Robert Fludd, Utriusque Cosmi Historia: İki Kozmosun Tarihi
Utriusque Cosmi Historia'nın ön kapağı, Makrokozmos ve Mikrokozmos diyagramı, 1617. Kaynak Source Library

Robert Fludd, Utriusque Cosmi Historia: İki Kozmosun Tarihi

Utriusque Cosmi Historia
Robert Fludd· 1617· Özgün: İngilizce· Archive.org · ~1052 dk okuma
KozmolojiTürkçe çeviriAçık erişim

Robert Fludd, 1617 tarihli anıtsal eseri Utriusque Cosmi Historia'da evreni ve insanı iki kozmos olarak ele alır. Aşağıdaki pasaj, tüm Makrokozmos yapısını kuran ilahi zanaatkârı anlatır ve ardından insanın neden Tanrı suretinde tasvir edildiğini açıklar. Fludd için insan, büyük dünyanın küçültülmüş bir aynasıdır, dolayısıyla evrenin sırrı insanın kendisinde okunabilir.

Türkçe çeviri (önizleme) · Çeviren Şira Nur Uysal

Her İki Âlemin, Yani Makrokozmos ile Mikrokozmosun Metafizik, Fizik ve Teknik Tarihi

Âlemin (cosmos) farkına göre iki cilde ayrılmıştır, Yazarı Robert Fludd, diğer adıyla de Fluctibus, Oxford Tıp Doktoru.

Birinci Cilt,

Makrokozmosun Tarihi hakkında olup iki incelemeye ayrılmıştır, Bunlardan birincisi, Makrokozmosun metafiziği ile o mahlukların ortaya çıkışı ve Makrokozmosun fiziki olarak başkalaşım ile bozulma süreçleri hakkındadır. İkincisi, Doğanın taklitçisi olup Makrokozmos içinde üretilen, onda beslenen ve çoğalan Sanat hakkındadır; onun başlıca kızlarını burada canlı bir teşrihle sayıp döktük, şöyle ki, Aritmetik, Müzik, Geometri, Perspektif, Resim Sanatı, Askerlik Sanatı, Hareket ve Zaman Bilimi, Kozmografya, Astroloji, Jeomansi İlmi.

Oppenheim, Johann Theodor de Bry'nin masraflarıyla, Hieronymus Galler'in matbaasında, Yıl 1617.

EN İYİ VE EN YÜCE ALLAH'A, AKIL SIR ERMEZ YARATICIMA, SONSUZLUKLAR BOYUNCA CELAL, ÖVGÜ, ŞEREF, ŞÜKÜR VE ZAFER DOLU HÜKÜMRANLIK OLSUN, ÂMİN.

Ey sonsuz ve yüce Yaratıcı Doğa (Natura naturans), cehalet içinde eriyip giden ruhumu, senin ihtişamının kudretiyle yeniden diriltmek sana aittir.

Âdem’in düşüşünden sonra baki kalan ve cismani karanlıkların dipsiz kuyusuna pek acıklı bir halde uzun süre batmış bulunan akıl kıvılcımlarını uyandırmak, canlandırmak ve bilginin gerçek zirvesine tedricen yüceltmek, senin talim ve takdis edici Ruhunun hayranlık verici berraklığına mahsustur. İnsan olan bendeki ölümsüz parçada senin iraden gerçekleşsin, tıpkı yeryüzüne ait ve fani olanda gerçekleştiği gibi, öyle ki aklımdan ne sadır olursa, layıkıyla tefekkür edilerek senin iyiliğinden pay alsın.

Böylece sunulan adak, takdis ve adeta kalpten gelen bir kurban, senin mukaddes uluhiyetine makbul olacaktır, böylece senin iyiliğinin bendeki semeresi, kendi artışının ışınlarını senin katıksız ve yegâne iyiliğinin akışından alarak, Ruhunun rehberliğinde hakiki bir dirilişle tüm o fani ağırlığından sıyrılıp yükselecek ve semavi vatanını ziyaret etmekten ebediyen sevinç duyacaktır. Ey en yüce Hükümdar ve en büyük İmparator, ebediyen yaşar ve hüküm sürersin. Kötü niyetli okurların kalplerini daha iyiye çevirmeni niyaz ederim, açık gözlerle senin hakiki nurunu İblis'in karanlığından tefrik etsinler. Senin tüm mahluklarının en liyakatsizi, ben kulun insan.

GÖKLERİN VE YERLERİN ÜÇ KEZ EN BÜYÜK İMPARATORUNUN VE ONUN AKIL SIR ERMEZ YARATICISININ BÜYÜK BRİTANYA, FRANSA VE İRLANDA KRALLIKLARINDAKİ EN YAKIN HİZMETKÂRI VE HÜKÜMRANI, EN HAŞMETLİ VE EN KUDRETLİ HÜKÜMDAR I. JAMES'E, Ruh ve beden selameti, İsa Mesih'te neşe, karanlıkların defedilmesi ve Kutsal Ruh'un aydınlatmasıyla semavi nurun sefasını dilerim.

En kudretli ve ilimle en ziyade donanmış Kral, en iyi ve en yüce Tanrı tarafından bize bahşedilen dünyanın gizli ve aşikâr kılınmış mukaddes sırlarını kavramaktan yoksun olan bir kimsenin, bizzat kendini bilmesi ve Kutsal Ruh'un hakiki idrakinin sefasına erişmesi imkânsızdır. O halde evvela gayretli bir tefekkürle doğanın derinlikleri açılsın ki, nihayetinde Tanrı'nın ve O'nun hikmetinin kutsal makamına varabilelim. Haşmetinizin müsaadesiyle ulu şeylerden bahsediyorum, öyle şeyler ki, yeryüzünün hiçbir krallık kudretiyle, zorbalıkla, haşmetle yahut herhangi bir beşeri sanatla elde edilemez veya temin olunamaz, bilakis yalnızca Tanrı'nın iyi ve halis iradesinin kaynağından devşirilir, mukaddes semadan yağdırılır ve ilahi takdirce layık görülenlere ihsan edilir.

Nitekim en haşmetli Kral, ilahi nurun ışınıyla aydınlanmış, beşeri sislerden ve kirlilikten arınmış zihniyle semavi bağışlarla bezenmiş, yeryüzüne ait olanları hakir görüp semavi ve ilahi olanları tefekkür eden, şeytani kibirden uzak, Hristiyan tevazusuyla donanmış ve mukaddes adaletle dolu bir zattır. Ey en merhametli Kral James, Yakup Peygamber'in göğe doğru uzanan merdiveni misali hakiki Doğa bilgisi sana rehberlik etsin, zira bu vasıta olmaksızın göğe erişmek mümkün değildir. Sana ve senin hükümranlığına kutlu olsun ki, bizler O'nun mahlukları ve senin tebaaların olarak sahte değil, halis bir adalet altında mesut bir ömür sürelim. Haşmetinizin en sadık ve en itaatkâr kulu, R. Fludd.

Birinci Cilt: Makrokozmosun Tarihi

İki incelemeye ayrılmıştır. Birincisi, Makrokozmosun metafiziği ile mahlukatının ortaya çıkışı hakkındadır. İkincisi, Doğanın taklitçisi olup Makrokozmos içinde üretilen, onda beslenen ve çoğalan Sanat hakkındadır; onun başlıca kızlarını burada canlı bir teşrihle sayıp döktük, şöyle ki, Makrokozmosun fiziki olarak oluşum ve bozulma süreçleri. Aritmetik, Müzik, Geometri, Perspektif, Resim Sanatı, Askerlik Sanatı, Hareket ve Zaman Bilimi, Kozmografya, Astroloji, Jeomansi İlmi.

Eksiksiz Doğanın Aynası ve Sanatın Sureti.

Bu Makrokozmik Aynanın Nesneleri

Başlangıçta Tanrı her şeyi metafiziksel olarak yarattı, Başlangıçtan itibaren dilediği gibi nizama koydu. İlahi nizamı melekler icra eder, İlahi emirleri metafiziksel olarak bildirirler. O halde bu remizli aynada, ilahi iradenin nasıl yerine getirildiği gösterilmektedir.

Doğa, Yaratan'ın nizamına itaat eder, fiziki şeyleri meydana getirerek ve onları tekrar bozarak bu itaati sergiler. Sanat ise onun izniyle taklit eder, yardım eder ve fiziki amelleri kemale erdirir.

Bu Cildin Başındaki Remzin Gayet Vazıh İzahı

Eşyanın yaratılışından evvel, Makrokozmosun akıl sır ermez ve her şeye kadir sanatkârı, sınırsız kudretiyle bütün kütleyi saflık derecesi farklı üç kısma ayırdı, bunların en saf olanından Kerubileri, Serapfları, Başmelekleri ve diğer tüm melek mertebelerini, daha az saf olanından göğü ve esir bölgelerini, en kaba ve saf olmayandan ise unsurları ve ay-altı tüm varlıkları yaratmayı takdir buyurdu ve "Olsun" dedi, ve oldular.

Maddenin ilk taksimini ise cevherinin yalın saflığı sebebiyle tabii nesnelerin kavrayışının ötesine yerleştirdi, zira bu metafiziksel ve doğaüstüdür, nitekim yeni devir felsefe yazarları bunun ateş göğü (gökler göğü) ile sınırlandığını teyit ederler.

Daha kaba kütlenin geri kalan kısımları, yani esire ait ve unsurlara ait olanlar ise, doğanın (yani Tanrı'nın idaresi altındaki Makrokozmosun) hükmüne tabi olduklarından, haklı olarak fiziki diye adlandırılırlar. Makrokozmosun bu yapısında yer alan bu kısımların iki fail sebebi zikredilir, birincisi Doğa, ikincisi ise Sanat adını verdiğimiz onun maymunudur, yani taklitçisidir.

Doğanın babası ve efendisi, kendisine en yakın olduğu ve bütün kudret ile tesirlerinin kendisinden neşet ettiğini bildiğimiz En İyi ve En Yüce Tanrı'dır.

Doğa, unsurların adeta düğümü ve bağıdır, unsurların karışımını gereken oranlarda layıkıyla dengeleme, her bileşimi uygun şekilde birbirine katma ve her türe münasip sureti nakşetme kudretine sahiptir.

Doğa aynı zamanda benzerlerinden benzerler türeten en derin bir kuvvettir, zira çoğalttığı ve beslediği tüm niteliklerin ve nesnelerin velut anasıdır.

Zerdüşt ve Herakleitos'un kanaatlerine uyarak onu tek bir kelimeyle tarif edecek olursam, o görünmez bir ateştir, ki onlar buna dünya ruhu (anima mundi) derler.

Biz ise onun gücü okuyucunun zihninde daha iyi kavransın maksadıyla, onu kimi muahhar filozofların yaptığı gibi görünür biçimde resmettik.

Böylece onu körpe ve çiçek açmış çağında çıplak bir bakire olarak tasvir ettik, saçları yıldızlarla bezeli ve gayet güzel bir biçimde yaldızlıydı, gözlerinin keskin berraklığı övgüye layıktı, yanaklarının al rengi ise pek sevimliydi, bütün bedeninin parlak beyazlığı öylesine seçkindi ve en yüce Sanatkâr'ın tüm lütuflarıyla öylesine tatlı bir surette bezenmişti ki, şairler ne Pallas'ı, ne Venüs'ü, ne Juno'yu, ne de ne kadar latif olursa olsun başka bir tanrıçayı bu güzelliğin üstünde tutamazlardı. Onun müstesna basiretiyle ilk hareket ettirici (primum mobile) idare edilir, yıldızlarla süslenmiş sekizinci küre onun elleriyle sevk ve idare olunur, döndürülür, bu kürenin tesirleri unsurlar âlemindeki nesnelerin meydana gelişi için bizzat onun parmaklarıyla her gün hazırlanır ve tertip edilir. Gezegenlerin cisimleri de Doğanın işlerinde alet makamında hizmet ederler, bunlar madenlerin karanlık dehlizlerinde üretildiği adeta birer çekiç gibidir. Bu bakirenin kalbi ve göğsü, semavi Güneş'in hakiki makamı ve rahmidir, karnı Ay küresiyle doludur, memelerinden unsurların tüm mahluklarına doğuştan gelen sıcaklık (calidum innatum) ve kökensel nem (humidum radicale) durmaksızın damlar ve onları emzirir, ki onların hayatı ve bitkisel büyümesi bunlardan neşet eder. Kalbinin altın rengi parlaklığıyla hem sabit hem de gezen yıldızlar aydınlanır ve adeta canlarını, hayatlarını ve güzelliklerini ondan ödünç alırlar, bunların cıva ruhu (ki filozoflar buna Ay'ın Ruhu derler) vasıtasıyla onun rahmine dökülen idrak edilemez tesirleri yeryüzüne doğru indirilir, yerin merkezine kadar nüfuz eder ve bunların nakşedilmesiyle, hem mekân hem tür bakımından farklılaşan türlü oluşumlar durmaksızın meydana gelir.

Bu tabiatın tesirleriyle Gezegenler bir araya gelir, birleşerek hayvanlar, bitkiler ve madenler âleminde türce farklı çeşitli varlıklar meydana getirirler. Aşağı kısımlardan, yani bellerden başlayarak unsurlar kavranır, nitekim sağ ayak toprağı, sol ayak ise suyu kaplar, kendi kükürt ve cıva tabiatının birleşimiyle işaret edilir ki bundan, ikisinin birliği olmaksızın hiçbir şeyin üreyemeyeceği ve büyüyemeyeceği anlaşılır. İşte bu Tabiat, Tanrı'dan sonra O'na en yakın hizmetkâr, emri altındaki hizmetçisi yahut nedimesidir, hanımını taklit ederek, onun ürettiği şeylerin benzerliklerini uyum içinde kendine nakşederek, onun izlerini ve çizgilerini hayret verici bir tarzda takip eder ve taklit eder. Nitekim onu Tabiat'ın ayakları dibinde bir Maymun suretinde ve kılığında tasvir etmemiz bundandır, ona daha lâyık bir isimle Sanat da deriz.

İnsanın zekâsından doğan bu mahlûk (Sanat'ı kastediyorum), Hanımını dikkatle gözlemleyerek pek çok gizli, fevkalade güzel ve dikkate değer şey öğrenir, bunlarla her türlü ilim sahasında insanları zenginleştirmeyi âdet edinmiştir, aynı şekilde karşılığında hocasına ve Hanımına da hiç de azımsanmayacak fayda ve menfaat sağlar.

Şayet insanın zekâsıyla ortaya konan sanat kimi zaman bazı hususlarda imdada yetişmese, Tabiat kendi amelinin mükemmelliğinden derhal geri kalır, zira Sanat tabiatı bazen düzeltir, tamamlar, hatta madenler sahasında onu aşar görünür, yeter ki o Kimyacı Filozoflara birazcık itimat edelim, bilhassa hayvanlar dairesinde yumurtaların daha çabuk çatladığı, ipek böceklerinin çoğaldığı ve büyüme esnasında Proteus misali muhtelif şekillere dönüştüğü, öküz başından arıların türediği, bitkiler dairesinde tarlaların işlendiği ve tırmıklandığı saban marifetiyle ekinlerin, aşılamayla ağaçların, dikimle otların ve diğer nebatatın hem geliştiği hem de çoğaldığı, madenler dairesinde ise hem tıp için hem de diğer kullanımlar için madenî cevherlerin ve tali minerallerin hazırlandığı, cüruflarından arındırıldığı ve Filozofların övgüsünü dillerden düşürmediği Hekim Taşı'nın da meydana getirildiği kesin olup tecrübeyle tasdik edilmiştir.

Bu ciltteki gayemiz, Makrokozmos'un (Macrocosmus) meydana getirici bu iki sebebi hakkında açık ve etraflıca tartışmaktır.

BİRİNCİ RİSALE Makrokozmos'un yapısı ve yaratılanların kökeninin tarihine dair olup VII kitaba ayrılmıştır.

OKUYUCUYA

HAYIRSEVER OKUYUCUYA VE FELSEFENİN SAMİMİ EVLADINA, MUKADDES İDRAK RUHUNDAN nurlanma dilerim.

Dostum, bu yazılarımı Momo'ya yahut cehaletin veya hasedin karanlıklarına gömülmüş başka birine değil, sana seve seve okunmak üzere sunuyorum, zira hakikatin libasıyla bezenmiş her şeyi sadece murdar ağzıyla bozmak ve hatta ekseriyetle yaratılmamış Sanatkâr'ın ayinlerini bile hayasızca lekelemek böylesinin tabiatıdır.

Dahası bu mevzuumuzu, bunun insan idraki için fazla derin ve ilahî olduğunu ileri sürenlerin ve bu sebeple bu mukaddes sırların hiçbir surette tarafımızca araştırılmaması gerektiğine hükmederek durmaksızın şu eski kaideyi dillerine dolayanların hükmüne teslim etmeyi de uygun görmüyoruz, "Bizi aşan şeyler bizi ilgilendirmez", öyle ki bu yolla bizi ilahî şeylerin tefekküründen bütünüyle geri çekmeye çabalarken, sonsuz Sanatkâr'ın kendi suretinde yaratılmış olan insanların, akıldan tamamen yoksun vahşi hayvanlardan pek az yahut hiç farkı olmadığını açıkça ima eder görünürler.

Kutsal Yazılarda, "Hakîm olan yıldızlara hükmeder" denmemiş midir ve bizzat yaratılmamış Sanatkâr'ın tohumu da kapıyı çalanlara yolun açılacağını bize vadetmemiş midir?

Yaratılışın evvelinde ilahî zihin tarafından insana üflenen o ölümsüz ruhun, bu nefes vasıtasıyla insanı o ilahî zihne en yakın kıldığını, zihnin işlerinin künhüne varmasını, kalben tefekkür edip derinlemesine araştırmasını mümkün kıldığını ise şimdilik sükûtla geçiyorum,

Nitekim bütün Filozofların en ilahîsi ve Musa'ya en yakını olan Trismegistos, Pimander'e dair ilk kelamında bunu şu sözlerle teyit eder,

"İnsan", der o, "bütün şeylerin kudretine malik olduğunda, yedi yöneticinin zanaatını fark etti, insan zihninin düşüncesinden sevinç duyan bu yöneticiler, insanı kendi mertebelerinden her birine hissedar kıldılar,

bunların özünü öğrenip kendi tabiatlarını temaşa ettikten sonra, feleklerin dairesini aşıp yarmayı ve ateşe hükmeden yöneticinin kudretini kavramayı arzuladı." Bununla apaçık öğretir ki, biçiminin ululuğu sebebiyle Tanrı tarafından insanlara sadece yıldızların tabiatlarını, hareketlerini ve bu aşağı âleme tesirlerini bilmek değil, daha da öteye, ateşli ve Empyreum göğüne yükselmek, orada hüküm süren ve her şeyin ilki olan yöneticinin kudretini temaşa edip hayran kalmak da bahşedilmiştir,

İşte bu yüzden O'na insan aklının zihni dedi, aynı yerde O'nu hayat ve ışık olarak da tesmiye etti ki insanın bizzat bunlardan doğmasını ve vücut bulmasını diledi.

Şu halde bizzat Tanrı'yı bilmedikçe kendini bilmen imkânsızdır, zira Trismegistos'un şehadetiyle, "Kendini bilen Tanrı'ya geçer." Bütün zihnî gayretimizle, ruhun tüm kuvvetleriyle ve ilahî lütuf ve ışık için yapılan devamlı dualarla, her gün böylesi şeyleri layıkıyla tefekkür etmeye ve Yaratıcı'nın hayranlık uyandırıcı fikrini a posteriori ispattan kavramaya basamak basamak yaklaşmadıkça kendimizi bilmemizin mümkün olmaması bize kâfidir, Kadir-i Mutlak, biricik Oğlu'nun faziletleri hürmetine bunu sana, bana ve herkese merhametle ihsan eylesin, Âmin.

GİRİŞ BURADA SEBEPLERİN NETİCELERİ VASITASIYLA, YANİ A POSTERIORI İSPATLA NASIL ARAŞTIRILACAĞI GÖSTERİLİR. Makrokozmos binasının bizzat kurucusu olan Tanrı'yı a priori ispat etmek yahut bilmek, en bilge yahut en zeki kimse için bile imkânsız olduğundan, zira O'nu zatıyla tarif etmek hiçbir zaman hiç kimseye ve hatta ilahî önder Musa'ya dahi bahşedilmediğinden yahut hiçbir çağda bahşedilmeyeceğinden (varlığında böylesine kadir-i mutlak ve kavranamazdır O!), bu sebeple bilgimizin O'na zahirî neticeleri vasıtasıyla ulaşması için O'nu a posteriori araştırmak zaruridir.

Mezmur yazarı (Mezmurlar 19, 1), O'nun daha şerefli neticelerini göklerde, şanını ise gök kubbede (firmamentum) adeta en parlak aynada olduğu gibi umumi gözlerle seyretmemizi öğretir, bunların bilgisine de, üzerimizde yer aldıklarından, sanki daha birleşik olanlardan ayrışma yoluyla daha basit olanlara doğru unsurların mertebeleri üzerinden yükselmek zaruri olacaktır, sadelikleri sebebiyle daha fazla ayrışmaya imkân vermeyen o ilk ilkelere varılıncaya dek bu yükselişte hiçbir duraklamaya müsaade edilmemelidir,

Demek ki bu yol sonsuz, gayet dikenli ve tehlikelidir, bu görünmez yüksekliğin zirvesine hangi merdivenlerle erişebileceğimizi ilahî ışığın yardımı ve Ruh'un aydınlatması olmaksızın bulmak hiç de kolay değildir.

Öyleyse makamını gücendirmesin, Senden niyaz ederim ey en Merhametli Tanrı, mahlûkatın sanatkârı ve benim yardımcım, huzurunda yalvarır ve yakarırım ki, ben liyakatsiz günahkâr merhametine sığınırım, beni yaratılmış şeylerin bilgisinde aydınlatmaya tenezzül eyle, ta ki evvelce bilinmezken, hiç olmazsa sonradan, yani Senin o şanlı neticelerin vasıtasıyla bilinesin, nitekim gayretle çalanlara kapıyı açmayı vadettin ve iyiliğinin pınarını araştırmayı hiç kimseden esirgemedin, bilhassa babamız Âdem'e üflediğin o hayat Ruhu, ham ve olgunlaşmamış bir meyvenin, en şerefli mahlûkun olan Güneş'ten aldığı sıcaklığın onu daima kemale ermeye sevk ettiği görüldüğü gibi, bizi her an saadetin aydınlık kaynağına yönelmeye ve ilahî bilginin nihai menziline ulaşmaya sevk edip teşvik ederken, hatta ilahî zihinle tezyin edilmiş bu Senin nefesinle insanların tefekkürü her gün o üçüncü göğe, kutluların meskenine çekilir ve Senin o tarif edilemez şanını seyrederek saadete erer, manevi zenginliklerle donanır, Aydınlat beni derim, ey iyi Tanrı, her ne kadar layık olmasam da bu kulunu nurunun parlaklığıyla aydınlat ki, karanlıkların yahut İblis'in kesintisi olmaksızın, Seninle birlikte asırlar boyu yaşayan ve hüküm süren oğlun Efendimiz İsa Mesih'in sevgisi ve faziletleri hürmetine Seni ve mahlûkatını doğru ve tesirli bir şekilde bileyim.

Şu halde neticeler vasıtasıyla sebeplerin bilgisine varılacağına göre, araştırmamıza bizim için daha malum olan şeylerden başlamak icap eder ki bunlar cins bakımından iki tanedir, yani madde ve suret.

Musa ve aziz Petrus, bütün şeylerin maddesinin su olduğunu bize miras bırakmışlardır, bu suyun yukarı yükseldikçe histe o denli latif olduğunu, merkeze doğru meyl ettikçe ise o denli kesifleştiğini idrak ederiz, zira karanlık suların tortusu, daha kaba ve biçimsiz kısmı olan toprak, yüzeyinde duran görünür, hissedilir ve yoğun bir suya maliktir.

Aynı şekilde o kaba ve görünür su, kendi üzerinde yüzen daha ince ve görünmez bir suya sahiptir, onun da daha yukarı taşan latif kısmı, sıcaklığı ve inceliği sebebiyle ateş küresini (sphaera) meydana getirir ki bu, aşağı bölgedeki suların diğerlerinin hepsinden daha latif olan payıdır.

Ve şüphe yok ki aynı nispette, piramit suretindeki su kütlesi yukarıya doğru daima daha sivri ve daha latif olarak fevkani göğün zirvesine kadar yükselir,

Buradan hareketle kesindir ki, en aşağıdaki su, saf Ruh olan yukarıdaki su ile aynı tözdendir, ancak ondan yalnızca biçim bakımından ayrılır; bu biçimin de ilk gün yaratılan ışık olduğunu aşağıda göstereceğiz, zira onun daha bol mevcudiyetiyle yukarıdaki sular daha latif hale gelir, daha az mevcudiyetiyle ise o sular daha kesif ve daha yoğun kılınır. En aşağıdaki gökte bulunan ışık payı ise, yukarıdaki göklerin ışığıyla aynı tabiat ve özdendir, ancak yalnızca bileşim bakımından farklılık gösterir, çünkü maddenin kesifliği, aşağıdaki ışığın etkin yatkınlığını engeller ve onun ışınlarını öylesine sıkıştırıp daraltır ki, yapay ateşte görüldüğü üzere onları yıkıcı ve yakıcı kılar.

Bunlar bilindiğine göre, gerek görünür gerekse görünmez suda ve dünyanın aşağı bölgesinin ateşli ışığında yapılan deneyler ve çıkarımlarla, o latif suların ve yukarıdaki göklerin en latif ışığının tabiatlarını araştırmak imkânsız mıdır, mademki aralarında cisimsellik oranındaki farklılıktan başka hiçbir fark yoktur?

Nitekim daha küçük bir aygıtın, büyük olanın gerçekleştirdiği aynı işi, her ne kadar aynı oranda olmasa da yerine getirdiğini görürüz, zira bizim kesif havamız kâğıt üzerine çizilmiş suretleri kendi kuvvetiyle nasıl hareket ettiriyorsa, Güneş'in ışıklı tabiatı da kendi hafif ve esîrî cismini batıdan doğuya doğru öylece hareket ettirir.

Benzer şekilde yapay ateşin kuvvetiyle bir fıskiye yükseğe fışkırtılır ve şuraya buraya savrulur, tıpkı gökten canlı cisimlerin içine gönderilen o ateşin onları sıçratıp şuraya buraya hareket ettirmesi gibi.

Nihayet bizzat Güneş'in kendi ışığının tesiriyle daha kesif şeyleri latifleştirdiğini fark ederiz, acaba unsursu ve yapay ateşin yetisi de aynı şeyi gerçekleştiremez mi?

Şu halde bu kabil deneyler vasıtasıyla ve bu bölgenin kendi içindeki her bir derecenin ve yatkınlığın yoğun ışığının ısısının tesirinden, semavi ışığın esîrî, gök üstü ve ruhani sular üzerindeki işleyişlerini de bir bakıma idrak etmek ve bu yolla insan idrakinin imkânı nispetinde bütün bu yapının çatısını, onun kısımlarının türlü düzenini temaşa etmek ve ilkelerin son ve daha küçük eserleri vasıtasıyla o ilkelerin kendileri hakkında dahi bir bakıma hüküm vermek zor olmayacaktır.

BİRİNCİ İNCELEME, BİRİNCİ KİTAP

Bu birinci kitabın içeriği, 1. Kitabın konusu olan tabiat, sebep veya ilke, ya Yaratılmamıştır ki bu Yaratıcıdır, yani Tanrı'nın ta kendisidir, zanaatkârdır, bu yaratılışın gayesi bakımından Varlıkların Varlığı (Ens entium), her şeye kâdir özü tanımlanan Yaratan Tabiat (Natura naturans) denir, 1. Bölümde anlatılır. Makrokozmosun ve onda var olan yaratılmışların evrensel inşası için iki şey gerekir, birincisi birincildir, ikincisi ise ikincildir; bu da ikinci dereceden tabiatlara ayrılır.

Hyle yahut şeylerin ilk maddesidir ve bileşimden alabildiğine uzaktır, nitekim bazılarına göre yaratılmamıştır. 3, 4 ve 5. Bölümlerde ele alınır. Işık yahut genel anlamda biçimlendiren biçimdir, 6. Bölümde ele alınır. Veya Yaratılmıştır, bu da ya koca Makro-tözü oluşturan engin nem ve kuruluktur, 7. Bölümde ele alınır. Ya da ikincil tesirlerden doğmuş olup, unsurlar dedikleri dört farklılığa bölünmüştür, yani, Ateş, Hava, Su, Toprak, bunlarda ölçüsüzce bulunan töz, 9. Bölümde ele alınır. Veya farklı tabiatlardan gelişigüzel meydana gelmiş o engin Kaos'tur, 10. Bölümde ele alınır. Nihayetinde son, yani en uç veya en yakın olandır, bu da, Hayvanlarda meni, Bitkilerde tohum, Madenlerde kükürt ve canlı gümüştür [cıva], 10. Bölümde ele alınır. Yahut Yaratılmış Tabiat (Natura naturata), yani sebep olunmuş veya ilkelendirilmiştir, sonraki kitaplarda ele alınır.

BÖLÜM I Sonsuz tabiat ve her şeyin zanaatkârı hakkında.

Sonsuz tabiat ki, Ölçüsüz, tarif edilemez, akıl sır ermez, her türlü tahayyülün ötesinde, her türlü tözün fevkinde, isimlendirilemez, yalnızca kalple ikrar edilmesi gereken, sonsuz bilge, sonsuz merhametli, Baba, Kelam, Kutsal Ruh, en yüce ve yegâne iyi, kavranamaz derinlik, bütün yaratılmışların birliği, her iktidardan daha güçlü, her üstünlükten daha ulu, her övgüye daha layık olan, bölünemez Teslis, son derece parlak ve anlatılamaz ışık, nihayet fani her türlü katılıktan azade ve ayrılmış ilahi zihin, her şeyin ihtişamı, ilahi tabiat, zorunluluk, gaye ve yenilenmedir, işte her şeyin en hayırlısı ve en büyüğü olan, ismi ebediyen mübarek kılınası bu Tanrı, bütün makrokozmosun hayranlık uyandırıcı yapısını en mahir şekilde kurmuş ve onun çatısını pek güzel bezemiştir.

Nitekim âlemin ezeli olduğunu savunan Meşşailer haricinde, gerek kadim gerekse daha sonraki bütün filozoflar neredeyse oybirliğiyle bunu tasdik ederler, bu evrenin en ilahi kurucusunu, her bir fiilinin özelliğine uygun düşen pek çok sıfatla anarlar.

Bunların arasında Hermes ona görünmeyen [Yunanca] der, Thales en kadim olan, Platon âlemin doğmamış ilkesi der, diğerleri sonsuz sebep ve adeta her şeyin dışında fakat yine de her şeyin içinde ve her yerde derler, başkaları Varlıkların Varlığı, ilk sebep derler, zira diğer sebepler ve neticeler ona bağlıdır, her şeyin yapıcısı, yaratıcısı ve Platon'a göre kurucu akıl derler.

Buradan hareketle kimi başkaları ona dünyevi şeylerin Hükümdarı, yöneticisi, nizam vericisi, ilk hareket ettiricisi ve ilk hareket edeni, hareketsiz ilkesi demişlerdir, çünkü her şey, bizzat kendisi hareketsiz kalan ve hiçbir edilgiye maruz kalmayan O'nun tarafından hareket ettirilir, zira O daima sabit, sarsılmaz ve kalıcıdır, Trismegistos ona evrenin ilkesi der, bununla zanaatkârların yegâne mimarını kastediyor görünmektedir, nihayet Platon ve Mercurius Trismegistos, bütün üretkenliğin yaratıcısı ve cümle şeylerin mebdei olması hasebiyle ona Baba adını verirler, nihayet filozofların büyük çoğunluğu (aralarında Orpheus ve Demokritos'u da anarım) Tanrı'nın her isme sahip olduğu hükmüne varır, çünkü her şey O'nun içindedir ve O her şeyin içindedir, tıpkı merkezden çevreye çekilen bütün doğru çizgilerin merkezde bulunması gibi yahut bütün sayıların ortak ölçüsü, kaynağı ve kökeni olan ve her sayıyı kendisinde benzersizce birleşmiş halde tutan birliğin içinde sayının bulunması gibi. Bundan ötürü Pisagorcular ve sayı ilminin en yetkin bilginleri, monadı yani birliği Zanaatkâr Tanrı'ya uygun görmüşlerdir, zira hem her şeyden evvel tek ve biricik idi, hem de eserin bu muazzam yapısını ikmal etmek için ilk fail ve yegâne hareket ettirici olarak öne çıkmıştı, O'nun maddesine yahut konusuna ise, ki bu Zanaatkâr'ın âlemin yetkinleşmesi adına üzerinde iş gördüğü ikinci Varlık idi, Diad'ı yani ikiliği atfetmişlerdir, nihayet ruha, O'nun ateşli ve aydınlık kudretine yahut biçimine, ki bunun mevcudiyeti sayesinde söz konusu âlem maddesi veya konusu kuvveden fiile çıkarılmış ve yapının bütün parçaları ile bölgeleri, oralardaki yaratılmışlarla birlikte en güzel şekilde ayırt edilip düzenlenmişti, Triad'ı tahsis etmişlerdir, çünkü evrensel yapının teşekkülünde bu öz üçüncü Varlık makamını iktisap etmiştir.

Bu pagan filozofların fikirlerinden de açıktır ki, onlar ilahi zihnin hakiki bilgisinden pek uzak düşmemişlerdir, bunların arasında Mercurius Trismegistos'un kutsal vahyi ve ilahi sırlardaki derinliği karşısında hayranlığımı ve övgülerimi asla kâfi derecede ifade edemem, zira o, Poimandres adlı eserinde Tanrı'nın gizlerini ve evrensel yapısının sırlarını, ilahi bir şekilde ve insan idrakinin fevkinde bizlere ifşa etmiştir.

Ondan sonra Platon'u ilahi bilgiyle daha dolu sayarız, nitekim o, Meşşailerin iddialarının aksine, âlemin ve âlemde bulunan görünür ile görünmez her şeyin, doğmamış ilk ilkeden meydana getirildiğini sebatla teyit etmiştir.

Her ne kadar bu üçlü Zanaatkâr'ı özü itibarıyla tasvir etmek imkânsız olsa da, yine de kimi âlimlerin temaşasına göre O, gözlerin önüne şu şekilde resmedilir, yani ya insan biçiminde,

Tanrı'nın suretinde yaratılan insan Teslis'i temsil eder, zira onda Zihin, Kelam ve Ruh mevcuttur. Pimander'de Trismegistos.

Her şeyin Babası olan Zihin, hayat ve nur olarak var olup kendisine benzer bir insan yarattı ve ona kendi oğlu gibi muhabbet besledi, zira güzeldi ve Babasının suretini taşıyordu. Aynı eserde.

İnsan hayat ve ışıktan ibarettir, Hayat ve ışık ise Tanrı'dır. Aynı eserde.

Tanrı insanı kendi suretinde yarattı. Tekvin 1.

Bazılarının Tanrı'yı insan biçiminde resmetmelerinin sebepleri ise şunlardır, çünkü,

Ya da Güneş suretinde, nitekim paganlar ve bilhassa Doğulular Tanrı'ya bu surette yakarırlardı. Bilgeler ise Tanrılığı Güneş'e kıyas etmişlerdir, çünkü,

Her türlü ruhani ve görünmez parlaklık Tanrı'dan neşet eder ve her şey O'nunla içsel olarak aydınlatılır, tıpkı görünür ve harici her aydınlığın ve parıltının bizzat Güneş'ten yayılması gibi, zira maddi şeylerde Güneş ne ise, ruhani şeylerde de Tanrı, elinde ateşten bir asa tutan Hükümdar olarak öyledir.

Bilge Sirak'a göre Güneş'in özünde üç şey idrak edilir, yani bizzat Güneş, onun ışığı yahut aydınlığı ve hayat veren ısısı.

Güneş'i Tanrı Baba'ya, aydınlığı Oğul'a ve ısıyı Kutsal Ruh'a atfederler, parıltı vasıtasız olarak tekil Güneş cisminden doğar ve neşet eder, ısının tesiri ve iyilik bahşeden kudreti ise her ikisinden birden nüzul eder.

Ya da üçgen biçiminde, zira üçgen bir cisimde tek bir öznede birbirinden ayrı üç köşe bulunduğu gibi, tek bir Tanrılıkta da birlikten hiçbir surette ayrılmayan, birbirinden ayrı üç şahıs bulunur.

Ve bize öyle görünmektedir ki, ilahi Üçgen'in o kavranamaz ve sonsuz genişliği, insan idrakinin imkânı nispetinde, aşağıdaki ispatla gayet münasip bir biçimde tasvir edilebilir.

İSPAT.

Tanrı, bu kavranamaz üçgene benzetilebilir, zira her şeyi kendi içinde kuşatan, kudretiyle her yere yayılan O, tüm varlıkları fiile geçirir ve O'nun haricinde hiçbir şey yoktur. Dahası, açılarının her bir sivri ucu dünyanın üçte birine tekabül eder, buna rağmen hepsi tabiatın birliğinde birleşerek tek, muntazam, eşkenar ve yetkin bir üçgen teşkil eder. Nitekim bu ispattan açıkça anlaşılacağı üzere, zikredilen üçgenin dünyanın küre (sphaera) yüzeyinden yükselen tüm açıları kendi boyutunda, şeklinde ve hacminde birbirine benzer ve eşit bulunduğu gibi, ilahi zatın birliğindeki üç şahıs da kemalatın her veçhesinde birbirine eştir. Aynı şekilde bu ispattan çıkarılmalıdır ki, tabiatta üçgen şekli tüm şekiller arasında en az hacme sahip olanı bulunsa da, bu üçlü zat, şahısların teslisi ve bunların ilahiyattaki eşitliği sebebiyle bir eşkenar üçgene benzetildiğinde, tüm tabiatın ötesine yayılmıştır ve tabiatında öylesine geniştir ki, tüm varlıklar âlemindeki en geniş hacimli şekli, yani daireyi dahi kendi sonsuzluğuyla kuşatır.

Böylelikle Tanrı'yı, her şeyin içinde bulunduğu ve her yerde bilfiil hazır olduğu söylendiği ölçüde tasvir ettik. Fakat Hermes Trismegistus dünyayı bizzat Tanrı'nın sureti olarak adlandırdığı için, biz de Tanrı'nın suretini ve benzeyişini, aynadaki bir insan sureti gibi, dünyanın ruhunda görülen bir şey olarak nitelendiriyoruz. Zira Tanrı dünyaya ışımadan önce dünya aynasında hiçbir şeyin görülmesi mümkün değildi, tıpkı aynadaki insan suretinin bir ateş ya da Güneş ışığı olmaksızın algılanamayacağı gibi.

Halbuki Tanrı, dünyanın yaratılışından evvel yalnızca kendi kendine ışımakta ve Trismegistus'un şahitliğiyle, hararetini kendi içine yansıtmaktaydı. Ancak dünyayı yaratmak dilediğinde, suretini değiştirdi ve Poimandres'te zikredildiği üzere, ansızın her şey zahir oldu, tüm varlıklar ışığa dönüştü.

Böylece gizli Tanrı, Kendi nuruyla fiile geçen dünya aynasında nurlu cemalini gösterdi ve bu mukaddes armağan vasıtasıyla ideasını bize ve yarattıklarına aralıksız ulaştırmaktadır, zira bilgeler, bu görünür ve zahiri dünyanın yaratıcının örneğine göre şekillendiğini söylemişlerdir. O halde insanın yüzü aynada yansıma yoluyla nasıl görünürse, tek zatın üçlü ayrımı da cihanın külli ruhuna her yönden öylece akseder. Bu hususun ispatı, gözler önüne serilen şu örnekte açıkça bellidir.

BÖLÜM II Tanrı’nın bir mekânda bulunduğu hangi cihetlerden söylenir, her yerde nasıl hazır bulunur ve her şeyi nasıl doldurur? Ve bu dünyadaki başlıca makamı neresidir?

Yaratan tabiatın (natura naturans) makamından yahut kendine has menzilinden bahsetmeden evvel, Kendi zatında sonsuzken bir mekânda bulunup bulunamayacağı sorgulanmalıdır.

İlahiyatçıların tüm ekolü bu şüpheye ayrımlar getirerek cevap verir, O, cismani varlıklar gibi sınırlandırılmış olarak ya da ruhi varlıklar yahut zekâlar gibi belirli bir mahalle münhasır olarak mekânda değildir, yalnızca mevcudiyetiyle oradadır. Gerçi Gregorius’a göre Tanrı’nın her şeyde bulunması üç türlü ifade edilir, yani ya kudretiyle, zira O'nun iyiliğini beklerler, ya mevcudiyetiyle, yani tesiri vasıtasıyla, yahut zatıyla, yani en derindeki cevherin mahiyetiyle.

Lakin Tanrı’nın her yerde olduğu söylenir, çünkü O'nun ilahi kudreti, tüm evrenin potansiyel kabiliyetini Kendisine yönelten bir kuvvet olarak bütün varlıklara nüfuz eder. Aynı şekilde her şeyi doldurduğu söylenir, varlıklar tarafından kuşatılmak suretiyle değil, bilakis onlar Tanrı tarafından kuşatılsın diye. Nitekim Ambrosius, her yerde ve her şeyin içinde olmanın Tanrılığın bir vasfı olduğunu söyler.

Aşikârdır ki Tanrı, her bir varlığın kendi payının ölçüsünce, büyük ya da küçük misali O'nu içine alabileceği şekilde her şeyde bulunmaz, lakin her şeyi doldurduğu söylenir ki, O'nun bulunmadığı hiçbir nesne kalmasın. Demek ki Tanrı'nın her şeyin içinde olduğunu, fakat hapsedilmediğini anlıyoruz, çünkü O sonsuzdur ve ölçülemezdir. Tanrı her şeyin dışındadır, zira sınırlanamaz büyüklüğüyle yaratılmış olan her şeyi kuşatır. Bu sebepledir ki, Tanrı tarafından yaratılan her şeyin, O'nun varlığı yahut suretinin ışığı vasıtasıyla pay alma yoluyla iyi olduğu söylenir. Bu derecelerle melekler insanlara, ruhlar ise hayvanlara üstün kılınmıştır. Bununla birlikte her bir mahluk, ilk tabiattan yahut Varlık'tan neşet eden suretinin güzelliğine göre az veya çok bir mertebe elde ettiğinden, Aziz Augustinus'un tanıklık ettiği üzere, pay alma yoluyla kazanılan iyilik nispetinde daha yüce yahut daha alçak bir makama sahip olacaktır. Lakin mutlak anlamda ve Iamblikhos’un ifadeleriyle zat yoluyla ele alındığında, iyiliğin illeti, yani bizatihi iyilik fışkıran kaynak olarak kabul edilir. Nitekim Mercurius Trismegistus, yalnızca Tanrı'dan gayrısına iyi demekten sakınmamızı ihtar ettiği yerde bundan bahseder.

Yaratıcının tüm fiilleri, yalnız Tanrı'ya mahsus olan o aşkın zat bakımından değil, zata nispetle iştirak edenler olarak bulunur, yani zatı, sureti ve cevheri nuru, Yaratıcının ateşten cömertliğinden aldıkları ölçüde iyi sayılırlar. O'nun ihsanlarıyla tabiat donatılmış olup, dolayısıyla pay alma yoluyla iyi kabul edilirler.

Dünya ve dünyadaki yaratılmışlar bu feyzi ve iyiliği, felsefi geleneğin öne sürdüğü gibi bir gök zaruretinden ötürü değil, Kraliyet Mezmuru yazarının "Rab arzu ettiği her şeyi gökte ve yerde yaptı" dediği üzere, tüm yaratıklarını yetkinleştirmeyi dileyen Tanrı'nın o en cömert iradesinden almıştır. Nitekim kadim filozoflar da bu yaratan tabiatın meskenini, o mahallin güzelliği ve parlaklığı sebebiyle göğe yerleştirmişlerdir. Bu yüzden Platon, Tanrı'nın göğün kubbesinde, yani esirde bulunduğunu ileri sürmüştür. Hatta bu Tabiat'ın gerçek bendeleri olarak andığım Ficino ve Steuco gibi yeni filozoflar da bunu tasdik eder görünmekte, göğü Tanrı'nın ampirik meskeni olarak tesmiye etmektedirler. Zira Tanrı'nın her yerde olduğu söylense de, asıl ve başlıca anlamda, yani daha büyük bir mevcudiyetle bu gökte bulunduğu ifade edilir. Damascenus’un belirttiği gibi, ilahi kudretin en münasip surette iş gördüğü, daha şerefli bir mevki ve konuma sahip olan bu yerde O'nun kudretinin eserleri daha parlak görünür.

Zira Tanrı'nın her şeyin fevkinde ve her şeyin haricinde olduğu mekânsal bir mesafeyle değil, tabiatının üstünlüğüyle ifade edilir, nitekim Resolutio Theologica risalesinde böyle belirtilmektedir. İşte bu sebeple bu göğe aklı gök denilir, zira tahtı orada bulunan Tanrı, akli bir Ruh olarak tesmiye olunur.

Kimi başkaları ise bu göklerin fevkindeki âlemi meleklere ve kutlu ruhlara tahsis etmiş, bu yüzden bunun da ötesinde, yalnızca Teslis'e, yani Baba, Oğul ve Kutsal Ruh'a mahsus olan Teslis Göğü dedikleri başka bir makam tayin etmişlerdir. Bunun hakikatte bizzat Tanrı olduğunu, lakin itibar bakımından farklılaştığını söylerler.

Zira Albertus’a göre bu gök, yaratılmış olan her şeyi ihtiva eden ve kuşatan ilahi kudretin yüceliğidir.

Bundan ötürü bu gökte bulunmak, her şeyi yaratan, muhafaza eden ve kurtaran Tanrı kudretinin eşitliğinde bulunmaktır. Hezekiel’in rüyetiyle tüm bunlar vuzuha kavuşturulur, melekler ve Teslis şeklinde beliren bu iki âlem yalnızca zatın saflığı ve yüceliğiyle birbirinden farklı görünse de, Peygamber bunların kusursuz aydınlanışından ötürü ateş göğü (Empyreum) denen tek bir gök tarafından, tıpkı hava ve ateşin esir semasıyla kuşatıldığı gibi kuşatıldığını gösterir.

Nitekim gök kubbenin (firmamentum) yuvarlaklığını çevreleyen tek gök bir insan suretini andırıyordu, bu suretin belinden yukarısı kehribar renginde bir ateşle, yani en latif ve en ruhani ateşle parıldamaktaydı, belinden aşağısı ise biraz daha yoğun ve kesif bir ateşle ışıldıyordu. Bu mahallin kısımlara ayrılmasıyla, şerefte birbirinden ayrılan iki mertebeye, yani ruhi mahluklara mahsus gökler fevki semaya ve göklerin de ötesindeki makama işaret edildiği anlaşılmaktadır.

BÖLÜM III İlk maddenin menşei üzerine, yaratılmış mıdır yoksa yaratılmamış mıdır?

İlk yaratılış maddesinin menşei hususunda yeni filozoflar arasında büyük bir ihtilaf baş göstermektedir, bunların ekseriyeti onun yaratılmış olduğunu kesin bir dille iddia eder. Bunlar arasında Artefius hemen hemen şu kelimeleri sarf eder,

Her şeyin yaratıcısı başlangıçta hiçbir kelam telaffuz etmeksizin dedi ki, "Böyle bir mahluk olsun" ve sonrasında tabiatın kendisi yahut ilk madde (prima materia) Tanrı tarafından yaratıldı.

Paracelsus ve ekolünün dahil olduğu diğer azınlık ise bu maddeyi, yaratılmış hiçbir şeye benzemeyen ve yaratılmamış olan, yalnızca en yüce sanatkâr Tanrı tarafından hazırlanmış olan ulu bir sır (mysterium magnum) olarak adlandırır.

Her iki ekol de delillerini Musa’nın naklettiği Kutsal Yazı'dan çıkarmaya gayret eder, "başlangıç" kelimesinin tabiatını ve manasını muhtelif şekillerde tefsir ederler. Nitekim ilki, kendi fikrini paylaşanlarla birlikte, Musa’nın bize aktardığı Yaratılış anlatısının girişini, yani "Başlangıçta Tanrı göğü ve yeri yarattı" kısmını şu şekilde açıklar, "En başta yahut ilk olarak Tanrı göğü ve yeri yarattı."

Başlangıç kelimesinin bu tefsirini çürütmeye çalışan Paracelsus takipçileri ise önümüze şu üç şüpheyi sürerler, müfessir "en başta" yahut "ilk olarak" demekle bu başlangıç ismini muayyen bir zamana mı hamletmek istemiştir, yoksa hem sıraya hem zamana birlikte mi, yahut bununla ilk mekânı mı kastetmiştir?

Bu suallere, onları katiyetle ve tereddütsüzce reddederek cevap verirler, evvela, zaman henüz mevcut değildi, nitekim o ancak akşamdan ve sabahtan neşet etmiştir, bu sebeple başlangıç kelimesinin bu yorumunu hiçbir surette kabul etmezler. İkinci olarak, dünyayı zaman ve sıra bakımından ilk maddesinden öne koymak abestir, zira kuvve halindeki şeyler fiil halindekilerin ardına bırakılamaz, ilke de ilkeden türeyenin sonrasına konamaz, binaenaleyh bu yorumu bütünüyle reddederler. Nihayet başlangıç lafzının mekâna tatbik edilemeyeceğini, Yuhanna İncili'nin birinci babındaki "Kelam başlangıçtaydı" sözlerinden iktibas ettikleri gerekçeyle müdafaa ederler. Zira Tanrı'nın Kelamı'nı bir mekâna hapsetmek istemek her dindar nazarında günahtır, çünkü O kavranamaz olandır, üstelik dünyanın yaratılışından evvel hiçbir mekân yoktu, çünkü mekân tutan hiçbir nesne bulunmamaktaydı. İşte bu ve benzeri delillerle Paracelsus, bazı talebeleriyle birlikte mezkûr karşıt fırkanın zannını reddetmeye gayret eder ve Musa’nın bu ilk sözlerini şu manada anlar, "Tanrı göğü ve yeri yaratılmamış olan ulu sırda yarattı", yani suretsiz, karanlık ve kuvve halindeki ilk maddede Tanrı göğü ve yeri var etti.

Bu Paracelsusçu görüş, dünyanın ezeli olduğunu kabul ederek ilk maddenin de bizzat dünya ile müştereken kadim bulunduğunu vazeden Meşşailerin fikrinden farklı görünmemektedir. Hatta kimi filozoflar maddenin yaratılması fikrine karşı şu kıyasla karşı çıkarlar, suretsiz olan şey yaratılamaz, fakat heyula (hyle) suretsizdir, o halde heyula yaratılamaz.

Büyük öncül şu delille açıkça ispatlanır, yaratma fiile geçirmektir ve yoktan bir şey var etmektir, lakin heyula kendi tabiatında bilfiil hiçbir şey değildir, dolayısıyla her türlü suretten mahrum olduğu muhakkaktır.

Fakat bu filozofların tüm bu muğlak ve ihtilaflı münakaşalarını benden felsefede daha üstün olanlara ve bu hususlarda benden fersah fersah bilgili kimselere havale ederek, ben en azından mezkûr maddenin tasvirine geçeceğim.

BÖLÜM IV İlk maddenin yahut evrensel sanatkârın konusunun tasviri.

Ulu Makrokosmos mimarımızın yapısını sinesinde tertip ettiği madde yahut konu, fizikçilerin mutlak manada ilk madde dedikleri o felsefi maddedir [Yunanca]. Ondan daha yaygın hiçbir şey bulunmadığı gibi, ondan daha meçhul bir şey de yoktur.

Onun araştırılması hususunda kadim filozoflar arasında bilhassa iki kişi gayretkeş bir mesai sarf etmiştir, bunlardan ilki olan Thales (ki Herakleitos ve Hesiodos da onunla hemfikirdir), uzun tetkiklerin ve nice uykusuz gecelerin ardından suyun şeylerin ilk maddesi olduğunu sebatla öne sürmüş, fikrinin gerekçesini şöyle perçinlemiştir, "Zira her şeyin tohumu ve gıdası rutubettir." Gerek putperest gerekse kutsal yazarlar onun bu hükmünü doğrular görünmektedir. Zira onlar bu sebeple...

Neptün'e, Okyanus'a ve Thetis'e vakfetmişlerdir, aralarında ilahi felsefe önderi Musa'yı andığım bu kimseler ise bu maddeye dipsiz derinlik ve su adını vermişlerdir, Nitekim Aziz Petrus da 2. mektubunun 3. babında göğün ve yerin sudan ve su vasıtasıyla var olduğunu bize bildirmiştir.

Bu maddenin bir diğer gayretli araştırmacısı da Anaxagoras idi, kendisi bu uğurda tüketilen nice zahmetli emekten sonra, ilk maddenin Kaos denilen işlenmemiş ve şekilsiz bir kütle olduğu kanaatine varmıştır, Dönüşümler eserinde Şair de ona katılır görünmektedir, Başka filozoflar ise bu madde hakkında daha farklı yazmışlardır,

Nitekim Anaximandros maddi köken olarak sonsuz ilkeleri, Anaximenes sonsuz havayı, Diogenes ilahi akıldan pay almış havayı, Platon görünmez ve biçimsiz sureti, Stoacı Zenon ateş cevherinin hava vasıtasıyla suya dönüşmüş halini, Epikurosçular atomları, Empedokles dört unsuru öne sürmüştür, Şüphesiz yalnızca Tanrı tarafından hakikatiyle ve zatıyla bilinen bu gizemin saklı ve örtülü düzeni sebebiyle, neredeyse hepsi birbiriyle çelişerek belirsiz ve müphem biçimde yazmışlar, zihinlerinde kuvvetle ve ihtimal dahilinde tasavvur ettikleri her ne varsa, bunu derhal kitaplarında sergilemişlerdir, Bu durumu Platon dahi Timaios'unda, bu maddeyi tarif ederken yeterince doğrular görünür, zira onun duyular olmaksızın idrak edilebilen ve sahte bir akıl yürütmeyle güçlükle inanılan bir şey olduğunu söyler, bu sözlerden de anlaşılacağı üzere, onun bu konudaki bilgisi adeta bir rüya ve sırf bir tahayyüldür.

Şu sözlerinden de anlaşılacağı üzere, Augustinus dahi bu hususta bir bakıma ona muvafakat eder gibidir, şöyle der o, Biçimsiz bir şeyi kavramaya kalkıştığımda, anlamaktan ziyade hiçbir şey bilmez haldeydim, tıpkı hiçbir şey görmemekle karanlığın görülmesi, hiçbir şey duymamakla sessizliğin duyulması gibi. Bu meselenin bilinmesindeki güçlüğü Aristoteles de bizzat ikrar eder, zira o, arazlardan devşirilen harici misaller vasıtasıyla kurulan kıyas müstesna, bu maddenin kendinde ne bilinebileceğini ne de tarif edilebileceğini ileri sürer. Bundan ötürü kendisi, diğer Grek filozoflarıyla birlikte onu [Yunanca] hyle'ye, yani odunu herhangi bir evi, makineyi veya başka bir nesneyi inşa etmeye elverişli olan uçsuz bucaksız bir ormana benzetmiştir.

Yine bundan dolayıdır ki o ilahi Musa onu kâh boş ve ıssız yeryüzüne, kâh sulara ve dipsiz derinliğe benzetmiştir, Hermes Trismegistus Poimandres'inde onu korkunç ve nemli bir tabiata bürünen bir gölgeye teşbih etmiştir, Platon her şeyi ihtiva edip beslemesi hasebiyle onu yaratılmış olanların anasına, dadısına ve beşiğine benzetmiştir, Augustinus daha önce söylendiği gibi karanlıklara ve sessizliğe, Pythagoras ikiliğe teşbih etmiştir, Kimileri onu içinde dünya ruhunun müşahede edildiği bir aynaya, kimileri her türlü tesiri kabul etmeye hazır olan bal mumuna ve balçığa benzetmiştir, Onu her türlü kokuyu almaya ve muhafaza etmeye hazır olan bir merhem ile kıyaslamak isteyenler dahi vardır. Platon'un onu sonsuz olarak adlandırmasının sebebi de budur, şüphesiz bu, onun nihayetsiz suretlere olan meylinden ileri gelir,

Gerçi bu madde bizim açımızdan dahi sonsuz olarak adlandırılabilecektir, zira bu kudretin âlemin kubbesinin ötesinde ne denli geniş bir alana yayıldığını yalnızca Tanrı bilir.

Aristoteles de Gökyüzü ve Dünya Üzerine adlı kitabında aynı şeyi kastediyor görünmektedir, orada göğün haricinde ne bir yerin, ne cismin, ne boyutun, ne doluluğun, ne zamanın, ne sayının, ne de hareket ölçüsünün bulunduğunu söyler, binaenaleyh göğün ötesinde, mezkûr hususiyetlerin yalnızca kendisine has olduğu bu biçimsiz maddeden gayrı hiçbir şey yoktur. Nitekim Hermes Trismegistus'un da dipsiz derinlikte sonsuz olan şeyler vardır demesi bundandır.

O halde hem kadim hem de muahhar filozofların bütün yazılarından şu neticeyi çıkarıyoruz ki, bu ilk madde (prima materia), sonsuz, biçimsiz, adeta bir hiç olmakla birlikte bir şeye doğru bilkuvve meyleden ilksel bir mevcuttur, ne küçük ne de büyük denilemeyeceğinden ötürü hiçbir miktarı veya boyutu yoktur, ne lâtif, ne kesif, ne de idrak edilebilir olduğundan hiçbir niteliği yoktur, hiçbir hususiyeti yahut meyli bulunmaz, hareket etmez ve sükûnet bulmaz, hiçbir rengi veya unsuri keyfiyeti yoktur, Bununla birlikte bütün fiillerin ilk edilgenidir ve her nesneyi kabule kabildir,

Bundan ötürü ona âlemin anası denilir, onun kucağında kızıl ateşlerle bezenmiş semavi felekler ve daha aşağıda merkezin civarında asılı duran dört unsur, adeta bir ana rahmindeymişçesine ihata edilir.

Hermes Trismegistus ile hakikat ehli Musa'nın tasvirine iktida ederek, bu biçimsiz maddenin hayali suretini, duman, buhar, korkunç bir gölge, karanlık bir uçurum yahut nihayet işlenmemiş, sindirilmemiş ve idrak olunamaz bir yığın şeklinde bu mahalde resmettik. Ve böylece sonsuzluğa uzanır.

BÖLÜM V. Karanlık ve mahrumiyet üzerine. Augustinus Manicilere karşı, mahrumiyetin ışığın yokluğu olarak tarif edilen karanlıktan başka bir şey olmadığını iddia eder. Fakat karanlığın manası bihakkın mütalaa edilecek olursa, onun mahrumiyet lafzından daha geniş bir sahaya yayıldığını fark ederiz.

Zira Musa'nın şehadetiyle, ışık yahut suret yaratılmadan evvel, dipsiz derinliğin yüzeyi üzerinde karanlık vardı, mahrumiyet ise ancak muayyen bir vaziyet nispetinde, yani evvelki bir suretin yokluğunun bulunduğu yerde adlandırılabilir.

Bu sebeple, Augustinus ile hemfikir olmak adına, her mahrumiyet karanlıktır, yani nurlu suretin giderilmesidir, lakin bunun aksi doğru değildir,

Buradan açıkça anlaşılmaktadır ki, âlemin yaratılışından itibaren karanlık yahut mahrumiyet, yalnızca unsurlar ve alt göğün unsurları gibi fesada maruz kalan şeylerin başına gelir, nitekim unsurların sureti maddenin arzusunu tatmin etmeye kifayet etmediğinden, ki onların uçuculuğu ve noksanlığı buradan ileri gelir, aynı maddenin daima yeni bir sureti arzu etmesi zaruridir, önceki suretin yokluğu bulunmaksızın bu arzusunu dindiremeyeceğine göre, eski suretin evvelemirde sönüp soyulmasıyla, fesadın yahut çürümenin o yeni suretten önce gelmesi elzemdir, bunun işaretleri ise karanlıklardır, bunlar da çürüyen şeyin evvelce güzelliğinin ve mahiyetinin kendisinden neşet ettiği ve bilindiği ışığın ve suretin yokluğunu gösteren karalıktan ve kesafetten başka bir şey değildir.

Kimyacı Filozoflar ise bu karalığa birçok isim vermişlerdir, bu çürüme alametine ekseriyetle karga başı adını vermişler, bununla sırf arizi olan, madde ile sureti birbirine bağlayan ve güvey ile gelini birleştiren bir ilkeyi kastetmişlerdir, bu karanlık renk doğuşun hemen akabinde yok olup gider.

Şu halde burada mütalaa edilmelidir ki, bir nesnenin maddesi karanlığa gömüldüğünde, her ne kadar ışıktan önceki büyük âlem maddesi gibi suretten mahrum bulunsa da, bilfiil hale asla kendisi olmaksızın kavuşamayacağı muayyen bir ışığın mevcudiyetine ve letafetine karşı bilkuvve bir kabiliyete sahiptir,

Şunu da idrak etmek gerekir ki, karanlık lafzı Filozoflar katında çifte manaya sahiptir, Zira bazen karanlık bir cevher yerine, mesela kesif ve siyah bir hava yahut kesif bir cismin gölgesi yerine alınır, bazen de sırf bir araz olarak, yani siyahlık rengi makamında kabul edilir,

İlk manasıyla Musa tarafından dipsiz derinliğin yüzeyi olduğu rivayet edilmiştir, ikinci manasıyla ise ışığın mahrumiyeti sayılır, ne şekilde kabul edilirse edilsin, karanlık daima bütünüyle ışığa zıttır. Zira o, nesneyi gizli ve saklı kılar, korku ve keder getirir, hayâyı kaldırır, uykuyu celbeder ve sükûnetin en yakın dostudur, bu yüzden de maddenin yoldaşıdır,

Işık ise nesneyi bilinir ve aşikâr kılar, dehşeti defeder, itimat, cesaret ve neşe getirir, insanı edepli kılar, uyuşukluğu ve tembelliği kovar, hayvanın kanında hayatı ve hareketi uyandırdığından onun dinlenmesine izin vermez, zira yukarıda zikredildiği üzere, suretlerin ve fiillerin menbaıdır.

BÖLÜM VI. Kainatın sanatkârının biçimsiz maddeyi kendisiyle şekillendirdiği külli cevher üzerine. Ben âlemin nuruyum diyen âlemin en bilge sanatkârı, hakiki ateş ve nurların babası, bu biçimsiz maddeyi, bu tabiat temelini yahut evrensel nizamın zeminini suretlerin mekânı ve Platon'un tabiriyle onların dadısı kılmaya hükmetti, ta ki onların mevcudiyetiyle, karanlıklara batmış olan bütün dipsiz derinliğin yığını görünür ve idrak edilebilir hale gelsin ve bilfiil kılınsın, bunun suhuletle kemale ermesi için de ateşinin parlaklığını evvela Empyreum göğüne, zira Hermes Trismegistus'un ateşin Tanrısı ve ruhun ilahı olarak adlandırdığı ağzının nefesi suların üzerinde dalgalanmaktaydı, ardından ve ikincil olarak esir göğüne, Güneş'e ve aynı feleğe ait diğer mahluklara cömertçe bahşetti, ta ki onların kuvveti vasıtasıyla, birer alet gibi esir göğü tezyin edilsin, aşağıdaki mahluklara ise suret ve hayat bahşedilsin,

İlk gün ilahi fikrin suretinde yaratılan ve Tanrı tarafından diğer yapısının ikmali için verilmiş ilk ve en mümtaz bağış olan bu ateşten mahluku Musa IŞIK, Artefius berraklık, Platon idea, Aristoteles ise ilahi ve en ali ilke olarak tesmiye etmiştir, zira kendisi Cevher Üzerine adlı kitabında ışığın bütün nesnelere suret, letafet ve kendi varlığını verdiğini ikrar eder, nitekim o olmaksızın hiçbir madde aşikâr olamaz ve bilinemez, bilakis saklı ve adeta bilkuvve kalır, Hermes Trismegistus da mukaddes hitabında buna kutlu parıltı adını vermiştir, onun başlangıçta parıldadığını ve unsurları kuru ve nemli tabiatın altından çekip çıkardığını ileri sürer, Marsilio Ficino da mezkûr hitap üzerine yazdığı şerhte, biçimsiz maddenin bağrının bu kutlu parıltıyla aydınlatılmak istendiğini belirtir.

Nihayet hemen hepsi müttefikan onu ilk fiil, suret, suretlerin ilkesi ve cevher olarak tesmiye etmeyi itiyat edinmişlerdir.

Şu halde bu ışık tek bir cevherdir, cismanidir, kendi içinde mutlak surette mevcuttur, her şeyin en basiti, en lâtifi ve en asilidir, hatta Genesis üzerine yazan Augustinus'un şehadetiyle öylesine büyük bir asalete sahiptir ki, cismani varlıklar dahi ışıktan ne kadar çok pay alırlarsa, o derece mükemmel ve asil addedilirler, nitekim ışığın cisimler arasında ilk makamı işgal ettiğini kesin bir dille ifade eder.

Ve aynı Augustinus ile Dionysios, tatlı harareti sebebiyle Işığın bu cevherini saf, yanmaz, ölçülemez, bölünemez, sonsuza dek büyüyen ve çoğalan, her yere yayılan, her an her yerde hazır bulunan, her şeyi ihata eden lakin kendisi ihata edilemeyen, kendi içinde nurlu, başkaları içinse kendinde görünmez ve bilinmez bir ateş olarak tarif etmişlerdir, zira maddesi aydınlanmaya müsait olan bir cisim araya girmedikçe asla görünür biçimde aydınlatmaz.

Orta göğün cevherinin kendi içinde gayet nurlu olmasına ve ışığının bolluğu sebebiyle mürekkep cisimler arasında ilk mertebeyi işgal etmesine rağmen, gece vaktinde aydınlatmamasının sebebi de işte budur.

Bu gök üstü ışık kaynağından, Zerdüşt ile Herakleitos'un o görünmez ateşinin türediği kuşkusuzdur, bütün yaratılmışların ondan doğduğunu öğretirler, onun gücünü, her ne kadar görünmez olsa da, bütün hayvanlar ve diğer tüm ay altı yaratıklar, hatta bizzat denizin kendisi bile kabarmasında ve çekilmesinde, gece ve gündüz tanır ve derinden hisseder görünmektedir.

Nihayet kadim filozoflar, canlılığı sebebiyle buna yalın fiil derler, zira hiçbir şey ondan daha hareketli, hareketinde daha süratli ve güçlü değildir, hiçbir şey daha latif ve latifliği dolayısıyla daha nüfuz edici değildir, hiçbir şey daha faydalı yahut erdemle daha dolu değildir, hiçbir şey daha güzel yahut kendi özünde daha tekbiçimli değildir, varlıkları daha çok yahut daha az derecelerine göre yetkinleştirip yücelten başka bir şey yoktur, hiçbir şey onları daha kolay çözemez ve bağlarını daha kolay kaldıramaz, nitekim Khalkidios da Timaios üzerine yazdıklarında bunu tasdik eder.

Bunlardan apaçık anlaşılmaktadır ki, Şamlı Yuhanna'nın ve bu hususta bir bakıma kendiyle çelişen Aristoteles'in aksine, ışık kendi başına bir hiç olan bir araz (accidens) değildir, nitekim iliştiği cevheri daha soylu kılması akla yatkın görünmez, zira bu, her cismin hem adının hem de varlığının kendisinden türediği özsel suretin (forma essentialis) vazifesidir.

Şu halde varıyoruz ki, ışık ya yaratılmamıştır, yani her şeyi vareden Tanrı'dır, (zira bizzat Baba Tanrı'da gerçek ışık vardır, ardından O'nun Oğul'unda aydınlatıcı ve bereket bahşeden bir parıltı, Kutsal Ruh'ta ise her türlü idraki aşan yalımlı bir aydınlık mevcuttur) yahut o yaratılmamış olandan yaratılmıştır ki bu da üç göğün her birinin en yalın adeta canı ve hakiki özsel suretidir, onun bağı ve taşıyıcısı mesabesindeki en duru ruhu biçimlendirir. Bu sebepledir ki Aristoteles, esirin berraklığından ötürü onun ışıktan başka bir şey olmadığını düşünmüştür, yahut bu ışık, onların her türlü bileşik yaratıklarında bulunur,

Nitekim meleklerde nüfuz etmiş parlak bir akıl vardır, aklın bütün sınırlarının ötesine yayılmıştır, lakin kabul edenin tabiatına göre muhtelif derecelerde kabul edilmiştir, bundan sonra semavi aleme iner, orada onlarda diriltici gücü meydana getirir, buradan da hayat ve diriltici parıltıyla birlikte tesirli bir üreme alt alemlere bahşedilir,

İnsanlarda parlak bir akıl yürütmedir, diğer hayvanlarda hayatın ve hislerin fiillerini açıkça idare eden gizli bir ateştir, bitkilerde onların merkezleri etrafında gizlenen, sonsuza dek büyümeye ve çoğalmaya sebep olan nurlu bir candır, madenlerde dahi onları kemal mertebesine doğru ilerleten bir parıltı kıvılcımıdır. Demek ki, ilk gün yaratılmış olan doğaüstü ışıktan, makrokozmosun göklerinin ve onların içinde var olan cisimlerin farklılıkları doğar (zira saflık, yalınlık ve mertebe bakımından ayrılırlar), zira bu özün fazlalık yahut eksiklik derecelerine göre, en yüksek göğün en alttakinden, en alttakinin de ortadakinden farklı olduğu, ve

her bir göğün her bir unsurunun bu ışığın varlığı yahut yokluğuyla alçaldığı ya da yüceldiği görülür, zira madde suretin soyluluğundan ne kadar uzaklaşırsa, o kadar kaba, gayrisafi, karanlık ve değersiz olur.

Yaratılmış şeylerin ve cevherlerin çeşitliliği, onların yetkinliği ve yetkinsizliği, hamlığı ve olgunluğu, uçuculuğu ve sabitleşmesi, kesafeti ve letafeti, karanlığı ve parlaklığı, ağırlığı ve hafifliği ile şeyleri birbirinden ayıran her türlü nispeti de buradan gelir, nitekim Hermes Trismegistus da kutsal hitabında, farklı şeylerin kendilerini taşıyan ateşli ruh ile dengelendiğini ileri sürer, nitekim ilk madde (prima materia) bu ışığın meydana getirilmesinden evvel mezkur nitelikleri kabul etmeye elverişli değildi, zira aynı derecede karanlık ve boş kalarak, bir durumdan diğerine geçmesini sağlayacak her türlü fiilden büsbütün yoksun bir halde, her daim aynı yetkinsizlik halini muhafaza etmekteydi.

Bütün bunlardan açıktır ki, aydınlık ve ışık dünyadan kaldırıldığında, maddenin kendi ilk durumuna ve yatkınlığına geri döneceğine, hiçbir parçasının da mertebe, makam yahut herhangi bir nitelik ya da nicelik bakımından diğerlerinden daha üstün olmayacağına inanılmalıdır. Ateş tabiatı ışıktan ileri geldiğinden ve hava cismi ilk [okunamadı] sudan aldığından, bütün bunların vuku bulabilir olduğunu aşağıdaki a posteriori delille, duyulara dahi hitap edecek şekilde açıklayacağız, bu sureti ise şu şekilde resmettik.

Burada, heyulanın (hyle) dipsizliğinde, yani karanlıkların bağrında dairesel olarak görünmeye ve ışımaya başlayan nurlu suret, ışık dairesi içinde tutulan cüzi karanlıkları ve heyulanın daha kaba kısmını kendi gücüyle merkeze doğru sürer, su ruhları da açığa çıkmaya başlar, bunlar ışığın makamına ne kadar yakınsa o kadar latif, ışığın makamından ne kadar uzak bulunurlarsa o kadar kabadırlar.

Nurlu suretin fiili kesildiğinde ve onun her bakımdan yokluğunda, yukarıda tarafımızca beyan edilen sebepler uyarınca, dünyanın ve onun maddesinin ilk uçuruma ve karanlık heyulaya geri dönmesinin zorunlu olduğunu apaçık gösteren deliller.

Güneş ışığının varlığı, ilk gün halk edilen nurlu yaratığa her şeyden daha yakın ve benzer olduğundan, nitekim ilahiyat babalarına göre, Güneş cismi dördüncü günde onun bütün ışınlarının kabı kılındığından, bu delilimize onun gücünden ve tesirinden başlayacağız, bununla ispat edeceğiz ki, ışığın bizzat mevcudiyeti heyulada bu suretsel başkalaşımı meydana getirmiştir ve onun yokluğunda, bir zamanlar suret kazanmış olan o heyula kendi eski, yani suretsiz haline geri dönecektir.

Şu halde kurşundan, yeterince geniş hacimde bir küre yapılsın, öyle ki maddesinin kalınlığı çabucak kırılmayacak kadar ince olmasın, lakin havanın içinden geçemeyeceği kadar da gözenekli olmasın,

Bunun tepesinde bir delik açılsın, içine aynı maddeden, neredeyse dibine kadar inen kıvrık bir boru öyle bir usulle takılsın ki, bu borunun boşluğundan başka hiçbir yoldan hava girip çıkamasın. Aynı kanalın yahut kıvrık borunun diğer ucu ise suyla dolu başka bir kabın neredeyse dibine kadar uzatılsın,

Şu halde A küresi, B kanalı yahut borusu ve C su dolu kap olsun. Hükmediyoruz ki, A küresini ısıtan Güneş ışınları, A küresi içinde bulunan kaba ve isli havayı B kanalı vasıtasıyla C kabına, o C kabında bulunan suyun dibine doğru sürecektir, sıcağın gücüyle kovulan bu kaba hava, C kabının suyu ile karışacak ve birbiri ardınca birçok kabarcık çıkaracaktır, lakin Güneş çekilir çekilmez yahut Güneş ile küre arasına başka bir cisim girdiğinde ya da kürenin kendisi gölgeye alındığında, Güneş'in yokluğu ve kürenin soğuması sebebiyle kürenin boşluğuna önceki durum geri dönecektir, yani daha önce orada bulunan kaba ve karanlık havanın aynısı gelecektir.

İspat şöyle yapılır, suyla dolu kapta aynı tabiatta hava bulamadığında, havanın yerine, daha da kaba olan suyun kendisini çeker, Güneş ışınlarının havanın letafeti ve arınmasıyla küreden daha önce kovduğu miktardaki suyu zorunluluk gereği kürenin içine inmeye mecbur bırakır, bu deneyle adeta parmakla gösterilmektedir ki, bu dünyadaki her türlü arınma ve kesafet yahut letafetteki her türlü eşitsizlik ya da çeşitlilik, varlık bahşeden ışığın kendi fiilinden ileri gelmektedir ve dünyanın sonuna dek böyle bir başkalaşım hali onun varlığıyla sürmektedir, ışık tükendiğinde ise her şeyin eski durumuna geri döneceği bu deneyle şüpheye yer bırakmayacak şekilde ispatlanmaktadır, nitekim bunun hakikatini, tesirlerini unsuri ateşten alan aşağıda yazılı iki deney dahi avamın gözleri önüne sermektedir. Bu ilk deneyin resmini ise şöyle çizdik.

D. E. Kürenin dibine yakın boru ağzı, B. Kıvrık borunun sabitlendiği ve küreye girdiği yer, A. Yalnızca kesif ve karanlık hava ile dolu kurşun küre, C. Su dolu çömlek, E. Kıvrık boru, F. Su dolu çömleğin ağzı, buradan borunun diğer kısmı içeri girer, G. Kıvrık borunun, çömleğin neredeyse dibine kadar uzanan diğer ağzı.

Gücünü başlangıçta Güneş'ten ve dolayısıyla ikincil olarak ışık kaynağından almış olan ateşimizin tesirinden başka bir delil getirmek üzere şimdi daha aşağı inerek, ateş tabiatının yokluğunda her şeyin eski durumuna geri döndüğünü ispatlayan şu şahadeti de öne sürüyoruz ve bu deney şu şekildedir.

Eğer küçük bir sunak biçimi imal edilirse, tabanının ortasından düz bir borunun bir ucu girsin, diğer ucu ise sunağın altına yerleştirilmiş, kurşundan, camdan yahut dökülmüş başka bir maddeden yapılmış bir küreye bağlansın, öyle ki ne sunağın karnından ne de kürenin boşluğundan bu boru haricinde hiçbir hava çıkamasın, sonra kıvrık bir sifonun bir ucu küreye girip neredeyse dibine kadar nüfuz etsin, diğer ucu ise aşağıda gösterileceği üzere kürenin yanına konmuş çömleğin neredeyse dibine kadar uzatılsın, o vakit sunağın üzerinde ateş yakılırsa, deriz ki onun boşluğundaki hava ateşin ısısıyla inceldiğinden daha geniş bir yer arar, bundan dolayı sunağın içindeki incelmiş hava E. F. borusu vasıtasıyla C küresine iner ve kürede bulunan nemi G. H. sifonu yoluyla I. K. L. M. çömleğine yahut şişesine doğru dışarı atar.

Ateş söndüğünde ise seyreltilmiş hava çekilir ve eski yerine yükselir, o çekilince çömleğe itilmiş olan su da küreye geri döner ve küre kendi önceki durumunda kalır. Çizim aşağıdadır.

A. Sunak, B. Ateş, C. Küre, D. Kürenin içine su koymaya yarayan delik, E. F. Sunak ve küre ile müşterek boru, G. H. Küre ve kap ile müşterek kıvrık sifon, I. K. L. M. Çömlek yahut şişe.

Benzer şekilde, Heron'un neticelerinden alınmış olan aşağıdaki mekanik deneyle de tabiatın önceki işleyişi teyit edilir, burada sunağın üst bölgesinde hapsolmuş kesif hava, üzerinde yakılan ateşin mevcudiyetiyle latifleşir. Bu incelmede, havanın daha isli kısmı A deliğinden en alt bölgeye, failden daha uzak bir kısma sürülür, öyle ki üst bölgenin havası aydınlanır ve fiil kazanır,

Ateş söndüğünde ise üst bölgeden çıkmış olan o isli ve kesif hava kısmı kendi eski makamına geri döner ve latif hava ile birleşir, öyle ki o hava ruhu ateşin gelmesinden önceki eski cismanilik haline geri döner.

Şu halde bunlardan apaçık anlaşılmaktadır ki, özsel ışık ile suret kazanmış olan bütün şeyler, ışığın lütufkar bakışı ve suretsel hali kendilerini terk edip gittiğinde, yeniden suretsizliklerine bürünürler ve netice itibarıyla, ışık kesildiğinde her şey karanlık heyulanın eski tabiatına ve yatkınlığına geri dönecektir.

DENEY ŞÖYLEDİR

A. Kaba havanın çıktığı delik, B. Suyun içindeki havanın latifleştiği üst bölge, C. B bölgesinin üzerinde yakılan ve altındaki bölgelerde başkalaşıma sebep olan ateş.

BÖLÜM

İlk iki cevherden türeyen iki yalın ve birincil nitelik ile benzer şekilde bu yalın niteliklerden doğan iki nitelik hakkında.

Zikredilen bu iki kurucu kısımdan, kendi menbaının tabiatını ve mizacını yansıtan birer yalın tabiat hasıl olur,

Zira ateşli ruh suların üzerinde taşındığı vakit (ki yukarıda onu ışığın menbaı ve suretlerin aslı olarak adlandırmıştık), kendi fiillerine refakat eden asli bir nitelik husule getirdi,

Bundan ötürü filozoflar, ona etken dediler, adeta suretin yahut en hayat dolu ışığın eseri imişçesine, ona sıcaklık adını da verdiler, ki bunun tabiatı kesafetin ta merkezine dek nüfuz etmek, nüfuz ederek kesif ve katı şeyleri açmak, onları genişleterek çözündürmek, gevşetmek ve çözündürülmeleri yoluyla kaba olanı latif olandan ayırıp dağıtmak, seyreltme yahut inceltme vasıtasıyla onları arındırıp uçucu ve hafif kılmaktır, bu sayede tabiaten yükselirler ve yukarıya doğru taşınırlar,

Nihayetinde aynı cinsten olanları bir araya getirir, sindirir, olgunlaştırır, sabitler ve yetkinleştirir, farklı cinsten olanları ise yarar, dağıtır, defeder ve püskürtür, bütün bunları da cümle cisimlerin en şereflisi ve en latifinden doğrudan türediği ve onun en ince, en asil cevherine refakat ettiği nispette ikmal eder.

Böylece bu etken tabiatın zuhuru beyan edildikten sonra, diğer kurucu cüzün niteliği yahut yalın tabiatı, yani edilgen olanı açığa vurulmalıdır, zira karşıtı olan edilgi bulunmaksızın hiçbir fiil vuku bulamaz.

Bundan ötürü, böylesi bir mizacın, sıcaklığın zuhurundan evvel karanlıklara batmış bulunan hyle'den yahut makrokozmosun ilk maddesinden (prima materia) türemesi zaruridir.

Zira ışığın ilk belirişiyle gölgeler kıpırdamaya başladı ve ışığın hareketiyle nasıl sıcaklık hasıl olduysa, dipsiz karanlığın (abyssus) cevherinin hareketiyle de, sıcaklığın fiillerine tahammül eden ve bundan ötürü (etkide bulunmaktan ziyade maruz kaldığı nispette) edilgen olarak adlandırılan diğer bir nitelik husule geldi, bu nitelik, maddenin daha kaba cevherine bizzat refakat eder ve onun kesafetine göre şiddetlenir yahut zayıflar, tıpkı sıcaklığın, ışığın bolluğuna yahut azlığına göre daha şiddetli yahut daha hafif algılanan o ışık cevherine refakat edişi gibi.

İmdi, sıcaklığın zuhuruyla aşikar olan soğukluğun tabiatı, sıcaklığa bütünüyle karşıttır ve zıttır, latif nüfuzu sebebiyle peşinden gelen sıcaklığa karşı durur ve direnerek dipsiz karanlığın cevherinin daha gayrisafi, daha kaba ve daha karanlık kısımlarını toplayıp sıkıştırarak ve yoğunlaştırarak kozmosun merkezine doğru çeker, nitekim soğukluk, ışıklı Ruh'un daha ulu ve daha saf cevherinin başlangıçtan beri kuşatılmış olarak bulunduğu alemin çevresinden en uzak mekan olan merkeze tabiaten kaçar,

Ve işte alt feleğin unsurlarının kabalığı, yerin kesafeti, donukluğu ve karanlığı bundan ileri gelir,

Hatta yer kürenin tüm kütlesi boyunca bir delik boydan boya açılsa dahi, hiçbir ağır cismin merkez noktasından öteye geçemeyişinin sebebi de budur, zira yerin merkez noktası, alemin çevresinden en uzak olan kısımdır ve netice itibarıyla, soğukluğun tabiaten sükun bulduğu makamdır, adeta sıcaklığın husumetinden ve zıt fiilinden azade ve mahfuz kalarak.

Hulasa ederiz ki, sıcak olan suretleri daha ziyade kucaklar, her bir şeye hayat vazifelerini bahşeder ve onun canına refakat eder, soğuk olan ise maddi cisimlere hükmeder, onları sever ve tabiaten onlara yapışır.

İmdi bunların karşılıklı fiili ve edilgisi neticesinde, makrokozmosun kimi kısımları, soğukluğun çekilmesi ve sıcaklığın hululü nispetinde daha çok yahut daha az latifleşir, bunlar bilhassa yukarı kısımlardır, kimi kısımlar ise sıcaklığın yokluğu ve soğukluğun mevcudiyeti nispetinde kabalaşır, bunlar da aşağı kısımlardır. Alem ve onun farklı alemleri işte böyle vücuda gelmiştir, bu tabiatlar zeval bulduğunda, her şeyin eski haline dönmesi ve fiil halindeki bir şeyden kuvve halindeki bir şeye irca edilmesi zaruridir.

Bu yalın tabiatlardan yahut niteliklerden, Artefius'un yalınların yalınları olarak adlandırdığı iki başka mizaç hasıl olur, bunlar yaşlık ve kuruluktur, bunlardan ilki, iki yalın niteliğin karışımından ve dengesinden doğar, zira sıcaklık, soğukluğun eşit bir cüzüyle birleşirse, yaşlık tabiatı meydana gelir,

Kuruluk ise, yaşlığın büsbütün bulunmadığı yerde, sıcaklık yahut soğukluk ile birleşmiş olan niteliğe verdiğimiz addır.

Aşikardır ki kuruluk, yaşlığın yokluğundan başka bir şey değildir ve bundan ötürü bu iki niteliğin birbirine zıt olduğu söylenir, yine de ilk yalınlara nispetle bunlar edilgendir, nitekim aşağıda kendi bahsinde beyan edeceğimiz üzere.

BÖLÜM VIII

İlk maddenin mevcudiyetine iki şeyin iştirak ettiği, ilk maddenin fiil haline gelmiş olarak hangi suret altında göründüğü ve kaba ile latif suyun ne olduğu hakkında

İlk maddenin mevcudiyeti için iki şey iktiza eder, bunlardan ilki, kuvve halindeki bir mevcuttur (ens in potentia) ki bu, o maddenin gizli konusudur, diğeri ise onun adeta karanlık örtüsüdür ve üzerinde kaldığı müddetçe her bir şeyin izini ondan siler, Musa buna Karanlık adını vermiştir, bunların mevcudiyetiyle mevcutların kuvve halinde olduğu söylenir, yokluklarında ise kuvveden fiile çıkarıldıkları ifade edilir. Musa, henüz suret bulmamış bu maddeyi dipsiz karanlık olarak tesmiye etmiş ve karanlığın dipsiz derinliklerin üzerinde olduğunu söylemiştir.

Rabbin Ruhu'nun suların üzerinde taşındığı söylendiği anda, ateşli kudretini izhar ederek karanlıklar peyderpey dağıldı ve daha evvel zifiri karanlığı sebebiyle dipsiz derinlik denen şey, şimdi suret almaya başlayarak sular adını kazandı, zira incelme vasıtasıyla ruha irca edilmeden evvel, onların suretini iktibas etmiş görünüyordu.

İlahi Trismegistus dahi Pimander'inde bunu teyit eder görünmekte, korkunç gölgenin eğik bir devirle kayarak rutubetli bir tabiata intikal ettiğini, yani suya dönüştüğünü söylemekte ve mukaddes kelamında, sonsuz gölgenin, keza suyun ve latif akli ruhun ilahi kudret marifetiyle kaos içinde bulunduğunu bildirmektedir.

Şu halde, karanlıklar mahsus ışığın zuhuruyla dağıtılır, beriki ise, yani o maddenin kendisi, ışığın berraklığıyla karanlık kesafetten arındırılır, latif ruh olarak adlandırılır ve bütünüyle gizli, meşum zifiriliğin isli çehresiyle örtülü bir haldeyken, artık görünür, latif, gayet şeffaf, hatta berrak kılınır, yine de ışık menbaına olan uzaklığına yahut yakınlığına göre bir cüzünde diğerine nispetle daha fazladır, zira onun alt cüzü çalkantılıdır, kaba ve kesif hale gelir, çünkü karanlık dipsizliğin kendi girdabından kusup soluduğu nemli buharlar ve topraksı buğularla birleşmiş ve kirlenmiştir,

Bu maddenin şiddetli kaynaşmasından ötürü rüzgarlar, aynı şekilde bulutlar, gök gürültüleri, dolular ve karlar harekete geçirilir.

Bundan ötürü suların bu cüzüne cismani ve kesif denir, orta cüz ise bütünüyle cismani olmadığı gibi büsbütün ruhani de değildir, lakin filozoflara göre adeta cisim değil de adeta can gibidir, yahut adeta can değil de adeta cisim gibidir, yani her iki uçtan da pay alır, üst cüzü tutan ve onu bütünüyle suretsel kılan nurlu can, karşıtından uzaklaştığı için, cismani mahlukat da onsuz yaşayamayacağından, suların sulardan ayrılması gayesine ilaveten ulu Sanatkar bu vasıta ruhu tertip etmiştir ki canın kabı ve taşıyıcısı olsun, onun vasıtasıyla can aşağılara doğru hareket etsin, onlar marifetiyle daha ötelerdeki cisimlere dahil edilsin ve böylece bu binek vasıtasıyla kuvvetlerini onların azalarına zahir kılsın.

İşte filozofların ona alemin ruhu demeleri ve Gilbert'in Merküryen ruh tesmiye etmesi bundandır, zira cisimlere nüfuz etme ve onları başkalaştırma kudretine maliktir,

Yunanlar da onu hava ve eter olarak adlandırırlar, adeta yanan bir ruh dercesine, sanki şöyle demek isterler, Empyreum feleğinden nüzul eden ateşli, berrak ve nurlu canın ruhani kabı ve muhafazası, nitekim bu ruhta yahut beşinci özde cümle üreme ve tohumlanma kudreti mevcuttur.

Nihayetinde bu ruhani maddenin en yüce cüzü, ışıktan tazelenmiş olarak yaratılmış, onun tarif olunmaz parıltısıyla tasfiye edilip ruhani kılınmış ve adeta o ışığın aydınlık nektarıyla mest olmuştur, öyle ki neredeyse bütün cevheri, özellikle aşağı alemlere nispetle halis suret bahşeden cevherden başka bir şey değildir, ki onunla karanlık hyle'nin diğer kısımları kuvveden fiile çıkarılır,

Bu suret külçesinden, şayet orta bölgesine bir kıvılcım inse, derhal o vasıta ruh, yani eter tarafından kabul edilir ve onun latif cisimciğine bürünür, her ikisi, yani hem binek hem de taşınan aşağı doğru inerken, canın bizzat vasıta ruha inmesi gibi alt bölgenin cismine öyle dahil olurlar, nitekim bu risalenin ikinci kitabının hitamında etraflıca beyan olunacaktır.

Bütün bunlardan zahirdir ki karanlığın kuvve halindeki maddeye nispeti, ışığın fiil halindeki maddeye nispeti gibidir ve fiile çıkarılmamış madde, adeta karanlığın zifiriyetiyle gölgelenmiş ve gizlenmiş bir cevherdir, yani bir şey ile hiçbir şey arasında, tasavvuru güç bir varlıktır, zira suretsizdir ve her türlü idrakten uzaktır, nitekim ışığın mevcudiyetiyle aydınlanır, suret bulur, aşikar olur ve Thales, Hesiodos, Musa ve Havari Petrus'un kabul ettiği üzere, latif suların suretinde eserinden hareketle bilinir, bunların alt bölgesine hava denir, bu da kesif hava denen suyu ve ay altı feleklerin unsurlarını ihtiva eder, orta bölgeye eter ve vasıta ruh tesmiye edilir, en yüce bölgeye ise ışığın ve ateşli muhabbetin makamı denir, nitekim aşağıda kendi bahsinde daha tafsilatlı göstereceğimiz üzere.

BÖLÜM

Gerek ruhani gerekse cismani cümle feleklerin cevherinin ya unsur yahut unsurlardan mürekkep olduğu hakkında

İmdi bu ilahi sanat eserinin itmamından sonra, feleklerin her bir bölgesine ait cümle cevher hissesinin ya unsur yahut unsurdan terekküp etmiş olduğu görülmüştür, bunlardan unsur adı verilen, her bir feleğin terekküp etmiş varlığının doğrudan kendisinden hasıl olduğu ilk, en küçük ve en yalın cüzdür.

Her bir feleğin cevheri ışığın az yahut çok bulunuşuna göre daha kaba, daha gayrisafi ve daha nakıs addedildiğinden, unsurun yalınlığı ya mutlak surette anlaşılır, ki bu yalnızca ruhani feleğin unsurları içindir, yahut izafi olarak mütalaa edilir, zira alt feleğin unsurlarıyla mukayese edilecek olurlarsa, yalın ve saf oldukları söylenir, üst feleğe nispetle ise kesif ve maddi unsurlar olarak addedilirler ve netice itibarıyla daha az saf sayılırlar. Nitekim mukaddes müellifler, ruhani feleğin unsurlarının tarif edilemez yalınlıkları, ruhani saflıkları ve zeval bulmaz kudretleri hasebiyle, yalnızca o makamı mesken tutan kutlu akıllarda ve meleklerde değil, aynı zamanda bütün nizamın banisi ve hamisi olan bizzat Tanrı'da dahi mevcut olduğunu ikrar ederler.

Zira meleklerde bir varlık kararlılığı ve Tanrı'nın sarsılmaz tahtları olan topraksı bir kuvvet mevcuttur, meleklerde aynı zamanda arındırıcı ve sulu bir erdem olan merhamet ve dindarlık da bulunur, bundan başka onlarda latif ve havadar bir Ruh vardır ki Kutsal Yazı'da bu sebeple rüzgarların kanatları yahut telekleri diye anılırlar, nihayet onlarda en parlak ateş olan sevgi de mevcuttur.

Nitekim Hükümdar Mezmurlar Yazarı şöyle buyurmuştur, Rüzgarları meleklerin, ve alevli ateşi hizmetkarların kılarsın.

Ayrıca Serafimler, Erdemler ve Hükümranlıklar ateşten, Kerubiler topraktan, Tahtlar ve Başmelekler sudan, Hakimiyetler ve Beylikler ise havadandır.

Nihayet bizzat İlk Örnek (Archetypus) hakkında şöyle denir, Toprak yarılsın ve Kurtarıcı'yı filizlendirsin. Benzer biçimde arındıran ve yeniden doğuran canlı su pınarı diye de adlandırılır.

Ona dirimsel Ruh, nefes veren hayat soluğu da denir ve nihayet Musa ile aziz Pavlus'a göre O, her şeyi yutan bir ateştir.

Benzer biçimde Üçlü Birlik küresi, şüphesiz bu ruhani göğün daha berrak ve daha latif bir parçasıdır, çünkü Üçlü Birlik'in ikametgahıdır ve Serafimler O'na en yakın olanlardır.

Bunun tahtı yahut temeli ise gök kubbe veya kristal küredir ki aziz Yuhanna onu camdan bir deniz olarak adlandırmıştır, bununla topraksı, latif ve sulu bir şeyi kastetmiştir, bu uç noktalar dikkatle mütalaa edildiğinde aradaki tabiatlar gayet kolay anlaşılır.

Elementler esirî gökte de her yerde bulunur, bunların kütlesine beşinci öz denir, zira aşağı göğün o dört unsurundan hem mertebe, hem letafet hem de mahal bakımından daha üstündürler.

Zira bu alemde suyun kesafetinden ari bir toprağın katılığı, akıp gitmekten uzak bir havanın çevikliği ve doğrudan doğruya ruhani gökten neşet ettiği için sönmeyen, bozulmayan, koruyan, aydınlatan ve sıcaklığıyla aşağı göğün bütün cisimlerine hayat veren ateşin harareti bulunur.

Bu alemin yaratıkları da onun elementlerinden pay alır, nitekim bu göğün gerek sabit gerekse gezegen olan yıldızları, en seçkin mizaçları bu unsurlardan alırlar. Zira gezegenler arasında Mars ve Güneş, sabit yıldızlar arasında ise Koç ve Aslan,

sıcaklıklarının kurulukla birleşmesi sebebiyle ateşli yıldızlar olarak adlandırılır, Jüpiter ve Venüs ile İkizler ve Terazi havadandır, çünkü sıcak ve nemli tabiatlarını muhafaza ederler, Satürn ve Oğlak melankolik mizaçlarından ötürü topraksı sayılır, nihayet Ay'ın sulu bir hassaya sahip olduğu bilinir, zira filozoflarca sıvıların hakimesi olarak anılır, Zodyak tasvirleri arasında Yengeç ve Balık da böyledir. İşte bu yüzdendir ki astrologlar bilhassa bu göğün üçlü gruplarını gözlemlemişlerdir, bunların idraki olmaksızın kendi sanatlarında hiçbir şeyi kemale erdiremezler.

Aşağıda kendi yerinde açıklayacağımız üzere, her bir gezegen bu elementlerin nitelikleri vasıtasıyla bu aşağı alemlerde çeşitli tesirler meydana getirir.

Nihayet elementlerin ve onlardan terekküp edenlerin alemin en alt mekanını işgal ettiği gerçeği, hiç kimseden, en cahil olandan dahi gizli kalamaz, ancak bunlar daha kirlidir, daha kesiftir, duyularımıza daha tabiidir ve bozulmaya daha yatkındır, nitekim diğer yüce unsurlara kıyasla çok daha aşağı ve basittirler.

Aynı minval üzere, bunların bileşiminden vücuda gelen yaratıkların da mizaçlarını bu unsurların dengesinden devşirdikleri kabul edilir. Nitekim otların ve minerallerin hassaları, içlerindeki elementlerin hakimiyetine göre sıcaklık, soğukluk, nemlilik ve kuruluk bakımından tarif ve tefrik edilir.

Dolayısıyla elementlerin her yerde ve alemin bütün katmanlarında bulunduğunu, ancak evrensel formun eksikliği veya bolluğuna göre farklı biçimlerde tezahür ettiğini kimse inkar edemez, nitekim aşağı alemde tortulu ve kesif, orta kısımda daha saf ve temiz, zirvede yani fevkalade semavi kısımda ise son derece ruhani ve her bakımdan mübarektirler. Buradan anlaşılmaktadır ki, elementler İlk Örnek'te üretilecek şeylerin ideleri, akıllarda dağıtılmış kudretler, esirî gökte erdemler, en alt alemde ise daha kesif suretlerle donatılmış yoğun cisimlerdir.

Öyleyse gayemize uygun olarak neticeye varıyoruz ki, elementin maddesi, en yüksek feleğin kucağında toplanmış ve ışığın mevcudiyetiyle fiile çıkarılmış ilk maddenin (prima materia) basit bir cüzünden başka bir şey değildir, bu cüzler ise cevheri suret bakımından ne kadar zenginleşirlerse birbirlerinden o derece ayrılırlar. Zira yukarıda zikrettiğimiz üzere, ışığın tabiatı arındırmak, inceltmek ve mümkünse yukarı göğün zirvesine yüceltmektir, çünkü ışık tabiatı gereği yukarıya yönelir ve ikamet ettiği cevheri elinden geldiğince kendisiyle birlikte yukarı taşımak, yani onu kemalatın doruğuna ulaştırana dek daha muhterem kılmak ister. İşte o vakit bu tabiatın sükuna erdiği söylenir.

Dediğim gibi, her bir semada bu kısımların dört türü vardır ve daha fazlası yoktur, zira her semanın maddesinde cevheri suretten, yani ışıktan daha fazla ve maddeden daha az pay almış olan kısma ateş denir, daha az surete ve daha fazla maddeye sahip olana ise toprak denir, bu kısımların karışımından ise ara elementler hasıl olur, bunlardan biri topraktan daha fazla pay alır ki bu sudur, zira ikisi de soğuktur, çünkü daha az surete fakat daha fazla maddeye sahiptirler, diğeri ise ateşten pay alır ki bu havadır, zira her ikisi de sıcaktır, dolayısıyla daha fazla surete ve daha az maddeye sahiptirler.

Buradan açıkça anlaşılmaktadır ki, basit tabiatların muhtelif fiil ve etkilenimlerinden elementler meydana gelir, çünkü element tabir edilen maddenin her bir cüzü onlardan neşet eder ve tefrik edilir.

BÖLÜM X. Kaos ve aşağı semanın yaratıklarının ilkeleri üzerine. Şeylerin ilk maddesinin çok yönlü olduğu gerek evvelki gerekse sonraki bahislerden vazedilmiştir, bunlardan yukarıda Hyle olarak tesmiye ettiğimiz ilki, her türlü bileşimden en uzak olanıdır,

İkincisi, baskın soğukluk veya sıcaklık cihetiyle kendiliğinden tefrik edilen ve muhtelif konumları ile tasarrufları sebebiyle farklı isimlerle yad olunan elementlerin maddesidir,

Üçüncüsü, dört elementin birbiri içine girdiği ve karıştığı kargaşa maddesi yahut biçimsiz bir yığın olan Kaos'tur, öyle ki bunlardan diğerlerine kıyasla daha ağır olan toprak ve su, ay feleğine kadar yükselmekteydi, daha hafif olan ateş ve hava ise yerin merkezine doğru inmekteydi.

Bazılarına göre bu, gök ile yerin maddesinin başlangıçtaki o yarık ve biçimsiz yığınıydı ki sonradan her şey tür tür, kendi suretleriyle mühürlenmiş olarak ondan zuhur etmiştir, zira şüphesiz bu şekilsiz kütle, yaratılışın ilk gününde her iki aşağı semada karanlığın örtüsü altında, içinde fail olan ışık vasıtasıyla yankılanmış ve ikinci günde en aşağı semaya sıkıştırılmıştır, biz bunu karanlıkların yahut karanlıkta saklanan suların biçimsiz yığını olarak daha doğru tarif edebiliriz, bütün kainat yapısına madde temin eden bu yığın, söz konusu suların yapışkanlığı sebebiyle her bir semanın ışık saçan ışınlarının bir cüzünü karanlık bir zindanda hapsetmiştir, ancak bu ışık cüzleri, ebedi aydınlık pınarının yardımı olmaksızın (ki üçüncü, dördüncü, beşinci ve altıncı günlerde tedricen, yani ilahi Sanatkar'ın iradesiyle gittikçe artarak bu yardımı almışlardır) hiçbir şeyi şekillendirememiştir, zira henüz hiçbir şey kendine has mahalli işgal etmiyordu, çünkü Empyreum semasına ait ışık cüzü tabiatına aykırı olarak karanlık kütlenin merkezini tutmuştu ve orta semaya ait olan diğer cüz ise daha yukarıda, yani Empyreum semasının hapsedilmiş ışığının fevkinde, kendi aleminin içbükey sathına doğru o ham yığında alıkonulmuştu, öyle ki tabiat nizamının aksine, ışığın daha kesif ve ağır olan kısmı daha yüce bir mevkiyi işgal etmiş, daha latif ve hafif olanı ise en derin kısımlara çökmüştü ve bu sebeple, bu altüst olmuş konum ve tertip yüzünden, nebatat orta semanın ışığı vasıtasıyla henüz şekillendirilememişti.

İşte gerek kadim gerekse kimyager ve daha yeni filozofların ve şairlerin kitaplarında terennüm edip yazdıkları ve gerek makrokozmosun ikmali gerekse Felsefe Ameliyesi'nin tamamlanması için muhtelif tabiatların kendisinden mecburen çıkarılmasını arzu ettikleri madde budur.

Filozoflar dördüncü ve nihai madde olarak, cisimlere en yakın olan ve aşağı semanın bileşiklerinin doğrudan doğruya kendisinden üreyip çoğaldığı ilk maddeyi zikretmişlerdir, bunun canlılarda meni, nebatatta tohum, minerallerde ise kükürt ve cıva olduğu bilinir, bunlar hakkında aşağıda daha etraflıca duracağız.

Sıcağın soğukla, nemin kuruyla savaştığı Felsefi Kaos'u ise onların müşterek gayesine göre şöyle tarif ederiz,

Alemin başlangıcında olduğu gibi, her bir semanın karanlıkları, içlerinde hapsolmuş ve biçim almaya hevesli ruhların yapışkanlığının kucakladığı aydınlık cüzlerle, elementer aleme sıkıştırılmış bir ve aynı kütlede güreşmekteydi.

Her ne kadar bizler bizzat gözlerimizle şahitlik etsek de, bu kütlenin herhangi bir parçasının teşrihinde (zira Aegidius de Vadis'e göre bu maddenin herkesçe malum olan bir kısmı alemde baki kalmıştır) bu hususun daha kusursuz bir numunesini tasvir edebiliriz.

Zira aynı kütlenin dış kısmında, toprağın iğrenç, simsiyah ve ağır cevherini, bir dostumun nezdinde ilk bakışta ayan beyan müşahede ettim, onun karanlığı ve korkunç örtüsüyle diğer bütün elementler, hatta bizzat Güneş'in ve göğün cevheri öyle örtülmüştü ki, içlerinde hiçbir tabii nizam bulunamıyordu.

Zira orada her şeyin doğa kanunlarına aykırı yerleştiğini fark ettim, nitekim hafif olanların merkeze doğru bastırıldığını, ağır olanların ise kütlenin çeperinde yer tuttuğunu gördüm, zira doğanın en yakıcı bıçağıyla, yani ateşle bu bedeni teşrih ederken, akışkan suyun, bu şekilsiz, her şeyden daha kara ve kütlenin dış kısmında görünen topraksı kabuğa bitişik olduğunu gördüm, öyle ki bu suyun, bu topraksı tabiatla daha çok hemhal olmuş ve birleşmiş olan orta kısmı, her şeyden evvel, o berrak ve ham halde kendi içinde barındırdığı topraksı soğukluğa göre dışarı akıyordu, lakin mezkûr unsurun ateşe ve kütlenin merkezine daha yakın olan diğer kısmı, havai ruhla her yanından boyanmış ve karışmış halde, o ham tabiatın ardından damlıyordu, öyle ki su küresinin iç kısmında, yani kütlenin merkezine daha fazla yönelen yerde, havanın suyla eşit derecede karışmış olduğunu müşahede ettim, yine de bu tür bir havanın nemi, asi kara toprağın kuruluğundan ari değildi, nitekim bu toprak sadece karışıklık içinde asıl ve daha hükümdarane makamını tuttuğu kütle çeperinde kalmamış, aynı zamanda kudretini bütün kütleye yaymış ve tabiatının buharlarını onun içine dağıtmıştı, öyle ki bütün bu kütlenin hiçbir cüzü saf ve o kapkara kirlilikten azade kalmamıştı.

Havai sudan sonra, bu kaosun uçurumundan yükselen ateş, topraksı kirlilik sebebiyle pis kokulu ve fena bir haldeydi, bundan ötürü açıktır ki bu ateş, o su cevherinin havayla doymuş olan kısmıyla aralıksız bir harp ve çatışma içindeydi, zira o ateş fıtri gıdası olan havayla tazelenmeyi arzulayıp buna yeltendikçe, mezkûr havayla karışmış olan o düşman suyun durmaksızın verdiği zararlara maruz kalıyordu. Bütün bu şekilsiz kütlenin ortasından ve en derindeki merkezinden, sanki bütün o uçurumun merkez noktasından, kütlenin cevherini sefil bir halde ve sanki araftan çıkar gibi, adeta ölüler arasından dirilircesine, kütlenin kirliliğiyle hâlâ mustarip ve adeta hastalıklı görünürken, zekânın harikulade ameliyesi ve felsefi gayretle süblime edilirken müşahede ettim, nitekim bu karanlık kütlenin bu kısmına kimi Filozoflar merkezi Güneş adını vermişlerdir.

Hakikaten onun bu ameliyesinden öğreniriz ki, âlemin başlangıcında bizim şu semavi Güneşimiz, evvelemirde bu aşağı makamda vuku bulan çürümenin ardından, kendi bozulmaz makamına, yani esir semasının kalbine hangi usulle yücelmiştir, nitekim bu eserin birinci kitabında, Güneş’in doğuşu bahsinde bunu daha vazıh göstereceğiz. Bu kıymetli mücevherler o kapkara kütleden çekilip çıkarıldığında, sanki şiddetli bir kargaşanın ardından dipte tortulu ve kapkara bir maddenin bırakılmış olduğunu buldum, bunun zahiri karalık, batını ise kızıllıktı, adeta madeni bir tabiata sahipti, bu madde, gökten düşen Lusifer gibi uçurumun en dibine atılıyordu, zira semavi maddeye dahi reislik etmeye ve ona galebe çalmaya yeltenmişti.

Bizim karışık maddemizin tasvirini, o umumi maddenin bir cüzü olması hasebiyle, gözlerimizin önüne serilen gizli kısımlarının art arda zuhur edişine göre bu minvalde ifade ettik. Makrokozmosun İlkeleri Hakkındaki Birinci Kitabın Sonu.

İKİNCİ KİTAP Makrokozmosun Yapısı Hakkında. İkinci Kitabın İçeriği. Üç kısımdır, şöyle ki, en yukarıdaki, kendisine gök denmesi icap eden iki kısım, yani hudutsuz Teslis'in göğü, bundan 1. bölümde bahsedilir, Empriyum, bundan 3. bölümde bahsedilir, Kristal küre, bundan 4. bölümde bahsedilir. Makrokozmosun üç küresi vardır, yani,

Zati ve her şeyden daha basit ışıkla, bundan 5. bölümde bahsedilir, En saf, en latif ve idrak edilemez bir ruhla bezenmiş, bundan 6, 7 ve 8. bölümlerde bahsedilir, bunun kısımları vardır, yani Sabit yıldızların makamı ve Gezegenlerin makamı, vasat cevheriyle,

Bünyesi, ne pek kesif ne pek latif olan bir ruhla vücut bulur, bundan 6, 7, 8 ve 9. bölümlerde bahsedilir. Uç kısımlar, yani, Yukarıdaki, ateşin çadırıdır, bundan 11. bölümde bahsedilir, Aşağıdaki, toprağın makamıdır, bundan 12. bölümde bahsedilir, En aşağıdaki, bundan 10. bölümde bahsedilir, bunda iki şey müşahede edilir, Üç kısımdır ve bunların orta kısmına nem küresi denir, Bölünmüştür şu kısımlara, Hava, Su, Üçüncü ve hepsinden daha kesif olan ışık, Bünyesi, ki bunda en kesif ve en tortulu bir araya gelir, bunlardan 14 ve 15. bölümlerde bahsedilir.

BÖLÜM I Âlem ve Onun Taksimatı Hakkında. Martianus âlem kelimesini üç veçhile kabul eder, yani ya arketip denen âlem için kullanılır, bunun cevheri cisimsiz, gayrimaddi, akli ve ebedidir, Boethius'un şahitlik ettiği üzere hakiki âlemin güzelliği ve sureti bu ilahi örnek ve surete göre bina edilmiştir, ve bu âlem ilahi zihinde bakidir,

Ya cismani âlem için kullanılır, bu ise en dış feleğin (primum mobile) içbükey yüzeyiyle sınırlanan ve kuşatılan o büyük âlemdir, ve bu âlem dahi Tanrı'nın iradesiyle ebedidir,

Ya da nihayet insan için kullanılır, buna küçük âlem (mikrokozmos) denir, sureti bakımından ebedi, maddesi bakımından ise bozulur olduğu söylenir.

Biz ise Martianus'un fikrinden pek uzaklaşmayarak, iki türlü âlemi ele alacağız, yani Makrokozmos ve Mikrokozmos, evvelkini insandan yahut Mikrokozmos'tan tefrik ederek, ilk maddenin (prima materia) bütün o sahasını âlem, Kozmos yahut Makrokozmos addederiz, ki bunu ruhani ışık yahut Rabbin suları çevreleyen ruhu dairesel kucağıyla ihata etmiştir.

Uçurumun dairesel cevherinin bu cüzü, ışık ve karanlığın muhtelif karşılaşmasından ötürü, mizaç dereceleriyle ayırt edilen saflık ve kirlilik düzeni vasıtasıyla, şekli tabiatı bakımından farklı üç kısma ayrılır, bunlardan yukarıdaki, ateşli ruhun üzerinde taşındığı ve asli ışık cevherinin ihtiva edildiği o âlem sahasıdır, bu saha Teslis küresinin içbükey ucundan yıldızlı göğün dışbükey yüzeyine kadar uzanır.

Bu âlem cüzünün cevheri, suretinin bolluğu sebebiyle öylesine latif ve saftır ki, bize nispetle hissolunamaz ve tamamıyla idrak edilemez addedilir, bundan ötürü Filozoflar ona akli ve en yüksek mertebede ruhani demişlerdir.

Orta kısım ise sabit ve gezegen yıldızlarla tezyin edilmiştir, zira Ay feleğinin dışbükey yüzeyi ile en dış feleğin içbükeyi arasında kalan kâinatın bütün o içbükeyliğini kaplar, ve bu bölgenin cevheri yukarıdakine nispetle cismanidir. Nihayet âlemin aşağı kısmı, Ay feleğinin içbükey yüzeyinin kuşattığı bütün o sahadır.

Buradan açıkça anlaşılmaktadır ki, âlemin kütlesi iki ana kısma ayrılır, bunlardan biri cisimsiz, ruhani, gayet saf ve gayet latiftir, yani yukarıdaki kısım, diğeri ise cismanidir.

Ve bu cismani kısım tekrar iki kısma taksim olunur, bunlardan biri latif, ince ve bozulmazdır, yani orta kısım, diğeri ise saf olmayan, kesif ve bozulmaya maruz olandır, bu da âlemin en aşağıdaki cüzüdür ki aşağıda buna ay-altı ve unsuri diyeceğiz. Gerek kadim Filozoflar gerekse mukaddes Yazıcılar Makrokozmos'un bu bölgelerine Gökler adını vermişlerdir.

Zira yukarıdakine Empriyum göğü ve adeta ateş demişlerdir, çünkü her yanından ruhani ateşle yahut ışık cevheriyle doludur.

Ve bu, Aziz Pavlus'un ruhen ragbolunduğunu ikrar ettiği ve bizzat Cennet diye tesmiye ettiği o üçüncü göktür, Lakin bütün yazarlar umumiyetle orta kısma esir seması, adeta nurlu ve bizatihi gök demişlerdir, nihayet Resul Matta, "Göğün kuşları yuvalarını kurarlar" ve saire sözleriyle konuşurken, esir ile yer arasındaki bütün o havai kütleye gök adını veriyor görünmektedir. Lakin toprağın latifi su, suyun latifi hava ve onun latifi de ateş olduğundan, zira bir unsurun diğerine dönüşümü mevcuttur, bütün bu bölgeye dahi gök denmesi zaruridir.

Nitekim aziz [okunamadı], gök kubbe ile yerin maddesinin aynı olduğunu ikrar eder. Hezekiel dahi 1. bölümde beyan edilen rüyetinde bu üç göğün tabiatlarını ve durumunu tasvir eder. Zira orada ateşle çevrelenmiş büyük bulut iki göğü tasvir eder, yani biri gök kubbenin üzerinde, diğeri altında, aşağıdaki gök ise bulutun içinde resmedilen bütün o sahadır.

O halde bunlardan açıkça bellidir ki, âlemin bütün cevheri, latiflik ve kesiflik, yani saflık ve kirlilik bakımından farklılaşan bu üç gökten gayrısı değildir.

BÖLÜM II Tanrı'nın, âlemin yaratılışından evvel yalnızca kendi zatında parıldadığı, âlemi meydana getiren maddeye Tanrı'nın bahşettiği muhabbet hediyesi ve âlemin şeklinin neden kürevi olduğu hakkında.

Âlemin ışığı olan Hermes Trismegistus'a göre, ezelden önceki Birlik'i, yani Tanrı'yı ateş doğurmuş ve hararetini kendi içine aksettirmiştir,

Zira bu nurların babası, âlemin yaratılışından evvel yalnızca kendi zatında parıldamış, âlemin yaratılışını tefekkür etmeden evvel berraklığını izhar etmek istememiştir. (Mezmur 18, ayet 11, Karanlığı gizlendiği yer kıldı, koyu suları çadırı eyledi, buradan âlemin dışındaki madde payı kastedilir, Çevresinde karanlık ve bulutlar vardır, Mezmur 97, ayet 2.) Mercurius Trismegistus der ki, O vakit suretini değiştirdi, yani gizli zatını zahir kıldı, bununla bütün mevcudatı birden ifşa etti. (Mezmur 18, ayet 12, Huzurunun parıltısından bulutlar ve karanlıklar geçti.) Kadir-i mutlak olan bu Tanrı, hiçbir cebir altında olmaksızın serbestçe, tarif olunamaz hikmetiyle Makrokozmos'u vücuda getirmeye karar verdi ve onun yapısından evvel maddesini, zatını, şeklini, boyutunu ve kısımlarının birbirine rabtedilişini batıni bir tarzda tayin etti. Bu yapının inşası için sonsuz maddenin bağrından, muhtelif meziyetlerle ve cevheri suretlerle donatılmaya elverişli bir madde seçti, doğrudan doğruya kendi zatından sadır olan mukaddes ve muhabbet dolu hediyesini ona serbestçe bahşetmek murat etti.

Nitekim fiilen yaratılıştan önce Tanrı nefes etmekteydi ve ağzının Ruhu, yani bağışlanabilir sevgi suretinde kendisinden sadır olan edilgen nefes alış, suların, yani su küresinin üzerinde süzülmekteydi, daha doğrusu cismani âlemin bütün maddesi çevresinde ve üzerinde, yani henüz biçim almamış olan iki aşağı gök üzerinde hareket etmekteydi, ki Petrus'un ikinci mektubu üçüncü bab beşinci ayetinde şehadet ettiği üzere bunların ilksel maddesi suydu. Kuşkusuz söz konusu Ruhun ruhani mevcudiyetiyle husule gelen dairesel bir hareketle âlemde, maddi âlemin dışbükey yüzeyi üzerinde, hareketlerin en soylusu uyarınca süzülmekteydi, diyorum, cismani âlemin maddesi ve onun en yalın ruhani cevheri, o sonsuz ve biçimsiz yığından, dışarıya ve âlemin dibine itilmiş o kaostan bu sayede ayrışır, cismani âlem de kendi sınırlarını yahut dışbükey çeperlerini ve şekillerin en genişi ve en soylusu olan kürevi biçimi böylece iktisap etti.

Hatta bu, Tanrı'nın ilahi zatından bahşettiği o yüce ihsandır, zira Tanrı'nın ona bahşettiği bu ihsan, verilmek üzere sadır olmanın en yetkin kabiliyetine sahiptir, bağışlanabilir sevgi suretinde sadır olur ve diğer her şey onun içinde bağışlanır, çünkü bütün ortak bağışlar, Baba'dan ve Kelam'dan sadır olan sonsuz sevgi mahiyetindeki o Kutsal Ruhun sevgisi sebebiyle böyle adlandırılır, binaenaleyh onun yalın fiilinden bütün erdemler ve cevherler, ilahi iradenin buyruğuyla, âlemin her bir cüzüne birer ihsan gibi taksim olunur, nitekim mezmur yazarının şu hükmü bunu teyit eder, Rabbin kelamıyla gökler pekişti ve ağzının nefesiyle onların bütün ordusu. Aynı hususu kutlu Pavlus da tasdik eder görünmektedir, Ruh vasıtasıyla, der o, her şey araştırılır ve her biri kendi cinsine göre tefrik edilir.

Demek ki Rabbin bu Ruhu, yani o ateşten sevgi, ilahi iradenin öyle buyurmasıyla sulara ateşten bir canlılık bahşederek onların üzerinde süzülmekteydi, bundan ötürü bütün yaratılmışların en incesi, en yalını, en soylusu ve en faali olan ilk yaratılmış, âleme ilk mevcudiyetini getirdi.

İşte bu Ruhu putperestler dahi kabul etmişlerdir, nitekim Keldani kehanetleri onun Baba'dan ve Kelam'dan sadır olan ateşten bir canlılık olduğunu söylemiştir, Iamblikhos'un şehadet ettiği ve Hermes Trismegistos'un, Tanrı ateştir ve Ruh onun nurudur, dediği üzere. Paganlar, Plutarkhos'ta okunduğu gibi, onu biçimi olmayan, bilakis dilediği her surete bürünen ve kendini her şeye uyduran akli ve ateşten bir Ruh olarak tavsif etmişlerdir.

Zerdüşt ve Herakleitos da bundan söz ederek her şeyin yalnızca bir tek ateşten doğduğunu savunmuşlardır.

Bundan ötürü Orpheus da bu ateşten Ruhun nuruyla aydınlanan orta göğe, adeta yanan bir ruh anlamına gelecek şekilde aither demiş ve daha önce zikredildiği gibi onu ateşten bir soluk manasında pyripnon diye adlandırmıştır.

Platoncular ona âlem ruhu (anima mundi) adını vermişler, soyluluk bakımından ona en yakın olan şeyin yalnızca ışık olduğunu kabul etmişler ve gök kubbe feleği içinde ruhtan başka Tanrı'ya ışıktan daha büyük bir benzerlik arz eden hiçbir şey bulunmadığını söylemişlerdir, hatta daha yakın dönemdeki kimi filozoflar, her bir şeyin ışıktan pay alabildiği ölçüde ilahlıktan pay iddia edebileceğini ileri sürmüşlerdir. Bu durum şaşırtıcı değildir, zira Tanrı bizzat kutsal metinlerde ışıktır, kendisini ışıkların babası diye tesmiye eder, yaratılışın ilk gününde Resullere ateş suretinde görünen onun kutsal ihsanı yahut ateşten ruhu sayesinde dünyevi ışık, yani suların ateşten canlılığı taltif edilmiştir ve onun cevheri özünden Ruhun içinde hareket ettiği gök ile iki aşağı gök ve onların yaratılmışları, güzelliklerini ilahi ve metafizik yoldan iktisap etmişlerdir.

Demokritos'un, Orpheus'un ve birçok Pisagorcu filozofun, bu ilahi tabiatın gücünün bütün aşağı yaratılmışlarda az yahut çok bulunduğunu idrak ettiklerinden, her şeyin tanrılarla dolu olduğunu zannetmelerinin ve onlara dualar ve kurbanlar adayarak, ilahi bir ibadetle tazim gösterip ilahi payeler bahşetmelerinin sebebi de işte buydu.

Üstelik onlar bütün tanrıları tek bir Jüpiter'e irca ediyorlardı, bununla da bütün hararetin, aydınlığın, hayatın ve cevheri suretlerin kollarının tek bir doğaüstü aydınlık kaynaktan fışkırdığını ve onun tükenmez ve ruhani suyundan neşet ettiğini pek sarih biçimde ifade etmişlerdir.

Büyük Âlemin (Makrokozmos) Yapısı Üzerine, Üçüncü Bölüm, Yaratılışın İlk Üç Günü Hakkında

Güneş yaratılmadan önceki günlerin tertibinin bilinmesi şüphesiz mezkur günlerin mahiyetinden kaynaklanmaktadır. Zira Basileios, Şamlı Yuhanna ve diğer Grek müellifler, ışığın sabahleyin ilahi iradeyle yayılması, akşamleyin ise ilahi iradeyle geri çekilmesi suretiyle günün tamamlandığını kabul ederler. Oysa Latin müellifler daha makul bir surette, o ışığın tıpkı şimdilerde Güneş tarafından gerçekleştirilen harekete benzer bir devir icra ettiğini, içinde bulunduğu yarımküreyi aydınlattığını ve bütün o biçimsiz maddenin ortasında yer alan daha kaba, daha kesif ve daha karanlık maddenin araya girmesi sebebiyle karşı yarımkürede karanlığın hasıl olduğunu ifade ederler.

Bizler ise o günlere dair iki türlü yorum getireceğiz, ki bunlardan biri biraz daha dikkatle mütalaa edildiğinde hakikatin sınırından pek uzak görünmeyecektir, ilki şudur, Güneş'in yaratılışından önceki gün, bütün şeffaf sahaya yayılan birincil, ikincil yahut üçüncül ışık olarak kabul edilebilir, öyle ki gece, henüz hiçbir ışığın parlamadığı o kısımda karanlığın hükümranlığı olarak anlaşılır. Böylece ilk gün, karanlığı kendi bölgesinden aşağıya doğru püskürttükten, kendi göğünün ruhani maddesini kendi eyleminin nispetine göre arındırıp incelttikten sonra, bütün Empyreum göğüne umumiyetle yayılmış olan aydınlık olarak alınır. Bu günün sabahı, ilahi ışığın o karanlığa ilk nüfuzu ve daha yüksek melekler mertebesinde ışığın eyleminin başlangıcıydı, tıpkı bizde sabah vaktinin, Güneş ışınlarının gecenin o karanlık ve kesif kütlesine nüfuz etmeye başladığı zaman olarak adlandırılması gibi. Aynı şekilde akşam, bu göğün en alt yüzeyidir, orada karanlık buharlar adeta orta bölgenin yüzeyindeymişçesine varlığını sürdürür, orada eğik bir devirle dönmeye devam eder ve ilk günün eylemini nihayete erdirir, diğerlerinde de durum böyledir.

Bu izahat büsbütün reddedilecek gibi değildir, zira hem gün hem de gece, zikredilen iki vaktin düzeninin yüklenmesi gereken konu bakımından düşünülmelidir. Halbuki Empyreum göğü yaratılışından sonra bütünüyle aydınlık ve parlaktı, nitekim ismini de ateşten almıştır, bu sebeple yaratılışının hemen ardından onun içinde ne geceye ne de karanlığa hiçbir şekilde müsamaha gösterilmiştir.

Aynı husus esiri göğün cevheri için de söylenebilir. Bununla birlikte bize hakikate daha yakın görünen ikinci yorumumuz, Latin teologlarıyla da doğrudan uyuştuğundan, aşağıdaki beyanla vuzuha kavuşacaktır.

Zira pek muhtemeldir ki ilahi Ruh, herhangi bir yaratılıştan önce salıverilip suların üzerinde taşınırken, onları üç katlı bir devirle kuşatmış ve her bir dönüşü bir gün gibi geçmiş, ilk kuşağında birinci günü tesis etmiş, onda Empyreum göğünü kemale erdirmiş ve karanlığı bir derece aşağıya defetmiştir.

İkinci devrinde ise ikinci günü vücuda getirmiş, onda ilahi gücün çifte mevcudiyetiyle karanlık ikinci bir dereceye kadar bastırılmış, böylece ilahi ışık ve kudret âlemin orta ve esiri bölgesinde parlamıştır.

Nihayet üçüncü ve son devrinde, üçüncü bir derece boyunca ve çevreden en son sınıra kadar, karanlık ilahi gücün üçüncü tesiriyle dağıtılmıştır. Böylece bütün âlemin çadırı tamamlanmış, ilahi Ruhun kudretiyle onun bütün bölgelerinin kuvvetleri ve cevherleri meydana getirilmiştir.

İşte ilahi Ruhun eylemiyle böylece ölçülen ve âlemin yaratılışında amil olan Teslis şahıslarının sayısına irca edilen o üç ruhani gün burada nihayete ermiştir.

Zira Baba olan Tanrı dedi ve Kelamı ile gökler pekişti, ağzının Ruhu ile de onların bütün ordusu teşekkül etti.

İşte bu günlerin müddeti zarfında ve onların hitamından sonra, büyük âlemin bütün Ruhu'nun suret ve varlık kazandığı gökler ilahi tasarrufla vücuda getirilip cevherleşti.

Hemen ardından âlemin daha cismani kısımlarına taalluk eden güneş günleri menşelerini buldu, bu güneş günlerinin ilk üçü, tıpkı üç ruhani günün başlangıçta üç gök menzilini inşa etmek üzere parıldaması gibi, bu yaratılmışların cinslerini var etmeye yöneldi. Zira yaratılışın başlangıcından itibaren dördüncü gün olan ilk güneş gününde yıldızlar yahut gezegenler ve göğün mahlukatı, ikinci gününde bütün akılsız hayvanlar ve nihayet son gününde küçük âlem (mikrokozmos) yaratılıp ikmal edildi, tıpkı büyük âlemin son ruhani günde kemaline erdirilmiş olması gibi. Öyleyse kim şüphe duyabilir,

Güneş'in âlemin tamamlanmasından sonraki hareketinin, Ruhun onun yetkinliğe erişmesinden önceki hareketi gibi olduğundan, zira Tanrı üç ruhani günün nihayetinde kendi çadırını bizzat Güneş'in içinde kurmamış mıdır?

Şu halde bizzat Güneş vasıtasıyla, adeta a posteriori tek bir kanıtla, söz konusu ilahi Ruhun zikredilen her bir günde âlemin terkibine dair gerçekleştirdiği hakiki hareketine ulaşabiliriz, nitekim yaratılıştaki sonraki günlerin ölçü bakımından öncekilere denk olduğundan ve netice itibarıyla ilahi Ruhun kendi devrinde Güneş'in kendi devrinde hareket ettiği müddetle hareket ettiğinden kimse tereddüt etmeyecektir.

Hatta bizzat güneş bedeninin adeta âlemin bir aynası ve kalbi olduğu, Teslis'ten parıldayan Ruhun doğaüstü ışınlarının onun içine döküldüğü, onun ışın saçan kudreti sayesinde insan aklının fevkinde bir surette o güneş bedeninin görünür kılındığı ve ilahi iradeyle daima sabit ve değişmez bir hareket sergileyerek, yaratılışın ikmal edildiği günlerle aynı kemiyetteki günleri her daim hasıl ettiği görülmektedir. Demek ki Resullere ışık saçan ve parlak bir güvercin suretinde görünen o Kutsal Ruhun, ruhani bir surette suları tavaf ettiği, hareketiyle onların karanlığını aydınlattığı, ışınlarını onların içine dökerek çekilmesinden sonra suların bunlarla biçimlenmesi için onları geride bıraktığı, mevcudiyetiyle her şeyi tarif edilmez bir veçhile aydınlatıp ruhani olarak taltif ettiği görülmektedir, tıpkı Güneş'in kendi mevcudiyetiyle cismani olarak yaptığı gibi.

Ve Latin teologlarının kanaatine intikal edecek olursak, yaratılmamış o ışığın, yaratılmış şeylerin içine ışık dökerek yaratılışın ilk üç gününde, Güneş'in daha sonra kendi hareketiyle her gün tamamladığı devrin aynısını icra ettiği, içinde bulunduğu kendi küresini tıpkı Güneş'in kendininkini aydınlattığı gibi aydınlattığı, benzer şekilde bütün o biçimsiz kütlenin yahut korkunç gölgenin ortasında yer alan daha kaba, daha kesif ve daha mat maddenin araya girmesi sebebiyle karşı yarımkürede karanlığın hasıl olduğu anlaşılmaktadır.

İlahi Ruh'un (Spiritus divinus) sular üzerindeki hareketinden ise önceki bölümde söz etmiştik, hatta o bölümün sonunda, insanın kavrayış gücü nispetinde, yaratılışın birinci gününde vuku bulan hareketini resmetmiştik, bu remzin (emblema) hikmetini ise işbu beşinci bölümün nihayetine doğru açıkladık.

BÖLÜM IV. Işığın yaratılışı, tabiatı ve işleyişi ile Empyreum göğünün (caelum Empyreum) yahut dünyanın birinci bölgesinin teşekkülü hakkında.

Rab buyurdu, "Işık olsun", böylece birinci günde, azami derecede ışıkla dolup taşan en yüce gök var oldu.

Zira bu göğün muhteviyatı, ruhun (anima) büyük bir cüzü ile gayet latif Ruh'un (Spiritus) cüzi bir miktarından mürekkep, ışığın en cevheri ve en ruhani tözünden (substantia) başka bir şey değildir, Isidorus'un ifade ettiği vechile, işte bu sebepten ötürü ateşli Ruh (Spiritus igneus) ve Empyreum göğü, yani ateşli ve alevli gök tesmiye edilir, yakıp kavurucu unsuri ateş gibi yaktığından ötürü değil, lakin her yanından ışığın parıltısı ve berraklığıyla kuşatıldığından dolayı böyle anılır.

Bu sebeple, bu göğün hareketsiz olduğuna ve sükunet bulduğuna hükmedenlerin fikirlerine iştirak etmem, zira bu vasıflar, bu göğün kendisinden vücut bulduğu ışık tözüne büsbütün zıttır, nitekim ışık, hareketinde kendisinden daha süratlisi bulunmayan ilk ve yalın fiildir. (Onun şimşeği dünyayı aydınlatıyordu, yeryüzü, yani karanlıklar ise bunu görüp dehşete kapılıyor ve kaçıyordu, Mezmurlar 97, 4.) Binanaleyh bu mahlukun yahut ateşli kudretin mevcudiyetiyle, yukarıdaki o henüz suretsiz ve karanlık cüzün zulmeti ve kesafeti, mail bir devridaim ile aşağıya doğru defolunur, bu da iki sebebe dayanır, bunlardan ilki, gölgenin gizil ve kuvve halindeki keyfiyetinin, ışığın ateşli faaliyetiyle artık ifşa olması ve soğukluk namını almasıdır, bunun mizacı ise her bakımdan ışıltılı ısının keyfiyetine aykırı düştüğünden, vazifesi ışığın tesirlerinden ve onun muhatabından kaçıp imtina etmektir. İşte bundan ötürü, maddenin daha ham ve daha kesif olan cüzü, onda galebe çalan soğukluk hasebiyle, ışığın asli meskeninden daha uzakta bulunan evren küresinin merkezine doğru çekildikçe çekilmiştir.

İkinci sebep ise, suret ile yoksunluk (privatio) arasında ne tür bir nispet varsa, ışık ile karanlık arasında da aynı nispetin bulunmasıdır, bu yüzden karanlıklar, korkunç bir gölge misali ışığın nazarından kaçarak, Hermes Trismegistus'un kelamıyla ifade edecek olursam, mail bir devridaimle aşağıya süzülüyor ve çevreden merkeze yöneliyordu, işte bu göğün, latif olanı kesif olandan ayırmak suretiyle en yüce mertebede arınması, paklanması ve haddinden fazla nurlanıp parıldaması, bütün kesafeti kendi sınırlarından merkeze doğru sürmesinden ileri gelir. O halde bu gök, yahut dünyanın en yüce ve doğaüstü bölgesi, nurlu kaynağın meskeni, şeylerin mebdei olan ışığın ilk kez yaratılıp yerleştirildiği adeta bir sıla ve doğma büyüme vatanıdır, bundan dolayı dünyanın temeli diye tesmiye olunur ve onun surete müteallik huzuruyla, işbu göğün maddesinin bütün iştiyakı en üst derecede tatmin bulur.

Nitekim bu göğün maddesinin fevkalade ince ve latif olduğu katidir, zira bütün tözü surete dairdir, Aristoteles'in Metafizik 4. kitabına göre, nerede suret daha ziyade ise, orada madde daha azdır ve bunun neticesinde maddenin kesafeti suretin azlığına delalet eder, zira nurlu suretin çokluğu, fiilleriyle dipsizliğin (abyssus) ilahi irade mucibince bu gökte alıkonan daha safi madde cüzünü daimi surette seyreltir ve onun kütlesini seyreltme yoluyla daha geniş bir alana yayar, tıpkı simya sanatında müşahede edildiği üzere, şayet kesif bir nesne hermetik olarak mühürlenmiş kafi derecede geniş bir cam kapta şiddetli bir ateşle inceltilirse, onun seyreltilmiş cüzleri tabiatı icabı daha geniş bir mekana meyleder, bu yüzden latifleşen buharların daha serbest bir feza bulması için cam çatlar, işte bu göğün berrak maddesi de, bu göğün latif ısısıyla seyreltilmiş olarak fevkalade geniş bir sahaya yayılır. İşte bundan ötürü, Basileios'un Hexaemeron adlı eserinin 2. kitabında beyan ettiği üzere, bu gök kendini bütün göklerden daha geniş bir biçimde yayar.

Hülasa ediyoruz ki, bu gök bütün suretlerin en asilidir, her türlü tahayyülün ötesinde ruhani ve yalındır, maddenin zayıflaması hasebiyle kemiyetçe cümle varlığın en büyüğüdür, keyfiyetçe en parlak ve ateşli kudretle en ziyade dolu olandır, fiilinde en faal, nurlu tözünün hareketi bakımından en süratlisidir, bu hareketten neşet eden hararet cihetiyle en tatlı, en mutedil ve hoştur, yakıp yıkıcı değildir, bilakis ahenkli bir barış içinde bütün süfli olanları tenasüp bağlarıyla birleştirendir, onları kendi öz ruhu içinde, ki inceliğinden ötürü tahayyülle dahi pek güç idrak edilir, muhafaza edendir, bizatihi hareket eden ve

yaşayandır, bünyesine yabancı hiçbir nesne karışmaksızın yahut herhangi bir soğukluk engeli bulunmaksızın kendi fıtri makamında kaim olandır, suların üzerinde hareket eden Ruh'un hareketinden ve ilahi irade ile ondan sadır olan nurlu faziletten ahzettiği küre (sphaera) şekline maliktir, yukarıda zikredildiği vechile, ateşli manasında Empyreum namıyla anılır. Berraklığından ötürü Olympos dahi denir.

Aynı zamanda doğaüstü tesmiye edilir, çünkü tabiat kanunlarının ötesinde, cismaniyetin zıddına ruhanidir ve akılsaldır (intellectualis), zira gözlerimizle görülemez, lakin yalnızca akılla kavranabilir ve sadece a posteriori kanıtla idrak olunabilir, yahut melekler ve akıllarla lebalep doludur.

BÖLÜM V. Ruhani göğün kaidesi, onun terkibi, tabiatı ve konumunun faydası hakkında.

Daha evvel unsurlar tesmiye ettiğimiz bu göğün cüzlerinin yalınlık ve saflık bakımından tefrik ettiğini, onların ulvi olanlarının süfli olanlarından daha şerefli bulunduğunu, işbu kitabın 2. bölümünde zikretmiş olduğumuz Hezekiel'in rüyetinden çıkarmak icap eder, Aziz Yuhanna'nın Vahiy kitabında 4. bab, 6. ayette billura pek benzeyen camdan bir deniz olarak tesmiye ettiği görülür, adı geçen Peygamber de bunu billura

pek benzeyen gök kubbe (firmamentum) olarak anar, bu tesmiye ile Musa'nın kelamında geçtiği üzere, Ay küresi ile billur kürenin çukurluğu arasındaki ve suların sulardan ayrıldığı bütün fezanın kastedildiği anlaşılmamalıdır, bilakis doğrudan Empyreum göğüne bitişik olan kürenin kendisi kastedilmektedir, nitekim bu kürenin, başkalarının yıldızlı felek ve gök kubbe diye tesmiye ettiği, hatalı bir tefrikayla birbirinden ayrı tuttuğu şeyin ta kendisi olduğunu aşağıda berveçh-i ati ispat edeceğiz.

Zira bu küre, kendi nevi dahilinde en asil vaziyettedir, çünkü kaidesi olduğu Empyreum göğünün parlaklık ve latiflik tabiatından pay alır, bu yüzden gerek Peygamber gerekse İncil yazarı tarafından ruhani rüyetlerinde Cenab-ı Hakk'ın celalini izah sadedinde zikredilmiştir, ruhanilik ile cismanilik tabiatı arasında adeta bir berzah olarak taht yahut kürsü suretinde vazedilmiştir, nitekim dışbükey sathı civarında ruhani göğün tabiatından daha ziyade hisse alır, içbükey sathında ise mesafeler boyunca daha ziyade cismanidir, tıpkı onun yalın terkibinde yahut cüzlerin birbirine eklenişi ve benzeşmesinde izah edileceği üzere.

Zira en süfli göğün unsurlarının daha kesif cüzü toprağa müteallik mizaçta hissi surette nasıl yerleşmişse, akli olarak da öyle tasavvur edilmelidir ki, ruhani göğün en berrak maddesinin daha yoğun cüzü, ışığın mevcudiyetiyle pislik ve zulmetten artık temizlenmiş olup, kesafetinden ötürü hissolunmaz ve güçbela inanılır bir soğuklukla yoğrulmuş vaziyette, hayırhah hararetin tesiriyle işbu göğün kaidesine doğru itilir. Zira soğukluk, azlığı hasebiyle hafif ve tatlı bir tarzda da olsa, maddenin bir keyfiyeti ve karanlıkların dostu olduğundan, ışığın tesirlerine bir nevi maruz kalır, buradan anlaşılmaktadır ki, onun tözünün büyük kısmı cismaniden ziyade ruhanidir.

Aynı minval üzere anlaşılmalıdır ki, tabiatı kesif olanın içine işlemek olan asli ışığın ışınları, mebdede korkunç gölgenin peşine süratle düşerek, Empyreum göğünün sınırlarının ötesine, aşağıya doğru nüfuz etmişlerdir ve ağır ağır aşağıya meyleden kesif ve karanlık maddenin şiddetli mukavemeti sebebiyle geri tepip aksetmişlerdir, bu yansımalar vasıtasıyla buharlar latifleşir ve geri tepen ışınların hareketiyle sisli buğular halinde sulu kürenin içbükey sathına doğru yükselir, orada kuru bir soğuklukla bezeler misali sıkışıp donarlar, zira yansıyan nurlu ışınlar kendi hareketleriyle arızi bir ısı uyandırarak, kürenin içbükey cüzlerinde buzul maddeye hapsolmuş hayırhah soğuğu karşılıklı direnç (antiperistasis) yoluyla muhafaza eder ve tezyit ederler, tıpkı en süfli göğün yeryüzünden yankılanan Güneş ışınlarının havanın orta bölgesinin soğuğunu takviye etmesi gibi, aynı billur kürenin dışbükey cüzünde de asli ışığın fiilinden cevheri olarak türeyen hararet aynı vazifeyi ifa eder, tıpkı en süfli göğün orta hava bölgesindeki soğukluğun ateş küresinin kudretiyle tahkim edilmesi gibi.

Böylece bu küre, suretlerin aralıksız tesiriyle adeta sabitlenir ve mükemmelliğinin en nihai zirvesine, yoldan geçen görünmez ışınları kendine çekme ve orta dünyaya fışkırtma hususunda manyetik bir kuvvete malik olan sisli ve karanlık kürecikleri ihata eden billuri yahut elmas misali bir surete süblimleşir, nitekim suret, dişinin erkeği arzuladığı gibi onların maddesini arzular, bununla birlikte asla bozulmaya maruz kalmazlar, zira onlarda suret bereketi o derece fazladır ki, maddelerinin iştiyakı bütünüyle tatmin edilir, soğukluğun mevcudiyeti de orada çürümeye dair hiçbir zemin bulamaz, çünkü bu soğukluk toprağa aittir, yani toprağın fıtri yahut cevheri keyfiyetiyle, bilhassa kuruluk ile rabıtalıdır, bunun tabiatı ise ateşli tabiata azami derecede dost olmaktır.

İlahi iradenin takdiriyle suların bu billuri ve kuru yığını bu bölgeye beyhude yere yerleştirilmiş değildir, zira onun konumu, gerek ruhani göğe gerekse cismani orta göğe pek büyük menfaatler ve hiç de küçümsenmeyecek faydalar temin eder, zira o yalnızca ruhani ve doğaüstü olanları cismani ve tabii olanlardan ayıran ve tefrik eden bir berzah vazifesi görmekle kalmaz, aynı zamanda içinden ilahi tenasüple ruhani ışığın şualarının geçtiği, elendiği ve adeta bu süfli aleme akıtıldığı seyrek bir kalbur gibidir. Bundan maada, orta göğün şiddetli hareketinden hasıl olan hararet, bu soğuk kürenin mevcudiyetiyle mutedil kılınır ve çok daha teskinsiz hale getirilir, nitekim kadimler de buna şehadet eder.

İşte bu suretle birinci günün ameli kemale ermiştir, yani billur göğün kendisinin kaidesi olduğunu söylediğimiz Empyreum göğü tamamlanmıştır.

İkinci günün ameli ise, bu ruhani sular yığınını, fazlasıyla kesif bir maddeyle yüklü ve suret noksanlığı sebebiyle bozulmaya maruz bulunan o süfli sulardan tefrik etmek ve bu tefrikanın vasatını, yani esiri göğü (caelum aethereum) en necip cevherlerle tezyin etmek idi, nitekim bunu aşağıda izah edeceğiz.

İşbu kitabın ikinci bölümünün nihayetinde resmedilen, yaratılmamış ışıkla aydınlatılmış ve kutsal parıltının dairesel hareketiyle ihata edilmiş biçimsiz ve karanlık kütleyi gösteren resmin izahı.

Teklik (Monas) dünyadan evvel tekliği tevlit etti ve kendi alevini kendi içine aksettirdi, yani yalnızca kendi kendine parıldadı. Trismegistus.

Karanlığı kendine gizli makam kıldı ve sapsarı suları ile kesif bulutları çadırının çevresine perde eyledi, ta ki örtü makamında kendisine hizmet etsinler.

Mezmurlar 18, ayet 11 Uçurumun üzerinde karanlık vardı, Yaratılış 1. İlahi huzurun ihtişamıyla bulutlar dağıldı, su pınarları görünür kılındı ve dünyanın temelleri açığa çıkarıldı.

Mezmurlar 18, ayet 12 ve 15, 16. Rabbin Ruhu, ateşten bir kudret neşrederek suların üzerinde hareket ediyordu.

Augustinus, Yaratılış Üzerine Dedi, Olsun, ve gökler pekişti, ağzından çıkan nefesle onların bütün ordusu varlık buldu, Mezmurlar 33. İlahi kudretin Zihni, başlangıçta sureti değiştirdi ve kâinatı bütünüyle açığa çıkardı, ve gördüm, her şey tatlı ve hoş bir ışığa dönüştü, Ve az sonra, Korkunç bir karanlık, eğik bir devinimle alttan sürükleniyordu, vb.

Trismegistus, 1. Kitap, Pimander Uçurumda sonsuz bir gölge vardı, Kaosun içinde ise su ve ince bir ruh bulunmaktaydı,

Fakat kutsal bir ihtişam parıldadı, kumsalın ve nemli tabiatın altından unsurları çekip çıkardı, ağır karanlıklar ise batıp nemli kumsalın altına yerleşti, Trismegistus, Söylev [okunamadı].

Pimander Bunlardan daha açık ne söylenebilir ki, Rabbin "OLSUN" kelamının hemen ardından, dünyanın başlangıcından önce O'nun ağzından çıkan ruh, dairesel hareketiyle artık dünya adıyla anılan o madde (hyle) parçasını kuşattı, ve uçsuz bucaksız ihtişamının yansımasıyla, bu mevcut dünyanın varlığından önce, bütün dünyanın dışbükey yüzeyinde, uçurumun o kısmının tarif edilemez biçimsizliğini sildi, ve hem daha kaba hem daha ince suları başlangıçtaki halleriyle görünür kıldı, ve onları özsel olarak biçimlendirdi.

Takip Eden Şeklin İzahı Bu kısımda yaratılmış şeylere dair tarihimize başladığımızdan ötürü, Makrokozmosun ilk bölgesinin yaratılışında yaratılmamış şeyleri ve Kutsal Ruh'un tasvirini burada dışarıda bıraktık, sadece muhayyilemizin kavrayışına göre, O'nun yaratılmamış ışınlarının, bütün bölgelerin ilkinin dışbükey yüzeyinden aşağıya, tabanına doğru nüfuz eden işleyişini resmettik, bunların yalnızca suretsel olan yansımaları, üstteki ince ruhla, yani en latif suyla karışarak, o pek yüce bölgenin en ruhani cevherine ışık adını verir, öyle ki hakikaten, onun berraklığından ötürü ilahiyatçılar, yukarıda söylendiği gibi, haklı olarak onu Empyrean ve ateşli diye adlandırmışlardır. Bu yaratılmamış ışınların yansımaları ise, bir aynada belirmeye alışkın olanlara benzer birer hayal gibidir, ancak hiçbir şekilde o yaratılmamış ışınların kendisiyle bir ve aynı değildir, Ve nasıl ki ayna nesnenin yokluğunda üzerindeki izleri kaybederse, tıpkı bunun gibi, yaratılmamış ışığın bu ışınlarının yokluğunda da, bu göklerin üstündeki ruh bir anda yahut bir göz kırpmasında kendi suretini ve güzelliğini yitirecek, karanlıkların önceki biçimsizliğine yeniden bürünecektir.

Demek ki ilahi lütfun parıldamasıyla dünya ve dünyanın yaratılmışları yaşar, oysa bu lütuf yalnızca kendi içine geri yansıdığında ve Yaratıcı kendi çadırını ve tahtını kapkara sularla ve yoğun bulutlarla örttüğünde, ansızın dünyanın ve mahlukatının helak olması kaçınılmaz olurdu,

Bu yüzden her şeyin üzerinde kutlu olasın Tanrım, bizi hem ruhen hem bedenen aydınlatırsın, biricik Oğlunun faziletleri hatırına yüzünün ihtişamını mahlukatından esirgeme, Âmin.

Bu bölge ise yaratılmış ışıkla dolmuştur, ve onun latif cevherini istila eden karanlıkları aydınlık kudretiyle aşağıya itti, ve yaratılmamış ışığın ışınlarının, yaratılmamış ruhun makamından bu yaratılmış bölgeye inişini taklit ederek, kendi yaratılmış ışığının ışınlarıyla da kendi bölgesinin tabanına nüfuz eder, aşağıya doğru karanlıkları kovalar, nitekim aşağıda açıklanacaktır. Işık olsun, ve ruhani bir gök oldu, Basileios, Heksaemeron 2. Kitap, ve Beda. Yaratılmış Işığın İlk Belirişi.

BÖLÜM VI. Orta gök hakkında, bunun muhtelif adlandırmaları ve bunların gerekçesi üzerine.

Yaratılışın ikinci gününde tamamlanan orta dünya bölgesi, ışığın ve maddenin aşağıya doğru yönelen işleyişleri sebebiyle muhtelif adlandırmalara sahiptir, zira kendi başına alındığında, yani kendi öz maddesi bakımından, karanlıkların dağılmasından sonraki orta ruh diye adlandırılır, üst gök, yani aydınlık cevher ve bunun ruhuyla karışımı bakımından ise esir (aether) olarak adlandırılır, ancak üçüncü günde beliren ve ayırt edilen aşağıdaki dört unsura nispet edildiğinde, beşinci öz (quinta essentia) olarak adlandırılır,

Kendi başına, yani ikinci günde açığa çıkarılan ve karanlığından arındırılan kendi öz cevheri içinde, en latif suların ve buharlı, asla durulmayan bir dumanın suretini taşır, Bundan ötürü Platoncular katında dünyanın orta ruhu diye adlandırılır; biz de bunu 1. Kitap, 5. Bölümde özsel ışığın ve dünya ruhunun (anima mundi) kabı, bağı ve taşıyıcısı olarak adlandırmıştık, orada bu adlandırmanın gerekçesini de göstermiştik.

Lakin bu ruh, ruhani kaynaktan inen ışığın bir bağı olduğu ölçüde, ki bunun tesiriyle diriltici ve tabii bir sıcaklık uyanır, o ölçüde Isidoros'a göre esir, yani parıldayan diye adlandırılır, çünkü orada daimî bir duruluk ve berraklık vardır, yahut yanan her şeye esir dendiğini ileri süren Anaksagoras'a göre ateşlidir, zira esir alevlenmiş havadan başka bir şey değildir, bundan ötürü Greklerin dilbilgisine göre, yanıyorum manasına gelen aitho [Yunanca] fiilinden türetilmiştir, hava ruhtur, sanki aeth-aer, yani yanan ruhtur,

Bu sebeple Orpheus onu Pyripnoun [Yunanca], yani ateşli soluk diye çağırır, Porphyrios ise diğer Platoncularla birlikte ruh olarak adlandırır ve bunun merkezine dünya ruhunu yerleştirmişlerdir, Ve bundandır ki Marianus'a göre esirde daimî bir gündüz vardır, zira karanlıklar oraya asla yaklaşamaz, gerçi onun yıldız cisimlerinden ayrı olan yalın cevheri görünmezdir, yani ölümlülerin gözleriyle algılanamaz, nitekim sonraki bölümde bunu daha etraflıca açıklayacağız, Nihayetinde tek bir unsur olarak kabul edilir, nitekim Aristoteles de Meteoroloji kitabında böyle kabul eder ve orada esirin tek bir unsurdan başka bir şey olmadığını ileri sürer,

Bundan dolayı, bu tek unsurun, aşağıdaki en alt bölgede az sonra meydana getirilecek olan dört cevherin sayısının dışında kalması zaruridir, ve bu yüzden filozoflar tarafından beşinci öz olarak da adlandırılır, onda hiçbir bozulma bulunmaz, zira çürümeye yol açan iki zıt şey aynı unsur içinde bir arada bulunmaz.

O halde bu adların gerekçelerinden açıkça anlaşılmaktadır ki, bu bölgenin vaktiyle ilk, şimdiyse fiile dökülmesiyle ikincil kılınmış maddesi, genel olarak ruh denen en saf bir buhardan yahut pek latif bir sisten başka bir şey değildir, ve onun, mevcudiyetiyle fiile çıkarılan sureti ise, ilahi ve göklerin üstündeki ruhun ebedi kaynağından özsel olarak fışkıran ve bu orta ruhani maddenin meylini bütünüyle tatmin eden o ışıktır, yahut berraklıktır, nitekim aşağıda açıklanacaktır.

BÖLÜM VII. Orta göğün bileşimi, neden denklik küresi denir? Ve bu bölgenin üsttekine nispetle neden cismani Gök olarak adlandırıldığı üzerine.

Nasıl ki Empyrean gök tek bir şeyden, şüphesiz ışığın cevherinden ilk günde yaratılmışsa, ki en latif ateşin dörtte üçünden ve en ince ruhun dörtte birinden terkip edilmiştir, bundan ötürü aşağıdakilere nispetle bütünüyle suretseldir ve içindeki ateşin baskınlığından dolayı ateşli diye adlandırılır,

Tıpkı bunun gibi, bu ikinci göğün maddesi de, ilkinin ve üsttekinin maddesinden daha cismani olduğundan, maddenin kendi suretine denk terazilerde tartıldığı o layık nispetle, kendi aydınlık suretine tekabül eder, bundan ötürü, Empyrean göğün kaynağının dışına, billur kürenin diyaframı boyunca inen ateşli ve en ince ışığın bir cüzü ile, daha o zaman biçimlenmiş ve ruh adını almış ilk maddenin (prima materia) eşit miktardaki payından meydana gelir; Pythagoras da Güneş'in, Ay'ın ve diğer yıldızların ateşten ve havadan meydana geldiğini yazarken bunu teyit eder görünmektedir,

Eski filozofların ittifakıyla Hermes'in bu bölgeyi denklik göğü olarak adlandırması da bundandır, ki bilgeler onun merkezine ruh küresini yerleştirmişlerdir, Bunlardan ötürü, bu göğün yapısının orta ruhun dörtte ikisinden ve aynı miktarda en güzel cevherden, aydınlık ruhtan teşekkül ettiği muhtemel görünür, ki bu da mezkûr ruhani maddenin meylini doyurmaya ve onu bozulmaya uğratan değişimlerden muhafaza etmeye kâfidir. Bu bölgenin o en yüce bölgeden daha cismani olduğunu pek çok akıl yürütmeyle ispat edebiliriz, bunlardan biri şudur, nerede suret daha azsa, orada madde daha çoktur, fakat bu ikinci gökte, bütün cevheri eksiksizce suretsel olan Empyrean gökten daha az suret vardır, o halde bu gökte Empyrean gökten daha çok madde vardır. Büyük önerme Metafizik'in dördüncü kitabından alınmıştır.

Diğer bir akıl yürütme şudur, çünkü ilk maddenin yığını, ışığın belirmesinden önce tek ve hep aynı durumu muhafaza ediyordu, zira eylemleriyle onu bir halden diğerine sevk edecek bir failden yoksundu, bundan ötürü ne daha ince ne daha kaba denebilirdi, zira onun kuvve halindeki ve zihinde canlandırılabilir bütün parçaları, dünyanın bir potansiyel bölgesinde de diğerinde de aynı durumda kabul edilmelidir.

Oysa ışığın tabiatı öylecedir ki, ondan daha latif ve cisimlere daha çok nüfuz eden ve onları açan hiçbir şey yoktur, engelsizce onların içinde daha çevik hareket etsin ve eylesin diye, daha kaba maddenin parçalarını daima inceltmeye meyleder, bundan ötürü bir şey ne kadar suretselse, cevherinin de o kadar latif olması zaruridir, bu durumun gerekçesi bütünüyle felsefidir, çünkü suretsel ışık kendi fiiliyle hareket eder, hareketiyle de sıcaklık uyandırır, bunun tabiatı ise inceltmek, genişletmek ve dağıtmaktır,

Bundan dolayıdır ki, ilk günde dünyanın üst bölgesinde yaratılan o daimi ışık kaynağı, aynı yerin gizlenmiş maddesini derhal açığa çıkarıp fiile dökerken, ince ve en latif kısmını kendi tabiatına göre biçimlendirmiş, daha kaba payını ise merkeze doğru aşağıya, orta bölgeye itmiştir; ta ki adeta evrensel bir surete dönüştürdüğü ruhun o en yalın cevherini hiçbir engel olmaksızın idare edebilsin ve kendisiyle birlikte dünyanın bütün kuytularına taşıyabilsin.

İşte bu sebeple, bu biçimlenmiş bölgenin orta bölgeye geri püskürtülen yarı cismaniliği, ortayı en üsttekinden daha cismani kılar, Nihayet son gerekçe Musikiye dayalıdır, Nitekim bu orta bölgede hem madde hem ışık sesquialtera oranında bulunur, zira madde yukarı yükselerek ve suret aşağı inerek, bu orta gökte yahut esirde adeta ahenkli bir tam beşliyi (diapente) tınlatır, nitekim aşağıda bunu etraflıca göstereceğiz. Işığın bu bölgedeki ikincil tesirlerini ise aşağıdaki tarzda duyulara sunduk.

BÖLÜM VIII. Orta göğün çifte karanlığının dünyanın en alt bölgesine geri püskürtülmesi, bu ışığın düzeni ile etkisi, yani ondan neşet eden ısı ve ışığın kendi başına ve kendi içinde görünmez biçimde parlaması üzerine.

Doğaüstü göğün kudreti veya parlaklığı, Yaratan'ın nizamı gereğince su süzgecinin deliklerinden yahut göğün memelerinden aşağı inerek ve sanki tükenmez kaynağından dökülürmüşçesine henüz kuvve halinde ve biçimsiz olan orta göğe akarak, varlığıyla bu madde parçasının koyu karanlığını ve kesifliğini dağıttı, bunları henüz görünmeyen ve gizli duran en alt bölgeye doğru defetti, bu suretle onun tözünü görünür ve biçim kazanmış, saf, latif, ince ve aşağı göğün yığınından yetkinlik ve güzellikçe katbekat üstün kıldı.

Nitekim bu, ilk gök-üstü kaynaktan sayısız ırmak vasıtasıyla göksel denizin her bir cüzüne fışkıran o ışıklı özdür ki eskiler ona esir (aether) demişlerdir, biz ise doğrudan doğruya ilk kökten türediği için ikincil ışık adını veririz.

Aynı şekilde, Güneş'in ve yıldızların dünyanın en alt bölgesine nüfuz eden ışınlarına da üçüncül ışık diyeceğiz.

Binaenaleyh bu ışık, her ne kadar ikincil olsa da, öylesine faal ve son derece diri bir kudretle doludur ki bütün bu göğü ilk murdarlığından kurtarır, onun karanlığını defeder ve korkunç bir gölge misali eğik bir devirle dünyanın en alt kısmına kaydırır, onun daha kusurlu ve daha kaba kısımlarını karanlıklarla birlikte aşağılara sürer, latif olanı kesif olandan ayırarak tözünü aydınlatır ve esirî kılar, maddî ruhunu kendi yetkinliğiyle donatır ve maddenin bütün arzusunu doyurur, bu sebepten ötürü o bozulmaya yahut çürümeye (putrefactio) maruz kalmaz ve zıtlıklardan asla muzdarip olmaz, zira bütün cüzleri türdeştir.

Nihayet, dünyanın yaratılışından itibaren üç gün boyunca Güneş'in vazifesini gören ve dördüncü gün, Dionysios'un kabul ettiği üzere, Güneş'in tözüne dönüşen o ikincil öz işte buydu, hatta bu esirî göğün kızıl ateşlerle ustaca bezenmesini, onun doğu, batı ve enlem doğrultusunda titreme (trepidatio) dedikleri farklı hareketlerinin doğmasını ve nihayet yaratılmışların hayatına son derece dost ve pek lüzumlu olan o latif ısının tutuşmasını sağlayan o yalın fiil bizzat budur, nitekim bu göğün daha kesif tözü sebebiyle bu ısı burada yukarıdakine nazaran daha şiddetli ve daha hissedilirdir, zira madde ne kadar yoğunsa faile o kadar şiddetle direnir ve netice itibarıyla fail, edilgin olana daha kuvvetle etki eder, fakat bu göğün maddesi, daha evvel belirtildiği gibi, Empyreum göğünün maddesinden daha kab 통adır.

Dolayısıyla ışık ona daha kuvvetle etki eder, o da aynı şekilde direnir ve neticede, doğası gereği daima kaba maddeye refakat eden ve eskiden gizli olup şimdi ise ısının mevcudiyetiyle açığa çıkan soğuğun zararlarını defetmek üzere daha sıcak etkiler hâsıl eder.

Binaenaleyh bu ısı, en yukarıdakine nispetle daha şiddetli olduğu gibi, aşağıdakine nazaran da çok daha ılımlı, latif ve yalındır, zira doğrudan doğruya fiilinden neşet ettiği suretin tabiatına tâbidir.

Şu halde hükme varıyoruz ki, bu göğün suret tözü ölümsüz bir atadan doğduğu, hiçbir surette bozulmayacağı, menşei sebebiyle yücelmiş (exaltatio) ve gayet asil olduğu, dünyevî yaratıklara hayat ve can üfleyip onları kendi ışığıyla beslediği gibi, onun fiilinden ve hareketinden türeyen ısısı da diriltici, tabiî, sevimli, tatlı, ılımlı ve bozulmazdır, hayvanların, bitkilerin ve madenlerin doğuştan gelen ısısı onun kaynağından çekilir ve onun cömertliğinin belirmesiyle bütün aşağı cisimler meydana gelir, dirilir, çoğalır ve yetkinliğe erene dek sabitlenir (fixatio).

Bu bölgenin ışığı, her ne kadar mezkûr yerin tözüne nispetle daima berrak, parlak ve şeffaf olsa da, aşağıdakilerle kıyaslandığında bazen görünmez kalmasının sebebi gayet açıktır, nitekim Dionysios'a göre ışık, kendi içinde var olan ve cisimlerin berraklığının, ışıltısının ve parıltısının kendisinden neşet ettiği bir tözdür.

Demek ki ışık, kendi başına yalnızca kendi içinde parlar, diğerlerinde ise arızî olarak parıldar, yani aydınlanmaya elverişli bulunan cisimlere, yani daha mat ve saydamlığı bulunmayan veya pek az olan cisimlere nur ve ışıltı bahşeder.

Augustinus da göğün tözünün son derece ışıklı olduğunu, bu aydınlığı sebebiyle cisimler arasında birinci mertebeyi işgal ettiğini, yine de geceleyin bize görünür şekilde parlamayıp görünmez biçimde mevcut olduğunu, zira kendi içinde parıldadığını ileri sürerek bunu doğrular görünmektedir, ışığın her yerde, yani her mekânda ve mekân tutanda, mat ve şeffaf cisimlerde görünmez biçimde, mat cisimlerin yüzeyinde ise görünür biçimde bulunduğu bu suretle söylenir, nitekim bu durum yıldızlarda ve yıldızların akislerini kabul eden aşağıdaki mat cisimlerde açıkça görülür, hatta canlı cisimlerin bekası için ışığın geceleyin bir şekilde onlara parılaması zaruridir.

Zira Hippokrates'in öğretisine göre, şayet yıldızların hayatı gece vaktinde havanın kesafetini ılıtmasaydı, cisimler ve onların ruhları boğulurdu, yine de yıldızların bu tesiri geceleyin algılanmaz, hatta onların her yana dağılmış ışıltısı, kandiller müstesna, güçbela ayırt edilir.

BÖLÜM IX. Göğün varsayılan dairelerinin tamamen hayalî ve yapay olup hiçbir surette ona tabiî olarak uymadığı üzerine.

