada ateşin bulunmadığını hangi yolla gösterecektir, zira hiçbir ateş bulunmasa dahi, o bölgenin son derece soğuk olması akla uygun değildir, çünkü yıldızların ışınlarıyla aydınlanmaktadır ve buna rağmen içinde bulunduğu havanın kendisi gayet sıcak bir bölgedir. Ateş ve unsur dediğimiz vakit, büsbütün en sıcak ve en kuru olan şeyi anlarız, bizim bu ateşimiz son derece sıcak ve kurudur, bu yüzden de katışıksızdır, zira şayet karışmış olsaydı böyle olamazdı, bu sebeple bu ateş unsurdur.

Bunlar, bana henüz yöneltilmemiş olsalar da yöneltilebileceğini hissettiğim itirazlardır. Öyleyse Aristoteles'e gelecek olursam, o da bir insandı, teşrihte ve tikel meselelerin birçoğunda yanıldı. Hatta ondan sonra gelen Theophrastos ve Galenos dahi pek çok şeyi yanlış yazmışlardır, bu bakımdan hakikat uğruna Platon'u terk etmek ona helal idiyse, aynı hakikat uğruna onu terk etmek bize neden helal olmasın, hiçbir hayvanın güzel kokmadığı, ağır bir cismin her iki taraftan çıkıntı yapamayacağı ve bu yüzden yeryüzünün suların arasından her iki taraftan birden beliremeyeceği gibi, deneyimin yanlış olduğunu gösterdiği birtakım genel önermeler kurmaya çabalamıştır, oysa bunların deneyim karşısında asılsız olduğu anlaşılmıştır. Bu nedenle bin önerme arasında iki veya üçünde yanıldığını kabul etsek bile, onun son derece bilge bir insana dahi yakışmayacak bir iş yaptığını söylemeyiz.

Nitekim İbn Rüşd tarafından dahi bazı hususlarda terk edilmiş, bazılarında cerhedilmiş, çoğunda ise anlamı kaydırılarak savunulmuştur. Bu durum ise gerçekte onu müdafaa etmek değil, bizzat çürütmektir.

Fakat bu hususta da Aristoteles'ten ayrılmayız, zira o Ay feleğinin (orbis) içbükeyinde ne ateşin ne de son derece sıcak bir nesnenin bulunmasını ister. Havanın bölgesine gelince, oranın yalnızca hareketten ötürü son derece soğuk olduğu açıktır, zira başka makul bir sebep tayin edilemez, nitekim buharlar ve antis关注 (antispasis) [Yunanca] denilen çekilme hakkında söylenenler, doğa tarihi hakikatinden ziyade masallara benzer. Bu sebeple eğer Ay'ın içbükeyine ateş konulursa ve orada gayet süratle döndürülürse, son derece soğuk olacaktır. Demek ki biz deneyimi terk etmiyor, o görüşle mücadele ediyoruz.

Nitekim oradaki havanın son derece soğuk olduğu gün gibi aşikardır, bilhassa Ay'ın içbükeyinde bulunan hava böyledir, fakat yıldızların ve bilhassa Ay'ın yakınlığıyla ılımanlaşır.

Ay her ne kadar yalnızca küçük bir kısmın tam karşısında bulunsa da, bütün kütle birbirine karıştığı ve gayet latif bir tözden ibaret olduğu için, o hava son derece mutedildir, aynı zamanda gayet saf, berrak ve bütünüyle katışıksızdır.

Bu sebepten ötürü eskiler ve hatta bizzat Filozof dahi vaktiyle ona haklı olarak eter adını vermiştir.

Bu durum, inceliği ve nitelik dengesi bakımından neredeyse benzer olduğundan, mekana ve göğün tabiatına pek güzel uymaktadır.

Zira eter, sıcak ve soğuktan eşit miktarda karıştığı için değil, her iki nitelikten de yoksun olduğu için mutedildir.

Aynı şekilde akıcı olduğu için kuru denemez, ıslatmadığı için nemli de denemez, bilakis dediğim gibi saf ve berraktır, oluşuma (generatio) son derece elverişlidir ki bundan aşağıda bahsedeceğiz. Havanın son derece sıcak olduğuna gelince, bunu hiçbir deneyim öğretmez, hiçbir akıl yürütme zorunlu kılmaz, bilakis kendiliğinden mutedildir, hareketle ise soğuk dahi hale gelir, bütün bunlar da deneyimlerle mutabıktır.

Aristotelesçilerin o kuruntulu vehimleri, onu suçluyor gibi görünmeyeyim ama, henüz hükme bağlanmamış olan içinden çıkılmaz meselelerle son bulur.

Bu yüzden birkaç şeyi değiştirerek saf hakikate ve bizzat deneyimlere bağlanmak, onlarla birlikte durmaksızın saçmalayarak şeylerin tabiatı hakkında hiçbir şey bilmemekten daha evladır.

Zira aklını yitirmemiş kimse, havanın en uç ve en yüksek kısımda sıcak olduğunu, sonra yalnızca hareketten ötürü yahut kuzeyin altındaki gibi hareketsiz buharlar sebebiyle buz, kar ve dolu hasıl edecek denli soğuduğunu söyleyip iddia eden birini nasıl dinleyebilir, Güneş'in kuvveti olmaksızın hiç kimse havanın hararetinden şikayet etmemiştir, herkes soğuktan yakınır, buna rağmen havaya neredeyse ateşinkine denk bir sıcaklık atfetmeye cüret ederler. Ateş, havadan daha latif bir töze sahip olduğu halde, neden uçsuz bucaksız sıcaklığından asla mahrum kalmaz yahut onun tabiatı ve harareti, soğuk hale gelmesini bir kenara bırakalım, neden hiç yatışmaz.

Şayet bu havanın hareket eden yahut buharları kabul eden hava olmadığını söylerlerse, en sıcaktan en soğuğa doğru böylesi muazzam bir başkalaşım gerçekleştikten sonra tözün baki kalması, Aristoteles'in hükmünce dahi imkansızdır, bizi kuşatan havanın tamamının soğuk yahut en azından Ay göğünün bitişiğinde yer alan hava gibi mutedil olduğu açıktır. Zira havanın bütün kütlesi, ateşli tezahürlerden anlaşıldığı üzere, göğün hareketiyle yirmi dört saatte döndürülür ki bunu Aristoteles'in kendisi de kabul eder, bu koca hava nizamı ya soğuktur ya da mutedildir, eğer bu hava değilse, başka bir havayı belki göğün fevkinde yahut yerin dibinde mi aramak icap eder, dolayısıyla etrafta dönüp duran bu havanın tamamının tabiatı gereği mutedil olduğu, yeryüzünün kuru yahut pek soğuk, suyun soğuk ve nemli olduğu, bütün bunların da Güneş'in ve geriye kalan tüm yıldızların hararetiyle güzelce dengelendiği yeterince sabittir.

Şu halde unsurlar üç tanedir, lakin konuma dönecek olursam, en kuru yahut en sıcak olan şeye unsur adını vermem, nitekim dediğim gibi, soğuk olan suyun haricinde neredeyse başka hiçbir şeyin baskın bir niteliğe sahip olduğu görülmez.

Fakat ben şimdi besine muhtaç olmayan, kendiliğinden bozulmayan, başıboş gezmeyip sabit bir makam tutan, en büyük kütleye sahip olan, üstelik tabiata uygun ve oluşuma hazır bulunan şeye unsur derim.

Bunların hiçbiri ateşe uymadığından, ona asla bir unsur demeyeceğiz. Zira o besin olmaksızın yaşamaktan aciz halde devinir ve en yakınındaki havayı yakıp kavurur, işte bu yanan şeye alev denir, alev ise tutuşmuş havadan başka bir şey değildir.

Bu ise daima hareket halindedir ve hiçbir vakit durulmaz, zira ateşin cevheri son derece latif olduğundan ve ona tabi olan maddeyi daima yaktığından, kesintisiz bir hareket içindedir.

Letafeti sebebiyle en dar deliklerden dahi içeri sızar, hareketi sebebiyle böler ve parçalar, parçaladıklarını ise muazzam hararetiyle yakarak kendi cevherine tebdil eder.

Dolayısıyla alev asla aynı kalmaz, bilakis kesintisiz bir tevellüt ile biri diğerinin yerini alır, bu sebeple onun daima hareket ettiği görülür.

Zira bir kez meydana gelen alev havanın en yakın kısmına hücum eder, onun nemini tüketir ve can verirken yeni bir alevi uyandırır.

Önceden var olan nem aleve dönüştüğünde, bu tebeddülden ötürü alevin hacmi hadsizce artar, sertliği sebebiyle altındaki yakıtı öteye itemediğinden, zorunlu olarak şiddetle yukarı doğru yükselir ve kendisinin hemen üzerinde tutuşmuş olanı ileri doğru sevk eder.

Bu sebeple alev çoğu kez büyük bir şiddetle yukarı yönelir ve çarpar, şayet odunlar üst kısımdan yakılacak olursa, alevin aynı nispette aşağıya doğru inmesi kaçınılmazdır.

Demek ki alev her zaman yukarı doğru yönelmez, çoğunlukla yakıt dipte yer aldığı için bu hali alır, fakat dibe doğru yöneldiğinde öyle bir yakar ki, yanan şey nemli ise aniden eriyerek ateşi boğar, bu yüzden alev aşağı çevrildiğinde mumlar kendiliğinden söner.

Odunlarda ise durum böyle değildir, çünkü nem hemen eriyip akamaz, mumlar başka bir sebepten ötürü de söner, zira zikrettiğim üzere alevin üst kısmı, besine daha yakın olan alt kısmı tarafından daima yukarı itilir, böylece alevin en tepesi bu kesintisiz geçişle sönerek dumana döner.

Zira duman alev ile hava arasında bir vasıtadır ve iki türlüdür, biri alevin ardından gelen dumandır ki bu latif ve zaruridir.

Çünkü her alev dumana dönüşür, lakin bu duman son derece latif olduğundan süratle havaya karışır, bu sebeple ne boğar ne de gözleri yakar, yalnızca ısıtır ve kurutur.

Diğeri ise alevin tevellüdünden önce gelen dumandır, bu daha nemlidir, havaya kolayca karışmadığı için gözleri yakar ve boğar, ekseriyetle niteliksiz kömürlerden ve nemli odunlardan meydana gelir.

Ters çevrilmiş mumlarda alev alçalırken, birinci tür duman yukarı çıkmaya gayret ettiğinden bizzat alevle karşılaşır ve onu çarçabuk boğar.

Nitekim her an besinden en uzak olan ve havanın kuşattığı sınıra yakın bulunan alev dumana dönüştüğünden, bu dumanın muazzam miktarda hasıl olduğunu beyan etmiştik, bu denli kesif bir dumanla karşılaşan ateşin derhal boğulmasında şaşılacak bir cihet yoktur.

İşte alevin her şeyi telef etmesi bu denli şiddetli olan hareketin sonucudur, yalnızca muazzam hararetine bağlanamaz, gelgelelim alevin içindeki bu hareket tedrici vuku bulduğundan dikkatimizden kaçar.

Alev bir anda bütünüyle yok olmaz, yalnızca çevresinde olan kısmı söner, zira ortada bulunan kısım havanın temasıyla en dış sınıra ulaşıncaya dek mevcudiyetini korur, aksi halde alevin merkezinde bulunamazdı.

Şu halde ateşin yakması için yakıt, hareket ve hava ile temas etmesi şarttır, alevde hareket daha büyük ve daha aşikar olduğundan, buna bağlı olan nüfuz etme kabiliyeti de daha yüksektir, alevin diğer ateş türlerine nazaran neden daha diri olduğu gayet açıktır, nitekim mumlar da alev canlı kaldığı müddetçe, besini yettiğince yanarlar, alev kesildiğinde ise kendiliğinden, bir lahzada tamamen sönerler.

Alev çok fazla besin tükettiğinden, közlere nispetle çoğu kez daha kısa ömürlüdür, fakat bu kendi kusuru değil, besinin daha çabuk tükenmesindendir.

İşte bu sebeplerle, yağlı ve nemli maddelerden uzun ömürlü alevler, latif ve kuru maddelerden ise muazzam alevler hasıl olur, çünkü latif ve kuru maddede bir alev diğerini hızla takip eder, böylece en azametli hacme ulaşır.

Şayet bu iki vasıf birleşirse, yani kuru ve latif bir madde ile yağlı ve ziyadesiyle nemli bir cevher, tıpkı ziftte olduğu gibi bir araya gelirse, işte o vakit fevkalade büyük ve uzun ömürlü alevler doğar.

Bu sebeple, yanan ziftin üzerine su döküldüğünde alevlerin neden daha da harladığı aşikardır, asrımızın muteber şahsiyeti Georgius Agricola da bu minvalde bir rivayette bulunur.

İzlanda adasında Hekla adında bir dağ olduğunu, buradan fışkıran ateşin kuru şeylerle söndüğünü, lakin suyla beslendiğini nakleder, bu durum kuvvetli alevlerin neredeyse müşterek hassasıdır, nitekim demirciler de su serperek ateşleri canlandırırlar, zira ateş daha şiddetli olduğunda soğuk tarafından kışkırtılır ve nem ile beslenir ki bunların her ikisi de suda mevcuttur.

İşte bu yüzden körükle yakılan ateş kuvvetli olduğunda az miktardaki suyla sönmez, aksine daha da gürleşir, zira körükler hareketi tahrik ederek ateşi harlar,

hareket sebebiyle ateşin kuvveti derine nüfuz eder ve kavurur, madenlerde körük mutlaka gereklidir, zira madenler hafif ateşte erimez, şiddetli ateşte ise ancak uzun müddet sonra erirler, bu yüzden erimeden evvel yanıp heba olurlar, oysa körükle hararetlendirilen ateş hareket ederek cevhere nüfuz eder ve madenleri eritir.

Böylelikle sürecin süratle nihayete ermesi büyük bir tasarruf sağlar, daha az masraf edilir ve madenin daha az bir kısmı zayi olur, binaenaleyh körükler ateşi yakmak, yumuşatmak ve eritmek için gayet elverişlidir.

Mevzumuza dönecek olursak, su şiddetli ateşleri alevlendirir, zira dışarı sızan nem daha yağlı bir hale gelir, etrafı saran duman tarafından tüketilmez, bütünüyle ateş tarafından emilir, bu suretle daha saf hale gelen ve aynı zamanda soğuğun etkisiyle sıkışan ateş daha bir gayretle yükselir.

Suyla canlanan ve parlayan ateşler de buradan neşet eder, bunlar kara zift, kolofan (pix Graeca), kükürt (sulphur), tartar denilen şarap tortusu, etboğan (sarcocolla), güherçile (halinitrum) ve neft yağı denen zift türünden mürekkeptir, bu tertip Marcus Graecus’a isnat edilir.

Buna iki misli ağırlıkta sönmemiş kireç eklenir, hepsi yumurta sarısı ile karıştırılır ve at gübresine gömülür, bir diğeri kükürt yağı, neft yağı, ardıç yağı ve güherçilenin eşit cüzlerinden yapılır, siyah zift, kaz ve ördek yağı, güvercin gübresi ve bezir yağından mürekkep sıvı vernik denen likörden yine müsavi miktarda alınır, beş cüz asfalt eklenir, alkol (aqua ardens) ile yoğrulup at gübresine gömülür.

Bir diğeri de sıvı vernik, kükürt yağı, ardıç yağı, keten tohumu yağı, neft yağı ve melez çamı sakızının eşit cüzlerinden mürekkeptir, buna üç buçuk cüz alkol eklenir, ardından karışım balçık kıvamına gelinceye dek kafi miktarda toz haline getirilmiş güherçile ve kuru kızılağaç odunu tozu katılır.

Bütün bunlar cam bir kapta toplanır ve üç ay boyunca at gübresine gömülür, bunlardan yapılan küreler tahtalara yapıştırılacak olursa yağmurla kendiliğinden tutuşur, gerçi bu her vakit vuku bulmaz, lakin bir kez tutuştuktan sonra hiçbir suyla söndürülemeyeceği muhakkaktır.

Gayet kolay yanan ve alevi son derece kavurucu olan barut ise bildiğimiz kara barut ile üçte bir oranında kükürt ve kolofandan hasıl olur.

Eşyanın Çeşitliliği Üzerine adlı eserimizde bu hususlara dair daha pek çok tafsilat verdik, burada akıl yoluyla izah edilen meselelerin kamil bir tatbikatı mezkur eserdedir.

Bu ateşlerin suyla neden söndürülemediği dikkat edilirse kolayca anlaşılır, zira öyle şiddetli bir hareket hasıl ederler ki alev diğer alev için bir körük vazifesi görür, bu sebeple küçük bir alevi söndürmek kolay, lakin büyük olanı bertaraf etmek gayet müşkildir.

Büyük alevin küçük aleve nazaran daha zor söndürülmesi sadece cesametinden ötürü değil, alevi besleyen o şiddetli hareketi doğurmasındandır, nitekim hareketin ve alevin büyüklüğü karşısında insanlar geri çekilmek mecburiyetinde kalır.

Bu yüzden evvela çaresiz kalınır, ardından etrafı saran yoğun duman sebebiyle yeise düşülür, böyle hallerde elde yalnızca üç çare kalır, ya yanmaya müsait madde oradan uzaklaştırılacaktır, ya taştan bir duvar örülecek yahut alevlerin üzerine taşlar savrulacaktır ki bazı dostlarımız komşularının hanesini yangından bu suretle korumuştur, ya da koruluklar ve ekinler yandığında müracaat ettiğimiz veçhile, ateşin ilerlediği istikamet ateşe verilecektir.

Zira o ateş söndüğünde, yahut henüz sönmemiş olsa dahi, büyük yangının önündeki yakıt tüketilmiş olacağından, tehlikeli fakat faydalı bu tedbir ile geride kalan kurtarılmış olur.

İşte bu tür bir yardım sayesinde, Novara arazisindeki koruluklarımız da pek farklı olmayan bir yolla korunmuştur, o yerin sahibi kendini tehlikeden bu sayede defalarca kurtarmıştır.

Zift veya kükürt (sulphur) bakımından zengin olan yerler kendiliğinden alev alır ve suyla asla söndürülemez, Sicilya'daki Etna Dağı'nın yangını pek meşhurdur.

İki krateri vardır, alttaki dar bir kuyu biçimindedir ve etrafını dar, taştan bir kenar çevreler, üstteki ise anlatıldığına göre dipten bir sapan atımı mesafededir, çevresi dört stadyumdur, yüz bin adım mesafeye kadar her yana kül püskürtür ve her yeri iki gün boyunca koyu bir karanlığa boğar, bunu Plinius da teyit eder, fakat bizim zamanımızda şiddeti azalmış görünmektedir. Biz bunları yazmadan az önce ise Napoli'den işittiğime göre yirmi bin adım mesafedeki Pozzuoli'de, yangın sebebiyle pek büyük bir felaket meydana gelmiştir.

Dolayısıyla bu ateşler kükürt veya ziftin hâsıl olduğu yerlerde, çoğunlukla da deniz kenarında meydana gelir, zira zift ve kükürt deniz pisliklerinden ve sıcaktan beslenir. Hazır maddenin nasıl tutuştuğunu aşağıda anlatacağız, gündüzleri gizlenen ve yalnızca geceleyin görülen ateş ise, Apeninler'in Mugello bölgesinde gördüğümüz gibi, ağaçlara ve hatta otlara dahi zararsızdır. Bu ateş iki türlüdür, biri hakiki ateştir fakat buharlaşmadan ileri gelir ve zamanla altta odunsu bir maddenin bulunduğunu göstererek zarar verir.

Diğeri ise tamamen zararsızdır, hakiki bir ateş değildir, çürümüş odunların maddesi gibi geceleyin yalnız parlaklığıyla ateşi andırır ama sıcaklığı yoktur.

Neredeyse aynı türden olan hakiki ateş ise gemi direği etrafında görülen Helena yıldızıdır, aşağı indiğinde tunç kapları bile eritir ve batmanın kesin habercisidir.

Zira yalnızca şiddetli fırtınalarda meydana gelir, o buhar ancak pek yoğun bir solukla ve rüzgârların büyük kuvvetiyle gemide toplanıp aynı anda alev alabilir, bu yüzden de yaklaşmakta olan felaketi haber verir.

Aksine, vaktiyle Kastor ile Polluks'un, şimdilerde ise aziz Petrus ile Nikolaos'un ilahi güçleri, yahut daha ziyade ikiz ışıkları palamarlarda çoğunlukla birinden diğerine kuşlar gibi bir ses çıkararak sıçrar, fırtınanın bittiğini ve emniyeti müjdeler.

Bunlar halatlara yapışan buharlardır, zaman geçtikçe ateşin birinden diğerine geçmesiyle yanmakta olan bir mum görüntüsü verirler.

Küçük oldukları için kurtuluşa işaret ederler, zira tek bir noktada birleşmemişlerdir, her biri kısa sürede tükense de sıçramanın sahte görüntüsüyle, sayıca çok olsalar da çoğunlukla iki taneymiş gibi görünürler, birbiri ardınca hareket ederek daha kalıcı tek bir ateş hissi uyandırırlar.

Buraya kadar ateşten söz ettik ve bu arada körüklerin yararını da ekledik, şimdi körüklerin hareketinin işleyişini de eklememiz uygun görünmektedir, zira söylediğimiz gibi, körüklerle desteklenmeyen bir ateşten fevkalade hiçbir şey meydana gelmez. İşin asla kesintiye uğramaması için körüklerin ikişerli olması gerekir, ister iki, ister dört, ister daha fazla olsunlar.

Bunların hareketi nöbetleşe değişir ve açıldıkları ve havayı çektikleri zoraki hareket ile kendi ağırlıklarıyla düşerek içlerine çektikleri havayı dışarı üfledikleri doğal hareketin açık bir karışımıdır. Açıktır ki, havayı ne kadar hızlı dışarı üflerlerse, ateşi o kadar şiddetle körüklerler. Bu sebeple onların üzerine ağırlıklar yüklerler.

Fakat ağır olan şeyler kolayca ve çabucak kaldırılamadığından, bu düzenek büyük çarklar ve suların büyük gücüyle döndürülmelidir.

Bütün bu sebeplerden ötürü açıktır ki buz, son derece soğuk olsa bile, soğukluğuyla ateşin sıcağıyla verdiği zarar kadar zarar veremez.

Zira ateş hareketiyle her şeye nüfuz eder ve içeri girişiyle daha yakmadan önce nesneleri dağıtır.

Buz ise bir tür durgunluktan ve yoğun maddeden ibarettir, bu yüzden hiçbir şeye nüfuz edemez.

Buzun, ateşin sıcaklığından daha az soğuk olmadığını deney göstermektedir.

Zira yanan bir odun veya demirin üzerine aynı miktarda buz koyacak olursan, ateş tamamen sönmeden buz erimez, ateş hareketi ve inceliği sayesinde daha fazla nüfuz ettiği, buza kıyasla daha kolay bozup yiyip bitirdiği için, bu harikulade tesirlerin sebebinin içeri işleme ve incelik olduğunu anlarız, altın ve elmas gibi nüfuz edilemeyen şeyler ateş tarafından tüketilmez ve yakılmaz, bunlara tam anlamıyla ateşli de denemez, nitekim buz da yoğunluğu ve durgunluğuyla daha çok direnir ve daha uzun süre varlığını korur.

Nasıl ki ateş daima oluşum halindedir, buz da öylece kalır ve kuzeydeki buzlu dağlarda bazen uzun yıllar boyunca dayanır, kar da böyledir. Dolayısıyla buz ile ateş birbirine tamamen zıttır.

Zira ateş son derece sıcaktır, son derece incedir, hareketi pek hızlıdır, her şeyi kolayca istila eder ve ancak bir an durur, oysa buz son derece soğuktur, son derece yoğundur, tamamen hareketsizdir, ilerleyişi yavaştır ve gayet kalıcıdır.

O halde buradan büyük bir meselenin çözümü doğmaktadır, acaba bizim bu ateşimiz töz (substantia) müdür yoksa ilinti (accidens) midir.

Eğer töz olsaydı, kızgın demirde birbirine nüfuz edebilen ateş ve demir gibi iki tözün aynı anda nasıl bulunabileceğini açıklamak güç olurdu, oysa demir tözü ateşe tutulduğunda bozulma meydana gelir, ateş söndüğünde ise oluşumun gerçekleştiği söylenir ki bu büsbütün saçmadır.

Eğer kızgın demirde yanan şeyin yalnızca içerideki hava olduğunu söylersen, odunun tözü küle dönüşmezdi ve demir bu denli bozulmazdı, demek ki demir alev aldığında yanan şey demirin kendi nemidir.

Şayet ateş bütünüyle bir ilinti ise, odunların tözünü nasıl küle dönüştürür, demiri ve hemen hemen her şeyi nasıl tüketir, binaenaleyh dediğim gibi, bu ateş kurulukla birleşmiş en yüksek sıcaklıktan başka bir şey değildir.

Donmuş bir şey için buz denmesi gibi, yanan şeyin kendisi ateş olarak kabul edilmedikçe ateşe töz denemez.

O halde ateş tamamen bir ilintidir, en yüksek kurulukla birleşmiş sıcaklıktır ve tıpkı diğer ilintiler gibi daima bir töze bağlıdır, dolayısıyla bir kurucu unsur (elementum) olamaz, bunu yukarıda da ispatlamıştık. Zira o takdirde doğanın ilkesi bir tesadüfe bağlı olurdu ve belirsiz bir yakıtla sürdürülmesi gerekirdi, hatta aynı mantıkla buzun da ayrı bir unsur olması icap ederdi. Şayet ateş başka bir unsur ise, buradaki ateş kadar veya ondan daha sıcak olduğuna göre, onun da beslenmesi gerekeceğinden yakıta ihtiyacı olacaktır, peki bunca büyüklükteki bir kütleye yakıt nereden bulunacaktır, eğer daha az sıcaksa, onun unsur sayılmasının gerekçesi ortadan kalkar.

Zira ateş unsurunun kabul edilme sebebi, onun en sıcak ve en kuru bir töz olması, bu niteliklerin her ikisine ya da en azından birine mükemmelen sahip olmasıydı, oysa buna sahip olamayacaktır, çünkü buradaki ateşin o ateşten çok daha sıcak, daha kuru, daha yakıcı ve daha nüfuz edici olduğu bilinmektedir.

Fakat buradan başka bir şüphenin de açık çözümü doğar, acaba bir ateş diğer bir ateşten daha sıcak olabilir mi?

Ateşin yalnızca maddesi sebebiyle daha sıcak olmadığı aşikârdır, demirdeki ateşin samandaki ateşten, meşe odunundaki ateşin söğüt odunundaki ateşten daha sıcak olması gibi değil, fakat buzun bazısının zar zor donmuş, bazısının sert, bazısının pek sert olması gibi, bazı ateşler de zar zor ateştir, demirin parlamaya başladığı andaki gibi, bazı ateşler daha beyaz, bazıları ise son derece parlaktır. Zira ilinti olduğundan artabilir ve eksilebilir. Böylece bir ateş altı yolla diğerinden daha kuvvetli hale gelir. Doğası gereği, dediğimiz gibi, daha yakıcı olan daha çabuk ve daha çok yakar. Maddesi gereği, nitekim demirde yuvalanan ateş samandakinden daha kuvvetlidir. Hareketi gereği, zira daha nüfuz edici olur.

Büyüklüğüyle, yani gerek kendi gücü gerek zamanın uzunluğuyla, bu durum hiç kimse için karanlıkta kalamaz.

Nihayet havalanmanın engellenmesiyle, bunu denizciler iyi bilir, küçük bir ocağın üzerine tencere üstüne tencere koyarak hepsini kaynatırlar, böylece yoksulluklarına çare bulurlar. Fakat dediğim gibi, küçük ateşin kendi dumanıyla sönmemesi için biraz nefes alması gerekir.

Bu sebeple masraftan kaçınanlar, küllerin düşebilmesi için altı demir parmaklıklı, tencere biçiminde küçük fırınlar yaparlar.

Son yol ise ateşin sıkıştırılmasıdır, bu sebeple kireç su ile alev alır, zira fırında kazanılan ve gizlenen sıcaklık, dediğim gibi ateş türünden olduğundan, azıcık suyun soğukluğuyla içeriye hapsedilir, sonra hem hareketle hem de bir araya toplanmayla ateşe dönüşür.

Yanan şeylerde sıcaklığın nasıl geride kaldığını, hareket ve toplanma ile ateşin nasıl alevlendiğini aşağıda göstereceğiz.

Fakat hareket sadece daha çok nüfuz etmeye zorlamaz, sıcaklığı da alevlendirir ve dediğim gibi ateşi ateşten daha sıcak kılar. Bu yüzden yıldırımda böylesine büyük bir gücün bulunmasına ve o ateşin adeta diğer ateşlerin doğasına yabancı harikalar yaratmasına şaşmamak gerekir.

Zira hızlı hareketi sebebiyle yalnızca daha fazla nüfuz etmekle kalmaz, aynı zamanda o ateş diğer bütün ateşlerden çok daha sıcaktır.

Yıldırım, insan dışındaki bütün hayvanları yalnızca dokunmasıyla öldürür, insanın ise kurtulması pek güçtür, yine de Iohannes Maria Cardanus kurtuldu ve ender rastlanan bir mucize eseri hayatta kaldı.

Yalnızca dokunmasıyla öldüren başka hangi ateş vardır, bu durum onun en sıcakların en sıcağı, tabiri caizse ateşlerin ateşi oluşuna has bir özelliktir. Bu sebeple uzaktan ve yüksekten mi, yoksa yakından mı geldiğinin büyük bir önemi vardır.

Böylece para kesesi hiç zarar görmeden bazen içindeki paraları eritir, nitekim bu ne masalsı ne de şaşılacak bir durumdur.

Zira zarar veren şey ya cüssesiyle ya da gecikmesiyle bozar, oysa bu çok latif olduğundan keseyi parçalamaz, pek süratli hareket ettiğinden de tutunmaz ve bundan ötürü keseye zarar vermez.

İnceliği dolayısıyla keseye nüfuz edip orada tutunmadığını hava gösterir, nitekim havanın kendisi de ağzı açık boş keseye girip onu doldurur, kesenin ağzı sıkıca kapatılmışken bu durum gizli menfezler yoluyla girmeseydi mümkün olmazdı.

Şu halde havanın kendisinden çok daha latif olan ateş kıvılcımı ve yıldırım parçası, içeri girdiğinde metale saplanır ve o fevkalade kudretiyle, şiddetle onu birdenbire eritir.

Aşırı sıcaklığın ve kuruluğun bu denli üstün olan kuvvetine, pek ender ve enderliğinden ötürü gizli kaldığı için, bazıları çirkin bir biçimde hassa adını verdiler, halbuki bunun aşırı bir hararet ve dediğim gibi ateşlerin ateşi olduğu aşikardır. Lakin neden sütunlara ve gemi omurgalarına çarpmaz, gerçi bunlara ender çarpar ama asla çarpmaz değildir, nitekim Floransa'da ulu mabette veya daha doğrusu mabedin avlusunda, yıldırımın çarptığı ve hasar verdiği bir sütun gördük, yine de sık sık çarpmaz ve yuvarlaklığı yüzünden darbe kaydığı için onu öylece yarıp parçalamaz.

Aynı sebepten ötürü gemi omurgalarına da nadiren çarpar, zira yerin beş arşın altına kadar inemeyeceği söylenir, geminin omurgası alçakta, sık sık dokunduğu direği ise yükseklerdedir.

Öyleyse yıldırımlara karşı kesin çare, derin mağaralara gizlenmektir, nitekim bu, defne tacı takmaktan, fok derisine veya kartal postuna bürünmekten yahut yakut (hyacinthus) taşı taşımaktan çok daha emniyetlidir, zira bunlara yıldırım dokunmayacağını öne sürerler.

Fakat birkaç yıl önce Roma'da defnenin de yıldırım yüzünden kavrulduğunu işittim, yakut meselesini ise aşağıda tartışacağız, çünkü bunu iddia eden müellifler hafife alınacak kimseler değildir.

Eskiden yıldırımın hayranlık uyandıran bir kuvveti vardı, lakin savaş toplarının etkileri ve sayısının artmasıyla bu kuvvet eşsiz olmaktan çıktı, zira bunların yıldırımın şiddetinden pek az geri kaldığı görülmektedir.

Yıldırımın nereden geldiğini, ne kadar uzaktan ulaştığını ve yanında ne büyüklükte bir ağırlık taşıdığını bilmeyiz, hatta onun yalnızca şiddetli bir ateş olduğunu, hiçbir taş barındırmadığını öne sürenler de vardır. Kesin olarak bildiğimiz tek şey, koca kuleleri bazen tek bir darbeyle yarıp yıktığıdır.

Cardano ailesinin geriye kalan yegane ve pek kadim kulesinden, tek bir darbeyle on iki bin adetten fazla parçayı söküp fırlatmış ve dağıtmıştır. Bu makineler ise ekseriyetle altmış librelik demiri beş mil uzağa fırlatır, eğer tecrübe söze itimat kazandırmasaydı bunu söylemek cidden akıl almaz olurdu, aynı kütleler surları döver, kuleleri sarsıp yıkar ve hiçbir kuvvet böylesi bir felakete karşı koyamaz.

İşlenmiş Kıbrıs bakırından dökülen en hafif olanlar boru biçiminde bir namlu gibi imal edilir, dip kısmının ne daha dar ne de daha geniş olması icap eder, nitekim daha geniş olursa gülle tam oturmaz ve bu yüzden daha az vuruş gücüne sahip olur. Eğer tam oturursa, barutun çokluğundan ötürü parçalanma tehlikesiyle karşı karşıya kalır. Daha dar olanlar ise, daha uzun yapılsalar dahi icap ettiği kadar barut alamazlar.

Şayet namlu daha uzun tutulursa üst kısımları daha kısa kalır ve bu yüzden en az itiş kuvvetini verirler.

Demir gülle gerektiği kadar derine inmez de geride boşluk bırakılırsa, patlamayı daha gürültülü kılar, makineyi sarsar ve hatta bazen parçalar. Yine de sanatkarlar, hükümdarların büyük zararına olacak şekilde, apaçık olan kaide bilinmesin diye bazı ölçüleri dipte daha dar, bazılarını ise daha geniş uydurarak hata ederler, halbuki en iyi ve en sağlam olan tek bir kaide vardır, o da her yerin birbirine eşit olmasıdır.

Makinanın gülle ağırlığına oranı yüz kattır, şayet atılacak gülle yirmi libre ise, makine iki bin libre olacaktır. Dipte, yani barutun bulunduğu yerde kalınlık, gülle çapının dörtte üçü kadardır.

Gerektiğinde makinenin hem ağırlığını hem de ölçüsünü artırmak caizdir, lakin parçalanma tehlikesi yüzünden bunları azaltmak asla caiz değildir. Ağız kısmında makine dudağının kalınlığı, gülle çapının üçte birinden az olmamalıdır.

Namlunun çapı, söylediğim gibi, gülle çapına eşit olmalı, barutun ağırlığı da gülle ağırlığına denk gelmelidir. Yine de daha küçük toplarda, emniyet mülahazasıyla makinenin ağırlık ve kalınlığının gülleye nispetle daha büyük bir orana sahip olması ve aynı mülahazayla barut ağırlığının gülle ağırlığından biraz daha az tutulması icap eder. Dip kısmının ne kadar yer kaplaması gerektiği bu hesaptan anlaşılır, zira gülle ağırlığına denk gelecek barutu alacak kadar genişlik yeterlidir, ateşin yakıldığı delik dip kısmında da yer almalıdır, zira ateş yalnızca ileriye doğru alev aldığında makine o kadar geriye tepmez, bundan ötürü hem daha doğru nişan alınır, yani aynı vuruş elde edilir, hem de daha az tehlike arz eder.

Nitekim çok geriye teptiklerinde, onları kullanan askerleri ezerler, büyük toplar zapt edilmezse atışları isabetsiz kılarlar ve oturtuldukları kundakları tahrip ederler, şayet zorla durdurulurlarsa parçalanma tehlikesine maruz kalırlar. Şu halde parçalanmanın bir alameti şiddetle geriye tepmesidir, bir diğeri ölçünün uymamasıdır, nitekim namlu gerektiğinden daha ince yahut dar olduğunda ya da düzensiz ve eğri yapıldığında ki bundan daha beteri yoktur, parçalanır. Üçüncü alamet, malzemenin pul pul dökülmesi, yeterince dayanıklı olmaması, hava kabarcıklarıyla dolu bulunması veya üzerinde çatlak barındırmasıdır.

Dördüncüsü, pas tuttuğunda veya içine su aldığındadır, bin beş yüz kırk altı senesinde Pavia'da Corpus Christi yortusu alayı icra edilirken bu hata yüzünden patlayan toplar, alayı takip edenlerden beş veya altı kişinin canını almıştır. Beşincisi, gerekenden fazla barut konulduğunda ya da kalın yerine daha ince barut karıştırıldığındandır.

Nitekim alev büyüdüğünde ve çıkışta bir gecikmeyle karşılaştığında makine parçalanır. Gülle içeriye çok sert sıkıştırıldığında da parçalanma meydana gelir.

Zaten şüpheli olan bir makinenin güllesi atılırken parçalanmasını önleyecek bir çare, yere yatırılmasıdır.

Zira bu serbestlik sayesinde ateşin ittiği tarafa doğru sürüklenir, fakat bu durumda vuruş ve menzil son derece belirsizleşir. Bundan ötürü büyük makineleri hareketli kundaklar üzerine öyle yerleştirirler ki, yere ve ufka paralel olsunlar, böylece ateşi aldıklarında doğrudan geriye doğru çekilerek tehlikeyi bertaraf etsinler.

Bir de yeni bir tür ateşli silah vardır, uzunluğu bir buçuk arşın, ağırlığı yetmiş ila seksen libredir. Namlusu küçük bir top büyüklüğünde gülle alır. Ateşlendiğinde demir bir çubukla desteklenir ve kuyruğundan tutulur, tek bir adamın yükü ve makinesidir. Kalınlığı sebebiyle fevkalade sağlam ve son derece emniyetlidir.

Bir diğerinde ise ateşleme deliğinin yanında geniş bir oyuk bulunur, bu oyuğa hepsi aynı büyüklükte olan çeşitli hazneler yerleştirilir, bu haznelerin kanalları makinenin namlusuna tam denk gelir, böylece hazneler değiştirildikçe makine aşırı ısınmaz, bunları Pavia'da Saksonya Prensi'nin icadı olarak gördük.

Büyük olanlar, dediğim gibi, Kıbrıs bakırından dökülür, lakin en emniyetlileri demirdendir, bu sebeple şimdilerde küçüklerin hepsi demirden yapılır. Ne var ki büyük makineleri demirden işlemek pek zahmetlidir, bundan ötürü çoğunlukla Kıbrıs bakırından imal edilirler.

Küçükler tornada, büyükler ise erimiş metalden dökümcülük marifetiyle yapılır, ardından yine tornadan geçirilir. Makinelerin dökümü için kullanılan kalıplar ekseriyetle üç parçadan teşekkül eder, çünkü tek parçadan dökmek pek çetin olurdu, zira üç parçalı halde bile hayli ağırdır. Birinci parça namlu kanalı, ikinci parça erkek piston, üçüncü parça ise tabandır.

Makinenin kendisi ise ekseriyetle tek bir parçadan ibarettir. İki parçadan meydana gelen, tornalanmış bir vida dişiyle dipten birbirine bağlanan toplar da gördüm.

Malzeme, söylediğim gibi, işlenmiş Kıbrıs bakırıdır. Bu malzeme bakırın kendisinden ve takriben yedide bir oranında kara yahut beyaz kurşundan ya da pirinçten müteşekkildir.

Lakin böylesi büyük bir itiş gücünün sırrı baruttadır. Bu barut üç kısım güherçile, iki kısım söğüt kömürü ve bir kısım kükürtten meydana gelir ve büyük makineler için uygundur. Orta boy makineler için on kısım güherçile, üç kısım söğüt kömürü, iki kısım kükürt konulur.

Küçükler için ise her birinden olmak üzere on kısım güherçile, budaksız fındık ağacı kömürü, ardından bir kısım kükürt alınır.

Dövülürken ateş almasınlar diye evvela kuyu suyu ile ıslatıldıktan sonra ahşap bir tokmakla dövülürler.

Sirke katanlar yahut yanan su ilave edip Güneş altında kurutanlar da vardır, lakin bu haldeyken dövmezler, zira kolaylıkla alev alabilir.

Asıl dikkat edilmesi gereken husus, bütün bu maddelerin topraksı cüzlerinden arındırılmış olmasıdır, bilhassa güherçilenin (halinitrum), ta ki tamamen yansın ve geriye hiçbir şey kalmasın.

Bundan sonra, maddeler en ince zerrelerine kadar ufalanmalıdır, zira böylelikle parçalar birbirine en mükemmel surette yapışacaktır, bu da sıkça dövülür, ıslatılır ve kurutulursa gerçekleşir.

Üçüncü olarak, karışım tamamlandığında Güneş altında kurutulmalıdır, zira ateşin yanına koymak son derece tehlikelidir.

Şu halde artık barutun (pulvis pyrius) böylesine büyük bir tesire yol açmasının sebebi araştırılmalıdır, bu barut topa konulup gülle ile kapatıldığında ve makinenin dip tarafından dışarıdan ateş tatbik edildiğinde, derhal neredeyse bütünüyle alev alır ve yüz katından daha geniş bir yer işgal etmeye çalışır, nitekim avuç içindeki azıcık bir barutun dahi en az yüz katı kadar bir hacmi kapladığını tecrübe göstermektedir, zira bir darı tanesi kadar, yani darı tanesi büyüklüğündeki bu barut ateşlendiğinde bir ceviz kadar yeri alevle doldurur.

Görülmektedir ki ve bu sebeple daha az itiş kuvvetine sahip olurlar. Şayet uzatılırlarsa, barutun çokluğu sebebiyle parçalanma tehlikesine maruz kalırlar. Namlular şayet daha uzun yapılırsa, kafi miktarda barut alamazlar.

Dip kısımları daha uzun yapılırsa, yukarı kısımları daha kısa kalır ve bu yüzden güçlerinden çok şey kaybederler. Şayet demir gülle gereken derinliğe inmezse, boşluk bırakarak vuruşu daha zayıf kılar ve makineyi sarsar, hatta kimi zaman parçalar. Yine de ustalar, hükümdarların büyük zararına olacak şekilde, en bariz kaide değersiz görünmesin diye birtakım daha dar ölçüler uydururlar, kimileri dip kısmında, kimileri ise hatalı olarak daha geniş yaparak bunu denerler, halbuki en iyi ve en emniyetli tek bir kaide vardır, o da her tarafın denk olmasıdır. Makinenin gülleye olan ağırlık nispeti yüz kattır, öyle ki fırlatması gereken gülle yirmi libre ise, makine iki bin libre ağırlığında olmalıdır. Dipteki, yani barutun konulduğu yerdeki et kalınlığı, güllenin çapının dörtte üçü kadar olmalıdır.

Bununla birlikte hem ağırlığı hem de bununla birlikte makinenin ölçüsünü artırmak caizdir, lakin parçalanma tehlikesi olmaksızın azaltmak asla caiz değildir. En üstte, makinenin ağız kısmının et kalınlığı, gülle çapının üçte birinden az olmamalıdır.

Namlunun çapı, dediğim gibi, güllenin çapına denk olmalı, barutun ağırlığı da güllenin kendi ağırlığına eşit bulunmalıdır.

Lakin daha küçük kuşatma aletlerinde makinenin ağırlığı ve et kalınlığı, emniyet mülahazasıyla gülleye nazaran daha büyük bir orana sahip olmalıdır ve aynı mülahazayla barutun ağırlığı güllenin ağırlığından biraz daha az olmalıdır. Dip kısmın ne kadar hacim alması gerektiğinin hesabı buradan bellidir, zira güllenin ağırlığına denk gelen barutu ihtiva etmeye yetecek kadar olmalıdır.

Ateşin yakıldığı delik, dip kısmın zemininde yer almalıdır, zira ateş yalnızca ileriye doğru yöneldiğinde makine o kadar geriye tepmez, bu sayede daha doğru nişan alınır ve daha az tehlike arz eder.

Zira çok geriye teptiklerinde, küçük olanlar bunları kullanan askerleri yaralar, büyük olanlar ise şayet tutulmazlarsa hedeften sapan atışlar yapar ve bindirildikleri kundakları tahrip ederler, şayet zorla durdurulmaya çalışılırlarsa parçalanma tehlikesine maruz kalırlar.

Şu halde bu, şiddetle geriye tepmesi hali, parçalanmanın işaretlerinden biridir, bir diğeri ise ölçünün uygun olmamasıdır, nitekim gerekenden daha ince yahut daha dar veya eğri büğrü yahut eğik olduğunda ki bundan daha kötüsü neredeyse yoktur. Üçüncü işaret, malzemenin kendisinin pul pul dökülmesi yahut kafi derecede metin olmaması ya da hava kabarcıklarıyla dolu bulunması yahut çatlak barındırmasıdır.

Dördüncüsü, pas tuttuğunda yahut nem aldığında meydana gelir ki bu hata yüzünden 1546 senesinde Pavia'da Corpus Christi yortusunun merasimi icra edilirken, alayı takip eden kimselerden beş yahut altı kişi patlayan toplar sebebiyle helak olmuştur. Beşincisi ise şayet fazla barut koyarsan yahut kalın taneli yerine daha ince taneli barut doldurursan vuku bulur.

Zira alev haddinden fazla büyüdüğünde ve çıkış yolu bulmakta geciktiğinde makine parçalanır. Ayrıca gülle haddinden fazla zorlanarak itildiğinde de parçalanma vuku bulur.

Halihazırda şüpheli görünen bir makinenin parçalanmaması için çare, gülleyi fırlatacağı vakit yerde yatırılmasıdır.

Zira bu serbestlikle, ateşin sevk ettiği cihete doğru sürüklenir. Lakin bu halde pek belirsiz bir vuruş ve çıkış meydana gelir. Bu sebeple büyük makineleri tekerlekli kundaklar üzerine öyle yerleştirirler ki yere ve ufka paralel olsunlar, böylelikle ateşi aldıklarında tehlikesizce dümdüz geriye doğru tepsunlar.

Bir de başka bir nevi yeni ateşli silah vardır ki uzunluğu bir buçuk arşın, ağırlığı yetmiş ila seksen libre kadardır. Namlusu küçük bir kurşun gülle büyüklüğünde yuvarlağı alır. Ateşlendiğinde demir bir çubukla desteklenir ve kuyruk kısmından tutulur, tek bir adamın yükü ve makinesidir. Kaldı ki kalınlığı sebebiyle harikulade derecede kuvvetli ve bir o kadar da emniyetlidir.

Bir başkası ise deliğin yanında geniş bir oyuğa sahiptir, buradaki oyuğa hepsi aynı büyüklükte olan ve kanalları makinenin namlusuna tam denk gelen kovanlar yerleştirilir, öyle ki kovanlar değiştirildikçe makine ısınmaz, bunları Pavia'da Saksonya Dükü'nün icatları arasında gördük.

Dediğim gibi, büyük olanlar tunçtan (aes cyprium) yapılır, lakin en emniyetlileri demirdendir, bu sebeple artık küçüklerin hepsi demirdendir. Lakin büyükleri demirden imal etmek çok zahmetlidir, bu yüzden pek çoğu tunçtan dökülür.

Küçükler tornada, büyükler ise erimiş madenle heykelcilik sanatıyla dökülür, ardından tornadan da geçirilir. Makineleri dökmek için kullanılan kalıplar ekseriyetle üç parçadan teşekkül eder, çünkü tek parçadan dökmek pek müşkül olurdu, zira kalıp dahi ağır gelirdi. Birinci parça namlu, ikincisi erkek piston, üçüncüsü ise tabandır.

Makinenin kendisi ise ekseriyetle tek bir parçadan ibarettir. İki parçadan meydana gelenini ve vida dişiyle dipten birbirine bağlanmış olanını da gördüm.

Madde, dediğim gibi, yapay tunçtur. Tunçtan ve neredeyse yedide bir nispetinde kara yahut ak kurşundan ya da pirinçten (aurichalcum) mürekkeptir.

Lakin böylesine büyük bir şiddetin sebebi baruttadır. Bu da üç cüz güherçile, iki cüz söğüt kömürü ve bir cüz kükürtten meydana gelir, bu terkip büyük makineler için uygundur. Orta boydakiler için ise on cüz güherçile, üç cüz söğüt kömürü, iki cüz kükürt gerekir.

Küçükler için ise on cüz güherçile, budaksız fındık ağacı kömürü ile her birinden birer cüz kükürt konur. Bunlar, dövülürken alev almasınlar diye evvelce kuyu suyu ile ıslatılarak tahta tokmakla dövülmelidir.

Sirke katanlar da vardır, alevli su (ardens aqua) ekleyip Güneş'te kurutanlar da bulunur, lakin bu haldeyken dövmezler. Zira kolaylıkla ateş alabilir.

Asıl dikkat edilmesi gereken husus, bütün bu maddelerin topraksı cüzlerinden arındırılmış olmasıdır, bilhassa güherçilenin, ta ki tamamen yansın ve geriye hiçbir şey kalmasın.

Bundan sonra, maddeler en ince zerrelerine kadar ufalanmalıdır, zira böylelikle parçalar birbirine en mükemmel surette yapışacaktır, bu da sıkça dövülür, ıslatılır ve kurutulursa gerçekleşir.

Üçüncü olarak, karışım tamamlandığında Güneş altında kurutulmalıdır, zira ateşin yanına koymak son derece tehlikelidir.

Şu halde artık barutun böylesine büyük bir tesire yol açmasının sebebi araştırılmalıdır, bu barut topa konulup gülle ile kapatıldığında ve makinenin dip tarafından dışarıdan ateş tatbik edildiğinde, derhal neredeyse bütünüyle alev alır ve yüz katından daha geniş bir yer işgal etmeye çalışır, nitekim avuç içindeki azıcık bir barutun dahi en az yüz katı kadar bir hacmi kapladığını tecrübe göstermektedir, zira bir darı tanesi kadar, yani darı tanesi büyüklüğündeki bu barut ateşlendiğinde bir ceviz kadar yeri alevle doldurur.

Akıl da bunu göstermektedir, zira ateş seyrek ve latif bir madde olup geniş sınırlara yayılır, halbuki toprak ve barut katı ve kesiftir. Bu sebeple alev alan barut dar bir yerde sıkışınca, makineyi her taraftan şiddetle sarsar ve güllenin zorla hapsedildiği yerden başka hiçbir yerde daha kolay bir çıkış bulamadığından, büyük bir gayretle onu fırlatıp atar, evvela namlu boşluğu boyunca, ardından bu muhafaza edilen şiddetle dışarı savurur, oradan kesintisiz bir hamleyle uzun mesafeleri aşar ve karşısına çıkan her şeyi devirip yerle bir eder. Böylesi bir hadisenin büyük bir gürültüyle vuku bulması da pek tabiidir, zira bu ateş aniden ve öylesine büyük bir şiddetle çıkar ve havayı birdenbire sarsar.

Güllenin kendisi de havayı hızla yararken tiz bir ses çıkarır. Kaldı ki güherçile ve her nevi tuz, kendi kendine serbest ateşe konulduğunda dahi azımsanmayacak bir çatırtı husule getirir.

Bu üç sebepten, lakin bilhassa birincisinden ötürü, makine ateşlendiğinde böylesine büyük ve gök gürültüsüne benzeyen bir patlama kopar.

Şayet barut birdenbire yanmazsa, bu durum ya ağır işlemesinden ya saflıktan uzak bulunmasından yahut iyi işlenmemiş olmasından ya da içinde az güherçile bulunmasından ileri gelir, o vakit zayıfça ve cılız bir sesle yavaşça fırlar. Şayet gereğinden fazla ince taneli olursa, bütünüyle aynı anda alev alarak makineyi parçalar.

Açıktır ki, ateşe dönüşme sürati hararet ile barutun direnci arasındaki orana bağlı olduğundan ve barut inceltildikçe direnç azaldığından, barutun bu mükemmelliği sonsuza dek ilerleyebilir, öyle ki bir anda bütünüyle alev alır, o vakit aniden bir çıkış yolu bulamadığında, nitekim her hareket zaman gerektirir, makineyi parçalar.

Böylece yalnızca bütün makineleri parçalayacak bir barut yapmakla kalınmaz, aynı zamanda büyük makinelere daha ince barut konursa bunlar helak olur, öte yandan ince ve küçük makinelere daha kaba barut konursa küreciği (sphaerula) zar zor fırlatabilirler. Dolayısıyla bu usul belirli ve dar sınırlar arasına yerleştirilmiştir, makineleri kullanacak kimseler açısından tehlikeyle doludur.

Oysa bu makineleri güvenle, en büyük şiddetle kullanacak ve yöneltecek kişi, makinelerin yapısına uygun barutu gerektiği gibi imal eden ve tatbik eden kimsedir. Bundan başka, makinelerdeki bu usul lağımlarda da mevcuttur, fakat orada çok daha hayranlık vericidir.

Böylesine dehşet verici bir icadın müellifi Sienalı Francesco Giorgio idi. Bu zat İspanyollara, Napoli yakınlarında bulunan, Fransızların savunduğu ve şimdilerde Castel dell'Ovo denen Lucullus Kalesi'ni nasıl yıkacaklarını öğretti. Hatta oradaki kilise, içindeki Fransızlarla birlikte dağdan denize savruldu.

Binaenaleyh, kale çoğunlukla bir dağın üzerinde bulunduğunda ve konumu sebebiyle ele geçirilemez göründüğünde, dört arşın yüksekliğinde, iki arşın genişliğinde eğik bir lağım kazarlar, uzakta olduğun müddetçe eğiklik pek mühim değildir, ancak temellerini yıkmayı amaçladığın yere ulaştığında oyuğun eğik olması gerekir, tıpkı A noktasının yanında olduğu gibi, nitekim orada dağın katı maddesi bulunmalıdır ki hapsolmuş ateşin kuvveti açıklık sebebiyle dağılmasın, ardından bu yer baştan başa neredeyse tamamen barutla doldurulur, hem de en incesiyle. Bir fitil ise a noktasından oyuğun ağzı olan c noktasına kadar uzatılır, burada barutun bulunduğu a noktası yakınında fitil yapağı gibi kalın ve geniştir. Fitilin tamamı sirke, kükürt (sulphur) ve güherçile (halinitrum) ile kaynatılır, ardından barutla kaplanıp güneşte kurutulur, kuruduktan sonra üzerine yeniden gayet ince barut serpilir ve a noktasından b noktasına kadar bir kamışla sarılır, ardından takozlar ve taşlarla c ağzı d noktasına kadar öyle bir dikkatle kapatılır ki geriye yalnızca kamışın sığacağı yer kalır.

Böylece fitilin başlangıcı olan b noktası ateşlendiğinde, barut sayesinde ateş büyük bir süratle a noktasına kadar ulaşır ve barutun tamamını alevlendirir, burası takozlar ve taşlarla tıkanmış olduğundan ve fırlatılsalar dahi hiçbir çıkış yolu bulunmadığından, çünkü e noktası A ile, d noktası c ile, b noktası da e ve D ile aynı doğrultuda değildir, dağın yarılarak üzerindeki her şeyi yıkması ve koca dağ kütlesini sarsması kaçınılmazdır. Bu sebeple b a yolunun kısa olmaması ve a noktasının dağın ince bir kısmında bulunmaması icap eder, aksi halde zayıf bir engelle karşılaşan ateş dışarı püskürür ve yukarıdaki yeri hasarsız bırakır.

Belki biri, bir hekimin zehirleri öğretmediği gibi insanlığın felaketine yarayan böylesi şeyleri de öğretmemesi gerektiğini ileri sürebilir. Fakat biz bunları öğretmiyoruz, bilakis halk arasında yaygın şekilde bilinen ancak sebepleri meçhul olan hususların sebeplerini gösteriyoruz. Zaten yeni bir felakete yol açabilecek hiçbir şeyi asla yazmadım.

Fakat maksadımız, doğanın sırlarından kaynaklanan ve zaten bilinen şeylerin sebeplerini göstermektir, öyle ki tıpkı Hendese unsurları gibi sarsılmaz bir kanıtla apaçık hale gelsinler, dağların bile devrilmesine yol açan böylesi büyük bir mucizenin sebebi işte bu eğikliktir.

Lakin bunları bir kenara bırakıp, zihinlerde mühim şüpheler doğuran ateşin kuvvetine dönelim.

Nitekim onun hareketle korunduğunu söylediğimizde, biri çıkıp, "Madem küller her türlü hareketi engelliyor, o halde kor niçin açıkta durmaktansa küllerin altında daha iyi korunur?" diyebilir. Bu, çözümü kolay bir şüphedir ve yalnızca büyük, gayet müşkil ve pek güzel meseleleri ele almayı amaçlayan bu kitaba hiç uygun düşmez. Bu sebeple gelecekte bu tarz şüphelerden kaçınacağım.

Buna şöyle cevap vermek kafidir, ateş daima bir harekete sahiptir, ancak kordaki hareket pek zayıftır ve küllerin altında dahi varlığını sürdürür.

Korlar açıkta kaldığında, etrafını saran hava ateşi bozar, zira bozulmaktansa bozmayı yeğler, böylesine zayıf bir hareket ise onu koruyamaz, ancak külle örtüldüğünde havanın zararından korunur ve emniyette olur. Dolayısıyla ateş üç şekilde muhafaza edilir, ya mumlarda olduğu gibi hareketi kendiliğinden ortaya çıkarır ve alevin kendi hareketiyle kendini koruduğu her durumda böyledir, ya rüzgar estiğinde yahut körüklerde olduğu gibi hareketle dışarıdan beslenir, nitekim neredeyse bütün büyük yangınlar şiddetli rüzgarlar eserken çıkmıştır. Üçüncüsü ise küllerin altında olduğu gibi hava temasından korunmasıyla olur, lakin yine de nefes alabilmelidir, bu küllerin yabancı bir maddeden olması veya bazı odunlarda görüldüğü üzere kor etrafında kendi kendine oluşması fark etmez.

Bir diğer şüphe de ateşe buza kıyasla niçin daha çok cevher (substantia) demeye meyilli olduğumuzdur, nitekim hiç kimse buza cevher dememiştir, oysa çoğu kimse ateşe yalnızca cevher demekle kalmamış, onun öyle olduğunu da düşünmüştür, halbuki her ikisi de ilintidir (accidens). Sebebi gayet açıktır.

Bizler ilinti adını, dayanağı bozulmadan varlığını sürdüren şeylere veririz, buz da böyledir. Zira donarak katılaşan su, zeytinyağı, süt ve şarap, don çözüldüğünde yine aynı maddeler olarak görünür.

Oysa ateş çoğu şeyi bozar ve geriye kalan taşlar ile madenler, altın, gümüş ve birkaç değerli taş müstesna, şiddetle zarar görmüş görünür, bu sebeple ateşin hararetten daha üstün bir şey olduğu zannedilmiştir, fakat bu farkın sebebini yukarıda izah etmiştik.

Şüpheye değer bir başka husus da ateşin her türlü hararetten ayrı bir şey olarak görülmesiydi, nitekim rengi değiştirse ve kendine benzetse de her ateş parlamaz, kızgın demir ve kaynayan kükürt böyledir, buradan demirin ateş formunu çoktan kabul ettiği anlaşılır, yine de parlamaz, benzer şekilde yanan suyun çıkardığı ateş yalnızca maddesinin seyreltikliğinden ötürü değil, daha az sıcak olduğundan da parlamaz, bu sebeple tükense ve parlasa bile, üzerine yapıştığı ve suyun bizzat ıslattığı bezi yakmadığı sürece buna ateş denilmesi gerektiğini güçlükle söylerim. Aynı şekilde daha uzun süre damıtılır ve inceltilirse, büyük bir mucize eseri olarak eli yakar da el bunu hissetmez.

Dolayısıyla doğru şekilde incelenirse, hararet belirli bir sınıra ulaştıktan sonra ateş adını almayı hak eder, bu sınır ise tek bir noktadan ibaret olmayıp havanın üstesinden gelebildiği andır.

Oraya ulaştığında ise, tıpkı hararetin kendisi ve bizzat ateş arttığı gibi, o nispetle parlaklık, ışık ve kuvvet kazanır. Dolayısıyla başlangıçta söylediğim gibi ateş, kurulukla birleşmiş gayet şiddetli hararetten başka bir şey değildir, zira kuruluk olmadan ateş var olamaz.

Aksi takdirde kaynayan suyun ateş olması gerekirdi, dolayısıyla ateşin mahiyeti hararete bağlı olduğu kadar kuruluğa da bağlıdır. İşte bu sebepten ötürü herhangi bir odundan meşale yapmayı öğrendik. Fakat daha yoğun ve katı odundan yapılırsa daha uzun ömürlü olur.

Bir arşın kalınlığındaki meşe sürgününü tepesinden dibine kadar, dip kısmı tek parça kalacak surette on iki, on altı veya daha fazla parçaya bölersin, ardından fırında iki veya üç gün kurutulur, sulu nem kovulup geriye yağlı kısım kaldığında meşale gibi yanar, uzunluğu bir insan boyuna erişiyorsa, gayet parlak bir ışıkla bir buçuk saat boyunca canlı bir alevle devam eder, ateş soğuk şeylerle söndürüldüğü gibi ıslak şeylerle de boğulur, ıslak şeylerle boğulması iki sebeptendir, hem zıt olduklarından hem de nefes almasını ve hareket etmesini engellediklerinden, soğuk şeylerle ise yalnızca zıt olduklarından söner, böylece su ateşi üç ayrı sebeple söndürür.

Nihayet geriye onun meydana geliş sebeplerini göstermek kaldı ki bu sebepler kendi içinde azımsanmayacak bir kapalılık taşır. Öyleyse evvela kaç yolla meydana geldiğini inceleyelim. Yayılma, geri çekilme (antispasis), çarpma, sürtünme, çürüme (putrefactio) ve toplanma yoluyla meydana gelir.

Zira içbükey aynalarla yahut şeffaf küreciklerle meydana gelen ateş apaçık toplanmaya aittir. Fakat toplanmanın mantığı gizli değildir, nitekim on adama onar sikke dağıtırsan her birinin birer sikkesi olur, fakat beş kişiye dağıtırsan ikişer sikkesi olur.

Eğer büyük bir mekâna yayılmış olan ısı bir araya toplanırsa, o büyük miktarda ne varsa bu cüzî miktarda da bulunur, bu sebeple dar bir mekânda toplanan büyük ısı büyük tesirler meydana getirecektir ve bundan ötürü büyük olarak adlandırılmayı hak edecektir, böylece ateş olacaktır. Zira bu husus o kadar açık bir biçimde izah edilmiştir ki tekrar edilmesi asla icap etmez.

Lakin karşıt çekimle (antispasis) hasıl olan şey, birleşmeye (coitio) irca edilir. Zira karşıt çekim, şeyleri bir araya zorlamaktan başka bir sebeple tutuşturmaz, öyleyse bunun da sebebi anlaşılmıştır. Yayılma (propagatio) yoluyla ateşin yukarıda nasıl neşet ettiğini ise daha önce göstermiştik. Tabiatça sabit ve fani olan her bir şey, kendisine benzer olanı tevlit etmeye istidatlıdır. Bu yüzden ateşten ateşin tutuşmasında şaşılacak bir şey yoktur, fakat sürtünme ve çarpışma hareketten neşet eder, oysa çürüme (putrefactio) tek başına ateşi tutuşturmaya kafi gelmez, ancak ya başka bir ısıyla kuvvet bulur ya da hareketle, karşıt çekimle yahut birleşmeyle.

Şayet hareket vasıtasıyla ateşin nasıl tutuştuğunu öğretirsek, ateşin tutuşabileceği bütün yolları birden göstermiş olacağız, her ne kadar çok daha fazlaymış gibi görünseler de hakikatte bunların yalnızca üç tane olduğunu, yani birleşme, yayılma ve hareket olduğunu ispat edeceğiz.

Hareketten ateşin nasıl meydana geldiğini göstermek ise, hareketin ısının sebebi olduğunu izah etmekten başka bir şey değildir, zira hareket ısının sebebi ise, onun artışının da sebebi olacaktır.

Ateş ise, daha evvel söylediğimiz üzere, hadsizce artmış ısıdan başka bir şey değildir. Bu sebeple Aristotelesçiler hareketin hangi yolla ısıttığını araştırırlar ve pek çok lakırdı ederler, nihayetinde ise ısının hareketin bir eseri olduğu neticesine varırlar, bu da adeta "bilmiyoruz" demek gibidir. Zira bir şeyi yine kendisiyle açıklamak, boşboğaz ve kifayetsiz kimsenin şaşmaz alametidir.

Nitekim bazıları, her zamanki müphem tarzlarıyla, bu ısının havada zaten mevcut olduğunu, lakin hareket vasıtasıyla bu surete intikal ettirildiğini ve bunun da yıldızlardan neşet eden ısı olduğunu söylemişlerdir.

Ne tuhaf adamlardır ki, yıldızları sıcak addetmezler, sonra da o ısının yıldızların ateşi olduğunu ileri sürerler. Yıldızların bizatihi sıcak olmadıkları halde sıcaklık hasıl ettikleri kabul edilse dahi, hareketin bu ısıyı nasıl artırdığı şüphesi yeniden zuhur eder. Zira yıldızlardan daha evvel tevarüs edilen sıcaklığın, hareket olmaksızın henüz ateş mahiyetinde olmadığı muhakkaktır.

Alexander, ateşin taşlardan sökülüp çıkarılmadığı, bilakis orada mahsur kalan havanın ani bir sürtünmeyle ateşe inkılap ettiği fikrinde haklıdır. Fakat durum böyleyse, ne sebeple porfir taşı gibi gayet som ve fevkalade sert taşlardan ziyade, kristal ve kalsedon gibi daha yumuşak olanlardan ateş çıkmaktadır?

Yine ne sebeple aynı cinsten iki taştan, mesela kristallerden ziyade, kristal ile çelikten ateş neşet etmektedir? Bundan da öte, ki en mühim husus budur, şayet yalnızca hava tutuşuyorsa, bu kıvılcımlar ekseriyetle ve sanki ağır cisimlermişçesine ne diye ağır ağır aşağıya inmektedir? Zira saf ateş ya aşağı inmez yahut bir tazyikle zorlanırsa süratle iner. Mademki bazısı yavaşça inmektedir, öyleyse bunlar yalnızca havadan ibaret değildir.

Dolayısıyla taşın içinde ateşin hapsolmadığını söylerken Alexander haklıydı. Zira ateş taşı yakardı, taş da ona dokunanın elini yakardı, kolayca tutuşur ve besine ihtiyaç duyardı, iki taş birbirine vurulduğunda da kolayca parlayıp çıkardı, nitekim iki kalsedon taşında sürtünme ateşi çıkarmaya yeterli gelirdi. Bunların hiçbiri vaki olmadığına göre, taşın içinde ateşin bulunmadığı ayan beyan ortadadır.

Fakat daha evvel dediğim gibi havadan da türemez, zira taşlar ne kadar sertse, ateşin neşet etmesi için o kadar şiddetli darbeye muhtaçtır. Şayet çelik ile kristalden ateş çıkaran darbeye benzer bir vuruşla havanın aniden sarsılması kafi gelseydi, iki parça çelikten de ateş hasıl olabilirdi, lakin öyle değildir, bilakis söylediğim gibi daha sert olanlar daha şiddetli darbeler talep eder ve daha som, daha diri bir ateş meydana getirirler, öyle ki bunun kıvılcımı azımsanmayacak bir müddet baki kalır.

Hatta camsı ve yumuşak bazı taşlar vardır ki, en hafif darbelerle yahut sadece ovulmakla ateş verirler, fakat bu ateş pek az yaşar. Taşın cevherinden ateşin neşet ettiğine dair kesin delil şudur ki, onun sürtünmesi olmaksızın ateş asla çıkmaz, hava da dediğimiz gibi kıvılcımlara değil aleve inkılap eder.

Hatta hava yerine su ile örtülmüş değirmen taşları bile döndürüldüklerinde ateş çıkarırlar, taşlar da ancak köşelerinden ateş saçar.

Demek ki taşlarda gizlenmiş bir ateş yatmamaktadır, ne de havanın sarsılmasıyla havadan türemektedir. Bu taşlarda bilkuvve ateş bulunduğuna dair de hiçbir kesin emare yoktur, zira ateşe atıldıklarında dahi güçbela tutuşurlar, soğuktan asla alev almazlar ve bilakis kuvvetle soğuturlar. Bu sebeple aşikardır ki, taşın sürtünmeyle cevherinin en ince parçalarına ayrılmasından ateş neşet etmektedir ve bu maddenin yahut ötekinin bu işe daha müsait olması bundandır.

Nitekim kalsedon, kristal ve bu kabilden daha saf, bir hayli sert ve latif bir cevherden müteşekkil olanlar son derece müsaittir. Aksine kırılgan, pek ziyade sert yahut kesif bir cevherden meydana gelenler ise asla müsait değildir. Fakat ısının hareketle tutuşmasına dair ayrıldığım yere dönmek lazımdır, zira hemen her şeyin buna bağlı olduğu görülmektedir.

Nitekim sudan hiçbir vakit ateşin tutuştuğunu görmeyiz, havadan ise ancak yayılma yoluyla tutuşur, hareketle değil, şayet yağ ve şarap gibi nemli şeylerden biri tutuşursa, hareketle değil ateş vasıtasıyla alev alır.

Öyleyse hareketle tutuşan şeyin nemli değil kuru olması icap eder, başka bir ateşten tutuşan şey ise nemli de olabilir. Demek ki kuru olan ve şiddetle sarsılan şey, yarı yarıya ateştir.

Zira dediğim gibi ateş, şiddetli sıcaklık ve kuruluktur, bu yüzden kuru olan nesne yalnızca ısınmaya muhtaçtır, parça ile bütünün hükmü ise aynıdır.

Eğer şiddetli bir hareketle ısınıyorsa, pek şiddetli biçimde ısınacaktır. Kuru olan nesne hareketle çarpıştığında, nadir ve latif bir hale gelmesi zaruridir, latif ve kuru cevher ise ateş tabiatlıdır. Zira her madde muayyen bir miktar altında sureti kendine çeker.

Bu hususta isabetle söylenmiş tek söz şudur, mürekkep cisimlerde bulunan ve yıldızlardan gelen o ısı, kuru maddeye bitiştiğinde, nemlilik de buna mani olmadığından, zira maddenin kuru olduğunu evvelemirde kabul etmiştik, hareket vasıtasıyla aşırı derecede incelip latifleştiğinde ve taşın evvelki sureti bu incelik sebebiyle zaafa uğradığından, taşın arazları baki kalıp cevheri yok olmasın diye, ısının tesiriyle ateşin suretini kabul ederler.

Demek ki bu usul, bir bakıma birleşmenin zıddıdır, zira birleşmede madde sabit kalırken ısı toplanır, burada ise aynı ısı altında maddenin kendisi incelir.

Bunun hakiki sebep olduğuna delil şudur ki, su hareketle havaya dönüşür, nitekim suların büyük bir şiddetle düştüğü yerlerde herkes bunu müşahede edebilir.

Zira latifleşen cevher nem ile birleştiğinde havanın suretine bürünür. Lakin soğuk havada ve taş gibi soğuğun galebe çaldığı bir maddede, soğuk daha kuvvetli olduğu halde ısının nasıl galip geldiğine şüphe edeceksin. Cevap veririm ki, soğuk fiil halinde anlaşıldığında, o pek az ısıdan başka bir şey değildir, var olmayan şeyin ise hiçbir tesiri yoktur.

Bu yüzden soğuk galip gelmez, zira o yalnızca bir tür yokluktur (privatio), galip gelen ısıdır, bu ısı ise altındaki cüzî maddeye nispetle büyüktür.

Soğuğun, ısının yokluğundan başka bir şey olmadığına delil, üç günde bir gelen sıtmanın titremesidir, onda hiçbir soğuk madde bulunmayıp yalnızca ısının firarı söz konusu olduğu halde, yine de hafif olmayan bir soğukluk hissedilir. Isı az bir maddede bulunduğunda varlığını muhafaza eder. Aynı sebeple kuruluk da nemin yokluğundan gayrı bir şey değildir.

Bu yüzden kuru olanın nemlendirilmesi imkânsızdır, zira yokluktan melekeye (habitus) dönüş olmaz, bilakis nemlendirmek daha müşküldür, zira nemlilik unsurdan gelen bir mebdedir, ısı ise semadan gelir ki daima yayılır.

Öyleyse bunlar yalnızca maddelerin eklenmesiyle tazelenir, soğutmaya yahut kurutmaya daha kolay cevaz verilir, zira bu tebeddüller bir engelle tahakkuk eder. Kadimler ateşi ve suyu tabii şeylerin mebdesi kılmakta haklıydılar, zira birinde ısı, diğerinde nem bolca bulunur. Havayı mebde kılsalardı daha da haklı olurlardı, şayet hava sıcak ve nemli olsaydı. Toprağı ise kimse mebde kılmadı, zira o hem soğuk hem kurudur. Fakat fıtrata aykırı olarak sıcak olanlar güçlükle soğur, zira hareket onları muhafaza eder. Fıtraten böyle olanlar ise daha da güç soğur, çünkü hareketleri daimîdir. Lakin soğuk havada bir ateş kıvılcımı, imdada yetişilmezse derhal söner.

Fakat hava, yalnızca dıştan kuşattığı için, içeride vaki olan oluşumu menedemez. Lakin yine diyeceksin ki, şayet soğuk fiilen hiçbir şey değilse, sadece ısının yokluğuysa, soğuk şeyler nasıl soğutur da sıcaklar ısıtır? Soğuk daima bol maddeyle beraberdir, gayet latif bir şeyin soğuk olması ise imkânsızdır, bol madde ise ısının nüfuz etmesine ve hareket etmesine mani olur, bu suretle soğutur. Demek ki ısıtan şey bizzat ısıtır, soğutan ise ancak araz yoluyla (ex accidenti) soğutur.

Belki de soğuk şeylerden ötürü soğuduğumuzu, sonra da sıcak şeylerden ötürü aniden ısındığımızı hissettiğimizden, soğuğun da meydana getirilmiş bir tür suret gibi göründüğünü öne sürerek karşı çıkacaksın. Oysa daha önce dediğim gibi, soğuk, sıcağın yokluğundan (privatio) başka bir şey değildir, hareket eden ve durağan kalmayan şeyler de soğurlar, su ve sert rüzgârların havası gibi.

Dahası, temas ile soğuma gerçekleştiğinde, sıcaklık açıkça içeriye kaçtığından yalnızca yüzey soğur, bu sebeple herhangi bir şeyin aniden büsbütün soğuması mümkün değildir, ancak zaman geçtikçe en iç kısımlar dahi soğur.

Ve bunlar, içinde hiçbir çelişki bulunmayan tabii şeylerin temelleridir.

Bu nitelikleri cevherlere yapışık zannedenler ve soğukluğun tabiatın bir ilkesi olduğunu düşünenler ise pek çetin meselelere saplanırlar, görünen şeylerin sebeplerini açıklayamazlar, her şeyi sessizliğe ve muğlak, hatta müphem sözlere bürümeye çabalarlar.

Demek ki sıcaklığın kendisi göksel cisimlerin has niteliğidir, onları harekete geçirir ve hareketin yardımıyla ateşi yaratır. Şayet madde tarafından bastırılır ve engellenirse soğuğu doğurur.

Hareketi sebebiyle aynı halde kalmayan şeyler ise daha soğuk hale gelirler, su ve hava gibi, fakat havanın itidalini sağlayan, Güneş'in ve onu ısıtan diğer yıldızların kabul ettiği ışınların çokluğudur.

Toprak ise su kadar soğuk olamaz, zira hareket etmez. Böylelikle uzun zamandır gizli kalmış pek çok tabiat sırrını gözler önüne sereceğimiz bu esaslar tayin edildiğine göre, yeniden ateşin bahsine dönelim. Ancak evvelemirde cevherlerin inceliği (subtilitas) üzerine birkaç hususu öne koymak gerekir.

Kimi şeyler kendiliğinden incedir, hava gibi, kimileri miktar cihetinden incedir, kıl gibi, kimileri aktıkları için incedir, kan gibi, kimileri en ince kısımlara ayrılabildikleri için incedir, altın gibi, diğer bazıları ise bunlardan birkaçına birden haizdir, ameliyelerimizin vasıtaları olan ruhlar (spiritus) gibi.

Sanat eliyle pek çok şey inceltilir, lakin sanatın kendisi ne cevheri karıştırır ne de seyreltir, yalnızca miktarı değiştirir. Ateş ise şayet seyreltirse ayırır, yahut karıştırırsa seyreltmez. Zira kesif olanları ayırarak inceltiyormuş görüntüsü verir. Yalnızca tabiat aynı anda hem cevheri karıştırmaya hem de seyreltmeye kadirdir.

Çünkü az önce dediğim gibi, şimdilerde çekilebilen, dövülebilen şeylere ince derim, bu tür dövülgen şeylerin ise rutubetli olması zorunludur, ateş ise kuruttuğundan, ayırmaksızın seyreltemez.

O halde ateş ya kuru şeyleri ufalayarak seyreltir, kumu toza dönüştürdüğü gibi, ya madenleri erittiği gibi eriterek, ya da damıtmalarda olduğu gibi ince kısımları ayırarak yapar bunu.

Fakat kuru şeyleri ufalayıp nemli şeyleri erittiğinde, aynı zamanda onları seyreltir de.

Yine de damıtmalarda bir şeyin seyrelip bir diğerine karışması mümkündür, bu da ateş vasıtasıyla değil, sıcak ve nemli vasıtasıyla vuku bulduğunda gerçekleşir.

Zira sıcaklık karıştırır ve nem ile birlikte seyreltir. Bu ameliyeyse kapların kaynar suya daldırılmasıyla yapılır ve buna Meryem banyosu (balneum Mariae) derler.

Damıtmanın bundan sonraki en iyi türü at gübresinde olandır, ardından külde yapılan gelir, en mükemmeli ise yağı çıkarıldıktan sonra arta kalan zeytin küspesinde yapılanıdır. Zira zeytin küspesi sıcak ve nemli bir cevher olduğundan sıcaklığını aylarca muhafaza edebilir, zeytinin cevheri üzüm tanelerinden daha kesif ve yağlı olduğu nispette de bu sıcaklığı onlardan çok daha uzun müddet korur.

Fakat bunların hiçbiri madenleri eritemez, madenler ateşe muhtaçtır. Ateş vasıtasıyla yapılan damıtma pek şiddetli olsa da, karışmaya ve hakiki seyreltmeye elverişsizdir, külde yapılan damıtma da neredeyse buna benzer.

Zira ateşle damıtılmış olanı tortularıyla karıştırırsan, hacmine oranla evvelkinden daha ağır ve aynı zamanda daha kuru hale gelir. Demek ki hakikatte seyreltmeyi yapan ateş değildir, bütün cevheri pişiren ve karıştıran tabiatın ta kendisidir.

Bundan ötürü incelikleri sebebiyle her şey bir araya gelir, karışım daha kesif hale gelir, yine de en ince parçalardan meydana gelmiştir. Dolayısıyla tabii pişirmede, en sert şeyleri eritirken ateşin gücünü, seyreltirken de ılık banyonun tesirini gösterdiğinden, daha kesif parçalar ufalanır ki bu ateşe tek başına yaptırılamaz.

Lakin buradan önemsiz sayılmayacak bir şüphe doğar, zira şayet ateş her şeyi ısıtıp kurutuyorsa, damıtma yoluyla elde edilen bütün suların sıcak ve kuru olması gerekirdi, cevherin sulu olması da buna engel teşkil etmez, nitekim yanan su böyledir ve insan bedenini fevkalade ısıtır ve kurutur.

Öte yandan, cevherin üstün gelmesi sebebiyle bütün sular soğuk ve nemlidir. Fakat bu iki hüküm de her zaman doğru değildir, bilakis bu sulardan bazıları elde edildikleri şeylere koku, tat ve tesir cihetinden daha çok benzerler, gül suyu gibi.

Bir maşraba sinirotu suyu her yerden fışkıran kanı durdurabilir, oysa marul suyu daha soğuk olmasına rağmen aynı tesiri göstermez.

Geçenlerde bir kimse hafızasını güçlendirmeye çalışırken, oğulotunu üç gün boyunca beyaz şarapta dövdü, ardından şarabı hafifçe sıkıp damıtma yoluyla suyunu topladı, bunu içtiğinde hafızasını yeniden kazanmış gibi göründü.

Lakin ciğeri sıcak mizaçlı olduğundan, sıhhatini neredeyse büsbütün berbat etti. Filozoflar bu usule göğe yıldızlar dikmek demişlerdir.

O halde bu suların kendilerine has kuvvetleri muhafaza edip etmediği sorulagelir. Vaktiyle hekimliğin kötüye kullanılışından bahsederken, koku ve tattan mahrum kaldıkları için hiçbir kuvvetlerinin bulunmadığını söylemiştik.

Zira pelinotu suyu ne pelinotu gibi kokar ne de acıdır, bilakis şaşılacak şekilde tatlımsıdır. Ne var ki gül suyunu bir kenara bıraksak dahi yanan su, bu sularda bir kuvvetin bulunduğuna delil teşkil eder.

Zira şayet bunun ateşten ileri geldiğini söylersen, diğer suların hiçbirinin neden böyle olmadığını açıklayamazsın. Çünkü bu su fevkalade ısıtır, kurutur, nüfuz eder, keskin kokar ve yanar. Dolayısıyla sularda bir kuvvetin bulunduğu artık kesindir, lakin hepsinde değil ve eşit derecede de değil.

Zira ince bir cevhere sahip olup soğukla birleşen şeyler, gülde olduğu gibi, kendilerine benzeyen bir su verirler. İnce ve sıcak cevhere sahip olanlar ise, şarapta ve kimi madeni maddelerde olduğu gibi, kendilerine benzeyen lakin yakıcı bir su verirler. Kesif ve sıcak olanlar ise, pelinotunda olduğu gibi, kendilerine benzemeyen ve bozuk bir su verirler. Kesif ve soğuk olanlar ise, kabakta olduğu gibi, kendilerine benzemeyen lakin bozuk olmayan bir su verirler. Bu kaideye göre, hafif ateşte elde edilen suların kuvvetlerini kolayca öğrenirsin.

Zira şiddetli ateşe muhtaç olanların tümü kuvvetle kurutur, çoğunlukla da ısıtırlar.

O halde burada bir başka şüphe daha hasıl olur, beşinci öz (quinta essentia) dedikleri mutedil bir su yapmak mümkün müdür? Göstereceğim üzere bu, esir (aether) olacaktır, yani son derece ince, hareketli ve hareket vasıtasıyla mutedil bir sıcaklığı koruyan, hatta en üst derecede tutan bir cevher.

Demek ki bu cevher bütün kuvvetleri muhafaza edebilir ve ömrü uzatabilir. Zira son derece ince olduğundan, katı maddelerin içine nüfuz ederek ilk neme karışır ve onun içinde bulunan fazlalıkları, atıkları ayırır.

Çok fazla sıcağa sahip olduğundan, yabancı ve saf olmayan ne varsa dışarı atar, bu sebeple de tabii sıcaklığı yeniden canlandırır.

Zira ihtiyarlık, tabii sıcaklığın azalmasından başka bir şey değildir, tıpkı ateşte söylediğim gibi hareket engellendiği için azalır, nitekim bunun durumu da ona benzer.

Hareket ise toprak cevherinin bolluğu sebebiyle engellenir. Çünkü yalnızca toprak pek bol maddeye sahiptir ve hareketten büsbütün mahrumdur.

Öyleyse bu su mutedil bir sıcaklıkta olduğundan, ne kalbi taciz eder ne de ciğere zarar verir. Dolayısıyla zikrettiğimiz bu faydaları yalnızca o sağlayabilir.

Yeni Dünya'daki Hispaniola'dan bin iki yüz mil uzakta bulunan Bonicca adasında, bir dağın tepesinde ihtiyarları gençleştiren, lakin ak saçları değiştirmeyen ve yerleşmiş kırışıklıkları gidermeyen bir pınarın bulunduğunu rivayet ederler. Bu hususta süregelen şöhretin yanı sıra, vaktiyle İspanya Krallarının sır kâtibi olan Milano'lu Petrus Martyr Anglerius, yeni keşfedilen dünyaya dair yazdığı onluklarında muteber bir şahittir.

O halde konunun çok uzağına düşmemek için meseleye dönecek olursak, yanan su aralıksız bir döngüsel hareketle inceliğini koruyarak tadındaki ve kokusundaki yakıcılığı ve keskinliği üzerinden attığında, esir haline gelir. Yine de başlangıçta pek hoş kokar.

Zira hoş koku, keskin bir kokunun mutedil hale gelmesinden başka bir şey değildir. Biberin veya zencefilin güzel kokmamasının sebebi budur, zira haddinden fazla keskindirler, yine de az bir miktarları hoş kokar.

Aksine hoş kokan şeyler, yani tarçın, kakule, safran, karanfil, zambak ve misk, mutedil derecede keskindirler.

Bunlardan fazlaca bir miktar buruna yaklaştırılırsa, biber gibi beyni çarparlar ve artık hoş kokuyor gibi görünmezler.

Sarımsak ve soğan, çürümeden uzak olmayan bir neme sahip oldukları için, her ne kadar keskin olsalar da, itidalden yoksun bulunduklarından kokuşurlar, öyleyse yanan su, inceliğini koruyarak bir mizaca kavuşursa, kokulu hale gelmesi zorunludur, şayet kokulu hale gelirse, karşılığında esire (aether) dönüşmüş olması da zorunludur.

Engerek etiyle gençliği tazeleyen bir su yapıldığı gibi, babamın yanında gördüğüm üzere çöpleme ile de yapılır, ancak bunlar bedenleri hırpalar ve gençliğin sahte bir suretini satın alırlar, hakiki gençlik bahşetmezler.

Oysa esir, sahip olduğu gençliği uzun süre muhafaza edip onu güzelleştirdiğinde, hakiki olanı bahşeder.

Fakat en sıcak olan ateşten, esir daha ince değil midir? Şüphesiz öyledir, zira ona komşudur ve bu yüzden son derece hafiftir, nitekim yıldızlardan aşılanan sıcaklığı, inceliğini koruyarak dolaşım ile dengeler, tıpkı bunun gibi, bu su da ateşin hararetiyle en yüksek dereceye ulaştırıldığında, bizatihi inceliğinin hareketiyle soğur ve itidal kazanır. Bu sebeple hem bu su hem de esir, ölümlü olanlar ile ölümsüz olanlar arasında adeta birer vasıtadır. Zira hem mevkisi hem mizacı hem de cevheri göğe pek yakın olduğundan bozulması mümkün değildir.

Aşağıya doğru itildiğinde ise soğur ve böylece nice çağlar sonra bozulur.

Bu bakımdan ölümlü ile ölümsüz arasında bir vasıtadır, Stoacılar insan ruhunun da bu cinsten olduğuna inanırlar.

Lakin bu esir yanan sudan işlendiğinde, ısıyla incelip hareketle sıkışmadığı için, azımsanmayacak derecede ince bir hale gelir.

Dolayısıyla her ikisi de benzer bir usulle meydana getirilir, ateşin hararetiyle başkalaşan her ne varsa, aşikâr bir hararet ve kuruluk kazanır, kireç ve kül gibi, ancak bunlar birbirinden farklıdır, çünkü kireçte hararet tükenmez, külde ise neredeyse tamamen tükenmiştir.

Bu sebeple kireç ve külden yakıcı ilaçlar terkip edenler, kireçten bilhassa hararet, külden ise kuruluk beklerler. Metalleri ayıran suyu elde edenler de böyledir. Bu ise şu usulle yapılır,

Bir cüz kaya tuzu, kaya şapı dedikleri sıvı şaptan üç cüz, yarım cüz kum, özenle kurutulup arındırıldıktan sonra cam kaplarda ateşle damıtılır, ilk başta damlayan ise ayrı bir yerde toplanır, kabın çeperi nihayet safran rengine büründüğünde, ateş artırılarak bir diğeri gelir, bu da ekseriyetle ilkiyle toplanır, şayet kuyu suyuyla toplasan dahi yine de öylesine keskindir ki, gümüşü çözündürür ve onu altından ayırır.

Ayrıştırma ise şu şekilde yapılır, çıkarılan sudan az bir miktar al, içine en saf gümüşten bir obolos, yani on iki buğday tanesi ağırlığında koy, bunu küllerin üzerine bırak ve gümüş çözünene kadar orada tut.

Bu işlem, kabın dibine ince kirece benzer tortular çöktürür, bunları aldıktan sonra, arta kalan daha saf suyu, daha önce ayırmış olduğun suyun tamamına kat, bu su da benzer bir usulle o tortulara benzer maddeleri dibe çöktürür, bunları da aldığında, suyun tamamını son derece saf ve altın dışındaki gümüş ile diğer metalleri çözündürmede daha etkili bir halde bulursun. Kolayca uçup gittiğinden ötürü, cam bir kapta özenle ağzı kapalı tutulmalıdır.

Bunun ne denli büyük kuvvetlere sahip olduğunu takdir etmek isteyen biri için, daha önce dediğim gibi kuyu suyuyla toplandığında dahi ateşsiz yirmi dört saatte gümüşü suya dönüştürdüğü, küllerin hafif hararetinde ise iki veya üç saatte bunu başardığı düşünülürse, o nihai buharlara ve dönüştükleri suya hayranlık verici, hatta inanılmaz bir kuvvet atfetmeyecek kimse yoktur.

Nişadır ve güherçile tuzları ile eşit miktarda zaç (vitriol) ve sıvı şaptan yapılan, son olarak bunlara dörtte bir oranında bakır pası ilave edilen su da aynı cinstendir, bu su da aynı sanatla yapılmıştır ve taşları bile esirgemez. Şayet mücevherleri parlatmakta kullanılan zımpara denen istridye taşından bir miktar eklersen, beslendiği için daha bol ve daha iyi bir su elde edersin.

Bu tecrübelerden hareketle, bu suyun neden bu kadar kuvvetli hale geldiğini görelim, zira tecrübe açıkça göstermektedir ki, daha kuru olan cüz ateşin kuvvetiyle inceltildiğinde, yakıcı ve kemirici bir ateş kuvveti kazanır. Lakin ayrıştırma suyu, yanan su gibi neden alev almaz? Çünkü yanan su daha sıcak, daha ince ve daha az kurudur, bu yüzden alev alabilir ve fevkalade ısıtabilir, fakat kemirmez.

Diğeri ise kemirebilir ama alev alamaz ve pek az ısıtır. Benzer bir usulle, zaçtan ateş kuvvetiyle çıkarılan yağ, en kuru cüzü neme dönüştürdüğü vakit son derece keskindir ve dili ateş gibi dağlar.

Aynı usulle, bir sonda vasıtasıyla mesaneye zerk edildiğinde mesane taşını derhal kıracak bir suyun yapılabileceği de aşikârdır. Zira iki şey gereklidir, hem taşı ufalamalı hem de mesaneye zarar vermemelidir.

İlkini usul ve madde sağlayacaktır, nitekim nihai buharları akrep külünden yahut Makedonya maydanozundan yahut taş delen otundan veya yengeç taşlarından elde ederiz. Zira böylece porfir taşını bile ufak parçalara ayıran bir su meydana gelecektir.

Zararsızlığı ise, şayet suyun elde edildiği madde her türlü tuzluluktan ari olursa sağlanır.

Öyleyse su, herhangi bir tuz cinsinden, şaptan, zaçtan veya şarap tortusundan değil, az önce zikrettiğimiz şeylerin birinden elde edilmelidir.

İnce bir aklı teyit etmek için her daim dikkatli bir tecrübeye ihtiyaç vardır, ta ki böylesine incelikle araştırdığımız hususları, tecrübeyle güvenle teyit edilmiş olarak insanlığın hizmetine sunabilelim.

Nitekim güvercin gübresi ile yapışkan otunun, bu ikisinden birinin bu sanatla suya dönüştürüldüğünde, en sert mesane taşlarını kırabileceğini bilirim.

Lakin bunu hem başaracak hem de zararsız olacak şeyin ne olduğunu tecrübe göstermelidir. Zira teke kanı, tavşan postu ve cam da aklen pek makbul sayılır,

Fakat bunlardan hiçbiri tek başına değil, belki de bunlardan bazıları bir arada ve belirli bir ölçüyle olmalıdır. Şüphesiz bunun madeni cinsten olması yahut madenin tabiatına bürünmüş bulunması icap eder.

Vaktiyle Cenevizli biri tarafından bulunduğunu, lakin bunu kimseye öğretmek istemeyen bu zatın ölümüyle tekrar kaybolduğunu işitmiştim. Bunun kesinlikle bulunabileceği ve sanatının bu olduğu muhakkaktır.

Fakat konuya dönecek olursak, bir şüphe doğmaktadır, eğer bu suları, yani yanan suyu ve ayrıştırma suyunu büyük bir hararet meydana getiriyorsa, nasıl olur da dokunulduğunda soğuk hissederler? Yahut şayet zaten soğumuşlarsa, neden metalleri eritirler veya hararetten bir nebze kalmışsa, neden bir hareket olmaksızın büsbütün sönmez yahut bir hareketle destekleniyorsa, neden böylesine hazır olan maddeyi tutuşturmaz? Tecrübe bunlardan hiçbirini öğretmez. Doğal karışımlarda da aynı kaide geçerlidir.

Nitekim kükürt pek kolay alev alır, buna rağmen kendiliğinden soğuktur, karabiber dili yakar ve yenildiğinde bedeni şiddetle hararetlendirir, buna rağmen dokunulduğunda soğuktur ve ateşe yaklaştırıldığında güçbela tutuşur.

Filozoflara yaraşan, duyularla sabit olan, her gün temas ettiğimiz ve bulunduklarında büyük faydalar sağlayan bu hususları araştırmak iken, el altında olanları terk edip, araştırılan şeyin ne olduğunun dahi aradığımız şeyi nasıl tayin edeceğimiz kadar belirsiz kaldığı, yeni isimlerle bezenmiş yeni meseleler uydurmak değildir. Kaldı ki, neredeyse hiçbir zaman vaki olmasa da, bir mesele bin defa doğru çözülse bile, insan soyuna hiçbir fayda sağlamaz.

Bunun açık bir delili, bunca asır boyunca pek çok seçkin zatın, yanlış ilkeler üzerine dayandıklarından, hayata dair hiçbir faydalı şey bulamamış olmaları, yalnızca saçmalamak ve gürültü koparmaktan başka bir şey yapmamış bulunmalarıdır.

Öyleyse, onları ayıplayarak kendim de onlara benzemeyeyim diye, pek lüzumlu olan bu meseleyi halletmenin vakti gelmiştir.

İlk olarak, gözlerimizle gördüğümüz şu husus kabul edilmelidir, filozofun da adeta vahiyle bildirircesine söylediği gibi, karışımların yegâne maddeleri toprak ve sudur, hararet ise bunları karıştırarak olgunlaştırandır. Şayet toprak ve hararet ziyadesiyle bulunursa, az önce zikredilen sularda olduğu gibi, ateş tabiatlı bir şey meydana gelir. Şayet pek çok toprakla birlikte ılımlı bir hararet bulunursa, ona toprak tabiatlı denir.

İlkinin misali karabiber, ikincisininki taşlardır. Şayet su galip gelir, toprak az bulunur, hararet ise büyük olursa, hava tabiatlı olur ki bu her türlü yağlı ve kolayca parlayan şeydir, her türlü sıvı yağ, iç yağları, kükürt ve katran bu kabildendir, şayet hararet az olursa, pek çok sebze gibi su tabiatlı olur. Karabiber neden kolayca alev almaz? Çünkü incelmiş cüzün yanında pek çok toprak unsuru barındırır.

Nitekim topraksı olanın, çokça madde içerip hareketi engellediği için, ateşin meydana gelmesine direndiğini daha önce öğretmiştik.

İkinci Kitap

Fakat karabiberin hafif olduğunu söyleyeceksin. Cevap veriyorum, bu içi boş olduğundandır, oysa tözü (substantia) ağırdır ve iyice dövülürse hiç de hafif kalmaz.

Kükürt ise nemli olduğundan dili yakmaz, lâkin şiddetle sıcak olduğundan tutuşur. Bu ilkeler kabul edildikten sonra meselenin çözümüne geçelim. Karışımların kendisinde yalnızca üç şey görünür, toprak, su ve bunları karıştıran sıcaklık.

Zira toprak ile suyun kendiliğinden karıştığı açıktır, hava karışımdan kaçınır, onu bunlarla asla karıştıramazsın, ondan daha ince bir şey olsa dahi karışmaz.

Ateşten ise şüphe edilmemelidir, zira ne bir elementtir ne de bir şey meydana getirir. Dolayısıyla ateşle meydana gelmez, şayet karışımlar bunlardan oluşsaydı zorla karışırlardı.

Ateşin bir şey meydana getirmediği zaten gösterilmişti, açıktır ki o dışarıya çağırır, meydana getiren ise her şeyi içeriye geri çağırır.

Ateş aynı zamanda kurutur, oysa meydana gelenler parçaları bir arada tutan bir tutkal gibi olan neme muhtaçtır.

Yine ateş ayırır ve böler, oysa oluşum sadece karışmaya değil bir kaynaşmaya (crasis) da muhtaçtır. Ateş nitelikleri de en yüksek dereceye çıkarır, oysa oluşuma uygun düşenler ve birbirine karışanlar nitelikleri karşılıklı olarak kırarlar. Nihayetinde meydana getirmek semavî sıcaklığın has görevidir, ateşinkinin değil, zira ateş hayat kuvveti değildir.

Ateş yine de cisimleri karıştırır, lâkin bu durumda tözlerin kendilerini böler ve ayırır.

Bu sebeple ekmek ateşle pişer, et ise bozulur, lâkin çiğ et yemeyi alışkanlık kabul etmediğinden onları ateşle pişiririz. Şayet etleri ve yumurtaları çiğ yemek âdet olsaydı, ömrün uzunluğuna az katkı sağlamazdı.

Lâkin bunları çiğ yemek pek mümkün olmadığından, çiğ tüketilebilen süt, bal, yağ, tereyağı, şeker ve daha ince tözlü sebzelerin çoğu yenirse, hem yaşam hem sıhhat için daha yararlı olacaktır.

Zira her ne kadar dediğim gibi ateş cisimleri karıştırsa, kükürt ve cıvadan zincifre meydana getirse de, besinlerin tözlerini ayırır,

Ve ince olanı kaba olandan ayırarak daha kötü kılar. Bu yüzden tiksinti engel olmasaydı, yumurtaları, istiridyeleri ve uzun kabukluları çiğ yemek pişmiş yemekten daha iyi olurdu.

Ve genel olarak güçler yerinde olsaydı ve tiksinti insanları rahatsız etmeseydi, besinler için ateşe neredeyse hiçbir ihtiyaç veya fayda kalmazdı. Fakat yaban hayvanlarının yahut köylülerin tarzında uzun yaşamaktansa, nefis ve kısa yaşamayı yeğlediler.

Yine de çiğ gıdalarla beslenmenin, bu şekilde yaşayanların ömürlerinin uzunluğuna az katkı sağlamadığını düşünüyorum.

Zira çiğ olanlar sindirildiklerinde, ateşin kusurundan ari olmayan pişmişlerden daha iyidir. Lâkin küçük yaşlardan itibaren alışmak gerekir.

Sıcaklık bu bakımdan dört türlüdür, biri aslî failde, yani yıldızların ışınlarında olandır, diğeri fiilî halde fakat kurulukla birleşendir, üçüncüsü nemle birleşendir, dördüncüsü ise sıcaklığın izidir, sıcaklığın kendisi değildir.

İlkine semavî deme âdetindeyizdir, diğerlerinin kökeni ve pınarıdır, bu haliyle ısıtır lâkin maddeyle birleşmediği için henüz meydana getirmez.

Haksız çıkarılamayacakları hususlarda cüretkârane tartışan Aristotelesçiler, bunun bir sıcaklık olmadığını söylerlerdi. Zira göğün her türlü nitelikten ari olması sebebiyle hiçbir yıldızın sıcak olmadığını ileri sürerler.

İkincisi ateşî olandır ve öyle adlandırılır, hiçbir şey meydana getirmez, kuruluğa bağlandığından karışım yahut onlar olmaksızın oluşumun gerçekleşemeyeceği kaynaşmadan ziyade bozulma ve ayrışmanın aracıdır. Yalnızca ateş değil, onun cinsinden olan her türlü sıcaklık bozar ve oluşuma karşı koyar. Bu sebeple külde pişirilen yumurtalardan civciv çıkmaz.

Üçüncüsünün adı tabiî sıcaklıktır, kendisi de harekete muhtaçtır, zira fiilen var olan her sıcaklık harekete muhtaçtır ve tabi kılınmış maddeyi tüketir.

Bu ise iki türlüdür, biri kusursuz hayvanlarda, bilhassa kanlı olanlarda açık bir hareket ve çözülmeye sahiptir, yahut bitkilerde, onların tohumlarında ve madenlerde olduğu gibi gizli bir harekete sahiptir.

Zira bunlarda sıcaklık gizli bir harekete sahiptir, buna rağmen nemi çözer. Bunun delili, saklanan tohumların bir ya da iki yıllık bir süre boyunca yağlansalar dahi kurumaları, tıpkı insanlar gibi kırışıklıklar edinerek yaşlanmaları, hafiflemeleri ve kısır hale gelmeleridir.

Kuvve halindeki sıcaklık ise, karabiberde olduğu gibi sıcaklığın kuvveti bütün bitkiden tohuma aktarıldığında ve bütün bir dağdan madene geçtiğinde, yahut büyük bir kısımdan, pişmesi gereken şeyi, bilhassa topraksı kısmı aşırı derecede pişirdiğinde ortaya çıkar, o vakit şayet sıcaklık çok ise ateşî kılınır, az ise taş olur, şayet sulu töze çok etki ederse yağlı, az etki ederse sulu olur.

Belki sıcaklığın fiilen kalıp kalmadığını soracaksın, elbette kalır, lâkin tabiî olduğundan, karabiberde olduğu gibi nemli töze dayanır, bu sebeple yakamaz, tohum ağaçtan koparıldığında geriye pek azı kaldığından durum böyledir.

O halde karabiber ne tabiî sıcaklığı sebebiyle sıcaktır, zira o pek incedir, ne de yanmış tözü sebebiyle, zira o sıcaklığı değil, sıcaklığın izini tutar. Nitekim yanan su da sıcaklığı değil sıcaklığın izini tutar, soğumuş kül de öyledir.

Kireç ise sıcaklığı bir süre tutar, onu da kurulukta muhafaza eder, bu yüzden dokunana sıcak gelir, bilhassa içi öyledir, zira dışı hava tarafından soğutulur. Dolayısıyla üzerine az bir su serpilirse tutuşma eğilimi gösterir.

Fakat mum yandığında olduğu gibi ateşî sıcaklığın nemde bulunduğu görülür diyeceksin. Lâkin öyle değildir, zira nemden beslenir lâkin nemde bulunmaz.

Tıpkı insanın elma yemesine rağmen tözünün elmadan değil etten olması gibi, ateş de gerek nemli gerek kuru ince şeylerden beslenir, lâkin yalnızca kuruda ve onun en incesinde yerleşir.

Balıkların tavada değil kâğıtta nasıl pişirilebileceğinin keşfedilmesi de aynı sebeptendir. Kâğıt dediğimiz sade papirüsü seç, kandil gibi kenarlarını dikleştir, her yanına yağ dök ve yağ sızmadan önce alevsiz, temiz közlerin üzerine koy, ne ateşten kaçarak nüfuz eder ne de kâğıt yanar, zira yağın direnmesi sebebiyle kuruyamaz, ateş ise aşırı kuruluk olmaksızın ne alev ne hareket ateşi tutuşturacak denli inceltebilir, yine de közler değiştirildikçe yavaş yavaş ısınır ve şaşılacak derecede kaynar, öyle ki üzerine konulan balıklar pişer.

Peki, bir yumurtaya sarılan iplik neden yalnız közde değil alevde dahi yanmaz, zira sıcaklık en yüksek dereceye çıkarılmadıkça ateş meydana gelmez, oysa yumurtanın yanması mümkün olmadığından sıcaklığın en yükseğe ulaşması yumurta tarafından daima engellenir, yanmayan şey ise bir şekilde daima en sıcak olanı soğutur. Fakat sıcaklık nemde meydana getiriyorsa, kaynayan suda neden bir oluşum gerçekleşmez, zira o sıcaklık ya suyun tözünde değildir ya da kuru olan başka bir şeydedir, bunun göstergesi kaynar suyun ateş gibi yakmasıdır.

Suyun tözünde olmadığının kanıtı ise, ateş çekildiğinde suyun kendiliğinden soğumasıdır.

Fakat sıcaklık nemde olursa meydana getirir, nitekim et güneşe bırakıldığında kurtçuklar ürer, gübrede solucanlar hasıl olur ve Mısır'da gübreye gömülen yumurtalardan civcivler çıkar.

Vaktiyle Augusta Livia'nın koynunda, sırayla değişen hizmetçilerin yardımıyla bir yumurta kuluçkaya yatırdığında ibikli bir horoz çıkardığı rivayet edilir.

Kokuşmuş sıcaklık ise kuru olduğu için ateş nevinden sayılır, fakat oluşumla birlikte olduğundan tabiî sıcaklığa benzer.

Ateşî olandan belirgin bir hareketinin olmamasıyla ayrılır, oysa ateşî olanın hareketi vardır, bu nedenle birinden diğerine geçiş mümkündür, zira ılımlı ateşî sıcaklık çürütür, artan kokuşmuş sıcaklık ise yakar, tutuşturur ve alevlendirir. Kokuşma hummaları bu derece hararetli bundan ötürüdür.

O halde ateşî sıcaklığın tabiî sıcaklığa neden dönüşemeyeceğinin sebepleri açıktır.

Zira ateşî olan kurudur ve sıcaklıkla tabiî olanın sahip olduğu nemliliğe kavuşamaz, ateşî olan dışarı çağırır ve ayırır, tabiî olan içeri çeker ve karıştırır. Çünkü bütün nemli sıcaklıklar karıştırır.

Oysa tabiî olan kokuşmuşa ve ateşî olana geçebilir, zira nem sıcaklık sebebiyle kurutulur.

Bu yüzden ateş nemli şeyleri karartma eğilimindedir, çünkü nemi dışarı çağırır ve havayı defeder, kuru şeyleri ise beyazlatır, zira nemden ne varsa tüketir.

Yine şüpheye düşeceksin, şayet ateş suya tesir edip hava meydana getiriyorsa, neden yağlı bir nem meydana getirmesin, cevap veriyorum, yağlılık karışım sebebiyle hasıl olur, oysa ateş ayırır.

Kendi faydası uğruna ayırır, zira yanamayacak olan sulu kısmı dışarı atar, nitekim yeşil odunlar tutuşturulduğunda su sızdırırlar.

Bir zamanlar canlı iken içine beyhude sıcaklığın yerleştiği yağlı nemi ise tüketir.

Dolayısıyla yanan şeyin, saman, yanan su ve barut gibi son derece ince ve gayet kuru olması zaruridir, lakin barutta güherçile (halinitrum) sebebiyle topraksı bir cevher mevcuttur, bu yüzden gürültü çıkarır. Bundan ötürü bazıları, güherçileyi çıkararak gürültüsüzce gülle fırlatan bir barut tertip etmeye çalışmışlardır. Bu hal, şayet yavaşça ve büyük bir kuvvet olmaksızın vuku bulacaksa mümkündür.

Nitekim Brasavolus, Ferrara Dükü'nün bu nevi bir barut keşfettiğini, ancak bunun bir darbe ve gürültü olmaksızın atışı ancak takriben on iki adıma kadar ulaştırabildiğini nakleder, lakin daha önce söylediğimiz gibi, büyük bir kuvvetle gülle fırlatması külliyen imkânsızdır. Zira güherçile çıkarılsa dahi barut, gülle fırlatacak ve bunu gürültüsüz yapacak surette işlenebilir, fakat umumi kaide şudur ki, gürültüden ne kadar eksiltirseniz, darbe kuvvetinden de o kadar eksiltmiş olursunuz.

Binaenaleyh ateş, altına serilen maddeye göre başkalaşır ve onun kuvvetleri de değişir, öyle ki kömürden, meşe gibi daha sert odunlardan yahut taşlardan veya metallerden neşet eden ateş, gözü azımsanmayacak derecede rahatsız ederken, söğüt ağacından ve ekin sapından çıkan ateş neredeyse büsbütün zararsızdır.

Aynı kıyasa göre, daha da hayret vericidir ki, yumuşak odunların ateşiyle eritilen metaller daha ziyade dövülgen ve daha yumuşak hale gelir, daha sert odunların ateşiyle eritilenler ise sert ve gevrek olur, maddenin tefavütü bu derece tesirlidir. Ateşler dahi kendi tabiatlarından ve tatbik edilme tarzlarından ötürü muhtelif tesirler iktisap eder.

Ateşin kuvveti alttan verildiğinde zayıftır, et pişirdiğimiz zamanki gibi, daha şiddetle tesir etsin diye alta tatbik olunur, zira zikrettiğimiz üzere ateşin tabiatı yukarıya doğru meyleder.

Buna en yakın olanı, yansımalı ateş tesmiye ettikleri tarzdır, bu da ateş hem yukarıdan hem aşağıdan tatbik edildiğinde yahut bir yandan verilip karşı taraf ateşin kuvvetini geri yansıttığında hasıl olur, bu usulle yumuşak metaller bağlı bulundukları taşlardan sökülüp çıkarılır ve gümüş bakırdan tefrik edilir.

Üçüncü nev'i, kuşatıcı ateştir, yakmaya yahut eritmeye gayret ettiğimiz nesne, körükler olmaksızın her bir yanından ateşle sarıldığında bu suret hasıl olur.

Son tarz ise, bundan daha şiddetlisi bulunmayan tarzdır ki, gayet sert taşların derununda bulunan en müşkil maddeleri eritmeyi murat ettiğimizde kullanılır. Bu da şu usulle icra edilir,

Dört yahut en azından üç arşın uzunluğunda, bir karış genişliğinde, üç parmak kalınlığında, alt kısmı kıvrılmış ve takriben dirsek biçimi verilmiş, dibi olmayan, üzerine beyaz benekler serpiştirilmiş siyah çakmaktaşından kaplar yapılır, uzunluğunun ortasında bir delik ve bu delikte körüklerin nefesi içeri sevk edilsin diye pek itinalı yerleştirilmiş bir künk bulunur, dipte ise erimiş maddenin aşağı akması için bir delik yer alır, kabın dip kısmı, zikrettiğim bu menfez açıkta bırakılarak, balçık ve ufalanıp dövülmüş kömürlerin harç kıvamına ve gayet yapışkan bir hale getirilmesiyle tıkanır. Bu tertibat, madenci kolluğuna müşabehetinden ötürü bu namla anılır.

İçerisi eritilmesi murat olunan maddeyle ve münavebeli olarak kömürle doldurulur, hapsedilen bu ateş nihai bir kuvvete malik olur ve erimeyen ne varsa kâmilen yanmaya mecbur kalır.

Körüklerden içeriye künk vasıtasıyla üflenen havanın sağladığı fayda alelade değildir. Evvela, aşikâr olduğu üzere ateşi tutuşturur, alevi canlandırır ve ateşin bizzat kendisini daha şiddetle nüfuz etmeye icbar eder.

İkinci olarak, soğuk olduğundan ötürü madenin massettiği harareti sıkıştırıp içeriye iter ve böylece içinde bulunduğu maddeyi çözer.

Üçüncü olarak, eriyen bir şey varsa onun yanmasını meneder ve harareti teskin eder.

Bu hususları müşahede ettikten sonra geriye bazı şüpheleri izale etmek kalır, bunların ilki şudur,

Şayet nemin içinde bulunan sıcak unsur pişirir ve meydana getirirse, keza havayı yahut sıcak ve nemli maddeyi neşet ettirirse, mürekkep cisimlerin içinde havanın da mevcudiyetini kabul etmemize mani olan nedir, zira nasıl ki orada bulunan soğuk ve kuru madde saf toprak olmayıp, soğuk ve nemli madde de saf su değilse, aynı surette orada mevcut olan sıcak ve nemli maddeye hava, sıcak ve kuru maddeye de ateş denilebilecek ve böylelikle bu mesele Aristotelesçilerin re'yine rücu edecektir. Lakin aradaki fark hiç de az değildir.

Evvela, orada hiçbir hava yoktur, zira hava gayritabii olan ateşin hararetinden hasıl olur, meydana gelse dahi dışarı atılır.

Bu husus şuradan malumdur ki, tabii harareti kuvvetli olan kimseler yel illetinden azadedir, lakin safrası bol ve tabiatı sıcak olanlar ise pek az tabii hararete malik olduklarından yel illetine ziyadesiyle müpteladır.

Saniyen, oluşumun mebdeinde dört unsurun birbirine karıştığını söylemek başka şeydir, mürekkep cisimlerde bunlar karıştıktan sonra bu unsurlara benzer cüzlerin bulunduğunu ifade etmek bambaşka şeydir.

Buna ilaveten, ateşe benzer görünen o cüz, bizim bu ateşimize benzer ki onun da bir unsur olmadığı sabittir.

Nihayet, daha mühim olanı, topraksı ve susal cüzler tefrik edildiklerinde yalnızca keyfiyetleriyle değil, aynı zamanda cevherleriyle de toprağı ve suyu andırırlar, ateşe ve havaya müteallik olanlar ise cevherleriyle değil yalnızca keyfiyetleriyle benzerlik gösterir. Binaenaleyh daha evvel zikredildiği üzere toprak, su ve nem içindeki hararet her şeyi tevlit eder, bunlardan keyfiyet benzerliğine göre dört cevherin hasıl olduğu zannedilir, oysa soğukluk yalnızca bir vehimden ibarettir.

Bunu daha müşkil diğer bir sual takip eder, şayet kokuşmuş hararet kurulukta bulunuyorsa nasıl canlı neşet ettirir, zira onun ateş tabiatında olduğunu vazettik, buna rağmen hayvanları türettiği bedihidir.

Şayet nemin içindeyse nasıl ifsat eder, hakikatte ise kokuşma harareti canlı hiçbir şey vücuda getirmez, lakin tefrik etmek suretiyle geride yağlı ve topraksı bir öz bırakır ki bu öz Güneş'in hararetiyle harekete geçirilerek hayat tohumlarını kabul eder.

Fakat biz amellerin peş peşe gelmesinden ötürü yanılırız, zira bir cesedin kokuşmasıyla kurtçukların türemesi bir arada görünür. Halbuki kurtçukların kokuşmuş hararetten neşet etmediğini görmek mümkündür, aynı şeyin zıt tesirler husule getiremeyeceği ve tefrik yoluyla iş gördüğü, buna mukabil oluşumun imtizaç ile meydana geldiği kaidesi bir yana, muhtelif mahallerde ve muhtelif maddelerden aynı nev'e mensup ve birbirine müşabih hayvanlar vücuda gelir ve bu hal nihayetsizce uzayıp gitmez, binaenaleyh bunların Güneş gibi tek ve umumi bir hararetten neşet etmesi zaruridir. Şayet kokuşmuş hararetten vücuda gelselerdi, İran'daki balçıktan hâsıl olan sinekler ile İtalya'daki fışkıdan çıkanlar birbirine benzemezdi, demek ki bunlar tabii ve nem içinde müstakar bir hararetten doğmaktadır.

Ateş ifsat ederken hiçbir şey meydana getirmez, zira kendi şiddeti sebebiyle tabii hararetin fiiline mani olur ve canlıların tevellüdüne muhalif olan aşırı bir kuruluk getirir.

Binaenaleyh gübrede iki hararet mevcuttur, biri kendisi vasıtasıyla tefessüh ettiği kokuşmuş hararet, diğeri ise kendisi vasıtasıyla nebatatın ve hayvanların neşet ettiği tabii hararettir. Şayet kokuşmuş hararet tevlit etseydi, bu mezkûr şeyler kokuşmanın en şiddetli olduğu vakitte meydana gelirdi.

Lakin o vakitte meydana gelmezler, bilakis kokuşmuş hararet gevşediğinde ve nihayete erdiğinde azami derecede filizlenirler.

Bu sebepten, gübre tüterken tam ortasında değil, soğumuş olan yan taraflarında kurtçuklar ve nebatlar neşet eder.

İşte bu izahat hakiki manada burhanidir, zira gözün gördüğü her hususla muvafıktır ve cümle şüpheleri bertaraf eder. Binaenaleyh kokuşma nihayete erdikten sonra ilaçlar gübreye gömülürse, bir nevi tabii hararet kesbederler ve bu suretle imtizaç ederler, nitekim yağ ile şarap yerin altında bu tarzda birleşerek pelesenk yağı (opobalsamum) suretine bürünür.

Fakat tekrar sorarım, şayet tabii hararet ifsat etmiyorsa, tavuk kuluçkaya yattığında rüzgâr yumurtaları (hypenemia) [Yunanca] niçin çürür, deriz ki, bünyesinde oluşumun hiçbir ilkesi bulunmayan nesnelerde, hararet sarf olunduktan sonra aşırı gayret sebebiyle keskinleşir ve çürütür. Nitekim gözlerin üzerine bağlanan dana eti de çürür, çünkü bu nesnelerde tabii hararetin hiçbir mebdei yoktur.

Zira her harici hararet, kendisine harici kaldığı şeye nispetle gayritabiidir, içte hiçbir tabii hararet bulunmadığında ise harici addedilir.

Nitekim hareketin en derindeki hararetten neşet ettiğini ifade etmiştik, şu halde bir hararete tabii denilebilmesi için, onun derunda bulunması ve nemin içine raptolunması iktiza eder.

Aynı kıyastan aşikâr olur ki, engereğin harareti her ne kadar tabii olsa da insana niçin fayda vermeyip helak eder, zira bir nem içinde yerleşmiş bulunsa dahi insanın nemine muvafık düşmez, nitekim kimi hararet neme galebe çalar, kimi hararet onu dağıtır, az miktardaki tabii hararet ise aksine nemi teksif eder, bir diğeri ise yakıp kül eder.

Ateşten doğan her sıcaklık yakıp kavururken, her nemi yakıp kavuranın ateşten olduğunu söyleyemeyiz, o yalnızca o neme nispetle ateşlidir. Dolayısıyla bize düşen, yukarıda andığımız o kutsal sıvıya, babamın hazırladığı iksirden daha yakın bir şey olmadığını göstermektir.

Kokulu ağaç ve otların pek çoğu yanan su içinde tutulur, gübreye gömülerek yarı yarıya çürümeye bırakılır, böylece daha önce belirtildiği üzere ince kısım topraksı olandan ayrılır, ardından damıtma yoluyla, yalnızca tortuyu geride bırakıp en saf olan ne varsa çeker alırız. Bu terkip dişleri sağlamlaştırır, saçların ağarmasını geciktirir, hazma, hafızaya ve duyulara iyi gelir, her ne kadar pek çok insanı ileri bir yaşlılığa eriştirse de, kutsal sıvıdan hayli aşağıdadır. Çürütücü sıcaklık maddeleri bozup yozlaştırırken, aynı cinsten olduğu halde ateşten gelen sıcaklık neden bunu yapmaz diyeceksin. Bunun sebebi, ateşten gelenin dışsal, çürütücünün ise içsel olmasıdır, bu yüzden ateşten gelen sıcaklık kendine doğru çekerken, hem kurutarak hem çekerek iç kısımları kurutur, çürümeyi engeller.

Çürütücü sıcaklık kurutsa dahi, içte yer aldığından ve kendine doğru çektiğinden, zira her sıcaklık kendine doğru çeker, iç kısımları nemlendirir ve çürütür.

Çürütücü sıcaklık böylece hem kuruttuğu için ateşten gelenle, hem de en mahrem derinliklerde yerleştiği için doğal olanla uyuşur. Bu sebepten çürütücü sıcaklığa bazılarınca yerinde bir tespitle ateşten olan ile doğal olan arasındaki vasat denilmiştir. Zira töz bakımından ateşten olana, besine göre konumu bakımından ise doğal olana benzer, nitekim ateşten gelen daima besinin dışında yer alır.

Fakat çürütücü sıcaklık zehrin müsebbibi iken, ateşten gelenin neden tüm zehirlere direndiğini soracaksın, zira zehirli hayvanlardan kaynaklanan yaralar kızgın demirle dağlandığında zehirden arınır, hiçbir ilaç da ateşte yakılıp küle dönüştürüldüğünde zehir olarak kalmaz, oysa antik dönemde pişmiş denen, şimdilerde süblime edilmiş denilen maddeler, ne kadar sık pişirilirlerse o kadar zararlı ve ölüme o denli çabuk sevk edici hale gelirler.

Çürümedeki illet ile süblime edilenlerdeki illet aynıdır, nitekim pişen veya çürüyen şeylerde olduğu gibi, sıcaklığın arttığı ve nemin hapsedilip dışarı salınmadığı yerde zehrin kuvveti daha da şiddetlenir, oysa yandıklarında, külde olduğu gibi nemli olan her cüz yok olup onunla birlikte sıcaklık da nihayete erdiğinden, zehrin tüm kuvvetinin bütünüyle dağılıp gitmesi kaçınılmazdır.

Nitekim bir hekimin vebayı süblime cıva ile iyileştirmeye çalışması akıldışı değildi, zira ateşin gücüyle her zehir son bulur. Ausonius da yerinde bir ifadeyle şöyle demiştir,

Zinakar bir kadın zehir verdi kıskanç kocasına, Yetmeyeceğini sandı ölüme bu kadarı da. Ölümcül ağırlıkta cıvayı kattı aşına, Katmerli bir güç çabuk bir ecelle can alsın diye. O ölüm şerbetleri birbirleriyle yarışırken içte, Sağlık bağışlayan cevher galebe çaldı ecel getiren zehre.

Zira dediğim gibi, süblime cıva ateşin tabiatına sahiptir. Yine de vebayı bu yolla tedavi eden kimse, şifa verdiğinden çok daha fazlasını ilaçla öldürmekteydi. Şayet zararsız ve ateş tabiatlı bir ilaç hazırlanabilirse, şifa verebilecektir.

Her nasıl olursa olsun, dışarıdan uygulanan sıcak keten bezlerin dahi doğal sıcaklığı zayıflattığı bilinmelidir.

Aksine bir mantıkla, mide üzerine konulan tombul bir çocuk yahut semiz bir enik hazma büyük fayda sağlar, doğal sıcaklığı artırır, gerçi bu sıcaklık midenin sıcaklığıyla aynı değildir, hatta eniğin sıcaklığı türce bile farklıdır.

Böylece aşikardır ki, doğal bir sıcaklık başka bir doğal sıcaklıkla çatışmadığında, ateşin ateşle güçlenmesi gibi, bir hareketle teyit bulur.

Bunları açıkladıktan sonra, daha önce Hava, Su ve Toprak olmak üzere üç adet olduğunu öğrettiğim unsurların incelenmesine geri dönelim. Oluşumda (generatio) havanın karışması zorunlu değildi, zira sıcaklık edilgiye hiç de uygun değildir, unsurlar madde olarak bir araya gelirler, bundan ötürü toprak ve su yeterliydi.

Isıtması için de gerekli değildi, çünkü kökeni semavi olan bir başka sıcaklık gerekiyordu, bu sıcaklık da amele kafi geliyordu, iki ayrı hükümdar gibi iki sıcaklık olsaydı işler daha kötüye giderdi, ne soğuk unsurlar yabancı bir sıcaklığa, ne de zıt bir unsura itaat ederdi. Hatta bu bir oluşum değil, bir tür savaş olurdu. Bir kimse çelişkiler üzerine yazdığım kitaplarda farklı görüş belirttiğime şaşabilir.

Ne var ki orada maksadım eskilerin kanaatlerini takip etmekti, burada ise hakikati öğretmektir.

O halde hava unsuru ne sebeple yaratılmıştır, yıldızların ışınlarına maruz kalsın ve onların kuvvetlerini kabul etsin diye, hatta bunu öyle bir kabul eder ki, ani değişimlerde yalnızca hayvanları değil bitkileri de helak eder, nitekim bu 1549 yılında Ligurya'daki bütün narenciye ağaçlarını üç gün içinde görülmemiş bir afatla kurutmuştur, bunun sebebi, havanın sıcaklığın üzerine aniden çökerek hem bitkilerin hem de hayvanların açık gözenekli bedenlerine çarpması ve içerideki sıcaklığı söndürmüş olmasıdır, oysa yavaş yavaş sokulan uzun süreli bir soğuk, çok daha şiddetli olsa bile böyle yapmaz.

Şayet iddia ettikleri gibi hava kendiliğinden son derece sıcak olsaydı bu durum vuku bulamazdı, nitekim hava saydam ve ılımlı yaratılmıştır ki hayvanlar için sıhhatli ve elverişli olsun, boşboğazların gevelediği gibi son derece sıcak ve son derece nemli olsun diye değil.

Bu görüşü teyit eden ve çetin bir meseleyi çözen husus şudur, ağız bütünüyle açıkken nefes verildiğinde hava ısıtır, dudaklar büzülerek üflendiğinde ise soğutur, bunun sebebinin başka bir şey olmadığı açıktır, hava kendiliğinden soğuk olduğundan, bir itimle sevk edildiğinde sıcak buharları ardında bırakmak zorunda kalır ve kendisi tek başına bu itim gücüyle derinin gözeneklerine girer, bu iki nedenden ötürü kuvvetle soğutur, ağız bütünüyle açıkken yavaşça üflendiğinde ise bu iki durumdan hiçbiri meydana gelmez.

Fakat ya açık bir ağızla hızla üflersen, ya da büzülmüş dudaklarla elini çok yaklaştırarak üflersen, havayı ya pek az ısıtırsın ya da neredeyse hiç soğutamazsın.

Bundan dolayı kapalı bir dehlizi soğutmak murat edilirse, oraya doğru dar ve uzun pek çok geçit yöneltilmelidir. Hava, bütün darbeleri kabul edebilsin diye son derece incedir.

Zira toprakta katılık sebebiyle hareketler belirsiz kalır, suda ise yavaştır, darbeleri kabule en uygun olan ve inceliği sayesinde bunu yapabilen yalnızca havadır. Yukarıda anılan üç hareketin haricinde dört basit hareket daha vardır.

Son derece doğal olan semavi hareket, şeylerin belli bir itaatinden ileri gelen diğer bir doğal hareket, tıpkı suyun Ay'a, demirin de Herakles taşına yönelmesi gibi, hayvanlara mahsus olan iradi hareket, dördüncüsü ise şu an bahsetmeyi düşündüğümüz zoraki harekettir, zira diğerlerini kendi yerinde ele alacağız.

Böylece bütün basit hareketler yedi adettir, bileşik olanlar ise bunlardan hasıl olur. Filozof'tan kabul edilen önermeye göre, hiçbir şey bir hareket ettirici olmaksızın hareket etmez ve zoraki hareketle hareket eden şey ilkesini kendinde barındırmaz, çünkü hareketi sırf zorakidir, dolayısıyla ilkesi dışarıdadır, buradan hareketle zorla hareket ettirilenlerin hareket eden nesnenin dışındaki bir şey tarafından hareket ettirildiği sonucu çıkar. Bu ise havadan başkası olamaz, öyleyse zorla hareket ettirilenler hava tarafından hareket ettirilir.

Aynı şüphe hava hakkında da geçerliydi, çünkü doğru olan şu önermeye dayanır, hareket ettiren her cisim hareket eder, öyleyse hava atılan bir taşı hareket ettiriyorsa kendisi de hareket eder, demek ki hava da bir başkası tarafından hareket ettirilmektedir.

Ve bu yüzden tıpkı taş meselesinde olduğu gibi durup kalırız.

Havanın hafif olması sebebiyle kendi sureti tarafından hareket ettirildiğini söylerler, bu kanaatten şarihlerin hiçbirinin, bilhassa pek övündükleri Aristoteles'in anlayamadığı dört görüş doğmuştur.

Birinci görüşe göre, sözgelimi fırlatılan bir a taşı, fırlatanın kazandırdığı bir kuvvetle hareket eder, tıpkı ateşin ısıttığı bir nesnenin daha sonra başka bir sıcaklık kazanarak kendisinin de ısıtması ve uzun süre sıcak kalması gibi, hareket eden nesne de hareket ettirenden bir kuvvet alır ve duruluncaya kadar bu kuvvetle taşınır.

Eskilere ait olan ve Aristoteles'in getirdiği delille reddedilen bu görüş akla yatkındır, fakat değmediği halde yıldırımın ağaçları devirmesi de hareketin havadan kaynaklandığına bir delil olabilir. İkinci görüş Platon'a aitti, buna göre hareket ettirilen a nesnesi, hareket ettirici tarafından b noktasına kadar taşınır, ardından hareket ettirici onu bıraktığında, bu esnada hareketlinin bulunduğu yerde, yani A'da bulunan hava a ile b arasındaki boşluğu doldurur, böylece hareket halindeki a nesnesine temas eder, bu minvalde A hareketlisinin terk ettiği yeri, a nesnesinin halihazırda hareket ettiği itimle sürekli doldurur, nitekim bu, seyrekleşme hareketi sebebiyle veya bir boşluk hasıl olmasın diye zaruridir.

Böylece Platon şu şekilde akıl yürütebilir, herhangi bir itkiyle (impetus) hareket ettirilen şeyin ardından hava gelir, aynı itkiyle boşluğu doldurur ve hareket eden a nesnesine dokunur, dolayısıyla bizzat havanın kendisi a nesnesini, daha önce olduğu gibi sürekli bir hareket husule getirerek aynı itkiyle hareket ettirecektir, bu tarza da antiperistasis (antiperistasis), yani yerlerin karşılıklı değişimi yoluyla birbirini takip etmesi adını verir.

Aristoteles ise hareketin bu şekilde gerçekleşmediğini söyler, zira antiperistasis meydana gelse bile, hareket eden cisim onun vasıtasıyla ileriye itilemez.

Kendi gerekçesi şöyledir, antiperistasis ile hareket ettirenler bizzat kendileri de hareket ettirilirler, dolayısıyla hareket etmedikleri müddetçe hareket de ettirmezler, fakat a noktasında bulunan hava b noktasına vardığında, artık hiçbir şey tarafından hareket ettirilmez, zira işgal etmesi gereken yeri tutmuştur, bu sebeple b'de bulunarak a'yı kendi yerinden hareket ettiremez.

Açıktır ki bir cisim, ancak kendisi hareket ettirildiği müddetçe başka bir cismi hareket ettirebilir, bu kanıtlama şarihler tarafından anlaşılmamıştır, oysa Platon'un kanaatinin yanlış olduğunu apaçık göstermektedir.

Eskilerden bazılarının savunduğu üçüncü görüşe göre, hareket eden cismin önünde bulunan hava, diyelim ki cisim B'de iken c'de olan hava, d'ye doğru hareket eder ve boşluk kalmasın diye art arda gelişle B, hareket eden havanın yerine, c'ye naklolunur, aynı hava d'den e'ye doğru hareket eder ve hareket eden cisim aynı itkiyle onu takip eder, tıpkı bir öküzün öndeki havanın yerini veya sırasını alması, arabanın da ağırlığın veya hareket eden cismin yerini alması gibi, öküzün arabayı çektiği bağ ise seyreklik yahut boşluğun zorunluluğudur, böylece öküz ne kadar ve ne hızla hareket ederse, araba da o kadar ve aynı hızla hareket edecektir, hareket eden a cisminin önündeki hava ne kadar ve nasıl bir hızla hareket ettirilirse, hareket eden a cismi de onu aynı şekilde takip edecek ve böylece kesintisiz bir hareket meydana gelecektir, eskilerden bazılarının görüşü bu idi ve kimi kimseler bunun yanlış bir felsefi görüş olduğuna inandılar, zira ilk görüşe karşı ileri sürülen delille aynı mahiyetteki bir itiraz buna karşı da geçerli olduğundan, bu görüş bizzat kendisi tarafından terk edilmektedir.

Şöyle ki, eğer c havası D'ye naklolunuyorsa, bunun ne tarafından yapıldığı sorulur, eğer hareket eden cisim tarafından ise, o halde birbirlerini karşılıklı olarak hareket ettireceklerdir ki bu imkânsızdır, zira hareket eden cisim havayı c'den d'ye itecektir ve c'den D'ye nakledilen havanın da hareket eden cismi c'den D'ye çektiği çoktan varsayılmıştır, dolayısıyla aynı şey aynı şeye nispetle hem sebep hem de sonuç olacaktır. Şayet havanın kendisini naklettiğini söylersen, o halde hareket eden cismin de bunu niçin yapamadığını sorar ve ilk görüşe geri dönülür. Eğer havanın hareket ilkesine sahip olduğu için bunu yapabildiğini söylersen, bu hareketin ezeli ve ebedi olacağı sonucu çıkar, çünkü o ilke daima aynı kalacak ve kendi sureti tarafından hareket ettirilecektir, dolayısıyla daima eşit bir hızla hareket edecektir ki bu tecrübeye aykırıdır, ayrıca hiçbir zaman durmayacaktır ki bu da tecrübeye aykırıdır. Zira böylece elle fırlatılan bir taş bütün felek boyunca ve eşit bir itkiyle yol alırdı, açıktır ki onun önünden giden hava daima eşit bir itkiyle hareket ederdi ve hiç kimse bu itkinin niçin zayıflaması gerektiğine dair bir sebep gösteremezdi. Dördüncü görüş Aristoteles'e aittir, buna göre B'de bulunan ve taşı fırlatan kişi tarafından harekete geçirilen hava, hareket eden cismin önünde yol alır ve c'de bulunanı iter, c'de bulunan d'dekini, d'de bulunan e'dekini ve bu böylece, artık h'yi hareket ettiremeyecek kadar zayıf düşen g'ye varıncaya dek sürer, işte o vakit h hareket ettirilmediğinden ağırlığı çekmeyecek ve böylece cisim g'de sükûnete erecektir.

Bu suretle zorunlu hareketin (motus violentus) giderek zayıfladığını söyler, çünkü F, E tarafından hareket ettirilir, dolayısıyla E'den daha az bir itkiyle hareket eder, E de D'den daha az bir itkiyle, böylece zorunlu hareket tecrübeyle de sabit olduğu üzere daima zayıflar.

Burada hareket ettiricisiz bir hareket de söz konusu değildir, zira her bir cüz kendisinden önceki tarafından hareket ettirilir, nitekim F, E tarafından, E ise bizzat c tarafından hareket ettirilir. Üçüncü olarak, havanın her bir cüzünün hareket ettirmekten ziyade hareket etmeyi daha önce kestiği ifadesinin gerekçesi açıktır, zira D, c tarafından hareket ettirildiğinde E'yi hareket ettirir, çünkü c tarafından hareket ettirilmektedir, dolayısıyla D halihazırda E'de dururken D bizzat E'yi yerinden hareket ettirir, bu yüzden hareket ettirmekten önce hareket etmeyi bırakır, zira D, E'de iken D'nin hareketi durur, o esnada D'yi hareket ettiren c ise D'dedir, dolayısıyla c, D'de iken D, E'de sükûnet bulur ve o vakit c, F'ye doğru hareket eder ve ancak bir şey tarafından hareket ettirilebilir ki bu da D'dir, öyleyse D hareket ettirmekten önce hareket etmeye son verir, çünkü D, c'de bulunduğu müddetçe hareket etmez, sükûnet halindedir, yine de E'yi F'ye doğru hareket ettirir. Eğer bir cismin bizzat hareket ettirilmedikçe hareket ettiremeyeceğini itiraz olarak öne sürersen, bunun doğru olduğunu söylerim, fakat yine de ilk hareketin, yani hareket ettirenin hareketinin sonu, ikincinin hareketinin sonuna bitişiktir, aynı değildir, hareket ettirici, hareket ettirilen şeyden önce hareketten kesilir ve bunun sebebi en azından tabiatı gereği hareket ettiricinin hareket ettirmeden önce hareket etmesidir, bu sebeple dördüncü husus açıklık kazanır ki fırlatılan şeyin hareketi, birbirini takip eden sonsuz hareketlerden mürekkeptir ve araz bakımından süreklidir.

Nitekim bu durum, b havasının c'ye, bu esnada c havasının d'ye, d'de bulunanın ise e'ye nakledilmesiyle ve diğerlerinde de aynı şekilde vuku bulur.

İşte bu yüzden böylesi bir hareket aynı zamanda hızlıdır, zira birinin sonları diğerinin başlangıçlarına öyle bağlanmıştır ki sanki aynı anda nakledilmeleri gerekirmiş gibi görünür, oysa durum böyle değildir. Fakat birbiri ardına dizilmiş ve hepsi arabanın önünde bulunan on öküz tasavvur edelim, her birinin alnında diğer öküzün arka bacağına dokunacak bir üvendire bulunsun, o vakit birincisi hareket ettiğinde araba onu takip edecek, o da ikincisini hareket ettirecek, ikincisi üçüncüsünü ve daima görürsün ki her bir öküz hareket ettirmeden önce diğeri tarafından hareket ettirilir, buna rağmen sonuncusu neredeyse ilkiyle aynı anda hareket edecektir, bunun sebebi de böylesi bir ardışıklığın yalnızca on parçadan mürekkep olmasıdır, zira sadece on öküz vardır, oysa havanın ardışıklığı sonsuz parçalardan mürekkeptir, bu sebeple taşın hareketinin başlangıcından sonuna kadar hissedilir bir zamanı gerektirir.

Fakat İbn Rüşd'ün (Averroes) de haklı olarak söylediği üzere, havanın yoğunlaşması sonsuzluğu ortadan kaldırmaya yardımcı olur, hareketin daha çabuk durmasının ve sonsuz değil de yalnızca sayılamaz hareketler varsaymanın gerekli olmasının sebebi de bizzat budur.

Aristoteles'in zorunlu olarak hareket eden şeylerin hareketine dair bu görüşü günümüze değin hiç kimse tarafından layıkıyla anlaşılamamıştır.

Fakat bizim, en basit olan ve böylesine büyük güçlükler barındırmayan ilk görüşe daha çok ihtiyacımız vardır, üstelik hareket eden her şeyin bir başkası tarafından hareket ettirildiği varsayıldığında bu son derece doğrudur.

Fakat hareket ettiren şey, tıpkı suda ateşe bağlı olarak tabiatı hilafına meydana gelen ve ateş çekildiğinde dahi dokunanın elini yakan sıcaklık gibi, kazanılmış itkidir (impetus acquisitus), bu sebeple zorla yapışan bir araz da kendi kuvvetini muhafaza eder. O halde evvela aşikâr olan hususları dile getirelim ve uzun süreli ve hızlı bir zorunlu hareketin dört sebebi olduğunu belirtelim, birincisi, hareket ettirici sebebin başlangıçta hızlı hareket etmesidir.

İkincisi, geniş bir mesafede hareket etmesidir, bu yüzden savaş makineleri ne kadar uzun olursa, o kadar uzağa fırlatırlar, aynı şekilde yay her iki sebepten ötürü ne kadar çok gerilirse, oku o kadar uzağa atar,

Zira şayet B'ye kadar gerilirse, ok kirişle birlikte yalnızca B'den D'ye doğru hareket edecektir, eğer c'ye kadar gerilirse, c'den D'ye doğru hareket edecektir, dolayısıyla c'ye kadar gerilirse, cD'nin BD'ye olan nispetine göre çok daha uzağa fırlatılacaktır, nitekim c'ye kadar çekilen kiriş, D'ye b'den d'ye olduğundan daha büyük bir itkiyle dönecektir.

Dolayısıyla ok kiriş tarafından daha hızlı hareket ettirilecektir, bu sebeple fırlatıldıktan sonra da öyle olacaktır.

Hareket ettiren kuvvetin güçlü olmasını şart koşmaya lüzum yoktur, zira bizim için hızlı hareket etmesi kâfidir, çünkü hızlı hareket ettirebiliyorsa, hareket ettiren sebep güçlü demektir. Nitekim sebep güçlü olsa bile, şayet yavaş hareket ettirseydi uzağa fırlatamazdı. Zira yavaş olan hiçbir şey bir şeyi uzağa hareket ettiremez.

Çünkü yavaş hareket eden şey, hareket esnasında çok zaman harcar, bu esnada tabiatına karşı koyduğu için azami kuvvetin dahi zayıflaması kaçınılmazdır. Üçüncü sebep, içinden geçilen vasatın seyrekliğidir.

Nitekim havada hızlıca, suda yavaşça hareket edilir, toprakta ise bir şeyi ileri itmek neredeyse imkânsızdır.

Bundan ötürü düşman gemilerini makinelerle vuranlar, darbenin geminin su altında kalan kısmına gelmemesine bilhassa dikkat ederler, her ne kadar delinse gemi batacak olsa da, suyun mukavemeti sebebiyle kürenin darbesi zayıflayacağından, gemiyi suyun üstünden, fakat vurabilecekleri en alçak noktadan vurmayı tercih ederler. Hızlı ve uzun süreli hareketin dördüncü sebebi ise fırlatılan cismin sivriliğidir, zira karşısına çıkan daha az miktardaki hava kütlesi sebebiyle daha az engelle karşılaşır.

Buradan hareketle, zorunlu hareketin sebebi konusunda ilk görüşün Aristoteles'in görüşünden daha doğru olduğu anlaşılmaktadır. Zira zorunlu olarak hareket ettirilen cisimlerin, daha sivri oldukları nispette neden daha hızlı ve daha uzun mesafeye taşındıkları Aristoteles'in görüşünde o kadar açıkça izah edilememektedir.

Ayrıca bir şeyler kirişe çok yakın bulunsa, fakat ona temas etmese, hava da hareket etse, hatta okun önündeki havadan hiç de daha az hareket etmese bile, o yakın nesne hareket etmez, nitekim uzun bir mesafe katetmesi şöyle dursun. Bundan maada hava yumuşak olduğundan ne o denli şiddetle hareket ettirilebilir ne de tek bir noktaya toplanabilir, bu yüzden demir bir küreciği de hareket ettiremez.

İkinci Kitap

Zor kullanılarak itilen bir cisim, suda havada olduğundan daha az hareket etmeyecektir, oysa suda yalnızca daha yavaş değil, havaya kıyasla çok daha yavaş hareket eder.

Havada dahi ağır cisimler, boşluk (vacuum) mantığı izlenecek olursa hafif cisimlerden daha yavaş taşınmamalıdır.

Fakat bu akıl yürütmeler, sivri cisimlerin daha hızlı taşınmasının nedeninin, ilk havanın daha büyük bir itkiyle (impetus) hareket etmesi ve geri kalan kısımların da aynı nedenden ötürü itilmesi olduğunu göstermez.

Sonuncusu hariç diğer deliller, karşıt devinim (antiperistasis) hakkındaki Platon görüşünün aleyhine delil teşkil eder, fakat önceden giden hava hakkında böyle değildir.

Sonuncu delilin karşısında ise açık bir tecrübe vardır, zira seyrelme hareketinde de ağır olanın yükselmesi hafif olana kıyasla daha zordur ve bu sebeple daha da yavaştır. Lakin Aristoteles'in görüşüne itibar kazandıran husus, Gökyüzü Üzerine adlı eserinde söylediği şu sözdür, doğal hareket sonda, zoraki hareket başta, atılan cismin hareketi ise ortada ve yarılma anında daha güçlü gerçekleşir.

Averroes, Simplicius'u takip etmiş ve metnin bozulmuş bir kopyasına sahip olduğundan, atılan cisimler yerine atılan hayvanlar şeklinde okumuştur. Simplicius ise metne sahip olduğu halde, saygıdeğer Aristoteles'i anlamayarak, atılan hayvanlar ifadesini, sanki fırlatılmış gibi yana doğru hareket etmeleri şeklinde açıklamış, son derece saçma bir karşılaştırma ve yorumda bulunmuştur.

Onu buna sevk eden, daha önce zoraki hareketlerin başta, doğal hareketlerin ise sonda daha şiddetli hareket ettiğini söylemiş olmasıdır, atılan cisimlerin de bu iki türden birine dahil olması gerekirdi. Fakat Filozof'u anlamamıştır.

Zira atılan cisimler önceden giden havanın hareketiyle hareket ettiğinde, hava ise kendi başına hareketli olduğundan, atılan cisimlerin hareketi bir bakıma doğal ve zoraki hareketten meydana gelir, doğal olan sonda artar, zoraki olan başta, bu nedenle ikisinin karışımı olan fırlatılan cisimlerin hareketi ortada en güçlüsüdür. Bu tutarlı bir izahtır ve şüphenin çözümünü pek güzel öğretir.

Nitekim mancınıkların, akreplerin ve elle fırlatılan ciritlerin belirli bir mesafede, çok yakın mesafeye nazaran daha şiddetli darbeler vurduğunu, tabiri caizse bizzat ciritlerin, akreplerin yahut mancınıkların hemen dibinde daha zayıf kaldığını görmekteyiz.

Bunun nedenini, Aristoteles'in öne sürdüğü bu ilkeden hareketle hareketin meydana geldiğini düşünen kimseden başkası açıklayamaz, zira hareketin başlangıcında o hava hareketi pek az değiştirir, zaman ilerledikçe havanın hareket etmeye yönelik doğal hareketi daha güçlü hale gelir, fakat harekete geçirdikçe azar azar dağılır, bu sebeple hareketin hızı, tabiatı gereği hareket ettirilmeye elverişli olandan daha fazlasını hareket ettirip daha azını içine almaya başlayıncaya değin zorunlu olarak artar.

O halde zoraki hareketin mantığı anlaşıldığına göre, kendiliğinden hareket etmeyen cisimlerin nasıl taşındığını gösterelim, şu başlangıç ilkesi kabul edilmelidir ki, bir darbeyle ve doğasına uygun olmayarak hareket ettirilen ağır cisimler, hareketin meydana gelmesini sağlayan üç unsura sahiptir, aşağıya doğru taşındıkları kendi ağırlıkları, hareket ettikçe ortamın doğal kuvveti ve havanın diğer kısmını harekete geçiren edinilmiş kuvvet. Şimdi ufka (finitor) paralel bir a b doğrusu olsun, c d bunu dik açıyla kessin, öyle ki c a, b c'ye eşit olsun ve a c, E noktasında eşit parçalara bölünsün.

Hareket etmesi gereken nokta F olsun, kendi başına aşikardır ki en güçlü darbeyle D yönüne doğru fırlayacaktır, çünkü aynı anda hem fırlatanın itkisiyle hem de doğası gereği d yönüne taşınacaktır.

Buna karşılık en zayıf darbenin onun zıddı olması gerekirdi, yani c yönüne doğru, yukarıya doğru olanların en güçlüsü olması icap ederdi, fakat bunların hiçbiri tecrübeyle uyuşmaz, aksine yukarıdakilerin en güçlüsü F E, orta derecelisi F c ve en zayıfı F A'dır, neden böyledir, çünkü hava yanlardan ziyade doğruca taşınır, bu sebeple F'den A'ya olan vuruş en zayıfıdır, bu mantığa göre F'den c'ye olanın en güçlüsü olması gerekirdi, fakat ağırlığın tüm kütlesi buna engel olduğundan, havanın en çok hareket ettiği ve kütlenin daha az ağırlığa sahip olduğu yerde, yani f E doğrusunda, gülle en güçlü şekilde fırlatılır. Geriye f'den c'ye orta derecede taşınması kalır, yani dosdoğru yükseğe, yine de oklarda yanılmayasın, zira uzunlukları ve yelekleri sebebiyle bazen f'den a'ya, c'ye olduğundan daha hızlı taşınırlar, fakat hiçbir zaman E'dekine nazaran daha fazla değil. Bu sebeple surları yıkmak isteyenler, mancınıkları yarı-dik açıya, yani f e hizasına yerleştirirler, zira vuruş gücü neredeyse üçte bir oranında artar. Gülle dosdoğru en tepeye ulaştığında, ne dairesel olarak ne de dosdoğru hemen aşağıya iner, adeta B c çizgisi gibi parabolün çevreleyen hattını taklit eden bir ara hat izler, nihayet c'den d'ye ağır bir cismin hareketiyle tam manasıyla dosdoğru iner.

Dolayısıyla fırlatılan cisimler üç hareketten oluşur, ilki zoraki, sonuncusu tam anlamıyla doğal ve ortadaki her ikisinin karışımıdır, hareketin böylesine çok yönlü yapısından ötürü bu gibi şeyleri kusursuz biçimde ölçmek tamamen imkansızdır, yine de tahmin yoluyla bir sonuca varmak mümkündür.

B'den c'ye doğru olan hareketler pek zayıftır, bu yüzden kurşun gülleler ısıyla dağılır, bu sebeple daha az zarar verirler, öyle ki yükseğe fırlatılan darbelerden ötürü, kuş avlamak yahut mancınığı boşaltmak amacıyla ağır gülleler sıkça atıldığı halde, onca bin kişi arasında yaralanmış yahut ağır darbe almış bir iki kişiyi zor görürsün.

Fakat ufka paralel bir hat boyunca ağır cisimler bu denli güçlükle hareket ederken, asılı cisimlerin nasıl olup da bu kadar kolay itildiğini, öyle ki ipe bağlı bir yüzüğün kendiliğinden hareket eder gibi göründüğünü ve bu yüzden bir büyü görüntüsü sergilediğini sorabilirsin, sebebi şudur, bütün kuvvet eksiksiz olarak itene kalır, fırlatan kişi ise iki iş yapar, hem taşır hem iter, oysa asılı bir ağırlık zaten bir başkası tarafından taşındığından, mevcut kuvvetin tamamı itme işlemine kalır.

Fakat itildiğinde merkeze, oradan uzaklaştırıldığı kuvvete denk bir kuvvetle geri döner, dolayısıyla merkezden sözgelimi bir arşın kadar uzaklaştırıldığında, karşı tarafa da aynı ölçüde gitmesi zorunlu olacaktır ve böylece sürekli ve ardışık bir salınımla pek yavaş durulacaktır.

O halde yüzükteki bu hareket, ruhların (spiritus) gizli bir kıpırdanışıyla dahi azıcık desteklense, kendiliğinden öylesine artar ki, sözlerde bir büyü gücü olduğuna inanırsın.

Bu yüzden yüzüğün hareketi biraz hızlandığında, daha önce belirttiğim gibi artık kendi kendini hareket ettirdiğinden, sanki yüzüğün içinde onu hareket ettiren bir cin (daemon) varmış gibi görünür.

Üstelik bu hareket, daha uzun bir ipte daha kolaydır, bu da apaçık bir kanıtla gösterilir.

Nitekim yüzük f'de bulunsun ve a'dan asılı olarak b c boyunca hareket etsin, yine a'dan asılı olarak h'ye konsun ve b f c'ye eşit olan d h E boyunca hareket etsin, ve L yerin merkezi olsun, açıktır ki F'de bulunduğu sürece doğal hareketin aksine f g boyunca hareket edecektir ve H'de bulunduğu sürece h K boyunca hareket edecektir. Fakat daireler hakkındaki ilk kitapta gösterdiğimiz üzere h k, f g'den daha kısadır, dolayısıyla hareket ettiren güç aynı olduğuna ve hareket eden de aynı kaldığına göre, F'de merkezden h'ye nazaran daha büyük bir mesafe katettiğinden yahut daha fazla yükseldiğinden, o mesafeyi daha uzun bir sürede katedecektir, öyleyse eşit sürede hareket etmeleri gerekiyorsa h, f'ye kıyasla daha az itkiye ihtiyaç duyar ve bu sebeple ne kadar yükseğe asılırsa, hareket eden cisim o kadar kolay ve daha az zahmetle hareket eder.

Dolayısıyla ip uzun olduğunda, hareketin başlangıcı ya ellerin dikkatsiz bir hareketinden ya havadan ya da kuvveti ip boyunca aşağı inen ruhların kendisinden kaynaklanır.

Onun hareketi bu denli kolayken ve bu kadar çok hareket ettirici sebep varken, parmaklar kıpırdamasa dahi başlangıçta yüzüğün hareket etmesine şaşmamak gerekir, bir kez hareket ettiğinde ise, asılı duran ağır cisim söylediğim gibi inatla kendi kendini hareket ettirdiğinden, duracak anı güçlükle bulacaktır, işte bu suretle efsunla hareket ediyormuş gibi görünür.

Fakat bunlar aydınlığa kavuştuktan sonra, bir kimse ince gövdelerin neden yalnızca akla uygun olan hızlı hareketi kabul etmekle kalmayıp, akla aykırı şekilde bunu bizzat meydana getirdiğinden şüphe duyacaktır.

Zira bir nesneye nüfuz ettiğinde suyun itişi havanınkinden, havanınki ise ateşinkinden daha az şiddetlidir.

İşittiğime göre, zira kendim görmedim, bir Almanın getirdiği bir alet Venedik'te bulunmaktaydı, selvi ağacından yapılmış yirmi arşın uzunluğundaydı, deliği öylesine dardı ki yuvarlak dahi olsa bir nohudu içine almazdı. Kalınlığı bir arşından azdı. Deliğe tam uyacak son derece küçük bir kurşun bilyeyi, bir tahtayı delip geçecek kadar büyük bir itkiyle fırlatıyordu.

Gürültüsüz ve barut masrafı olmaksızın güvenli bir şeydi, bu üç faydası vardı, fakat bir o kadar da sakıncası vardı, ağırlığı, büyüklüğü ve büyüklüğüne nispetle dayanıksızlığı.

Şayet bu vuruşları ateşle gerçekleştirecek olursak çok daha kısa ve daha küçük bir alete ihtiyaç duyarız, öyleyse ateş havadan, hava da sudan daha fazla iter.

Bunun iki sebebi vardır, itme sırasında yalnızca hareket ettirmek değil, aynı zamanda hareket etmek de zorunludur, daha seyrek maddelerin pek kolay hareket ettiğini ve bu sebeple en büyük itkiyle hareket ettiğini göstermiştik, nitekim yandıklarında büyük [okunamadı].

Diğer sebep ise, seyreltilmiş şeylerin fevkalade sıkıştırılabilmeleridir, zira en uç yoğunluk mertebesinden pek uzaktırlar, su ise toprağın yoğunluğuna yaklaştığında daha öteye asla sevk edilemez.

Bu sebeple her makine ya zaruri olarak büyüktür, yahut zayıf bir darbe savurur veya büyük bir gürültü çıkarır, nitekim ateş ile işleyenler anılan sebepten ötürü gürültü yaparlar, hava ile işleyenler ise ya mancınık (catapulta) ve balista (ballista) gibi büyüktür yahut cılız darbeler indirirler. Ancak akreplere (scorpio) gülle değil de ok koymayı itiyat edinmişlerdir, sadece daha hafif oldukları için değil, aynı zamanda darbenin büyüklüğünü sivri uçlarıyla ikmal ettikleri içindir. Brescialı bir demircinin, avuç içi büyüklüğünde ve tamamen çelikten bir akrebi öyle bir maharetle ıslah ettiği kesindir ki, pelerinin altına gizlediği bu alet ile karısının aşığını emniyetle, gürültüsüzce ve şüphe uyandırmadan katletmiş, zira barut ekseriyetle kokusuyla pusuyu ele verdiğinden, maruz kaldığı en büyük haksızlığın intikamını almayı bu yolla tasarlamıştır.

Aynı usta, bir yüzük taşı içine çark ile dönen ve saatleri yalnızca ibreyle değil vuruşla da bildiren bir saat yerleştirmiştir.

Yine bu zat, içinde bir kadının ud çaldığı, altına çarklar konulmuş adamların ise sanki bir ahenk tuttururcasına kürekleri hareket ettirerek sefineyi sevk ettikleri, hayranlık verici bir ustalık eseri olan bir gemi inşa etmiştir.

Fakat bunlar teferruat kabilinden sayılabileceğinden, yine de insanların hava tabiatından neşet eden hünerli icatlarını bildirmek maksadıyla, unun elendiği, üç yıl evvel bulunmuş fevkalade güzel bir aleti izah etmeye karar verdim, ta ki insanlar, mahirane olmak şartıyla ne denli ehemmiyetsiz şeylerle servet kazanılabileceğini idrak etsinler. Zira şimdilerde bütün fırıncılar faydası sebebiyle buna sahip olduklarından, mucit ise kimsede onun rızası hilafına bulunmasın diye Sezar'dan imtiyaz elde ettiğinden, maişetini bu zanaattan temin etmekte ve pek kısa bir zamanda kendine bir ev inşa etmiş bulunmaktadır.

Zira sadece fırıncılar değil, ruhban meclisleri, Tanrı'ya vakfedilmiş bakireler ve kalabalık maiyet besleyen cümle asilzadeler, fevkalade faydası, hatta zarureti sebebiyle buna sahiptirler, faydasından ziyade işin hayranlığına kapılan pek çok başkaları dahi bunu yaptırmaya itina göstermişlerdir.

Aletin yapısı ise şöyledir, Küçük bir b çarkı vardır, bunun en dış çevresinde döndürülmesini sağlayan bir a kolu bulunur, bu ikisi makinenin dışına doğru uzanır, çarkın ortasında, çarkın hareketiyle dönen c çubuğu yer alır, bunun üzerinde karşı karşıya konulmuş iki ahşap c dişçiği ve bunlara pek yakın, yine karşı karşıya fakat evvelkilerin sanki orta yerine yerleştirilmiş diğer ikisi bulunur, öyle ki çark bir defa döndüğünde, sandığa iki yanından asılmış olan d b geniş tahtasına, daha doğrusu levhasına dört defa temas eder, böylece çark döndükçe levha dişçiklerle temas ettikçe titrek bir hareketle durmaksızın sarsılır.

Bundan başka c ağacı ile tahtanın bir kısmı küçük bir mahfaza ile örtülüdür, d e ağacının yahut levhasının üzerinde f g un eleği eğik vaziyette asılı durur ve g noktasından asılmış olup son kısımda dışarı düşmez, bu elek her tarafından ince, hatta gayet ince ve gayet hafif tahtalardan müteşekkildir, sadece unun elenerek döküldüğü dip kısmı müstesnadır, zira adet olduğu üzere o kısım keten bezindendir. Bütün bunlar her ciheti kapalı bir sandık içinde muhafaza edilir, bunun en üstünde bir h k mahfazası bulunur.

Bu mahfazanın içinde unun konulduğu kare şeklinde, ahşap, gayet hafif bir tekne yer alır, bu tekne kolayca sarsılabilecek surette asılmıştır, tekneye ve b harfinin yanındaki sağ tarafta bulunan çarka bağlanan bir ip vasıtasıyla, ipin diğer ucundan sarsılır.

Ayrıca f g eleğinin iki başından da açık olduğunu hatırda tutmak gerekir, üst kısmından tekne içindeki unu kabul etmek, alt o kısmından ise kepeği dışarı atmak içindir, sandığın tamamı ise ince, metin ve katiyen oynamayan tahtalardan dikilmiş bölmeler vasıtasıyla l m n olarak üç kısma ayrılır, arzu edilirse dört kısma da ayrılabilir.

Bu düzen kurulduktan sonra, b çarkı çevrildiğinde ip tekneyi, dişçikler ise levhayı sarsar, tekne unu e f eleğine döker, levha da eleği sarsar, bundan ötürü ilk evvela unun en ince hası dökülür ve sandığın n m kısmına düşer, aşağı doğru inerken daha şiddetle sarsıldığından, l m kısmına daha az saf olan diğer alt kısım dökülür, oradan nihayet kepeğin tamamı eleğin alt g ağzından l o kısmına iner, böylece üç madde ayrı ayrı toplanır, has un m n kısmında, kaba un m l kısmında, kepek ise l o kısmında birikir, etrafta uçuşan unun tamamı ise, sandık hiçbir yerden hava sızdırmadığından, zerre kadar zayi olmadan mecburen tekrar kendi yerine avdet eder. Akıl yoluyla da kolayca derk edeceğin üzere, f g eleğinin ziyadesiyle dik olmaması icap eder, aksi halde un g noktasına kadar ulaşır ve kepekle birlikte dışarı atılırdı. Bu sebeple eğer l bölmesini eleğin ağzına kadar uzatırsan yahut p noktasındaki gibi başka bir bölme eklersen ve aynı zamanda gördüğün üzere g ağzını yukarıya doğru hafifçe kıvırırsan, unun bir meteliğini dahi zayi etmezsin.

Şimdi bu aletten ne büyük menfaatler hasıl olduğunu anla, İlki, çarkı çeviren, tekneye unu koyan ve hazneler dolduğunda elenmiş unu ve kepeği toplayan tek bir adamın emeğiyle, üç eleyicinin gördüğü iş ikame edilir.

İkincisi, bu iş ne ziyadesiyle zahmetli ne de sıhhate muzır olduğundan herkes bu işe kifayet edebilir ve eleyicilere nazaran çok daha az bir ücretle tutulan hamallar dahi istihdam olunabilir.

Üçüncüsü, unun tamamı toplanır ve hiçbir şey heba olmaz, zira insan eliyle elemede el ve kol hareketleri sebebiyle azımsanmayacak bir kısmın zayi olması kaçınılmazdır.

Buna ek olarak, keten elek sadece titrediğinden pek fazla yıpranmaz, hatta un insanlar tarafından elendiği zamankinden çok daha az aşınır, zira insanların adet olduğu üzere eleği şiddetle sarsmaları zaruridir.

Unun daha mükemmel bir surette ayrışması ve kepeğin tamamen saf kalması da tasarrufa hizmet eder. Cümle bu hususlar, evin kirlenmesine mahal vermeden, insanların maruz kaldığı zayiat ve meşakkatler olmaksızın vuku bulur.

Aletin tabiatı gereği un iki yahut üç mertebeye ayrılır ki bu, eleyiciler tarafından evvela gayrikati, sonra da kararsız bir tahminden gayrı bir yolla yapılamaz.

Lakin bütün zoraki hareketlerin bahsi ikmal edildiğine göre, artık hava bahsine avdet edelim.

Böylece havanın göğe kadar uzandığını ve onun daha saf olan kısmına esir (aether) dendiğini evvelce öğretmiştik, lakin ne esir ne de hava, cevherlerinin saflığı sebebiyle duyularla hissedilebilir. Bu durum canlıların menfaati için böyle takdir edilmiştir, zira renkleri olsaydı, görünen nesneler öyle görünürdü.

Nitekim yeşil camlı gözlükten bakan kimseye her şey yeşil görünür, hava da bir renge iştirak etseydi, her şeyin aynı renkte olduğu görülürdü. Benzer şekilde bir kokusu olsaydı, her şeyin o kokuyla bulaştığı zannedilirdi.

Kezalik hava acı yahut tatlı bir lezzeti haiz bulunsaydı, her şey tatlı yahut acı hissedilirdi. Aynı şekilde bazen sıcak hale geldiğinde, mesela yaz mevsiminde olduğu gibi, her şeyin sıcak görünmesine sebebiyet verir.

Aynı sebepten ötürü gece vakti en hafif sesleri ve gürültüleri dahi açığa çıkarır, zira gündüz vakti hava sesten tamamen beri değildir.

Şu halde lezzetleri, kokuları, sesleri, renkleri, sıcağı ve soğuğu kabul edebilmek ve bunları duyulara layıkıyla arz edebilmek için, tabiatı icabı her şeyden ari kılınmıştır. Fakat asli niteliklere maruz kaldığında, zıddı olan diğer nitelikten kaçınır, bu da niteliklerin kendiliğinden tesir ettiğine dair evvelce söylediklerimizin bir delilidir.

Nitekim kışın solunan hava sıcak olduğunda yuvarlak bir şekle bürünür, bu durum havanın tabiatından değil bizzat hararetten neşet eder, zira soğuk hava büzülüp toplanmaz, sıcak bir mahalle üflenen sıcak hava da öyle.

Lakin niçin yuvarlak bir şekil alır? Zira bu şekil hem en geniş hacimli hem de en mukavim olanıdır, hem de zarar verici sebebe karşı kendini sadece tek bir nokta ile maruz bırakır, bu sebepten ötürü cenk edecek, darbe karşılayacak ve yük altına girecek olanlar bütünüyle yuvarlak bir şekil alarak toplanırlar. İçeriye hapsedilen bu hava canlıları ifsat eder, cansızları ise muhafaza eder.

Serbest hava ise cansızları ifsat eder, canlıları muhafaza eder. Zira cansızları hareketiyle kemirir ve bu sebeple rüzgarlı bir mahalde onları bozar, hayvanların hararetini ise temizler ve teskin eder.

Fakat hapsedilen hava, hareket etmediği sürece çürümeden uzak olan şeyleri bozulmadan korur, zira hareketten yoksun olduğu için onları tüketip bitirmez. Lakin hayvanları ve çürüyebilen şeyleri, hareketsiz kalarak, aralıksız çürümek suretiyle bozar, öldürür ve çürütür.

Kapanmış ve hareketsiz kalmış hava öylesine bozulur ki, İmparator Iulius Antoninus zamanında Avidius Cassius’un askerleri Babil Seleukia’sında Apollon tapınağında buldukları sandığı altın bulma ümidiyle açtıklarında, dışarı çıkan hava öylesine kokuşmuştu ki bütün bölgeyi vebaya boğdu.

Oradan rüzgârlarla Yunanistan’a, oradan da Roma’ya kadar taşınarak, bütün insan soyunun neredeyse üçte birini yok eden o veba salgınını uyandırdı. Aynı şekilde yerin altına kapatılan tahıllar da havayı bozar, bundan dolayı da karşılıklı olarak onun tarafından bozulurlar.

Yerin sarsılmasıyla da havanın bozulmaları meydana gelir. Zira nice yüzyıllar boyunca gizli kalmış olan hava, gün yüzüne çıktığında büyük bir veba getirmeyi adet edinmiştir, bu sebeple büyük depremleri ekseriyetle ağır veba salgınları takip eder. Bunlar çürümeler sebebiyle de meydana gelir, nitekim büyük felaketlerden, su baskınlarından ve çekirgelerin ölümünden sonra olduğu gibi.

Bu vebalar havadan kaynaklanır. Kıtlıktan sonra meydana gelenler ise başka cinstendir. Yine de vebanın çeşitliliği şaşırtıcıdır, nitekim güvenilir yazarlar rivayet ederler ki, vaktiyle Byzantium denilen Konstantinopolis’te öyle bir veba türü baş göstermişti ki, acı çeken yahut hastalık kapılarına dayanan kimseler, başka bir insan tarafından katledildiklerini hayal ederler ve bu dehşetin sarsıntısıyla ölürlerdi. Şu muhakkak bir gerçektir ki, neredeyse mevsimler kadar çok veba türü vardır. Bununla birlikte hiçbir veba üç yıldan fazla hüküm sürmez. Bunun sebebi çok yönlüdür, ilki, şayet bu denli uzun süre azgınlaşırsa, artık kendisine hedef alacağı kimsenin neredeyse kalmamasıdır.

İkincisi, havanın kendisi daha önce belirtildiği üzere gayet hafif bir cevher olduğundan, daha ileri bir çürümeyi kabul edemez. Zira daha önce gösterilmiştir ki, bütünüyle kokuşmuş olan şeyler artık daha fazla çürüyemezler.

Buna ek olarak, bunca zaman zarfında havanın rüzgârlar tarafından harekete geçirilmemesi ve bozulan kısmın uzaklaştırılmaması neredeyse imkânsızdır, hem Tanrı’nın bir lütfu olarak en şerli şeylere dahi belirli bir had konulmuş gibi görünmektedir.

Zira ne yılanların belirli bir sınırın ötesinde çoğaldığı görülür, ne şiddetli hastalıklar on dördüncü günün ötesine geçer, ne de şiddetli hiçbir bela uzun süreli olabilir.

Fakat uzun süreli ve yavaş ilerleyen veba türünde ise önceden belirlenmiş hiçbir sınır bulunamaz, tıpkı ortaya çıkışından bu yana ellinci yılını aştığı sabit olan Fransız illetinde [Frengi] olduğu gibi. Zehirler üç türlüdür. Veba cinsleri hava kaynaklı zehir tabiatındadır.

Zira zehirlerin bir kısmı tabiidir, doğuştan gelen zehir gibi ve kokuşmayla oluşan engereklerin en habisleri gibi, vebanın kendisi de bu türdendir, bir kısmı da sanatla hazırlanır, eskiden pişirilmiş, şimdilerde ise süblimasyon (sublimatio) edilmiş denir.

En şiddetlileri ve en hızlı öldürenleri tabiat tarafından meydana getirilir, bunlar her bakımdan sanatı geride bırakır, fakat nadir bulunurlar, sanatın ürettikleri ise pek yaygındır.

Kötülük tasarlamada insan soyu tabiattan çok daha aşağılık olduğundan, tabiat nadir bir misalle, bu hususta insanlar tarafından aşılmayı kendine bir zillet saymamıştır, yeter ki büyüklük payesi yine kendisinde kalsın.

Hakikaten gizli tesirle öldüren zehirler de vardır, nitekim kuduz köpeğin salyası bir şekilde yaralanmış bir yere, yahut sadece üst derisi sıyrılmış bir uzva temas ederse öldürmeyi adet edinmiştir, ada soğanı deriye sürüldüğünde etleri tahriş eder ve elde tutulan kantarid böcekleri idrardan kan gelmesini tetikler, öyleyse sırf temas ile öldüren bir zehrin bulunmasına ne şaşılır, bilhassa bir eyere yahut tahtaya yapışmış bir veba kalıntısının, bunların üzerine oturan insanı öldürdüğünü gördüğümüz vakit.

Öyleyse bu yolla pek az kimsenin helak olmasının sebepleri az değildir. İlkin pek az kişi bunu ister, zira hükümdarlar, başkalarının da kendilerine karşı kullanabileceği şeylerden nefret ederler.

Bu ilmi bilenler ise daha da azdır, ne bilgeler en kötü bir misali tatbik etmek isterler, ne de tecrübesizlerin buna gücü yeter.

Buna ek olarak, aklı başında hangi insan böylesine vahşi bir canavara kendi rızasıyla el sürer, hem bu zehirler bolca tatbik edilmedikçe ve her yere nüfuz etmedikçe zarar veremezler, hükümdarların bunlara karşı ihtiyatı ise fevkaladedir. Hem şayet açığa çıkarsa, hainlerin üzerinde öylesine muazzam bir tehlike sallanır ki, sadece tuzağa düşürülmek istenenler tarafından değil, cinayetten sonra suça şahit kalmasın diye işin arkasındakiler tarafından da yok edilmeleri mukadderdir.

Nihayet, gerek tabiat gerekse sanat bakımından iyi yetişmiş kimseler, yalnızca insanların mahvına yarayan bu bilgiden uzak durmayı dilerler. Ben fani bir insanın bilmesine izin verilen her şeye karşı ziyadesiyle meraklı olmuşsam da, yalnızca bu husustaki bilgisizliği en hayırlı ilmin yerine koydum. Bunu ne asla araştırdım ne de biri kendiliğinden sunmuş olsaydı sahip olmak isterdim, bilakis akıl yorulacak bir şey varsa, onu çarelere ve korunma yollarına hasrettim.

O halde korunma çaresi, zehir ısınana dek hiçbir yerde durup kalmamak, uzuvları sık sık ılık suyla yıkamak, ayrıca sedef otu yağıyla, fakat alelade olanıyla değil, ıtriyatçılarda sümbül ve karanfil yağı nasıl yapılıyorsa aynı usulle imal edilmiş olanıyla yağlanmaktır.

Şayet bir kimse zehrin bedenine geçtiğinden şüphe ederse, zırnıktan damıtılan yağın yahut Misy [zaç minerali] yağının atardamarlara ve kalp hizasına sürülmesinin insanı ölümden kurtarabileceği kanaatindeyim.

Ayrıca o mahalleye ateş tatbik edilmesinin bütün zehri yok ettiğini söylemiştim, eğer layıkıyla hazırlanmışsa Tiryak şerbetinin de ne denli fayda sağladığını bilmeyen yoktur.