Astronomi bilginleri, kozmografya sanatı için hakiki olmaktan ziyade faydalı pek çok şey icat etmişlerdir, bunlar her ne kadar uydurma ve yapay olsalar da, bu sanatın taliplerini daha kolay yönlendirdiğinden ötürü hakiki ve tabiî kabul edilmelidir, bunların arasında bu göğün çevresinde birbirine karşıt iki kutup tayin etmişler, bunları dünyanın merkezinden geçen hayalî bir eksenin veya çapın uçları ve dünyanın zirveleri olarak adlandırmışlardır, göğün küresinin bunlar üzerinde döndüğünü tasavvur etmişlerdir, ayrıca bunların içinde büyük ve küçük daireler çizmişlerdir, bu büyük dairelerin bir kısmını hareketsiz, bir kısmını hareketli kılmışlardır, hareketsiz olarak yalnızca iki daire vazetmişler ve bunlara dış daireler demişlerdir, bunlardan dünyanın ve ufkun kutuplarından geçene Meridyen, üst yarıküreyi alttakinden ayıran ve bakışımızı sınırlandıran diğerine ise Ufuk adını vermişler, bunu da kutbun alçalmasına veya yükselmesine göre daha dik yahut daha eğik yapmışlardır.

İç daireler olarak tasavvur ettikleri hareketli daireleri ise ya büyük ya da küçük diye nitelemişlerdir.

Büyük olanların tamamı, biri müstesna, genişlikten yoksundur ve bunları paralel olanlar ile paralel olmayanlar diye ayırmışlardır, dünyayı iki eşit parçaya bölmesi hasebiyle (zira her iki kutuptan eşit mesafededir) büyük paralel daireye Ekinoks dairesi veya hareketli kuşak adını vermişlerdir.

Küçük paralelleri ise (dünyayı eşit olmayan parçalara böldükleri için bunlara küçük denmiştir) dört adet olarak belirlemişlerdir, yani iki büyük ve bir o kadar küçük.

Daha büyük olanlara dönence (tropicos) demişlerdir, birine Yengeç, yani kuzey dönencesi, diğerine ise dünyanın güney kısmına yerleştirdikleri Oğlak dönencesi adını vermişlerdir, birini Arktik, diğerini Antarktik olarak tasavvur ettikleri daha küçük daireleri ise kutup daireleri diye adlandırmışlardır, nihayet genişliği bulunan ve paralel olmayan büyük daireye Zodyak (zodiacus) denir, üzerinde on iki burç resmedildiği için buna burçlar kuşağı (signifer) da derler, bu daire diğer iç daireler arasında tek eğik olandır, nitekim Yengeç dönencesinden Oğlak dönencesine doğru eğik biçimde uzandığı kabul edilir.

Genişlikten yoksun olan diğer iki daireye ise kolür (colurus) adı verilir, bunlar dünyanın zirvelerinden geçer ve Ekinoks dairesini dört eşit parçaya böler, işte bu daireler ile dünyanın iki kutbu tamamen uydurmadır ve sanatın ıstılahları kabilinden sadece zihinde tasarlanmıştır, hiçbir surette bu göğün doğasına başlangıçtan raptedilmiş değildir.

Yine de astronomlar ve kozmograflar tarafından, bu sanatların daha kolay açıklanabilmesi maksadıyla gök kubbenin (firmamentum) dışbükey yüzeyi ve merkezi üzerine kasıtlı olarak çizilirler, zira mezkûr dairelerin her birine kozmografya sanatına uygun düşen muayyen bir hassiyet atfetmişlerdir, nitekim Meridyen dairesinde Güneş öğle vakitlerini ve gece yarılarını meydana getirir.

Ufuk, dünyanın görünen kısmını görünmeyen kısmından ayırır, Ekinoks dairesinin vazifesi, Güneş onun kesişim noktalarından geçerken (ki bunu Koç ve Terazi burçlarında yapar) bütün yeryüzünde ılım noktasının hâsıl olmasıdır, bu sebeple gece ve gündüz eşitleyicisi (aequator) denir, her iki dönence Güneş'in enlemce uç hareketlerini sınırlandırır ve ılıman kuşağı sıcak kuşaktan ayırır, kutup dairelerine soğuk kuşakları sınırlandırma ve bunları ılıman kuşaklardan ayırma vazifesi verilmiştir, Zodyak yedi gezegenin yolunu gösterir, nihayet iki kolüre çifte vazife yüklenir, yani hem yaz ve kış gündönümlerini bize işaret etmek hem de ilkbahar ve sonbahar ılım noktalarını göstermek.

Bütün bunlar fizikî olmaktan ziyade teknik tarihe taalluk ettiğinden, bunları astronomi bahsine saklayacağız.

BÖLÜM X. Üçüncü gök ve onun muhtelif adları üzerine, Bu en alt bölgeye neden gök denir?

Işığın dünyanın üçüncü ve en alt bölgesindeki fiilinden evvel, burayı kaplayan şey adeta kesif ve pek korkunç bir gölge yahut duman gibiydi, hiçbir görünür surete sahip değildi, fakat tözün yoğunluğu bakımından bir şekilde ayrışmıştı.

Zira ışığın ve ısının mevcudiyeti sebebiyle aşağısı daha yoğundu, lakin daha sonra üçüncü günde, ışığın işlemesi aşağıya, matematiksel merkezin etrafında yeryüzünü yaratmaya yöneldiğinde, dediğim gibi, aşağıda anlatılacağı üzere bu gök tamamlandığında, gerek modern gerekse kadim filozoflar ona muhtelif isimler verdiler, nitekim bazıları onun boyutunu belirtmek isteyerek onu ay-altı âlem bölgesi diye adlandırdılar ve orta göğün içbükey yüzeyi ya da Ay feleği ile fiziki merkezin veya yeryüzünün dışbükeyliği arasında ölçülen bütün o boşluğu kastettiler, diğerleri ise bu göğün hacmini dolduran cisimlerin meydana getirdiği unsuri felekleri dikkate alarak onu `[okunamadı]` diye tesmiye ettiler, gerçi yukarıdaki unsurların da bir bakıma gökleri doldurduğunu yukarıda açıklamıştık, kimi kimseler de onu bozulmaya uğrayabilir (corruptibile) olarak nitelediler, zira onun maddesi yeni suretleri arzulamaya ve eskileri terk etmeye meyilli ve yatkındır.

Onun bir gök olduğu ise iki gerekçeyle ispat edilir, ilki, genel anlamıyla alınan göğün bir cüzü olmasıdır, yani yeryüzünden göğün kendisiyle ayrıldığı kısımdır, ikincisi de Kutsal Kitap’ın pek çok yerinde kuşlardan “göğün uçucuları” diye bahsedilmesidir, burada gök lafzı geniş değil, dar anlamıyla kullanılmıştır.

O halde ikinci isimlendirmesinden anlaşılacağı üzere, bu gökte dört farklılık derecesi mevcuttur, üçüncü mertebeden nurani suret bunları kendi çok ya da az bulunuşuyla ayrıştırmış, yani daha latif, daha faal, daha canlı ve daha hafif yahut daha kaba, daha yavaş, daha hareketsiz veya daha ağır kılmıştır, zira madde suretin asaletinden ne kadar uzaksa, Aristoteles’in *Töz Üzerine* (De substantia) adlı kitabında tanıklık ettiği gibi, o kadar kaba, murdar, kıymetsiz ve karanlıktır.

İşte buradan makam, tabiat, kıymet ve yetkinlik bakımından farklılaşan dört unsur neşet eder, bu da Hermes’in şu bilmecesinin hakiki izahıdır, yukarıdakiler ancak aşağıdakiler gibidir, latif olan kabadır ve kaba olan da latiftir, zira eşyanın maddesi tek başına ele alındığında bir ve aynıdır.

Ve hiç şüphesiz, ilk gün yaratılan ışık ilahi irade ile söndürülecek olsaydı, filozof için bütün âlemin maddesinin aynı duruma geri döneceğini kabul etmek asla imkânsız görünmezdi, nitekim bütün maddelerin birbirinden yalnızca suret bakımından ayrıldığı ve aynı kuvve altında kavrandıkları sürece suretsizken aynı durumda bulundukları idrak edilir, öyle ki hiçbir cüz diğerinden daha kıymetli, daha latif, daha kaba yahut daha hafif değildir, diğerlerinden herhangi bir farklılık veya nitelikle ayrıldığı da düşünülemez.

BÖLÜM XI. Ateş Unsuru Üzerine.

İlk yaratılış gününde birinci derecedeki ışığın kudretiyle en yüce gökten aşağıya, orta göğün bölgesine sürülen ve ardından ikinci günde ikinci derecedeki ışığın kudretiyle orta gökten o bölgenin bütün karanlığıyla birlikte üçüncü ve en alttaki göğe defedilen ve sıkıştırılan isli ve karanlıklara bürünmüş madde, bu aşağı mahalde artık pek yoğun, karanlık ve asi kılınmıştır, öyle ki üçüncü derecedeki ışığın (ki bu yalnızca ikinci göğün bir uzantısıdır) tabii kudreti, içinde gizlenen soğukluğun çokluğu sebebiyle o iğrenç, biçimsiz ve kara maddeyi evrenin merkezine itip bastırmaya yetmez. İşte bundan dolayı o ulu sanatkâr, üçüncü derecedeki sıcak ışığın tabii kabiliyetlerinin arızi olarak güçlendirilmesini takdir buyurdu, zira doğrudan doğruya ışıktan neşet etmeyen, fakat maddenin şiddetli çalkalanışından veya hareketinden doğan bir arızi hararetin belirmesini diledi.

Zira birinci derecedeki ışığın doğrudan fiilinden kaynaklanan, orta göğün doğudan zıt istikametine doğru dairesel ve hızlı titreşimi ve dönüşüyle, hem aşağıdaki göğün maddesinin ister arızi ister cevheri olsun her türlü sureti kabul etmeye yatkınlığı sebebiyle, hem de en alttaki göğün dışbükey yüzeyindeki o arızi sıcağı karşı-durum (antiperistasis) vasıtasıyla muhafaza edip güçlendiren kaba maddenin soğukluğunun gösterdiği direnç yüzünden, hem de maddenin kesafeti dolayısıyla, birinin dışbükeyliği ile diğerinin içbükeyliği arasında bir çarpışma vuku bulur, nihayetinde orta gökten çıkan nurani şuaların geri yansıması sebebiyle de en aşağıdaki göğün üst kısmında yakıcı, ancak arızi ve tesadüfi bir hararet uyanır, bunun mevcudiyetiyle onun dışbükey yüzeyi ve etrafındaki bütün töz görünmez bir alevle tutuşur, bundan ötürü soğukluğun kudreti o küreden tamamen kovulur ve netice itibarıyla hiçbir rutubet payıyla mayalanmaz, aksine arızi olarak, yani soğuk bir cüzün sıcakla birleşmesinden hasıl olan rutubetin yokluğu sebebiyle zorunlu olarak pek kuru kalmalıdır.

Lakin bu hararet, her ne kadar tabiatı gereği bu kısımda bulunsa da, ışığın hakiki cevherinden olmayıp, doğrudan maddenin hareketinden doğan fiilinin adeta son eseri olduğundan, hayatın makamı olan bedenin teşekkülüyle ilgili olması haricinde hayatın işleyişine hiçbir katkı sağlamaz, filozofların her şeyin kendisinden doğduğunu söyledikleri o görünmez ateş de değildir, bilakis tabii sıcaklık üzerindeki hâkimiyeti sebebiyle, kökensel nem (humidum radicale) yahut rutubetlerin ruhu onun gayritabii hararetiyle yutulduğunda, yapışkan ve sulu nem zehre dönüştüğünde, bileşiğin evrensel tözü hummalı bir hararetle alev alıp kuruduğunda bütün eşyayı çürümeye götüren ateştir. Fakat tabii nemin payı onda kaldığı müddetçe, ona denk düşen ve hayati dediğimiz fıtri sıcaklıkla birlikte, o arızi niteliğin kuvvetleri bastırılır, öyle ki fiziki bedende doğa kanunlarını aşmaları engellenir.

İşte filozoflar bu hararete ve onun bütün tözüne, yani bu çalkantılı ruha ateş unsuru adını verdiler, ki bu unsur en alttaki göğün en yüksek makamını işgal eder, yukarıda zikredilen sebeplerden ötürü herkes ittifakla onun tabiatını sıcak ve kuru kılmıştır.

Bununla birlikte, semavi ışığın bu unsurun içinde bulunduğu inkâr edilemez, zira o ışık ateş küresine nüfuz etmedikçe aşağı kısımlara inemez. Ateş unsurunun konumu bu şekilde ifade edilir.

BÖLÜM XII. Toprak Unsuru Üzerine.

Böylece birleşen iki kuvvetle, yani tabii ve arızi kuvvetle, soğukluğu sebebiyle asi olan madde bu kuvvetler tarafından şiddetle geri püskürtülür, bu madde tabii bir sevk-i tabii ile çeperden salınan ve kendi soğuk tabiatını takip eden ışığın hem birincil hem ikincil tesirlerinden kaçarak, mezkûr ışığın çevresinden en uzak makama doğru sığınırken, korkunç bir suret içinde ve alttan kayan gölgenin eğik dönüşüyle, evren makinesinin küresel merkezinin yahut orta noktasının etrafında sert, katı ve karanlık bir küre halinde büzüldü. Zira bu mevkide hasmının, yani sıcaklığın fiillerinden çok daha güvendedir ve o düşman sıcaklığın fiilinden neşet ettiği ışığın meskeninden gayet uzaktadır, nitekim maddenin bu hareketi kendiliğinden değil, ışığın zikredilen o çifte fiiliyle tahrik edilmiştir.

Zira nasıl ki ışığın tezahürü olmaksızın karanlıkların maddesi yalnızca bilkuvve bir varlık idiyse, aynı şekilde ışığın cevheri niteliği olan ısının mevcudiyeti olmaksızın, maddenin o tabii yatkınlığı, yani soğukluk fiilen hiçbir şey değildi ve dolayısıyla kendiliğinden hiçbir tebeddül meydana getirmiyordu.

O halde maddenin soğukluğu, maddelerin hareketinden hasıl olan gerek birincil ışığın gerekse ateş unsurunun faal kudretiyle aşağıya itilir, zira bunlar olmadan hiçbir şey vuku bulmaz.

Bu soğukluk ise sıcaklığın darbelerine maruz kalarak bir bakıma direnmekte ve direnerek karşı tepki vermektedir. Bu etki ve edilgilerle en aşağıdaki bu gökte başka dereceler husule gelir, filozofların aşağı unsurlar dedikleri, mizaçları farklı ara bölgeler teşekkül eder.

İşte buradan, ağır cisimlerin neden âlemin merkezinden daha öteye düşemeyecekleri ve niçin orada ebediyen sükûnet buldukları yönündeki o mühim gerekçe açıklanır, zira ağırlık daha kesif ve daha sıkışık maddenin yoldaşıdır, bu kesafetin sebebi ise, dağılmış ve latif maddeyi nüfuz edici sıcaklığın hiddetinden âlemin merkezine doğru büzüştüren, onu orada sıkıştıran ve ışık şualarının hücumlarına karşı koruyan soğukluktur.

Kaba olan her şeyin cüzünde ve bilhassa merkez etrafında daha çok yayılmış olan soğukluğu, cisminin bütün kütlesinden ısının fiili takip ettiğinden, cisimlere gayet kolay nüfuz etmek şanından olan ışık şuaları onu her taraftan kuşatıp sardığından, ağır cisimlerde tabiat tarafından hapsedilen o soğukluk ısının şiddetiyle ezilip çiğnenmedikçe, ağır cisimlerin o merkezden öteye, ışığın tabii meskenine doğru ilerlemesi hiçbir surette mümkün olmaz. İşte bundan ötürüdür ki, yukarıya doğru şiddetle fırlatılan ağır bir cisim, tabii olarak ve kendiliğinden aşağıya, merkeze yahut soğukluğun makamına geri döner.

O halde aşikârdır ki, mevcudiyetiyle bütün âlemin ruhani maddesinin örtülü ve biçimsiz kaldığı karanlıkların bütün tözü, nihayet ışığın kudretiyle, âlemin merkezi etrafında toplanmış kesif ve karanlık bir kütleye irca edilmiş ve yuvarlaklaştırılmıştır, buna da toprak unsuru denir.

Bütün maddenin suret bulmuş geri kalan ruhani kütlesi ise, şeffaf ve harikulade bir surette saydam olup, yeryüzünün sınırlarından ruhani âlemin dışbükey yüzeyine kadar uzanır ve genel anlamda gök diye tesmiye edilir.

Bunu mukaddes yazarlar arasında en ilahi olan Musa, Yaratılış’ın hemen başında teyit eder, başlangıçta, der, Tanrı göğü ve yeri yarattı, yani ışığı karanlıktan ayırdı, zira göğü açık ve aydınlık kıldı, yeri ise karanlık yaptı, yani âlemin merkezini karanlıklara gömdü. Böylece onun müspet kısmını günlerin menşei kıldı, menfi kısmını ise gecelerin sebebi olarak vazetti. Zira sanatkâr yeryüzünü âlemin merkezine koymamış olsaydı, âlem hiçbir pislik veya murdarlıkla kirlenmezdi, her şey nurlu olurdu ve kesintisiz bir gün parıldardı.

Bu sebeple, bu aşağı âlemde bunca ve bu büyüklükte bozulmaların ve nesnelerin tebeddüllerinin vuku bulmasına asla şaşmamak gerekir, zira onun merkezinde yahut kalbinde, o son derece bozulmuş helak ve yoksunluk anası, bileşik mahluklardan suretlerin ve cevherlerin ayrılmasının o kederli ve karanlık mührü gizlenmektedir, bir zamanlar biçim verilmiş fiziki şeylerdeki gayritabii unsur zorbalığının sadık şahidi ve habercisi orada ebediyen ikamet etmektedir. Bundan ötürü pek mukaddes Eyüp, "ve karanlıklar diyarı ölümün zifiri karanlığıyla örtülüdür" der, başka bir yerde de sefalet ve karanlıklar toprağı olduğu söylenir, hatta burası adeta bir helak yeridir, nitekim Âdem ile Havva Cennet’in sevinçlerinden oraya sürülmüş, kaçınılmaz ölümün işaretini bizzat alıp mirasçılarına bırakmışlardır.

Ateş unsuru ise adeta Kerubi’nin ateşten kılıcıdır, semavi ruh tarafından, hayat ağacına, yani o ilahi ve ölümsüz nektara girişi engellemek ve ölümsüzlüğe haddinden fazla susamış herkese ya ani yahut en azından beklenmedik bir ölüm getirmek üzere sallanmıştır.

Nihayet bu merkezi yığın, kör ve sinsi tabiatı sebebiyle keder ve yanılgının dehşetli bir yoldaşıdır, zira yalnızca insanların değil, Yüce ve Ulu Tanrı’nın ve semavi akılların düşmanı da, korkunç isyanı yüzünden onun bağrının tam ortasına hapsedilmiştir. Bu yüzden ne yazık biz yeryüzündeki zavallılara ki, böylesine büyük bir sefalet sürüsü her gün bize pusu kurmakta, bedenimiz ve ruhumuz için böylesine büyük bir tehlike daima tepemizde sallanmaktadır!

Oysa sizler, ey semavi mahluklar, en latif Cennetin hakiki sakinleri, sizler, evet diyorum, ey üç kat ve katbekat bahtiyarlar ve insan kavrayışının ötesinde kutlu olanlar, ışığın dile gelmez kudreti sayesinde bu denli acınası dert zincirlerinden azade ve muafsınız!

Bu merkezi kütlenin mizacına gelince, gerçi hemen hemen bütün filozoflar onun tabii niteliğinin kuruluk olduğunu ileri sürer ve kuruluk niteliğinin onda baskın çıkmasını isterler, soğukluğunu ise tamamen arızi ve sonradan edinilmiş kabul ederler, zira bunun suyun tabii mizacından neşet ettiğini varsayarlar, yine de hem daha önceki gayemizi hem de bizzat tabiatın imkanını biraz daha dikkatle ele alırsak, onların bu kuruntusunun hakikat hedefinden ne denli vahim biçimde saptığını açıkça görürüz.

Zira tabii ışığın cevheri makamı alemin çevresinde yer aldığından ve sıcağın kökeni de aynı ışığın kaynağından neşet ettiğinden, ışığın zıddı olan karanlığın ve sıcağın karşıtı olan soğukluğun da birbirlerinden en uzak konumu paylarına alması zorunludur.

Dolayısıyla, asli sıcağın makamı en yüce gökte olduğu gibi, soğuğun ilksel meskeni de daha uzak bir yer sıfatıyla onun cismani merkezindedir, bundan ötürü soğukluğun onda daha tabii biçimde baskın çıktığı, kuruluğun ise onda daha ziyade arızi olduğu neticesi doğar, yani tabii nemin o mahalde bulunmayışı sebebiyle yerin cüzlerine kuru denir, çünkü nem, soğukluk ile sıcaklık durumunun itidalinden meydana gelir, oysa sözü edilen sıcaklık, yukarıda anılan sebeplerden ötürü o mahalde hiçbir kudrete ya da tasarrufa sahip değildir.

Ayrıca hiç kimsenin, kendisine sıcaklıktan hiçbir pay düşmeyen bir cismi en soğuk cisim olarak adlandırmayacak kadar ahmak olacağını sanmam, oysa su unsurunda havai sıcaklıktan bir pay bulunduğu kesindir, zira akışkanlığının kaynağı olan nemini, kesinlikle nemli ve sıcak olduğu bilinen bizzat havadan almıştır.

Buna mukabil yerin havadan pay almadığı kesindir, zira kendi içinde hiçbir akıcılığı yoktur, keza ateşle de hiçbir irtibatı bulunmaz, hem onun küresinden en uzak mesafede durduğundan hem de ateşe zıt kıldıkları suyun, kendisi ile ateş arasına girmesinden ötürü böyledir.

Nihayet yer öteki unsurlardan çok daha kesif olduğundan ve soğukluğun tabiatı hem benzeşmeyen hem de benzeşen şeyleri yoğunlaştırmak olduğundan, soğukluğun yerde daha bol bulunduğu neticesi eserinden şüpheye yer bırakmayacak biçimde kanıtlanır. Yer ve ateş bölgesini bu tarzda resmettik.

Orta Küre ya da Nem Küresi Denilen Şey ile Su ve Hava Unsuru Üzerine

Yerin merkezi ile ateşin dışbükey yüzeyinin tam ortasında yer alan nem küresi, her iki uç unsurun eşit payından teşekkül ettiği için eşitlik küresi diye anılır, zira ne yerin soğukluğu tek başına ne de sırf ateşin sıcaklığı nemi hasıl etmeye muktedirdir, bilakis her ikisinin birleşmesi ve adeta erkeğin dişiyle çiftleşmesi onu meydana getirir.

Nitekim tek başına karasal soğukluk hazır bulunduğu orta ruhu nasıl sıkıştırırsa, ona eklenen sıcaklığın işi de o buzlaşmış ruhu çözmek, sıvılaştırmak ve akıcı kılmaktır.

Aynı şekilde sıcaklık da tek başına, yani kendi kuruluğuna bağlı kaldığında o ruhun özsuyunu emer ya da kesinlikle kendi niteliğiyle onu duyumsanamaz cüzlere dağıtır, bu yüzden nemi meydana getiren değil, bilakis onu yok eden diye anılmayı hak eder.

Dolayısıyla sıcağın şiddeti, soğuğun daha büyük ya da daha küçük oranda katılmasıyla az veya çok kırılır, böylece her ikisinin aşırı faaliyetleri engellenir ve sıcaklığın mevcudiyeti sebebiyle ruhun ayazdan pıhtılaşmasına katiyen izin verilmez.

Sıcağın kendi tabiatının vasfı uyarınca nemlendirici ruhun cüzlerini dağıtıp yok etmesi de mümkün değildir, zira hazır bulunan soğuğun direnci buna engel olur, bu sayede ruh, sıcaklığın yardımıyla çözülmüş olur ama çözüldüğünde dağılıp gitmez, hemen hemen bir hiç derecesinde incelmez, bu durum tamamen soğuğun mevcudiyetiyle gerçekleşir, bilakis ortada tabii biçimde akıcı kalarak durur ve akışkan tabiatı ile sıvı hali sayesinde aradaki bütün şeyleri ya daha cismani ve görünür biçimde nemlendirir, şayet soğuğun daha büyük bir payına yapışmışsa böyledir, ya da daha ruhani ve duyumsanamaz biçimde ıslatır, şayet sıcaklığın daha geniş payını kucaklamışsa böyledir.

İşte bu nemli mizaçtan iki ara unsurun neşet etmesinin sebebi budur, bunu derhal göstereceğiz.

Daha önce söylendiği üzere yukarıdan merkeze itilen ve sahip olduğu muazzam soğukluk sebebiyle orada tutulan kesif madde, orada hareketsiz kalmayı arzular, oysa sıcaklığın tabiatı soğukluğa daima hasmane biçimde hücum etmek ve ona tabii bir nefretle musallat olmak olduğundan ve aynı şekilde her latif şeyin tabiatı nüfuz etmekten ibaret bulunduğundan, bu etkin nitelik o edilgen niteliği aşağı iterek onu orada takip eder ve onun kütlesine durmaksızın nüfuz etmeye çabalar.

Her şeyin sonu kendi zıddı olduğundan ve yalnızca sükunete karşı sükunet değil, harekete karşı da hareket karşıt durduğundan, merkeze ya da ortaya yönelen bu aşağı doğru harekete ilaveten bir başka hareket daha vuku bulmuştur, nitekim soğuğun sıcağın tecavüzlerine karşı koyan direnci ve buna ters düşen ışık ışınlarının geri tepmesiyle dipten yukarıya, ateş unsuruna doğru tahrik edilen bir hareket meydana gelmiştir.

Bu yüzden yer soğukluğunun yukarı yükselen iki payı, sıcağın hücumlarını defetmek üzere merkez ile ateş küresi arasındaki yolun yarısında, o soğukluğu ikmal etmek için aşağı inen aynı miktardaki sıcaklık payıyla karşılaşmıştır. Bu payların birleşmesiyle nem küresi kurulur, onun orta kısmı ise yalın ve eşit biçimde nemlidir,

Zira onun ortasındaki sıcaklık kuvvetleri soğukluğun kuvvetleriyle orantılıdır, öyle ki dengeli ve hiçbir tarafa daha fazla meyletmeyen bir terazi kefesinde tartılmış gibidirler ve her iki yandan aynı metanete ve etki gücüne sahiptirler, yani ne daha aşağı ne de daha ziyade yana meylederler, dolayısıyla hareket ettiklerinde dairesel biçimde sürüklenmeleri zorunludur.

Bu orta kürenin aşağıya, kendi içbükeyliğine doğru inen boyutuna su unsuru denir, bu kısım yer unsuruna yakınlığı ve ateş küresinden daha uzak mesafede bulunuşu sebebiyle daha karasal, koyu, görünür ve duyulur biçimde nemlendirici görünür. Zira onun itidali, yer soğuğunun dörtte üçü ile (çünkü yere çok daha fazla bitişiktir) ateş sıcağının dörtte birinden teşekkül eder, bu karışımda sıcaklığın payı pek az olsa da, soğuğun dondurucu eğilimini engellemeye ve nem küresinin bu kısmını akıcı niteliğinde muhafaza etmeye yeterlidir.

Daha önce öne sürdüğümüz gerekçe de tamamen aynıdır, soğukluğun suda değil, yerde çok daha şiddetli bulunduğu gayet açıkça görülsün, zira su o dörtte birlik sıcaklık payının yokluğu ya da azalması sebebiyle donar ve buza, yani daha karasal ve akıcı olmayan bir cevhere dönüşür.

Sözü edilen kürenin ateşin içbükey yüzeyine doğru yukarıya taşan diğer yarısı ise yerden daha uzakta durduğu ve ateş unsuruyla komşuluğu sebebiyle sıcaklıktan bolca pay aldığı, ateşli ısısını yumuşatacak soğukluğu ise içinde pek az barındırdığı için, aynı kürenin alt kısmından çok daha latif, daha ruhani ve daha görünmezdir, inceliği sebebiyle daha fazla nüfuz eder ve daha derinden nemlendirir. Buradan anlaşılmalıdır ki, onun itidali ateş sıcağının üç payı ile karasal soğuğun yalnızca tek bir payının birleşmesinden oluşur. Nem küresinin bu bölümüne filozoflar hava unsuru demişlerdir.

Şu halde uç unsurlarda tabii olarak bulunan iki birincil niteliğin etki ve edilgisiyle pek çok ara hareketin hasıl olduğu sonucuna varıyoruz, bunlardan biri her iki uçtan merkeze doğrudur ve bununla orta nem küresi meydana getirilir, diğeri orta noktaya yönelir ve oradan evrensel merkeze kadar alçalır, bundan su küresi doğar, üçüncüsü ise sözü edilen orta noktadan ateş küresine doğru yükselerek ilerler, bundan da hava unsuru hasıl olur.

Bunlardan açıkça anlaşılmaktadır ki, en alttaki gök üç bölüme ayrılır, yani ateş küresine, nem küresine ve evrenin merkezine, hava ve su unsurları ise adeta arızi olarak husule gelir, şüphesiz bu durum uç unsurların yakınlığından ileri gelir ve nem küresinin her iki payına farklı kuvvet ve kudret bahşeder.

Bütün bunlar etraflıca mülahaza edildiğinde açıkça belirir ki, soğukluk, sıcaklığın faaliyetiyle kışkırtılmadıkça katiyen hiçbir şey yapamaz, dolayısıyla neticesi sıcaklık olan ışık, hem aşağıdaki gökte hem de yukarıdakilerde görülen her türlü başkalığın ve aynı yerlerin çeşitliliğinin de sebebidir.

Burada şunu da gözden kaçırmamak gerekir, iki uç unsur arasındaki o şeffaf cevher bir ruhtur, birinci kitapta bu hususu kifayet edecek derecede anmıştık, onun cevheri bir maddedir ki, mekan ve tabiat bakımından birbirine zıt olan yalın nitelikler çeşitli etkilerini onda vücuda getirirler. Eksiksiz nem küresi burada çifte taksimatıyla tasvir edilmektedir.

Unsurların Sureti Üzerine

Bu göğün sureti, menşeinden uzaklığı sebebiyle yukarıdakilerin suretinden daha zayıftır, bu durum ise onun eserinden pek kolay kanıtlanır.

Zira dünyevi ateşimiz ısıtma kudretini ışığın tesirinden alarak, edilgen nesnesinden ne kadar uzak durursa o kadar zayıf ısıtır, dolayısıyla kesindir ki bu göğün maddesi merkeze ne kadar yaklaşırsa, o derece kaba, saf olmayan ve daha adi hale gelir, nitekim Aristoteles’in Metafizik’inde dediği gibi, nerede madde daha çoksa, orada suret daha azdır ve bunun tersi de geçerlidir.

Buradan zahir olur ki bu göğün maddesi, suretinin zayıflığı yüzünden baskın çıkar ve dolayısıyla durmaksızın her gün yeni bir surete iştiyak duyar, zira bu bölgeye, maddesinin iştahı oradan karşılanıp doyurulabilsin diye kafi derecede suret yetmez. İşte şeylerin durmaksızın başkalaşması buradan kaynaklanır, her saat vuku bulan bozulmalar buradan doğar, bilhassa da maddenin, suret ışığının azlığı yüzünden daha da kabalaştığı yerde bu böyledir, bu yüzden bu göğe filozoflar boş yere bozulabilir gök dememişlerdir.

Gerçi bu suretsel tabiat pek cılızdır, yine de hareketinde öylesine tesirlidir ki, onun cevheri ısısı olmaksızın bu gökte hiçbir şey kemale erdirilemez.

Bu yüzden suretin tabiatı filozoflarca en alttaki hayat gücü diye adlandırılır, dahası unsurların harcı ve unsurların ahenkli ve barışçıl bir sükunetle birbirine bağlanmasını sağlayan kaynaşma kudretidir,

Hatta benzerlerin benzer şeylerden ürediği, her şeyin türediği ve beslendiği, adalet terazisinde tartılmış karışımların her şeye zerk edildiği ve her şeyin diğerlerinden ayrılıp seçilmesini sağlayan kendi türüne uygun suretin nakşedildiği Herakleitos’un o görünmez ateşidir.

Nitekim Aristoteles Beş Cevher Üzerine adlı kitabında bunu doğrular ve der ki, suret, bir şeyin diğerinden kendisi sayesinde ayrıldığı şeydir.

Bu feleğin formunun, dördüncü günde ikinci feleğin ışığının içine toplandığı Güneş'ten doğrudan doğruya neşet ettiğini ileri sürerler, diğer filozof fırkalarıyla hemfikir olarak, Güneş'in bu feleğin bütün varlıklarının velut bir doğurucusu olduğunu kabul ederler, zira evrenin ruhunu Güneş'e yerleştirmişlerdir, nitekim her türlü üreme ve türeyen şeyleri muhafaza etme kudreti ondan neşet eder.

Güneş zira ışığıyla aşağıdaki varlıklara hayat ve sıcaklık nefes eder, canlandırıcı hararetiyle her şeyi kendine çeker.

BÖLÜM XV. Mezkûr unsurların cevheri üzerine.

Önceki bölümlerde unsurların derecelerini, birbirlerine olan karşılıklı bağlılıklarını ve toprağın niteliğinin ateş unsurunun niteliğiyle farklı karışımına nispetle birbirinden nasıl ayrıldığını ele aldık, Şimdi ise onların başlıca maddesi veya cevheri (substantia) hakkında birkaç husus zikredeceğiz.

En yüksek bölgeden merkeze doğru sarsılarak atılan, birincil ışıktan hiç pay almamış ya da pek az almış olan karanlıklar ruhu, Güneş ruhunun kaçışının ardından gözenekleri açılan yeryüzünden dışarı çıktıktan sonra, bu aşağı bölgenin üst kısmını işgal etti, adeta Güneş'in en saf cisminden orta göğün kalbine yükseltilerek ayrıldığı o kütlenin daha kesif cüzleri yahut tortuları gibiydi, mezkûr ruhun bu cüzleri orada, yani ateş küresinde (sphaera) ikamet etmeye ve dairesel olarak hareket etmeye mecbur kalmıştır, hem kendilerini daha yükseğe çıkaracak yeterli bir candan mahrum oldukları için, hem orta göğün formu maddenin daha büyük bir miktarını kâmilen şekillendiremediği için, hem de nihayet, aşağı feleğin tamamının en latifi olmakla birlikte, kütlesi gök maddesinden daha kesif ve daha gayrisafi olduğu için.

Âlemin orta bölgesinin karanlıklar ruhunun, bu aynı bölgenin ikincil ışığının bazı kıvılcımlarını içine alan kısımları ise, ikinci günde nebatat ve bitkilere dönüştürüldü, esîrî ışınlardan neredeyse hiç pay almayan diğer kısımları ise, tabiatları gereği göklerin üzerindeki ruha bitişik olduklarından, ateş unsurunun maddesinin ardınca gelir ve havanın yerini doldurur.

Nihayet âlemin üçüncü ve en alt bölgesinin, hepsinin en kesifi ve en ağırı olan karanlıklar ruhu, esîre bitişik ve en yakın olduğundan, tabiat nizamı uyarınca onun ardınca gelir, bu sebeple suyun bölgesini işgal eder ve su tesmiye edilir, şayet bu ruhun cüzleri bu feleğin ışığından bir miktar pay ihtiva ederse, madenleri husule getirirler.

Ve bu suretle, en yüksek bölge olan Empyreum göğünden tart olunan daha kesif karanlık ruhları geriye çekilişlerinde ateş unsurunu teşkil etti, orta bölgeden yahut esîrden aşağı atılanlar ise havanın cevherine dönüştü, ve nihayet âlemin en alt bölgesinden koğulanlar suya kendi özünü bahşetti.

Toprak ise bütün bunların adeta çöplüğü, fazlalıklarının toplandığı yer ve kimyacı filozofların tabiriyle, bütün ruhani kütlenin ölü başı (caput mortuum) yahut tortusudur, bunların kesafetini ve murdarlığını su takip eder ki o da adeta havanın daha hakir bir cüzüdür, tıpkı havanın ateşe, ateşin de beşinci öze (quinta essentia) nispeti gibi, İşte bu, tabiatın kimyevi bir özütlemesidir, bunun en mümtaz kısmı esîre yücelmiş olan kendi canıyla birlikte o beşinci özdür, nitekim şarabın ruhunun tasfiyesinde de bunu tecrübe etmişizdir, ardından yanan su (aqua ardens) dedikleri daha kesif ruh kısmı süblimleşir, bunda adeta üç cüz beşinci öz ve bir cüz balgam (phlegma) bulunur ki bu da orta göğün karanlıklar ruhunun ateş unsurunu teşkil eden daha kesif kısmına benzer, Bunun ardınca, adi hayat suyu (aqua vitae) dedikleri o zayıf mayi gelir, bunda iki cüz şarap ruhu ve bir o kadar da su bulunur, bu hava unsuruyla kıyaslanır, ve son olarak içinde neredeyse hiç ruh bulunmayan, tamamen sümüksü su addedilen balgam damıtılır ki bu da su unsuruyla bir tutulur. Bütün bunların imbik tabanında kalan tortusu yahut ölü başı ise toprak unsuruyla pek haklı olarak benzeştirilmelidir. Ve bu suretle unsurların maddesinin intihabında, tasfiyesinde ve tertibinde tabiatın hayranlık uyandırıcı ameli vazıh bir şekilde izah edilmiş olur.

Hülasa ediyoruz ki Toprak, her bir feleğin ruhlarının tortusu ve cevheri karanlıkların yığıntısıdır, Su, en alt feleğin ışıktan neredeyse mahrum o daha kaba karanlık ruhudur, zira o feleğin ışığı kucaklayan ruhları, içlerinde ihtiva ettikleri ışığın az yahut çok nispetine göre muhtelif madenlere dönüşür, bu sebeple onların kök nemi (humidum radicale) Filozoflar tarafından kaba ve yapışkan bir su olarak bulunmuştur.

Hava, toprağın latifleşmesiyle kurtulmuş o ikinci feleğin ruhudur, bunun ikincil ışığı kucaklayan daha yoğun kısmı, ışığın ve o yağlı ruhun münasip nispetine göre daha sıcak veya daha soğuk nebatatı husule getirir, Ve nihayet o Ateş, Empyreum göğünün karanlıklar ruhudur, bunun birincil ışıkla dolmuş daha kesif cevheri Güneş cismini teşkil ediyordu, aşağıda beyan edileceği üzere.

*Kendisinden her bir unsurun tabiatının anlaşılabileceği şarap tecrübesi.*

Bizzat en âlâ şaraptan bir tecrübe yaptık, unsurların ve beşinci özün bizzat kendi cevherlerini bize parmakla gösterircesine ve adeta şaşmaz bir miyar gibi açıkça işaret eden bir tecrübedir bu. Zira şaraptan ruhu çekip çıkardıktan sonra, hiç de yeni olmayan bir ameliyeyle, oradan ruhun üzerinde yüzen yağı çıkardım. Ardından şarabın tortularından yağı çıkardım, ve muhtelif tasfiyelerle onu en yüksek saflığa ulaştırdım. Bilahare ruhun çıkarılmasından sonra damıtılan balgamı da defalarca tasfiye ettim.

Nihayet bütün şarabın tortularını çok kereler yıkayarak çamurlu kirinden arındırdım.

Bütün bunları eşit nispette yuvarlak bir cam kabın içine koydum, bunu Hermetik olarak, dedikleri gibi, mühürledim, ve bu kap tam bir gece boyunca hareketsiz kaldıktan sonra, sabahleyin beş bölge buldum, altta siyah ve karanlığa bürünmüş olanı, bunun üzerinde balgam hissesi duruyordu, akabinde onu tortulardan çıkarılan yağ örtüyordu, bunun üzerine dördüncü sırada şarap ruhu yükseliyordu, ondan çıkarılan yağ ise beşinci sırada bizzat onu kaplıyordu.

BÖLÜM XVI. Işığın tesiriyle mezkûr feleklerin teşekkülünde suların muhtelif vaziyetlerini gösteren bazı tecrübeler üzerine.

Ateşin ışık ismi altında mütalaa edildiği ve bizzat ışıktan neşet ettiği muhakkaktır, zira ilahi önderimiz Musa hilkatin umumi tasvirinde, ışıktan bahsettiği yer müstesna, o pek asil mahluk olan ateşten hiçbir yerde bahsetmemiştir, Nitekim bu husus altıncı kitap sekizinci fasılda daha vazıh bir şekilde beyan edilmektedir.

Havanın ve suyun o kütleden, yani umumi suların cevherinden ibaret olduğundan hiç kimse şüphe etmeyecektir, zira mukaddes metinler her şeyin ondan vücuda geldiğine şehadet eder. Şimdi ise, şüphesiz mezkûr ameliyeler akıldan ziyade hislerine dayanan bazı kimseler nazarında şüpheli görüldüğünden, mezkûr iki asli sebepten, yani su ve ışıktan neşet eden neticeler vasıtasıyla bu amelleri onların gözleri önüne sermek iktiza eder, şayet aşağıdaki tecrübeleri dikkatle müşahede ederlerse bunları pek kolay ve ayan beyan idrak edeceklerdir.

*Ateş ve hava yahut bunun aksi üzerine birinci tecrübe.*

İçbükey ve gayet iyi kapatılmış bir aletin üst kısmında ateş yakıldığında, bunun ateşe bakan tabanında bir delik yahut pek küçük bir boru açılırsa, içerideki hava ateşin mahalline ne kadar yaklaşırsa o kadar incelir, incelen havanın daha soğuk olan daha kesif kısmı ise, amil olan ateşten kabın en alt mahalline doğru, sanki düşmanından daha uzak bir yere kaçarcasına yönelir, bu da ayan beyan görülür, zira o bölgenin borusu yahut deliğinden rutubetli bir buhar şeklinde dışarı çıktığı tedricen hissedilir.

B. C. D. E. F. G. H. sunak biçiminde yapılmış bir kaptır, bunun üst yüzeyinde A. ateşi yakılırsa, içeride hapsedilen hava oradan incelir, ve onun daha kesif kısmı ateşten kaçarak I. borusu vasıtasıyla bir çıkış arar, ve dışarıdaki L. deliğinden rutubetli bir buhar kabilinden dışarı çıktığı müşahede edilir. Bu husus İskenderiyeli Heron'un *Pneumatica* adlı eserinde, bilhassa on birinci tecrübede daha etraflıca gösterilmektedir.

Burada ise havanın hareketini dairenin çapına göre çizdik, zira bu bizim maksadımıza daha uygundur.

Bu tecrübeyi daha bedihi kılabilmek için, boş ve sadece hava ile dolu camdan bir yumurta aldım, Hermetik olarak mühürleyip küllerin içine koydum, ve alttan kandil ateşi vererek camı tatlı tatlı ısıttım, bu yapılınca, camın içine hapsedilen havanın daha kesif kısmı seyrekleşme yoluyla daha latif olandan ayrılarak ateşten kaçtı, ve buhara dönüşerek nihayet damlalar halinde kabın tepesine yapıştı.

Buradan şu neticeyi çıkarıyoruz ki, kesif hava içinde barındırdığı soğukluk sebebiyle ateşten kaçarak, onun mevcudiyetinden daha uzak olan bir bölgeye yönelir, Oysa merkez, muhitten en uzak olan yerdir, Binaenaleyh, herhangi bir içbükey kürenin yüzeyini ateş kudreti istila ettiğinde, orada tutulan ve hapsedilen hava yahut latif su, daha kaba kısımlarını merkeze doğru sevk edecektir, hatta içbükey kürede hapsolan havanın bütün kısımları, ateşin kuvvetinden ne kadar uzak bulunurlarsa, o derece kademe kademe daha kesif olurlar, nitekim bu husus aşağıdaki tecrübede izah edilmektedir.

*İkinci tecrübe.*

Biri diğerinin bütün içbükeyliğini kuşatacak şekilde üç ayrı bölgesi bulunan camdan yahut bakırdan bir küre yapılsın, ve bu bölgelerin aşağıda resmedildiği veçhile çıkıntı yapan delikleri yahut boruları bulunsun, ve kürenin en dış yüzeyi her taraftan gayet harlı bir ateşle kuşatılsın, Bu yapıldığında, o harici ateşin üst bölgeye daha canlı bir kuvvet bahşettiği, ve canlı ateşin bitişikliği sebebiyle onun içinde bulunan havanın fevkalade inceldiği gözle görülecektir, ve ortadaki diğer bölgenin de birincisinden ateş kuvveti aldığı aşikardır, fakat bu kuvvet onda üsttekinden daha mutedil olduğundan, bu sebeple onun içinde bulunan havanın daha az latif ve ince olduğu, ateş kuvvetinin onu daha fazla seyrekleştirmeye muktedir olamadığı görülecektir.

Nihayet orta bölgede gizlenen ateş kudreti, pek az da olsa, en alt bölgeye de bir kuvvet akıtacaktır, Buradan hem üst bölgenin miktar itibarıyla daha çok olan kesif havasının, hem orta bölgenin nispeti daha az olan havasının, hem de nihayet en alt bölgenin hepsinden pek az olan havasının merkeze doğru yöneldiğini ve orada damlalar halinde toplandığını önceki önerme ve yedinci bölümün sonundan sonra ifade edilen husus açıkça göstermektedir. İspat aşağıdadır.

Yüzeyinde asli ateş kudretinin bulunduğu üst küre A. B. C. D.'dir. İkinci küre E. F.'dir. Üçüncü küre I. H.'dir.

Kesif havada gizlenen soğuk tabiatın, ateş kudretinin sevkiyle hareket edebileceği nihai mesafe mahallini ölçen çizgi L. M.'dir ki bu da büyük dairenin yarıçapıdır.

O. o. o. bölgelerin dışbükeyliğinde bulunan deliklerdir ki bunlar vasıtasıyla havanın daha kesif kısmı aşağıya, merkeze doğru itilir.

*Üçüncü tecrübe.*

Geriye üçüncü tecrübe kalmaktadır ki bunun ispatından, muhitten merkeze doğru sürülen kesif havanın, gayet kesif, yoğun ve kesafeti sebebiyle karanlık bir cisim teşkil ettiği zaruri olarak anlaşılmaktadır.

Tecrübe şöyledir,

Başlangıçta dünyadaki suların bilkuvve cevheri, çevreden merkeze doğru uzanan belirli aralıklarla muhtelif oyuklara bölünmüş yapay bir kürenin herhangi bir kısmı, nitekim evvelce gösterilen a.c.b. yayının duru su yahut hava ile doldurulması halindekinden başka türlü değildi, öyle ki burada suyun bütün cüzleri aynı yoğunluk ve meşrepte idi,

Fakat ateş bu uzvun en dış yüzeyine dokunduğunda, üst bölgenin "l" ile gösterilen ve mezkûr merkeze kıyasla çok daha büyük olduğu görülen daha yoğun havası, benzer şekilde ikinci ve üçüncü bölgenin havası da merkeze doğru yankılandığında gayet kaba ve kesif olacaktır, zira merkezin bulunduğu yer gibi dar bir mekânda başka türlü barınamazdı, nitekim daha önce A.C.D.E., D.E.F.G. ve F.G.H.I. boşluklarında yer tutan hava, yayın bu küçücük açısına sıkışır, daralır, kaba ve buharlı bir kütleye dönüşür.

Eski filozofların elementlerin ağırlıklarını ve oranlarını bulmaya dair o büyük sırrı işte buradan neşet eder.

Nitekim bütün dünya bu sebepten ötürü kürevi bir surete büründürülmüş ve İlk Örnek (Archetypus), daha kesif cisimleri bu çarkın merkezine doğru tanzim etmiştir ki bunlar seyrelme ve incelme yoluyla daha latif hale gelip daima yükselerek kendilerine daha geniş bir yer seçebilsinler, zira yukarıda söylendiği üzere kesif şeyler çözünmeden önce, inceldikten sonrasına kıyasla daha az yere muhtaçtırlar. Binaenaleyh bu bilginin ikmaliyle, en azından evvela yeryüzünün büyüklüğü bilindiğinde göklerin hacmini ölçmek zor olmayacaktır, ayrıca kendi hakiki yayılma ve genişlemeleri hakkında hüküm verebildiğimize göre, elementlerin birbirine nispetlerini araştırmak da meşakkatli olmayacaktır. Dolayısıyla bu kitapta göklerin ayrımlarını ve konumlarını tasvir etmek üzere ortaya koyduğumuz delillerin temelsiz olmayıp bizzat eşyanın tabiatına mutabık olduğu, bir âmâ için bile gün gibi aşikâr olacaktır.

MAKROKOZMOSUN İNŞASI ÜZERİNE İKİNCİ KİTABIN SONU.

ÜÇÜNCÜ KİTAP Dünya Musikisi Üzerine.

Bu kitabın muhteviyatı, Dünya terkibinde ahenkler bulunur, buradan onun akli musikisinin seyri doğar, Görünüşü, Ya geneldir, bütün göğün uyumlarına aittir ki bundan 1, 2 ve 5. bölümlerde bahsedilir, Yahut özeldir, şüphesiz şu elementer musiki ki bundan 4. bölümde bahsedilir. Dünyanın piramidal boyutundan dünya oranları doğar ki bunlardan 2 ve 6. bölümlerde bahsedilir. Zira bu oranlara onun ahenkleri tekabül eder ki bunlardan 3. bölümde bahsedilir. Nihayet bu uyumlardan onun tatbiki musikisi doğar ki bundan 7 ve 8. bölümlerde bahsedilir, Uyumsuzluklar ki bunlardan 9. bölümde bahsedilir.

BÖLÜM I Dünya Oranlarının Mahiyeti Üzerine.

Önceki bahislerden açıktır ki, nasıl Empyreum göğü doğaüstü ateşin ve ışığın mekânı ve makamı olup buradan vasıtasız surette tabii ateş, vasıtalı surette ise daha arızi olan diğeri neşet ederse, onun zıt kutbu olan, ışınlarının hareketlerini sınırlandıran ve durduran mahal de maddenin ve karanlıkların kabıdır.

Zıtların birbirine nispeti aynı olduğundan, âlemin sürekliliği hatırına, karanlıkların rutubetli tabiatının vaziyeti ile ışığın ateşli tabiatının vaziyetinin aynı derecelerde ve aynı oranda bulunması zaruridir,

Nitekim yukarıda açıkladığımız üzere, fiziki merkez tabiatı gereği dördüncü derecede soğuk, son derece kesif, ziyadesiyle karanlık ve pek ağır olup bizatihi sükûnu tabii olarak arzular, aynı şekilde bu çarkın en uç bölgesi de şüphesiz ona her bakımdan sadece mekânca değil, hal itibarıyla da zıttır, öyle ki birinin eşit tesiri ve diğerinin orantılı edilgenliğiyle bütün ara cisimler meydana gelir ve konunun tabiatına göre, yani onda galebe çalan ışığın bolluğuna yahut darlığına göre, ya yoksunluğa daha uzun süre direnirler yahut daha çabuk boyun eğip ona tabi kılınırlar.

O halde Empyreum göğünün en yüksek bölgesinin, tabiatı kesifleştirmek olan soğukluğun her türlü istilasından azade ve muaf olduğundan kim şüphe duyar? Zira orası en latif, en saf, en hafif, şeffaflığın en üst derecesinde berrak ve adeta nihai derecedeki latif ve tatlı muhabbet hararetine yükseltilmiş bir ateşten başka bir şey değildir.

Binaenaleyh asli ışığın gücünün ara madde üzerinde işlemesiyle eşyanın çözülmez ittifakını kuran ve idrakin kulaklarını izahı kabil olmayan bir musikiyle okşayan şu nesne oranlarının, gayet asil bir dünya armonisini intaç ettiğine şüphe yoktur. Nitekim bu nağmenin aleti, yani dünya nizamı, adeta bir monokord gibidir, parçaların uyuşmasını temin eden teli ise bütün dünyanın ara maddesidir.

Bu musikideki fail ise dünyanın ruhu yahut cevheri ışıktır, tıpkı insanın çalgısal musikisinde olduğu gibi, orada gamma, yani temel perde, dizgenin en alt kısmından başlayıp pes, tiz ve pek tiz seslerle yukarı doğru çıkar, Nitekim dünyevi monokorddaki seyir de böyledir, yeryüzünden orantılı olarak en dış çeperin sınırı olan kendi yücesine doğru yükselir, Ve nasıl gammada ses, tiz makamdan nihai uzaklığı sebebiyle daha pes ve daha derindir ve oradan yükseldikçe sesin vuruşu daha şiddetli hale gelirse, aynı şekilde yeryüzünden Empyreum göğüne doğru ne kadar yükseğe çıkılırsa, ışığın ve hararetin tesiri o kadar kuvvetli bulunur ve dünya tinsel özü onun tesiriyle o kadar incelir, nitekim insan sesinin perdesini yükseltmek için nasıl daha büyük bir güç ve dolayısıyla aydınlık ruhun daha büyük bir kuvveti gerekirse, sesin pestleştirilmesinde ise bunun tam aksine daha azı aranırsa, aynı şekilde dünyanın daha yüce ve latif tinsel özünde dünya ruhunun daha büyük bir payı bulunur ve neticede bu durum armoniyi daha tiz ve daha mükemmel kılar, daha alçak ve kesif olanında ise bu pay daha azdır, bundan ötürü de armoni daha pes ve daha derin tesirler hâsıl eder.

Şu halde bu ilkelerin yalın bir surette birbirine sarılmasından türediğini ispatı gayet kolay olan, yerli yerince sayı oranlarından teşekkül etmiş bu armoni uyumları buradan pek rahat anlaşılır, bu da şüphesiz maddi ve suri piramidin karşılıklı karışımından ileri gelir, zira bu Makrokozmosta bunların her biri piramidal bir boyuta sahiptir, bu da bir piramidin cismani kısmının, diğerini içinde barındıracak daha geniş bir boşluğu tedricen talep etmesinden başka bir surette vuku bulmaz, ancak bir yerde daha fazla, diğer yerde daha az iş görür,

Lakin suri piramidin tabanı doğrudan Teslis göğüne bitişiktir ve tepesi yeryüzüne kadar uzanır, bilakis maddi piramidin tabanı ise yeryüzündedir ve tepesi Empyreum göğünün zirvesine, yani göğün içbükey yüzeyine kadar yükselir.

Dünyanın bu suri boyutlarını, bu piramidal boyutun fiziki şeylerde nasıl anlaşılması gerektiğini göstermek üzere beşinci kitabın sonunda çizmiştik.

Yine de bu dünya musikimizi daha kusursuz bir şekilde izah etmek, ilim taliplerini oranların daha müşahhas bir gösterimiyle daha iyi aydınlatmak gayesiyle bir piramidin diğerine sarılışındaki nispeti burada kısaca resmettik, burada gün gibi aşikârdır ki, maddi piramidin üç kısmı dünyanın en alt bölgesini işgal eder ve bunlara suri piramidin tek bir kısmı, yani tepeye yakın olanı karışır, işte bütün o madde kütlesine cevheri suretini veren budur, aynı piramidin iki kısmı orta bölgeyi doldurur ve orada suri piramidin bir o kadar parçasıyla suret bulur, ve onun tek bir kısmı Empyreum göğüne cevher bahşeder ki bunu da suri piramidin üç kısmı doğaüstü bir veçhile suretlendirir.

Bunlardan açıkça görülür ki, maddi piramit dünyanın her bir parçasına cevher kazandırır ve parlak piramidin karşılıklı kabulü onu ilk maddeden (prima materia) ikinci ve suret kazanmış maddeye dönüştürür, netice itibarıyla Yeryüzünün sınırları ile Empyreum göğünün en üst çeperi arasındaki her şey oranlarını bu iki piramidin etki ve edilgisinden almıştır, dünya armonisini meydana getiren bütün Makrokozmos oranları ve uyumları dahi buradan türemiştir, Bu meselenin izahı ise şöyledir.

DÜNYA MUSİKİSİ ÜZERİNE.

A.B.G., menbaı karanlıklar ummanı, yani yeryüzü olan maddi piramidin çapıdır, zira tabanı yeryüzündedir, Bu piramidin A.B.R.G. alt kısmı, dünyanın alt bölgesine cevher ve cismaniyet verir, bununla aşağı doğru inen suri piramidin en küçük parçası cüzlerine kadar karışır. Aynı şekilde maddi piramidin O.P.G.R. kısmı, aşağı doğru inen parlak piramidin kendisine eşit I.S.V.O. parçasıyla suretlendirilen orta bölgenin maddi kısmıdır. Nihayet maddi piramidin O.C.P. kısmı, üst bölgede ne kadar cismaniyet varsa o kadarını temin eder ki onun bu en küçük cevheri, ışıklı piramidin daha büyük bir parçasıyla, yani D.E.S.I. ile suret bulur. Buradan anlaşılır ki, suri piramidin daha büyük kısmı, maddi piramidin daha küçük kısmını suretlendirerek onun arzusunu ziyadesiyle ve tabiatının fevkinde doyurmuştur, Orta kısmı, parlak piramidin eşit bir parçasıyla kemale erer ve bu da gayet mükemmel bir şekilde, o cevherin arzusunun doyumuna dek gerçekleşir, alt kısmı ise suri piramidin parçasına göre üç katı orandadır, yani 3'e 1 gibidir. Bundan ötürü cismani piramidin en alt kısmında maddenin arzusu doymuş olmaz, bilakis bozulmaya ve dönüşümlere maruz kalır, hatta suri piramit onun tabanına tesir etmez ve yeryüzünün merkezine arızi durumlar müstesna nüfuz edemez, zira onun tepesi yeryüzünün sadece yüzeyine kadar işler, tıpkı ona zıt duran maddi piramidin tepesinin en latif suretin tabanında ve noktasında nihayete ermesi gibi.

Böylece bütün dünyanın eşitlik küresini ve yaratılmamış ışığın çadırını kurduğu, dünya ruhunu yerleştirdiği o orta nefsin mekânını gayet güzel bir şekilde bulmuş olduk, Hatta bu küre hem üst kısımdan hem alt kısımdan en mükemmel uyumun yetkinliğini eşit surette alır, zira bizzat kendisinden manevi oktav yükselir ve yine kendisine maddi oktav çıkar. Çünkü yeryüzüne karşı iki katı oranda durduğu gibi, en yalın suretin makamına ve tahtına karşı da aynı orandadır. Dolayısıyla onun bölgesinde kusursuz uyumlar hayati bir musiki meydana getirir, bu monokordun daha manevi kısmı çalınırsa ebedi hayatı, daha maddi kısmı ise fani olanı verir. Bu ilkeler kavrandıktan sonra, uyumlarından dünya musikisinin hâsıl olduğunu söylediğimiz oranları bunlardan çıkarmak zor olmayacaktır.

BÖLÜM II Her Bir Piramidin Parçalarının Durum ve Konumundan Dünya Oranları Nasıl Çıkarılır?

Maddenin (hyle) her bir cüzünde ve aynı şekilde en latif ışığın her bir parçasında, bunlar birbirine karışmadan evvel hiçbir başkalık bulunmayıp tam bir eşitlik hüküm sürdüğünden, gerek maddenin artık suret bulmuş cevherindeki gerekse yaratılmış suretin kendisindeki başkalaşmanın, bu ilkelerin az yahut çok etki ve edilgisinde yattığı zorunlu olarak neticesine varılır.

Lakin tabii ışığın aşağı doğru uzanan ışınları piramitlerinin tepesiyle henüz yeryüzünün derinliklerine kadar nüfuz etmediğinden, yeryüzünün iç kısımlarının, her bir şey dört çeyrekten meydana geldiğine göre, ışığın mutlak yokluğu sebebiyle soğukluğun dört delilini muhafaza etmesi ve elinde tutması zaruridir, Oysa onun üzerinde yer alan şeffaf bölge, duru, berrak ve aydınlık olduğundan, bu şeffaf ve hareketli tabiatını muhafaza edebilsin diye kendisine ışığın tek bir parçasının bahşedildiğini bizzat kendisi gösterir, Buradan anlaşılır ki, yeryüzü ile mezkûr en alt bölge arasındaki oran gayet açıktır, zira yeryüzü dört kesafet deliline sahipken, şeffaf elementer bölge ancak üçe sahiptir, öyle ki aralarında gerçekten dörtte üç (sesquitertia) oranı bulunur, nitekim yeryüzünün bu şeffaf elementer bölgeye nispeti 4'e 3 gibidir.

Müteakiben bu en alt şeffaf bölgenin üç parçası, ortasında Güneş'in yüceldiği semavi bölgenin o iki parçasına nispetle bir buçuk kat (sesquialtera) oranda bulunur ve birbirlerine olan oranları 3'e 2 gibidir, nitekim bu ara bölgenin cismaniyetini teşkil eden diğer iki parça da, kendi piramitlerinin en üst Empyreum bölgesinde bulunan tek parçasına kıyaslandığında iki katı oranda bulunur ve 2'ye 1 nispetindedir.

Maddi piramidin bu oranlarının ışık parçalarının çoğalması yahut azalması neticesinde doğduğu kesindir, tıpkı suri piramidin bizzat kendi oranlarının da maddi parçanın daha fazla yahut daha az mevcudiyetinden veya yokluğundan neşet etmesi gibi, Zira onun sırf suri ve gayrimahluk olan menbaı ki suri piramit onun tabanından aşağı iner, sırf ve mutlak manada suri olduğu nispette kendi içinde hiçbir madde payı barındırmaz ve binaenaleyh dört hararet çeyreğinden, yani en yetkin yalınlıktan ve mutlak benzeşiklikten meydana geldiği bilinir.

Piramidin bu kaynağına, havanın en yüksek bölgesindeki, yani Empyreum'daki yaratılmış ışığın o üç kısmı nispet edilirse, seskitertia (sesquitertia) oranında bulunacaklardır, nitekim 4'ün 3'e oranıdır.

Benzer şekilde bu göğün ışığının üç kısmı, ara göğün iki kısmı ile karşılaştırıldığında, seskialtera (sesquialtera) oranını meydana getirecek ve birbirlerine göre 3'ün 2'ye oranı gibi bulunacaklardır.

Orta göğün iki kısmı ise, alt göğün o tek kısmıyla ikili (dupla) oranda karşılaştırılır ve birbirlerine göre 2'nin 1'e oranı gibi olurlar.

Bunlardan açıktır ki, suretsel piramit kendi tabanından yeryüzüne, maddesel piramidin göğe yükseldiği aynı oranlarla iner ve neticede bunların kavuşumunda biri diğerine orantılı bir hal alır.

Nitekim bu genel oranlardan, evrensel monokordun (monochordum mundanum) hem genel hem de özel ahenkleri doğar, sonraki bölümde açıklayacağımız üzere. Bu Makrokozmos oranlarının ispatı ise şöyledir.

BÖLÜM III. Evrensel monokord hakkında ve evrensel uyumun kendisinden vücut bulduğu, onun gerek basit gerek bileşik ahenklerinin bulunuşu üzerine.

Zikredilen her iki piramitteki bütün bu oranlar, her ikisinin karşılıklı karışımı olmaksızın musiki ahenklerini doğurmak hususunda kendi başlarına hiçbir güce sahip olmadıklarından (zira musikişinas olmadan lavta, lavta olmadan da musikişinas musiki ahenklerini meydana getirmeye yetmez), bu sebeple evrensel uyumu teşkil etmek için her iki piramidin zorunlu olarak bir araya gelmesi gerekir, nitekim biri musiki aletinin yahut monokord telinin veya şarkı söyleyenin nefesli aletinin yerini tutan maddesel piramit, diğeri ise tele vuran yahut şarkı söyleyen ve sesi çıkaran ruhun vazifesini yerine getiren suretsel piramittir. O halde suretsel cevherin artışı daha tiz ve daha latif bir hava üretir ve neticede daha nadide ve daha mükemmel evrensel senfoniler meydana getirir, tıpkı insanın daha şiddetli nefesinin yahut aletin telinin daha sert titreşimlerle daha tiz sesler ve daha latif bir hava vermesi gibi.

Bunun eksilmesi ise daha kaba bir hava ve neticede daha pes bir evrensel uyum meydana getirir, nitekim insanın gevşemiş sesi yahut monokordun gevşetilmiş teli daha yumuşak sesler çıkarır, bu da havanın aşırı kesafetinden ileri gelir. O halde ışık evrensel maddeye, ışığın ruhunun havaya etki ettiği aynı vasıtalarla tesir eder.

Bunlardan açıktır ki, ister maddesel ister suretsel olsun, bir tabiat diğeri olmadan hiçbir hüküm ifade etmez ve bundan dolayı evrensel musiki, her iki piramidin en küçük cüzlerine kadar karışmasından doğar. Zira ışığın mevcudiyeti olmasaydı nemli madde piramit suretine sahip olamazdı, ne de yaratılmış suret nemli madde olmaksızın kendi suretine bürünebilirdi.

Bundan dolayı kesindir ki, Makrokozmos'ta hareket eden ve birbirine kavuşan her bir karşıt piramidin kısımlarının tabiatına göre, az ya da çok birbiriyle karışırlar.

Bunlar bilindikten sonra, evrensel aletin merkezi ile çevresi arasındaki herhangi bir mekân farkının ayırt edildiği her bir dereceyi, gerek basit gerek bileşik musiki aralıklarıyla uygun şekilde karşılaştırmak üzere, monokord teline (ki bunun ulu aleti bizzat Makrokozmos'tur) benzettiğimiz evren maddesinden bir başlangıç yapalım. Bilinmelidir ki, bir aletin teli yükseliş esasına göre aralıklar boyunca ölçülü oranlarla nasıl bölünürse, aynı şekilde hem madde hem de onun sureti niceliksel derecelere ayrılır ve musiki ahenklerini meydana getiren benzer oranlarla birbirinden tefrik edilir.

Nitekim eğer monokord hayali olarak Empyreum göğünün zirvesinden yeryüzünün tabanına kadar uzatılsa ve her bir piramidin yarıçapını oluştursa, ahenkleri meydana getiren kısımlara bölündüğünü idrak ederiz, bunun yarısına basılsaydı Diapason (sekizli) ahengini verirdi, tıpkı aletsel monokordda dahi aynı şeyin vuku bulduğunu tecrübenin öğrettiği gibi.

Dikkate alınmalıdır ki, bu nevi bir evrensel monokordda hem basit hem bileşik ahenkler ve benzer şekilde bunları ölçen hususi aralıklar, aletsel monokordun orantılı kısımlara bölünmesinden farksız biçimde çizilebilir. Nitekim yeryüzündeki soğukluğun tesiri ve neticede bizzat yerin maddesi, kesafet ve ağırlık bakımından, tabii ışığın ve sıcaklığın yalnızca dörtte birinin bulunduğu en alt bölgenin soğukluğuna ve maddesine nispetle 4'ün 3'e oranı gibidir, bu da yukarıda söylendiği gibi seskitertia oranıdır, bu oranda ise üç aralıktan, yani su, hava ve ateşten meydana gelen Diatessaron (dörtlü) ahengi yer alır. Zira yeryüzü, evrensel musikide, musikideki birim, aritmetikteki birlik ve geometrideki nokta gibidir.

Zira maddesel piramidin tabanı ve temeli olduğundan, maddenin orantılı hesabının kendisinden başlayacağı bir sınırdır sanki.

O halde su bir tam tonun yerini tutacaktır, hava da sonraki bir diğer aralığın yerini alacaktır. Ateş küresi ise, hava bölgesinin tutuşmuş en üst kısmından başka bir şey olmadığından, küçük yarım tonun (semitonium minus) yerini tutar.

Fakat bu maddenin iki kısmı, tabiatüstü sıcağın tesirlerine direnmek üzere orta göğün noktasına kadar piramit şeklinde yükseldiğinde ve ışığın aynı miktardaki kısımları da piramit şeklinde aşağıya doğru maddenin bu iki kısmına etki ederek Güneş küresini meydana getirdiğinde ve ona tabiatça eşitlik adını verdiğinde, o ölçüde onda seskialtera oranı meydana gelir, yani orta göğün alt maddesinin yahut ruhunun üç kısmı, Güneş küresinin o iki kısmına nispet edilir ve neticede Diapente (beşli) ahengini doğururlar.

Nitekim Ay ile Güneş arasındaki fark böyledir, zira bu göğün dışbükeyliği ile Güneş küresinin yarısı arasında dört aralık bulunur, bunlar tam tonlarla karşılaştırılan eksiksiz Ay, Merkür ve Venüs küreleri ile yarım tonla birleştirdiğimiz Güneş küresinin yarısıdır.

Fakat Diapason ahengi, Diatessaron ve Diapente'den meydana geldiğinden, bu Diapason ahenginin orada doğması zorunludur. Ve bu, maddenin daha mükemmel olan ahengidir ki, Güneş suretiyle arzusunu tatmin etmedikçe hiçbir şekilde mükemmelliğe erişemez.

Bundan başka bu orta gök, her ne kadar onun kalbinde, yani Güneş'te maddenin daha mükemmel ahengi son bulup suretsel Diapason'a doğru hareket başlasa da, içbükeyliğiyle gerek eşitlik küresinin üstünde gerekse altında Diapente ahenginden başka hiçbir şey tınlamaz, bu ahenk diğerleri arasında bu yere daha uygundur, zira bu daha az mükemmel olduğundan ve mükemmel ile mükemmel olmayan arasında tam ortada yer aldığından, tıpkı bu gök gibi, her ne kadar mükemmel olsa ve bozulmadan azade bulunsa da, üst göğe nispetle daha az mükemmel denir ve her iki gök arasında, yani mükemmel ile mükemmel olmayan arasında orta bir mevki tutar. Ayrıca tam eşitlik noktası, yani iki piramidin tam kesişimi olan N. H. noktası, daha mükemmel ahengin hakiki sınırıdır, orada madde ile suretin öyle bir birliği ve kucaklaşması vardır ki, asla ayrılma ve bölünme vuku bulamaz.

Fakat esir bölgesindeki piramitlerin kısımları, gerek kesişme küresinin üstünde, yani S. Q. O. P. ve N. H. kısımlarında, gerekse altında, yani R. M. Q. G. ve N. H. kısımlarında mükemmellik için yeterince eşittir, şöyle ki, esir maddesi ruh küresinin dışında, Güneş küresinin mükemmelliğinde olmasa da, arzusunu doyuracak kadar surete sahip olur, bu yüzden aralıkları birleştiren orana mükemmel ahenk denir, fakat Güneş'inkine nazaran daha az tamdır, buna usta musikişinaslar Diapente demişlerdir.

Ve filozoflardan bazılarının onun cevherini beşinci öz (quinta essentia) ismiyle anmalarının yegane sebebi buydu, zira onun bileşimi, her iki uç göğe nispetle Diapente ahenginden daha fazla pay almıştır.

Zira Güneş küresinden aşağı inerek en alt göğe seskialtera oranında bulunur ve ruhani göğün sınırlarına doğru yükselirken aynı oran dahilinde tesadüf edilir.

Fakat üst ahenk alt ahenkten farklıdır, çünkü bu surete, diğeri ise maddeye aittir. Suret maddeden ne kadar üstünse, onun ahenklerinin tabiatı da maddenin ahenklerinden o denli yücedir.

Nitekim merkezden Güneş küresine kadar, maddesel olan bir Diapason nasıl meydana getirilmişse, aynı şekilde maddesel olanın tepesinden Empyreum göğünün en yüksek doruğuna kadar, ruhani olan bir başka Diapason da yukarı doğru yükseltilir. Zira orta göğün, üçgenlerin kesişim küresinden, yani Güneş merkezinin bulunduğu yerden kristal bölgeye doğru çekilen üst kısmı, Empyreum göğüne yakınlığı sebebiyle alt kısımdan daha ruhanidir. Bundan dolayı orada meydana gelen ahenk de ruhanidir, zira bu üst gök parçasının ışığının iki kısmı, Empyreum göğünün maddesini suretlendiren o üç kısma nispet edildiği ölçüde, onların düzenini seskialtera oranıyla idare edilir buluruz.

Nitekim maddesel piramidin Güneş'in makamı ile Empyreum göğünün sınırları arasında kalan kısmından, her iki ışık kısmının birbiriyle münasebeti ve nispeti sebebiyle, onda dört aralık çıkarılır, bunlardan ruhani Diapente ahengi vücut bulur ve kemale erer. Zira Güneş feleğinin bir kısmından, yani piramit kesişiminin küresinden Güneş feleğinin tepe noktasına kadar uzanan üst kısmından, küçük yarım ton ile karşılaştırılan o aralık bulunur, öyle ki aynı Güneş feleğinin alt kısmı maddesel Diapente'nin bileşimi için küçük yarım ton yerini tutar ve üst kısım suretsel Diapente'nin küçük yarım tonu vazifesini görür.

İki büyük yarım tonun aynı sayıdaki küçük yarım tonu aştığı çifte fazlalık, yani iki komma, eşitlik küresinin tam bileşiminde bir araya gelir, onda evren ruhunun biniti olan Güneş bedeninin merkezi, dengelenmiş ağırlıklarla asılı durur.

Daha sonra Mars küresi, Jüpiter küresi ve nihayetinde o yüksek Satürn küresi, tam tonlarla karşılaştırdığımız ruhani Diapente'nin diğer üç aralığı yerine sayılır, zira bu feleklerin her biri gerek orta göğün bizzat kendisinde gerekse bu alt âlemde müstakil tabiatlara ve tesirlere sahiptir. O halde bu daha az mükemmel olan ruhani ahenk üzerine, ruhani Diapason denilen o en mükemmel ahenk bina edilir.

Ve bu mevkide dikkatle tefekkür edenlere ilahi bir sır ayan olacaktır, zira suretsel Diapason nasıl maddeselden üstünse, aynı şekilde onun temeli de gerek uyum oranında gerekse her birinin tabanında çok daha üstün ve çok daha asildir, o halde yeryüzü Güneş cisminden ne kadar daha aşağı mertebedeyse, maddesel Diapason ve onda kapsanan ahenkler de o ruhani olanların çok gerisinde tutulmalıdır. Zira yeryüzü, maddesel Diapason'u meydana getiren maddesel Diatessaron ve Diapente ahenklerinin tabanıdır, bizzat Güneş feleği ise ruhani Diapente, Diatessaron ve Diapason'un üzerine yükseldiği temeldir.

Ayrıca maddesel Diapason'un temel ahengi, bütün uyumların en kusurlusu olan Diatessaron'dur, fakat suretsel Diapason'un temel uyumu Diapente'dir, yani şüphesiz mükemmel bir uyumdur.

İşte bu yüzden bütün maddesel şeylerin dereceleri bir aynadaymışçasına müşahede edilir ve oradan da akıl gözlerine ruhani düzen ve merdiven aşikâr olur.

O halde Güneş altındaki bütün oluşlar meydana gelir ve güçlerini Güneş küresinin aşağısındaki, yukarıda maddesel adını verdiğimiz küçük yarım tondan alırlar. Fakat bütün yeniden doğuşlar, Güneş feleğinin üst yarım tonundan neşet eder, oradan ruhani olanın zirvesine süblimasyon gerçekleşir.

Güneş feleğinin (orbis) zirvesine erişemeyenler, yeniden doğuşun yetkinliğini elde edemez, cismanî olanlardan ruhanî olanlara dönüşemezler, bundan ötürü, böylesine yüce bir mertebeye ve şerefe ulaşmalarına izin verilen bedenler ne kutludur.

Fakat konumuza dönecek olursak, en latif maddeyi biçimlendiren ışığın o üç cüzü, içinde maddeden hiçbir şey bulunmayan (ki yaratılmamış ışığın tabiatı böyledir) ve tam bir suret teşkil eden bütünüyle surete dair o dört cüze nispet edildiğinde, bir buçukluk (sesquitertia) orantıyla uyuşur ve bunlar ruhanî dörtlü uyumunu (diatessaron) meydana getirir, bu uyumun en latif ruhu dahi, adeta dönüştürülmüş ve cismanî tözden azat edilmişçesine, üç Hiyerarşiye atfedilen üç ayrı aralığa bölünür, bunların iki alt feleği tam tonlara, en üsttekisi ise yarım tona benzetilir, nitekim zuhurat mertebeleri ve bilhassa Seraphimlerin doğrudan Tanrı’ya hizmet ettikleri, maddenin sınırlarının ötesine uzandıkları söylenir ve ilahî huzurdan aldıkları tarif edilmez parlaklık sebebiyle adeta bütünüyle suret kabilinden sayılırlar.

Bu ahenklerin birleşmesinden ruhanî sekizli uyumu (diapason) hâsıl olur ki onun yetkinliği insan idrakiyle kavranamaz, zira en saf suretin üçgen tabiatında nihayet bulur. Dolayısıyla bu, evrene ait her türlü yetkinliğin, yüceliğin ve saflığın en yüksek zirvesidir ve bunun ötesinde yegâne ve tek Tanrı’dan başka hiçbir şey mevcut değildir. Bu aynı uyum hem madde cihetinden hem de suret cihetinden meydana getirilir,

Zira esirî göğe tözünü veren maddenin iki cüzü, Empyreum Göğü ile irtibatlı olan o tek kesafete nispet edilirse, sekizli uyumunun dayandığı ikili orantı meydana gelir,

Bunlardan ötürü kesindir ki yeryüzü ile ruhanî âlemin dışbükey yüzeyi arasındaki orantı dört katlıdır, zira müteakip ispatta Makrokozmosumuzun monokordunun teli olduğunu varsaydığımız yarıçapı, çifte sekizli uyumundan oluşur. Buradan açıkça anlaşılır ki monokord denen musiki aletinin teli, iki ucu arasındaki tam ortadan bastırıldığında, bu orta noktadan her iki uca doğru sekizli uyumu nasıl tınlarsa, âlemin orta irtifasında, yani merkezden çevreye uzanan ve bilhassa Güneş gövdesinde tecelli eden yarıçapın orta noktasında vuku bulan tesirle de merkezinde çifte sekizli ahenginin yankılandığı idrak edilir.

Buradan apaçık parıldar ki ruhanî göğün yetkinliği Güneş’in merkezine kadar uzanır ve yeryüzü, sahip olduğu her ne türlü ve ne miktarda olursa olsun tüm yetkinliğini o Güneş menzilinden talep eder ve oradan alır. Işığın hareketi de bundan ötürü aşağıya doğru yönelir ki alt mertebelere yetkinlik bahşetsin, bu hareketin nihayeti ise Güneş’tedir, Böylece, yayılan ışık ışınlarının toplayıcısı olan o Güneş gövdesi, bunları aynı orantıyla yeryüzünün sathına fırlatır,

Böylelikle surete ait olan gök sureti verir, madde ise verileni iştiyakla kavrar. Binaenaleyh, Güneş’in tabiatın Tanrısı olduğunu, fakat yaratılmış bir Tanrı olduğunu, ruhanî ahengin kuvvetiyle, aralıklarıyla orantılı biçimde tertip edilmiş suret sekizlisi vasıtasıyla, tüm surete ve ışığa dair kuvveti her şeyden yüce, doğaüstü ve yaratılmamış yaratıcı olan Tanrı’dan aldığını kabul ederiz, yeryüzü ise maddî sekizli vasıtasıyla aynı Tanrı’nın tesirlerini kabul eder ve böylece, Güneş’in en yüce Tanrı ile olan münasebetinin aynısına yeryüzü de Güneş ile sahip olur, nitekim Mezmurlar yazarı bu yüzden onun çadırını Güneş’te kurduğunu söylemiştir, Biz bu Musikimizde her iki beşli uyumunun (diapente) âlemin ara kısmında bulunduğunu ispat ettik, öyle ki bundan ötürü Filozoflar onun tözüne beşinci öz (quinta essentia) adını vermişlerdir, her iki dörtlü uyumu ise âlemin dış kısımlarında kurulmuştur, sekizli uyumu Güneş’te, çift sekizli (disdiapason) ise Tanrı’nın bizzat kendisinde bulunur. İşte evrensel çarkın doğal ahengi budur ki bildiğim kadarıyla bugüne dek hiç kimse bunu bu denli muhtasar ve açık bir şekilde izah etmemiştir. Bu cihanşümul monokordun ahenkleri ise bu suretle resmedilir.

Evren Musikisi Üzerine

Âlemin düzeninin Monokord oranlarını kabul etmeye uygun tasviri,

Burada ise cihanşümul monokordu oranları, uyumları ve aralıklarıyla daha kusursuz bir biçimde tertip ettik ve hareket ettiricisinin âlemin dışında olduğunu bu suretle resmettik.

Evren Musikisi Üzerine

Üstteki dörtlü uyumu, maddî dörtlü uyumuyla şu noktada uyuşur, alt kısımdaki dörtlü uyumu kendisinin altına yerleştirilmiş yeryüzüne nispetle daha yetkin olsa da, zira kendisini biçimlendiren suretten onda yeryüzünden daha fazlası vardır, daha üsttekilere, yani kendi tabiatının beşli uyumuna nispet edildiğinde kusurlu bulunur ve esirî göğün maddesiyle hiçbir surette kıyaslanamaz, tıpkı dörtlü uyumunun beşli uyumu ile kıyaslanamayacağı gibi, surete ait dörtlü uyumu da her bakımdan böyledir, Zira esirî göğün tabiatı ile kıyaslanırsa, ondan ve hatta kendi suret beşli uyumundan daha yetkindir, nitekim bunun aralıkları daha maddî, o dörtlü uyumununkiler ise daha ruhanîdir, Fakat üzerindeki saf suret ile kıyaslanırsa, bu uyumun aralıkları henüz kusurludur, Bu uyum orada bulunur ki aklımız, bu bölgenin bize göre âlemin tüm bölgeleri içinde en saf ve en yetkini olsa bile, Teslis göğünün yetkinliğinden ölçülemez bir mesafe ile uzak olduğunu görsün.

Bu cihanşümul monokordun esası, âlem maddesinin o piramidal oranını ve niteliğini bize uygun şekilde açıklayan neticeden hareketle ispat edilir. O halde piramit biçiminde inşa edilmiş bir musiki aleti yapılsın ve bir kenarın bir noktasından, diğer kenarın ona tam karşıt düşen noktasına kadar tunç bir tel gerilsin, ardından başka bir noktadan da yine onun karşısına ikinci bir tel uzatılsın ve piramidal aletin tüm kalınlığı birbiriyle orantılı olarak farklılaşan tellerle dolana kadar üçüncü, dördüncü ve diğerleri de bu şekilde devam ettirilsin.

Deriz ki eşit kuvvetle gerilmiş bu teller tonların ve yarım tonların aralıklarını muhafaza eder, öyle ki piramidin tabanından tepesine doğru, daha doğru bir ifadeyle aralıklar dediğimiz o musiki merdivenleri vasıtasıyla, tepeye ulaşıncaya kadar daima pes seslerden tiz seslere doğru yükseleceğiz, bunun ötesinde daha yükseğe çıkmak, aritmetik birlikten veya geometrik noktadan daha ileriye doğru nüfuz etmek kadar imkânsız olacaktır, Bu alet ise şu şekilde çizilir.

Evren Musikisi Üzerine

Bu aletin tabiatından, onun pes ve tiz seslerinin kanununu dikkatle mülahaza ederek pek çok gizli manayı da çıkarabiliriz, Zira A. B. teli aynı boyutta ve uzunlukta, üst göğün en latif ruhunda, C. D. telinin alt bölgenin havaî ortamında tınladığı gibi tınlardı, yani A. B. teli C. D. teli kadar tiz ve kusursuz bir ses verirdi. Ancak A. B. telinin bu havaî ortamda bu denli pes ses vermesinin sebebi, ortamın fazlasıyla kesif olması, sesin berraklığını boğması ve hareket ettirici canın o kesif maddeyi latifleştirmek için fazlasıyla zayıf kalmasıdır.

Bilesin ki tellerdeki seslerin canı icracının fiilinden doğar, içinden sesin çıktığı ortam ise tellerin titreşimi vasıtasıyla canın nağmelerini alan havanın bizzat kendi tözüdür. Nitekim aynı tel gerildiğinde ve gevşetildiğinde farklı sesler verir, tıpkı aynı nefes borusu boyunca yükselerek farklı sesler çıkaran insan sesinde görüldüğü gibi.

Dolayısıyla hava, içinde Musikinin vücut bulduğu bir vasat ve adeta bir alettir, bu sebeple küçük bir alet nasıl daha tiz, büyük bir alet ise daha pes sesler vermeye meyyalse, aynı şekilde incelmiş ve latif hava da daha latif sesler çıkarır, aksine kesif hava ise daha pes sesler verir, Demek ki mesele telde değildir,

Sisli ve bulanık havada görülebileceği üzere, hava ne kadar kesifse görme ışınlarını o denli kırar ve engeller, daha berrak ve daha latif bir ortamda ise görmenin tesirleri daha keskin ve daha nettir, aynı şekilde kesif ortam da işitmeye daha pes sesler sunar, seyrek ortam ise daha tiz sesler verir, öyle ki ortam ne kadar seyrekse o kadar mükemmel sesler duyulur.

Bundan başka görürüz ki çalanın canı kuvvetle vurarak tele döküldüğünde, tel daha güçlü bir titreşimle daha sert ve daha gür sesler çıkarır, fakat tele daha zayıf dokunduğunda, telin daha gevşek bir titreşimle daha alçak bir ses çıkarmasına yol açar.

Aynı şekilde insan sesinde de hareket ettirici canın daha güçlü itişiyle daha gür ve daha berrak seslerin çıktığı, daha zayıf itişle ise daha kısık ve daha boğuk seslerin çıktığı görülür, Nitekim rüzgârın bir evin yarığından kuvvetle estiğinde daha yüksek ve daha tiz bir ses çıkardığını, hemen ardından zayıfça estiğinde ise aynı yarıktan daima daha pes bir ses husule getirdiğini görürüz, bu durum boru çalma tarzında da açıkça gösterilir. Bu halin sebebi, hareket ettiren canın kuvvetlerinin daha gevşek veya daha gergin olmasında ve dolayısıyla telin veya sesin titreşimiyle canın dâhil olduğu vasatta yatar, zira zayıf hareket ettirici can, daha tiz sesler çıkarmak üzere havayı yeterince latifleştirecek güce sahip değildir, aksine kudretle hareket eden can, havanın latifleşmesindeki büyük gücü ve kudreti sebebiyle havada daha tiz ve daha yüce sesler meydana getirir, bu sayede ses veren can havada daha fazla ve daha kolay yayılır ve onun içinde daha keskin bir tesir icra eder. Bu hususun delili, tele daha güçlü veya daha zayıf vurulmasında ve onun titreşiminde, bilhassa da insan sesinin yükselip alçalmasında görülür.

Benzer şekilde tel de sesin gerilip gevşetilmesinde başka bir yolla aynı neticeyi verir, nitekim hareket ettirici can teli daha büyük bir kuvvetle gerdiğinde tel daha yüksek tınlar, zira geren canın daha büyük gücüne ve oranına göre daha büyük bir şiddetle titreşir ve titreşimleriyle vasatı latifleştirir, böylece daha yüksek ve daha tiz sesler hâsıl olur.

Aynı şekilde daha az cüsseli bir tel, tiz ve yüksek sesler çıkarmak için daha büyük bir tele kıyasla hareket ettirici canın daha az kuvvetine ihtiyaç duyar, çünkü cüssesinin inceliği sebebiyle daha hafif bir titreşimle havada daha kolay hareket ederek yol açar, böylece havada daha az yer kaplar, buna rağmen kuvveti genişçe ve keskin bir surette yayılır. Daha büyük cüsseli bir telin yapamayacağı şey işte budur, bu sebeple canın daha güçlü bir gerilimine ihtiyaç duyar. Âlem aletinin durumu da böyle değil midir,

Orada ikamet eden ilahî canın metaneti yahut o mahalde hâkim olan ve kendi vasatını tam anlamıyla ruhanîlik tabiatına doğru latifleştiren muhabbet ışığının bolluğu sebebiyle, onun üst bölgesinin ahenkleri fevkalade tiz ve yüksektir, Dolayısıyla o mahal âlemde nasıl daha yüksekse, musikisi de en tiz ve en mükemmel ahenklerden müteşekkildir, hatta vasatının letafeti ve ışık saçan telin son derece şiddetli kudreti sebebiyle, A. B. telinin uzunluğu orada, bizim havaî vasatımızdaki C. D. telinden çok daha mükemmel bir ses verirdi.

Bu mukayeselerden hareketle, cihanşümul Musiki ile aletimiz arasındaki bu benzerliğin ne denli yerinde olduğu felsefeyle meşgul olan hiç kimseden gizli kalmayacaktır, bu husus bir sonraki babda kavalın (fistula) tabiatı vasıtasıyla daha da uygun bir surette açıklanacaktır.

Musiki için sanatla icat edilmiş kaval vasıtasıyla evvelce söylenen her şeyin nasıl daha açık bir şekilde ispat edildiği hakkında

İşte mucidinin dahi idrak edemediği, gözler önüne serilmiş dikkate değer bir ispat, bunun vasıtasıyla açıkça görülür ki eşyaya kökünden ziyade yüzeysel olarak bakan avamın gözlerinin hiçbir surette esasını ve kökünü kavrayamadığı büyük ve muazzam sırlar ekseriya alelade şeylerde gizlidir.

Zira kaval denen bu musiki aletinden bütün âlemin hakiki orantısı devşirilir.

Bu alet üç bölgeye ayrılır, bunlardan daha altta bulunan ikisi, her bir bölgenin başlangıcını, ortasını ve sonunu gösteren üçer deliğe sahiptir, en üst bölge ise yalnızca tek bir büyük delikten ibaret olup, ilahi birlikle tastamam doluymuşçasına her bir cüzü aynı durumda olan gökler üstü göğün tabiatına işaret eder.

Gerçekten de, bu çalgı nasıl kendi tabiatında ve kendi başına, onu harekete geçiren bir can olmaksızın ses vermez, kımıldamaz ya da herhangi bir tesir gücüne sahip olamazsa, aynı şekilde dünya yahut dünyanın kısımları da zihnin bir dürtüşü ve harekete geçirmesi olmaksızın kendi başlarına hareket edemez ve eyleyemezler.

Öyleyse en yüce zihin olan Tanrı, bütün bu yapının tepesinde ve adeta dünyanın en dış yüzeyinin ötesinde bulunarak, dünya çatkısının kendi musikisini sunmasını nasıl sağlıyorsa, ki bu musiki alt kısımda daha pes, o en yüce tepeye doğru ne kadar çok yaklaşılırsa o kadar tiz ve berraktır, aynı şekilde musikişinas da kavalyenin sınırları dışında bulunup onun tepesinden içeriye hayat ve hareket üflediğinde, delikler onun üfleyen gücünden ne kadar uzaklaşırsa o kadar pes sesler çıkarırlar, onun nefesinin körüklerine doğru ne kadar yukarı çıkılırsa o kadar mükemmel nağmeler hâsıl olur, nitekim o tek delik, kendisi olmaksızın ses veremeyecek olan diğer alt deliklere nasıl adeta hayat ve can bahşediyorsa, ateş göğü (caelum Empyreum) de alttaki bütün kürelere aynı hayatı verir.

Ah, bu nesnede boş bir seyir gibi görünen bu temaşa, anlayan bir zihinle bir nebze özenle ve derinlemesine tefekkür edilseydi, ne kadar büyük ve ne kadar semavi olurdu!

BÖLÜM V. Unsur musikisi üzerine. Dünyanın unsurlar (elementa) alemine ait kısmında da bir tür ahengin bulunduğu aşikardır, bu ahengin uyumları, oranlar vasıtasıyla, hakiki ışığın özünden ziyade, o öze ait olmayıp daha ziyade zoraki ve dışarıdan gelme semavi ateşin ısısından neşet ettiğinden, armoniye dayalı öyle bileşimler meydana getirirler ki, bunların ahengi, içlerindeki hakiki nurlu suretin azlığı sebebiyle kalıcı olmayıp, gelip geçicidir ve ani bir süratle yok olup gider.

Her bir unsurun, gerek kendi feleğinde gerekse göğün her türlü bileşiminde, tabii bir uyuşumla musiki nispetlerine göre düzenlendiğini, eğer tabiatlarına ve konumlarına daha dikkatli ve derinlemesine bakarsak, bizzat ışıktan daha açık bir şekilde idrak ederiz.

Zira muhakkaktır ki, onların maddesi yahut cismaniyeti, ya daha kesif ve dolayısıyla daha ağır ve serttir, ya da daha latif ve bundan ötürü daha hafif ve yumuşaktır, bu durum, içlerindeki toprağa ait soğukluğun yahut ateşe ait sıcaklığın galebe çalmasına göre vuku bulur.

Nitekim soğukluk yalnızca toprakta mutlak bir hüküm sürdüğünden (ki bu sebeple ateşli sıcağın büsbütün yokluğu yüzünden onda dört dörtlük bir soğukluk bulunur ve bu da adeta toprağın eksiksiz tabiatıdır), su unsuru ise orta nemlilik küresine iştiraki sebebiyle ateşin tek bir payıyla birleşmiş en fazla üç dörtlük soğukluğa sahip olduğundan, benzer şekilde orta nemlilik küresi yalnızca iki pay soğukluk ve bir o kadar da sıcaklık ihtiva ettiğinden, nihayet hava unsuru, komşu unsur olan ateşin niteliğinin dörtte üçünü kucaklarken nemlilikten yalnızca tek bir pay aldığından, toprağın sudan, suyun sahte eşitlik küresinden ve nihayet onun da o nemli kürenin üst kısmı olan havadan daha kesif, daha ağır ve daha sert olması kaçınılmazdır.

Dolayısıyla toprağın soğukluğu, kesafeti ve ağırlığı, suyun bu nitelikleriyle sesquialtera (üç bölü iki) oranındadır, suyun bu halleri ile orta nemlilik küresi arasında da sesquialtera oranı vardır, nihayet bu kürenin maddesinin durumu ile havanınki arasında iki katı (dupla) nispet bulunur.

Böylece tabanın dışbükey yüzeyinden suyun yüzeyine kadar olan aralıkta bir Diatessaron (tam dörtlü) uyumu bulunur, buradan diğer nemlilik küresine kadar olan mesafe bir Diapente (tam beşli) ile ölçülür, sudan ateşin içbükey yüzeyine kadar ise bir Diapason (oktav) uzanır, öyle ki ateş ile toprak arasında dört katı oranda (quadrupla) duran bir Disdiapason (çift oktav) meydana gelir.

Zira sahte ve bozulmaya tabi eşitlik küresinde yükselirken, bir Diatessaron’un ardından bir Diapente son bulur ki bunlar bir araya geldiğinde bir Diapason teşkil ederler.

Bundan başka, dışarıdan gelme dört derece sıcaklığın bulunduğu ateş küresinden aşağı inilirken, bunlar havanın o üç derecesiyle biçimsel bir Diatessaron meydana getirir ve havanın mezkûr üç derecesi, nemlilik küresinin o iki derecesine eklendiğinde bir Diapente hasıl eder, bu ikisi de birlikte kaynaşarak biçimsel bir Diapason doğurur, yine eşitlik küresinin o iki çeyrek sıcağı, havanın tek sıcağıyla birleştiğinde bir başka Diapason dünyaya getirir. Bu yüzden hava unsurunda maddenin Diapason’u ile biçimin Diatessaron’u ahenk içinde uyuşur, orta nemlilik küresinde ise maddenin Diapente’si ile biçimin Diapente’si birleşir ki bunlar da orada bir Diapason olarak tınlar, bundan ötürü unsurların daha mükemmel makamı ve itidale yönelik mizacı oradadır, su unsurunda ise biçimin Diapason’u ile Diatessaron’un akıl kulağına tınladığı fark edilir.

İşte bu unsurlar, cismani varlıklarda bu musiki oranlarına göre tanzim edildiklerinde, onlarda en mükemmel mizaçları meydana getirirler. Fakat fena halde, yani ahenkli bir uyuşumdan yoksun olarak sıralandıklarında, orada mizaç bozukluğu ve itidalsizlik doğurur, aralarında bir niza uyandırır, bedenlerde illetler ve marazlar peydah ederler ve daha tez elden tashih edilmezlerse nihayet mutlak bir çürümeye sürüklerler. Bu musikinin oranları ise aşağıdaki şekilde tarif edilir.

BÖLÜM VI. Her bir unsurun aralıkları ve unsurların barışçıl bir şekilde bileşime katılmasını sağlayan, bu aralıklardan doğan uyumlar üzerine. Musikiye dair genel incelememizde, nakıs bir uyum olan Diatessaron’un, saf olmayışı sebebiyle yalnızca dünyanın en aşağı bölgesinin kürelerinde bulunduğunu ispatlamıştık.

Bu kısımda ise bu meselenin en sarih bürhanını serdedecek, bu unsurlar bölgesinin her bir küresinin tam bir Diatessaron uyumundan müteşekkil olduğunu açıkça göstereceğiz. İki ucun ortasına bir dostluk küresi, yani o sahte eşitlik küresi girmemiş olsaydı, bunlardan birinin diğeriyle armonik bir nağme halinde uyuşması imkansız olurdu, nitekim bu orta küre sebebiyle mezkûr uyumların tümü, aşağıdaki çizimde gayet parlak biçimde göründüğü üzere, gah daha az mükemmel, gah daha mükemmel kılınır, burada yeryüzü yuvarlağının üç bölgesini çizdik, bunlardan biri merkezî olan, mutlak surette soğuk ve kuru bulunan ve ağırlıkça üstün gelen bölgedir ki bunun aralığını bir tam sese (tonus) benzettik.

Diğeri, merkez ile yüzey arasında bulunan ve maden bölgesi adını verdiğimiz ara bölgedir, suyun tabiatından ziyade merkezin sadeliğine meyleder, bunun aralığını da bir tam ses ile kıyasladık, böylece toprağa ait Ditonus’u (büyük üçlü) bulmuş olduk.

Ve sonuncusu, merkezî kısmın en saf tabiatından ziyade su ile irtibatlı olan yüzey bölgesidir, bunun etrafından pınarlar fışkırır ve gıdası su ile hava olan nebatat boy verir, toprağın bu bölgesinin mesafesini de bir yarım sese (semitonus) tatbik ettik, toprağa ait bu aralıklardan Diatessaron uyumu yükselir.

Aynı şekilde, şeffaf unsurların her bir küresinin de üç bölgeye ayrıldığını gösterdik, şöyle ki, suyun alt bölgesi daha balçıklı ve tortuludur, toprağın tabiatıyla irtibat halindedir, bunun aralığına bir tam ses verdik, ardından, toprağın tuzluluğuyla yoğrulmuş olan orta bölgesi adeta kavrulmuş bir sudur, bunun daha latif kısımları çekilip buharlaşır ve tatlı su ile birleşir, bundan ötürü suyun bu cüzü her iki uçtan, yani toprağa ait tortuların tabiatından ve tatlı suyun tabiatından pay alır, bu sebeple onun aralığı da bir tam ses ile kıyaslanır.

Üst bölge ise tatlı sudur, kristal feleğin daha saf bölgesinden ve havanın buğulu, yoğun tabiatından pay alır ve kendisini sahte eşitlik küresine bağlar, dünyanın canı küresi olarak adlandırdığımız en saf ve bozulmaz eşitlik küresine nispetle ona bu adı vermekteyiz.

Böylece su küresinin bu son aralıklarından bir Semiditonus (küçük üçlü) doğar ki bu da en alt bölgesinin tam sesiyle birleşerek bir başka Diatessaron teşkil eder.

Daha yukarıya, hava küresine doğru yükseldiğimizde, orada da üç bölge buluruz, bunlardan suyun tabiatına biraz meyilli olan en alt bölgeyi bir tam sesle, orta bölgeyi yine bir tam sesle, ateş tarafından daha çok işgal edilmiş en üst bölgeyi ise bir yarım sesle kıyasladık, bu aralıklar birleştiğinde üçüncü bir Diatessaron meydana getirirler.

Nihayet ateş küresi de üç bölgeye ayrılır, bunlardan havaya yakın olan en alt bölgesine bir tam ses verdik, aynı şekilde ateş unsurunun daha saf cüzünün bulunduğu orta bölgeye de bir başka tam ses tahsis ettik, o en yüce bölgenin beşinci özden pay alan mesafesini ise küçük bir yarım sese bağladık.

Bütün bunlardan zahirdir ki, unsurların katışıksız tabiatlarında gayrimükemmel olandan başka hiçbir mükemmel uyum bulunmaz.

Bu aralıkların tespit edilme usulü şudur, toprağa ait tabii maddeden ateşe doğru ne derece yükselinirse, ateşin derece derece artan daha büyük tesiri sebebiyle, madde yükseldikçe o derece başkalaşır, bu tesirlerin mezkûr unsurların üç mahallinde hislerle idrak edilecek şekilde bulunduğu muhakkak olduğundan, musiki uyumlarının aralıklarını bu başkalaşım derecelerinden istihraç ettik. Öyleyse bütün bu Diatessaron uyumlarının birbirleriyle tabii ve barışçıl bir şekilde etkileşebilmesi için, cismani olan ikisinin, yani görünür unsurlara ait olanların, görünmez unsurlara ait o diğer ikisine bağlanması zaruridir. Bu rabıtanın, aralığına tam bir ses, yani en mükemmel aralığı tahsis ettiğimiz sahte eşitlik küresinden neşet ettiğini açıkça göstereceğiz, nitekim bu aralık su küresinin Diatessaron’u ile birleşirse, bu tür bir rabıta ve vuslat ile daha az mükemmel bir uyum meydana gelir ki bu da toprağa ait Diatessaron ile birleştiğinde Diapason denilen o en mükemmel cismani uyumu doğurur.

Aynı şekilde yukarıya, görünmez unsurlar bölgelerine doğru yükselirken, hava küresinin Diatessaron’u sahte eşitlik küresinin mükemmel aralığı ile birleştirilirse, derhal haviye ait daha az mükemmel bir uyum ortaya çıkar ki bu da ateşin Diatessaron’u ile birleştiğinde cismani olmayan, yani görünmez bir Diapason teşkil eder.

Böyle bir aracı vasıtasıyla ateş, hava ile Diapason (sekizli) aralığında birleşecektir; bu aralık bir Diatessaron (dörtlü), havaya ait bir Diatessaron ve aradaki kürenin (sphaera) aralığından meydana gelir. Havadaki ateş ise su ile Diapason aralığında birleşir; bu da önceki Diapason ile canlandırılmış olan havadaki ateşle birlikte havanın Diatessaron'undan, aradaki kürenin tonundan ve suyun Diatessaron'undan teşekkül eder, nitekim bunlar bir başka Diapason kurarlar. Havadaki ateş ile sudaki hava, görünmez unsurların taşıyıcıları gibi olup, üçüncü ve en alttaki Diapason vasıtasıyla toprak ile birleşir; bu Diapason ise aradaki kürenin tonu yahut aralığından, su küresinin Diatessaron'undan ve toprağın Diatessaron'undan meydana gelir, zira bunların hepsi birleştiğinde Diapason'u doğurur.

Ve bu yolla, unsurların birbirine hangi bağlarla zincirlendiği ve ateşin neden havada daha çok, suda daha az, toprakta ise hepsinden en az yahut pek cüzi bir pay ile bulunduğu gayet açık bir şekilde gösterilmiş olur.

Buradan, en alttaki unsurun diğeri için nasıl bir döl yatağı, taşıyıcı ve hazne olduğu da açıklığa kavuşur, yani kendisine en yakın üsttekine göre, tıpkı ateş için havanın, hava için suyun ve su için toprağın olduğu gibi, bu suretle toprak bütün unsurların alıcısıdır. Bundan ötürü Filozoflar tarafından toprağın bütün unsurların anası olarak adlandırılması boşuna değildir.

İşte bu, tınlaşımının fazileti sayesinde birleşimdeki kısımların karışım halinde gayet dakik ve denk bir vezinle bağlandığı ve onda barış içinde korunduğu unsurlara ait ahenktir. Şu halde vardığımız netice şudur ki, zıt unsurların oranlarını birleşimde birbirine bağlayan hakiki tarz denklik küresidir, onun aralığını dolduran ton ise, üstteki ve görünmez unsurların alttaki ve görünür olanlarla kurduğu o tabii bağdır; o olmaksızın dört unsur hiçbir surette herhangi bir tabii birleşime doğru akamaz.

BÖLÜM VII. Dünya musikisi, onun tınlaşımlarının tatbikatı ve bunların göksel eter kürelerinden bu unsurlar küresine akıtılması üzerine.

Nasıl ki ses ya da saz musikisinde nazariyat, tatbikata aktarılmadıkça ve onun faydası ameli tecrübeyle kavranmadıkça kafi gelmezse, bu dünya ahenginde de durum böyledir, şayet gücümüz yettiğince onu yalnızca akla değil, bizzat duyulara da aşina kılacak bir tatbikata ulaştırmazsak, işbu kelamımızın belki de bir kuruntudan ibaret olduğu zannedilecektir.

Bu sebeple ilk olarak, alemin her bir küresinin kendi ahengini diğerine hangi oranlar ve tınlaşımlar ile akıttığını şerh edeceğiz, ardından, ikinci sırada, dünyevi uyuşmazlıkların sebebini beyan edeceğiz. En alttaki bölgenin şeffaf fezası toprağa dörtte üç (sesquitertia) oranıyla bağlı olduğundan, arızi ateşin ona tekabül etmesi vaki olur, lâkin bu nakıs bir tınlaşımdır, zira sadece kuruluk bakımından, ki bu hem ateşe hem toprağa has arızi bir keyfiyettir, toprak ile böylesi bir ahenk içindedir,

Lâkin bu bölgenin genel olarak toprakla uyuşmasının sebebi, aslen topraktan aldığı cismaniyetin çokluğundadır.

Bundan ötürü şeffaf bölgenin aralıkları, kürelerinin münasip zincirlenişinden bir ahenk doğsun diye, bu daha maddi bölgeyi kendi temeline nakıs bir tınlaşımla (yani mekânın tabiatı gereği) bağlamaya hizmet eder. Fakat şayet eter bölgesinin ilk derecesine yükselecek olursak, Ay küresinin toprakla üçte iki (sesquialtera) oranında bir irtibatı olduğunu görürüz, ve bu oran hasebiyle toprak beşinci özden (quinta essentia) tadar ve aynı bu oran vasıtasıyla toprağa, kendisiyle daha az yetkin bir tınlaşımdan meydana gelmiş dünya nağmesi zerk edilir.

Zira toprak ile Ay küresi arasında dört şey bulunduğundan, yani ton getiren su, hava ve Ay küresi ile yarım ton makamında tutulan ateş küresi, bu nispette toprak ile Diapente (beşli), su ile de Diatessaron tınlaşacaktır, zira söylendiği gibi, hava ve Ay küresi olmak üzere iki tondan ve ateşten ibaret tek bir yarım tondan meydana gelir, nitekim Ay'ın tesirleri vasıtasıyla bu alttakilere ve bilhassa toprağa durmaksızın bunca kuvvetle ve gayretle tesir etmesinin sebebi budur. Benzer şekilde Merkür küresi de su küresinde Diapente olarak yankılanacaktır,

İşte bu yüzden, içlerinde gizlenmiş olan o ince ve yelli cıva ruhu sebebiyle suların taşması ve denizlerin çalkalanması vuku bulur, keza denizlerin gelgiti de yine bunun yardımı ve Ay'ın muavenetiyle gerçekleşir.

Bundan başka, benzer bir tınlaşımla Venüs de hava küresine bağlanır ki oranlarının dakik uyuşması sebebiyle havada okşayıcı ve tatlı bir ahenge sahiptir,

Buradan hareketle hava, Venüs'ün sahip olduğu aynı keyfiyetleri, yani hayvani hayat için her daim müsait olan sıcaklığı ve nemi kendine aşılar, hatta bunlar kendilerine mahsus ruh ile bitkilere dahi asıl nem (humidum radicale) yerinde hizmet ederler.

Nihayet Güneş küresinin en alt kısmı, tesirlerini ateş küresine yayar, bunlar hep birlikte bu alttakilere ulaştırılır ve Diapente tınlaşımının kuvvetiyle gezegenlerin çoğalmasına ve kemale ermesine hizmet eder.

Fakat toprak ile denklik küresi arasında bulunan daha yetkin tınlaşımın kudret ve hassalarına gelecek olursak, toprağa ait her bir canlının hayatındaki bütün yetkinliklerin bu tınlaşımın aralıklarından neşet ettiği muhakkaktır, yani maddi bedenin büyümesi, o diri suretin hayati fiilleri ve hareketleri, bundan ötürü maddi şeylerin dakik bir yetkinliğe kavuşması hususunda mezkûr bütün tınlaşımların en tesirlisidir. Mars dahi, gerçi kendi tabiatında ve bizatihi gayet faydalı olsa da, Diapason'u su küresine kadar uzandığından ötürü, bu altta yaşayanlar için pek meşumdur, çünkü suyla olan zıt tabiatı sebebiyle bu alttakilere hayata karşı asi ve habis tesirler doğurur ve Astrologlarca küçük uğursuzluk (infortunium minus) olarak kabul edilir.

Jüpiter ise Mars küresini kendi feleğiyle doğrudan kuşatarak, hava küresi tarafından muhabbetle kabul edilir; nitekim hava, onun iki katlı (dupla) orandan hasıl olan nağmesinden hayret verici bir zevk duyar, zira havanın daha aşağı bir tabiattan, Jüpiter küresinin ise daha yüce bir tabiattan pay alması haricinde, tabiat ve keyfiyetlerinin oranı bakımından her surette uyuşurlar, nitekim her ikisi de sıcak ve nemlidir,

İşte bu yüzden, evvelemirde hayvani hayata hizmet ederler, ve o havanın feleği, Astrologlarca bu sebepten büyük uğur (fortunium maius) diye adlandırılan Jüpiter'den ve yine onlar tarafından küçük uğur (fortunium minus) diye tesmiye edilen Venüs'ten muhabbet dolu hayırlı bir meyil alır.

Nihayet bu bölgenin son aralığı Satürn tarafından idare edilir ki bu, ateş unsurunun aralığına göre Diapason'un teşekkül ettiği iki katlı orandadır,

Fakat Satürn'ün tabiatı ile ateş küresininki birbirine zıt olduğundan, böylesi bir nağme, belki bir veya diğer bir türe fayda sağlamaya alışkın olsa da, yine de bulanık ve nahoştur, hatta hayvan cinsine karşı habiscedir, zira Satürn'ün soğuk tabiatı ateşin o sıcaklığında son bulduğunda, sıcaklık keyfiyeti soğukluğa galebe çalar, ve böylece, gerçi dünya monokordunda bu niceliksel oran tınlaşır olsa da, verenin ve alanın zıt keyfiyetleri, birbirine muhalif zıtlıklarıyla o uyuşumda azımsanmayacak bir mizaç bozukluğu meydana getirir; bunu da canlılar, suretlerinin zayıflığı sebebiyle pek kolay hisseder ve idrak ederler.

İşte bu yüzdendir ki Satürn Astrologlarca büyük uğursuzluk (infortunium maius) olarak adlandırılır, nitekim aynı gerekçeyle onlar Mars'ı küçük uğursuzluk diye anarlar. Şu halde aşikardır ki, Güneş ve Ay tesirleri vasıtasıyla bu alttakilere umumi dünya musikisini ulaştırırlar, diğer yıldızlar ise daha cüzi olanını, ve yine bunlardan bazıları nağmelerini bu alttakilere uğurlu, bazıları ise uğursuz bir şekilde salarlar,

Uğurlu tesir edenler berrak, saf ve yalın bir surette tesir ederler, uğursuz olanlar ise, Diapason aralıkları vasıtasıyla tabiatlarını bu alttakilere kesintili olarak indirirler ki bunlar da, beden gayet iyi tertip edilmedikçe, umumiyetle bütün bedenlere kesintili şekilde tesir ederler. Nihayet yıldızların tabiatları dahi ahenkli bir mutabakatla Gezegenlerin bizzat kendi tabiatlarıyla birleşir, Nitekim Aslan, hayatının müstesna diriliği sebebiyle Efendisi olarak Güneş'i kabul eder, bundan ötürü Aslan adeta Güneş'in tabiatıyla tek seslidir, Yengeç de Ay ile, Koç da Mars ile böyledir ve diğerlerinde de durum aynıdır,

Zira Gezegenlerin evlerinden her birinin kendi Efendisinin tabiatıyla uyumlu ve adeta tek sesli olması, yani kendi Efendisine aynı sesle tınlaması icap eder, bundan ötürü Efendileriyle aynı tarzda ve aynı tınlaşımlarla tesir ederler. Nihayet üst bölgenin Diatessaron'una gelince, anlaşılmalıdır ki en üst Hiyerarşi faziletlerini ortaya, orta da en alta akıtır, bu en alttaki ise eter semasıyla irtibat kurar, ki o sema yalnızca parlaklığını o ateş semasından almakla kalmaz, aynı zamanda onun mahluklarından Tanrı'nın ulaklarını ve emirlerini bekler, kabul ettiklerini de icra eder, bu tasarruflar muhakkak ki ruhani tınlaşımların faziletiyle vücut bulur; bütün Gökkubbeyi (Empyreum) dolduran ve Güneş'in merkezine kadar uzanan o ateşten sevgi onda muhafaza edilir, onun tınlaşımlarıyla bütün akli ruhaniler, o eterik vasıta marifetiyle en mükemmel şekilde tanzim edilmiş bedenlere nüzul ederler. Bunlar hakkında, Makrokosmos üzerine olan kitaplarımızda daha etraflıca duracağımızdan, daha tabii meselelere dosdoğru geçebilmek adına burada onları terk ediyoruz.

BÖLÜM VIII. Unsurlara ait nağmelerin tatbikatı, bunun gerek basit gerekse bileşik cisimlerdeki tesiri, ve onun uyuşmazlığı vesairesi üzerine. Yukarıdakilerin daha latif meyil ve tabiatları aşağıdaki cisimlere akıtıldığı gibi, cisimlerin de böylesi tesirleri münasip şekilde kabul edebilmek için unsurlara ayrılan maddi cevherin piramidi bölgesinden teşekkül etmesi zorunludur,

Ve bu maddi bileşim, cevheri suretini unsurlardan değil, bilakis bizzat semadan alır, nitekim ben kendim böylesi şeyleri gözlerimle görerek tecrübe ettim, zira canlı bir şeyden dört ayrı unsuru tefrik ettim, nihayetinde en son mertebede idrak ettim ve apaçık gözlerle nesnenin hayatını gördüm; dört alttaki unsuru bir yana ayırdığımda, onun semadan, beşinci özden ve Güneş tabiatından olduğunu bildim. Şu halde buradaki gayemiz, oranlardan ve dünya cisimlerinin karışım ve birleşiminde bir unsurun diğeriyle münasip tarzda bağlanmasını sağlayan o tınlaşımlardan bahsetmektir.

İşte bu suretle unsurlar musikisinde toprak su küresine göre 4'ün 3'e oranı gibidir, zira topraktaki dört parça soğukluk suyun mezkûr üç parçasına tekabül eder, nitekim ateş unsurunun o yegane parçası, parlak piramidin tepesiyle birlikte su küresinde mevcuttur; şayet onda daha fazla ısı parçası bulunsaydı daha latif bir cevhere sahip olur ve binaenaleyh havaya dönüşürdü, bu sebeple küresi ne toprağa en yakın kalır ne de bunca ağırlık ve sikletle yüklenirdi,

Kendi içinde bir nebze sıcaklığa, yani ateşten surete sahip olduğunu ise, kendi yerinde evvelce söylendiği üzere, şeffaflığı ve akışkanlığı teyit eder,

Şu halde bu dörtte üç oranı sebebiyle toprak su ile uyuşur, lâkin zikredilen bu unsurların terkibi nakıs ve daha az kâmildir, zira birinin nemli kısımları diğerinin kuru kısımlarına zıttır, yine de Diatessaron tınlaşımı vasıtasıyla birbiriyle ahenk kurarlar, çünkü kendilerinde galebe çalan fail keyfiyetlerde mutabıktırlar.

Aynı şekilde, içinde iki maddi parça ve bir o kadar da ateş bulunan gayrisafi denklik küresine göre toprak iki katlı orandadır, yani toprağın 4 parçası mezkûr kürenin iki parçasına tekabül eder, zira bu nemli parçaları, toprak tabiatı kendisiyle birleşmiş ışığın faziletiyle eriyip incelerek hasıl etmiştir.

Aynı şekilde su, bu eşitlik küresine (sphaera aequalitatis) 3'ün 1'e oranı gibidir, buradan sesquialtera oranı doğmuştur, böylece yeryüzü piramidinin Diatessaron, Diapente ve Diapason aralıklarını elde etmiş oluruz.

Aynı şekilde eşitlik küresi de havanınkine bu nispetle bağlıdır, eşitlik küresinin iki ateşli kısmı ile havanın üç kısmı kıyaslandığında, buradan ateşli Diapente doğar, havanın üç ateşli kısmı ise ateş küresinin dört kısmıyla Diapason ahengini meydana getirir.

O halde toprak su ile Diatessaron aralığında, eşitlik küresi ile Diapason aralığında uyuşur, su ise sahte eşitlik küresi ile Diapente aralığında, sahte eşitlik küresi de hava ile Diapason aralığında uyuşur, zira bunlar ikili oran (dupla proportio) dahilindedir.

Nitekim ateş de hava ile Diatessaron aralığında, eşitlik küresi ile Diapason aralığında uyuşur, hava eşitlik küresi ile Diapente aralığında ve eşitlik küresi de su ile ikili oranda, yani Diapason aralığında uyuşur.

Böylece görünen iki unsur, Diatessaron ahenginin bağı vasıtasıyla bileşime fevkalade bir surette katılır, görünmeyen iki unsur ise cismani oranlarla kurdukları kucaklaşmanın gücü sayesinde bunlara karışır. Zira ateş havaya Diatessaron ahengi ile bağlanır, hava eşitlik küresine Diapente ile raptolur ve hem ateşin hem havanın eşitlik küreleri Diapason oranında birleşir. Eşitlik küresi ise, suret ahenkleriyle birbirine zincirlenmiş bu görünmeyen unsurları, cismani bağlar yahut ahenkler vasıtasıyla görünen unsurlarla birbirine bağlar.

Aynı şekilde hava toprağa dört katlı oranla bağlanır, bunun neticesinde ateş dahi Diatessaron bağıyla havaya raptedilmiş olarak, toprak ve su ile birleşme eğilimindedir, lakin bunlar birbirine öyle bağlanır ki, aralarında bir niza ve çekişme doğmasın diye ahenklerin hakiki mevkii ve meşru düzeni muhafaza edilir. Buradan hareketle cismani ahenkler daha cismani unsurlara, ateşli ahenkler ise ateşli olanlara yönelmelidir.

Bunun sebebi şudur ki, gerek daha topraksı ve daha görünür olan bölge, gerekse ateşli ve görünmez olan bölge, en kamil ahenkle nihayete erdirilir ve kemale erer. Bu yüzden cismani yahut görünür piramidin sınırı cismani Diapason dahilindedir, aynı şekilde o ateşli piramit de kendi daha az cismani Diapason'u içerisindedir.

Lakin her iki Diapason, sahte kürenin gücü sayesinde birleştiği ölçüde, cismani unsurlar da o görünmeyen unsurlarla birleşir ve zincirlenir. Bundan ötürü tek bir oran, kendi bölgesinin haricindeki bir diğerine yönelmemelidir, aksi takdirde ahenkler yerine ihtilaflar zuhur eder. Sözgelimi ateş 4 sıcaklık cüzünden, su ise üç soğukluk cüzünden müteşekkildir, gerçi burada sesquitertia oranı mevcuttur, lâkin bu oran nitelikleri bakımından fena düzenlenmiş cisimler arasında durur ve ateşli hükümranlıktan büsbütün zıt tabiatta olan cismani hükümranlığa bir geçiştir.

Aynı şekilde toprak da havaya 4'e 3 oranında bağlıdır, fakat aynı sebeple hiçbir surette uyuşamazlar, bundan ötürü ateş hava tarafından kuşatılır, hava bu vasıtayla eşitlik küresinden geçer (ki bu eşitlik küresi, ateşli ve havari suretleri sulu ve topraksı cisimlerle birleştirmede, tıpkı esiri ruhun nefsi süfli cisimle birleştirmesinde bir vasıta kabul edilmesi gibi bir aracı sayılmalıdır) ve ateşli nefsiyle su ile birlikte kavranır, bu su ise Diatessaron ahenginin gücüyle toprakla gayet kolay ve tabii bir şekilde birleşir, işte ay-altı mürekkep cisimlerin terkibini meydana getiren ahenk budur.

Lakin bu tür bağlar niza ve ihtilafla çözülür. Zira Mars tabiatlı ateşli oran, ahenginin hakiki fıtratının ötesinde arttığında, havari taşıyıcısının rutubetini çarçabuk yutar, zindanından çıkarak ateşli Diatessaron ahenginin oranını bozar, su bölgesine hücum eder ve terkip içinde barıştan bir cenk doğurur, bundan devasız ve şifa bulmaz illetler hasıl olur, su ile toprak içinden şiddetle geçip oralardan fışkıran o ateşli tabiat, esiri semanın ateş küresi ile olan yakınlığı ve akrabalığı sebebiyle terkipte en yakın olduğu semavi nefsi de beraberinde sürükler, bu cebirle terkip çözülür, çürüme (putrefactio) vuku bulur ve tedricen ilk maddesine (prima materia) irca edilir.

Aynı hal, Satürn tabiatlı toprak, havanın hararetini ve rutubetini kendi soğukluğu ve kuruluğu ile mahvettiğinde de vuku bulur, öyle ki su ile birleşerek ateşi söndürecek ve şeyin hayatını boğacak bir yol bulur, lakin bu kozmik niza hakkında müteakip fasılda daha fazlasını zikredeceğiz.

KOZMİK MUSİKİ ÜZERİNE

BÖLÜM IX Kozmik İhtilaflar Üzerine

Kozmik ahengi izah ettikten sonra, sıradaki vazifemiz bu ahengin ihtilaflarından ve bunların sebeplerinden bahsetmektir.

Yukarıda serdedilenlerden açıkça ispat edilmiştir ki, alemin tamamlanmasından önceki kaos, çekişmeli oranlardan yoğrulmuştu, bu kütlenin içinde şairin şu mısrasında buyurduğu üzere ahenk namına hiçbir şey yoktu,

Soğuklar sıcağa, ıslaklar kuruya cenk açmıştı

Binaenaleyh makrokozmosun bu düşmanca taarruzlarının ve barışçıl dostluğunun sebeplerinden muhtelif tesirler husule gelir.

Zira hararetin doğuşunun başlangıcında, onun zıddı olan soğukluk da hemen peyda olmuştur, bunlar birbirleriyle cenk ederken, bu iki asli unsurdan yoğrulmuş üçüncü bir unsur sıfatıyla rutubet araya girmiştir, bununla birlikte söz konusu iki aşırı ucun hiçbirine bütünüyle uymaz, nitekim bu iki aşırı uçtan pay aldığı ölçüde, bunlar arasında orta mevkii işgal eder.

İşte bu yüzden hiçbir aşırı uçtan ayrılmayan kuruluk, zıddı olan rutubet ile daimi bir harbe tutuşmuştur, öyle ki son bulmaz bir husumet bir diğerini takip eder.

Makrokozmosun tabiatındaki bu hasmane çarpışmaları kesintiye uğratan sonsuz tabiat, farksız şeylerden ayrışmış ve dengelenmiş nesneler meydana getirdi, bu vaki olunca hafif olanlar daha yüce bölgelere uçtu, ağır olanlar ise nemli kumun altına çöktü, öyle ki Trismegistus'un lisanıyla söyleyecek olursak, her biri ateşli bir ruh vasıtasıyla kendi münasip ve orantılı mekanına taşındı.

Bunlar esiri semada bu tarzda tertip edildiğinde, her bir gezegen kendi yücelmesinde (exaltatio) bulundu, zira semavi Zodyak'ta öyle mevzilendirilmişlerdi ki, zıt tabiatta olanlar birbirinden en uzak mesafede dursun.

Bundan ötürü Güneş yaratılışının ilk anında yücelmesini Koç'ta buldu, Ay onun hemen yanı başındaki yücelmeye sahipti, zira Güneş adeta kendi cevherinden ona bahşetmişti ve o bir zevce yahut kadın gibi Boğa'ya malikti. Benzer şekilde Güneş ve Ay'a ziyadesiyle dost olan Jüpiter, Yengeç'te yücelmekteydi, Merkür Başak'ta, Güneş'e en amansız düşman olan Satürn ise Terazi'de yücelmiş olarak, bütün semanın tam bir yarıçapı kadar ondan uzaktaydı.

Nihayet Oğlak'ta yücelen Mars, Güneş'ten ne kadar uzaksa Satürn'den de o kadar uzaktaydı.

Semanın bütün bu mahlukatı öyle bir tarzda tanzim edilmişti ki, nitelikleri arasında hiçbir zahiri niza yoktu. Lakin kendi tabii hareketleriyle uğursuz bir açıya (aspectus) düştüklerinde, ki bu yaratılışlarından beri her yıl umumiyetle vaki olur, bu süfli aleme isyankar tesirler neşrederler, bu tesirlerle o süfli terkipler ya büsbütün yıkılıp kökünden sökülür yahut akıl almaz bir ızdıraba ve zaafiyete duçar olur, bu da fena nazarlarla birbirine bakan gezegenlerin uğursuz tesirlerinden ileri gelir, birbirine bakan gezegenler arasında o açı esnasında diğerinden daha kuvvetli ve kudretli olan ne derece fena ise, bu tesirler de o nispette vahimdir. Kötücül gezegenler olarak Satürn ve Mars'ı adlandırırlar, zira bunlar fıtraten aşağıya doğru meyleden ikili oranlarını, tabiatlarına münasip düşmeyen ve zıt olan kürelere yayarlar.

Buradan bozulmuş bir ahenk peydah ederler ve daha evvel zikredildiği üzere, bu aşağı alemlere, bilhassa canlılara tabii tesirlerden ziyade arızi tesirler verirler, zira gezegenlerin hepsi bizatihi iyidir, fakat tesirleri, her ne kadar kendinde iyi olsalar da ve bahusus mezkur sebeplerden ötürü bu ikisinin tesirleri, fenalık olarak telakki edilir, zira semavi olanların bütün kuvvetleri oradan hayırla iner, fakat zıtların bu karışımında başkalaşırlar, bu sebeple yeryüzünde muzır olan nitelik, gökten inenden başkadır. Bunun illeti felsefemizin neticesiyle teyit edilir. Zira evvelemirde, umumi manada konuşursak, su küresi ateşin tesirlerini Diapason ahengi ile kabul etmiştir, lakin o tesirleri kendi tabiatına zıt olan küreye almıştır. Bundan ötürü görünmez bir surette ateş su ile cenk eder ve su direnerek tabiat dışı bir biçimde sarsılır. Nitekim Satürn de aynı oranda tesirlerini ateşe saçar, o ateş de bunları alırken cüzilerde benzer şekilde hem tesir eder hem tesir altında kalır.

Görürüz ki Satürn'ün tutucu kuvveti bilhassa soğuk bir maddeden kabul edildiğinde arızi olarak ekseriyetle zarar verir, zira o vakit ekseriya donma suretiyle kabul edildiği için muzır olur. Aynı şekilde Mars'ın kuvvetinin muharrik olduğunu biliriz ve tesirlerinin zarar verdiğini müşahede ederiz, bilhassa daha kaynar bir maddeden kabul edildiğinde, nitekim o zaman hararet yoluyla kabul edildiği için zarar verir, bu zararlar tesirlerin fena işlemesinden ötürü değil, maddenin kötü yatkınlığından ileri gelir. Aynı surette maddenin kesafeti ve letafeti de kabahate sebep olabilir.

Bazen de failin değil maruz kalanın zaafiyetinin sebep olduğunu, böylece iyi ışınların ve tesirlerin onda kötü neticeler doğurduğunu görürüz. Nitekim bazen Güneş'in ışığı zayıf gözleri incitir, onun harareti ve yaz ışınları daha kuvvetli ve safra tabiatlı olanlara dahi zarar verir.

Aynı şekilde Merkür ve Venüs akışlarının havada bazen fırtınalar ve rüzgarlar kopardığını müşahede ederiz, tecrübe bize gösterir ki, fuzuli balgami hılt ile karışık safravi tabiatta, Mars ile Ay'ın kare açı (quadratus), kavuşum (coniunctio) yahut karşıtlık (oppositio) gibi kötü bir açıyla birbirine bakması tesiriyle meşum çıbanlar hasıl olur, zira Mars'ın ateşli tabiatı Ay'ın sulu tabiatıyla birlikte cerahatli madde meydana gelene değin durmaksızın çürümeye doğru işler.

Aynı surette Mars ve Satürn, bir insanda yahut hayvanda zıt bir madde bulduklarında, onu ekseriyetle veba, kokuşmuş humma yahut benzer illetlerle tefezzuh ettirirler, o esnada aynı nevin diğer hayvanları, Mars ve Satürn tabiatına zıt maddenin yokluğu sebebiyle, bu gezegenlerin akışlarını tehlikesizce ve hiçbir zahiri başkalaşım olmaksızın serbestçe kabul ederler.

Bütün bunlardan zahir olur ki, her ne kadar semavi akışların hepsi bizatihi şifalı olarak gelse de, bazen süfli olanın tersliği yahut zafiyeti, ulvi olanın tabiatlarına tahammül edemez.

Aynı şekilde, Unsurlar bölgesinde de, vaktiyle belirsiz ve karışık olan her bir tabiatı ahenkli oranlara ve uyuşum kurallarına bağlandıktan sonra, toprak, zıddı olan ateşten en uzak yeri elde etti. Benzer şekilde, yeniden çekişmesinler diye hava ile toprak arasına su yerleştirildi, hatta saf olmayan eşitlik küresi de suyun soğukluğu ile havanın sıcaklığı arasına girdi, böylece her ikisinden de eşit pay alan bu aracı küre vasıtasıyla, yukarıda söylendiği gibi, birbirine zıt bu unsur küreleri arasında barış muhafaza edilir. Dolayısıyla, daha basit cisimlerde bu tür barış bağları koptuğunda, unsurlarda niza ve ihtilafın neticelerini görürüz, sözgelimi, eğer ateş suya karışırsa gök gürültüleri ve yıldırımlar husule gelir, eğer ateş havaya aşırı bir oranda karışırsa şimşekler, kuyruklu yıldızlar ve diğer ateşli gök olayları doğar, toprağın soğukluğu havaya karışırsa karlar ve dolular havada yoğunlaşıp birikir, su havaya karışırsa sisler ve bulutlar peyda olur.

Böylece uyuşumların, hatta bizzat seslerin dahi kimi zaman birbirine karışması vuku bulur, bütün bu arızi haller, âlemin en alttaki bölgesinde basit cisimlerin yahut unsurların hastalıklarını doğurur.

Bundan başka, bileşik cisimlerde de kimi zaman cisim için ölümcül olan büyük bir niza baş gösterir ki bu da ya bileşiğin içinde bulunan unsur bağlarının çiğnenmesinden ya da bir unsurun diğerine oranının eşitsizliğinden kaynaklanır, bu mevzuyu burada daha etraflıca tartışmak niyetimizde yoktur, zira bu konunun geniş sahası, bizim bu musiki bahsimize uygun düşmekten ziyade usanç verici olurdu.

Bu dünyevi musikimizi şu temel kabul ile neticelendiriyoruz, Güneş oluş için kendi sesini çınlatır, toprak da bozuluş için kendi sesini gürletir.

DÖRDÜNCÜ KİTAP Empyreum Göğünün Mahlukatı Üzerine

Bu Kitabın Muhteviyatı.

İlk günün mahlukatında iki husus dikkate alınır, yani onların isimleri ve aralarındaki farklar; bu mahlukat ise melekler olan Cinlerdir (Daemones). İyiler, haklarında şunlar kaydedilir, Üç Hiyerarşiye bölünmeleri, yani, Epiphania yahut üst hiyerarşi, bunun koroları, Seraphim, Cherubim, Tahtlar (Throni). Epiphonomia yahut orta hiyerarşi, bunun koroları, Hâkimiyetler (Dominationes), Erdemler (Virtutes), Kudretler (Potestates), bunlar hakkında 4. Bölümde. Ephionia yahut alt hiyerarşi, bunun koroları, Beylikler (Principatus), Başmelekler, Melekler. Lucifer, bunun hakkında 5. Bölümde. İsimlendirmeler, bunlar hakkında 1. ve 5. Bölümlerde. Kötüler, haklarında şunlar kaydedilir, İlahiyatçılara göre dokuz derece yahut sınıf, Psellos'a göre altı cins, bunlar hakkında 6. Bölümde. İsyan ve Empyreum göğünden kovulma, bu husus 5. Bölümde. Bedenler, tesir altında kalışlar ve özellikler, bunlar hakkında 6. Bölümde. Sürgün makamı, bu husus 7. Bölümde. Nefis, bunda şunlar incelenir, Cevheri ve bunun hakkındaki filozofların muhtelif kanaatleri, bunlar hakkında 8. Bölümde. Bunun [okunamadı], 9. Bölümde. Farkı, Külli, dünya nefsi gibi, 10. Bölümde. Cüz'i, 8. Bölümde. Ölümsüzlüğü, 11. Bölümde. Terkibi, En cevheri ve en ilahi ışıktan, En latif ve en saf ruhtan, 12. Bölümde.

BÖLÜM I Gerek Eski Filozoflara Gerekse İlahiyatçı Babalara Göre Empyreum Göğünün Ruhani Mahlukatının Farkı Üzerine.

Cin (Daemon) kelimesi yalnızca İblis için değil, lafzın kendi manası gereğince, sanki bilen, idrak eden ve hikmet sahibi olan manasında ruh için de kullanılır, nitekim kesif ve çürümeye maruz her türlü cisim külfetinden azade, ölümsüz, duyulardan münezzeh, her şeye refakat eden ve her şeye tesir eden akleden bir töz (substantia) olduğu için akıl (intelligentia) adıyla anılır. Bazen de kendisine Melek, yani elçi denir, zira Tanrı'nın emirlerini insanlara bildirmekle vazifelendirilir, böylece Cin adı, yalnızca nefis müstesna olmak üzere, bütün ruhani mahlukatı kuşatan umumi bir lafız gibi görünür, gerçi Cinleri en yüksek göğün diğer mahlukatından ayıran kimselerin bulunduğunu da bilmekteyim. Iamblikhos semavi ruhların dört mertebesinden bahsederken, yani ilki Tanrılar, ikincisi Cinler, üçüncüsü Kahramanlar ve sonuncusu Nefisler olmak üzere, bu son üçünü Tanrıların maiyeti diye adlandırmış ve bu mertebelerin birbirinden daha kudretli olduğunu ve her birinin kendi şerefine göre, az önce unsurlar adını verdiğimiz bu göğün daha üstün yerlerine yahut bölgelerine sahip olduğunu göstermiştir, nitekim onların tasvirlerinde ve özelliklerinin farklarında bunu pek tafsilatlı beyan etmiştir, yine aynı müellif başka bir yerde semavi ruhlar korosunu sekiz türe yahut sınıfa ayırır, yani Tanrılar, Başmelekler, Melekler, Cinler, Kahramanlar, Hükümranlıklar, Reisler ve Nefisler; gerçi Mecusilerin rivayeti, hariçtekiler veya daha ziyade en sonuncusu müstesna, bütün bu türleri Cin adı altında (Cin lafzını bilen, idrak eden ve hikmet sahibi ruh manasında alarak) toplar görünmektedir, bu yüzden gerek gök ötesi ve semavi ruhları gerekse daha aşağıdaki hizmetkârları aynı şekilde Cinler diye adlandırmışlardır.

İlahiyatçılar, aralarında Dionysios'u zikrederim, bu Cin türlerini üç hiyerarşide toplamak istemişlerdir, bunlardan her birini de derece ve özellik bakımından farklı üç mertebeye ayırmışlar ve bunlara korolar demişlerdir. Dionysios'un Epiphania adını verdiği en üst hiyerarşide ilk mertebe Seraphim, ikincisi Cherubim ve üçüncüsü Tahtlar'dır, bizzat Epiphonomia diye anılan orta mertebede Hâkimiyetler, Erdemler, Kudretler bulunur, en alttakinde (onun Ephionia dediği) Beylikler, Başmelekler ve Melekler yer alır.

Nihayet, ilahi meseleler üzerine yazanların hepsi Cinleri iyi ve kötü diye taksim etmeyi adet edinmişlerdir, iyiler Iamblikhos tarafından semavi diye anılır, o yine bunların hayırhah olduğunu, iyiliğin kendisinden başka hiçbir şeye yeltenmediğini ve işlemediğini ileri sürer, Proklos ise kötü Cinlerin maddi ve dünyevi olduğunu söyler ve iyi Cinlerin nefse daha açık bulunduğunu, kötü ve dünyevi olanların ise gösterebileceğimiz en titiz dikkatle uzaklaştırılması gerektiğini belirtir.

Şu halde, kadim filozoflar ve bu asrın yeni ilahiyatçılarıyla mutabık kalmak adına, semavi yahut ruhani mahlukatı, ilk günde ve ruhani gökle birlikte yaratılmış olanları iki türe ayırıyoruz, bunlar da Cinler ve Nefislerdir.

İlahiyatçıların melekler dediği Cinleri iyi ve kötüye tabi kılıyoruz, başkaları bunlara hayırhah ve şerir der, Yuhanna da Vahiy'de esirgeyen ve zarar veren melekler adını verir.

İyileri üç hiyerarşiye ayırmışlardır, Platon'un Kakodaimon, kaçak melekler, cürümlerin ve dinsizliğin bendeleri dediği kötüleri ise, fırkaları nihayetsiz olan Lucifer ve hempaları diye adlandırmışlardır, iyilere yine ışık melekleri, kötülere ise karanlık melekleri denir.

Nefis ise akılların en alt türüdür, bu durum onun, kurucu bir suret (forma) sıfatıyla tezyin edebilmek maksadıyla, tabiaten daha aşağıdaki cisimlerle karışmayı itiyat edinmesinden de anlaşılır.

BÖLÜM II Cinlerin ve Meleklerin Terkibi Üzerine, Nasıl Cisimsiz Denir?

Cinlerin Tözlerinin Terkibini İspatlayan Bazı Deliller.

Augustinus, Tekvin üzerine yazdığı eserde, Cinlerin havai ve ateşi nefisler olduğunu söyler, havai lafzıyla saf ruhani maddeyi (materia) kasteder, ateşi lafzıyla ise sureti anlar. Damaskenos 2. Kitap, 3. Bölümde Melekleri akli ışıklar diye adlandırır, Pythagoras bunların yalnızca ateşten yapıldığını zannetmiştir; Güneş'ten, Ay'dan ve diğer Yıldızlardan daha parlak oldukları söylenir, zira en latif ruha hapsolmuş en ince ateşten neşet etmişlerdir, berikiler ise havadan yahut esiri nemden pay alan kesif ateşten vücut bulmuşlardır, bu sebeple Meleklerin alt göklerin maddesinden hiçbir şekilde pay almadığı aşikârdır, nitekim Nefis Üzerine adlı üçüncü kitapta da böyle geçer, bilakis onlar sureti olan bir ruhtur ki maddesi, daha alttaki töze nispetle bütünüyle surettir ve adeta tek bir cevherden dökülmüştür, bundan ötürü Dionysios Meleklere *Agalmata* [Yunanca], yani Tanrı'nın nurunu kabul eden, O'nun suretini aksettiren ve gizli şeyleri açığa vuran en berrak aynalar der, nitekim İlahi İsimler adlı kitabında da böyle şehadet eder.

Bu ruhların derece, şeref ve parlaklık bakımından birbirinden farklı olduğunu ise Iamblikhos, rahiplere görünüşleri üzerinden şu şekilde ispat etmeye gayret eder, "Tanrıların temaşaları," der, "karşımıza pek parlak çıkar, son derece ışıltılıdır ve harikulade bir parıltıyla belirginleşmiştir.

Başmeleklerin çevrelerinde, önlerinde ve arkalarında pek çok ateş kalabalığı vardır ve önlerinden kendi içinde bölünmüş bir nur gider, Meleklerin ışığı parlaktır, lakin Başmeleklerinkinden daha azdır ve bölünmüştür, Cinler bulanık ve zayıf bir cevher gibi görünür, Kahramanlar pek çok unsurdan mürekkep karışık bir ışığa sahiptir, Beyliklerin ışığı daha saftır, Reisler birbirine benzemeyen ve zıt şeylerden karışmış bir ışığa sahiptir, Nefisler ise oluşların ve karışımların arasından çıkan dolgun ve bölünmüş bir ateş yayarlar, onların konumlarına göre bu tür farkları vardır, zira Tanrı'ya ne kadar yakınlarsa o kadar parlak, ne kadar uzaklarsa o kadar karanlıktırlar."

Şu halde bunlardan, Cinlerin ruhani göğün en latif unsurlarının maddesinden terekküp ettiği neticesi çıkarılabilir, bu madde daha alttakilere nispetle gayet basittir ve havidir, Tanrı'nın en parlak Saadetinden süzülen ilahi bir suretten ibarettir, bunların terkibi, alt göklerin mahlukatı ile kıyaslandığında cisimsiz diye anılır, fakat Empyreum göğünün nurani tözünün sadeliğine nispetle, ki ilk günde onun içinde, onunla beraber ve onun unsurlarından yaratılmışlardır, tıpkı üçüncü günde Empyreum göğünün zıddı olan toprakla birlikte yaratılan bitkiler, otlar ve onların tohumları gibi, ruhani unsurlardan vücut bulmuş bir cisim sayılmalıdır.

Nitekim Augustinus da bu yüzden onların yaratılışlarının başından itibaren havai bedenlere sahip olduklarını, yani havanın tesir etmeye uygun, tesir altında kalmaya ise elverişsiz olan üst kısmından biçimlendirildiklerini ileri sürer, Basil ios da bunu teyit eder. Cinlerin terkibini onların fiillerinden ve maruz kaldıkları tesirlerden daha açık ne gösterebilir? Onların eylediğini ve tesire maruz kaldığını (*Theologia Resoluta*, 1. Risale, 1. Bölüm), zira hem aydınlanmaları kabul edip hem bunları tekrar verdiklerini, akletme fiilini doğurup aynı zamanda onu kabul ettiklerini idrak edemeyecek kadar gözleri körleşmiş ve basireti bağlanmış hiç kimse yoktur sanırım.

Şu halde, içlerinde bir eyleyen bir de tesir altında kalan tarafın bulunduğu muhakkaktır, eylemelerine vesile olan şey suret denilen fiilden başkası olamaz, tesir altında kalmalarına vesile olan şey de kuvveden (potentia) gayrısı değildir, buna da madde denir. Bilakis burada bilhassa dikkat edilmelidir ki, madde ve suretten müteşekkil bu terkip, üç göğün çeşitliliğine uygun olarak üç yönlü bir nispet taşır.

Nitekim aşağı alemin cisimlerinde madde, surete, niceliğe ve zıtlığa tabidir, semavi cisimlerde ise surete ve niceliğe tabi olup zıtlığa tabi değildir, ruhani yaratıklarda ise surete tabi olmakla birlikte bedensel niceliğe ve zıtlığa asla tabi değildir.

Buradan hareketle, cinlerin (daemones) bütün yaratıklar arasında en latif terkibe sahip oldukları, hepsinden daha parlak ve daha berrak bulundukları sonucuna varırız, zira suretsel özle daha doludurlar, dolayısıyla daha ruhanidirler, daha asildirler, adeta cisimsizdirler, daima hareket halindedirler, çeviktirler ve Şamlı Damaskenos'un dediği gibi, ölümsüzlükten pay alırlar.

Zira onların varlıklarını borçlu oldukları özü gayet basittir, adeta maddesizdir, aydınlıktır, saftır, belirgindir ve ayrışıktır, kudretlerini aldıkları erdemleri hürdür, anlayışlıdır, sevgi doludur ve ebedidir, nihayet icra ettikleri faaliyetleri ise iradidir, seridir, faydalıdır ve şereflidir, zira bir gecikme yahut engel olmaksızın iş görürler, Resolutio Theologica risalesinin birinci kısmında bulunacağı üzere, bize de bütünüyle kesintisiz biçimde hizmet ederler.

BÖLÜM III. Meleklerin mekanda ne şekilde bulundukları söylenir?

Tanrı'nın mekanda bulunuşunun meleklerden, meleklerin mekanda bulunuşunun da cismani yaratıklardan farklı olduğunu birinci kitabın ikinci bölümünde beyan etmiştik, zira Tanrı'nın yalnızca hazır bulunuşuyla burada ve her yerde olduğu söylenir, nitekim kutlu çadırı misali Empyreum göğünde ve sanki kendi hükümdarlığının bir cüzüymüş gibi alemin her bir yerindedir, melekler ise beden iktisap etmeksizin alemin herhangi bir cüzünde sadece hazır bulunmak suretiyle değil, aynı zamanda sınırlı olarak (definitive) bulunurlar, cismani cevherlere büründüklerinde ise hem hazır bulunarak hem sınırlı olarak hem de kuşatıcı bir içbükey yüzeyde çevreleyici surette (circumscriptive) bulunduklarına hükmedilir. Bu sebeple meleklerin, ilahiyatçıların çözümlemesine göre, suretsel olarak mekanda bulundukları söylenir, yani kendi mevcudiyetleri vasıtasıyla, buna rağmen aynı zaman anında her yerde bulunamazlar, zira mekanda sınırlı olarak bulundukları söylenir, bununla birlikte mekanda zorunlu olarak bulunmazlar, zira kendilerini kuşatan hiçbir cisim bulunmasa dahi taşınabilirler, nitekim her türlü cismani tabiatın haricinde bulunabilirler. İşte bu yüzdendir ki potansiyel olarak mekanda bulundukları ifade edilir, zira kendilerini kuşatan herhangi bir cisimde bulunma kudretine sahiptirler fakat fiilen değil, çünkü ne kuşatan cismin kenarlarını birbirinden uzaklaştırırlar ne de fiilen kuşatıcı bir yüzey meydana getirirler. Dolayısıyla bütün bunlardan anlaşılmaktadır ki melekler, kendi terkipleri sebebiyle bir bakıma mekandadırlar, fakat burada dikkat edilmelidir ki melekler, ancak daha kesif bedenleri iktisap ettikleri nispette mekanda çevreleyici surette bulunurlar.

Zira muhakkaktır ki gerek iyi melekler gerekse kötüler, Kutsal Yazı'nın muhtelif yerlerinden öğrenildiği ve büyücüler ile gözbağcıların zuhurlarıyla teyit edildiği üzere, her nevi araz kabilinden bedenlere sıklıkla bürünmüşler ve çok geçmeden bunları üzerlerinden çıkarmışlardır.

BÖLÜM VI. Cinlerin farkları ve vazifeleri üzerine, gerek kadim Mecusilerin gerekse sonrakilerin rivayetine göre.

Mecusiler, cinlerin ve akılların üç cinsini vaz ederek (zira onlara göre bir kısmı gök ötesidir, bir kısmı semavidir ve diğerleri de aşağı alemin hizmetkarlarıdır), gök ötesi olanları, bedenden bütünüyle ayrılmış zihinler ve sanki akli küreler olarak adlandırmışlar, en sebatkar noktaları ve merkezleri saydıkları yegane Tanrı'ya ibadet ettiklerini, dahası onların Tanrı ile dolu olduklarını, adeta ilahi nektarla sarhoş edildiklerini ileri sürmüşler, sadece Tanrı'nın etrafında devrettiklerine inanmışlar, aleme ait cisimlere dair katiyen hiçbir kaygı gütmediklerini düşünmüşler ve hiçbir surette aşağı alemin idaresine hizmet etmediklerini kabul etmişlerdir, bununla birlikte onların vazifesinin, Tanrı'dan aldıkları nuru hemen alt mertebelere akıtmak ve her birine ayrı vazifeler tevzi etmek olduğu neticesine varmışlardır.

Cinlerin bu türü, şüphe yok ki İamblikhos'un Tanrılar diye adlandırdığı, herkese her şeyi veren ilk Tanrı'ya tabi olup herkese bir şeyler ihsan eden varlıklardır.

Bu aynı zamanda, Kerubim, Serafim ve Troni mertebelerini ihtiva eden, vazifesi ilahi hikmetin nizamını temaşa etmek olan birinci ve en üstün Melekler Hiyerarşisidir, zira ilk mertebedeki melekler Tanrı'nın iyiliğine, ikinciler bir suret misali Tanrı'nın özüne, üçüncüler ise O'nun hikmetine nazar ederler.

Nihayet bunlar, Tanrı'ya en yakın olan, O'nu fasılasız ilahilerle ve ebedi övgülerle yücelten meleklerdir, Athanasios'un dediği gibi, bizim selametimiz için Tanrı'ya yalvarırlar. Bilgeler, semavi akıllara alem cinleri adını verirler, zira ilahi ibadetin ötesinde alem kürelerine intibak etmişlerdir, göklerin ve yıldızların her birine riyaset ederler, bu sebeple alemde kaç felek ve feleklerde kaç yıldız sayılıyorsa o kadar mertebeye ayrılırlar.

İşte bazılarının `[okunamadı]` diğerlerinin `[okunamadı]` diye adlandırılması bundandır. Hermes Trismegistos, mukaddes kelamında bu kabilden cinlere Tanrılar der, nitekim gök yedi daire halinde parıldadıktan sonra, yıldızların suretlerinde onların burçlarıyla birlikte görünmüşlerdir ve yıldızların, içlerinde ikamet eden Tanrılara göre sayıldığı söylenir.

Bunlar şüphe yok ki İamblikhos'un zikrettiği, onun Tanrıların hizmetkarları dediği cinlerdir, alem işliğindeki mimarlar gibidirler, Tanrılarda dile gelmez ve gizli olan şeyleri dışa vururlar.

Bunlar aynı zamanda, alemin orta bölgesinde bir nevi hakimiyete sahip olarak orta hiyerarşide yer alan meleklerdir, Başrahip Trithemius tarafından tali akıllar olarak adlandırılırlar, bunların ilk aklın, yani Tanrı'nın nizamıyla esiri ve Gezegenlerin feleklerini idare ettikleri söylenir.

Mecusiler alt mertebedeki cinlere hizmetkarlar derler, bunlar aşağı alemde düzenlenmesi gereken işlere yönelmişlerdir, Origenes bunlara, kendileri vasıtasıyla yeryüzündeki her şeyin tanzim edildiği görünmez birtakım kudretler der, bunların kimseye görünmeksizin işlerimizi tamamladıklarını, yolculuklarımızı doğrulttuklarını, yaklaşan savaş tehlikelerini savuşturduklarını, gizli pusuların neticelerini önlediklerini,

dostlara arzulanan başarıları sunduklarını, nitekim hayırları celbedip şerleri bertaraf ettiklerini söylerler, bu cin türü içine İamblikhos'un kahramanlarının (heroes) dahil edilmesi gerektiğine hükmediyoruz, zira onun kanaatine göre bu kahramanların vazifeleri yeryüzü işleri etrafında cereyan eder, nitekim onlara hayat verirler, akıl bahşederler, canlarını muhafaza ederler, onları yine bunlardan çözer ve azat ederler.

Bütün bunlardan, kahramanların ekseriyetle canlar etrafında meşgul olduklarını hususiyle ima ettiği anlaşılmaktadır.

İlahiyatçılar ise bu en alt akıllar cinsini, `[okunamadı]` denen en son Hiyerarşiye yerleştirmişlerdir, buradaki cinler yahut melekler hizmetkar misali aşağı işleri çekip çevirmek için inerler, nitekim bu hiyerarşinin ilk mertebesinin vazifesinin umumi olduğunu ileri sürmüşlerdir, yani hükümdarları, yöneticileri, vilayetleri ve krallıkları gözetmek, ikinci mertebeninki ise ayinlerde hazır bulunmak, insanların dualarını ve kurbanlarını Tanrı'ya iletmektir, nihayet meleklerin üçüncü mertebesine ise daha küçük şeyleri layıkıyla tanzim etme vazifesi verilmiştir, zira her birinin başında bir Muhafız bulunur, otlara, madenlere ve bütün aşağı varlıklara kendilerine has hassaları temin ederler.

Zikredilenlerden şu neticeye varıyoruz, nasıl ki aşağı alemlerin unsurları suretlerini ve özlerini yukarı göğün aydınlık kaynağından almışlarsa, aynı şekilde onların unsurlarından yoğrulmuş ve birleşmiş yaratıkları da o semavi alemin ruhani yaratıkları tarafından nizama sokulur, idare edilir ve muhafaza olunur.

Bunu Augustinus dahi teyit eder, aramızda başında bir meleki kudretin bulunmadığı hiçbir görünür şeyin var olmadığını beyan eder ve bütün bedenlerin hayatın akli bir ruhu vasıtasıyla yönetildiğine tereddütsüz hükmeder, şerhlerinde yalnızca insanlara değil, dilsiz hayvanlara, bitkilere, madenlere ve sair eşyanın büyümesine dahi kendine has bir ruh tayin eden Origenes'in de buna muvafakat ettiği görülür.

BÖLÜM Kötü melek Lucifer'in Tanrı'ya karşı isyanı ve kibri ile avenesiyle birlikte Empyreum göğünden kovulması üzerine.

Yaratılışın birinci gününde Lucifer yaratılmıştır, ona bu ad verilmiştir zira Gregorius'un dediği gibi, parlaklık ve ihtişam bakımından bütün meleklerin önünde ışıldıyordu.

Nitekim yaratılışta diğer bütün meleklerden önce gelen ilk melek olduğu gibi, ışığının üstün vasfıyla da hepsi arasında fevkalade temayüz ediyordu.

Böylece, Augustinus'un Eski Ahit Soruları kitabında tasdik ettiği üzere, kendi yüceliğiyle gözü körleşerek Tanrı'ya benzer olmayı arzuladı, yani hepsinin başında bulunmayı ve hepsine hükmetmeyi diledi, nitekim İşaya 14'te Lucifer'in ağzından şöyle denir,

Göğe çıkacağım ve Yüceler Yücesi'ne benzer olacağım. Scotus'a göre kendi nefsinin sevgisiyle başlayan ve Tanrı nefretinde kemale eren, bu suretle günahların en büyüğü olan Lucifer'in bu kötülüğü, ilahiyatçılar tarafından üç merhalede tayin edilir, başlangıç, büyüme ve nihayet.

Başlangıcını haddini bilmezlikten aldı, zira kendi güzelliğini temaşa eder etmez derhal haddini aştı, büyümesi ise ihtirasta vücut buldu, nitekim evvela haddini aşmışken, bunun da ötesinde, kendi fevkinde bulunan ve asla elde edemeyeceği şeyi muhteris bir hevese kapılarak arzuladı, nihayeti ise nefret ve hasedin en meşum tesirlerinde son buldu.

Zira korkunç ihtirası onu ilahi saltanatın en ateşli arzusuyla tahrik ettiğinde ve kendisinin hiçbir çabayla buna erişemeyeceğini açıkça kavradığında, en hayırlı Tanrı'ya karşı pek iğrenç bir hasetle alevlendi.

Bu dehşet verici kibri sebebiyle o melek, aynı Tanrı savaşında (theomachia) kendilerini onun dinsiz silah arkadaşları olarak gösteren alt mertebedeki diğerleriyle birlikte, iyi melekler vasıtasıyla Empyreum göğünden ve onun en kutlu nur makamından bihakkın aşağı fırlatıldı.

Gerek kendisi gerekse hempaları aşağıya doğru yuvarlanıp düştüler, eğri bir hareketle aşağıya doğru süzülen karanlık havaya, yahut korkunç ve kesif bir gölgeye kapatılıp hapsedildiler, eski hallerini yeniden kazanmaya dair en ufak bir ümit kıvılcımı dahi kalmadı, öyle ki Gregorius'un dediği gibi, eşsiz ışığı ve parlaklığı sebebiyle bu adı almış olan Lucifer, aşırı kibri yüzünden meleksi aydınlıktan şeytani karanlığa düştü, sevgi makamından herkesin nefretine ve hasedine göç etti, saadetin en yüce zirvesinden bahtsızlığın ve sefaletin en derin uçurumuna yuvarlandı.

İşte bu suretle düştükten sonra artık Lucifer değil, kibirinin ağırlığı sebebiyle adeta aşağı fırlatılmış manasına gelen [Yunanca] (yani aşağı fırlatmak) kelimesinden hareketle Diabolus (Şeytan) olarak adlandırılır.

Aynı hıyanet lekesiyle kirlenmiş olan bu pek şanlı hükümdarın geri kalan askerleri de bu isimle damgalanırlar.

Fakat ilahiyatçılarla birlikte, Lucifer'in günahı ile onunla birlikte düşen diğer meleklerin günahı arasında üçlü bir nizam bulunduğuna dikkat etmemiz yersiz olmayacaktır.

Ağırlık derecesinde birincidir, zira onda günah daha ağırdır, nitekim kendisi merkeze, şüphesiz diğerlerinden çok daha derine düşmüş, Lucifer iken ışıktan kaçan (lucifugus) olmuştur.

İkincisi suç derecesidir, çünkü başkalarına günah işleme yolunu ve fırsatını sağlamıştır. Üçüncüsü zaman sırasıdır, zira ilk olarak Lucifer cüret etmiş ve zihninin niyetini diğer bazı meleklere açmıştır, bunların bir kısmı bu korkunç kötülüğe destek vermiş, diğerleri ise böylesine büyük bir cürümden dehşetle kaçınarak, gerektiği üzere, Tanrı'ya bağlı kalmıştır.

Bu sebeple her şeyin en kudretli yaratıcısı masum melekleri, en parlak ihtişamla parıldar halde gökte alıkoymuş, hainleri ise ebedi karanlıklarla kuşatılmış olarak kendi krallığından aşağı fırlatmıştır.

Hatta bu meleklere, günahlarının tabiatına göre, gerek daha hafif gerek daha ağır bir sürgün şekli tayin edilmiştir, nitekim kimileri Empyreum göğüne daha yakındır, bunlar Ateş ve Hava tabiatlı olanlardır, diğerleri ise şüphesiz daha uzaktadır, yani Su ve Toprak tabiatlı olanlar, bunlar göğün ışığından olabildiğince kaçarlar, zira onun huzuruyla zayıf düşerler, bundan ötürü Marcus tarafından, aşağıda göstereceğimiz üzere, ışıktan kaçanlar (lucifugi) diye adlandırılırlar. Böylece Lucifer hempalarıyla birlikte Empyreum göğünün çehresinden en alttaki göğe atıldıktan sonra, o zamandan itibaren kimi zaman iftiracı yahut suçlayıcı diye anılmıştır, çünkü iyileri asılsız iftiralarla çekiştirmiştir, Vahiy 12'de denildiği gibi,

"Suçlayıcı aşağı atıldı", bazen zehirli kurnazlığı sebebiyle Ejderha ve Yılan adıyla anılır, cüretkar şiddeti dolayısıyla da Aslan'a benzetilir, nitekim Petrus birinci ve son mektubunda, kükreyen bir aslan gibi, vesaire der.

Kötülüğünde dikbaşlı ve kökleşmiş olduğu için, İşaya 27'de geçtiği üzere, bazen yaban domuzu olarak da adlandırılır. Karanlıklar altında gizlendiği için gizlenen (caligator) diye de çağrılır.

Augustinus, Yaratılış Üzerine adlı eserinin 8. kitabında, onu Platon ile birlikte, bir leke gibi, kötü cin (cacodaemon) adıyla damgalar.

Zaten Platon yeraltındaki ve karanlıktaki bütün cinleri, kaçak melekleri, kötü cinleri ve nihayet habis ruhları bu adla çağırır, çünkü kendiliklerinden, zarar vermeye yönelik akıl almaz bir hevesle sürüklenirler, bunu aşağıda açıklayacağız.

BÖLÜM VI. Kötü cinlerin bedenleri, maruz kaldıkları haller, özellikleri ve türleri üzerine.

Bu cinlerin, sürüldükleri yerin tabiatına göre, arızi olarak ya daha kaba ya da daha latif bedenler kuşanmaları kaçınılmazdır, zira Ateş tabiatlılar Hava tabiatlılardan, bunlar Su tabiatlılardan, onlar da tekrar Toprak tabiatlılardan daha latiftir, her ne kadar Augustinus ile aynı görüşte olsam da, bütün melekler yaratılışlarının başlangıcında hava tabiatlı bedenlere sahiptiler. İyi meleklerin bedenlerinin adeta maddeden yoksun olduğunu söyleyen, kötü cinlerin bedenlerinin ise bir bakıma maddeden yoğrulduğunu öne süren Psellos da bunu doğrular görünmektedir, gölgelerin bedenleri gibi olan bu bedenlerin etkilere maruz kaldığını, kılıç darbesiyle kesilip bölündüğünü, böylesi bir bölünmede acı çektiğini, nihayet ateşte yandığını ve gözle görülür küllere dönüştüğünü küçük kitabında çeşitli örneklerle kanıtlamıştır.

Şüphesiz, eğer yalnızca hava tabiatlı bedenlere sahip olsalardı, tıpkı havanın herhangi bir yerinde bir darbe olduğunda aniden çekilmesi, ses çıkarması ve böylece yarılması gibi, devamlı tecrübenin öğrettiği üzere etkilere tümüyle maruz kalmaları gerekirdi. Fakat ilk yaratılışları bakımından, ki bu meleklerin tözüyle aynıydı ve biraz yukarıda Empyreum göğünün ruhani unsurlarından meydana geldiğini söylemiştik, bu tür etkilere asla boyun eğemez ya da yer veremezlerdi, ancak günahlarının ağırlığına göre karıştıkları ve az çok yüklendikleri bozulur ve maddi unsurlardan pay almaları sebebiyle buna maruz kalırlar. Orpheus da cin bedenlerinin çeşitli tasvirleriyle bunu yeterince açık bir şekilde kanıtlar, nitekim o, bu Toprak cinlerinin bize daha görünür, duyularımıza daha açık ve rastlanır olduğunu öne sürer, Agricola da Yeraltı Canlıları Üzerine adlı kitabında bunlardan söz etmiştir.

Bu cinlerin tabiatları ve özellikleri en yüce Tanrı'ya ve O'nun yaratıklarına olabildiğince tamamen zıttır.

Zira İblisler ilahi yüceliği boş yere ayartmaya kalkıştıktan sonra, kötü niyetli düşüncelerini hemen şu yöne çevirdiler, kendileri güç yetiremedikleri için, en azından O'nun en seçkin ve ilahi suretle donatılmış yaratıklarına meşum tuzaklar kursunlar. Sessiz ve masum insanları hırpalarlar, onlara zarar, sefalet ve ziyan verirler, eğer bu denli büyük cüretleri ve kötülükleri iyi melekler tarafından dizginlenmeseydi, istisnasız herkes onların amansız zorbalığını her gün iliklerine kadar hissederdi, zira Porphyrios'un dediği gibi, işlemeye cüret edemeyecekleri hiçbir kötülük yoktur, nitekim hastalıklı ve bütünüyle şiddet dolu ahlaka sahiptirler.

Hatta onların bu kötülüğünün, ilahi izinle, günahkar insanları cezalandırmakta kullanıldığı da az vaki değildir, bu yüzden Platoncular (ilahi adaletin düzenine bakarak) karanlık cinleri suçların ve dinsizliğin intikamcıları olarak adlandırmışlardır. Burada ise Tanrı'nın merhametli ve en ilahi iyiliği üzerinde tefekküre dalmamız gerekir. Zira bu cinler sürüsünden daha zalim, daha keskin zekalı ve her türlü kötülüğe daha yatkın ne olabilir?

İsidorus'a göre kimi şeyleri biçimin inceliğiyle tanırlar, kimi şeyleri zamanın akışı ve tecrübeyle anlarlar, kimi şeyleri iyi meleklerin vahyiyle kavrarlar, insanların zararını ve mutsuzluğunu büyük bir açgözlülükle arzularlar. Fakat bakın ki kendi güçleriyle kimseyi alt edemezler, kimseyi yere seremezler, Gregorius'un 31. kitapta tanıklık ettiği üzere, yalnızca bazı sinsi ve hilekar telkinlerle insanların zihinlerini yoldan çıkarırlar.

Kimi zaman insan zihnini rehavetle uyuturlar, kimi zaman onların huzurunu şiddetle bozarlar, ya unsurları azgınca kışkırtarak yahut fırtınaları, doluları, yağmurları, rüzgarları, şimşekleri ve bu türden diğer şeyleri harekete geçirerek, ya denizin kabaran dalgalarını coşturarak ya da insan kullanımı için gerekli olan ürünleri yok ederek ve böylesi sayısız zararı insanların dürüst arzularının önüne dikerek yaparlar bunu. İşte bu cinlerin, yıldızların, unsurların adlarına ve dünyanın yönlerine göre ayırt edilen pek çok lejyonu sayılır, bunlardan

kimileri daha kudretlidir, kimileri onların otoritesine boyun eğer, zira bazıları krallar ve prensler tarafından idare edilir.

İlahiyatçıların mezhebine göre ise kötü cinler, tıpkı yukarıdaki iyi meleklerin dokuz mertebeyi kapsayan üç hiyerarşiye bölünmesi gibi, dokuz dereceye ya da sınıfa ayrılırlar,

Birinci derecede, Tanrı'nın adını gasp ederek ilahi ibadetle kendilerine tapınılmasını isteyen, kurbanlar ve benzer ayinler talep edenler vardır, bunlara yalancı tanrılar (pseudothei) denir, mabedin yüksek tepesinde Mesih'i küstahça kendisine tapınmaya zorlayan cin bu sayıdandı, nitekim günümüzde Hintliler tarafından tanrı sayılan ve çeşitli tütsülerle, sayısız kurbanlarla tapınılan cinler de bu kabildendir, bunların hükümdarı Beelzebub diye anılır.

İkinci dereceyi yalan ruhları oluşturur, sahte peygamberlere kehanetler fısıldarlar, bunların hükümdarı Python'dur, nitekim Python'a mensup Apollon ve Samuel'in kitabında karnında Python olan Pitoncu kadın buradan gelir,

Bu cin türü kehanetlere karışır ve belirsiz, şüpheli kehanetlerle insan soyunun gözünü boyar. Üçüncü derece altında, dinsizlikleri sebebiyle fesat kapları, gazap, ölüm, hiddet, kıyım ve helak kapları denilen cinler bulunur, bunlar kötülüklerin mucitleridir, tıpkı Platon'da oyunları ve zarları öğreten cin Theuth gibi, bunların hükümdarı Belial'dir, yani itaatsiz ve

mürted olan, Korintlilere 1 ve 6'da sözü edilen. Dördüncü sınıfta cürümlerin intikamcıları yer alır, bunların hükümdarı Asmodeus'tur, yani hüküm veren. Beşinci sırada mucizeler gösterir gibi görünen gözbağcılar yer alır, bunlar halkı hayali görüntülerle yahut gözbağcılıkla kandırmak için çoğunlukla büyücülere ve kötü büyücülere hizmet ederler, hükümdarları Şeytan'dır, Vahiy'de yazıldığı üzere, büyük alametler yaparak bütün dünyayı baştan çıkarır.

Altıncı sıranın cinleri, gök gürültülerine, yıldırımlara ve kükürtlere karışan, havayı veba ile zehirleyen ve havaya ait diğer kötülükleri getirenlerdir, dünyanın dört köşesinden esen rüzgarları idare eden o dört melek de bunların arasında sayılır, bunların hükümdarı Meririm'dir, yani kavurucu ruh, öğle vaktinde kuduran cin, Pavlus'un Efeslilere mektubunda bu havanın kudretinin hükümdarı ve itaatsizlik evlatlarında faaliyet gösteren ruh diye adlandırdığı varlıktır.

Yedinci sırada kötülüklerin ekicileri, anlaşmazlığın, savaşın ve yıkımın anaları olan Furia'lar sayılır, bunların hükümdarı Abaddon'dur, yani yok eden ve harap eden.

Sekizinci makamı iftiracılar ve gammazlar tutar, bunların hükümdarı Astaroth diye bilinir, günahlarımızı Tanrı'nın huzurunda sevinçle ve hızla büyütüp başımıza kakar. Sonuncu yeri ise her bir insana birer tane musallat olan ve

Genius adını alan suçlayıcılar yahut pusucular doldurur, son nefesini verdiği o savaşa Brutus'u kışkırtan Brutus'un Genius'u da bunlardandı, bunların hükümdarı ise Mammon diye adlandırılır.

Oysa Psellos ile konuşan Marcus yalnızca altı cin türü kabul etmiştir, bunlardan birincisine havanın daha yüksek kısımlarında dolaştığı için lehireon, yani ateş tabiatlı der,

İkincisi bize yakın olan havada gezinir, bu sebeple ona özellikle hava tabiatlı demiştir, üçüncüsü toprak tabiatlıdır, çoğunlukla yeryüzü civarında bulunur, toprağa ait tüm gayretlere ve düzeneklere karşı koyar.

Dördüncüsü sucul ve denizcil cinstir, göllere, nehirlere ve bataklıklara sıkça uğramaktan hoşlanır, pek çok kimseyi sulara gömüp helak eder, denizde korkunç dalgalar ve fırtınalar kopararak insanlarla yüklü gemileri temeline kadar batırır, beşinci cins, yer altında gizlendiğinden yer altı cinsi (subterraneum) olarak adlandırılır, bu cins kuyularda ve derin mağaralarda maden işçilerine ölümcül şekilde saldırır, yer yarıkları meydana getirir, onun temellerini sarsar ve alev kusan rüzgârları uyandırır, altıncı ve sonuncu cins ise ışıktan kaçandır (Lucifugum), akıl sır ermezdir ve büsbütün karanlıktır, her şeyi dondurucu marazlarla şiddetle mahveder.

Bu ifrit (daemon) cinslerinin hepsinin o denli bozulmuş bir tabiata sahip olduğunu söylerdi ki Tanrı’ya ve meleklere ölümcül bir nefretle husumet besler, insan soyuna ise daimi bir düşmanlıkla karşı dururlar, gerçi aynı nefret cinneti hepsini eşit derecede kışkırtmaz,

Zira sucul, ışıktan kaçan ve yer altı cinsleri diğerlerine nispeten son derece zararlı ve yıkıcı görünür.

Bu ruhlar yırtıcı yaban hayvanları gibi bir o yana bir bu yana başıboş gezinerek yutacak birini açgözlülükle ararlar, insanların helakine doğru pek hızlı atılırlar, nitekim sucul olanlar da sularda gezinenleri boğar, insanlara sar’a hastalığı ve delilik musallat ederler,

Havadakiler insan zihnini aldatır, en rezil ve en zararlı kargaşalarla dağıtırlar, Marcus’un bu kanaati, kısmen Kutsal Yazı’nın bazı yerleriyle, kısmen de hem eski hem de yeni yazarların otoritesi ve örnekleriyle teyit edilmiş ve sağlamlaştırılmış görünmektedir.

BÖLÜM VII. Aşağı göğün hangi bölgesine Lusifer ile melekleri ekseriyetle uğrar?

İsyanın önderi olan, vaktiyle Lusifer, şimdiyse ışıktan kaçan denilen İblis, günahının ağırlığı bakımından kendine en yakın lejyonlarıyla birlikte, Kutsal Yazı ile hemfikir olmamız icap ettiği üzere, yeryüzünün kuzey kısımlarında daha çok bulunur, orada Şeytan’ın dünyanın bu tarafında makamını tuttuğu bize öğretilir, bunu gerek açık delille gerekse canlı örneklerle teyit etmek hiç de güç olmayacaktır.

Zira o en uç kısmın tabiatını tam olarak incelersek, onun konumunun ışıktan kaçan ifritlerin mizacıyla kusursuz biçimde uyuştuğunu görürüz, nitekim Olaus Magnus, Biarmia bölgesinin kuzey Kutup noktasını başucu (zenit), ılım noktası (aequinoctium) feleğini ise ufuk olarak kabul ettiğini söyler,

Dahası onun dış kısımlarına, yani Yengeç dönencesine bakan yerlerine, bir Güneş yılında yalnızca tek bir tabii günün doğduğunu söyler,

Onlar için yıl iki eşit parçaya bölünür, yani yalnızca tek bir yapay güne ve ardından tek bir geceye, Güneş Koç burcuna girdiğinde gün başlar, Terazi’den çıktığında ise gece başlar. Bu dönenceden daha uzakta, kutbun daha altında ve ötesinde yer alan kısımlarında ise, Güneş’in ışınlarını asla saçmadığı, daimi karanlıkların puslarıyla kararan muazzam bir kara parçası bulunur, bunu Coğrafya’sında Freigius da teyit eder; o, soğuk kuşağın kutba daha yakın kısmının ne aydınlandığını ne de ısındığını, dondurucu soğuk ve pusla ürperip kaskatı kesildiğini ileri sürer,

Buradan açık bir akıl yürütmeyle gösterilir ki bu ışıktan kaçan ifritler yeryüzünün bu bölgesini daha büyük bir hazla mesken tutarlar, zira kendileri Tanrı’nın bir sureti addedilen ışığın varlığından tabii olarak nefret ettiklerinden, ışıktan kaçmak için onun karanlık yerlerine çekilirler. Eskilerin adetleri de bunu doğrular görünmektedir; nitekim ölülere dair ayinlerde, cenazelerin yanına ışığı temin etmeye yetecek yağ ile dolu pek büyük kandiller koymak usuldendi; ta ki bu kabil büyücülere (cacomagus) hizmet eden ifritler, ışığın göz kamaştıran parıltısından ürkerek alışılagelmiş kıyımlarından geri dursunlar, Fakat bu yerde ışığın yokluğu her daim cari olduğundan, orada sürüler halinde toplanmaları şaşırtıcı değildir, bu durum Yüce Tanrı tarafından böyle takdir edilmiş olduğundan hiçbir surette önlenemez. Dahası burada bu ifritlerin sefaleti ve azami bahtsızlığı müşahede edilebilir, onlar yaratılışlarında hava ve ateş tözünden yoğrulmuş olsalar da daha sonra işledikleri korkunç cürümler sebebiyle ateşten ruhları puslu ve alabildiğine soğuk bir buharla adeta boğulmuştur, havadan bedenleri topraksı bir kurulukla donmuş ve ruhani nemliliklerinin serbestliğinden mahrum kalmıştır, bu sebeple zıt fiillerle her surette sıkıştırılır, cezalandırılır ve Cehennemin sanki ebedi bir girdabında azap çekerler.

Bu ifritlerin mezkûr yerlerdeki yoğunluğunu ispatlayan pek çok örneği yazarlar bize sunmaktadır,

Bunlar arasında Olaus Magnus, Biarmia’nın dış kısımlarında, bilhassa İsveç’te ve benzer şekilde, o kadar sık olmasa da Danimarka’da, Finlandiya’da, gece vaktinde ev cinlerinin ya da hortlakların dans ettiğini, hayaletlerin canavar suretinde göründüğünü ve yerli ahalinin ruhlarının insanları dehşete düşürdüğünü aktarmıştır,

Faunuslar, satirler, panlar, strigalar ve bu kabil hadsiz hesapsız ifrit türleri gece karanlığında görünür şekilde gezinerek yerlilere en ağır dehşeti salarlar.

Üstelik bu milletlerin neredeyse her biri, kendilerini acayip şekillere sokan büyücülerle doludur ve kuzey bölgelerine dair yazarların bildirdiğine göre, bu ifritlerle pek sıkı fıkı olan kara büyücülerle her yer dolup taşmıştır.

Karşı kutbun bölgesi de daha az zararlı görüntülerle dolu değildir, zira orası da ekseriyetle karanlıklarla kuşatılmıştır.

Fakat bu ifrit cinsi, kuzey kutbunda yaşayanlardan bir derece farklıdır.

Zira bunlar ışığa ve sıcaklığa kuzeydekilerden biraz daha aşina şekilde kendilerini bırakırlar, hatta bazen Güneş ışınlarına bakmaktan hoşlanırlar; onları sevdiklerinden değil, zira ışıktan feci şekilde nefret ederler, lakin soğumuş uzuvları hoş bir sıcaklıkla bir parça ferahlasın diyedir, ışıktan kaçanların aksine onlara bu serbestlik bahşedilmiştir, zira onlar gibi ağır günah işlememişlerdir.

Bu tür, kendi içinde sanki karanlıkla boğulmuş ateşli bir parıltıyı gizlice muhafaza eder, nitekim terkibinin parçaları, o ışıktan kaçanlarda vuku bulduğu gibi topraksı soğukluk ve kurulukla büzülüp sıkışmaz, zira içlerindeki soğukluğun amellerini bir nebze kıran dâhili ateş sebebiyle hararetlidirler, onların gizlenmiş bu kükürtlü parıltısı, tözlerinin karanlık ve akışkan buharlarının donmasına mani olur.

Dolayısıyla ilahi irade, günahlarının derecesine göre onlara daha hafif bir ceza vermek isteyerek, bu pek fena ifritlerin ikinci sırasını dünyanın bu kısmına sürgün etmiştir, zira burada gök ne dondurucu soğukla o kadar amansızdır ne de Güneş’in yerberi (perigaeum) konumundaki yakınlığı sebebiyle zıt unsurlar topraksı bir kurulukla kolayca bir araya toplanır; nitekim Güneş burada dünyanın merkezine daha fazla yaklaşır, karşıt konumunda, yani yerötesinde (apogaeum) ise yükselir ve gökbilimcilere göre yeryüzünden daha uzaklaşır.

Bu yüzden kuzey bölgesinde çözülmez karlar ve daimi buzlar bulunur ki o taraftaki denize adını verirler, dondurucu nefesleriyle dolu sert ve karasal esintiler doluyu, kırağıyı, karı ve buzu getirir, bütün bunların ışıktan kaçan ruhların soluğuyla insanlara ve hayvanlara büyük zararlar verecek şekilde sıklıkla kışkırtıldığı vakidir, işte bu bölgenin önderi olan Şeytan’ın en hakiki mucizevi işleri bunlardır.

Büyücülerine mucizevi görünen diğer şeyler ise uydurma ve hayali kuruntulardan ibaret sayılmalı, şeytani vehimler olarak şiddetle reddedilmelidir.

Diğer kısım ise kar bakımından o kadar zengin değildir ve denizleri yılın her mevsiminde yarılabilecek kadar şiddetli buzla kaplanmamıştır, karşıt makamla eşit bir gök karanlığı örtüsüyle kaplansa da her yerde alevler ve ateşli meteorlar püskürtür, bu yüzden kozmografyacılar tarafından Ateş Toprakları (Tierra del Fuego) olarak adlandırılır, bu bölgenin ifritleri kuzeydekilerden daha sık fırtınalar koparmaya meyillidir, bundan ötürü onların önderine Meririm, yani öğle ifriti, hararetli ruh, öğleyin kuduran ifrit denir, Pavlus Efeslilere mektubunda ona havadaki kudretin önderi der. Güney rüzgârına da hükmeder, lejyonları, yukarıda zikredildiği ve [okunamadı] tanıklık ettiği üzere, aralıksız yıldırımlara ve şimşeklere karışır, bu nedenle o kısımlarda bu kabil fırtınalar daha sık şiddetlenir, dahası havayı fena buharlarla zehirleyip halkı veba ve diğer salgın hastalıklarla kırıp geçirirler,

Fakat bunlara dair başka bir yerde daha etraflıca söz söyleyeceğiz. Bu iki ucun tabiatından az veya çok pay alan ara ifrit lejyonları da vardır. Zira Yengeç dönencesi ile kutup dairesi arasındaki ifritler neredeyse sayısız yerde bulunur, daha soğuk yerlerde ve dağ mağaralarında gizlenirler,

Bu yerler arasında Alp, Apenin ve Pireneler’in bunlarla çok daha dolu olduğu kabul edilir, nitekim bu husus, orada çok sayıda büyücü ve cadının bulunmasıyla daha açık hale gelir.

Aşağı Helvetia’da güvenilir bir kimseden işittiğimi hatırlarım; tek bir din görevlisi hariç bütün bir cemaat, hem erkekler hem de kadınlar, büyücülük suçundan mahkûm edilmiş ve Hristiyan hukuku uyarınca ölümle cezalandırılmıştı.

Bu ifritler sanki ışıktan kaçanlar cinsindendir ve pek soğuk bir tabiata sahiptirler, nitekim mezkûr köyden bir kadının itirafından o yerin hâkimleri bunu hatırlar; zira kadın o yerin ifritiyle cinsel münasebette bulunduğunu ve birleşme anında bütünüyle dayanılmaz bir soğukluk hissettiğini ikrar etmiştir, aynı şekilde Ekvator’un ötesinde Güney kutup noktasına doğru yaşayan ara ifritler, güney ruhlarının tabiatından az veya çok pay alırlar; ancak Oğlak dönencesine ve ılım noktası çizgisine ne kadar yakınlarsa, o kadar sıcak ve hararetli sayılırlar, bu yüzden o bölgeleri deniz yoluyla geçenler neredeyse her gün çakan şimşekleri, gök gürültülerini ve yıldırımları fark ederler.

Bunlar arasında tapınılanlar da vardır, Madagaskarlılar korkularından ilahi bir hürmetle taptıkları o ifrit bu zümredendir,

O milletlerle ticaret yapmış olan seyyahların aktardığına göre, Çinliler de bu kabil şeytana kurbanlar ve dualar sunarlar.

BÖLÜM VIII. Ruhun muhtelif adları ve onun mahiyetine dair eski filozofların kesinlik taşımayan fikirleri üzerine

Ruhani mahlukların en aşağı türü, herkese hayat bahşettiği ölçüde Can (Anima) olarak adlandırılır. Bu yüzden Yaratılış’ta bazıları onu rüzgâr ve nefes diye anmıştır, herhangi bir iradeye malik olduğu ölçüde Akıl (Animus) denir, dosdoğru hüküm verdiği ölçüde Muhakeme (Ratio), nefes alıp verme bakımından Ruh (Spiritus), hissettiği sürece de Duyum (Sensus) olarak adlandırılır; nitekim Isidorus 11. kitap, 1. bölümde böyle tanıklık eder.

Zekaların bu en son türünün ne olduğu herkesçe daha eksiksiz anlaşılsın diye, zira onun doğasını araştırmakta ter döken gerek eski Yunan, gerek Arap, gerekse Latin filozoflar onun hakkında kesin olmaktan ziyade muhtelif ve mütereddit görüşler öne sürmüşlerdir, bu sebeple onların kanaatlerini bu yerde evvelemirde açıklamanın zahmete değer olduğunu düşünüyoruz.

Nitekim kimi bir tarafa, bazıları diğer tarafa yönelmiş, hepsi de farklı görüşlere bölünerek onun hakkında muhtelif hükümler vermişlerdir.

Böylece Platon ruhu, kendi içinde yaşayan bir töz olarak tanımlar, Aristoteles, kuvve halinde hayata sahip olan organik fiziki bir bedenin fiili olarak, Zenon, kendi kendini hareket ettiren bir sayı olarak, Ksenokrates, kendi içinde hareket eden bir sayı olarak, Aristoksenos, sayının ilkesi olarak, Pythagoras, bir armoni ve nağme ahengi olarak, onunla birlikte Dikaiarkhos, dört unsurun ilkesi olup birleştiği bedene onların en güzel mizacını ve uyumunu bağışlayan bir şey olarak, Hipparkhos, ateş veya ateşe dair bir kuvvet olarak, Pontuslu Herakleides, ışık olarak, aynı adı taşıyan bir başkası, yıldız cevherinin bir kıvılcımı olarak, Stobaios, canlı türünün formu olması bakımından onu idea olarak adlandırır, Asklepiades, beş duyuya kendi işlevlerini yerine getirme yetisini sağlayan bir tür kiriş gibi tasavvur eder, Hippokrates, bedenin bütün kanallarına yayılmış latif bir tin olduğunu kabul eder, Demokritos, kendi aralarında çarpışan ve birbirine bağlanan, atom adını verdiği en küçük ve bölünemez cisimcikten meydana gelen belirsiz, latif bir tin sayar.

Tertullianus ve İbn Sina ruhun ruhtan doğuşunun, tıpkı bedenin meniden üremesi gibi olduğunu ve tek bir ışıktan pek çok mumun ışığının yakılması gibi çoğaldığını ileri sürerler, Miletli Thales, onu her bir şeyin hareket ettirici gücü olarak adlandırır, demir levhaları kendisine çektiği için mıknatısın canlı olduğu yönündeki kanaati de buradan kaynaklanır, Alkmaion, onu gök cisimleriyle bir tutmuştur, zira o pek hareketli, hatta daima hareket halinde bir şeydir, onun bu durumundan ebediliğinin pek kolay ayırt edilebileceğini söyler, Parmenides, onun topraktan ve ateşten yapıldığını kabul eder, Epikuros, ateşten ve havadan, Empedokles ve Kritias, bedende en ziyade baskın olan şey olduğunu söylerler, nihayet başkaları onu beyin, kimileri de Kritias gibi kan olarak kabul eder, diğerleri buhar ve nem olduğuna inanır, bazıları ise onun bir töz olduğunu büsbütün inkâr eder.

Eski filozofların bu iddiaları büyük ölçüde birbirleriyle son derece çelişiyor gibi görünse de, bazılarının hakikate diğerlerinden daha çok yaklaştığını, hatta kimilerinin hakikatin ta kendisiyle uyuştuğunu aşağıda yazılanlardan açıkça beyan edeceğiz.

BÖLÜM IX Ruh nedir ve özellikleri nelerdir?

Augustinus, Damascenus, Isidoros, Bernardus, Remigius, Khalkidios ve gerek putperest gerek Hıristiyan hemen bütün filozofların kanaatlerine göre, ruhun doğası ve mizacının iki yolla açıklandığını anlıyoruz, ya kendinde, yani bedenden ayrı olarak ele alınır, ya da bedenle birleştiği ve onu biçimlendirdiği ölçüde. Kendi öz ve serbest haliyle kabul edildiğinde şöyle tarif edilir, I. İlk örneğin, yani yaratılmamış ışığın suretinde kurulmuş ve adeta meleksi bir güzellikle bezenmiş ilahi bir ışıktır. II. İlahi kaynaklardan sudur eden, basit, çözülmez, ölümsüz, serbest, cisimsiz ve görünmez, nicelikten, şekilden, ağırlıktan ve renkten yoksun ruhani bir tözdür. III. Akli bir idraktir. IV. Akıldan pay alan, daima hareket eden ve kendiliğinden saadete yönelen zihinsel bir tindir. V. Nihayet her şeyi anlayan ve kendisini her şeye benzeten ilahi bir zihindir. Bu tarifte onun özellikleri eksiksizce tasvir edilmektedir. Bunlardan biri bilgiyi aydınlatmaktır, bundan ötürü ilahiyat çözümlemelerinde aklın, bilmenin ışığı olduğu söylenir, zira o bilginin faal ilkesidir.

Bir diğeri, Tekvin'in başında belirtildiği gibi, kendi mevcudiyetiyle mikrokosmosu Tanrı'ya geri döndürmektir, bu yüzden ruhu yaratılmamış ışığın suretinde yaratılmış bir ışık olarak tanımladık.

Üçüncü özelliği, en saf, en yalın, en ruhani, görünmez ve cisimsiz bir töz olduğundan akıllarla irtibat halinde olması ve İamblikhos'un tabiriyle, cevherinin ve fiillerinin ahengi sayesinde bazen kendini ilahi olanla uzlaştırmasıdır.

Dördüncüsü, bedene hapsolduğu müddetçe onun ölmesine asla izin vermemesidir, çünkü bizzat hayatın kendisidir ve asla ölümün şiddetiyle yok edilemez (Porphyrios'un pek güzel ifade ettiği gibi). Bu sebeple bilgelerle birlikte onu ölümsüz ve çözülmez olarak anarız. Fakat bundan başka bir özellikle daha temayüz eder, daima kendini hatırlaması ve kendini bilmekten hiçbir zaman geri durmamasıdır.

Zira hiçbir şeyi kendi huzurunda olandan daha iyi bilmez ve zihne bizzat kendisinden daha yakın hiçbir şey yoktur, Aurelius'un şehadet ettiği gibi.

Onu akli bir idrak ve zihinsel bir tin olarak tanımlamamız da bu yüzdendir, zira her şey zihin tarafından anlaşılır, zihin bütün şeylere benzediği için Augustinus tarafından her şeyin benzerliği olarak adlandırılmıştır veya anlamak istediği her şeyin suretini kendi içinde sakladığı için böyledir, zira her bilgi benzeme yoluyla gerçekleşir.

Bundan dolayı cevheriyle toprağa, muhayyilesiyle suya, aklıyla havaya, idrakiyle gök kubbeye benzer.

Altıncı özelliği gelir ki, Bernardus'a göre aklın yoldaşı olmasıdır.

Yedincisi, kendiliğinden saadete yönelmesidir, Plotinos bunu ilahi hayatın kendisi olarak adlandırır, zikredilen müellifte görüleceği üzere bu durumun temaşası, temaşa edeni temaşa edilenle bir kılar, bundan dolayı Plotinos insan ruhunu saadetin hissedarı ve kurtuluşun mirasçısı olarak anmıştır.

Zikredilen tanımdan çıkardığımız dokuzuncu ve son özelliği, daima ve durmaksızın hareket etmesidir, bu yüzden onun son derece diri bir form ve birincil fiil olduğu kesindir. Platon tarafından Phaidros'ta kendi kendini hareket ettiren sayı, Ksenokrates tarafından kendi içinde fail olan sayı olarak adlandırılması bundandır, zira ruh kendi tininde hareket eder.

O halde bunlardan açıkça görülmektedir ki, zikredilen özelliklerin birincisi Hipparkhos'un, her iki Herakleitos'un ve Epikuros'un kanaatleriyle örtüşür, üçüncüsü vasıtasıyla Platon'un hikmeti ve Alkmaion'un derinliği en berrak şekilde parıldar, dokuzuncusuyla da nihayet Miletli Thales, Aristoksenos ve Ksenokrates'in kanaatleri uyuşur.

Bundan başka ruhun bedenle birleştiği ölçüde onu iki şekilde tarif ettik, ya yalnızca mikrokosmos bakımından ya da hayvanlara ve bitkilere nispet edildiği ölçüde.

Yalnızca mikrokosmosun bedeniyle birleştiğinde ruh, taşıyıcısıyla birlikte cisimsiz bir ilke, orantısal bir sayı ve bedenlerimize uyarlanmış ilk fiil olarak tanımlanır, onun mevcudiyetiyle yaşarız, hissederiz, mekân içinde hareket ederiz, akıl ile donanırız, evvelemirde anlarız ve iyi yahut kötü bir iradeye muktedir oluruz.

Onun bu tarifinden, insan bedeninin mizacına dair bazı özelliklerini müşahade ettik, bunların ilki, bileşimdeki dört unsuru birbirine öylesine uygun ve ahenkli bağlayan bir ilke olmasıdır ki, onlara en güzel mizacı ve tatlı bir uyumu bağışlar.

İkincisi, orantısal bir sayı olması bakımından bedenin azalarını uyumlu bir uzlaşma ile hayatın, duyunun, hareketin ve fiilin gereklerine göre doğru şekilde düzenleme kudretine sahip olmasıdır.

İnsan bedenindeki böylesi bir oran insani musikiyi hasıl eder ki bu ahenkten başka bir şey değildir, ruh bu vasıtayla bedeni ve bedenin azalarını sever, Pythagoras'ın ruhu bir melodinin ahengi sayan kanaati hiç de fena sayılmazdı.

Üçüncüsü, bu ruhun bulunduğu bedenin yaşaması, hissetmesi, hareket etmesi ve muhakeme etmesinin zorunlu olmasıdır, dördüncüsü, hareketinde daima iyi yahut kötü bir iradeye kabil olmasıdır, nitekim bedenden serbest ve ayrı kaldığında kendini hatırlamaktan ve kendini anlamaktan hiçbir zaman geri durmasa da, duyular vasıtasıyla devşirdiği dünyevi şeylere bulaştığı nispette bunu bazen pek o kadar kusursuzca yerine getiremez.

Burada İamblikhos'un hayvanların her türlü tutkusunun kesinlikle ruhlarına ait olmayıp ruhun idaresinde olan ve etki edip edilginleştiği muayyen bir niteliğe sahip bulunan bedene ait olduğunu öğreten görüşünün asla reddedilmemesi gerektiğini düşünürüz.

Son özelliği, bedeni külliyen idare ve sevk etmesidir, Remigius'un kanaatine göre bir dümencinin gemiyi yönetmesi gibi yahut Khalkidios'a göre, nasıl ki ağının merkezinde duran bir örümceğin kendi hareketiyle bütün ağı hareket ettirdiği görülürse, bedenin merkezi olan kalpte gizlenen ruhun da bütün beden kütlesini hareket ettirmesi böyledir.

Bu ruhani yaratık hayvanlara nispet edildiğinde ise onun tanımı, onlara idrak ve akıl vermemesi haricinde, insanlarla aynı şekilde uyar, zira akıl insanı hayvanlardan ayıran türsel farktır, hayvanlar bu eksiklikten ötürü akıldışı olarak adlandırılırlar, bu sebeple bu ruhun varlığıyla insanla aynı biçimde yaşar, hisseder ve mekânda hareket ederler, ancak hiçbir şeyi anlamazlar, yalnızca hissi olarak bazı şeyleri ayırt eder ve tanırlar.

Benzer şekilde bitkilerdeki ruh da hayvanlardakiyle aynı biçimde tanımlanır, şu farkla ki onlara his bahşetmez.

Bu yüzden ruh nasıl ki hayvanları akıldan pay sahibi kılmazsa, bitkileri de hissten yoksun bırakır. O halde ruhun bu tasviri hayvan türlerinin her birine uyar, zira o canlı bedene hayat veren, ona gerek mevcut gerek gayrimevcut, dışarıdaki ve içerideki cismani şeylerin cismani formları olan maddi duyulur şeyleri tanıdığı ve ayırt ettiği hissi bahşeden bir duyulur kuvvet yahut tindir.

Gerek genel olarak hayvanlara gerekse bitkilere uygun düşmesi bakımından Damascenus'un 16. vaazında ve Aristoteles'in kendisince tanımlanır, bedene, hayatın kalbine bitkisel hayatı ve üremeyi bahşeden bir kuvvettir, yani canlı, organik fiziki bir bedende besini beslenenin cevherine dönüştüren bir güç yahut ilk fiildir, ta ki onu kendi varlığında muhafaza etsin, gereken miktara ulaştırsın ve türde benzerini meydana getirmeyi sağlasın, bu tarifte bitkisel yetinin üç gücü ifade edilir, bunlar besleme, büyütme ve türetmedir.

Ruhun bu tarifinden başka birçok niteliği daha çıkarabiliriz, ancak bunlar felsefe yapanlarca uzun uzadıya anlatılmaksızın kolayca kavranabileceğinden, bu hususta burada daha fazla söz söylemekten imtina edeceğiz.

BÖLÜM X. Dünya ruhu ya da evrene ve bilhassa onun merkezine yayılmış ilahi kudret hakkında, ki bu sebeple tabiatın aracı ruhu olarak adlandırılır.

Bütün Platoncular, Pythagorasçılar, Orpheus, Trismegistos, Aristoteles, Theophrastos, İbn Sina yalnızca dünyanın bir ruha (anima) ve tinsel bir nefese (spiritus) sahip olduğunu öne sürmekle kalmamış, aynı zamanda onun bir bakıma ilahi akıldan pay aldığını da kabul etmişlerdir, hem pagan hem de Hristiyan şairlerden Marcus Manilius ve Vergilius ile benzer şekilde Boethius ve Augurellus da onlarla hemfikir görünmektedir, bunlardan ilki Augustus'a ithaf ettiği Astronomica eserinde şöyle der, Uçsuz bucaksız bir gövdeyle çatılmış bu dünya yapısını İlahi bir ruhun kudreti yönetir. İkincisi Aeneis'in altıncı kitabında, İçeriden besler bir ruh, ve bütün kütleye karışmış Akıl harekete geçirir bu yığını.

Üçüncüsü, Sen üçlü tabiatın ortasında her şeyi devindiren Ruhu bağladın, ve saire. Dördüncüsü Chrysopoeia'nın birinci kitabında, Kimileri, dört bir yana yayılan her ne varsa, Yıldızları, toprakları ve engin mermer denizleri, İçeriden bir ruhun sürüklediğini söyler, onunla yaşarmış Dünyadaki her şey, ve bizzat dünya bu sayede sürermiş ömrünü. Lakin o ruh büsbütün bedenden yoksun olmadığından, Ve dünya ile dünyanın kısımları bir bedenden ibaret bulunduğundan, Bunların arasında, ne beden ne de ruh dedikleri, Fakat her ikisinden de pay alarak Bu zıt uçları bir araya getiren aracı bir tinsel nefes yer alır. Şu halde dünyanın, göklerin, yıldızların ve unsurların bir ruhu vardır, onunla aşağıda bulunan ve karışmış olan varlıklarda ruh meydana getirirler, zira Augurellus'un delil getirdiği üzere, bunlar kusursuz bedenlerdir, onların kusursuzluğunun ise bir ruhtan neşet etmesi zaruridir.

O halde, en soylu beden olduğuna ve netice itibarıyla kendisine hayat ve hareket sunan en diri bir ruha sahip bulunduğuna göre, dünyanın adeta yaşadığından ve doğal bir hareketle devindiğinden ne şüphe duyulabilir, bu durum, ruhun aşağı aleme aktarılmasını sağlayan bir binek ve aracı mahiyetindeki son derece saf bir tinsel nefesle gerçekleşir.

Lakin bu dünya ruhunun ne tür bir şey olduğunu, her ne kadar evrensel form ve Ampiroy göğü (caelum Empyreum) bahsinde daha önce etraflıca ele almış olsak da, başkalarının bu hususta ne düşündüğünü, kendi kanaatimize de kısaca temas ederek bu noktada bir miktar tetkik edeceğiz.

Şu halde bu dünya ruhu, kimilerine göre her şeyi dolduran, her şeyin merkezine değin nüfuz eden, bütün dünya mekanizmasını tek kılmak üzere her şeyi birbirine bağlayan ve kenetleyen, yaratılmışların üç cinsiyle tek bir nefeste ve tek bir hayatta yankılanan tek bir monokord [tek telli çalgı] gibi bir cevherdir (essentia), bu tarifin cüzlerinde hem kadim filozofların mezkur görüşleri hem de yenilerin fikirleri en mükemmel şekilde tasvir edilmektedir, nitekim ruh üzerine olan önceki bölümlerde bu husus daha geniş biçimde açıklanmıştır. Başkalarına göre ise dünya ruhu, Tanrı'nın kudreti ve adeta bizzat tabiatın Tanrısı veya tabiatın aracı ruhu olarak tarif edilir, Tanrı'nın dünya içinde her yerde bulunduğu, onu doldurduğu, idare ettiği ve durmaksızın muhafaza ettiği bu ruh vasıtasıyla ifade olunur.

İşte Tanrı'nın, tinsel nefesinin ebedi pınarından yaratılmış varlıklar üzerine cömertçe yağdırdığı ilahi kudret budur, bütün varlıklar onunla yaşar, beslenir, büyür ve çoğalır, bu dünya ruhunun bilhassa Güneş'e yerleştirildiğine inanmışlardır.

Nitekim pek çok filozof, Güneş cisminin o fevkalade parlaklığını ve güzelliğini buradan aldığını kabul eder, ve gökte Tanrı'nın suretini ışık ve berraklık bakımından daha fazla aksettiren başka hiçbir şey bulunmadığını söylerler, hatta herhangi bir nesnenin, ışıktan alabildiği ölçüde Tanrı'dan pay talep edebileceğini düşünürler.

Öyleyse şu sonuca varıyoruz, bu dünya ruhu, ilk gün yaratılan ışığın adeta fiili ve özü gibidir, Ampiroy göğünden Billur göğün (caelum Crystallinum) kalburundan geçerek aşağı aleme iner, dördüncü günde esir göğünün (caelum aethereum) merkezi ve kalbi mesabesindeki Güneş'te toplanır ve oradan dairesel olarak her yere ışıklarını saçar ve yayar, nitekim Augustinus, De libero arbitrio adlı eserinde ışığın bu formel tabiatının her şeyin formu olduğunu belirtir ve ruhu bu akıl yürütmeyle ispat eder görünür. Zira o, bedenlerde ilk sırayı ışığın aldığını söyler, ki bu da ruhun bizatihi kendi tanzimidir.

Ayrıca De Genesi ad litteram adlı eserinde ve başka yerlerde, ışığın öylesine soylu olduğu ifade edilir ki, cismani varlıklar dahi ışıktan ne denli çok pay alırlarsa, unsurlarda kusursuzca görüldüğü üzere, o denli soylu ve kusursuz addedilirler. Zira tüm dünyada ondan daha muteber hiçbir şey yoktur, çünkü o yalın bir fiildir, hayat verici sıcaklığıyla her şeyi kendine döndürür, bütün varlıklara nüfuz eder, onların niteliklerini ve kudretlerini her yana iletir ve nihayet bütün karanlıkları ve kesif sisleri dağıtır,

İşte bu sebepledir ki Güneş, parlaklığının yüceliği dolayısıyla, esir aleminin hükümdarı ve cismani dünyanın hükümdarı sıfatıyla asasını ve dümenini elinde tutarak onun merkezine yerleştirilmiştir, dünyanın diğer yaratılmışları üzerinde eşsiz bir parıltıyla ışıldar, ışınları vasıtasıyla aşağı aleme hayat, his, hareket ve nebatat bereketi üfler ve akıtır.

BÖLÜM XI. Düşünsel ruhun melekler gibi bileşik olmasına rağmen pek çok bakımdan onlardan farklı olduğu ve ruhun ölümsüzlüğü hakkında.

Hemen bütün kadim ve yeni filozoflar, ruhun madde ve formdan bileştiğine şehadet ederler, lakin bu tür bir bileşim, meydana gelen ve bozulan şeylerde olduğu gibi önceden var olan bir maddeden hasıl olmaz, aksine yokluktan, yani önceden mevcut bulunmayan bir maddeden yaratılış yoluyla meydana getirilir, Ampiroy göğü ve aralarında ruhların da sayıldığı mahlukatı bundan türetilmiştir, nitekim bu husus [okunamadı] genişçe beyan edilmiştir. Ruhların ve meleklerin bileşimi aynı olsa da, gök ötesi bu iki mahlukun tür bakımından pek çok sebeple birbirinden ayrıldığı hem filozoflar hem de bizzat ilahiyatçılar tarafından tespit edilmiştir, bunlardan ilki şudur, yaratılmış form ne denli soylu ise, o denli çok türsel dereceyle çoğalır, zekaları dört dereceye ayıran mezkur müellif de bunu doğrular, lakin düşünsel yaratık en soylu olanıdır, dolayısıyla daha fazla türe sahiptir, netice itibarıyla melek ile ruh aynı türden değildir, ikinci sebep, anlama tarzlarının farklı oluşudur, zira bu melekte daha üstün, ruhta ise daha düşüktür,

Üçüncüsü, ruhun kimi zaman muhakeme yürütücü (discursiva) olmasıdır, zira o insan bedenindedir, melek ise her daim sezgiseldir (intuitivus) ve muhakeme yürütmeksizin bilir,

Sonuncusu, ruhun bedeni yetkinleştirici olmasıdır, melek ise bedenin mükemmelliğine hiçbir katkı sunmaz.

Bunlardan açıkça anlaşılmaktadır ki ruh, akılların daha aşağı ve insanlara en yakın türüdür, onların bedenlerini yönetmeye son derece uygundur, bununla birlikte ölümsüzdür ve bedeninin bozulmasından sonra da ebediyen baki kalır.

Zira bileşik maddenin kuvveti tabiatı gereği bozulmaya mahkum olsa ve zamanla ihtiyarlasa da, rasyonel ruhun ve aklın faaliyeti zamanın akışıyla asla tükenmez ya da eskimez, bilakis daha da gençleşir ve hayranlık verici bir surette çiçeklenir. Nitekim yaşlılarda bilgelik serpilir ve zaman geçtikçe basiret ziyadeleşir.

Bundan başka, anlamak ruhun bedene bağlı olmayan akli bir faaliyeti olduğuna göre, zira bedenin hiçbir organı onu sınırlandıramaz, onun bozulmaz olduğu muhakkaktır.

Daha önce belirtildiği üzere, tabiatı gereği saadeti arzuladığı ölçüde de bozulmazdır, bu doğal arzu beyhude değildir, mademki ruh saadete erebilir, saadet nerede ise orada emniyet vardır, emniyetin olduğu yerde ise ölümsüzlük ve bozulmazlık bulunur, nitekim teolojik meselelerde bu husus mevcuttur. Müellifler bu gerekçelerde kimi zaman saf Aklı (Mens), kimi zaman saadeti arzuladığı ölçüde rasyonel nefesi, çok kere de rasyonel ruhun bileşimini oluşturan akıl ile nefesi bir arada anlar görünmektedir.

Şu halde, mezkur sebeplerin yanı sıra, ruhun kendi bileşiminin tabiatı dolayısıyla da bozulmaz olduğu neticesine varıyoruz, zira bileşiminde hiçbir zıtlık bir araya gelmez, çünkü ruhun adeta maddesi olan tinsel nefes havaidir, bileşimin formu olan akıl ise ateşlidir, nitekim o, ışığın ruhani cevherindendir,

Hava ile ateş birbirine son derece dost olduğundan ve biri adeta diğerinin gıdası, diğeri ise kendi besininin hayatı ve canı mesabesinde bulunduğundan, daimi bağlarla doğal bir evlilik içinde birleşirler, ve birinin veya diğerinin yok oluşu söz konusu olmaksızın, birbirlerini tıpkı birleşen bir erkek ve kadın gibi etkiler ve kabul ederler,

Üstelik parlak formun çokluğu, ruhani maddenin arzusunu öylesine doyurmuştur ki, artık yeni bir formu asla arzulamaz, bilakis kendi cevherinde öylesine formeldir ki, bilgeler onun, topraktan ve çamurdan yapılmış mikrokozmosun o kesif bedenini dahi ilahi bir surette şekillendirdiğini yazmışlardır.

BEŞİNCİ KİTAP. Esir göğünün yaratıkları hakkında. Bu kitabın muhtevası. Esir göğünün yaratıklarında şu üç husus gözlemlenmelidir, yani, Cevheri, ne çok kesif ne de çok latif olan tinsel nefestir, birinci bölümde ele alınır. Yıldızların çeşitliliği, ya sabit yıldızlardır, üçüncü bölümde ele alınır, Ya da gezegenlerdir, dokuzuncu bölümde ele alınır. Bunlar hakkında Güneş hariç ikincil ışıktan meydana geldikleri kaydedilir, altıncı bölümde ele alınır. Bunlar arasında [okunamadı] onuncu bölümde, hareketleri ise on ikinci bölümde incelenir. Her birinin kendi feleğindeki tutunma tarzı, dördüncü bölümde ele alınır.

BÖLÜM I. Yıldız cisminin cevheri, tabiatı ve tanzimi hakkında.

Neredeyse bütün filozoflar, yıldız cisimlerinin orta göğün kendi öz cevherinden meydana geldiği hususunda müttefiktir, Aristoteles de De Caelo'da yıldızların içinde yer aldıkları göğün maddesinden olduğunu kabul eder,

Biz ise onlarla bütünüyle hemfikir olmayarak, aşağıda kendi yerinde açıklayacağımız üzere, Güneş cisminin yukarı gökten defedilen karanlık kütleden türediğini söylüyoruz.

Diğer yıldızların yapısına gelince, yıldız cisminde, varlığıyla onu görünür kılacak bir miktar kesafet ve matlığın bulunması zaruridir, bu ise göğün latif cevherinde asla bulunamaz.

Optik ilminde yetkin olanların kastettiği de tam olarak budur. Nitekim Gazali aynanın tabiatı bahsinde şöyle der, yıldız feleğinin, yıldız adını verdiğimiz daha kesif kısmı hariç hiçbir cüzü, görme kuvvetinin karşısına çıkan ışığı yahut Güneş ışığını alıcı ve tutucu değildir, bunun sebebini açıklarken de der ki, onun feleği diğer kısımlarında daha seyrek olduğundan, kendisine yöneltilen ışıkla aydınlanmaz, yani renge konu teşkil etmediğinden aydınlatılamaz ve netice itibarıyla görünür değildir.

Nitekim İbnü'l-Heysem Optik kitabının birinci cildinde, renge sahip olmayan şeyin görünür olmadığını söyler, zira der o, görülen şey, ancak görülen nesnedeki ışık nispetinde görünür, görünür ışık ise yalnızca renkli olanı kaplar.

Bundan başka adı geçen el-Hasan (Alhazen), feleğin daha ince kısmının neden görünmediğine dair başka bir sebep daha ileri sürer, nitekim görülen şeyin görmeye karşı dirençli olması, yani onda bir saydamlık bulunmaması ya da bulunsa bile, bunun görme duyusu ile görülen nesne arasındaki havanın saydamlığından çok daha kesif olması zorunludur, oysa böyle bir nesne, ancak renkli ya da renge benzer bir nitelikte olduğunda var olabilir.

Şu halde bunlardan anlaşılmaktadır ki, ışık ışınlarını kabul etmek ve tutmak için bir bakıma donuk ve renkli bir cisim gereklidir, yaratılışın ikinci gününde yaratılmış olması bakımından orta göğün daha ince maddesi, aşırı saydamlığı sebebiyle bu nitelikte olamazdı, aksine, dördüncü günde Güneş’in göğün kalbine yerleştirilmesinden sonra, Güneş’in tabiatı diğer bütün gezegenlerin (stella erratica) oluşumuna iştirak etti, zira en aşağıdaki göğün daha latif kısımlarını yukarıya, kendisine doğru çekiyor, bunları orta göğün tözüyle birleştiriyor ve biraz aşağıda öğreteceğimiz üzere, konumları farklı diğer gezegenlerin cisimlerini bir araya getiriyordu.

Fakat kimi madde ışığı kabul etmeye diğerinden daha yatkın olduğundan, tabiatın yıldız cisimlerini teşkil etmek için sanki daha elverişliymişçesine bilhassa nasıl bir tözü seçtiğini araştırmamız gerektiğini düşünüyoruz.

Kuşatıldıkları yerin tabiatına ve meşrebine yönelmeleri ise zorunludur, bu sebeple, aşırı saydamlığını kıracak cüzi bir karanlık müstesna, her türlü yersel kirden ve donukluktan arınmış olmalıdır.

Dolayısıyla, Güneş’in cismi bir bakıma yersel gölgenin ruhani maddesinden meydana gelse de, yeni ve semavi sureti daha iyi ve daha kolay kuşanabilmesi için o kokuşmuş ve unsuri suretini üzerinden atması gerekir.

Nitekim çürümüş odunların, ki bunların büyük kısmının hava yahut ruh olduğu sularda yüzmelerinden bellidir, gece vakti hava yoluyla görünmez biçimde dağılmış olan ışığı kendilerine çektiklerini ve sanki aydınlık sureti kabul etmeye yönelik pek şiddetli bir arzuyla tutuştuklarını görmekteyiz, oysa bu kokuşmuşluğa maruz kalmadan önce bunu hiçbir şekilde yapamazlardı.

Aynı şekilde bazı balıkların pulları da bunu yapar, zira havanın ısısıyla kolayca kokuşan nemleri sebebiyle, adeta manyetik bir güçle görünmez ışığı aşikâr kılarlar.

Yine tözlerinin mutlak yetkinliği sebebiyle Güneş ışınlarını tabiaten ve derece derece kendilerine çeken, çektiklerini de sımsıkı tutan başka cisimler de vardır.

Zira Platon’un dediği gibi, suret maddenin meşrebine göre hareket ettiğinden, suret maddenin liyakatine göre verilir. Altın ve lâl taşı bu türdendir.

Yetkin olmasalar bile, içlerinde bünyelerinin saflığı dolayısıyla beşinci özün (quinta essentia) cismine öylesine yakın bir ruh barındıran kimi cisimler de vardır ki, bunların gece parıldadıkları müşahede edilir, ateşböceğinin o kurtçuk benzeri bütün gövdesini karanlıkta görünür kılan kısmı işte böyledir.

Yine saydam olmalarına rağmen, Güneş ışınlarını kristal suretinden yakut benzerliğine geçecek kadar belirgin biçimde çekmeyi itiyat edinmiş başka cisimler de bulunur, nitekim ben bizzat pek asil bir cisimden böyle bir ruhani nem çıkarttım ve bunun Güneş altındaki hayret verici dönüşümünü müşahede ettim, dahası, tabiattan kazandığı ve Güneş’ten edindiği o sıcaklık sebebiyle bu ruhun, yeni kazandığı tentürüyle (tinctura) birlikte kendiliğinden, hiçbir unsuri ateşin şiddeti olmaksızın en parlak yakut misali imbik (alembicus) başlığına yükseldiğini gördüğümü hatırlıyorum.

Fakat doğrusunu söylemek gerekirse, Güneş ışığının bu ruha girmesinden, daha doğrusu erkeğin dişiyle birleşmesinden sonra, bu ruh bir miktar daha kesif ve daha donuk hale gelmişti, buradan da, Güneş’in ışığını büsbütün maddi değil de sırf bir araz addedenlerin cehaleti açığa çıkmaktadır.

Lakin konuya daha da yaklaşmak ve orta göğün zirvesine sanki üç basamakla çıkmak için, ilkin kayan yıldız dedikleri meteor hakkında, ikinci olarak kuyrukluyıldızın maddesi hakkında, son olarak da Samanyolu yahut Galaksi’nin tözü ve terkibi hakkında kısaca söz edeceğiz.

Bir vakitler berrak bir gecede tarlalarda yürürken, yanı başıma bir meteor yıldızının düştüğünü gördüm, dikkatli bir araştırmayla nihayet onun tözünü buldum, ellerimle yokladım ve ertesi güne sakladım, ertesi sabah ona dikkatle baktığımda, gayet yapışkan ve kaygan bir tözden meydana geldiğini ve kurbağa spermi kıvamında olduğunu gözlemledim.

Maddesi beyazımsı ve karanlık bir tarzda saydamdı, pek küçük birçok koyu lekeyle bezenmişti. Şüphe yok ki bunun tözü, yersel ruhu içeren bir buhardan oluşmuştu, bazılarının iddia ettiği gibi alev almış değildi, ayna misali yıldız ışınlarının parlaklığını kabul ederek,

tıpkı yıldızların manevi gök ışığının ve Güneş parlaklığının ışınlarını kabul etmesi gibi, hakiki ve tabii bir yıldızın suretini ve parlaklığını aksettiriyordu, bulutlu saydamlığında barınan o lekeler de, hiç şüphesiz o şeffaf maddeyi ışık ışınlarını kendi bünyesine almaya daha elverişli kılıyordu, hatta yanılmıyorsam, kandil fitillerinin yağa alev vermesi gibi saydam neme ışık sağlayan fitiller mesabesindedirler.

Nitekim aynı durum Ay’ın tözünde de görülebilir, onun cisminde daha kesif ve daha karanlık kısımlar gözlerimize bir ağacın dallarından pek de farklı görünmez.

Filozofların kuyrukluyıldızın tözü ve oluşumu hakkında anlattıkları bundan pek mi farklıdır, onlar kuyrukluyıldızın alev almamış, aksine içine işlemiş olan Güneş ve yıldızların ışığından parıldayan latif bir buhar olduğunu söylerler, nitekim bu buharın, özellikle gözenekler soğuktan büzüştüğünde yerin bağrında oluştuğunu, anılan gözenekler sıcaklıktan gevşeyip açıldığında ise dışarı çıktığını ifade ederler.

Son olarak tabiat bilginleri, orta göğün kubbesinde İkizler’in ayaklarından Yay’ın başlangıcına kadar uzanan ve Galaksi adını verdikleri Samanyolu hakkında ne derler?

Güğün bu kısmı, şayet diğer kısımları gibi ince ve saydam olsaydı, anılan gerekçeler uyarınca onlarla birlikte büsbütün görünmez olurdu.

Aynı şekilde, bu beyaz yol, yanına yerleşmiş sabit yıldızların cisimleri kadar kesif olsaydı, şüphesiz bütün tözü boyunca anılan yıldızlardan geri kalmayacak derecede ışık saçardı. Şu halde bu Galaksi’nin, kristal göğün cismi ile onun içbükey yüzeyine raptedilmiş yıldızlar arasında orta bir hacme ve donukluğa sahip olduğu aşikârdır, bundan ötürü yeterince görünür, renkli ve orta derecede aydınlıktır. Buradan hareketle dikkat edilmelidir ki, bir yıldız cismi saydamlığa ne kadar meylederse, o kadar karanlık ve daha az aydınlık olur, bu durum beşinci büyüklükteki sabit yıldızlarda apaçıktır, bunlara aşırı saydamlıktan kaynaklanan karanlıkları sebebiyle bulutsu denir, zira Galaksi’den pek de daha kesif değillerdir, bu yüzden parlaklık bakımından ondan çok üstün sayılmazlar.

Şu halde sabit yıldızların bazılarının diğerlerinden neden daha parlak olduğunun izahı ortadadır. Demek ki kayan yıldız suretindeki maddenin kuyrukluyıldızınkiyle, kuyrukluyıldızınkinin Galaksi’ninkiyle, Galaksi’ninkinin de gerek sabit gerekse gezen yıldızlarınkiyle aynı olduğu, aralarındaki tüm farkın daha fazla yahut daha az kesiflikten, saydamlıktan ve saflıktan ileri geldiği sonucuna varıyoruz, maddelerdeki bu çeşitliliklerin suretin daha büyük yahut daha küçük bir payından neşet ettiğini yukarıda defalarca belirttik.

BÖLÜM II. Yıldız cisimlerinin bozulmaya tabi olmadığına dair.

Bu âlemin gerek görünen gerekse görünmeyen her tözü fiil haline getirilmiş ilk maddeden (prima materia) türese de, bu madde tabiatı gereği sureti arzulamaya yatkındır ve bu sebeple o suretin zayıf bulunduğu yerlerde daima değişken ve bozulabilirdir, lakin şayet arzusunu doyurmaya yetecek bir suret bulduğu bir yere ulaşırsa, o vakit kesinlikle sükûna erer, yani artık daha fazlasını arzulamaz.

Zira her şey, arzusunun gayesi ve tamamlayıcısı olan yetkinliğe doğru tabii bir meyle sahiptir.

Fakat her yetkinliğin ölçüsü formel ışığın özünde bulunduğundan, madde onun kucağında neşelenir ve adeta göğe çekilir, zira madde gökte olmadıkça arzusu asla tamamlanmaz.

İşte bu yüzdendir ki, her ne kadar yıldızların cisimleri, hatta bütün göğün tözü, evrensel karanlık maddeden biçimlendirildikleri ve ışığın mevcudiyetiyle fiile döküldükleri için kendiliklerinden bozulabilir sayılsalar da, yine de iki cüz ışık ve bir o kadar da madde bulunduğunda, orantılı suretin mevcudiyeti sebebiyle, o tözün kesafetinin arzusunda doyum bulması ve yetkin kılınması zorunludur.

Tıpkı suret nispetinin maddeyi aştığı yerde fazlasıyla yetkinlik ve ruhaniliğin var olduğunun söylenmesi gibi, esir göğünün dışbükey yüzeyinin ötesinde bulunan töz işte böyledir.

Bundan ötürü apaçıktır ki, gerek ikincil ışık denilen orta göğün sureti, gerekse o manevi göğün sureti, kendi mıntıkalarında bulunan tözleri her ne olurlarsa olsunlar kokuşmadan ve bozulmanın tahribatından kurtarır, onları tabiat kanunları uyarınca daima aynı durumda muhafaza eder ve ebedi kılar, her ne kadar her şeyin bekasının, yegane emrine ve düzenine her şeyin tabi olduğu Tanrı’nın ezeli iradesine bağlı olması zaruri ise de.

BÖLÜM [okunamadı] Sabit yıldızların yaratılışın ikinci gününde yapılmış olmasının muhtemel olduğuna dair, Onların kökeni, yeri, gerek büyüklük gerekse parlaklık bakımından farklılıkları hakkında.

Yukarıda, birinci günde en yüksek göğün bütün içbükey yüzeyini dolduran ışığın yaratılmış olduğu ispat edilmişti, böylelikle en yüksek bölgede mukim olan ve birincil adını verdiğimiz ışık, alt kısımlarda koyulaştırdığı karanlıklardan, yani yukarı bölgenin karanlıklarını kendi varlığı ve eylemiyle aşağıya ve bütünün merkezine doğru püskürterek ayrılmıştı, bundan ötürü birinci gün, yani ilk ışık Empyreum göğünü kapladı ve gece, yani karanlıklar, bu göğün kaidesi ile bütünün merkezi arasında kalan tüm mesafeyi doldurdu.

Sonra, ruhani göğünde artık pekişmiş olan ışık son derece etkin ve asla durulmaz bir haldeyken, en yüksek göğün tabanına itilmiş olan karanlık maddeye, yani kendi karşıtına karşı, ikinci günde kendi gücüyle pek şiddetli biçimde eyliyor, onu sınırlarından en büyük hasmıymışçasına düşmanca aşağı doğru defediyordu. Böylece bu ilk ışığın sayısız kısımları billur göğün diyaframından içeri nüfuz etti, orta bölgenin karanlıklarının dinginliğini bozdu, her ne kadar bu karanlıklar parlak ışınların hücumlarına oldukça kuvvetle direnmiş olsalar da, nihayetinde eğik bir devinimle aşağıya, karanlıklarıyla birleştikleri daha aşağıdaki göğün çukurluğuna değin peyderpey alçalmak zorunda kaldılar. Bu sebeple en alttaki bölgenin karanlık kütlesi ziyadesiyle yoğun, kaba ve donuk kılındı, zira diğer göklerin karanlıkları bunlarla birbirine karışmıştı.

Ve böylece ikinci günde, artık gökler diye anılan her iki üst bölgede gündüz vardı, en aşağıdaki bölgeyi ise gece tutuyordu, zira ikincil adını verdiğimiz o ışık, doğrudan doğruya birincil olandan türediği için orta göğün bütün çukurluğunu dolduruyordu, bundan ötürü o bölgenin tözüne de esir denir.

Nihayet ikincil ışıkla aydınlanmış bu bölgenin kimi ışınları, yani onun üçte biri, henüz biçim almamış en alt bölgeye üçüncü günde nüfuz ederek, bütün o isli, hatta kapkara buharları, ateş elementinin yardımıyla, göklerin hareketi ve ışınların kırınımıyla arızi olarak doğan etkiyle evren makinesinin merkezinin etrafında geri püskürttü, bunlar da maddenin kendi içinde barındırdığı soğukluğun gücüyle orada sert bir kütle halinde sıkıştırıldı.

O halde şimdi büyük bir şüphe doğabilir, yukarıda ışığın kendiliğinden görünmez olduğunu, hem bu gökte hem de her bir cüzünde bolca bulunduğunu başka yerde açıkladığımız orta gökte gece vaktinde dahi taştığını, yine de hiçbir surette gözle görülemediğini söylediğimize göre, o esirî gök ikinci günde, en aşağıdaki gök ise üçüncü günde hangi vasıtalarla aydınlatılmıştır?

Karanlığın ışıktan ayrılması için, görmenin hem yoksunluk bildiren hem de olumlu nesnesi gereklidir, bu da görünmeyen nesnelerde bulunamaz, öyleyse görünmeyen o ışığın görünür şekilde var edilmesi gerekir. Bunun gerçekleşmesi için, müşterek ruhta görünmez biçimde saklanan biçimi açık eden aygıtlar ve cilalı aynalar gibi kimi cisimler lazımdır, bunların tözü de, bu kitabın birinci bölümünde açıkladığımız gibi, yıldızların ve ecramınki misali, gizlice saklanan parlak ışınlar çokluğunu bir araya toplamak ve çoğaltmak üzere yoğun ve doğal olarak hazır bulunmalıdır. Orta gökte ise,

ESİRÎ GÖĞÜN YARATILMIŞLARI ÜZERİNE

karanlık kirinden arındırılmasından sonra, öteki kısımlarının inceliği sebebiyle yıldızlarınkinden başka böylesi cisimler bulunmadığından, o ikincil ışığın, yalnızca kendisine parlak iken, dünyanın aydınlatılacak diğer tözlerine de kendini görünür biçimde sunmasını sağlayan aygıtların ve araçların kimi yıldız cisimleri olması kaçınılmazdır.

Bu nedenle, bu gökte onlar olmaksızın görünür bir günün belirmesi akla uygun görünmediğinden, sabit yıldızların ikinci günde, esirî göğün yaratılışı tamamlanmadan önce var edildiğini kabul etmek hakikatten uzak görünmemektedir.

Zira onlar, tanrısal nektarın, göklerin ötesindeki ambrosianın, yani ışıklı sütün, ışıkla dopdolu bir memedenmişçesine aşağılara döküldüğü ve dünyanın Güneş veya Phoebus denilen oğlunun doğumundan sonra beslenip emzirildiği memeler gibidir.

Zira böylesi bir semavi süt yüksek göğün memelerinde hazırlanır, tıpkı kadınların memelerinin doğum yapmadan önce şişmesi gibi, onun göğüsleri de Güneş'in doğumundan önce şişer. Fakat burada birisi, ikinci ve üçüncü günde ışığın görünür şekilde belirmesinin o kadar da gerekli olmadığını, zira henüz duyulur yaratıkların var edilmediğini öne sürebilir. Buna üç yolla cevap verebiliriz, İlki, ışığın görünür bir tezahürü olmaksızın gündüzün geceden, ışığın da karanlıktan ayırt edilemeyeceğidir, İkincisi, semavi ışığın karanlıkları defetmek üzere merkeze doğru, ayrıca varlıkları için ışık, sıcaklık ve tesir olmak üzere üç şey gereken, topraktan fışkıran bitkilerin neşvüneması için görünür ve hissedilir biçimde inmesidir, Üçüncüsü ve sonuncusu ise, hayvanların yaratılmasından önce bile Güneş'in gökte görünür biçimde belirmiş olması ve dolayısıyla bir şeyin görünürlüğü için herhangi bir duyunun şart olmamasıdır. Bunlardan açıktır ki, ışık, gören hayvanların yaratılışından evvel de aşikâr ve görünür idi.

Bu tür kuşkucular için, Musa'nın kutsal metinlerinin bu görüşe karşıt olduğunu, orada Tanrı'nın iki büyük ışığı dördüncü günde yaptığının, diğer yıldızların da aynı günde yapıldığının bulunduğunu ileri sürmek kâfi gelmeyecektir.

Zira o kutsal önderin, hemen öncesinde iki asıl ışıktan söz etmişken, burada diğer gezegenleri, yani dolaşan yıldızları kastetmiş olması muhtemeldir.

Bu hususu Trismegistus da kendi kutsal kelamında doğrular görünmektedir, zira orada her şey karmakarışıkken, hafif olanların ateşli bir ruhla daha yüksek bölgelere taşındığını ve peşi sıra göğün yedi halka halinde parıldadığını söyler, bunlardan bellidir ki yedi gezegen ateşin en yüksek bölgeye çıkmasından hemen sonra var edilmiştir, diğer yıldızlardan ise hiç söz etmez.

Bundan başka, eğer orta göğün yaratılışında aynı günde orada meskûn olacak hiçbir yaratık bahşedilmeseydi, tıpkı Empyreum göğünün kurulduğu gün onun da yaratıklarının yaratılması ve benzer şekilde yeryüzünün yaratılışında onun da kimi yaratıklarının hasıl olması gibi bir intizam varken, bu durum düzensizliğe yol açardı. Fakat belki bir kimse bu tür yıldızların kütlesinin nasıl vücuda getirildiğinden, yani onların cisimlerinin hangi yolla yahut hangi maddeden üretilebildiğinden ve ikinci günde gök kubbe denilen o mekâna nasıl yükseltilip orada sanki yapışmışçasına sabit kaldığından şüphe edebilir, Benzer şekilde, ışığın farklılığı ve cisimlerin büyüklüğü ile nasıl bu denli ayrıştıklarını sorabilir.

Buna her bakımdan makul ve felsefi bir şekilde cevap vermek gerekirse, bilinmelidir ki, ışığın billur kürenin (sphaera) diyaframından bir kalburdan geçercesine süzülmesinin hemen akabinde, ışığın ışınları ile orada bulunan karanlık gölgenin maddesi arasında, hem bir tözün hareketleri ve diğerinin uyuşukluğu ile zoraki devinimi yüzünden, hem de zıt nitelikleri sebebiyle büyük bir çatışma doğmaktaydı, zira ışığın ışınları karanlıkların edilgen tözüne gayretle tesir ediyor, onu aşağıya itiyor ve öylesine hırsla ve canlılıkla kovalıyordu ki, kimi zaman onların bir kısmı gölgenin bağrına gömülüyor, sanki hakiki gölgenin maddesi olan yapışkan bir ruhun kapanına kısılıyordu, buna bitişik ışınlar ise, sanki kardeşlerini zindandan kurtarmaya çalışırcasına, bu yardımın şevkiyle hem istila eden ışınların sıçraması ve direnen maddeden geri yankılanmasıyla, hem de kendi sıcaklık niteliklerinin çekici gücüyle onu yukarı kaldırıyorlardı, hapsedilmiş bu ışık kısmı, karanlıkların bütün kütlesinden ışığın manyetik gücüyle kurtarılsa da, o kaba ve yapışkan ruha öyle bir sinmişti ki, ondan asla bütünüyle kurtulamıyordu, zira madde doğal olarak kendi biçimini arzu eder ve çektiği şeyi tutar, fakat burada barındırdığı o ışık parçasıyla birlikte, hareket ettirici ruhunun devinimine uyan bir beden misali, tıpkı bir kuyruklu yıldızın tözü gibi yükseklere, billur kürenin çukur yüzeyine doğru taşınır, orada o kürenin dondurucu gücüyle koyu renkli bir billur biçiminde yahut belki de kayan yıldızın maddesinde bulduğumuz üzere donukluğa meyleden daha koyu karanlık lekelerle pıhtılaşır ve sertleşir, buz misali o kürenin tözüne yapışır, onun karanlık yoğunluğu yüzünden, o kürenin kalburundan geçen ışık ışınları, geçişleri sırasında böylesi buzlu ve billur küreciklere çarparak, bir aynadaymışçasına görme gücünün karşısına çıkarlar.

Benzer şekilde biçimsel ışık, arzusunun doyurulması için orta göğün her bir cüzü tarafından çekilir, Bundan ötürü orta göğün doğası ne ise, onun aydınlık biçimi de öyledir, zira bu göğün bileşimi, maddi gök ile ruhani göğün eşit oranından hasıl olur, bu yüzden göğün maddesi görünmez ise, onun ışığının da görünmez olması zorunludur, çünkü görünür olmak ışığın görünürlüğünden ve zuhurundan ileri gelir, ışığın görünürlüğü ise maddenin renkli nesnesinden doğar, fakat orta göğün her bir cüzü eşit madde ve ışık tözünden vücut bulduğundan, maddenin inceliği sebebiyle görünmez olduğu yerde ışığın da görünmez ve gizlice parlaması zaruridir, zira böylesi bir madde ziyadesiyle şeffaf ve parlaktır, dolayısıyla renksizdir, madde ne kadar kaba olursa, onun ışığı da o kadar görünür olacaktır. Zira bu göğün her bir boyutu, arzusu eşit bir ışık payıyla doyurulana dek asla arzulamaktan vazgeçmez.

Bu nedenle onun her bir cüzü, hatta daha yoğun olanı bile, yetkinlik menziline ulaştırılacağı ve bozulmanın kapısından kurtarılacağı benzer bir ışık payına sahiptir. O halde madde kendi boyutu sebebiyle görünür ise, diyorum ki, onun biçimsel ışığının da gözlere belirmesi zorunludur. İşte bu sebepledir ki o yıldız cisimleri, sahip oldukları az veya çok kabalık nispetinde az veya çok ışıklıdırlar ve berraklıkları sebebiyle esirî göğün diğer cüzlerine kıyasla görme gücüne daha fazla tabi kılınmışlardır. Bu meselenin akla yatkınlığı bilinen bir kanıtla gösterilir.

Zira ince hava, kendi latifliği sebebiyle kendiliğinden görünmezdir, lakin soğuğun gücüyle bir bulut yahut sise dönüşecek kadar yoğunlaşırsa, görünür bir biçime bürünecektir, içinde ışığın az yahut çok baskın olmasına göre kimi zaman aydınlık ve şimşek misali parıldayan, kimi vakit daha beyaz, kimi vakit ise ateş rengi yahut siyahlığa ya da kurşuniliğe çalan bir hal alacaktır.

Bir yıldızın cisminin diğerinden daha büyük ve yoğun olması ise, ışığı hapseden yapışkan maddenin miktarına göredir, tıpkı bu alt gökte, daha büyük yahut daha küçük bir ağırlık boyutunu yukarıya süblimleştirmeye elverişli, içlerinde saklı olan ışığın yahut ruhun daha etkili gücüne göre daha büyük veya daha küçük buharların yahut dumanların yükseldiğini gördüğümüz gibi.

Bir yıldızın tözünün neden diğerinden daha az parlak olduğunun gerekçesini ise yukarıda açıklamıştık, zira semavi maddenin doğası ve mizacına göre, onun daha büyük veya daha az olan donukluğu sebebiyle daha parlak yahut daha karanlık olduğunu söylemiştik. Sabit yıldızların billur göğün çukur yüzeyindeki konumu ise bu tarzda tasvir edilir.

EMPYREUM GÖĞÜNÜN YARATILMIŞLARI ÜZERİNE

Gezegenlerin cisimleri, konumları ve neden hep aynı yerde tutundukları, yani maddelerinin yoğunluğu sebebiyle bir bakıma ağır oldukları halde neden daha aşağıya doğru meyletmedikleri üzerine.

Önceki izleri takip edecek olursak, yalnızca sabit yıldızların değil, gezegenler denilen o dolaşan yıldızların da, her ne kadar farklı bir nispette ve benzersiz bir etkiyle olsa da, yoğunlaşmış ve bir ışık kıvılcımı barındıran bir tür ruhtan vücut bulduğu kesindir.

Zira sabit yıldızların yukarıda, karanlık gölgeyi kovalayan ışığın, aynı gölgenin daha kaba, daha soğuk ve bir bakıma karanlık maddesiyle çatışmasından meydana geldiğini anmıştık, onların konumunun ve yerleşiminin billur göğün alt kısmında olduğunu, o kürenin soğuk ve kuru olan topraksı mizacı sebebiyle, onların nemli cisimlerini buz misali kendi kürelerinin çukur yüzeyine doğru sıkıca yapıştırması yüzünden orada sabitlendiklerini ve adeta donduklarını açıklamıştık, bundan ötürü bu yıldızların su küresinin hareketine göre devindikleri ve devinimlerinde daima aynı mesafeyi korudukları görülür, bu sebeple

onlara sabitler denir.

Fakat üç üst gezegenin ve aynı şekilde üç alt gezegenin cisimlerinin bileşimi, doğrudan doğruya onların Krallarının parlak ışıklar saçan tacının yaratılışından hasıl olmuştur.

Zira merkez etrafına itilmiş olan karanlıklar ruhunun daha arı kısmı, yani evrenin daha yukarı bölgesinin karanlıklar ruhu, birinci günde aşağıya süzülenlerin en parlak tözüyle, mezkûr bölgenin ışık payıyla döllenip gebe kalınca ve felekler üstü ile semavi ışınların yardımıyla adeta can bulmuş bir döl doğurup meydana getirince, o dünyevi donukluk, hem evrenin ruhunda görünmez biçimde dağılmış olan ışığın, hem de orta göğün ruhunun kesafeti sebebiyle henüz yalnızca loş bir halde parıldayan sabit yıldızların görünür ışınlarıyla yukarıya doğru çekilir, kısmen de tabiatı gereği yalnızca kendi doğma yurdunu aramak olan kendi ruhunun veya asli ışık kıvılcımının kudretiyle, orta göğün ortasındaki krallık tahtına kadar süblimleşir, orada, kesif ve cismani ruhunun mevcudiyeti vasıtasıyla dünyaya aşikâr kılınan ve kendisine doğru toplanmış görünmez ışınların çokluğu sebebiyle vakar, haşmet ve berraklık ile yücelir, bütün cihanın en güzel mahluku sayılır, nitekim onun velinimet kabilinden tesirleri olmaksızın mahlukatta hiçbir hayat, hiçbir duyu yahut hareket, hiçbir büyüme veya çoğalma bulunmaz.

Diyorum ki, bu hükümdar gezegenin mevcudiyetiyle, onun ışığı ve ışığının tesiriyle diğer gezegenlerin kürevi cisimleri, orta göğün daha kesif ruhundan dökülüp biçimlenir, bu orta gökte, hiçbir surette değiştirilemeyecek bir mevkide ve konumda peyderpey biri diğerinin üzerinde tutulurlar, konum ve mevkilerinin çeşitliliğine göre, yani Güneş cismine olan yakınlık yahut uzaklıklarına göre tabiatları başkalaşır. Semavi kürelerin arılığı ve şeffaflığı buradan gelir, yıldız cisimlerinin kesafeti ve mezkûr kürelerin her birinin daha yoğun maddesinin yuvarlak tek bir kütle halinde toplanması buradan ileri gelir, nitekim bunu kendi yerinde daha etraflıca izah edeceğiz. Lakin burada gayet mühim bir ihtilaf doğabilir, zira bu değirmi cisimlerin, kesif ve dolayısıyla ağır oldukları halde, niçin aşağıya doğru yönelmeyip daima aynı hal ve konumda sebat ettikleri sorulabilir. Buna verilecek cevap şudur, evvela her bir yıldızın cismi kendi has mekânında asılı durur ve Tanrı'nın ilahi kudretiyle taşınır, zira ilahi irade, her bir kürenin maddesi ile ruhunun bu kabil nispetlerle birleşmesini, böylece her birine kendi tabii mekânını tutmanın takdir edilmesini murat etmiştir. Bundan ötürü, şayet mezkûr cisimler daha hafif ve daha latif olsalardı, daha ziyade yukarı meylederlerdi, şayet haddinden fazla ağır olsalardı, daha ziyade aşağı düşerlerdi. Bu sebeple bu cisimlerin her biri kendi içinde nurlu bir can taşır, onun ölümsüz ve asla eksilmeyen kudretiyle cisim aynı hal ve aynı irtifada yücelir, yükselir ve içinde bulunan o nurlu canın baki kalışı sebebiyle, ancak cihanın nihayete erişinde olmamak kaydıyla, asla alçalmaz yahut bozulmaz.

Nitekim "füze" tesmiye ettikleri o suni ateşte de görürüz ki, yukarı doğru hareket ettiği bir ateş ruhunun kuvvetiyle, suni ve tez zeval bulacak canı tükenene dek havanın aynı yerinde sabit kalır, zira o vakit cismi aşağıya döner. Aynı keyfiyet `[okunamadı]` içinde de müşahade edilir, onun yukarıya hareketi, kendisini fırlatan suni ateşin az yahut çok olan kuvvetine göre daha uzun yahut daha kısa sürer, hatta onun muharrik kuvveti geçici olmayıp sabit bulunsaydı, yukarı doğru hareket edip fırlatıldığı gayeden asla geri dönmez, bilakis muharrik canının kuvvetiyle yükseklerde sağlam ve sarsılmaz biçimde kalırdı, o can tükendiğinde ise, tabiatına aykırı olarak yukarı yükseltilmiş olan madeni madde, bütünüyle merkeze doğru tabii bir meyil gösterir.

Şu halde bunlardan doğrudan doğruya çıkarılabilir ki, yaratılışın dördüncü gününde esir göğünde meydana gelen gezegen cisminin yükselmesinin veya alçalmasının iki tabii sebebi vardır, yani ruhani maddenin nispeti yahut ağırlığı ile nurlu suretin çokluğu veya noksanlığı.

Zira ışığın azlığı, ancak maddenin azlığını yükseltecek ve sabit bir halde yükselmiş tutacaktır, oysa suretin çokluğu, büyük bir madde miktarını adeta ateşten kanatlarla süblimleştirecektir, şayet madde

EMPYREUM GÖĞÜNÜN MAHLUKLARI ÜZERİNE.

madde herhangi bir derecede failinin nispetini aşarsa, o vakit o fail kendi binitini o kadar yükseğe taşımaya muktedir olamaz, bilakis onu daha alçak bir makama yerleştirir, cisim daha küçük, onda bulunan ışığın sureti ise daha büyük olduğunda, mezkûr cisim daha yukarı taşınır ve kudretinin nispetine göre orada, yani bütün nizamın merkezinden aynı mesafede tutulur.

BÖLÜM V. Her karanlık ruhunun kendi bölgesinin asli ışığından bir parçasını kendisiyle birlikte alıp götürdüğüne dair.

Madelerin ve nebatatın teşekkülü üzerine. Üçüncü günün amelinin, sonraki günün ameline adeta bir mukaddime teşkil ettiğine dair.

Yaratılışın birinci gününde, yukarı gökte asli ışığın meydana gelişinin hemen akabinde, mezkûr bölgenin karanlıklarının, o ışığın kendilerine zıt olan tözüne yer açması ve onun hayat bahşeden faaliyetiyle ikinci ve üçüncü bölgenin derinliklerine sürülmesi zaruri idi, şu kadar ki, mezkûr ışığın bir kısmı, o karanlıkların ruhani maddesine ziyadesiyle derin nüfuz etmesi sebebiyle, onun karnında tutsak kaldı.

Nitekim yaratılışın ikinci gününde de orta bölgenin karanlıkları, içlerine nüfuz eden nurlu ışınların faal kudretiyle, ki yukarıda bunlara ikincil ışık demiştik, en alt bölgeye sürüldüler ve mezkûr sebeplerden ötürü, bunların bir cüzünü dahi kendi ruhani maddelerinin bağrında hapsedilmiş tuttular.

Nihayet üçüncü günde karanlığın üç nev'i alt mekânda birleşip toplanarak Filozofların kaba ve işlenmemiş Kaos'unu meydana getirdiğinde, ateş küresinin yardımıyla üçüncü ışığın kudreti vasıtasıyla mimarinin riyazi merkezine doğru yankılandı ve cismani cihanın merkezi tesmiye edilen ağır, kesif ve donuk bir kütle halinde sıkıştırıldı.

Sadece bu karanlıkların değil, mezkûr göklerden çıkarılan ve bunların içinde hapsolmuş maddelerin de tahliyesi gayet zaruri idi, zira bu olmaksızın ışığın arındırmak, aydınlatmak ve letafet vermek olan faaliyetleri cihanın bu bölgelerinde hiçbir surette icra edilemezdi. İşte ışığın, en alt karanlıkların ruhani maddesinde tutulmasıyla, ki bu madde cümlesinden daha kabadır, her bir neviden madenler ve mineraller meydana gelir, nitekim aynı ışığın daha büyük yahut daha küçük kıvılcımlarından, orta bölgenin karanlıklarının ruhani maddesi içinde nevileri farklı nebatat neşet eder ve büyüyen bitkiler topraktan boy verir.

Zira orta göğün ışığı, birinci bölgenin karanlıklar ruhunda mahpus olan o birincil ışık kadar müessir değildi, dolayısıyla aynı ısıtma, inceltme ve dağıtma lütfuna malik bulunmuyordu, bu sebeple toprağın kabalığı ile suyun rutubeti ona daha ziyade mukavemet etti, fakat her nurlu şeyin adeta kendi tabii vatanına doğru yukarı yönelmesi ve her bir göğün ışınlarının, hem görünür hem görünmez nüfuz edişle hapsedilmiş ışınlarla birleşmesi hasebiyle, ki bunların birleşmesiyle her ikisinin de kuvveti ziyadeleşir, karanlıkların bağrında hapsolmuş o nurlu canın yavaş yavaş yukarı meyletmesi ve kendini toprağın bağrından yükseltmesi neticesi doğdu. Bu ışık ateş unsuruna pek yakın olduğundan ve adeta gayrimeşru kardeşine bir nevi temasla bağlı bulunduğundan, yükselişi esnasında ateş unsurundan bir payın ona refakat etmesi zaruri oldu, keza ateş küresi, mezkûr ışığın biniti olan orta ruha bitişik olduğundan, tabiatın bağları vasıtasıyla ateş unsuru ona yapışır ve onunla birlikte toprağın üzerine yükselir, hava unsuru da ateş küresine bitişik ve ilintili olduğundan, türün helakine yol açmaksızın onun ateşten tefriki kabil değildir, bundan ötürü havanın

BÖLÜM I. KİTAP V.

bir mani teşkil etmesi, bitkinin canını tutarak tabii makamına doğru daha yükseğe çıkmasını engellemesi zaruri hale gelir, gerçi diğer unsurların kesafeti de bir bakıma aynı neticeyi doğurur görünmektedir.

Nihayet bitkinin terkibine iştirak eden bütün bu unsurlarla birlikte, toprağın bir miktar murdarlığı birleşir, bitkinin bütün cismini az yahut çok lekeleyerek onu kesif ve donuk kılar, bu durum, onda mahpus olan ikincil ışık miktarının, terkibi oluşturan unsurların o kirlerini izale etmeye kafi gelmeyişinden ileri gelir, şayet bunu ikmal edebilseydi, Güneş ruhu misali daha yükseklere uruc ederdi. İşte üçüncü günün ameli buydu ve sonraki günün ameline adeta bir hazırlıktı.

BÖLÜM VI. Güneş'in doğuşu ve menşei ile dünyevi tortulardan arınmış ruhani cisminin orta göğün kalbine ve ortasına doğru urucu yahut yükselişi üzerine.

Yukarıda zikrettiğimiz o ölümsüz ışık, Empyreum göğünün lüzumundan fazla ve daha kesif ruhuyla birlikte karanlıklarla örtülerek bütün nizamın merkezine sürüklenmişken, şüphesiz karanlığın üç katlı kütlesiyle üç katlı ışık nev'inden mürekkep kaba ve işlenmemiş kaos mimarinin merkezine toplandığı vakit, kendi has mahfazasında ve binitinde her türlü bozulma suretini terk ederek orta göğün kalbinde yücelir, nitekim Hipokrat da İlkeler Üzerine adlı kitabında mealen şu sözleri sarf eder,

Sıcak tesmiye ettiğimiz o ölümsüz cüzün ekserisi, her şey altüst olmuşken, kadimlerin esir tesmiye ettiği görülen o en yüksek bölgeye çekildi.

İşte bu kabil biçimsiz ruhların merkeze inmesi zaruri idi, mademki karanlıklarını ve pisliklerini, bozulmanın ve karanlıkların o yegane tortusundan, yani toprak tesmiye ettiğimiz o işlenmemiş kütleden başka hiçbir yerde terk edemezlerdi.

Aynı şekilde nurlu canın böyle bir ruh içinde tutulması icap ediyordu, zira onun ameli olmaksızın o ruh yahut cisim kendi dehşetli kirinden arınamaz, yeniden doğamaz yahut esiri makamına yücelemezdi, zira ışık paylarından büsbütün mahrum olan yahut haddinden az miktarına malik bulunan hiçbir şey asla arı kılınamaz veya kemalatın zirvesine süblimleştirilemez, nitekim Trismegistus da mukaddes kelamında şöyle yazar, Her şey işlenmemiş haldeyken bütün nesneler tefrik edilmeye ve tartılmaya başlandı, hafif olanlar ateşli bir ruhla taşındı ve yüce bölgeye doğru uçup gitti, derhal yedi daire halinde gök parıldadı.

Bu sebepler ve buna mümasil diğer deliller dolayısıyla muhtemeldir ki, sonsuz irade mucibince her bir göğün karanlıklara batmış daha yoğun kısmı, kendi karanlıklarının gizli köşelerinde hapsolmuş kendi has ışığının birkaç parçacığıyla birlikte, birincil ışığın ışınlarının tesiriyle bütün nizamın merkezine doğru baş aşağı düştü ve soğuğun büzücü kabiliyetiyle topraksı bir kütle halinde yoğunlaştı, bunun içinde son göğün karanlıklarının daha hafif olan ruhu, hem yukarı meyleden mekânın mükemmelliği sebebiyle, hem de ihtiva ettiği ateşin yahut Işığın asaleti dolayısıyla diğer bütün kalanlar arasında daha arı ve daha yalın addedilir.

Fakat o Işık, bizatihi gayet asil olmasına rağmen, gecenin yeryüzünün karnındaki daimi mevcudiyeti ve hakimiyeti sebebiyle dördüncü günden evvel ziyadesiyle zayıflamıştı.

ESİRİ GÖĞÜN MAHLUKLARI ÜZERİNE.

Zira şimdiye değin toprağın soğukluğu, her bir göğün parlak ışınlarının keskinliğini ve ısısını geri püskürterek, onların nüfuz edici kabiliyetine direnerek, bu cismin gözeneklerini şiddetle daraltmıştır. Ne var ki bu soğukluğun direnci, dördüncü gün civarında, gerek her yaratılış gününde tesirlerini daha da fazla gösteren inen ışınların çokluğu sebebiyle, gerek gökyüzünün ortasının (MC) [medium caeli] dönüşüyle her gün peyderpey alevlenen ve neticede yerin soğukluğunu cismin merkezine doğru daha tesirli bir şekilde defeden ateş küresinin ısınması sebebiyle, gerekse nihayet inen ışınların daha şiddetle yansıdığı ve bu dinç yansımayla daha büyük bir ısı tesirinin uyandığı yoğunlaşmış toprağın daha kuvvetli direnci sebebiyle kırılır, yer kütlesi delinir, gözenekleri açılıp genişler, ışınlar ışınlara kavuşur, kuvvet kuvvetlerle birleşir, böylece bir vakitler tutsak edilmiş ve zayıf düşürülmüş olan o göksel ışık, artık serbestçe yerin bağrından çıkar, karanlık zindanından kurtulur, o eski kuvvetlerine kavuşur ve engelsizce kendi vatanına yönelir.

O parlak ruhun bu türden taşıyıcısı, onun gerek yukarıya taşındığı (kuşkusuz arındıktan sonra), gerekse aşağıya indiği (muhakkak ki karanlıkların murdarlığıyla yüklüyken) bir vasıta olduğundan, bu biniti kendi ışınıyla birlikte yukarıya yükseltmek de zorunlu idi, zira ışık için kendi suretinin maddesi gibiydi. Bu yücelme ise, karanlıkların pis murdarlığını üzerinden atmadan evvel tamamlanamazdı, zira hiçbir murdar şey, orta göğün en saf cevheriyle birleşemez.

Bu kütle, yükselişinde ne de aşağı unsurların cevherlerince engellenebilirdi, tıpkı cevheri doğal olarak ateş küresine bitişik olan ve dolayısıyla yukarıda söylediğimiz üzere birbirine zincirlenen diğer bütün unsurlarla irtibatı bulunan, nebatatın kendisinden neşet ettiği o beşinci öz gibi. Bilakis, aşağı göğün tabiatının bir engeli olmaksızın esîre doğru yücelir, çünkü onun ruhani cevheri, Empyreum Göğü'nün daha kesif bir cüzü idi. Bununla bu aşağıdakiler arasına esîrî ruh yahut beşinci öz girer, bunun merkeze çekilmiş olan daha kesif cüzünden, kendi karanlıklarıyla birlikte, şayet bazı ışık kıvılcımlarını ihtiva ediyorsa nebatat, şayet ışık cevherinden hiçbir şeye sahip değilse hava meydana gelir. İşte bundan ötürüdür ki, nebatatta kesif esîrî ruh yükselişinde ateşe nasıl bağlanırsa, aynı şekilde o daha kaba olan gök üstü kütlenin de yükselişinde esîrî maddenin daha kaba cüzüne tabiatın bağlarıyla raptedilmesi zorunlu idi, unsurlar ve bilhassa Hava da bu kütleyle az yahut çok karışır.

Her bir göğün bu cevherlerinin böylesine peyderpey birbirine kenetlenmesinin sebebi ise, her ruh hangi kesiflikte olursa olsun doğal olarak kemâlât hedefine doğru yöneldiğinden, bir göğün maddesinin yukarıya yükselerek diğerinin suretini kavramayı ve tutmayı arzuladığı o nihai iştiyaktır.

Böylece bütün bu gök üstü kütle, dördüncü günde kendi ruhunun aracılığıyla yukarıya doğru taşınıyor, artık temizlenmiş olan kendi kütlesinin daha murdar tortularını, şayet varsa, yükselirken ateş küresine dağıtıyor ve son derece cilalı bir cisim suretinde esîrî göğün ortasına değin yükseliyordu. Daha parlak görünsün diye esîrî cismi manyetik bir kuvvetle her taraftan kendine çekiyordu, nitekim bu durum aşağıda yazılı tecrübede açıkça izah edilmektedir. Orada bütün görünür âlemin asasını ve dümenini elinde tutar, onun fiilini kendi içinde kuşatır, onda evrensel İmparator'un vekilliğini yürütür ve Phoebus, Apollon, Titan ve Güneş isimlerini kendine mal eder.

Zira bu kütle, orta göğün kalbinde zafer kazanarak, cevherinin saflığı ve tabiatının yalınlığı sebebiyle, parlak pınarın ruhu ile aynı vaziyette olduğundan, parlak pınardan onun diyaframının memeleri boyunca damlayan ve bütün orta göğe dağılmış olan ışınları, maddenin kendi kemâli için surete duyduğu o manyetik arzu ile hırsla kendine çeker. Hatta bu asli ışığın ışınları dahi, kardeşlerinin kendi meskenini tuttuğu o ruhani kütlenin merkezine cezbolunur, zira benzer olan doğal olarak benzeriyle sevinç bulur, orada onun kardeşçe hürriyetini ve ateşli bir sevgiyle sanki Tartaros'un hükümranlıklarından dönüşünü tebrik ederler.

Böylece bu türden bol ışık, en yüce göğün pınarından, gök cevherine benzeyen o maddenin merkezine toplanınca, öyle ki ışığın o kısmı, ruhun diğer kısmıyla denk terazilerde tartılabilsin, artık tamamen aydınlanmış ve gündüz vakti sükûnet dolu bir çehreyle âleme bakan bu kütlenin, suretinin etkin ve maddesinin edilgin niteliği sebebiyle ebediyen hareket etmesi zorunludur. Ne var ki merkezden yukarıya doğru sevk edilen maddenin direnci, suretin aşağıya doğru nüfuz eden fiiline eşit olduğundan, bu sebeple aşağıya doğru hareket etmez. Benzer şekilde, buharımsı maddenin orta noktasına yükselişi meneden, aşağı inen ışınların tesirleri sebebiyle yukarıya doğru da hareket etmez. Buradan, aşağıda beyan edeceğimiz üzere, onun hareketinin dairesel olduğu neticesi çıkar.

ESÎRÎ GÖĞÜN MAHLUKLARI HAKKINDA. 157

Fakat bu fikrimize karşı pek çok itiraz ileri sürülebilir, bunların arasında birisi kalkıp diyebilir ki, şayet bu ruhani kütlenin cevheri aslen en yüce gökten idiyse, mademki aynı tabiat ve vaziyettedir, neden tekrar o göğe dönmesin?

Lakin buna pek kolay bir cevap bulunacaktır, zira hem üst göğün cevheri, içindeki ışığın nihayetsiz galebesi sebebiyle daha kesif hale gelemez, hem de zikredilen ruhani maddenin yığını, daha yükseğe çıkmak için fazlasıyla kesif, aşağıya inmek içinse fazlasıyla latif ve ruhanidir.

Zira bu güneş kütlesi, göğün ortasında, gerek maddeden aldığı kendi maddesi bakımından, gerekse esasen kendi suretinin hikmeti cihetiyle tutulur. Nitekim her bir göğün daha önce bahsettiğimiz ruhani maddesi, adeta piramit veçhile topraktan göğe yükselir (burada yalnızca tabanı olan riyazi piramitten bahsetmiyoruz, dairevi biçimde, kaba bir merkezi tabandan çevreye doğru daima daha sivri ve daha latif yükselen fiziksel bir cisim kastediyoruz), evet piramit veçhile, fiziksel bir tarzda, kökünden yukarıya doğru yükseldikçe gövdesinin cesameti daima azalan bir ağaç misali yükselir, zira gövdenin alt kısmı üst kısmından daha kalındır, dallar ise ne kadar yükselirse o kadar ufalır, nihayet yapraklar ve çiçekler onun bütün kısımlarının en latifi olarak varlık bulur.

Göklerin ruhani ağacı da böyledir, zira toprak hepsinin en kesifidir, onu su takip eder, buna hava ve ona da dallar ile yapraklara benzetilen ateş uyar. Güneş'in etrafında yer alan Gezegenler ise çiçeklere tekabül eder ve Güneş cisminin içinde, bütün doğal şeylerin kendisiyle serpilip çoğaldığı bu ağacın hakiki tohumları toplanır.

Şayet bir ağacın anatomisine daha doğru bir nazarla bakarsak, diğer kısımlarının kendi öz makamlarına dönmesine mani olan yegâne engelin topraksı bir mizaç olduğunu görürüz, nitekim ağaçta bütün unsurlar ayrı ayrı bulunur, hatta orada nebatı yukarıya yükselten hareketi sağlayan beşinci özün bir payını ruhuyla birlikte buluruz.

Zira büyük bir ağaç gövdesi ateşe atılıp küle dönüştüğünde, onda pek az miktarda toprak buluruz. Buradan, topraktan neşet eden ruhani bir ağacın, doğal ışığın ışınlarının kuvvetiyle toprağın bağlarından kurtulması, tıpkı yanmış bir ağaçta hangi kesiflikte olursa olsun ruhani cüzlerin unsuri yahut ruhani ateşin kuvvetiyle serbest kalması gibi, pek muhtemel görünür. Ve bu ruhani ağacın desteğiyle, kısmen bitki tohumları tarzında, kısmen de kendi cisminin kalıcı ışık bağıyla (ki bunun tabiatı daima aynıdır ve dolayısıyla cismini aynı mevkide muhafaza etmek için aynı kalıcı kuvvete sahiptir) orta göğün kalbinde güneş tohumu tutulur, çünkü kesifliği sebebiyle daha yükseğe çıkamaz. Işığın böylesi cevheri bir kudrete sahip olduğu ise bize hem doğal hem de sınai neticelerle öğretilmektedir.

Zira hayvanlar ruhlarının işleyişiyle hareket ederler, aynı şekilde sınai ateşin etkinliğiyle ağır şeylerin yukarı taşındığı ve orada bu ateşin kuvvetinin devamı nispetinde tutulduğu, ateşin tükenmesiyle de yeniden aşağıya, ağır cisimlerin doğal yerine indikleri bilinir.

Şu halde Güneş'in maddesini topraktan yahut yoğunlaşmış ve pıhtılaşmış kaostan aldığını, suretini ise Güneş kütlesi hakkında söz söyleyen Hermes'in öğretisine göre gökten devraldığını neticesine varıyoruz. Bundan başka, onun cevheri havanınkinden daha kesif olduğundan, çirkin karanlığını bırakması ve göksel ile ışıklı sureti engelsizce kabul etmesi için toprağa inmesinin zorunlu olduğunu söylüyoruz.

Zira karanlıklar başlangıçta evrensel olarak heyulanın (hyle) engin girdabına yayılmış olduğundan, zikredilen çirkinlik daha hakir bir mahalde toplanmaksızın bu âlem nizamı inşa ve tasvir edilemeyeceğinden, âlemin bütün karanlıklarının, kemâlin kendisinden neşet ettiği ışık makamından daha uzak olması hasebiyle, daha hakir bir mahal olarak nizamın merkezine sürülmesi zaruri idi. Lakin karanlıklar bizatihi hiçbir şey olmadığından yahut bir konunun salt bir arazı gibi durduğundan ve netice itibarıyla bir binit olmaksızın aşağıya hareket edemeyeceğinden,

herhangi bir gök maddesinin ruhuna yahut ruhani suyuna yapışıyorlardı, onun sevkiyle aşağıya doğru taşınıyor ve çevrenin orta noktasında toplanıyorlardı. Bu mahalde, ilk gökten neşet eden ruh, daha evvel gösterilen tarzda kendi karanlık örtüsünden kurtulur ve her iki ışığın ışınlarının kuvvetiyle yukarıya, vatanına doğru yükseltilir, orada gök üstü sureti iktisa eder, en alt göklerin evrensel ruhunun kütlesini, tutsak kardeşlerini ve madenler ile bitkilerin bedenlerinde alıkonulanları dirilttiği, tazelediği, beslediği, sevindirdiği, çoğalttığı ve onları her yıl nihayetsiz bağışlarla zenginleştirdiği o parlak ışık kaftanlarını kuşanır.

Bütün o yer kütlesi ise, artık adeta cansız kalmış ve kendi hareket ettirici ruhundan ayrılmış olarak ölü görünür, bir kadavra misali hareketsiz durur ve buz gibi uzuvlara sahiptir. Yaşayan cisimlerin âdeti veçhile, ne bütününde ne de herhangi bir cüzünde bir ruha maliktir, lakin gökten ve yıldızlardan aldığı bir nebze ısıyı bir kadavra gibi kabul eder, bununla çürüme yoluyla kurtlar ürer, kemiklerde sinekler büyür ve pek çok başka şeyler hasıl olur. Nitekim Ovidius'un Python'un türeyişinde anlattığı gibi, yeryüzünde hayvanlar, nebatat ve bozulma olmaksızın çoğalması imkânsız olan benzeri diğer şeyler de bu minval üzere doğmaz mı? Güneş'in topraktan doğuşu ise şu şekilde tasvir edilir.

EMPYREUM GÖĞÜNÜN MAHLUKLARI HAKKINDA. 139

BÖLÜM VII. Önceki kanaatin ihtimalini savunan hem Fiziksel ve Kimyevi, hem de Teolojik Gerekçeler. Güneş cisminin doğuşuna dair bu kanaatimiz bu asrın Filozoflarına belki yeni ve işitilmedik görünecek olsa da, onun makul delillere dayandığını hem Felsefi ve Kimyevi, hem de şüphesiz Teolojik birtakım gerekçelerle göstermeye gayret edeceğiz.

Gezegenlerin cisminin yoğunluğu hakkında ne düşünmek gerekir, zira birçok ruhun eklenmesi sebebiyle karanlık ve bir bakıma donuk bir surete sahiptir, öyle ki görünür ışığı almaya daha elverişli olsun, tıpkı görünmeyen havanın yoğunlaşarak görünür ve parlak bir bulut meydana getirmesi gibi.

Şu halde mezkûr filozoflara göre dolulu bulutun maddesi yerin bağrından buharlaşıyorsa ve yoğunluğu bakımından tümüyle süptil toprağa benziyorsa, yer kendisinden sonra yaratılan bütün şeylerin anası dendiğine göre, o Güneş cismi neden onun rahminin en süptil maddesinden teşekkül etmiş olmasın, nitekim yerin buharlarından, o bozulmaz Güneş'in suretinden pek farklı olmayan ve cisimleri kendi yabancı kirlilikleri yüzünden daha yukarıya, esir bölgesine yükselemeyen meteorlar yahut fani Güneşler yukarı hava bölgesinde görünmezler mi?

Hemen bütün mezkûr filozofların icmaıyla ateşin havaya, havanın suya, suyun da yere bir tür koyulaşma vasıtasıyla dönüştüğü kabul edilmez mi? Buradan gayet açıkça görülür ki aksine yer suya, su havaya ve hava da ateşe incelme yoluyla dönüşür, ateşin de esir ile ortak bir yanı vardır.

Bundan başka, mademki her şey sudan hasıl olmuştur, kaba su ile süptil su arasındaki fark, birinin en süptil ruh cihetinden, diğerinin ise yer cihetinden olmasından başka nedir? Buradan Güneş'in kesafetinin yer cihetinden olduğu sabittir.

Hatta kimi filozofların bizzat kendi sözleri bu iddiamızı destekler ve teyit eder, nitekim Hippokrates'te şöyle geçer, Her şey birbirine karışmış haldeyken, onun sıcak adını verdiği ölümsüz parçası, kadimlerin esir dediği en yüksek çevreye çekildi. Yani, üç katlı göğün üç katlı karanlık cüzü parlak ışınları içine alarak, kaba ve nizamsız bir kaos (chaos) meydana getirip en aşağıdaki gökte toplandığında, ölümsüz Sıcak dedikleri ışık yükseliyordu, vesaire.

Bunu muhakkak ki Hermes Trismegistus kutsal kelamında doğrular görünür, zira şöyle söyler, Uçsuz bucaksız uçurumda bir gölge vardı, dahası ilahi kudret marifetiyle suda ve kaosta latif bir akli ruh bulunuyordu; her şey belirsizken, az sonra hafif olanlar yüksek bölgeye doğru uçtu, ağır olanlar nemli kumun altına çöktü, nesneler ayrılıp tartıldığında, ateşten bir ruhla taşınan gök yedi daire halinde parıldadı. O bilge bu sözleriyle, ışığın ve cevheri ruhların Tanrı'nın kelamı vasıtasıyla en alttaki göğün kaosunda bulunduğunu ve ardından hafif olanların, yani kaosa hapsedilmiş ruhani şeylerin, ateşten bir ruhla, yani kaosta mahpus parlak ışınlarla semavi bölgeye çıkarıldığını kastetmiş olmasın? Bu vuku bulunca Güneş ve diğer gezegenler parıldadı.

Trismegistus'un bu sözlerinden ayrıca açıkça anlaşılmaktadır ki kaos, bütün göklerin karanlıklarının esir ışınlarla birlikte en altta sıkışıp toplanmış halidir. Nitekim şöyle der, hafif şeyler ateşten bir ruhla yüksek bölgeye, yani göğe taşındı. Nitekim neredeyse aynı manada bizzat kendisi Pimandros'unda da bunu vurgular, orada şöyle der, korkunç bir gölgenin eğik bir devirle alta çekildiğini ve nemli bir tabiata dönüştüğünü, nemli tabiatın bağrından ise saf ve hafif bir ateşin uçup yükseklere yöneldiğini vesaire söyler.

Fakat bunlar bir yana bırakılırsa, Güneş'in yer ile olan kesintisiz münasebeti hakkında ne düşünmelidir?

Güneş her gün yer ile kendi dişisiyle birleşir gibi birleştiğinde, yahut en azından yerdeki nemli bir ruhla, sanki dişinin yahut aynı rahmin yerini tutan müheyya bir edilgen gibi bir araya geldiğinde; ki bu birleşme yahut senelik temas vasıtasıyla tür bakımından farklı sayısız şeyler meydana gelir ve her bir tür kendi içinde çoğalır, bu durum, yerin ruhu ile Güneş cisminin ruhu arasında büyük bir yakınlık olmasaydı vuku bulamazdı; bu yakınlık şüphesiz ki kaynağı yer olan madde cihetindendir, zira suret cihetinden değildir, çünkü onun kaynağı karşı tarafta, yani Empyreum göğündedir.

Nihayetinde Güneş cismi görünür olduğundan ve dolayısıyla yarı yarıya maddi bulunduğundan, onun cismani kısmının, yukarıda yer olduğunu gösterdiğimiz madde kaynağından gelmesi zaruridir.

Bütün kimya filozofları (philosophi chymici) da başka neyi kastetmişlerdir ki, Güneş'in oğlu ve

yer Güneş'i adını verdikleri Güneş'in o en asil dölünün cevherini yerden ve diğer elementlerden, suretini ise gökten aldığını oybirliğiyle söylemişlerdir? Hatta Hermes, Doğa'nın Feryadı'nda yeri, rahminde ateşten, yani ışıktan gebe kalan her şeyin anası ve besleyicisi olarak adlandırmamış mıdır?

Nihayet Kutsal Yazı'nın kanıtlarına gelecek olursak, yerin ve Güneş cisminin yaratılış vaktini dikkatlice mülahaza edersek, yaratılış nizamında pek büyük bir sırrı idrak ederiz.

Zira yaratılışın üçüncü gününde yer ve onun sırf bitkisel mahlukları var edildi, yerin yaratılışından sonra, dördüncü günde, Güneş'in kürevi cismi meydana getirildi, onun boyutuna gökte her yana dağılmış olan ışınlar aynı günde toplandı. Şu halde

Güneş'in cismi sonsuz derecelerle yerin önüne konulması gerekirken, sonsuz tabiat yaratılışına en mükemmel mahluk olan ışıktan başlamışken ve yerin yaratılışından önce, Güneş'in kendisinden çok daha üstün bir mahluk olduğu esir göğünü tamamlamışken, neden onu yerin inşasından önce var etmedi, meğerki o en asil sureti kabul etmeye ve orta göğün görünmez ve gizli ışınlarını zahir ve görünür kılmaya en münasip olan cisminin cüssesini yerden seçmeyi dilemiş olmasın?

Hatta Güneş'in bu yaratılışı pek mistiktir ve insanlara gelecek olan müstakbel gayrimahluk iyiliğin açık bir işaretidir.

Zira yaratılmış gök üstü ışık, gökten yere, yani gölgeye ruh vasıtasıyla nasıl indiyse ve orada Empyreum göğünün yaratılışından itibaren üç gün boyunca bitkisel bir cisim tarzında karanlıkların ve yerin girdabında gömülü kaldıysa, sonra da yukarıdaki ışınların yardımıyla yerin fani kirliliğini üzerinden atıp bizzat kendi cismiyle yücelmiş ve adeta yeniden doğmuş olarak, gölgedeki mahpusluğundan sonraki üçüncü günde esir göğüne yükseldiyse; oradan her yıl parlak bir asa ve taç ile donanmış olarak bütün nebatat cisimlerine hayat, suret ve büyüme kudreti yağdırır, aynen öyle de, yaratılmamış olan o Işık, yaratılmamış Baba'nın hakiki ve yegane evladı, ilahi irade ile yere indi, insan bedeninin tabiatını üstlendi ve fani ete göre öldü, lakin ilahi ve gayrimahluk cevheri sayesinde ölümden sonraki üçüncü günde dirildi, cismi her türlü ölümlü bozulmadan arınmış ve insan idrakinin ötesinde yüceltilmiş halde; oradan tarif edilmez bir haşmetle Empyreum göğüne yükseldi, orada Babasının sağında her türlü parlaklıktan daha ışıklı biçimde yücelerek, insan ruhlarına her gün cömertçe manevi bağışlar yağdırdı, onları ilahi nuruyla aydınlatıp kötü cinlerin gazabından korudu, dahası helak olacak insanları hayat pınarının suyuyla yıkayıp manevi bir yıkanışla yeniden diriltti, günahın yozlaşmasından kurtarıp felaha erdirdi.

Şu halde hiç kimse, bu yaratılmış Güneş cevherinin, indiği aracının yahut cisminin donukluğunu ve kirliliğini orada bırakıp terk etmek ve kirlilik lekelerinden arınmış cismiyle yeniden yüce makamlara yükselmek üzere yere inmiş olmasını imkansız bir şey saymamalıdır, zira o en ilahi ve gayrimahluk tabiatın da aynı şeyi gerçekleştirdiğine imanla inanırız ve manevi gözlerle görürüz; nitekim Kutsal Yazılar şu sözlerle buna şehadet eder, Kurtarıcı'yı hasıl etsin diye yer açılsın.

Duyularla algılanamayan her şeyi reddedip mahkum eden ve ortak duyuya sunulanlardan başka şeyleri öğretmeye çalışanların fikirlerini saçmalık sayan kimi insanların o bilgisizliği ne büyüktür ve cehaletleri ne denli hayvancadır! Fakat bu kabil insanları da tatmin etmek adına, bu son derece derin öğretinin bilgisine yalnızca neticeler vasıtasıyla ulaşmak zorunda olduğumuzdan, gördüğümüz bir tecrübe ile bu fikrimizin muhtemel olduğunu a posteriori bir kanıtla izah edeceğiz.

Bu tasvirin tam bir kanıtı için bu risalenin birinci kitabına ve kaosun ele alındığı onuncu bölümüne bakınız.

RİSALE I, KİTAP V, BÖLÜM

Orta göğün bütün cevherinin Güneş'in meydana getirilmesinden önce, onun zuhurundan sonrasına nispetle daha kesif ve daha karanlık olduğuna dair.

İlk mahluk olan o ışık, ışık saçan gök cisimlerinin meydana getirilmesinden önce Dionysios'un tanıklık ettiği üzere üç gün boyunca Güneş'in yerini tutmuş olsa da, Theologiae Resolutae, risale 2, kısım 2, fasıl 1, mesele 1'de teyit edildiği gibi Güneş'ten daha nakıstı. Zira daha büyük bir madde miktarında dağılmış ve saçılmıştı, bu yüzden maddenin çokluğu sebebiyle tesirlerini, yani ışığı ve sıcaklığı dünyaya o denli kuvvetle aşikar edemedi, zira maddenin meyli daima suretin fiillerine zıt düşerdi. İşte bu sebeple, sıcaktan neşet eden inceltme ve yoğunlaşmış maddeyi dağıtma kuvvetine Güneş'in yaratılışından önce o kadar tesirli bir biçimde sahip değildi, zira tek ve bir araya toplanmış kuvvet daima daha güçlüdür. Bu yüzden göğün bu maddesi dördüncü günden önce, sonrasına nazaran daha kesifti.

Bundan ötürü aşikardır ki, ilahi filozofların Güneş'in doğuşundan önce sırf bir nitelik, yani katıksız bir ışık olarak kabul ettikleri, kökenini ancak dördüncü günden aldığı için miktar yahut zaman olarak saymadıkları gün, Theologiae Resolutae'nin daha önce zikredilen yerinde şehadet edildiği üzere, Güneş'in yaratılışından önceki esirin kesafeti sebebiyle, onun meydana getirilişinden sonrasına kıyasla çok daha karanlık ve donuktu; zira üçüncü günden sonra, orta göğün geniş sahasına yayılmış olan o ikincil ışık yığınının tamamı büzülerek Güneş cismine dönüştü.

Hatta Dionysios'un İlahi İsimler Üzerine adlı eserinin dördüncü bölümüne göre, bu ışığın Güneş'in cevheri olduğu, lakin henüz tam olarak biçimlenmediği ileri sürülür; bu her nasıl olursa olsun, sondan bir önceki bölümde izah edilen sebepler uyarınca, her yana dağılmış olan bu ışığın arınmış ve yüceltilmiş o Güneş kütlesinde toplandığı ve dünyanın içinden geçtiği kısmında, ışığı her tarafa dağılmış olduğu zamankinden daha şiddetli tesirler meydana getirdiği muhakkaktır, bu yüzden daha fazla ısıtır, inceltir, dağıtır ve aydınlatır,

Ve onun bu tür eylemleriyle bu göğün daha kesif kısımları, Güneş'in doğuşundan önce eşit biçimde dağılmışken, artık onun tezahüründen sonra, azlık ve çokluk derecesine göre, aynı bölgede bir aşağı bir yukarı yankılanır, bunların direnci ve bu Güneş cisminin tesiriyle, aşağıda açıklayacağımız üzere, gezegenlerin muhtelif küresel cisimleri meydana getirilir.

BÖLÜM IX. ## Diğer Gezegenlerin Meydana Getirilişi Üzerine.

Güneş'in teşekkülü bahsinde, âlemin en yüksek bölgesinin ışığından bir pay taşıyan karanlık ruhunun, iç göklerin karanlıklarıyla birlikte kâinat makinesinin merkezine doğru yankılandığını, kirli ve kara murdarlığını orada üzerinden attığını ve semavi ışığın kudretiyle göklerin kalbine yüceltildiğini (exaltatio) ana hatlarıyla betimlemiştik. İkinci günde esiri göğün uçsuz bucaksız hacmine saçılmış olan ışınlar, hem sureti arzulayan Güneş maddesinin mıknatısi kudretiyle, hem de bilhassa orada tutulan ve çevrelerini saran kardeşlerini adeta yardıma çağıran o parlak nefs (anima) sebebiyle, onun cevherinde toplanıp bir araya getirilir, tıpkı çok kurnaz bir kuşbazın, yoldan geçen kuşları aldatmak için kafese küçük bir kuş kapatması ve onun varlığı ile nağmelerinin aynı türden diğer kuşları o tuzaklara çekmesi gibi.

Böylece parlak ışınlar çokluğu toplandığında ve aynı ruhun kütlesini eşit biçimde kapladığında, inceltmek tabiatında olan o harikulade ışınların kudretiyle bu göğün daha kesif kısımları dağıtılır ve kademe kademe, yani azlık ve çokluk derecesine göre, bu göğün daha dış kısımlarına sürülür. Bu sebeple söz konusu göğün, ortasında Güneş cisminin asılı durduğu merkezinden daha uzak olan kısımları daha soğuktur, dolayısıyla daha kaba ve daha yoğundur, bilhassa da daha aşağıya, yani merkeze doğru uzanan o uç kısım böyledir. İşte bu uçlarda yerleşmiş olan gezegenlerin, mahallin yoğun düzeni sebebiyle soğuk tesirler meydana getirmesi bu yüzdendir.

Dolayısıyla orta göğün en alt çukurluğuna, Güneş'in zatî ışınlarının kudretiyle yankılanan esirin daha kesif kısmı, nem küresine (sphaera) olan yakınlığı sebebiyle son derece nemlidir ve kendi cevherinin saflığı yüzünden ötesine inemediği ateş küresine bitişikliği sebebiyle, soğukluğu zıtların karşılaşmasıyla güçlenmeyle (antiperistasis) kuvvet bulur.

İşte orta göğün bu alt küresi, Güneş cisminin hareket ettiği o orta küreye nispetle, alt göğün su unsurunun aynı göğün ateş unsuruna nispeti gibidir, bu yüzden bu kesif esir küresinin soğukluğu, Güneş ışınlarının eylemlerine direnerek, bu küre ile Güneş küresi arasındaki yolun yarısına kadar yukarı doğru bir hareket uyandırır. Zira o harekete bir başka hareket, yani Güneş'in alçalan ışınlarının hareketi karşı koyar. Alçalan bu Güneş ışınları yükselen buharlı maddeye denk olduğundan ve dolayısıyla her iki tabiatın mücadelesi orantılı bulunduğundan, ışığın kudreti buharlı ruhun yolun yarısına kadar yükselmesini engellemeye yetmez, o yükselen buharın kuvvetleri de o orta yere inen parlak ışınların eylemlerini daha yukarı püskürtmeye kâfi gelmez. Böylece karşılıklı ve orantılı kuvvetlerle aynı noktada mücadele ederler ve mücadele ederek çift dairesel hareketle devinirler, yani maddenin arzusu uyarınca batıdan doğuya ve birincil ışığın ilerleyişi uyarınca doğudan batıya doğru hareket ederler. Bir tabiatın şiddetli hareketinin diğerinin yavaş fakat alabildiğine dirençli hareketine çarpmasıyla, tıpkı karşıt yönlerden esen iki rüzgârın havayı kesifleştirerek bulut oluşturması gibi, o kürenin daha kesif cevheri toplanır, eklenir ve tek bir küre halinde birbirine benzer kılınır.

Ve aynı durum, bu göğün her bir küresinde, kendi gezegeninin doğuşundan hemen önce gerçekleşir. Demek ki alçalan ışınların eylemi ve yükselen buharlı ruhun direnciyle, bu göğün en alt küresi ile Güneş küresi arasındaki yolun yarısında çift dairesel hareket meydana gelir, işte buradan Merkür adını verdiğimiz o parlak yuvarlak doğar. Güneş ışığı gözle görülür bir biçimde mıknatısi bir kuvvetle onun içine toplanır ve onun varlığıyla bu gövde gözlerimize aşikâr olur. Benzer şekilde, bu küresel Merkür cisminden ışınların yankılanmasıyla, onun cisminden harekete geçen birtakım daha latif buharlar, Güneş cismi ile Merkür cismi arasındaki yolun ortasına kadar yukarı doğru uyarılır, bunların hareketine de söz konusu buharlı ruhun daha yukarı çıkmasını engellemek üzere aynı noktada başka bir hareket, yani Güneş cisminden alçalan ışınlar karşı koyar. Böylece bir tabiatın denkliği diğer tabiatın denkliğiyle aralarında orta bir felek (orbis) meydana getirir, onun çift dairesel hareketiyle maddesinin daha kesif kısmı, astrologların Venüs adını verdikleri küresel bir kütle halinde toplanır. Bu iki gezegenin maddesinin Güneş'in zatına olan tabiat yakınlığı, bunların tabii hareketlerinin Güneş hareketinden diğer gezegenlerinkine kıyasla daha az farklılık göstermesinin sebebidir, nitekim bunu aşağıda daha etraflıca izah edeceğiz.

Ayrıca o en alt küreden yukarıya, Merkür yuvarlağına doğru bir başka hareket, Merkür cisminden de o küreye doğru aşağı yönlü bir hareket doğar, öyle ki yolun yarısında birinin hareketi diğerinin hareketine karşıt olur. Bunların denk mücadelesiyle o orta felekte çift hareket uyarılır, onun eklenişiyle Merkür cisminin denk tabiatından ve daha alt kürenin nemli düzeninden, Ay (Luna, Phoebe, Diana, Cynthia, Lucifer vb.) cismi denen o küresel yığın derlenir. Bu cisim, bozuluş bölgesine yakınlığı sebebiyle ve kendisine en yakın olan Merkür'den aydınlık suretten ancak pek az pay alabildiği için, Güneş suretini gittikçe daha çok arzular. Kendi zatı bakımından eşit, yani aynı nispette donatılmış olsa da, Güneş cismine olan uzaklığına ve yakınlığına göre onun gövdesinin aydınlanması bize gözle görülür biçimde az ya da çok görünür, bundan ötürü onun büyük kısmının bir bakıma donuk olduğu ve yıldız cisimlerinin görünürlüğü için bir miktar donukluğun şart olduğu açıktır.

Aynı şekilde, Güneş ışınlarıyla bütünüyle delinip geçilemediği için bu cismin bu göğün daha yoğun cevherinden meydana geldiği kesindir. Böylece kendi feleklerinde hareket eden, göğün içbükey yüzeyi arasında orantılı bir mesafe ve sıra ile birbirine göre dizilmiş üç gezegenimiz olur, bunların cisimleri Güneş cisminden uzaklaştıkça daha kesif ve daha yoğun kabul edilmelidir. Güneş cisminin üzerinde de, yani sabit yıldızların mahalli ile Güneş feleği arasında aynı sayıda gezegen bulunduğundan, bunların kendi müstakil feleklerinde orada hangi tarzda, hangi yolla meydana getirilebildikleri dikkatle araştırılmalıdır.

Daha önce bu göğün daha kesif ve daha nemli bir kısmının onun kalbinden aşağıya doğru itildiğini, daha kuru olan diğer kısmının ise yukarıya, sabit yıldızların donduğunu yukarıda açıkladığımız su ya da billur kürenin içbükey yüzeyine doğru sürüldüğünü söylemiştik. Bu sınırlarda da, karşıt mahallinde olduğu gibi, soğukluk zıtların karşılaşmasıyla güçlenme yoluyla, yani üstte bulunan ve billur küreye bitişik olan son derece ruhani göğün tatlı sıcaklığı ile Güneş cisminin canlı ısıtması sebebiyle bollaşır, onun tesiriyle Güneş feleğinden o sınırlara doğru dağıtılır, kuruluğu ise herkesin bu sebeple buzlu gök ve kuru suların çokluğundan ötürü billur gök adını verdiği billur kürenin dondurucu düzeninden ileri gelir. Demek ki Güneş ışınlarının bu üstün konuya yönelen eylemi, Güneş'in üzerinde kademe kademe asılı duran gezegenlerin yegane sebebi ve kaynağıdır.

Zira unsurların doğuşunda gösterdiğimiz üzere, en alt göğün nem küresinin meydana gelişinde yeryüzünün büzücü tabiatı ile ateşin tabiatı yolun yarısında adeta nasıl bir araya gelip kavuşuyorsa, Güneş ışınlarının yukarı doğru hareketi ile söz konusu ışınların hücumlarını savuşturmak için aşağı doğru kışkırtılan kuru soğukluğun hareketi de, Güneş cismi ile bu göğün dışbükey kısmı arasındaki yolun yarısında, farklı tabiatların denk parçalarından doğan bir çatışmaya yol açar. Bunların muhtelif hareketiyle, yani doğudan batıya ve batıdan doğuya doğru, Güneş tabiatından iki pay ve bu göğün daha soğuk ve daha kuru kısmından bir o kadar pay ile yoğrulmuş, Jüpiter cismi veya Jüpiter dedikleri küresel kütle toplanır. Güneş ışınlarının Jüpiter cisminden aşağıya doğru yankılanmasından veya geri yansımasından daha latif bir buhar uyarılır ve bu yansıyan ışınlara eşlik eder, bunlar Jüpiter cismi ile Güneş cismi arasındaki yolun ortasında Güneş'in yukarıya yönelen yeni ışınlarıyla karşılaşır. Bunların çifte karşıt hareketiyle yeni bir çifte dairesel hareket doğar, buradan o mahallin bütün yoğunluğu, Jüpiter ve Güneş'in denk düzeninden yoğrulmuş olan ve Mars cismi veya Mars adını verdikleri tek bir yuvarlak halinde bürünür ve toparlanır.

Benzer şekilde, daha yukarıdaki harekete doğru, Jüpiter'in parlak tabiatından doğan bir hareket oluşur ve bu hareket, Jüpiter'in kendisi ile bu göğün dışbükey yüzeyi arasındaki yolun yarısında kendisine zıt olan harekete karşı koyar. Bunların çatışmasından da çifte dairesel hareket doğar, bunun neticesinde o aralığın daha kesif kısmı Satürn dediğimiz tek bir yuvarlak cisim halinde toplanır.

Böylece bir sonraki bölümde açıkça izah edeceğimiz üzere, konumlarına ve bileşimlerine göre muhtelif niteliklere ve düzenlere sahip olan yedi gezegen cisminin kendi makamlarına yüceltildiğini görmüş oluruz. Gezegenlerin meydana getirilişi ise şöyle tarif edilir.

BÖLÜM X. ## Gezegenlerin Tabiatı ve Bu Aşağı Âlemde İcra Ettikleri Düzenleri Üzerine.

Her ne kadar öncekilerden üç alt gezegenin ve bir o kadar da üst gezegenin cisimlerinin Güneş'in kudretinden neşet ettiği yeterince aşikâr olsa da, burada hem Güneş cisminin yaratılış sırasıyla diğer gezegenlerin cisimlerinden önce geldiğini, hem de ışığın biçimsel düzenini daha önce kabul ettiğini açıklayacağımız başka bir delil öne süreceğiz. Zira neredeyse bütün filozoflar, ışığın Güneş'te kendiliğinden aydınlık olarak, diğer gezegenlerde ise pay alma yoluyla bulunduğu hususunda hemfikirdir. Bir yıldızın ışığı onun zatî sureti olduğuna, o olmaksızın yıldızın var olamayacağına veya ad alamayacağına ve geri kalan gezegenler bu sureti kendilerine biçim veren olarak bizzat Güneş'ten aldıklarına göre, Güneş'in yaratılış sırasıyla diğer gezegenlerden önce gelmesi kaçınılmazdır, tıpkı ilkenin kendi ilkelendirdiğinden önce gelmesi gibi.

Demek ki en yüksek gökten ortak diyaframı vasıtasıyla aşağıya salınan ışık, Basileios'un tanıklık ettiği üzere dördüncü günde Güneş cismine kabul edilir ve orada muhafaza edilir.

Güneş, kendi cisminin onların makamına olan yakınlığına veya uzaklığına ve ışığı verdiği o gezegen cisminin düzenine göre, hem yukarıdaki hem aşağıdaki her bir gezegene bu ışıktan bir pay, az ya da çok olmak üzere bağışlamıştır.

İşte bu sebeple İamblikhos'a göre bütün semavi kudretler Güneş'tedir ve Proklos'un tanıklığıyla, bütün gök cisimlerinin kuvvetleri Güneş'in bakışında tek bir yerde toplanır, nihayet bunların onun ateşli solukları vasıtasıyla bu alt âleme saçıldığına inanırız. Bu yüzden Platoncular âlemin nefsinin Güneş'te hapsedildiğine inanmışlardır.

Bu sebeple Phoebus, altın saçlarıyla parıldayarak, bir kral ve hükümdar gibi asasını ve dümenini elinde tutarak ortada oturur, akılla kavranan âlemden diğer bütün yıldızların fevkinde aldığı ışıkla dopdoludur, zira bazı Platoncuların kabul ettiği üzere onun nefsi, akılla kavranan ihtişamı kabul etmeye daha elverişlidir.

Onun birincil krallık düzeni ise hem bileşiminin tabiatıyla hem de tesiriyle kendini parlak bir biçimde ele verir. Zira yeryüzünden yükselen ruhani maddenin eşit payı ile Empyreum göğünden alçalan zatî parlak suretin eşit payından meydana gelir. Bu yüzden onun feleği, Artefius tarafından nefs ve eşitlik küresi diye adlandırılır.

Bunlardan açıkça anlaşılmaktadır ki, onun mizacı, ikincil ışığın düzeninden aldığı son derece tatlı bir derecede sıcaktır ve cisminin ruhani tabiatından ileri gelen hissedilmez bir nemliliğe sahiptir.

Fakat suretinin çokluğu, maddesinin arzusunu her bakımdan tatmin ettiğinden, sıcaklık onun cisminde şüphesiz baskındır, onun lütfuyla yalnızca gezegenler kendi doğal mizaçlarını almakla kalmamış, aynı zamanda aşağıdaki her bir varlık da almıştır.

İşte bundan ötürüdür ki Merkür, tabiatının bir parçasını Güneş'ten, diğerini ise küresel olarak aşağıya dağıtılmış nemli ve soğuk kütleden alarak üç pay soğukluk ve nemliliğe, bir o kadar da Güneş'in mizacına sahip olur. Bu yüzden Merkür sıcaktan ziyade çok daha fazla nemli ve soğuktur, zira Güneş cisminin düzeninde, cismin bir payının parlak ruhun bir payı ile birleştiğini söylemiştik.

Ve yine bundan ötürüdür ki Merkür'ün kendi tabiatında değişken ve öylesine kararsız olduğu, bazen iyi, kimi zaman da kötü gezegenlerle birleştiği ve onların hem iyi hem de bozuk tabiatlarına büründüğü söylenir.

Zira terkibinde soğuk maddeden çokça bulunup tözsel ışığına kıyasla pek az surete sahip olduğundan, diğer gezegenlerin tabiatlarına bürünmeyi arzular ve karşılaştığı, herhangi bir açı (aspectus) kurduğu gezegenlerin tesirlerini memnuniyetle kabul eder. Bu yüzden tabiatı gereği pek akışkandır, sıcaktan ziyade nemlidir.

Ay ise, Merkür'ün tabiatının bir payından ve aynı göğün soğuk ile nemli kütlesinin diğer payından teşekkül ettiğinden, semavi şeylere nispetle son derece soğuk ve nemlidir, zira Merkür'den yalnızca bir pay sıcaklık ile bir pay soğukluk ve nemlilik almış, iki payı ise bizzat soğuk ve nemli küreden edinmiştir, bundan dolayı Güneş cisminden pay alma yoluyla durmaksızın yardım ve ışık diler ve alır.

Venüs'ün tabiatı ise, Güneş ile Merkür'ün eşit payından meydana geldiği için, Güneş düzeninden üç paya, Merkür'den aldığı daha aşağıdaki soğuk ve nemli küreden ise tek bir paya sahiptir, bu yüzden duruşunda iyicil ve hayat vericidir, yaşayanlar için uğurludur, nitekim Güneş'ten daha çok nemlendirir ve Merkür'den daha çok ısıtır, bundan ötürü tatlılığın ikinci derecesinde sıcak, birinci derecesinde ise nemlidir.

Jüpiter ise Venüs'ten şu bakımdan ayrılır ki, bitişik olduğu Mars'ın yakınlığı sebebiyle kendi tabiatında daha sıcak ve daha erildir, nitekim onun tabiatından bir şekilde pay alır, zira onun terkibinde Mars ile birleşmiştir, benzer şekilde Satürn küresinin yukarı kısımdaki ve Mars'ın iç kısımdaki yakınlığı sebebiyle Venüs daha kurudur. Bundan ötürü onun tabiatı büsbütün sıcaktır ve Güneş'in eşit düzeninden ve en yüksek göğün yahut billur kürenin içbükey yüzeyine itilmiş daha kesif esir parçasından meydana gelmiş olarak nemlidir, zira o kürenin tözü, buzlu göğün gücüyle donmuş ve Güneş ışınlarının gücüyle harekete geçirilmiştir ve onun direnme gücü, o ışınlara doğru orta yola inerek karşı koymak suretiyle, yer tabiatının ateş unsurunun sıcaklığıyla orta yola inerek alt gökte ürettiği etkinin aynısını, yani nemliliği bu gökte hâsıl eder.

Fakat sıcaklık yükselirken daha büyük güçler sarf ettiğinden, yani daha kuvvetli ısıttığından, Jüpiter nemlendirdiğinden biraz daha fazla ısıtır, Mars ise Jüpiter ile Güneş'in yalın etki ve edilgisinden meydana gelir, bundan dolayı onun tabiatı Güneş'in tabiatının üç payından, yani bir pay Jüpiter ve iki pay Güneş'ten teşekkül eder, ayrıca doğrudan Mars'ın düzeninden aldığı soğuk ve kuru küreden de bir paya sahiptir, bundan ötürü Jüpiter ve Güneş'in sıcaklığı sebebiyle sıcaklığa dair üç tanıklığı vardır, dahası son derece sıcak ve kurudur, yani bütünüyle ateşli bir tabiata sahiptir, zira Güneş'in tabiatı inerken olduğundan daha fazla yükselirken ısıtır, bu durum rüzgârlı bir fırının ızgarasına konulmuş yapay ateşin tabiatıyla da doğrulanır, nitekim aşağıya, yani ızgaranın altına doğru ancak pek az ısıtır, yukarıya doğru ise şiddetle ısıtır, zira ateşli tabiat, ilk türediği kökeninin düzenini taklit ederek her zaman büyük bir şiddetle yukarıya doğru taşınır.

Fakat Satürn küresinin habisliği Mars'ın diğer tarafındaki tabiatını yansıttığından, hem kuruluğuyla onu daha kuru kılar, hem de o taraftan karşıt tesirle (antiperistasis) Mars'ın tabiatını alevlendirir, onun kuvvetlerini aşağıya iter ve yankılatır, ona insan tabiatı için ölümcül bir habislilik bahşeder, tıpkı şimşekleri içine hapseden bir bulutun, zıt tabiatıyla o şimşeğin şiddetini katbekat artırması, bağrında hapsolmuş buğuyu tabiatların zıtlığıyla parlatarak yenilemesi ve onun yıkıcı niteliklerini fiile dökmesi gibi.

Satürn, Güneş ışınlarının kuvvetiyle o sınırlara itilmiş olan o soğuk ve kuru esir kütlesinden ve Jüpiter'in yapısından pay alan bir tabiata sahiptir,

Bundan dolayı üç çeyrek büzücü soğukluğa ve Jüpiter'in tabiatından aldığı yalnızca bir çeyrek Güneş sıcaklığına sahiptir, işte bu yüzden yapısı son derece sabit, soğuk ve kurudur, azami derecede topraksı düzene meyleder ve dondurucu soğukluğunu billur gökten alır. Bu nedenle bu gezegen hem Jüpiter'e, hem Mars'a, Güneş'e ve Venüs'e karşıttır, kökensel nemi (humidum radicale) kuruluğuyla emerek ve doğuştan gelen sıcaklığı (calidum innatum) ölçüsüz soğukluğuyla tüketerek aşağıdaki varlıkların üremesinin şiddetli bir düşmanıdır.

Burada sırası gelmişken belirtilmelidir ki, sabit yıldızlar dahi bu gezegenlerin tabiatlarına bürünürler ya da daha doğrusu, yaratılışlarından itibaren, bileşimlerini oluşturan buharlı maddenin yığınına ve parlak suretin oranına göre birbirinden farklı olan benzer mizaçlara sahip olmuşlardır. Benzer şekilde, bir yıldızın aynı veya zıt nitelikteki bir diğer yıldıza yakınlığı sebebiyle de böyledir,

Bundan dolayı, bir gezegen kendi niteliğindeki bir sabit yıldızın veya burç dedikleri sabit yıldızların altından geçerken, deneyimle sabit olduğu üzere, bu aşağıdaki şeyler üzerinde daha kuvvetli bir tesire sahip olur ve o vakit yücelme (exaltatio) evinde veya [okunamadı] bulunduğu söylenir, şayet zıt nitelikteki burçlar altında hareket ederse, kuvvetleri ve aşağıdaki şeyler üzerindeki gücü zayıflar, o vakit astrologlar onun düşüş (casus) yahut zararda olma (detrimentum) halinde olduğunu söylemişlerdir. O halde sabit yıldızlar, ya gezegenlerin erdemlerine ve doğal tesirlerine mani olmak ya da onları pekiştirip daha etkili kılmak üzere gezegenlerin cisimlerine etki ederler.

Bölüm

Bir vasatın tayin edilebilmesi için iki ucun meydana getirilmesinin zaruri olduğuna dair.

Yukarıdaki bölümlerde, uçlar olmaksızın var olamayacak pek çok vasattan söz ettiğimizden, vasata ulaşılabilmesi için yaratılış düzeninde evvela uçların meydana getirilmesi zaruridir, zira aynı zamanda iki uç arasına yerleşmeyen hiçbir şeye vasat denemez, nitekim en alttaki gök yaratılmadan evvel orta gökten bahsedilmemiştir, nitekim Tanrı, parıldayan ve şanlı ateşini iki uç arasındaki orta boşlukta asılı kılmadan evvel göklerin en yükseğini (empyreum) ve yeri yaratmıştır, aralarında hareket edeceği ateş ve yer daha önce açığa çıkarılmadıkça en alt göğün ortasında nemlilik küresini meydana getirmemiştir.

Nitekim Merkür de en alt kısmın ortasında iki ucun, yani esirî soğukluk ve nemlilik küresi ile Güneş cisminin kuvvetiyle asılı durur. Benzer şekilde, aralarında orta yer tayin edilen Jüpiter'in doğuşundan evvel Mars'ın ve soğukluk ile kuruluk küresinin öncelenmesi gerekirdi.

Nihayetinde, mezkûr vasatların kökeni uçların karşılıklı etki ve edilgisinden ileri geldiğinden, doğa düzeninde evvela uçların, bunlardan teşekkül eden vasatlardan önce meydana getirilmesi zaruridir.

Bölüm

Gezegenlerin tesirleri ve bunlar vasıtasıyla bu aşağıdaki şeylere nasıl etki ettiklerine dair.

Filozofların kanaati odur ki, yıldızlar hareket, ışık ve tesir ile bu aşağıdaki şeylere etki ederler, bu ameller arasında tesirin daha latif ve daha tesirli olduğunu düşünürler, nitekim bunun hiçbir engel olmaksızın bizzat yerin bağrına kadar nüfuz ettiğine inanırlar.

Hiç şüphesiz hakikatten sapmazlar, zira aralıksız tecrübeler karşısında tesirlerin hayranlık uyandırıcı amellerini ikrar etmek mecburiyetinde kalırız.

O halde bu tür göksel tesirlerin nasıl ve kaç türlü olduğunu burada kısaca tartışalım. Bir gezegenin tesiri dediğimiz şey, onun parlak ruhunun kıvılcımı en latif ve hissedilmez ruhani binek vasıtasıyla sevk edildiğinde, hiçbir şekilde engellenemeyen bir nüfuz edişle herhangi bir şeye girmesi ve onda ister zahir ister batın olsun, ya üreme ve muhafaza ya da bozulma ve yıkım yönünde yeni eserler meydana getirmesidir.

İşte tesirlerin farklılığı buradan neşet eder, bununla birlikte bu tesirler kendi içlerinde farklı değildir, aksine indikleri mahal bakımından farklılaşırlar, şayet gezegen, tabiatı gereği kendisine uygun hazırlanmış bir maddeye tesir ederse, yani o gezegen yukarıdakilerde neyin terkibindeyse aşağıdaki madde de aynı terkipte bulunursa, o vakit şüphesiz bu tür bir tesir cisimlere can ve gıda getirir, fakat zıt nitelikte bir madde bulursa, hiç şüphe yok ki onun üzerinde yıkıcı bir tesir icra eder.

Zira ya alıcı mahalin inadı sebebiyle tesiri tersine kabul eder, yahut zayıflığı sebebiyle bu tesiri kolayca kaldıramaz. Sözgelimi, Satürn'ün gücü toplayıcı ve yoğunlaştırıcıdır, Mars'ınki ise harekete geçiricidir, ilki daha soğuk bir madde tarafından kabul edildiğinde araz yoluyla sıklıkla zarar verir, ikincisi ise daha hararetli bir madde tarafından kabul edildiğinde zarar verir.

Aynı şekilde ilki, donma tarzında kabul edildiğinde zarar verir, ikincisi ise yakıcı sıcaklık yoluyla kabul edildiğinde zarar verir,

Bu durum pek çok hummanın da sebebidir, nitekim yürek civarında büyük bir ham hılt kitlesi biriktiğinde, Mars tabiatlı gezegen tesiri böylesi bir cisme girdiğinde zıtların çatışmasını kışkırtır, bunlardan çürüme (putrefactio) doğar ve hummanın sebebi uyanır. Benzer şekilde Ay'ın tesiri, ışığı ve sıcaklığı her ne kadar zayıf görünse de, yine de hayat ve üreme için pek gereklidir. Ancak uygun ve mahalin tabiatına muvafık tesirlerin düzeninden bahsetmek için evvela iki ışık kaynağının tesirlerinin düzenine geçeceğiz.

Zira kesindir ki Güneş, her türden bitkisel varlıklar gibi iyi düzenlenmiş cisimlere, tesirlerini adeta ateşli menfezler vasıtasıyla yayar ve saçar, bunlar da oradan yeşerir, serpilip gelişir, güçlenir, çiçek açar ve Güneş böylesi ışığıyla aşağıdaki şeylere adeta hayat ve sıcaklık üfler. Benzer şekilde dolunayda, Ay cisminin alt kısmını kaplayan Güneş ışınlarının çokluğu sebebiyle, onun küresinin daha kesif kısmı, üzerine etki eden ışığın kuvvetiyle her ay aşağıdaki şeylere akar, bu durum deniz kabarması deneyimiyle gösterilir, yalnızca denizin devasa kütlesine nüfuz edip onu kabartmakla kalmaz, aynı zamanda bizzat bitkilerin gövdesine girer, onların özsuyunu artırır ve hayvanların iç kısımlarını görünmez bir şekilde yoklayarak onların balgami nemini çoğaltır.

Bahsi geçen hıltların bu artışı hiçbir surette havadan ileri gelmiş olamaz, zira havanın böylesi bir ameli kemale erdirmek için yeterince latif olmadığı sabittir. Nitekim tecrübenin kendisi bize öğretmiştir ki, bir mesaneye, kutuya veya deliksiz herhangi bir kaba, yahut bir hayvanın midesine ya da kafasına hapsedilmiş hava yahut rüzgâr, mezkûr kaplar veya yerler açılmadıkça hiçbir şekilde dışarı çıkmaz.

Bunlardan açıkça anlaşılmaktadır ki, nemliliğin bu artışı Ay küresinden kaynaklanır, onun tözü havanınkinden çok daha latiftir, öyle ki dolunay vaktinde kendi küresiyle benzer nitelikte olan mezkûr cisimlere hissedilmez bir şekilde ve hiçbir dirençle karşılaşmaksızın akar, Ay'ın parlaklığı azaldığında ise o akıtılan nem daima yavaş yavaş eksilir, cisimlerden hissedilmez bir biçimde uçar ve parlaklığın Ay'ın alt kısımlarından çekilmesine paralel olarak azar azar bu kürenin içbükeyliğine geri döner.

Bu durum, kurşundan bir kütlenin karşı konulmaz deneyiminin neticesiyle daha açık biçimde gösterilir, zira Güneş ışınları ona değdiği müddetçe, çevresindeki daha kesif buharlar aşağıya doğru itilir, ışınlar çekildiğinde ise o kesif hava eski yerine geri döner.

BÖLÜM XIII. Göklerin ve yıldızların akıllar (intelligentiae) tarafından idare edildiği kadimlerin görüşü olsa da, onların bizzat bunlar tarafından hareket ettirildiğinin hakikate uygun olmadığı, hareket kabiliyetinin başlangıçtan itibaren ilahi iradeyle fıtri olarak bahşedildiği hakkında.

Bütün Meşşailerin (Peripatetici) kanaati, yıldızların kendi hareketleriyle değil, feleklerinin (sphaera) devriyle hareket ettiği, feleğin ise bir akıl yahut kendi cini (daemon) tarafından sevk edildiği yönündedir, cinlerin ise hareketlerini ilk hareket ettirici olan Tanrı'dan aldıklarını öğretirler.

Lakin bana öyle gelir ki, fıtraten hareket eden şeylerde hareketin sebebi her zaman doğaüstü değil, tabii olarak adlandırılmalıdır.

Zira Tanrı, göğün ve yerin başlangıcından itibaren bütün mahlukata, kendi varlıklarına dönsünler ve yaratılışın tabiatına göre fiilen ya da bir halden diğerine yahut bir mekandan başkasına mükemmelen sevk edilsinler diye, en güzel bir bağış olarak ilk fiili (actus primus) cömertçe bahşetmiştir.

Mademki yukarıda Tanrı'nın ilk ve asıl mahluku olarak adlandırdığımız ışık, hareketinde fevkalade süratli olan, huzuruyla her mahluka suret, hayat ile az ya da çok bir hareket bahşeden ilk fiildir, o halde suretsel ışığın mevcudiyetiyle arzusuna kavuşmuş hafif ve esîrî bir cismin, bizzat kendisi vasıtasıyla ve kendi suretinden ötürü hareket etme iktidarına sahip olduğundan kim şüphe duyabilir, nitekim bu nurlu suretten daha az pay alan aşağıdaki tabii cisimlerin dahi aynı şeyi yerine getirdiğini gözlerimizle tecrübe etmiş bulunuyoruz.

Zira hayvanların, içlerindeki ışığın tesiri ve harekete geçirmesiyle oraya buraya hareket ettiklerini görürüz, dahası, hayvanlarda iki türlü hareket müşahede edildiğinden (çünkü bazen bedenlerinin şehvet ve arzusuna doğru sürüklenirler, bazen de hareket ettiren ruhun iradesine uyarlar), hayvanlardakinden bin kat daha fazla ışık kemiyetine sahip olan ve hayvanlardaki o ışığın kendilerinden neşet ettiği yıldızların, hem kendi maddelerinin arzusu uyarınca batıdan doğuya doğru sürüklenmesi, hem de nurlu suretlerinin meyli gereğince aksi bir yoldan doğudan batıya doğru taşınması neden imkansız olsun? Bununla birlikte, Platoncuların, gerek Araplar ile Mısırlıların gerekse Kildanilerin astroloji kabulleriyle birlikte göğün ve yıldızların birer hayvan olduğunu ispat etmeye kalkışmaktan beriyiz, zira onlar nihayetsiz kemalat dereceleriyle bunlardan üstündür.

Hayvandan çok daha hakir bir mevcudat olan bitki yahut ağaç hakkında ne düşünmek gerekir, zira onun büyümesinde, akılların hiçbir yardımı olmaksızın bir sınırdan diğerine ve cisminin üç boyutu boyunca bir hareket bulunur.

Fakat daha da hakir şeylere inecek olursak, yakılmış bir ışığın yahut kandilin tesiriyle, kendiliğinden hareketsiz suretlerin derhal harekete geçmesi ve aşağıda deneyle gösterildiği üzere o ışığın tesiriyle döndürülmesi karşısında, yapay nesneler hakkında ne demek gerekecektir, mademki ışığın tesirinden türeyen yapay ve unsuri ateşimiz böylesi şeyleri husule getirebilmektedir, ateşin fail illetinde daha kuvvetli bir kudretin gizlendiğini inkar edecek kadar kıt anlayışlı kim olabilir? Zira filozofların o eski kaidesi uyarınca, bir şeye bir vasfı veren, o vasfa daha ziyade sahiptir.

Bütün bunlar, bu aşağı alemde herhangi bir aklın sevki olmaksızın hem tabiat hem de sanat vasıtasıyla yerine getirilebildiğine göre, şüphesiz esîrî gökte, orada hüküm süren ve asla dinlenmeyen ışığın çokluğu sebebiyle daha iyi ve daha kusursuzca icra edilip tamamlanabilir, yani akılların yardımı olmaksızın uzun süreli, yorulmak bilmez ve tabiatın imkanına göre daimi bir hareketin meydana getirilmesi mümkündür. Bununla birlikte, büyücülerin (magi) geleneğinin göksel ve dünyevi olarak adlandırdığı ikinci mertebeden cinleri, sanki yıldızların cisimlerinde hiçbir vazifeleri yahut hakimiyetleri yokmuşçasına onlardan bütünüyle hariç tutmuyoruz.

Kadimlerin görüşü uyarınca, onların ilahi ibadetin ötesinde cihanın feleklerine intibak ettirildiklerini, göklerin ve yıldızların her birine nezaret ettiklerini ve alemde ne kadar gök, göklerde ne kadar yıldız varsa o kadar mertebeye ayrıldıklarını kabul ederiz. Bu sebeple daha bilge büyücüler, kimini Satürnyen, kimini Jöviyen kılmışlardır.

Platoncuların, hayvanların yeryüzünde ikamet etmesine benzer şekilde, hadsiz hesapsız cinlerin yıldızların kürevi cevherlerinde ikamet ettiğini ileri süren, onları lejyonlara ayıran ve başlarına krallar, prensler yahut idareciler tayin edildiğini söyleyen kanaati de akıldan pek uzak değildir.

Başrahip Trithemius'un da yedi gezegene göğün ve yerin başlangıcından itibaren yedi ruhun tevdi edildiğini söylerken teyit ettiği husus tam olarak budur.

Bu ruhlardan Satürn krallığının idarecisi Orifiel, Jüpiter'inki Zachariel, Mars'ınki Samael, Güneş'inki Michael, Venüs'ünki Anael, Merkür'ünki Raphael, Ay'ınki ise Gabriel olarak adlandırılır.

O halde şu neticeye varıyoruz, gezegenlerin cisimlerinin hareketi, onların içinde ikamet eden ve onları zapt eden cinlerin iktidarına, yeryüzü cisminin küreselliğinin, onun sakinleri arasında en şereflisi ve bütün yeryüzü mevcudatının efendisi olan insanın iktidarına bağlı olduğundan daha fazla bağlı değildir, bilakis yıldızlar hareketlerinin bütün kudretini kendi ruhlarından ve asli suretlerinden almıştır, Augustinus'ta ve kesin ilahiyat bahislerinde Tanrı'nın yarattığı şeyleri kendi hareketleriyle eylemelerine izin verecek tarzda idare ettiğini bulduğumuzdan, bunu daha büyük bir itimatla ikrar ederiz.

Tanrı yıldızlara ve diğer mahluklarına kendi fiilleri için kafi olan şeyleri eksik etmemiştir, binaenaleyh onlar, akılların hususi bir aydınlatması yahut yardımı olmaksızın kendi fiillerine sahip olabilirler. Zira her hareketli cismin ruhu ilk hareket ettiricidir, yani kendiliğinden ve bizzat hareketlidir, oysa onun maddesi kendi başına bütünüyle tesirsizdir ve o ruhtan hayli aşağı mertebededir.

BÖLÜM XIV. Göklerin niçin dairesel hareket ettiği, günlük hareketin, yani göğün yirmi dört saatlik zaman zarfındaki devrinin müddeti hakkında.

Yanılmıyorsam, Empyreum Göğünün cevherinin hareketsiz olduğunu söyleyenler pek büyük bir hataya düşmektedirler.

Nitekim Rabbin Ruhunun her şeyden evvel onda hareket ettiğini daha önce söylemiştik, O'nun hareketinin o mekanın en saf Ruhunu hareket ettirdiği kesindir, tıpkı aşağıdaki ateşin hareketine göre havanın hareket ettiğini idrak ettiğimiz gibi.

Kutsal Yazılar dahi, o yaratılmamış hareket ettirici Ruhun mevcudiyeti ve tarif edilemez kudretiyle, mahlukatın en süratlisi, en canlısı ve sükuna zıt olan o ilk yaratılmışın, adeta aynı Ruhun parıltısıyla meydana getirildiğini nakleder.

Zira Kral Mezmurları yazarı şöyle der, Rabbin sözüyle gökler bina edildi, ağzının nefesiyle de onların bütün ordusu.

Mademki ışık göklerin ve bütün alemin ilk ve başlıca kudretidir, o halde doğrudan doğruya o ilahi ve izahı kabil olmayan Ruhtan sudur etmesi zaruridir.

Rabbin Ruhu, manevi Gökte suların, yani cismani göğün üzerinde dalgalanıyor, onları sınırlıyor ve akıl gözüne tesiriyle açıkça gösterildiği üzere, hareketiyle onlara kürevi bir şekil veriyordu.

Bunlardan aşikardır ki, aynı ilahi Ruhun hareketi doğrusal değil, daireseldi, ta ki hareketiyle kuşattığı ve alemin haricinde bırakılan diğer heyula parçalarından ayırdığı o heyula kütlesini değirmi ve kürevi kılsın, hem böylesi bir kürevi şekil ne başlangıcı ne de sonu olması bakımından Yaratan'a bir bakıma benzediği için, zira her neticenin kendi illetine bir benzerlik taşıması zaruridir, hem de böylesi bir şekil diğerlerinin hepsinden daha şerefli, en faydalı, en kusursuz ve en elverişli olduğu için, zira diğerlerinden çok daha fazla hacme sahiptir.

Binaenaleyh bu Ruhun fiilinin hemen ardından, yaratılmamış ışığın adeta hareketinden ve parıltısından neşet eden o ilk mahluk parıldadı, ilk illetin fiilini taklit eden o ilk ışığın aynı yolla ve aynı hareket tarzıyla hareket etmiş olması pek muhtemeldir. Üstelik bu dairesel hareketin yolunu, yani yöneldiği hedefi neticenin bize beyan ettiği görülür, nitekim bu yön doğudan batıya, yahut kuzey kutbuna bakıldığında sağ elden sol ele doğrudur (zira Doğu ve Batı adlarını Güneş'in yaratılışından almıştır), bu da başlıca iki sebepten ötürü böyledir, birincisi, o ilahi ışığın diğer bütün hayvanlar arasında bilhassa galebe çaldığı insan tabiatı, sanki o ilahi ışığın arzusuyla sağ elini hareket ettirmeye ve onu her ameli fiilde daha üstün ve daha şerefli olarak kullanmaya alışıktır, buradan da ilk ışığın tabii arzusunun göğün sağ tarafından hareket ettiği aşikar hale gelir, şüphe götürmez görünen ikinci sebep ise, göklerin çekiminin ve en süratli hareketinin o taraftan batıya doğru yöneldiğinin idrak edilmesidir.

Fakat yaratılmamış olandan sudur eden yaratılmış asli ışığa, birçok filozofa ve hatta teolojide daha derinleşmiş olanlara göre, aralarında Augustinus'un Yaratılış Üzerine Harfi Harfine adlı eserini zikrederim, hiçbir şey daha hareketli yahut daha latif olmadığından [Yunanca: noeron phōs], yani akli ışık denildiğinden ve nitekim bizzat onun tarafından aynı yerde en yüce tabii hareketin temeli ve menbaı tesmiye edildiğinden, bütün göğün daha baskın ve daha süratli hareketinin onun kaynağından türemesi zaruridir, netice itibarıyla, maddi alemin tamamının doğudan (Platon'un kanaatinin aksine) batıya doğru, yirmi dört saatlik bir zaman zarfında o nurlu manevi menbaın kudretiyle döndürüldüğü günlük hareketin bizzat ondan neşet etmesi icap eder, Trismegistus'un dahi ilk hitabında şu sözlerle bunu teyit ettiği görülür.

Sanatkar Akıl, Söz ile birlikte çemberleri kuşatarak ve süratli bir çekimle döndürerek kendi nizamını kendine doğru bükmüş, onun başlangıçtan sona kadar sonsuzca dönmesini emretmiştir, burada başlangıçtan doğuşu, sondan ise batışı kastettiği anlaşılmaktadır. Kutsal Yazı'nın da hemen her yerde Doğu ismini daima Batı'dan üstün tuttuğunu görmüyor muyuz, Tekvin 2:8, Mezmur 68 ve diğer sayısız yerlerde olduğu gibi. Üstelik her türlü ibadette dua edenler, tıpkı Hezekiel 8:16, Matta 24, Luka 13:29 ve daha birçok yerde olduğu gibi yüzlerini Doğuya dönerler.

Aynı şekilde Mesih'in gelişini bildiren o yıldız da Doğuda görünmüştü. Nitekim Rabbin gelişi de doğudan batıya doğru olacaktır, Matta 24:27. Bunlarla o yaratılmamış Işığın Doğudan Batıya doğru hareket ettiği yeterince gösterilmektedir. Zira bundan daha açık ne olabilir, bilhassa bu meselenin tesiri dahi duyularımızın sahasına giriyorken. Bedeninin kendiliğinden oraya buraya hareket ettiğini gördüğümüz müddetçe, insanda yahut başka bir hayvanda, her ne kadar görünmez olsa da bir ruhun bulunduğundan emin değil miyiz?

Bir bitkinin serpilip filizlendiğini müşahede ettiğimizde, onda görünür bir fiilin saklı olduğunu bilmez miyiz? Alem kendi kendine toparlanıp tabii bir gün zarfında dönerken tecrübe buna şahitlik ettiğinde, cismani alemin yüzeyinin üzerinde akli bir ruhun bulunduğundan da emin değil miyiz? Bu alemin maddesi kendi başına harekette tesirsiz olduğundan, her türlü tabii hareketin temeli, menbaı ve mebdei olan nurlu menbaın hareketi olmaksızın bu hareketi hiçbir surette tamamlayamazdı.

Netice itibarıyla kesindir ki, o ilk nurlu mahlukun dairesel hareketi doğudan batıya doğruydu, bu hareket hepsinin ilkiydi, diğerlerinden daha süratli, daha şerefli ve daha kudretliydi, zira evrensel fiilin kaynağından neşet etmekteydi.

Kendi başına harekete elverişsiz olan o kürevi maddenin, çevresinin yüzeyi üzerine yerleştirilmiş o ateşli can tarafından nasıl hareket ettirildiği, aşağıdaki deneyle açıklanır, burada B. C.

A. bir çarktır, çevresine havai fişek (fusus) denen o yapay ateş bağlanmıştır. Dolayısıyla bu ateşlenmiş fişeğin kuvvetiyle bütün çark şiddetle sürüklenir, dairesel hareketini pek süratle tamamlar.

ESÎRÎ GÖĞÜN YARATILMIŞLARI HAKKINDA

Nitekim Trismegistus’un birinci hitabında serdettiği görüşüyle bağlarız, havari daire içindeki daha geniş kuşatımın ilahi Ruh’un esintisiyle taşındığını ve başlangıçtan sona doğru onun parıltısının yayılımıyla ve nemli maddenin tortusuyla gökte dairesel hareket meydana getirdiğini, bunlardan birincisi, batıya doğru yahut sağdan sola olan bu harekettir ki, birinci göğün parlak ışık kaynağının intizamı uyarınca tahrik edildiğini daha önce söylemiştik.

İkincisi, aşağıda açıklayacağımız üzere, yıldız cisminin ve göklerin maddesi cihetinden kaynaklanır, nitekim bu hareket batıdan doğuya, yahut göğün sol tarafından sağına doğrudur.

Üçüncüsü, suret ile maddenin karşılıklı tesir ve kabullenişinden menşeini alır ki, biz buna titreme (trepidatio) hareketi deriz.

Gök yaratılmışlarının kendilerine mahsus dairesel hareketleri de vardır ki bunlar, yıldız cevherinin yukarıya meyleden maddesi ile onun aşağıya yönelen sureti arasındaki tesir ve kabullenişten tahrik edilir, kendi episikllerindeki (epicyclus) hareketleri bu kabildendir, bunlar hakkında da aşağıda daha etraflıca duracağız.

BÖLÜM XV. Yerkürenin günlük dönüşünü iddia eden Copernicus ve Gilbert’in yanılgısı hakkında.

Günlük dönüş hususunda filozoflar arasında muhtelif münakaşalar ve kolayca karara bağlanamayacak bir ihtilaf doğar, zira kimi düşünürler ilk hareket ettiricinin (primum mobile) çekişiyle bütün cihan çarkının yirmi dört saatlik bir zaman zarfında fırıl fırıl döndüğünü kabul eder ve bu hareketin doğudan batıya vuku bulduğunu öne sürerler, Meşşâîler ve çağımızın neredeyse bütün alimleri bu fikirdedir, ancak zıt fikirde olan pek az kimse müstesnadır, bunların safında eskilerden Pontoslu Herakleides ile Ekphantos’un (her ikisi de Pisagorcu), Sirakuzalı Hiketas’ın, Sisamlı Aristarkhos’un ve aynı meşrepten başka kimselerin, yenilerden ise o pek mahir astronom Copernicus’un ve manyetik kuvvetin araştırılmasında nice yıllardır gayret gösteren meslektaşımız William Gilbert’in sayıldığını ve zikredildiğini görürüz, onların kanaati şudur ki, günlük dönüş hiçbir surette ilk hareket ettiriciden yahut doğudan batıya doğru hasıl olmaz, bilakis yerkürenin kendisi batıdan doğuya doğru, gezegenlerin tabii ilerleyişi uyarınca, 24 saatlik zaman zarfında tabii olarak fırıl fırıl döner.

Gerçi bunların delilleri ilk bakışta muteber ve akla yakın görünse de, daha dakik bir nazarla incelenip etraflıca mütalaa edildiğinde, büsbütün boş ve temelsiz olduklarını kolayca anlarız, nitekim bunu hem felsefi tefekküre ve umumi tecrübeye dayanan delillerle hem de Kutsal Yazı’dan çıkarılan hüccetlerle ispat etmeye gayret edeceğiz.

Evvela, göğün bütün gezegenlerinin cihanın enlemine göre hareket etmesi, bunlardan çok daha değersiz ve bayağı olan yerkürenin ise, kutup yükseklikleri altında her tabii günde tabii seyrini sebatla tamamlaması ve neticede diğer bütün kürelerden hareketi cihetiyle farklı ve intizamsız olması akla ziyan bir mucize olurdu, zira muhakkaktır ki yeryüzünün hiçbir mevkii ne daha yukarı yükselir ne daha aşağı iner, bilakis daima aynı enlem makamını muhafaza eder.

İkinci olarak, şayet yerkürenin dairesel hareketi 24 saatlik bir zaman zarfında tamamlansaydı, yer, alabildiğine süratle koşan bir attan, şiddetle fırlatılan bir değnekten yahut topun ateş saçan ağzından çıkan gülle hareketinden nihayetsiz derecede daha hızlı dönerdi, oysa koşan bir atın şiddetli seyri havanın sıkışması ve mukavemeti sebebiyle süvarinin nefes almasını bir dereceye kadar engeller görünür, kuvvetli bir kol darbesiyle havada savrulan değneğin ses çıkardığı ve azımsanmayacak bir uğultu peydahladığı hissedilir, ateşin kudretiyle toptan fırlatılan güllenin ise hava muhiti içinde uçarken tecrübenin şahitliğiyle sabit olduğu üzere daha büyük bir gürültüye sebep olduğu görülür, ne var ki bütün bunların hareketi, yerin günlük devriyle uyandıracağı hareketle (şayet böyle bir hareketle dönseydi) hiçbir surette kıyas kabul etmezdi, bundan ötürü yerin günlük dönüşünü ikmal ettiği o pek hızlı hareket neticesinde, yeryüzünün sathı üzerinde dik duran insanların, ulu kayaların ve onun sathından alabildiğine yükselen sarp kayalıkların, göğe uzanan ağaçların ve bulutlara kadar erişen azametli saraylar ile kulelerin, havanın çarpması ve mukavemeti sebebiyle çok daha dehşetli bir gürültü ve uğultu meydana getirmesi icap ederdi.

Bütün bunlar hiçbir duyuyla idrak edilemediğine göre, yerin böylesi bir süratle hiçbir şekilde hareket etmediğine hükmederiz.

Havanın dahi yerin hareketiyle birlikte döndüğü ve hareketinde ona yol verdiği cevabı da kifayet etmez, zira rüzgarların bazen doğudan batıya doğru şiddetle estiğini müşahede ederiz, nitekim yerin hareketine karşı esen bu fırtınaların, yerin zıt hareketi sebebiyle korkunç girdaplar ve kasırgalar husule getirmesi kuvvetle muhtemel olurdu, mademki bunlar vuku bulmamaktadır, yerin günlük dönüşle kendi başına hareket etmediği apaçık tebeyyün eder.

Üçüncü olarak, bizzat yeryüzünün tabii hareketinin, hız cihetiyle göklerin hareketiyle hiçbir surette kıyaslanamayacağını, bizzat tabiatın bağrından derlenmiş şu tecrübelerle ispat edeceğiz.

ESÎRÎ GÖĞÜN YARATILMIŞLARI HAKKINDA

I. Deney Bir çarkın çevresi merkezinden ne kadar uzak olursa, o kadar kolay ve süratle döner. Bkz. Hareket Üzerine, 1. kitap, 1. bölüm, Kural 3.

Bu deney Hareket Üzerine, 1. kitap, 1. ve 2. bölüm, 1. ve 2. kurallarda gösterilmiştir.

II. Deney Bir çarkın merkezden hareket ettirilmesi (ki buna baştan yahut içeriden gelen hareket deriz), yüzeyden yahut çevreden, yani dışarıdan hareket ettirilmesine (ki buna sondaki hareket denir) kıyasla katbekat daha büyük bir kuvvet iktiza eder. Bu kaziye Hareket Üzerine, 1. kitap, 1. bölüm, 4. kuralda ve onu önceleyen kaidelerle ispat edilmiştir.

Nitekim yerin göklerin merkezi olduğu zahirdir, zira Güneş ve diğer yıldızlar tabii hareketlerinde yeryüzünden, burada bizim yarımküremizde olduğu kadar bir mesafede teşhis edilirler, oysa bazılarının bâtıl bir zanna kapılarak iddia ettiği gibi bütünün merkezi Güneş’te olsaydı, bu asla mümkün olmazdı.

Bunu şu delille de teyit ederiz, zira daha kesif ve ağır olan ne ise, cihanın merkezi odur, oysa yer daha kesiftir, bu da şuradan bellidir ki, yerden ne kadar yükseğe çıkılırsa, o nispette latif ve ince muhitler bulunur, nitekim su topraktan daha latiftir, hava sudan, ateş havadan ve beşinci öz (quinta essentia) yahut esîr maddesi ateşten daha latiftir, vesaire.

Deriz ki, zikredilen tecrübeler apaçık gösterir ki, kürenin dış kısımları, yani çevreye doğru yönelen kısımları, fıtraten harekete merkezdeki kısımlardan daha elverişlidir, zira merkezdekilerden daha kolay bir can vasıtasıyla döndürülürler.

Netice itibarıyla, yerin tabii olarak mihverinde hareket etmediği ispatlanmıştır, çünkü o büyük alemin (makrokosmos) cismani merkezidir.

Bu sebeple cihan çarkının günlük hareketinin merkezden ziyade çevreden neşet etmesi daha akla yakındır, bu da iki gerekçeyle sarih bir surette tasdik edilir, zira merkezi hareket ettirenin kudretinin yüzde biri, çevreyi orantılı olarak hareket ettirecektir, yukarıda tarif edilen o yapay çarklarda ve bilmukabele nihayette açıkça görüldüğü gibi, gerçi bunlar sanatla yapılmıştır ama hareketlerinin tabii bir nizamı haiz olduğu muhakkaktır, saniyen, cihanın bidayetinde fiilin en yüce suretler kaynağından neşet ettiğini yukarıda izah etmiştik, bu kaynaktan gelen nasip yere asla inememiştir, gerek onun Empyreum göğünden uzaklığı sebebiyle (zira merkez onun çevresinden pek uzaktadır), gerekse yerin nihayetsiz soğukluğu sebebiyle, nitekim onda soğukluğun 4 derecesi bulunur ve hiçbir sıcaklık yoktur, meğerki ona arızi olarak gelmiş olsun, yani yukarıda söylediğimiz gibi, ya yaratılışta karanlığa hapsedilen ışıktan yahut yıldızların yerin bağrına sızan tesirlerinden neşet etmiş bulunsun.