Fakat mademki bu bahis açıldı, atardamarlara sürüldüğünde zehri kusma yahut ishal yoluyla, ya da ter yahut idrarla dışarı atmaya zorlayan bir yağın nasıl hazırlanabileceğinin araştırılmasının yersiz olmadığını düşünüyorum.

Muhakkak ki bunun madeni olması icap eder, zira en tesirli olanı olmalıdır, vaktiyle böylesini görmüştüm ve sırf ağırlığından ötürü madeni olduğunu şüpheye yer bırakmaksızın tahmin etmiştim, ayrıca zehrin tabiatından da pay almalıdır, zira daha önce söylendiği gibi aşırı sıcaklığıyla daha önce bedene girmiş habis gücü yok eder, benzerliği vasıtasıyla zarar veren şeyi dışarı çeker ve zıtlığı vasıtasıyla defeder, ayrıca dağıtıcı gücünün de az olmaması ve zehirlere karşı bir nevi zıtlık barındırması gerekir ki bu iki vasıf şeytantersi (laser) suyunda bulunur.

O halde zehri dışarı defetmesi gerekenlerin madeni zehirler olması icap eder, ancak son derece yakıcı olmamalı, son derece sıcak, dağıtıcı ve zehirlere bir bakıma zıt olmalıdırlar. Dolayısıyla bunların maddesi şunlardan müteşekkil olabilir, Misy, zırnık, şeytantersi suyu, centiyana, zehirli yılanların yağı ve boğanotu (aconitum), şayet bir kimsede bunlardan birkaçı varsa, ateşin gücüyle damıtılmış yağ, bunların hepsinden daha üstün, en emniyetli ve kusturarak defeden bir deva olacaktır, fakat zehir bedende çoktan kök salmışsa kâfi gelmez.

Zehri ishal yoluyla temizleyen şeyin ise cevher bakımından zehre benzer olması icap eder, tıpkı ravent safrayı temizleyemediği vakit safraya dönüşmesi gibi, bunun da cevherce ona dönüşebilecek mahiyette olması gerekir.

Fakat bir kimse, yalnızca atardamarların meshedilmesiyle zehrin nasıl defedilebileceğinden ve bunun en üstün çare olup olmadığından şüphe edebilir. Doğrusu, bunun yanında Tiryak, süt yahut ateşle elde edilmiş kargabüken (nux vomica) suyu içilse dahi, ki bu su berraklığıyla suyu andırır lakin kokusu ve tadı farklıdır, ya da elinizde bundan daha üstün bir şey varsa, nitekim ben bu satırları tashih ederken belki bir çerçinin zehirlere karşı sattığı tiryak gibi daha iyi netice verebilecek bir nesne bulunsa dahi, bunun en üstün çare olduğunu iddia etmem, fakat şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, zehrin henüz midede kalmış olması hali müstesna, atardamarlara yağ sürmek ve dışarıdan tatbik etmek, içilen şeylerden çok daha üstün ve daha tesirlidir.

Zira güçlü bir kusmayı tahrik eden maddeler arasında süt, küllü su, zeytinyağı ve az evvel usare dediğimiz kargabüken suyu en muteber olanlarıdır.

Şu halde zehirli ısırıklarda, zehirli iğne sokmalarında, zehirli merhemlerde, zehir içilip de kalbe kadar işlediği hallerde, dışarıdan uygulanan çareler daha kudretlidir. Nitekim bazıları iç organları çıkarılmış canlı katırların bedenine girmeyi adet edinmişlerdir. Zira o hararet zehri dışarıya çeker ve onun habasetini kırar.

Zehir de gücü kalbe nüfuz ettiğinde öldürür, oysa cilde sürülenler neredeyse tüm kudretleriyle ve pek süratle kalbe ulaşır, buna karşılık içilenler ise geç nüfuz etmelerinin ve pek çok gecikmeye uğramalarının yanı sıra, evvela midede, oradan karaciğere giden damarlarda, ardından karaciğerde ve nihayet kalbin sağ odacığında kuvvetleri öylesine kırılır ki, en tesirli olmaları gereken o vakitte geriye güçlerinin bir izi dahi güçlükle kalır. Nitekim Frengi (lues Gallica) bahsinde ele alındığı üzere, kuduz, uyuz ve Frengi illetinin cıva (argentum vivum) ile defedilmesi gibi, zira cıva letafetiyle nüfuz eder, hararetiyle seyreltip defeder, bozuk ve zararlı keyfiyetiyle söker atar, aynı vechile zehirler de sürüldüklerinde atardamarlar vasıtasıyla derhal kalbin sol karıncığına taşınır.

Bununla birlikte bu suretle dahi bütün bedeni tebdil edebilecekleri, bütün hıltları (humores) harekete geçirebilecekleri, değiştirebilecekleri ve dışarı atabilecekleri Frengi tecrübesiyle sabittir, zira icap ettiğinde kemikleri dahi yerinden söker.

Lakin bana şunu diyeceksin, bu tesir maddenin ince bir yağ haline getirilmemesinden, bilakis cıvanın bizzat kendi cevherinin tatbik edilmesinden ileri gelir, üstelik zehirlerde yaptığımız gibi bunu yürek bölgesine de yaklaştırmayız. Sözün akışı bizi asıl maksadımızdan pek uzağa sürükledi, nitekim havanın serbest olduğu bu yerlerde ve binaenaleyh fevkani tabakada daima hareket halinde bulunduğunu, durgun kaldığında ise çürüdüğünü buradan hareketle göstermeye gayret ediyorduk, lakin oradan veba bahsine kaydık ve kendimizi dizginleyemeyip, aksine oradan da zehirler bahsine düştük, gerçi bu malumat büsbütün faydasız değildir, lakin dediğim gibi maksadımızdan pek saptık. Binaenaleyh kalemi yeniden havanın hareketine ve sükunetine çevirmek icap eder.

Solinus, Tesalya’daki Olimpos Dağı’nın öylesine yükseğe uzandığını nakleder ki, senevi kurban gününde icra edilen ayinlerin ardından küller bir sonraki kurbana değin kımıldamadan kalırmış, zira dağın zirvesi irtifasından ötürü bütün sene rüzgarlardan azade imiş. Şayet sebep buysa, Albanlar ile Kolhis’i Sarmatya’dan ayıran Kafkas Dağı’nda da aynı halin vuku bulması gerekmez mi, nitekim Aristoteles bu dağın o kadar yüksek olduğunu nakleder ki, Meotis Bataklığı’nın ağzından dahi görülürmüş ve gecenin üçte birine varıncaya dek Güneş’in ışınlarıyla zirvesini aydınlattığını gösterirmiş, her ne kadar gök kürenin (sphaera) nizamı buna cevaz vermese de, bu dağın gayet yüksek olduğunu ve Olimpos hakkında söylenenlerin aynı vechile onun için de geçerli olması icap ettiğini inkar edemem.

Aynı hal Tenerife’deki dağ için de geçerlidir, bu ada Ptolemaios’un Mesut Adalar dediği, Herakles Sütunları’nın ötesindeki yedi adadan biridir, zira itimat etmek caizse, dağın altmış bin fersah yükseldiğini, tepesinin dahi elmas şeklinde olduğunu, Beregua’da da elli bin fersah irtifada bulunduğunu ve Ekvator’dan yalnızca on derece uzakta olmasına rağmen Gaira’da dağ doruklarının karlarla kaplı olduğunu teyit ederler. Her iki vilayet de Paria yakınlarında kaindir.

Şu halde havanın orada hareket ettiği muhakkaktır, lakin bambaşka bir sebepten ötürüdür. Şayet külleri dağıtmıyorsa, bu durum havanın gayet latif ve bu sebepten ötürü son derece sıhhatli olmasından ileri gelebilir, nitekim Solinus’a bir parça dahi itimat edilecekse, onun Athos Dağı hakkında naklettikleri de buna muvafıktır. Şayet bunları masal addediyorsan, artık bize karşı ileri sürecek bir sözün kalmamış demektir.

Nitekim mezkur müellif, dünyanın en yüksek dört dağı arasında sayılması icap eden, lakin bunlar arasında kaçıncı sırada yer alması gerektiği pek bilinmeyen Makedonya’daki Athos Dağı’nın zirvesinde Akroathon hisarının bulunduğunu, burada yaşayanların öteki fanilerden yarı yarıya daha uzun ömür sürdüğünü, orada küllerin ne sularla dağıldığını ne de rüzgarlarla savrulduğunu yazmıştır, ömrün uzunluğuna dair bu kanaate Pomponius Mela da adeta iştirak eder.

O da küller hakkında aynı şeyleri teyit eder, binaenaleyh orada havanın hareketsiz değil, şayet öyleyse hafifçe müteharrik, saf ve gayet latif olması icap eder. Zira şu husus yeterince malumdur ki, hava sükunet bulduğunda çürür, tıpkı toprağın sarsıldığında yarıldığı gibi.

Toprak üç surette sarsılır, eğilme (inclinatio), alttan itilme (succussio) ve titreşme (vibratio). Titreşme tehlikesizdir, alttan itilme ise tehlikesiz değildir, lakin nadiren yıkıma yol açar, oysa eğilme daima yıkımla birliktedir, gerçi yıkım olmaksızın vuku bulan eğilmeler de gördüm.

Bu hal yanmaya elverişli bir madde yandığı vakit meydana gelir, kükürt (sulphur), güherçile (salnitrum) yahut kaya tuzu (halinitrum) ve neft (bitumen).

Zira bunlar alev alıp da lağımlarda yahut kuşatma makinelerinde olduğu gibi bir çıkış yolu bulamadıklarında, toprağı oynatır ve sarsarlar.

En şiddetlisi kaya tuzuyla, orta derecelisi neftle, en zayıfı ise kükürtle vuku bulur. Burada yeniden şu sual hasıl olur, kaya tuzu kükürtten daha güç ve daha ağır alev aldığı halde, neden makineleri daha şiddetle sarsıp yıkar ve daha büyük bir gürültü çıkarır, Sebebi şudur ki, kaya tuzu daha kurudur, binaenaleyh saf olduğunda daha süratle alev alır ve safsızlık içermediği müddetçe asla yavaş yanmaz.

Lakin saf ve kuru olduğu müddetçe bir anda alev alır. Yağlı olan kükürt ise böyle değildir, alev alabilmek için zamana muhtaçtır.

Bir diğer sebep de şudur ki, topraksı vasfı haiz olduğundan aleve dönüştüğü esnada daha geniş bir yer kaplar, binaenaleyh iki sebepten ötürü, yani hem daha süratle alev alması, hem de topraksı ve kesif olup bu yüzden daha geniş bir yer kaplaması cihetiyle kükürtten daha büyük bir şiddet husule getirir. Zira aşağıda izah edeceğimiz üzere kükürt yağlı ve havidir, topraksı vasfı ise pek azdır. Kaya tuzu ise kesif ve gayet latif bir cevherden mürekkeptir. Kaya tuzu, Vannoccio Biringuccio’nun öğrettiği vechile şu surette tasfiye edilir,

Üç cüz kül, kemik ve zeytin küspesi, bir cüz sönmemiş kireç, çeyrek ve yarım cüz sıvı şap, yüz yirmi cüz su kaynatılır ve hacmi takriben yarıya inene değin pişirilir, süzülen bu sudan iki yahut dört libre, kaya tuzu kaynar su içinde koyulaşırken, kazandan şiddetli hararetle köpüklerin fışkırdığı görüldüğü anda ilave edilir. Daha asil fakat daha masraflı bir başka usul de şudur,

Kaya tuzu demir bir kaba konur, üzeri yine demir bir kapla örtülür, ateşin üzerine yerleştirilip eriyene dek kavrulur, şayet kapağı kaldırıldığında tam manasıyla erimediği anlaşılırsa, kapak tekrar kapatılıp tamamen eriyene değin ateş üstünde tutulur, ardından üzerine gayet ince kükürt tozu serpilir, kendiliğinden tutuşmazsa tutuşturulur.

Böylece yağ nevinden olan ne varsa yanıp tükenmesine müsaade edilir, zira bu kısım yüzeyde kalır, akabinde ateşten alınır, dipte kalan topraksı tortu bir kenara ayrılır ve geriye kalan kısım beyaz mermer suretinde donar. Şu halde yağlı olan her şeyin süratle yanmaya direndiği bedihidir, neft ise bünyesinde bir miktar tuz barındırır, bu sebepten ötürü saf kükürtten daha şiddetle sarsıntı yapar.

Her titreşimli darbe yalın darbeden daha tesirlidir, bu yüzdendir ki titreşimli bir vuruşla vurulan şeyler daha kolay kırılır. Bu hakikati evvela tecrübeler bize gösterir, zira bir kılıcı şeftaliye saplar, onu elle havada tutar ve kılıca bir sopayla vurursan, hafif bir darbeyle yalnızca şeftaliyi değil, çekirdeğini dahi ikiye bölersin, nitekim bunu defalarca tecrübe ettim.

Hatta bir saman yığınının üzerine bir öküz budu (yani kemiği) yerleştirilip üzerine de bir balta konulduğunda, bir saman demetiyle baltaya vurulursa kemiğin paramparça olduğunu naklederler, bu hal şaşırtıcı görünse de hakikattir ve titreşimli darbede gayet kuvvetli bir tesir bulunduğu sabittir.

Şu halde bunun sebebini tahkik etmek icap eder. Kanaatimce illet bunlardan biridir yahut her ikisidir,

Birincisi, şayet vurulan nesne sert bir levha üzerinde duruyorsa, levhanın mukavemeti sebebiyle vurulan nesne ve darbeyi alan kısım daha kesif hale gelir, binaenaleyh darbenin tesirine boyun eğmez, zira bir cisim ne kadar kesifse bölünmesi de o nispetle güçtür, oysa yatak yahut saman gibi yumuşak bir zeminde bulunursa yahut hiçbir şeye dayanmıyorsa, kesifleşemez, aksine yarılır ve çatlar. Bu sebeple kuru nesneler bu şekilde daha kolay bölünür.

Diğer sebep ise şudur, titreşimli darbede, vurulan nesne henüz ilk darbe nihayete ermeden geri döner, binaenaleyh ilk darbe tesirini sürdürürken nesne geri dönmek zorunda kalırsa, vurulan şeyin behemehal ikiye ayrılması mukadderdir.

Bu sebepten ötürü şayet kılıç uzunsa, darbe daha şiddetle geri teper ve mükerrer hale gelir, bu yüzden daha kolay keser.

Şayet kılıç maharetle imal edilip uç kısmı daha geniş yapılmışsa ve darbe uç kısımla indirilirse, kılıç pek çok havayı yardığı için şiddetle geri tepecektir ve bu sayede en sert şeyleri dahi bölecektir.

Barbarlar ise kılıçlarını başka bir usulle eğri döverler, bunların sırtında bir oyuk bulunur ve içine cıva koyarlar, cıva kabzanın yanında durduğu müddetçe kılıcı gayet hafif kılar, uca doğru aktığında ise ağırlığı ve süratiyle darbeyi öylesine artırır ki, koçbaşı gibi sağlam zırhları dahi parçalar.

Kullanılan çelik sert ve mukavim olduğu, kullananın bileğinde de kudret bulunduğu müddetçe, insan aklı bu kılıç nevinden daha dehşetli bir silah tasavvur edemez. Lakin sebeplerini ve nevilerini izah ettiğimi hatırladığımdan, artık zelzelenin alametlerine dönüyorum. Kuyu sularında madeni kükürt yahut benzeri bir madde

Elementler ve Eylemleri Üzerine

...kokarlarsa, yahut yalpalayıp çalkalanırlarsa, ya da olağandışı bir şekilde ısınıp kururlarsa, bir yer sarsıntısının yaklaştığını haber verirler. Nitekim Anaximandros ile Pherekydes'in kendi dönemlerinde yaklaşan yer sarsıntısını önceden bildirdikleri rivayet edilir. Bu temelsiz de değildir, zira yerin buğuları böylesine muazzam bir kütleyi sarsmaktan çok daha kolay, dolayısıyla çok daha hızlı bir şekilde suları bozabilir. Yine de bütün yeryüzünün sarsıldığını zannetmeyesin, zira Mısır'ın asla titremediği nakledilir.

Çünkü ne havayı içlerine çekmediklerinden katı yerler, ne yarıklardan yoksun oldukları için Mısır gibi balçıklı yerler, ne de hava geçirdikleri için kumlu yerler depremle sarsılır. Yine de bunlardan bazıları sarsılır, zira yerin derinlikleri yüzeyine benzemez.

Depremlerden bazen dağlar meydana gelir, nitekim onların kökeni üç türlüdür, ya sık sarsıntılarla çalkalanan yer kabarır ve bedenden çıkan kabarcıklar gibi dağlar doğurur, Campania'da Avernus gölü yakınındaki Modernus adlı dağ gibi, ya Afrika'da sıkça görüldüğü üzere rüzgârların toprağı yığmasıyla, yahut adeta kendine has ve en yaygın biçimde, akarsularla veya denizle yerin aşınması ve geriye kayaların kalmasıyla oluşur, zira nehrin suyu vadiye iner ve kayalık dağın kendisi vadiden yükselir, bu sebeple neredeyse bütün dağlar taşlıktır.

Onların diğer topraklardan yüksekte kalması ise, tarlaların günden güne yağmurlarla aşınmasından ve toprağın kendisinin yarılmasındandır, kayalar ise yarılmadıkları gibi çoğunlukla büyürler de, nitekim aşağıda göstereceğiz.

Fakat vadiler sular ve sellerle oyulur, bu yüzden tarlalardan ve ovalardan bile daha alçaktırlar. Denizde ise kayalıklar aynı sebeple var olur, adaların çevresindeki toprakların dalgalarla aşınmasından doğarlar, toprak eklendiğinde yahut kabardığında da adalara dönüşürler. Bu yüzden pek çok ada dağlarla doludur, zira deniz kuruyacak olsa, kayalıklar dağ haline gelir.

Bu sebeple deniz yakınlarındaki dağlarda gemi parçalarının, istiridyelerin ve deniz kabuklarının bulunmasına şaşmamak gerekir.

Zira bu durum, o dağların vaktiyle denizin kayalıkları olduğunu yahut bir zamanlar büyük bir su baskınının vuku bulduğunu göstermekten başka ne olabilir?

Dağlar suların tahribatına sıklıkla dirense de, bazen suyun eteklerini oymasıyla çökerler, fakat bu nadirdir ve yalnız küçük dağların başına gelir, yine de deprem sebebiyle yıkılırlar ve yer yarıldığında ağırlıkları yüzünden en derinlere inerler, kimisi de yavaş yavaş deniz tarafından yutulur.

Ayrıca şiddetli rüzgârlar ve soğuklar yüzünden parçalanırlar, öyle ki kayalıkların yakınında ve altında bulunmak tekin değildir. Hatta insan gayreti de bazen tepeleri düzler. Rivayet ederler ki Hannibal, Alplerin sarp geçitlerini sıcak sirkeyle parçalamış ve bu yolla aşmıştır.

Fakat dağlara nispetle bu pek küçük bir şeydi, sağladığı fayda bakımından ise büyüktü.

Dağların karşıtı adeta mağaralardır. Bunlar, kuraklık vuku bulduğunda yerin yarılmasıyla meydana gelen depremle, keza dağların gizli yollarından süzülen sularla oluşur, bu yüzden bazılarında nehirler bulunur.

Ayrıca taşları hem yakan hem de oyup dışarı fırlatan ateşli buğudan meydana gelirler.

Bu sebeple ölümcül buğular yayan pek çok mağara vardır, Phrygia'daki Hierapolis yakınlarında, arazinin dağlık bir kısmında bulunan Pluton çukuru [Plutonium os] gibi.

Bunun ağzı, büyüklüğü bir iugerum'a [dönüme] denk gelen bir tepede yer alır ve dörtgen çitlerle çevrilidir, bunlar öyle koyu bir karanlıkla kaplıdır ki güçlükle seçilebilir, ağzın kendisi bir insanı alacak büyüklüktedir, içine bir boğa salınıp derhal geri çekilse, ölmüş bulunur. Strabon içeri serçeler saldığında, onları hemen ölü olarak çıkarmıştır.

Yalnızca Büyük Ana'nın rahiplerine, sadece kendilerince bilinen bir çare sayesinde zararsızdır, onlar da içeri bakarken nefes almazlar. Bazıları, hadım edilmiş oldukları için rahiplerin buna dayanabildiğine inanmıştır. Fakat İtalya'dakinden daha fazla böylesi mağara hiçbir yerde bulunmaz. Biri Napoli ile Puteoli arasında, yolun Agnano bataklığına kıvrıldığı yerdedir.

Bunlar en çok başa zarar verir, hem kalpten daha zayıf olduğu için, hem de zararlı buharları uzak tutacak bir engelden yoksun bulunduğu için, zira kalbe giren hava akciğer cevherinden geçmek zorundadır.

Hastalıkların türü de bunu gösterir, nitekim içeri sokulanlar önce titrer, ardından duyularını ve hareket kabiliyetlerini yitirir, sonra dehşet içinde can verirler, kurtulanlar ise şişer, ölenler de şişer.

Mağaralar yalnız ölümcül değildir, bazıları şifalıdır da, kişi bunlardan doğru şekilde faydalanırsa, bazen ümitsiz hastalıklar için bir deva yolu bulabilir, Baiae ve Cumae dağlarındaki Sanatörün terleme yeri gibi, halkın Tritulum dediği dağda.

Gelecekten haber veren nefesler üfleyenler de vardır, nitekim vaktiyle filozofların görüşü uyarınca Delphoi hakkında yazdığımızı hatırlıyoruz. Umumiyetle mağaraların gücü çoğunlukla insan soyuna düşmandır ve zehir vazifesi görür.

Zira o buğu taşları ve en sert kayaları eritebildiyse, fani insanların üzerinde nasıl bir kudret sahibi olmaz? Yine de içlerinden tatlı ve şifalı suların akması, kıyılarında bilindik otların ve ağaçların bolca yetişmesi bir emniyet işaretidir.

Fakat bunlar da vahşi hayvanların ve yılanların barınağıdır. Zararsız ve derin mağaraların altında neyin yattığını belki bir kimse bilmek ister.

Rivayet ederler ki vaktiyle Kral Philippos, tükenmiş olan büyük kıymetteki madenlerin titizlikle aranmasını emrettiğinde, dağın girişinden içeri yiyecek ve ışıklarla adamlar salınmış, onlar da orada nehirler ve yerin baskılamadığı, bilakis puslu ve karanlık bir havanın kapladığı durgun su gölleri bulunduğunu bildirmişlerdir.

Fakat yerin en derin ve gizli köşelerini araştırmak gerektiğinde, bu meseleleri ele almaya uygun bir bahis açılacaktır, şimdi bütün yeryüzüne has olan hususları inceleyelim.

Bütün yeryüzü sabittir, yuvarlaktır ve evrenin merkezindedir, bunlar matematikçiler tarafından kanıtlanmıştır.

Nitekim bütün yeryüzünün yerinden oynaması, göğün hareketsiz kalmasından daha mümkün değildir, dağlar da yeryüzünün yuvarlaklığını hiçbir surette bozmaz. Zira yazarlar pek çok masal uydursa da, hiçbir dağ yüksekliğiyle bütün yeryüzü çapının binde birini bile kaplamaz. Matematikçiler bütün yeryüzünün çevresini ve çapını şöyle bulmuşlardır, ya Ay tutulmaları aracılığıyla aynı ekinoks dairesine paralel daire üzerindeki saat farkını öğrenmişler, bunu elde edince kara yolculuğuyla yerlerin farkına ulaşmışlar, bunu bir günün yirmi dört saatiyle çarpıp Ay tutulmasının saat farkına bölerek o dairenin çevresini bulmuşlar, ardından hendesi kanıtla en büyük ve bütün yeryüzüne ait ekinoks dairesinin çevresine varmışlar, bunu yedi ile çarpıp yirmi ikiye bölerek yeryüzünün çapını pek dakik bir hesapla elde etmişler, yahut güneyden dosdoğru kuzeye ilerleyerek kutup yüksekliğini bir derece artırmışlardır. Yolu ölçtüklerinde ise seksen yedi İtalyan mili ve beş yüz adım bulmuşlardır. Zira yerlerin mesafelerini şimdi Ptolemaios'un adımlarıyla değil, bunlarla ölçüyoruz. O halde seksen yedi mil ve beş yüz adımı üç yüz altmış derece ile çarparsak, çünkü daire bu kadar parçaya bölünür, otuz bir bin mil ve fazladan beş yüz adım elde ederiz.

Bütün yeryüzünün bu çevresini yedi ile çarpar ve yirmi ikiye bölersek, yeryüzünün çapı on bin yirmi iki mil olacaktır, fakat bu hesaplarda kılı kırk yarmak ahmaklıktır. O halde yirmi ikiyi çıkarıp yeryüzünün çapının on bin mil olduğunu söyleyelim.

Oysa denizde yol alanlar pek çok hataya sürüklenmiş, rüzgârların kararsız ve değişken şiddetiyle aldanarak kendi arzularıyla dahi dolambaçlı ve düz olmayan bir rota izlemiş, yeryüzünün çevresini çok daha büyük yazmışlardır.

Fakat bu hesap hem son derece doğrudur, hem de tecrübeyle pek sağlam bir şekilde uyuşur.

Bu durum, bu denli devamlı ve uzun bir yolculuğun yeryüzünün büyüklüğüne aykırı olduğunu anlayan İspanyollara çok yardım etmiş, dikkatli bir hesaplama ile denizcilerin hatasını tespit ederek yolculuğu hem mesafe hem zaman bakımından neredeyse üçte bire indirmişlerdir.

İşte bunlar ince hesapların sağladığı faydalardır.

Yerin kendisi ise tek bir cinsten görünmemektedir, bu sebeple Aristoteles onu haklı olarak ilkin ikiye ayırmıştır, [Yunanca] oryktē kai metalleutē [/Yunanca], yani kazılan ve dönüştürülebilen. Kazılan toprak aynı kalır ve hakiki topraktır.

Dönüştürülebilen ise yalnızca biçim ve görünüş bakımındandır, nitekim o madenlere veya sıvılara yahut bu kabilden diğer şeylere dönüşür, bundan kendi yerinde bahsedeceğiz.

Hakiki toprağın ise iki türü vardır, biri arıdır, bu koyu renklidir yahut ona pek yakındır, diğeri ise arı değildir, yine de madeni hiçbir şey içermez ve başka bir renktedir.

Nitekim yabancı bir renge bürünen her toprak, Aristoteles’in görüşüne göre buharlaşma (exhalatio) ile değişime uğramıştır, Theophrastus ise bunun sıcaklığın çeşitliliğinden ileri geldiğini düşünür. Oysa her iki görüş de doğrudur, zira kimi zaman toprağın altında madenler bulunur ve toprak buharlaşmayla boyanır, kimi zaman ise hiçbir şey bulunmaz ve bu değişim yalnızca sıcaklıktan kaynaklanır.

Fakat buharlaşmayla boyanan toprak adeta parıldar, yalnızca sıcaklıkla boyanan ise parıldamaz, rengi donuk, yahut demir rengi ya da siyahtır.

Zira renklerin cinsleri ne kadarsa toprağın renkleri de o kadardır, beyaz olanı vardır, Latinlerin sil dediği bir nevi killi toprak (argilla) gibi sarı olanı vardır, krizokol (chrysocolla) gibi yeşil, zencefre (sandaracha) gibi kırmızı, kyanos gibi gök mavisi, içeriğinde hiç maden barındırmayan pnigitis gibi siyah olanı vardır, her ne kadar diğerleri madenlerin misaliyle açıklanmış olsa da, sözümüz bunlara dair değildir, zira madenlerden büsbütün arı olup bu renkleri en kusursuz şekilde aksettiren topraklar da bulunur. Bahsettiğim gibi safran rengi ve esmer topraklar da mevcuttur, ovulduğunda menekşe rengine dönen Eretria toprağı gibi sürüldüğünde boyayanlar da vardır. Lampsakoslu Straton, beyaz toprağı külün bir delili sayardı. Aristoteles’e, toprağın hiçbir rengi bulunmadığını düşündüğü fikrini atfedenler de vardır.

Biz burada duyuların şahitliğiyle doğrulanan öğretiyi aktarmaktayız, böylesi saçmalıklara hiç itibar etmeyiz, nitekim saf toprağın ekseriyetle bu renkte olması ve böylesi toprağın çoğunlukla en iyisi sayılması hasebiyle ona esmer dedik.

Dolayısıyla en iyi toprak, her ne kadar zikrettiğim üzere ekseriyetle esmer olsa da, her daim tek bir renkte değildir, killi bir yapıdaysa ve hiçbir kusurla bozulmamışsa siyah olanı da gayet makbuldür, kuruluk, pürüzlülük, aşınmışlık, solgunluk, süngertaşı gibi gözeneklilik ve deliklilik bu kusurlardandır.

Uzun ve sivri çıplak dikenli otların, süpürge otunun yahut bruchus otunun bittiği toprak da kısırdır, bunlar toprağın verimsizliğinin şüphe götürmez birer göstergesidir.

Yalnızca bunlar değil, çayırlarda rastlanmayan, bilakis sadece işlenmemiş ve kurak yerlerde görülen tek bir ot türünün sıklıkla boy göstermesi de böyledir.

Şu halde en ince taneli, killi, yumuşak, suları en güzel şekilde içine çeken ve renklerini veren, kusurlardan uzak, kuruduğunda ve üzerine yağmur serpildiğinde pek hoş bir koku yayan toprak, ağaçlar ve mahsuller için en iyisi olacaktır.

Lakin bu toprak uzun süren kuraklıkların ardından, hafif bir yağmurla ıslandığında neden hoş kokar, bunun asıl sebebi şudur, kuraklık esnasında toprağın içinde hapsolan ılımlı nem, mutedil ve tabii sıcaklık vasıtasıyla olgunlaşır, ardından yağmur yağdığında suya karışır ve buharlaşır, böylece fevkalade güzel kokar, çünkü en kusursuz şekilde olgunlaşmıştır, dolayısıyla kokunun tatlılığı dengeli bir sıcaklığın, binaenaleyh en yüksek veludiyetin işaretidir.

Bunu bizatihi mahsulün kendisinden de kestirmek mümkündür, zira onda otlar ve ağaçlar gürbüzleştiğinde, bilhassa semiz toprak isteyenler serpilip geliştiğinde, toprağın iyiliğine dair kesin bir kanıt elde etmiş olursun.

Cevheri bakımından toprağın üç türü vardır, iri taneli olup kum (arena) diye adlandırılanı, ince taneli olup killi olanı ve her ikisinin ortasında yer alan müşterek tür.

İşte topraklarda dahi letafetin üstünlüğünü görürsün, zira kum nasıl kısırsa, neredeyse her türlü çömlekçilik işine de öyle elverişsizdir, killi toprak ise son derece bereketlidir, ekim dikim işleri için en uygun olanıdır. Nitekim killi topraklardan üçgül bitireni en iyisidir, çayır otu bitireni ise otlak olarak pek münasiptir.

Keçi sedefotu bitiren toprak mahsuldardır, asmayı iyi besleyen toprak ise, gerçi zeytin asmadan kaçınsa da, bütün ağaçlar için en uygun olanıdır.

Toprağın kimi mahsullere, kimi otlaklara, kimi ise ağaçlara ziyadesiyle elverişli olduğuna göre, her bir türü kendine has işaretinden tanırsın. Lakin yoncanın bittiği yerlerde otlaklar için bu otun bolluğundan daha emin bir işaret yoktur. Eskiden tasconium dedikleri o beyaz toprak da killi türdendi, İspanya’da dağların doruklarında bu topraktan gözetleme kuleleri yaparlardı, nitekim seçkin bir hekim olan Georgius Agricola’nın bildirdiğine göre şimdi de Saksonya’nın Corvey kasabasında bir kule mevcuttur, zira bu toprak harç ve taşlardan meydana gelen yapılara kıyasla ateşlere, rüzgarlara ve yağmurlara karşı daha dayanıklıdır, ağırlığından ötürü rüzgardan korunur, ateşle daha da sertleşir, suları içine almadığı için de sudan zarar görmez.

Dolayısıyla yağlı, pek ince taneli, kesif ve bu sebeple de sıkı olması icap eder.

Kimi topraklar soğukla daha da ufalanır, parçalar halindeyken soğuğun etkisiyle un ufak olan Goslar toprağı gibi.

Kumun ise nehir kumu, deniz kumu ve ocak kumu olmak üzere üç cinsi vardır, lakin bunda da incelik azımsanmayacak bir fark yaratır, zira temiz olmak kaydıyla en ince taneli olanı, duvarların ebedi temelleri için harç vazifesi görür, bu denli küçük bir incelik sayesinde yapılara asırlarca ömür katılır yahut heba olur, yine de hiçbir işlem görmemişse nehir kumu daha makbuldür, zira tuzdan aridir ve ocak kumundan daha saftır.

Toprakların kullanım alanlarına göre de ayrımları mevcuttur, çiftçilerin tercih ettiği müşterek toprak, çömlekçilerin kili, dülgerlerin aşıboyası, çuhacıların dolgu toprağı, ressamların gök mavisi, hekimlerin Lemnos toprağı, gümüş ustalarının gümüş toprağı gibi. Bütün bunlar sular ve sıcaklık vasıtasıyla çeşitlenir ve kemale erer.

Bu sebeple arazilerin sulak olmasından daha hayırlı bir şey yoktur, zira her nevi mahsul, ağaç ve ot buralarda fışkırır, fakat karanın suların üzerinde nasıl yükselip durabildiği haklı bir şüphe konusudur, bazıları Tanrı’nın böyle dilediğini söylemiştir.

Bunlar, bir akıl yürütme yolu bulamadıkları için kınanmayı, Tanrı’yı nedensizce yapabilmiş olmasından ötürü övmekten daha çok hak ederler. Bunun canlıların hatırına meydana geldiğini söyleyenler, ameli gayeyi pekala bildirirler, lakin gayeye ulaşmak için başka illetler gerekir ki onlar bunlardan hiç bahsetmezler.

Yıldızlar tarafından tutulduğunu söyleyenler vardır, evvela bu cebri bir durumdur, saniyen yıldızların sabit ve hareketsiz olması icap ederdi,

üstelik daha da mühimi, kuzeydekilerin Avrupa’yı, güneydekilerin ise Avrupa’nın tam karşısında bulunan Brezilya’yı tutması gibi, karşıt bölgelerden tesir etmeleri gerekirdi. Şayet biri suyun, diğeri toprağın olmak üzere iki merkez kabul edersen, evvela bunlardan biri evrenin merkezinden farklı olacaktır, ağırlığın iki vasatı bulunacak ve karşıt bölgelerden kara parçaları dışarı doğru çıkıntı yapamayacaktır, oysa Brezilya ve Avrupa gibi çıkıntı yapmaktadırlar, ayrıca antipotlar da var olamazdı. Toprağın mağaralara hapsolmuş hava tarafından taşındığını iddia edenler, her ikisini de cebren kabul etmiş olurlar, hem toprağın yüksekte hava üzerinde asılı kaldığını, hem de havanın mağaralarda zorla tutulduğunu, oysa Asya’yı, Afrika’yı, Avrupa’yı, Brezilya’yı ve bunca adayı taşıyacak devasa mağaraların bulunması gerekirdi, doğru dürüst düşünülecek olursa bütün yeryüzü tek bir mağaradan ibaret olurdu, böylesi muazzam bir kütlenin en ufak bir yarık dahi göstermemesi, şayet açılsa bütün feleğin yerle bir olmaması ve havanın itilmesiyle bunca su kütlesinin aşağı inmemesi hayret verici bir hal alırdı.

Aristoteles Meteoroloji’sinde, kutuptan ötürü orada toprağın daha yüksekte bulunduğunu, bu yüzden suyu kabul etmediğini savunur.

Fakat o takdirde yeryüzü yuvarlak olmazdı, ılım çizgisi altında toprak bulunmazdı ve bu yükseklik, toprak ile suyun mekanları arasındaki farkla kıyaslanamazdı. Farz et ki,

ki bunun doğru olması imkansızdır, toprak bin mil daha yüksek olsun, suyun yeri toprağın çevresindeyse ve büyüklük nispetine göre toprak iki milyon mil daha yüksekse, yine de bizzat kutup dairesi altında toprak bin mil suların altında kalacaktır, diğer yerlerde ise bundan katbekat fazla batacaktır.

Herkesin anlayacağı üzere, benim bunu hakikat aşkıyla ele aldığımı bilmekle beraber, böylesi bir zatın otoritesi hatırına bunları söylemiş olmasından ötürü kınamaktan ziyade hicap duymaktayım.

Şu halde suyun bu denli engin olduğu, bütün yeryüzünün dikkate değer bir parçasını teşkil ettiği doğru değildir, lakin toprağın hafifliği sebebiyle az miktarda su yüzeyde kalır, yeryüzünün sathındaki her türlü alçak ve engebeli yeri doldurur. İşte bu suretle bunca deniz, uçsuz bucaksız okyanus ve bunca nehir meydana getirdiği için karadan daha büyük zannedilmiştir.

Şayet yalnızca yüzey genişliğine bakacak olursak, bu belki doğru kabul edilebilirdi, fakat derinliğe gelince hiçbir kıyas kabul etmez. Deniz suyunun anaforlar haricinde hiçbir yerde zikre değer bir derinliğe sahip olmaması bunun kanıtıdır.

Nitekim diğer yerlerde derinlik bin, yahut beş yüz, yahut iki yüz veya üç yüz adımdır ki bu yükseklik toprağın azametiyle kıyaslanacak olursa, ter döken bir insanın üzerindeki ıslaklık gibidir.

Girdaplarda su bir nebze daha derindir, zira oradaki boşluğun pek hafif olan hava yerine suyla dolması tabiidir. Şu halde alttaki kara katıdır, çukurluğu sebebiyle üzerine az miktarda su dökülmüştür, kimi yerlerde az bir hava mevcuttur, çok değildir ve birkaç yıl için oradadır, ebediyen tutulmaz. Şayet su unsuru bu denli muazzam olsaydı, tıpkı karada olduğu gibi denizin büyük kısmının da dipsiz olması icap ederdi.

Zira muhakkaktır ki bin adıma karşılık binlerce mil kaplasaydı, yahut zannettikleri gibi devasa bir büyüklüğe sahip olsaydı bunun iki katı olsaydı, fanilerin gözüne hiçbir dip izi görünmezdi.

Bu durum, söylediğim gibi, girdaplar haricinde her yerde apaçık görüldüğünden ve bütün girdaplar daracık şeyler olduğundan, suyun bütün yerin ancak binde biri, hatta belki de çok daha küçük bir parçası olduğu aşikârdır. Şu halde üç unsur vardır, bunların en hafifi ve en büyüğü hava, büyüklük bakımından bir sonraki yerdir, bu ikisi bizatihi zaruridir, bunlardan hava yukarıda, yer en dipte, bunların ortasında ise en küçük ve adeta zaruri olmayan su bulunur.

Zira insanlar, sözgelimi taşlar gibi, gıdasız yaşayabilselerdi, suya ihtiyaç duyulmazdı.

Fakat yalnızca yaşamak değil, beslenmek, üremek ve büyümek de zaruri olduğundan, su yaratılmıştır.

Şu halde suyun mevkii su unsurunu alabilecek genişlikte olduğundan, nitekim yerdeki alçak olan her şey böyledir, bu sebeple yer anakarayla ve adalarla her taraftan yükselir, insanlara ve diğer canlılara mesken sağlar.

Buradan, tufan tesmiye edilen taşmaların ne şekilde kolayca meydana geldiği açıkça anlaşılır.

Zira su tabiatı gereği az miktarda olup yerin yüzeyine yerleştiğinden, birazcık çoğalsa alçak yerleri basar ve artmış olduğunda bile az miktarda kaldığından, kısa sürede geri çekilir. Şayet zannedildiği kadar muazzam olsaydı, taşmalar için pek büyük bir artışa muhtaç olurdu. Bu yüzden taşkınlar asla vuku bulmazdı, vuku bulsa bile insan soyu büsbütün yok olmadan neredeyse hiç geri çekilemezdi ve yer, aylarca değil, yıllarca su altında kalırdı.

Platon’un Timaios’ta naklettiği üzere, bu taşkınlar bir defa değil pek çok kez vuku bulmuş, sonra birkaç ay içinde çekilmiştir.

Şu halde yerleşime mahal kalsın, soğukluğuyla canlıların hayatını yok etmeyip ılımlaştırsın diye ve bu bileşiklerin meydana gelişi yalnızca yeryüzünde zaruri olduğundan, su az kılınmıştır. İşte madenlerin, bitkilerin, canlıların ve balıkların beslenip üremesi gereken yalnızca yüzeyi kaplasın diye, az ve yerin yüzeyinde var edilmiştir.

Fakat hava ve Güneş ışınları tarafından aşırı tüketilme tehlikesi az olmadığından, ona daimi bir hareket eklenmiştir, bu sebeptendir ki, söylediğim gibi, hareket etmeyen sular hızla kokuşur ve fazlasıyla çözünür.

Kutupların altında ve dağlarda suyun meydana gelişi de gözetilmiştir, ayrıca yer, sıcak kuşağın altında aşırı derecede yandığından, tabiat o yerin alabildiğine nemli olmasını sağlamıştır, bundan ötürü bütün sular güneye doğru akar.

Nitekim Nil de Oğlak dairesi civarında Ay’ın hareketlerinden doğmasına rağmen, ılım noktasını aşıp bütün sıcak kuşağı kateder, aynı hızla İskenderiye civarında bizim denizimize dökülür.

Şu halde Güneş’in ısısı sebebiyle soğuk ve nemli unsura nerede daha çok ihtiyaç duyuluyorsa, onun en büyük kısmının orada bulunması gerekirdi.

Bununla birlikte arada kalan yerlerin emniyeti de temin edilmiştir, zira su daima aynı yöne aktığından bölgelerin sular altında kalması mümkün değildi, tarlaları taşkından koruyanların ve bataklıkları kurutanların dikkat ettiği husus da budur, binaenaleyh suların meyil aşağı akışı olmasaydı, bütün yeryüzü çoktan bir bataklık haline gelirdi.

Güneye doğru meylin daha fazla, kutuplar civarında ise biraz daha yüksek olması için Güneş’in tüketici ısısı aşındırmış, kutuplar civarındaki soğuk ise en yüksek dağları muhafaza etmiştir, nitekim ısının tüketip yediğini, soğuğun ise koruduğunu daha önce öğretmiştik. Bu sebeplerle kutuplar civarındaki mıntıka daima en yüksek olmuştur, öyledir ve öyle kalacaktır, ortası ise en alçaktır.

Güneş’in her tarafta dolanmaması ve kutuplara gitmemesi gerekirdi, zira felek boyunca tek tek dolaşacak olsa, yerin dümdüz hale gelmesi zorunlu olurdu, bu sebeple de yer ya tamamen kurur ya da büsbütün sulara gömülürdü.

Fakat bu durum nehirlerin serbestçe akmasına kâfi gelmediğinden, yolda daha yüksek yerlerle sıklıkla karşılaşılacağından, buradan da taşkınlar, suların durulması ve bozulması doğacağından, basiretli tabiat suya indiği miktar kadar yükselebilme hassası vermiştir, böylece dağları ve tepeleri aşarak nihayetinde denize dökülür. Demek ki su azdır ve yerin yüzeyine yerleşmiştir.

Şayet rivayet edildiği kadar muazzam olsaydı ve yerin altında gizlenseydi, hareket ettiğinde ya yerin kesintisiz hareketine yol açar ya da durduğu yerde kokuşurdu.

Bunların hiçbirini görmediğimize göre, suyun yere kıyasla dikkate değer bir büyüklüğe sahip olması ve yerin dibinde gizlenmesi imkânsızdır, yüzeyde de çok miktarda bulunmadığını hislerimizin gösterdiğini ortaya koyduk, binaenaleyh su gayet azdır, lakin canlıların meskeni, etrafında yıldızların döndüğü âlemin merkezi ve her şeyin temeli olan yer, göğün kuşatıcılığına kıyasla bir nokta mesabesinde kalsa da, oldukça münasip bir büyüklüğe erişmiştir.

Kanaatimce nehirlerin akış sebeplerini ve tarzını yeterince doğru açıkladık, fakat suların bu denli daimi ve çok kollu akışının nereden neşet ettiği sıklıkla tartışılmıştır. Filozof bunların meydana geldiğini düşünür, Süleyman denizden bir devridaimle yönlendirildiğini söyler, başkaları yağmurlardan ve karlardan biriktiğini, diğerleri ise yerin altındaki pınarlardan fışkırdığını kabul eder.

Bütün suyun dağlarda teşekkül etmediği, havadan da meydana gelmediği açıktır, zira Tanais Moskova ovalarında kaynamaktadır, fakat su daha yüksek dağlardan inmediği müddetçe yükselmeyeceğinden, orada yönlendirilmesi zaruridir. Nehirlerin dağların zirvesi kadar bir yüksekliğe denizden yükselmesi de mümkün değildir, hem dağlara varmadan önce her taraftan fışkırmaması için hiçbir sebep yoktur, nehirler de asla eksilmezdi, denizin kendisi de bunca nehre yetmez, bir gün kururdu, zira suların büyük kısmı Güneş’in ısısıyla buharlaşır, yerin altındaki o hareket de söylediğim gibi yeri sarsardı, hem neden şu dağdan akıp diğerinden akmadığının da bir izahı yoktur.

Ayrıca bütün tuzluluktan ve acılıktan arınarak böylesine saf hale gelmesi de pek muhtemel değildir.

Yalnızca karlardan da kaynaklanamaz, zira hiçbir karla kaplı olmayan, hiçbir yağmurla ıslanmayan dağlardan dahi su akar, böylesi muazzam ve böylesine kesintisiz bir su kütlesinin meydana gelmesi ise büsbütün akıl almazdır.

O halde ne demeli, bütün bu sebeplerden meydana gelir, lakin en büyük menşe havanın suya dönüşmesidir, bundan başka aralıksız karlar ve yağmurlar da buna az katkı sağlamaz.

Herodotos da Nil’in Mısır’da yol açtığı taşkının sebebinin bu olduğunu düşünür.

Nitekim onun kanaati şöyledir, Nil yaz gündönümünde kabarmaya başlar, takip eden yüz güne kadar artar ve Mısır’ı basar, hemen hemen bir o kadar günde ise çekilir, benim kanaatime göre sebebi şudur, Güneş kış vaktinde gökyüzünün ortasında, yani ılım noktasının altında iken soğuk rüzgârlar meydana getirir ve kendine doğru çokça nem çeker, daha sonra yaz gündönümüne vardığında, Nil’in Oğlak dairesi civarında bulunan kaynaklarında kış başladığı sırada, lodos ve kıble rüzgârları eserken bu nemi yeryüzüne bırakır, oradan Güneş yeniden sonbahar ılım noktasına ilerlediğinde, yerden ve nehirlerden yağmurları ve suları tekrar çeker, fakat Nil’in kaynaklarına bırakmaz, çünkü Güneş oraya varmakta ve yazı başlatmaktadır, havayı ve toprakları kurutmaktadır, bu vakitte Nil’in fevkalade alçalması zaruridir.

Eski devirde, yani Herodotos zamanında, on dört arşınlık bir artış en yüksek bereketi getirir, sekiz arşın ise kısırlık verirdi, daha sonra Strabon devrinde daha az yükselir oldu, sekiz arşınlık bir artış dahi getirmedi.

Geçenlerde Herodotos’un Strabon’un teyit ettiği Nil’in artışına dair fena halde tersyüz edilmiş ve daha da fena anlaşılmış kanaatini açıkladım. Nil’in kaynağının bulunduğu yerde Güneş’in mevcudiyeti, bizim yazımız olan zamanda onlar için kışın başlangıcı iken kış yaratmaktaysa, bunda şaşılacak ne var, meydana gelen karlar ve yağmurlar nehre artış sağlamakta ve bundan ötürü taşkına vesile olmaktadır, fakat şimdilerde taşkın süre bakımından çok daha kısa hale gelmiştir, nitekim Strabon devrinde ovalar altmış günde kuruyordu. Taşkının sebebi nehrin büyüklüğüdür.

Arrianos’un yazdığı üzere nehirlerin en büyüğü Ganges’tir, ondan sonra İndus, ardından Nil gelir. Şu halde birinci sıraya Ganges, ikinciye İndus, üçüncüye Nil konulacak, Tuna dördüncü sırada sayılacaktır. Nil’e kesinlikle hiçbir nehir dökülmez.

Arrianos, İndus’a dökülen Acesines’in neredeyse dört bin adım genişlikte olduğunu bildirir.

Fakat Ganges en dar olduğu yerde on iki bin adım genişliğe ulaşır, üstelik beş yüz adıma kadar genişlediği yerde hiçbir sınır görünmez, doğru rivayet ediyorlarsa, İspanyollar Brezilya’da ağzı altmış bin adımla denize dökülen, inanılmaz büyüklükte başka nehirler bulmuşlardır.

Bir de Marañón vardır ki denize döküldüğü yerde genişliği doksan bin adım, bir diğer kolunda ise yüz yirmi bin adımdır. Bunların ikisi de kuzey sahilinde, Paria yakınlarındadır, fakat büyüklüklerinin nispeti zamanla değişir. Zira ölümlü olan her şeyde bir devridaim vardır, nitekim denize dökülen nehirler yalnızca karıştıkları diğer ırmakları değil, denizleri dahi kurutagelmişlerdir. Herodotos, Akheloos Nehri’nin denize akarken öylesine çok kum taşıdığını anlatır ki denizler bu yolla kurur, nitekim Ekhinades Adaları’nın yarısını şimdiden anakaraya bağlamıştır.

Polybios da kendi devrinde Tanais ve diğer nehirlerin Karadeniz’i ve Maiotis Bataklığı’nı öyle doldurduğunu nakleder ki artık suyun derinliği yedi arşından fazla değildir ve o su tuzlu iken tatlı hale gelmiştir.

Strabon, Ekhinades Adaları’ndan bazılarının anakaraya çoktan bağlandığını, diğerlerinin de günden güne bağlanmakta olduğunu, hatta karaya en uzak olanının bile Akheloos Nehri’nin ağzından yalnızca on beş stadia mesafede bulunduğunu aktarır. Nehirlerin bahsine girmişken, Nil’in neden tek başına esintiden mahrum olduğunu yahut en azından bir vakitler mahrum kaldığını tetkik etmek yersiz olmayacaktır, zira Herodotos bunu ısrarla teyit eder, sonradan şüpheye düşüp bocalamamak adına, zamanın akışıyla bir yerlerde kesilen şeylerin bir başka yerde zuhur etmesi halinde eşyanın sebebini bulmak bizim için pek mühim bir vazife olmalıdır.

Demek ki esinti, en ziyade suyun Güneş’ten ılıklık aldığı yerde meydana gelir, yazın nehirler civarında gün ortasında değil de gün doğarken ve batarken ortaya çıkması bunun delilidir.

Zira Güneş suyu yükseltip yukarıya çekmediğinde, hava suların hareketiyle sürüklenir, sudan soğuyan bu hava hoş bir esinti hasıl eder, yazın gün doğumu ve gün batımı yakınlarında nehirler civarında hissetmeye alışkın olduğumuz esinti işte budur.

Fakat Nil’in kaynağı şüphesiz kış dönencesinin beri tarafında olduğundan ve bütünüyle kavurucu bölgeden aktığından, asla esinti toplayamaz, nitekim bir miktar esinti hasıl olsa bile, Güneş’in aşırı hararetiyle derhal tükenir.

Buna mukabil nehir, havayı soğuttuğu aynı akışla her türlü dünyevi kirden arınır, bundan ötürü hiçbir nehir tuzlu değildir, gerçi yakın bir mevkiden içine tuzlu bir madde aksaydı tuzlu olabilirdi, lakin bu kabil bir hadise vaki olabilse de mezkûr sebepten ötürü buna pek misal bulamazsın. Nitekim Nil, gayet uzak diyarlardan gelmesine ve Güneş’in hararetiyle kavrulmasına rağmen, son derece şifalı suları beraberinde taşır. Oysa bütün denizler tuzlu ve hatta acıdır, bunun izahını yaptıktan sonra daha evvel ortaya koyduğum meseleyi ele alacağım.

Nitekim yağmur suyunun nehirleri çoğaltabildiğini kendi memleketimizde pek sık müşahede ederiz, yağmurların ardından evvelce cılızlaşmış nehirler öylesine gürleşir ki arazileri su basar, hatta yataklarında çakıl taşlarından başka bir şey kalmamış birtakım sel yatakları, ya yalnızca yağmurlarla topladıkları yahut eriyen karlarla beslendikleri için, günlerce gürül gürül akarak büyük bir nehir suretine ve vazifesine bürünürler.

Sel yatağının nehirden farkı, daimi olmamasından ibarettir, zira onu meydana getiren sebep sürekli değildir. Bu sebeple dağları sabah vakti ziyaret edersen, onları ıslak bulursun.

Böylece içte ve dışta toplanan sular azar azar dereler halinde dışarı sızar ve birçoğu bir araya gelerek nehri teşkil eder, bu nehir yağmurlarla yahut eriyen karla beslenmezse, onu her daim cılız görürsün. Bu vakitte az su kâfi gelir, yalnızca yatağının az su ihtiva etmesinden ötürü değil, aynı zamanda o su yavaş akarken pek çok yere yettiği için.

İşte bu sebep, nehirlerin sabah vakti neden kabarmaya meyilli olduğunu ve bilhassa kaynaklarına yakın olan kısımlarında en çok ne sebeple yükseldiğini şüpheye yer bırakmaksızın izah eder, nitekim geceleyin yazın bol çiy, kışın ise bol sis çöker, bu yüzden bir sonraki gün doğumunda su ziyadesiyle yükselmeye başlar, bu hal en çok da güz ve ilkbahar gibi ara mevsimlerde, düşen kırağının Güneş vaktinde erimesiyle vuku bulur.

Demek ki dağın içinde taşların soğuğuyla ve dışında da gecenin yardımıyla teşekkül eden su, yavaşça içeri süzülür. Dışarıdaki kısmın bir bölümü derelerde toplanır, ardından pek çok derecikten ekseriya küçük bir nehir, birçok küçük nehirden ise Po, Tuna, İndus ve Fırat gibi azametli bir nehir vücuda gelir, yağmurlar ve karlar nehirlerin büyüme sebebi olduğu gibi, daimi olmalarının sebebi de budur.

Tanais’e ve düz arazilerden kaynayan bütün pınarlara gelince, bunlar orada teşekkül etmez, bilakis dağlarda vücut bulur, oradan da az evvel bahsettiğimiz kaide uyarınca o mevkiden sürüklenerek, suyun daha yüksek yerlerden tazyik edildiğinde indiği miktar kadar yükseleceği kuralıyla topraktan fışkırırlar.

Deniz ise tuzlu pınarlardan başkasını salmaz, nitekim bazıları denize yakın yerlerden doğar ve tuzludur, denizin sularının yerin altında büyük bir şiddetle ve uzaklara akmasıyla tatlı su kaynağının kaynayabileceğini inkâr etmem, fakat gelgit sebebiyle bu pek müşkildir. Mesafenin uzunluğuyla tuzluluğun azalması buna delildir, nitekim kazılan kuyular denizden ne kadar uzak olursa, o kadar az tuzlu olur.

Lakin bu hal, belki de mesafeden ötürü tuzun ayrışmasından ziyade, başka tatlı suların karışmasıyla hasıl olur.

Yine de Milanlıların aqua di pozzo dediği kuyu suyunun denizden neşet ettiği kabul edilmelidir. Böylece deniz fevkalade bir menfaat temin eder.

Fakat Aristoteles nehirlerin menşei hususunda doğru düşünmüş görünmektedir, sular geniş ve çukur bir mahalle aktığında gölleri meydana getirirler, binaenaleyh nehirlerin, pınarların, sel yataklarının ve göllerin sebebini beyan etmiş olduk. Şimdi geriye denizin neden tuzlu olduğunu öğretmek kalıyor.

Aristoteles’in pek az kimse tarafından anlaşılmış olan kanaatine göre bu sebep, ezelden beri devam edegelen, yağmurların aralıksız olarak denize düşmesidir. Zira her ne kadar bu deniz şu an bulunduğu yerde ezelden beri durmuyor olsa da denizden deniz meydana geldiğinden, suların sürekliliği cihetiyle onun ebedi olması zaruridir.

Bütün suların tek bir menbadan türemesi buna delildir, Akdeniz, Kızıldeniz, Karadeniz, Hazar, Galia Denizi, Kuzey Denizi, Cermen Denizi, Herakles Denizi, Kantabria Denizi, Britanya Denizi, Sarmat Denizi, Hint Denizi, Afrika Denizi, Baltık Denizi, Buz Denizi, ardından Barbar Körfezi, Adriyatik Körfezi, Büyük Körfez, Arap Körfezi, Fars Körfezi ve Maiotis Bataklığı gibi körfezlerin hepsi okyanusun cüzleri yahut filizleridir.

Ptolemaios’un Hazar Denizi’nin menşei hususunda farklı düşündüğünü ve onu Okyanus’tan ayırdığını bilmez değilim, fakat bu kanaat ne Plinius’un ne Strabon’un ne Solinus’un ne de Priscianus’un reyiyle bağdaşır.

Lakin bunun pek bir ehemmiyeti yoktur, zira aksi olsa bile, diğerleriyle birleşmeyen bir denizin bulunması ihtimal harici değildir, nitekim Ölü Deniz ile Taberiye Gölü birbirine kavuştukları halde Okyanus’un azaları değillerdir. Yine de ikisi de tuzludur, daha şaşırtıcı olanı ise Ölü Deniz’in aynı zamanda acı olmasıdır ki tarihe konu olmasının sebebi budur, buna rağmen Akdeniz’in bir cüzü olan Suriye Denizi’ne Taberiye’den daha uzaktır, binaenaleyh bunun ve vaktiyle Asfaltit Gölü denilen Ölü Deniz’in haricinde hiçbir denizin Okyanus’tan bu şekilde ayrılmadığı kâfi derecede aşikârdır, bunların dahi yer altı dehlizleri vasıtasıyla Okyanus ile irtibat kurmasına hiçbir mani yoktur, bu sebeple her denizin mekânın değil ama suların daimi durumu bakımından ebedi olduğunu ve her daim tuzlu kaldığını söylemek mümkündür.

Zira tuzluluğun muhafazası için üç husus kâfi görünmektedir, toprağı kavuran Güneş harareti, suların nehirler gibi akmayıp durduğu yerde kokuşması ve yağmurları kabul etmesi.

Çünkü yağmur getiren her su, Güneş’le kavrulduğu ve durağanlıkla kokuştuğu için hafif tuzlucadır. Göller ise hakikaten sonradan doğmuştur, çünkü onları meydana getiren nehirlerin bir başlangıcı olmuştur. Bu sebeple yağmurları kabul etseler bile tuzlu bir tat kazanamazlar.

Bulundukları toprak bizzat tuz ihtiva etmedikçe göller tuzlu olamazlar, bu yüzden büyük göller dahi ekseriya tuzlu değildir.

Şimdilerde Konstanz denen Acronus Gölü buna delil gösterilebilir, her ne kadar azametiyle bir kimseye adeta bir denizi andırsa da tuzlu değil tatlı sularla doludur, zira menşei Ren Nehri’dir.

Bununla beraber geniş bir kara parçasında olduğu gibi, içinde pek çok tuz dağının bulunmasının zaruri olduğu o sonsuz enginliği de denizin tuzluluğuna katkı sağlar.

Demek ki tuzun çözünmesiyle ve bilhassa her gün vaki olan o gelgitin yardımıyla denizin tamamının tuzlu hale gelmesi vuku bulur.

İşte bu sebepten ötürü, bir şüpheden daha az mühim olmayan bir başka şüphe doğar, yani denizin neden o gelgite her gün bir defa değil de iki defa maruz kaldığı, üstelik bunun neden her denizde ve eşit derecede vuku bulmadığı suali.

Zira Okyanus açıkça, Akdeniz’in ise Venedik’in kurulduğu Adriyatik Körfezi gibi pek az kısmı bir günde takriben iki defa kabarır ve çekilir.

Fakat Alvise Cadamosto, Gine denen Etiyopya yakınlarındaki denizin dört saat kabarıp sekiz saat çekildiğini, diğer denizlerin ise altışar saat kabarıp çekildiğini kaydetmiştir. Denizlerin kabarıp geri çekilmesinin başlıca sebebi, tuzlu olmalarına rağmen bu durumun suların ve havanın kokuşmasını önlemeye kâfi gelmeyişidir. Zira Aristoteles’in şehadetiyle deniz suyu kaplarda çalkalanmazsa kokuşur.

Akdeniz’de bulunan su ise rüzgârlarla kapalı kaldığından daha çok çalkalanır ve bu sayede kokuşmaz.

Gök cisimleri ve Ay tarafından ne suretle harekete geçirildiğini ise Astronomi bahsinde etraflıca izah etmiştik.

Okyanus gibi bütünün tabiatına sahip olan tüm denizler doğudan batıya doğru hareket eder, zira su adeta tek bir unsurdur ve bu hareket gök cisimlerince meydana getirilir.

Dolayısıyla doğrudan okyanusa açılan denizler de bu hareketle devinir, buna mukabil kuzey tarafında kalan Akdeniz ve Kızıldeniz gibi yandan bağlananlar ise asla böyle hareket etmez, nitekim bu şekilde yerleşmiş mahallerde doğudan batıya doğru koşan suların şiddetinin kırılması zaruridir.

Akdeniz doğuda yer alır gibi görünse de, okyanus batıda kaldığından, su Akdeniz'e yalnızca cezir halinde geri dönerken girer, zira artık gök cisimlerince değil kendi ağırlığıyla sürüklenmektedir, bu sebeple de hareketini muhafaza edemez.

Bu durumun bir başka delili de şudur, Akdeniz'in bizzat kendisinde, Afrika kıyısında, Zygri yakınlarında, kıyı şeridi dosdoğru doğudan batıya uzandığından, kıyının bu konumu Ay'ın hafif kuvvetine yardım ederek gelgiti doğurur. Ekinoks dairesine yakın olan Kuzey Denizi ise, kuzey tarafında Paria yakınlarında pek süratle doğudan batıya akar, çünkü Güneş orada daha güçlü olup suları harekete geçirir.

Fakat güneydeki Sureno'da, Beragua hizasında son derece şiddetli bir gelgit husule gelir, oysa Kuzey Denizi'nin kuzey tarafına rastlayan kısmında gelgit neredeyse hiç yoktur.

Gelgitte suların Ay tarafından hareket ettirildiğini, dolunay ve yeniay evrelerinde gelgitin büyüklüğü, kare açılarda (quadratus) ise küçüklüğü gösterir, hem suların Ay ile birlikte gökyüzünün ortasına (MC) (medium caeli) değin yükselişi ve alçalışı, hem mezkûr gök cisminin tam karşısında bulunduklarında kabarmaları, hem de doğudan çıkan Ay'ın yeniden doğuya döndüğü yaklaşık yirmi beş saatlik devir süresi bunu teyit eder.

Fakat mademki deniz her gün gök cismini böylesine takip ederek yeryüzünü baştan başa dolaşır gibi görünmektedir, o halde rüzgârlarla sürüklenen gemiler bir saatte güçbela altı mili nasıl aşabilmektedir.

Bunun sebebi şudur, suyun bütünü yahut tek bir parçası Ay'ı takip etmez, bilakis yakın kısımlar birbirine aktarılır, tıpkı bir kimse ete bastırıp bir şişlik meydana getirdiğinde etin yerinden pek az oynamasına rağmen, şişliğin bütün bacak boyunca pek süratle ilerlemesi gibi.

Oysa Kuzey Denizi'nde, neredeyse hiç gelgit bulunmadığını söylediğimiz yerde, üç ay süren kesintisiz bir akışla bir nehirdeymişçesine gemilerin hızla ilerlemesi zaruridir, zira suyun hep aynı parçası ileri doğru akmaktadır.

Mademki bu bahislere temas ettik, Filozof'un denizin tuzluluğundan hareketle âlemin ebedi olduğunu ispat ettiği akıl yürütmesini sükûtla geçiştirmeyeceğim. Bu usul şöyledir, şayet denizin bir başlangıcı olduysa, başlangıçta ya tatlıydı yahut tuzluydu, tuzlu değildi, zira suyu ifsat edecek kadar büyük bir tuz kütlesi ona karışmış olamazdı, nitekim her şeyin bozulmamış halde meydana geldiğini kabul etmek gerekir. Zira göller ve nehirler gibi sonradan doğan sular da tattan yoksundur.

Şayet başlangıçta tattan yoksun idi ise ve zamanın akışıyla tuzlu hale geldiyse, tuzluluğun da çağları olması gerekirdi, oysa böyle bir durum yoktur, ne de deniz şimdi vaktiyle olduğundan daha tuzludur, binaenaleyh deniz asla sonradan meydana gelmemiştir. Dolayısıyla âlem de sonradan yaratılmamıştır.

Bundan başka yeryüzünün altında da göller kabilinden su birikintileri mevcuttur, Moskova'da Tanais, Asya'da Lycus, Mezopotamya'da Dicle buradan daimi bir akışla fışkırır.

Aquileia arazisinde Timavus'un ve Atina bölgesinde adı belirsiz bir pınarın da böyle doğduğunu naklederler.

Zira yerin altında Roma'dan sonraki ilk mil taşında bulunan Gabii arazisindeki gibi pek derin olmayan mağaralar mevcuttur, öyle ki arabalar ve atlar oradan geçerken zemin titrerdi, binnetice bunların sularla dolmasına yahut toprağın kendiliğinden yarılmasına yahut bu yarıklar sebebiyle havanın bozulmasına şaşmamak gerekir.

Yeryüzünün azametine nispetle bu derinlik pek cüzi kalsa da, yine de şehirleri yıkabilir, gölleri yutabilir, her tarafı düzgün yarılmadığından geride engebeli mağaralar halinde dağlar bırakabilir.

Kuyu suları ise birtakım sızıntılardan ibarettir, umumiyetle kırk ayak yahut biraz daha derine kazılırlar, zira su kesintisiz olsaydı toprak çatlar ve kuyuların derinliği de her yerde aynı olurdu. Hem onların suyu kışın yaz mevsimindekinden daha sıcak değildir, lakin öyle görünür, zira kışın hava soğuk, yazın ise sıcaktır, havanın bu durumuna kıyasla aynı su kışın yaza nazaran daha sıcakmış gibi görünür, zira her şey çevreleyen havaya ve bedenimize kıyasla tartılır. Böylece sıcak olduğumuzda dokunduğumuz şeyleri soğuk, soğuk olduğumuzda ise sıcak addederiz.

Isı en derunî kısımlara çekildiğinde su bir miktar da ısınır, zira ısı dışarı çıkamaz ve yeryüzünün sathına yayılamaz, bu sebeple pek uzun sürmeyen karlar daima bir bereket getirir, kimi zaman uzun süren karlar da böyledir.

Buna bir de suyun ulaşabildiği kısımlarda toprağın tamamının ziftli yahut tuzlu yahut nihayet madensel olduğu hakikati eklenir, böylece hapsolmuş buharlar suyu ısıtır.

Yine bu sebeple, nadir vaki olsa da, bazı pınarlar kış mevsiminde bir mucize kabilinden yaz mevsimindekinden daha sıcak olurlar.

Bu sular mezkûr sebepten ötürü kokuludur yahut ağır kokarlar, tatları da tatsız değildir, fışkırdıklarında onları tanımak, böylece onlardan ya sakınmak yahut istifade etmek kolaydır.

Fakat kurak bir yerde yer altında gizlenip gizlenmedikleri ve ne tabiatta oldukları şu sanatla anlaşılır, kurşun bir kap, şayet bu bulunamazsa yeni bir balçık çömlek alınır, içine önceden yağ sürülür, ortasında küçük bir taş tutan kuru ve beyaz bir yün, çömleğin dibine balmumuyla tutturulur, Güneş'in batışında kabın ağzı aşağıya bakacak şekilde dört arşın yerin altına, yün düşmesin diye dikkatlice gömülür ve çıkarılan toprakla yavaşça örtülür. Ertesi sabah kap kazılıp çıkarılarak yün muayene edilir, şayet su uzakta değilse, taşın ve gecenin soğuğuyla, sürülmüş olan yağın rutubeti topraktan hasıl olan buharları su damlacıklarına çevirecektir, bunu sıkarak topla, şayet az ise suyun hâlâ pek derinde olduğuna, çok ise yakında olduğuna hükmet. Suyun ne nitelikte olduğunu ise kokusundan ve tadından kolayca anlarsın.

Nitekim bu sulardan yeryüzüne çıkan bazısı yalnızca tuz yahut zift kokmakla kalmaz, bilakis Padova yakınlarındaki Aponus pınarları gibi kaynar vaziyettedir, hatta öyle sıktırlar ki neredeyse hiçbir vilayet bunlardan mahrum değildir, pek çok yerde bu kaynaklar kaynayıp fışkırır.

Galya bunlarla doludur, Germanya'da çok daha fazladır ve bütün güzelliklerin anası olan İtalya'da ise katbekat ziyadedir.

Bunun sebebinin ateş yahut çürüme yahut tabii veya semavi bir hararet olması zaruridir. Semavi hararet, hususiyle kışın ve geceleyin suları kaynatacak denli büyük olamaz. Tabii hararet ise fiil halinde hayvanlar haricinde bulunmaz, zira onlar nefse ve hisse maliktir. Çürüme harareti bu mertebede olamaz, hem maddenin aynı anda hem türeyip hem çürümesi akla yatkın değildir. Zira bu mucizenin sürekliliği, maddenin bizzat meydana gelişinin zaruriyetini aşikâr kılar.

Şu halde sebebin ateşte arandığı hükmü baki kalır, zira hararet en yüksek dereceye varmadıkça hareketi hafiftir ve bu sebeple kendiliğinden söner. Fakat ateşin iki nevi vardır, kor ve alev.

Orada alevin bulunması akla uygun değildir, zira alev açıkça bir teneffüse muhtaçtır ve pek çok madde tüketir, öyle ki koca zift dağları tam bir ayda yanıp biterdi.

Ayrıca buhar çıkışı yüzünden sık sık zelzele vuku bulurdu, su ise çok daha ziyade kaynar olurdu, kimi zaman görünür ve bu mahallerde aralıklarla fışkırırdı, oysa hiçbir vakit görülmemiştir.

Yerin altındaki alevin daimi olamayacağının delili, fışkırdığı yerlerde bunun ancak fasılalarla vuku bulmasıdır. Binaenaleyh altta yatanın bir kor olduğu muhakkaktır.

Fakat nereden beslenir, hareketi nereden gelir, teneffüsü nereden hasıl olur, nitekim ateşin bu üç şeye muhtaç olduğu yukarıda gösterilmişti.

Teneffüsü, ateşi tıpkı sıcak kül gibi tastamam besleyen kuru ve süngerimsi taş sağlar. Hareketi ise tedricen tutuşan yeni madde temin eder, böylece ateş yerini değiştirerek hareket etmiş olur. Nitekim bizdeki kurumda da ateş kaldığı müddetçe sinsi sinsi sürünerek muhafaza olunur.

Bu zift kirli ve toprakla karışık olduğundan alev almaz, dolayısıyla yerin altında yanan bu madde her bakımdan kuruma pek benzer, binnetice kurumun bir tür zift olduğunda şüphe yoktur.

Şu halde aleve dönüşmemesinin iki sebebi vardır, biri ziftin kirli oluşu, diğeri ise teneffüs edemeyişidir.

Böylece bazen onun daha ince olan kısmı tutuşur, alev saçar ve o vakit yer sarsıntısı ile gürültü işitilir. Lakin kaya ile karışmış olduğundan ve layıkıyla nefes alamadığından madde yetersiz kalır.

Fakat nasıl olur da sönmez veya en azından maddeyi yiyip bitirirken yer değiştirmez.

Sönmemesinin iki sebebi vardır, zift (bitumen) ve suyun soğukluğu, ki bu soğukluk sebebiyle sıcaklık içeriye hapsolur ve tıpkı kireçte olduğu gibi ateşi alevlendirir.

Aynı soğukluk ateşi aynı yerde tutar, zira daima suyun altındadır. Lakin su geniş bir sahada kaynar, dar bir yerden ise fışkırır. Küçük bir ateşin böylesine büyük bir kaynamaya kafi gelmesinin ise dört sebebi vardır,

Birincisi, haliçlerde olduğu gibi nefes almamasıdır. İkincisi, taşın tabiatıdır, ki bu taş tüftür (tophus), kendiliğinden sıcaktır, çokça sıcaklık çeker ve onu fazlasıyla kalıcı kılar.

Üçüncüsü, geride kalan küldür, ki bu kül sıcaktır, pek boldur ve kendi tabiatı gereği kurudur, nitekim çok daha zayıf olan bizim külümüz dahi üzerine su döküldüğünde onu ısıtır.

Son olarak şu da eklenir, o su kollara ayrılmıştır ve bu sebeple sıcaklığı kolayca çekip muhafaza eder, şayet bir araya toplanmış olsaydı, bütün bir dağın yangınıyla bile zor ısınırdı ve ısındığında dahi süratle kendi tabiatına dönerdi, bu sebeple suların bolluğundan ötürü hiçbir deniz, hiçbir göl, hiçbir nehir kaynayamaz. Kaynaklar ve daha küçük kuyular ise güneşin etkisiyle daha şiddetle kaynar.

Lakin ziftin neden daha büyük bir kısmı tutuşmaz? Zira yalnızca sulu nemden arınmış olan kısım tutuşabilir. Oysa bu zift tamamen bahsi geçen nemle dolu olduğundan ve tam da bu hususta kükürtten (sulphur) ayrıldığından, tutuşmadan evvel kuruması icap eder ve bu sebeple yanı başındaki ateşe uzun süre direnir. Böylece ateş, kendisine bitişik olan maddeyi pek yavaş yiyip bitirir.

Dolayısıyla anılan sebeplerden ötürü ateş ne çok büyüyebildiğinden ne de büsbütün sönebildiğinden, önünde hazır bulunan madde ise pek bol olup kaynamayı sürdürmek için az bir sıcaklık kafi geldiğinden, bu kaynamanın asırlar boyu sürmesi mukadderdir.

Aşikardır ki kaynayan bütün sular tabiatı icabı hafif olup şifalı bir hassaya sahiptir.

Lakin sıhhati korumak maksadıyla kullanılmaya uygun olan su böyle değildir.

Zira en iyi su renkten, kokudan ve tattan yoksundur, berraktır ve içildiğinde midede ağırlık yapmaz, tıpkı Zagros dağından doğup Susiana boyunca akan Eulaios nehrinin suyu gibi, nitekim Pers kralları seferlere çıktıklarında bu suyu yanlarında taşırlardı.

Persepolis'te bulunduklarında dahi, Eulaios nehri beş yüz bin adım mesafede olmasına rağmen yine o suyu kullanırlardı. Bu suya iyilik bakımından en yakın olanı Nil suyu, ardından İtalya'daki Tiber suyudur.

Soğukluğuyla meşhur başka sular da vardır, vaktiyle Korinthos arazisinde dağın zirvesinden akan ve kardan daha soğuk olan su gibi. Georgius Agricola, Culma'dan sonraki ilk mil taşı civarında "deli su" diye anılan bir sudan bahseder, ki kaynar görünmesine rağmen gayet soğuktur.

Yine Bohemya'da Egra nehri yakınında "öfkeli" diye adlandırılan bir su vardır, zira o da kabarcıklar çıkararak kaynar, soğukluğuyla değil daha ziyade çıkardığı gök gürültüsüne benzer sesle meşhurdur. Düşerken kulakları sağır edercesine böyle gürültü çıkarır.

Benzer şekilde Ren nehri, Schaffhausen yakınlarında Konstanz gölünü terk ettikten sonra öylesine yüksek kayalıklardan dökülür ki, fersahlarca uzaktan işitilir, yakından ise gök gürültüsünü andıran bir çatırtı gibi gelir.

Zira suların çıkardığı gürültünün sebebi yüksekten düşmesi yahut dar yerlerden şiddetle çıkmasıdır. Tıpkı soğuğun sebebinin kar, mermer, madenler, dondurucu gök ve hızlı hareket olması gibi. Elbogen bölgesinde de suyun fena koktuğunu ve ekşi bir tada sahip olduğunu rivayet ederler.

Aristoteles, vaktiyle Sicilya'nın Sikania arazisinde ahalinin sirke yerine kullandığı bir suyun bulunduğunu zikreder. Yine Kardia'da, Daskylos gölü civarında "ak ova" tesmiye olunan mevkide sütün sütten daha tatlı olduğunu, Waldburg yolundaki köprü yakınında da böyle bir suyun bulunduğunu naklederler.

Şarabı andıran sular da vardır, Ege denizindeki Kyklad adalarından biri olan Naksos adasında vaktiyle aktığı gibi, nitekim Propertius Elegialar'ın üçüncü kitabında şöyle der,

Ve senin için Naksos'un ortasından güzel kokulu nehirler akar, Ki oradan içer saf şarabını Naksos ahalisi.

Plinius ve Dioskorides bal şerbetinin (hydromel) yıllandıkça şaraba dönüştüğünü rivayet ederken buna şaşmamak gerekir. Aristoteles suların tadının sebebini sıcaklığa bağlamıştır. Zira iyice pişen toprak değişir ve suya tat verir.

Nitekim Saksonya'da Brunonis'in meşhur kasabası yakınlarında olduğu gibi, bazı kaynakların da yağla kaplandığı görülür. Svabya'da Degersee tesmiye olunan manastır yakınında ve yine Jura dağının vadisinde de durum böyledir.

Bunun sebebi pek yağlı olan zifttir, zira ziftin yağ ihtiva ettiği şüphesizdir. Böylece su ile yıkandığında, suyun üzerinde yüzen yağ sebebiyle bir yağ pınarı meydana getirir, fakat suyun tamamen yağdan ibaret olduğuna inanılmamalıdır.

Bütün tarihçilerin en doğru sözlüsü olan Arrianus'un rivayet ettiği üzere, İskender'in çadırı yanında yahut Augustus devrinde Roma'da bir yağ pınarının fışkırmış olmasına neden şaşılsın.

Lakin kendiliğinden doğmamıştır, buna itiraz etmem, zira bunun mümkün olabileceğini ve nasıl vuku bulduğunu gösterdikten sonra bu meselelerin bir ehemmiyeti kalmaz, nitekim bu hadiseler nadiren ve pek az yerde vuku bulur, bu sebeple gerçekleştiğinde bir mucize (prodigium) addedilir. Başkaları ise bu kabil şeyleri Tanrı'ya atfeder.

Yağlı suların zıddı olan keskin sular da vardır, Aptrmeolo Golnicq gibi. Renklerin durumu da aynıdır, zira Meissen kasabasından ikinci mil taşında beyaz, Radenburg yakınındaki Meissen nehri Röder'de kırmızı, Neusohl civarındaki Karpat dağında yeşil, Feltre ile Treviso arasındaki Piave gibi gök mavisi, Saksonya'daki Aller nehrinin Weser'e döküldüğü yerde ise kapkaradır.

Bunun sebebi kildir, lakin daha ince olan kilin renkleridir, zira kaba kil suya yapışmaz ve dolayısıyla onu boyamaz.

Bazı sular renk de değiştirir, Theophrastos'un bildirdiğine göre kuraklık sebebiyle suları çekildiğinde Nil'in yaptığı gibi. Tiber gibi bazı sular ise bozulmadan kalır.

Strabon, Perslerin Susiana vilayetindeki Eulaios nehrinden su getirilmesini emrettiklerini nakleder, Eulaios, Pers krallarının merkezi Persepolis'ten en az beş yüz bin adım uzaktadır, lakin Strabon'un bizzat naklettiği üzere Eulaios'un suyu diğer sulardan bir drahmi, yani Attika kotilesi (acetabulum) ölçüsünce daha hafiftir, bu miktar ise Plinius'un öğretisine göre on beşte bir nispetindedir.

Hayatlarını korumak hususunda böylesine ihtimam gösterirlerdi, zira havadan sonra hayata en yakın olan şey sudur. Uzun Kollu Artakserkses'in bu kadar uzun yaşamasına şaşmamak gerekir. Zira havanın ve suyun sıhhatine şaşılacak derecede dikkat ederlerdi. Nitekim sular öylesine büyük kuvvetlere sahiptir ki, odunları dahi taşa dönüştürürler.

Albertus Magnus, kendi devrinde Lübeck şehri civarındaki Baltık denizinde, yuvası ve yavrularıyla birlikte bir ağaç dalının bulunduğunu nakleder, ağaç ve yuva ile birlikte taşa dönüşmüş olmalarına rağmen yavrular henüz erguvani renklerini muhafaza etmekteydiler.

Ve Georgius Agricola, Elbogen havalisinde Falkenau tesmiye olunan kasaba yakınlarında, kabuklarıyla birlikte koca köknarların taşa döndüğünü ve daha da tuhafı, yarıklarında pirit taşı dahi ihtiva ettiğini zikreder. Domitius Brusonius ise vaktiyle Ursentini, şimdilerde ise Contursi tesmiye olunan şehrin arazisindeki dağın eteklerini yalayan Sele (Silarus) nehrinde yaprakların ve ağaç dallarının taşa dönüştüğünü nakleder, bunu başkalarının sözüne dayanarak değil bizzat şahit olarak söyler, zira o mıntıkanın ahalisindendir. Taşların kabukları ise ağacın yaşını sayıca göstermektedir.

Gottic pınarının, halkın taktığı adla söylersek, etrafa saçılan damlaları taşa dönüşür, Dacia Cepus'ta da testilere doldurulan su taşlaşır.

Lakin bütün bunların sebebi aynı değildir, zira sıcaklık vasıtasıyla diğer şeyleri taşa dönüştüren sular emniyetle içilebilir, çünkü bütün sıcak suların etrafında süngerimsi taşlar meydana gelir, soğuk sebebiyle katılaşan pınarlar ise alçılıdır ve zehirden ari değildir, zira soğuk her şeyi sertleştirir ve taşa dönüştürür.

Bu sebeple nehir yataklarında, toprağı alıp götüren daimi hareket dolayısıyla, yavaş bir akışla akmadıkları takdirde taş bolluğu neredeyse her daim mevcuttur.

Su ile havaya, esire (aether) ve göğe müşterek olan şeyler ise hareket ve şeffaflıktır.

Esire mahsus olan vasıflar hafiflik, safiyet, incelik, pek süratli hareket ve niteliklerden yoksun olmasıdır, lakin bu yoksunluk gökten daha fazla değildir. Suyun ise pek çok türü bulunduğundan, neredeyse hiçbir müşterek vasfa sahip olamaz.

Zira deniz suları, göl suları, nehir, bataklık, durgun su, sel, kaynak, kuyu suları, bulutlu, fırtınalı, karlı, buzlu, sıcak sular ile sarnıçlarda toplanan ve tabir caizse gölcük suları mevcuttur.

En iyisi kaynak sularıdır, buzlu sular mideyi ve uzuvları zayıflatır, karlı ve fırtınalı sular gibi, nitekim bunlar yüksek ve soğuk bir yerden iner, yine de karlı sulardan daha az zararlıdır, zira o buzlu deniz tıbba uygundur.

Taşkınların, hızlı akan nehirlerin ve daha az olmakla birlikte göllerin suları, asit adı verilen bir tür su toplamasına yol açar.

Nil, Eridanus ve Tiber gibi sakin nehirlerin suları kaynak sularına en yakın olanlardır, bataklıklarınki kötüdür, durgun sularınki daha da kötüdür, çukur birikintileri ise en kötüsüdür, zira su toplamasının yanı sıra boğazda şişlik doğurur, bedende kötü bir bünye oluşturur, sarılık, hummalar ve kısa bir ömür getirir.

Sıcak suların tek bir tesiri yoktur, lakin bunlardan ve sarnıçta toplanan sulardan tıp risalelerinde söz edilmiştir.

Fırtınalı sular, dediğim gibi, tuzlu ve yarı çürümüş maddeler ihtiva eder. Her tür içinde en hafif olanlar daha güvenlidir ve daha geç çürür.

Zira bunlar daha az nemlidir, semavi hararetle daha çok pişmiştir, bu sebeple ne kadar kuru iseler o kadar az soğuturlar, havanın tözüne daha yakın olduklarından o kadar hafif olurlar, daha güç çürürler ve bu yüzden çok daha şifalıdırlar.

Üçüncü Kitap, Gök Üzerine

Elementlerden yeterince söz edildi, şimdi ister Aristoteles’in düşündüğü gibi ezeli, ister Platon’un düşündüğü gibi meydana gelmiş, ister teologların düşündüğü gibi yaratılmış olsun, muhtelif bir cevhere sahip olduğu görülen gök ele alınmalıdır.

Evvela, Amerigo Vespucci’nin Hindistan’a yaptığı üçüncü seyrüseferinde yıldızların büyüklüğüne dair itina ile aktardığı şudur, güney kutbundan dokuz buçuk derece uzaklıkta birincisi, on iki derece uzaklıkta ikincisi ve aynı kutuptan otuz iki derece uzaklıkta bulunan, en büyükleri lakin mat olan üçüncüsü olmak üzere üç büyük fakat parlak olmayan Canopus yıldızı vardır.

Uzlaştırıcı (Conciliator) da başka kimselerin anlatısına dayanarak orada, yukarıda aktardığımız gibi, bazı büyük ve pek de parlak olmayan yıldızların bulunduğunu bildirir.

Ptolemaios dahi Canopus’tan meşhur bir yıldız olarak söz eder, lakin büyüklüğünü tarif etmez.

Yine de bu sonuncusunun Vespucci tarafından tarif edilenlerden biri olduğunu sanıyorum. Gonzalo Fernando, güney kutbundan yirmi derece enlemde, haç sureti oluşturan dört yıldızın görüldüğünü aktarır.

Yıldızların muhtelif renkleri, büyüklükleri, parlaklıkları ve keza Ay’ın lekesi, göğün cevherinin muhtelif olduğunu, güney bölgesinde çok daha büyük yıldızlar bulunduğunu ve bazılarının parlaklık bakımından buradaki sabit yıldızlardan geri kalmadığını gösterir.

Nitekim Büyük Köpek yıldızı ılım noktası (aequinoctium) dairesinin ötesindedir ve ne kadar parladığını herkes görebilir.

Canopus’un ise büyük olduğu ve Antarktik kutuptan otuz sekiz dereceden daha az uzaklıkta bulunduğu sabittir.

Lakin İskenderiye’de dahi bütün gök, kırk bir derece hariç, bütünüyle görülür.

Zira gök hakkında bilinenler yeryüzünden çok daha fazladır, çünkü gök yücede yer almıştır ve daimi bir hareket içindedir, bu iki sebeple neredeyse tamamı bilinmiştir, nitekim güney kutbu civarındaki yalnızca otuz bir derece Ptolemaios tarafından bilinmemekteydi.

Böylece Arkhimedes’in ispatına göre, bilinenin yanında bilinmeyen kısım neredeyse on üçte bir veya on üçte birden biraz daha azdır, dolayısıyla bütün göğün sadece on dörtte biri Ptolemaios’a meçhul kalmıştır.

Belki bir kimse Ay hakkında, neden bir lekesi olduğunu soracaktır.

Bunu şimdi açıklamayacağım, zira Ay’ın cevheri ve göğün hareketi, keza dolu, kar, kırağı, rüzgarlar, yarıklar ve gök çiyi hakkında semavi hadiseler kitabında yeterince söz edilmiştir, bu yüzden bunlardan yeniden bahsetmeyi lüzumlu görmedim.

Fakat göğün tasvirine dair yalnızca genel olan hususları burada nakledeceğim, bize en yakın olan Ay’dan başlamak suretiyle. Ay’ın ışığı, bazılarının zannettiği gibi tamamen Güneş’e bağlı değildir, diğer yıldızlarınki ise çok daha az bağlıdır.

Nitekim en şiddetli tutulmalarda onun bir ateş koru gibi kızardığı sabittir ve bu ışık artık onun kendi ışığıdır, gerçi geceleri uzaktan hiçbir şey ateşten daha karanlık görünmez ve alev kırmızı belirir, oysa tutulmalarda Ay o denli uzaktan görünür. Aşikardır ki Ay, her alevden ve mumdan daha parlak bir öz ışığa sahiptir.

Bu bakımdan Ay’ın, kendi kendine ve hiçbir Güneş ışınının yardımı olmaksızın en büyük ve en parlak aleve pek benzediğini tasavvur et, sonra Güneş’in ışıklarıyla aydınlanan Ay’ın, dolunayda olduğu gibi, tutulma halindeki kendi durumundan ne kadar daha parlak olduğunu düşün, Güneş ışınlarıyla aydınlanan Ay’ın, Güneş’i doğrudan ve pervasızca seyredebileceği söylenen kartalın gözünün dahi bakmaya cesaret edemeyeceği ölçüde, buradaki Güneş’ten daha ışıklı ve parlak olduğunu kolayca anlarsın.

Bunu tekrar Güneş’in ziyasıyla kıyasladığında, peygamberin o gün Güneş’in, Ay’ın ve yıldızların yedi kat ışığa sahip olacağına dair sözünün hilaf olmadığı şüphesiz anlaşılır. Zira şu anda gökte, burada müşahede edilenden yedi kattan çok daha büyük, parlak ve semereli bir ışığa sahiptirler. Öyleyse esirin yukarısında her şey o kadar parlar ve ışıldar ki tutulma vaktinde dahi orada bulunup Ay’a bakacak olsaydık, sayısız son derece parlak mum yakılmış ve gözlerimizi bunlara dikmişiz gibi, parlaklıktan ötürü kamaşırdık. Lakin yıldızlar neden titriyor görünür?

Çünkü göğün cevheri son derece seyrek olduğundan bize gelen ışınlar defalarca, fakat daima dike doğru kırılır, bu sebeple hava hareket ettiğinde, suyun dibinde bulunan çakıl taşlarının akan suyun hareketinden ötürü titriyor görünmesi gibi, onlar da sendeleyip sallanıyor görünür. Işıklardaki bu durum ise titreme olarak adlandırılır.

Gezegenler ve Ay ise titremez, zira ışınları bize güçlü bir kuvvetle ulaşır. Nitekim bunlar bize sabit yıldızlardan çok daha yakındır.

Durumun böyle olduğunun delili, yıldızlar daha çok titrediğinde ve hatta titremeye alışık olmayan gezegenler dahi titrediğinde, bunun yaklaşan bir rüzgarı haber vermesidir.

Zira yücelerde bulunan orta hava şiddetle çalkalandığında, uzaktaki yıldızların daha sık ve daha fazla titriyor görünmesine yol açar.

Mars ise mat ve kırmızı olduğundan bizzat kendisi de titrer, bilhassa zayıf görenlerin nazarında.

Nitekim daha zayıf görenlerin yıldızların daha çok titrediğine kanaat getirmesi de bu akli kaideye uygundur.

Aynı sebeple ılım noktası dairesinin ötesinde bulunan yıldızlar daha çok titrer, zira daha uzaktadırlar.

Bu yüzden parlaklığından ötürü daha az titremesi gereken Büyük Köpek yıldızı dahi büyüklüğüne rağmen daha fazla titrer, çünkü çok uzaktadır. Göğün bir kısmında yıldızların daha çok, diğer kısmında daha az titrediğini görürsün, başucunda bulunanlar ile çok parlayan ve büyük olanlar, keza kutuplar civarındakiler pek az titrer, zira oralarda hava daha az hareket eder ve rüzgarlar bulunmaz.

Ilım noktası dairesi yakınında olup uzakta bulunanlar ise en çok titrer, zira orada esir en hızlı şekilde sürüklenir, bunlar küçüktür ve bilhassa o cihette yükseklerde rüzgar estiğinde titreme artar. Aynı sebeplerle yıldızlar olduklarından çok daha küçük ve daha yüksekte görünürler. Aksine bir sebeple sudaki çakıl taşları ve balıklar olduklarından daha büyük görünür, her su yandan bakıldığında daha küçük ve daha az derin zannedilir.

Bu yüzden bazı kimseler durumu fark etmeyip yanılarak boğulma tehlikesine düşmüştür.

Bunun ve söylenecek diğer hususların sebebini, görülen şeyin nerede ve hangi mekanda olduğunun görüldüğünü açıklayalım.

Buna göre görülen her şey, görülen nesneden görmenin sebebi olan vasatın üzerine indirilen dikme ile görülen nesneyi gösteren ve daima görülen nesneden göze doğru uzanan doğrunun kesiştiği yerde var gibi görünür. O halde evvela göz A noktasında, nesne B noktasında olsun, aynı vasatta B kendi yerinde görünecektir, çünkü dikme doğru ile göze gelen doğru birdir. Tekrar, A gözü havada, B görülen nesnesi suda olsun, havaya indirilen dikme BE olsun, BDF doğrusu O’dan göze giden dikmeden kırılarak BDA halini alsın, AD doğrusu C’ye kadar uzatılsın, bu durumda B nesnesi C’de görünecektir, dolayısıyla suyun derinliği yalnız CG olarak görünecektir.

Yine gökteki yıldız b olsun, e f'nin üzerindeki tüm gök, b E dikey doğrusu (kathetus), doğrudan ilerleyen b f c ışını, daha yoğun olan F ortamına, yani havaya ulaştığında dikeye doğru kırılır, b f a çizgisi meydana gelir ki a gözü b yıldızını bu çizgi boyunca görür, öyleyse A f doğrusu uzatılsın, b noktası d'de görülecektir, nitekim görülen şeyden ortama inen b e dikey doğrusu ile göze ulaşan kısımdan, yani göze değen a f kısmından yöneltilen b f a çizgisi orada kesişir.

Yıldızların olduklarından çok daha yakın göründüğünü söyleyeceksin, şayet astrologların onların yükseklikleri hakkında aktardıkları doğruysa, bu durumda olduklarından daha yüksek görünmezler.

İtiraf ederim ki onların çok daha yakın oldukları zannedilir, lakin başka bir sebepten ötürü, zira bizimle onlar arasındaki ara uzam idrak olunamaz, bu sebeple tam tersi bir gerekçeyle bütün gök cisimleri doğarken ve batarken, göğün ortasında olduklarından daha büyük görünürler, çünkü aradaki yeryüzünün büyüklüğü, gözün onların daha uzakta olduğunu zannetmesine ve bu yüzden daha büyük görünmelerine yol açar, nitekim bir arşın boyundaki kule de mesafesini idrak eden bir göz tarafından daha büyük olarak değerlendirilir, her ne kadar arşının kendisi gözde daha küçük bir açı meydana getirse de.

Bundan dolayı gök cisimleri yakın görünürler, zira onlar ile göz arasında, gözün uzunluğunu kavrayabileceği hiçbir aracı cisim yoktur ve bu yüzden onların uzakta olduğunu düşünemez, gerçi dediğim gibi ortamın durumu onları daha yüksekte gösterir.

Fakat yıldızların doğuda ve batıda daha büyük görünmelerini havanın yoğunluğu da sağlar, içinde bulunduğumuz hava değil, bizden uzakta olan hava.

Puslu havalarda gök cisimlerinin çok daha büyük görünmesi buna bir delil teşkil etmelidir. Oysa bu durum, yalnızca mesafeden kaynaklansaydı meydana gelemezdi.

Lakin nesnenin bulunduğu görülen yerin tasvirine örneklerle geliyorum.

Göz A, görülen nesne B, ayna c d olsun, aynanın yüzeyine b f dikey doğrusu çizilsin, bu yüzeyin uzatıldığı varsayılarak, zira aynaya fiilen değmesi zorunlu değildir, ve b e c açısı a e D açısına eşit olacak şekilde A'ya doğru yansıyan B çizilsin, zira ne türden olursa olsun bir aynadan yansıyan her ışında bu zorunludur, şu halde yansıyan a e kısmı uzatıldığında f noktasında kesişir ve deneyimin de doğruladığı üzere B'nin orada olduğu görülecektir.

E merkezli c d çukur aynasında dahi, önce görülen nesne b olarak kabul edilsin, göze b c a yansıyan ışını ile ulaşır ve e b F'nin dikey doğru olacağı açıktır, yansıyan a c ışını bu doğruyla f noktasında karşılaşır ve görülen nesne olan B'nin a gözü tarafından görüleceği yer burası olacaktır, bundan dolayı önceki şekilde olduğu gibi b kendi doğrultusunda f'de görünmez. Zira burada nesne ekseriyetle b'nin b f doğrultusunda görünmeyecektir, çünkü göz aynanın üzerinde bulunan d k gibi bir düzlemle kıyaslayarak hüküm verir, oysa f noktası ve dikey doğru, gözün ne gördüğü ne de idrak ettiği E noktasından alınır.

Yine çukur aynada görülen G olsun, g e F zorunlu olarak dikey doğru olacaktır ve yansıyan g d a ışını vasıtasıyla a gözünden görülsün, bu durumda A D ışını dikey doğruyla H noktasında karşılaşacaktır, binaenaleyh nesne h'de görünecektir, böylece aynanın dışındaki havada görünür, bu hayret vericidir, lakin yine de deneyimle uyuşur.

Lakin silindirik dışbükey aynalar gibi bazı diğer aynalarda çok daha iyi anlaşılır, tıpkı Witelo'nun öğrettiği gibi.

O halde son türe gelmek için, yine c d dışbükey aynası, a gözü ve görülen b nesnesi varsayıldığında, aynanın merkezine inen dikey doğru b d g e'dir ve yansıyan a f g ışını onunla g noktasında karşılaşır, B burada görülecektir, aynı ilke silindirik ve konik aynalarda da görülen nesnenin yerini gösterir.

Artık görme için gerekli üç şey vardır, görülen nesnenin yeri, nesnenin o mesafede görülebilecek en küçük şeyden daha küçük olmaması, nitekim her mesafede bir asgari sınırın, yani görülebilecek en küçük şeyin bulunması zorunludur, ve en küçük şeyden daha küçük olan her nesne sanki yokmuş gibidir.

Zira bu suretle gök cisimlerinin düz görünmelerine rağmen neden yuvarlak olduklarının sebebini kavramak hiç de güç değildir, nitekim d noktasından a gözüne yönelen çizgi, b A çizgisinden daha küçük değildir, c A'dan da küçük değildir, yalnızca tek bir çizgide d e'den daha küçüktür, bundan ötürü d e çizgisinin gök cisimlerinin aşırı yüksekliği sebebiyle d A çizgisine nispetle hiçbir mukayese edilebilir büyüklüğü olmadığından, a b ile A c ve A d arasında hiçbir fark algılanamaz, bu yüzden hepsi aynı düzlemden yükseliyormuş gibi görünecektir, dolayısıyla düz görünecektir, binaenaleyh uzaktaki bütün yuvarlak cisimler düz görünecektir. Gök cisimlerinin ise son derece büyük olduğu gökler hakkındaki kitapta açıklanmıştır.

Lakin şimdi genel olarak gösterilsin ki, evvela son derece uzaktadırlar, bundan ötürü de son derece büyüktürler.

Aynı a noktasından uzatılan iki a b ve a c çizgisi birbirine eşit olduğunda, bunlardan eşit iki parça f b ve f D ile yine bunlara eşit iki parça g e ve g c kesildiğinde, b c ile f g ve d h, e k, f l ile o M dikmeleri çizildiğinde, D O C H açıları eşit olacaktır, çünkü diktirler, aynı şekilde B f l açısı da f h D açısına eşittir, zira D h ile f l birbirine paraleldir ve dik açının karşısındaki D f çizgisi, dik açının karşısındaki f b çizgisine eşittir, bu sebeple b d, f h'ye eşittir ve m c de aynı sebeple k g'ye eşittir. Böylece Öklid'in Elemanlar'ının altıncı kitabının dördüncü önermesinden açıkça anlaşılacağı üzere c d, f g'den daha büyük olduğunda, b c çizgisi o kadar büyütülebilir ki, daima eşit kalan b d ve m c, verilen en küçük mesafeyle mukayese edildiğinde daha küçük kalır, o halde üçüncü varsayım gereğince f b ve g c arasındaki fark gizli kalarak birbirine paralel kabul edilecektir.

Witelo bunu göstermeye çalışmış lakin açıklayamamıştır, nihayetinde birçok hata yaparak yanlış olan bir şeyi, yani b l'nin f h'den daha küçük olduğunu göstermeye çabalamıştır, oysa bu yanlıştır, nitekim gösterdiğim üzere eşittir ve bu eşitlikten ötürü b l'nin b c'ye oranı, f h'nin f g'ye oranından daha küçüktür, bu da öne sürülen iddiayı ispatlamaya yeterlidir.

O halde Güneş veya Ay yahut başka bir gök cismi yeryüzünde görülen bir nesnenin ya da ışınlarının önüne konulan bir cismin gölgesini hemen hemen kendine eşit kıldığında, ışınlar ister tek bir noktadan çıksın, ister bu ispatın uyarlanmasıyla bütün cisimden yayılsın, yüksekliğin f g'ye oranının mukayese kabul etmez derecede büyük olduğu sabittir.

Bu durum en yüksek kulelerde ve dağlarda bile meydana geldiğinden, f b ve g c çizgilerinin birbirine paralel olması zorunludur, bu yüzden a gök cisminin yüksekliği son derece büyüktür, bu denli uzaktan gördüğümüz bu büyüklük altında seçilen gök cismi de son derece büyüktür. Güneş tutulmalarında yerin gölgesinden çıkarılan hesapla, yeryüzünün çapının on birde iki [2/11] olduğu kısımlar cinsinden Güneş'in çapı elde edilir, bu sebeple yeryüzünün çapı iki kere beş bin [10.000] adım olduğunda, Güneş'in çapı on bir kere beş bin [55.000] adım olacaktır, yani bin kere elli beş bin adımdır.

Güneş'in kütlesinin yeryüzüne oranı ise yüz altmış altı tam sekizde üçün bire oranı gibidir, büyük çemberinin çevresi yüz yetmiş dört bin adım ve ayrıca iki yüz ellidir, yeryüzünün çapının Ay'ın çapına oranı ise on yediye beş oranındadır, böylece yeryüzünün kütlesi Ay'ın kütlesini yaklaşık otuz dokuz tam üçte iki katı kadar içine alır, Ay'ın çapı iki bin dokuz yüz kırk bir adım, büyük çemberinin çevresi sekiz bin adım ve ayrıca iki yüz altmış dörttür.

Fakat neden yalnızca bu [Ay] muhtelif şekillere bürünür de diğer bütün yıldızlar daima yuvarlaktır, Ay şeklini bu yüzden değiştirir, çünkü karanlıktır ve kendine ait olan ışığı Güneş’in ışığından öylesine cılızdır ki, Güneş tarafından aydınlatılmayan kısmı gizli kalır ve o kısım sanki yokmuş gibi görünür.

Şu halde diğer bütün yıldızlar yuvarlak ise, bu durum ya kendilerine ait ışığın tıpkı Güneş’in ışığı gibi parlak fakat daha cılız olmasından yahut her yönden ışık geçirgen olmalarından ileri gelir.

Dolayısıyla yıldızlar, daha önce de söylediğim gibi, akılla kavrandığı üzere bizden son derece uzaktır, fakat bu mesafe duyulardan gizlendiği için onlar küçük zannedilir.

Kulelerin mesafesi ise kavrandığından ve büyüklüklerini hafızamızda tuttuğumuzdan, üstelik [görme] açısı yıldızlarınkinden daha büyük olduğundan, kuleleri yıldızlardan daha büyük kabul ederiz, bundan ötürü kuleler en alttan bakıldığında, yalnızca en tepe noktasına bakılmasına kıyasla daha geniş görünecektir, zira kaideyi gördüğümüz müddetçe mesafeyi de görmüş oluruz.

Fakat bu gökler birbirine nasıl bağlanmıştır, zira üsttekinin içbükey yüzeyi ile alttakinin dışbükey yüzeyi tek bir yüzeyse, üst ve alt gök nasıl zıt yönlere hareket edebilecektir, şayet iki yüzey iseler, bölünemez olan bir bölünemez olanla temas eder.

Lakin iki tane olmaları zaruridir, bununla birlikte bir büyüklük meydana getirmezler, bu durum da Aristoteles için sürekliliğin sürekli olmayanlardan oluşmaması adına kafidir. Şimdi ise asıl hayret verici olan, bu kadar uzakta bulunan yıldızlar sayesinde, gözlerimizin önünde serili duran denizlerin ve karaların tanınabilir hale gelmesidir, eskilerin onlara kılavuzluk ederek denizleri yarmalarını bir kenara bırakıyorum, asıl hayranlığa layık olan, fırtınayla denizin veya karanın bilinmeyen kısımlarına sürüklenenlerin, yıldızların yardımıyla nerede olduklarını anlayabilmeleridir. Bunu bizden Ponte Vigolu Iohannes Baptista talep etmişti. Usul şöyledir,

Gökyüzü berraklaştığında, gündüz Güneş’in yahut gece başka bir gezegenin meridyenden geçtiği andaki yüksekliğini usturlap veya halkalı küre ile ölç, Koç’un başlangıcından Terazi’nin başlangıcına kadar olan kısımda ise Güneş’in konumunun sapmasını [deklinasyonunu] bu yükseklikten çıkar, eğer Terazi’nin başlangıcından Koç’un başlangıcına kadar olan kısımda ise Güneş’in konumunun sapmasını ekle ve kalanı doksandan çıkar, böylece yakın zamanda Hindistan’a yerleşenlerin de bulmayı bildiği üzere bulunulan yerin enlemini elde edersin, boylam için ise enlemi elde ettikten sonra usturlap vasıtasıyla Güneş’in yahut bilinen bir başka yıldızın yüksekliğinden günün saatini bulursun.

Ardından halkalı küre ve o yerin enlemi yardımıyla Ay’ın göründüğü şekliyle konumunu araştır, buna bakış açısı farklılığından [paralaks] doğan farkı ekle yahut çıkar ve böylece Ay’ın o saatteki gerçek konumunu bulacaksın, buna mukabil Alfonso cetvellerinden Ay’ın konumunu ve mevcut her bir güne göre hareketini elde edeceksin, aletle ve cetvellerle bulunan Ay konumlarının farkını ele al ve bunu günlük harekete böl, farkın saatleri ve dakikaları çıkacaktır, binaenaleyh her bir saat için 15 derece, her bir dakika için bir derecenin dörtte birini al, bunları aletle bulunan Ay konumu daha ilerde ise, yani bulunan konum cetveller vasıtasıyla bulunandan Koç’un başlangıcına göre daha uzakta ise, Alfonso cetvellerinin mahallinin Talih Adaları’ndan [Fortunatae] olan mesafesine ekle yahut cetvellerin konumu aletle bulunandan daha fazla derece ve dakikaya sahip olduğunda bundan eksilt, geriye kalan veya toplanan miktar bilinmeyen yerin Talih Adaları’ndan olan boylamıdır, bunu bölgeler küresinde [yer küresinde] enlemle birlikte arayıp nerede olduğunu ve vatanına hangi rüzgarlarla dönebileceğini anlarsın, Hint diyarlarının tarihini yazanlar bunu bilmedikleri için enlemleri kaydederken yerlerin boylamlarını ihmal ederler.

Artık alemin bir mi yoksa birden çok mu olduğu, sonsuz mu olduğu, bir tek sonsuz mu bulunduğu ve onun ötesinde bir şeyin var olup olmadığı,

Ve onun ezeli mi yoksa yaratılmış mı olduğu meselesi ebediyetin sırlarına dair kitaplarda anlatılmıştır, şimdiyse yıldızlardan yayılan ışık ve aydınlıktan bahsedeceğiz.

Dördüncü Kitap: Işık ve Aydınlık Üzerine

Bütün gök cisimlerinin kendilerine ait ışığı, hareketi ve büyüklüğü vardır, nitekim nasıl ki daha küçük bir ışık daha büyük bir ışık tarafından örtülürse, gölge de gölgenin altında gizlenir. Ay gündüz vakti gölge yapmaz, geceleyin yapar.

Ay parıldadığında diğer yıldızların gölgelerini göremezsin, o gizlendiğinde ise bazılarının gölgesini öylesine kusursuz görürsün ki, pencereden içeri süzülen Venüs’ün ışığını bizzat ben Ay zannetmişimdir.

Şu halde her bir yıldızın kendine ait ışığı olduğu gibi kendine ait aydınlığı da vardır, bu sebeple sık yıldızların ışıklarını birbirine karıştırmasından ötürü Samanyolu göz tarafından bir daire olarak algılanır, göğün yoğun tözü ile kuyruklu veya saçlı yıldızlarda olduğu gibi yıldızların seyrek tözü buna yardım eder, zira kuyruklu yıldız asla değişmediğinden onun aşağıda değil, gökte olduğu sabittir. Fakat Güneş’in ışınları havada görüşe tabi değilken, boşluktan geçen ışınlar nasıl kırılmış görünür, işte ışınların yeryüzünde yansıdığı vadilerde sıcaklığın çok daha fazla olmasının sebebi de budur, zira ışın nüzul ettiğinde yalnızca tektir, yansıdığında iki, tekrar yansıdığında ise üç ışın aynı yerde toplanır, bu sebeple burada büyük bir sıcaklık hasıl olur, Samanyolu’nda ise ışınlar iki yahut üç defa değil, gerek yıldızların yakınlığı gerekse yoğunlukları sebebiyle ve üstelik sayısız olduklarından binlerce kez yansır, binaenaleyh ortada süt gibi bir beyazlığın meydana gelmesi zaruridir, ben de bunu pek çok mumla tesadüfen son derece güzel bir şekilde taklit edildiğini gördüm, öyle ki tecrübe de apaçık akıl yürütmeyi tasdik etmektedir.

Ve aynı sebeple içbükey aynalarda ateş tutuşur, zira dar bir alanda pek çok ışın bir araya gelir, ancak beyaz bir maddede tutuşmaz, çünkü beyazlık onların tutuşabilme imkanını ortadan kaldırır, zira onlar bir araya geldikleri için tutuşturabilirler, oysa beyaz olan ışını dağıtır ve ayırır. Bu sebeple beyaz kumaş ateşten, hatta bir kıvılcımdan kolayca yanar da içbükey aynanın topladığı Güneş ışınlarıyla yanmaz. Aynı durum billur kürecikte ve su dolu yuvarlak cam kavanozda da tıpatıp geçerlidir. Fakat bunlarda ışınlar arkada birleşirken, içbükey aynalarda önde toplanır, ancak yakma ve yakmama kaidesi her ikisinde de aynıdır.

Nitekim beyaz bir nesneyi koyduğunda, o ışık konisi bariz biçimde genişler ve bu sebeple yakamaz. Genişlediği hususu gözle dahi fark edilir. Fakat Güneş sıcak kabul edilmezken, toplanmış ışığın, bilhassa Güneş ışığının bu aşağıdaki şeyleri ısıtmasının sebebi nedir, oysa ben Güneş’in sıcak olduğunu kabul etmekten çekinmem, zira o nevi bir sıcaklığa sahip başka hiçbir şey olmadığını düşünürüm, nitekim bu durum yukarıda gösterilmiştir.

Zira kokuşmuş ve ateşten kaynaklanan sıcaklık var etmez, helak eder, Güneş’in ve yıldızların sıcaklığı ise var eder. Cansız nesnelerin sıcaklığı ise kendiliğinden mevcut değildir,

dokunma duyusuyla da algılanamaz, Güneş’in sıcaklığı ise dokunmaya tabidir.

Fakat canlıların sıcaklığı da böyle değildir, zira onlarınki gıdaya muhtaçtır, yıldızların sıcaklığı ise asla. Lakin Aristoteles’in kabullerini müdafaa etmek istersen, havanın ve suyun o ışığı yakalamaya çalışırken ağır olanın aşağı inmesi, hafif olanın yukarı çıkması gibi tabii bir melekeyle hareket ettiğini ve dağıldığını söylersin. Onlarda zaten bilkuvve var olan sıcaklık da harekete geçer ve bilfiil hale gelir.

Su ise havadan ısınır, çünkü kendiliğinden bir sıcaklığa sahip değildir, bundan ötürü sadece en üst yüzeyi sıcaktır yahut en çok orası sıcaktır.

Bu hareketi seyreklik, seyrekliği ise sıcaklık takip eder, bunun nasıl gerçekleştiği yukarıda açıklanmıştır.

Nitekim sıcaklık, hareket ve incelik karşılıklı bir devridaim halinde birbirinin illetidir, zira latiflik sıcaklığın sebebidir, sıcaklık yayıldıkça hareket doğar, hareketin kendisi de tekrar latifliğin sebebidir, zira hareket çarpmak suretiyle parçaları inceltir.

Latif töz, ışınlardan büyük bir tesir aldığı için sıcak hale gelir, sıcaklık ise çekerek ve dağıtarak hareketi meydana getirir, bu karşılıklı durum canlılara hayat bahşeder ve son derece aşikardır.

Yukarıda nitekim soğuğun, sıcaklıktan yoksun olan ve onu kabul etmeyen şeyden başka bir şey olmadığını öğretmiştik, bu sebeple seyreltik olanın pek soğuk olması imkânsızdır, dolayısıyla ışının kendisi yahut ışık (lumen), sıcaklığın tözü gibi görünmektedir, yalnızca deneylerin hakikatine ulaşmaya yardım ettikleri ölçüde şeylerin nedenlerinin peşinden koşan bizler için bu kadarı kafi gelecektir.

Güneş'in ve yıldızların ışınlarının kendiliğinden sıcak olduğunu söyleseniz de, yahut bizzat sıcak olmayıp ısıttıklarını öne sürseniz de, bizim açımızdan her ikisi de aynı derecede tatmin edicidir. Bana ise sıcaklık, yıldızın ışınının tözü gibi görünmektedir, yine de bu sıcaklık ışıktan (lumen) ayrılamaz olduğundan, bozulan bir nitelik değildir.

Zira unsurlarda yahut bileşiklerde kabul edilen sıcaklık semavi değildir, yalnızca semavi olanın bir suretidir, binaenaleyh nasıl ki aydınlık (lux) yıldızlara özgüyse, sıcaklık da öyledir ve ona zıt hiçbir soğukluk yoktur, soğukluk yalnızca sıcaklığın yokluğudur (privatio). Işık (lumen) ise aydınlığın (lux) benzeridir, bu benzerlik berraklığı ve sıcaklığın tözünü kendinde öylesine bitiştirmiştir ki, neredeyse başka hiçbir şey değildir. Bundan ötürü en parlak yıldızlar aynı zamanda en sıcak olanlardır, nitekim Güneş, her iki Köpek Yıldızı ve Jüpiter böyledir, demek ki ışık (lumen), berraklık ve sıcaklık üç ayrı şey değil, farklı şeylerle kıyaslandığında farklı isimler alan, hatta farklı suret ve temsil kabul eden tek bir şeydir. Kendisinden ışığın (lumen) taştığı aydınlık (lux) ise onun üçüncü türünden bir niteliktir, nasıl ki saydam cisimde aydınlıktan (lux) ışık (lumen) meydana gelirse, donuk cisimde de renk hasıl olur ve bütün bunlar kendi suretlerini yayarlar, nitekim çayırlarda yürüyenlerin çehreleri yeşil görünür. Bu halde renk, açık havada bunu yapacak kuvvette ise, bu aydınlığın tek başına bozulduğu ve yabancı bir renge büründüğü karanlıkta neler yapmaz? Nitekim yalnızca yanan sudan (aqua ardens) ve tuzdan ibaret olan bir kandil (başka her türlü ışık uzakta olduğunda) çehreleri ölülerin yüzü gibi solgun gösterir, bunu bizzat tecrübe ettim, aynı sebeple şayet yeşil kandillerde yeşil yağ yakılırsa (ki bunu olgunlaşmamış üzümün yağ içinde Güneş altında olgunlaşana dek tutulmasıyla yapıldığını rivayet ederler), her şey yeşil görünecektir. Dahası, her yanı camla kapatılmış bir fener, içinde bir ışık (lumen) yakıldığında, karşıdaki nesnelere kuvvetli bir renk aktarır.

Kuvvetli renkler ise siyah, yeşil, beyaz, kırmızı ve çivit mavisi yahut gök mavisidir. Sıkıştırılmış ateş ise bunu ve yılan suretlerini yansıtmak gibi çok daha büyük şeyleri yapabilir.

Fakat bunun için kudretin bu mertebede olması ve şeylerin suretlerini göstermek adına kendi dumanıyla desteklenmesi gerekir.

Lakin renklerden kendi bahsinde söz edeceğiz, şimdi ise meselemiz ışık (lumen) ve yansımalar üzerinedir. Yıldızlardan ışığın nasıl yansıdığı hususunda ise azımsanmayacak bir şüphe vardır, zira ışık (lumen) bir yıldızdan yansıyorsa, yıldızın katı olması gerekir, şayet katı ise, neden hareketle parçalanmaz ve kendisini hareket ettireni yormaz?

Oysa bedendeki can gibi, canın da kendiliğinden ve şevkle hareket etmesi gerekir, bizde ise bu şevk tükenir, zira bizdeki kuvvet yalnızca canın ikamet ettiği kalpten dağılan kuvvettir, gökte ise can her yerde mevcut olduğundan ebedi bir şevk vardır, bundan ötürü ne can bir iradeyle yorulur, çünkü hiçbir cismani yardıma muhtaç değildir, ne de kalp yorulur, çünkü can onun içindedir, yine de bir yorgunluk görüntüsü taşır.

Gök ise asla durulmadığından ve esir (aether) her yerde hazır bulunan bir cana sahip olduğundan asla yorulamaz.

Fakat Ay'ın dairesi hakkında, esiri kendisiyle birlikte sürükleyip sürüklemediği meselesi pek o kadar vazıh değildir, zira yorulması icap ederdi, lakin bütün esirin, her bir parçasının doğudan batıya fırdolayı taşınmasını ve her bir parçanın kendi yerinden uzaklaştırıldığında kendiliğinden oraya dönmesini kendi tabiatında barındırdığını söylemek daha evladır.

Bu mesele, ebediyetin sırlarına dair kitaplarımızda alemin bir sonu olacağını ve bir başlangıcı bulunmuş olduğunu kabul eden bizlerin lehinedir.

Yahut belki de, suyun Ay'ın hareketine uyması gibi, esirin de feleğin tabiatı gereği değil, yüce katlara itaati sebebiyle ilk göğün hareketine kendiliğinden uyduğunu söyleriz, ya da bu hareketi muhafaza etmek için hiçbir ceht gerekmediğini, lakin başlangıcın meşakkatsiz olamayacağını ifade ederiz. Fakat bu hareket ebedi olduğundan bir başlangıcı olmamıştır.

Lakin bunlar kafidir, aydınlık ve ışığın (lumen) bahsine geri dönelim, burada bir kimse haklı olarak Güneş doğmadan evvel ve battıktan sonra havanın neden parıldadığını ve aydınlandığını sorabilir, bu vakte alacakaranlık (crepusculum) denir. Lakin akşam vakti alacakaranlık adını muhafaza etmiş, sabah vakti ise seher (aurora) adına dönüşmüştür.

Bunu Vergilius, on iki meşhur tecrübe içinde zikreder, ilkini nakletmek kafidir, Seher, safran sarısı örtüsüyle ışıldayarak Okyanus'u terk etmişti, Ve iki atlı arabasında kızararak yol almaktaydı,

Parlak felek gök kubbeyi arı duru bir ışıkla doldurdu, Ve Güneş doğarken berrak bir şavk parıldadı,

Demek ki Güneş'in ışınları yeryüzü tarafından engellendiğinde, bir yerden yansımadıkları takdirde hiçbir aydınlık getirmezler.

Nitekim gece yarısı olduğunda, Güneş'in göğü a b f, Güneş a b, yeryüzü c d olarak kabul edilsin, e noktasında kesişen teğetler a c e ve b d e çizilsin, öyleyse a b göğünün altında, yukarısında bulunan ve Güneş'in ışığıyla (lumen) aydınlanan her yer c d e üçgeni müstesna aydınlıktır, yine de p ve g kısımları aydınlık görünmez, zira Güneş'in ışınları delip geçer, yansımaz.

Fakat Güneş büyüklüğü sebebiyle de alacakaranlık meydana getiremez, zira hem ışınlar görünür ve Güneş'in kendisini görürdük, hem de ispat ettiğimiz üzere azami yükseklik sebebiyle c e ve d e çizgileri neredeyse birbirine paralel hale gelir. Zira Batlamyus'un ispatından anlaşıldığı üzere, Güneş'in yerin merkezinden yüksekliği 16000000 fersahtır, Ay'ınki ise 208266 fersahtır, e noktasının, yani gölge konisinin yüksekliği ise 1540000 fersahtır. Binaenaleyh bunların her birinden 6000 fersah çıkarıldığında, yeryüzünden olan yüksekliklerini bulursun. Demek ki alacakaranlık, yeryüzünün üzerinde bulunan ve e noktasının, yani yerin gölgesinin altında kalan kısmın buharlarla yoğunlaşarak Güneş'in ışınlarını kabul etmesi ve bize doğru yansıtması sebebiyle meydana gelir.

Öyleyse ekinoks dairesi altında bulunan Güneş'i müşahede edelim, alacakaranlık doğumdan xix. derece önce, yani Güneş'in bizzat yükselişinden yaklaşık bir çeyrek saat evvel başlar ve o vakit havayı aydınlatan Güneş ışınının yere ilk kez teğet geçtiği aşikardır, zira teğet geçmeseydi, buharların en yüksek yerinden yere çizilen teğet daha alçak bir noktaya ulaşır ve böylece alacakaranlık söylenenden daha önce başlardı. Bu kabul edildiğinde, merkezi c olan ve yeryüzünü temsil eden bir daire kurulsun, buna teğet olan çizgi a d, buharların en yüksek kısmı e, Güneş ışınının mevkii f olsun ve a d'yi kestiği yere g konsun, Güneş'in mesafesi yeryüzüne kıyasla pek azim olduğundan, f g d açısı sanki yerin c merkezindeymiş gibidir, bu yüzden xix. derecedir, dolayısıyla e g a açısı da dairenin merkezindeymiş gibidir, lakin a ve b dik açılardır, bu sebeple e açısı c b e ve a e g üçgenlerinde ortak olduğundan bu üçgenler benzer olacaktır, dolayısıyla kenarların oranı malumdur, oysa b c daha önce söylendiği gibi beş bin fersahtır, binaenaleyh a e cclxxxviii fersahtır ve buharlar bu denli yüksekliğe çıkar.

İşte görüyorsun, insan dehasının inceliği nerelere kadar uzanmaktadır?

Witelo'nun yanılgıya düştüğünü bilmez değilim, kendisi buharların yalnızca lii fersah yükseldiğini aktarmıştır, oysa söylediklerinin beş buçuk katından fazlasına yükselirler, gerçi Witelo yeryüzünün çevresini daraltıp bu sebeple fersahı bir miktar daha büyük kılmışsa da, yine de onu gereken yüksekliğin dörtte birine dahi ulaştıramaz.

Alacakaranlık en fazla gündüzden iki saat evveline kadar çekilirse, çember üzerindeki c açısı g'ye eşit olup lx derece, e ise cxx derece olacaktır, bu yüzden buharların yüksekliği olan a e çizgisi d cclxxii fersah olacaktır ve bu, buharların yeryüzünden yükselebileceği azami mesafedir. Bu sebeple gökkuşakları, ışık çubukları (virgae), gök yangınları, gök yarılmaları daha yüksekte var olamaz, nitekim üçüz Güneşler, ikizleşmiş

Aylar ve çok daha az olarak yağmurlar, dolular, karlar, kırağılar ve buhardan hasıl olan her ne varsa böyledir, yine de bu yüksekliğin farklı mahallerde muhtelif olduğu, lakin mezkûr fersah sayısını katiyen aşmadığı kabul edilmelidir.

Farz edelim ki, Oğlak dairesinden takriben 68 kısım uzakta bulunan bizler için göz Milano'daki B noktasında bulunsun, Oğlak dairesi altında görünen nokta ise E olsun. Şu halde CE'nin CB'ye nispetinin takriben 8'in 3'e oranı gibi olduğu sabittir, zira CA, CB'ye eşit olduğundan, CE'nin CA'ya nispeti de yine 8'in 3'e oranı gibi olacaktır, bu sebeple AC'nin AE'ye nispeti 5'in 3'e oranı gibidir, dolayısıyla AE 8000 adımdır ve hesaba katmadığım 333 adım fazlası vardır.

Milano sakinince görülmesi gereken yerin, kış dairesi altında yeryüzünden uzaklığının, buharların ulaştığı yüksekliğin on katından fazla olduğu yeterince sabittir. Fakat kuyruklu yıldızlar tarafımızdan orada görülmektedir, o halde buharlardan meydana gelmezler.

Lakin esirde de meydana gelmezler, zira orada tutuşabilecek bir madde bulunmaz.

Şayet çekilen nemin yıldızların kuvvetiyle oraya kadar sürüklendiğini, her ne kadar burası buharların mutat yerinden daha yüksek olsa da oraya çekildiğini söylersen, evvelemirde buna mâni olan şudur ki, kuyruklu yıldızların pek çoğu ikinci ayı aşar, hatta bazıları üçüncü ayda dahi son bulmaz, bu yangına bütün yeryüzü kütlesi dahi yetmezdi.

Nitekim ateşin asla aynı maddede kalmadığı, bilakis daima yeni madde aradığı yukarıda gösterilmişti.

Kuyruklu yıldız ise ekseriyetle kuyrukludur ve esirdedir, bundan ötürü Ay'dan daha küçük değildir. Böylesine büyük bir maddenin yanması ve üç ay boyunca sürmesi ise büsbütün imkânsızdır.

Buna ilaveten, batıştan önce gizlenen yahut hareketsiz kalan daha alçak bazı kuyruklu yıldızların bulunması gerekirdi ki, şimdiye dek bunların hiçbiri görülmemiştir, bu kanaatin saçmalığını gösteren ve zikretmekten kaçındığım daha pek çok husus vardır. Nitekim Ebu Ma'şer'in kuyruklu yıldızın Venüs'ün fevkinde olduğuna dair görüşü de böyledir, oysa Venüs, Ay'dan çok daha yüksektedir.

Fakat bir kuyruklu yıldızın unsurlar bölgesinde mi bulunduğunu, yoksa gökte mi meydana geldiğini anlamak son derece kolaydır.

Zira şayet Ay'dan daha büyük bir paralaksa sahipse, unsurlar bölgesinde bulunması zaruridir. Fakat daha küçükse, şüphe yok ki gökte vücut bulacaktır. Bu husus, göksel şeylere dair kitapta, ölçümler zaruri olduğundan yazılmıştır.

Görüyorsun ki insan inceliği, göğün sırlarını açığa çıkarmak için ne denli hafif vasıtalarla ilerlemektedir.

Kuyruklu yıldızların hepsinde ortak olan vasıf, iki türlü hareketle hareket etmeleridir, bunlardan biri doğudan batıya doğrudur, tıpkı diğer bütün yıldızlar gibi yirmi dört saatte vuku bulur.

Diğeri ise batıdan doğuya doğrudur, takriben Venüs'ün benzeri şekilde, göğün bir derecesinden biraz fazla yahut eksiktir, nitekim 1532 senesinin kuyruklu yıldızı 22 Eylül günü doğup 3 Aralık'ta battığında, yetmiş bir günde Başak'ın 5. derecesinden Akrep'in 8. derecesine ilerlemiştir, böylelikle yetmiş bir günde Zodyak boyunca boylamına yalnızca 63 derece ilerlemiş oldu, yani her bir günde bir dereceden daha az yol aldı.

Bundan açıkça anlaşılır ki Ay'ın altında bulunamaz, zira öyle olsaydı ilk feleğin hareketiyle Ay'dan daha süratli hareket ederdi. Zira sabittir ki Ay, yirmi dört saatte ilk hareketin hesabına göre on üç derece geriler. Plinius, kuyruklu yıldızın seksen günden fazla görünmediğini, yedi günden daha çabuk da gizlenmediğini kabul eder.

Benzer bir hesapla, önceki misalin müellifi olan Girolamo Fracastoro, Eşmerkezliler Üzerine adlı kitabında şöyle nakleder, 1531 senesinin 8 Eylül günü kuyruklu yıldız Güneş'ten biraz daha doğudaydı, yani Başak'ın takriben 24. derecesindeydi, Ekim'in başlarına doğru ise Jüpiter Akrep'in üçüncü derecesinde iken ona yaklaşmıştı.

Nüshasında 13. derece okunur ki bu kabil değildir, zira on sekiz günde Jüpiter'in Akrep'in 13. derecesine erişmesi çok daha az mümkündür. Dolayısıyla bir ay zarfında, zira izahatında biraz dikkatsiz davranmıştır, kuyruklu yıldız boylamda takriben kırk derece katetmiştir, yani Başak'ın 22. derecesinden Akrep'in ikinci yahut üçüncü derecesine ilerlemiştir ki bu hareket, Venüs'ün yahut Merkür'ün hareketinden pek farklı değildir. Enlemesine hareketi ise pek büyüktür, öyle ki bazen inanılmaz bir süratle biri kuzeye, diğeri güneye doğru sürüklenir, bu ilerlemeler kuyruklu yıldızlar kutuplara yakın olduğunda vuku bulur, zira o vakit Zodyak'a nispetle mevkiin azıcık değişmesi enlemi pek çok değiştirir.

Kuyruklu yıldızların bir diğer müşterek vasfı ise, kuyruğunun daima tastamam Güneş'in karşısındaki tarafa yönelmesidir, öyle ki Güneş battığında, kuyruklu yıldızın kuyruğu dosdoğru doğuya bakar, tıpkı Ay'ın karanlık tarafında her gün görebildiğimiz gibi. Üçüncüsü ise, ekseriyetle boylamda Güneş'e refakat etmesi ve yalnızca alacakaranlıkta görünmesidir, lakin bu her zaman böyle değildir.

Buradan açıkça anlaşılır ki kuyruklu yıldız, gökte yerleşmiş, Güneş tarafından aydınlatılarak görünen ve ışınlar içinden geçerken bir sakal yahut kuyruk sureti oluşturan bir küredir.

Şu halde bu yıldız gökte, şayet orada oluş varsa, meydana gelebilir, şayet bu kabul edilmezse, daha doğru olanı söylemek gerekir ki, gök pek çok fakat pek yoğun olmayan yıldızlarla doludur, hava kuruyup inceldiğinde yahut başka sebeplerle bunlar gözlerimizin önüne serilir.

Nitekim bazen Venüs de güpegündüz görünür ki onun yeniden meydana gelmediği yeterince malumdur. İşte bu yüzden, havanın kurumasıyla denizler fırtınalarla pek çok çalkalanır, ekseriya gayet büyük rüzgârlar peş peşe gelir, kaygılarla, uykusuzluklarla, kokulu yiyeceklerle ve sert şaraplarla kuruyan asiller ile hükümdarlar can verir.

Yine bu sebeple suların çekilmesi, balıkların ölümü, kıtlıklar, kanunların değişmesi ve isyanlar vuku bulur, keza bu sebeple krallıkların yıkılışı gerçekleşir ki bütün bunlar, dediğim gibi, havanın aşırı inceliğinden ve kuruluğundan neşet eder, öyle ki kuyruklu yıldız bunların işareti olabilir, lakin katiyen sebebi olamaz.

Gökkuşağına gelince, daha sık görüldüğünden ve buharlar bölgesinde meydana geldiği aşikâr olduğundan, onda daha az şüphe vardır. Zira nasıl ki bir su damlası Güneş'e doğru bakıldığında pek çok ve hepsi parlak renkleri aksettirirse, gökkuşağı da yoğun, çiğli ve damlacıklarla kaynayan bir buluttan meydana gelir.

Zira karanlık olan her şey adeta siyahtır, gölgeler bunun delilidir ki bu yüzden hepsi siyah görünür. Lakin karanlık olan şey aydınlatıldığında ve şayet pürüzsüz ve cilalı ise, ışığın çokluğuna göre renklere intikal eder. Bulut ise karanlıktır ve su damlaları cilalıdır, bu sebeple ışığın çeşitliliğine göre renkleri aksettirirler.

İçteki daire karanlığa daha yakın olduğundan gök mavisi görünür, daha ışıklı olan ortadaki yeşildir, en dıştaki ve en büyük olanı ise daha bol ışıkla aydınlandığından safran sarısıdır.

Erguvani yahut sarı [Yunanca] ise ana renklerden değildir, lakin ışığın çeşitliliğinden ötürü bir renkten diğerine geçiş olduğunda, sınırların birleşmesiyle, tıpkı resimlerde olduğu gibi arada belirsizce başka renklerin görünmesi zaruridir. Güneş'in, gözün ve gökkuşağının merkezi ise tek bir doğru üzerindedir.

Zira çukur buluttan dikey ışınlar böyle yansır ve her ne kadar bulutun kendisi yuvarlak olmasa da, yuvarlak kısımdan yansıyan yegâne ışınlar, yalnızca onlar dikey olduğundan Güneş'in suretini aksettirir, bu suret zayıf olduğundan ve zayıfça yansıdığından renklerin suretini arz eder, zira ışık zayıfladığında parlak bir renge dönüşür, şayet daha da zayıflarsa siyaha daha yakın renklere tebeddül eder, sonra ışıksız renklere daha fazla yaklaşırsa nihayet ışığın en az olduğu yerde siyaha, en sonunda ise tamamen yok olduğunda karanlığa bürünür. Dolayısıyla merkeze doğru ışınlar yalnızca yuvarlak ve çukur kısımdan yansıdığında, bulut çukur olmasa ve önde daha fazla damla bulunsa dahi, bulutun geri kalanı bütünüyle görülür, lakin dikey yansıma çukur ve yuvarlak kısımdan vuku bulur ki bu da gökkuşağını, yani Güneş'i temsil eder, tıpkı su damlalarında göreceğin gibi, muhtelif ve parlak renkleri gösterir. Şu halde Güneş ufukta olduğunda ve göz, dediğim gibi, gökkuşağının merkeziyle düz bir doğrultuda bulunduğunda, gökkuşağının merkezinin de zaruri olarak ufukta bulunması icap eder, bu sebeple gökkuşağı o vakit tastamam bir yarım daire şeklinde görünecektir, zira merkez ufukta olduğunda, diğer yarısı zaruri olarak bütünüyle ufkun altındadır.

Güneş daha yüksekte olduğunda ise, Güneş'in merkezinden göz vasıtasıyla çekilen doğrunun ufkun altına düşeceği aşikârdır, binaenaleyh o vakit gökkuşağının merkezi ufkun altında kalacaktır ve Güneş ne kadar yüksekte olursa, Güneş'ten göz vasıtasıyla çekilen doğru o kadar alçakta olacaktır, dolayısıyla bu doğru üzerindeki gökkuşağının merkezi de alçalacaktır. Böylece gökkuşağının merkezi ufkun ne kadar altında kalırsa, üstteki yarım dairenin o denli büyük bir kısmı gözlerimizden gizlenecektir, bu sebeple Güneş ne kadar yüksekte olursa, gökkuşağının bir dairenin o denli küçük bir parçası olması zaruridir.

Bunlardan açıktır ki, hem gökkuşağının orta kısmının bulutsuz olması, hem de yerin altında gizlenmesi hasebiyle gökkuşağı gerçekte hiçbir şeydir, zira ışınlar bulutun merkezinden yansımaz, aksine merkez yalnızca muhayyilede var olur. Aynı anda iki tane görülebilmekle birlikte, neden yalnızca bir tane görülebildiği de şüphesizdir.

Zira göz, Güneş’ten bulutun merkezine uzanan çizgi üzerinde bulunduğundan, aynı merkeze sahip olmadıkça başka hiçbir gökkuşağı görülemez.

Fakat aynı merkez altında da görülemez, çünkü Güneş’ten yansıma meydana gelemez,

Işık ve Aydınlanma Üzerine

Zira göz çukurluğun merkezi hükmündedir, merkez olduğu için değil, merkezden çıkan aynı çizgi üzerindeki iki noktadan, aynı noktalara eşit açılarla iki çizgi yansıyamayacağı için. Dolayısıyla birinciden bir başkasının yansıması geriye kalır, bu sebeple ikincinin birinciden daha büyük ve çok daha zayıf olması zorunludur, böylece ikinciden bir üçüncünün doğması imkânsızdır.

Mademki ikinci gökkuşağı birinciden yansıyarak doğar, önceki gökkuşağı çemberinin iç çizgilerinin yahut ışınlarının, daha geniş bir açı yaptıklarından daha uzağa sıçramaları, dıştakilerin ise daha yakına düşmeleri zorunludur, bu yüzden ikinci gökkuşağının iç çemberi lacivert, ortadaki yeşil, birincinin dıştaki ise safran sarısı olacaktır, tamamen ilkinin tersi bir nispetle. Bunlardan şu hususun da vuzuh kazandığı kanaatindeyim ki, Güneş yaz gündönümüne (solstitium) yakın öğle vaktinde bulunduğunda, yarım çember en büyük yüksekliğe sahip olur, bu durum gökkuşağının merkezinin, bütün çemberinin yarıçapı kadar görüş ufkundan aşağıda kalmasına yol açar, bu sebeple gökkuşağı görünmez.

Fakat sonbahar ılım noktasına (aequinoctium) yakınken, bütün kış boyunca ve ilkbahar ılım noktasından sonra görülecektir, ancak daha önce belirtildiği üzere yaz gündönümüne ve öğle vaktine yaklaştıkça o nispette küçülecektir. Peki gökkuşağı mütevazı boyutta olup ufuktan pek az yükseldiğinde, neden daha büyük bir çemberin parçası imiş gibi görünür, sebebi şudur ki, göz gökkuşağını ne kadar alçakta ise o kadar uzakta addeder, zira gök cisimleri hakkında söylediğimiz gibi, mesafeyi zihnen kavrar. Lakin gökkuşağının tepe noktasının daha uzakta olduğuna hükmettiğinde, doğmakta olan Güneş ve Ay hakkında söylediğim gibi, onun daha geniş olduğunu da varsayar, oysa çemberin daha geniş açısı onun daha büyük olduğunu gösterir, bunu da herhangi bir kimse, küçük bir çemberi büyük olanın içine teğet olacak şekilde çizdiğinde kolayca anlar, zira çevreleyen çizgide daha büyük olanın daha geniş olduğu aşikârdır, bu sebeple gökkuşağının daha küçük bir kısmı daha büyük bir çemberin parçasıymış gibi görünür.

Lakin gökkuşakları yalnızca bulutlardan değil, denizde kürekler çekilirken ışığın yansımasıyla su damlacıklarından da meydana gelir, kışın güney rüzgârı eserken kandillerin etrafında bilhassa gözleri nemli olanlarca görülür, Güneş tarafından aydınlatıldıklarında duvara saçılmış damlacıklardan, karanlıkta doğrudan bakan bir göz için de hasıl olur, nitekim Aristoteles’in doğru bir şekilde aktardığı üzere hepsinin sebebi birdir. Ancak yalancı güneşler (parelia), çubuklar (virgae) ve Güneş’in etrafında görüp hale (halo) adını verdiğimiz taçlar da bahsettiğimiz renk sebebinin aynısına sahiptir, fakat yalancı güneşler de bizzat yalnızca göze yansıma yoluyla meydana gelir, bulutlarda hiçbir suret mevcut değildir, nitekim bulut da o vakit zerrelerden ibarettir. Dolayısıyla gökkuşağı ve yalancı güneşler ekseriyetle hafif yağmurları haber verir, çünkü damlacıklar sudandır ve dağınıktır, Güneş ışını ise içlerine nüfuz eder.

Taç ise bir cevhere sahiptir, nitekim Güneş’in, Ay’ın yahut başka bir gök cisminin yansımasından, sanki bir merkezden yoğun bir buluta doğru çepeçevre, yuvarlak bir surette meydana gelir.

Bu yüzden göz onları gökkuşağı ve yalancı güneşler gibi vehmetmez, bilakis oluşmuş ve bulutlarda sabit durur halde görür. Tıpkı üçgen yahut prizma ya da altıgen bir billuru Güneş’e tuttuğunda, karşı duvarda uydurma değil, gökkuşağının hakiki renklerini göreceğin gibi, benzer şekilde su dolu cam bir kabı Güneş’e yahut parlak bir ışığa tuttuğunda da aynı şeyleri müşahede etmek mümkündür. Fakat billurun yahut camın içine bakarsan orada değillerdir, zira senin Güneş varken gördüğün ve gördüğün yerde olan renkleri yanındaki kimse katiyen göremez, yahut farklı ya da aynı yerde olmaksızın görür, zira hakiki değillerdir, yalnızca gözün bakış nispetinden neşet ederler.

Bu bakımdan, gökkuşağının üzerine çöktüğü bitkileri, bilhassa defne, ardıç, mersin gibi tabiatı icabı zaten öyle iseler, kokulu kıldığını iddia edenlere şaşarım, bana kalırsa sebep daha ziyade daha önce zikrettiğimdir, yani kuraklıktan sonra yağmur yağdığında en iyi toprağın neden güzel koktuğudur.

Zira kim gökkuşağının bir ağacın üzerine çöktüğünü görmüştür ki, mademki daha önce söylediğim gibi yalnızca görme muhayyilesinde mevcuttur, o halde Aristoteles ile birlikte söylenmesi gereken şudur, gökkuşağı su damlacıklarıyla birlikte belirir, alçak bir bulut mevcuttur ve bu bulut uzun kuraklıkların ardından zaten tabiatı gereği kokulu olan ağaçların üzerine indiğinde, su damlacıklarının latif nemini derhal pişirerek harikulade kokulu buharlara dönüşüp kaybolur, nitekim ben bunu bir keresinde yazın bir sabah vakti, kurumakta olan bir gül ağacında gördüm, zira gökkuşağı olmaksızın çiğden öylesine büyük bir koku yayılıyordu ki, onunla neredeyse hiçbir şeyi kıyaslayamam.

İşte bu sebeple, gökkuşağını görüp tabiatını bilmeyenler, kokunun sebebini ona bağlarlar. Taç ve çubuklar ise ya uzun süre sarsılmadan kalır ve fırtınaları haber verir, zira bu kadar uzun süre hareketsiz kalan, gök cisminin ışınlarıyla tükenmeyen ve dağılmayan bulut yoğundur, şayet bir kısmı kalır bir kısmı aniden dağılır yahut tamamı birden dağılırsa, rüzgârları haber verir, bu da kopan kısma dik olan taraftan gelir, öyle ki sanki rüzgâr hale yayının geriye kalan kirişi yahut en üst kısma ya da çubuğun kopan kısmının yanına paralelmiş gibi olur, lakin yavaşça solup kaybolurlarsa buharların inceliğine ve dolayısıyla havanın sakinliğine delalet ederler. Her ikisi de düz çizgiler halinde olmasına rağmen yalancı güneşler ile çubuklar birbirinden farklıdır (zira taç tam bir çember olduğundan, gökkuşağı ile taç arasındaki fark gayet açıktır), zira çubuklar uzunlamasınadır ve gökkuşağının renkleriyle ayrışır, bir, pek sık olarak iki yahut daha fazla sayıda, kimi zaman bulutların tepesinde adeta baş üzerinde sallanır gibi, kimi zaman bulutların konumuna göre sanki aşağı iniyormuş gibi görünürler, pek geniş değil dardırlar, nitekim adlarını da buradan almışlardır.

Yalancı güneşler ise adeta yuvarlak yahut pek az uzunlamasına olup, Güneş’i yahut Ay’ı çiftleşmiş gibi gösterirler, kimi zaman Güneş’in yan taraflarında birer tane bulunarak bazen üç Güneş varmış gibi görünürler, nitekim ben bunu bir defasında gördüm ve hangisinin hakiki olduğunu gözümle pek ayırt edemedim, zira yan tarafta olanlar ışınlarıyla öylesine parıldıyordu, o vakit söylenmesi şaşırtıcıdır ki, gökyüzünün ortasında Güneş bulunmadığı, hepsinin doğuda olduğu halde gökyüzünün ortasında (medium caeli) bir gökkuşağı ve hatta bir taç da mevcuttu, zira bunlar Güneş batarken yahut doğarken, çukur ve yoğun bir bulut ışınları alıp geri yansıtmadıkça asla meydana gelmez.

Dolayısıyla üç Ay olduğunda ortadaki hakiki olandır, Ay’ın çift görünmesi nadiren, üç kat görünmesi ise pek nadiren vuku bulur, zira gökkuşağı için belirtilen sebepten ötürü daha önce söylediğim gibi Ay doğarken yahut batarken meydana gelmez, üstelik başka bir vakitte daha zayıf olacağından neredeyse dolunay hali müstesnadır, ayrıca berrak bir hava ve son derece yoğun bir bulut gerektirir, üç tane olacağı vakit ise böyle iki bulutun uygun mevkilerde bulunması gerektiği aşikârdır.

Işık ve Aydınlanma Üzerine

Güneş’in çifte yalancı güneşi, Ay’ın tek yalancı güneşinden daha yaygındır. Güneş’in tek yalancı güneşi ise gayet sıktır ve neredeyse hiçbir denizci yoktur ki onu büyük bir tehlike eşliğinde görmüş olmasın. Ay’ın yalancı güneşlerinin nadirliğine şu husus da eklenir ki, insanlar geceleyin o kadar uyanık kalmaz, gündüz olduğu gibi açık alanlarda ve açık havada bulunmazlar, bu yüzden belki de görülmeyen pek çok hadise vuku bulur. Oysa açık havada bu kadar çok fani varken, Güneş’in suretinin herkesten gizlenmesi imkânsızdır.

Kanaatimce Ay gökkuşaklarının pek az görülmesinin sebebi de aynıdır, zira bunlar da öncelikle geceleyin, Ay ışığı bakımından neredeyse tamamen dolunay halindeyken, gök eşleği (aequinoctialis) dairesinden pek uzak değilken ve ufka yakınken görülebilir. Kutup yüksekliği ve bulutların yoğunluğu sebebiyle daha sık görüldüğü Almanya’da bile, bir ömürde ancak iki kez görüldüğü rivayet edilir.

Güneş gökkuşağından çok daha beyazdır, öyle ki lacivert yerine koyu bir yeşillik, yeşil yerine safran sarısı, safran sarısı yerine ise neredeyse beyaz bir renk hasıl olur. Bu delillerle aşikârdır ki, Güneş yahut Ay

Dördüncü Kitap

[okunamadı] başlarımız asla kuzeye doğru geriye çevrilmez, gökkuşağının merkezi Güneş’ten göze uzanan doğru üzerinde bulunur, gökkuşağı yalnızca doğuda, batıda ve kuzeyde görülebilir, güneyde ise asla görülmez, meğerki Güneş ile ufuk çizgisinin (finitor) farklılığından ötürü yaz mevsiminde sabahleyin kuzeye bakan duvarların onun ilk ışınlarıyla aydınlanması kabilinden bir durum vuku bulsun. Zira yazın Güneş, Yengeç dairesinin ufuk çizgisini kestiği yerde doğduğunda, küre (sphaera) mantığı bize öğretir ki, güneye bakan bizler için gölgeleri öylesine eğik uzatır ki güneye yöneliyor gibi görünürler, batarken de aynı durum geçerlidir, nitekim başucu (vertix) ekseni yerin merkezine doğru alçalırken, Güneş yerin merkezinin bu tarafında Yengeç dairesinde hareket eder, Güneş ufuk çizgisine ne kadar yakın olursa, bizim başucumuza yönelen doğru en alt kısmıyla kıyaslandığında hakikaten kuzeyde kaldığından, Güneş de bize o kadar kuzeyde görünmek zorundadır.

Fakat buradan görünen gökkuşağının ayaklarımızdan olan uzaklığını da ölçmeyi öğrenelim. AB, Güneş’ten, gözlerimizden, başucumuzdan, gökkuşağının merkezinden ve onun tepe noktasından geçen yarım dairenin yayı olsun, c cihanın merkezi, d gökkuşağının merkezi olsun, bunun yarıçapı ile ters sinüsü (sinus versus) yahut kiriş yüksekliği (sagitta) EF, görünen gökkuşağı yayının alt yarısı EG, Güneş K olsun, binaenaleyh KA yayı bilindiğinden, c noktası cihanın merkezi imişçesine c açısı da uzaklıktan ötürü bilinmiş olur, bu sebeple CDF açısı diktir, dolayısıyla CFD üçgeni kiriş ve yay cetvelinden bilinir. O halde CEH doğrusunu çizeriz ve BH yayı usturlaptan (planisphaerium) derhal bilinir, nitekim bu aletin bize derhal görünen ilk ve en kolay işlemidir.

Böylece BCH açısı bilinir, aynı tarzda CFE diktir, dolayısıyla CFE üçgeni ile CD, CE, CF, DF, EF biçimindeki beş doğrunun oranı ve EA yarım dairesinin ne kadar olduğu kiriş ve yay cetvelinden bilinir, zira D ve E bilindiğinde, aşağıda öğreteceğim üzere FG’yi ikiye katlarsın ve söz konusu yayın kirişi doğrudan yazılmıştır, görünen bütün gökkuşağının, yani GE’nin iki katıdır, böylece gökkuşağının alt noktasını, yani G noktasını görmesen bile gökkuşağının büyüklüğünü elde etmiş olursun, nitekim yerlerin engebeli olması sebebiyle G noktasının gökkuşağının en alt kısmı olup olmadığından nadiren emin olabilirsin.

Daha sonra L noktasına ilerlerim ve E noktası vasıtasıyla BM yüksekliğini görürüm, böylece MEH açısı bilinir, zira açıklandığı üzere buharlar pek az yükselir, bulutlar ise çok daha az yükselir, nitekim Büyük Albertus bunların on beş stadyumdan fazla olmadığını kabul eder, bu bakımdan durum HCM açısı sanki yerin merkezindeymiş gibidir ve bu sebeple CEL açısı bilinir, LCE açısı da biliniyordu, dolayısıyla aynı cetvel vasıtasıyla CLE açısı ile bütün CEL üçgeni bilinir, FEC açısı ile LEC açısı bilindiğinden FEL açısı da bilinmiş olur, F açısı dik olduğundan FEL üçgeni bilinir, bu sebeple FL’nin LE’ye oranı bilinir ve daha önce ELC üçgeninden LE’nin LC’ye oranı bilinmişti, dolayısıyla FL’nin LC’ye oranı bilinir, fakat LC bilinen bir ölçüdür, zira senin katettiğin yoldur, bu yüzden FL bilinir ve bunlardan meydana gelen FC de bilinir. FG ise bilinmektedir, zira EF ve ED biliniyordu, bu sebeple EF’yi, ED ile DF’nin toplamıyla çarptığında ve hasıl olan çarpımın karekökünü aldığında, Öklid’in Elemanlar’ının altıncı kitabının sekizinci ve üçüncü kitabının otuz birinci önermelerinden GF’yi elde edersin. Dolayısıyla CF ile FG çarpıldığında, elde edilen toplamın karekökü, gökkuşağının yere değdiği yerdeki mesafesi olan CG doğrusunu verir.

Şu da aşikardır ki, eğer bir kimse gayet yüksek bir dağa tırmanırsa, yarım daireden daha büyük bir gökkuşağı görür ve dağ ne kadar yüksek olursa gökkuşağı da o kadar büyük görünür, zira gözlerinin önünde bulunan boşluk alanı bunu gerektirir. Bizim bölgelerimizde en büyük gökkuşağının ufuk çizgisinden kırk iki dereceden fazla yükselemeyeceğini de bilmemek yakışık almaz.

En büyük gökkuşağı ise Güneş batarken yahut doğarken ortaya çıkar ve CF doğrusu en uzun olur. Şu halde, gökkuşağının büyüklüğü varsayıldığında bizden olan azami mesafesinin ne kadar olduğunun bilinebileceği ve tersine belirlendiği üzere mesafenin kendisinden büyüklüğünün bilinebileceği sabittir, zira FG doğrusu bilinen CG ile kıyaslanmıştır. Yansıma kuralından da sabittir ki, şayet suyun altına bir ayna yerleştirilirse, Güneş’in görüntüsü sudan yansıyarak Güneş’i temsil eder, diğer yandan suyun yüzeyinden ortamın yoğunluğu sebebiyle daralan başka bir görüntü ise aynadan yansır ve küçük bir yıldızın görüntüsünü temsil eder, insanlar bu düzenekle keşfedildiğini düşünerek Güneş’e yakın bir yıldızın var olduğunu sanırlar, halbuki bunun sudan aynaya kırılan Güneş’in görüntüsü olduğu yeterince bellidir, nitekim insanlar Güneş tutulmalarında tutulmayı izlemek istediklerinde bunu çoğunlukla aynada görmeye alışkındırlar.

Fakat Güneş tutulmaya uğradığında, köşeli bir delikten geçen görüntüsünün neden bir gemi biçimini andırdığı sorusunun cevabı, ışınların mantığıyla açıklanmalıdır, fakat bu mesele güçlüğünden ötürü sona bırakılmıştır, zira köşeli bir yarıktan geçen ışınların alttaki düzlemde neden düz çizgili değil de yuvarlak bir şekil gösterdiği ve düzlem yarıktan ne kadar uzakta olursa o kadar yuvarlaklaştığı evvelemirde ispat edilmelidir. Bunun sebebi, yukarıda anlatıldığı üzere, iki yönlüdür. Zira başlangıçta birbirine yaklaşan doğrular, ne kadar uzağa ilerlerlerse, paralel doğruların tabiatına o kadar yaklaşırlar, bu durum onların köşelerin tabiatından uzaklaşıp yuvarlaklığa daha fazla yaklaşmalarına yol açar.

Bunu daha önceki şekilde göstermiştik, hele ki ışınlar tek bir noktadan değil bütün bir Güneş’ten çıktığı için bu durum daha da belirgindir.

İkinci sebep şudur ki, şekil uzaklaştıkça büyür, göz ise nesnenin, görebildiği en küçük parçadan daha zayıf olan kısmını terk eder, nitekim en başta varsaydığımız üzere, daha yuvarlak ve geniş olan kısım ışığıyla köşeleri gölgede bıraktığında, daha zayıf kuvvete sahip olan köşeli kısımlar, bolca ışının gönderildiği orta kısımlara nispetle görme duyusunu daha önce harekete geçirmeyi bırakırlar, dolayısıyla bu şekiller yuvarlak görünecektir ve sadece kendilerini oluşturan ışınların geçtiği yarıktan değil, aynı zamanda bakanların gözlerinden ne kadar uzak olurlarsa o kadar yuvarlak görüneceklerdir.

Bunlar gayet açık olduğuna ve ışık neredeyse kendi niceliği altında kabul edildiğine göre, araya bir şey girdiğinde gölgeyle birlikte taşınır, binnetice yarığın marifetiyle gözlerin önüne serilen Güneş’in görüntüsü adeta küçültülmüş bir büyüklükte aktarıldığında ve araya giren Ay yoğun ve mat bir cisim olduğundan, şekilde Ay’ın gölgesinin de görülmesi zorunludur. Fakat Ay’ın gölgesi yuvarlaktır, zira Ay’ın kendisi yuvarlaktır ve kesintiye uğradığı şekil de yuvarlaktır, dolayısıyla yuvarlak bir şekilden bir taraftan yuvarlak bir parça eksiltildiğinde geriye bir kayık yahut hilal görüntüsü kalır, tutulmalarda köşeli yarıklardan geçen ışınların düzlemlerde çizdiği şekillerin ne köşeli ne de yuvarlak olması, bilakis hilal biçiminde yahut kayık formunda yapılmış olması zaruridir. Ne var ki dikkatli bir bakış lazımdır, çünkü Ay saydam olsaydı bu tür bir şekil yuvarlak görünürdü.

Fakat daha parlak olan kısım dediğim gibi hilal şeklini temsil eder. Bunları sunmak istedim, ey pek asil Prens Ferrando, çünkü önsözde belirttiğim gibi bu kitapta yanlış veya şüpheli hiçbir şey yazmak istemedim.

Şayet bir kimse ileri sürdüğümüz hususlarda başarıya ulaşamazsa, beni yalancılıkla itham etmesin, kendi bilgisizliğini suçlasın. Fakat konuya geri dönüyorum.

Aynı tutulma vaktinde her şey safran sarısı görünür, hatta birçok kimsede hafif olmayan bir baş ağrısı vuku bulur. Sebebi ışığın az olması ve bu yüzden safran sarısına çalmasıdır. Kendisi de safran sarısı olan şafak bunu gösterir, nitekim Vergilius şöyle demiştir, Tithonos’un safran sarısı yatağını terk eden şafak.

Ve aynı sebepten ötürü havada büyük bir değişimin meydana gelmesi kaçınılmazdır, bu yüzden başı zayıf olanların başı ağrır.

Fakat diyeceksin ki, Güneş doğarken veya batarken de bize pek az ışık ulaşmaz mı, yine de bu ışık beyazdır, tıpkı karanlık bir odaya penceredeki küçük bir delikten giren ışık gibi. Lakin bunun sebebi şudur ki, Güneş doğarken yahut batarken az bir zaman harcar, tutulmada ise uzun süre kalır, kaldı ki merkezden gelmeyen ilk ışınlara, bilhassa uzaktan dikkatle bakılacak olursa, onların şüphesiz safran sarısı olduğu görülecektir.

Şu halde bunlardan iki husus açıklık kazanmaktadır, Güneş yalnızca merkezinden değil her yanından ışınlar yayar, merkezden yayılan ışınlar ise daha kuvvetlidir, bunu kabul etmesen bile yalnızca ilkini teslim etsen, şeyleri ispat etmek adına hiçbir zarar gelmez. Fakat dediğim gibi, sanki bir ateşten yayılırcasına bütün Güneş’ten her tarafa ışınların çıktığı kabul edilmelidir, zira tutulma vaktinde merkezin karşısında bulunan kısım Ay tarafından örtülür, o vakit de hava ve duvarlar aydınlanır.

Çukur aynanın (speculum concavum) mantığı da bunu gösterir, zira ışınlar bütün Güneş’ten çıkmasaydı, hepsinin tek bir noktada birleşmesi mümkün olamazdı. Farz et ki ayna yalnızca Güneş’in merkezinden aydınlatılsın, şüphesiz aynanın merkezine yalnız bir tek ışın geri dönecektir, buradan da çukur aynanın merkezinde her daim ateşin tutuşması ve Güneş’ten gelen tüm ışınların birleşmesi hasıl olur.

Nitekim Öklid de bunu aynalara dair eserinde göstermiştir. Zira E noktasından K vasıtasıyla F noktasına hepsi merkeze yansır, bu sebeple F noktasında ateş tutuşur. Lakin haklı olarak tereddüt edeceksin, ilkin neden kendi üzerlerine geri yansıyan ışınlar, ki bunlar yalnızca dik olanlardır, kuvvetli olurlar? Sebep açıktır, zira dikmeden yansıyan kendi üzerine döner, E noktasından K vasıtasıyla F noktasına olduğu gibi, bu yüzden ışın tüm uzunluğu boyunca katmerlenir, başka bir noktadan E K üzerine yansıyan ise onu kesip geçer, fakat kesen bir noktada keser, dolayısıyla hiçbir güç sağlamaz.

Zira nokta nicelikten yoksun olduğu gibi, kuvvetten de yoksundur, bu sebeple sonsuz sayıda ışın aynı noktadan yansısa bile hiç de daha güçlü hale gelmezler.

Çünkü yokluk olan şey, ne kadar katlarsan kat hiçbir şey doğurmaz, bundan ötürü dikmeden yansımayan ışınların, kestikleri için, hiçbir gücü yoktur. Bununla birlikte yakın ve daha yakın olanların gücü daha fazladır, çünkü ışın ışına yakındır, yoksa bir noktada kestiği için değil, zira kesişmenin bir önemi yoktur, dediğim gibi bölünemez olanda meydana gelir, lakin yakınlık mühimdir, çünkü uzunluk boyunca uzun süre ve büyük bir aralıkta bir ışın diğer ışına yapışırsa, her ikisinin gücü tek bir güçte birleşir ve sanki iki katına çıkar.

Dediğim gibi, yalnızca dikmeden gelen kendi üzerine döndüğünden, yine yalnız o gücünü kusursuz biçimde katlar. İkinci tereddüt şuydu, şayet ayna K G kısmında büyük olursa, yansıyan ışınlar neden F etrafındaki çevre kısımları aydınlatmaz da en azından bir parlaklık hasıl olmaz? Fakat bütün bu ışınlar F noktasının altına yansır.

Zira E noktasından G noktasına bir ışın çekilirse, E G K açısı F G E açısından daha geniş olacaktır, bu sebeple F G E açısıyla F G’nin altına yansıyacaktır, bu yüzden ayna ne kadar büyükse ve küresinin parçası ne kadar genişse, ateşi o kadar çok ve tez yakar.

Ne var ki bu nevi bir ayna uzakta ateş yakamaz, çünkü ışınlar daima merkezde toplanırlar. Geriye önemsiz olmayan üçüncü bir tereddüt kalmaktadır, zira E G kısmından K noktasında yansıyan bir ışın, D noktasından çıkıp H noktasına ulaştığı gibi, yansıyacak ve deneyimin aksine en azından F civarındaki kısımları aydınlatacaktır, bu durum B ve C noktalarından K noktasına indirilen ışınlarda daha da belirgindir.

Bunun sebebi şudur ki, saçılırlar, hiçbiri dik ışın değildir ve F noktasındaki muazzam ışık çevre kısımları gölgeler, ayrıca çukur aynadan yansıyan ışın düz aynadakinden daha zayıftır, çünkü dik değilse kayıp gider. Demek ki ışınların gücünün sebepleri, çukur aynalarda olduğu gibi bizzat dikmeden birleşmedir.

Buna en yakın olanı, Güneş’e doğrudan çevrilmiş düz aynalarda olduğu gibi, birleşme olmaksızın dikmeden meydana gelen yansımadır.

Üçüncüsü, dikmeden değil fakat eşit açılarla meydana gelen yansımadır, Güneş’e doğrudan çevrilmemiş düz aynadan yansıma gibi, nitekim göz buna da dayanamaz. Dördüncüsü sureti geri verir fakat dayanılabilir, bu da ışınların eşit açıyla yansıdığı lakin saçıldığı durumdur, çukur aynalarda her iki piramidin dışında olduğu gibi, gerek aynanın merkezinden aynaya, gerek aynanın merkezinden görülen nesneye doğru olan, örneğin F K L ve F A C piramitlerinin dışındaki gibi.

Beşincisi ise ışınların cilalanmamış bir cisimden yansımasıdır, bunlar görme için yararsızdır lakin ısı için öyle değildir, zira dik yansıyan bu ışınlar da dediğim gibi birleşme sebebiyle sıcaklığı katlar fakat bir suret meydana getirmezler.

Işınların gücünün arızi (per accidens) sebepleri ise, ışık kaynağının büyüklüğü ve yakınlığı, o ışının ışık kaynağının merkezinden çıkmış olması, ardından ortamın ve bizzat ışınların saflığı olarak ifade edilir.

Bu sebepler yüzünden bir ışığın diğerinden daha kuvvetli hale gelmesi vuku bulur, bundan ötürü Ay ve yıldızlardan Güneş ışınlarının yansımasına, daha saf olmasına rağmen uzaklık sebebiyle tahammül edebiliriz de billurdan ve sudan gelene gözlerimizle dayanamayız. Fakat aynadan ateş yakmanın üç yolu olduğu görülmektedir, birincisi dik gelen bütün ışınların yansıma yoluyla tek bir noktada toplanmasıdır, bu da söylendiği üzere küresel çukur ayna ile meydana gelir. İkincisi, Güneş’in merkezinden çıkan bütün ışınların hemen hemen bir noktada yansımasıdır ki bu parabol vasıtasıyla olur, zira uzaklık sebebiyle bu tür ışınlar adeta birleşir ve sanki tek bir ışının vazifesini görürler.

Bu durum düz aynadan da hasıl olur lakin ateş yakmaz, araya bir şey koymaya da imkan vermez. Üçüncüsü, Güneş’ten çıkan bütün birbirine paralel ışınların tek bir noktada toplanmasıdır, bu da parabol ile olur, Arşimet’in yakıcı aynaların parabol ile yapıldığını öğrettiği kitaplarının mevcut olduğu bilinmektedir.

Messinalı Francesco Maurolico’nun bu hususta yazdığını Conrad Gessner’in eserinde görmekteyim, mesele ise şu şekildedir.

Bir düzlem bir koniyi kestiğinde ve düzlemin çapı, koniyi tepeden kesen düzlemin içine çizilen üçgenin kenarına paralel olduğunda, tepeden geçmeyen o ilk düzlem, eksene ve öncekinin çapına dik duran doğruya dik tabanıyla kestiğinde, ilk düzleme parabol denir, bu da A B C olsun, bunun tepesi B noktasından A C doğrusunu bölen dikme, eşit kenarlarla, B A ve B C eğrileriyle çevrelenmiş olup çapı B D diye adlandırılsın. Fakat kenardan çap üzerine inen herhangi bir N O dikmesine oranı, her daim dikmenin çapın tepe noktası ile dikme arasında kalan parçasına oranı gibi olan E F misali bir doğru bulmak mümkündür, nitekim o doğru E F olsun, binaenaleyh E F’nin H K’ye oranı, H K’nin K B’ye oranı gibi olacaktır, benzer şekilde E F’nin A D’ye oranı da A D’nin D B’ye oranı gibi olacaktır ve diğerleri de böyledir.

Şu halde E G yarısı olan bu E F doğrusunun, B C’nin iki katı olması gerektiği sabittir ve bu durumda E F dik kenar (latus rectum) olarak adlandırılacaktır, B D’ye paralel bütün doğrular yahut ışınlar G noktasında yansıyacaktır, yahut daha kısa bir ifadeyle, çünkü aynı şeye varmaktadır, şayet o doğru A D olarak kabul edilirse, o vakit A D, D B’ye eşit olacaktır ve B G, B D’nin dörtte biri olacaktır, zira kenarın bir kenardan diğerine yahut kenardan çapa uzatılmasının hiçbir farkı yoktur, yeter ki birleşme noktasının B noktasından dik kenarın dörtte biri kadar uzaklıkta bulunduğunu bilesin. Fakat şayet maksat uzaktan yakan bir ayna yapmaksa, nitekim Galen Arşimet’in böyle bir ayna yaptığını ve düşman kadırgalarını ateşe verdiğini nakleder, açıkça anlaşılmaktadır ki, ister parabolden alınmış olsun ister daire ve küreden, aynaların çok büyük olması gerekir, diğer bir deyişle en büyük kürelerin yahut en büyük konilerin parçaları olmalıdır, lakin parabollerin en büyük parçası olmamalıdır.

Şayet ateşi bin adıma kadar ulaştırmak murad edilirse, çapı iki bin adım olan bir daire çizeriz, bu daireden yuvarlaklığı gizli kalmayacak büyüklükte bir kısım, yani altmışta birini alırız, bunun bir ucuna yükseklik olarak çapı ekleriz ve sabit çap etrafında dairenin bu kısmını döndürürüz, bu işlem bize bir küre (sphaera) kesiti çizecektir, bunu perdahladığımızda, Güneş'e tutulduğunda ateşi uzaktan ve gayet şiddetli bir biçimde bin adım ötede yakacaktır. Ancak günümüzde savaş makineleri sebebiyle o kadar kullanışlı değildir, oysa eskiden pek ziyade emniyetli idi.

Parabol vasıtasıyla hasıl olan yangın ise daha şiddetlidir, lâkin daha zahmetlidir. Aynalara dair hayretengiz hususları nakletmeye giriştiğimden, gizli şeyleri görmemizi sağlayan bir aynanın tertibini öğretmeyi niyet ettim.

Venedik'te yapılanlar kabilinden, sırça billurdan düz iki ayna al, zira bunlar çelik aynalar gibi kolay bozulmazlar, bunları birbirine tastamam bitiştir, öyle ki birinin uzunluğu diğerinin uzunluğuna kıl payı intibak etsin ve bir mil etrafında örtü gibi dönebilsin.

Öyle ki, birinin sathı diğerinin sathı ile bazen tek bir düzlem teşkil etsin, bazen de keyfin ne dilerse öylece som, dik, geniş veya dar açılı olsun. O vakit gizli kalması arzu edilen yerin dikeyinde, yükseğe sabit bir ayna asarsın, öyle ki aynanın yüzü senin düzlemine dik olarak baksın, hareketli aynanın yüzünün uzunluğu ise görmek istediğin mahallin tam karşısında bulunsun, o takdirde mezkûr odada ne cereyan ederse, ışık bulunduğu müddetçe, hareketli ayna eşit açı yapana dek döndürüldüğünde, aradığını gördüğün anda gözünün sana bildireceği vechile, her şeyi temaşa edersin.

Şayet görmek istediğin mahal bulunduğun yerden daha yüksekte ise, aynayı daha yüksek bir yere as. Aynı usulle eğer uzakta, beş bin adım mesafede bulunan ve araya duvarlar girmiş olan bir şeyi yahut düşman şehrinin içini görmek istersen, yüksek bir mahalle dik doğrultuda veya ufka azami derecede paralel olacak şekilde bir ayna as, elinde ise başka bir ayna tut, öyle ki bunun yüzü, yukarıya yerleştirdiğin aynaya baksın, tamamen sırtüstü yatık yahut kusursuz bir diklikte olmasın, nihayet tedricen ilk aynanın doğrultusundan uzaklaşırsın, kendi aynanda mezkûr mahalli tastamam görene dek yavaşça ve nöbetleşe, kâh sağa kâh sola meyledersin, o vakit aynayı yerinden güçbela oynatarak orada yapılan ve cereyan eden her şeyi görürsün, bu işin önünde, evvelce zikrettiğim üzere, düşmanın ateşli makinelerinden başka bir mani yoktur.

Şayet sokakta cereyan eden şeyleri temaşa etmek dilersen, Güneş ışıldarken pencereye camdan bir küre koyarsın, ardından pencere örtüldüğünde aksi istikametteki düzlemde bir delikten geçen suretleri görürsün, fakat bu suretler karanlık renklere sahiptir, bu sebeple suretleri gördüğün yere gayet beyaz bir kâğıt koyarsın ve niyet ettiğin şeye hayretengiz bir usulle nail olursun, çukur ayna sana çifter çifter yüzler, dörder ve üçer gözler, kendini tek gözlü olarak ve ters dönmüş suretini ve sayısız diğer acayiplikleri gösterir, yalnızca küresel olanı değil, konik ve silindirik olanı da böyledir. Lâkin bu sonuncusu çok daha büyük suretler aksettirir, mesela dörder çehre, pek uzun ve gayet dar yahut pek kısa ve son derece enli suretler gösterir.

Doğruyu söylemekten yahut iyi bir iş yapmaktan ziyade her şeyi bilmeye meraklı olan asrımızın insanlarının âdeti üzre, sahih olanı hariç tutarak hemen her şeyi zikretsem ne çıkar. Pek çok düzlemden müteşekkil oldukları için çok sayıda çehre gösteren aynalar da vardır, çok sayıda daireden teşekkül ettikleri için ateş yakanlar da ve nihayet nakletmesi lüzumsuz olan sayısız tuhaf mürekkep aynalar mevcuttur, biz şimdi havada suretler aksettirenleri gösterelim.

Yukarıda çukur olanları zikrettik, küresel dışbükey olanlar da vardır, fakat en kusursuz olanı silindirik dışbükey olanlarıdır.

Pencere yarığı, bir tasvir levhasının tam karşısına öyle yerleştirilsin ki, odanın herhangi bir yerinden bu yarık vasıtasıyla dışarısı temaşa edilebilsin, mezkûr yere ise üçayak üzerine düzleme dik olacak surette silindirik bir dışbükey ayna konulsun, bundan sonra gözünü öyle yerleştir ki dışarıya koyduğun levhayı aynadan görebilesin, böylece mezkûr sureti ayna ile pencere yarığı arasında havada asılı imiş gibi görürsün.

Şayet aynada uçan insanları, uçuyormuş gibi görmek dilersen, dört şey lazımdır, hareket etmeleri, kollarını çırpmaları, uçarken görmek istediğin insan ister sen ol ister başkaları olsun bu ikisini temin eder, gerçi bu hareketi aynanın hareketiyle de taklit edebilirsin, lâkin bunun zahmeti az değildir. Üçüncüsü, yere yapışık görünmemesi için yüksekte asılı durmasıdır, dördüncüsü, uçan kuşlarda olduğu gibi ayakların baş ve kollarla birlikte döşemeye muvazi bulunmasıdır, binaenaleyh ayna bu iki hususu pek güzel temin edecektir.