Hatta muhakkaktır ki gök, yerden nihayetsiz derecelerde daha süratle hareket eder, zira onun cevherinin bütün iştiyakı hareket ettiren canın kudret ve kuvvetiyle tatmin bulur, o son derece faal ışığın en berrak cevherinden başka bir şey değildir, Augustinus’a göre bundan daha müteharrik hiçbir şey yoktur, hiçbir şey onun hareketinden daha hızlı yahut daha şiddetli olamaz ve hiçbir şey bundan daha latif ve letafeti hasebiyle daha nüfuz edici değildir.

Bundan dolayı şüphe yoktur ki, yapay şeylerde kuvvetlerin çokluğu ağır bir cismi nasıl daha hafif ve süratle hareket ettirip döndürürse, aynı şekilde bu ruhların çokluğu da (ki gökte bunların hepsi daha büyük adette ve tabii bir sevk ile daha kesif, yerde ise daha seyrek ve sırf araz kabilinden bulunur) göklerin süratle ve yerden nihayetsiz derecelerde daha hızlı hareket etmesinin sebebidir, çünkü orada muharrik nihayetsizce çoğalır ve netice itibarıyla mevzusunu çok daha müessir bir surette hareket ettirir.

Bu bakımdan, göklerin nihayetsiz azametleri sebebiyle 24 saatlik bir zaman zarfında döndürülmelerini imkansız addeden Gilbert’in gerekçeleri pek gülünçtür, zira failin nihayetsiz fıtratını ve kabul edenin intizamını daha dakik bir muhakemeyle tezekkür etmiş olsaydı, meselenin kendi zannettiğinden bambaşka olduğunu pek kolay anlardı.

Nitekim o semavi tabakalarda bu denli muazzam ve kadir bir fail mevcutken ve hareket ettirilecek madde dahi failin tesirlerini kolayca kabul etmeye böylesine elverişli kılınmışken, öyle ki hareket ettirenin sevkiyle bir o yana bir bu yana rahatça dönebiliyorken, orada hareketin, failin zayıf ve tesadüfi, hareket ettirilecek maddenin ise harekete tahammül hususunda kabiliyetsiz olduğu bir mekandakinden daha yavaş husule geldiğine kim inanabilir?

Hareket ettiricinin makam ve saltanatının göklerde olduğundan kimse şüphe etmemiştir, hareket ettirilecek madde dahi tasavvurun fevkinde latiftir, ruhani ve hafiftir, bundan ötürü hareket ettiricinin intizamı uyarınca bir o yana bir bu yana daha kolay sevk edilir. Yerin ağır olduğunu, ağırlığı hasebiyle harekete pek elverişsiz bulunduğunu, kendi ağırlığı sebebiyle tek bir canlı nefsin kuvvetiyle kaldırılamayan koca bir taşın pek çok el vasıtasıyla yukarı kaldırıldığını görmüyor muyuz?

Fakat yerin bir cüzü suya çözünürse, o suyun on cüzü, ağırlığıyla yerin tek bir cüzüne denk gelir. Aynı şekilde suyun bir cüzü havaya dönüştüğünde, sudan letafet kesbederek hasıl olan havanın on cüzü ona muadil olur, havanın ve ateşin cevherleri arasında ve ateş ile beşinci özün cevheri arasında da aynı nispet geçerli olacaktır.

Bunlardan apaçık anlaşılır ki, suda çözünen toprak, bu erime ve letafet kesbetme ameliyesinden evvel işgal ettiği mekandan on kat daha geniş bir mekan iktiza eder, nitekim bu durum, ufalanabilir bir madenin ani bir ateşle letafet kesbetmesinde açıkça görülür, zira zaç (vitriol) yahut antimon, şiddetli hararetle ansızın öylesine çok havari ve mai ruhlara çözünür ki, daha önce o kütleyi sükunetle muhafaza eden retorta gövdesi artık bu seyreltilmiş maddeyi zaptedemez, bilakis o ruhların daha geniş bir yer araması neticesinde büyük bir patlamayla paramparça olur.

Şu halde deriz ki, göğün ağırlıktaki oranı yerin oranına eşittir, onun cismi harekete elverişlidir, zira latiftir, incedir ve kolayca hareket ettirilebilir, buna mukabil yerin cismi harekete elverişsizdir, zira kesiftir, ağırdır, sükûnete pek yakındır ve karanlıkların kabıdır, bunlar ise harekete zıttır. Nitekim Güneş’in, ışığının fiiliyle yerin daha latif kısımlarını her gün yukarı kaldırdığını, buna mukabil daha kesif olanları, yani kayaları ve bu kabil diğer şeyleri beyhude yere ve duyulur hiçbir hareket yahut kısımların incelmesi olmaksızın dövdüğünü görmekteyiz.

Nihayet, bütün filozofların soğuk olmasını kabul ettiği yerin tabiatı hakkında ne düşünülmelidir, bizzat Gilbert dahi, tıpta ziyadesiyle mahir olduğu ölçüde, soğukluğun uyuşukluğun, sükûnetin ve hissizliğin sebebi olduğunu, yerde hiçbir hâkimiyeti bulunmayan sıcaklığın ise bütün varlıklara hareket, duyu ve fiil bahşettiğini ikrar etmemiş midir, yine de kendi manyetik kuvvetiyle kendinden öylesine geçmiştir ki, bütün yer küresine mıknatıs yahut manyetik cisim demeye cüret etmiştir, zira onun bir madeninin, yani mıknatısın demiri kendine çektiğini, âlemin kutuplarına yöneldiğini ve çoğu kutup sapmalarını işaret ettiğini gözlemlemiş, böylece bütünü onun en küçük bir parçası yerine koymuş görünmektedir.

Bu suretle biz de Güneş’e Yakut (Carbunculus) diyebiliriz, zira onun gece parladığını görmekteyiz.

Şu halde göğün, maddesi ve ağırlığı bakımından, yirmi dört saatlik bir zaman aralığında tıpkı yer gibi kolayca döndürülebileceği neticesine varıyoruz, zira yerin o ağırlığıyla orantılıdır, lakin hazırlığı bakımından, yukarıda ispat edildiği üzere, yerden çok daha iyi ve daha kolay hareket eder.

Eğer bütün bunlar dahi okuyucuya kâfi gelmezse, nihayet Hristiyanların yalan olduğunu söylemeyi gayet dinsizce ve meşum saydığı Kutsal Yazı’yı bu hususta hakikatin şahidi olmaya çağırırız,

Nitekim Yeşu Kitabı’nın onuncu bâbında, Güneş’in ve Ay’ın göğün ortasında durduğu ve bir gün boyunca batıya doğru acele etmediği görülür, orada bu Yeşu bahsinin Güneş’in tabii hareketine dair anlaşılması gerektiği şeklinde cevap vermek caiz değildir, zira günden ve günlük hareketten bahsetmektedir, onun durması yahut kıyamı olmaksızın gün devam edemeyeceğinden, Güneş’in bu hareketin müessifi olduğunu ikrar eder. Şayet daha da aşikâr bir şahadet arzu edersek, Krallar İkinci Kitabı’nın yirminci bâbında Tanrı’nın Güneş’i geri döndürdüğü zikredilir, nitekim güneş saatinin gölgesi on derece geri çekilmiştir.

Benzer şekilde bu günlük hareket, Mezmurlar Kitabı’nın on dokuzuncu mezmurunda Mezmurlar Yazarı tarafından gayet beliğ bir surette beyan edilmiştir, orada Güneş’in çadırından çıkarak doğudan batıya doğru hareket ettiğini açıkça ifade etmiştir.

Aziz Matta’nın yirmi dördüncü bâbın yirmi yedinci ayetindeki, şimşeğin doğudan çıkıp batıya kadar ulaştığını ve benzer şekilde bizzat Rabb’in son günde o cihetten batıya geleceğini söyleyen sözleri de bizim maksadımızla uyuşmuyor mu, nitekim bunlarda, son günde doğudan batıya gelecek olan Oğul gibi yaratılmamış cevherin hareketinin ve ilk günde aynı yolla sular üzerinde hareket eden Rabb’in Kutsal Ruhu’nun hareketi kâfi derecede ve açıkça öğretilmektedir.

Ve bundan ötürü, başlangıç noktası (terminus a quo) kabilinden doğu ismi Kutsal Yazılar’da, evvelce söylediğimiz üzere, daima batının önüne konur, nitekim ibadet de o cihete doğru yapılır ve mabetlerimiz de oraya bakar, nihayet Mezmurlar Yazarı yüz dördüncü mezmurun beşinci ayetinde yerin hiçbir surette hareket etmediğini bize beyan eder, sözleri şunlardır, Rab yeri temelleri üzerine kurdu, öyle ki asla sarsılmasın.

Bütün bunlardan zahirdir ki, bütün gök doğudan batıya doğru hareket eder ve zikredilen müelliflerin kanaatine göre asla yer kütlesinin hareketiyle değil, bilakis bizzat Güneş’in bu hareketiyle günün saatleri tayin olunur.

Gezegenlerin Tabii Hareketinin, Yani Batıdan Doğuya Olan Hareketinin Sebebi Üzerine, Yıldızların Kendi Feleklerinin Hareketiyle Hareket Ettiğini Söyleyenlerin Aleyhine, Buradan Müneccimlerin Episikl Hareketi Gözlemine Dair

Orta bölge göklerinin doğudan batıya hareketi, onların tabii hareketi olarak değil, bilakis zoraki ve kapıcı (raptus) bir hareket olarak tesmiye edilir, gerçi kendi tabiatında, yani ışıklı kaynağından neşet ettiği Empyreum Göğü bakımından tabii olarak vuku bulur. Zira cisimlerin tabii hareketi, kendi kaynaklarının değil, hareketin içinde gerçekleştiği o kütlenin hareketini takip etmektir, ve burada hakikaten büyük bir sırrı müşahede etmek gerekir, şöyle ki, semavi hareket, zatının üstünlüğü ve mükemmelliği sebebiyle aşağıdakilerden nasıl ayrılıyor ve onlara her cihetten zıt, yani âlemin bütün daha mükemmel kısımlarına yakışan dairesel bir harekete sahip bulunuyorsa, tıpkı bunun gibi, âlemin daha mükemmel kısmının gökleri arasında da büyük bir hareket zıtlığı doğar, nitekim hem ruhani hem cismani üst göğün her ikisinin hareketinin intizamında ve şeklinde hiçbir fark bulunmasa da, onların başlangıç noktalarında gayet büyük bir zıtlık vardır, zira ilki, yani ruhani olanı doğudan, sonuncusu, yani maddi olanı ise aynı yarımkürenin karşıt noktasından sürüklenir, bu dairesel hareket karşıtlığı ise madde ile suret arasındaki o farktan kaynaklanır, bunlardan her birinin hususiyeti, birinin diğerinden ayrılması sebebiyle, tabiatı icabı zıt hareketler meydana getirmektir, bundan dolayı ağır olanlar, madde cihetinden, karanlıkların yığınında söylendiği gibi aşağıya, hafif olanlar ise ışığın tabii makamı gereğince yukarıya hareket ederler, nitekim bunu ateşli intizamda ve Güneş’in meydana gelişinde kâfi derecede açıkladık, oysa çalkalanan ve yükselen madde ile alçalan suretin kucaklaşmasında en mükemmel oran bulunduğunda, orada ışıklı ve şuai suret, buharlı maddenin yukarı yükselişlerini aşağı doğru savurmaya kâfi gelmez, yükselen madde de, orantılı olarak alçalan şualar mani olduğundan daha yükseğe çıkmaya muktedir olamaz, bundan ötürüdür ki, aynı gökte, onun bileşimine katılan şeylerin, yani madde ile suretin farklı meylleri sebebiyle çifte bir dairesel hareket dahi meydana gelir, zira esiri cisimlerin, kısımlarının eşit oranı sebebiyle, yukarı veya aşağı doğru evrensel harekete mani olarak dairesel şekilde hareket etmeleri zaruridir. Kapıcı hareket diye adlandırdığımız önceki hareketin ne şekilde meydana geldiğini ise yukarıda tasvir ettik.

Burada ise ona zıt olan hareketten, yani batıdan doğuya olan, yıldızların cisimlerinin kendine has hareketi olarak adlandırdığımız hareketten kısaca bahsedeceğiz.

Suretin vazifesi, içinde bulunduğu cisme isim ve vücut vermek olsa da, yine de hareket eden o şeyin tamamına cisim ve müteharrik deriz, şayet kendiliğinden hareket ediyorsa, tabii hareket dediğimiz o dâhili fail ilkeden hareket eder, yani her cisim kendi tabiatının iştiyakına göre bu hareketle yürür, fakat şayet kapıcı harekette olduğu gibi harici bir ilkeden hareket alıyorsa, o takdirde tabii değil, arazî hareket olarak tesmiye edilir.

Şu halde bunlardan kesindir ki, Gezegen’in kısmen maddenin temayülünden, kısmen dâhili ve merkezi bir ilkeden hasıl olan hareketi, onun tabii hareketidir, bu hareket vasıtasıyla batıdan doğuya taşınır, nitekim onun intizamı cisme daha ziyade muvafıktır. Zira o sureti harekete nazaran daha yavaştır ve seyrinde ona zıttır.

Burada şunu da gözlemlemek lazımdır ki, Gezegen cisminde kesif madde ne kadar bol bulunursa, tabii hareketi de o kadar şiddetli olur, nitekim bu keyfiyet Güneş’ten yere doğru yerleşmiş Gezegenlerde ve bilhassa Ay’da açıkça görünür.

Benzer şekilde, yıldızların aşağı âlemde hayati, nebatî ve çoğalıcı tesirleri meydana getirmesi bu hareket vasıtasıyladır, zira bunlar göklerin kapıcı hareketiyle cisimlere hiçbir surette ulaşmaz, filozoflar ise yıldızların bu hareketinin tabii sebebini katiyen izah edememişlerdir, bu sebeple onu metafizik bir sebebe, yani akıllara atfetmişlerdir, onların fikirlerini daha önce çürütmeye gayret ettiğimizden, bunun tabii sebebini burada maksadımıza uygun olarak izah edeceğiz.

Müteharrik her cisimde fiil ve mukavemetin bulunduğu kesin ve sabittir, zira fiil dâhili hareket ettirici ilkeden, infial ve mukavemet ise müteharrik maddeden neşet eder. Böylece Gezegenlerin o cismi, göklerin kapıcı hareketiyle çalkalandığında direnerek geriye doğru gidiyor görünür, tıpkı top barutu ile doldurulmuş bir ateşli silahta, maddenin büyük ağırlığının tutuşmuş Ruh’un hareketine karşı hareket ettiğinin görülmesi ve barutun ateşli tabiatına karşı gösterdiği direnç sebebiyle geriye doğru gittiğinin idrak edilmesi gibi, benzer şekilde duvara fırlatılan topların da sıçradığı ve zıt yönde hareket ettiği bilinir, bununla madde ile suretin hareketi arasındaki büyük uyuşmazlık gayet sarih şekilde görülür.

Maddenin bu kabil mukavemetinde üç husus müşahede edilmelidir, ilki, direnen cevherin kesif maddesidir, ki bunun yegâne vasfı kapıcı harekete karşı sürüklenmektir, zira tabii intizamı sükûnettir, nitekim bir çarkın çeper yüzeyine bir miktar su yahut yağ, yahut da bir taş konsa ve çark burada gösterildiği gibi doğudan batıya şiddetle döndürülse, suyun,

yağın yahut taşın cüzlerinin çarkın dönüşünün aksine doğuya doğru sürüklendiğini görürüz.

Tıpkı bunun gibi, şayet bir tepsi üzerine bir miktar su konursa ve o tepsi ellerle doğudan batıya doğru şiddetle hareket ettirilirse, o su kütlesi tepsi üzerinde batıdan doğuya doğru hareket edecektir. İkincisi, Gezegen cismine direnen ve onu geri iten vasattır, Gezegen cismi âlemin asli ve evrensel hareketiyle doğudan batıya doğru itildiğinde, esirin cevheri tarafından bastırılır, zira onun vasfı mukavemet etmek ve Gezegen’in daha kesif maddesini, takip eden tecrübede suyun tahta küreciği geriye ittiğinden daha az olmamak üzere yavaşça geriye hareket ettirmektir, nitekim su çarkın içinde hareket ettiği vasattır, zira Gezegen’in kesafeti, içinde Gezegen cisimlerinin adeta yüzdüğü esirin letafetine nazaran ne vaziyette ise, tahtanın cevheri de, çoğunluk kısmının su ve hava olduğunu gördüğümüz suya nazaran aynı vaziyettedir, bundan ötürü suyun üzerinde yüzer. B.C.D. çarkında, iki yanda hareket eden küçük çarkların kuvvetiyle çarkın çevresi üzerinde oraya buraya koşan tahta bir kürecik bulunsun, benzer şekilde B.C.D. çarkında A, çarkın çevresine hapsedilmiş, öyle ki oraya buraya kolayca hareket edebilen küçük bir tahta kürecik olsun,

Şu halde deriz ki, şayet o çark sulu bir vasatta doğudan batıya hareket ettirilirse, muharrikin şiddetli hareketine karşı koyan suyun mukavemeti A ve A küreciklerini yavaş yavaş doğuya doğru sevk eder, bu ise maddenin sükûnete pek meyilli olan intizamı sebebiyle vuku bulur, bundan ötürü hariçten tesir eden sebebe direnerek aksi yönde hissettirmeden ve yavaşça hareket eder. Üçüncüsü, dâhili ışığın tabiatıdır, ki onun vasfı kendi cisminin iştiyakına göre tabii olarak hareket etmektir, bu olmaksızın cisim ne var olabilir ne de hareket edebilirdi,

Nitekim bir hayvanın kendi cisminin iştiyakına göre, merkezi cevherinin kuvvetiyle oraya buraya hareket ettiğini görürüz, Trismegistos da ikinci risalesinde Gezegenlerin bu hareketine tabii hareket der, yıldızların doğudan itibaren döndürüldüğü o diğerine ise hakikatte hareket değil mukavemet tesmiye eder, zira karşıtlığın, hareketin geri tepmesini (reverberatio) ihtiva ettiğini söyler ve duruşun çalkalanmasını bir geri çarpma (repercussio) olarak kabul etmiştir.

Buradan açıkça anlaşılmaktadır ki, gezegen cisimlerinin ilk göğün hareketine zıt yönde hareket etmesi imkânsız değildir, zira ne ölçüde cisimsel iseler, o ölçüde zıt etkilere direnirler ve bu dirençleri sayesinde, daha yavaş da olsa, zıt bir hareket meydana getirebilirler. Bundan başka, gezegenlerin içine hapsolmuş olan ve tabiatı gereği kendi makamına yönelme eğilimi taşıyan ışık, madde tarafından tutulduğunda ve maddenin kendi iştiyakı yüzünden daha yukarı yükselmesine izin verilmediğinde, belki de dairesel bir hareketle, merkezinden ilk kez türediği ve daha yetkin bir makam olarak yönelmeyi arzuladığı o ilk hareket kaynağını aramaktadır, bu sebeple içinde bulunduğu cismin de bu hareketle devinmesi kaçınılmazdır, yahut o ilk muharrik kendi tesirlerini Doğu'dan Batı'ya doğru yaymaya alışkın olduğundan, maddenin büyüklüğüne veya nurlu suretin az ya da çok payına göre, bu yöne doğru daima daha hızlı veya daha yavaş, kesintisiz bir meyil hasıl olur.

İnsanlar arasındaki o ilahi müşahededen nasibini almış kimse, Tanrı'yı ve Tanrı'nın meskenini kendi suretinin böylesi bir hareketiyle gitgide daha fazla araştırmaz ve O'nun kudretinin daha büyük tesirlerinin indiği açıkça görülen o daha muhtemel yola yönelmez mi? O halde aşikârdır ki göksel cisimler, gerek hapsolmuş asli suretleri (forma essentialis) bakımından, gerekse işi ışığın tesirlerine direnmek olan yoğun bedenlerinin maddesel yatkınlığı sebebiyle, ilk göğün tesirine zıt olarak yavaşça hareket ederler, tıpkı kaynağından doğup denize doğru akan bir nehrin, denizin zıt yöndeki kabarmasıyla şiddetle geri püskürtülüp engellenmesine rağmen, o kabarık akıntı içinde, denizin hareketine zıt olarak kendi doğal akışıyla yavaşça hareket ettiğinin görülmesi gibi.

Şüphesiz bu zıt harekette deniz, hem büyüklüğü hem de hareketinin şiddeti bakımından Empyreum Göğü ile, nehrin doğal akışı ise denizin hareketine karşı direnen gezegen cismiyle kıyaslanmalıdır.

O halde şu sonuca varıyoruz ki, o göksel nurlar, göğün yukarı doğru hareket eden maddesi ve ışınlarının aşağıya meyletmesi sebebiyle dairesel olarak döndürülür ve durmaksızın çevrilirler, zira ilk ışık, gezegenin parlak yuvarlağını bütün gök maddesiyle birlikte Doğu'dan Batı'ya döndürür ve onu bir bakıma yükselterek, içine hapsolmuş ve tutsak edilmiş ışığa hürriyetini geri verir, lakin maddesinin daha ağır ve daha yapışkan tabiatı aşağıya doğru meylederek gezegeni zıt bir yolda çabalamaya zorlar, tıpkı suyun hareketiyle tahta bir topun veya bir elmanın havada sıçradığını, bir yukarı bir aşağı taşındığını gördüğümüz gibi, nitekim bu durum aşağıdaki tecrübeyle beyan olunacaktır.

Gezegenlerin, astrologlar tarafından episikl (epicyclus) içinde tarif edilen ve doğru (directus), durağan (stationarius) ve gerileyen (retrogradus) olarak adlandırılan hareketleri işte buradan kaynaklanır, zira Güneş hariç bütün gezegen cisimlerini oluşturan ışık ile ruh arasındaki nispet gayrimuntazamdır, nitekim bu sebeple Güneş'in hiçbir episikli olmadığını, hareketinde daima aynı mesafeyi koruduğunu söyleriz, çünkü o, yoğunlaşmış ruhani madde ile o ışığın eşit ve benzer bir oranından meydana gelmiştir. Bu yüzden adı geçen bütün cisimlerden daha mükemmel, daha sebatkâr ve hareketinde daha düzenlidir.

BÖLÜM XVII. Külli suret ve maddenin zıt hareketleri, bunların her bir gökteki oranları ve Güneş'in orta gökteki yerleşiminin en tesirli ispatı üzerine.

Önceki bahiste, surete ait ışığın aşağıya doğru indikçe daha cılız ve daha zayıf olduğunu, maddenin ise yukarıya yükseldikçe daha latif, daha ruhani ve kendi oranında daha narinleştiğini gösterdiğimizden, bu suretsel parlaklığın kendi kaynağından, yani Empyreum Göğü'nün zirvesinden, tabanı Empyreum Göğü'nün içbükey yüzeyine bitişik, tepesi ise yeryüzüne doğru koni biçiminde bir piramit gibi indiği muhakkaktır.

Zira Tanrı onun kökü, kaynağı, menşei ve babasıdır, buna mukabil, madde karanlıkların uçurumundan yükseldiği ve bütün karanlıklar, önderi İblis olan yeryüzü kütlesinde toplandığı için, onun hareketi ışığın hareketine zıt düşer, zira piramidinin tabanı yerin merkezine çökmüş, tepesi ise Empyreum Göğü'nün içbükey yüzeyine kadar yükselmiştir.

İşte her bir göğün madde ve suretten mürekkep oluşu bundandır, gökler ne kadar yüce iseler o kadar surete bürünmüş, ne kadar alçak ve merkeze yakın iseler o derece maddeye tabi kılınmışlardır.

Nefsin, yani o aracı tabiatın en berrak tasviri ve onun nizamı ile bileşiminin en mükemmel ispatı buradan gelir, Güneş'in bu aracı tabiatın tam ortasındaki konumu ve tertibi buradan ileri gelir, onun tam kıvamında ve hayat verici tabiatı, doğal harareti ve kökensel nemi (humidum radicale) aşağıdakilere akıtması bundandır, âlemin ve göklerin ahenkli nispeti, hatta bizzat elementlerin muhtelif halleri, yaratılmışların canları ve bu canların hazneleri, nihayet fiil haline gelmiş her şey böylesi bir karışımdan neşet eder, türlerin sonsuz farklılıkları dahi bu piramitlerin yarıçapından veya çapından yayılan noktaların sonsuzluğundan doğar.

Nitekim meleklerin mertebeleri de böyledir, kimi idarede ve makamda diğerlerinden daha üstün ve Tanrı'ya daha yakındır, esirî bedenlerin türlü mizaçları, ay-altı elementlerin tefriki buradan kaynaklanır, bunların muhtelif tabiatlarından kimi diğerinden daha sıcak yahut daha soğuk, daha nemli yahut daha kuru olan çeşitli mahlûklar vücut bulur. Fakat bu noktada, bir aynada olduğu gibi, bütün bunların tek ve biricik olan Tanrı'dan tecelli ettiğini gösteren hayranlık verici bir sır parıldar, zira en son göğün dışbükeyliğinin ötesinde, tamamen kavranılamaz olan o tek ve biricik açıdan başka hiçbir açı bulunmaz. Ve bu kavranılamaz üçgenin iç kenarı Empyreum Göğü'nün dışbükeyliği içinde yer aldığından, bizzat bununla Tanrı'nın kendisini âleme bildirdiği beyan olunur, nitekim gökler ve onların bütün kuvveti O'nun kelami ve ruhani zatıyla pekiştirilmiştir, bu sebeple üçgenin iki açısı, Empyreum Göğü'nün dışbükey yüzeyine bitişik ve adeta onunla süreklidir, zira âlemin ışığı bunların ışınlarından türetilmiştir ve bunların yaratılmamış huzuruyla, âlemin en ruhani maddesi şimdiden suret bulmuş ve yokluktan yaratılmıştır, bu sebeple Tanrı'nın zatıyla her yerde hazır ve nazır olduğunu söyleriz, yani O'nun ışınları, evrensel ruhun içinde bir aynadaymışçasına temaşa edilir.

Bundan açık ve aşikârdır ki bizzat Tanrı, hem âlemin haricinde hem de âlemde hazır bulunduğu ölçüde bir ve üçlüdür, O'nun birliği veya üçgenin tepesi, huzuruyla yeryüzünün ilk karanlıklarını defetsin diye yeryüzüne kadar iner, böylece O'nun üçgen sureti bütün kâinat nizamının genişliğine yayıldığından, Tanrı'nın her yerde hazır olduğu söylenir, bir mekânla sınırlandığından değil, bilakis,

kendisinin her şeyi kuşatmasındandır, lakin birliğinde, üçlü bir ışığın ışınlarının aynada parıldayarak orayı aydınlatması gibi, o yaratılmamış suretin sureti de âlemin maddi ruhunda hazır bulunuşuyla üç köşeli bir ışık sureti meydana getirir, bu yüzden bilgeler âleme Tanrı'nın sureti demişlerdir, nitekim Hermes Trismegistus'a göre,

Tanrı, âlemin yaratılışından evvel yalnızca kendi içinde parıldadı ve parlaklığını yine kendi içine yansıttı.

İşte bu sebepledir ki hakiki Teslis her şeyin dışındadır ve O'nun yansıması her şeyin içindedir, lakin âlemdeki o suretsel ve nurlu piramit, âlemin dışındaki piramitten ayrılmayacak şekildedir, zira birinin tabanı diğerinin de tabanıdır ve Teslis'in ihtişamı ile kavranılamaz hakiki zatın nuru, Güneş'in ışınlarının Güneş'in cismiyle bir olması gibi, öylesine süreklidir.

Ve burada, Tanrı'nın, o karanlıklar prensi olan İblis üzerindeki sonsuz kudreti ve kuvveti açıkça görülür, nitekim yeryüzünün merkezinde gizlenen o Işıktan Kaçan, Tanrı'nın ışınının ve kudretinin dışında değildir, ancak bir mahlûk olarak var olduğu ölçüde, maddi piramidin tek bir tabanı ondan yükselir, çünkü o kuşatılır, kendisi kuşatamaz, zira maddi piramidin tabanı yeryüzünün merkezinden ruhani çevrenin herhangi bir yerine doğru uzanır, öyle ki İblis'in kendi içinde sonsuzluktan hiçbir paya sahip olmadığı açıkça bilinir.

Platon ise Timaios'unda, nefsi, kendi makamının suretsel parlaklığıyla birleşmiş olan ruhani piramidin bir cüzü olarak kabul ediyor görünmektedir, nitekim ona harmonik sayı adını vermesi, birlik, ikilik, üçlük ve dörtlük sayılarından meydana gelmesindendir, birlikten, yani tek aklın ışınından, ikilikten, zira zihni ve akli olan o ilk ruhani ışığın cevheri, saf suretsel ışıktan ve maddi ruhtan mürekkeptir, üçlükten, zira orta göğün hayat verici cevheri, Empyreum Göğü'nün iki katı payından ve esirin saf ruhundan hasıl olur,

dörtlükten, zira Elementler Göğü'nün teşekkülüne, orta göğü oluşturan o üç kısım ile

en alttaki karanlıkların saf ruhu iştirak eder, böylece Platon'un fikrinden pek ayrılmayan Pythagoras, nefsin basit, iki katlı, üç katlı ve dört katlı oranlardan ve adeta nokta, çizgi, yüzey ve küpten meydana geldiğini ileri sürer, basit olandan yaratılmamış saf sureti, iki katlı olandan ikiden meydana gelen ilk bileşimi, üç katlı olandan üçten meydana gelen ikinci bileşimi, dört katlı olandan dörtten hasıl olan üçüncü bileşimi, yani elementer cismi kasteder, nitekim bu durum aşağıdaki piramitte görülmektedir.

Kadim filozoflara göre cihan nefsinin (anima mundi) oranı böyledir ve suretsiz madde indikçe nispet dahilinde büyüyüp çoğaldığı için bizim maksadımızla hiçbir şekilde çelişmez. İspat şu şekilde devam eder, A. B. C. yaratılmamış ve kavranılamaz zihnin makamıdır ki bu, âlemin inşasından evvel mevcuttu ve hiçbir mahlûka parıldamamıştı.

Fakat kendi kendine âlemin yaratılışını düşündüğünde, "OL" dedi, derhal O'nun veçhinin nuru karanlıklarda parıldadı, Trismegistus'un sözleriyle ifade edecek olursam, her şey fevkalade, hoş ve tatlı bir nura dönüştü ve O'nun ışınları, daha doğrusu bizzat Tanrı'nın sureti ve biçimi, kâinat makinesinin merkezine kadar nüfuz etti. Karanlıkların maddesi ise direnç yoluyla zıt bir harekete yöneldi ve yukarı doğru hareketinde maddesi daima eksilerek daha latif hale geldi, öyle ki nihayet E. F. G. piramidinin suretini aldı. Yukarıda Tanrı'nın sureti diye adlandırdığımız o hakiki suretsel piramit ise B. C. harfleriyle gösterilmiştir, zira B. C. hakiki Teslis ile aynıdır, her bir piramidin orta yeri,

Güneş'in hakiki makamı ve tabiat eşitliğinin hakiki mevkiidir, gerçi suretsel üçgenin o gökteki bütün cüzleri, aynı gökte yer alan maddesel üçgenin cüzleriyle her oranda tam olarak eşittir, bu yüzden ispatta beyan edildiği üzere, buraya en doğru şekilde eşitlik göğü denebilir.

Burada okuyucunun bilmesini isterim ki, daha kolay anlaşılsın diye resmettiğimiz hem suretsel hem de maddesel bu piramidimiz, bu makamda riyazi manada değil, tamamen tabii manada kabul edilmelidir, yani zikredilen maddeler, gerek suretsel gerek maddesel olsun, daha kesif yahut daha kuvvetli bir tabiattan daha latif ve daha zayıf bir tabiata doğru orantılı olarak iner veya yükselir. Burada biz, tabanı yeryüzünde, tepesi ise ateş küresinin zirvesinde bulunan, yer ile ateş elementinin doruğu arasındaki elementer maddi piramidi anlıyoruz, zira dumanlı madde daima eksilerek, yani daha kaba bir ruhtan daha latif bir ruha doğru kademe kademe yükselir.

Benzer şekilde, ışıklı piramidin suretinin tabanı zikredilen yerdedir, ışığın dörtte dördüne temas eder, ardından oranlı bir biçimde alçalarak ışığın dörtte üçüne varır, daha sonra dörtte ikisine ve nihayetinde köşe noktasında, nokta adını verdiğimiz yerde sonlanan tek bir birime, yani monada ulaşır. Piramidimizin gerek maddi gerekse surete dair fiziki gösterimini bu şekilde betimliyoruz.

İki üçgenin, yani maddi ve surete dair olanın kesişim noktasında, eşitlik küresi (sphaera), eril ile dişil arasındaki evrensel kucaklaşma, kimyacıların hakiki kükürt ve cıvasının hak edilmiş ve oranlanmış payı yer alır, bunların birleşmesinden Güneş’in çocuğu, cihanın ziyneti ve onun hakiki canı doğmuştur, bundan ötürü buraya pek haklı olarak can küresi denir.

Güneş’in göğün tam ortasında konumlanmasının, yerleşmesinin ve orada tutunmasının sebebi işte budur, nitekim üçgenlerin bu kesişimi, Makrokozmos’un kalbinin en hakiki makamıdır, orada her şey bir ölçü ve denge üzere itidale kavuşturulmuştur, zira madde baskın gelmez, suret de maddenin arzusunu parlak, eksiksiz ve yetkin bir biçimde tatmin etmesi dışında haddinden fazla taşkınlık göstermez.

Bu, ikilikten meydana gelmiş hakiki dünyevi birliktir, onun terkibinde bizzat İlahiyat adeta bir aynadan seyredilir, dahası bu, gök ile yer arasındaki o hakiki izdivaçtır ki onun sayesinde yeryüzüne ait olanlar göksel olanlarla beslenir, onlarla sevinir, kut bulur ve surete bürünür, böylelikle felsefi Güneş ve felsefi Ay’ı tek bir bedende toplanmış buluruz, onların kararlı bakışıyla bütün âlem neşelenir, yeşerir, güç kazanır ve her tür kendi benzeri içinde çoğalır.

Altıncı Kitap, Unsurlar Göğünün Mahlukatı Üzerine

Bu kitabın içeriği, Aşağıdaki göğün mahlukatında dikkate alınması gereken iki husus vardır, Farklar, zira mahlukatın bir kısmı terkipçe basittir, birincisi metaller ve mineraller gibi cansız varlıklardır, bunlardan dördüncü bölümde söz edilir, ikincisi meteorlar gibidir, bunlardan sonraki kitapta bahsedilir, üçüncüsü bitkiler ve nebatat gibidir, dördüncüsü ise canlılardır, terkipçe en üstün olan bu canlılardan altıncı bölümde söz edilir, yedinci bölümde ise zikredilen cisimlerin bizzat kendileri ele alınır.

Birinci Bölüm, Önceki Kitapların Konusunun Kısa Bir Özeti ve Bu Aşağı Âlemdeki Oluşun Sebebi Üzerine

Daha önce etraflıca izah edildiği üzere, Tanrı iyiliğin en yüce kaynağı ve kökeni olduğu gibi, kendi ilahi iradesiyle ve serbestçe, evvela âleme ve ardından âlemin yaratılmışlarına kendi lütfundan ihsanda bulunmayı murat etmiştir.

Bu sebeple âlemi yoktan var etmeyi dileyerek, maddenin (hyle) bağrından küre biçimli, karmaşık ve şekilsiz bir kütleyi ayırdı, onu kendi iyiliğiyle bezemek isteyerek ilk günde ışıklı sureti yarattı, onun varlığıyla o şekilsiz karanlıklar uçurumun yüzünden ayrılıp kürenin merkezine sürüldü, bunların daha kesif olan ruhundan, biri diğerine geçen ve dönüşen dört unsurun tözü doğar, göksel esirin tözünün ise hem ışıklı suretin bolluğu hem de diri faaliyetiyle bunlardan ayrıldığını söyleriz.

Bundan dolayı aşikârdır ki bu maddi âlemin esirî kısmı eril kısımdır, fail, doğuran ve çoğaltan tabiattır, çünkü daha sıcaktır, erildir ve Empyreum göğünün sevimli hararetinden daha fazla pay alır, daha kaba ve daha soğuk olan en alttaki unsurlar kısmı ise dişil gibidir ve âlemin daha edilgin payıdır, onun rahmi bizzat topraktır ki geçici bütün mahlukat onda ve ondan meydana gelir. Dolayısıyla bu gök, unsurlar kısımlarının üzerinde her yana taşınır ve hareket eder, tıpkı canlılar misali aşağıdaki şeylerle, yani kendi dişisi yahut edilginiyle birleşip çiftleşebilsin.

Ve aşağıda üretilecek şeyler, sanki bütün bir dişinin rahmine toplanırcasına toprağın rahminde nasıl büzülüp toplanıyorsa, aynı şekilde bütün nemalandırma ve doğurma kudreti de esirî göğün Güneş adını verdiğimiz tek bir kürevi bedeninde toplanır, ta ki onun ışığı ve asli harareti bütün Makrokozmos’a dağıtılabilsin.

Ve o nihayetsiz Sanatkâr, bu aşağı âleme şeylerin çeşitliliğini ve dönüşümlerini getirmek istediğinden, orta göğün tabiatını içinde topladığı ve aşağıdaki her şeyin hayatının kendisine bağlı bulunduğu o kızıl ateşe oraya buraya hareket etmesini buyurdu, ta ki onun değişken mevcudiyeti ve yokluğu sayesinde varlıklar, oluş ve bozuluş içindeki daimi dönüşümlerini daha uygun biçimde kabul edebilsinler.

Bunlar bilindikten sonra, üsttekilerin alttakilerle birleşmesinin nasıl vuku bulduğu, yani canın gökten ne şekilde salındığı ve layıkıyla hazırlanmış yeryüzü bedeni tarafından hangi yolla kabul edildiği uyanık bir zihinle araştırılmalıdır.

Bunun daha kolay kavranabilmesi için, canın kendi ruhu içinde bu aşağı âleme inişinin iki türlü olduğunu bilmek gerekir, biri yaratılış günlerinde, diğeri ise âlemin ve mahlukatın yetkinliğinin tamamlanmasından sonradır. Işıklı canın yaratılışın tamamlanmasından önceki inişi, yukarıda söylendiği gibi, karanlıklarla perdelenmiş bir ruh içindeydi.

Zira birincil ışığın kıvılcımları, karanlığın ilk kütlesi içinde yahut onun gizli ruhunda tutulmuş ve alıkonulmuştur, daha önce dediğimiz gibi Güneş bedeni bunlardan doğmuştur, ikincil ışığın kıvılcımları karanlıkların ikinci kütlesine kapatılmış ve hapsedilmiştir, bunlardan canlılar doğar, nihayetinde üçüncül ışığın kıvılcımları karanlıkların üçüncü kütlesinde, yani en aşağıdaki göğün karanlık ruhunda tutulur, aşağıda daha etraflıca izah edeceğimiz üzere mineraller başlangıçta bunlardan yaratılmıştır.

İkinci Bölüm, Yaratılışın Tamamlanmasından Sonra Nebati Canların Gökten Aşağı Şeylere Her Gün Nasıl Akıtıldığı ve Maddenin Manyetik ve Çekici Özelliği Üzerine

Aşağıdaki mahlukatın hayatı ışıklı canın ta kendisinden kaynaklandığına ve o can da göksel pınardan doğduğuna göre, bu canın kendi tabiatının arzusuna aykırı olarak esir boyunca bu aşağı âleme hangi yolla yahut hangi binek vasıtasıyla nakledildiği ve yeryüzüne ait bedenlerin içine nasıl akıtıldığı titizlikle araştırılmalıdır, zira bu tür bedenler canın tabiatına büsbütün zıttır, gerek ışığa karşıt olan karanlık kütleden türedikleri ölçüde, gerekse son derece tesirsiz olup canın hareketli kudretine tamamıyla tezat teşkil ettikleri için böyledir.

Aşikârdır ki, orta göğün ruhani tözü en alttaki gök ile ışıklı pınar arasına nasıl yerleştirilmişse, o pınarın hiçbir kıvılcımı da orta bölgenin ruhundan önceden geçmeksizin âlemin en alttaki bölgesine aşağı doğru inemez. Her madde kendi yetkinlik gayesine ulaşmaya daima hevesli olduğundan ve o gayeye yönelten hareket ettirici de ışığın özü bulunduğundan, orta gök ruhunun her maddi cüzünün, yanından geçen ışınların her bir kıvılcımını kendi sureti gibi kabul etmesi ve onu kendi yapışkan ve tutucu tözüne sarıp sarmalayarak aşağıya taşıması kaçınılmazdır, bu hem orta göğün tözü ile aşağıdaki göğün tözü arasındaki büyük irtibattan, hem de maddenin manyetik bir kudretle canı ve sureti kendine çekmesinden ileri gelir.

Esirin tözü havai bedenden daha latif olduğundan, onu kabul etmeye gayet iyi hazırlanmış tohum halindeki bedene hiçbir engel tanımaksızın pek kolayca nüfuz eder, öyle ki o can çifte bir kap içine kapatılmış olur, evvela havai ruhta, en sonunda da yeryüzüne ait bir bedende.

Canın bineği vazifesini gören o esirî ruh da zikredilen bedende öyle bir tarzda hapsedilir ki, can ruhta nasıl bulunuyorsa o da bedende öyle bulunur, can kendi ruhunun bütününde ve her bir cüzünde nasıl hareket ediyorsa, ruh da kendi canıyla birlikte bedenin tamamına ve her bir parçasına öyle yayılır, yetkinliğin yahut olgunlaşmanın gayesine doğru bir hareket meydana getirir, bu suretle her yıl ruhlar ruhlara, onların canları da diğerlerinin canlarına, onları kabul etmeye layıkıyla hazırlanmış bedenler içinde her gün ve cömertçe eklenip bağlanır, bundan ötürü yer küresinin her bir köşesinde varlıkların çoğalması ve oluşu durmaksızın gerçekleşir.

İşte tek bir tohumun çokluğa erişmesi bundandır, tek bir canlının sonsuzca büyümesi bundandır, nihayetinde minerallerin altının yetkinliğine doğru koşması, yani sabitlemeye (fixatio) meletmesi bundandır.

Yaratılışın ikmalinden sonra bu ışıklı tabiatın, kendi makamından esirî ve ruhani bineğiyle aşağılara nasıl yahut hangi yolla inebildiğini tahayyül etmek cidden hayret vericidir, zira ışık ve ateşe dair her şey fıtratı gereği ve iştiyakla yukarıyı arzular. Dolayısıyla bunun suretten değil, maddenin arzusundan ileri geldiği akla yatkındır, zira her varlık doğal olarak kendi öz makamına yönelir.

Kuşkusuz bu aşağı alemdeki bileşik şeylerde, türün gerektirdiği miktardaki sureti kendilerine çekmek ve muhafaza etmek üzere Tanrı tarafından başlangıçta onlara bahşedilmiş büyük ve gayretli bir manyetik kuvvet mevcuttur, bu yüzden arzulayan maddenin oranına ve türüne göre suret ona doğru çekilir, nitekim hayvanların midesinde de hazırlanmış gıdayı yemek borusu vasıtasıyla kendi boşluğuna çeken böyle bir kuvvet buluruz, aynı şekilde alt uzuvlarda da hayvani ruhları aşağıya doğru çekme kuvveti görülür ki ayırt edici dokunma hissi bunlar vasıtasıyla gerçekleşir.

Maddede de üstün kudretlerin, çeken türe yaratılışından itibaren bahşedilen çekme nispetinde aşağıya çekilmesini sağlayan benzer bir manyetik kuvvet ve hassa vardır, zira yeryüzü maddesi göğün suretini ancak bir dişinin erkeği arzuladığı gibi arzular, arzuladığı sureti kendi ruhuyla birlikte cilveleri ve cezbiyle kendine çekmesi de bir fahişenin yoldan geçen erkekleri gözlerinin süzgün ve işveli edasıyla ayartmasından farklı değildir, bilakis ışıklı sureti daima arzular ve maksadı doğrultusunda onu her zaman kendine çeker. Canlılar ve nebatat cinsi çoğalma bakımından minerallerden daha zengin olsa da, yetkinlik gayesine, açgözlülükle alabildiğine yozlaşmış ve çok parayla zenginleşmiş bir adamın ölümsüzlüğün zirvesine yaklaşabileceğinden daha fazla yaklaşamaz.

Zira aynı türün tohumuyla her yeni suretin eklenmesi ve birleşmesinde, türün kendi gözenekliliği sebebiyle unsurların bozulmaya elverişli yeni cüzleri de katılır ve eklenir, oysa madenler cinsinde bu durum, mezkûr cevherin sertliği ve sabitleşmesi (fixatio) yahut cüzlerinin birbirine kenetlenmesi sebebiyle vuku bulamaz, bundan ötürü onun Güneş’ten ve gezegenlerin ışınlarından, maddesinin mıknatısi hassası sayesinde kazandığı hazine, kendi cisminin kemaline doğru aralıksız saklanır ve muhafaza edilir, bu sebeple her yıl daha parlak görünür, bizzat Güneş ışınlarına gittikçe daha çok benzer ve her ne kadar hissedilmez olsa da kemal ve sebat bakımından büyüyüp çoğalır, diğer bir deyişle suret güzelliğiyle daha eksiksiz donanır, nitekim bu husus müteakip bölümlerde daha açık bir surette izah edilecektir.

BÖLÜM III. Yeryüzünün gerek basit gerekse bileşik bütün cisimlerin anası olduğuna, yıldızların tesirlerinin gökten yerin rahmine atılmış tohumlar gibi bulunduğuna ve bileşik cisimlerin muhtelif türlerine dair.

Romalı Orıenus yeryüzünü unsurların anası diye adlandırır.

Zira o, unsurların topraktan çıktığını ve yine toprağa döndüğünü hararetle savunur, [okunamadı] tabiatın mateminde, toprağın ateşten, yani [okunamadı] kendi rahmine gebe kaldığı her şeyin anası ve besleyicisi olduğunu yeterince açık bir biçimde göstermiştir, nitekim neredeyse bütün filozofların otoriteleri, göğün bileşiklerin babası, toprağın ise onları kendi bağrında taşıyan anası olduğu hükmüne varır.

Ptolemaios ve Chalcidius da bu hususun sebebini beyan ederek, semavi tesirlerin tamamının yerin derinliklerine aktığını, şeylerin tohumları gibi müşterek bir rahim misali oraya kapatıldığını ileri sürerler, bundan dolayıdır ki, inen bu tesirlerin oranlarının çeşitliliği sebebiyle yeryüzünde türlü türlü şeylerin farklı farklı oluşumları ve muhtelif tesir izleri meydana gelir.

Bunlar bilindiğine göre, yeryüzünün gerek basit gerekse bileşik cisimlerin anası olduğu, tıpkı bir dişinin yavrusunu karnında taşıması gibi, onları meydana getirilmezden evvel bidayette kendi bağrında taşıdığı aşikâr kılınmıştır. Unsurların basit cisimlerine dair meseleyi evvelki bahislerde etraflıca ele almıştık.

Burada ise, içlerine pek münasip surette tanzim edilmiş asli ışıktan kıvılcımların aralıksız akıtıldığı bileşik cisimlerin muhtelif türleri üzerinde kısaca duracağız.

Eskiler, bileşik ve karışmış cisimleri umumi olarak beş terkip türüne ayırmışlardır, bunlardan ilk ikisi cansız cisimleri ihtiva eder, zira birinci terkibin karışımları dumanlardan, buharlardan ve buğulardan meydana gelen gök hadiseleridir (meteora). İkinci terkiptekiler ise madenler ve diğer minerallerdir.

Sonraki türler ise canlıdır, nitekim üçüncü terkibin karışımları nebatlar ve bitkilerdir, dördüncüsü akıldan yoksun hayvanlardır, beşincisi ve sonuncusu ise akıl sahibi canlı, yani mahlûkatın en şereflisi olan insandır. Bundan ötürü büyük âlem (makrokozmos) ile olan benzerliğinden ötürü kendisine küçük âlem (mikrokozmos) denilmiştir.

Lakin bu bileşik türlerinden bazıları kusursuzca karışmıştır, madenler ve bütün canlılar böyledir, yalnızca biri kusurlu karışmıştır, o da birinci terkibin bütün gök hadisesi nevilerini içine alan kısımdır.

Dikkatle müşahede edilmelidir ki semavi ışık, kusursuzca karışmış cisimlerde kusurlu karışmış olanlara nispetle daha bol bulunur ve onlarda daha muhkem tutulur, aynı şekilde canlılarda, kusursuzca karışmış cansızlara nazaran daha gürdür, yalnızca duyum sahibi canlılar ise bu semavi ihsan bakımından yalnızca nebati yahut gayrinatık olanlardan daha zengindir.

Filozofların kastettiği husus da işte budur, onlar akli olanda ateşin galip geldiğini, hissi olanda ateşin havaya denk olduğunu, nebati olanda su ile havanın benzer ağırlıkta bulunduğunu, lakin madenlerde suyun soğuk tabiatı sebebiyle ateş hassasının alabildiğine azaldığını, madenlerin bilhassa toprak ve sudan mürekkep olduğunu beyan ederler. Bunlardan açıkça anlaşılmaktadır ki insanlarda, akıl sahibi oldukları ölçüde o semavi ateş daha üstündür, ardından hava ve ateşin kendilerinde galip geldiği nispetle diğer duyum sahibi canlılar gelir, daha sonra, yani bir derece daha zayıf olarak, havi olduğu hava cüzlerinin suyun soğukluğuyla yumuşatıldığı ölçüde nebatlar gelir ve nihayet ışık suretinin en cüzi payı madenlerde bulunur, zira bunlarda toprak ve su hükümrandır, binaenaleyh terkiplerine ateşten pek az bir hisse kabul ederler.

BÖLÜM IV. Kusursuzca karışmış cansız cismin zuhuru ve menşeine dair.

Felsefede mahir olanlar arasında madenlerin hayatı, oluşumu ve büyümesi hususunda muhtelif fikirler zuhur etmiştir.

Zira bazıları onların hayatı, büyümesi, beslenmesi, üremesi yahut doğurucu bir tohumu olduğunu katiyetle inkâr eder, bilakis ilk anda dört unsurun cevherinden yaratıldıklarını ve o andan itibaren yalnızca bir varlığa sahip olduklarını savunurlar.

Başkaları ise onların gizlice ve örtük biçimde yaşadığını, çoğalma ve büyüme kudretine malik bulunduğunu ileri sürer ve hayat veren o ruhun, canın, maddenin bulanıklığı ve kabalığı sebebiyle engellendiğini söylerler, bu yüzden madenlerin bu iktidarı ve tabiatıyla vasıflanacağı tabii kudreti fiile dökemediğini iddia ederler. Madenlerin maddesini ele alanların neredeyse tamamı müşterek bir ittifakla, onların umumi maddi sebebini, sulu buhar ile topraksı buğudan karışmış dumanlı bir madde olarak koyarlar. Onların yakın ve has dedikleri hususi maddesini ise [okunamadı] kılmışlar ve umumi bir neticeyle fail sebeplerinin üç katlı olduğu hükmüne varmışlardır,

İlki, toprağı ve suyu birbiriyle kaynaştıran, onları yerin damarlarında derece derece pişiren semavi hararettir, zira yerin bağrına bütün semavi tesirler aktığından ve yerin merkezinde madenleri ve kıymetli taşları hâsıl etmeye kafi tesirli bir hararet vücuda geldiğinden, yerin dibi fevkalade kıymetlidir.

İkincisi, maddede mevcut bulunan madensel ve cevheri suret verme kuvvetidir ki bunun, ısısıyla türdeş olanları bir araya toplayan ve farklı cinsleri birbirinden ayıran yıldızlardan ve semavi ışıktan neşet ettiğini ifade ederler.

Son sebep ise, semavi ve arzi kuvvetlerin maden maddesini yoğurmaya ve şekillendirmeye kafi gelen karşılıklı tenasübüdür, zira hepsine göre gök baba, yeryüzü ise bütün madenlerin anasıdır ve o cenini kendi bağrında taşır.

Biz ise burada gayemiz mucibince, evvela madenlerin menşeinden, ardından da onların kuvvetinden, büyümesinden ve çoğalmasından, adı geçen bazı filozofların aktardıklarına dayanarak kısaca bahsedeceğiz.

Evvelki kitabın dördüncü bölümünde, [okunamadı] ilk günde Empyreum göğünün bağrından aşağıya sürülen karanlıklar ruhundan ve mezkûr semanın onda alıkonan asli ışık payından doğduğunu açıklamıştık, keza nebati cismin, ışığın mevcudiyeti ve kuvvetiyle orta gökten aşağıya defedilen karanlıklar ruhundan ve onun tali ışığından hâsıl olduğunu, madeni cismin de en alt göğün karanlıklar ruhundan, üçüncül tesmiye ettiğimiz gayet zayıf bir ışık kıvılcımıyla vücut bulduğunu söylemiştik.

Zira yaratılışın üçüncü gününün başlangıcında, ikinci göğün tali addedilen ışığı aşağıya nüfuz etmiş, en alt bölgeye püskürtülüp yankılanan üç katlı karanlık kütleye tesir etmiştir. Lakin o kütlenin biri yukarı bölgeden, diğeri ise orta bölgeden aşağıya kayan iki parçası kendi bölgelerinden kafi miktarda ışık kapmıştır, bundan ötürü mezkûr kütlenin bu en alt bölgeye has olan bakiye kısmı da kendi bağrında, kendisini takip eden ve tali ışığın kaynağından fışkıran bu ışıktan bir miktarını kucaklamıştır.

Fakat ışığın tabiatı gereği inceltici olması sebebiyle (ki onun nispeti ve kuvveti ne denli büyük olursa, cisimleri o denli ince ve latif kılar) ve diğer göklerdeki ışık en alt göktekinden daha kuvvetli ve kudretli bulunduğundan, üçüncül ışığın payları, en dipteki karanlıkların kesif ve asi ruhlarını inceltmeye ve arıtmaya kafi gelmez,

Böylece bu tür bir karışımda madde her surette galip gelir, ışığın sureti ise cismin gözeneklerinin ziyadesiyle sıkışması yahut darlığı ve ruhun yapışkan koyuluğu yüzünden bu maddenin karnına feci şekilde ve ebediyen hapsedilir,

Cismin bu kabalığı, ağırlığı ve katılığından ötürü, cisme nispetle yaşayan canın cevherinin azlığı, bizzat ruhun hareketsizliği, üreme ve çoğalmanın müşkülatı yahut hissedilmezliği ve onun kısır addedilmesi buradan ileri gelir.

Zira farklı cinsten cüzler karanlık bir pislikle sarıldığından, lekelenmiş can, ruhun kesifliği, cismani cüzlerinin muhkem terkibi ve cismin boyun eğmez sertliği ile katı donuşu sebebiyle hareketinde menedilmiştir.

Şu halde hapsedilmiş ışığın ısıtıcı kuvveti, madeni cismin soğuğunun getirdiği zararları savuşturmaya kafi gelmeyecek kadar cüzidir, bu sebeple nebatlar misali açıkça yaşadığı yahut büyüdüğü fark edilmez, daha kaba ruhu içinde hapsolmuş madeni can, bitkilerin örneğinde olduğu üzere başını toprak yüzeyine çıkaramaz ve tabii makamına doğru yükselemez, hem kuvveti nebatlarınkinden daha zayıftır, hem de madeni cismin merkezinde daha muhkem bağlarla kapatılmış ve tutulmuştur.

Fakat her cismani varlığın arzusu kemal mertebesine erişmektir ve hiçbir kemal, ışığın herhangi bir cüzünün hâsıl ettiği o hareket olmaksızın kazanılamaz, bu sebeple madeni cismin ruhuna hapsedilmiş o ışık, ne kadar cüzi ve adeta bir kıvılcımdan ibaret olsa da daima cismine sahip çıkmak ister, ateş misali onun topraksı ve sulu tabiatını alt etmeye, ruhunun vasıtasıyla çabalamaya ve bütün o asi unsuru kendi iradesine ve tabiatına boyun eğdirmeye gayret eder. Nitekim tek bir ateş kıvılcımının mevcudiyetiyle koca bir evin alev alıp yangına dönüştüğünü görmekteyiz.

Zira madeni cisimdeki ışık kıvılcımı, yavaş yavaş galip gelip cisminin bütün kütlesini kendi tabiatına, faal keyfiyetine ve parlaklığına döndürünceye dek çabalamaktan geri durmaz, altın oluşumunda bu durum daha açık bir biçimde gösterilir. Bidayette onun maddesi, adeta en muhkem zincirlerle tutulduğu, kendi merkezinde dahi kımıldamadığı kaba ve karanlık bir zindan gibi canına dar gelse de zaman içinde yeryüzünün merkezine kadar nüfuz eden aydınlık tesirlerin kuvvetlerini peyderpey kendi imdadına çağırır, hatta bizzat madeni cismin dahi bunu mıknatısi kuvvetiyle temin ettiği görülür, bundan ötürü her yıl ve her saat, her ne kadar hissedilmez olsa da madeni canın gayreti artar, mezkûr büyümenin derecesine göre o cisim de daha mükemmel, daha parlak ve daha sabit (fixus) hale getirilir.

Bunlardan açıkça anlaşılmaktadır ki, madenlerin hayatını ve büyümesini ellerinden almak isteyen mezkûr filozofların iddiasının aksine, madenler gizlice yaşar, cevheri bakımdan serpilip gelişir ve yavaş da olsa kemalin zirvesine doğru koşup süblimleşir.

Kimyacı Filozoflar, mineral maddesini iki yönlü kılmakla basiretsizce davranmamışlardır, bunlardan eril, yalın ve saf olanına kükürt, tentür, ateş, Güneş ve etken demişler, dişil olanına ise cıva (argentum vivum), su, Ay köpüğü, Ay ve edilgen adını vermişlerdir, ilkiyle onun ateş unsuru ile birleşen ruhunu, ikincisiyle ise, Hermetik ve tabii amelde kendi ateşli ruhunun çoğalmasına binaen büyüyen Ay dedikleri buharlı tinsel cevheri anlamışlardır. Dolayısıyla, bunların karşılıklı kavuşumundan her bir türe ait madeni cisim meydana gelir, maden türlerinin farklılığı da kükürt ve cıvanın az yahut çok olan payından ileri gelir.

Zira madenin bileşimine kükürtten daha az, sudan ise daha fazla bir pay katılırsa, bu bileşimden, türleri yedi adet sayılan metallerden bir cisim meydana gelir, nitekim bunlar altın, gümüş, kurşun, kalay, bakır, demir yahut adi cıva dedikleri cıvadır.

Şayet bileşimdeki kükürt miktarı su miktarını aşarsa, böyle bir karışımdan, mezkur yedi metalin sayısına dahil olmayan o mineral cisimler, sözgelimi tuzlar ve diğer benzer maddeler doğar.

Fakat burada gayet dikkatle gözlemlenmelidir ki, her bir türün kükürt ve cıvası karanlıkların kirinden ve ayrışık kısımların düzensizliğinden ne kadar arınmış olursa, her iki türden üretilen maden de o denli saf, yetkin ve kıymetli olur.

Şu halde varacağımız netice şudur, eğer edilgen madde kaba, isli ve kesif, buna mukabil onun etken formu cılız ve zayıf ise, ki yerin bağrında bulunan bileşim böyledir, o vakit bileşik cisimlerin, Arapların mineral ve madeni olarak tesmiye ettiği türü meydana gelir.

Bu tür elbette toprak ve sudan mürekkeptir, ancak onun bileşiminde toprağın bizzat kendisi galip geldiği cihetle, hayatı yahut ruhu gayet karanlık ve pek kesif bir zindana zincirlenmiştir, bu sebeple duyulur şekilde hareket ettiği yahut açıkta bir fiilde bulunduğu müşahede edilmez. Her bir madenin gerek gizli gerekse aşikar olan hususi tabiatı ve şifalı vasfı üzerine, gelecek cildin dördüncü risalesinde daha tafsilatlı söz söyleyeceğiz.

UNSURLAR GÖĞÜNÜN MAHLUKATI HAKKINDA

BÖLÜM V. Duyumsamayan veya bitkisel canlı cismin kökeni ve madenlerin varlığından hemen sonra üçüncü günde nasıl yetiştiği hakkında.

Bitkilerin maddesi madenlerinkinden daha yumuşak ve işlenmeye daha elverişli, ısısı da kendi amelini icra etmek için daha tesirli ve serbest olsa da, yine de topraktan herhangi bir şeyin neşvünema bulabilmesi için, önce toprağın pekişmesi ve kusursuzca temellenmesi icap ettiğinden, en alttaki göğün gölgesi mahiyetinde olan toprağın daha katı kısmı da ağırlığı sebebiyle merkeze daha hafif ve ince olanlardan daha çabuk düşeceğinden, toprağın tabii sükunetinin ardından onun ışık kıvılcımları, gerçi zayıf ve cılız idiler, evvela tabiatın düzenine ve arzusuna uygun şekilde harekete geçtiler, bundan sonra da ağırlık bakımından o vakit en yakın olan toprak cüzlerinin kıvılcımları tesir etti, zira bunlar ilkinin hemen akabinde pekişip tayin olunan yerlerinde sükun bulmuşlardı, ki bu da ikinci göğün karanlıklar maddesidir. Muhakkaktır ki yaratılmış şeyler, menşelerinde ne kadar az ısı barındırmışlarsa o kadar çabuk vücut bulmuşlardır.

Zira içeride hapsolan ışık miktarının fazlalığı, onu kuşatan gölge tinsel cevherini daha hafif kılar, bundan ötürü madenler bitkilerden evvel var idiler ve her ikisi de aynı günde yaratıldılar, çünkü onların yaratılışı için Güneş'in mevcudiyeti icap etmiyordu, ardından ise Güneş'in eterik göğün kalbinde yücelmesinden sonra hayvanlar yaratıldı, çünkü duyumsayan nefis için daha büyük bir ışık ve ısı kudreti zaruri idi.

O halde bitkisel cisim, gerçi dört unsurdan meydana gelse de, onda su ve hava galip durumdadır, lakin suyun mevcudiyeti sebebiyle havanın mertebesi eksilmiştir.

Ruhunu ve tinsel cevherini ise menşei itibarıyla şu veçhile iktisap etmiştir, yani ikinci göğün tali ışığı gölgeleri geri püskürttüğünde ve onun kıvılcımları tinsel cevherlerinin daha sıkı bağlarıyla zaptedildiğinde, o ikinci bölgenin gölgesi yahut karanlıkları, sonuncusuyla birleşerek, her ikisinin ağırlığı ve yükü nispetinde tedricen toprağın cevherine doğru katılaşıp yoğunlaştı.

Bitkilerin bu manevi dayanağı toprağın dış kısmı civarında yerleşip tahkim olunca, ruhun yahut içeriye hapsolmuş ışığın kıvılcımları onun üzerinde tesir etmeye başlar ve kendi fiilleriyle, taşıyıcı vasıtalarıyla beraber yukarıya, feyz aldıkları kaynağa doğru yönelmeye gayret ederler, fakat eterin cevheri ile alt göğün o üst kısmı arasında büyük bir yakınlık bulunduğundan, ateş unsuru mezkur eterik tinsel cevhere ruhuyla birlikte refakat eder, onunla beraber topraktan yükselir ve yücelir, bir unsurun tabiatı kendisine en yakın unsurun tabiatını daima kucaklayıp ona kenetlendiğinden, havanın sıcaklığı ateşin sıcaklığına, suyun nemi havanın nemine, toprağın soğukluğu da suyun soğukluğuna raptolur, ki bu durum aşağıda tecrübe ile gayet vazıh biçimde ispat edilmektedir, netice itibarıyla toprağın latif ve daha uçucu kısmı suyun cüzleriyle karışır ve onların içinde yukarı çıkar.

Şu halde bitkilerin tinsel cevherine hapsolmuş ruh, fıtratı gereği yukarı yükselmeyi arzular, yücelmesi için gereken yardımı Güneş'in yaratılışından evvel gezegenlerden ve yukarı göklerden neşrolunan ışık huzmelerinden almıştır, Güneş'in yaratılışından sonra ise, dördüncü günde orta göğün boşluğuna dağılmış olan gerek görünür gerekse görünmez ışınları kendisinde toplayan bizzat Güneş'ten elde etmiştir.

Zira ondan çıkan ışınlar toprağın kesif sathına nüfuz etmiş, soğukluk sebebiyle büzülmüş gözeneklerini kendi ısısıyla açmış ve bitkilere bir çıkış yolu vermiştir.

Bu sebeple, Güneş ışınları ne kadar güçlü ve dik gelirse, şeyler topraktan o kadar iyi ve hızlı biter, yerin üzerinde daha kolay ve daha yükseğe boy verir. İşte bu yüzdendir ki, bahar mevsiminde ve yazın nebatat ve otlar yerin üzerinde boy gösterir, büyür ve çoğalır, bu nevi bitkisel büyümenin sebebi şudur, yani şarktan uzanan Güneş ışınları, bitkinin taşıyıcı vasıtasına hapsolmuş ışık ile birleşir, onu peyderpey lakin görünmez bir biçimde yukarı kaldırır ve toprağın gözeneklerinden yukarı çeker, bu nevi ateş ise bitkinin asli özüne kenetlenmiştir, öyle ki ışık ve onun taşıyıcısı ile beraber ateşin de yukarı taşınması kaçınılmazdır, ateşin sıcaklığına hısım olan hava onu kucaklar, hava ateşe bitişik olduğundan ve onunla dostluk bağlarıyla bağlandığından, derhal ateşin ardından yükselir, benzer şekilde havanın ardından su, suyun ardından da toprak gelir.

Lakin toprak kendi cevherinin ağırlığı sebebiyle kendi mekanından tabii olarak yükselemediğinden, bitkinin kaidesinin ve temelinin, tabii mekanı imişçesine toprağa sabitlenmesi zaruridir.

Bu sebeple bitkinin ruhu kendi tinsel cevheriyle beraber kendi has makamına doğru yönelirken, bedeninin toprağa raptolmuş kökünün ağırlığıyla engellenir ve kendi türünün itiyadı hilafına daha yükseğe uzanamaz.

O halde şarktan doğan Güneş, bitkinin o ışıltılı kıvılcımına nazar ederek, tedricen ve bilhassa her gün bitkiyi uzatır ve büyütür, bu yüzden şeylerin büyüdüğü ve neşvünema bulduğu söylenir.

Fakat burada bilhassa dikkat edilmelidir ki, toprağın soğukluğu suya bitişik olduğundan, toprağın latif kısmının suyun cüzleriyle birlikte yükselip onlarla kaynaşarak, merkezinde ruhun kendi tinsel cevheriyle beraber kuşatıldığı tohumun yahut bitki yumurtasının görünür bedenini teşkil etmesi kuvvetle muhtemeldir.

Aynı şekilde görünmeyen diğer iki unsur, mezkur görünür olanların içinde gizlenmiştir, nitekim ateş toprakta, hava ise suda saklıdır.

Bitkisel ruhun kudreti de, tıpkı hayvani ruhta olduğu gibi, nebatın bütün bedenine dağılmıştır, zira bu kudret fiilen bütünün ve onun her bir parçasının içindedir, onun vasıtasıyla bitkinin her bir cüzü diğeriyle eşit ve orantılı biçimde neşvünema bulup büyür.

Bitki yumurtasının yahut tohumunun niçin nihayetsizce çoğaldığının sebebi ise muhakkak ki pek aşikardır, zira mademki her türlü çoğalma ruhun kudretinden neşet eder, ruhun dahi bir artış göstermesi zaruridir, çünkü tek bir ferdin ruhu pek çok ferde suret veremez.

Lakin bu ruh, orta göğün cevheri ışığının adeta bir kıvılcımından gayrı bir şey olmadığından, bu nevi bir kıvılcımın, aynı türe denk düşen ve aynı kaynaktan gelen başka kıvılcımların katılması ve kavuşmasıyla büyümesi ve kuvvet bulması kaçınılmazdır, ki bunlarla aynı türe ait sayısız cisimler surete bürünür, bu ameliyeyi temin eden ise Güneş ışınlarıdır, zira ışınlar ışınlarla, tinsel cevherler de tinsel cevherlerle, tıpkı ateş kıvılcımlarının kıvılcımlarla ve su damlalarının damlalarla kavuştuğu gibi birleşirler.

İşte bundan ötürüdür ki tek bir daneden nihayetsiz daneler, tek bir tohumdan da sayısız tohumlar hasıl olur, yine bundan dolayı yerin rahmine gömülmüş tohumlar, kendisiyle zenginleştikleri, büyüdükleri ve çoğaldıkları Güneş'in yaklaşmasından mucizevi bir surette müteessir olur ve lezzet duyarlar.

Hatta bütün varlıkları vareden, unsurların o bağını besleyen ve bu ay-altı alemdeki her bir şeyde unsurların karışımını kemale erdiren, her bir şeyi diğerinden ayıran ve tefrik eden kendi türüne uygun ve orantılı sureti nakşeden birleştirici kudret, işte bu tabiatın ta kendisidir.

Şu halde varacağımız netice şudur, maddenin madenlerinkinden daha latif ve yumuşak, ışığın ısısının da daha kuvvetli olduğu yerde, o bileşim kendisini yerin yüzeyinden yukarı kaldıracak, kökünü adeta kendi ayağı ve kaidesi kılacaktır, ki buna nebat ve bitki deriz, bu terkibin yumuşaklığı sebebiyle, içine hapsedilen eterik ışık ve ısı, maden bileşimindekine nazaran daha çevik, serbest ve canlıdır.

Zira bedenin letafeti ve inceliği, ruhun daha ziyade serbestliğine, canlılığına ve cevvalliğine vesiledir.

Münferit bitkilerin gerek gizli gerekse aşikar vasıflarından ve bunların kimyevi hazırlanışından, ikinci cildin dördüncü risalesinde bahsedeceğiz.

UNSURLAR GÖĞÜNÜN MAHLUKATI HAKKINDA

Duyumsayan canlı cismin menşei hakkında.

Hayvan dahi yalın bir tabiattan, yani eterikten ve unsuri bir terkipten meydana gelir, bu bakımdan bitkisel cisimden farksızdır, lakin duyumsayanların yaratılışı için, bitkilerinkine nispetle semavi hararetten daha büyük bir hisse icap etmiştir, zira duyuların fiili hararetin daha kudretli bir iktidarından feyz alır, onların noksanlığı ise soğuğun aşırı uyuşukluğundan ve hissizliğinden ileri gelir.

İşte bu sebeple yaratılış günlerinde canlılar Güneş'in doğuşundan önce yaratılmamıştı, zira dünyanın her yanına ve bilhassa gök kubbeye (firmamentum) yayılmış olan sıcaklık dördüncü günden önce zayıftı, öyle ki yaratılanlara duyu bahşetme gücüne sahip değildi, ki bu güç sıcaklığın bolluğundan neşet eder, bundan ötürü onlara bitkisel bir yaşam ile idrak edilemeyen bir hareket verdi, bütün bitkiler üçüncü günde, yani Güneş'in meydana getirilmesinden önce bunlar vasıtasıyla yaratıldı ve yine de aynı tür altında Güneş'ten daimi olarak çoğalma ve üreme gücünü alırlar, Tanrı'nın ilk yaratılışta kendilerine bahşettiğinden daha fazla sıcaklığa sahip olmaksızın, bundan ötürü bir görüşe göre bu nevi mahluklar soğukluğun üç cüzüne ve sıcaklığın yalnızca dörtte birine sahiptir, nitekim bunlarda su galebe çalar. Lakin Güneş'in yerine konuluşundan sonraki ikinci ve üçüncü günde bütün canlılar yaratılır ve bunlardan daha kusurlu olanları hemen takip eden günde vücuda gelir, zira Güneş'in zuhurundan sonraki ilk günde yersel soğukluk Güneş'in sıcak tesirlerine şiddetle direnmekteydi, bu yüzden daha soğuk olan akıldan yoksun hayvanlar, yani su canlıları o günün evvelki kısmında, daha sıcak olanlar ise aynı günün sonraki kısmında, yani akıldan yoksun yersel ve uçucu canlılar yaratıldı, bu sebeple basit bitkilerin tüm meziyetlerinin fevkinde ve ötesinde bir duyuma sahiptirler, çünkü Güneş ışınlarının tatbiki sebebiyle yaratılışlarında bitkilerden çok daha sıcaktırlar.

Nitekim bütün filozoflara göre hayvanların bitkilerden daha ziyade havanın tabiatına sahip olduğu ve bu sebeple çok daha sıcak bulunduğu buradan ileri gelir, lakin bu kabil akıldan yoksun mahluklar o akıl sahibi mahluklarla layıkıyla mukayese edilirse, ateşin onlarda hayli gevşemiş ve alçalmış olduğunu görürüz, insanda ise çok daha yüce bir derecede yükseldiğini (exaltatio) idrak ederiz, bu sebeple Mikrokozmos yahut o akıl sahibi canlı son günde yaratılmış olup sadece yeryüzünde artık daha kuvvetle hüküm süren güneş sıcaklığının inayetini kazanmakla kalmamış, aynı zamanda ilahi iradenin böyle buyurmasıyla, ruhani ışığın ve aydınlanmış aklın bir payını da kendi özü için talep etmiştir.

Ve işte bu yüzdendir ki diğer canlılar göklerin ötesindeki bu ışıktan mahrum oldukları için fıtraten yere bakar ve ona meylederken, insan yukarıya, göğe ve yıldızlara doğru yönelir ve içinde aklın en asil tohumlarının filizlendiği, adeta bir çiçek gibi olan başı, tüm bedenin en yüksek makamı olarak kendine seçer, zira o ilahi ışık insanı daima doğrultur ve onu daha yüce olanı tefekküre sevk eder.

Şairin dediği gibi, İnsana dik bir çehre verdi ve göğü izlemesini Buyurdu, dik durup yüzünü yıldızlara kaldırsın diye. Bundan ötürü hissedebilen tüm yaratılmışların en asili ve diğerlerinin üzerine efendi kılındı.

Canlı yaratıldığında açıktır ki onun devamı ve türünün muhafazası için iki türlü itidal bir araya gelir, bunlardan biri zahiri ve harici itidal, diğeri ise batıni ve dahili itidaldir, ilki mezkur bedenin dört nemlilikten yahut hıltlardan, yani kan, sarı safra, balgam ve kara safradan eşit surette terkip edilmesinden ibarettir, ve bu itidal ruhun bedenle birleşmesinin sebebidir, dahili olanı ise bizzat hayati ruhun tabiatı olup semavi sıcağın ve onunla aynı mahiyetteki fıtri veya ruhani nemin eşit payından meydana gelir.

İmdi o zahiri itidalden şiddetli ve miktarca büyük bir sapma meydana geldiğinde, orada ruhun bedenle olan bağı bozulur ve o vakit ruhun bedenden ayrılması vuku bulur, bu ayrılışa ölüm denir, lakin itidalden bu sapma zayıf ve miktarca cüzi olursa, belki bundan ruh ve bedenin sarsılması vuku bulur. Zikredilen keyfiyetlerin her birinin oranı vezinde yahut adalet terazisinde muhafaza edilsin diye, terkibin tamamının muhafazası için iki türlü besin gereklidir, yani ruhani yahut esiri olan ile cismani yahut unsuri olan.

O ruhani gıda bedene ya latif ve görünmez bir beden, yani hava vasıtasıyla ya da kesif ve görünür bir beden vasıtasıyla girer, hayvan ve bitki kabilinden olan o alelade besin böyledir.

O görünmez gıda kendi içinde güneş ışığından ve esiri ruhtan bir pay taşır, canlının atardamarlarında gizlenen hayati ruhlar bununla harikulade bir surette ve her an tazelenir, imdi bu kabil gıda, yani hava, nefes alırken kalbin en mahrem odasına çekilir ve onun en asli kısımları hayati ruhların tazelenmesi için kabul edilir, atık ve fazlalık kabilinden olan geri kalan kısımları, yani havanın daha ziyade sulu olan maddesi ise solukla dışarı atılır. Hayvan yahut bitki kabilinden olan o görünür ve cismani gıdasında da her iki itidali beslemeye muktedir iki türlü mevzu bulunur, bunlardan biri göğün tabiatındandır ve besleyen şeyin asli yahut esiri kısmı, yani fıtri sıcağı ile birlikte kökensel nemi (humidum radicale) olarak adlandırılır, diğeri unsurların tabiatındandır, yani onun daha cismani kısmıdır, sarı safra hıltının hususi beslenmesini sağlamak üzere ateş unsurunun payı bundan çıkarılır ve ayrıştırılır, benzer şekilde canlının kanının beslendiği hava unsurunun maddesi ve katılmasıyla tabii balgam maddesinin muhafaza edildiği su unsuru böyledir, besinin daha kesif kısımları nihayet kara safrayı kuvvetlendirir, canlı bedenin tamamının terkibi bu unsurlardan meydana geldiğinden, tabii ve mükemmel surette düzenlenmiş bedenin kuvvet ve halini muhafaza etmek için onun daha katı kısımlarının, beden besininin daha latif kısımlarından çekilip alınması ve aynı besinin faydasız addedilen daha kaba ve tortulu kısmının bağırsaklar yahut idrar yoluyla dışarı atılması zaruridir. Bu sebepledir ki unsuri besinin eksikliğinden canlı beden pörsür, hatta zayıf düşer ve kuvvetleri büsbütün kırılarak, son derece şiddetli bir açlığa maruz kalanların başına geldiği gibi, dermansızlığa gömülür.

İşte bunlardan filozofların o pek doğru olan eski vecizesi açıkça ortaya çıkar, zira benzerler benzerlerden hoşlanır ve hiçbir tabiat, kendi tabiatında olmadıkça ıslah edilemez.

Nihayet şu neticeye varıyoruz ki eğer mahlukatın maddesi bitkilerinkinden daha saf ve latif ise ve asli ışık daha kudretli ise, bitki olandan çok daha güzel ve asil bir eser meydana getirilir, buna canlı denir, onda hava ve ateş harikulade bir surette iş görür.

Muhtelif canlıların gerek gizli gerekse aşikar olan hususi hassalarını ikinci cilt, dördüncü risalede ele alacağız.

BÖLÜM VII Mahluk türlerinin farklılığı nereden gelir ve niçin bazıları diğerlerinden daha sıcak, daha soğuk, daha nemli ve daha kurudur?

Bütün şeylerin külli farklılığının şüphesiz ruhlardan yahut onların cevheri suretlerinden ileri geldiği muhakkaktır, yukarıda bunları ruha hapsedilmiş cevheri ışık kıvılcımları diye adlandırmıştık, çünkü madde kendi başına yalnızca kuvve halindedir ve ışık ile suret kazanmadıkça fiil haline getirilemez, bazı filozoflar bu suretlere tesirler (influentia) adını verir ki bunlar yeryüzünün unsurları boyunca inerek onun merkezine kadar nüfuz eder, öyle muhtelif bir usul ve öyle çeşitli bir tarzda işlerler ki yeryüzünün bağrında türlü itkilerle türlü oluşumlar meydana getirirler. İşte bu parlak ruh her şeyi yapar, o olmaksızın bedende hiçbir fiil bulunmaz. Böylece yaratılanın toprağından ateşi ve suyundan o hafif ve fırtınalı ruhu çeker ki buna hava deriz, öyle ki şayet mahlukta toprağın miktarı büyük ve suyunki az olursa, karışımları meydana getiren cevheri sıcağın kuvvetli bir payıyla birlikte ateş unsuru o terkipte kendini gösterecek ve galebe çalacaktır, fakat mezkur toprak miktarında sıcaklık az ve su da kıt olursa toprak galebe çalacaktır. Aksine, az bir toprak ve daha büyük bir su miktarı üzerinde yeterince kuvvetli işleyen bir sıcaklık bulunursa, terkip ham ve sulu olacaktır, lakin aynı terkipte daha da sert ve kuvvetli bir sıcaklık bulunursa terkip daha kuru olacak ve böyle bir karışımdan yağlı bir beden doğacaktır.

Bu sebeple ruh böylesi bir maddenin üzerine indiğinde, semavi esire pek aşina olan ruhani bir giysi kuşanarak (ki onun latifliği olmasaydı o ruh ile mürekkep beden asla uyuşamaz, bağdaşamaz ve birbirine bağlanamazdı), pek mutedil sıcağıyla o maddeyi harekete geçirir ve onu muhtelif suretlerde başkalaştırır, aynı ışığın az yahut çok oranına ve içine girdiği maddi mefulün itaatine göre çeşitlilik gösteren türlü haller ve nesne türleri meydana getirir. Zira suretin çokluğu, şayet madde onu kabul etmeye layıkıyla hazırlanmışsa bedene mükemmellik, faallik, daha büyük bir letafet ve saflık katar, bitkiler ve hayvanlar bu suretle vücuda gelir.

Lakin beden asi, kaba ve suretinin keyfiyetine itaatsiz ise, bu takdirde ruhun kuvveti fiillerinde engellenir ve kusurlu bir tür meydana getirir. Zikredilen şeylerin üçlü taksiminde herhangi bir ferdi tür kendi farklılığına sahip olduğunda, canlılar aleminde insanın aslandan, aslanın ayıdan ve onun da fareden ayrıldığı gibi, bitki türünde meşenin fındıktan, fındığın mersin ağacından, mine çiçeğinin kestereden, adaçayının kekikten ve diğerlerinden ayrıldığı gibi, madenlerde ise altının kurşundan, kurşunun antimondan ve benzerlerinden ayrıldığı gibi, bu durum maddenin kendi suretinden farklılaştığı nihayetsiz oranlar ve dereceler sebebiyle vuku bulur. Zira bazılarında suret, mezkur yaratılanda diğerinin fevkinde öyle bir mertebeye yükselir ki bunun sebebi o tabiatın maddesinin itaati, diğerinin ise itaatsizliğidir.

Türün itaatsizliği iki şekilde vuku bulabilir, ilki içine hapsedilen o cevheri ışık gayet az olduğunda, öyle ki madde yeterince seyrek, latif ve işlenebilir olsa bile, suret onu bizzat idare etmeye ve mükemmellik hedefine doğru ilerletmeye kafi derecede muktedir değildir.

Nitekim balgami ve sevdavi mahluklar, kanlı yahut safralı olanlardan daha yavaş hareket eder, nitekim semizotu ve baldıran daha sıcak bitkilerden daha geç olgunluğa erişir, yahut ikincisi, madde gayet itaatsiz, kesif, sert ve gözeneksiz olup ruhunu, miktarca hiç de az olmasa bile, adeta zincirlerle bağlayarak onun iktidarını ve kudretinin fiillerini bütünüyle engelleyip menettiğinde vuku bulur. İmdi şu neticeye varıyoruz ki beden maddesi ne kadar yumuşak ve itaatkar olursa, içinde hapsolmuş görünmez ışık da onun terkibini nispeten o kadar asil kılar.

Herhangi bir maddi şeyin suretine olan oranı ilk yaratılışta nasıl idiyse, dünyanın başlangıcından zevaline kadar onun tevellüdü de aynı karışım oranında ve aynı tür altında yaratıcının ilahi iradesiyle devam eder, zira ışık kıvılcımları daimi olarak aşağıya doğru yağar.

BÖLÜM VIII Suni yahut alelade ateş nedir ve semavi ateşten nasıl pay alır?

Alelade ve suni dediğimiz bu bizim süfli ateşimizin menşeini o semavi ışıktan aldığı, hem kadim filozofların akıl yürütmeleriyle hem de bizzat onların misalleriyle kafi derecede ispatlanmıştır, niyetimizi gayretle takip ederken onların görüşlerini pek kolayca teyit etmekten şüphe duymuyoruz.

Zira o nihayetsiz, yaratılmamış ışık ve dünyanın başı [okunamadı] ilksel ışığı yarattı, onun kaynağından semavi ötesi ışınlar o sabit yıldızların bedenine aşağıya doğru gönderilir, zira Empyreum Göğü'nün ihtişamı şüphesiz bu bedenlerle daimi olarak irtibat halindedir, parlak ışınlar bunlar vasıtasıyla bizim bu suni ateşimize zerk edilir.

Bundan açıktır ki mezkur ateş yalnızca semavi ötesi ışıkla paydaşlığa sahip olmakla kalmaz, aynı zamanda yaratılmamış ışığın bizzat bir benzerliğini ve mevcudiyetini de haizdir, nitekim ateşin yaklaşmasıyla kötü cinler zayıflar ve kaçarlar, tıpkı iyi cinlerin onun nazarıyla tazelenip daha kuvvetli kılınmaları gibi.

Nitekim eskiler bu sebepten ötürü ölülerin cesetleri yanına yakılmış mumlar ve kandiller koymuşlar, Apuleius’un Altın Eşek eserinde geçtiği üzere, ışıktan kaçanları ve kötü büyücülere (cacomagus) hizmet eden kötü ruhları kovmak yahut onların yaklaşmasını engellemek amacıyla, kutsal arınmalar tamamlanıp cesetler kabirlere yerleştirilinceye dek bunların kaldırılmasına izin vermemişlerdir. Benzer şekilde Romalıların adetine göre Vesta bakireleri de sunaklarının yanında daima yanan ateşler bulundurmuşlardır.

Nitekim nihayetinde Tanrı’nın gerçek kullarına da, kutsal yazıtlarda görüleceği üzere, Tanrı’nın kadim kanunu uyarınca kurbanları ateşle sunmaları ve sunak üzerinde ateşin durmaksızın yanması emredilmiştir, dahası bugüne değin, Pythagoras’ın mezkur simgeci sözünü özenle gözeten Hristiyan Roma dininin mensupları arasında da mabetlerde aralıksız yandığı müşahede edilir. Fakat alelade ve yapay ateş dedikleri bu yanan ışığın ne olduğunu yahut kapladığı nesne üzerinde yıkıcı eylemiyle nasıl etki ettiğini burada kısaca izah edeceğiz, Pythagoras her şeye nüfuz eden yalnızca tek bir ateş kabul etmiştir ki Plinius buna doğal şeylerin büyük bir kısmı demiştir, biz ise buna o kurucu ışık adını verdik.

Fakat bu ateşin tesiri, eylemlerine karşı gösterilen direncin azlığına yahut çokluğuna göre her bir nesnede daha güçlü veya daha zayıf bulunur, bu yüzden Empyreum feleğinde, mekanın tözünün inceliği ve direncinin cılızlığı sebebiyle sınırsızca yayılır, pek tatlı ve pek latif bir sıcaklık verir, orada daha serbest olduğundan ruhaniliğin ve yetkinliğin en yüce derecesine yükselir.

Orta felekte ise, esîrî parçaların daha yoğun kıvamı sebebiyle daha şiddetli ve daha sıcaktır, zira gövdesinin terkibi, aşağıya doğru gönderilen feleklerüstü ateşin eylemlerine daha çok direnir, yine de yaratılanın mahvına ve yıkımına yol açacak surette yakıp kavurmaz, aksine mizacının itidali sayesinde, bizzat o aşağı yaratılanların korunması ve çoğalmasıyla durmaksızın meşgul olur.

Bu ateş ne kadar aşağıya meyleder ve merkeze doğru hızla inerse, en aşağıdaki feleğin merkeze doğru kademe kademe kalınlaşan tözünün cismaniliği sebebiyle, onun işleyen kudretine o kadar çok direnç gösterilir, ışınları daraltılıp sıkıştırılır ve bir araya gelen kuvvet daha güçlü olacağından, sıkışan ışınlar daha şiddetle tesir eder.

Nitekim bir ırmağın yahut coşkun bir selin daha dar yatağında suların daha hızlı ve daha hırçın aktığını da görürüz.

Bartholomaeus'un on birinci kitabında geçtiği üzere, ilahiyatçılar nezdinde o cehennemi ve lanetli ateşin, aşağıya inen ışınların aşırı daralması, aşağıya inen ışık tözünün sıkışması ve yoğunlaşması sebebiyle her türlü tahayyülün ötesinde yıkıcı, sonsuz bir acı ve dehşetle yakıcı, asla dinmeyecekmiş gibi azap verici, lanetli maddenin yahut onu kuşatan kabın daralması yüzünden de akıl almaz derecede karanlık, korkunç ve kederli addedilmesi işte bu yüzdendir.

Orta ateş ise, kapladığı en alt feleğin daha kaba parçalarının durumuna göre, hem o semavi ateşten hem de cehennem ateşinden pay alır.

Bu sebeple bu alt feleğin ateşi, hem muhafaza eder hem de filizlendirir, lakin farklı bir veçheyle.

Tüm bunlardan hareketle açıktır ki, evrene bütünüyle yayılan o tek ateş, kendiliğinden gizli ve bilinmez olsa da, kapladığı aracı maddenin durumuna göre, Hermes'in belirttiği gibi işleyişinde farklılık gösterir, kendini daha çok veya daha az açığa vurur, nitekim gösterilen dirençle ateşin hem koruyucu hem de yıkıcı tabiatı tezahür eder, zira gerçek gıdasını ve sanki besinini bulabilmek için, heterojen ve kendi kökensel neminin (humidum radicale) tabiatından farklı olan şeyleri dağıtır, tıpkı cevizin merkezindeki özü arayan hayvanların, beslenecekleri gıda olarak o iliği seçebilmek için kabuklarını ve zarlarını ayıklamaları gibi.

Rüzgarlı bir cisimle, yani hava ve ruh denilen kisveyle bürünmüş o semavi ışık, yalnızca kendi hararetiyle hareket etmekle ve işlerini tamamlamakla kalmaz, aynı zamanda gıdası için esîrin saf ve ince yağlılığına da muhtaçtır, zira besin olmadan hiçbir şey varlığını sürdüremez, işte bu sebeple o tarif edilemez ışığın veya semavi ateşin ışınları, adeta avlanmak maksadıyla alemin en alt bölgesine inerler, daraldıklarında daha kaba gıdaları arzularlar, bu yüzden gözle görülmez bir biçimde, daha yumuşak, nüfuza daha elverişli olan ve aradıkları o esîrî yağlılığın daha büyük bir kısmının gizlenmeye meyyal olduğu nesnelere, bilhassa suretleri uçup gitmiş ve meskenlerini terk etmiş olanlara yönelirler.

Nitekim hayvan ve bitki ölülerinin bu ışınların görünmez mevcudiyetiyle aniden çürümesi, cesedin kendi ilksel unsurlarına ayrışması, cesedi çevreleyen havanın kokuşması, çürük ve nahoş bir koku yayması bundandır ki bu da ateşe ve havaya ayrışmanın bariz bir işaretidir.

Fakat bilinmelidir ki, bu kabilden bir eylem için, bünyesinde sonsuz sayıda ışın barındıran yapay ateştekine kıyasla daha az ışık ışını bir araya gelir, nitekim yapay ateşin mahiyetinde ve işleyişinde, bir cismin suya batırılmasında su damlasının diğer damlalarla birleşmesi misali, ışınlar ışınlarla ve kıvılcımlar kıvılcımlarla kesintisiz bir bütün oluşturur, bu yüzden tesirini icra ederken daha çevik ve daha hızlı bir netice hasıl eder.

Zira daha kaba cisimlerde hapsedilmiş o yoğun ateş, iki sert cismin çarpışmasıyla açığa çıkarıldığında, kabalığı sebebiyle gözle görülür hale gelir ve yumuşaklığı ile latif yağlılığı sayesinde tutuşmaya, açgözlü ateşi kabul etmeye ve ona gıda vazifesi görmeye elverişli olan kaba cisme kolayca yapışır, bu açgözlü ateş gıdasını tatmaya başladığı anda, etrafı saran ışınları görünmez biçimde hemen yanına çağırır, bunlar tıpkı vahşi kuşlar yahut ölü cesetlerin etrafında sayıları giderek artan sinekler gibi uçup gelirler, zira birinin mevcudiyeti diğerini, ardından üçüncüsünü çağırır ve bütün ceset sineklerle örtülünceye dek bu sonsuza kadar böyle sürer, yahut daha kaba ateşin tözünde bulunan manyetik bir kudret sayesinde ışınlar ışınlara, ateş de ateşe eklenir.

Her halükarda kesindir ki, bu tür kıvılcımların tözü yokluktan var olmamıştır, inceliği sebebiyle havada süzülen semavi ateşin maddesindendir, o yoğun ateşin üzerine tesir ettiği gıdanın bolluğu sebebiyle, artık her bir çevreleyen kısımdan etki altındaki nesneye toplanır ve çok sayıdaki ışının eklenmesiyle, daha evvel etki eden ateş misali yoğunlaşır, bize görünür hale gelir ve gıda ile yakıt miktarı iştahlarını doyurmaya yettiği müddetçe, dahil olan ışınların durmaksızın birleşmesiyle sonsuza değin çoğalır.

Şayet pasif madde tükenirse, bu ateşin parçaları engin havanın ruhu içinde azar azar dağılır ve yok olur, nesne mahvolup onun kökensel nemi tüketildiğinde yahut bunlar tarafından görünmez biçimde alınıp götürüldüğünde, kendi tabii mekanlarına doğru yönelirler. Doğrusu burada büyük bir sırrın gizlendiği ve muazzam bir şüphenin doğduğu görülmektedir, bir araya gelerek alelade ateşi meydana getiren bu ışınlar, maddenin donukluğu ile soğukluğu arasındaki o büyük düşmanlık sebebiyle mi bu alt cisimleri böylesine oburca yutmaktadır, yoksa aç olan kendileri, etki altındaki şeyde bulunan o esîrî gıda ile canlanmak için midir, yahut en azından, hapsedilmiş kardeşlerini esîrî binekleriyle birlikte kurtarıp özgür kılmak için midir ki bu iş unsurlardan mürekkep cismin yıkımı olmaksızın gerçekleşemeyeceğinden, bu vazifeyi her şeyden evvel bizzat o parçaların dağıtılmasıyla ifa ediyor görünürler?

Bana öyle geliyor ki, o görünmez ve incelmiş ateş, tözü gayet yalın olan ve adeta bütün alemin kökensel nemi sayılan, alabildiğine geniş esîr denizine dağıldığı müddetçe kendi tabii gıdasıyla yetinebilir, havanın tözü de buna pek yakındır, daha zayıf olsa, esîrinki kadar yağlı bulunmasa, toprağın ve suyun ham buğuları ve buharlarıyla kirlenmiş olsa bile ateş tabiatı onunla da beslenir.

Fakat dağılmış sonsuz sayıdaki kıvılcım tek bir alevde bir araya toplandığında, orada daha kaba bir gıda gerekir, bu durum canlı hayatında gayet kolaylıkla gösterilir, zira semavi ateşinin ılımlı mizacı sebebiyle teneffüs edilen hava onun gıdasına kafi gelmez, korunması için daha katı besinler de gereklidir ki bunlar olmadan uzun süre varlığını sürdüremez.

YEDİNCİ KİTAP Kusurlu karışmış cisimler üzerine. Bu kitabın muhtevası. Yedinci kitapta ele alınan konular, meteorların sebepleri, yani 6. bölüm. Yukarı bölgeye dair olanlar, yani kuyruklu yıldızlar üzerine, 1. bölüm. Orta bölgeye dair olanlar, yani bulut üzerine, 2. bölüm, şimşek ve gök gürültüsü üzerine, 3. bölüm, rüzgar üzerine, 4. bölüm. En alt bölgeye dair olanlar, yani pınarlar üzerine, 5. bölüm. Genel olarak meteorlar üzerine, 7. bölüm.

BÖLÜM 1 Kusurlu karışımların yahut meteorların Makrokozmos’un doğasına uygun olmayıp doğadışı oldukları ve onun alt kısımlarını muzdarip kılan arazlar ve illetler mesabesinde bulundukları üzerine.

Kusursuz karışımların Makrokozmos’ta tabii olarak bulunduğunu yukarıda göstermiştik, benzer şekilde onun kusurlu karışımlar denilen meteorlarının da alemin doğasına uygun olarak değil, doğadışı bir surette vuku bulduğunu beyan edeceğiz, nitekim bunlar o elementsel kütlenin arızi engelleri ve bozulmaları gibidir ki biz bunlara canlılarda başka bir deyişle illetler deriz.

Zira alemin veya alemin doğasının kuyruklu yıldızlarla, parıldamalarla, şimşekle, gök gürültüsüyle, sıçrayan keçilerle, ateşli mızraklarla, hale ile, yalancı güneşle, aldatıcı ateşle ne ilgisi vardır? Kurak yahut nemli bulutlarla, doluyla, karla, sisle, çiy ile, kırağıyla yahut pınarların fışkırması ve su baskınlarıyla ne ilgisi vardır? Keza nemli yahut kurak, sıcak yahut soğuk rüzgarlarla ve esintilerle ne bağı olabilir?

Depremle veya yer yarıntılarıyla ne ilgisi vardır? Bütün bunların Makrokozmos’ta zorunlu olarak meydana gelmesi mutat mıdır, yoksa birer araz misali, aşağı alemin ve onun parçalarının helaki söz konusu olmaksızın var ve yok olamazlar mı? Şüphe götürmez bir gerçektir ki, alemin elementsel bölgesi ve onun yaratılanları, bunların mevcudiyetinden ötürü şiddetle eza çeker ve mustarip olur.

Zira kuyruklu yıldızların havaya ve yeryüzüne ne denli büyük felaketler getirdiğini sayısız tecrübe kanıtlamaktadır, nitekim tarihler de onların açısıyla havanın mizacının veba saçan bir yapıya büründüğünü, yeryüzünde büyük değişimlerin meydana geldiğini ve hatta bütün şehirlerin ve bölgelerin adeta kıtlıkla yok olduğunu fazlasıyla doğrulamaktadır, aynı şekilde yıldırımla mabetlerin ve sarayların kül olduğunu, ekinlerin, otların ve ağaçların kavrulup kuruduğunu, gök gürültüsüyle şehirlerin, kulelerin ve ulu ağaçların yerle bir edildiğini, havanın berrak çehresinin de bulutların gelişiyle sanki karanlıklara büründüğünü ve kederli bir çehreyle bu aşağıdaki şeylere baktığını, haddinden fazla yağmur ve kar bolluğunun tufanlara ve su baskınlarına yol açtığını, bunları ise yalnızca evlerin ve şehirlerin yıkımının değil, her türden hayvanın kırılmasının ve bizzat toprağın dahi bozulmasının izlediğini belgeler, dahası dolu yüzünden ağaçlar ve meyveler telef olur ve daha nice kötülükler baş gösterir, rüzgârı kasabaların, mabetlerin ve evlerin yıkılması, kabaran deniz ve dalgaların hem gemilerin hem de bunların içindeki insanların yıkımı ve helaki adına kışkırtılması takip eder, kasırgayla ulu ağaçlar yere serilir, depremle yeryüzünün kütlesi sarsılır ve sanki yarılmışçasına açılan yarıklarla şehirler ya kısmen ya da bütünüyle yutulur, ağaçlar köklerinden sökülür ve sayısız başka musibet meydana gelir. Dolayısıyla büyük âlemin meteorlarının doğaya aykırı olduğunu, onun yaratıklarına pek büyük zararlar verdiğini ve bu sebeple onun nezdinde haksız yere hastalık sayılmadığını söylememiz boşuna veya yersiz değildir, nitekim küçük âlemin (mikrokozmos) tüm meteorlarının da onun marazi illetleri olduğunu ikinci ciltte açıkça göstereceğimiz gibi.

BÖLÜM II. Genel Olarak Kusurlu Karışmış Cisimler Üzerine.

Kusurlu karışmış cisimler (corpora imperfecte mixta), ilk terkipte olup meteor adıyla anılanlardır, kadim filozoflar bunların buhardan yahut buğudan (exhalatio) meydana geldiğini söylemişlerdir, gerçi bulutun tarifinde aşağıda belirteceğimiz üzere, bunlardan bazılarının başka bir kaynaktan neşet ettiğini kanıtlayacağız.

Filozoflar bu terkip türünü ateşli, sulu ve orta olmak üzere üçe ayırmışlardır, bunlardan her birinin, gerek maddeleri gerekse meydana geldikleri yer bakımından birbirinden ayrılan çeşitli alt bölümleri vardır.

Nitekim havanın en üst bölgesine dikey ateşi, yanan mızrağı yahut kirişi, yanık mumu, uçuşan kıvılcımları, sıçrayan keçileri, kuyruklu yıldızı vb. yerleştirirler. Orta bölgeye yıldırımı, şimşeği, gök gürültüsünü, en alt bölgeye ise o aldatıcı ateşi (ignis fatuus) vb. koyarlar.

Orta diye adlandırdıkları meteorlar rüzgârı, depremi ve kasırgayı ihtiva eder. Sulu olanlar ise bulutu, bulutçuğu, sisi, yağmuru, çiği, kırağıyı, karı ve doluyu içerir, bunlara ayrıca yakınlıkları sebebiyle pınarlar, kaplıcalar, nehirler ve tuzluluğu ile kabarmasıyla birlikte deniz de bağlanır.

Bütün bunları bu makamda etraflıca ele almak niyetinde değiliz, zira hemen hemen bütün filozoflar bunlardan bahsetmiştir, biz yalnızca, daha eski filozofların, bana öyle geliyor ki ne doğru dürüst ne de hakikatin gerektirdiği şekilde açıkladığı oluşumları ve tabiatları gün ışığına çıkaracağız, kuyruklu yıldız, bulut, rüzgâr, gök gürültüsü vb. şeyler bu kabildendir. Nehirler ve pınarlar üzerinde de sırası gelmişken kısaca duracağız.

BÖLÜM III. Kuyruklu Yıldızların ve Havanın Üst Bölgesinde Yer Alan Diğer Meteorların Terkibi Üzerine.

Kuyruklu yıldızın oluşumu ve görünüşü hususunda filozofların görüşü çeşitlidir, zira kimileri onun, yerin bağrından yıldızların kuvvetiyle havanın en üst bölgesine yavaş yavaş yükselen, orada yayılan, tutuşan ve alevlenen yoğun, yağlı, yapışkan ve sıkıca kenetlenmiş parçalardan müteşekkil karasal bir buhardan yahut buğudan meydana geldiğini söylerler, bütün maddesi yanarak tükenene kadar varlığını sürdürdüğünü kabul ederler. Başkaları ise onun yoğun değil ince bir buğu olduğunu, tutuşmadığını, fakat Güneş'in ve içine dahil olan yıldızların ışığıyla parıldadığını tarif ederler, bu nevi meteorların kökenini, bilhassa gözenekler soğuk sebebiyle daraldığında, yerin bağrındaki yıldızların tesirinden aldığını söylerler. Fakat filozofların bu görüşlerinde, bana öyle geliyor ki, pek çok imkânsızlık göze çarpmaktadır, zira buğunun tabiatı sıcak ve kuru olduğundan (nitekim son derece sıcak ve kuru diye tanımlanır), havanın orta bölgesinin soğuk ve nemli olan kalburundan ve diyaframından geçmesi imkânsızdır, çünkü birinin tabiatı ile diğerininki arasında muazzam bir zıtlık vardır, bu yüzden havanın orta bölgesinin muazzam miktardaki soğuk maddesinin, yukarı doğru yönelen az miktardaki buğu parçasına geçit vermemesi, onu şiddetle ve zorla aşağı bastırması zorunludur. Dolayısıyla bu tür buğulardan, havanın en üst bölgesinde doğan kuyruklu yıldız ve diğer meteorlardan ziyade, aşağıda beyan edeceğimiz gibi rüzgârlar yahut yıldırımlar, gök gürültüleri ve şimşekler meydana gelir.

Bu sebeple kuyruklu yıldızın ve aynı türden olup aynı yerde bulunan diğer meteorların kökenine dair başka bir felsefi izah araştırılmalı ve verilmelidir. O halde diyoruz ki, Mars'a ait bir yıldızın daha kesifçe bir kıvılcımı aşağıya doğru yöneldiğinde, havanın üçüncü bölgesinin daha yoğun maddesi içine adeta kendi vasıtası içine alınmışçasına dahil olur, cisminin hafifliği ve yıldızın ateşli sıcaklığı sebebiyle, gerek ateşin çekici yetisiyle, gerekse inişini ve kendi bölgelerinden geçişini tamamen engelleyen havanın orta bölgesinin direnci yüzünden havanın en üst bölgesinin ortasında asılı kalmaya zorlanır, gerek canın yahut yıldız kıvılcımının kuvvetiyle, gerek kendisini dengeli biçimde tutan ateş unsurunun çekici yetisiyle, gerekse havanın orta bölgesinin soğukluğundan karşıt direnç (antiperistasis) yoluyla hasıl olan geri tepmeyle daima aynı durumda ve yeryüzünden aynı mesafede yukarıda tutulur.

Soğuklukla koyulaşmış havanın katı şeyleri yukarı kaldırma, ateşin çekiminin ise onları yükseltme ve tutma hususunda nasıl bir kuvvete sahip olduğunu aşağıdaki iki deney göstermektedir.

Deney I. A. B. C. D. kabından K. borusu vasıtasıyla şiddetle yukarı püskürtülen kaynar su, o hafif tahta küre F.'yi havaya kaldıracaktır, öyle ki dans eder gibi görünecektir, su borudan çıktığı müddetçe bu şekilde küre dans ederek sıçrayacaktır.

Deney II. Mayıs çiği ile doldurulmuş ve ardından balmumu ile gayet iyi mühürlenmiş A. yumurta kabı, parıldayan Güneş'in önüne diklemesine kaldırılmış bir mızrağın yanına konulursa, umumi tecrübenin de bunu kanıtladığı üzere, Güneş ışınlarıyla onu yavaş yavaş mızrağın tepesinin yukarısına kaldıracaktır. Bu durum, Güneş ışınlarının, yumurta kabuğuna hapsedilmiş o saf ve ince maddeyi yukarı kaldıran çekici gücü sayesinde gerçekleşir.

Gezegenin, bilhassa da ekseriyetle Mars'ın ateşli kuvveti, o ince ve bir bakıma yapışkan vasıta içine hapsolarak, manyetik bir kuvvetle etrafı kuşatan daha yoğun havanın, aynı bölgeden olan kısımlarını kendine doğru çeker, onları koyulaştırır ve yıldız biçimli bir cisme dönüştürür, buna karşı Güneş'in ve diğer yıldızların ışınları, sanki bir aynaya çarpar gibi yansıyarak onu aydınlatır, görünür kılar ve ya yıldız misali parlatır ya da bize gerçek bir yıldız suretini gösterecek şekilde kendi suretlerini ona akıtırlar.

Dolayısıyla kuyruklu yıldızın ve aynı tabiatta olan diğerlerinin bu cisminin tutuştuğunu ve ateş misali tükendiğini iddia edenleri ne kadar kınasak azdır, şayet bu doğru olsaydı, havanın en alt bölgesinde alev alan ve aldatıcı ateş dedikleri o ince kütlenin, kuyruklu yıldızdan daha yoğun bir maddeden olması hasebiyle, temas ettiği şeyleri daha hissedilir derecede yakması gerekirdi, oysa bizzat tecrübe bunu yalanlamıştır.

O halde diyoruz ki, çürük odunda, balık pullarında, ateş böceğinde ve yukarıda izah edilen gece parıldayan diğer şeylerde olduğu gibi, böylesi bir duman görünmez biçimde dağılmış ışınları kendine toplama hususunda gizli bir tabiata sahiptir, ayrıca bu cismin kendine has, fakat bize göre hissedilmez bir tarzda alev aldığını ve yandığını iddia ediyoruz.

Kuyruklu yıldızın gövdesinin çözülmesinin ve yok olup gitmesinin sebebi ise, ısı üreten ve ışınların aralıksız geri dönüşüyle bu ısıyı günden güne artıran sürekli ışın yansımasıdır, günler sonra artık artmış ve güçlenmiş olan bu ısının kuvvetiyle cisim açılır, sarıp sarmalanmış kıvılcım serbest kalır ve meteorun bütün terkibi ışığın hissedilmez kuvvetiyle yavaş yavaş dağılır, ince havaya karışarak çözülür ve yok olur, bu durum bilhassa kuyruklu yıldızı meydana getiren, onun kıvılcımını besleyen ve canlandıran o Marsiyen gezegen zayıfladığında, yahut onun gücünü azaltan zıt nitelikteki bir gezegenin teması yahut açısıyla, ya da zararda olma veya düşüş konumuna girdiğinde veya gizli madde Mars'ın ateşli ve yıkıcı kuvvetiyle yavaş yavaş azaldığında vuku bulur.

BÖLÜM IV. Bulutun Meydana Gelişi Üzerine.

Meşşailer (Peripatetici) bulutu, yeryüzünden havanın orta bölgesine yükseltilmiş, orada soğuğun kuvvetiyle sıkışmış ve adeta donmuş, rüzgârların muhtelif hareketiyle oraya buraya sürüklenip çalkalanan bir buhar olarak tarif ederler. Fakat bu meteorun meydana gelişinde işin çok daha başka olduğunu önce deneyle, ardından yeterince açık felsefi delillerle açıklayacağım.

Ben Venedik'ten Almanya'nın Augsburg şehrine doğru Alp dağları arasından geçerken, Güneş ışınlarının kuvvetle vurduğu muazzam yükseklikteki bir kayalığın tepesinde gayet ince bir sisin belirdiğini fark ettim, bu sis giderek koyulaşarak nihayet yalnızca dağın ön zirvesine yapışan gayet yoğun bir bulut haline geldi, kayalığın diğer kısımlarını ise buluttan azade ve Güneş ışınlarıyla parıldar halde gördüm.

Böylece bu nevi bir meteorun sebebinin, o kayalığın yahut dağ zirvesinin kenarına doğru sertçe esen rüzgârdan neşet ettiğini müşahede ettim, rüzgâr esintisiyle önündeki daha ince havayı sürüp götürerek kayalığa doğru öyle bir sıkıştırıyordu ki, kaçan havayı tutan kayalığın sertliği sebebiyle havanın ardından gelen kısımlarını daima öndekilere ekliyor ve dağın direnci yüzünden kademe kademe bulut kıvamına yoğunlaştırıyordu, kayalığın tepesine vuran Güneş ışınları da bunu hemen yağmuru getiren damlalara dönüştürüyordu. Fakat belki birisi dağların yahut kayalıkların hiç bulunmadığı yerlerde de bulutların meydana geldiğini itiraz olarak ileri sürecektir, buna verilecek cevap şudur, havanın yoğunlaşması benzer bir sıkışmayla, ancak benzer olmayan vasıtalar ve aletlerle hasıl edilir.

Zira aynı anda esen iki karşıt rüzgar, birinin havadaki hâkimiyeti sebebiyle diğerinden daha güçlü olsa bile, çoğunlukla daha ince olan havayı sıkıştırıp yoğunlaştırmaya ve rüzgarın yahut buğunun tabiatına göre yağmura çevirmeye meyillidir, ki bu iki rüzgar daha şiddetle çarpışıp direnç gösterdiklerinde, zıt yönlü bir hareketle aynı körfeze yahut girdaba şiddetle dökülen iki nehrin çıkardığına benzer bir gürültüyü havada meydana getirirler. Yelkenleri fora edilmiş bir gemiyle denizi yararken ve daha kuvvetli bir rüzgar eserken İngiltere'ye doğru yol aldığımı hatırlıyorum, bu rüzgar nöbetleşe zayıfladığında, ona karşıt olan ve rotamıza ters düşen bir rüzgarın yelkenleri geriye doğru ittiğini gözlemledim, ta ki bize lütufkâr olan o rüzgar, karşıtının kuvvetine üstün gelip nihayet bizi esenlikle İngiltere'ye ulaştırana dek, bu esnada muhtelif bulutlar toplanmış ve yağmurlara çözülmüştü.

Nihayet daha sarih felsefi deliller öne sürecek olursak, Meşşailerin bulutun meydana gelişini açıklayan kanıtlarının bir hiç sayılması gerektiğini kavrarız, zira şayet bulutun kökeni buharların havanın en yüksek bölgesine çekilmesinden ibaret olsaydı, bulutların kış vaktine kıyasla yaz vaktinde daha sık görülmesi gerekirdi, hem Güneş yazın daha dik ışınlarıyla buharları yukarıya daha kolay çektiği için, hem de daha sıcak mevsimde yeryüzünün gözenekleri, bu türden çıkan buharların yolunu tıkayan herhangi bir soğukluk engeli bulunmaksızın dumanların çıkışına izin verdiği içindir, nitekim yaz vaktinde topraktan ve sudan yükselen aralıksız buharlar sebebiyle havanın gayet kesif olduğunu görürüz, hatta bataklıklar, pınarlar ve nehirler ya bütünüyle yahut büyük kısımlarıyla incelme yoluyla havanın tözüne dönüşür, tıpkı kışın havanın daha kaba kısmı soğuğun kuvvetiyle yoğunlaştığında, kesifleşme yoluyla havanın önce bulutlara, ardından yağmura dönüşmesi gibi. Bu sebeple bataklıklar, pınarlar ve nehirler kış vaktinde havanın suya dönüşmesiyle dolar ve taşkınlar halinde kabarırlar, işte bu yüzden yeryüzünün bütün yüzeyi yazın kurumuşken, kışın nemli ve kaygan bir hale gelir.

Bunlardan açıkça anlaşılmaktadır ki bulut maddesinin sebebi ve kökeni doğrudan doğruya havanın orta bölgesine yükselen buhar değil, bizzat yoğunlaşan havadır, kışın yaz mevsimine nazaran daha fazla bulut meydana gelmesi ise, hem karşıt rüzgarların zıt yönlü esişinden, hem de görevi dondurmak olan kuzey rüzgarlarının esişinin daha sık olmasındandır, gerçi karşıt rüzgarın daha belirgin esişleri sebebiyle her zaman bu adla anılmayabilir, nihayet havanın bu tür etkilere hazır ve elverişli olmasından, Güneş'in yokluğu yahut daha uzak mesafede bulunuşu sebebiyle havanın orta bölgesinin tabiatının kaba havanın kısımlarını dondurmaya ve yıldız ışınlarının kuvvetiyle damlalara çözülene dek buz misali tutmaya gayet yatkın olmasındandır. Dolayısıyla gündüz vaktinde buharlar yükselirse, Güneş'in batışından sonra bulut değil sis meydana getirdiklerini tecrübe bize daima öğretir. Nihayet rüzgarların esişinden bulutların oluşumunda muhtelif neticeler doğar, nitekim güney rüzgarı (Auster) hâkim olduğunda, lakin kuzey rüzgarı (Boreas) gizlice esmeye devam ettiğinde, birinin dondurucu mizacı bulutun tözünde soğukluk ve kuruluk ile iş gördüğünden, kendi sıcak tabiatıyla karşıtının dondurucu tesirlerini yok eden diğerinin çözücü niteliği sebebiyle bulutlar yağmura çözülür.

Fakat kuzey rüzgarı hâkimiyet kurduğunda, güney rüzgarı belirsizce esse bile bulut bütünüyle çözülemez, kara yahut doluya dönüşür, şayet güney rüzgarı daha da kuvvetli olursa kısmen kar, kısmen yağmur hasıl eder.

Batı rüzgarı ise ekseriyetle daha sıcak ve daha kuru bulutlar meydana getirir, bunlar kısımları çözülmeksizin Güneş'in ve diğer yıldızların ışınlarına dayanmaya alışıktır, bu yüzden parlak ve berrak görünürler, lakin tek ve yalın bir rüzgar estiğinde yahut kendine zıt düşen enine bir rüzgarla pek zayıf şekilde karşılaştığında, orada hava çoğunlukla bulutsuz bulunur.

Şayet bu izahat hikmet ehline kafi gelmezse, bağrında şimşekler taşıyan ve ufkun en uç kenarında görünüp rüzgarın hareketine zıt yönde ilerlediği fark edilen bulut hakkında ne düşünülmelidir?

Kuşkusuz her iki ufkun tam sınırındaki bu durum, karşıt yönlerden esen iki rüzgarın esişinden doğar, bunlardan biri bir ufukta daha kuvvetli olmuş, diğeri ise ötekinde üstünlük sağlamıştır, lakin görünmeyen ufukta daha yukarıdan ve zıt yönde daha kuvvetle esen rüzgar, gök gürültüsü koparan bulutu, görünür ufuktaki daha zayıf rüzgarın esişine karşı hareket ettirir gibi algılanır. O halde bulutun, dünyanın karşıt yönlerine doğru ilerleyen rüzgarların esişiyle meydana gelen, havanın daha ince kısımlarının sıkışmasından hasıl olduğu neticesine varıyoruz, Meşşailerin kanaatlerinin aksine rüzgarın hem havanın orta bölgesinde hem de en aşağısında bulunduğunu söylüyoruz, zira Meşşailerin bizzat yazdıkları üzere bulutların cisimleri onların esişiyle hareket ettirilir.

Rüzgarlar Hakkında

Kadim yazarlar rüzgarların kökeni hakkında da muhtelif şeyler yazmışlardır, bundan ötürü bu göksel hadisenin sebebi hakkındaki bilgilerinin belirsizliği pek kolay anlaşılır. Zira Meşşailer rüzgarın maddesinin, yeryüzünün etrafında yanlamasına hareket eden sıcak ve kuru buğu olduğunu söylediler, Beda, topraktan çıkan dumanlı maddenin harekete geçirdiği buharlı hava olduğunu belirtti, Constantinus rüzgarı, çözülmüş ve sıcağın kuvvetiyle topraktan yahut sudan ayrılıp havayı şiddetle harekete geçiren soğuk ve kuru bir buhar olarak tarif etti, başkaları rüzgarların kökeninin, havayı önünde sürükleyen bulutların şiddetli hareketinden ileri geldiğini öne sürdüler, diğerleri rüzgarın doğuşunu, yeryüzünün herhangi bir bölgesinden gelen nehirlerin yahut deniz kollarının geri çarpmasına bağlamak istediler ve güneyden kuzeye yönelen kolun Doğu rüzgarını (Subsolanus) getirdiğini ve diğerlerinin de böyle olduğunu söylerler, bazıları rüzgarların mağaralardan ve dehlizlerden geldiğini kabul eder. Biz ise açıkça öğretiyoruz ki rüzgarların kökeni başlıca iki şeyden türer, yani ya yerin içine hapsolup toprağın karnından yalın ve şiddetli bir biçimde fırlatılan havadan yahut merkezi ateşin kuvvetiyle sıcak buhara dağıtılan bizzat sudan neşet eder.

Yerin içinde hapsolan hava ise, aşağıdaki deneyde açıklandığı üzere merkezi ısının gerçekleştirdiği incelme yoluyla dışarı atılır ve o vakit maddenin azlığı sebebiyle hafif bir rüzgardan başkasını uyandırmaz, nitekim yazın bu türden bir esinti görmekteyiz.

Deney I: B. C. D. fırını üzerinde yakılan A. ateşi, inceltme yoluyla E. borusundan buharlı havayı dışarı atar, bu hava dışarı çıkıp eserek daha latif rüzgarları harekete geçirir.

Yahut aşağıdaki deneyde gösterildiği gibi, yerin bağrına hücum eden suların çokluğu sebebiyle yerin karnından havanın bütün tözünü dışarı püskürtmesinden kaynaklanır, bundan ötürü ekseriyetle yalnızca rüzgarlar değil, depremler de meydana gelir.

Deney II: A. B. C. D. kabının üst bölgesine dökülen su, E. borusu vasıtasıyla kabın alt bölgesine iner ve içinde tutulan havayı F. borusunun deliğinden dışarı atar, bu hava G. düdüğünün ağzından geçerken esintisiyle onu öttürür.

Yahut aşağıdaki deneyde açıklandığı gibi, büyük bir toprak kütlesi yerin engin bir boşluğuna yahut mağarasına düştüğünde, içinde tutulan havayı ansızın ve şiddetle dışarı fırlatır, o vakit dünyanın o civarında daima korkulacak bir yer sarsıntısı hissedilir.

Deney III: A. B. C. D. kabının üst bölgesinden bir miktar kum, E. borusu vasıtasıyla kabın alt kısmına iner ve içinde tutulan havayı F. G. düdüğünün deliğinden dışarı çıkmaya zorlar ve onun esintisi o düdükten ses çıkarır.

Yahut aşağıdaki deneyde izah edildiği gibi rüzgarlar, merkezde tutulan ve iç ısının yahut yerin bağrında tutuşan kükürdün kuvvetiyle inceltilip ince bir buhara dönüştürülen sudan da sıklıkla türer.

Deney IV: Ateş üzerindeki A. B. C. çömleğinde kaynayan su buhara dönüşür, D. borusundan çıkan bu buhar F. düdüğünü şiddetle öttürür.

Zira merkezdeki su ısının kuvvetiyle inceldiğinde cismine daha geniş bir yer arar, zira cisminin genişlemesi sebebiyle önceki yerinde kalamaz.

Bundan ötürü, hem ateşin dışarı atıcı tabiatı sebebiyle hem de kendi ince tözü dolayısıyla pek kolay bir şekilde hava bölgesine fırlar, orayı varlığı ve hareketiyle bir o yana bir bu yana sarsar ve buharında tutulan kükürtlü ruhlar vesilesiyle gök gürültüleri, yıldırımlar, şimşekler ve bu kabilden sair gök hadiseleri hasıl eder. İşte bu tür sıcak buhardan, alev alması sebebiyle [okunamadı] dedikleri o rüzgar türer.

Rüzgarların bu sebeplerini yalnızca yukarıda tarif edilen yapay misallerle değil, tabii tecrübeyle de kesin ve şüphe götürmez olarak kanıtlayabiliriz.

Nitekim Dalmaçya'da, Plinius ve Pomponius Mela'nın anlattığına göre, gayet derin bir mağarada ve muazzam bir uçurum yarığında bir göl vardır, içine sütliman bir günde dahi pek hafif bir taş atıldığında, ansızın rüzgarların uyandığını ve kasırga misali fırtınaların koptuğunu yazarlar, hiç şüphesiz bu boşluğun tabanında engin miktarda hava hapsolmuştur, mağaranın ağzını tıkayan suların çokluğu bu havanın çıkışına mani olmuştur, aşağıya fırlatılan taşın delmesiyle, bazı su kısımlarının içeri hücumu neticesinde dışarı itilen havanın büyük bir kısmı dışarı çıkar.

Hatta Sirenayka vilayetinde bir kayanın güney rüzgarına (Auster) adandığı söylenir, Aiolia bölgesinde de barındırdığı sayısız in ve mağaranın çokluğu sebebiyle rüzgarların aralıksız estiği gözlemlenir, bu sebeple şairler onun ilk kralı olan Aiolos'u rüzgarların tanrısı olarak tasavvur etmişlerdir, zira yeryüzü rüzgarların dumanlı maddesini bu tür mağaralar vasıtasıyla daha kolay dışarı salar.

Nitekim Pozzuoli Burnu ahalisinden bazıları, henüz hayatta iken bu son çağda hatırladıklarını belirterek burunlarında korkunç bir depremin meydana geldiğini, kırk sekiz saat boyunca rüzgarların ve kükürtlerin dehşetli bir gök gürültüsüyle çalkalandığını, toprağın bir yerden başka bir yere kaydığını, bir mevkide Kül Dağı (Cineritius) dedikleri bir dağın yükseldiğini ve hemen yakınındaki kısımdan azımsanmayacak bir toprak parçasının, hatta Cuma şehrinin büyük kısmının deniz sularına gömüldüğünü (zamanımızın hayret verici bir manzarası) ikrar etmişlerdir, bütün bunları bizzat kendim gördüm, bu hadisenin sebebini ise yer altında yanan engin miktardaki kükürde bağlıyorum, zira onun yok edici kuvvetiyle o kükürtlü toprak parçasının büyük kısmı küle dönüşerek üzerindeki toprağın ağırlığına yer açmış, yerin bağrına küllerine kadar yanarak çöken bu ağırlık, hapsolmuş sıcak havayı dışarı fırlamaya zorlamış, onun şiddeti ise sözü edilen depremi, alevli rüzgarları, şimşekleri, gök gürültülerini ve diğer meşum hadiseleri hiç şüphesiz doğurmuştur.

İşte bu tür kükürtlü buharlar ekseriyetle ateş püsküren rüzgarların müsebbibidir, bundan ötürü yerin bağrının ya gözle görülür biçimde alev aldığı yahut havanın hissedilmez buğularla bu tür buharlarla kirlendiği o diyarlarda, şimşekler ve gök gürültüleri gayet sık vuku bulur.

Hülasa rüzgarların, ya yerin bağrında hapsolmuş havanın dışarı fırlatılmasından yahut incelmesinden (ki o vakit batı esintisi [Zephyros] denen zayıf bir rüzgar hasıl olur) ya da havanın bütün tözünün yerin kucağından fışkırmasından peyda olduğunu anlıyoruz, bu da hem onun yerini zapt eden suların şiddetli hücumundan, hem de merkeze doğru çöken muazzam bir toprak parçasından kaynaklanır (ki onun düşüşü ve varlığıyla orada tutulan hava ansızın dışarı itilir, hem toprakta hem de havada şiddetli bir çalkantı doğurur) yahut yerin kucağındaki suların kükürtlü ısıdan doğan incelmesinden ileri gelir, bu hal Güneş'in o tarafla daimî yakınlığı sebebiyle güney cihetinden sıklıkla eserken fark edilir, onun ateşli hassaları kuzey esintisinin şiddetli direnci sebebiyle kış vaktinde ortadan kalkar, bundan ötürü gök gürültüleri ve yıldırımlar kışın yaz mevsimindeki kadar sık meydana gelmez.

İncelmiş ve yerin karnından fırlatılmış havadan ileri gelen rüzgarlar yaz mevsiminde daha sıktır.

Bütün tabii haliyle yeryüzünden kovulan havadan ileri gelenler ise bahar vaktinde ve bilhassa Mart ayı civarında daha çok tesir gösterir.

Zira sular Güneş ışınlarının yaklaşmasıyla yarılır ve içinde hapsolmuş havanın yavaş yavaş çıkmasına izin verilir, bu hava da nihayetinde suların sonsuz sıkıştırmasıyla yerini onlara bırakmaya alışkındır, fakat yaz mevsiminde Güneş dik açıyla üzerlerinde parıldadığında ve onları incelttiğinde, havanın tözüne dönüşürler. Ve bu suretle her yıl şeylerin devridaiminin vuku bulduğu aşikârdır.

Rüzgârların dünyanın bir bucağından diğerine esmesinin, yani bizzat yanal esişlerinin sebebi ise, gerek buharlaşmaları gerekse buharları harekete geçiren Gezegenlerin hareketleri ve kendi tabiatlarının mizacına göre ay-altı ruhu oraya buraya sevk eden açılarıdır (aspectus).

Zira Gezegenlerin kimi Doğulu, kimi Batılıdır, kimi Kuzey enleminde, kimi Güney enlemindedir, kimi sıcak, kimi soğuk, kimi nemli ve bazıları da kuru burçlardadır ve aynı cinsten rüzgârları uyandırırlar,

Başkalarıyla birleşen diğerleri karışık rüzgârlar hasıl eder, bazıları ise konumlarına göre kükürtlü tabiatı, diğerleri sucul tabiatı, nihayet başkaları da topraksı tabiatı galeyana getirmeye daha yatkındır. Ve bu suretle Gezegenlerin tanzimine göre, aşağıda öğreteceğimiz üzere, yılın muhtelif vakitlerinde muhtelif rüzgârlar meydana getirilir.

BÖLÜM VI. Yıldırım ve gök gürültüsü üzerine.

Meşşâîler (Peripatetici), Güneş'in hararetiyle sıcak ve kuru bir buharlaşma nemli ve sulu bir buharla birlikte hava bölgesinin orta kısmının yukarısına yükseldiğinde gök gürültüsü ve yıldırımın meydana geldiğini yazarlar, orada bu buharlaşmanın her taraftan buharla kuşatılıp hapsedildiğini ve soğuk ve yoğun bir bulut halinde sıkıştırıldığını varsayarlar, bu hapsedilmiş buharlaşma mezkûr soğukluğun şiddetli eziyetine güçlükle tahammül ederek, bir çıkış arayışıyla adeta öfkeyle oraya buraya savrulur ve nihayet bu çalkantı ve karşıt kutuplaşma (antiperistasis) sebebiyle üstüpü gibi tutuşarak, ateşli kuvvetiyle bulutun yanlarını yarar, öyle ki parçalanıp yırtılan bulut gök gürültüsü dedikleri muazzam bir gürültü çıkarır ve aynı zamanda [okunamadı] alev, şimşek ve parıltı yayar.

Onların bu görüşlerini her bakımdan reddedemeyiz, zira edilgin ve çatırdayan maddenin bulut tözüne indirgenmiş hava olduğunu söyleriz, etkin olan ve gürültüyü meydana getiren formun ise, gerek soğukluğun gerekse nemin kuvvetiyle tutuşmuş kükürtlü ve rüzgârlı madde olduğunu, bunun hapsedilmiş ateşin tabiatı uyarınca aydınlanarak açık havayı aradığını ve arzusunu doyurmak için zindanlarını parçalayıp, daha serbestçe yaşayabileceği daha geniş ve daha latif bir mekâna doğru uçup yok olduğunu kabul ederiz,

Nitekim Güherçile (Sal Petra) tözünün de soğukla donmuş havadan başka bir şey olmadığını görürüz, buna kükürtten bir miktar, pek az dahi olsa eklense, muazzam bir gürültü çıkarır ve aşağıdaki deneyle gösterildiği üzere yapay şimşekler saçar.

Bu bölümün I. Deneyi. Kömür ateşiyle eritilmiş A. B. kemiğindeki güherçile üzerine ve kükürt serpilmiş haldeyken canlı kömür E.'yi fırlattım, ansızın büyük bir çatırtı işittim ve güherçile tuzu ile kükürtlü kömür ateşinin tabiatları arasında muazzam bir çatışma algıladım, buradan şimşek zuhuruyla birlikte yapay gök gürültüleri hasıl oldu,

Bunları müşahede ederek gök gürültülerinin düzeni hakkında daha dakik tetkiklerde bulundum. Dahası bu durum barutun patlamasında da kâfi derecede açıklanmaktadır, bunlardan anlaşılmaktadır ki, bünyesinde güherçileli bir mizaç barındıran kesif hava şimşeğin ve gök gürültüsünün maddi sebebidir, kükürtlü buharlaşma ise bunların formel sebebidir.

Havanın bu yoğunlaşmasının nasıl meydana geldiğini, Meşşâîlerin fikrine karşı mücadele ettiğimiz bulutun oluşumu bahsinde yeterince açık şekilde gösterdik.

Zira Güneş'in o tarafa yakınlığı sebebiyle buharlı maddesinin çoğunlukla daha kuru ve daha kükürtlü olduğunu söylediğimiz lodos rüzgârı estiğinde, bilhassa yaz vaktinde, dik gelen Güneş'in çekici kuvvetiyle kükürtlü buharlar, gözle görülmeseler de, daha sık ve daha fazla yukarı yükselirler, Kuzey tarafına doğru hareket ederek, o sırada poyraz da estiğinden, mezkûr rüzgârların karşıtlığıyla meydana gelen bir bulut içinde sarılıp yumaklaşırlar ve bir vakitler dağılmış olan bütün parçaları tek bir yoğun kütleye indirgenir, bundan dolayı kuvvet kuvvetle ve kükürt atomları atomlarla birleşir, nihayet aşırı soğuk güherçileli tabiatın direnciyle, gerek kükürtlü kütleyi sarsan geri tepmeyle gerekse ateşli kütlenin bizzat kendine has etkin kabiliyetiyle, karşıt kutuplaşma vasıtasıyla güçlenerek tutuşurlar ve kükürdün bir vakitler yalnızca bilkuvve tesir eden parçaları artık bilfiil hale getirilir ve aydınlanmayla incelirler, öyle ki parçalarının letafeti sebebiyle daha geniş ve daha ferah bir mekâna doğru azimle bulutun dış kısımlarına dek aşağıya nüfuz ederler, yanlarını şiddetle parçalarlar ve gök gürültüsü de dediğimiz muazzam bir gürültü çıkardıkları algılanır. Herhangi bir kükürtlü karışımın karşıt kutuplaşma vasıtasıyla, yani direnen soğukluk sebebiyle tutuşup aydınlanabileceğini ise aşağıdaki deney doğrulamaktadır.

Bu bölümün II. Deneyi. Bir yumurta al, içinde açılan pek küçük bir delikten sarısını ve akını çıkar, iç yüzeyi kurutulsun ve eşit miktarda güherçile tuzu, kükürt ve sönmemiş kireç konsun ve delik balmumu ile tekrar tıkansın,

Yapay olarak hazırlanan bu A. yumurtası B. akarsuyuna atılsın ve ansızın bizzat sudan bir alev çıkacaktır.

Kezalik herhangi bir kükürtlü karışımın aşikâr bir nem veya soğuk ile de tutuşabileceğini bu deneyin hususiyeti açıklar.

Bu bölümün III. Deneyi. A. bir taştır, terkibini ve yapılışını sonraki bölümün sonuna sakladığımız bu taşın üzerine biri tükürecek olursa, ansızın ateş çıkarır ve tutuşur.

Ateşin kuvvetiyle incelip daha geniş bir yer arayan suyun ise zindanından fışkırırken büyük bir gürültü ve çatırtı çıkardığını aşağıdaki deney gösterecektir.

Bu bölümün IV. Deneyi. Bu bakır kabın ağzı, hiçbir şey sızmayacak şekilde tahtayla iyice kapatılsın ve tıkacı A. olsun.

Kabın B. yanından ise aynı bakır maddeden yapılmış oldukça dar bir boru yükselsin, bu da B. olsun.

Kapatılmadan evvel kabın üçte biri su ile doldurulsun ve kuvvetli bir ateşte kaynatılsın, böylece incelmiş havayla birlikte hemen borudan dışarı çıkmasını sağlayacaktır ve eğer boru kapatılırsa, kapağını gök gürültüsüne veya top atışına benzer bir gürültüyle fırlatıp atacaktır.

Nihayet, yalnız lodos rüzgârının esişinin ve tabiatının bu tür kükürtlü ve daha kuru buharlar ürettiğini değil, kükürtlü ruhlardan pay aldıkları müddetçe, dünyanın herhangi bir yönünden esen diğer rüzgârların da bunları ürettiğini söyleriz.

Ve gürleyen ve yıldırımlar kusan bulutun hareketini dikkatle gözlemlersek bunlar daha açık bir şekilde anlaşılacaktır, zira kükürt yayan bulutun, kükürtten yoksun bulutun hareketine karşı hareket ettiği fark edilir ve en çok çatırtı, her iki bulut tek bir kütlede birleştiğinde ve karşı rüzgârın getirdiği kükürtlü buharı sımsıkı ve kuvvetle hapsettiğinde çıkar.

Zira burada dikkat edilmelidir ki, bulutların karşıt karşılaşmasında, kükürtlü ruhla yüklü olan o bulut, bedenini hareket ettiren pek güçlü bir ruh misali, bol miktardaki diri ateş sebebiyle karşı bulutu da kendi hareketine zıt olarak hareket ettirir, onun kudretiyle diğer bulutun zıt kuvveti geri püskürtülür, tıpkı daha güçlü bir adamın, tüm çabalamalarına rağmen, daha zayıf olanı arzusuna aykırı ve zorla bir yere taşıması gibi.

İşte çekişmenin kaynağı buradadır, bu çekişmede kükürtlü bulutun mizacı ateşli ve kükürtlü olduğundan, ona karşı hareket eden bulutun yapısı ise son derece soğuk olduğundan, yukarıdaki suda yapay ateş gösteriminde açıklanan sebeple kükürtlü tabiat alev alır.

Böylece genel tecrübenin yeterince açık bir şekilde gösterdiği sonucuna varıyoruz ki, gök gürültüsü ve yıldırımın formel kaynağı, havada görünmez bir şekilde dağılmış olan ve bir araya toplandıklarında bilfiil hale gelen, yani tutuşan birtakım kükürtlü buharlardır, zira yıldırımlar ve şimşekler havaya saçıldığında son derece kükürtlü kokular duyulur, hatta kükürdün hakiki tabiatı, gerek alevinin renginde gerekse tesirinin niteliğinde, sıradan gözlerce dahi ayırt edilir. Dağların doruklarına Güneş ışınları şiddetle vurduğunda [okunamadı].

Nihayet gök gürültülerinin kaynağını, bir önceki bölümde bahsettiğimiz, Pozzuoli'deki Monte Nuovo'nun o korkunç zuhurundan daha açık ne gösterebilirdi.

BÖLÜM [okunamadı] Yukarıdakiler bu tür meteorların üretilmesine nasıl tesir eder?

Önceki kısımlarda meteorların yalnızca yakın sebeplerinden bahsetmiştik, burada ise yıldızların ve Gezegenlerin bu kusurlu karışımları hangi yolla ürettiklerini kısaca açıklayacağız.

Binaenaleyh bütün Filozoflar nezdinde, yukarıdakilerin yeni şeyler üretmek üzere bu aşağıdakilere durmaksızın tesir ettiği kabul edildiğinden, bu semavi şeylerin herhangi bir meteorun üretilmesinin ve onun tözünün kendine has yerindeki konumunun birincil sebepleri olduğu kesindir,

Fakat Astrologların bu hususta ne düşündüklerini ve neyi hararetle savunduklarını burada sırası gelmişken zikredeceğiz, ardından kendi kanaatimizle neticelendireceğiz.

Bazı Astrologlar Kuyruklu Yıldızların çoğunlukla Mars ve Venüs'ün tabiatını taklit ettiğini, bu yüzden onların savaşlara, sıcaklıklara ve kargaşalara delalet ettiğini kabul ederler, diğerleri ise bunların kökenini yıldızların meşum bir konumundan, sözgelimi üst Gezegenlerin kavuşumundan ve Tutulmadan aldığını söylerler, bilhassa Satürn, Mars ve Merkür, Güneş veya Ay'ı Tutulma anında meşum açılarla gördüklerinde ve bilhassa üst gezegenlerin meşum bir kavuşumu da önceden vuku bulmuşsa, Petrus Apianus 1532 yılında böyle bir Kuyruklu Yıldızın geleceğini önceden haber vermişti.

Ayrıca Ay, Güneş ile kavuşumundan veya açısından sonra, göğün hâkimi olan Satürn'e yöneldiğinde ve ona herhangi bir açıyla baktığında, karanlık sislerin üretildiğini ve toza dönüştüğünü öğretirler, Güneş ile kavuşumundan veya açısından sonra Ay'ın göğün hâkimiyetini elinde tutana yönelmesiyle berrak ve kırmızıyla karışık beyaz bulutların oluştuğunu kabul ederler ve yağmurun çoğunlukla nemli konakta bulunan Ay'ın çözücü kabiliyetinden ileri geldiğini söylerler, yükselenin (horoscopus) yöneticisi olan Mars'ın safran rengi bulutlar ürettiğini ve yaz mevsiminde gök gürültüleri ve yıldırımlar çıkardığını varsayarlar, bilhassa Ay, Güneş ile kavuşumundan veya açısından sonra Mars'a baktığında, dahası eğer Ay, Mars'tan ayrıldıktan sonra Merkür'e bakarsa şiddetli gök gürültüleri ve yıldırımların doğacağını kabul ederler, Güneş'ten ayrılmasından sonra Ay kendisine yaklaştığında, göğün yegâne hâkimesi olan Venüs'ün ince ve uzun süren yağmurlar ürettiğini ileri sürerler, nihayet semavi haritada daha güçlü olan Merkür'ün Ay ile kavuştuğunda muazzam ve hızlı rüzgârlar meydana getirdiğini kabul ederler, hatta bazı rüzgârların Ay'ın kuru bir konaktan geçişindeki kuvvetinden doğduğunu teyit ederler.

Kış mevsiminde karların dahi, Satürn'ün Ay ile olan herhangi bir baskın açısında meydana geldiğini, yaz mevsiminde ise güçlü bir Satürn'ün Mars'a açı yapmasıyla gök gürültülü dolu yağışlarının vuku bulduğunu ve diğer hallerin de buna benzer olduğunu teyit ederler. Astrologların bu iddialarından da anlaşılacağı üzere, meteorların doğuşuna dair evvelce serdettiğimiz kanaatlerimizin uydurma olmadığını, bilakis hakikatin ta kendisine pek yakın bulunduğunu neticeye bağlarız.

Zira kuyruklu yıldızın terkibinde Mars ile Merkür'ün tabiatının bir araya geldiğini söylerler ve hakikati dile getirmişlerdir, nitekim yukarıdan aşağıya süzülen Marsî cevherin kıvılcımı, adeta kuyruklu yıldızın ruhu ve hayatıdır. Onun cismi ve maddesi ise bütünüyle Merkürîdir, yani en latif havanın kararsız maddesinden kümelenmiş olup Merkür misali her türlü sureti yahut tesiri kabule istidatlıdır.

Bulutların teşekkülünü, zıt rüzgârların esişiyle havanın kesifleşmesinden, yoğunlaşmış olarak bulut tesmiye ettiğimiz şeyden daha iyi ne izah edebilir? Nitekim bunlar, muhtelif gezegenlerin farklı açıları ve karşıtlıklarıyla, kendi değişik tesirleriyle bu aşağıdaki âlemde rüzgârları uyandırmaları sayesinde öncelikli olarak meydana gelirler. Zira Satürn ile Ay'ın baskın açısında, birinin nemi diğerinin kurutuculuğuna muhalefet eder, bu tür bir çatışmadan havada zıt bir hareket doğarak onu sıkıştırır, öyle ki neticede bulut hâsıl olur. Benzer şekilde, yaz vaktinde baskın Satürn ile Mars arasındaki karşıtlık, kavuşum yahut başka bir uğursuz açıdan ötürü, zıt vasıfta iki rüzgâr peydahlanır.

Zira Mars, ateşe olan yakınlığı sebebiyle kükürtlü buharları toplar ve kendi kudretiyle onları bir rüzgâr suretinde, Satürn'ün meydana getirdiği buğuya karşı öyle bir sevk eder ki, kendi öz cismi de esîrî gökte Satürn'ün cismine karşı harekete geçer.

Satürn ise soğuk olduğundan, yalnızca hareketiyle değil, keyfiyetiyle de Mars'a zıt düşer, bundan ötürü Satürn'ün soğukluğu, Mars'ın topladığı kükürtlü maddeyi, tıpkı önceki fasılda zikredilen ikinci tecrübedeki kaynak suyunun diğer yapay kütleyi tutuşturması gibi tutuşturur, işte gök gürültüleri buradan doğar, lakin Satürn daha kuvvetli olduğundan dolu da yağar. Benzer şekilde, şayet Jüpiter gökte hâkimiyet kurar ve yaz vaktinde Mars'a uğursuz bir açıyla nazar ederse, havada muhtelif ve zıt hareketler meydana getirir, zira Jüpiter'in nemi Mars'ın kuruluğuna zıttır, bu sebeple Jüpiter'in o nemi, her ne kadar sıcak olsa da, Mars'ın topladığı parlayıcı maddeyi, önceki fasılda tarif edilen kütleyi tükürük neminin tutuşturmasından farklı olmayacak şekilde tutuşturur, o kütlede tükürüğün nemi, o ateş taşıyan cismin içine nüfuz edip dalarak, onda gizli ve yalnızca kuvve halinde bulunan o ateşli kudreti alev alma fiiline dönüştürür, bunun terkibi ise şöyledir, Bir dirhem kalamit taşı, bir buçuk dirhem asfalt, yarım dirhem güherçile, üç dirhem canlı kükürt, altı dirhem sıvı vernik alınır, hepsi bir hamur yahut çörek suretine sokulur, bunun sönmemiş kireç içinde yuvarlanması ve sönmemiş kirecin her tarafına yapışacağı şekilde kızıl bir kutuya konması gerekir. Ardından kap gayet iyi balçıklanır ve kurutulmak üzere fırına verilir, bu ameliyat dokuz gün ve dokuz gece boyunca sürdürülür.

İşte üzerine biri tükürdüğünde, önceki fasılda belirtildiği üzere derhal alev alacak olan o taşın terkibi budur. Rüzgârların menşeine gelince, bu gezegenlerin onlara büyük bir hareketlilik kazandırdığı ve havanın esîrdeki çalkantıları hissettiğinde harekete daha yatkın hale geldiği muhakkaktır, hatta hava ile esîr arasındaki yakınlık o mertebededir ki, birinin hareketiyle diğeri pek kolay harekete geçer, nitekim birinin maddesi ile diğerininki arasındaki uyuşma (zira adeta bitişiktirler), bir kulenin tepesinden kaidesine kadar gerilmiş bir kirişin üst ucu ile aynı kirişin en alt kısmı arasındaki irtibattan farksızdır, zira üst kısmı sarsılırsa, alt kısmının da bunu hissettiği görülür. İşte bu tür hareketleri uyandıran gezegenin meylini takip ederek, yeryüzünden yükselen kuru buğuların ve buharların havayı bir o yana bir bu yana daha kolay sevk etmesinin sebebi budur.

BÖLÜM VIII. Yağmurların, karların, gök gürültülerinin, şimşeklerin, rüzgârların ve nihayet yer sarsıntısı ile kaynakların bazen doğaüstü sebeplerden neşet ettiğine dair.

Her neviden meteorun ilahi irade yahut izinle, tabiat kanunlarının fevkinde kimi zaman vuku bulduğu muhakkaktır ve bizzat tecrübeyle sabittir. Nitekim Mukaddes Yazılar, her şeye kadir Tanrı'nın kimi zaman bulut içinde tecelli ettiğini, dehşetli bir gök gürültüsü ve tarif edilemez bir şimşekle nüzul eylediğini, kimi zaman İsrailoğullarının önünde yanan bir ateş sütunu suretinde yürüdüğünü, çalı içinde kendini ateş suretinde gösterdiğini, ilahi kudretinin emriyle kuru bir kayadan su kaynattığını ve buna benzer nihayetsiz hadiselerin cereyan ettiğini şehadet eder.

Bazen de kötü melekler, Cenab-ı Hakk'ın rızasıyla fırtınaları ve yıldırımları harekete geçirebilirler, zira altıncı mertebeden iblisler olduğunu söylediğimiz havaî kudretler kendilerini gök gürültülerine, şimşeklere ve yıldırımlara karıştırır, havayı ifsat eder ve fırtınaları uyandırırlar, Vahiy kitabında zikredilen, yeryüzünün dört köşesinden esen dört rüzgârı tutarak karaya ve denize zarar verme salahiyeti bahşedilen o dört melek de bu mertebedendir, dahası, yukarıda Merirî dediğimiz, yani gün ortasında yakan ve kuduran ruh olan, Pavlus'un Efeslilere mektubunda daha evvel hatırlattığımız üzere bu havanın hâkimiyetinin önderi diye adlandırdığı o reis ruh da bu iblisler mertebesine dâhildir.

Psellos'a göre de havaî iblisler, insanı helake ve ziyana sürüklemek maksadıyla havayı karıştırır, denizde ve göllerde insan yüklü gemileri büsbütün batıran dalgalar ve fırtınalar koparır, mevcut her şeyi sulara gömerler. Yerin yarılmasını ve sarsılmasını temin eden, alev püsküren rüzgârları uyandıran başkaları da vardır. Nitekim Eyüp kitabının birinci faslında, İblis'in ilahi izinle çölden esen şiddetli bir rüzgâr çıkardığı, onun esişiyle Eyüp'ün evlatlarının ziyafet verdiği evin yerle bir olduğu okunur. Kötü büyücülerin meşum ve şeytanî kudretine dair ne demeli, zira onların fırtınalar çıkarmadaki ve İblis eliyle işlenen sair melanetlerdeki mutad amellerine dair nice sahih ve uydurma olmayan tarihler ciltler dolusu yazılmıştır, bunların arasında Remigius birinci kitabının yirmi beşinci faslında, iki yüz büyücünün serbest ve kendi rızalarıyla verdikleri ikrardan şunu işittiğini nakleder, tayin edilmiş belirli günlerde sürü halinde bir bataklığın yahut akarsuyun kıyısına gitmeyi adet edinmişler, orada ekseriyetle İblis'ten aldıkları değnekle, bol miktarda buğu ve duman yükselene kadar suları durmaksızın dövmüşler, bunlarla göğe yükselerek kendilerini kesif ve karanlık bulutların içine hapsolmuş hissetmişlerdir.

Aynı fasılda şeytanî sanatla meydana getirilen bulutlara dair daha pek çok misal zikreder ki, bunları dikkatle okuması için okuyucuya havale ediyorum.

Aynı müellifin eserinin pek çok yerinde, cadıların İblis'in yardımıyla gök gürültüsü, şimşek, dolu ve bulut çıkarma hususundaki akıllara durgunluk veren kudretine rastlanır. Bütün bunlardan aşikârdır ki, bu tür meteorlar kendi mahiyetleri itibarıyla tamamen tabiî olsalar da, yine de kötü iblislerin dahi (ki günahları yüzünden bedbaht olup vatanlarından sürülmüş olsalar da, menşeleri bakımından şüphesiz en asil mertebedeydiler ve iyi meleklere denktiler) bu neviden meteorları meydana getirmede bizzat gezegen cisimleri kadar kudretleri vardır, hatta havayla olan daimi temasları sebebiyle bunu daha kolay icra edebilirler, yeter ki Tanrı buna izin versin, zira Yaradan'ın rızası olmaksızın hiçbir şey vücuda getiremezler.

Lakin o kötü niyetli meleklerin bu fırtınaları ne şekilde ve hangi usulle harekete geçirdiklerini insanlara bildirmek istemedikleri, bilakis hem insanlara hem de kendi uşakları olan büyücülere karşı aldatıcı davrandıkları muhakkaktır, zira bir değneğin, bir tozun yahut bir efsunun böylesi bir kudrete malik olması akla yakın değildir, daha ziyade bu iblislerin cisimlerinin görünmez hareketiyle sakin ve durgun hava çalkalanır, her türlü vasıftaki rüzgârlar aniden kabarır, bulut, gök gürültüsü, dolu ve benzeri şeyler adeta bir an içinde hâsıl edilir.

Öyleyse İblis'in yaptığı her şeyi gizlice ve görünmez bir surette tamamladığı, gerek tatlı sözlerin ayartmalarıyla gerekse tehditlerle insan tabiatını ilahi ibadetten koparmaya ve Yaradan'ına asi kılmaya gayret ettiği bir hengâmede, zayıf insan aklının şeytanî kurnazlıkla her gün aldatılmasına ne şaşılır?

Filhakika, onun bu teşebbüslerine yalnızca Cenab-ı Hak karşı koyabildiğinden, onun gazabını bastırabildiğinden, onun gizli işlerini görüp bütünüyle derk edebildiğinden, her neviden sefalete maruz kalan bizleri bu hasmın zulmünden ve yılanvari hilelerinden lütfuyla muhafaza eylemesi, onun zapt edilemez kötülüğünü adaleti ve hayrının gemiyle dizginlemesi için kralların Kralı ve âlemin Rabbine kalbin en derin köşesinden durmaksızın yalvarılmalıdır, zira O'nun himayesi olmaksızın hiçbir şey asla emniyette değildir ve helak olmaktan uzak kalamaz. Nitekim tek ve en yüce yardımcımız Rabbimizdir, O'nun inayeti olmaksızın şerden kurtulmamız kabil değildir.

BÖLÜM IX. Kaynakların menşeine dair.

Birleşmelerinden ırmakların ve nehirlerin neşet ettiği kaynaklar, yerin bağrında muhtelif veçhelerle teşekkül eder, Ya yerin uçsuz bucaksız oyuğunda hapsolmuş havanın bütünüyle dışarı atılmasıyla, ya aynı havanın bir cüzünün ve yerin damarlarında gizlenen suyun aynı anda genleşip latifleşmesiyle, yahut nihayet havanın, bizzat yeryüzünün suyla dolu bağrına nüfuz etmesiyle sular yukarı doğru yükselmeye ve yerin gözeneklerinden fışkırmaya mecbur kalır.

Yerin karnında mahsur kalan hava ise, bulutlardan neşet eden ve yerin gözenekleri ile yarıklarından bağrına inen hadsiz hesapsız su kütlesi vasıtasıyla defedilir, bu su kendi ağırlığıyla içerideki havayı dışarı atar, yeryüzünün sathına doğru süblimleşen bu hava, yeryüzü kabuğunun zor nüfuz edilir olması sebebiyle yoğunlaşır ve sayısız damlaya dönüşür, kış vaktinde kaynakların her tarafta daha bol fışkırdığının müşahede edilmesi bundandır.

Havanın su vasıtasıyla bu minvalde süblimasyonu, aşağıdaki tecrübede bahsi geçen aletin işleyişiyle en mükemmel surette ispat olunur. B, C, D, E kabının üst kısmına giren su, h deliğinden en dipteki kısma dökülür, suyun burada kademe kademe çoğalmasıyla, evvelce içeride bulunan hava Y deliğinden defedilir ve G borusunun ağzından dışarı çıkar. Onun yoğunlaşmasının mahiyeti ise evvelce bulutlar bahsinde tarafımızdan izah edilmiştir.

Benzer şekilde, yerin oyuklarında hapsolmuş havanın ve suyun incelmesiyle (subtiliatio) de aynı durum meydana gelir, nitekim kükürtlü bir hararet yahut yerin merkezindeki o merkezi Güneş, mezkur hapsolmuş havanın veya suyun yatağının yakınında kaynayıp suyu buhara dönüştürdüğünde, bu buhar yerin yüzeyinde harici soğuğun kuvvetiyle damlalar halinde yoğunlaşır, tıpkı ateşin kuvvetiyle imbiğin (alembicus) tepesine yükselen su buharında olduğu gibi, nitekim bu durum aşağıdaki bilinen deneyle gösterilmiştir,

A çömleğindeki kaynayan su ateşin kuvvetiyle buharlar çıkarır, bu buharlar asılı duran Q kabının iç yüzeyine çarparak, kabın soğuk tabiatı dolayısıyla damlalara dönüşür. Havanın incelme yoluyla nasıl suya dönüştüğünü ise yukarıda zikredilen deneyle gösterdik.

Kış mevsiminde pınarların daha gür akmasının sebebi de budur, zira o merkezi hararet antistatik sıkışma (antiperistasis) yoluyla muhafaza edilir ve güçlenir, bundan ötürü daha kuvvetli etki gösterir ve bu mevsimde pınarların çoğunlukla daha ılık olduğu bilinir.

Havanın bu hareketini gösteren, herkesçe bilinen pek açık başka bir kanıt daha vardır,

Zira bir ateşli silah, güherçile (ki bu, havanın nemli hararet kuvvetiyle donmasından başka bir şey değildir) ve kükürt ile doldurulursa, bu bileşim kendi yoğun cevheri içinde mezkur silahın haznesinde pek kolay tutulabilir, fakat bu sıkışmış hava, harici hararetin kükürdün kabiliyetini fiile dökmesiyle incelirse, derhal buharlaşan bir maddeye dönüşerek, değişen haline göre fazla dar ve sıkışık gelen bu yere katlanamaz, daha rahat durabileceği daha geniş bir yer arayarak aniden seyreltik bir hava halinde patlar ve adeta karanlık bir buluta dönüşür.

Bazen de iki su kütlesi arasına sıkışan hava, daha hafif olan su kütlesini yukarı kaldırır ve yerin yüzeyine doğru yuvasından iter, kendisi de onun yerini alır, nitekim bu durum aşağıdaki deneyle gösterilmektedir,

Aşağı bölgeye düşen su, E F borusu vasıtasıyla A B C D kabının en alt bölgesine iner ve orada bulunan havayı G borusu vasıtasıyla aynı kabın orta bölgesine sürer. Oraya giren hava ise orada bulunan suyu I L borusu vasıtasıyla peyderpey iter ve alt bölge suyla dolana dek o I L borusundan suyun akması durmaz. Bu şekilde dökülen su, ekseriyetle daimi bir pınar meydana getirir ve bu durum deneyde tarif edilen sebeplerden ötürü böyledir,

A B C D kabı su ile dolduğunda, suyun kendisi Q W borusunun delik seviyesinin üzerine çıkarak aynı boru vasıtasıyla kaptan dışarı çıkar, H G borusu vasıtasıyla suyun tamamı boşalana dek daha büyük olan E F borusundan yükselmeyi bırakmaz. Hero, Pnömatik kitabında birinci deney olarak bu deneyden bahsetmiştir.

Hararetle incelen havanın, suyu yerin bağrından yüzeyine çıkarabileceğini ise şu deney gösterir, A küresine (sphaera), yarısı dolacak şekilde su dökülsün ve B deliği tıkansın. C D E F ocağı üzerine yakılan ateşin varlığıyla, onun içinde bulunan daha yoğun hava incelerek G A borusu vasıtasıyla A küresine sürülür, bu hava da küre içinde bulunan sıvıyı H I L M borusu vasıtasıyla N L P O kabına doğru daha ileri iter. Bu deneyin izahı için Hero'nun ilgili deneyine bakınız.

Nihayet, bu risalenin başında zikrettiğimiz biricik deney vardır ki, onun müşahedesinde pınarların yerden fışkırmasına dair hayret verici bir sır anlaşılacaktır, zira yerin içine hapsolmuş hava seyrekleşerek, keza su da incelme yoluyla Güneş'in kuvvetinden kaçarak yerin boş merkezine doğru yönelir ve yaz mevsimini getiren Güneş yerin üzerinde dikey kaldıkça, o daha yoğun hava ve su bu merkezin civarında, yerin bağrında gizlenir, fakat Güneş o yaz mıntıkasından çekilip kış yaklaştığında, yoğun hava ve su merkezden önceki yerine, yani yerin yüzeyine tekrar döner ve eskisi gibi akarlar.

Bu deneyin ispatı için birinci kitabın altıncı bölümünün sonuna bakınız. Güneş'in mevcudiyeti yahut tesiri sebebiyle pınarların yerin damarlarından az veya çok fışkırdığını aklı başında hiç kimsenin inkar edemeyeceği bu kanıt pek aşikardır, bunların çoğalmasının yukarıdaki sebeplerden neşet ettiği muhakkaktır, zira kışın merkezi hararet antiperistasis yoluyla artar, öyle ki Güneş'in yaz mevsiminde yerin yüzeyinde meydana getirdiği aynı incelme, kış mevsiminde aksine yerin merkezinde ve bağrında vuku bulur, binaenaleyh o da aynı neticeleri hasıl eder, yani suları ve havayı incelme yoluyla, bir önceki yaz çekilmiş oldukları yer yüzeyine doğru iter,

Benzer şekilde, yoğun havanın soğuğun kuvvetiyle bulutlar halinde yoğunlaşması sebebiyle kışın daha sık yağan yağmur, yerin gözeneklerinden girerek yer oyuklarındaki hapsolmuş havayı sürer, birçok yerde de rastlanır ki, yola doğru sürülen bu hava suya çarptığında onu iter ve onun yerini kaplar, tıpkı yukarıdaki önceki deneylerde gösterdiğimiz gibi.

BÖLÜM X. Bütün risalenin bir araya getirilmiş kısa bir özeti.

Yaratılmış şeylerin o iki ilkesi, yani karanlık madde yığını ve ilk günde o Sanatkarın tarifsiz ve ilahi iradesiyle dünyaya, onun cüzlerine ve yaratılacak canlılara bahşedilen o cevheri Işık, bütün İlkörneğin (arketiplerin) takva dolu tefekküründen sonra ne büyük bir hayranlığa ve ilahi müşahedeye layık görülmelidir, bu durum, daha keskin bir zihinle donatılmış olan ve vaşak gözlerinizle şeylerin gizli sebeplerini daha derinden gören sizlerin cümlesine öğle güneşinden daha açık görünmektedir, zira bu mevcudat aleminde zikredilen iki ilkeden birinden pay almamış hiçbir şey bulamayız.

Zira anılan o iki asli cevher tabiatları ve halleri bakımından nasıl birbirine zıtsa, bu dünyada müşahede edilen her ne varsa o iki ilkeden birine daha fazla bağlıdır ve bu şeylerin tamamı hem karşıt ilkeye hem de onun yönettiği şeye tamamen muhaliftir, öyleyse karanlıkların karşısında durduğu bir ışık vardır, ışığın babası olan Tanrı'ya sahibiz, karanlıkların prensi olan İblis'e de sahibiz.

Bizim için dünya günü parıldar, onun zıddı olarak karanlıkların örtüsü olan geceyi buluruz, Işık bizim için göğü meydana getirmiş, karanlık kütlenin daha saf kısmını kendi cevherine dönüştürmüştür, karanlıklar ise bize ve Büyük Evren'e (makrokozmos) siyahlığın ve zulmetin derinliğiyle yüklü yeri bırakmıştır, Işığın özü bize hayat kıvılcımlarını üfler, karanlıkların bedeni ise kötülükle o aynı cevheri içine alır, hapseder ve zindana atar, zihnin parlaklığını hem etin en sefil azaplarına katlanmaya zorlar, hem de onun türlü hileleri ve tuzaklarıyla ayartılarak cehalet yüzünden adeta körleşmiş halde hakikatten ve doğru yoldan sapıp yanılmasına sebep olur,

Nihayet ışıktan ateşi, sureti, özü, kemali, hayatı, oluşumu, hareketi yahut fiili ve güzelliği alırız, karanlıklardan ise suyu, maddeyi, yoksunluğu, noksanlığı, ölümü, bozulmayı, hareketsizliği ve çirkinliği kabul ederiz.

Benzer şekilde beyazlığın, yücelmenin (exaltatio), sevginin, erdemin, iyinin, hakikatin, ilmin, zenginliğin ve bu kabil diğer şeylerin en yüce Sanatkarın elçisi olan Işıktan neşet ettiğinden kim şüphe duyar, zira siyahlığın, düşüşün (casus), nefretin, kusurun, kötünün, batılın, cehaletin, fakirliğin ve benzer zıtlıkların İblis'in elçisi olan karanlıktan çıktığı açık değil midir ve her türlü şüpheden uzak bir kesinlikte midir?

O halde bu ilkelerin vüsati ne büyük ve ne derindir, onların gizemleri ne kadar akıl sır ermezdir, bunlar gerçi öncül kanıtlarla (a priori) hiçbir şekilde araştırılamaz, ancak Tanrı bunların ardıl kanıtlarla (a posteriori) tefekkür edilmesine bizler için cevaz vermiştir, ne mutlu o kimseye ki bunların gizemlerini doğru bir şekilde bilebilsin, nitekim kadim kavimlerin en derin filozofları bu gizemler uğruna sadece bir yılı yahut birkaç yılı değil, bütün bir ömürlerini sarf ederlerdi, zira bu gizemlerde akla yatkın bir şey buldukça, bunları daha derinlemesine araştırmak için o derece büyük bir hayranlık ve daha şiddetli bir gayretle harekete geçerlerdi.

Şu halde neticeye varıyoruz ki, şayet bir kimse daha önceki mevzumuz hakkında doğru ve peşin hüküm vermeksizin bir hüküm vermek isterse, o kimse bu fikrimizin yalnızca akla yatkın olmadığını, aynı zamanda (yanılmıyorsam) hakikatin kendisinden de pek uzak olmadığını anlayacaktır.

Bununla birlikte, bu ilahi felsefede daha ziyade tecrübe sahibi olanların hükümlerine kendimi seve seve uyduracak ve tabi kılacağım, onlardan bu yazılarımızı müsamahakar bir çehreyle karşılamalarını ve içindeki hataları (ki böylesine derin bir esere az veya önemsiz olmayan hataların sızdığını bilmekteyim) pek çoklarının adet edindiği üzere zehirli bir dille değil, ateşli bir sevgiyle yanan ışığın evlatlarına yakışır şekilde, daha selim ve daha hünerli bir muhakemeyle dostça ve iyilikle düzeltmelerini tekrar tekrar rica ediyorum.

Sizler ise, bu felsefenin tarlasına ya hiç tohum ekmemiş yahut layıkıyla ekememiş olan diğerleri, hakkıyla anlamadığınız şeyleri haksız yere ve karanlıkla perdelenmiş bir zihinle mahkum etmemeniz için sizlere canıgönülden yalvarıyorum.

Bu arada o nihayetsiz ve yaratılmamış ışık, beni kötülerin haksızlıklarından, sizleri de cehaletin girdabından korusun, diri tutan ve ebedi parlaklıkla bezenmiş kudreti ve inayetiyle eksiksiz ve salim kılsın.

DİZİN

Aegidius de Vadis, 41. Aeolia bölgesi, 151. Şairlere göre rüzgârların kralı Aeolus, 192. Ilım dairesinin vazifesi, 61. Havanın ne olduğu, 71, Kutsal Yazı’da hangi evrensel isimlerle anıldığı, 72, daha kesif olan havanın ateşin kuvvetiyle kaptan dışarı atıldığı, latif olanın ise içinde kaldığı, 73, havanın ateşin kudretinden ne denli uzaklaşırsa o denli kesifleştiği, 74, üç katlı cam küreye hapsedilen havanın, yaklaştırılan ateşin gücüyle üç katlı olarak nasıl ayırt edildiği, aynı yerde, merkeze doğru itilen kesif havanın zorunlu olarak yoğun ve karanlık bir cisim meydana getirdiği, 75, hapsedilen havanın mahal açılmadıkça dışarı çıkmadığı, 76, cesedi çevreleyen havanın neden kokuştuğu, 181, latifleşme yoluyla su halinde nasıl yoğunlaştığı, 200, suyu yerin bağrından yüzeyine doğru nasıl püskürttüğü, aynı yerde, yoğunlaşmış havanın katı cisimleri yukarı kaldırmada nasıl bir kudrete malik olduğu, 185. Havadaki demonlar, 115. Hava unsuru, 68. Esirin adını nereden aldığı, 56, esirde günün daimi olduğu, aynı yerde, Aristoteles’e göre yegâne unsur olduğu, aynı yerde, esirin maddesi ve formu, aynı yerde. Alp dağlarının demonlarla kaynaması, 118. Gunağın tecrübeleriyle Ay’ın bu aşağıdaki varlıklar üzerindeki tesirinin ispatı, 149. Ananael’in Venüs’e riyaset ettiğine inanıldığı, 151. Anaxagoras, ilk maddenin (prima materia) gayretli bir araştırıcısı, 24. Anaximandros ve Anaximenes’in ilk madde hakkındaki kanaati, 24.

Meleklerin adlarını nereden aldıkları, 108, meleklerin ya fayda yahut zarar veren, ışığın veya karanlığın melekleri olduğu, 109, Damascenus’a göre ateşten yaratılmış akli ışıklar oldukları, aynı yerde, Dionysios tarafından neden heykeller [Agalmata, Grekçe] diye adlandırıldıkları, aynı yerde, meleklerin mertebe, itibar ve parlaklık bakımından birbirinden farklı oldukları, aynı yerde.

Meleklerin hangi bakımdan cisimsiz sayıldıkları, aynı yerde, mekânda ne şekilde var olduklarının söylendiği, 110. Meleki kudretin her bir yaratığa nezaret ettiği, 111. Ruhani göğün unsurlarının meleklerin içinde bulunduğu, 38. Meleklerin terkibi, 109, bunun ispatı, 110.

Kötü meleklerin günahlarının mahiyetine göre sürgün yurtlarının daha hafif yahut daha ağır olduğu, 115. Ruhun ne olduğu, 119, muhtelif tesmiyeleri, 118, kadimlerin ruhun mahiyetine dair müphem kanaati, aynı yerde, ruhun hasletleri, 119.

Ruhun ya kendi başına yahut bedenlerle birleştiği ölçüde mütalaa edildiği, 120. Hayvanların ruhları, 121, nebatatın ruhları, aynı yerde.

Dünya ruhunun neden tabiatın orta ruhu olarak adlandırıldığı, 121, makamının Güneş’te olduğu, 121, kadim filozoflara göre oranı, 169.

Nebati ruhların, yaratılışın ikmalinden sonra bu aşağıdaki varlıklara ne şekilde zerk edildiği, 170. Akli ruhun meleklerden nasıl ayrıldığı, 123, ölümsüzlüğü, 123. Akıldan yoksun hayvanların terkibin dördüncü türü arasında sayıldığı, 172. Suda yaşayan hayvanların, karadakilerden veya uçuculardan evvel yaratıldığı, 177. Duyarlı hayvanın yaratılışı ve kökeni, 177. Hayvanların neden çürüdüğü, 181. Hayvanların çifte hareketi, 150. Apennin dağlarının demonların meskeni olduğu, 118. Pythios Apollon, 115.

Suyun bütün eşyanın maddesi olduğu, 25, ne kadar yükseğe çıkarsa o kadar latifleştiği, aynı yerde, daha az soğuk olan suyun daha hafif olduğu, 67, suyun neden donduğu, 67. Sebeplerin neticeleri vasıtasıyla nasıl araştırıldığı, suyun ne olduğu, 71, neden bir kısmının daha kaba, bir kısmının daha latif olduğu, 130, aşağıya basılan suyun kesintisiz bir kaynak teşkil ettiği, 70, 71. Su unsuru, onun soğuk ve nemli mizacı, 67.

Göğün teşekkülünde suların ışığın tesiriyle muhtelif kısımlara ayrılışının birtakım tecrübelerle ispat edildiği, 72. Su taşkınlarının kaynağı, 101. Sudaki demonlar, 115. Başmeleklerin içinde ruhani göğün unsurlarının bulunduğu, 38. Âlemin arketipleri, 45.

Kutsal Yazıların, arketipte unsurların mevcudiyetine şehadet ettiği, 38. Kuzey ve Güney kutbu, 61. Samoslu Aristarkhos’un yerin hareketli olduğunu iddia ettiği, 151. Aristoteles’in ilk madde hakkındaki hükmü, 25. Sanatın tabiatın taklitçisi olduğu, 7. Artefius’un ilk maddenin yaratılmış olduğunu öne sürdüğü, 23, Güneş küresini ruhun ve eşitliğin feleği diye andığı, 146. Asmodeus, 115. Astaroth, 115. Arap ve Mısırlı astrologların yıldızların canlı varlıklar olduğuna inandıkları, 150. Yıldızların bilgisinin insan idraki için haddinden fazla derin olup olmadığı, 11.

Augustinus’un ilk maddeyi karanlık ve sükût ile kıyasladığı, 24. Altının neden parıldadığı, 126.

Beelzebub, 115. Belial, 115. Biarmia bölgesinin demonlarla dolu olduğu, 118. Yaratılanların pay alma yoluyla iyi olarak anıldığı, 12. Mutlak manada yalnızca Tanrı’nın iyi olduğu, 12.

Büyücülerin şeytani sanatla fırtınalar koparabildiği, 198. Cesedin kendi asli unsurlarına ayrışmasının nereden kaynaklandığı, 181. Yalın sıcaklığın hem birincil bir nitelik hem de onun neticesi olduğu, 33, formları kuşattığı, aynı yerde.

Hayati hararet, 177. İkincil ışıktan neşet eden sıcaklığın niteliği, 59. Hippokrates’in ölümsüz hararetinin ne olduğu, 139. Yakutun neden ışıldadığı, 126.

Kaosun ne olduğu, 24, 25, 26, tarifi, 39, daha yetkin tasviri, 41-43. Kerubilerin vazifesi, 111. Kimyevi (chymica) tabiatın ayrıştırılması, 71. Çinlilerin şeytana kurbanlar sunduğu, 118. Safranın nereden neşet ettiği, 178. Mesih’in yeryüzüne gelişinin ve göğe urucunun Güneş’in yaratılışında remizlerle tasvir edildiği, 140. Mesih’in son gelişinin Doğudan Batıya doğru vuku bulacağı, 152. Ateşböceğinin geceleri neden ışık saçtığı, 126. Puteoli yakınlarındaki Cinerum dağı, 192. Orta gökteki dairelerin büsbütün yapay ve muhayyel olduğu, 60. Gökte dairevi hareketin üç türlü olduğu, 153. Semavi şeyleri araştırmanın Tanrı tarafından insana bahşedildiği, 11. Empyreum göğünün Tanrı’nın meskeni olduğu, 22, akli ve doğaüstü gök olarak anıldığı, 52.

Teslis göğünün ne olduğu ve Hezekiel’in rüyetiyle izahı, 23. Göklerin cevherinin ya unsur ya da unsurlaşmış olduğu, 37. Cismani göğün büyük âlem olduğu, 45. Empyreum, esir ve hava olmak üzere üç katlı gök, 45, 46. Empyreum göğünün yapısı, 51, neden ateşli dendiği, aynı yerde, neden Olympos dendiği, 52, bazılarının sefilce yanıldığı gibi hareketsiz olmadığı, 151. Ruhani göğün kaidesine Aziz Yuhanna tarafından sırça deniz dendiği, 52. Orta göğün hangi sebeple vasat ruh, esir ve beşinci öz (quinta essentia) olarak tesmiye edildiği, 56, Artefius tarafından neden eşitlik feleği olarak anıldığı, 57, fevkindekine nispetle cismani olarak tesmiye edildiği, aynı yerde. Üçüncü göğün muhtelif isimleri, 61, gök olduğunun ispatı, 62, onda dört farklı mertebenin bulunduğu, aynı yerde.

En aşağıdaki göğün üç kısma ayrıldığı, 68. Göğün hacminin nasıl ölçülmesi gerektiği, 76. Gök cevherlerinin neden derece derece birbirine bitiştirildiği, 79. Göğün ruhani maddesinin bir ağaçla kıyaslandığı, 137. Orta göğün bütün cevherinin Güneş’in vücuda gelmesinden evvel, onun zuhurundan sonrasına kıyasla daha karanlık olduğu, 141. Göklerin neden dairesel hareket ettiği, 151, feleğin yirmi dört saatlik bir zaman diliminde dönmesi, aynı yerde. Göğün hareketinin Doğudan Batıya doğru son derece süratli olduğu, 152. Esir göğünün âlemin eril cüzü olduğu, 169. İki kolür dairesi ve bunların vazifesi, 61. Kuyrukluyıldızların ne olduğu ve maddesi, 126, kuyrukluyıldızların çeşitleri, 183, meydana gelişi, 184, dağılışı, 185. Yetkin yahut kusurlu surette karışmış terkip, 172. Bütün eserin neticesi, 205, âlem monokordundaki ahenklerin icadı, 165. Birinci kitabın muhtevası, 16, ikincininki, 44, üçüncününki, 58, dördüncününki, 107, beşincininki, 114, altıncınınki, 165, yedincininki, 181. Copernicus’un yerin günlük dönüşüne dair yanılgısının çürütülmesi, 154 ve devamı. Cismani mahlûkların mekânda sınırlandırılmış olarak bulunduğu, 22. Mürekkep cisimlerin farklılıkları, 172, beş türü, aynı yerde. Tanrı’dan yaratılan şeylerin pay alma yoluyla iyi olduğu, 22. Yaratılışın ilk üç gününün Grek ve Latin babalarına göre nasıl tanzim edildiği, 49, 50. Mahlûkatın nevilerinin neden bu denli muhtelif olduğu, 176, neden bazılarının diğerlerinden daha sıcak, daha soğuk, daha nemli, daha kuru olduğu, 178. Cumae şehrinin neredeyse deniz sularıyla yutulduğu, 192. Kyrene vilayetinin Güney rüzgârına tahsis edildiği, 129. D.

Yer ile birleştiği, 151, meteorlar meydana getirebildikleri, 199, bunu nasıl yaptıklarını hiç kimseye ifşa etmedikleri, aynı yerde. Demokritos’un her şeyin tanrılarla dolu olduğunu neden söylediği, 48.

Tanrı’nın, insan aklının zihni, hayatı ve ışığı olarak Trismegistos tarafından tesmiye edildiği, 12, önsel olarak bilinemeyeceğinden artsal olarak tanınması icap ettiği, 13, bütün makrokosmosun banisi olduğu, 17, Platon tarafından neden baba olarak anıldığı, aynı yerde, kadim filozoflardan O’na dair muhtelif medhiyeler, 17, Pisagorcuların O’na neden biri, ikiyi, üçü izafe ettikleri, 17, 18. O’nu neden insan suretinin kaideleriyle tasvir ettikleri, 18, bilgelerin O’nu neden Güneş ile kıyasladığı, 19, neden ve nasıl üçgen suretinde çizildiği, 20, yaratılıştan evvel yalnızca kendi kendine parıldadığı, yaratılışta ise görkemli çehresini izhar ettiği, 21, 47, mekânda ne suretlerle var olduğunun söylendiği, 22, her yerde nasıl hazır ve nazır olup her şeyi doldurduğu, aynı yerde, bu âlemdeki asıl makamı, aynı yerde, neden gökte ikamet ettiğinin söylendiği, aynı yerde, halkettiği şeyleri kendi hareketleriyle iş görecek şekilde idare ettiği, 151. Putperestlerin bütün tanrıları neden tek bir Jüpiter’e irca ettikleri, 48. Sağ tarafın bütün hayvanlarda fıtraten daha çevik olduğu, 152.

D

Stornorrfors, 152 Dalmaçya’da bir mağara içinde bir göl vardır ki, içine taş atılacak olursa fırtınalar kopar, 192 Danimarka cinlerle (daemon) doludur, 117 Cin (daemon) kelimesinin hangi anlamda kabul edildiği, 109, iyi ya da kötü cinler, aynı yerde, Bütün yaratılmışlar arasında en latif terkibe sahip oldukları, 110, Farkları ve vazifeleri, 111, Mecusiler nezdinde üç cins cin, aynı yerde, Gök katının ötesindekiler kimlerdir ve vazifeleri nelerdir, aynı yerde, Semavi olanlar, aynı yerde, Aşağı mertebeden olanlar, aynı yerde. Kötü cinlerin bedenleri mekanın tabiatına göre daha kesif ya da daha latiftir, 114, Tutkuları, hassaları, cinsleri, aynı yerde, Kötülükleri ve aldatmaları iyi melekler tarafından dizginlenir, aynı yerde, Dokuz sınıf, aynı yerde, Marcus’a göre altı cins, 115, Sefaletleri ve nihai mutsuzlukları, 117. Cinler eşit derecede kötü değildir, 116, Karanlıktan pek hoşlanırlar, aynı yerde, İsveç’te gözle görünür biçimde dolaşırlar, 117, Platon’a göre yıldızlarda, tıpkı hayvanların yeryüzünde yaşadığı gibi yaşarlar, [okunamadı].

Yaratılışın birinci gününde asli ışığın meydana getirilişi vuku bulmuştur, 135. Yaratılışın ikinci gününde karanlıklar, parlak ışınların kuvvetiyle en aşağıdaki bölgeye defedilmiştir, aynı yerde. Yaratılışın üçüncü gününde karanlıkların üç türü dünyanın fiziki merkezine çekilmiştir, 137. Üçüncü günün işi, onu takip eden günün işine bir nevi peşrev olmuştur, 138. Gündüzlerin ve gecelerin sebebi, 63. Güneşin doğuşundan önceki ilk üç günün nasıl meydana geldiği, 50. Güneşin var edilmesinden önceki gün sırf bir keyfiyetten ibaretti, 142. Diogenes’in ilk madde (prima materia) hakkındaki hükmü, 14. Dünyevi uyuşmazlık, 105, Bunun esiri bölgede, unsurlar bölgesinde ve mürekkep cisimlerdeki tesirleri, 106. Uluhiyetin aynası, 21. Dünyayı sabit kılmak üzere Tanrı’nın Hyle maddesine bahşettiği aşk armağanı, 47. Ecphantus, 153.

Dizin

E

Ecphantus Yerin hareketli olduğunu düşünmüştür, 153. Unsur (elementum), maddesi nedir, 58, Nereden neşet eder, 62, Sureti hayli zayıf olsa da hareketiyle müessirdir, 69, 70, Filozoflarca nasıl adlandırılır, 70, Güneşten doğar, aynı yerde, Cevheri, 70. Unsurlar, alemin bütün bölgelerinde, hatta bizzat Teslis’in semasında bile bulunurlar, 18. Ruhani semanın unsurları yalnızca meleklere değil, bir bakıma bizzat Tanrı’ya da mahsustur, aynı yerde. Unsurlar yalnızca dört tanedir, 58. En alttaki göğün unsurları nereden neşet eder, 61, Bunların ağırlığı ve nispeti nasıl bulunur, 76, Her birinin aralıkları, 98, Terkibe doğru nasıl barışçıl bir surette bir araya gelirler, 98, Birbirlerine hangi bağlarla zincirlenirler, 99, 154, Kendi aralarında nasıl uyuşurlar, 103. Musiki unsurları, 95, Nispetleri, 97, Gerek yalın gerekse mürekkep cisimlerdeki tatbiki, 103, Ahenk nizaa ve uyuşmazlığa kurban gider, 104. Alemin unsurlar bölgesi dişil cüzdür, 165. Empedokles ve Epikurosçuların ilk madde hakkındaki reyi, 14. Epiphoma, Epiphania, Epiphonomia kavramlarının Dionysios nezdindeki manası, 108. Okura Mektup, 11. Alemin mimarının, evrensel yapının maddesini kendisiyle suretlendirdiği külli cevher, 27. Işığın faaliyetiyle, göklerin tertibinde suların muhtelif hallerini gösteren birtakım tecrübeler, 72. Herhangi bir vasat tayin edilebilmeden önce, iki ucun meydana çıkması zaruridir, 148. Hezekiel’in Empyreum semasına dair rüyeti, 23.

F

Finlandiya cinlerle doludur, 117. Kavalın icadıyla cihan musikisi ispat edilir, 54, 95. Pınarların menşei, 199, Kış mevsiminde neden daha bol kaynarlar, 200. Bütün eşyanın sureti ışıktır, 135, Aristoteles’e göre nedir, 70. Soğukluk, birincil ve edilgen keyfiyettir, 34, Tesirleri, aynı yerde, Maddi cisimleri zapteder, aynı yerde, Kendi başına hiçbir şey vücuda getiremez, 61. İğ, ateşin kuvvetiyle yukarı fırlatılır, 14, Hava içinde dikey bir vaziyette tutulur, 152, Onun tutuşması marifetiyle çark dairevi surette döner, 152. Furyalar, 113.

G

Cebrail’in Ay’a riyaset ettiği zannedilir, 151. Samanyolu nedir, 16. Humbaranın güllesi, suni ateşin muharrik bir ruh gibi tesir eden kuvvetiyle havaya fırlatılır, 131. Kurşun gülle tecrübesiyle Ay’ın bu aşağıdaki aleme tesiri gösterilir, 149. Dolunun zararları, 183. Ağır cisimlerin merkez noktasının ötesine neden geçemedikleri, 34, 64. Zorla yukarı fırlatılan ağır cisimlerin neden tabiaten aşağı yöneldikleri, 64. Gregorios, Tanrı’nın her şeyin içinde üç türlü bulunduğunu söyler, 22. William Gilbert’in Yerin günlük dönüşüne dair yanılgısı çürütülmüştür, 153 ve devamı.

H

Unsuri ahenk, unsurların aralıklarından ve onların uyuşumundan neşet eder, 99. Cihan ahengi, alemin nispetlerinden neşet etmiştir, 85, Gerek yalın gerek mürekkep uyuşumlardan teşekkül eder, 85. Yukarı İsviçrelilerin bir cadılık hadisesi sebebiyle ateşe atılmış bir köyü, 118. Herakleides Pontikos Yerin hareketli olduğunu iddia etmiştir, 153. Herakleitos’un görünmez ateşi, 70. Hermetik muammanın hakiki izahı, 62. Iamblikhos’un kahramanları (heroes) cinlerin hangi nevinden sayılmalıdır, 111. Dionysios’un üç hiyerarşisi, 108. İnsan küçük evrendir (mikrokozmos), 45, Beşinci terkipteki akıl sahibi canlıdır, 172, En sonunda, her şeyin başı dik yaratılanıdır, 177. Ufuk nedir, vazifesi nedir, 61. Bazılarının Tanrı’yı neden insan suretinde resmettiği, 18. Rutubet nereden neşet eder ve nedir, 67, Artışı havadan değil, Ay feleğinden (orbis) ileri gelir, 149. Rutubet feleği tasvir edilir, 67, 68. Fıtri yahut ruhani nem, 177. Canlının bekasını muhafaza eden dört hılt, 177. Hyle maddesinin tasviri, 28, Terkipten pek uzaktır, 37.

I

Iamblikhos, bütün semavi kuvvetlerin Güneşte mevcut bulunduğunu söyler, 148. Ateş unsuru, 61, Menşei, makamı, tabiatı, 61, Nedir, 71, Musa tarafından ışık adıyla zikredilmiştir, 71, Bir nevi alevli Kerubi kılıcı gibidir, 63, Filozofların görünmez ateşidir, 63. Suni yahut alelade ateş nedir, 179, Semavi ateşten nasıl pay alır, 170, Kah muhafaza eder kah helak eder, 180, Kağıt üzerine resmedilmiş suretleri hareket ettirir, 14, İği yukarı doğru fırlatır, aynı yerde, Varlığıyla incelen şeyler, yokluğunda eski kesafetine döner, 32, Cisimleri neden böylesine oburca yutar, 181. Yalancı ateş, 187. Cehennem ateşinin tasviri, 180. Ateşten cinler, 115. Hintliler cinlere tanrı diye taparlar, 115. Gezegenlerin tesirleri (inexistentiae) nedir, 148, Farkları, 149, Semanın Yer rahmine saçılmış tohumları gibidirler, 171. Akılların (intelligentia) üç cinsi, 111, Onlara yıldızlarda bir vazife ve hakimiyet bahşedilmiştir, 151. Her bir unsurun aralıkları, 98. Müşteri küresi nasıl meydana getirilmiştir, 145, Eşit mizaçtaki sıcak ve nemli tabiatı, 147, Canlıların hayatını ziyadesiyle muhafaza eder, bu sebeple büyük uğur (fortuna major) diye anılır, 102. İzlanda cinlerle doludur, 117.

L

Vaktiyle ölülerin naaşları yanında neden kandil yakılırdı, 116, 180. Mağaraya atılan taş fırtınalara yol açar, 192. Tükürük temas ettiğinde yanan taşın hazırlanması, 180. Bu kitabın yetkin okuru kimdir, 11. Lehireon, cinlerin bir cinsidir, 113. Çürük odunlar neden ışık saçar, 125. Romalıların mabetlerinde kandiller neden yanar, 180. Lucifer ne vakit yaratılmıştır, adı nereden gelir, 112, İsyanı ve kibri, aynı yerde, Kötülüğünün başlangıcı, artışı, cezası, 113, Neden İblis diye anılır, neden ışıktan kaçan, suçlayıcı, fena cin diye isimlendirilir, aynı yerde, Neden Ejderha, Yılan, Aslan, Kurt, Engerek adıyla zikredilir, 115, Alaylarıyla birlikte alemin daha ziyade kuzey taraflarında dolaşır, 116. Lucifer’in ve diğer meleklerin günahı ağırlık, vesile ve süre bakımından ele alınmıştır, 113. Işıktan kaçan cinler, 116. Ay, bu aşağıdaki şeylere neden böylesine gayretle tesir eder, 101, Son derece soğuk ve nemli midir, 147, Pay alma yoluyla ışığını Güneşten ödünç alır, 147, Akışlarıyla denizin kabarmasına ve bitkilerin büyümesine vesile olur, 149, Feleği Yer ve Su ile nasıl mukayese edilir, 101. Ayın cisminin meydana getirilişi, 145. İlk gün yaratılan ışık, her şeyin suretidir, 14, 28, İki türlüdür, yaratılmış yahut yaratılmamış, 28, Görünmez surette kendinde ve kendi vasıtasıyla parlar, 60, Gerek yukarıdakilerde gerekse aşağıdakilerde bütün farklılıkların sebebidir, 68, İnsanın ruhu havaya nasıl tesir ederse, o da alemin maddesine öyle tesir eder, 85, Henüz hissedilir şeyler yokken ikinci ve üçüncü günde nasıl zuhur etmiştir, 129, Ateş unsuruna, sanki onun piç kardeşiymişçesine pek aşinadır, 116, Tesirleri, 13, Yaratılışı, tabiatı, faaliyeti, 91. Işık dünyadan çekildiğinde her şey eski kaosa dönecektir, 30, 62. Işığın ikincil fiilleri orta semada temsil edilir, 58, 59. Işık, Güneşte kendi menbaındaymışçasına, diğer gezegenlerde ise iştirak yoluyla bulunur, 146.

M

Büyük evrenin (makrokozmos) mimarı Tanrı’dır, 17, Onun üç kısma taksimi, 45. Madagaskarlılar korkularından ötürü Tanrı’ya taparlar, 18. Mammon, 113. Buz denizi, 117. Denizdeki med ve cezir nereden kaynaklanır, 101. Merih’in meydana getirilişi, 145, Gayet sıcak ve kuru tabiatı, 147, Muharrik kuvveti, 147, Canlılar için meşum bir yıldızdır, bu sebeple küçük uğursuzluk (infortunium minus) diye anılır, 102, Kuyrukluyıldızları havada asılı tutar ve kendine çeker, 155. Biçimsiz kütlenin yaratılmamış ışıkla nasıl aydınlatıldığı ve mukaddes parıltının dairevi hareketiyle nasıl kuşatıldığı, 54. Maddenin, [okunamadı]

Dizin

Bütün şeylerin maddesi sudur, 14 Karmakarışık maddenin tasviri, 41 Maddenin manyetik ve çekici özelliği, 131 İlk maddenin (prima materia) yaratılmış mı yoksa yaratılmamış mı olduğu ve tasviri, 24, kadimlerin onun hakkındaki muhtelif kanaatleri, aynı yerde, muhtelif şeylerle kıyaslanması, aynı yerde, varlığı için iki şeyin, bilkuvve bir varlığın ve karanlığın bir araya gelmesi, 25, bilfiil kılındığında hangi suret altında göründüğü, aynı yerde, kesif ve latif su olduğu, aynı yerde, muhtelif kısımları, 39 İlk madde olarak yer, 23 Melankolinin hayvani bedende nereden muhafaza edildiği, 178 Hermes Trismegistos’un övgüsü, 18 Merkür’ün meydana gelişi, 144, sıcaktan ziyade soğuk ve nemli oluşu, 146, neden kararsız ve değişken olduğu, 148, küresinin (sphaera) beşli aralıkla (diapente) su küresinde yankılanması, 101 Öğle iblisleri, 115 Meridyen dairesi ve vazifesi, 61 Meridyen, 115 Metaller ikinci terkipten cansız cisimlerdir, 172, bunların yedi türü, 174 Meteorlar birinci terkipten cansız cisimlerdir, 172, makrokozmosun tabiatı dışındadırlar, 183, üçlüdürler, 184, yerin buharlarından hasıl olurlar, 189, doğaüstü sebepleri, 198 Mikail’in Güneş’e nezaret ettiğine inanılır, 151 Madenlerin hayatı, üremesi ve neşvüneması olup olmadığına dair filozofların muhtelif kanaatleri, 172, gizlice yaşadıkları, gelişip çoğaldıklarının ispatı, 174, nereden neşet edip oluştukları, 169, 175, simyacılara göre bunların çifte maddesi, 174, ufalanabilir madenler, aynı yerde Momus’un bu kitabı okuması menedilmiştir, 11 Evrensel monokordun tasviri, 85, 90 Puteoli civarındaki Kül Dağı, 192 Romalı Morienus yeri bütün unsurların anası tesmiye eder, 171 Ölüm nedir, 177 Göğün doğudan batıya hareketi, 153, yıldızların kendine has batıdan doğuya hareketi, aynı yerde, titreme hareketi, aynı yerde, episikl içindeki hareketi, aynı yerde Nurani suretin tesiri zeval bulduğunda âlemin kadim hyleye döneceğinin ispatı, 30, bir nefsi olduğu, 121, tabii hareketle hareket ettiği, 112 Martianus’a göre dünya kelimesinin üç şekilde kabul edildiği, 41, makrokozmos ve mikrokozmos olarak taksimi, aynı yerde, kürevi şeklinin nereden kaynaklandığı, 47, 56, nizamının monokorda kıyas edilmesi, 79, dünya düzeninin monokordun oranlarını kabul etmeye elverişli tasviri, 89 Dünya musikisi, 79, bunun semavi ve eteri kürelerden bu unsuri kürelere zerk edilen tatbiki, 101 Dünya monokordunun oranını ispat eden musiki aletinin çizimi, 92 Aşağı âlemdeki dönüşümlerin sebebi, 65 Methodius yeri her şeyin anası ve besleyicisi olarak adlandırır, 171

Kusursuz tabiat, sanatın aynası ve suretidir, 45 Tabiat nedir, 7, Tanrı değildir fakat Tanrı’nın en yakın hizmetkârıdır, aynı yerde, ancak kendi öz tabiatında ıslah edilir, 178 Sirakuzalı Hiketas yerin hareketli olduğunu iddia etmiştir, 155 Karın zararları, 183 Bulutların oluşumu, 187, dolulu bulutlar, 188, alev kusan bulutlar, 188, bunların zararları, 189, şeytani sanatla meydana getirilebilecekleri, 199 Platon’un ahenk sayısı, 164 Hayvanların gıdası çifte olup eteri yahut unsuridir, 178

Kutsal metinlerde Doğu daima Batı’dan üstün tutulur, 152 Oriphiel’in Satürn’e nezaret ettiğine inanılır, 151 Kuzey yerleri hakkında Olaus Magnus’un hükmü, 116 Mayıs çiğiyle dolu yumurta kabuğunun bir mızrağa asıldığında kudretle yukarı çekilmesi, 188 Girdapta alev püskürten yumurta, 154

Paracelsus ilk maddenin yaratılmış olduğunu inkâr eder, 25, takipçilerinin Tekvin’in başlangıcını nasıl tefsir ettikleri, aynı yerde Cennet ahalisinin meskeni, 65 Pavlus’un ruhen Enok’un makamına yükselmesi, 65 Meşşailerin yıldızların hareketine dair kanaati, 150 Kadim pagan filozofların hakiki Tanrı bilgisinden büsbütün uzaklaşmadıkları, 18, bazılarının hylenin yaratılışına karşı dayanakları, 324

Dizin

Balgam yahut pituita sıvısının hayvani bedende nasıl muhafaza edildiği, 178 Gezegenlerin eteri gökte ne suretle yüceldikleri, 105, ne ölçüde zararlı ve habis sayıldıkları, 107, tesirlerinin neden bazen muzır olduğu, 106, nelerden meydana geldikleri, 131, bir bakıma ağır cisimler oldukları halde neden daima aynı mevkide durdukları, 131, dördüncü günde Güneş ile birlikte yaratıldıkları, aynı yerde, cisimlerinin alçalması ve yükselmesinin sebebi, aynı yerde, meydana gelişleri, 143, 145, ne zaman yücelme evinde (domus exaltationis) yahut tahtında olduklarının söyleneceği, 148, ne zaman düşüş (casus) yahut zararda olma (detrimentum) halinde bulundukları, 148, meteorların hasıl olmasına nasıl tesir ettikleri, 196 Gezegenlerin doğudan batıya doğru zoraki sürükleniş hareketi, 150, batıdan doğuya doğru tabii hareketi, bazı akli deliller ve tecrübelerle ispatlanması, 154, bu hareket için nelerin iktiza ettiği, 159, 160, episikl içindeki hareketleri, 162 Bitkilerin nereden neşet edip büyüdüğü, 133, hareketlerinin tek bir hadden diğerine doğru oluşu, 150, üçüncü terkipten canlı cisimler oldukları, 172, ilkbaharda ve yazın neden toprağın üzerine çıktıkları, 176, çoğalmalarının neden sonsuza kadar sürdüğü, aynı yerde Platon’un sitayişi, 18, ilk madde hakkındaki fikri, 21 Platoncular âlemin nefsinin Güneş’te saklı olduğuna inanmışlardır, 146, göğün ve yıldızların canlı varlıklar olduğunu kabul etmişlerdir, 150 Yağmurların zararları, 183 Gökteki kutupların tamamen zihni ve itibari oluşu, 60, iki adet oldukları, aynı yerde, vazifeleri, 61 Yazarın Tanrı’ya yakarışı, 13 Gözbağcı iblisler, 115 Yoksunluk (privatio) nedir, 26 Bütün eserin mukaddimesi, 17 Proklos, Güneş’in açısı (aspectus) altında bütün semavi kuvvetlerin bir araya toplandığını teyit eder, 146 Âlemdeki oranların nispeti, 79, nereden kaynaklandığı, 80, hem sureti hem maddi olan her bir piramidin kısımlarının konumundan ve mevkiinden nasıl çıkarılacağı, 82, bunların delillendirilmesi, 84 Yalancı tanrı iblisler, 115 Çürümenin (putrefactio) sebebi, 65 Makrokozmosun maddi ve sureti piramidi, 79 Hem maddi hem sureti olan fiziki piramit, 166

Pireneler iblislerle doludur, 118 Pisagorcuların birliği, ikiliği ve üçlüğü neden Tanrı’ya atfettikleri, 18 Python, 115

Bizim üstümüzde olanın bizimle ilgisi yoktur sözünün doğru söylenip söylenmediği, 11 İki ilk cevherden türeyen iki basit ve asli keyfiyet, 33, aradaki hareket vasıtasıyla birden fazlasını hasıl ederler, 65 Basit unsurlardan doğan iki keyfiyet, 34

Yaratılmamış ışınların yansımaları, aynalarda görünen suretlere kıyas edilir, 10 İsrafil’in Merkür’e nezaret ettiğine inanılır, 151 Kendi kuvvetiyle tutuşturulmuş bir tekerleğin dönüş tecrübesiyle göğün dairesel hareketinin ispatı, 157 Sirenaika vilayetinde güney rüzgârıyla kuruyan kaya, 192

Kaya tuzu ufalanabilir bir madendir, 174 Samael’in Mars’a nezaret ettiğine inanılır, 151 Hayvan kanının nereden beslendiği, 178 Şeytan, 117 Satürn yıldızına büyük uğursuzluk denir, 101, tutucu kuvveti, 149, meydana gelişi, 144, tabiatı son derece soğuk ve kurudur, 147 Skolastik ilahiyatçılar Tanrı’nın mekânda bizzat hazır bulunmak suretiyle var olduğunu öğretirler, 22 Tohum, nebatatta ilk ve en yakın maddedir, 40 Duyulur şeylerin menşei, 177 Kuzey iblisleri, 116 Serafim meleklerinin vazifesi, 111 Kuruluk nereden gelir ve nedir, 34 Benzer benzerinden hoşlanır, 178 Güneş ilk günde yaratılan ışık huzmelerinin kabıdır, 30, kesif şeyleri dışarı atar, 34, en aşağıdaki gök kubbe (firmamentum) unsurlarına kendi suretini bahşeder, 70, tabiatın yaratılmış Tanrısıdır, 88, tesirlerini ateş küresine nasıl yaydığı, 101, âlemin imparatorudur, 132, bütün âlemin en güzel mahlukudur, 132, asli ışığın huzmelerini bir tür manyetik kuvvetle kendine çeker, 136, aslen en yüce gökten cevher aldığı halde neden oraya geri dönmediği, 137, maddesini yerden suretini ise gökten aldığı, 137, dişisi kabilinden her gün yer ile birleştiği, 140, diğer gezegenlerden önce yaratıldığı, 146, ışığın sureti intizamını diğerlerinden evvel kabul ettiği ve böylece payına düşeni diğer gezegenlere aktardığı, 146, alçalırken değil yükselirken daha fazla ısıttığı, 147, bütün üreme kabiliyetini ana rahmi gibi kendinde barındırdığı, 146

Hakimlerin Tanrılığı neden Güneş’e kıyas ettikleri, 19 Filozofların merkezi Güneş’inin ne olduğu, 42 Güneş’in doğuşu ve kökeni, 134, cisminin kesafetinin ham toprakta nasıl arındırıldığı, aynı yerde, göğün tam ortasına bir kalp ve merkez olarak nasıl yükseltildiği, 136, hükümdarlık makamının göğün ortasında tasvir edilişi, 136, hareketinin neden dairesel olduğu, aynı yerde, yerden doğuşunun tasviri ve fiziki, kimyevi ve ilahi delillerle ispatı, 138, 139 Güneş’in yaratılışı, insanlara ileride gelecek olan yaratılmamış hayrın büyük bir sırrını ihtiva eder, 140, kafese kapatılmış aldatıcı kuş ile latif bir mukayese, 141, tabiatı sıcaktır ve hissedilmeyecek derecede nemlidir, 146, hayatın tesiri ve üreme için zaruridir, 149, makamının hakiki yerinin ispatı, 169 Simya filozoflarının Güneş’in oğlu ve arzi Güneş dedikleri şey, 140 Seslerin asli kuvveti telde yahut nefes borusunda değil, hayati ruhta mevcuttur, 93 İlahiliğin aynası, 21 Meni, hayvanlarda ilk ve en yakın maddedir, 40 Kristal kürenin konumunun faydası, 65, rutubetin yahut eşitliğin teşekkülü, 66, 67, eşitlik küresinin nasıl bulunacağı, 82 Ruhani mahluklar mekânda sınırlı olarak bulunurlar, 22, Ruh’un yaratılış esnasında suların üzerinde nasıl süzüldüğü, 47, 51, kadim paganların bunu vaktiyle ikrar ettikleri, 47, 48 Iamblikhos’a göre semavi ruhların dört mertebesi, 108, aynı müellife göre sekiz nevzuhur derecesi, aynı yerde, Dionysios’a göre üç hiyerarşi, 108 En yüce âlemden kovulan karanlık ruhları unsurların maddesini teşkil ederler, 70, kendi sahalarının aydınlık özünden daima bir cüzü beraberlerinde sürüklerler, 70 Kimi balıkların pullarının neden parladığı, 126 Yıldız cisminin cevheri, 126 Kayan yıldızın maddesi, 116 Yıldızların cisimleri bozulmaya maruz değildir, 127

Dizin

Sabit yıldızlar (stellae fixae), ikinci günde yaratılmışlardır, 128, onların kökeni, yeri, gerek büyüklük gerek parlaklık bakımından farklılıkları, 119, 130, konumları betimlenir, 131, gezegenlerle uyumlu ahengi, 101, çifte hareketleri, 130, gezegenlerin tabiatlarına da bürünürler, 148, filozoflara göre bu aşağıdaki şeyler üzerinde nasıl etki ederler, 148, zekâlar tarafından hareket ettirilmezler, bilakis hareket etme yetisi onlara başlangıçta ilahi irade ile bahşedilmiştir, 150, kendilerine has bir hareketle donatılmış olsalar da, yine de canlı varlıklar değillerdir, aynı yerde.

Mesih'in gelişini bildiren yıldız Doğuda belirdi, 152 Yer altı ifritleri, 115 İfritler bakımından bereketli İsveç, 117 Kükürt (sulphur) ve cıva (argentum vivum), madenlerde ilk ve en yakın maddedir, 40

Zaman, kökenini ancak dördüncü günde alır, 142 Karanlık nedir, 26, filozoflar nezdinde iki anlam taşır, 27, karga başı (caput corvi) olarak adlandırılır, aynı yerde, ışığa daima karşı koyar, aynı yerde, onların tesirleri, aynı yerde, orta göğün karanlıklarının âlemin en aşağı bölgesine geri püskürtülmesi, 79, bu boşaltmanın ne denli zorunlu olduğu, 133 Ateş Toprakları (Terra del Fuego), 117

Toprak unsuru, 64, kökeni karanlıkların yoğunlaşmasındandır, aynı yerde, kuru olmaktan ziyade soğuktur, 65, Toprak yok oluş yeridir, 65, diğer unsurların çöplüğüdür, 71, anadır, 79, neden Güneş'ten önce yaratılmıştır, 140, Copernicus ve Gilbert'in aksine hareket etmez, 153, 154, toprak gerek basit gerekse bileşik bütün cisimlerin anasıdır, 171 Pozzuoli burnu civarındaki deprem, 192, depremin zararları, 181, sebepleri. Yeryüzü ifritleri, 115 Thales, suyun şeylerin ilk maddesi olduğunu ileri sürdü, 24 Tahtlar makamının vazifesi, 111 Gök gürültüleri nereden doğar, 181, onların zararları, 185, yapay gök gürültüleri, 194 Üçgen...

Üçgen biçiminde Tanrı nasıl tasvir edilir, 20 Trismegistus, semavi şeyleri araştırmanın insana Tanrı tarafından bahşedildiğini öğretir, 12 Trithemius, yedi gezegenin başına başlangıçtan itibaren yedi ruhun verildiğini düşünür, 151 İki dönence, onların işlevi, 61 Hortumların zararları, 183 [okunamadı], nereden doğar, 114 Tür bakımından farklı bitkiler nereden doğar, 116, madenlerin varoluşundan hemen sonra üçüncü günde büyümeye başladılar, 175

Bitkisel yetinin üç gücü. Kuzey bölgelerinde pek çok cadı vardır, 117, tıpkı yukarı İsviçre'de olduğu gibi, 118, bunlardan birinin İfrit ile cinsi münasebette bulunduğunu itiraf ettiği, 118, onların kuruntuya dayalı mucizeleri, 117, fırtınaları koparma güçleri, 100

Venüs'ün meydana gelişi, 144, tabiatı ikinci derecede sıcak ve birinci derecede nemlidir, 147, sekizli uyum hava küresine atfedilir, 101, küçük talih (fortuna minor) olarak adlandırılır, 101 Rüzgârların kökeni, 189, zararları, 187, güney rüzgârının esiş sebebi, 199, bulutları meydana getirmedeki işlevi, 185, Vesta bakirelerinin neden daima yanan bir ateşi bulundurdukları, 130, Samanyolu'nun maddesi, 127 Her bir unsurun tabiatı şarap deneyiyle kanıtlanır, 71, görülebilen şey yalnızca renkli olanı kaplar, 125, sesin daha tiz veya daha pes olmasının sebebi, 93

Zadkiel'in Jüpiter'e başkanlık ettiği düşünülür, 151 Stoacı Zenon'un ilk madde hakkındaki görüşü, 24 Zodyak nedir, vazifesi, 61 SON.

İyi Niyetli Okura

Yabancı ve deniz aşırı diyarlarda, daha önce serbest sanatlar alanında üstatlık payesini (Magister artium) aldıktan sonra, neredeyse altı tam yıl boyunca Fransa'yı, İspanya'yı, İtalya'yı ve Almanya'yı baştan başa dolaşırken, başlıca emeğimi serbest sanatlara vakfetmiştim, zira bazı hükümdarlar ve özellikle Fransız olan soylu dostlarım tarafından, kendilerini bu ilimlerde bir ölçüde eğitmem hususunda ısrarla teşvik edilmekteydim.

Böylece her şeyden evvel, bu risalede betimlenen Aritmetik özetini Guise Dükü Charles de Lorraine için kaleme aldım, bunu kendisine ithaf ettim ve bizzat onu bu ilmin bilgisinde özel olarak eğittim.

Geometriyi, Perspektifi ve askeri sanatın sırlarını ise, son derece soylu, pek büyük umutlar vadeden ve yüce gönüllü bir genç Prens olan, lakin ne yazık ki uğursuz bir topun talihsiz patlaması sonucu zamansız bir ölümle insan toplumundan koparılıp alınan Guise Şövalyesi François de Lorraine için derledim, bu şahıs bahsi geçen ilimleri benim hocalığım altında yalnızca hayret verici bir süratle kavramakla kalmamış, aynı zamanda bunların tatbikatında zihnini öyle büyük bir hazla eğitmiştir ki, bu işte acemi hocasını bile geride bırakmaya gayret etmiştir.

Dahası, ikinci ciltte kendisinden etraflıca bahsedilecek olan Müzik ve hafıza sanatını, bu ilimleri öğrenmeye karşı harikulade bir sevgiyle tutuşmuş olan Onzon Markisi ve Cadenet Vikontu'na ithaf ettim, Kozmografyamı ise, o vakitler İngiltere Kraliçesi Elizabeth nezdinde Fransa ve Belçika'daki savaş işlerinde levazım reisi olan, dindar ve övgülere doymayan hatırasıyla yâd ettiğim, ruhu kutlu kılınası babama sundum, zira hayatımın kökenini kendisinden aldığım gibi, Musaların ballar süzülen nektarını tatmak için gereken imkânlara da onun sayesinde kavuştum, öyle ki kanatlı tüylerle yukarı göğün çevresine en tatlı ve hoşa giden bir esintiyle yükselebildim.

Bunu ise, gideceği deniz aşırı bölgelerin konumlarını ve düzenlerini çok daha kolay ve iyi gözlemleyebilsin niyetiyle yaptım.

İşte bu Kozmografyamı tashih ettim, genişlettim ve bu risalemde ona müstakil bir ilim makamı tahsis ettim.

Geomansi sanatını, adı anılan Kraliçe Elizabeth'in saltanatının sondan bir önceki yılında, son derece soylu, Papalık soyundan gelen ve Matematik ilimlerinde pek mahir olan Avignon Naibi için kaleme aldım.

Nihayet bizzat Astroloji gibi hareket sanatını da, pek sevgili dostum, ziyadesiyle âlim, ahlakının tatlılığı ve zarafetiyle temayüz etmiş Avignonlu bir genç olan Renaud'nun hatırına derledim, diğer hususlarda da böyle hareket ettim.

İşte daha önce adları zikredilen kişilere ayrı ayrı takdim ettiğim bütün bu şeyleri, ey dost okur, eğer Tanrı diler ve izin verirse, şimdi sana genel olarak bahşediyorum, serbest sanatların bilgisi olmaksızın mükemmel bir ilmin kazanılamayacağını yahut elde edilemeyeceğini herkes bildiğinden, bu emeğimi neşeli ve açık bir çehreyle kabul edeceğini umuyorum, bu sebeple bu gece çalışmalarımızı hüsnüniyetle incelemeni rica ederim, şayet bunlarda bir hata ile karşılaşılırsa, ki şüphesiz bu denli büyük bir eserde bu vuku bulacaktır, bunun tamamını cehaletimize veya bilgisizliğimize değil, bilakis bir kısmını aralıksız çalışma sebebiyle neredeyse bitap düşmüş ve dolayısıyla her şeyi bu kadar hassas bir terazide tartmaya gücü yetmeyen bedenimizin zayıflığına, bir kısmını da bizi türlü yönlere çağıran diğer meşgalelerimize bağla, ateşli bir sevgiyle yönlendirilerek, engerek diliyle konuşan karanlıklar yoldaşından, hatta bizzat İblis'in uşağından sakın, doğru ve hakkaniyetli yazılmış bulduğun şeyleri tasdik edip överek, fakat bütün hataları, ki bunların hiç de az olmadığını biliyorum, sakin bir çehreyle ve her türlü hasetten uzak bir muhakemeyle düzelterek, benzer bir durumda kendine nasıl davranılmasını istersen bana da öyle davran, zira bunu yaparsan ışığın evladı olarak anılmaya hak kazanırsın ve bu kitabımız senin iyiliğinle daha talihli bir hale gelir. Sağlıcakla kal.

İkinci Risale, Birinci Kısım ### On Bir Kitaba Ayrılmış Olan Evrensel Aritmetik Üzerine ### Birinci Kitap #### Sayı ve Sayma Üzerine #### Birinci Bölüm: Fiziksel ve Matematiksel Sayı Üzerine

Sayı iki türlüdür,

Fiziksel sayı, iki kısımdır, Sayılmış veya maddi sayı, Sayan veya biçimsel sayı, bu da iki kısımdır, Asli kısım, sayan ruhun kendisi gibi, Aracı kısım, ruhun saymak için sanki bir alet gibi kullandığı şeydir, bu da üç şekilde anlaşılır, Sayan ruhun fiili yahut ameliyesi olarak, Bu ameliye ayrımının kavranışı olarak, nitekim zaman böylece sayı olarak adlandırılmıştır, yani önceki ve sonraki aralığın ayrımı, Sayısal işaret ve kelime olarak, örneğin bir, iki, üç gibi, işte buna Matematiksel sayı denir.

Matematiksel sayı, kendisinde iki husus gözlemlenir, Konu, bunun iki kısmı vardır, Sayıların ilkesi olan Birlik (unitas), Birliğin bir araya gelişi, bundan sayı meydana gelir, bu da, Salt, Tekil, Çift, Çiftin çifti, Çiftin teki, Tekin çifti ve teki, Tek, Tekil, Bileşik, Bileşik, İzafi, bu da, Ölçülebilir (commensurabilis), Ölçülemez (incommensurabilis), Şekilli veya Geometrik, Çizgisel, Düzlemsel, Cisimsel, Bunlardan cebirsel (cossici) sayılar doğar, Soyut, Somut, bu da iki şekilde ele alınır, Kendi anlamıyla, Mecazi anlamıyla.

Sayıların konusunu inceleyen Aritmetik, Yaygın, Cebirsel veya Algebrik, Geometrik, Askeri, Müzikal, Astronomik ve Astrolojik, Geomantik, Pisagorcu, latifeli.

Fiziksel sayı, bir cevherin daha az veya daha çok olan miktarının ayrımını kendisiyle tarttığımız bir ölçüdür.

Sayılmış veya maddi sayı diye, sayılmış bir nesneye yahut herhangi bir çokluğa deriz, nitekim tuğla yığını, bir avuç arpa vb. böyledir. Akli ruhun kendisine ise asli sayan sayı deriz, zira gerek türleri gerekse tekil fertleri birbirinden ayırt eder, buradan açıkça anlaşılmaktadır ki, akılsız hayvanların ruhları hiçbir şeyi asla sayamaz yahut ayırt edemez.

Ruhun bir sayı olduğu ise Platon tarafından Timaios adlı eserinde teyit edilir, orada ruhu, Monad'dan yani birlikten, ikilikten, üçlükten ve dörtlük sayıdan meydana geldiği için harmonik bir sayı olarak adlandırır.

Nitekim Pythagoras da ruhun yalın, iki katlı, üç katlı, dört katlı orantıdan ve sanki noktadan, çizgiden, yüzeyden ve küpten meydana geldiğini ileri süren Platon’un görüşünden ayrılmaz, bu Pisagorcu simge ile ruhun anlığı (intellectus) ve onun yetileri kastedilmiş görünmektedir. Zira Monas (birik), en yalın ve tek olan anlığı simgeler. Binarius (ikilik), doğru ile yanlışı, yani iki şeyi ayırt eden bilgiyi simgeler. Ternarius (üçlük) ise üç şey, yani doğru, yanlış ve olası arasında hüküm veren şüpheli kanaati simgeler.

Quaternarius (dörtlük) ise duyuyu ifade eder, nitekim cisimsiz olanlar duyulara asla konu olmadığından, bu yalnızca cisimsel olanları algılar.

Nihayet sayılar aracılığıyla, zihnin idrak ederek kavradığı, gerek ilkeler gerekse ilkelerin sonuçları vasıtasıyla sayıp ayırt ettiği türlerin unsurları belirtilir. Matematiksel sayı, iki veya daha fazlasından bir araya getirilmiş ayrık bir çokluktur (quantitas discreta).

Dolayısıyla hiçbir sayı birlik (unitas) değildir, çünkü en küçük sayı birlikten büyüktür. Birlik, her sayının kendisinden türediği ve kendisinde son bulduğu sınırdır, nitekim Geometride çizgilerin sınırları noktalardır. Zira çizgi noktaların akışından ve dizilişinden nasıl oluşursa, sayı da birliklerin bir araya gelmesinden öyle meydana gelir. Aritmetikte birlik, Geometride ise nokta bölünemezdir. Zira birlik kendisiyle çarpıldığında hiçbir şey üretmez, çoğaltılamayan şey ise hiçbir şekilde bölünemez. Soyut sayı (numerus abstractus), kendisine bağlanmış hiçbir adlandırmaya sahip olmayan sayıdır, kendisine birleştirilmiş gerçek nesneler olmaksızın 5 veya 10 gibi. Somut sayı (numerus contractus), kendisine bağlanmış bir adlandırmaya sahip olan sayıdır, 5 çizgi veya 10 derece gibi. Asıl somut sayı tam sayıdır, 6, 10 gibi.

Mecazi anlamda somut sayı ise tam bir birlikten küçük olan kesirli sayıdır, 1/2 gibi. Mutlak soyut sayı, bir başkasına hiçbir nispeti ya da bağıntısı olmayan, yalnızca kendi başına ve mutlak olarak ele alınan sayıdır. Mutlak sayı çifttir, şayet iki eşit parçaya ayrılabiliyorsa, 4, 6, 12, 20 vb. gibi. Çift kere çift sayı (numerus pariter par), birliğe kadar eşit parçalara bölünebilendir, 16'nın 8'e ve 8'in 4'e, 4'ün 2'ye ve 2'nin 1'e bölünmesi gibi. Çift kere tek sayı (numerus pariter impar), eşit bir bölmeyle birliğe kadar indirgenemeyendir, 18'in 9'a bölünüp daha ileri gidememesi ve aynı şekilde 10'un 5'e bölünmesi vb. gibi. Hem çift hem tek sayı (numerus pariter par et impar), bölündüğünde çift sayılar veren, kısımları alt bölümlere ayrıldığında tek parçalar üreten sayıdır, 60'ın 30'a bölünmesi gibi ki bu kısımlar çifttir, 30'un da tek olan 15'e bölünmesi gibi. Tek sayı, birliğin kesri olmaksızın eşit parçalara ayrılamayandır, nitekim 9 eşit olarak bölündüğünde 4 ve 1 üretir. On beş ise bölümde 7 ve 1 verir.

BÖLÜM II. Sayı ve Sayma Üzerine. Algoritmik veya Yaygın Sayma Üzerine.

Soyut sayıların sayılmasına iki şey iştirak eder, biçim (figura) ve basamak (locus).

Biçim ya anlamlıdır ya da anlamsızdır. Anlamlı biçim iki türlüdür, basit sayılar ya basamak sayıları (digiti) 1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9 gibi, ya da onluk öbeklerdir (articuli) 10, 20, 30, 40, 50, 60, 70, 80, 90, 100, 1000 vb. gibi. Bileşik sayılar ise ya yalnızca basamak sayılarından oluşur 12, 18, 67, 638 gibi, ya da onluk öbek ile basamak sayısının birlikte bulunmasıyla oluşur 1640 gibi. Anlamsız biçim ise sıfır (ciphra) 0 gibidir. Biçimin değeri ise ya kesindir, ki bu yalnızca basamak sayılarında bulunur, ya da belirsizdir. Basamak konusunda ise dikkat edilmesi gereken iki husus vardır, sayan (numerator) ve adlandıran (denominator). Basamakların sırası sağdan sayılarak gider, bunlardan, Birincisi birlikler basamağıdır, İkincisi onluklar basamağıdır, Üçüncüsü yüzlükler basamağıdır, Dördüncüsü binlikler basamağıdır, Beşincisi on binlikler basamağıdır, Altıncısı yüz binlikler basamağıdır, Yedincisi milyonlar basamağıdır.

Sayma, her bir sayının gereken değerinin takdir edildiği, uygun biçimlerle ve kendilerine has basamaklarla ya yükseltildiği ya da alçaltıldığı yöntemdir. Anlamlı biçim, değeriyle birliğin veya basamak sayısının ifade edildiği biçimdir. Anlamsız biçim kendi başına hiçbir şey ifade etmez, sıfır gibi.

Birliğin ne olduğu, sayının ne olduğu yukarıda söylendi. Basamak sayısı, birlik ile ilk basit onluk öbek arasında kavranan her bir yalın sayıdır, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9 gibi. Onluk öbek, kalansız olarak on eşit parçaya bölünebilen her sayıdır, 10, 20, 30, 40, 50, 100, 1000 gibi. Karma veya bileşik sayı, ya yalnızca yalın anlamlı biçimlerden, 12, 345 gibi, ya da kısmen anlamlı kısmen anlamsız biçimlerden, 470 veya 24021 gibi kurulan sayıdır. Sıfır, kendi başına ya da bir veya birkaç basamak sayısının sol tarafına konulduğunda hiçbir şey ifade etmeyen, 04, 037 gibi, basamak sayısının sağ tarafına konulduğunda ise önceki basamak sayısı kaç tane birliği gösteriyorsa o kadar onluk sayı ifade eden biçimdir, 40, 50, 240 gibi. Sayıların kesin değeri, bir basamak sayısı kendi başına ve kendi doğasında ele alındığında, yani içerdiği birliklerin çokluğuna göre değerlendirildiğinde ortaya çıkar, kendi başına ele alınan 2 veya 3 veya 4 veya 5 gibi. Nitekim 2 iki birliğin değerine sahiptir, 3 ise üç birliğin. Sayıların belirsiz değeri, aynı basamak sayısının farklı basamaklarda ifade edildiğinde farklı bir değere ve takdire sahip olmasıdır. Sözgelimi 142 sayısında 2 ikiden fazlasını göstermez, 4 ise kırkı ve 1 yüzü gösterir. Oysa aynı basamak sayıları 214 şeklinde ifade edildiğinde, buradaki 4 yalnızca 4 birliği gösterir, 1 ise onu ve 2 iki yüzü gösterir. Basamak, bir sayının her bir biçiminin ifade edildiği yer veya aralıktır. Zira bir sayıda kaç biçim bulunuyorsa ona o kadar basamak atfedilir, bunların düzenini aşağıdaki daire açıkça izah edecektir. Sayan, üçlü bölümlemenin her bir basamağındaki basamak sayısının takdir edicisi ve değeridir. Adlandıran, her üçlü bölümleme basamağına ve onun biçimlerine adını ve sınırlarını verir, böylece sayan onları tam bir kesinlikle takdir edebilir, nitekim ilk üçlü bölümleme birliklerindir, ikincisi binliklerindir vb. Örneğin 204 sayısında adlandıran birliklerdir, çünkü bu birinci dereceden üçlü bölümlemedir. Oysa 204000 sayısında adlandıran binliklerdir, takdir edici ise 204'tür. Nitekim bu ikinci dereceden üçlü bölümlemedir. Dikkat edilmelidir ki bu türden adlandıran, somut sayıların adlandıranından farklıdır. Zira ilki biçimlerin üçlü basamaklarına mahsustur, diğeri ise biçimlerin adlandırmasına bağlanmış olan nesnelere yöneliktir, örneğin 4000 dediğimde burada bin adlandıran, 4 ise sayandır, şayet anılan sayıya libralar, parmaklar veya kademler bağlarsam burada çift yönlü bir adlandırma olacaktır, bunun ilki soyut sayılara özgüdür, diğeri ise soyut sayıları somut sayı yapar.

SAYMANIN AYNASI

Bu aynanın yardımıyla her bir sayının değeri nasıl bulunur? Bize kolayca adlandıramayacağımız çok basamaklı bir sayı sunulduğunda, sağdan sola doğru kesintisiz sayma düzeniyle ilerlenmeli, üç sayanı ve bir adlandıranı olan üçlü basamaklar gözetilmelidir. Dolayısıyla her üçlü bölümlemede üç sayan bulunur, bunlardan sağa doğru olan ilki birliklerindir, ikincisi onluklarındır, üçüncüsü ise yüzlüklerindir. İlk üçlü bölümlemenin adlandırması Birliklerin, ikincisininki binlerin, üçüncüsüninki milyonlarındır. Aşağıdaki dokuz küre, anılan basamaklarda bulunması gereken basamak sayılarına aittir.

Örnek olarak verilen sayı şöyle olsun, Burada 8 en küçük sayıdır ve düzen buradan sola doğru sürdürülmelidir. İlk kesitte 8 birlikleri, 2 onluk sayıları ve 2 yüzlükleri sayar, bu üç basamağın adlandırması ise birliklerdir. İkinci bölümlemede de benzer şekilde 4 birlikleri, 5 onluk sayıları ve 3 yüzlükleri gösterir, yine de bunun adlandırması binliklerdir ve diğerlerinde de böyledir. O halde bu aynanın uygulaması şu şekilde gerçekleşir, Basamak sayıları kürelerinin ilk basamağında verilen sayının ilk sayısı olan 8 basamak sayısını bulurum. Demek ki gösterdiği kadar birlikle adlandırılır. Benzer biçimde ikinci basamağın ikinci küresinde 2'yi bulurum, burada sayan, yalın 2 basamak sayısı kaç birliği gösteriyorsa o kadar onluk sayı verir, nitekim ikinci basamak birliklerle adlandırılır, ardından aynı kürede üçüncü basamaktaki 2 aranmalıdır, bu da 2 biçimi kaç birliği sayıyorsa o kadar kez yüzü sayar. Bundan sonra binliklerin olan ikinci bölümlemeye girilmelidir, daima ilkindeki gibi sayılarak fakat binlik ile adlandırılarak, nitekim 4, yalın doğası kaç birlik içeriyorsa o kadar bini gösterir ve diğerlerinde de durum böyledir.

BÖLÜM III. Bağıntılı Soyut Sayılar Üzerine.

Bir sayının diğerine oranı, Ya Eşitliktir, Ya da Eşitsizliktir, bu da ya Büyük Eşitsizliktir, ya da Küçük Eşitsizliktir. Büyük Eşitsizlik ya Yalındır, ki bunun 3 türü vardır, yani Katlı (Multiplex), Parçalı (Superparticularis), Çok Parçalı (Superpartiens). Ya da Bileşiktir, Katlı parçalı, Katlı çok parçalı gibi. Katlı olan, İki katlı (Dupla), Üç katlı (Tripla), Dört katlı (Quadrupla), Beş katlı (Quintupla) vb. Parçalı olan, Sesquialtera (bir buçuk katı), Sesquitertia (bir tam üçte bir katı), Sesquiquarta (bir tam dörtte bir katı), Sesquiquinta (bir tam beşte bir katı). Çok parçalı olan, Superbipartiens (bir tam üçte iki fazlası), Supertripartiens (bir tam dörtte üç fazlası), Superquadrupartiens (bir tam beşte dört fazlası), Superquintupartiens (bir tam altıda beş fazlası). Bileşik olan ise ya Katlı parçalıdır, İki katlı sesquialtera, İki katlı sesquitertia, İki katlı sesquiquarta vb., Üç katlı sesquialtera, Üç katlı sesquiquarta vb., ya da Katlı çok parçalıdır, İki katlı superbipartiens, İki katlı supertripartiens, Üç katlı superbipartiens, Üç katlı supertripartiens vb., Dört katlı superquintupartiens, Dört katlı supersextupartiens vb. Küçük Eşitsizlik de aynı şekilde ya Yalındır ya da Bileşiktir.

Eşitlik oranı, iki eşit sayının birlikte karşılaştırılmasıdır, ne var ki bu durum oran adını pek de tam anlamıyla taşımaz. Eşitsizlik oranı, iki eşit olmayan sayının birlikte kıyaslanmasıdır, 4'ün 2'ye veya 3'ün 5'e kıyaslanması gibi. Büyük eşitsizlik oranı, büyük sayının küçük sayı ile karşılaştırılmasıdır, 4'ün 2'ye ve 15'in 12'ye kıyaslanması gibi. Küçük eşitsizlik oranı, küçük sayının büyük sayı ile kıyaslanmasıdır, 2'nin 4'e ve 3'ün 5'e kıyaslanması gibi, burada büyük ve küçük oranın mantığının aynı olduğuna dikkat edilmelidir. Yalın katlı oran, küçüğü iki kez veya daha fazla defa kendi içinde tam olarak barındırandır. O halde iki katlı oran (proportio dupla), küçüğü yalnızca iki kez içerir, 4'ün 2'ye, 6'nın 3'e ve 12'nin 6'ya oranı gibi. Üç katlı oran (proportio tripla), küçüğü üç kez kapsar, 6'nın 2'ye, 9'un 3'e, 12'nin 4'e oranı gibi. Dört katlı oran (proportio quadrupla), küçüğü dört kez barındırır, 4'ün 1'e, 8'in 2'ye, 12'nin 3'e oranı vb. gibi. Parçalı oran (proportio superparticularis), küçüğün tamamını ve onun herhangi bir parçasını kapsar.

Sesquialtera oranı (proportio sesquialtera), küçük sayıyı ve onun yarısını ihtiva eder, 3'ün 2'ye oranı böyledir, zira 3, 2'yi ve onun yarısını barındırır.

Sesquitertia oranı, küçük sayıyı ve onun üçte birini karşılar, nitekim 4'ün 3'e ve 8'in 6'ya oranı böyledir. Sesquiquarta oranı, küçük sayıyı ve onun dörtte birini içerir, nitekim 5'in 4'e oranı böyledir, diğerleri de bu minval üzeredir.

Superpartiens oranı, küçük sayıyı ve onun iki veya daha fazla parçasını ihtiva eder. Superbipartiens tertias, küçüğü ve onun üçte ikisini içerir, nitekim 5'in 3'e ve 10'un 6'ya oranı böyledir. Superbipartiens quintas, küçüğü ve onun beşte ikisini kapsar, nitekim 7'nin 5'e ve 14'ün 10'a oranı böyledir. Superbipartiens septimas, küçüğü ve onun yedide ikisini karşılar, nitekim 9'un 7'ye, 18'in 14'e oranı ve benzerleri böyledir. Supertripartiens quartas, küçüğü ve onun dörtte üçünü içerir, nitekim 7'nin 4'e, 14'ün 8'e ve 21'in 12'ye oranı böyledir. Supertripartiens quintas, küçüğü ve onun beşte üçünü haizdir, nitekim 8'in 5'e, 16'nın 10'a ve 24'ün 15'e oranı böyledir. Supertripartiens septimas, küçüğe ve onun yedide üçüne maliktir, nitekim 10'un 7'ye, 20'nin 14'e ve 30'un 21'e oranı böyledir. Superquadrupartiens quintas, küçüğü ve onun beşte dördünü ihtiva eder, nitekim 9'un 5'e, 18'in 10'a ve 27'nin 15'e oranı böyledir. Superquadrupartiens septimas, küçüğü onun yedide dördü kadar aşar, nitekim 11'in 7'ye, 22'nin 14'e ve 33'ün 21'e oranı böyledir. Superquadrupartiens nonas, küçüğü ve onun dokuzda dördünü kapsar, nitekim 13'ün 9'a, 26'nın 18'e ve 39'un 27'ye oranı böyledir.

Aynı nispet, büyüğün küçüğü ve onun beşte bir parçasını ihtiva ettiği superquintupartiens oranında da geçerlidir, diğerlerinde de bu şekilde devam eder. Bileşik oran (proportio composita), büyük sayının küçüğü kendi içinde defalarca barındırdığı durumdur, 15'in 5'e oranı gibi. Bileşik superparticularis oranı, küçüğü iki veya daha fazla kez, bir parçasıyla birlikte kendi içinde barındıran orandır,

İki katlı sesquialtera (dupla sesquialtera), küçüğü iki kez ve yarım parçasını içerir, 5'in 2'ye oranı gibi. İki katlı sesquiquarta, küçüğü iki kez ve dörtte bir parçasını ihtiva eder, 9'un 4'e oranı gibi. Üç katlı sesquitertia (tripla sesquitertia), küçüğü üç kez ve üçte bir parçasını kapsar, 10'un 3'e oranı gibi. Üç katlı sesquiquinta, küçüğü üç kez ve beşte bir parçasıyla karşılar, 16'nın 5'e oranı gibi. Dört katlı sesquialtera (quadrupla sesquialtera), küçüğü dört kez ve yarım parçasını karşılar, 9'un 2'ye oranı gibi. Dört katlı sesquisexta, küçüğü dört kez ve altıda bir parçasını içerir, 25'in 6'ya oranı gibi.

İki katlı superbipartiens tertias, küçüğü iki kez ve onun üçte ikisini kapsar, 8'in 3'e oranı gibi. İki katlı supertripartiens quartas, küçüğe iki kez ve onun dörtte üçüne maliktir, 11'in 4'e oranı gibi. Üç katlı superbipartiens tertias, küçüğü üç kez ve onun üçte ikisini içerir, 11'in 3'e oranı gibi. Üç katlı supertripartiens quartas, küçüğü üç kez ve onun üçte üç parçasını karşılar, 15'in 4'e oranı gibi. Dört katlı superquintupartiens sextas, küçüğü dört kez ve onun beş parçasını ihtiva eder, 29'un 6'ya oranı gibi. Dört katlı supersextupartiens septimas, küçüğe dört kez ve onun altı parçasına maliktir, 34'ün 7'ye oranı gibi.

Oranlar Aynası

Her oran türünün bu ayna düzeni uyarınca sonsuza dek genişletilebileceğine dairdir,

Kural I, Katlı oranda (proportio multiplex), çift bir sayı kendisiyle yahut herhangi bir tek sayıyla çarpıldığında sonsuz sayıda iki katlı oranlar hasıl eder, burada çarpılacak sayı orantının küçüğü, çarpım ise orantının büyüğü olarak kabul edilir,

Böylece iki kere iki 4'e 2 eder, 4 kere 2 ise 8'e 4'ü hasıl eder ve 8 kere 2, 16'ya 8'i verir. Benzer şekilde 3 kere 2, 6'yı hasıl eder ve 6'nın 3'e oranı iki katlı orandır, 12'nin 6'ya ve 24'ün 12'ye oranı da böyledir. Üç katlı oran da herhangi bir tek basamaklı sayının evvelki usul üzere 3 ile çarpılmasıyla sonsuza dek hasıl edilir. Öyleyse 2'yi 3 ile çarp, 6'yı verir ve 6'nın 2'ye oranı üç katlı orandır, 6 kere 3 ise 18 eder ki bu da 6'ya nazaran üç katlı orandır, Böylece 3 kere 3, 9'a 3 eder ve 9 kere 3, 27'ye 9 eder. Aynı nispet, herhangi bir basamağı 4 ile çarparak dört katlıda, 5 ile çarparak beş katlıda, 6 ile çarparak altı katlıda ve geri kalanlarda da bu minval üzere gözetilecektir.

Kural II, Şayet iki eşit sayı eşit oranda mukayese edilirse, 4'ün 4'e, 6'nın 6'ya, 8'in 8'e oranı gibi ve ilkine yarım parça eklenirse, o vakit bu bağıntılı sayılar arasında sesquialtera oranı teşekkül eder, nitekim 4'ün yarısı 2'dir, bu sayılar birbirine eklendiğinde 6 eder ve 6'nın 4'e oranı mezkûr oranı verir, keza 4 sayısı 8'e eklendiğinde 12 eder ki bu da 8'e nazaran mezkûr orana tekabül eder. Benzer şekilde 3'ün 3'e mukayese edildiği yahut 3'ten mürekkep iki eşit sayının bağıntılı kılındığı yerde, 6'nın 6'ya ve 9'un 9'a oranı gibi, birinin üçte biri ilkine eklenirse sesquitertia oranını verir, 4'ün 3'e, 8'in 6'ya ve 12'nin 9'a oranı gibi. Aynı kural, daima birinin dörtte birinin diğerine eklendiği sesquiquarta, beşte birinin eklendiği sesquiquinta ve altıda birinin eklendiği sesquisexta için de geçerlidir.

Kural III, Her superpartiens oranı, küçük sayının parçalarını nazara alır, superbipartiens, yani küçük ve onun iki parçası, supertripartiens, yani küçük ve onun üç parçası demektir. Superquadrupartiens, yani küçük ve onun dört parçası demektir, diğerleri de bu minval üzeredir. Benzer şekilde bu kabilden oranların adlandırılması küçük sayı üzerinden yapılır, nitekim superbipartiens tertias oranı küçüğü ve onun üçte ikisini bildirir, superbipartiens quartas oranı küçüğü ve onun dörtte ikisini tazammun eder, diğerleri de böyledir. Aynı veçhile supertripartiens quartas küçüğü ve onun dörtte üçünü, superbipartiens quintas ise küçüğü ve onun beşte üçünü ifade eder.

Kural IV, İki katlı sesquialtera oranı üç türlü ifade edilebilir, yani 5'in 2'ye oranı yahut 2 1/2 yahut 5/2 olarak. Benzer şekilde üç katlı sesquiquinta oranı şu kalıplarla ifade edilebilir, 16'nın 5'e oranı yahut 3 1/5 yahut 16/5, bizler her bir oranda bu tertibi gözlemleyebiliriz.

Kural V, Aynı oran farklı nispetler bakımından farklı isimler alır. Zira superquadrupartiens tertias, iki katlı sesquitertia oranı olacaktır, 7'nin 3'e, 14'ün 6'ya oranı gibi. Böylece quadrupartiens decimas, superbipartiens quintas oranı olacaktır ve superquadrupartiens duodecimas sesquitertia olacaktır, superquintupartiens quintas iki katlı oran olacaktır ve sextupartiens tertias üç katlı olacaktır, diğerleri de bu kabildendir.

Bölüm IV, Şekilli Sayılara Dair

Şekilli sayı (numerus figuratus), geometrik olan yahut geometrik olmayan diye ayrılır. Geometrik olan, ya tüm geometri şekillerine aittir, Doğrusal (linearis) sayıdır, Yahut yüzey (superficialis) sayısıdır, nitekim eşkenar olarak üçgen (trigonus), Yahut kare (tetragonus) ya da paralelkenar (parallelogrammalis) şeklindedir, Yahut beşgen (pentagonus), altıgen (hexagonus), oval (ovalis), dairevi (circularis) sayıdır, Yahut cisimsel (solidus) sayıdır, kübik (cubicus), piramidal (pyramidalis) ve benzerleri gibi. Kare veya eşkenar tetragonus sayısı, cebir (Coss) sayılarının temeli olan geometri şekillerine irca edilir, yani, Çizgi olan karenin kenarına, kare bir yüzey olan küpün yüzeyine, Küp ise ya basittir (simplex) yahut karelerin küpü, küplerin küpü gibi bileşiktir (compositus). Geometrik olmayan sayı ise hiçbir geometrik şekli tam olarak temsil etmez, ya remil (geomanticus) sayısıdır yahut hafıza (memorialis) sayısıdır.

Şekilli sayı, geometrik olsun yahut geometrik olmasın, muntazam yahut gayrımuntazam herhangi bir şeyin suretini veya şeklini temsil eden sayıdır. Doğrusal sayı, ilerleyişiyle yalnızca uzunluk hasıl eden sayıdır, 1, 2, 3 gibi. Yüzey sayısı, artışıyla uzunluk ve genişlik meydana getiren sayıdır, paralelkenar sayısı gibi. Üçgen sayı, kendi birimleriyle üçgen bir şekil temsil eder, Eşkenar tetragonus sayısı, geometrik bir kareye yahut onun eşkenar dörtgenine benzer, Eşit olmayan kenarlı tetragonus sayısı, geometrik bir paralelkenar formu teşkil eden sayıdır, Beşgen sayı, birbirine eşit kenarlarıyla birlikte beş açısı olan sayıdır, Diğerlerinde de bu minval üzeredir. Cisimsel sayı, birimlerine göre uzunlamasına, enlemesine ve derinlemesine tertip edilmiş sayıdır. Kübik sayı, dört dik açılı tetragonus sayısından teşekkül eden cisimsel bir sayıdır, Piramidal sayı, birimleriyle cismani bir piramit meydana getiren sayıdır ve aritmetik ilerlemeyle teşekkül eder.

Cebir Sayılarına Dair

Cebir (Coss) sayılarında, kısıldıkları için, iki husus mülahaza edilir, 1. Sayıcı (numerator), ya 1, 2 gibi tek basamaklı (digitus), ya 10, 1000 gibi düğüm (articulus), ya basamaklardan mürekkep yahut düğümler ve basamaklardan mürekkep 1431 gibi bileşik sayıdır. 2. İsimlendirici (denominator), burada başlıca iki husus tetkik edilmelidir, ya değeri yahut işaretleri ve simgeleri. Değeri, ya basit değerdir ki bunlar bu kitabın 3. bölümünde etraflıca ele alınmıştır, ya kök gibi doğrusal, kare gibi yüzey yahut küp gibi cisimseldir, yahut karenin karesi, birinci sursolid, karenin küpü, ikinci sursolid, karelerin küpünün karesi, küpün küpü ve benzerleri gibi bileşik değerdir. İşaretleri ise birimin, kökün, karenin, küpün, karenin karesinin, birinci sursolidin, karenin küpünün, ikinci sursolidin, karelerin karelerinin karesinin, küplerin küpünün simgeleridir.

Cebir sayıları, herhangi bir cebir simgesinin tesmiyesine irca edilen sayılardır, 1 Sayı, 1 Kök, 1 Kare, 1 Küp ve benzerleri gibi. Sayıcının ne olduğu, isimlendiricinin ne olduğu, basamağın, düğümün ve sayının ne olduğu, keza sayıların değerinin ne olduğu daha evvel gösterilmiştir.

Kök Hakkında, Kök, tastamam kare olan şekilli bir sayının kenarıdır, yahut kök, kendisinden tetragonus, kübik ve bunlardan mürekkep sayıların türetildiği doğrusal bir sayıdır.

Kural

Sayı ve Sayımlama Üzerine

Kök (radix), kendisiyle veya kendi içine çarpıldığında kökü olduğu o sayıyı hasıl eder, zira bir kez çarpılırsa karesini, iki kez çarpılırsa küpünü, üç kez karelerin karesini doğurur ve saire. Sözgelimi 2 kökü ele alınsın, kendisiyle çarpıldığında 4 sonucunu verir ki bu onun kare sayısıdır, yine 2 kendisiyle iki kez çarpıldığında 8 sayısını hasıl eder ki bu da mezkûr kökün küpüdür, şayet üç kez çarpılırsa o hasılada 16 sayısını verecektir ve diğerleri de bu minval üzeredir. Şu halde kök kendisiyle kaç defa çarpılırsa, hasıla da o kadar farklı bir adlandırmayı hak edecektir.

Kural II. Çarpma yoluyla hasıl olan sayılar ölçülemezdir, zira onların kökleri dahi sonsuzdur.

Bundan ötürü kare sayının, kare kökten başka bir kökü olamaz, küpün de küp kökten başkası olamaz ve bu sonsuza dek böyledir.

Kare Sayı Üzerine. Kare sayı, böleni olan herhangi bir sayıyı bölüm sonucu olarak alan sayıdır. Yahut, Kare sayı, herhangi bir sayının kendisiyle çarpılmasından meydana gelen sayıdır.

Böylece 8 kendisiyle çarpıldığında 64 sayısını hasıl eder ki bu 8 kökünün kare sayısıdır. Binaenaleyh kareyi bölen kök, daima bölüm sayısı olacaktır.

Küp Üzerine. Küp, herhangi bir kökün kendisiyle mükerrer çarpımından hasıl olan sayıdır, nitekim 2 kendisiyle iki kez çarpıldığında 8 sayısını teşkil eder ki bu kübik bir sayıdır. Demek ki kök kendisiyle çarpılarak, çarpmanın ikinci merhalesinde hasılayı çarpmak suretiyle küpü hasıl eder. Yahut,

Küp, köküne bölündüğünde bölüm sayısı olarak onun karesini verecek olan sayıdır, nitekim 27 sayısı 3 ile bölündüğünde bölümde 9 verir ki bu da 3 sayısının karesidir.

Karelerin Karesi Üzerine. Karelerin karesi (quadratum de quadratis), herhangi bir küpün kendi köküyle çarpılmasından hasıl olan sayıdır. Nitekim 27 sayısı 3 ile çarpıldığında 81 sayısını verecektir.

Sursolidum Üzerine. Sursolidum (surdesolidum), karelerin karesinin kendine has yalın köküyle çarpılmasından hasıl olan sayıdır, zira çarpan kök olacak, çarpılan karelerin karesi ve hasıla da sursolidum sayısı olacaktır. Nitekim karelerin karesi olan 81 sayısı, kendi kökü olan 3 ile çarpıldığında 243 sonucunu verecektir ki bu da 3 kökünün sursolidum sayısıdır.

Sursolidum Kuralı. Şayet sursolidum sayısının kökü bir basamaklı tek sayı (digitus) ise, bu durumda sursolidumun ilk basamağındaki sayı kök olacaktır, şayet onluk bir sayı (articulus) ise, bu takdirde o sursolidum ilk basamağında kökünün sahip olduğu sıfırların beş katı kadar sıfıra sahip olur, zira sursolidum sayısı kökünün kendisiyle beş katlı çarpımından doğar, şayet karmaşık bir sayı ise, bu durumda sursolidumun ilk sayısı kökün ilk sayısı olacaktır.

Küplerin Karesi Üzerine. Küplerin karesi, küpün kendisiyle karesel çarpımından sonra hasıl olan sayıdır, yahut sursolidum sayısının kendi köküyle çarpımının hasılasıdır, nitekim 9 ile 27 çarpıldığında 243 doğurur, bu da 3 ile çarpıldığında 729 hasıl eder.

Bissursolidum Üzerine. Bissursolidum, küplerin karesinin kendi köküyle çarpılması suretiyle hasıl olan sayıdır, nitekim şayet 729 sayısı 3 ile çarpılırsa hasıla 2187 olacaktır ve buna bissursolidum denir.

Karesel Olarak Karelerin Karesi Üzerine. Karesel olarak karelerin karesi, bissursolidumun kökle çarpılmasıyla teşekkül eder,

zira onun hasılası karesel olarak karelerin karesi olacaktır ve diğerleri de bu minval üzeredir.

Kossik Sayıların Aynası Köklerinin suretlerinden ziyade tabiatlarını gözeten kimselerce, bu sayıların değerinin müşahede edildiği yerdir.

Kural I. Karmaşık köklerle, tek basamaklı yahut basit köklerde izlenen yolun aynısı tutulmalıdır.

Kural II. Herhangi bir sayının kökü hangi usulle bulunur? Sayının tabiatına bakmak icap eder, yani hangi adlandırmaya tabi olduğuna, ve o niceliğin yayında (arcu) mezkûr verilen sayıyı aramak gerekir ki o bulunduğunda, ayrıca anılan sayının içinde yer aldığı o kürenin (sphaera) kökü aranmalıdır.

Zira kökler yayında ve aynı küre içinde, mezkûr verilen sayının kök sayısını bulacaksın. Buna göre şayet verilen sayı 7776 ise ki bu pay olacaktır, paydası ise sursolidum olacaktır.

Şu halde anılan paydanın sursolidum yayında tetkik edilmesi icap eder, yani 7776 sayısının, bundan sonra aynı küre boyunca sola doğru ilerlenmelidir, zira orada bulunan kök, verilen 7776 sayısının kök sayısı olacaktır, yani 6.

Kural III. Kökün katlarının çarpımıyla hasıl olan mezkûr sayılarda kök kaç kez bulunuyorsa, kök çizgisi de o Geometrik surette o kadar mevcuttur, nitekim bu karede kök dört kez bulunur, küpte sekiz kez ve saire.

Kural IV. Aynada muhtevi sayıların ilerlemesi ve büyümesi, bir evvelki daha küçük sayının kökle çarpılması suretiyle vücuda gelir,

bu usulle her bir feleğin (orbis) her bir sayısı, aynı felekte bir evvel gelenin o kürede bulunan kökle çarpılmasından doğar, nitekim küpten bir evvel gelen sayı karedir, şu halde kare kendi köküyle, yani aynı kürenin köküyle çarpıldığında, mezkûr kürenin küpü hasıl olur ve bu minval üzere sonsuza dek ilerlemek mümkündür.

Kural V. Bazı sayı adlandırmalarının tağyiri üzerine. Kossik sanatı alelumum şerh edenler, bunlara Geometrik suretlerine muvafık olanlardan ziyade köklerin tabiatlarına uygun düşen isimler ve işaretler atfetmişlerdir, ben ise bu sanatın bürhanı daha vazıh olsun diye, bazılarını Geometrik suretlerin benzerliğine göre tesmiye edeceğim. Şu halde karelerin karesine avam arasında bu ismin verilmesi, kökünün kare bir sayı olmasındandır, nitekim 16 sayısının kökü 4 ve 256 sayısının kökü 16'dır.

Fakat şayet Geometrik sureti nazar-ı itibara alınırsa, uzun küp olarak adlandırılacaktır, zira bir küpün enine ve derinliğine maliktir, lakin boyu iki yahut daha fazla küp kadardır, bundan ötürü buna küpler çizgisi denmesi hilaf-ı hakikat değildir, nitekim tuğla yahut kiremit mimarı da çizgiyi duvar tesmiye eder. Yine mezkûr sebepten ötürü avamca sursolidum tesmiye edilen sayıya, şayet Geometrik terkibine bakacak olursak, küplerin karesi denmelidir, zira kare bir şekle maliktir ki cüzleri her bir birim kendi içinde bir küp olacak veçhile tertip edilmiştir. Ayrıca kare ile

küpün beraberce çarpılmasından husule gelir, nitekim 8 ile 4 çarpıldığında sursolidum sayısı hasıl olacaktır. Küpün kendisiyle çarpılmasından hasıl olduğu için avamca küplerin karesi tesmiye edilen sayı ise, Geometrik sureti ve terkibi mütalaa edildiğinde küplerin küpü olarak adlandırılacaktır, zira Geometride daha küçük küplerden daha büyük bir küp teşkil edilecek tarzda tertip olunur. Bissursoliduma dahi mezkûr sebeple küplerin uzun küpü diyeceğiz, zira onun şekli birbirine raptedilmiş iki mürekkep küpten teşekkül eder. Karesel olarak karelerin karesi de aynı mütalaa ile kübik küplerin karesi diye yad olunur, zira kübik küplerden mürekkep iki uzun küp bir araya geldiğinde, böylesi bir kare şekli teşkil eder. Burada ise kossik sayıların tesmiyelerini köklerin tabiatlarını değil, Geometrik suretlerini gözeterek tarif ve tersim edeceğiz, bürhanımıza da iki sayısında mukim olan daha küçük kökten başlayacağız,

dokuz sayısına kadar yükselen diğer bütün daha büyük köklerde de aynı usul üzere ilerlemek gerekecektir,

bunlardan kossik sayıların nispeti bizzat tezahür edecektir, nitekim müteakip kısımlardan da kafi miktarda ve fazlasıyla aşikar olacaktır.

Kossik sayıların kendilerinden iştikak ettiği GEOMETRİK SURETLER.

Birinci suret. İkinci suret. Kare. Kök kendisiyle çarpıldığında kareyi hasıl eder. Üçüncü suret, Küp. İki cüze ayrılmış küp. Dördüncü suret, Uzun Küp. İki cüze ayrılmış uzun küp,

zira kare kendisiyle yahut küp kök ile çarpıldığında uzun küpü hasıl eder, nitekim

Kural I. Geometrik suretini gözeterek uzun küp tesmiye ettiğimiz bir evvelki şekle, Geometrik şeklin suretinden ziyade kökün tabiatını nazara alan bazıları, hatta neredeyse herkes karelerin karesi der, zira 16 bir kare sayıdır, çünkü kökü kendisiyle çarpıldığında 16 hasıl eder. Keza 36 dahi böyledir, zira kökü, yani 6 sayısı 36 doğurur.

Şu halde bir evvelki şekil şayet kare kılınırsa, dört kenara malik olacaktır ve bu minval üzere muhtevi bulunacaktır. Karelerin karesi, değerce uzun küp ile birdir. Beşinci suret. Küplerin karesi. Karelerin karesinin birinci yarısının, keza ikinci yarısının da tarifi. Demek ki iki yarı birden 81 sayısını verecektir. Zira uzun küp, karenin köküyle çarpıldığında karelerin karesini hasıl edecektir, nitekim.

Kural II. Bu sayıya sursolidum dahi denir, adeta katı-üstü (suprasolidum) manasında, zira Galya lisanında "sur", fevkinde (supra) manasına gelir. Nitekim bir uzun küp diğerinin fevkine vaz olunur, yani a, b, n, k, m, l ve i; m, l, i, h, g ve sairenin fevkine.

Bu köke bölündüğünde iki karelerin karesi yapacaktır, bunlar da tekrar köke bölündüğünde 4 uzun küp hasıl edecektir.

Kural III. Geometrik sureti hasebiyle küplerin küpü tesmiye ettiğimiz şekle, kökünü daha dikkatli mütalaa edenler tarafından küplerin karesi denir. Zira karesel küpün kendisiyle çarpılması onu izah eder, lakin şekli tastamam kübiktir.

KÜPLERİN UZUN KÜPÜ. Küplerin küpü kökle çarpıldığında küplerin uzun küpünü hasıl eder, nitekim.

Kural. Bu şekle küplerin ikinci karesi denebilir ki başkaları buna ikinci sursolidum yahut çifte sursolidum ve bissursolidum derler. Yine de uzun küp suretine malik olduğundan, buna küplerin uzun küpü tesmiye edilmesi büsbütün anlamsız olmayacaktır.

KÜBİK KÜPLERİN KARESİ. Bir evvelki şekilde birinci kök ile çarpılan şey hasıl olur, nitekim, 128.

Kural. Bu şekle avam lisanında karesel olarak karelerin karesi denir, zira karelerin karesi kendisiyle karesel olarak çarpıldığında böylesi bir sayıyı hasıl edecektir, nitekim.

Suret 9.

KÜBİK KÜPLERİN KÜPÜ. Kübik küplerin küpüne, birinci kök kendi içinde kaç birim barındırıyorsa o kadar kübik küplerin karesi muadildir,

şu halde kübik küplerin karesi yalın kökle çarpıldığında, kübik küplerin küpünü doğuracaktır, nitekim,

Kural.

Halk arasında bu şekle küpün küpü (cubus de cubis) denir, zira küp kendisiyle çarpıldığında ve elde edilen sonuç sonuncu kez tekrar küple çarpıldığında, ortaya çıkan hasılat küpün küpünün küpünü doğuracaktır.

Kural, Sayıların ilerleyişi nasıl bütünüyle sonsuz ise, bu geometrik şekillerin orantısal dizisi de, her defasında katlanan küplerden daha büyük küplere doğru ilerleyerek tamamıyla ölçülemez bir nitelik arz eder, öyle ki daha da ileri gitmek istersek, küpün küpünün küpünü iki katına çıkarırız, buradan da küpün küpünün küpünden uzun küp meydana getirilir veya sursolidlerin karesi teşkil olunur.

Bu şekil iki katına çıkarıldığında ise küplerin küpünün küplerinin karesini tasvir ederiz, sonrakiler de bu minval üzeredir.

Kural, Kök birden çok birimden meydana geldiğinde, önceki şeklin yalın kök ile çarpılması suretiyle yapılan işlem, yukarıdakiyle daima aynı olacaktır, nitekim hasıl olan netice, aşağıda gösterildiği üzere, hemen ardından gelen şeklin değerini verecektir. Kök 3, Kare 8 [9], Kök Kök 17, Kare 64, Kare 289.

Sayı ve Sayma Üzerine, Aritmetik İlerleme

3 Kök, 9 Kare, 27 Küp, 81 Uzun küp [81 Kökün kökü], 243 Küplerin karesi, 729 Küpün küpü, 2187 Küpün küpünden uzun küp, 6561 Küpün küpünün küpünün karesi ve benzeri.

8 Kök, 64 Kare, 512 Küp, 4096 Uzun küp, 32768 Küplerin karesi ve benzeri.

17 Kök, 289 Kare ve benzeri.

Bölüm VI. Ölçü Sayıları Üzerine

Ölçü sayıları ya,

Tek bir arpa tanesinin genişliğinden doğan, Parmak (digitus), Ayas (palma), Ayak (pes), Arşın (cubitus), Adım (gradus), Çift adım (passus), Fransızların "perche" dedikleri sırık (virga), Stadyum (stadium), Mil (miliare), Fransız fersahı (leuca Gallica).

Yahut çok sayıda tanenin birleşmesinden doğan, nitekim, 4 arpa tanesinden bir parmak, 4 parmaktan bir ayas, 4 ayastan bir ayak, 1,5 ayaktan bir arşın, 2,5 ayaktan bir adım, 5 ayaktan bir çift adım, 10 ayaktan bir sırık, Bir milin sekizde biri, yani 125 çift adımdan bir stadyum, 1000 çift adımdan bir mil, 1500 çift adımdan bir fersah husule gelir.

Ölçü sayıları şunlardır,

Ya mesafelerin ölçüsüdür, bunlar da, Hatların yükseklik ölçümünde (altimetria) ve yüzey ölçümünde (planimetria) kullanılan çizgisel ölçüler, Yüzeylerin düzlem ölçümünde kullanılan yüzey ölçüleri, Cisimlerin ölçümünde kullanılan hacim ölçüleridir.

Yahut mesafeler, Bölgelerin veya umumiyetle memleketlerin mesafeleridir, nitekim kimileri mesafeleri fersahlar (leuca) ile sayar, Ruslar, İtalyanlar, İngilizler, İskoçlar, Almanlar, Fransızlar, İspanyollar, Gaskonyalılar, İsveçliler gibi, yahut saatlik yollar ile, Mısırlıların fersahlarıyla yahut Perslerin konaklarıyla (parasanga) sayarlar.

Yahut ağırlıkların ölçüsüdür, zira ağırlık ya arpa tanesinden veya tanelerin çokluğundan doğar, bunlarda da iki cihet vardır, 20 taneden bir skrupul (scrupulus), 60 taneden bir drahmi (drachma), 8 drahmiden bir ons (uncia), 16 onstan bir libre (libra) vücut bulur.

İşaretleri ise şöyledir, Tane: g. Skrupul: ℈ Drahmi: ʒ Ons: ℥ Libre: lb.

Kural, Mesafelerin ve ağırlıkların sayısının kendisinden neşet ettiği kaynak aynı konu olsa da, mesele farklı bir nazarla mütalaa olunur. Zira mesafelerin ve boyutların ölçülmesinde tanelerin genişliği aranır, ağırlıklarda ise onların sıkleti nazara alınır.

Kural, Göğün ve yerin boylamı Ekvator dereceleriyle ölçülür, enlemleri ise meridyen dairesinin kısımlarıyla ölçülür. Bir ılım dairesi derecesi şunlara muadildir,

80 Rus mili, 60 İtalyan mili, 55 İngiliz mili, 50 İskoç mili, 15 Alman mili, 25 Fransız mili, 20 Saatlik yol, 17 İspanyol fersahı, 15 Gaskonya fersahı, 10 İsveç fersahı.

Bölüm VII. Musiki Sayıları Üzerine

Musiki sayıları iki türlü niceliğe sahiptir, yani, Aralıklar (intervalla) ve Zamanlar (tempora).

Aralıklar ya yalındır, Schisma, Comma, Diesis, Büyük ve küçük yarım ton (hemitonium), Tam ton (tonus) gibi.

Yahut bileşiktir ki bunlara ahenk (consonantia) denir, bunlar da ya yalındır, Dörtlü aralık (diatessaron), Beşli aralık (diapente), Sekizli aralık (diapason) gibi.

Veya iki kat bileşiktir, Sekizli ile dörtlü aralık, Sekizli ile beşli aralık, Çift sekizli aralık gibi.

Zamanlar ise ya, Küçük ve siyah notalardır, Veya büyük ve beyaz notalar gibi bileşiktir.

Uyumlu sayı (numerus harmonicus), musikideki ahenklerin münasip zamanda çıkarılan, birbirinden farklı, yalın aralıklarla ayırt edilmiş ve birbirine oranlanmış sesler vasıtasıyla birlikte sayıldığı sayıdır.

Aralıklar, bütün ahenklerin kendilerinden teşekkül ettiği mevki mesafeleridir.

Schisma, bir commanın yarısıdır.

Comma, büyük yarım tonun küçük yarım tondan farklılaştığı orandır.

Diesis, yarım tonun yarısıdır ki tetrakordlarda pek ziyade kullanılır.

Büyük yarım ton, bir tam tonun yarısından fazlasını ihtiva eden aralıktır, lakin buna niçin hemitonium dendiğini bilahare izah edeceğiz.

Küçük yarım ton, bir tam tonun yarısını bütünüyle içine almayan aralıktır.

Tam ton, ahengin dokuzun sekize (sesquioctava) oranında tınlayan kısmıdır, nitekim çekiçler, camlar, çömlekler ve kamışlarla yapılan tecrübelerle bu sabit olmuştur.

Musiki ahenkleri, seslerden ve aralıklardan meydana gelen terkiplerdir.

Buna göre dörtlü aralık (diatessaron), 4 sesten ve üç aralıktan müteşekkildir, zira iki tam ton ile bir küçük yarım tondan husule gelir.

Beşli aralık (diapente), 5 sesten ve dört aralıktan müteşekkildir, zira üç tam ton ile bir küçük yarım tondan meydana gelir.

Sekizli aralık (diapason), beşli ve dörtlü aralıklardan teşekkül etmiş bir ahenktir, zira onlarla kemale erer.

Bunlar hakkında başka bir yerde biraz daha etraflıca duracağız.

Zamanlar, musikicinin sesleri ya gevşeterek kısalttığı yahut kuvvetlendirerek uzattığı sürelerdir.

Siyahların en küçüğü, Aritmetikteki birim gibidir, zamanların diğer bütün farkları ondan doğar. Dolayısıyla zamanın en kısa aralığını ifade eder.

Geri kalan siyahlar, Aritmetikteki parmaklar (tek basamaklı sayılar) gibidir ki beyazlar bunlardan teşekkül eder.

Beyazlar ise, siyahlardan derece derece daha uzun uzanan boğumlar (onluklar) yahut karmaşık sayılar gibidir, fakat bunlardan dahi sırası geldiğinde etraflıca bahsedeceğiz.

Bölüm VIII. Remil Sayıları Üzerine

Remil (geomantia) sayıları ya çifttir, bunlar da ya,

Dörtlüdür, Büyük Kazanç (Acquisitio Major), Küçük Kazanç (Acquisitio Minor), şeklinde gösterilir, yahut,

Altılıdır, Kayıp (Amissio), Kavuşum (Conjunctio), Zindan (Carcer), şeklinde gösterilir, yahut,

Sekizlidir, Cemaat (Populus) gibi, aritmetik sayılarla bu minval üzere tarif edilir.

Veya tektir, bunlar da ya,

Beşlidir, Baş (Caput), Kuyruk (Cauda), Oğlan (Puer), Kız (Puella) gibi.

Yahut yedilidir, Sevinç (Laetitia), Keder (Tristitia), Ak (Albus), Al (Rubeus) gibi, bunların şekilleri aritmetik sayılarla şu şekilde tarif edilir, 1, 2, 1, 1 ve benzeri.

Remil sayıları, şekilleri teşkil eden ve onların tabiatlarını birbirinden ayıran noktalar dizisidir.

Çift remil sayısı, çift sayıdaki noktadan hasıl olan sayıdır, tek remil sayısı da tek sayıdaki noktadan hasıl olur.

Kural, Remil sayılarının sırası, sanat ehlini yalnızca şekillerin tabiatını ayırt etmeye sevk etmekle kalmaz, aynı zamanda remil şemasının bütün hükmünü teyit etmeye de yöneltir. Nitekim tek remil noktalarının atımının (projeksiyon) ne gibi bir harika husule getireceğini remil sanatının tarifinde göstereceğiz.

Bölüm IX. Pisagor Sayıları Üzerine

Pisagor sayıları, insanların has isimleri altında gizlidir, zira onların harflerinin sayı değerleri vardır.

Bu sayılar Gezegenlerin isimleri altında da gizlenir. Zira haftanın günlerine has sayılar da mevcuttur. Nitekim Merkür gününün, Jüpiter gününün, Venüs gününün, Satürn gününün kendine mahsus sayıları vardır.

Göksel Pisagor burç sayıları şöyle kaydedilir, Koç 7 Boğa 6 İkizler 11 Yengeç 25 Aslan 10 Başak 11 Terazi 8 Akrep 17 Yay 20 Oğlak 25 Kova 26 Balık 15

Kural, İster erkeklerin ister kadınların olsun, isimler kimilerinin ileri sürdüğü üzere her kavmin yahut milletin kendi tabii ve avam lisanıyla ifade olunur, şayet İngiliz iseler İngilizlerin usulünce, Fransız iseler Fransız lisanıyla isimlerin harfleri tasvir edilir, İngilizce isim: Peter Fransızca isim: Pierre Latince isim: Petrus

Lakin biz, fikrimizi açıkça beyan etmek gerekirse, Latince tabir daha sabit ve kalıcı göründüğünden, bilhassa onun seçilmesi gerektiği kanaatindeyiz.

Has isimlerin, Gezegenlerin, semavi burçların ve haftanın günlerinin sayılarının kullanımını ise Pisagor Aritmetiği bahsinde biraz daha etraflıca ele alacağız.

Bölüm X. Hafıza Sayıları Üzerine

Hafıza şekilleri ya,

Tek haneli sayılardır (digiti) ki bunlardan biri Birliğe aittir, İkili, Üçlü, Dörtlü, Beşli, Altılı, Yedili, Sekizli, Dokuzlu gibi, Kargı, Havan eli, Yaba, Makas, Üçayak, Üç köşeli darağacı, Kitap.

Yahut şu şekilde tasvir edilen onluklardır (articuli), Kargı ile vurulmuş eşek, Makasla kırkılmış eşek, Üçayak üzerinde oturan eşek, Kitap okuyan eşek, İki eşeğe sahip insan.

Kare takke, salatalık, lituus, sümüklüböcek, imbik, balta, geometrik kare, gözlük, kaba etler, çöreklenmiş yılan, köpek kuyruğu ifade edilir, 510'u belirtecektir, mızrakla vuran 1100'ü, [okunamadı] bileşikleri. Bir kimse ellerinde havaneli tutan eczacıyı mızrakla vursa, böylesi bir eylem 11'i ifade edecektir.

Bir kimse yahut eczacı, berberin makasını havaneliyle parçalasa 12'yi [ifade eder], Yalnızca parmaklarla, örneğin Peter mızrakla, üçayaklı iskemlede oturan John'u öldürse, bu eylem ifade edecektir [okunamadı], Berber birinin kare takkesini kapıp makasla kesse, kendisini ısıran yılandan, ifade eder [okunamadı] biri kitabı yok etmek için koysa, lakin bir eşek kitabı kurtarmak amacıyla kapıp ağır yaralansa, bu eylem 470'i ifade edecektir.

BÖLÜM I. SAYILARIN TASVİRİ

Eşek sıfırı belirtecektir, zira (denildiği üzere) eşek bir hiçtir. Kare takke, kitap, lituus, balkabağı, imbik, sümüklüböcek, balta, gnomon, gözlük, kaba etler.

SAYI VE SAYMA ÜZERİNE

On bir sayısı mızraklı havaneliyle, yahut iki havaneliyle, yahut çifte mızrakla ifade edilir, münasip eylemlerle gösterilmelidir. Bu sayı, önden giden yılan ve onu mızrakla takip eden, takip esnasında darağacının üzerinden geçen ve onun üzerine tırmanan sümüklüböceği mızrağıyla öldüren bir adam ile hafızada önceden şekillendirilir. Böylesi bir sayı zihnen dahi tasavvur edilir, dirgen taşıyan bir adamı açık ağızlarıyla kovalayan ve tehdit eden üç eşeğin tahayyülüyle,

Ve diğer bütün şekillerde bu minval üzere hareket edilmelidir.

Kural I. Her bir basamak için çeşitlilik gayesiyle iki şekil tasvir ettik, çünkü aynı cinsten iki sayı sıklıkla bir araya gelir, şayet bunlar hafıza mahallerinde birbiri ardınca aynı şekille ifade edilseydi, hiç şüphesiz hafızayı karıştırırdı, nitekim hafıza çeşitlilikle tazelenir. Bu sebeple 224 yahut 111, iki dirgen yahut üç mızrakla ifade edilmemelidir, zira birbirine pek benzeyen şeyler zihne nakşolunan suretleri karıştırır.

Kural II. Hafıza sayıları, zihinde daha uzun müddet ve daha sağlam tutulsunlar diye, münasip mahallerde daima canlı bir eylemle gösterilmelidir.

Kural III. Hafıza sayısı kimi zaman bir münasebet ile ifade edilmelidir, örneğin şayet iki sayısı gösterilecekse, berberin makası olmaksızın kendi başına, uygun bir eylemle oraya yerleştirildiğini hayal edeceğiz, şayet birim gösterilecekse askeri, şayet üç sayısı gösterilecekse celladı hayal edeceğiz, zira berber makasa, asker mızrağa ve cellat darağacına işaret eder.

Kural IV. Şekillerin hakiki tertibi eylemlerin sırasını takip etmelidir. Zira asıl fail, soldan sayılmak kaydıyla ilk mahalli işgal edecektir, ardından onun eylemine doğrudan maruz kalan kimse ikinci fail olacak ve kendine ikinci yeri talep edecektir, sonrakilerde de usul böyledir, örneğin 548'in hatırda tutulması icap ettiğinde, kare takke giymiş bir doktor bulunsun, düşen takke ise onun gözlüğüne çarpsın, ikinci mahalle düşüşüyle gözlük kırılsın.

İKİNCİ KİTAP. Bayağı Aritmetik Yahut Algoritma Üzerine

FASIL I. Aritmetik Üzerine

Aritmetik sayıların ilmidir ve diğer bütün riyaziyatın adeta temelidir, faydası öylesine zaruri kabul edilir ki, Platon'un reyi mucibince felsefede, harp sanatında, geometride, musikide, kozmografyada, coğrafyada, astrolojide ve benzerlerinde böylesine yüce ve soylu bir sanat olmaksızın hiç kimse gereğince ve layıkıyla tasarrufta bulunamaz.

Gramer başlangıcını harflerden, mantık ise isim ve fiilden nasıl alıyorsa, aritmetik de başlangıcını aynı şekilde monaddan yahut birlikten alır. Yunanlar nezdinde bu ilmin ilk mucidi Pythagoras idi, Apuleius ve Boethius ise onu Latin diline tercüme etmiş ve üstelik pek çok şey ilave eylemişlerdir. Daha evvel bahsi geçen sayma. Bayağı aritmetikte iki husus tetkik edilir, Dört tanesi sırf basittir, toplama, çıkarma, çarpma, dizi (ilerleme). Basitler, [okunamadı] kesir ile, Türler, altın sayı, Bileşikler, kök alma, geometrik aritmetikte ele aldığımız üzere.

Toplama, muhtelif sayıların bir araya getirilmesidir. Çıkarma, kalanın alta yazılmasıyla küçük sayının büyük olandan eksiltilmesidir. Çarpma, bir sayının diğerine katlanmasıyla, çarpan sayıda ne kadar birim varsa o kadar defa artmasıdır. Bu türün altına dolayısıyla ikiye katlama da dahildir. Bölme, büyük sayının küçük sayıya taksim edilmesidir, bu türün içine binaenaleyh yarıya indirme dahil olur.

ALGORİTMA ÜZERİNE

Aritmetik dizi, birbirini takip eden sayıların benzer aralıkla ve eşit farkla ilerlemesidir. Üstünlüğü sebebiyle altın sayı tesmiye olunan üç orantı kuralı, bilinen üç sayı vasıtasıyla bilinmeyen dördüncünün meydana çıkarılmasıdır. Kesirli sayı, parçalara ayrılmış, bölünmüş bir birimdir.

FASIL II. Toplama Üzerine

Toplama işleminde ehil kimsenin dikkat etmesi gereken hususlar, Toplanacak sayıların kuralda tasvir edilen, birincisi, ikincisi, üçüncüsü, dördüncüsü, beşincisi. Toplama usulü, bu ameldeki ilerleme tarzı, onda iki husus, onlar basamağındaki sayıların birimlerinin zihinde tutulması, buna dair dördüncü kural. Tamamlanan amelin sağlaması ki iki türlü yapılır, Dokuz sayısının atılmasıyla, altıncı kuralda olduğu gibi. Alttaki sayıdan yukarıdaki sayıların çıkarılmasıyla, buna dair yedinci kural.

Kural I. Toplanacak sayılar dikey olarak sıralarında ve kendi mahallerinde birlikte yerleştirilmelidir, örneğin 164, 321 ve 461 birlikte toplanacaksa şu şekilde dizilirler.

Kural II. Şayet sayılar tek basamaklardan müteşekkilse, sağdan sola doğru bu minval üzere tanzim edilsinler.

Kural III. Alttaki sayılar dikey olarak yukarı doğru çıkılarak ve sağdaki sıradan başlanarak üsttekilere eklenmelidir, her bir sıranın toplam kıymeti ise alta yazılmalıdır, şu şekilde.

Kural IV. Bir dikey sıra ne vakit on sayısını aşarsa, o kadar defa birler zihinde tutulmalı ve arta kalan alta yazılmalıdır, zihinde tutulan birim yahut birimler daima sola doğru bir sonraki sıraya ilave edilmelidir, örneğin,

Kural V. Son sırada hafızaya hiçbir şey havale edilmemeli, tam sayı alta yazılmalıdır, örneğin,

TOPLAMANIN SAĞLAMASI

Kural VI. Toplanan ve bir araya getirilen sayılardan dokuzlar atıldığında, şayet birinin ve diğerinin kalanı aynı çıkarsa yapılan amel doğru olacaktır, aksi halde hatalıdır, örneğin, 144 kalanı 0, toplanacak sayının kalanı, 999 kalanı 0, toplanan sayının kalanı.

Kural VII. Mezkûr sağlama, toplanacak üstteki sayıların daima alttaki sayıdan çıkarılmasıyla da yapılır. Zira çıkarma tamamlandığında geriye hiçbir şey kalmazsa amel kusursuz olacaktır, aksi halde noksandır. Geriye toplanacak en alttaki sayı kalır ki, kendisinden çıkarıldığında hiçbir şey bırakmaz.

FASIL III. Çıkarma Üzerine

Çıkarmada iki şey aranır, amel, onda üç şey kaydedilmelidir, yani, Eksilen, çıkan, kalan. Mezkûr sayıların mahalli yahut yeri, birinci kural, ikinci kural. İlerleme sırası, burada üstteki sayı alttakinden ya büyüktür ya küçüktür, buna dair üçüncü kural, dördüncü kural. Tamamlanan amelin sağlaması, buna dair beşinci kural.

Kural I. Çıkarılacak sayı, kendisinden çıkarılacağı sayının altına konur, örneğin 648 libre 234 libre ile eksiltilecekse sayılar şu şekilde ifade edilir, 648 eksilen sayı, 234 çıkan sayı.

Kural II. Çıkarma yapıldıktan sonra geriye ne kalırsa her bir sıranın altına yazılmalıdır, alta yazılan şeye ise kalan adını veririz, örneğin, 414 kalan.

Kural III. Şayet çıkarılacak sayı dikey sayıdan büyükse, o vakit o dikey sayı, sola doğru en yakın eksilenden ödünç olarak bir onluk sayı ister, bu onluk mezkûr sayıyla birleştirilir. Alttaki sayı o vakit ondan düşülmeli ve kalan alta yazılmalıdır, ödünç aldığı onluk sayı için ehil kimsenin zihninde bir birim tutulmalıdır ki bu birim, bir sonraki çıkarılacak sayıya eklenecektir, örneğin,

Kural IV. Lakin şayet eksilecek en yakın sayı sıfır ise, onluk sayı sola doğru üçüncü mahalden alınmalıdır ki bu yüzlük sayıdır, nitekim 601'den 9 çıkarılırken olduğu gibi,

ÇIKARMANIN SAĞLAMASI

Kural V. Kalan, çıkarılan sayıya eklenmelidir, şayet amel doğru ise hasıl olan sayı eksilen sayı olacaktır, örneğin,

Çarpma Üzerine. Sayı, çarpılan, çarpan, hasıl olan (çarpım). Sayıların münasip mahalli, buna dair birinci kural. Çarpmada tetkik edilenler, Onlar basamağındaki sayıların birimlerinin zihinde tutulması, buna dair üçüncü kural. Çarpanların birden fazla olduğu durumlarda hasıl olan sayıların toplanması, buna dair ikinci kural. Bütün amelin sağlaması ki beşinci kuralda açıklanır. Çarpılan sayıların hasılasının pek süratle elde edildiği usul, buna dair altıncı, yedinci ve müteakip kurallar bahseder. Nihayette gösterilen umumî levha yahut çarpım aynası da benzer şekildedir.

Kural I.

Çarpan sayı, çarpılan sayının altına dikey olarak yerleştirilir, çarpmaya sağdan başlanır, çıkan sayı (productus) ise alta bir çizgi çekilerek yazılmalıdır, şöyle ki, 342. Çarpılan sayı 2. Çarpan sayı. 684. Çıkan sayı.

Kural II. Eğer çarpanlar birden çoksa, sağdaki ilk çarpan ile çarpılanların tümü çarpılmalıdır, bundan sonra ikincisiyle, ardından üçüncüsüyle ve çarpanların daha çok olduğu durumlarda diğerleriyle de bu şekilde devam edilir, çıkan sayıların tümü ise birlikte toplanmalıdır, şöyle ki, [okunamadı]

Kural III. Eğer basamağın çarpımından sonra bir onluk sayı veya onluklar meydana gelirse, onlukların sayısı akılda tutulmalı ve sonraki çarpılan basamağın ürününe eklenmelidir, şöyle ki, [okunamadı]

Kural IV. Çarpanın mı çarpılanla, yoksa çarpılanın mı çarpanla çarpıldığı fark etmez, nitekim beş kere altı ne ise, altı kere beş de odur ve diğerlerinde de durum böyledir.

Çarpmanın Sağlaması Kural. Çarpımın neticesi olan sayı bölünen, onun böleni ise çarpan sayı olsun. Bölüm (quotiens) çarpılan sayı olursa ve başka bir şey çıkmazsa, çarpma işlemi sağlamdır. [okunamadı] Çıkan sayı. [okunamadı] Çarpan sayı. [okunamadı] Çarpılan sayı.

Kural VI. Çarpılan basamakların ürününü süratle kavrama yolu hakkında. Eğer çarpılan basamak ile çarpan çift birimlerden oluşuyorsa, onun yarısını yahut dörtte birini yahut üçte birini al ve çarpılan basamağı bununla çarp. Eğer yarısını alırsan, örneğin, 8 ile çarpılacak olan 6 basamağının yarısı 3'tür, tam olanı, yani 8'i 3 ile çarp ve çıkanı iki katına çıkar, nitekim 3 kere 8, 24 eder, bu da iki katına çıkarıldığında 48 verir. Demek ki altı kere 8, 48 eder. Eğer üçte birini alırsan, nitekim 6 sayısının üçte biri 2'dir, [okunamadı] verir, bunu üç katına çıkar ve çıkan 48 olur. Eğer dörtte birini istersen, (nitekim 8'in dörtte biri 2'dir) 6 sayısı 2 ile çarpılsın ve 12 verir, bu dört katına çıkarıldığında yine 48 verir. Benzer şekilde, eğer 12'yi iki katına çıkarırsan ve çıkan sayıyı tekrar iki katına çıkarırsan, hasıl olan 48 olacaktır.

Kural VII. Basamaklardan biri çift, diğeri tek olduğunda da benzer şekilde hareket edilmelidir, örneğin 8'in yarısı 4'tür ve dört kere 7, 28 verir, bu sebeple, sekiz kere 7, 56 verecektir. Eğer onun dörtte biri 7 ile çarpılırsa 14 verir, bu dört katına çıkarılırsa 56 hasıl olur. Bu sebeple yedi kere 8 yahut sekiz kere 7, 56'dır.

Kural VIII. Her iki basamak da tek olduğunda, eğer bunlardan biri 9 ise, üçte biri alınmalıdır ki bu 3'tür, nitekim üç kere beş 15 eder, bu sayı üç katına çıkarıldığında 45 verecektir. Eğer her ikisi de kesirli bir sayı olmaksızın eşit parçalara bölünemeyecek türdense, örneğin, 5 ile 7 yahut 7 ile 7, 5 ile 5 gibi, o vakit bir birim akılda tutulmalı ve geriye kalan eşit olarak iki veya üç parçaya bölünmelidir, örneğin 5 basamağının yarısı 2 veya 7 basamağınınki 3'tür. Dolayısıyla iki kere 7, 14 olacaktır, bu sayı iki katına çıkarıldığında 28 yapar, buna akılda tutulan birim için çarpılan basamağı, yani 7'yi eklerim ve çıkan sayıda 35 verir ki bu da beş kere 7'dir. Benzer şekilde üç kere 5, 15 eder, bunlar iki katına çıkarıldığında 30 yapar, bunlara çarpılan eklendiğinde 35 hasıl olur ki bu da yedi kere beştir.

Kural IX. Çarpılacak iki basamağın ürününü, basamak ile 10 arasındaki birim farklarını birbiriyle çarparak ve ardından farklardan birini karşıt basamaktan çıkararak çaprazlama yöntemiyle elde etmeyi de adet edinmişlerdir, örneğin yedi kere 8, bu usulle yapılır.

Kural X. Eğer gözlerinizle aşağıdaki aynada bunların değerine bakarsanız, çarpılacak basamakların ürünü derhal ve apaçık görünecektir.

Çarpım Aynası.

Bölüm VI. Bölme Hakkında. Bölme işlemi için dört şey gereklidir, Bölünen, Bölen, Bölüm. Birinci, ikinci ve üçüncü kuralın ele aldığı, zikredilen sayıların konumu. Bölümün arandığı, bölümün çarpıldığı, çıkanın çıkarıldığı, dördüncü kuralda gösterildiği üzere bölenin sağa doğru kaydırıldığı, altıncı kuralın ele aldığı üzere her zaman bölünenden daha büyük bir ürünü gerektiren işlem. Onuncu kuralın ele aldığı, ameli işin sağlaması.

Kural I. Bu türde üç sayı gereklidir, yani bölünen, bölen ve bölüm, bunlar şu şekilde yerleştirilir, Bölünen 342, Bölen, Bölüm.

Kural II. Bölen, bölünenden daha büyük olmadıkça, bölenin yeri bölünenin sola doğru ilk sayısının altında bulunur, şöyle ki, [okunamadı]

Kural III. O halde bölen, kendi dikey bölüneninde kaç defa bulunuyorsa, bölüm sayısına o kadar birim kaydedilmelidir, örneğin 2, 3'ün içinde bir defa bulunur ve 3, 9'un içinde üç defa yer alır, şöyle ki,

Kural IV. Böleni bölüm ile çarp ve çıkanı dikey olandan çıkar, Ardından bölen, sağa doğru en yakın konuma aktarılmalıdır, bölüm aranarak, bölen bölüm ile çarpılarak ve çıkan sayı üsttekinden çıkarılarak, nitekim bölme işlemi bunda vücut bulur, şöyle ki,

Kural V. Eğer bölen iki veya daha fazla basamaktan meydana geliyorsa, sola doğru ilkiyle bölüm aranmalıdır ve tüm böleni bölüm sayısıyla çarparsın, bunun ürünü üstteki sayıdan çıkarılmalıdır ve ardından daha önce söylendiği gibi tüm bölen sağa doğru kaydırılmalıdır, şöyle ki, [okunamadı]

Kural VI. Eğer bölenin herhangi bir yer değiştirmesinde bölen sayı bölünenden büyük olursa, bölüme sıfır konulmalıdır ve eğer bölünmemiş basamaklar kalmışsa, o bölen tekrar sağa doğru kaydırılmalıdır, şöyle ki, [okunamadı]

Kural VII. Bölenin son konumunda bölen bölünenden büyük olduğunda, bölünen sayı kesre dönüştürülmeli ve bu şekilde yerleştirilmelidir. [okunamadı]

Kural VIII. Eğer çarpma yapıldıktan sonra çıkarılacak olan sayı bölünenden büyükse, bölünenin içinde yer alabilene kadar bölüm daima küçültülmelidir, şöyle ki, [okunamadı]

Kural IX. Bölmede bir basamak ardında birçok sıfırla yahut yalnızca tek bir sıfırla bulunduğunda, sıfırların sonuncusu veya tek bir sıfır varsa o, bölünenlerin son konumuna kaydırılana dek, orada basamak yalnızca çarpılmalı ve çıkarılmalıdır, şöyle ki, [okunamadı]

Bölmenin Sağlaması Kural X. Bölmenin bu sağlaması, bölümü bölen ile çarparak ve eğer varsa kesirli sayıları da çıkan sayıya ekleyerek yapılır, şayet çıkan sayı bölünen sayı ile aynı olursa, işin kusursuzdur, nitekim önceki kuralın örneği bu şekilde kanıtlanır. [okunamadı] 3678, ki önceki kuralın bölünen sayısıydı.

Bölüm VI. İlerleme (Dizi) Hakkında. Aritmetik dizide iki husus dikkate alınmalıdır, İlerleme sırası ki birinci kural bunun hakkındadır. Sayıların değerinin toplanması, ki basamaklar çift olduğunda ikinci kural, tek olduğunda üçüncü kural bunlardan bahseder.

Kural I. Aritmetik dizide, aşağıdaki aynada görüldüğü üzere, dizinin ilk sayısı sonraki her bir sayıya eklenerek daima ilerlenmelidir.

Kural II. Çift Basamaklı İlerleme Sayılarının Değeri Hakkında. Dizide kaç sayının yahut basamağın bulunduğunu say, zira eğer çift iseler ilk basamak son sayıya eklenmelidir ve toplanan sayıyı basamak sayısının yarısı ile çarp, çıkan sayı dizideki tüm sayıların değeri olacaktır, şöyle ki, 1 2 3 4 5 6 7 8, 9, 36 ki tüm dizinin değeridir.

Kural III. Tek Basamaklı Sayıların Hesaplanması Hakkında. Dizide basamaklar tek olarak bulunduğunda, ilk olan sonuncuya yine eklenmelidir ve toplamın yarısını al, bunu dizide bulunan basamakların sayısı ile çarp ve çıkan sayı tüm dizinin takdiri (değeri) olacaktır, örneğin [okunamadı] ki daha önce verilen 7 basamağın değeridir.

Bölüm VII. Üç Orantı Kuralı Hakkında. Altın sayı yahut üç orantı kuralı şunları gerektirir, İkisi aynı cinsten, biri ise bu ikisinden farklı cinste olan üç sayı. Birinci kuralın ele aldığı sayıların yerleri. İkinci kuralın ele aldığı, çarparak ve bölerek tamamlanan işlem. Üçüncü kuralın ele aldığı işin sağlaması.

Kural I. Mükemmelliğinden ötürü altın sayı olarak adlandırılan üç orantı kuralı, üç sayıdan meydana gelir, bunlardan ikisi aynı cinstendir ve bu sebeple dikey olarak biri diğerinin üzerine yerleştirilir, üçüncüsü ise başka cinstendir, örneğin Ay 3 günde 42 derece yol alırsa, 8 günde kaç derece yol alacaktır. Burada 3 ile 8 aynı cinse, yani gün cinsine sahiptir, bunlar şu şekilde gösterilmelidir,

Kural II. Sağdakinin üstündekini soldakinin altındakiyle çarp, çıkan sayıyı ise soldakinin üstündekine bölersin, nitekim sorunun çözümü bölüm sayısında olacaktır, şöyle ki, [okunamadı]

Üç Orantı Kuralının Sağlaması Kural III. Verilen üç sayının sonuncusu ilk yere yerleştirilirse, bölüm sayısı ortada olursa ve verilen sayıların ilki sonuncu olursa, ardından ortadakini sonuncuyla çarp ve çıkanı birinciye böl, eğer verilen üç sayının ortancası bölümde bulunursa, iş doğru olacaktır, şöyle ki, [okunamadı]

Bölüm VIII.

Tam Sayıların Kesirleri Üzerine

Tam sayıların kesirlerinde iki husus dikkate alınmalıdır, Pay, Payda, bunlara dair birinci, ikinci, üçüncü ve dördüncü kurallar mevcuttur. Bunların kısaltılması yahut sadeleştirilmesi, buna dair beşinci, altıncı ve yedinci kurallar mevcuttur.

Kesirlerin Payı ve Paydası Üzerine, Kural I

Çizginin üzerinde duran sayı paydır (numerator), alta yazılan ise payda (denominator) olarak adlandırılır, nitekim, 34 Pay. 54 Payda.

Kural II

Şayet payda paydan küçük ise, bu durumda payda tamdan fazlasını ifade eder, 4/3 gibi.

Kural III

Payda paydan büyük olduğunda, daima tamdan daha azını ifade eder. Böylece 1/2 bir tamın yarısını ifade eder ve 1/3 onun üçte birini gösterir. Zira her kesir, sonsuz parçaya bölünebilen birimlerden neşet eder, nitekim, 1/2, 1/3, 1/4, 1/5, 1/6, 1/7, 1/8, 1/9, 1/10, 1/11, 1/12 1/11, 1/13, 1/14, 1/15 [okunamadı]

Algoritma Üzerine, Kural IV

Payda ne kadar büyük ve pay ne kadar küçük olursa, kesir o kadar küçük olur, 1/12 gibi.

Kesirlerin Kısaltılması yahut Sadeleştirilmesi Üzerine

Kural V

Şayet pay çift ve benzer basamaklardan meydana geliyorsa, bu sayıları birlikte toplamak gerekir, payda için de sayılar benzer ve çift olduğunda aynı işlem yapılmalıdır, 44/88 gibi, kısaltma yapıldığında bunlar 8/16 olarak kalacaktır.

Kural VI

Pay ve payda, geriye hiçbir artık sayı kalmayana dek daima sadeleştirilmelidir, nitekim 12 payının yarısı 6'dır. Benzer şekilde 18 paydasının yarısı 9'dur, bu sadeleştirme şu şekilde düzenlenmelidir.

Kural VII

Dokuz sayısı kesirli bir sayı olmaksızın daha fazla ikiye bölünemeyeceğinden, üçe bölünmelidir, zira onun payı olan altı dahi üç parçaya bölünebilir. Her iki bölme işleminin bölüm sonucu, tam olarak kısaltılmış pay ve payda olacaktır, nitekim en büyük sadeleştirmeyle 6/9, 2/3 haline gelir.

Kural VIII

Kesirli sayılarda pay paydayı aştığında, orada pay paydaya bölünmelidir ve bölüm sayısı tamları gösterecektir, nitekim 19'un yediye bölümü 2 tam 5/7 verecektir.

Kural IX

Pay ve paydada sola doğru ilk basamak aynı ise, ortak bölen daima 2 olacaktır, 130/168 gibi, burada 130'un 2 ile bölümü 65 verir ve 168 aynı işlemle 84 hasıl eder, bunları şöyle düzenlersin, 65/84. Kesirlerin toplanmasında iki husus akılda tutulmalıdır.

Bölüm IX: Kesirlerin Toplanması Üzerine

Parçaların çaprazlama birbirine bağlanması. Paylar toplanır, Haçın kollarının bir ucunu karşısındaki diğer uçla çarparak, Çıkan sayıları birbiriyle toplayarak. Birlikte toplanan paydaların alt uçlarından birini diğeriyle çarparak, bunlara dair birinci, ikinci, üçüncü ve dördüncü kurallar mevcuttur.

Toplama uygulamasının kuralı.

Kural I

İki parçayı, onları haç biçiminde birbirine bağlayarak birleştireceksin ve haç çizgilerinin karşılıklı terimlerini çarparak ve hasıl olanları birbirine ekleyerek toplam payı bulacaksın, şayet 1/2'yi 2/3'e eklemek istersen. 1 X 2 Paylar. 2 X 3 Paydalar. Payların toplanma usulü böyle olacaktır. 3 + 4 = 7

Kural II

Paydalar dahi alt terimlerden birinin diğeriyle çarpılmasıyla toplanır, alt terimler ise 2 ve 3'tür. İşlem böyle olacaktır, 2 kere 3, 6 eder, Böylece 7/6 olarak kalacaktır.

Kural III

Şayet çok sayıda kesirli sayı birlikte toplanacaksa, bu usulle tek bir yekûnda toplanırlar, bundan sonra şu şekilde sadeleştirilirler. [okunamadı]

Kural IV

Parçaların toplanmasında paydalar eşit ise, paylar birlikte toplanmalıdır ve payda evvelki ile aynı kalacaktır. Misal olarak 1/6 ile 2/6 toplandığında 3/6 yahut 1/2 olarak kalacaktır.

Bölüm X: Kesirlerin Çıkarılması Üzerine

Kesirli sayılarda çıkarma işlemi iki şekilde yapılır, Tam sayının kesirle birlikte bulunmadığı durumlarda ve bu işlem şöyle yapılır, Bir paydayı diğeriyle çarparak, böylece çıkarmanın paydası hasıl olur. Her iki payı her iki paydayla çarparak. Payların küçük çarpımını büyük olandan çıkararak, bunlara dair birinci ve ikinci kuralda işlenecektir. Tam sayının bulunduğu yahut tam sayıların kesirle birlikte yer aldığı durumlarda, buna dair üçüncü ve dördüncü kurallar mevcuttur.

Kural I

Bir paydayı diğeriyle çarp, çıkan sonuç kalanın paydası olacaktır, şayet 5/9'dan 3/6 çıkarılacaksa bu minval üzere yapılır, 54 Payda.

Kural II

Önceden verilen paydalar, kolların çapraz düzeniyle her iki paya doğru çarpılmalıdır ve büyük olandan küçük çarpım çıkarılmalıdır. Zira kalan, çıkarmadan sonra arta kalan paydır, böylece kalan paydası 54 ile birlikte [okunamadı] olur. Sadeleştirme ile ise 1/18 olur ki bu, 3/6 kesrinin 5/9 kesrinden çıkarılmasıyla arta kalan kesirli sayıdır.

Kural III

Şayet kesirlerin çıkarılmasında bir tam sayı yahut kesirle birlikte tam sayılar bulunursa, bu takdirde tam sayılar kesre çevrilmelidir, 5 tam 2/3'ten 2 tam 1/2'yi çıkarmak gibi.

Kural IV

Tamı parçalamak istediğimizde, tam sayı payda ile çarpılmalıdır ve çıkan sonuca pay eklenmelidir. Önceki misalde olduğu gibi, 5 tam 2/3'ten 2 tam 1/2 çıkarılacağında, tamların kesre çevrilmesinden sonra 17/3 ve 5/2 olarak kalırlar. Çıkarma işleminden sonra ise 19/6 yahut 3 tam 1/6 olurlar.

Bölüm XI: Kesirlerin Çarpılması Üzerine

Kesirleri çarp, Payları birbiriyle, Paydaları birbiriyle. Tam sayıların çarpılmasında, önceki türün üçüncü ve dördüncü kuralı uyarınca bunlar evvela parçalara çevrilmelidir, nitekim ikinci kuralda yer almaktadır.

Kural I

İki kesirli sayı çarpılacağında, evvela bir payda diğeriyle çarpılmalıdır, bundan sonra bir pay dahi diğeriyle çarpılır. Böylece 2/3 ile 3/4 çarpıldığında çıkan sayı 6/12 olacaktır.

Kural II

Tam sayılar kesirlerle birlikte bulunduğunda, önceki türün üçüncü ve dördüncü kuralı gereğince parçalara ayrılmadan önce çarpılmamalıdır, nitekim 2 tam 1/2 ile 3 tam 3/4 çarpıldığında, kesre çevrildikten sonra 5/2 ve 15/4 olarak gösterilirler, çarpımdan sonra ise [okunamadı].

Bölüm XII: Kesirlerin Bölünmesi Üzerine

Tam sayıyı kesre bölerken, Tam sayıyı kesrin paydası ile çarparak, Çarpımı paya bölerek, bunlara dair birinci kural mevcuttur. Kesri kesre bölerken, Payı paydaya çaprazlama çarparak, Büyük çarpımı küçük olana bölerek, bunlara dair ikinci kural mevcuttur.

Kural I

Tam sayı kesre bölünürken, evvela tam sayı kesrin paydasıyla çarpılır ve çıkan sayı paya bölünür, nitekim 8 sayısı 2/3'e bölüneceğinde, bölüm sayısı 12 olacaktır.

Kural II

Kesirlerin bölünmesinde büyük sayı küçüğe, ilk toplama kuralında olduğu gibi çapraz kollar vasıtasıyla çarpılsın. Ardından payların büyük çarpımı küçüğe bölünsün, 3/5'in 2/7'ye bölünmesi gibi, burada 14 bölen ve 15 bölünen olacaktır, bölüm sayısı ise 1 tam 1/14 olacaktır.

Bölüm XIII: Kesirlerin Altın Sayısı (Orantı Kuralı) Üzerine

Sayıların dizilimi yahut tertibi, buna dair birinci kural mevcuttur. Altın sayıda, çarpma yoluyla yapılan işlem dikkate alınır, Birinci sayının payını ikincinin paydasıyla ve çıkan sonucu üçüncünün paydasıyla çarparak, buna dair ikinci kural mevcuttur. İkinci sayının payını birincinin paydasıyla ve onun sonucunu üçüncü pay ile çarparak, buna dair üçüncü kural mevcuttur.

Kural I

Kesirli sayılar bu kuralda şu şekilde dizilir, şayet 2/3 arşın ipek kumaş 3/4 altın sikke tuttuysa, 5/6 arşın ne kadar tutacaktır.

Kural II

Birinci sayının payını ikincinin paydasıyla çarpacaksın ve ardından çıkan sonucu üçüncünün paydasıyla çarpacaksın, böylece sorulan paydayı elde edeceksin, 54, payda bu olacaktır.

Kural III

Bundan sonra birinci payda ikinci pay ile çarpılsın ve çıkan sonuç üçüncü pay ile çarpılsın, son çarpım payı verecektir, 40, pay bu olacaktır. Böylece bahse konu meselede 40/54 ortaya çıkar ki bu da 20/27 olarak sadeleştirilir. Bütün sayılar bu usulle ifade edilir.

Adi Aritmetik yahut Algoritmanın Sonu.

Üçüncü Kitap: Cossik Aritmetik (Cebir) Üzerine

Üçüncü Kitabın İçeriği. Cossik Aritmetikte onun izahı için zaruri olan bazı hususları dikkate almalıyız, Basit olanlar, Basitlerden birleşenler, İki fark, İşlem türleri ve bunların tatbiki, Basit, toplama, çıkarma, çarpma, bölme, Basitlerden birleşenler.

Bölüm I: Semboller Üzerine

Cossik sembol (karakter), soyut sayının sınırlandırıldığı yahut sayıların değerinin takdir edilip adlandırıldığı simgedir. Sayıların değerinin ya arttığı ya da eksildiği iki fark mevcuttur, kendi yerinde zikredilecektir.

Kural I

Aynı sembole sahip pek çok sayı birlikte toplandığında, toplamada sembol artırılmamalıdır, toplanacak sayılarda nasıl bulunuyorsa, altına aynen yazılmalıdır, 7 q. ile 3 q. 11 q. ile 5 [okunamadı] gibi.

Üstteki alttakinden büyüktür, birinci kuralda olduğu gibi. Üstteki alttakinden küçüktür, ikinci kuralda olduğu gibi. Üstteki alttakinden büyüktür, üçüncü kuralda olduğu gibi. Üstteki alttakinden küçüktür, dördüncü kuralda olduğu gibi.

Benzer değillerdir ve sayı çıkarma işleminde yalnızca bir kez bulunur, altıncı kuralda olduğu gibi.

İşaretler kendi başlarına ve dikey bir işaret olmaksızın bulunurlar, bu husus hakkında yedinci kural geçerlidir.

Farkların bulunduğu işlemin sınanması, Benzer olduklarında, sekizinci ve dokuzuncu kuralda ele alınmıştır. Benzer olmadıklarında, onuncu kuralda ele alınmıştır.

Kural I. Soyut sayılar usulünce sağdan sola doğru ilerlenmelidir, karşıt farklar aynı tabiatta olduğunda daima çıkarma yapılarak ve bu fark da alta şöyle yazılmalıdır,

3 q. + 5 R. - 3 N. 1 q. + 3 R. - 2 N. 2 q. + 2 R. - 1 N.

Kural II. Karşıt farklar benzer olduğunda ve kendisinden çıkarma yapılacak olan üstteki sayı, altına konulan çıkarılacak sayıdan küçük olduğunda, üstteki sayı alttakinden çıkarılmalı ve aşağıdaki örnekte olduğu gibi, kalanla birlikte üsttekilere zıt olan fark alta yazılmalıdır,

4 c. + 5 q. - 6 R. 2 c. + 7 q. - 8 R. 2 c. - 2 q. + 2 R.

Kural III. Soldaki en yakın alt sayı üsttekinden büyükse, bu durumda üstteki alttakinden çıkarılmalı ve kalan en son yerde sağa doğru kendi - işaretiyle yerleştirilmeli, sağa doğru olan kalanın değeri ise sola doğru alta not edilmelidir, şöyle ki,

4 q. + 46 R. 7 q. + 22 R. - 3 q. + 24 R.

CEBİRSEL ARİTMETİK HAKKINDA

Kural IV. Aynı yerin farklı farkları birlikte toplanmalı ve üstteki fark daima alta yazılmalıdır, şöyle ki,

13 q. - 8 R. 7 q. + 11 R. 6 q. - 19 R.

Kural V. Aynı yerin sayıları farklı karakterlerde olduğunda, benzer işaretli veya karakterli sayılar haricinde çıkarma yapılmamalıdır, şöyle ki,

4 c. + 14 q. 6 q. - 7 c. 11 c. + 8 q.

Kural VI. Çıkarma işlemi, işaretleri veya dereceleri söz konusu sayılarda yalnızca birer kez bulunan sayılarda yapılacaksa, bu takdirde sayılar çıkarma yapılmaksızın kendi işaretleriyle şu şekilde sırayla dizilmelidir,

7 c. q. + 8 c. - 4 q. 8 q. q. + 2 q. + 3 N. 7 c. q. - 8 q. q. + 8 c. - 6 q. - 3 N.

Kural VII. Bir sayının işareti tek başına ve üstünde bir sayı bulunmaksızın kendi başına yer aldığında, zıt farkla alta not edilir, şöyle ki,

8 q. c. - 8 c. 9 q. c. + 5 N. - 1 q. c. - 8 c. - 5 N.

ÇIKARMA İŞLEMİNİN SINANMASI

Kural VIII. Farkların benzer olduğu durumlar, Toplama işleminin sınanmasında söylendiği gibi, isteğe göre 2, 3 veya 4 vb. bir kök (radix) bulunmalıdır.

Buna göre, kendisinden çıkarma yapılacak dizinin bütün sayıları değerine göre bulunan bir kök ile çarpılsın ve ortaya çıkan sayı kaydedilsin.

Çıkarılacak dizinin bütün sayıları da değerine göre aynı kökle çarpılsın ve ortaya çıkan tüm sayılar bir araya toplansın, şayet iki alt dizinin hasılatı üsttekininkiyle uyuşursa, işlem doğru yapılmıştır.

O halde kök 1 olsun ve farkların benzer olduğu birinci kuralın örneği sınansın,

3 q. + 5 R. - 3 N. 1 q. + 3 R. - 2 N. 2 q. + 2 R. - 1 N.

1 kökünün karesi 4'tür [okunamadı], şu şekilde ilerlenmelidir, Üst dizinin hasılatı 20. 3, Çıkarılacak sayının hasılatı 12. 2, Kalanın hasılatı 8. 1, bunlar birbirine eklendiğinde 20. 3 eder.

Farkların benzer olduğu durumda sınamanın daha kolay bir başka yolu,

Kural IX. Çıkarılacak sayılar ile kalan birlikte toplanmalıdır, şayet işlem doğruysa, yekûn soyut sayılarda söylendiği gibi en üst sıranın sayısı olacaktır, böylece yukarıdaki örneğin kesin veya şüpheli işlemi şöyle anlaşılır,

3 q. + 5 R. - 3 N. 1 q. + 3 R. - 2 N. 2 q. + 2 R. - 1 N.

Kural X. Farkların benzer olmadığı durumlar, Şayet herhangi bir sayı dizisinde - farkı bulunursa, onun sayısını daima + farkının sayısından çıkar. Ardından, alttaki iki sayının toplamı üsttekiyle aynı olursa, işlemi pek doğru yapmışsındır. Beşinci kuralın örneği bu şekilde sınanır,

4 c. + 14 q. 8 R. - 7 c. 11 c. + 6 q.

Üstteki sayı 18'dir, Alttaki sayıların toplamı da, 7 sayısı 25'ten çıkarıldığında 18 olur.

IV. Kuralın Örneğinin Sınanması, 13 q. - 8 R. 7 q. + 11 R. 6 q. - 19 R.

Üstteki sayı 21'dir, bunlardan çıkarıldığında yekûn [okunamadı] olacaktır.

CEBİRSEL ARİTMETİK HAKKINDA, BÖLÜM

Çarpma İşlemi Hakkında. Karakterlerin veya şekillerin çarpımı, çark ve birinci kural bununla ilgilenir. Farklar, Aynı olduğunda, + ve + gibi, Farklı olduğunda, + ve - gibi, Bu türde dikkate alınır, sayıların dizilişi, yani sınanması, Sona doğru sola + veya - işaretinin ne zaman yazılması gerektiği, bu husus birinci kuraldadır. Sayılar çarpılacağı zaman, Benzer olduklarında, dördüncü kuralda olduğu gibi, Elde edilen sayılar, Benzer olmadıklarında, altıncı kuralda ele alındığı gibi.

Çarpılacak sayı çarpandan küçük olduğunda ne yapılması gerektiği, bunu beşinci kural öğretir. Karakterlerin bölünmesi, bunun hakkında 7. kural, Değeri, 8. kural.

ÇARPMA İŞARETLERİNİN AYNASI

Kural I. Bu aynanın kullanımı hakkında, Bu çark vasıtasıyla, çarpım neticesinde ortaya çıkan sayıya eklenecek yeni karakteri pek kolay bulursun.

Bunun üst küresinde sayılar doğal ilerleyiş sırasına göre ifade edilir ve o kürenin altında cebirsel (cossici) karakterler sırayla dizilir.

O halde küçük karakter büyük olanla çarpılacaksa, mesela kare kök ile çarpılacaksa, çarpan karakterin üzerindeki sayıyı, yani 1'i, çarpılacak olanın üzerinde açıkça bulunan sayıya, yani 2'ye ekle, çıkan sonuç, yani 3, altındaki hasıl olan karakteri gösterecektir, yani küpü, zira kare kök ile çarpıldığında küp hasıl olur.

Kural II. Cebirsel çarpmada + ile + veya - ile -, farkı oluşturur, daima + alta yazılır, ancak + ile - veya - ile + çarpılacaksa, farkların 7. kuralı gereğince daima - alta yazılmalıdır. Örneğin,

Çarpılacak sayı, Çarpan, Hasılat,

28 qq. + [okunamadı] c. - 33 q. - [okunamadı]

Kural III. O halde en alttaki müstesna olmak üzere, bütün hasılat serilerinde, sola doğru olan + farkı, çarpmada vuku bulduğu üzere, yukarıdaki önceki örnekte gösterildiği gibi - olmaksızın daima ifade edilmelidir.

Kural IV. Çarpma tamamlandığında, soyut sayılarda söylendiği gibi, bütün hasılatların cebirsel toplamı daima yapılmalıdır, bu da önceki ispattan açıkça anlaşılmaktadır.

Kural V. Çarpan sayı çarpılandan büyük olduğunda, çarpan çarpılanın yerine, çarpılan da çarpanın yerine geçirilsin, ardından aşağıdaki örnekte olduğu gibi önceden yapıldığı gibi ilerlenmelidir,

4 q. - 5 R. - 6 N.

Bu sayıları şu şekilde tatbik edeceksin,

4 q. - 5 R. - 6 N. + 12 q. - 15 R. - 18 N. 8 c. - 10 q. - 12 R. 8 c. + 2 q. - 27 R. - 18 N.

Kural VI. Hasılatın toplanmasında, toplama işleminin dördüncü kuralının sırası ve yöntemi takip edilerek, farklı türdeki üstün karakterler değerlerine göre çizginin altına ifade edilmelidir, şöyle ki,

15 q. c. - 11 q. 14 c. + 3 R. - 5 N. - 57 q. c. + 20 q. + 30 c. q. - 24 c. 210 c. c. - 168 c. q. 210 c. c. + 30 c. q. - 75 q. c. - 168 c. q. - 24 c. + 20 q.

ÇARPMA İŞLEMİNİN SINANMASI

Kural VII. Bu türün sınanması bölme işlemiyle araştırılır, binaenaleyh bütün hasılatın böleni çarpılandır ve şayet işlem doğru yapılmışsa, bölüm çarpan sayı olacaktır. İlk örnek şu şekilde sınanacaktır.

Beşgen sayı (numerus pentagonalis), birimlerine göre genişlemesine çizilmiş, kenarları eşit boyutta düzenlenmiş beş açı ile çevrelenen sayıdır.

Cisimsel ya da katı sayı (numerus corporalis sive solidus), üç kenarla, yani uzunluk, genişlik ve derinlikle çevrelenen sayıdır,

Veyahut birimlerine göre uzunluğuna ve derinliğine yerleştirildiğinde bir cismin biçimini temsil eden sayıdır.

Piramit sayı (numerus pyramidalis), kendi birimleri içinde cisimsel bir piramit tarzında kurulmuş sayıdır, öyle ki geniş bir tabandan başlar ve yukarı çıkarken, kendisinin tepesi olan birime ulaşıncaya değin daima azalır.

Sütun sayı (numerus columnalis), kendi birimleri içinde cisimsel bir sütun tarzında kurulmuş sayıdır, öyle ki geniş bir tabandan tepeye doğru ne azalarak ne de artarak eşit genişlikte yükselir.

BÖLÜM I. Geometrik Toplama Üzerine

Kural I. Eşit üç doğru çizgi, bir yüzey oluşturacak şekilde birleştirildiğinde bir eşkenar üçgen meydana getirir.

Kural II. Dört eşit doğru çizgi yukarıda belirtilen tarzda eklendiğinde, yani dik açılarla birleştirildiğinde bir dik açılı dörtgen oluşturur.

Kural III. Eşit boyuttaki iki dik açılı üçgen birlikte birleştirildiğinde bir dörtgen ya da kare meydana getirir.

Kural IV. Birer açısı aynı merkezde birleşen eşit kenarlı altı üçgen bir altıgen oluşturur.

Kural V. Aynı boyuttaki iki yarım daire, bir yüzey oluşturacak şekilde birlikte eklendiğinde bir daire meydana getirir.

BÖLÜM II. Çıkarma Üzerine

Kural I. Üçgen, tek bir kenarı çıkarıldığında tek açılı hale getirilir.

Kural II. Karenin ya da dörtgenin üst kenarı çekilip çıkarıldığında, çifte dik çizgiler, yani dikey çizgiler meydana gelir.

Kural III. Yarım dairenin bir parçası eksiltildiğinde geriye bir yay kalır.

BÖLÜM III. Çarpma Üzerine

Kural I. Bir karenin bir kenarı yahut kökü diğeriyle çarpılırsa, elde edilen ürün bütün kare yüzeyi ölçecektir.

Kural II. Yukarıdaki paralelkenarlarda küçük kenar büyük olanla çarpıldığında bütünün boyutunu verecektir, nitekim,

Kural III. Küpün boyutu da bir kenarın diğeriyle çarpılması ve elde edilen ürünün tekrar aynı kenarla çarpılmasıyla anlaşılır, nitekim,

Kural IV. Köşeli sütun cisimleri, şayet tabanının bütün kenarları birbirine eklenir ve ardından uzunluğuyla çarpılırsa ölçülür, zira elde edilen ürün sütunun hacmi olacaktır.

Kural V. Aynı büyüklükteki yuvarlak bir sütunun cismi, çevresi uzunluğu ile çarpılırsa ölçülür.

Kural VI. Yuvarlak bir piramidin tabanını alır ve yüksekliğinin üçte biri ile çarparsan, elde edilen ürün onun boyutu olacaktır.

Kural VII. Üç yüzeyin birbirinden bütünüyle farklı olduğu düzgün cisimlerin boyutlarını bulmak için, bir kenar kendisine eşit olmayan diğeriyle çarpılmalı, ardından elde edilen ürün bunlardan farklı olan üçüncü bir kenarla çarpılmalıdır, zira en son elde edilen ürün cismin ölçüsü olacaktır.

BÖLÜM IV. Bölme Üzerine

Kural I. Kare bir yüzeyi çevreleyen daire, onun bir kenarı A, B, C ve D olmak üzere 4 eşit parçaya bölünerek çizilir, ardından merkezinden B ve D kesişimlerine teğet olan bir daire çizilir. Zira dairenin hacmi kareninki ile aynı olacaktır.

Kural II. Karenin merkezi, köşeden köşeye çizilen iki çap ile 4 eşit parçaya bölündüğünde bulunur, zira kesişimlerin noktası karenin merkezi olacaktır, yani e.

Kural III. Daireyi 5 eşit parçaya böl, bir beşgen meydana getirecektir.

Kural IV. Yarıçapı, kendisinin on birde biri ve [okunamadı] ile birlikte alırsan, dairenin beşinci parçası olacaktır.

Kural V. Yarıçap daireyi 6 eşit parçaya böler ve bunlardan komşu olan diğerlerine çizilen doğru çizgiler bir altıgen meydana getirir.

Kural VI. Çap 14 eşit parçaya bölündüğünde, şayet on birinci parça üzerinden çevreye bir dikey yükseltilirse ve çevrenin bu temas noktasından ilk parçanın başlangıcına bir doğru çizilirse, bu doğru, alanı dairenin alanı ile aynı olacak bir karenin kenarı olacaktır.

BÖLÜM V. İndirgeme Üzerine

Kural I. Tabanı dikey çizgisinde altı kez bulunan bir üçgen, kendisiyle aynı boyuttaki bir dörtgene dönüştürülür, üçüncü parçanın sonu üzerine tabana eşit bir dikey çizgi dik açılarla yükseltilirse, ardından diğer kenarla ortak bir yol ile alanı üçgenin alanı ile aynı olan bir paralelkenar oluşturulur. Sınama, a. b. e. f. üçgen a. b. d. f.'nin bir parçası olduğu için ve dörtgenin a. b. c. parçası b. d. e. ile eşit olduğundan, a. c. e. f. üçgeninin dörtgeni a. e. f. üçgeni ile aynı boyuttadır ve a. c. e. f. paralelkenarına dönüştürülür.

Kural II. Yukarıda anılan boyuttaki üçgen, şayet tabanı ya da dikey parçasının altıda biri dairenin yarıçapı olursa bir daireye dönüştürülür.

Bu önermeyi Peletier'den aldım, lakin bu önermeyi hangi akıl yürütmeyle kanıtlayabildiğini anlamıyorum.

Hatta hissettiğimi açıkça söylemek gerekirse, kendisi de bilmemektedir, zira bu dairenin alanına daha dikkatli bakılacak olursa, yukarıda gösterdiğimiz üzere, bu üçgenin alanından çok farklı olduğu görülecektir.

Kural III. Eşit olmayan iki kare, birinin ve diğerinin kenarları dik açı yapacak şekilde yerleştirilir ve birinin ucundan diğerine üçgeni oluşturan bir doğru uzatılırsa tek bir kareye dönüştürülür. Zira bu hipotenüs, anılan iki kareyi içeren kareyi oluşturması gereken kenarları ölçecektir.

Kural IV. Karenin alanı, karenin alt kenarı kendi karenin sahip olmasını istediğin miktara kadar uzatılırsa bir paralelkenara dönüştürülür, aynı karenin üst kenarı da aynı boyuta kadar uzatılır ve bir dörtgen meydana getirecek şekilde iki paralelkenar çizgisi sabitlenir, bu da a. c. d. e. olsun. Ardından c. açısından e. açısına bir doğru çizilsin ve bu çapraz çizgi karenin b. f. kenarını kestiği yerde g. olarak işaretlensin. Zira g. f. çizgisinin uzunluğu, verilen kareye eşit paralelkenarın genişliği olacaktır, binaenaleyh d. h. [okunamadı] d. e. paralelkenarı, a. b. c. karesi ile aynı hacimdedir.

Kural V. İki kenarı diğer 4 eşit kenardan farklı olan eşit kenarlı altıgenler, bu tarzda karelere dönüştürülerek ölçülür, nitekim a. f. e. ve e. b. g. kare üçgenleri, e. f. g. c. d. altıgeninin üçgenlerine ve c. h. yani c. h. i. ve d. h. i.'ye eşittir. Aynı yolla bir kare de altıgene dönüştürülebilir.

Kural VI. Paralelkenar, bu yolla bir kareye ya da eşkenar dörtgene (rhombus) dönüştürülür, nitekim a. b. c. d. karesinin a. e. b. ve e. b. d. üçgenleri, a. e. b. f. eşkenar dörtgeninin a. f. g. ve b. f. g. üçgenlerine eşittir. Benzer bir yöntemle eşkenar dörtgen ya da kare de paralelkenara dönüştürülebilir.

BÖLÜM VI. Çıkarma ile Toplama Üzerine

Kural I. Orantılı biçimde birbirinden farklı olan eşitsiz dairelerin orantılı yarım daireleri birlikte eklendiğinde sarmal bir çizgi oluşturur.

Kural II. Birinin yarıçapı diğerinin çapı olan iki farklı boyuttaki 4 daireden çıkarılan parçaların eklenmesiyle oval bir şekil elde edilir. Öyleyse a. b. c. ve d., e. merkezleri etrafında çizilmiş daha küçük orandaki iki daire olsun, f. g. h. i. ise merkezleri küçük dairelerin kesişimleri olan daha büyük orandaki daireler olsun, nitekim l. m. o. ve n. p. küçük dairelerden, m. n. o. p. ise büyük dairelerden çekilip çıkarılır.

BÖLÜM VII. Toplama ile Çarpma Üzerine

Kural I. Kare ya da beşgen piramitler ve diğer tüm köşeli piramitler, tabanın bütün kenarları birlikte toplanarak ve toplam, yüksekliğin üçte biri ile çarpılarak ölçülür, zira elde edilen sayı piramidin ölçüsü ve derinliği olacaktır.

Kural II. Eşit büyüklükteki köşeli sütun da tabanın kenarları birlikte toplanıp [okunamadı] çarpılarak ölçülür, zira üretilecek olan şey sütunun tam boyutu olacaktır.

Kural III. Romboid bir cismin hacmi, açıdan açıya genişliği kendi uzunluğunun üçüncü parçası ile ölçüldüğünde hesaplanacaktır, nitekim,

Kural IV. Dairenin çevresi, çapın 3 ile çarpılması ve elde edilen ürüne aynı çapın [okunamadı] eklenmesiyle bulunur, zira üretilen şeyden çevrenin uzunluğu ortaya çıkacaktır.

BÖLÜM VIII. Çıkarma ile Çarpma Üzerine

Kural. Herhangi bir dik açılı üçgenin köşegen çizgisi, açıyı oluşturan kenarların kareleri birbirine eklenir ve toplamdan kök çıkarılırsa ölçülecektir, zira kök, köşegen çizgisinin ölçüsü olacaktır.

BÖLÜM IX. İkiye Bölme ile Çarpma Üzerine

Kural I. Dik açılı üçgen, tabanın dikey çizginin yarısı ile çarpılmasıyla ölçülür. Zira elde edilen ürün yüzeyin hacmi olacaktır. Çünkü böyle bir üçgen, bir ucu üçgenin tabanı, kenarı ise dikey doğrusu olacak bir paralelkenarın yarısıdır. Not, bu paralelkenarın çapraz çizgisinde 16 yerine 160 oku.

Veyahut a. b. c. üçgeni c. d. e. üçgenine eşit olduğu için.

Bu sebeple a. d. e. f. paralelkenarı, f. b. e. üçgeni ile aynı boyuttadır.

Kural II. Tüm açıları eşit olmayan çeşitkenar üçgen (scalenus), tabandan geniş açıya dik bir doğru indirilerek ölçülür; bu dikmenin yarısı taban ile çarpıldığında üçgenin alanını verir.

Sağlama, Dik doğrunun orta noktasından, tabana paralel ve taban uzunluğunda bir doğru uzatılsın ve bir paralelkenara tamamlanarak indirgensin; bunun alanı çeşitkenar üçgen ile aynı olacaktır.

Benzer şekilde, a. b. c. üçgeni c. e. d. üçgenine eşit olduğundan, d. e. f. üçgeni de f. g. h. üçgeni ile aynıdır.

Kural III. İki açısı eşit olan üçgenler de önceki kural uyarınca ölçülür, yani bir dikme çıkarılarak ve bunun yarısı taban ile çarpılarak; bütün açıları eşit olduğunda da aynısı yapılmalıdır.

Sağlama, Tabanın yarısını al ve bu paralelkenarın bir kenarı olsun ya da dik doğrunun yarısını al, o da paralelkenarın bir kenarı olsun.

Bundan başka, verilen gerçek üçgenin dışındaki tüm gölgeli üçgenler, öncekilerde açıkça görüldüğü üzere, gerçek üçgenin içindeki üçgenlere eşittir.

Kural IV. Çokgen bir yüzey, tüm kenarları yahut üçgenlerin tabanları tek bir kenar ile çarpılarak ve elde edilen çarpım, merkez açısından tabanın ortasına indirilen dik doğrunun yarısı ile çarpılarak ölçülür.

Kural V. Hiçbir açısı dik olmayan, fakat iki kenarı eşit, uç kenarları ise eşit olmayan yamuk (trapezia) yüzeyi, uç kenarlar birbirine eklenip ikiye bölünerek ve bu yarı değer tek bir kenar ile çarpılarak ölçülür.

Sağlama, Zira şayet o yamuk bir paralelkenara dönüştürülürse ve bu şekil çarpmanın ikinci önermesi uyarınca ölçülürse, daha önce gösterilen büyüklüğün aynısı elde edilecektir.

Kural VI. İki dik açı ihtiva eden bir yamukta, uzun kenarın karşısındaki kenarı aştığı doğru parçasının yarısı karşı kenara eklenir ve yüzeyi bir paralelkenara dönüştürülürse, ikinci çarpma işlemiyle pek kolay ölçüm yaparsın, zira a. b. c. üçgeni d. e. c. üçgenine eşittir.

Sağlama, Sağlama da yine ikiye bölme yoluyla yapılır, zira 8 sayısı, 10 olan daha uzun kenara eklendiğinde ve ikiye bölündüğünde bölümde 14 hasıl olur; bu da diğer kenar olan 8 ile çarpıldığında yukarıdaki gibi 112 verir.

Kural VII. Yalnızca dik açılardan meydana gelen bir yamuk yüzeyinin büyüklüğü, uzun kenar karşısındaki kenara eklenip ikiye bölünür ve üçüncü kenar ile çarpılırsa elde edilir.

Sağlama, Nitekim büyük kenarın, karşısındaki alt kenarı aştığı kısmın ikiye bölünmesiyle ve f ikiye bölme noktasından bir paralelkenar kurularak yapılır; zira f. b. e. dörtgeni h. d. g. dörtgenine eşittir.

Bu sebeple a. f. g. c. paralelkenarı (bir kenarı bitişik kenar ile çarparak) yüzeyinde 84 büyüklüğüne sahip olacaktır, binaenaleyh a. b. c. d. e. yamuğu da aynı boyutta olacaktır.

Kural VIII. Aşağıdaki gösterimde sunduğumuz düzensiz yüzeyin alanı, A noktasından B noktasına gölgeli bir dikme çıkarılarak bulunur; öyle ki bu doğrunun sayısı, birbirine eklenen a. c. ve d. e. kenarlarının toplamının yarısının çarpımı ile çarpılır.

Sağlama, Büyük kenarın küçük kenarı uzunlukça aştığı fazlalıklar ikiye bölünsün ve bu bölme noktaları üzerine, iki kenar arasındaki mesafenin yüksekliğinde iki dik doğru kurulsun; gölgeli çizgilerle yamuğa eşit bir paralelkenar oluşturulsun; zira a. b. c. üçgeni c. d. e. üçgenine eşittir. Benzer şekilde f. g. h. üçgeni h. i. l. üçgenine denk gelir.

Kural IX. İki dik açısı olan alan, iki uç kenarı birbirine eklenerek ve bunların yarısı dik kenar ile çarpılarak ölçülür.

Sağlama, Daha büyük uç kenarın daha küçük olanı uzunlukça aştığı parçacığın yarısı küçük kenara eklenerek ve gölgeli çizgiyle bir paralelkenar meydana getirilerek önceki işlem kanıtlanır, zira a. b. c. üçgeni c. d. e. üçgenine eşittir.

Kural X. Bütün açıları eşit olmayan bir yamuk, dik açılı üçgenlere bölünerek ölçülür, ardından öncekilerde olduğu gibi işlem yapılmalıdır.

Bölüm Çarpma ve Bölme Üzerine

Kural I. Yüksekliğin doğrusu, üç ayak (pes) uzunluğundaki bir asa ile şu usulle çarpılarak ve bölünerek ölçülür, Asa yerin üzerine dik olarak dikilsin, göz ise herhangi bir yükseklikte aranan nesnenin tepe noktası asanın tepesi üzerinden görünene dek yer yüzeyi boyunca bir bu yana bir o yana uzaklaştırılıp yaklaştırılsın. O halde göz ile yüksekliğin tabanı arasındaki mesafe asanın yüksekliği ile çarpılmalı ve elde edilen çarpım göz ile asanın tabanı arasındaki mesafeye bölünmelidir, zira çıkan bölüm sayısı nesnenin yüksekliği olacaktır.

Asanın yüksekliği üç ayak, gözden kulenin ayağına olan mesafe 14, gözden asanın ayağına olan mesafe ise 4 olsun. Kulenin yüksekliği 10 ayak ve yarım [yani 10,5] ayak olacaktır. Bu işlem üç oran kuralı ile de aynı şekilde yapılır, zira A. B. C. üçgeni A. D. E. üçgeni ile orantılıdır. Nitekim aynı açıları verir, eğer 4 sayısı 3 verdiyse, 14 kaç verir? İşte bu şekilde 4 verdiyse 3.

Kural II. Bir nesnenin yüksekliği, kulenin tepesi aynanın ortasında görününceye dek aynaya yaklaşılarak aynı şekilde bir ayna yardımıyla da belirlenir, yüksekliği çarparak ve çarpımı mesafeye [okunamadı], 1 numaralı sonraki şekle bakınız.

Kural III. Geriye doğru adım atarak da erişilebilir bir kulenin yüksekliği bulunabilir; senden kulenin dibine kadar olan mesafeyi evrensel gölgenin kesişen noktaları ile çarparsan ve çarpımı 12'ye bölersen, bölüm sayısı kulenin yüksekliği olacaktır; mesafe 18 ayak, kesişen noktalar ise 2 numaradaki gibi 4 olsun.

Kural IV. Erişilemeyen bir kulenin yüksekliği, şayet 12 sayısı kesilen noktaların sayısına, yani 3'e bölünür ve 4 olan bölüm saklanırsa; ardından durduğun yer işaretlenip geri gidilerek ikinci bir duruş yeri belirlenir ve 12 sayısı kesilen noktalara, yani 6'ya bölünürse bulunur, bölüm 2 olacaktır; şayet ikinci bölüm birinciden küçükse bu sayı birinci bölümden çıkarılır ve kalan saklanır (fakat ikinci bölüm birinciden büyük olduğunda, birinci ikinciden çıkarılmalıdır), nitekim 4'ten 2 çıkarıldığında geriye 2 kalacaktır.

Son olarak birinci ve ikinci duruş yerleri arasındaki 40 ayaklık mesafe ölçülsün, bu sayı ikiye bölünmelidir ve bölüme insan bedeninin boy yüksekliği eklenmelidir, bu da 5 ayak olsun; elde edilen toplam nesnenin yüksekliği olacaktır.

Kural V. Dörtgen bir piramit, yüksekliği ikiye bölünerek ve bu yarım değer ile tabanının bütün kenarları çarpılarak ölçülür.

Kural VI. Bir dairenin çapının miktarı, çevre 7 ile çarpılarak ve elde edilen çarpım 22'ye bölünerek bulunur, zira bölüm sayısı [okunamadı].

Kural VII. Fakat çap bilindiğinde ve çevre bilinmediğinde çevre, çapın 22 ile çarpılması ve çarpımın 7'ye bölünmesiyle bilinecektir. Nitekim çıkan bölüm sayısı çevreyi gösterecektir.