Şu halde dik açı yapacak surette birbirine raptedilmiş, dik açısı yukarıda kalacak ve bir gnomon gibi hafif iki eşit kirişi bir araya getirirsin, açının yanına, içeriye, birbirine bakar vaziyette ve müsavi yükseklikte iki büyük düz ayna yerleştirirsin, bunların asılı vaziyette olduğunu zaten anlamışsındır. Bunlardan, diğerinde topuğu tastamam görecek kadar uzaklaştığında, doğru bir çizgi boyunca vukubulan hareketten ve kolların savrulmasından ötürü uçan bir kimseyi temaşa ediyor gibi görünürsün.

Zikrettiğimiz usuller mucibince, birbirine temas eden ve tek bir düzlem sathında bulunan iki aynayı, biri sana yaklaşırken diğeri uzaklaşacak surette öyle yerleştirirsen, ki bu bir kalas üzerine dik ve şakulî olarak yerleştirildiklerinde sarılmış olan bağ yavaşça çözüldüğü takdirde vuku bulur, birinde suretinin yaklaştığını, diğerinde ise gerilediğini görürsün.

Şayet sırtını görmek istersen, iki düz ayna ile buna kolayca muvaffak olursun, bunlar ne kadar büyük olursa o kadar iyi netice verir. İlkini arkana, sırtüstü yatıklık ile diklik arasında orta bir vaziyette yerleştirirsin, diğerini ise gözlerinin önüne, senden daha yüksek bir mahalle, öne eğiklik ile diklik arasında orta bir vaziyette koyarsın, böylece arkanda ne varsa mükemmelen görebilirsin.

Misal kabilinden olmak üzere, şayet aynanın karşısına bir yüzük koyarsan ve bu yüzük içine safir yerleştirilmiş bir ayna vazifesi görürse, aynada yüzüğün suretini görürsün, onun taşında ise senin suretin zahir olur, bu da çoklu yansıma sebebiyle vuku bulur.

Aynı şey iki aynada da husule gelir ve üç aynada çok daha büyük bir mucize kabilinden gerçekleşir.

Lâkin rahim, boğaz, karanlık bir oda gibi derin ve karanlık yerleri görmek murad edilirse, mezkûr yerin tam karşısına su dolu büyük sırça bir testi ve testinin arkasına bir ışık yerleştir, öyle ki testi, ışık ile görmek istediğin mahal arasında dosdoğru bir hat üzerinde ortada kalsın, bundan sonra diğer bütün ışıkları izale edip gözünü testinin ışığına mani olmayacak lâkin mezkûr mahalli görebilecek bir yere koy, böylece her şeyi aydınlık bir gündüzdeki gibi açıkça görürsün.

Billur prizma ise aynaların pek çok hassasına maliktir, zira pek çok sureti aksettirir, tıpkı çukur aynalar gibi başları aşağıda ve ayakları yukarıda olmak üzere ters suretler, tek gözlü yahut dört gözlü suretler gösterir, bilhassa Güneş'in karşısına uzunlamasına konulduğunda onda gayet güzel ve taklit olunamaz renkler zahir olur, lâkin göze tatbik edildiğinde, bahusus ağaçların ve çayırların bulunduğu yerlerde semavî bir güzellik aksettirir, etrafa saçılmış çelenkler, gökkuşakları, halılar, gül rengi, beyaz, yeşil, erguvanî, gök mavisi, altın sarısı gibi gayet parlak renkler ve bunların cümle karışımları ve pek hoş manzaralar gösterir, yukarıda ve tepetaklak olmuş başka bir eşya sureti arz eder, sanki düzlükler dağlara dönüşüyor gibidir.

Gözü zayıflatmayıp bilakis ona ferahlık veren gayet büyük bir mesafe ve latif bir temaşa ile ufku (finitor) ve memleketleri de tasvir eder, lâkin prizmanın büyük, billurun ise gayet saf olması iktiza eder.

Artık aynaları ve billuru bir yana bırakıp, berrak rüyetin bazı yanıltıcı suretlerini, yani bir şeyin nasıl iki görünebileceğini nakletmenin vakti gelmiş görünmektedir.

Bu vaziyet şöyle vuku bulur, rüyet, ışınlar gözbebeğine dik açıyla yahut şakulî olarak düştüğünde ve sanki doğruca sinirlerin kavuşumuna doğru gittiğinde tam manasıyla görür, şu halde gözler şaşılaştırıldığında, öyle ki sinirler yukarı ve aşağı doğru bastırıldığında, tek bir şey iki görünecektir. Ve umumiyetle mekân, şekil, büyüklük yahut renk bakımından ayrı görünen ne varsa, tek bir şey olsa dahi iki suretinde zahir olacaktır.

Bu durum ise, gözlerden biri yerinden oynatıldığında yahut farklı vasıtalar arasından baktığımızda gerçekleşir, nitekim gözlerden birinin önüne bir mercek (conspicilium) konulup diğeri arı hava içinden gördüğünde veya nesne kısmen su, kısmen hava içinde bulunduğunda böyledir, zira nesneler ya kırılmış ya da iki tane olarak yargılanır, yahut tek bir şeyin görülmesini engelleyen bir nesne gözlerin arasına konulduğunda, şayet gözlerin hizasına doğru şekilde yerleştirilmemişse, onlara adeta eşit mesafede değilmiş gibi durur veya muhtelif renkler gösterirse, o vakit iki ayrı nesne daha kuvvetle tek bir nesne zannedilir.

Zira bazı nesneler gözün yakınında hiçbir şeye engel teşkil etmez, çünkü gözlerin birbirine olan mesafesinden daha küçüktürler, uzakta ve yakında görülen nesneyi örterler.

Buna mukabil gözlere pek yakın olan diğer bazı nesneler engel olur, uzaktakiler ise pek az mani teşkil eder, zira onlardan hasıl olan açı, mesafe sebebiyle gözün hemen yanında daralır, fakat aynı kaide uyarınca düzlem üzerine resmedilen şeyler de cismani görünür.

Bu durum bilhassa iki nedenden kaynaklanır, bunlardan biri gölgedir ki göz onun vasıtasıyla bu yargıyı verir, şayet gölge varsa gölgeli ve cismani bir gövde mevcuttur, zira duyular uzun süreli alışkanlıktan edinilen bu hükme öylesine bağlanmıştır ki yeni keşfedilen ve daha evvel insan ayağı basmamış adalarda kuşların kaçmadığını, elle tutulabildiklerini naklederler, diğeri ise gövdenin hangi cüzünün göründüğünü mülahaza etmendir, tıpkı bir küpte en üst, ön, sağ yahut sol yüzün görünmesi gibi, diğer yüzeyler gizli kalır, bundan ötürü gölgeyi, önünde canlandıracağın ışığa göre dik açının yarısı yüksekliğine yerleştireceksin, cismi ise gözden küpe doğru uzanan çizgiler nispetinde düzlemin altına yayacaksın. Bakış açısını bir köşeden tesis edebileceğin gibi, ışığı da yandan verebilirsin. Duvarda asılı duran levhanın kaidesi başka, gözlerin ve ellerin altında ufka paralel uzanan levhanınki başkadır, lakin hepsinde müşterek olan husus, nesnenin kendisini aynı mahalde tesis etmen, düzlemdeki açıları ve noktaları hem gözlere hem de ışığa göre görünen nesnenin sınırları olarak ifade etmendir.

Zira açılar eşit olduğunda, renkler ve gölgelerle de desteklendiğinde, aynı cisimleri yansıtmaları zaruridir. Çünkü aynı olan aynı şeyi, benzer olan da benzerini bildirir.

Yine de eşit bakış mahallini gözetmeyi unutma, bu mahal, levhada bir insan resmedildiğinde o insan figürünün başıdır, zira onun altında görünen her şeyi göz alçakta, üstünde olan her şeyi ise yüksekte görecek, tıpkı hakikatte böyle bir konumda bulunsalardı yapacağı gibi hüküm verecektir. Öyleyse cismani nesneleri tasvir etmek için şu dört hususun ikmal edilmesi icap eder,

Dördüncü Kitap

İkmal edilmesi gerekenler, nesnenin göz ışınlarından alınan biçimi, ışık huzmelerinden hasıl olan gölgesi, ışık altında ve onun altına yerleştirilmiş o cismin renginden başkası olmaması gereken rengi ve nihayet tepe noktası gözlerinin tam karşısına gelecek şekilde resmedilen insanın nispetine göre tayin edilmesi icap eden levhadaki konumudur.

Zira resim sanatı, sadece bir düzlem üzerinden, cisimlerde bulunan hallerin ışığa nispetle taklidinden başka nedir ki, nitekim ruhun meylini ve hallerini de resimden çıkarmak mümkündür, lakin bu ancak cismani haller vasıtasıyla ifade edildikleri kadarıyla kabildir.

Işığa nispetle dedim, bundan ötürü yüzen birinin çehresi başka, Güneş ışınları altında duranınki başka, belirli bir karanlığın örtüsü altında bulunanınki başka, Ay ışığındaki başka, mum ışığında duranınki başkadır, bu sebeple kandil yaklaştırarak tecrübe etmek yakışık alır.

Işık hususuna neden hayret edersin, mademki uzaktan görünen bazı şeyler yakından gizlenir, tıpkı çelik kesemde karelere ayrılmış siyah çizgili figürün uzaktan görünmesi, yakından ise fark edilememesi gibi. Keza gündüz gizlenen yıldızlar da geceleyin görünür, bu yüzden resim işinde ızgaradan (reticulum) da istifade ederler.

Zira dar bir sahada en ufak bir hata dahi gizli kalamaz ve sanatkârın elini doğruluğa sevk eder. Neredeyse aynı kaide mucibince resimler aynayla da sınanmalıdır.

Çünkü ayna nesneleri tersyüz edilmiş olarak gösterdiğinden, evvelce gizli kalmış nice kusuru açığa çıkarır. Nasıl ki nizam pek çok şeyi gizler, nitekim bu yüzden mücevherciler incileri muayyen bir tertiple dizer, lekelileri ortaya, en güzellerini en uç sınırlara yerleştirirler ve kıyaslama neticesinde kusurları fark edilmesin diye en güzellerden derece derece daha çirkinlere doğru inerler, bazen de kusurların değişimiyle letafetini muhafaza edenleri yan yana koyarlar, ayna da tam zıt bir usulle, resmin evvelce hoşa gitmesini sağlayan nizamı tersine çevirerek yanılgıları ifşa eder. Böylece her şeyi ters ve baş aşağı gösteren ayna sayesinde, ters sırada yazılmış harfleri onun doğru aksettirmesiyle okuyabiliriz.

Fakat resim bahsine dönecek olursak, renkler gelişigüzel tertip edilmemelidir, bilakis açıkların arasına koyular, koyuların arasına açıklar yerleştirilirse resme bir ahenk ve zinet katarlar. Dolayısıyla kırmızının gök mavisi ile yeşilin arasına, beyazın ise kül rengi ile safran rengi arasına konulması gerekecektir.

Lakin resimlerde beyazı çokça kullanmaktan sakınmak lazımdır, zira o adeta resimlerin zehridir.

Çünkü parlaklığıyla evvelemirde letafeti ve sanat eserinin haiz olduğu bir nevi ağırlığı alıp götürür, diğer renkleri soldurur ve nesnelerin gölgelerini bozar. Fakat renkler bahsi kendi yerinde tekrar ele alınacaktır.

Şimdi ise ışıktan ve onu takip eden gölgeden bahsetmeye girişmiş bulunuyoruz. Güneş'in tamamından ışınların intişar ettiğini ve Güneş'in kendisinin yeryüzünden katbekat büyük olduğunu söylediğimizde, birçok kimsenin zihnine şu şüphe düşer, neden gölgeler herkes için dosdoğru ve her zaman başka türlü değildir. Bunun sebebi şudur ki her ne kadar yeryüzü düz kabul edildiğinde dik ışınlar ona doğru inse de, bu hususun ikrar edilmesi zaruridir, yine de bu ışınlar yerin merkezine yönelmezler, bundan ötürü yeryüzü düz değil yuvarlak olduğundan, bize ulaşan ışınlar yerin üzerinde duran nesnelerin konumu sebebiyle dikey olamazlar, nitekim Güneş adeta tek bir noktadan kuzey cihetindeki tepeye temas eder, dolayısıyla güney gölgeleri hasıl edemez. Biri daha küçük, diğeri daha büyük iki daire çizecek olursan bu durumu bir şekille kolayca canlandırırsın.

Küçük dairede merkezden çekilen çizgileri dairenin biraz dışına taşırsan, dışarıda kalan her şeyi insanlar, bitkiler, kuleler ve dağlar olarak farz et, daha büyük daireden her iki taraftan ışın alabilecek sahanın ne kadar dar bir aralıkla kuşatıldığını göreceksin, dolayısıyla yalnızca yarım kısım boyunca, yani Güneş'in tam altına düşen kırk dört bin adım boyunca bulunanlar dik gölgelere sahip olacaktır.

Bu hususu açıklamak ne kadar kolaysa, yeryüzünün düzlemi üzerine her yerde ışınlar dik olarak düştüğü halde neden her yerde daima yaz mevsiminin yaşanmadığının izahını vermek o kadar güçtür, lakin sen onların dik olmadığını, zira yerin merkezine yönelmediklerini söyleyeceksin.

Fakat bu izah kafi görünmemektedir, zira yansımanın mahiyeti, gösterdiğimiz üzere, ışının kendi üzerine geri dönmesiyle kuvvet kazanır, lakin yeryüzünün azameti buna mani olur, nitekim düz aynalar da şayet yere sırtüstü yatırılırlarsa dik açıya doğru yansıtırlar. Lakin hakikat böyle değildir, bilakis yansıyan ışınlar Güneş'in karşı cihetine doğru yönelirler.

O halde düz aynalarda dik yansıma nasıl hasıl olacaktır, ayna Güneş'e öyle bir konumda tutulmalıdır ki yüzeyi arzu edildiği kadar uzatılmış farz edilse dahi, Güneş'in merkezinden ayna yüzeyine uzatılan dik doğrunun geçtiği noktada Güneş'e teğet olan düz yüzeye daima paralel kalsın.

Öyleyse yerin merkezinden yüzeyine ulaşan çizgilerin düzlemlere dik açıyla bindiğini farz et, anlayacaksın ki bu düzlemler, Güneş yeryüzünden katbekat büyük olsa dahi, Güneş'ten gelen ışınların bu düzlemlere dik düşmesini sağlayamaz.

Dolayısıyla Güneş ışınları bize ve bizim düzlemimize ulaştığında, yerin merkezine yönelmedikleri için yerin merkezine nispetle dik olmadıkları gibi, dik duran ayna yüzeyine vurur gibi de değildir, zira yerin düzlemi öyle bir düzlemdir ki yerin merkezinden çıkan dikme onun üzerine düşer, ne de bu düzlem, Güneş'in merkezinden çıkan dik doğrunun vardığı Güneş düzlemine paralel olabilir, hiçbir surette

Dördüncü Kitap

[okunamadı] dik geldiklerinde, bu sebeple yaz her yerde olmayacaktır. Bunlardan açıkça anlaşılmaktadır ki, kışın dahi havayı azımsanmayacak derecede ısıtacak yapılar inşa edilebilir. Fakat bunların yerin merkezine doğru dik olarak dikilmesi gerekmez, bilakis kış Güneşini tam dik açıyla karşılayacak şekilde olmalıdırlar.

Buna bir misal getirmek gerekirse, meskenimiz *a* noktasında, *a-f* düzlemi üzerinde olsun, yerin merkezine olan dikme ise *a-b* olsun ki, bunun ılım noktası (aequinoctium) dairesinden 44 buçuk derece uzakta olduğu sabittir, dolayısıyla kış dönencesinden 68 derece uzakta olacaktır. O halde dairenin dörtte biri *b-c-f* olsun ve *b-f* doksan derece iken *b-c* kısmı 22 derece yapılsın, böylece *c* noktası kış dönencesinden doksan derece uzakta bulunacaktır. Bu sebeple Güneş orada olduğunda, *a-c* düz yahut içbükey silindirik yüzeyi dikildiğinde, öğle vaktinde dik ışınları alacaktır. *c-E* yayı da 48 derece yapılsın ve Güneş’in her günkü sapmasına (declinatio) göre kısımlar çizilsin ve kütle öne arkaya hareket ettirilsin, böylece yıl boyunca kesintisiz olarak dik ışınları kabul edecek, vakti gelmeden evvel sebze ve meyve elde edilebilecek ve hoş bir mesken sağlanacaktır. İşte bu sebeplerden ötürü, yalnızca dik ışınların ikili düzenini değil, aynı zamanda gölgelerin farklılıklarını da anlarsın ki, bunlar cismin konumu sebebiyle bütün cisimlerde değişir, bundan yalnız küre müstesnadır, zira o aynı yerde kalarak ışık da sabit durduğunda daima aynı gölgeyi verir. Diğer cisimler ise böyle değildir, eğer bir çubuk Güneş ışınlarının doğrultusu boyunca uzatılırsa, kendi kalınlığı ne kadarsa o kadarından gayrı neredeyse hiç gölge vermez.

Şayet çubuk, gölgesi düzlemdeki dikilmiş diğer bir çubuğun gölgesine dik gelecek tarzda konursa, o vakit bu vasat gölge olur ve Güneş’in büyüklüğünden ötürü yer düzleminden uzaklaşması sebebiyle kendisinden eksilen miktar müstesna, çubuğun tamı tamına eşiti olur ki, bu eksilme de pek cüzidir. Öyle cüzidir ki, Güneş’e bu nispette maruz bırakılan her cisim, gölgesini ancak o cismin çapının yüz dokuz katı kadar bir mesafede nihayete erdirir. Zira Güneş’in yerden olan mesafesinin, kendi çapına, yani Güneş’in çapına olan nispeti takriben böyledir.

Bundan, herhangi bir yıldızın yüksekliğinin kendi büyüklüğüne olan nispetini anlamanın gayet açık bir yolu ortaya çıkar. Zira dağın tepesine çapı malum bir küre yerleştirildiğinde, gölgenin hangi mesafede bittiğini görürsün, buradan da yıldızın yüksekliğinin çapına olan nispetinin, gölgenin bittiği yer ile kürenin çapı arasındaki doğru mesafeye denk olduğunu anlarsın.

O halde vasat gölge veren ve düzleme paralel olan bir çubuk üzerine, Güneş ışını da üzerine dik gelecek surette dikey bir başka çubuk yerleştirdiğinde, böyle bir büyüklükten ve Güneş’in böylesi bir konumundan hasıl olabilecek en büyük gölge meydana gelir.

Bu ise çubuğun kendi uzunluğundan azımsanmayacak derecede büyük olacaktır ve bu durum, yer düzleminin, Güneş’in merkezinden dik ışının düştüğü yüzeyin konumuna nispetle eğikliğinden kaynaklanır, diğer bütün haller bu sınırlar dahilinde cereyan eder ve bu yalın konumlara az yahut çok yaklaşmış olmalarına göre büyüklük ve küçüklük sebepleri birbirine karışır.

Fakat Güneş’in ve diğer yıldızların yüksekliğine dönecek olursam, biz yolculuk ederken bütün yıldızların bizi takip eder görünmesi, gemiyle seyrederken ise kıyıların bizden uzaklaşıp geriye doğru gitmesi meselesi vuku bulur. Bunun sebebi meçhul değildir, zira yıldızların mesafesinin yerin tüm büyüklüğüne nispeti pek muazzam olduğundan, bizim ilerleyişimiz yıldızın mevkiini değiştiremez, nitekim *Işık ve Aydınlanma Üzerine* adlı eserimizde gözün idrak edemediği şeyin sanki yokmuş gibi olduğunu daha evvel öğretmiştik. Misal kabilinden, bir yıldız bizi bir arşın miktarı geçtiğinde, üç mil ilerlediğimizde de yıldızın yine bizi bir arşın miktarı geçer görünmesi icap eder, çünkü üç mil, yıldızın yüksekliği karşısında hissedilir hiçbir açı teşkil etmez. Dolayısıyla biz ilerlerken bizi daima bir arşın geçer görünmesi için, yıldızın da bizimle birlikte hareket eder görünmesi zaruridir ve aynı mantıkla ardımızda kalanların da bizi takip eder görünmesi keza zaruridir.

Fakat sen hareketsiz durup yürüyen bir başkasına bakacak olursan, onlar hareket eder görünmeyecektir, fakat yıldızlar bakış açısının farklılığı sebebiyle gözünün nispetine göre aynı konumda kalmayacaktır, nitekim daha evvel önde olan bazı şeylerin arkada kaldığı görülecektir ki, bu hal bizim bizzat kendimizde vuku bulamayacağından, yıldızları bulunduğumuz yere nispetle daima daha evvel bulundukları konum altında görmemiz için, bu sebepten ötürü bizimle birlikte gelir ve bize kesintisiz refakat eder görünmeleri zaruridir. Ancak gemide, biz kendimizi hareketsiz sanırken ve gemi ilerlerken daha evvel önde olanlar arkada kalır, göz hareketi idrak ettiğinde ve biz gemide durduğumuz için hareketsiz olduğumuzu varsaydığında, kıyıların ve ağaçların bize doğru, akabinde de arkamıza doğru hareket ettiğine hükmetmesi kaçınılmazdır, bu ise yıldızların hareket tarzının tam zıddıdır.

Aynı sebepten ötürü, fakat aksi bir biçimde, Güneş ışınlarının ve Güneş’in kendisinin yerin bütün çevresini, Güneş’in de göğü dolaşmasına rağmen, ışınlar her saat en az binlerce mil katettiği halde ne Güneş’in gökte ne de ışınların yerde hareket eder görünmemesi hususunda şüpheye düşülür. Güneş hakkındaki sebep şudur, çevresinde döndüğü daire göze pek büyük görünmez, bu yüzden hareket görülür, fakat hareket ediş görünmez, çünkü tedricen ilerler ve katettiği görünen mesafe pek azdır ve daha açık söylemek gerekirse, hareketinden dolayı her an hasıl ettiği açı hissedilmezdir, o halde daha evvel öğrettiğimiz kabullerimiz mucibince Güneş hareket eder görünmeyecektir, aynı mantıkla başka hiçbir yıldız da öyle görünmez, fakat ışınlar hakkında durum farklıdır.

Zira onlar hareketleriyle gözde hissedilir bir açı teşkil ederler ve bu sebeple hareket eder görünmeleri icap eder.

Fakat hareket etmemelerinin sebebi şudur, merkezi *a* olan bir yer ve dediğim gibi *D* noktasını temsil eden, fakat büyüklüğü sebebiyle bizim için *b-c* olan düzlemi ve *d-E* düzlemine dik olan kule ve Güneş’in *f-E-H* ışınını çıkararak *H-d* gölgesini veren *f* ucundaki hali varsayıldığında, Güneş *G* noktasına ilerlediğinde *g-E-k* ışınını çıkararak *k-d* gölgesini bırakır, dolayısıyla *f-H* ve *g-k* ışını göz tarafından bir ve aynı kabul edildiğinden, Güneş *F*’den *c*’ye hareket ederken yalnız *H*’den *k*’ye geçmiş gibi görünür. Fakat *H-K* mesafesi, küçük olan *d-E* yüksekliğine kıyasla küçüktür, o halde tedricen hareket ettiğinden ve mesela çeyrek saatte her bir anda yalnız *H-K* mesafesini katettiğinden, gözün hissedeceği bir açı teşkil edecek hiçbir mesafe katetmiş olmaz, böylece sıklıkla tekrarlanan o kabulden ötürü *f-H* ışını hareket ettiği müddetçe daima sabit duruyor gibi görünecektir.

Fakat diyeceksin ki, neden sabit durur göründüğünün sebebini açıkça anlıyorum, lakin yalnız *h*’den *k*’ye geçiyorsa, bir saatte nasıl binlerce mil aştığını anlayamıyorum.

Bunun hikmeti şudur, *f-e-h* ışını ile *g-e-k* ışını aynı değildir, bilakis her bir anda değişir, nitekim Güneş kendi feleğinin dairesinde hareket ettikçe, *B*’yi aydınlatan ve *F* olan nokta daima daha yükseğe çıkar ve bu değişim sebebiyle Güneş’in yerdeki tecellisi kesintisiz olarak titrer görünür, zira durmaksızın birbiri ardına başka başka ışınlar gelir ve bu değişim pek süratle vuku bulduğundan titreyen bir nesne manzarası hasıl eder.

Daha büyük olan ve meseleye daha çok taalluk eden diğer sebep ise, bu hareketin *d-E* kulesine kıyasla son derece gayrimuntazam oluşudur.

Zira bir saat içinde yalnızca iki arşınlık mesafe katetse de, nitekim Güneş öğle vaktinde olduğunda böyledir, başka bir saatte sonsuz bir mesafe aşar, sözgelimi günün son saatinde olduğu gibi, o vakit bin arşınlık gölge sonsuz hale gelir, zira Güneş'in b c çizgisinden Güneş feleğine uzanan yüksekliği d f yüksekliği kadar olduğunda, o zaman kule gölgesinin sonsuz olacağı aşikârdır, insan zekâsı o derece ilerlemiştir ki, herhangi bir yıldızın herhangi bir saatte yerin merkezinden olan yüksekliğini bulabilmiştir.

Öyleyse yerin merkezindeki yıldız f olsun, merkezde mi yoksa görülebilen kısımda mı olduğu umurumda değil, önceki şekildeki b c düzlemi üzerine dik ve bilinen d e çubuğu ile onun bilinen d h gölgesi bulunsun, usturlap (planisphaerium) vasıtasıyla f yıldızının yüksekliğini alırım, bunu doksandan çıkardığımda f a e açısını elde ederim.

Fakat h d e üçgeninin d açısı dik olduğundan ve h d gölgesinin d e çubuğuna oranı bilinen bir ölçü olduğundan, kiriş ve yay cetvelinden d e h açısı bilinecektir, dolayısıyla geriye kalan a e f açısı ve nihayet diğer a f e açısı da bilinecektir, çünkü a açısının, yüksekliğin doksan dereceden farkının açısı olduğunu daha önce göstermiştik, böylece a f e üçgeninin bütün açıları ve aynı cetvelden kenarlarının oranı bilinir, a e yerin yarıçapı olduğundan, zira d e bir çubuk olduğundan hissedilir bir büyüklükte değildir, a f'nin a d'ye oranı bilinecektir, fakat a d dediğimiz gibi beş bin mildir, dolayısıyla a f'nin kaç bin mil olduğu da bilinmiş olur.

Şayet f a e açısını usturlaptan değil de doğrudan yıldızın gökteki konumundan ararsan daha doğru bir iş yapmış olursun, d e çubuğunun bir ucunda dik açıyla durduğu çelik bir halka bulunmalıdır, halkanın alt kısmı kusursuz bir düzlem olmalıdır ki, bir düzleme uygulandığında onun gerçekten düz olup olmadığını anlayabilesin, üst kısmında ise dört tarafından kurşun çeküller sarkmalıdır ve en tepesinden çelik halkanın en alt yüzeyine kadar büyüklüğü bilinmelidir.

Bu çubuk halkaya kadar yerleştirilip halka da her tarafından düzleme yapıştığında, çeküller de çubuğa tam temas ettiğinde, o düzlem gerçekten düzdür ve yerin merkezinden çizilen çizginin kendisine dik olduğu bir düzlemdir, bu düzlem yüksekliği ölçmek için elverişlidir.

Şayet halka düzleme otururken çeküller çubuğa temas etmiyorsa yahut çeküller temas ederken halka herhangi bir yerinden düzleme değmiyorsa, o düzlem elverişli değildir. Bu zahmetten kurtulmak istersen, çubuğu düz ve pürüzsüz büyük bir levhaya dik olarak tespit et,

o vakit levhayı nereye yerleştirirsen yerleştir, çeküller çubuğa temas ettiği anda kendine uygun düzlemi bulduğuna emin ol.

Eğer bundan sonra yıldızın büyüklüğünü de bilmek istersen, daha önce söylediğim gibi, herhangi bir yıldızın yüksekliğini zaten bildiğinde bunu gölgenin bittiği yerden bulabilirsin.

Fakat bu gölgenin sonunu bilmek zahmetlidir ve hiç de kolay değildir, bilhassa Güneş ve Ay dışındaki diğer yıldızlarda, bunu başka bir yolla pek kolayca elde edersin.

Usturlaptan yıldızın çapını al, bunu iki katına çıkar ve buna ondokuzda birini ekle, yedi bin iki yüzü her daim bu sayıya böl, çıkan sayı yüksekliğin yıldızın çapına olan oranıdır. Yıldızın yüksekliğini ve yüksekliğin çapa olan oranını zaten bildiğine göre, çapın da bilindiği aşikârdır.

Diyelim ki yıldızın çapı dokuz buçuk dakikadır, bunu iki katına çıkarırım ve on dokuz dakika olur, cetveldeki çapın büyüklüğünden ötürü buna daima ondokuzda birini eklerim ve yirmi dakika olur, yedi bin iki yüzü çapın dakikaları olan bu sayıya bölerim ve üç yüz altmış çıkar, bundan ötürü o yıldızın çapının, kendi yüksekliğinin üç yüz altmışta biri olduğu aşikârdır.

Işınların incelenmesinin ne denli fayda sağladığı ve ne kadar incelikli olduğu bütün bunlardan anlaşılmaktadır, tamamlanmış eserin on ikinci kitabında ele almış olduğum diğer ölçümlerden ise şimdilik sarfınazar edeceğim.

BEŞİNCİ KİTAP Karışım ile kusurlu karışımlar, yani madenler hakkında. Böylece bütün eserin yaklaşık beş kısmı tamamlanmış oldu, yani ilk olarak gizli ilkeler, madde, form, boşluk ve cisimlerin birleşmesi hakkında, ikinci olarak ilkeler artık tam, eksiksiz ve aşikâr olduğundan elementler hakkında, üçüncü olarak gökyüzü hakkında, dördüncü olarak ışık ve aydınlık hakkında.

Görünen şeyler hakkındaki beşinci kısmı tam olarak bitirmedik, zira kulaklara ve diğer duyulara, keza zihne ve dahi gözlere ait olan pek çok şey eksik kaldı.

Şimdi ise karışımları ele almak gerekecektir, zira karışımlar o ilk şeylere, elementlere, gökyüzüne, aydınlığa ve ışığa muhtaçtır, bu sebeple evvelemirde onları ele aldık. Karışımların bizzat gökyüzüne muhtaç olduğunu ve göğün düzeninin bu aşağıdaki şeyler üzerinde ne denli etkili olduğunu açık kanıtlarla kavramak mümkündür.

Zira ağustos ayında öğütülmüş buğdaydan yapılan unun bizde bütün bir yıl bozulmadan saklanması adettendir, mart ayındaki Ay vaktinde yapılan biranın (zythum) ise bütün bir yıl dayandığı, oysa yazın yirmi gün, kışın ise iki ay bozulmadan kaldığı rivayet edilir. Sebebi şu olabilir, mart ayında şerbetçiotunun (lupus salictarius) tohumları hâlâ canlıdır, nem ise o vakit tamamen tükenmiştir, zira o tohumun toplandığı zamandan en uzak andır, bu yüzden etkili ve nemi en az birayı yahut servisiayı meydana getirebilir, nitekim Dioscorides'in zythum dediğine Almanlar bu adı vermiştir, tohum o vakit etkilidir çünkü o mevsimde filizlenme eğilimindedir. Bu hususta sayısız tecrübe mevcuttur, nitekim Ülker otları aynı isimdeki yıldızlarla birlikte doğar ve batar, ancak şunu tekrarlamak mecburiyetindeyim, yalnızca insan hariç olmak üzere bütün bu karışımlar topraktan, sudan ve göksel hararetten meydana gelir.

Bunların bir kısmı yerin altında gizlenir, bir kısmı sularda, bir kısmı ise yerin üzerindedir, şimdi ise tabiatı gereği gizlenenler hakkında konuşmak niyetindeyiz.

Yerin altında veya sularda hareketsiz olan karışımların tamamı dört türe ayrılır, topraklar, sular (succus), taşlar ve metaller.

Daha fazla olamayacağı şu delille gösterilir, zira bunlar ya erir ve kendi formuna dönerken sert kalır, bunlara metaller denir. Nitekim metal, eriyebilen ve eski haline dönerken sert kalan şeyden başka bir şey değildir. Sert olanı ise iki şekilde anlarım, kolayca boyun eğmeyen ve kolayca kırılmayan şeydir.

Böyle olan her şeyin işlenebilir (dövülebilir) olduğu aşikârdır, nitekim zift uzar ve direnç göstermez, kristal direnç gösterir ve antimon daha da çok direnç gösterir fakat işlenip uzatılamazlar, bu yüzden darbe aldıklarında kolayca kırılırlar. Eriyip de eski haline dönerken sert olmayan şeye ise su (succus) denir.

Hiç erimeyen şey ya serttir ve taş adını alır, ya da yumuşaktır, pek kolayca en küçük parçalarına ayrılır ve toprak adını alır.

Fakat bunlara ilaveten, bu dördünün birbiriyle karışmasından meydana gelen daha pek çok cisim türü vardır.

Şayet bir kimse doğru saymayı bilirse, bunların on bir tane olduğunu ve daha fazla olamayacağını anlayacaktır.

Bunlar şunlardır, su, taş, su-toprak, su-metal, metal-taş, metal-toprak, toprak-taş, sonra su-toprak-taş, su-toprak-metal, su-taş-metal, toprak-taş-metal ve nihayet su-taş-toprak-metal. Basit olanların örnekleri; sular için kükürt, taş için kristal, toprak için Lemnos toprağı, metal için gümüştür. Bileşiklerin örneklerini ise lüzumsuz yere birçok şeyi tekrarlamak zorunda kalmamak için kendi yerinde zikredeceğim.

Basit maddelere dair örnekler vermek zorunluydu, zira başlangıçta her şeyi birden ele alacak değilim, nitekim katı kalan her şeye, ileride kendilerinden bahsedeceğim metaller ve taşlar gibi, yetkin derim, daha yumuşak olanlara ise yetkinsiz, karışık, bazen usare ve toprak adını veririm ki taşlar ile metallerden ayırt etmek maksadıyla bunların hepsini madensel diye tesmiye edeceğim, şu halde madensellere dair söz söylemeye, toprak cinslerinden başlayarak şimdi girişeceğim.

Buna göre toprak cinsleri, renklerine, kokularına yahut kullanımlarına göre ayırt edilir, kullanımlarıyla ayrılanlar hakkında yukarıda umumi surette söz etmiştik, renkle ayrılanlar hakkında da bahsimiz nihayete ermişti, geriye bazılarının kullanımından, bir de kokusundan bahsetmek kalıyor. Kokulu topraklar nadirdir, fena kokanlara ise sıklıkla rastlanır.

Zira kokanların hepsi madensel cüzlerle karışmıştır. Bununla birlikte Agricola’nın aktardığına göre, Saksonya’daki Mariaberg’de, mukaddes Sebastianus ile Fabianus gümüş madeninden Saksonya Prensi Heinrich’in huzurunda gümüş çıkarılırken, öyle hoş bir koku yayılmıştır ki Prens, Calecut’un pek yakın olduğunu haykırmıştır, nitekim orası Hindistan’ın her türlü kokulu nesneyi gönderen bir şehridir. Fakat fena kokunun örnekleri daha sıktır, üstelik bu kokular insanı helak edecek mertebede şiddetlidir.

Nitekim aynı müellifin bildirdiğine göre, Annaberg’deki Gül Çelengi adlı gümüş madeninde on iki adam ansızın boğulmuş, bu sebeple orayı kötü cinlerin mesken tuttuğu yönünde büyük bir korkuyla ocak terk edilmiştir, zira madenciler buna kani olmuştu, halbuki bu hal toprakların yahut taşların kokusundan ileri gelir, çünkü beyne ulaştığında derhal can alır, nitekim hayvanların tersi gibi, yerin bağırsaklarında da pek çok murdar şeyin bulunmasına şaşmamak gerekir.

Fakat yerin altında yalnızca murdar nesneler değil, her cinsten pek çok faydalı madde de bulunur.

Nitekim vaktiyle Britannia’da yüz adımdan az olmayan derinlikteki kuyulardan beyaz bir toprak kazılıp çıkarılırdı, bundan gümüş ayrıştırıldıktan sonra tarlalara saçıldığında, ömürde bir defa saçmak kafi gelecek derecede onları münbit kılardı. Dolayısıyla, tıpkı insanın iç uzuvları gibi, gizlenen her toprağın da bir faydası vardır.

Lakin bir kısmının faydası bizden gizlidir, bir kısmını da kazıp çıkarmaktan bizi ihmalkarlık meneder. Yerin altında her yerde, şehirlerde dahi, tarlaları saymıyorum bile, türlü taşlar ve muhtelif kullanımda, muhtelif renkte toprak cinsleri mevcuttur, bunların pek çoğu madenseldir, fakat biz onları yalnızca dağlarda ararız. Vaktiyle çorak addedilen toprakların, nitekim Germania gümüş bakımından şimdi pek bereketlidir, sonradan fevkalade velud hale gelmesi, diğer bazılarının ise vaktiyle bereketli iken sonradan tükenmesi, durumun böyle olduğuna delildir.

Bunun sebebi şudur ki metaller, taşlar ve usareler her yerde mevcut iken, zamanın akışıyla üzerlerindeki toprak aşınıp yok oldukça açığa çıkarlar, toprak arttıkça da gizlenirler, öyle ki adeta Anaxagoras’ın her şeyde her şeyin bulunduğunu söylerken haklı olduğu görülür, ne var ki dağlarda maden bolluğundan gayrı bir de şu fayda vardır, şayet sulara rastlanırsa bunlar daha alçak mahallere kolaylıkla akıtılır. Tarlalarda ise, yer altından sızan su az miktarda olduğunda, onu evvela boşaltarak kuruturuz, ardından sızdığı yerleri bir duvar yahut kayalarla set çekip tıkarız.

Nitekim şehirleri yıkmak için suyun altından bile lağımlar kazar, hendeklerin altını kazarak onları aşarlar. Diğer bir usulde ise su dolambaçlı yollarla akıtılarak, tıpkı Herodotos’ta Kroisos’un Kyros’a öğrettiği gibi, ırmakların yatağı boşaltılır, fakat su daha aşağıda yine eski yatağına kavuşturulur, aynı şekilde yer altında akan dereleri de başka yöne çevirip sonra tekrar aynı yatağa akıtmak mümkündür, böylelikle suyun altını kazıp çıkarmak kabil olur.

Kimi zaman da suyu daha alçak yerlere sevk eder, bir daha geri döndürmeyiz, yerin yüksekliği sebebiyle bu çareye en ziyade dağlarda başvurulabilir.

Zira yer altında yer yer bulunan su, ne pek derindedir, ne her yerde aynı seviyededir, ne de kesintisizdir. Pek derinde olmadığını, umumiyetle suyun altındaki toprağa kadar inen bina ve sur temelleri gösterir. Eşit derinlikte olmadığını ise kuyuların farklı derinlikleri açıkça ortaya koyar.

Kesintisiz olmayıp sık kollara ayrılarak aktığını anlamak ise pek kolaydır, zira aralarında altışar adım mesafe bulunan iki kuyunun suları tat ve şifa bakımından birbirinden ziyadesiyle farklıdır. Dereler düz bir hat üzere akmaz, ekseriya kıvrımlıdır, ya başka bir suyun rast gelmesiyle, ya yolun ortasında duran taşlar yüzünden, yahut suların daha elverişli surette bir arada toplanacağı bir oyuk buldukları için dolambaçlı akarlar.

Şu halde suyun altını kazmak murat edilirse, söylediğim üç yolla kurutulabilir, böylece türlü cins topraklar, taşlar, metaller, usareler ve bu kabilden diğer nesneler bulunabilir.

Fakat ben yine toprakların kullanımına dönüyorum, Germania’nın Waldenburg bölgesinde koyu, yağlı ve pek ince cevherli bir kil cinsi vardır ki ne ateşten zarar görür, ne sıvıları emer, ne de dışarı sızdırır.

Zira çömlek kapların başlıca meziyetleri şu beş husus gibi görünür, gayet hafif olmaları, emmemeleri, sızdırmamaları, kolay kırılmamaları ve ateşe mukavemet etmeleridir, kapların ateşte kırılmaması hususundaki farkın pek cüzi olması şayan-ı hayrettir. Floransalılar yemek pişirirken bu faydayı gözetirler, Milanlılar ise gözetmez, şu halde kilin ince, hatta pek ince, fıtraten hafif ve yağlı olması icap eder. Bu cins kil şayet layıkıyla ve uzun müddet yoğrulursa, Myrrhina kaplarına pek benzeyen kaplar hasıl olur. Myrrhina kapları ise Plinius’un bildirdiğine göre bugün porselen (porcellana) tesmiye edilen nesnelerdir. Şark memleketleri Myrrhina gönderir, nitekim orada pek çok yerde, bilhassa Parthia mülkünde, fakat en ziyade Kirman’da bulunurlar.

Bunun saf bir rutubet olup yer altındaki hararetle koyulaştığına inanırlar.

Büyüklükte hiçbir vakit küçük masaları aşmazlar, kalınlıkları ise içki kapları için lazım geldiği bildirilen miktarı nadiren bulur, parlaklıkları kuvvetsizdir, parlaklıktan ziyade bir ciladır.

Fakat kıymetleri renklerinin çeşitliliğinden ileri gelir, lekeler durmaksızın erguvani ve beyaz renge, bir de bu ikisinin geçişinden hasıl olan, erguvaninin kızıllaştığı yahut sütün beyazlaştığı ateş rengi üçüncü bir renge döner.

Bunlarda en ziyade kenarları ve gökkuşağında müşahede edilen türden birtakım renk akislerini methedenler vardır.

Kimilerinin hoşuna ise yağlı benekler gider. Herhangi bir yerinin yarı şeffaf yahut soluk olması bir kusurdur, keza çıkıntı yapmayan, lakin vücutta olduğu gibi ekseriya gömülü duran pürüzler ve siğiller de kusurdur.

Kokusunda da bir nebze makbullük vardır. Şu halde bunların çanak çömlek kabilinden ve söylediğim üzere bugün porselen tesmiye etmeye alıştığımız cinsten olduğunu kim görmez, zira bunlar da yer altında koyulaşmış bir usareden müteşekkildir ve Şark’tan nakledilirler.

Lakin bizimkiler daha soluktur, kokudan mahrumdur, üstelik bunlardan yarı şeffaf olanları daha makbul tutulur, yapraklar ve resimlerle göze hoş görünürler, erguvaniden ise hiçbir eser yoktur, bütün bunlar kadim Myrrhina’dan farklı görünür, lakin zamanın, sanatkarların ve kullanımın çeşitliliği bu hali doğurmuştur.

Zira miktarını artırmaya gayret ederlerken talep bolluk getirdi, daha asil madde eksik olunca yerine başkasını koydular, ardından bayağılığı örtbas etmek maksadıyla nakışlar icat olundu, böylelikle kabın itibarı ve safiyeti zail oldu.

Madde ister daha bayağı, ister farklı, ister büsbütün gayrisaf olsun, yahut o kadar işlenmemiş bulunsun, ya da kar hırsıyla sabırsızlananlarca vakti gelmeden ocaktan çıkarılmış olsun, mesele ne şekilde cereyan ederse etsin, kıymeti, çıkarıldığı yer, maddesi ve yapılma tarzı, bunların Myrrhina ile aynı olduğunu gösterir, kaldı ki bunlarla yemek yemek, altın kaplama yahut gümüş kaplarla yemekten daha az azametli değildir.

Toprak ve kil cinsleri arasında en büyük şöhret bunlara ve Lemnos toprağınadır. Lemnos, bizim denizimizde bir adadır, onu husule getiren dağda ne bir taş bulunur ne de bir ağaç, kanlı akıntılara ve urlara, fakat en ziyade zehirlere karşı faydalıdır.

Ağaç beslemeyişi ziyadesiyle kuru olmasındandır, taşa dönüşmeyişi ise cevherinin pek ince olup suyu içine çekmemesinden, bilakis su tarafından kuşatılmasındandır. Zehirlere mukavemet etmesini sağlayan bir miktar yağlılığı da vardır.

Bütün bunlardan anlaşılmaktadır ki sanat marifetiyle de böylesini imal etmek mümkündür, nitekim adi kili uzun müddet döver, üzerine su teresi (scordion) ve ardıç tohumu kaynatılmış su serper, küçük tepecikler halinde şekillendirirsek, sonra tekrar dövüp su serperek, tepecikler halinde tanzim edip kurutursak bu kabildir.

Zaman kaybı getirse de faydası masrafı telafi edecektir. Zira Lemnos mühürlü toprağının (sphragis) kıymeti altın ağırlığıyladır, nadir bulunması hasebiyle ammenin elinden çıkınca bu pek değersiz nesne hadsiz hesapsız değer kazandı, nitekim Şark hükümdarının maiyetindeki baştabiplerin ihtirasıyla temellük edilince, daha soylu addedilmeye başlandı.

Yine de kokmaz, bu durum bütün topraklar ve bütün sular için nadirdir. Zira bir şeyin güzel kokması için latif bir neme ve iyice pişmiş olmaya ihtiyacı vardır, suyun nemi ise iyice pişmiş olamaz, çünkü içinde latif olmayan pek çok toprak unsuru bulunur, bu sebeple söylediğim gibi tatlı bir kokuya sahip değildir. Yine de kimi maddeler karıştığında toprağın yahut suyun güzel koktuğu vaki olur. Bundan ötürü açıktır ki, toprak ve su güzel koksa dahi kokusunu çabuk yitirir, nitekim gül suyunda ve daha ziyade menekşe suyunda böyle olur. Dolayısıyla toprağın ve suyun pek büyük bir kısmı kokudan yoksundur, ağır kokan kısmı da çoktur, hoş kokanı ise pek azdır.

Lemnos toprağına en yakın olanı Ermeni toprağıdır (Armenia terra), bu kızıldır ve fevkalade kurutur, bu nedenle salgın hastalıklara ve ciğerdeki yaradan ileri gelen erimeye (tabes) şifalıdır.

Karbunkul, zümrüt, safir, sümbül taşı (hyacinthus), inci ve mercanların vebada faydalı olmaları da aynı sebeptendir, çünkü pek şiddetle kuruturlar, gelgelelim bu işi Ermeni balçığına (Armenium lutum) nispetle daha az görseler de, hayati ruhu (spiritus vitalis) tazelemek bakımından bu taşlar daha faydalıdır.

Şu halde Ermeni balçığı son derece kuru, ılımlı surette soğuktur ve katiyen yakıcı değildir, buna mukabil pek latiftir. Bu sebeple kankurutan (cantharides) gibi aşındırıcı zehirlere ve deniztavşanı gibi çürütücülere karşı da şifalıdır. Bir de Puglia’nın kızıl balçığı vardır ki, kuvvetleri bakımından Ermeni balçığından farklı değildir, fakat ondan çok daha zayıftır. Yine de onun Ermeni balçığından dahi daha üstün kılınmasına ne mani olabilir? Öyleyse Puglia balçığını kumlardan arındırıp yıka, ardından özenle kurutup en keskin sirkeyle ve altıda bir nispetinde yağla yoğur, öyle ki bulamaç kıvamına gelsin. Sonra da nemli bir yerde uzun yıllar gömülü tutacaksın.

Zehirlere karşı tabiattan daha üstün ve yapay bir ilacın hazırlanış usulü, kurtlara karşı bu usulle tedarik edeceksin, gayet saf killi bir toprak, yağ, sirke, sarımsak teresi (scordium), ardıç tohumu, centiyane ve akpapatya (diptamus) ile uzun süre dövülerek, ardından uzun yıllar gömülerek yapılır.

Belki biri sorar, böylesine uzun bir gömülüş hayata nasıl yardım eder? Kuşkusuz dağlarda madenlerin teşekkülüne zemin hazırlayan sebep ne ise, bu da odur. Lakin dağlarda bu hal daha ziyadedir, pek çok nedenden ötürü. Zira kayalardan müteşekkil oldukları için dağlar bir nevi canlılık arz ederler.

Kayaların dahi yaşadığını göstereceğiz, zira hayat neredeyse, orada her türlü tabii teşekkül daha elverişlidir.

Buna ek olarak dağların kuvveti bel, tırmık yahut sabanla tüketilmez, ne de insanların gayretiyle herhangi bir şekilde soluk alıp vermeye zorlanırlar.

Dağların cevheri daha katıdır, toprağın yumuşaklığı sebebiyle tarlalarda uçup giden o hararet dağlarda bu sayede daha iyi muhafaza edilir.

Bu hararetin semavi olduğunu daha önce bildirmiştik, zira ateşli ve çürütücü hararet maddeleri pek az dönüştürür, geriye kalan kısmı ise teşekküle hiçbir bakımdan yaramaz, nitekim şarkta ve cenupta daha asil mücevherlerin ve en kâmil altının daha ziyade teşekkül ettiğini görmekteyiz. Hatta biri şarkta ve cenupta meydana gelen karbunkul ve ametist gibi mücevherleri Almanya’nın verdikleriyle kıyaslayacak olsa, bunların hem sertlik hem parlaklık bakımından hayret verici biçimde ayrıştığını, hatta aynı cinsten olmadıklarının zannedileceği derecede farklılaştığını fark edecektir, bunun sebebi şarkın daha sıcak, daha nemli ve daha yağlı olmasıdır. Eğer bunlar tohumlardan teşekkül etseydi yahut o hararet ateşli ya da çürütücü olsaydı, şimalin altındaki İzlanda adasında dağlar alev alev yanarken, orada da en kâmil mücevherlerin hasıl olmasına ve altının bolca bulunmasına ne mani olurdu?

Dağlarda karlar ve harareti dipte hapseden uzun süreli buzlar da bulunur, bu sayede dağlar her şeyi verimli kılar, oysa tarlalarda hararet harici havanın ısısıyla dağılır, dağlar bahsine geri dönersek, dağların madenlerin teşekkülü için daha hazırlıklı olmasının sebebi budur.

Dağların kuvveti ağaçlar ve otlar tarafından da tüketilmez, zira dağlar tarlalardan daha kısırdır, tarlalar ise son derece veluttur.

Meyilli durumları sebebiyle su ve nem dağlardan aşağı doğru süzülür, oysa tarlaların yüzeyinde bunların bolluğu madenlerin teşekkülüne mani olur.

Fakat diyeceksin ki, az evvel tarlaların maden doğurmamasının sebepleri arasında nemin tüketilmesini saymıştın, şimdiyse nemin bolluğunun madenlerin teşekkülüne mani olduğunu söylüyorsun. İnan olsun ki her ikisi de doğrudur, zira yağlı nem ne kadar bol olursa, toprak yalnız madenler için değil nebatat için de o kadar velut hale gelir, sulu nem ise mani olur. Bunun sebebi, teşekküle elverişli nemin aynı zamanda sıcak olmasının iktiza etmesidir.

Sulu nem ise soğuktur ve pişmeye karşı dirençlidir. Bu yüzden sıcak bölgeler suları bol olduğunda son derece veluttur, zira sulu nem Güneş hararetiyle çabucak yağlı neme dönüşür, soğuk yerlerde ise bol su kısırlık doğurur ve tarlaları soğutur.

Mevsimlerde dahi hemen hemen aynı intizam geçerlidir.

Zira çayırlar yazın suya meyleder, kışın ise aralıksız sulama otların filizlenmesini geciktirir, binaenaleyh açıktır ki tarlalar dağlarla kıyaslandığında daha çok sulu neme, daha az yağlı neme sahiptir. Bu sebeple ağaç ve asma bakımından bereketli dağların, derinlikleri müstesna, madenler bakımından zengin olduğunu pek göremezsin, zira yağlı nem nebatat tarafından tüketilir, lakin taşların pek büyük ve som olduğu yerlerde kayaların arasında uzun süre tutulan nem pek latif damlalar halinde süzülerek asil mücevherlere dönüşüp katılaşır.

İşte bu yüzden en parlak mücevherler ekseriyetle en sert ve en iri kayaların arasında bulunur. Maden teşekkülüne yarayan bunca dağ meziyetine şu da eklenir, dağlarda iki yüz yahut üç yüz adım kazdığında dahi halen yeraltında olduğunu söyleyebilirsin ve oradan suları yan taraftan, kazılmış toprağı da kolayca akıtıp nakledebilirsin.

Düzlükte ise bu zahmet büsbütün katmerlenir, ne dağlardaki gibi göçüklerle mahalli açığa çıkarmak mümkündür, ne madenlerin nerede yattığını kestirmek kolaydır, ne de dik yamaçlarda olduğu gibi hiçbir bariz işaretle desteklenemeyeceğin için keşfedilen damarın izini sürmek kabil olur.

İşte bu pek çok ve mühim sebeplerden ötürü madenler her yerde bulunsa dahi pek az kişi düzlüklerle uğraşır, ekseriyet dağları kazmaya yönelir.

Zira madenin yerini ve cinsini bulmak bir zahmettir, maden ocağının ana damarını açmak ise bundan çok daha büyük bir iştir. Bunu yüksek bir mevkiden teşhis etmek dahi fevkalade zahmetlidir. Meseleyi daha kökten ele alacak olursak, zira dediğim gibi yeraltında her tarafa doğru su arkları akar ve düzlüklerde madenlerin ekseriyetle yattığı yer olan bu suların altında yine toprak bulunur.

Hatta o toprağın altında dahi suların olduğunu zannedenler çoktur, nitekim kimileri denizin en dibinde tatlı suların bulunduğuna inanmıştır, gerçi bu çetin bir tecrübedir ve işittiğim kadarıyla Venedik’te boş yere denenmiş, ilk suyun altında bir başka su olup olmadığı meselesi henüz vuzuha kavuşmamıştır.

Bunun delili bana kalırsa insanın dahi bedeninin en dibinde damarların bulunmasıdır, hem rivayet ederler ki Elis’ten Alpheios adıyla gelen Arethousa nehri denizin altından geçerek Sicilya’da, Siracusa civarında yüzeye çıkar, Arethousa’ya nehir yerine kaynak demeyi yeğleyenler de vardır, adalardaki tatlı sular da bu kanaati pekiştirebilir.

Nihayetinde gerek dağların doruklarında gerek en dipte suyun fışkırdığını gördüğümüze göre, yeryüzü hakkında başka ne düşünebiliriz? Zira dağ ister toprağa gömülü olsun ister yükselsin aynı tabiata sahiptir, bu delil de o husustaki işareti ispat eder.

Venedik’te tatlı su bulmalarına neyin mani olduğunu pek kestiremiyorum. Fakat Aristoteles’in bildirdiğine göre denizden bir miktar tatlı su çekmenin bir yolu vardır ve bu tecrübe asılsız değildir. Balmumuyla sıvanmış, kalınca ve her tarafı sımsıkı kapalı küçük bir kap sarkıtılır, bu kap denizde uzun süre kaldığında içine suyu alır, tuzu ise almaz, oradan tatlı ve içmeye elverişli bir su çıkarılır, zira su latif olduğu için içeri süzülür, tuz ise topraksı olduğundan balmumu tarafından engellenir.

Böylelikle asıl meseleye dönecek olursak, ilk suyun altında, toprakta ve söylediğim gibi bilhassa dağlarda karışma vuku bulur ve muhtelif karışımların teşekkülü gerçekleşir. Burada kastedilen şey tam manasıyla bir karışımdır.

Zira bu durum dört şekilde meydana gelir, nitekim bunlardan biri, birbirine benzemeyen ve suretlerini karşılıklı olarak değiştiren şeylerin durumudur ki buna oluşum (generatio) denir, burada bundan bahsedeceğiz, bir diğeri ise birbirine benzemeyen ve suretleri bütünüyle değişmeyen şeylerin durumudur, bu eğer sıvılarda olursa mizaç (crasis) adını alır, su ile şarabın karışması gibi, şayet kurular arasında olursa karışım (mixtio) olarak adlandırılır, darı, buğday ve yulafın bir araya getirilmesi gibi, ve eğer benzer şeyler iseler yığın (acervus) adını alacaktır, bu da karışımın dördüncü türüdür, tıpkı tahılın tek bir yığın halinde bir araya toplanması gibi.

Kusursuz karışımdan söz etmeden önce, duyular için daha aşikâr olan mizaç hakkında konuşacağım. Suya katılan şarabın mizaç yoluyla karıştığını söylemiştik, zira her iki töz de yok olmadığından, şarabın sureti de baki kalır.

Böylece cisimlerin birbirinin içine girmesine meydan verilmesin yahut cisimler bölünemez parçalardan meydana gelecek şekilde en küçük parçalarına kadar ayrılmasın diye, Aristoteles'in büyüme hakkında haklı olarak düşündüğü gibi, maddenin değil, suretin arttığını kabul etmek zorunlu olmuştur. Zira en küçük bir parçaya bir şey eklendiğinde, bütünün karışması imkânsızdır. Zira eğer madde maddeye karışsaydı, cisimler birbirinin içine nüfuz ederdi.

Fakat suya katılmış şarapta, şarabın maddesi her yerde bulunmasa da, aksine sulu madde ile dolu yerler mevcut olsa da, şarabın sureti nasıl her yerde görülüyorsa, hakiki karışımda da durum böyledir, zira dediğim gibi su şarapla hakiki bir şekilde karışmaz. Çünkü hakikaten karışan şeylerin bütün suretlerinin en azından kısmen yok olması zorunludur. Oysa şarabın sureti hiçbir şekilde yok olmaz. Yapılan deney, suyun şarapla kusursuz bir şekilde karışmadığını gösterir.

Nitekim suya katılmış şarabın üzerine bir keten bez konulur ve bezen ucu testinin dışına sarkıtılırsa, su kaptan tamamen keten boyunca yukarı çıkar ve kadehte geriye katıksız şarabı bırakır.

Bu deneyle sulandırılmış olan, saf olandan ayırt edilir, şayet şarap ile su gerçekten karışmış olsaydı bu asla mümkün olmazdı.

Ayrıca su kadehin dibine çöker, bu sebeple dipteki içecek tatsızdır, bu yüzden suya şarap katmak, şarabın üzerine su dökmekten daha iyidir.

Nitekim şarabı suyun üzerine koyarsan, yalnızca bahsi geçen gerekçeyle değil, aynı zamanda suyun üzerine önce küçük bir ekmek kabuğu koyup şarabı yavaşça kabuğun üzerine akıtırsan, kabuk çekilip alındığında bile şarabın suya hiç karışmaksızın onun üzerinde yüzdüğünü açıkça görürsün.

Demek ki bu üçünü kadehte ayrı ayrı görmek mümkündür, yağın altında şarap, şarabın altında ise su yer alır.

Bu sebeple bunlardan hangisinin daha latif olduğunu sormak haklı bir merak konusudur, zira mekân bakımından daha hafif olan üstte kalıyorsa, yağ şarabın üstünde durur, şarap da sudan daha hafiftir, yağın kolayca alev alması, suyun ise asla yanmaması, şarabın ise bu ikisinin ortasında bir tabiat sergilemesi de bunu destekler. Buna ek olarak Galenos'un tanıklığına göre şarap, yağdan dokuzda bir oranında daha ağırdır, nitekim dokuz libre yağ alan bir kap boşaltılıp şarapla doldurulduğunda, şarap on librelik bir ağırlığa denk gelecektir.

Dolayısıyla ömrün uzunluğu için yağdan daha üstün bir şey yoktur, zira son derece latiftir, son derece yağlıdır ve tortudan arınmıştır, bundan ötürü yağlılığı ve letafeti sayesinde doğal harareti en yüksek derecede tutuşturur, saflığından ötürü ise hararetin kendisini asla tüketmez ve kanalları tıkamaz. Bu iki engel hayatın kısalmasına büyük ölçüde yol açar, öyleyse yağın faydalı olduğu yerde ballı şaraba veda edilsin.

Zira en iyisi hiç tortu üretmemektir, buna en yakın olanı ise üretileni derhal dışarı atmaktır.

Nitekim tortuları bedende tutmak öylesine büyük bir zarar verir ki, tutulan idrar genellikle taş üretir, bu sebeple oyunla, dersle ve yazıyla meşgul olmaya alışkın kimseler bu hastalık türüne kolayca yakalanırlar.

Fazlalıkları dışarı atmamak ise kimi zaman ani bir ölüme bile yol açar, demek ki yağ hayata pek çok yönden fayda sağlar.

Yağın letafetinin dördüncü kanıtı, kolayca nüfuz etmesidir, anahtarlar kolayca dönsün diye kilitlere bu yüzden sürülür.

Bunun aksine, erimiş balmumuna karıştırılan güherçile, çizmelerin ateşe karşı uzun süre ve dikkatle bu karışımla terbiye edilmesi halinde, suyu bütünüyle geçirmesini engeller, ancak güherçilenin çok ince öğütülmüş olması gerekir. Şayet balmumuna yağlı bir şey katarsan daha da iyi olacaktır.

Fakat ben asıl tartışma konuma dönüyorum,

Nitekim suyun hem yağdan hem de şaraptan daha latif olduğunu gösteren üç husus vardır,

Birincisi, su ve yağ birbirine karıştırılıp bir kap içinde ateşe konulursa, yağdan hemen hemen hiç eksilme olmadan önce suyun tamamı tükenir, oysa su soğukluğuyla ateşe daha çok direnir ve dipte yer aldığından daha az hararet alır, zira kazan orada soğuktur ve yağın baskısı altında kalarak, havaya dönüşse bile güçlükle buharlaşabilir. İkincisi, bir kimse yazın su içtiğinde, bu derhal ter yoluyla dışarı çıkar, oysa yağ ya da şarapta böyle olmaz. Üçüncüsü, suyun her ikisinden de daha şeffaf olmasıdır.

Fakat şeffaflığın sebebi renksiz oluşudur, hızlıca çözülmesinin sebebi en az düzeyde yağlı olmasıdır, terletmesinin sebebi besleyici olmayışıdır ve soğukluğu sebebiyle çözülmüş olan sıcak nemi dışarı itmesidir, kendisi dışarı çıkmaz, yalnızca nemin kaynayan seröz kısmını dışarı sürer.

Fakat Aristoteles'in, suyun yağdan daha latif olduğunu düşündüğünü söyleyeceksin, lakin o latif derken seyrek, yapışkan olmayan ya da yoğunlaşmamış olanı kastetmiştir.

Bir kimse belki suyun üzerinde yüzen şarabı üstün tutacaktır, ancak bu bir kanıt teşkil etmez, zira yağ da yoğunlaştığı için suyun üzerinde kalır ve yapışkan olan şey dibe batmaz, tıpkı ince kurşun levhanın batmadığı gibi, nitekim yağlı maddeler daha ağır olsalar bile batmazlar, bu yalnızca hava içerdiklerinden değil, aynı zamanda birlikte batmaya zorlandıklarındandır, dolayısıyla bu tür maddeler güçlükle karıştıklarından asla bir mizaç oluşturmazlar.

Aynı sebepten ötürü süt de şarapla karışmaz.

Nitekim bozulmuş şarabı temiz bir kaba aktarmak ve azar azar onda bir oranında süt eklemek, ardından kap açıldıktan sonra bunu küçük miktarlarda satmak âdettendir, berrak ve iyi görünse de, kadehte veya kapta biraz daha uzun süre kalırsa yeniden bozulur.

Ayrıca dökülen kısım kadehin kenarında tereyağımsı bir yağlılık bırakır ki hile bu sayede ortaya çıkar. Yine de bu kârlı bir hiledir. Şayet içeceği bozulmadan ve çürümeden önce korumak istersen, içine karıştırılan onda bir oranında saf ispirto bunu sağlar, kükürt çok daha iyidir ancak kokusuyla hileyi ele verir, şapın da aynı işi gördüğünü hatırlarım, fakat her ikisi de zararlıdır, sağlığa son derece olumsuz etkileri vardır.

Madenlerle sahteleştirilmiş bütün şarapları ayırt etmek de kolaydır. Zira kadehte yirmi dört saat bırakıldıklarında, maden ağırlığı sebebiyle dibe çöker ve geride posa renginde şaraplar kalır. Öyleyse süt şarabı neden düzeltir, çünkü adeta bir mizaç oluştuğunda sütün yağlı kısmı bulanıklığı beraberinde sürükleyerek dibe çöker, sütün sulu kısmı ise şarapta kalarak şarabın kusurlarını örter. Buradan hareketle şarabın kusurları küçük kısımlarda kendini belli eder, zira zayıflığı sebebiyle hava tarafından daha hızlı bir şekilde yeniden bozulur.

Koku kusurunu ise ağaçkavununun her yerine batırılmış ve kabın içine şaraba değmeyecek şekilde asılmış karanfiller hoş bir kokuya dönüştürür.

Demek ki doğası gereği benzer olmayan şeyler, şarap ile su gibi, zayıf bir mizaç haricinde mizaç oluşturmazlar, şarap ile süt çok daha az oluşturur, bu sıvıların yağ ile mizaç oluşturması ise daha da azdır ve hiçbir şekilde mümkün değildir. Fakat sıkma şıra (lora) daha hakiki bir şekilde karışmıştır,

çünkü kaynamıştır, yine de bütünüyle karışmış sayılmaz, zira karışım sanatın ya da ateşin değil, doğanın işidir.

Şu halde hakikaten karışmış olan her ne varsa, elementin kusursuz olmayan tek bir suretini gösterir. Diğerlerinin ise yalnızca kuvvetleri kalır.

Zira karışımda elementler her noktada bulunmasaydı, karışmış olan şey meydana gelmiş bir varlık değil bir yığın olurdu, şayet her noktada ve töz bakımından bulunsalardı cisimler karşılıklı olarak birbirinin içine nüfuz ederdi. Bu durum tıp kitaplarında gösterilmiştir.

Demek ki karışımın sureti, galip gelen elementin kusurlu bir suretidir.

Dolayısıyla bütün karışımlar ya taşlar ve bitkiler gibi topraksıdır, ya süt ve yağ gibi sudandır, yahut hayvan bedenleri gibi bütünüyle karışmıştır. Demek ki karışım, beslenme veya büyümedekiyle aynı şekilde gerçekleşmez.

Zira karışımda bir şey bir başkasına eklenir, bunlarda ise kuvve halinde olan, fiil halinde olana eklenir ve büyüme maddenin değil, suretin her bir cüzüne göre gerçekleşir, çünkü madde sonsuza kadar bölünebilir. Beslenme için de aynı şey geçerlidir.

Öyleyse büyüme ve beslenme hakiki anlamda surete göre gerçekleşir, maddeye göre olan ise yalnızca bir eklemedir, zira her yönden yanına bir şey ilave edilmektedir.

Etin en küçük parçası, besin dahil olduğunda suret (forma) bakımından bütünüyle büyür, lâkin madde (materia) bakımından değil, yalnızca çevresi boyunca büyür.

Fakat bu şekilde de tam anlamıyla değil, bilakis söylediğim gibi büyüme ile beslenmenin mahiyeti neredeyse aynıdır, hatta oluşumun (generatio) dahi böyledir. Zira bunlar ruh (anima) tarafından meydana getirilir, nitekim bu tarzda inceltebilmek, sonra birleştirmek ve dönüştürebilmek yalnızca ruhun işidir.

Eğer yaşamdan yoksun başka bir şey bunu yapabilseydi, onu en çok ateş yapabilirdi, çünkü yaşayanlar haricindekilerin en güçlüsü odur, oysa muktedir değildir, nitekim daha önce öğrettiğimiz üzere, dahil olan şey yananın yanına eklenir, önceki cevherin içine nüfuz etmez, bu yüzden karışımların (mixta) tamamının ya yaşaması ya da canlandırılmış olması zorunludur.

Akıl yürütme şu şekilde ele alınmalıdır, çünkü beslenirler ve beslenme ancak ruh ile vuku bulur, ruhu olan şey ise yaşar. Beslendiklerini inkâr etsen dahi, en azından oluştuklarını kabul edersin, oysa ruhtan gayrısı bir şey oluşturamaz, zira dediğim gibi yalnızca o karıştırır.

Bütün karışımların, ağır elementlerden tedricen uzaklaştığını görürüz, taşlar ve daha az madeni olan topraklar, ardından özsular, sonrasında madenler, daha sonra bitkiler ve noksan hayvanlar, nihayetinde insana varıncaya dek azar azar daha yetkin olanlar gelir, insanın terkibi elementlerin tabiatından ve cevherinden öylesine uzak görünür ki, onun bunlardan meydana geldiğine kimse inanmaz. Şu halde insan, hayvanlar ve bitkiler yaşıyorsa, bütün bunları karıştıran semavi hararet tek ve aynı olduğuna göre, lâkin kimi şeylerde daha az, kimilerinde ise kendi yerinde göstereceğimiz üzere daha fazla bulunduğundan, Hippokrates’in, ruhun bu semavi hararetten başka bir şey olmadığını söylerken haklı olduğu aşikârdır.

Bu görüş, nefesin (spiritus) ısısının yıldızların elementiyle belirli bir nispeti haiz olduğunu kabul eden Aristoteles’in kanaatiyle de uyuşur. Zira ister hararet bizzat ruh olsun,

Beşinci Kitap

ister onun ilk aleti olsun, hararet nerede bulunursa, orada ruhun bizzat kendisinin de bulunması gerektiği açıktır, dolayısıyla yaşamın da, nitekim yaşam, ruhun amelinden gayrı bir şey değildir.

Aynı hakikat tecrübe ile daha sarih hale gelir, nitekim kurşun üstübece dönüştürülüp yakıldığında, ağırlığının on üçte biri kadar artar.

Bu hal, o semavi hararetin yok olup gitmesinden ileri gelir, zira hiçbir şeyin eklenmediği kesindir, buna rağmen ağırlığı artar. Benzer bir nispet hayvanlarda da görülür, onlar da ölümle ağırlaşırlar, çünkü ruh bedenle birlikte uçup gittiğinde hararet ve onun vücuda getirdiği ne varsa yok olur, madeni cisimlerin ve bizzat taşların dahi yaşadığı aşikârdır.

Lâkin diyeceksin ki, hayvanlardan yahut madenlerden daha hafif olan kısım, yani hararet çekilip alındığında, geride kalanın nasıl daha ağır olduğu sorulabilir, bunun vuku bulduğu açıktır, nitekim suyun üstünde yüzen içi boş cam yumurtalarda, hatta çelik ve kurşun olanlarda dahi, içeride hapsolmuş hava onları ayakta tutar, bunlar kırıldığında ise derhal batarlar, lâkin bizde ağırlığı eksilten hava değil, tıpkı sudaki cisimlerde bulunan havanın yaptığı gibi, hayvanlarda ve madenlerde havada bulunan ateş cüzüdür. Zira söylediğim gibi, karışımların içinde elementlerin birtakım cevherleri mevcuttur, lâkin kırılmış halde bulunurlar.

Diğerlerinin ise keyfiyetleri mevcuttur, nitekim sütte suyun cevheri bulunur, hava, toprak ve esiri yahut ateşli olan ise hararet vasıtasıyla keyfiyet bakımından pişirilmiştir.

Zira karışımlarda elementler iki şekilde bulunur, biri oluşumdan itibaren olan tarzdır, bu surette yalnızca toprak ve su vardır, lâkin bunlardan biri cevher bakımındandır, diğerinin cevheri görünmez, semavi hararet bunların üzerinde iş gördüğünde ise, yalnızca keyfiyetleriyle değil, cevher ve tabiatlarıyla da farklılaşan dört element sureti belirir.

Bu sebeple kesif olan kimi şeylerin hafif, seyrek olan kimi şeylerin ise ağır olması mümkündür, zira az miktardaki toprak, havanın cevherine dönüşecek biçimde ısındığında, yine de içine hava girmez, hafiftir, yani kesiftir, bütün yağlı maddeler ve öd ağacı böyledir, bilakis toprak az işlenmişse, fakat içinde ve her yerinde en ince zerreler halinde büyük bir hava payı aşikârsa, seyrek denilir, buna rağmen ağırlığı az sayılmaz, ağır olanın kesif, hafif olanın seyrek olduğunu kolayca anlarız.

Buradan, kurşunun topraktan niçin daha ağır olduğuna dair mühim meselenin çözümü aşikâr olur, nitekim kurşunda seyreklik neredeyse hiç yoktur, toprak ise birbirine kenetlenmediğinden havayı kabul eder, bu yüzden de hava yerine suya sahip olduğu için kurşundan daha hafif görünür. Bu toprak dahi, dediğim gibi saf toprak değildir, içine madeni cevher karışmıştır.

Küller hakkında zikredilen husus da bundan ileri gelir, külle dolu bir kap, içindeki kül boşaltılmaksızın aynı miktarda suyu içine çeker, zira onda azımsanmayacak miktarda havanın bulunması gerektiği açıktır, bu sebeple külün daha latif cüzü buharlaşır, geri kalan kül ise yoğunlaşır ve sıkışır, suyun bir cüzü de aşırı kuruluktan çözülür.

Bahse geri dönecek olursak, madenlerin yaşadığı şu delille de anlaşılır,

Karışımlar ve Madenler Hakkında

dağlarda tıpkı bitkiler gibi neşvünema bulurlar, nitekim dallarını açarak, kökleriyle, gövdeleriyle, adeta çiçekleri ve meyveleriyle ürerler, öyle ki maden yahut madeni cevher, gömülmüş ve bütünüyle yerin altında biten bir bitkiden gayrısı değildir.

Yeryüzünde büyüyemezdi, çünkü ya kalsant (calchantum) gibi ufalanabilirdi yahut kurşun gibi fazlasıyla ağırdı, nitekim hayvanlar arasında köstebeğin, solucanların ve kara kurbağalarının yerin altında doğduğunu görürüz.

Fakat hayvanları da yerin altında bitkiler kadar çok var etmek uygun düşmedi, çünkü madenlerin muhtaç olduğu yegane hususlar olan yaşam ve beslenme yerin altında meydana gelebilir ve kemale erebilir, oysa yetkin hayvanların muhtaç olduğu nefes alıp verme hayli güçtür, bu sebeple tabiat, yerin altında maden cinslerini kimsenin zannedemeyeceği kadar çok var etmiştir, öyle ki bunların sayılamayacağını söylemeye cüret edebilirim.

Zira tabiat yeryüzünü beş yüzden fazla nebat türüyle donatıyorsa ve bunların üzerine hayvanları da getirdiyse, yerin altında da bundan daha az surette hüner göstermemiş olması, bilakis çok daha fazlasını eylemiş olması muhtemeldir, lâkin pek çoğu derinliklerde gizlidir, diğerlerini ise renk yahut cevher benzerliğinden ötürü en yakın cinslere bağlarız.

Kimi şeyler nadirdir, yerin üstünde bulunsalar dahi bulunabilirlerdi, nitekim bizim zamanımızda dahi Dioskorides’in zikrettiği pek çok fidan cinsi vardır. Diğer bir kısmı ise keşfedildikten sonra kullanımları bilinmediğinden hor görülmeye başlanmıştır, bu sebeple madenlerin o muazzam sayısından pek azını tanırız. Bildiklerimizin cinsleri dahi zannettiğimizden daha azdır, zira kimileri diğerlerinin meyveleri, yaprakları, buharları ve kökleridir, bunlar asla birbirinden ayrılmazlar, bunların ne olduğunu ve nelere ait bulunduğunu kendi yerlerinde zikredeceğiz, şimdi ortaya koyduğumuz meseleyi takip edelim.

Madeni şeylerin, madenlerin ve taşların yaşadığını söylemiştik. Zira kemale ermesi, hamlığı ve ihtiyarlığı olan şeylerin yaşamı da vardır. Nitekim kimi taşlar ham bulunur, rengi soluktur ve cevheri pişmemiştir, aynı ağacın meyvelerinde olduğu gibi bir cüzü daha saf, diğer bir cüzü ise daha saf olmayan şekilde görülür.

Ayrıca damarlar, beslenme vasıtaları ve taşlarda müşahede edilebileceği üzere daha geniş değil lâkin daha yumuşak olan menfezler mevcuttur, bunlarla, onların bitkiler ve hayvanlardaki kemikler gibi beslendiğine kolayca kani olabiliriz, nitekim eğer sadece dışarıdan katılma ve eklenme yoluyla büyümüş olsalardı, bunlara asla muhtaç olmazlardı.

Zira yalnızca hararetle donup katılaşan ve kireçtaşı (tophus) dediğimiz taşlar ile yalnızca soğuk sebebiyle oluşanlar, hakiki taşlardaki gibi damarlara ve düzenli bir cevhere sahip değildir, oysa hakiki taşların yaşamı vardır, nitekim kireçtaşları yaşamdan yoksundur. Onlarda ölüm de mevcuttur, dolayısıyla yaşam da vardır. Zira Herakleios taşı [mıknatıs] yanımda birkaç yıl içinde defalarca sönüp gitmiştir, nitekim önceleri demiri şevkle çekerken, sonradan zamanın ilerlemesiyle çekmez olmuştur. Zira yaşam, ruhun amelinden gayrı ne olabilir ki.

Beşinci Kitap

Tıbbi risalelerde yalnızca canlıların bir tesire (operatio) sahip olduğu gösterilmiştir, elementler dahi bir bakıma yaşar, zira daha önce söylendiği üzere, kendilerine ait bölgelere kendiliklerinden yönelirler, oysa karışımlar çok daha üstün bir hayat sürer, nitekim doğa, bir şeyi meydana getirdiği maddeden daima daha üstün kılmayı amaçlar.

Bundan ötürü, Herakleios taşı [mıknatıs] demiri nasıl çekerse, çaylak balığının kemiğinin de altını öyle çektiğini öne süren Simplicius’a asla inanmam.

Zira fizik şerhlerinde yazdığı bu husus akla aykırıdır, çünkü o kemik canlı değildir.

Oysa her tesirin bir canlıya ait olduğu ve onun canlılığı nispetinde gerçekleştiği gösterilmiştir. Nitekim elementler yaşasa bile, bu amel elementlerin eseri olamaz, bilakis kendine has bir nesneyi çekmek, en azından besinden faydalanan canlının hayatına mahsustur, oysa balığın kemiği, hayvandan ayrıldığında besinden faydalanan o hayat türüyle yaşamaz.

Zira hissi nefis aşikâr biçimde çekilip gitmiştir, besleyici nefis ise onunla birdir.

Bu ispata öylesine güvenirim ki tecrübe etmemiş olsam dahi, çaylak balığı kemiğinin, Herakleios taşının demiri çektiği gibi altını çekmesinin imkânsız olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim, lakin taş yahut hayvan veya ağaç gibi canlı bir nesne vasıtasıyla, yaşadığı müddetçe bunun gerçekleşmesi şüphesiz mümkündür.

Bu sebeple madenler dağlarda tıpkı ağaçlar gibi uzanır, kökleri, gövdesi, dalları, pek çok yaprağı andıran kısımları, narin uzantıları, kimi zaman da çiçekleri ve meyveleri bulunur, gerçi kuyularda, gölgede yahut pek kurak yerlerde yetişen baldıran, dalakotu, liken ve duvarlarda biten yaban incirlerinde gördüğümüz üzere bunların çoğunda çiçek ve meyve bulunmaz, nitekim meyve ve çiçeklerin gümrah ve velut bir ağacın alametleri olduğu aşikârdır. Doğurganlık ise hem nemden hem Güneş’in ısısından neşet eder.

Bu yüzden madenlerde çiçeklerin ve meyvelerin ekseriyetle bulunmayışına şaşmamak gerekir, zira Güneş daima, bol nem ise ekseriyetle eksiktir.

Madenlerin nerede bol olduğunu anlamak istersen, kesin ve pek çok karineye müracaat etmek gerekir, evvela, şimdilerde gümüş bakımından zengin olan Germania gibi verimli bir eyalet bunu gösterir. İtalya’da ise gümüşü güçlükle çıkarmak mümkündür, altını çıkarmak ise büsbütün imkânsızdır, dolayısıyla velut bir diyarda verimli tarlaların çok olması gibi, madeni zengin bir eyalette de pek çok dağ umulmadık madenler taşır. En yüksek dağlar kazıp çıkarmak bakımından ne kadar çetinse, cömertçe bahşetmek hususunda da o denli cömerttir, zira alçak tepelerde bu madde nadiren bol bulunur.

Ekseriyetle zirveleri güneye uzanan ve kökleri kuzeye bakan dağlar maden emareleri sunar, bilhassa da gümüş için bu böyledir, onun en verimli ocakları doğrudan doğudan batıya doğru uzanma eğilimindedir. Sıcak bölgelerdeki dağlar ise mücevher bakımından daha zengindir, zira güneyde nem daha ziyade kurur ve incelir, böylece kuruluktan taşlar, incelmeden mücevherler hasıl olur, madenler ise çok ve koyu nemden meydana gelir. Bu nem ise kuzey civarında kuvvet bulur. Bütün çorak dağlar da iki sebepten ötürü maden barındırır, zira nem içeride tüketildiğinden bitkiler üreyemez ve yayılan zararlı buharlar türemiş olan bitkileri dahi helak eder. Dağların, taşların ve toprağın rengi de yalnızca maden bulunduğunu değil, bunların ne türden olduğunu da bildirir, bakırdan ötürü yeşil, gümüş ve altından ötürü siyah, piritten ötürü erguvani, kurşun ve demirden ötürü kurşuni, kalkant [zaç sakızı] ve benzeri özsulardan ötürü sarımtırak, kükürtten ötürü kül rengi ve karanlık olur.

Koku da bunu açık eder, zira aynı dağın iki taşını birbirine sürttüğünde, eğer dağın altında maden varsa, epeyce kükürt kokarlar. Bu sebeple madenlerin kükürtten ibaret olduğuna yanlışlıkla inanılmıştır, oysa bu koku, madenin artığı ve fazladan pişmenin bir alametidir. Taşların yahut toprağın tabiatın gerektirdiğinden daha ağır olması da maden cevherinin kesin bir delilidir.

Şayet bir kısım aşırı parıldıyorsa yahut katı haldeyken her türlü ışıltıdan mahrumsa, altında maden cevheri bulunduğunu kesinlikle bilmelisin, nihayetinde ateşle eritecek olursan hem madenin varlığını hem cinsini hem de miktarını birden kavrarsın.

Akan sular da buna dair hafif bir karine teşkil eder, eğer yabancı bir koku yahut renk taşıyorlarsa, hiç şüphesiz dağda maden bulunduğunu ilan edebilirsin.

Yatağın tabanını da dikkatle araştırmalısın, zira madenin bir parçasını bulursun, uzun zamanın akışında her gün bir miktar eklenirken, daha ağır kısmın dibe çökmesiyle bir maden izinin belirmemesi neredeyse imkânsızdır.

Dağın yarıklarla dolu olması da madenlerin keskin buharlarından ileri gelir.

Madenlerin birlikteliğinden hoşnut olan bitkiler de mevcuttur, madenlerden hoşlananlar ne denli nadirse, mevcut olduklarında o denli açık bir şehadette bulunurlar.

Umumiyetle bunlar meyve vermeyen yahut pek az verenlerdir, bodur ardıç, sarmaşık, yaban inciri, sahil çamı ve dikenli bitkilerin çoğu böyledir. Ağaçların yaprakları da ya solgun ya dökülgen olur, gövdeleri cılızdır ve her şey pörsümüştür.

Süt emen bir çocuğa gebe bir sütanne verilmişçesine buna şaşmamak gerekir, zira madenler ile bitkilerin besini ortaktır, bu sebeple mahallin tabiatı her ikisine birden güçlükle yetecektir.

Fakat madenler ağaçlardan daha fazlasını çeker, nitekim madenlerin yayılışı ağaçlardan çok daha büyüktür, tıpkı deniz canavarlarının karadaki hayvanlardan çok daha büyük olması gibi.

Gümüş nispeten az doğurgan bir maden olmasına rağmen, Agricola’da gümüş damarının uzunlukça otuz ayak, genişlikçe dokuz parmak [üç çeyrek ayak], yükseklikçe altmış ayak olduğunu okumaktayım, bundan da onun bir ağaca benzediği aşikârdır, zira bir ağacın evvela yüksekliği en fazladır, ardından uzunluğu yahut dallarının yayılımı gelir, en az olan ise maden ocaklarında genişlik kabul edilen kalınlığıdır.

Şayet gümüşte bu denliyse, bakırda, kurşunda, demirde, kükürtte ve nihayet taşların kendisinde ne kadar büyüktür. Ancak bu, deniz canavarlarının karadakilerden yalnızca nemin bolluğu sebebiyle daha cüsseli olması gibi aynı sebepten ötürü değildir, bilakis madenlerde ve taşlarda ağırlık bir tehlike teşkil etmez zira asılı durmazlar, oysa ağaçlarda tehlike doğurur. Çünkü ağaçlar asılı durduklarından rüzgârlarla kolayca kökünden sökülür ve tabiatın o titiz gayreti boşa çıkar.

Benzerliğe gelince, söylediğim gibi gerek ağaçlar gerekse madenler kuzey bakışından hoşnut olur, kök, kabuk, öz (substantia) ve damarlar olmak üzere neredeyse dört zaruri kısma sahiptirler.

Taşın kökü bir başka taştır yahut topraktır, kendi bahsinde öğreteceğimiz üzere, madenin kökü madendir yahut madensi bir madde veya topraktır. Kabuk ise mevki ve sertlik bakımından geri kalan özden açıkça ayrılır, damarlar ise özün dâhilinde aşikâr biçimde görünür. Öyleyse bir maden ocağı, toprak ve taşlarla örtülmüş bir bitkiden başka nedir.

Bunlar, söylediğim üzere, ya madeni topraktır ya daha asil bir cevher suyudur yahut madendir ya da taştır, bunların hepsi, daha sert ve daha soğuk kılmak hususunda bütün madenlerle ortaktır.

Nitekim Eretria toprağı, madenler, taşlar ve madensilerin pek çoğu soğuktur.

Kimi maddeler kuru olsalar dahi, tıpkı asfalt ve oltu taşı gibi bol yağlılıkları sebebiyle yumuşatırlar.

Topraksı oldukları için kurudurlar. Ateş yahut daha doğrusu hararet ısıtabilir, lakin nemlendiremez.

Bütün madensilerin neredeyse kötü bir lezzete sahip olması yahut hiçbir lezzet taşımaması mukadderdir, saf taşlar ve saf toprak gibi olanlar lezzetsizdir, geri kalanlar ise nahoş lezzettedir, sebebi ise yanmaktan güçlükle kurtulmalarıdır, söylediğimiz gibi kurudurlar, tatlı olanlar ise nemlidir.

Bir nebze nem ve hoş bir lezzet bulunsa bile, kötü olanla karıştığında onu bastıramaz, aksine bozulur. Zira çokça süte azıcık centiyane karıştırırsan nahoş bir lezzet elde edersin, oysa kokularda durum böyle değildir, nitekim daha şiddetli olan koku zayıf olanı örtme eğilimindedir, bakır acıdır ve pek fena bir lezzete sahiptir, demir ise yarı acıdır, ardından kalay dediğimiz beyaz kurşun gelir, şap ve kalkant acılıkla birlikte burukluk verir, lakin daha ziyade acıdır, sonra da kükürt ve zift gibi geri kalanlar gelir.

Karışık Maddeler ve Madenler Üzerine

Gümüş hoş ve tatlımsı bir tat verir, altın ise bundan çok daha üstün bir tada sahip olmakla birlikte bunu hemen dışa vurmaz. Tatlar, bu tür kaplara bir sıvı alınıp saklandığında yahut madenden bir parça şarabın, et suyunun veya suyun içine katılıp orada uzun süre bekletildiğinde anlaşılır.

Bütün madenler de şayet soğukla pıhtılaşmış nemden meydana gelmişlerse, kükürt (sulphur) ve metaller gibi ateşle çözülürler, ısıyla pıhtılaşmış olan kimi maddeler ise alümin, tuz (sal), mürekkep taşı (atramentum) ve güherçile (nitrum) gibi soğuk ve su ile çözülürler, pek çok taş gibi bazıları ise su ile yalnızca yumuşar.

Agricola, mermerin bir parçasının uzun süre içinde kaldığı su sebebiyle yumuşadığını gördüğünü aktarır, bunun ise asla tam anlamıyla erimeyen topraksı bir cevher olması zorunludur.

Dolayısıyla tam olarak eriyen şeyler, nemden kaynaklansalar dahi suludur, kusursuzca eriyemeyenler ise topraksıdır. O halde alümin, zift (bitumen), kükürt, tuz, kızıl boya ve kara zaç (calchantum) gibi pek çok benzer cevherin özü sulu maddeden ibarettir.

Yine de tuzu sulu bir özden ziyade öz suyuyla yoğrulmuş toprak olarak nitelendirmeyi yeğlerim, fakat tek tek ayrıntıları ele almak şu anki gayemiz dahilinde olmayıp, amacımız daha açık ve faydalı örnekler sunmaktır.

Nitekim İmparator Otto’nun maden ocağının Annaberg’deki galerisinde bulunan, sert, ak ve hatta fareleri kemirerek öldürecek denli keskin olan o madde gibi bazı nadir öz sular ortaya çıkmaktadır.

Lakin şimdi daha iyi bilinenlerden bahsedeceğiz, bunların arasında, büzücü hassası öylesine kuvvetli olan kaya alümini (alumen de Rocha) tabir edilen sıvı alümin de vardır ki, şayet suda çözülene kadar iki veya üç ons kaynatırsan, bu suya batırılıp ardından kurutulan kağıdımız mürekkebi kusursuz biçimde tutar, mürekkebin haksız yere dağılmasına veya yayılmasına izin vermez, kağıt son derece kalitesiz olsa dahi parıldayan ak alümini içine çekmiş olması kafidir.

Aynı usulle kaz tüylerini ve derileri daha yumuşak kılar, fıçılardaki şarabın bulanmasını önler. İskalye alümini dedikleri şey, eskilerin Samothrake Taşı (Astrum Samium) dedikleri şeydir ve öz sular cinsinden değildir, tıpkı topraksı cüzlerden meydana gelen tüy alümini (alumen plumosum) gibi, nitekim bu madde incecik öğütülüp yatağa serpilirse dinmek bilmez bir kaşıntı peydahlar, zira keskin ve batıcı parçalara maliktir.

Şayet ondan fitil yapılırsa asla yanmaz, kandilin yağı sürekli tükenir fakat fitilin kendisi baki kalır. Bu durum, katmanlı taş cinslerinin hemen hepsi için ortaktır.

Nitekim Eisleben’de pirit ve yapraksı başka bir taş ateşin üzerine konulduğunda, yeşil bir sıvı sızar, ateş söndüğünde pıhtılaşan bu cevher bir daha ateşten etkilenmez.

Nitekim Agricola, Roma’da amyant taşından mendiller, Bohemya’da Vercbergo’da ise suyla değil ateşle yıkanan sofra örtüleri yapıldığını doğrular.

Ayrıca Boldccrana’da gümüş ve kurşun renginde pullu manyezya taşından sofralar yapılır ki, ateşle temizlenirler ve zarar görmezler, daha ince kısımlarından ise kandiller için fitiller imal edilir.

Bunlar bazı kimselere söylenmesi inanılmaz şeyler gibi görünecektir, oysa yalnızca hakikat olmakla kalmayıp zorunlu ve keşfi kolay şeylerdir.

Zira hemen bütün taşlar, bilhassa uzun sürmeyen ateşe mukavemet gösterirken, pullu olanlar çoğunlukla iplik haline getirilebilir. Şu halde ateşe böylesine inatçı bir maddeyi eğirirsen, ateşe boyun eğmeyen mendiller, örtüler ve kandil fitilleri meydana getirmek mümkün olacaktır. Tüy alümininde ise eğrilmesini mümkün kılacak miktarda öz suyu yoktur.

Bu sebeple, üzerine bu türden alümin serpilmiş ahşap bir kulenin, içine ateş atıldığı halde zarar görmeden ayakta kalmış olmasını bir mucize saymamak gerekir.

Lakin ziftin (bitumen) hassası da alüminden geri kalmaz, gelgelelim tek bir cinsi yoktur, bilhassa asfalt (asphaltum) denilen türü, katranlı zift (pissasphaltum), neft (naphtha), kehribar taşı (gagates), ampelit (ampelites), malta (maltha), Trakya taşı, maden kömürleri, kehribar (succinum), amber (ambra), petrol (petroleum) ve kafur vardır. Kafur hakkında, ona kafura diyenler hariç herkes müttefiktir, bu meseleyi mahkemeye taşımıyorum, asıl mesele hakkında şüphe vardır, eğer bu kadar titizleniyorsan adı tanzim etme işini sana bırakıyorum. Zira içinde odun parçaları bulduklarında, onun zift değil bir ağacın gözyaşı olduğuna inanırlar. Mamafih, kuşkusuz bir zift olan kehribar yakıldığında çıkan duman suyla ıslatılmış bir beze tutulursa, kafur kokar.

Fakat bunu bilmek bir hekim için pek mühim değildir, mühim olan haddinden fazla kuru olmasıdır, öyle ki genç kızların koynunda taşındığında delikanlıları şehvetten aciz bırakır, yaraları kurutur ve aklaştırır, zira pek ince bir cevhere maliktir ve bu sebeplerle uykuyu da kovar. Kehribar taşına avam kara amber der. Ondan dua taneleri yapılır, parıldar ve berraktır, öyle ki pek çok kimse tarafından taşlar arasında sayılır, rengi siyahtır ve saman çöplerini çeker, seyyahlar İspanya’dan bize suretlerini getirirler, alev alır, nitekim bu bütün zift türlerinin ortak özelliğidir. Tıpkı kehribar gibi saralıları harekete geçirdiği görülür.

Lakin kadim yazarlar onun bu marazı davet ettiğini de yazmışlardır, her ikisini de yapması mümkündür. Her ikisinde de müşterek sebep ılımlı sıcaklık, incelik ve kuruluktur, yağlı olduğundan kokuludur da. Kehribar (succinum) hakkında bugüne dek büyük ihtilaflar olmuştur, yine de o bir zifttir ve toprağın bir nevi yağıdır, pek çok çeşidi bulunur.

Beyaz olanı en kıymetlisi, tadı tatlı ve kokusu son derece güzeldir, öyle ki vebaya karşı (zira faydalıdır) odalarda tütsü edildiğinde, odayı üçüncü güne kadar güzel kokutur. Dolayısıyla bunun ilaçlara karıştırıldığında pek çok fayda sağladığı aşikardır.

Ya kokusu sebebiyle, ya kurutması maksadıyla, yahut çekme hususundaki aşikar faydası için karıştırılır.

Zira bütün hafif şeyleri, Theophrastos haksız yere aksini iddia etse de samanları, çöpleri, metallerin ince talaşlarını ve fesleğen yapraklarını kendine çeker.

Bunun sebebi, yağlı ve yapışkan bir neme sahip olmasıdır, bu nem dışarı salındığında, onu zapt etmek isteyen kuru nesne kaynağa doğru, yani kehribarın kendisine doğru hareket eder.

Nitekim her kuru nesne nemi emmeye başladığında, ateşin yakıta doğru ilerlemesi gibi ona doğru yönelir, bu yüzden şiddetle sürtülürse sıcaklık sebebiyle daha da güçlü çeker. Zira mıknatıs taşı ile kehribarın çekme biçimi aynı değildir, nitekim kehribar bütün hafif şeyleri çeker, mıknatıs ise yalnızca demiri. Kehribar araya bir cisim girdiğinde samanı oynatamaz, mıknatıs ise demiri oynatır. Kehribar saman tarafından karşılıklı olarak çekilmez, mıknatıs ise demir tarafından da çekilir.

Saman, kehribar tarafından hiçbir yöne doğrultulmaz, demir ise mıknatısın temasıyla kimi zaman kuzeye, kimi zaman güneye yönelir. Nihayetinde kehribarın çekimi sıcaklık ve sürtünmeyle pek çok güç kazanır, mıknatısınki ise yalnızca taşın parçasının daha saf hale gelmesiyle kuvvetlenir. Sonuçta kehribarın çekimi, kuşkusuz hacamat şişesinin, ateşin ve sıcak odaların çekimine benzer, zira fıtri ve sıcak yağından ötürü, dediğim gibi duvarlara yapışarak odaları üçüncü güne kadar güzel kokutur. Nitekim bütün ziftlerde sıcak, yağlı bir nem bulunur ve bu sayede kolayca alev alırlar. Fakat çekme hususunda ziftler arasında kehribar, kehribar cinsleri arasında ise Vistül ağzının beri tarafında, Puck kıyılarında deniz sahilinden çıkarılan kül rengi kehribar öne çıkar.

Zira Agricola’nın aktardığına göre, bu madde demir ile ovulduğunda yerdeki yaprakları iki ayak yukarıya, kendine doğru çekmiştir.

Bu sebeple merhemler için son derece elverişlidir. Beyaz olanı ise Alman Denizi’nden çıkarılır ve ondan oyun zarları yapılması adettendir.

Ayrıca bal rengi, şarap rengi ve Swabya’da Degerae Gölü adı verilen manastırın yanındaki bir pınarda bulunması adet olan altın sarısı türü de vardır.

Kehribarın içinde her türlü küçük nesne, sinekler, karıncalar, küçük balıklar, yapraklar, talaşlar parıldar, zira kehribarın yapışkan nemine yakalandıklarında kaçamazlar, ardından bolca akıp gelen nem ile pıhtılaşırlar, kururlar ve bu sebeple çürüyemezler, Artemisia’nın Mausolos için inşa ettiğinden daha asil ve ebedi bir mezar içinde parıldayıp dururlar.

Kehribar kendiliğinden pek az kokar, fakat yakıldığında tatlı bir mür kokusu yayar.

Amber (ambra), kehribardan daha ıtırlıdır, öyle ki en kıymetli mallarla kıyaslanır, Bereketli Arabistan’ın (Arabia Felix) Sichrim adlı küçük kasabası civarında hasıl olur.

Beyin üzerinde hayret verici bir tesiri vardır, kokusunun şiddetinden ötürü fazlası ağır kokar, ince kısımları yoğun kısımlarına karışmıştır.

Petrol ise ziftten ısının tesiriyle kendiliğinden sızan yağdır, son derece ince ve sıcaktır, ağır bir koku yayar, avam ona taş yağı der, uzun sürenler de dahil olmak üzere soğuk kaynaklı ağrılara devadır. Asfalt tabir edilen madde ise daha az fena kokar, bana kalırsa hoş kokuludur, zifte benzer fakat ondan daha sert, daha parlaktır ve kötü koktuğunu düşünenler için bile daha az kötü kokar.

Kömürler yağlı, hafif ve kara topraktan ibarettir, bütün Meissen boyunca, Mulda kıyısındaki Zwickau şehri yakınındaki dağda kazılıp çıkarılırlar. Demirciler tarafından kullanılırlar, hassaları asfalttan daha azdır fakat yine de aynı cinstendirler.

Bal rengi kehribarın sahtesi safran ve yumurta akı ile yapılır, bu sebeple çöp tanelerini çekmemesine hayret ederler.

Kehribar (succinum) ile zift (bitumen) ekseriyetle güzel koktuğu halde, kükürt (sulphur) daima fena kokar. Her ikisinin müşterek vasfı kolayca alev almalarıdır, fakat kükürt daha çabuk tutuşurken, asfalt (asphaltum) daha uzun süre yanar. Lakin sakın harf hatasına düşüp de asfalt zifti yerine, bizimkilerin sandal ağacı (santhalum) tesmiye ettiği kokulu bir ağaç olan aspalathus okumayasın.

Kükürdün faydası pek mühim ve pek çoktur, zira barut evvelemirde ondan yapılır ve onsuz vücuda gelmez, nitekim yukarıda izah ettiğimiz üzere, her türlü ateşe kabiliyetli bir maddedir.

Suya dahi öyle mukavemet eder ki, suyun altında nice asırlar boyunca bozulmadan kalır, ekseriya düşmandan emin olmak kabilinden, sudan ziyade dostu olan ateşten sakınmak icap eder. Eritildiğinde, mücevherler üzerine nakşedilmiş suretleri başka hiçbir şeyin yapamayacağı bir kusursuzlukla çıkarır.

Sürüldüğünde ve tütsülendiğinde yılanları, karıncaları ve sivrisinekleri telef eder, defeder, kaçırır. Sürülmesi ve içilmesi halinde uyuzu, cüzamı ve Frengi illetini (morbus Gallicus) izale eder, lakin yağı çok daha tesirli bir kudrete maliktir.

Bunun nasıl imal edileceğini Frengi illeti hakkındaki kitaplarımızda gösterdik. Tuz, topraktan ziyade kükürtten pay alır, bu sebepten toprakla karışık bir usare (succus) tesmiye edilebilir, şayet zift ile karışırsa neft yağını (petroleum) da bünyesinde ihtiva eder.

Nitekim Arrianos, Hindistan Tarihi’nde, İhtiyofagların (balık yiyenlerin) tuzdan yağ çıkardıklarını nakleder.

Zeytin ağaçlarının deniz kenarlarını sevmesi de buna delildir, zira tuzlu toprak hafifçe yağlı dahi değildir. Lakin söylediğim gibi, her şey ateşin kuvvetiyle çekilip alınabilecek tarzda yağ ihtiva eder.

Fakat zift karışmadıkça bünyesinde fazlaca yağ barındıramaz. Güherçile (sal petrae) ve nişadır (sal ammoniacum) dediğimiz madeni bir tuz cinsi mevcuttur.

Bu, en acı olanıdır, nitekim kızgın kumların altından çıkarılır. Zira Galenos’un şehadetiyle, tuz ziyadesiyle kaynatıldığında acılaşır.

Böylece nişadır tuzu sanat vasıtasıyla dahi terkip edilebilir, gerçi pek çok kimse bu uğurda boşuna zahmet çekmiştir.

Kaya tuzu (sal gemma) billur gibi parıldar, adi tuzdan daha keskindir.

Zira terkipsiz olarak sanat vasıtasıyla vücuda getirilen ve işlenen her şeyde, tabiat da bir benzerini hâsıl eder, nitekim kendiliğinden zuhur eden kükürt, diğerinden katbekat daha faydalı olduğu için çok daha kıymetlidir, zaç (calchanthum) ve diğerlerinde dahi vaziyet böyledir. Tuz cinsleri arasında en latif olanı halinitrumdur, bu madde tuz ile güherçile (nitrum) arasında bir vasattır. Güherçile bilhassa Nil kumlarında bulunur.

Büyük Albertus (Albertus Magnus) nam müellif, Goslar’da, bakır madeni bakımından zengin bir dağın eteğinde toplanan suyun pıhtılaşırken güherçileye tahavvül ettiğini nakleder.

Bunun daha beyaz ve gevşek bir kısmı, mağaralarda sarkıtlar misali asılı durur, bazen topraktan dahi terler gibi çıkar ve güherçile köpüğü manasına aphronitrum tesmiye edilir, zamanımızda bunların her ikisinin de büsbütün kaybolduğuna sehven inanılmış, bu yüzden Diaspoliticon macununun terkibi bozulmuştur.

Güherçile tuzdan daha acı ve daha az tuzludur, dediğim gibi ikisinin ortasında halinitrum yer alır. Pek latif ve gayet kuru eczadan müteşekkildir, bir nevi çürüme ile kaynaşır, bu sebepten kadim harçlarda ve binek hayvanlarının dışkılarının toprakta çürüdüğü yerlerde peyda olur.

Şu da hayret vericidir ki, halinitrum topraktan çekilip alındıktan sonra o toprak bir yığın haline getirilirse, beş yahut altı sene sonra daha bol mahsul verir. Tuz ekildiğini söylemek de büsbütün abes addedilmemelidir.

Zira söylediğim gibi, kendisinden cevher çekilen toprak yığınları ister kulübelerin altında muhafaza edilsin, ister suyla halledilmiş halinitrum toprak yığınlarının üzerine serpilsin, tıpkı buğday ekilmiş gibi beş sene sonra daha bereketli bir mahsul hâsıl olur.

Nitekim bütün eşyada, vaktiyle bilfiil bulundukları hali bilkuvve iade edecek kuvvetler mevcuttur.

Bilkuvve olan ise Güneş’in tesiriyle bilfiil hale gelir, nitekim kurtlar ve sinekler bulundukları mahallerde, kendi cinslerinden olanların tevellüdüne ve çoğalmasına imkân sağlayacak bir hassa bırakırlar.

Halinitrumun tabiatına dönecek olursak, onda latif bir cüz vardır, bu cüz tuzun içinde su ve toprakla karışmıştır, yandığı vakit topraksı cüzleri dağılmaya icbar eder, tuz sıçrar, halinitrum da ateşe konulduğunda çatırdar.

Kayınpederimin hekiminin yanında gayet eski bir kiremit parçası ateşe atıldığında, ansızın çatırdamış ve parçalar büyük bir şiddetle muhtelif cihetlere fırlamıştı, hayret vericidir ki etraftakilerden hiç kimse incinmedi. Bunun sebebi, zannımca, kiremit pek eski olduğundan içine hapsolmuş az miktardaki halinitrum cüzü idi.

Aynı sebepten, don yağından yahut tuzlanmış balmumundan yapılan mumlar çatırdar, fakat diğerlerinden çok daha uzun müddet dayanırlar.

Tuz cinsleri arasında alkali tuzu (sal chali) yahut çanak külü (alumen catina) zikredilmeye değer, bu madde güherçileye yalnızca dövülgenlik kazandıran bir deva değil, aynı zamanda onun maddesidir.

Şark’tan getirilir, lakin Ferraralı Brasavola, Como civarında tuzlu suların kenarında yetişen bir ottan fevkalade surette elde edilebileceğini iddia eder. Şayet ona itimat edecek olursak ve bu rivayet doğru ise, bu otun çoğaltılması hazine için azımsanmayacak bir kazanç temin eder ve bu sanat gayet karlı olurdu, şu cihet kafidir ki, bu tuz cinsi, bazılarının birinci cins Anthyllis olduğunu zannettiği, ağaç cesametinde ve tuzlu lezzetteki Usnen otundan imal edilir.

Karışımlar ve Madenler Hakkında

Zaçın maddesi tuzun cevherinden daha latiftir, onun öyle muhtelif nevileri vardır ki, bunları izah etmek hiç de kolay değildir. Avam, zaça vitriol (vitriolum) der, öyle karartır ki yazı yazdığımız mürekkep dahi ondan yapılır. Bu toz kül rengindedir, ufalandıktan sonra şaraba yahut suya atıldığında derhal simsiyah bir hal alır.

Bunun sebebi, onun gayet kesif bir usare olması, aynı zamanda latif ve yanmış eczadan teşekkül etmesidir, usare olduğu için nemli bir cevhere çözünür, yapışabilir ve divite mâni olmaz, şayet topraksı bir mahiyette olsaydı, en ince toz haline getirilse bile bu hususiyet hâsıl olmazdı. Ziyadesiyle kavrulmuş olduğundan ziyayı meneder ve siyahlık meydana getirir, pek latif eczadan müteşekkil olduğu için de yazı mürekkebini asla yapışkan kılmaz. Bütün bunlardan onun ne gibi kuvvetlere malik olduğunu tahmin etmek kolaydır.

Ondan daha zarif olanı, Roma vitriolü tesmiye edilen Misy’dir, dumanı öylesine ağırdır ki ağaçları dahi kurutur ve ormanları harap eder, Misy bazen parıldar ve altın damlacıkları gibi kıvılcımlanır.

Zira bilcümle madeni cevherler (fossilia) cinsinde parıldayan bir şey bulunur, usareler arasında Misy, madenler arasında altın, taşlar arasında mücevherler ve mermerler, topraklar arasında ise gümüş toprağı (argentaria) böyledir.

Nitekim parlaklık, kesif madde sanat yahut tabiat eliyle cilalandığında husule gelir, madeni cevherlerin her cinsinde ise kesif bir şeyin bulunması zaruridir.

Zaçın yahut Misy’nin köpük misali çıkarılan ve işlenmeyen kısmına kuproz (cuprosa) denir, Galenos ve sair kadim müellifler ise buna kalkitis (chalcitis) derler. Bu madde beyazdır, tabiatı zaça pek yakındır, parlak değildir ve fevkalade kusma hâsıl eder.

Zaç yahut Misy ateşin kuvvetiyle kavrulduğunda, cam kaplar vasıtasıyla zaç yağı (oleum vitrioli) çekilir, bu yağ gayet keskin ve gayet sıcaktır, şayet biri önceden yaralanmış siğillere bununla dokunacak olursa, onlar düşer.

Tadıldığında, kızgın demir gibi dili dağlar, lakin pek kirli olmadıkları hallerde, muztarip olunan dâhili ve ümitsiz yaraları kurutmada faydası vardır, nitekim vereme tutulmuş bazı kimselerde acı vermeksizin şifa verir, zeytin ağacından bir çöple sürüldüğünde kanserli urları ve çürümüş uzuvları kesip atmaya yarar.

Söylediğim gibi, usarelere en yakın olanlar sair madeni karışımlardır, avamın markaşit (marchesita) tesmiye ettiği pirit (pyrites) gibi, bu madde taş ile usareden terekküp eder.

Neredeyse bilinen madenlerin adedi kadar çeşidi vardır, sertliği sebebiyle çarpıldığında kıvılcım saçtığı için pirit tesmiye edilmiştir, ekseriya gümüş renginde, parlak ve gayet ağırdır.

Üzerine keskin sirke serpilip tutuşturulursa, gayet sertleşmiş dalağı başka hiçbir şeyin yapamayacağı şekilde eritir.

Bunun sebebi, eczasının letafeti ve hararetidir, bunlar deriden ve karın zarından (peritoneum) içeri nüfuz ederek dalağı inceltir.

Bu madde kendi başına güçlükle erir, kurşun ilave edildiğinde ise çözülür, nitekim bütün kuru madenlerde vaziyet böyledir.

Zira rutubeti az yahut sulu olduğunda, kurşunsuz olarak ateşe atılırsa erimeden evvel tükenir, kurşun eklendiğinde ise zayi olmaz, binaenaleyh soğuk ile donmuş olduğundan, ateşle erimesi zaruridir.

Bu sebeple, altın yahut gümüş taşın içinde mahpus bulunduğunda, kurşun ilavesiyle eritilirse masraf boşa gitmez, zira bunlar tek başlarına ateşe verildiklerinde daima bir kısmı zayi olur. Bu zayiat ise kurşunun telefini karşılamayacak kadar cüzi olamaz.

Şu halde piritin (pyrites) bir türü kısırdır, diğeri ise maden ihtiva eder, çoğunlukla bakır, kısır olmayan türü ise ara sıra gümüş de barındırır. Kısır cinsin madeni bir maddeden ziyade bir buğu olduğu sanılmıştır, fakat maden cinsinden olduğu kesindir, zira kurşunla karıştırıldığında matbaa harfleri için gereken çubukları meydana getirir.

Pirit ile galen (galena) arasında bir nevi aracı olan kisum (cisum) da bu cinstendir.

Piritin üzerinden kimi zaman sori (sory), melanterya (melanteria), kara boya (atramentum) ve benzerleri, bunlardan da misi (misy) çiçeklenir.

Kara boya melanteryadır ve belirtildiği üzere zaç (vitriol) cinsindendir, lâkin bundan elde edilen mavi olanı hayret verici biçimde parlar. Ayakkabıcı zaçında şap bulunduğu pekâlâ malumdur.

Zira şayet onun suyuyla inceltilirse içinde şap pıhtılaşır ve yağ kara boyayla boyanır, şap kokusu yayar. Piritten ve gümüşten kobalt (cobaltum) denen bir nevi kadmiya (cadmia) hasıl olur.

Bu madde öylesine keskindir ki madencilerin ayaklarını yakar, bunun sebebi azımsanmayacak derecedeki lakin mutedil olan sıcaklıktır. Şayet sıcaklık büyük olsaydı kendiliğinden dışarı atılır, kazılarak çıkarılmazdı. Lâkin fosillerde de bir ılıklık vardır, tıpkı Joachim vadisinde çıkarılanlarda olduğu gibi, zira bunlar tabiatları gereği soğuk olsalar da, bünyelerindeki zift, kükürt veya kirecin yahut bunların tabiatındaki keskin bir öz su sebebiyle çıkarıldıklarında sıcak görünürler.

Bundan başka piritin biçimi bazen aşık kemiği gibi, bazen de bir küp yahut zar gibidir, tabiatın sanatla yarıştığını söylersin. Ondan altın rengi dedikleri sarı bir pirit de çıkar. Ona en yakın olanı kurşun renginde, parlak ışıltılı ve pullu olan sürmetaşıdır (stibium).

Ondan kızıl ve pek keskin bir yağ elde edilir, kükürt kokar ve antimon (antimonium) yağının kendisi onun gücünü muhafaza eder, zira cevherinin yoğunluğundan ötürü pek az işe yarayan sürmetaşına artık böyle derler. Ve tıpkı kendisinin kurşundan pay alması gibi, pirit de bakırdan pay almış görünür. Bu sebeple pirit, söylediğim gibi dalağı da inceltir. Nitekim piritin bir buğu değil, bakırın ham bir maddesi olduğu görülmektedir.

Zira Trieste yakınlarındaki Okra dağlarında pirit madeni öylesine enlemesine boylamasına yayılmıştır ki, şayet bakır pirit bir buğu olsaydı, bütün dağın bakırdan ibaret olması icap ederdi.

Fakat kadmiyaya dönüyorum, kavrulduğunda sarımsak gibi kokan ve Anneberg'de kazılıp çıkarılan gibi fena kokan bir türü vardır, kadmiyanın kendisi çoğunlukla safran rengindedir ve bu nedenle pirinç (aurichalcum) yapımına fevkalade uygundur.

Maden cevherlerinin içinde, yalnızca ateşle ayrıştırılabilen gümüş gibi başka madenler de bulunur.

Sürmetaşı ise bir kapta ergitildiğinde, dördüncü cins denebilecek bir nevi kurşuna dönüşür.

Bunun sebebi, piritin bakırın maddesi olması gibi antimonun da kurşunun maddesi olmasıdır. Aynı şekilde krizokol (chrysocolla), adını kendisinden aldığı altını ihtiva eden bir öz su cinsidir.

Keskin suların aşındırmasıyla altının krizokolü ve çivit mavisi oluşur, ikisi bir arada doğar, biri diğerine galip gelir, Theophrastos'un bildirdiğine göre çoğunlukla mavi olan üstün gelir, zaç bakırdan, zakkum suyu (aqua stygia) ise zırnıktan (auripigmentum) meydana gelir. Şu halde bir kısım maddeler madenlerin cevherinden, diğerleri ise bizzat madenlerin kendisinden hasıl olur, nitekim pirit ve sürmetaşının madenlerin maddesinden, aşınmış madenlerden ise kalkant, kalkitis, krizokol, zakkum suyu, misi, sori ve benzerlerinin oluştuğunu söyledik.

Aşındıran şeyler ise kısmen keskin, kısmen tuzlu yahut asidiktir, zira bu durum yapay usullerde de müşahede edilebilir, lâkin aşınan maddenin kendisi de kâfidir, nitekim kalkant ve kalkitis bakırın kendisinden ziyade bakırın maddesinden doğar, çünkü göstereceğimiz üzere bakırdan daha ziyade bakır pası hasıl olur.

Zırnık da altından pay almış görünür, lâkin masrafı kazancını aşar, bunun üç cinsi vardır, arsenik denen beyaz olanı, yine de bunu kaynatanlar vardır, adını koruyan safran rengi olanı ve rosalgar (rosagallum) dedikleri kurşuni renkte olanı. Bunların tümü tesirli zehirlerdir, lâkin kadim adını muhafaza eden safran rengi olanı aralarında en hafifidir.

Bunlar yalnızca insanlara değil, bitkilere ve hayvanlara da zehirdir. Zırnık serpilmiş nebatat kurur, sadece fareler değil, kurtlar da bundan yer ve su içemezlerse ölmekle kalmaz, hemcinslerine saldıracak derecede kudururlar, ısırdıkları hayvanlar da aynı kuduz illetine yakalanır, böylece çok geçmeden bütün cins helak olur, bu hususta vaktiyle tecrübe edinmiştim.

Fakat tehlikelidir, evcil ve zararsız hayvanları da telef etmeyesin yahut su bulduklarında emeğin boşa gitmesin. Ne var ki iş yolunda giderse, az bir zahmetle fare dolu evi temizlersin. Kurtlarda ise bu daha güçtür, zira suyu daha tez bulurlar.

Fakat zırnık ve sürmetaşı, bakır pası, kükürt gibi sair kuru maddeler yalnızca canlar için değil, altın ve gümüş için de zehirdir. Kurşunun onlara şifa vermesinin aksine bir durum söz konusudur, zira bunların nemini tüketirler, öyle ki kolayca eriyemezler, lâkin ateş iş gördüğünde, bu kuruluğa direnecek bir şey kalmadığından madenin cevheri yanar ve dumana dönüşür.

Bu yüzden bakırı altın ve gümüşe kıyasla daha çabuk tüketirler, lâkin bu maddeler de içlerindeki yağa karıştıklarında onları yok olmaya icbar eder.

Zira içlerinde yanan ve madenlere nüfuz eden yağlı bir cüz bulunduğundan, madenin kendi nemini dumana çevirirler, bu nem tükenince, yalnızca bu nemden ibaret olan madenin kendisi de yok olur, nitekim ağaçların iri budakları kendi başlarına yanmazken yanlarına odun eklendiğinde birlikte yanarlar, aynı şekilde kendi başına yanmaya müsait olmayan altın ve gümüşün nemi de zırnık, kükürt ve benzerleri ilave edildiğinde yanar ve tükenir.

Suret baki kalırken bir yılanın derisini dökmesi misali sikkenin kabuğunu soyan şey de bu cinstendir.

Şimdilerde boraks dedikleri krizokole dönüyorum, bunun yarık şap ve nişadır tuzu ile yapılan yapay bir cinsi vardır.

Galenos, köpekyıldızının doğuşu esnasında bakır bir havanda oğlan çocuğunun idrarı durmaksızın dövüldüğünde de bunun elde edilebileceğini düşünür, yapay olanın rengi safran sarısı ve parlaktır, kuyumcular altın parçalarını birleştirmek için kullanırlar, adı da buradan gelir. Bizimkilerin lâcivert taşı (lapis lazuli) dediği gök mavisi yahut kiyanüs rengi taş ise, pırıldayan altın lekeleriyle süslü gök rengiyle fevkalade güzeldir. Taşın bu tabiatından ötürü oymacıya işleme esnasında harika bir imkân doğar, altın kısımlar giysileri tezyin eder yahut yıldızları temsil eder. Uygun ve düzgün yontulmuş bir parça seçmek, çukur bir oyma değil, kabartmaya benzer bir figür işlemek icap eder.

Halkın kırmızı zırnık dediği şey zencefredir (sandaracha), fakat zırnık değildir, kükürt gibi kokar, dışı safran renginde ve donuktur, içi ise parlak kızıldır, kokusu pek fena sayılmaz, dış renginin benzerliğinden ötürü onu safran sarısı zırnığa karıştırıp satarlar.

İtalyanların mangan dedikleri sideria (syderea), camı arındırmaya pek uygun olan ve onu gök mavisi rengine boyayan bir topraktır.

Bunun gibi camı gök mavisine boyayan bir başkası daha vardır ki, bazıları buna zafera (zaphera) der.

Maden cinsinden yeşil bir toprak da vardır, İtalyanlar buna yeşil lacivert (azzurro verde), biz ise klorogea (chlorogea) deriz. Bakır ve gümüş bakımından zengin maden ocaklarında husule gelir, bu sebeple bakır ve gümüş buğusundan oluştuğu muhtemeldir, parıldar ve bu yüzden lâcivert taşına pek benzer. Rengi hoştur lâkin sanat eserleri için o kadar elverişli değildir. Zira lâcivert taşının rengini ne ateş bozar ne su, ne de kadim zamanlar zedeler, hürmeti ve kıymeti de bundandır. Bunun sebebi gayet kesif ve fevkalade ince bir cevhere malik olmasıdır, bu yüzden altın ve gümüş için de söyleyeceğimiz üzere, az bir miktarı büyük bir levhaya kâfi gelir.

İnceliğinin ve kesafetinin sebebi, uzun süren pişme ve faydasız kısımların ayrışmasıdır. Bu sebeple yalancı kiyanüse (pseudocaerulea) neredeyse hiç kıymet verilmez, bu İspanya'dan getirilir fakat lâcivert taşından hayli aşağıdadır, zira ne o kadar ince ne de kesiftir, bu yüzden işte daha fazla sarfiyat gerektirir, zamana, ateşe yahut suya dayanmaya gücü yetmez. Lâkin klorogeanın itibarı hâlâ bakidir, zira bir vekil gibi değil, bizzat asil bir vazife görür.

İtalyanların okriana dedikleri galen gibi madenle karışık topraklar da vardır, kurşun ve topraktan oluşur, şüphesiz ham kurşunun maddesidir ve bu sebeple bilhassa yataklarından çıkarılacakları vakit madenleri ergitmeye fevkalade uygundur.

Madenle birleşmiş olan taş ise yataktır (matrix). Nitekim kıymetli madenlerin pek çoğu, yatak diye adlandırabileceğimiz taşlı bir maddenin içinde yer alır.

Gerçekten de madenler arasında cıvadan (argentum vivum) daha mükemmelini bulmak mümkün değildir, nerede meydana geldiğini ise mahir bir gayretle keşfederler. Nisan ve Mayıs aylarında, seher vakti gökyüzü açıkken dağlarda yükselen buharları, pek yükseğe çıkmayan, aksine gayet alçakta durup adeta yere yapışan bir sis gibi gözlerler. Cıva arayıcıları onun yatağını işte bu şekilde tespit ederler. Son derece ağır ve fevkalade latiftir, bu iki vasıf altında da bulunduğundan, kimi kimseler birinden diğerinin meydana getirilebileceğini umut etmişlerdir.

Nitekim yalnızca madenler arasında değil, şimdiye değin bilinen bütün nesneler arasında cıvanın içine yalnızca altın batıp dibe çöker, diğerleri ise yüzeyinde yüzer.

Aynı şekilde cıva, altını bünyesine çektiğinde yahut tek başına dahi olsa, en kalın geyik derisinden bile sızıp geçer. Zira altını bu usulle ayırırlar, cıvayı ısıtırlar ve içine yaldızlı kumaş kırpıntılarını yahut altın ihtiva eden diğer nesneleri atarlar.

Dediğim gibi, kısa sürede altının kendisi cıva tarafından emilir, ardından cıva bir deriden süzülerek sıkılır, dipte ise altın kalır, bu da hafif bir ateşte ergitildiğinde külçe haline gelir. Altını toplamanın başka yolları da vardır lakin bunlar keskin sular ya da kükürt (sulphur) olmaksızın ve hayli zahmet çekilmeden yapılamaz.

Yağ, deriden o kadar süratle geçemez, öyle ki cıvanın yağdan dahi daha latif olduğu görülür.

Bütün madeni kapları kemirir, tuncu, gümüşü, kurşunu delip geçer, bu sebepten madeni kaplardan ziyade ahşap kaplara emanet edilmesi daha emniyetlidir. Söylenmesi inanılmaz gibi gelse de, benim bizzat yaptığım üzere herkes bunu tecrübe edebilir.

Gözlerinden ötürü böyle anılan Cevahirci Hieronymus bana bunu nakletmişti, lakin bizzat tecrübe etmeden itimat edememiştim.

İşte bu yüzden, cıvaya bulanmış altın bir yumurta kabuğundan daha kırılgan hale gelir, öyle ki kendiliğinden çatlaklar peydahlar ve en yumuşak harçtan farksız bir hal alır.

Bunu taçlı bir altın sikke üzerinde tecrübe ettiğimde, onu pek çok parçaya ayırıp kırdım, bu nedenle altın yüzük takanların, cıvayla kirlenmemeleri hususunda son derece ihtiyatlı olmaları icap eder. Zira onun yalnızca gölgesi bile madenleri tesiri altına alır, lakin altını gümüşten çok daha fazla etkiler.

Bunun sebebinin, latifliğiyle içe nüfuz etmesi ve soğukluğuyla katılaştırması olduğu muhakkaktır, bu yüzden ufalanır hale gelir.

Bunu çelikteki suyun soğukluğu da gösterir, nitekim çelik suda defalarca su verilerek soğutulduğunda, bilhassa da su ziyadesiyle soğuksa, kendiliğinden kırılacak kadar gevrek bir hal alır. Cıvanın ise son derece soğuk olduğunu temas hissi gösterir.

Bu sebeptendir ki Afrika'da yaşayan Mağribiler, o şiddetli sıcaklarda ferahlık arayarak taştan yahut ahşaptan bir kabı cıvayla doldururlar, üzerine bir deri sererler ve ardından bu derinin üzerine yatarlar.

Aynı tecrübe demirle de yapılsa bunu doğrular. Meseleye dönecek olursak, cıva ağırlığından ötürü bir araya toplanır, zira daima dibi arar, dip ise ekseriyetle tek bir yerdir, bu yüzden de bir araya gelir.

Başka bir sebepten ötürü de birleşir, nitekim nemli ve yağlıdır, hareket ederken bunu ardında bırakır, bu sayede geçişi daha kolay ve meyyal olur, böylece tek bir kütleye ve tek bir yere yönelir.

Ağır ve her ne sebepten olursa olsun yuvarlak olduğundan gayet süratle akması mukadderdir, bu yüzden neredeyse hiç durup dinlenmez, nitekim adı da buradan gelir. Dolayısıyla cıva, adeta katılaşmamış bir maden gibidir, madenin cıvaya nispeti neyse, buzun da suya nispeti öyledir, buz çözünmeden evvel nasıl buharlaşıp yok olmazsa, madenler de erimeden önce öyle yok olmaz. Fakat cıva son derece akışkan olduğundan, su gibi kendiliğinden buharlaşıp uçar, su buharlaştığında, tıpkı damıtmalarda olduğu gibi soğuk marifetiyle yeniden yoğunlaşırken, cıva da ateşle buharlaştıktan sonra tavanlara ve kirişlere tutunur, cıva ve madenler, suya ve buza kıyasla daha az soğuğa muhtaçtır, zira madenin katılaşması için aşırı sıcağın buna engel olmaması kafidir, suyun donması içinse aşırı soğuğa ihtiyaç vardır, aynı şekilde suyun buharlaşması için cıvaya kıyasla daha az bir hararet kafidir.

Şu halde cıva, sıcaktan ötürü olmayan, zira ısıyla katılaşmaz, soğuktan ötürü de olmayan, çünkü taş yahut madendir, fakat toprağın en latif ve en saf cüzünden meydana gelmiş yoğunlaşmış bir sudur, bundan ötürü son derece ağır, gayet soğuk, parlak ve akışkandır, nitekim dediğim gibi akışkan olduğundan, katılaşmış bir cisimden ziyade bir karışımdır.

Demek ki cıva dört bakımdan suya benzer, her ikisi de son derece soğuktur ve sıcak sebebiyle buharlaştıklarında soğuk marifetiyle eski hallerine dönerler.

İkisi de meyilli yerlere doğru akar ve kuruluktan kaçındıkları için yuvarlak bir biçim alarak toplanırlar.

Tozlu hatta kuru zeminlerde cıva ile suyun yuvarlak bir hal almasının sebebi, kuru olanla temastan kaçınmalarıdır, oysa bir cisim başka bir cisme bir noktadan daha küçük bir temasla dokunamaz, bu yüzden cıva ve su kuruya yalnızca bir noktada değmeye gayret ederler, bu ise açıkça yuvarlak hale gelmeleriyle mümkündür, zira bir küre düzleme yalnızca tek bir noktada temas eder, dolayısıyla su ve cıva zerreleri tozlu bir levhaya saçıldığında yuvarlaklaşacaktır. Lakin büyük kütleler bunu meydana getiremeyip yayvan bir biçim almadıklarında, kenarlarının yanlardan sarkıp ağırlığın tabiata aykırı şekilde taşındığı bu yuvarlaklığın yapışkan bir nem marifetiyle muhafaza edildiği anlaşılır, işte bu yüzden cıva sudan daha büyük damlalar halinde toplandığından ve sudan daha ağır olduğundan, son derece yapışkan olması icap eder. Başka herhangi bir şey gibi ve yağdan daha latif biçimde birbirine tutunan parçalarla yayılır, bu da yapışkanlığının delilidir. Şu halde cıvanın yuvarlak bir biçimde toplanmasına kuruluktan nefret etmesi sebep olur, bir arada kalabilmesini ise yapışkanlığı sağlar.

İşte bu yüzden su parçacıkları bu yuvarlaklığı çok daha az muhafaza ederler, çünkü su cıvadan çok daha az yapışkandır. Su ile cıva pek az farklılık gösterdiklerinden ve benzer tabiatta olduklarından, çıktığı dağlar hem yemyeşil olur hem de pınarlarla kaynar. Yapışkanlığıyla altını ve diğer madenleri kirletir, yahut daha yumuşak bir ifade kullanmak gerekirse, ağartır. Nemini emen bütün bu nesneler marifetiyle de katılaşır, zira nemli ve latif olduğu için aktığından, o latif nemi kurutan her şey onu katılaştıracaktır. Dolayısıyla büzücüler ve keza topraksı nesneler onun içine nüfuz ettikleri takdirde onu sabitleyecektir, yoksa durdurulduğunda gümüşe dönüşeceği için durdurulması güç değildir, lakin onun bütününe karışacak kadar latif bir nesne bulmak müşküldür. Bu yüzden kükürtle katılaşır, zira onun nemini yakar, madenlerin cevheriyle de, onu emdiğinde ve dumanla da katılaşır, nitekim kimileriyle katılaşır, kimileriyle de yapışkanlığı dizginlenir. Bu sebeple otlar ve sular marifetiyle sabitlenirse şaşılmamalıdır, lakin böylece daha iyi bir hale gelmez.

Hemen hemen aynı sebepten ötürü, yapışkanlığından ötürü tükürükle de akması engellenir. Zira dediğimiz gibi kendi başına dahi yapışkan olduğuna göre, yapışkan başka bir maddeyle durdurulmasında şaşılacak ne vardır. Fakat katılaşmak ayrı şeydir, hareketten alıkonulmak ayrı şeydir. Zira katılaşan her şey hareketten alıkonulur, fakat hareketten alıkonan her şey derhal katılaşmış olmaz.

Katılaşmaktan kastım sertleşmesidir, bu da kükürtün yahut bir başka cismin karışımı olmaksızın pek güç vuku bulur. Fakat hareketi kolayca engellenir, nitekim dediğim gibi yalnızca tükürük dahi bunu yapabilir. Şu halde aşırı soğukluğu, ağırlığı ve kemirici kuvveti sebebiyle ağaçları kurutur, özüne ulaşmazsa yavaşça ve kesin olmamak kaydıyla, özüne ulaştığında ise gayet süratle ve muhakkak surette öldürür.

Aynı şekilde sinekleri, pireleri, tahtakurularını ve bütün haşaratı, bilhassa arap sabunuyla karıştırıldığında telef eder. Eskiden cıvanın ve sülüğenin (minium) doğuda bulunmadığını iddia edenler vardır. Bohemya'nın Elbogen bölgesinde, Scombach'ta bir sülüğen damarı bulunmuştur. Lakin eskiden sahip olduğu itibar ve kıymet, yerini yapay zencefrenin (cinnabaris) almasıyla zeval bulmuştur.

Kendiliğinden meydana gelen bir başka zincifre (cinnabaris) daha vardır ki, ondan şimdi söz etmeye gerek yoktur.

Fakat mürdesenk (minium), kankurutan taşına (sandaracha) pek benzer, ondan ancak kendiliğinden ve bilhassa ateşle ısıtıldığında cıva (argentum vivum) salmasıyla ayrılır, şayet bu cıva ayrılmazsa onu tekrar emer, oysa kankurutan taşı cıva salmaz.

Kankurutan taşının ne minvalde olduğunu yukarıda söylemiştik. Cıva hakkında şunu da hatırlatmak isterim ki, cam veya taş bir kaba kapatıldığında, şayet nefes alamazsa, tıpkı barut gibi, ancak aynı sebeple daha şiddetli bir ateşe maruz kaldığında kabı parçalar, hafif bir ısıda ise kabı harekete geçirir.

Bundan ötürü kaynayan kaba atıldığında can hareketiyle kımıldar, sebebini bilmeyenler ise buna hayret eder.

Doğanın meydana getirdiği daha asil madensel varlıklar hakkında buraya kadar söylediklerimiz kâfidir, şimdi ise sanatın doğayı taklit ederek nelere kadir olduğunu görelim.

Zira sanatın da kendine has madensel varlıkları, hatta madenleri ve tıpkı daha önce ele alınan mürr-i safi taşları gibi taşları da vardır.

Buna göre yapay madensel maddeler şunlardır, zincifre, süblime edilmiş cıva (argentum sublimatum), çökeltilmiş cıva (argentum praecipitatum), psorikon (psoricum), mine (smaltum), cüruf (recrementum), taş, difriges (diphryges), kadmiya (cadmia), pomfoliks (pompholyx), spodos (spodos), bakır çiçeği (aeris flos), ardından bakır pulu, bakır pası (aerugo), kurtçuksu pas (vermicularis), stomoma (stommoma), demir pası (ferrugo), lacivert taşı rengi (caeruleum), üstübeç (caerusa), sandiks (sandix), aşı boyası (ochra), kurşun tozu (plumbago), gümüş köpüğü (argenti spuma), purpurin ve güherçile (nitrum).

Zincifre şu şekilde yapılır, kükürtü (sulphur) killi bir çömleğe koy, erit, iki katı kadar cıva ekle, cıvaya dair hiçbir suret görünmeyene dek alttan ateş vererek durmaksızın karıştır, ardından soğumaya bırak.

Daha sonra yeniden kaynatacaksın, cızırtısı kesilene dek bunu yavaş yavaş yapacaksın, o vakit ateşleri artırarak, kızıl bir duman çıkana kadar aynı şekilde kaynatmak faydalıdır.

Kızıl renkle yazmaya ve resim yapmaya yarar, doğal zincifreyi andırır.

Cıva şu usulle süblime edilir, cıvadan bahsediyorum, barbarca bir isim kullanmaktan çekinmem, fakat Latince ifade edilmek istenirse, her ne kadar pek açık olmasa da, kaynatılmış cıva denebilir.

Cıvayı ve kara zaçı (sutorium atramentum) eşit ağırlıkta bir havana koy, cıva görünmez olana dek gayet keskin beyaz sirkeyle karıştır, ardından balçıkla sıvanmış cam bir kapta katılaşana kadar kaynat.

Şayet bir kısmı alta kaçar da birleşmezse, sirke ekleyerek yeniden havanda ez ve tekrar kaynat.

Kızıl kaynatılmış cıva şöyle yapılır, buna çökeltilmiş derler, şapı ve bakır zaçını (calchanthum) eşit miktarlarda al, bunlara diğerlerinin yarısından fazla tuz ekle, bütün bunları cam kaplarla damıt, bu suyun bir ağırlığına karşılık üç ağırlık cıvayı cam kaba koy, ardından damıt, duman ve kap kızarana, sudan da geriye hiçbir şey kalmayana dek artırılmış ateşlerle bu minval üzere devam et, nihayetinde kabı kırıp, bir taş gibi bir araya geldiğini göreceğin cıvayı topla, bunu porfir taşından bir levha üzerinde son derece ince ez, cam kapta kuruyana dek yeniden kaynat ve damıt, kabı tekrar kırarak geriye kalan maddeyi topla, aynı levha üzerinde yine gayet ince biçimde ez, sonra bunu pirinç bir kaba koy, altına kuvvetli ateş vererek pirinç bir çubukla iki saat boyunca karıştırıp çalkala, neredeyse bir parlaklık ve daha az bir kırmızılık kazanana kadar sürdür, o vakit çıkarıp cam kaplarda muhafaza et.

Bu madde, gereğince yapıldığında acı vermeksizin etleri eriten ve çürüyen yaraları kurutan şeyler arasında en mükemmelidir, bildiğim kadarıyla başka hiçbir işe yaramaz, bu kaynatılmış cıvayı düzgün olarak da kullanırlar, zira kadınların yüzlerini beyazlatır ve parlaklık katar, fakat dişleri döker ve ağızda fena koku peydah eder.

Bunun haricinde gümüş işçiliğinde ve kuyumculuk sanatında pek çok şeye yarar.

Çoğu madensel madde yalnızca ateşle dahi rengini değiştirir, nitekim limon sarısı renkte olan zırnık (auripigmentum), cam bir kapta kaba yapışana dek kaynatıldığında kızarır ve çökeltilmiş cıvanın kuvvetini iktisap eder, hazırlanışının kolaylığı nispetinde daha az yararlı da değildir. Psorikon, iki kısım kalkit (chalcitis) ve bir kısım kadmiya yahut gümüş köpüğünden meydana gelir.

Bunlar karıştırılır, keskin beyaz sirke ilavesiyle ezilir, ardından köpek günleri vaktinde kırk gün boyunca at gübresine gömülür, oradan çıkarılıp yeni bir çömleğe konularak, kızarana dek altına sürülen kömürlerle kavrulur.

Mine, altın oyukların doldurulduğu, rengarenk, fevkalade latif bir cam türüdür, her nevi rengi kabul eder ve pek parlaktır, dengi bulunmayan böylesi bir madde şap, bakır zaçı ve taş tuzu ile yapılır, başkaları ise renklere cam katar. Cüruf, maden ergitilirken üzerinden alınan kısımdır, avam buna köpük der, ait olduğu madenin kuvvetini ve maddesini muhafaza eder, bu sebeple insanların tamahkarlığı yüzünden hiçbir şey ziyan olmasın diye gümüş ve altın cürufu yeniden ergitilir.

Maden eridiğinde erimeyen kısım ise taştır, bu da madenden bir parça ve onun kuvvetini muhafaza eder, fakat daha asil madenlerde bu taş özenle dövülür ve ergitilir.

Difriges, bakırla birleşmiş olan taş kavrulduğunda meydana gelir, tadı ise beklendiği üzere acıdır, üzerine su serpildiğinde gök mavisi yahut bakır rengi alır, şayet su serpilmezse erguvani yahut siyahımsıdır. Kadmiyanın doğal olduğunu söylemiştik, fakat maden ergitilirken fırına üzüm salkımı gibi yapışarak da meydana gelir.

En iyisi, gök mavisi piritsten elde edilenidir, parça halindeyken beyazdır, ezildiğinde ise bembeyaz olur, zira gümüşten yahut altından da meydana gelir. Pomfoliks, maden ergitilirken yün yumaklarına pek benzer biçimde, bir kabarcık gibi yapışır.

Her ne kadar duvarlara yapışsa da kadmiyadan sonra gelir, bilhassa ezildiğinde beyazdır, avam buna tutya der, fakat tutya tabiriyle spodostan da bu manayı çıkarırlar, zira spodos ile pomfoliks arasında pek fark yoktur, çünkü spodos neredeyse pomfoliksin bir türüdür yahut onun yerine geçer, nitekim spodos daha bayağı bir pomfolikstir, her ikisi de göz ilaçları için faydalıdır.

Spodos, madenlerin ayrıştırıldığı ikinci fırınların duvarlarına yapışan maddedir, toprağa karışmış olan altın, gümüş ve kurşun dumanıyla pıhtılaşır, bu yüzden pomfoliksten daha safsız ve daha zayıf kılınır, zira kadmiya yahut pomfoliks gibi duman ve madenlerin ilk maddesinden (prima materia) ki bu da madenseldir meydana gelmez, aksine madenden pay almayan yalnızca duman ve tozdan pıhtılaşır, bu nedenle kadmiya ve pomfoliks sadece maden ocaklarının yanındaki fırınlarda, spodos ise çoğunlukla şehirlerde bulunur.

Bakır çiçeği, bakır ilk fırından akkor halde çıkarılırken üzerine su dökülmesiyle meydana gelir.

Zira bakır katılaşırken, tıpkı bakıra benzeyen, fakat ezildiğinde gayet kolay toza dönüşen birtakım tanecikler püskürtür.

Bakır pulu ise bakır çekiçle dövülürken ondan ayrılır, aynı şekilde demirden dökülen şeye stomoma, yani demir pulu denir. Bakır pası tesadüfen pek az oluşur, fakat ekseriyetle şöyle elde edilir,

Temizlenmiş bakır bir kabı, diğer bir kabın üzerine kapak gibi yerleştir, taş, ahşap yahut demirden de olabilen alttaki kabın içine ise gayet keskin bir sirke koy, on gün zarfında kapak gibi yerleştirdiğin bakır kabın dibinden en âlâ bakır pasını kazıyacaksın, bu madde daha geniş ve çok sayıda kaplardan ve tekrarlanan ameliye ile bolca toplanır, bakırdan bakır pası toplandığı gibi, demirden de demir pası toplanır.

Bakır pası yalnızca büzücü ve kurutucu olmakla kalmayıp aynı zamanda dağlayıcı olduğundan, demir pası da dağlamadan ari olarak, bakır pasından daha şiddetli biçimde büzer ve kurutur. Zira bakır pasında ısı sebebiyle ince ve keskin kısımlar vardır, demir pasında ise ne sıcak ne de ince bir şey bulunur.

Bu sebeple ne renkler [okunamadı]

Ateş vasıtasıyla teşekkül eden bu madensel varlıklarda, şayet siyah değilse, rengin daha latif bir cevherde bulunduğu aşikârdır, nitekim gösterildiği üzere, latif cevher doğanın lütfu olmaksızın kesif cevherle kaynaşamayacağından, siyah müstesna bütün renkler zeval bulucudur.

Oysa siyah kalıcı olabilir, zira o, toprak tabiatında bulunan ışıktan yoksunluk halidir. Dolayısıyla kurtçuksu pas, bakır pasına pek yakındır.

Zira bir kısım beyaz sirke ile iki kısım bayat idrar alıp bunları bakır bir kapta karıştırdığında ve daha kıvamlı bir madde elde edene kadar bir havan eliyle çalkaladığında, ardından her birinden yirmi dörtte bir kısım tuz ve şap eklediğinde, köpek yıldızı yeryüzünü kavururken kırk gün boyunca Güneş altında durmaksızın karıştırıp çalkalayarak harman ettiğinde, başlangıçta bal kıvamında, lakin bakır pası renginde fakat çok daha parlak bir kurtçuksu pas elde edeceksin, kaptan çıkarılıp bir levhaya konulduğunda ve adını aldığı kurtçuklar suretinde şekillendirildiğinde, bakır pasının cevherini iktisap edecektir.

Gök mavisi (caeruleum) şöyle yapılır, meşe ağacından bir kaba üç libre çok keskin sirke dök, lâkin daha evvel onda çeyrek ons kadar herhangi bir nişadır (sal ammoniacum) erit, ardından bir ons ağırlığında, ince ve küçük deliklerle delinmiş gümüş levhaları cıva ile sıva, bir değneğe bağla, değneği kabın üzerine öyle as ki sirkeden pek uzak olmasın, yine de ona temas etmesin, akabinde her şeyin üzerini oldukça sıcak at gübresiyle ört, yirmi gün sonra gümüşten gök mavisini sıyırıp al, sonra yeniden yerine koy, eğer gerekirse gümüş levhaları cıva ile tekrar sıva, diğer bir yirmi gün sonra biriken gök mavisini kazı, bu işlemi sıklıkla tekrar et, nihayet gök mavisinden toplanan ne varsa, önceden mürdesenk (lithargyrium) denilen gümüş köpüğü bulunan bir kaba koy, azıcık kavur, ardından soğutulunca tozun uzaklaşması için kaynak suyuyla yıka ve Güneş'te kurut.

Üstübeç (cerussa), kaba keskin sirke konulmasıyla yapılır, ardından ince dallar yerleştir, ince dalların üzerine bir libre ağırlığında ince kurşunlar koy. At gübresine göm, yirmi beş gün sonra üstübeci toplayacaksın, yahut daha dikkatli bir gözetici olmak istersen ilk on günün ardından kazı, yeniden yerine koy ve bunu üç kez tekrar et. Boyamaya gayet uygun ve son derece beyaz olan başka bir türü ise İspanya'dan getirilir.

İdrarın içine beyaz kurşundan ince levhalar koy, buna biz kalay (stannum) deriz, idrarın tamamını damıt, bu esnada kurşun üstübece dönüşür, kurutulur, öğütülür ve elenir.

Üstübeçten gayet latif, kırmızı renkte sandiks (sandix) yapılır. Bu sebeple üstübeci demir bir tavaya koy, ateşin yanında kızarıncaya ve parlayıncaya dek karıştır, bundan ötürü en iyi sandiksin en iyi üstübeçten meydana gelmesi gerektiği aşikârdır. Aşıboyası (ochra), yani soluk renkli olan, sandiks gibi kendiliğinden doğar, nitekim Vergilius şöyle der,

kendi kendine sandiks otlayan kuzuları giydirecektir.

Lâkin biz sanat ile yapılanı öğretiyoruz. Bundan ötürü kara kurşunu bir kapta aşıboyası rengini alıncaya kadar pişir, oysa doğal aşıboyasının rengi alev rengindedir. Aşıboyası ayrıca, kap gübreyle sıvanıp kavrulduğunda kırmızı tebeşirden de meydana gelir.

Mürdesenk dediğimiz gümüş köpüğü, kurşun gümüşten ayrıştırıldığı sırada meydana gelir, saf olmayan bir kurşundur ve her ikisinden kaynaklanır, bu sebeple karşılıklı olarak diğerine geçiş vardır, yine de gümüşün kimi kuvvetini muhafaza eder, sarı renkte olanına bu sebepten altın rengi denir.

Kurşun tozu (plumbago) dahi kurşundan meydana gelir, nitekim kurşun ateşle hırpalandığında, bilhassa gümüşle birleştiğinde şu iki şeye ayrışır, gümüş köpüğü ile kurşun tozu, kurşun tozu bir nebze parlar, dış görünüşüyle gümüş köpüğüne benzer, en alt kısmı ise kül rengi olup ortası karışık renklidir, toz haline getirildiğinde adeta kızıl bir renk alır.

Erguvani toz (purpurina) sarımtırak renktedir, şayet en iyisi olursa altını taklit eder, yalnızca şu hususta farklıdır ki göğün zararlarına mukavemet edemez ve pek uzun ömürlü değildir. Beyaz kurşun ile cıvanın eşit kısımlarından meydana gelir,

ayrıca nişadır ve kükürdün (sulphur) kendi aralarında yine eşit kısımlarından oluşur, lâkin bunlar öncekilerin altıda biri yahut dörtte biri kadar olmalıdır.

Tuz ve kükürt ince bir şekilde öğütülür, beyaz kurşun ile cıva karıştırılır, zira beyaz kurşunun gayet inceltilmiş ve toz haline getirilmiş olması icap eder, hepsi cam bir kapta karıştırılır, damıtılır ve dipte kalan şeye erguvani toz denir.

Sanat yoluyla meydana gelen bütün madeni maddeler iki kısımdan birleşir,

biri ince ve ateşli kısımdır ki ekseriyetle yakıcıdır ve fevkalade bir renge sahiptir, diğeri topraksı kısımdır ki haddinden fazla kurutur, bütünü ise bileşik haldeyken madenleri dönüştürmeye yarar, bundan ötürü yapay madeni maddeler üç amaç için hazırlanır, insan bedeninin tedavisi için, resim için ve madenler ile kıymetli taşların taklit edilmesi için, amaca dâhil olmayan dördüncü bir amaç daha eklenebilir ki o da zehirler içindir.

Bütün bunları daha büyük bir mucize ile cam takip eder, sanatın öyle bir eseridir ki doğanın cevherlerini andırır, bu sebeple şu husus hayret vericidir ki onların hepsini ayrı ayrı, beyazı, gök mavisini, siyahı, erguvanı, yeşili, latif bir parıltıyla gösterir ve yontulup torna tezgâhında şekillendirilebilir, onun cinsinden akik taşını taklit edecek şekilde işlenmiş, mucizevi bir ustalıkla yapılmış muhtelif örnekler gördüm, bazen beyaz ile öyle ince ve nizamlı ayrılır ki balmumunun dahi daha kolay veya daha ince işlenemeyeceğini söyleyebilirsin.

Bu, hükümdarların diğer şeylerin arasında yalnızca gözleriyle değil, zihinleriyle de daima tefekkür etmeleri gereken, insan kırılganlığının yegâne timsalidir, fakat insan hayatı camdan çok daha kırılgandır, kendiliğinden kırılan şeyin, ancak harici bir darbeyle kırılan şeyden daha kırılgan olduğu nispette. Ondan sazlar, mûsikî aletleri yapılır, gayet tatlı bir ses verirler ve insan hükümranlığının azametli güzelliğini gösterirler. Bundan latif renkler, tatlı sesler, hoş bir parlaklık doğar, hepsi hafif bir hadiseyle bir anda yok olup gider.

Cam üç parlak taştan, yahut kumdan, alkali tuzundan ve demiroksit taşından meydana gelir, bunların tabiatını yukarıda zikrettiğimi hatırlıyorum, bütün bunlar öğütülüp fırınlarda büyük ateşe verilir, ateşin kuvvetiyle cama dönüşürler, oradan çıkarılıp ocaktaki daha küçük kaplarda yeniden pişirilir ve olgunlaştırılır.

Lâkin sanat eseri olan yahut kusurlu bulunan bu maddeleri geride bırakıp daha kusursuz olanlara geçelim.

ALTINCI KİTAP Madenler Hakkında.

Kusursuz olanlar derken madenleri ve taşları kastediyorum, fakat önce madenlerden bahsetmek gerekir. Madenler şunlardır, altın, gümüş, elektrum, tunç, bakır, kurşun ve demir.

Yapay olanlar ise çelik, kalay, pirinç ve ayrıca diğer bir bakırdır. Yedi tanesi tabiidir, dördü ise sanatın kuvvetiyle doğaya eklenmiştir.

Bunların tam bu kadar olduğunu ve daha fazla olamayacağını göstermek pek büyük bir incelik gerektiren bir iştir, yine de göstereceğim.

Lâkin daha evvel altının ve çoğu şeyin doğuda, demirin ise batıda bulunması, bunun da doğunun daha sıcak ve daha nemli olmasından ileri gelmesi meselesi yukarıda etraflıca beyan edilmiştir. Doğunun batıdan daha sıcak ve nemli olduğunu göstermek zaruri idi. Zira bu gösterildiğinde, orada olgunlaşmanın ve meydana gelişin daha iyi gerçekleştiği aşikâr olur.

Bundan dolayıdır ki Yunanların kokulu bitkiler [Yunanca], güzel kokular, kıymetli taşlar, altın, gümüş ve insan cinsinin arzuladığı her şey dedikleri şeyler orada bulunur, bu durum, deniz buharının doğudan karalar üzerine taşınması ve Güneş'in hareketiyle olgunlaşması sebebiyle vuku bulur.

Batıda ise buhar okyanusa doğru taşınır, rüzgârlarla karaya sürüklense bile Güneş'in hareketiyle hızla yeniden okyanusa dönerdi, yahut Güneş hazır bulunmadığından olgunlaşamazdı.

Buna ek olarak, Güneş'in ebedi dönüşünden kaynaklanan hareketinin yeryüzüne benzer bir kudret bahşetmesi sebebiyle nesnelerin başlangıcı doğudan kaynaklanır.

Bunlar daha iyi ve daha hoştur, bu yüzden sabah Güneş'inin ışınlarından akşamkine kıyasla çok daha fazla neşe duyarız.

Şayet dağlar batı cihetinde olursa, Güneş'in nemle dolu ışınları, keza yıldızların ve Ay'ın ışınları yeryüzünü doldurur, hava zaten kavurucu hale geldiğinden, ziyadesiyle yakan batı ışınlarından herhangi bir fayda umulmaz. Buna mukabil batıdaki dağlar aynı cihetten Güneş'i engeller, karşı taraftan ise yakarlar ve ovadan daha beterdirler, üstelik doğunun toprakları batınınkilerden çok daha önce aydınlanır, zira denizde hiç dağ yoktur, karada ise pek çoktur.

Lâkin şimdi madenlerin sayısına geri dönelim.

Maden, söylediğimiz üzere, dövülebilir ve sert olan her şeydir, zira balmumu ve balçık çekilip uzatılabilir lâkin sert değillerdir, aksine taşlar ve piritler serttir fakat asla dövülemezler.

Bunların gezegenlerin sayısına uygun olarak yedi adet olduğunu kim düşünebilir, tıpkı Güneş'in altını, Ay'ın gümüşü, Merkür'ün elektrumu, Mars'ın demiri, Satürn'ün kurşunu, Venüs'ün tuncu, Jüpiter'in ise bakırı alması gibi.

Lâkin şöyle tefrik etmemiz daha evladır, her maden ya kusursuz, yumuşak ve saftır ki bu altındır, yahut saf fakat serttir ki bu gümüştür, yahut sert ve saf değildir ki bu demirdir, yahut yumuşak ve saf değildir ki bu kurşundur. Elektrum ise altın ile gümüşten meydana gelir. Bakır ise tunç ile demirden oluşur, bundan ötürü her ikisinden de daha sert hale gelir, tıpkı tunç ile kurşundan yapılan şey gibi, nitekim o da her ikisinden daha serttir ve katırlar eşeklerden ve atlardan daha kuvvetlidir.

Metallerin Dönüşümü ve Altının Tabiatı Üzerine

Bakırın kendisi, daha iyi pişmiş ve daha güçlü bir ısıyla olgunlaşmış bir demirdir, bu sebeple daha çok kükürt (sulphur) kokar. Demirin bakıra dönüştüğünün bir delili de mevcuttur. Nitekim Agricola'nın aktardığına ve başkalarından da işittiğime göre, Pannonia'daki Karpat Dağı'nda, Smolnitz kasabasında bir kuyu bulunmaktadır, oradan bir mucize gibi yanlarında getirdikleri bakırı bana da göstermişlerdi, bu kuyudan çekilen su üç oluğa dökülür ve bu oluklara bırakılan demir bakıra dönüşür. Şayet demir parçaları ince ise çamura dönüşürler, bu çamur ateşle kavrulduğunda en saf bakır haline gelir. Bunun sebebi, demir ile bakırın aynı maddeye (materia) sahip olmasıdır.

Bundan dolayı demir daha fazla pişirilip boyandığında (tingitur) bakıra dönüşür. Kuyunun bitişiğinde taşlaşmış zaç (calcanthum) bakımından zengin bir dağ uzanır, bizzat gördüğümüz üzere bu eriyik zaçın içinde bulunmaktadır. Böylece sanatın yardımıyla metallerin birbirine dönüştürülüp dönüştürülemeyeceğine dair o pek meşhur şüphe kapısı aralanır. Fakat bu mesele karara bağlanmadan önce, altının üstünlüğünü ortaya koymak gerekir.

Altın pek çok şekilde meydana gelir, evvela Bohemya'da ve Bohemya yakınlarındaki Liegnitz'de, Goldberg ve Latince Devler Vadisi denen Riesengrund yakınlarındaki çaylarda, İtalya'daki Ticino ve Adda kıyılarında olduğu gibi kuma karışmış halde bulunur, sonra da Königsberg tepesinde olduğu gibi gümüş bakımından zengin taşların içinde zuhur eder, nitekim bunlar eritildiğinde gümüş akar, bu gümüşün her bir libresi içinde en azından yarım ons altın gizlidir. Albertus, kavrulmuş toprağın arasında yatan gayet sert taşların içinde altın bulunduğunu nakleder.

Ayrıca insan kafatasının üst dişleri arasında ince bir talaş biçiminde altının bulunduğunu da yazar, buradan hareketle altının insan saçında gizlendiğine hükmetmek muhakkaktır.

Benim kanaatime göre, ki bu daha akla yatkındır, altın taşların arasında doğar, oradan küçük parçalar halinde katılaştığında akan suların kuvvetiyle sürüklenip kumların arasına karışır, aynı sebeple bir su taşkını neticesinde insan kafatasının dişleri arasına girip kalmıştır, zira kemiğin engeli ve aralarındaki yarıkların sıklığı yüzünden oraya takılmıştır.

İspanyol Gonzalo Fernández de Oviedo'nun anlattıkları da bu görüşü desteklemektedir, Peru adı verilen Hindistan bölgesinde dağların eteğinde bulunan altının olgunlaşmamış olduğunu ve dağa yaklaştıkça daha da kirlendiğini bildirir.

Altın yerin derinliklerinde değil, yüzeyine yakın kısımlarda bulunur, şayet tarlalarda yahut kumda doğmuş olsaydı yerin en dibinde gizlenirdi. Dağların en yüksek zirvelerinde oluşan kömürlerin yerin altında, dağın eteğinde bulunması gibi altın da böyledir. İşte bu sebeple nehirlerin yüksek yataklarında, kayaların arasında bulunması âdettendir.

Bu bakımdan en bayağı metaller yerin dibine gizlenmiş ve ekseriyetle kirli iken, tabiat altına karşı cömert ve adeta savurgan davranmış, onu saf, kendine has rengiyle parıldayan, hiçbir ateşe yahut sanata muhtaç olmayan bir halde bizzat yüzeye yerleştirmiştir. Dağların en yüksek zirvelerinde doğar,

çoğunlukla da az miktarda kuma karışır, nitekim onun Hindistan'da nasıl bulunduğuna dair tarihini yazanlar da bunu ikrar ederler, henüz ham iken suların kabarmasıyla düzlüklere indirilir, katı ve mukavim bir cevher olduğundan orada pişer, olgunlaşır ve yetkinliğe erer.

Aynı zamanda kumların ve taşların yahut toprağın sürtünmesiyle kumun kendisi ve işe yaramaz her şey aşınır. Sonra suların akıntısıyla yeniden yıkanır, bu suretle kumların arasında parıldar ve bu usulle toplanır.

Altının miktarının azlığı, belirsiz yerlerde ve birbirinden pek kopuk aralıklarla bulunması sebebiyle dağların kazılmasına elvermez, zira taşlardan çıkarmaya çabalarken ateşin de yok edeceği birkaç libre altın uğruna koca bir dağı kazmak icap ederdi.

Adda Nehri Como Gölü'nden, Ticino Nehri ise Maggiore Gölü'nden doğar, her ikisi de kendi göllerini çevreleyen dağlardan gelen nehir kumlarını, bunlarla birlikte taşları ve göllerin dibinde pişen, yetkinleşen ve arınan altını toplar. Dağların yüksek yerlerinde Güneş'in (Sol) kuvvetiyle saf altın işte böyle meydana gelir.

Diğer metallerle karışık olarak da üretilir, bilhassa gümüşün veya bakır parçalarının arasında yer alır.

Zira metaller birbiriyle karışmıştır, gümüşte altın, altında bakır bulunur, gümüş de ekseriyetle kurşunla beraberdir.

Lakin diğer metallerle birlikte çıkarılan altının saf hale gelmesi için ateş ve büyük bir sanat lazımdır.

Altın ayrıca sanat yoluyla kendisine bağlandığı nesnelerden de bulunur, yahut daha doğrusu çekilip çıkarılır, yukarıda izah ettiğimiz üzere yaldızlı kaplardan ve elbiselerden elde edildiği gibi, toprağa gömülmüş olanı kazılıp çıkarılır, suya batmış olanı da avlanır.

Böylece altını toplamak üç yolla mümkün olur, ya önceden var olanı gün ışığına ve bir külçeye dönüştürerek, ya içinde gizlendiği metallerden ayrıştırarak, ya da doğrudan saf halde toplayarak. İtalya bu çağda, az önce Ticino ve Adda kumları arasında bulunduğunu söylediğim cüzi miktar müstesna, saf altın toplamaz.

Fakat vaktiyle söylediğim gibi devran döndüğünde İtalya'da da saf altın çıkarılacaktır, zira dipte olanlar yüzeye ulaşır.

Nitekim Almanya'da bazı yerlerde gümüşü, derinliği yaklaşık beş yüz kulaç yahut adım olan kuyulardan kazıp çıkarırlar. Bizim diyarlarımızda ve Almanya'da saf altının büyüklüğü fındık boyuna kadar ulaşır, Altenburg'un Karpat arazilerinde ve Slota kasabasında vaktiyle böylesi bulunmuştur. Ancak Gonzalo'ya inanılacak olursa, Hindistan'ın az evvel bahsettiğimiz kısmında kırk iki libre dokuz ons ağırlığında som bir altın parçası kazılıp çıkarılmıştır.

Dört libre ağırlığında olanına sıkça rastlanır, bazen yedi libreyi de bulur, o diyarlarda tabiatın cömertliği, o yerlerin kuvveti ve bereketi işte bu mertebededir.

Lakin dediğim gibi altın bakımından ne kadar zenginlerse, diğer metallerden, bilhassa demirden o denli yoksundurlar.

Bütün metaller arasında en çok altın parıldar, ardından gümüş, sonra bakır, daha sonra beyaz kurşun [kalay] gelir, elektrum altından az, lakin gümüşten çok parlar, Kıbrıs bakırı, demir, kara kurşun ve bu cinsten diğerleri pek az parıldar.

Zira parlaklık, içinde ışığın toplandığı saf, berrak ve katı olan nemden meydana gelir,

aynalarda olduğu gibi. Kırmızı renkli ham gümüş haricinde hiçbir metal ışığı geçirmez, gerçi o da her zaman geçirgen değildir.

Zira bu gümüş bazen renk ve parlaklık bakımından yakuttan farksızdır, nitekim ondan sülğene benzer bir madde yaparlar. Şimdi metaller arasında yalnızca bunun nasıl şeffaf olduğu, saf metallerin ise neden şeffaf olamayacağı izah edilmelidir.

Işık ve aydınlık içinden geçebiliyorsa bir şey şeffaf olur, havayla su ışığa ve aydınlığa yol verir.

Toprağın şeffaf olmadığı açıktır, bir şeye karıştığında onun şeffaflığına engel olur, nem yandığında topraksı bir hale geldiği için şeffaflığını da yitirir, bundan dolayı yağ aslında şeffaf olduğu halde lambaya konulduğunda, ateş sebebiyle kendisine karışan kurum yüzünden matlaşır. Bütün yetkin madenler su tabiatlıdır ve ince bir cevhere sahiptir, nitekim buz bahsinde söylendiği gibi soğukla katılaşırlar ve ateşle sıvı hale gelirler.

Sıvı olmak ise unsurlar arasında yalnızca suya mahsustur. İnceliğin diğer delillerinin yanı sıra bir kanıtı da şudur, ateşle tüketilir ve o topraksı kısım su tabiatlı kısımla birlikte yok olup uçar, o derece incedir, ayrıca karışık bir cevher parçasının tek bir cüzünden hareketle bütün hakkında hüküm veririz.

Zira yüz libre kurşunda bir ons gümüş bulunsa ve ustaların yaptığı gibi kütle hakkında tek bir skrupul üzerinden hüküm vermek mümkün olsa, bir ons gümüşün yüz libre kurşunun her yerine nüfuz etmiş olması gerekir, öyleyse skrupulun bin iki yüzüncü cüzü dahi eşit şekilde karışmış olacaktır.

Bu ise tek bir tanenin ellide biridir, binaenaleyh metalin son derece ince bir cevhere sahip olmaması imkânsızdır.

Yine de kütle pek büyük olduğunda bu tecrübeye bütünüyle güvenmek emniyetli değildir, lakin kütle orta büyüklükte ise hata hiçbir zarara yol açmaz.

Kıymetli maddelerde ise daha büyük bir ağırlık olmadıkça bunu denemek tekin değildir. Metallerin inceliğine dair üçüncü bir delil de şudur, altının içine katılan iki dirhem demir yahut bakır, yani kırkta birden biraz fazla bir miktar, altının rengini ve sertliğini öylesine değiştirir ki, onun neredeyse bambaşka bir şey olduğunu söylersiniz.

Zira saf altın azımsanmayacak derecede parıldar, sarımtırak renktedir, yumuşaktır ve son derece işlenebilirdir, oysa kırkta bir oranında bile demir karıştırıldığında fazlasıyla sertleşir ve parlaklığı donuklaşır.

Şayet bütün metaller sulu tabiatta iseler, ışığı geçirmediklerine göre, ya ince yapılı veya kavrulmuş olmaları, yahut topraksı maddeyle karışmış bulunmaları gerekir.

Yoğunluk buna engel teşkil edemez, zira elmas ve kristal hem yoğun hem de saydamdır. Şu halde, koyu renkli ve bütünüyle mat zeytinyağı tortusunun pek az bir kısmını bol suya karıştırırsan, su kırmızıya döner ve yine de saydam kalır, gerçi evvelki kadar saydam olmaz, öyleyse gümüş kendiliğinden siyah olduğundan, ki bu durum işleyenlerin elinde bıraktığı lekeden anlaşılır, nitekim katılığı sebebiyle beyaz görünür, tıpkı maddesi siyah olan aynalar gibi, şayet zeytinyağı tortusunun suya karışması misali sulu bir neme karışırsa kırmızı ve saydam bir hal alır, ardından gümüşün parıltısıyla ışıldar, biz de benzerliğinden ötürü bu karışıma lâl taşı (carbunculus) deriz, nitekim zeytinyağı tortusunun pek bol suya karışmaması icap eder, zira su aynı anda hem mat hem de siyah kılınmış olur, böylece gümüşün payı daha az, sulu nemin payı ise pek çoktur, bu sebeple işlenmemiş gümüşün bu türü büyük ölçüde saydamdır.

Fakat şayet siyahımsı olursa, yahut sulu kısma nispetle gereğinden fazla bulunursa veya gayrisafi olursa saydam olmayacaktır. Şu halde saydam olanın neden kırmızı olması gerektiği ve nelerden meydana geldiği fazlasıyla anlatılmıştır, bu durum kurşundan veya bakırdan olan diğer madenlerin de saydam kılınmasına mani değildir. Ne var ki bu onların saf olmayışları sebebiyle daha nadir vuku bulur, zira gümüş bakırdan ve kurşundan daha saftır. Dolayısıyla bu usulle sahte kıymetli taşlar imal etmek de caizdir.

Lakin başlangıçta vazettiğimiz konuya devam edelim. Taşlardan magnezya, armatura, ayna taşı (specularis lapis) ve Agricola'nın ayna taşından farklı saydığı alçı çiçeği ışığı geçirir.

Mermer nevilerinin her birinde bir miktar geçirgenlik bulunur, lakin genel olarak ve bütünüyle ışığı geçiren yalnızca phengites taşıdır. Kıymetli taşların pek çoğu da böyledir, hatta kıymetli taş zümresinin büyük kısmı öylesinedir ki, birçok kimse ışığı geçirmeyenlerin kıymetli taş diye adlandırılmaması gerektiğine inanır. Dört usareden, yani tuz, şap, güherçile ve kara zaçtan elde edilen camlaşmış nesnelerin hepsi de ışığı geçirir.

Hiçbir toprak cinsi saydam değildir, şayet bol suya karışırsa toprak olmaktan çıkar, nem ile katılaştığında ise taşa dönüşür ve artık toprak olmaz. Toprak inceliği sebebiyle de ışığı geçiremez, nitekim güherçile ve ne kadar saydam olursa olsun kıymetli taşlar toz haline getirildiklerinde saydam olmaktan çıkarlar. Mademki toprak bir arada tutunamaz ve son derece ince zerrelidir, saydam olması kabil değildir.

Fakat altının bahsine geri dönüyorum, metaller arasında yalnızca kendisi hafif ve hoş bir koku yayar, onu gümüş takip eder, bakır ise en kötüsüdür, bunun sebebi yakıcı ısının büyüklüğüdür.

Altında, tatlı bir hararetle meydana gelmesi hasebiyle, cevherinde hiçbir fena koku kalmaz, bu sebeple altının teşekkülü uzun yıllar ister, diğerlerinin hepsi ise daha kısa sürede meydana gelir, mutedil bir ısıdan ise pek az bir sertliğin hasıl olması tabiidir, bundan ötürü altın yumuşaktır ve amber gibi güzel kokan her şey yumuşak olur.

Meissen arazisinde bulunan ve içinde başka bir taş ses veren Geodes taşının menekşe gibi koktuğu, keza Aldenberg taşının parçaları ile Berninger taşının da güzel koktuğu söylenirse, bu koku onlara etraflarını saran yosundan gelmektedir, zira onların kendi cevherlerinin yahut diğer sert cisimlerin hoş kokması, yukarıda da öğrettiğimiz üzere, neredeyse imkansızdır.

Şu halde en ince altın olup onu gümüş takip eder, bu durum tecrübe ile de sabittir.

Bir denarius yahut scrupulum, yani yirmi dört gran gümüş yüz otuz dört ayak uzunluğunda bir tele çekilir, bu da bizim ölçümüzle takriben yüz arşındır. Bütün bu telin her yanını, söylenmesi inanılmaz gelse de bu sanatın bütün erbabınca malum olduğu üzere, bir gran altının üçte biri kuşatır, zira iki ons altın, on iki buçuk libre gümüşe pay edilir.

Bir ons gümüş üç bin iki yüz ayağa, yani bizim ölçümüzle iki bin dört yüz arşına çekilir ki, bunun her yanı altı gran altın ile kaplanır.

Dövülgenlik hususunda durum böyledir, altının gümüş varaklar üzerine çekiçle yayılırken kazandığı incelik ise daha az hayranlığa layık değildir, zira bir ons altın sekiz libre gümüşü kaplar. Varak haline geldiklerinde ise hangisinin daha ince olduğunu, altın mı yoksa gümüş mü olduğunu ayırt edemezsin, dolayısıyla gümüşün akıl almaz inceliğinden altının yüz kat daha ince olması icap eder, öyle ki bir ons altın on jugerum'dan fazla araziyi örtebilir. Bu durum cevherin saflığından ve uzun müddet pişmesinden ileri gelir, bu sebeple demir ve çelik üzerine yapılan altın kakmaları pek az bir masrafla bezerler ve işçilik altından daha ziyade tutar.

Bu usul muhteliftir, lakin ben daha kolay olan üç yolu izah edeceğim, Varak haline getirilmiş altın cıva ile karıştırılır, ardından ateşle ısıtıldığında suya dökülür, şayet kap gümüşten ise sonradan gümüşe cıva sürülür, akabinde kap ısıtılır ve her yerine yapışana dek taranır, sonra ateşle cıva uçurulduğunda geriye gümüşe yapışmış halde altın kalır. Şayet altının bakıra yahut demire birleştirilmesi icap ederse, şu usul tatbik edilir,

Kabı evvela, eşit miktarda nişadır ve bakır pası ile bunların iki katı şarap tortusunun eritildiği şarap ile yıkarsın, kuruduktan sonra evvelki gibi cıva sürersin. Bir diğer yol ise, bahsini yukarıda yazdığımı hatırladığım ayırma suyu (aqua separationis) ile yapılandır.

Üçüncüsü, akkor haldeki demirin üzerine altın varaklarının konulması, ardından dışı kan renginde olup ismini buradan alan, içi demir gibi ve eğeyi neredeyse hiç hissetmeyecek kadar sert olan İspanyol hematiti ile ovulmasıdır, bu taş o yumuşak Alman taşı değildir, buradan kanı durduranın İspanyol taşı olduğu aşikardır, zira sertliği sayesinde son derece ince bir toza dönüştürülebilir, fevkalade kurutucu ve büzücü bir kuvvete sahiptir.

Hekimler ise hiçbir faydası olmayan Alman taşını beyhude yere kullanırlar, şu halde kan tükürenleri en iyi çareyle iyileştirmek gayesi güdülüyorsa, o taşı un haline getirmek gerekir. Çağımızın hekimleri böylesine aşikar hususlarda dahi öylesine kördürler ki, renk ve cevher benzerliğine aldandıklarından, hakiki olanı kullanan tek bir kimseye dahi tesadüf etmedim.

Maksadımızın haricinde kalan bu hususları bir yana bırakıp asıl meseleye dönelim.

Hematit ile yapılan iş, gayet pürüzsüz ofit (ophites) taşıyla da icra edilebilir. Dolayısıyla bütün bunların sebebi, altının kendisine has bir imtiyazı olan nihai inceliğidir. Diğer bir husus ise, zehirlerle birleşmedikçe ateşe katiyen boyun eğmemesidir, zira kendi başına kalsa yahut kurşun ile dahi yirmi gün ateşte erimiş halde tutulsa asla eksilmez, duyuyla fark edilebilecek kadar bir kısmı dahi zayi olmaz, nitekim ne kendisinin ne de gümüşün zerrece eksildiğini söylemeye cüret edemem. Şu halde her şeyden evvel bunların sebebini etraflıca öğrenmek gerekir. Aynı zamanda altının neden boyamadığı da anlaşılmalıdır.

Zira ateşte tükenmemek, boyamamak ve son derece ince olmak altına has üç hususiyettir, oysa yağlılık kirletir, yanar ve karıştığı şeyleri yanmaya icbar eder, öyleyse yalnızca altın yağlılıktan uzaktır, keza sulu nesneler ateşe maruz kaldıklarında buharlaşır, altın ise hiçbir ateşte yok olup gitmez, demek ki ya sulu bir cevherden meydana gelmemiştir yahut bir şey tarafından bir arada tutulmaktadır.

Lakin her metalin sulu bir cevherden meydana geldiğini öğretmiştik, bu sebeple bir arada tutulabilecek kadar ince ve saf topraksı bir madde karışımına sahiptir, böylesi bir madde şayet yanmış olsaydı fena kokar ve kolayca tutuşurdu, binaenaleyh ne kolayca yandığı ne de fena koktuğu için, o topraksı cüz saftır ve yanmadan beridir.

Şu halde hoş kokmak, kirletmemek, ateşte tükenmemek, son derece ince ve gayet ağır olmak, ayrıca pek sıkı tutunmak altına mahsustur.

Kimi altın da diğerinden daha kâmildir, bu hal yalnızca fani olanların değil, gayrifani olanların da her nevinde vuku bulur, daha saf demiyorum, bilakis daha kâmil diyorum, zira Hindistan'dan getirilen en saf altın, başka bir yerde bulunmuş olan en saf altından ve dolayısıyla bizim alelade altınımızdan daha üstündür, lakin altının her tür mükemmelliğindeki bu fark gizli kalır.

Altın gümüşten ayırma suyu ile tefrik edilir, zira o diğer metalleri eritir, altının taneleri kabın dibine çöker, oradan toplanarak eritilir. Diğer bir usul şudur, altın ve gümüşten müteşekkil külçe eritilir, eridikten sonra antimon yahut kükürt ile yirmi dörtte bir oranında bakır ilave edilir, ardından kükürt tükendiğinde kap üç ya da dört kez çalkalanır, altın ağırlığı sebebiyle dibe çöker, ki henüz erimemiştir, akabinde gümüş dökülünce altını toplarsın.

Gümüş ise daha kolay erir, zira daha az yoğundur, nitekim altından katbekat hafiftir. Altın dahi kirlerinden şu usulle arındırılır, dövülüp geniş ve ince yapraklar haline getirilir, ardından idrara yahut içinde nişadır (sal ammoniacum) eritilmiş sirkeye batırılır. Sonra kabın içine üç kısım tuğla tozu ile bir kısım pek ince tuzdan müteşekkil toz konur, üzerine altın yaprağı yerleştirilir, altının üzerine tekrar toz dökülür ve kap doluncaya dek aynı minval üzere birbiri ardınca dizilir, bundan sonra yirmi dört saat boyunca altına ateş verilerek hepsi tüketilir, altın erir, gümüş şayet mevcutsa küller arasında muhafaza edilir, ateşin alta verilmesini söylediğimde etrafına da konulmasını kastediyorum, zira ateşi yalnız kabın altına koyarlarsa güçlükle erir yahut neredeyse hiç erimez. Altın, madenlerin yetkinliği ve gayesidir.

Gümüş ise ona en yakın olandır, binaenaleyh her ikisi de ekseriyetle her madende gizlidir, derim ki kurşunda gümüş, bakırda altın, lakin gümüşte altın bulunur, zira gümüşün en iyi kısmı altının ta kendisidir.

Böylece arıtılmış olan altın, ince ve yoğunlaşmış, en saf topraksı cüz ile karışmış, yağlılıktan uzak soğuk vasıtasıyla bir araya getirilmiş gayet saf sulu bir cevherdir, bundan ötürü erir ve yanıp tükenmez.

O halde başlangıçta şüpheye düşüldüğü üzere, canlı gümüşten [cıva] yahut başka bir madenden altın yapmanın caiz olup olmadığını göstermeye gayret etmek gerekir. Fakat evvelemirde madenlerin hangi şeylerden mürekkep olduğuna bakılmalıdır, birçokları kokusu ve cevheri sebebiyle bunların kükürt ve cıvadan meydana geldiğini zanneder.

Zira yandıklarında kükürt kokarlar, bilhassa bakır, maddeleri de cıvaya pek benzer, nitekim renk bakımından kurşunu ve gümüşü andırır, ağırlık bakımından ise kara kurşunu ve altını.

Lakin zaten mevcudiyetini sürdüren iki şeyden üçüncüsü meydana gelemez, binaenaleyh madenler kükürt ve cıvadan meydana gelmez.

Madenlerin bulunduğu yerlerde dahi ne cıva ne de kükürt mevcuttur, kükürdün bulunduğu yerler çorak dağlar, gümüşün bulunduğu yerler ise yeşil ve verimli dağlardır, öyle ki her ikisi aynı mahalde neşet etmez.

Yine de madenlerin birbirine dönüştürülebileceği, yukarıda zikredilen bakır tecrübesi sebebiyle pek çok kimseye mümkün görünmüştür.

Ateş vasıtasıyla renk ve ağırlık değiştirdikleri de görülür, bu sebeple cevherlerinin dahi değişebilmesi muhtemeldir.

Bazı kimselerin bunu başardığına dahi inanılmıştır, nitekim pek muhterem Venedik Doçu'nun huzurunda, şehrin bilgelerinin refakatinde birkaç yıl evvel Trevisolu bir eczacı tarafından yapılmış olup, bu hadisenin izleri halen baki kalmıştır. Kimi nebat nevileri karşılıklı olarak birbirine dönüştüğüne göre, madenlerin de dönüşebilmesinin şaşırtıcı görülmemesi icap eder.

Fakat işin aslı öyle değildir, zira ya hiçbiri yahut hepsi birden birbirine dönüşemez.

Nitekim demir ile bakır, her ikisi de ağırlık ve incelik bakımından benzer olduklarından ve hiçbiri ateşe mukavemet edemediğinden, rengi ve sertliği değiştirilirse birinden diğerine aktarılabilirler, ya sahiden yahut en azından zahirde fark edilmeksizin.

Geri kalan madenlerin hiçbiri altına yahut gümüşe dönüştürülemez, yalnız gümüşün altına dönüştürülüp dönüştürülemeyeceği şüphelidir, bunun mümkün olabileceği kanaatindeyim, zira gümüşün altın olması için yoğunluk noksandır ki bundan ötürü daha ağırlaşması icap eder, bir de renk noksandır, oysa bunlar madene ilave edilebilir.

Şayet gümüş daha yoğun kılınırsa yağlılığı yok edilir, ateşlere daha iyi mukavemet eder ve dediğim gibi ağırlık kesbeder.

Lakin diğer madenlere gelince, altına da gümüşe de dönüştürülemezler, zira o madenler zaten yanıp kül olmuştur, yanmış olan şey ise artık eski saflığına avdet edemez.

Buna ilaveten hakiki oluş, sanatın değil tabiatın işidir, ateş ise gösterdiğimiz üzere hiçbir şey neşet ettirmez, binaenaleyh altını dahi doğuramaz, bilakis her türlü oluşa mani olur.

Tür ve tabiat bakımından farklı olan yetkin şeyler arasında hiçbir dönüşüm vuku bulmaz, oysa altın yetkindir ve diğer madenlerden türce ayrılır, zira ateşlere tamamen mukavemet eder, zikrettiğim üzere gümüş müstesna hiçbir maden yoktur ki ateşten bozulmasın. Keza altın gayet incedir ve diğer bütün madenlerden katbekat incedir, gümüşü şimdilik bir kenara bırakıyorum, ateş ise ya ayrıştırmayarak yoğunlaştırır yahut ayrıştırarak inceltir, bunların hiçbiri altının teşekkülüne yaramaz.

Altın, dediğim gibi yağlılıktan ari olduğu için ateşlere boyun eğmez, lakin yağlılığı madenin her bir cüzünde mevcutken ayrıştırmak ateşin harcı değildir, zira ateş tarafından yakılır ve onunla birlikte madenin bütün cevheri zayi olur.

Nitekim altın hariç her maden yağlıdır, bunu daha evvel başka kelimelerle ve daha kapalı bir surette zikretmiştik, zira altın haricindeki bütün madenler dokunanı kirletir ve ateşle tükenir.

Madenler kükürt ve cıvanın hâsıl olduğu aynı maddeden meydana gelir, lakin kükürt daha ince kısımdan meydana gelir ve yanar, cıva en kesif ve pek az işlenmiş kısımdan, madenler ise karışmış ve daha mutedil bir hararetle olgunlaşmış olandan hâsıl olur.

Şayet erkek, kadın ve rahim uru aynı kandan ve aynı mahalde meydana geliyorsa da, birinden diğerinin doğması ne zaruridir ne de mümkündür.

Zira aynı şeylerden meydana gelenlerin, oluştuktan sonra birbirine dönüşebilmesi zaruri değildir, binaenaleyh bütün madenler aynı cevherlerden ve cıva ile kükürtten neşet etse dahi, birinden diğerinin meydana gelmesi ne zaruridir ne de mümkündür, meğerki her ikisi türce farklı olmayıp yalnız arazlar bakımından ayrılsın, bakır ve demir hakkında söylendiği gibi.

Demek ki kimyacılar rengi ve ağırlığı değiştirebilirler, lakin latifliği ve sebatı değiştiremezler.

Latifliğin tecrübesi zahmetli ve müphem olduğundan, altını ateş ile tecrübe etmeyi yeğlediler, bu da mezkûr meselenin kati delilidir. Şu husus ise aşikârdır ki, şayet gümüş altına tebdil edilecekse, evvelemirde sudan balçığa dönüşmesi icap eder, bundan sonra temas eden balçık altına tehavvül edebilir.

Lakin cıva, altına gümüşten daha yakın görünmektedir, zira ağırlık ve incelik bakımından altına, yalnız rengi bakımından ise gümüşe benzer, akıcı olması ve ateşlerde kaybolması bakımından her ikisinden de ayrılır, bu sebeple gümüş haline gelmesi için dört şey zaruridir, sabitlenmesi, ateşlere mukavemet etmesi, daha hafif hale gelmesi ve daha kesif bir cevhere bürünmesi.

Cıvanın altına dönüşmesi için ise sabitlenmesi, ateşlere mukavemet etmesi ve boyanması kâfidir. Bunlar gümüşe dönüşüm için iktiza eden şartlardan katbekat kolay olduğundan, pek çok kimse cıvanın [Yunanlar Hydrargyrion [Yunanca] der] altına dönüşmesini gümüşe kıyasla daha ziyade ummuştur. Venedik cumhuriyetinin Doçu ve bilgeleri huzurunda cıvayı altına dönüştüren o Trevisolu eczacının da buna muvaffak olduğu görülmektedir.

Lakin hadise her ne surette cereyan etmiş olursa olsun, cıvanın altına ve hele gümüşe asla dönüştürülemeyeceği katidir.

Gümüş ise, her ne kadar bakır renk bakımından, kurşun ağırlık bakımından altına daha yakın olsa da, cevherinin inceliği, saflığı ve sebatı bakımından altına o derece benzer ki, en iyi gümüş, cevheri noksan kalmış ve rengi kifayetsiz bir altındır, bu sebeple şayet gümüş saf ise, uzun zaman fasılaları nihayetinde bir kısmı itibarıyla altına dönüşür, tıpkı zamanla kara kurşunun gümüşe dönüşmesi gibi. Şayet bakırdan yahut kurşundan gümüşün tohumları en ince ayrıntısına kadar giderilirse, hiçbir asırda gümüş neşet etmeyecektir, gümüşten de altın hâsıl olmayacaktır.

Madenler arasında bir ülfet dahi mevcuttur, zira altın ve gümüş kurşunu severler, eridiklerinde kurşunla karışırlar, bakır ise kurşundan kaçınır, altın da gümüş de ak kurşundan nefret eder, ister buna kalay demeyi yeğle, zira gözün önüne muayyen bir nesne konulduğu müddetçe isimleri dilediğin gibi kullanmak caizdir.

Binaenaleyh ak kurşun eridiğinde, fırınlarda dalgalanarak kara kurşunun ve gümüşün üzerinde yüzer ve böylece demir çubuklarla çekilip alınması âdettir.

Daha şaşırtıcı olanı ise, kara kurşun daha ağır olmasına rağmen erimiş haldeyken gümüşün üzerinde yüzer, bu usulle üstte yüzen kurşunu dökerler ve kabın dibinde kalan gümüşü toplarlar.

Bunun sebebi şudur, kurşun her ne kadar katı haldeyken gümüşten daha ağır olsa da eridiğinde daha akışkan hale gelir, zira dumana dönüşmeye ve sürekli buharlaşıp yok olmaya meyyaldir, gümüş ise ateşle ne tükenir ne de incelir, nitekim incelseydi tamamen tükenmesi de gerekirdi. Dolayısıyla kurşunun tözü kendi tözü ile duman arasında bir mertebede bulunduğundan, gümüşün tözü ise erimeden önceki haliyle aynı kaldığından, erimiş kurşunun erimiş gümüşün üzerinde yüzmesinde şaşılacak bir şey yoktur.

Beyaz kurşun ise iki sebepten ötürü üstte yüzecektir, zira hem kendisi ateşte tükenir hem de kara kurşundan daha hafiftir, bu yüzden beyaz kurşun yalnızca gümüşün değil kara kurşunun da üzerinde durur.

Madelerin ayrıştırılması usulü buradan bulunmuştur, önce beyaz kurşun alınıp ardından kara kurşun dökülür, kara kurşun ise bakırı ve demiri beraberinde sürükler, gümüşün de onunla birlikte akıp gitmemesi için dökme işlemi son derece dikkatle yapılır, en büyük kısmı döküldükten sonra geriye kalan kurşun ise ateşle tüketilir.

Böylece geriye gümüş kalır, şayet gümüşün içinde ona karışmış altın varsa, daha önce zikrettiğim gibi ayrıştırma suyuyla veya yukarıda izah edilen başka bir usulle gümüşten ayrıştırılır.

Dökülen kurşun ise içinde gümüş kalmış olmasın ve ustanın kârı ziyan olmasın diye yeniden elden geçirilir. Bunun kurşundan nasıl ayrıştırılacağını Senalı Vannoccio Biringuccio Pyrotechnia adlı eserinde doğru bir şekilde öğretir, kütle demir bir ızgara üzerine konulup etrafı ateşle çevrilir, zira kurşun kolayca erir, şayet kurşuna yapışmış altın ve gümüş varsa bunları da beraberinde götürür, kavrulmuş gibi olan bakır ise küller arasında geride kalır.

Binaenaleyh bunlar daha kuvvetli ateşlere verilip maden kirlerinden arındırıldığında, eridiği vakit bir külçe halinde topla, böylece son derece saf bir bakır elde edersin. Kaldı ki pek çok maden sanat marifetiyle suya da dönüştürülür, zira bunları yakmak gerekir, zırnık (auripigmentum) ilave edildiğinde daha hızlı ve daha elverişli biçimde yanarlar, yanıp kireç haline getirildiklerinde ise özenle kurutulurlar, ardından cam bir kapta gayet iyi kapatılarak ya nemli toprakta üç adım derine bir ay boyunca gömülürler ya da sürekli kaynayacak şekilde ve suyun yalnızca iki veya üç parmak yukarısında kalacak mesafede, içi kaynar su dolu bir kabın üzerine yirmi dört saat boyunca asılırlar, sudan doğan şeyin suya dönmesi tabiidir, ancak altın ve gümüş, daha önce belirtildiği üzere, tözlerinin katılığı sebebiyle suya pek zor dönüşürler. Gümüş ise dört yoldan hâsıl olur, ya ateşe maruz kaldığında onu veren topraktan, ya kurşun ve bakıra karışmış halde, ya da benzer şekilde ateşle zorlandığında onu salıveren taşların içinden çıkar, yahut da tıpkı elimde bulunan örnekte olduğu gibi taştan neşet eden filizleriyle bir tür otu andıran saf halde taşlar içinde bulunur. Benim sıkça gördüğüm şey ise Almanya’dan getirilen işlenmemiş cevherden çıkan ağaçlar yahut daha ziyade çalı benzeri yapılardır. Orada, Bohemya’daki Abertamy’de, Meissen’deki Annaberg ve Schneeberg’de öylesine saf halde bulunur ki, mihenk taşı sınavına tâbi tutulduğunda ağırlığından ancak onda bir oranında eksilir.

Georgius Agricola, Bohemya’da iki talentum ağırlığında bir gümüş parçasının bulunduğunu rivayet eder. Bu ise yüz kırk libreye tekabül eder.

Çıkarıldığı andaki saf haliyle bel, çekiç, tırmık gibi türlü şekilleri andırır. Schneeberg’de kucağında çocuk taşıyan bir adam heykeline benzeyen bir parça gördüğünü aktarır.

Gümüş sanat marifetiyle de taklit edilir ve bakırdan öyle bir surette imal edilir ki gözü ve mihenk taşını pek çok yönden aldatır, ancak bu hileli işte iki usulü anlatmak kâfi gelecektir.

Eşit ağırlıktaki beyaz zırnığı yahut adi arseniği ve güherçileyi (halinitrum) ağzı kapalı cam bir kaba koy, akkor haldeki kömürlerin üzerinde tamamen ufalanana kadar bir saat boyunca bırak, bu tozdan bir ons, aynı miktarda kurutulmuş ve ateşin kuvvetiyle toz haline getirilmiş şarap tortusundan ise yarım ons al, böylece elinde iki toz bulunur, ilki zırnık ve güherçileden meydana gelen, diğeri ise bu toz ile cıva ve şarap tortusunun karışımından ibaret olandır.

Binaenaleyh eritilmiş bakırın her bir libresine, karıştırarak arınana değin ilk tozdan yarım onstan bir onsa kadar ekle, temizlendikten sonra diğer tozdan çeyrek ons kat, karıştır ve derhal bala dök. Süblime edilmiş gümüş ve beyaz kurşun ile yapılan daha kısa bir usul de vardır.

Pomponius Gauricus gibi iki libre bakıra güherçile ve arsenikten üçer ons karıştırıp iyice kaynatanlar da vardır.

Bu iş, kalpazanlığın bir yolu olduğundan, kimine kâr kimine ceza getirmiştir. Lakin gümüşleme usulü bir sanattır, müelliflerce muteber sayılmış ve bütün dürüst kimseler tarafından kabul görmüştür.

Çömleği gümüş köpüğüyle sıva, ardından ince gümüş yapraklarını şap, tuz ve kuru şarap tortusuyla bileği taşı üzerinde ez ve kaba koy, hepsi ateşte birlikte eritilir ve suya dökülür, gümüşlemek istediğin nesneyi ise evvela içinde nişadır kaynatılmış sirkeyle dikkatlice yıka, cıva yahut beyaz kurşunla sıva ve daha önce suya döktüğün karışımı buna ilave et, nihayetinde ateş marifetiyle cıvanın veya beyaz kurşunun buharlaşmasını sağla. Başkaları ise gümüşlenmiş gibi görünsün diye bakır kapların içini beyaz kurşunla kaplarlar, bu usul bizim aramızda pek yaygındır, zira acı bir tat vermezler, o kadar sağlığa zararlı da değillerdir ve görünüşleri daha hoştur.

Kabın kendisini kara ziftle sıvarlar, ardından akkor haldeki demirle beyaz kurşuna dokunurlar, ondan bir miktar yapışır ve bunu derhal ziftin üzerine koyarlar, ateşin hararetiyle zift tükenir, kurşun ise yapışıp kalır.

Madenler Üzerine

Elektrumun tabiatı altın ile gümüş arasında orta bir yerdedir, elektrumu kehribar diye tesmiye edenler de vardır, lakin bizim bahsimiz maden hakkındadır.

Biri yapay olan, diğeri kendiliğinden meydana gelendir, ancak tabii olanın letafeti ve kıymeti altından ve beşte bir oranında gümüşten ibarettir. Şayet daha fazla gümüş ihtiva ederse örse dayanamaz.

Güzellik ve fayda gayesiyle kaplar halinde biçimlendirilir, zira kendiliğinden meydana gelen elektrum zehirleri iki yolla ele verir, nitekim hem çatırdar hem de gökkuşağı renkleri saçar.

Kalay ve beyaz kurşun, bunlardan ziyade pirinç (aurichalcum) zehirlerin yalnızca temasıyla başka bir renge bürünüp parlaklığını birdenbire yitirirken buna şaşmamak gerekir, zira elektrumun latif nemi tükendiğinde çatırtı hâsıl eder ve parlaklığının üstünlüğü sebebiyle rengi değiştiğinde üzerinde oluşan leke gökkuşağını andırır. Dolayısıyla zenginlerin elektrumu olduğu gibi fakirlerin de zehirlere karşı onların hilelerini ele veren pirinci vardır. Lakin zenginler elektrumu yitirdiler, nitekim şimdilerde bulunsa dahi hırsın gayreti,

ve kudretini bilmemek yüzünden altını gümüşten ayırdıklarında elektrum olmaktan çıkar, zehirlerle elektrumun böylesine değişmesi mühim bir mesele değildir, zira gümüş dahi bozulur ve dışarıdan gelen zehir sebebiyle sert tözün zarar görmesi olağandır, nitekim söylediğim üzere yalnızca cıva temasıyla altın dahi son derece kırılgan hale gelir. Söylediğim gibi kurşun gümüşe benzer, onun ise dört türü vardır, kara olanı, alelade ve kıymetsiz olanıdır. Çoğunlukla halkın kalay diye adlandırdığı beyaz olanı. Bugüne değin bilinmeyen, sanki kara ile beyazın ortasında yer alan bizmut.

Bununla birlikte bizim çağımızda dahi yaygın değildir, zira yalnızca Bohemya’nın Sudet dağlarında bulunur. Dördüncü tür ise sürmeden (stibium) elde edilir.

Bütün kurşunun kendiliğinden büyüdüğüne, bu sebeple ağırlığıyla çatıları çökerttiğine inanılır.

Galen, toprağın altında nemli yerlere gömülen kurşunun ebat ve ağırlıkça arttığını nakleder.

Beyaz kurşun kalaydan farklıdır, zira beyaz kurşun kendiliğinden meydana gelir, kalay ise daima gümüşle birliktedir, kalay adeta gümüşle beyazlatılmış kurşun gibidir.

Beyaz kurşun bütün madenlerden nefret eder, altına ve gümüşe yüzde bir oranında dahi eklense onları kırılgan kılar. Sahte kalay da yapılır, daha asil olanı yirmi beş libre tabii kalay veya beyaz kurşuna bir libre kara kurşun kabul eder.

Şayet dokuz libre beyaz kurşuna bir libre kara kurşun karıştırılırsa, sert bir hal alır,

ve kap kacak yapımı için en uygunudur, kurşun sekizde bir oranına kadar katıldığında da övülür, daha fazla katılırsa değersizleşir, buna Milanlılar peltrum derler. Eskiden kalay, tunç (aes) ile kurşunun karışımından da yapılırdı. Gümüşten süzülen kalay cırtıldar, beyaz kurşun da cırtıldar, sanatla yapılmış kalay dahi cırtıldar.

Kalaydaki sertlik artar, zira kara kurşun beyaz kurşun sayesinde daha sert bir hale gelir, beyaz kurşun ise kara kurşunun yumuşaklığı ve onu dolduran tözü sebebiyle çatlaklara ve kırılmaya daha az meyilli olur. Biz bunları yazarken, Milano'da bir adam uluorta erimiş kurşunla ellerini ve yüzünü yıkıyordu, lakin evvela bu uzuvlarını bir tür suyla yıkamıştı.

Bunun üzerinde durup düşünmek gerekir, zira bu muamelede iki koruyucudan faydalanıyordu, çabukluk ve su, suda fevkalade bir soğukluk bulunması gerekirdi, ayrıca kurşunun hararetini uzaklaştıracak ve bedene yapışmasını önleyecek aşikâr, kesif bir nitelik olmalıydı.

Bazıları bunun, yapışkanlığı sebebiyle ebegümeci ve yer fesleğeni özsuyuyla olduğunu söyler. Ben ise adamın bu suyu öyle idareli kullandığını gördüm ki, kimi zaman yüzünün bir kısmının zarar görmesine dahi rıza gösterirdi, bu yüzden suyun antimon (stibium) gibi madeni bir şey olduğuna hükmediyorum, zira kazancı pek boldu, her seferinde bir altından az olmamak üzere para topluyordu, şayet böylesine değersiz otlardan elde edilmiş olsaydı, onu bu kadar idareli kullanması gerekmezdi.

Kurşundan sonra tunç gelir, bunun kullanımı kadim zamanlarda sadece insanların örtündüğü zırhlar ve kalkanlar için değil, mızraklar için de pek faydalıydı. Nitekim Homeros, Paris'in peşine düşen Menelaos'u anlatırken şöyle demiştir, [Yunanca] tunç mızraklı.

Yapılarda ebedi bir dayanıklılığı vardır, zira demir yahut çelik gibi pas tutmaz. Nitekim nem barındıran üç unsur Toprak, Su ve Hava olduğuna göre, madenler ise nem yüzünden bozulup paslandığından, nemin vereceği zarardan emin kılınmış olan şey, ister açık havada bulunsun, ister sulara batırılsın, ister toprağa gömülsün, emniyettedir. Yukarıda ise gereğinden fazla kavrulmuş her maddenin nemin zararından korunduğunu göstermiştik, nitekim tunç da böyledir, yalnız kokusuyla dahi yanmış olduğunu ele verir, öyleyse yapılarda tuncun ebedi kalması zaruridir, kanaatimce kadim zamanlarda demirden daha kıymetli tutulmasının sebebi de budur, zira ne zamana ne de kullanıma yenik düşerdi.

Şimdilerde ise tamaha uyulduğundan, demiri daha az faydalı bir surette kullanmaktadırlar.

Müzik aletlerinin boruları da tunçtan yapılır, bazıları beyaz kurşundan, başkaları ise ahşaptandır, böylelikle aynı orgda borazanları, boynuzları, kaval ve düdükleri, tefleri, liri, kaplumbağa kabuğundan çalgıyı, kitarayı hayranlık uyandırıcı bir çeşitlilikle, ayrıca nöbetleşe makamlarla tınlayan sair sesleri işitirsin. Yalnızca insan sesi eksiktir, o diğerlerinden ne kadar tatlıysa, taklit edilmesi de o kadar güçtür.

Tunç, canlı ve alabildiğine gür bir sesle Dor müziğini icra etmeye ve bu sayede insanları savaşa tutuşturmaya fevkalade uygundur. Kıbrıs tuncu bizim tuncumuzdan daha serttir, bu iki türlüdür, biri tabidir, kendi gözlerimle gördüğüm üzere aralarından altın benekler parıldar.

Yeni Dünya'nın Hispaniola adasında iki yüz libre ağırlığında bir parça bulunduğu rivayet edilir, böylesine büyük bir kütledir. Sanat yoluyla da meydana getirilir, ad benzerliğinden ötürü bakır (cuprum) diye tesmiye olunur, daha asil olanında her bir libre tunca karşılık dört libre beyaz kurşun, yani kalay dediğimiz cevher bulunur, tunca sekizde bire kadar katılan beyaz kurşun bakırı asil kılar. Şayet beyaz kurşun yerine pirinç (aurichalcum) konursa, daha değersiz olur, masraftan kaçınmak maksadıyla âdet olduğu üzere beyaz kurşun yerine kara kurşun karıştırılırsa pek adi bir hal alır. Bakırın kullanımı büyük ateşli silahlarda, çanlarda ve kazanlardadır.

Tuncta şu üstünlük vardır ki, kalay olmaksızın dahi yiyeceklere hiçbir tat veya koku bulaştırmaz.

Pirinç de sanatla meydana getirilir ve kadimdir. Apollonios, Argonautika'da şöyle der, [Yunanca] Pirinçten bir kılıç fırlattı, o da kalkanı delip geçti. Bunu Argonotlar devrine dayandırır ve Orichalcum diye anar, Plautus ise Aurichalcum der. Caelius, Aristoteles'in gizli ilimler kitabında, ki bu eser tarafımdan henüz görülmemiştir, pirincin hiçbir yerde topraktan çıkarılmadığını söylediğini nakleder.

Demir ise tam tersi bir usulle topraktan çıkarılır, yapay değildir, en değersizi ve en asilidir, iyiye de kötüye de aynı derecede hizmet eder.

İçinde suyla değil de bunlarla soğutulursa, ağaç kabuğu veya ebegümeci suyuyla yumuşar. Topraktan çıkarıldığında işlenebilir hale gelmesi için maden parçası ateşte kavrulur ve açık havaya bırakılır, yağmurlarla topraksı kısmı yumuşar, güneşle nemli kısmı erir, ateşle ise hırçın kısmı ve adeta onun zehri olan cevher tükenir. Böylece defalarca kavrulup açık havaya maruz kaldığında yumuşar ve dilediğince işlenebilir olur. Demir teller dahi kızdırılıp kendi kendine soğumaya bırakılırsa, keten lifi yerine bağlama işlerinde kullanılabilecek kadar bükülgen hale gelir. Yine de en baştan kendi kendine yumuşak ve tok olanı seçmek daha evladır. Germania halklarından İsveçlilerde bulunan ve Osemund dedikleri demirin böyle olduğu rivayet olunur.

Yumuşak demir şu suretle işlenir, demirin üzerine resmetmek istediğin suret çizilir, karşısına kurşun bir gülle konur, ardından çukurlaşmasını istediğin kısma çekiçle vurulur, çıkıntılı kalması gereken kısım kurşuna yaslandığından çökmez, böylelikle hayvan ve nebat suretleri öyle ince bir maharetle nakşedilir ki, bunların balmumundan dökülüp keskin nakış kalemleriyle işlendiğini sanırsın.

Lakin demir akkor haldeyken soğuk suyla söndürülürse, hem sert hem katiyen işlenemez ve kırılgan bir hal alması mukadderdir.

Zira suyun soğukluğuyla içerideki ateş sıkışır ve demirin fıtri nemini süratle tüketir, demire işlenebilirlik ve dolayısıyla yumuşaklık veren bu nem ortadan kalktığında, onun kırılgan ve sert bir hal alması kaçınılmazdır, buradan anlaşılmaktadır ki, tok olan hiçbir şey haddinden fazla sert olamaz. Gonzalo Fernández de Oviedo, Yeni Dünya'nın Hint Meseleleri eserinin yedinci kitabında (kendisi mümtaz, kanaatimce doğru sözlü ve malumatlı bir müelliftir, öyle ki çağımızın tarihçileri arasında kadimlere denk sayılmaya yalnızca onun layık olduğunu düşünürüm, kitabını bana İtalya'daki Sezar'ın kuestoru, soylu, insanlığı, adaleti ve basireti müstesna, âlimlere fevkalade muhabbet besleyen İspanyol Francisco Duardo vermiştir) tutsak Yerlilerin Cabuya otunun lifi ve kum ile bukağıları kesip bu suretle firar ettiklerini ve bunun o Hispaniola adasında pek sık vuku bulduğunu nakleder.

Şayet bu doğruysa, Cabuya lifinin fazlaca çekilmeye ve süratle sürtülmeye mukavemet edecek denli inatçı, ayrıca kumun üzerinden kayıp gitmemesi için enli ve yassı olması gerekir, kumun ise zımpara taşında (smiris) olduğu gibi ince, pürüzlü ve sert olması icap eder, zira demir başka türlü yarılamaz. Aynı şekilde gemi demirlerinin de kesildiğini rivayet eder, nitekim uzun süreli, aralıksız ve süratli bir sürtünmeyle en sert taşlar dahi kesiliyorsa, demire şaşmamak gerekir. Bu usulün eğeden üstünlüğü ses çıkarmamasıdır, nitekim ince, yavaşça lakin sessizce kesen eğelere sağır eğe denir.

Fakat çelik demirden daha asildir, iki türlüdür, tabii ve yapay, her ikisi de gayet serttir ve söylediğim sebepten ötürü demire nazaran daha kırılgandır. Yapay olanı, en sert demirin arındırılması ve mermer ile birleşmesinden meydana gelir. En iyisi, en ufak ve parlak tanelerle ışıldayan, pası ve çatlağı bulunmayan ve demirden daha hafif olanıdır.

İyice arındırılmış, ardından akkor hale getirilip turp suyu ile toprak solucanlarının suyunda söndürülmüş çelik, demiri kurşun gibi keser. Zira Albertus bunu bizzat tecrübe ettiğini nakleder.

Halen tecrübe edilmekte olan bu hal, şayet çelik mezkûr ecza ile haddinden fazla kuru, sert ve ince kılınırsa vuku bulur. Böylesi bir niteliğe bürünen her şey, demiri ahşap gibi kesebilir.

Dostum Rubeus, demir zırhın ateşli silahlara mukavemet edebilmesi için çok daha faydalı bir çare buldu. Sanatın gücü işte böyledir, meselenin mantığını kavradığında hayret etmeyi bırakırsın.

Aynı madde nerede bulunursa sertlik de oradadır, bu madde katmerlenip defalarca pekiştirildiğinde kimi zaman daha da kuvvetli olur, tıpkı odun demetinin demiri pek inatçı kılması gibi, bu sebeple uzun vuruşlarla ve suyun kuvvetiyle sıkılaştırılan demir ince dahi olsa, topraksı ve sulu tortuyu ateş vasıtasıyla tükettiğinden, bu muameleyle demirin neredeyse her türlü darbeye, küçük ateşli silahlara ise her daim dayanıklı hale gelmesi zaruridir. Çeliğin ve demirin pek asil türleri vardır ki, ağırlığınca altından daha yüksek bir fiyata alıcı bulur, Agiambina, Azimina, Charmanina ve Şam çeliği, bunların hepsi bugün ana dilimizde anıldıkları bölgelerden adlarını almışlardır.

Yalnızca zanaat hakkında değil, bölge hakkında da bir şeyler eklemem gerektiği kanaatindeyim, zira Vergilius zamanında çelik İtalya, Almanya ve İspanya’da her yerde bulunurken, o yine de "Ve çelikler çıplak demiri" demiştir, bundan ötürü onların adı geçen halklar arasında yer aldığını sezmekteyim. Bunların dışında madenlerin yapay türleri de vardır, pek yaygın olmayan bazıları, gümüşün iki payı ile bir pay kurşundan meydana gelen ve ayna yapımı için en uygun olanıdır.

Mücevherlerin altına konulan yapraklar ise altın, gümüş ve bakırdan oluşur, közlerin üzerine asılırlar, lakin değdirilmezler, ardından bunların muhtelif oranından türlü renklerin parlaklığını alırlar. Yakutu (carbunculus) altlarına alanlar bakır ile yirmi dörtte bir pay altından meydana gelir, bu yüzden hiçbiri daha az dayanıklı değildir. Pirinç (aurichalcum) dahi en soylu şekilde yapılır, güzellikte altına denk olur.

Kalamin taşı (calaminaris lapis) yahut manyezya (magnesia), gümüş ve Kıbrıs bakırı, yahut bunun yerine cam eklenmiş bakır kullanılır, manyezya uçup gitmesin diye cam alttan verilir, cam ve manyezyayı bir kez eklemekle de yetinmeyeceksin.

Burada ak kurşun yerine gümüşü, kadmiya (cadmia) yerine manyezyayı, adi bakır yerine Kıbrıs bakırını koyarız, manyezya ile camı da tekrar ekleriz. Bunlardan fevkalade kullanışlı kaplar yapılır, madenlerin tümünden dahi yapılır, lakin gözetilmezlerse az dayanırlar. Üç şekilde kırılırlar, ateş onları eritir, cıva ise deler ve kırılgan kılar. Darbe aldıklarında yahut ağırlıkla bastırıldıklarında eğrilirler. Eğrildiklerinde çatlak verir yahut koparlar.

Yıkanırken eğrilmesinler diye üçer dörder bir arada yıkanmalarına dikkat edilsin, ilki temizlendiğinde sonuncusu öne konsun ve böylece nöbetleşe değiştirilerek ve hepsi baskıyı aynı anda eşit şekilde göğüsleyerek, bütünüyle eğrilme kusurundan uzak kalırlar. Şayet bir eğrilme olursa, derhal küçük bir çekiçle yavaşça düzeltilsin. Böylece ebediyen kalırlar.

YEDİNCİ KİTAP Taşlar Üzerine

Madenlerin bahsi nihayete erdiğine göre, geriye Taşlar hakkında konuşmak kalmaktadır.

Bunların bütün türleri sayıca beştir, Mücevher (gemma), Mermer (marmor), Bileği Taşı (cos), Çakmak Taşı (silex) ve Kayaç (saxum). Bunların haricinde yapay taşlar vardır, bunlar hakkında doğal olanların bahsi tamamlandıktan sonra söz edeceğiz.

Halkın adetince biz şimdi parıldayan, tabiatı gereği nadir ve küçük olan her taşa mücevher diyoruz, nadirlik ile kumsalın bütün çakıl taşları dışarıda bırakılır, küçüklük ile de parıldayan ve bazı türleri nadir bulunan mermerler dışarıda kalır, bunlar mücevher değildir, zira hiç de küçük değillerdir, bilakis her bir türde fevkalade büyüklükte olanları bulunur.

Parıldayan dedik, nitekim Limacius ve Boraks küçük ve nadir taşlardır, yine de mücevher değillerdir, zira parıldamazlar yahut parıldasalar da pek az parıldarlar. Bu suretle inciler, mercanlar, firuzeler ve Doğu’da doğmamış bütün taşlar, Alman yakutu ve krizoliti (chrysolithus), sonra Doğu topazı, lacivert taş, gerçi bundan yukarıda söz etmiştik, keza zümrüt (smaragdus) ile necef taşı (crystallus) da bu kabildendir, lakin bunlar eğeyi pek hissetmezler.

Oysa gerçek mücevherler eğeyi hissetmeyenlerdir, işte bu sebepten az evvel saydıklarımızın tümüne hakiki manada mücevher demek caiz olmaz.

Şu halde bunlara benzerlik yoluyla mücevher densin, parıldayan ve eğeyi hissetmeyenlere ise mücevher, hissedip de parıldayan ve küçük olmayanlara ise bütün bir tür olarak mermer densin.

Şayet pullardan meydana gelirlerse çakmak taşı, taneciklerden meydana gelirlerse bileği taşı, parıldamazlarsa kayaç olarak adlandırılsınlar. Mücevherlerin üç türü vardır, elmas (adamas) gibi şeffaf, oniks (onyx) gibi donuk, sardoniks (sardonyx) ve yeşim (iaspis) gibi çoğunlukla karışık, bunların kimi kısımları şeffaf, kimi kısımları ise donuktur. Bazıları da sureti yansıtır, bende bulunan safir (sapphirus), zümrüt ve Arkadya’daki Orkhomenos’ta bulunan o meşhur yakut gibi.

Mücevherlerin sureti yansıtmasının sebebi evvela parlaklık, ardından sertlik, üçüncü olarak donukluk, dördüncü olarak da seyreltik renktir. Zira kusursuz bir renk mevcutken suretin yansıması pek mümkün olmaz.

Taşların oyuklarına taşlardan süzülen özsu ile mücevherler ekseriyetle kayaçların arasında hasıl olur, tıpkı ana kanından hasıl olan bir cenin gibi, bazıları ise hayvanların içinde oluşur, nitekim horoztaşı (alectorius) hakkında böyle derler. En azından bazı taşların hayvanlarda doğduğu kesindir, kendi yerinde açıklanacağı üzere.

Agricola, bir horozun karaciğerinde akımtırak esmer, sağa doğru daralan üst kısmı koyu ve şişkin, genişleyen alt kısmı ise gözenekli, bulunduğu yerin tabiatına göre akıl almaz büyüklükte bir taş bulunduğunu nakleder, bir ons uzunluğunda, bir buçuk ons yüksekliğinde ve bir parmak genişliğinde.

Gelgelelim taşlar arasında hasıl olanlar öyle rastgele meydana gelmez, her mücevherin kendi yatağı (matrix) vardır.

Zümrüt, prasiusta biter, bazen de yeşimde, yeşim ise çakmak taşında biter. Yakutun balaşta (balassius), necefin mermerde, sardın (sarda) onikste bittiğini söylerler, nitekim bende de böylesi vardır, dipte oniksin belirdiğini, en üstte ise sardın bulunduğunu görürsün.

Mücevherler dokunma, görme, eğe ve töz (substantia) ile ayırt edilir. Dokunmayla anlaşılır, çünkü camdan daha ağır ve daha soğukturlar, görmeyle anlaşılır, zira parıltıları daha berrak, daha sebatkar ve gözü daha çok doyurucudur, ışık tutulduğunda cam gibi sönükleşmez. Tözleri ise daha diri ve daha pürüzsüzdür, eğe ile anlaşılır, zira söylediğim gibi aşınmazlar.

Bundan ötürüdür ki mücevherler ekseriyetle gündüzleri doğmaya meyilli oldukları yerlerde Güneş’in parlaklığı ile açığa çıkarılır, geceleri ise Ay’ın yahut yıldızların ışığıyla, kimisi rastlantıyla, kimisi ise kazılan yerlerde belirli emarelerle aranıp bulunur. Mücevherlerin kusurları pek çoktur, kimisi duman, gölge, bulutçuk gibi renk kusurudur, kimisi ise pürüz, kıl, tuz, nokta, talaş, kurşun pası, demir pası, küf ve çıban gibi bünye kusurudur. Duman daha koyudur, bulutçuk daha akçadır, gölge ise daha ince ve daha karadır.

Kıl, yüzeyde adeta kemirilmiş gibidir, öyle ki taşa eğe değmiş gibi görünür. İçteki karanlık tuza buz derler. Pürüz bir tür kabalıktır ki derinden kaynaklanır. Nokta, mücevherin gövdesindeki küçük bir kabarcık gibidir. Talaş, dağılmış kırıntılar gibidir. Kurşun pasıyla donuk bir parlaklık verilir, demir pasıyla da koyu bir renkle birlikte donukluk gelir. Çıban ise derin ve yoğun bir kabartı gibi görünür.

Küf ise demir pasından pek az farklıdır, lakin yine de küf demir pasından daha kızıldır.

Mücevherler hayvanlardan yahut bitkilerden daha fazla bozulmaz, bilakis daha az bozulur, yine de mücevherlerin kusursuz olanları hayvanlardan ve bitkilerden daha nadir görünür, zira mücevherlerde parlaklık ve küçüklük sebebiyle kusurlar daha göze çarpıcı ve dikkate değerdir. Bu sebeple zihnimiz yanılarak pek çok bilgili kimsenin daha kötü ve daha ağır kusurlara müptela olduğunu zannederiz. Zira hakikat öyle değildir, lakin adlarının parlaklığı ve kendi küçüklükleri yüzünden kusurlar onlarda daha görünürdür ve daha çok fark edilir.

Aşağı tabakadan insanları ise siliklikleri gizler, zira bilgeler gibi üzerlerine çevrilmiş bunca insanın gözü yoktur, büyüklük ise hükümdarlarda kusurun fark edilmemesini sağlar, tıpkı geniş bir giyside küçük bir lekenin ekseriyetle fark edilmemesi gibi. Halklara bilgeleri kötüleme fırsatı verildiğinde, bu kez onlar öfkelendirildiğinde vatanın başına azımsanmayacak bir haset çökmüştür ki bundan kimi zaman yıkım ve muazzam felaketler zuhur etmiştir. Tanrısal hüküm bir yana, İsa’yı ve Yakup’u öldürmeleri Yahudilere, Sokrates’i öldürmeleri Atinalılara, Scipio Africanus’u gönüllü sürgüne zorlamaları Romalılara ne kadar büyük zarar vermiştir. Demek ki mücevherlerde parlaklık ve şeffaflık, canlılarda tözün kusursuzluğu ne ise odur. Mücevherlerde bunun sebebi, yukarıda madenler bahsinde işlediğimiz üzere, renkten yoksun olması ve sulu bir töze malik bulunmasıdır, bunu bir oniks türü olan kalsedon (chalcedonius) deneyi gösterir, zira suya atıldığında şeffaftır ve su rengindedir, kurutulduğunda ise ak ve hiç de şeffaf değildir, nitekim seyrek bir töze sahiptir ve bu yüzden suyu içine çeker, onun karışımıyla donukluk kalkar, zira ak renk asla bütünüyle şeffaf olamaz, çünkü ışınları dağıtır ve kendi tabiatından saptırır, öyle ki ışınlar ya nüfuz edemez yahut nüfuz etseler bile rengi bozarak şeyin suretini gösteremezler.

İşte bu sebeplerle, suyun, camın, necefin ve elmasın şeffaflığına diğer bütün renklerden daha uygun düşen su rengidir.

Mücevherler arasında başlıcaları yeşil zümrüt, kızıl yakut, ak elmas, süt rengi inci, mavi safir, altın rengi krizolit ve alacalı opaldır (opalus).

Bizde fiyatlar şu anda bu sırayı takip eder, yalnız opal zümrütten hemen sonra gelir. Bunlara yakut benzeri (hyacinthus) ve prannium da eklensin, biri erguvani, diğeri kara renklidir, gerçi fiyat farkları az değildir.

Karışan her şeyin yaşadığını yukarıda ispat etmiştik, bu durum bilhassa taşlara uygundur. Yalnızca yaşamakla kalmazlar, hastalıklara, ihtiyarlığa ve nihayet ölüme dahi maruz kalırlar. Nitekim kocamış Herakles taşı (lapis herculeus) demiri çekmez, tıpkı bir hayvan gibi kir ve pas ile de takatten düşer.

Zira bunu bir nitelik vasıtasıyla değil, bilakis tüm mevcudiyetleriyle yaparlar, nitekim biber, insan tarafından alındığında onu ısıtmaz hale gelmeden evvel biber olmaktan çıkar, her ne kadar ziyadesiyle bayatlamış olsa da, oysa taşlar hiçbir surette çürümediklerinden, kendilerine has kuvvetlerden mahrum kalmazlar.

Taşlarda bu hususların tamamı bitkilere kıyasla daha örtülüdür, zira onlarda hayat daha azdır ve hayatın tezahürleri daha az aşikârdır. Fakat yine de dikkatle nazar edersen, onların da solduğunu, karardığını, kendilerine has kuvvetlerden mahrum kaldığını ve çürüdüğünü görürsün. Kesilip çıkarılan taşlar dahi bu sebepten ötürü yeniden büyürler, çünkü yaşarlar.

Nitekim bitkilerin cüzleri, yengeçlerin kıskaçları ve kertenkelelerin kopan kuyrukları da kendilerini yeniler. Bir kimse haklı olarak, hayvanlar ve bitkiler daha bariz bir hayat sürdüğü halde, ne diye taşların bizzat kendilerinde hayvanlardan veya bitkilerden daha büyük kuvvetler varmış gibi göründüğünden şüphe edecektir. Bu halin birçok sebebi vardır, ilki, hayvanı ve bitkiyi pek çok işleve uygun vaziyete getirmek icap ettiğinden, bu hayranlık uyandırıcı kuvvetleri elde edecek derecede karışımı itidale kavuşturmak mümkün olmamıştır. Bunun delili şudur ki, hayvanlar arasında en bayağı olanlar dahi daha parlak hasletlerle donatılmıştır, Semender, İpekböceği, Ateşböceği ve Bukalemun gibi. Taşlar arasında da demiri çeken yahut onu kutuplara yöneltenler mücevherler değil, bilakis karanlık ve her türlü güzellikten mahrum olan Herakleia taşıdır.

İkinci sebep şudur ki, yumuşak madde böylesine büyük bir kuvveti bünyesinde barındıramazdı, nitekim sert madde de şekillerin çeşitliliğini kolayca kabul edemezdi, bu yüzdendir ki taşların ne yaprakları, ne çiçekleri, ne de meyveleri vardır, ne de bacakları yahut gözleri bulunur, hayvanların ve bitkilerin de bu denli güçlü yahut hayranlık verici kuvvetleri yoktur.

Buna ek olarak, taşların meydana gelişi uzun bir zamanda, bitki ve hayvanlarınki ise kısa bir zamanda vuku bulur, böylece tabiat, zamanın uzunluğuyla desteklenerek daha üstün bir şeyi kıvama erdirebilir. Hayvanlarda iradenin tasarrufundan neşet ettiğini düşünerek hayret etmediğimiz yahut onların kapalılığı sebebiyle bizden gizli kalan pek çok başka kuvvet de mevcuttur.

Bu cihetle, taşların kuvvetleri hakkında açıkça hüküm vermek mümkündür, zira onları inkâr etmek kabil değildir. Muteber kimseler yakuta (hyacinthus) azımsanmayacak övgüler atfederler, bu kimseler arasında Serapion da vardır ki, biz onun hekimlik sanatı üzerine yazdığı şerhte Şamlı Yuhanna (Ioannes Damascenus) olduğunu göstermiştik, onun beyanına göre bu taş, onu taşıyanları yıldırımdan muhafaza eder, hatta öylesine muhafaza eder ki, onun mührü altına konmuş olan balmumu dahi taşındığı vakit yıldırımı defeder.

Yıldırımdan pek çok kimsenin helak olduğu o diyarlarda, yakut taşıyan hiç kimseye yıldırım isabet etmediği tecrübe edilmiştir. Benzer bir mucize ile, veba tehlikesi altındakileri, hatta vebalı havada ikamet edenleri dahi kurtarır. Üçüncüsü, uyku bahşeder, Büyük Albertus (Albertus Magnus) da bunu bizzat tecrübe ettiğini ikrar eder. Ben de hayli büyük bir tanesini taşımayı adet edinmişimdir, uykuya pek fazla olmasa da bir miktar fayda sağladığı görülür, lakin bendeki bu taş kankırmızı renkte ve o en âlâ cinsten değildir, bilakis altın rengindedir ve en iyisinden hayli uzaktır. Zira en âlâsı mercimek büyüklüğünü nadiren aşan kankırmızı olanıdır.

Bu taş ateşe yakın olduğunda, yani korların üzerine konduğunda kararır ve daha ziyade kızıllaşır, ateşten uzaklaştırıldığında ise parıldar. Ne var ki bu cins, kıymeti bakımından lâl taşından (carbunculus) pek az ayrılır, dediğim gibi orta büyüklükte olanı dahi pek nadirdir. Bütün kuvvetleri açıkça bu cinse, örtülü olarak altın rengine atfederler, su renginde olana ise asla atfetmezler, zira bu değersizdir ve kuvvetleri tesirsizdir, bundan başka zenginliği ve itibarı artırdığına, kalbi ziyadesiyle takviye ettiğine ve aşikâr bir neşe husule getirdiğine inanılır. Şu halde bunların sebebini mutlak hakikatler olarak değil, akla yatkın ihtimaller olarak izah edelim. Soğuk mizaçlıdır, bu hemen bütün mücevherlerin müşterek vasfıdır, cevher benzerliğinden yahut berraklığından veya başka bir nedenden ötürü insan ruhuna (spiritus) pek uygundur, bundan dolayı onu tazeleyip takviye ederek neşelendirir, zira keder, ruhun daralmasından, azalmasından yahut kararmasından başka bir şey değildir. İşte aynı sebeple, bazı kimselerin tecrübe ettiklerini naklettikleri üzere, şayet kalbi takviye eden başka bir şey varsa, vebayı da defeder, ki bu dert en ziyade korku ve kalbin zayıflığı sebebiyle isabet eder, bu iki hali ise yakut bertaraf eder. Bu yüzdendir ki sabiler, kadınlar ve korkaklar vebaya pek çabuk yakalanırlar, gençler ve cesurlar ise ancak hastalık pek şiddetlendiğinde tutulurlar, binnetice vebayı defetmede pek ziyade fayda sağlayacaktır.

Lakin ruhun ferahlığı sebebiyle insanı sevimli, mülâyim ve dirayetli kılacaktır, bundan ötürü itibarı artıracaktır, bu itibarın artmasıyla da ekseriya zenginlik çoğalır. Geriye kalan bir tek husus, yıldırımdan nasıl emin kıldığıdır. Bunun kaç yolla mümkün olabileceğini gösterelim, ya yıldırımın inmesine mani olacaktır, yahut taşıyanın basiretini yönlendirecektir, veya yakut taşımak fikri sadece kendilerine hiçbir vakit yıldırım isabet etmeyecek kimselerin aklına gelecektir, yahut da yakut taşıyan kimsenin, yıldırım çarpsa bile zarar görmesini engelleyecektir, bundan başka bir yol tasavvur edilebileceğini görmüyorum. Yıldırımın isabet edip de zarar vermemesi pek muhtemel değildir, nitekim yazanlar da zarar görmediğini değil, isabet etmediğini yazmışlardır. Öte yandan, onun inmesini büsbütün menetmesi ise bundan daha büyük bir mucize olacaktır, zira bu kabil tesirler en azından aşikâr ve büyük bir temas ile vuku bulur. Bunun kader icabı böyle tayin edildiğini söylemek ise masaldan farksız görünür, şu halde kalbin ferahlayan ruhunun, insanı yıldırımdan büsbütün emin olacağı yere yönlendirmek gibi bir faydayı da temin ettiğini söylemek en doğrusudur.

İsabet etse dahi zarar vermeyeceğini söylemek ise, gözle görülür bir mucizeye yakın olmaktansa, hekimliğe ve tabiata daha uygundur. Bu hususlarda, böylesine çetin meselelerde daha saçma olanlardan kaçınmayı kafi gören bir filozofun yolunu takip ederek konuştuk. Taşların bizi düşmekten koruması meselesine gelince,

Taşlar Hakkında

Nitekim Türk taşı (Turchesia) denilen taş hakkında rivayet ederler ki, yüzükte taşındığında, şayet insan attan düşerse bütün darbeyi üzerine aldığına ve insan selamet bulurken taşın parçalara ayrıldığına inanılır, bunun izahı, her ne kadar çetin olsa da, daha az müşkildir, bir de hediye olarak kabul edilmiş olması gerektiğini ilave ederler. Bu taş gök rengiyle dikkat çeker ve parıldar, lakin ne şeffaftır ne de tam bir mücevherdir, zira eğe ona tesir eder.

Hatta ateşe yaklaştırıldığında rengi solar, sadece ellerin nemiyle dahi gevşer ve çözülür.

Bu sebeple, büyük bir kıymete ve mütevazı bir güzelliğe sahip olan bu kolay bozulur taşın alıcı bulması gayesiyle, bu denli büyük bir kuvvet şayiasının cevahir tüccarlarının bir hilesi olup olmadığı şüphelidir. Nitekim onun çıkarıldığı yerdeki ahalisi de büyücülüğe ve cinnet getirenlere karşı olandan gayrı bir kuvvete malik olduğuna inanmazlar.

Şu halde düşenlerin zarar görmesini engelliyorsa, bu durum insanın daha az ezilmesiyle vuku bulur, zira aynı sebepten ötürü daha zayıf ve cılız atlardan düştüğümüzde de tehlikeye maruz kalmayız. Lakin taşın bizzat darbeyi üzerine alması akıl sınırlarını aşar, belki de öylesine yumuşaktır ki, süvarinin kendisi yere çarpmadan evvel daha süratle hasar görür.

Daha küçük bir mucize olarak, şayet bunu yapabiliyorsa, zümrüdün (smaragdus) geleceği önceden bildirmesini sağlarlar, zira şimdi bunu yapıp yapmadığı hususunu tartışmak istemiyorum, bilakis bunu nasıl yapabileceğini, neden ve ne şekilde yapabileceğini ele alıyorum. Nitekim yüzükte taşınan yahut boyna asılan ki bu daha tesirlidir, yahut dil altında tutulan mücevher ki bunu en ziyade başarabilecek yoldur, vuku bulacak şeye dair kanaati pekiştirir, vuku bulmayacak olanı ise zihinden siler.

Bunu nasıl yaptığını bilmek dilersen, tıpkı ruhun rüya vasıtasıyla kehanette bulunması gibi olduğunu söylersin, rüya vasıtasıyla kehanetin nasıl vuku bulduğunu ise ruhun ölümsüzlüğü hakkındaki risalede gösterdik.

Dil altında tutulan taşlar da muhakemeyi ve basireti artırarak kehanet gücü verebilirler, zira hikmet üzerine yazdığımız kitaplarda ispat ettiğimiz üzere, kehanet en ziyade bunlara aittir.

Zümrüdün cinsi münasebet esnasında bazen kırıldığı ise tecrübeyle tespit edilmiştir derler. Mesele her ne olursa olsun, zümrüt bütün mücevherlerin en kırılgan olanıdır.

Bol ve latif bir nem olgunlaşmaya ulaştığında, sıcağın tesiriyle zorlanıp çatlar, zira ısınan nem havaya dönüşür ve daha geniş bir yer kaplar, bundan ötürü de çatlatır, nitekim bu husus yukarıda ispat edilmişti.

Cinsi münasebette bedenin ziyadesiyle ısındığını, nefes sıklığı ve terin gelişi de kimi zaman gösterir, bu sıcaklık bedene daha çok sirayet eder, zira beden hareketlerinde olduğu gibi azar azar dağılmaz. İçecek olarak alındığında bu mücevher zehirlere fevkalade mukavemet eder, zira yumuşaklığı sebebiyle diğer bütün mücevherlerden daha fazla ezilir, cevherinin şeffaflığıyla ruhu tazeler, olgunlaşmış latif nemin bolluğu insan tabiatına fayda sağlar ve zehrin tabiatını kırar, çünkü bir taş olarak sabit kuvvetlerini muhafaza eder.

Göze hoş gelen şeylerin hemen hiçbiri insan için faydasız değildir, kastettiğim taşlar, altın, gümüş, ipek ve erguvandır, yeter ki sanat bakışı aldatmasın. Nitekim Zümrüt (smaragdus), taşların en üstün güzelliğine sahip olduğu gibi, nasıl ki Elmas (adamas) sertliği ve katılığıyla, Safir (saphyros) zarafetiyle, Yakut (carbunculus) canlılığıyla, Opal (opalus) parıltılı çeşitliliğiyle, Krizolit (chrysolithus) ışıltısıyla, Akik (achates) alacasıyla temayüz ederse, Zümrüt de insanın sıhhatine çok daha fazla katkı sunar, gelgelelim en yumuşak taş olduğundan bütün kazalara da en ziyade o maruz kalır, ateşten ve sıcaktan, bilhassa elmas olmak üzere daha sert taşların dokunuşundan, çelikten, pirinçten, alelade bakırdan ve Kıbrıs bakırından, darbelerden ve sürtünmeden bozulur, velhasıl bu taş hiçbir zarardan masun değildir. Fiyatının yüksekliği sebebiyle pek az kimsenin parmağında bulunmasının sebebi de budur.

Taşlar Hakkında

Rüyaları ve hayalleri harekete geçirmenin kehanet bahşetmekten çok daha az hayret verici olduğu aşikârdır. Nitekim bende bulunan o taş, uykuda durmaksızın hayaller uyandırır, uykuyu azaltır ve hafızayı kuvvetlendirir.

Bunu sahip olduğu azami kurulukla yaptığı meydandadır, boyutu vasat yahut küçük bir bezelye gibi değil, hayli büyüktür, üst kısmı pas renginde ve kan kırmızısı lekelerle bezelidir, parlaklığı ve sertliği akikten fazladır, alt kısmı ise bulanık yumurta akını andırır, o kan kırmızısı lekeler salyangoz kabuğuna benzer, taşın daha beyaz olduğu yerde ise içeride adeta yumurtanın iç zarı görülür.

Benzer bir sebeple Ametist'in (amethistus) de rüyaları harekete geçirdiğini söylerler, nitekim Rabbi İbn Ezra'nın şehadetiyle, İbranicede rüya görmek manasına gelen "Chalam" ismi buradan gelir.

Kimi taşlar ise başka bir başkalaşım vasıtasıyla rüyaları harekete geçirir, halk arasında "Nicolus" denen Oniks (onyx) gibi, zira ruhu değiştirir ve çalkalar, kimileri de bunu güzellikleriyle yapar, yakutlar, opaller ve akikler gibi. Kimileri ise bunu hassaları gereği yapar.

Demek ki taşlar tarafından rüyaların dört veçhile uyandırıldığı açıktır, zira taşlardan gayrı sebeplerle uyandırılsalar dahi kolaylıkla bu dört türe irca olunabilirler.

Nitekim uyanıklığı takip eden hafif uyku kuruluk sebebiyle hayalleri harekete geçirir, soğan, lahana ve hardal buharları sebebiyle, korku, sevinç, yeşillikler ve aşk ise zihni tahrik ettikleri ve kendiliklerinden hareket verdikleri için aynı şeyi yaparlar, bunlardan uykulara dair birinci kitapta bahsetmiştik.

Cesaret yahut atılganlık bahşetmek veya korkaklık vermek rüyaları harekete geçirmekten çok daha kolaydır. Keza Yeşim taşının (iaspis) yaptığını gördüğümüz üzere kanı durdurmak yahut mideyi kuvvetlendirmek de hemen hiçbir hayret uyandırmamalıdır, zira bunlar en azından birinci yahut ikinci niteliklere atfedilebilir. Bizdeki bu kuvvetler de böyledir.

Bundan başka taşların tabiatı serttir, öyle ki ne kadar sert olursa o kadar kıymetlidir, tıpkı madenlerde işlenebilirlik arttıkça kıymetin artması gibi, bundan ötürü madenler arasında en yüksek kıymet altındadır, cevherinin tabiatı gereği de Elmas böyledir, zira renk bakımından Yakut, Opal ve Zümrüt'ün gerisinde kalır. Elmasın bir üstünlüğü de kırıntılarının dahi pek kıymetli olmasıdır, nitekim bir skrupulü altı altın krona satılır, zira sertliğiyle bütün taşları yarar, oyma sanatı için yalnızca elverişli değil, aynı zamanda zaruridir, elmas sertliğinden ötürü kendi tozundan gayrı hemen hiçbir şeyle aşınmaz ve parlatılamaz.

Aynı sebeple ve akla pek de uzak olmayan bir gerekçeyle derler ki, ister mızrak ister kargı, kılıç veya ok ucu olsun, elmas tozu sürülmüş bir silahın ucu bütün zırhları ve miğferleri delip geçebilir, zira darbenin şiddetiyle demir yahut çelik kızışır ve karşısına çıkan demiri deler.

Bu durum elmasta son derece yüksek bir inceliğin ve sertliğin delili sayılsın. Bir diğer husus, taşlar arasında en mükemmel şekilde parlatılabilmesidir. Üçüncüsü, ateşe dokuzuncu güne kadar hiçbir zarar görmeden bütünüyle direnmesidir, sonrasında dahi pek çok gün bozulmadan kalır, ondan sonra gelen yakut ve lal taşı da beşinci güne kadar sıkıntı çekmeksizin dayanır, gerçi hepsi ve her zaman değil, binaenaleyh elmastan sonra ateşe en az boyun eğen ve en latif cüzlerden müteşekkil olanlar bunlardır, zira en latif cüzlerden meydana gelmemiş olsalardı gözenekler barındırırlardı, ateş de bu gözeneklere nüfuz ederek, daha önce ispatlandığı üzere, onları kolayca dağıtırdı, bu taşların ateşe azami surette direnmesine, parçaların inceliğine ve katılığa bizzat soğukluk da yardım eder, bu sebeple Safir de ateşe kolayca boyun eğmez ve Yakuttan daha serttir, gelgelelim ateşin tahribatına en az maruz kalan taşlar sırasında üçüncü olarak yer alır.

Şu halde, her ikisi de parıldadığı ve beyaz, daha doğrusu su renginde olduğu halde Elmasın Kristalden (chrystallus) ne farkı olduğunu soran olursa deriz ki, elmasın ışıltısı diri ve kuvvetlidir, öyle ki yalnızca parıldayıp ışık saçmakla kalmaz, kızıl bir parıltıyla göz alır, üstelik demirle, nemle, ateşle, zamanla ve kullanılmakla değişmez, oysa süratle eskiyen kristalde bu vasıfların hiçbiri bulunmaz.

Elmas ısıtıldığında tıpkı kehribar gibi saman çöplerini çeker, lâkin küçüklüğü sebebiyle bu çekim oldukça zayıftır.

Aynı şekilde sol kolda tene temas ettiğinde gece korkularını giderir, bunu defalarca tecrübe etmişimdir. Darbeyle kırılmadığı inancı ise boştur, zira küçük bir çekiçle toz haline getirilebilir, çünkü darbelere dayanıklılık bahsinde kristalden ancak birazcık daha serttir. Mıknatısın demiri çekmesine de mani olmaz, ona atfedilen ve yeni yazarlarca da durmadan tekrarlanıp her tarafa yayılan bu iki yanlış husus, yazarların derin gafletinden ve cüretkârlığından başka neyi gösterir, zira kanıtlamadığın uyumsuz şeyleri yazmak büyük bir cüretkârlıktır, bu kadar kolay tecrübe edebileceğin şeyleri denememek ise daha büyük bir ahmaklıktır.

Yeşil taşlar ise, yalnızca Zümrüt değil, Krizopras (prasius) ve Topaz (topasius) gibi diğerlerinin hepsi de ateşe diğer bütün taşlardan daha fazla boyun eğer.

Bunun sebebi yarı pişmiş rutubetin bol olmasıdır, meseleyi daha derinden kavramak adına, yalnızca taşların teşekkülünün anlaşılması için değil, aynı zamanda bütün bitki ve hayvanlardaki renklerin çeşitliliği ve sebebi üzerine de söz söylemem icap eder, gerçi bu bahsi daha sonraya tehir etmeye niyetliydim. Renklerin hepsi üç şeyden meydana gelir, evvela altta yatan madde, ona karışan ışık ve aracı ortam, nitekim yeşil camdan ve yeşil havadan bakıldığında şeyler yeşil olmadıkları halde yeşil görünürler, bir şeyin su yahut kristal içinden görünen sureti de hava içinden görünenden farklıdır, nesnenin kendisine karışan ışık da renkleri değiştirir, güvercinin boynundaki gibi, altta yatan nesne de kendi karışımı sebebiyle rengini muhafaza eder. Bütün renkler ışık ve aydınlıkla mevcuttur, lâkin bazıları zorunlu olarak pek az olmayan miktarda ışık ve aydınlık kabul eder, bunlar yeşil, al, erguvani, şarabi, beyaz, gümüşi ve altunidir ki bunların hemen hepsi gökkuşağında müşahede edilir. Şu halde azami bir ışık olmaksızın var olamayan renkleri bilmek istersen, güneşe bir kristal yahut su dolu cam bir testi tut, büyük bir ışık olmaksızın hangi renklerin hasıl olmadığını anlarsın.

Gümüş rengi, kül rengine bol miktarda ışık karışmasıyla hasıl olur, nitekim parlak beyaz (candidus) da sade beyaza (albus) bol miktarda aydınlık karışmasıyla meydana gelir, demek ki candidus kar gibi, albus ise üstübeç gibidir, al renk siyaha şiddetli bir aydınlığın karışmasından doğar, kor kömürde olduğu gibi, erguvani renk ise gölgeli beyazın kırılmış Güneş ışınlarını kabul etmesiyle meydana gelir, şafak vakti gibi, şarabi renk ise saf ve seyreltilmemiş siyaha havai bir parlaklığın karışmasıyla hasıl olur, Ametist'te ve üzüm tanelerinde olduğu gibi, bu renk parlak renkler arasında en az ışık barındıranıdır. Altuni renk, sarı ile parıldayan ve saf bol ışıktan teşekkül eder.

Yeşil iki veçhile meydana gelir, ya bol miktardaki rutubet yavaş yavaş pişip ışığı kabul ettiğinde, ağaç yapraklarında olduğu gibi, yahut siyah rutubet daha ileri derecede piştiğinde, yağmur altındaki kara toprakta ve durgun suların yüzeyinde, sular karardıktan sonra görüldüğü gibi.

Geriye kalan renkler ya donuk kahverengi, pas rengi ve zifiri siyah gibi hiçbir zaman bol ışık kabul etmezler, yahut siyah ve gök mavisi gibi kâh bol ışıkla kâh ışıksız bulunurlar.

Nemli şeyler piştiklerinde kokuşmadıkları zaman yahut kokuşma olmaksızın beyazlaşırlar, bu sebeple yerde yatan bitki yaprakları ve köklerin ekserisi beyazdır, zira ısı rutubete pek az tesir etmiştir.

Besin eksikliğinden ötürü de beyazlaşma olur, bu yüzden yaşlılarda saçlar ağarır, beslenemedikleri için çocukların saçları da beyazdır, beyazlaşan kıllar da dipten ziyade evvela uçtan beyazlaşır, zayıf hayvanların kılları da beyaza döner, nitekim aynı cins içinde beyaz sığırlar ve keçiler, siyah, pas rengi yahut kızıl olanlara nispetle daha zayıftır.

Siyah renk, hava yahut su vasfındaki nem yandığında hâsıl olur, bundan ötürü en siyah is ve matbaa mürekkebinin yapıldığı kandil dumanı, kömürler ve yağmur suyuyla ıslanan yerler kararır.

Siyahlık aynı zamanda aşırı yakan fakat yine de nem üzerinde tesir gösteren hararetten ileri gelir, binaenaleyh siyahlık, büyük bir hararetin yağlı bir neme tesir edip onu yakmasıyla husule gelir. Kimi hayvanların kıl renginin neden doğumda daha siyah olup yaş ilerledikçe açıldığına yahut sarardığına gelince, bunun sebebi, bahsi geçen hararetin ana rahminde kapalı olduğu sırada daha büyük bir tesire malik olması ve dölütün neminin doğumdan sonrasına kıyasla daha yağlı bulunmasıdır.

Bu sebeptendir ki, doğumdan sonra siyah kıl çıkaran hiçbir kimsenin, yaşın ilerlemesiyle kızıl yahut kumral kıllar edindiğini göremezsin.

Fakat neden hiçbir insanın saçı yeşil, erguvani yahut şarap rengi değildir, zira kıl, kesif ve kaba bir cevherdir, ışığı asla kabul etmez, halbuki gösterdiğimiz üzere bu renkler bol ışık olmaksızın meydana gelmez, bu yüzden kılların rengi ekseriyetle beyaz, siyah ve pas rengidir, bazen de dediğim gibi altın rengidir, çünkü kumral renk biraz daha yoğun bir ışık kabul ederse altın rengine döner.

Renk cinslerinin yedi adet olduğunu kendi yerinde göstereceğiz, fakat burada onların illetlerini ve başlıcalarının isimlerini zikretmek kâfidir.

Beyaz, safran sarısı, al, erguvani, yeşil, gök mavisi, siyah, siyaha en yakın olanı esmerdir, tıpkı sarının beyaza yakın olduğu gibi. Şu halde Filozof'un dediği gibi, madenler nemli buğulanmadan, taşlar ise kuru buğulanmadan neşet eder, evvelce söylediğimiz ve açık bir mantıkla izah ettiğimiz üzere, çoğaldıklarında beslenirler de.

Nitekim sünger taşı gibi büyümeyen şeyin beslenmesi zaruridir, Galenus'un buyurduğu gibi, farklı buğulanmalardan meydana geldikleri gibi, renkleri ve cevherleri de farklılık arz eder.

O halde esmerler yanmış topraksı kısımdan, parlak beyazlar saf hava ve su vasfındakilerden, yeşiller bol nemden, kırmızılar şiddetli hararetten fakat pek az nemli maddeden, gök mavisi ise lüzumundan fazla pişirilen kırmızı cevherden husule gelir, çeşit çeşit olanlar ise muhtelif unsurlardan doğar. Renklerinin asli tabiatını bitkiler gibi her cihetten muhafaza etmeleri de beslendiklerinin delilidir, şayet durmaksızın bir eklenme vuku bulsaydı, cevherleri daima değişken olurdu, halbuki bu değişkenlik ya ağaçlarda olduğu gibi damarlardan, yahut Akik'te olduğu gibi taşın tabiatından ileri gelmedikçe mevcut değildir. Lakin bu nevi çeşitlilik zeytinde olduğu gibi nebatatta dahi aşikârdır, zira zeytin şüphesiz beslenir, sadece eklenmeyle büyümez.

Şu halde bu buğulanma tesadüfi değildir, taş da tıpkı bir ağaç gibi kendine en uygun olanı azami surette celbeder. Su vasfındaki cüzler topraktan arındığında ve geride kalanlar latif olup su nemiyle kusursuzca karıştığında taşlar şeffaf olacaktır.

En ziyade parıldayan hiçbir taşın ağır olmaması ve bunlardan hiçbirinin fevkalade bir hassadan mahrum bulunmaması bu sebepten ileri gelir.

Nitekim kimi mücevherler ömrün uzunluğuna, kimileri esenliğe, bazıları hikmete, bazıları zenginliğe, kimileri aşka, kimileri kehânete, bazıları kuvvete, bazıları da iyi talihe yardım eder, bazıları dahi uğursuzdur, kimi tembel, kimi ürkek, kimi neşeli, kimi kederli kılar. Lakin diyeceksin ki, parlak taşlar latif bir nemden ve pek az topraksı cüzden müteşekkil ise, nasıl olur da camdan daha ağır gelirler, nitekim sahtelerin hakikilerden ayırt edilmesinde bu bir alamet olarak kabul edilmiştir.

Fakat sebep şudur ki, cam cevheri cihetiyle daha ağır olmalıdır, zira Elmas'tan daha kesiftir, lakin Elmas'ın cevheri gayet gözeneksiz, camın cevheri ise seyrek ve gözeneklerle dolu olduğundan, Elmas camdan daha ağır gelir, bununla beraber daha ağır olan hiçbir mücevher asil addedilemez, nitekim ağırlık her vakit değersizlik katar.

Belki bir kimse, soluk renkli, kusurlu ve lekeli pek büyük mücevherlerin nasıl olup da az bulunmadığına, zarif ve kusursuz küçüklerin pek çok, büyüklerin ise ziyadesiyle nadir olduğuna şüpheyle bakacaktır, sebebi şu olabilir ki, her cinste değersiz maddenin miktarı yetkin olandan daima daha fazladır. İkinci sebep, ham mücevherlerin kemale ermiş olanlardan daha çok bulunmasıdır.

Üçüncü ve meselenin esasına en çok taalluk eden sebep ise, küçük bir nesnenin tabiat tarafından daha iyi işlenebilmesi ve nihayete erdirilebilmesidir, bu yüzden büyük mücevherler tam bir kemale pek nadir ulaştırılabilir.

Buna bir de, bu mücevherlerin çıktığı memleketlerin krallarının, büyüklük ve güzellik cihetiyle temayüz edenleri kendi nezdlerinde alıkoymaları eklenir, bizlere yalnızca küçük, soluk renkli yahut kusurlu olanların getirilmesine müsaade ederler.

Romalı Ludovico Varthema nakleder ki, Pegu Kralı, bu Hindistan'da bir şehirdir, öyle büyüklükte ve parlaklıkta lâl taşlarına maliktir ki, bir kimse Kral'ı karanlıkta görse, onun Güneş ışınlarıyla aydınlatılmışçasına berrak bir ışıkla parıldadığını müşahede eder. Lâl taşının en asil cinsine Pirop demeyi adet edinmişlerdir. Zira bunun üç cinsi vardır, birincisi karanlıkta parıldar, Albertus kendisinin böylesini gördüğüne şehadet eder, binaenaleyh buna Pirop derler.

Ona en yakın olanı, parlak siyah bir kaba konulup üzerine su döküldüğünde karanlıkta ışıldayanıdır. Üçüncüsü ise daha kıymetsizdir, onun ışığı ancak yabancı bir aydınlıkta, yani Güneş yahut mum ışığında fark edilir.

Lâl taşının havassı, cana gayret vermek ve onu neşelendirmektir, zira renkler ruhlara medet eyler.

Fakat taş kusurlu yahut ufak olduğunda, yahut onu taşıyan kimse çocuk gibi sebatsız, ya da hükümdarlar ve hakimler gibi aşırı ve ağır kederlerle kuşatılmışsa, taşın bu faydası gizli kalır.

Almanya'nın gönderdiği cinsten Kalsedon Lâlleri de vardır, güzel fakat yumuşaktırlar, bu yüzden hemen hemen hiçbir işe yaramazlar. Yumuşaklıkları hasebiyle florid (fluores) cinsinden sayılırlar.

Theophrastos bunların [Yunanca] akıntıdan, yani bir araya toplanmadan husule geldiğini zanneder, kimi su renginde, kimi ametist, kimi yakut, kimi de kızıl renktedir, bunlara Lâl derler. Bütün lâl taşlarının hususiyeti, oyulduklarında mumu kendileriyle birlikte çekmeleridir, bu sebeple onları yontmak günahtır, bilhassa o canlı parıltılarından mahrum kalırlar. Opal, Lâl taşından daha güzeldir, gerçi ben hiç görmedim, fakat böylesine muazzam bir nesneye tesadüf edilecek olursa ne kadar kıymet biçilmesi gerektiğinden habersiz kalınmasın diye nakledeyim. Plinius'un sözleridir, şöyle der,

Opalde Lâl taşının daha latif ateşi, Ametist'in parıldayan erguvanı, Zümrüt'ün yeşeren denizi vardır ve hepsi inanılmaz bir imtizaçla bir arada ışıldar.

Kimileri parıltısının azametini boya renkleriyle, kimileri yanan kükürt aleviyle yahut yağla tutuşturulmuş ateşle bir tutmuştur. Büyüklüğü fındık kadardır, Antonius tarafından Senatör Nonius'un bu taş yüzünden sürgün edildiğini nakleder. Binaenaleyh mücevherler arasında bundan daha güzeli olamaz.

Yalancı opal bundan pek aşağı kalır, bu taş beyazdır ve parıldar fakat şeffaf değildir, kedi gözü derler, benim elimde bulunanda şu husus hayret vericidir ki, bir tarafından bakıldığında tamamen beyaz ve süt gibi görünür, diğer tarafından ise bütünüyle ziyadesiyle esmer görünür, hatta öylesine esmerdir ki karanlık dahi tül tül durur, bu da ışığın değişmesinden ileri gelmez, zira ister ışığa, ister karanlığa doğru çevir, beyaz görünmeye alışkın olduğu taraftan daima beyaz, diğer taraftan ise esmerdir.

Böylece aynı yüzey, sadece karşı taraflardan bakışın değişmesiyle, neredeyse tamamen birbirine zıt iki rengi gösterir. Bu taşların kimisi daha yumuşak, kimisi benim elimdeki gibi serttir. Şu halde böylesine hayret verici bir hassanın illetini beyan etmek icap eder.

Sebep şudur ki, bu dalgalı bir taştır, bazı kısımları ışığı geçirir, diğerleri ise asla geçirmez, ışığı geçirmeyen kısımlarda ışığı kabul eder fakat geri yansıtır, böylece parlak beyaz ve kar gibi parıldayarak ışıldar, aksi yöne çevrildiğinde ışığı içine alır lakin geri vermez, bu sebeple taş karanlık ve esmer görünür, dediğim gibi cevherinin asla mütecanis olmaması buna delildir. Fakat mücevher ışık geçiriyorsa ışığı niçin kabul etmez diyeceksin, daha doğrusu...

Taşlar Üzerine

Yüzeyinin bütünüyle şeffaf olduğunu söyleyebiliriz, bir tarafı pürüzlü, bu yüzden de siyah, diğer tarafı ise perdahlı, bu sebeple de parlak ve beyazdır.

Kıymetli taşlar sırasında elmasın (adamas) hemen ardından gelen safirdir (sapphyrus), fevkalade serttir, gök mavisi renktedir, eğer rengi soluk ve kusurlu değilse gözler için pek hoştur, bu yüzden hiçbir şey görme duyusunu zümrüt (smaragdus) ve safirden daha fazla canlandıramaz, insanı dahi ferahlatır, içildiği takdirde sarı safraya, melankolik illetlere ve akrep sokmalarına şifa verir. Albertus Magnus safirin yalnızca temas etmekle şirpençeyi (anthrax) iyileştirdiğini iki kez tecrübe ettiğini nakleder, ancak taşın pek âlâ ve iri olması, ete uzun süre temas etmesi icap eder.

Bunu zehre karşı koruyucu bir kuvvete (vis alexipharmaca) sahip olması vesilesiyle yapar, nitekim dipsas yılanının sokması susuzluk getirdiği, remora balığının temasıyla el uyuştuğu gibi, safirin uzun süreli temasıyla da şirpençenin zehri söner.

Heliotropium, yeşim taşına (iaspis) pek benzeyen yeşil bir taştır, fakat yeşim taşına kan rengi lekeler yahut damlalar yapışık durur, heliotropium ise kan kırmızısı damarlarla bezenmiştir, su altında Güneş’e tutulduğunda, canlı kırmızılığı ve yeşilliği sebebiyle safran rengi yayar, öyle ki havayı karartır ve bir Güneş tutulmasını gösterir gibi görünür. Gerçek astrites taşını göremediğim gibi, bu taşı da bugüne dek görmek kısmet olmadı.

Bu sert bir taştır, çevrildikçe içinde parıldayan Güneş’i gösterir. Ne var ki kalsedon oniksinden (chalcedonius onyx) yapılan taşlar ona benzetilmeye çalışılır, lakin parlaklığını ve kuvvetini kısa sürede yitirir, bilhassa sıcaklık yahut ter ile bozulursa, akik (carneolus) dedikleri daha parlak sard taşından (sarda) yapılanı daha makbuldür, en iyisi ise hem bu taştan hem de içi oyuk diğer sert taşlardan yapılır, zira ışık boşlukta toplanır, yine de yalnızca hakiki astrites güzelliğini ve zarafetini muhafaza eder.

Astroites, astritesten isimce pek az, fakat kuvveti ve tözü bakımından ziyadesiyle farklıdır, zira ne kıymetli bir taştır ne de şeffaftır, kül rengi lekelerle baştan başa bezenmiştir ki adını da buradan almıştır. Sirke ve hatta şarap içinde kendiliğinden hareket eder, hayvanların yürüyüşünü taklit eder, oradan bir yana doğru ilerler, oradan geriye doğru çekilir.

Bu taşı ve kuvvetlerini vaktiyle Haham İbn Ezra bilirdi, bizim buralarda boldur ve fiyatı düşüktür. Ben onun bu hareketini sıklıkla incelediğimde, taşın latif bir nemden meydana geldiğini, sirke ve şarabın tesiriyle bunun buhara dönüşebileceğini anladım, buradan çıkış arayıp da bulamayan buhar, zaten hafif olan bu taşı oraya buraya kolayca iter, nitekim buharın latifliğinin işareti, kabarcıklar çıkarmamasıdır. Bu yüzden onda büyük gözenekler bulunduğuna da inanmamak gerekir.

Boyunlarına asarak taşıyanların muzaffer olacağını zannedenler vardır. Ben burada yalnızca tecrübe ettiğim şeyleri yazmaya giriştim, lakin sarımsak vesilesiyle dileyen herkes bunu sınayabilir, zira sirke ile ben de bu tecrübeyi sıklıkla edindim.

Yeşim taşı, heliotropiuma benzer, Galenos bunun mide üzerine asıldığında mideyi azımsanmayacak derecede kuvvetlendirdiğini yazmıştır, bizler de bu usulle her yerden sızan kanın, lakin bilhassa burundan gelenin dindiğini gördük, fevkalade kabız edici bir kuvvete sahip olduğu düşünülürse bu şaşılacak bir şey değildir. Şarktan getirilen, pek küçük olmayan, parlak, yeşil, çok sayıda kan damlacığıyla ve pek canlı bir kanı andıran zerrelerle serpiştirilmiş olanı seçilir.

Lakin bütün kıymetli taşların önüne akik (achates) taşı konulur, o da kıymetli taşlar zümresindendir, lakin öylesine muhtelif cinsleri vardır ki tek bir taş olduğuna inanamazsın, Beyaz, kırmızı, safran rengi, kül rengi, yeşil, siyah, alacalı, gök mavisi, ne diye oyalanayım, bu tek taşa diğer bütün kıymetli taşların renkleri dahi kâfi gelmez. O, tabiatın bir oyunuyla koruları, çayırları, hayvanları, nehirleri, çiçekleri, ağaçları tasvir eder. Tarih kitaplarında Kral Pyrrhos’un akiği pek meşhurdur, ortasında liriyle çalan Apollon ile birlikte dokuz İlham Perisi’ni (Musa), her birini kendine has tezyinatıyla tasvir eder, öyle ki o vakit tabiatın bir ressamla yarışmış olduğu görünür ve buna kıymetli taştan ziyade bir mucize demek icap eder.

Bizde iki akik vardır, bunlardan birinde tabiat göğün yarım küresini felekleri belirgin halde resmetmiştir, ortasında yuvarlak yeryüzü adeta suların üzerinde yükselmektedir, diğerinde ise yerin yarığı havayı gölgeleyen bir duman çıkarıyor gibi görünür, Kaldı ki hayranlığa şayan olan şudur ki, dumanın rengi başkadır, onun kararttığı havanın rengi başka, duman adeta beyaz ve yoğundur, hava ise kızıla çalar ve vasat derecede şeffaftır.

Diğer bazı akikler ise kuşların gözlerini tasvir eder, bizde de böylesi vardır, bazıları ise balıklarınkini.

Kan damlalarıyla bezenmiş yahut puslu olan Pontus akiği, dağların ve vadilerin suretlerini tasvir eder.

Bazılarına insan gözü manasında leukophthalmos, bazılarına kurt gözü manasında lykophthalmos, bazılarına ise keçi gözü manasında aigophthalmos denir. İki beyaz çizgiyle fevkalade güzel bir şekilde ayrılmış yeşil ve şeffaf bir tane gördüm, bunun tabiatının akik ile prasius arasında şüpheli olduğuna kani oldum.

Zira hayvanlarda eşek ile kısraktan katır, kurt ile köpekten kurt köpeği (lycisca) doğduğu gibi, taşlar da bazen muhtelif cinslerden, bunların maddelerinin ve onları meydana getiren sebeplerin karışmasıyla birbirine karışır.

Kral Pyrrhos’un akiğine gelince, onun tesadüf eseri bu derece kusursuz tezyin edilmiş ve belirginleşmiş olduğunu söylemeyi pek gülünç bulurum. Dolayısıyla bu iş şöyle vuku bulmuştur, Bir ressam, ortasında çalan Apollon’a hayranlıkla bakan dokuz İlham Perisi’ni mermer cinsinden bir taşa dayanıklı boyalarla resmetti.

Ardından, gerek tesadüfen gerekse kasten o taş gömülü olarak, akik taşlarının teşekkül ettiği bir mevkide uzun yıllar boyunca yattı. Böylece etrafında şeffaf ve su renginde akik meydana geldi, sonrasında bulunduğunda, sanki tabiatın maharetiyle işlenmiş gibi o İlham Perilerini ve Apollon’u tasvir ediyordu, oysa akik zaten kıymetli bir taştı. Nitekim başaklar ve ağaçlara yapışan yosunlar zamanın akışıyla akiğe dönüşüyorsa, ki benim buğdaydan yeni düşmüş diyebileceğiniz beş başaklı bir akiğim vardı, yine de taştılar, hatta kıymetli taştılar, nitekim yosunun da azımsanmayacak bir kısmı mevcuttu, resmedilmiş o yumuşak taşın akiğe dönüşmesi ne kadar daha kolay olmuştur.

Bu sebeple, şayet bir kimse akiklerin bulunduğu mevkileri, bilhassa da şeffaf olanların meydana geldiği yerleri gözetecek olursa, zira bu zaruridir, madenden mamul, gök mavisi ve altın rengi gibi kalıcı boyalarla yapılmış bir resmi gömsün, bilhassa da az miktarda zeytinyağı ile kıvama getirilmiş Fenike mumu (cera punica) yahut başka bir kalıcı lakin şeffaf merhemle işi sıvasın, tıpkı bizde sıvı vernik dedikleri ve tamamlanmış daha kıymetli resimlere sürülmesi adet olan şey gibi, böylece resmedilmiş bir akik doğacaktır.

Lakin diyeceksin ki, böylesi küçük bir sanatla hazırlanabilseydi resmedilmiş bu akik pek bol olurdu, fakat fark etmiyorsun ki evvelemirde akiklerin teşekkül ettiği yere gömülmesi gerekir, etrafını saran akiğin ise parlak ve şeffaf olması, sonra resim heba olmadan birkaç yıl zarfında kıymetli taşa dönüşmesi, suretin silinmemesi için harici bir nemle evvelce çözünmemesi, nihayetinde tamamlanmış olarak topraktan çıkarılması icap eder.

Zira hiç kimsenin asla avlayamadığı ne kadar çok balık, korularda hiçbir kimsenin tutamadığı ve kendi tabii yurtlarında kendiliğinden ölüp giden ne kadar çok yabani hayvan ve kuş varsa, doğdukları yerlerde gizlenip hiçbir vakit gün ışığına çıkmayan, bilakis ilk anaları olan toprağa, vaktiyle orada kaynaştıkları gibi yaşlılıkla tekrar geri dönen o kadar çok kıymetli taş olduğunu kabul et.

Akik çeşitliliğiyle asil sayılsa da az parıldadığı için kıymetli taşlar arasında nadiren yüksek bir kıymet bulur.

Krizolit (chrysolithus) ise değerce akikten çok daha asildir, hakiki topazusa krizolit dedikleri gibi, bizimkiler de buna topazus derler. Nitekim Plinius, krizolitin altın renginde ışıldayan kıymetli bir taş olduğunu söyler, bunlar bizim alelade topazusumuz hakkında da doğrudur, zira Cermen topazusu, soğuk kuşak altında bulunan diğer pek çok kıymetli taş gibi daha yumuşaktır, çünkü sıcaklık o özsuyu o denli inceltemez ve böylece kıymetli taşı o denli sertleştiremez, nitekim söylediğim gibi sertliğin sebebi, en küçük cüzler birbiriyle karıştığında hâsıl olan kusursuz katılaşmadır (concretio), yine de Plinius o krizolitten değil, şark krizolitinden bahseder ki onun gayet sert olduğu ve sertlik bakımından safirden pek az geri kaldığı yahut hiç kalmadığı aşikârdır. İşte bu sebepten ötürü ben krizolit üzerine, ismimin ve ön adımın ilk harfiyle birlikte kendi suretimin kazınmasını emrettim.

Suretin bütününü nakletmek birçok nedenden ötürü pek müşkül olduğundan, yüzün yarısının kazınmasını emrettim.

Zira ilkin, bütünü yarıya kıyas edilirse emek iki katına çıkar, bütün yüzü kazıyan ise her iki tarafı da şekillendirmeye mecbur kalır.

Buna ek olarak, bütün yüzü kazıyan kimse, kısımların birbirine benzerliğini sunmak zorundadır,

Yedinci Kitap

gözler önüne sermek zorunda kalır, bu tür bir tasvirde, başka türlü gizli kalabilecek en küçük bir kusur dahi ekseriyetle açığa çıkar.

Sağın sola nispeti, konum, kırışıklıklar, çukurlar, büyüklükler, biçimler, suretler ve diğer sayısız husus şayet benzerliği tam manasıyla muhafaza etmezse, eserin kusurunu tırnak ucu kadar bir hatayla dahi olsa hemen belli eder, nitekim taş üzerine bütün bir çehreyi oyanlar, hakikati olduğu gibi aksettirmek mecburiyetindedir, oysa yüzün yarısını çevirerek işleyenler, bakış açısının benzerliği sayesinde bundan azımsanmayacak derecede fayda sağlarlar.

Zira bir kimseye yandan bakıldığında ve bu eğik açının kendisi epeyce bir çeşitlilik arz ettiğinde, bu minvalde görülen çehrenin kâh şu kâh bu sureti andırması vaki olur. Bu sebeple yandan tasvir belirli bir serbestlik dairesinde vücut bulur, oysa bütün bir çehrenin tasvirinde, hakiki suretin nakşedilmesi icap ettiğinde iş tek bir noktaya dayanır, oysa bariz bir niceliği elde etmek, neredeyse yalnızca zihinde var olan ve bölünmeden mahrum bulunan şeyi elde etmekten daha kolaydır, nitekim insanın bütün simasının tasvirinden ibaret olan hakiki sureti de tam böyledir. Heykel yontan yahut resim yapan kimseler, sureti evvelemirde zihinlerinde kavramalı, böylece ilkin bir ilk örnek (typus) tasarlamalı, ardından o zihindeyken çizgileri daha ince bir dikkatle çekmelidir. Zira kısımların birbiriyle olan öyle bir tenasübü gizlidir ki, şayet bunu zihnen kavramayıp sadece gözlerin yardımına dayanarak ikmale kalkışırsan, emeğini boş yere zayi etmiş olursun.

Yüzün yarısını dahi yalnızca tam profilden tasvir etmek doğru değildir, zira kimse bir insana öyle bakmaz, bilakis başı her iki duruşun arasına gelecek şekilde pek az eğerek bakar. Dahası, kabartma oymak (sculpere), çukur kazımaktan (caelare) fersah fersah daha kolaydır, burada kazımaktan kastım, mühür için kullanılan değerli taşlarda adet olduğu üzere oyuk bir suret meydana getirmektir, kabartma oymaktan kastım ise heykelleri taklit ettiğimiz ve sureti hükümdarların resimleriyle mühürlenen sikkelerdeki gibi dışa doğru çıkıntılı kıldığımız ameliyedir.

Zira suret her ikisinde de daima sabit olmakla birlikte, kabartma oymada yüzeyin üzerinde çıkıntı yapan kısımdan yavaş yavaş eksiltme yapılır ve şayet fazlaca bir çıkıntı kalırsa, onu yontup alma imkânı her daim mevcuttur, oysa çukur kazımada hakiki sureti balmumunda görmek zaruri olduğundan, çıkıntı yapan kısım değerli taştaki oyuk büyütüldükçe lüzumundan fazla geniş yahut derin hale gelir, bu ise bütün eseri tamamen bozmadıkça tashih edilemez, zira diğerinde söylediğim gibi yontup almak suretiyle kusur pek kolay düzeltildiği halde, burada oyuğu doldurmak icap eder ki bu hiçbir sanatla katiyen mümkün değildir. Kabartma oyanlar aynı zamanda hem amel eder hem seyrederler, oysa çukur kazıyanlar gördükleri şeyi işlemezler, bilakis işlerken göremezler, gördüklerinde ise işleyemezler. Çukur kazıma sanatında en müşkül olan husus da şudur ki, sağ kısımları solla, sol kısımları da sağla karşılamak icap eder, oysa kabartma oyduğunda sağ yine sağ, sol yine sol olarak kalır.

İşte bunca sebepten ötürü, bir kimsenin bütün bir çehresini çukur kazıma usulüyle hakkıyla işlemek fevkalade nadir görülen bir iştir, bundan ötürü ben dahi, daha evvel söylediğim gibi, ismimin ve unvanımın ilk harfleriyle birlikte krizolit (chrysolithus) taşına yalnızca yarım çehrenin kazınmasına rıza gösterdim, bu taşı son derece sert olduğu, bu sayede ebedi bir eser sunacağı ve azımsanmayacak bir parlaklığa sahip bulunduğu için seçtim, ne var ki krizolit, cevherini bozan birtakım siyah lekelerden ari olarak pek nadir bulunur, bunun haricinde alelade olmayan bir taştır. Tene temas edecek şekilde taşındığında şehveti akıl almaz derecede dizginlediğine inanılmıştır.

Albertus, kaynar suya atıldığında onun hararetini dindirdiğini yazar ki bunun zerrece doğru olduğuna inanmıyorum, lakin o, bu kabilden meselelerde adet olduğu üzere pek çok masal uydurur, yine de değerli taşlar ve madenler hakkında bizzat tecrübe ettiğini söylediği bazı şeyleri kendi yerinde naklettik ve nakledeceğiz, zira kendisi yalancı bir kimse değildi, fakat bu gibi şeylerin ardına düşen yahut bunları kaleme alanların adeti olduğu veçhile fazlasıyla safdildi. Kaldı ki bu taşın muazzam bir soğukluğa sahip olduğunu düşünmekteyim, zira hummalı kimselerin dilinin altına konulduğunda susuzluğu teskin etmesi buna delildir, bu hassa billur ve diğer pek çok taş için de müşterek olmakla birlikte, onda bu derece aşikâr değildir.

Neticede bugün bizim topaz dediğimiz taş, kadimlerin krizolit dediği taştır, aksi bir kıyasla, bugün krizolit olarak adlandırdığımız taş ise kadimlerin hakiki topazıdır. Nitekim Plinius, topazın yeşilimsi bir taş olduğunu, yumuşaklığı sebebiyle değerli taşlar arasında sadece onun eğeyle parlatıldığını ve törpü kabul ettiğini söyler, bunların tamamı bizim krizolit dediğimiz taş için fevkalade doğrudur, zira törpü kabul eder, safi olmayıp yeşilimsi bir altın rengindedir ve yumuşaklığı hasebiyle onu kalaylı çarkla parlatırlar, cilasını da kendiliğinden kaybeder, öyle ki her ne kadar güzel olsa da, bu yüzden kimse onu takınmaya tenezzül etmez, ona peridot (piradotus) derler ve kuyumcular arasında tek bir peridota sahip olmanın dahi fazla olduğuna dair bir darbımesel doğmuştur, zira yumuşaklığı sebebiyle asla alıcı bulmaz, yine de onun içilen on beş habbesinin kara sevdaya (melancholia) tutulanlara derhal şifa sunduğunu bizzat tecrübe ettim. Fakat topaz ve krizolit bahsinden çıkmadan evvel, şu hususa da dikkat etmek icap eder ki, bazı taşlar balmumunu tutar, bazıları ise hiçbir surette tutmaz, bunlar arasında en mükemmeli sarda (sarda) taşıdır, zira krizolit dahi bu kusurdan büsbütün beri değildir. Böylece mevzuya dönecek olursak,

Sarda kırmızı renkli bir taştır, bunun daha açık ve daha az kırmızı olan nevine karnelyan (carneolus), harf tebdiliyle korneol denir, dip kısmında oniks (onyx) bulunduğunda ise sardoniks (sardonyx) tesmiye edilir, nitekim benim sahip olduğum taş da böyledir, dibinde oniks, üst kısmında ise sarda görülür, zira söylediğimiz üzere sarda ekseriyetle oniksten neşet eder.

Sarda, karnelyan ve sardoniks üç sebepten ötürü mühürler için son derece elverişlidir, birincisi balmumunu tutmamasıdır, ikincisi kolayca kazınabilmesidir, zira hem kıvamlı hem de mutedil bir sertliktedir,

üçüncüsü ise nem ile kolay kolay matlaşmamasıdır. Oniks ise yumuşak bir taştır, tırnağa benzerliğinden ötürü bu adla anılmıştır. Pek çok türü vardır, kalkedon (chalcedonium) taşındığı Bitinya şehrinin adıyla anılır, renk ve şeffaflık bakımından tırnağa pek benzer.

Albertus, bu taş boyna asıldığında bedenin bütün kuvvetlerini pekiştirdiğinin tecrübe edildiğini nakleder ki bu hiç de akıldışı değildir, zira soğukluğuyla ruhları sıkıştırıp birleştirir, ziyası ve mutedil hararetiyle de onları kuvvetlendirir. En kıymetlisi olan gök mavisi türü bu cinstendir ve ben bunu yalnızca bir defa gördüm.

Bir diğer cins ise mavidir, üst kısmı solgun ve donuktur, alt kısmı ise siyahtır, buna nikolo (nicolus) denir, taşıyanı kederli ve cüretkâr kılar, korkunç rüyalarla huzursuz eder, zira ruhları öyle bir sıkıştırır ki hüzün ve kargaşa husule getirir. Üçüncü cinsi ise üstte pas renginde, altta siyah, ortada ise beyazdır, ekseriyetle göz (oculus) diye tesmiye edilir.

Şayet oniksten iki parça birbirine sürtülecek olursa, neredeyse tahammül edilemeyecek derecede büyük bir hararet peyda eder.

Nitekim ondan koca koca parçalar bulunur, öyle ki bir değerli taştan ziyade bir mermer nevini andırır, zira Roma'da, Aziz Petrus mabedinde bu taştan yapılmış altı adet sütuncuk vardır.

Köln'de (Colonia Agrippina) bugüne değin muhafaza edilen bir karıştan daha geniş bir oniks mevcuttur ki, vaktiyle Albertus'un, şimdilerde ise Agricola'nın naklettiğine göre, beyaz damarlar onu öyle bir şekilde ayırır ki iki gencin başını resmeder, siyah damarlar ise birinin başının tepesinden inip diğerinin alt kısmına doğru alçalan bir yılanı tasvir eder.

Gençlerden birinin çenesinde de siyah sakallı bir Habeşli başının sureti görünür, taşın geri kalanı ise, bu taşlarda ekseriyetle vaki olduğu üzere, tırnak rengini aksettirir. Fakat bir kimse, değerli taşlarda ve madenlerdeki bu şekillerin nereden neşet ettiği hususunda haklı olarak şüpheye düşebilir, zira aşağıda zikredeceğimiz veçhile, aynı cinsten pek çok taş aynı şekilleri muhafaza ettiğine göre, her suretin tesadüfen meydana geldiğine inanmak doğru değildir.

Binaenaleyh benim kanaatime göre, iki türlü şekil ve suret olduğunu söylemek gerekir, birincisi daima aynı taşlarda görülen surettir, bu da tıpkı nebatatta yaprakların ve meyvelerin adedini ve nizamını muhafaza eden tabiatın kendisinden kaynaklanır, bu şekil türünün bir tesiri vardır ve bir manaya delalet eder. Bu kabilden bir şekil cinsi, tepesi kesik bir koni biçiminde olan siyah bir taşta bulunmuştur, bu taş üst kısmında sanki resmedilmişçesine son derece güzel nakşolunmuş bir yılan ihtiva etmekteydi, alt kısmı daha solgundu, fakat hiçbir yeri şeffaf değildi.

Bu taşı Albertus'a hediye eden zat, Svabya dağları arasında yer alan bir çayırda bulunduğu vakit, taşın üzerine beş yüzden fazla yılanın toplanmış olduğunu, altında gizlendiği yılanlar itlaf edilince hükümdarın askerleri tarafından taşa temas etmekte olan en büyük bir yılanın başıyla birlikte oradan kaldırılıp eve getirildiğini teyit etmiştir.

Dolayısıyla bu taşa, yılanları kendine çeken bir gücün tabiat tarafından bahşedildiğine hükmedilmelidir.

Fakat Verona arazisinde bulunan taşları da görmek gerekir, Leone Battista Alberti’nin aktardığı üzere bu taşlarda Süleyman Mührü’nün sureti eksiksiz biçimde resmedilmiş olarak bulunuyordu, tabiat gaye güderek iş gördüğünden bunlar tesadüfen değil böyle nakşolunmuştur ve bundan ötürü içlerinde kendilerine mahsus bir kudret barındırırlar.

Aynı taşlarda her daim bulunmayıp nadiren rastlanan şekiller ise, tıpkı bulutlarda olduğu gibi tesadüfen meydana gelir ve hiçbir tesire sahip değildir, Freiberg’de bulunan maymun suretli Alabanda taşında (Alabandicus lapis) ve aynı cinsten olup üzerinde dört çizginin çevrelediği kırmızı bir kalkan bulunan taşta olduğu gibi, bu çizgilerin birincisi ve üçüncüsü beyaz, ikincisi ve dördüncüsü kırmızıydı, Annaberg’deki bir başka Alabanda taşı ise haç biçimindeydi, fakat bu bir suretten ziyade bir biçimdi. Hercynia ormanının bitümlü taşları arasında, altın sarısı lekelerin dağılımıyla deniz pisi balığı, semender, horoz, piskopos, sakallı adam ve kollarında oğlunu taşıyan Kutsal Bakire Meryem gibi muhtelif suretleri yansıtan pirit (pyrites) bulunur.

Akiklerin (achates) yansıttığını söylediğimiz suretler de işte bu cinstendir.

Fakat kristalin (crystallus) neden altı yüzeyi olduğunu, zira bundan daha fazla yahut daha azına pek nadir rastlandığını şimdi açıklamak gerekir.

Bunun sebebi, arı peteklerinin diğerleriyle çevrelenmesi ve bu yüzden altıgen olması gibi, kristal parçalarının da diğer parçalarla çevrelenmesidir. Lakin bir küre altı benzer küreyle değil on dört benzer küreyle çevrelendiği halde, diğerleriyle çevrelenen şeylerin neden altıgen biçimli olduğu sorulabilir. O halde bu kudreti cismin tabiatına atfetmek daha doğru olacaktır, zira doğru çizgili yüzeylerle çevrelenen her cisim uzunluk, genişlik ve derinlikle ayrışır, bu da karşılıklı altı yüzeyden meydana gelir, bu sebeple kristal ve beril (berillus) gibi bu cinsin diğer kıymetli taşları altı yüzeye sahiptir. Tabiat bunu, dediğim gibi, neşvünema sebebiyle böyle tertip etmiştir, nitekim bitkiler bahsinde bunu zikredeceğiz.

Zira diğer dünyanın Küba adasında, sırf tabiatın bir lütfu olarak tastamam küre biçimli taşlar bolca bulunur, fakat bunlardaki fayda daha müphem olup o kadar kati değildir. Lakin kristal sulu bir maddeden meydana gelir, bundan ötürü ateşte pek kolay erir ve derhal cama dönüşür. Benzer bir muhakemeyle, onun buzdan değil kendi cinsinden bir nemden hasıl olduğunu söylemek gerekir, nitekim dağlarda asılı duran buz yere düştüğünde ateşle ısınıp erir, oysa kristal dört bir yanı ateşle sarılmadıkça, devamlı rüzgâr ve alevle sıkıştırılmadıkça erimez.

Dağların en yüksek zirvelerinden dışarı doğru sarkması, bu şekilde meydana geldiğinden veya vaktiyle buz olduğundan ileri gelmez, bilakis toprak ve daha yumuşak taşlar yağmurlar, rüzgârlar ve eriyen kar sebebiyle akıp gittiğinden ve kaya çıplak kaldığından ötürüdür, bu yüzden taşların arasında ve yerin altında meydana gelen kristal, her ne şekilde tutunursa tutunsun asılı gibi görünür.

Kristalin ucunda nadiren, gövdesinde ise sıklıkla işlenmemiş gümüş (argentum rude) meydana gelir, bu durum onun kusurlarından sayılmayıp bilakis fevkalade meziyetleri arasına konur, nitekim böylece daha güzel ve daha nadide bir mücevher kabul edilir.

Kristalin içinde oluşmuş su ve bu suyun içinde, sudan daha hafif olduğu için suyun hareketiyle zıt yöne doğru sürüklenen ince, siyah bir cisim de gördüm, öyle ki kristal yere bırakıldığında bu cisim kendiliğinden yükseliyordu, latife ederek kristalin içine bir cinin hapsedildiğini söylerdik ve buna inananlar da çıkardı.

Fakat kristal neden pek parlamaz, çünkü yumuşaktır, zira hiçbir yumuşak mücevher parlamaz. Peki yumuşak olan neden parlamaz, çünkü ışınların tamamını yahut ekserisini geri yansıtmaz, bu sebeple en çok parlayan şey o derece şeffaf olamaz, nitekim elmas çok daha fazla parladığından kristal elmastan daha şeffaftır.

Bunun bir diğer sebebi de, yüzey tastamam pürüzsüz olduğunda ışınların bütünüyle aynı açıyla yansıması ve bu yüzden daha kuvvetli hale gelmesidir.

Şayet sert olmazsa yüzey tastamam düz olamaz, bu sebeple ışınlar farklı açılarla düşüp yansıyacak, dağılacak ve engellenecektir.

Kristal beyaz bir mücevher olduğu halde prannium siyah ve şeffaftır, bu da nadir bir keyfiyettir. Bunun kökeninin kristal cinsinden olduğu anlaşılmaktadır ve Saksonya’da bulunur.

Kimi zaman ise kök neredeyse tamamen siyahken üzerine başka mücevherlerin bittiği vaki olur, Kıbrıs’taki akik (sarda) taşının tam manasıyla siyah olmayan yarı şeffaf bir taştan çıkması ve Meissen’deki Wolkenstein’da sümbül taşının (hyacinthus) bu şekilde hasıl olması gibi. Zikrettiğimiz üzere kırmızı, yeşil, gök mavisi ve ametist renginde olanlar da meydana gelir.

Yeşim (nephrites) bir mücevher değildir, lakin geyik derisinin rengini tastamam yansıtan nadir, mat bir taştır, bizim cevahir tezgâhındakiler buna Garatronius der, bunu taşıyan kimseyi yaralanmaktan bütünüyle koruduğuna inanılır.

Ametistte şarap rengi ve letafet vardır, şark menşeli olsa dahi kıymeti pek düşük bir mücevherdir, göbeğe bağlandığında sarhoşluğu menettiğine ve yukarıda söylediğimiz gibi rüyaları harekete geçirdiğine inanılır.

Mercan (corallus) ise bir mücevher değildir, türleri beyaz, kırmızı ve siyahtır, ancak bunların hepsi aynı bitkide müşahede edilir.

Buradan anlaşılacağı üzere bunlar ne yaş ne de nevi bakımından farklılık gösterir, lakin diğer taşlar gibi denizin buharıyla boyanırlar, narindir ve kocayemiş misali denizin dibinde, taşlar ve kayalar arasında neşvünema bulur.

En muteberi kırmızı olanıdır, öyle bir kırmızılıktır ki erguvani renkten adeta ateşten bir parlaklık saçar, midenin tam hizasına asıldığında orayı fevkalade kuvvetlendirir, Albertus bunu Galenos ve İbn Sina’ya atfetmeye gayret eder, latif bir cevhere sahiptir ve denizde katılaşan şeyler arasında en latif olanıdır, bundan ötürü uzuvları kuvvetlendirir ve ruhları dengeler. Bu sebeple, yukarıda olması gerektiğini söylediğimiz evsaftaki mercan kalbi ve dimağı takviye eder, zihne inşirah verir ve sar’a illetine karşı koyar.

Fakat hasılatı pek bol olduğu halde en âlâsına pek nadir rastlanır. Zira bol olan şeyler kolayca ikmal edilir, kolay ikmal edilenlerin ise mükemmel olması mümkün değildir.

Bu yüzden en âlâ olanların nadir bulunması zaruridir. Denizden çıkarıldıktan sonra havayla katılaşıp sertleşir, zira hava onun latif nemini kurutur ve soğuk da cüzlerini birbirine bağlar, lakin yaz ortasında dahi hava vasıtasıyla soğur, zira iç kısımlara nüfuz eden taraf soğuk bir hal alır.

Nitekim havanın seyreldiğinde soğuduğu gösterilmiştir.

Kırmızı, saf ve tıpkı bir yakut (carbunculus) gibi ışıldayan mercanın kendine has vasfı şudur ki, boyna tene değecek şekilde bağlandığında, insan hastalandığında yahut yakında hastalığa tutulacaksa veya henüz hissetmediği bir zehri içmişse, şaşılacak derecede sararır ve parlaklığını yitirir, bunu bir defadan fazla bizzat müşahede ettim.

Bunun sebebi, insana henüz eza vermeyen o buharın, hayret verici bir tecrübeyle mercanın daha narin cevherine halel getirmesidir.

İşte daha asil ve daha yaygın mücevherler bunlardır. Sahtecilik usullerine gelince, bunlar sayıca üçe ayrılır.

Bunların birincisi yaygındır, iki düz kristal levha arasına şeffaf bir tutkalla boya konulur, bunlar birbirine kaynadıktan sonra taş, birleşme yarığı gizlensin diye bir yüzük yuvasına kapatılır, bu usul alelade ve bayağıdır.

Bu tür mücevherlerin bolluğu, hatta ticaret merkezi bizzat bizim şehrimizdir, orada erdem de mücevherlerle aynı muameleyi görür.

En fena ve aldatma hususunda en kurnazca hile ise şehrimizden Zocolino’nun mucidi olduğu sahtekarlıktır, bütün cevahir esnafı onun affı için yalvardığı halde Hükümdar sahte para basmaktan ötürü onu hak ettiği cezaya çarptırmıştır.

İnsanların cibilliyetini görüyorsun, tek bir loncadan hareketle kalabalığın ahvalini anla, şayet onların hoşuna gitmiyorsam bundan utanç yahut pişmanlık duymaktan ziyade, bu ahlaktaki insanların nefretine mazhar olduğum için memnuniyet duyarım. İşte o meşhur zat, yakut yerine yakuttan, zümrüt yerine zümrütten hakiki taştan mamul, inceliği ve renginin solukluğu sebebiyle kıymetsiz fakat parlak bir levha alırdı, dediğim gibi bunlardan ve bu tabiatta insanlardan pek bol miktarda vardı ve daima olacaktır, bunun altına kristalden aynı ebatta ve kalın bir parça koyar, araya yakut için parlak kırmızı, zümrüt için yeşil, safir için gök mavisi gibi kendine mahsus bir renk yerleştirerek olabildiğince ince bir tutkalla yapıştırırdı ve yarık gizlensin, hile şüphesi ortadan kalksın diye etrafını altınla kapatırdı. Zira daha muteber şehirlerde sahte bir mücevherin altınla kapatılması yasaklanmıştı. Bu hilede satıcının itibarından başka hiçbir eksiğe rastlanmaz.

Yarık altınla örtülüp gizlenir, inceliği sebebiyle alttaki renk onu göz alıcı kılar, en üst yüzey ise aynı cinsten olduğu için hakiki mücevherin kendine has parlaklığını verir. Böylece bu harikulade sanatkâr, cevahir esnafının bizzat kendisini dahi cezasızca kandırırdı.

Nihayet hilesi anlaşılınca kaçarak canını kurtarmaya baktı, daha soylu kentlerin tamamından sürgün cezasına çarptırıldı ve böylece pek az bir altın miktarı uğruna kentimizin şerefini her yerde ayaklar altına aldı, ne var ki küçümsenecek bir haydutluk da değildi bu, zira taç damgalı üç altın değerindeki bir kıymetli taş, sıklıkla üç yüze, hatta çok daha fazlasına satılıyordu.

Böylece hilesi anlaşılıp, ölçüsüz ve emeksiz kazanç yolu tükenince, sahte para basma şeklindeki o meşhur buluşa yöneldi ve bu yüzden cezalandırıldı. Kıymetli taşları sahteleştirmenin üçüncü yolu ise çok daha asil ve daha az kınanmıştır, zira burada sanat tabiatla güreşmektedir.

Kıymetli Taşların Değişimi

Kıymetli taş ateşin yardımıyla başka bir taşa dönüştürülür. Berrak lakin rengi solgun bir safir (sapphirus) altınla birleştirilir, eriyinceye kadar azar azar ateş verilir, altın üç ya da dört saat kaynatılır, ardından taş çıkarılır ve yavaş yavaş soğumaya bırakılır, böylece bir elmas (adamas) elde edersin, çünkü taş sertliğini korur ve törpü işlemez, mavi renkten ne varsa tamamen yok olur. Bu nedenle rengi en solgun safirleri ararız, zira bunlar hem daha ucuzdur hem de elmasa daha hızlı dönüşür ve daha kusursuz bir başkalaşım geçirirler. Bunu ilk bulan kişi, çok kısa bir sürede fazlasıyla zenginleşmiştir.

Daha sonra mesele açığa çıkmış olsa da, bu sanatta hâlâ kazanç payı kalmıştır, zira safirin sertliği sebebiyle taş fevkalade parlamaktadır.

Daha değersiz ve daha yumuşak bir taş olan akuamarin ile güzel elmaslar yapanlar da vardır. Safiri altınla kaynatmayıp, kille sararak tek başına ateşe koyanlar da bulunur ve iş aynı şekilde başarıya ulaşır.

Yine de soğuk taşın etrafının ateşle azar azar kuşatılmasına ve ameliyat tamamlandığında ateşin söndürülmesiyle taşın yavaşça soğumaya bırakılmasına dikkat edilmelidir, nitekim mavi renkten geriye en ufak bir iz kalmışsa, taşı ateşten çekip çıkarmak asla güvenli bir zenginleşme yolu değildir.

Zümrüt Nasıl Yapılır

Zümrüt (smaragdus) daha zahmetli bir emekle üretilir. Kristal son derece ince bir şekilde öğütülür, buna fırınlanmış bakır pası (marziacocta) ve en parlak cinsten bakır pası (aerugo) yahut kurtçuk şeklinde olanı eklenir, ham tuğla oyulur, bu üç madde içine konur ve tuğla fırınında diğerlerinin arasında işaretlenerek altı kez pişirilir, ardından oradan zümrüde benzer bir kütle çıkarılır, kesilir, parlatılır, yine de bu bir camdır lakin öylesine zariftir ki, bunu ilk keşfedenler (zira bu yeni bir buluştur ve son on yıl içinde ortaya çıkmıştır) büyük parçalarla haddinden fazla hızlı zenginleşmek isteyip, bolluğu ve büyüklüğü yüzünden şüphe uyandırmasalar idi, hile günümüzde dahi gizli kalabilir ve mucitlerine akıl almaz büyüklükte kazanç sağlayabilirdi, gerçi kazançsız da kalmadılar, altStationla çevrelendiklerinde parlaklıklarıyla doğal olanları gölgede bırakan öylesine güzellerini bizzat gördüm.

Hiç hava kabarcığı içermezlerse en iyi netice alınır, zira kabarcıklar onun cam olduğunu ele verir ve taşı kusurlu kılar, nitekim törpü dokunur, çünkü nihayetinde camdır.

Camın Niteliği

Zira kurşun buharına maruz kalan her taş cama dönüşür, bilhassa ince toz haline getirildiğinde bu daha da geçerlidir. Dahası, fırınlanmış bakır pasının kurşun ihtiva ettiği aşikârdır.

Fırınlanmış Bakır Pasının Bileşimi

Fırınlanmış bakır pası, sofra tuzu, şap ve kum ile kireç haline getirilmiş siyah yahut beyaz kurşundan oluşur, çömlek kaplar buna batırılır ve fırınlara yerleştirildiklerinde camın parlaklığını ve aynı zamanda sertliğini kazanırlar, bu sayede içlerindeki nemi emmezler veya dışarı sızdırmazlar. Bu durum, sırf toprağından ötürü kendiliğinden farklı olan Almanya'daki bazı çömleklerde fevkalade netice verir.

Henüz Keşfedilmemiş En Faydalı Dönüşüm

Böylece taşlar, fırınlanmış bakır pası ve kurşun buharı sayesinde cama dönüşür ve o vakit rengi alırlar, tek başına ateşle ise taş olmaktan çıkmazlar, sadece rengi kaybeder veya alırlar.

Eğer taşın rengi almasını ve yumuşamasını sağlayacak, lakin cama dönüşecek kadar da ileri gitmeyecek bir ara vasıta bulunursa, o takdirde en büyük kazanç elde edilecektir. O halde taşı kurşundan daha az, tek başına ateşten ise daha fazla yumuşatacak bir yol gereklidir, zira safir yakuttan (carbunculus) daha sert olduğundan yakuta dönüşebilecektir, şayet yeşil renk eklenerek daha da yumuşak hale getirilirse zümrüte dönüşebilir, aynı şekilde yakut da zümrüte dönüşebilir, zira yakut safirden hayli yumuşak olsa da zümrütten çok daha serttir. Mucidini zengin kılacak bu kabil pek çok imkân şüphesiz mevcuttur ve gizli kalmaktadır, çünkü uç noktaların bulunduğu yerde bir orta noktanın bulunması da zaruridir. Fırınlanmış bakır pası ve kristalden yapılan cam cinsleri arasında, kırmızı renk eklenirse yakut, mavi eklenirse safir meydana gelir, lakin hepsi zümrütten daha değersizdir, çünkü zümrüdü taklit eden cama kıyasla bu taşların tabiatından daha uzaktırlar, nitekim yukarıda belirttiğimiz üzere zümrütten daha sert olmayan hiçbir kıymetli taş yoktur, bu sebeple sadece zümrüdü taklit etmeye çalışırlar, çünkü zümrüdün aşırı yumuşaklığı sebebiyle yalnızca cam ona benzetilebilir, yine de bu taşlar da sahte zümrüt gibi tuğla içinde fırınlanır.

Lakin bazılarının, pişmiş tuğlaların fırına konulmadan önceki hallerinden daha ağır olduğunu söylemesi şaşırtıcıdır.

Tuğlanın Pişirilirken Ağırlık Kazanmasının Sebebi

Bunun sebebi şu olabilir, tuğlalar yapıldıklarında Güneş altında kurutulurlar ve içlerine azımsanmayacak miktarda hava çekerler, içeride gizlenen bu hava, taşı ateşten geçmiş ve ağırlıkla bir araya toplanmış haline kıyasla çok daha hafif kılar, nem tükenmiş olsa bile tuğlayı daha ağır hale getiren budur. Haddinden fazla pişirilen tuğlalar demir rengini andırır, dolayısıyla ağırlığın ve rengin sebebi aynı olabilir, yani madde miktarına nispetle hacmin küçülmesidir, bu hacim küçülmesi ise şiddetle sıkışmaktan ve içinde madeni bir öz barındıran toprağın erimesinden kaynaklanır, bu yüzden gereğinden fazla pişirilen tuğlalar neredeyse daima bükülür ve eğrilir.

Asıl konumuza dönecek olursak, sanat yalnızca sahte kıymetli taşlar değil, aynı zamanda taşlar ve bileği taşları da imal eder.

Yapay Bileği Taşları

Öncelikle zımpara taşından (smiris), kıymetli taşları aşındıran bileği taşları yapılır, geodesten geodes, diğer bileği taşlarından da kendi cinsinden bileği taşları yapılır, bunlardan bir şey üretilmek istendiğinde her biri ince bir şekilde öğütülür, yumurta akı, keten tohumu yağı ve ardıç reçinesi ile yoğrulur ve kum altında kurutulur.

Mozaik Döşeme

Konstantinopolis'teki Ayasofya'da, Venedik'teki Aziz Markus'ta ve Floransa'daki Vaftizci Aziz Yahya tapınaklarında olduğu gibi mabetlerin zeminlerini insan, yaban hayvanı ve ağaç figürleriyle süsleyen mozaik döşeme (lithostrotos) ya da Milano'daki Aziz Laurentius tapınağında olduğu gibi duvar kaplamaları yapılır, bunlar tasvirleri sadece biçim olarak değil renk olarak da yansıtsın diye, beyaz, kırmızı, mavi, yeşil ve siyah muhtelif renklerdeki taş parçalarının birbirine kuvvetli bir yapıştırıcı ile tutturulmasıyla meydana getirilir.

Bozulmayan Harç

Bu iş için kireç ile domuz yağından ya da zift veya yumurta akından dayanıklı bir harç (maltha) yapılır, bu harç bilhassa suya mukavemet eder, bu sebeple su nakletmeye yarayan kanallar da bununla birleştirilir.

Aynı amaca yönelik mükemmel bir diğeri ise kireç, yumurta akı, yağ, demir talaşı ve deniz salyangozu kabuklarından oluşur, kanalların kendileri ise köknar, kızılağaç, çam veya yaban çamı kerestesinden yapılır, nitekim bu ağaçlar oldukça yağlı ve sıcak bir neme sahiptir, bu sayede suların tahribatına azami derecede direnirler. Kurşundan da yapılırlar, fakat en iyileri ve ebedi olanları tunçtandır.

Ateşin gereğinden fazla yaktığı odun kömürü, tunç, kükürt gibi her şeyin, suyun içinde binlerce yıl kalsalar bile su tarafından asla bozulmayacağı bir kural olarak kabul edilebilir.

Lakin taşları ya da mermer parçalarını birbirine tutturmak için mermer tozu ile yumurta akından veya ziftten hazırlanan harç kâfidir.

O halde bazılarının sularda neden bozulmadan kaldığı ve bunların neler olduğu, bazılarının ise yoğunlukları sebebiyle suların tahribatına asla maruz kalmadığı, lakin yine de kabuklarının bozulduğu aşikârdır.

Fakat bunları bir kenara bırakıp kıymetli taşların bahsine dönüyorum, yerin altında, sularda yahut taşların arasında katılaşan taşlar hakkında yeterince söz söylendiğinden, şimdi hayvanlarda hâsıl olanlardan bahsetmek icap eder.

Taşların Hayvanlarda Neden Nadir Bulunduğu

Horozun kursağındaki alectorius taşından bahsettikleri gibi hayvanlarda hakiki taşlar bulunabilse de, bugüne değin herhangi bir hayvanın bedeninden çıkarılmış hakiki bir kıymetli taş görmedim. Zira soğuktan katılaştıkları için bunların hepten nadir olması gerekir.

Kıymetli taşların soğuktan katılaştığının delili şudur, evvela taşların arasında ve son derece soğuk mahallerde meydana gelirler. İkincisi, soğuk sayesinde muhafaza edilirler, sıcaktan ise zayıflar ve bozulurlar, sucul cevher de buzda olduğu gibi ancak donarak parlar, tüm kıymetli taşlar da parıldar, pek çoğu da şeffaftır. Hatta ateşte elmas gibi delinebilecek kadar yumuşarlar, diğerleri daha da fazla yumuşar, bazıları ise erir, yakut pek güçlükle yumuşar ve erir, kristal ise kolayca erir. Geriye kalan deliller eksik olsa dahi, dokunmanın kendisi bütün taşların soğuk tabiatlı olduğunun şüphe götürmez bir kanıtıdır.

Şayet taşlar soğuk ile katılaşıyorsa, daha sert olan mücevherler ise daha büyük bir soğuk ile pekişiyorsa, hiçbir şeyin son derece soğuk olamayacağı canlı bedenlerinde mücevherlerin hasıl olmamasına şaşmamak gerekir.

Yine de bildiğim kadarıyla bunlar arasında en kıymetlisi, birtakım yuvarlak kabuklardan meydana gelen incidir (margarita).

Daha asil olanlar yuvarlak deniz kabuklularından doğar, fakat bunlar daha az yuvarlaktır, değersiz diğer yuvarlaklar ise sanki aksi bir düzenle yassı kabuklulardan neşet eder. Her iki deniz kabuklusu cinsi de yivlidir ve denizin dibinde ömür sürer. Binaenaleyh bunların göğün çiyinden gebe kaldığı rivayeti bir masaldan ibarettir.

Değersiz inci cinsi, Nacaron denen varlıklardan meydana gelir, nitekim uzun istiridyelere yahut daha doğru bir ifadeyle yivli oldukları için deniz kabuklularına böyle derler. İnci pek çabuk yaşlanır, bu cihetle taşlara benzemez.

Kuzey Hint Denizi bunları Cubagua Adası civarından, güney denizi ise Terarequi yakınlarından çıkarır, başka pek çok mahalde de hasıl olurlar. En yüksek makbullüğü beyazlığında, parlaklığında ve yuvarlaklığındadır.

Britanya yakınlarındaki istiridye kabuklarında da bulunur, lakin Hint Denizi’nde daha boldur. Tek bir muhafazada pek çok inci yer alır, bilhassa da gayet küçük olanları, bu sebeple bunların bolluğu akıl almaz derecededir, büyük olanları ise nadirdir. Kusursuz ve iri olanları fevkalade seyrektir, kanı temizlerler ve latif bir cevhere sahiptirler. Lakin renkleri yalancı opal (pseudoopalus) gibidir, zira bakış açısına göre suret değiştirir.

Bunun sebebi daha önce izah edilmişti, zira inciler kabuklardan mürekkeptir, bunların bir yüzü cilalı, diğer yüzü ise kabadır.

Bu hususu tecrübe etmek istersen, birçok aynayı aynı tertiple yan yana getir, öyle ki birinin parlak yüzeyi diğerinin kaba yüzünü örtsün.

Şayet bunları pek ufak ve gayet ince tasavvur edersen, öyle ki bölünmemiş yahut alacalı değil, yalnızca pürüzlü tek bir cisim teşkil etsinler, nihayetinde bakış nispetinin rengi ve parlaklığı ne sebeple tebdil eylediğini idrak edersin.

Bununla birlikte incinin rengi ekseriyetle beyaz, parlak ve hafifçe esmerdir, bu vasfı kendi kabuklarından ödünç alır. Bu hal, Hindistan’ın gönderdiği rivayet edilen salyangoz kabuklarına hiç de benzemez değildir.

Renkleri, suretleri ve cevherleri hakkında kelam edebilirim, zira bunları defalarca müşahede ettim, fakat oradan nasıl geldiklerini kâfi derecede anlatamam. Sureti, yüksek bir kıçı bulunan üç çepreli kadırgaya benzer, içinde bir başka kapçık bulunur, tabiatın icat ettiği bir kadeh dersin, zira bizzat gördüğümün cesameti bir kotyle alacak kadar büyüktü.

Doğrusu fevkalade zarif kullanımlı ve pek güzel suretli bir nesnedir. İşte bu, sümüklü böceğin kabuğudur ve inci kabuklarına son derece benzer.

Lakin bizim sümüklü böcek kabuklarımızdan ne kadar daha asilse, Hint havası, toprağı ve suyu da bizim unsurlarımızdan o kadar üstündür, zira asırların akışı içinde nesneler daha mükemmel bir hale gelir.

Kimilerinin kurbağa taşı (chelonites) tesmiye ettiği boraks taşı (borax), rivayete göre yaşlı ve iri bir kara kurbağasının başında bulunur.

Brasavola bu hayvanın başında böyle bir şey bulduğunu, lakin bunun bir taştan ziyade kemik olduğunu nakleder. İki türlüdür, biri oyuk olup kemiğe pek benzer, rengi solgun esmerdir, diğeri ise kemiğin içinde taş ihtiva eder, lakin Brasavola’nın naklettiği vechile bu kafa kemiğidir ve toprakla beslendiği için zamanla katılaşır.

Fakat havassını bilmem, taş illetine (calculus) karşı şifalı olduğuna inanılır, ben ise taş teşekkülünü menedip etmediği hususunda şüpheliyim, lakin büsbütün engelleyemez ve her biri kâfi gelmez, yine de bir nebze geciktirip geciktirmediği şüpheye şayandır.

Kabukla örtülü olmayan sümüklü böceğin başında sümüklü böcek taşı (lapis limacius) teşekkül eder.

Bunu bizzat gösterebileceğim vechile, renginin beyaz ve yüzeyinin pürüzlü olması icap eder, zira suvi cevherden soğuk vasıtasıyla pıhtılaşmıştır ve ufak bir hayvanda bulunduğundan ötürü bizzat kendisi de küçüktür. Dört günde bir nöbet tutturan hummaya müptela olanlara bağlandığında azımsanmayacak fayda sağladığına inanılır.

Ufak bir balık olan levreğin başı büyük olduğundan, içinde iki adet beyaz, yassı, uzunca ve bir tarafı sanki dişli taş bulunduğu kabul edilir, bunların mesane taşı illetine şifa bahşettiğine inanılmıştır.

Hayvanlarda taşlar iki surette hasıl olur, biri soğuk ile, nitekim sümüklü böcekte, levrekte, yengeçlerde, kara kurbağasında ve anlatıldığına göre Hint kaplumbağalarında böyledir. Diğeri ise hararet iledir, nitekim boğaların safra kesesinde sıkça, insanlarınkinde ise bazen vaki olur, zira birkaç sene evvel cüzzam denen türden uyuza müptela bir adamın safra kesesinde taş bulunmuştur.

Keza mesanede ve böbreklerde de onların büyük azabına sebep olarak hasıl olur, hatta bende dahi bir öküzün akciğerinde teşekkül etmiş, pürüzsüz ve kül renginde bir taş mevcuttur.

Yengeçlerde, sümüklü böceklerde ve karga balığı, manati ve daha pek çok balıkta teşekkül eden taşların kaffesi, böbreklerde taş hasıl olmasını meneder ve teşekkül etmiş olanları da eritir.

Zira bu taşlar mezkûr hayvanlarda ifrat derecedeki soğuk ile katılaşır, binaenaleyh içildiklerinde böbrekleri serinletirler, halbuki insanlardaki taşlar ifrat derecedeki hararetten neşet eder, bu kabil taştan madde ise son derece soğuktur, şu halde böbreklerin hararetinden yahut kurumasından ileri gelen idrar fazlalığına da derhal imdat eylemesi münasiptir.

Rivayet olunur ki horozun kursağında da Alectorius denen ve sanki horoz taşı manasına gelen bir taş hasıl olur.

Fakat bunun yerine ekseriya içinde alev rengi bir leke beliren akik (sarda) yahut kalsedon (achates) taklit olarak kullanılır, zira hakiki horoz taşı hakkında malumatım kati değildir.

Mücevherler meyanına dahil edilmiş birtakım taşlar dahi vardır ki onlardan fersah fersah uzaktır, nitekim Geodes böyledir, gebe olduğu vehmiyle buna haksız yere Aetites derler.

Galya’dan pas renginde, İtalya’ya ise Canis arazisinden solgun renkte nakledilir. Adeta taş kıran manasına gelen Thecolitos iki türlüdür, Hint menşeli olanı ve Agricola’nın sünger taşı tesmiye ettiği nevi.

Mücevherlerden hemen sonra mermerlerin şanı, cemali ve zarafeti gelir, bunların en asil nevileri phengites, Paros mermeri, zeblicum, porfir (porphyrites) ve serpantindir (ophites).

Hepsi renk, parlaklık, sertlik ve şeffaflık cihetiyle ya methedilir ya da yerilir. Phengites fevkalade parlar ve suretleri aksettirir. Bu sebeptendir ki vaktiyle Servius Tullius tarafından başlanan ve Seia tesmiye edilen Fortuna mabedini Nero Altın Ev’de ikmal ettirmiş, içini bu mermer cinsiyle inşa ettirmiştir, öyle ki kapılar her taraftan kapalıyken dahi mermer ışığı içeriye o suretle kabul ederdi ki sanki gündüz aydınlığı orada muhafaza edilmiş gibi görünürdü.

Zeblicum Meissen civarında bulunur, zehirlere karşı şifalı olduğuna inanılır, faydası var mıdır bilmem, lakin fayda sağlaması pek muhtemeldir, zira son derece yumuşaktır, nitekim geyik boynuzundan mamul kaplardan içip yersek, kaplar ve yiyecekler orada durduğu müddetçe temas vasıtasıyla zehirlerin kaffesinin olmasa da ekserisinin tesiri kırılacaktır.

Paros mermerinin pek çok nevi vardır, bunlar tefrikini renkten alır, İtalya’nın her yanında müşahede edilen bembeyaz olanı, Almanya’daki Hildesheim havalisinde bulunan kül rengi olanı, Floransa’daki Vaftizci Yahya mabedindeki gibi yeşil olanı vardır.

Üzerine Meissen Piskoposu’nun Stolpen Kalesi’nin inşa edildiği demir rengi olanı ise öylesine serttir ki Agricola Meissen’deki demircilerin bundan örs imal ettiklerini nakleder, hakikaten de dayanıklı olması, daha latif ve kesif bir cevhere malik bulunması icap eder, bu sebeple de ağırdır.

Parlak ve cilalı siyah nevi de vardır ki şehrimiz başkilisinde, mihrabın sağına vazedilmiş olan vilayetimizin önderi ve müstesna fazilet sahibi Kardinal Caraccioli’nin kabri bundan mamuldür.

Keza muhtelif nevilere ait alacalı mermer de mevcuttur, bu ekseriya gevrektir ve kendiliğinden çatlar, zira içindeki cüzlerin bir kısmı ham kalmış, bir kısmı ise haddinden fazla pişmiştir. Kırmızımtırak mermer de vardır, sözü ne uzatayım, mermere nasip olmamış hiçbir renk yoktur.

Siena’daki mihrabın üzerinde yedi nevi Paros mermeri bir arada müşahede edilir, beyaz, kül rengi, kırmızımtırak, yeşil, siyah, porfir ve serpantin.

Porfir ise kırmızı zemin üzerine sanki beyaz beneklerle bezenmiş yahut daha ziyade aralarından ışık sızan benekleri bulunan kırmızı bir mermerdir. Milano’daki Aziz Ambrosius mabedinde mihrabın önünde bundan mamul iki meşhur sütun mevcuttur, keza Aziz Dionysius’un şehrimizin ulu mabedine nakledilen, insan vücudu cesametinde ve azımsanmayacak kalınlıktaki lahdi de bundandır.

Serpantin ise yeşildir, umumiyetle baştan başa beyaz beneklerle, bazen de başka renklerle bezenmiştir.

Bundan yapılmış pek çok sütun ve masa gördüm, nitekim Andreas Alciatus’un nezdinde de başka cinsten ve muhtelif renkte, fevkalade güzel bir masa mevcuttur.

Bazen Paros mermerinde damarların çeşitliliği ve kesişmesiyle öyle suretler zuhur eder ki resmedilmiş bir tasvirden hiç de geri kalmaz. Nitekim diğerlerinin yanı sıra İstanbul’daki Ayasofya mabedinde Vaftizci Yahya’nın deve derisine bürünmüş bir tasviri görünür, bu suret ayaklarından birinin bir resimde olabileceği kadar tam manasıyla belirgin olmaması haricinde her bakımdan kusursuzdur. Bunların sebebinin zati değil, tesadüfi olduğunu evvelce beyan etmiştik.

Taşlar Üzerine

Mermer türlerinden biri de kaymaktaşıdır (alabastrum), şeffaf ve çoğunlukla beyazdır, bundan kokulu merhemler için kutular yapılır, camdan daha sağlam, madenî kaplardan daha saf ve kilden yapılanlardan daha üstündür, zira merhemi daha az emer yahut dışarı sızdırır, bu yüzden onun kullanımı zorunlu olmuştur.

Suya batırıldığında şeffaflık kazandığından, sıvıları daha çok emer ve dışarı sızdırır, bunun sebebini daha önce söylemiştik.

Mermere en yakın olanlar bileği taşlarıdır (cotes), bunların en soyluları Lidya ve Şam taşlarıdır. Lidya taşı, son derece ince tözlü, parıldayan siyah bir taştır, harikulade inceliğiyle madenlerin renklerini yansıtır, kuyumcular altının ve gümüşün saflığını bu araç sayesinde anlarlar, inceliği sebebiyle hiçbir ziyan vermezler, öyle ki tek bir habbe dahi kaybetmeksizin bin defa tecrübe etmek mümkündür, siyahlığıyla da madenin rengini gösterir, nitekim siyahlık ışıltıyı ve rengi toplar. Bileği taşının vasfı, her şeyi çabucak, hissettirmeden tüketmesi ve kendisinin tükenmemesidir. Bu yüzden Şam taşları en üstün olanlarıdır, nitekim çeliği ne kadar sert olursa olsun sürtüldüğünde pek çabuk aşındırırlar, kendileri ise hissettirmeden pek az aşınırlar, yine de zamanın akışıyla, uzun ve sık sürtünmeyle onlar da mahvolur ve tükenirler, fena olanlar ise yumuşak, çürük, damarlı, yumrulu ve fazlaca pürüzlüdür.

Bileği taşı cinsinden yumuşak bir taş vardır ki, ondan yiyecekleri pişirmek için kaplar yapılır, bu taş o kadar körpedir ki yontulabilir, yine de yapışkan bir nemden meydana gelir, bu sayede ateşe uzun süre dayanır, kül renginde ve boz renktedir.

Bütün bileği taşlarına, lakin bilhassa Lidya taşına has bir hususiyet vardır, Güneş tarafından yetkinleştirildikleri için üst kısımları en iyisidir, toprağa ve neme yaslanan alt kısımları ise en kötüsüdür.

Bileği taşından söz açılınca ustura hatırıma geldi. Hintliler katında pas renginde, şeffaf bir taş vardır ki ustura gibi keser, cam ve kristalin inceliğiyle çelik usturayı geride bırakması gibi bir şeydir bu.

Fakat ekledikleri şu husus şaşırtıcıdır, bir bileği taşı yahut değirmen ya da başka bir taşla değil, bizzat su ile bilenir.

Mermere ve bileği taşlarına yakın, lakin daha kaba tözlü olan çakmaktaşıdır (silex), kendisi de türlü türlüdür, körpe, sert, mukavim, ufalanır, ağır, hafif, ateşe geçit vermeyen ve çabucak küle dönen, pürüzlü, kızıl ve türlü renklerde çakmaktaşı pul puldur, yağmurlara ve soğuğa dayanır, çoğunlukla erir, sonunda küle döner, diğer taşlar ise ekseriyetle kirece dönüşür. Nürnberg madeninden çıkarılanı sertleşir, oysa diğer türleri daha ziyade kırılır.

Tabiatı bakımından mermere benzeyen bir taş da vardır, nitekim kesilebilir, lakin kül rengindedir ve inanılmaz bir yumuşaklığa sahiptir, bu yüzden yapı işleri için tıpkı tahta gibi testereyle kesilir. Venedik bölgesinde bolca bulunur.

Fakat renginin koyuluğu sebebiyle ve cila kabul etmediğinden çakmaktaşına dahil edilebilir.

Zira her çakmaktaşının hususiyeti pul pul olması, mermerin ışıltısı gibi pürüzsüzce yetkinleşmemesi ve kesilebilmesidir.

Oysa bu taşa her ikisinden de bir cüz noksandır, parıldamaz, bu yüzden mermer değildir, pulları yoktur, bu yüzden çakmaktaşı da değildir.

Yedinci Kitap

Diğer taşların ortak adı kaya (saxum) olsun, cinsleri ise altıdır, biri mıknatıs (magnes) gibi hususiyetinden, biri Calamochus gibi kuvvetlerinden, biri Amochrysos gibi renginden, biri Alabandicus gibi nakışından, biri Trochites gibi biçiminden, biri de Magnesia gibi ateşe yahut suya mukavemetinden ve asaletinden ad almıştır.

Öyleyse ilk cinsten başlayalım.

Mıknatıs yahut Herakles taşı iki veya üç türde görünür, pas rengindedir ve beyazdır, beyaz olanı ise ince ve hafif pas rengi damarlarla ayrılmıştır, yine de neredeyse her yeriyle pas rengini andırır.

Pas rengi cinsten olan mıknatısın ilk başta iki kuvveti vardır ki bunlar neredeyse hiç kimsece bilinmez değildir, zira demiri çeker ve mıknatısa sürtülen demir de başka bir demiri çeker, öyle ki bazen mıknatısın kesintisiz bir sıra halinde beş yahut daha fazla halkayı çektiği vaki olmuştur.

Aristoteles çağından sonraki o pek eski devirde, şayet Albertus'a inanılacak olursa, mıknatısın iki cinsi bilinir hale gelmiştir, biri demiri kuzeye, diğeri ise güneye yöneltir, bu iş ise şöyle gerçekleşir.

Demir temreninin ucu mıknatısa sürtülür, ardından dengede asılı tutulur, o vakit demir kendiliğinden döner, öyle ki temren kuzeye yahut güneye bakar. Demek ki bu dört husus eski zamanda zaten bilinmekteydi.

Fakat Albertus'un çağında Theamedes denen, mıknatısın üzerinde biten ve demiri kovan bir mıknatıs cinsinin varlığı da bilinmekteydi.

Ayrıca mıknatısın demir tarafından da çekildiği ve kuvvetinin cisimlere nüfuz ettiği, öyle ki araya bir levha konulsa dahi demiri kendine cezbettiği bilinir. Dahası Albertus'un şehadetiyle, denizci pusulasının kullanımını Aristoteles'in bildiği söylenir.

Demek ki adet olduğu üzere, çağımızda pek çok kimsenin yeni icat edildiğini sandığı pek çok şey aslında çoktan beri bilinmekteydi, nitekim denizci pusulasının usulünü bir Flavio'ya atfederler, oysa bunun en azından Albertus Magnus'un çağından evvel bilindiği sabittir.

Böylece bu hata Albertus Magnus'un havailiğinden neşet etmiştir. Zira o, pek çok yanlışa bazı hakikatleri karıştırdığından, doğru olanların dahi itimada layık görülmemesine yol açmıştır. Yine de pusulaya yahut demiri kuzeye yönelttiğine dair bu hususların Aristoteles tarafından bilindiğine inanmam, zira tabiatın en ufak bir harikasını dahi atlamayan Galenos ile Aphrodisiaslı Aleksandros, bu denli hayranlık uyandırıcı ve faydalı şeyleri asla zikretmemişlerdir. Romalılar zamanında da bunların bilinmediği açıktır, nitekim bu sebeple pek çok deniz kazasına uğramışlardır, bu yüzden Kartacalılara karşı savaşırken donanmaları bir defadan fazla deniz kazasıyla yıpranmış, Sextus Pompeius'a karşı ise Octavius'un donanması dağılmıştır.

Öyleyse şimdi pas rengi mıknatısın kuvvetlerini yeniden ele alalım, ardından yapılmış bir tecrübeden başlayarak sebeplerini izah edelim. Mıknatıs demiri ve çeliği çeker. Girolamo Fracastoro gümüşü de çektiğini gördüğünü nakleder, lakin genel olarak gümüşü katiyen çekmez.

Demiri çekmesinin sebebi, onun mıknatısın gıdası olmasıdır, nitekim söylediğim gibi taşlar yaşarlar, bu yüzden demir talaşında pek iyi muhafaza edilir. Öyleyse büyük kısmı demir olan çeliğin çekilmesine şaşılır mı? Dahası demir şayet mıknatısa önceden temas ettirilirse daha kolay çekilir, gümüş ise ya bir miktar demir ihtiva ediyordu yahut başka bir mıknatıs cinsiydi ki, bana meçhul bir mesele olduğundan bunun üzerine söz söylemeyi uygun bulmadım.

Yine de bu durum bizim ilkelerimizle uyuşur, gümüş ve diğer madenler azıcık demir ihtiva ediyorlarsa kuvvetli bir taş tarafından çekilebilirler.

Mıknatıs her yanıyla çekmez, kabuğunun ince olduğu yerde ve bir tarafıyla diğerine nazaran daha çok çeker, pasla kaplanmış demirden ziyade parlak demiri çeker.

Taşa sürtülmüş olan demir ise sadece mıknatıs tarafından daha çabuk çekilmekle kalmaz, başka bir demiri de bizzat taştan daha kolay kendine çeker.

Nitekim mıknatısın kuvvetinin demirde pekiştiği görülür, zira demirin yüzeyine yapışan taşın daha ince cüzleri demiri kendilerine cezbederler.

Ayrıca büyük bir demir parçası da mıknatısın küçük bir cüzünü karşılıklı olarak kendine çeker, demir mıknatısa ve mıknatıs demire temas etmişse bu daha da fazla olur.

Bunun vuku bulmasının sebebi, mıknatısın demiri bir gıda gibi arzu etmesidir, onu kendine çekemeyince, roller değişir ve bizzat kendisi ona doğru yönelir. Bu taşın birbirine zıt yerleşmiş iki kutbu vardır, biri güneyde, diğeri kuzeyde yer alır.

Topraktan çıkarıldığında da aynı kuvveti muhafaza eder, tıpkı canlıların kendi tabii yerlerine kendiliğinden dönmeleri gibi. Ağırlığı sebebiyle kendisini hareket ettiremediğinde, sürtüldüğü demir dengede duruyorsa hafifliği sayesinde onu hareket ettirir, bir de tabii bir ilke vardır ki, hiçbir şey kendiliğinden hareket etmez. Demek ki iki tarafı olduğundan, kuzey tarafının temas ettiği demir o temreni kuzeye yöneltir, şayet güney tarafına temas ederse kuzeye değil güneye doğru sevk edilir.

Dolayısıyla bizim taşlarımızda ışıktan daha berrak şekilde görülebileceği üzere, Herkül taşının (lapis Herculaneus) demiri her zaman kuzeye yönelttiği iddiası yanlıştır, zira her bir parçada demiri en bilinen o kısmın kuzeye yönelttiğinden daha az olmamak üzere güneye yönelten azımsanmayacak bir parça bulunur. İnsanların onun bu kuvvetlerini geç fark etmiş olmalarına şaşmamak gerekir. Fakat bu kısımlar kuzeye veya güneye tamı tamına yönelmez, her biri göğün beş derece uzağındaki bir konuma yönelir.

Güneş saatlerinde, demirin pusula kutusu içinde durması gereken çizgi ile gölgelerin saatleri gösterdiği öğle çizgisinin aynı olmamasının sebebi budur, zira pusula kutusunun çizgisi, şayet saat kusursuz yapılmışsa, öğle çizgisinden doğuya doğru hafifçe eğrilir, bunun da taşın konumundan başka bir sebebi yoktur.

Taş ise bu kısımdaki kuvvetlerini, gök kutbundan beş derece daha doğuda bulunan Küçük Ayı’nın kuyruğundaki yıldızın doğuşuna baktığı için alır.

Lakin tam tersi bir sebeple, güney yıldızlarından değil, yine aynı Küçük Ayı’nın kuyruğundan yahut onun doğuşundan, mıknatısın (magnes) güneye bakan kısmı kuvvet kazanır. Böylece bu taşın birbirine zıt kuvvetlere sahip olduğu görülür. Dolayısıyla, mıknatıs olduğu halde demiri ittiği gerekçesiyle Theamedes şüphesinin doğmuş olmasına şaşmamalıdır. Lakin meselenin aslı şöyledir.

Mıknatısın bir kısmı demiri kuzeye, diğeri ise söylendiği gibi güneye sürükler. Şayet demirin güneye yönelen kısmı, mıknatısın kuzey kısmına yönelen yerine temas ettirilirse, içsel bir düşmanlıkla onu güneye yönelen demiri çektiğinden daha büyük bir şiddetle kendisinden uzağa iter.

Ve yine mıknatısın kuzeye bakan kısmı, demire, mıknatısın güneye yönelen yerine temas ettiği kısmıyla yaklaştırılırsa, onu kendisinden uzaklaştırır. Benzer demiri ve aynı yöne yönelen kısmı ise kendine çeker, mıknatıs özelliği taşımayan demiri ise orta derecede çeker. Bunun sebebi ışıktan bile daha açıktır, zira benzeşmeyenler birbirini iter, benzeşenler birbirini çeker.

Bu sebeple demir, herhangi bir Herkül taşı tarafından doğrudan kovulmaz, aksine zıt niteliğin paydaşı olduğu için yahut diğer ucun tepesi benzer bir mıknatısa temas ettiğinden uzaklaşır, bu yüzden o çekilirken diğeri kaçırılır.

Şu halde demirin her iki ucu da kuzey kısmına temas ettirilirse, sanki bütün demir sürülüyormuşçasına her iki uç da güney kısmından itilecektir. O taşta demiri doğuya ve yine batıya süren başka bir kısmın bulunduğunu iddia edenler vardır ki, bu konuda kesin bir şey öne süremem.

Fakat demirin mıknatıs tarafından çekilmesi yahut itilmesi hangi mantıkla gerçekleşiyorsa, temas yoluyla mıknatısın sirayet ettiği bir demir tarafından başka bir demirin çekilmesi yahut itilmesi de aynı mantıkla gerçekleşir.

Demek isterim ki, mıknatısın güney kısmına temas etmiş bir demirin ucu, dengede tutularak mıknatısın kuzey kısmına dokundurulmuş başka bir ucu, demir sabit dururken kendisinden uzağa iter. Aynı şekilde, mıknatıs veya onun parçaları demirin kuvvetlerini içine çektiğinde, mıknatıs parçacıkları mıknatıs tarafından çekilir.

Dolayısıyla mıknatısı çeken mıknatıs değildir, mıknatısa gizlice tutunan demirdir. Bunca parlak meziyete şu da eklenir, bir tahtanın altına yerleştirilen mıknatıs, tahtanın üzerinde dengede duran demiri, aradaki tahtaya rağmen son derece hızlı bir biçimde döndürür ve bu durum orada bulunanlarda büyük bir hayranlık uyandırır.

Nitekim içi su dolu ahşap bir leğen tahtanın üzerine konur, içine demir kullanılmadan, yalnızca tutkalla birbirine tutturulmuş pek ince tahtalardan yapılmış küçük bir tekne yerleştirilir, pruvasında bükülmüş bir dalla tekneyi sevk eden güzel bir kadın sureti bulunur, öyle ki teknenin hareketiyle kürek ve onunla birlikte kadının sureti de hareket eder, kadının arka ayağının altında, geniş kısmına başlık denen ve tahtadan dışarı taşan geniş başlı küçük bir çivi, suyun içinde pruvanın altında duracak fakat suya değmeyecek şekilde çakılır, nihayet köknardan veya boynuzdan yapılmış tahta bir çubuğun ucuna en âlâsından bir mıknatıs parçası yerleştirilir, bu çubuk vasıtasıyla tahtanın altına yerleştirilen taş gezdirilir, böylece mıknatıs çivinin başına alttan yaklaştırıldığında gemi taşın hareketiyle arzu edilen her yöne doğru ilerletilir, sopayı göremeyenlere o suret sanki canlıymış gibi, söz dinleyen ve kürek çeken biri misali gemiyi istenen her yere döndürüp götürüyor gibi görünür, şu halde geçen şey maddenin kendisi değildir, ruha (spiritus) benzer bir şeydir, zira cisimler birbirinin içinden geçemeyeceğinden tahta bu hareketi engellerdi.

Pas renkli mıknatısın ardından, sanki et çekiyormuşçasına beyaz ve kireçli mıknatıs gelir, dudaklara hafifçe yapışması ve bazı damarlarla ayırt edilmesi denenmiş bir husustur, ender bulunsa da, tabiat bizden hiçbir şeyi saklı tutmak istemediğinden günümüzde dahi rastlanır.

Kuru olan belki de nemli olan tarafından çekilir ve saman çöplerinin kehribara çekilmesinden başka bir sebeple olmaksızın dudaklara yapışır. Benim şu şekilde tecrübe ettiğim bir başka mıknatıs da buna benzer görünmektedir.

Touraine bölgesinden ampirik bir hekim olan Laurentius Guascus Cherasdus bu taşı bugünlerde getirmişti ve bu taş bir bız veya iğneye temas ettirilirse, eti hiçbir acı vermeksizin boydan boya delebileceğini vaat ediyordu, bu durum bize haklı olarak gülünç göründüğünden, meseleyi benim ev arkadaşlarımla yaptığı bir deneyle doğruladı.

Nihayet ben böylesine inanılmaz bir şeyi sınamak için, evvela taşa sürtülen o iğneyi kolun pazı derisine batırdım, önce pek hafif bir batma hissi duydum, ardından neredeyse doğrudan doğruya tüm kası delip geçtiğinde, iğnenin geçtiği derinliğe doğru girdiğini hissediyordum, en ufak bir acı dahi duymadım, bunun üzerine daha önce kendimde tecrübe ettiğimi dostlarıma da tasdik ettim.

Kolumu her yöne bükerek uzun süre öylece bıraktım, ne bir rahatsızlık hissettim, ne çıkarıldığında kan aktı, ne de geride bir delik kaldı, bazen yaranın izinin fark edilmesini sağlayan hafif, yarım damla saf olmayan akıntı akar, lakin bu has kan değildir.

Bu işin sahibi olan kişi, taşın kuvvetini açıkça anlayabilelim diye sinirlerin yahut damarların yerlerine dikkat edilmesini istemiyordu. Taş küçük bir bakladan daha küçüktü, beyaz, hatta beyazdan ziyade şimşir rengindeydi, pas rengi damarlarla ayrılmıştı, son derece yumuşak ve hafifti, öyle ki tamamı on üç buğday tanesi ağırlığına denk geliyordu.

Ona uzattığım ve taşa sürtülen iğne ise, daha önce olduğu gibi son derece sert olmasına rağmen, o kadar yumuşak ve hafif görünüyordu ki artık demirin tabiatını muhafaza etmiyor gibiydi. Bu durumu düşündüğümde zihnime üç ihtimal geldi,

Birincisi, iğnenin içeri girmemiş olması, bizimkiyle olan benzerliğinden yararlanılarak yerine, güç olmayan bir hileyle kendi içine geri çekilen başka bir iğnenin verilmiş olmasıydı, lakin buna, iğnenin derinlere işlediğini hissetmemiz ve çıkarılırken büyük bir çaba gerekmesi engel teşkil ediyordu. İkincisi, deri altında, deri ile et zarı arasında yağ bulunduğundan, iğnenin zar ile deri arasından bizzat bu yağın içinden geçirilmesi ve böylece girişin acısız gerçekleşmiş olmasıydı.

Fakat bu gerekçeyi destekleyebilecek durum, iğnenin ucunu gerek taşa sürterken gerekse kasın içine zorla sokarken biraz eğmiş olmasıydı. Lakin bu izah pek çok sebepten ötürü yetersiz kalmaktadır, birincisi, iğnenin kemiğe kadar işlediğini duyularımızla idrak etmiş olmamızdır.

İkincisi, etin dışında kalan ucun neredeyse dik bir açı oluşturmasıydı, öyle ki matematiksel mantık, iğnenin ucu hariç tamamen düz dururken ve o uçta da çok fazla değil sadece azıcık bükülmüşken, derinin kendisine neredeyse paralel bir konum almasına izin vermezdi, buna ilaveten iğne deliğin yakınında derinin altından parıldıyor ve siyah bir çubuk şeklini andırıyordu. Şayet tamamen deriye yapışmış olsaydı, o siyah çubuk iğnenin uzunluğuyla neredeyse eşit olurdu.

Son olarak şu da eklenebilir, bu eğrilik deriyi yahut et zarını zedelemeden neredeyse içeri giremezdi, bilhassa da bu ameliyeyi dileyen herkese havale ediyordu. Bu yüzden, çocukların da sıkça başvurduğu üçüncü çareye yöneldim, nitekim onlar deriyi parmaklarıyla kavrayıp acı vermeksizin iğneyle delerler ve kulağın etli çıkıntısını önceden parmaklarıyla ovalayarak delerler.

Ovalamanın kendisinin acıyı hafifletmek için dört fayda sağladığı görülür, iğnenin acısız kayıp geçtiği bölgenin gevşemesi, acının hissedilmesine izin vermeyen sıcaklık, nitekim sıcak olan her şey dindiricidir, ve ovalama ile uyanan acının batma acısını hafifletmesi, zira aynı uzuvda bulunan iki acıdan büyük olanının küçük olanı unutturduğu yazılıdır. Fakat bu durum yalnızca böyle olmakla kalmaz, aynı cinsten olmadıklarında küçük olan da büyük olanı unutturabilir.

Nihayet dördüncüsü, daha fazla hisseden kısım olan sinirden ovalama yoluyla ruh (spiritus) uzaklaştırılır ve böylece o kısım duyudan yoksun kalabilir.

Lakin yine de önceki deneyde derinin kendisi ne aşınıyor ne de ufak bir acı hissi bırakıyordu, üstelik iğne en üst tabakada takılı kalmayıp kası da aşıyordu.

Öyleyse akıl başka neye yorulmalıdır, deney gösterir ki içyağı sürülmüş iğne batarken acı uyandırmaz yahut pek hafif bir sızı verir, yoksa o taşta her türlü hissi ve kan akışını önleyen daha yağlı ya da son derece soğuk bir kuvvet mi vardı, yoksa bu taşın, tıpkı pas rengindeki mıknatıs gibi, demiri daha önce belirttiğim üzere kutupların yakınındaki kısımlara yöneltmesi büsbütün kendine has bir tabiatı mıdır, ya da belki burada efsunlara mı yer açılmalıdır. Lakin bu husustan ve Herakleia taşının (lapis Herculius) demiri kuzeye yahut güneye yöneltme sebeplerinden söz edilmiştir. Gerçi sonraki kuşaklara da bazı şüpheler bırakıyorum. Şimdi sözü yeniden pas renkli mıknatısa (Magnes) çevirelim,

İspanya'da ve Kyrnos, diğer adıyla Korsika ile İtalya arasında yatan Ilva adasında, ayrıca pek çok başka diyarda yetişir, fakat demirin yönelişini sırf çıktığı bölgelere bağlayanların apaçık bir yanılgı içinde olduğunu göstermek için daha yakın olanları zikrettik, zira bu taşın çıktığı yerler mıknatısa sürtülmüş demirin yöneldiği kıyılara bakmaz, üstelik onu veren tek bir bölge de yoktur. Özü (substantia) ve ağırlığı bakımından demire benzer, öyle ki adeta eril diye adlandırılır.

Dahası, duyu ile donatılmış varlıklarda erkek dişiye doğru hareket eder, zira duyu ile çekilir, duyudan yoksun olanlarda ise dişi erkek tarafından çekilir.

İşte bu sebeple demir mıknatıs tarafından çekilir ve kapılır, yine de söylediğim gibi karşılıklı olarak birbirlerine doğru yönelirler.

Lakin niçin başka hiçbir maden bir başka taş tarafından çekilmez, çünkü hiçbir maden demir kadar soğuk değildir, belki de diğer madenlerin başka taşlar tarafından çekilmesi büsbütün imkansız da değildir. Kuvvetleriyle övülenler şunlardır, Sarcophagus, Calamochus, Alcionium, Ponza taşı (pumex), Zımpara taşı (smiris), Trablus taşı (tripolis).

Sarcophagus, adeta et yiyen manasına gelir, hafif, beyaz, kül rengine çalan, ufalanabilir bir taştır, en üst yüzeyinde hafif bir un tortusu gibi bir tabaka oturur, en dipte ve iç kısımlarda ise sarımtırak damarlar bulunur.

Eskiler bundan lahitler yaparlardı, zira kırk gün içinde dişler müstesna cesetleri tamamen eritip yok ederdi. Aynı şekilde, tonozlu mahzenlere atılan sönmemiş kirecin (calx viva) üzerine su döküldüğünde, şayet içine cesetler gömülmüşse onları kemirip bitirdiği, aynı şeyin toprakla karıştırılmış kadmiya (cadmia) ile de vuku bulduğu bilinir, zira yakıcı olan her ince ve kuru şey, yalnızca ölülerin etlerini değil kemiklerini de, hem de yalnız ölülerin değil dirilerin dahi dokusunu ölçüsüzce tüketir, bundan ötürü acı vermeyen dağlayıcı bir ilaç (escharoticum) meydana gelir, deriyi yirmi dört saat içinde kolayca deler, şayet deri sağlamsa yalnızca etrafı kösele ile çevrilerek tatbik edilir, şayet cerahatli yaralarda olduğu gibi altta irin varsa, o mahal pek keskin bir sirke ile yıkanır.

Bu ilaç, merhem kıvamına geçecek şekilde iyice karıştırılmış yumuşak sabun ve gayet ince sönmemiş kireçten mürekkeptir. Dolayısıyla aynı sebepten Sarcophagus, hıltları incelterek gut hastalarının ağrılarına her şeyden çok fayda sağlar, fakat sirke de ne kadar keskin olursa acıdan mahrum ettiği gibi hissi de o denli yok eder, nitekim bunlar içeride olanı dışarı çeker, inceltir ve çözer, bu yüzden de kuvvetle kurutur. Kamış köpüğü olan Calamochus, Araplar buna Adarces der, kamışların ve çalı çırpının etrafındaki nemli ve bataklık yerlerde yetişir, kuruduğunda hafif tuzlu bir tadı vardır, kuvvetleri bakımından Sarcophagus'tan farklı değildir, Assos taşının rengindedir, deliklerle doludur, gayet sıcak ve pek keskindir, Buna kuvveti ve şekli bakımından neredeyse benzeyen ve Halcyonium, yani deniz köpüğü denen madde de mevcuttur, bolca bulunur ve kullanılır. Ponza taşının kükürtlü ateşle kavrulmuş ve rüzgarlarla taşınmış daha yumuşak bir taş cinsi olduğu sabittir.

Şıranın kaynamasını ve önceden alındığında sarhoşluğu önlediği söylenir, lakin bu bünyeye ağır bir zarar vermeksizin gerçekleşmez. Zımpara taşı, kabuklu taşlar (ostracophori) cinsindendir, dönen bir çark vasıtasıyla aşındırır, çoğu kıymetli taşı ve sürtülerek dişleri temizler. Eskiler gözenekli taş (porus lapis) ve obsidyen parçalarıyla mücevherleri kazırlardı.

Şayet Zımpara taşı gözenekli taş değilse, eskilerce bilinmediği muhakkaktır.

Zımpara taşı ince kısımlardan müteşekkil, yoğun ve katı bir cevhere sahiptir. Trablus taşı ise safran renginde bir taştır, yahut zımparadan daha yumuşak bir kesek veya topraktır, onunla mücevherleri cilalarlar. Şarap tortusundan tartar (tartarum) da elde edilir ki temizleme gücünde onun dengi yoktur, bu yüzden pis, sert yerlerdeki kabukları ve et fazlalıklarını arındırır, canlı eti açığa çıkarır. Alçı taşı (gypsum), beyaz, yapışkan, hafif, heykel ve kalıp işlerine elverişli, yaraları kaynaştıran bir topraktır, bunun en üst tabakasına pek çokları talk (talcum) adını verir. Talkın mika taşından (lapis specularis) başka bir taş olduğunu savunanlar da vardır. Talk her ne ise, cama benzer, pullu, şeffaf ve adeta mika gibidir.

Fındık ağırlığında içilen talk, bağırsak rahatsızlıklarına şaşılacak derecede şifa verir. Nürnberg'den getirilen levhaların yapıldığı, altın rengi damarlarla bezenmiş, siyah renkli kabuksu taşın da aynı cinsten olduğu görülmektedir. Şekil bakımından dikkat çeken taşlar ise sayısızdır. Bunların çeşitlilik sebebi, otlar ve ağaçlar bahsinde söylenecek olan sebeptir.

Trochites, düz bir zemin üzerinde yivlidir, düzlüğün ortasında çizgilerin yöneldiği bir nokta bulunur, fakat o düzlük hafif bir silindirle kuşatılmıştır. Sirkeye konulduğunda tıpkı Astroites gibi kendiliğinden hareket eder.

Entrochos ise pek çok Trochites taşından meydana gelir, kuvveti de onu oluşturan parçaların kuvveti gibidir. Pentacrinos beş zambağı andırır, yivli bir taştır. Encrinos pek çok Pentacrinos'tan oluşur, siyah bir zemin üzerinde biten kırmızı bir taştır.

Belenites ise ok şeklindedir, uzunlamasına bir yarığa sahiptir, içinde altın rengi bir zırhla kendisine bağlanan başka bir taş barındırır. Bunlardan bazılarının saman çöplerini çekmesi sebebiyle boş yere Lyncurium sanılmıştır, oysa bunlar vaşakların fersah fersah uzağında bulunan yerlerde çıkarlar. Conchites bir deniz kabuğunu andırır, eğri çizgileri ve altın rengi tezyinatıyla seçilir. Ostracites ise istiridyeye benzer, mika gibi ocaktan çıkarılır. Onychites de kokulu tırnakların şeklinden farksızdır. Ctenites ise tarak biçiminde yivlidir.

Strombites ise salyangoz kabuğu gibi helezonik kıvrımlıdır, yani sivrilerek yükselir. Porphyroides kül rengindedir, zırh gibi batıcı erguvani dikenlerle kaplıdır. Myites midyeye benzer, uçları daha ince, ortası daha şişkindir. Rhombites ise iki türlüdür, biri adını aldığı eşkenar dörtgene benzeyen pullardan oluşur, bu beyaz renklidir, diğeri ise basık bir silindir şekline sahiptir, fakat altı ve üstü eşkenar dörtgen şeklini verecek biçimde yivlidir.

Pentagonus ve Exagonus bir kenara ve ortada bir düzlüğe sahiptir, trochites taşında olduğu gibi ortasındaki noktadan ışınlar uçlara doğru yayılır.

Bütün bunları Saksonya'nın Hildesheim bölgesi verir, bitkiler ilminde son derece mahir bir zat olan Valerius Cordus bunları Georgius Agricola'ya ulaştırmıştır, kendisi bir Alman olmasına rağmen türlü ilimleri tahsil etmek arzusuyla Roma'da bulunduğu sırada zamansız ölümüyle tüm alimlerin ve erdemli insanların kederine sebep olmuştur. Aynı zat, şekli benzersiz ve hayranlık uyandırıcı başka taşlar da getirmiştir, örneğin Lüneburg'da şap madenlerinde bulunan ve ağaçkakan dilini andıran Glossopetra ve hilal şeklinde boynuzlanan Ay biçimindeki Selenites, bu taş bazen altın, bazen gümüş yahut elmas parıltılı bir zırhla örtülüdür ve Marienburg'da bulunur.

Trier arazisinde bulunan Hysteropetra da böyledir, kadının tenasül uzvuna benzer, siyah ve pek sert bir taştır. Thüringen'deki Saalfeld yakınlarında yirmi kulaç derinliğindeki bir kuyudan çıkarılan bir taş ise, kaburga ayrımlarına varıncaya dek kusursuz bir insan göğsünün şeklini birebir yansıtıyordu, gerçi insan göğsünden biraz daha dardı. Aynı zat rengiyle dikkat çeken taşlar da getirmiştir, altın renkli, pullu Amochrysus gibi, bundan yazı kurutmaya yarayan altın renkli bir kum yapılır, tecrübe ettim ki tam bir gün boyunca ateşte tutulursa çok daha bol miktarda kum verir, üstelik daha iyi ve daha güzel olur.

Armatura da böyledir, bu da pullu bir taştır, lakin gümüş rengindedir, başka bir işe yaramasa bile en azından aynı amaca uygundur, Hieracites ise çizgileri ve rengiyle atmacanın yahut kekliğin tüylerini andırır.

Ve Pyraustes, kızıl renkte, altınsı bir zırhla belirgin, içi boş ve parlaktır, bundan ötürü çukur bir aynanın Güneş'e tutulması gibi ateş yakar, Hildesheim yöresinde de onun tarafından bulunmuştur.

Bundan başka Alabandicus taşı hakkında, resmedilmiş muhtelif şekiller sergilediğini bilmek kâfidir, Oniks hakkında ve Verona arazisinde bulunan taşlar hakkında da söz ettik, nitekim mermerde bir vakitler taç takmış bir kral başı sureti görülmüştü, bu gibi şeyler daha önce dediğim gibi kimi zaman tesadüfen, kimi zaman da taşın tabiatı gereği vuku bulur.

Ateşe direnen kabuksu taşlardan ve suya karşı da direnen, ateşle eriyen çakmaktaşından (silex), rüzgârlar ve soğuklar sebebiyle dağ doruklarının parçalanıp taş kırıntılarının aşağı düştüğünden de bahsettik.

Taşlarda bir can bulunmasının zorunlu olduğu ise yukarıda etraflıca gösterilmişti.

Fakat keşke taşlarda hayat bulunmasaydı, zira yerin altına gömülen pek çok zümrüdün tozuna şeffaf bir nem eklendiğinde, büyük bir mücevherin meydana gelmesine hiçbir mani kalmazdı.

Taşların iki yolla büyüdüğünü evvelce söylenenlerden anlayabiliriz, ya damarlar vasıtasıyla madde daima eklenir ve taş tıpkı bir insan gibi beslenir, yahut da yumurtadan civcivin türemesinde olduğu gibi bilkuvve böyle olan şey bilfiil hale gelir, zira günlerin birbirini izlemesiyle civciv bir bütün olarak tamamlanır, maddede bulunan cüzler ise hemen hemen bütün azametiyle aynı zamanda varlık bulur, öyle ki önce beyaz olan kızarır, ardından sinirlere, kemiklere, zarlara ve benzeri şeylere dönüşerek katılaşır.

Taşların suda batması da onların topraksı sayılmasını gerektirmez, zira katılaşmış neme karışan pek cüzi bir toprak parçası dahi batması için yeterlidir.

Bununla birlikte şeffaf olanların tümü su cevherindendir yahut soğukla katılaşmıştır, bu sebeple ateşle çözünürler. Çakmaktaşı ise şeffaf değildir, zira topraksıdır, ancak soğukla katılaştığı için erir.

Fakat çoğunluğu teşkil eden donuk taşlar ve kirece dönüşenler, ne tamamen soğukla katılaşmıştır ne de su cevherindendir, yahut soğuk göründükleri için soğukla katılaşmışlarsa bile, çok miktarda toprak, pek az miktarda su ihtiva ederler.