Kural VIII. Dairenin alanı, çapın çevre ile çarpılması ve çarpımın 4'e bölünmesiyle elde edilir; zira çıkan bölüm sayısı dairenin alanı olacaktır.

Kural IX. Dairenin alanı, yalnızca çevre bilindiğinde, çevrenin kendisiyle çarpılması, elde edilen çarpımın 7 ile çarpılması ve toplamın 88'e bölünmesiyle ölçülür, zira bölüm alan olacaktır.

Bölüm XI. Bölme ve İlerleme Üzerine

Kural I. Verilen bir doğru, bu doğru karenin bir açısından tam karşısındakine çekilerek, kare paralelkenar içinde kaç doğru bulunuyorsa o kadar eşit parçaya bölünür, şu şekilde.

Kural II. Benzer şekilde doğru bir çizgi, aşamalı ve orantılı olarak eşit olmayan parçalara da bölünür.

Kural III. Dik açılı bir üçgeni dilediğin kadar eşit parçaya bölebilirsin; şayet dik doğrusu uyarınca bir dörtgen teşkil edersen ve bunun karesini 4'e bölersen, ardından çıkan bölüm sayısının karekökünü alırsın; üçgenin tepesinden tabanına doğru sayıldığında bu sayı üçgenin dörtte biri olacaktır.

İkinci dörtte bir parça, karenin yarısı alınıp bunun karekökü çıkarılarak elde edilir; bu karekök tepeden tabana doğru inildiğinde ilki ile eşit olan ikinci dörtte biri gösterecektir.

Üçüncü dörtte bir ise, daima tepeden tabana doğru inilerek, karenin üç parçasının kökü çıkarıldığında kendini belli edecektir ve diğerlerinde de bu minval üzere devam edilir. Örneğin.

Kural IV. Bu usulle dik açılı olmayan üçgenleri de, dikmeye daha fazla yaklaşan kenarı karenin kenarı yaparak eşit parçalara ayırabiliriz.

Bölüm XII. İlerleme yahut Orantı Üzerine

Kural I. Doğru biçimde konumlandırılmış üç ayak uzunluğundaki bir asanın (bunun sürgüsü yarım ayak olacaktır) iki duruş yerinin iki katı, nesnenin yüksekliğinin ölçüsü olacaktır; zira iki kez a. b., c. d. kulesinin yüksekliği olur.

Nitekim 2'nin 4'e ve 3'ün 6'ya oranı gibi, a. b.'nin c. d.'ye oranı da öyledir. Örneğin.

Kural II. Nesnenin uzunluğu da yüksekliğin oranına göre toplanır, zira A. B. C. üçgeni nasıl bir orana sahipse, c. d. e. aletinin üçgeni de öyle orantılanır. O halde A. B. C. üçgeninin B. C. kenarı, aletin c. d. e. kenarına benzerdir. Dolayısıyla B. C. kenarı A. B. kenarından beşte bir fazlalık (sesquiquarta) oranıyla ayrılır. Şu halde A. B. kenarını 5 eşit parçaya böl, birini çıkar; geriye Geometri hakkındaki üçüncü kitabımızda etraflıca gösterdiğimiz üzere B. C. uzunluğu kalacaktır; orada Yakup'un asasını (baculus Jacobi) anarak her türlü ölçüm türünü geniş biçimde ele almış, ayrıca kadranın kullanımından ve tarafımızdan icat edilen aletlerden tam olarak bahsetmiştik.

Bu kuralın bir örneğini ise orada, yalnızca uzunluğun tek bir duruş yeri ile araştırıldığı bahiste bulacaksın.

Kural III.

Ağırlıkların ve hareketli nesnelerin oranı, doğal bir diziyle devam eder, şayet bu dizinin basamakları ardışık olarak kendileriyle çarpılırsa, konumların ağırlıklarını Geometrik orantıyla meydana getireceklerdir, nitekim sıradaki şekilde görüldüğü üzredir. Bu sayılar bir arada toplandığında 91 eder.

Demek ki 6 noktasında bulunan bir librelik ağırlık, A ucunda asılı duran 36 libreye denk olacaktır.

Bu orantıların hesabı çarkların hareketine son derece uygundur, zira yarıçaplar merkezden çembere doğru ne kadar uzağa çekilirse, o çarkın hareketi de o denli hızlı ve şiddetli olacaktır, nitekim sıradaki ispatta gösterildiği üzredir.

Kural V. İster köşeli ister yuvarlak olsun, her sütun kendi piramidinin üç katıdır, bundan ötürü, eğer bir sütun 60 libre geliyorsa, onun piramidi 20 libre tutacaktır.

Kural VI. Çaplarının oranı iki kat olan kürelerin (sphaera) yahut yuvarlakların hacim oranı sekiz kat olacaktır, böylece, eğer büyük küre 50 libre tutarsa, küçüğü 6 libre ile 1/4 libreden ibaret olacaktır.

Kural VII. Top güllesinin ağırlığı bilindiğinde, herhangi bir doğru yahut düz bir yüzey üzerindeki ardışık oran vasıtasıyla onun ölçüsü ve çapı da bilinecektir. Şu halde, top gülleni dökmek istediğin o madenden bir librelik bir yuvarlak hazırlansın, tam anlamıyla yuvarlak olsun, çapı da A.B. olsun, bunun çevresini düzlem üzerine çizeceksin.

Şu halde ilerleyiş şöyledir, bir librelik güllenin dairesinin dörtte biri, yani A.C, iki libre çekmesi gereken güllenin yarıçapı olacaktır, bunun da dörtte biri üç librelik güllenin yarıçapı olacaktır ve üç librelik güllenin dörtte biri dört librelik güllenin yarıçapını teşkil edecektir, bu minval üzere sonsuza kadar ilerlenir.

Gerekçe şudur, zira bir kürenin küp karesi o kürenin katı cisim hacmidir, oysa ikinci kürenin karesi birincinin iki katıdır, binaenaleyh ağırlıkları dahi iki kat oranla ayırt edilir.

Üçlü Orantı Kuralı Üzerine Kural I. Orantılı iki sayı bilindiğinde, üçüncüsü dahi bu kural ile bilinecektir. Zira C.D. doğrusuna paralel olan A.B. doğrusunun 5 parçası, C.D. doğrusunda 14 parçaya tekabül ederse, o vakit A.B. doğrusunun 40 parçası, C.D. doğrusunun 112 parçasını verecektir.

Nitekim A.B.E. üçgeni, C.D.E. üçgeni ile benzer açılara sahiptir. Ve A.B. kenarının yahut doğrusunun eşit bölünmüş parçaları, C.D. doğrusunun bölünmüş parçalarıyla orantılıdır. Eğer aletimizin sürgüsünün 5 parçası yeryüzünde 14 adıma tekabül ediyorsa, 25 parçası 70 adım verecektir.

Bölüm XIV. Kök Alma Üzerine Kural I. İki basamaklı bir sayının kökü yalnızca tek bir rakamdan ibarettir, zira iki basamaklı yahut iki rakamlı en büyük kare sayı 81'dir, onun da kökü 9'dur.

Kural II. İki basamaktan mürekkep herhangi bir kare sayının kökü, kendisiyle çarpıldığında hasıl olan sayısı kare sayıya en çok yaklaşan o rakamın çarpılmasıyla bulunur. Zira o rakam karenin kökü olacaktır, nitekim 6 sayısı 36 karesinin köküdür.

Benzer şekilde 8 sayısı 64 karesinin köküdür, zira 6 kendisiyle çarpıldığında 36'yı meydana getirir ki bunu başka hiçbir tek rakam üretemez.

Aynı şekilde sekiz kere 8 de 64 eder ki bu onun kare sayısıdır ve diğerlerinde de böyledir, bunlara dair aşağıdaki çarkta dış küre kökleri, iç küre ise kareleri göstermektedir.

Kural III. Kare sayı pek çok basamaktan ibaret olduğunda, basamakları yahut dizileri ayırt etmek maksadıyla, sağdan sola doğru ilerleyerek, her bir sayının yahut birler basamağının ardına sağ tarafta yarımay şeklinde bir yay konularak kesim yapılsın, nitekim, 29. 68. 82. yahut 6. 25.

Kural IV. Soldan sağa doğru başlanmalıdır, şayet ilk kesim tam bir kare sayıdan meydana geliyorsa, onun kökü araştırılmalı ve yarımay çizgisine kaydedilmelidir, bu sayı tam bir kare olmadığında dahi aynı şey yapılmalı, ondan daha küçük kare sayının kökü alınmalıdır, nitekim aşağıda yazılı ilk sayıda kare 4'tür, onun kökü ikidir ki kendisiyle çarpıldığında kare sayı olan 4'ü verecektir ve 6'nın altına yerleştirilecektir, 4 sayısı 6'dan çıkarıldığında ise bakiye kalan 2 yukarıya kaydedilecektir.

Kural V. Bölümün kökü iki katına çıkarılarak ve hasıl olan sayı ikinci kesimin ilk rakamının altına yerleştirilerek ilerlenmelidir, bölenin bölünende kaç defa bulunduğu aranmalı ve çıkan sayı yarımay çizgisinde 2'nin yanına yazılmalıdır, benzer şekilde ikinci basamağın ikinci rakamının, yani 5'in altına da konulmalıdır.

Ardından bölenler o son kök ile çarpılmalıdır ve hasıl olan sayı bölünenden çıkarılmalıdır.

Kural VI. Kare sayı birden fazla kesimden ibaret olduğunda dahi aynı nizamı muhafaza edeceksin, yani bölümdeki bütün kökleri iki katına çıkararak, hasılayı bölünenin altına yazarak, kaç defa olduğunu arayarak, çıkan sayıyı yarımay çizgisinde köklerin ardına ve bölenin yanına sağa doğru kaydederek, bütün böleni bu sayıyla çarparak, hasılayı bölünenden çıkararak ve kök alma işlemi tamamlanana değin daima bu usule zihnini teksif ederek tatbik edeceksin.

Kural VII. Şayet çarpılan bölenlerin hasılası bölünenden büyük olursa, o takdirde değeri bölünenden daha küçük hale gelinceye kadar eksiltilmelidir.

Kural VIII. Bölen, bölünende bulunamadığı vakit, yarımay çizgisindeki kökün ardına sıfır konulmalıdır ve çıkan sayıların yahut köklerin değeri iki katına çıkarılmalı, hasıla bölünenin altında gösterilmeli ve yukarıdaki gibi kaç defa olduğu aranmalıdır.

Kural IX. Şayet kök alma ameliyesinden sonra bir miktar bakiye kalırsa (ki sayı tam bir kare olmadığında daima böyle vaki olur), kalan miktar kesirli sayılarla gösterilecektir, nitekim en büyük karesi olan 9'u ihtiva eden 10 sayısında olduğu gibi, bunun kökü 3'tür. Ancak geriye bir kalacaktır, nitekim sıradaki ispatta görülmektedir.

Demek ki onuncu parça kareden hariç tutulur (zira dokuz sayısı kare sayıdır), bu da büyük karenin iki kenarının küçük karelerine eklenecek olan 6 eşit parçaya bölünür. Ne var ki böyle bir sayı, boş kalan A köşesi sebebiyle tam anlamıyla kareye çevrilemez.

Kural X. Tam kare olmayan bir sayının en yakın kökü şöyle bulunur, kök alma ameliyesinden sonra artakalan yahut bakiye pay kısmına ve bölüm yahut iki katına çıkarılmış kök payda kısmına konulursa bu minval üzere bulunur. 544 tam 1/1088 ki kısaltmayla [okunamadı] olur.

Öyle ki 296881 sayısının en yakın kökü 544 tam 1/1088 olur.

Kural XI. Kökün doğru çıkarılıp çıkarılmadığının sınanması. Bir kare sayının kökünün çıkarılışının doğru olup olmadığı, çıkarılan kökün kendisiyle çarpılmasıyla sınanır, nitekim hasıl olan sayı kare sayının kendisiyle aynı ise, işlem layıkıyla ve doğru yapılmıştır.

Kural XII. Kalanlı kök alma ameliye-i hesiyesi, şayet bütün karenin kökü kendisiyle çarpıldığında ve bakiye eklendiğinde meydana gelen sayı kare sayıyla aynı olursa doğrudur.

Bölüm XV. Küp Köklerin Alınması Üzerine Kural I. Küpün kökü sıradaki kürede bulunur, nitekim 2 sayısı 4 karesinin ve 8 küpünün köküdür. Benzer şekilde 3 sayısı 9 karesinin ve 27 küpünün köküdür ve diğerlerinde de böyledir.

Kural II. Küp kökü mezkur çark olmaksızın dahi bulunur, zira herhangi bir kök kendisiyle çarpılıp, hasıl olan kare tekrar kök ile çarpıldığında küp değerine en yakın olan sayı hasıl olur ki bu o karenin küpüdür, yahut herhangi bir kare sayının kökle çarpılmasıyla bulunur ki bunun hasılası küp değerine en yakın olanıdır.

Şu halde küp 27 olsun, 3'ü kendisiyle çarparım ve kare sayısı olan 9'u verir, tekrar 9'u kendi kökü olan 3 ile çarparım ve hasıla küp sayı, yani 27 olacaktır.

Kural III. Küp sayı, sağdan sola doğru başlanarak üçer basamaktan yahut rakamdan müteşekkil kesimlere ayrılsın ve sağ uç tarafına şu şekilde bir yarımay çizgisi konsun, 26 463 592. (

Kural IV. Küp sayının her bir kesiminin kökü olarak yalnızca tek bir rakamı olacaktır ve bu rakam yarımay yayında gösterilmelidir.

Kural V. Yarımay çizgisindeki kökün küpü alınmalıdır, bu da onun kendisiyle çarpılması ve hasılanın tekrar kök ile çarpılmasıyla olur, zira küp olacak olan nihai hasıla ilk kesimden çıkarılmalı ve şayet varsa bakiye üste yazılmalıdır, şu şekilde.

Kural VI. İkinci kesime geçildiğinde, halihazırda bulunmuş olan kökün karesi alınmalıdır, kare ise 3 ile çarpılmalıdır, nihayetinde hasıla ikinci kesimin böleni olarak konulmalıdır ve tıpkı karekök alma ameliyesinde olduğu gibi kaç defa olduğu aranmalıdır ve çıkan rakam ilk kök ile birlikte yarımay çizgisine yerleştirilmelidir, bütün böleni bu rakamla çarpacaksın ve hasılayı bölünenin altına, bölenin hizasına yerleştireceksin, nitekim önceki ve sonraki misalde olduğu gibi.

Kural VII. Daha sonra, son bulunan kökün karesi alınır ve elde edilen çarpım 3 ile çarpılır, bu çarpım da ilk kök olan 2 ile yeniden çarpılır, nihayetinde bunun çarpımı 48'in altına bu şekilde yerleştirilir.

Kural VIII. Ardından son kökün, yani 4'ün küpü alınmalıdır, bunun çarpımı da bir basamak daha sağa kaydırılarak 96'nın altına yerleştirilecektir, bu yapıldıktan sonra tüm bu değerler birbiriyle toplanır ve bu toplam bölünenden çıkarılır, şöyle ki.

GEOMETRİK ARİTMETİK HAKKINDA ## Kural IX. Bölümdeki bütün köklerin karesi alınır ve 3 ile çarpılır, bölenin yerini doldurması için çarpım bölünenin altına yazılır, bölüm aranır ve yarım ay şeklindeki çizgide rastlanan 3 sayısı ile bölenlerin kökü çarpılır, bu şekilde.

Kural X. Son bulunan kökün de karesi alınır ve çarpım 3 ile çarpılır, son elde edilen çarpım iki önceki kökle, yani 24 ile tekrar çarpılır ve son çarpımdan çıkan sayı bölünenin altına, yani bir hane daha sağa doğru konur. Daha sonra son kökün küpü alınır ve çarpım bölünenden çıkarılmak üzere alta yazılır, bu şekilde. Demek ki 14348907 küpünün kökü 243'tür.

Kural XI. Küp sayılarda, bölenin bölünen içinde yer alamadığı durumlarda, bölüme sıfır konulmalı, kökün tamamının karesi alınmalı, çıkan sayı 3 ile çarpılmalıdır ve üretilecek olan sayı, aşağıdaki ispatta olduğu gibi ikinci bölen olacaktır.

Tam Küp Olmayan Bir Sayının Yaklaşık Kökü Nasıl Bulunur? ## Kural XII. Küp sayıdan en yakın kök çıkarılır ve geriye kalan pay olacaktır, ardından kökün karesi alınır ve çarpım tekrar 3 ile çarpılır, son çarpımdan meydana gelen sayı ise payda olacaktır, tıpkı küp bir sayı olmayan aşağıdaki sayıda görüldüğü gibi. Bunun içinde bulunan daha büyük küp sayı 693154125'tir, onun kökü ise 885'tir. Dolayısıyla geriye 1428826 kalır ki bu pay olacaktır, bunun paydası da önceki kural uyarınca 2349672 olacaktır. Demek ki bu şekilde dizilirler.

SAĞLAMA ## Kural XIII. Bu işlemin sağlaması, köklerin karesi alınıp çarpımın yine aynı köklerle çarpılmasıyla yapılır, şayet çıkan çarpım küp sayı ile aynı olursa, işlem doğrudur.

Kural XIV. Şayet sayı küp değilse, önceki kuralda öğretildiği gibi yapılır ve kalan kısım sona eklenir, şöyle ki, Küp 693154125'tir, kalan ise 1428826'dır.

BEŞİNCİ KİTAP Askeri Aritmetik Hakkında.

Kural I. Doğal dizi ile insan bölükleri piramit veya üçgen biçiminde dizilebilir, bir kişiden başlayarak sonsuza kadar, bu şekilde.

Kural II. Bölükleri baklava biçimli (Rhomboidale) bir savaş düzenine sokmak istediğimizde, büyük sayıdan küçük sayıya doğru doğal oranda eksilterek geriye doğru da ilerlenebilir.

Kural III. Çift basamaklı herhangi bir piramit biçimli savaş düzeninin toplamını bilmek için, bayağı aritmetik dizinin ikinci kuralına bakılır, şöyle ki, Şayet basamaklar tek ise, orada başvurulacak çare aynı kuralın üçüncüsüdür.

Kural IV. Baklava biçimli herhangi bir savaş düzenindeki askerlerin sayısı, daha büyük piramidin iki katı alınıp, toplamdan bir sayı veya sıra çıkarılarak bilinir, şöyle ki, 78, 156.

Bu Savaş Düzeni Türünün Kullanımı. Fransızların "sivri uçlu taburlar" ya da "eşkenar dörtgen taburlar" (Bataillons en point ou en lozange) dedikleri böylesi bir asker dizilişi, mecburiyet olmadıkça günümüzde pek az kullanılır, bu mecburiyet de ancak yürüyüş halindeki bölüklerin önüne, kayalıklar, dağlar, korular, ırmaklar, bataklıklar veya göllerle neredeyse çepeçevre sarılmış, ordunun içinden geçmek zorunda olduğu, girişi ya da çıkışı gayet dar olan bir düzlüğün konumu çıktığında doğar, benzer biçimde bir kente düşmanca saldırırken de böyle bir biçim gereklidir, bilhassa sokaklar fazlasıyla dar olduğunda.

Kural V. İnsan sayısının karekökü alındığı takdirde, bölükler derhal kare biçimli bir savaş düzenine sokulur. Çıkarılan kök, her bir sıranın yahut safın sayısını gösterecektir. Asker sayısı 625 olsun, bunun kökü 25'tir.

Kural VI. Bölükleri muharebede safların uzunluğu genişliğinden iki kat, üç kat veya dört kat daha büyük olacak şekilde dizmek isteyen kimse, bölüklerin sayısını, uzunluğun genişliği kaç kez kavramasını istiyorsa o kadar parçaya bölsün, örneğin uzunluğun genişliği üç kez içine alması gerekiyorsa, asker sayısı 3'e bölünmelidir, bölümün kökü ise askerlerin safı ve sırası olacaktır, şayet dört kez ise, 4'e bölünsün, vesaire. Asker sayısı 2310 olsun, bu 3'e bölündüğünde bölüm 770 çıkar, bunun kökü 27 olur ve geriye başka vazifelerde kullanılabilecek 41 adam kalır. İspatı aşağıda takip etmektedir.

Kural VII. Kare biçimindeki bir savaş düzeni de, kökü 3 veya daha fazla parçaya bölünerek böyle bir biçime dönüştürülebilir, nitekim önceki karede kök 25 idi, bu üç parçaya bölündüğünde her sırada 8 adam verecektir. O halde orta saf sabit dursun, uçtaki saflardan biri geri çekilsin, diğeri ise ileri çıksın, bu şekilde. Ve geriye halen karenin tek bir sırası, yani kökü olan 25 adam kaldığı için. Benzer şekilde, 25 içinde 8 üç kez bulunduğundan, önceki dikdörtgene yahut paralelkenara 3 saf eklenebilir ve geriye kalan bir kişi diğer lüzumlu işlerle meşgul olur. Böylesi biçim ya da şekil değişiklikleri, ordu ormanlardan yahut dar bir başka yerden geçtiğinde gayet gereklidir.

Kural VIII. Kare biçimindeki bir düzen, uç kısımları yuvarlak olacak şekilde ön ve arka kısımdan gereken miktarda adam eksiltilerek oval hale getirilebilir, bu adamlar komutanın takdirine göre oval biçim elde edilene dek ortadaki saflara eklenir, şöyle ki, A, B üçgenleri ovallik tarafını meydana getirir ve C, D üçgenleri kenarın maddesidir. Fakat muharebedeki bu düzen biçimleri de, bir kentin meydanını savunmak gibi arazinin konumu zorunlu kılmadıkça pek sık kullanılmaz.

Kural IX. Çemberin çevresi çapının üç katı olacaktır, nitekim çapın yedi olduğu yerde çevre 21 olur ve diğer iç çemberler için de durum böyledir. Fakat dairesel muharebe düzenlerinin kurulmasında hepsinden daha iyi yol, evvela çemberinin çapını bulmak, onu ilk yere yerleştirmek, ardından bunun üç katı insanla bütün çevreyi doldurmaktır, ayrıca dikkat edilmelidir ki daha küçük çap 3 kişiden oluşacaktır, şöyle ki. Bu muharebe biçimi, düşman yakında olduğunda, yani içeridekiler tertiplenirken ilk safların hasımlara mukavemet edebilmesi için gereklidir, sancaktar ise daima merkeze yerleştirilmelidir ve daha küçük olan çember, kalkanlı kılıçlar, kargılar vesaire gibi kısa silahlar taşıyan askerlerden oluşmalıdır, ki Almanlar ve Hollandalılar askerlerin bu dizilişini savaş sanatının dakik yönteminden yahut yazılı kurallarından ziyade mütemadi tatbikatla düzenlemeye alışıktırlar.

Kural X. Dairesel düzenin tertibi bilindiğinde oval biçim pek kolay teşkil edilebilir. Dairesel biçimdeki bir savaş düzeninin çapı, insanlardan kurulu bir karenin kenarı olsun, dairesel bölük eşit parçalara bölünsün, bunun orta kısmı karenin başına yani ön kısmına, diğer kısmı ise arkasına yani kuyruğuna bağlansın, böylece savaş biçimi oval olacaktır, şöyle ki.

Kural XI. Hilal biçimi, dairesel biçimden belirli adamların eksiltilmesiyle oluşur, bu diziliş sanat veya akıldan ziyade tecrübeyle ve bilhassa Türkler arasında görülür. Yine de küçük bir çember büyük olandan çıkarılabilir, onun çapı büyük çapın üçte ikisine sahip olacaktır, bu şekilde.

Kural XII. Askerlerin hendeklerle tahkim edilmiş kent surlarına tırmanmalarını sağlayan merdiven, en iyi şu şekilde tatbik edilir,

Hendek kenarından duvarın eteğine kadar olan kesin uzunluk alınmalıdır, aynı şekilde duvarın yüksekliği de alınmalıdır, nitekim hendekten geçen doğru bir hat, duvarın eteğiyle bir dik açı teşkil edecektir. Dolayısıyla, merdivenin ölçülmesi gereken köşegen çizginin uzunluğu, Geometrik Aritmetik'in çıkarmayla birlikte çarpma bahsindeki birinci kuralında öğretilen bu usulle ortaya çıkarılır.

Askeri Aritmetik Hakkında Kural 14

Üçgen, dörtgen, beşgen ve benzeri yüzeylerin her bir kenarı 6 eşit parçaya bölündüğünde, tersinden sayılarak sabit parçayı verir, yani onun uç kısımları, mahmuz veya tabyanın omuz noktalarının yapısını şu şekilde sağlayacaktır,

Altıncı Kitap, Müzikal Aritmetik Hakkında Altıncı Kitabın İçeriği

Monokorddaki (monochordon) aralıkların yahut perdelerin uzaklığı, Katlı oran (proportio multiplex), İkili oran (dupla), 1'e 2 gibi, buradan oktav (diapason) meydana gelir. Üçlü oran (tripla), 2'ye 6 gibi, buradan oktav ile birlikte beşli (diapason cum diapente) meydana gelir. Dörtlü oran (quadrupla), 2'ye 8 gibi, buradan çift oktav (bisdiapason) meydana gelir. Basit kesirli oran (proportio superparticularis), Bir buçuklu oran (sesquialtera), 2'ye 3 gibi, buradan tam beşli (diapente) meydana gelir. Bir tam üçte birli oran (sesquitertia), 3'e 4 gibi, buradan tam dörtlü (diatessaron) meydana gelir.

Müzikal Aritmetikte zamanların yahut seslerin uzamının orantısı dikkate alınmalıdır, Katlı oran, İkili oran, 1'e 2, 2'ye 4, 4'e 8 gibi, iki semibrevis'e dört minima gibi, Üçlü oran, 1'e 3, 3'e 9 gibi, üç semibrevis'e dokuz semibrevis gibi, Dörtlü oran vb., 1'e 4, 2'ye 8 gibi, dört semibrevis'e altı semibrevis gibi [okunamadı],

Basit kesirli oran, Bir buçuklu oran, 2'ye 3, 4'e 6, 6'ya 9 gibi, ikiye karşı üç siyah nota, dörde karşı beş minima gibi, altıya karşı dokuz semibrevis gibi, Bir tam üçte birli oran, 3'e 4, 6'ya 8 gibi, üçe karşı dört siyah nota gibi, Bir tam dörtte birli oran vb., 4'e 5, sekize karşı on siyah nota gibi,

Bileşik kesirli oran (proportio superpartiens), İki paylı bileşik oran, 3'e 5, 5'e 7 gibi, Üç paylı bileşik oran vb., 5'e 8, 6'ya 10 minima gibi.

Müzikal Aritmetik Hakkında ## Bölüm I, Müzikal Orantı Hakkında Orantılarda toplamak, çarpmaktır. Çıkarmak ise bölmektir, iki katını almak kendisiyle çarpmaktır. Dolayısıyla çarpma ve bölmenin orantılarda yeri yoktur, zira orantılar birliği (unitas) kabul etmez, nitekim ikilinin ötesine inilmez. Bu kuralın ispatı, monokordun bölünüşünde adeta gözle görülebilir. Katlı orantı, büyük sayının nicelik ve ölçü bakımından küçük olanla karşılaştırıldığı orantıdır. Geriye kalan bütün orantıların birbirine nispetle ne durumda bulunduğu ise sayma hakkındaki kitapta ve orantılar bahsinde gösterilmiştir.

Bölüm II, Monokord Harflerinin ve Orantısının Bulunması Hakkında Kural 1 Monokordda A harfi ve birinci ton (tonus), bütün tel dokuz eşit parçaya bölündüğü takdirde bulunur, zira telin başından itibaren birinci bölme A harfi olacak ve Γ ile A arasındaki aralık bir ton olacaktır. Dolayısıyla ΓA parçası telden çıkarıldığında, tınlayan ΓΩ telinden tam bir ton çıkarılmış olur. Boethius, Γ harfinin Proslambanomenos olarak tınlaması gibi, bu kesiti Hypate hypaton olarak adlandırır.

Kural 2 Monokordda B harfi ve ikinci ton, AΩ tel aralığının dokuz eşit parçaya bölünmesiyle bulunur, zira ilk parçanın bittiği yere pes B yerleştirilmelidir ve A ile B aralığında diğer tonu buluruz, böylece bütün monokord boyunca bir parça eksiltilerek ton üzerine ton yükseltilir. Boethius bu aralığı Parhypate hypaton olarak adlandırır.

Kural 3 C harfi ve diatessaron uyuşumu (consonantia diatessaron), bütün ΓΩ telinin dört eşit parçaya bölünmesiyle monokordda elde edilir. Nitekim birinci parçanın sonu pes C harfi olacaktır, B ile C arasındaki aralık ise yarım ton (semitonium) olacak ve Lichanos hypaton olarak adlandırılacaktır. ΓC uzaklığı ise diatessaron uyuşumunu ihtiva eden telin bir tam üçte birli oranıdır.

Kural 4 D harfi ve üçüncü ton, bütün telin üç eşit parçaya bölünmesiyle bulunur, zira birinci parçanın bittiği yerde pes D harfi bulunur. C ile D arasındaki aralık ise üçüncü ton yahut diatessaron üzerindeki ton olacaktır, telin Γ'dan D'ye kadar olan bütün bu üçte bir parçası ise diapente uyuşumunu ihtiva eden bir buçuklu orandır. Boethius tarafından bu kesişmeye Hypate meson denir.

Kural 5 E harfi ve diapente üzerindeki ton bu usulle bulunur, telin D ile Ω arasındaki aralığı [okunamadı] eşit parçaya bölünsün, zira ilk parçanın bittiği yer pes E yahut diapente üzerindeki ton olacaktır. B ile E arasındaki aralık da diatessaron uyuşumunun teşekkül ettiği bir tam üçte birli oran olacaktır ve bu kesişme eski müzikçiler tarafından Parhypate meson olarak adlandırılır.

Kural 6 F harfi ve ikinci yarım ton, monokordun pes C ile Ω arasındaki aralığının 4 eşit parçaya bölünmesiyle meydana gelir, zira birinci parçanın bittiği yere pes F yerleştirilecektir. E ile F arasında ise bir yarım ton bulunacaktır, bu sebeple [okunamadı] ile F arasında diatessaron uyuşumu olacaktır. Bu kesite Antilichanos meson derler.

Kural 7 G harfi, diapason uyuşumu ve yarım tondan sonraki ses iki şekilde bulunur, ilk olarak F ile Ω arasındaki uzaklık 9 eşit parçaya bölünürse, zira ilk parçanın ucu pes G'nin yeri olacaktır. Yahut bütün monokord iki eşit parçaya bölünür, bunlardan birincisinin sonu G harfinin yeri olacaktır ve F ile G arasındaki aralık, E-F yarım tonundan sonraki ton olacaktır. ΓG telinin uzaklığı ise ikili oran olacaktır, nitekim 2'nin 1'e oranı ne ise, bütün telin onun yarısı olan ΓG'ye oranı da öyledir, bu sebeple eskiler tarafından Mese, yani orta olarak adlandırılır. Diapason bu orantıda vücut bulur.

Kural 8 Tiz harfler de pes harflerle tamamen benzer usulle bulunmalıdır, yani tiz A harfinin bulunması için telin geriye kalan GΩ kısmı 9 parçaya bölünür, ardından tiz B'nin yerini bulmak için AΩ uzaklığı başka bir 9 parçaya bölünür ve diğerlerinde de bu şekilde devam edilir.

Kural 9 Aynı ilerleyişle, aşağıdaki ispatta daha geniş şekilde görüleceği üzere, fevkalade tiz yahut pek tiz harflerin bulunmasına doğru ilerleyeceğiz.

Kural 10 Tonun tona oranı 9'un 8'e oranı gibidir, lakin yarım tonun tona oranı 256'nın 243'e olan bileşik kesirli oranıdır. Sözgelimi monokord 324'e bölünsün, bu sayı tondur. İkinci ton ise 288'dir. Yarım ton 256'dır. Diatessaron 4'ün 3'e oranı gibidir. Diapente 3'ün 2'ye oranı gibidir. Diapason ise aşağıdaki örnekte görüldüğü gibi 2'nin 1'e oranı gibidir.

Kural 11 Diapason ile diapente'den üçlü orantı yahut ikili bir buçuklu orantı doğar. Çift diapason'dan dörtlü orantı ve üçlü diapason'dan sekizli orantı doğar. Diatessaron bir tam üçte birli orantıda bulunur. Diapente ise, bakanların gözleri önüne açıkça sergilenen önceki ispatta olduğu gibi, bir buçuklu orantıda kalır.

Bölüm III, Ağırlıkların Orantısından Uyuşumların Bulunması Hakkında Kural 1 Altının on ikiye oranı ikili orandır. Pisagor'un uçlardaki çekiçlerinin ağırlıkları bu orantıda bulunuyordu, öyle ki biri diğerine diapason uyuşumuyla tınlamaktaydı. 6 ons, 12 ons, ağırlık farkı.

Kural 2 Pisagor üçüncü çekicini, dördüncüye diatessaron tınlaması için 8 ons ağırlığında tertip etti. Zira 6'nın 8'e nispeti bir tam üçte birli oranladır, aynı orantıyla ikinci çekicini de birinciye nispet ediyordu, nitekim ikinci çekiç 9 onstan ibaretti, 9'un 12'ye nispeti ise bir tam üçte birli oranladır, 6 ons, 8 ons, 9 ons, 12 ons gibi.

Müzikal uyuşumları kavrayan sayılar, böylece çekiçlerin ağırlıklarından bulunmuştur. Dört çekiç olduğu gibi, neredeyse bütün müzik kudretini ihtiva eden, daha önce söylendiği üzere bunların ağırlıklarından bulunmuş dört sayı vardır. Bu sayılar 6, 8, 9, 12'dir. Bu dört sayıda o kadar orantı ve bu sayede o kadar kusursuz uyuşum bulursun. Bu orantılar şunlardır, yani İkili, Bir buçuklu, Bir tam üçte birli, Bir tam sekizde birli (sesquioctava). İkili oran, büyük sayı küçük olanla karşılaştırıldığında onu kendisinde iki defa ihtiva ettiği zamandır, 6'nın 12'ye, 4'ün 8'e, 2'nin 4'e ve 1'in 2'ye oranı gibi.

Bu oran dahilinde, aşağıda monokord (monochordon) üzerinde gösterildiği üzere, Diapason adı verilen uyum yer alır. Bunu ister tellerde, ister flütlerde, ister çıngıraklarda yahut çanlarda ve ses veren tüm nesnelerde tecrübe etmek istersen, bir nesnenin diğerine göre iki katı olması icap eder, böylece onun yarısı bütününe nispet edildiğinde sana şüphesiz Diapason tınlayacaktır. Sesquialtera oranı, büyük sayı küçüğe oranlandığında, küçük sayının tamamını ve buna ilaveten onun yarısını içinde barındırdığı durumdur, nitekim 8'e nispetle 12, 6'ya nispetle 9, 4'e nispetle 6 ve 2'ye nispetle 3 böyledir. Bu orandan, Diapente adı verilen o uyum doğar.

Dolayısıyla Diapente nerede bulunursa, oradaki kalın ses, diğer parçanın tamamını ve onun yarısını daima kendinde barındıracaktır. Sesquitertia oranı, büyük sayı küçüğüyle kıyaslandığında, onu bütünüyle ve ayrıca onun üçte birini kendinde barındırdığı zamandır, nitekim 9'a nispetle 12, 6'ya nispetle 8 ve 3'e nispetle 4 böyledir.

Sayıların bu uygunluğundan Diatessaron uyumu meydana gelir, burada onun daha kalın olan sesi, diğer parçanın tamamını ve onun üçte birini kendinde barındırır. Sesquioctava oranı, büyük sayı küçüğe nispet edildiğinde küçüğün tamamını ve onun sekizde birini kendinde ihtiva ettiği durumdur, nitekim 8'e nispetle 9 böyledir, bu da bir birimdir, bu oranda ton (tonus) kavranır, onun daha kalın sesinin, diğer parçanın tamamını ve sekizde birini kendinde barındırdığından şüphe etmeyesin. Hatırda tutulsun ki, zikredilen uyumlar nerede mevcutsa, şüphesiz o orantılı sayıları bulacaksın, yukarıda monokordu böldüğümüz gibi yalnızca bunlar vasıtasıyla ve başka hiçbir yolla bölünmez, nitekim flütler, ziller ve çıngıraklar yahut çanlar gibi tüm musiki aletleri de bunlar vasıtasıyla biçimlendirilir, sitarlar, liri ve viyolalar bunlar vasıtasıyla tınlar. Velhasıl, dünyada musikiye dair her ne tınlarsa, bu sayıların oranlarından katiyen sapmayacaktır.

BÖLÜM IV. Zamana Bağlı Oran Üzerine.

Kural I. İkili oranda iki nota, isim ve nicelik bakımından kendilerine benzeyen bir tek notaya denktir, tıpkı iki minimanın bir semibrevis'e denk olması gibi. Benzer şekilde üçlü oranda, 3 nota bir taneye denktir.

Dörtlü oranda 4 nota ölçü ve nicelikçe bir taneye denktir ve diğerlerinde de durum böyledir.

Kural II. Beşli oran semibrevis ile gösterilir.

Kural III. Altılı oran, sürati sebebiyle ne parmaklarla kolayca icra edilebilir ne de dudaklarla minima üzerinden ifade edilebilir. Bu sebeple bu oran daima semibrevis ile bestelenmelidir.

YEDİNCİ KİTAP Gök Bilimsel ve Astrolojik Aritmetik Üzerine.

BÖLÜM I. Altın Sayının Bulunması Üzerine.

Kural I. Rabbin Yılı'na (Anno Domini) bir birim eklensin ve bu sayı 19'a bölünsün, bölme tamamlandığında bölünen kısmında geriye ne kalırsa, altın sayı o olacaktır, nitekim yıl 1607 olsun, bu minval üzere, [okunamadı] (84 Altın sayı, 11.

Kural II. Fakat önceki işlemde bölme tamamlandıktan sonra bölünende hiçbir şey kalmazsa, orada altın sayı 19 olacaktır. Şu halde yıl 1614 olsun, [okunamadı] Altın sayı, 19.

BÖLÜM II. Epaktanın Bulunması Üzerine. Altın sayıyı 11 ile çarp ve çıkan sonucu 30'a böl, kalandan 10 çıkarılsın, geriye ne kalırsa Epakta o olacaktır, nitekim 1600 yılının altın sayısı 5'tir. [okunamadı] Epakta 15. Altın sayı 5. 55, [okunamadı] 15.

BÖLÜM III. Güneş Çevriminin Bulunması Üzerine. Güneş çevrimi, şayet verilen yıla 9 eklersen ve bu sayının tamamını 28'e bölersen bulunur, zira kalan sayı Güneş çevrimi olacaktır, nitekim Güneş çevrimini bilmek istediğin verilen yıl 1600 olsun. 288 (57 Güneş çevrimi 12.

BÖLÜM IV. Işıkların Kavuşumunun, Karşıtlığının ve Kare Açısının Bulunması Üzerine. Bulunduğun yılın Epakta sayısına, Mart ayının başından itibaren kaç ay geçmişse o kadar gün ekle, şayet sayı 30'u aşarsa bu sayıdan 30 çıkar, geriye kalan, kavuşumun arandığı o ayın kavuşum günü olacaktır.

Bu günlere yedi buçuk eklendiğinde ilk kare açının günü meydana gelecektir, bunlara yeniden yedi buçuk eklendiğinde karşıtlık günü doğacaktır, nihayet bunlara da 7 buçuk eklendiğinde ikinci kare açı meydana gelecektir.

Şu halde yıl 1600 olsun, bunun Epaktası 15'tir ve kavuşum vaktinin aranacağı ay, Mart'tan sonraki beşinci ay olan Temmuz ayıdır, binaenaleyh 5'e 15 eklenmelidir.

Böylece Gregoryen hesabıyla Temmuz'un yirminci gününde iki ışığın kavuşumu vuku bulur. Dikkat edilmelidir ki, şayet artık yıl ise, kavuşum gününden bir birim çıkarılmalıdır ve geriye takriben hakiki kavuşum günü kalacaktır. 7 ½. 27 ½ ilk. Demek ki yirmi yedinci günde ışıkların ilk kare açısı meydana gelir. 7 ½ Ağustos'un 4. günü karşıtlık. 7 ½ Ağustos'un 11. günü ikinci. Ve Ağustos'un on birinci gününde onların ikinci kare açısı olacaktır.

BÖLÜM V. Zodyak'taki Açıların Bulunması Üzerine. Zodyak 360 dereceden (partes) oluşur, bu ikiye bölündüğünde karşıtlık açısını gösterir, şayet 3'e bölünürse bölüm sonucu Zodyak'ın üçte biri olur ve üçgen açıyı meydana getirir, şayet 4'e bölünürse kare açıyı üretir, şayet 6'ya bölünürse bölüm sonucu altmışlık açıyı tayin eder.

BÖLÜM VI. İki Gezegen Arasında Kavuşum, Karşıtlık, Kare, Üçgen Yahut Altmışlık Açının Vuku Bulduğu Herhangi Bir Günün Hakiki Saatinin Belirlenmesi Üzerine. Zira açının gerçekleştiği saate göre, gerek hava değişimlerini bildirmek gerekse astrolojik seçimleri (eiectiones) hazırlamak maksadıyla bir gök haritası çıkarmak icap eder.

Bu iş şu tarzda icra edilir, verilen yılın ve o yılın ilgili ayının efemeris tablosuna bakılmalıdır, burada açıyı oluşturacak olan daha yakın gezegenlerin her ikisinin de ileri harekette mi yoksa her ikisinin de geri harekette (retrogradus) mi olduğu, yahut birinin ileri diğerinin geri harekette mi bulunduğu gözlemlenmelidir. Her ikisi de ileri yahut geri harekette olduğunda, onların günlük hareketleri dikkate alınmalıdır, bu hareketleri ya birbirine eşittir ya da eşit değildir.

Şayet eşit değillerse, küçük sayı büyük olandan çıkarılmalıdır ve kalan, üçlü orantı kuralının ilk terimi olacaktır. Fakat her ikisinin hareketi eşit ise, o vakit günlük hareket bu kuralın ilk terimi olacaktır. Misal olarak, Güneş ile Ay'ın kavuşumu 1600 yılında 14 Şubat'ta vuku bulsun.

Güneş'in günlük hareketi 1 derece, Ay'ın ise 14 derece 27 dakikadır. Ay, 14 derece 27 dakika. Güneş, 1 derece 0 dakika, 13 derece 27 dakika. 13 derece 27 dakika. İkinci terim ise daima 24 saattir. 13 derece 27 dakika. Son terim ise, bir meridyenin hareketinin diğerinin hareketinden çıkarılmasıyla elde edilir. Gezegenlerin birbirine açı yaptığı o günün her ikisine ait öğle vakti hareketi esas alınır. Büyük sayıdan geriye her ne kalırsa üçüncü terim o olacaktır.

Binaenaleyh Ay'ın öğle vaktindeki hareketi 21 derece 40 dakika idi, Güneş'in ise 24 derece 38 dakika.

Sırası Gelmişken Bir Kural. Astrolojik çıkarma işleminde üstteki dakikalar çıkarılacak olanlardan daha az olduğunda, üsttekilerden bir derece alıp bunu dakikalara çevireceğiz ve bu dakikaları üsttekilere ekleyeceğiz, tıpkı önceki örnekte olduğu gibi, Güneş, 24 derece 38 dakika. Ay, 21 derece 40 dakika. 2 derece 58 dakika. Şöyle duracaktır, Güneş, 23 derece 98 dakika. Ay, 21 derece 40 dakika. 2 derece 58 dakika. 13 derece 27 dakika, 24 saat, 2 derece 58 dakika. Bütün dereceler 60 ile çarpılarak dakikalara dönüştürülmelidir, her bir terimin çarpımı bu şekilde yerleştirilecektir.

[okunamadı] Takriben 5 saat 10 dakika. Binaenaleyh Güneş ile Ay arasındaki açı, zikredilen yıl, ay ve günde öğleden sonra takriben 5 saat 10 dakikada vuku bulacaktır. Gezegenlerden biri ileri, diğeri geri harekette olduğunda ise, onların günlük hareketleri birbirine eklenir ve toplanan sayı ilk terim olur. Diğer terimler ise yukarıda zikredilen usulle elde edilir, nitekim Satürn bütün bir 1597 yılı boyunca geri harekettedir, Ay ise aynı yılın Haziran gününde ileri harekettedir. Satürn'ün günlük hareketi 3 dakikadır, Ay'ın hareketi ise 13 derece 12 dakikadır. Onların öğle vakti hareketleri 15 derece 14 dakika ve 14 derece 30 dakikadır. 75, 24 saat.

BÖLÜM VII. Güneş'in Yüksekliğinin Bulunması Üzerine. Meselenin ele alındığı gün Güneş'in içinde bulunduğu derecenin sapma açısı (declinatio) dikkate alınmalıdır, bu şayet kuzeyde ise o bölgenin enleminden çıkarılmalıdır, şayet güneyde ise aynı enleme eklenmelidir ve elde edilen yekun 90'dan çıkarılmalıdır, geriye kalan ise Güneş'in o günkü yüksekliği olacaktır.

BÖLÜM VIII. Eşit Olmayan Saatlerin Derece Sayısının Bulunması Üzerine. Gündüz çemberinin payını 12'ye böl, çıkan bölüm o günün saat parçalarının sayısını aşikâr kılacaktır.

Aynı işlem, gecenin saat kısımlarının sayısı arandığında da yapılmalıdır, yani dairenin geceye ait kısmı 12'ye bölünmelidir.

BÖLÜM IX. Herhangi Bir Günün Eşit Saatlerinin Bulunması Üzerine. Günün daire kısmı 15'e bölünsün, çıkan bölüm günün eşit saatlerinin (horae aequales) sayısı olacaktır.

Bu usulle gecenin eşit saatleri de bulunur, şayet gece kısmı 15'e bölünürse.

BÖLÜM X. Eşit Saatlerin Eşit Olmayan Saatlere Dönüştürülmesi Üzerine. Eşit saatleri 15 ile çarp ve hasılı o günün saat derecelerine böl, böylece eşit olmayan saatleri (horae inaequales) elde edeceksin.

BÖLÜM XI. Eşit Olmayan Saatlerin Eşit Saatlere Dönüştürülmesi Üzerine. Eşit olmayan saatleri o günün saat kısımlarıyla çarp ve çıkan neticeyi on beşe böl, böylece eşit saatleri elde edeceksin.

BÖLÜM XII. Herhangi Bir Gezegenin Günlük Hareketinin Bulunması Üzerine. Gezegenin hareketi dikkate alınmalıdır, acaba gerileyen (retrogradus) midir, yoksa düz (directus) müdür? Zira şayet gerileyen ise, dakikalar ve saniyeler çıkarılmalıdır.

Fakat gezegen düz olduğunda, dakikalar ile saniyeler toplanmalıdır, nitekim Jüpiter Kasım ayının dördüncü gününde gerileyendir. Hareketinin üçüncü günden dördüncü güne farkı 39 ile 34 arasındadır. Benzer şekilde onun 3 Temmuz'daki düz hareketi 24 ile 13 arasındadır.

Jüpiter gerileyen 39, Jüpiter düz 24, günlük hareket 5, günlük hareket 37.

BÖLÜM XIII. Herhangi Bir Saatte Gezegenlerin Hareketinin Hesaplanması Üzerine. Herhangi bir gezegenin günlük hareketi ve öğleden sonra geçen saatler dakikaya çevrilmelidir. Ardından birinin dakikaları öbürünün dakikalarıyla çarpılsın ve hasıl 24'e bölünsün. Çıkan bölüm sayısı tekrar 60'a bölünür ve bu bölüm o gezegenin gerçek hareketini gösterecektir.

Şayet Güneş'in günlük hareketi 58 dakika, sualin saati ise öğleden sonra 20 saat ve 30 dakika ise,

Şayet saatler 20, dakikalar 30 ise, 1200, 1230, öyle ki Güneş 20 saat ve 30 dakikalık sürede 49 dakika ve 32 saniyeyi tamamlamış olur.

Herhangi bir gezegenin öğleden sonraki gerçek hareket saatlerinin toplanmasında da aynı kural gözetilmelidir. Astronomik ve Astrolojik Aritmetiğin Sonu.

SEKİZİNCİ KİTAP. Remil Aritmetiği Üzerine.

BÖLÜM I. Toplama yahut Birleştirme Üzerine. Dört parmaktan çıkarılan noktaların eklenmesi ve hanelerin gereken tertibi ile remil şekilleri meydana getirilir.

BÖLÜM II. Çıkarma Üzerine. Kural I. İki şeklin sayılarından üçüncüsü hasıl olur, iki şekli oluşturan 16 noktadan sekiz nokta meydana gelir. Zira çiftten çift, 10'dan ise 4 yahut 5 meydana gelir. Böylece üç noktadan bir, yahut iki noktadan bir meydana gelir.

Kural II. Şayet 4 ananın (matres) başları onlardan çekilip alınır ve aynı zamanda uzuvların gereken sırasıyla yerleştirilirse, birinci kızı meydana getirirler.

Benzer tarzda, onların 4 omzunun tertibinden ikinci kız oluşur, incik kemiklerinin noktalarından üçüncü ve ayaklarından dördüncü kız çıkar, bu kitabın sonundaki birinci şekilde olduğu gibi.

Kural III. İlk iki anadan başlar çıkarılarak birinci torunun başı hasıl edilir, onların omuzlarından, uyluklarından ve ayaklarından ise onun omuzları, uylukları ve ayakları çıkar. Aynı şekilde üçüncü ve dördüncü anadan ikinci torun, benzer biçimde birinci ve ikinci kızdan üçüncü torun, üçüncü ve dördüncü kızdan ise dördüncü torun çıkar, tıpkı şekil 2'de olduğu gibi.

Kural IV. Yukarıda birinci şahidin (testis) ilk iki torundan ve aynı şekilde ikincisinin son iki torundan doğması gibi, benzer bir usulle şahitlerden de hâkim (iudex) türetilir, nitekim sıradaki üçüncü şekilde görünmektedir.

BÖLÜM III. Çiftleme ve Çoğaltma Üzerine. Çiftleme, herhangi bir şeklin aynı şemada, yani aynı şeklin farklı evlerinde (domus) iki kez bulunmasıdır, nitekim çoğaltma da aynı şeklin aynı şemada daha sık bulunması halidir.

Kural I. İkinci evde bulunan birinci şekil zenginlik ve kazanç vadeder, üçüncüde akrabalardan gelecek bir hayra delalet eder ve diğerlerinde de, şekil 4'te olduğu gibi, bulundukları evlerin tabiatına göre hüküm verilir.

Kural II. Şayet herhangi bir şekil kalkanda (scutum) çoğalırsa, şekillerin ne kadar sık tekrar ettiğine, tabiatına ve dizilimine göre, sual edenin talihinin iyiliğine yahut bedbahtlığına işaret eder, şöyle ki, bir şekil kazanımı, diğeri ise zindanı gösterir.

BÖLÜM IV. Artış ve Eksiliş Üzerine. Artış ve eksiliş, 16 kalkan şeklindeki sayının, 96 olan tüm yalın hendesi noktaların sayısını aşması yahut bunlardan daha az olmasıdır.

Kural. Gelecekteki bir hadisenin vukuunun yavaşlığı yahut sürati araştırıldığında, evvelemirde remil şemasındaki tüm noktaların yekununun verilen 96 sayısından büyük mü yoksa küçük mü olduğuna bakılsın. Zira ne kadar küçük olursa, sual edilen hadise o kadar çabuk vuku bulacaktır ve bunun aksi de geçerlidir. Nitekim şayet bir hastalığın uzunluğu yahut kısalığı hakkında öngörüde bulunulacaksa ve karşımıza şekil 5'teki gibi bir şema çıkarsa bu kural tatbik edilir.

BÖLÜM V. Atım (Projeksiyon) Üzerine. Remil atımı, 16 şeklin başlarında ve ayaklarında bulunan tekil noktaların alınmasıyla yapılır, bunların sayısı şemanın 12 evi arasında paylaştırılmalıdır. Zira son sayının tayin edildiği ev ve onun şekli, sualin kavuşumudur (coniunctio).

Şayet son nokta birinci eve düşerse, sualin bizzat talep edene ait olduğunu gösterir, ikinciye düşerse, mallara ve mülklere işaret eder, üçüncüye düşerse, kardeşlere ve akrabalara delalet eder ve diğerlerinde de bu minval üzeredir. Sıradaki kalkanda atım ikinci eve düşmektedir, bu sebepten talihe ve zenginliklere delalet eder ki bunun göstergesi (significator) ilgili şekildir, bkz. şekil 6.

`[okunamadı]`

DOKUZUNCU KİTAP. Pisagor Aritmetiği Üzerine.

BÖLÜM I. Bir kimsenin doğumundaki gezegenin bu sanatla araştırılabileceğini söylerler, bu da doğanın adından çıkan sayının hesaplanmasıyla yapılır, bu sayı bilahare 7'ye bölünmeli ve kalan kısım dikkatle incelenmelidir.

Alfabe Sayısı. a 10, b 2, c 11, d 4, e 14, f 6, g 16, h 8, i 18, k 10, l 2, m 12, q, r, u, x. Şayet taksimden sonra geriye kalırsa, gezegen Satürn, Jüpiter olacaktır.

BÖLÜM II. İnsanın doğumundaki semavi burcun da aynı usulle kendini ele verdiğini söylerler ve bu durumda alfabe sayısı bu kabilden olacaktır.

Kalan ise burcu gösterir, şayet 1 yahut 2 olursa Koç anlamına gelir, şayet 3, 4 yahut 5 olursa Boğa burcuna delalet eder ve diğerleri de bu minval üzeredir, nitekim sayılama kitabında ve Pisagor sayıları bölümünde yer almaktadır.

BÖLÜM III. Çekişen iki kişinin isimleri bilindiğinde, hangisinin zafer elde edeceğinin de önceden bildirilebileceğini söylerler. Zira kimin isminin sayısı diğerininkini aşarsa, zaferi onun kazanacağını iddia ederler.

Bu sualin alfabe sayısı için Pisagor sayıları bahsine bakılmalıdır.

IX.

Aynı usulle hastanın ölümü yahut şifası hakkında da hüküm verilecektir, yıldızın ve hastanın adının sayıları hesap edilerek.

BÖLÜM IV.

Astrolojik bir sual vaki olduğunda, yani kişinin yaşayacağı mı yoksa öleceği mi sorulduğunda, onun adının sayısı derlenmeli, buna sualin vaki olduğu gündeki Ay'ın yaşının sayısı eklenmelidir, bu yapıldıktan sonra ortaya çıkan toplam sayı üçe bölünmelidir.

Kalan ne ise, aşağıda yazılı cedvelde aranmalıdır, zira harfin yanında bulunursa,

V harfinin yanında bulunursa hayatı gösterir, şayet M harfinin yanında ise ölümü haber verir.

Alfabe Sayısı. Cedvel: 1. M, 3. V, 14. M, 27. [okunamadı].

Ay'ın yaşının gün sayısını bulmak için, sayma sanatı hakkındaki kitabın Pisagor sayıları bölümüne müracaat edilsin, nitekim Güneş gününün sayısı 24, Ay gününün 26, Mars gününün 5 ve sairedir.

Bilinmelidir ki, şayet bölme ameliyesi yapıldıktan sonra sıfır kalırsa, meselede şüpheye ve belirsizliğe delalet eder.

BÖLÜM V.

Mülkler yahut hâkimiyet hakkında bir sual vaki olursa yukarıdaki gibi amel edilmelidir, ve şayet kalan sayı aşağıdaki cedvelde A harfi ile birleşmişse tasdik eder, şayet N ile birleşmişse reddeder.

1. A, 11. A, Cedvel: 8. A, 17. N, 14. A, 22. N, 26. A.

BÖLÜM VI.

Bundan sonra yolculukların uğurlu mu olacağı yoksa talihsizlikle mi neticeleneceği hakkında önceki usulle kehanette bulunmaya alışkındırlar, nitekim kalan B olursa iyi bir yolculuğa işaret edecek, şayet M olursa kötüsünü gösterecektir.

PİSAGOR ARİTMETİĞİ HAKKINDA

Cedvel: 10. [okunamadı], 12. [okunamadı], 13. [okunamadı], 17. [okunamadı], 25. M.

BÖLÜM VII.

Bir kimsenin gelecekteki talihi yahut talihsizliği de daha önceki usulün aynısıyla önceden bildirilir, zira talih P harfi ile ifade edilir, talihsizlik ise A harfi ile, N ise yansızlığa işaret eder.

19. P, 29. A, 10. P, 13. P, 11. P.

BÖLÜM VIII.

Lakin Astrampsychos, Pisagor öğretisine göre başka bir kehanet tarzı tasvir etmiştir, nitekim Pisagor tarafından icat edilen muayyen bir kürenin (sphaera) faziletiyle gelecekteki şeylerin önceden bilinebileceğini söyler; bu küre hayat ve ölüm, kaçaklar, ihtilaflı meseleler, zaferler, doğumun mahiyeti ve buna benzer sayısız başka husus üzerine söz söyler görünür.

Lakin çarkın terkibi ve üzerindeki sayıların hakiki mevkileri hakkında eski müellifler öylesine tutarsız yazmışlardır ki, terkibinin hakikatini tahmin haricinde kavramak kabil değildir.

Bu kürenin muhtelif müelliflerdeki muhtelif terkiplerini tetkik ettiğim nispette, ekseriyeti nerede daha çok uyuştu ise oraya daha sıkı tutundum ve onların reylerine tabi oldum, kürevi şekli de onların öğretisine göre bu veçhile resmettik.

Yukarıda yazılı çarkın üst feleği (orbis) adların harflerinin sayısını gösterir, onun altına yerleştirilen felek asli harflerin kendilerini ihtiva eder, çevreden itibaren üçüncü felek haftanın günlerinin sayısını gösterir, onun altında işaretlenen felek ise günlerin adlarını belirtir, nihayet bütün kürenin ortasından geçen ve onu iki eşit parçaya bölen bir eksen suretindeki çizgi, onun ufkudur adeta, bir yarımküreyi, yani üsttekini, alttakinden ayırır, bu çapın üzerine yerleştirilen sayılar ise uğurlu bir talihi vadeder, alttakiler ise talihsizliği.

İşte bu çarktan çıkarılan kehanetler bu kabildendir.

Mücadele edenlerden hangisinin zafer kazanacağını bilmek için.

Birbiriyle vuruşacak olan birinin ve aynı şekilde diğerinin adını al, her harfe tahsis edilen sayıları topla, bundan sonra vuruşmanın vaki olacağı günün sayısını topla, aynı şekilde Ay'ın sayısını, yani şayet Ay'ın birinci günü ise biri al, şayet ikincisi ise ikiyi ve bu minval üzere devam et.

Bu sayılar bir araya getirilip toplansın ve otuza bölünsün, bu yapıldıktan sonra, otuzdan geriye ne kaldı ise kürenin iç bükeyinde aransın, şayet üst yarımkürede bulunursa galip gelecektir, alt yarımkürede bulunursa mağlup olacaktır.

Kaçağın geri dönüp dönmeyeceği yahut bulunup bulunmayacağı hakkında.

Onun adıyla, önceki bahiste cenk edenlerin her biriyle yaptığın gibi amel et, kaçağın adından, günden ve Ay'dan derlenen toplam sayıyı otuza böl ve kalanı ara, zira üst yarımkürede bulunursa dönecektir yahut bulunacaktır, lakin alt yarımkürede ise hilafı vaki olur.

Gebe kadının erkek mi yoksa kız mı doğuracağı hakkında.

Kadının ve küçük oğlunun adının sayısını hesapla, yahut oğlu yoksa kocasının adını hesapla ve on beşi ekleyip dokuza böl.

Şayet sayı çift olursa erkek doğacaktır, şayet tek olursa kız doğacaktır.

Kocanın mı yoksa karısının mı daha evvel öleceği hakkında.

Harfleri vasıtasıyla adlarını hesapla ve dokuza böl. Şayet geriye kalan sayı çift olursa erkek kadınını defnedecektir, şayet tek olursa kadın kocasını gömecektir.

Tek gözlü bir kimsede zayi olan gözün sağ mı yoksa sol mu olduğu hakkında.

Onun adının sayısını dokuza bölerek hesapla ve ona birliği ekle.

Zira bölme ameliyesi yapıldıktan sonra çift sayı kalırsa sağ göz olacaktır, tek ise sol göz olacaktır.

BÖLÜM IX.

Platon ve Apuleius'un küresi hakkında.

Başkaları dahi iddia ederler ki, Platon da bu kabilden bir küre icat etmiştir, kendi içinde hemen hemen aynı tabiatı ve tertibi haiz olan, onu ise şu veçhile resmettik.

Bu küre üç feleğe ve tek bir karına bölünür. Daha alttaki iki feleğe asli harfler kendilerine tekabül eden sayılarla birlikte yerleştirilir, üsttekinde ise önceki gibi bütün sanatın sırrını izah eden tek bir manzume ifade etmişlerdir.

Bu kürenin kullanımı.

Kaçakların geri dönüp dönmeyeceği yahut bulunup bulunmayacağı hakkında.

Kaçağın adını harfleri vasıtasıyla hesapla ve otuza böl, ona Ay'ın yaşını ve kaçtığı günün sayısını ekle, sonra otuza böl.

Şayet kalan üst yarımkürede bulunursa dönecektir yahut bulunacaktır, şayet alttakinde bulunursa aksine vaki olur.

Cenk edenlerden hangisinin zaferi elde edeceği ve yolcuların dönüp dönmeyeceği hakkında.

Öncekinde tatbik edilen usulün aynısı gözetilmelidir, yani adın harfleri hesap edilip otuza bölünmeli, cenk günü yahut yolculuğun başlangıcı için Ay'ın yaşı ve aynı günün sayısı buna eklenmeli, nihayet yekûn otuza bölünmelidir, zira kürenin üst kısmı zaferi, alt kısmı ise aksini gösterir.

BÖLÜM X.

Batıl inanç sahipleri bu sanat vasıtasıyla insanların dostluklarını yahut düşmanlıklarını da önceden bildirirler, ihtilaflı meseleler, iyi talih yahut talihsizlikler, esaret ve hapsedilme, şan ve şeref, veba ve buna benzer diğer şeyler hakkında da hüküm verirler, ilkelerinin belirsizliği sebebiyle bu ilme haddinden fazla itimat edilmesini istemediğimden, bütün bunları bu makamda terk ettik.

ONUNCU KİTAP.

Hafıza Aritmetiği Hakkında.

BÖLÜM I.

Hafıza mekânları hakkında. Kural I.

Hafıza aritmetiğinde, hafıza mekânlarının vaziyeti daima gözetilmelidir, lakin öyle ki, son karenin alt kısmı, kendi sürekliliği içinde sağ taraftan birinci mekânla ve sol taraftan dördüncü mekânla birleşsin, öyle ki, aşağıdaki misalde görüldüğü üzere, üç mekândan yalnızca biri husule gelsin.

Basit hafıza sanatına göre kare mekânlarının tasviri. Mekân.

Yukarıda zikredilen kare mekânlarının sayma sanatına elverişli hale dönüştürülmesi. Birinci dizi. Toplama, Çıkarma ve Çarpma için uygun toplam sayı mekânı.

Kural II.

Yukarıda zikredilen mekânlar, her mekânda çifte bir fiil icra edilirse, yani onun alt kısmından üst kısmına doğru, şu veçhile, iki sayının dizisini zihinde canlandırma yoluyla pek kolay muhafaza edecektir. Tasavvur edilsin ki, birinci mekâna bir adam yahut genç bir kız yerleştirilmiştir, elmaların yahut cevizlerin yahut başka bir meyvenin ağaçtan düşmesini bekleyen.

İkinci mekânda ise öyle bir tasavvur hâsıl olsun ki, birilerinin gayet yüksek bir kulenin tepesinde asılı duran çanları çaldığı görülsün. Üçüncüde bir kurdun yahut tilkinin darağacında asılı insanlara hırsla baktığı görülsün, hemen aşağıdaki 1 numaralı şekilde olduğu veçhile düşüneceksin.

Kural III.

Şayet toplama, çıkarma yahut çarpmada bu karenin çatısının üzerinde daha fazla dizi bulunursa, diğer bir karenin üç mekânını eklemek icap eder, onları dahi çifte bir intiba ile doldurarak. Zira onun ilk [okunamadı] zihninde bir köprü tasvir edesin, üzerinde muayyen bir balıkçının durduğu, oltayla nehirden oldukça büyük bir balığı çıkarır görünen.

Benzer şekilde, şayet bu türlerde daha fazla mekân talep edilirse, toplanacakların dizisi sayıda kaç tane ise ona göre, bir karenin mekânlarını diğerine yan yana bağlamak zaruri olacaktır, basit yahut çifte olarak, aşağıdaki 2 numaralı şekilde olduğu gibi.

BÖLÜM II.

Toplama hakkında.

Kural I.

Toplanacak sayılar 164 ve 335 olsun. Muhayyile tasavvur etsin ki, kare külahla örtünmüş, ağacın meyvesine hırsla iştah duyan bir adam boynuzunu meyvelere doğru şiddetle fırlatmış ve o vuruşun kuvvetiyle onu küçük parçalara ayırmış, onun kırılan parçaları ise kendi külahını yırtacaktır.

İkinci mekânda tasavvur edilsin ki, bir sümüklüböcek boynuzlarıyla çanı çalan adamı yaralamış, bunu gören çan, üzerindeki üçayağı aşağı devirerek sümüklüböceği öldürmüştür.

Üçüncü mekânda zihne nakşedilsin ki, kurt kargıyla ve başka usullerle asılmış adamın ipini kesmeye yeltenir, bunu yapacağı sırada, üçayaklı darağacı düşerek onu dehşete düşürmüş ve kaçırmıştır. Kural.

Yukarıda zikredilen şekiller, iki şeklin üçüncüye dönüşmesiyle toplanır.

Zira birinci sıranın külahı ve boynuzu yılana dönüşür, sümüklüböcek ve üçayak ise köpek kuyruğuna dönüşür ki fiilin canlılığı sebebiyle yılan onunla cenk edecektir. Benzer şekilde mekânların üçüncü dizisi altında kargı ile darağacının kare bir kitaba üçüncü başkalaşımı yahut dönüşümü ifade edilecektir, aşağıda olduğu gibi.

BÖLÜM III.

Çıkarma hakkında. Kural I.

Bu sanatta çıkarma aynı vasıtalarla icra edilir, yani mekânların alt kısımları üst diziden çıkarılarak ve dönüştürülmüş olan temel mekâna yerleştirilerek.

Böylece 4 işareti, yani külah, 5 işaretinden, yani boynuzdan çıkarıldığında 1 işaretini, yani kargıyı husule getirir ve diğerlerinde de böyledir, ameli aritmetikte olduğu gibi.

BÖLÜM IV.

Çarpma hakkında.

Çarpmada, çarpan bir basamaklı sayı olduğunda usul tamamen aynıdır.

Lakin bazen çarpan pek çok basamaktan terekküp ettiğinden, temel mekân uzunluğuna göre 3 yahut daha fazla eşit parçaya bölünür, bunlardan biri yeşil, diğeri beyaz ve üçüncüsü kırmızı olacaktır.

Zira bu ayrımlarla çarpılacak olanlar daha iyi ve daha berrak bir biçimde açıklanabilir, bu durum takip eden örnekle de izah edilmektedir. Çarpımda meydana gelen toplam ise siyah kısımda ifade edilmelidir. Çarpılanlar. Çarpanlar. Yeşil yer. Beyaz yer. Kırmızı yer. Siyah yer.

BÖLÜM V. Bölme Üzerine.

Bu sanatın erbabı, hem zihinde süratle kavranmasının güçlüğü, hem de sanatçının muhayyilesinde karışıklık yaratabilecek işlemlerinin çokluğu sebebiyle, Aritmetiğin bu son türüne pek nadiren başvurduklarından, bu yerde ondan hiç söz etmeyeceğiz, bilakis onu başkalarının daha keskin araştırmalarıyla ortaya çıkarılmak üzere bırakıp, adımlarımızı şakacı aritmetiğe doğru hızlandıracağız, böylelikle boş hayallerle nicedir yorulmuş olan zihnimizi nihayet bir nebze tazeleyeceğiz.

ON BİRİNCİ KİTAP. Şakacı Aritmetik Üzerine.

BÖLÜM I. Üç kimse olsa, bunlardan biri altına, diğeri gümüşe ve üçüncüsü kurşuna sahip bulunsa, aşağıdaki kural sayesinde hangisinin altına, hangisinin gümüşe ve nihayet hangisinin kurşuna sahip olduğunu tahmin etmek pek kolay olacaktır. İmdi, bunlardan birine bir, ötekine iki ve üçüncüsüne de üç adını ver. Sonra, altın tutana adını ikiyle çarpmasını, gümüşü olana kendi adını 9 ile çarpmasını ve kurşuna malik olana da kendi adını on ile çarpmasını emret. Ardından hasıl olan sayı araştırılmalı ve onun 160 sayısından ne kadar yahut kaç birim uzaklıkta olduğuna bakılmalıdır.

Bundan sonra, o sayıda 8’in kaç defa bulunduğu kaydedilmelidir, zira bu sayı kimin altına sahip olduğunu hatasız bir biçimde gösterecektir, zira şayet 8 bir kez bulunuyorsa altını birinci kişi, iki kez ise ikinci kişi, üç kez ise üçüncü kişi tutmaktadır. Keza 8 ile taksimden sonra neyin arta kaldığına da dikkat edilmelidir, çünkü gümüşün sahibine dair bilgi buradan doğar, zira şayet bir artarsa birinci kişi, iki artarsa ikinci, üç artarsa üçüncü kişi gümüşe sahiptir. Bunlar öğrenildikten sonra kurşunun sahibi pek kolay bir biçimde teşhis edilecektir.

BÖLÜM II. Şayet bir yüzük gizlice herhangi bir parmakta tutuluyorsa ve sen onun hangi parmak üzerinde durduğunu bilmek arzu ediyorsan, evvela başparmağa kendi sayısı olarak birlik verilmelidir, işaret parmağına iki, orta parmağa üç, yüzük parmağına dört ve serçe parmağa beş verilmelidir.

Sonra ona, üzerinde yüzük bulunan parmağın sayısını iki katına çıkarmasını emret, bu iki katına çıkarılmış sayıya diğer parmakların sayıları eklensin, ardından toplam sayıdan 9 çıkarılsın ve kalan sayı, üzerinde yüzüğün bulunduğu parmağı gösterecektir.

BÖLÜM III. Bu sanatın hayranlık verici yardımıyla, biri çift, diğeri tek olan iki madeni paranın ayrı ayrı hangi elde saklandığı da bilinir.

Zira bir kimseye saklamak üzere ellerine üç denariusluk bir sikke ile iki denariusluk başka bir sikke verilirse, sağ elde gizlenen sikke daima üçle çarpılmalı, sol elde kapatılan ise iki katına çıkarılmalıdır.

Şu halde üçle çarpılan sayı iki katına çıkarılana eklensin, şayet toplam sayı çift olursa, o vakit çift değerdeki sikke sol elde, şayet tek olursa sağ elde bulunacaktır.

İKİNCİ İNCELEME ## İKİNCİ KISIM Evrensel Musikinin bir aynada imişçesine temaşa edildiği, yedi kitaba ayrılmış Musiki Mabedi Üzerine.

Önceden Tasvir Edilen Mabedin Pek Parlak Bir Tasviri.

Gayeleri durmaksızın masallar ve uydurmalar etrafında dönen şairler, bu mabedin yapısını ve parlaklığını terennüm ederlerdi, hatta bu konunun ardına çok daha büyük bir hevesle düşerlerdi, zira etimolojisinde belirtildiği üzere Musiki, adını onların tanrıçalarından, yani Musalardan almıştır.

Bu sebeple, ölçüyle olmasa da bir şairane vecdin dürtüsü ve ilhamıyla bu mabedin tasvirinde kendimi yönlendirmeye bırakırsam af dilerim.

Öyleyse bu Musiki Mabedinin, Musaların makamı olan Parnassus Dağının zirvesinde inşa edildiğini tahayyül edelim, her yanı ebedi yeşillikle çiçeklenen korular ve kırlarla bezenmiş, tatlı tatlı oraya buraya süzülen berrak pınarlarla çevrilmiştir, pınarların şırıltısı yoldan geçenlere sık sık huzurlu bir uyku verirken, o civarı mesken tutan ve korularda yaşayan kuşlar daha tiz ezgileriyle (seslerin muhtelif ahenklerini daha senfonik bir surette döksünler diye) özenle bir temel ya da kaide sunar görünürler, kuşların nağmeleriyle Nymphalar mabedin etrafında, Sylvanus’un önderliğindeki Satyrler onun korularında ve başlarında Pan ile çobanlar kırlarda raks etmeye sevk edilir. İşte bu letafetler arasında Apollon’un o ilahi armağanı tesis edilir, muhafaza edilir, hatta bütün ruhların hürmetiyle tazim edilir, onu meydana getiren, barışa ve uyuşmaya adanmış bütün cüzler, göğün ve unsurların ahengini içine alan armoni ve senfoni sırlarıyla birbirine öyle bağlanmıştır ki, onun ahenkleri tükenmeden yahut bozulmadan evvel, bütün evrenin çökmesi ve ihtilafların zenginlikleriyle bir hiçliğe indirgenmesi zaruridir.

İmdi bu mabedin reisi yahut Tanrıçası Harmonia, yani o dile gelmez Uyuşmadır, Varlığın Başlangıcının o yüce evladıdır, ona hürmetle küçük şeyler büyür ve onu hor görmekle büyük şeyler dağılıp gider.

Onun muhafızı yahut rahibesi, dokuz Musanın en tatlısı olan Thalia’dır, uyuşmanın gizli sırları onun talimleriyle hacılara ve onun kehanetini niyaz edenlere açıklanır.

Şu halde ilim sahibi kimse, bu yapının her bir cüzüne iştiyaklı gözlerle dikkat edecek ve onun en küçük parçasını dahi hor görmeyecektir, zira tıpkı bütününde olduğu gibi her bir cüzünde de Apollon’un o armoni ruhu hareket eder, canlıların ruhlarını tatlı tatlı okşayan ve neşelendiren o Musiki nefesi, Zephyros misali bu yapının bütün sinirleri boyunca esmeye alışkındır, insanın arzularını kendisiyle birlikte alıp götürür ve kötü niyetli ifritlerin gazabını kendi tatlılığıyla dindirip, onlara adeta bir nebze insaniyet aşılar.

Diyorum ki, büyük mabedin kulesinin sarmal dönüşüne hırsla baksın, bu dönüş, ses yahut sada yankılandıktan sonra havanın hareketine delalet eder, iki kapı kulakları, yani işitme uzuvlarını simgeler, onlar olmaksızın çıkarılan ses algılanamaz ve bu mabede ancak onlar vasıtasıyla girilir.

İkinci olarak, onun üç küçük kulesini gözlemleyeceksin, bunlar yuvarlak b, kare es ve tabii notaların durumlarını temsil ederler, bu gözlemle birlikte üç paralelkenar keskin bir nazarla incelenmelidir, (her biri, kendisiyle tabii olarak ilişkili kulenin altına inşa edilmiştir) bunlar mezkûr notaların muhtelif tabiatlarını, isimlerini ve yerlerini gizemli bir surette gösterirler, bu paralelkenarların zirvesinde ifade edilen kaval yahut org boruları ise her bir paralelkenarın seslerinin ve nağmelerinin farklılıklarına delalet eder.

Bu mabedin sütununun taksimi de hor görülmemelidir, zira monokordun hakiki oranlarını ve uyuşumların muhtelif nevilerini resmedecektir. Zamanın beklenmedik şekilde akıp gitmemesi yahut pek yavaş bir adımla (yani hiçbir oran yahut ölçü gözetilmeksizin) ilerlememesi için saat de dikkatle tartılmalıdır. Şu halde bu saat, notaların zamanının adeta muntazam bir bekçisi ve onların yalın kıymetinin gayet geniş bir aynasıdır. Ölçülü nicelik üçgeni dahi niçin incelenmesin ki, zamanların oran çeşitliliğini gerek eksilmede gerekse artmada tetkik eder, notaların kusursuzluğunu ve kusurluluğunu parlak bir biçimde gösterir. Aralıklar sisteminin senfonik üçgeni de, geri kalan her şeyin nihai sırrı gibi, hiç de azımsanmayacak bir dikkatle teftiş edilmelidir, zira bütün musiki uyuşumları onun vasıtasıyla ve ondan çıkarılır, onlar olmaksızın hiçbir senfoni var olamaz, bu üçgenin üzerinde, mezkûr uyuşumların bulunuş sebebini açıklayan hikaye resmedilmiştir.

Yani bir demircinin dükkanının önünden tesadüfen geçen ve dört çekicin vuruşlarından seslerin uyuşumunu fark eden Pythagoras’ın gözlemi anlatılır, o çekiçlerin tartılmasını emretmiş, bu ağırlıkların farklarından üç musiki oranını yahut uyuşumunu, yani Diatessaron, Diapente ve Diapason’u bulmuştur, bunları mabedin üç penceresinin harfleri ve harflerin bağlantıları vasıtasıyla daha vazıh bir şekilde açıkladık, bunlar da o senfonik üçgen kadar senfonik armoninin tertibine hizmet ederler.

Diyorum ki ey hevesli Okuyucu, bu mabedin bu cüzlerini basiretle incelersen, onun bütün sırlarına ortak olacaksın ve bu pek mümtaz ilimde fevkalade mahir bir üstat haline geleceksin.

BİRİNCİ KİTAP Musikinin Konusu Üzerine.

BÖLÜM I. Musikinin Tanımı, Etimolojisi ve Mucitleri Üzerine.

Musikide evvela onun tanımı, etimolojisi ve mucitleri mütalaa edilir.

Genel olarak, bütün dünyevi şeylerin bozulmaz bir bağla birbirine bağlandığı ve her bir şeyde eşit bir oranın gözetildiği ilahi bir ilim olarak tarif edilir. Musikinin bu tanımı dünyevi, insani ve enstrümantal musikiye uygundur.

Özel olarak ise pestlerde ve tizlerde güzel şarkı söyleme, telli çalgıları çalma ve ezgileri güzel ve ahenkli bir tarzda besteleme ilmi olarak tarif edilir, nitekim bu mabette bu Musikinin konusu üzerine söz söyleyeceğiz.

Etimolojisi: Ya Latincede su demek olan Mu kelimesinden gelir, zira sanki suyun yanında bulunmuş bir ilim gibidir, çünkü nemin lütfu olmaksızın hiçbir şarkı yahut ses zevki varlığını sürdüremez.

Yahut masallara göre Musalardan gelir, Musalar da muso’dan, yani arıyorum kelimesinden gelir, çünkü kadimlerin kabul ettiği üzere, şiirlerin gücü ve sesin ahengi aranmaktaydı.

Bunu Platon’un Alkibiades diyaloğunda Sokrates de teyit eder, zira Musiki sanatının ilk hamilerinin Musalar olduğuna ve Musikinin adını onlardan aldığına şehadet eder.

İşte bu sebeple, neşesiyle kendi mertebesindeki diğer sekiz Musadan çok daha üstün olan Thalia’yı bu mabedin muhafızı kıldık.

Mucitleri: Zira Musa’ya göre, tufandan evvel Kain soyundan Tubal bu sanatın mucidi idi.

Yunanlılara göre Pythagoras, çekiçlerin seslerinden ve gerilmiş tellerin vurulmasından bu sanatın başlangıç ilkelerini bulmuştur, o kimse bu ilim üzerine uzun müddet emek vermiş, yine de ona dair kesin bir şey bulamamıştı, bu hususta uzun süre çalkantı içinde kalarak ve kendi içinde durmaksızın pek çok şeyi evirip çevirerek, nihayet bir demircinin dükkanına geldi, orada bir örs üzerinde 4 çekiç tutan kimseler gördü ve bu kimselerin vuruşlarıyla bir tür ahenk husule getirdiklerini fark etti, bunun üzerine çekiçlerin tartılmasını emretti, diğerleriyle uyumsuz olan birini bir kenara atarak, geri kalan çekiçleri şu ağırlıklarda tarttı, birinci 12, ikinci 9, üçüncü 8, dördüncü 6 ağırlığındaydı.

Nitekim bu ağırlıkların sayılarından, bütün Musiki sanatının kendisinden meydana geldiği uyuşumlar doğar, yani Diapason, Diapente ve Diatessaron, bunları Musiki Aritmetiğimizde daha etraflıca tartıştık.

Pythagoras’tan sonra Boethius parladı ve bu sanatta hayranlık uyandıran eserler bıraktı. Ardından sistemin mucidi olan Rahip Guido geldi.

Onu, ölçülü şarkıda şekillerin başkalaşımını, yetkinliğini ve yetkinsizliğini koyan Franco takip etti.

Musikinin menşeine ve musiki aletlerinin icadına gelince, yazarlar arasında büyük bir ihtilaf baş gösterir.

Zira bizzat Pythagoras bu ilmin insanlar tarafından bulunmadığını, bilakis göksel felekleri belirli bir armoni, aralıklar ve hareketlerle harekete geçiren bizzat alemin sanatkârı tarafından vazedildiğini ileri sürer ve beşeri musikinin bu Musikiden neşet ettiğini iddia eder.

Şairler Apollon’u bu ilmin rehberi ve idarecisi kılarlar, şüphesiz bu sebepsiz değildir, zira onların nezdinde Güneş feleklerin adeta rehberi ve hükümdarı, diğer ışıkların tanzimcisi, alemin zihni yahut ruhu ve bizzat göğün kalbidir. Herakleides Pontikos ise ezgilerin mucidi olarak Jüpiter’i gösterir.

Iuppiter ile Antiope'nin oğlu Amphion liri icat etti, Terpandros ise lir kurallarını ilk yayımlayan oldu. Macrobius'a göre Apollo kitarayı [cythara] ve flütü icat etti. Pythagoras müziği ilk bulan kişidir, biz de daha ziyade onun görüşünü takip edeceğiz,

Fakat Plinius'a göre müziği ilk ortaya koyanlar Amphion ve Orpheus'tur. Bazılarına göre Chabrias'ın oğlu Hermioneus Lasus (ki Periandros'un yerine Yunanistan'ın yedi bilgesinden biri sayılırdı) müzik üzerine ilk kitabı yazdı, Tyrrhenus boruyu, Phrygialılar kaval ve flütleri, Lidyalılar kitarayı, Merkür liri ve Daphnis panflütü [fistula] icat etti.

BÖLÜM II. Müziğin ayrımları üzerine.

Müzik ya esiri feleklerin [aetherearum sphaerarum], ya elementer bölgelerin [elementarium regionum] ya da insanidir [humana].

Veya çalgısaldır [instrumentalis], ki bu da:

Armonik [Harmonica], ki bu da melodi [melodia] yahut senfonidir [symphonia].

Ritmik [Rhythmica], ki bu da hecelerin sayısıyladır, nitekim lirik şair şiirlerini böyle besteler, ya da zaman aralıklarını ayıran aritmetik oranla veya şairlerin ilgilendiği hecelerin ölçülmesiyle meydana gelir.

Metrik [Metrica], ki bu da dansçıların kullandığı vezin ayaklarının dizilimiyle veya aralıkların ve notaların ölçüsüyle meydana gelir.

Dünya müziği [musica mundana], gezegenlerin ve elementlerin özsel tesirinden doğar, zira şayet feleklerin kümelenmesinden ve dönmesinden en yetkin armoninin hasıl olduğunu söyleyen Platon ve Cardano'nun görüşlerine itibar edersek, bu unsurların en yetkin düzeni ve orantılı dizilişi şüphesiz o kısımlarda muazzam bir senfoni meydana getirir, fakat bu armoni aradaki mesafenin büyüklüğü sebebiyle kulaklarımızca işitilemez, Benzer şekilde elementler de öyle bir bağla birbirine raptedilmiştir ki, dost unsurların araya girmesiyle aralarındaki düşmanlık barışa erer, vaktiyle biçimsiz bir yığın olan kaos da artık sempatik bir dizilişle, özsel ve belirgin bir surete kavuşur.

Ruh da mikrokozmosun bedeniyle buna hiç de benzemez olmayan bir düğümle bağlıdır, Nitekim hem diriltmeye hem de büyüyüp gelişmeye yönelik olarak, hayata dair hayranlık uyandırıcı fiiller ve hıltların uyumu buradan neşet eder. Zira bir işlev diğerine tatlılıkla ve cömertçe yardım eder. Çalgısal [instrumentalis] denilen müzik türü ise ezgilerin ayırt edilmesi ve bilinmesiyle meşguldür. O halde sesleri tiz ve pes olarak ayırma yetisi olan armonik müziği kapsar. Bu da sayılar ve biçimlerde mevcuttur.

Demek ki bu müzik, ya sürekli nicelikteki seslerin ve perdelerin oranına göre düz [plana], ya da süreksiz nicelikteki uzun ve kısa nota biçimlerinin oranına göre ölçülüdür [mensurata].

Bunlardan anlaşılacağı üzere armonik müzik, ezginin [modulatio] ayırt edilmesi, doğru icra etme ilmi, yetkinliğe giden kolay bir yol ve pek çok farklı sesin orantılı ilmi ve ahengidir, yahut seslere tatbik edilen sayı ilmidir.

Buradan açıkça görülür ki melodi ve senfoni, armoni başlığı altında yer alır, bunlardan melodi, belirli bir dizge ve makamla icracının duygulanımına göre bükülen seslerin uyumudur, senfoni ise farklı seslerin ve ezgilerin ahenkli uyumudur.

Evrensel armoni fiili ise ya sesin titreşimiyle meydana gelir ve buna doğal çalgı denir, ya kaplumbağa kabuğundan yapılan lirde [testudo] olduğu gibi tellerin titreşimiyle, yahut kavalda olduğu gibi havanın içi boş bir gövdenin deliklerinden geçip çarpışmasıyla doğar. Bu son iki tür yapay çalgılardır.

Çalgısal müziğin kapsamına ritmik ve metrik müzik de girer, bunlardan ritmik kısım, şarkılar için yazılmış manzumelerin vezninde, yani okurken ve icra ederken kullanılan sözlerin birbirine iyi veya kötü bağlanıp bağlanmadığını araştırmada gereklidir, Metrik müzik ise çeşitli vezinlerin ölçüsünü akla yatkın gerekçelerle gösterir, nitekim epik, iyambik, elejik ve benzeri vezinlerde bu durum açıktır.

BÖLÜM III. Müziğin ruh ve beden üzerindeki tesiri.

Müziğin tesiri muhakkak ki hayranlık vericidir ve ruh ile beden üzerindeki iktidarı fevkaladedir, Bu sebeple kimi filozofların görüşlerine göre, insanların yaşamı ve ahlakının tanzimi için onun bilinmesi zorunlu bir gerekliliktir. Zira,

Ruhun derinliklerine nüfuz eder, canı pek şiddetle sarsar.

Kişiye zarif bir eda bahşeder, müzikte layıkıyla eğitilen kimse bu sayede vakur ve terbiyeli kılınır.

Devlet'in üçüncü kitabındaki Platon'a göre müzik,

Çocuklara verilmelidir, ta ki daha uysal ve ahenkli hale gelsinler, eylemeye ve söylemeye daha hevesli olsunlar.

Şehirde tatbik edilmelidir ki daha medeni ve yumuşak huylar hasıl etsin, lakin zevkperest müzikten sakınmak icap eder.

Marsilio Ficino'ya göre müzik ahengi,

İnce havanın hareketine şiddetle nüfuz eder. Harekete geçmiş olan havari tabiat bedeni devindirir. Arınmış hava ruhu coşturur, can ile bedenin havari düğümünü harekete geçirir. İşitme duyusunu etkiler. Anlam yoluyla zihne tesir eder. Tefekkürü tatlı tatlı okşar. Benzer niteliği, hem ruhani hem maddi olan tabiatı harikulade bir hazla doldurur, insanı bir bütün olarak yakalayıp kendine ram eder.

Guido d'Arezzo'ya göre müzik,

İnsanı cömert, neşeli ve sevimli kılar. İnsanların duygulanımlarını harekete geçirir.

Savaşta boruların ahengiyle cenk edenler coşar, boru sesi ne kadar şiddetli olursa, ruh çarpışmaya o denli atik yönelir.

Ölümlülerin ruhlarını her türlü meşakkate göğüs germeye teşvik eder, her bir amelin yorgunluğunu sesin nağmesi teselli eder. Müzik, taşkın kimi ruhları yatıştırır. Bazen baş ağrılarını ve kederi giderir. Murdar ruhları, bozuk hıltları ve marazi bitkinlikleri defeder. Bundan ötürü beden ve ruhun sıhhati için icat edilmiştir, nitekim can dermansız düşünce beden de dermansızlaşır.

Hekimlere, nabızları ritmik ve metrik olarak doğru değerlendirmeyi öğretir. Müziği devlette nasıl kullanmamız gerektiğini Aristoteles Politika adlı eserinde etraflıca öğretir.

BÖLÜM IV. Müzisyen üzerine. Yalnızca şarkı söyleyen kimse müzisyen değildir. Nitekim son bölüme göre,

Müzisyen, tartılmış bir muhakemeyle, yalnızca icranın köleliğiyle değil, tefekkürün hâkimiyetiyle şarkı söyleme ilmini kavramış kişidir, savaşların icrasında gördüğümüz üzere. Bundan ötürü müzisyen ile muganni [cantor] arasında büyük bir tezat vardır, Nitekim şu dizede denildiği gibi,

Müzisyenin ve Muganninin Farkı Üzerine, Müzisyen besteler, muganni ise yalnızca seslendirir, Yaptığını bilmeyen ise hayvandır, muganni değil, Zira sanatı değil yalnızca alışkanlığı icra eder, Muganniyi ses var etmez, öğreti var eder. Boethius, I. Kitap.

Müzisyen ya,

Yetkindir [perfectus], o ki müziğin cüzlerini yalnızca bestelemekle kalmaz, onların hakiki illetini de açıklayabilir. Bu sebeple onun yetkinliği için şunlar gereklidir,

Doğal felsefe [philosophia naturalis], ta ki armonik müzik üzerine en iyi şekilde hükmedebilsin ve mezkûr konunun yetkin hesabını verebilsin. Aritmetik, ta ki müziğin ritmik doğasını layıkıyla kavrayabilsin. Geometri, ta ki müziğin metrik özünü açıklayabilsin ve aralıkların oranını tayin edebilsin. Astronomi, ta ki dünya müziğinden habersiz kalmasın. Metafizik, ta ki insani müzik üzerine yetkinlikle hükmedebilsin.

Yahut gayrimükemmeldir [imperfectus], o ki yalnızca müzikle meşgul olur,

Armonik müzikte, nitekim ya yalnız çalgıları çalar, ya yalnız şarkı söyler, ya telli saz çalıp aynı anda şarkı söyler, ya da yalnızca ezgiyi layıkıyla tanzim eder. Ritmik müzikte, nitekim ya yalnızca lirik şiirler yazar, ya da her ikisiyle birden uğraşır. Metrik müzikte, nitekim ya iyi dans eder, ya aralıkları ve zaman notalarını ölçer, ya da hem birini hem diğerini bihakkın icra eder.

BÖLÜM V. Müziğin maddesi yahut konusu ve işitme duyusu üzerine.

Müziğin maddesi yahut konusu sestir [sonus], o da pes ve tiz perdelerde havanın kesintisiz vuruşu ve şiddetli titreşimidir, bu titreşim havadaki helezoni ve döner hareketiyle, ortamın yapısına göre eğik bir yükselişle yukarı doğru yönelerek, nihayet mezkûr ortamın zorunlu bir devriyle kulaklara nüfuz eder ve iç duyuları istila eder.

İşte bu sebepledir ki, tapınağın iki kapısını dizgenin tepesinde iki kulak biçiminde tasavvur ettik. Zira işitme duyusu olmaksızın Uyum [Concordia] tapınağına giriş yolu bulunmaz.

Aynı şekilde sesin çıkışından sonra havanın helezoni devrini her iki kapının üzerinde temsil ettik ki, havanın dalgalanan hareketi zihinle daha iyi kavranabilsin, bunların hepsini bu makamda tasvir ettik.

Müzikte iki husus gözetilir,

Ayrım [differentia], ki bu ya konumdadır [in situ],

Ya geneldir [generalis], ki bu da tabiat niteliğinde gözetilir ve böylece iki ses türü vardır, zira seslerin kimisi,

Eşseslidir [unisoni], bunların pes ve tizdeki sesi aynıdır. Eşsesli olmayandır [non unisoni], bunların biri diğerinden belirli bir miktarda daha pes yahut daha tizdir, bunlar da ya,

Uyumlu seslerdir [consoni], birleştiklerinde tatlı ve kaynaşmış sesler meydana getirirler. Uyumsuz seslerdir [dissoni], birleştiklerinde kulağı tırmalar ve usanç verirler.

Makamdadır [loco], bundan ötürü de iki türlüdür,

Pes ses, pes anahtarlarda yer alır ve bas sestir. Tiz ses, tiz ve pek tiz anahtarlar düzeninde yer alır.

Zelandadır [tempore].

Özeldir [specialis], zira ses ya,

Doğal ve canlıdır [naturalis et animalis], ses yoluyla meydana gelir, şarkı gibi. Yapaydır [artificialis], uyarılması ise ya,

Tellere dokunmayladır, pandurada olduğu gibi. Rüzgârladır, orgda, kavalda, boruda olduğu gibi. Vurmayladır, zilde, çanda, davulda olduğu gibi.

Müzikte hareket ya,

Arsis [arsis], yani yükselme ile olur, Yahut tezis [thesis], yani alçalma ile olur.

BİRİNCİ KİTABIN SONU. Makrokozmos Üzerine İkinci İnceleme. İKİNCİ KİTAP Müzik Dizgesi Üzerine.

İKİNCİ KİTABIN ÖNSÖZÜ

Müzik mabedinin, aşağıda betimlediğimiz ve üç paralelkenardan meydana gelen karesine Müzik Dizgesi (systema musica) adını veriyoruz, bu da çizgiler ve anahtarlarla (claves) kurulmuş olan o dayanaktan başka bir şey değildir, zira seslerin nispeti ve ezginin nağmesi onda bulunur, bu kare yüzeyin ve derecelerinin bilgisi olmaksızın bu mabedin kapısından içeri girmek imkânsızdır.

Zira ne buyuran ne de buyurulan notalar, gerek asıl gerekse tali heceler ve anahtarlarla birlikte bilinmedikçe (ki Müzik Dizgesi bunların farklılıkları sebebiyle ortaya çıkar), şüphesiz hiç kimse bu ilmin kemaline eremez.

Buna göre karenin sol tarafa doğru uzanan birinci paralelkenarı, bemol (b. molle) ezgisinin yahut dizgesinin anahtarlarını ve seslerini gösterir, bundan ötürü yuvarlak bir kule altında tasvir edilmiştir, bu kulenin içinde yumuşak seslerin yahut kalın tınlayan çanların, hecelerin ve çalgıların çeşitliliğine göre asılı durduğu veya çaldığı hayal edilir.

Ortadaki ikinci paralelkenar ise tabii notaları ayırır, bu da tabii olarak ateş şeklinde, yani tizleşerek yükselen bir kule altında gayet açık bir biçimde resmedilmiştir (zira filozoflar tarafından ateşin tabiatı böyle adlandırılır), bu kulede de kalın ile tiz arasında tınlayan çanların yahut seslerin bulunduğu varsayılır.

Bu sebeple kulenin tepesini, sanki yuvarlak b (b. rotundum) ile köşeli b (b. quadratum) arasındaki iki farkın ortasındaymış gibi daha sivri olarak resmettik. Üçüncü paralelkenarı ise kare kule altına yerleştirdik, çünkü böylesi sert dizgeden köşeli sesler hâsıl olur.

İşte bu kulede, sert ve köşeli tınlayan böylesi çanlar bulunsun. Müzik mabedinin bu kısmı burada eksiksizce tasvir edilmiştir, bu ikinci kitabın tamamını da onun şerhine hasredeceğiz.

MÜZİK DİZGESİ ÜZERİNE, II. İNCELEME, II. KISIM, II. KİTAP

Bu mabedin zatî terkibi için gerekli olan, mabedin paralelkenarının gösterdiği anahtarlar, Yuvarlak b (b. molle), Köşeli b (b. quadratum), Bunlar mabedin iki aşırı ucundaki kulelerle temsil edilir. Diğerleri bunların tali unsurlarıdır. Bunların bir kısmı incedir, bir kısmı kalındır, Kalın olanlardan biri, Tiz olanlar, basit olanlar, Telif edilmiş, yani katlanmış olanlar, Mükemmel, yani üç katlanmış olanlar, aaa, ggg, ff, ee. Pek tizler (superacutae) yahut çiftler, dd, cc, bb, aa. Tizler (acutae) yahut basitler, g, f, e, d, c, b, a. Sesler, notalar yahut heceler, la, sol, fa, mi, re, ut. Kalınlar (graves), çift olanlar, GG, FF, EE, DD, CC, BB, AA, Gama ut. Basit olanlar, G, F, E, D, C, B, A.

Tek telli çalgının (monochordum) mabedin sol sütununda tasvir edilen tabii anahtarları, bunlardan üçüncü kitapta bahsedilecektir. Mabedin saatinde tasvir edilen zamanlar, bunlardan dördüncü kitapta bahsedilecektir. Mabedin sırlarının üçgenlerle izahı, bunlardan beşinci kitapta bahsedilecektir.

Dizge (systema), çizgilerde ve aralıklarda sıralanmış anahtar ve hecelerden kurulan mabet karesi yahut dayanaktır, seslerin nispeti ve ezginin nağmesi onda bulunur. Dizi (scala), anahtarların seslerini ve mertebelerini basamak basamak ihtiva eden yapıdır. Anahtarlar, nağmelerin kendileriyle kaydedildiği harflerdir, isimleri de buradan türetilmiştir. Başlıca anahtarlar, ezgi türlerini tefrik etmek için başlıca sesleri belirleyenlerdir, bunlar da b. molle ve b. quadratum'dur. Bemol (b. molle), ezgiyi tabii notaya kıyasla biraz daha yumuşak kılan şeydir. Kolayca değişebilir olduğu için buna yuvarlak denir. Diyez (b. durum), ezgide tabii notadan daha sert tınlayan şeydir.

Tabii nota (naturalis), ne yumuşaklıkta ne de sertlikte aşırıya kaçandır. Tali anahtarlar, sesleri ya zorunlu olarak başlıca anahtarların derecelerine irca edilen yahut kendi başına bir derece teşkil eden diğer tüm anahtarlardır. Yazılı anahtarlar, ezgi çizgilerinde açıkça gösterilenlerdir. Zımni anahtarlar, yazılmayıp zihnen anlaşılan diğer tüm anahtarlardır. Sesler, ses farklılıklarını ifade etmek üzere anahtarlara atfedilen mevzu hecelerdir. Kalın anahtarlar, tüm ezgilerin pest perdeden icra edildiği anahtarlardır. Tiz anahtarlar, tüm ezgileri tizleştiren anahtarlardır. Pek tiz anahtarlar, sesleri daha da yükseltir ve tizleri aşar. Ses dizisi yürüyüşü (deductio), tek telli çalgı üzerinde ut sesinin bulunduğu yerdir.

BÖLÜM I

*Mabedin üç kulesinin şerhi, burada ezgi ve onun anahtarları ele alınır.*

Müzik ilminin nazariyesi nefesleri (pneumata) bulma, bunların sayılarını ve nispetlerini kavrama usulünü nasıl öğretiyorsa, öyle ki müzik bunlardan teşekkül eder, aynı ilmin tatbikatı da sesin üç türü etrafında döner, biz bunları yukarıda tasvir edilen mabet kulelerine benzettik, bunlardan ilki pest, ikincisi orta ve sonuncusu tizdir, bütün ezgi bunlardan mürekkeptir.

Nitekim eskilerin düz ezgiye (cantus planus) üç farklı hassa atfetmesi bundan ileri gelir, bunlardan biri sert yahut köşeli b'dir (b. durum / quadratum), bunun altında tam ton, üstünde yarım ton bulunduğu söylenir.

Bu ezgi hassasını, içinde sert ve tiz tınlayan seslerin yahut çanların bulunduğunu tahayyül edeceğimiz kare kuleye teşbih ettik, diğeri bemol yahut yuvarlak b'dir (b. molle / rotundum), bunun seslerinin yuvarlak kulede mahsur olduğunu düşündük, zira altında yarım ton, üstünde tam ton olduğu söylenir, üçüncü ezgi hassasına ise tabii (naturalis) denir, bu hiçbir fark olmaksızın alınır.

Bundan ötürü onun kulesini, tabii olarak ateş şeklinde dikine yükselir kıldık, zira kendi hareketinde ne yumuşaklıkta ne de sertlikte aşırıya gider, aksine tabii bir sesle ilerler, bu yüzden hem tabii olandan biraz daha yumuşak tınlayan yuvarlak b'den, hem de tabii olandan biraz daha sert bir seda veren köşeli b'den ayrılır.

Kaide I

*Ezginin hassaları üzerine*

C ile başlayan her ezgi tabii yoldan, F ile başlayan bemol yoluyla, G ile başlayan ise sert b yoluyla icra edilir, nitekim beyitte şöyle denir, C tabii olanı verir, f sana bemolü işaret eder, G de sana sert olanı bildirir.

Kaide II

*Bemol üzerine*

Bemolün kendi yerine baştan konduğu yumuşak dizide, c ve f harflerinde ut ile çıkılır, eski beyit uyarınca d ve a harflerinde ise la ile inilir, Yükselirken c ve f de, bemolde ise d ve a ile in.

Yumuşak ve tabii dizgenin bir arada gösterimi, Çiftler yahut üsttekiler, ee, dd, cc, bb, aa. Basitler yahut ortadakiler, g, f, e, d, c, b, a. Çiftler yahut alttakiler, GG, FF, EE, DD, CC, BB, AA. Basitler yahut en alttakiler, Gama ut.

Yumuşak ve tabii dizgenin çıkışında ve inişinde seslerin anahtarlara tatbiki.

Kaide III

*Diyez (b. durum) üzerine*

Sert dizide c ve g harflerinde ut ile çıkılır, beyit gereğince e ve a harflerinde ise la ile inilir, Yükselirken c ve g de, sert olanda ise e ve a ile in.

Sert ve tabii dizgenin bir arada gösterimi, Üstteki çiftler, pek tizler, Ortadaki basitler, tizler, Alttaki çiftler, kalınlar, En alttaki basitler. Sert dizideki anahtarlara seslerin tatbiki.

Kaide IV

*Düz ezgi icrasında yuvarlak b ile köşeli b'nin yerine daima dikkat edilmelidir.*

Zira bu ilimde daha ehil olanlara göre, bir kimse kalın harflerde tabii yoldan ezgiye başlayıp kalın G'de yahut tiz a'da perde değişimi (mutatio) yaptığında, tiz c'ye yahut tiz d veya f'ye çıkmak isterse, kalın F'ye inmeden evvel köşeli b yoluyla icra etmelidir, şayet zikredilen yerde perde değişimi yapılmışsa ve tiz c veya d yahut f'ye çıkmadan evvel kalın F'ye iniş vuku bulursa, değişimden sonra tiz b'de bemol yoluyla okunmalıdır. Kalın sesler için söylenenler, tiz ve pek tiz sesler için de aynı şekilde anlaşılmalıdır.

Evrensel dizgenin ses dizisi yürüyüşleri gösterimi, Üç katlılar, Üsttekiler yahut çiftler, Ortadakiler yahut küçükler, Alttakiler yahut büyükler, En alttakiler yahut en büyükler.

1. Ses dizisi yürüyüşü, 2. Ses dizisi yürüyüşü, 3. Ses dizisi yürüyüşü, 4. Ses dizisi yürüyüşü, 5. Ses dizisi yürüyüşü, 6. Ses dizisi yürüyüşü, 7. Ses dizisi yürüyüşü.

BÖLÜM II

*Tek telli çalgı üzerinde bemol ve diyez nasıl yerleştirilmelidir?*

Tek telli çalgıdaki tertibatı, Aritmetik Müzik'teki tek telli çalgı tasvirinde anlatmıştık, orada bunu sert b'nin tabiatına göre resmetmiştik, sütunumuzu da bu minval üzere taksim ettik, zira sert b'nin vasfına uygun olarak altında tam ton, üstünde yarım ton bulunur, şimdi geriye, hassası sert b'ye zıt olan yuvarlak b'nin tek telli çalgı üzerindeki hakiki yerini bulmak kalıyor, çünkü onun üstünde tam ton, altında yarım ton bulunacaktır. Tek telli çalgı üzerinde ise şu usulle yerleştirilir,

Tek telli çalgının F ile köprü arasındaki mesafesinin tamamı dört eşit parçaya bölünsün, birinci parçanın bittiği yere yuvarlak b konulmalıdır, orada iki tam ton ve bir küçük yarım tondan müteşekkil bir dörtlü aralığı (diatessaron) bulursun. Bu usul, aşağıdaki tasvirde görüleceği üzere, bütün Diyatonik tek telli çalgı boyunca kesintisiz sürdürülür.

III. Dizgenin Gerek İşaretli Gerek Zımni Olan Anahtarları Üzerine

Dikdörtgen paralelkenarın ilkinde sağa doğru bulunan harflere anahtarlar (claves) denir, zira kapalı şeyler anahtarlarla nasıl açılırsa, musiki nağmesinin yolu da bu harfler vasıtasıyla öyle açılır. Kadimlere göre ilk anahtar $\Gamma$'dır, lakin bu devirlerde, bilhassa çalgısal musikide daha pes anahtarlar kullanılmaktadır.

Bu anahtarların pek çok farkı vardır, zira bazıları pes, daha aşağıda ve daha yukarıdadır, bazıları tiz, yalın ve ikiz yahut pek tizdir, bazıları ise son derece tiz ve mümtazdır.

Pes olanlar şöyle adlandırılır, zira bunlarda icra edilen bütün nağmeler pes bir tonla terennüm edilir. Bas nağmesi bunlardan idare olunur. Tiz olanlar ise, etraflarında dönüp dolaşan bütün nağmeler (ki bunlar Tenor, Kontrtenor ve Altus'tur) tizleştiği için bu adı alır.

Mümtaz yahut pek tiz olanlar ise, pek tiz sesleri daha da tiz kıldıkları, gerek perde yükselmesi gerek mevki bakımından temayüz ettikleri için bu adı alırlar ve Diskant bu suretle idare edilir.

İşaretli denen bu anahtarlar, nağme dizgesinde daima çizgiler üzerine kaydedilir.

Zira engin denizde seyreden gemicilerin, bir kule yahut bir ateş alevi gibi kimi yeryüzü işaretleriyle sevk ve idare edilerek arzulanan hedefe selametle varmaları gibi, hanendeler de dizgenin hareketinde bu tür açık işaretler yahut anahtarlarla yönlendirilirler.

Nitekim bunların rehberliğinde hem notaları doğru isimleriyle çağırırlar, hem de musikide türlü seslerin birbiriyle uyuşmasını sağlayan aralıkları en mükemmel şekilde kavrarlar. Bu anahtarlar, dizgenin zımni olan anahtarları ve sesleri hiçbir tereddüde mahal bırakmaksızın anlaşılsın diye açıkça yazılırlar.

İşaretli anahtarlar üç adettir ve sıklıkla kullanılırlar, şöyle ki,

Pes olanlardan F, dördüncü çizgide yer alıp Bas nağmesini idare eder. Yumuşak b (b molle) ile veya sert $\natural$ ($\natural$ durum) ile yazılır.

Üçüncü çizgide yer aldığında ya da küçük f harfiyle yazıldığında, yumuşak b ile veya sert $\natural$ ile gösterilir.

Tenor seslerini idare eden c, dördüncü çizgide yumuşak b ile veya sert $\natural$ ile,

Üçüncü çizgide Kontrtenor seslerini ve perdelerini ayırt ederek yumuşak b ile veya sert $\natural$ ile,

İkinci çizgide Altus'un perdelerini ve seslerini göstererek yumuşak b ile veya sert $\natural$ ile,

Birinci çizgide ise Diskant için kullanılarak yumuşak b ile veya sert $\natural$ ile gösterilir.

Küçük harfle yazılan g, ikinci çizgide Diskant perdelerini göstererek yumuşak b ile veya sert $\natural$ ile yazılır, nadiren kullanılır.

İkiz harflerden meydana gelen g ise üçüncü çizgide Diskant seslerini ve hecelerini ifade ederek yumuşak b ile veya sert $\natural$ ile gösterilir.

IV. Seslerin İsimleri, Dizilişleri Yahut Değişimleri ve Hangi Aralıkla Ölçüldükleri Üzerine

Mezkûr dörtgende bulunan harfler nasıl anahtar adını alıyorsa, aynı paraleller arasında bunların yanı başında bulunan heceler de anahtarların sesleri diye tesmiye edilir, onlara tatbik olunur ve musikide seslerin tekerrür eden derecelerini tefrik etmek üzere bulunurlar.

Bu seslerde iki türlü tertip gözetilmelidir, bunlardan ilki yalındır ve ikiye ayrılır.

Biri Hükümran (Princeps) diye adlandırılır, zira esas anahtarlar boyunca akıp orta sesleri ihtiva eder, bu nevi tertip ya yumuşaktır ya da serttir, diğeri ise Tabii (naturalis) yahut Hizmetkâr (minister) diye adlandırılır ve ne b ne de $\natural$ işaretine dokunur.

Tertibin ikinci farkı ise Birleşik (coniunctus) olarak tesmiye edilen tertiptir, bu da esas tertiplerden biri tabii olanla öyle bir tarzda birleştiğinde meydana gelir ki, en uçtaki üç yahut iki hece yan yana akar.

Bütün Tertiplerin Gösterimi, Seslerin tertibi ya yalındır, bunda yumuşak olan Diskant dizisi vardır, sert olan Diskant dizisi, Altus dizisi, Bas dizisi vardır, tabii olan Tenor dizisi, Bas dizisi vardır. Yahut birleşiktir, bunda yumuşak olan tabii olanla birleşir, sert olan tabii olanla birleşir.

Buradan, birleşik tertipte riayet edilmesi icap eden birtakım kaideler doğar, bunlar aşağıda sıralanmıştır.

Kaide I. Yalın yumuşak ve tabii olandan meydana gelen Diskant dizisinde, yükselirken sol yerine re, inici seyrinde ise mi yerine la konur.

Kaide II. Aynı dizilerden meydana gelen Altus dizisinde la, re'ye dönüşür, Tenor dizisinde ise yükselirken sol yerine re, inici seyrinde mi yerine la konur.

Kaide III. Aynı dizilerden meydana gelen Bas dizisinde yükselirken la, re'ye döner ve inici seyrinde re, la ile tebdil olunur.

Kaide IV. Yalın sert ve tabii olandan meydana gelen Diskant dizisinde yükselirken la, re'ye döner ve aksi de geçerlidir, Tenor dizisinde la, re'ye ve aksi geçerlidir, Bas dizisinde ise sol yerine re, mi yerine la gelir.

V. Bu Hecelerin Yahut Seslerin Monokord Üzerindeki Uzaklıklarının Oranları, Yani Hangi Aralıklarla Ölçüldükleri Üzerine

Aşağıdaki cetveli etraflıca tanzim ettik.

Ut ile Re arası bir Tam Ses (Tonus), Re ile Mi arası bir Tam Ses, Mi ile Fa arası bir Yarım Ses (Semitonium), Fa ile Sol arası bir Tam Ses, Sol ile La arası bir Tam Ses olarak ölçülür ve bütün Diyatonik Monokord boyunca bu minval üzredir.

Bunlar hakkında müteakip kitapta daha mufassal kelam edeceğiz. İkinci Kitabın Sonu.

Üçüncü Kitap

Mabedin Dört Köşeli Sütunu Yahut Uyumların Kendisinden Türediği Monokordun Orantısal Taksimi Üzerine

III. Kitabın Muhteviyatı, Bu sütunda ihtiva edilen birleşimler, Ya yalındır, bunlar yarım tonu ihtiva eder, bunlar da Schisma, Koma, Diaschisma, Semitonium'dur. Tam tonu ihtiva ederler. Yahut bileşiktir, nitekim seslerin birleşiminden iki aralık doğar, bunlar Ditonus, Tritonus, Dörtlü Uyumu (Diatessaron), Beşli Uyumu (Diapente)'dur. Sekizli Uyumu (Diapason), Diatessaron ve Diapente'den mürekkeptir. Bileşik olanlar ise Diatessaron yahut Diapente ile birleşen Diapason ve Çift Sekizli Uyumu (Bisdiapason)'dur.

Tarifler, Schisma, büyük ve küçük yarım ses arasındaki farkın yarısıdır, yani Koma'nın yarı parçasıdır.

Koma, seskioctava (9:8) oranının iki diyezden, yani iki küçük yarım sesten daha büyük olduğu aralıktır, yahut 6 seskioctava oranının bir Diapason'dan büyük olduğu aralıktır, yahut Koma, büyük ve küçük yarım ses arasındaki farktır, yani büyük yarım sesin küçük olandan fazlalığıdır.

Diaschisma, büyük yarım sesin yarısıdır, Diyez (Diesis) ise küçük yarım ses denen o aralık yahut tam sesin o parçasıdır.

Apotome, büyük yarım ses denen o tam ses aralığıdır.

Tonus, iki ses arasındaki kâmil aralıktır ve eşit olmayan iki yarım sesi ihtiva eder, yahut Tonus, işitilene kadar dağılmayan bir nevi hava darbesidir.

Ditonus, Ut ile Mi, Fa ile La gibi peş peşe gelen üç nota arasındaki orandır.

Tritonus, inici ve çıkıcı seyre göre iki ses arasındaki aralık olup bünyesinde üç tam ses ihtiva eder.

Diatessaron, bünyesinde Yarım Ses ile birlikte bir Ditonus ihtiva eden uyumdur.

Diapente, iki ses arasında bir yarım sesle karışmış üç tam ses ihtiva eden bir nevi uyumdur.

Diapason, Diatessaron ve Diapente'nin birleşmesinden teşekkül eden yahut denk sesler arasında herhangi bir harften türdeş harfe yükselen ve konulan bileşik bir nevi uyumdur.

I. Monokord Parçalarının Miktarları Üzerine

Sütunda yahut Monokord üzerinde iki ses arasındaki daha büyük aralığa Tonus denir, nitekim tınlayış bakımından uyumlarda ilk sırayı alır. Onda bulunan daha küçük aralığa ise Semitonium deriz, bunu bazılarının iddia ettiği gibi tam bir yarı parça sayıldığı için böyle adlandırmayız, zira tam ses iki eşit parçaya, yani iki eşit yarım sese bölünmez, gayrimütesavi iki kısma taksim olunur, bunlardan büyük olanına Yunanlar Apotome [Yunanca], daha küçük olanına ise Diesis [Yunanca] derler. Tam sesin bu gayrimütesavi taksimini bize monokord üzerindeki yumuşak b ile köşeli $\natural$ pek vazıh bir surette gösterir, zira a'dan sert $\natural$'ye bir tam ses olduğundan ve a ile b arasında bir yarım ses bulunduğundan, b ile $\natural$ arasındaki açıklık a ile b arasındakinden daha büyük olacaktır.

Bunlardan zahir olmaktadır ki, Tonus iki eşit parçaya taksim edilmez, bilakis müteakip kitabın ikinci faslında görüleceği üzere daha büyük ve daha küçük bir aralığa ayrılır.

Kaide. Üç tam sesten Diatessaron'u çıkarırsan geriye büyük yarım ses kalır, buradan da sabittir ki bu uyum, iki tam ses ile bir küçük yarım sesten terekküp eder.

Kaide II. Nağmede sert $\natural$ nerede bulunursa, fevkinde bir Diyez yani küçük yarım ses, tahtında ise tam ses ve büyük yarım ses bulunduğunu delalet eder.

Lakin yuvarlak b [b rotundum] işaretlendiğinde, üstünde bir tam ses ya da büyük yarım ses, altında ise küçük yarım ses bulunur. Monokordun (monochordum) daha önce zikredilen iki cüzünden, yani tam ses ve yarım sesten bütün uyumlar neşet eder, nitekim aşağıda kendi yerinde gösterilecektir, daha dar bir aralıkta ise pek çok cüz yer alır, bunlardan koma (coma), büyük yarım sesin diyezi (diesis) aştığı, beş tam sesin tam dörtlü (diatessaron) aralığını ve altı tam sesin tam sekizli (diapason) aralığını aştığı mesafedir, bu da tam sesin dokuzda biridir ve işitme duyusunun idrak edebileceği nihai sınırdır. Aynı zamanda bir doğrunun noktası ne ise, tam sesin de o denli kesintisiz bir cüzüdür, bunun yarısı şizmadır (schisma), tıpkı diaschisma’nın diyezin yarısı olması gibi.

III. Kaide

İki büyük yarım ses bir tam sesi bir koma aşar, benzer şekilde iki küçük yarım ses de bir tam sesten bir koma eksiktir.

IV. Kaide

Ut ve Mi'nin bir arada bulunduğu her yerde, iki yarım ses mevcuttur.

V. Kaide

Bir tam ses 8 komadan büyük, 9 komadan küçüktür.

Apotom (apothema) dört komadan büyük, üçten küçüktür, diyez ise dört komadan küçük, üçten büyüktür.

Zikredilenlerin örneği,

Apotom 1 Koma. 1 Koma. Diyez. Diyez. Tam ses. Küçük yarım ses.

II. BÖLÜM Büyük ve küçük yarım sesin, komanın ve şizmanın oranları üzerine

Tritonus (tritonus), eksik üçlü (semiditonus) ve yarım ses, Müzikal Aritmetikte tarif edilen sayı oranlarından bazılarınca hariç tutulur, zira bunlar hiçbir müzikal orana girmez ya da en azından güçlükle dahil olur.

Buna mukabil Boethius, birinci kitabın on yedinci bölümünde büyük ve küçük yarım ses ile komanın sayısal kıyasa dahil olduğunu öne sürer, nitekim o, ikinci kitabın yirmi yedinci bölümünde küçük yarım sesin 243'e 256 nispetinde olduğunu söyler. Benzer şekilde bir başka yerde küçük yarım sesin 1944'e 2187 nispetinde olduğunu teyit eder. Büyük yarım ses ise 2187'ye 2048 gibidir. Koma nihayetinde 531441'e 524288 gibidir.

Komanın yarısı olan şizma için ise, bunun müzikal bir orana dahil edilemeyeceğini inkâr eder, aynı imkânsızlık diaschisma’nın mezkûr oranlar altına sokulmasında da geçerlidir.

III. BÖLÜM Gerek yalın gerekse bileşik seslerin birleşiminden doğan uyumlar üzerine

Seslerin birleşiminden doğan yalın uyumlar tam dörtlü ve tam beşlidir (diapente). Bunlardan ilki monokord üzerinde dört aralıkta, ikincisi ise yalnızca üç aralıkta bulunur, tam sekizli ise bu ikisini ihtiva eder ve diğer uyumları kendi bünyesinde toplar. Tam dörtlü kendi içinde tam üçlü (ditonus) ile yarım sesi barındırır. Nitekim adı dört sesten teşekkül etmesinden ileri gelir, zira Grekçe dia [Yunanca], Latincede de [üzerine] demektir ve tessaron [Yunanca], yani dört anlamına gelir.

Tam beşliye gelince, dia [Yunanca], yani de [üzerine] ve pente [Yunanca], yani beş kelimelerinden türetilmiştir, zira beş sesten meydana gelir, tam sekizli ise bütün uyumları bünyesinde birleştirir, örneğin,

Tam ses, yarım ses, tam üçlü, tam dörtlü, artık dörtlü (tritonus), tam beşli, tam ses ile tam beşli, eksik üçlü ile tam beşli, tam üçlü ile tam beşli ve tam sekizli. Bu sebeple ismini Greklerden almıştır.

Zira dia [Yunanca] de [üzerine] ve pason [Yunanca] hepsi demektir, yine de tam sekizlinin kendi içinde dokuz sesi, yani tam dörtlünün dört sesini ve tam beşlinin beş sesini barındırmadığı aşikârdır, çünkü bu iki uyum tam sekizliyi teşkil etmek üzere birleştiğinde, aynı ses tam dörtlünün yukarısında, tam beşlinin ise en altında bulunacaktır ve bunun aksi de geçerlidir. Bundan ötürüdür ki tam sekizlinin yalnızca sekiz sesi vardır.

O halde tam dörtlü, dört sesten, üç aralıktan, iki tam sesten ve bir küçük yarım sesten meydana gelir, tam beşli beş sesten, dört aralıktan ve bir küçük yarım ses ile üç tam sesten oluşur, tam sekizli ise bu ikisinden neşet eder, zira koma hariç 6 tam sesi, yedi aralığı ihtiva eder, sesleri ise daha önce söylediğimiz gibi yalnızca sekiz tanedir, bunların tamamı aşağıdaki monokordda daha açık bir surette gösterilmektedir.

IV. BÖLÜM Kusursuz ve kusurlu uyumlar üzerine

Uyumlar arasında bazıları kusursuzdur (consonantia perfecta), yani şu 4 tanesi, tam sekizli, tam beşli, tam dörtlü ve tam ses.

Bunların kusursuzluğunun illeti, monokordun diğer uyumlarla değil yalnızca bu uyumlarla taksim edilmesidir ki bunlar daima ve şaşmaz bir biçimde muayyen oranlarda meydana gelmek mecburiyetindedir.

Zira tam ses yalnızca 9/8 oranında (sesquioctava) bulunur, tam dörtlü 4/3 oranında (sesquitertia), tam beşli 3/2 oranında (sesquialtera) ve tam sekizli 2/1 oranında (dupla) yer alır, bunların esası daima eşitlik oranını muhafaza eden tek sestir (unisonus).

Diğer uyumlar ise kusurlu sayılır, nitekim eksik üçlü, tam üçlü, tam beşli ile yarım ses ve tam beşli ile tam ses böyledir.

V. BÖLÜM Tam dörtlü üzerine

Kusursuz bir uyum olan tam dörtlü, başlıca uyumlardan biri addedilir, zira müziğin oranları ve miktarlarıyla daha ziyade meşgul olur ve monokord onun vasıtasıyla daha sık ölçülür, keza yuvarlak b ve kare b [b quadratum] onunla araştırılır, büyük ve küçük yarım ses onunla ispatlanır. Nasıl ki başlıca uyum ise, bazıları onun başlıca ahenk (concordantia) olduğunu da ileri sürer.

Bu hususun esası, gerek pesleştirmede gerek tizleştirmede kendi oranını sıkı sıkıya muhafaza etmesidir, aynı şekilde diğer uyumlara kıyasla müzikal oranlarla daha çok iştigal eder, ancak kendisi bizatihi bir uyum teşkil etmez, şayet ilk pes ses ile ahenk sağlasaydı, sekizinci ses üzerinde de ahenk sağlardı, zira ilk ses ile sekizinci ses eş seslidir. Tam dörtlü uyumunun sekizinci ses üzerinde ahenk meydana getirmediği ise Boethius'un ikinci kitabının yirmi dördüncü bölümüyle sabittir.

O şöyle der, şayet tam sekizli ile tam dörtlü birleşirse hiçbir uyum hasıl etmezler, aksine bir uyumsuzluk doğururlar.

O halde kendiliklerinden ahenk oluşturmazlar, ancak diğer uyumun mevcudiyeti kabul edildiğinde ahenk kurarlar. Her uyumun ahenk demek olmadığını Boethius birinci kitabın üçüncü bölümünde nakleder ve orada uyumun, birbirine benzemeyen seslerin tek bir ahenkte birleşmesi olduğunu söyler.

Aynı şekilde ahenk, tiz ses ile pes sesin kulağa hoş ve tek ses halinde gelen bir karışımıdır.

VI. BÖLÜM Tam sekizli uyumu ve monokord üzerindeki herhangi bir harften nasıl bulunacağı üzerine

Monokord üzerine yedi ses yerleştirildiğinde sekizinci daima geri döner, tıpkı yedi gün geçtikten sonra ilk gün olan sekizincinin geri dönmesi gibi.

Zira sekizinci seste nitelikler, yani uyumun kusursuzluğu ve birliği sebebiyle önceden doğmuş olan tizleşmeler, pesleşmeler ve tam seslerin tertipleri kavranır, bunlardan anlaşılacağı üzere birinci ses ile sekizinci ses aynı nitelikte ve aynı benzerliktedir, her iki seste tizleşmelerin ve pesleşmelerin eşit olduğunda şüphe yoktur.

Bundan ötürü şayet bir okuyucu herhangi bir antifonu bu uyum vasıtasıyla pes seslerden, diğeri ise tiz seslerden okursa, seslerde hiçbir başkalık hissetmezsin, bilakis aralarındaki ortaklığı idrak edersin.

Bu yüzden monokordda yalnızca yedi ses farkı vardır, zira üzerinde yediden fazla çizgi bulunsa bile bu ancak aynı seslerin tekrarından ibarettir. Çünkü benzer bütün harfler tam sekizlide pekala ahenk içindedir.

Monokord üzerindeki herhangi bir harften tam sekizliyi bulmak için, verilen harften köprüsüne kadar bütün monokord iki eşit parçaya bölünsün, bölen orta kesit, verilen harfe nispetle tam sekizli olacaktır.

O halde verilen harf pes A olsun, A ile köprü arasındaki mesafenin yarısı tam sekizli olacaktır ki bu da A harfinden itibaren aynı nitelik ve benzerlikteki sekizinci sestir, nitekim aşağıdaki monokordda görülmektedir.

VII. BÖLÜM Müzikal Aritmetikte beyan edilen oranlardan uyumların nasıl doğduğu ve oranın oran üzerine nasıl yükseldiği üzerine

Müzikal Aritmetikte zikrettiğimiz müzikal oranlardan başkaları türer, nitekim bunlar üçlü ve dörtlü oranlardır. Üçlü veya 3/2 katı oran tam beşli ile tam sekizliden doğar, dörtlü oran ise iki tam sekizliden meydana gelir ve üç tam sekizliden [okunamadı] neşet eder, bu durum aşağıdaki gösterimde aşikâr olacaktır.

Bunlardan anlaşılacağı üzere, tam dörtlü 4/3 oranında bulunan ilk büyük uyumdur, tam beşli 3/2 oranında yer alan ikinci büyük uyumdur, tam ses tam sekizlinin tam dörtlüden taştığı mesafedir ve 9/8 oranındadır.

Böylece bütün monokord boyunca tam sekizli aynı oranda kalır ki bu da aşağıdaki gösterimde izah edildiği üzere 2/1 oranında bulunan üçüncü büyük uyumdur.

DÖRDÜNCÜ KİTAP Müzikal Zamanlar Üzerine

IV. Kitabın Muhtevası

Müzikal zamanın karakterleri ya figürlerdir ya da işaretlerdir, Figürler, sesle icra edilecek olanlar ve susulacak olanlar, yani esler (pausa) diye adlandırılanlardır. Sesle icra edilecek olanlarda iki husus mütalaa edilmelidir, bunların değeri (valor) ve cinsi. Cinsi sekizdir, Yalındırlar, yani, Larga yahut maxima, Longa, Brevis, Semibrevis, Minima, Semiminima, Fusa, Semifusa. Bileşiktirler, yani ligatürlüdürler. Sağa doğru konulan bir nokta ile birlikte. Değeri, daha önce dediğimiz gibi iki türlüdür, Orantılı. İşaretler, zamanların göstergeleridir, ya dahilidir ya da haricidir, Dahili olanlar iki türlüdür, birisi büyük ve ağır vuruşa aittir, C gibi, diğeri küçük vuruşa aittir. Harici olanlar, ya ikili değere aittir, aşağıda zikredilecektir, ya da üçlü değere aittir, bunlar da bir daire yahut yarım daire ile tasvir olunur.

Tanımlar

Zaman, icra edilen yahut susulan sesin sürdürülme aralığıdır ki muayyen figürlerle tarif edilmiş olup vuruşla (tactus) ölçülür.

Müzikal vuruş (tactus), seslerin sürelerini ölçen belirli ve eşit bir harekettir, ölçülü müzik (mensura musica) ise, ölçülebilir herhangi bir ezginin uzunluğunu ve kısalığını gösteren niceliksel bir orantıdır. Sürenin kendisiyle tarif edildiği, sesle ifade edilecek şekil, sesin düzenlenmiş kiplerden birindeki temsilidir, bundan açıkça anlaşılır ki şekiller kiplerle anlam kazanmalıdır ve başka türlü olamaz, yahut nota veya şekil, her bir sesin vuruş hareketine denk düşen ölçülmüş niceliğinin kendisiyle işaretlendiği şeydir.

MÜZİKAL SÜRELER HAKKINDA

Basit notalar, bağ (ligatura) ya da noktalar olmaksızın ifade edilen süre işaretleridir ve bunlar Larga, Longa, Brevis, Semibrevis, Minima, Fusa ve sairedir. Larga yahut maxima, ölçülebilir bütün şekiller arasında en büyük olanıdır. Longa, larga'nın yarısıdır. Brevis, longa'nın yarısıdır. Semibrevis, Brevis'in niceliğinin yarısıdır. Minima, Semibrevis'in yarım niceliğidir, onun yarısı ise Semiminima'dır. Eşit olmayan oran yahut tekil süre, vuruşun aynı hareketiyle kavranan lakin eşit olmayan bir aralıktır. Bundan ötürüdür ki onun notaları eşit olmayan biçimdedir. Nota bağı, iki veya daha fazla şeklin bir aradaki birleşimidir. Sağına doğru nokta konmuş nota, o notanın kendi değeri ile yarısının toplamıdır, nitekim B, üç adet semibrevis'i gösterir ki bunlar bir brevis ile bir semibrevis'tir. Susulması gereken şekle es (pausa) denir, bu ise herhangi bir notanın tam sesinin, sanki bir şekilde icra edilmişçesine, gereken nicelikte terk edilmesinden başka bir şey değildir. Sürenin içsel bir göstergesi olan işaret, notanın alışılmadık siyahlığında yahut eslerin ikilenmesinde bulunur. Yine sürenin bir göstergesi olan dışsal işaret ise, başa konulan ve aşağıda göstereceğimiz üzere dairelerden, noktalardan ve sayılardan ibaret olan işarettir. Fusa, semiminima'nın yarısıdır.

İKİNCİ KISIM, DÖRDÜNCÜ KİTAP, BÖLÜM I Sesle ifade edilecek basit şekiller hakkında.

Eskilere göre Minima'nın süreye oranı, birliğin sayıya yahut noktanın çizgiye oranı gibidir.

Zira nasıl ki birlik sayı değildir, nokta da çizgi değildir, bilakis onların başlangıcıdır, öylece Minima da Müzikal Süre değildir, ölçülen sürenin başlangıcıdır.

Buradan açıktır ki, ölçülebilir Müziğin başı Minima'dır, tıpkı bölünemeyen birliğin sayının başı olması gibi.

Daha yeniler ise daha da küçük notalar bulmuşlar ve eskilerin mezkûr kanaatini temelinden sarsmışlardır, bunların arasında, bütün dünyanın Müzik Çiçeği diye anılan Philippe de Vitry'nin, yukarıda semiminima olarak da adlandırdığımız crocheta'yı yahut semiminima'yı icat ettiği rivayet edilir, ondan sonrakiler de kendi sanatlarıyla Fusa, Semifusa ve onun yarısı gibi daha da küçük notalar türetmişlerdir, bunlardan aşağıda bahsedeceğiz.

Lakin ben bu hususta, basit nota türlerinin kendisinden doğduğu dört köşe şekillerin üç türünü ortaya koyan Birader Robert Brunham'ın usulünü tasvip edip takip etmeyi yeğlerim, bunların en büyüğünden Larga denilen tek bir tür meydana gelir, orta dört köşeden iki ikincil tür, yani Longa ve Brevis hasıl olur, en üstteki dört köşeden ise geri kalan üç tür, yani Semibrevis, Minima ve Simpla yahut Fusa doğar, bunların hepsini, yedinci ve sekizinci notayı da ekleyerek aşağıdaki tabloda açıkladık, Maxima yahut Larga, Longa, Brevis, Semibrevis, Minima, Semiminima, Fusa, Semifusa.

Mezkûr basit notaların ise kimisi daha az basit, kimisi daha çok basittir. Zira uzun notaların brevis'lerden, semibrevis'lerden ve bu kabil diğerlerinden daha basit olduğu söylenir. Çünkü Brevis'lerin, semibrevis'lerin, Minima'ların ve sairenin icrası, Longa'lara kıyasla daha güçtür.

BÖLÜM II Notaların bağı yahut birleşimi hakkında.

Notaların bağında iki biçim gözetilir, bunlardan biri doğru, diğeri eğiktir, her ikisi de ya yükselir ya alçalır, bu biçimlerin her biri ya kuyruksuzdur ya da yukarı kalkan veya aşağı inen bir çizgi yahut kuyruğa sahiptir. Bu bağ ise üç yerde meydana gelir, yani başta, ortada ve sonda. Bundan ötürü biri baştaki, biri ortadaki, biri de sondakidir, bunlara dair Kurallar şunlardır,

Müzikal Sürelere Dair Kurallar

Kural I Baştakilerin niceliği hakkında. Kuyruğu olmayan ilk nota, ikincisi alçalıyorsa longadır.

Kural II Özelliği olmaksızın yükselen her bağlı ilk nota, yani kuyruksuz olan, Brevis'tir. Kuyruktan yoksun olup ikincisi alçalan ilk nota, Brevis'tir.

Kural III Sol tarafta aşağı doğru kuyruğu olan ilk nota Brevis'tir.

Kural IV Yukarı doğru kuyruğu olan ilk nota ve onu takip eden Semibrevis'tir.

Ortadakilerin Niceliği Hakkında Kural Ortada bulunan her nota brevis'tir ve sonuncusuna yakın olup Yukarı kuyruklu olan semibrevis sayılır.

Sondakilerin Niceliği Hakkında Kural I Yükselen son bağlı nota her ne olursa olsun Brevis'tir.

Kural II Aşağı sarkan dört köşe son nota senin için Longa olsun.

GENEL KURALLAR

Kural I Maxima'nın değeri değişemez, zira Maxima başta da, ortada da, sonda da Maxima'dır.

Kural II Longa asla ortada bağlanmaz, lâkin sonda ve başta bağlanır, Brevis ise doğruca bütün yerleri tutar.

Kural III İlk noktadan çıkan ve sol taraftan aşağı inen bir çizgisi bulunan her alçalan bağ, özellikli (cum proprietate) bağ olarak adlandırılır.

Kural IV Kuyruğu yoksa yükselen her bağ özellikli sayılır.

Bütün bağların örnekleri. Bağlar ya kendi tabiatlarındadır, yani Maxima'lardan, Longa'lardan, Brevis'lerden, Semibrevis'lerden, yahut muhtelif notaların birleşimindendir, Maxima ve longa'lardan, Longa ve maxima'lardan, Maxima ve brevis'lerden, Brevis ve maxima'lardan, Longa ve brevis'lerden, Longa, brevis ve longa'dan, Brevis ve longa'dan, Longa, maxima ve longa'dan, Brevis, maxima ve longa'dan, Semibrevis, brevis ve longa'dan.

O halde bunlardan açıkça gösterilmektedir ki, her bağ yalnızca ilk dört büyük notadan meydana gelir, bunlar da Larga, Longa, Brevis ve Semibrevis'tir. Zira daha küçük şekillerden hiçbir bağ oluşmaz.

BÖLÜM III Basit süreli şekillerin değeri, notaların noktaları ve benzer şekilde susulacak şekiller hakkında.

Süreli notaların basit değeri, susulacak şekiller olan eslerle birlikte, Saat Tapınağı'nın dıştaki üç dairesinden toplanır, nitekim bu kitabın başında göründüğü gibi, aşağıdaki açıklamada da daha açık bir şekilde gösterilecektir.

Larga iki longa ile ölçülür ve bir uzun dört köşe ile, özellikli olarak, yani sağa doğru bir kuyrukla şu şekilde yazılır, [şekil].

Basit Longa ise iki brevis ile tartılır ve tamı tamına kare şeklinde bir gövdeye sahip olup sağa doğru yükselen yahut alçalan bir özellik veya çizgi taşır ve şu şekilde yazılır, [şekil] yahut [şekil].

Brevis, iki semibrevis ile ölçülen, özellik yahut kuyruk taşımayan tam kare bir şekildir ki onu şu şekilde resmettik, B.

Semibrevis, çizgi yahut kuyruktan yoksun eşkenar dörtgen biçimli bir gövdedir, iki minima ile ölçülür. Şu şekilde ifade edilir, [şekil].

Minima, Semibrevis gövdesine bir ek yapılmış halidir, yani ya başının üzerine çekilmiş yahut iç açısından aşağıya doğru inen bir çizgiye sahiptir ve iki crocheta yahut drachma ile ölçülür, şu şekilde resmedilir, [şekil].

Crocheta, eşkenar dörtgen gövdesinin rengi dışında minima'dan farklı değildir, zira Minima'nınki beyaz iken Crocheta'nınki siyahtır, iki Fusa değerinden oluşur ve şu şekilde ifade edilir, [şekil].

Fusa, iki semifusa'dan hasıl olan, Crocheta'nın yarısıdır. Crocheta'dan yalnızca çizgisinin tepesinin kıvrık olmasıyla ayrılır, şu şekilde, [şekil].

Semifusa, Fusa'dan yalnızca şu bakımdan ayrılır, Fusa'nın çizgisi tepede bir kez kıvrıldığı halde, semifusa'da çizginin ucu iki kez kıvrılır, şu şekilde, [şekil].

Ezgi içinde notaların sağ tarafına konan noktalara da pek sık rastlanır ki bunlar onların değerini yarı nispetinde artırır, nitekim nokta konmuş bir longa iki longa anlamına geliyorsa, nokta konmuş hali üç longa'yı gösterir. Böylece noktalı semibrevis, üç minima değerini gösterir ve diğerlerinde de böyledir.

Esler olarak adlandırılan susulacak seslere gelince, Müzikteki süreli notalar kadar, yani 8 adet türlerinin bulunduğu muhakkaktır, bunlardan biri Larga'nın susulacak niceliğini, yani larga şeklinin doğru sesinin terk edilişini gösterir, ikincisi Longa'nınkidir, üçüncüsü Brevis'inkidir ve diğerlerinde de bu minval üzeredir.

Larga'nın esi, ezgideki 4 çizgiye dikey bir çizgiyle dokunarak yahut iki dikey çizginin üç çizgiye dokunmasıyla şu şekilde gösterilir, [şekil].

Longa'nın esi, sistemin yahut dizinin üç çizgisine tek bir dikey çizgiyle temas edilmesiyle yahut iki dikey çizginin diziye ait iki çizgiye temas etmesiyle gösterilir, aşağıdaki örnekte olduğu gibi, [şekil].

Brevis'in esi, dizinin iki çizgisine tek bir dikey çizgiyle temas edilmesiyle gösterilir, Semibrevis ise dizinin bir çizgisinden aşağı doğru sarkan yarım dikey çizgiyle, Minima ise aynı yarım dikey çizginin dizinin herhangi bir çizgisinden yukarı doğru yükselmesiyle gösterilir ki daha küçük esler de bundan meydana gelir, aşağıdaki örnekte açıkça görüleceği üzere, benzer şekilde bütün notaların basit değeri de böyledir.

Maxima ve esi, 8 vuruşla ölçülür. Longa ve esi, 4 vuruşla ölçülür. Brevis ve esi, iki vuruşla ölçülür. Semibrevis noktasıyla birlikte tek bir vuruşla ölçülür. Minima, yarım parça ile ölçülür. Semiminima, dörtte bir parça ile ölçülür. Fusa yahut crocheta, sekizde bir parça ile ölçülür. Semifusa, on altıda bir parça ile ölçülür, tek bir vuruşun değeri kendi esiyle birlikte ölçüldüğünde.

BÖLÜM IV Notaların mükemmelliği ve mükemmelsizliği ile prolatiyo hakkında.

Ölçülü Müzikteki her mükemmellik, ister Longa'larda, ister Brevis'lerde yahut Semibrevis'lerde olsun, üçlü sayıda bulunur, eski Müzisyenler nezdinde Minima'nın, kendilerine göre bölünemeyecek kadar basit olduğu kabul edilse de, yine de bizzat minima'nın başkalaşabileceğini ikrar etmişlerdir, daha yeniler ise yalnızca minima'yı değil, aynı tabiatta daha küçük bir niceliğin mükemmelliğini de bu üçlüye dahil etmişlerdir.

Üçlü sayının mükemmel bir sayı olduğu ise, başlangıcı, ortası ve sonu bulunmasıyla doğrulanır, zira üç eşit birlikten meydana gelir, bu sebeple üç parçaya bölünebilir.

Buradan zahirdir ki, üçlü sayının bir başlangıcı, yani bir birliği, bir ortası, yani diğer birliği ve son birliği olan bir sonu vardır, bundan ötürü de en mükemmel sayıdır.

Bu sayıda en yüksek mükemmelliğin bulunduğu başka bir yolla da ispatlanır, zira üçlü sayı, sayının başlangıcı olan birliği ihtiva eder ve benzer şekilde ilk sayı olan ikiliği de ihtiva eder.

Eski zamanlarda paganların, Tanrı'yı ve insanları onurlandırmak ve yüceltmek istediklerinde, onlara daima üçlü sayıda adaklar sunmalarının, yani üç koyun, üç güvercin vesaire kurban etmelerinin sebebi işte buydu. Buna karşıt olan ise [okunamadı] sayısıdır, çünkü bu birimlerden birinden yoksundur, yalnızca iki birimden meydana gelen ve bu sebeple iki kısma bölünebilen bu sayıya ikili (binarius) denir.

Bundan ötürü onun bir başlangıcı ve sonu olduğu, lakin bir ortasının bulunmadığı açıktır, işte bu sebepten ötürü kusurlu sayı (numerus imperfectus) olarak adlandırılır.

Dolayısıyla buradan hareketle kesindir ki, ölçülü müzikte (musica mensuralis) mükemmellik ve kusurluluk hali, üçlü ve ikili sayıdan başka hiçbir sayıda barınmaz, bütün seslerin bu ikisinden birine indirgenmesi gerektiği de bundan sonra gelecek olanlardan anlaşılacaktır. Demek ki, ayrık nicelikte (quantitas discreta) nasıl ki başlangıcın birimden (unitas) yapılması gerekiyorsa (zira birim iki katına çıkarıldığında ikili sayı, üç katına çıkarıldığında ise üçlü sayı meydana gelir), ölçülü müzikte de eskilerin öğretisi uyarınca, telaffuz edilen en küçük sesten (minima vox prolata) başlanmalıdır.

Zira telaffuz edilen minima iki katına çıkarıldığında, ikili sayıdan meydana gelen kusurlu semibrevis (semibrevis imperfecta) hasıl olur, telaffuz edilen minima üç katına çıkarıldığında ise üçlü sayıda sebat eden mükemmel semibrevis (semibrevis perfecta) meydana gelir.

Böylece tüm ölçülü müzik daha önce anılan üç derecede ilerler, yani birimle, ikili sayıyla ve üçlü sayıyla yürür, başka sayılarla değil. Birim, sayının mükemmelliğine ya da kusurluluğuna nispetle nasıl bir konumdaysa,

telaffuz edilen minima da kendisinden hemen sonra gelen daha büyük notayı öyle mükemmel kılar ya da kusurlu bırakır. Böylece iki minimadan kusurlu semibrevis, üç minimadan ise mükemmel semibrevis meydana gelir. Ardından iki semibrevisten kusurlu brevis, üç semibrevisten ise mükemmel brevis hasıl olur. Benzer biçimde iki brevisten kusurlu longa, üç brevisten ise mükemmel longa meydana gelir.

Aynı şekilde iki longadan kusurlu larga yahut maxima (larga seu maxima imperfecta), üç longadan ise mükemmel larga meydana gelir. Burada şunu gözetmek gerekir ki, şayet longa mükemmel ise buna mükemmel tarz (modus perfectus) denir, şayet kusurlu ise kusurlu tarz (modus imperfectus) denir.

Benzer şekilde, brevis kendi içinde üç semibrevisi kapsadığı vakit buna mükemmel zaman (tempus perfectum) denir, iki tanesini kapsadığında ise kusurlu zaman (tempus imperfectum) denir.

Semibrevis kendi içinde üç minimayı barındırdığı vakit buna büyük uzatım (maior prolatio) denir, iki tane barındırdığında ise küçük uzatım (minor prolatio) denir.

Tüm bunların örnekleri, ikili ve üçlü sayılar üzerinden başlayıp artarak üç katlı longa (triplex longa) denen mükemmel maximaya kadar uzanan aşağıdaki dairelerde ve kalkanlarda açıkça görülecektir. Örnek kabilinden.

[okunamadı]

Önceki örneklerden de anlaşılacağı üzere, sonsuza dek büyüme kabiliyeti olan ayrık nicelikte birim nasıl sayının başlangıcı ise, eskilerin nezdinde de minima, ölçülebilir müziğin başlangıcıdır, zira büyür ve sonsuza dek büyüyebilir, tıpkı dakikaların çoğalma yoluyla saatlere, günlere, aylara ve yıllara dönüşmesi gibi, minimadan semibrevis, semibrevislerden brevis, brevislerden longa, longalardan da larga hasıl olur.

Longalar ya ikilidir ya da üçlüdür, bu longalar da sonsuza dek ikiye ya da üçe katlanabilir, ne var ki şimdilik ikili ve üçlü longaları göstermek kafidir.

Zaman üçgeninin tasviri, mükemmel ve kusurlu notacıkların izahı ile birlikte.

BÖLÜM V. Mabedin zaman üçgeninde tasvir edilen mükemmel ve kusurlu notacıklara dair.

Bilinmelidir ki mabedin tasvir edilen üçgenindeki, [okunamadı] olarak adlandırdığımız en üst notacık, yalnızca birimi temsil ettiği için, ne mükemmel ne de kusurlu olarak nitelendirilebilir, zira Keşiş Robert Brunham nezdinde o adeta algılanamaz olandır. Daha yakın dönemdekiler ise yarı fusa (semifusa) ve onun yarısı gibi daha yalın unsurlar ihdas etmişlerdir,

ben ise adı geçen Keşişin kanıtını takip edeceğim ve bunlar arasında yükselirken, yalın (simplex) olarak adlandırdığımız doğaya bağlı kalacağım.

Daha aşağıdaki diğer notacıklar ise noktaların farklı yerleşimlerine ve eksikliklerine göre değişkenlik gösterir, zira yukarıda çizilen şekilde yalın notacık müstesna, noktasız olan her notacık kusurludur.

Üzerinde nokta bulunan her notacık bir kez mükemmel (semel perfecta) olarak adlandırılır, çünkü kendisi eğik biçimde yükselen en yakın notacıktan ötürü mükemmeldir, yani bu türden üç tanesine bedeldir, yahut ilk tür olan mükemmel minima onun bileşimine dahil olur.

Altında nokta bulunan her notacık iki kez mükemmel (bis perfecta) olarak adlandırılır, zira hem kendisi hem de eğik biçimde yükselen en yakın notacık daha önce belirtildiği üzere mükemmeldir, yahut hem semibrevis hem de mükemmel minima onun bileşimine dahil olur.

Hem altında hem de üzerinde aynı anda nokta bulunan notacık üç kez mükemmel (ter perfecta) olarak adlandırılır, zira kendisiyle birlikte eğik biçimde yükselen iki tür mükemmeldir, yahut brevis, semibrevis veya minima bütünüyle mükemmel olarak onun bileşimine dahil olur.

Altında iki nokta bulunan notacık dört kez mükemmel (quater perfecta) olarak adlandırılır, zira kendisi ve eğik biçimde yükselen üç tür mükemmeldir, yahut longa, brevis, semibrevis ve minima bütünüyle mükemmel olarak onun bileşimine dahil olur.

Ardında nokta bulunan her notacık bütünüyle mükemmel (omnino perfecta) olarak adlandırılır, zira algılanamaz olan yalın notacık haricinde, kendisi ve ondan eğik biçimde yükselen bütün notacıklar bütünüyle mükemmeldir. Bu hususun kanıtını önceki üçgen tasvir etmektedir.

BÖLÜM IV. Ölçülü müziğin orantılı değerine dair.

Müziğin eşitsiz zaman orantısı, ya katlıdır (multiplex) [ikili, üçlü, dörtlü], ya payı paydadan bir fazla olandır (superparticularis) [bir tam bir bölü iki (sesquialtera), bir tam bir bölü üç (sesquitertia), bir tam bir bölü dört (sesquiquarta) vesaire], ya payı paydadan çok fazla olandır (superpartiens) [iki pay fazla olan (superbipartiens) (üçte iki, beşte iki, yedide iki), üç pay fazla olan (supertripartiens) (dörtte üç, beşte üç, yedide üç), dört pay fazla olan (superquadrupartiens) vesaire], ya katlı ve payı bir fazla olandır (multiplex superparticularis) [ikili ve bir tam bir bölü iki, ikili ve bir tam bir bölü üç, ikili ve bir tam bir bölü dört vesaire, üçlü ve bir tam bir bölü iki, üçlü ve bir tam bir bölü üç, üçlü ve bir tam bir bölü dört vesaire, dörtlü ve bir tam bir bölü iki, dörtlü ve bir tam bir bölü dört vesaire], ya da katlı ve payı çok fazla olandır (multiplex superpartiens) [ikili ve iki pay fazla olan (üçte iki, beşte iki), ikili ve üç pay fazla olan (dörtte üç, beşte üç), üçlü ve iki pay fazla olan (üçte iki, beşte iki), üçlü ve üç pay fazla olan (dörtte üç, beşte üç), dörtlü ve üç pay fazla olan (üçte iki, beşte iki) vesaire].

Önceki ayrımdan açıkça anlaşılacağı üzere, müziğin zamansal orantısı her bakımdan aritmetik orantıya denktir. Zira müzik zamanının ölçümünde yalın katlı ikili orantı (proportio simplex multiplex dupla), daha büyük sayıdaki notacığın daha küçük sayıdaki notacığa denk geldiği, öyle ki daha büyük olanın her bir notacığının kendi nicel değerinin yarısı kadar eksildiği durumdur, böylece iki notacık, aynı isim ve benzer nicelikteki bir notacığa denk gelir, tıpkı iki minimanın bir semibrevise ve iki semibrevisin bir brevise denk olması gibi.

Aynı üçlü orantı (proportio tripla), daha büyük sayının daha küçük sayıyı tamı tamına üç kez içinde barındırdığı durumdur, nitekim belirtildiği gibi aynı tabiatta üç notacık bir tanesine denk geldiğinde böyledir, tıpkı üç minimanın bir semibrevise ve üç semibrevisin bir brevise denk olması gibi.

Bu türden dörtlü orantı (proportio quadrupla) da aynı şekilde, dört notacık bire kıyaslandığında gerçekleşir, öyle ki bunlardan her biri kendi nicel değerinin dörtte üçü kadar eksilir, diğerleri de böyledir.

Yalın, payı bir fazla olan bir tam bir bölü iki orantısı (proportio simplex superparticularis sesquialtera) ise, daha büyük sayının daha küçük olanı yalnızca bir kez ve onun yarısı kadar daha fazlasıyla kapsadığı durumdur, böylece aynı türden üç notacık iki tanesiyle kıyaslanır.

Böylece üç minima iki semibrevis ile, üç semibrevis de iki brevis ile ölçülür. Aynı orantı, dört notacık, sözgelimi dört minima üç tanesiyle ölçüldüğünde bir tam bir bölü üç (sesquitertia) olur, beş notacık, sözgelimi minimlar veya semibrevisler dörde kıyasla ölçüldüğünde bir tam bir bölü dört (sesquiquarta) olur, diğerleri de böyledir.

Yalın, üçte iki pay fazla olan orantı (proportio simplex superbipartiens tertias), daha büyük notacık sayısı daha küçüğüne nispet edildiğinde onu bir kez ve fazladan iki parçasını kapsadığı durumdur, böylece beş notacık veya semibrevis, kendisiyle benzer üç tanesine denk gelir ve onlarla ölçülür. Yedi semibrevis beşe denk olduğunda beşte iki pay fazla (superbipartiens quintas), aynı tabiattan dokuz notacık yedi tanesiyle ölçüldüğünde yedide iki pay fazla (superbipartiens septimas) olur.

Dörtte üç pay fazla olan orantı (proportio supertripartiens quartas), aynı tabiattan yedi notacığın dörde kıyaslandığı durumdur, aynı orantı, daha büyük notacık sayısı kendisine benzer daha küçüğüne kıyaslandığında ve onu bir kez, fazladan da beşte üç parçasını kapsadığında beşte üç pay fazla (supertripartiens quintas) olur, tıpkı aynı tabiatta sekiz notacığın beşe kıyaslanması gibi.

İkili, payı bir fazla olan bir tam bir bölü iki orantısı (proportio superparticularis dupla sesquialtera), daha büyük notacık sayısı küçüğü iki kez ve onun yarısı kadar fazlasıyla kapsadığında meydana gelir, tıpkı aynı tabiatta beş notacığın ikiye ve onun dörde kıyaslanması gibi.

Aynı ikili bir tam bir bölü üç orantısı (dupla sesquitertia), büyük sayı küçüğü iki kez ve fazladan onun üçte bir parçasını kapsadığında meydana gelir, aynı isim ve benzer nicelikte yedi notacığın üçe ve on dördün altıya kıyaslanması gibi.

Bu ikili bir tam bir bölü dört orantısı (dupla sesquiquarta) ise, büyük olan küçüğü iki kez ve fazladan onun dörtte bir parçasını kapsadığında gerçekleşir, böylece dokuz notacık dörde, on sekiz sekize kıyaslanır, ikili bir tam bir bölü beş (dupla sesquiquinta) ve diğerleri de böyledir.

Üçlü, payı bir fazla olan bir tam bir bölü iki orantısı (proportio superparticularis tripla sesquialtera), büyük sayı küçüğü üç kez ve fazladan onun yarısını kapsadığında gerçekleşir, yedi notacığın ikiye, on dördün dörde kıyaslanması gibi.

Aynı üçlü bir tam bir bölü üç orantısı (tripla sesquitertia), notacıkların büyük sayısı küçüğü kendi içinde üç kez ve fazladan onun üçte birini barındırdığında meydana gelir, aynı tabiatta on notacığın üçe, yirminin altıya kıyaslanması gibi. Keza üçlü bir tam bir bölü dört orantısı da (tripla sesquiquarta), büyük sayı küçüğü üç kez ve fazladan onun dörtte bir parçasını barındırdığında meydana gelir, on üç notacığın dörde, yirmi altının sekize kıyaslanması gibi, diğerleri de böyledir.

Dörtlü, payı bir fazla olan bir tam bir bölü iki orantısı (proportio superparticularis quadrupla sesquialtera), büyük notacık sayısı küçüğü dört kez ve fazladan onun yarısını kapsadığında meydana gelir, aynı isimde dokuz notacığın ikiye, on sekizin dörde kıyaslanması gibi. Aynı orantı, büyük sayı küçüğü dört kez ve fazladan onun üçte bir parçasını barındırdığında dörtlü bir tam bir bölü üç (quadrupla sesquitertia) olur, on üç notacığın üçe, yirmi altının altıya kıyaslanması gibi, diğerleri de böyledir.

İkili, üçte iki pay fazla olan orantı (proportio dupla superbipartiens tertias), büyük notacık sayısı küçüğü iki kez ve fazladan iki üçte birlik parçadan oluşan bir kısmını kapsadığında gerçekleşir, sekiz notacığın üçe, on altının altıya kıyaslanması gibi. Aynı orantı, büyük notacık sayısı küçüğü iki kez ve fazladan onun beşte iki parçasını barındırdığında ikili, beşte iki pay fazla (dupla superbipartiens quintas) olur, on iki semibrevisin beşe ve yirmi dördün [okunamadı] kıyaslanması gibi.

Minima'nın 10'a oranı gibi. İkili üçte bir oran (proportio dupla supertripartiens quartas), büyük nota sayısı küçüğü iki kez ve buna ilaveten onun dörtte üçünü kapsadığında meydana gelir, 11'in Semibrevis veya Minima olarak 4'e ve 22'nin 8'e oranı gibi. Aynı şekilde ikili beşte üç oran (dupla supertripartiens quintas), büyük nota sayısı küçüğü iki kez ve onun beşte üçünü içerdiğinde hasıl olur, 13 Minima'nın 5'e ve 26'nın 10'a oranı gibi.

Üçlü üçte iki oran (proportio tripla superbipartiens tertias), büyük nota sayısı küçüğü üç kez ve buna ilaveten onun üçte ikisini kapsadığında meydana gelir, 11 Semibrevis'in 3'e ve 22'nin 6'ya oranı gibi. Aynı şekilde beşte iki oran (superbipartiens quintas), büyük sayı küçüğü üç kez ve buna ilaveten onun beşte ikisini ihtiva ettiğinde vücut bulur, 17 Semibrevis'in 5'e ve 34'ün 10'a oranı gibi.

Üçlü dörtte üç oran (proportio tripla supertripartiens quartas), büyük nota sayısı küçüğü üç kez ve onun dörtte üçünü içerdiğinde ortaya çıkar, 15 Minima'nın 4'e ve 30'un 8'e oranı gibi.

Aynı şekilde beşte üç oran (supertripartiens quintas), büyük sayı küçüğü üç kez ve buna ilaveten onun beşte üçünü kapsadığında gerçekleşir.

Dörtlü üçte iki oran (proportio quadrupla superbipartiens tertias), büyük nota sayısı küçüğü dört kez ve buna ilaveten onun üçte ikisini kapsadığında oluşur, 14 Semibrevis'in 3'e ve 28'e 6 oranı gibi. Yani bu oran, 14 Semibrevis'i zaman ve ölçü kuvvetinde üç Semibrevis ile eşitler, öyle ki bu 14 notanın her biri, kendi büyüğünün on dörtte on bir parçası kadar eksilir.

Aynı şekilde dörtlü beşte iki oran (quadrupla superbipartiens quintas), büyük nota sayısı küçüğü dört kez ve onun beşte ikisiyle birlikte kapsadığında meydana gelir, 22 Minima veya aynı adlı Semibrevis'in 5'e eşitlenmesi gibi.

Dörtlü dörtte üç oran (proportio quadrupla supertripartiens quartas), büyük nota sayısı küçüğü dört kez ve buna ilaveten onun dörtte üçünü kapsadığında hasıl olur. Zira bu oran, 19 Semibrevis'i 4 Semibrevis ile sayar ve müşterek ölçer, öyle ki bunların her biri kendi hakiki miktarının onda [okunamadı] parçası kadar eksilir, ve diğerlerinde de durum böyledir.

Fakat bu tür zamansal müzik oranları sonsuz sayıda sayılabileceğinden, bunların çokluğu belki de yeni musikişinasa büyük bir karışıklık getirecektir,

Biz de bu sebeple sizi, Mabedimizin o üçgen kısmının sırlarını daha açık bir şekilde izah etmek üzere, üçgen bir şekilde tarif edilmiş olan, zamansal musikinin daha bilinen ve alışılagelmiş oranlarına sevk edeceğiz, ta ki bakanlara onun herhangi bir kısmı boş veya beyhude görünmesin.

BÖLÜM VII. Aşağıda tasvir edilen zamansal üçgen şekilde notaların birbirine oranına dair.

Aritmetik olarak ilerlerken simplalardan largalara doğru inilmelidir, fakat müzikal olarak ilerlerken largalardan bölerek simplalara kadar çıkılmalıdır.

Şayet önceki şekildeki herhangi bir Larga'dan, üstteki eğik çizgide kendi derecesinin en yüce notasına kadar dosdoğru yukarı çıkarsak, ikili oranlar (duplices) yaparız, yani her nota ikilidir ve ona en yakın olan 2 üst notadır, Şayet bu Üçgenin tabanından, yani herhangi bir Larga'dan üçgenin sol çizgisindeki ona tekabül eden herhangi bir notaya eğik olarak çıkarsak, üçlü oran (tripla) yaparız, yani alttaki her nota üçlüdür ve ona en yakın olan 3 üst notadır, Şayet Üçgenin sağ çizgisindeki herhangi bir yetkin notadan, aynı üçgenin sol çizgisindeki herhangi bir yetkin olmayan notaya doğrudan geri dönersek, bir buçuklu oranlar (sesquialterae) yaparız, yani her nota kendisine en yakın olanı ve onun yarısını ifade eder, Şayet üçgenin sol kenarından ve onun tabanından eğik olarak sağ üçgen çizgisinin notalarına ve aralıklarına doğru çıkarsak, üçte bir fazlalıklı oranlar (sesquitertiae) yaparız, yani alttaki her nota kendisine en yakın olanı ve onun üçte bir parçasını karşılar.

Kural. Üçgen şekilde yer alan her bir suskı (pausa), her bir notaya tekabül eder, Buradan hareketle, noktasız işaretlenen suskılar bu tür notalara hamledilir,

Noktalarla işaretlenenler ise yine bu tür notalara tekabül eder, ve bu sebepten dolayı, bu tür notaların suskılarının neler olduğu herkese açıkça belli olsun diye, aşağıda yazılı suskı şekline notaları yerleştirdik, burada hem noktalı hem de noktasız suskıların çeşitliliği de kaydedilmiştir.

BÖLÜM VIII. Tek zamanın biçim ve miktarının tayin edildiği iç ve dış işaretlere dair.

Notaların miktarını ayırt eden iç işaretler, notaların kendi siyahlığında veya suskıların ikilenmesinde bulunur,

Dış işaretlerin tabiatına gelince, bilinmelidir ki notaların yalın değerini gösteren işaretler başka, orantılı değerini gösteren işaretler başkadır. İlk ayrımın işaretleri iki türlüdür, bunlardan biri daha büyük ve daha yavaş vuruşun (tactus) işaretidir ki yarım daire şeklini temsil eder, şu şekilde ifade edilmiştir,

Diğeri ise daha küçük ve daha hızlı vuruşun işaretidir ki benzer şekilde yarım daire şeklinde ifade edilir ve aşağı doğru dik bir çizgiyle onu böler.

Orantılı değerin işaretleri ise, ait oldukları oranların farklılığına göre değişir, Zira, Müzikal oranda artma ve eksilme olduğu gibi, şarkıda da bu farklı tabiatlar değişik işaretlerle ya da en azından sayılarla ifade edilir, nitekim ikili oranın yarı yarıya eksilttiği yerde, iki eksilmiş olanın bir tam olanı meydana getirmesi gibi, ya sayı ile işaretlenir ya da aşağıda gelen eksiltilmiş işaretlerle gösterilir.

Oranların genel işaretleri ise aşağıdaki tabloda açıklanmaktadır. İkili oran, yarım dairelerle bu şekilde, Üçlü oran, bu tür bir yarım daire veya daire ile, Dörtlü oran, şu yarım dairelerle, Altılı oran, bu tür yarım dairelerle, Sekizli oran, şu işaretlerle, Yalın süperpartiküler, Semibrevis veya Minima'da Sesquialtera, nitekim 9 Minima'nın 6'ya oranı, 3 Minima'nın 2'ye oranı, Sesquitertia, yarım daire ve siyah, dolu notalar ile, Semibrevis ile, Minima ile, Sesquiquinta, Semibrevis ile, Minima ile, 3 Semibrevis'in 2'ye oranı, Semibrevis ile, Minima ile, Üçte iki fazlalıklı (superbipartiens tertias), Semibrevis ile, Minima ile, Sesquialtera, Semibrevis ile, Minima ile, yani 5'in 2'ye oranı gibi, Bileşik süperpartiküler, Sesquiquarta, Minima ile, Semibrevis ile, Üçlü sesquialtera, Minima ile, Semibrevis ile, Üçte bir fazlalıklı ikili oran (dupla superbipartiens tertias), Minima ile.