Şu halde bu taşın şeffaf olması ve kolayca erimesi sebebiyle Kristal'in (crystallum), saf ve soğukla katılaşmış bir su cevherinden ibaret olduğu aşikârdır.

Lakin madenlere dair bütün bu anlatıya nihayet bir son vermek için, yüzüklerde gizlenen hakiki mücevherlerin sahtelerinden nasıl ayırt edileceğini öğretmek faydalı bir emek olacaktır.

Bunu bize evvela, yukarıda kendisinden söz ettiğimiz göz hekimi ve cevahirci Hieronymus Guerinus öğretti, kanıtlamasını ise biz ilave ettik. Yüzük çevrilip köşeler ve diğer kısımlar tetkik edilirse, daha soluk bir renkte görünecektir, nitekim renk C, göz D, köşeler A ve B olsun, D'nin A'yı C renginde görmeyeceği aşikârdır, çünkü D C çizgisi A noktasının altına düşer, yüzük tekrar çevrilirse yine aynı şey vuku bulur.

Şayet yüzey tırnağın üzerine konursa, köşelerde renk görülmeyecek, daha açık kalacaktır, zira hakiki bir mücevherde güçlü ışınlar tırnağın düzleminden kırılır.

Sedef istiridyesinden pek güzel inciler (unio) taklit edildiğinde, bu da azımsanmayacak bir kazanç sağlayan bir diğer sahtekârlıktır, bu hile öylesine kusursuz işler ki cevahirciler bile ayırt edemez, renk, parlaklık, cevher ve ağırlık birbirini tutar.

Kabuğun inceliğinden ötürü iki parçadan inci imal edenler dahi vardır.

Ben bunları yazarken, bir cevahirciden altmış sekiz altına satın alınmış, kabuktan yapılma, takdir edilen kıymeti iki yüz altın olan bir inci üzerine dava görülmekteydi. Akıl ve sanatta daha geri oldukları gerekçesiyle Almanları yahut Fransızları aldatmayı umuyorlardı. Zira onları barbar addederler.

Oysa aldatılmaktan ziyade aldatmak barbarca olduğuna göre, asıl barbar olanlar bizleriz. Madenler faslına bu kadar değinmek kâfidir, şimdi ise bitkilere geçelim.

SEKİZİNCİ KİTAP Bitkiler Üzerine

Bitkiler madenlerden daha asildir ve onlarda hissin bir sureti parıldar.

Zira bitkilerin nefret edip sevdiğini, işlevlerine uygun uzuvlara sahip olduğunu bilmenin gayet açık olduğunu düşünüyorum.

Nitekim zeytin ile asmanın lahanadan nefret ettiği söylenir, hıyar zeytinden kaçar, asma karaağacı sever.

Böylece nar ağacının yanına dikilen mersin onu daha verimli kılar, kendisi daha kokulu olur, her ikisi de şaşılacak derecede neşvünema bulup gürleşir.

Yine de kimi bitkilerin yanı başındaki diğer bitkilere zararlı olmasının tek bir umumi sebebi vardır, Güneş'in harareti ve toprağın nemiyle serpilip geliştikleri cihetle, gölge veren her ağacın diğerlerine zarar vermesi kaçınılmazdır, kökü çok çatallı olanlar da böyledir, zira çok çatallı kök vasıtasıyla, komşu ve zayıf bitkinin beslenmesi gereken hayati nem tüketilir, gölge ile ise hem bitkiler hem de toprak soğur, öyle ki gölgede kalan ağaçlar yahut otlar bu yüzden eriyip tükenir gibi görünür, bundan dolayı ceviz her iki kusur yüzünden de zararlıdır, zira sık yapraklara ve çok çatallı bir köke sahiptir, incir ise pek iri yapraklara maliktir.

Bunları yazarken tarlada çit kenarında yetişen buğdayın cılız, kuru, seyrek olduğunu ve hiç dallanıp budaklanmadığını fark ettim. Oysa çit alçak ve seyrekti, doğan veya batan Güneş'i ne uzun süre ne de büsbütün engelliyordu. Binaenaleyh bunlar umumi hallerdir, diğerleri ise dediğimiz gibi nev'ine mahsustur.

Bitkilerin dört cinsi vardır, ağaçlar, çalılar, yarı çalılar, otlar.

Ağaç, gövdesi yeniden yeşeren ve fevkalade bir büyüklüğe erişendir, armut gibi.

Çalı, gövdesi baki kalan fakat tam bir büyüklüğe erişmeyen bitkidir, gül ve mersin gibi.

Yarı çalı, kendisi de bir gövdeye sahip olan ancak otların büyüklüğünü aşmayan bitkidir, tavşanmemesi gibi. Ot, saptan mahrum olan, dağ koruğu yani `sempervivum` [her dem taze] ve adaçayı gibi, yahut rezene gibi sapını her yıl değiştiren bitkidir.

Ot ile çalı arasına sedefotu gibi beşinci bir vasat cins de eklenebilir, nitekim bu bitki kimi zaman ağaçlaşır, kimi zaman ot olarak kalır.

Tüm bitkilerin arasındaki farklar ise adeta sayısızdır, madenlerde yaptığımız gibi bunlardan da uzun uzadıya bahsetmek niyetinde değiliz, zira gözün önüne serilmeyen, yalnızca daha kapalı olan hususlara temas etmeye karar verdik, bu sebeple bitkiler ve hayvanlar bahsi gayet muhtasar olacaktır.

Buna göre kimi bitkiler ehildir, kimisi yabanidir, kimisi denizde, kimisi nehirlerde, kimisi kıyıda, bazıları bataklıklarda, bazıları kayalar arasında, bazıları mutedil toprakta, bazıları da nadir olmakla birlikte kumluklar arasında biter.

Kuyu içlerinde biten liken gibi, koruluklarda yetişen, güneş gören açık yerlerde büyüyenler de vardır. Keza meyve verenler, kısır olanlar, kökten yoksun olanlar, yapraksız olanlar, dalsız olanlar, çiçeksiz olanlar da mevcuttur. Güzel kokanlar, fena kokanlar ve hiçbir koku yaymayanlar da vardır.

Aynı şekilde her dem yeşil kalanlar, yaprak dökenler, yaprakları seyrek olanlar ve servi gibi sık olanlar, nilüfer ve kayın gibi yaprakları geniş olanlar bulunur.

Yüksek boylu ve alçak boylu olanlar, budaksız olanlar ve kamış gibi budaklı olanlar vardır. Hint kargısı gibi masif olanlar, saz gibi içi tamamen boş olanlar, mürver gibi orta derecede olanlar bulunur.

Bazılarının ana gövdesi, bazılarının dikmesi, bazılarının sürgünü vardır, bazıları ise yalnızca yapraktan ibarettir.

Kendiliğinden bitenler olduğu gibi, tohumla ekilenler, aşıyla yahut çeliklerin daldırılmasıyla yetişenler de vardır, söğüt ve asma gibi, ya da yabancı bir tohumla yeşerenler. Mantarlar, yer mantarları, baldırıkara gibi pek çoğu eksik uzuvludur. Sarmaşık gibi bazıları yapışır, ökseotu gibi bazıları üzerinde türer, yabani asma gibi bazıları sürünür, yosun ve liken gibi bazıları toprağa yapışık büyür. Lakin yosun ağaçlara ve sulara da tutunur.

Şifalı olanlar, zararsız olanlar, porsuk, ceviz ve incir gibi gölgesi muzır olan ölümcül bitkiler de mevcuttur. Meşe, kış meşesi ve pırnal meşesinde olduğu gibi bazılarında cinsiyet ayırt edilebilir, zeytinlerde ve asmalarda olduğu gibi bazılarında ise asla görülmez.

Hurma gibi bazıları kendine has bir cevhere maliktir. Bazılarının meyveleri dallara yapışıktır, bazılarınınki bakladır, kestanede olduğu gibi bazılarınınki başka bir örtüye bürünmüştür, kiraz gibi bazılarınınki ise bir sapa bağlıdır. Bazıları ancak muayyen bölgelerde bulunur, diğerleri ise her yerde yetişir.

Nitekim böğürtlen ve eğrelti otu yalnızca soğuk iklimde ve kışın şiddetli geçtiği yerlerde biter, ben meyve veren böğürtlenden bahsediyorum, bu sebeple bunlar soğuk bir vilayetin alametidir, tıpkı buğdayın mutedil iklimin, Yunanların `arōmata` [Yunanca] dedikleri pek keskin kokuluların ise sıcak iklimin alameti olması gibi. Zira son derece sıcak tohumlar soğuk havada pek latif bir cevhere sahip olduklarından serpilip gelişemezler.

Havanın tabiatı da meyvelerin cevherini olgunlaştırmaya, kurutmaya ve inceltmeye yetmez, ancak bunu köklerde yapabilir.

Bitkilerin kısımları, kök, gövde, dallar, yapraklar, saplar, yaprak sapları, şemsiyeler, taneler, tohumlar, çiçekler, hav, odun, kabuk, lif, zar, damar, yatak (matrix) yahut öz, nem, reçine (lachryma), boğum ve daha pek çok şeydir, nitekim ağaçlar ve otlar birbirlerinden bu ve diğer sebeplerle ayrılırlar.

Ağaçlar arasında daha ince cevherli olanlar vardır, ilkin Theophrastos'un da şahitliğiyle, ister hurma, zeytin, sedir, isterse mersin gibi olsun, daha sıcak ve kuru oldukları için yapraklarını hiç dökmeyenlerin hepsi böyledir.

Fakat bu kaide otlarda geçerli değildir, zira damkoruğu (sempervivum) daha yumuşak bir cevhere sahip olmasına rağmen kışın yapraklarını muhafaza eder, yine de her iki grupta yabani olanlar evcillere, kokulu olanlar ise ağır kokanlara veya hiç kokmayanlara kıyasla daha ince cevherlidir.

Benzer şekilde dağlarda yetişenler de böyledir, bu yüzden bunların hepsi hekimler tarafından yeğlenir.

Lakin kökler, yalnızca çiçekler müstesna, neden diğer kısımlardan daha sıklıkla kokuludur, nitekim sanamunda otunda olduğu gibi? Bunun sebebi, köklerde daha iyi bir sindirimin (concoctio) kemale ermesidir.

İyi kokan şeyler ise iyi sindirilmiş bir neme sahip olanlardır, böylesi bir nem ise son derece ince ve yoğundur.

Bu sebeple neredeyse bütün çiçekler güzel kokar, zira içlerinde barınan nem son derece ince ve pek azdır, bundan ötürü çok kolay sindirilir, fakat ne kadar kolay sindirilirse aynı sebepten ötürü o kadar kolay yok olur, aspalathos, bizim sandal ağacı dediğimiz ağaçta ve köklerde ise kalıcıdır, zira sindirilmiş nemin o ince cevheri topraksı cevhere sıkıca tutunur. Bu yüzden kimi çocukların ve gençlerin nefeslerinin dahi bazen hoş koktuğu bilinir, bunun yaşlılarda yahut mizaç dengesi bozuk (intemperati) olanlarda vuku bulabileceğini sanmak ise hatadır,

Zira çocuklarda ince nem, gençlerde ise mutedil nem yüksek hararet sayesinde gayet iyi sindirilebilir. Yaşlılarda hararetin azlığı, mizaç dengesi bozuk olanlarda ise şüphesiz nemin niteliği, kusursuz bir sindirimin tamamlanmasına mani olur.

Kimi yazarlar Büyük İskender'in nefesinin vaktiyle pek tatlı koktuğunu, zira bedeninin daha kuru ve hararetinin son derece şiddetli olduğunu naklederler,

Ve bu sebeple en şiddetli sıcakların hüküm sürdüğü günlerde cesedi pis bir koku yaymadan muhafaza edilmiştir, gerçi ben bunun bir maharetle korunduğunu ya da bizzat kendisini helak ettiğine inanılan zehrin tesiriyle olduğunu da inkâr etmem.

Lakin bitkilerin, her bir hayvanın ve onların uzuvlarının karşılığı olan kısımlarına döneyim. Theophrastos'un kanaatine göre kökler mideye tekabül eder, biz ise onları daha ziyade ağza benzetiriz, kök boğazı ile gövdenin en alt kısmını ise mideye, yaprakları kıllara, kabuğu deriye, odunu kemiklere, damarları damarlara, ağaç ve otların liflerini ise hayvanlarda sahiden mevcut olan sinirlere benzetiriz, bazı hayvanların iç organlarına karşılık bitkilerde yatak bulunur ki bu olmadan yaşayamazlar, bazılarında ise, nitekim hayatı kabuğunda olan söğütlerde olduğu gibi, kabuk yatak vazifesi görmez, bilakis söğütlerde yatak yağ yerine sayılmalıdır, çiçekler yumurtalara, tohum tohuma, hayvanların uç azaları dallara benzer, meyvenin kendisi ise içine ekseriyetle tohumun yerleştiği hayız kanını andırır. Kokulu bitkilerin daima kokusuz çiçekler verdiğine de inanılmamalıdır, zira limon, turunç, hint sümbülü (nardus), ağaçkavunu (medica malus) gibi bazılarının her yeri kokar, bunlarda yapraklar, çiçekler ve meyveler bilhassa enfes kokar, geri kalan kısımları da kokudan yoksun değildir. Bildiğim kadarıyla bitkilerin en kokuluları, gerçi her gün yeni bir şey çıkabilir, öd ağacı (agallochus) yahut xiloaloes, tarçın, aspalathus, hint sümbülü,

Lazerotu (laser) ve safrandır, karabiber ile zencefil son derece sıcak olmalarına rağmen pek az kokarlar.

Ağaçlar otlara kıyasla daha ince cevherlidir, fakat aynı zamanda daha yoğundur, zira zamanın uzunluğu Güneş'in kuvvetine yardım eder, böylece sindirilmiş maddeler daha ince ve daha yoğun hale gelir, nitekim ağaçlar uzun yaşar, otlar ise tez zeval bulur, otlar arasında hoş kokanlar da inceliklerinden ötürü kokuyu kökleri dışında uzun süre muhafaza edemezler, hint sümbülü gibi muhafaza edenler ise otlardan ziyade çalılara dahil edilmelidir.

Fakat siliquastrum, yani piperitis yahut yabani biber fevkalade bir inceliğe sahiptir. Bu ot uzun, sanki boğumlu, sık düğümlü, defne yapraklı, beyaz çiçekli, tek ve beyazımsı, lif lif saçaklanmış bir köke, morumsu kırmızı renkte, hayli parlak, zehirli bir şeyi andıran büyük ve uzunca tohum kılıflarına (siliqua) sahiptir, tohumu içeride sarımsı ve yumuşaktır, karabiberi fersah fersah aşacak derecede yakıcıdır, bu yüzden sıcaklığın, kurutuculuğun ve dahi inceliğin nihai derecesinde yer alması zaruridir, kılıf ham iken ve kılıfın kabuğu dahi daha şiddetle yakar, bu sebeple başka bir dünyadan, Hispaniola adasından bizim dünyamıza 1493 senesinde getirilip kullanıma girmiş olsa da zehirden büsbütün ari değildir.

Nitekim bitkiler zehri ekseriyetle ya tabiatları gereği ya da tesadüfen barındırırlar, fakat bunlarda tabiat daha tesirlidir. Tabiatı icabı muzır olanlar, son derece ağır bir kokuya veya bu siliquastrumda olduğunu söylediğimiz gibi tahammülfersa bir tada sahip olanlar ya da bütün sütleğen (tithymalus) türleri gibi sütümsü zehirli bir özsu salgılayanlardır, incir de yakıcı bir süt salgılar, marul da yaşlılığında aşırı derecede soğuk bir hal aldığında böyledir. Parlak olanlar da vardır, nitekim bütün düğün çiçeği (ranunculus) türleri ve bilhassa son derece ölümcül olan kurtboğan (aconitum) böyledir, zira o parlaklık aşırı kuruluktan neşet eder.

Tesadüfen zehirli olanlar ise maden ocaklarında yahut yılan inlerinin yakınında yetişenler, bakır veya demir pası bulaşmış yerlerde büyüyenler, bataklıklarda, lağımlarda ve mezarlıklarda türeyenlerdir.

Zeytin ağaçlarının dibindeki mantarlar da böyledir, bütün itüzümü (solanum) türleri de fena ve ağır kokar, tatula (stramonia) yahut dikenli elmayı (malum spinosum) itüzümünün bir nevi olarak saymalı mıyım bilemiyorum, zira yaprakları kara haşhaşın özsuyu gibi kokar, pişmiş meyveleri yenirse anında deliliğe ve bir nevi maskaralığa yol açar.

Bu otun kökü çok parçalı ve pas rengidir, parmak kalınlığında ve hatta çok daha kalın, yuvarlağımsı bir sapı, karşı yüzü siyahımsı, iç yüzü sarımtırak yeşil, uzunca, yumuşak ve ince, asmayı andıran geniş yaprakları vardır, kınlardan çıkan beyaz çiçekleri sepet biçimindedir, tatlı bir zambak kokusu yayar.

Fakat en bariz alameti, büyüklük ve şekil bakımından altın elmaları andıran, dışı yeşil ve dikenli, içi ise burçak büyüklüğünde pas rengi tohumlarla dolu olan meyveleridir. Lakin bunları bir kenara bırakıp hoş kokululara, zarar vermekten ziyade fayda sağlayanlara dönelim.

Nitekim Arrianos'un şehadetiyle, başlangıçta lazerotunun ve çiçeklerinin öylesine büyük bir tatlılığı vardır ki, oranın ahalisi hayvanların çatlayıp ölmesini engellemek için onları uzak tutmak mecburiyetinde kalır.

Onun özsuyunun ne denli hoş kokulu olduğunu tartan biri buna kolayca inanır, bu madde bizde katılaşmış halde ve bolluğundan ötürü ucuz fiyata bulunur, buna asant (bezoi) denir. Bunun mahiyetini ve faydasını kötü hekimlik tatbikatına dair risalemizde izah etmiştik, Makedonyalılar Kafkaslar'da gördüklerini iddia etseler de bu bitki Paropamisos dağında yetişir, Lodovico de Varthema'nın naklettiğine göre Hindistan'ın Sumatra adasında bulunanı son derece hoş kokulu ve çok daha üstündür, öyle ki neredeyse başka bir cins gibi görünür, lakin pek kıymetli olduğundan bize getirilmez, [okunamadı] yapraksı gibi, kökü ise siyahtır. Benzer bir farkla, adına öd ağacı dedikleri odunun bizim buralara getirilen cinsinden çok daha kokulu olduğunu, fakat aynı sebepten ötürü bize katiyen nakledilmediğini söylerler.

Bu ağacın sureti henüz tarif edilmiş değildir, şu kadarı gayet malumdur ki, Erasmus Desiderius'tan öğrendiğimiz ve defalarca tecrübe ettiğimiz üzere suda batar, abanoz, şimşir ve Frengi illetini tedavi eden Hint odunu (guaiacum) da suda batmasına rağmen, onların son derece ağır olmalarından ötürü bu duruma pek şaşılmaz, oysa öd ağacı gayet hafiftir ve suda derhal dibe çöker.

Bunun sebebi, içinde havanın hapsolabileceği hiçbir boşluk barındırmamasıdır. Zira odunlar, gözenekli yapıları sebebiyle içlerinde hava tuttukları için suyun üzerinde yüzerler. Bu yüzden meşe yüzerken, meşeden fersah fersah hafif olan öd ağacı batar. Peki ama odunlar suda neden dikine kalmazlar da yüzükoyun ve su yüzeyine paralel dururlar, oysa yüksek bir yerden fırlatıldıklarında havada bir uçları önde ve dimdik aşağı inerler?

Bunun sebebi, odunun bir ucunun üzerine düşmeye meyilli olmasıdır, bu yüzden havada zamanın kısalığından ötürü o hızla dönmeye vakit bulamaz, suda ise suyun yoğunluğu sebebiyle yavaşça alçaldığından, odunun diğer ucu da dibe doğru yönelir, böylece odunun tamamı su içinde dengede kalır.

Gemiler de bu mantıkla sabitlenir, a b c çapası f halatı vasıtasıyla gemiye bağlanıp denize fırlatılır, öyle ki dipteki b kısmı dibe temas eder, böylece çekilen d e kirişi yukarıda asılı kalmasın ve suyun yüzeyine dik dursun, nitekim deniz dibi ile d e, a c yüzeyine dik konumdadır, öyle ki b noktasında bulunsa tırnaklarla bir haç teşkil ederdi. Mademki a c, d e yüzeyine dik durmaktadır ve d e deniz dibine paraleldir, Öklid'in Elemanlar kitabının on birinci cildinin on dördüncü önermesinin tersinden ötürü, yatan a c deniz dibine mecburen dik olacaktır, bu sebeple tırnaklardan biri olan a yahut c, ağırlığından ötürü denizin dibine saplanacak ve gemi tutulacaktır. Şayet d e kirişi bulunmasaydı, yukarıda zikredilen kaide uyarınca a c daima deniz dibine paralel düşerdi, bu yüzden hiçbir zaman saplanamaz ve gemiyi tutamazdı.

Bu sebeple haç şeklinde dört tırnaklı çapalar da yapılır, lakin bunlar enlemesine bir kirişe sahip olan iki tırnaklı çapalar kadar emniyetli değildir, zira saplansalar dahi çok daha zayıftırlar. Lakin ben bitkiler bahsine geri dönüyorum.

Tarçın ağacı defne ağacına hiç de benzemez değildir, yaprakları yapraklarına, gövdesi gövdesine ve meyveleri meyvelerine benzer, şu kadar ki tarçının meyveleri daha küçük ve beyazımsıdır. Bundan ötürü bunların tek bir ağaç olduğu, ancak yalnızca yetiştikleri bölgelere göre ayrıldıkları tahmin edilebilir.

Zira Hindistan’ın sıcağı kabuğun nemini en mükemmel şekilde olgunlaştırabilir, oysa Avrupa’nınki buna muktedir değildir, tarçın ise sürgünlerden soyulan iç kabuktur (liber), nitekim kuruyup ağaç telef olmasın diye ana gövdeye zarar vermezler, zira soyulduktan sonra bir ay boyunca o tatlı kokusu tamamına erer.

Tarçının nar ağacına benzediğini söyleyenler de vardır, bol filizlidir ve kuruluğu sever.

Küçük hindistan cevizi ise Bandan adasında yetişir, tıpkı tarçının Zailon adındaki başka bir adada yetiştiği gibi, her ikisi de Hindistan’dadır.

Ayrıca bu ağaç, gövdesi, dalları ve yaprağı bakımından şeftali ağacına baştan başa pek benzer, şu farkla ki ağaç daha büyüktür ve yaprakları biraz daha dardır.

Küçük hindistan cevizlerinin kendileri de tıpkı cevizlerde olduğu gibi, kabuk misali bir tür çiçekle ve dahi başka bir örtüyle sarılıdır. Nitekim nucamentum altındaki daha ince ve ağsı olan iç kabuğa çoğunlukla macer denir, kendisi de hoş kokuludur ve tarafımızca sıkça kullanılır, zira kabızlık verir ve fazla ısıtmaz.

Bandan’a en yakın olanı, karanfili veren Monoc adasıdır, ağacı şimşire benzer, yaprakları defneye yakındır lakin biraz daha yuvarlaktır, kayalıklar arasında yahut kızıl toprakta yetişir ve ağaçlar bir koruluk oluşturacak denli sıktır. İnce dalların tepesinden karanfil biter, daha iri olanına çivi derler, lakin öncelikle üzerinde turunç çiçeklerine pek benzeyen taç benzeri bir çiçek bulunur, karanfil meyvesinin sivri ucu sapa oturur, daha geniş olan kısmı ise bitkiden ayrılır, başlangıçta kızarır, ardından hemen kararmaya başlar, bu üçünü ve dahi ılım dairesi (aequinoctium) altında veya oradan pek uzak olmayan Moluk adaları verir.

Zencefil de verirler, zira zencefil başka yerlerde olduğu gibi orada da her yerde biter, kızıl toprağı sever. Bir ottur, zambak gibi pek çok ve son derece iri kökleri vardır, öyle ki bazılarının ağırlığı on iki onsa denk gelir, çoğaltma için bir tanesi bırakılır. Sapı orta boy bir armuda denktir, yaprakları çim gibidir ve çim gibi toprağa sürünür.

Karabiber ise sarmaşığa hiç de benzemez değildir, alçak boylu bir çalıdır ve kendi başına ayakta duramaz, bilakis başka ağaçlara sarılır, iki veya üç karış uzunluğunda pek çok dal verir, her bir budaktan bir karıştan büyük olmayan altışar salkım sarkar ve bunlardan kuru üzüm yapılan üzümlere hiç benzemez değillerdir, ancak taneleri daha sık ve daha derli topludur, bunları Ekim ve Kasım aylarında henüz yeşilken toplarlar ve Güneş altında üç gün bekleterek karartırlar, ağacın yaprağı ise hemen hemen sinirotu yaprağına benzer, pek kısa bir sapçıkla sürgüne bağlı durur.

Lakin yaprağın sapçığa bağlandığı kısım yuvarlaktır, en üst tepesinde ise sivridir, tıpkı ağaçkavununun sivri bir uçla sonlanan yaprakları gibi, yaprağın arkasında sinirotunda olduğu gibi yedi damar vardır, fakat yanlardakiler ortadakinden çıkmaz, bilakis aralıklarla, yaprağın en altından en üstüne doğru uzanarak ortadakini kuşatır, eğikçe dizilmiş gibidirler, ne eşit aralıklıdırlar ne de ağaçkavunu yaprağındaki o kalınlığa sahiptirler.

Tarçının defne ağacı olduğunu öğrettiğimiz gibi, karabiberin de bölgenin iklimiyle yetkinleşmiş ve işlenmiş bir sarmaşık türü olduğu yeterince sabittir, nitekim Hindistan’ın Calicut bölgesinde ve dahi şehir dışındaki kırlarda yetişir.

Söylediğimizin kanıtı şu olacaktır, bu ağaç bizim memleketimize getirildiğinde birkaç çoğaltma neticesinde sarmaşığa dönüşecektir.

Bunların Dioskorides’e zıt düştüğünü bildiğimi inkâr edecek değilim, lakin onlar şan şöhret hevesiyle ve bölgelerin uzaklığı sebebiyle hatalarının asla ortaya çıkmayacağı yönündeki bir rehavetle cüretkârca, kulaktan duyduklarını yazdılar. Fakat karanfil meyvesinden ötürü bizdeki bir çiçek, kokusunun tatlılığı sebebiyle bu adı almıştır. Beyazı vardır, bir başkası kırmızıdır, bir başkası iki rengin karışımıdır, alçak boylu bir ottur, pırasa yapraklıdır lakin daha dardır, saksılarda büyük bir itina ile yetiştirilir, görünüşü de kokusundan daha az hoş değildir.

Ayrıca reçinesiyle mabetlerin tütsülendiği günnük bitkisi vardır, zira yanarken son derece hoş kokuludur, bu, göğün kuruluğu sebebiyle Sabalılar nezdinde bu reçineyi akıtan bodur bir göknardır. Nitekim Mantualı şair şöyle der, Yumuşaktır Sabalılar kendi günnükleriyle.

Kendiliğinden akan daha kuvvetlidir, yaralı ağaçtan çıkan ise daha zayıftır ki bu durum bütün sıvılarda dikkate değer bir husustur.

Lakin bizde göknarın tek övgüsü, ağaçlar arasında en dik şekilde yükselmesidir, bu sebeple heykeltıraşlık taslaklarında ve dülgerlerin diğer bütün işlerinde diğer ağaçlar bir kenara bırakılıp bu tercih edilir, zira başka ağaçlarda sanatla güçbela ve asla güvenilir olmadan elde edebileceğin şeyi, bu ağacın gövdesinde tabiat en mükemmel şekilde sağlar.

Fakat günnüğün hikâyesine döneyim, Sabin ardıcı serviye nasıl yakınsa, günnük otu (libanotis) da göknara öyle yakındır, zira çalı ağaç cinsindendir, nitekim Apenninler’de günnük otuna benzer, hatta onun cinsinden, daha dar yapraklı ve keskin tatlı bir ot yahut daha ziyade bir çalı gördüm, öyle ki günnüğün kokusunu ve tadını andırır, binaenaleyh günnüğün başka bir bitki cinsinden akmadığına şüphe yoktur.

Demek ki günnük ağacı, göknar ve günnük otu aynı cinstendir, ancak bölgelerin niteliği ve tabiatın kuvveti sebebiyle farklılaşırlar.

Günnük, Arabistan’da Güneş’in ve bitkinin bereketiyle meydana gelir, daha soğuk bir iklimde ise göknar ağaca dönüşür ve daha az tesirli lakin daha bol bir reçine salgılar.

Adıyla günnüğü andıran günnük otu, göknardan daha kuru olduğundan ağaç boyutuna varamaz, günnükten daha soğuk olduğundan ise reçine salgılayamaz. Yine de bunlardan yola çıkarak kuvvetleri tahmin edilebilir, kullanım alanları aktarılabilir ve tabiatın bunlardaki işlerine hayran olunabilir, zira neredeyse aynı nizam bütün ağaç ve ot cinslerinde geçerlidir.

Kokulular arasına, tıpkı gül ve yabanmersini gibi tatlı olan ve serinleten aspalathus odunu da sayılır, bu yüzden nadir bulunur.

Hoş kokunun nadiren soğuk olmasının sebebi, sıcaklıkla yetkinleşmesidir, bu yüzden sıcağı alt etmesi zaruridir, bundan ötürü Yunanların baharat [Yunanca] dediği kokuluların çoğu sıcaktır.

Sandal ağacında ve mavi menekşe dediğimiz yabanmersininde ise sıcaklık yalnızca daha ince kısımdadır, geri kalanın tamamı soğuktur ki o kısım kesiftir ve kütlece üstündür.

Lakin bunlarda soğukluk güllerdeki gibi gizli değildir, nitekim güller bazılarında kokusuyla baş ağrısını tetikler, bazılarında ise burundan kan getirir.

Fakat aspalathus bir ağaçtır, Hindistan’daki sandal ağacı kadar boyludur, daha soğuk bir iklimde ise dikenli bir çalıdır. Zira sıcak ve nemli bölgelerde her şey daha boylu, daha sulu ve daha canlıdır, meğerki bitkinin kendi tabiatı buna mani olsun, öyle ki Batı Hindistan’da aspalathus korulukları dahi bulunur.

Sıcak ve kuru bölgelerde ise bitkiler daha küçük ve daha kurudur, buna rağmen kuvvetlidir, nemli ve soğuk yerlerde ise zayıftır, özsuyu ile doludur, tabiatı sıcak olanlar ise boylu ve iridir, soğuk olanlar küçüktür. Gerçi bazıları tabiatı gereği soğuk olsa da, örneğin baldıran nemli ve gölgeli yerde daha iyi yetişir, kuvvetleri bakımından da daha tesirlidir.

Nitekim Theophrastos’un tanıklığına göre Khioslular, ölüme hiçbir acı çekilmeden gidilsin diye kabuğu soyulmuş böyle bir baldıranın suyunu suyla karıştırıp idama mahkûm edilenlere içirirlerdi. Zira en ileri yaşlılıkta meydana gelen ölümü taklit ederlerdi.

Çünkü ölüm esnasında hissedilen acı, ya nefes alma güçlüğünden ya da hayati ruhun (spiritus) çözülmesinden kaynaklanır. Ruhlar ise kendiliğinden çözüldüğünde, tıpkı ağır işlerde olduğu gibi hiçbir acı vermez. Lakin ruhu çözen sebep, humma gibi, yara gibi, çoğunlukla bizzat kendisi acı verir.

Dolayısıyla baldıran suyu ağır bir uyku hali vererek aşırı soğukluğuyla ruhları acısız bir şekilde söndürür, nefes alma güçlüğü ise ruhların azlığına kifayet edecek olandan daha fazla değildir.

Böylece suda boğulanlardaki gibi acı bir ölüm meydana gelmez, boğularak öldürülenlere göre ise çok daha az acılıdır.

Binaenaleyh baldıran suyundan hazırlanan bu ölüm ve dahi Plutarkhos’un Marcus Antonius’un hayatında bahsettiği o kendine has engereğin sokmasıyla gelen ölüm, ağır bir uyku haliyle gerçekleştiğinden, en ileri ihtiyarlıkta başa gelene pek benzer, bu yüzden de acısızdır. Dolayısıyla Khiosluların ve Atinalıların ölüme mahkûm ettikleri seçkin kişileri baldıran suyuyla yok etmelerine şaşmamalıdır, ta ki onların hayatından ve itibarından eksilttikleri şey, ölümün hafifliğiyle telafi edilsin.

Batı Hindistan’ın Peru vilayetinde yakın zamanda keşfedilen ölüm elmaları da vardır, bunlar üvez meyvesidir ve şaşılacak derecede kokuludur, ağacın kendisi çalı formundadır, armut yaprağı gibi sık, gür ve daha yeşil yaprakları vardır, bölgenin çeşitliliği içinde bu bitkinin böylesine meşum bir hale gelmesine şaşmamak gerekir.

Zira Pers diyarında ilk defa boy gösterip adını oradan alan şeftaliler, başlangıçta zehirli ve ölümcül iken, oradan nakledilip buraya, İtalya'ya getirildiklerinde zararsız, hatta kokusu ve tadıyla hoşa giden meyvelere dönüştüler. Nitekim Martialis Apophoreta adlı eserinde şöyle der,

Yerli dallarında bir zamanlar değersiz olan turfandalar, Şimdi evlat edinildikleri Pers ağacında kıymete bindiler.

Demek ki pek çok bitki nakledildiğinde ehlileşir, kimisi de daha kötü bir hal alır, tıpkı ölüm elmasının ölümcül bir usare taşıması gibi. Bu usareye batırılmış oklar, hiçbir devanın kurtaramayacağı ani bir ölüme yol açar, ağacın gölgesi ise tüm yüzü ve gözkapaklarını şişirip gözleri kapatır, ağaçtan damlayan çiy göze düşecek olursa korneayı kemirip körlüğe sebebiyet verir, odunu yakıldığında baş ağrısına ve pek fena bir kokuya yol açar. Bütün bunlar, ince ve ölçülü bir nemin, gereğince pişmiş ve kokulu haldeyken, pek kesif ve zararlı bir nemle karışmasından ileri gelir, oysa bizim memleketimizde üvez meyveleri yalnızca tat bakımından hoşa gitmez, çünkü zararlı nemin maddesi etraftaki havanın sıcaklığıyla çürüyemez.

Zehirlere en yakın olanlar sayıklatıcı (lymphaticae) bitkilerdir, tıpkı Batı Hint Adaları'ndaki Hispaniola adasında bulunan Cohobba gibi, ki yalnızca kokusuyla dahi sarhoş eder ve insanı mecnuna çevirir. Zannederim bu ot bir tür şeytanelmasıdır, şayet içilirse deliliğe sevk eder, tesiri bakımından Türklerin Asseral dediği şeyden hiç de farklı değildir. Türkler arasında bunun kullanımı pek yaygındır, zira sadece neşeli ve çevik kılmakla kalmaz, bütün kaygıyı ve korkuyu da defeder, böylece cenk vazifelerine daha hazır hale gelirler.

Bizim diyarımızda bu kabilden olan safrandır, nitekim Asseral gibi o da bolca yenecek olursa yalnızca çevik kılmakla kalmaz, sarhoş eder, daha da fazla alındığında ise öldürür.

Şarap da böyledir, şaraptan elde edilen yanar su ve dip tortusu içildiğinde de durum aynıdır, rivayet olunur ki eskiden oenopia kökü de şaraba olan benzerliğinden ötürü bu adı almıştır.

Lakin kokulu bitkilere dönecek olursak, zambaklar, sümbül (nardus) ve safran bu cinstendir.

Bütün sümbül türleri, biberiyeninkinden daha uzun, daha dar, oldukça kalınca, daha yumuşak ve kokulu yaprakları olan çalımsı bitkilerdir, çiçeği hayli küçük olup gök mavisi ile erguvan arasındadır. Gövdesi ve dalları odunsudur, kışın yeşil kalır, kış pek sert geçerse kurur.

Bütün bitkilerin yaprak dökmesinin sebebi bizzat soğuktur, bu yüzden soğuk memleketlerde dalları ve gövdesi samanla örtülen, köklerine at gübresi konan, bütün bir ağaç olarak hamama yerleştirilen bitkilerin sadece yapraklarının dökülmeyip korunması değil, ağaçların meyve vermesi de şaşılacak bir şey değildir.

Bizim buralarda dahi, daha sıcak ve kuru olan bitkilerin yaprakları kendiliğinden dökülmez, nitekim bahsettiğim gibi sümbül, biberiye, adaçayı, ardıç, defne, servi böyledir, şimşir ise yalnızca şiddetli kuruluğu ve ılımlı sıcaklığı sebebiyle yaprak dökmez, zira acıdır.

Lakin Hindistan pek sıcak bir memleket olduğundan, bizim hıyarşembe dediğimiz kassiadan gayrı hiçbir ağacın yaprakları dökülmez.

Köklerini derindeki suya kadar saldığından, bunun üç nedenden ötürü soğuk ve nemli tabiatta olduğu sabittir. Zira nemi pek bol çeker, kökü Güneş'in hararetinden alabildiğine uzaktır ve temas ettiği suyun soğukluğuyla serinler.

Kokulu olanlara tekrar dönecek olursam, safranın kökü soğanlı, bol ve ömürlüdür, yaprakları pırasa yaprağı gibidir, lakin saç teli denecek kadar dardır. Sapı beneklidir.

Çiçekleri şarap renginde olup acı çiğdeme benzer, ortalarında safranın alev rengi lifleri yükselir.

Eski devirlerde pelesenk (balsamus) pek kıymetliydi, şimdilerde ise bulunmamaktadır, malumdur ki bizim yaseminimize pek benzeyen ince bir çalıdır.

Kaldı ki yaseminin çiçeği bembeyazdır ve yazın pek kokuludur. Ağacı sarmaşık gibi sürünür ve başka bir şeye tutunur, lakin bağ asmasına daha çok benzer, zira bir başkasına tutunacak bir uzuv çıkarmaz, nitekim sarmaşık gibi duvarlara yahut ağaçlara kendiliğinden tırmanmaz, ancak bağlandığında yukarı çekilir, yaprakları yumuşak, ince ve siyahımsıdır. Elbette hayrete şayandır ki ne bu bitkinin bir meyvesi ya da meyvesinin faydası vardır, ne de diğer asil çiçeklerin, ne zambak, ne safran, ne gül, ne sümbül, ne de karanfil meyve verir. Sebebinin şu olduğunu düşünürler, bütün kuvvet çiçeğe sarf edilmektedir, yahut çiçeklerin ve meyvenin mevsimleri farklı olduğundan, meyveler kusursuz olabilmek için nemli ve kesif bir cevherden meydana gelirken, çiçekler sıcak ve kurudur, dolayısıyla ağacı her ikisine de kendi mevsimlerinde yetebilecek farklı bir mizaçla donatmak fevkalade güçtür.

Nitekim seçkin bir babanın şerefli bir evladının olması, yahut çocukluğun çağının ötesinde asil, yaşlılığın ise vakur geçmesi nadirdir, ki Philostratos bu durumu Tarsuslu sofist Hermogenes'te de müşahede etmiştir.

Meseleye dönecek olursak, çağımızda bazılarının tükendiğini düşündüğü pelesenk, altın sarısı renkte bir usare idi, zira yaraları iyileştirir, kırışıklıkları giderir, ölülerin yüzünü bozulmaktan korur, böbrek taşını ufalar, gözdeki lekeleri siler, zehirlere, bilhassa kurtboğan zehrine ve bizzat hummaların titremelerine karşı direnirdi, bütün bu hususlarda pelesengin şifası eşsizdi.

Şimdilerde ise Hispaniola'dan başka bir cins pelesenk getirilmektedir, rengi kızıldan siyaha çalar, ağırdır, kavrulmuş gibi bir kokusu vardır, koklandığında hemen başa vurur, biber gibi sonradan lakin daha keskin biçimde dili yakar, yeni yaraları her şeyden daha süratle sağaltır ve kırışıklıkları giderir. Zannederim bu yağ türü, şayet her derde olmasa bile, hakiki pelesengin şifa verdiği pek çok hususta kesinlikle müessirdir.

Bunu İtalyan hekim Codrus'un bulduğu rivayet edilir, kendisi yeni şeyler keşfetmeye öylesine hevesliydi ki, fevkalade zengin olmasına rağmen yeni dünyanın güney kısmında, Pumida limanı ve Zorobari adaları yakınlarında bir ihtiyar olarak can vermiştir.

Hülasa tarihe dönecek olursak, mezkur yağı veren ağaç goaccanax'tır, nar ağacına biçim ve cüssece hemen hemen benzer, lakin yaprağı biraz daha büyük ve incedir, kabuğu kuru gibidir, odunu çıra gibi yanar, meyvesi üzüm salkımına benzer, ancak taneleri daha seyrek, biraz daha iri ve şarap rengindedir. Bunlar filizleriyle birlikte suda uzun süre kaynatıldığında bu türden bir yağ bırakırlar.

İçinde bolca yağ barındıran bitkilerde, bitkinin kokusunu ve kuvvetini taşıyan yağ bu şekilde kolayca sıkılıp çıkarılır.

Lakin yağın bol olmadığı bitkilerde kokuyu ve kuvveti yağ ile çıkarmak için üç usul tatbik ederiz. Bunlardan daha yaygın ve eski olanı Dioskorides'in usulüdür, saf yağın içine çiçekler dört gün boyunca batırılır ve Güneşe serilir, ardından yağ pek özenle sıkılıp süzüldükten sonra üzerine aynı miktarda taze çiçek ilave edilir ve yeniden kavurucu Güneşin altına bırakılır, yağ kokuyu iyice emene kadar bu işlem tekrarlanabilir, merhemler için katılaştırıcı maddeler ile diğer kokulu şeylerin özü de katılırdı. İkinci usul sıkmadan ibarettir, kimi bitkilerde hiçbir sanat müdahalesi olmaksızın yapılır, tıpkı mirabolanda olduğu gibi, kimi kuru ve kendiliğinden kokulu olanlarda ise, mersin ve muskat gibi, bunlar küçük parçalara bölünür, Girit şarabında ıslatılıp iki gün boyunca gölgede kurutulur, ardından tavada mutedil bir sıcaklıkta ısıtılır, bu esnada üzerlerine gül suyu serpilir ve mengenede sıkılır.

Baharatlardan yağı bu şekilde çekip almak mümkündür, lakin kokulu olup da yağ cevherinden yoksun olanlar, mesela çiçekler, şu usulle yağ verir, çiçekler bademlerin üzerine serpilir, bademlerin altına ve üstüne bir kat çiçek bir kat badem yaprağı dizilir, çiçeklerin kokusu kaybolana kadar bunlar sıkıştırılmış halde tutulur, kokusu gidenler atılıp aynı usulle yerlerine başka çiçekler konur ve bu işlem defalarca tekrarlanır, zira hepsinde usul bir değildir, ta ki bademler azami kokuyu çekene kadar, sonrasında bademler mengeneye verilir, lakin evvelemirde kabuklarının soyulması ve hafifçe kavrulması icap eder.

Bu suretle yağ daha fazla kuvvet kazanır ve bozulmaya daha az maruz kalır, zira içinde hiç usare kalmaz. Üçüncü usul ise çiçekler için uygun değildir, lâkin odunlar ve karanfil gibi bunlara benzer şeyler için elverişlidir, bunlar cam bir kapta dövülerek konur ve mümkün olan en hafif ateşte damıtılır, şayet mümkünse kabın etrafına kaynar su konularak yağın çıkarılması çok daha iyi olacaktır, kabın tepesine cam bir başlık (pileus) oturtulur ve hava almasın diye balçıkla sıvanır, buna usulünce bir boru bitiştirilir, ona da camdan ikinci bir boru eklenir, hiçbir şekilde hava sızdırmayacak surette balçıkla kapatılır, bu boru daima son derece soğuk suyla dolu tutulması icap eden ahşap bir kaptan geçer. Borucuk vasıtasıyla ısınan su boşaltılıp yerine yeni çekilmiş soğuk su katılır, zira bu sayede soğutulur ve dumanlar yanmayıp suya yahut yağa dönüşür, borunun eğik ve su dolu kabın dışına uzanan kısmından geçerek damla damla bir kaba düşer.

Gördüğüm kadarıyla evvela bulanık bir sıvı akar ve maddenin daha ince cevherini beraberinde getirir, ardından daha berrak bir su çıkar, nihayetinde ise damladığı nesnenin kokusundan ziyade yanık kokusu taşıyan yağ hâsıl olur. Suların damıtılması da aynı usulle yapılır, fakat şu sanatı tatbik edersen kokuyu çok daha iyi muhafaza eder, nitekim gül suyu şaşılacak derecede ıtır kokulu olur.

Kilden bir kap al, üzerine seyrek dokunmuş keten bir bez ger ve üzerine gülleri yahut yaban mersinlerini veya diğer çiçekleri yahut otları serp, ardından kabı örtecek bir sahan bulundur ve sahanın dibine ateş koy, böylece yalnız son derece kokulu değil, aynı zamanda pek tesirli bir su damıtılacaktır. Gül suyu, duman kokusundan arınması ve buna mukabil gül kokusunu muhafaza etmesi için ekseriya Güneş altına kapalı olarak konur.

Isıtılmış yahut kaynayan usarenin üzerine cam bir kadeh tutulduğunda da derhal su toplanır, kadehin içinde duman damlalara dönüşür ve bu damlalar birikerek suya çevrilir, bu yolla sirke de kolayca suya dönüştürülür, bu su, bilhassa beyaz sirke içinde sedef otu kaynatılmışsa, gözdeki lekeleri ve kataraktları temizlemekte pek faydalıdır. Birinci usulde misk ve diğer pek kıymetli kokuları yanına koyanlar da vardır, böylece su yalnız kendi kokusunu değil, miskin ve yanına konulan diğer nesnelerin de kokusunu muhafaza eder.

Fakat bazı çiçeklerin kokusunun suda neden muhafaza edilmediği, nitekim yasemin, karanfil çiçeği ve zambakta suyun niçin kokusuz kaldığı sorulabilir, başka bir yerde ifade edildiği üzere, kokuların kalıcı olabilmesi için bu denli latif bir cevhere daha kesif bir cüzün bağlanması gerekir.

Binaenaleyh bunlarda, kokusuz otların yaprakları arasına münavebeyle dizilmiş, yanmayacak derecedeki daha kesif bir maddeye kokunun raptedilmesi ve akabinde damıtılması fayda sağlayacaktır, kokuyu açığa çıkarmanın yegâne umudu budur, zira sulara yatırıldıklarında kokularını salmaz, aksine çürürler. Ateş ise şayet itidalle tatbik edilmezse, bunların tabiatını yakıp yok eder. Lâkin sadece mutedil bir surette keskinleştirirse, nitekim şarapları bulunmayan Moskovalılar yulaftan damıtılmış su kullanırlar ve bu su şaraptan daha az ısıtmaz ve sarhoş etmez.

Zira yulaf daha kesif bir cevhere malik olduğundan, damıtma neticesinde ısınması, incelmesi, keskinleşmesi ve yanan suyun (aqua ardens) tabiatına yaklaşması mukadderdir.

Kenevir yaprakları un haline getirildiğinde hoş bir sarhoşluk veren bir içecek meydana getirir.

Fakat Tatarlar hakkında nakledilen, damıtılmış sütten elde edilen suyun sarhoşluk verdiği rivayeti şaşırtıcıdır, bunun için sütün daha yoğun olması ve ateşin tesirine uzun süre maruz kalması icap eder. Nitekim bu hal kısrak sütünden husule gelir.

Bundan gayrı şüpheye ne hacet, adi su dahi defalarca damıtıldığında bu tesiri gösterebilir, zira ısınır, incelir ve ateşin kuvvetini daha fazla içine çeker, bu sebeple defalarca damıtılan yanan su öyle bir keskinliğe ulaşır ki içilmesi kabil olmaz.

O halde bunlardan açıkça anlaşılmaktadır ki, hem şarap ateşli bir kuvvete maliktir, hem de hemen her nesneden, bilhassa en kesif olanlardan, mükerrer damıtma vasıtasıyla şaraptan daha ziyade ısıtacak ve sarhoş edecek bir içki elde edilebilir.

Bununla birlikte damıtma yapılmaksızın da sarhoş eden içkiler hazırlanır, Moskovalıların bal ve şerbetçiotu tohumundan meydana gelen ve ziftli kaplarda saklanan Medo içkisi böyledir, oysa bunlardan hemen her biri tek başına sarhoş etmeye kâfi gelmez. Şerbetçiotu tohumu arpa, çavdar yahut buğday ile birleştiğinde zethum yahut zithum denilen, Almanların ise Birra tesmiye ettiği içkiyi meydana getirir. Kayzerin hekimi Nicolaus Poll’ün yazılı olarak bıraktığı usul şöyledir, arpayı yarılıncaya dek suya yatır, ardından kurutulup ince ince öğütülür, hatta değirmenden geçirilir.

Bundan iki cüz, sudan yedi cüz al, su üçte bir nispetinde azalıncaya dek birlikte kaynatılır, ardından bu suyun yarısını alırlar, buna şerbetçiotu tohumunun kırkta birini ve evvelki kadar arpa eklerler, hepsi takriben üç yahut dört saat kaynatılır, akabinde süzülmüş olan suyun diğer yarısını ilkiyle karıştırırlar ve yarıya ininceye kadar yeniden kaynatırlar, nihayetinde ahşap bir kaba boşaltıp az miktarda maya ilave ederek paylaştırırlar.

Şimalde ikamet edenlerin zaruret sebebiyle arpa, çavdar ve buğdaydan zethum yapmaları gibi, cenup ahalisi de şarap kullanmaları caiz olmadığından dinlerinin kaidesi mucibince pirinçten zethum imal ederler ve bu içkilerin cümlesi sarhoşluk verir, lâkin pirinçten yapılanı daha mülâyimdir, bu hal pirincin arpadan daha soğuk olmasından değil, bu nevi zethumun şerbetçiotundan mahrum bulunmasındandır, zira şerbetçiotu fevkalade sıcak ve kurudur.

Bütün zethum nevilerinden daha sıhhatli olanı, hem de biraz daha kıymetlisi kadim sirkencübindir (oxymel). Zira otuz libre bal, yirmi beş libre sirke, on dokuz libre su ve üç libre tuzdan müteşekkil olduğundan, suyu artıranlar yahut zahter ekleyenler bulunsa da, bunların hepsi birlikte on defa kaynatılır, ardından süzülüp fıçıda dinlendirilir, lezzet bulması için bu derece su kabul etmesine rağmen neredeyse pek az masrafla zethumdan katbekat daha sıhhatli kılınır.

Başka hoş ve sarhoş edici içecekler de mevcuttur, nitekim Talih Adaları’nın biraz ötesinde cenuba doğru uzanan Senegal’deki Mignol böyledir. Bu usare, yaralanmış bir ağaçtan akan, kül rengine çalması müstesna, cevheri ve rengi bakımından peynir altı suyuna pek benzeyen bir maddedir. Hindistan cevizinden (ki bu bir hurma nevisidir) çıkarılan bir başkası ise bundan daha üstündür.

Güney sahilinin Chiman vilayetinde bolca yetişen bu ağaç, hurma yapraklarıyla pek heybetlidir, meyvesi ise insan başından büyüktür.

Bu meyve en dış yüzeyinden ortasına kadar zarlar ve liflerle kaplıdır, bunların kalın kısmından halatlar, ince kısmından ise giyecekler dokunur, ortasına yakın yerde ceviz kabuğu gibi bir kabuk bulunur, bunun altında taze bademlere benzeyen lezzette, cevherde ve tabiatta ince ve beyaz bir öz (medulla) yer alır.

Bu taze öz dövüldüğünde hayvan sütünden hiçbir surette geri kalmayan tatlılıkta bir süt verir.

Bu özün tam ortasında ise lezzeti başka hiçbir içecekle kıyaslanamayacak bir usare mevcuttur. Dahası, özü çevreleyen sert, parlak ve siyah kabuktan pek makbul kadehler imal edilir.

Mademki hurmalardan söz açıldı, hiçbir ağaç bu denli çok fayda sağlamadığından, ondan bahsetmenin tam vaktidir.

Hindistan’ın bahşettiği bu ağaç ağustos ayında budanır ve budanmış asmalarda olduğu gibi berrak bir usare damlar ki bu üç gün boyunca şarap tadı verir. Fakat bunu üçte biri kalıncaya dek kaynatırsan son derece tatlı bir bal hâsıl olur. Şayet ne kaynatılır ne de içilirse sirkeye dönüşür. Bu bal suyla inceltilirse yirmi gün zarfında yeniden şaraba tahavvül eder.

Meyvesinin çekirdeklerinden yağ sıkılır, ağacın lifli kabuğundan halatlar, odunundan kömür yapılır, meyveleri dahi ceviz yahut badem niyetine yenir.

Dış kabuğundan kömür yapıldığı gibi, iç kabuğunun eğrilmesiyle pamukludan daha zarif, adeta ipeğe denk giyecekler elde edilir.

Yaprakları evleri örtmek için kiremit yerine kullanılır, öyle ki bu ağaç faydalarıyla Hindistan cevizini tamamıyla temsil eder. Binaenaleyh bütün hurma nevileri pek çok faydaya sahip olsa da en müstesnası Hindistan cevizidir.

Pek uzun, dikenli, yeşil ve uzunluğundan ötürü kavislenmiş yaprakları olan bir hurma daha vardır, kabuğu yumuşak olup, pullarla kaplı balıkların sırtı misali, üst üste binen gayet iri pullarla baştan başa pürüzlüdür. Böylesini Cenova’da babamın evinde gördüm, lâkin meyve vermezdi.

Zira başka yere nakledilen ağaçların kimisi yaşamaz, İtalya’da Hindistan’dan gelen öd ağacı gibi, kimisi de yaşar lâkin Cenova’daki hurmalar gibi meyve vermez.

Bazıları meyveye durur fakat bizdeki karabiber gibi dumura uğrar, bazıları ise her iki iklime de dayanıklı olduklarından meyvelerini yetkin kılarlar, İspanya’dan Hindistan’a götürülen asmalar gibi.

Hurma gövdesinin yaprakların ve dalların birleştiği en üst kısmı yumuşaktır, kesildiğinde yalnızca yenmekle kalmaz, aynı zamanda leziz bir yiyecek sayılır. Tadı yavan olsa da hafif acımtıraktır, gövdenin tamamı etli bir yapıya sahiptir ancak yalnızca bu kısım, bilhassa genç ağaçlarda yenebilecek denli yumuşaktır. Hurma fidanı diken kimse onun meyvesini pek nadir gördüğünden, ağaç pek geç meyve verdiğinden uzun süre genç kalır.

Hurma sürgünleri de (palmites) benzer şekilde yenir, tat bakımından da benzerdir, etli, beyaz ve katı yapısı da aynıdır, lakin yalnızca köke bitişik olan dip kısmı yenir, hurma yapraklarına benzeyen filizleri ise beyaz olmakla birlikte odunsudur ve yemeye uygun değildir.

Tadı hurma gövdesinin tepesindekinin aynısıdır, bu sebeple tuz, biber ve zeytinyağı ile yenmesi adettendir, yine de sürgünler hurmadan pek çok bakımdan ayrılır, nitekim hurma boylu poslu bir ağaç olup hurma meyvesi verirken, bodur çalı halindeki sürgünler üzüm salkımlarına benzer salkımlar meydana getirir, diğer özellikleri ise hurmaya benzer.

Nasıl ki hurma sürgünleri kuru filizlere sahipse, diğer bazı bitkiler de sabırsır (aloes) ve damkoruğu (sempervivum) gibi gayet etli yapraklara sahiptir, Hindistan’da yetişen pek iri yapraklı bir ağaç da böyledir, yaprakları sabırsır kadar etli olmasa da dikenlidir, hayret vericidir ki sırtında küçük dikenler bulunur. Dolayısıyla etli bitkiler nasıl çok nem ihtiva ederse, bütün deve dikeni cinsleri gibi dikenli sebzeler de idrarı söktürür, çünkü bunların içinde ateşli nemin bolca bulunması zaruridir. Deve dikenlerinin pek çok cinsi vardır, başlıcalarını aşağıda izah edeceğiz.

Fakat sabırsır gayet acı olduğu halde yapraklarının bu denli etli olmasının sebebi nedir, zira damkoruğuna pek benzer, ancak siyahımsıdır ve sıklıkla gördüğüm üzere bir arşın büyüklüğündedir.

Bunun sebebi şudur, yapraklarının uçlarında dikenler bulunduğundan, bu kadar bol bir nemin içinde dikenleri husule getirebilecek hararet ve kuruluğun bolca bulunması zaruridir, bu yüzden yaprakların büyüklüğüne kıyasla pek az sürgün verdiklerinden, içerideki nemin büsbütün yanması ve suyunun son derece acı hale gelmesi kaçınılmazdır.

Lakin ben, aralarında kutsal odun (lignum sanctum) olarak adlandırılan ve o marazın da oradan sirayet ettiği Batı Hint adalarından getirilen ağacın da bulunduğu gayet nadir ağaçlara geri dönüyorum. Bu marazın tabiatına dair sekiz kitap neşretmiş olsak da, burada ağacın biçimini tasvir etmeyi kararlaştırdım. Yeni dünyanın Hispaniola ve etrafındaki adalarında yetişir, ceviz ağacından biraz daha küçüktür, kabuğu yeşil ve kül renginin birbirini takip ettiği beneklerle örtülüdür, yaprakları kocayemiş ve fındık yaprağından daha küçük ve daha yeşildir.

Çiçeği beyazdır, meyvesi safran rengindedir, biçimi ve büyüklüğü birbirine bitişik iki acı baklaya benzer, ağaç o kadar sıktır ki bizdeki meşeler gibi kırda bayırda her yerde görülür.

Yalnızca bu ağaçtan değil, herhangi bir başka odundan da bizzat odundan daha kıymetli olan reçineyi şu usulle çıkarırız.

Odun, bir parmak kalınlığında parçalara bölünür ve ateşe tutulur, ardından odunda bulunan reçine ne varsa toplanır.

O diyarlarda kaspıya (cassia fistula) dedikleri bir meyve daha vardır, baklası yuvarlak, pas rengi veya siyah olup bir başparmak kalınlığındadır, bazen bir arşından daha uzundur, eğridir, suyu pek tatlı fakat nahoştur, çekirdekleri küçük ve acı baklaya benzer lakin çok daha serttir, ağaç boyludur, yaprağı cevize yakın fakat daha dar ve incedir, çiçeği safran sarısıdır, katırtırnağı gibi soğuğa dayanıksızdır, neme karşı pek iştahlıdır, bu sebeple köklerini altındaki suya kadar uzatır.

Bizim memleketlerimizde yetişmemesi ise başlangıçta iklimin sertliğinin mani olmasından, büyürken de nemin yetersiz gelmesindendir, zira bizim diyarlarımızda sular daha derindedir.

Ağaçların gölgelerinin tesirleri de hayret vericidir, nitekim zehir ağacı, ceviz, sütleğen, kartlaşmış incir ve Hint üvezinde belirttiğimiz gibi öldürücüdür, öte yandan hünnap, kayın ve Hint abanozunda şifalıdır. Kokularından ötürü faydalı olanlar gül, mersin, sümbül, turunç ve ardıçtır, şimşir ise zararlıdır. Boya çeşitliliğinde de en çok övülen brezilya ağacı (brazilium), diğerlerinin tabiriyle verzino birbiriyle yarışmıştır.

Brezilya eyaleti adını bu odundan meydana gelen korulardan almıştır, meşeye (enzina) benzer fakat daha ince ve daha eğri, pek büyük olmayan bir ağaçtır, yaprağı meşe yaprağı gibidir lakin sert değildir, kabuğu sertliğinden yahut kuruluğundan ötürü ağaçtan kendiliğinden dökülür.

Fakat meşeye benzediğini söyledik, meşe İspanya’da küçük ve pek dik olmayan bir meşe türüdür, palamutları tatlı olduğundan yenir, brezilya odunu eskidikçe güzelleşir ve daha çok kızarır, sahtesinden bu yönüyle ayrılır, hafiftir, tatlımsı ve buruk bir tadı vardır.

Boyacılıkta ve yazı yazmakta fevkalade bir kuvvete sahiptir, bu kırmızı mürekkep pek çok usulle hazırlanır, kimileri kuvvetli ve henüz kaynamakta olan küllü suya onun talaşını atarlar, cam şişeye odunun sekizde biri miktarında kazınmış talaş kafidir, sıcak küller arasında az miktarda şap ilave edilerek bir saat boyunca kaynatılır ve derhal kullanıma alınır, Arap zamkına dahi lüzum kalmaz.

Ben başka bir şekilde hazırlamayı adet edindim, odunu gayet ince liflere ayırıp parçalara bölerim, bunları ağırlığının on katı suya atarım, en az altı saat ıslanmaya bırakırım, ardından dörtte üçü eksilene kadar su odunla birlikte kaynatılır, parlak bir kırmızı renk husule gelir, biraz daha fazla kaynatırsan kan kırmızısı, daha da uzun süre kaynatırsan lacivert olur. Yine de her iki usulle elde edilen boya derhal kullanılmazsa uzun süre saklanamaz.

Zira bitkilerin kısımlarından elde edilen bütün renklerin tabiatı gereği zamanla bozulması ve bitki maddesi zayıf ve nemle dolu olduğu için hiçbir surette saf kalmaması mukadderdir.

Bu sebeple Yerliler aynı bitkiden daha uzun yahut daha kısa süre kaynatarak bütün renkleri elde ederler, zencefreden (cinober) hazırlanan kırmızı renk ise daha sebatkar ve daha canlıdır, daha evvel Arap zamkı katılmış suda yahut uzun süre çalkalanarak su kıvamına getirilmiş yumurta akında çözündürülür.

Lakin bunun da kendine has bir kusuru vardır, zira çok fazla nem karıştırırsan zencefre dibe çöktüğünden renk daha soluk olur, az karıştırırsan zencefre aşırı kuruttuğu için nem büsbütün tükenir.

Renk çeşitliliği bakımından üstün olan ağaç cinsleri arasında zeytin ağacından sonra karaağaç kökü gelir, bu sebeple kaplar ve masalar yalnızca renginden ötürü değil, parlaklığından ötürü de pek makbuldür. Renk çeşitliliğinin sebebi, hararetin çeşitliliği ve yağlı kısımdır.

Nitekim elbiselerde olduğu gibi bunlarda da yağ lekelediği vakit eski renkleri değiştirir, fakat elbiselerde buna leke denirken bunlarda parlaklıkla birleştiği için makbul bir alacalıktır. Tıpkı limon suyunun derilerde rengi alacalandırarak güzelleştirmesi gibi, zira önceki rengi bozarken parlaklığı muhafaza ettiğinden lekeli değil, alacalı kıldığı söylenir. Hint kamışlarının kökleri de renklerinin çeşitliliği ve parlaklığıyla pek hoştur.

Bütün bunlarda dağlarda yetişen ağaçlar, daha alçak yerlerde yetişenlerden üstündür.

Tuzlu tat müstesna olmak üzere bitkiler bütün tatları alırlar, nitekim tuzludan yoksun görünürler, geri kalanlara, yani acı, tatlı, keskin ve ekşi tatlara sahiptirler. Acı olanlar centiyana, sabırsır, pelin türü olan santoniktir.

Tatlı olanlar meyan kökü, şeker, besfayeçtir, keskin olanlar Arnavut biberi, karabiber, tere, sarımsak, soğandır, ekşi olanlar kuzukulağı ve labadadır, yavan olanlar şalgam, ebegümeci, pancardır, Theophrastos ise misk her ne kadar tuzlu olsa da pek fazla tuzlu olmadığından tuzlu tada sahip hiçbir bitkinin bulunmadığını düşünür, bunun sebebini ise besinin kendisinin asla tuzlu olamayacağına bağlar.

Fakat pek çok tuzlu toprak bulunduğundan ve deniz kıyısında yetişen otlar yine de tuzlu olmadığından, sebebin tuzlu besin kıtlığı olduğu zannedilmemelidir.

Dolayısıyla pek çok bitkinin tuzlu olduğunu söyleriz, lakin acı yahut tatlı olanlar kadar çok değildir ve bu tat o kadar aşikar hissedilmez.

Tuzlu tat tek başına aşındırıcı olduğundan, bitkiler de ifrazatlarını geç attığından, bir bitkinin fevkalade tuzlu olması neredeyse imkansızdır, zira bitki nemlidir ve tuzlu olan şeyler nemi kemirir, nitekim hayvanlarda da yalnızca bu tadı taşıyan nemin onları aşındırdığını ve kemirdiğini görürüz.

Bazı bitkiler ise toprağın aşırı tuzlu olmasına dayanamazlar, turunç, limon ve ağaç kavunu böyledir, sık sık su verilmezse derhal kururlar, çünkü yumuşamayan tuzluluk bitkiyi derhal helak eder.

Buna bir de şu eklenir, tuzlu hariç bütün tatlar latif bir maddede bulunabildiğinden, bitki yalnızca latif besini çektiği vakit tuzlu müstesna diğer bütün tatları da çekebilecektir.

Tuzluluk aynı zamanda tatların en zayıf olanıdır, zira suyun tuzlu hale gelmesi için çok miktarda tuz lazımdır, binaenaleyh tuzlu olan şey hem az beslediğinden, hem kesif olduğundan güçlükle çekildiğinden, hem çok zarar verip damağa pek az tesir ettiğinden, bitkilerin pek azının tuzlu olması ve böyle olanların da hafifçe tuzlu görünmesi zaruridir.

Hint Denizi yine de tuzlu bir ot besler, salgazo dedikleri bu ot hareketlidir ve denizin yüzeyinde durur, öyle boldur ki çiçek açmış çayırları andırır, zira kısmen yeşil, kısmen safran rengidir, lakin tuzla değil, dediğim gibi tuza bitişik olan yağlı nemle beslenir.

Bizim denizimiz de gayet yumuşak bir ot türü besler, alg (alga) denir buna, benzer bir usulle tuzluluğu geride bırakıp yağlı kısımdan beslenir, bu sebeple ilkbaharda filizlenir, yazın yeşerir, kışın ise ölür, ayrıca yağlı kısımdan beslendiği için çömlek taşımaya da elverişlidir, nitekim Venedikliler cam kapları bu ota sarıp bize yollarlar. O vakit tuzlu olan ve bu yüzden cılız kalan şeyler adeta kuruyacaktır, zira ağaçlar tuzlu değil, yağlı gıdayla büyürler, bu sebeple Hindistan toprağının son derece yağlı ve en az tuzlu olduğu kabul edilmelidir, çünkü orada ağaçlar muazzam derecede büyür.

Nitekim orada Seyba (Ceiba) cinsinden bir ağaç bulunduğunu rivayet ederler (zira bu, bütün ağaçların en büyüğüdür), diğerlerinin arasında üç çatallı olarak anılır, bunun gövdelerinin her birinin çevresi yirmi ayak genişliğindeydi. Gövdelerin yer seviyesindeki aralıkları da yine o kadar ayak mesafedeydi, bu boşluklardan yüklü bir araba rahatlıkla geçebilirdi.

Gövdelerin birleştiği yerde ise, ki burası yerden yaklaşık on beş ayak yukarıdaydı, ağacın kalınlığı kırk beş ayaktı, kalın gövdenin en alt kısmından ilk dalların çıktığı yere kadar seksen ayak vardı, dalların sarktığı üst kısım ise ölçüye gelmezdi. Bu denli bir boylanmanın sebebi verimli toprak, göğün kuvveti ve ağacın tabiatıdır, zira odunu son derece hafiftir, çok az toprak unsuru ve bolca ince nem ihtiva eder.

Büyük ağaçlar ekseriya daha derin köklere dayanır, bu yüzden kurak bir bölgede kök ancak üç ya da dört arşın derine iner, katı maddeli ağaçlar da yeni dünyanın Hispaniola adasında olduğu gibi alabildiğine büyüyemezler.

Ağaçların köklerini toprağın en derinine salamadığı dağlık yerlerde insanlar da hilekâr ve sebatsız olur, gerek aşırı kuraklık gerekse rüzgârların sıkça değişmesi fanilerin mizaçlarını oynak ve hafif kılar, dolayısıyla güvenilmez ve kararsız olurlar. Zira insanlar çoğunlukla topraklarının tabiatına uyarlar.

Toprağın kuraklığı sebebiyle derin kök salmayan ağaçlar ise uzun süre yaşayamazlar. Oysa ağaçların tabiatı kendiliğinden sonsuz bir ömre uzanır. Nitekim Iosephus, İbrahim’in meşesinin kendi döneminde dahi ayakta kaldığını nakleder.

Kudüs’ün yıkılışı ile İbrahim’in rüyası arasında tastamam iki bin yıl vardır.

Meşeden sonra hurma, çınar, kayın, zeytin, çam, karaağaç gelir, Theophrastos farklı düşünür, lakin Yunanların saçmalıklarından ziyade bizzat hakikate inanmak gerekir, nitekim ağaçların büyüklüğü ve köklerin genişliği ekseriya uzun bir ihtiyarlığa işaret eder.

Daha uzun bir ömrün sebebi meyvenin küçüklüğü, tabiri caizse kısırlık ve elbette odunun sert cevheridir. Nitekim meşe odunu suyun altında daima bozulmadan kalır, yalnızca kararır, çünkü serttir, ne su tarafından çürütülür ne de yaşarken kolayca tükenir.

Buna mukabil cennet elması denen meyveyi veren ağacın ömrü pek kısadır, zira ikinci yılında gövdesi kurur, meyvelerini salkımlar halinde verir, üzüm taneleri gibi fakat bir elma büyüklüğündedir ve bir salkımda bazen yüz tanesi bulunur, öyle ki salkım koca bir tekerlek boyuna ulaşır, safran rengi bir kabukla örtülüdür, bu kabuk soyulduğunda altından gayet tatlı ve hoş kokulu bir meyve çıkar, yaprağı ayaktaki bir insan boyu kadar uzundur, eni de az değildir. Böylece hem meyvelerin çokluğu ve büyüklüğüyle hem de yapraklarıyla tükenip gider.

Bu sebeple uzun ömürlü ağaçların hemen hiçbirinde geniş yaprak bulunmaz, geniş yapraklar daha ziyade otlarda, lahanada, labadada, kabakta görülür, boyunun posunun da buna bir faydası olmaz, doğduğu yıl içinde kurur gider, zira büyük yapraklar bol neme muhtaçtır, bu nem ise çok bol olup yağlı olmadığında hızla ölüme yol açar, bu yüzden yabani olanlar ehlî olanlardan, karada bitenler ise suda bitenlerden daha uzun ömürlüdür. Bu sebeplerle süngersi odunu olan defne, nar ağacı, incir ve meyve veren diğer ağaçlar kısa ömürlüdür, hepsi de ağacın büyüklüğüne nispetle aşırı derecede meyveye kaçar.

Meyve verenler arasında, yılda bazen üç kez meyve verdiği için trifera adını alan asmayı da sükûtla geçmeyeyim, yine de son üzümü olgunlaşmaz.

Yılda iki kez meyve vermek incire hastır, ilki daha seyrek ve daha iri, ikincisi ise ne kadar küçükse o kadar boldur. Demek ki her iki ağaç da meyve vereceği kadar çiçek açar.

Ağaçlara yapışıp yaşayan ağaçlar da vardır, sarmaşık gibi, bazıları da diğerlerinin üzerinde biter, ökseotu gibi, bunun tohumu saksağan ya da ardıç kuşu tarafından yendiğinde sindirilmez, dışkıya karışıp sıcaklık ve nem sayesinde bir ağacın üzerine düştüğünde kök salar.

Ağaç üzerinde bulunmanın üç faydası vardır, daha çok dışkı bulur, zira toprakta bu kadar toplanamaz, dalların örtüsü sayesinde ne yağmurdan ne Güneşten kolayca zarar görür, toprağın nemiyle de çözülüp dağılmaz. Dolayısıyla kuşların midesinde pişmeyecek kadar serttir, az neme ve çok sıcaklığa muhtaçtır, en iyisi göknar, meşe ve çam üzerinde biter.

Başka ağaçlar da başkalaşır, fakat otlar daha sık değişir, delice buğdaya, buğday da tekrar deliceye döner, tıpkı kör ve topallardan kör ve topalların değil de sağlamların doğması, lakin sağlamlardan da yine kör ve topalların gelmesi gibi.

Toprağın ve Güneşin kuvvetiyle delice buğdaya dönüşür, eksik olanlar kemale erer, her ikisinin zayıflığıyla da yetkin olanlar bozulur.

Bu değişimi senin o Hükümdar Şairin ne güzel dile getirmiştir, şöyle dediğinde, Uğursuz delice ve kısır yulaflar hüküm sürer.

Aşılanan ağaçlar daha bariz bir şekilde değişir, sürgünler yabancı kabuklara sokulduğunda, mesela şeftali cevize aşılandığında ağaç küçük, yeşil, hafif acımtırak ve sert şeftaliler verir, her iki bitkinin tabiatı, tıpkı katırlarda eşek ile kısrağın tabiatı gibi birbirine karışır.

Fakat hayvanlarda olduğu gibi bitkilerde de meyve verme vakitlerinin uyuşması icap eder, zira geç meyve veren muşmulaya aşılanan erkenci kiraz gıda çekmek istediğinde gövde bunu sağlayamaz, gövde gıda verdiğinde ise sürgün kendi vakti geçtiği için bunu çekemez, nitekim soğumuş ve yapraklarını dökmüştür. Yine de kiraza aşılanan asmanın turfanda üzüm verdiğini söylerler, lakin bu ne her zaman ne de her yerde vuku bulur.

Fakat bu hususta daha üstün bir usul vardır, Üç yıllık ya da biraz daha yaşlı bir kirazın gövdesini burguyla del, bu delikten yakında bitmiş iki yıllık bir asmanın dalını geçir, etrafını gübreyle özenle doldur, ardından üstünü balmumu ve üstüpüyle kapa, öyle ki dışarı uzanan filiz her iki bitkiden de gıda alsın, bundan sonra sıcak bir bölgede iki yıl, soğuk bir bölgede üç yıl geçince dalı asmadan, kirazın hemen yanından kes, ta ki asma yalnızca kirazdan beslensin ve böylece bu asma turfanda üzümler versin, aynı usulle elmaya aşılanan gül de kış gündönümünde çiçek açar.

Soğanın içine yerleştirilen keten tohumunun keten yapraklı fakat acı lezzetli bir ot vermesi de aynı mantığa dayanır.

Gıdanın da uyuşması şarttır.

Bazı ağaçlar da yaz gündönümünde (solstitium) yapraklarını çevirirler, zeytin, ıhlamur ve karaağaç gibi, bazıları ise her bir günde yarım bir daire çizerek Güneşin hareketini takip eder, acıbakla ve günçiçeği (heliotropium) gibi, nitekim adı da buradan gelir.

Bu son yönelişin sebebi Güneşin ısısına karşı derinin ateşe gösterdiği tepkiyi veren ince nemdir, nitekim ateşin yanına konan deri de ona doğru bükülür.

Hemen hemen aynı sebeple çiçekler ince ve süngersi olduklarında Güneşin ısısıyla kururlar ve Güneş battığında bastıran soğuk sebebiyle büzüşürler.

Fakat gecenin nemini içtikten sonra, özsuyla dolup şişerek sabahleyin Güneşin ısısıyla mecburen açılırlar.

Lakin yaz gündönümünde yaprakları ters dönen bitkilerin bu mucizesinin başka bir sebebi vardır.

Zira diğerlerinin yaprakları dökülmüşken bunlarda nem daha yapışkan olduğu için yapraklar döner ve bu sebeple yaprakların değişimi gözle görülür hale gelir. Dolayısıyla o vakitte yapraklarını dökmeyen bütün ağaçlarda bu durum meydana gelir.

Fakat biz bunu yalnızca, ehil kısmı yabanisinden renkçe çok farklı olanların yapraklarında gözlemledik.

Bu dönüşümün tamamının gündönümü gününde gerçekleştiğine de inanmayasın, zira bu durum neredeyse bir mucizeye yaklaşırdı, aksine yavaş yavaş meydana gelen bir şeyi, tamamlandığı sırada faniler, tamamlandığı o vaktin tamamına atfederler.

Tıpkı yapraklarını, çiçeklerini ve meyvelerini aynı anda ve Aziz Vaftizci Yahya yortusundan önceki gece verdiğine inanılan bir tür bodur ceviz ağacında olduğu gibi.

Şayet bu böyle olsaydı, dik kafalı Yahudilere veya kibirli Muhammed takipçilerine yahut geveze filozoflara karşı dinimiz namına bundan daha parlak hangi kanıtı arayabilirdik ki, fakat dediğim gibi, ağacın doğasında o vakte denk gelen ne varsa, tamamı o pek meşhur azizin dinine yorulmuştur. Ağaçlar ve otlar cinsinden bazıları da vardır ki, nitekim sedef otu (rutha) hakkında daha önce söyledik, aynı şekilde adaçayı, keza lahana da ağaçlaşır, daha önce bahsedilen Senegal Krallığı’ndaki fasulye de ağaçtan pek bol miktarda yetişir, bunlar küçük, kırmızı ve kara gözlüdür. Oysa bizim memleketlerimizde bunlar ot tohumudur.

Dolayısıyla sebep şudur ki, bol nem sebebiyle ot olan şey, hem hava hem toprak bakımından daha sıcak ve daha kuru bir yerde ağaca dönüşür. Nitekim ot cinsinin genel olarak ağaç cinsinden daha nemli olduğunu daha önce göstermiştik.

Köpeklerde olduğu gibi, cılız ve marazi otların, uzun ömürlü ve ulu ağaçlarla türce uyuşmasına hiçbir engel yoktur. Bunların hatırası, bana orada yetişen yağın tabiatından bahsetmemi ihtar ediyor, rengi safranı andırır ve yemekleri ondan daha çok boyar, kokusu menekşeyi, tadı ise zeytinden yapılan bizim yağımızı andırır. İspanya'dan Hindistan'a gidenler için ilk durak olan Porto Santo adasında da bir ağaç yetişir, kiraza pek benzeyen lakin gök mavisi renkte bir meyve verir, bunun kiraz cinsinden olduğunu sanıyorum, fakat memleketlerin çeşitliliği, onun reçinesinin ejderha kanı yerine kullanılmasına yol açar, zira fevkalade kırmızı ve parlaktır, pastil haline getirilir ve bilhassa çok eski zamanlardan beri dişleri sağlamlaştırdığına inanılır.

Ve muhakkak ki rengiyle, Dioskorides’in şahadetiyle sideritis otundan elde edilen hakiki ejderha kanından üstün olduğu gibi, kullanımı da neredeyse meçhuldür. Brasavola ise sideritisin civanperçemi (millefolium) türü olduğunu düşünür. Böylece bu reçine ya kendiliğinden akar yahut da ilkinden daha aşağıda olan yaralı ağaçtan sızar.

Bitkiler arasında bu renge en yakın itibar, kumaşların gök mavisine boyandığı çivitotunundur (glastum), avam buna Guadum der, hiçbir ota bu kadar gümüş harcanmaz, zira böylesine adi bir metadan alınan vergi binlerce altına ulaşır, bu ot ne kadar kazançlıysa, yaprakları arasında taş sertliğinde ve inci beyazlığında tohumların parıldadığı taşkesenotu (lithospermon) da hepsinin en güzelidir. Girit türünden bahsediyorum, zira İtalya'daki bundan bir hayli yozlaşmıştır.

Belki bir kimse palmiye odununu, ağırlıkla bastırıldığında diğerleri bir kavis şeklinde bükülürken, bunun neden bir kemer gibi yukarı doğru büküldüğünü soracaktır, bu yaygın bir şöhrettir ve böylesine büyük bir mucizeye Theophrastos'un da şahitlik ettiğini görüyorum. Ksenophon da aynı şeyin semer taşıyan eşeklerde vuku bulduğunu nakleder.

Bunun sebebinin, bastırılmadan evvel bükülmesi olduğuna inanıyorum, zira bir kez eğildikten sonra yukarıya doğru bükülür, çünkü bir tarafa meyleden lifleri (nervus) vardır.

Yahut eğer her iki tarafa da bükülebiliyorsa, derilerde de olduğu gibi bu kuruluktan ileri gelir, zira ağırlık bastırarak kurutabilir. Fakat doğa bunu, yükün zararını daha az hissetsinler diye eşeklerde tasarlamıştır.

Heykellerin terlemesi daha az hayrete şayandır, zira sebebi aşikardır, yağlı nem sıcaklığın zoruyla dışarı atıldığında bir ter görüntüsü verir. Bu sebepten sedir, zeytin, asma ve selvi ağacından mamul odunlar bilhassa terler.

Bu durum güney rüzgarları estiğinde daha çok vuku bulur, zira nem daha bol ve daha incedir.

Fakat kükürtlü ve ziftli toprakta yetişenler, eğer havadar ve ateşli tabiatta iseler, kızılağaç, köknar, çam ve ladin gibi pek az toprak ve su ihtiva ederlerse, kırıldıklarında, bilhassa da çürümüşlerse, ateş kıvılcımları saçmaya meyillidirler.

Benzer bir sebeple bazılarının kabukları ihtiyarlıkla öylesine beyaz ve parlak hale gelir ki, geceleyin kırağı gibi ışıldarlar.

Theophrastos'un çalılar hakkında dördüncü kitapta anlattığı şeyi, Hint'ten getirilen ve çiğnendiğinde kişinin günde yetmiş kez cinsel ilişkiye girmesini sağlayan bir otu, bitkilerin mucizeleri arasına koymaktan çekinmem. Bunun doğru olup olmadığını teyit etmek istemem, yalnızca mevcut maksadımız gereğince şunu ekleyeceğim, şehvette şüphesiz iki şey zaruridir, yel ve meni, dolayısıyla nasıl ki satiriasis hastalığında çiftleşme arzusu olmaksızın zeker haddinden fazla gerilirse, tadıldığında aynı etkiyi hasıl edecek bir otun bulunmasına da hiçbir mani yoktur, kaldı ki peyderpey yenirse peyderpey meni de üretecektir. Dolayısıyla hadsiz bir şehveti uyandıran bazı şeylerin olduğunu öğrettik, bunların neler olduğunu ise bitkilerin eksiksiz tarihinde açıklayacağız. Şimdi çiçeklerin neden yapraklar gibi tek bir renge sahip olmadığını öğretmek yerinde olur, bu durum nemin kurumasından ve yerine yenisinin tedarik edilmemesinden ileri gelir.

Nitekim yapraklar, sıcaklığın tesiriyle sürekli nem sağlandığından, zorunlu olarak tamamen yeşildir.

Durgun suların üst yüzeyinin böyle olmasının ve Güneş ışınlarının görünmediği, damların saçakları altındaki rutubetli yerlerin toprakta bu halde bulunmasının sebebi de budur.

Dolayısıyla bütün bir bitkinin daima en nemli ve çoğunlukla en soğuk yeri yaprak, en sıcak ve en kuru yeri tohumdur, çiçek ise bunların ortasına yerleştirilmelidir.

Yine kök en soğuk ve en kuru, meyve ise en sıcak ve en nemlidir, gövde bunların ortasındadır, lakin köke daha yakın durur.

Gövdenin en sıcak ve en kuru kısmı kabuk, en nemli ve en soğuk kısmı öz (matrix) olup, odun adeta bunların ortasına yerleşmiştir, yine de dediğim gibi gövdenin tamamı bariz şekilde soğuk ve kurudur. Yapraklar sapı, çiçekleri, meyveleri ve tohumu örter,

odun tıpkı hayvanlardaki kemikler gibi her şeyi taşır, korunma gayesiyle kabukla da örtülür, fakat bazılarında besinin taşındığı yer de kabuktur, özün kendisi de bazılarında beslenme sebebidir, hepsinde ise odunu nemlendirir. Bu yüzden özden mahrum olanların hepsi, peygamber ağacı (lignum sanctum) gibi bol reçinelidir, mürver ağacı (sambucus) gibi bol öz maddesine sahip olanlar ise reçineden mahrumdur.

Kök topraktan besin çekmek içindir, çiçekler meyve yahut tohum içindir, zira daima bunlara dönüşürler, meyve ise tohum içindir, zira her meyvede tohum tohumluk örtüsü (pericarpium) altında muhafaza edilir. Dolayısıyla meyve bitkinin kemali, tohum ise türün devamı içindir.

Fakat meyvesi olmayanlarda tohum fayda ve hizmeti sağlar. Doğa bu hususta bitkilere hayvanlardan daha acımasız davranmış görünür, zira kışın bitkilerin giysilerini soyar, hayvanlarda ise bunlar, yani kıllar uzar. Hayvanları olduğu gibi bitkileri de dikenlerle, sertlikle, büyüklükle ve bükülme kolaylığıyla silahlandırmıştır. Fakat tıpkı hayvanlardaki gibi hatalar da vardır ve bunlar ne kadar değersiz iseler o kadar sıktır.

Bundan ötürüdür ki çürük maddeden doğan küçük hayvanlarda, balıklarda ve madenlerde, tıpkı bitkilerde olduğu gibi kusurlar boldur. Fakat hayvanlarda hakiki manada daha mükemmel olan ucube varlıklar, enderlikleri sebebiyle, işaret etmekten (monstrando) mülhem canavar (monstrum) diye adlandırılmıştır. Yine de bu ismi bitkilere teşmil etmek de caizdir.

Zira bitkiler kendi nizamlarını korurlarsa, sadece belirli kısımlardan ibaret kalmazlar, yaprak sayıları da sabittir, doğa en küçük şeylerde dahi öylesine mahirdir, bunun sebebini anla, bitkilerde üreme için hareket eksik olduğundan, her iki cinsiyeti bir araya getirmek zaruriydi, bu yüzden pek çoğu sıklıkla bir arada toplanır. Dolayısıyla hayvanlarda, gemi omurgasında olduğu gibi bütün kemiklerin tutturulacağı tek bir omurga nasıl gerekliyse ve bitkilerde omurga yerine lif vazife görüyorsa, bitkilerin lifinde de, ister tek bir tane olsun, ister her birinde

birkaç tane bulunsun, her iki taraftan sağda ve solda yaprakların ve dalların eşit bir nizamla çıkması zaruriydi, zira hayvanlarda da Aristoteles'in haklı olarak söylediği gibi her şey çift görünür.

Öyleyse, en tepe noktada bir yaprak gerekli olduğundan, tek bir omurgaya sahip herhangi bir bitkinin boğumlarında ikişer yaprak bulunması hasebiyle, her boğumda iki yaprak, en tepede ise üç yaprak bulunması bu nizamın gereğiydi.

Böylece bitki kuruduğunda ve yaprak veremediğinde, boğumların yakınında tek yapraklı ot (enophyllum) meydana gelir, bunun biçimi şöyledir,

Tek bir yaprak damarsız ve sinirsiz olarak kısa bir sapa bitişir, sarmaşık yaprağından daha yumuşak fakat ona pek benzerdir, yaprağın sapa birleştiği yerde, aynı anda kıvrımlı, ince ve yeşil bir kın çıkar, yapraktan daha uzundur ve içinde küçük tohumlar bulunur, bütün bitki baştan aşağı yeşildir, kökü ise yılan başı biçiminde tektir, Nisan ayında çayırlarda bittiğinde, Pavia civarında Mayıs ayında kurur, hiçbir kokusu ve tadı yoktur, yaralara iyi geldiğine inanılır.

İşte bu sebeple madde yetersiz kaldığında yaprağın sinirden doğması gerekmiştir, bu da tepede olmuştur, zira aksi takdirde bütün bitkinin örtülmesi mümkün değildir.

Bu nispette madde tek yapraklı otta yağlı ve azdır, yonca türünde (trifolium) orta derecede ve azdır, çöplemede (elleborus) ise daha yağlıdır, zira ince olsaydı bu kadar çok yaprak yapması gerekmezdi, beşparmak otunda (pentaphyllon) ise pek ince ve yedi yapraklıda (heptaphyllon) dahi böyledir, şayet kaba olsaydı az miktardaki madde daha az yaprağa ayrılırdı. Nitekim eğer sap kalın değilse yapraklar ne kadar çok olursa o kadar ince olmaları gerekir, nitekim kuru maddenin az olduğu yerde tek yapraklı ot, üç yapraklı yonca ve beşparmak otunda olduğu gibi sinirler ya azdır yahut hiç yoktur, ağaçlarda olduğu gibi maddenin pek bol olduğu yerde ise sinirler daha çoktur.

Bununla birlikte her bir sinir kendi düzenini korur, sayıları çoğaldığında ise yaprakların düzenini ve sayısını karıştırır gibi görünürler.

Nitekim yıldızların hareketleri de birçok eşit hareketten ibaret olduğu halde, karışık ve düzensiz görünür, Dolayısıyla bitkilerin tepesindeki yaprakların sayıca tek olmasının zorunlu olduğu artık aşikârdır.

Zira yapraklar ya yalnızca sinirlerden çıkar ve tek yapraklı ot oluşur, ya da oradan buradan meydana gelip yonca, beşparmak otu, yedi yapraklı ot ve dokuz yaprağı olan çöpleme hâsıl olur, zira yapraklar daha fazla ise tepenin böylesine bir yükün altına girmemesi için bunların bütün bitki boyunca boğumlar hizasında ikişer ikişer dizilmesi daha evladır.

Aksine bir nispette eğer yapraklar az ise hepsinin bitkinin tepesine sevk edilmesi daha iyi olmuştur, zira yapraklar orada bütün bitkiyi ve böylelikle çiçekler ile meyveleri daha iyi örter. Yaprakların çiçekleri ve meyveleri örtmek gayesiyle yaratıldığına delil şudur ki, yapraklar çiçeklerden önce ve meyvelerden çok daha evvel doğarlar, yaprakları daimi olan bitkilerde ise yılın her vaktinde meyve yahut çiçek bulunur, şayet yapraklar çiçeklerden sonra doğarsa bunların meyvelerinin büyük kısmı heba olur, kışın yapraklar döküldüğünde hiçbir çiçek ve meyve hâsıl olmaz ve yapraklar sanki yalnızca bunun için doğmuş gibi görünür, zira ağaç kışın mahsul vermediğinde yapraklar dökülür. Demek ki yaprakları yalnızca tepesinde bulunan bitkilerin yaprakları tektir, zira evvelemirde bitkinin sırtının örtülmesi iktiza eder, ardından oradan buradan sağa ve sola eşit şekilde başkaları çıkar.

Bitkiler Üzerine

Birinci delil şudur ki, çıplak bir gövdeye sahip hiçbir bitkinin tepesinde çift sayıda yaprak bulunmaz, bundan sonra ortadaki yaprak her zaman diğerlerinden daha büyük, daha yağlı ve daha gürbüzdür, keza ona daha yakın olanlar daha uzaktakilere nispetle böyledir.

Sinirin karşısında sapta her zaman bir oyuk bulunur ve gövdenin kendisi sinire nispetle bu oyuğa doğru daha kolay bükülür. Aynı sebeple yaprakların sinirleri de tektir, nitekim sinirli otta (plantago) olduğu gibi bunlar ya beşer, ya yedişer yahut daha fazladır, zira yanlarda ikişer ikişer duranların haricinde ortaya bir tane daha eklenir.

Lakin bitkilerin yaprak hasıl edecek maddesi bol olup da tek bir sinir bulunduğunda, yine aynı nispette tepede tek, bütün bitki boyunca ise her bir boğumda ikişer ikişer bulunur.

Şayet gövdede daha çok sinir bulunursa, mesela iki tane olursa, boğumlarda dörder yaprak yahut ikişer ikişer fakat karşılıklı olmamak üzere bulunur, tepede ise altışar yahut onar yaprak yer alır, aynı kaide dallarda da geçerlidir, bundan ötürü bir sakatlık yahut ucube bir durum vaki olmadıkça, ki bunun bitkilerde sıkça vaki olduğunu söylemiştim, bütün bitkilerde yaprakların sayısını kesin bir hesapla çıkarmak mümkündür. Benzer şekilde meyvelerde de böyledir, daha güç bir misal vermek gerekirse, narlar kendi cinslerine göre ve aynı ağaçtan hasıl olanlar muayyen bir dane sayısını muhafaza ederler, bazılarında dokuz yüz kırk dört, bazılarında yüz yirmi sekiz ve diğerlerinde başka bir sayı bulunur, hepsi kabuğun daha geniş olan çevresinden merkeze doğru daralarak kesin bir intizamla uzanır. Armutların tohumları da böyledir, elma yahut muşmulalarınki de.

Ceviz ve fındık gibi kimi meyveler kurur ve saklanır, nar gibi kimi meyveler kurumaksızın saklanır, kiraz gibi kimileri ise saklanamaz.

Kuruyup da saklananlar, şayet kabukları delinip bir torba içinde sekiz gün boyunca bir kuyuya sarkıtılırsa yahut on beş gün nemli toprağa gömülürse, bitkiden henüz koparılmışçasına yeniden canlanır. Bu bahse taalluk eden pek çok husus vardır, lakin bunlar sözün ikmali için şu an zikredilmesi gerekenler arasında değildir.

Bitkilerin Hindistan'dan İtalya'ya olduğu gibi bir diyardan diğerine nasıl nakledileceği de bu kabildendir, kimisi tohumu taşınarak nakledilir, kimisi kaplar içinde bütün halinde ve toprağa bulanmış olarak, kimisinin sürgünleri ise bala gömülerek nakledilir, nitekim balın nemi incedir, tatlı ve mutedildir, yağlı değildir, çürümeye (putrefactio) maruz kalmaz, bu da taze filizleri beslemek için fevkalade elverişlidir.

Bu sebeple ceviz bal içinde bütün bir yıl boyunca taze kalır, meyve ve et ise çürümeden günlerce saklanır.

Lakin sular kaynadıktan sonra, nitekim çürümenin esası olan sulu nem böylece dağılır, üzerlerine zeytinyağı dökülerek muhafaza edilirler.

Bununla birlikte şahtere otunun suyu böyle olsa dahi acıdan buruk ve ekşiye döner, zira acılığın sebebi olan topraksı cüz çöktüğünde geriye tatsız bir su bırakır, bu su da havadan bozulunca, bütün tatlı ve tatsız şeyler gibi ekşiye döner. O halde hem uzun müddet kaynatmak hem de pek soğuk bir yerde saklamak daha evladır. Nitekim söylediğim gibi her çürüme sıcaktır, bu yüzden biten domalanlar doğrudan üzerlerinde duran karları eritir, zira çürütücü hararet topraksı nemi ayırır ve domalan denilen filizsiz kökleri meydana getirir, zıt bir nispette soğuk, nemli ve ince maddeyi pişirdiğinde ise köksüz filizler verir ki bunlara mantar deriz. Bundan dolayı mantarlar daha nemli, domalanlar ise daha kurudur.

Lakin dediğim gibi çürüme sürdüğü müddetçe ateşe giden bir yoldur, oysa bu tür şeyler artık çürüme durduğundan ötürü yanmaz.

Defne yaprakları ise içlerinde çürük bir şey barındırdıkları ve kuru oldukları için pek çabuk alev alırlar, ardıç yaprakları da keza böyledir, fakat bu yalnızca şiddetli kuruluktan ileri gelir.

Fakat ateşi çabuk alan şeyler sulu nem dışarı atılmadan yahut kurumadan evvel kaçınılmaz olarak bir çıtırtı çıkarırlar, bundan dolayı defne ve ardıç yaprakları yanarken fazlasıyla çıtırdar.

Lakin yanan defne yapraklarında kehanet kuvveti bulunduğunu zannedenler vardır, bu ya ağacın bizzat Apollon'a adanmış olmasından, ya bu alevin muhtelif şekillere bürünmesinden, yahut tabiatında zihni harekete geçiren bir vasıf bulunmasındandır. Bitkiler tarihini ikmal ettiğimi biliyorum, lakin kırmızı ve erguvani mürekkebin terkibini öğrettiğimden, diğerlerini de ekleyeceğim, gök mavisi toprak yahut lacivert taşından (lapis cyaneus) lacivert mürekkep, purpurin yahut altından altın mürekkep ve madenlerden elde edilen diğer bütün renkler, yukarıda kırmızının zencef病den [cinnabaris] nasıl karıştırılacağını öğrettiğimiz her iki usulle de kusursuz bir şekilde tamamlanır.

Yazı için kullanılan umumi siyah mürekkep ise şöyle yapılır, bir libre kırılmış taze mazı, yarımşar libre kitre zamkı ve nar kabuğu, sekiz gün boyunca altı libre suda bekletilir, ardından suyun üçte biri kalana dek kaynatılır, kaynar haldeyken ateşten alınıp içine pek ince öğütülmüş bir libre zaç (vitriol) katılır ve soğuyana dek hepsi karıştırılır. On gün sonra sıkı dokunmuş bir bezden süzülüp saklanır.

Pek mükemmelini yapmış birini bilirim ki, altı ay sonra büyük bir hile ile kâğıttan bütünüyle uçup gitmişti. Lakin artık böceklerin ve ufak hayvanların tarihine geçelim,

DOKUZUNCU KİTAP ## Çürümeden Hâsıl Olan Hayvanlar Üzerine

Hayvanların iki ana cinsi vardır, biri bir parçası kesildiğinde onda hayatı muhafaza eden cinstir ve kesilmiş [böcek] diye adlandırılır, bu da kusurlulukla alakalıdır, zira aynı durum bitkilerin de başına gelir, diğerleri ise bunun asla uymadığı kâmil hayvanlardır.

Böceklerin kimi uçar, sinekler ve arılar gibi, kimi solucanlar ve kertenkeleler gibi toprakta yaşar, karıncalar gibi kimi de belirsiz bir cinstendir, kimi su kertenkeleleri gibi sularda yaşar, kimi su örümcekleri gibi uçar ve yine de sularda yaşar, kimi de timsahlar gibi hem sularda hem karada bulunur.

Bütün bunların en soylusu üç cinstir, cüsseleri sebebiyle yılanlar, meydana getirdikleri iş sebebiyle arılar ve ipek böcekleri. M. Attilius Regulus, Afrika'da Bagrada nehri kıyısında mancınıklar ve balistalarla yüz yirmi ayak uzunluğunda bir yılanı öldürdüğünde, tecrübe yılanların muazzam bir büyüklüğe eriştiğine tanıklık etmiştir.

Claudius Caesar zamanında da öldürülen bir boğa yılanının (boa) karnında tek parça halinde bir çocuk bulunmuştur. Bu cins sütle beslenir ve süt emziren ineklerin peşine düşer. Bütün bir fili emip tüketen ve helak eden ejderhaların da bulunduğunu rivayet ederler.

Doğu Hindistan'da Calicut'ta yılanlara benzer hayvanlar vardır, ağızları, gözleri ve upuzun kuyruklarıyla, tüysüz oluşlarıyla, yaban domuzu cüssesinde ve kafaları biraz daha iri olmakla birlikte dört ayakları bulunur ve zehirden yoksundurlar.

Batı Hindistan'ın Hispaniola adasında bunlara benzer hayvanlar yerler, sırtı dikenli, dilsiz yahut sessiz, dört ayaklı, kertenkele kuyruklu, son derece keskin dişli, ada tavşanından iri, adeta tavşan büyüklüğünde, ayrım gözetmeksizin ağaçlarda, karada ve sularda yaşayan, günlerce açlığa tahammül edebilen, derisi öteki yılanlar gibi muhtelif renklerle bezenmiş ve pürüzsüz olan, üst karnı kuşlarınkine benzeyen, lakin çeneden göğse doğru oldukça genişleyen bu hayvana iguana (hyuana) adı verilir.

Kuşandıkları koşum takımlarının benzerliğinden ötürü koşumlu (bardati) dedikleri hayvanlar da vardır, lezzetlidirler, ada tavşanı büyüklüğündedirler, beyaz ve kül rengiyle alacalıdırlar, ayaklarıyla kazdıkları toprak kovuklarında ikamet ederler, bunların da dört ayağı, yılan derisi ve kuyruğu bulunur, Batı Hindistan'da, mezkûr adanın yakınlarında yetişirler.

Altın Kastilya'da yirmi ayak uzunluğa erişen engerekler sıklıkla görülür, bunların başı bir oğlaktan küçük değildir.

Senegal krallığında dahi ayaksız ve kanatsız, boğa yılanı olduklarını söylediğimiz cinsten akıl almaz büyüklükte yılanlar bulunur.

Taprobana daha da büyüklerini yetiştirir. Lakin yılanların cüsseli olmasının sebebi bölgenin sıcaklığıdır, zira yılanlar sert etlidir, bu sebeple alabildiğine büyürler, nitekim ağaçlar da son derece büyür, zira daha yoğun bir cevhere sahiptirler, filler de böyledir.

Fakat soğuk hava yılanların büyümesine mani olurdu, bu yüzden ancak en sıcak memleketlerde böylesine muazzam bir cüsseye erişebilmişlerdir. Sıcağın yardımıyla büyüyemeyenler ise zorunlu olarak tabiatları gereği son derece kurudur ve bu sebeple pek zehirlidir.

Şahmeran yahut basiliskusun (basiliscus) insanları yalnızca sesiyle veya bakışıyla öldürdüğünü naklederler, şayet bu doğruysa, her iki solukta da havanın zehirlenmesi zaruridir, zira ışığın yardımıyla saldığı suretin zehirden ari olması iktiza eder, binaenaleyh tıpkı kadınların ay halleri vaktinde aynaları lekelemesi gibi, insanlar ve hayvanlar yılanların sesi yahut bakışıyla helak olabilirler.

Yılanların ve zehirli engereklerin üçgül içinde yaşamadıkları ve saklanmadıkları müşahede edilmiştir, çünkü bu ot, yılanların ötekilere felaket getirmesi gibi onlara helak getirir, bu sebeple daha sıcak yerlere ekilir. Sularda yaşayan engereklerin de zehri ya pek azdır yahut hiç yoktur, zira kuru olamazlar. Oysa zehir, ya aşırı bir kuruluktur yahut aşırı kurulukla birleşmiş bir şeydir.

Nitekim her yılan zehirli olmadığı gibi, zehirle donatılmış her hayvan da sürünmez.

Zira akrepler, kara kurbağaları, örümcekler, Batı Hindistan'daki bazı yengeç cinsleri ve ayakları bulunmasına rağmen zehirden mahrum olmayan kimi karıncalar vardır, nitekim eşek arıları ve daha pek çokları da böyledir.

Lakin tarantula dedikleri örümcek cinsinden daha hayret verici bir şey yoktur, soktuğu kimseleri uyuşukluk (letargi) yoluyla gelen ölüm yakalar, bunun devası zahirdir ve musikiden ibarettir, ya trompetlerin gürültüsünde olduğu gibi hastaların uyumasına mani olunduğundan yahut Tarentum'da oynamaya en elverişli ezgiler çalındığındandır, zira raks ile uyuşukluk dağıtılır ve onunla birlikte tabiatı son derece soğuk olan zehir de sökülüp atılır, nitekim Platon'un Phaidon diyaloğunda da cellat tarafından baldıran onu öldürebilsin diye Sokrates'e hareketsiz kalması emredilmiştir, demek ki zehri dağıtan musiki değil harekettir, lakin çocuklar ve rençberler gibi onlar da türlü musiki ile harekete sevk edilirler. Ayakları olan pek az hayvana tabiatın zehir vermesinin ve bunun da gayet cüzi olmasının sebebi, şayet ayaklarıyla kuvvet bulsalardı haddinden fazla zararlı olacakları hakikatidir, bu yüzden tabiat onları yavaş ve ufak tefek yaratmıştır.

Batı Hindistan'da örümcek serçe büyüklüğüne erişir, çünkü belirttiğim üzere bu hayvan soğuk tabiatlıdır, bunu zehrin tesirinden de göstermiştik. Lakin orada cüssesi ne denli büyükse, zehri o denli azdır.

Bu sebeple tabiat hiçbir kuşu zehirli kılmamıştır, şayet kılmışsa onun zehrini eşek arısındaki gibi zayıf yapacaktır, yahut hayvan iri olmayacak, yahut uzun ömürlü olmayacak, yahut sık bulunmayıp ufak tefek kalacak, ya da ıssız diyarlarda yaşayacaktır, öyleyse yılanların kanatsız ve ayaksız yaratılmasının sebebi gayenin kendisinden açıkça anlaşılmaktadır. Lakin bu husus gayeye aittir, asıl sebep araştırılmalıdır, zehir sahibi olanların haddinden fazla kuru olduğunu söylemiştik, bundan ötürü boynuzları, tırnakları ve kemikleri ete katışmıştır, tabiat onları tüylerle bezememiştir, nitekim böylesi kuru bir beden meydana getirmiştir, bu yüzden...

Çürümeden Doğan Hayvanlar Üzerine

Yılanların dışkısı çoğunlukla güzel kokar, timsahımsı dedikleri pek iri kertenkelelerin dışkısı da böyledir, bunlar cüssece ve suretçe timsahlara benzerler, Batı Hindistan'da ve başka diyarlarda da çıkarlar lakin çok daha nadirdirler, nitekim alnında adeta bir kadeh resmi bulunan yılanların dışkısı pek güzel kokar, zira söylediğim üzere güzel koku kuruluktan neşet eder ve yılanlar tabiatı gereği kurudur, bu sebeple dışkıları mükemmelen pişer (concoctio) ve hoş kokar, bu sebeple, yani kuruluk yüzünden bahar vaktinde kuruyan derilerini sıyırıp atarlar, buna da gömlek (senecta) derler. Her sabah bir yılanın gömleği gözlere sürülürse, görme zayıflığının yahut kataraktın katiyen musallat olmayacağını söylerler.

Lakin daha az doğru olsa da daha hayret verici bir rivayete göre, dolunay Koç burcunun ilk kısmında parıldarken yılanın yakılan gömleğinin toplanan külü başa serpilirse korkunç rüyalar uyandırırmış.

Bu külden su ile karıştırılıp yüz yıkanırsa insanın korkunç görüneceğini, dil altında tutulursa bilge ve beliğ kılacağını, ayak tabanının altına konursa beylerin ve hâkimlerin huzurunda lütufkâr kılacağını söylerler.

Kuyruğunda tırnak yahut alnında boynuz bulunan yılanlar ise haddinden fazla kurudur ve son derece tehlikelidir.

Yılanların zehirle donatılması için kıllardan, tüylerden, bacaklardan ve kanatlardan yoksun olmaları gerekirdi, az su içmeleri ve gözlerinin kızıl olması da bu yüzdendir. Neredeyse hiçbir balığın zehirli olmaması bu sebeptendir.

Şayet zehirli iseler, deniz tavşanının ödü ve örümcek balığının dikenleri gibi en kuru kısımları böyledir.

Nitekim eşek arıları da iğneleri sebebiyle böyledir, çünkü en kuru kısımları orasıdır. Yılanlar süratle koşabilseler yahut uçabilselerdi, diğer hayvanlar için ne büyük bir felaket teşkil edeceklerini düşünmek gerekir, zira kaplandan maada hemen hiçbir yırtıcı hayvan süratli yaratılmamıştır, mızrak yılanlarının ağaçlara tırmandığı diyarlarda ise insanlar neredeyse barınamaz. Lakin bunları bir yana bırakıp arıların daha uysal olan cinsine dönelim.

Onlar üreme yoluyla ve çürümeden (putrefactio) hasıl olurlar, her şeyden değil, sığırlardan doğarlar, tıpkı atlardan eşek arılarının, eşeklerden yaban arılarının, katırlardan da dev eşek arılarının doğması gibi, bu yüzden çürüdüklerinde her birinin kendine has bir hayvan cinsi türettiği görülür.

İtüzümü yapraklarından yeşil ve safran rengiyle alacalı, alnında bir parmak uzunluğunda safran rengi bir boynuz taşıyan bir kurtçuk ürer ki bunu sıklıkla görmüşümdür.

Söğüdün kendine has tahtakuruları, sedefotunun muzır kurtçukları vardır, kavak başka, göknar başka böcekler taşır. Nitekim Vergilius arıların doğuşu hakkında haklı olarak şöyle terennüm etmiştir,

O vakit alnında iki yıllık boynuzları kıvrılan bir danayı Ararlar, iki burun deliği ve soluk alan ağzı Tıkanır debelenirken, dövülerek katledilince Parçalanan iç organları sapasağlam derisinin içinde erir gider. Onu böylece kapalı bir yere bırakırlar, altına dallar Koyarlar, kırık kollar, kekik ve taze yaban mersini. Bu iş, batı rüzgârları suları ilk ürpertip sürdüğünde, Çayırlar taze renklerle kızıllaşmadan evvel, Geveze kırlangıç yuvasını kirişlere asmadan önce icra edilir. Bu esnada yumuşayan kemiklerde ısınan su Kaynar ve akıl almaz biçimlerde görülesi mahluklar peydah olur, Önce ayaksız gövdeler, ardından kanatlarıyla vızıldayanlar Birbirine karışır ve ince havayı gittikçe daha çok yararlar, Tıpkı yaz bulutlarından boşalan bir sağanağın Boşanması gibi, yahut gerilen kirişten fırlayan okların Hafif Parthların savaşa tutuştuğu andaki yağmuru gibi.

Fakat Aristoteles bunların türeyişi hususunda epey şüpheye düşmüş olsa da, ne balın ne balmumunun bir başka hayvandan meydana gelemeyeceği kati bir hakikattir.

Nitekim balın zorunlu olarak ince, yağlı ve çiy ile karışmış nemden meydana gelmesi gerekirdi.

Bu sebeple, üzerine konacak küçük, tez zamanda geri dönecek uçucu, pek az olanı toplayacak çoklukta ve işi süratle ikmal edecek gayretli hayvanların bulunması icap etmekteydi.

Fakat bu tür mahlukat kuluçkaya yatamazdı, binaenaleyh arılar baldan türerler. Bu cins, tabiatın mahirane bir icadıyla en soğuk memleketlerde dahi çoğalır, zira kışın gizlenirler. Bu yüzdendir ki Moskova’da bal ve balmumu hiçe sayılacak derecede boldur. Orada yazın ılımanlaşan günün uzunluğu neredeyse on sekiz saattir.

Sığırlardan arıların türemesi gibi, dut yapraklarından da daha sıcak bir iklimde ipek böcekleri (bombyces) peyda olur.

Aristoteles’in bunları bildiği açıktır, nitekim der ki, İstanköy (Cos) adasında Platis’in kızı Pamphyla, ipek böceğinin vücuda getirdiği iplikten ipekli giysiler dokumayı ilk öğreten kimsedir.

Bu hayvan evvelemirde kendi cinsinden boynuzlu bir kurttan doğar, andan tırtıl, sonra ipek böceği, daha sonra da krizalit (necydalus) hasıl olur, bütün bu başkalaşım altı aylık bir müddette tamamlanır.

Görünüşü kelebeğe benzer, lakin erkeğin dişiyle birleşmesinden yumurtalar döker, bu esnada hiçbir şey yemez, aksine yumurtladıktan sonra eriyip tükenir.

Sıçramayı taklit eder gibi görünmesi haricinde uçmaz da. Mamafih, bu hayvan bilinirken vaktiyle ipekli kumaşın nasıl bu denli yüksek bir kıymete haiz olduğu şayanıhayrettir. Gerçi Prokopios, Hindistan’ın Serinda şehrinden bazı keşişlerin İmparator Iustinianus’a birtakım kurtçukların yumurtalarını getirdiğini, bunun da Aristoteles’ten takriben dört yüz kırk yıl sonra vuku bulduğunu nakleder, Vergilius ise şöyle der,

Yünleriyle maruf lakin kendileri meçhul Serler.

Ve bir başka yerde,

Serler yapraklardan tararlar yünlerini.

Plinius ise,

Ormanların yünüyle meşhur Serler, yaprakların su dökülmüş beyazlığını tararlar, der. Yine de bizim ipeğimizin eskilerin methettiği o meşhur nesne olduğuna kaniyim, söylediğim veçhile Aristoteles bunu bilmekteydi, fakat besleme usulünün belirsizliği yüzünden bu bilgi unutulmuştu, yahut da Pamphyla Hindistan’dan getirilen ve Büyük İskender’in zaferiyle zaten bilinen iplikleri dokumayı öğretmiş, lakin kurtçuklar nakledilmemişti.

Daha sonra Iustinianus devrinde hem yumurtalar hem de bunları besleme sanatı keşişler marifetiyle bize ilk kez ulaşmıştır. Lakin bu sanatın gizli kaldığı devirlerde, yaprakların havından tarandığına kani olmuşlardı, zira bu ya akla daha yatkın görünmekteydi yahut ipek böcekleri orada ormanlarda kendiliğinden yetiştiğinden veya yerli ahalinin ipeğin menşeini bu suretle daha iyi gizleyebileceklerini umut etmelerinden ileri gelmekteydi.

Fakat işbu Sezar’ın ve ana tarafından dedesinin lütfuyla bütün cihan malum kılınınca, bu ipek cinsinden maada hiçbir türün bulunmadığı aşikâr oldu, binaenaleyh arılardan sonra en faydalı mahlukat ipek böcekleridir.

Çürümeden Doğan Hayvanlar Hakkında

İpeğe erguvan rengi vermek üzere, başları koparılmış tahtakurularına benzeyen tohumlar şimdi bize nakledilmektedir, bu sebeple kırmızı ipeğin fiyatı neredeyse yarı yarıya düşmüştür. Eskiden ise bu boya, pimpinella otunun kökünde biten yumrulardan elde edilirdi.

Çekirgeler, nev-i beşere husumet besleyen bir tabiatta yaratılmış görünürler, her yerde haddinden fazla bulunurlar, fakat neredeyse yalnızca Afrika bu afetten mustariptir ve daha da şaşırtıcı olanı, hemen hemen iki yılda bir bu dertle uğraşır.

Birkaç yıl evvel İtalya’da gördüğümüz üzere, semayı bir alamet gibi, tıpkı kesif bir bulut misali kaplamışlardı.

Bu felaketin üzerine çöktüğü ekinler ve bütün filizler tek bir gecede talan edilir, şayet karalar yerine beyaz olsalardı, bütün gece boyunca kar yağmış dersiniz. Biçimleri İtalyan çekirgeleri gibidir, lakin koyu kırmızı renktedirler, biraz daha iricedirler ve uçma kabiliyetine maliktirler.

Çoklukları ve memleketin uzaklığı sebebiyle, rüzgârların bunları kendi istekleri hilafına deniz üzerinden bize taşıdığını zannedenler vardır.

Bataklıkların yakınında türerler, Afrika’nın işlenmiş topraklarına uçtuklarında üremezler yahut pek az ürerler, bataklıklarda kalanlar ise besin bulmak için uçmalarını gerektirecek kadar çoğalamazlar, aksine çalı çırpı ve bataklık yosunlarıyla iktifa ederler, bu sebeple en sık hallerde ancak iki yılda bir, ekseriyetle de daha seyrek olarak vilayete musallat olurlar.

Ekinleri tükettikten sonra uçmak mecburiyetinde kalarak dışarı çıkanlar ise yiyecek ararken nihayetinde rüzgârlar marifetiyle denize sürüklenirler.

Lakin bazen rüzgârların sebatı ve kendi kuvvetleri sayesinde Afrika’nın karşı sahillerine kadar sürüklenirler ki bu felaketten evvela Sicilya, sonra da İtalya nasibini almıştır, yumurtalarını ateşle yok etme gayretinin fayda sağladığı tecrübeyle sabittir, zira nesillerinden mahrum kalırlar.

Şayet bu ihtimam gösterilmezse, bu belanın ertesi yıl yeniden filizlendiği görülmüştür ki bu az bir zarar değildir, zira muhakkak bir kısırlığın yanı sıra veba tehlikesi ve gelecekteki bir harbin alametini de beraberinde getirirler.

Fakat arılardan daha küçük olan karıncalar, kelebekler ve çekirgeler yumurtlayabilirken arılar niçin yumurtlayamaz?

Sebep şudur ki doğurdukları vakit uçmazlar, aksine tırtıl, krizalit (aurelia) suretini korurlar yahut ipek böcekleri ve çekirgeler gibi bunlarla müşterek bir hale bürünürler, zira böylesi küçük hayvanlarda yumurtalar uçmaya mani teşkil ederdi, binaenaleyh arıların fevkalade faydaları sebebiyle uzun ömürlü olmaları, zira ömürleri yedinci hatta sekizinci yıla kadar uzar, yeğ tutulduğundan, yumurtlamaları imkânsızdı.

Yalnızca bu denli küçüklerin değil, daha iri hayvanların da, hatta hepsinin çürümeden menşe bulduğuna inanmak icap eder, zira farelerin durumu malumdur ve tatlı sularda balıklar kendiliğinden türer. Söylediğim gibi çürüme vuku bulduğunda, yağlı kısım külden ayrılır ve Güneş derhal maddeye münasip bir ruh bahşeder.

Nitekim çürük maddeden hasıl olan hamamböceği, kurtçuk gibi bütün hayvanların, her nerede doğarsa doğsun, ağrıları dindirmesi bundandır.

Zira son derece sıcak ve son derece nemli bir maddeden meydana gelirler, bu sebeple kantaridlerin (cantharides) bunu yapmaması şaşırtıcı değildir, zira onlar yumurtadan türerler. Mamafih onların da buna bedel başka hassaları vardır. Zira mutedil bir miktarı uzvun şiddetli bir şehvetle sertleşmesine yol açar. Daha fazlası mesaneyi tahriş eder ve idrardan kan gelmesine sebep olur. Daha da fazlası ise delirtir.

Ateş Böceği (Cicendula)

Aynı suretle, İtalya’nın yetiştirdiği ateş böcekleri (cicendulae), sinek büyüklüğünde, uzunlukları nispetinde narin, yaz geceleri uçan ve parıldayan, altışar ayaklı, kanatları sineklerinkinden daha sert, zira eşek arısı cinsindendirler, iç uzuvları son derece beyaz, dış derileri cilalı ve canlı iken öylesine ışık saçarlar ki karanlıkta bazen yanan bir mumun yardımıyla okurcasına mektupları okudum, tırtıldan eşek arısına yahut hakikate daha yakın olanı, eşek arısından tırtıla dönerler.

Mademki tırtıl eşek arısından daha iridir ve daha az parlar, sanki o vakit yaşlılıktan bitap düşmüş gibidir, işte o vakit yumurtlaması akla uygundur, uçtuğu vakit değil.

Bu canlı türü bize, karanlıkta parıldayan bir sıvının yapılabileceğini öğretir, bu da beyazlığa, ışığa ve azami şeffaflığa sahip olan şeylerin çürümesiyle husule gelir, bunun mümkün olduğundan şüphe etmem, lakin hangi nesnelerden ve nasıl yapılacağı hususu benim için henüz meçhuldür.

Kokuyo Böceği (Cocoyum)

Kokuyo böceği ateş böceğinden daha büyük bir mucize arz eder, bu hayvanı Yeni Dünya’nın Hispaniola adası gönderir, kınkanatlılar (scarabaeus) cinsinden olduğu şüphesizdir, büyüklüğü boynuzlarının uzunluğundan ötürü geyik böceği tesmiye ettiğimiz böceklerimiz kadardır.

Ateş böceğinden daha az uçmaz, gövdesiyle ışık saçar, lakin gözleriyle çok daha fazla parlar, öyle ki bir mumu andırır, zira vücutlarının cesametine nazaran gayet iri ve çıkıktırlar.

Yazılanlara göre, yerliler bu ışığın aydınlığında ziyafetler tertip ederlermiş, içlerinde öylesine büyük ve berrak bir ışık barındırırlar ki bundan daha büyük bir mucize bulmak yahut arzu etmek kabil değildir.

Hayatları soldukça ışıkları da yavaş yavaş söner, öyle ki canları çıktığında ışık da tamamen zeval bulur, zira bu kuvvet hayati ruha böylesine bağlıdır, buna rağmen gözlerinde ve karınlarında parıldayan o sıvı baki kalır, bununla mesh edilen deri, ister sıvının hâlâ bir miktar ışık muhafaza etmesinden ister hararetiyle teni tutuşturmasından olsun, deriyi adeta kor ateş gibi kıpkırmızı ve parlak kılar.

Ateş böceğinin ışığı gibi, ateş sineğinin (pyrausta) teşekkülü de hayret vericidir, zira Aristoteles, Kıbrıs’ta ocakların içindeki ateşler arasında yaşayan pyrausta’dan bahsetmiştir.

Tıpkı karlar içinde kırmızı ve kıllı kurtların bulunduğunun rivayet edilmesi gibi. Pyrausta’nın ateşte, kurtların da karda hasıl olduğunu yahut daha muhtemel olduğu veçhile başka yerde doğup buralarda ömür sürdüklerini kabul etmek gerekir, zira ne ateş ne de aşırı soğuk hiçbir şey neşvedemez.

Binaenaleyh bunlar, ateşin ve karların dibindeki atıklardan türerler. Kurtlar son derece sıcaktır ve bu sebeple böylesi bir soğuğa tahammül ederler, pyrausta ise gayet soğuktur.

Demek ki pyrausta, nemin ateşten ötürü bozulmaması için ateşin hemen yanı başındaki madenlerin en kesif neminin çürümesinden meydana gelir, uzağında doğmadığı için de ergenliğe ulaştığında ateşe tahammül gösteremez.

Aynı müellifte ve Cicero’da, bir günlük böceğin (ephemeron) bahsi pek meşhurdur, bu hayvan Karadeniz Boğazı’ndaki Hypanis nehrinde dört ayaklı ve bir o kadar kanatlı olarak doğar, ömrünü sabahtan akşama dek sürdürür ki adı da buradan gelir. Sabahleyin çocuk, öğleyin genç, akşamleyin ihtiyar olup Güneş batarken onunla birlikte ölür.

Öyle ki doğa, neslin devamı için harcadığı emek ve zamanı, hayatın sürdürülmesine harcadığından çok daha fazla sarf etmiş görünmektedir.

Bu bakımdan yaratıcının böylesine büyük itinasına, bu denli kısa ömürlü bir hayvanda bunca alete, bunca yetiye hayran kalmamak elde değildir.

Görür, işitir, uçar, yürür. Sivrisineği bize eziyet etsin diye silahlandırmıştır, öyle ufak ve öyle kesif bir hayvandır ki suların yakınında rahatça yaşamak neredeyse imkânsızdır.

Sağlam bir hortumu vardır, öyle ki doğa bu hayvanı var ederken sanki fili taklit etmiş gibidir, yalnızca insan etini değil, atların derisini de delip keskin bir acıyla kanı emer, nihayetinde yaz gecelerinde çıkardığı benzersiz vızıltıyla uykuları böler, bundan daha nefret verici bir şey olamaz.

Sinek gibi gelişigüzel sokmaz, sinekler rastgele herkese hücum eder, oysa sivrisinek sokacağı kimseyi seçer, zira yalnızca tatlı kandan hoşlanır. Sinek sevimsizdir, lâkin iplikten ağlarla uzak tutulur, zira kanatlarının dolaşmasından korkar, nitekim bu husus deneyimle kâfi derecede sabittir. Bu usul sivrisinekleri savuştururken de gözetilmelidir. Karınca cinsi dahi yaşlandığında kanatlanır. Arılar krallık nizamını korurken, karıncalar halk idaresini muhafaza ederler.

Kimi karıncalar sıcak bölgelerde öylesine büyürler ki Râzî'nin aktardığına göre, Pers diyarının meşhur şehri Sus'ta, Kuş Meydanı'nda alenen beslenen bir karınca varmış ve her gün bir libre et yermiş. Diğerleri ise Batı Hindistan'ın Sur ve Kuzey berzahında, arılara benzer şekilde öylesine sert yuvalar yaparlar ki nihayetinde baltalarla dahi güçbela parçalanabilirler ve bu suretle ağaçlara felaket getirirler. Kanatsız hamamböceği cinsleri arasında un böcekleri öne çıkar, bunlar kepek içinde beslenecek olurlarsa, ne denli büyük bir çokluğa eriştiklerini söylemek hayret vericidir. Öyle ki birkaç günlük bir zaman zarfında sayıları ondan üç yüze çıkar.

Karabaşlı bülbülleri beslemek için yetiştirilirler, kışın onlar için bundan daha şifalı bir gıda yoktur, nitekim berberlerin çoğu bu bakımı üstlenir, zira cılız bir hayat kıvılcımına sahip hayvanları güçlendirir ve ısıtırlar. Hayvanların en küçükleri dahi bu cinstendir, Aristoteles'in bildiği ve balmumunda doğan akaris (acaris) gibi, şimdilerde ise Batı Hindistan öğütülmüş tuzdan daha ince olan garapates (garapates) adında başka bir cins göndermektedir. Pire cinsinden de nigua (nigua) denilen amansız bir afeti yollamaktadır.

Bu hayvan piredan çok daha küçüktür, insana yapışıp öyle bir kemirir ki ne görülebilir ne de tutulabilir, öyle ki bazı kimselerin ayakları, bazılarının da elleri kesilip atılır, şayet o mahal zeytinyağıyla ovulur ve usturayla kazınırsa bir çare bulunmuş olur. Çürümeden (putrefactio) doğan hayvanlara mahsus bir hal gibi görünmektedir ki, sakatlanan uzuvları yeniden biter, tıpkı yılanların ve kertenkelelerin kuyrukları, yengeçlerin kıskaçları, kırlangıçların ve pek çok kimsenin kanaatine göre yılanların dahi gözleri gibi.

Bunun sebebi noksan olmalarıdır, bu yüzdendir ki yetişkin kırlangıçların değil, yavrularının gözleri yeniden biter ve dölütlerin dahi rahimdeyken zedelenen uzuvları pek çok kere yenilenir. Hekimler bunun daha nemli olmalarından ileri geldiğini söylerlerdi.

Fakat bunlar şaşırtıcı olsa da, gelecek çağ böylesi hususlarda çok daha şaşırtıcı olanları gösterecektir. Lâkin bunları bir kenara bırakıp mükemmel hayvanlara geçelim.

Onuncu Kitap Mükemmel Hayvanlar Üzerine. Mükemmel hayvanların kimisi, Aristoteles bunları bilmemiş olsa da cennet kuşu (manucodiata) gibi yalnızca havada yaşar ve ayaklardan yoksundur, kimisi kartal ve diğer pek çok kuş gibi hem havada hem karada yaşar. Kimisi devekuşu gibi karada yaşar fakat kuşlara benzer. Kimisi kunduz gibi hem suyun hem karanın müşterek sakinidir.

Kimisi kuğu gibi yüzen kuşlardır. Kimisi uçan balıklardır, kimisi köpek gibi bütünüyle karasaldır, kimisi köstebek gibi yer altında yaşar, kimisi yunus gibi yalnızca sularda ömür sürer.

Bizim gayemiz bütün türlere değil, yalnızca bu dokuz cinse ve onların altında yer alan daha asil türlere temas etmektir.

Geçtiğimiz yılın on dokuz ocak gününde Pavia'da gördüğümüz hayvan, karma cinsli ve belirsiz tabiatlı bir mahluktu.

Bir tilki büyüklüğünde, ondan biraz daha uzuncaydı, ağzı ve dudak yarışı tavşanınkine benziyordu, uzun kılları ve iki pek uzun dişi vardı, nitekim bunlar bir insan parmağı uzunluğunda olup tıpkı sincapta olduğu gibi dışarı fırlamıştı, gözleri yılan gözü gibiydi, zira göz pınarları yoktu ve siyahtılar. Başında keçi sakalına pek benzeyen bir külah vardı, lâkin bu bir tavus kuşu tepeliğinden farksızdı.

Kılları gelinciğinki gibi ve güzeldi, şu kadar var ki boynunun üzerinde beyaz bir yün varmış gibi görünüyordu, ön ayakları porsuğunki gibiydi, kulakları ve arka tarafları insanınkinden farksızdı, yalnızca ayaklarında insan tırnağı yerine ayı pençesi bulunuyordu.

Sırtında ve arka kısmında oklu kirpininkine benzer üç yüz kadar diken vardı, bunların bazısı uç kısmından kıvrılmıştı, geri kalanı hareketsizce dışarı doğru duruyordu, oklu kirpi hakkında anlatıldığı gibi fırlatılabilir cinsten değildi, hayvan hareket ettiğinde birbirine çarparak ses çıkarıyordu. Kuyruğu kaz kuyruğuydu, lâkin tüyleri dikenlerle son buluyordu.

Geri kalan kısımlarını görmeseniz ona kaz derdiniz, tüylerin beyaz ve kül rengi kısımları, geniş telekleriyle kazı andırıyordu.

Sesi boğukça, havlayan bir köpeğin hırıltısı gibiydi. Huysuz bir hayvandı, fakat yine de bir hokkabaz tarafından kolayca idare edilebiliyordu. Köpeklere karşı büyük bir nefret besliyordu, dişi cinsiyette ve genç yaştaydı. Hiç su içmezdi, yiyeceği suya batırılmış ekmekti. Bu hayvanın kendi cinsinden olduğuna inanmak güçtür, daha ziyade oklu kirpi ile ayı gibi başka bir hayvandan doğmuş olmalıdır.

Zira oklu kirpinin, sırtında fırlatabildiği o dikenleri taşıyan bir domuz olduğu malumdur. Afrika'dan geldiği rivayet edilir, fakat şimdilerde hem Galya'da hem İtalya'da bulunmaktadır. Dikenleri bir karış uzunluğundadır, son derece sivridir, düzgündür, beyaz ve siyah renkle ayrışmıştır. Kirpinin de benzer dikenleri vardır, lâkin çok daha küçüktür, bütün vücudundadır ve fırlatılamaz. Kirpi ayrıca oklu kirpiden çok daha ufaktır ve bir küre gibi toparlanır.

Fakat Tanrı hakkı için, insanın sağlığı için yaratılmıştır, zira kuruluğu ve mizacıyla karaciğere, böbreklere, mesaneye, mideye, akciğerlere fayda sağlar.

Bunun tam karşısında ise gayet yumuşak yapağısıyla koyun yer alır. Çorak otlaklar yünün inceliğini artırır. Nitekim Vergilius şöyle der, Yün eğirmek muradınsa şayet, evvela pürüzlü ormanlar, Pıtraklar ve devedikenleri uzak olsun, bereketli otlaklardan sakın. Bu sebeptendir ki İngiliz yünü, tıpkı vaktiyle Milet yünü gibi bugün methedilmektedir.

Nitekim aynı şair yine şöyle der, Milet yünlerini eğiriyordu nemfler çevresinde. Demek ki bugün Britanya yapağısıyla şöhret bulmuştur.

Buna şaşmamak gerekir, zira Britanya hiçbir zehirli hayvan barındırmaz, hatta eskiden tilki ve kurttan başka hiçbir muzır hayvanı yoktu, şimdilerde ise kurtlar dahi itlaf edildiğinden sürüler emniyet içinde dolaşmaktadır. Sürüler susuzluklarını göğün çiyiyle giderirler, her türlü diğer içecekten men edilirler, zira oradaki sular koyunlar için ölümcüldür, lâkin nemli otlaklarda kurtçuklar bolca bulunduğundan kargaların sayısı öylesine artmıştır ki, ekinlere verdikleri zarardan ötürü geçenlerde onları yok edenlere kamu kararıyla ödüller vadedilmiştir, zira otlak neredeyse onunla beslenen hayvanlar da oradadır ve her yerde bollaştığı vakit haddinden fazla ürerler.

Bununla beraber, zikrettiğim üzere üç sebepten ötürü yılandan yoksundur, nitekim şiddetli soğuk yüzünden pek azı türeyebilir, ayrıca toprak gayet iyi işlendiğinden türeyenler de yok edilir.

Bir kez bunlardan arınınca da adanın denizle çevrili olması hasebiyle başka bir yerden gelemezler. Aynı hal kurtlar için de geçerlidir.

Pek çok kimseden işittiğim şu husus hayret vericidir, öyle ki bunca şahide rağmen bunu bir yalan saymak, onların otoritesine karşı hakikati müdafaa etmekten daha cüretkâr bir tavır olurdu, İtalyanların lutsiyo (luccio) dedikleri turna balığının, sütünü göstermek gayesiyle karnı yarıldığında, akabinde dikilip havuzlarda kadife balıkları arasına bırakıldığında, karnını onlara sürtmesiyle onların salgısı sayesinde iyileştiği söylenir.

Lâkin bunun bariz bir sebebi vardır, zira iç organlar zedelenmemiştir ve salgının kendisi yapışkandır, hava ise çürümeye hiç müsait değildir.

Bunu İtalya'da tecrübe etmeye kalkışanın muvaffak olup olamayacağını bilemem. Nihayetinde, koyunların bahsine dönecek olursak, iklimler sebebiyle daha da şaşırtıcı bir hal vuku bulmaz mı, nitekim sıcak bölgelerde koçların kuyrukları bazen on dört libre, kimi zaman yirmi, otuz, hatta bazen kırk libre ağırlığında olur, öyle ki bizde hiçbir koç oradaki koçların kuyruğu kadar büyük değildir. Bu hal, hayvanın gayet nemli ve dört ayaklılar arasında soğuk mizaçlı olmasından ileri gelir.

Diğer kemikler genişleyemediğinden, hayvan kendi yağı altında ezilmemek için bütün nemi kuyruğuna aktarır, nitekim kemikler ve sinirler de azımsanmayacak derecede uzayarak muazzam bir et ve yağ teşekkül eder, bunlar nemli tabiatları gereği, tıpkı balıklar gibi daima büyümeye elverişlidir.

Lâkin kimi koçların dört boynuzlu olması da hayranlığa layık değil midir, bunlardan bazılarını görmek bana da nasip oldu, gerçi Aristoteles'in aktardığı bacağında boynuz taşıyan keçiden daha az mucizevidir. Bu durum şüphesiz doğanın bir hatasından ve boynuz meydana getirmeye elverişli maddenin çokluğundan kaynaklanır, lâkin bu hayvanlarda baş zayıf olduğundan, doğa koçu zahmetli bir yüke boğmaktansa yükü bölmeyi tercih etmiştir.

Kusursuz Hayvanlar Üzerine

Köpekler koyunları korur, bunlar birçok nesil boyunca yabani köpeklere, ardından da kurtlara dönüşür, nitekim evcil kurtlar da birçok nesilden sonra köpeğe dönüşür.

Bu sebeple kurt ile köpeğin çiftleşmesinden kurt köpeği (lycisca) doğar, seslerindeki farklılık buna engel teşkil etmez, zira Batı Hint Adaları'nda, Hispaniola Adası'nda köpekler bütünüyle dilsizdir, oysa daha ziyade uluyabilirler, gerçi bazı evcil köpekler de ulur, her ne kadar bu durum olağanüstü alametler (ostenta) arasında sayılsa da. Köpek tilkiyle ve kaplanla da çiftleşir, her ikisinin de biçimini taşıyan ortak yavrular verirler.

Zira rahimde taşıma süreleri denk geldiğinde ve ortak besin bulunduğunda, tıpkı ağaçlar bahsinde söylendiği gibi, çiftleşebilirler.

Köpek ile tilkiden doğan alopeka denen hayvandan gördüğüm bir tanesi erkekti ve dilsizdi, hepsinin böyle olup olmadığını bilmiyorum.

Doğa, her zaman benzerleri benzerlere bağlamaya çabaladığından, huyların benzerliği de dostluğu doğurup yaşattığından, bu son derece zeki hayvanı bilerek insana bağlamış görünmektedir.

Zira eğer doğası böylesine mahir olmasaydı, köpek insana ağır bir yük olurdu, oysa sevilmesini sağlayan dikkati ve zekası sebebiyle sevilir.

En vahşi, en güçlü ve en iri olanları Korsika Adası'ndadır, bu durum hem havadan, zira tabiatı kuru olan şeyler nemli havada büyür, hem de talim ve terbiyeden ileri gelir. Gövdeleri de büyük olmakla birlikte, gövdelerine oranla pek büyük bir başa sahiptirler. Besin, dövüş, hava, terbiye ve tabiat onları öylesine değiştirir ki, adeta tür bakımından farklı görünürler.

Eski zamanlarda Rodos'ta Türklere, Bezerillus'un da yerlilere yaptığı gibi, kimi insan topluluklarına düşmanlık beslemek üzere eğitilirler.

Gonzalo Fernando de Oviedo'nun bildirdiğine göre bu, Hintli yerlileri İspanyollardan ayırt eden bir köpekti. İnsan etiyle son derece vahşileşirler ve duyuları tabiatın ötesinde keskinleşir. Öyle ki o köpek, rıza gösterenleri sevk etmeye, direnenleri parçalamaya, yere serilenleri ise esirgemeye alıştırılmıştı.

Kimilerinin Tanrı'nın iradesine ve lütfuna bağladığı bu durumu ben ya insan etinin sağladığı besine, ya alışkanlığa, yahut daha ziyade cinlerin yardımına atfederim. Zira böylesi bir gaddarlığın Tanrı'yı hoşnut ettiğine hiçbir surette kani olamam. Bu hayvan dövüşenlerin ve geri çekilenlerin sesini anlar, parmakla yahut ismiyle işaret edilen kimselere saldırmak, onları parçalamak ve sürüklemek üzere eğitilmişti.

Kusursuz Hayvanlar Üzerine

Hemen her bölgede insanların ahlakına benzeyen hayvanların doğduğunu Litvanya'daki rosomacha açıkça gösterir, köpek cüssesinde, kedi yüzlü, sırtı ve kuyruğu tilkiye benzeyen bir hayvandır.

Zira leşlerle beslendiğinde öylesine oburdur ki, bütün karnı büsbütün dolduğunda, birbirine yakın iki ağacın arasından geçip karnını sıkıştırarak yediklerini dışarı çıkarır, ardından yeniden tıkınmaya döner.

Nitekim Litvanyalılar da insanların en oburlarıdır. Fakat köpeklere dönecek olursam, hiçbir hayvan bu denli öğrenmeye yatkın değildir.

Avlanmaya, iz sürmeye ve getirmeye eğitilir, zeki olması için böylesi bir mizaca sahip olması gerekirdi, bu sebeple de kuduz illetine maruz kalır ki bu en büyük beladır ve sudan nefret etmeye başladıklarında, ısırılan insanlar için devası yoktur. Nitekim Ovidius şöyle der, Korkulan sulara hiçbir deva kâr etmez.

Neredeyse kendiliklerinden avlanırlar, iz sürmeyi öğrenirler, av kuşlarının kokusunu sürerek yerini bulanlara koku takipçisi (sagaces) denir, avam bunlara braque der, tavşan ve geyik kovalayanlar ise ilk adlarını korurlar.

Bir de ağ köpekleri vardır ki, keklikleri ve bıldırcınları bakışlarıyla korkutup ağa düşene kadar hareketsiz kılarlar. Evi korumak, yabancılara havlamak, yoksulları ve üstü başı yırtık kimseleri kovalamak bütün köpeklerin ortak vasfıdır.

Nesneleri taşımaya yavaş yavaş alıştırılırlar, önce önüne ekmek atılır, ancak ekmeği alırken buyurana itaat etmeye ve çağrıldığında gelmeye mecbur edilir, ardından ekmek çivili bir kutunun içine konur, öyle ki aç köpek ekmeğe saldırdığında kutuyu taşısın ve çağrılınca ekmeği bırakmasın.

Zamanla ekmek çividen çıkarılır, böylece nihayet kutuyu alışkanlıkla dişlerinin arasında tutarak geri getirir. Bu minvalde nihayetinde demiri, aynı usulle taşları ve taşınması en güç şeyleri taşır.

Sonunda suya üzerinde ekmek bulunan bir tahta bırakılır, ardından ekmekli bir çivi aynı usulle duvara çakılır, ta ki köpek çiviyi sökene dek çabalamaktan geri durmasın. Her hususta, Persius'un şu beytinde olduğu gibi, muallim olan açlıktır, Reddedilen sesleri sanatçıya karın öğretir.

Altı aylık bir zaman zarfında bir köpeği öyle eğittim ki, hiçbir çocuk ondan daha uysal yahut emirlere daha amade görünemezdi, zira tek bir işareti dahi anlardı.

Her ne kadar işin tamamı eğitenin gayretine bağlı olsa da, tüylü olanlar ve tüyleri asla dik olmayıp ince, yumuşak ve yatık olanlar seçilir, zira bunların daha zeki, zahmete daha tahammüllü ve daha itaatkar oldukları görülür, bunlar pek az havlar, nitekim Malta köpekleri daha sevimlidir, fakat küçüklükleri sebebiyle hiçbir faydaları yoktur. Köpeklerin ne cüssesi, ne zekası, ne tek bir rengi, ne de sesi bellidir.

Kimileri cüssece neredeyse öküzlere denktir, kimileri farelerden büyük değildir, kimileri dilsiz, kimileri pek gürültücüdür, kimileri ise ulur. Kızıl, beyaz, kumral, siyah, alacalıdırlar, kimileri semiz, kimileri koşucu, kimileri cılızdır, kimileri kaba ve adeta köylü gibidir, kimileri uysal, kimileri acımasız, kimileri vahşi, kimileri ürkektir, kimi köpekler de gerek duyuları gerekse zekaları güçlü olduğundan her işe yatkındır.

Hülasa, hiçbir varlık huyları ve çeşitliliğiyle insanın farklılıklarını köpek kadar taklit edemez.

Fakat kimileri gayret ve feraset bakımından filleri, kimileri ise maymunları köpeklerden üstün tutar.

Arrianus, iki kulağında birer zil taşıyan bir fil gördüğünü, filin hortumuyla bunlara sırayla ve bir ahenkle vurduğunu, diğerleri onu taklit edip koro halinde dans ederken kendisinin de bu ahengin ritmine göre raks ettiğini nakleder. Aynı filler merhamet duyarlar, hükümdara tazim ederler, yemini bilirler ve yerine getirilmesini talep ederler, yıldızlara hürmet gösterirler, kendilerine acırlar, üzerlerindeki biniciyi tanırlar, kendilerine haksız yere eziyet edenlerden intikam almak isterler, birçok insan terbiye ve ahlakça fillerden daha kaba görünürken, konuşma haricinde insaniyet namına onlarda hiçbir eksik yok gibidir.

Boylarının yüksekliği öyle fazladır ki, ellerini yukarı uzatmış dik duran bir insan ancak boylarına erişir, gövde kalınlıkları kimi zaman üç mandayı aşar, kılları da mandalarınkine benzer. Gözleri yaban domuzununki gibidir, üst dişleri iki arşın yahut daha fazla dışarı fırlar, uçları yukarıya doğrudur.

Kuyrukları manda kuyruğuna benzer, ayakları bir daire gibi kusursuzca yuvarlaktır ve üzerlerinde istiridye kabuğu büyüklüğünde beşer tırnak bulunur.

Kuyruklarındaki kıllar pek seyrektir, kuyruğun kendisi neredeyse üç karış, kulakları ise iki karış uzunluğundadır.

Üst çenede adeta burundan çıkan uzun bir hortum yer alır, bu sert, sinirli bir maddeden yapılmış olup mukavim bir deriyle kaplıdır, ucunda ise yaban domuzlarının burnunun ucundaki gibi dairesel bir çıkıntı bulunur, ağız tıpkı domuzlarda olduğu gibi adeta gizlenmişçesine altta yer alır ve besinleri ağza hortumlarıyla götürürler.

Bu uzvun gücü inanılmazdır, zira yirmi insanın devirmeye kalkışıp da nafile yere uğraşacağı ağaçları tek bir darbeyle kolayca yıkar.

Dişileri daha güçlü, daha öfkeli ve acımasızdır, lakin erkeklerden daha küçüktürler. Öyle yumuşak yürürler ki, alışkın olmayan binicilerinde tıpkı deniz tutması gibi mide bulantısı uyandırır, genç olanlar ise binek atları yahut terbiye görmüş katırlar gibi adımlarını ölçülü atarlar. Hortumlarıyla odun toplarlar, bu sebeple hortuma el de denir, biniciyi diz çökerek karşılarlar ve söylediğim gibi hükümdara tazim ederler, beslendikleri ağaç dallarını aynı uzuvla koparırlar, bazen otlarla beslenirler, domuzlar gibi çamurlu ve bataklık yerleri sever ve oralarda yaşarlar, doğru düşünülecek olursa başka hiçbir hayvanla bundan daha yakın bir hısımlıkları yoktur, şan arzusuyla gayrete gelirler ve sürücünün sesini öylesine anlarlar ki, kimilerine saldırır, kimilerine dokunmazlar.

Hortumlarına iki arşınlık sağlam bir kılıç bağlanması adettendir, bununla hem insanları hem atları yere sererler, atlar onlardan korkar, tıpkı kendilerinin de ateşten dehşete düşmesi gibi, bu sebeple Hintliler onlara karşı meşalelerle savunma yaparlar, zira korkuya kapılan filler düşmandan ziyade kendi saflarına zarar verirler, ayrıca fıtri bir sevk-i tabii ile yaban domuzunun sesinden korktukları söylenir.

Bahsettiğim dişler öylesine büyüktür ki, eğri olmalarına rağmen göğe doğru uzandıklarında kolları açık dik duran bir insanın boyunu aşarlar, kalınlıkları bir insan kafası kadardır, güzellikleri ise hayranlık uyandırır, zira filin dişleri hakiki fildişidir, gerçi bütün kemikleri de aynı isimle anılsa da, tarak yapmak için bundan daha iyi bir madde yoktur, diğer işlerde de azımsanmayacak bir fayda sağlarlar,

Kusursuz Hayvanlar Üzerine

zira mücevherler arasında yer alır ve mermerle yarışır.

Bütün gövdesi böylesi bir sağlamlık ve incelikten meydana geldiği için, fevkalade uzun ömürlü bir hayvan haline gelir ve bu yalnızca file mahsus bir ayrıcalıktır, zira cüsse ve kuvvet bakımından balinalardan ve kimi yılanlardan geride kalır, feraset hususunda insandan sonra gelir ve köpekle denk sayılır, lakin bildiğim kadarıyla ömür uzunluğunda hiçbir hayvan ondan üstün değildir, iki yüz yıl yaşadığı aşikardır, pek çok müellif ise üç yüz yıl yaşadığını iddia eder.

Zira ne suda yaşayan hayvanlar fazlaca akışkan nem sebebiyle o kadar uzun yaşayabilir, ne kuşlar küçüklükleri sebebiyle, ne de diğer dört ayaklılara böylesine dengeli bir mizaç bahşedilmiştir.

Ağır hareket eder gibi görünse de, gövdesinin azameti sayesinde koşan insanlara yetişir, karınlarının altına yerleştirilen iki zincirle sırtlarına iki eğer vurulur, bunların üzerine ahşap bir kule konur, kulenin içinde en az altı, bazen de on dörde kadar silahlı adam her türlü savaş aletiyle cenk eder. Ne var ki bir zamanlar pek meşhur olan bu savaş usulü, ateşli silahların şiddeti sebebiyle itibarını yitirmiştir.

Doğa, en munis, en uzun ömürlü, pek kuvvetli ve nadir bir cüsseye sahip bir varlık yaratmak suretiyle dilsiz hayvanlarda varabileceği son noktaya ulaşmış görünmektedir. İnsana daha hayırlı bir şey bahşetmeyi tasarlamış olması bir yana, bu durum fani maddenin ulaşabileceği son mertebedir, zira filin kanı dahi fevkalade tatlıdır ve böylesine muazzam bir cüsseye nispetle oldukça incedir.

Kusursuz Hayvanlar Üzerine

Fil, kokuları hortumuyla duyar, omuzlarının altında, yandan bakıldığında görülemeyecek kadar küçük iki memesi vardır, bunlar gövdenin büyüklüğüyle hiçbir surette bağdaşmaz. Erkeği beşinci yahut altıncı yaşında çiftleşmeye başlar, ilkbaharda çiftleşir ve ancak her üç yılda bir cinsel arzu duyar, dişi ise en erken on ikinci, en geç on beşinci yaşında yavru taşımaya başlar, neredeyse iki yıl taşır ve erkek, bir kez gebe bıraktığı dişiye bir daha yaklaşmaya yanaşmaz. Yavrusu doğduğunda üç aylık bir buzağının cüssesine denktir. Akıl almaz miktarda su içer, oburluğu pek fazladır.

Altmışıncı yaş civarında en gürbüz çağındadır, hortumuyla nefes de alır, tek bir uzuv bunca kolaylığı temin eder, soğuğa dayanıksızdır, bundan ötürü bilhassa Hindistan’da yetişir.

Orada nadir bir hayvan olan gergedan (rhinoceros) da bulunur, at cüssesinde, kürkü gelinciğinkine pek benzer, geyik başlıdır, başında üç arşın uzunluğunda tek bir boynuz uzanır, tam alnının ortasında ve dik, dibi geniş olup uca doğru incelerek sivrilir.

Boynu kısa, yelesi pek seyrektir ve yalnızca bir yana yatar, bacakları karacanınki gibi ince, butlarının ardı gür kıllarla örtülü, tırnakları çataldır, hulasa, dikkat edilirse o boynuz haricinde geyiğin tabiatına aykırı değildir, pek yırtıcıdır.

Etiyopya’da, ıssız ve çorak topraklarda, yılanların arasında da yaşar, boynuzunun zehirlere akıl almaz biçimde karşı koyduğuna inanılır. Buna karşılık, tamamen zıt bir hava tabiatında, kuzey kutbunun (Boreas) tam altında sığın (alces) yetişir, geyiğe benzer, ön bacakları daha uzundur, etten bir hortumu vardır, lakin kısadır, tırnağı boyna asılırsa sarayı iyileştirdiğine inanılır, şayet başka bir şey bunu sağlayabilirse, dizlerinin bulunmadığı ise uydurmadır.

Etiyopya başka bir garip mahluk da salar, ön kısmı tilkiye fevkalade benzer, kuyruğu ve arka kısmı ise şebek (cercopithecus) gibidir, ön ayakları insan ayağına, kulakları yarasaya benzer, karnının altında bir kese bulunur, bunun içinde yavrularını her yere taşır, emzirmek istemedikçe onları salmaz.

Batı Hindistan da gelincik cinsinden opossum (chiurca) salar, o da yavrularını aynı biçimde yanında taşır. Yine Etiyopya’da, alınlarında bir karıştan biraz uzun, geriye doğru kıvrılan tek bir boynuz taşıyan inekler vardır, kılları mavidir, aynı memleket, geyik boynuzlu, tüyleri siyaha çalan başka inekler de salar.

Aynı yerlerde aslan da yetişir, dört ayaklı hayvanların en cüretkar yırtıcısıdır, kemikleri birbirine vurulduğunda kıvılcım saçtığına inanılır, uzun gövdeli, kızıl sarı renklidir, keskin bakışlıdır, uzun bir kuyruğu vardır, bunu pek sık sallar, kılları önde dik değil yumuşak ve dalgalıdır, arka kısımda daha kısadır, başı büyük, ağzı geniştir, son derece büyük ve pek sert pençelerle donanmıştır, kükremesi haşindir.

Tabiat onu öfkeli yaratmıştır, zira pek güçlüdür, böylesine sıcak bir tabiatı olduğundan gün aşırı bir marazla kıvranır, o günlerde yere serilip kükrer, bütün gün değil, muayyen saatlerde. Kürkleri daha kıymetli hayvanlar da vardır, vaşak gibi, gelincik cinsinden pek çoğu da böyledir, sansar, kakım, alaca kokarca, vizon, misk kedisi (ginetta). Bunları İspanya salar, suret ve huyları bakımından bizlerin sansar (foina) dediğimiz evcil gelinciklere benzerler, derileri alacalıdır, siyah ve kül rengi lekeler nöbetleşe ayırt edilir.

Lakin samur (zebellina) kürkleri, güzellik ve nadirlikleri bakımından cümle kürklerden katbekat kıymetlidir, bunları en uç kuzeyden Laponlar salar.

Boyun derileri çoğu vakit daha dayanıklıdır, tıpkı tilkide, vizonda, kokarcada olduğu gibi, zira tabiat tehlikeler sebebiyle o kısmı daha sağlam bir deriyle tahkim etmiştir, kılların daha uzun süre tutunması bundandır. Sarmatya’da koyuna denk cüssede, fevkalade çevik bir hayvan görülür, yün rengi küle çalar, boynuzları pek ufaktır, eti öylesine lezizdir ki Tatarların hükümdarları, zira şimdilerde İskitlere ve Partlara böyle derler, onun sürülerini avlamayı kendilerine ar saymazlar. Aristoteles hayvanlarda hoş kokuların bulunmadığını öne sürmüştü, öyle ki parsın yalnızca bazı hayvanlara hoş koktuğunu, hakikatte ise öyle olmadığını ısrarla belirtir, Theophrastos da bundan ayrılmaz.

Lakin hayvanların dışkısı bol ve nemli olduğundan koku tatlılığına mani olabilir, bitkilerde ise öyle değildir, zira az, kuru ve pişmiştir. Bu sebeple dışkısı güzel kokan hayvanların dışkısının az ve kuru olması gerekirdi, tıpkı yukarıda zikrettiğimiz, timsah diye de andığımız iri kertenkeleler ile yılanlarda olduğu gibi.

Binaenaleyh tabiat hiçbir şeyi el değmemiş bırakmamak gayesiyle hoş kokulu bir hayvan yaratmaya pek özen gösterdi, bunu tek bir surette değil, türlü yollarla yaptı.

Tabiat misk kedisini (zibethum) kediye pek benzer lakin daha iri yarattı, bu hayvanı İspanya salar, dişlerle donanmıştır ve son derece yırtıcıdır, hiçbir zaman ehlileşmez, kılları haşindir, ağzı uzuncadır, yırtıcı bir hayvan gibi, bunun gerek erkeğinin gerek dişisinin üreme uzuvlarında bir kese yarattı, oradan gümüş bir kaşıkla tohum alınır, öylesine keskin kokuludur ki üç tanesi dahi en kokulu ağacın birkaç librelik ağırlığını bastırır, zira bunca çaba içinde böylesine çetin bir meseleye karşı tabiatın büyük bir iş başarması gerekirdi. İnsanlar dahi güç bir işe giriştiklerinde hayranlık uyandıracak bir şey ortaya koymaya gayret ederler, hedef aşıldığında ise bunu alelade olmayan bir mertebede gerçekleştirmeye çalışırız. Aynı kaideyi misk geyiğinde (moschus) de gözetti, bunu Milano’da sancaktarlar caddesinde yalnızca ölü olarak gördüm, oysa misk kedisinin canlısını, hatta hem erkeğini hem dişisini canlı gördüm.

Misk geyiği cüsse, suret ve kıl bakımından, renginin daha gökçe olması müstesna, karacaya benzer. Kılları yine de karacanın kılından daha kalındır. Üstte iki, altta da bir o kadar dişi vardır, karacadan yalnızca bununla ve kokusuyla ayrılır, zira kılın farklılığı memleketten kaynaklanabilir, nitekim başka yere nakledilen hayvanlar, memleket farklılığından doğan bu kıl çeşitliliğine kıyasla kendilerine çok daha az benzeyen yavrular doğururlar. Velhasıl,

bu hayvanın göbeğinin altında bir kese toplanır ve kanla dolar, bu kese büyüklüğü ve koku tatlılığıyla bugüne değin bilinen her şeyi bastırır ve geride bırakır.

Böylece bu kabil hayvanların ne Aristoteles ne de Theophrastos tarafından bilinmediği aşikardır, şaşılacak bir şey de yoktur, zira onlara göre bu hususla daha yakından ilgilenmesi gereken ve onlardan dört yüz yılı aşkın bir zaman sonra gelen Galenos dahi, şimdilerde bunlardan mahrum hiçbir merhem bulunmamasına rağmen, bunları katiyen bilmiyordu. Şu halde bu kese sebebiyle bütün hayvanın ne denli tatlı bir koku yaydığını tarif etmekte aciz kalırım, gerçi dediğim gibi, sadece ölü olmakla kalmayıp çoktan ölmüş bulunuyordu.

Üstelik o kese uzun yıllar boyunca sandıklara konduğunda, içeride saklanan cümle libaslar mucizevi bir kokuyla bezenir. Aynı kudret kunduzun (fiber) husyelerinde de mevcuttur, İran’da boldur, lakin Bedehşan (Balascham) şehrinden getirilir, henüz bayatlamadığında ve tağşiş edilmediğinde onda öylesine bir kuvvet vardır ki Varthema’nın naklettiğine göre, onu birbiri ardınca burunlarına yaklaştıran dört adamın her birinin derhal burnundan kan boşanmıştır.

Lakin Acemler tamahkarlıklarından ötürü katıksız kunduz hayâsının (castoreum) bize ulaşmasına müsaade etmezler. Kunduzun kendisini ise hiç görmedim. Hayvanın köpek cüssesinde olduğunu söylerler, lakin uzuncadır, uysaldır, siyah ve parlak kıllıdır, gayet uzun kuyrukludur, ortasından aşağısı balık kuyruğuna fevkalade benzer, arka ayakları kaz ayağı gibidir, böylece iki katlı bir yardımla, yani arka ayakları ve kuyruğu marifetiyle sularda yüzer, ağaçtan şaşılacak bir ustalıkla yuvalar kurar, nitekim sahip olduğu kuvvetli dişlerin keskinliğini, ağaçları kesmek için tıpkı bir testere gibi kullanır.

Cümle yırtıcı hayvanlar, doğar doğmaz kadın sütüyle yahut daha kolayı olan köpek sütüyle beslenirlerse ehlileşirler. Kediler efendilerini sevmeyi işte böyle öğrenir, köpekler gibi ona yaltaklanıp peşinden ayrılmazlar. Nadir bir surette olanı da vardır,

şebek (cercopithecus), insan cüssesinde, insan suretindedir, bacakları, erkeklik uzvu, çehresi itibariyle ona yabani bir insan dersin, zira baştan aşağı kılla kaplıdır, ayakta durmakta ondan daha sebatkar hiçbir hayvan yoktur, yalnız insan müstesnadır, kendi memleketinin insanları gibi çocukları ve kadınları sever, bağlarından kurtulduğunda bunlarla uluorta çiftleşmeye yeltenir, bunu bizzat gördük.

Bununla birlikte hayvan yine de yırtıcıdır, lakin öyle bir mahareti vardır ki bazı insanların aklının daha kıt olduğunu söylersin, bizim insanımızdan değil elbet, göğün haşin iklimlerinde yaşayan yabanilerden, Etiyopyalılar, kimi Numidyalılar ve Laponlar gibi.

Lakin başka şeylere geçelim, bunların arasında tembel hayvan (canis levis) da vardır, bu hayvanı yalnızca Batı Hindistan salar, tavşan cüssesindedir, lakin eni neredeyse boyuna denktir, öylesine yağ bağlar, bacakları pek incedir, yürürken ağırlığından ötürü karnını yerde sürür, zira gayet cılız bacaklar böylesine ağır bir gövdeyi taşıyamaz.

Yine de her bir ayağında dörder tırnağı vardır, lakin parmakları ayrık değil, aksine birleşiktir, kuşlarınki gibi sivri ve çengelimsidir, bunlarla ağaçlara tırmanır. Yerde güçbela yürümesine rağmen, nitekim günde ancak elli adım atar, yine de ağaçlara tırmanmaya cüret eder, gözleri ve ağzı küçüktür, bundan ötürü ısırıcı değildir, puhu kuşu gibi yuvarlak çehrelidir, boynu her yönden yuvarlaktır, bunu şaşkın gibi muhtelif yönlere çevirir, çehresini çevreleyen kıl halkası yüzü uzun gösterir, kuyruğu yoktur, kılları beyazla kül rengi arasındadır. Bütün bunlar her ne kadar hayret verici olsa da, tabiata büsbütün aykırı görünmez.

Hava ve çiğ ile beslenir gibi görünmesi, hemen hemen bütün gece boyunca, ortasında bir yarım ton barındıran seskioftav (sesquioctavus) nispetindeki musiki oranını muhafaza edecek şekilde, durmaksızın alçalan altı sesle ötmesi bütünüyle bir mucizeden farksızdır, gündüzleri susar ve pek az görür, bu sebeple dört ayaklı hayvanlar arasında yalnızca buna gececil denebilir, başkaları da olabilir, lakin gece kuşları daha çoktur, puhu kuşu, yarasa, kukumav ve pek çok başkası, bunun sebebi şudur ki, havada uçan kuşlar için, yerde yürüyen dört ayaklılara kıyasla pek bir engel bulunmaz. Gece vakti yiyecek aramak gündüze nazaran daha büyük bir meşakkat gerektirdiğinden, bilhassa avlanarak yaşayan hayvanlar için, zira diğerleri gizlenmiş ve emniyettedir, ya yabandomuzları gibi kendi cüsseleriyle, ya bülbüller gibi çalılıklar ve dikenlikler arasındaki elverişli yerleriyle, ya kulelerdeki karga ve kuzgunlar gibi yüksek mekânlarıyla, ya kuşçuklar gibi yuvalarının darlığıyla, ya da tilkiler gibi sığınaklarıyla korunurlar, yalnızca gece dolaşmak zorunda olan bir hayvanın kanatlarla donatılmış olması gerekirdi, aksi halde açlıktan helak olurdu.

Nitekim kediler, kurtlar, tilkiler ve dağ keçileri geceleri yiyecek ararlar, ancak onlar için gündüz de gece kadar müşterektir. Bu yüzden gece kuşlarından bahsedebiliriz, fakat bu tarif edilen hayvan müstesna, dört ayaklılara gececil diyemeyiz. Kedilere doğa, geceleyin görebilsin diye parlak ve gök mavisi bir göz bağışlamıştır.

Atlar ve kurtlar da geceleyin insanlardan daha iyi görürler, zira insana ışıkları akıl göstermiştir, bu sebeple doğa insan için geceleyin dahi bu denli kuvvetli bir görme yetisi bahşetmeyi ihmal etmiştir. Bu yüzden kedilerin gözbebeğinin Ay'ın evrelerine göre büyüdüğüne inanılmıştır. Gözbebeklerinin yalnızca farklı günlerde değil, aynı gün içinde dahi değiştiği, bazen büyük görünüp birkaç saat sonra küçüldüğü gözlemlenmiştir, böylece bu durum daha az hayret verici sayılmalıdır.

Gözbebeği (pupilla) dediğim, ortadaki siyah kısımdır, bunun etrafında bulunan ve insanların yahut hayvanların cinsine göre muhtelif renkler arz eden kısma gökkuşağı (iris) denir, irisin etrafındaki sınırlara pestler, bu pestlerin çevresine ise gözün akı adı verilir, iç köşelere pınarlar (fontes), dış köşelere hirri yahut paropiae, gözün çevresine ise Eon denir. Kedilere dönecek olursak, onların pek çok nevileri vardır, yahut benzerlik dolayısıyla neredeyse bütün yırtıcı hayvanlar ona benzer, panterler, vaşaklar, leoparlar ve belki kaplanlar dahi böyledir.

Tırnakların iriliği, derinin sağlamlığı, alacalı, rengârenk ve güzel oluşu, yuvarlak baş, kısa çehre, uzun kuyruk, beden çevikliği, yırtıcılık ve avlanarak temin edilen yiyecek bunların müşterek vasfıdır. Bütün canlılar için müşterek olan bir diğer husus da, kendilerinden türedikleri şeylerle beslenmeleridir.

Zira bir canlı başlangıçta cılız olduğundan, doğduğu yerden gayrı bir mahalde gıdasını nereden bulsun. Fakat çürümüş maddeden hâsıl olan mahluklarda bu itiyat hemen hemen daima baki kalır, zira onlar asla tam bir kuvvete erişemezler, nitekim şarap sinekleri şarapla, solucanlar balçıkla, tırtıllar ve diğerleri de kendilerinden türedikleri yapraklarla beslenirler, buna mukabil kuşlar ve dört ayaklılar, daha sertleşmiş gagalarıyla yahut çıkmış dişleriyle daha katı başka bir gıda nevi ararlar.

Bir hayvan aşırı çoğaldığında ise doğa, çoğunlukla onunla beslenecek başka bir canlı yaratır, bu iki cihetten fayda sağlar, hem ilkinin aşırı kalabalığı o mahalle büyük zarar vermez, hem de bunlarla beslenen diğer mahluklara gıda temin edilmiş olur.

Nitekim Batı Hint Adaları'nın bazı kısımlarında karıncalar ziyadesiyle bollaştığında, orada karıncayiyen denen bir hayvan var edilmiştir, bu hayvan diliyle karıncaları yakalar ve yer, böylece o mıntıkanın zarara uğraması önlenir, zira bu mahluk başka hiçbir maksat için hazırlanmış görünmemektedir. Zira ne yırtıcıdır ne de ısırıcıdır, ayı diye tesmiye edilmesi ise kuvvetinden veya yırtıcılığından ziyade bedeninin benzerliğindendir, bu mahluk dilinin salgısıyla karıncaların en sağlam yuvalarını dahi dağıtır ve parçalar, ardından bu dağılan yuvalardan diline yapışan karıncaları kendine çekerek yutar. Kolayca yem olamayacak hayvanlara ise doğa başka yollarla tedbir almıştır, hadsiz hesapsız bir kalabalığa ulaşmasınlar diye, ya dölün azlığıyla, ya ömrün kısalığıyla, ya daha sert bir havanın icabıyla, yahut doğurma ve büyütmedeki bir müşkülât ile onların çoğalmasını dizginlemiştir.

Timsahlar pek çok yumurta bırakarak haddinden fazla çoğalabilirlerdi, ancak yalnızca suların civarında yaşayabilirler, zira amfibiktirler, üstelik suların zararlarına maruzdurlar, bir kimseyi kovalarken de dönemezler, sadece düz bir hat üzerinde ilerleyebilirler.

Bu sebeple pek çok kimse için kaçma fırsatı şüphesiz mevcuttur, hatta bu tabiatı bilen bazı kimseler, bu muazzam canavarın dehşetine kapılmak yerine akıllarına itimat ederek, hayvan yana doğru hiç dönemediği için etrafında dönüp defalarca vurarak onu itlaf ederler, derisi gayet sert ve işlemez olduğundan, dürtme suretiyle ya da mızrak yahut kılıçla vurmaktan ziyade bir sopayla keserek vurmak daha faydalıdır.

Fakat şimdi balıklara gelelim, bunlar bazen Pannonia'nın Buda şehrinde olduğu gibi kükürtlü sıcak sularda, bazen de Iulium Carnicum'da olduğu gibi ışıklı sularda bulunurlar.

Sularda, bilhassa denizde ve daha ziyade okyanusta, en çok da sıcak kuşak (zona torrida) altında devasa canlılar vardır, zira orada sıcaklık ve nem büyümeyi sağlar, tuzluluk ise muhafazaya yarar, balina (cete) gibi bazılarının azameti inanılmazdır.

İki büyük kanadıyla suların üzerinde uçar gibi görünen orka görülür. Ludovico de Varthema, ağırlığı yüz üç libreye baliğ olan kabuğunu bizzat gördüğünü rivayet ettiği tartaruga (deniz kaplumbağası) bunlardandır. Böylece bazıları küçük evleri ve kulübeleri, bazıları da, balinalarda olduğu gibi, saray büyüklüğündeki konutları dahi cüsseleriyle aşarlar.

Ayakları olan balıklar da mevcuttur, ayaklarının çokluğundan ötürü bu adı alan ahtapotlar (polypus) gibi, bunların başı kötü rüyalara sebebiyet verir, zira hazmı zor olduğundan, tıpkı soğan gibi fakat ondan çok daha kuvvetli bir surette kara buharlar yayar, diğer bazıları ise biçimsizdir, domuz derisine benzer derisi olan, neredeyse bir fil büyüklüğünde, domuz başlı, zırhlı ayaklı, dişsiz, küçük gözlü bir yaratık gibi, karnının altında kuyruğun hemen yanında iki delik bulunur.

Kuyruğu gayet uzundur, bir kulaçtan daha geniştir, her bir kulağı uzunluk ve genişlik bakımından bu ölçüyü doldurur, derisi bir parmaktan daha kalındır, belki de ahtapot cinsindendir, pek çok balık için dişsiz olmak vaki ise de, besin almamak pek azına mahsustur. Mersinbalığı (sturio) ise bu şekilde beslenmez, bazıları buna yayın balığı (silurus) demiştir, zira ağzı yoktur, ancak sıvıyı emdiği yuvarlak ve pek küçük bir deliği vardır, buna rağmen genç bir öküz büyüklüğüne kadar erişir, nitekim yüz seksen libreyi aşanlarını gördüm, eti gayet lezzetlidir ve kılçıksızdır.

Buna mukabil Mors, Moskova yakınlarında, kuzey okyanusunun koylarında yaşayan ziyadesiyle dişli bir balıktır, bunlardan kılıç kabzaları imal edilir. Zira balık dişleri, sadece bu cinste değil diğer iri balıklarda da fildişi gibi beyazdır, fakat işlemede fildişinden çok daha mukavimdir.

Hoş kokulu balıklar da vardır, ahtapotların pek küçük bir nev'i gibi, böcekler arasında uçan kınkanatlıların malum bir cinsi, kuşlar arasında ise Batı Hint tavuğu, daha doğrusu bir akbaba nevi böyledir, zira leşlerin ve çürümüş şeylerin peşinden gittiği halde, ısısının şiddeti ve mizacının kuruluğu sebebiyle hoş kokar.

Uyuşturanbalığı (torpedo) gibi kuvvetleriyle meşhur balıklar da vardır, Cenevizliler buna tremoriza derler. Dikenlerle kaplı denizkestanesi cinsinden olanı pek yaygındır, balıkçıların elleri bunları tuttuğunda uyuşur ve fıtri bir kuvvetle hissizleşir, bu hassasa yalnızca canlı olduklarında mevcuttur. Lakin dikenli uyuşturanbalığı cinsinden değil de kabuklular cinsinden olan başka bir denizkestanesi vardır ki Latinler buna remora derler. Gemileri tabanlarına yapışarak durdurduğu için Yunancada `[Yunanca]` adı verilmiştir. Nitekim Gaius Caligula Caesar'ın üç sıra kürekli kadırgasını meşum bir alametle alıkoymuştur. Büyük bir sümüklüböceğe gayet benzer ve nadirdir, zira o vakitlerden sonra görülmemiştir, bu yüzden remoranın uyuşturanbalığından farklı olduğu sabittir, her ne kadar Aristoteles isim ve tesir benzerliğinden ötürü bunları tek bir cins addetmiş olsa da.

Denizde, kabuklular ve istiridyeler gibi hareket etmeyen canlılar da mevcuttur, bunlarda doğanın renk çeşitliliğiyle şaşılacak surette oynadığı görülür. Bunun sebebi şudur ki, ağaçlar ve otlar kendi türlerine göre şekil ve renkleri aldıkları halde, nemin bolluğu yüzünden renkleri bilahare muhafaza edemezler, oysa kabuklularda topraksı cevher sebebiyle renk baki kalır ve pekişir.

Bu çeşitlilik ve çizgiler muayyen bir intizamla meydana gelir, zira muhtelif ve karışık küçük bir madde rastgele bulunsa dahi, aralıklar eşit surette büyürken daima muayyen bir intizamla işlenmiş görünür. Ancak tırnakların, kıskaçların, kılların, boynuzların ve gagaların derinin rengine tabi olması diğer hemen hemen bütün hayvanlar için umumidir, yine de bu durum her zaman zaruri değildir.

Fakat denize geri döneyim, zira o, canavarların bizzat atasıdır.

Tuzluluk [okunamadı]

Fakat sabit kalanlar sertleşir, tıpkı istiridyeler, kabuklular ve mercan gibi, her ne kadar bu sonuncusu suyun altında gizlendiği müddetçe yumuşak kalsa da. Ancak kabuklular sertleşirken, kendisi de denizde yetişen alg neden sertleşmez, Bunun sebebi şudur ki alg büyür, bu yüzden denizin dalgalarına karşı koyamaz ve doğa tarafından ince yaratılmıştır ki denizin şiddetine boyun eğerek ondan kaçıp kurtulabilsin. Kabuklular ve istiridyeler ise dipte kalırlar ve başlangıçtan itibaren kalın kabuklu yaratılırlar. Alglerin neden yumuşak olduğunu yukarıda söyledik, kabukların ise zıt bir sebeple sert olduğu aşikârdır. Kaplumbağalar sanki iki tabiatlı bir tür gibi görünür, Batı Hint Okyanusu bunların en büyüklerini gönderir ki kabukları kalkan vazifesi görebilir.

Altı adam bunların bir tanesini bazen güçlükle taşıyabilir. Oradaki en iyi balık Manatus’tur, öyle ki iki koşulu öküzün çektiği bir arabayla güçlükle taşınır, bunun eti dana etine öyle benzer ki, biri sana onun balık olduğunu söylemese et olduğuna yemin edersin. Bu durum, büyük ısının nemi tam pişirmesinden (concoctio) ileri gelir, nitekim et ile balık maddesi arasındaki fark, balığın neminin cılız bir ısı tarafından pişirilmiş olmasıdır, bu balığın kafasında böbrek taşına son derece şifalı bir taş bulunduğunu rivayet ederler.

Memeleri vardır, nadir rastlanan bir tabiatla yavrularını bunlara yanaştırır, meme sayısı uyarınca da ikiz doğurur.

Ona koca bir öküze tıpatıp benzeyen kafası sebebiyle Boa diyenler de vardır, sanki iki kolu, düz bir sırtı, pulları ve gayet sert bir derisi bulunur, sırtı bir köpek sırtına benzer, pek uysallaşır ve gördüğü zararları hatırlar, orada yakalanması kolay Tiburo adında bir balık da vardır, oburluğu yüzünden faydalıdır, büyüklüğü, etinin şifası ve lezzeti sebebiyle de makbuldür.

Onuncu Kitap

Denizin en büyük mucizeleri arasında, erkeğinde çift üreme uzvu, dişisinde tek rahim bulunan, çift sıra dişleri olan ve yumurta değil kendi cinsinden yavru balık doğuran Tiburo balığı gelir, fok (vitulus marinus) ise çok daha büyük bir hayret vesilesidir, memeleri vardır, kılları vardır, kıyılarda uyurken garip bir surette horlar. Bir kemerin veya başka bir süs eşyasının derisindeki kılının deniz yükselirken kabardığına, deniz çekilirken ise yatıştığına dair Plinius’a inanılmazdı. Şimdilerde Hint Denizi’nde tanındığından ve Hispaniola adası sakinleri buna Lobo dediğinden, bu durum artık bir masal gibi görünmemektedir.

Sağ yüzgecinin baş altına konulduğunda uykuyu getirdiğini ve pekiştirdiğini öne sürerler. Derisine yıldırımların dokunmadığını yukarıda söylediğimiz balık da budur.

Eğer onun hakkında anlatılanların hepsi doğruysa, doğanın bundan daha harikulade bir şey yaratıp yaratmadığını bilemiyorum, zira bu deriyi taşımanın birtakım hastalıkları da iyileştirdiğine inanılır. Hatta onun eğitilebildiğini, talime yatkın olduğunu, yakınlarını tanıdığını, vaktiyle böğürtüsü ve hareketleriyle Roma halkını selamladığını söylerler, öyle ki doğa da tıpkı talih gibi kimisine her şeyi esirgemiş, kimisine ise bolca bahşetmiş görünür.

Buna mukabil, büyük olmasına rağmen Vivella dedikleri balık faydasızdır, zira eti hiç de lezzetli değildir, yine de bu balığın sureti hayret vericidir, nitekim alnında kılıç şeklinde, dipten uca kadar dört karış veya daha fazla uzunlukta, keskin dişlerle donatılmış kıkırdaksı bir uzuv taşır.

Orada benim de gördüğüm uçan balıklar da yetişir, bunlar ufaktır ve kanatlıdır, solungaçlarının yanında balığın kendi boyu kadar, yani bir karışı aşkın uzunlukta kanatları vardır, bu kanatlar nemli kaldığı müddetçe balığı havada tutar, kuruduklarında ise balık düşer.

Sürüler halinde gezerler ve çipuralarla aralarında bir düşmanlık vardır, Bermuda veya Garza adası civarında pek çok bulunurlar.

Balıklar az uysallaşırlar, çünkü kıt ve kıt anlayışlı bir zekaya sahiptirler. Bu yüzden zekaları en yüksek ve insanî duygulardan, bilhassa merhametten nasipsiz olmayan yunuslar, balıkların en hızlısı oldukları halde en çok uysallaşanlardır, burunları kıvrık, ağızları ise kafalarının altında uygunsuz bir yerde durur, ta ki bu kadar hızlı ve güçlü olduklarında herkese karşı dilediklerini yapamasınlar, aynı sebeple kuşların da neredeyse tamamı ehlileştirilir, dört ayaklılar ise kuşlar ile balıklar arasında orta bir zekaya sahip olduklarından, bazısı uysallaşır, bazısı uysallaşmaz. Bazıları da korku sebebiyle ehlileşmez, fareler ve tavşanlar gibi, nitekim kendi canına kastettiğine inandığın birini nasıl sevebilirsin ki, korkanlar da kendilerini buna inandırırlar, bu yüzden tiranlar da pek çok kimseye sürekli ihsanlarda bulunsalar bile, kesintisiz korku sebebiyle hiç kimse tarafından sevilmezler.

Nero’nun başına gelen de buydu, fakat Nero’nun pek çok kişiye karşı cömert olmadığını düşünmeyesin, bu yüzden balıklar zekalarının kabalığı ve kendileriyle temasın zorluğu sebebiyle güçlükle ve pek az uysallaşırlar, dediğim gibi buna çoğunlukla korku da eklenir. Yunus zekaca üstün, fevkalade cüretkâr ve balıklar arasında tek başına tanıdık olabildiğinden ve bu sayede kolayca idare edilebildiğinden, gerek tek başına, gerekse balıklar arasında en ziyade onun uysallaşması zaruridir. Eğer sığ bir suya nakledilebilseydi, uysallık bakımından köpekten pek az farklı olurdu.

Şunu da hesaba katmak gerekir ki karada olduğu gibi denizde de bazı bölgelerin kısır, bazılarının ise son derece balık dolu olması vuku bulur, zira bazılarında yem boldur, bazılarında ise hiç bulunmaz, öte yandan farklı toprakların çeşitli koku ve tatları suları etkiler ki balıklar bunları ya takip eder ya da bunlardan kaçarlar. Bununla beraber yem sebebiyle kıyılarda, emniyet sebebiyle de anaforlarda ekseriyetle balık bol bulunur. Aynı sebeple bir hava da kuşlarla dolup taşar, diğeri ise tabiri caizse kısır kalır.

Her türden kuşun bolluğu havanın sıhhatine iki yönden delildir, birincisi kuşların bizzat havanın niteliklerini fazlasıyla hissetmeleridir, ikincisi ise yemin de bol bulunmasıdır.

Fakat bu alamet bölgelerin tamamına atfedilmelidir, onların muayyen kısımlarına değil, zira bir vadide de kuşların bol bulunması mümkündür, fakat oradaki hava ovalara ve tepelere kıyasla ağır olacaktır. Ancak tepeler ve ovalar havanın en birinci sıhhatine nail olurlar.

Bu sebeple Maluku Adaları’nda, ılım noktası (aequinoctium) altında, karada yahut denizde ölü bir kuş toplanır ki yaşarken ayakları bulunmadığı için asla görülmez. Gerçi Aristoteles hiçbir kuşun ayaksız olmadığını inkâr eder.

Üç defa görme bahtiyarlığına eriştiğim bu kuş, tabiri caizse, sırf yüksek havada ve her türlü insan bakışından uzakta yaşadığı için ayaksızdır. Gövdesi ve gagası büyüklük ve biçimce kırlangıca benzer, kanat ve kuyruk tüyleri ise kanatlarını açtığında atmacanınkileri aşar, neredeyse kartal ile boy ölçüşür. Tüylerinin kalınlığını tasavvur edebilirsin, zira bu küçücük kuşa yakışır olan ne ise akıl da o kadar olduğunu öğretir. Dolayısıyla gayet incedirler ve incelikleri haricinde bütünüyle dişi tavus kuşlarının tüylerine benzerler, erkek tavus kuşlarının tüylerine ise benzemezler, çünkü erkek tavus kuşunun kuyruğunda görülen benekler bunlarda yoktur. Bu kuşcağızın erkeğinin sırtı içe doğru çukurlaşır, akıl da gösterir ki dişi yumurtalarını bu oyuğa bırakır, zira dişinin de karnı çukurdur, öyle ki bu çukurluk vasıtasıyla yumurtaların üzerine kuluçkaya yatabilsin, erkeğin kuyruğuna bağlı, üç karıştan uzun, siyah renkte, köşeli ile yuvarlak arası, ne kalın ne de büsbütün ince, kunduracıların pabuç dikmekte kullandıkları ipe benzeyen bir iplik bulunur.

Zannımızca dişi yumurtalar üzerinde kuluçkaya yattığında, bununla erkeğe daha sıkı bağlanır, sürekli havada yaşaması da şaşırtıcı değildir, zira kuyruğu ve kanatları daire şeklinde açıldığında kendi kendine havada asılı kaldığına şüphe yoktur.

Eğer bir yorgunluk hasıl olursa, nöbetleşe değişim bunu bertaraf edebilir, aynı zamanda hem yiyecek hem içecek olan göğün çiyinden başka hiçbir gıdası olmadığını düşünüyorum.

Bunun tavşancılda ve bukalemunda da bulunduğunu söylerler. Bukalemunun etrafındaki nesnelerden ötürü renk değiştirdiği rivayet edilmiştir, kertenkeleye pek benzeyen bir hayvandır, fakat ondan epeyce büyüktür, yavaş hareket eder ve ağzının açıklığı geniştir. Yine de beyaza bürünmez, kendiliğinden sahip olduğu renk parlak bir su rengidir. Nitekim renklerin alttaki maddeye aksettiği gösterilmiştir, bu sebeple renkler aksettiğinde, hem hayvan parladığı için hem de neredeyse hiçbir renge sahip olmadığı için yabancı rengi alır ve geri yansıtır. Tavşanın otlar arasında gizlenmesine ve rengi kızıla çalan kahverengiye pek yakın olduğu için kolayca ona bürünüp benzerliği sayesinde saklanmasına kimse şaşırmasın. Bukalemunun o rengi ise, pek şiddetli olduğu için hariç tutulan beyaz müstesna, bütün renklere karşı bir kuvvedir, muhtemeldir ki bukalemun renge bizzat bakarak ruhları (spiritus) ve ruhları barındıran nemi değiştirir ve onu deri vasıtasıyla dışa vurur, nitekim çocukların yanakları utançtan bolca hücum eden kanla kızarır, başkaları korkudan sararır, diğerleri ise artık kavrulmuş kanın yüze yayılmasıyla öfkeden kararır. Suretin kendisi de kanı değiştirebilir, kırmızıdan kırmızının hayali doğar ve kırmızı kan yayılır.

Bukalemunun, yalnızca havadan kesifleştiği için tıpkı havanın kendisi gibi olan o latif neminin, muhayyilenin tesiriyle her rengi aynı anda hem kabul edip hem geri yansıtmasında şaşılacak ne vardır. Bu sebeple, kendisi de gayet latif bir cevhere sahip olan o kuşa dönecek olursak, tabiatın havada ikamet edebilmesi için böylesi bir mucizeyi ona ihtimamla bahşettiği görülmektedir.

Saf hava ile beslenmesi pek muhtemel değildir, zira hava fazlasıyla latiftir. Küçük hayvancıklarla beslendiği de söylenemez, çünkü onların türemesi için şüphesiz zaruri olan toplanma orada vuku bulmaz, nitekim kırlangıçların kursağında görülen cinsten şeyler bu kuşların midesinde müşahede edilmez, fakat cennet kuşlarının (manucodiata) yalnızca ihtiyarlık sebebiyle tükendiğine inanıldığından bu delil katiyet taşımaz. Keza buharla da beslenemez, zira buhar aşağılarda daha boldur, bu durumda aşağıya indikleri görülürdü, üstelik buhar kimi zaman muzırdır, dolayısıyla havanın çiğiyle beslenmesi muhtemel görünmektedir. Lakin cennet kuşu nasıl tamamen göğe ait bir kuş olup hiçbir surette yerde barınmazsa, deve kuşu (struthiocamelus) da aksine bir tabiatla yerden asla ayrılmaz, öyle ki suretine bakılmadıkça ona kuş demek kabil değildir. Zannımca bu ismi, boynunun ve bacaklarının uzunluğu bakımından deveyi andırdığı için almıştır, nitekim cüssesi insanınkinden biraz daha uzuncadır.

Yunancada [Yunanca] struthios serçecik demektir, adeta bir cüceye aynı anda dev denmesi yahut küçücük bir adama devasa denmesi gibi, kinaye yoluyla birleşik bir isim verilmiştir. Deve kuşu serçe cinsindendir, lâkin devenin azametine sahiptir, boynu, gagası, gözleri ve başı kazı andırır, ancak kendi cüssesiyle mütenasiptir, kanatları ve kuyruğu alacalı, gök mavisi, beyaz, kırmızı, siyah ve yeşil tüylerle bezelidir, hiçbir kuşun tüylerinde böylesine bir letafet yahut güzellik bulunmaz, bu yüzden askerler miğferlerini başka tüylerle süslemezler. Her ne kadar günümüzde ender bulunmasından ötürü cennet kuşunun gerek kanatlarını gerek kuyruğunu sorguçlarına takanlar olsa da, savaşta bunu üzerinde taşıyanın yaralanmayacağı yönünde bir batıl itikadı da buna eklerler, velhasıl gövdesi seyrek tüylerle, bacakları ise daha da seyrek tüylerle örtülüdür, öyle ki kuş bacağı değil insan bacağı gibi görünürler, zira iriliği ve yuvarlaklığıyla, ayrıca daralmayıp diz kapağının hemen yanında son bulmasıyla ve tüylerden mahrum beyaz etiyle insan uyluğunu andırır, ayakları sığırlarınki gibi tırnaklı ve iki parmaklıdır, baldırı kazınkini andırır, lâkin cüssesiyle mütenasip olup yürüyüşü ağırdır, benim gördüğüm uysaldı, diğerlerinin tabiatını bilmem, yumurtaları bir çocuğun başı büyüklüğünde ve yuvarlaktır, eskidiklerinde fildişini andırırlar, mabetlere asılmaları adettendir, zira gayet sert olduklarından uzun müddet bozulmadan kalırlar, nemleri çekilince adeta kemiksi bir hal alırlar, üst göz kapağında kıllar vardır, at gibi öyle süratle koşar ki, atın ondan ürktüğünü ve yüzüne bakmaya cüret edemediğini rivayet ederler, kanatlarını dikerek koşar lakin uçamaz, ayaklarıyla taş fırlattığını, şiddetli harareti ve midesinin kalınlığı sebebiyle demiri sindirdiğini, yumurtalarını gözleriyle kuluçkaya yatırdığını söylerler, lakin kuluçkaya yatmaz, bilakis onları gözetler, zira yavrular Güneş'in hararetiyle yumurtadan çıkar, sesini hiç işitmedim, şayet kuş tesmiye edilmesi caizse, kuşların en irisi olduğunda şüphe yoktur.

Lakin bizde uçanların en büyüğü ve hepsinin kendisinden çekindiği kartal, herkesçe malum, gayet asil bir kuştur, kazdan da çok daha iridir, lakin bu irilik cüssesinden ve ağırlığından ziyade bilhassa kanatlarında ve kuyruğundadır.

Fakat İskitya'nın Yurra vilayetinde Bialozor namında, karnının altı adeta bir parıltıyla beyaz olan, kanatları ve kuyruğu bizzat kartaldan dahi büyük bir kuş vardır, diğer kuşlar ondan öyle bir dehşete düşerler ki, onu gördüğünde kartalın kendisi dahi cansız gibi kalakalır, oysa cüssece kartalı aşmaz.

Hindistan'da da kartaldan fersah fersah büyük, aralarına beyaz tüyler serpiştirilmiş siyah ve erguvani renkte yırtıcı bir kuşun varlığını naklederler, gagası dore ve gök mavisi yahut erguvani renkle öyle güzel bezenmiştir ki, temaşası bundan daha hoş bir şey olamaz, bu sebeple gerek letafetinden gerek azametinden ötürü bu kuşun gagasından kabzalar yapılması adettendir, nitekim bu gaganın gayet sert olması gerektiği sabittir. Uçan kuşların en irisi olduğunda ittifak vardır. Bu sebeple kanatlarının muazzam olması iktiza eder, tıpkı hemen hemen yalnızca azametiyle kazdan ayırt edilen kuğular gibi, her ne kadar baştan aşağı beyaz olsalar ve bütün kuşlar arasında en tatlı terennümde bulunsalar da, sesleri, defalarca işitip tefekkür ettiğim üzere, kaz sesidir.

Ve bu pek medhedilen kuş nesli, kendi yavrularını parçalayıp yutar, lakin ölürken tatlı nağmeler söyler.

Nitekim Ovidius şöyle der, Böyle çayırda uzanmış, can verirken nemli sazlıkta, Beyaz kuğu seslenir suların kıyısında Meandros'a.

Batı Hindistan'da Alcatraz tesmiye edilen, gagası ve cüssesiyle meşhur, balıkçıl bir kuş cinsi daha vardır, kül rengi ve safran sarısı tüylerle bezenmiştir, iki karış uzunluğundaki gagası uca doğru sivrilir, leyleğin yahut turnanın gagası da bu büyüklükten pek geri kalmaz.

Lakin Picuto'nun gagası bütün gövdesinden daha iridir, gövdesi ise bıldırcından biraz hallicedir. Gagası hayli uzundur, başa birleştiği yerde üç parmak genişliğindedir, eğridir, bununla ağaçları deler, pek küçük olmasına rağmen hem oradaki kuyruklu maymunlardan hem diğer yırtıcılardan gagası sayesinde kendini pek güzel müdafaa eder. Onda şaşılacak husus, dil yerine bir tüyünün bulunmasıdır, bu cihetle diğer kuşların tabiatından hayli ayrılır, şiddetle ıslık çalar, Alcatraz'ı besleyen toprak bunu da besler.

Lakin bölgeler azamette olduğu gibi küçüklükte de farklılık gösterir, bizim diyarımızda kuşların en küçüğü çalılar arasında uçuşan çalıkuşudur (regulus), serçenin yarısı kadardır. Fakat aynı Hindistan misk serçesini gönderir ki, onun uçtuğunu gören biri, gerek süratinden gerek küçüklüğünden ötürü uçan bir eşek arısı yahut yaban arısı zanneder, altın rengi, yeşil ve alacalı tüylerle bezenmiştir, cüssesi arıdan biraz iricedir, gagası iğne gibi gayet incedir, yuvasıyla birlikte tamamı yirmi dört buğday tanesi ağırlığına ancak erişir, yuvasını pamuktan inşa eder, pek cüretkardır, yuvasına kastedenlerin gözlerine hücum eder, sürati ve küçüklüğü sayesinde kendini korur. Dolayısıyla bu kuşun gayet latif bir cevhere sahip olduğu, hararetli, bu sebeple de cüretkar olduğu aşikardır, zira gagası, ayakları, dili, kanatları, iç organları, tüyleri, tırnakları ve dimağı varken, bunca diğer uzvun yanında cevherinin latif ve gayet iyi işlenmiş olması iktiza eder, zannımca kuşların en küçüğü budur. Tıpkı aynı Hindistan'da yaşayan ve zıt anlamıyla aptal serçe diye tesmiye edilen pek mahir kuş gibi, boynunda beyaz tüyler parıldayan siyah bir kuştur, ardıç kuşu büyüklüğündedir, orada hadsiz hesapsız miktarda bulunan kuyruklu maymunlara karşı kendini öyle bir usulle tahkim eder ki, bir insan dahi tehlikeye karşı bu denli çok tedbiri bir arada bulamaz.

Evvela yüksek ve dikenlerle kaplı bir ağaç seçer, öyle ki düşman hem yüksekliğin dehşetinden korksun hem de dikenlerin zahmeti sebebiyle uzak dursun, bu ağacın en ziyade dikenli dallarına, düşman tarafından parçalanamasın diye gayet sert bir yuva asar, hasmın girmesini engellemek, yalnızca kendisi girebilsin diye dar bir methal tanzim eder, yavrularıyla rahatça barınabilmesi için dip kısmını geniş tutar, bilhassa da yavruların pisliklerini aynı yerde toplamaya mecbur olduğu için böyledir, zira üst kısımdaki methalden gayrı hiçbir açıklık bulunmaz.

Lakin düşmanın tıpkı bir insan gibi elini kullanabildiğini bildiğinden, yuvanın uzunluğunu dört karışı bulacak surette uzatır, ta ki hasım elini soktuğunda dahi dipten pek uzakta kalsın ve bu suretle içeride gizlenen yumurtalarını yahut yavrularını müdafaa edebilsin.

Pek geveze, gayet güzel ve son derece talime yatkın bir kuş olan papağanı her iki Hindistan da yetiştirir, dili geniş olduğu, hafıza ve zekada üstünlük gösterdiği için gayet kolay konuşur, bunların sebebini evvelce beyan etmiştik, konuşmada ona en yakın saksağan, ardından karga, sonra sığırcık, ardıç kuşları ve keza turnalardır. Kuşlar kelimeleri öğrendiklerinde zihinlerinde tekrar ederler.

Kendi tavusumuzdan daha güzel bir kuşu tabiatın yaratabileceğine inanmam, meğerki görmüş olayım, kuyruğunda bunca göz, böylesine uzun ve sık tüyler, bunca renk çeşitliliği, bu denli parlaklık, üstelik öyle seçme renk nevileri vardır ki, biri kendiliğinden kasvetli olan, diğeri ise kalan renkleri gölgeleyen beyaz ile siyahtan ictinab edilmiştir. Kendisi de güzelliğini hisseder ve ayaklarına baktığında çirkinliklerinden ötürü feryat edip onları hakir görür, kuyruğunu çark gibi diker, daha güzel görünsün diye Güneş'e arz eder, onu temaşa eden insanların hayranlığından sevinç duyar, bu sebeple yorulana dek onu öylece tutar.

Buradan hareketle, bazılarının horoz zannettiği kuşun Hint tavusu olduğu anlaşılır. Zira o da kuyruğunu bir daire gibi çevirip sevinçle temaşa eder, her ne kadar güzellikte bizim tavusumuzdan hayli geride kalsa da, buna mukabil benim gördüğüm Hint tavukları bizimkilerden daha güzeldir, tavus tüyleriyle bezenmişlerdir, lakin geniş kuyruktan mahrumdurlar ve onu daire gibi dikemezler, binaenaleyh hayvan türleri renklerinden değil, fiillerinden tefrik edilmelidir.

Hint tavusu başının etrafındaki deriyle de tezyin edilmiştir, bunun rengini kendi iradesine göre değiştirir.

Zira muhtelif renklerde olup adeta beyaz ve kül rengiyle beneklenmişken, kanın hücumuyla kimi zaman gök mavisi, kimi zaman kırmızı bir hal alır. Hiddetli bir tabiatta olduğundan, o deriyi çehre gibi kullanarak öfkeli bir insanın suretini ve tesirini takınır.

Lakin daha mühim bir husus şudur ki, o deriyi bazen neredeyse görünmeyecek şekilde toplar, o vakit rengi solar, bazen ise öyle bir yayar ki bütün gagayı örter, o zaman da ekseriya erguvani görünür. Dolayısıyla kanla birlikte genişlediği aşikardır, her ne kadar aynı anda hem solgun hem genişlemiş olduğunu da görmüş olsam da. Demek ki latif ve gevşek olduğu için toplanıp büzülür, tıpkı bazen tamamen büzüşmüş görünen, bazen ise hayli sarkan haya derisi gibi.

Gevşeklik ile incelik, gerek uzayıp çekilmenin gerekse renklerin dönüşümünün sebepleridir.

Bizim horozumuz ise, sayrılık çekmedikçe ibiğini daima dik ve kızıl tutar, şayet ender rastlanan bir canlı olsaydı, yalnızca endamıyla değil, ötüşüyle de hayranlığa fevkalade layık bulunurdu. Sesiyle şevke gelir, bu ses pek uzaktan, geceleyin dahi bin adımdan fersah fersah öteden işitilir, yemden sonra uyandığında öter, lakin ekseriya Güneş tam göğün ortasındayken, gece yarısında ve ışınlar fecri yeni yeni belirginleştirmeye başladığında ses verir. Demek ki Güneş'in kudretine uyar ve bütün tabii günü sekiz bölüme ayırır, bunu Güneş doğarken değil, fecrin hudutlarına yaklaştığında, keza öylece zevalden evvel yapar. Yılan, köpek ve maymunla beraber baba katilinin çuvalına sokulur, ne var ki bu cürümden masumdur, denize atılır.

Nitekim maymun insan değildir lakin öyle görünür, kendi babasını katleden kimse de tıpkı böyledir. Yılan hileleriyle öne geçer ve baba katilinden farksız biçimde insan soyuna son derece amansızdır. Köpeklerin hepsi kindar görünür ve yalnızca bu hayvan hiçbir şeye, kendi soyuna dahi zerrece acımaz. Bu cürümden masum olan horoz ise, belki Romalıların pek ziyade nefret ettiği kavme benzerliğinden ötürü, yahut ziyadesiyle kibirli olduğundan eklenir, hiçbir unsura layık değilmişçesine, ortaklığıyla havayı, toprağı ve suyu kirletmesin diye denize fırlatılır, bu sebeple evvela kanlı değneklerle dövülerek çuvala dikilir.

Lakin bu bâtıl inançları bir yana bırakıp doğanın en mukaddes ve en basiretli kanunlarına dönelim. Uçacak ve göğü bezeyecek kuşlar yaratmak takdir edilmişti, (zira kuşlara dair bu misal, diğer hayvanların yaratılış düzeni namına alınmıştır) bu sebeple başlarının gayet hafif olması icap ederdi, bundan ötürü canlı mahluklar arasında kuşlar en küçük başa maliktir, kuşlar arasında başı büyük olanlar ise ince bir kemik yapısına, içi beyinden yoksun bir boşluğa ve büyük kanatlara kavuşmuşlardır. Başın küçüklüğünü iki noksanlık takip ederdi, biri ahmak olmaları, diğeri ise dişten yoksun kalmalarıydı. Zira küçük baş için küçük bir gaga zaruri idi, bu yüzden dişler de hiçbir işe yaramazdı, hem onlarda kudret bulunamayacağından, hem de gaganın ve ağzın küçüklüğü çiğnemeye mani olacağından böyledir. Bu ilk mahzuru mizacın sıcaklığı ve kuruluğuyla bertaraf etti.

Bu hal tüylerin hasıl olmasına ve tüm bedenin hafifliğine de yaradı. Bundan ötürü bütün bedenin kuru kalması için az bir içecekle doymasını diledi ve bu sebeple sidik torbasından yoksun bıraktı. Lakin dişlerin noksanlığına bedel ikinci bir mide ikame etti ki sert şeyler onun içinde yavaş yavaş hazmedilsin. Zira sert nesneler ufalanmadığında, daha uzun zamana, daha katı ve dar bir mideye muhtaç idiler, oysa böylesi bir mideye, bedene kâfi gelmeyecek kadar az besin sığabilirdi.

Dolayısıyla hem besinin yarı yarıya hazmedilebileceği, hem de yetecek miktarda besini alabilecek ikinci bir mideyi ikame etmek zaruri oldu. Ayakları da küçük kıldı, zira bu ağırlık uçuş için faydasız olurdu, görme kuvvetini ise keskin eyledi, çünkü uzaktan ve yüksekten temaşa etmek onlara elzemdi.

Şayet bazı kuşlar bu kuraldan saparsa, yine de kamil bir gayeye erişemezler, nitekim bazılarının Diomedea kuşlarının dişleri olduğunu iddia etmesi kabilinden nesneler, faydadan ziyade çeşitlilik için mevcuttur. Yarasanın dişleri vardır lakin tüyleri yoktur, kanatları ve bütün gövdesi kıkırdaktandır. Yere düştüğünde ise uçmak için güçbela havalanabilir.

Kuşların neredeyse hepsi fıtraten ehlidir, bilhassa et ile beslenmeyenler böyledir.

Nitekim Yeni Dünya'da, gemiler ıssız adalara ilk yanaştığında, bilhassa güvercin cinsinden birçok kuş kendilerini elle yakalatıyordu, kuşlar fena muameleyle tecrübe edinmedikçe insanların ortaklığından ürkmezler.

Bundan ötürü pek çok münzevi, serçeler ve kargalar misali yabanıl cinsten kuşları ehlileştirmiştir.

Lakin kuşları bırakıp yeraltında yaşayan, Köstebek (Talpa) tesmiye olunan diğer bir cins hayvana geçelim.

Kül rengindedir, gözlerden yoksun olması müstesna, suret ve cüssece fareye benzer. Zira yeraltında daimi yaşayanın gözleri neye yarayacaktı, havadan öyle nefret eder ki, şayet ışığa çıkmaya zorlansa pek kısa bir müddette can verir.

Kuyruktan da yoksundur, zira yeraltında yaşayan için böylesine uzun bir kuyruk var etmenin ne alemi vardı, aynı sebepten pek kısa bacakları ve son derece keskin tırnakları vardır. Dar yerlerden geçerken bacakların kısalığı elzemdir, tırnakların keskinliği ise toprağı kolayca kazabilmesi içindir, nitekim bu işi öyle süratli ve genişçe icra eder ki, köstebeğin eşelediği toprağı ilk kez görenler pek ziyade hayrete düşerler.

Kamil Hayvanlar Üzerine

Aşikardır ki doğa her şeyde şaşılacak bir surette itina göstermiş, hiçbir şeyi gelişi güzel değil, kendi muradı vechile evvelden görmüştür, Tanrı'nın eşyanın ilk sebebini bulma lütfunu bahşettiği insanlar, bu şeylerin niçin böyle yaratıldığının sebebini kemaliyle kavrayabilenlerin zihninden hareketle, kendilerinin o ilk doğaya ortak olduklarını, bu varlıkları tanzim eden doğanın başka bir cinsten olmadığını anlayabilirler. Bu minvalde yeraltında daimi yaşayan, kandan pay almış hiçbir hayvan köstebekten gayrı bulunmamıştır, nitekim yılanların ve zehirli kurbağaların kimi cinsleri, yalnızca yeraltında ve en kadim kabirlerde değil, söylenmesi daha şaşırtıcı olanı, sert kayalar arasında dahi diri bulunmuştur. Lakin bunlar hakiki manada kandan yoksundur ve kendi cinsinden canlı doğurmazlar, bilakis yumurtlarlar yahut hiçbir şey hasıl etmezler.

Yengeç namıyla bilinen, müphem hayatlı ve biçimsiz suretli diğer bir cins daha vardır.

Onun pek çok cinsi bulunur, deniz ve nehir yengeci olduğu gibi, bilhassa Batı Hint Adaları'nda karada gizlenen kara yengeci dahi mevcuttur. Kuyruktan mahrum olanına Istakoz (Gammarus) denir, gözlerinde beyaz taşlar hasıl eder, sert kabuğunu döktüğünde yengeç yumuşak bir örtü kuşanır, o vakit kabuğun maddesi taşlarda tüketildiğinden bu taşlar en büyük haline erişir. Istakoz ise yan yan ilerler.

Böylesi acayip hayvanlar hakkında bu söylenenler kâfi gelsin. Şimdi şu bilinmelidir ki, her bir hayvanda nabızlar ve nefes alışlar muhteliftir ve kendine hastır, tıpkı insan nabzına ne köpeklerin ne de keçilerin nabzını benzetmeye cüret edemeyeceğin gibi, bunları birbirine benzetmeye de cüret edemezsin.

Lakin kimi uzuvlar, Aristoteles ve Galenos karşı çıksa da, bütünden koparıldığında dahi bu nabız hareketini muhafaza eder, nitekim sığırın dili bütün gün seğirir, zira içine nakşedilen o kudret hâlâ bâkidir, yahut o hararet çözülürken sudaki hava misali kabarcıklar hareket ettirir, zira kuru taşlar da, yanmış boynuzlar da, öd ağacı da, havanın yerine su girdikçe suda kabarcıklar meydana getirir.

Sığırın dili hakkında zikrettiğimiz bu husus yeterince şaşırtıcıdır, daha taze iken suya atılsa dahi hareket ettiğini ileri sürerler, lakin ben bunu henüz tecrübe etmiş değilim.

Solinus'un kendi devrinde dahi sürdüğünü rivayet ettiği şu hadise daha da harikuladedir, Roma'daki Herakles mabedine ne bir köpek ne de bir sinek girermiş. Birkaç yıl evvel Venedik'te de içine sineklerin girmediği bir tefeci evi bulunduğunu, lakin umumi bir yangında kül olduğunu işittim. Acaba yüksekte kurulduğundan ve pek rüzgar aldığından, ayrıca demir ve mermerle donatıldığından mı sinekler oradan sakınırdı, zira sinekler soğukluğu sebebiyle ve üzerlerine güçbela tutunduklarından bütün madenlerden nefret ederler. Lakin köpekler için başka bir sebep aramak icap eder, meğerki mabedin girişinde köpeklerin kaçındığı bir nesne gömülü yahut asılı bulunsun.

Karthusyan keşişlerinden, kendilerine tahtakurularının musallat olmadığını defalarca işittim, üstelik öylesine çok kimsenin şahadetiyle ki, inanmanın hafiflik sayılacağı bir şeyi inkar etmeye haya ederim. Bununla birlikte onlar, et yemediklerini sebep olarak gösterirler. Lakin bunun temizlikten mi yoksa başka bir hünerden mi ileri geldiğini henüz idrak edebilmiş değilim.

Yine de vuku bulup bulmadığı tarafımca kâfi derecede tahkik edilmemiş bir şeyin niçin vuku bulduğunu araştırmaya pek gayret etmem.

İmdi, doğanın yiyecek ve içecek kıtlığına karşı, dölün ve zürriyetin muhafazası namına, hastalıklara karşı, mevsimlerin hırpalamasına karşı, sair hayvanlara karşı ve nihayet ziyadesiyle basiretli olduğu için insana karşı hususi bir gayretle donattığı hayvanlar hakkında söylenmiş bu denli çok ve mühim söz kâfi gelsin.

Evvelemirde yiyecek yokluğuna karşı onları süratle, keskin sezişle ve bizzat bolluğun bulunduğu yerde doğmalarıyla techiz etti.

Soyun bekası için cima lezzetini ve evlada muhabbeti verdi, evladı muhafaza etmek için bataklıkları, çalılıkları, izbeleri, mağaraları, ince dalları, suları, dağ doruklarını, bütün bunları bahşetti. Şifa için otları, perhizi ve sükuneti öğretti ki bunlar, hekimlerin cehaleti yüzünden tıp sanatının sunduğu yardımlardan insana sağlanan faydadan daha büyüktür. Mevsimlerin afetlerine karşı ağaçları, dağları, kovukları, deriyi, yünü, kılı ve tüyü verdi. Sair hayvanlara karşı dikenleri, dişleri, sürati, sıçramayı, kanatları, tırnakları, kuytuları, zehri, suları, uyanıklığı ve boynuzları ihsan etti.

İnsana karşı ise balıkları, en emin sığınak olan kendi unsurlarıyla silahlandırdı, öyle ki oburluklarına aldanmasalar, anaforlarda emniyetle gizlenebilirlerdi. Yılanları gövdelerinin alçaklığıyla donattı, bu sayede kışın inlerinde saklanırlar, dışarı çıktıklarında ise otlar arasında gizlenirler.

Kuşları gündüz vakti kanatlarla tahkim etti, dört ayaklıları süratle donattı, geceleyin ise neredeyse bütün kara hayvanları gördüğü halde, köpekler, kurtlar, tavşanlar, atlar, eşekler, sığırlar karanlıkta görüp bu suretle emniyetle dolaşabildikleri, insan gündüzleri bütün ormanlara hükmettiği için geceleyin yiyecek ve içeceğe kavuşabildikleri halde, insanı ışıksız göremez kıldı, lakin gece vakti ışık kuşlardan dahi esirgendiğinden, ağaçların ve kulelerin tepeleri ile çalılar onlara tüneme yeri kılındı ki, hem yerin sarplığı hem de karanlık sayesinde insanın pusularından emin olsunlar.

Bütün canlıların bu faydasına, insan için yararlı olan bir şey de eklendi, zira insanın kendisi geceleri ışıktan yararlanabilirdi, son derece bilge olacağı için de pek nemli ve pek soğuk bir beyin zorunluydu, nitekim en sıcak kalbe sahip olması icap ediyordu ki pek yumuşak olan beden zahmetlere göğüs gerebilsin, oysa pek yumuşak bir beden de pek ince ve böylesine büyük şeylerin ruhunu almaya elverişli bir maddeden meydana gelmesi için zorunluydu, böylece, meseleyi başından sonuna bağlayacak olursam, kedigillerde ve pek kuru bir beyne sahip olan gece kuşlarında bulunduğu gibi parıldayan ve kuru gözleri, son derece nemli ve soğuk bir beyne yerleştirmek bütünüyle imkânsızdı, bu sebeple şimdi öncelikle insanın zorunluluğu ve biçimi üzerine söz söylemeye girişeceğim.

ON BİRİNCİ KİTAP İnsanın Zorunluluğu ve Biçimi Üzerine

Dolayısıyla her şeyin ne maksatla yaratıldığını ve her şeyin yalnızca insanın temaşası uğruna var edilip edilmediğini önceden tayin etmek gerekecektir. O halde tartışmaya şuradan başlamak gerekir, acaba bizzat canlılar tabiat tarafından yalnızca türleriyle mi bilinmiştir, yoksa kısımlarıyla da mı, yahut tikel varlıklarıyla da mı, ki bu husus insanda daha da büyük bir şüphe doğurur. Sonra, canlıların kendileri, bitkiler ve diğer şeyler kendi kendileri için mi, yoksa insan için mi yaratılmıştır, şayet insan içinse, doğrudan doğruya insan uğruna mı, yoksa bir nizam dairesinde bir kısmı diğerleri için midir, sözgelimi otlar tavşanlar için, tavşanlar tilkiler için, tilkiler ise insanın istifadesi için midir?

Eski zamanlarda dahi bu tartışmadan daha güzel yahut daha çetin bir bahis bulunmuş değildir. Zira şayet tabiat meydana getirebileceği ne varsa hepsini vukuata geçirmeye gayret ettiyse, neden daha fazla canlı türü bulunmadığı yahut neden açıkça yalnızca bunlarla iktifa ettiği hususunda pek büyük bir şüphe vardır.

Bu şüpheye ekseriyetle pek çok yoldan cevap verilir. Doğrusu Epikuros, tabiatın yapabileceği her şeyi yaptığını, fakat yalnızca kendilerini koruyacak üstün bir kuvvete sahip olanların baki kaldığını söyleyerek pek güzel buyurmuştur. Nitekim şöyle der,

Ve nice ucube yaratmaya yeltendi toprak o vakit, Akıl almaz çehreli ve azalı mahluklar peydahlandı, Her iki cinsten yoksun, erdişi.

Bundan sonra şunu da ekler,

Zira diri tutan havayla beslendiğini gördüğün ne varsa, Ya hiledir ya erdem yahut nihayetinde çevikliktir Ta baştan beri o soyu koruyup gözeten, Ve faydaları sebebiyle bize kendilerini emanet edip Himayemize sığınarak hayatta kalanlar da çoktur.

Bundan biraz sonra ise şöyle der,

Fakat tabiat bunlardan hiçbirini bahşetmediyse kendilerine, Ve ne kendi başlarına yaşayabilecek güçleri vardı, Yere serilip kalırlardı. Nihayetinde ekler,

Kendi ölümcül bağlarıyla kösteklendi her biri, Tabiat o soyu helake sürükleyene dek.

Fakat Epikuros iki bakımdan yanılır, ilki, boynuzlu kurtlar yahut keskin pençeli köpekler misali, yaratılsalardı baki kalabilecek başka canlı biçimlerinin de var olabileceği şüphesi henüz ortada durmaktadır. İkincisi, tabiatın her şeyi ilahi nizama aykırı biçimde tesadüfen kurduğunu iddia etmektedir. Dolayısıyla bana iki şıktan biri zorunlu görünmektedir, ya canlıların biçimleri gök cisimlerinin belirli bir sayısı ve kuvvetleriyle tayin edilmektedir ya da zamanın akışıyla durmaksızın değişmektedir, nitekim yukarıda gösterildiği üzere bunların farklı farklı bölgelerde ve dahi farklı zamanlardaki çeşitliliği buna delildir.

Pek çok köstebeğin yalnızca kendisi için yaşayıp ölmesinden anlaşılmaktadır ki, bunların hepsi tikellerin temaşası gözetilerek insan yahut diğer canlılar uğruna var edilmiş değildir. Canlıların çoğunluğu değil, ancak diğerleri için yaratılmış gibi görünseler bile yalnızca bizzat tür böylecedir. Demek ki şeylerin bizatihi türleri ya kendileri için ya da insan için meydana getirilmiştir, gelgelelim insana helak getiren bunca yılan cinsinin ve dahi ölümcül zehirlerin insan için var edildiğini söylemek baştan ayağa deliliktir. O halde ne demeli, şayet birden fazla sanatkar var idiyse, her biri kendi eserinin yararını gözetmiştir.

İnsanı meydana getiren ise onu öyle inşa etmiştir ki, son derece bilge olsun ve diğer bütün şeylerden layıkıyla istifade edebilsin, yahut en azından işe yaramayanlardan sakınabilsin.

Nitekim kartalları yaratan, guguk kuşunu yaratandan daha bilgeydi, yine de her biri kendi yapısının bekasını temin etti. O halde insanı her şeyden layıkıyla istifade edecek biçimde yarattığında, sanki her şey onun uğruna var edilmiş gibi görünmüştür. Fakat durum böyle değildir, zira her bir şey kendisi için yaratılmıştır, bıldırcın atmaca için ne kadar yaratıldıysa, hayvanlar da insan için o kadar yaratılmıştır.

Şu halde daha aşağı bir vaziyette yaratılmış olanlar, daha üstün olanların hatırına meydana getirilmiş gibi görünür, fakat bu yanlıştır. Böylece diğer bir şüphenin de cevabı buradan neşet eder, tavşanlar, kurbağalar, alageyikler misali canlıların neden bahtsız oldukları ve öyle göründükleri hususu aydınlanır. Nitekim o şair şöyle derdi,

Biz aciz alageyikler, avdan başka neyiz ki? Kendi tabiatları gereğince kafi derecede bahtiyar olurlardı, lâkin diğerlerinin ustalarının hikmeti buna mani olmaktadır, dolayısıyla her şey malumdu fakat türlerine (species) göre malumdu, gelgelelim yalnızca insan türündeki müstesna tikellere dair şüphe hafife alınır cinsten değildir, müstesna tikeller derken nüfuzları pek çoklarına hükmedenleri, bilhassa kralları ve bilgeleri kastediyorum.

Fakat böylesine büyük bir sanatkarın en yüce hikmeti bana iki hususta tecelli etmiş görünmektedir, bunca cüsse içinde hiçbir şeyin faydasız bırakılmaması, her şeyin ya bizzat yaşaması yahut yaşayanlara gıda olması, ve bu denli bayağı bir tortudan, tüm bu süfli şeylere hükmedecek ve o en yüce ayrık cevherlere (substantiae separatae) benzeyecek bir varlığın teşekkül ettirilmesi. Ne var ki ona her şeyin bilgisinin gerekeceği aşikardı, bu sebeple bu denli kaba bir maddeye yerleştirilmesi mümkün olduğu ölçüde ona his, hafıza ve basiret bahşetti.

Göksel varlıklar ölümlülerden beş hususta üstündü, hikmet, saadet, dürüstlük, ömrün uzunluğu ve endişeden uzak emniyet, gelgelelim ölümlüye emniyeti bahşedemezdi, diğerlerini ise elinden geldiğince lütfetti. Madde kırılgan ve kaba olduğundan pek çok yardıma muhtaçtı, bu yüzden ince kılındı. İnce olması ve hareketlere yetmesi için sıcaklığa ihtiyaç vardı, zeka için incelik, uzun bir ömür için katılık, ahlakın tatlılığı ve itidali için ise mizaç denkliği (temperies) gerekliydi. Bunların neredeyse iki yönden birbiriyle çatıştığını kim görmez? Fakat yine de en kusursuz terkip her şeyi sağlıyordu, yine de büsbütün kusursuzluğa ermesin diye pek çok ve adeta nihayetsiz engeller mani oluyordu. Böylece cesurların yerine ekseriyetle cüretkarlar, mutedillerin yerine korkaklar, tutumluların yerine harisler, cömertlerin yerine savurganlar, ciddilerin yerine zalimler, latiflerin yerine şehvet düşkünleri, nihayetinde deliler, mecnunlar ve tek kelimeyle söyleyecek olursam pek çok ahlaksız türedi.

Ruhun meziyetlerinde olduğu gibi beden hususunda da böyle vuku buldu, zira pek çok insan çolak, zayıf, hastalıklı, çirkin, kirli, aciz ve kısa ömürlü doğar. Yine de insan bunlar yahut şunlar uğruna değil, kendisine bahşedilen bütün iyilikleri bünyesinde toplayan en yetkin kimseler ve insan soyunun tamamı için yaratılmıştır.

Nasıl ki kurtlu, çürük, ham ve bir kusur sebebiyle kendiliğinden dökülen meyveleri yüzünden ağaçların kendisini hor görmüyorsak, tabiatın da ahlaksızlar yüzünden bizimle alakadar olmadığını söyleyemeyiz, bilakis kusursuz meyveler hatırına meyveye, en iyi meyveler hatırına da ağaca bakar gibi nazar eder.

Dolayısıyla yaratan, başlangıçta bu fani maddeyi semavi maddeden ayırdığında, o kadim semavi maddenin birtakım izlerini bu süfli şeylerde bıraktı. Kötülükler sebebiyle en iyileri bırakmadı diye yahut fani tabiatla uyuşmayan şeyleri bize bağışlamadı diye de itham edilemez. Bu sebeple her şeyi bir tür can ile tahkim etti, elverdiğince yaşayan, hisseden ve nihayet idrak eden varlıklar yaratarak onları en iyi hale getirdi. Böylece insanı her şeyle donattı, ardından bunlarda, maddenin elverdiği nispette, en noksan olanlardan en kusursuz olanlara doğru muayyen bir nizamla ilerledi.

Başlangıç adeta düşük yapmış kısımlar misali madenlerden oldu, madenlerden sonra taşlara, deniz bitkilerine, süngerlere, yosunlara ve kabuklulara geçildi, ardından balıklar, kuşlar, tavşanlar, köpekler, filler, uzun kuyruklu maymunlar ve nihayet insan yaratıldı.

En hakir ve en arsız canlıdan bahsedecek olursak, sinek ne işe yarar diye sorulabilir.

Cevap veririm ki, bu canlı bizzat türüyle baki kaldığından, hem sırf kendi zatı için hem de alemin bir tezyinatı olarak vardır, yalnızca yaşaması için değil, mesut bir hayat sürmesi için de gereken her şeye nail kılınmıştır, insana musallat olsun diye değil, kendi kendisi için var edilmiştir, nitekim her sinek insanı rahatsız etmez, bazıları daima korularda kalır, Laponya gibi kimi diyarlarda ise hiç bulunmazlar, Batı Hint Adaları'nda da sayıları pek azdır. O halde umumun menfaati, azınlığın zahmetinden üstün tutulmalıydı. İlahi hikmet, her bir şeyde böylesi bir maddeden tasavvur edilebilecek en iyi şeyi var etti.

Tavşanların da pek çoğu bahtsızdır lâkin hepsi değil, zira bazıları ne insan görmüştür ne köpek, ne de bir takibata maruz kalmıştır. Tür ile tikeller arasındaki münasebet, insan ile azaları arasındaki münasebete benzer, helak olmak yerine bazı uzuvlarını feda etmeyi istemeyecek kadar divane olan kim vardır, işte tikeller de türün uzuvlarıdır, türün yok olmasından yahut hiç var edilmemiş olmasından ise, tür selametle baki kaldıkça bunların yok olması çok daha evladır. Yine türde şu durum dahi çok daha üstündür, en az sayıdaki tikelde dahi, tıpkı pek çoğunda olduğu gibi mükemmelen muhafaza olunur ve hiçbir işleyiş büsbütün zayi olmaz, oysa bir canlının uzvu yok olursa işleyişi de yok olur, canlı topal yahut kör hale gelir, yine de nihayetinde ölecek olsa bile yaşaması daha hayırlıdır, hiçbir işleyişi noksan olmayan, biçimsizliğe uğramayan, pek az sayıda tikelde yer alsa dahi ebediyete kavuşmuş olan tür için bu durum ne kadar da geçerlidir.

Binaenaleyh insan bütün faydaları elde edebilsin diye nihai derecede kırılmış unsurlardan yaratılmıştır, zira evvelemirde unsurlarla bitkiler beslenir, bitkilerle hayvanlar, hayvanlarla da insan beslenir. Bu sebeple etle beslenenlerin tümü, balıklar, dört ayaklılar ve kuşlar arasında et yemeyenlerden iki sebepten ötürü daha zekidir, ilki, gıdalarının kaçıcı olmasıdır, zira onu önce bulmak, sonra da yakalamak gerekir, oysa diğerleri için gıdayı yalnızca bulmak kafidir.

İkincisi, besinin bizzat kendisinin kırılmış unsurlardan ibaret olmasıdır, nitekim et böyledir. Bu sebeple hiçbir et, bitkilerin tohumlarında ve cüzlerinde sıklıkla görüldüğü üzere, aşırı derecede sıcak değildir, böylece insan etle, bilhassa da kuş etiyle beslendiğinden, aynı anda hem son derece latif hem son derece kesif, hem son derece sıcak hem de son derece itidalli bir tabiata sahip olabilmiştir. Nitekim ne ölçüde çok hava ve hararet ihtiva ederse ve soğuk unsurlar olan toprak ile su kendi tabiatlarından ne kadar uzaklaşırsa, o kadar sıcak olur, fakat gereğinden fazla pişmiş hiçbir şeyi bulunmadığından ve pek az ve en saf toprak unsurundan meydana geldiğinden son derece itidallidir. Bu sebepledir ki insan bedeni çürüyüp yok olduğunda, geriye saf topraktan zar zor beş yahut altı ons bırakır.

İnsanın kendisi ise dört maksat için yaratılmıştır, birincisi ilahi olanı bilmesi, ikincisi bir aracı olarak ölümlüleri o ilahi olanlara bağlaması, üçüncüsü ölümlülere hükmetmesi içindir. Zira semavi zümrede olduğu gibi bu türün içinde de en hayırlı ve en soylu, diğerlerine hükmedecek bir şeyin bulunması zaruri idi, ne var ki bu dünyada bu hüküm zorla, orada ise rıza iledir. Dördüncü maksat ise düşünme vazifesinin bütünüyle tamamlanması ve aldatıcı bir canlının var olması idi. Zira akılsız hayvanlar ahmaklıkları sebebiyle, semavi varlıklar ise kemalatları dolayısıyla aldatıcı olamazlardı. Demek ki insan akletmek suretiyle ilahlara benzer hale gelir, kötülük ve sapkınlıkla ise hayvanlara benzer. Şu halde üç türlü insan vardır, aldatmayan ve aldanmayan ilahi insan,

aldatan ama aldanmayan beşeri insan, aldatmayan fakat aldanan hayvani insan. Hem aldatan hem de aldanan ve insan nev'inin büyük bir kısmını kaplayan ise yalın bir suret değildir, hayvani ve beşeri türden meydana gelmiş bir karışımdır.

Lakin kavimlerin ve vilayetlerin, keza kralların ve bilgelerin muhafız akıllar tarafından nasıl bilindiğini şimdi açıklayayım. Evvelemirde, ruhların ölümsüzlüğü üzerine yazdığımız kitapta gösterdiğimiz hususu, yani bütün tikel şeylerin pek çok tümel şartın birleşmesi yoluyla bilindiğini bir kenara bırakıyorum, zira bu onları doğrudan bilmek demek değildir, başka bir tarzdır, fakat krallıkların ve halkların, sonra kralların ve bilgelerin, kötü, sıradan ve soysuz kimselere nispetle kendiliklerinden çok daha iyi bilindiğini şimdi öğretmeye girişiyorum.

Bütün insan nev'i bilinmektedir ve meskun olabilen bütün yeryüzü de bilinmektedir, nitekim o yeryüzünün herhangi bir vilayeti yüzde bir yahut binde bir gibi muayyen bir cüzdür, aynı şekilde orada yaşayan ölümlüler de bütün insan nev'inin muayyen bir cüzü olduklarından bilinirler, fakat bizzat krallar, ordular ve bilgeler bunların sebepleridir, vilayetlerin helak olmasının yahut uzun müddet mesut bir halde çiçek açmasının da sebebidirler,

dolayısıyla bu sebeplerin yalnızca mutlak surette değil, vilayetlere, krallıklara ve sitelere nispetle de bilinmesi icap eder. Bu yüzdendir ki bunlar malumdur ve bunların helakinde yahut doğuşunda alametlerin ve mucizelerin meydana gelmesi adet olmuştur.

İşte bunlara gösterilen ihtimam bu derece büyük idi. Cinsiyet bakımından ise daha güzel, daha latif ve daha nemli olsun diye çıplak yaratılmıştır. Fakat çıplaklık tehlikelere açık ve dayanıksız olduğundan, tabiat onu üç himaye vasıtasıyla teçhiz etmiştir, zaruri olanları bulması için zeka, yardım istemesi için nutuk, zekasıyla tasarladığı yahut sözle başkalarından öğrendiği her şeyi yetkinliğe erdirmesi için eller bahşetmiştir. Zira başka hiçbir hayvan hakiki manada konuşamaz, çünkü onlarda kelam zihinden neşet etmez, elleri de yoktur, ancak ellere benzer bir şeyleri vardır. Böylece akıl sayesinde evvelce zaruri olanları, yani meskenleri, giysileri, silahları ve yiyecekleri buldu, ardından karaları ve denizleri ölçmeye girişti, bunlarla da yetinmeyerek usturlaplar, güneş saatleri ve halkalı küreler ile semanın zihinle dahi zor kavranan o muazzam kütlesini yeryüzüne çağırdı, dar bir alana sığdırarak duyunun ve gözlerin önüne serdi. Buradan hareketle tabii felsefeyi ve diğer ilimleri kurdu, nihayet kalabalıkların sulh içinde yaşayabilmesi için zihnini kanunlara vakfetti. Zira insanlar kanun, lisan, memleket ve ahlak bakımından vahşi hayvanların kendilerinden ayrıldığı gibi, birbirleriyle de ihtilaf içindeydiler ve bugün de öyledirler. Nitekim Muhammed'in tabileri nezdinde bir Hristiyanın, her ikisi nezdinde de bir Yahudinin, aşağılık ve murdar bir köpekten fazla kıymeti yoktur, alaya alınır, sıkıştırılır, dövülür, soyulur, nihayet öldürülür, köleliğe sürüklenir, tecavüzlerle ve fena muamelelerle hırpalanır, öyle ki yavruları çalınmış bir kaplandan dahi insan bu denli eza görmez, kanunlar ise dörttür, Putperestlerin, Yahudilerin, Hristiyanların ve Muhammedilerin kanunları.

Putperest kendi kanununu dört delille üstün tutar.

Birincisi, bu kanun ortadan kalkıncaya değin Yahudilere karşı pek çok kez savaşta galip gelmiş olmasıdır, bundan ötürü tek bir ilaha kulluk etmenin, pek çok ilahın en yüce sanatkârına ve idarecisine kulluk etmekten daha makbul olmadığını öne sürer. İkincisi, bir kavmin en yüce bir hükümdarı olduğunda, her ferdin hususi davalarında, bilhassa en ehemmiyetsiz meselelerde bizzat hükümdarı herhangi bir sebeple rahatsız etmektense, onun maiyetine ve saray erkânına sığınmasının daha münasip olmasıdır.

Aynı surette, o en yüce Tanrı bu süfli aleme en az ihtimamı gösterdiğinden ve hususi şahısların işleri de bu süfli alemin en küçük bir cüzünü teşkil ettiğinden, her türlü değersiz mesele için o yüce zatın hizmetkârları olan ilahlara sığınmayı, düşünce ile dahi kendisine ulaşmaya cüret etmenin günah olduğu o yüce varlığı değersiz sebeplerle dualarla rahatsız etmekten daha münasip görürler. Nihayet bu kanun ve bu misaller sayesinde ölümlülükten ilahi mertebeye geçmeyi ümit ederken, Herkül, Apollon, Jüpiter, Merkür ve Ceres gibi erdemleriyle şöhret bulmuş pek çok kimsenin zuhur ettiğini söylerler. Mucizelere gelince, kendi ilahlarından gelen aşikar yardımların ve kehanetlerin diğerlerindekinden daha az olmadığını, Tanrı ve alemin menşei hakkındaki kendi kanaatlerinin bizimkinden daha saçma olmadığını, bilakis bizimkinin çok daha saçma olduğunu iddia ederler, nitekim bu durum diğer kanunların kendi arasındaki çekişmeden ve hakikatin kurucuları olan bütün filozoflara duydukları nefretten açıkça anlaşılmaktadır.

Fakat berikiler buna karşılık insan kurban edilmesini, dilsiz heykellere tapınmayı, kendi mensuplarınca dahi alay edilen ilahların çokluğunu, keza insan hakkında düşünmekten bile haya duyulacak o meşum cinayetlerini ve en yüce Sanatkârın nankörce unutulmasını öne sürerler. Yahudi ise putperestliği alt ettikten sonra Hristiyanlara karşı hücuma geçer, kanunumuzda birtakım masallar bulunuyorsa, kanunumuzu kabul eden sizlerin hepsine bunlar geçmiştir, tek Tanrı'nın birliğine hiç kimse bizim kadar safiyane tazim etmez, nitekim O'nun ismi dahi bizden neşet etmiştir, mucizeler ve harikalar başka herhangi bir kanundakinden daha büyüktür ve kavmimizin asaleti meydandadır.

Bunun üzerine Hristiyanlar Yahudi kanununa karşı, onların talep ettiği hiçbir şeyin Tanrı'yı hoşnut etmediğini, kendi peygamberlerine zulmettiklerini, onların neslinin her daim herkes için menfur olduğunu, Hristiyanlar ve Muhammediler tarafından tazim edilenlerin bizzat kendi kanunları tarafından hürmet görmesi emredilen kimseler olduğunu söylerler. Yahudi davası çürütülünce Hristiyan bu defa Muhammedi ile münakaşa eder, bu mücadele daha şiddetlidir, zira her iki taraftan da büyük kuvvetlerle desteklenir ve krallıkların ve vilayetlerin selameti buna bağlıdır, Hristiyan başlıca dört temele dayanır, evvela peygamberlerin şehadetine güvenir, zira onlar Mesih hakkında vuku bulan her şeyi öyle bir titizlikle anlatmışlardır ki, insan bunların önceden bildirilmiş değil, hadiseden sonra kaleme alınmış olduğunu zanneder. Oysa bunlar Muhammed hakkında hiçbir şey beyan etmemiştir. İkincisi, Mesih'in mucizelerinin otoritesidir, bunlar öylesine büyük ve öylesine emsalsizdir ki Muhammedilerin harikalarıyla mukayese dahi edilemezler, ölülerin diriltilmesi, Lazar'ın, genç kızın ve dul kadının oğlunun diriltilmesi böyledir. Oysa Muhammedilerin mucizeleri, Kur'an'larının öğrettiği üzere, kara kuşların taş yağdırması yahut mağarada gizlenme yahut bir gecede Mekke'den Kudüs'e gönderilme ve nakledilmedir,

yahut göğe yükseltilmiş olması ya da Ay'ı ikiye bölmüş olmasıdır, bütün bunlar ya şahitten yoksundur ya da mucize değildir.

Zira kuşlar tarafından taşların fırlatılması, harika bir hadise olsa ve vaki olduğu kabul edilse dahi, yine de bir mucize değildir, Ay'ın bölünmüş görünmesi ise ne bir mucizedir ne de bir harikadır. Mekke'den Kudüs'e nakledilmek yahut semaya yükselmek bir mucize teşkil ederdi, fakat şahitten mahrumdur. Üçüncü delil Mesih'in emirlerine dayanır, bunlar ahlak felsefesine yahut tabii felsefeye aykırı hiçbir şey ihtiva etmez.

Zira ne kadar faziletli olursa olsun hiç kimse O'nun hayatına denk olamaz, fakat herkes O'nu taklit edebilir. Ne mümkün, bilakis O'nun misalinden ne kadar uzaklaşırsan, o kadar meşum huylara bürünürsün.

Oysa Muhammed katliamları ve savaşları öğütler, sonra da Cennet'i vaat eder, bu öyle bir Cennettir ki orada evlenirler, güzel oğlanlar hizmet eder, etler ve meyveler yerler, nektar içerler, ipek yataklara uzanırlar, ağaçların gölgesinde mücevherlere ve ipek döşeklere malik olurlar.

Aklı başında olan kim buna tahammül eder, Kur'an'da yer alan şu söz saçma değil midir, melekler ve Tanrı Muhammed için dua ederler. Hem Tanrı'nın yeryüzünden semaya yükseldiğini uydurur, hem de

kendi kulları olan Osmanlar üzerine yemin eder.

Tarih kılıfına sokulsa da aslında bir masaldan ibaret olan devenin hikayesinin en az beş defa tekrarlanmasına ne demeli. Nihayet Hristiyanların lehine olan şu kuvvetli karine eklenir, kanunumuz pek az sayıda, bilgisiz ve yoksul kimseler marifetiyle bunca Sezar'a ve putların son derece zengin rahiplerine karşı tebliğ edilmiş, dahili sapkınlıklarla zayıflamış olmasına rağmen bütün cihanı fethetmiştir.

Fakat Muhammedilerin de kendilerine mahsus beş dayanağı vardır,

İlk olarak, Hristiyanların Tanrı’da onların gözettiği sadeliği gözetmediklerini, O’na bir oğul nispet ettiklerini ve bu oğlun da bizzat Tanrı olduğunu ileri sürerler. Zira derler ki, şayet birden fazla efendi olsaydı, birbirlerine düşman kesilirlerdi, nitekim bir mülkün birden fazla kimse tarafından çekişme olmaksızın idare edilmesi tabiatı icabı mümkün değildir. Her şeyin yaratıcısı olan en yüce Tanrı en büyük iken O’na bir denk koşmak, yahut hiçbir şeye muhtaç değilken ve ebediyken O’na bir oğul atfetmek dinsizliktir derler.

Hristiyanların O’na bu sıfatı yakıştırmaları yüzünden, göğün sarsıldığını ve yerin kaçtığını söylerler. Bu sebeple Tanrı’nın şikâyet ettiğini, Mesih’in ise bunu kendisinin istemediğini, başkalarının bu vasfı kendi rızası dışında kendisine yakıştırdığını söyleyerek mazeret beyan ettiğini naklederler. Muhammed’in kendisinden kaynaklanan ikinci bir dayanak ise, Hristiyanların suretlere tapınmaları, böylece tek bir Tanrı’ya değil de sanki tanrılara ibadet eden kimseler gibi görünmeleridir.

Üçüncü delil ise vakıalardan neşet eder, zira o kadar çok zafer kazanmışlar, o kadar çok vilayeti zaptetmişlerdir ki, şayet Sezarımızın lütfuyla bir başka cihan Hristiyan dininin ibadetiyle boydan boya donatılmış olmasaydı, Hristiyanlığın Muhammed kanunu karşısında belirli bir pay sahibi olduğu dahi güçlükle söylenebilirdi.

Yine derler ki, Tanrı’nın daha doğru inananları kayırması akla yatkındır, zira bunca insanı en ufak bir yardımla kurtarmaya kadir iken, sanki yüz çevirmişçesine onları kendi rızasıyla helake terk etmesi düşünülemez.

Roller değiştiğinde onların hayatı ve ahlakı ise, biz Muhammed’i, onlar ise Mesih’i taklit ediyor gibi göründüklerinden, onların kanununa azımsanmayacak bir itibar kazandırmaktadır, dua ederler, oruç tutarlar, sade, hatta son derece sade bir ibadet tarzı benimserler, cinayetten, kumardan, zinadan, Tanrı’ya karşı uygunsuz ve meşum küfürlerden uzak dururlar ki Hristiyan kavmi en çok bu dört rezillik yüzünden neredeyse tamamen ezilip yok olmuştur. Ya kadınlarının iffetine ve mabetlerinin intizamına bakacak olursan ne dersin? Nihayet mucizelere gelince, bizdekilerin sadece nakledildiğini, kendilerindekilerin ise bizzat müşahede edildiğini söylerler.

Kimileri günlerce yemekten kesilir, kimileri ateşle dağlanır ve demirle kesilir de hiçbir acı emaresi göstermezler, pek çoğu ise göğüslerinden ses çıkarırlar ki eskiden bunlara karından konuşanlar (engastrimythoi) [Yunanca] denirdi, bu hal ise en ziyade belirli vecd âyinleri icra edip halka halinde döndüklerinde başlarına gelir.

Daha evvel zikrettiğimiz üzere bu üç hal gayet hakiki olup tabii sebepler mucibince vuku bulduğu gibi, erkekle cinsi münasebet olmaksızın kadınlardan çocukların doğduğu iddiası da tamamen uydurmadır. Onların da harikulade hadiseler ve kerameti kendinden menkul azizleri vardır, zafer için Seyyid Gazi, sulh için Vanı,

Karı kocayı barıştırmak için Aşık’ı, sürüleri korumak için Mirteşin’i anarlar, yolcular için ise alaca bir ata binmiş vaziyette karşılarına çıkıp yolu gösterdiğini söyledikleri Hızır İlyas vardır. Haksız yere

Padişah tarafından mahkûm edilip alev alev yanan bir fırına atılan ve tıpkı Kutsal Kitap’ta zikredilen üç genç gibi oradan burnu bile kanamadan kurtulan o zatın ayakkabıları hâlâ durmaktadır.

Latinlerin Murad dedikleri, Türklerin Hükümdarı Murad Bey’in gösterdiği mucize pek meşhurdur, kendisi en büyük ve en savaşçı bir hükümdar iken bir din adamına dönüşmüş ve kendi rızasıyla bir dergâha kapanmıştır. Keşke onların silahlarına galebe çalmak, bu ileri sürülen itirazları çürütmek kadar kolay olsaydı.

Fakat mesele silahlara intikal etmiştir, silahlarda ise ekseriyetle sayıca çok olan taraf daha faziletli olana galebe çalar. İmdi, bunlar zaferin hükmüne bırakılarak vilayetlerin farklılıklarına geçilsin.

Coğrafi mekânın farklılığı öyle mühimdir ki, her iki kutbun altında da altı ay kesintisiz tek bir gece hüküm sürer ve ardından aynı uzunlukta gündüz gelir, fakat kutba yakın yerlerde bu süre dört, daha uzak yerlerde ise iki yahut bir aydır. Kuzey kutbunun altında Laponyalılar, Norveçliler ve İsveçliler yaşar, Güney kutbunun altında ise Brezilyalılar ve Güney Laponyalıları ikamet eder. Moskova vilayetinin başkenti olan Novgorod’un geniş bir şehir olduğu bilinmektedir, burada yaz mevsiminde tek bir gün ışığı neredeyse günlerce sürer, ormanlarında insan eli değmeksizin bal hâsıl olur, şehrin kendisi ise son derece büyük ve pek güzel bir mabetle şöhret bulmuştur. Fakat bütün bunları bizzat kürenin (sphaera) tabiatı izah eder ve mümkün kılar, asıl akıl almaz olan, Gürcülerin krallığında Hanien adında, çevresi takriben yüz bin fersah olan bir vilayetin bulunduğuna dair nakledilen rivayettir, rivayet sahibi burayı bizzat gördüğünü, gece misali zifiri karanlık olduğunu, bu sebepten ötürü kimsenin içeri adım atmaya cesaret edemediğini, yine de içeriden horoz ötüşlerinin, at kişnemelerinin ve insan naralarının işitildiğini iddia etmektedir.

Bu bölge Asya’nın üçüncü haritasında, Antitoros ile Moşika dağları arasında, Zoriga şehrinden pek uzak olmayan bir mevkide gösterilmiştir. Fakat hadise böyle cereyan ettiğine göre, böylesine büyük bir mucizenin masalını yahut hikâyesini nakletmiş olmak kâfidir. Bölgelerde sıcaklık ve soğukluktan kaynaklanan bir başka tefrik daha mevcuttur, zira kutuplara yakın olan yerler ayazdan donar, Güneş’in tam tepeden vurduğu kuşakta yer alanlar ise sıcaktan kavrulur, aradaki kısımlar ise ılıman kuşaklara en yakın olanlardır. Kutupların altında halkın kalabalık olduğu şehirlerin bulunması imkânsızdır, zira toprak kısırdır ve mahsul taşımacılığı elverişsizdir, bu sebepten ötürü ahalinin ya göçebe halinde ya da küçük köylerde yaşaması zaruridir.

Ilıman bölgede yaşayanlar ise orta büyüklükte şehirlere sahiptir, zira mahsulleri bu şehirlere daha rahat taşırlar, köylerde yaşamaktansa buralarda daha iyi ve daha emniyetli bulunurlar, nitekim nüfusun çokluğu ve surlar sayesinde daha muhkemdirler, sanatlar ve zanaatlar da birbirlerine daha kolay yardım sağlayabilir, ne var ki Roma’ya, cihan hâkimiyetini elde ettiği için, surlarının genişliğiyle değil, halkının çokluğuyla inanılmaz bir azamet nasip olmuştur. Sıcak bölgelerde ise gayet büyük şehirlerin bulunması zaruridir, evvelemirde toprağın bir kısmı sudan mahrum kaldığında kısırdır, suya kavuştuğunda ise son derece veluttur, bu dengesizlik sebebiyle, kalabalıkları doyurmaya elverişli bir yer bulunduğunda, gayet geniş bir şehrin kurulması ve buraya pek kalabalık bir halkın akın etmesi tabiidir.

Daha kuvvetli bir diğer sebep ise şudur, emtialar uzaklardan, ıssız ve tehlikeli yerlerden geldiğinde, pek çok tüccarın emniyet mülahazasıyla bir arada ve adeta bir ordu nizamında hareket etmesi zaruridir, bu yüzden bir şehirde konakladıklarında, bu topluluğun sadece tüccarlar nezdinde değil, şehirler nezdinde de oradan oraya dağılması ziyadesiyle külfetli olurdu, bu bakımdan bütün civar ahalisinin o mahalle toplanması çok daha hayırlı ve fevkalade kolaydır, bu hal uzun yıllar devam ettiğinde, küçücük bir köy dahi son derece kalabalık bir şehre dönüşebilir.

İşte Hansa, Singui, Kahire denen Memfis ve Hanbalık böyledir. Şayet bir kimse, çevresi altmış bin adımdan fazla olan bu şehirlerle hiçbir şekilde kıyaslanmaması gerekse de, Bizans’ı yahut Konstantinopolis’i misal getirecek olursa, bunun yegâne sebebi imparatorluk merkezidir. Üçüncü tefrik sebebi dilden neşet eder, insanın insandan daha fazla farklılık gösterdiği başka hiçbir husus yoktur, zira sair hayvanlar aynı seslerle aynı duyguları ifade ederler. Yalnızca bir insan, diğer bir insan tarafından, kırlangıcın aslan tarafından anlaşıldığından daha fazla anlaşılamaz.

Lisanların ne kadar çok çeşidi olduğunu sayılarla izah etmeye gücüm yetmez. Yine de altı basit cins mevcuttur, ağızdan çıkanlar ki bunlar adeta ıslık gibidir, dil dişlerin arasındayken çıkanlar, dil dışarıdayken çıkanlar, ardından bu sonuncusu dudaklarda ve damakta olmak üzere ikiye ayrılır, boğazdan çıkanlar ve göğüsten çıkanlar. Umumiyetle dil, kelamı dört basit tarzda teşkil eder, tiz, kıvrık, yukarıda, aşağıda ve serbest, serbest dil Latin dilidir.

Mürekkep tarzlar ise elli altı adettir, bunlara altı basit tarz eklendiğinde, telaffuz farkına göre altmış iki lisan cinsi hâsıl olur. Fakat bunlar, tıpkı Latincede homo, Yunancada [Yunanca] anthropos, İspanyolcada hombre denmesi gibi, telaffuzda hiçbir fark olmasa dahi, isimlerin tertibine göre her biri ayrı ayrı değişir. Telaffuzlarda dahi belirli bir fark mevcuttur, zira ya aynı kelime birden fazla telaffuz cinsine tabidir ya da bazıları bu, bazıları diğer cinslere aittir, öyleyse lisan cinslerinin nihayetsiz olduğunu kim bilmez? Bunlardan bazıları, Latince ve İspanyolca gibi, isimleri kolayca bitiştirmez, bazıları ise, tıpkı Grekçe ve Almanca gibi, mürekkep isimleri fevkalade bir maharetle kullanır. Son tefrik ahlak ve adetlerden kaynaklanıyordu, nitekim insan eti yiyenler vardır ki bunların soyu yeni dünyada, Hispaniola adasında hâlen mevcuttur. Bu insanların vahşi olması ve kurtların binek hayvanlarına karşı takındığı tavrın aynısını insanlara karşı takınması kaçınılmazdır. Başlangıç nefretten doğmuştur, akabinde lezzetine kapılmışlardır, insanlarda bütün meşum işler tedricen arttığından, nihayetinde intikam vasıtasına dönüşmüştür. Bu tabii tefriklerin haricinde cinsiyet, yaş ve mizaç farkları da mevcuttur, öyle ki insan insandan, keçinin kurttan ayrıldığından çok daha fazla ayrılır.

İmdi, evvelemirde cüsse bakımından ayrılırlar, haddinden fazla iri olanlara dev, ufak olanlara ise pigme yahut cüce tesmiye olunur. Devlerin varlığına pek çok abide şahitlik etmekle birlikte, bilhassa Claudius Sezar devrinde Gabbara adında bir Arabın boyunun dokuz ayak ve bir o kadar pus olduğunu delil kabul etmek gerekir ki bu bizim ölçümüze vurulduğunda yedi arşın ile on altıda birin dörtte birini doldurur. Çağımızda yeni dünyada bir devler adası keşfedildiğine göre bu daha az şaşırtıcı görünebilir.

Yine de Sezar’ın İtalya’da büyük bir hayretle temaşa ettirdiği kimsenin o adadan neşet edip etmediğini bilmiyorum. Bununla birlikte, iri bir insan üç arşın boya dahi erişemezken, Gabbara’nın azametinin hayret verici olduğunu kabul etmek kâfidir.

Eski dönemde askerlik sanatı üzerine yazan müelliflerin otoritesine katılıyorum, zira onlar acemi erlerin vasat boyunu beş ayak olarak belirlemişlerdir, öyle ki antik ayak bizim ayak ölçümüzden dörtte bir oranında daha küçüktür, nitekim Gabbara beş arşın ve dörtte üç kısım, yani dokuz ons boyundaydı ki bu ölçü günümüz insanlarının genel cüssesinin iki katıdır.

Şu halde onların, böylesine muazzam cüssede bir insanın ne Claudius devrinden sonra ne de Augustus’tan önceki bin yıl içinde görüldüğünü söylemeleri boşuna değildir. Cücelere gelince, geçen yıl bir papağan kafesinde, koca bir ömür sürmüş fakat ancak bir arşın boyunda olan bir adam gezdiriliyordu. Ne var ki devlerin aşırı boyu zihnin tecrübeleri için ne denli elverişsizse, cücelerin bedeni de o denli elverişsizdir.

Kimi insanlar da büyüklükleriyle değil, tabiatlarıyla nadirdir, tıpkı Sicilya’da bir şehir olan Katanya’nın yurttaşı dalgıç Colanus gibi, kendisinin bizim çağımızdan az evvel, hatta bizzat bizim çağımızda parladığı bilinmektedir, bu adam balık misali su altında üçer dörder saat gizlenirdi. Batı Hint Adaları’nda bugün inci istiridyesi avına çıkan dalgıçların bir saat boyunca aralıksız su altında kaldıkları düşünülürse, buna pek de şaşmamak gerekir.

Beden gücünden ne diye söz edeyim, bir raks edici, omuzlarında iki, kollarında iki ve ensesinde bir kişi taşıyarak gözlerimizin önünde oynuyordu.

Bir başka hokkabaz ise, yükü hafifletmeye yaradığı için önce bir adamı omuzlarına almış halde, dört kişinin taşıyamayacağı bir taşı saçlarıyla yukarı kaldırıyordu. Aynı adam, söylenmesi akıl almaz gibi gelse de, bir gemi direğini ilkin dişleriyle tutuyor, sonra omzuna aktarıyor ve oradan da, direk daima dik durduğu halde, hiçbir el yardımı olmaksızın diğer omzuna geçiriyordu.

Bunlar her ne kadar hayret verici görünse de dört nedene dayanır, iklimin tabiatı, soy aktarımı, beslenme ve sanat. Daha önce dediğim gibi, kimi bölgeler daha iri, kimileri ise daha ufak insanlar meydana getirir.

Malta köpeklerinde olduğu gibi cüceler üretmek de mümkündür, zira onlar küçük bir ana ile babadan doğarlar, kundak bağlarıyla sıkıca sarılırlar, bolca değil, az ve zayıf beslenirler. Keşke bu buluş kolay olduğu kadar faydalı da olsaydı.

Aynı usulle iri yapılılar da iri ana babalardan peydahlanır, çalıştırılır, bolca beslenir ve kundak bağlarıyla sıkıştırılmazlar. Fakat tabiat, küçüklükte, kuvvette ve fıtratta değil, büyüklükte aldatıcıdır. Zira dalgıçlardan kendiliğinden dalgıçlar doğar, ardından sanat ve sebat tabiata yardım eder, tüm bunlarda insan tabiatının elverdiği ölçüde daima artışla ilerlemek mümkündür, nihayetinde oradan geri dönülür.

İklimin ve memleketin ne denli tesirli olduğunu, Afrika’nın en uç batı yakasındaki bir vilayet olan Senegal nehri gösterir, öyle ki nehrin bu tarafında, kuzeyde yaşayanlar kül renginde ve ufak cüsseli, öte yakasındakiler ise siyah, uzun boylu ve güçlü kuvvetlidir.

Zira o yakada memleket baştan başa yeşillik, diğer taraf ise çoraktır.

Artık terbiyeden bahsedecek olursak, piçlerin ekseriyetle neden kötü ahlaklı olduklarına ve pek nadiren iyi bir evlat çıktıklarına bakmak gerekir, zira ilkin hizmetçiler gibi aşağılık ve terbiyesiz kadınlardan doğarlar. Kimi zaman da hayasız, yalancı, obur ve dikbaşlı fahişelerden gelirler, analarının ardınca gittikleri için bizzat kendileri de öyle olurlar.

Bundan ötürü terbiyeleri ihmal edilir, pederleri de çoğunlukla onları peydahlarken utanç verici ve ölçüsüz bir şehvete kapılmıştır. Demek ki en çok ananın tabiatı, sonra terbiye, üçüncü olarak da babanın sevgisi tesirlidir.

Şu halde piçlerin soylu bir haya sahibi olmaları arzu ediliyorsa, hizmetçi ya da fahişe değil, iyi terbiye edilmiş, ölçülü, yoksul fakat asil bir bakire seçilmeli, eğer evlatlar ondan edinilir ve hür insanlara layık bir terbiyeyle büyütülürse, meşru evlatlara benzerler. Bu sebeple sütnine seçerken de şaşı, ayyaş, marazlı ve kötü ahlaklı olanı seçme, şaşı sütnine sütüyle değil, bakışının alışkanlığıyla çocuğu şaşı yapar, sarhoş olanı çocuğu havaleye hazırlar, zayıf düşürür, onu da ayyaş ve ölçüsüz kılar, marazlısı hastalıklı, mecnunu mecnun yapar. Çocuğun ahlakını ve bedenini şekillendirmede sütninenin tesiri pek büyüktür, öyle ki kara gözlü olanı, çocuğun gözleri tabiatı gereği açık renk olsa dahi karartır. Çocukla birlikte vakit geçirenlerin de ahlakın teessüsünde ve gözlerin duruşunda tesiri pek büyüktür, bu yüzden onun yanına şaşı bir uşak ya da cariye katma, çocuğun nasıl gözleri olmasını istiyorsan, öyle bir sütnine intihap eyle.

Çocuğun şu dört şeye sahip olmasına dikkat edeceksin ki bunlar hiçbir masraf gerektirmez ve bu yüzden her yoksula da uygundur, güzel bir isim, zarif ahlak, beden çevikliği ve Platon’un da öğüdü olduğu üzere iki elini de eşit kullanabilmesi, bunları temin etmelisin. Daha faydalı ve az bir harcama gerektiren başka şeyler de vardır fakat bunlar en yoksullar için pek o kadar kolay değildir. Bunlar da dörttür, saygın bir sanat, şehirde ikamet etmek, okuma yazma ve hesap bilmek. Her şeyden evvel hırsız olmasından sakınmalısın, bu da şu usulle sağlanır, onu çarşı pazar işine koşmadan önce farklı yerlere gönder, bir kabahat işlediğinde gözetle ve sebebini peşinen söylemeksizin döv, zira senin bilmediğini sandığı şeyi bildiğini düşündüğünde, senden hiçbir şeyin gizli kalamayacağını anlayacak ve bu suretle aldatmaktan sakınacaktır, ayrıca ona para taşıma ihtiyacı hissettirmeyecek şekilde lüzumlu şeyleri satın al, lüzumlu derken, ona hoşgörüyle vermeyi arzu ettiğin her şeyi kastediyorum. Bu suretle, sanat meşguliyeti vasıtasıyla onu gençlik çağına ulaştıracaksın. O vakit tam kemale ermiş bir yaşta, akıl ve beden terbiyesini almış insanı kendi ahlakına bırakmak gerekir.

Yetkin insan bedeninin sureti şudur, saçların bittiği yerden ayak başparmağının ucuna kadar tüm beden uzunluğunun onda biri yüzdür. Burun ucundan saçların başladığı yere kadar ve oradan burnun altından çeneye kadar olan mesafe bu yüzü üç eşit parçaya böler, öyle ki burun tüm yüzün üçte biri ve tüm beden uzunluğunun otuzda biridir, ağzın açıklığı, yani bizzat uzunluğu, gözlerin uzunluğuna eşittir ki bu da göz pınarının dış açısından gözyaşı kanalına kadar uzanır. Ancak bu mesafe gözlerin arasındaki boşluğa eşittir, öyle ki iki göz ve ortadaki mesafe dahil olmak üzere bir dış açıdan diğerine kadar olan kısım üçe bölünmüştür. Bu mesafenin tamamı burun uzunluğunun iki katıdır, öyle ki gözün uzunluğu veya ağzın açıklığı yüz uzunluğunun dokuzda birinin iki katı olur, bu nedenle gözün uzunluğuna ve ağzın açıklığına nispetle burun uzunluğu bir buçuk katıdır, burnun altından ağza kadar olan mesafenin üç katı olduğuna göre, bu mesafe ağız açıklığının veya göz uzunluğunun yarısı olacaktır. Ağzın çevresi burun uzunluğunun iki katı ve ağız açıklığının üç katıdır.

Şu halde bütün yüzün uzunluğu, ağız çevresinin yahut gözlerin dış açıları arasında kalan boşluğun bir buçuk katıdır. Zira bu aralık ağız çevresine eşittir.

Burnun alt kısmındaki genişliği burun boyu kadardır, burnun boyu kulağın boyuna, kulağın çevresi ise ağzın bizzat çevresine eşittir. Burun deliği, göz uzunluğunun dörtte biridir. Şu halde oranlar şöyle dizilir,

Yüz, 18 parça Gözlerin dış açıları arası, 12 parça Burun uzunluğu, 6 parça Burnun alt çevresi, 6 parça Kulağın uzunluğu, 6 parça Saç dibinden burna kadar, 6 parça Burnun altından çeneye kadar, 6 parça Ağzın uzunluğu, 4 parça Ağzın çevresi, 12 parça Başın tepesinden ensenin dibine kadar, 24 parça Göğsün üstünden saçların en üst diplerine kadar, 20 parça Göğsün üstünden, yani köprücük kemiğinden başın tepesine kadar, 36 parça Kulağın çevresi, 12 parça Gözün uzunluğu, 4 parça Gözlerin arasındaki mesafe, 4 parça Burnun altından ağza kadar, 2 parça Ağızdan çeneye kadar, 4 parça Burun deliği, 1 parça Alnın üst çevresi, 15 parça El ayası, eklem yerinden orta parmağın ucuna kadar, 18 parça Çeneden başın tepesine kadar, 14 parça Ayak, 20 parça Ön kol, 30 parça Göğüs, 30 parça Tüm beden, 180 parça

Şakak kasları da yüzün uzunluğuyla orantılıdır, müşahede ettiğimiz üzere kulaklar da burunla orantılıdır. Keza el bileğinden orta parmağın ucuna kadar olan kısım tüm uzunluğun onda biridir, çeneden başın tepesine yahut başın tepesinden ensenin en alt kısımlarına kadar olan mesafe ise gözlerin dış açıları arasındaki aralığın iki katıdır. Zira saç diplerinden tepesine kadar olan kısım burun uzunluğu kadardır.

Göğsün üst çukurundan saç diplerine ve alnın bittiği yere kadar olan mesafe bir ön kol veya göğüs genişliği kadardır, yani tüm beden uzunluğunun altıda biridir. Ayağın uzunluğu ise aynı boyun dokuzda biridir, göğsün yine üst çukurundan başın tepesine kadar olan kısım tüm uzunluğun beşte biri ve yüzün iki katıdır. Nitekim Vitruvius’ta sekizde bir ile onda bir parçanın farkının altıda bire eklendiğinde tümün dörtte birini teşkil edeceği hesabı tutmadığından düzeltilmesi gerekir. Kollar iki yana açıldığında tüm bedenin yüksekliğine tastamam eşit olur, eğer elleri ve ayakları açarsan göbek tam merkez olacaktır, öyle ki önceki şekilden kare, sonrakinden daire meydana gelir, her ikisi de kendi şekil cinsinde en kusursuz olanıdır, biri doğrusal, diğeri eğrisel olanların en mükemmelidir.

İnsanın Doğası ve Mizacı Üzerine

Tabiat, ölçülerde pek dakik bir ihtimam gösterir, lakin mizaç ve karışımda da bundan daha az titiz değildir, bu sebepten ötürü, bizzat üremeden başlayarak şimdi bundan bahsetmenin vaktidir.

Baba menisi anne menisine galebe çaldığında, çocuklar ruhça babaya benzer, aksi vuku bulduğunda ise anneye benzerler. Şayet babanın menisi aybaşı kanına (menstruum) hükmederse, çocuklar beden yönünden babaya benzer kılınırlar, mağlup olursa anneye benzerler, bu sebeple çocuklar ruhen babalara, bedenen ise annelere benzerler. Zira aybaşı kanı, çokluğundan ötürü babanın menisinden ekseriyetle daha kudretlidir, tıpkı daha az ve daha ince olan anne menisi gibi. Aynı sebepten ötürü çocuklar körpe yaşta anneye benzerler, ergenlik çağına erdiklerinde ise babalarına daha çok benzer olurlar.

Nitekim erkekler hararetten, dişiler ise soğukluktan hâsıl olur, binaenaleyh daha hararetli olan erkek çocukların, kendileri de hararetli olan babalarına, soğukluktan meydana gelen kız çocukların ise annelerine benzemesi tabiat icabıdır. Buradan erkek evlat peydahlamanın üç yolu neşet etmiştir. İlki, erkeğin bedenini terbiye etmesi, daha katı gıdalarla beslenmesi ve daha seyrek cima etmesidir, zira meni bu suretle daha hararetli hale gelir. İkincisi, annenin sağ yanı üzerine yatması ve cimadan hemen sonra bu yan üzerinde dinlenmesidir. Zira Hipokrat, erkeklerin sağ tarafta, dişilerin ise sol tarafta meydana geldiğini söylemiştir.

Erkek cıva otu (herba mercurialis) tesmiye edilen nebat da buna hizmet eder, tohum yerine sanki iki hayaya maliktir, nitekim Plinius'un kendisinden naklettiği Dioskorides'in bildirdiğine göre dişisinde salkımlar bulunur. Bu satırları yazarken hekim Leone oğlu Thomas ile bahçemizde her ikisini de temaşa ediyordum. Bizim tavsiyemizle yapılan ikinci müşahededen ötürü pek çok kimse erkek evlat muradına ermiştir, bu üçüncü usulü ise henüz tecrübe etmek nasip olmadı.

Fakat bahse dönecek olursak, hekimlerin ihtilaflarına dair ikinci kitapta, bütün evlatların babadan veya cedden kalma bir alameti tastamam muhafaza ettiklerini gösterdiğimi biliyorum, bu ise ya bir ben yahut bir yara izi, bir çehre benzerliği, ahlaki bir haslet veya eldeki çizgilerdir. Binaenaleyh bu meniler iyi karışır ve en küçük cüzlerine kadar birleşirse, gürbüz yavrular meydana gelir. Bu sebepten gayrimeşru veletler daha gürbüz olurlar, çünkü aşkın şiddetinden ötürü meniler ziyadesiyle birbirine karışır.

Aynı minval üzere az döl verenler de, zira menileri uyuşmaz, daha sıhhatli ve daha kuvvetli nesiller peydahlarlar, çünkü başlangıçta uyuşmayan şeyler karıştıklarında, bu karışımın kuvvetli bir sebebine mazhar olmuşlardır. Aynı sebepten ötürü katırlar, kendilerinden peydahlandıkları atlardan ve eşeklerden daha uzun ömürlüdür, cima etmekten geri durdukları için değil, zira onlardan cima edenler de uzun yaşar ve cimadan geri duran atlar ise pek az yaşar, geriye bunun kuvvetli bir karışımdan ileri geldiği kalır. Zira nerede kuvvetli bir karışım varsa orada cevherin letafeti bulunur, nerede latif bir cevher varsa orada katılık ve metanet de vardır. Birbirine karışması gereken şeyler uyuşmadığında, incelmeleri için pek çok harekete muhtaç olurlar, buradan da latif ve metin hale gelirler. Aynı mizaca malik iki insanın, aynı hayat nizamını sürdürmelerine rağmen farklı ömür müddetlerine erişmeleri bundan ileri gelir, zira biri gençliğinde, diğeri ise pek ziyade yaşlanarak vefat eder.

Nitekim bir kimse kesif ve latif bir cevherden müteşekkil ise pek uzun ömürlü, latif ve seyrek ise kısa ömürlü, kaba ve seyrek ise vasat bir ömürlü olacaktır, zira söylediğim gibi hem kesif hem kaba bir cevherden teşekkül etmesi kabil değildir.

Kimileri dişlerin biçiminden ömür müddetini tahmin ederler.

Lakin yetmiş altı yıl yaşayan Augustus, seyrek, küçük ve pürüzlü dişlere malikti, buna mukabil Adamantius Sophista'nın naklettiğine göre, tıpkı Büyük İskender'de olduğu gibi parlak ve ışıldayan gözleri vardı.

Cimadan az istifade etmek de ömrün uzunluğuna ve kuvvetine hizmet eder, zira onda atardamarlardan gelen o kandan ve en saf ruhtan ziyadesiyle sarf edilir, çünkü bizzat cima şehveti kendisi için tesis edilmiş olan üreme bunlara muhtaçtır, cima bedenleri eritir, dimağı ve sinirleri zedeler, titremeler hâsıl eder, ihtiyarlığı ve saçların ağarmasını çabuklaştırır, bilhassa gözleri zaafa uğratır.

Mademki atardamar kanından söz açıldı, bedenin sathında bulunan, içinde ılık ve kızıl kanın devrettiği ince ve hareketsiz damarlar ile bunların altında bulunan, içinde karaciğer menşeili olanın aksine kalpten neşet eden sarı ve son derece hararetli kanı barındıran kaba ve atan damarların mevcudiyetinden bihaber olmaman gerekir.

Bu atan damarlar, kalp ile beraber ve müsavi vakitlerde atarlar. Bu hareket vasıtasıyla tabii hararet muhafaza olunur ve toplanmış olan ne kadar dumanlı artık varsa dışarı atılır.

Genişlediklerinde ferahlama hâsıl olur, daraldıklarında ise dumanlı artıklar dışarı defedilir. Hareketin bizzat kendisinden hararetin alevlendiğine ise şiddetli nabız, nefes alma arzusu, bedenin harareti ve koşudan sonra boşalan ter delalet eder.

Ömrün uzunluğuna en iyi surette, altını aşındırıcı bir nesne kullanmaksızın bir nevi suya tebdil etmek mümkün olduğunda hizmet edebiliriz. Yukarıda diğer bir su nevine değinmiştik, lakin bu su daha metin ve sabit olduğundan ondan daha üstündür.

Zira letafeti sebebiyle katı olan nesnelerin dahi içine nüfuz edebilir, saflığı hürmetine hayati nemi tekemmül ettirip arındırabilir ve kesafeti sayesinde onu daha metin ve daha hayırlı kılabilir. Nurembergli asilzade Philipp Ulstad, altını bu nevi eritmemiz için pek çok şey kaleme almıştır, Raymundus Lullus namına atfedilen başkaca şeyler de vardır ki bunlar kat'iyen doğru değildir.

Yine de, şayet bahsettiği su hakikaten o ise, bazı kimselerin yüzüncü yaşlarına kadar ulaştıkları İmparator III. Friedrich'in o meşhur ve asil suyunu ilave etmiştir.

Lakin nefes alıp vermenin faydalarına dönecek olursak, bütün hayvanlar aşikâr yahut gizli bir surette nefes alırlar. Kuşlar, yılanlar ve dört ayaklılar havada, balıklar ise suda solungaçları vasıtasıyla hararetlerini teskin ederler, bunların havaya çıkarıldıklarında boğulmaları, tıpkı dört ayaklı hayvanların da suda boğulması gibi buna delildir. Akheloos nehrindeki balıkların solungaçlarını çarparak ses çıkardıkları görülür. Fakat bunu nefes alarak yapmazlar, çünkü havayı teneffüs etmezler,

Yunus ses çıkarır, zira havayı teneffüs eder, havayı kullanmayan balıklar ise büsbütün dilsizdirler. Yengeçler ise nefes almak için hem sudan hem havadan istifade ederler ve her ikisini de mutedilce kullanırlar, sinekler, sivrisinekler ve ipek böcekleri açıkça nefes alıp verirler. Yengeç, kaplumbağa, sümüklüböcek, eşek arısı, bukalemun, semender ve keler gibi yavaş hareket eden mahlukatın nefes aldığını güçlükle görürsün, bunlardaki sebep şudur, nerede hareket sık ise orada sık ve büyük bir teneffüs zaruridir, hareketin az olduğu yerde ise ne süratli ne de büyük teneffüse hacet vardır. Bu sebepten, az ve yavaş nefes alan büyük cüsseli hayvanlar, mesela sığırlar kısa ömürlüdür, zira cüzi teneffüs, büyük bir kütleyi uzun müddet idare edemeyen cüzi bir hararetin alametidir.

Uzun ömürlülüğün en büyük alameti ise çok ve yavaş büyümektir, buna en yakın olanı az ve yavaş büyümektir. Lakin büyüme çok ve süratli ise bu kısa ömrün alametidir, az ve süratli ise pek kısa bir ömrün delilidir, zira en kolay yayılan nem en çabuk tükenendir, yavaş tükenen nem ise yağlı, kesif ve asgari derecede suludur, bu sebepten ötürü kolayca dağılmaz.

Bu sebeple fil, akabinde insan ve nihayet bazen yüzüncü yaşına erişen deve en uzun ömürlülerden sayılır.

Posta kayıtlarından öğrendiğime göre, ceddimin doğumundan bugüne değin iki yüz altmış altı yıl akıp geçmiştir, öyle ki İtalya'da bundan daha uzun ömürlü bir ailenin bulunmadığına inanılır. Anne tarafımda da hemen hemen benzer bir durum hâsıl olmuş, büyük dedem Aloysius'tan bugüne kadar yüz altmış yedi yıl geçmiştir. İnsanda ömrün uzunluğunun sebebi en yüksek hararet, yağlı nemin bolluğu ve metin bir letafettir, kısalığının sebebi ise nemin çokça çözülüp dağılmasıdır. Binaenaleyh insan tabiatı icabı ziyadesiyle hararetli ve son derece nemlidir, bu sebeple de fena ahlaklıdır, zira hararetten ötürü zalim, hilekâr, kararsız ve öfkeli olmuştur, nem sebebiyle ise sefih,

gevşek, meşakkate tahammülsüz ve zevk düşkünü kılınmıştır, her iki unsur yüzünden de obur ve şehvetperesttir.

Bu sebepten ötürü arifler de tabiatları icabı gayet hararetli ve son derece nemli olduklarından, şayet felsefe onları ıslah etmezse, cümle insanların en fenası olurlar.

Tahsil vasıtasıyla kazandıkları hüner ve aşırı meşgale ile uykusuzluktan neşet eden, daha yağlı nemin eriyip dağılmasıyla hâsıl olan melankoli de bu fenalıkları irtikâp etmelerine yardım eder.

Bundan ötürü, ariflerin meşum hallere maruz kalıp fena işler yaptıklarını söylemek, tabiatlarına tabi olduklarını ve felsefe tahsilinin kendilerine bir fayda sağlamadığını söylemekten başka bir şey değildir.

Diğer bazıları ise maruz kaldıkları iftiraları unutmayarak kendi kavimlerini felakete sürüklemişlerdir. Binaenaleyh nemin çözülüp dağılması ömrün kısalığına, onun bolluğu ise uzunluğuna sebep teşkil eder.

Aynı sebepten ötürü hayvanlar bitkilerden daha az yaşarlar, zira hareket etmeleri zaruriydi, binaenaleyh tüketen bir hararete malik olmaları iktiza etti, hararet ise dediğim gibi nemi tükettiğinden ömür daha kısa olur. Bundan gayrı letafet, katılık ve metanet ile birleştiğinde bütün nesneler için faydalı, hoş ve makbuldür, küçük şeylerde ise zaruridir. Arılar

İnsanın Doğası Üzerine

Kısmen ince cevherli (substantia) olduklarından ötürü fevkalade basiretlidirler ve yedi yıla kadar uzun yaşarlar, nitekim Vergilius şöyle der,

> Zira ömürleri yedinci yazdan öteye uzatılmaz.

Karınca dahi arı ile denk ölçüde uzun yaşar. Kaplumbağanın ömrünü altmış yıla ve hatta daha fazlasına çıkaranlar vardır, bunun delili ise çok ve geç büyümeleridir, nitekim zikrettiğim bu delil sadece insanlarda değil, bütün hayvanlarda ve bitkilerde de geçerlidir. İnsanın bütün varlıklar arasında en ince cevhere ve dolayısıyla en ince yağa sahip olduğunu Floransa dükü Alessandro'nun mezarı gösterir, zira bu mezar en sert ve kalın mermerden yapılmış olmasına rağmen, cesedin sızan yağıyla kirlenip lekelenmiş, sütunların damlacıkları lahde damlamıştır.

Alfonso d'Avalos'un cesedi de birçok ilaçla, tuzla ve kumla kurutulmuş olduğu halde, kurşunu aşıp geçen yağı tabuttan aşağıdaki taşlara damlayarak onları kirletmiştir, bununla birlikte ölülerin bedenleri dirilerinki kadar ince değildir. O halde ölümlülerin iki başlıca bağışı olan uzun ömür ile soyluluk, adeta bir anadan doğar gibi bu incelikten neşet eder. Dolayısıyla insan yeryüzündeki bütün canlılar arasında cinsi münasebete en hazır olanıdır, çünkü en sıcak ve en nemlisidir, ne var ki kuşlar bu hususta insanı geçer, zira bunlar pek az meni çıkarırlar, bedenlerinin oranına göre bile durum böyledir.

Hikmet ehli ise tefekkür sebebiyle cinsi münasebete daha az meyillidir, zira ruhlar (spiritus) tefekkür yüzünden çözülür ve kalpten tenasül uzuvlarının aksi istikametine, beyne doğru taşınırlar, bundan ötürü hem zayıf hem de kendilerine hiç benzemeyen evlatlar meydana getirirler. Bu sebeple güzel kızlarla vakit geçirmek, aşk hikayeleri okumak pek fayda verir. Hatta odalarda güzel bakire resimleri bulundurmak ve cinsi münasebeti asla bütünüyle terk etmemek gerekir, nitekim endişeleri hafifletmek için bundan daha iyi bir çare yoktur, doku gevşekliğinden ötürü aşırı derecede çözülenler için hamamlar da faydalıdır. Fakat uzvun sertleşmesi daha yoğun bir nefhadan ileri gelir ve kimi zaman neşeden yahut merhametten ötürü aşağı itilirken uzuv sertleşir. Bazılarının asıldıkları sırada uzuvlarının gerildiğini gördüm, bu bir nevi havaledir (convulsio), başkasının duyduğu acının tahayyülü de bazılarında cinsi arzuyu uyandırır.

Nitekim Giovanni Pico della Mirandola'nın aktardığına göre, bir kimse kamçılanmadıkça sertleşmezdi, birçoğu da vurmadıkça sertleşmezdi. Zira bu meyil tahayyülü takip eder, bundan ötürü bazıları utandıklarında yahut korktuklarında cinsi münasebetten mahrum kalır ve kendilerine büyü yapıldığını sanırlar.

Ayrıca husyelerin burulması, cinsi arzuyu yok etmesinin yanı sıra kelliği önler ve sakalın çıkmasına mani olur, böylece birbirine zıt tesirler meydana getirir, insanı gut hastalığından da korur. Şayet kellik veya saç yahut kıl dökülmesi başka bir sebepten vuku bulursa, tartar yağı buna pek iyi derman olur, dökülenleri geri getirir ve çıkmamış olanların çıkmasını sağlar. Doğrusu tabiat hiçbir şeyi sebepsiz yapmamıştır, zira kılları dışarı çıkaran ısıdır, bu yağ ise son derece incedir ve bir hayli sıcaktır.

Fakat ısı ve nem yüzünden insan bedeni ağır olacaktı, bu yüzden kanatlarının bulunmaması zorunluydu, zira uçamazdı, dolayısıyla dört ayağa ihtiyaç vardı, fakat bu takdirde başı öne eğik kalırdı, nitekim yalnızca iki ayak üzerinde hem dik hem de desteksiz durabilmesi için en büyük ve en uzun ayaklara ihtiyaç vardı. Bu sebeple hiçbir hayvanın ayakları insanınkinden daha büyük değildir, diğer uzuvların hikmeti de böyledir.

Lakin Galenus bu hususlarda Uzuvların Faydaları Üzerine adlı kitaplarında etraflıca yazmış olduğundan, onun güzelce dile getirdiklerini tekrar etmeme lüzum yoktur. Yalnızca şunu fark etmek icap eder, insanın kısımları o derece incelikle işlenmiştir ki üst dişler içeriye doğru birazcık eğilecek olsa pek çabuk dökülürler, dışarıya doğru eğilirlerse yine çabuk dökülürler fakat o kadar değil, zira konuşurken ve yemek yerken birbirlerine gereği gibi temas etmediklerinden karşılıklı olarak birbirlerini zayıflatırlar ve bu yüzden düşerler. Nitekim pek mütebahhir ve pek beliğ bir zat olan dostumuz Marcantonio Maioragio'nun başına da bu gelmiştir. Yaşlılıkta dahi dişler çıkar ve zannedildiğinden daha geç meydana gelir, fakat bunlar kaide değil mucize sayılmalıdır.

Nitekim Porto Maurizio kasabasından otuz dört yaşındaki solgun benizli, seyrek sakallı, şişman yapılı Antonio Benzo'yu Cenova'da gördüm, memelerinden o kadar çok süt akıyordu ki neredeyse bir bebeği emzirebilirdi, süt sadece akmakla kalmıyor, bir tazyikle fışkırıyordu. Bu adam bir askerdi ve bütün ömrü boyunca az zahmet çekmemişti.

Fakat insanın yaratılışına geri dönecek olursak, kafatasının daha korunaklı olması için birçok parçadan meydana gelmesi zorunluydu, zira bir parçası kırıldığında bütünün bozulması gerekmez, hem böylece damarlar ve atardamarlar daha elverişli biçimde girebilir ve dumanlı artıklar dışarı çıkabilirdi. Tabiat, parçalarını birbirine daha sıkı bağlansın, beynin ısısı uçup gitmesin, soğuğun girişi daha az mümkün olsun ve zarlar bunlara daha sağlam yapışsın diye pek ince dikişlerle (sutura) birleştirdi, nitekim bu dikişler ince olsa da kemikler bir hayli kalındır.

Şayet kafatası kemikleri haddinden fazla kalın olursa, bu kimselerin öğrenmeye kabiliyetsiz, vahşi hayvanlardan pek az farklı ve unutkan olduklarını gösterir. Nitekim Gonzalo Fernández de Oviedo'nun bildirdiğine göre, Hispaniola yerlilerinin kafatasları böyledir, o derece serttir ki kılıçlar kırıldığından yerlilerin başları açık olsa bile vurulmaması gerektiği hususunda İspanyollar arasında fikir birliği hasıl olmuştur, bundan ötürü Herodotos'un Etiyopyalıların kafataslarının kalın ve pek sert olduğunu yazmış bulunmasını bir masal saymıyorum. Zira beyin sebebiyle kemik maddesi eksik kalmazsa, aşırı ısı kemikleri fevkalade kalın ve pek sert kılar. Böyle olan kemikler kendilerine benzer zarları ve beyni bağlar, bundan ötürü bu kimselerin ahmak, unutkan ve öğrenmeye kabiliyetsiz olmaları kaçınılmazdır. Nitekim beyni çevreleyen kafatası zarı (meninks) mutedil kimselerde beyni ağırlığıyla incitmesin ve sertliğiyle sarsıntılarda onun cevherinin dağılmasına izin vermesin diye zorunlu olarak pek incedir. Beynin kendisi de gereğinden fazla kalın olmadıkça, beyne zarar vermeden zarın kalın olması mümkün değildir.

O zarın etrafına konulan diğer zar ise kemiğe asılı durduğundan ve beynin kendisine temas etmediğinden beyni ağırlaştıramayacağı için sadece sert değil, kalın da kılınmıştır.

Benzer bir ihtimam saçlara kadar ulaşmıştır, zira etten mahrum olduğundan başın örtülmesi icap ettiğinde, tabiat en hafif ve en güvenli örtü olarak saçları düşündü ve diğer uzuvlarda hiçbir şekilde uzayamayacakken burada alabildiğine büyümelerini sağladı, bu hususta güzelliği de gözetti, öyle ki sadece kadınlar için değil, eski zamanların zevk için yanlarında tuttukları oğlanlar için de güzelliklerinin en mühim kısmını saçlarına atfettiler. Bu yüzden en makbul olanı altın sarısı ve parlak olanlarıdır ki bunların pek ince ve pek zarif olduğu malumdur, nitekim siyah saçlar rengin letafetinden ne kadar uzaklaşırsa o nispette kalınlaşır.

Tabiat insanda inceliğin birçok delilini göstermiş olsa da yüzde görülen o zarafet nizamına hiçbir şey erişemez. Bu yüzden iki mucize ortaya çıkar, birincisi neredeyse sonsuz sayıda insan bulunmasına rağmen bu kadar dar bir alanda hepsinin birbirinden öyle ayrılmasıdır ki aralarında yalnızca benzer iki kişinin bulunamaması değil, tanıdıklar tarafından derhal ayırt edilmeleridir. Diğeri ise bu kadar küçük bir parçaya insan bedenine bazen öyle bir güzellik bahşetmesidir ki onun uğruna seve seve ölmeyi arzu eder ve artık sıradan olmayan bir güzelliğin kışkırtmasıyla çılgınlığa kadar sürükleniriz, bazen de öyle bir çirkinlik katar ki yalnızca hatırlamak bile bulantı ve nefret uyandırır. Halbuki her iki yapıda da gözleri, burnu, ağzı, dişleri, alnı ve yanakları ihmal etmiş değildir. Buna, mahir tabiatın gayet büyük bir hücceti olan üçüncü husus eklenir, yüzün pek küçük değişimleriyle neşeli ile kederli, cüretkar ile korkak, öfkeli ile merhametli, seven ile nefret eden, umut eden ile umutsuzluğa düşen, sıhhatli ile hasta ve ölmekte olan arasındaki farklar ve hem ruha hem de bedene ait sayısız diğer hallerin suretleri aşikar olur.

İçeride ise tabiatın hayranlık uyandırıcı inceliğinin ve maharetinin bir başka delili vardır, yani akciğerin bölmesidir, bununla soluk borusu (arteria aspera) ile akciğer toplardamarı (arteria venalis) birbirinden ayrılır. Zira hava nefes alıp verme yoluyla durmaksızın serbestçe süzülür, oysa akciğer toplardamarına hapsedilmiş son derece ince kana hiçbir çıkış yolu açık değildir. Bundan ötürü Galenus'un buhar dışarı serbestçe taşınırken ve ruhlar içeride kalırken, ruhların buharlardan daha ince olduğunu hangi hakla söylemeye cüret ettiği boş bir iddiadır.

İnsan bedeninin uzuvlarının mertebesi şu şekilde olacaktır,

Bütünün en ince kısmı ruhtur, ardından öd gelir, sonra yağ, ardından ilik, sonra atardamar kanı, ardından süt, sonra toplardamar kanı, ardından sevda (atrabilis), sonra balgam (pituita), melankoli, beyin, akciğer, et, dalak, karaciğer, toplardamarlar, atardamarlar, sinirler, zarlar, bağlar, kıkırdaklar, kemikler ise en kalın olanlarıdır. En ince geçitler ise zikredildiği üzere soluk borusundan akciğer toplardamarına uzananlar, ardından kalbin sağ karıncığından sol karıncığına bölme (septum) vasıtasıyla geçenlerdir.

Oradan, kapı toplardamarının (vena porta) dalları karaciğerin çevresinde ana toplardamarın (vena cava) dallarıyla birleşir. Bunların hiçbiri gözle görülmez, yalnızca akıl yoluyla keşfedilmişlerdir. Ardından toplardamarlardan atardamarlara geçenler, sonra kemiklerinkiler, nihayet derininkiler gelir ki bunlar görünür haldedir ve içlerinden kıllar çıkar, bunlara Yunanca adıyla gözenek (poros) [Yunanca] demeyi adet edinmişizdir. Fakat bunlara duyulan ihtiyaç öylesine büyüktür ki, sıkışır veya tıkanırlarsa humma baş gösterir. Bunların içinden sürekli olarak buharlar, sıklıkla da ter geçer. Kimi zaman kan da geçer, nitekim ruhun sıkıntısı yüzünden ateşli ısıyla incelen kan dışarı atıldığında kanlı terleme meydana gelir.

Her ne kadar Aristoteles Hayvanların Kısımları Üzerine adlı eserinin üçüncü kitabında bunu hamlığa bağlasa da, ilk sırada kanın bizzat uzuvların katı cevherine geçtiği toplardamar ve atardamar uçları bulunur.

Bu beş dönüşümün ortak noktası, kanın çiy haline, ardından uzuvların boşluklarına aktarılması, sonra eklenmesi, bağlanması ve benzeşmesidir; öyle ki daha kirli olan kısım ayrılır, geri kalanı ise uzuvların cevherine ulaşana dek daha ince ve daha yoğun kılınır. Ancak kanın azlığı kuvvetleri ve bedeni layıkıyla beslemediği gibi, aşırı çokluğu da hem kendiliğinden, hem bedenin beslenmediğine işaret ettiğinden, hem de pek çok kanın kaçınılmaz olarak artık madde barındırmasından ötürü bir yüktür.

Fakat kan bedeni beslediğinde damarlar incelir ve beden büyür, yaşlılıkta yalnızca et yenilenebilir, gençlikte ise bizzat katı kısımlar da yenilenir. Dolayısıyla hayvan da bitki de büyür, nitekim her ikisinde de büyümenin mantığı aynıdır, zira büyüyen şey genişleyebildiği sürece bu doğanın bir eseridir. Alexander'ın doğru bir şekilde açıkladığı üzere, her bir şeyin büyüme tarzı şöyledir,

Daha yumuşak bir yumurta kabuğunun içinde barındırdığı şeyle beslendiğini farz et, bu suretle biçim baki kalacak, fakat madde değişecektir. Tıpkı bunun gibi, bedendeki her boşluk da özsu ile dolduğunda biçim baki kalarak genişler, bu nedenle büyüme biçime göredir, çünkü o baki kalır, ona durmaksızın eklenen maddeye göre değildir, zira büyüyen ya da beslenen şeyin baki kalması gerekir. İşte bunlar oluşumdan (generatio) bu noktada ayrılır. Dolayısıyla bedene yapılan her eklemede bir kısım ayrılır, geri kalanı ise incelir ve yoğunlaşır.

Bu durum tohumun ve sütün oluşumunda da gerçekleşir. Dahası süt yoğun ve incedir, bu sebeple tatlı da olduğundan her şeyden daha iyi besler, bundan ötürü yağ ve baldan sonra ömrün uzunluğuna en çok katkıyı o sağlar, onlardan daha az faydalı değildir fakat pıhtılaşma tehlikesi daha fazladır, bu nedenle yalnızca taze olanı, taze otlarla beslenen genç keçilerden sağılanı alınmalı, sabahleyin sağım kabından hemen içilmeli ve dinlenilmelidir.

Bir kimse daha yoğun olanların neden daha ince olduğunu sorgulayabilir, fakat gerekçe hiç de karanlık değildir, ince olanlar birbirine gayet iyi yapışır, ne çatlak ne de kanal kabul eder, bu yüzden yoğun kılarlar. O halde artıkları ayıran pişme (concoctio), inceltir ve yoğunlaştırır, kimi zaman daha ağır kimi zaman daha hafif kılar, az ayırdığında ya da hiçbir şey ayırmadığında daha ağır hale getirir, nitekim meyveler olgunlaştıklarında daha ağır olurlar.

Başta ele aldığımız konuya dönecek olursak, ömrün uzunluğunun bir sebebi dediğim gibi maddenin yoğunluğundandır, buna en yakın olanı yaşam desteklerinden, yani beslenme ve yaşam tarzından gelir, dördüncü sıra yağlı nemin çokluğuna aittir, son sıra ise havanın niteliğine ve bölgeye bırakılmıştır. Britanya insan ömrünü yüzüncü ve yüz yirminci yıla kadar uzatır. Doğu Hindistan'da olduğu varsayılan diğer bölgelerin ise ömrü yüz elli yıla kadar uzattığına inanılır. Hintlilerin ve Etiyopyalıların uzun ve esenlik dolu bir ömür sürdüklerine dair köklü bir rivayet vardır. Lippo Brandolini İnsan Hayatının Durumu Üzerine adlı kitapçığında, bazılarının hiçbir rahatsızlık çekmeksizin ömrün nihai sınırına ulaştığını aktarır. Aynı yazar, astronomi üzerine el yazması eseri bende bulunan Laurentius Bonincontrius'un seksen yaşında eksiksiz bir hafızaya sahip olduğunu, çocukluğunda başına gelenleri ve gençliğinde okuduklarını öylesine berrak hatırladığını, bunların sanki aynı gün görülmüş ya da okunmuş sanılacağını kaydeder. O halde yalnızca ömrün uzunluğu için değil, yaşlılığın sıkıntılarından kaçınmak için de en büyük çare, ölçülü, sersemlikten uzak, aşırı şaraptan ve tüketici şehvetten arınmış bir beslenme tarzıdır. Neşeli bir zihin, uzun bir uyku ve ilaçlara ya da kan almaya başvurmayıp beden hareketlerinden faydalanmaktır.

Hava ise saf, berrak, rüzgâr alan, nemli ve doğudan esen rüzgârlarla hareketlenen cinstense en iyisidir. Britanya nemli, ılık ve tuzluluğu sebebiyle çürümeye en az maruz kalan bir havaya sahiptir.

Et ve sütten oluşan bir beslenme düzeni ömrün uzunluğuna fazlasıyla yarar sağlar, nitekim Hippokrates zayıf besinlerin kısa bir ömre yol açtığını yazmıştır. Dolayısıyla daha yoğun bünyeli olanlar daha uzun yaşarlar, fakat bu yoğunluğun karşıtı yumuşaklık değil, gevşekliktir.

Bu bakımdan yumuşak bünyeliler de uzun ömürlü olabilirler, ancak gevşek olanlar ya pek yaşayamaz ya da büyük dertlerle yaşarlar. Zira insanın yumuşaklıktan kaçması mümkün değildi, fakat gevşeklikten kaçabilirdi. Çünkü insan hem fazlasıyla nemli olacak, hem topraksı kısımdan yoksun kalacak ve bu yüzden yumuşak olacaktı, hem de unsurlar kendi aralarında kırılmış olacaktı. Buna bir de kolayca ve kusursuzca hissedebilme üstünlüğü eklenmiştir.

Bu sebeple çocukların duyuları güçlüdür, yetişkinler arasında daha yumuşak etli olanlar böyledir, uzuvlar arasında da beyin yumuşaktır, çünkü her türlü duyunun temeli odur.

Bana öyle gelir ki doğa en büyük özenle dört şey var etmiştir, bunlardan ilki, diğer meziyetlerini bir yana bıraksam dahi, taşıdığı bir tür tanrısallık sebebiyle insandır, fili ömrünün uzunluğu, uysallığı ve insanınki ne kadar yumuşaksa onunki o kadar yoğun olan derisi sebebiyle ikinci sıraya koyarım, mücevherler arasında elmas parlaklığı, sertliği ve ateşle bozulmamasıyla yer alır,

Dördüncü sıra ise en ince ve en saf cevhere sahip olması, hiçbir pas tutmaması, suya, ateşe yahut zamana boyun eğmemesi ve elmas ne kadar hafifse o kadar ağır olması sebebiyle altına bırakılmıştır.

İşte bunlar inceliğin mükâfatlarıdır. Fakat yumurta örneğinden yola çıkarak, inceliğin bizzat oluşumda ne denli büyük bir fayda sağladığını gör. İlk olarak kuluçka ısısı beslerken, tavuğun tohumu o yumurta akını yavaş yavaş kanallara dönüştürür, ardından sarısından da bir miktar dönüştürür, zira kanatlar ve bacaklar sarıdan oluşur, nitekim sarısı aradaki zar olmaksızın birbirine bitişik olan iki sarılı bir yumurtadan çıkan civcivlerin dört kanatlı ve bir o kadar bacaklı doğması bunun bir kanıtıdır ve vaktiyle Milano'da gerçekleştiği gibi bir doğa harikası sayılır.

Böylece boş olan ne varsa harekete geçirilir ve kurutulur, zarlara, sinirlere ve daha sert kısımlara geçer, dolayısıyla ilk oluşan şey atardamar ve toplardamardır, tohumun kendisinin bulunduğu yer kalbin makamıdır, bu bakımdan tohum canlının merkezinde olduğundan, ilk meydana gelen şeyin merkezde durması gerekir. Bu ise kalp ve karaciğerdir. Zarların çevresinde bulunan kısım ise daha az kurudur, bu sebeple içeride tek bir zar her şeyi çevreler ve kemiklerin her taraftan zarla örtülmesi gerekir.

O halde oluşumdaki zorunluluğun ve doğanlardaki yararın gayesi aynı olmuştur, öyle ki en sert uçlardan en yumuşak olanlara geçiş aracı kısımlar vasıtasıyla gerçekleşir.

Isı daha da arttığında, ruh yumurtadan ya da anadan sağlanan maddeyi adeta bir burgu gibi deler ve yumurtanın zarına kadar ulaşır, canlı yavru doğuran dört ayaklılarda ise rahme ulaşır. Böylece canlı tamamlanana kadar sıcaklık, hareket, ardından kanallar, kuruma ve biçimlenme sırayla birbirini takip eder. Canlının ısısı her zaman zorunlu değildir, nitekim balıklarda olduğu gibi bazılarında yumurtanın içinde muhafaza edilir, engereklerde olduğu gibi bazılarında yavrunun karında büyütülmesi gerekir, yengeçlerde olduğu gibi bazılarında dışarı atılan yumurtalar yavru doğana kadar bedene yapışık kalır, bazılarında ise ana sıcaklığına benzer bir şey kâfi gelir, nitekim tavuk olmaksızın civcivler yumurtadan bu yolla çıkarılır.

İki yastığı gayet ince öğütülmüş tavuk gübresiyle doldur, ardından her iki yastığa yumuşak ve sık tavuk tüyleri dikerek tuttur, yumurtaları ise sivri uçları yukarı bakacak şekilde yastıklardan birinin üzerine yerleştir, sonra diğerini üzerine koy ve sıcak bir yerde iki gün boyunca kıpırdatmadan bırak, ardından yirminci güne kadar onları her tarafları eşit derecede ısınacak şekilde çevir, sonra belirli günde, yani yirmi birinci gün civarında, yumurtadan cikleyen yavruları yavaşça çıkar. Aristoteles'in Siraküza'da yerin altında, Mısır'da ise hiçbir yardım olmaksızın kuluçkaya yatırıldığını anlatması karşısında buna şaşmamak gerekir. Nitekim canlıların bedenleri tamamlanmadan önce canı almaya güç (potentia) halindedir ve onu kabul etmeye hazırdır, aldıklarında ise bizzat eylemlere yönelirler. Kendiliklerinden dinlenirler ve bu zamana uyku denir, nesne bulunmadığı için dinlendiklerinde ise gerçekten dinlenmiş olmazlar, yalnızca istirahat ederler.

Biçimler tamamlanırken ve nesne meydana gelirken, sayısız eksik biçimden geçer, fakat bunlar yalnızca kendilerine has arazlarla tanınabildiğinden, duyu bunların sayısını kavrayamaz.

Dolayısıyla eksik biçimler sayıca sonsuzdur, yetkin biçimler ise her bir çağda bir sayı ile kavranabilir.

Zira madde sonlu olduğuna göre ve yetkin bir ruha sahip olan şey belirli bir nicelik talep ettiğinden, şeylerin türleri sayıca sonsuz olamaz.

Bir ruhun diğer bir ruhtan daha fazla ruh olup olmadığı meselesi ise ebediyetin sırlarına dair kitapların tetkikine aittir. Zira ben bu kitapta yalnızca hakiki ispata tabi olan hususları ele almayı kararlaştırdım. Hakiki ispat ise, Aristoteles’in dediği gibi, duyunun ispat yoluyla tasdik edilmiş olan şeyleri onayladığı ispattır. Bu sebeple bu kitapta hem en derin meselelerden hem de şüpheli hususlardan kaçındım.

Fakat ayrıldığım yere geri dönüyorum,

İnsanın pek uzun bir ömür sürmesi, her şeyin tefekkürü ve ilmi için zaruri idi, bu ömür çoğunlukla, şayet daha evvel değilse, yüz yirminci yıla doğru nihayete erer. Fakat büyük bir rahatsızlık olmaksızın o yaşa ulaşmak pek nadir vaki olur, yine de Musa’nın bu yaşa hiçbir noksanlık görmeden ulaştığını rivayet ederler, nitekim ne gözü zayıflamış ne de dişi düşmüştü, ki bu iki illet bilhassa ihtiyarları mustarip etmeye meyyaldir, ondan sonra Yahudilerden pek çok kimsenin o yaşa, her ne kadar onun kadar sağlam olmasa da, erişmiş olması hayreti bir kat daha azaltır. Zira Musa’nın, ilahi vasfı bir yana, bunca yıl böylesine dik başlı ve kaba bir kavmi idare etmiş, onlara bu denli faydalı bir kanun vermiş mümtaz bir zat olduğunu kabul etmek gerekir. Fakat Yahudilere ömür uzunluğu, murdar şeylerden sakındıkları için perhiz usulleri ve vaktiyle altında yaşadıkları semanın itidali sebebiyle nasip olmuştur.

Peki, insanlarda yaşlılık yüzünden dişler neden düşer de diğer hayvanlarda yalnızca çirkinleşir? Evvela, bir teki zarar gördüğünde hepsi birden mustarip olmasın diye çok sayıda dişin bulunması zaruri idi. Sonra, öndekilerin kesici olmaları hasebiyle daha ince ve doğası gereği daha tez tükenir olması icap ediyordu.

Fakat bu halde kolayca dayanamayacakları için, düşenlerin yeniden çıkmasını murat etti, en arkadakilerin ise asla, zira onlar öndekilerin uzun ömürlülüğüne bu halleriyle bile yetmekteydi. Ne var ki öndekiler olmaksızın, yani onlar döküldüğünde, arkadakilerin hiçbir faydası kalmazdı. Dolayısıyla kemikler kurudukça onların köklerinin zayıflaması zaruri idi ve her taraftan kemik tarafından sarılmadıklarında ayakta kalamazlardı, bu sebeple bir insanın diş illetinden beri kalması, ihtiyarlıktan veya ölümden beri kalmasından daha kabil değildir.

Ayrıca kemiğin kuruluğuna beynin kesintisiz faaliyeti yol açar, bundan dolayı kötü bir hazım ve bitişik uzuvların vaktinden evvel yaşlanması husule gelir. Binaenaleyh dişlerin pürüzlü hale gelmesi ve nihayetinde dökülmesi kaçınılmazdır. Köpeklerde ve sair hayvanlarda ise ömürlerinin kısalığı sebebiyle daha uzun ömürlü ve daha muhkem görünürler. Gözlerin zayıflaması, gözlerin bol ve latif bir ruha (spiritus) muhtaç olmasından ileri gelir, yaşlılık ise bu ikisinden de mahrumdur, yine de insan herhangi bir sanat vasıtasıyla bu illetten korunmayı ve kendini muhafaza etmeyi, dişlerin tahribatından sakınmaktan daha iyi başarabilir. Dişler gıdalar sebebiyle de daha kötü yahut daha iyi hale gelir, kimilerinde diş etleri aşınıp tükendiği için dişler zayıflar. Zıt bir sebeple, ekşi bir hıltın uzun süreli kusulması neticesinde diş etleri öylesine büyümüş bir adam gördüm ki, bütün dişlerini örtmüştü. Bu tecrübeden şu neticeye varıyorum, zira kanaatimce bu hılta sirke ile tortusu kadar benzer hiçbir şey yoktur, şayet biri ağzını sirke ve kara tortu ile çalkalarsa, diş etleri azımsanmayacak bir inkişaf elde edecektir. Nitekim büzücü olduğundan, dişlerin etrafında hasıl olan ve diş etlerini yok eden taşlaşmış tortuyu dahi kazır. Zethos (arpa suyu) içkisi ise, onu tüketenlerde aşikar olduğu üzere, dişleri bozar.

İçeceklerin muhtelif türlerinden bahsettik, ekmeklerden de söz etmezsek ayıp olur, kurutulmuş ve değirmende öğütülmüş, ardından adet olduğu üzere suyla yoğrulmuş balıktan ekmek yapan pek az kavmi bir kenara bırakıyorum. Ekmek yapılan başlıca dört şey vardır, kuzeylilerde (Baorca) çavdardan, ılıman ve sıcak memleketlerde buğdaydan. Fakat buğday iki türlüdür, bizimkinden daha kara, daha hafif ve daha tatlı olan Asya buğdayı, bu başakta yetişmez, darı gibi bir püskül içinde çıkar, lakin o denli de yumuşak değildir, zira bu püskülü pek çok başakçık doldurur. Batı Hindistan’da ise ekmeği mısır tohumundan yaparlar, ondan şarap dahi çıkarırlar. Bitkinin meyvesi yahut tohumu sapı, gövdesi ve yaprakları bakımından bizim sorgumumuza yahut kızıl buğdaya tıpatıp benzer, yine de tohumun kendisi biraz daha iricedir ve sapın kendisi yapraklarla sarılıdır, ki bu İtalyan sorgumunda görülmez, fakat bunun bölgenin farklılığından ileri geldiğini sanıyorum, daha tatlıdır ve sorgum gibi ufalanır, yağlı veya yapışkan değildir.

Aynı bereketle yıllık hasılatını verir, orada gök ile yer ne kadar uyuşursa o kadar bollaşır.

Yine de burada hor görülen sorguma haklı olarak doğrudan mısır yahut mısıra sorgum demeye cüret edebilirim.

Dördüncü ekmek türü Hyuca kökünden yapılır. Bitki, kendir dediğimiz bizim sazımıza benzer, lakin kökün kendisi havuca pek benzer, fakat daha iridir, içi beyaz, dışı pürüzlü ve neredeyse duman rengindedir.

Bu türde insanlık halini andıran son derece hayret verici bir husus vardır, nitekim suyu sıkılmış kökten yapılan ekmeğin kendisi insan için şifalıdır ve bir yıl boyunca muhafaza edilir. Lakin çıkarılan su içildiği anda hemen öldürür ve neredeyse hiçbir çareyle iyileştirilemez. Böylece dediğimiz gibi, ölüm ile sıhhat birbirine bağlanmış ve adeta yan yana durmuştur. Bu sebeple ekmek yaparken bütün suyu dikkatle sıkarlar, bunun baldıran suyu cinsinden olduğu lakin daha kuvvetli bulunduğu malumdur, zira orada kendi isteğiyle ölüme gidenler, adeta tatlı bir son getiriyormuşçasına, onun suyunu içerek kendilerini öldürürler. Buğday kullandığımız yerlerde çavdar teminattır, o tükenecek olursa darı her ikisinin yerine geçer.

Batı Hintliler nezdinde lezzet kabilinden, yukarıda zikredilen diğer nebatatın yanı sıra, Mamei ağacının meyveleri vardır, kocaman bir şeftali yahut nar veya ayva büyüklüğünde, pas rengi kabuklu, armut etli, üç köşeli çekirdeklidir, çekirdeğin içinde şeftali tadında pas rengi bir öz, onun da içinde bir başka çekirdek özü yahut bilakis pek acı bir çekirdek bulunur.

Bir de Guanabanus vardır, çam kozalağı biçiminde, kavun büyüklüğünde, bir parmak kalınlığında kabuklu bir ağacın meyvesidir, içinde öz yerine tohumlarla karışık hoş ve latif lezzette bir sıvı bulunur, tohumlar büyüklük, biçim ve renk bakımından fasulyeden pek farklı değildir, ağacın kendisi geniş, yaprakları uzun ve iricedir, gayet kolay hazmedilen ve hiçbir vakit çürümeyen pek sıhhatli bir meyvedir.

Şimdi ise bütün milletlerin kendilerine has ve hususi bazı şeyleri vardır, yine de umumi kaidede, sadece tabiata müteallik hususlarda değil, ahlak ve adetlerde de birleşirler. Hepsi ekmek kullanır, lakin ekmeğin yapıldığı madde muhteliftir, hepsi sıhhatli ve hoş bir içecek kullanır, lakin bu içecek bölgeye göre başka başkadır, aynı şekilde neredeyse hepsi hısım ve akrabaları öldüğünde keder izhar eder, mutat yaşayış ve kılık kıyafet tarzlarını değiştirirler. Bundan ötürü, adet edinmemiş olan kimi kimseler sakal bırakır, kimi tıraş ettiği saçlarını uzatır, kimi kadınlar gibi uzattığı saçlarını keser, kimi bırakmaya alışkın olduğu sakalını tıraş eder, kara libas kullananlarda matem libası beyaz, parlak libas kullananlarda ise karadır.

Böylece matemin gayesinin herkes için aynı olduğunu, lakin matem adetlerinin farklılık arz ettiğini görürüz. Gözyaşları ve ahlar matemi hafifletir, ahlar keder sebebiyle kalpte tutulan isi dışarı atar ki kalp serinlesin,

Gözyaşları ise aşırı ısınmış olan kandan suyu süzüp çıkarır, böylece ruh serbestçe dolaşabilir. Nitekim kederden ötürü elem ve uykusuzluk bastırmaya meyilli olduğundan, geçen yıl eşim Lucia Bandarena’nın vefatında başıma geldiği üzere, her ne kadar felsefenin kaideleriyle tahkim edilmiş olsam da, tabiatın karşı koymasıyla ve evlilik bağının hatırasıyla, ahlar, gözyaşları ve beş günlük açlık ile kendimi tehlikeden kurtardım.

Zira doğam gereği yakınlarıma haddinden fazla düşkünüm, nitekim validemin hemşiresi Tomaxina, eşini, iki oğlunu ve bir o kadar kızını veba yüzünden kaybettiğinde ve adet olduğu üzere ne ağlamak ne de feryat etmek istediğinde, pederimin sert ve haşin bir zat olan kız kardeşinden çekindiği için, aniden büyük bir ses çıkararak içten parçalanıp ölü olarak yere serildi.

Kardeşinin matemini gizledikleri için amansız bir hummaya yakalanıp kısa sürede can veren başkalarını bilirim. İş en iyi şekilde neticelense ve ölüm vuku bulmasa dahi, bastırılmış matemin muhakkak mükafatı saçların ağarmasıdır.

Binaenaleyh matemin tehlikelerine ve müşterek zararlarına karşı üç deva vardır, gözyaşları, ahlar, açlık. Şiddeti bir parça yatıştığında, felsefeyle kendini tahkim etmeli ve onun buyruklarıyla acılara karşı katılaşmalısın. Fakat keder anında bunları derhal tefekkür etmek ne kolaydır ne de emin.

Fakat

Fakat diyeceksin, eğer insanların genel kurumları müşterek ise, diller neden farklıdır ve türlü türlü konuşma biçimleri vardır, Bu durum yerlerin tabiatından kaynaklanır, nitekim İtalyanlar göğüsten güçlükle ses çıkarabilirken, İbraniler pek kolay çıkarırlar ve neredeyse belirli bir hırıltı olmaksızın konuşamazlar, bundan ötürü başka dillere aktarılan sözcükler kendilerine has telaffuza kavuşamadıklarında yozlaşırlar. Fakat avam tabakası da sözcükleri özensizce telaffuz ederken onları bozar ve tahrif eder, bu yüzden dillerin çeşitliliği, çokluğun üstün gelmesiyle daima halk tabakasından neşet eder. Bundan ötürü panayırlarda kavimlerin ve türlü dillerin birbirine karışmış cürufundan aralıksız yeni adlar doğar, tıpkı insanların doğuşu gibi bunlar doğarken de, bunların yerinde duran eski adların yok olması zorunludur.

Dillerin çeşitliliğinden elde edilen fayda ise, zihnin bütün duygulanımlarının (affectus) açıklanabilmesidir. Bu durumun kanıtı şudur ki, ne Homeros’un muradını Latince yahut kendi ana dilimizle ifade edebilirsin, ne de Vergilius’unkini Grekçe yahut ana dilimizle, hele hele Francesco Petrarca’nın ana dille neşrettiği şiirlerindeki hisleri Latince yahut Grekçe hiç aktaramazsın. İşte dillerin çeşitliliğinde bu fayda bulunduğu gibi, dillerin benzerliğinde de müşterek alışverişler bulunur.

Böylece insan suretinin, tabiatının ve gayesinin nedenini açıklamış olduk. Geriye, bu tabiatın dışına taşanlar üzerine düşünmemiz kalmaktadır. Kusurlu bedenlere sahip olanları sakat (mutilus) diye adlandırmayı adet edinmişizdir, körler, sağırlar, şaşılar, topallar, altıparmaklılar ve tabiatın kötü ahlakla donatılmış benzeri ucube yaratıkları böyledir.

Gök bilimciler, kötülüklerin cürufunun kendilerinden neşet ettiği uğursuz gezegenlerin (infortunae) hüküm sürdüğünü söyleyerek işin içinden pek kolay sıyrılırlar, biz ise tabiatın daha kolay şeylerde saptığını, bu yüzden en güç şeylerde daha vahim surette kusur işlediğini söyleyeceğiz, nitekim bütün sakatların ahlaken bozuk olması gibi, bedenlerinde bir kusur bulunmayanların tamamı da dürüst ahlaklı değildir, zira kusursuz bir ruhu biçimlendirmek için, bedeni biçimlendirmekten çok daha fazlası gerekir. Bu yüzden bütün insanların en kötüleri kamburlardır, zira bu hata bütün bedenin ilkesi olan kalbin etrafında vuku bulmuştur, ardından körler ve şaşılar gelir, çünkü tabiat beyin civarında kusur işlemiştir. Sonra dilsizler ve sağırlar gelir, zira tabiat beynin daha az asil olan kısmında yetersiz kalmıştır. Bunların ardından topallar, sonra büyük bir uzvu sakatlanmış olanlar, onların peşinden de altıparmaklılar ve parmakları birbirine yapışık olanlar gelir, zira tabiat burada daha az zaruri olan hususlarda sapmıştır.

Son sıra ise siğillere ve yara izlerini andıran lekelere aittir. Fakat tabii siğiller dahi zaç (vitriol) yağıyla kökünden sökülebilir. Nitekim o bölgeyi önce yağ ile meshedip ardından kireç ve zırnığın kaynatılıp çözündürüldüğü kül suyuyla ıslatılmış bir keten bezi uygularsan, orayı kılsız hale getirir, zira bu ilaç kılları kökünden söküp atabilir ve eğer dediğim gibi önceden yağ sürmezsen yahut ilaç gereğinden fazla tutulursa deriyi yüzer.

Alçıtaşı ve kaya tuzunun ilk damıtılmasından elde edilen su da aynı işi görür, ikincisi ise daha keskindir. Aynı şekilde pek keskin damıtılmış sirke, çiçek hastalığı izlerini ve mercimeğe benzeyen lekeleri giderir, fakat ertesi gün o bölgeyi kepek ve ebegümecinin kaynatıldığı su ile yıkamak icap eder.

Nihayet, her şeyden bahsettiğimize göre, bedenin bizzat ilkesi olan şeyi de ele almamızın vakti gelmiştir, yani kalpten bahsediyorum. Zira kalbin nasıl hareket ettiği, aşk hallerinde nasıl sıçrayıp çarptığı yeterince tartışılmıştır.

Oysa bu hareket tabiidir, zira iradeye itaat etmiyorsa iradi değildir, işlevlerin ilkesi olduğuna ve dışarıdan bir yarılmayla açılmadığına göre zoraki değildir, şu halde tabiidir. Fakat tabii hareketin kimi yalın, kimi bileşiktir, kalp bir yetenek vasıtasıyla genişler ve yine onun vasıtasıyla daralır, kendi kendine gevşeyip çökmez, nitekim zayıf kimselerde yavaşça büzülür ve bu büzülmeyi isli havanın çokluğu takip eder, dolayısıyla bu hareket bileşiktir. Peki bu hareket ısıdan mı yoksa ruhtan mı kaynaklanır, ısıyı bir alet, ruhu ise ilk hareket ettirici olarak nitelemek daha evladır, zira ısı bir şeyi zıt yönlere ayıramaz, oysa ruh bunu yapabilir.

Şu halde bu hareket göğün hareketine benzer, hem ruhtan kaynaklanması, hem bir geri dönüşe sahip olması, hem de asla durmaması ve düzenli olması bakımından. Yine de kalp hareketi çekme ve itmeden müteşekkil bir bileşiktir, göğün hareketi ise yalındır, kalp hareketi dairesel olmayıp merkezden çevreye ve merkeze doğrudur, göğünki ise daireseldir, kalp duygulanımlara göre değişir, gök ise değişmeksizin kalır, kalp hareketi ısının aracılığıyla gerçekleşir, göğünki ise bizzat ruh vasıtasıyla olur, bu ikisi arasındaki diğer farklar ise ölümlülüğün noksanlıklarıdır.

Öte yandan zihnin duygulanımları ısıyı harekete geçirir, ardından kalbin bu aletinin harekete geçmesiyle bedenin de hareket etmesi zaruridir, böylece sadece zihnin duygulanımları sebebiyle bütün beden açıkça başkalaşır. Duygulanımların kendileri ise bize duyular vasıtasıyla ulaşır, şimdi bunlardan bahsetmek icap eder.

On Üçüncü Kitap

Duyular, duyumsanan şeyler ve haz üzerine. Duyular bizim selametimiz içindir.

Karşımıza çıkan şeyler ya yakındadır ya uzaktadır. Yakında olanlar ya dışarıdan karşımıza çıkar ve bunlar için dokunma duyusu tesis edilmiştir, ya da içeriye kabul edilirler, bunlar da ancak biz arzu ettiğimizde içeri alındığından, tat alma duyusuyla yoklanmaları kafidir. Dokunulmayan fakat yine de karşımıza çıkan nesneler ise, kaçabilmemiz için doğrudan karşılaştıklarında görme duyusu vasıtasıyla önceden fark edilirler, eğik bir doğrultudan geldiklerinde ise havayı harekete geçirmek ve ses çıkarmak zorunda kalırlar ki bunun denetimi de işitme duyusuna verilmiştir.

Şu halde bizim ve daha mükemmel hayvanların beş duyuya muhtaç olduğu apaçıktır, tabiat altıncı bir duyu tesis etmiş olsaydı, bu hiçbir işe yaramayacaktı. Bu sebeple duyular yalnızca beş tanedir. Aristoteles de bunu kanıtlamaya girişmiş, ancak daha yaygın kabullerden yararlanmıştır. Bütün duyular için müşterek olan duyumsanabilir nitelikler (communia sensibilia) de beş tanedir, büyüklük, sayı, hareket, sükunet ve biçim.

Işık altındayken bunlara ihtiyaç duyduğundan ötürü, bunların tamamını kusursuz biçimde kavrayan yalnızca görme duyusudur, dokunma duyusu ise bunları daha az mükemmel biçimde kavrar, zira gözlerimiz iş görmezken karanlıkta bunları ayırt etmek yalnızca dokunmanın vazifesidir, gözlerimiz iş gördüğünde ise dokunma duyusunun kendine has duyumsanabilir şeyleri bilmesi kafidir. Bunlar ise sıcak, soğuk, nemli, kuru, ağır, hafif, yumuşak, sert, yapışkan, gevrek, pürüzsüz ve pürüzlüdür.

Dış dünyayı idrak eden bütün duyular arasında en asili görmedir, çünkü daha uzaktan idrak eder, daha çok şeyi idrak eder, daha kusursuzdur, daha süratlidir, daha çok ayrım altında fark eder ve daha tanrısaldır.

Yıldızlara eriştiğinde, görmenin uzaktan idrak ettiğinden kim şüphe duyar, daha çok şeyi idrak eder, zira ışık yahut belirli bir renkten yoksun hiçbir şey yoktur ve bu ikisi gözün ilk nesneleridir. Görme en kusursuz duyudur, zira hiçbir duyu nesnelerin bu denli ufak ayrımlarını onun gibi kavrayamaz. En süratlisidir, zira yalnızca o anda kavrar, oysa kulak sesin ulaşmasını bekler, koklama duyusu ise nefes alıp vermeye muhtaçtır.

Renklerin daha çok ayrımını ve dediğim gibi müşterek duyumsanabilir şeylerin tamamını tek başına yahut özellikle dokunma duyusuyla kıyaslandığında en üstün derecede tanır, daha tanrısaldır, zira hissederken hiçbir şekilde etkilenmeyen ve zahmet çekmeyen tek duyu odur ve duyular arasında akla (intellectus) en çok benzeyenidir. Bu yüzden tabiatın bizi karanlıkta, sanki en iyi kılavuzumuzdan mahrum kalmışız gibi korkuya sevk etmesinde şaşılacak bir şey yoktur.

Demek ki bizi korkuya sevk eden şey karanlığın siyahlığı yahut izbe oluşu değildir, bilakis gözlerin yardımından mahrum kalarak aciz düşmemiz ve her türlü zarara açık görünmemizdir. Durumun böyle olduğunu, siyahlık ve karanlık baki kaldığı halde korkuyu hafifleten dost meclisleri gösterir. Pek az kimse bulunur ki zifiri karanlıkta dahi olsa pek çok tanıdığın arasında korksun, nitekim bilinmeyen ve alışılmadık yerlerde, her gün görülen yerlere kıyasla daha çok korkarız, demek ki gözlerin kendisi bunca dosta ve muhafıza bedel bir koruyucudur. Aynı sebepten ötürü tabiat yalnızca gözü göz kapaklarıyla tahkim etmiştir, ta ki bir kral gibi tek başına ne istemediği halde çalışmaya zorlansın, ne de arzu etmediği halde dinlensin, bilakis kendi iradesiyle dilediğini görsün ve hoşlanmadığı şeyden kaçınsın. Oysa kulak işitmek istemediği şeyleri bile dinlemeye, dokunma duyusu da hissetmeye mecbur kalır.

Gözün duyusunun pek ince bir cevherden oluştuğunu ve görmenin bir his olduğunu üç şey gösterir, birincisi gözün derhal hüküm vermesi, ikincisi görülen nesnenin suretinin hiçbir maddi taşıyıcıda (subiectum) sabit kalmaması, şayet kalsaydı bilhassa havada yer tutardı ve bu yüzden rüzgar esintileriyle sürüklenirdi ki böyle bir şey asla vuku bulmaz, nihayet cinsi münasebet, kan kaybı ve kanı pıhtılaştıran şeylerle görmenin fazlasıyla zedelenmesidir. Demek ki bizdeki en iyi duyu, aynı zamanda en latif olanıdır. Bu duyu sulu kısımda yerleşiktir, hem ışık ve aydınlığın şeffaf bir nesnede bulunması zaruri olduğu için, fakat havanın karışıma dahil olmadığını söylemiştik, dolayısıyla yalnızca suda tesis edilebilirdi, hem de sıcak yahut kuru bir ortamda böylesine latif ruhlar tükenip giderdi. Hükmün vuku bulabilmesi adına suretleri tutmak için kuruluk gerekli değildi, çünkü ışık ve aydınlık devamlıdır. Oysa ses baki kalmadığından, sağlam bir hüküm verilebilmesi için duyuda muhafaza edilmesi gerekirdi, bu sebeple işitme duyusu kuru ortamda var edilmiştir. Bu yüzden göz soğuk ve nemli ortamda, koklama yeteneği ise sıcak ve kuru ortamda ve birbirine yakın yerlerde tesis edildiğinden, iyi ve uzağı görenlerin koku alma duyusu zayıftır, iyi koku alanlar ise ekseriyetle uzağı pek göremezler. Demek ki göz ışıktan ve renkten faydalanır. Fakat rengin pek çok türü vardır. Aristoteles bunları yediye ayırır ve en tatlısından en acısına kadar aynı sayıda tat ile şöyle eşleştirir,

| Beyaz | Sarı | Safrani | Al | Erguvani | Yeşil | Gök mavisi | | Tatlı yağlı | Mayhoş | Kekremsi | Ekşi | Keskin | Tuzlu | Acı sert | | Venüs | Jüpiter | Ay | Merkür | Güneş | Mars | Satürn |

en hüzünlü olanlar ile en neşeli olanlar, ortadakiler de ortadakiler ile uyuşsun. Biz ise bunların yediye indirgendiğini gördüğümüzde, sayılara hiçbir itibar göstermediğinden ötürü, bunların gezegenlerin (erraticae) sayısından alındığını varsayarak, gezegen renkleri ve tatları diyelim. Lakin neden kokularda, seslerde ve duyulur niteliklerde de aynı sayıda tür olmasın, Duyulur niteliklerde şüphesiz daha fazlası vardı ve dokunma duyusu tek bir duyu değildir, nitekim dokunma dört katlı görünür, biri sıcağı, soğuğu, nemliyi ve kuruyu ayırt eder. İkincisi, acıyı ve hazzı tanır. Üçüncüsü ise, bedenin başka hiçbir yerinde böylesi bir duygulanımı ya da ona benzer bir şeyi hissetmediğimizden ötürü, doğrudan şehvetin sevinçlerini algılar. Dördüncüsü ise ağır ile hafifi birbirinden ayırandır. Pürüzlü ve pürüzsüz olanı algılayan ise hem acıyı hem hazzı duyar. Zira pürüzlü olan zahmet veren, pürüzsüz olan ise hoşnutluk verendir, ufalanabilir ve yapışkan olan ise akıl yürütmeyle algılanır. Dolayısıyla dokunmanın dört tarzı vardır ve bu kadar çok tarza yalnızca yedi ayrım atfetmek uygun düşmez.

Koklama duyusunda kendine has nitelikler ve bunların ayrımları gizli kalmıştır, zira bu duyu bizde pek zayıftır, seslerde ise durum tek bir ilkeden kaynaklandığından ve ilk dört nitelikten ileri gelmediğinden, bu kadar çok tür bulmak imkânsızdı, dolayısıyla bunun neden yalnızca tat ve görme duyusunda bulunduğu yeterince açıktır.

Gözün nelere kadir olduğunu şu iki tecrübeden de anlayabilirsin.

Evvela bir ayna vasıtasıyla bir kulenin yüksekliğini ve mesafesini, oradan da denizin derinliğini ölçebilirsin. Ayna yerleştirildikten sonra, kulenin tepesine aynadan bak ve arşın hesabıyla ayaklarından olan mesafesini ölç, ardından aynanın yerini özenle işaretleyip, sayısı bilinen arşınlar kadar aynayla birlikte önceki yerden biraz geriye çekil ve kulenin tepesini yeniden görecek kadar kendini uzaklaştır, öyleyse aynanın iki konumu arasındaki mesafeyi, ikinci konumda aynanın ayaklara olan mesafesiyle çarp ve çıkan sonucu, birinci ve ikinci konumdaki ayaklar ile ayna arasındaki mesafelerin farkına böl, çıkan sayı, ikinci konumdaki aynanın kulenin dibine olan arşın cinsinden mesafesidir.

Bu bulunduktan sonra, gözünün yüksekliğini, aynanın kulenin dibine olan az önce bulunmuş mesafesiyle çarp ve bunu, ikinci konumda ayna ile ayakların arasındaki mesafeye böl, çıkan sonuç kulenin yüksekliğinin arşın cinsinden sayısıdır. Misal, ayaklar ile ayna arasındaki mesafe on iki arşın olsun, ikinci aynanın birinciden olan konumu ise dört arşın mesafede bulunsun ve bu sırada ayaklar aynadan on dört arşın uzakta olsun, benim boyum ise altı arşın olsun, aynanın konumları arasındaki dört arşınlık mesafeyi, ikinci konumdaki ayna ile ayaklar arasındaki on dört arşınlık mesafe ile çarp, elli altı arşın eder, bunu ayaklar ile ayna arasındaki on dört ve on iki mesafelerinin farkı olan ikiye böl, yirmi sekiz arşın çıkar ki bu, aynanın ikinci konumda kulenin dibine olan mesafesidir, bunu altı arşın olan kendi boyunla çarp, yüz altmış sekiz eder, bunu ikinci konumda ayna ile ayakların arasındaki mesafeye, yani on dörde böl, kulenin yüksekliği olarak on iki arşın çıkacaktır.

Aynı usulle denizin derinliğini de ölçeceğiz. Nitekim ayna gözlerin üzerine öyle yerleştirilir ki, geminin kıçından, diklemesine aşağıda durduğunu varsaydığımız taşı görebilelim, taşın diklemesine tam üzerine düşen yer ile ayakların arasındaki boşluktan, ayakların aynanın dik hattına olan mesafesinin iki katını çıkaracağız ve kalanı, aynanın gözlerinin üzerindeki yüksekliği ile çarpacağız, çıkan sonucu ayakların ile ayna arasındaki mesafeye böleceğiz ve denizin derinliği ortaya çıkacaktır.

Demek ki gözün kudreti öyledir ki, sonsuz sayıdaki örnek arasından bu daha kolay iki misali seçtik, fakat her duyu en çok bildiği şeylerden sevinç duyar, işitmede bilinen şeylere ahenk (consonantia), görmede ise güzel denir.

Öyleyse güzellik nedir, görme duyusunun yetkin biçimde bildiği şeydir, zira bilmediğimiz şeyleri sevemeyiz, görme duyusu ise insan simasında söylediğimiz gibi iki katı, üç katı, dört katı, bir buçuk katı, bir tam üçte bir katı gibi basit bir orana dayanan şeyleri tanır, nitekim bu nispete göre dizilmiş sütunlarda, ağaçlarda yahut çehrenin kısımlarında derhal hoşnutluk hasıl olur, zira bilmekte haz, bilmemekte ise hüzün vardır.

Öte yandan karanlık ve kusurlu şeyler, sonsuz, karmaşık ve belirsiz oldukları için bilinmezler, bu kabil şeyler sonsuz olduklarından bilinemezler, dolayısıyla kusurlu olanlar haz veremez ve güzel olamazlar, öyleyse ölçülü olan her ne ise, haz vermesi de adetindendir.

İşte sütun dizme tarzları bu nedenden doğmuştur, uzunluğun ve kalınlığın aralıklar ve sütun başlıkları (epistylia) ile kıyaslanmasına göre sık sütunlu (pycnostylos), yakın sütunlu (systylos), ayrık sütunlu (diastylos), güzel sütunlu (eustylos) ve seyrek sütunlu (araeostylos) nizamlar teşekkül etmiştir. Dolayısıyla gözün tanımadığı şey, en azından küçük sayıların oranından mahrumdur ve göz bütün bunları uygunsuz, çirkin ve kaba olarak yargılar. Vitruvius’un gayesi binalarda ve bunların kısımlarında bu ilkeyi kulaklardan gözlere aktarmaktı. Şehvet işlerinde ise güzellik, asalet ve çeşitlilik ararız.

Güzellik daha önce dediğim gibi kendi başına haz verir ve bedenlerde uç noktalardan en uzak olan erguvani ve gül rengini ararız. Asalet nadirlikle birleşir, nadir olanları ise daha çok severiz, zira bunlara sahip olmak o kadar kolay değildir, bizler ise daima yasak olana meyleder, esirgenen şeyleri arzularız, çeşitlilik, değişim ve el değmemişlik de nadirlik türündendir. Tıpkı bunun gibi, bazen meşru olmayan şeylerden ötürü daha çok ıstırap çekeriz, çünkü bu kabil şeyleri elde etmek daha zordur, demek ki bütün hazzımız ya kendi başlarına sevilmeye değer olanlarda, yani güzel ya da gözce bilinenlerdedir, yahut kendimizi üstün gördüğümüz hususlardadır, kendimizi ise başkalarına menedilmiş şeyleri elde etmekte üstün görürüz, bu da onların ya asil, ya nadir, ya el değmemiş, ya muhafaza altına alınmış, ya bir meziyetle donatılmış ya da gayrimeşru olmasındandır, öyleyse ruh bütün bunlardan veya bunların bir kısmından lezzet alır, sevinir ve bunu şöhretin, servetin ve canın yitirilmesi pahasına dahi olsa arar. İşte aşağıda hakkında söz söyleyeceğim o amansız aşk budur.

Bu sebeple keskin görenler daha az severler ve sadece daha az değil daha seyrek severler, zira dikkatle inceleyen biri için eksiksiz ve kusursuz bir sima pek nadirdir, hele ki güzellik için pürüzsüz, kılsız bir ten ve gül rengi pek arandığından, pek çok kimse akılları başlarından alındığı için yahut sevmeyi arzuladıkları şeye bakmadan önce severler. Bu sebeple pek çok kişi istemese dahi sevmeye mecbur kalır, zira güzelliğin sureti hazır bulunduğunda, tıpkı acıyla yananlar gibi sevmeye icbar edilirler, zira hayal etme gücü bütünüyle iradeye itaat etmez ve güzel olanı hayal ettiğinde sevmemek elinde değildir.

Dolayısıyla hayal gücünde güzel bir suret kavrandığında, istemesek de aşka sürükleniriz, bu yüzden ilimle uğraşanlar hayal etme yetisinin kuvvetinden ötürü daha şiddetle severler. Bu ise temrinden ileri gelir, aynı sebepten ötürü aşırı aşktan dolayı cinsi münasebet anında iktidarsızlık baş gösterir. Zira irade ruhları (spiritus) geri çeker, yukarıya sevk eder ve şehvete en çok yardım eden hayal etme yetisini engeller. Zira aynı anda iki işe layıkıyla gayret sarf edememek insana mahsustur. Fakat merhamet şehvete yardımcı olur, bu sebeple tecavüz edenlerde şehvet hazırdır, nitekim ruhu genişletir, harekete geçirir ve karşı koyma, hayal etme gücünü kamçıladığından arzuyu alevlendirir, zorbalığa maruz kalanlardan ise gözyaşı boşanır, zira ümitle karışık kederde yürek ve beyin büzülür, ardından hararet sebebiyle sadece beyindeki değil, bütün kandaki nem ne varsa gözlerin pınarlarından dışarı sıkılır. Atlar da tehlikenin yaklaştığını gördüklerinde sülünler de ağlaşırlar. Fakat ümit kalmadığında ne bir hareket ne de gözyaşı olur. Bu sebeple son raddeye varan korkularda yahut kederde ağlanmaz.

Şairler evlatlarının ölümünde Niobe’yi ağlamayan taştan bir heykele dönmüş olarak tasvir etmekle pek isabet etmişlerdir. Gözyaşları sevinçten ötürü de akar, çünkü onda da kan dışarıya doğru şiddetle hücum eder. Bu yüzden sevinçten ölenler dahi olmuştur. Gözler ruhun bütün duygulanımlarını, hatta ahlakını gösterir, fakat en çok neşeyi ve hüznü açığa vurur. Kulaklar bu gibi hususların çoğunda gözlerden fersah fersah geride kalsa da, şu iki hususta üstündür, bilgiyi aktarmakta ve ruhun duygulanımlarını harekete geçirmekte.

Seslerin üç cins ayrımı vardır, tiz, pes ve orta, bunlar hızlı, yavaş ya da orta düzeydeki hareketten neşet eder, büyük, küçük ve orta sesler ise vuruşun şiddetinden doğar. Fakat yumuşak ve sert ses aletin tabiatından ileri gelir. Seyrek, sık ve orta sesler olduğu gibi, uyumsuz (dissonans), uyumlu (konsonans) ve orta sesler de mevcuttur.

Dolayısıyla ses, duyuları harekete geçirebilen her şey arasında duyguları tek başına ve en çok harekete geçiren şeydir, çünkü yalnızca o aşikâr bir hareketle birliktedir. Bu sebeple büyük, sert, hızlı ve pek de ahenkli olmayan ses öfkeye ve savaşa sürükler, öyle ki insanın kendini unutmasına yol açar. Bu yüzden savaşlarda, bilhassa da hücumlarda, askerlerin borular ve davullarla gürültü koparıp naralar atması yerindedir, nitekim kendini ölüme sunmak büyük bir iştir, şan ve şeref peşindeki soylular müstesna, kimse zihni altüst olmadan ki bu da en çok intizamsız sesler ve naralarla vuku bulur, bunu kendiliğinden yapmazdı. Nitekim Sezar, sanki güreşe gideceklermiş yahut filozofların incir çekirdeğini doldurmaz lakırdılarını tartışacaklarmış gibi dövüşün başında askerlerin atılımını dizginleyen Pompeius’u haklı olarak kınıyordu. Yumuşak, seyrek, küçük ve ahenkli sesler insanı merhamete sevk eder. Yumuşak, süratli, küçük ve ahenkli sesler ise neşeye yöneltir.

Sonunda pesleşen, orta tonda ve sert ile orta tonların karışımı olan sesler, ağırbaşlı ve küçük olduklarında iffete ve basirete sevk eder.

Şu da gerçekten hayret vericidir, yine de herkes bunu tecrübe edebilir, bir kargı dokunacak şekilde lirin üzerine yahut bir insanın ağzına yaklaştırılsa, bir başkası da kargının diğer ucunu dişleriyle tutsa, sanki işitme duyusu dişlerin içindeymiş gibi, sesleri ve sözleri uzaktan işitecektir, oysa bu sesleri başka türlü duyamazdı. Kısacası, duyguların ruhlarda ne tür hareketler doğurduğuna bak ve aynı duyguları harekete geçirmek için o tür sesleri seç.

Nitekim insanlar sesler hususunda diğer hissedilir şeylere nazaran daha çok uyuşurlar, çünkü ses son derece yalın bir şeydir ve yalnızca genel farklarla çeşitlenir.

Tatlar, kokular ve renkler ise ilk niteliklerin karışımından meydana gelir.

Bundan başka, hissedilir her şeyin ortak üç vasfı vardır.

Birincisi, söylediğim gibi, orantılı şeylerin bilinir olması ve bu yüzden haz vermesidir, nitekim sekizli aralık (diapason) iki katı (dupla) orandan meydana geldiği için kulaklara en çok o haz verir, ardından dört katı olan çift sekizli, sekizli ile beşlinin birleşimi olan üç katı oran, ardından bir buçuk katı (sesquialtera) olan beşli aralık (diapente) ve bir tam üçte bir (sesquitertia) olan dörtlü aralık (diatessaron) gelir.

İki tam ses (ditonus), aritmetik bahsinde öğrettiğim üzere, seksende bir eksiltildiğinde bir tam dörtte bire, üç yarım ses ise bir tam beşte bire yaklaşır.

Altı sesin aralıkları da hemen hemen tam oranlardan ibarettir, biri beşte üç fazlasına, diğeri ise üçte iki fazlasına sahiptir.

İkinci sebep, ölçülü olan her şeyin hoşa gitmesidir, İspanya adasının dağlarındaki insanları sağır eden o boğuk ve aşırı büyük ses makbul olmadığı gibi, işiteni dinlerken yoran fazlasıyla cılız ses de makbul değildir. Aynı şey hızlı ve yavaş, tiz ve pes, yumuşak ve hepsinden önemlisi sert için de geçerlidir.

Üçüncü sebep, her şeyde daha iyi olanın, daha kötü olandan sonra gelmesiyle haz vermesidir, tersi bir sırada ise rahatsızlık verir.

Tıpkı karanlıktan sonra ışığın, acıdan sonra tatlının, dereotundan sonra gülün, uyumsuz seslerden sonra uyumlu seslerin gelmesi gibi, bu sebeple beşli aralığın tizlerde, dörtlü aralığın ise peslerde yer alması kulağı rahatsız eder, tersi düzende ise haz verir, çünkü pes ses tiz sesten sonra kulağa çarpar ve kalıcı olur, öyleyse pes ses tiz sesten daha yalın olduğunda haz verecektir, aksi durumda ise kulağı rahatsız eder.

Oysa yukarıda, beşli aralığın dörtlü aralıktan daha yalın bir uyum olduğunu göstermiştik, aynı sebeple iki tam sesin üzerindeki dörtlü aralık kulağı okşar, altındaki ise incitir, zira bir tam dörtte bir, bir buçuk katı orana dayandığından, bir tam üçte birden daha kolay algılanır. Dolayısıyla gerek seslerde gerek resimde rahatsızlık veren şeyler haz veren şeylerle karıştırılmalıdır, ancak iki kurala riayet edilmelidir, ilki, rahatsız eden şeylerin duyu üzerinde haz verenlere nazaran daha az iz bırakması, diğeri ise duyuların algılayamayacağı kadar küçük parçalara bölünmemesidir, zira ahengin yahut armoninin, kulağın idrak ettiği birden fazla sesin oranı olduğunu söylemiştik. Öyleyse şayet duyular tarafından algılanamayacak kadar ince parçalara ayrılırlarsa, sadece haz vermemekle kalmaz, aynı zamanda rahatsızlık da verirler, bu yüzden son derece küçük çiçeklerin resmi ne makbuldür ne de haz verir, fazlasıyla küçük harfler de böyledir.

Fakat bunlarda ve mücevher oymalarında en ufak bir hata yahut eğrilik eseri çirkinleştirir, çünkü duyu her şeyi mukayese yoluyla yargılar, böylece büyük şeylerde büyük hataları, küçük şeylerde ise küçük hataları fark eder.

Bununla birlikte işitme duyusu görmeye nazaran daha küçük farkları dahi ayırt eder, bu bakımdan diğer tüm duyulardan üstündür. Nitekim tiz seslerde otuz üçte biri, hatta seksende biri dahi kusursuzca ayırt eder, zira iki tam sesi bu eksilme olmadan sert bulur, bu eksiltildiğinde ise tatlı olduğuna hükmeder. Zaman ölçüsünde ise bir vuruşu on altı parçaya böler.

Dolayısıyla işitme duyusu görmeden daha hassastır, ya söylediğim gibi yalnızca bu duyunun hareketle birlikte olmasından ya da görmenin nesneleri olan renklerin şiddetleri sebebiyle temas anında birbirini bozmasından yahut görmenin pek çok nesneye, işitmenin ise son derece yalın ve tek bir nesneye yönelmesindendir. Bu yüzden vuruş zamanını artırmak ve uzatmak hazzı azımsanmayacak derecede büyütür, nitekim çağımızın müzisyenlerinin bildiği tek oran olan üç bölü iki (hemiolia) yerine, zamandaki bölünme beş yahut yedi parçaya yayılabilir, bunu sadece bir kez işitmiş olsam da, şu sözü haklı olarak sarf ettim, nadir olan her şey kıymetlidir, zira ses duyguları harekete geçirdiğinde, onun içindeki kudret apaçık ortadadır.

Eski yazarların pek çok misali arasında, sesin ruhun duygularını harekete geçirmedeki kudretine dair iki parlak misal buluyorum. Biri Timotheos’a aittir, makamı değiştirerek Aleksandros’u neşeyle dolup ziyafetten fırlamaya mecbur etmiştir.

Diğeri ise, Agamemnon’un vatanından ayrılıp Troya’ya gideceği vakit, karısı Klytaimnestra’nın, nitekim adı buydu, iffetinden şüphe duyarak geride bir çalgıcı bırakmasıdır, çalgıcı kadın üzerindeki liriyle onu iffete ve nefis terbiyesine öyle teşvik etmiştir ki, Aigisthos ancak çalgıcıyı öldürdükten sonra ona sahip olabilmiştir.

En çok haz veren sesler ise insanları musikiye aşırı düşkün kılarak bizzat ölçüsüzlüğe sürükler. Su organları (hydraulica) böyledir. Neron bunların tatlılığıyla öyle büyülenmişti ki, hayatının ve imparatorluğunun tehlikede olduğu, orduların ve komutanların isyan ettiği, açık bir yıkımın yaklaştığı anlarda bile bunlarla ilgilenmeyi ihmal etmedi. Bunlar su ihtiva eder, suyla karışan hava birçok borudan geçerek uğultuyla karışık bir ezgi çıkarır.

Vitruvius bunların yapısını anlatır, ancak Vitruvius’un kitaplarının Neron devrinde herkesçe bilindiği sabit olduğuna göre, bu denli bilinen bir usulle inşa edilmiş şeylerin Neron için bu kadar kıymetli olması bana muhtemel görünmemektedir. Bu yüzden Vitruvius’un kaidesinin kusursuz bir izahtan ziyade bir taslak olarak kabul edilmesi gerektiği kanaatindeyim.

Fakat musiki aletleri yalnızca Sezar Neron’un bu denli hoşuna gitmekle kalmamış, aynı zamanda pek yiğit ve vakur bir adam olan Kral Davud’u da mezkûr mezmur aletinin (psalterium) tatlılığı cezbetmişti ki bu ses cinnet getiren Saul’u da teskin ediyordu. Kutsal sahifelerin defalarca andığı ve ilahi övgüleri terennüm etmek için diğerleri arasında yegâne münasip alet olarak kabul edilen bu çalgının alelade bir armoniye sahip olduğuna inanılmamalıdır. Tam yetmiş iki telden ve kusursuz üçgen bir biçimden meydana gelir, ahengi ise eşsizdir.

Boruların, davulların, neylerin, kavalın, lirin, boynuzun, kaplumbağa kabuğundan lirin, phorminksin, syrinx’in, yedi telli çalgının (heptachordium), asıl manasıyla organumların ve bambu kamışının sesini çıkaran, eşsiz haz ve ustalık eseri başka aletler de gördük. Su organları kuşların şakımalarını öyle taklit eder ki, görmesen kuş sanırsın, delikler eklendiğinde boynuzlar insan sesine pek yaklaşır, oysa eskiden askerler bunlar olmadan savaşa kışkırtılırdı. Nitekim Vergilius şöyle der, Boynuzlar ezgileriyle gürledi. Şüphesiz bu, ölçüsüz ve ezgisiz, kaba ve gök gürültüsüne benzer bir musikiydi. Gök gürültüsünün sebebi, bulutun ve şimşeğin aniden yarılmasıdır. Bu sebeple birdenbire parçalanarak pes, şiddetli ve intizamsız bir ses çıkarır, öyle ki bazen yumurtadaki yavruyu ve rahimdeki cenini helak eder. Dolayısıyla bu ses musikiden son derece uzaktır.

Yine de uzakta bulunan bu tür birçok sesten bir uyum doğması imkânsız değildir ki işitildiğinde mucize addedilir.

Soylu oluşu bakımından sese en yakın olanı kokudur, onun hususiyeti ise zihni bizzat kendi kendine bulması sebebiyle gücü ya tazelemek ya da tüketmektir, nitekim ses, renk, tat yahut sıcaklık ve soğukluk dosdoğru beyne iletilmez.

Öyleyse duyumsanan şeyler arasında yalnızca koku insanı ya helak edebilir ya da ihya edebilir.

Zira ruhun amelinin parıldadığı tinsel cevheri iyi koku besler, kötü koku ise mahveder. İşte bu sebeple tanrılara buhurlar yakılır, çünkü içimizdeki ilahi cüz kokulardan haz duyar. Ve yine bu sebeple, ortada bir sebep yokken iyi bir koku duyumsandığında, bu en hayırlı işaret ve hazır bulunan bir tanrısallığın alameti sayılır.

Azizlerin bedenleri, diğer cesetler kokuşurken güzel koktuğu vakit, ilahi kudretin tabiatın kanunlarıyla çatışması hasebiyle buna inanılır, lakin taze bir insan cesedinin, İskender hakkında rivayet edildiği üzere fena kokmaması veya eski bir cesedin kuruyup güzel kokması tabiata aykırı yahut imkânsız değildir, zira kimi hayvanların ölüsü güzel koktuğuna ve insanın mizacı her bir hayvanın benzerliğine uzandığına göre, bazı insan cesetlerinin de güzel kokabilmesi aşikârdır, nitekim güzel koku ya bütünüyle kuru bir hayvanda yahut onun en kuru uzvunda bulunur. Dolayısıyla yalnızca bu duyunun hem ruha hem de bedene ortak olduğu görülür ve bu sebeple, dokunulan ve tadılan nesneler gibi buharlarla taşınır, görülen ve işitilenler gibi maddeden bütünüyle yoksun olan şeylerden gayrıdır, bundan ötürü koku alma duyusunda üstün olanları, diğer duyularda değil, iz sürücü (sagax) diye adlandırırız, köpekler ve akbabalar gibi.

Koku alma duyusu üstün olan insanlar ise nadiren uzağı görürler ve daha zekidirler. Zira beynin sıcak ve kuru mizacı koku alma duyusunu keskinleştirir, fakat böylesi bir mizaç görmeye elverişsizdir, çünkü koku alma organı gözlerin kökünde, beyindedir, hayal etmeye gelince, beynin derinliği ve kuruluğu sebebiyle imgeleri kuvvetle tutar.

Oysa başka hiçbir hayvan kokunun kendisinden haz almaz, yalnızca insan müstesnadır, zira köpekler çiçeklerin kokusunu hissetseler dahi bunlardan haz almazlar. Nitekim canavarların tat alma yahut dokunma haricinde haz duymaları ne mümkündü ne de yararlarına idi.

Açlıktan helak olmamaları veya üremeyi ihmal etmemeleri, yahut kendilerine zarar veren şeylerden kaçınmaları için tat ve dokunmadan haz ve elem duymamaları imkânsızdı, bu onlara zaruri idi.

Lakin dediğim gibi, diğer duyulur şeylerde haz veya elem bulunamazdı, zira haz, hissedilen şeylerin oranının bilinmesinde saklıdır, iki katı yahut bir buçuk katı oranlar gibi, oysa bunları idrak etmek, canavarlarda bulunandan daha yüce bir melekenin işidir, binnetice ne kederlenip elem duyabilirlerdi ne de haz alabilirlerdi.