BEŞİNCİ KİTAP. Aralıkların ünsiyetini meydana getiren Mabed üçgenine, yahut senfoni ünsiyetlerine dair.

BEŞİNCİ KİTABIN İÇERİĞİ. Senfonik ezginin bestelenmesinde başlıca iki şey dikkate alınmalıdır, Uyumluluklar (concordantiae) ve Unisonus.

Daha yetkin olanlar, Yetkin olanlar, Diapason gibi. Daha az yetkin olanlar, On ikinci (Duodecima) gibi ve bunlardan türeyen On dokuzuncu (Decimanona). Yetkin olmayanlar, Üçlü (Tertia) ve ondan doğan Onuncu (Decima), On yedinci (Decima septima), Altılı (Sexta) ve ondan doğan On üçüncü (Decima tertia), Yirminci (Vigesima).

Kısımlar ise, Discantus, Contratenor, Tenor, Bassus, Üçlü veya Dörtlü olabilir.

TANIMLAR. Ezgi (melodia), seslerin sürekli bir bağıdır, öyle ki biri diğerinin ardından kesintisiz bir akışla tınlar, ve hakiki manada tek sesin şarkısı olarak adlandırılır. Senfoni (symphonia), ayrı seslerin ve ezgilerin ahenkli uyumu yahut birbirine mutabık uzlaşımıdır. Basis yahut Bassus, pest seslerin sistemi boyunca bükülen en alttaki şarkı yahut sestir, bu sebeple erkeklerin pest sesiyle icra edilmelidir. Tenor, orta sesler vasıtasıyla adeta esas ezgiyi şekillendiren orta sestir. Altus, tiz bir sestir, neredeyse orta tiz sesler boyunca akar, fakat boşlukları doldurarak tüm seslere uyum sağlayacak biçimdedir. Discantus, çok tiz seslerden nağmeli şekilde bükülen en yüce sestir, bu sebeple narin ve çocuksu bir sestir. Contratenor, Tenor ile Altus arasındaki orta kısımdır. Uyumluluk (concordantia), sistem aralıkları boyunca seslerin birbirine denk gelen uygunluğu veya oranıdır, yahut birbirine benzemeyen seslerin bir araya getirilmiş ahengidir.

Üçgenin Tasviri. [okunamadı]

BÖLÜM I. Uyumlulukların kaç tane olduğuna ve birbirlerinden nasıl ayrıldıklarına dair.

Musikide miktar bakımından farklılaşan altı uyumluluk türü sayılır, bunlar Unisonus, Semiditonus, Ditonus, Diapente, Diapente ile birlikte Tonus ve Diapason'dur, Bunlardan açıkça anlaşılmaktadır ki, tınlama birbirine benzemeyen seslerin tek bir ahenk halinde birleşmesi olduğundan, unisonus bir ünsiyet (consonantia) değildir.

Ve netice itibarıyla aşikardır ki her uyumluluk bir ünsiyet değildir, bunun tersi de geçerli değildir, Buradan şu da çıkar ki, aynı sesi çıkaran iki kişinin sesinden daha yetkin bir şekilde hiçbir şey uyum sağlayamaz. Bundan ötürü mezkur uyumluluklar arasında büyük bir fark olduğu açıktır.

BÖLÜM II Üçgenin, uyuşumları kabul eden ve uyuşumsuzlukları meydana getiren aralıkları ve bunlardan kaç tanesinin insan sesine kâfi geldiği üzerine

Uyuşumların (concordantia) kendileriyle ölçüldüğü aralıklar on bir tanedir, yani 1, 3, 5, 6, 8, 10, 12, 13, 17, 19, 20, bunlar bizim aralık üçgenimizde oranlarıyla birlikte beyaz karelerle gösterilmiştir. Dokuz uyuşumsuzluk (discordantia) ise, yani 2, 4, 7, 9, 11, 14, 16, 18, 21, gölgeli ve karanlık karecikler ile belirtilir.

Üçgenin beyaz kareleri, melodilerin ahenginin (concentus) kendisinden türediği unsurlardır, tıpkı onun kara karelerinden uyuşumsuz bir senfoni (symphonia) hasıl olması gibi; meğerki senfonik armoniye girişi azımsanmayacak bir sanat ile önceden tasarlanmış olsun, zira aşağıda öğretileceği üzere, kimi zaman dinleyicilerin hazzı gözetilerek büyük bir incelikle ifade edilir.

Bu uyumların (consonantia) birleşmesinden, sekizlinin eklenmesi suretiyle tek sesten (unisonus) sekizli doğar, üçüncüden onuncu, beşinciden on ikinci, altıncıdan on üçüncü doğar.

Böylece tek sese çift sekizli eklenmesiyle on beşinci meydana gelir, üçüncüden on yedinci, beşinciden on dokuzuncu ve altıncıdan yirminci hasıl olur.

Şu halde önceki bölümün öğretisinden açıkça anlaşılmaktadır ki, 5, 8, 12, 15 ve 19 aralıkları tam aralıklardır, zira tam uyumları ölçerler, geri kalanlar ise eksiktir. Bu aralıklardan sekiz tanesi ekseriyetle insan sesine kâfi gelirdi, yani 2, 5, 6, 8, 10, 12, 13, 15.

Diğerleri, insan sesinin tabiatı gereği tizleşip pesleşmesinden daha tiz ve daha pes duyulan musiki aletlerine havale edilir.

Bütün bu anlatımın ispatı burada takip etmektedir.

Ekleriyle birlikte tam olanlar. Ekleriyle birlikte eksik olanlar. Senfonik uyuşumlar.

BÖLÜM III Senfonik melodinin kısımları üzerine

Senfonik melodi kısımları iki türlüdür, yani asıllar ve bu asılların katlanmasından türeyenler. Dört asıl sayılır, yani Bas (Basis), Tenor, Altus ve Diskant (Discantus). Bunlardan Bas, dizgenin pes kısmında dönenen en alttaki ezgi veya sestir, bundan ötürü insanların daha pes sesiyle yahut aletlerin pes tınlayışıyla icra edilmelidir, Bas denmesinin sebebi ise, senfonik melodinin diğer kısımlarının üzerine bina edildiği temel (fundamentum) olmasıdır.

Tenor ise melodinin, dizgenin orta kısmında, yani orta seslerde dönenen kısmıdır. Altus ise neredeyse tamamen daha tiz seslerde meşgul olur ve yine dizgenin orta sesleri boyunca seyreder, melodideki başlıca vazifesi, bestelenmiş ezgideki boşlukları kendi sesleriyle doldurmaktır, yani orta aralıkları ikmal ederek yürür. Diskant ise gayet tiz sesler çevresinde dönenen en yüksek ezgi veya sestir, bundan ötürü dizgenin üst sahasını kaplar ve bir çocuk sesiyle idare edilmelidir.

Ayrıca Tenor ile Altus’un birleşmesinden meydana gelmiş gibi duran ve Kontrtenor (Contratenor) denen bir kısım daha vardır ki, mezkûr iki kısım arasına yerleştirilmiş dizge aralıklarında dönenir, kendi bahsinde görüleceği üzere.

Bunların her birinin yalın bestelenmesine dair titizlikle riayet edilmesi gereken bazı hususi kuralları, ilkin Bas’tan başlayarak tasvir edeceğiz.

### Bas Üzerine

Kural I. Basın sondan bir önceki notası, ekseriyetle son notadan çıkıcı olarak dört aralık, inici olarak ise beş aralık uzakta bulunur.

Kural II. Bas notaları yürüyüşte, ister çıkıcı ister inici olsun, önceki notadan sekiz aralıktan fazla uzaklaşmamalıdır, bununla birlikte önceki notadan sonra gelen notaya 6 veya 7 aralıkla çıkmak yahut inmek fena ve gayritabii tınlar. Ardışık hareket aralıktan aralığa, benzer şekilde aralıktan üçüncüye, dördüncüye yahut beşinciye armoniye uygun olarak tınlar.

Kural III. Bas ekseriyetle kendisiyle tanzim etmeye veya bestelemeye başladığımız nota ile aynı seste yahut bir sekizlide son bulur.

Bu kuralların örnekleri aşağıdadır.

[okunamadı]

### Tenor Üzerine

Kural I. Tenordaki notalar, birbirini takip etmeleri bakımından, Bas ezgisinin ikinci kuralında verilen kanunlara tabidir.

Kural II. Tenor ekseriyetle Bas ile sekizli uyuşumunda başlar ve aynı şekilde son bulur.

### Diskant Üzerine

Kural I. Diskant da Bas ezgisinin ikinci kuralının kanunlarına uyar.

Kural II. Diskantta sondan bir önceki nota, ekseriyetle son notadan yalnızca tek bir aralık uzakta bulunur.

Kural III. Diskant, melodinin kısımları çok olduğunda sekizli yahut on beşinci uyuşum ile başlar. Şayet kısımlar daha az ise, eksik bir nota ile, yani 10. yahut 13. ile başlamayı ve aynı uyuşumlarla son bulmayı adet edinmiştir.

### Kontrtenor Üzerine

Kural I. Kontrtenor, tıpkı diğer kısımlar gibi, Bas ezgisinin ikinci kuralının kanunlarına riayet eder.

Kural II. Sondan bir önceki nota, çıkıcı olarak son notadan dört aralık uzakta bulunmayı sıklıkla tercih eder.

Kural III. Kontrtenor, çeşitlilik uğruna ekseriyetle 5. veya 12. ile başlar ve pek çok defa böyle son bulur.

### Altus Üzerine

Kural I. Altus 10. ile başlamayı ve bitmeyi adet edinmiştir, o vakit sondan bir önceki nihai nota, bilhassa çok kısımlı bir ahenk teşkil edildiğinde, ekseriyetle son notadan bir aralık uzakta bulunacaktır.

Kural II. Melodinin kısımları daha az olduğunda ise, bu kısım 12. ile başlar ve son bulur.

BÖLÜM IV Musikinin bu kısmında dikkate alınması gereken umumi kanunlar üzerine

Gerek umumi gerekse senfonik melodinin bestelenmesine mahsus hususi pek çok kanun yahut kural zikredilir, musikici senfonide bunlara titizlikle riayet ettiğinde, melodilerin ahengini husule getirmesi müşkül olmayacaktır.

Bu kuralların daha umumi olanları şunlardır,

Kural I. Tam uyumlar ezgilerin başlangıçlarını ahenkli kılar ve bilhassa mükemmeliyetin beklendiği bitişleri yahut kadansları tezyin eder.

Kural II. Aynı tabiattaki iki tam uyum, sözgelimi iki beşli yahut iki sekizli ve bunlardan türeyenler, aynı ezgide peş peşe gelmez.

Kural III. Daha küçük eksik uyum, sözgelimi 3. ve ondan hasıl olanlar, aynı ezgide gerek çıkıcı gerek inici olarak birbirini peşi sıra takip edebilir.

Kural IV. Yine de tam olanlar ile eksik olanlar ahenkli biçimde öyle karıştırılmalıdır ki, ekseriyetle iki tam arasına bir eksik girsin ve bunun aksi vaki olsun.

Kural V. Tam yürüyüşlerde sert ses yumuşak olana karşı konulmamalı, lakin yumuşak yumuşak ile, sert de sert yahut tabii olan ile tınlaşmalıdır.

Kural VI. Birden fazla altılı çıkıcı olarak devam ettirilmez, lakin inici olarak devam ettirilir, yine de tam olan on ikinci bunu takip etmelidir, gerçi altılıyı onuncu da takip edebilir.

Kural VII. Altılı nadiren kullanılır, meğerki çok kısımlı bir ezgi olsun, zira 5. kadar tatlı ve ağırbaşlı tınlamaz.

Kural VIII. Uyuşumsuzluklar, yani 2, 4, 7 ve 9, kimi zaman ezgide yer bulur.

Lakin bu, figürlerin en süratli akışından, yani Fusa ve Semifusa’dan başka bir yerde vaki olmaz, zira o vakit sürat sebebiyle hissedilmezler.

Nitekim uyumsuzluğun hatası gizlenir.

Kural IX. Uyumsuz semibrevis, ikili eksiltmeye uğramadıkça reddedilir.

Kural X. Aynı devam eden Bas notası üzerinde uyuşumsuz sesin bir uyuşuma kırılması gayet sık vaki olur ve makbul tutulur.

Kural XI. Bas’taki hareketsiz sese, gerek çıkarken gerek inerken, birçok hareketli uyum intibak ettirilebilir.

Kural XII. Üst kısımlarda 6.’dan 5.’ye kırılma, sağlam bir Bas üzerinde pek güzel tınlar.

Benzer şekilde Bas notası, üst kısmın devam eden notasına karşı 6.’dan beşinciye kırılabilir.

Kural XIII. Üst kısmın notası, alt kısmın devam eden notası üzerinde yahut alt kısmın notası, üst kısmın devam eden notasının altında, üzerinde bulunan daha küçük zaman birimleri adedince parçaya bölünebilir, böylece Brevis iki semibrevis’e yahut 4 Minima’ya, yahut 8 Semiminima’ya yahut 16 [okunamadı]

fusalara, yahut iki minimaya ve bir semibreve, yahut bir semibreve, bir minima ve iki semiminimaya, yahut iki minima, iki semiminima ve dört fusaya bölünür, diğerlerinde de durum böyledir.

Şarkı Partilerinin Özel Kurallarına Dair

Kural I. Bütün uyumlar (concordantia) ve senfonik ezgi, düz ezgi (planus cantus) yahut bas (basis) üzerine ifade edilir.

Kural II. Diskant (discantus), düz ezgi üzerinde 8. ve 4. aralıklarla başlayacaktır, 8'in altında 5. ve benzeri aralıklar bulunacaktır, 5'in altında 3, 5'in üzerinde 7 olacaktır, diskantın altında düz ezgiye eşitlik vardır, diskantın 3 yukarısı düz ezgiden itibaren 10'dur, diskantın 5 yukarısı düz ezgi üzerinde 12'dir, diskantın 6 yukarısı düz ezgiden itibaren 13 olacaktır ve diskantın 8 yukarısı düz ezgiye kıyasla 15 olacaktır.

Kural III. Altus çoğunlukla tam aralıkta, yani 5'li ile bitecektir ve bu durumda onun sondan bir önceki notası 3'lü olacaktır.

Kural IV. Eğer düz ezgi inici olur ve Mi, re, yahut Fa, mi, yahut Sol, fa ile biterse, bu durumda diskant, önünde bir altılı bulunarak 8'li ile biter, Benzer şekilde düz ezgi Re, ut ile biterse, daha tiz olan diskant, önünde 10'lu bulunarak biter.

Kural V. Tenor ezgi ile birlikte Mi üzerinde kapandığında, sondan bir önceki notacık üçlüden beşliye sıçrar. Fakat Tenor altılıdan sekizliye doğru ilerletilirse, sondan bir önceki nota üçlüden üçlüye yöneltildiğinde ve kontratenor (contratenor) üçlüden beşliye götürüldüğünde hoş bir uyum husule getirir.

Kural VI. Birörnek (unisonus) tınlayan ezgi ve tenora kıyasla, üç derece aşağıdaki bas ve üç derece yukarıdaki altus ahenk içinde birlikte tınlar. Musiki sanatının bu kısmında daha pek çok ve sayısız başka gözlemler de mevcuttur, bunlar tatbikat ve tecrübe vasıtasıyla daha iyi kavranıp öğretildiğinden, üçgenimizin kullanımına daha süratle inebilmek için bu noktada bunların üzerinden hafifçe geçeceğiz.

Üçgenin Karelerinin Aralıklarla, Yani Dizgenin Çizgi ve Aralıklarıyla Nasıl İlişkilendirildiğine ve Ezgi Türlerinin Bunların Farklarına Göre Nasıl Ayırt Edildiğine Dair

Üçgenin gerek beyaz gerek karanlık kareciklerinin konumu, dizgenin çizgi ve aralıklarının düzenine göredir. Bunlar hangi uyumların çizgiler üzerine, hangilerinin ise aralıklar üzerine yazılması gerektiğini bildirir. Benzer şekilde [okunamadı] her bir partinin veya ezginin hakiki yerini gösterir ki, gerçek ahenkleri doğuracak uyumlar buraya yerleştirilmelidir.

Buradan açıkça kavranır ki, dizgenin basından yukarıya doğru yükselerek senfonik ezgi nasıl husule getirilir ve ezginin partilerinin ahenkli uyumu tek bir temelden almış oldukları nasıl kabul edilir.

Diyorum ki, üçgenin bu tasvirinde ezgilerin ve melodinin umumi bestesi ifade edilir, aralıkların hakiki makamları, yani ilk uyumların ve uyumsuzlukların (discordantia) yerleri ve bunlardan doğanların hangi ezgiye yalın, hangisine ise katmerli uyumların denk düşeceği tayin edilir.

Bu üçgenin tasvirini ve ezgi partileriyle, yani onların çizgi ve aralıklarıyla nasıl kıyaslandığını burada açık bir şekilde resmettik.

Mezkûr Üçgenin Kullanımına ve Kareleri Vasıtasıyla Birleşik Ahengin Nasıl Husule Getirileceğine Dair

Evvelemirde arzuna göre, üzerine melodinin bütün diğer partilerinin inşa edildiği bir nevi temel olan bas bestelenmelidir, bu kitabın dördüncü bölümünün sonunda tarif ettiğimiz üzere, onun bestesi için iktiza eden kanun ve kaideler dikkatle gözetilmeli ve her türden zaman notacıkları konulmalıdır, ancak öyle ki, bu toplanmış notacıklar semibrevis oranını aşmasın, ta ki bütün ezginin değeri semibrevisler ile tam olarak ölçülebilsin ve hiçbir değer kesri geride kalmasın, nitekim burada muhtelif notacık türlerinden bir misal sergiledim. Birinci misal brevisler, ikincisi minimlar, üçüncüsü ise her türden karışık olanlar içindir.

Bu yapıldıktan sonra, zikredilen üçgenden, kendilerinin birleşimiyle daha üstteki uyumları inşa edebileceğimiz uyumlar seçilmelidir, binaenaleyh üçgenin hipotenüs çizgisi üzerindeki harfler dikkatle incelenmelidir, bilhassa musiki oranlarının kendilerinden türetildiği bir nevi işaretler mesabesindeki kalın harfler gözetilmelidir.

Bu harfler, bir önceki şekilde açıkça tasvir ettiğimiz veçhile, sanki parmakla gösterircesine bu basın dizgesinin çizgilerini ve aralıklarını bildirir.

Böylece, birinci bas misali üzerine üç partinin inşa edilmesi icap ettiğinde, ilk olarak mezkûr kalın harflerin şu tarzda hem çizgileri hem de aralıkları adlandırdığı aşikâr olur.

Bu Üçgene Dair Birinci Tecrübe. Bu bas yahut temel üzerine öteki partilerin dizileri öyle yükseltilmelidir ki, bunlardan her bir parti basa tam manasıyla denk gelsin ve aşağıdaki o dayanaktan adeta oranlı bir biçimde taşınsın, tıpkı aşağıdaki tarzda olduğu gibi.

Binaenaleyh r çizgisi üzerine yerleştirilmiş olan basın ilk notacığı üzerine bir ezgi bestelemek için, bu r harfi üçgenin hipotenüs çizgisinde aranmalıdır. Bundan sonra o harf üzerinden, bas ile herhangi bir uyum dahilinde uyuşmasını arzu ettiğin o partiye doğru dikey olarak yükselinmelidir. Sözgelimi, tenorda basın ilk notacığı üzerine bir melodi tesis etmek için bu eserin üçüncü bölümünde işaret edilen tenor kuralları ve kanunları dikkatle gözetilmelidir, zira onun ikinci kuralı gereğince sekizli ile başlamak iyi olacaktır, öyleyse r üzerinde dikey olarak 8 karesinin gösterdiği o tenor aralığı üzerinde, basın ilk notacığının aynı değerinin ifade edilmesi ve r notacığı ile bir oktav (diapason) tınlaması icap eden yer bulunacaktır.

Ardından, mezkûr bölümde tarif edilen altusun birinci ve ikinci kuralına göre r üzerinde 10. yahut 12. uyumlarda tınlaması icap eden altus notacığının yerleştirilmesine yükselinmelidir. Demek ki onuncu veya on ikinci, r harfine kıyasla büyük üçlü ile bir oktav tınlayan notacığın yerleştirilmesi gereken altus dizisinin yerini gösterecektir.

Daha sonra aynı dikey hat üzerinde daha yukarı yükselerek, mezkûr bölümde diskant kurallarına uygun olarak öne sürülen 15 bulunur ki bu, r harfi ile çift oktav (disdiapason) tınlayan notacığın yazılması gereken yeri gösterecektir. Bundan sonra D harfi üzerine yazılmış olan ikinci bas notacığına yahut semibreve geçeceğiz, bu harf üçgenin hipotenüsünde bulunduğunda, kendi dikey çizgisi üzerinde ona uyan bütün uyumları gösterecektir ki, bunların dahilinde daha üstteki herhangi bir partide musiki ahengi husule gelsin.

Fakat bu eserin dördüncü bölümünün ikinci kuralı gereğince, aynı mahiyetteki iki tam uyum aynı ezgide ardı ardına doğrudan gelmediğinden, ikinci tenor yerinde 8 tınısı alınmamalıdır, çünkü ilk nota bas ile aynı oranda uzaklıktaydı, bu sebeple 5 veya 3 gayet iyi kullanılabilir.

Nitekim bu eserin dördüncü bölümünün yedinci kuralından anlaşılacağı üzere altılı daha nadir kullanılır, benzer şekilde altusta tamlığı ve yakınlığı sebebiyle 10 yahut 5, ya da tercihen sekizli seçilmelidir.

Lakin arzuya göre herhangi birini seçebilirsin, zira hepsi de mükemmel derecede uyuşur, mamafih mezkûr bölümün üçüncü kuralı mucibince 10 sayısı ardışıklık içinde daha sık alınabilir.

Söz konusu dikey hattın zirvesinde ise diskantta ifade edilmesi gereken uyumun hak ettiği yeri göreceksin, lakin belirtildiği üzere iki defa 15 doğrudan birbiri ardına gelmez, bu yüzden 11 yahut 10 alınmalıdır, fakat mükemmelliği ve yakınlığı sebebiyle tercihen 12 seçilmelidir.

Daha sonra B harfi ile gösterilen üçüncü bas notacığına geçilmelidir, bunun dikey hattında 3, 5, 8 ve 10 uyumlarını buluruz, bunlardan 5 tenordaki makamımızı idare edecek ve onu sağ tarafta gösterecektir, yahut arzu edersen 8 veya 3 olacaktır.

Benzer şekilde aynı dikey hat üzerinden, altus aralıklarına göre, o partiden dikey olarak aşağıda duran bas notacığına doğru bir ahenk teşkil eden başka uyumlar bulacaksın, bunlar 8, 10 ve 12'dir ve burada çeşitlilik hatırına onuncu kullanılır.

Aynı dikey hat üzerinde daha yukarı yükselindiğinde ise diskantın uyumları bulunur ki bunlar 12, 13, 15, 17 ve 19'dur, bunlar arasında belirtildiği gibi bu eserin dördüncü bölümünün ikinci kuralı gereğince 11 reddedilmelidir, lakin 15 ve 17 alınmalıdır, binaenaleyh sondan bir önceki notaya olan yakınlığı sebebiyle 17'yi seçiyorum ve daha önce gösterdiğimiz veçhile, yukarıdaki notacıkları aşağıdaki notacığa kimi uyumlarla bağlayarak ötekilerle bu şekilde ilerlenmelidir. Yine de son ve sondan bir önceki notacıklara dair birkaç kelam etmek icap eder.

Öyleyse basın sondan bir önceki notası D harfine yerleştirilir, bu harf üçgenin hipotenüsünde bulunduğunda, dikey çizgisinde bütün partilerin uyumlarını gösterecektir ve diskantın son notacığı, bu eserin dördüncü bölümünde geçtiği üzere diskantın ikinci kuralı uyarınca sondan bir öncekinden bir aralık uzakta olacaktır. Benzer biçimde sonuncusu, aynı bölümün üçüncü kuralı uyarınca 15'li ile, yani en tam uyum ile sonlanmalıdır.

Binaenaleyh diskantın sondan bir önceki notası, basın sondan bir önceki notası ile ya 10'lu ya da 12'li derecede uyum sağlayacaktır. Eğer 10'lu olursa notacık bir aralık aşağıda, eğer 12'li olursa bir aralık yukarıda bulunacaktır. Benzer şekilde altus, üçüncü altus kuralı uyarınca başladığı gibi bitecektir. Böylece tenor da nihayetini sekizde bulacaktır ve diğerlerinde de usul böyledir.

Üçgenin Sırlarının Paralelkenar Bir Yüzey Üzerinde Nasıl Çizileceğine ve Bu Suretle Nasıl Daha Açık Bir Şekilde İzah Edileceğine Dair

Öncelikle adet olduğu üzere dört eşit parçaya bölünen paralelkenar bir yüzey teşkil edilsin, bunların her biri üst kısımdaki partiyi ve herhangi bir üst partinin uyumunu resmetsin, bütün oranlar daima temel olan partiden ve ezgiden, yani bastan itibaren ölçülmelidir.

Zira bu yolla talebe, uyumların yerlerini üçgenin kullanımına kıyasla daha süratle bulabilir ve melodilerin ahengini daha çabuk fark edebilir.

Hatta bu usulün gözetilmesiyle, daha önceki kurallar önceden dikkate alınmak şartıyla, şarkı söyleme sanatında bütünüyle tecrübesiz bir kimse için dahi partilerin güzel bir ahengini bestelemek güç olmayacaktır, zira önceki notacığın yahut uyumun sonraki ile olan yakınlığını ve uzaklığını derhal kavrayacaktır. Şekil aşağıdadır.

Söz konusu paralelkenarla yapılan ilk deney, ki burada partilerin uyumu hâsıl olur, minimlerden meydana gelen ikinci bas (bassus) örneğiyle birlikte,

Üst partilerin ilk notalarını ahenk içinde kurmayı kararlaştırdığımız ilk bas notası beşinci aralıkta yer almaktadır, bu sebeple paralelkenar tablosuna bakılmalıdır. Notayı beşinci aralığın üzerinde bulduğunda, iki paralel çizgi arasında dosdoğru yukarı çıkarak, her bir partinin o notanın üzerine gelen uyumlarını (concordantia) bulacaksın, daha önce söylendiği gibi, en iyi ezgi besteleme sanatına uygun kaideleri ve kanunları gözeterek bunları bestelenecek partilerde layık oldukları yerlere yerleştireceksin. Şunu da gözetmek gerekir ki, kimi zaman tenor basın yerini alır, bas da tenorun yerini, fakat bu durumda bütün partilerin daha pes olan ses tarafından idare edildiği dikkatle göz önünde bulundurulmalıdır.

Sözgelimi, önceki örneğin ilk bas notasının altında tenor şu şekilde üçlüde tınlayabilir,

BÖLÜM IX. Mabedin dört penceresinin tabiatı ve üçgende yapılanın, burada ezginin mekanik bestelenmesinde nasıl icra edilebileceği üzerine.

Dört pencerede, tiz olanların karşısına yerleştirilmiş yedi pes harf tasvir edilir, bu pencerelerin her biri özel bir uyumu belirtir,

Zira soldan sayıldığında ilk iki pencere, iki tam uyumun ölçülerini gösterir, bunları pes harften daha tiz harfe doğru ölçüp biçer.

Sonraki iki pencere ise iki eksik uyumu ve bunların harften harfe oranlarını tayin eder.

Bu öğretide daima şu gözetilmelidir ki, söz konusu pencerelerde sağ tarafa doğru belirtilen harfler, bize basın aralıklarını, yani aralıkları ve çizgileri ayırt eden harfleri bildirir,

Aynı kavislerde bunların tam karşısında yer alan diğer harfler ise, o basın üzerine inşa edilmesi gereken partilerin yahut ezgilerin aralıklarındaki ve çizgilerindeki aralıkları tayin eder.

Dolayısıyla bu öğretinin temelleri buradan neşet eder, yani ezginin münasip aralıklara bölünmüş herhangi bir partisi, önünde hem pes hem de daha tiz harfleri açıkça taşımalıdır.

Böylece herhangi bir telin yahut ahengin (consonantia) oranı ve ölçüsü daha vazıh bir şekilde ayırt edilir, bu sayede partilerin tam bir ezgisi ve ahengi vücuda getirilir. Pencerelerin tasviri aşağıdadır.

Bu pencerelere dair 1. deney, Ezgiyi meydana getiren partiler, söz konusu mabedin pencereleri vasıtasıyla şu şekilde tasvir edilir, bunun pes ezgisinde, yedinci bölümde belirtilen üçüncü bas örneğini çizdik, bunun üzerine, önceki pencerelerin talimatına göre diskant (discantus) ve kontrtenor (contratenor) olmak üzere diğer iki partiyi kurmayı amaçlıyoruz, hemen aşağıdaki 1 numaralı örnekte olduğu gibi.

İlk notanın pes G üzerinde ifade edildiğini görüyoruz, diğer iki partinin notalarını da bu harfin üzerine uyumlu bir biçimde kurmak arzusundayız. Kontrtenora 5'li ile başlamak istiyorum, öyleyse bu uyumun aynasına bakıyorum, orada pes G bulunduğunda, aynı kaviste onun karşısındaki harfin d olduğunu fark ediyoruz, bu sebeple basın G üzerine konulmuş aynı notası, kontrtenorun d aralığında ifade edilmelidir. Diskant ise 3'lü ile başlayacaktır, bu yüzden basın G'si 3. pencerede bulunduğunda, b harfinin notalanması gerektiği anlaşılacaktır.

Ardından basın iki ikinci notasına geçeceğiz, bunlar bir semibrevis ölçüsünü tamamladığından iki paralel arasında ifade edilir, bunların ilkinin üzerine kontrtenorda sekizli (octava) oranını kuracağım, bu yüzden sekizinci pencereye bakılmalıdır, orada D harfi bulunduğunda, kendisine karşı gelen harfi, yani d'yi gösterecektir. Dolayısıyla kontrtenorun d aralığı üzerine aynı nota ifade edilecektir. Basın ikinci notası ise 3. pencerede aransın, yani C, ve onun karşıtı e harfi olacaktır, bu yüzden basın aynı notası kontrtenorun e çizgisi üzerine yazılacaktır. Nihayetinde, diskantın iki benzer notası, basındakilerle 5'li ve 8'lide uyum sağlayacaktır.

Basın diğer notalarında da aynı şekilde ilerlenmelidir, pencerelerin sağındaki harfler dikkatle gözetilmelidir, bunlar üstteki her bir partinin uyum yerlerini adeta hakikatin parmağıyla gösterir.

Verilen herhangi bir üst ezgiye, bu dört pencerenin öğretisi vasıtasıyla bir basın nasıl bağlanacağına dair 2. deney. Diskant gibi bir üst ezgi verildiğinde, verilen partinin harflerini münasip çizgilere ve aralıklara tatbik edersen, ona uygun bir bas bulmak zor olmayacaktır, ardından pencerelerde sağa doğru, verilen partilerin notalarını gösteren o harfler, karşı tarafta basın harflerini gösterecektir, sözgelimi, verilen ezgi şu şekilde olsun ve bunun altına bas dizisini kuralım. 2 numaralı örneğe bakınız.

Burada, üst partinin ilk notasının g harfi, sekizinci pencerede c yahut G'nin karşısındadır. Dolayısıyla aynı nota G aralığı veya c çizgisi üzerinde ifade edilmelidir.

BÖLÜM X. Yalnızca ezgilerin partilerinin değil, bizzat uyumlarının ve bunların yerlerinin usulünce çizilmesini sağlayan Thalia değneği üzerine.

Yarım ayak yahut tam bir ayak uzunluğunda bir değnek ya da cetvel yapılsın, bu cetvel uzunluğu boyunca 4 yahut 5 eşit parçaya bölünmelidir, eni yarım parmak veya daha az olsun, kalınlığı ise eninin neredeyse dörtte biri kadar veya daha ince olsun. Partilerin birbirine karışmaması için, her beşinci kısmını boş bir aralıkla ayırmak icap edecektir, bunlar da beş belirgin ve dört gizli çizgiyle yeniden alt bölümlere ayrılmalıdır, ancak öyle ki, her iki türdeki her çizgi arasında küçük ve eşit bir fasıla bulunsun. Tasviri ise şu şekildedir,

Söz konusu değneğin veya cetvelin kullanımı ise şu tarzdadır, bu cetvel, dört ezginin dizilerini çizmek istediğin bir kâğıt üzerine uzatılsın, ardından dört partiye hizmet eden diziler ifade edilsin, ancak partilerin aralığı, aynı şekilde çizgileri ve mesafeleri, aşağıda izah edeceğimiz üzere kendilerinden yön verilip idare edilecekleri o cetvelin veya değneğinkilerle her bakımdan uyuşmalıdır. Bu yapıldıktan sonra, bas partisi senin takdirine göre bestelensin, diğer üst partilerin bunun üzerine uyumla bestelenmesi için, değneğin alt ucu ilk notanın makamına konulmalıdır, yani ya c, B, D, F yahut A çizgisi üzerine ya da F, A, C, E, G yahut B aralığı üzerine.

Sözgelimi, önceki örnekte ilk notanın makamı G üzerindedir, öyleyse değnek düşey olarak c çizgisi üzerinde dursun, her bir üst partideki uyumları ve onların yerlerini parmağıyla gösterircesine işaret edecektir.

Zira şayet kontrtenora 12'li yahut 5'li ahengi ile başlamak istersen, bu ahenk ikinci aralığın üzerine düşecektir.

Şayet altusa 3'lü yahut 10'lu ile başlamak istersen, bu oranı o partinin ikinci aralığının üzerinde bulacaksın, diskanta 15'li yahut diapason [oktav] ile başlamak istersen, aynı ezginin ikinci çizgisinde bu uyumun yer aldığını göreceksin.

Ardından, değneğin en alt ucu, ikinci notanın ifade edildiği üçüncü çizgi üzerinde düşey duracak şekilde yükseltilir.

Değneğin üst kısımları, yükseklik veya alçaklık derecelerine göre, üst partilere münasip olan gerekli uyumları ve bunların makamlarını belirtecektir.

Fakat burada daima şu gözetilmelidir ki, aynı ezgideki notaların ardışıklığı, sonraki nota öncekine ne kadar yakınsa o kadar hoş ve tatlı olur, bas müstesnadır, zira onda yukarı çıkış tatlı bir surette ekseriyetle 5'li veya 4'lü aralıklarla birbirini izler.

Basın diğer bütün notalarında da, hangi partide yer alırlarsa alsınlar, yani değneğin ucunu yükselterek yahut alçaltarak bu minval üzere ilerlenmelidir, ancak değnek verilen alttaki notadan daima düşey olmalıdır.

BEŞİNCİ KİTABIN SONU.

ALTINCI KİTAP Herkesçe bilinen musiki aletleri üzerine.

BÖLÜM I. Barbiton [Lavta] üzerine.

Barbiton, bütün musiki aletlerinin adeta reisi olduğundan, öyle ki ne kadimlerin ne de muasırların hiçbir icadı dinleyicilerin kulaklarına daha makbul bir ahenk yahut daha çok arzulanan ve övgüye değer bir uyum sunamadığından, bu kitabın ilk yerini ona ayırmış olmamız sebepsiz değildir, zira hiçbir çağ onun seslerinin tatlılığını silemeyecek, zanaatkârların sebatsız icatları insan sevgisini ondan koparamayacaktır, her ne kadar bunlar nadir, duyulmamış ve zamanına göre hevesliler tarafından hiç de az olmayan bir gayretle benimsenmiş olsalar da. Bu aletler arasında barbitona çok benzer suretler meydana getirmişlerdir, nitekim bunlara halk arasında teorbo (theorba) denir, daha pes sesler çıkarırlar ve bağırsak telleri vardır, sesleri bakır ve demir tellerden çıkan `[okunamadı]` ve `[okunamadı]`, yalnızca 4 çift teli olan ve bunlar da bakır ve demir olan cittern (cithara), bunlar hakkında kendi yerinde söz edeceğiz.

Daha yeni müzisyenler ise barbitona durmaksızın yeni bir şey eklemektedir, zira önce yedinci teli eklediler, ardından sekizinciyi, nihayetinde dokuzuncuyu, bunların hepsi çift tel yapıldığında 18 eder, aşağıda gösterileceği üzere diğerlerine çift oktav (bisdiapason) tınlaması için bu üç çift kirişi eklemişlerdir.

Uygulama. Barbitonun önceki herhangi bir teli, kendisini hemen takip eden diğerinden kaç aralıkla ayrılır? Barbitondaki çift teller sayıldığında, bunların her bir sesinin (en pesten başlayarak) ardındaki eşinin sesinden kaç aralıkla ayrıldığını bilmek gerekir. Evvela gözetilmelidir ki, farklı müzisyenlerin icadına göre, iki büyük kirişin sesleri, icracının arzusuna göre kimi zaman daha fazla gerildiğinde veya gevşetildiğinde farklılık gösterir. Kalan 5 tanesi ise seslerinde daima aynı mesafeyi muhafaza eder. Fakat ben burada, tellerden bir uyum hâsıl olmadan evvel, her bir telin müştereken tınlamaya alıştığı ses farklarını izah edeceğim.

Büyük kiriş ile ikincisi arasında tek bir aralık sayılır, ikinci ile üçüncü arasında üç, bununla dördüncü arasında ise yalnızca bir aralık vardır,

Dördüncü ise beşinciden 4 aralıkla ayrılır, nitekim beşinci de altıncıdan o kadar aralıkla ayrılır, altıncı yedinciden üç aralıkla, yedinci sekizinciden dört aralıkla ayrılır, nitekim sekizinci de dokuzuncudan ve sonuncudan o kadar aralıkla ayrılır. İspatı aşağıdadır.

Uygulama. Barbitonun muhtelif sesler çıkaran çeşitli yerleri ve dizinin anahtarları ile harflerinin barbiton üzerine nasıl çizileceği üzerine. Barbitonun baş kısmından gövdesine doğru çeşitli yerleri yahut aralıkları vardır, bunların bazıları baskıyla, bazıları ise baskısız olarak farklı sesler çıkarır, ayırt edilirler...

a, b, c, d, e, f, g, h, i, k, l, m ve devamı harfleriyle bilinirler, bunlardan herhangi bir teldeki birinci perde, tele basılmaksızın vurulmasını, yani açık olarak çalınmasını gösterir, diğer bütün harfler ise tele basarak ses verirler.

Bununla birlikte, lavtanın (barbiton) bu tür perde aralıklarını harflerle değil, aritmetik sayılarla gösterenler de vardır, a yerine 0, b yerine 1, c yerine 2, d yerine 3, e yerine 4, f yerine 5, g yerine 6, h yerine 7 ve i yerine 8 koyarak ve diğerlerinde de aynı şekilde ilerleyerek yazarlar, nitekim İtalyanlar arasında bu usul ekseriyetle kullanılmaktadır. Örnek kabilinden,

Hemen arkasından gelen şekle bakınız, Sayı 1. Sistemin (systema) anahtarları ve harfleri ise lavtanın mezkûr perdelerine şu tarzda kaydedilir,

Dördüncü telde a perdesi pest gamma sesini gösterir, onun b perdesi bemollü (b mollis) B anahtarına işaret eder ve c yeri sert sistemin (systema durum) natürel B sesini bildirir,

Onun d perdesi bemollü c sesini ihtiva eder, e yeri ise [okunamadı]. Beşinci telin a aralığı pest C sesini bildirir, b yeri bemollü D sesini gösterir, tıpkı c yerinin kare sistemin (systema quadratum) D sesini gösterdiği gibi. Nihayet onun d yeri bemollü E sesini, e yeri ise kare sistemde E sesini bildirir. Altıncı telin a perdesi pest F sesini ihtiva eder, tıpkı b perdesinin sert fa ile aynı anahtara sahip olacağı gibi. c perdesi tiz sesler arasındaki G makamını bildirir, d perdesi ise tiz d sesinin bemol ile olan yerini gösterir.

Yedinci telin ilk perdesi, yani a, sert sistemin [okunamadı] sesine sahip olacaktır, tıpkı b perdesinin tizler arasında bemollü c sesini ve c perdesinin tizler arasında sert d sesini bildireceği gibi, d makamı tiz f sesini gösterir, nihayet e kısmı tiz bemollü g sesini tayin eder.

Sekizinci telin a aralığı tiz ve sert a sesini gösterir, b perdesi tiz ve bemollü b sesini tayin eder, nitekim c makamı tiz ve sert c sesini bildirir, d perdesi tiz ve bemollü d sesini tayin eder, tıpkı c makamının tiz ve sert e sesini bildirdiği gibi, f perdesi [okunamadı] gösterir, g ise sert b ile olanı.

Nihayet dokuzuncu telin a yeri en tiz (peracutus) gg sesini ihtiva eder, b perdesi bemollü aa makamını tayin eder, c perdesi ise sert sistemde cc sesini gösterir, aynı telin d makamı bemollü bb sesini, e ise [okunamadı] bildirir.

Onun f perdesi en tiz ff sesini getirir, g ise bemollü b ile [okunamadı] gösterir, tıpkı h perdesinin sert sistemde [okunamadı] bildirdiği gibi. Nihayet onun i ve k perdeleri, bemollü b ve sert natürel b ile makamları gösterir, bütün bunlar takip eden örnekte pek açık biçimde gösterilmektedir, Sayı 1'deki örneğe bakınız: a c d c a c a a a Böyle ifade edilirler: 0 1 3 2 0.

Genel Olarak Bilinen Musiki Aletleri Hakkında

İlk üç tel ise musikide hoş seda (euphonia) temini için hizmet eder, öyle ki lavta sisteminde yer alan diğer ezgilerle sekizli (diapason) aralığında uyum göstersinler. Bu sebeple birinci tel, beşinci telin d perdesi ile sekizli uyumu verir.

İkinci tel, beşincinin [okunamadı] perdesi ile, ikinci telin [okunamadı] perdesi ise beşincinin b perdesi ile sekizli aralığında tınlar. Onun c perdesi ise aynı beşinci telin c perdesi ile aynı uyumda buluşur.

Üçüncü telin a perdesi, altıncı telin a perdesine göre sekizlidir ve diğerlerinde de durum böyledir.

Tatbikat III Lavta üzerinde musikinin ölçülebilir zamanları kaç türlü ifade edilir?

Musikinin zamanları, ya sadece lavta, vandora, orfarion, lira, sitar ve bu neviden aletler için icat edilmiş tel işaretleriyle gösterilir ya da musikinin müşterek nağme işaretleriyle tayin olunur, bunların değerleri de ekseriyetle mezkûr aletlere mahsus sanat işaretleriyle açıklanır. Bunları daha kolay göstermek maksadıyla, bu mahalde karşılaştırarak birlikte ifade ettik, tıpkı hemen ardından gelen örnekte, Sayı 1'de olduğu gibi.

Aynı zamanda, birbirine bağlanan işaretler yani ligatürler de vardır, bunlar musikinin zaman akışında bazen vaki olduğu üzere, aynı tabiatta olan birçok zamanı birbirine rapteder. Bu tür işaretlerin bağlanması ise ya eşit zamanda (tempus aequale) yahut eşit olmayan zamanda vuku bulur.

Eşit zamanda ligatür, ya iki küçük notanın yahut dört tanesinin birleşimidir, nitekim iki yarım notayı yahut iki dörtlük notayı birbirine bağlamak istersek bu şu tarzda yapılır, [okunamadı].

Dört nota olduğunda bu tarzda ifade edilir, eğer dört tane [okunamadı] ise böyle, eğer dört [okunamadı] ise şu tarzda ve diğerlerinde de aynı şekilde.

Üçlü yahut eşit olmayan zamanda ise bağlama ekseriyetle yalnızca 3 işaret veya notadan ibarettir, yani 3 tane [okunamadı] bu usulle ve 3 tane [okunamadı] bu yolla olur ve diğerlerinde de böyledir.

Lakin burada kaydedilmelidir ki, vokal musikide kullanılagelen hakiki notalar, bugün Fransızlar ve İtalyanlar arasında daha ziyade revaçtadır, onlar aynı tabiattaki işaretleri birbirine bağlamak yerine sadece tek bir nota koyup, bir öncekinden farklı bir ses çıkana kadar aynı tabiattaki diğer seslerin devam ettiğini zımnen kabul ederler, o vakit diğerini de ifade ederler, nitekim sonraki örnekte tezahür edecektir, Sayı 1'deki örneğe bakınız.

Tatbikat IV Birden fazla senfonik ezgi lavtaya nasıl uyarlanır?

Açık anahtarların yerleri tellerin üzerinde gösterildiği takdirde, çok sesli ezgilerin lavta düzenine aktarılması kolaydır. Bunun daha sıhhatli yapılması için aşağıdaki açıklamayı dikkatle tetkik ediniz.

Tatbikat V Aşağıdaki felek öğretisiyle bir ezginin kısımlarıyla birlikte bir anahtardan diğerine aktarılmasının yöntemi hakkında.

Lavta için tertip edilen ezginin anahtarı gamma ut üzerinde bulunsun ve biz bunu ister daha yumuşak ister daha sert seslerde olsun, A re yahut B mi üzerine aktarmak isteyelim, bilmek lazımdır ki, anahtarların her bir feleğinde yer alan aritmetik rakamlar lavtanın tellerini ayırt eder. Nitekim gamma sesinin bulunduğu yer birinci tel olarak yazılır. Sağa doğru ikincisi ikinci tel, üçüncüsü 3 rakamı ile ve nihayet son sırada 6 rakamıyla gösterilen en tiz tele (chanterelle) kadar böyle devam eder. Benzer şekilde harfler, yukarıda izah olunduğu üzere, her bir telin farklı seslerini tayin eder.

Binaenaleyh gamma ut makamındaki nağmeyi A re makamına aktarmak istediğimde şöyle ilerlenmelidir, gamma ut feleği olan üstteki çarkta, ezginin harfi gamma ut makamında hangi telde yer alıyorsa daima bulunmalı ve dikey olarak o yayın altında, A re feleğinde yer alan yayda o harf ve o harfin icra edileceği tel bulunmalıdır ki gamma ut sesinden A re sesine dönüşüm sağlanabilsin. Bütün diğerlerinde de aynı usul takip edilmelidir. Örnek kabilinden,

Gamma ut makamındaki ezgi. A re makamına aktarımı.

Böylece gamma üzerindeki birinci telin a sesini, L feleğinin birinci yayında yahut yerinde bulurum ve onun altında A re feleğinde c 1 yer aldığından, lavtanın birinci teli üzerinde c sesini icra ederim. Sonra L çarkını çevirerek mezkûr feleğin 25. yerinde d 6 sesini bulurum ve onun altında A re feleğinde c 6 yer alır. O halde A re ezgisinde dikey olarak c sesini icra ederim.

Daha sonra L feleğinde d 2 sesini ararım ve onu 20. yerde bulurum, onun altında A re feleğinde c sesini bulurum, bunu da önceki örnekte olduğu gibi icra ederim ve diğerlerinde de aynı şekilde sürdürülür.

Tatbikat VI Aralık üçgeninin oranlarının lavta perdelerine ve onun sistemine tatbik edilebilmesi hakkında.

Bu bahsin ikinci tatbikatı gayretle incelensin, orada sistem anahtarlarının teller üzerindeki dizilimini göreceksiniz, bunlar mülahaza edildikten sonra, evvelki tatbikat vasıtasıyla pest bir nağme çizilsin ve tellere aktarılsın.

Akabinde bu nağmenin üçgene tatbik edilen bas anahtarları vasıtasıyla, üçgenin oranlarının lavta telleri üzerine çizilmiş olan tiz ve pek tiz harflere tekabül ettiği kolaylıkla bulunacaktır, bunlar öğrenildiğinde, yalnızca bas ezgiyi görerek irticalen, muhtelif nağmelerden bir armoni vücuda getirmek müşkül olmayacaktır, lakin bu husustaki maharet ancak kesintisiz bir meşk ile elde edilir.

Bölüm II Orfarion ve Pandora Tesmiye Edilen Sazlar Hakkında.

Orfarion denilen musiki aleti de aynı makamlara, teller arasında aynı mesafeye ve nisbete maliktir, lavtadan yalnızca şu hususta ayrılır ki, bunun telleri pirinçten olup ya tekildir ya da çifttir.

Buradan anlaşılmaktadır ki, sistemin tertibi bu aletin tellerinde de lavtanınkilerle aynıdır, hem pest hem tiz anahtarların makamları birdir ve lavta üzerinde elde edilebilen her şeyin bu saz üzerinde de icra edilebileceği sabittir. Bunun tasviri aşağıdadır.

Pandora ise bu aletten, tellerin ses farklılığı haricinde hiçbir surette ayrılmaz, zira bu husus onun sistemini lavtanınkinden hayli farklı kılar.

Pandoranın istimali, ekseriyetle muhtelif enstrüman cinslerinden teşekkül eden senfonik armoni nevinde pek faydalı bulunur. Zira toplulukta, bas partisini tenor ve kontrtenor ile birlikte latif bir surette duyurur. Bu sistemin tasviri aşağıda gelecektir.

Pandora Sistemi

1, 2, 3, 4, 5, 6, 7 rakamları tellerin adetlerini bildirir, bunlardan ilk üçü kadim sistemin sınırları dışındadır ve gamma sesinin altında, gamma üzerinde bulunan sesleri veren tellere sekizli aralıkta tınlarlar. Ayrıca musiki sisteminin evvelki örneğinde, gamma ile başlayan dizilim hem sert hem de yumuşak perdelerde gg sesine kadar yükselerek tarif edilmiştir.

Buradan aşikârdır ki, bu aletin birinci teli ikincisinden dört aralıkla ayrılır, ikincisi üçüncüden yalnızca tek bir aralıkla, üçüncüsü dördüncüden dört aralıkla, dördüncüsü beşinciden yine aynı sayıda aralıkla, beşincisi altıncıdan üç aralıkla ve nihayet altıncısı yedincisinden dört ses yahut aralıkla ayrılır.

Mezkûr çizimden de sarahaten anlaşılacağı üzere, bu enstrümanın üç teli diğer dördüne hizmet eder, öyle ki ahenk hatırına onlara sekizli aralıkla aksiseda verirler.

Dolayısıyla bu çalgının birinci teli, ikinci ve üçüncü teliyle birlikte pes perdeleri (claves subgraves) muhafaza eder, nitekim birinci telin a harfi, dördüncü telin a harfi üzerinde bulunan gamma ile ölçülür, onun d harfi de dördüncü telin d harfine tekabül eder ve yukarıdaki örnekte yeterince açık şekilde gösterildiği üzere diğerlerinde de durum böyledir.

Bu çalgının bölümleri, lavtanın (barbiton) kısımlarıyla aynı harfler ve işaretlerle betimlenip müzisyene açıklanır, bunlar da altı çizgili porte üzerinde şu şekilde gösterilir,

`[okunamadı]`

Pandora Üzerinde Müzik Sistemi Üzerine

Müzik sisteminde yer alan bütün uyumlu (senfonik) partisyonları, teller üzerinde yapılan anahtar ayrımlarıyla ifade edebiliriz, öyle ki herhangi bir ezginin her bir çizgisinin ve aralığının anahtarı bilinip Pandora'nın tellerinde ve aralıklarında bulunduğunda, bu çalgıda herhangi bir ezgi partisinin herhangi bir yerinden kendi özgül konumuna kolaylıkla aktarılabilsin.

Fakat bu ameliyemiz tecrübesiz olanlara biraz daha güç görüneceğinden, en acemi kimsenin dahi Pandora'nın müzik sistemindeki hacmini yahut payını pek kolay kavrayabileceği başka bir açıklama getireceğiz. Bu açıklama da şöyledir,

Kural I. Önceki bu tasvir vasıtasıyla bas ezgisi (bassus cantus) kısmı Pandora partisinden çıkarılabilir, böylece sanatkarın arzusuna göre yapay basa aktarılabilir.

Bu nedenle Pandora sistemi üzerinde bas harflerinin yeri aranmalıdır ve bu, bas partisini yahut yerini doğrudan doğruya parmakla gösterircesine işaret eder, Pandora'nın bası üzerinde bulunan o harfin temsil ettiği değerde bir nota suretinde mezkur harf oraya konmalıdır. Örneğin aşağıdaki gösterimde olduğu gibi,

`[okunamadı]`

Aynada, üçüncü teldeki gamma harfinin bas sisteminin ikinci aralığını gösterdiğini görüyorum, bu yüzden ilk notanın oraya yerleştirilmesi gerektiğini biliyorum ve a harfinin değeri nota olduğundan, yani dörtlük nota gibi, ikinci aralığa bunu yerleştiriyorum. Ardından ikinci konumda, Pandora'nın a harfinin dördüncü teli üzerinde olduğunu anlıyorum, bu harf adeta parmağıyla bas ezgisinin birinci yahut en alt çizgisini işaret eder.

O halde o çizgi, o harfin değerinin ifade edileceği yerdir, bu değer de b veya dörtlük notadır. Daha sonra aynı tel üzerinde c harfi bulunur ve ikinci aralığı gösterdiğinden, kendi değerini ikincil olarak elde edecektir.

Nihayet, dördüncü tel üzerinde bulunan d harfi bas ezgisinin üçüncü aralığını gösterir ve diğerlerinin tamamında da usul böyledir.

Bununla birlikte burada dikkat edilmelidir ki, kalın tellerde bulunan bütün oktavlar (diapason), ince tellerdeki o notalarla aynı tabiata sahiptir,

Bu sebepten ötürü, ahenk (euphonia) uğruna hem viyolada (violum) hem de Pandora'da zaman zaman birbirinin yerine kullanılırlar.

Kural II. Pandora sistemi, bas partisinde olduğu gibi benzer bir usulle kendi hacmine göre ezginin diğer partilerine de aktarılabilir, yeter ki Pandora'nın her bir teli müzik sistemine yönlendiren çizgiye göre dikkate alınsın ve dikkatle gözlemlensin,

Bu sebeple, gözlemlenmesi ve bulunması pek kolay olduğundan, viyolanın tabiatını kısaca tartışmak üzere bu meseleyi burada meraklısına bırakıyoruz.

Kural III. Bu arada hatırlanmalıdır ki, ezgiyi bütün kısımlarıyla herhangi bir anahtara aktarmak için bir küre dahi çizebiliriz, lakin bunun düzenini ve yöntemini önceki bölümde ana hatlarıyla açıkladığımızdan, evvelki ameliyemiz dikkatle takip edilirse son derece kolay olacak olan bu terkibi okuyucuya havale ediyoruz.

Bölüm III: Viyola Üzerine

Bu çalgı ya tek başına icra edilir ya da kendi türünden olan ve boyutlarına göre mertebe mertebe daha pes yahut daha tiz sesler veren diğer çalgılarla birlikte kullanılır. Hatta bazıları, İngiliz konsortunda (consortium Anglicum) bize durmaksızın gösterildiği üzere, bu çalgıyı ve bilhassa onun büyük türünü farklı cinslerden başka çalgılar arasında çalarlar. At kılından gerilmiş bir arşeyle çalınır, bu yayın sürekli hareketiyle hem pes hem de tiz sesler çıkarılır.

Kirişleri lavtanınkilerden farklı değildir, kirişlerin gerilmesinde, gevşetilmesinde ve dahi konumlanışında lavtanın düzenine uyar. Sureti ise aşağıda gösterilmiştir.

Bununla birlikte bu çalgının tel sistemi lavtanınkinden şu noktada ayrılır, lavtada gamma en tiz telden (chantarella) itibaren sayıldığında dördüncü tel üzerinde bulunur, bu çalgının gamma harfi ise en tiz telinden itibaren sayıldığında beşinci teli üzerinde yer alır, zira beşincinin gamma üzerinde olduğu görülür, en tiz teli ise a üzerindedir, nitekim aşağıdaki örnekte gösterilmiştir. Günümüzde müzisyenler bu çalgının tellerini pek çok biçimde akort etmekte, düzenini liranın (lyra) tabiatına dönüştürmekte ve müzisyenlerin hayalperest usulünce her gün yeni icatlar ortaya koymaktadırlar, bunları burada tek tek saymak zihne usanç vereceğinden şimdilik terk ediyoruz. Bu çalgının partileri ya altı çizgili porte üzerinde harfler ve süre işaretleriyle şu şekilde ifade edilir,

`[okunamadı]`

Yahut dördüncü kitapta gösterilen ve çalgının yahut melodi partisinin tabiatına göre müzik sistemine yerleştirilen salt süre notalarıyla şu şekilde gösterilir.

Bölüm IV: Sistrena Üzerine

Sistrena, çift sıra gerilmiş dört metal telden müteşekkil bir müzik aletidir, ya tek başına çalınır ve berberler arasında yaygındır, yahut diğer konsort aletleri arasında iç partileri, yani tenor, kontrtenor ve altoyu desteklemekte kullanılır. Sureti şu şekilde tasvir edilir. Tellerin düzeni farklıdır,

Bölümleri dört çizgili porte üzerinde şu şekilde ifade edilir,

`[okunamadı]`

Bu minvalde düzenlenmiş daha pek çok çalgı mevcuttur, bunlardan birine teorbo (theorba) denir ki pes yahut yarı pes seslerden teşekkül etmiştir.

Bir diğeri mandora, bir başkası pandurilla, bir diğeri ise mandore dedikleri çalgıdır ve kısalık uğruna burada geçmeyi uygun gördüğümüz daha niceleri vardır, ta ki yalnızca havanın hareketiyle ses veren nefesli çalgılardan bahsedebilelim.

Bölüm V: Yalnızca Hava ile Ses Çıkaran Çalgılar Üzerine

Çalgıların, havanın hareketi ve çarpışmasıyla ya aynı üfleme derecesiyle farklı sesler çıkardığı görülür, o vakit seslerin çeşitliliği ya aynı boru içerisinde, parmakların çalgının bir deliğinden diğerine aktarılmasıyla husule gelir, zira havanın alttaki deliklerden çarpması daha pes, üsttekilerden çarpması ise daha tiz sesler verir, nitekim aşağıda tasvir edilen çalgılarda bu durum gayet açık biçimde gösterilmektedir.

Yahut tek bir mekanizmaya bağlı çeşitli borularda meydana gelir, orglar (organa), regaller ve benzeri çalgılar bu kabildendir.

Yahut üflemenin şiddetinin artırılması veya hafifletilmesiyle, parmaklar bir delikten diğerine aktarılmaksızın çeşitli sesler elde edilir, nitekim trompetin gürleyişinde ve boynuzun sesinde bu hal açıkça tezahür eder.

Bununla birlikte bu çalgılardan her biri, org ve regal müstesna, kulaklara ezginin yalnızca tek bir partisini, sözgelimi ya bas, ya tenor, ya alto yahut üst sesi sunar, oysa org ve regal birden fazlasını sunabilir, bu da devamlı tatbikat ve tecrübeyle sabit olduğundan, bu mevkide sükutla geçilmesi uygun görülmüştür.

Bölüm VI: Yeni İcat Edilen Bazı Çalgılar Üzerine

Pisagorcu gözlemi dikkate alarak, aynı ölçüdeki kuru bir değneği orantısal olarak farklılaşan birçok parçaya bölen kimseler vardır, bunlar oranların sırasına göre ipten bağlarla bir araya bağlandığında, müzik dizisini hakikatiyle ifade eden sesler çıkarırlar. Zira bu parçalar küçük bir değnekle hafifçe vurulduğunda melodinin herhangi bir partisini icra ederler. Bu çalgının sureti aşağıdadır. Ben de bir kabın deliğinden aşağıya doğru süzülen kumun eksilmesiyle hareket eden, kademe kademe farklı sesler veren çanlardan müteşekkil, son derece hoş bir çalgı icat ettim.

Bu çalgı dahi birçok ezgi partisinden oluşan bir şarkıyı icra edebilir, nitekim bunu da bütün parçalarıyla burada resmettik.

Bu çalgının araya girmesiyle, gece ve gündüzün saatlerini bilebileceğimiz bir saat düzeneği kurmak da güç olmayacaktır.

Benzer şekilde belirli bir saatte bu müzik icrası işitilebilir.

Nitekim daha pek çok çalgı icat ettim, bunların kimisini tekerlek zembereğiyle, kimisini birbirine oranla tekabül eden ağırlıklarla, kimisini yükselen yahut alçalan suların meydana getirdiği aşağı ya da yukarı yönlü hareketle veya kumun aşağıya akışıyla, nihayet kimisini de yarım kürenin merkezinde birleşen rüzgarların ve esintilerin çokluğuyla hareket ettirdim, lakin bütün bunlar arasında makul çalgımız adını verdiğimiz alet baş köşeyi tutar, bunun yapısını ve kullanımını bir sonraki kitapta izah edeceğiz.

Altıncı Kitabın Sonu.

Yedinci Kitap: Büyük Çalgımız Üzerine

Bölüm I: Çalgımız ve Onun Genel Yapısı Üzerine

Tarafımızdan yeni icat edilen bu çalgı, şayet dikkatli gözlerle incelenecek olursa, dinleyenlere yalnızca fayda sağlamakla kalmayacak, aynı zamanda onların duyularını pek büyük bir hazla büyüleyecektir.

Haz diyorum, zira onun yardımıyla icra edilen müziğin ve farklı partilerin uyumlu ahenginin bir müzisyen olmaksızın çıkarılabileceğini aşağıda ispat edeceğiz, öyle ki bir müzisyen olmadan yahut herhangi bir canlının fiili bulunmaksızın, dolayısıyla hiçbir masraf gerektirmeden ve sahibinin keyfine göre müzik elde etmek mümkün olacaktır, bu da kanaatimce hiç de alelade bir şey değildir.

O halde yemek yiyenlere yahut ziyafette bulunanlara, yemek salonunun bir köşesinde hareket eden herhangi bir canlının mevcudiyeti olmaksızın beklenmedik bir müziği işitmek, öğle yahut akşam yemeğinin büyük kısmında birçok ahenkli partiden meydana gelen ve hakikaten ev sahibinin arzusuyla çalan bir şarkıyı dinlemek pek zarif, yeterince hoş ve hayranlık verici görünecektir.

Bunun daha kolay ikmal edilebilmesi için bilinmelidir ki, böylesi bir müzik makinesinin yapısına üç unsur dahil olur, bunlar, ses veren müzik aletinin gerekli tezyinatıyla birlikte gövdesi, aletin tellerine vurmak üzere tertip edilmiş hareketli düzenek ve çarklardan inşa edilmiş bir makinedir, bu makinenin orantılı hareketiyle mezkur düzenek yavaş yavaş ve orantılı bir şekilde aşağıya iner, inişi sırasında yan taraflarına yahut çıtalarına yerleştirilmiş mızraplar vasıtasıyla ahenk sesleri uyandırmak üzere çalgının tellerine vurur, bunun neticesinde söz konusu düzenek yemek salonunun tabanına doğru hareket ettiği müddetçe birçok partiden mürekkep bir müziği icra eder.

Bölüm II: Ses Veren Gövdenin Yapısı Üzerine

Böylesi bir gövdenin teşekkülü için iki şey gereklidir, bunlar, gövdenin şekli, bu şeklin düzeni ve tellerinin üzerindeki uygun konumudur.

Bu çalgının şekline gelince, bütün kenarları birbirine eşit olması icap eden ve üçgen denen o hendesi şekilden teşekkül etmesi en elverişli yoldur.

Zira böylesi bir şeklin tepesinden tabanına doğru inildikçe, tabana ulaşana dek bütün hacminin nasıl daha geniş ve ferah olduğu görülürse, aynı şekilde bir kenarın noktasından karşısındaki kenarın noktasına çekilen bütün tellerinin de, tepeden uzaklaşıp tabana doğru uzatıldıkça daha pes ses vereceği, tepeye yaklaştıkça ise daha tiz ve ince ses çıkaracağı muhakkaktır.

Bu üçgen gövde, karnının içi tamamen boş kalacak tarzda imal edilsin, kenarları ise üçgen teşkil edecek surette ve dört köşe biçimindeki tahtalardan çatılsın, ancak tellerin tutturulacağı tahta köknardan olsun, zira daha tatlı ve latif sesler verir, nitekim vazifeleri musiki aletleri inşa etmek olan dülgerler bu tür ahşap kullanırlar.

Ardından, tepeden tabana doğru birbirine zıt iki kenar kırk veya daha fazla parçaya bölünsün, öyle ki bir kenarın tepeden orantılı uzaklıkta bulunan herhangi bir kısmı, karşı kenarın tepeden aynı nispette uzaklıkta bulunan kısmına tekabül etsin.

Bundan sonra, her bir kenarın her taksimat noktası üzerine, karşı kenarın noktalarına kadar uzatılması gereken, aynı boyut ve kalınlıkta pirinç teller raptedilsin, orada monochordun (monochordum) hakiki tizliğine yahut pestliğine musiki nizamının nispetine göre gerilip gevşetilebilecek tarzda demir bir çiviyle tutturulsun.

Daha sonra her demir çivinin yanına musiki sisteminin anahtarları kaydedilsin, tabana doğru olan alt telin ismi olan Gamma-ut'tan başlansın yahut günümüzde adet olduğu üzere şayet bir diyapazon kullanmak istersen, C-fa-ut'a kadar gidilsin, böylece C-fa-ut birinci tel, D-sol-re ikinci tel olsun.

E-la-mi üçüncü, F-fa-ut dördüncü, G-sol-re-ut beşinci, A-la-mi-re altıncı, B-fa-b-mi yedinci olsun ve ggg'ye varıncaya dek diğerlerinde de bu minval üzere devam edilsin. Hem si-bemol (b-molle) hem de si-bekar (b-quadratum) musiki nağmelerinde pek sık zuhur ettiğinden, bu sesler için de monochordun layık mevkilerinde teller tahsis edilmelidir.

Nitekim A-re'de bazen si-bemol tesadüf eder, B-mi'de gayet sıktır, D-sol-re'de bazen ve keza E-la-mi'de de çok kereler rastlanır.

Benzer şekilde si-bekar F-fa-ut'ta ara sıra bulunur ve üst makamların diğerlerinde, yani bu pest perdelerin diyapazonda karşılık geldiği tiz ve pek tiz seslerde de durum böyledir.

Ve bu usulle, musikinin her bir anahtarına hem yumuşak hem sert perdelerde tekabül eden, aletimizin üzerine gerilmiş pirinç ve bakır tellere sahip olacaksın. Geriye yalnızca, imal edilmiş olan iki sürgülü çerçevenin ek yerlerine yerleştirilebileceği, böylece hareketlerini sarsıntısız ve intizamla icra edebilecekleri yarıkları yahut yarık delikleri açmak kalır, bunun için üçgenin tepesinden tabanın tam ortasına bir yarıçap yahut kutur çekilsin.

Bu yarıçapın uçlarının temas ettiği yerlerde uzunlamasına yarıklar imal edilmelidir, bunları büyük A ve B harfleriyle gösterdik. Ahenkli sesler çıkarmak üzere kafi derecede hazırlanmış ve tanzim edilmiş olan bu alet gövdesi, yatay bir güneş saati tarzında yerleştirilmeli, öyle ki üçgenin hiçbir kısmı yukarıya yahut aşağıya meyledip eğilmemeli, bilakis taban yüzeyinin düzlüğü yemek salonunun duvarına sağlamca raptedilmelidir, şöyle ki tam manasıyla salon yüksekliğinin ortasında bulunsun.

Zira bu suretle, salon yüksekliğinin yarısına göre inşa edilmiş sürgülü mekanizma, kendi uzunluğunca aletin altına doğru serbestçe inebilmesi için kafi bir mesafe ve hedefe malik olacaktır, böylece inişi esnasında vazifesini eksiksiz yerine getirecektir, nitekim aşağıda daha etraflıca izah edeceğiz. Bu gövdenin yahut aletin resmini, lazım gelen bütün teferruatıyla buraya dercettik.

BÖLÜM III. Sürgülü Mekanizmanın İnşası Hakkında.

Yukarıda üçgen dahilinde tarif edilen musiki nizamının ahenkli bir fiile dökülebilmesi için, hareketi vasıtasıyla musiki sisteminin nispetine göre tanzim edilmiş bu tellerin işitilir ve uyumlu sesler vermesini sağlayacak bir alet de bulmak zaruridir, bunun daha münasip şekilde husule gelmesi için, masif ahşaptan paralelkenar bir satıh şekillendirilsin, yani uç kenarları daha kısa, uzunlamasına uzanan kenarları ise birbirine eşit fakat daha büyük olsun.

Bu kısa kenarlar, üçgen aletin yarıçapı yahut kutru ile tamı tamına aynı büyüklükte olsun, öyle ki aletin A ek yeri yahut yarığının ucundan, karşısındaki uzun delikli B yarığının ucuna kadar uzansın, böylece üçgenin A-B yarıçapı mekanizmanın tam enini teşkil etsin, bu mekanizmanın uzun kenarlarının tulü ise salon yüksekliğinin yarısı kadar olacaktır.

Bunlar, yarıklara yahut uzun deliklere gayet kolay dahil olabilecek surette işlensin, öyle ki bu dar geçitlerden hiçbir tarafa sapmaksızın, intizamla yukarı ve aşağı kayabilsinler.

Bu kenarların kalınlığı yahut daha ziyade eni üç veya dört parmak kadar olsun, böylece iç kısmı boş bir karın teşkil etsin.

Bundan sonra uç kenarlar, uzun kenarların nihayetiyle birleştikleri noktadan itibaren, tellerin yarı adedini ihtiva edecek kadar eşit parçalara bölünsün, karşılıklı her iki kenarın her taksimat noktasına küçük bir yarık yahut uzunlamasına bir delik açılsın, öyle ki oldukça ince bir tahta cetvelin et kalınlığı ustanın arzusuna göre rahatça girip çıkabilsin.

Akabinde, tulü aletin tamamına varan, kalınlığı bir parmağın dörtte biri, eni ise hemen hemen bir parmak olan ahşap cetveller hazırlanmalıdır, bu kereste sonradan kuru havada eğrilip bükülmesin diye pek iyi kurutulmuş olmalı, yaş olmamalıdır, zira ziyadesiyle müstakim, boyları birbirine eşit ve perdahlanmış bulunmalıdır.

Bunların adedi, evvelce zikredildiği üzere, tellerin sayısının yarısı kadar olacaktır ve boylarının tastamam eşit olması iktiza eder. Daha sonra şu minval üzere hazırlansınlar,

Evvela kırk eşit parçaya bölünsünler ve bu parçaların her biri, musikide Brevis tesmiye edilen o zamani nispeti temsil etsin. Sonra her bir cüz iki eşit parçaya ayrılsın ve her biri musiki Semibrevis'ini göstersin. Bu ayrılmış parçaların her bir hissesi yeniden taksim edilsin ve bu alt bölümler Minima'yı, yani Semibrevis'in yarısını ifade etsin, şayet bu da tekrar bölünürse Semiminima yahut siyah notayı husule getirecektir,

Ve bu parçaların her biri tekrar bölündüğünde iki Fusa verecektir, nihayet bunların her birinin taksimatı Semifusa'ları teşkil edecektir.

Lakin bu cetveller matlup semereleri hasıl etmek için henüz kafi derecede hazırlanmış sayılmaz, bu sebeple her taksimatın merkezine, içine küçük mızrapların sokulup itilebileceği ve orada muhkem surette tutunabileceği gayet küçük oyuklar veya yarıklar açılmalıdır, bu mızraplar en münasip şekilde tüylerden imal edilebilir, zira bunlar esnemeye, mukavemet gösteren tellere yol vermeye ve akabinde eski doğruluğuna avdet etmeye fevkalade elverişlidir.

Bu sebeple tüyler küçük bir üçgen şeklinde kesilip biçimlendirilsin, böylece her birinin üçgenin tepesine doğru meyleden kısmı daha kolay bükülsün, tele yol versin ve geri çekilişinde tellere hafifçe dokunup derhal eski haline dönebilsin.

Üçgenin tulü bir parmağın takriben dörtte biri kadar olmalıdır, bunun kuyruk yahut taban kısmında, üçgenin yarığa sokulacak parçasıyla aynı büyüklükte ufak bir dörtgen bırakılmalıdır.

Burada, her bir üçgenin ebadının daima aynı olmasına da dikkat edilmelidir, yani bir telde vuruşun daha sert, diğerinde daha zayıf olmaması için hiçbir surette biri diğerini aşmamalıdır, zira darbenin şekli daima muhafaza edilmelidir.

Tasvir edilen mekanizmanın sureti aşağıdadır. Cetvelin inşası ise takip eden resimde beyan edildiği veçhiledir.

Vurucu mızrap tesmiye ettiğimiz tüylerin üçgen şekillerini bu tarzda izah ettik.

Tellere mani olup tayin edilen haddin ötesinde tınlamalarını engellemek üzere, nihayetinde yünlü kumaş taşıyan kimi mızraplar da hazırlanmalıdır, aksi takdirde ahenksiz sesler ahenklilerle birlikte işitilir ve bu minval üzere bütün armoni zedelenirdi, bundan ötürü bu mızraplara sükut ve susturucu mızraplar adı verilir, şekilleri ise böyledir.

Paralelkenarın karnında mahfuz mezkur kaburgaların yahut cetvellerin tertibinden açıkça anlaşılmaktadır ki, bunlardan tek bir cetvel aletin iki teline tekabül edecektir, öyle ki zikredilen zamani taksimatlar her ikisinin genişliğinde gösterilmeli ve neticede bu tüy mızraplar, aynı cetvel kenarının taksimatında her iki yandaki en yakın tele vuracaktır, bu vesileyle aynı cetvel aynı anda iki ayrı ses çıkarabilecektir.

Bütün bunlardan zahirdir ki, bu tür kaburgalar yahut cetveller, üçgenin mezkur yarıklarına enlemesine değil, kalınlıkları istikametinde sokulmalı ve yerleştirilmelidir, öyle ki bu kaburganın yahut cetvelin genişliği paralelkenarın hem sağ hem sol uzun kenarlarına baksın. Burada şu hususa da dikkat edilmelidir, aynı cetvel yahut kaburga musiki sisteminin ekseriya iki anahtarını birden gösterir, öyle ki Gamma-ut ve A-re onun vasıtası ve hareketiyle tınlayabilir, daha evvelki mekanizma çiziminde gösterildiği üzere sair perdelerde de kaide böyledir.

BÖLÜM IV. Hareket Ettirici Makinenin Yahut İlk Hareket Ettiricinin (Primum Mobile) Tasviri.

Bu makinenin ilk hareket ettiricisi, büyük saatlerde yahut et çevirme düzeneklerinde yapılageldiği gibi, hareketi bir karşı ağırlık vasıtasıyla sağlanan, demir çarklardan mamul türlü cins bir alet olabilir, fakat biz gayemize daha muvafık olan makinenin, tecrübenin bize öğrettiği üzere, hareket illetini bir karşı ağırlıktan değil, kınnap ipinin tazyikiyle sıkışmış çelik mil sathının gerilmesinden alan makine olduğuna hükmettik.

Böylece kınnap ipi makaralardan geçirilip mekanizmanın halkasına bağlandığında, mil çarklarıyla birlikte döndükçe gevşeyecektir, ipin bu hareketiyle mekanizma aşağıya inecek, onun inişiyle de tüyleri musiki aletinin pirinç tellerine vuracaktır, öyle ki herhangi bir müzisyenin mevcudiyetine hacet kalmaksızın, çok sesli musiki nağmeleri gayet rahat işitilebilecektir, bu ilk hareket ettiricinin sureti ise şudur.

BÖLÜM V. Sürgülü Mekanizması ve Hareket Ettirici Düzeneğiyle Birlikte Aletin Hakiki Konumu Hakkında.

Buraya kadar cüzlerden bahsettiğimize göre, artık aletimizin umumi yapısına süratle geçeceğiz.

Evvela aletin üçgen gövdesi, tepesi sofradakilere yahut dinleyicilere doğru uzanacak şekilde duvara muhkem ve kuvvetli bir surette raptedilmelidir, ta ki aletin küçük yahut tiz sesleri, duvara daha yakın yerleştirilmiş olan pes sesler tarafından boğulmasın yahut engellenmesin, çünkü teller ne kadar pes ise, o nispette geride ve dinleyicilerden daha uzak bir mevkide tınlama temayülündedir, bu sebepten üçgenin tabanı duvar kenarına konulmalı, her bir köşesi iki muhkem direk vasıtasıyla taşınmalıdır.

Aynı şekilde, tepesi de oldukça sağlam bir direkle desteklenmeli, tepesinden tabanına kadar uzanan bir yarık açılabildiği gibi, tabandaki karşı yarık da onu taşıyan benzer bir direğin yarığına oturabilmelidir.

Sürgülü düzeneğin (fabrica cursoria) üst ucunda bir halka bulunmalıdır, buraya alçalan hareketli mekanizmadan gelen bir kordon bağlanmalıdır, alt ucunda ise düzeneği sabit tutmak amacıyla küçük bir karşı ağırlığın asılacağı başka bir halka yer almalıdır.

BÖLÜM VI. Herhangi Bir Uyumun Bas Sesinin Bu Alete Uyarlanma Tarzı Hakkında

Bilinmelidir ki, sanatçının arzusuna göre bu sürgülü düzeneğin kirişleri ya da cetvelleri çıkarılabilmeli ve uçlarındaki yarıklardan çekilebilmelidir.

Dolayısıyla bas sesini bu düzeneğe yerleştirmek istediğinde, Gamma ile başlayarak o düzenekten beş yüzeyi çekip çıkar, yahut herhangi bir bas notası Gamma’nın altına düşerse altıncı bir cetvel, yani F fa ut alınmalıdır. Ardından bas ezgisinde ilk nota, yani hangi aralıkta veya hangi çizgide bulunduğu araştırılmalıdır.

Böyle bir cetvelde, başlangıç noktası (terminus a quo) olan alt ucuna doğru karşılık gelen yerde, notanın değerine tekabül eden bölüntüye yahut orana göre, başlangıç noktasının tam ilk yerine teli titreten üçgen bir mızrap yerleştirilmelidir, cetvel üzerinde bu notanın süresi sona erdiğinde ise, tel gereğinden uzun ve notasının değerini aşacak şekilde tınlamasın diye yün kumaştan yapılmış bir susturucu mızrap takılmalıdır; meğerki aynı dizek yerinde, yani aynı aralıkta veya aynı çizgide art arda iki veya üç nota icra edilsin, zira o vakit susturucu yahut dilsiz mızrap son değerin bitimine yerleştirilmelidir.

Daha sonra aynı ezginin ikinci notası aranmalı, beş cetvelden birindeki yeri ve konumu özenle araştırılmalıdır, bu bulunduğunda, ilk notanın boşluğu atlanacak biçimde cetvelin alt ucundan itibaren o kadar miktar sayılmalıdır, önceki boşluğun sonuna ise ikinci notanın değerini tınlatmak üzere ikinci mızrap yerleştirilmelidir, bu değerin sonuna da, daha önce belirtilen sebeple, eğer aynı yerde hemen ardından başka bas notaları gelmiyorsa, bir susturucu mızrap tatbik edilmelidir.

Buradan üçüncü notaya geçilmeli, söz konusu cetveller arasında onun da anahtarı araştırılmalıdır, bu bulunduğunda, önceki iki notanın değer sınırlarının bittiği yere notanın değerini ifade eden üçüncü vurucu mızrap yerleştirilmeli, süresinin sonunda yine susturucu mızrap konulmalıdır.

Tüm bas ezgisini o cetvelin mızrapları vasıtasıyla uyarlayana dek, bas sesinin diğer bütün notalarında bu minval üzere ilerlenmelidir. Örnek olarak, aşağıdaki çizimde ilk bas notasının, Gamma anahtarının yer aldığı ilk çizgiye konulduğunu görüyorum, ayrıca bu notanın bir semibrevis olduğunu fark ediyorum, bu sebeple düzeneğin dışına çıkarılan bu beş cetvel arasından bir yüzünde Gamma, diğer yüzünde A re yazılı olan cetveli arıyorum, alt uçtan üst uca doğru başlayarak bunun başlangıcına üçgen bir mızrap yerleştiriyorum, notanın semibrevis değerine sahip olduğunu anladığımdan, mızrabın yerinden bir brevisin yarısına kadar ölçüyorum, nitekim semibrevisin değeri, o sınırdan ilk brevisin ortasındaki bölüntüye kadar uzanır.

Bu yüzden o orta noktaya bir susturucu mızrap yerleştirilmelidir, böylece Gamma ut telinin tınlaması engellenir, daha fazla ses vermez. Ardından bas sesinin ikinci notasının, bas dizeğinde D sol re'ye ait olan çizgi üzerine yerleştirildiğini görüyoruz,

Dolayısıyla çıkarılan bu beş cetvel arasından bir yüzünde D sol re, diğer yüzünde E la mi bulunan cetvel aranmalıdır.

Başlangıçtan itibaren sayıldığında bir semibrevislik süre daha önce ilk notaya verildiğinden, semibrevisi gösteren ilk aralığı atlıyorum, bunun sonuna ses veren mızrabı yerleştiriyorum, lakin bu ikinci nota bir semibrevisin yalnızca yarısı, yani bir minima olduğundan, brevisin sonu ile önceki semibrevis arasındaki boşluğun ancak yarısı alınmalıdır, dolayısıyla bir brevislik boşluğun dörtte birine sahip olacaktır,

Böylece önceki brevisin dörtte üçü tamamlanmış ve doldurulmuş olur, dolayısıyla o brevisin dördüncü parçasının sonuna, yani minimanın bittiği yere susturucu mızrap konulmalıdır. Üçüncü bas notasını dizeğinin ikinci çizgisinde buluyorum, burada B mi yer almaktadır.

Bu yüzden üzerinde B mi yazan cetveli arıyorum, semibrevis ve minimadan sonraki boşluğunda, B mi'nin bulunduğu yüze mızrabı takıyorum, bu nota da bir minima olduğundan, değeri brevisin son çeyreğini tamamlar ve onu tüketir, bu sebeple brevisin bu dördüncü parçasının son noktasında, yani üçüncü bas notası olan o minimanın bitiminde, susturucu veya dilsiz mızrap takılmalıdır. Daha sonra dördüncü bas notasını, bas dizeğinde F fa ut anahtarının belirtildiği çizgide buluyorum. Dolayısıyla F fa ut cetvelini arıyor, önceki notalara verilmiş olan bir brevislik süreyi çıkarıyorum.

Önceki brevisin bittiği yere vurucu mızrabı koyuyorum, bu notanın değeri ikinci brevisin yarısı olduğundan, şayet aynı çizgide hemen ardından başka bir nota gelmeseydi oraya dilsiz veya susturucu bir mızrap yerleştirilirdi, fakat aynı çizgide bulunan bir sonraki nota bir minimadır, bu yüzden dilsiz mızrabın konulması gereken yere vurucu bir mızrap yerleştirilmelidir, değeri yalnızca bir minima olduğundan, ikinci yarının orta noktasından üçüncü parçanın sonuna kadar uzanır, aynı çizgide hemen ardından süreli başka bir nota gelmediğinden, o üçüncü parçanın sonuna susturucu mızrap uygulanmalıdır. Aşağıda yazılı bas sesinde ifade edilen sonraki bütün notalarda bu minval üzere ilerlenmelidir.

BÖLÜM VII. Tenor Notalarının Bu Düzeneğin Kirişleri Üzerine Yerleştirilmesi Hakkında

Bu aletimize çok sesli müziğin o kısmını ve notalarını işlemeye karar verdiğinde, basa ait üst kısımdaki üç cetvel seçilmelidir, bunlar E la mi ile D sol re, G sol re ut ile F fa ut, ve B fa B mi ile A la mi re'dir.

Bunların haricinde aletin tepesine doğru düzenekten sıradaki diğer iki cetvel de çekilmelidir, bunlar D la sol re ile C sol fa, ve E fa ut ile D la mi'dir.

Kontratenor notalarını bu kirişlere aktarmak istediğinde, ilk notasını ara, başlangıç noktasında aşağıdan yukarıya doğru vurucu bir mızrap yerleştir, notanın değerinin bittiği yerde ise dilsiz yahut susturucu bir mızrap gösterilmelidir, her hususta tıpkı yukarıda bas ezgisinin sürgülü düzeneğe uyarlanmasında açıklandığı gibi ilerlenmelidir,

Örneğin, C sol fa ut anahtarının gösterildiği çizgide bir semibrevis buluruz, dolayısıyla başlangıç noktasına yerleştirilen mızrap, değeri uyarınca bir brevis boşluğunun yarısını kaplayacaktır, değerinin bittiği noktaya ise dilsiz mızrap tatbik edilmelidir, bu gösterimdeki diğer notalarla da aynı şekilde amel edilmelidir.

BÖLÜM VIII. Kontratenor ve Orta Seslerin Bu Sürgülü Düzeneğin Kullanımına Uyarlanması Hakkında

Kontratenoru bu sürgülü düzeneğe uyarlamak için basın iki üst cetveli, yani G sol re ut ile F fa ut, ve B fa B mi ile A la mi re çekilmelidir. Aynı şekilde tenorun iki üst cetveli, yani D la sol re ile C sol fa ut, ve F fa ut ile E la mi düzenekten çıkarılmalıdır. Bundan başka, hemen bir üstteki tek cetvel, yani A a la mi re ile G sol re ut gereklidir.

Bu dizeğin bütün notalarını alan bu beş cetvel, bas düzenlenmesi bahsinde söylendiği gibi açıklanmalıdır.

Orta sesin açıklanması için ise kontratenorun üstündeki dört cetvel gereklidir, bunlar b fa b mi ile A la mi re, d la sol re ile C sol fa ut, F fa ut ile E la mi, ve a la mi re ile G sol re ut cetvelleridir, ayrıca hemen bir üstteki diğer cetvel, yani C sol fa ut ile B fa b mi gereklidir.

Bütün bunlar daha dikkatli incelenir ve bas ezgisinin aktarımıyla karşılaştırılırsa, bu ezgi kısımlarının notalarını söz konusu düzeneğin kirişlerine uyarlamak sanatçı için güç olmayacaktır.

BÖLÜM IX. Üst Sesin Yahut Diskantın Sürgülü Düzeneğimizin Kullanımına Aktarılması Hakkında

Bu ezgi kısmının seslerini düzeneğin ahengine aktarmak için yine düzenekten beş cetvel çıkarılmalıdır, bunlar F fa ut ile E la mi, aa la mi re ile G sol re ut, cc sol fa ut ile bb fa bb mi, ee la mi re ile dd la sol re, ve gg sol re ut ile ff fa ut'tur.

Gerek vuran gerekse dilsiz mızrapların düzeninde, bas ve tenor ezgilerindeki kuralların aynen geçerli olduğu anlaşılmalıdır, bu nedenle herhangi bir melodik ezgiyi düzeneğimize ve aletimize uyarlama bahsinde daha fazla sözü uzatmayacağız, zira dikkatli ve gayretli bir tetkikle bütün bunların pek kolayca anlaşılması ve tatbik edilmesi mümkündür.

BÖLÜM X. Pek Çok Başka Müzik Aletinin Bu Büyük Aletin Hareketiyle Çalabilmesi Hakkında

Nefesli ve üfleme yoluyla müzikal ahenk meydana getiren diğer aletleri de bu büyük aletimize öyle uyarlayabiliriz ki, düzeneğin kendi ölçüsü bu sesleri harekete geçiren neden olsun.

Havanın nedeni ise düzeneğin aşağı inmesi olabilir, zira düzeneğin sert kenarından dışarı taşan bir çıkıntı, uygun şekilde yerleştirilmiş bir körüğün üst kısmını aşağı doğru bastırabilir, körüğün bu kısmı çıkıntının uzaklaşmasından sonra bir karşı ağırlığın kuvvetiyle yukarı kalkabilir. Kenardaki ikinci çıkıntı geldiğinde ise tekrar yukarı kalkar.

Ve bu suretle, yapının bütün geçişi boyunca bu yapay körüklerin nefeslerini üfledikleri algılanacak, bunun neticesinde cetvellerin yahut kaburgaların kalınlığına uydurulmuş mızrapların (plectrum) gücüyle, boruların ağızlarını tıkayan klavyeler boru ağızlarından kaldırılabilecektir, öyle ki körüklerin nefesi boruların boğazlarına nüfuz ederek, büyük çalgının ezgisine uyan çeşitli ahenkli sesleri dökebilsin yahut uyandırabilsin.

Benzer şekilde, yapının dış yanına iliştirilmiş, gerek vuran gerek dilsiz ve sessiz mızraplarla, küçük çıngıraklar yahut çanlar bu çalgının ezgisiyle uyum içinde tınlayabilir. Yeni icatlara hevesli ve gayretli kimseler, bu buluşumuza pek kolaylıkla sonsuz başka şeyler ekleyebilecektir.

Hatta cüretle iddia ederim ki, bu çalgının hareketine yalnızca lütün (barbiton) müziğini değil, viyolanın, sistrumun, pandoranın ve bu türden diğer çalgıların kısımlarını da, bu çalgımızla ahenk içinde tınlayacak şekilde uydurabilirim.

Bütün bunları burada etraflıca tartışmak maksadımıza ve usulümüze aykırı olduğundan, bilerek terk ediyoruz, kendimizi bu çalgımızın yalın niteliğiyle sınırlandırıyoruz.

BÖLÜM XI. Bu çalgının hareketi ve dinleyicilerin gözünden nasıl gizlenmesi gerektiği üzerine

Gizli şeyler, duyuya sunulanlardan daha hayranlık verici göründüğünden, bu çalgının gövdesini yapısıyla ve ilk hareket ettiricisiyle (primum mobile) birlikte, ya bir marangoz tarafından ustalıkla birleştirilmiş tahtalarla ya da aynı yemek salonunun duvarının geri kalanı onunla bir örnek örtülecek şekilde bir örtüyle gizlemek gerekir.

Bu çalgının durması ve yerleştirilmesi için, yemek salonunun kullanıma daha elverişsiz olan tek bir köşesi kafi gelecektir.

Dolayısıyla, yapının üst yan kısmındaki köşeden bağlanan kınnap ipi, yemek salonunun tavan yüzeyinden yukarıdaki odaya geçmeli, orada bir makaranın üzerinden bükülerek döşemeye paralel ikinci bir hat boyunca diğer odadaki başka bir makaraya uzatılmalı, ardından yapının aşağıya doğru hareket etmesi gereken orana göre ilk hareket ettiricinin mili etrafına sarılmalıdır.

Bundan ötürü bu hareketli alet devindikçe, makine vazifesini tamamlayana değin aşağıya doğru yönelecektir.

BÖLÜM XII. Bu aletimize tatbik edilmesi gereken ezgi türleri üzerine

Bu alete uydurulacak ezgi, cetvellerin ilk taksimatının sayısını aşmamalıdır, aksi halde yalnızca kırk bölgeden ibaret olan bu yapının sığasının dışında kalacaktır. Dolayısıyla her bir kısmı sekiz yahut on iki semibrevis'ten oluşan pavana, bu makineye gayet uygundur, zira onun ardından bir galiyarda da icra edebilirsin, yahut kısımları çok sayıda semibrevis'ten oluşmamak kaydıyla, aynı pavana galiyarda ile birlikte üç kez tekrarlanabilir, yahut sekiz semibrevis'ten ibaret bir pavana; galiyardası, almandı ve kurantı ile aynı hareketle art arda tınlayabilir.

Benzer şekilde, İtalyan ezgileri ile diğer müzisyenlerin bestelerinden birçok ahenkli kısımla meydana getirilmiş parçalar da yapının sınırlarını aşmamak kaydıyla bu çalgının marifetiyle icra edilebilir.

BÖLÜM XIII. Aynı ezginin bu çalgıda tekrarı üzerine

Şayet aynı müziği tekrarlamak istersen (zira dinleyiciler belki de böylesi bir tekrarı arzu edeceklerdir), hareketli makine döndürülerek makine yeniden yukarı kaldırılsın, bu sırada yapının yavaş yavaş yükselişinde ilkinden farklı bir müzik işiteceksin, öyle ki dinleyene büsbütün yeni ve duyulmamış gibi gelecektir.

Yapı yemek salonunun tavanına kadar yükseltildiğinde, hareketli makinenin devinimiyle yeniden aşağıya süzülmesine izin verilsin, iniş hareketinde önceki müziği tekrarlayacaktır, bu suretle hazır bulunanların büyük hayranlığı ve tatlı neşesi içinde, işleyişiyle bütün ziyafet vaktini dolduracaktır. Böylece, dileyenin bir şeyler eklemesi yahut eksiltmesi hususundaki serbest yetkiyi ehil kimselere bırakarak, bu büyük çalgımıza dair buluşumuza nihayet veriyoruz.

Ayrıca başka pek çok çalgı icadı da vardır ki, bunları burada sergilemek okuyuculara belki usandırıcı görüneceğinden seve seve atlıyoruz, bu tarzda müzik eserimize nihayet veriyoruz, itiraf ederiz ki bu, bütün müzik sanatını bir mabet yahut saray suretinde kuşatmaya çabaladığımız ve bu en soylu sanatın berrak tertibini gayretli ve meraklı kimselere açıkladığımız hayali bir buluşumuzdan başka bir şey değildir. Müzik kitaplarının sonu.

İKİNCİ İNCELEMENİN ÜÇÜNCÜ KISMI Üç kitaba ayrılmış olan Geometri, yani gerek teorik gerek pratik Ölçüm Sanatı üzerine.

Üçüncü kısmın muhtevası, Aletlerimizin ve tarafımızca neşredilen diğerlerinin bütün pratik işlemlerinin tasvir edildiği teorik önermeler üzerine, bunlar birinci kitaptadır. Yere dik dikilmiş asa. Birbirine dikey iki boyuttur ve [okunamadı] şeklini verirler. Yere eğik yönelmiş. Diğer ikisi gayretle kazanılmış niteliklerdir ki, boyutlar bunlarla tek bir duruş ile araştırılır, Dik açılarla yükseltilmiş kare kadran. Yakup asasına benzer asa. Gözlem karesi (quadrans). Pratik için gerekli ölçüm aletleri üzerine.

Tanımlar, Hipotenüs çizgisi (linea hypothenusa), taban noktasından dik olarak yükselmeyen çizgidir ve üçgen şeklinde daima bulunur. Dikey çizgi (linea perpendicularis), taban üzerinde dik açılarla yükselen çizgidir, bu yüzden dik açılı (orthogonalis) denir. Katet (cathetus) de denir.

Çap (diameter), uç noktalarını birleştirdiği şekli iki eşit parçaya bölen çizgidir. Buradan hareketle "dia", yani "içinden, boyunca" ve "metron", yani "ölçü" denir, zira ortasından ölçer.

Bu çizgi karede yahut paralelkenarda ve dairede çap (diameter), kürede eksen (axis), çokgenlerde ise sanki iki açıya dokunurmuşçasına köşegen (diagonalis) diye adlandırılır. Bilinmelidir ki her hipotenüs, zihinde tasarlanan bir paralelkenarın hakiki çapıdır.

Dolayısıyla a.b., a.b.c. üçgenine nispetle hipotenüs, a.b.c.d. karesine nispetle çap diye adlandırılır. Paralel çizgiler, her yerde birbirine eşit mesafede bulunan çizgilerdir, öyle ki sonsuza uzatılsalar dahi hiçbir açıda kesişmezler. Paralelkenar, karşılıklı kenarları eşit olan dörtgendir. Oran (proportio), aynı cinsten iki boyutun nicelik bakımından birbirine olan bir tür nispetidir.

BİRİNCİ KİTAP Geometrinin teorik kısmı üzerine.

Önerme I. İster altimetri, ister planimetri, isterse pelimetri olsun, geometrik ölçüm iki dar açı oluşturan doğru çizgilerle tamamlanır.

Önerme II. Bütün çizgilerin paralel olduğu yerde hiçbir ölçüm yapılamaz, zira paralel çizgiler sonsuza uzatılsalar dahi asla açılarda kesişmezler.

Önerme III. Yukarıda söylenenlerden anlaşılmaktadır ki, nesneyi gösteren hakiki hipotenüs ile (yani nesneyi işaret eden bir cetvelin doğrultusuyla) yahut zihni hipotenüs ile, yani yalnızca gözün ışını ile uzunluklar ve genişlikler araştırılır. A.G. nesneyi işaret eden cetvel, benzer şekilde d. nesneye bakan göz; a.b.c. ve d.e.f. dik açılı üçgenlerini oluşturan a.b. ve d.f. hipotenüs çizgileridir. Dolayısıyla yarıları dik açılı üçgenler olan paralelkenarlar, bunların idaresi ve uzatılmasıyla tayin olunur, aşağıda söyleyeceğimiz gibi.

Şu halde hipotenüsün planimetride aletin dikey çizgisini ayırdığı yerde, dikeyin kalan kısmı üçgenin tabanına kıyasla, aşağıda da öğretileceği üzere, büyük üçgenin uzunluğunun yahut tabanının aletin yüksekliğine nispeti ne ise öyle bulunacaktır.

Önerme IV. Çap vasıtasıyla eşit kısımlara bölünen paralelkenar iki dik açılı üçgen meydana getirir.

Burada a.b.c.d. karesi iki eşit dik açılı üçgene bölünür, yani a.b.c. ve b.c.d. üçgenlerine. Benzer şekilde e.f.g.h. karesi e.f.g. ve f.g.h. üçgenlerine bölünür.

Önerme V. Her paralelkenar, çapının uzunluğuna göre daha büyük yahut daha küçük bulunur.

Aşağıdaki ispata göre, önceki önerme uyarınca her dik açılı üçgen bir paralelkenarın yarısı olduğundan, kare yüzeyini tamamlayan diğer yarısının da zihnen dikkate alınması zaruridir. Dolayısıyla deriz ki, çapın büyümesiyle paralelkenarın boyutu ve netice itibarıyla paralelkenarın yarısı olan üçgenin alanı büyür.

Şu halde a.b.c.d. paralelkenarı a.b.e.f.'den daha küçüktür, o da a.b.c.g. ve h. karesinden daha küçüktür.

Önerme VI. Aynı dikey doğru yahut yükseklik altında bulunan üçgenler ve paralelkenarlar, birinin tabanının diğerinin tabanına olan oranı üzeredir.

Zira C.B., B.G. ve G.H. çizgileri birbirine eşittir, dolayısıyla Öklid'in 1. kitabının 38. önermesi gereğince A.H.G., A.G.B. ve A.B.C. üçgenleri birbirine eşittir, şu halde H.C. tabanı b.c. tabanının kaç katı ise, a.H.c. üçgeni de a.B.c. üçgeninin o kadar katıdır.

Aynı oranla, c.I. tabanı c.d. tabanının katı olduğunda, a.c.I. üçgeni de a.c.d. üçgeninin katıdır. Bu sebeple şayet H.c. tabanı c.I. tabanına eşit olursa, mezkur 1. kitabın 38. önermesi uyarınca a.H.c. üçgeni a.c.I. üçgenine eşit olacaktır.

Lakin H.c. tabanı c.I. tabanını aşarsa, bu takdirde H.a.c. üçgeni a.c.I. üçgenini aşacaktır.

Önerme VII. Dik açılı çizginin tepe noktasından aşağıya indirilen bütün doğru çizgiler, yani uçları aynı dik açı çizgisi üzerinde sonlanan paralel çizgileri kesen bütün hipotenüs çizgileri; benzer, tekabül eden ve eşit açılar meydana getirir.

Misal, Dikey çizgi a.b.'dir, bunun a tepe noktasından indirilen a.o., a.i., a.n. ve a.f. doğru çizgileri, d.e. ve b.c. paralel çizgilerini birbirine orantılı açılara böler, bu da 1. kitabın 17. önermesiyle kolayca anlaşılır.

Öklid ile kanıtlanır, nitekim iki paralel doğru üzerine düşen bir doğru, birbirine eşit ters açılar meydana getirir ve aynı eserin 29. önermesi uyarınca, dış açılar karşılarındaki iç açılara eşittir, nitekim aşağıdaki kanıtlamada da açıkça görülmektedir.

İki paralel doğru a.b. ve c.d.’dir, bunların üzerine e.f. doğrusu düşerek eşit ve orantılı karşıt açılar meydana getirir, zira l. ve g. ile i. ve h. dış açıları, bunlara karşıt olan iç açılardan, yani f. ve g., k. ve h. açılarından farklı değildir. Benzer biçimde, yukarıda yazılı kanıtlamada da karşıt ters açılar birbirine eşittir, nitekim p açısı q açısına eşittir.

Benzer şekilde h açısı i açısına, l açısı m açısına, g açısı k açısına eşittir ve diğerleri de bu minval üzeredir.

Önerme VIII

Ölçüleri farklı iki paralel doğru, tepeden yahut dikmeden tabana inen doğru çizgilerle orantılı olarak bölünebilir.

Buna göre, büyük a.b.f.e. paralelkenarının daha küçük olan a.c.d.e. paralelkenarına oranı ne ise, büyük a.e.f. üçgeninin daha küçük olan a.c.d. üçgenine oranı da öyledir. Benzer bir nispetle, a.g.i.c. paralelkenarı daha küçük olan a.f.h.g. ile kıyaslanır ve bunun neticesinde a.c.g. üçgeni a.g.i. üçgeni ile karşılaştırılır.

Böylece a.b.f.e. paralelkenarı a.c.d.e.’ye ve dolayısıyla a.e.b. üçgeni a.c.d.’ye bağlanır. Ve f.h., h.i., i.k. ve k.b. tabanları, birinin tabanının diğerinin tabanına oranı gibi orantılı olduğundan, bu 8. önerme gereğince ki bu Öklid’in 6. kitabının 1. önermesiyle aynıdır, a.e.i., a.i.h., a.h.g. ve a.g.f. üçgenleri orantıca birbirine eşittir, f.h., h.i., i.k. ve k.b. tabanları eşit olduğundan, aynı yükseklik altında bu tabanlar üzerinde yükselen bütün üçgenler de birbirine eşittir.

Söz konusu Önermenin Başka Bir Kanıtı

a.b.f.c. paralelkenarına eşit dört paralelkenar, a.b.i.e. paralelkenarını meydana getirir yahut dört a.b.d.e. paralelkenarı aynı alanı doldurur. Dolayısıyla d.f.i. üçgeni, a.b.d.e. paralelkenarının on altıda biridir, zira a.g.i.c. paralelkenarının yarısıdır ki bu da a.b.f.e. paralelkenarının dörtte biridir, bu ise yine a.b.d.e. paralelkenarının dörtte biridir. Nitekim a.d. kenarı a.f. kenarı ile çarpıldığında, Geometrik Aritmetiğin ilk çarpma kuralı uyarınca 16 adet a.g.i.c. karesi hâsıl olur.

Bu sebeple, aynı kitabın ilk bölme ve türetme kuralı uyarınca, a.g.i.c. karesinin çapının da a.b.d.e. karesinin çapının dörtte biri olduğu aşikârdır. Bu önermenin kanıtı, Öklid’in 1. kitabının 43. önermesi ve aynı eserin 2. kitabının 4. önermesiyle de doğrulanır.

Bütün bunlardan şu sonuca varırız ki, küçük paralel doğrunun büyük olana, yani tabana nispeti, dikmenin küçük paraleli aşan kısmının tüm yüksekliğe nispeti gibidir.

Fakat Öklid’in beşinci kitabının ikinci tanımının tanıklığıyla, bu katlı bir orantıdır (zira küçüğe nispetle daha büyük bir boyuttadır). Biz buna dört katlı oran deriz, zira taban, yani büyük paralel, küçüğü dört kez ihtiva eder.

Benzer şekilde, a.d. dik doğrusunun a.c. parçasının bütün a.d. doğrusuna oranı dört katlıdır, zira a.c. parçası bütün a.d. doğrusunda dört defa yer alır, vesaire.

Önerme IX

Taban ile birlikte paraleli de içine alan bir dik açılı üçgende, söz konusu paralel kendi boyutunda ne kadar yukarı kaldırılırsa, hipotenüs (hypothenusa) de o kadar yükselir ve bunun neticesinde tabanın büyüklüğü artar, nitekim a.b. paralel bir doğrudur ve yükseltildiğinde, yani c.d.’ye vardığında, f.b. tabanını f.d.’ye genişletir. Tekrar e.f.’ye yükseltildiğinde ise tabanı c.d. noktasına kadar uzatır.

İkinci Kitap, Geometrik Aletler Üzerine

Bölüm I, Geometrik Asamız Üzerine

Asa tam manasıyla kare şeklinde, yani A.B., altı kadem uzunluğunda ve bir parmak kalınlığında olsun, bunun tepesinde bir yarık yahut birleşme yeri imal edilmelidir, bu yarığın oyuğuna hipotenüs yerleştirilmelidir, bu cetvel ahşap bir çivi ile öyle tutturulup sıkıştırılmalıdır ki, cetvel ustanın arzusuna göre yukarı ve aşağı hareket ettirilebilsin.

Daha sonra, A tarafındaki son kadem iki eşit parçaya bölünsün ve kesişme noktasında, yani C’de bir delik açılsın, bu delikten Gezici Cetvel (regula cursoria) tabanla paralel bir doğru teşkil edecek şekilde ileri veya geri sürülebilsin. A küçük çivisinin ortasına yahut merkezine, ucunda kurşun bir kürecik asılı olan ve bağlanan bir ip takılsın, bu küreciğin konumu gözlenerek asa, düz bir yüzey üzerinde dik açılarla sarsılmadan dikilebilsin.

Şu da kaydedilmelidir ki, C deliği, A küçük çivisinden bir kademin dörtte biri mesafede de açılabilir, şüphesiz ölçülecek mesafe, gezicinin aşağıdaki delikte kavrayabileceğinden daha uzak olduğunda bu yapılır.

Bunun gerekçesi, bu birinci kitabın son önermesinden anlaşılır. Nitekim gezici kendi boyutunda ne kadar yukarı kaldırılırsa, tabana paralel olduğundan, taban o kadar genişleyecektir.

Ve netice itibarıyla, taban ne kadar genişlerse, gezicinin de o kadar yükseltilmesi gerekir.

A. ve B. asanın altı kademe bölünmüş yüksekliğidir, 1. 2. 3. 4. 5. 6. rakamlarıyla işaretlenmiştir. C. birinci kademi iki eşit parçaya bölen çizgidir, bunun üzerinde gezici cetvelin uzatılıp kısaltıldığı D deliği oyulmuştur. A. hipotenüs cetvelini asayla olan birleşme yerinde birleştiren çividir, merkezine kurşunlu ip takılır.

Bölüm II, Hipotenüs Cetvelinin Tasviri Üzerine

Hipotenüs cetveli yarım parmak genişliğinde, bir parmağın dörtte biri kalınlığında ve bir buçuk kadem uzunluğunda olacaktır.

Bunun birleşme yeri, daha önce söylendiği gibi, asanın yarığına ahşap bir çivi ile tutturulacak biçimde uydurulmalıdır, küçük çividen doğru bir çizgi boyunca ilerleyen her iki uçta, bakış ışınlarının nesneye doğru içinden geçmesi gereken birer deliği bulunan iki küçük hedef tahtası (pinnula) tam olarak yapıştırılmalıdır.

A. ve B. hipotenüs cetvelinin uzunluğudur. A. dik asanın yarığına yerleştirilecek ve küçük çivi vasıtasıyla D deliğinde tutulacak birleşme yeridir. C. ve C. göz ışınlarının içinden geçtiği iki delikli hedef tahtasıdır.

Bölüm III, Gezici Cetvelin Çizimi Üzerine

Bu cetvel bir buçuk kadem uzunluğunda, tam kare kesitli olsun, kalınlığı yarım parmak yahut buna yakın bulunsun, dış ucu sivri olsun, burada bakırdan yükseltilmiş bir noktanın hedef tahtalarıyla dar açılarda birleşmesi gerekir.

Bu gezici cetvel, söz konusu bakır noktadan cetvelin diğer ucuna doğru sayılarak tam eşit parçalara bölünsün.

Bölünen parçaların mesafesini ise tecrübe yahut uygulama gösterecektir, ancak öyle olmalıdır ki, ilk mesafe belirli sayıda tam kademe yahut arşına tekabül etsin. Zira diğer bölümler, bu birinci kitabın sekizinci önermesi uyarınca birinciye orantılı olacaktır.

A. B. gezici cetvel, B. madeni yahut bakır nokta.

Bu gezici, ilki diğerlerinin kendisine eşit olacağı 10 arşını ölçecek biçimde 14 eşit parçaya bölünür.

Bölüm IV, Dik Asanın Tabanı Yahut Muhafızı Üzerine

Asamızın bu parçasına muhafız deriz, zira duruşundaki belirsizlik sebebiyle dar yahut geniş bir açı meydana getirmesin, yani dik açıların düzeni bozulacak şekilde sağa yahut sola fazla eğilmesin diye, dik olarak dikilmiş asayı sıkıca muhafaza eder.

Bu taban yahut muhafız bir kadem genişliğinde, kare biçimli ve kenarları eşit olsun, merkezi, dik olarak yükseltilmiş asanın ayağını yahut alt ucunu kabul edip sağlamca tutmaya uygun bir delikle delinmelidir, bu şekilde.

Bölüm V, Bu Aletin Nasıl Kullanılacağı ve Yana Doğru Eğildiğinde Ona Neyin Eklenmesi Gerektiği Üzerine

Asanın her iki ucuna ve benzer şekilde gezici cetvelin her iki ucuna delikli ikişer hedef tahtası tutturulmalıdır, bunun daha iyi ve daha kolay yapılabilmesi için, söz konusu parçaların her iki ucunda amaca uygun delikler bırakılmalıdır, öyle ki karşılıklı delinmiş yollar doğru bir çizgi üzerinde birbirine tekabül etsin.

Asamızın hedef tahtaları a. b. olsun. Benzer şekilde gezicinin hedef tahtaları c. d. olsun. Burada dikkat edilmelidir ki, asanın hedef tahtaları, ilk ölçüme bir engel teşkil etmeksizin asaya daima sabit olarak tutturulabilsin, yani asa dik açılarla dikildiğinde bu böyledir. Benzer biçimde C hedef tahtası da daima kendi yerinde sabit kalmalıdır.

b hedef tahtası ise ustanın arzusuna göre çıkarılabilir yahut takılabilir, böylece gezici daha kolay uzatılıp kısaltılabilsin ve ayrıca bakır noktanın hipotenüs cetvelinin hedef tahtaları arasından görülmesi engellenmesin.

Bölüm VI, Yakup Asasına Benzer Bir Asanın Yapısı Üzerine

Düz asa uzun bir paralelkenar biçimine sahip olsun, uzunluğu üç kadem, genişliği bir parmak, kalınlığı ise yarım parmak olsun.

Her bir kadem iki eşit parçaya bölünsün, öyle ki asanın bütün uzunluğu 6 yarım kademden meydana gelsin.

Söz konusu asa üzerinde bir yarım kademden diğerine kayması gereken gezici ise, sert ahşaptan yapılmış, bir kadem uzunluğunda, bir parmak genişliğinde ve bir parmağın dörtte biri kalınlığında bir cetvel olacaktır.

Bu cetvel dört eşit parçaya bölünsün, bunun iki dış kısmı zarif bir işçilikle iki iç kısımdan ayırt edilsin.

Bunun merkezinin etrafında, asanın gövdesini sıkıca içine almaya uygun kare bir delik açılsın, bu delik ayrıca bir kenarından özenle işlenmiş daha kalın bir ahşapla berkitilmelidir ki, asa onunla birlikte dik açılarda daha sağlam tutulabilsin. İşte bu suretle ifade edilirler.

Bölüm II, Paralelkenar Biçimindeki Aletimizin Tasviri Üzerine

Bu alet öncekinden pek farklı değildir, tek farkı, öncekinde hareketli geziciyi oluşturan paralelin bu alette hareketsiz bulunmasıdır. Yine de bu kısım, o hareketli kısım kaç parçaya bölünmüşse o kadar eşit parçaya bölünür ve tamamen aynı vazifeyi görür. Uzunluğu 6 kadem, genişliği ise iki kadem olsun.

Karşıt kenarları birbirine eşit olsun. Paralel doğru, hipotenüsün küçük çivisinden bir kademin dörtte biri kadar uzakta bulunsun ve bu doğru da, hipotenüs cetvelinin doğrusal hareketine uygun olarak eğik bir biçimde eşit parçalara bölünmelidir. Muhafızı bir kadem genişliğinde, iki kadem uzunluğunda olsun.

Paralelin uçlarında iki bürgüyü (pinnula) kabul etmeye elverişli yerler bulunsun, bunlar aynı zamanda söz konusu paralelkenarın tam karşılıklı her iki ucunda da sabit olarak bulunur. Hipotenüs (hypothenusa) ise bir parmak eninde, bir bıçak sırtı kalınlığında, iki buçuk ayak uzunluğunda ahşap yahut bakırdan olsun. Aşağıda tarif edildiği üzere, kendisine tutturulmuş kurşun ağırlığıyla birlikte bir ipi de bulunsun. A. B. paralelkenarın yan tarafına raptedilmiş sabit bürgülerdir. C. `[okunamadı]` D. sayıcı çizgi yahut sayıcıdır (numerator), bu alete hareketli cetvel (cursor) yerine eklenmiştir. K. ustasının isteğine göre belirli bir bürgünün takılabileceği deliklerden biri olarak resmedilmiştir.

Sayıcının ikinci bürgü için başka bir deliği daha vardır, bu delik hipotenüs cetvelinin altında gizlendiğinden bu yerde gözlerin önüne serilmemiştir. Çubukta a. b. c. d. e. f. g. çubuğun taksimatıdır, bu nedenle çubuğun a.g. kısmı, hareketli cetvelin a.g. uzunluğu üzerinde oraya ve buraya hareket edebilmesi için hareketli cetvelin A. deliğine girmelidir.

Hareketli cetvelde A. kalın ahşapla berkitilmiş kare deliği gösterir, b. c. d. e. hareketli cetvelin eşit kısımlarıdır, bunlardan b. c. ve e. f. uç noktalardır.

BÖLÜM VII. Kadranın (quadrans) tarifine dair. Madeni bir gövde alınmalıdır, kalay yahut bakır gibi, bunların yokluğunda ise sert bir ahşap, bu gövde herhangi bir içbükeylik yahut dışbükeylik olmaksızın düz olmalıdır, yüzeyi üzerine, çapı isteğe göre daha büyük yahut daha küçük olacak bir daire çizilsin. Dört eşit parçaya bölünsün, bunlardan biri (hangisini yeğlersen) seçilmelidir ki bu parça merkezden çembere uzanan bir çizgiyle iki eşit parçaya bölünmelidir, kenarın yahut çemberin yakınına eşit genişlikte iki paralel çizgi çizilsin, bunların genişliği ilki içinde 90 eşit parçaya bölünmeli ve bunlardan her biri tekrar beşer parçaya alt taksimata tabi tutulmalıdır.

Ardından merkezden başlayarak kadran kenarının bir parçası alınmalıdır, bu parça (büyüklüğü isteğe göre olacaktır, ancak ne denli büyük olursa o denli iyidir) eşkenar bir karenin kenarı olsun, bunun boyutuna göre, Öklid’in eşkenar karelere dair o önermesi uyarınca, kareyi oluşturarak onun iki iç kenarını 12 eşit parçaya bölesin.

Böylece bölünen bu kenarlardan sağ tarafta olanına dik gölge (umbra recta), sol tarafa doğru olan diğerine ise ters gölge (umbra versa) denir. Bu yapıldıktan sonra, bu şekilde hazırlanmış çeyrek özenle korunarak dairenin diğer üç çeyreği kesilip atılsın.

Nihayet dış kenarlardan birine delikli iki bürgü tutturulsun, bunlar vasıtasıyla nesneyi gözlemleyebilesin, öyle ki bir bürgünün deliği diğerininkine ve söz konusu kenarın doğru çizgisine tekabül etsin.

Son olarak kadranın merkezine ipek bir ip raptedilmelidir, bunun ucuna da kurşundan bir toka yahut kürecik bağlansın. Bütün bunlar aşağıdaki çizimde daha açık bir şekilde gösterilmektedir. Kadranın şekli sıradadır. KADRANIN TARİFİ.

A. B. dairenin dörtte biridir. İki paralel arasındaki açıklıklar 90 parçaya bölünmüş B. d. ve e. f.’dir. G. H. K. A. G. K. H. karesinin iki iç kenarıdır, bunlardan biri dik gölge, diğeri ters gölgedir. I. L. iki bürgüdür, A. m. ise kurşun ağırlığıyla birlikte iptir.

ÜÇÜNCÜ KİTAP. Geometri tatbikatına dair. TANIMLAR. Altimetri (altimetria), cisimlerin yüksekliğini uzunluğuna göre ölçtüğümüz ilimdir. Planimetri (planimetria), düz yüzeylerin ve onların alanlarının tarif edildiği ilimdir. Polimetri (polymetria), cisimlerin derinliğinin dakik bir şekilde araştırıldığı ilimdir.

BÖLÜM I. Pirinç çubuğumuzla bir cismin yüksekliğini bulmaya dair. Dik açılı çubuğu bir sehpa üzerine öyle yatırılsın ki hipotenüs yukarıda çıkıntı yapsın, ardından geometrik aritmetik kuralı uyarınca, iki sayı bilindiğinde üçlü kural (regula trium) ile üçüncüsü bulunsun, aşağıda öğretileceği gibi. Şu halde hareketli cetvelin ilk parçasının 11 ayak verdiği varsayıldığında, üçlü kural gereğince bunun 8 parçasından kaç ayak gerekeceği sorulur, 88 ayak hasıl edeceği cevabı verilir.

A. B. kulesinin yüksekliği, c. d. açıklığı, yani üçayak yahut sehpanın yüksekliği ile birlikte 88 ayak olacaktır.

Paralelkenarlı aletimizle başka bir tarzda. Aynı şey paralelkenarlı aletimizle de aynı usulle icra edilir, alet daha dar kenarlarından birinin üzerine yatırılarak yahut eğilerek, ancak daha önce dendiği gibi, hipotenüs cetveli dikilitaşa doğru yukarı kaldırılacak tarzda, bu minval üzere.

Sözü edilen iki aletten bu durum tek bir duruş noktasıyla (statio) başka bir tarzda bilinir. Çubukta yahut paralelkenarda hipotenüs cetveli tarafından meydana getirilen üçgenin tabanının, aynı üçgenin hareketli cetvelden uzatılan dik çizgisine oranı ne ise, göz yahut hipotenüs eklemi ile yüksek cismin tabanı arasındaki uzunluğun o cismin yüksekliğine oranı da öyle olacaktır, oysa küçük üçgenin tabanı ile onun dikey çizgisi 4/3 oranında (sesquitertia) kıyaslanır.

Şu halde aletten kulenin tabanına kadar olan mesafe de onun yüksekliği ile aynı orandadır.

Bu ameliyat, bu kitabın dokuzuncu ve sekizinci önermeleri vasıtasıyla açıkça ispat edilir.

Bu, Yakup asasına (baculus Jacobi) benzer bir aletle başka bir tarzda yapılır. Hareketli cetvel, çubuğun o eşit bölmelerinden birinin üzerine yerleştirilsin, ardından göz çubuğun ucuna intibak ettirilerek hareketli cetvelin iki ucu arasından duvarın yahut ölçülecek nesnenin tabanına ve en alt kısmına bakılsın, bunlar görüldüğünde hareketli cetvelin gözden kaç bölme uzakta olduğuna dikkat edilmelidir, ardından ayakların ile yüksekliğin tabanı arasındaki uzunluk o kadar parçaya bölünsün.

Sözgelimi, göz ile hareketli cetvel arasında dört parça bulunuyorsa, uzunluğun dörtte biri kulenin yüksekliği olacaktır, şayet yalnızca üç parça bulunuyorsa, uzunluğun üçte biri yükseklik olacaktır, şayet iki parça ise yarısı olacaktır, diğerlerinde de bu minval üzeredir. Misali sıradadır.

Aynı şeyin kadranın dik yahut ters gölgesiyle nasıl yapılacağına dair.

Dik gölgede. Sözgelimi 5 ayaklık mesafe 12 ile çarpılmalıdır ve 60 eder, bu da kesişen noktalara, yani 6’ya bölünmelidir, böylece nesnenin yüksekliğini bulursun.

Ters gölgede. Seninle kulenin kökü arasındaki mesafeyi çarp.

Sözgelimi, seninle kule arasındaki mesafe 40 olsun, bu ters gölgede kesişen sayı ile, yani 6 ile çarpılmalıdır ve 240 ayak eder, bu sayıyı 12’ye böl, bölüm 20 çıkacaktır ki bu sayı nesnenin yüksekliği olacaktır, buna boyunun mikyasını, yani 5 ayağı ekle. Şu halde nesnenin yüksekliğinin 25 ayak olacağını söylerim.

BÖLÜM II. Tek bir duruş noktasıyla uzunluğun bilinmesine dair. Çubuğumuzla yüzeylerin uzunlukları tek bir duruş noktasıyla bilinir, gerek tabanın, yani hareketli cetvelin dik çizgiye kıyaslanmasıyla, gerekse geometrik aritmetiğin önermesine dayanan o üçlü kural ile.

Nitekim c. d.’nin f. a.’ya oranı ne ise, b. e. toplam uzunluğunun çubuğun a. b. uzunluğuna oranı da öyledir.

Şu halde a. f., c. d. içinde kaç kere kapsanıyorsa, a. b. çubuğu da b. e. içinde o kadar kere yer alır. Yahut şöyle, şayet hareketli cetvelin bir parçası 11 ayak vermişse, 7 parçası kaç verecektir, cevap 77’dir. Bu bölüm, bu birinci kitabın yedinci ve sekizinci önermeleriyle ispat edilir.

Bir nesnenin uzunluğu paralelkenarımızla da aynı tarzda alınır.

Yakup asasına benzer aletle başka bir tarzda. Bu çubukla uzunluklar, ancak uçlarında bulunan yüksekliklerin yahut genişliklerin hesaplanması haricinde araştırılamaz, şu halde bir arazinin uzunluğunu almak istiyorsak, uzunluğun ucundaki nesnenin genişliğini yahut yüksekliğini önceden ölçmemiz icap eder, yapılan o iki duruş noktası arasındaki mesafeyi kaydettiğinde (genişliklerin bulunmasında aşağıda deneceği gibi), misal olarak, hareketli cetvel yahut enine çubuk ilk duruş noktasında dördüncü bölme üzerinde bulunuyorsa, ikinci duruş noktasında uzunluğun ucunda yer alan yüksekliğe yaklaştığımızda, ilk ve ikinci duruş noktası arasındaki fark nesnenin yüksekliği olacaktır, aşağıda öğretileceği gibi, böylece ikinci duruş noktasında hareketli cetveli gözden beşinci bölme kadar mesafede buluruz.

Şu halde neticeye varırız ki, hareketli cetvelin uzunluğu, çubuğun enine çubuk ile göz arasındaki açıklığında beş kez nasıl yer alıyorsa, benim iki işlemim yahut duruş noktam arasındaki açıklık da ölçülecek uzunlukta beş kez öyle kapsanır.

Yine de burada dikkat edilmelidir ki, bu çubukla yükseklik yahut genişlik küçük enine çubuğun (ki uzunluğu yarım ayaktır) uçları vasıtasıyla ölçüldüğünde böyle ölçmeye alışığızdır, çünkü ışınlar büyük enine çubuğun (ki uzunluğu tam bir ayaktır) sınırları üzerinden çıkarsa, o vakit iki duruş noktası arasındaki açıklık iki katına çıkarılmalıdır, zira onun iki katı aralık nesnenin yüksekliğine tekabül edecektir ve netice itibarıyla nesnenin uzunluğu iki duruş noktası arasındaki aralığı on kez içerecektir.

Tek bir gövdede çifte enine çubuk. a. b. yarım ayak uzunluğunda olan küçük hareketli cetveldir. c. d. bir ayak uzunluğunda olan büyük hareketli cetveldir. Sözü edilen çubukla ölçülen uzunluğun ispatı.

Aynı şeyi kadran ile yerine getirmek. Kadranın bürgülerinden ölçülecek uzunluğun ucu görülsün, bu görüldüğünde şayet ip dik ölçek üzerine düşerse, 12’nin kesişen noktaya yahut sayıya oranı ne ise, gözün yüksekliğinin ölçülecek mesafeye oranı da öyle olacaktır, şöyle ki, eğer ip dik gölgenin 6’sı üzerine düşerse, mesafe göz yüksekliğinin yalnızca yarısı kadar olacaktır.

Fakat ters gölge yahut ölçek üzerine düşerse aksi vaki olur, şayet ip o ölçekteki altı üzerine düşerse, mesafe göz yüksekliğinin iki katı olacaktır ve diğerlerinde de bu minval üzeredir.

BÖLÜM III. Çubuğumuzla çifte duruş noktasından uzunlukların ölçülmesine dair. Çubuk yana doğru öyle eğilsin ki uzunluğun ucu takılmış bürgüler vasıtasıyla görülebilsin, bu yapıldıktan sonra çubuk henüz kımıldamadan dururken, bizzat çubuğun bürgüleri vasıtasıyla ustanın isteğine göre herhangi bir işaret gözlemlenmelidir.

Daha sonra asa işaretli yere taşınmalı, önceki durak yeri de imlenmelidir. Ardından asanın vizör deliklerinden (pinnulae) geriye, önceki durağın işaretine bakılmalıdır. Bu görüldükten sonra, altta yatan asa henüz sabitken, hipotenüsün vizör deliklerinden ölçülecek uzunluğun uç noktasına bakılmalı ve bu görüldüğünde, hipotenüs doğrultusunda imleç (cursor) ile bir üçgen oluşturulmalıdır. Dolayısıyla bu alet üçgeninin tabanının, imleç tarafından oluşturulan kenarına oranı, iki durak arasındaki mesafenin ölçülecek uzunluğa oranı gibi olacaktır, nitekim sonraki örnekte görülecektir. a. b. tabanının b. c. kenarına oranı ne ise, iki durak arasındaki mesafe, yani b. d. tabanının d. e. kenarına oranı da öyle olur.

Fakat a. b. tabanı, b. c. kenarında iki buçuk kez bulunur. Dolayısıyla iki durak arasındaki mesafe, elde edilen uzunlukta da aynı sayıda bulunur, bu durum bu birinci kitabın sekizinci önermesi gereğince böyledir ve bunun sonucunda, b. ile d. arasındaki mesafe 50 ayak ise, ölçülecek uzunluğun mesafesi 125 ayak olacaktır.

GEOMETRİK UYGULAMA ÜZERİNE

Aynı uygulama, aynı tarzda ve aynı yöntemle bizim paralelkenarımızla da tamamlanır. B. C.'nin e. d.'ye oranı ne ise, a. b.'nin de A. E.'ye oranı öyledir, bu kitabın daha önce anılan sekizinci önermesi uyarınca.

BÖLÜM III. Asamızla tek bir duraktan genişliğin bulunması üzerine.

Asa yana doğru eğilmiş halde, imlecin vizör deliklerinden ölçülecek genişliğin daha yakın olan uç noktasının uzunluğuna bakılsın, bu görüldükten sonra hipotenüs vasıtasıyla diğer uç nokta gözlensin. Ardından asa hareketsiz kalmak üzere, daha uzaktaki uç noktaya bakan hipotenüs ile imleç dik açıyla birleştirilsin.

O vakit deriz ki, 1. kitabın dördüncü, beşinci, yedinci ve bilhassa sekizinci önermeleri uyarınca, alet üçgeninin tabanının onun dik açı yapan kenarına,

KİTAP III. KISIM III. İNCELEME II.

yani imleç kısmına oranı ne ise, göz ile ilk uç nokta arasındaki mesafenin, yani uzunluğun, bilinecek genişliğe oranı da öyle olacaktır.

Dolayısıyla a. b. c. üçgeninin durumu ne ise, b. e. d. üçgeninin durumu da öyledir, çünkü beşinci ve sekizinci orantılar uyarınca a. b. c. g. karesi, b. d. e. f. karesiyle orantılıdır.

Her iki karenin üçgeni ise, 1. kitabın kare önermesi uyarınca onun yarısı olduğundan, bu sebeple küçük üçgen de büyük üçgenle orantılıdır ve bundan ötürü a. c. kenarı b. f. kenarıyla, b. g. kenarı da b. d. kenarıyla orantılıdır.

Şu halde varılan sonuç şudur ki, a. b. c. üçgeninin tabanının, yani a. c.'nin, aynı üçgenin b. g. kenarına oranı ne ise, f. d. genişliğinin b. d. uzunluğuna oranı da öyledir.

O halde, 1. bölüm vasıtasıyla aletin dar açısından daha yakın uç noktaya kadar olan uzunluk bilindiğinde, aranan genişlik pek kolayca bilinecektir.

Aynı şey paralelkenarımızla da aynı tarz ve yöntemle yapılır. Benzer şekilde bir şeyin yüksekliği de bu tür bir aletle hesaplanır,

Zira büyük üçgenin e. d. kenarının aynı üçgenin b. d. kenarına oranı ne ise, alet üçgeninin a. c. kenarının aynı üçgenin a. b. kenarına oranı da öyledir.

GEOMETRİK UYGULAMA ÜZERİNE

Bu yöntemle, tahkimatlar hakkındaki incelemede gösterileceği üzere, merdivenlerin yüksekliğini bilmek ve bulmak için karenin köşegeni de araştırılır.

Nitekim küçük paralelkenarın köşegeninin tabana yahut kenara oranı ne ise, ya da küçük üçgenin hipotenüsünün onun kenarlarına oranı ne ise (ki bu aynı şeydir), büyük karenin köşegeninin yahut büyük üçgenin hipotenüsünün onun kenarlarına oranı da öyle olacaktır.

BÖLÜM V. Yakup Asası (baculus Jacobi) ile herhangi bir genişliğin iki duraktan bulunması üzerine.

Enine çubuk yahut imleç, asanın 6 bölmesinden herhangi birinin sonuna yerleştirilsin, ardından göz asanın ucuna getirilerek, küçük ya da büyük enine çubuğun her iki ucu arasından elde edilecek genişliğin uç noktaları görülene değin ileri gidilsin yahut geri çekilinsin, bunlar görüldüğünde ilk durağınızın yeri ayağınızla yahut başka bir şeyle imlensin. Ardından enine çubuk, asanın o bölmesinden ya göze doğru bir sonraki bölmeye ya da öteye doğru bir sonrakine kaydırılsın. Şayet imleç göze doğru olan bölme üzerine çekilirse, o vakit ölçülecek şeye yaklaşmanız gerekir ki enine çubuğun uçlarından genişliğin sınırlarını bir kez daha görebilesiniz,

İmleç gözden uzağa, bir sonraki bölmeye doğru götürüldüğünde ise, anılan sınırlar

KİTAP III. KISIM III. İNCELEME II.

söz konusu uçlar vasıtasıyla görülene kadar geriye gidilmelidir, bunlar görüldüğünde ikinci durağın yeri belirlenmiş olur.

Şu halde sonuca varıyoruz ki, sınırlar küçük imlecin yahut enine çubuğun uçlarından görülmüşse, iki durak arasındaki mesafe ölçülecek genişliğin boyutu olacaktır, şayet bu işlem büyük enine çubuğun uçlarıyla yapılırsa, o zaman iki durak arasındaki mesafenin iki katı ölçülecek şeyin genişliği olacaktır.

BÖLÜM VI. Yakup Asası ile yüksekliğin iki duraktan bulunması üzerine.

Herhangi bir yükseklik, anılan asa vasıtasıyla, iki duraktan tamamen aynı yöntemle ölçülür.

BÖLÜM VII. Asamızla tek bir duraktan kulenin, dağın, kuyunun veya benzeri yerlerin derinliğinin bulunması üzerine.

Asa, kuyunun kenarına yahut dağın veya kulenin tepesine dik olarak dikilsin, kuyu ölçülüyorsa, hipotenüsün vizör deliklerinden kuyunun derinliği evvelemirde görüldükten sonra, imlecin hipotenüs ile açı yapan kısmı o dik açılı üçgenin dikey çizgisinde kaç kez kapsanıyorsa, kuyunun çapı (şayet yuvarlaksa) yahut kenarı (şayet kare ise) derinliğinde o kadar kez bulunacaktır, örneğin.

Dağın veya kulenin yüksekliği alınacağı zaman ise, asa kule veya dağ üzerinde yine dik olarak dikilsin, ardından her ikisinin eteğinden pek uzakta olmayan bir işaretin uzunluğu, hipotenüsün vizör deliğinden görülerek bilindikten sonra, hipotenüs cetveline göre imleç ile bir üçgen oluşturulsun.

Şu halde sonuca varıyoruz ki, imlecin üçgenin dikeyine, yani asanın tepesine oranı ne ise, işaretli yerden her ikisinin eteğine kadar olan uzunluğun onların yüksekliğine oranı da öyle olacaktır, örneğin.

KİTAP III. KISIM III. İNCELEME II.

Aynı şey paralelkenarımızla da gerçekleştirilir.

Kuyunun derinliğini kadran (quadrans) ile başka türlü bulmak.

Vizör deliklerinden suyun kenarı gözlensin ve şayet çekül ipi 12 noktası üzerine düşerse, o vakit kuyunun genişliği yahut çapı (yuvarlak olduğunda) veya kenarı (şayet kare ise) derinliğe eşit olacaktır, ip düz ölçek (scala recta) üzerine düştüğünde ise derinlik, iple kesilen sayı 12'den ne kadar küçükse genişliği o kadar aşacaktır.

Aksine, şayet ip ters gölgenin (umbra versa) herhangi bir sayısı üzerine düşerse, o sayı 12'den ne kadar uzaksa, derinlik genişlikten o kadar küçük olur.

# DÖRT KİTABA AYRILMIŞ OPTİK BİLİMİ ÜZERİNE İKİNCİ İNCELEME

KİTAP I. KISIM IV. İNCELEME II.

OPTİK KİTAPLARININ İÇERİĞİ.

Optik bilimi göz ile meşguldür, kitap 1 bundan bahseder. Gözün görmesi (visus) ise ya, - Basittir, havadaki doğru ışınlar vasıtasıyla gerçekleşir, kitap 2 bunlardan bahseder. - Bileşiktir, eğik ışınlar vasıtasıyla gerçekleşir ve ya, - Kırılmadır (refractio), kitap 3 bundan bahseder. Ve bu, sıvıda ve suda meydana gelir. - Yansımadır (reflexio), kitap 4 bundan bahseder. Ve bu, aynalarda meydana gelir.

Bunlarda iki husus kaydedilmelidir, yani, - Görme, bunda üç şey kaydedilmelidir, - Organ, yani göz. - Nesne, yani görülebilir olan, görülebilir olanlar ise ya, - Işık (lux). - Aydınlık (lumen). - Renktir. - Ortam, yani saydam cisim, - Sabit cisimler, - Cam. - Kristal. - Mücevher, - Safir. - Yakut. - Akışkan cisimler, yani, - Hava. - Su. - Görülebilir nesnenin kavranması, bu ışınsal piramit vasıtasıyla gerçekleşir, bunda üç şey kaydedilmelidir, yani, - Taban. - Tepe noktası (conus). - Eksen.

TANIMLAR

Optik bilimi, görmenin mahiyetini kanıtlayan doğa felsefesi (philosophia naturalis) dalıdır.

Görme, renkli cisimlerin suretlerinden billur cisimciğe (humor crystallinus) biçimsel olarak giren şeyin formunu kavramak üzere görme sinirinde düzenlenmiş duyusal bir yetidir, yeter ki bu suretler saydam ve ışın saçan cisimler vasıtasıyla bilfiil gözlerin yüzeyine ulaşsın.

Basit görme, yalın bir nesnenin kendi hakiki ve yalın suretinde görüldüğü durumdur, yani aynı ortamda, nitekim havada, doğru ışınlar vasıtasıyla gerçekleşir.

Bileşik görme, görülebilir nesneyi çifte ve yansımış bir suretle kavrayan görmedir, yani eğik açıyla gelen ışınının, farklı saydamlıkta bir ortamla karşılaştığında ya yansıdığı ya da kırıldığı durumdur.

Doğru, düz yahut dikey ışın, bir yüzey üzerine düştüğünde her iki tarafta dik ve eşit açılar bırakan ışındır.

Görsel ışın, görülebilir nesnenin suretinin dosdoğru uzanmasıdır.

Eğik ışının tanımı, doğru ve dikey ışınınkine zıttır.

Yansıyan ışın, mat bir cisimle karşılaştığında aynı yahut başka bir çizgi boyunca kaynağına doğru geri fırlatılan ışındır, tıpkı duvara çarpan bir topun geri sıçraması gibi, gelgelelim yansıyan aynı ışın değildir, bilakis ana ışıklı nesneden doğan bir diğeridir.

Kırılan ışın, farklı saydamlıkta bir ortamla karşılaştığında doğrusal olarak yayılmayan ışındır.

Işık (lux), ışıklı cisimde var olan, kendi varlığında bulunduğu şeyin hareketiyle hareket eden, dışsal başka bir şeye bağımlı olmayan görülebilir bir niteliktir, yahut ışıklı cismin ışıldadığı ölçüdeki fiilidir, yahut diğer görülebilir şeylerin suretlerini kendiliğinden görmeye taşıyan, görülebilirlerin ilkidir.

Aydınlık (lumen), saydam cismin saydam olduğu ölçüdeki fiilidir, mat bir cisimle sınırlanmıştır, yahut ışıktan üretilen bir niteliktir, yahut ışığın imgesidir ve onun ilk ve birincil türevidir.

TANIMLAR ÜZERİNE

Gölge, ışığın mat bir cisim tarafından kesilmesidir.

Karanlık, görmeye arız olan şeylerin yokluğu yahut mahrumiyeti vasıtasıyla bilinen ışık yoksunluğudur.

Renk, sınırlı bir cisim içindeki saydam cismin sınırıdır, yahut sınırlı veya mat cismin saydam olana temas eden sınırındaki bir niteliktir.

Işınsal piramit, altından cismin görüldüğü cisimsel yüzeydir, tabanı görülen nesnede, tepe noktası ise görenin gözündedir.

Işınsal piramidin ekseni, gözün zarlarının ve sıvılarının tüm merkezlerinden geçen ışınsal çizgidir, biz bu eksene yukarıda görsel ışın adını vermiştik.

Işınsal piramidin tepe noktası, görmenin merkezidir.

Piramidin tabanı, renkli yahut görülen nesnenin yüzeyidir.

Birinci Kitap, Gözün Yapısı Üzerine

Gözün yahut görme uzvunun, eklentileriyle birlikte eksiksiz tasviri.

Gözü meydana getiren kısımlar üzerine, Gözün tamamı iki şeyden kuruludur, yani üç sıvıdan (humor) ve dört tabakadan (tunica) yahut zardan.

Üç sıvıya dair, İlk olarak göz önünde bulundurulması gereken üç husus vardır, İsimleri, Suya benzerliğinden ötürü suutsu (aqueus) denir, hem cevheri hem rengi yumurta akına benzediğinden akımsı (albugineus) denir. Faydaları üçtür, zira billursu sıvıyı nemlendirir, ta ki onu çevreleyen kuruluğun tesiriyle bozulmasın yahut kurumasın. Bütün gözü sular. Billursu sıvıyı dışsal arızalara karşı savunur ve korur. Bu sıvı aynı zamanda örümceksi ağın arasına yerleşerek billursuyu saydam tabakanın (cornea) sertliğinden muhafaza eder. Konumu, billursu sıvı yahut örümceksi ağ ile saydam tabaka arasındadır.

İkinci olarak göz önünde bulundurduklarımız, İsimleri, billura benzediği için billursu (crystallinus) veya buza benzediği için buzsu (glacialis) denir. Gözlere hayat bağışlar. Görünür suretleri yahut türleri (species) kabul ederek, kendi inceliği ve saflığıyla parıldatır, zira saydamlığı sayesinde nesneleri kolaylıkla kabul eder. Konumu, zira her iki sıvının, yani camsı ve suutsu sıvıların ortasında tutulur.

Üçüncü olarak göz önünde bulundurduklarımız, İsmi, zira erimiş cama benzediği için camsı (vitreus) denir. Faydaları, zira billursu sıvıyı besler ve büyütür. Billursu sıvıyı arkadaki pürüzlü kısımlardan korur. Konumu, zira akımsı sıvıyı çevreler.

Dört tabakaya dair, İlk olarak göz önünde bulundurulması gereken üç husus, İsimleri, gözü oluşturan diğer tabakaların üzerine dışarıdan bittiği için bitişik tabaka (adnata) denir. Bütün gözü çevreleyen kısımlarla birbirine bağladığı ve onun bütün cevherini bir arada tuttuğu için bağlayıcı (coniunctiva) ve pekiştirici (consolidativa) denir. Faydaları, bütün gözü kendi düzeni içinde tutar, gözü başa bağlar. Konumu, zira gözü deliğe yahut saydam tabakanın ışık geçirgen kısmına kadar çevreler.

İkinci olarak göz önünde bulundurduklarımız, İsmi, zira rengi ve parlaklığı bakımından fazlasıyla inceltilmiş boynuzlara benzetildiği için boynuzsu (cornea) denir. Faydaları, akımsı yahut suutsu sıvının dışarı akmaması için onu tutar. Billursu sıvının parlaklığı kolayca iletmesini sağlar. Görmenin içsel organlarının ve bilhassa billursu sıvının adeta bir kalesidir. Konumu, bitişik tabakanın çukur yüzeyindedir.

Üçüncü olarak göz önünde bulundurduklarımız, İsmi, zira siyah üzümün rengine ve şekline sahip olduğu için üzümsü (uvea) denir. Faydaları, kendisine komşu olan saydam tabakayı besler. Saydam tabakanın billursu sıvı üzerine çökmesini engeller. Zayıflamış görme yetisi için şifalı bir gözlük gibidir. Gözün sıvılarını karartır, aksi halde görünür suretler, tıpkı arkasındaki kurşunu kazınmış bir aynada olduğu gibi, onun içinde tutunamazdı. Konumu, zira akımsı sıvıyı çevreler.

Dördüncü olarak göz önünde bulundurulanlar, İsmi, zira örümcek ağına benzediği için örümceksi (aranea) denir. Faydası, zira billursu sıvıyı camsı sıvıdan ayırır. Konumu, zira billursu ve camsı sıvıyı çepeçevre kuşatır.

Gözün üç sıvısı üzerine, Buzsu yahut billursu sıvı beyaz renklidir, saydamdır ve parıldar, kıvamı orta sertliktedir fakat hepsinin en latifidir, şekli tam bir küre olmayıp mercimek biçimine meyleder. Tek başına ve onu çevreleyen bütün kısımlardan ayrılmış hali bu şekilde tasvir edilir, bakınız Numara 1.

Suutsu yahut akımsı sıvı, hem renk hem kıvam bakımından (biraz daha akışkan olması müstesna) yumurta akına benzer. Aşağıda hem tek başına hem de billursu sıvıyı kendi yarısında kuşatmış halde tasvir edilmektedir, bakınız Numara 2.

Camsı sıvı, damarların örgüsü içinde tutulur, onların kanından kırmızılık alır, bunu kendisi sindirir ve sindirilmiş olanı besin olarak billursu sıvıya gönderir, bu iki sıvı, benzerliğinden ötürü örümcek ağı denen ince bir tabaka ile birbirinden ayrılır. Akımsı sıvının diğer yarıyı kaplaması gibi, bu da merkezinde billursu sıvının yarısını tutar. Hem doğrudan hem yandan bakıldığında şu şekilde tasvir edilir, bakınız Numara 3.

Dıştaki her iki sıvının merkezlerinde billursu sıvıyı hapsetmiş hali bu şekilde tasvir edilir, zira a. b. yarımküresinin çapı, c. d. çapı ile birleşir. Bu sebeple billursu sıvının e. kısmı, b. çukurluğuna girer ve billursu sıvının tamamı iki yarımkürenin adeta fiziki merkezi gibidir.

Tabakalar üzerine, Bitişik tabaka, sıvıların hiçbir şekilde donmaması yahut katılaşmaması için güçlü ve yağlıdır. Arka kısmına sert tabaka (sclerotica) denir. Bu tabaka her ne kadar beyaz olsa da saydam değildir, bu yüzden suretlerin girişine engel olmamak için ön kısmında bir delik barındırır, benzer şekilde suretlerin görme sinirine (nervus opticus) ulaşabilmesi için arka kısmında da delik bulunur.

Saydam tabaka berrak, parlak, sert ve sağlamdır, birçok parçacıktan meydana gelmiştir, ayrıca dört ince zarı vardır ve suretlerin geçebilmesi için saydamdır. Bunun arka kısmına bazıları boya tabakası (cerusina), bazıları sert tabaka der. Önceki gösterimde bunun ön kısmı f. f. f. harfleriyle işaretlenmiştir.

Üzümsü tabaka dıştan pürüzsüz, içten liflidir, benzer şekilde suretlerin geçebilmesi için ön kısmında bir delik barındırır. Bu tabakanın uç kısmına ikincil zar (secundina) derler. Billursu sıvı ile birlikte şu şekilde ifade edilir, bakınız Numara 1.

Billursu zar denilen tabaka, billursu sıvının kendi öz tabakasıdır, zira bu sıvının tamamını kuşatır ve giydirir.

Gözün sıvı ve tabakalarının eksiksiz tasviri Numara 2'de takip eder. Bu tasviri, onun görüşünü yukarıda sıvıların ve tabakaların ayrıntılı tasvirlerinde izlediğimiz görüşle birleştirerek Tabip Charles Estienne'den aldım. Bununla birlikte, gözün kürelerine daha büyük bir dışmerkezlik atfeden başkaları da vardır, bu durum gözün piramidin ekseni boyunca açıldığı müteakip gösterimde açığa çıkacaktır.

Birinci Kitabın Sonu.

İkinci Kitap, Doğrudan Işınlar Üzerine

Önerme I, Işınların doğrusal uzanımı, ancak tabiatı ve yoğunluğu bir olan bir ortamda gerçekleşir, bakınız Numara 1. Sebebi şudur, ortamın farklılığı, üçüncü kitapta görüleceği üzere, ışınların kırılma sebebidir.

Önerme II, Görülebilir nesnelerin suretleri her iki göz vasıtasıyla kabul edilir, buna rağmen tek bir nesne iki tane görünmez, bakınız Numara 1.

Öyleyse d. noktası, gözlerin içine yerleşmiş iki görme sinirinin, yani a. c. ve b. c. kollarının birleştiği merkez olsun. İddia ediyorum ki, görülebilir nesnenin her iki göz vasıtasıyla alınan g. h. i. sureti iki değil yalnızca bir olarak görünür, zira c. sinirinden geçen suret ile aynı şekilde b. sinirinden geçen diğer suret, d. merkezinde, yani ortak duyuda bir araya gelir ve öne sürülen şekil uyarınca orada birleşir.

Önerme III, Her iki görmenin iki ekseni görülen nesnenin herhangi bir yüzeyinde birleştiğinde, orada görülen nesnenin yüzeyi, her iki görmenin iki merkezi arasında biçimlenen her iki ışınsal piramidin ortak tabanı olacaktır, görülen o nesne ve bu nesne ile iki görme arasında bulunan iki eksen, iki görmenin yüzeyine diktir.

Burada her iki gözün iki ekseni, yani c. d. ve c. e., görülen d. e. yüzeyinde, B. noktasında birleşir. Bu yüzden c. d. yüzeyi, iki tepe noktası yahut merkez, yani f. d. arasında biçimlenen her iki ışınsal piramidin, yani a. e. d. ve c. e. d. piramitlerinin ortak tabanıdır. Dolayısıyla görülen nesne ile iki göz arasında bulunan iki eksen, yani d. c. ve e. c., iki görmenin yüzeyine diktir.

Görme merkezinin tanımından, onun piramidin merkezi olduğu anlaşılır.

Önerme IV, Renkli yahut görülebilir nesne ne kadar yakınsa, o kadar büyük görünür.

Bu önerme önceki gösterimle kanıtlanır, zira piramit ne kadar kısa olursa o kadar güçlüdür, çünkü tepe açısı daha geniş ve daha büyüktür. Bu sebeple yıldızlar da tepe açısının darlığından ötürü bize pek küçük görünür.

Önerme V, Görülen herhangi bir nesne ile görme merkezi arasında, tepesi görme merkezi, tabanı ise görülen nesnenin yüzeyi olan zihni bir piramit bulunur.

Önerme VI, Görülebilir nesnenin kavranması ışınsal piramit vasıtasıyla gerçekleşir, kavrayışın kesinleşmesi ise piramidin görülebilir nesne üzerine yönelmiş ekseni vasıtasıyla olur.

Önerme VII, Aynı piramit altında görülen her nesne, görmeye ne kadar yakınsa o kadar küçük olacaktır.

g. h. g. aynı piramittir, onun altında a. b. büyük oval boyutu, aynı piramidin c. d. kısmında yerin daha dar hacmi sebebiyle daha küçük görünür, e. f. şekli ise aynı sebepten ötürü c. d. şeklinden daha da küçük görünür.

Önceki önermenin mantığından çıkarılan mesele, Bir vakitler Roma'da tanıdığım bazı Fransızların arasında yaşarken, Aziz George Kardinalinin maiyetinde bulunan, son derece mahir bir İsviçreli mühendis ile tanışmıştım, bana açıkladığı pek çok dikkate değer şey arasında şehirleri resmetmenin kolay ve kusursuz bir yolunu da seve seve göstermişti.

Önce şu şekilde, dört kenardan meydana gelen kare bir levhanın yapılmasını emretti.

İçteki boş çukurluğu ise iplikten örülmüş pek çok küçük kare ile doldurdu, sonraki şekilde görüleceği üzere her birini aritmetik bir rakamla diğerinden ayırdı.

Son olarak dikey bir mil dikti, bunun tepesine küçük bir küre tutturulmuştu, ona bakan göz, bu görüş doğrultusunda daima sabit tutuluyordu. Tasviri ise şu şekildedir.

Bunlar tamamlandıktan sonra kağıdı hazırladı, onu pek çok küçük kareye, yani yukarıda tasvir edilen levhanın bölündüğü sayı kadar parçaya ayırdı, fakat bunların büyüklüğünü kendi arzusuna göre belirledi, ne büyüklükte olduklarının bir önemi yoktu, bunları da yukarıdaki levhada olduğu gibi aritmetik rakamlarla ayırdı, lakin küçük kareler ve rakamlar öyle çizilmeliydi ki tüy kalemle yahut başka bir vasıtayla kolayca silinebilsinler.

Doğrudan Işınlar Üzerine Bütün uygulamanın tasviri aşağıdadır.

II. Gözün ile tasvir edilecek şehir yahut ev arasına sabitlenmiş masanın ön kısmına, küçük karelerle doldurulmuş bir levha dikey olarak dikilsin, yine aynı masa üzerine, o levha ile göz arasına gözü yönlendiren bir mil dikey olarak yükseltilsin, bu yapıldıktan sonra, küçük karelerle dolu kâğıdını da aynı masanın üzerine yayarsın.

Nihayetinde şu yol izlenmelidir, Şehrin bütün konumu milin küreciğinden seyredilecektir, ardından şehrin yahut evin herhangi bir küçük parçasını tasvir etmek istediğinde, onu ayrılmış kare aracılığıyla çizeceksin, zira şehrin o kısmı levhanın karesinde nasıl bulunuyorsa, kâğıdın aynı numaralı karesine de öylece resmedilmelidir.

Ardından levhanın bir sonraki karesi gözlemlenmeli ve onda gördüğün şey, kâğıdın aynı numaralı karesine aktarılmalıdır, diğer kısımlarda da bu tarzda ilerlenmelidir.

Üçüncü Kitap: Kırılan Işınlar Üzerine

Kırılmanın iki sebebi vardır, Biri ışın cihetindendir, nitekim sapmadan (declinatio) kaynaklanan zayıflığıdır, zira ışının sapması ne kadar büyük olursa zayıflaması da o kadar büyük olur, tıpkı Güneş ışınlarının dikliğinde yahut sapmasında sıcaklık tesirlerinin kuvvetlenmesi yahut zayıflaması gibi. Buradan şu sonuç çıkar ki, ışının sapması ne kadar çok olursa, kırılması da o kadar fazla gerçekleşir.

Diğeri ise ortam cihetindendir, yani saydamlığın (diaphanitas) farklılığıdır, nitekim ortam ne kadar yoğun olursa, o kadar çok direnç gösterir. Bu sebeple, daha yoğun ortamda, daha seyrek ortamda olduğu gibi orantılı bir geçiş gerçekleşmez, meğerki daha büyük bir kırılma meydana gelsin.

Zira ikinci ortamlar ne kadar yoğun olursa, nesnelerin daha büyük yahut daha küçük görünmesi o kadar zaruridir.

Önerme I. Işının kırılması yalnızca ikinci ortamın tam yüzeyinde meydana gelir, bu hususun ispatı aşağıda açıkça görülecektir, bunun gerekçesi ise şudur, ışık her saydam cisimde doğası gereği doğrusal hareket eder, lâkin iki saydam cismin bitiştiği yerde, ışınların kırılma sebeplerinde yeterince tasvir edildiği üzere, doğrusallıktan bir sapma meydana gelmesi mutat olandır.

Önerme II. Renkli nesne, kırılan ışınlar vasıtasıyla bulunduğu yerin dışında görünecektir.

Mezkûr önermenin gerekçesi şudur, ortak perspektif (perspectiva communis) üzerine 5. kitabın 4. önermesine göre, imgelerin yeri görülen şeyden çıkan dikey doğruların kesişimindedir.

Zira nesnenin göze temsil edilmesini sağlayan ışının kavranışı sebebiyle, nesnenin bizzat bu ışının bir doğru boyunca uzatılmış sınırında olduğu zannedilir. Sözgelimi,

Havadaki göz a, suyun dibindeki renkli nesne B ve renkli nesnenin şeklinin göze doğru geldiği ışın b c olsun,

Bu ışın, şayet ortam aynı tabiatta olsaydı g noktasına doğru ilerlerdi, lâkin ortamın farklılığı sebebiyle şimdi y e dikeyinden kırılır ve a noktasına düşer.

Şu halde görme ışını, b h d renkli nesnesinden dikilebilen dikeye L noktasında temas edene değin sürekli ve doğrusal olarak uzatılsın. Zira hakikatte B noktasında bulunan renkli nesnenin görünme yeri L olacaktır.

Önceki önermeyi doğrulayan problem. Liguria'nın başlıca şehri Cenova'da, dünyada pek çok gizli deneyle zenginleştiğini iddia eden bir ampirik ile karşılaştım, yemek bittikten sonra benim ve arkadaşımın huzurunda şu deneyi gösterdi, orta boyda kilden bir kabın dibinin tam ortasına altın bir sikke yerleştirdi ve kap yere konuldu, bu yapıldıktan sonra, kabın kenarları sikkeyi tamamen görmeme engel oluncaya ve artık görünmez hale gelinceye dek, gözümü mezkûr sikkeden hiç ayırmadan geriye doğru adım atmamı buyurdu,

Ben öylece sabit ve hareketsiz kalırken, o ampirik mezkûr kabı berrak su ile doldurdu ve mat cismin araya girmesi sebebiyle doğrudan ışınları göze ulaşamayan mezkûr sikke, ışınların kırılması sayesinde artık açıkça görünür oldu.

Doğrusu hepimiz hayrete düştük, ben ise felsefede bir dereceye kadar deneyimli olduğumdan meseleyi araştırıp gerekçesini ortak perspektif üzerine 1. kitabın 15. ve 16. önermelerinden ve aynı eserin 3. kitabının 4, 5 ve 7. önermelerinden çıkardım, bunların özünü ve cevherini bu önceki önermemize indirgedim.

Dördüncü Kitap: Yansıyan Işınlar Üzerine Tanımlar. Birincil ışık, ışıklı cisimden aslen geçen ışıktır, Güneş'teki ışık gibi.

İkincil ışık, birincil ışığın gelişiyle renkli nesneden çıkan ışıktır, zira renkte ışıklı ışınlar mevcuttur.

Düzenli yüzeyler, bütün kısımlarında tekbiçimli bir düzene (dispositio) sahip olanlardır, düz, dışbükey ve benzeri yüzeyler gibi. Zira pürüzsüz cisimler, bu tür düzenli yüzeyleri sebebiyle ışınları tekbiçimli olarak yansıtırlar.

Düzensiz yüzeyler, pürüzlü cisimlerde bulunan yüzeylerdir ki üzerlerine düşen ışık, pürüzlülük sebebiyle dağılır ve parçalanır.

Önerme I. Saf ve renklere karışmış birincil ve ikincil ışık, yoğun cisimlerin yüzeylerinden geri teper ve yansır.

Zira ışık ve renk ışınının tabiatı saydam cisimden geçmektir, lakin demir yahut kurşun kaplı bir ayna gibi yoğun bir cisimle karşılaştığında, ışıyanın kuvveti ve ışının etkisi henüz son bulmadığından ve doğrudan geçemediğinden, ışın yansıma yoluyla geldiği tarafa geri döner, tıpkı duvara fırlatılan bir topun, doğrudan geçemediği yerde itici gücün etkisi sürdüğü müddetçe yansıma tarzında geri dönmesi gibi.

Önerme II. Güneş'in yalnızca düzenli yüzeylerden gerçekleşen yansımaları görme duyusuyla algılanır, gerekçesi düzenli ve düzensiz yüzeylerin tanımlarından anlaşılır.

Önerme III. Yansıyan ışıklar ve renkler, doğrudan ışıyanlara kıyasla daha zayıftır. Gerekçesi eğiklik sebebiyledir, zira doğrusal hareket ışığın kendine has hareketidir.

Önerme IV. Aynadan yansıyan ışıklar ve renkler, suretleri oldukları nesneleri göze gösterirler.

Aynalar üzerine. Kullanılan her ayna ya düzenlidir ya da şekilsizdir.

Düzenli olan ya düzdür ya da birleşik. Düz ayna basittir, nesne nerede ise orada görülebilir. Birleşik ayna ya birinin sınırı diğerinin sınırıyla dik açıyla yükseltilmiştir, ya da aynı yüzeyde süreksiz olan pek çok camdan teşekkül etmiştir.

Şekilsiz olanlar beş çeşittir, Çukur, nesneyi hakikatte olduğundan daha büyük gösterir. Dışbükey, nesneyi olduğundan daha küçük temsil eder. Piramidal ve sütunsu aynalar nesneleri uzunlamasına gösterir. Kürevi ayna nesneleri olduklarından daha geniş kılar.

Düzenlilerden meydana getirilmiş olanlar, Bir tarafı düz, diğer tarafı çukur olan, Pek çok çukurluktan birleşmiş olan, Düz, çukur ve dışbükey kısımlardan mürekkep olan.

Aynalara Dair Deneyler. Deney I: İkili ortamda basit düz ayna üzerine. Demirden yahut başka bir maddeden yapılmış herhangi bir düz ayna alınsın ve son derece berrak suyla doldurulmuş bir kaba, suyun altında kalacak şekilde yerleştirilsin, ardından parıldayan Güneş'e doğru tutulsun, aynada parlak bir yıldız algılanacaktır ki bu elbette bir yıldız değildir, aynanın ve suyun yüzeylerinin farklılığından parıldayan ikincil bir Güneş imgesidir.

Deney II: Dik açıyla birleştirilmiş düz aynalar üzerine. İki düz ayna, biri diğerinin üzerine dikey olarak dikilecek şekilde yerleştirildiğinde, üstteki aynada nesnelerin suretleri hakikatte oldukları gibi görünür, alttakinde ise tersine temsil edilir, bu durum üstteki aynanın alttaki aynada yansıması sebebiyle gerçekleşir.

Deney III: Dışarıda imgelerin görüneceği çukur ayna üzerine. Adi bir dışbükey ayna seçilmeli ve kurşunu çukur kısmından bir bıçakla kazınmalıdır, bununla birlikte camın kırılma tehlikesi olmaksızın bütün kurşunu bu şekilde kusursuzca kazımanın gayet zahmetli olduğu unutulmamalıdır, lâkin şayet onu iyice temizlemek ve kurşununu ondan temiz bir şekilde sökmek istersen, kurşununa cıva sürülsün, cıva derhal kurşuna yapışacak ve ona pek kolay nüfuz edecektir, öyle ki kurşunu camdan kısa sürede ayırabiliriz, şu halde mezkûr tarzda kurşunundan arındırılmış bu cam, dışbükeyliği kutunun dibine doğru gelecek şekilde pek derin olmayan bir kutuya yerleştirilsin, yine de görme ışınının daha iyi yansıması için dip ile ayna arasına siyah bir kumaş konulsun,

Bu yapıldıktan sonra, şayet aynaya dikkatle bakarsan, perspektif ilminde öğretildiği üzere, kutunun dışına uzanmış bir imge ve sütunsu ile piramidal aynada dışarıdaki imgeleri algılarsın.

Deney IV: Tek bir konumda çok sayıda hareketli imgenin görüneceği ayna üzerine.

Bunlardan biri ve diğeri, kolların eşitliğiyle bir buçuk katı (sesquialtera) orantıyı ihtiva edecektir, ve öbürü bir başkasını. Nihayet bu simetri düzenlenişine dair bu yerde daha pek çok şey açıklayabilirdik, fakat o mümtaz ressam Albrecht Dürer bu hususları son derece açık bir biçimde ele aldığından, sizleri onun simetri hakkındaki anlatımına havale ediyoruz, bilhassa da niyetimiz bir konu üzerinde bütünüyle söz tüketmek olmadığından.

BÖLÜM IV. Geometri Hakkında.

Geometri bilgisi bilhassa ressamlar için son derece faydalıdır, zira onların bütün sanatı gerek muntazam gerek gayrimuntazam hendesi şekiller etrafında dönüp durur.

Bu sebeple, ömürlerini bu resim sanatında tüketmeye karar verenlere öğüdüm şudur ki, başlangıçta ve bu sanata ilk adımlarını attıklarında, ilk gayretlerini her nevi daire ve karelerin, benzer şekilde oval ve silindirik şekillerin ve bu kabil diğer cismani ve düzlemsel şekillerin çizimine hasretsinler, zira bunlar onların ilk eserlerinde pek çok fayda sağlayacak, simetrik orantıdaki kavrayışlarını harikulade bir surette destekleyip bileyleyecektir, tıpkı bir doğru çizgiyi dik açılarla kesen başka bir doğru çizgi çekmek gibi. Nitekim bu nevi hendesi işlemler sayesinde, henüz acemi olan o ressam yahut çırak, herhangi bir nesneyi hataya düşmeksizin, simetrik olarak çizebileceği daha kolay ve daha emin bir yolu kavrayacaktır.

Bu hendesi şekillerin inşa edilme usulü ve bunların faydası müteakip kitapta daha berrak bir surette gösterilecektir.

BÖLÜM V. Perspektif Hakkında.

Perspektifi (perspectiva) usulünce ve yerli yerinde kullanmak, ressamlık zanaatının en mahrem sırları arasındadır, keza tabiatın taklidine göre ya daha ince ya daha kalın hatlarla ifade edilmeye alışılmış olan hakiki açıklanışında da böyledir, nitekim görülen nesne gözlerden ne kadar uzaklaşırsa bize o kadar küçük görünür ve neticede onu meydana getiren çizgiler de görüşümüze daha ince bir hal alır. Şu halde bu yolda yürünmeli ve sanatkârlar nezdinde perspektif tasvirinde aynı usul gözetilmelidir.

Sanatkârlar ise bu resim bahsini ikiye ayırırlar ve onun ya bütüne yahut tek tek cüzlere taalluk ettiğini öne sürerler.

Bütün esere taalluk eden evvelkidir ve ilk olarak nazarla tayin edilir, cüzlere taalluk eden ise yalnızca perspektif nazarında karşımıza çıkan şeyleri nazarıitibara almayı teklif eder.