Dahası bu onlar için hiç de hayırlı olmazdı, zira resimlere, seslere yahut kokulara kolayca aldanıp tuzaklara düşerlerdi. Nitekim lirin sesine haz duydukları için değil, yalnızca şaşkınlıktan donakalan geyiklerin insanların tuzaklarına düşmesi, bıldırcınların dişi taklidi yapan sese ve yaban kuşlarının kafeste hapsedilmiş olanlara aldanması buna delildir.

Kurtların ve balıkların kokudan ötürü uğradığı ziyan ne büyüktür, insanların hilelerine ne acınası şekilde kurban giderler. Lakin koku duyusundan mahrum kalmak daha da acı olurdu, zira bu onlara zaruri idi, bu yüzden tabiat canavarlara diğer duyularda yok yere haz bahşetmiş olsaydı, bu haz helak olmaktan gayrı hiçbir işe yaramazdı.

Tatlara aşçılar tarafından haklı olarak kokular ilave edilir, zira tatların kendinde üstün bir taraf yoktur, nitekim tek başlarına nahoş olan kimi kokular tatlara eklendiğinde hoşa gider, sarımsak misali.

Zira sarımsak yemeklere katıldığında lezzet verir, kendinde fena bir kokudur ve yendikten sonra nefese gayet çirkin bir koku sindirir.

Hatta bazılarında bir gün sonra daha da fenalaşır, zira kesif maddesi uzun bir müddet boyunca çok sayıda ve daha latif buharlar husule getirir.

Akciğerlere taşınan kan dahi bu kokuyu muhafaza eder, dışkılar bile bozulmuş sarımsak gibi kokar ve mideden boğaz yoluyla akciğerlere bir miktar sıvı sızar. Yalnızca tadıldığında kokusunun hissedilmesi, fakat geriye kalmaması ve rahatsız etmemesi için şu çare düşünülmüştür, sarımsağı sirkeye batırır, tabaklara sürer, lakin maddesini atarsın, böylece maksat hasıl olur.

Aynı kaide karabiber, zencefil ve tarçında da gözetilmelidir, tatları ve kokuları seni cezbettiğinde hararetlerinden sakınırsan bu yolu tutarsın.

Apicius'un aile bütçesine tasarruf sağlayan bir diğer usulü de vardır ki bununla koku ve tat baki kalır, yarım ons (semuncia) tarçın yahut sarımsak bütün bir yıla yeter. İnce, hoş kokulu ve parçalara ayrılmış yarım ons ağırlığında tarçını on iki veya on altı kabuğu soyulmuş badem arasına koyup bağlarsın, kullanmak için bunları çıkardığında yenilerini koyarsın. Böylece az bir masrafla her şeyi misk kokusuyla rayihalanmış olarak yersin.

Şayet tat katmak istersen kaynatırsın, tıpkı hardalın keskin tadı gibi. Bu usul bakliyatı ve etleri gayet çabuk ve dağılacak raddeye dek pişirir, nitekim haiz olduğu sıcaklık ve letafet ile nüfuz edip eritir.

Kimi keskin tattan haz duyar, kimi tuzludan, eski devirlerde pek muteber olan Garum bu sebeple kullanılırdı.

Tarifi şöyledir, orkinos balıklarının bağırsakları, kanı ve solungaçları bol tuz serpilerek bir kaba kapatılır, iki ay sonra dipte biriken erimiş sıvı alınır.

Bir diğeri büyük balıkların bağırsaklarından ve özellikle tuzla salamura edilmiş minik balıklardan yapılır.

Dediğim gibi, bunun kullanımı eskiler için hem lezzetli hem de sıhhate faydalı idi, bizde ise artık unutulmuştur. Bir çukura konan çekirgelerden mamul garumun yanına çekirgelerin toplandığını ve uyuyakaldıklarını söylerler, tıpkı tahtakurularının keçi kanına toplanması gibi. Sivrisineklere, tahtakurularına, karıncalara, pirelere, çekirgelere, bitlere, hamamböceklerine ve tırtıllara karşı tabiat kanunlarına uygun ve daha kesin olan çare ise, kendi cinslerinden olanların yakıldığı ateşin dumanıyla defedilmeleridir. Sirke ve ada soğanı gibi keskin olan her şey ve bilhassa staphisagria dedikleri yabani hezaren çiçeği (Staphis agria) bunların hepsini uzaklaştırır, kaçırır, telef eder, öyle ki başa bağlanan bir iplik, şayet tohumunun zeytinyağında eritilmesiyle ıslatılmışsa, bütün bitleri ya kovar ya da öldürür, sirke tortusu da dediğim üzere bu hususta az iş görmez. Nitekim yatak odasının ortasına asılan sirkeli bir süngerin sivrisinekleri engellediğini söylerler, zira kokudan ürkerler, yatağa konan çiçek açmış kenevirin de onları defettiği söylenir, keza odanın önüne asılan at kılının da öyle, şayet bu doğruysa gözbağcılık kabilinden sayılabilir.

Pelin otunun kumaşları güvelerden korumada gayet tesirli olduğu muhakkaktır, sedir damlası, turunç yahut Medya elması yaprağı, sabin ardıcı, sümbül (nardus) ve acılığıyla birlikte keskin bir koku barındıran her nesne de bu işi görür.

Sirke, tuz konulup bozulmayacak kadar ekşi bir su ilave edilerek yapılır, filiquastrum saklandığında büyük bir kazanç sağlayarak karabiberle tecrübe etmişliğim vardır.

Ateşle de yapılır, kaynadıktan sonra, içine sirke karıştırılmış olarak Güneş'e bırakılırsa bütünüyle kolayca sirkeleşir.

Bir diğer pek âlâ usul şudur, böğürtlenler kızarmaya başladığında, kırlarda yetişen böğürtlen meyveleri ve dutlar henüz ham iken kurutulup ezilir, keskin sirkeye batırılarak tekerlekler halinde şekillendirilir.

Bunlar kurutulduğunda şarabı derhal sirkeye çevirir, bunun sebebi, ateşin ve Güneş'in yağlı nemi buharlaştırıp yok etmesidir, cevher latif olduğundan sirkeleşir, şayet kesif olsaydı tuzluluğa, ardından acılığa dönerdi, oysa bu terkip, içinde hapsolmuş hararet barındıran bilkuvve bir asittir ve yağ namına ne varsa buharlaştırır.

Fakat zıt bir usulle şarabın sirkeleşmesini engellemek istersen, kabın kapağına domuz yağı asarsın, yağlılığı ve tuzluluğuyla sirkenin doğmasına yol açan ayrışmayı ve incelmeyi meneder.

Aynı usulle fakat başka bir sebeple, şaraptan ve kaptan küf kokusunu defederler, tulumun kapağından muşmulalar asılır, dörde bölünmüş ve ipe dizilmiş bu muşmulalar bir ay boyunca şarabın içine sarkıtılır, her ne kadar dediğim neticenin hasıl olduğunu ısrarla iddia etseler de, bu husus benim arzu ettiğim derecede vuzuha kavuşmuş değildir.

Daha emin ve kesin bir akıl yürütmeyle keşfedilen şudur ki, içi ve dışı ziftlenmiş ve mühürlenmiş bir kaba şıra konulup kabın kendisi bir nehirde bir ay boyunca batırılırsa, başlangıçta öyle olduğu takdirde bütün yıl tatlı kalacaktır, zira ziftin sıcaklığı şarabı sonradan muhafaza eder, suyun soğukluğu ise mayalanıp kaynamasını engeller, bu sayede tatlı kısımlar buharlaşmaz, nitekim şıra hararet vasıtasıyla şaraba dönüşür, böylelikle hem şıra hem tatlı hem de bulanık kalır.

Lakin kapların nasıl ziftlendiğini öğretmek icap eder, erimiş zift tulumlara dökülür ve her yana yapışacak surette çalkalanır, ardından bir libre İllirya süseni (iris), bir buçuk ons safran ve öd ağacı, ikişer pondo, yani libre zufa otu ve sümbül ilave edilir, zira pondo ile libre aynı şeydir, bu sebeple zift soğuyup donmadan evvel zifte yapışmaları için eklenmelidir, fakat yanmamaları için henüz kaynar haldeyken değil. Bu miktardaki ıtıriyat on amfora alan bir kaba konmalıdır, bir amfora bizim ölçülerimizle otuz altı birim ihtiva eder ve sekiz amfora bizim üç brenta'mıza tastamam denktir.

Bir amfora, ağırlıkça seksen dört libre şarap alır, ziftleme her yıl yahut en azından iki yılda bir yapılmalıdır. Zira ziftlenmiş kaplara konan şaraplar, şayet kuvvetli değillerse ekşiyip bozulur (vappa), bu sebeple bizim memleketlerimizde kaplar ziftlenmez. Lakin şaraplar büsbütün bozulmadan evvel bulandıklarında, daha önce pek çok çare zikretmiş olsam da, şu usulden medet umulmalıdır. Şarap kırmızı ise sarısıyla birlikte iki yahut daha fazla yumurta, beyaz ise yalnızca akından, toz haline getirilmiş nehir taşlarından üç kısım, gayet ince ufalanmış tuzdan iki kısım karıştırılır, üç gün boyunca her gün beş kez veya daha sık çalkalanır, ancak evvelemirde şarabın temiz bir kaba aktarılması iktiza eder, şayet bir ümit kalmışsa bu terkip şifadır. Tuz miktarınca bal eklenirse daha da iyi netice verir, zira bu üçü, bal, yumurta ve tuz bütün sıvıları arındırır, taş ise tortuyu dibe çekmede fevkalade faydalıdır. Ekşi kirazlar da içine atıldığında, kesin bir tecrübeyle sabittir ki, kaynamaya zorlayarak şarabı berraklaştırır.

Bütün bir yıl boyunca taze incirleri şarap içinde şu usulle muhafaza edersin.

Sudan ve çiyden uzak olarak toplanan incirleri, birbirlerine temas etmeyecek surette yeni bir çömlek kaba yerleştir, lakin kap dört köşe olmalı, üzerine dikkatlice örtülen kapağıyla sıkıca kapatılmalı ve içinde kalan hava sebebiyle yüzecek şekilde şarabın içine bırakılmalıdır, zira şarap bozulmadan kaldığı müddetçe incirler de muhafaza olunacaktır. Aşikârdır ki kabın ince olması gerekir, ta ki şarabın ince olan kuvveti incirleri koruyabilsin, nitekim şarabın rutubeti sayesinde kurumaları önlenir, aynı şekilde çürümeye maruz kalmadığından çürümelerine mani olur, nitekim söylediğim gibi şarabın bozulmamış olduğunu varsayıyoruz. Nar ve ayvalar ile bu türden pek çok meyve ise alçı yahut tebeşir sürülerek muhafaza edilir, nitekim soğuk bir yerde saklandıklarında, soğukluk ve kuruluk sayesinde bozulmadan kalırlar. Başkaları ise bunları büsbütün kemale ermeden evvel, ağaca bağlı haldeyken kilden kapların içine koyarlar, öyle ki kaplar ağaçtan asılı dursun, hava girmesin diye kabın ağzını ağacın dalıyla birlikte dikkatlice bağlarlar ve bu halde bırakırlar.

Şayet narlar kendiliğinden yarılıyorsa, yakınına dikilen ada soğanı buna mani olur, aynı soğan bütün tohumları kemirgen hayvanlardan da korur, zira hayvanlar onun keskin kokusundan kaçarlar.

Kaya koruğu (sempervivum) suyu da, ekmek istediğin tohumlar içine batırılırsa onları bozulmaktan korur, nitekim pek soğuk bir ot olduğundan, küçük hayvanlar ve kuşlar onun kokusundan zararlı imişçesine kaçarlar.

Erkenci meyveler elde etmek için ise, sık sık ılık suyla sula, Güneş'e maruz bırak, güvercin ve at gübresiyle besle, faydasız dalları azar azar ve lüzumsuz olan her şeyi buda.

Şayet geç meyve arzu edersen, aksine hareket edeceksin, gölgede ve çok yaprakla örtülü halde bırakacaksın, henüz teşekkül etmiş meyveleri olgunlaşmadan evvel dallarıyla birlikte keseceksin, zira yeniden çiçek açacak ve başka meyveler verecektir, bunları kışın olgunluğa eriştirmek için ağaçtan sarkacak kilden kapların içine alacaksın. Şayet meyveler ağaçta çürür yahut kurtlanırsa, bu aşırı rutubetten ileri gelir, bu yüzden ağacı tıpkı damar açma (venaesectio) ameliyesi gibi dipten del, zira fazla rutubet ne varsa dışarı fışkıracaktır, yahut oraya kızgın bir çivi çak, zira bu çare dağlama yerine geçer.

Meyvelerin renklerini değiştirmek murat edilirse, ağaca o renkte meyve veren bir dal aşıla, nitekim ağaçkavunu dut ağacına aşılandığında, dutlar kırmızı ise kırmızı ağaçkavunları hasıl olur. Kırmızı güllerin hemen altına dikilen şeftalilerin kırmızımtırak olduğuna inananlar vardır, sanki ağaçlar bir tür muhayyile ile harekete geçermiş gibi, nitekim dişi hurma ağacının erkeğin aşkıyla tükenip eridiği malumdur.

Ayva ağacı ve yaban inciri aşılanan her tür ağacı kabul eder, zira tabiatları pek cömerttir. Zeytin de bazen asmaya aşılanır, vaktiyle Marius Maximus nezdinde Varro tarafından görülmüştür ve buna Eleostaphylon denir, meyvesi zeytin gibi olup asma tadıyla karışık bir lezzet verir, lakin yukarıda söylediğim usulle aşılanır, zira kiraz ağacına asmanın aşılanabileceği gibi, bu daha narin bir yoldur.

Söğüt, şeftali, çam ve çekirdekli diğer ağaçlara aşılanan ağaçların çekirdeksiz meyve vermesi usulü bana bugüne değin henüz malum olmamıştır, başkaları ise, ortadan ikiye ayrılıp özü dikkatlice çıkarıldıktan sonra yeniden birleştirilen asma dallarını dikerek çekirdeksiz üzüm hasıl olduğunu söylerler, çubuk dikilerek çoğaltılan diğer ağaçlarda da aynı usulün geçerli olduğunu teyit ederler. Kimileri çekirdeği kendiliğinden açıldıktan sonra kabuğundan soyup yüne sararak tekrar toprağa gömerler. Lakin en faydalı aşılar şunlardır, badem ağacına incir, mersin ağacına asma aşılanması, birincisinden hoş lezzetli çekirdeği olan incir husule gelir, diğerinden ise üzümün lezzetine mersinin hoş kokusu eklenir.

Şayet farklı üzümlerin çubukları ortadan yarılıp özleri muhafaza edilerek birlikte dikilirse, aynı ağaçtan ve aynı dallardan muhtelif renklerde üzümler bitecektir, bilhassa bu hal üzümlerde görülür, nitekim beyaz, siyah ve yeşil üzümler bundan ileri gelir. Bitkilerin meyveleri yalnızca yabancı bir aşıyla değişmekle kalmaz, gövde kesilip aynı ağacın dalları oraya aşılanırsa, ilk meyvelerden büsbütün farklı meyveler doğacaktır.

Bunca elma ve armut cinsi böyle türemiştir, zira her ağaç aşılanmakla yumuşar ve ehlileşir, nitekim yabanıl olanlar ehlilerden daha serttir, bu yüzden kabukları daha pürüzlü, yaprakları ve meyveleri daha sıktır, lakin daha küçük ve daha az tatlıdır, çiçekleri dahi daha küçük ve narindir fakat daha kokuludur, nebatın kendisi ise büsbütün daha küçük ve şayet o cinstense diken çıkarmaya daha hazırdır.

Gülün neden dikenli olduğu sorulabilir, sebebi şudur ki kokulu olması, kokusunun daha kalıcı ve daha ziyade ferahlık vermesi için hiç ısıtmaması gerekirdi, zira soğuk kokular ruhu daha çok tazeler, çünkü dimağ durmaksızın hareket sebebiyle hararetle yıpranır, çiçek narin bir cevherden ve buhardan ibaret olduğuna göre, topraksı olanla birleşmesi icap ederdi, binaenaleyh gül çiçeği topraksı, sıcak ve narin bir cevhere sahiptir, aksi halde kokulu olamazdı. Lakin mademki buhar böyledir, bütün nebatın da öyle ve daha kesif cüzlerden ibaret olması gerekirdi, ta ki narin kısım ayrılıp çiçek teşekkül edebilsin. Lakin bütün nebat topraksı ve kuru olduğundan, ya topraksı cüz tutulup kısa sürede kuruyacaktı.

Yahut dışarı atılması icap etseydi yapraklara karışabilirdi, bu da yaprakları sertleştirir ve aşırı kuruluktan ötürü çabucak dökülmelerine yol açardı, geriye nihayet en son ve en münasip çare kalır, yani çiçeğin posası kabilinden olan bu kuru ve yanmış maddenin ayrı bir yere atılmasıdır. Sert kabuktan da ancak diken şeklinde fışkırabileceğinden diken hasıl olmuştur, bu diken ne kadar sık ve küçükse, gülün o kadar kokulu, narin ve sıcak olduğuna delalet eder, bundan ötürü arındırmaya daha elverişlidir, lakin kokusu pek kalıcı değildir, yaban gülü böyledir, çiçeği ekseriya beş yapraktan mürekkeptir. Dikenleri keskin ve küçük olup sıkça yaprakları dahi örter, öyle ki her yan dikenle kaplı olduğundan dokunmak tehlikesiz değildir, ehli güller ise kesif ve dolgun yapraklı çiçeklere sahiptir, bundan dolayı yapraklarının çokluğu sebebiyle daha kokulu görünürler, dikeni ise daha kalın, daha seyrek ve daha az keskindir, nitekim çiçeğin kendisi dolgun cevheri sebebiyle şekerle reçel yapmaya ve gül suyuna daha uygundur.

Gövdenin kesilmesi o kadar mühimdir ki, meşe kökünden kesildiğinde bazen kurur, bazen de pek nadir olsa da katırtırnağına dönüşür. Lakin ekseriyetle titrek meşe denen başka bir meşe cinsine tefessüh eder. Kimi tohumların da eskidikçe soysuzlaştığı rivayet edilir, lahana tohumunun turpa dönüşmesi gibi, lakin bazen soysuzlaştıkları kesindir, nitekim buğday nemli ve soğuk bir yere ekilirse üçüncü yılda çavdara döner, yukarıda deliceden bahsetmiştik. Lakin tefessüh edenler güçbela eski haline döner, yalnızca başkalaşanlar ise geri dönebilir.

Pırasa ve kereviz gibi iri mahsuller elde etmek için, kesin bir tecrübeyle sabit olduğu üzere, aynı cinsten pek çok tohumu içi oyulmuş keçi gübresine koyup dikmeli ve neticeye hayran kalmalısın, zira körpe filizler birbirine sıkışarak öyle büyürler ki, adeta tek bir bitkinin yerini tutarlar.

Aynı usulle marul, roka, kereviz, fesleğen ve pırasa tohumunu aynı gübreye birlikte dikersen, pırasa, marul, roka, kereviz ve fesleğenin tat ve kokusunu bir arada taşıyan bir nebat hasıl olur. Şayet bitkilerin meyvelerine veya sebzelerine renk, koku, tat, panzehir (theriaca) yahut müshil kuvveti katmak istersen, tohumu ekmeden evvel üç gün boyunca böyle bir maddede bekletmelisin, nitekim tatlılık için kaynatılmış şırada, hoş koku için ıtırda, müshil tesiri için yabani hıyar suyunda, zehirlere karşı tiryaka yatırılır, kökünden ayrılmış ve bu kabilden şeylerle beslenmiş fidanlarda bu kuvvet daha tesirli olur, çelikleri dikerken özü çıkarıp yerine bu maddeleri koyduğun ve dikmeden önce de çelikleri bu sıvılarda üç gün bıraktığın vakit ameliye daha kuvvetli ve daha mükemmel netice verir.

Yakılmış çalı çırpının üzerine yağmur yağdığında yahut yağmur yağmadığı takdirde yanmış çalıların kalıntıları üzerine su serptiğinde mantar elde edersin. Başka bir usulle, kara kavağı kesip parçala, bu parçaların üzerine ve gövdenin yanına mayalı su dök. Zira bu suretle hasıl olan mantarların zararlı olması pek nadirdir. Ancak yarık yarık ve kabarcıklı olan, parmak dokunuşuyla kolayca dağılan, nemden kızarmış halde biten ve süte konduğunda sinekleri helak eden mantarlar öldürücüdür. Böylece tecrübe, tatbikatla birleşmiş olur.

Dikenli yaz nebatının meyvesi olan kenger (carduus) daha emniyetle yenir, bu nebat kadimlerce de bilinirdi, bu pek soylu cinsi diğer pek çoğu takip eder ve öyle görünür ki bütün bir sene bunlar arasında taksim edilmiştir.

Zira yazın sonunda ve sonbaharda yaban kengerleri yahut daha ziyade İspanya kengerleri yetişir, bunlar daha küçüktür lakin lezzetçe daha hoştur, bundan sonra kışın başlangıcında ve bütün kış boyunca ak, çalımsı, burukça, dikenlerle örtülü kenger nebatı yenir, bunun yalnızca yaprakları değil, gövdesinin alt kısmı ile kökünün adeta soğansı olan üst kısmı da çiğnenir.

İlkbahar başlarken ve yaza kadar yeniden yabani kengerlerin ne tüyünden ötürü yaprakları ne de sertliğinden ötürü kökü, bilakis gövdenin alt ve kökün üst odundu kısmı yenir. Zira hemen bütün acı nebatlarda, odunsu kısmın suyun bolluğuyla yapraklara fışkırdığı yer yumuşak ve daha az acıdır, lezzetin letafetini muhafaza eder, damağa nahoş gelen vasfını kaybeder. Bütün bunlar tuz, sirke, zeytinyağı ve karabiber ile yalnızca lezzetle değil, sıhhatle de yenir.

Zira tuz hazmettirir ve tadı hoş kılar, karabiber bunlara ilaveten kokuyu güzelleştirir, sirke diğerlerinin hararetini kırar, zeytinyağı da kuruluğu bertaraf eder, bundan gayrı tat letafetine de az yardım etmez. Beşinci dikenli cins, tıbbi istimali olup gıdaya yaramayan şevketibostandır (scolymos).

Zira dikenli nebatların her cinsi mideye fevkalade faydalı olup böbrekleri temizler ve zehirlere mukavemet eder, kökü tabii olarak çatallanmış olan bu kenger cinsi ise veba marazlarını mucizevi bir surette iyileştirir. Hindistan’dan cerium namıyla altıncı bir cins getirilir, düz ve beyaz sürgünleriyle balmumu mumlarını andırır. Lakin büyüklüğü lahana kadardır, fındığı aşmayan meyvesi gayet hoştur, kırmızı ve tanelerle doludur.

Orada Pitahaya da bulunur, meyvesi patlıcan gibidir fakat azametli büyüklüktedir, öyle ki karpuz denen meyveleri aşar, iyi gıdadır, tatlı bir lezzeti vardır. Yine sekizinci cins Pinea’dır, meyvesi çam ağacının kozalağına fevkalade benzer, kokusu pek latiftir, eti ayvadan daha lezizdir.

Dikenli nebatların en asil cinslerinin sonuncusu Hindistan’dan gelen ve Tuna tesmiye olunan nebattır, bunun meyvesi hiçbir tehlike olmaksızın idrarla birlikte bol miktarda kan söktürür, buna mukabil mideye sağladığı fayda da az değildir. Zeytinlerin lezzeti bütün bunlardan pek az farklıdır, lakin marifet buna ne ekleyeceğini bulmuştur, tahta oyuğuna konan zeytinleri tahta tokmaklarla döverler, çekirdeklerini çıkarırlar ve başka türlü yemezler. Şaşılacak şeydir ki zeytinler zeytinyağı ile çok daha iyi hale gelir, bu da fevkalade kuruluğun bariz bir delilidir, zeytin cinsleri arasında en iyisi ve en büyüğü İspanyol su zeytinleridir (colymbades).

Zira dallarıyla toplanırlar, suda yıkanırlar, bir gün boyunca kurutulurlar, ardından tabanına tuz serpilip üzerine yukarıda tarif ettiğimiz salamura dökülerek muhafaza edilirler.

Daha sulu meyveler, ezcümle nar, armut ve üzüm, şayet uzun süren açık bir havanın ardından toplanırsa ve şayet üzüm iseler çürük tanelerinden ayıklanıp sapları kaynar zifte yahut bu yoksa şaraba daldırılır, ardından Güneş’te iki gün kurutulur ve birbirine temas etmeyecek surette samanların arasına yerleştirilirse en iyi şekilde saklanırlar, zira başka yerde gösterildiği üzere her çürüme sulu nemden neşet ettiğinden, bu nem tüketildiğinde meyvenin bozulmaması iktiza eder, nem ise en ziyade girdiği kısımdan, yani saptan tüketilir.

Fakat hıyarlar başka bir marifetle saklanır, zira tatlı şarabın tortusuna konup fıçının ağzı kapatıldığında, tortu bozulmadığı müddetçe bozulmadan kalırlar.

Sebzelerden neşet eden diğer kalabalık, ezcümle şalgam, deniz rezenesi ve tere, tecrübe ettiğim üzere yalnızca sirke ile saklanır, lakin hepsine münasip miktarda rezene ilave edilir.

Kabaklar, kavun kabukları ve turunçgiller, ağaçkavunu eti, bütün ceviz ve limon gibi diğerleri ise daha iyi tatlı yapılır (condiuntur). Bütün olarak tatlı yapılanlar, ezcümle şalgam, ceviz ve limonlar ekseriyetle tam olgunlaşmadan koparılır. Devamlı değiştirilmesi icap eden suda uzun müddet ıslatılırlar, yumuşayana kadar pişirilirler ve gölgede kurutulurlar, akabinde üzerlerine ateşte durultulmuş bal yahut şeker dökülür.

Yedi gün sonra süzülen sıvı kaynatılıp tekrar üzerine dökülür ve bu muamele üç yahut dört defa tekrarlanır. Böylece fevkalade tatlı ve berrak hale gelirler, nitekim sulu bir nem kalırsa küfleneceklerini daha evvel söylemiştim. Bal, şeker ve diğer sular ise yumurta akı ve su ile köpüğü alınıp kaynatılarak arındırılır. Damla pıhtılaştığında ise pişmiş denir ve öyledir. Yaz mevsiminde tam pişmemiş etler de suyu iyice sıkıldıktan sonra havadar bir yerde bir saat boyunca gölgede kurutulur. Ardından beyaz sirke ve tuz serpilip serince bir yerde çömleğe yerleştirilir ve her gün altüst edilir. Bu terbiye on gün kifayet eder. Başka bir usulle, et bu şekilde pişirilip kurutulduktan sonra üzerine tuz ve dövülmüş ardıç tohumu serpilir, beyaz sirke dolu bir çömleğe konup serin bir yere daldırılır ve her gün altüst edilir, tadının ve kokusunun letafetine hayran kalırsın.

Yumuşak olan şeyler saklanmak istendiğinde pişirilmez, balıklar müstesnadır, zira bunlar yağda hafifçe kızartılır ve defne yahut mersin yaprakları arasında tuz serpilerek saklanır. Defne yaprakları yalnızca balıkları korumakla kalmaz, bozulmuş suyu da ıslah eder, zararsız ve güzel kokulu kılar ve zehirlere karşı hazır bir imdattır, kireç ve kaynatma da suyu ıslah eder, lakin defne yaprağından daha iyisi yoktur. Su ise en ziyade sudan bozulan şeylerden kirlenir, buğday ve bilhassa insan cesetleri böyledir, zira bunlar günden güne sudan bozuluyorsa, suyu da şiddetle bozmaları zaruridir.

Şayet kaplara konmuş su yahut şarap sıcak ise, bu kaplar içinde bir libre güherçile eritilmiş başka bir suya daldırılıp durmaksızın çalkalanmalıdır. Zira dıştaki su soğur, çünkü adeta bir ateş sebebiyle buharlar çıkar, lakin ateşten olduğu gibi başkaları hasıl olmaz. Fakat buz ve kar ile soğutulan sular daha iyidir. Bunlar yaz sonuna kadar büyük, temiz, soğuktan sertleşmiş parçalar halinde, samanlar ve mermer taşlar arasında uzun müddet saklanır, şarap kilerlerinde kuzey rüzgarına açık kristaller halinde tutulur. Bazı dağların mağaralarında da pek kolay muhafaza edilirler.

Lakin saklanması hedeflenen köklere ve diğer sert şeylere geleyim, bunların sirkeye batırılmadan evvel hafifçe pişirilmesi, sonra kurutulması iktiza eder.

Zira sirkeyi daha iyi çekerler ve daha yumuşak olurlar, bu sebeple şalgamda, marul ve sığırdili kökünde olduğu gibi daha körpe olanları seçeriz. İnsan mahareti benzer bir incelikle gözleri şenlendiren sanatlara da el atar. Nitekim dostumuz kitapçı Nicolaus Landrianus, deriyi öyle işlemiştir ki suretler Kıbrıs bakırından dökülmüş gibi görünür.

Deri, tıpkı ekmek hamuru gibi ılıkken ıslandığında, ahşaptan imal edilmiş ilk kalıplara (proplasma) özenle bastırılır, boşluğun kusursuzca dolması için balmumu eklenir, üzerine kâğıt kaplanarak levhalar arasında cendere ile sıkıştırılır ve kabartılan kısım kendine has renklerle boyanır. Buradan muhteşem sahne tezyinatı, gök gürültüleri, yağmurlar, karlar peydah olur, bunlar körüklerin ardışık hareketiyle savrulan pamuk tohumu lifleriyle vücut bulur. Diğer yandan Güneşler, yıldızlar, yapay gökyüzündeki Aylar yükselir, bunları hem pek muhterem hem de gayet parlak bir zat olan, her türlü ilimde ve soylu sanatta fevkalade mütebahhir Nicolaus Siccus, senin emrinle, İspanya Prensi ve Kayserimizin oğlu Philippus'un huzurunda telif ettiği, sahneye koyduğu ve donattığı o komedyada canlandırmıştır.

Berrak bir gökte parıldayan, kara bulutlarla gizlenen, beyaz bulutlarla donuklaşan Güneş'e ve yıldızlara, bunların gök cismiyle ve temsil edilen oyunun akışıyla uyumlu hareketine kim hayran kalmaz, orada safirler, krizolitler ve hakiki piroplar, camın kendi rengindeki onikiyüzlü ve yirmiyüzlü cisimlerin içine gizlenmiş ışıklar marifetiyle taklit edilmekteydi.

Uydururken uydurmuş gibi görünmesin diye elmaslar ve zümrütler eksik bırakılmıştı. Sahne gök gürültüleri neşretti, artık bizzat Jüpiter yahut Neptün daha ne yapabilir, zira gemilerin adeta denizdeymişçesine sürüklendiğini ve çalkalandığını da görmekteydin. Bu ihtimam hiçbir şeyi denenmemiş bırakmadı. Nitekim tuzaklar, oltalar, ağlar, yaylar, köpekler ve atmacalar da buradan gelir.

Hileler kâfi gelmez, eğer pusu kurulmazsa, kurtboğan (aconitum), sütleğen (tithymalus) ve düğün çiçeğinin (ranunculus) her nevisi böğürtlenle karıştırılır, ayırt etmeksizin bütün kuşları, kara hayvanlarını ve balıkları öldürürler. Kargaotu (nux vomica) tohumu köpekleri derhal katleder, kuşların yemine karıştırılırsa onları serseme çevirir. Bir vakitler ezilmiş kargaotunu etlerin arasına karıştırdığımda kargaları elimle yakaladığımı hatırlarım.

Küçük kuşlar, baldıran suyu katılmış şarap tortusunda, yahut damıtılmış alkolde (aqua ardens), yahut sadece sert bir şarabın tortusunda veya yaşlı bir öküzün ödüyle kaynatılmış akçöpleme suyunda bekletilmiş daneleri yerlerse sersemlerler. Sürü halinde gezenler ise sürü halinde avlanır, keklikler gibi, bunlardan ziyade kazlar, hepsinden çok da ördekler. Zira kendi cinslerinden evcilleştirilmiş olanları, kanatları kesilerek, etrafı çitle çevrili suların kıyısında bol, lezzetli ve cezbedici yemlerle beslemek icap eder. Ördekler için diğerlerinin yanı sıra suda pişirilmiş akdarı en uygunudur.

Geceleyin evcil olanlar ötüşürken, yabaniler yeme doğru iner, zira bütün hayvanlar yem, çiftleşme, kavga ve korku seslerinden ibaret dört seste ortak bir anlayışa sahiptir ve birbirlerini anlarlar. Böylece örtücü ağlar tabir edilen ağlar gerildiğinde, kazıklara sarılı halde durduklarından kapanırlar, öyle ki bir hamlede bin ördeğin yakalandığı dahi rivayet edilir. Hayret verici görünse de, bundan daha verimli bir avcılığın olmadığı kesindir, evcillerin arasından ise renkçe yabanilere en çok benzeyenler seçilir.

Balıklar da yemle tutulur, bu sebeple yemin dört vasfı haiz olması gerekir, ilki kokulu olmasıdır, çünkü onları uzaktan cezbeder, anason, yabani havuç suyu ve hepsinden evla olan kimyon bu kabildendir.

İkincisi, yiyenleri davet etsin ve aldatsın diye hoş bir lezzete sahip olmasıdır, bilhassa domuz kanı, özellikle keçi peyniri, en başta buğday ekmeği, kelebekler ve aralarındaki sarımtırak olanlar böyledir. Üçüncüsü, zehrin kuvvetini çabucak oraya taşısın diye başa darbe vurucu olmalıdır, damıtılmış alkol ve şarap tortusu gibi.

Nihayet sersemletici bir zehir olmalıdır, nergis çiçeği bu cinstendir, her ay açtığı için ona calendula derler. Zira sarı çiçekleri olan bu ot parçalara ayrıldığında, koca balıkları dahi bir saat zarfında sersemletir.

Bir nehir kolunda ıslandığı vakit, küçükler bir yana, iki yüz iri ölü balığı birkaç gün içinde suyun yüzeyine vurduran ve beni hayrete düşüren keten tohumu vardır. Suyu kireçten arındırsa da balıkları öldüren kireç vardır. Her türlü sütleğen suyu, kargaotu ve methel yahut uyutucu denilen bitki de böyledir.

Lakin Şark'tan getirilen ve kokoloz tabir edilen o yemişten daha üstünü yoktur, defne tanesine pek benzeyen, lakin daha ufak ve daha yuvarlak siyah bir tanedir. Balık tutmak için tecrübe ettiğimiz terkibimiz şöyledir, Şark tanelerinden bir ons'un dörtte biri, kimyon ve damıtılmış alkolün her birinden bir ons'un altıda biri, bir ons peynir, üç ons un, bunlar havanda dövülerek hap haline getirilir. Kimi maddeler yalnızca cezbetmekle kalmaz, kimileri de uzaklaştırır, nitekim kabak yaprağının suyu ile bir kimse yaz ortasında katırların veya atların kıllarını ıslatırsa, pek şayanıhayret bir hadisedir ki sineklerin eziyetinden kurtulurlar, bu usul bana da defalarca fayda sağlamıştır, fakat artık ruhun derununa yönelmek çok daha faydalıdır.

KİTAP XIIII Ruh ve Akıl Üzerine

Şimdi mevzubahis olan insan ruhunun (animus) bilhassa kudretlerine girişmek isteyen kimse için yeni bir beyan tarzı iktiza eder, nitekim filozofun haklı olarak belirttiği üzere, ruh her şey gibi görünmektedir. Hissedilenler duyular sebebiyle, akledilenler ise akıl sebebiyle böyledir. Yine de ölümsüzlük üzerine yazılan kitapta ve tarafımızdan kaleme alınmış diğer eserlerde bunlara dair pek çok şeyin söylendiğini hatırlarım.

Zihnin (mens) iki kısmı vardır, birincisi birbiriyle irtibatlı olan ve akıl, hafıza ile muhayyile olmak üzere üçe ayrılan kısım, ikincisi ise ayrılabilen ve akıl (intellectus) ile irade olmak üzere ikiye ayrılan kısımdır. Bunların haricinde, hissedilen şeyleri yalnızca kendi mahiyetleri altında değil, birbiriyle mukayese ederek de idrak eden altıncı bir meleke nevi mevcuttur.

İştaha iki türlü olduğundan, biri duyusuz, diğeri duyulu olmak üzere, merhamet, zalimlik, öfke, hilm, cüret, korku, sadakat, hıyanet, haya, hayasızlık, nefret, sevgi, sevinç, keder, şehvet, iffet, rehavet, hamaratlık, taşkınlık ve itidal gibi bizzat tesirler (affectus) iradede ve ruhun hissi cüzünde yerleşiktir. Binaenaleyh evvelemirde akıl ve irade üzerine konuşmak gerekecektir.

Akıl, bizzat akledilen şeyin kendisidir, nitekim atı aklettiğinde aklım atın suretidir. Dolayısıyla umumi bir surettir ve adeta ilk madde (prima materia) gibidir. Lakin irade, dışarıya yöneldiğinde hasıl olur, bu sebeple hem nesneden sonradır, hem de o vakit nesnenin bizzat kendisi değil, onun benzeridir. Şu halde bilhassa iki cihetten farklılık gösterirler, evvela, aklın bizzat akledilen nesnenin kendisi olması, iradenin ise sadece ona benzemesidir. İkincisi, aklın nesnenin akledildiği aynı anda tecelli etmesi, iradenin ise daha sonra gelmesidir.

Lakin göz için ışık ve karanlık ne ise, irade için nefret ve sevgi, akıl için ise yanlış ve doğru odur.

Fakat neden doğru hem yanlışlardan hem doğrulardan neşet eder de, yanlış hiçbir vakit doğrulardan çıkmaz? Bu durum şundan ileri gelir, yanlısın içinde hakikate dair bir cüz bulunabilir, nitekim insanın eşek olduğu önermesinde, onun hissettiği hakikati saklıdır, lakin doğru saf olduğundan, içinde hiçbir yanlış barındıramaz. Şu halde bütünden parçaya yapılan istidlal en kusursuz olanı olduğuna göre, yanlıştan doğru çıkabilir, fakat doğrudan asla yanlış çıkmaz.

Demek ki doğrudan hiçbir vakit yanlış neşet etmez, bilakis yanlışın içinde ihtiva edilen o doğru cüzün idrak edilmesinden hâsıl olur. Akıl ise hakikatin kavranmasıyla üç sebepten ötürü azımsanmayacak bir lezzet duyar, birincisi, bizde yalnızca bu amelin bize mahsus olması ve sadece tanrılarla müşterek bulunmasıdır, zira diğer bütün haller bir nevi canavarla yahut bütünüyle veya ekserisiyle müşterektir.

İkincisi, bu vazifenin daha asil bir meziyet olmasıdır, nitekim amelin kendisi faziletin kemalidir. Üçüncüsü, hakikatin akledilmesinden ve ilminden neşet eden fayda sebebiyledir. Yanlış ise zatı itibarıyla daima nefret vericidir, lakin kimi zaman şehveti tatmin etmeye yaradığı için hoşa gider.

Bununla beraber, ustalıkla tertip edilmiş masallardan keyif alırız, zira hakikate benzer görünürler ve hayranlık uyandıran şeyler ihtiva ederler.

Bu sebeple çocuklar yaşlılardan, ahmaklar ise hekimlerden daha çok zevk alır, zira çocuklar ve ahmaklar bunlarda hakikatin daha ziyade bulunduğunu zannederler. Hatta işitilen şeyler okunanlardan daha tatlıdır, okunanlar arasında da yabancı dilde kaleme alınmış olanlar ve daha nadir bulunan kitaplar daha makbuldür.

Bütün bunlardaki sebep tektir, yani nadirliktir, zira nadir kitaplarda nadir şeyler bulunur, daha az kimsece malumdur, güç anlaşılanlar daha nadirdir, çünkü işitilenleri daha az kişi bilir, yalnızca bize anlatılanlar ise en nadir olanıdır. Bundan ötürü insan için hem mühim hem de gizli meseleler üzerine musahabelerden daha lezzetli hiçbir şey yoktur.

Zira herkesçe bilinen şeyler, ne kadar kıymetli olsalar da kıymetten düşer, bu sebeple kâhinler ayinlerinin kapalı bir şekilde nakledilmesini istemişlerdir ve cehaletin kimi karanlıklarıyla gölgelenmeselerdi bunlar bir hiç hükmünde olurdu.

Lakin yazılanların anlaşılmasına müsaade etmeyen kapalılık, cehaletin yahut ölçülü bir bilgeliğin delilidir. Bilgenin vazifesi ise, evvela güzel şüpheleri, ardından kabilse faydalı olanları ortaya koymak, akabinde çözümü ve illeti talim etmek, illetin izahında ise hiçbir saçmalığa yer vermemektir, bu hususta en çok Platoncular hataya düşer. Tefekkürün bizzat kendisi ise ruhu ferahlatır ve gençliği uzatır.

Zira ancak tefekkür ettiğimiz müddetçe yaşarız. Hakiki hayat, ebedi alemde tanrılara layık olan yegane hayattır, bu hal bizde yalnızca bu şekilde mevcuttur.

Sevinç haricindeki diğer bütün hisler bedenin kendisini ve onunla birlikte hayatın nizamını da tahvil eder, nitekim bu durum şunlardan açıkça anlaşılacaktır. Bütün duyular muhtelif şeylerle lezzetlenir ve kederlenir. Fakat lezzete doğru ruhlar (spiritus) dışarıya taşar, keder sebebiyle ise içeriye sığınır.

Şiddetli hislerde bu süratle vuku bulur, hafif olanlarda ise ağır ağır ve hissedilmez bir biçimde gerçekleşir. Ruh ile beraber bizzat kanın da hareket ettiği aşikârdır.

Dışarı doğru taşındığında ise yayılır, soğur ve eğer kuvvetler sağlamsa güç kazanır. İçe çekildiğinde ise ezilir ve tükenir. Hararet pekişirse sindirim (concoctio) güç bulur, uyku gelir, artık maddeler dağıtılır ve hastalıklar şifa bulur, nitekim bunu aşağıda da etraflıca izah edeceğiz. Hararet içeri çekildiğinde ise uyku kaçar, sindirim bozulur, artık maddeler bedende kalır ve hastalıklar peydah olur.

O halde, şimdi nefsin birkaç duygulanışından (affectus animi) söz edilmelidir ki aynı usulle diğerleri de kavranabilsin. Nitekim korku anında kan, derhal ve toplanarak iç kısımlara doğru sürülür.

Bundan ötürü insanlar titrer, ses kesilir yahut sendeler, beden solar. Eğer bu hal sürer ve pek şiddetli olursa ak saçlılık getirir, kanın içeriye çekilmesiyle insan ya eriyip tükenir yahut uyarılan bir yangı (phlegmone) sebebiyle ölüm tehlikesine düşer, hatta kimileri ansızın helak olmuştur.

Kederde ise hararet birdenbire değil, yavaş yavaş çekilir, bu sebeple bacaklar sendelemez ve insanlar birden ölmez, lakin uykusuz kalırlar, göğüs bölgesinde sindirim olmaz, gençler tıkanıp boğulur, yaşlılar zayıflar, bünye bozukluğu (cacochymia), sarılık ve türlü hastalıklar baş gösterir. Öfke harareti ansızın dışarı döker, lakin öncesinde öylesine kaynar ki daha sıcak ve daha kuru mizaçlarda humma zuhur eder. Şüphesiz bütün beden ısınır, bundan ötürü balgamı bol olanlara yahut keder veya korkudan bünyesi pörsümüş bulunanlara fayda sağlar.

Aşırı neşe saf kanı dışarı taşır, öyle ki zinde bünyelerde hastalıkları iyileştirirken zayıf olanlarda ölüme yol açar, bilhassa korkunun şifasıdır. Lakin ümit kedere zıttır ve eğer korkusuz olursa tabii harareti yavaşça yayar.

Bu sebeple ruhun bütün halleri arasında yalnızca ümit herkes için faydalıdır, sindirim sağlar ve tatlı uykular verir, bundan ötürü bedeni güzel renkli ve semiz kılar, ancak ölçüsüz ümit sevinç taşkınlığına benzer ve uykuyu engeller. Nitekim kanın her şiddetli hareketi uykuyu kaçırır, zira uyku, ruhların ve kanın sükunetidir. Haya ise ümit ve korkudan mürekkeptir, bu sebeple kan onda ikili bir hareketle dalgalanır.

Çocuklara ve bakirelere hastır, yüzlere hoş bir kızıllık yayar, korkuda olduğu gibi hırpalandığında zarar getirmez, bilakis nefrete yol açar.

Nefret de ümitten meydana gelir, lakin korkudan değil kederden doğar.

Haset ise hafif bir nefrettir. O halde nefret ve hasetten ne tür bedensel hallerin doğduğu aşikardır.

Lakin sevgi nefrete zıt olduğundan şüpheli bir sevinçtir, nitekim ümidin zıddı kuşkudur, bilhassa kararsızlıkta korkunun yerini alan sarsılmaz bir ümit kastederim. Kuşku ise küçük bir korkudur, tıpkı cüretin en büyük ümit olması gibi.

Cüret sevinçten ayrılır, çünkü her ikisinde de sarsılmaz bir ümit vardır, lakin cürette varılacak son vasattır, sevinçte ise hoştur.

Bunların aşağıda etraflıca hatırda tutulması gerekir ki hadiseler anlaşılabilsin. Bütün bunlar bedeni öylesine değiştirir ki eğer sevdavi hılt (humor melancholicus) ile birleşirlerse kendinden geçme (ecstasis) ve uyuşukluk meydana getirirler, ağızlarını yaksan yahut iğneler batırsan hiçbir şey hissetmediklerini görürsün, kimileri ölüler gibi boylu boyunca yatar, kimileri de gaipten haber verir ve bunlar tecrübesiz kimselerce büyük mucizelerden sayılır. Oysa Hipokrat şöyle der, Eğer dil birdenbire tutulursa yahut bedenin bir parçası hissizleşip dermansız kalırsa bu sevdavi bir haldir. Lakin Galenos bunun manasını hiç kavrayamamıştır. Bu sebeple eski üstadın sözlerine hayret eder. Ruhun hallerinde bedenin bundan mustarip olması zaruridir, zira bunlar bedensiz meydana gelmez. Akıl (intellectus) ise değişime uğramaz, meğerki akıl yürütme ve muhayyile ile birlikte işlemesi gerekmesin yahut anladığı sırada bütün insan bundan haz almasın, zira aklın kendisi bedenden bütünüyle ayrıdır, akıl bu yazılanlar vasıtasıyla idrak ettiğin şeylerin ta kendisidir, nitekim ben hekimliği ele alırken tıp idim, sayılar hakkında yazarken sayı idim. Öyle ki türlü şeyler yazmış olan herkesin başına geldiği üzere, kendi yazdıklarımı okurken şimdi olduğum kişiden başka biriymişim gibi görünür.

Lakin aradaki zamanda ilkeleri idrak eder ve insan bunu fark etmez, tıpkı zihin tecrid olunduğunda daima hissettiğini fark etmediği gibi. O halde insan uyuduğunda yahut henüz sübyan veya sarhoşken, atıl görünse dahi anlar, lakin bu yetiye sahip olanla müşterek bir amel vuku bulmaz, zira kendine geldiğinde güçlük çekmeden yeniden idrak eder. Bu bakımdan aklın sureti ebedidir, nitekim sen bunları okuyup tefekkür ederken aklımız baki kalır ve mevcuttur, külli şeylerin suretleri ve türleri de sonsuza dek aynıdır.

Bu sebeple bilhassa bilgelerin ruhları ölümsüz görünür, duyuda ise bir başkalaşım olmaz, bu yüzden yok olup gider ve hissedilen şey dahi aynı kalmaz. Bu sebeple aynı minval üzere tahayyül etmeyiz yahut akıl yürütmeyiz, hafıza ise adeta akla daha yakındır. O nizam ile güç bulur, çünkü nizam üzere duran şeyler öylesine kolay zihinde tutulur ki sanki tek bir şeyi ifade ederler. Şeylerin ve kelimelerin hafızası olmak üzere iki türlüdür ve biri diğerine dayanaktır, nitekim yapay hafıza da iki kısımdır, bir vakitler Cicero ve Quintilianus tarafından bulunup aktarılan ve suretlerden meydana gelen şeylerin hafızası ki bununla kelimeler tutulur, bir de hem şeylerin hem de kelimelerin tutulduğu kelimelerin hafızası, bu da isimlerin ilk hecelerinden yahut kelimelerin ve ardından şiirlerin doğduğu başlangıç hecelerinden meydana gelir.

Sayıların birleşmesinden doğan hafıza da aynı cinstendir ve her iki yolun da irticalen yapılan işlere ve oyunlara ne kadar fayda sağladığı şaşılacak şeydir, nitekim böylesine güzel bir icadımızın mükafatını aldık, yani bize pek çok yardımı dokunan hafıza şöhretini elde ettik. Oysa bizde hüküm süren bayağı hafıza bir yana, var olan her şey taşa ve bu icada borçludur. Her iki tür de bilhassa muhayyileden büyük yardım görür. Yapay hafıza, şeylerin ve kelimelerin, muhayyilenin nizamına ve kudretine aktarılmasından başka bir şey değildir, kelimeler ve sayılar hususunda öylesine büyük bir kolaylık sağlar ki onun vasıtasıyla yüz şeyi, o olmaksızın on şeyi sayabileceğinden daha kolay zikredebilirsin. Yine de akıl, ölümlülerin bütün erdemlerinin başıdır ve ölümlü olması hasebiyle insana mahsustur.

Lakin insan akla sahip olduğundan sanatları ve ilimleri işler, sanatlara dahil olmayan birtakım hünerli icatlar da yapar, zira bunlar faydadan yoksundur yahut belirsiz bir türe aittir, her sanat ise muayyen ve faydalı bir türe mensuptur. O halde evvela gereksiz ve faydasız şeylerden bahsetmek gerekir.

KİTAP XV. Belirsiz Türden Yahut Faydasız İncelikler Hakkında.

Bunlar şu kabildendir, mesela bir tahtanın üzerine tam ortadan vurulduğunda, alttaki tahta takozlar yerleştirildiğindeki kadar neden kırılmaz, şüphesiz çünkü darbe alttaki tahtanın tamamına dağılır, bu sebeple her bir cüzde daha küçük kalır, bir parçası diğerini bırakıp aşağı inmeye zorlanmaz ki kırılmanın asıl sebebi budur, aradaki engel ile darbe yumuşar, hava da itici güçten yoksun olduğundan alttaki ikinci tahtaya şiddetle nüfuz edemez ve dolayısıyla onu ayıramaz.

Benzer şekilde, üzerine bir çubuk konulup ateşe maruz bırakılan cam kapların neden çatlamadığı meselesi de böyledir, zira odun ısınmaz ve camın parçalarını dağılmamaya zorlar, oysa kırılma sulu nemin önceden buhara dönüşmesi sebebiyle vuku bulur. Lakin yedi halkalı aletin hiçbir faydası yoktur.

Bir parmak eninde, bir karış boyunda ince bir demir levha üzerinde, uzunlamasına eşit aralıklarla dizilmiş yedi adet yuvarlak, dar delik bulunur, bu deliklere bir dalga yüksekliğinde, dipte hareketli ve üst kısımları kıvrık yedi ince çubuk girer ki parmak büyüklüğünde geçirilmiş halkaları tutsunlar, çubukların kendileri ise kıvrımın altından bir sonraki halka ile zapt edilir.

Aynı sebepten ötürü, ilk halka müstesna bütün halkalar öndeki halka tarafından tutulur ki öndeki çubuğun dışına serbestçe fırlamasınlar, hepsi demirdendir, suretini kenara tastamam resmettiğimiz demir mekik de alttaki levhanın büyüklüğüne göre uzun ve geniştir.

Bu aletle hayret verici bir incelikte bir oyun tasarlanmıştır. Birinci ve ikinci halka boşluktan geçirilir, ardından mekik aynı halkalardan geçirilir, sonra bunların ilki boşluğa salınır, ardından üçüncü halka mekiğin boş orta kısmından tıpkı ilk ikisi gibi yukarı çekilir ve oraya mekik sokulur, sonra birinci de yukarı çekildiğinde artık üçü mekiği çevreler, böylece evvela mekiği çıkarıp ilk ikisini salarsın, o yalnız üçüncüye takılı kalır, ardından dördüncüyü üzerine geçirmek mümkün olur, öyle ki bütün bu maharet üç kaideye dayanır. Birincisi, yukarı çekilecek ve salınacak halkanın önünde içine mekiğin gireceği yalnızca bir tek halka bulunmalıdır.

İkincisi, birini salarken daima ilk ikisini salmalı ve birini çekmeli yahut birini salarak ilk ikisini çekmelisin. Üçüncüsü, hangisi yukarı çekilmiş yahut salınmış olursa olsun, önde bulunanların hepsini yukarı çekmek ve tekrar salmak iktiza eder.

İlk ikisi araya girilmesine hiçbir şekilde engel olunmayacak biçimdedir, serbest olan o halkaya birinci derim, altmış dört hamlede, eğer bir hata yapılmazsa, mekik bütün halkalara dahil edilir ve bütün çubukları içeride tutar, otuz bir hamlede ise mekik son çubuğa indirgenir. Bir o kadar hamlede ise geri döner, öyle ki seksen beş hamle tamamlanıştan birincinin veya sonuncunun geçişine kadar sürer, bir o kadar hamlede de geri döner, dolayısıyla tam bir devir yüz doksan hamlede tamamlanır.

Bu kendi başına faydasızdır, fakat yine de sandıkların hünerli kilitlerine tatbik edilebilir.

Benzer bir incelik dama oyununda da mevcuttur, ancak çeşitliliği ve çekişmesi sebebiyle daha hoştur, nitekim o türde mekik son derece ince bir buluş olduğu gibi, dama taşları da tüm oyunlar arasında öyledir, vaktiyle oyunlar üzerine dört kitap yazmıştık.

Faydasız inceliğin üçüncü türü Raimundus Lullus’un kitaplarında görülebilir. Hiçbir şey bilmezken bütün ilimleri aktarmak istemesi hakikaten gülünç bir şeydir. Plautus’un her bir mısranın konusunun başını oluşturan harfler vasıtasıyla oyunların adlarını yazarken harcadığı gayret, daha az emek sarf ettiği için o kadar yerilmeye layık değildir.

Oysa diğeri, söylediğim gibi, terkipler vasıtasıyla bütün ilmi aktarmayı vadetmiştir, bu beylik konularda (loci communes) hiçbir maharet bulunmadığı halde, kimileri bir hüner olduğunu varsayarak yalnızca hayranlık duyanları değil, aynı zamanda saygı gösterip şerh edenleri de bulmuştur. Şerh edenler ise hiçbir zorluğun bulunmadığı yerde güçlüğü açıklığa kavuşturmaya değil, onu bizzat yaratmaya çabalarlar.

Rhabanus’un inceliği ise beşinci türe yerleşir, uçsuz bucaksız bir emeğin ürünüdür ve son derece zahmetlidir. O, hem şiirin hem de vezinlerin kanununu gözetir, önce harflerin konumuyla şekillerin suretini ortaya koyar, şeklin içine yerleştirilen harflerle yine şeklin manasını ve hikayesini içerir ve bunlarla da şiirler inşa eder, bütün şiir dizisi boyunca içerilen şeklin manasını baştan sona açıklar, böylece kılıçları, ağaçları, kuşları ve sayısız diğer şeyleri bu sanatla tasvir eder, bunun tek bir örneği şudur,

[okunamadı]

Kokusuyla kudretli ağaç, ilkbaharın kutsal kıldığı yerde, Büyüyen bahçe çiçekler ve yapraklarla, Gölgesiyle ormanları aşan, Hürmetle ve adakla [okunamadı]

[okunamadı]

Eğer dikkat edersen aşağıya doğru inildiğinde şu şiir okunur, haçın kutsal pınarı parlar.

Ve sağdan sola doğru gittiğinde ise sınır içinde şu diğeri okunur, Büyük bir şereftir sizin için, bunu ulusa söylüyorum.

Bunlar kendilerinde bir fayda barındırsalardı, o insanı en yüksek övgüye layık görürdüm, şimdi ise hem bu emeğe gülmek hem de dehaya hayran olmak mümkündür.

Tek bir örnek hoşa gidebilir, fakat bunların çokluğu muhakkak usanç doğurur. İnsanlar arasında hiçbir faydası bulunmayan şeylerin neredeyse yegane ortak noktası da budur.

Proklos’un Öklid’in Öğeler’i üzerine yazdığı o dört Geometri kitabı da aynı mahiyettedir, ancak biraz daha faydalıdır, zira yeni hiçbir şey öğretmezler, bu yüzden de asıl sanata dahil değildirler. Yine de o incelik, Rhabanus ve Lullus’ta olduğu gibi tek bir türden ibaret olmayıp muhtelif olduğundan, bütünüyle yararsız görülüp bir kenara atılmamalı ve hor görülmemelidir. Nitekim inceliğin kendisinin örnekleri çoğaldığında, o da bir nevi sanat haline gelecektir.

Dolayısıyla Proklos’un konusuna benzer bir konuda, açık bir faydadan ziyade gençlik hevesiyle, gerek ben gerekse Ludovico Ferrari birkaç gün içinde, Öklid tarafından kanıtlanan her şeyin, pergelin açıklığı değiştirilerek, o açıklık her ne olursa olsun tarafımızdan, değişmez bir önerme ileri sürülerek, çemberlerin yalnızca içe ve dışa çizilmesi haricinde tarafımızdan kusursuz bir şekilde gösterilebileceğini keşfettik.

Biz bunları yazarken Ludovico bu kanıtın tamamını matbaada pek güzel bastırmış olsa da, o eser bir çekişme vesilesiyle yazıldığından ve neredeyse fevkalade başka hiçbir şey içermediğinden, fevkalade olan kısımlar da meselenin gereği olarak ayrı yerleştirildiğinden ve tek bir türden olmadığından, bu nadir incelik örneğinin kaybolup gitmemesi için onu burada yeniden zikretmeyi faydalı buldum, fakat Geometriye yabancı olanların bıkkınlığa kapılmaması için kısa kanıtlarla sunacağım. İlk olarak birinci kitabın dördüncü önermesi, daha önceki başka hiçbir önermenin yardımına ihtiyaç duymadığından, tıpkı Öklid’in kanıtladığı gibi kanıtlanmalıdır. Ardından beşincisi, zira kanıtlama bakımından yalnızca dördüncüye, buna birinci diyeceğiz, beşinciye ise ikinci, ihtiyaç duyar, doğruları uzatmak için ise, doğruları istendiği kadar doğrultusunda uzatmak mümkün olduğundan, bize verilen çemberin genişliği yetecektir.

Bundan sonraki üçüncümüz, Öklid’in öğelerin birinci kitabında sekizinci olarak yazdığı önerme olacaktır.

Diğer üçgen tabanın karşısına yerleştirildiğinde ve tepeden tepeye doğru bir hat çekildiğinde, nitekim Proklos’un da üçüncü kitapta gösterdiği gibi, ikinci önermeden ve ortak mefhumdan (animi communis sententia) üçgenlerin eş açılı olduğu sabittir, ayrıca eşkenar olduklarından da birinci önerme uyarınca birbirlerine eşittirler, üçgenleri taşımak ise caizdir, zira Öklid dördüncü önermesinde buna cevaz verir, dördüncümüz ise Öklid’in birinci kitabındaki dokuzuncu önermesi olacaktır, zira başka bir kitaptan söz etmedikçe o kitaptan bahsettiğim anlaşılmalıdır, böylece açıyı oluşturan doğrular verilen pergel açıklığına göre eşit kılındığında, doğruların uçları merkez alınarak verilen açıklık uyarınca iki çember çizeceğim, bunlar verilen açıda ve onun karşısında birbirini keser, bu kesişime çemberlerin merkezlerinden doğrular çekildiğinde, ardından kesişimden kesişime doğru gidildiğinde, bunların üçüncüsünden ve çemberin tanımından ötürü iddia derhal açıklık kazanır. Şayet bir kimse çemberlerin açıdan başka bir yerde kesişmesini kabul etmeyecek kadar inatçı olursa, açıyı oluşturan sınırların arasına doğru bir hat çekilerek çemberler her iki tarafta birbirlerini nihayet kesene veya birbirlerine teğet olana kadar tekrar edilir, bunların ikincisi ve birincisi vasıtasıyla hedefe ulaşılır ve nihayet üçüncüsü vasıtasıyla, açıdan çemberlerin karşı kesişimine doğru bir hat çekilerek verilen açının iki eşit parçaya bölündüğü gösterilir.

Beşinci olarak Öklid’in onuncu önermesini, bir önceki yöntemin kuvveti ve şekliyle kanıtlanmış kabul edeceğiz, altıncısı ise onun on birincisi olacaktır, burada verilen noktadan çemberin genişliği kadar bir mesafe alacağız, her ikisi de beşinci önerme yoluyla iki eşit parçaya bölündüğünde noktaya birleşen kısımlar pergel genişliğinin yarısı kadar olacaktır, her ikisi birleştiğinde ise genişliğin kendisi oluşur, buradan bu doğrunun uçları merkez kabul edilip çemberlerin kesiştiği yerden verilen noktaya bir hat çekildiğinde, bunların üçüncüsü uyarınca dikme olacaktır. Ardından Öklid’in on üçüncü, on dördüncü ve on beşinci önermelerini yedinci, sekizinci ve dokuzuncu olarak belirleyeceğiz, zira bunlar burada halihazırda kanıtlanmış olanlardan başkasına ihtiyaç duymazlar, onuncu önerme ise şu olacaktır, birbirine temas eden eşit olmayan iki doğru verildiğinde, büyük olandan küçük olana eşit miktarda bir parça kesip ayırmak, bu da Öklid’in üçüncü önermesinin bir parçasıdır, ancak Öklid birleşik olmayan doğrular için de kanıtlar. Bunu kanıtlamak için, aralarındaki açı belirsiz bir doğru ile ikiye bölünsün, ardından daha kısa doğrunun ucu merkez yapılarak ortadaki doğruyu kesen bir çember çizeceğim ve kestiği yer tekrar merkez yapılarak küçüğün sınırına rastlayacak, büyüğü ise küçüğe eşit olacak şekilde kesecek bir çember çizeceğim. Zira tepeleri verilen doğruların birleşme noktasında bulunan ve sınırları çemberlerin doğrularla olan kesişimleri olan üçgenler, bölen orta hat her ikisinin ortak tabanı olacak şekilde Öklid’in birinci kitabın dördüncü önermesinde kabul ettiği yöntem uyarınca yer değiştirildiğinde, şayet verilen doğrular eşit değilse, parça bütüne eşit olacaktır ki bu imkansızdır.

Şayet küçüğün ucunu merkez alan çemberin ortaya ulaşmadığını söylersen, o açılar dördüncü önerme yoluyla temas edene kadar ikiye bölünür, ardından kanıt tekrarlandığında önceden olduğu gibi istenen elde edilir, on birinci önerme, verilen bir doğru üzerine iki kenarı eşit bir üçgen çizmek olacaktır, doğruyu ikiye böleriz, altıncı önerme vasıtasıyla kesişim noktasından bir dikme çıkarırız ve üçgen tamamlandığında birinci önerme uyarınca durum açıklık kazanır, bundan sonra çemberler olmaksızın ve bir önceki önerme vasıtasıyla Öklid’in yöntemiyle onun ikinci önermesini kanıtlayacağız, bu da bizim on ikincimiz olacaktır.

Ve buradan hareketle, Eukleides'in üçüncü kitabının on dördüncüsü hariç tutulmak kaydıyla, onun üçüncüsü genel olarak kanıtlanacaktır ki bu bizim on üçüncümüz olacaktır. Eukleides'in on altıncısı ve onu takip eden beşi, Eukleides tarafından ortaya konduğu gibi kanıtlanacaktır ve bizim çalışmamızda on dördüncünün ve onu izleyen beş önermenin yerini alacaktır, zira tarafımızdan hâlihazırda kanıtlanmış olanlardan başka hiçbir şeye ihtiyaç duymazlar. Benzer bir akıl yürütmeyle, yirmi altıncı ve onu takip eden dördü, bizim yirmi dokuzuncumuzun ve hemen ardındaki dördünün yerini alacaktır. Bizim yirmi beşincimiz ise Eukleides'teki yirmi üçüncüye karşılık gelecektir ki bu da şöyle kanıtlanır, açıyı çevreleyen birbirine eşit doğrulara, pergelin verilen açıklığına göre teğet olan doğru, on sekizinci önerme uyarınca verilen açıyı çevreleyen üçgenin her iki kenarından da daha küçük olacaktır. Dolayısıyla bu tabana eşit bir parçayı, on üçüncü önerme vasıtasıyla, verilen doğru üzerindeki verilen bir noktadan kesip ayıracağız, ardından kesilen doğrunun iki ucunu merkez kabul ederek çemberler çizeceğiz ki bunlar, belirttiğim üzere, on sekizinci önerme gereğince birbirini kesecektir. Çemberlerin kesişme noktasından alttaki doğrunun uçlarına doğrular çekildiğinde, verilen noktadaki açının önerilen açıya eşit olduğu üçüncü önerme uyarınca açıkça görülecektir. Yirmi altıncının yerine geçen altıncı önermeyi, karşıt görüşü olanaksıza vardıran on üçüncü kanıttan hareketle son derece kolay bir şekilde kanıtlayacağız, fakat bunu doğrudan doğruya hakiki bir kanıtla göstermek münasiptir, bu sebeple önceki önermeden, önerilen üçgenin tabanına eşit bir tabana ve taban üzerindeki açıları önerilen üçgenin taban üzerindeki açılarına eşit olan başka bir üçgen inşa edeceğim.

Ardından, Eukleides tarafından kabul edilmiş bu önermelerin birincisi uyarınca tabanı tabanın üzerine bindirerek, zıt tarafları üst üste koymak suretiyle kenarların eşit olduğunu göstermek için ortak mefhumlar (communes animi sententiae) iki defa tatbik edilmiş olacaktır.

Böylelikle, Eukleides'te yedinci önerme kendi altıncısından nasıl çıkıyorsa, burada da yirmi yedinci önerme bir öncekinden kanıtlanır. Bundan sonra Eukleides'in birinci kitabının birinci önermesi gereğince, pergel açıklığı uyarınca Eukleides'in yaptığı gibi bir eşkenar üçgen kurulur, verilen doğrunun uçlarında ise bizim yirmi beşinci önermemizden hareketle söz konusu üçgeninkilere eşit iki açı teşkil edilir, dolayısıyla otuz birinci önerme uyarınca üçüncü açı da üçüncüye eşit olacaktır. Oysa ilk üçgenin açıları bizim ikinci önermemiz gereğince birbirine eşittir, binaenaleyh ikinci üçgenin açıları da eşittir, bu nedenle yirmi altıncı önerme uyarınca, verilen doğru üzerine kurulan ikinci üçgen eşkenar olacaktır. Otuz üçüncü önerme birinci kitabın on ikincisi olacaktır, verilen noktadan bizim otuzuncu önermemiz vasıtasıyla verilen doğruya bir paralel çizerim, ardından altıncı önerme gereğince aynı noktadan bu uzatılan doğruya bir dikme indiririm, ta ki aynı taraftan verilen doğruyla karşılaşıncaya kadar, dikme bu doğruyla karşılaştığında, ilki zaten dik açı olduğundan, yirmi üçüncü önerme uyarınca ona da dik olarak oturacaktır.

Bundan sonra, kanıtlanmış olanların haricinde başka hiçbir şey varsayılmadığı için, yalnızca yirmi ikinci önerme dışarıda bırakılarak birinci kitabın sonuna kadar ilerlemekte bir engel kalmayacaktır. Aynı şekilde, sadece son önerme hariç olmak üzere ikinci kitabın tamamı da geçerlidir. Keza üçüncü kitabın ilk on altı önermesi ve bizim bu bahiste yirmi dördüncü sayacağımız aynı kitabın otuz birinci önermesinin birinci kısmı da böyledir. Zira merkezden bir doğru çekildiğinde, buradaki ikinci önerme uyarınca, tepe açısının taban üzerinde bulunan iki açının toplamına eşit olduğu sabittir, ancak bu üç açı otuz birinci önerme gereğince iki dik açıya eşit olduğundan, yarım çemberin içinde kalan tepe açısının dik açı olduğunu ikrar etmek zorunludur.

Hatta bu önermenin geri kalan kısımları da orada gösterildiği şekilde açıklığa kavuşturulabilir. Beşinci kitabın tamamı da, diğerlerine bağlı olmadığından, Eukleides'in yöntemine uygun olarak serbestçe kanıtlanacaktır. Keza altıncı kitabın ilk on iki önermesi de yalnızca önceden kanıtlanmış olanlara ihtiyaç duyduğundan aynı şekilde gösterilecektir. Şimdi ise otuz beşinci olarak altıncı kitabın on üçüncüsünü kanıtlamak gerekmektedir, şu halde on üçüncü önerme uyarınca bir doğrultu boyunca noktaya bağlanan doğrular, yani AC ve CE birleştirildiğinde, altıncı önerme vasıtasıyla AF doğrusunu çizeceğim ve bunu on üçüncü önerme ile pergel açıklığının iki katı yapacağım. BF çizildikten sonra, otuzuncu önerme gereğince BF'ye paralel CE doğrusunu çizeceğim ve CG'yi EF'ye eşit, CK'yi ise EA'ya eşit kılacağım. Şu halde altıncı kitabın dördüncü önermesi uyarınca oran AF'nin AB'ye oranı şeklinde olduğundan, beşinci kitabın on dokuzuncu önermesi uyarınca FK ile AE'nin AC'ye oranı, EF'nin CB'ye oranı gibi olacaktır, dolayısıyla aynı beşinci kitabın yedinci önermesi gereğince KC'nin AC'ye oranı, CG'nin CB'ye oranı gibi olur, nitekim yine aynı kitabın on dördüncü önermesi uyarınca KC, AC'den büyükse, eşitse yahut küçükse, CG de CB'den aynı şekilde büyük, eşit yahut küçük olacaktır. O halde KG, AF'ye eşit olduğuna ve H noktasında ikiye bölündüğüne göre, önerilen büyüklüğe göre beşinci önerme vasıtasıyla bir yarım çember çizilecektir, çünkü AF altıncı önerme uyarınca söz konusu açıklığın iki katı idi, dolayısıyla CM dikmesini çıkarım ve çember ile dikmenin kesişiminden GL doğrusu çekildiğinde, otuz altıncı önerme vasıtasıyla ona paralel BM doğrusunu çizeriz. Buradan CM'nin AC ile CB arasında orantılı orta terim olduğu anlaşılır, zira kanıtlandığı üzere KC'nin CA'ya oranı ne ise GC'nin CB'ye oranı da odur, dolayısıyla KC'nin CG'ye oranı ne ise AC'nin CB'ye oranı da odur, lakin altıncı kitabın dördüncü önermesi gereğince CG'nin CB'ye oranı ne ise LC'nin CM'ye oranı da odur, LC ise altıncı kitabın sekizinci önermesi ve buradaki otuz dördüncü önerme uyarınca KC ile CG arasında orantılı ortadır, binaenaleyh CM de AC ile CB arasında orantılı ortadır. Buradan, otuz altıncı önerme olan ikinci kitabın sonuncu önermesi elde edilir. Aynı akıl yürütmeyle, yalnızca sonuncusu hariç olmak üzere altıncı kitabın tüm önermelerini Eukleides'in kanıtlarıyla tamamlayacağız.

Bundan sonra üçüncü kitabın on yedincisine girişeceğiz. Bu otuz yedinci olacaktır. Çemberin dışındaki bir noktadan merkez boyunca bir doğru çekildiğinde, otuz beşinci önerme uyarınca, noktadan içteki çevreye kadar uzanan doğrunun tamamı ile ona dıştan bitişik olan parça arasındaki orantılı orta terimi alacağım. Ardından bulunan doğrunun ucuna, verilen noktadan kendisine teğet çekilmesi gereken çemberin yarıçapı miktarınca bir dikme dikerek üçgeni tamamlarım. Dolayısıyla son çekilen doğru ile dikme arasında kalan yahut yirmi beşinci önerme uyarınca orantılı olanın karşısındaki bu açıya eşit olacak şekilde, merkezde verilen noktaya doğru bir açı teşkil ederim, bu noktadan açıyı meydana getiren doğrunun ucuna, yani çembere teğet olduğu yere doğru bir doğru çekildiğinde, bu doğru teğet olacaktır, nitekim ikinci kitabın altıncı ve birinci kitabın kırk yedinci önermeleri gereğince, noktadan merkeze uzanan doğru, son çekilen ve dik açının karşısında bulunan doğruya eşit olacaktır. Dolayısıyla buradaki birinci önerme uyarınca çevreye komşu tabandaki açı diktir ve üçüncü kitabın on altıncı önermesi gereğince uzatılan doğru teğettir. Üçüncü kitabın yirmi dördüncü ve otuz üçüncü önermeleri haricindeki diğer bütün önermeleri, hâlihazırda kanıtlanmış olanlar üzerinden kanıtlanır. Yirmi dördüncü önermede merkezin yerini Eukleides gibi göstereceğiz, çemberi tamamlamak mümkün değildir zira daha önce kabul edilenlere aykırıdır, yine de bunu kullanacağız, çünkü kanıtlayacağımız üzere, çemberleri çevrelemek yahut içlerine çizmek dışında, merkez bulmaktan gayrı bir şeye ihtiyaç yoktur.

Üçüncü kitabın otuz üçüncü önermesinde dahi verilen bir doğru üzerinde dilediğimiz kadar açı kuracağız ki bunların tümü, üzerlerine bir çember çizilecek olsaydı, o çemberin çevresinde bulunurdu. Bunu evvela, üçüncü kitabın otuz üçüncü önermesi olmaksızın kanıtlanan otuz dördüncü önermesinin yardımıyla, önerilen çemberinde tamamlayacağız, ardından yirmi beşinci önerme vasıtasıyla yukarıda kurulan doğru üzerinde göstereceğiz, bu sebeple bunlar bizim için otuz sekizinci ve otuz dokuzuncunun yerine geçecektir, tıpkı Elementler’in altıncı kitabının sonuncusunun kırkıncının yerine geçmesi gibi. Bundan sonra Elementler’in dördüncü kitabının birincisini kanıtlayacağız, bu da bizim kırk birinci önermemiz olacaktır, Elementler’in altıncı kitabının on ikincisi uyarınca, önerilen pergel açıklığının a doğrusuna oranı, içine doğrunun yerleştirileceği çemberin yarıçapının yerleştirilecek doğruya oranı gibi olacak biçimde kurarsın, buradan a doğrusu bana verilmiş olan çembere yerleştirildiğinde, iki eşit kenarlı bir üçgeni tamamlarım ve bana verilen çemberin merkezindeki, A doğrusunun kirişlediği açıya eşit bir açıyı, yirmi beşinci önerme gereğince önerilen çemberin merkezinde meydana getiririm. Böylece bunlardan otuz birincisi gereğince, yarıçaplara bir doğru çekildiğinde, üçgenlerin benzer olduğu aşikâr olacaktır, bu nedenle verilen çemberin yarıçapının a’ya oranı, önerilen çemberin yarıçapının, Elementler’in altıncı kitabının dördüncüsü uyarınca çekilen doğruya oranı gibidir, oysa önerilen çemberin yarıçapının önerilen doğruya oranı da böyleydi, öyleyse çekilen doğru önerilene eşittir.

Bundan sonra Elementler’in birinci kitabının yirmi ikincisi kanıtlanmalıdır, Elementler’in birinci kitabının mezkûr yirmi ikincisinin koşulu altında a, b, c gibi üç doğru verilmiş olsun. Bana verilen çemberi alıyorum, onun çapı d H ve merkezi E olsun, a b’den büyük, b de c’den büyük olsun, Elementler’in altıncı kitabının daha önce kanıtlanan on ikincisi gereğince d E’nin E F’ye oranı a’nın b’ye oranı gibi ve E F’nin F G’ye oranı b’nin c’ye oranı gibi yapılsın, b ve c doğrularının a’dan daha uzun olduğu varsayıldığından, bütün E G E d’den daha uzun olacaktır, bu yüzden G noktası çemberin dışına düşecektir, Elementler’in altıncı kitabının aynı on ikincisi gereğince G F’nin F H’ye oranı d F’nin K’ye oranı gibi yapılsın, buna G F’ye eşit bir L eklensin, öyleyse d F’nin K’ye oranı L’nin F H’ye oranı gibidir.

Fakat H F orantılı dört büyüklüğün en küçüğü olduğundan, d F en büyüğü olacaktır ve Elementler’in beşinci kitabının yirmi beşincisi uyarınca d H’nin tamamı K L’nin tamamından daha büyük olacaktır, bu sebeple önceki kırk birinci önerme vasıtasıyla K L’yi çembere dilediğimiz gibi yerleştireceğiz, öyle ki M O olsun, on üçüncüsü gereğince M N’yi L’ye eşit yapacağım ve N O K’ye eşit olacaktır, E merkezinden E N P doğrusunu çizip karşı tarafta Q’ya kadar uzatacağım ve yine aynı E merkezinden E M doğrusunu çizeceğim.

Elementler’in altıncı kitabının on altıncısı gereğince K L çarpımı, yani M N ile N O’nun çarpımı, d F ile F H’nin çarpımına eşittir, çünkü K ve L, d F ile F H arasında orantılı idiler, üçüncü kitabın otuz beşincisinin kanıtı gereğince P N ile N Q’nun çarpımı M N ile N O’nun çarpımına eşittir, öyleyse P N ile N Q’nun çarpımından çıkan miktar D F ile F H’nin çarpımından çıkan kadardır, öyleyse P Q D H’ye eşit olduğundan, N P F H’ye eşit ve E N E F’ye eşit olacaktır, oysa E M E D’ye eşittir ve F G L’ye eşittir, L ise E N’ye eşittir, öyleyse F G E N’ye eşittir. Dolayısıyla E G N üçgeni D E, E F, F G gibi üç eşit doğrudan meydana gelir, bu sebeple a, b, c doğrularıyla orantılıdır, öyleyse yirmi beşinci önerme uyarınca A üzerinde A ve E’ye eşit açılar kurulsun, o üçgen E G N üçgenine benzer olacaktır, bu yüzden Elementler’in altıncı kitabının dördüncüsü gereğince A’nın kalan kenarlara oranı, E A’nın G N ve A N’ye oranı gibidir, ancak bu oran A’nın b ve c’ye olan oranıyla aynıydı, öyleyse Elementler’in beşinci kitabının on birincisi ve aynı kitabın dokuzuncusu gereğince o kenarlar b ve c’ye eşit olacaktır ki bu da önerilendir.

Bu kırk ikinci kanıtlandıktan sonra, Elementler’in dördüncü kitabının onuncusu olacak olan kırk üçüncüyü kanıtlayacağız. A B doğrusu verilsin, bunu Elementler’in ikinci kitabının on birincisinin öğrettiği üzere C noktasında bölüyorum ve önceki önerme vasıtasıyla A B üzerinde bir kenarı A B’ye eşit, A D olan, diğer kenarı A C’ye eşit, B D olan bir üçgen kuruyorum, nitekim Elementler’in altıncı kitabının on yedincisi gereğince A C A B ile B C arasında orantılı olduğundan, A C’ye eşit olan B D de A B ile B C arasında orantılı olacaktır, bu sebeple D C doğrusu çekildiğinde, B açısı ortak olduğundan ve orantılı kenarları kuşatan kenarlardan ötürü, Elementler’in altıncı kitabının altıncısı gereğince B A D ve B D C üçgenleri benzer olacaktır, bu yüzden B D C D’ye eşittir, dolayısıyla D C C A’ya eşittir ve bunlardan ikincisi gereğince C D A ve A açıları birbirine eşittir, oysa otuz birinci gereğince D C B her ikisinin toplamına eşittir, bu sebeple A açısının iki katıdır. Fakat bunlardan ikincisi uyarınca D C B açısı B açısına eşittir ve yine aynı önerme uyarınca B açısı A D B açısına eşittir, öyleyse hem A D B açısı hem de B açısı A açısının iki katıdır ki bu da önerilendir.

Bunlardan anlaşılmaktadır ki, bir çember çizmek ya da içine yerleştirmek mümkün olmayıp yalnızca merkezini bulmak caiz olması haricinde, dördüncü kitabın tüm önermeleri kanıtlanmıştır ve Öklid’in tüm öğretisi altıncı kitabın yahut dokuzuncunun sonuna kadar artık tamamlanmıştır.

Geri kalan kitapların sonuna erişebilmemiz için, verilen bir doğru üzerindeki herhangi bir noktadan, verilen doğrunun çapı olduğu çemberin çevresinin değme noktasına kadar uzanan bir dikme çıkmaktan ibaret olan kırk dördüncü önermeyi kanıtlayacağız.

Nitekim otuz beşinci önerme vasıtasıyla orantılı olanı bulacağız ve altıncı vasıtasıyla verilen noktadan o dikmeyi verilen doğruya çıkaracağız, bu dikme Öklid’in başvurduğu Elementler’in altıncı kitabının on üçüncüsünün kanıtı uyarınca, verilen doğrunun çapı olduğu çemberin çevresinin yerine erişecektir. Verilen bir doğru üzerinde tepesinde dik açısı bulunan ve verilen doğruya bakan, bir kenarı ilk doğrudan daha küçük olarak tayin edilmiş bir doğruya eşit olan bir üçgen kurmaktan ibaret olan kırk beşinci önermeyi kanıtlamak istediğimizde ise, bize daha önce verilmiş olan çemberi çizeceğiz, çapı çekip altıncı kitabın on ikincisi gereğince çapın kendisine olan oranı ilk doğrunun o kenara olan oranı gibi olan bir doğruyu ona ekleyeceğiz, bu doğru verilen çemberin çapından daha küçük olacaktır, bu sebeple kırk birinci önerme uyarınca onu çemberin içine yerleştireceğiz ve üçgeni tamamlayacağız, öyleyse ilk doğrunun ucunda, çap ile dördüncü doğrunun kuşattığı açıya eşit bir açıyı yirmi beşinci önerme gereğince kuracağız ve bu uzatılan doğruyu on üçüncü uyarınca tayin edilen ikinci doğruya eşit kılacağız, bu yüzden Elementler’in altıncı kitabının altıncısı gereğince üçgen tamamlandığında, ilk üçgene benzer ve dik açılı olacaktır. Bu bulunduğunda, Öklid tarafından yazılan ve İskenderiyeli Hypsikles tarafından eklenen şeylerin tümünün sonuna hiçbir engelle karşılaşmaksızın erişeceğiz.

Fakat bunlar, söylediğim gibi ve benzerleri, zekâyı sergilemek için bulunmuştur, faydaları ise nerede ise hiç yoktur.

ON ALTINCI KİTAP İlimler Üzerine

Şimdi burada ele alınması önerilen, şekillerin yaklaşık altmış özelliği faydadan yoksun değildir. Bunlardan on ikisi çembere atfedilir, bu sebeple ilk olarak onda birbirini kesen doğrular orantılı parçalar meydana getirir.

Bunların kesişiminin kuşattığı açı, her iki yay üzerinde çevrede kurulan açıların birbirine eklenmiş toplamına eşittir.

Onun içine çizilen dörtgenin karşı karşıya yerleşmiş iki açısı, daima iki dik açıya eşittir ve aynı dörtgenin karşıt kenarlarından oluşan iki dikdörtgenin toplamı, dörtgenin köşegenlerinin oluşturduğu dikdörtgene eşittir.

Çemberin dışına çizilen dörtgenin ise karşılıklı iki kenarı, birbirine karşılıklı olan diğer iki kenarın toplamına eşittir.

Çevre oranına göre şekillerin en geniş olanıdır ve onun içinde yer alan tüm şekiller, aynı kenarlar altında tutulabilen şekillerin en genişidir. Onda bulunan eşkenar şekiller aynı zamanda eş açılıdır. Ortasında bir nokta vardır ki oradan çevreye kadar çekilen tüm doğrular birbirine eşittir.

Eğer bu noktanın dışına bir nokta konursa, çemberin karşı tarafına çekilen çizgilerin tamamı dış kısma uzatıldığında, meydana gelen dikdörtgen, aynı noktadan çizilen teğetin karesine eşit olur. Şayet çap (dimetiens) dışarıya doğru istendiği kadar uzatılırsa ve merkezde diğer bir çap ile dik açıyla kesilirse, bu sonuncunun ucundan çemberin dörtte bir parçası kaç eşit parçaya bölünmüşse, bunların sonuncusundan çapın doğrultusunda dışarıda uzanan doğruya bir doğru çizilirse, bu çapa bitişik olan doğru, çember yayının bölünme noktalarından alttaki çapa karşı taraftaki çember yayına kadar çizilen bütün dikmelere eşit olur, ki bütün bu çizgiler, açıkça görüldüğü üzere, dışarıya uzatılmış olan çapa paraleldir. Şayet çapın aynı ucundan, gerek içeride gerekse dışarıda olsun, dışarıdaki bitişik doğruya ve çember yayının diğer kısmına içeriden çizgiler çekilirse, dışarıdakilerde bütün çizginin daire yayının içeride kalan kısmıyla oluşturduğu dikdörtgenler, içeridekilerde ise bütün çizginin çap tarafından içeride tutulan kısmıyla oluşturduğu dikdörtgenler, daire içine çizilmiş kareye daima eşit olur.

Daire, hiperbol ve elips (defectio) için ortak olan özellikler ise şunlardır, Teğetten, teğetin çekildiği noktanın doğrultusundaki çap üzerine indirilen dikme, çapın altında kalan kısımlarını aynı oranda böler, nitekim teğetin uzatıldığı noktadan daire merkezine gelip çemberin diğer kısmına kadar varan bütün çizginin dış kısma oranı da aynıdır. Yarıçap da merkezden dış noktaya giden çizgi ile merkezden aynı çap üzerindeki teğet noktasından dikmenin düştüğü yere giden çizgi arasında orta orantılıdır. Çapın uçlarından iki teğet çizildiğinde ve aynı noktalardan çemberin aynı noktası üzerinden karşılıklı olarak diğer teğete çizgiler çekildiğinde, bu son çizgilerle sınırlanan teğet parçalarının oluşturduğu dikdörtgen, çapın karesine eşit olur.

Elipsin iki ayrıcalığı vardır, Birincisi, onun daire yüzeyine olan oranı, elipsin çaplarının oluşturduğu dikdörtgenin, dairenin çaplarının oluşturduğu dikdörtgene, yani kareye olan oranı gibidir. İkincisi bundan kaynaklanır, zira bir elipsin diğer elipse oranı, bunların kendi öz çapları altında kalan dikdörtgenlerin oranı gibidir.

Hiperbolün ise kendine has iki ayrıcalığı vardır, Birincisi, hiperbolün dışına yerleştirilmiş merkezden çıkan iki doğru çizginin bulunabilmesidir, ki bunlar hiperbolün kollarına daima daha fazla yaklaşacak, ancak hiçbir zaman onlara teğet olmayacaktır.

Buradan açıkça anlaşılmaktadır ki, öncekilere paralel ve tek bir noktada birleşen sonsuz sayıda başka doğru çizgiler kabul etmek mümkündür, bunlara hiperbolün kolları sonsuza kadar gittikçe daha fazla yaklaşacak, fakat dilediğim belirli bir aralık kadar daima biraz daha uzakta kalacaktır. Üçüncüsü, hiperbol yayının herhangi bir yerinde iki nokta işaretlenip asimptotlara (non tangentes) ikişer ikişer birbirine paralel çizgiler uzatıldığında, bir noktadan ve diğer noktadan gelen bu çizgilerin altında kalan dikdörtgenler birbirine eşit olacaktır.

Parabolün ise kendine has altı ayrıcalığı vardır.

Birincisi, eksen parçalarının birbirine oranı, bu noktalardan parabol yayına indirilen dikmelerin mükerrer oranı (karesi) gibidir. İkincisi, bu dikme eksenin aynı dikmenin ucundan tepeye doğru sınırlanan parçasına eşit olduğunda, bu dikmeye parabolün dik kenarı (latus rectum) denir, ve bunun eksenden yay üzerine indirilen herhangi bir dikmeye oranı, bu dikmenin eksenin kendisi ile kesitin tepesi arasında kalan parçasına oranı ile daima aynıdır, bu dikey çizgilere ise ordinat (ordinatae) denir.

Dolayısıyla açıktır ki, parabol ekseninin herhangi bir parçası ile onun dikmesine, daima aynı doğru sürekli orantı halinde karşılık gelir.

Üçüncüsü, şayet eksenin dışında bir nokta işaretlenir ve buradan bir teğet çizilirse, bu teğete paralel olarak yaydan yaya pek çok çizgi çekildiğinde, aynı teğet noktasından eksene paralel olarak çizilen doğru, teğete paralel çekilen bütün çizgileri tam ortadan bölecektir. Ayrıca nasıl alınırsa alınsın, eşit çaplara sahip parçalar da birbirine eşittir.

Yüzeyin kendisi ise, bütün taban ile eksenin üçte iki parçasının oluşturduğu dikdörtgene eşittir.

Altıncısı, üç teğet parabol yayı üzerinde kesiştiğinde, iki uç teğet ortadakini keser, üç çizginin parçalarının oranı bir olur, yani alt parçanın üst parçaya, diğerinin üst parçasının alt parçaya ve parabol yayında sonlanan orta parçanın birbirine oranı birdir.

Bütün koni kesitleri ve daire için, hatta bütün karşılıklı kesitler (contrapositae) için ortak olan şudur, İki teğet bir noktada birleştiğinde, kesişme noktasından çemberin karşı tarafına kadar çekilen doğru çizgi, ya da karşılıklı kesitlerde temas noktalarından geçen doğru çizgiye uzatıldığında, bütün çizginin eğik doğruların dışında kalan parçasına oranı, aynı çizginin eğik doğrular arasında kalan parçalarının oranı gibidir.

Tabanı hiperbolün tabanını dik açıyla kesen bir üçgenin diğer kenarı uzatıldığında, hiperbol ekseninin dış parçasının ortasına merkez denir, dış parça temasın içine doğru yönelmiştir, yöneldiği parçanın gücü ise, koninin tepesinden eksene paralel olarak üçgenin tabanına indirilen dikmenin karesinin, tabanın kendi parçalarının oluşturduğu dikdörtgene oranı gibidir ve buna dik doğru (recta) denir. Öyleyse, açıları eşit, tepeleri birbirine zıt doğrultuda ve kenarları aynı doğru üzerinde bulunan iki koniyi bir düzlem yüzeyi aynı anda kestiğinde, konilerin her iki kesiti de zorunlu olarak hiperbol olacaktır. Apollonius bu iki kesite karşılıklı kesitler (contrapositae) adını verir.

Spiral çizgisinin de altı ayrıcalığı vardır. Birincisi, onun ucundan çizilen teğet, başlangıçtan çıkan dikme ile daima teğetten öyle bir parça kesecek şekilde karşılaşır ki, bunun aynı sıradaki dairenin yayına oranı, sayıların dizi sırasına göre olsun.

Buradan açıktır ki, birinci spiralin dikmeden kestiği parça birinci dairenin yayına eşit olacak, ikinci spiralden gelen dikme parçası ikinci dairenin yayının iki katı, üçüncü spiralden gelen parça ise üçüncü dairenin yayının üç katı olacak ve bu şekilde devam edecektir. İkincisi, birinci spiralin herhangi bir noktasından uzatılan teğet, aynı çapın başlangıcından çizilen dikme ile karşılaşır ve ondan, yarıçapı spiral çizgisinin başlangıcından teğet noktasına kadar olan doğru olan dairenin yay parçası kadar bir parça keser, bu yay, spiralin hareket ettiği varsayılan ilk doğru çizgisi ile spiralin temas noktasının doğrultusundan hareketle ulaştığı yer arasında kapalıdır. Üçüncü ayrıcalık, spirallerin alanlarının birbirine oranı şöyledir, birincisi birim, ikincisi altılık, üçüncüsü on ikilik, dördüncüsü on sekizliktir ve bu şekilde daima altışar eklenerek devam eder. Dördüncüsü, herhangi bir dairenin, doğru ile birlikte kendi içinde tuttuğu spiral alanına oranı, dairenin yarıçapının karesinin, dairenin yarıçapı ile bir önceki spiralin doğrusunun çarpımından oluşan dikdörtgene oranı gibidir, buna birinci spirali çevreleyen dairenin yarıçapının karesinin üçte biri eklenir. Beşincisi, herhangi bir spiral parçasını çevreleyen daire diliminin, merkezde sonlanan ve dilim ile aynı açıya sahip olan spiral parçasına oranı, aynı dairenin yarıçapının karesinin, yarıçap ile spiral şeklinin büyük dilimi ve aynı dilimin küçüğünden oluşan dikdörtgene oranı gibidir, buna spiral dilimi sınırlayan iki doğrunun farkının karesinin üçte biri eklenir. Altıncısı, yarıçapları bir dönme hareketiyle büyüyen iki daire arasında yer alan bir dilimi daha küçük bir daire ile kestiğinde, küçüğün ucundan büyüğün ucuna doğru ilerleyerek yüzeyi bölen spiral, onu iki parçaya böler, bunların dış parçasının iç parçasına oranı, küçük yarıçap ile yarıçaplar farkının üçte ikisinin toplamının, küçük yarıçap ile bu yarıçaplar farkının üçte birinin toplamına oranı gibidir.

Bütün doğrusal şekiller için şu özellik ortaktır, her bir kenar uzatıldığında, bin tane bile olsa meydana gelen bütün dış açıların toplamı dört dik açıya eşittir.

Bu durum şuna dayanır, içeride bulunan bütün açılar, kenar veya açı sayısının iki katının dört eksiği kadar dik açıya eşittir, bu da şeklin bölündüğü üçgenlerin oranına dayanır. Zira herhangi bir üçgenin üç açısının toplamı iki dik açıya eşittir, bir dış açı ise kendisine komşu olmayan iki iç açının toplamına eşittir.

Alan ise, bütün kenarların toplamının yarısının, aynı yarıdan her bir kenarın farkı ile çarpımına eşittir, bunlar toplanmayıp hepsi birbiriyle ardışık çarpılır, böylece üç çarpım yapılmış olur.

Kareye özgü olan ise, kenarının, kendisi ile çapın toplamı ile bunların farkı arasında orta orantılı olmasıdır. Bu ise, karenin çapının karesinin, çapı olduğu karenin iki katını oluşturmasından ileri gelir. Eşkenar ve eşaçılı beşgenin kenarı ise, aynı beşgenin iki kenarını birleştiren doğruya kıyasla, orta ve iki uç orana (altın oran) göre bölünmüş bir doğrunun büyük parçasıdır. Eşkenar ve eşaçılı altıgenin kenarı ise, bu altıgeni çevreleyen dairenin yarıçapına eşittir.

Heptagonun (heptagoni) kenarı ve aynı heptagonun iki kenarını gören doğru ile benzer şekilde üç kenarını gören doğru, eğer söylediğim gibi eşkenar ve eşaçılı ise, bir üçgen meydana getirir, bu üçgende kenar ile üç kenarı gören doğrunun toplamının iki kenarı gören doğruya oranı, iki kenarı gören doğrunun aynı kenara oranı gibidir, yine kenar ile iki kenarı gören doğrunun toplamının üç kenarı gören doğruya oranı, üç kenarı gören doğrunun bu heptagonun iki kenarını gören doğruya oranı gibidir.

Cisimler ve eğik düzlem yüzeyler de şu gibi özelliklere sahiptir,

Küre (sphaera) kuşatıcısı, onun en büyük dairesinin dört katıdır, kürenin kendisi ise cisimler arasında çevre oranına göre hacmi en geniş olanıdır. Yalnızca kendileri bütün yüzeyleri eşit, katı açıları eşit ve kenarları karşılıklı olarak birbirine eşit olabilen beş cisim tarafından kuşatılabilir ve bunları kuşatabilir. Eksen üzerine dik bir düzlemle bölünen küre parçalarının ise üç ayrıcalığı vardır. Kürenin herhangi bir parçasının yüzeyi, yarıçapı küre kesitinin tepesinden bu kesitin tabanı olan dairenin sınırına uzanan doğru olan bir daireye eşittir. Buradan açıktır ki, bir düzlemle ayrılan küre parçalarının yüzeylerinin oranı, aynı düzlemle bölünen çap parçalarının oranı gibidir, yeter ki kürenin çapı düzleme dik olsun.

Çapı dik olarak bölen tek bir düzlemin ayırdığı kürenin cisimsel parçalarının oranı ise, eksenin büyük parçasının karesinin, küçük parça ile eksenin yarısından oluşan doğru ile çarpımından meydana gelen cismin, eksenin küçük parçasının karesinin, eksenin yarısı ile büyük parçasından oluşan doğru ile çarpımından meydana gelen cisme oranı gibidir.

Bu ise şuna dayanır, küre kesitiyle aynı tabana sahip olan bir koninin yüksekliğinin kesitin yüksekliğine oranı, kalan kesitin yüksekliği ile eksenin yarısının toplamının aynı kalan kesitin yüksekliğine oranı gibi olursa, bu koni eksene eşit olacaktır. Buradan açıktır ki, tabanı büyük daire ve yüksekliği kürenin çapının yarısı olan bir koninin dört katı herhangi bir küreye eşittir. Yine yüksekliği kürenin yarıçapı ve tabanı sektörün yüzeyine eşit olduğunda, en dış yüzeyden merkeze doğru sonlanan küre sektörüne herhangi bir koni eşittir, dolayısıyla tabanlar ve yükseklikler karşılıklı olarak eşit olacaktır.

Dik açılı bir konoid cisim bir düzlemle bölündüğünde, tepeye doğru sonlanan parça, aynı tabana ve eksene sahip olan koni parçasının bir buçuk katıdır (sesquialtera). Dik açılı konoidlerin parçaları da bir düzlemle bölündüklerinde, birbirleriyle eksenlerinin aynı parçalarının kareleri oranını korurlar.

Geniş açılı bir konoid bir düzlemle kesildiğinde ise, tepeye doğru sonlanan parçanın, aynı tabana ve eksen parçasına sahip koni parçasına oranı, konoid parçasının eksen parçası ile hiperbolün yahut eğik biçimli kenarın merkezinden gelen doğrunun üç katından oluşan doğrunun, aynı eksen parçası ile hiperbolün merkezinden gelen doğrunun iki katından oluşan doğruya oranı gibi olacaktır.

Fakat sferoidlerin dört ayrıcalığı vardır, zira merkezden geçen bir düzlemle bölündüğünde iki eşit parçaya ayrılır. Ve her bir parça, kendisiyle eşit tabana ve eksene sahip olan koninin iki katı olacaktır. Sferoid merkez dışında herhangi bir şekilde kesilirse, onun parçasının aynı yükseklik ve tabana sahip koniye oranı, eksenin yarısı ile diğer parçanın ekseninin toplamının, sferoidin diğer parçasının bu arta kalan eksen parçasına oranı gibidir.

Buradan dördüncü özellik anlaşılır ki, sferoid ve küre parçası aynı veya eşit yükseklik ve tabana sahip olduklarında, birbirlerine eşit olacaklardır.

Silindirin iki ayrıcalığı vardır. Silindir, aynı yükseklik ve tabana sahip koninin üç katıdır. Çapı kendi yüksekliğine ve büyük dairesi silindirin tabanına eşit olan kürenin ise bu silindir bir buçuk katı olacaktır.

İşte bunlar, hem yüzey hem cisim bakımından geometrik şekillerin asalet, güzellik ve hayranlık uyandırma cihetiyle en üstün olan altmış özelliğidir. Zira bunların neredeyse sonsuz olduğu benden kaçmış değildir, fakat zarafet bakımından bunlarla kıyaslanamazlar, ya henüz bunların ispatı bulunamamıştır, ya yalnızca isimlerin tanımlanmasıyla anlaşılamazlar ya da bir eşitliğe bağlanmayıp adeta boşlukta gezinirler. Zira geometri için eşitlik nihai bir gayedir.

Eğer daha büyük yahut bilinen gibi başka bir şey farklılık gösterirse, büyük olan eşitlik uğrunadır, bilinen ise kavranana eşittir. Buna üç yolla ulaşılabilir, eğer doğrudan ilerlerse apaçık gösteren ispat denir ya da imkânsıza indirgeme karşılık geldiğinde olumsuzlama yoluyla olur. Ve kesintisiz güç yoluyla olur, tıpkı parabolün yahut küre yüzeyinin büyüklüğünün Arşimet tarafından ispatlanmasında olduğu gibi, en ince buluşlarda çoğunlukla kullandığımız tarz da budur. Bu ise iki türlüdür, küre yüzeyinin büyüklüğünü belirlemede olduğu gibi büyük ile küçüğün kıyaslanmasından meydana gelen yalın olanı, bir de parabolün alanında olduğu gibi sonu olmayan oranlar yoluyla olanı. Geometrinin bütün bilimlerin en incesi olduğuna hiç şüphe yoktur.

Bununla birlikte en aşikâr olandan başladığı için, haklı olarak her şeyden önce çocuklara dahi öğretilmesine vesile olmuştur. Ne kadar kısa sürede en açık ve az sayıdaki aksiyomdan seni en karanlık noktalara sürüklemesi şaşırtıcıdır.

Böylece en alçaktan derhal en yükseğe yükselir.

Bunu en yakın olarak Aritmetik takip eder, bunun en ince buluşu bizim büyük sanat dediğimiz, tarafımızdan bulunup neşredilen, başkalarının Cebir (Algebra) dedikleri sanattır, bunun yararı çok yönlüdür. Zihni keskinleştirmek, büyüklüklerin bilinmeyen kenarlarını bulmak ve açıklamak, bunları geometri kurallarına göre çizgilerle veya düzlemlerle yahut katı cisimlerle çizmek,

İleri sürülen problemleri ve bilmeceleri çözmek ve kötü çözülmüş olanları çürütebilmektir, nitekim heptagonun kenarının büyüklüğü Bouvelles tarafından hatalı şekilde aranmış, bir teraziden yola çıkılarak doğru ile daire yayının eşitliği Nicolaus Cusanus tarafından uydurulmuş, fakat Johannes Regiomontanus tarafından doğru bir biçimde çürütülmüştür.

Her şey, çizgileri, alanları ve hatta cisimleri gösteren en yalın bir şekilden meydana gelir, Öklid'in Elemanlar'ının ikinci kitabının dördüncüsünden sonra, onu hemen takip eden altı tanesi böyledir.

Eşsiz bazı buluşları da öveceğiz, nitekim Michael Stifel'in mükemmel eserimizin birinci kitabına aktardığımız buluşu bunlardandır.

Bunları üç düzeni haiz Müzik buluşları takip eder. Dörtlü aralık (diatessaron), bunlardan şimdi yalnızca bir tanesi, Diyatonik olanı bilinir, diğer düzenleri biz ekledik yahut tamamladık, yarım tonların (hemitonium) hesabının tutarlı olması için biri en altta, diğeri en üstte olmak üzere iki tel ilave ettik.

Farklı seslerde iki uç ve Tenor dedikleri bir orta bulunduğunda, zira dörtlü aralık hakkında söylenenler yalnızca tek bir sese aittir, boşlukları doldurduğu ve tatlılıkta diğerlerinden üstün olduğu için dördüncü bir ses olan Altus eklenmiştir, zira tamamlanmış bir şeye ustalıkla bir şey eklendiğinde, süsleme çok büyük fayda sağlamaya alışkındır.

Bu sebeple bütün seslerle harika bir sanatla uyuşur. Bu ses yalnızca pes sesi gözetir, ona karşı sık sık en yükseğe yükselir.

Kimi zaman pes sese dönüşmüş gibi derine dalar, zıt bir hareketle bütün armoninin daha yüce sesini gözetir. Çoğunlukla orta sesin etrafında boşlukları doldurarak oyunlar yapar. Bu yüzden en soylusu olduğu için, icracının da üstün bir tabiatını ve kabiliyetini talep eder, bunlardan yoksun olursa tamamen bir hiç olup çıkar.

Ayrıca notaların şarkı olarak söylenmesi kolaydır, biz notaları Ut, Re, Mi, Fa, Sol, La diye adlandırırız, fakat sözleri telaffuz etmek daha zordur.

Bu sebeple çocuklar notaları daha önce öğrendiklerinden, sözlere çoğu zaman hiç de hafif olmayan bir güçlükle geçerler. Bu geçiş ise üç yolla olur, birincisi beşliyi (diapente), sekizliyi (diapason), dörtlü aralığı ve diğer ara uyumları, aynı şekilde yedinciyi, dokuzuncuyu ve ikinciyi kulaktan öğrenip sesle çıkarmak ve böylece seslerin o büyüklüğü altında sözleri ve heceleri söylemektir, bu gerçekten zordur, çünkü altncı ve üçüncü aralıklar çifttir, notaların zihinde canlandırılması olmadan onları çıkarmak mümkün değildir ve böylece biri yerine diğeri konursa, diğer seslerle yarım tonluk (semitonium) bir uyumsuzluk doğacaktır.

İkinci usul, herhangi bir aralıkta ve çizgide sesin hangisi ve ne kadar olması gerektiğini zihinde tasarlaman, böylece heceleri o makamın sesi altında telaffuz etmendir. Bu usul birincisinden daha iyidir, lâkin diyezler, yarım tonlar yahut bemoller araya girdiğinde kâfi gelmeyecek, güçlükle icra edilecektir. Hepsinin en mükemmeli olan üçüncü usul ise, zihinde canlandırma ve ses vasıtasıyla notaları ve seslerin genişliğini muhafaza ederken, dil ile altta bulunan heceyi telaffuz etmendir, nitekim bu usul en mükemmeli olduğu kadar en çetin olanıdır da.

Binaenaleyh buna yine üç yolla vasıl oluruz, ya uzun bir alışkanlıkla, öyle ki notayı yavaşça bırakıp evvela daha uzun süreli ve tek sesli (unisonus) notalarda heceyi telaffuz edersin. Müteakiben, yavaş yavaş yükselen ve alçalan seslerde, derken oktavda (diapason), beşlide (diapente) ve dörtlüde (diatessaron) bunu tatbik edersin.

Kezalik kadans dedikleri uyumlu seslerde, nihayet diğer seslerde yürütür, sonra kendini kısa süreli notalara aktarırsın. Diğer usul, dilini kıpırdatmadan tutmayı öğrenmen, böylece sesi notalar ve heceler olmaksızın çıkarmanla mümkündür. Sonrasında daima tek bir hece altında, mesela E yahut I hecesiyle devam edersin. En nihayetinde ise heceleri telaffuz etmeye geçersin.

Bu usul, tıpkı birincisinin bizzat icradan yahut şarkıdan alması gibi, çeşitliliğini telaffuz ediş tarzından devşirir. Benim kanaatime göre daha üstün olan üçüncüsü ise bir başkasının yardımıyla vücut bulur, sen heceleri teganni ederken o notaları icra eder, zira bu suretle hem zamanın hem de sesin kıymeti muhafaza olunur, sen de alışkanlık peyda ederek kendini tedricen en çetin olana aktarmış olursun. Bir de el kullanmaksızın bir kimsenin en mükemmel surette öğrenmesini sağlayan başka bir muhtasar yol mevcuttur. Talebeye bir oktavın bütün seslerini öğrettiğin takdirde bu husule gelecektir, zira diğerlerinin tamamı aynı düzenle tekerrür eder, yarım tonlar sebebiyle daima üç mevkide bulunan ve anahtar tesmiye edilen seslerin mutasyonları da böyledir.

Zira anahtarlar, hemen hemen değişen bir nispet dairesinde birbiriyle öyle mukayese edilir ki, altı adet görünmelerine mukabil, benzeşmeleri sebebiyle hepsi ikiye irca olunur.

Üçü yumuşak b (b mollis) tesmiye edilenlerdir, bir o kadarı da onsuzdur, şayet bunları dikkatle müşahede edersen, yalnızca hayranlık uyandırıcı ve muhtasar bir usulle değil, gayet sehil bir surette de ikiye indirgersin.

Bunlardan sonra Optik ilmi gelir ki, onun en latif buluşu, gölgeler vasıtasıyla saatleri bildiren güneş saatlerinin icadıdır, nitekim Vitruvius bunu, başka pek çok şeyi olduğu gibi kendi eserine aktarmıştır. Geçenlerde, çok biçimli bir ahşap üzerinde, pek çok düzlemde sağa ve sola saat aralıklarının nasıl çizileceği farklı bir usulle keşfedilmiştir, her bir gölge hem aynı saati hem de saatin cüzünü kusursuzca gösterdiğinde, bu alet meridyen çizgisi boyunca tastamam yerleştirilmiş olacaktır ve mezkûr çizgiyi buradan elde edeceğiz.

Lâkin bu optik ilmi, riyazi ilimler ile felsefe adını verdiğimiz tabii şeylerin pek güzel ilmi arasında vasat bir mevkide görünür, bu sonuncusunun sahası ise gayet geniştir.

Onun daha muteber cüzleri hakkında ebediyetin sırlarına, semavi şeylere, ruhun ölümsüzlüğüne ve nesnelerin çeşitliliğine dair kitaplarımızda yazdık, gelgelelim onun en asil kısmı, mevsimlerin tabiatını ve havanın mizacını önceden bilmeyi öğreten cüzdür. Zira çiftçilere, denizcilere, tüccarlara ve kumandanlara faydalıdır, velhasıl bütün beşer nev'i için hem hoş hem de salahiyet vericidir.

Binaenaleyh havanın halleri iki ayrı unsurdan teşekkül eder, bunlardan biri soğuk ve sıcakta, diğeri ise rutubet ve kuruluk etrafında döner. Bu nevide beş cins mevcuttur, açık hava ki aynı zamanda sakindir,

Rüzgârlı, Bulutlar, Yağmurlar, Dolu yahut dehşetli fırtına, kış olduğunda ise yağmurlar yerine karlar kaim olur.

Tabiat kaidelerine dayanan rüzgâr alametleri şu minvaldedir,

Ay'a bitişik bir tür şişkinlik belirir ki, bunu müşahede ettiğimde ardından pek şiddetli bir rüzgâr zuhur etmiştir,

İki Eşek yıldızından birinin etrafındaki küçük bulut, aynı taraftan rüzgârların eseceğini önceden haber verir. Bütün göğe dağılmış kızıl bulutlar yahut kızıl bir Ay, kezalik Güneş'in kızıl bulutlar arasından batışı, uçuşan bulutlar, kâh pek iyi işitilen kâh güçlükle idrak edilen değirmenlerin sesi, kulelerin tepelerine dikilmiş sancakların hareketi, Ay etrafında aniden dağılan haleler, rüzgârları ve bunların hangi cihetten doğacağını gösterir.

Lâkin batarken yahut doğarken Ay'ın berrak olması, keza yıldızlar ve parlak ve lekesiz bir halde batan Güneş yahut Güneş'in az bulutla gurub etmesi, kargaların sevinç içindeymişçesine sürü halinde gaklaması ve geceleri kukumavın durmaksızın ötmesi havanın açacağını müjdeler,

Fırtına alametlerini senin şairinden daha iyi izah edebileceğime kani değilim, gerçi benim kelamım serbesttir, Vergilius'unki ise vezinlerle adeta bukağılanmıştır. Binaenaleyh Georgica'nın birinci kitabında şöyle der,

Lâkin gaddar Boreas'ın semtinden şimşek çaktığında, Ve Eurus ile Zephyrus'un hanesi gürlediğinde, bütün kırlar Taşan hendeklerle yüzer, denizdeki her gemici de Islak yelkenleri toplar,

Fırtına gafil avlamamıştır hiçbir zaman, Zira ya derin vadilerden yükselirken görmüştür fırtınayı Ve kaçmıştır turnalar yükseklerden, yahut bir düve Göğe bakarak açık burun delikleriyle havayı içine çekmiştir, Yahut cıvıldayan kırlangıç gölün etrafında fır dönmüştür, Ve kurbağalar balçık içinde kadim şikâyetlerini şakımıştır, Pek çok kez karınca da gizli dehlizlerinden yumurtalarını taşımıştır, Daracık patikayı aşındırarak, ulu bir gökkuşağı su içmiştir, Ve otlaktan ayrılan kargaların muazzam ordusu Sık kanat şakırtılarıyla uğuldamıştır. Çeşit çeşit deniz kuşlarının ve Asia çayırlarında, Tatlı Caystros göllerinin civarında yiyecek arayanların, Omuzlarına bol damlaları dökmek için yarıştıklarını, Kâh başlarını dalgalara daldırıp, kâh sulara koştuklarını, Ve beyhude bir gayretle yıkanmaktan haz duyduklarını görürsün. O vakit uğursuz karga boğuk sesiyle yağmuru çağırır, Ve kuru kumlar üzerinde tek başına salınır durur. Geceleyin yün eğiren genç kızlar bile Kışın geldiğinden habersiz kalmaz, yanan çömlekte Kıvılcımlanan yağı ve mantarlaşan çürük fitili gördüklerinde.

Buna, müşahedeye değer kati bir alamet olarak şunu da ilave etmiştir,

Şayet karanlık boynuzuyla kara havayı kavramışsa.

Güneş'e dair ise şunları söyler,

O ki doğan sabahı beneklerle donatmışsa, Bir bulutun içine gizlenip, feleğin ortasından geri çekilmişse, Yağmurlardan şüphelenesin, zira yukarılardan bastırır Ağaçlara, ekinlere ve sürüye musibet olan Notus. Yahut yoğun ışınlar şafak vakti bulutların arasından Bölük pörçük fışkırdığında, yahut solgun kalktığında Tithonos'un safran sarısı yatağını terk eden Aurora, Heyhat, o vakit körpe asma yaprakları olgun üzümleri beyhude korur, Çatılarda çıtırdayan pek çok dehşetli dolu sıçrar durur. Bunu dahi, semayı aşıp artık batarken Hatırlamak daha evladır, zira ekseriya görürüz Bizzat onun çehresinde gezinen muhtelif renkleri. Gök mavisi yağmuru haber verir, ateş rengi rüzgârı, Lâkin benekler kızıl bir ateşle karışmaya başlarsa, O vakit her şeyin rüzgâr ve fırtınalı bulutlarla Kaynadığını görürsün, öyle bir gecede kimse beni Karadan palamar çözüp engine açılmaya ikna edemez.

Gökkuşaklarının birden ziyade yahut kuvvetli renklerde belirmesi de böyledir. Öküzlerin böğürerek tırnaklarını yalaması ve damlarına dönmesi, tavukların kendilerini toza bulaması, farelerin cıyaklaması, kedilerin de elleriyle başlarını yıkaması yağmuru önceden haber verir.

Rüzgârlar dindiğinde görülen daha zayıf alametler ise bulutlara ve puslu bir güne delalet eder.

Şiddetli rüzgârlar, yağmurlarla beraber dolu bulunmadığında rüzgârların göstergesidir, yalnızca yağmur beklersin. Kırağı bağlara ve ağaçlara zarar verecektir, şarap kıtlığına da delalet eder, meğerki ağaçlar henüz sürgün verirken (bu bizim diyarlarımızda Mart'ta, Nisan'da ve Mayıs başlarında vuku bulur) soğuk ve açık havada dolunay tesadüf etsin yahut hiç değilse Ay ışığıyla dolmuş bulunsun. Bunların hepsi rüzgârların gazabıyla vuku bulur ki hayret doğurur.

Zira bunlar dağların sırtlarında öyle şiddetle kudurur ki, ben Apeninleri aşarken rüzgâr külahımı kapıp götürmüş, bir akrepten (ballista) fırlatılmış ok gibi şiddetle ileri savurmuş, neredeyse bir mucize kabilinden yakınlardaki köylere yağmurla birlikte düşmesine ramak kalmıştı. Üzerinde oturduğum atı iki adım öteye sıçratmış, neredeyse yuvarlanacaktım. Bu sebepten Poggio'nun naklettiği şeyin masal olduğunu düşünmemeye meylediyorum. O, kopan rüzgârlarla Roma'dan altı mil mesafede bulunan ve Borghetto tesmiye edilen bir kasabanın, Azize Rufina mabedinin yıkıldığını ve koca bir meyhanenin bir bütün halinde yerinden taşındığını nakleder. Binaenaleyh kurbağaların, balıkçıkların ve taşların yağması da şaşılacak şey değildir, zira rüzgârın şiddeti kurbağaları ve balıkları dağ sırtlarından alıp götürür, rüzgârların kuvvetiyle taşlaşan tozu da taşır. Bunların dağlardan pek uzak olmayan yerlere düşmesi bunun delilidir, nitekim vaktiyle Alban Dağı'nda ve vadilerde civardaki daha yüksek dağ doruklarından düştüğü gibi. Georgius Agricola, Chemnitz'de suyla karışık balçıklı toprak yağdığını nakleder.

Ve Svabya'da, 1534 senesinde, hava elbiseleri kızıl bir haç ile boyamıştır, bu durum yağmurlarla sürüklenen toz sebebiyle vuku bulmuştur, haç şekli ise kumaşlar dokunurken haç biçimini andıran iplikler sebebiyle tezahür etmiştir.

Küçük hayvanların, mesela kurbağaların ve balıkların yumurtaları da taşınır, rüzgâr burgaçları ve fırtına boraları esnasında bunlar hayvanları dışarı salar ve gökten yağıyor gibi görünürler.

Binaenaleyh sebeplere nazar eylersen şaşılacak bir şey yoktur, zira bunlar rüzgârların büyük hareketleri haricinde vuku bulmaz. Bu sebepten Roma Cumhuriyeti devrinde bu hadiseler daha sıktı, zira gayet şiddetli rüzgârlar da daha sık meydana gelirdi. Hatta vaktiyle rüzgârların kuvveti daha büyük görünmekteydi, bu yüzden yalnızca bu acayiplikler değil, tufanlar ve su baskınları da vuku bulmaktaydı.

Binaenaleyh bu meşum alametler, haddini aşan rüzgârlardan neşet ettiği için korkunçtur. Haddini aşan rüzgârlar ise daha ziyade şiddetli sıcaklıktan ve kuruluktan doğar, bu yüzden hıyanetleri gösterirler.

Nitekim darbımeselde dendiği gibi, meyve pek bol olduğunda hıyanet kol gezer. Yahut bu rüzgarların sebebi yıldızlardan alınmıştır, Merkür ve Mars'ın kuvveti ile daha tesirli yıldızların, Akyıldız'ın (Canicula), Arcturus'un, Avcı'nın (Orion) gücünden ileri gelir, veya bize daha yakın olan sebeplere gelirsek, zayıf dimağları sarsan sıcak ve kuru mizaç (constitutio), onları hıyanetlere, ayaklanmalara, cana kıymaya sevk eder. Avam ise ekseriya işlerdeki tecrübesizliği ve ölçüsüzlüğü sebebiyle böyle dimağlara sahiptir. Bu yüzden onların cinayetlere yahut bunların en fenalarına sürüklenmesi vaki olur.

Fakat yanılmak da mümkündür, o vakit Tanrı'ya sunulan yakarışların tesir ettiğine inanılmıştır. Balıklar da havuzlara ve yeni sulara, yeni tohumlar yabancı topraklara taşınır, nitekim Theophrastos'un laser bitkisi hakkında rivayet ettiği gibi, buradan balıkların ve yeni bitkilerin kökeninin çürümeden (putrefactio) neşet ettiğine inanılmıştır.

Bunun delili, en çok fırtınalardan sonra, bazen de uzun süren dingin havaların ardından görülmeleridir. Aynı veçhile bazen, lakin daha nadiren, yeni ve bilinmedik bir kuş cinsi uzak diyarlardan rüzgarların kuvvetiyle bizim diyarlarımıza taşınır ve rüzgarlarca havada tutulurlar.

Tıbbın bu mevsim mizaçları vasıtasıyla bedenlerin sıhhatini ve hastalık çeşitlerini önceden haber vermeyi tasarlaması da buna benzer, lakin adeta daha ilahidir, bu hususları bilhassa Hippokrates Aforizmalar'ın üçüncü kısmında ve Aristoteles Problemler'in birinci kısmında şaşılacak bir incelikle ele almışlardır. Fakat her şeye değinmek istersem asla bir son bulamayacağım, nitekim o pek mahir ressam, fırçasını tablodan ne vakit çekeceğini bilemediği için Apelles tarafından yerilmiştir. Sıcak yahut soğuk, kısır yahut bereketli bir yılın alametlerini zikretmeye ne hacet vardır, bunlar müstakil kitaplar talep ederdi, bilhassa insan için geleceğin bilgisinden daha müşkül bir şey bulunmadığı düşünülürse.

Zira bu bilgi öylesine karanlıktır ki, ilahi bir nefesle desteklenmedikçe pek az övgü getirir. Bundan ötürü bu sahada temayüz edenler, ki pek az idiler, haklı olarak ilahi tesmiye edilmişlerdir. İlimlerde ise mümtaz şahsiyetlere daha sık tesadüf edilir, bunların arasından, her birine kendi takdirini bırakarak on iki tanesini seçtim.

Birincisi Archimedes olsun, yalnızca bugün herkesçe bilinen eserleri sebebiyle değil, Plutarkhos'un rivayet ettiği üzere Romalıların kuvvetini defalarca kırdığı mekanik buluşları sebebiyle de, nitekim Marcellus'un Hayatı'nda onun harikulade icatları zikredilir, biz de Galenos'un şehadetiyle bundan geri kalmayan başka şeyleri aktarırız, her iki sahada da yalnızca ilk müellif değil, taklit olunamaz bir şahsiyettir, Cicero'nun bu insan cinsine yakıştırdığı gibi, Yunanlıların zekasını övmekten ve Siracusa şehrinin harabeleri arasında çalılıkların sardığı mezarını aramaktan imtina etmemiştir.

Bir sonraki şeref, yıldızların hesabını ebediyete kifayet edecek bir vukufla tasarlayan İskenderiyeli Batlamyus'a aittir.

İlahi sanatkarlığın tarzını ve inceliğini bulduğunu söylemesem de, ifade etmeye cüret eden yalnızca o olmuştur. Mevcut diğer pek çok icadında ise asla kendisiyle çelişmez.

Üçüncü makamı kimin hak ettiği hususunda şüpheye düşmem pek tabiidir, zira pek çok kimse eşit derecede yarışmaktadır, lakin bu makam, tabiatı, ilahi şeyleri ve diyalektiği şaşılacak derecede işleyen, hayvanların hayatını, huylarını ve yapısını akıl almaz bir basiretle inceleyen Stagirialı Aristoteles'e, Büyük İskender'in Makedonyalı muallimine bağışlansın.

O, her bir ilimde takdir görecek şeyler yazmış olup, bunca asır boyunca metinlerinde bariz bir hata tespit edilememiştir.

Dördüncü makamı benzer delillerle ve eşit ümitle Eukleides, Scotus ve avamın Hesaplayıcı (Calculator) dediği Ioannes Swineshead işgal eder, lakin kadimliği ve faydası sebebiyle Eukleides öne geçirilsin. Onun bilhassa iki meziyeti vardır, öğretilerinin sarsılmaz metaneti, yani Elementler kitabı ve öylesine mutlak bir mükemmellik ki, haklı olarak hiçbir eser onunla kıyaslanmaya cüret edilemez. Bu meziyetler sayesinde onda hakikat nuru öyle parlar ki, çetin meselelerde yanlışı doğrudan ayırabilenler yalnızca Eukleides'e aşina olanlar gibi görünür. Megaralı idi, günümüze ulaşan başka pek çok şeyi de aynı incelikle yazmıştır, lakin bunlar çok daha az faydalıdır.

Ondan sonra Ioannes Scotus gelir, vatanı burasıdır, her yerde gösterdiği ilim ve zeka keskinliği sebebiyle "ince muallim" (doctor subtilis) unvanını hakkıyla kazanmıştır.

Aynı adanın ahalisinden, dediğim gibi Hesaplayıcı lakaplı Ioannes Swineshead gelir, onun karşılıklı tesir hakkında tecrübeye zıt düşen tek bir hüccetinin halli için bütün bir halefler nesli ter dökmüştür, rivayet ederler ki, pek yaşlandığında kendi buluşlarını okurken anlamadığı için ağlamıştır.

Bundan ötürü, nefsin ölümsüzlüğü üzerine yazdığım kitapta da zikrettiğim veçhile, barbarların zeka bakımından bizden asla aşağı olmadıklarını şüphesiz kabul ederim, nitekim kış göğü altında bütün dünyadan tecrit edilmiş Britanya, böylesine parlak zekalı iki adam çıkarmıştır.

Yedinci makam, neredeyse Archimedes ile aynı çağda yaşamış olan Pergeli Apollonios'a aittir. Konik kesitlerin unsurları üzerine sekiz müstesna kitap yazmıştır, bugüne değin bunların yalnızca ilk dördü neşredilmiştir, onlar da mütercim tarafından öyle fena kirletilmiştir ki, hakkıyla basılmış bile sayılamazlar.

Ondan sonra gelen, lakin çok daha eski olan Tarentumlu Arkhytas, böylesine mümtaz şahsiyetler arasında bir İtalyanın da makam sahibi olması için buraya yerleştirilsin, rivayet olunan uçan tahta güvercinin haricinde, verilen iki çizgi arasına sürekli orantıda iki çizgi yerleştirmenin hakiki ispatını bulmuştur.

Eutokios bunu on yanlış ispat arasında aktarmıştır. Ondan sonra, tabir caizse cebir sanatının mucidi olan Arap Musa oğlu Muhammed gelir. Bu buluşu sebebiyle bu sanatın ismiyle anılan bir lakap kazanmıştır. Onuncusu El-Kindi'dir, o da İbn Rüşd'ün (Averroes) zikrettiği kitapların müellifi bir Araptır, günümüze kalan ve basılması için teslim edeceğimiz altı niceliğin oranı hakkındaki risalesi buna misaldir, zira bundan daha zekice bir şey yoktur.

Ardından en parlak icadıyla İspanyalı Câbir gelir, Batlamyus beş nicelikten altıncısını büyük bir zahmetle ararken, o aynı niceliklerle dördüncüyü bulmuştur. Göğün durumuna ait pek çok şeyi de daha iyiye doğru değiştirmiştir, öyle ki aşırı sıcakların dondurucu soğuklara nazaran zekalara çok daha az mani olduğunu kolayca anlarsın.

İncelikte sonuncu, lakin sanatında en meşhur olanı usulleri, nabız tetkikleri ve kadavra teşrihleriyle Galenos'tur. Lakin öylesine lafazan ve çelişmeye öylesine heveslidir ki, birini güçlükle hoş görürsün, diğerinde ise sanatların maruz kaldığı ağır kayıp yatar, çağımızın insanları bunu telafi etmeye gayret etmişlerdir.

Şimdi bu zatlara mimar olarak şöhret bulmuş Vitruvius da dahil edilsin, şayet başkalarının değil de kendi icatlarını kaleme almış olsaydı, ilkler arasında sayılabilecekti. Her birinde bazı hususlar tebarüz eder, nitekim Archimedes'te mezarına kazınan silindir ile kürenin denkliği gibi.

Eukleides'te nizam, Aristoteles'te metin örgüsü, Galenos'ta taksim etme usulü öne çıkar. Diğerleri de, incelikte üstün olmasalar bile, bazı fevkalade meziyetlere sahiptirler. Kim Homeros'taki duygulara, Vergilius'taki vekara, Cicero'daki merhamet ve belagat zenginliğine, Quintilianus'taki kelimelerin anlamına uygun hitabet hususiyetine ve söz sanatlarına hayran kalmaz? Müelliflerin methedildiği tek bir incelik türü yoktur, bilakis pek çoktur. Aristoteles'inki zekadandır, Theophrastos ve Scotus onun takipçileridir. Archimedes'inki zeka ve tahayyüldendir. Hesaplayıcı'nınki gibi tahayyüldendir. Eukleides'inki gibi tahayyülle birleşen histendir. Batlamyus'unki gibi akıl yürütmedendir. Cebirinki gibi muhakemedendir. Vitruvius'unki gibi his ve tecrübedendir, onun muadili buluşlarıyla pek meşhur lakin az faydalı olan Heron idi.

Vitruvius'ta en müstesna olanı saatlerin yapılış tarzıdır, ister silindirler ve su vasıtasıyla, ister Zodyak feleğinden anaphoric saatlerde olsun, isterse çukur, düz ve kürevi yüzeylere müşterek olan analemma vasıtasıyla olsun.

Mademki sanatkarlara gelindi, çağımızda öylesine parıldayan sanatları da ele alalım ki, burada yazdıklarım halefler nezdinde pek az itibar görecektir. Lakin bir kimse her çağın kendi harikaları, pek kadim hadiseleri, bunca tufanı, bunca yangını, Romalıların alametleri, kehanetleri ve peşi sıra gelen mucizeleri olduğunu düşünürse, haleflerin bizim devrimizin sanat icatlarından şüphe etmesi için bir sebep yoktur, bizim de geçmiş asırda yaşamış başkaları tarafından hayranlığa layık görülerek aktarılanlardan şüphe etmemize lüzum kalmaz.

Sanatların icatları her geçen gün yenilenir ve hiçbir sınırla kuşatılamazlar, bazılarında ne istediğini bilmek kafidir. Geçenlerde biri Haßfurt mızrağının usulünü icat etti, zira kılıç uzatıldığında iki katına çıkar, bir çengelle sabitlenerek demir bir mızrak halini alır, ucu ise kılıcın kendisidir.

Bir başkası gagalı demir bir el yaptı, buna dokunulduğunda birbirine geçen çengellerle hırsızın elini yakalıyordu, zira para kesesinde paraların arasına gizleniyordu. Yalnızca muhakeme talep eden bu kabil sayısız şey tasarlanabilir. Lakin çağımız parlak ve pek mühim icatlar bakımından pek veluttur.

ON YEDİNCİ KİTAP Sanatlar ve Hünerli İşler Üzerine

Diğer icatlar arasında hayranlığa en layık olanı, bunca denizin yarıldığı, denizin derinliklerine, suların enginliğine ve rüzgarların kasırgasına bunca insanın selametinin, bunca büyük servetlerin ve nihayet hükümdarların canlarının emanet edildiği gemicilik pusulasının usulü değil midir, ki bu emanet küçücük bir kapta duran minik bir değneğe, hatta mütevazı bir iğneye bırakılmıştır.

Buna inanmış olmak tek başına yetmez, şayet bu bizi yönlendirip eğitmezse ve hissetmekten yoksun bir taş, gözleri ve kulakları olan bunca bilge adamdan üstün gelmezse.

Hemen sonraki övgü payı savaş makinelerinin icadına verilebilirdi, eğer insan soyunun faydasından ziyade yıkımı için bulunmuş gibi görünmeseydi, nitekim bu yüzden mucidinin adı da lanetlenmiştir.

Bunu, kitapları harf dökümüyle basmanın o mucizevi sanatı izler, bu sanat ilkinden sonra ne fayda ne itibar ne de incelik bakımından hiçbirinden geri kalmaz, hatta ilk sıraya konsa dahi doğru bir iş yapılmış sayılmalıdır. Tüm antik çağ, bu üçüne denk hiçbir şeye sahip değildir, bu çağın diğer mucizevi buluşlarını bir yana bırakıyorum, zira bunlar ataların dehasını aşmaktan ziyade eski sanatlara birer eklenti oluşturmaktadır.

Bunları saymak istesem koca bir kitap yetmez, fakat misal kabilinden birkaçını ekleyeyim, binalardaki kemerler, mabetlerdeki çanlar, eyerlerdeki üzengiler, saatlerdeki değirmen çarkları, camdaki beyaz çizgilerin ayırt ediciliği, altın sikkelerdeki biçim ve basım sürati, yoksul kadıncıkların ve çocuklarının geçimi gözetilerek Venedik'te kasten yasaklanan, pek çok ipliği aynı anda eğiren çark.

Bazı şeyler de uzun zaman aralıklarıyla kullanımdan kalkmıştır, beş kürekli kadırgaların (quinqueremis) inşası ve altın lehiminin (chrysocolla) bileşimi gibi. İncelikle en çok aydınlanan şeyler resim, heykel ve kalıp dökümüdür, zira göz birazcık daha kalkık olsa, yahut burun daha dar veya dudak daha eğri dursa, ne kadar emek harcadıysan hepsini tamamen heba etmiş olursun, eskiler heykel sanatında öyle ileri gitmişlerdi ki (bunu Yahudilere atfederler), el o vakitler gözün şimdi idrak edebileceğinden fazlasını bilirdi. Bu kabil bir mucize olarak, bilinmeyen hayvan biçimleriyle bezeli iki akik taşı gördüm. Hakikaten inceliğin bizzat kendisi, her türlü zarafetin anasıdır.

Yalnızca zarafetin değil, aynı zamanda eserin sağlamlığının da anasıdır, tıpkı duvarlarda çeküle tam uygun yapılan kusursuz inşanın, eseri gayet sağlam ve ebedi kılması gibi, şayet bundan azıcık saparsa, şaşılacak derecede kısa zamanda o duvarları yerle bir eder.

İncelikle yalnızca desteklenen, lakin aydınlatılmayan sanatlar ise askerlik, büyü, simya ve mimarlık çatısı altında toplanan makine yapımıdır. Resim ise yalnızca desteklenmekle kalmaz, aynı zamanda aydınlatılır.

Zira resim, mekanik sanatların en incesi ve aynı zamanda en soylusudur. Zira kalıp döküm yahut heykel neyi denerse denesin, resim onu daha hayranlık verici şekilde biçimlendirir, gölgeler ile renkleri katar ve optik ilmini kendine bağlar, üstelik bazı yeni icatlar da ekler, çünkü ressamın her şeyi bilmesi gerekir, mademki her şeyi taklit etmektedir. Ressam filozoftur, mimardır ve anatomi (dissectio) ustasıdır.

Bunun delili, tüm insan bedeninin o eşsiz taklit edilme gayretidir, Floransalı Leonardo da Vinci tarafından yıllar önce başlatılmış ve neredeyse tamamlanmıştı, fakat esere, Vesalius kadar büyük bir sanatkâr ve tabiat araştırmacısı yetişememişti.

Lakin resim sanatı için renklerin gerekli olduğunu söylediğimizden, bunların bir dökümünü eklemenin yerinde olacağını düşünüyorum, şayet bu döküm nesnelerin kendisinden ve örneklerden alınırsa, eskilerin o kafa karışıklığını asla doğurmaz, öyleyse hepsine olmasa da daha soylu farklarına temas edersem değerli bir iş yapmış sayılırım. Yazarların kusuru ve kelimelerin benzerliği yüzünden, bu hususta yazanların her şeyi birbirine kattığını pekâlâ biliyorum, bu nedenle onların kabullerinden ayrılarak faydalı fakat alışılmadık bir yöntem izlemem icap etmektedir, burada eski yazarların zikrettiği renk adlarının nasıl anlaşılacağını öğretmiyorum, zira bu uçsuz bucaksız bir iştir, bilakis bunları nasıl doğru ve berrak biçimde adlandırıp öğretebileceğini gösteriyorum. O halde öğretilerin usulü gereği en aşikâr olanlardan başlayacağım.

Kar beyazı renk (niveus color), yığılmış taze kara benzer, kireçteki parlaklık gibi olan parlak beyazdan (candidus) ayrılır, bu sebeple taze kirece kar beyazı değil, parlak beyaz diyeceğiz. Bunlara en yakın olanı, daha az aklığa sahip ve hiç parlaklığı bulunmayan süt beyazıdır (lacteus). Sönmüş kömürlerdeki gibi olan kara (niger), doğrudan beyaza karşıttır. Beyaz altında kar beyazını, parlak beyazı ve süt beyazını toplarız. Kırmızı (rubeus), akan kanın rengidir.

Yeşil (viridis), henüz çiçek açmamış çayırlardaki gibidir, mücevherler arasında zümrüt, şayet asil bir taşsa bu rengi en güzel şekilde yansıtır.

Gök mavisi (caeruleum), balmumundan değil gökten gelir, buna semavi de diyeceğiz. Safir daha zariftir. Mavimsi kurşuni (ceruleum) ise propolisin ve taze balmumunun rengidir, sakin denizin renginden biraz daha koyucadır.

Su rengi (aqueus), suya gayet benzer ve berraktır, erguvani (purpureus) ise bizim erguvanımızdır ki kırmızıdan biraz daha açıktır, bundan alev rengi (flammeus) doğar ki adını alevden alır, bu renk erguvaniden daha parlak ve daha berraktır, tıpkı erguvaninin kırmızıdan berrak olması gibi. Yumurta sarısı rengi (luteus), yumurtanın sarısından gelir, safran rengi (croceus) ise bundan daha canlı, daha parlak ve biraz daha kırmızıya çalandır. Altın rengi (aureus), parlatılmış altındaki gibidir, parıldadığı için parıldamayan saman renginden (palearis) ayrılır.

Saman rengi adını samandan, buğday samanından alır, fakat bu renk aynı zamanda sağlıklı kimselerin idrarına mahsustur. Kurşuni (plumbeus), kurşuna benzerliğinden ötürü böyle adlandırılmıştır, morumsu renge (lividus) pek benzer, lakin morumsu renk katiyen parıldamaz, bu renk çocuklar kayışla dövüldüğünde, kanın dışarı akmayıp deri altına hücum etmesiyle beliren görünüme benzer. Kül rengi (cinereus) adını külden alır. Gümüşi (argenteus) tıpkı gümüş gibidir, daha ak ve parlak olduğu için kurşuniden ayrılır. Pas rengi (ferrugineus), pas bağlamış demirdeki gibidir. Sarımtırak (flavus), vaktinden önce sararmış başaklardaki gibidir.

Gül rengi (roseus) ise kırmızı ile karışık beyazdır, güllerdeki gibi, bakirelerde, oğlanlarda ve genç kızlarda biraz daha kırmızımsı açar, lakin yine de buna gül rengi denir. Nar kırmızısı (puniceus), nar ağacının kırmızı çiçeklerindeki gibidir, nitekim biraz daha soluktur.

Ağaç kavunu rengi (citreus), turunçgillerin henüz olgunlaşmamış kabuğundaki gibidir, yeşil ile saman renginin karışımından oluşur.

Koyu esmer (pullus), belirsiz bir türe benzer, pas renginden daha koyudur, çiftçinin saban demiriyle az önce yardığı toprakta bulunur. Kirli sarı (luridus), saman rengi ile parıltılı yeşilin karışımıdır, bazı yılanların sırtındaki renk gibidir. Şarap rengi (vinosus), asil ametistte ve üzüm tanelerinde bulunur, zira şarabın rengi alevli yahut kırmızımsıdır, öyleyse tam manasıyla bu renge böyle diyeceğiz. Prannius, parlak siyah bir renktir, bu renkteki bir mücevherden ötürü böyle adlandırılmıştır. Yukarıda yaptığım gibi bunları otuz türe ve yedi cinse ayırdığımı unutmuş değilim.

Fakat sanatlara geri dönüyorum, bunların daha soylu olanları gerek nesnelerin tabiatının henüz bilinmemesi yüzünden, gerekse daha ince bir keşfe muhtaç olduklarından ekseriyetle gizli kalmaktadır.

Gizli kalanlar ise şunlardır, bükülgen cam yapma yöntemi, definelerin bulunması, tunca tınlama sesi vermek ve bunu beyaz kurşundan gidermek, her yerden faydalı cevherleri çıkarmak, renkleri dönüştürmek, bozulmuş şarabı kusursuz bir usulle sirkeye dönüştürmek ki bu yöntem benim çağımda bulunmuş ve yine benim çağımda kaybolmuştur, gerçi yukarıda pek çok yararlı bilgi aktarmıştık, reçinelerin kendilerine has kuvvetlerini teşhis etmek, yukarıda bahsettiğimiz ömrü uzatma sanatı, ateşli makinelerin gücüne direnecek maddeyi yapmak, geçenlerde o iki kişi tarafından denenip en feci şekilde neticelenen uçma buluşu, yukarıda bahsettiğimiz Vinci de bunu denemiş ve boşa çıkmıştı, oysa kendisi pek seçkin bir ressamdı.

Her şeyin ötesinde Tiridates'in büyüsü vardır ki yapılması imkânsız şeyleri öğrettiği sırada Nero tarafından büyük bir para ve Ermenistan krallığıyla ödüllendirilmişti.

Yine de uzun süre gizli kalan bu şeylerden bazıları bulunmuştur, halatsız saatler gibi. Halat yerine bazı saatlerde üst üste konmuş, salyangoz biçiminde yirmi altı dişli çarklar yer alır, bazılarında daha da fazladır, bunlardan hareketle bütün makineyi işleten dişli mil döndürülür. Bir diğerinde ise dipte kırk sekiz dişi bulunan bir çark vardır, bu çark diğer bir çarkla kenetlenmiştir, öyle ki dipte bulunan çarkın tazyikiyle döndüğünde, aynı sayıda dişle kenetlenmiş olan diğeri de dönerek bütün makineyi kendisiyle birlikte harekete geçirir.

Benzer bir yöntemle, İmparator'un oturağının öyle düzenlenmesi sağlanmıştır ki araba hangi vaziyette olursa olsun, seyahat ederken sarsılmadan ve rahatça oturabilmektedir. Bu düzenek halkalı kürelerin (armilla) çalışma tarzından alınmıştır, zira çelikten üç çember yerleştirildiğinde, eksenler yukarıya, aşağıya, öne, arkaya, sağa ve sola hareket edebilir, bundan başka konum olamayacağından, araba nasıl sürülürse sürülsün oturanın sürekli hareketsiz kalması zorunludur. Bununla birlikte bu düzenek, çalışma mantığı örnek alınan kandillerden bir nebze ayrılır. Zira kandiller döndürüldüklerinde, ağızları açık olsa dahi yağı asla dökmezler. Kendisini yukarıda da andığımız Cremonalı Gianello Torriano bu düzeneklerin mucididir.

Sanata değil de sanatkârın şahsına has incelik örnekleri de vardır, fındık kabuğuna sığdırılmış parşömen üzerine yazılı Homeros'un İlyada'sı gibi, yahut bir arıcığın kanatlarıyla örtebileceği fildişi gemi gibi. Güneş doğarken her aydınlandığında gür bir ses çıkaran Memnon heykeli ise adeta bir mucizeye yaklaşır.

Bu bir masal değildir, güvenilir yazar Cornelius Tacitus bundan bahseder ve Strabon da bu sesi işittiğini aktarır. Eskiden Myrmekides'in bir sineğin örtebileceği büyüklükte yaptığı dört atlı araba eseri, yahut Kallikrates'in fildişinden yaptığı, uzuvları başkalarının gözüyle seçilemeyen karıncalar gibi. Bizim çağımızda şimşirden, fındık büyüklüğünde, içinde kuşu eksiksiz bulunan kafesler imal edilmektedir, daha da şaşırtıcı olanı bunun yedi saatlik bir sürede yapılmasıdır. Yine bizim çağımızda vuku bulmuştur ki Urbino Prensi'ne işaret parmağına takılabilecek bir yüzük hediye edilmiştir, yüzüğün taşında eksiksiz bir saat bulunmakta, saatleri ayıran çizginin yanı sıra tek bir vuruşla her saat başında taşıyana saati bildirmekteydi. Ne var ki böylesine hayranlık uyandırıcı incelikteki eserler ne uzun ömürlü olabilir ne de faydalıdır, zira her an arızalanmaya müsaittirler, sadece hayranlık uyandırırlar ve bu sebeple alıcıdan ziyade sanatkâra fayda sağlarlar.

Zira hakiki letafet, semavi bir tabiatın kendine has delili olup en küçük parçalara varıncaya dek kusursuz bir karışımı gösterdiği halde, yapay bir incelikle birleşen sanat büsbütün faydasızdır.

Lakin her bir şeyde en ince olanı ayırt edebilmek ve bunu bilmek, ilahi bir sanatın işidir. Ne var ki ilahi olmasalar da incelikleriyle temayüz eden sanatlar da bulunmaktadır. Bunlar arasında dört tanesi bütün bir cins olarak daha parlaktır, Büyü, İşaretler, Gizleme ve Kimya sanatı. Bunlara dair bazı misaller de ekleyelim, işaretler meselesi, tıpkı bir kimse senin yanına girdiğinde olduğu gibidir.

Ruhun en derin tesirlerinin (affectus) işaretleri ise şunlardır, sözler, göz hareketleri, sebep, mekân, zaman, ruhun ahlakı, bedenin duruşu, suret, yoldaşlık, senin sırdaşlığın, kudret ve yakaladığı fırsat. Şayet bunları doğru şekilde tartarsan, sana gelen kimsenin aklında ne olduğunu kolayca anlarsın. Kimi zaman yalnızca üç tanesinden dahi bunu sezmek mümkündür.

Düşman sana doğru hızlı adımlarla, dikilmiş gözlerle gelir, silahsız bir ihtiyar ise dilini hazırla, silahlı bir genç ise ellerini hazırla, zira bu kadarcık bir dikkatle dahi hayatı ve şerefi korumak mümkündür. Artık tek tek ayrıntılara girmeme lüzum yoktur.

Lakin gizleme usulüne geliyorum, bu usul üç katlıdır, birincisi dönüştürme (transmutatio) yoluyladır ki kullanımdadır, nitekim vaktiyle Suetonius'un Caesar hakkında aktardığı gibi, sözgelimi "a" yerine "d", "b" yerine "n" yazılması gibidir, bunun sonsuz çeşidi vardır.

İkincisi aktarma (translatio) yoluyla olur ve burada misal kabilinden her şeyi iki harfle yazarız, üstelik bunlarda nefes işaretinden başka hiçbir başkalık bulunmasın diye bir nefes işareti eklenerek daha kolay yazılır.

Cb'abb'aacb acaccafrbb ababbbaa cabbcaab frabcbacab bbbaca bbcbbabbabbab b cba abbaac bbaac ababb bab cabcbbbaac bbba aac aaabaa bbbca cbabbaba cababbaaca 'abbc acbabab.

Aktarmanın diğer bir usulü ise gizlenmeleridir, bunlardan kiminde, tıpkı Lakonia skytalesi gibi şüphe uyandıran birtakım işaretler kalır, kiminde ise geride hiçbir iz kalmaz ki en zarif usul budur. Zira yazmak için çizgileri çizilmiş, birbirine denk iki parşömen alırsın ve her ikisinde de çizgilerin tam karşısına denk gelecek şekilde, harflerin büyüklüğüne yahut yüksekliğine uygun küçük delikler açarsın. Kimi delikler yedi, kimi üç, kimi sekiz yahut on harfi içine alacaktır. Öyle ki bütün delikler bir arada, yazılabilecek olanların hepsi birleştiğinde yüz yirmi harfi ihtiva etsin. Bunlardan birini yazışmak istediğin kimseye verirsin. İhtiyaç hasıl olduğunda, meramını evvela mümkün olduğunca kısa bir biçimde yazarsın, öyle ki cümlen aralıkların alabileceği harf sayısından daha az harf ihtiva etsin. Bundan sonra deliklerin altına yerleştirilen parşömene bu cümleyi yazarsın ve aynı şekilde diğerine ve bir diğerine, nihayetinde ilk parşömenin boşluklarını, mana tamam olana dek cümleleri tamamlayarak, silerek ve doldurarak tamamlarsın.

Bu ikinci cümleyi ikinci parşömende, kelimeler ve cümleler birbiriyle uyumlu görünecek şekilde tamamlarsın, üçüncüde de keza öyle ayarlarsın ki ilk harfler zedelenmeksizin bütün cümlenin kelime sayısı ve büyüklüğü sabit kalsın ve ahengini korusun. Bunlar tamamlandığında, önceden kestiğin denk parşömen örneğini üzerine koyarsın ve deliklerin sınırlarına, yazmak istediğin harflerin ulaştığı yere kadar gayet ince noktalar işaretlersin, sonra üçüncü bir parşömen alırsın ve ilk cümle ile onun kelimeleri işaretlenen noktaların sınırları arasında kalacak surette, aralıkların ve harflerin münasip bir tertip ve büyüklüğüyle, kelimeleri kesintisiz akıp giden bir mektup yazarsın. Böylece ortada hileye dair hiçbir şüphe kalmaz, diğer kimse bunu aldığında, elindeki örneği üzerine koyarak zihnindeki meramı derhal anlar. Her ne kadar zahmeti az olmasa da tehlikeli zamanlarda dostlara bir maksadı bildirmek için bu usulün bir dengini bulmak mümkün değildir.

Üçüncü gizleme usulü harflerin şap ile yazılmasıyla olur. Zira gizlenirler, suya daldırıldıklarında okunurlar, çünkü su parşömeni daha koyu hale getirir, üzerinde şap ise parlar. Nişadır ile yazılanlar ise ateşe tutulduklarında görünür. Aynı şekilde kimileri limon, kimileri soğan suyuyla yazılır ki bunların hepsi ateşe maruz kaldığında okunabilir, aksi halde gizli kalır.

Lakin burada alelade olmayan büyük bir dikkat gerekir. Kara zaç (calcanthum), karaçam sakızı ve tuz dediğimiz kükürt ile su ateşte çıkarılır, böylece yazılmış harfleri sileriz. Fakat dikkat et, bu ince işi üstünkörü yapmayasın.

Daha önce kılların giderilmesinden bahsederken usulünü anlattığımız o ikinci su ile de harfler yok edilir.

Kimya sanatının pek çok hayranlık uyandırıcı yanı, çokça beyhude ciheti, bundan çok daha fazla şüpheli tarafı, hiç de azımsanmayacak güzellikleri, kimi şifalı, bazı tesirli, diğerleri adeta ilahi yönleri, pek çoğu hiçbir ehemmiyet taşımayan, bazıları büyük ümitler vadeden, nihayet diğerlerinin hepsinden sayıca üstün olan daha büyük ziyanları vardır. Lakin kimyevi buluşlar şunlardır, camı gayet uzun lifler halinde çekmek, onu bükülgen yahut son derece sert kılabilmek nicedir bilinmektedir, nitekim camdan yapılmış küçük bir küre gördüm ki bütün bir güçle taş zemine fırlatılmasına rağmen kırılmıyor, kirişlere doğru geri sıçrıyordu. Dediğim gibi, camı beyaz çizgilerle süslemek, yahut onda suretler oymak, sahte mücevherler imal etmek, kâfuru arıtmak, metalleri karıştırmak, başkalaştırmak yahut daha asil olanları taklit etmek de bu sanatın marifetidir.

İpek de bu minvalde kükürt dumanıyla beyazlatılır, zira aşırı derecede kurutur, aynı sebeple çiçekleri, bilhassa da gülleri alacalı hale getirir, çünkü bir kısmı beyaza döndüğünden renk çeşitlenir.

Bu sanat metalleri eritmek için kaplar yapmayı da öğretmiştir, zira bunlar koç boynuzlarından, bilhassa da boynuzun ucundan ve küle dönüştürülüp havan eliyle yoğrulmuş kemiklerden yapılır.

Şayet zımpara taşını yahut geyik boynuzunun uçlarını yahut turna balığının çenesini ateşte kızdırıp iki ya da üç defa sirkede söndürerek eklersen, kaplar ne kırılır ne de metal dışarı sızar, bunlar içine ve her yerine, maddeyi emmesin diye, bilhassa da dibine eklenir.

Sanatın mahareti öylesine büyüktür ki yukarıda aktardığımız farklara ilaveten kömürler hususunda dahi ayrımlar yapar, nitekim vadilerin odunundan yapılanların dağdakilerden daha üstün olduğunu kabul eder, çünkü vadi odunları daha seyrektir, dolayısıyla kömürleri de öyledir, seyrek olan her şeyi ise ateş kolayca sarıp tüketir. Lakin bunların yakılmasında da fevkalade gayret gösterir, adet olduğu üzere yerin altında değil, yerin üzerinde yakılırlar, zira daha iyi yanarlar ve daha faydalıdırlar. Metallerin işlenmesinde ve ateşle olgunlaştırılan diğer şeylerde ateşin nasıl tatbik edildiği şaşılacak derecede mühimdir, bilhassa purpurina elde edilirken ateşin farkı açıkça görülür. Dolayısıyla ateşi kesintisiz mi yoksa aralıklı mı tatbik ettiğin, şiddetli mi yoksa yumuşak mı, büyük mü küçük mü, yavaş yavaş mı yoksa aniden mi, çepeçevre mi yoksa tek bir taraftan mı, körüklerle harlayarak mı yoksa kendi halinde mi, uzun süreli mi kısa süreli mi, kaba temas eder halde mi yoksa dışarıdan mı, alevli mi yoksa yalnızca kor halinde mi, kapalı mı serbest mi, doğrudan mı yoksa yansıtmalı mı, kömürden mi odundan mı, yahut daha da mühimi ateşte kendi gücünü muhafaza eden başka bir yanıcı madde ilave edilerek mi verildiği çok şeyi değiştirir. Eriyen her bir şeyin ne ile bir araya getirildiği de pek mühimdir.

Zira mermer, kurşun cevheri (galena), kurşun ve demir cürufu, içinde metallerin bulunduğu taşlarla birleştirildiğinde, onların erimesine harikulade bir surette yardım eder ve cevherin özünü korur, çünkü erirlerken taşların içinde bulunan ince nemin tükenmesini menederler, bu da yukarıda zehirler bahsinde söylenenin aksi bir usulledir. Dolayısıyla taş ısıtılıp da içindeki nem sebebiyle kurumadığında, nihayet ateş üstün geldiğinde, taşa yapışık olan metalin bizzat kendisinin erimesi zaruridir.

Lakin su yahut başka bir nem ilave edilmeksizin metallerin neden daha kolay eridiği sorulabilir, acaba su soğuk ve latif olduğundan mıdır, zira hem latifliği sebebiyle eritemez hem de soğukluğu yüzünden tamamen tükenmeden evvel gerçek manada ısınamaz, ayrıca metalin üzerinde yüzen kabuk da onun erimesine mani olur, çünkü böylesine toplanmış halde bütün cüzleri soğutur ve bu şekilde erimelerine engel teşkil eder, yahut kabuk metalin bütün ince cüzlerini tüketir ki bu ortadan kalktığında metal çözünmez.

Benzer şekilde metaller kabın dibine yapıştığında, şiddetli ateşlerde dahi erimezler, çünkü ısı yukarıya doğru yükselir, dipte kalan az miktardaki ısı ise kısa süre sonra nemi tüketir ve erimeye mani olur, bu iki sebeple kapların dibindeki metal eritilemez.

Lakin bu sanatın buluşları, keşfedilebilecek olanların en küçük cüzüdür, kehribarın eritilmesi, camın ateş olmaksızın yumuşatılması, hakiki erguvan boyası ki şu anda kullanımda olan yalnızca isimden ibarettir ve vaktiyle bulunmuş olan bu şeyler artık yok olup gitmiş, kullanımları unutulmuştur, son derece güzel ve sert taşların ve gayet latif suların terkibi, bunlarla kaplar imal edilebilir, diğerleriyle ise tortulardan altın ve gümüş çıkarılabilir. Yazılabilecek olandan çok daha fazlası vardır, lakin bunları birer misal olarak zikrettim.

Fakat çoğu kez bir şeyin faydası, o şeyin kendisiyle birlikte gizli kalır, nitekim ne harp toplarının ne de kitapların basıldığı harflerin faydası yahut lüzumu, o sanat icat edilmeden evvel bilinmekteydi.

Boynuzları yumuşatmak da kimya sanatının bir işidir ki bu uzun bir kaynatmayla olur, suya bilhassa az miktarda kül eklendiğinde bu durum sekizinci saatten önce gerçekleşmez, bunlardan kılıç kabzaları ve sapları, mürekkep hokkaları, kılıflar, sair kaplar, ayrıca çubuklar, taraklar ve oyun taşları yapılır.

Benzer bir usulle kemiklerin de kereviz, civanperçemi, turp, pırasa suları ve sirke ile yumuşatılabileceğini, şayet kemikler bunlara daldırılıp at gübresine gömülürse bu neticenin alınacağını rivayet ederler.

Lakin bunları bir kenara bırakalım, farklı sanatların inceliklerine dair delillere geçmemiz gerekmektedir, bunların arasından mimariyi ele almak niyetindeyim,

Evvela tahkimatın inceliği gelir, bu sanat üç katlı bir maharetten ibarettir, menederek, püskürterek ve müdafaa edenlerin emniyetini sağlayarak, bunların haricinde başka hiçbir şey bulunamaz.

Düşmanı şüphesiz üç şeyle, yani suyla, hendekle ve surla engelleriz. Hendek, yanaşmayı güç kılar, savunma için iniş yönüyle değil, tırmanış yönüyle fevkalade büyük fayda sağlar, bu sebeple her iki kıyı da dik olmalıdır, lakin bilhassa kente yahut kaleye bitişik olan taraf daha dik tutulmalıdır. Genişliği kırk adım, derinliği ise katbekat olmalıdır, zira bunu üç katına çıkarırsan, yalnızca zapt edilemez olmakla kalmaz, kuşatmaya yeltenenlerin yüreğine çaresizlik de salar. Bu hendekte yedi adım derinliğinde kaynayan su bulunmalıdır, çünkü kendi kaynağından doğan su, hiçbir hileyle kesilemez ve tüketilemez.

Su orada durduğu vakit, içeri girmeye çalışanları yutar, yutmadıklarının ise ayaklarını kaydırıp üzerlerindeki ağırlıkla onları yukarı çıkmaktan meneder. Ayrıca lağımları (cuniculus) da engeller, öyle ki neredeyse hiç kazılamazlar, oysa surlar bu yolla alttan oyulur.

Buna ek olarak, hendekten içeri fırlatılan nesneler dağılıp çözülür ve atılan ateşin surları mahvederek yayılması engellenir. Surların kalınlığı otuz adım olmalı, harcı ince, tuğla taşından örülmeli, dış cephesi ise işlenmemiş, sert ve hafifçe yuvarlak bir biçimde dışa doğru çıkıntılı taştan yapılmalıdır.

Bunun yüksekliği yüz adımdır, zira on adımı hendeğin altında, altmış adımı hendeğin en üst hizasında, otuz adımı ise yukarısında kalır ve iç taraftan gayet kalın bir toprak setle desteklenir. Bunlar kalelerde böyledir, muhafazasını askerin sağladığı büyük kentler için daha küçükleri kâfi gelir. Yine de bu tahkimat mevcut olursa, kentin kendisi bütünüyle fethedilemez hale gelir.

Savunma hattı, her iki yüz adımda bir yerleştirilen setler ve kulelerden, ortada dimdik yükselen, lakin üst kısımda kente doğru eğim yapan bir surdan meydana gelir. Zira böylelikle hem kulelerin atış menzili engellenmez, hem de düşmanın ateş gülleleri boşa çıkarılır, surun tepe noktası ise, mancınıklarla parçalanan taş kırıntıları savunucuları katletmesin diye yuvarlak yapılmalı, iç kısımda ise nöbetçilerin emniyetle yürüyebileceği bir kanal bulunmalıdır.

Lağım kazanların vuruş sesleri işitilsin ve askerler korkusuzca devriye gezebilsin diye, zemin de en alttan oyulmalıdır. Her yüz adımda bir lağım çukuru ve bir kuyu bulunmalıdır, zira susuzluk askerleri geri çekilmeye mecbur bırakır, ayrıca suyun yangınlara karşı faydası vardır ve kaynatılıp düşmanın başından aşağı döküldüğünde bin türlü başka yarar sağlar. Dışkı ise havayı bozar.

Surlardan kentin en iç kısımlarına uzanan gizli yollar pek çok aksiliği savuşturur, savunan askerlere muazzam kolaylık sağlar ve onlara geri çekilme bahanesi bırakmaz. Hükümdarın kendisinden gayrısına gizli tutulan diğer dört yahut beş yol ise beş bin adım yahut daha da uzağa, kadim bir teamülün kesilmelerini yasakladığı sık koruluklara açılmalıdır. Zira bu tertibat, ulaklar göndermek, zahire taşımak ve takviye birlikler sokmak için pek münasiptir.

Kentin evlerinin kendi duvarları da, söylediğim gibi, başka bir surla çevrilmeli ve tahkim edilmeli, hiçbir ev öne doğru taşmamalıdır. Geçenlerde Bura kenti zapt edildiğinde, dışarı taşkın vaziyetteki bir kulübe top atışıyla yıkılmış ve istişare etmek üzere orada toplanmış bulunan kentin ileri gelenleri helak olmuştu. Fransızlar kentimizi kuşattığı vakit de M. Antonius Columna ile Camillus Trivultius benzer bir talihsizlikle hayatlarını kaybettiler, bu yüzden evvela güçleri sarsıldı, ardından tamamen kırıldı ve nihayetinde iktidarları Insubria topraklarından kökünden sökülüp atıldı. Kent dışına gizlice çıkan bu yolların kullanılması, casusların sevk edilmesi bakımından adeta zaruridir. Ne var ki bu çareye hemen sığınılmamalı, durum büsbütün elden çıkana kadar da beklenmemeli, kuşatma şiddetlendiğinde ve beklenmedik bir anda başvurulmalıdır.

Kuşatma altındaki kentlerin haberleşmesi için emin ve her an hazır bir başka çare daha vardır, yardıma gelenlerin yahut gelecek olanların ne konuşmak istediklerini anlamak, kentin vaziyetini açık etmek kadar mümkündür ve bu usulün mektuptan pek farkı yoktur.

Nitekim kent, bir casusa yahut yardıma gelen ordunun komutanına meramını anlatmak arzusunda olduğunda, birbirine nazır vaziyette ve uzaktan açıkça seçilecek surette dikilmiş beş kule üzerine birer yanan meşale yerleştirilir, bu meşaleleri tutanların her biri bildirecekleri kelimeleri önlerinde yazılı bulundurur ve meşaleye düşen harf yahut iki, üç harf sıraya girdikçe, meşaleyi kaldırarak, indirerek yahut sağa ya da sola bükerek işareti verir. Benzer şekilde, aradaki düşman ordusuna rağmen, en yüksek kuleden, yardıma gelen komutanın niyetleri harflerin birleştirilmesiyle kavranır, takviye birliklerinin meşaleleri alçakta bulunacağından, düşman bunu kesinlikle fark etmez, hatta ruhu bile duymaz.

Fakat ben yine kentin tahkimatına döneyim, zira surlar yüksek tutulduğu takdirde, inşasındaki muazzam masraf bir yana, top ateşiyle yıkıldıklarında düşmana fevkalade elverişli ve gayet emniyetli bir köprü teşkil etmesi gibi bir mahzuru vardır.

Kuşatanların yığdığı kuşatma setlerine karşı daha güvenli olan alçak surlar ise ne evleri ne de askerleri muhafaza edebilir.

Lakin şimdi daha ince, fakat bir o kadar faydalı başka bir misale geçelim. Bunun mucidi, Gallia Savaşı hakkındaki dördüncü kitabında aktardığı üzere C. Caesar idi.

Ren Nehri üzerindeki köprüyü on gün zarfında bu usulle tamamlamıştır, biz de pek az kimsece layıkıyla anlaşılan bu yapıyı izah etmeye niyetlendik.

c harfiyle gösterilen, bir buçuk ayak kalınlığında, nehrin dibine çakıldıklarında suyun yüzeyine erişecek uzunlukta ikişer kütüğü, her iki taraftan iki ayak aralıkla birbirine bağla.

Ardından, alt kısımları sivriltilmiş bu kütükleri makinelerle nehre salıp şahmerdanlarla sabitleyerek, kütüklerden biri kıyıya daha yakın olacak biçimde, akıntının meylince tek bir taraftan çakacaksın. Birbirine eşit, benzer şekilde bağlanmış ve kırk ayak mesafeyle paralel duran bir o kadar kütüğü de nehrin aşağı kısmında, akıntının şiddetine karşı eğimli olarak çakacaksın ve bunlara r adı verilsin. c ve r kütüklerinin en üst ek yerlerini, ek yerlerinin büyüklüğüne göre iki ayak genişliğinde bir kalasla birleştireceksin, her bir kenet kütükleri tek tek kavrasın diye, her iki taraftan, kütüğün iç kısmından dış kısmına doğru çifter kenetle sağlamlaştıracaksın. Bunlara eşit ve nehrin diğer yakasında tam karşılarına gelecek şekilde, bir kalas diğer kalasa paralel olacak vaziyette inşa edeceksin ve benzer şekilde bağlayacaksın.

Akıntı doğrultusunda yerleştirilen bu kalasları, üzerlerine enlemesine konulan ve birbirine kenetlenen pek çok başka kalasla birleştir. Bunların üzerine uzun sırıklar ve hasırlar serildiğinde köprü meydana gelir.

Bunun emniyeti için, nehrin yukarı kısmında akıntının şiddetine karşı eğimli, asıl yapıdan ayrı pek çok kütük çakılmalı, nehrin aşağı kısmında ise yine akıntıya karşı, fakat kütüklere nazaran çok daha eğimli kazıklar bütün yapıya raptedilerek muhkemce yere dikilmelidir. Böylece yukarıdaki kütükler nehrin şiddetini ve sürüklenen ağaç gövdelerini karşılayacaktır. Yapının kendisi ise dalgaların baskısına maruz kaldıkça, karşılıklı kenetlenme sayesinde daha da muhkemleşecektir. Lakin bu köprü sabit olup her türlü yüke kâfidir ve sökülmemelidir.

Hızlı bir köprüyü ise yalnızca halatlar ve çıkrıklar, yahut şişirilmiş tulumlar ya da birbirine bağlanmış kütükler meydana getirir.

Plinius'un zikrettiği amfitiyatro tertibatı daha ince, fakat daha az kullanışlıdır, hadise şöyle cereyan etmiştir, M. Scaurus'un oğlu, babası için cenaze oyunları tertip edeceği vakit, Curio'nun debdebesine denk düşemeyince, zira o şahıs bu oyunları akıl almaz masraflarla düzenlemiş ve servetçe katbekat üstün gelmişti, dehasıyla ona galebe çalmaya yeltendi. Böylelikle yarım daire biçiminde, sahneli iki tiyatro inşa etti. Bunlar sahne gösterisi icra edildikten sonra miller üzerinde döndürülerek bir amfitiyatro halini alıyordu, Curio bu amfitiyatronun orkestrasında oyunlar sergilerken ve daha önce sahnelerde temaşalar sunarken, kavimlerin fatihi olan Roma halkı bir cüretkarlık maskarası halinde iki mil ve asılı bir düzenek üzerinde yalnızca sallanmakla kalmıyor, aynı zamanda fırıl fırıl döndürülüyordu. Haklı olarak sual edilir, Vitruvius'un bildirdiği üzere, Latin sahnesi tiyatronun tepe noktasından, tamamı yüz yirmi kısım olan çapın altmış kısmı kadar uzakta olduğuna göre, sahne yerinden oynamaksızın her iki tiyatronun tek bir amfitiyatro halinde birleşmesi hangi sanatla mümkün olabilir, öyleyse a b c ve a d c yarım daireleri ile b ve d orta noktaları varsayılsın. a e ve c f yayları büyükse doksan yedi, küçükse doksan altı olsun.

Bu sebeple, doğru açıyla a e ve c f daha büyük olduklarında seksen yedi, daha küçük olduklarında seksen olacaktır. Dolayısıyla e ve f noktalarına miller yerleştirildiğinde, a e ve c f büyük olduklarında seksen yedi, küçük olduklarında seksen olacaktır, öyleyse a e ve c f, a c doğrultusunun, yani yarıçapın ötesine on yedi buçuk kısımdan fazla, yirmi kısımdan ise az taşacaktır. Lakin sahne, b ve d noktalarından doksan kısım uzakta bulunduğundan, aynı yarıçapın ötesine altmış kısım taşar, bu yüzden a ve c döndürüldüğünde sahneye temas etmeyecektir. Birbirlerine de mani olmayacaklardır, zira a e ve a f yüz altmış dokuz kısımdan küçük, fakat a b ve a d yüz altmış beş buçuk kısımdan büyüktür, demek ki tiyatroların dönerken birbirine çarpmayacağı bir vaziyet bulmak mümkündür. Lakin dönerken birbirlerinden ayrılabilecekleri mesafe, söylediğim gibi, bir kısmı zar zor aştığından, döndürme ameliyesini yavaş yavaş ve sırayla yürütmek icap eder.

Bu minval üzere tiyatroların inşa edilebileceği daha az zarif iki yol daha vardır, ne var ki bunlardan birinde tiyatrolar yuvarlak olmayıp yumurta biçimindedir, diğerinde ise amfitiyatro ortadan ikiye bölünmüş olsa da, bu ayrım ne düzgündür ne de çapa uygundur.

İnceliğin dördüncü örneği makaralardadır, şu hesapla işler, A ağırlığı, içinde dönen b ve c gibi iki küçük tekerlek bulunan alt makaraya bağlanır. Üst makarada d ve e gibi diğer iki tekerlek bulunur, halat d etrafında dolanır, f üzerinden c'ye iner, g üzerinden yükselir, e etrafında döner, h üzerinden inerek b'nin etrafından dolanır ve yükselerek makarada k noktasına bağlanır. Dolayısıyla ağırlık l'den çekilir ve F, G, H, c tarafından taşındığı için, tekil halatların taşıdığı miktar A ağırlığının ancak dörtte biri kadar olacaktır, bu sebeple gereken kuvvetin dörtte biriyle yukarı çekilebilecektir.

Şayet makaraların her birinde üçer tekerlek bulunsaydı kuvvetin altıda biri yeterli olurdu, böylece halatların ağırlığı, tekerleklerin pürüzlülüğü ve hareketin zorluğu engel teşkil etmediği müddetçe bir çocuk bile muazzam bir ağırlığı yukarı çekebilirdi. Fakat zamanın oranı kuvvetlerin oranı gibi olduğundan, iki tekerlek vasıtasıyla dört kat, üçer tekerlek vasıtasıyla altı kat daha yavaş çekecektir, oysa aynı kuvvetle, hatta biraz daha fazlasıyla yukarıda durarak tek bir halatla çekseydi durum farklı olurdu, halatın uzunluğu ağırlığa ne kadar eklenirse, altı ya da dört kattan çok daha yavaş çekecektir. Bu yüzdendir ki o çocuk bu makaralarla ancak bir saatlik sürede aynı ağırlığı çekebilirken, altı kat daha güçlü bir adam yukarıda durarak tek bir halatla onu derhal kaldırabilir.

Böylece sanat ve hüner sayesinde herkes dilediği ağırlığı kaldırabilir.

Fakat iki veya daha fazla kişiyle çekilebilmesi için, tekerleğin altından yere paralel olarak çekilir. Şayet daha kolay çekilmek istenirse, herkesin kullanımında olan bir alet olan çıkrık (ergata) kullanılır. Zira bu alette dingiller döndürüldükçe etrafına sarılan halat her türlü ağırlığı çeker.

Üstelik bunda da dingillerin uzunluğu sayesinde zahmet dilediğince hafifletilebilir, nitekim dingiller ne kadar uzun olursa o kadar kolay çekerler.

Sanatlar ve Hünerli İşler Üzerine

Benzer bir mantıkla, vida dediğimiz helezonlar (cochleae) da iş görür, k b vidası, içte ise alışılageldiği üzere döndürülen c d erkek parçası veya vidası bulunur, erkek parçaya bağlanan tutamak e f'dir, g h dingiliyle döner, mantık dairesinde kolayca hareket eder. En altta k l, erkek parçaya dikey olarak bağlanmıştır, buna örneğin yüz bin libre gibi bir m ağırlığı eklensin, böylece g h döndürüldüğünde k l yukarı çekilecek ve m ağırlığı yükselecektir, g h ters yönde döndürüldüğünde ise aynı mantıkla k l itilecek ve karşıdaki inanılmaz kalınlıktaki demiri bükecektir. O halde m ağırlığının hareket ettirilebileceğini ve hangi yöntemle ettirilebileceğini gösterelim, zira l'de yüz binlik bir ağırlık varken, her bir helezon kıvrımı taşıdığına göre, şayet on kıvrım varsa her birinde onar bin libre olacaktır. Fakat her bir kıvrımda, m'nin asılı olduğu halata yuvarlaklığın oranı ne kadarsa, o kadar ağırlığı, yani on bin libreyi tutarlar. Dolayısıyla c d içinde ne kadar çok ve ne kadar alçak, yani çembere ne kadar yakın ve ne kadar büyük kıvrım olursa, m ağırlığı o denli hafifleyecek ve hareket o denli kolaylaşacaktır, ne kadar kolay olursa o denli de yavaşlayacaktır. Bu sebeple iki arşınlık bir mesafede, o denli geniş ve alçak kıvrımlara sahip bir vida yapılabilir ki, m ağırlığı on yaşındaki bir çocuk tarafından kolayca yukarı çekilebilir.

Fakat dediğim gibi, ne kadar kolay olursa o denli yavaş hareket edecektir. Dolayısıyla l k uzunluğu boyunca çekildiğinde, m ağırlığının n ve o noktalarında makineyi tutan kısımlara asılması gerekecektir. Ve o vakit k l ters hareketle tekrar serbest bırakılarak ağırlığı yeniden bağlarız. Ve k l mesafesi kadar tekrar çekip kaldırırız, ta ki bu bağlama işlemini sıkça tekrarlayarak denizden yahut nehirden bir gemiyi veya muazzam başka bir ağırlığı çıkarana dek. O halde eski çağ insanlarını kendine hayran bırakan, Yunanların havailiği ve eskinin getirdiği abartıyla büyütülen Arkhimedes'in aletinin bu olduğu kabul edilmelidir.

Nitekim bu sayede bir çocuk, yirmi çift öküzün bile yerinden oynatamayacağı yüklü bir gemiyi kolayca çekecektir.

Bükülmesin diye en sert çelikten, engel teşkil etmesin diye en pürüzsüz biçimde yapılır, yekparedir ve yağ sürülür.

Zira sürülen yağ kayganlığı sayesinde harekete yardım eder, çürümeye (putrefactio) asla maruz kalmadığından pas tutmaz, alet ne kadar küçük olursa, gerçi çekmesi daha güç olacaktır, lakin doğuracağı hayranlık o denli büyük olacaktır.

O halde bu makineyi bırakıp yük arabalarına ve arabalara geçmek gerekir.

Daha büyük tekerleklere dayananlar, yumuşak zeminde gayet kolay hareket ederler, zira yapışan çamur tekerleklerin pek az bir kısmını kaplar, bu sebeple de pek az engel olur. Taşınan yükün ağırlığına dayanabildiği yerde büyük tekerlek mesafeyi daima daha hızlı aşar. Tekerlekler ne kadar az olursa yolculuk o denli çabuk tamamlanır. Nitekim çok sayıda küçük tekerlek olursa daha küçük bir çevreyle daha az mesafe kat ederler, büyük tekerlekler ise kuvvete ağırlık ekler, yine de daha fazla mesafe kat etmezler, bu yüzden daha hantal hareket ederler.

Bu sebepledir ki Roma imparatorları essedum ile, yani iki büyük tekerlekli araba ile taşınırlardı. Zira ağırlık pek ağır olmadığında veya çok sayıda at tarafından çekildiğinde, yolculuk son derece hızlı tamamlanır. Bu sebeple savaşta kullanılan haddinden fazla ağırlıktaki mancınıklar essedum ile taşınır. Öte yandan kolaylığın mantığı buna kılı kırk yararcasına zıttır. Zira sert zeminde çok tekerlek az tekerleğe, küçük tekerlek de büyük tekerleğe kolaylık bakımından üstündür.

Zira ağırlık adeta tekerlekler arasında dağıtılır, bundan dolayı bu oranların çarpımı değil toplamı meydana gelir. Misal, altı kez iki kat kendi arasında çarpıldığında altmış dörde bir oranını verir. Aynıları toplandığında ise on iki kat yapar. Toplama ile çarpma arasında böylesine fark vardır.

Dolayısıyla bir tekerleğin altmış dört librelik bir ağırlığı taşıdığı yerde, altı tekerlekte bu yalnızca on ikiye denk gelir, böylece küçüklükten de yardım alınır, zira ne kadar yavaş olursa o kadar kolay olur, oysa ağırlıkların küçük tekerleklerde büyük tekerleklere nazaran daha yavaş taşındığı ve iletildiği söylenmişti, dolayısıyla o denli kolay olur. Dingil baskı görmediğinde üçüncü bir kolaylık sebebi daha eklenir, zira serbest dingil daha kolay döner.

Bu sebeple, çok tekerlekli dingillere oturmayan küçük ve alçak yük arabalarında, sert zeminde en büyük ağırlıklar taşınır.

Fakat ıslak ve çamurlu yerde büyük ve az sayıdaki tekerlekler ağırlıkları yalnızca daha hızlı değil, çok daha kolay taşırlar.

Dingilden dosdoğru çıkan sabit parmaklar tekerleği daha hızlı ve daha kolay döndürdüğü gibi, biraz dışarıya doğru çıkıntılı olanlar ağırlığı daha iyi taşır ve dengeyi yeniden kazanmaya daha elverişlidir. Çıkrıkların dingilleri hakkında daha uzun olmaları gerektiğini söylemiştik, zira uzunluk oranına göre her bir uç ağırlığı azaltır. Dolayısıyla iki katına çıkarıldıklarında yarı yarıya indirirler.

Böylece dört katına çıkarıldığında dörtte bire iner, öyle ki bir arşınlık tek bir dingille dört adam yüz libre taşıyor veya çekiyorsa, altışar arşınlık dört dingille aynı adamlar iki bin dört yüz libre taşıyacaktır. Ancak dingillerin pek az olan ilave ağırlığı düşülmelidir.

Bu hesap daha önce teraziden bahsettiğimizde gösterilmişti. Böylece devasa tekerleklerde basamaklar üzerinden sıçrayan adamlar sayesinde, dingil etrafında dolanan halat ile en büyük ağırlıklar çekilir.

Zira tekerleğin çapının dingilin çapına oranı ne ise, halatla kaldırılan ağırlığın tekerleği içeriden döndüren adamların ağırlığına ve kuvvetine oranı da odur.

Darbelerde de benzer bir durum söz konusudur, zira balta darbeyle yarar, en büyük ağırlıkla bastırıldığında ise yarmaz, oysa ağırlık darbeden daha büyük bir kuvvete sahip olacaktır. Sebebi şudur, darbe esnasında hava kaçamaz, nitekim keskin uçla vurulduğunda bile o kadar kısa bir zaman diliminde kaçamaz, bu yüzden aşırı sıkışmamak için alttaki odunun gözeneklerine girmeye zorlanır ve kama vazifesi görerek onu yarar. Biraz daha yavaş bir darbenin, havanın dağılması sebebiyle yarmada çok büyük bir fark yaratması bunun delilidir. Şayet geniş bir cismin darbesi havanın girmesiyle birlikte hızlı olursa, altta kalan şey adeta yok olurcasına her taraftan dağılır, tıpkı bombard (bombarda) denen makinenin güllesiyle vurulanlar gibi. Fakat bir insan, ne kadar çevik olursa olsun büyük bir şeyi son derece hızlı hareket ettiremez, bu sebeple darbe alan her şeyin havaya ve ruha ayrışması kaçınılmazdır. Peki kılıç neden en çok tepeden vurur, çünkü hareketin merkezi elin kendisidir, çevre ise uçtadır, böylece bu mesafeyle zırhlar ve miğferler dahi yarılır. Bu yüzden çifte atan atlara yakın olduğumuzda, biraz daha uzakta olduğumuzdan daha güvendeyizdir.

Çekme hareketi de kuvvete azımsanmayacak bir katkı sağlar, zira yarılan şey çekilmezse yarılmaya mani olur, hızla çekildiğinde mani olan şey ortadan kalkar ve yarılan şey ısınır, bu şekilde üçlü bir sebeple kılıcın en uç kısmıyla yapılan darbeli çekiş çok daha iyi keser.

Daha uzun mızraklar da kısa olanlara nazaran daha şiddetli sarsar ve daha çok delip geçer, zira daha büyük bir ağırlığa sahiptirler ve her ne kadar kanaatimiz bizi yanıltsa da, daha büyük kuvvetlerle itilirler.

Anahtarların işleyişi daha ince bir hesaba dayanır, fakat yine de aynı türdendir, zira enlemesine bölündüklerinde içeriye yalnızca kısa bir çengel sokulabilir, eksenden pek az uzaklaştığı için de sürgü geriye sürülemez, uzun ve dar bir çengel ise kuvvet ve dirençten yoksundur. Bununla birlikte daha sert ve bölmelerle birbirinden ayrılmış çok sayıda sürgü, çengellere karşı daha güvenlidir. En emniyetli kilit, bir engeli bulunan, anahtarın bir kısmıyla bu engelin kaldırıldığı, diğer kısmıyla da sürgünün sürüldüğü, engel ile sürgü arasında ise bir bölmenin yer aldığı kilittir.

Fakat çarkların bahsine geri dönelim. Değerli taşlar hayranlık uyandırıcı bir sanatla oyulur ve delinir, bu sanat ise şöyledir,

Büyük ahşap bir çark bir iple çepeçevre sarılır, aynı iple, yan tarafta tasvir edildiğini gördüğün nizam uyarınca büyük olanın üzerinde duran küçük bir çark da sarılır. Dolayısıyla, ABC'nin DE kadar olan AB parçası çevrildiğinde, küçük G çarkı döner. O halde AB, ABC içinde kaç defa yer alıyorsa, H adı verilen büyük çarkın bir devrinde DEF küçük çarkı o kadar defa dönecektir. Demek ki H çevresinin yahut ekseninin büyüklüğünün G çevresine yahut eksenine oranı ne ise, G'nin devir sayısının H'nin devirlerine oranı da öyle olacaktır, bu yüzden G en büyük şiddetle döndürülecektir, zira en kısa zaman aralığında döner, bu sebeple GK ekseni değerli taşları delecek ve parçalayacaktır.

Aynı nizamla, G üzerinde başka bir çarkın eksenini döndürecek küçük dişler yapıldığında, o çarkın dişleri arasına geçtiğinden, çark ne kadar büyük olursa o kadar hızlı dönecektir.

Bu sebeple, büyük çarkın bu düzeni art arda tekrarlandığında, eksenin hareketi son derece süratli ve pek şiddetli hale gelecektir.

Lakin bu durum, ilk hareketi veren kuvvetin gayet güçlü ve çarkların son derece hafif olması şartıyla gerçekleşir. Nitekim ilk hareketi sonraki çarklara bölen saatlerin ölçüsü de buradan doğmuştur.

Eskiler taş fırlatan mancınıkların ve ok atan akreplerin (scorpio) yapımında da aynı incelikten istifade etmişlerdir, zira gereğinden fazla gerilirlerse kırılırlar, az gerilirlerse atışları tesirsiz kılarlar, bu yüzden işi muayyen bir ölçüye bağlamak icap eder.

Vitruvius, bu sırf ses ahenginden çıkarılması gerektiği kanaatindedir.

Bunun ardından, kusursuz iki düzleme dair daha çetin bir mülahaza gelir, bunlar birbirine bitiştirilecek olsa asla ayrılamamaları gerekirdi, zira araya hiçbir hava giremez ve doğru bir çizginin bir kısmı düzlemde iken diğer kısmı yukarıda bulunamaz, dolayısıyla bir uçta ayrılma vuku bulduğunda diğer uçta da hareketin meydana gelmesi zaruridir, öyleyse bu hareket ya zaman olmaksızın gerçekleşecek yahut boşluk meydana gelecektir.

Şu halde gerçeğe daha yakın olan şudur, ya kusursuz düzlemler mevcut değildir ya hava gözenekler arasına, yani birbirine değmeyen yüzeylerin arasına her daim girmektedir ya da yüzeyler, birbirinden koparılırken aniden yarılmasınlar diye bükülmektedir yahut nihayetinde bunların birbirinden bütünüyle koparılması kabil değildir.

Fakat artık sanatlara dönüyorum, dokumalarda incelik eğer sıkılık ile birleşirse, ağırlığına nispetle daha üstün ve daha dayanıklı bir şeyi ortaya koyar.

Nitekim kaba kumaşta (sarza) ende iki bin iplik bulunur, en yahut büyüklük ise bir arşındır ki bunun ne kadar olduğu yukarıda gösterilmiştir, enlemesine değil, verevlemesine dokunur.

Demek ki tabiatın bütün eserlerinde incelik, yalnızca zarafetin değil, aynı zamanda kuvvetin ve sağlamlığın da eşidir, zira parçalar birbirine, tıpkı ince kumda olduğu gibi pek iyi yapışır, o kadar az masrafla elde edilir ve alımlarda o kadar çok kazanç sağlar. Fakat tabiattaki şeylerde olduğu gibi, sanatla vücut bulan, dokunan ve dokumaya kabul edilen şeylerde de inceliğin kendine has sınırları gizlidir, hatta kendiliğinden en ince sayılan şeylerde bile inceliğin başka bir nispeti bulunur, nitekim giysiler yahut iplikler bir lekeyle kirlendiğinde, bunlar ya meşe külü suyuyla ya tortu (tartar) ile ya limon suyuyla yahut sabun otu suyuyla temizlenir. Zira bunlar bir arada yahut tek başlarına buna muktedirdir.

Bunda şaşılacak ne var, zira keskin beyaz sirke bile bunu başarmaya kadirdir.

Lakin her şeyde, maddenin kendisinin ötesinde bir sanat aranır.

Nitekim lekeleri çıkarmada önce yıkamak, ardından hafifçe değil, kuvvetlice sıkmak ve yeniden ıslatıp sıkmak gerekir, bunu dört ya da beş kez yaptığında, giysinin üzerindeki yağdan derhal arındığını görürsün. Yine de öd suyu sebebiyle rengin bozulmamasına dikkat et, aksi takdirde leke olmadığı halde leke gibi görünecektir, öyleyse o vakit lekeyi temizlemek değil, rengi tazelemek gerekir,

Erguvani renk kırmız böceğiyle, kırmızı kızılağaçla (brasilium), mavi çivit ve çivit otuyla boyanır fakat bunlara menekşe rengi eklenmelidir, bu olmadan yeşile çalar, nitekim sandal ağacı kızılağaçla pas rengi verir, sarı çivit ve çivit otuyla, siyah ise mürekkeple elde edilir. Fazlasıyla yağlı lekelerin ise, iğdiş edilmiş hayvanların kemiklerinden elde edilen gayet ince kül lekenin üzerine serpilip yirmi dört saat boyunca tahtalar ve keten bezler arasında bastırıldığında bütünüyle yok olduğu rivayet edilir.

Fakat diyeceksin ki, diğer bütün renklerde işe yarayan usullerle neden beyaz yahut sarı kumaştaki lekeleri de temizleyemiyoruz, yoksa temizleyen maddeler kuvvetli oldukları için başka bir leke mi husule getiriyor, yoksa beyazda yahut sarıda kumaşın kendi rengini mi yok ediyor, oysa her şeydeki lekeleri yıkayıp çıkarmaya muktedir olanlar da vardır. Fakat keten, yün ve ipeğin lekeleri farklı usul ve maddelerle giderilir, dişler ise mermer bir kap içine gömülerek suya dönüştürülmüş tortu ile temizlenir, güherçile ve şapın damıtılmasından ilk damlayan su ile de aynı şey gerçekleşir, diş diplerini yavaşça ve güzelce temizler.

Sanatlara ve marifetli nesnelere dair.

Yine de harikulade bir inceliğe sahip olup tek bir sanat türüne indirgenemeyen bazı şeyler vardır, nitekim bir kitabı kısa sürede tertibe sokmaya niyetlensen, sert ve tokmakla inceltilmiş kağıttan başka bir kitap vücuda getirirsin. Ardından gevşek olmayan çift yahut dört kat ipliği tepeden aşağıya doğru geçirip her iki taraftan bağlarsın, tek bir kalıbın biçimine göre birbirinin tıpatıp aynısı iki nüsha alırsın ve cümleleri kesersin, birinin ön yüzünden, diğerinin ise arka yüzünden, bunları dilediğin gibi iplikler ile kağıdın arasına yerleştirirsin, yalnız cümlelerin değil, kelimelerin nizamı da her bakımdan denk düşene kadar defalarca değiştirir, yerlerini aktarır, ekler ve çıkarırsın. O vakit küçük kitap parçalarını bir tutkalla alıp temiz kağıtlara yapıştırırsın. Böylece üç günlük bir emekle bütün kitabı, bir yıl boyunca istinsah etmekle uğraşsan yapabileceğinden daha iyi ve daha kolay bir şekilde tertibe sokarsın.

Zira çoğu kez, daha iyisi ortaya çıktığında önceki düzenleme hoşa gitmeyecektir. Bu usulde ise yeri değiştirme imkanı her daim baki kalır.

Her şeyi incelikle ele alan kimse için hiçbir şey güç olmadığından, nitekim bu da sanatın haricindedir, bazıları bir köre yazmayı öğretmeyi tasarlamıştır.

Tunç bir levhaya alfabe sırasıyla oyuk harfler kazınır, kör kimse bu levha üzerinde, harflerin sırasını aklında tutarak bilyeyi harflerin unsurları üzerinden tek tek gezdirir, nihayet uzun bir alışkanlıkla pişerek kamış kalemle aynı şeyleri yazmayı öğrenir. Hakikaten hayranlık verici bir şeydir fakat faydası daha azdır.

Bunun bir misali olarak, kollarından bütünüyle mahrum olduğu halde sağ ayağıyla mızrak savuran ve hedefi vuran, dikiş diken, yemek yiyen, yazı yazan ve iğneye iplik geçiren birini gördüğümü hatırlıyorum. İş uluorta icra edildiğinden, böylesi bir mucizenin şahitlerinin eksik olmayacağını umarım.

Yine tek bir sanatın eseri olmayan bir alet vardır ki, kendini ellerinle astığında, çektikçe daha şiddetle çekilirsin. Şu şekilde kurulur, AB üst tabandır, çeken ipin başlangıcı C'dir, DE ise tepesi eğilmiş demir yahut ahşaptır ki buna CD ipi bağlanır, DF ise tavan kirişlerinin altında duran ve ED'nin geri dönmesini engelleyen ahşaptır, FD'nin kendisine ise bir G ağırlığı asılır, öyle ki FD, ED tarafından bastırılmadığı her an dönebilsin, zira FD bir makaraya tutturulmuştur, böylece CD çekildiğinde FD, E'ye doğru geri kayar, fakat G ağırlığı sebebiyle yandan kayar, bu yüzden FD tarafından tutulan ED demiri, HE kirişine doğru geri kayarak DC'yi yukarı çeker.

İnsanı yukarı çeken basit alet ise şudur, demir çengelli bir makara, içinde adet olduğu üzere bir tekerlek, bunun etrafında bir ip, ipte senin vücut ağırlığından biraz daha az olan bir A ağırlığı, diğer tarafta ise enlemesine bir B çubuğu bulunur.

Demek ki çengel asıldığında, A ağırlığı yukarı çıksın ve B aşağıya varsın diye B'yi aşağıya çekersin, böylece B üzerine oturup diğer taraftan ellerinle A'yı yakaladığında, zira A ağırlığı

Onyedinci Kitap

A ağırlığı senin bedeninin ağırlığından biraz daha azdır, sen tırmanırken o da seninle birlikte pek kolayca aşağı iner, ne vakit inmek istersen bunu kendi arzunla yaparsın, çünkü bedenin A'dan daha ağırdır, böylece ip serbest bırakıldığında hızla inersin. Agrippa'nın bu aleti birbirine bütünüyle benzeyen iki kerpeten biçimindeydi, bunlardan birinin kenarda çizilmiş suretini görürsün, k m ile l m n çelikten parçalardır, m noktasında bir çivi etrafında döner bir hareketle birbirine bağlanırlar ve tam bir kerpeten meydana getirirler.

Üst kısımlar k m ve l m öyle kavuşur ki, sıkıştırıldıklarında biri diğerinin altına girer ve bir helezon biçimi alırlar, ihtiyaç olduğunda halat bunların arasında yer alır.

Diğer doğru kollar n m ve o m'nin dip tarafında bir halka bulunur, bu halkadan sağlam bir n o ipi geçirilir.

Kullanılışı şöyledir, dediğim gibi halat k m ve l m ile tutulur ve n o sıkıştırılır, sıkıştırma ise ayak n o üzerine basılarak yapılır, nitekim beden ne kadar ağır olursa n o o nispette kavislenir ve halat kerpeten tarafından o kadar sıkı kavranır, bu sebeple tırmanan kişi ne kadar ağırsa tırmanış o kadar emniyetli olur.

Bundan sonra diğer kerpeteni halat üzerinde öncekinden bir arşın kadar yukarıya bağlarsın, ayağını basıp diğerini kaldırırken, ayağını ve alttaki kerpetenin kendisini çeker, ikincisinin üzerine aynı mesafede yerleştirirsin, böylece bir merdivendeymişçesine emniyetle, tek bir halat, bir çengel ve iki kerpeten vasıtasıyla en tepeye kadar tırmanırsın, nitekim helezon biçimi, kerpetenin halat üzerinde farkında olmadan kaymasını önler.

Tırmanmanın usulü böyledir, lakin diğer aletlerle kıyaslandığında iniş için oldukça elverişsizdir. Bu sebeple iniş için gayet kolay bir yol tasarladı. Bir karış boyunda, içi çelikten oyulmuş, h a halatını içine alabilecek bir helezon, buna a b diyelim, bunun etrafında pirinçten yapılmış hafif, altından ve üstünden delinmiş bir kovan vardır, dip tarafında iki uzantı bulunur, bunlarda e f demir çubuğunu tutan c ve d halkaları vardır, inecek kimse bu çubuğun üzerine oturduğunda, hiçbir zorluk olmaksızın pek süratle iner. Şayet c ipini aşağı doğru çekerse yahut a b c'yi kendine doğru çekerse, helezon aşağı inmez, çünkü gerilme sebebiyle meydana gelen g h direnci helezonun kaymasına izin vermez. Benzer şekilde g'yi kendine çektiğinde ve üst kısım döndüğünde hiçbir surette inmez, hareketsiz kalır. Böylece hem pek süratle iner, hem pek kolayca ve hiç zahmetsiz durur.

Lakin bunu gemiciler de bilir, onlar yalın bir çubuğun üzerine oturup, ipi çubuğun çevresine üç veya dört defa dolayarak ve g ipini tutarak inerler, ipi yavaş yavaş gevşetirlerse inerler, daha kuvvetle çekerlerse oturdukları yerde dururlar.

Ne var ki aradaki fark şudur, bir değnek üzerine oturanlar, ipin eğriliği sebebiyle yana yattıklarından, tecrübeli ve cesur olmadıkça kolayca düşerler.

Fakat görüp defalarca kullandığım bu alet, e f'yi daima dengede tuttuğu için korkusuzdur ve ne kadar tecrübesiz olursa olsun dileyen herkesin üzerine emniyetle oturmasına imkan verir.

İncelik esasına dayanan tıp sanatının da hafife alınmayacak yararları vardır, birincisi, zararlı kuvvetlerin gizlendiği, geri kalanların ise bedenin kendi uzuvlarına dağıtıldığı ilaçların karışımından ileri gelir.

Nitekim hekimler, sıcak ilaçların soğuk uzuvlar, soğuk ilaçların ise sıcak uzuvlar tarafından çekildiğine kani olmuşlardır.

Aynı şekilde nemliden kurunun, kurudan ise nemlinin çekildiğine, bedenimizin bu birincil nitelikler haricinde, aynı usulle ikincil ve üçüncül niteliklerden de faydalandığına inanırlar.

Zira birincil niteliklerin sıcak, soğuk, nemli ve kuru olmak üzere dört adet olduğu sabittir, bunlara böyle denmesi, ya diğer niteliklerin bunlardan türemesi sebebiyledir ya da Galenos'un kabul ettiği üzere, yalnızca bunların en derine nüfuz etmesi ve etkiledikleri şeyi kendilerine benzetmelerindendir, zira yumuşak bir nesneye dokunulduğunda bir şey, sıcağın sıcağa temasında olduğu gibi öylece yumuşak kılınmaz.

Birincil nitelikler arasında sıcaklığın kuvveti en belirgin olanıdır, ardından soğukluk gelir, etkilenme bakımından ise nemli, kuru olandan daha yatkındır, bu yüzden bütün canlılar sıcak ve nemliden mürekkeptir, çünkü bunlarda tesir iki bakımdan daha güçlüdür, zira sıcak tesir etmeye soğuktan, nemli ise tesiri kabule kurudan daha kabiliyetlidir.

Sıcağın işleri, ısıtmak, inceltmek, dağıtmak, sindirmek, yumuşatmak, seyreltmek, hazmettirmek, kurutmak ve nihayetinde yakıp tüketmektir. Soğuğun işleri, soğutmak, büzüştürmek, tutmak, sert ve ham kılmak, nemlendirmek, dondurmaktır. Kurunun işleri, kurutmak, pürüzlü ve sert kılmaktır.

Nemlinin işleri ise, nemlendirmek, yumuşak ve pürüzsüz kılmaktır. Şu halde soğuk kendiliğinden yoğunlaştırır, sıcak ise araz olarak, zira en ince olan ne varsa durmaksızın hazmettirip geriye daha kesif olanı bırakır, sıcak ısıttığında çözer ve kendi eserini artırır, soğuk ise yoğunlaştırarak mani olur, yukarıda gösterildiği üzere bu sebeple sıcağın işleri soğuğunkinden daha büyük, daha belirgin ve daha süratlidir. Demek ki bu dört niteliğin haricinde olan ve bunlardan doğanlara ikincil nitelikler denir, zayıflatmak, yakmak, çekmek, yumuşak, pürüzlü ve seyrek kılmak. Üçüncül nitelikler ise, kanı temizlemek, meni ve süt hasıl etmek, gözlere, cinsel kuvvete yahut kısırlığa fayda sağlamaktır.

Birincil nitelikler elementlerin cevherleridir, bileşiklerde ise kısmen cevher, kısmen izdirler, diğerlerine ise araz adı verilir. Bunlar hepsinde bulunur, lakin bilhassa birincil niteliklerde dört derece mevcuttur, birincisi, niteliğin kendisi müphem bir şekilde algılandığında.

İkincisi, açıkça hissedildiğinde lakin zarar vermediğinde. Üçüncüsü, zarar verdiğinde lakin yine de tahammül edilebildiğinde.

Dördüncüsü, hiçbir surette dayanılamadığında. Nitelikler arasında buna misal afyondur, tatlar arasında ise karabiberden çok daha keskin olan yabani biberdir. Bu ise her iki şekilde de, yani biber yakıcı ve ısıtıcıların üçüncü derecesine konulacaktır.

Şu halde bunlar karıştırılırken, fazlalık olanın atılması, zararlı olanın gizlenmesi, yararlı olanın ise baki kalması için ölçüye kılı kırk yararcasına riayet edilmelidir.

Nitekim bir ilaç, şifada en güçlü hale geldiğinde ve zarar vermesi gereken unsurlar bütünüyle yatıştırıldığında en mükemmel surette tertip edilmiş olur.

Bu ise tecrübe ile bilinmiştir, bundan ötürü benim kanaatime göre Galenos, bunca uzun tecrübeyle doğrulanmış olan Andromakhos Tiryakı'na şöhret arzusuyla bir şey eklemeye cüret etmekle hata etmiştir.

Lakin yalın ilaçların kaynatılmasında da azımsanmayacak bir dikkat gösterilmelidir. Bunun haricinde, yenmiş, bozulmuş yahut eskimiş olanları bir yana bırakırsak, şimdi kendi öz cevherinden söz ediyorum.

Tıpkı zeytinyağında ve diğer bütün yağlı maddelerde olduğu gibi en üst kısım seçilmelidir. Zira yağlı olan her şey tabiatı icabı hafif ve saftır, dolayısıyla en üstte bulunan daha hafif ve daha saftır, bu sebeple daha da yağlıdır. En iyi şarap ise kuvvetiyle sınanır, ortada olanı daha kuvvetlidir, zira en üstte bulunan havadan ve kaptan, dipteki ise yine kaptan ve tortudan bozulur, öyleyse en iyisi ortadakidir. Balın en dipte olanı makbuldür, zira o tatlılığıyla övgüyü hak eder. Nitekim en tatlı olan en yoğun olandır, en yoğun olan ise en ağır olandır, sıvılarda en ağır olan ise daima dipte kalır. Öyleyse saf ve en iyi olan bal kabın dibinde yatar.

Bu kadim bir buluştur ve Makrobios tarafından da zikredilmiştir, lakin hekimlerde bu kabil şeyler fazlasıyla bol bulunur. Hekimlerin ameliyatları arasında en incelikli olanı gözdeki kataraktın bastırılması ve mesaneden taş çıkarılmasıdır, zira birazcık sapacak olsan aydınlık yerine körlük, sıhhat yerine ölüm hazırlanır, fanilerin bütün talihleri ve felaketleri böylesine ince bir ipliğe bağlıdır. Fakat insanın tabiatı ve adetidir bu, şayet bir kimse her şeyin rastlantıyla meydana geldiğini düşünürse, zorunlu tehlikelerden daha az endişe duyar ve ölümden sakınmak için daha dikkatli bir özen gösterir.

Bu hususlar kader üzerine olan kitapta etraflıca anlatılmıştır. Lakin her şeyin sonu ve başlangıcı gizli olduğundan, bunca yükün ortasında bilge bir kimseye faniler arasında hiçbir hakiki saadet ve hayranlığa layık hiçbir şey görünmemelidir, bilakis her şey tek bir düş gibi olmalıdır, yahut bizi sevindiren ya da kısa süreliğine üzen lakin yine de boş yere etkileyen birçok düş gibi. Bir kehanet dile getirse dahi durum böyledir, lakin biz herkesi kendi zannıyla baş başa bırakalım ve beyhude bir vehimle mesut olmalarına müsaade edelim. Ne var ki en azından şu kendi büyük şeylerinin, bu devasa talihlerinin en küçük başlangıçlardan doğduğunu inkar edemezler, bu sebeple faniler arasında bahtiyar görünmek isteyen kimsenin en küçük şeyleri dahi gözetmesi yakışık almaktan öte bir mecburiyettir.

Sanatın amelleri arasında en incelikli olanı dağlama usulüdür, nazari bahisler arasında ise nabız ilmidir.

Fakat başka şeylerde de hoşa gidecek ve hayranlık uyandıracak nitelikler vardır, nitekim bulutların tabiatı ve konumu böyledir. Zira bütün bulutların düz olduğuna şüphe yoktur, hem dağlarda bu şekilde var olup öyle görünmelerinden, hem de rüzgârlarla dosdoğru sürüklenmelerinden ötürü. Felek biçiminde meydana gelmiş olan bir şey ise, şayet dosdoğru sürüklenirse içe doğru bükülür ve parçalanır, hem de böylesi bir yuvarlaklığı meydana getirebilecek hiçbir sebep bulunmadığından. Böylece bulutlar O D, göz ise H, gözün üzerindeki nokta ise A olsun, o halde d k, h k mesafesinden ötürü, d h k açısından ve h d ile h k nispetle edindiği küçük orandan dolayı pek ufak olacağından, a d çizgisi k noktasında yere teğet gibi görünecektir, aynı mantıkla b c kısımları A H'den daha küçük görünecektir, dolayısıyla a b c d ve a e f g, g ve d noktalarında yere teğet olan dairesel çizgilerin kısımları gibi görünecektir. A noktasındaki asıl sis ise daha yüksek olup, en büyük kısmıyla gitgide genişleyerek adeta bir küre yahut feleğin iç yüzeyi ve parçası gibi durur, öyle ki A noktasının yerden son derece uzak olduğu görülecektir.

Ve böylece başın yukarısındaki bulut daha yüksek, oradan itibaren yere kadar gitgide eğimli görünür, bu durum seyredenlere daima böyle görünür. Hatta bu durum her yerde aynı zamanda vuku bulduğundan, onun yuvarlak değil, bilakis düz olduğu açıktır. Dolayısıyla d k görünmediğinde, o vakit bulutun o kısımdan yere değdiği görünür.

Bu durum ise h d ve h k çizgileri d k'yi altmış kez ihtiva ettiğinde gerçekleşir, oysa d k, a H çizgisine eşit olduğundan hiçbir vakit iki bin adımı bulmaz. Dolayısıyla ne sis ne de yağmur yüz yirmi bin adımdan daha uzakta görülebilir, daha doğru ve dakik bir hesapla ise yüz bin adımdan daha ötede görünmez.

Bu sebeple Milano'da bulunan hiç kimse Galya'da yağmur yağdığını söyleyemez, ne var ki sisler çoğunlukla ve bilhassa yağmur yağarken beş yüz adıma kadar yükselmediğinden, yağmuru otuz bin adımdan daha uzakta nadiren görebiliriz.

Aynı sebepten ötürü, gökyüzünde seyreden ateşler üzerimizde durduklarında pek yüksek görünürler, doğduklarında yahut battıklarında ise yere yapışık gibi dururlar, alçalıp yükseldiklerinden değil, bilakis yeryüzünün düzlemine ve ufka paralel olarak dosdoğru ilerlediklerinden, ancak görüşün değişkenliğinden ötürü bu durum meydana gelir, öyle ki ne kadar uzaklaşırlarsa o kadar alçak görünürler.

Kelimelerde, vurguda ve hitabette de incelik eserleri vardır.

Kelimeler bahsinde, Zephyrus üç bakımdan tatlı tınlar, ilki z harfine sahip olmasından, ikincisi y harfine sahip olmasından ki Latinlerde bu harfler yoktur. Latinlerin elinde böylesine yumuşak bir şey olmadığı gibi, Grekler de başka bir şeye sahip değildir, üçüncüsü ise manasından ileri gelir, zira bizde en yumuşak ve aynı zamanda en tatlı rüzgâr olan Favonius olarak anlaşılır. Vurgular da inceliğin en büyük delilidir, zira evvelemirde bir kavim diğerinden, sonra aynı kavim içinde bir şehir diğer şehirden ve bir köy diğer köyden, hatta aynı şehir içinde, söylenmesi inanılmaz olsa da, her bir mahalle bunlarla birbirinden ayrılır.

Kelimelerin kudretinin ne mertebede olduğunu görürsün, iki hece ile krallıklar yıkılır yahut korunur, masumlar katledilir, suçlular kurtulur, insanın bütün felaketi ve saadeti buna dayanır. Teke tek dövüşte ihtiyatsızca ağızdan kaçırılan tek bir kelime, düşmana tercih ve zafer bahşeder, onu söyleyene ise ölüm ve kınama getirir. Elçilik vazifesinde küstahlık, tedbirsizlik, düşüncesizce sarf edilen bir söz nice savaşlara, nice katliamlara ve kargaşalara yol açar, krallıkları devirir ve bölgeleri viran eyler. Demek ki incelik her şeye hükmeder. Onun kudretini krallar, eyaletler, şehirler, köyler ve tek tek her bir hane hisseder. Dolayısıyla basiret gerekliliği ordu kumandanlarından ziyade elçilerde daha büyüktür.

Zira kumandanlar kötülükler arasında daha az görüneni seçmeyi çoğunlukla öğretirler, elçiler ise kötülüklerin vuku bulmasını engelleyebilirler.

Yine de kumandanın tedbirsizliği daha büyük görünür, zira onun neticesi daha yakındır.

Hitabette ise yapmacıklık can sıkar, kendiliğinden akan hitabet pek hoştur. Zira bunlarda sanat, tabiatı taklit ettiği müddetçe sanat şüphesinden uzaklaşır ve daha berrak akar. Fakat hitabette yedi incelik tarzı vardır ki her biri onu daha kapalı kılar, ilki dilbilgisel bölünmedendir, "metuo" [korkarım], "me tuo" [seninki beni], "me tu o" [ey sen, beni]. İkincisi sofistçedir, "yalan söylüyorum" gibi. Üçüncüsü matematikseldir ve bu da üç türlüdür, ya birleşik, meselâ bir dairede hangi nokta çevreye daha yakındır gibi, ya varsayımlardan, meselâ Arşimet tarafından sarmallar üzerinden gösterilen varsayımların dairenin çevresine eşit doğru çizgiyi gösterip göstermediği gibi, ya da ispatlananlardan, meselâ küpün şeylere ve sayıya eşitliği kuralında tek bir genel kuralın bulunup bulunamayacağı gibi. Dördüncüsü fizikseldir, bu da iki türlüdür, şeyden ve sebepten.

Şeyden, meselâ her bir devirde şeylerin yeni türlerinin var olup olmadığı, sebepten, meselâ göğün hareketinin dışmerkezli dairelerden meydana gelip gelmediği. Beşincisi, hitabetin kesintisizliğinde yatar, ruhun ölümsüzlüğü üzerine risalede olduğu gibi, insanı azar azar bir konudan diğerine çektiğimiz vakit.

Altıncısı, bir cinsten diğerine geçiştir, meselâ Arşimet burgusuyla su çekmeyi öğrettiğimiz vakit, zira o döndükçe alt kısımdaki boş yer dolu hale gelir.

Yedincisi, kanundan muaf olmadır, oyların yarısını alamayan suçsuz sayılsın, oyların üçte ikisini alamayan suçlu sayılmasın kuralı gibi. Fakat diğer pek çok kimse hükme bağlanmadan kaldığında, başka bir kanun gereğince oyların sayısına hangisi daha yakınsa ona göre beraat etmiş yahut mahkûm edilmiş sayılırlar.

On iki yargıç vardır, biri yedi kişi tarafından mahkûm edilir, beş kişi tarafından beraat ettirilir, şayet sekiz kişi mahkûm etseydi cezalandırılacaktı, şayet altı kişi beraat ettirseydi serbest kalacaktı, beş kişi beraat ettirip yedi kişi mahkûm ettiğinde, geometrik olarak mahkûm edilmiş, beraat ettirenleri gözeten imtiyaz uyarınca serbest kalmış, aritmetik olarak ise hükme bağlanmamış olacaktır.

Bu türde daha pek çok tarz vardır, fakat öncekilerden anlaşılabileceği için muhtasarlık gayesiyle bunları geçmek niyetindeyim.

Tabiat meselelerine dönelim, neden bütün sıvılar arasında yalnızca idrar uzaktan yakındakinden daha parlaktır, diğerleri ise aksi şekildedir, tortusu yalnızca ve sadece en dip kısımda yer aldığından, bu durum yakından bakıldığında onu gölgeler, uzaktan ise tortuyu ihtiva eden kısım berrak kısımdan aydınlatılır, zira ateşli bir ışığa sahiptir. Diğer sıvıların gölgesi yoktur, zira saftırlar yahut gayrisaf iseler, yabancı madde ne varsa tümünü gölgeler, uzakta olduklarında, diğerlerinde söylediğim gibi, o nispetle daha karanlık görünürler.

İdrar ise hararetten ötürü pek ince bir cevhere sahiptir, öyle ki tuzlu olmasına rağmen zeytinyağından daha hafiftir, yine de hepsi değil, bu sebepten ötürü idrar karın şişkinliğine faydalıdır ve safra suyundan çok daha tesirlidir. Zira inceliği sayesinde en derin kısımlara nüfuz eder. Aynı zamanda tuzun kuvvetini taşır, bununla gaz dağıtılır ve iç organlar kuvvetlendirilir.

İncelme ise hararetle gerçekleşir, bu sebeple taze, sıcak ve kirlenmemiş bir çocuğun idrarı seçilir, zira bu idrar cinsiyet ve yaş bakımından en hararetli olanıdır.

Kendiliğinden sıcak sular idrara daha benzerdir. Fakat bunların kükürt ve şap yahut tuz ya da asfalt ihtiva edenleri daha bulanıktır, zira harici bir hararetle karışırlar, demir yahut gümüş veya altın ihtiva edenler ise öyle değildir, zira madenlerin artıklarını karıştıran tabiat vasıtasıyla bu hale gelirler, dolayısıyla sanat bunları taklit edemez, fakat öncekileri taklit edebilir.

Zira gerçekten karıştıran o semavi hararettir, daha önce ve burada sıklıkla zikredildiği üzere, bilkuvve sahip olduğu şeyin bilfiil aynısı olan bir şeyi meydana getirir.

Zira göğün harareti, bilkuvve insanı ihtiva etmesinde ve insanı bilfiil yaratmasındadır, fakat bizim bu tabii hararetimiz, içinde bulunduğu şey ne ise bilkuvve öyle bir şey meydana getirir, nitekim insan birdenbire ve vasıtasız olarak insan yaratmaz, bilakis bilkuvve insan olan tohumu yaratır, bu tohum ise bilfiil var olan insanın kendisinden ayrılır.

Fakat ayrılık olduğu gibi benzerlik de vardır ki bunun üzerinde tefekkür etmek için azımsanmayacak bir dikkat gerekir. Orada yıldızlar, burada mücevherler, orada akıllar ve hareket ettirici cevherler, burada ise muhtelif cinslerden hayvanlar, orada cisimlerin maddesi ve yoğunluğu türlü türlüdür, burada ise toprağın, suyun ve havanın çeşitliliği fevkaladedir, orada mucizeler ve saf düzenleri, kılıçlar gibi nice alametler, burada çift başlı doğumlar, kıllı ve dişli doğan bebekler, orada cisimlerle birleşmiş birtakım cevherler, burada bitkiler ve madenler gibi, orada ebedi hareketler, burada suyun devranı, orada ışık ve aydınlık, fakat burada da öyle. Velhasıl, yukarıdakilere öykünen bu tabiat, orada ne kadar şey varsa cinsler, türler ve arazlar vasıtasıyla o kadar ve o büyüklükte şeyler türetmiştir. Onlarda kendine has pek az şey kalmıştır, fanilerde ise daha fazlası mevcuttur. Bazı şeyler gizli bir sebepten ileri gelir gibi görünse de son derece aşikâr bir sebebe sahiptir, nitekim buzağı eti sığır etinden daha nemli, daha sulu ve daha yağlı olduğu halde, hatta Galenus'un da şahitlik ettiği üzere, sığır etinden yapılan et suyunun sulu ve yağlı, buzağı etinden yapılanın ise boş ve lezzetsiz olmasının sebebi nedir, sebebi şudur ki, sığır etindeki o yağ buzağı etindekinden daha kesiftir, bu yüzden ateş sebebiyle neredeyse hiç buharlaşmaz ve suyu yağlı kılar.

Tereyağı suyun kaynamasını neden kimi zaman engeller, çünkü yoğun, keskin ve yağlı olduğundan, suyun kaynamasına yol açan buharları kendine çeker. Kil neden kirleri çeker, çünkü yapışkandır, ısıyla çözünmez, aksine yoğunlaşır. Böylece kaynarken saman çöpleri, talaş, toprak ve bu türden ne varsa birbirine karışır ve yapışır. Ceviz ise civcivlerin daha çabuk pişmesini neden sağlar, çünkü keskin bir güce sahiptir ve hardal hakkında yukarıda söylendiği veçhile, ısının nüfuz etmesini temin eder.

Aynı sebeple balsamus ağacı, Nil'in yakınındaki muayyen bir kuyudan başka bir suyla neden sulanamaz, çünkü beslenen her şey, besini ne ise öyledir. Nitekim Nil'in suyu pek latif ve havadar bir cevhere sahiptir, bu su muayyen bir zift türüyle birleştiğinde Balsamus fidanlarını besleyebilir, oysa benzer nitelikte olmadıkça başka sular bunu yapamaz. Aynı sebeple naklederler ki, kimilerinin Caribes, diğerlerinin Caribales dediği insan yiyenler öylesine vahşi, korkunç ve dehşet verici bir bakışa, öylesine haşin bir çehreye sahiptirler ki, diğer insanlar tutsakların ve ölülerin dahi yüzüne güçlükle bakabilirler, nitekim muteber müellifler yedi kez konsül olan Marius'un esareti ve Nero'nun ölümü hakkında da aynı şeyi naklederler.

Gıda böylece çehreyi ve tabiatı değiştirir, zira bu husus ihtilaf halindeki tabiplerin ikinci kitabında açıkça gösterilmiştir. Şu halde alışkanlık ve beslenme tarzıyla canlıların ahlakını ve suretini değiştirmek, dahası onlara hayranlık verici özellikler katmak kolaydır.

Bazı şeylerin sebebi ise meydandadır, nitekim bir gözüyle pek az gören yahut hiç görmeyenlerin çocukluktan itibaren neden şaşı oldukları böyledir, zira sebep gayet açıktır, çünkü göz karşı taraftan görmediğinde eğrilmeye mecbur kalır ve alışkanlık neticesinde şaşılaşırlar.

Bunların gözleri buruna doğru çarpık ve oraya bakar haldedir. Şayet körlük bebeklikten sonra vuku bulursa, iki sebepten ötürü o denli şaşı olmazlar, birincisi, göz artık kendi yerinde durmaya alışmıştır ve eğrilmez, o vakit sinirler de sertleşmiştir, yeni hareketlere kolayca uymazlar, diğeri ise, yetişkinlerin göz yerine boyunlarını kasten eğmeleridir.

Fakat bundan hareketle, Galenus'un dahi çözmeyi bilmediğini ikrar ettiği pek incelikli bir mülahaza doğar, kaslar ne suretle hareket eder.

Zira tecrübesizler, çocuklar ve hayvanlar onları maharetle, arzu ettikleri fiillere göre hareket ettirirler, oysa onların vazifesini bilmezler, hatta kendilerinde bu kasların bulunduğundan bile habersizdirler.

Şu halde düşünülmelidir ki, uygun bir hareket için iki şey zaruridir, uzvun seçimi ve uzuvdaki kasların seçimi, ilki ruhtan ve tinsel güçten (spiritus) neşet eder, diğeri ise alışkanlıktan gelir. Zira bebeklerin yürümeye çabalarken bütün kaslarını, gah bunu gah şunu çektiklerini görürsün, nihayetinde her bir harekete hizmet eden muayyen kası kasmaya alışırlar, bu durum lavta çalanlarda açıkça müşahede edilir, zira onlar yalnızca alışkanlığın sevkiyle, hangi tellere dokunmak icap ediyorsa tam da onlara dokunurlar. Lakin bana uzuvlar bahsi daha müşkül görünür, zira hayvanlar konuşmak için ellerini değil dillerini, yürümek maksadıyla başlarını değil ayaklarını oynatırlar, gelgelelim bunun da aynı sebepten ileri geldiği anlaşılmaktadır. Nitekim yeni doğmuş bir eniği suya attığında bütün uzuvlarını oynatır, fakat başını uzattığında daha az boğulduğunu, ön ayaklarını hareket ettirdiğinde ise kendini daha iyi su üstünde tuttuğunu hissettiğinde, Greklerin `[Yunanca]` dediği o meleke sayesinde başını elden geldiğince suyun üzerinde hareketsiz tutar, ardından kuyruğunu sallar, sonra arka ayaklarını daha çok, bilhassa ön ayaklarını en çok hareket ettirir, kendisine fayda sağlamadığını hissettiği uzuvları ise oynatmaktan vazgeçer, ta ki nihayet en münasip hareketlere alışıncaya dek. Bir hayvanın diğerinden daha iyi yüzmesi, tabiatları gereği daha kabiliyetli olmalarından, yetişkinin yeni doğandan, alışkın olanın ise hiç yüzmeyenden daha iyi yüzmesinden bellidir ve sair hareketlerde de durum böyledir. Şu halde bütün bu hareketler iki esasa dayanır, biri, kusurlu da olsa her canlının haz vereni takip edip zarar verenden kaçtığı bir kuvvete sahip olmasıdır, diğeri ise, bir tür hafıza yahut muayyen bir melekedir ki onunla, daha evvel tecrübe ederek mezkur harekete uygun bulduğu uzuvları ve kasları oynatmayı öğrenmiştir. Nitekim aynı sebepten ötürü, uzun bir hastalığın bitkin düşürdüğü kimi kimselerin tıpkı bebekler gibi yeniden yürümeyi öğrenmek zorunda kaldıklarını görürüz, demek ki kaslar ve uzuvlar münasip vesilelerle kullanılmayı alışkanlık sayesinde öğrenmişlerdir.

Geleceği bilmeyi öğreten sanatlar bütün sanatlardan daha inceliklidir, zira söylediğim gibi geleceği bilmek neredeyse ilahi bir şeydir.

Zamanın tabiatını tetkik edenlerin haricinde, yukarıda zikrettiğimiz üzere, bu neviden sanatların en asilleri astroloji ve nabız ilmidir. Zira gayesine neredeyse yalnızca bu ikisi erişir. Tabip, hastadaki nabzın yardımıyla uzakta duran ölümü bile görür.

Şu halde hakiki bilge, Kraldan fersah fersah daha bahtiyardır, zira bilge bildiklerini kendi içinde derleyip toparladığında, avamın kalabalığından ne denli uzak olduğunu anlar, kaygısız, emin ve böylece kanaat içinde yaşar.

Oysa Kral zahmetleri, esareti, tehlikeleri ve pek yakında her şeyi yitireceğini fark ettiğinde, şüphe ve endişe içinde, her türlü felakete karşı korku ve titremeyle yaşayacaktır. İşte Tanrı'nın insana bahşedebileceği yahut bahşetmek istediği en yüce saadet budur. Zira iyilikler hususunda elinden gelen her şeyi istemiştir.

Nitekim sair şeyler belirsizlik içinde bulunurken, zihnin kendisi pek latif bir cevher olduğundan, ölümsüzlükten bolca pay alır ve pislikler arasında sahip olabileceği hayattan her bakımdan daha üstün bir hayata erer.

Bu hikmete nail olmak için ilim tahsilinde bir intihap lazımdır.

Tahayyül gücünü pekiştirmek için evvela Öklid'e, ardından Kindî'ye müracaat edeceğiz, daha sonra ise Calculator'a, zira onunla tahayyül her türlü duyudan arınarak kuvvet bulur, ardından aritmetik öğrenmek icap eder ve bunlar meyanında tarafımızdan kaleme alınan büyük sanat ve sayılar bahçesi kitapları mütalaa edilmelidir.

Buradan Arşimet'e, Apollonius'a ve Eutokios'a geçeceğiz. Ardından İskoçyalı Duns Scotus ile Aristoteles'e ve şarihleri Theophrastos'a, Afrodisyaslı İskender'e, Themistios'a, Simplikios'a, İoannis Philoponos'a, İbn Rüşd'e ve bu kabilden muteber zatlara yöneleceğiz. Altıncı sıraya Batlamyus'u, yedinci sıraya Vitruvius'u koyacağız. Buradan tıp, hukuk yahut teoloji gibi intisap etmek istediğimiz mesleğe geçeceğiz, ilimlerin tertibi işte böyledir.

Bunun haricinde, bütün bilgelerin ittifakıyla ömrümüz kısa olduğuna göre, her bir ilimde en mümtaz müellifleri okumak iktiza eder. Bunların kimler olduğu kısmen ifade edilmiştir, umumi bir kaide olarak, riyaziyat hariç tutulursa, bir ilimde çok eser vermemiş kimseye itibar edilmemelidir. Zira diğer ilimler keşiften ziyade muhakemeye dayanır, muhakeme ise pek çok şeyin bilgisinden neşet eder, şayet şan arzusu onları teşvik eder ve kalemleri de kifayet ederse, çok şey bilen ve en iyi bilenlerin çok yazması mukadderdir. Zira şan, şöhret, kişinin zihninin kendi nam ve suretini ebedileştirmesi pek tatlı bir hazdır ve Kralların hatıralarını yaşatmak için diktirdiği heykellerden ve suretlerden fersah fersah üstündür. Zira şu anki yazının benim zihnimden ne farkı vardır, benim zihnim ise bende iyi namına ne varsa odur. Şu halde iki bin yıl sonra bu satırları okuyacak olan kimse zihnimi görecek ve onu idrak edecektir. Ne var ki bu, her bir ferdin zihninin sürekliliğidir, ebediyeti değildir.

Şu halde kaderden sonra da içimizdeki en iyi olan şey, yazılanların haricinde bile baki kalır ve asırlar benim konuştuğumu işitecektir, böylece fani insandan daima baki kalan bir şey hasıl olur, nitekim zihin ile idrak edilen şey tek bir vücuttur ve ebedi bir cevherdir. Bu husus başka bir yerde zikredilmişti.

Yine de şiirde az yazan kimse, ilhamla ve vecdle hareket ettiğinden bir muhakeme sahibi olabilir.

Riyaziyatta da böyledir, zira orada yalnızca bir gayesi olan ve bu gayeyi ispatlamak için zaruri bulunan şeyler makbuldür.

Bununla birlikte Öklid ve Arşimet yazdıklarından çok daha fazlasını bildikleri halde, yine de Homeros, Vergilius, Ovidius Naso, Arşimet, Öklid, Batlamyus gibi çok yazanlar, Theokritos, Persius, Catullus yahut Nikomakhos, Diokles ve Arkhitas gibi az yazanlardan daha ziyade methedilir ve takdir görürler.

Şimdi artık Öklid'in Elemanlar'ını ve Batlamyus'un Büyük Terkib'ini (Almagest) şerh eden Theon da meşhur müellifler meyanına dahil edilmelidir. Bu zat sair keşifleri meyanında, cisimler içinde hacmi en geniş olanın küre (sphaera) olduğunu ispat etmiştir. Bu hususu akıl gösterdiği gibi, sanat marifetiyle de doğru olduğunu anlarız, kürenin diğer cisimlere nispetle hacim oranının ne olduğunu tastamam bilmesek dahi böyledir.

Şu halde bir küpün kenarı dört ise, cismin hacmi altmış dört, bütün yüzeylerinin toplamı doksan altı olacaktır, oysa çevresi doksan altı olan kürenin, Arşimet'e göre büyük dairesi tastamam yirmi dörttür, demek ki alanı yirmi dört olduğunda, Arşimet'e göre çapı takriben beş buçuk çıkacaktır.

Böylece büyük daire üzerindeki silindir takriben 132 olacaktır, zira çaptan tabana olan oranla, Arşimet uyarınca kürenin en büyük dairesi üzerindeki silindir, kürenin bir buçuk katıdır, bu sebeple silindir yaklaşık 132 olduğunda, küre takriben 88 olacaktır. Küpün çevresi 96 olduğunda, küpün kendi katı cisim hacmi 114 olur, oysa kürenin çevresi 96 olduğunda, kendi katı cisim hacmi 88'dir. Bu yüzden, çevreleri eşit olduğunda kürenin küpe oranı, takriben 11'in 8'e olan oranına çok yakın olacaktır. Daha önce ifade edildiği üzere, küre biçimi pürüzsüz olduğundan ve daha fazlasını içine aldığından, bütün varlıklar adeta belli bir duyuya sahiptir, zira bir şey ne kadar çok kapsarsa direnmek için o kadar güçlü kılınır, nitekim akışkan elementler, bilhassa hava, su, ateş ve daha kapalı biçimde toprak, dışarıdan gelecek zarara karşı en korunaklı şekil olarak kendiliğinden yuvarlak bir biçime bürünürler.

Fakat canlılar bu gizli duyunun yanı sıra, ona hizmet eden başka yetilere de sahiptir, yüksek ısı ve bol nemden meydana gelen çekme yetisi, hafif bir çekme türü olan tutma yetisi, nitekim çeken şey aynı zamanda tutar da, bu sebeple daha az bir ısıyla çekilir ve bu ısı neme ihtiyaç duymaz.

Şayet ısı az olur ve nem bol bulunursa, dışarı atılır, ancak ısı ve nem en yüksek derecede olduğunda, sindirilir. O halde en yüksek ısı, ya en yüksek nemle birlikte bulunur ve sindirilir, yahut orta dereceli nemle bulunur ve çeker, bol nemle birlikte bulunan orta dereceli ısı ise dışarı atar, nemsiz olduğunda tutar.

Hayvanlarda bu üç erdemin haricinde başka neden türleri de mevcuttur, zira tutucu, çekici ve dışarı atıcı yetiler, sindirici olmamak kaydıyla liflerden veya iplikçiklerden meydana gelebilir, aynı şekilde iradeye itaat eden kaslardan, üçüncü olarak da kalpte olduğu gibi boşluktan kaynaklanabilir. Ancak bunlardan başka bir yerde söz edilmiştir.

Bitkilerde dışarı atıcı yetinin varlığına ve örneğine onların gözyaşlarından varılmalıdır, zira dışarı attıkları şeyden nefret eder görünürler ve ellerinden geldiğince kaçarlar. Fakat kaçmaya uygun uzuvlardan yoksun olduklarından, daha ziyade dışarı atarlar.

Buna mukabil turnalar ve kırlangıçlar gibi pek çok hayvan cinsi, sıcak bölgeden kaçarak ilkbahar mevsiminde bize gelirler, sonbaharda ise kıştan korkarak sürüler halinde sıcak bölgelere göç ederler, nitekim İskenderiye'de görülürler. Bütün sanatların hayranlık uyandırıcı buluşlarını açıklamak istesem bu sonsuza kadar sürer, lakin bunlar birer misaldir.

Sıçrayanların yüksek bir yerden daha uzağa atladıklarını fark ettim ve bunun hangi sebepten ileri geldiğini araştırmak istedim.

A B düzlemi olsun, bu düzlemde A'dan C'ye bir sıçrama yapılsın, A D düzleminin üzerine dikilmiş bir duvar bulunsun, D'den yapılan sıçramanın A C'den daha öteye ve A C'nin iki katından daha az mesafeye ulaşacağını söylerim. Aynı şeyi taşın fırlatılması hususunda da söylerim, zira ilkin A C'ye adeta paralel olan dairenin çevresi boyunca taşınır, hareket gücü kendi kuvvetinin iki katından fazlasına etki edemez, bu yüzden öncekine eşit bir çevre boyunca taşınır, bu ise A C'den daha küçük bir kirişi görür, dolayısıyla C'nin ötesine A C kadar bir mesafeyle taşınamaz, kanıtlanması gereken de buydu.

Şayet A D, A C'den çok daha büyük olursa, sıçramanın E noktası A noktasından neredeyse C A'nın iki katı kadar uzaklıkta olacaktır, oysa A D, A C'den küçük olduğunda, E noktası A noktasından A C'nin iki katından daha az uzaklıkta, hatta A D ve A C'nin toplamından daha az, fakat D C doğrusundan daha fazla uzakta olacaktır. Sanatlara dair bu ve benzeri hayret verici incelikler mevcuttur, lakin hiçbir sanat incelikte hokkabazlıkla, hele büyücülükle asla kıyaslanamaz. Bu sebeple artık harikaların nedenlerini ele almanın vaktidir.

XVIII. KİTAP Harikalar ve Çeşitli Şeyleri İnanılmaz Biçimde Sergileme Yolu Üzerine

İmparator V. Karl, bu ismi taşıyanların ikincisi olan Dük Francesco Sforza döneminde Milano'ya geldiğinde, maiyetinde gözbağcılık sanatında o denli harikalar yaratan ve izleyenlerin gözlerini öyle ustalıkla bağlayan bir İspanyol'un bulunduğunu hatırlarım ki, felsefeden nasibini almamış kimseler onu bir büyücü sanırdı. Ne bizim çağımız ne de çok daha eski dönemler, anladığım kadarıyla böylesini pek görmüştür, zira işitilmemiş ve akıl almaz işler yapardı.

Bu sanatın ve bu gözbağcılıkların, böylesi işlerin şaşırtıcı ustalarının bulunduğu Yeni Dünya'dan getirildiğini okuduğumu hatırlıyorum. Eskilerin bunları ya bilmediği yahut Firavun'un huzurunda ve Simon Magus bahsinde okunduğu üzere bunlara tapındığı kesindir.

Bu sanat bu derece hayret verici olmasına rağmen hiçbir itibar görmez, oysa sıradan olmayan bir aşçı bile bir dereceye kadar saygınlığını korur. Kanaatimce bunun nedeni çok yönlüdür, ilkin faydasız işlerle uğraşması, ikincisi aşağılık kimselerce icra edilmesidir. Üçüncüsü, vaktiyle büyücülere dayanırken şimdi bundan yoksun kalmış olmasıdır.

Buna ek olarak kanunlarca mahkûm edilmesi ve vaktiyle aldatılan hükümdarların boş yere ümit besledikten sonra onu hakir görmesi de cabasıdır.

Nitekim ateşi yutmanın yahut püskürtmenin ne faydası vardır, zira onu yutanlar, evvelce dilin altında toplanan tükürükle ateşi söndürürler, püskürtenler ise pamuk ve kıtık ile sararlar.

Bunlar zekâdan ziyade cüretkârlığın marifetleridir, bir şeyleri bir yerden bir yere aktarmak, gizlemek, yutmak, gözlerden ve alından bolca sıvı akıtmak, ağızdan çiviler ve iplikler çıkarmak, cam çiğnemek, kolları veya elleri biz ile delmek, demir zincirleri halkaları sağlam kaldığı halde birbirine bağlamak bu sanatın sayısız buluşları arasındadır, hatta daha da mühimi, sağlam ve birbirinden ayrı oldukları halde, fırlatılmadan evvel ve fırlatıldıkları esnada havaya atılan üç halkanın birbirine kenetlenmiş olarak indiğini gördüm, aynı kitapçıkta her defasında öncekiler kaybolmak üzere türlü biçimler gösterirler, kılıcı keskin tarafından çıplak karına dayayıp kabzasına kadar bastırarak bükerler, başkaları ise saplanan kılıcı içeri sokup gizler görünür. Gövdesiz bir çocuk, çocuksuz bir baş gösterirler, yine de hepsi yaşar ve bu esnada çocuk hiçbir zarar görmez. Avamın kukla dediği küçük ahşap heykellerle ne kadar çok ve ne büyük marifetler sergilediklerini saymaya kalksam gün yetmez. Zira oyun oynarlar, dövüşürler, avlanırlar, sıçrarlar, boru çalarlar, aşçılık sanatını icra ederler, bütün bunlar şaşırtıcı olduğu ölçüde, söylediğim gibi hiçbir faydaya sahip değildir ve gözleri aldatma usulünü öğrendiğinizde, bu da iki şeyden ibarettir, bu iş için hazırlanmış muhtelif aletler ve el çabukluğu, size öğretmek isteseler dahi rica minnet öğrenmeye tenezzül etmezsiniz.

Yalnızca ağızda saklananlar doğal bir nedene dayanır, zira küçük dilin arkasında, nefes borusu ile yemek borusu ve damak kemiği arasında uzanan geniş bir boşlukta gizlenirler, diğerleri ise gerçekten yutarlar ve uzun bir alışkanlığın yardımıyla diledikleri vakit kusarlar, başkaları evvelce bol miktarda tereyağı yutarak zehirleri yerler, kimileri yılanları tutarlar, lakin bunlar ya zararsızdır, ya dişleri önceden sökülmüştür, ya açlıkla önceden dermansız bırakılmıştır, ya soğuktan uyuşmuştur yahut evcil olarak yetiştirilmiştir.

Bu sebeple başkalarına hiçbir çare sunmaksızın yalnızca pervasızlık aşılar ve bu örneklerle saf kimselere ve çocuklara son derece zarar verirler, onları tehlikelere atarlar, bu yüzden haklı olarak şarlatan, düzenbaz ve sahtekâr diye adlandırılırlar ve rezil addedilirler. Nitekim günümüzde de bazı şehirlerde hiçbir fayda sağlamaksızın kötülük getirdikleri için cezalandırılırlar. İlahi bir esintiye kapılmış gibi titrediklerini öne sürenler vardır, alışkanlıkla edindikleri sebat sayesinde büsbütün şaşırtıcı bir şeydir bu.

Diğerleri ise mim ve dansçı zümresindendir, bunlar zararsız olmalarının yanı sıra son derece keyif de verirler, hiçbir yerde kanunlarca yasaklanmazlar. Bunlardan daha cüretkâr olanlar ise ip canbazı dediğimiz kimselerdir.

Artık bunlarda sanatın bir payı, doğal aklın ise daha büyük bir hissesi vardır, bu sebeple sanki doğal büyünün kökenine ilk baştan varıyormuşçasına onlardan bahsetmeye başlayacağım. Zira büyü, doğal ama gizli nedenlerle hayret verici bir şey meydana getirildiğinde ortaya çıkar. O halde ip canbazlarının mantığı şudur, cüretkâr ve talimli bir adam, son derece gergin bir ipin üzerinde çıplak ayakla yürür, sağ ve sol elinde on veya on beş, hatta yirmi librelik bir kurşun ağırlık tutar, yaptığı işe odaklanmış halde sağa meylettiğinde, bu sebeple fevkalade cüretkâr olması gerekir, sol elini gerip uzatır, sağ elini gevşetip çeker, böylece sağ tarafın ağırlığı sol tarafa üstün gelmeden önce ağırlıkları eşitler ve bedeni dengeye kavuşturur, ardından ağırlıkları ve kolları yavaşça eski haline getirir.

Bu ise zorunludur, zira düşmeden evvel bir tarafın diğer taraftan belirli bir oranda daha ağır olması gerekir.

Bu oran yavaş yavaş kazanıldığından, henüz tamamlanmadan önce, kolunu gerip uzatarak diğer tarafa meyleder, dolayısıyla düşmez. Şu halde düşmesi, ya ipin tam gerilmemiş olmasıyla, ya uzuvların bu esnada uyuşmasıyla, ya bedenini güçlü ve gergin tutamamasıyla, ya korkuya kapılmasıyla, ya yorulmasıyla, yahut meyledene kadar kolunu daha geç açacak veya korktuğu tarafın aksine düşecek kadar fazla açacak derecede sanattan ya da tecrübeden yoksun olmasıyla mümkündür, ağırlıkların her birinin ağırlığına, büyüklüğüne ve kuvvetine göre kesin veya buna yakın bir oranı muhafaza etmesi gerektiğini saymıyorum bile.

O halde bu altı husus mevcutsa hiçbir tehlike söz konusu değildir. Nitekim bir çocuğun, ayaklarının altına ahşap küreler koyarak, bazen de kolları hariç tamamen bir çuvala girmiş halde, kulelerin tepeleri arasına gerilmiş bir ip üzerinde, onun hayatı için duyduğumuz en büyük korkular içinde yürüdüğünü gördük.

Bir diğeri de en alttaki zeminden kuleye tırmanıyordu ki bu çok daha zordur, zira ipler...

On Sekizinci Kitap

insanlar bu alıştırmada çokça zahmet çekerler. Aynı kişi kuleden aşağı hiçbir ağırlık kullanmaksızın, yüzükoyun bir halde, ellerini uzatarak bir ip boyunca ta yere kadar kendini sarkıtırdı, zira ellerindeki ve kollarındaki kuvvet öylesine sarsılmaz ve sağlamdı ki, onları ağırlıkların yerine kullanırdı. Yine aynı adam, ki görülmesi pek acıklıdır, kuleden en yakın olduğu noktada kendini oldukça ince bir iple ayağından asardı, bu hem utanç verici hem de dehşet verici bir temaşaydı. Ardından böbreklerinin ve sırtının kuvvetiyle elleriyle bağı yakalar, böylece kendini yeniden ipe çekerdi.

Her ikisi de sanki baş aşağı düşüyormuş gibi yaparlar, oysa ayağın ucuyla baş aşağı sarkarak ipe tutunurlardı, ayağın ucunda böylesi bir kuvvetin bulunmasının ne denli lüzumlu olduğunu anlarsın, zira yalnızca parmakların kıvrımıyla ve onların kaba kısmıyla tutunuyorlardı. Çocuk da kürelerle birlikte kendini baş aşağı bırakırdı, kürelerden biri ayak tabanı ile ip arasında tutunmuş haldeyken, yuvarlaklığı sebebiyle kayıp gitmesin diye hangi usulle asılı kaldığını doğrusu hiç bilmem. Fakat Suetonius'ta, Claudius Caesar'ın oyunlar esnasında ip cambazı filleri sahneye çıkardığını okumuşken buna neden şaşmalı, bu durum o hayvanlarda çocuktakinden daha hayret vericidir, çünkü onlar akıldan yoksundur, çok daha ağırdırlar ve tek bir ipe değil, iki ipe basmaktadırlar.

Fakat alışkanlık, insanın doymak bilmez arzusu ve o canavarın, insanların dehasına fevkalade yakın duran o müstesna öğrenme kabiliyeti buna kadirdir. Nehirler, daha kalın bir deri bağırsak vasıtasıyla daha güvenle yüzülerek geçilir, bu bağırsak ihtiyaç duyulduğunda kuvvetle şişirilir, ağızları kapatılıp koltuk altlarına bağlanır, böylece atlılar ve yayalar büyük mecburiyet anlarında nehirlerin sularına kendilerini bırakırlar, bazen de sırf bu yardım sayesinde karşıya geçmeye cüret ederler. Daha önce büyü türünden bahsederken aynalardan, et mıknatısından söz ettiğimizde, gerek başka yerlerde, gerek bu önceki kitaplarda, gerek tıp alanında, gerekse aritmetikte pek çok şeyi nakletmiştik, fakat şimdi, insan zekasının inceliğinin nelere muktedir olduğunu pek az misalle göstermek adına, yalnızca tarafımızca dokunulmamış olan hususlara ana başlıklarıyla değineceğiz.

Öyleyse konuya dönecek olursam, ip cambazlarının misali, parmak üzerinde dik tutulan bir değneği veya kargıyı taşıyanların misaline benzer. Başkaları ise parmağın en uç kısmında küçük bir değneği taşırlar, aşağısına yerleştirilmiş kılıçlar karşı tarafa doğru eğilmiş vaziyettedir.

Nitekim dileyen herkesin tecrübe edebileceği bir şey vardır, bazen bir çekiçle vurulduğunda boşuna çabalanan bir karış kalınlığındaki bir taşı, yalnızca yumrukla kırarız. Bu iş şöyle cereyan eder, taş ahşap bir zemin üzerine, daha da iyisi taştan bir zemin üzerine serilir, diğer ucundan, hiçbir güç uygulanmaksızın yalnızca havada duracak biçimde kaldırılır, ardından kaldırılan kısma yumrukla vurulur, bu darbeyle taş aynı anda zemine çarpar ve pek çok parçaya ayrılır. Şayet yumruk, taş levhanın ucuna değdiğinden daha hızlı yahut daha yavaş vuracak olursa, darbe boşa çıkar ve taş kırılmaz.

Nitekim tuğlaları da hafif bir darbeyle böyle kırdık. Zira uç kısım darbenin şiddetiyle levhaya aynı anda çarptığında, ağırlık hız ile birleşir ve sanki bir çekiç darbesiyle şiddetle vurulmuşçasına bir netice hasıl olur.

Yukarıda

Harikalar Üzerine

Yukarıda titrek ateşten de bahsetmiştik. Yeni ve kalın bir ip de ustalıkla koparılır, onun bir ucu bir çiviye raptedilir veya bir çengele bağlanır, ardından elin etrafına üç, dört veya daha fazla kez dolanır, nihayet ipin arta kalan ucu avucun üst kısmına yakın bir yerden, işaret ve başparmak arasından çiviye uzanan ip parçasının üzerinden geçer ve baş tarafı avucun alt kısmına, geldiği yere doğru yeniden bükülür, tekrar bir veya iki kez dolandırılır, böylece savrulan bir kuvvetle, ipin üzerinden aştığı kısımdan koparılır, zira altta kalan ip elin hasar görmesini engeller, son dolama ise kaymayı önler, fakat hız sebebiyle ip ipi keser, bu bilhassa el ile çivi arasında kalan kısım gevşek olduğunda, el kuvvetli ve hamle doğru ve süratli gerçekleştiğinde vuku bulur. Böylece her türlü mucizeden uzak olan, fakat yine de harika görünen bu şeyleri sıklıkla gördük.

Her iki elleriyle aynı bağlama usulünü tatbik eden ve yalnızca elleriyle ipleri kıran kimseler vardır, üstelik öküzleri dahi kolayca tutabilecek türden ipleri.

Nitekim şunu da tecrübe ettim, omuzlarına bir başka insanı almış olan bir adam, kendisiyle hemen hemen aynı kuvvette olan ve direnen diğer iki kişiyi zorla peşinden sürükler, oysa üzerinde ağırlık yokken tek bir kişiye karşı bile güç yetiremezdi. Kimi şeyler de sempati (sympathia) sebebiyle vuku bulur, inanışa göre şayet kurt insanı daha önce görürse, insan dilsizleşir, nitekim Vergilius'un şu sözü de buradan gelir, Kurtlar Moeris'i daha önce gördü.

Bu dehşetten ötürü değildir, zira aslan yahut ayı gibi daha tehlikeli hayvanlarla karşılaşıldığında böyle bir şey vuku bulmaz, hem bunun kurdun insanı önce görmesiyle değil, insanın kurdu önce görmesiyle meydana gelmesi daha uygun düşerdi. Ne var ki bunun bazen doğru olduğunu bizzat tecrübe ettik, tamamen dilsiz kalmazlar, fakat sesleri kısılır. Bu her zaman gerçekleşmediğinde ise, meydana gelmeyişinin sebebini insanın kurdu daha önce görmüş olmasına bağladılar.

Demek ki sebep kurdun gözlerindedir. Zira insana karşıt olan bir şeye sahiptir ki onunla ruh (spiritus) zapt edilir, ses için lüzumlu olan ruhun o şiddetli üflenmesi gerçekleşemez. Benzer bir mantıkla derler ki, şayet bir kurdun ayak izleri uzun süre takip edilirse atların ayakları uyuşur, zira izler taze ise koku sebebiyle rahatsızlık duyulur. Bu sebeple bazen ne insan dilsizleşir ne de at uyuşur, çünkü ister göksel olsun, her türlü tesir hem zamanla, hem küçüklükle, hem maruz kalanın durumuyla, hem de ona zıt olan şeyin varlığıyla zayıflar ve hükümsüz kalır. Aynı gerekçeyle derler ki, öküzlerin veya atların yemliğine asılan bir kurt kuyruğu onların yemek yemesine mani olur.

Bu doğru olmasa bile mümkün olabilir, zira koku yüzünden korkuya kapılan aç hayvanlar yemeyi unuturlar, nitekim büyük korkular karşısında insanlarda da böyle olur.

Daha şaşırtıcı olanı ve yine de doğru olanı, kurt bağırsağından yapılan tellerin yanında kuzu tellerinin kötü ses çıkarmasıdır, gerçi bu durum hemen hemen bütün farklı hayvanların kirişlerinde vuku bulur, nitekim köpek ve kuzu telleri gibi. Bu hal davullarda daha bariz biçimde ortaya çıkar,

zira koyun derisinden olanlar, kurt derisinden olanların huzurunda neredeyse dilsizleşir ve çatırdar. Kurt tarafından parçalanmış bir koyunun postunun kaşıntı vermesine şaşmamak gerekir, zira hem şiddetli korku yüzünden, hem de zıt tabiatı sebebiyle kötü etkilenir.

Her ne kadar ölüm nihai ceza olsa da, beden bir ölüm türünde diğerine nazaran daha fazla sarsılır. İnsan denizde dalgalarla boğuşurken, düşman karşısında olduğundan daha çok korkar.

Kurdun başının da, gerek kokusu gerek görünüşü sebebiyle bir güvercinliğe asıldığında gelincikleri ve sansarları uzak tuttuğuna inanılır.

Buna şaşılır mı, zira bizler de akıl kılavuzumuz olmasaydı bir aslan başının yanına yaklaşamazdık. İleri fırlamış bir başın ardında bedenin geri kalanının gizlenmediğine o hayvanları kim temin edebilir. Şu da şayet doğruysa neredeyse bir harikadır, gömülmüş bir kurt kuyruğunun sinekleri defettiği söylenir. Şu ise kesindir, kurdun dışkısı, bağırsakları, derisi yenildiğinde yahut yalnızca taşındığında kolik sancısını giderir. Zira bunlar o bağırsağı kuvvetlendirir, güçlü uzuvlar ise bir yara ile dermansız kalmadıkça hastalığı kendilerinden uzaklaştırırlar, nitekim kurdun bağırsakları bu kısımları hem kurutarak, hem kendi tabiatıyla, hem de son derece güçlü oldukları için kuvvetlendirir, zira kurt toprağı bile sindirir, uzun bir açlıktan sonra tıka basa doysa ve neredeyse daima kokuşmuş etler yutsa dahi asla hazımsızlıktan muzdarip olmaz.

Fırında kurutulmuş bir kurt uzvunun, şayet çiğnenirse şehveti derhal uyandırıp birleşme arzusunu tahrik edip edemeyeceği hususu tarafımca henüz tecrübe edilmemiştir. Akıldan büsbütün yoksun değildir, fakat bunu her daim yapabildiğini söylemek pek saçmadır, zira şehvetin en büyük ve en dolaysız sebebinin, ona kavuşmak gayesiyle arzuladığımız şeyin hayali olduğu gösterilmiştir.

Porsuğun dişinin yahut sol ayağının insanın sağ koluna bağlanmasının hafızayı kuvvetlendirdiğini rivayet etmeleri daha da harikadır, lakin belki de Simeon Sethi'nin aktardığı şey daha akla yatkındır, yani keklik ödünün ayda bir kez nüfuz etsin diye şakak damarlarına sürülmesinin hafızayı pekiştirmede pek çok fayda sağladığı söylenir. Fakat oğul otu (melissa) da onu kuvvetlendirir, zekayı keskinleştirir ve yenildiğinde insanı gayretli kılar, ki tere de bunu yapabilir.

Fakat tavuk beyni zekaya ve hafızaya yardım eder, öyle ki saçmalamaya başlamış olan bazı kimselerin aklını başına devşirmesini sağlar. Ne var ki oğul otu bundan başka ruh dinginliği bahşeder ve kaygıları kovarak insanı hayli neşeli kılar. Böylece kederli kimseler akşam yemeğinden,

fasulyeden ise huzursuz ve sıklıkla korkunç rüyalar görürler. Buradan hareketle, kereviz, kestane, bakla, soğan, lahana ve fasulyeyle beslenen cadıların (lamia) uykuda farklı diyarlara taşındıkları ve orada her birinin mizacına göre türlü şekillerde etkilendikleri inancı doğmuştur, aşağıda bahsedeceğimiz merhemin de buna yardımı dokunur. Zıt bir usulle, erkek atın dişleri sol kola bağlandığında yahut boyna asıldığında, uykudaki kötü hayalleri kovar.

Böylece uykuda gezen kimseleri dizginler. Ayı yağı sürülmüş bir çehrenin anlayışı artırdığı rivayeti ise, şayet doğruysa, zahirde akla uygun bir sebebe dayanmamaktadır. Fakat köpekler havlamasın diye.

Harikalar Üzerine

Fakat katır iliğinin içildiğinde insanı sersemlettiği, her ne kadar mümkün olsa da, benim nezdimde kesin değildir, lakin katır terinin rahme sürülmesinin kadının gebe kalmasını engellemesi yeterince muhtemeldir. Keza kara bir köpeğin gözünün elde tutulmasının köpeklerin havlamasını engellediği, böylece hırsızlara ve zina edenlere azımsanmayacak bir fayda sağladığı rivayeti koku sebebiyle olabilir, zira herkesin bildiği üzere köpekler, ne kadar hafif olursa olsun kokuları şaşılacak derecede iyi alırlar. Şu halde, şayet bu doğruysa, eskiden çıkarılmış değil de taze bir göz üzerinde deneme yapılabilir.

Dolayısıyla bu kabil şeylerin tümü bazen işe yarar, bazen ise yaramaz, nitekim her ravent de her zaman safrayı temizlemez, balgamlı bir bünyede, pek soğuk bir kış mevsiminde yahut daha dirençli bir bedende bayatlamış, içi geçmiş, hafif ve çürümüş olanı etkisizdir. Öyleyse bütün fani şeyler hataya açıkken, burada söylenenlerin hiçbir zaman yanılmamasını neden istiyorsun? Kaldı ki genel olarak dile getirdiğim ve bizzat sınadığım bu şeyler doğrudur. Köpek tarafından ısırılmış bir taş içeceğe katılıp alındığında insanın bağırmasına yol açar derler. O halde insan bağırıyorsa, ya buna mecbur kalmıştır yahut isteyerek yapıyordur. Eğer mecbur kalıyorsa, taşın ona fevkalade zarar vermesi gerekir, oysa zarar verdiğini söylemezler.

Kendi isteğiyle bağırıyorsa, bu durumda ya oyun ediyordur ve böylece tecrübe alaya alınmış olur, ya da aklını yitirmiştir, öyleyse sarhoşken verildiğini eklemek gerekir, bunun da doğru olup olmadığını bilmem, yine de köpek tarafından ısırılmış taş içecekle alındığında zarar verir ve öfkeyi kışkırtır. Nitekim deve köpüğünün içki içinde sarhoşa verildiğinde onu cin çarpmışa çevirdiğini haklı olarak söylerler, zira haddinden fazla kuru olduğundan, zaten zayıf düşmüş olan beyni şiddetle sarsar.

Koç kursağının su ve şarap içinde kaynatılıp içecek halinde verilmesinin koyunların pek çok hastalığını iyileştirdiği boşuna rivayet edilmemiştir, zira arada bir sempati (sympathia) vardır. Aynı şekilde koç boynuzu gömülüp çürüdüğünde kuşkonmaza dönüşür derler, bunu bizzat tecrübe etmemiş olsam da pek çok kimsenin şehadetiyle inanırım, zira bu bir başkalaşım olmaktan uzak değildir, nitekim başka yerlerde de söylediğim gibi, çürüme pek çok şeyin anasıdır. Aynı boynuz incir ağacının yanına gömüldüğünde, dediklerine göre meyvenin çabuk olgunlaşmasına yardım eder. Parsın sağ hayası, eğer başka bir şey yapabiliyorsa, aybaşını söktürür. Safra kesesi ise derhal tesir eden bir zehirdir, bir gün içinde öldürür, aynı şekilde idrar tutukluğuna (stranguria) karşı kaz dili içildiğinde mucizeler yaratır.

Onun hayaları ve tavşanın rahmi döl vermeye şaşılacak derecede güç katar, teke karidesi (squilla) denen deniz canlısı da yararlıdır, nitekim bunu ben de bazen muvaffakiyetle tecrübe ettim, ancak engellerin kaldırılmış olması, bedenin ve rahmin de temizlenmesi icap eder.

Fakat doğan çocuklar hemen ölüyor ve yetiştirilemiyorsa, gebe kadın devamlı kaplumbağa yumurtası yesin. Şayet gebe kadın sıkça ayva yerse, doğacak oğlan yahut kız çocuğu zeki ve çalışkan olur. Şaşılacak ne var, nitekim sarhoşlardan doğanlar yahut soğan yiyenler yahut çok sık oruç tutanlar ya da haddinden fazla zihni çalışma yapanlardan olanlar ekseriyetle mecnun olurlar, zira beynin ve onunla birlikte tinin beslenmesi kötü etkilenirse, ruh halleri nasıl idiyse öyle evlatlar meydana getirirler, nitekim kederlilerden kederliler, hasetçilerden ise hasetçiler doğar.

Öyleyse ayva, buharları beyinden uzaklaştırır, böylece çocuğun beyin maddesi daha arı hale gelir ki bundan da Galenos ve bütün hekimlerin tanıklık ettiği üzere daha parlak bir zeka doğar.

Maymun yüreğinin yürek çarpıntısını engellediği, saralıları iyileştirdiği, cesareti ve idraki artırdığı yaygın bir kanaattir. Benzerlerin benzerler tarafından fevkalade desteklenmesine ne şaşılır.

Zira yemekten önce alınan tavuk kursaklarının, sindirimi zor olmakla birlikte iyi hazmedildikleri takdirde mideyi şaşılacak surette kuvvetlendirdiğini görürüz, nitekim dediğim gibi, besleyen ne ise beslenen de öyle olur.

Bununla birlikte armut çekirdekleri gibi bazı şeyler benzerlik taşımaz, oysa Symeon'un aktardığına göre bunlar akciğere azımsanmayacak fayda sağlar.

Fakat maymun yüreğine döneyim, bunu uyuyanın altına koyduklarında uykusunda vahşi hayvanlar gösterdiğini söylerler. Kirpi külü fistülleri ve her şeyi kurutur, bizzat yenmesi de uzuvların lüzumsuz nemini giderir, bilhassa karaciğeri ve böbrekleri etkilidir ve bu hekimlerce kabul görmüştür.

Yağına pirelerin toplandığını söylerler, çukura konulan teke kanına pirelerin üşüştüğünü gördüm ki buna şaşmamalı, zira onlara daha tatlı görünürse ona doğru gelirler.

Eskiden biliyordum lakin şimdi unuttum, tahta bir tekerleğe sürüldüğünde bütün tahtakurularını kendine çeken bir yağ vardı.

Orada bulunan kişi kılıcını saplayarak onlara efsun yaptığını ileri sürerdi, oysa onlar sözlere değil yiyeceğe koşmaktaydılar. Tahtanın neredeyse görünemeyeceği şekilde o tekerleğin tahtakurularıyla kaplandığını görmek hayret vericiydi.

Böyle şeylerin varlığı şüphesizdir ve zorunludur, lakin bilinmeleri icap eder.

Yarasa yüreğinin karıncaların çıkışını engellediğini öne sürerler. Fakat kükürt onları engeller, sanırım kokusunun keskinliğinden ve kötülüğündendir. Ağaçlarda ise tecrübe ettiğim kadarıyla sudan daha güvenlisi yoktur, etrafları balmumuyla çevrilir ve orası suyla doldurulur.

Aristoteles karıncaların kükürtle karıştırılmış güveyotu ile kovulduğunu nakleder, nitekim bu akla uygundur, zira her ikisi de pek kuvvetli ve ağır kokar ve kendisi de inanılmaya değer bir tanıktır.

Öte yandan Güneş altına konulmuş mürver yağındaki kanatlı karıncalar, cinsel organa, aşağısına, makata ve böbreklere kadar bu yağ sürüldüğünde şehveti ziyadesiyle tahrik eder.

Buna şaşmamalı, derdi Symeon, eğer üç katı ağırlığında su bulunan yağ içinde suyun tamamı tükenene kadar badem, fıstık, menekşe, gül, kuşkonmaz gibi kokusu, tadı yahut tesiri üstün bir nesne ufalanıp kaynatılırsa, yağ bu gücü kendine çeker, öyle ki bademlerin yahut fıstıkların ya da idrar söktürücünün kuvvetini bütünüyle yeniden elde etmek mümkün olur.

Sağ ayağında gut (podagra) olan birinin sağ ayağına akbabanın sağ topuk derisinin, sol ayağına ise sol topuk derisinin konulmasının ağrıları dindirebilmesi pek şaşırtıcı görülmemelidir. Nitekim doğumu sırasında kesilen bebek göbek bağının, ete temas edecek şekilde gümüş bir yüzük içinde taşınması, gözümün önünde pek çok kimseye şiddetli kolik ağrılarında şifa vermiş, bu sayede uzun yıllar boyunca sıhhatin tadını çıkarmışlardır, belki de onlara fayda sağlayan inançlarıydı, zira yukarıda gösterdiğim gibi bunun herkeste gerçekleşeceğine asla inanılmamalıdır.

Bunları yazarken dudağım yarıldı, kan hiçbir usulle durdurulamıyordu, bilhassa bir şeyler yediğim için tuz bastım, sıktım, hiçbiri kâr etmedi, nihayet Rabbimizin çilesinden (passio) mülhem o duayı okudum ve hayretler içinde kaldım, kan derhal kesildi, ne konuşurken ne de yemek yerken tekrar göründü, oysa yer fena halde ağrıyor ve yara belli oluyordu. Şaşacaksın, fayda sağlayan inanç mıydı yoksa kelimeler miydi, bilemiyorum.

O sözleri buraya dercetmekten çekinmeyeceğim, şunlardır, Mesih’in kendinde tuttuğu gibi, kan sende dursun. Mesih’in ıstırabında durduğu gibi, kan damarında dursun. Mesih’in çarmıha gerildiğinde sabit kaldığı gibi, kan sabit dursun, üç kez tekrar et. Hangi misale dayanarak dersen, Aëtios’un boğazdan kılçık yahut kemik çıkarmak hususunda yazdığı şey daha da şaşırtıcıdır.

Lakin bunu Çelişkiler’in ikinci kitabında anlattığımızdan, Constantinus’tan başka bir misal nakledeyim, şöyle der o,

Etlerini sıyırdığın üç çanak yahut tabağın üzerine sivri bir uçla "Iao Sabaoth" kelimelerini kazırsan, balıklar hayret edilecek surette onların yanında toplanacaktır. Yine Africanus’tan nakleder, şayet bir fıçının üzerine şu sözler kazınırsa, "Tadın ve görün, Rab ne kadar iyidir", içine konulan şarap o yıl asla bozulmaz.

Bunlar hakkında ne diyeyim, lakin işin aslı her ne olursa olsun, kelimelerin kanı mucizevi bir surette durdurmaya muktedir olduğu herkesçe yeterince malumdur, bunların sebebini Çelişkiler kitabımızın ikincisinde izah etmiştik.

Okların çıkarılmasında da durum böyledir.

Teke karidesi konulmasının da buna fevkalade iyi geldiğine inanılır. Aynı şekilde aslan yağıyla ovunanların, ister canlı ister ölü olsun o kokudan dehşete düştükleri için vahşi hayvanlardan emin oldukları rivayet edilir ki bu hayret vericidir. Ancak bu hal bilhassa korkusuzca karşılarına çıktığında geçerlidir, zira kaçmaya başlarsan kokuyu güçbela alırlar. Benzer bir mantıkla, eller yabani turp yahut turp suyuyla iyice ovulduğunda, yılanların tehlikesizce tutulabileceği rivayet edilmiştir, nitekim kokunun keskinliğini hissederek ya ısırmaktan korkarlar yahut kokunun kendisinden ötürü cansız düşerler.

Nitekim gelincikler ve sincaplar, dişleriyle sarımsağı bir kez tattıklarında, bundan böyle ısırmaya neredeyse cüret edemezler ve bu yolla ehlileşirler. Horozun sağ ayağındaki mahmuzun galip gelenleri doyurduğu veya insan kanının seksen günde insan biçiminde pıhtılaştığı ise inanılmazdır, bu suretin arpa ununa dokuz gün boyunca gömülüp ardından boğazlandığında, ondan akan kanın yüze sürüldüğünde kişiyi kralların nezdinde makbul ve herkesçe sevilir kıldığı ise çok daha inanılmazdır.

Agrippa'da onun sırları arasında fındıkla ilgili iki deney buldum ki bundan daha saçması olamaz, bunlara ancak müellifine duyulması gereken kadar itimat edilsin,

Biri şudur ki, piliç içine konulan fındık onu çok daha çabuk pişirir, diğeri ise bir büyüdür (veneficium), bozulmamış ve yeni örülmüş ağı içinde, yırtılmayacak şekilde yakalanan örümcek fındık kabukları arasına kapatılır, ardından gümüş bir kaşıkta kişinin kendi menisi ağın bir parçasıyla kavrulur, bu bir içecekle sunulduğunda, örümcek fındık kabukları içinde kapalı kaldığı müddetçe, bu büyüyü içen kimsenin bunu tertipleyeni sevmesini mecburi kılar.

Ayrıca kendi başlarına büyü olan şeyler vardır, kedinin beyni, sütü, fahişenin hayız kanı, stincus adı verilen kertenkele (stellio), Hippomanes. Bunların hepsi aklı sevmeye sevk etmekten ziyade ifsat eder, onları hazırlayan kadına mecbur bırakır. Bunlar çoğunlukla ifrazattan ya da çürümenin meydana getirdiği hayvanlardan veya insan menisinden terkip edilir, şehvetle yanan bir kancığın döl yatağı ile erkek köpeğin menisinden elde edilen şey gibi, oysa erkek köpek uzun süre onun gözü önünde tutulup da yanına bırakılmadığında, kancık sanki kudurmuşçasına delirir.

Yenmeyen başka aşk iksirleri (philtra) de vardır, bunlar çoğunlukla ölülerin elbiselerinden, mumlarından, kefen ölçülerinden, iğnelerinden ve umumiyetle cenaze merasimleri için hazırlanan şeylerden alınır.

Büyüler ise zehirlerden pek az farklıdır, bozulmuş ifrazatla alınır ve yenir, cüzamlıların kanı yahut idrarı gibi, bunların içinde buğday ıslatıldığında ve tavuklar bu buğdayla yemlendiğinde olanlar böyledir. Diğerleri ise temas yoluyla tesir eder ki bunlardan yukarıda söz edilmişti.

Zira bu kabil şeylerin tümü zehirlerden farksızdır. Üçüncüsü temas olmaksızın yapılandır, büyünün zarar vermesi hedeflenen kimsenin ifrazatından ya da idrar, dışkı, kan, saç kırpıntıları gibi bir parçasından alınır, bunlar umumiyetle köpeğin uzuvlarına, insandaki parçalara veya ifrazata tekabül eden yerlerine yerleştirilir, ölü bir insanın kemiğiyle kapatılır ve onun adına gömülür, kimi bir evin eşiğine, kimi dörtyol ağızlarına, kimi de akarsulara konur, her kötülük için doğmuş ve insan soyuna muzır bir adam olan Agrippa koca bir kitabı bu kabil şeylerle doldurmuştur.

Eğer bunlar doğru olsaydı, bu kitaba asla almazdım, lakin bilimlerin boşluğu üzerine yazmış olan o adamın boşluğunu çürütmek için ekledim. Dolayısıyla, içecekle verilenler müstesna, bunlar boştur, ki onların da pek çoğunu büyüler ve zehirler üzerine olan kitapta yazmıştır. Onlara karşı basiretten başka çare yoktur.

Geri kalanlar, büyü yapanın hususiyeti ve bu tuzakların kurulduğu kimselerin ruhlarının zaafı haricinde zarar vermez, bu sebeple ne hükümdarlara, ne kudretli adamlara, ne de bilge kişilere böylesi şeyler kâr eder, ancak kadınlara ve çocuklara, hem de hepsine değil, daha zayıf olanlarına tesir eder. Dürüst yahut hür bir adama böylesi şeyleri bilmek veya aramak yakışmaz, meğerki insan serveti hiçe sayabilecek denli yetkin bir zihne sahip olsun.

Böyle şeyleri öğretmek ise cinayettir. Başkaları tarafından önceden ifşa edilmiş olmasaydı kitaplarımızdan bu kabil hiçbir şey devşirilemezdi, ki biz dahi bunlardan gayet muhtasar ve üstü kapalı şekilde geçtik.

Böylece meşum büyünün bu kısmını, gerçi tabiidir, geride bırakıp faydalı olana geçelim. Ancak evvela onun tutarsızlığını kimi hususlarda çürütelim, zira bu kitap genel kaideleri ihtiva eder, hususi meseleleri ise nesnelerin çeşitliliği üzerine olan kitaplarda tarif ettik.

Derler ki, eğer kadının döl yolu yahut erkeğin tenasül uzvu cenazede bulunmuş bir balmumu ile ölçülürse, o erkek veya o kadın cinsellikten menedilir.

O halde ya erkeğin herhangi bir kadınla birleşmesi menedilir, yahut yalnızca adına işlem yapılan kadınla. Şayet yalnızca o kadınlaysa, ortada sözlerden gayet hususi hiçbir şey bulunmadığına göre, bu sözler insanların rızası dışında bir kudrete mi sahip olacaktır. Eğer herhangi bir kadınlaysa, o vakit ya bunun mütemadiyen sürmesi icap eder, ki bu tecrübeyle uyuşmaz, yahut muayyen bir vakte kadar sürmelidir, oysa ne meninin meydana gelişini, ne muhayyileyi, ne de uzvu geren yeli engelleyen hiçbir şey bulunmadığından, bunun daim veya herkes için değil, yalnızca bazı kimselerde vuku bulduğu aşikârdır.

Meseleye dönecek olursam, tılsımlara (sigillum) evvelemirde azımsanmayacak bir kudret atfederler, Güneş'inkine memuriyetler, mansıplar ve hükümdarların nezdinde itibar için, Jüpiter'inkine zenginlik ve dostlar için, Venüs'ünkine hazlar için, Mars'ınkine cüretkârlık için, Merkür'ünkine maharet için, Satürn'ünkine meşakkatlere sabır için, Ay'ınkine ise halkın teveccühü için.

Kimin neye yaradığını bilmeyi ne kadar isterdim, taşların ve nakşetme vaktinin fayda sağladığını inkâr etmem, lakin şeklin hiçbir tesiri yoktur.

Sisam yıldıztaşı ile ebegümeci yahut yerfesleğeni suyunda söndürülmüş kirecin, şayet eller bunlarla sıvanırsa, ateşin zarar vermesini engelleme gücüne sahip olduğunu zannederler.

Lakin tuzla kurutulmuş büyük bir karakurbağasının tuzu suda eritilir ve bir içlik yahut gömlek bu suda yıkanırsa, onu giyen kimsenin pek ağır bir uyuza yakalanacağını iddia ederler. Bunlar ya tamamen doğrudur, ya kısmen, yahut hakikate benzer şeylerdir.

Bazı şeyler vardır ki olduklarından daha gerçek görünür, bazıları ise göründüklerinden daha gerçektir.

Bu son türe dâhil olan, Boethius tarafından aktarılmış ve hayli yaygınlaşmış olan o deneydir ki biz de boş vakitlerimizde onu sıklıkla müşahede ettik. Kaplumbağa kabuğundan yapılma iki saz (lira) alıp, telleri gevşetip gererek ahenk oluşturduktan sonra birini sırtüstü yatıracaksın. Ardından sırtüstü duranın telleri üzerine birinciye göre küçük bir saman çöpü koyacaksın ve elinde tuttuğun aletin birinci telini gereceksin, bu tel sırtüstü duran aletteki tele denk bir ses çıkardığında, saman çöpü derhal yerinden sıçrayacak ve sanki birisi sarsmış gibi sıçrayıp duracaktır, saman çöpü teker teker tellere bu minvalde aktarıldığında, aletleri aynı perdeye, hatta harikulade bir sanatla aynı sese akort edersin. Böylesi büyük bir tesirin sebebi bilinmiyor gibi görünmektedir. Acaba saman çöpü yalnızca denk bir ses çıkarabildiğinde mi sıçrar, yoksa havanın kendisi denk bir kuvvete sahip olduğundan harekete geçirebilir de daha gevşek yahut daha şiddetli olduğunda bunu yapamaz mı.

Lakin bu da doğru değildir, zira daha ince bir telde daha gevşek bir gerginlik denk bir ses çıkarmaya elverişli olduğunda harekete sebep olur. Denk gerginlik ise farklı bir ses varken harekete yol açmaz, bana öyle geliyor ki bu hal, hareket eden havanın işitilmese dahi tellerde daima bir ses uyandırmasından ileri gelir.

Bununla birlikte hareket denk olduğunda, hava tek bir harekette uyuşur, çünkü aynı nispette hareket eder ve hiçbir surette diğerine direnmez, böylece hareket ettiği kuvveti eksilmeksizin hareketsiz duran tele iletir ve neredeyse kendi hareket ettiği kuvvete denk bir güçle onu sarsar. Benim kanaatimce bunun bundan daha doğru veya daha ince bir izahı tasavvur olunamaz.

Göründüğünden daha az gerçek olan şeyler ise tükürükle kendiliğinden alev alan taş gibidir, üç libre sönmemiş kireç, üç ons çam sakızı (pix Graeca) ve bir ons mıknatıs taşından (lapis Herculeus) mürekkeptir, kille sıvanmış topraktan bir çömlekte dövülerek pişirilir, ardından defne yağında on beş gün boyunca gömülü tutulur, sonra da kuru bir yerde muhafaza edilir.

Bunda hakikat payı daha azdır, zira her zaman alev almaz, oysa bir ahenk üzere gerilmiş saz telleri samanı daima hareket ettirir, buna rağmen mezkûr taş, tesirinin zahiri sebebine daha fazla sahiptir.

Pek çok harikulade şey vardır ki sebebi öğrenildiğinde bütün hayret son bulur, nitekim kükürt balmumu ile eşit oranda eritildiğinde onu söndürülemez kılar, ancak kükürdün gayet saf olması şarttır. Benzer şekilde, kükürt tozu ile kömür tozuna bulanmış bir mum kış vaktinde suya batırılırsa, üst kısmı kâğıtla örtülüp buz damlayan bir yere asılırsa, etrafı kalın bir buz tabakasıyla kaplanacaktır, yakıldığında ise alev alacak ve hazır bulunanlara buzun yandığı görünerek büyük bir mucize hissi verecektir.

Saz tellerinin sıcak etlerin üzerine atıldıklarında kıvrılarak kurtçuk suretini alması da böyledir.

Symeon Sethis aktarır ki, mürekkep balığı boyasına bakır pası karıştırılıp içine lamba fitili konulduğunda, başka bir ışık olmaksızın yakılırsa, hazırda bulunan her şeyi kısmen siyah kısmen yeşil gösterir, yukarıda ışık ve aydınlıktan bahsederken bunu izah etmiştim. Lakin damıtılmış kapari suyu, sakal ve saçları sahiden yeşil gösterir.

Hakiki ve tabii deneyler arasında, tüm meyvelerin, bilhassa çekirdeksiz ve daha iri olanların, elma, armut, ayva, nar, hıyar, kabak, patlıcan gibi mahsullerin arzu edilen her kalıba sokulabileceğini zikretmek hiç de abes değildir.

Sanat şudur, arzuladığın biçimi, yetkin bir meyvenin büyüklüğüne göre ahşapta yont, bunun etrafına suyla çözülmüş alçıyı en küçük parmak kalınlığında dök, iki parçaya bölünecek şekilde ayır. Bu biçim kuruduğunda, nitekim pek tez kurur, onu ahşaptan çıkarırsın, bu iş ahşabı önceden yağlamışsan kolaylıkla gerçekleşecektir. Alçıdan çıkarılmış ve ikiye bölünmüş bu oyuk kalıbı, büyüklüğünün yarısından biraz fazlasına erişmiş olan büyümekteki meyvenin etrafına sımsıkı bağla, meyve gereken büyüklüğe ulaşıncaya dek öylece bırak. Ahşabın yontulduğu biçimde bir meyve elde edeceksin, üzerine dilediğin şeyleri kazımak da serbesttir, öyle ki hakikaten şöyle diyebilesin,

Büyüyün, layıkıyla yükselin benim unvanlarıma.

Şekillerin hakiki başkalaşımı budur, tözlerin başkalaşımı ise başkadır, nitekim Ateşdostu Taşı (lapis pyrophilus) yapmak istediğimizde olduğu gibi. İki libre insan kanını, on beş gün at gübresinde çürümeye (putrefactio) bırakırız. Ardından cam kap vasıtasıyla yapılan damıtmayla çekilen suyu saklarız, metalleri eritmek için kullanılan ve er potası (crucibulum) denen kaba aldığımız tortuyu, kireç haline gelinceye dek alta konan korlarla kuruturuz. Cam bir kaba konmuş olan bu kireci, saklanan suyla yeniden karıştırırız, kısık bir ateşte taşa dönüştürürüz yahut tuğla gibi havada, ya da gömülü vaziyette pıhtılaşmaya (coagulatio) terk ederiz.

Agrippa, büyücülük ve deneyler hakkındaki eserinde, bu taşın kırmızı ve parlak olduğunu nakleder. Bu kitapları gizli felsefe üzerine olan dördüncü kitaba eklenmiş olarak gördüm, o ise önceki üç kitapta öğretilenlerin tatbikatı diye adlandırılmıştır, lakin bunlardan hiçbiri basılmamıştır.

Harikalar Üzerine

Bitkilerin ve hayvan uzuvlarının taşa dönüşmesi de aynı sanatla gerçekleştirilebilir, nitekim neredeyse her bir ot türü, türlü suretlerle ve kendilerine has hassalarla donatılmış muhtelif kurtçuk veya yılan türlerine dönüşür. Biz buna büyük başkalaşım deriz.

Yukarıda öğrettiğimiz üzere, çürüme esnasında yağlı nem topraksı olandan ayrıldığından ve çürüyebilen her ne varsa, mesela otlar, bitki yaprakları, etler, yumurtalar ve süt, cam bir kaba konulup tüten at gübresine gömüldüğünde çürüdüğünden, bu şekilde gömülen şeylerin yağlı nem salması kaçınılmazdır, bu nem yıldızların ısısı sebebiyle ayrıldığında, yaşayan bir canlı meydana gelir.

Bu üreme, yanmış atık yağlı nemle karışık kaldığı durumlar haricinde engellenemez. Hayvan suretlerinin muhtelif biçimlerde türemesine ise maddenin çeşitliliği sebebiyet verir. Bu nedenle ağaç yapraklarında, onların çeşitliliğine uygun olarak, şekilleri, huyları ve tabiatları farklı hayvanlar görürüz, bu durum da maddenin çeşitliliğinden başka bir sebeple vuku bulamaz.

Eğer suretleri farklı olanlar türce de farklıysa, türce farklı olanlar ise kuvvetleri ve huyları bakımından farklıysa ve farklı maddelerden türeyenlerin suretleri de farklı oluyorsa, farklı maddelerden doğanların farklı kuvvetlere sahip olması zaruridir, nitekim eşek arıları, bal arıları ve yaban arıları hakkında yukarıda söylendiği gibi. Kimi zaman ise aynı maddeden, fakat farklı bir etkin sebep vasıtasıyla muhtelif hayvan cinsleri meydana gelir, nasıl ki yazın su damlaları bizde pireleri hasıl ederse, Yeni Dünya vilayeti Darién'de aynı damlalar derhal kara kurbağalarına dönüşür.

Bu sebeple bir kimsenin tükürdüğünde, yarım saatlik bir zaman zarfında tükürük yerine minik kurbağalar sergilemiş olması bana akıl dışı görünmemektedir.

Böylece, mucize demeyeyim ama daha az bir şaşkınlıkla, büyücülerin Firavun'un huzurunda değnekleri yılanlara dönüştürdüklerine inanılabilir.

Demek ki nesneler ve dahi bölgeler şaşılacak hususiyetlerle donatılmıştır. Girit zehirli hiçbir hayvanı barındırmaz, buna rağmen sıcaktır. Bunun sebebi, ya besinin eksik olması yahut havanın bizzat kendi değişimleri sebebiyle buna engel teşkil etmesidir, zira güzel kokular onları meneder ve helak edicidir. Kereviz, kendisinden çok daha kokulu şeyler bulunmasına rağmen, ağız kokusunu başka her şeyden daha iyi giderir.

Acaba kokusunun ötesinde, sindirimi ziyadesiyle sağladığı, incelttiği ve yağlı bir nem taşıdığı için yapışıp kaldığından mıdır? Sedef otu, pek çok şey daha fazla büzücü ve ısıtıcı olduğu halde, mideyi ve bütün bağırsakları fevkalade bir üstünlükle kuvvetlendirir. Bakla yakındaki havayı bozar, oysa yenildiğinde zararsızdır, hatta belirli bir hassayla baştan inen akıntıları durdurur.

Ağaç kavunları veya Medya elmaları ekmek ısısıyla pek çabuk çürür, oysa çok daha sıcak olan pek çok şeyden daha az zarar görürler. Boyacı kökü elde tutulduğunda idrarı boyar. Sebzelere musallat olan zararlı hayvanlar ise güneşte on gün bekletilmiş yengeç veya çağanoz suyuyla defedilir.

Fransa Kralı'nın küçük erkek kardeşi, pek fena ve akıl almaz derecede çirkin bir çıbandan mustaripti, on iki yaşında bir oğlan çocuğunun sürekli nefesiyle iyileştirildi. Bu durum akıldan uzak da değildir, nitekim bıyığı terlememiş lakin sağlam yaştaki bir çocuğun kalbinden gelen nefes saftır ve bozulmuş hıltları ıslah edebilir.

İnsanları semirtebilir. Şayet kertenkele yağı, güherçile ve kimyon ile buğday ununu karıştırırsan, bu yemle beslenen tavuklar, onları yiyen insanları patlayacak derecede semirtir. Yaklaşan rüzgarın yönünde yakılan manda boynuzu ve gübresi, dediklerine göre bitkileri zehirli pastan korur.

Fakat kadının haberi yokken sahanın altına fesleğen konmasının, onun sahandan bir şey yemesine mani olacağı rivayeti pek itimada şayan değildir.

Bizim şu buluşumuz ise daha hakikidir, yarım ons fesleğen suyunun yarım skrupul safranla içilmesi, soluk darlığı ve nefes tıkanıklığı çekenlere şaşılacak derecede şifa verir.

Bu cinsten sayısız misal getirebilirim, bunların bilinmeyen menşei hayret uyandırır, yalnızca bitkilerde, hayvanlarda ve insanlarda değil, söylediğim gibi bölgelerde, toprakta, sularda ve dahi uygulamalarda da böyledir. Siyatik ağrısı pek şiddetli olduğunda, çoğunlukla musikiyle iyileştirilir. Acaba bu ağrı, ana bir uzvu etkilemediği için, ruhların [spiritus] zevk sebebiyle başka bir yere yönelmesiyle hafiflemekte, böylece ağrının sebebi olan yerleşik hararetten mi uzaklaşmaktadır?

Güvercinler şu lokmayla cezbedilir, altmış libre mısır yahut süpürge darısı, altı libre kimyon, on libre bal, bir libre kestere, beş libre hayıt tohumu, bunların tümü su tükeninceye dek suda kaynatılır, ardından kafi miktarda en âlâ kokulu şarap ile on beş libre eski harç eklenir ve güvercinliğin ortasına bir tepecik yapılır, diğer güvercinler kokuyu aldıklarında o yere gelirler, yerli güvercinlerle karıştıklarında ise kokuyu alırlar, bir kez geldiklerinde yemin tatlılığıyla cezbedildiklerinden o yeri terk edemezler.

Harikulade şeyler görmeyi sağlayan cadı merhemi, ki şu anda var olmayan ve görünen şeyler hakkındadır sözümüz, dediklerine göre çocukların yağından ve kereviz, kurtboğan, beşparmak otu, itüzümü suları ile pas tozundan terekküp eder. Lakin bunları görürken uyuduklarına inanılır, gördükleri ise tiyatrolar, koruluklar, ziyafetler, süsler, elbiseler, güzel gençler, krallar, yöneticiler, keza cinler, kargalar, zindanlar, tenhalıklar ve işkencelerdir. İşte şiddetli rüyaların sebepleri bunlardır.

Hakiki rüyalarda ise can, semavi suretin yardımıyla, ruhlarda çoktan saklanmış suretlerden kendisine münasip olanı çekip çıkarır. Bunu ise idrak yönlendirir, zihni temiz ve bedensel engellerden arınmış olanlar pek çok şeyi bu yolla önceden görürler.

Yiyecek, içecek, hıltlar, bedenin ve zihnin heyecanı, şiddetli ve bu yüzden çoğunlukla sahte rüyaların doğduğu kaynaklardır.

Uykuda şiddetle korkmak ve dehşet içinde uyanmak ise şüphesiz ölüme, ağır bir hastalığa, sürgüne, işkencelere yahut sevilen bir kimsenin kaybına delalet eder. Şayet korku uyanmadan önce veya uyanırken zail olursa, bu tehlikelerin yalnızca sınırında bulunulduğuna işaret edebilir.

Yiyecek olmaksızın, tabir caizse, icra edilen büyüler hakkında şüphe daha büyüktür. Bazı kavimlerde Molok İblisi'ne sunulan bir kurban vardı, kral surlar üzerinde kendi oğlunu kurban ettiğinde, Yahudilerin şehri ele geçirmesini engellemişti, Romalılarda ise hysteropotmoi [Yunanca], yani sonradan doğanların talihine boyun eğenler vardı, çünkü bunlar uzaktayken ölmüş gibi kabul edilip ruhlarına (manes) cenaze törenleri icra edilirdi.

Çatı kiremitlerinden içeri girmedikleri takdirde hayatlarının zorla son bulacağına inanılırdı, Plutarkhos meseleler kitabında buna şahittir. Aynı yazar, halk tribünü Ateius'un Marcus Crassus'a karşı yeraltı tanrılarına lanetler ve dehşetli beddualar yağdırdığını nakleder. Hristiyanlar arasında, Crassus'u helak ettiğine inanılan bu bedduaların yerine, alenen yasaklanmış olan Yehoşafat Vadisi hükümleri geçmiştir, bu hükümlerle suçluların, borcunu inkar edenlerin yahut güçleri sebebiyle zorlanamayanların bir yıl içinde ölüme sürüklendiği kabul edilir. Anladığım kadarıyla bu hadiseler Bergamo topraklarında vuku bulmaktadır.

Başkaları yukarılardan değil, büyü sanatından yardım dilediler, nitekim sert çelikten bir boyunluğu borçlunun boynuna geçiren kimse gibi ki, onu takan büyücüden başkası tarafından çıkarılması imkânsızdır. Bundan iki yıl önce yurttaşımız Zafaronus, Vincentialı bir alacaklı tarafından tuzağa düşürülüp bu hile yüzünden mahvoldu, zira boyunluk boynuna arzuladığından çok daha dar biçimde takılmıştı.

Fakat ben yine büyücülüğe (veneficium) döneyim. Kimileri düşmanlarının evinde bir balmumu mum yakıp bunu en yakın mabede götürerek korkunç lanetler savururlar, soylu yurttaşımız Gaspare Vicomercato'nun da vaktiyle bu hileyle can verdiği kabul edilir. Bunlar hakkında ne düşündüğümü beyan edeyim.

Büyünün gücüne, kendisine büyü yapılan kimsenin duyduğu korku veya beslediği umut, ardından bunu yapan yahut icra eden kimsenin inancının sarsılmazlığı, nihayetinde sözlerin haricinde başka unsurların da eklenmesi pek büyük fayda sağlar.

Rastlantı ve talih. Nihayetinde öyle gizli bir keyfiyet vardır ki, yalnızca bir türe değil, şu veya bu ferde dahi münhasırdır. Güvenilir tarihçi Arrianus’un İskender’in icraatlarına dair yedinci kitabında naklettiğine göre, İskender hayata gözlerini yummadan evvel, Apollodoros'un kardeşi Pythagoras onun adına kurban kesmiş ve kurbanın ciğeri başsız çıkmıştır.

Aynı hadise daha evvel Hephaistion için kurban kestiğinde, ardından Perdikkas ve Antigonos için, başkalarına göre ise Kimon için vuku bulmuştu, nitekim hepsinin de ardından derhal ölüm gelmişti.

Diktatör Caesar’ın katli esnasında yüreğe dair söylenenler ise daha da hayret vericidir. Arrianus keza Keldanilerin İskender’i, kendisine uğursuz geleceği gerekçesiyle Babil’e girmemesi yönünde uyardıklarını da nakleder.

Bunun üzerine hükümdar oraya girmiş, derhal çıkmış ve Fırat’ın Pallakopas kanalını teftiş etmiştir. Bununla birlikte kimi yazarlar, Keldanilerin gasbedilen külliyetli miktardaki paradan ötürü suçlu bulunmaları sebebiyle bu kehaneti hileyle uydurduklarını söylerler.

Artefius’un kehanet türlerine dair pek çok şey kaleme aldığını görüyorum ki, bunların tamamını Şeylerin Çeşitliliği Üzerine adlı kitaplarıma aktardım.

Bu sahada hafife alınmayacak hileler de icra edilir, nitekim kabuk geçirgen olup renkleri kabul ettiğinden, bir yumurtanın içine dilediklerini yazanlar gibi.

Mazıları şap ile ezip sirkeyle yoğur, ardından bu sıvıyla kabuğun üzerine ne arzu edersen yaz, kuruduğunda salamuraya yatır, yahut yumurtayı balmumu ile sıva, balmumu yarılsın ve içine sıvı doldurulacak yarıklar kalsın diye bir yazı kalemiyle harfleri kazı, kuruyan yumurtayı sertleşene dek kaynat, ardından keskin bir sirkeye daldır, zira harfler bu sayede kabuğu delip içeri işler ve kabuk soyulduğunda bunları yumurtanın üzerinde görürsün. Nitekim sirke yumurtanın kabuğunu öyle yumuşatır ki, dar bir çömleğin içine dahi sokulabilir, bunu bizzat tecrübe ettim, lakin biraz daha kararmış bir hal alır, suyun içinde ise yeniden sertleşir.

Fakat bunları bir kenara bırakıp hakiki tecrübelere dönülmelidir, bunlar üç nevidir, kimi uykuda, kimi vecd halinde (ecstasis), kimi ise mutlak uyanıklıkta müşahede edilir. Bunlara dair misaller zikredeyim. Uykuda bana, zihnimde yirmi bir bölüme ayrıldığı görünen bu kitabı yazmam bir kez değil, defalarca ihtar edildi, bahisler muhtelifti ve ortalara doğru birkaç hendese meselesi mevcuttu. Ardından baştan sona fevkalade zarif, hakiki meselelere dair türlü türlü ve yepyeni münazaralar yer alıyordu, lisanın parlaklığı hiç de alelade değildi, buna hoş bir kapalılık eşlik ediyordu, bilhassa üslubun akıcılığı ve muhakemelerin inceliği bana neredeyse ilahi görünüyordu, öyle ki uykumda öylesine büyük bir hazza gark oluyordum ki, bir benzerini asla tatmadım. Duyuların ötesine çekildiğimi hissediyordum ve uykudan sonra dahi o letafetin hatırası beni şaşılacak derecede mesut ediyordu. Bütün meseleleri kuşatan o mevzuyu, kitabın adını, ince ve zarif işaretini tanıdım. Kitap uzakta basılmış gibi duruyordu ve şehirde pek az nüshası vardı.

Üç husus uyuşmamaktadır, zira o kitap benim değil de bir başkasınınmış gibi görünüyordu, hacmi de bizimkinden katbekat büyüktü ve üslubu bizimkinden daha zarifti.

Belki de bunlar vakti geldiğinde daha iyiye doğru tebdil olacaktır, yahut aynalarda aynı suretlerin farklı bir nizamla daha büyük, daha güzel ve sırası değişmiş olarak görünmesi gibi, rüyanın kimi şeyleri büyütüp kimilerini küçültmesi hasebiyledir, nitekim henüz var olmayan ve asla var olmayacak kederlerin umudunu büyütür, fakat bizi halihazırda ezen dertleri ise hafifletir.

Yoksa bu hadise, daha parlak bir dehadan neşet eden bir zatın bizim bu satırlarımızı hadsiz hesapsız genişletip aydınlatacağının bir işareti midir, o vakit bizim çoktan ölmüş olmamızın da bir ehemmiyeti kalmaz, zira gelecek hayırların lezzetini hissetmek, yukarıdakilerin inayetine mazhar olan kimselere bahşedilmiştir. Bu durum başıma sıklıkla geldiğinden, evvela dört yapraklı bir risaleyle işe koyuldum, bilahare bunu yediye, oradan otuz beşe ve nihayet şimdi gördüğün şu hacme eriştirdim ki, bu dahi uykumda bana görünenin yarısından azdır.

Dolayısıyla rüyanın kudreti pek çok bakımdan hayrete şayandır, bize gizli şeyleri sıklıkla öğretir, bunun nereden kaynaklandığını ise rüyaların tabirine dair kitaplarımızda izah ettik.

Fakat rüyanın, zamanı hakikatte olduğundan çok daha uzun göstermesi keyfiyeti bilhassa bu bahse aittir, nitekim bazen bir saatlik süre zarfında Milano’dan, Milano’ya üç yüz bin adım mesafede bulunan bilinmeyen bir şehre gittiğimi görmüşümdür.

Ve bu esnada başka şehirleri, altı günde dahi zor aşılacak bunca dağı, vadiyi ve ovayı baştan başa geçtiğimi görmüşümdür, bu sebeple çok uzun süre uyumuşum gibi gelirdi, lakin çanların sesi doğanın icabını tam bir saat dahi yerine getirmediğimizi ihtar ederdi. Bunun sebebi, zihni amellerin bedenin meşakkati olmaksızın ve dolayısıyla fevkalade süratle tamamlanmasıdır, zamanın takdiri ise uykunun engellediği akıl yürütme vasıtasıyla bedensel meşakkatin hesabından devşirilir, bu yüzdendir ki uyanıkken bunları hayal edenler, bu fiilleri hakikaten tamamlamayıp her şeyi çarçabuk kemale erdirebilen sırf zihinle kavradıklarının farkında olduklarından, zamanı uzatmazlar.

Aksine bir mantıkla zaman uykuda daralır, ya rüya görmediğimizde yahut pek az ve hareketsiz düşler gördüğümüzde, zira hareket zamanın ölçüsüdür. Fakat zaman nedir, kendisinden hiçbir şey asla var olmadığı halde her şey onun içindedir ve daima her şeye refakat eder, aynı zaman her şeyi doğurur ve öldürür, hayatın ve ölümün müellifidir. Ona dair beklenti ne denli uzunsa, hatırası daima o denli kısadır. Ve daima bize refakat ettiği halde onu asla layıkıyla tanıyamayız.

Ondan böylesine bol miktarda bulunmasına rağmen, bir anının dahi telafisine cevaz verilmez, bu sebepledir ki hiçbir şeyin ziyanı bundan daha büyük ve daha değersiz addedilmemiştir.

Bunları bilmek bana az fayda sağlamadı, lakin bu vasıfların bir kısmı zamana, bir kısmı ise onunla pek sıkı rabıtası olan şeylere aittir.

Zira asla var olmayacak bir şeyin böylesine uzaklara uzanması yeterince hayrete şayandır. Öyleyse biz zamanı değil, onda vücut bulanı, işleneni ve baki kalanı idrak ederiz.

Zamanın kendisi ise zatı itibarıyla duyulara meçhuldür, zira bizim tarafımızdan idrak edilen şey hayal gücünden (imaginatio) ibarettir. Demek ki yalnızca rüyalarda değil, uyanıklıkta da harikalar nakledilmektedir.

Ve bu durum, vecd halinde olduğu gibi üç türlü vasıtayla cereyan eder. Her türlü lisanda son derece mütebahhir bir zat, Nürnbergli bir ilahiyatçı ve dostumuz olan Andreas Osiander’in, vaktiyle bize bir mektupla bildirdiğine göre başına şöyle bir hadise gelmişti, henüz genç bir delikanlıyken ve dört günde bir tutan sıtmadan (febris quartana) muzdaripken, nöbet anında kendini bir korulukta görür, türlü çeşit vahşi hayvan ve yılanların hücumuna uğrardı ki, bu ona pek acı verirdi ve ne evde bulunduğuna ne de bunları vehmettiğine hiç kimse onu ikna edemezdi.

Fakat pederi yanına yaklaştığında derhal eski aklıselimine kavuşur, evi, odayı ve başında bekleyen dostlarını hiçbir korku duymaksızın tanırdı. Lakin pederi uzaklaştığında o hayal gözlerinin önüne yeniden dikilir, bütün suretler geri dönerdi ve bu dert, kendisini uzun süre hırpalayan humma sona erene dek sürüp gitti.

Bütün bu hallerin, vaktiyle çölde münzevi yaşayanların gördükleriyle büyük ölçüde büsbütün benzer olduğunu düşünmekteyim, zira kudsiyet sahibi o kimselerin tümünü şeytanlara yahut Tanrı’ya hamletmesine mukabil, bunların bir kısmının Tanrı yahut şeytanlar (daemones) tarafından gönderildiğini inkâr etmem.

Zira bunlar pek çok başka kimsenin de başına geldiğinden, derhal Tanrı’ya veya şeytanlara hamletmek doğru olmaz, bilhassa onların hayal gücü vasıtasıyla biz istemesek dahi arzu ettikleri her şeyi gösterebileceklerini söyleseler de, ömürlerini böylesine çetin meşakkatlere ve yalnızlığa vakfetmiş bunca dürüst zatın böylesine ehemmiyetsiz bir sebep yüzünden yalan söylediklerine inanmam. Fakat bizzat o yalnızlık, meşakkatler ve oruçlarla mecalsiz düşmüş zihin, ardından yabanıl gıdalarla bozulan mizaç, melankoli hıltının o kimsede husule getirebileceği şeyleri zahir kılmaktaydı.

Uyanıklığın ikinci nevinde yalnızca ameli kudret zaafa uğrar, ruhun kuvveti ise baki kalır, nitekim aralıksız üç yıl boyunca başıma geldiğini hatırladığım hadisenin de böyle olduğunu zannederim. Bu hal dördüncü yaşımdan yedinci yaşıma kadar devam etti, zira günün ikinci saatinden itibaren...

On Sekizinci Kitap

Gece ikiden dörde kadar her daim, yahut şayet daha geç kalkacak veya uyanacak olursam, yatağın en alt kısmından, sanki küçük ve havai halkalardan müteşekkilmişçesine ağaçların, canavarların, insanların, kasabaların, dizilmiş orduların, savaş ve musiki aletlerinin ve bu kabilden diğer şeylerin hayallerinin yükseldiğini, birbiri ardınca alçaldığını, birbiri peşi sıra geldiğini görürdüm. Küçük bir çocuk iken bunlardan son derece keyif aldığım ve bu sebeple dikkatle baktığım için, annem Clara ile halam Margareta bir vakit bana özenle bir şey görüp görmediğimi sordular. Ben ise pek ufak olmama rağmen bunun bir tür alamet olduğunu biliyordum, bu sebeple de şayet ifşa edersem hayalin beni terk edeceğinden yahut açığa çıkan bir sır yüzünden başıma bir fenalık geleceğinden korkarak bunu ısrarla inkâr ettim.

Averroës’in anlattığı şu hadiseyi de bu fasla dahil etmek gerektiğini düşünüyorum, hani başkalarının asıldığını gören bir adam korkudan aklını yitirmişti.

Sadede dönecek olursak, yedi yaşımı doldurduğumda ve aynı zamanda ev değiştirdiğimizde bu hayaller kesildiğinde, sebebinin Averroës’in derlemelerinde pek güzel izah ettiği şey olduğuna kani oldum. Tahayyüle hizmet eden ruh (spiritus), tahayyül yoluyla bir sesin yahut kokuyla, dokunmayla, bir ölünün veya Demon’un görünüşüyle ayırt edilen herhangi bir niteliğin suretlerini kabul ettiğinde, o suretle donanmış olarak o fiile tekabül eden duyuya aktarılır, kokularda koku almanın kendi aletine, işitmede kulaklara, hayaletlerde gözlere ulaşır, karşısında hiçbir nesne bulunmasa dahi zorunlu olarak koklayacak, işitecek yahut görecektir, zira görme dediğimiz şey, o suret ister nesneden ayrılsın ister ayrılmasın, kristalsi kısımda bulunan ruhun sureti algılamasından başka bir şey değilse, açıktır ki bu hal ne vakit vuku bulsa, o kimse gerçekten görmektedir. Böylece uyanıkken de Demon’ların ve ölülerin, hatta tanıdıkların seslerini işitmek, kokularını duymak ve succubus ile incubus’larda olduğu gibi onlara dokunmak mümkün olur. Bunların işitilmesinden yahut dokunulmasından ziyade görülmesinin daha nadir olmasının sebebi ise şudur, diğer duyularda tek bir farkı gözlemlemek yeterli olduğundan, o hayalle birlikte duyuya aktarılan tek bir ruh bunu nakledebilir, oysa gözlerde büyüklük, biçim, renk gibi pek çok fark zaruri olduğundan, daha çok ruhun nakledilmesi gerekir, tabiat da bu sebeple göze giden sinirleri boşluklu yaratmış ve yalnızca bunları eşit kılmıştır, zira bunlar kendi işlevlerinde çok daha fazla ruha muhtaçtır, dikkatle bir şeye baktığımızda, diğer duyularımızdan herhangi birini çalıştırdığımızdan çok daha fazla yorulmamız da bundandır.

Bundan ötürü, sayıklamayla birlikte ölüleri de görmelerinin hastalar için neden ölümcül bir işaret olduğu anlaşılmaktadır. Zira bu durum tahayyülün öyle kuvvetli olduğunu gösterir ki, göze aktarılan ruh dahi tahayyülden devraldığı sureti muhafaza eder.

Bu ise ya uykuda duyuların susmasıyla, ya hastalık sebebiyle onların aşırı zayıflamasıyla, yahut pek dinç bir düşünce ve tahayyül kuvvetiyle vuku bulabilir. O halde ne uyuduklarına, ne de zayıflık sebebiyle kuvvetle tahayyül edebildiklerine göre, geriye kalan tek ihtimal olarak, tüm duyumsama melekesinin kuvvetsizlikten ötürü artık atıl yattığını söylememiz gerekir, nitekim aynı müellif başka bir yerde bu hükümle mevcut ölümün işaret edildiğini bildirerek şöyle der, hasta görmediğinde yahut işitmediğinde, melekesi zayıflamış olduğundan ölüm artık pek yakındır.

Eldeki anlatının bir diğer kanıtı da, cesur kimselerin hayaletleri pek nadir görmesi yahut hiç görmemesidir, çünkü onlar korkudan ötürü böylesi titrek hayalleri asgari derecede kurarlar, zira korku, diğer bütün duygulanımlara nispetle içimizde sabit hayaller vücuda getirmeye meyillidir, ardından da aşk gelir. Bu yüzden önce korkanların, sonra da âşıkların ayrıcalığıdır bunlar.

Buna mukabil insan yiyen o gayet cesur adamlar geceleyin canavarlar görürler, bu ise o bölgelerin ve boş itikatların bir kusurudur, zira orada insanlara zarar vermekten kaçınan diğer kimseler de benzer şeyler görmektedir.

Oysa insan öldürmenin bir kurban sayıldığı İskitler, fıtraten ve adetleri gereği cesur olduklarından, ne ölüleri ne de tekinsiz ruhları (lemures) görürler. Haydutlar da aynı şekildedir. Zira bu kötülükler fıtraten böyle görünmez, nitekim balıklar kendi türünden diğer balıkları, fareleri ve başka hayvanları yerler, bu kötülükler ancak kavimler hukukuna göredir.

Kaldı ki bu kötülükler fıtraten sabit olsaydı, tabiat kanunlarına zıt düşerdi, zira ölümden geriye akıldan başka bir şey kalmaz, akıl ise hareket veremeyeceğinden, ölüler hiçbir hayal gösteremez ve yaşayanlara dehşet salamazlar.

Uyanıklığın üçüncü nev’i saf ve berrak olanıdır, bununla birlikte pek çok şekilde harikulade şeyler görmek nasip olur, nitekim yankı tınladığında, bilhassa da katmerli yankı olduğunda, sesleri bazen yedi kez geri verdiği vuku bulur. Bu hal geceleyin şaşılacak derecede hayranlık uyandırıcıdır ve yaygın bir malumat olmasaydı herkesi dehşete düşürebilirdi, zira sesleri bazen öylesine açık ve aheste geri verir. Bunun sebebi düz ve çukur yerlerden çarpan havadır, zira mağaralar yahut surlar olmadıkça yankılanmaz, ancak kadim yapılardan ve yakından ziyade uzaktan tınlar, sesin yankıya çarpması ve aradaki düzlükten geri dönmesi zaruridir.

Çoğu kez katmerlidir, biz üç katlısını işittik.

Eskiler yalnızca katmerli yahut yedi kez dönen sesin misallerini bilmekle kalmamışlardır, nitekim eskiden Ticinum denen Pavia’da, İtalyanların Sala dedikleri büyük bir bazilika vardır, kentin hisarı yanındaki kapısından sesleri öylesine çok defa geri yansıtır ki sayamazsınız, bazen on üçüncü ses dahi işitilir, aralarında tıp ilminin seçkin hocası, talebemiz Alman Melchior Maltheusar’ın da bulunduğu pek çok şahit mevcuttu. Bir kimsenin cevap verdiğini yahut alay ettiğini zannederdiniz, sesler yavaş yavaş sönümlenir ve nihayete erer, buradan şaşılacak bir surette, Latincede heu manasına gelen ve sanki can çekişen ve çöken birinin sesi gibi Ahime yankılanır.

Bu bina dört köşelidir, üst kısmında yanlardan açılan çok sayıda pencereyle aydınlatılır.

Bunun dışında ön cephe ile karşıda yer alan duvar, ön cephedeki kapı müstesna olmak üzere bütündür, uzunluğu takriben yüz ayak, genişliği ise hemen hemen yirmi beş ayaktır, şayet kapının karşısındaki diğer duvarın yanında durursanız ses katmerli olarak yankılanır. Ve yüksekten geliyormuş gibi görünür, yan taraftan ve bilhassa kapının bizzat dışında duranlar için ses yankılanır, ortada ise asla yankılanmaz. Bu sebeple hiç kimse bunun bir Demon yahut bir aldatmaca olduğundan şüphe edemez. Zira yankı olduğuna güçlükle inanılır, zira bütün sesler öylesine berrak, öylesine pürüzsüz, öylesine sık ve belirli bir intizamla işitilir.

Yüksekliği zannımca genişliğinden yarı yarıya fazladır, zira bu pek yüksek bir bazilikadır.

Bunu böylece tasvir etmeyi uygun gördüm ki insanlar bu kabil şeyleri nerede tecrübe etmenin münasip olduğunu bilsinler yahut dilerlerse bir başka misalini inşa etsinler. Orada bulunanlardan işittiğime göre, vaktiyle kapının önünde, karşısındaki kemerli kapıya doğru uzanan bir revak tonozu varmış ki bunun büyük bir kısmı halen durmaktadır. Dışarıda, tonozun altında duranlara seslerin çok daha iyi geri döndüğü söylenirdi.

Çok daha zengin ve bol bir verimle, bazen otuz kez tınlayacak şekilde dönerdi, zira ses ne kadar süratli, gür ve şiddetli çıkarılırsa, o kadar berrak ve sık geri döneceği muhakkaktır. Başka şeyler de bizi böyle aldatır, tıpkı kedinin gözbebeği gibi, bazen kayık şeklinde, bazen daire şeklinde, başkalarında ise daha dar bir biçimde görünür, çünkü bu hayvan kendi ihtiyarıyla gözbebeğini daraltıp genişletir, kornea tabakası ise onda gayet kalındır. Bilhassa ona yandan bakacak olursanız çok biçimli görünmesinin sebebi budur, dosdoğru ve karşıdan bakıldığında ise tıpkı bizdeki gibi daha yuvarlaktır, gerçi başka yerde de şehadet ettiğim üzere, yalnızca bu hayvanların değil, insanların da gözbebeklerinin Ay’ın ışığına göre büyüdüğünü yahut küçüldüğünü iddia etmeye cüret edenler vardır. Lakin bunun yuvarlaklıkla hiçbir ilgisi yoktur. O halde pek çok şey duyularımızı aldattığında bize harikulade görünür, nitekim Aziz Antonius’un yerinde bir tespitle, duyularını tam kullananların mektuplar yoluyla edinilen tahsile dahi muhtaç olmadıklarını söylediği nakledilir.

O, duyu derken yalnızca bu iç duyuları değil, bizzat zihni, hafızayı ve akıl yürütmeyi de kastediyordu. Dolayısıyla gece yürüyenlere korkunun ve tesadüflerin pek çok şey göstermesine şaşmamak gerekir, gökte ateşler, kayan yıldızlar, girdaplar, sıçrayan alevler, gölgeler, hayaletler, intizamsız gürültüler, feryatlar, vahşi hayvanlar, yılanlar, haydutlar, hırsızlar, cesetler, tekinsiz ruhlar, hortlaklar (larvae), fısıltılar, eziyet çekenlerin iniltileri, kuduz köpekler ve dediğim gibi, zahiri bir sebep olmaksızın dehşetler gösterir. Ne var ki bunlar bizzat Demon’ların var olduğunu ispatlamaz.

On Dokuzuncu Kitap ## Demonlar Hakkında

Böylece Demon’lar hakkında her daim azımsanmayacak bir şüphe mevcut olmuştur, bana öyle geliyor ki, onların var olduğunu ve bizimle temas ettiğini düşünenler, onların gelişini ilahi esinden ve meleklerin temasından şu şekilde ayırt ederler. İnsan ruhu fıtraten Demon’lardan ürktüğü için, zihnin kendisi onların huzurunda sarsılır, ürperir ve henüz bilmediği bir şeyden korkar, kötü düşünceler ve kötü amellerde yahut hazırladığımız tuzaklarda sinsice belirmeye meyillidirler. Ayrıca pis kokular ve intizamsız sesler doğururlar yahut geride bırakırlar, çekilmelerinin ardından Brutus’un koruyucu ruhunda (genius) okunduğu üzere bir iç çekiş veya ümitsizlik baki kalır, oysa ilahi bir esin yahut bir melek çıkagelirse, kendini ancak iyi niyetle donanmış zihinlere sunar, hiçbir gürültü patırtı olmaksızın, usulca yaklaşır, ruhu ferahlatır, güven ve en yüce ümidi bahşeder. Dingin zihin o vakit en hayırlı düşüncelere yönelir ve semavi olanı sevmeye sevk edilir.

Göksel olanı sever ve iyi ile kurtarıcı olanı tefekkür edene artık yaklaşır. Şayet ani bir gelişle ürkütülürse, ruh derhal sükûnete erer. Bu hususta hayranlık verici olan Aziz Antonius bize bunları öğretmiştir.

Ruhun bu ölümcül ve kurtarıcı önsezileri arasındaki fark, bizim nazarımızda da sarsılmaz kalacaktır, hatta bu hallerin yalnızca tabiatın kuvvetiyle vuku bulduğunu iddia etsek dahi böyledir. Zira melekler ve Demon’lar yerine şifalı ve düşman yıldızlar ikame edilirse, aynı akıl yürütme ve aynı işaretler her ikisinde de geçerli olacaktır. Bu sebeple pek çok kimse tılsım ve efsunların deliliyle Demon’ların var olduğunu göstermeye gayret eder.

İblisler Hakkında

Kükürt ve zift fazlalığıyla yanıp kavrulmuş olduklarını söyleyebiliriz. Bizi daha çok düşündüren husus şudur ki, hava ve eter böylesine muazzam bir büyüklükte ve o diyar böylesine latif iken, ayrıca yeryüzünün kendi canlılarına, madenlerine, taşlarına, bitkilerine, suyun bizzat kendi balıklarına ve bu en alttaki havanın da soluk alıp veren canlılara sahip olduğunu gördüğümüz halde, böylesine geniş bir kütlenin bütünüyle hayattan yoksun kalması akla yatkın görünmemektedir. Bilakis, oradaki canlıların, o bölge bu aşağıdakinden ne kadar daha berrak ve arı ise, buradaki aşağı varlıklardan o derece daha üstün olduğuna inanmak gerekir. Zira nitekim diğer unsurlarda (elementa) tabiatın bunu gözettiğini gördüğümüz gibi, yalnızca unsurlarda değil, aynı zamanda gökte de, daha yüce olan havanın bu bütün mekanizmasının, bizim sanki pek bir bilgece adlandırıp iblis (daemon) dediğimiz canlılarla dolu olduğuna inanılmalıdır.

Ben bunları, görmedikleri şeyler hakkında sanki bir tarihi nakledercesine bolca yazıp çizen Porphyrios, Psellos, Plotinos, Proklos ve Iamblikhos gibi tartıp tahlil etmek istemem. Ben, elimden geldiğince Meşşailerin (Peripatetici) kabullerine bağlı kalan bir filozofum. Onlar ise iblisleri kabul etmezler, böylesine engin bir kütlede onların var olduğunu onaylayan görüş de akla yakın değildir. Zira kuşlar gibi ve onlardan çok daha kalabalık halde bulunsalardı, koskoca bir vilayetin tamamında pek nadiren tek bir izleri görülürken, çok defa yıllarca hiç görünmezlik etmezlerdi. Hatta talihleri gereği ölümlülerin en bilgesi olması gereken hükümdarlar bile bunları ve benzeri şeyleri hiçe sayarlar. Pek çok kimseyi düşündüren husus şudur ki, şayet akılların varlığını kabul ederlerse, bunlar aynı anda hem ölümlü hem de ölümsüz olacaklardır ki bu imkânsızdır. Yok eğer değillerse, görünmez oldukları ve hiçbir buyruk altına girmedikleri halde, insan soyunu ortadan kaldırmalarını engelleyen nedir?

Ölmüş insanlar hakkında da aynı sual geçerlidir.

Ve onların yaşayanlardan daha bahtiyar olup olmadıkları meselesinde, bilgece şu karşılık verilmiştir, hiçbirisi diğerinden daha üstün değildir, zira şayet ölüler mutsuz olamazlarsa, yaşayanlar da mutlu olabilirler. Ölmekte olanların durumu ise daha kötüdür, nitekim krallar dahi olsalar ve pek çok kişiyle birlikte can verseler de, bunların hepsi yapayalnızdır. Zira herkes ancak kendisi için ölür ve yalnızca kendisinin öldüğünü görür. Acı bir kederle birleşen yalnızlık ise son derece ağır ve katlanılmazdır. Zira çaresizler için cezalarına ortak bulmak bir tesellidir. Oysa ölmekte olan kimse, başka bin kişiyle birlikte ölse dahi bir ortak edinemez. Dolayısıyla o an tam bir ıssızlık ve pek acıklı bir yalnızlıktır. Bu sebeple yaşayanlar için en büyük haz toplum içindedir.

Erdeme göre yaşayanlara ve kesintisiz bir biçimde var olanlara gerçekten yaşıyor denir. Kötü insan hayatın hiçbir türüyle yaşamaz, kutlu zatlar ise her iki türüyle de yaşar, erdemli insan ise ikincisiyle yaşar. Bundan ötürü erdemli insan, şayet böyle bir şey varsa, yegâne mutlu olabilendir ve bütün ölümlüler arasında bizzat o ulu varlıklara en yakın ve onlara fevkalade benzeyendir. Erdemli bir hükümdar ise bundan ötürü daha da kutludur, zira o Tanrı ile kıyaslanır.

Kitap XX: Melekler veya Akıllar Hakkında

Dolayısıyla kutlu zatların hayatı bahtiyardır, tasasızdır, ebedidir, insanlara ise kısa bir ömür verilmiştir, bahtsızdır, şüphe ve korkuyla doludur, bu yüzden de insan pek çok seçkin işten geri kalır. Zaman ise sürüklediği şeyleri ufalar ve ne kadar daralırsa, o kadar çok aşındırır.

Bu sebeple darbeler ne kadar hızlı olursa, o denli büyük zarar verirler. Ölümlülere zamanın darlığından daha acıklı bir şey görünmez, o sıkıştırır, engeller, dehşete düşürür, felakete sürükler ve işleri yarım bırakır. Dolayısıyla kutlu zatların kendilerinde ıstırap duyacakları hiçbir şey yoktur, aksine her şeyi denk bir saadetle geçirirler.

Akıl (intellectus) ise ne kadar latifse o kadar uzun ömürlüdür, nitekim ne denli latif bir cevhere sahipse ilk nedene (prima causa) o derece yakındır. Her akıl, ebedi bir sükunetten, bahtiyar bir emniyetten, kâmil bir saadetten, uçsuz bucaksız ve daimi bir ışıktan ve insanın binde birini dahi hayal edemeyeceği, şayet kavrayabilseydi o anda can vereceği kadar muazzam bir berraklıktan haz duyar. Ve mademki,

Güneş, kendisi için bir nevi can hükmünde olan akılla parlamaktadır, şayet akıl ondan ayrılabilseydi, Güneş yeryüzünden farksız parlardı. O halde bizim gözümüz canımızın ışığıyla pek az aydınlandığına göre, Ay’ın ve ondan ötürü diğer yıldızların, bilhassa da Güneş’in berraklığıyla ışıldadığı o akılların parlaklığına ne diyeceğiz, bazıları aradan parıldamak anlamına gelen micare fiilinden hareketle, Güneş’in aklına Mikail dendiğini zannederler.

Fakat Mikail ne Latince bir kelimedir ne de micare fiilinden türemiştir, zira bu fiil araya nefes sesi (aspiratio) almaz. İşte bu varlıkları Areopagite Dionysios dokuz hiyerarşi halinde düzenlemiştir,

Melekler, Başmelekler, Tahtlar (Throni), Hâkimiyetler (Dominationes), Faziletler (Virtutes), Riyasetler (Principatus), Kudretler (Potestates), Kerubim ve Seraphim. Bu isimleri kilise, Ayin-i Şerif kutlamalarında hürmetle anar.

Bunların her biri diğerinden, insan aklının onların en sonuncusundan uzak olduğundan daha çok uzaktır, bununla birlikte farklı cinsler içinde bulunduklarından ötürü hiçbirinin yetkinliğinde herhangi bir eksiklik yoktur. Hatta onların en yücesi bile Tanrı’nın berraklığını, bizim aklımızın o aklı kavrayabileceğinden çok daha az kavrayabilir. Zira bizzat İlahiyat, o ilk aklın kendisinden dahi sonsuz bir mesafeyle ayrılmıştır. Aradaki yegâne fark şudur ki, bizim aklımız hakiki akılların yalnızca belirsiz bir suretidir, hakiki aklın kendisi değildir. Nitekim en gayretli at ile en tembel at arasındaki fark, tembel at ile resmedilmiş bir at arasındaki farktan nasıl daha büyükse, çünkü gayretli olan tembel olanı iki kattan çok daha fazla aşar, yine de her ikisi de hakiki bir attır, resmedilen ise asla değildir, işte resmedilmiş at bizim aklımıza, en tembeli sonuncu akla, en gayretlisi ise derece bakımından ona en yakın olana kıyas edilecek olursa, bizim aklımızın hakiki aklın yalnızca bir gölgesi olduğu apaçık anlaşılır. Nitekim bizim bu aklımız, şeylerin bizzat kendi suretinden bir bilgi edindiğinde,

karanlık, hata ve tereddütle dolu kalır. İşinde daimi, dahası uzun süreli dahi kalamaz.

Oysa o en yüce olanlar berrak, kesin, saf, ebedi ve daima kutlu bir meşguliyet içinde kalırlar.

Belki bir kimse, o halde bunlar arasında birinin diğerinden nasıl daha yetkin olabileceği konusunda şüpheye düşecektir. Bu durum, altı sayısının yetkin bir sayı olduğunu hiçbir ispat olmaksızın bilen kimseden farksız şekilde açıklanmalıdır. Bu kimse şüphesiz bizim aklımızı temsil eder, zira üstünkörü bilir, şüphe eder ve şeylerin yalnızca gölgesine sahiptir. Dolayısıyla hayvanların yalnızca dış kabuğu kavrayan duyuları, özü kavrayan insan duyularına göre ne ise, bizim aklımız da hakiki akıllara göre öyledir.

Yine farz et ki, bir kimse ispat yoluyla altı sayısının yetkin olduğunu anlamış olsun, bu kimsenin kusursuz bilgisinde hiçbir eksik bulunmadığından, yetkin adı ona uygun düşer. Ancak kendisiyle çarpıldığında onlukların üzerinde yine kendisini hasıl ettiğini ispat yoluyla kavramış olan kimse ondan daha yetkindir. Bundan başka, küpler bölündüğünde sayıların onun vasıtasıyla kenarlarını bıraktığını bilen kimse ise bu ikinciden de üstündür. Birlikten itibaren dizilmiş ve sırayla toplanmış altılılardan hasıl olan sayıların, şayet yine aynı sırayla toplanırlarsa daima küp sayıları meydana getirdiğini ispatla bilen kimse ise daha da üstündür. Bizim aklımızın aciz olduğu kâfi derecede açıktır, lakin bunun sebebi henüz tarafımızca söylenmemiştir.

Tanrı daha iyisini meydana getiremez değildi, gücü yetmediğinden değil, fakat böylesinin olması gerektiğini daha uygun gördüğünden böyle yapmıştır.

Şu halde bu akılların tabiatını kavrayabilmemiz için, onlar vasıtasıyla idare edilen cisimlerin kuvvetlerini bilmek gerekecektir.

Demek ki Ay bizzat unsurları ve canlıların bedenlerini yönetir. Bunun başında Melekler, yani ulaklar bulunur. Bunların reisi, Tanrı’nın kudreti anlamına gelen Cebrail’dir. Zira Ay’ın ışığıyla her şey gökten bize ulaştırılır ve o, hayatta pek muktedirdir.

Merkür akla ve bütün duyulara riyaset eder, Faziletler Merkür’e tabidir, Faziletlerin başında ise Tanrı’nın şifası anlamına gelen Mikail veya İsrafil [Raphael] bulunur. Zira ölümlülerin şifası, kendileri vasıtasıyla içimizdeki erdemlerin tedarik edildiği akıl ile duyudur.

Venüs haz ve lezzetin anasıdır, döl yetiştirmek üzere bizi birleştirir. Ona Hâkimiyetler tayin edilmiştir, zira onların her bir türü muhafaza etme kudreti vardır.

Oysa muhafaza üremeyle, üreme birleşmeyle, birleşme ise sevgiyle tamamlanır. Hâkimiyetler arasında Venüs’ün başında bulunan en yüce varlık, Tanrı’nın inayeti anlamına gelen Anael olarak adlandırılmıştır. Zira sevilmek ve sevmek, bereketli olana bağlanmak ve zürriyet getirmek, keza güzelliğin bizzat kendisi ve hoşluk Tanrı’nın inayetidir. Güneş’e bütün hayatın nizamı verilmiştir, onun başında Başmelekler, yani ulu elçiler mertebesi bulunur, zira bütün erdem Güneş’ten Ay vasıtasıyla aşağıya indirilir, bunların reisi ise Tanrı gibi kim var anlamına gelen Mikail’dir, zira Güneş’e benzer hiçbir şey yoktur, bundan ötürü Güneş’e adeta yegâne (solus) denmiştir. Mars cüret bahşeder, aksi halde daimi bir aşk içinde olurduk, onun feleğine Kudretler nezaret eder, zira metanette iktidar, iktidarla birlikte de metanet birleşir.

Kudretlerin reisi Tanrı’nın işitmesi anlamına gelen Samael’dir, zira iktidar ve metanet Tanrı’nın işitmesine yerleştirilmiştir. Jüpiter her şeyi karıştıran ve dengeleyendir, kabiliyetler ve kuvvetler bundan neşet eder, onun mertebesi olan Riyasetler itidal ve ölçülülük üzerine kurulmuştur,

bundan ötürü onların reisi Tanrı’nın sükuneti manasına gelen Sachiel’dir, zira itidal ve ölçülülükte sükunete ereriz, aynı varlık mevsimlerin huzurunun, barışın ve saadetin de banisidir.

Fakat Satürn sebat bahşeder, hemen hemen tek başına başkalarının nemini ve hararetini dengeler ve soğukluğu ile kuruluğundan ötürü ölümün ve ölülerin efendisi sayılır. Onu Tahtlar muhafaza eder, nitekim krallıklar ve sürekliliği olan her şey onun vasıtasıyla pekişir.

Zira Taht makam demektir, bu sebeple onun efendisine Tanrı’nın umudu anlamına gelen Cassiel denir, zira süreklilik umut ve emniyet getirir.

Sekizinci feleğe yananlar manasına gelen Seraphim hükmeder, nitekim o feleğin bütün ışıklarının yandığı görülür. Fakat birinci göğe bilenler manasına gelen Kerubim nezaret eder. Zira Tanrı’ya en yakın olup O’na bakanlardan başka kim gerçekten bilebilir. Akılların hakiki sayısına ulaşmak ise kolay değildir. Zira bütün gök idrak ettiğine ve bunu daima yaptığına göre, çokluk gerekli görünmemektedir.

Şayet sayıları az ise, bu kadar dar bir mekânda bunca ölümlüye kederler paylaştırılmışken, böylesine engin bir sahada pek azına saadetin bahşedilmiş olması pek münasip görünmemektedir.

Dolayısıyla tek bir nizam altında toplanmamış sonsuz bir çokluğun bulunduğunu, bunların kırk dört adet olmadığını kabul etmek gerekir.

Kaldı ki bu hususlarda asılsız akıl yürütmelerden ziyade, yalnızca Tanrı’nın kendilerine vahiyde bulunduğu kimselere inanılmalıdır.

Kitap XXI: Tanrı ve Âlem Hakkında

Ve doğrusu bunlar zamana tabi değildir, yine de içinde baki kaldıkları bir uzam tahayyül ederler ve buna devir (aevum) derler. Bu ise yayılımdan yoksundur ve akıp gitmez.

Tanrı ve Evren Üzerine

Zaman sanki bir daire, ezeliyet (aevum) ise onun merkezidir, daireyi döndürürsek, onun tekil kısımları daima hareketsiz merkeze nasıl hazır bulunuyorsa, zaman da ezeliyete öyle hazırdır, ezeliyette sanki bir an gibidir, zamana kıyasla haklı olarak ezeliyet denen şey, her iki bakımdan da bölünmeden uzaktır. Ezeliyetin Latincede başka bir anlama geldiğini de bilmez değilim. Ancak zekâların içinde bulunduğu bu bütün, zorunlu olarak ya ezelî yaratılmıştır ya da ezelîdir. Ezelî olanlarda bulunan ne ise, onun var olması zorunludur ve var olmayan şeyin var olması mümkün değildir. Zira ölümlü tabiat ölümsüzlüğü ne kadar kabul edebilirse, ölümsüz tabiat da ölümlülüğü ancak o kadar kabul edebilir. Evrende üç türlü etki vardır, cisimden gelen başkalaşım, başkalaşımda etki eden şey bozulabilir, ölümsüz cisimden gelen akış (influxus), ölümsüz olup cisim olmayan şeyden gelen esin (afflatus), bu üçü birbirinden bunlarla ayrılır.

Esin öğretir, akış sevk eder, göklerin merkezi ile sonsuz dünyanın merkezinin aynı olup olmadığı meselesini öğretmek ise ezeliyetin sırları hakkındaki kitaba aittir. Şu tek hususta ise, Tanrı tek tek her bir şeyle ilgilenmezse, tekillerin dışında da varlıklar bulunmadığından, tekiller yok olunca türler de yok olup gidecektir.

Dolayısıyla tekiller ya evrenin kader dediğimiz nizamı sayesinde ayakta kalırlar ya da türler çürümeden (putrefactio) yeniden canlanabilir. Bunlardan daha muhtemel olanı, filozoflara göre türlerin yok olması akla aykırı düştüğünden, Tanrı’nın tekilleri bilmesiyle her şeyin evrenin belirli bir nizamı içinde baki kalmasıdır. O halde Tanrı her şeyi bilir. Fakat kuralar nereden gelir, O’ndan mı, asla, bazen esinden gelir, yine de bizim yasamız kuraların Tanrı tarafından gönderildiğini ve yönetildiğini doğrular.

Akranlar arasında bir çekişme olduğunda, iftiradan ya da kırgınlıktan kaçınmak için bunlara başvurmak caizdir. En asil türden olanı, muhakkak ki hayranlık uyandırıcı bir usulle kurulmuş olan remil ilmidir (geomantica), bu konuda Pietro d'Abano'nun adıyla meşhur kitaplar elden ele dolaşır.

Her ne kadar bazı dostlarımız bunlarla pek az oynamamış olsalar da, gerek kendilerine güvenerek, gerek kehanet için kendi yıldızlarının tesiriyle, gerekse demonların yardımıyla desteklenmiş olsunlar, yine de bütün bunların tutarsızlığını Bilgelik Üzerine dördüncü kitabımızda açıkladık.

Diogenes de şöyle derdi, kâhinler ya da kurayla geleceği bildiren bu insan zümresine baktığımda, insanların hayvanlardan pek az farklı olduğunu düşünürüm, hekimlere ya da ressamlara baktığımda ise tanrılardan pek az farklı olduklarını.

Bütün bu söylenenler, şeylerin evrensel tabiatına dairdir, bunların çoğunu ya da büyük bir kısmını ayrıntısıyla ele alalım diye değil, sanki hepsinin misallerini, tohumlarını ve ilkelerini öğretelim diye söylenmiştir. Nitekim bir kimse zihniyle kavrayamadığı ve hayranlık verici bir sanatla meydana geldiğini sandığı şeylerin, tabiat tarafından ne kadar kolayca ve tabir caizse hiçbir yapaylık olmaksızın yapıldığını anlarsa, yalnızca hayran kalmaktan vazgeçip tek bir misalle pek çok şeyi öğrenmekle kalmayacak, aynı zamanda tabiatın eserlerini sanata aktararak, kendisi de büyük bir zahmete girmeden başkaları için hayranlık uyandırıcı eserler meydana getirecektir.

Sayısız misal yerine böyle tek bir misal kâfidir. Kelebeklerin kanatlarının renklerle ne kadar güzel ve kusursuz bir uyumla bezenmiş olduğunu görürsün, leoparların, panterlerin, yılanların ve daha nice hayvanın derilerini de öyle.

Çiçeklerin o kadar çok türü öylesine ince işlenmiştir ki, namlı bir ressam dahi en büyük ihtimamla onları tırnak ucu kadar bile kusursuzca resmedemez. O halde, akıldan ve duyudan yoksun olan sanatkâr tabiat tarafından, sırf duyuya ve üstelik pek saf bir duyuya ait görünen bu şeylerin yapılmış olması ya da yapılabilmesi mümkün müdür, yoksa en yüce sanatkârın dikkati bu kadar küçük ve sayıca çok şeyle mi dağılacaktır, siklamen çiçeklerini, pamuğun, süsenin, acı çiğdemin, süpürge otunun, banotunun ve daha nice otun üçüz goncalarını O mu tezyin edecek, ak çöplemenin saplarını yahut nihayet bütün bir şakayığı bizim için O mu nakşedecektir, haşa, fakat hiçbir sanat olmaksızın bunca sanat eserinin nasıl meydana geldiğini anla.

Rastlantıyla karışmış olan şeyler, her ne şekilde renklerle ayrılsalar da ve hiçbir nizam olmaksızın, ister büyüsünler, ister eşitçe bölünsünler, ister şişirilsinler, renklerle ayrılmış, kusursuzca bezenmiş ve son derece güzelce resmedilmiş bir sureti sergilerler, kelebeklerin kanatları ve çiçeklerin yaprakları da böyle bölünür, büyür ve tıpkı cam kaplar gibi şişerler, zira beyaz bir kütle sanki bir perde gibi ayrılarak şişirildiğinde, o renkleri birbirine eşit aralıklarla bezenmiş kılar. Bir kimse nakışlı ya da mozaik işiyle çeşitlendirilmiş bir levha yapmak istese, rastlantısal olarak kütleye karışmış renklerle ve onun enlemesine eşit yüksekliklerde bölünmesiyle, sertleşmiş parçaların son derece güzel bir levha suretini yansıtacağını ve renkler akıp gitmedikçe ebedî bir eser meydana getireceğini artık görürsün.

Demek ki bunlarda evrenin suretinin nasıl parıldadığını görürsün, zira birden çok şey çıkar, eşit olandan eşit olmayanlar, rastlantısal olandan sanatlı olanlar, düzensiz olandan düzenli olanlar çıkar, tıpkı bunun gibi her şeyin en yüce sanatkârı olan bir Tanrı'dan, sabit ve zahmetsiz bir eşitlikten bunca çok şey meydana gelir.

Fakat diyeceksin ki, eğer her şeyin müellifi Tanrı ise, şerler neden hem çabukluk, hem bolluk, hem sıklık, hem de büyüklük bakımından iyiliklere üstün gelir, bir saatte, hatta bir anda mahvolur ve dermansız kalırız, zenginleşmemiz ya da iyileşmemiz içinse uzun zamana ihtiyaç vardır. Büyük bir şer bir tesadüfle, tek bir sözle çıkagelir, pek çok dost ve yardımla güçlükle kurtuluruz. Onca talihsizlik, yas, keder, hastalık, lekelenme, karşılıksız aşk, korku, yoksulluk varken, tek veya biricik iyilik ise hiçbir şeye muhtaç olmamaktır. Bu sebeple Epikurosçular acısızlığı (indolentia) iyiliklerin en yüce gayesi saymakta haklı görünürler. Lakin büyüklük bakımından, hangi haz işkenceyle, hangi umut korkuyla, hangi saadet evlatsızlıkla, hangi neşe zindanla, hangi sıhhat hastalıkla ya da hangi zenginlik fakirliğin meşakkatleriyle kıyaslanabilir, hangi itibar yergiyle denk tutulabilir, nihayet her şeyin nihayeti olan ölüm vardır ki, yalnızca onun düşüncesiyle bile bin hayatın sevinci mukayese edilemez, yine de ölümün şu iyiliği vardır ki, geri kalan kederlere son verir.

Fakat ölümden nasıl nefret ediyorsak, bizi ebedî kılan evlatlarımızı da öyle severiz, sanki o kaçınılmaz olana karşı yegâne çare onlardır. Zira onlar bizdendir, türümüzü muhafaza ederler ve bizi yansıtırlar, bu yüzden onları fahişelerden daha çok severiz, her ne kadar fahişeler uğruna daha fazla meni ziyan olsa da. Evlatlar uğruna cinsi münasebet de sanatkâr tarafından daha tatlı kılınmıştır, zira bedenler karıştığında ve tahrik eden şey en derinde ve en az acıyla olduğunda, bir nevi uyuz kaşıntısı gibi olsa da, o duyu çok daha tatlıdır.

Böylece ilk sebep bu buluş sayesinde canlıların devamlılığını gözetmiştir. Sebep (causa), ilke (principium) ve vesile (occasio) yalnızca tabiatta değil, işlerin idaresinde de birbirinden ayrılır, nitekim Aleksandros'un Asya'ya geçmesine sebep olarak Atinalıların Artakserkses ve Kserkses karşısındaki kolay zaferini, ardından Agesilaos'un çok kısa bir sürede Asya'nın bir kısmını zapt ettiği seferini gösteririz, Aleksandros'a ümit buradan doğmuştur. İlke ise, kralların açgözlülük ve ihtiras şüphesini örtmek için kullandıkları şeydir, Perslerin Yunanistan'a geçişi ve Makedonyalılar tarafından katledilen Pers elçileri gibi. Vesile ise, arkasında savaşçı ordular ve yıkımlarla tükenmiş bir Yunanistan bırakan Philippos'un ölümüdür.

Öyle ki bütün o halklar, ya minnetle ya da korkuyla Aleksandros'la hemfikir oldular. Fakat Tanrı böyle değildir, bilakis evrende var olan bütün bu şeylerin sebebi, menşei, kaynağı ve ilkesidir.

O ise sonsuz bir bütündür, en yüce yetkinliktir ve kendisinden başka hiçbir şeyi temaşa etmez. Öyle büyük bir ışıkla parlar ki, onu yalnızca kendisi kavrayabilir, bu aydınlıkla hem bu dünyayı, hem ötekini, hem de en uçtaki felekte (orbis) bulunan her şeyi aydınlatır, hareketsizdir, değişkenlikten uzaktır, ölümlülerin hiçbiri O'nun ihtişamına bir an olsun dayanamaz ya da parlaklığına göz dikip bakamaz.

Yaz ortasında öğle vaktindeki Güneş'e bütün bir yıl boyunca gözlerini dikip bakmak, bir insanın ufacık bir zaman diliminde Tanrı'nın ışığını aklıyla temaşa edebilmesinden daha kolaydır.

Yine de bu ışığa erişen kimse tek bir anda en bahtiyar olandır. Zira bu, yalnızca dindarlara ve bilgelerere bahşedilmiş olan o vecd halidir (ecstasis), bütün beşerî mutluluklardan daha üstündür. Tanrı en latif cevherdir ve bu yüzden daima sükûn halindedir, zira en latif olanlar ya gökler gibi daima hareket ederler ya da akıl gibi daima sükûn içindedirler. Yine de Tanrı akıl değildir, fakat akıldan çok daha üstün, daha kutlu, daha kudretli ve daha yüce bir şeydir.

O halde O'nun ne olduğunu soruyorsun, eğer bilseydim, Tanrı olurdum, zira Tanrı'yı kimse bilmez, yalnızca Tanrı'dan başka hiç kimse O'nun ne olduğunu bilemez. Ne olduğunu dahi bilmezken, O'nun zatına mahsus adını bilmemize ise hiç cevaz verilmemiştir.

Fakat ne zekaların (intelligentiae) ne de Tanrı'nın gerçek bir adı vardır, ne de zekalar için bir ad mevcuttur, bilakis onlar hakkında edindiğimiz tahayyülden yahut kudretten veya parlaklık ile itibardan kaynaklanan yakıştırma isimler kullanmaktayız. Kötü niyetli insanlar tarafından, Tanrı hakkında dahi sanki bizlerden biriymişçesine hezeyanlar savurmaya cüret ettikleri pek çok uydurma da ortaya atılmıştır. Halbuki isimler nesnelerin tabiatından, kuvvetlerinden ve bizim tarafımızdan bilinen hassalarından alınır, oysa zekaların ve onların tabiatlarının, bilhassa da yüce Tanrı'nın zihnimizce bütünüyle idrak edilemez olduğunu göstermiştik, öyleyse zekaların veya Tanrı'nın nasıl herhangi bir adı olabilir yahut onlara bir ad vermek nasıl caiz olur?

İşte İncelik Üzerine (de Subtilitate) adlı kitapların sonu burasıdır, bunların konusu daha zarif bir üsluba izin vermemekte, meselelerin çokluğu daha kısa, zorluğu daha berrak, çeşitliliği ise daha tertipli olmasına müsaade etmemektedir.

Sen ise ey en yüce Tanrı, ki bütün hayırlar Senden neşet eder, Sen ki iradenle her şey hareket eder, hükümranlığın hiçbir sınırla çevrilemez, sonsuz parlaklık, Sen ki bir tek Sen hakiki nuru bahşedersin, bir tek Sen gerçekten ebedisin, bütünüyle Kendi zatındasın, yalnızca Kendince bilinirsin, hikmetin her türlü düşünceyi aşar, bir ve benzersizsin, dışında hiçbir şey yoktur, beni, yeryüzünün bir solucanı misali olan beni ilmin gölgesinde doğru yola ilettin, burada yazılmış hakikat namına ne varsa Sana borçluyum, hataları ise hırsım, pervasızlığım ve aceleciliğim doğurdu, beni bağışla ve tükenmek bilmez cömertliğin uyarınca zihnimi aydınlatarak daha iyiye yönelt. Gerçi Sen hiçbir şeye muhtaç değilsin ve ben de hiçbir şey ekleyemem, lakin göklerin ve göklerin kudretlerinin, denizlerin ve karaların, bizatihi evrenin bütün cüzlerinin yaptığı gibi, şahsıma bahşettiğin sayısız lütuflar için Sana ebedi şükranlarımı sunarım.

Bu metin neden önemli

Girolamo Cardano (1501 - 1576), İtalyan hekim, matematikçi ve doğa filozofuydu; kübik denklemlerin çözümüyle ve doğanın gizli güçlerine dair kapsamlı yapıtlarıyla tanınır. İncelik Üzerine (De Subtilitate, ilk baskısı 1550), maddenin unsurlarından gök cisimlerine, taşlardan makinelere kadar uzanan sistemli bir doğa araştırmasıdır. Cardano burada durağan Aristotelesçi modelleri reddederek gözleme ve deneye dayalı bir yaklaşımı öne çıkarır. Bu pasaj, eserin 1559 tarihli Almanca çevirisinin (Offenbarung der Natur) önsözünden gelir ve yazarın kozmolojik hırsını açıkça ortaya koyar: bütün dünyayı tek bir ev olarak görüp onun gizli düzenini çözmek.

Tam Çeviri

Eserin tamamı, 29 bölüm halinde. taranmış nüsha

1 / 29
← bölümler arasında kaydırın →

Giriş (1/4)

Yedinci Kitabın Meseleleri. 212

...sert ve pürüzsüz bir deriye sahiptir ki Türkler ondan davul yaparlar, zira o kalındır ve iyi ses verir. Dördü de çift olan dört yüzgeçleri vardır, sonuncusu hariç. Kuyruğu tüyleriyle durur ve yılan balığı gibi yüzer; aksi takdirde bir Agon'a benzer, ancak çok daha büyüktür.

Dicle Nehri'nin Arethusa Gölü'ne aktığı da söylenir. Bu göl güherçile kokar ve o denli yoğun bir maddeye sahiptir ki bir yükü taşıyabilir. Bu sebeple, bu nehrin balıkları göle girmezler, zira berrak, tatlı ve ince suda yetişmiş olduklarından, yoğun, tuzlu ve bulanık suya giremezler. Bu durum, insanların temiz havadan maden ocaklarına girmesi gibidir. Yine de bu gölün, sular arasındaki büyük farktan dolayı nehre girmeyen kendine özgü balıkları vardır. Zira deniz suyu acıdır, ancak Lut Gölü'nden daha az acıdır, çünkü o kükürt ve ziftle doludur.

Nehirler ve göller de kendi döküntülerine ve kanı olmayan hayvanlarına sahiptirler, ancak göletler ve dereler sahip değildir. Bunlar arasında kerevitler, çekirgeler, yusufçuklar veya su böcekleri bulunur; geniş bir başa, her iki yanda üç ayağa ve üç uçlu yeşil bir kuyruğa sahiptirler. Ayrıca geriye doğru yüzen ve ileriye doğru uçan sinekler. Sonra midyeler, ki kabuklarını ressamlar kullanır. Ayrıca kabukları deniz kestanelerine benzeyen sivri salyangozlar. Zira Adyteulen gibi neredeyse dikenleri vardır ve temiz bir iple bir kayaya veya ağaca tutturulmuşlardır. Ayrıca bağırsakları kumla dolu birçok solucan ve benzeri diğerleri. Yine de tatlı sular, çok iyi bilinen iki benzersiz türe sahiptir, bunlar salyangozlar ve kurbağalardır. Zira deniz de salyangozlara sahip olsa da, onlar farklı bir türdendir. Onların şekillerini, yaşamlarını ve boyutlarını, ayrıca hem suda hem karada yaşayamadıklarını düşününüz. Zira derler ki, 1505 yılında iki adamın sırtlarında iplerle taşıdığı ve iki atın bile zorlukla çekebildiği bir deniz salyangozu yakalanmıştır.

Aksi takdirde, derisi sanki işlenmiş ve tabaklanmış gibi kaplı başka bir salyangoz türü vardır. Başı ve ayakları dışında tamamen bir yengece benzer. Sırtında altı eklem ve bağlantı bulunur, ancak arkasında geniş bir cep vardır. Yengeçlerin daha ince kısmındaki gibi siyahtır; bu kısımda tendonları germek veya esnek hale getirmek için Collopen dövülür. Belki de yengeçlerden ziyade yengeç kabuklarına benzedikleri söylenebilir. Rondelletius, sırtının ortasında iki eklemi olan kalın ve beyaz kabuklu başka bir tür gördüğünü söyler. Deniz salyangozları da kara salyangozlarıyla birçok ortak noktaya sahiptir, şöyle ki, yaşarken onlardan alınan kan soğuktur (ancak bizimkiyle karşılaştırıldığında tamamen öyle değildir). Dahası, hepsi boş, kesik bir sesle ıslık çalarlar. Omuzlarının ve ayaklarının yakınında tatlı etleri vardır. Ayrıca sert gagalarıyla küçük taşları kemirirler. Bellonius, Türkler arasında parlayan salyangoz kabukları gördüğünü ve onlardan saplar yaptığını belirtir. Bunlar onlara Doğu'dan getirilir. Dişilerin yumurtalarını saklamak için altında oyuk bir kabukları vardır; erkeklerin ise düz bir kabukları bulunur. Kurbağalar da şekilleri ve birçok yaşam tarzlarıyla harikadırlar. Denizde beslenebilecek olanlardan, nehirlerdeki olanlardan daha nemlidirler...

1 / 29

Bu eser Kozmoloji Koleksiyonu'nun parçasıdır →

Künye
Kaynak eser
De Subtilitate Libri XXI (Girolamo Cardano) — Latince aslından, tam metin
Neşir
Girolamo Cardano, De subtilitate libri XXI (Nürnberg: Johannes Petreius, 1550), Latince
Konum
Eserin tamamı, 21 kitap
Çeviren
Şira Nur Uysal
Dijital nüsha
Archive.org
Bu Türkçe çeviri © Şira Nur Uysal, CC BY-SA 4.0 ile paylaşılmıştır (serbestçe kullanın, kaynak gösterin, değiştirirseniz aynı lisansla paylaşın). Kullanım & lisans →
Bu Çeviriye AtıfUysal, Ş. N. (Çev.). (2026). Bütün Dünyanın Düzeni ve Göklerin Seyri Üzerine. Kadim Kütüphane. https://kadimkutuphane.com/cardano-de-subtilitate-dunyanin-duzeni
Bülten

Yeni metinlerden ilk sen haberdar ol

Tam çeviriler, PDF'ler ve yeni eklenen kaynaklar hazırlandıkça e-postana düşsün.

← Kütüphaneye dön