Bundan başka, bu resim perspektifinin bütün esere taalluk ettiğini söylediğimiz kısmı da çok yönlüdür, şöyle ki, görüşün bu uç noktalara ve ayak çizgilerine doğru uzandığı dosdoğru ilerleyen kısma optik (optica) denir, başın üzerinden ufkun ortasına kadar yükselen ve yukarıya bakan kısma anoptik (anoptica) adı verilir, ayakların hayli altına inen ve aşağıya bakan kısma ise katoptik (cathoptica) tesmiye olunur.

Yana ve arkaya doğru bakış da mevcuttur, fakat bütün bunlar Pomponius Gauricus tarafından gereğince işlendiğinden, burada bunları ele almaktan sarfınazar edeceğiz.

Nihayet Almanlar bu türün bir kısmına manzara [Landschaft] derler ki, bu asla yahut nadiren tek başına çizilir, bilakis kimi zaman ormanlar, şehirler, kayalıklar, dağlar, nehirler ve bu kabil diğer şeylerle birlikte resmedilir.

BÖLÜM VI. Resim Sanatı İçin Gerekli Aletler Hakkında.

Resim yaparken kendilerine tanınan vaktin darlığından yahut verilen nesnenin hakiki orantılarını tespit etmedeki tecrübesizliklerinden ötürü, önlerindeki resmi türlü dörtgenlerle dolduran ve onun çizileceği kâğıdı da daha kolay silinebilsin diye gerek kara kurşunla gerek söğüt kömürüyle çekilen çizgilerle benzer dörtgenlere şu tarzda taksim edenler vardır, 1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10, 11...

Bazı başkaları ise kandil kurumu emdirilmiş bir kâğıdı parlak beyaz bir kâğıdın üzerine koyar ve kopyalanacak resmi onun üzerine yerleştirir, ardından tahta bir kalemle (stylus), resmin kıpırdamadan ve sabit duran bütün çizgilerinin üzerinden bastırarak geçerler.

Resmi altına koyup kopyalamak için ince, şeffaf boynuz kullanan başkaları da vardır, bu buluşlar şüphesiz bu sanattaki çömezler için pek faydalıdır.

Bu sanat için son derece lüzumlu olan ve bu ilimde daha mahir olanlarca da durmaksızın kullanılan başka şeyler de vardır, nitekim ucu sivriltilmiş ve tüyün oyuğuna raptedilmiş kara kurşun gibi şeyler resmin kaba ve ibtidai taslağını çıkarmaya pek güzel yarar, benzer şekilde sivriltilerek şekil verilmiş söğüt kömürleri de aynı işi görür, zira o odun daha ince bir kömür verir ve neticede daha zarif bir çizgi çekmeyi sağlar.

Bundan başka, bakırdan yahut sert ahşaptan düz cetveller ve benzer şekilde simetrik orantının gözetilmesinde adet olan pergeller gereklidir. Ayrıca, evvelce zikredilen kurşun yahut kömürlerle çekilen çizgileri gidermek için elde beyaz ekmek içi bulunmalıdır. Nihayet resimlerin derhal gölgelendirilebilmesi için fırçaların da el altında hazır olması icap eder.

İKİNCİ KİTAP. Resim Sanatında Hendesi Kullanım Hakkında.

BÖLÜM I. Bu Sanatın Esasi Yardımcıları Hakkında.

Resimler yahut şeylerin orantıları iki türlü yardımla çizilir, yani ya hendesi şekillerin vasıtasıyla yahut bunlar olmaksızın, yalnızca zihindeki fikir ve muhayyilenin yardımıyla.

Resme bilhassa yardımcı olan hendesi şekiller ise birbirini dik açıyla kesen iki doğru çizgidir, Eşkenar üçgen, dörtgen, oval şekil, daire ve silindirdir.

Şeylerin gayrimuntazam orantılarındaki mezkûr ameliyeyi aşağıda, 3. kitabın 5. bölümünde daha etraflıca ele alacağız, bu esnada bazı hendesi şekillerin terkibi ve bu sanattaki kullanımı hakkında kısaca söz söyleyeceğiz.

BÖLÜM II. Çizgilerin Dik Açılarla Kesişmesi ve Bunların Bu Sanattaki Kullanımı Hakkında.

İster bir kâğıt ister başka herhangi düz bir nesne olsun, düz bir yüzey üzerine bir doğru çizilsin.

Ardından pergelin bir ayağı onun bir ucuna sabitlensin ve diğeri öbür ucuna kadar açılsın, bu doğrunun merkezinin üzerinde küçük bir daire yayı çizilsin ve pergel bozulmadan sabit tutularak aynısının merkezinin altında benzer bir yay çizilsin.

Sonra aynı mesafeye göre, pergelin ayağı aynı çizginin karşı ucunda sabit kalarak, ilk yayı kesen başka bir yay çizilsin.

Bu yay ise hem çizginin altında hem de üzerindeki yay ile kesiştirilmelidir.

Kesişmelerin vuku bulduğu noktaları işaretlemelisin, ardından cetvel karşı karşıya duran her iki noktanın üzerine konularak, verilen doğruyu dik açılarla kesecek bir doğru çizilmelidir. Verilen doğru A-B olsun, şu halde pergelin bir ayağı A üzerine konulduğunda, diğeri B üzerine kadar uzatılmalıdır ve C-D ile E-F yayları çizilmelidir. Sonra aynı ayak B üzerine konulup, öncekileri kesen diğer yaylar, yani G-H ve I-L çizilmelidir.

Bu hendesi ispatın kullanımı, aşağıda açıklanacağı üzere, pek çok ameliyenin simetrik tasvirlerinde, gayet çok sayıda resimde hizmet görür.

Birbirini kesen ve bu işe pek güzel hizmet eden eğri çizgiler de vardır ki, bunlar aşağıdakiler gibidir. Bunların yüzün taslağını çıkarmadaki kullanımı fevkaladedir.

BÖLÜM III. Üçgen ve Kullanımı Hakkında.

Eşkenar üçgen bu sanatta kullanılmaya şu tarzda elverişli kılınır, İnsanın yüzünün uydurulması icap eden eyleme yahut duruşa göre eğilen yahut meyleden, şakulince dikilmiş bir doğru çizilsin.

Ardından pergelin bir ayağı aynı çizginin bir ucuna konulup diğeri öteki ucuna uzatılarak iki yayın kesişimi şu tarzda meydana getirilsin. Verilen doğru A-B olsun.

Sonra pergelin bir ayağı A'da sabit tutularak, verilen çizginin uzunluğuna göre belirsiz bir yay çizilsin ki bu yay, pergelin sabit ayağının verilen çizginin diğer ucuna konulmasıyla başka bir belirsiz yay ile kesiştirilmelidir. Ardından her bir uçtan kesişim noktasına iki doğru çekilsin, yani aşağıdaki tarzda A-C ve B-C doğruları.

Bu kabil şekillerin yarı görünür yüzün tasvirindeki kullanımı, aşağıda açıklanacağı üzere, gayet münasiptir.

BÖLÜM IV. Dörtgen Hakkında.

Gerek dikdörtgenlerin gerek eşit kenarlı dörtgenlerin teşkilinin bu sanatta hem çömezler hem de bizzat daha tecrübeli olanlar için son derece faydalı olduğu anlaşılmaktadır, bundan ötürü böylesi eşkenar bir şekli teşkil etmek için şu tarzda ilerlemek gerekecektir.

Resmedilecek nesnenin durumuna göre, ya diklemesine yahut bir eğim veya meyil ile bir doğru dikilsin.

Ardından pergelin bir ayağı A ucuna konulup, diğeri öbür uç olan B'ye kadar uzatılsın ve belirsiz bir daire çizilsin, sonra tekrar diğer uç olan B'ye tek ayak sabitlensin ve başka bir belirsiz daire çizilsin, bunlar tamamlandıktan sonra, belirsiz dairenin yukarıda kalan içbükey yüzeyine değene kadar her iki uç üzerinden iki dikme yükseltilsin ve nihayet tepede birleştirilsin, böylece kusursuz bir kare elde edilmiş olur.

Bu kabil bir şekil vasıtasıyla, aşağıda açıklanacağı üzere, bir insanın bütün yüzünün simetrik orantısı çizilir.

Uzun dörtgen ise, uç kenarlar diklemesine yükseltilerek ve tepedeki doğru çizgi vasıtasıyla bütün şekil bir paralelkenara irca edilerek şu tarzda meydana getirilir, bunun kullanımı ayağın simetrik orantısını ölçmek için pek yaygındır.

BÖLÜM V. Çifte Oval Şeklin Çizilme Usulü Hakkında.

Pergelin ayakları, oval şeklinizin sahip olmasını istediğiniz vüsate göre açılsın, bundan sonra belirsiz bir daire çizilsin, bu daire A-B-G olsun.

Daha sonra dairenizin zirvesinden yahut tepesinden ve başucundan (Zenith), merkezinden dosdoğru geçerek çemberin tam karşısındaki noktaya, yani ayakucuna (Nadir) doğru belirsiz bir doğru çizilsin, bu da A-D olsun.

Kesişme noktası olan D'de pergelin bir ayağı sabitlenip aynı mesafeyle başka bir daire, yani E-F-G çizilsin.

Bir dairenin diğerini kestiği yerde, yani H noktasında pergelin bir ayağı sabitlensin ve kendisine karşıt olan kesişime, yani I'ya doğru uzatılsın ve bir yay ile iki dairenin dışbükeylikleri birleştirilsin, bu yapıldıktan sonra pergelin ayağı I kesişimine taşınsın ve benzer bir yay ile dairelerin karşıt kısımları birleştirilsin. Nihayet tüy kalemle talep edilen oval şekil belirginleştirilsin, bu şekil A-B-F-G-E olacaktır.

Bu türün kullanımı, ekseriyetle herhangi bir kimsenin suretini içine almak için hizmet eder, ressamlar nezdinde gündelik tatbikatta aralıksız yer bulur ve icra edilir.

Bununla birlikte, bir ucu diğerinden daha sivri olan başka bir oval şekil türü daha vardır ki, çehrenin tam görünümünü tenasüp (symmetria) dairesinde resmetmeye çok yaradığından, bunun hendesi çizim tarzını burada çıraklara açıklayacağız.

Enine bir doğru, yani A.B. doğrusu uzatılsın ve on eşit parçaya bölünsün, sonra 3 ve 7 noktalarından geçen bir daire çizilsin, bu yapıldıktan sonra pergelin bir ayağı uçtaki B noktasına sabitlensin ve diğer ayağıyla 5 noktasından alt kısma doğru bir yay çizilsin, yine bir ayağı A'ya sabitlenip karşıdaki ayakla 7 noktasından mezkûr alt kısma doğru bir diğer yay çizilsin, bu iki yayın birbirini kestiği yere E harfi yazılsın, bu tamamlanınca daireye alt kısımdan teğet geçen ve A.B. çizgisine paralel olması icap eden bir çizgi çekilsin, bu çizginin E.5 yayını kestiği yerde 5'in altına C harfi, 7'nin altına da D harfi yazılsın. Ardından 5 işaretinden E kesişimine bir doğru çekilsin ve 5.E doğrusunun C.D doğrusunu kestiği yere 10 yazılsın. Bundan sonra dairenin 10.3 ve 10.7 çeyrekleri ortadan ikiye bölünsün, biri F noktasında, diğeri ise G noktasında olsun, pergelin bir ayağı F noktasına sabitlenip diğeriyle D'den E'ye doğru bir yay çizilsin.

Yine diğer taraftan, bir ayağı G noktasına ve diğerini C'ye koyarak, C'den aşağıya doğru C.10 çizgisi boyunca bir yay çizilsin ve bu yayların 5.C çizgisindeki kesişimine H noktası eklensin.

Bu yapıldıktan sonra H.10 çizgisi I işaretinden iki eşit aralığa bölünsün ve pergelin bir ayağı oraya konup diğeri H yayında I işaretine en yakın olan noktaya kadar açılsın, oradan I.H çizgisi boyunca D.H'ye kadar bir yay çizilsin, böylece aşağıda daha açık şekilde çizdiğimiz A.B oval çizgisi meydana gelecektir. Bu tür şekillerin kullanımı, insanın tam görünümünü tenasüp dairesinde resmetmekte son derece faydalı olacaktır, nitekim ileride görülecektir.

BÖLÜM VI. Daire hakkında.

Dairenin terkibi için çok fazla izaha lüzum yoktur, zira pergelle yapılması gereken çekimi herkesçe malumdur,

Fakat bu sanatta, bu hendesi şeklin yardımıyla icra edilecek ve çizilecek pek çok şey vardır, nitekim misal olarak, göğün tasviri, yuvarlak göz resmi ve yine yuvarlak çehrenin teşekkülü böyledir.

Bazen de tek bir şeyin nispetinde iki, üç veya daha fazla dairenin gerekmesi vaki olur, nitekim çocuk çehresinin tasviri için üç daireyi bu tarzda birleştiririz.

Bu hendesi şeklin diğer kullanımını ise daha aşağıda, müteakip kitabın dördüncü bölümünde ele alacağız, orada bunun ifadesinin çıraklar için Güneş gövdesini, yuvarlak gözleri ve buna benzer diğer şeyleri yapmak hususunda zaruri olduğu layıkıyla gösterilecektir.

ÜÇÜNCÜ KİTAP. Resim tatbikatı hakkında.

BÖLÜM I. Gözlerin çizimi hakkında.

Bütün diğer mahlukat arasında insan en muhterem ve en mümtaz kabul edildiğinden, onun kısımlarının çizilme usulünden başlamaktayız, insan uzuvlarını yapmanın kaidesi, iki umumi vaziyete binaen iki türlüdür, zira bazı kimselerde insan çehresi yarısı görünecek şekilde resmedilir ki bu nevi tenasüplü nispet en kolay eşkenar üçgen vasıtasıyla ölçülür, aşağıda göstereceğimiz üzere, o vakit gözün numunesi bu şekilde resmedilir.

Terkibinin dereceleri, cisimlerin kemiyeti gibi (ki noktalardan, çizgilerden ve yüzeylerden müteşekkildir) aşağıdaki tarzda çizilmelidir,

Bu tür bir göz, kaşlarla birlikte, hem sağa hem sola, yahut dosdoğru önüne bakar vaziyette bu tarzda resmedilir, Yukarıya doğru bakış bu tarzda olur. Yana doğru bakış bu tarzda olur.

Lakin çehrenin tamamı yahut daha büyük bir kısmı göründüğünde, göz dosdoğru önüne bakarken bu tarzda resmedilmelidir. Uykuya meyleden göz böyle resmedilir. Kapanmış göz bu tarzda çizilir. Kaldırılmış ve yukarı bakan göz böyle yapılır.

Bir kere öğrenildiğinde, gözün bütün bu terkipleri sanatçıyı diğer her türlü bakışa sevk edecektir.

BÖLÜM II. Çehrenin yarısının müşahede edildiği tasviri ve eşkenar üçgenin kullanımı hakkında.

İnsan yana doğru baktığında, çehresinin sadece yarısı gözle idrak edilebilir, çehrenin çizimi görünen çehrenin bakışına göre yapılır, zira kimi zaman çehre yere doğru eğilir, kimi zaman yukarı kaldırılır ve bazen de gözlerini dosdoğru önüne diker.

Bütün bu çehre tavırları hendesi talimatla idare edilebilir, nitekim yarı görünen çehre nesnesi aşağı doğru ise, bakışın yöneldiği tarafa göre eşkenar üçgenin ön kenarını sağa yahut sola meylettirsin, bu tarzda.

Şayet yarı görünen çehre yukarı bakarsa, o vakit üçgenin dik kenarı sağa yahut sola meyletmelidir, bu tarzda.

Lakin çehre dosdoğru ön tarafa bakarsa, üçgenin ön kenarı dikey olarak durmalıdır, bu tarzda.

BÖLÜM III. Çehrenin tamamının yahut en azından daha büyük bir nispetinin nazara arz olunduğu çizimi hakkında; ve bu sanatta oval ile kare şeklinin kullanımı hakkında.

İnsan çehresi görenlerin gözlerine ya tam nispetiyle yahut en azından daha büyük bir kısmıyla göründüğünde, oval tesmiye ettiğimiz o hendesi şekil çizilir, bazı ressamlar nezdinde bu usul daha ziyade kullanılır.

Bu tür bakış ise, yarı görünür vaziyetteki önceki çehre nesnelerinde söylendiği üzere, ya yukarı, ya aşağı, yahut dosdoğru ön tarafa bakan şekilde vuku bulur.

İmdi şayet bakış yukarı doğru olursa, oval şekil siyah kurşun yahut kömür ile bu tarzda çizilmelidir, Şayet bakış aşağı yönelmişse, çehrenin tavrı bu tarzda yapılsın.

Dosdoğru önüne bakan tam bir çehreyi resmetmek istediğinde ise onu bu tarzda çizeceksin.

Bazı sanatkârlar nezdinde hem tam çehre tasvirinde hem de onun yarısının çiziminde eşkenar dörtgenin [karenin] gayet sık kullanıldığı da vaki olur, hassaten insan çehresinin nispetini hendesi ispat ile ölçmek isteyenler katında böyledir, bunların usulünü burada birçok misalde resmettik ve izah ettik.

Uzun dörtgen [dikdörtgen] dahi hakiki tenasüp üzere çalışan ressamlar nezdinde kullanımdadır, zira ayağın tenasubü en iyi bu hendesi şekille ölçülür.

BÖLÜM IV. Bu sanatta dairenin kullanımı hakkında.

Daireler, bu sanatta tabiatı icabı yuvarlak şekle sahip olan nesnelerin terkibine yarar, bu ameliyede nesnenin daha emin bir nispetle resmedilebilmesi için birbirini dik açıyla kesen enine çizgiler kullanmak da münasebetsiz olmayacaktır, misal olarak, Güneş şeklini resmetmek istersem, siyah kurşun yahut kömür ile silik bir daire çizerim, merkezinde birbirini dik açıyla kesen iki doğru meydana getiririm, bu çizgiler çırağa yalnız büyük ışınların nispet dairesinde şekillendirilmesinde değil, aynı zamanda Güneş şeklinin burnunu ve gözlerini hakiki surette çizmekte de rehberlik edecektir, müteakip şekilde göründüğü üzere. Benzer şekilde, sadece yarım daire ile başka şeyler gayet kolay resmedilir, misal olarak, bir kadeh çizmek istersem, onu bu tarzda kolaylıkla resmedebilirim, çocuk çehresi de benzer şekildedir.

BÖLÜM V. Hendesi şekillerle hiçbir muntazam münasebeti bulunmayan nesneler hakkında.

Bazı nesneler vardır ki, muntazam hendesi şekiller sanatkârlara bunlarda hiçbir fayda sağlamaz, bilakis bunlar hendesi ölçülerden ziyade zihindeki suretin (idea) tertibiyle idare edilir ve çizilir, aslan, at, kartal ve benzeri diğer nesneler bu kabildendir.

Bu sebeple onlarda kendi muhakemeni kullan, aralıksız tatbikat ile onların nispetlerinin hakikatini günden güne daha ziyade elde edeceksin, bu kemale daha çabuk ulaşabilmek için evvela çizmek istediğin nesneyi zihninde iyice tasavvur et, onu siyah yahut kırmızı kurşunla ya da kömürlerle gelişigüzel çiz, bu yapıldıktan sonra çizdiğin o nispeti bir günlüğüne bir kenara koy, ertesi gün onu yeniden tetkik ederek en çok hangi kısımda hata ettiğini kendi kendine tart ve onu zihnindeki mezkûr surete göre, ya bir kısmında yahut umumi nispetinde tashih et, sonra o resmi müteakip güne kadar yine bir kenara bırak ve yeniden tashih et, bunu beş yahut altı gün boyunca yap, böylece bütün kısımları, hatta damarlarına varıncaya dek peyderpey ve merhale merhale ıslah eyle, bu mesai bu suretle muhtelif nesnelerin kırk kâğıdında birden tamamlanabilir.

Bundan sonra bu şekillerin her birini en mahir bir ustanın aynı türden eseriyle karşılaştıracaksın, nerede bir kusur yahut hata bulursan onu hafifçe düzelteceksin. Bu yolla yavaş yavaş bütün yanlışları ortadan kaldırmak ve onlardan sakınmak güç olmayacaktır, ancak burada dikkat edilmelidir ki, bu işi layıkıyla yerine getirmek için kuvvetli bir muhayyile ve yeterli bir hafıza gereklidir, zira bu ikisi mezkûr sanat için adeta birer sütnine ve ebedir.

BÖLÜM VI.

Gölgelerin türleri ve bunların hak ettikleri yerlere doğru şekilde yerleştirilme usulü hakkında.

Çizilecek biçimlerin orantısında gölgeler adeta şeyin canı hükmünde olduğundan, daha ileri gitmeden evvel burada onlara dair bazı hususları ele almak yerinde olacaktır. Bu sanatta talep edilen gölgeler yahut gölgelemeler çok türlüdür, nitekim bazıları tekil, bazıları ikil ve bazıları da üçüldür.

Bundan başka, onların bazıları yalnızca noktalardan, bazıları çizgilerden ve bazıları da nokta ile çizgilerin bir arada karışımından meydana gelir. Yine yalnızca çizgilerden kurulanlar da doğru ve eğik çizgilerden oluşur, bunların her biri hakkında kendi yerinde ayrıca bir şeyler söyleyeceğiz.

Tekil gölgeler, nesneyi çizmek için ister daha yoğun ister daha ince gölgeler gereksin, bazen yalnızca noktalardan yapılagelir. Zira noktaların çokluğu ve sıklığı gölgeyi daha karanlık kılar, nitekim bunun aksine onların azlığı yahut seyrekleşmesi daha hafif bir gölge meydana getirmeye yarar ve cismin daha aydınlık görünmesi icap eden yerde aranır, sözgelimi bu usulde olduğu gibi, bakınız Sayı 1.

Yalnızca çizgilerden oluşan tekil gölgeler de çizgilerin çokluğuna göre ya daha seyrek ya da daha yoğun olurlar.

Bu gölgelerin dahi çizilmesi gerekir, nitekim cisimler yahut yüzeyler ya kendi tabiatları ya da bulundukları mevki sebebiyle daha ziyade aydınlanmıştır, bakınız Sayı 2.

Bir yüzey üzerinde nokta ve çizgilerin bir arada karışımıyla meydana getirilen gölgeler ise şu şekilde gösterilir, bakınız Sayı 3.

İkiz çizgilerle yapılan gölgeler çoğunlukla nesnenin kısımlarının ışıktan aniden kırıldığı yerlerde kullanılır, ışıktan olan bu yansıma ne denli fazla olursa gölge de o denli karanlık olmalıdır, nitekim tekerlek yüzeyinin yahut sütunun çiziminde olduğu gibi, bakınız Sayı 4.

Üç çizgiyle yapılan gölgeler, tasvir edilecek şeylerin ışıktan daha uzakta bulunduğu yerlerde zaruridir, sözgelimi kuyunun dipsiz derinliği, yerdeki yarıklar ve mağaralar, kapının yahut pencerenin iç kısmı, çatlaklar, herhangi bir cismin ışıktan daha uzak parçaları, ormanların karanlıkları ve buna benzer sayısız diğer haller böyledir.

Misal için bakınız Sayı 1.

Eğri çizgiler de pek çok türdeki gölgelemelerde istimal edilir, bilhassa nesneler yuvarlak olduğunda, benzer şekilde bulutlar ve bu kabil diğer şeyler ifade edilmek istendiğinde, müteakip misallerde olduğu gibi, Sayı 2.

Burada dikkat edilmelidir ki, yakıcı bir ayna misali ışığı toplayan dairesel ve yuvarlak bütün cisimlerde, ışık küçük bir merkeze doğru büzüldüğünde, ikinci gösterimde açıklandığı üzere dairesel bir gölgeye malik olmaları zaruridir.

Kavisli çizgiler, gözlerin gölgelenmesinde ve sayısız diğer şeyde olduğu gibi, başka şekil kısımlarının gölgelenmesine yardım eder, bakınız Sayı 3.

BÖLÜM VII.

Perspektif uygulaması hakkında.

Resim sanatının icrasında ekseriyetle perspektif de arandığından, burada onun tatbikatına dair kısaca birkaç söz söyleyecek ve böylece risalenin bu kısmına bir nihayet vereceğiz.

Sanatkârlar bir şeyi yahut nesneyi perspektife uygun resmetmek istediklerinde, verilen bir merkezden eşit aralıklı doğruları serbestçe ve kendi keyiflerince uzatmayı, bunların ilerleyişine ve uzanışına göre merkeze bakarak nesneleri tasvir etmeyi adet edinmişlerdir, nitekim bu yolla nesnelerin perspektifin kendisiyle çizildiğini ve açıklandığını idrak ederiz. Sözgelimi.

Sanatkârların bu tatbikatlarında başvurdukları daha nice yollar mevcuttur.

Lakin bunların başlıca türünü Optik eserimizin üçüncü kitabında ele aldığımızdan, diğerlerine burada değinmeyecek, sükûtla geçeceğiz, böylece renklerle, gölgelerle yahut kurgularla değil, bilakis taşlarla, tabyalarla, demirle, korkunç ve hakiki icraatlarla meşgul olan o daha katı askeri sanata erkenden geçebilmek adına bu yüzeysel sanatı (biraz aniden de olsa) nihayete erdireceğiz.

SON.

İKİNCİ RİSALENİN ALTINCI KISMI: ASKERLİK SANATI HAKKINDA.

BU KISMIN İÇİNDEKİLERİ.

Askerlik sanatı şunları öğretir,

Yerleri tahkim etme tarzı ki şöyledir,

Doğal, yüzey yahut mevkiin yeri şu şekilde olduğunda, - Bir kayalık üzerine adeta ulaşılamaz biçimde yükselmiş, - Gayet derin sularla tabii surette çevrilmiş, - Hem diğer kayalıklarla hem de suyla tabii surette müstahkem kılınmış.

Yapay, herhangi bir yüzey olduğunda, - Ya sırf sanatla şekillendirilmiş geometrik, bu da şöyledir, - Düzgün, - Dörtgen, - Beşgen, - Altıgen, - Yedigen, - Sekizgen vb. - Düzensiz yahut yamuk (trapezia) ki mevkisine göre değişir. - Basit ki bunda üç şey dikkate alınmalıdır, - Kısımları, - İç kısımlar, korkuluk (parapetta), perde duvar (courtina), kazamatlı tabyadır (bastio cassemata) ki bunun üç kısmı vardır, böğürler yahut yan yüz (flanc), omuzlar, - Dış kısımlar, karşı şev (contrafcarpa), hendek (kuru ya da suyla dolu), ravelin (ravellina), seki (banquetta). - Konu yahut malzeme, - İyi hazırlanmış toprak, - Ağaç (büyük, küçük), - Taş (büyük, ufak). - Bileşik. - Ya da hem sanat hem de tabiatla sınırları belirlenmiş, bu dahi şöyledir, - Basit, - Bileşik.

Müstahkem mevkileri kuşatma ve zapt etme usulü. Ordunun ve bölüklerinin tertip edilme nizamı. Askeri makineleri icat etme mahareti.

BİRİNCİ KİTAP

İstihkâmlar ve siperler hakkında.

BÖLÜM I.

İstihkâm türleri hakkında.

Müstahkem mevkiler ya yalnızca tabii surette, ya sırf yapay surette ya da hem tabiat hem sanatın birleşmesiyle berkitilir.

Tabiat tarafından neredeyse ulaşılamaz kılınan mevkii tabii surette müstahkem sayılır, tabiatın tahkimi iki unsur ile vuku bulur, yani ya bir kayalığın konumuyla ki buradan yaklaşmak güç ve tehlikeli hale gelir, ya da bir yeri çevreleyen ve onu her türlü kara taarruzundan muhafaza eden geniş ve derin bir suyun kuşatmasıyla.

Tabiatın ilk unsuru hasebiyle, Venedik hâkimiyeti altında Adige nehri kenarında, Trento'dan çok uzak olmayan [okunamadı] müstahkem mevkiine güçlü deriz, buraya muhafızların keyiflerince iple yukarı kaldırıp aşağı indirdikleri büyük bir sepetten başka bir yolla kimse girip çıkamaz, Venedik'ten doğrudan Almanya'nın Augsburg şehrine seyahat edenlerin bu mezkûr istihkâm ile korunan geçitten kaçınmaları kabil değildir.

Quintus Curtius dahi Dorium adıyla anılan kayalık bir dağdan bahseder, burası tabiat ve İndus nehriyle öylesine berkitilmiştir ki, ulaşılamaz oluşu sebebiyle gayet az sayıdaki Pers, Büyük İskender'in bütün ordusunu hezimete uğratmış, onun düşman gazabına karşı durmaktan zerre çekinmemiştir. Bu bakımdan Toskana kenti Orvieto da tabii surette müstahkem kabul edilir.

Nitekim surları olmaksızın, sarp ve yüksek bir dağın düz tepesinde kurulmuştur, surların yerini her taraftan yükselen sarp ve yüksek kayalar tutar, bunlar tabiat tarafından öyle var edilmiştir ki en tepe kenarından aşağıya bakıldığında son derece korkunç bir manzara görülür. Bunun resmi ise aşağıda tasvir edilmiştir.

Benzer şekilde, Bereketli Arabistan'ın (Arabia Felix) ticaret merkezi olan Aden şehrinin üzerindeki sarp tepelerde birçok hisar tahkim edilmiştir.

Doğal tahkimatın ikinci unsuru, yani suların derinliği ve genişliğiyle mevkileri kuşatması hali, İtalya'daki Venedik'te, Aşağı Almanya'da 1576 yılında İspanyollarca kuşatılan Zierikzee'de ve Yeni İspanya'daki Mexico'nun konumlarında en mükemmel şekilde görülür. Keza Marsilya'dan pek uzak olmayan Rochemaure civarında, Rhône nehrinin ortasında Château d'If denen ve benzeri diğer istihkâmlar da mevcuttur.

Sırf yapay olan tahkimatta ise neredeyse tabiatı taklit etmekten gayrı bir şey yapmayız, zira kasabaları ve şehirleri ya etraflarını suyla çevirerek müstahkem kılarız ya da düşman akınlarına karşı tabyalar ve burçlarla (bulvarda) tahkim ederiz yahut her ikisiyle birden savunuruz.

Nitekim Milano dokuz tabyalı toprak setiyle (rampart) bu kabil siperlerle korunur, benzer şekilde İtalya'da Peschiera ve Lucca, Fransa'da Calais, Saint-Omer, Arras ve Péronne, Aşağı Almanya'da Zaltbommel, Gorinchem, Vlissingen, Oostende ve sayısız diğer kasaba böyledir.

Hem tabii hem yapay istihkâmlar ekseriyetle düzensiz bir şekle malik olanlardır, böylece sanat tabiatın vaziyetiyle daha kolay uyuşabilir.

Bu kabil siperler, tabiatın kendi aletleriyle, yani su yahut kayalıklarla yardım ettiği görülen pek çok yerde bulunur.

Lakin dikkat edilmelidir ki, sanat bilhassa tabiatın bu hususları savsakladığı yerde ve mevkiin böylesi kısımlarında aranır, nitekim Lombardiya'daki Brescia hisarında şehre bakan kısımda, Marsilya surlarının karaya bakan tarafındaki düzeltmede, Bellinzona'nın dağa bakan kısmında toprak set yahut tabya (bastio) yerleşiminde, Lombardiya'daki Crema'da köprüyü muhafaza etmek için taşkın suya karşı yükseltilen burçta ve herhangi bir kısmın çıplaklığının perde duvarlar ve tabyalarla, yahut tek başına toprak setler veya tabyalarla, yahut topuklar ve ravelinlerle, yahut suların çevrilmesiyle ya da süvari tabyasının (cavalliera) yükseltilmesiyle ve bu türden daha pek çok buluşla desteklendiği sayısız mevkide durum böyledir.

BÖLÜM II.

Bu ilim için zaruri ıstılahlar hakkında.

Müstahkem bir mevkiin ister iç ister dış olsun her bir parçası, diğerinden ayırt edilebilmesi için sanata mahsus bir terimi iktiza eder, bu terimler ise Latinceden türetilemez, zira eski Romalılar devrinde bu tahkimat öğretisi bütünüyle meçhuldü.

Mademki büyük topların ve savaş makinelerinin ziyadesiyle kullanılmaya başlandığı bu yakın asırlarda, Roma'nın eski surlarının uzun süre dayanamayacağı mezkûr makinelerin muazzam kudretine karşı koymak maksadıyla bu kabil istihkâmlar icat edilmiştir, biz de sanatın terimlerini Latince tınlayacak şekilde vazettik, ancak bunların tınısını ve özünü askerlik nizamında bunları durmaksızın kullanan kavimlerden devşirdik, ta ki okuyanlar maksadımın savaş işleriyle meşgul olmak olduğunu bu suretle daha kolay anlasınlar, binaenaleyh bu sanata dair aralarında pek çok mükâlemede bulunduğum Fransızların ve İtalyanların ıstılahlarını taklit etmekten imtina etmedim.

Fransızların Bastion, İtalyanların Bulvardo dedikleri kısma biz de bastion (bastio) ve bulvarda deriz, yine onların casemates, flancs, épaules, courtines, parapets, contrescarpes, banquette, İtalyanların ise battre le strade, ravellines, cavallieres dediklerine biz casematta, flanc, omuz (humerus), curtina (courtina), parapet (parapetta), kontreskarp (contrascarpa), banket (banquetta), ravellin yahut mahmuz (calcaria) ve cavallier deriz. Bu kısımların tarifleri, tabiatları ve kullanımları hakkında aşağıda etraflıca söz söyleyeceğiz.

BÖLÜM III. Tahkimat İnşasında Gerekli Olan Şeyler Üzerine

Her şeyden evvel, gelecekteki tehlikeleri önceden kestirebilmek için mühendisin (ingeniator) üstün muhakeme gücü gerekir, aksi takdirde büyük bir yanılgı ve telafisi imkânsız bir ziyan hasıl olur. Binaenaleyh, maksada uygun bir mevki seçmek icap eder, burada tahkimatın kurulacağı yer dikkatle incelenmeli, oraya varan yollar, taarruz ve savunma tertibatı adil bir teraziyle tartılmalı ve bilhassa çevredeki daha yüksek bir mevkinin buraya hâkim olup olmadığı etraflıca tetkik edilmelidir.

Bundan sonra, başlanan tahkimatın ne kadar zamanda bitirilebileceği hesaba katılmalıdır, zira bazen zaruret icap ettirir ki, tabyalar düşmanın hiç beklemediği bir anda süratle yükseltilsin. Buradan anlaşılmalıdır ki, daha az bastion ihtiva eden bir tahkimat, çok sayıda kısımdan meydana gelene nispetle daha çabuk ve daha az masrafla vücuda getirilir.

Ayrıca harbe dair lüzumlu her şey hazırlanmalıdır, tayin olunan müddet için gereken zahire yahut azık tedarik edilmeli ve bozulmadan uzun müddet saklanabilecek cinsten olmalıdır. Bundan maada, kâfi miktarda barut ve gülle ile toplar layıkıyla tahkim edilmeli, bilhassa gayretli ve harp hususunda gayet talimli neferlerle muhafaza olunmalıdır ki, bunlar hem kuşatanların üzerine hücum etmeye, hem de onların taarruzlarını karşılayıp defetmeye amade ve iktidarlı bulunsunlar.

Nihayet, tahkimatın bütün kısımlarında intizam ve tenasüp gözetilmeli, bilhassa curtinalar ne pek uzun, ne de pek kısa, lakin mutedil olmalıdır.

Zira o vakit arkebüzcüler flancları ve bastionların yan cenahlarını daha iyi muhafaza edebilirler, nitekim bu husus aşağıda daha vazıh şekilde beyan edilecektir.

Bununla birlikte, burada hem hücum edenlere hem de muhasara altında bulunanlara lüzumlu olan bazı kaideleri dercetmiş bulunuyoruz.

Kaide 1. Düşmanın tahkimatını usulünce yıkmayı bilmeyen, kendisi de tahkimat yapmayı bilmez, aynı şekilde, tahkimatın nasıl kuşatılacağından habersiz olan kimsenin, tahkim sanatından büsbütün bihaber olduğu kabul edilir.

Kaide 2. Bütün mevkilerin muhasarasında başlangıçta şiddet, gayret ve hiddetle hareket edilmelidir ki, hem kuşatılanlar dehşete düşürülsün hem de kendilerine tahkimatlarını daha da pekiştirmeleri için hiçbir fırsat tanınmasın.

Buradan kuşatılanlar için mühim bir ihtar hasıl olur ki, tahkimatlarında hiçbir noksan bırakmasınlar, bilakis her şeyi muhkem ve layıkıyla tahkim eylesinler, kuşatanlara kendilerine yahut tabyaya herhangi bir zarar verebilecekleri hiçbir fırsat vermesinler.

Kaide 3. Layıkıyla keşfedilmiş bir mevki, neredeyse zaptedilmiş demektir.

BÖLÜM IV. Tahkimatın İç Kısımları Üzerine

Curtinalar, bir tabyadan diğerine uzanan tahkimat yanlarıdır, bunların uzunluğu çoğunlukla casemattanın uzunluğunu sekiz defa ihtiva eder, yani casemattanın ve omzun genişliğini dört defa içine alır, öyle ki yalnız başına casemattanın eni ile curtina boyu arasında sekiz kat nispet, yani sekize bir oranı bulunur.

Casemattanın ve omzun genişliği birlikte ele alındığında, kendi genişliğine nispeti dörde bir nispetindedir, tıpkı dördün bire oranı gibi, zira omuz ile casemattanın genişliği birdir. Curtina şu şekilde tarif olunur, A. A. her iki tabyanın omuzlarıdır. B. B. her iki casemattadır. C. C. Casemattadan casemattaya uzanan curtinadır.

Bastion, tabya yahut bulvarda, curtinaların köşesinden hendeğin ortasına doğru çıkıntı yapan ve nihayetinde sivri bir açı ile sonlanan toprak settir, bunun faydası, topların yahut kulelerin darbelerine uzun müddet ve kuvvetle mukavemet etmektir.

Kaide 1. İki tabya arasındaki mesafe ne pek uzun ne de pek kısa olmalıdır, zira tabyalar birbirine pek yakın olursa casemattalar ve omuzlar zayıf kalır, şayet uzak olurlarsa arkebüzlerle gereği gibi yandan ateşle (flanc) korunamazlar.

Kaide 2. Cephesinde köşe teşkil etmeyen yuvarlak tabyalar da vardır, bunlar her ne kadar kâfi derecede kuvvetli olsalar da diğerleri kadar methedilmezler, evvela, top darbelerini daha kolay alırlar, saniyen, yuvarlaklıkları sebebiyle ön kısımları yandan ateşle layıkıyla müdafaa olunamaz, Augusta şehrinin tabyaları bu kabildendir, bakınız Numara 1.

Kaide 3. Tabya bazen çifttir, yani biri diğerinin içerisindedir, o vakit her ikisinin de kendi parapetleri yahut kontreskarpları bulunur, nitekim Augusta şehrinin tabyalarında bu hal müşahede edilir, bakınız Numara 2.

Casematta, curtina üzerine dik açıyla inşa olunan sekizde bir parçasıdır yahut curtina ucuna dikey olarak yükseltilen dörtte bir parçadır.

Casemattalara Dair Bazı Kaideler.

Kaide 1. Casemattalar uzun olup iki casematta arasındaki tabya aralığı dar kaldığında, tabya cephesi taarruza uğrarsa yahut adet olduğu üzere engellenirse, o dar mevkiden tahkimat yapmak pek münasip olur, nitekim saldırganlar bu suretle gayet kolay püskürtülür.

Kaide 2. Topraktan yapılma tabyalarda casematta, tabyanın omzundan daha alçak inşa edilmedikçe makbul olmaz, o vakit ise elverişlidir, bu nevi casemattaları Hollanda ve Gelderland tahkimatlarında gördüm, şu usulle yapılırlar.

Kaide 3. Tuğla ve taştan mamul tahkimatlarda casemattalar ekseriyetle kemerli ve oyuk olur, bu oyuğun içine ufak bir top yerleştirilmesi adettendir, üst tarafta ise bu boşluğun sırtı üzerinde top yerleştirmeye mahsus bir platform yahut düz bir satıh bulunur, bunun bir benzerini Arles, Lyon ve İtalya ile Aşağı Almanya’nın diğer şehirlerinde müşahede ettim.

Kaide 4. Casematta tertibinin bir diğer nev’i de şudur, aynı tabyanın iki casemattası öylesine uzundur ki, askerlerin tabyaya girip çıkabilmeleri için araya bırakılan ufak bir geçit yahut yol müstesna, tabyayı curtinadan büsbütün ayırır.

Bu nevi dahi gayet makbuldür, zira düşman tabyayı istila ettiğinde yahut tabya topla dövülüp neredeyse harap olduğunda, muhasara edilenler casemattanın kontreskarpı ve hendeği sayesinde uzun müddet direnebilirler, ta ki arkada teras yahut retranşman (retrenchamentum) namıyla ikinci bir tahkimat inşa edene kadar, bununla tabyaya top çıkarıp yerleştiren müstevlilere karşı koymaya devam ederler. Bahsettiğimiz bu nevi teras, açı yapacak şekilde birleşen iki curtinanın birleşmesinden vücuda gelir ve omuzlarıyla birlikte diğer iki casematta vasıtasıyla yan ateşine alınır. Bu minvalde bir kimse, tahkimatın merkezine çekilmek mecburiyetinde kalmadan evvel üç defa tahkimat yapabilir. Bu tertip şu şekilde tasvir olunur.

Tabyanın Omuzları Üzerine, Kaide 1. Tabyanın ve bastionun omuzları curtina uzunluğuna nispetle zayıf kaldığında birleşme yerleri parçalanır ve casemattalar pek dar olur.

Aynı şekilde omuzlar, curtinaların ve tabyaların müdafaası için lüzumlu olan bunca topu taşımak ve bunca neferi barındırmak için pek küçük kalır, misal olarak.

Kaide 2. Tabyanın omuzları pek geniş olursa, o vakit flanclar gereğinden uzun, curtinalar ise gereğinden kısa kalacaktır.

BÖLÜM IV. Tahkimatın Dış Kısımları Üzerine

Hendek (fossa), dış kenarları tahkimatın kaidesinden müsavi mesafede bulunan, toprağın hendesi usulle kazılmasıdır, bunun faydası, taarruz edenlerin yaklaşmasını ve ani baskınlarını men etmektir, resmi aşağıdadır.

Ravellin, hendek içinde, curtinanın orta hizasında, karanın yahut banketin kenarından pek uzak olmayan üçgen şeklinde bir toprak settir. Bu kısım her tahkimatta gayet faydalıdır, bilhassa rampardın (rampart) bir kısmı yüksek bir mevkiden basık kaldığında yahut zayıf olup kolay yaklaşılabilir olduğunda, bakınız Numara 1.

Retranşman, hendek kenarının boyu boyunca uzanan ve yüksekliği 6 ayak olan kontreskarpı ile inşa olunan kısımdır. Bunun faydası, düşmanın muhasaranın başında hendeğe yanaşmasını men etmektir.

Banket, rampardları muhafaza eder, ekseriyeti arkebüzcülerden müteşekkil olan ve bankette duran neferler de onlar vasıtasıyla emniyete kavuşur. Şu şekilde resmolunur.

Hendeklere Dair Bazı Kaideler.

Kaide 1. Hendek geniş olmadığında, muhasara edenler aletleri ve toplarıyla onun kenarlarına emniyetle yanaşamazlar.

Kaide 2. İyice yuvarlatılmış ve su ile doldurulmuş hendekler, düşmanın ani akınlarını ve baskınlarını men etmek hususunda daha elverişlidir.

Bununla birlikte, bu kabilden hendekler üç sebepten ötürü muhasara edilenlere büyük ziyan getirir, birincisi, kuşatanlara siperlerinde (intrenchamentum) taarruz etmek için bir fırsat doğduğunda dışarı çıkamazlar, şayet çıksalar dahi tehlikesizce geri dönemezler, ikincisi, su terasın altını oyar, üçüncüsü ise az sayıda muhasara edenin, zaruret icabı dar bırakılan çıkış yolunu kapatarak çok sayıda müdafiayı bu yolla abluka altına alabilmesidir.

Kaide 3. Binaenaleyh, kuru hendek daha makbul sayılır, bilhassa muhasara altındaki yeri müdafaa etmeye hevesli ve düşmana meydan okumaya muktedir iyi neferler mevcut olduğunda, bu nevi hendekte banket bilhassa aranır, zira muhasara altındakiler bu tür bir hendek vasıtasıyla diledikleri gibi çıkıp geri dönebilirler.

BÖLÜM V. Bir Kimse Tahkimata Girişmeden Evvel Düşünülmesi Gereken Hususlar

Tahkimat yaparken dikkate alınması icap eden pek çok husus vuku bulur, evvelemirde aranması gereken şudur ki, mühendisin gelecekteki faydaları ve mahzurları önceden kestirebilecek fevkalade bir muhakeme kabiliyeti ve azımsanmayacak bir mahareti bulunmalıdır.

Zira mühendislerin cehaleti ve ihmali, tahkimat inşasında ekseriyetle telafisi mümkün olmayan ziyanlara sebebiyet verir.

Bundan sonra yerleşke ikinci sırada gelir, burada pek çok husus titizlikle tartılmalıdır, yani yüzeyinin kafi derecede geniş olup olmadığı, düz mü yoksa engebeli mi bulunduğu, temelinin sulak mı yahut kuru mu olduğu, içinde amaca uygun bir kuyunun açılıp açılamayacağı, dışarıdaki herhangi bir dağdan veya tepeden taarruza uğrayıp uğramayacağı ve nihayet bütün parçaları dikkatle incelenmelidir.

Gerek taarruza gerek savunmaya mahsus kısımlara azami dikkat gösterilmelidir, üçüncü olarak tahkimatın şekli ve yükseltileceği malzeme düşünülmelidir, yani o mahalde ahşap ile toprağın, tuğla ile toprağın yahut taşların daha ehven fiyata temin edilip edilemeyeceği tetkik edilmelidir.

Ayrıca tahkimatın inşasında zamanı hesaba katmak gerekir, zira ani bir zaruret ve yaklaşan bir tehlikeden kaçınma mecburiyeti doğarsa, zamanın darlığı sebebiyle istihkamcının (ingeniator) mezkur yere, inşası daha kolay bir malzeme ve şekil vermesi icap eder, üçgen yahut dörtgen şekiller buna örnektir. Bundan başka, kısımların orantılı olması ve istihkamların (propugnaculum), kuşatanların her türlü yaklaşmasını görecek tarzda düzenlenmesi de şarttır.

İki burç (bastio) arasındaki mesafe de ne çok uzun ne de çok kısa olmalıdır. Zira bu tür bir savunmada, arkebüzlerin bu aralığı yahut burçların bütün yan cephelerini (flancus) savunması iktiza eder.

Şayet istihkamlar birbirine fazla bitiştirilir yahut pek yakın kılınırsa, o vakit omuzlar (humerus) ve kazamatlar (casematta) pek zayıf, istihkamın kendisi de yeterli miktarda top ve askeri barındıramayacak kadar pek ufak kalacaktır, üstelik ikinci bir siper hattı (retrenchamentum) için de mahal bulunmayacaktır. Burçların sayısı da keza asker mevcuduna göre belirlenmelidir.

Son olarak savunma için gerekli levazımın tedariki göz önünde bulundurulmalıdır, kısa yahut uzun sürecek bir kuşatmanın iktiza ettiği zahire miktarı da buna dahildir.

Bütün bu hususlar ehemmiyetsiz olmadığından, bir mevkiin müdafaasında gayretli bir istihkamcı tarafından bilhassa gözetilmeli ve katiyen ihmal edilmemelidir, bunu önemle ihtar ederiz.

BÖLÜM VI. Tahkimatların Şekilleri Üzerine

Tahkimatın (munimentum) şekli muntazam (regularis) yahut gayrimuntazam (irregularis) olur, muntazam yüzeye sahip olanı, yani eşit burçlar ve perdelerden (courtina) meydana geleni muntazam addederiz, bu tür bir şekle, hendesi bakımdan muntazam bir yüzey üzerine çizildiği için muntazam denir.

Tahkimatların inşasına esas teşkil eden bu tür köşeli hendesi şeklin pek çok çeşidi vardır, zira biri üçgen, diğeri dörtgen, üçüncüsü beşgen, dördüncüsü altıgen, beşincisi yedigen, altıncısı sekizgendir, bütün açıları ve kenarları birbirine eşit olan diğerleri de bu minval üzredir, şekillerin türleri aşağıda gelecektir.

Bu neviden şekiller umumiyetle ancak düz bir sahada yahut düz arazide çizilir, çünkü engebeli bir yüzey, bir yerindeki tümsek ve bir diğer yerindeki çukur sebebiyle perdeleri ve burçları mevkiin durumuna ve sertliğine göre gah daha uzun gah daha kısa kılacaktır. Bu sebeple tahkimatın kısımları icap eden nispette noksan kalır ki, bu fen dahilinde kusur sayılır. Tahkimatların ve kısımlarının kimi vakit kendisiyle çizildiği gayrimuntazam şekillerin bir çeşidi daha vardır ki buna oval derler ve burada tarif edilmektedir. Lakin bu çeşit daha nadirdir, tahkimatların inşasına esas teşkil eden ve birçok yerde başvurulan başka gayrimuntazam şekil türleri de mevcuttur, burada resmedilen paralelkenar (rhomboides) ve yıldızvari şekil bunlar meyanındadır.

Gayrimuntazam şekil, kısımları arasında hiçbir nispet bulunmayandır.

Mevkiin engebesi sebebiyle tahkimatlar ekseriyetle bu tür bir yüzey şekline göre bina olunur, bu da mevkiin durumuna ve tertibine göre bu kabil nihayetsiz çeşitler bulmaya alışkın olan istihkamcının icadı ve dirayeti doğrultusunda muhtelif suretlerde tezahür eder, bunların cümlesine umumi bir tabirle yamuk (trapezia) denir.

Bu neviden şekiller, muntazam addedilenler kadar methedilmeye şayan olmasalar da, çizildikleri mevkiin tabii tahassün ve ulaşılamazlık vasfı nazara alındığında, mukavemet bakımından salt yapay denilenleri fersah fersah geride bırakırlar, zira bu nevi setler, ancak tabiatın o mahalli kendi kendine kafi derecede tahkim ettiği yahut yüksek bir kaya üzerinde yükseldiği yahut her tarafından derin sular veya bataklık arazi ile muhafaza edildiği mevkilerde kurulur. Bu tür şekiller aşağıda izah edilmektedir.

BÖLÜM VII. Bir Tahkimat Şeklinin Düz Sahada Çizilmesi ve Tasvir Edilmesi Usulü

Evvela tam manasıyla kare şeklinde düz bir ahşap levha tertip etmek gerekecektir, bunun içine, iki ipin her iki oyuğa hiçbir engel olmaksızın pek kolay girip çıkabilmesi maksadıyla, ip kalınlığında iki oyuk çizgi açılmalıdır, bu çizgiler genişlikleriyle birlikte öyle uzatılmalıdır ki, düz yüzey üzerinde eşit iki kenarla bir açı teşkil etsinler, bu açı, dörtgen bir şekil çizmek için dik, yahut daha çok köşeli bir istihkam çizmek için daha geniş (geniş açı) olmalıdır.

Bu iki geniş çizginin açı teşkil ettiği yere her iki ip sanki merkezdeymişçesine raptedilmelidir, kurşun ağırlığıyla çizgilerin ağızları hizasında dikey olarak sarkan bir çekül ipinin, her bir ipin doğru ve sahih hareketinin adeta sadık bir bekçisi olması da icap eder, öyle ki, çekül ipi kendi şakuli çizgisi üzerine getirildiğinde, tahta yüzeyin açısından ipin diğer ucuna kadar arazinin düz sathı üzerinde bir hat kazılıncaya yahut demir bir aletle çizilinceye dek ip kımıldatılmadan tutulsun, burada dikkat edilmelidir ki, iplerin uzunluğu tahkimatı kurmayı arzu ettiğiniz şeklin kenar uzunluğuna denk olmalıdır.

Arazide çekilen iki hat (ki bunlar iki tabya perdesi olarak hizmet etmelidir) tamamlandıktan sonra, ahşap levhayı çizgilerin bir tek ucuna kadar taşımak gerekir, bu suretle tahkimatın diğer bütün kenarlarını bulmak zor olmayacaktır, ahşap levha ise, beş kenarlı bir şeklin çizimi için resmedildiği üzere, şu usulle vücuda getirilir.

A, A.B. ve A.C. kenarlarının yahut iplerinin kesişmesinden meydana gelen açıdır ki bu kenarlar beşgen şekli yahut yüzeyi temsil eder. Binaenaleyh beşgen bir istihkam çizmek murat ettiğimizde, beşgen şekli evvela bu suretle çizeriz.

Aleti teşkil eden iki kenarın merkezi yahut kesişimi olan A noktası, A.F. ve A.G. iplerinin bağlandığı A noktasında açıyı vücuda getirir.

İşin icra ediliş tarzı ise şöyledir,

Üzerine çokgen (polygonia) bir yüzeyin çizileceği ahşap bir levha hazır bulundurulmalıdır.

Akabinde mezkur pergeller yahut kollar konulmalı, baş kısımlarının merkezi çokgen şeklin açılarından birine tatbik edilmeli ve oraya küçük bir çiviyle hafifçe tutturulmalıdır, bu yapıldıktan sonra pergeller, kenarları B.C. ve D.E. çokgenin iki kenarının genişliğine eşit oluncaya değin açılmalıdır, bunlar ikmal edildikten sonra pergeller alınmalı ve arazi üzerinde çokgen şekil evvelki usulle, yani A merkezi toprağa raptedilip iki ip, biri pergelin bir kolunun kenarı yani B.C. boyunca, diğeri ise D.E. boyunca gerilerek çizilmelidir. Bu minval üzere herhangi bir şekli duraksamadan düz bir saha üzerinde resmetmek güç olmayacaktır.

BÖLÜM VIII. Yalın Bir Tahkimatın Gerek İç Gerek Dış Parçalarının, Kendi Yerlerinde Münasip Surette Tertip Edilebilmesi İçin Orantılı Biçimde Ne Suretle Çizileceği ve Muntazam Tahkimat Şekillerinin Türleri Üzerine

Önceki bölümün talimatı dairesinde, bir sahada yahut tayin edilmiş bir mahalde tahkimat şekli meydana getirildikten sonra, bunun her bir kenarı altı eşit parçaya bölünmelidir, bunların iç kısımdaki dördü o kenarın perde uzunluğunu teşkil edecektir.

Burç ve kısımları dahi şu suretle vücuda getirilir, her bir perdenin iki ucu üzerine, perdelerin mezkur dört parçası haricinde anılan altı parçadan geriye kalan iki dış parça dikey olarak yükseltilmelidir, binaenaleyh bu dikey hatların yüksekliği şekil kenarının altıda biri olacaktır.

Bu keyfiyet dörtgen şekilde 1 numarada tasvir edildiği gibidir.

Dikey olarak dikilen her bir parça, yani 1 ve 6 eşit olarak bölündüğünde kazamatın ve omzun genişliğini teşkil edecektir ki bunların ebatları birbiriyle aynı olmalıdır.

Bunlar tamamlandıktan sonra, bir dikeyin iç açısından aynı kenarın diğer dikeyinin tepesine doğru silik çizgiler çekilmelidir, bu muamele şeklin her kenarında tekrarlanmalıdır, buradan bütün istihkamlar husule gelecektir, nitekim 2 numaralı takip eden gösterimde aşikar olacaktır.

A.C. perdenin uzunluğudur, a.b. ve c.d. ise iki omuzu yani E.G. ile iki kazamatı yani F.H.'yi teşkil eden iki dikey hattır.

Dik açı c'den a.b. dikeyinin tepesi olan b'den geçerek i'ye yahut daha ötesine çekilen c.i. silik çizgisi ile 1 açısından n.o. dikeyinin n tepesinden geçerek c.i. çizgisine i noktasında temas edene kadar çekilen diğer silik çizgi, üzerinde ve şekline göre istihkamın yükseltileceği yüzeyi belirleyecektir, bu usulle diğer orantılı burçları çizmek gayet kolay olacaktır, burçlar tahkimatın arka kısmında açıkça resmedilmiş olup L.M.P.Q.R. ve S.T.V.X.Y. harfleriyle işaretlenmiştir.

Dış kısımların orantılı çiziminin esası ise şöyledir,

Evvela hendeği çizmek iktiza eder, bunun münasip tertibi, evvela perdenin orta noktasından burçları belirleyen iki düz silik çizginin kesişimi boyunca dikey bir silik çizgi yükseltmekle hasıl olur, bu a.b. olsun.

Akabinde bir burcun dar açısından diğerinin dar açısına, perdeden yükselen dikeyi dik açılarla kesecek başka bir silik çizgi çekilmelidir, bu da a.d. olsun. Daha sonra kazamatı ve omuzları teşkil eden her bir dikeyin tepesinden g kesişim noktası boyunca iki diğer silik çizgi çekilmelidir, bunlar da d.f. ve d.g. olsun, bu işlem her bir kenarın perdeleri ve burçları ile icra edilmelidir, bu yapıldığında hendeklerin çizimi takip eden gösterimde olduğu gibi ortaya çıkacaktır.

A.A.A. hendeklerdir. B.B.B. seki (banquetta) yahut hendeklerin bir kenarındaki kenarlıklarla tahkim edilmiş, diğer tarafında ise karşı meyil (contrescarpe) yahut göğüslükler (parapetto) bulunan siper hattıdır.

Tabya siperinin (ravelin) gerçek yerini ve büyüklüğünü bulmak için, evvela bir tabyanın (bastion) bir noktasından diğerine uzanan silik çizginin, ekseriyetle perde duvarının (curtina) orta kısmının önüne yerleştirilen tabya siperinin kuyruğuna teğet geçmesi gerektiği bilinmelidir.

Bunun kanatları ise, perde duvarının nihayetlerinden ve iki tarafta yer alan kazamatlardan (casematte) çıkan düz silik çizgilerle çekilir, bu çizgiler kesiştikleri yerde tabya siperinin ucunu veya açısını teşkil eder.

Daha sonra, onun ön kısmı etrafında orantılı bir hendek açılır, bu hendek bitişik olduğu büyük hendekle aynı derinliğe sahip olacaktır. İspat aşağıdadır.

A, perde duvarı e. f.’nin orta kısmının önüne yerleştirilmiş, hendek içindeki tabya siperidir, f. g. çizgisine sırtı ile h noktasında teğet geçer. B B, A tabya siperinin cephesini çevreleyen küçük hendektir. C, tahkimatın hendeğidir.

Üçgen ve Dörtgen Biçim Üzerine İnşa Edilen Tahkimatlar Hakkında. Kural I. Üçgen ve dörtgen biçimler üzerine kurulan tahkimatlar pek fazla kullanılmaz, zira bu tabyaların cepheleri fazlasıyla dar açılara sahiptir.

Kural II. Fakat bu tür tahkimatlar, ya düşmanın ansızın vuku bulan baskınlarına karşı aceleyle tahkimat yapma zarureti doğduğunda, yahut düşmanın geçişini engellemek veya akınlarından sakınmak maksadıyla bir boğazın veya bir geçidin elde tutulması icap ettiğinde pek büyük fayda sağlar. Bu tür tahkimatlar, daha çok tabyası bulunan diğerlerine nazaran daha kolay ve daha kısa zamanda inşa edildikleri gibi, düşmanın şiddetine karşı da o nispette uzun süre dayanamazlar.

Dörtgen biçimindeki tahkimatta tatbik edildiği zikredilen usul ne ise, gerek iç gerek dış kısımların her türlü diğer biçim üzerinde çizilme kaidesi de aynıdır.

Misal olarak, Beşgen Tahkimat şu şekilde çizilir, Numara 1. Altıgen tahkimat dahi kısımlarıyla birlikte şu şekilde tasvir edilir, Numara 2.

Gerek basit gerekse birleşik olsun, diğer çokgen tahkimatların çizilme kaidesi de aynıdır.

Beşgen ve Diğer Çokgen Tahkimatlar Hakkında. Kural I. Eşit tabyalara ve perde duvarlarına sahip bu nevi tahkimatlar, tıpkı Flandre şehirlerinin çoğunlukla tahkim edildiği gibi, daima geniş düzlüklerde inşa edilir, bir memleketin sınır geçitlerini yahut bir nehrin boğazlarını elde tutmak ve zaruret hâsıl olduğunda süratle tahkimat kurmak için gayet elverişlidir.

Kural II. Bir tahkimat ne kadar çok tabyaya sahip olursa, şayet kısımlarında orantılı düzen gözetilirse, o nispette büyük olur, binaenaleyh süvari ve piyade askeri kıtası ne kadar büyük olursa, tabyanın (bulvarda) da o kadar büyük ve daha çok köşeli olması icap eder.

Kural III. Büyük şehirler ve kasabalar, çevrelerinin genişliğine göre daha fazla sayıda tabya talep eder.

BÖLÜM IX. Kısımlarıyla Birlikte Düzensiz Tahkimat Biçimleri Hakkında. Kural I Düzensiz tahkimat biçimleri yahut yamuklar (trapezia), arazinin vaziyetindeki farklılığa göre değişiklik arz eder,

Zira arazi, ya Scheldt tahkimatında (Schenckenschans) nehrin ortasında yer aldığı üzere etrafını kuşatan su sebebiyle, yahut Brescia’daki kale veya hisarda (citadella) müşahede edildiği veçhile bir kayalığın yüzey kenarlarının gayrimuntazamlığı yüzünden biçimi değiştirmeye zorlar.

Kural II. Fakat bu kabil tahkimatlarda, mümkün mertebe hiçbir kısmın daha yüksek bir mevkiden hâkimiyet altına alınmamasına dikkat edilmelidir, bundan maada, tahkimatın aşağıdaki tasvirinde görüleceği üzere, kâfi derecede derin hendeklerle müdafaa altına alınmalıdır.

BÖLÜM X. Birleşik Tahkimatlar Hakkında. Daha büyük şekillerin içinde diğer küçük şekiller ihtiva edildiğinde buna birleşik tahkimat (munimentum compositum) denir, daha uzun süreli mukavemet sağlamak ve düşmanı daha kolay püskürtmek maksadıyla bunların üzerine dahi daha küçük ve dâhili diğer tahkimatlar yükseltilir, nitekim dış tabyalar zaptedilse bile düşman içerideki tahkimatlar sebebiyle daha ileri gidemez, bilakis onlar tarafından daima püskürtülür,

Bu dâhili siperler de hendekler ve karşı şevler (contrescarpe) ile gayet sağlam tahkim olunur.

Birleşik beşgen biçim kaidesinin 1. misali için bakınız Numara 1. Evvelki temel üzerine kısımlarıyla inşa edilen tahkimatın şekli takip eder, Numara 2.

Birleşik beşgen tahkimat biçiminin kaidesi yahut temelinin 2. misali için bakınız Numara 1. Evvelki şekil üzerine kısımlarıyla birleşik tahkimatın çizimi takip eder, Numara 2.

Üçüncü birleşik beşgen tahkimat şeklinin kaidesinin tasviri, ki çizimi diğerlerinden daha kolay fakat daha zayıftır, Numara 1’de takip eder. Evvelki şekil üzerine beşgen tahkimat ise, gerek dâhili gerek harici kısımlarıyla bu usul üzere tasvir olunur, Numara 2.

Birleşik altıgen tahkimatın kaide şekli için bakınız Numara 1. Altıgen tahkimatın mezkûr şekil üzerindeki inşası bu tarzda tasvir edilir, Numara 2.

Dâhili tahkimatların harici şekle bir bakıma uygun düşmesine daima riayet edilerek, aynı kaide birleşik düzensiz tahkimatlarda da geçerli olacaktır. Altı tabyadan müteşekkil tahkimatın kaide şekli takip eder, Numara 1. Mezkûr tahkimatın mezkûr şekle göre temel misali için bakınız Numara 2.

BÖLÜM XI. Tahkimatların Malzemesi, Temelleri, Yükseklikleri ve Meyilleri Hakkında. Tahkimatların malzemesi ekseriyetle dört kısımdır, bunlar toprak, ahşap, tuğla ve taştır.

Muntazam tahkimatlarda dâhili malzemenin daima toprak olması, kimi zaman da enlemesine yerleştirilmiş ağaçlarla karıştırılması âdettir, fakat bu nevi toprak tabyalar (rampart), ya tuğlalarla (Arras şehrindekiler gibi), yahut küçük çalı demetleriyle karıştırılmış ve belirli yerlerden kesilip çıkarılmış çimli toprak parçalarıyla (Picardie’deki Calais kasabasındakiler gibi), yahut yontma taşlarla (Lombardiya’daki Peschiera’dakiler gibi) kaplanmalıdır,

Tahkimatın temeline gelince, evvela yerin sulak ve bataklık olup olmadığına dikkat edilmelidir, şayet öyleyse, temel kazıklar üzerine ve uzun olması icap eden enine ağaçlarla yerleştirilmelidir,

Binaenaleyh birinci sıra, uzunluğu 12 yahut 15 ayak olan kalın veya ince ağaçlardan olacaktır, bunun üzerine bir toprak tabakası serilmeli, akabinde onun üzerine ağaç ve çalı demetlerinden müteşekkil başka bir tabaka konmalıdır, bu tertip gözetilerek, yani layık olan yüksekliğe kadar tabaka tabaka konularak tabya bedeninin gövdesi ikmal edilmiş olur, daha sonra bunu tuğlalarla yahut kare kesilmiş çimli toprak parçalarıyla veya taşlarla kaplamak güç olmayacaktır.

Bir kasabanın yahut şehrin tabyalarının kuru temelinde ise ilk sıra veya tabaka, bilhassa cephesine doğru, iki yahut üç ayak yüksekliğindeki taşlardan yapılmalıdır,

Bu yapıldıktan sonra istihkâmcı (ingeniator), uçları tabyanın cephesine bakacak surette, bol miktarda kalın ve ince odun ile çalı demetini hazır bulundurmalıdır,

Daha sonra birinci ağaç tabakası üzerine enlemesine başka ağaçlar konmalı, nihayetinde bunların üzerine iyice hazırlanmış topraktan başka bir tabaka serilmeli ve tabya setinin lüzumlu yükseltisine kadar bu nizam muhafaza edilmelidir.

Netice itibarıyla, şayet lüzum görülürse yahut vakit müsaade ederse, mezkûr siperleri yukarıda belirtilen maddelerle kaplamak icap edecektir. Pek çok mahalde, bilhassa İtalya’nın Cenova şehrinde tabyaların ve perde duvarlarının inşasını gördüm,

Orada içlerini toprakla doldurmadan yahut yükseltmeden evvel, kısımların nihayetleri çıkıntıların ve perde duvarının cephesine bakacak tarzda, harç ile birbirine bağlanmış tuğlalardan küçük duvarlar suretinde birçok bölmeler inşa ederler, aşağıda görüleceği üzere.

Ağacın kullanılmadığı yerlerde istihkâmcıların bu buluşu muhakkak ki fevkaladedir, zira bu yapılmasaydı, perde duvarları ve tabyalar, aralıksız top atışları altında, toprağın kolayca dağılması ve yerinden oynaması sebebiyle pek süratle yerle bir olurdu.

Tabyanın (bulvarda) yüksekliğine gelince, arazinin mevkiine göre bütün kısımlarının orta kararda bir yükseklikte olması şarttır, zira şayet pek derin, yani alçak olurlarsa (eski kasaba surlarının tamamında gördüğümüz üzere), o vakit kuşatılanlara büyük sıkıntı verirler.

Zira tabyalar muhasara edenler tarafından zaptedilirse, yükseklikleri sebebiyle [savunucuların] kendilerini tahkim edecekleri hiçbir mahal kalmaz, nitekim tabyaların kuşatılanlar üzerindeki hâkimiyeti fazlasıyla yüksek olacaktır,

Şayet tabyalar haddinden fazla alçak olursa, kuşatılanlar için telafisi imkânsız bir zarara da sebebiyet verebilirler, zira muhasara edenler ekseriyetle tabyalar üzerinde hâkimiyet ve kontrol kurabilecek, süvari tabyası (cavalier) dedikleri yüksek bir set inşa ederler, benzer şekilde, şayet göğüslükler (parapet) fazla harap olursa, tabya açıkta ve müdafaasız kalacaktır. Top darbelerine daha uzun süre mukavemet edebilmesi için, tahkimatların dış yüzeyinde meyile riayet edilmelidir,

Bu meyil, inşa edildiği maddeye veya harca göre daha büyük veya daha küçük olur.

Zira büyük yontma taşların döşenmesinde, yapının tuğladan yahut ağaç takviyeli topraktan olduğu duruma nazaran daha büyük bir meyil iktiza eder,

Bununla birlikte tuğladan, topraktan yahut küçük taşlardan mamul yapılarda, dikey yüksekliğin her 12 yahut 15 ayağı için bir ayak meyil vermek âdettir,

Malzemenin taştan, yani iri kayalardan olduğu hallerde ise biraz daha fazlası gerekir.

Bu meyilin faydası, zikredilen setin kısımlarının birbirine daha sağlam kenetlenmesi, yani birinin diğerini daha iyi desteklemesidir.

Burada dikkat edilmelidir ki, harçsız iri taş işçiliğiyle ve topraksız inşa edilen tabyalar top ateşine karşı daha çabuk boyun eğer, güllelerin duvarı daha fazla tahrip etmesine müsaade eder ve hendekleri, toprakla yahut diğer maddelerle kaplanmış olanlara nispetle daha fazla doldurur.

BÖLÜM XII. Şehirlerin, Kasabaların ve Diğer Müdafaa Edilebilir Mahallerin Basit Muntazam Tahkimatlarının Tam Tasviri ve Evvela 4 Tabyalı Tahkimat Hakkında.

Dört Tabyadan Meydana Gelen Tahkimatlar Hakkında

Metis, alelumum Metz, Gallia Belgica'nın kadim ve mühim bir şehri olup vaktiyle Iulius Caesar tarafından zapt edilmiş, yakın zamanda ise onu pek muazzam ordularla kuşatan lâkin gayreti boşa çıkan İmparator Carolus sebebiyle ziyadesiyle şöhret bulmuştur. Adeta dört tabya ile tahkim edilmiş bir hisara ve iç kaleye maliktir, bunların hendekleri Mosella ve Sebia nehirleriyle doldurulur. İşbu surette tasvir olunur.

Utrecht dahi, Hollanda'nın piskoposluk şehri olup kuleler ve siper bentleriyle gayet mükemmel tahkim edilmiştir, selefinden hemen hiç tefrik edilemeyen dört köşeli bir hisara maliktir. Floransa dahi, Etruria'nın başta gelen şehri olup vatandaşların isyanlarını bertaraf etmek ve tebaanın işbu korkuyla boyun eğip itaatkâr kılınmasını temin maksadıyla benzer bir tahkimatın hâkimiyeti altındadır, mamafih şehrin cenahından düşmanları püskürtmek için de, şayet ihtiyaç hasıl olursa, fevkalade elverişli bir tahkimattır. Picardia'daki Calais hisarı dahi bu minvalde koruganlarla tahkim olunmuştur. Dört adet yuvarlak tabyası olan birtakım daha eski hisarlar da mevcuttur, bunların ebattaki genişliği sebebiyle düşman şiddetine karşı uzun müddet mukavemet gösterirler.

Middelburg ile Vlissingen arasındaki Rammekens tesmiye olunan ve 1573 senesinde Oranje Prensi tarafından zapt edilen hisar böyledir. Resmi aşağıdadır.

Beş Tabyadan Meydana Gelen Basit Tahkimatlar

Groningen, Friesland şehri olup düşman tecavüzlerine karşı gayet müstahkemdir, yeni hisar tesmiye olunan, tuğla ile kaplanmış beş adet korugandan teşekkül eden bir hisar yahut iç kale vasıtasıyla müdafaa edilir ve zapturapt altında tutulur.

İşbu surette tasvir olunur, Numara 1. Bu neviden bir tahkimat numunesi dahi Hollanda'daki Zaltbommel civarında, adeta Waal Nehri'nin kıyıları üzerinde müstakil bir mevkide bulunan ve Sint-Andries Tahkimatı tesmiye olunan yapıdır. Taarruz edenleri püskürtmedeki metaneti ve tahkimatı hakkında pek çok şey işittiğimden, yalnız müşahede edebildiğim haricî sathını bu mahalde resmedeceğim.

Bunun inşası toprak ve fasinler ile idi, hendekleri derin ve su ile mebzul idi. Mevkisi ise nehirlerin kavuşumu sebebiyle düşmanların yanaşmasının kolay olmadığı bir ada üzerinde idi, bakınız Numara 2. Anvers hisarı dahi beş tabya, perde duvarı (kurtin) ve süvari tabyalarından (kavaliye) teşekkül etmiştir. Benzer şekilde bunun ravelinleri ve diğer haricî kısımları bu surette tasvir olunur. Hendekleri, önünden akıp giden Schelde Nehri'nin suyu ile doldurulur, bakınız Numara 1. Bu kabil bir tahkimatı Etruria'da, Siena ile Pisa arasında yüksek bir dağ üzerinde gördüm, ona Apogeum derlerdi, taştan iksa edilmişti. Schenkenschanz tesmiye olunan kasabanın müdafaası için o mahalde tesis edilmiş, Ren Nehri ile kuşatılmış bu neviden bir diğer tahkimat dahi müşahede ettim. Bu nehir üzerinde dahi öyle bir hâkimiyeti mevcuttur ki, onun izni olmaksızın memba yahut mansap istikametine hiçbir şey nakledilemez. İnşasının maddesi ise Sint-Andries ile aynı idi.

Bölüm 14: Altı Tabyalı Basit Tahkimatlar Hakkında

Alba, Almancasıyla Weissenburg, Yukarı Pannonia'da bir Macaristan kalesi yahut hisarıdır, bataklık ve adeta gayrikabil-i nüfuz bir mevkide altı tabya yahut koruganla tahkim edilmiştir. Bundan dolayı sabittir ki bu mahal gerek sanat gerekse tabiat cihetiyle layıkıyla tahkim olunmuştur. Tasviri aşağıdadır, Numara 2.

Picardia'nın gayet müstahkem şehri Amiens'ın iç kalesi yahut yeni hisarı altı tabyadan meydana gelir, perde duvarlarının ve tabyaların her bir cihetinde yükseltilmiş süvari tabyalarına maliktir, bilhassa Arras yoluna bitişik dağın haricen tebarüz eden irtifaına karşı konulmuştur, ortasında Vali'nin konağı inşa edilmiştir, Numara 1. Afrika beldesi Tunus'un hisarı, şehrin haricinde ve gayet geniş bir lagünün kenarında yükseltilmiştir, lagünün sularıyla dört bir taraftan kuşatılmıştır, altı tabya ile donatılmıştır, nitekim aşağıda tasvir olunduğu üzeredir, Numara 2.

Gravelines dahi, Flandre'ın Calais ile Dunkerque arasında orta bir mevkii işgal eden kasabası olup nehir üzerinde vazedilmiş, koruganlar ve geniş hendeklerle müdafaa edilmiştir, kasabanın iki siperinden yan ateşi altına alınan iç kalenin burcu da sayılmak şartıyla, altı tabyadan teşekkül eder. Kendi hisarıyla beraber aşağıdaki minvalde tasvir olunur, Numara 1. Yıldız biçimli korugan, dağın zirvesinde bulunan, İspanyolların muhafazası altındaki bir hisardır, şekli tabyalarının sivriliği ve perde duvarlarının noksanlığı sebebiyle kuvvetli addedilmekten ziyade mahallin mevkisine uygundur. Lakin üzerinde yükseldiği tebaa tabiat eliyle tahkim edildiğinden ve bu tabii tahkimat sanat ile teyit edildiğinden, kâfi derecede metin bir korugan suretinde tasvir ettim.

Yedi, Sekiz ve Dokuz Tabyadan Meydana Gelen Mahallere Dair Misaller

Peschiera, Lombardia'nın Venedik hâkimiyeti altında gayet müstahkem bir kasabası olup büyük Garda Gölü'nün menfezine bitişik mevkidedir. Mincio tesmiye olunan nehrinin yatağı, gayet berrak sularla dopdolu olarak kasabanın ortasından akar ve dört bir yandaki kâfi derecede derin ve nispî vüsatteki hendekleri doldurur. Yanılmıyorsam yedi tabyaya maliktir, göle nâzır konulmuş iki tanesi de buna dahildir. Şarka bakan dağ cihetinden tahakküm altındadır, bu sebepten tabyanın ebadı o tarafa doğru tevsi edilmiştir, üzerinde kasabanın o mahalle karşı daha iyi müdafaası zımnında toplarla techiz edilmiş büyük bir süvari tabyası dahi yerleştirilmiştir. Bu surette tasvir olunur.

Palmanova, Friuli arazisinde Venedik Cumhuriyeti'nin idaresi altında bulunan bir şehir olup Venediklilerce Adriyatik Denizi'nin ağzına inşa edilmiştir. Birbirinden iki yüz adım mesafede dokuz korugana maliktir. Onu çevreleyen su dolu hendekleri 30 adım eninde, 12 adım derinliğindedir. Üç kapısı ve geniş alanları vardır. Koruganlardan merkeze doğru caddeler uzanır, merkezde pek muhkem bir kule bulunur. Şu surette tasvir olunur.

Lombardia'nın başşehri Milano, kudret ve haysiyeti pek azim olup hisarın haricinde 9 tabya ve 7 yarım tabya ile tezyin edilmiş korugan ile tahkim edilmiştir, koruganın daha zayıf mahallini müdafaa eder ve kendine tâbi bütün şehre hükmeder. Tuğladan inşa edilmiş koruganı aşağıda resmedilmiştir.

Hollanda'nın gayet müstahkem şehri Gorinchem, Waal ve Linge nehirleri üzerine vazedilmiş olup 9 tabyadan müteşekkil bir tahkimatla kuvvetlendirilmiştir. Tasviri biraz aşağıdadır. Yapısının maddesi fasinli toprak olup çimli toprak parçalarıyla kaplanmıştır. Hendekleri ise şehri baştan başa kat eden ve Waal Nehri'ne dökülen Linge tesmiye olunan nehirle doldurulur, bakınız Numara 1. Etruria hudutlarında mevkuf Lucca şehri dahi, eşit ve tek biçimli olmamakla beraber, 10 tabyadan teşekkül eder, gayet geniş ve ağaçlar dikilmiş sur nizamı hasebiyle tahkimatı pek metindir. Kendi çizdiğim suretiyle resmi böyledir, Numara 1.

Düzensiz Basit Koruganların Misalleri Hakkında

Győr yahut Yanıkkale, Macaristan'ın pek metin bir kasabası olup Türkler vasıtasıyla Hristiyanların elinden alınmış ve 1603 senesinde Kont Adolf von Schwarzenberg kumandasında tekrar geri alınmıştır, gayet mükemmel tertip edilmiş yedi siper ile tahkim edilmiştir, bundan maada iki büyük nehrin, yani Rába ile Tuna'nın birleşmesiyle her taraftan daha kuvvetli kılınmıştır. Binaenaleyh mahallin vaziyetine göre, bilhassa su ile tabii surette korunduğundan, temelinde düzensiz bir şekil almıştır, bunun heyet-i umumiyesini burada aksettirdik. Hollanda'nın Zaltbommel tesmiye olunan, her tarafı sularla tahkim edilmiş, mevkisine binaen 4 tabya ile donatılmış bir koruganı dahi mevcuttur. Burada hakikati üzere resmolunmuştur, Numara 1. Crimpen dahi pek müstahkem bir kasaba olup 1576 senesinde Oranje Prensi tarafından muhasara ve teshir edilmiştir, 4 tabyası ve tabiatın tahkimatlarıyla birlikte mahallin vaziyetine göre bu kısımda tasvir olunmuştur, Numara 2.

Komárno yahut Comarium, Türklerin istibdadına karşı pek muhkem bir sınır hisarı ve tahkimatı olup civar arazinin muhafazası zımnında İmparator Ferdinand tarafından inşa edilmiştir. İşbu tahkimat, Tuna'nın Schütt tesmiye olunan adasının nihayet köşesinde, nehrin iki kolunun kavuştuğu ve her iki sahili sıkıştırarak taç şeklinde sivrilttiği mahalde vazedilmiştir. İşbu kolları geniş ve derin yapay bir hendek rabteder. Hisarın şekli, cüzleri mahallin imkânına göre tertip edilmiş halde, işbu surette tasvir olunur.

Etruria'daki hisar ve iç kale ile seyahatlerimde müşahede ettiğim nihayetsiz diğerleri dahi bu kabil neviden olup bunların arasında en mükemmeli Malta adası şehrinin işbu yeni tasviridir.

Mürekkep Koruganların Misalleri Hakkında

Şu koruganlara mürekkep deriz ki, haricî olanlar düşman tarafından zaptedildiği takdirde dahi dâhildekilerden metin bir mukavemet gösterilebilsin diye bünyelerinde diğer dâhilî tahkimatları barındırırlar. Sözgelimi, Tunus şehri yakınlarında, deniz ile büyük bir lagün arasında vazedilmiş Halkü'l-Vâdî (La Goletta) tesmiye olunan, vaktiyle İspanya Kralı Philippus tarafından kuşatılmış bir çifte tahkimat vardır, bunun dâhilî koruganı dört tabyadan müteşekkildir, haricî olanı ise basık bir ravelin ile altı tabyadan meydana gelir, her ikisi de deniz ve lagün sularıyla dolu hendeklerle tahkim edilmiştir. Tasviri aşağıdadır.

Lombardia'daki Brescia kalesi bir kayalığın tepesine vazedilmiş olup şarka, cenuba ve garba doğru tabyalar ve perde duvarlarıyla müdafaa edilir, zira o kısımlardan şehre doğru dört köşe bir meyil gösterir, öyle ki çıkılabilir haldedir. Lakin bu kabil çıkılabilir zemin, gerek kuşatanların tırmanışına mâni olmak gerekse bu taşlar arasına düşen güllelerin onlara daha büyük zarar vermesini intaç etmek üzere sivri taşlarla donatılmıştır. Her tabyanın kendine mahsus bir süvari tabyası vardır ve perde duvarlarının dâhilinde umumi süvari tabyası vazifesi gören başka surlar mevcuttur, zira zirvelerine kadar toprakla doldurulmuşlardır ve kadim, yuvarlak tabyalara dahi maliktirler. Yine bu surların dâhilinde, hisarın merkezini çevreleyen, daha yüksek mevkide başkaları yükseltilmiştir. Şimal tarafına doğru ise kaya gayet sarptır ve pek büyük bir vadiye bakan derinliktedir, o kısım dahi kadim tarzda inşa edilmiş iki kule ve yuvarlak tabyalarla mücehhez büyük ve yüksek bir perde duvarı ile tahkim edilmiştir. Diğer cenahların hendekleri kurudur. İşbu korugana tek bir giriş vardır ve bu giriş köprüler vasıtasıyladır, zira her surun Aziz Markus alametlerini taşıyan kendi köprüsü ve kapısı vardır, bunlar gayet muhkem muhafaza edilir. Bütün süvari tabyaları ve tabyalar ise toplarıyla fevkalade tahkim edilmiştir. Bu surette tasvir olunur.

Brescia şehri dahi, üç yahut dört katlı tahkimattan müteşekkil bulunduğundan, bu nevi tahkimatlar meyanında sayılabilir. Bazen basit bir tahkimatın kısımları da mürekkep kılınır. Nitekim Augsburg şehrinin tabyaları çifte göğüslük (parapet) ile tahkim edilir, nitekim aşağıda gösterilmiştir, Numara 1. Venediklilerin kasaba surlarını dâhilinde toplayan Koron tesmiye olunan muhkem bir koruganı dahi vardı. Şekli gayrimuntazamdır, zira mahallin mevkisi bunu iktiza etmiştir. Hendekleri su ile doludur ve denize bakan kısmı tabiat eliyle kâfi derecede tahkim edilmiştir, Numara 2.

Siena arazisinde, Roma sınırları üzerinde bulunan, Toskana (Hetruria) Büyük Dükü’ne tâbi, kasabaya doğru sarp bir kaya üzerine kurulu ve her yönden hem tabiat hem de sanat eliyle tahkim edilmiş olan Radicofani kalesi yahut müstahkem mevkii, arazinin yapısına uygun şekilde çizilmiştir, bu yüzden burada gördüğün gibi düzensiz bir şekle sahiptir.

Ben ise bir Almanın fevkalade bir icadı olan, kısımlarıyla birlikte aşağıdaki bileşik tabyanın (propugnaculum) şeklini tasvir edeceğim, bu şekil, gördüğüm bütün tahkimatların en güçlüsü olarak görünecektir. Her ne kadar bir Toskana kıyı kenti olan Livorno’nun (Ligorna) konumu ve mevkii tahkimatı herkesçe zapt edilemez bir tabya olarak kabul edilse de, bunun hiçbir surette mezkûr yapıyla kıyaslanamayacağı kanaatindeyiz, zira burada daha büyük olanın içine dâhil edilmiş ve her bakımdan ona uyan pek çok tahkimat bulunmaktadır, ayrıca tahkimatın gerek dış gerekse iç kısımları birbiriyle öyle bir tertip edilmiştir ki, konum yüksekliği sebebiyle her bir iç tabya dıştakine hâkim olur, böylece dış kısım ele geçirilse dahi iç kısımlardan son derece kolay bir şekilde geri alınabilir.

Fakat burada dikkat edilmelidir ki, bu yapı altı burçtan (bastio) müteşekkil olduğundan, düz bir yüzeyde yahut ovada çizilmesi zorunludur. Mezkûr tahkimatın tasviri.

BÖLÜM XVIII Kentin Zayıf Kısımlarının Desteklenmesi Üzerine

Dışarıdaki bir nesnenin yüksekliği veya hâkimiyeti sebebiyle tehdit altında kalan, fakat derin hendeklerle, ravelinlerle yahut mahmuzlarla (calcar), burçlarla veya mühendisin maharetiyle en iyi şekilde oranlanmış süvari tabyalarıyla (cavallier) sanat yoluyla tahkim edilen kısımlara tabyanın zayıf kısımları diyoruz, misaller aşağıdadır.

Marsilya’nın karaya bakan tarafı (zira denize bakan diğer tarafı tabiat tarafından harikulade bir şekilde tahkim edilmiştir), mezkûr taraftaki surlar haricî bir setin hâkimiyeti altında kaldığından, tepeden bakan kayalığa karşı bu kabil bir mahmuz ile tahkim edilir.

Toskana kenti Pisa iç kalesinin bir kısmı, hâkim olan tepeciğe karşı bu kabil bir süvari tabyası ile savunulur. Yukarıdaki sur, dağ tarafından bu şekilde biçimlendirilmiş bir burç ile tahkim edilir. Lombardiya kenti Crema dahi azgın akarsuya bakan taraftan böyle bir burç ile korunmaktadır.

Pek çokları tahkim edilmiş mevkileri, seki (rampart) üzerine yükseltilmiş süvari tabyalarıyla daha da güçlendirirler. Bu durum, Asti kentinin tahkimatında görülür ve şu şekilde yapılır.

Lombardiya kenti Pissaria, hâkim olan dağa karşı bir taraftan hem burcun boyutunun büyütülmesiyle hem de süvari tabyaları ile savunulur, nitekim kendi yerinde görülmektedir.

BİRİNCİ KİTABIN SONU

İKİNCİ KİTAP Tahkim Edilmiş Mevkilerin Kuşatılması Üzerine

BÖLÜM I Tahkim Edilmiş Bir Mevkinin Kuşatılması İçin Lüzumlu Şeyler Üzerine

Tahkimatta olduğu gibi, müstahkem bir mevkinin kuşatılmasında da her şeyden evvel mühendislerin gelecekteki tehlikeleri önceden kestirebilecek üstün bir dehaya sahip olmaları icap eder, böylece düşmanın kudreti gerek tahkimatın dâhilinde gerekse tahkim edilmiş mevkinin haricinde tetkik edilir, mevkinin tabiat yahut sanat eliyle mi güçlü olduğu, tabiat veya sanat tarafından nerede daha çok terk edildiği, suyla çevrili olup olmadığı, tabyanın yapısında herhangi bir kusur bulunup bulunmadığı, en zayıf noktasının neresi olduğu, dışarıdaki yüksek bir mevkiden vurulup vurulamayacağı, malzemesinin taş mı, toprak mı, yoksa tuğla mı olduğu, hendeğin suyla dolu mu yoksa kuru mu olduğu, kuşatanların hangi tarafta hendekler ve siperlerle (vallum) kendilerini tahkim etmeleri gerektiği, hangi mevkilerin tehlikeden daha uzak bulunduğu, bataryanın (batteria) hangi tarafta daha iyi kurulabileceği, kaç tane ve ne tür topların daha lüzumlu olduğu, toplarla ne kadar sürede gedik açılıp tahribat yapılabileceği ve ne büyüklükte bir deliğin açılması gerektiği anlaşılır.

Müteakiben, bir kez gedik açıldıktan veya tahribat yapıldıktan sonra, hücumun hangi yollarla ve şüphesiz en az tehlikeyle gerçekleştirileceği, düşmanın huruç hareketlerini göğüslemek ve engellemek için siperlerde kaç askerin lüzumlu olduğu düşünülür, bundan maada düşmanın niyetini sezmek için her tarafta öncü gözcüler bulundurulmalıdır.

Tahkimatın yakınında müfrezeleri güvenle konuşlandırmaya elverişli bir nehir, durgun su yahut göl bulunursa (zira bu, topların menzili dışında kalmak şartıyla kuşatanlar için ziyadesiyle elverişli olacaktır), piyadelerin muharebe nizamına sokulmasına ve ön safta tertip edilmesine, muhasara altındakilerin hücumlarının en çok beklendiği tarafa daha güçlü alayların yerleştirilmesine, lüzum hasıl olduğunda daha hazır bulunmaları için süvarilerin diğer büyük birliklerle birlikte ikinci hatta dizilmesine, her birinin kendi vazifesini bilmesine, düşmanın şevkini kırmak ve onları dehşete düşürmek maksadıyla siperlerin ve hendeklerin mümkün olan en büyük sürat ve gayretle ikmal edilmesine dikkat edilmelidir. Bunun gibi diğer hususlar da en yüksek ihtimamla araştırılmalı ve büyük bir dikkatle tatbik edilmelidir.

Ayrıca kuşatma için lüzumlu olan her şeyin ihtiyatla hazırlanması şarttır, bunlar, her daim harbin can damarı kabul edilen para, yaklaşık iki bin kazma, beş yüz yahut altı yüz balta, faşin (demet) ve gabion (top siper sepeti) yapmak için bir o kadar kargı yahut orak, bundan maada pek çok kıskaç ve çekiç, üzerlerinde topların hareket ettirileceği yaklaşık otuz kalas gibi şeylerdir.

Hendeklerin ve siperlerin daha süratle inşa edilmesi için istihkâmcı (pionner) neferlerinin sayısı da bol olmalıdır.

Tabyanın en mükemmel burçlarla tahkim edildiği yerde en az on iki adet top (canon) ile bunlara lüzumlu gülleleri ve barutlarıyla birlikte iki veya üç adet kulverin (culverin) gerekir. Erzakın tükenmemesi için de ordugâha daha bol nakliyat yapılabilmesi maksadıyla bütün yolların açık tutulmasına azami dikkat sarf edilmelidir.

Kural, Mevkilerin kuşatılması, o mevkinin konumuna ve mevsimin elverişliliğine göre yapılır, nitekim soğuk zamanlarda sulak yerlerde bulunan tabyalara yaklaşmak daha kolaydır.

BÖLÜM II Sanata Dair Bazı Tabirlerin Açıklanması Üzerine

Topların yahut kanonların güllelerini tabyanın bulvarlarına (bulvarda) doğru fırlattığı yere batarya diyoruz, böyle bir yer gabionlarla tahkim edilir.

Gabionlar, son derece muhkem kazıklardan ve daha ince ağaçlardan sepet örer gibi düz toprak üzerine inşa edilmiş yuvarlak çitler gibidir, bunların iç boşlukları iyice hazırlanmış toprakla doldurulur.

Fransızların "les pionniers" dediği istihkâmcılar, hendekleri ve siperleri kazmak, tahkimatın surlarının altını oymak için kazma kullanan kimselere denir.

BÖLÜM III Siperlerin Biçimleri ve Nasıl Çizildikleri Üzerine

Tabyaların kuşatılmasında her şeyden önce dikkate alınması gereken hususun, çizilecek siperlerin ve hendeklerin tarzı ve konumu (ki bu konum mümkün mertebe gizlenmiş olmalıdır) olduğu kanaatindeyiz.

Evvelemirde, kuşatmanın başlangıcında muhasara altındakilerin ani huruçlarını karşılamak için iki siper yapılması iktiza eder, bunlardan biri mevkinin bir yanına, diğeri öbür yanına doğru açık bir kıskaç biçiminde uzanmalı ve her ikisi de aşağıdaki şekilde görüldüğü gibi tahkimat hendeğinin kenarına kadar ulaşmalıdır.

Bu siperler pek emniyetlidir, zira çok sayıda askeri barındırdıklarından ve bundan maada bir hendek diğerine yardım edip destek olduğundan, kuşatılanların bunları tahrip etmesi güç olacaktır, nitekim hendekler askerleri bir taraftan diğer tarafa sevk eder, ayrıca genellikle topları içeri almak için kullanılan açık bir giriş kısmı da bulunmalıdır.

Bu siperlerin inşası gece vakti elden geldiğince hızlandırılmalıdır, gündüzleyin ise adım adım ilerlenmeli, bu iş gizlice ve sakınarak yapılmalıdır, bu da ekseriya daima askerin önüne dikilen faşinlerle ve ardından toprak yığılarak icra edilir.

Büyük bir mukavemet beklendiği takdirde, tabyadan bin yahut bin iki yüz adım mesafeden başlanarak tahkimat hendeğinin kenarıyla, yani seki önü basamağıyla (banquetta) neredeyse birleşene dek düz arazi üzerinde aşağıda tasvir edilen türden siperler yapılmalıdır.

Başlangıçta siperlerin arasındaki sahanın açık bırakılması her daim gözetilmelidir, ta ki kanonlar ve kulverinler bu açıklıktan batarya mahalline doğru sevk edilebilsin.

Musin Nehri kıyısındaki Vois adlı bir kasabanın zaptında böyle bir batarya kurulmuştu.

Mevki ve arazinin durumu elverdiği takdirde, bu türden bir kuşatma tarzı ziyadesiyle faydalı olacaktır.

BÖLÜM IV Burcun Yıkılması İçin Bataryanın Nasıl Hazırlanacağı Üzerine

Burcun yıkılması için bataryanın daha güvenli bir şekilde, daha az masrafla ve daha kısa sürede hazırlanabilmesi maksadıyla, burcun uç noktasına karşı tanzim edilmesi şarttır, kanonlar ve kulverinler gabionlar arasında tahkimat hendeğinin kenarına aklen mümkün olabildiğince yakın yerleştirilmelidir, zira topların gürültüsü, gülle darbesi tabyanın surlarını ne kadar sarsıyorsa o kadar sarsıntı yapar veya surlar bundan hemen önce çatlar. Batarya üç yerde kurulmalıdır, yani siperin iki tarafı üzerine, zira siperin bir tarafındaki batarya burcun diğer tarafının kaplamasını (revestimentum) yıkar.

Ortaya yerleştirilen batarya ise toprağı daima harekete geçirecek ve burcun uç noktasındaki suru yerle bir edecektir. Bu kabil bir batarya, kazamatları (casematta) dövüp yıkmak, buralardaki topları devirmek için de tatbik edilir, tabyaya daha kolay hücum edilip zapt edilebilmesi için hem burçların hem de perde duvarların (courtina) korkuluklarını (parapetta) yerle bir eder.

1. Kural Tecrübe her daim göstermiştir ki, ister taştan, tuğladan, topraktan, isterse ahşaptan yapılmış olsun her tahkimatta gedikler ve yıkımlar, malzemenin bir taraftan, yukarıdan ve ardından burcun ortasından daima kaldırılması suretiyle burcun diğer kısımlarına nazaran uç noktasında yahut dar açısında daha kolay meydana getirilir.

Altı burçlu, bütün bataryalarıyla mücehhez ve bir tarafından hücum edilen meşhur bir tabyanın gayet mufassal kuşatma ve savunma tasviri.

BÖLÜM Siperler Olmaksızın, Yalnızca Göğüs Siperleri Yahut Gabionlar Yapılarak İcra Edilen Bazı Kuşatmalar Üzerine

Kimi zaman mevzi kuşatmalarında, muhasara edenler gabionların (gabio) ve hendeklerin yerine, neredeyse bir insan boyuna ulaşan kalın toprak duvarlar yükseltirler, lakin bunlar, tabyaların top namluları üzerlerinden bakacak tarzda tanzim olunmalıdır.

Nitekim bataklık ile deniz arasında yerleşik bulunan Afrika'nın müstahkem mevkii Halkulvad (Guleta), vaktiyle birleşik tahkimatlar faslında zikrettiğim üzere, İspanyol zilyetleriyle beraber Türkler tarafından şu minval üzere kuşatılmıştır.

Hollanda'nın surları veya tabyalarıyla pek meşhur şehri Haarlem dahi, 1573 senesinde İspanyollar tarafından şu minval üzere kuşatılmıştır.

Utrecht eyaletinin Vredenburg Kalesinde İspanyollar, 1577 senesinde kuşatanlar tarafından muhasara altına alınmıştır, bu muhasırlar kendilerini sadece gabionlarla tahkim etmiş olup, bunları da yalnızca bataryanın bulunduğu yerde kullanmışlardır. Tasviri aşağıdadır.

ÜÇÜNCÜ KİTAP Sahada ordunun tanzimi üzerine.

BÖLÜM I Kimi milletlerin savaşa dair meylinin tabiatı üzerine.

İspanyolların askerî nizamda sahip oldukları meziyetler, Krallarına sadıktırlar, zira nadiren hainlik ederler. Kumandanlarına ve idarecilerine itaatkâr oldukları görülür. Piyadeleri mahirdir, silahları paktır. Zaruret anında yoldaşlarını terk etmezler. Kendi aralarında barışçıldırlar. Ölçülü yaşarlar, sarhoşluktan uzaktırlar. Yürüyüşte intizamı iyi muhafaza ederler. Uyanık nöbet tutar ve iyi beklerler, vardıkları her yerde kendilerini tahkim ederler. Mevzilerinden ayrılmadan evvel ne yapılması icap ettiğini bilirler. Gözetlemede kendilerini pek iyi korurlar. Bilinmeyen mahallere körü körüne atılmazlar. Tedbirsizce ve büyük bir tehlike altına girmeksizin yaklaşırlar. Savaşta yararlık gösterenleri lâyıkıyla mükâfatlandırır ve onurlandırırlar. İcrada Almanlardan daha üstündürler, fakat taarruzlar karşısında onlar kadar sebatkâr değillerdir.

Kusurları ise, Kibirli ve caka satıcıdırlar. Diğer milletleri hor görür ve alaya alırlar. Cesaret ve hamasetten ziyade askerî tecrübeye kıymet verdikleri düşünülür. Mağluplara karşı ekseriya ziyadesiyle gaddardırlar, merhametten nasipsizdirler.

Fransızların dahi savaşta sahip oldukları meziyetler, Pek yüreklidirler, savaşa fevkalade meyyaldırlar. Süvarileri, neredeyse bütün Avrupa milletlerininkinden üstündür. Askerî sanatta pek mahir, ulu gayeli ve asil ruhlu pek çok kumandana sahiptirler.

Kusurları ise, İyi bir intizamdan ve sebattan yoksundurlar. Pek sebatsız ve değişkendirler. Sebatsızlıkları yüzünden krallarına pek sık ve adeta sudan sebeplerle hıyanet ederler. Zalim, haris ve intikam heveslisidirler. Piyadeleri arasında intizam pek bozuktur, düzenleri fenadır. Savaşın meşakkatlerine tahammül edemezler.

Almanların dahi askerî nizamda sahip oldukları meziyetler, Oldukça iyi silahlanmışlardır. Eski piyade nizamını muhafaza ederler. Arkebüzü (harquebus) vasat derecede kullanırlar. Kendi aralarında pek müttefiktirler, barış içinde yaşarlar. Savaşta saflarını fevkalade korurlar, öyle ki düzeni ve safları bozmaktansa ölmeyi yeğlerler. Hizmet ettikleri emirlere ekseriyetle sadıktırlar, bilhassa İsviçreliler böyledir.

Kusurları ise, Savaşta fazlasıyla gamsızdırlar, tecrübeleri azdır. Savaş maharetinden yoksundurlar. Savaşta ne kurnazdırlar ne de pek akılcıdırlar. Zaruret icap etmedikçe, yani düşmanın baskınları haricinde, kendilerini tehlikeye atmazlar. Uyuşuk, ihmalkâr ve ağırkanlı addedilirler.

İtalyanların savaşta sahip oldukları hususiyetler, Hareketlerinde Fransızlardan daha sebatkâr ve metanetlidirler. Kumandanlarına karşı hayli itaatkârdırlar. Piyadeleri oldukça iyidir, harekâtta İspanyollardan daha az gayretli değillerdir. Zorlanmadıkça tehlikeye isteyerek atılmazlar, yani harekât evvelemirde basiretli bir istişareyle kararlaştırılmadıkça bunu yapmazlar.

Kusurları ise, Zahmete İspanyollar kadar katlanamazlar, onlar kadar sert ve kanaatkâr yaşamazlar. Zevkperesttirler, mağluplara karşı zalim ve acımasızdırlar. Tabiatları icabı savaşı sevmezler. İspanyollardan daha oynaktırlar. İntikam peşindedirler, intikamlarında ise haindirler.

İngilizlerin dahi haiz olduğu meziyetler, Birlikte can verecek derecede birbirlerine kâfi miktarda sadıktırlar. Oldukça ulu gayelidirler, savaşın icrasında ekseriyetle cüretkârdırlar, askerlikte gecikmeye pek sabırları yoktur. Deniz işlerinde akranlarının bulunmadığı kabul edilir. Çarpışmada metanetlidirler, ürkek değillerdir, bilakis kati kararlılıkla doludurlar. Pek mahir okçudurlar. Vatan haricinde, hasımla karşı karşıya gelindiğinde, askerî disiplini iyi korurlar.

Kusurları ise, Almanların âdetince ekseriya içkiye ve sarhoşluğa müpteladırlar. Alışageldikleri gıdaları olmaksızın pek az iş görürler, meşakkatlere tahammül etmeye pek alışık değillerdir, Zira mutad iaşeleri eksildiğinde, müzmin hastalıklara yakalanırlar. Bira alışkanlıkları hasebiyle yabancı şarap onlara zararlıdır, deniz aşırı sıcak memleketlerde yakıcı hummalara, bilhassa tropik hummaya (calentura) maruz kalırlar.

BÖLÜM II Muhtelif milletlere mensup süvarilerin farklı çarpışma usulleri üzerine.

Bu sanattaki maharetlerinden ötürü burada zikrettiğim Fransız süvarilerinin tanziminde iki usul mütalaa olunur, birincisi kadim olan ve neredeyse günümüze değin tatbik edilen usuldür ki bunda süvari bölüklerinin yayılması, uzun bir hat halinde ve bir çit gibi savaşa tanzim edilmesi âdettendir. Diğerinde ise düşman bölüklerine hücum etmeden evvel onları kare teşkil edecek tarzda dizerler, Savaşta daha tecrübeli olanlar, bu iki usulden ikincisinin takip edilmesi gerektiği kanaatindedir, evvela, zira birinci tanzimde herkesin bir arada çarpıştığı görülür ve mızraklarla tek bir darbe indirirler, bu şiddet bir kez püskürtüldüğünde derhal yeni bir hamle beklenemez, üstelik hem kumandanların hem öncü sancaktarların hem de daha seçkin askerlerin başına mühim bir felaket gelebilir, bunların kırılmasıyla dehşete kapılan ve adeta cansız kalan askerler pek kolay firar ederler.

İkincisi, kare nizamında çarpışma daha kuvvetli ve daha büyük bir şiddetle vuku bulacaktır, şayet karenin ön safındakilerden bazıları yere devrilirse, derhal onların yerini tahkim edecek diğerleri arkadan yetişir.

Bu veçhile, şayet birinci nizama göre dizilmiş ve peşi sıra gelen birbirine müsavi üç yahut dört bölük bulunsa bile, tecrübe göstermektedir ki bunlar tek bir kare nizamı tarafından hezimete uğratılır.

Buradan anlaşılmaktadır ki, gerek piyade gerek süvari olsun, her tabur münasip bir derinlikle teşkil edilmelidir.

Farklı milletler, muhtelif ahvaller tahtında, kendi çarpışmalarında biri diğerinden daha üstün olan farklı usul ve kaideleri benimserler.

İşte bu sebepledir ki bir çarpışma tarzında muteber olan bir usul, diğerinde diğerine tercih edilmeli ve daha evla tutulmalıdır.

Süvari mızraklarının muhtelif kullanımlarına gelince, bu husustan burada kısaca bahsedeceğiz. Macarlar ve Türkler, düşmana doğru at sürecekleri vakit, mızrak sapını eyerin yahut semerin ön kısmına muhkem bir surette raptederler, Fransızlar mızrağı kol gücüyle idare ederler, bunların usulü Türklerinkinden çok daha emniyetlidir, zira mızraklar kollar vasıtasıyla serbestçe yönlendirilir, Aşağı Almanya'nın, yani On Yedi Vilayetlerin süvarileri mızrak yerine arkebüz kullanırlar, bunları hafifçe ve muhkem tutmaya yarayan kimi dayanaklara sahiptirler, öyle ki aynı hücum esnasında bazen tüfeği iki defa kurşunla doldurup düşmana ateşlerler, Günümüzde Fransızlar dahi, mızrakları büsbütün terk ederek, ekseriyetle onların bu nizamına uymaktadırlar.

Kılıçların kullanımına dair dahi birkaç söz söylemek icap eder, zira Fransız süvarileri, ateşli silahı kullandıktan sonra kılıçlarını geriye doğru ve ellerinin tersiyle savururlar, bu usul, tabancalarıyla iş gördükten sonra kılıçlarını çekip ellerinin ayasıyla vuran Lehlerin, Türklerin ve Macarların usulünden daha üstün addedilmelidir, zira bu vuruş, darbeyi indirirken aynı anda atı firara çeviren Fransızlarınki kadar çeviklikle ve kuvvetle icra olunamaz, bu çeviklik ve hile ise savaşta pek mühimdir.

Türkler ve Macarlar, çizmelerinin tabanı veya ahşap ökçesi üzerine mahmuz takarlar, öyle ki herhangi bir sebeple attan düşecek olurlarsa, ayakta daha maharetle çarpışabilmek maksadıyla yalnızca ayaklarını oynatıp sarsarak mahmuzlardan pek kolay kurtulabilirler.

BÖLÜM III Ordu ve kısımları üzerine.

Kimi kimseler, askerî nizamda tecrübeli birçok milletten teşekkül etmedikçe bir İmparatorluk ordusunun kurulamayacağını ileri sürerler, yalnızca bir veya iki milletten müteşekkil olan asker topluluğuna ise imparatorluk ordusu değil, olsa olsa bir asker meclisi denilmesi gerektiğini iddia ederler.

Doğrusu bu görüşler akıldan pek uzak görünmemektedir, zira böylesi bir orduda savaşçı ve her türlü askerî hususta ziyadesiyle tecrübeli kimseler seçilmelidir, bunların bir kısmı hücuma daha teşne, istihkâm duvarlarına tırmanmaya daha muktedir ve batarya kurmakta daha çevik bulunmalı, diğerleri savaşta safların birliğini muhafaza etmeye fıtraten daha elverişli olmalı, bir başkaları ise süvari taliminde daha mahir ve eski Roma ile Grek ordularının bütün kudretinin dayandığı at idaresinde diğerlerinden katbekat çevik bulunmalıdır.

Binaenaleyh, ani taarruzlar ve tehlikeli vazifeler için İspanyollar, İtalyanlar ve İngilizler evvelemirde seçilmelidir, zira bunların bataryada pek cüretkâr oldukları bilinir, safların intizamını muhafaza etmek için ise Almanlar ve bilhassa İsviçreliler tercih edilmelidir, çünkü onların saflarını bozmaktansa yahut harp nizamının şeklini zedelemektense ölümü karşılamayı yeğledikleri herkesçe malumdur.

Fransızlar süvari birlikleri için seçilmelidir, zira binicilik sanatına hürmet eder ve onu severler, nitekim bu çağımızda, süvari erdemleri ve çevirlikleri sayesinde Roma Cumhuriyeti'ne karşı kendilerini yenilmez kılan Roma döneminin Partları kadar bu işle meşguldürler.

Böylece zikredilen milletlerden mürekkep bir ordu, pek çok kısımdan meydana gelir, bunlardan ordu yükü (tuldum) yahut ağırlıklar, adeta bütün ordunun kuyruğu gibidir, bu ordu yükü derhal orduyu takip eder ve bence azami ehemmiyete haizdir, bu sebeple ordu yükünün muhafazası için gayretli ve son derece sadık adamlar ile en asil bir komutan seçilir, bunlar kare nizamında ordu yükünün önünden gitmeyi adet edinmişlerdir.

Ayrıca her iki yanına birer süvari müfrezesi yerleştirilmesi adettendir, bunlar yalnızca ordu yükünü düşmanın ani baskınlarından korumakla kalmaz, aynı zamanda savaş düzeninin (phalanx) artçı kısımlarını da onların pusularından emin kılar ve muhafaza eder.

Ordunun kargı taşıyan piyadelerden müteşekkil gövdesine, onun savaş nizamı ve cephesi deriz,

Bunun bütün orduya nispeti, insan gövdesinin, yani karnının ve göğsünün diğer uzuvlarına nispeti gibidir. Zira nasıl ki insan bedeninde asıl kuvvet, dirilik ve metanet gövdede bulunursa, ordunun bu kısmına da zaferin daha büyük ümidi bağlanmalıdır.

Bu gövde kollarla, manikalarla yahut kanatlarla tahkim edilir ki bunlar da ekseriyetle arkebüzcülerden teşkil olunur.

Gövdenin yahut cephenin önünden, insanın dişlerine benzettiğimiz istihkamcı (vastatores) bölükleri ilerler, zira dişler, mideye geçişleri engellenmesin diye besinleri nasıl hazırlarsa, istihkamcılar yahut öncüler de yolu öyle hazırlar, ordunun yürüyüş esnasında intizamını bozabilecek bütün engelleri ortadan kaldırırlar. İstihkamcı birliklerinin önünden giden iki hafif süvari karesini ise, gelecekteki tehlikeleri önceden görmeyi adet edinen insanın muhayyilesine, aklına ve zekasına benzettik.

Zira zikredilen süvari bölükleri cephenin önünü ve istihkamcı birliklerini savunmaya, düşmanın taarruzlarını püskürtmeye daima hazırdır.

İleri karakollar, gözcüler yahut kaşifler (ki bunlar hafif süvarilerdir), vazifeleri düşmanın hareketlerini gözetlemek ve niyetlerini keşfetmek olduğundan, bütün bedenin kütlesini iyi yönlendirmek ve doğru idare etmekle vazifeli hayvanların gözlerine benzetilmiştir.

Savaş Alanında Ordu Düzeni Hakkında

İtalyanların Yürüyüş Halindeki Ordunun Tertibinde Kullandıkları Tarz Hakkında

İtalyanlar orduyla şüpheli bir mevkiden yahut düşman arazisinden geçerken, yani düşmanın ani bir hücumundan endişe edildiğinde, ordunun kısımlarını şu tarzda tertip ederler,

İlk mevkii öncüler yahut gözcüler tutar, bunları iki hafif süvari müfrezesi takip eder, nitekim biri sağ cenapta, diğeri sol cenaptadır.

Süvarileri, komutanlarıyla birlikte paralelkenar biçimine sokulmuş istihkamcı birlikleri takip eder, ardından tekerlekler üzerine bindirilmiş ve atlarla çekilen, top denilen sahra topları gelir.

Bunların ardından kare şeklinde ordu gövdesi, yani savaş nizamı ve cephesi gelir, cephe ordu yükünün önünden ilerler, ordu yükü ile cephe arasına onu muhafaza etmek üzere bir asker müfrezesi yerleştirilir, iki süvari karesi ise ordu yükünün iki yanını fenalıktan korur, bunlardan biri, yani soldaki arkebüzcülerle teçhiz edilmiştir, diğeri ise süvarilerden mürekkeptir. Bütün bunların resmini bir sonraki sayfada A harfi altında çizdik.

İspanyolların Yürüyüş Halindeki Orduyu Nasıl Tertip Ettikleri Hakkında

İmparator V. Karl zamanında, Almanya'da savaş varken, Komutan Barrabana idaresinde İspanyol milletinden teşkil edilen ordu düzeni yahut artçı birlik tam bir kare biçiminde şekillendirilmişti, bu düzenin arkebüzcülerden müteşekkil iki kanadı yahut manikası vardı, bunlardan biri daha ziyade düzenin cephesine doğru uzanıyor, diğeri kuyruğuna bakıyordu, bundan başka ordunun başında yahut cephesinde ve kuyruğunda iki arkebüzcü kanadı tesis edilmişti,

Düzenin kuyruğunun ardından ise fevkalade muhkem ve güçlü atlar üzerindeki en iyi şekilde silahlanmış asilzadeler müfrezesi gelmekteydi,

Nihayet bunları, adeta iki manikaya bölünmüş hafif birlikler takip etti, bunlarla birlikte ordunun yükü ve diğer bütün levazımat sevk edildi, ön kısımda ise İtalyanlardan pek farklı olmayacak surette öncüler, istihkamcılar ve sahra topları yer alıyordu.

Yürüyüş halindeki bu ordunun tasvirini şu minval üzere B harfi altında çizdik.

Almanların Usulüne Göre, Muhtelif Milletlerden Mürekkep Bir Ordunun Şüpheli Mahallerden Yürüyüşünün Tasviri Hakkında

Muhtelif milletlerden mürekkep bir ordunun bu müteakip düzeni Almanların adetine uygundur, nitekim bu tasvirde herhangi bir ordunun nehirlerden ve sulardan geçirilme tarzı beyan edilmektedir,

Bunlardan anlaşılmalıdır ki, her ordunun mühimmatı Başkomutanın (Capitaneus Generalis) itinası ve muhafazası altında saklanmalıdır, buna toplar ve sulardan geçmek üzere hazırlanan köprüler de dahildir.

Bütün bu ağırlıkların köprülerden nasıl nakledileceği ve nakledildikten sonra, ordu düzeni kanatlarıyla birlikte köprü üzerinden nehrin diğer yakasına geçirilinceye değin nasıl müdafaa edileceği müteakip tasvirde C harfi altında açıkça gösterilmektedir.

Bölüm VII: Bir Ordunun Hilal Şekline Sokulması Hakkında

Bir ordunun arkebüzcüler haricindeki savaş nizamının diğer zabitler ve piyadelerle birlikte hilal şekline sokulması, gece vakti gayet münasip ve elverişlidir. Bu tertip, ya bir ipin çevrilmesiyle yahut araya konulan harmaniler vasıtasıyla derhal yerine getirilebilir.

Ve o vakit bu ilk sırada, yani en dıştaki sırada, her bir birliğin çavuşları yahut zabitleri hilal şeklinde yerleştirilmelidir. Merkeze doğru olan ikinci sırada kargı taşıyan zırhlı piyadeler duracaktır. Üçüncü sırada ise kargı taşıyan zırhsızlar bulunacaktır.

Dördüncü sırada kargılı baltalarla (alabarda) teçhiz edilmiş olanlar ve bu suretle davulcuların yerleştirileceği son sıraya kadar devam edilecektir.

Lakin bütün bu saflar öyle tertip edilsin ki, merkezin yanında, Başkomutanın maiyetindeki süvarilerle ikamet edebileceği yeterince büyük boş bir mahal kalsın, hilalin iki boynuzu arasındaki açıklığa ise, hilal şeklinin haricine yerleştirilen arkebüzcülerin nizamını dikkatle teftiş etmesi için alay çavuşu (sergans major) yerleştirilmelidir.

Zira hilal şeklinin haricinde, eşit mesafelerdeki dört tarafa arkebüzcülerden derlenmiş dört müfreze yerleştirilir, bunlar dört köşedeymişçesine, hilal şeklini beklenmedik bir taarruz tehlikesinden korumak maksadıyla böyle konuşlandırılır. Bu tür bir ordu düzeninin şeklini bu mahalde D harfi altında bu suretle çizdik.

A. Öncüler yahut gözcüler. B. Sağ ve sol olmak üzere iki kareye ayrılmış hafif süvari bölükleri. C. İstihkamcı birlikleri. D. Sahra toplarının mevkii. E. Düzenin iki kanadı yahut manikası. F. Ordunun gövdesi yahut cephesi. G. Ordu yükünün muhafazası için tertip edilmiş birlikler. H. Ordu yükü yahut ordunun ağırlıkları. I. Süvari kargısı taşıyan süvari müfrezesi. Yürüyüş halindeki İtalyan ordusu.

Dördüncü Kitap: Savaş İçin Gayet Lüzumlu Olan Bazı Makineler Hakkında

Bölüm I: Bir İhzarın Surlarına ve Tabualarına Tırmanmak Üzere Herhangi Bir Ordu Yahut Müstakil Bir Bölük Tarafından En Kolay Şekilde Taşınabilen Bir Merdiven İcadı Hakkında

Bu nevi bir merdiven yalnızca hafif bir yüke sahip olmakla kalmaz, aynı zamanda pek dar bir sahaya da sığdırılabilir.

Binaenaleyh, fevkalade muhkem yapılı bir kargı yahut ekseriyetle dişbudaktan mamul aynı cinsten bir başka ahşap, bir buçuk ve iki ayak uzunluğunda pek çok eşit parçaya bölünsün ve her bir çubuğun bir ucunda yeterince büyük bir delik açılsın, diğer ucundaki ahşap ise diğer çubuğun deliğine gayet kolay girebilecek tarzda uydurulsun,

Zikredilen çubuklardan yalnızca birinin ucuna, surun tepesine tutunup sağlamca durabilecek surette, gayet muhkem büyük bir demir çengel tespit edilsin,

Akabinde aynı uzunlukta ve ebatta iki halat alınsın, bir çubuğun deliği diğerinin o deliğe girmeye uygun ucuyla birleşecek ve bu suretle bağlanan çubuktan çubuğa mesafe takriben bir ayak ölçüsünde olacak tarzda, halatlardan biriyle çubukların bir ucundaki bütün kısımlar birbirine bağlansın, daha sonra bunların karşı uçlarından ikinci halatla aynı nispet üzere bir bağlama yapılsın.

İmdi, yürüyüş halindeki ordu bu kabilden bir merdiveni yanında taşımak istediğinde, bütün çubuklar bir demet halinde birbirine bağlanmalıdır, fakat bu merdivenin bir tahkimatın zirvesine dayanması icap ettiğinde, her bir çubuğun daha sivri olan ucu kendisine en yakın olan çubuğun deliğine kuvvetlice itilmeli ve tutturulmalıdır, bu yolla merdiven, tepesinde demir kancayı taşıyan ve bir tahkimatın zirvesindeki muhkem bir kısma ulaşması zor olmayacak gayet uzun bir kargı şeklini alacaktır,

Kanca takıldıktan sonra, hafif bir kuvvet ve çekişle her bir çubuk kendisine en yakın olandan ayrılsın, böylece hakiki bir merdiven şekline kavuşacaktır,

İpin yere doğru uzanan uçları, toprağa yeterince derin çakılmış kazıklara kuvvetli bir düğümle tespit edilmelidir.

Gerek bir demet halinde toplanmış, gerek tabya tepelerine kaldırılmak üzere hazırlanmış, gerekse çubuklarının ayrılması ve merdiven suretinde açılması gereken biçimiyle bu merdivenin şeklini bu mahalde kafi derecede açıkça resmettik.

Bölüm II: Kilitleri Sökmek ve Ne Kadar Muhkem Olurlarsa Olsunlar Kapıları Açmak ile Tahrip Etmek Üzere Askerlerin Bazen Yanlarında Taşıyabilecekleri Bir Alet Hakkında

Bu aletin yapısı, kırılmaya meydan vermemek için çoğunlukla demirden olmalı yahut en azından kenarları demir kaplamayla örtülmüş gayet sağlam ahşaptan mamul bulunmalı ve birbirine fevkalade muhkem mafsallarla bağlanmalıdır.

Ortasından geçen mil ise demirden yahut tercihen gayet sağlam çelikten olmalı, ön yarısı boyunca sağlam dişlerle oyulmalıdır, bu dişler A harfiyle işaretlenen ve yapısı yine pek muhkem olması icap eden çarkın dişlerine intibak etmelidir.

Bu aletin bütün kudreti ve tesiri, nihayette kuvvet adını verdikleri o mekanizmaların çoğaltılmasında yatmaktadır.

Dolayısıyla, hareketi sağlayan birinci milin, dik açılarla demir bir çubuk boyunca uzatılmış olan her iki uzun kenarının ortasından geçmesi gerekir, bu milin kolunun yanındaki kenarında helezon dişler açılmalıdır, öyle ki kendilerine en yakın milin çarkına gayet kolayca intibak etsinler, bu en yakın milin karşı tarafındaki çarkta da ilkine benzer başka helezon dişler oyulmalıdır, bunlar da üçüncü milin çarkını döndürmelidir ve üçüncü milin karşı tarafında yine öncekilere benzer, dördüncü milin çarkına geçerek onu da döndüren başka helezon dişler yapılmalıdır.

Bu suretle söz konusu aletin kuvvetini, sondan bir önceki milin dişleriyle çevrilen çarkı, demir çubuğun dişlerine intibak etmiş o sağlam çarkı döndürecek ve onun dönmesiyle demir çubuk kapıya doğru azar azar ve merhale merhale ilerleyecek olan en son mile ulaşılıncaya dek sonsuza kadar artırabilirsin.

Fakat burada dikkatle gözetilmelidir ki, bu makinenin ön kısmına gayet büyük ve kuvvetli demir kancalar raptedilip bağlanmalıdır, bunlar kapıya çakılmış kancalarla yahut kapının yapısına dahil başka bir nesne veya cisimle muhkem bir kenetlenme ve tutunma sağlamalıdır.

Bunlar bu minval üzere yapıldıktan sonra, yalnızca bir tek adamın kuvvetiyle ortadaki mil kol vasıtasıyla döndürülmelidir, o hareket ettiğinde demir çubuğun tırnakları kapıya gayet kolayca nüfuz edecek ve demirle tahkim edilmiş olsa dahi kapının tahtalarını pek zahmetsizce yarıp parçalayacaktır.

Burada şunu da belirtmek gerekir ki, zikredilen bütün miller, çarkları ve helezon dişleriyle birlikte, çelikten yahut en mukavim cinsten demir maddesinden imal edilmelidir. Bu makinenin şekli aşağıda gösterilmiştir.

Bölüm III

Kuşatılanların, kuşatanların istihkam tabyalarını barutla havaya uçurmak ve yıkmak maksadıyla yeraltı lağımları kazıp kazmadıklarını anlamalarını sağlayan icat hakkında

Kuşatılanların, kuşatanların lağımlarını fark etmek üzere kullandıkları birçok tertibat vardır, bunlar vasıtasıyla yalnızca düşmanın teşebbüslerini sezmekle kalmaz, aynı zamanda lağımlarını istihkamın veya tabyanın tam olarak neresine yöneltmek istediklerini de anlarlar.

Dolayısıyla, kuşatılanlar bu tür bir hileden endişe ettiklerinde (zira kazı faaliyeti sürdüğü müddetçe kuşatanlar, kuşatılanlar yeraltındaki faaliyetlerini daha az işitsin veya fark etsin diye ekseriyetle top atışı yapar ve davul gürültüsü koparırlar), en çok şüphelendikleri tabyanın üzerine bir davul koyarlar ve gerilmiş derisinin yüzeyine bir iğne yerleştirirler, şayet o tabyanın veya duvarın yakınında böylesi bir yeraltı faaliyeti varsa, yeraltındaki lağımcıların vurduğu her darbeye karşılık mezkur iğnenin sıçradığı görülecektir, iğnenin daha sert, daha şiddetli ve daha canlı hareket ettiği fark edilen yerde tehlike daha büyük bir intizarla beklenmelidir.

Bunu öğrenen kuşatılanlar derhal, kuşatanların teşebbüslerine mani olmak ve onlara karşı koymak üzere, düşmanınkileri imha edecek başka karşı lağımlar inşa ederler. Bazıları değneklere çıngıraklar takar yahut bunları bir ipe bağlayıp yere çakılmış iki değnek arasına gererler, nitekim yeraltında yapılan her vuruşta çıngıraklar ses çıkaracaktır. Bu ameliyelerin icra tarzı takip eden iki çizimde beyan edilmektedir.

Bölüm IV

Eskilerin, bir adamı sandal olmaksızın nehrin bir yakasından diğerine geçirmek için kullandıkları tertibat hakkında

Eskiler bir nehri geçmek istediklerinde, her türlü geçiş imkanı tükendiğinde yahut karşı yakadan bir sandal veya başka bir şeyi geri getirmeyi arzu ettiklerinde, gayet mahir bir kimseyi pek kalın bir sığır derisiyle kaplarlardı, bu kisve onun bedenine öyle bir biçimde uydurulurdu ki içeriye hiç su sızamazdı.

Ağzının etrafına da aynı deriden örülmüş oldukça uzun bir boru veya kanal geçirilmeli ve nehrin daha derin yerinde dahi ucu dışarıya uzanabilsin diye önceki kisve ile yapıştırılmalıdır,

Bu borunun tepesine yahut ucuna mantardan bir kütle ustalıkla raptedilmelidir, öyle ki borunun ağzı daima suyun yüzeyinde kalsın ve içeriye su girmesine mani olunsun,

Geçiş esnasında kişinin kendini daha iyi tutabilmesi için bu işe münasip bir asa da tedarik edilmelidir, bu asanın tabanları yahut pabuçları hemen hemen yuvarlak olmalı ve nehrin gayet balçıklı zeminine yapışıp kalmamalıdır. Bazı kadim müelliflerden öğrendiğime göre insanlar nehirleri bu usulle geçerlerdi. Bu usulü şu şekilde resmettim.

Bölüm V

Süvarilerin düşman saflarını gayet kolayca yarabilmelerini sağlayan yol yahut tertibat hakkında

Oldukça kalın çelik levhalardan, tek bir açısı olan ve bu açısı elverdiğince dar tutulan bir makine imal edilsin, açının irtifası ata binmiş bir adamın boyunda olsun, alt kısmında ise bu makinenin üzerinde hareket edebileceği bir tekerlek bulunsun ve tekerleğe bir kuyruk bağlansın, öyle ki her iki yanına ikişer yahut üçer at koşulabilsin, ancak bu köşeli makinenin kenarları hem süvarileri hem de atları muhafaza edecek şekilde tertip edilsin. Bu yapıldıktan sonra atlar mahmuzlarla çevikçe sevk edilerek düşman safına doğru süratle ilerletilir,

Makine sivri açısı sebebiyle mızrakların arasına gayet kolayca nüfuz edecek, son derece kuvvetli ve cesur olmaları icap eden bu atların şiddetiyle o saftaki piyadeler devrilecek ve bu makineyi takip eden süvarilere geçit açacaktır, safların nizamı bozulup bütün ordunun cephesi dağıldığında ise zafer kazanmak hiç de müşkil olmayacaktır. Bu makinenin tertibatı E harfi altında gösterilmiştir.

Bölüm VI

Yalnızca her türlü demir zırhı gayet kolayca delmekle kalmayıp, bu teçhizatı kuşanmış insan bedenini de alevinin şiddetiyle yakan, küçük top güllesiyle birleştirilmiş suni ateş hakkında

Ben bu tecrübeyi Paris'te kendi gözlerimle gördüm, öyle ki öne konulan zırhı pek kolayca delip geçmiş ve bu delip geçmeden sonra dahi ateşin alevi sönmeden kalmıştı.

Bunun terkibini ise vaktiyle bu tecrübeyi bana gösteren bir dostum, yemin altındaki bir sadakatle bana şu şekilde emanet etti, Alınız,

Dilediğiniz miktarda toz edilmiş kafur, bunu en iyi cinsten can suyunda (aqua vitae) eritiniz, buna bezir yağı veya domuz yağı ile balmumu yahut biraz Burgonya zifti ekleyiniz (her birinden eşit miktarda farz ediniz) ve bunlarla mumlu bir bez yapınız.

Bu yapıldıktan sonra kurşun yahut demirden küçük yuvarlak veya köşeli bir gülle alınır, evvela zikredilen kafurun eritildiği o suya başka hiçbir nesne katılmaksızın batırılır, bilahare mezkur bezin bir parçasına sarılır ve bu suretle topa yerleştirilir, yukarıda vadedilen her şey bihakkın hasıl olacaktır.

Bölüm VII

Savaşta fevkalade faydalı olan başka bir suni gülle hazırlığı hakkında

Londra Kulesi'nde muhafaza edilen İngiltere'nin gizli müdafaa tertibatları meyanında, kutupları arasından geçen taksimatları tıpkı cihanın kutuplarından geçen düşey çizgiler gibi olan, sekiz ana parçaya bölünmüş öldürücü bir güllenin gizli bir yapılış tarzı mevcuttur,

Bunlar ekseriyetle bakır veya demirden dökülür ve metalik malzemenin en ince kısımları daha kalın olanları birleştirecek şekilde birbirine zincirlenir, tepesinde yahut kutuplarından birinde, en içteki boşluğuna suni ateş maddesi konulabilmesi için bir delik bulunur, bunun konulmasından sonra mezkur delik kolay alev alan bir tahta ile tıkanır,

Bu güllenin fırlatılması için gayet kuvvetli bir tatar yayı hazırlanır, bu türden bir gülleyi alacak şekilde tertip edilmiş kirişi bir makine vasıtasıyla şiddetle gerilir.

Ardından tatar yayı, Kadran (Quadrans) vasıtasıyla, bu güllenin fırlatılacağı mahallin mesafesine göre muayyen bir irtifaya kaldırılır, nitekim her bir güllenin ağırlığı bilindiğinde ve kadranın her bir derecesine göre aynı gülle ile tecrübeler yapıldığında bu irtifa gayet kolayca tespit edilebilir. Gülle fırlatılacağı zaman mezkur tahta tutuşturulmalı ve hiç vakit kaybetmeksizin yayın kirişi serbest bırakılmalıdır,

Böylece gülle tayin edilen mevkie birdenbire düştüğünde, suni madde ateşin hararetini hissederek, adeta merkezden muhite doğru sekiz parçaya ayrılarak patlar, bunlar etrafa öyle bir şiddetle saçılır ki bir tam parmak kalınlığındaki tahtaları dahi her taraftan hiç zahmetsizce delip geçerler.

Fakat burada dikkat edilmelidir ki, bu tür harp makineleri en çok bir kalede muhasara altında bulunanlara fayda sağlar, zira istihkamdan doğrudan doğruya kendilerine doğru ilerleyen ateşli silahların darbelerine karşı hendeklerle, siper gabionlarıyla yahut diğer savunma vasıtalarıyla emniyette olan kuşatanları aralıksız bir tehlikeyle taciz edebilirler, nitekim tatar yayı güllesini yükseğe fırlatmalıdır, öyle ki evvela eğri bir hat boyunca ilerlemesini sağlayan o cebri kuvvet nihayet sona erdiğinde, nihayet kendi tabii hareketiyle doğrudan doğruya ve adeta şakuli bir hatla kuşatanların hendekleri üzerine, tam aralarına düşebilsin ve böylece düştüğü yerde dairesel olarak onları her cihetten helak edebilsin.

Güllenin ve tatar yayının şekillerini aşağıda resmettik, lakin vatanımızın sırlarından olduğundan karışımın tertibini ifşa etmek bizim için caiz değildir.

Bölüm [VIII]

Topların yükseltilmesi yahut alçaltılmasının faydası hakkında

Harp sanatında top namlusunun yükseltilmesi yahut alçaltılması hususundaki bilgi son derece faydalı ve zaruri olduğundan, bu mevzudaki farklılıkları ve bunun kaidesini burada ele almayı faydalı bir amel addediyoruz, nitekim güllenin daha uzağa yahut daha yakına fırlatılması buna bağlıdır,

Lakin bunun daha doğru anlaşılması için, evvela güllerin hareket kanununu açıklayacak iki önermeyi serdedeceğiz, ardından topların irtifa ve meylinin kesin ve muayyen bir şekilde bilinmesi için aletin yahut Kadranın yapısını izah edeceğiz.

Önerme I Ufkun şakuliliği haricinde vuku bulan herhangi bir cebri hareketin nihayetindeki eşit ağırlıktaki bütün cisimler, cebirden kaynaklanan eğri hareketin devamı niteliğindeki tabii hareketleriyle hareket edeceklerdir.

Örnek kabilinden, havaya şiddetle fırlatılan bir gülle, zorlamalı hareketin (motus violentus) nihayetinde hiçbir dirençle karşılaşmadığında doğal hareketle (motus naturalis) ilerleyecektir, şu şekilde ki, A.B.C.D. hem zorlamalı hem de doğal bütün hattın tarifidir, burada B.C. zorlamalı hareketin geçişi, C.D. ise C noktasında eğri B.C. çizgisiyle sürekli ve teğet olan doğal hareketle icra edilmiş geçiş olacaktır, Önerme 11.

Eşit ağırlıktaki bir cismin, bir düzlem veya herhangi bir doğru çizgi üzerinde zorlamalı bir hareketle kendi kaynağından meydana getirebileceği en uzak tesir, fırlatma işlemi benzer bir güç ve şiddetle yapıldığında, kesin surette aynı düzlemde yahut doğru çizgide son bulan tesirdir.

Örnek kabilinden, şayet A noktasındaki muharrik kuvvet eşit ağırlıktaki B cismini havaya şiddetle fırlatırsa ve bunun geçiş hattı A.E.D.B. olursa, anlaşılmalıdır ki D noktası, A.E.D. zorlamalı geçişini yahut tarzını D.B. doğal geçişinden ayıran an olacaktır ve A noktasından bu D noktasına A.D.C. çizgisi çekilmelidir.

Şimdi ise deriz ki D noktası, B cisminin A.D.C. çizgisi üzerinde yahut bahsi geçen A.D.C. çizgisinin yerleştiği düzlem üzerinde A noktasından fırlatılabileceği en uzak tesirdir.

Zira bahsi geçen muharrik kaynak A, B cismini ufkun daha yukarısına fırlatacak olsaydı, o vakit doğal hareketin tesirini mezkûr A.D.C. çizgisi üzerinde meydana getirirdi, nitekim A.F.G. çizgisinde veya geçişinde G noktasında göründüğü üzere, bu G tesiri A noktasına daha yakın olacaktır, zira B cismi kendi zorlamalı hareketinin nihayetini A.D.C. çizgisi üzerinde değil, bilakis onun yukarısında, F noktasında bulacaktır.

Ve fırlatılan B cismi ne kadar yükseğe çıkarsa, A.D.C. çizgisi üzerindeki A başlangıcına o denli yaklaşır. Bunun sebebi ise zorlamalı hareketinin kendi sınırından yahut nihayetinden, yani A.D.C. çizgisinden daha uzakta bulunmasıdır.

Benzer şekilde, şayet B cismi A.D.C. çizgisinden veya geçişinden daha az yükseltilirse ve muharrik A bunu geçişi A.I.H.K. çizgisi boyunca olacak tarzda fırlatırsa, o zaman zorlamalı hareketinin tesiri A.D.C. çizgisi üzerinde H noktasında vuku bulacaktır, bu da kendi menşeine D noktasından daha yakın olacaktır, zira bu zorlamalı hareketin nihayeti A.D.C. çizgisinin altında, K noktasına varacaktır.

Ve nihayetinde, B cisminin fırlatılışı ne kadar meyilli ve alçak olursa, A.D.C. çizgisi üzerindeki tesiri o A başlangıcına o denli yakın olacaktır, çünkü zorlamalı hareketi A.D.C. çizgisinin altında nihayete erecektir.

Topçu Kadranı Hakkında

Gök bilimi kadranı (quadrans astronomicus), kürenin (sphaera) 90 dereceye taksim edilen dörtte birine göre 90 parçaya bölünür.

Lakin geometri âlimleri kendi kadranlarını yalnızca on iki bölüme ayırırlar, topçuluk sanatında mahir olanlar da kadranlarını tarif ederken bu usulü takip ederler, nitekim aletlerini şu şekilde imal ederler,

Bakırdan yahut daha sağlam bir ahşaptan bir gnomon yapılır, bunun iç açısına, şakülüyle birlikte kadran yerleştirilmelidir.

Fakat burada dikkat edilmelidir ki, gnomonun bir kolu veya bacağı diğerinden daha uzun olmalıdır, ta ki sanatçının arzusuna göre topun ağzına sokulabilsin, binaenaleyh gnomon B.A.C. olsun, bunun uzun kolu A.B. olsun. İçine yerleştirilen kadran ise E.F.H. olacaktır. Bütün çizimi ise şu şekilde yapılır.

Atışın En Uzak Mesafeye Yapılabilmesi İçin Top Nasıl Ayarlanmalıdır?

Doğal geometrik akıl yürütmeyle sabittir ki top, ufkun 45 derece fevkine yükseltilmelidir, bu da cihanın dörtte birini meydana getiren 90 derecenin yarısıdır, bundan ötürü, bu iş daha münasip bir surette yapılsın diye evvelce tarif edilen kadran alınır ve onun uzun kolu, yani A.B., topun namlu ağzına yerleştirilir, ardından top, ip kadranın tam ortasından geçene dek, yani kadranın E.G.F. kısmını iki eşit parçaya, bilhassa G noktasında kesene dek yükseltilir.

O vakit söylenebilir ki top, doğrudan doğruya ufkun üzerindeki 45. dereceye yahut kadrandaki 6 parçaya bakmaktadır.

Örnek şöyledir,

Bu meselenin ispatı Verona şehrinde yapılmıştır, orada bu sanatta mümtaz bir usta olan Leonardo Justinianus namındaki zat, mezkûr iddia üzerine Padovalı bir diğer usta ile münakaşa ederek bu görüşü, kadranda verilen o 6 noktadan ikisi nispetinde topu alçaltmak isteyen diğer ustaya karşı müdafaa etmiştir.

Böylece galibin mükâfatı için bahse gümüş ve akçeler konulup San Rocco'dan bir kulverin getirilmiş ve mezkûr Veronalı zat ilk gülleyi kendi irtifasına göre fırlatmıştır, hareketin nihayeti ile başlangıcı arasındaki mesafe, her biri Verona hesabına göre 7 ayak tutan 1972 ölçü gelmiştir.

Akabinde o Padovalı zat, kendi niyetine uygun olarak topu iki nokta alçaltarak kulverinden yükünü fırlatmış ve mezkûr hareketin başlangıcı ile nihayeti arasında evvelce anılan ölçülerden yalnızca 1872 adet sayılmıştır.

Bunun üzerine hâkimler, daha evvel hakkında pek tereddüt ettikleri mezkûr hükmün doğruluğunu tastik etmişlerdir, Padovalının niyetine göre topun vaziyetinin misali böyledir,

Her Bir Başkumandanın Hafızasında Daima Taşıması Gayet Lüzumlu ve Şayanı Dikkat Olan Büyük Topçuluk Sanatının Muhtasar Hülasası

Bu kaide beyan eder ki, İngiliz tabiriyle zikredilen top barutu kabı ile herhangi bir top kaç defa doldurulabilir, bu ağırlık bir libre ve 16 ons için 240 tutar.

Bu toplar, hedeflerinin 80 adımı dahilinde bulunduklarında batarya için faydalıdır. Zira tesirleri bu mesafededir.

Şahane top (canon regalis) Sade top (canon simplex) Serpentin top (canon serpentinus) Kırma top (canon spurius) Yarım top (demicanon) Taş gülleli top (canon petro)

Bu toplar, delip geçmek ve gedik açmak için bataryada mezkûr toplarla karıştırıldıklarında iyidir ve faydalıdır, ayrıca kalelerin, istihkâmların ve surların müdafaası için de elverişlidir.

Kulverin (culverinus) Basiliski (basiliscus) Yarım kulverin (demiculverinus) Kırma kulverin (culverinus spurius) Sakra (sacra) Minyon (miniona) 12½ pusluk falkon (fulcona) Falkonet (faulconetta)

Bu toplar siperlerde faydalıdır ve müdafaa için daima daha hazır tutulur.

Serpentin (serpentina) Robonet (robonetta) Falkon (faulcona)

Şahane top 1 kürek barut atar. Sade top [okunamadı] defa barut küreği atar. Serpentin top [okunamadı] defa barut küreği atar. Kırma top [okunamadı] defa barut küreği atar. Yarım top 5 defa barut küreği atar. Taş gülleli top 7 defa barut küreği atar. Kulverin 8 defa barut küreği atar. Basiliski [okunamadı] defa barut küreği atar. Yarım kulverin [okunamadı] defa barut küreği atar. Kırma kulverin [okunamadı] defa barut küreği atar. Sakra [okunamadı] defa barut küreği atar. Minyon [okunamadı] defa barut küreği atar. 12½ pusluk falkon [okunamadı] defa barut küreği atar. Falkonet [okunamadı] defa barut küreği atar. Serpentin [okunamadı] defa barut küreği atar. Robonet [okunamadı] defa barut küreği atar. Falkon [okunamadı] defa barut küreği atar.

Mezkûr hususları tahkik etmek için, her güllenin kendi topunun çapından dörtte bir oranında küçük olmasına dikkat edilmelidir.

Top barutunun kuvvetinde büyük bir fark bulunduğundan ve bugün daha büyük tanelerle karıştırılıp taneli barut denen tür, büyük topçuluk için olandan daha büyük bir kuvvete sahip olduğundan, şayet bunun büyük topçuluğa hizmet etmesi icap ederse, bu vaziyette barutun dörtte bir kısmının eksiltilmesi gerekir, nitekim John Sheriff tarafından bataryada yapılan tecrübeyle bu usul denenmiş, iyi, tehlikesiz ve faydalı bulunarak tasdik edilmiştir.

Her Bir Top Türünün Fransızca Point Blanc Denen Beyaz Noktaya Yahut Boş Havada Belirli Bir Nişangâhın Berisine Güllesini Gönderdiği Mesafenin Müşahadesi

Şahane top, kadran marifetiyle beyaz hedefe 360 adımda, muayyen hedefin berisinde 1930 adımda gülle atar. Sade top, kadran marifetiyle beyaz hedefe 340 adımda, muayyen hedefin berisinde 2000 adımda güllesini atar. Serpentin top, kadran marifetiyle beyaz hedefe 400 adımda, muayyen hedefin berisinde 1000 adımda gülle atar. Kırma top, kadran marifetiyle beyaz hedefe 360 adımda, muayyen hedefin berisinde 1800 adımda gülle atar. Yarım top, kadran marifetiyle beyaz hedefe 360 adımda, muayyen hedefin berisinde 1700 adımda gülle atar. Taş gülleli top, kadran marifetiyle beyaz hedefe 320 adımda, muayyen hedefin berisinde 1600 adımda gülle atar. Kulverin, kadran marifetiyle beyaz hedefe 400 adımda, muayyen hedefin berisinde 1500 adımda gülle atar. Basiliski, kadran marifetiyle beyaz hedefe [okunamadı] adımda, muayyen hedefin berisinde [okunamadı] adımda gülle atar. Yarım kulverin, kadran marifetiyle beyaz hedefe 400 adımda, muayyen hedefin berisinde 1400 adımda gülle atar. Kırma kulverin, kadran marifetiyle beyaz hedefe 360 adımda, muayyen hedefin berisinde 1800 adımda gülle atar. Sakra, kadran marifetiyle beyaz hedefe 340 adımda, muayyen hedefin berisinde 1700 adımda gülle atar. Minyon, kadran marifetiyle beyaz hedefe 310 adımda, muayyen hedefin berisinde 1600 adımda gülle atar. 12½ pusluk falkon, kadran marifetiyle beyaz hedefe 300 adımda, muayyen hedefin berisinde 1500 adımda gülle atar. Falkonet, kadran marifetiyle beyaz hedefe 280 adımda, muayyen hedefin berisinde 1400 adımda gülle atar. Serpentin, kadran marifetiyle beyaz hedefe 260 adımda, muayyen hedefin berisinde 1300 adımda gülle atar. Robonet, kadran marifetiyle beyaz hedefe 140 adımda, muayyen hedefin berisinde 1000 adımda gülle atar. Falkon, kadran marifetiyle beyaz hedefe 300 adımda, muayyen hedefin berisinde 1500 adımda gülle atar.

türlerin, örneğin topçu sınıfı (artilleria) olarak adlandırılan büyük toplar için alışılagelmiş olan barut ile arkebüz, musket, patronel, tabanca ve benzeri diğerleri için kullanılan barut arasındaki fark gibi, zira bunlardan ilki iri tanelidir, diğeri ise ince taneli barut olarak adlandırılır ve dördüncü kısım kadar kuvvete sahip olmalıdır. Elinde yalnızca ince taneli baruttan ibaret tek bir barut türü varsa, her bir top için önceden verilen tabloda belirtilen miktarı azaltman gerekir, benzer şekilde barut ölçeğinin genişliği ve derinliği için de bu geçerlidir. Hizmetine tahsis edilen topları bu şekilde dolduracaksın, zira bu usul merhume İngiltere Kraliçesi'nin hizmetinde bir kulverin topçusu tarafından tecrübe edilmiştir ve onun askerlik sanatındaki bu deneyimi son derece güvenilirdir.

TABLO Topun ağırlığı öğrenildiğinde, buna bağlı olarak topun uzunluğunun, gülle ağırlığının, barut terkibinin ağırlığının ve onu çekmek için gereken at veya öküz sayısının hemen belirlendiği tablodur.

Falkoneta, 4 libre kurşun, 6 ayak uzunluğunda, 2 at veya 2 çift öküz tarafından çekilir, terkibinde 2 libre maden ağırlığı. Spieda, 10 libre, 3 çift öküz. Sakra, 5 çift öküz, 3 çift öküz. Passevolant, 6 çift öküz. Kulverin, 16 libre demir, 4 veya 5 çift öküz, 5 çift öküz, 7 çift öküz, 12 çift öküz, 14 çift öküz, 28 çift öküz. Kanon, 5 veya 6 çift öküz, 6 çift öküz, 18 çift öküz, 26 çift öküz. Büyük Havan (bombarda), taştan 150 libre, taştan 150 libre, 10 çift öküz, 11 çift öküz, 5 çift öküz. Curtale, 5 çift öküz, 4 çift öküz.

BÖLÜM VIII Köprüler ve Diğer Savaş Makineleri Üzerine. Burada köprülerin inşasına ve bazı değirmenlerin yapısına, ayrıca askerlik sanatına dair diğer pek çok buluş ve makineye ilişkin çeşitli hususları kaydedebilirdik, fakat pek çok yazar bu konuları fazlasıyla kaleme aldığından ve niyetimiz bu meseleleri yalnızca kısaca ele almak olduğundan, bu incelemede ele almamız gereken diğer sanat ve ilimlere bir an önce dönebilmek amacıyla onların tüm buluşlarını burada sessizlikle geçiştireceğiz.

İKİNCİ İNCELEME, YEDİNCİ BÖLÜM Hareket Üzerine, Dört Kitap Halinde Düzenlenmiştir.

İKİNCİ İNCELEME, YEDİNCİ BÖLÜMÜN İÇİNDEKİLERİ Makinelerin hareketine sebep olan aletler, Uzunlamasına olanlar, el kantarı (romana) gibi, el kantarının oranlarından icat edilmiş aletler. Dairesel ve çevresel olanlar, bunların iki türü vardır, Dışarıdan hareket edenler, çarklar gibi, hareketi taraklar vasıtasıyla iletilen, iki türü bulunur, nihayetteki kuvvete göre, basit veya katlanmış. İçeriden ve merkezden hareket edenler, yani mil vasıtasıyla, daha küçük veya daha büyük. Makinelerin yapısında iki husus dikkate alınır, Fail (etken), harekete elverişli ve akıcı olan, su ya da rüzgar gibi. Veya sabit ve yerel olan, tarak, nihayetteki kuvvet ve benzerleri gibi. Bunun iki ilkesi vardır, Makinelerdeki kuvvet ya başlangıçtadır, yani merkezdedir, Ya da nihayettedir, yani yüzeydedir.

BİRİNCİ KİTAP Uzunlamasına Hareketli Aletler Üzerine.

BÖLÜM I El Kantarı ve El Kantarından İcat Edilen Aletler Üzerine. El kantarı (romana), Fransa, İtalya ve İspanya'da satılan şeylerin doğru ağırlıklarını tartmak için yaygın olarak kullanılan bir alettir. Şu şekilde tarif edilir,

Bu el kantarı aletindeki ağırlık baskınlığı, ağırlığın aletin merkezinden uzaklaşmasında yatar.

Aletin merkezine eşit mesafede bulunan iki eşit ağırlık dengede duracaktır, bunlardan biri merkezden ne kadar derece uzaklaştırılırsa, merkeze daha yakın olan diğerine karşı şaşmaz bir şekilde o nispette baskın gelecektir.

Kanıtlama, Birer librelik iki eşit ağırlık A ve C olsun, bunlar aletin merkezi B'den eşit mesafede bulunduklarından, kefelerde eşit ağırlıkta tartılırlar. Şayet C ağırlığı aletin merkezinden daha da uzaklaştırılırsa, yani D, E, F, G ve devamına getirilirse, merkeze daha yakın olan diğer ağırlığa, yani A ağırlığına baskın gelmesi kaçınılmazdır.

Ağırlığın merkezden aletin ucuna doğru ilerlemesi ne kadar fazla olursa (oranlı olmak kaydıyla), onun baskınlığı da o kadar büyük ve yine oranlı olacaktır, bundan anlaşılmaktadır ki, ağırlığın katlanması, hareket ettirilen hattın merkezinden ağırlığın uzaklaşmasından başka bir şey değildir.

Kanıtlama, Bu önermenin kuvveti, tarafımızdan açıklanan üç geometrik ve aritmetik ilerleme veya oran önermesiyle açıkça ortaya çıkar.

DENEY I El kantarında bulunan yukarıda bahsedilen oranlarla, bir veya en fazla iki insanın gücüyle muazzam ağırlıkları kaldırmanın mümkün olduğu bir makinenin inşa edildiğini gördüm, yapısını aşağıda tarif ettik.

A, B, C, D, yükün kaldırılması daha kolay olsun diye devasa ağırlıkları bağlayabileceğimiz kancalardır. E, kaldırılacak yüktür. F, üzerine G L ipinin bağlandığı ve çukurunda yükün daha kolay yükselmesi için M ve N iplerinin kaydığı makaradır. I, aletin merkezidir. K H, bütün E yükünü yukarı kaldırarak insan tarafından çekilecek iptir.

G ve P mesafeleri ve aynı zamanda bu noktalarda dengede asılı duran ağırlıklar eşit olduğundan, bu önermenin ilki gereğince K noktası, P veya G ağırlığını katlayacaktır, sonuç olarak K noktasındaki daha az ağırlık, K G kolu uzunluk olarak ne kadar uzatılırsa, K H ipi vasıtasıyla daha büyük E ağırlığının o kadar kolay yükselmesini sağlayacaktır.

DENEY II Narbonne'lu biri, yukarıdaki orantısal mantıkla, köprü temelleri için gereken kütüklerin veya kazıkların, bir ağırlığın çarpmasıyla toprağa çakıldığı, yalnızca bir veya iki insanın yardımıyla çalışan bir alet veya makine inşa etti. Şekli aşağıdadır.

A, B kütüğünü döven ağırlıktır. C, çatallı demir C F'nin hareketini engelleyen çividir. Bu engellendiğinde bütün çark döner, dönmesiyle A ağırlığı havaya kalkar, F G ipinin gerilmesiyle şiddetle aşağı düşer, kılavuz I yüksekliğiyle eşitlenene dek B kazığını yavaş yavaş batırır.

Çatalın F ucu çarkın merkezinden çok uzakta olduğundan, ağırlığının katlanması ve bu katlanmayla çarkın çivisini daha şiddetle bastırması zorunludur, böylece parmak çarkı dönmeye zorlar ve onun A yükü daha hızlı ve daha kolay yukarı taşınır.

BÖLÜM II Çarklar, Çarkların Parçaları ve Bunların Oranları Üzerine. Çark bütün aletlerin anası olduğundan, yapısı daireye ve dairenin oranına dayandığından, makineleri kurarken dairenin oranının ve kuvvetinin nasıl gözetileceğini ve uygulamaya nasıl aktarılacağını kısaca açıklamak gerekli görünmektedir.

Bu meselenin kanıtlanmasına dair yukarıda, el kantarından söz ederken bir miktar yazmıştık, zira el kantarı, aşağıda açıklayacağımız üzere, bir dairenin yarıçapından başka bir şey olarak kabul edilmemelidir.

Kural I Mili üzerinde dönen her çark, ne kadar büyükse, dış yüzeyine dokunulduğunda veya fail ile hareketi meydana getiren kuvvet ona tatbik edildiğinde o kadar kolay hareket eder.

Bundan açıktır ki, A C çarkı A B çarkından, A D çarkı ise A C çarkından daha kolay hareket eder, diğerleri de böyledir. Gerekçesini 1. bölümün 1. önermesinde söyledik. Zira A'daki 1 libre ile B'deki diğeri dengede duracaktır, ancak C'deki aynı ağırlık A'ya iki kat baskın gelecektir, D'deki aynı ağırlık ise A'ya üç kat baskın gelecektir ve diğerlerinde de durum böyledir. Bunlardan açıktır ki, yarıçap merkezinden ne kadar uzaklaşırsa, hareketi o kadar hızlı olacaktır.

Bu meselenin örneğini bilinen bir deneyle verelim.

A, alttaki merkez olacaktır. B, merkezden az uzaklıktaki yüktür. C, merkeze daha yakın olan eldir, bu yüzden daha zayıf kaldırır. D, merkezden daha uzaktaki eldir, bu sebeple daha güçlü kaldırır.

Ağır bir yükün altına yerleştirilen bu kaldıraç ne kadar uzun olursa, merkez yerine konulan bir desteğe dayandığında kaldırma hususunda o kadar fazla tesire sahip olur.

Kural II Failin durumu iki yönlü olduğundan, yani su gibi akıcı ve eğilimli ya da tarak ve uçtaki kuvvet gibi sabit, yerel ve geri çekilmez olduğundan, akıcı veya eğilimli fail hakkında şu oran gözetilmelidir, dış yüzeyi ve sanki boyut alanı örneğin 24 veya daha fazla ya da daha az parçaya bölünmüş olan herhangi bir çarkta, bu parçaların her birine bir ağırlık konulursa, bu ağırlık A dikey uç noktasında tam ağırlığını tartar, B orta açısında yalnızca yarısını tartar, C hizasında ise hiçbir şey tartmaz.

Böylece merkezden başlayıp çevreye doğru uzanan düz çizginin bölümlenmesi yoluyla her türlü çarkın bütün ağırlığını ölçebilirsin, nitekim önceki önermede söylenmiştir. Zira bu bölünmüş çizgi aracılığıyla çark yüzeyinin herhangi bir yerindeki ağırlık gösterilir ve bu da bir sonraki şekilde gösterileceği üzere, söz konusu bölümlemeyi kesen düz çizgiler vasıtasıyla gerçekleşir.

Kural III Herhangi bir çarkın mili büyük ve kalın olursa, çarkı güçlükle döner, aksine, küçük ve ince olursa, çarkı hafifçe döner.

Sebebi şudur, milin yüzeyi kendi merkezinin iç noktasından çok uzakta olduğunda, yüzeydeki fail tarafından, yani milin dayandığı veya üzerinde döndüğü yüzeye temas eden bitişik madde tarafından kolayca engellenir.

Kural IV Bir çark ne kadar yüksek ve mili ne kadar küçük olursa, hareket ona en uç noktada rastlarsa, yani yüzey üzerinde etki gösterilirse, o kadar kolay hareket eder.

Lakin merkezden hareket eden çarklar hakkında bunun tersi düşünülmelidir, bunlar hakkında sonraki bölümde durulacaktır. Yüzeyde etkide bulunan, güç ve ağır hareket. Merkezden, yani içeriden hareket ettirilen çark. Çevreden, yani dışarıdan hareket ettirilen çark.

Kural V, Kuvvet üreten bütün makinelerde dışarıdan hareket ettirilen çarklar yerleştirilmeli ve yük, mile uygun bir vasıtayla, sözgelimi bir halatla bağlanmalıdır. Yükseltme işlemi yavaş ilerlese de, diğer yollara kıyasla daha emniyetli olur, zira bütün çarkın kuvveti daima mile doğru itilir, nitekim herhangi bir yere konmuş her ağır cisim nasıl daima doğal olarak kendi merkezini arar ve oraya doğru istekle düşerse, kuvvetler de benzer şekilde milde toplanır, bu durum sonrakilerde açıkça görülecektir.

Bölüm III: Çarkların birinci farkı, yani dışarıdan hareket eden çarklar hakkında

Bu çark ayrımının iki başlıca türü vardır, bunlardan biri dişli vasıtasıyla, diğeri ise sonsuz vida vasıtasıyla hareket ettirilir.

Birinci tür daha yaygındır, çünkü ister daha hızlı ve hafif, ister gerektiğinde daha şiddetli iş görebilir, her türlü inşa tarzına uygundur, saatlerin ve aşçıların et kızartmakta sıkça kullandıkları diğer makinelerin yapımında aralıksız biçimde tatbik edilir.

İkinci tür ise sonsuz vida vasıtasıyla daha yavaş, fakat daha şiddetli etkide bulunur, zira sonsuz vidanın kuvveti her devirde ya da tam dönüşte ancak tek bir dişi ilerletebilir.

Kural I, Sonsuz vidanın altına yerleştirilen çark, dişliye etki eden çarkın yaptığı gibi sonsuz vidaya asla tesir edemez veya o çarkı hareket ettiremez, aksi halde kırılırdı.

Kural II, Aşağıda açıkça görüleceği üzere, birinin diğerine yetebilmesi için sonsuz vidanın en az üç yivi bulunmalıdır.

Kural III, Sonsuz vidanın bağlandığı çark iki yolla yapılabilir, bunların ikisi de iyidir, ancak birincisi ikincisinden daha üstündür, çünkü daha güçlüdür ve daha kolay hazırlanır.

Bunların şekli şudur, Numara 1.

Kural IV, İkinci bölümün birinci ve ikinci kuralları gereğince, çark ne kadar yüksekse kuvveti de o kadar büyük olur, fakat o zaman hareketi daha yavaşlar.

Kural V, Etki eden dişliye yahut sonsuz vidaya başka bir çark eklenirse çarkların kuvveti iki katına çıkar, o vakit yük tek bir insanın eliyle kaldırılamayacak kadar büyük olmayacaktır, bu durum sonraki şekillerde gösterilmektedir, Numara 1.

Kural VI, Önceki makineye üçüncü bir çark eklenirse, zorlu kuvvetlerin aleti meydana gelir. Ancak çarklar öyle oranlanmalıdır ki daima hareket ettiren birinci çark ikinciden daha yüksek olmalı, ikinci ve aradaki çark ise üçüncüden daha yüksek bulunmalıdır.

Böylece birinci çark ikinciye göre daha dar ve ince, üçüncü ise diğer ikisinden daha kuvvetli olmalıdır.

Bunun sebebi şudur, çünkü birinci en az, ikinci daha çok, üçüncü ise en fazla yüke maruz kalır.

Yine de çarkların yüksekliğini gözetmek, sonuncunun daha güçlü olmasına dikkat etmek kadar mühim değildir, bakınız Numara 1.

Kural VII, Hareket ettirenlerin kuvveti, ağırlığa ve zamana karşı çarkların oranı vasıtasıyla başka bir tarzda da katlanır, sonraki örnekte gösterildiği gibi, Numara 1.

Büyük çarkların her biri [okunamadı] dişe sahip olacaktır, yani A, B, C. Küçük olanlar ise, yani d, e, f, [okunamadı] dişe sahip olacaktır. Bu katlanmanın gerekçesi bu eserin birinci kitabının birinci bölümüyle kanıtlanmaktadır.

Kural VIII, Mimarlar ve gemiciler tarafından sürekli kullanılan, çarklar vasıtasıyla kuvvetlerin katlanmasının bir başka türü daha vardır ki bunun çarkların zikredilen birinci farkıyla bir benzerliği bulunur ve bu en iyi şekilde Almanların [okunamadı] dediği o alette kavranır. Bu alet şu şekilde tarif edilir,

[okunamadı]

Bu aletteki hareketin mantığı, birinci farktaki, yani dışarıdan hareket eden çarklardakinin aynısıdır, burada kuvvet zamanla oranlanan daha küçük parçalara çözülür ve yayılır, öyle ki başlangıçtan itibaren hafif aletlerle icra edilen herhangi bir yükün kaldırılmasında, zaman ağırlıkla birlikte katlanır, yani alet ne kadar hafif tasarlanırsa o kadar fazla zaman harcanır.

Bu sebeple böylesi aletlere, aletsiz olarak doğal yoldan kaldırılabilecek ağırlığı her bir insanın çekişine pay eden ağırlık bölücüler denilebilir, nitekim aletsiz bir kantar ağırlığı yerden bir ayak yüksekliğe kaldıran kimse, alete sahip olduğunda on kantarı aynı kolaylıkla ve daha büyük bir zahmete girmeksizin kaldırır.

Fakat doğrudan, düz, eğri, yay biçiminde kavisli yahut her ne şekilde olursa olsun, aynı dairenin on katını on ayak boyunca katetmesi gerekir. Dolayısıyla on dakikada tek bir kişi alet vasıtasıyla, on insanın bir dakikada aletsiz kaldıracağı yükü kaldırır.

Yukarıda resmi çizilen alette de benzer bir durum vardır, tek bir insan en büyük ağırlığı kaldırır, fakat bir ayak yüksekliğe kaldırmak için halatın dokuz karış çekilmesi gerekir, çünkü eklenen halat altı katlıdır, geri kalanı ise dairesel makaraların büyüklüğüne göre genişlik payı olarak hesaba katılır.

Hafifliğin sebebi şudur, halat böylesi makaralar vasıtasıyla merkezden uzaklaşarak kendi düz yahut gergin hattının dışına çıkmaya zorlanır ve bu durum, altına başka makaralar yerleştirdikçe o kadar defa tekrarlanır.

Burada iki katından iki katına doğru ilerleyen ikili bir artış yahut katlanma kaydedilmelidir, zira birinci makara vasıtasıyla ne kadar kuvvet kazanırsan, ikincide bunun iki katına sahip olursun, aynı şekilde üçüncüde ikincinin iki katı bulunur ve bu minval üzere ilerler.

Halatın kendi merkezinden, yani belirli çekiş hattından bu şekilde uzaklaşmasının (çekiş ister düz ister dolaylı hatta olsun) hafiflik getirdiği akıl yoluyla sabittir, zira halatın böylesi eğri yahut kavisli bir hatta, düz yahut doğrusal bir hatta olduğundan daha uzun olması icap eder, halat uzadıkça şekilden de anlaşılacağı üzere işleyiş yavaşlar.

Kural IX, Önceki aletin hareketinden şöyle bir kural çıkardık, sonda hareket ne kadar yavaş olursa, başlangıçta o kadar hafif olur.

Herkesçe bilinen, öncekine benzeyen ve büyük yükleri kaldırmada aynı işi gören, hepsinin en kolayı başka bir alet daha vardır.

Bu alet, inşaat kolaylığı gerektirdiğinde ve mimarların elinde daha elverişli başka aletler bulunmadığında hemen orada kurulabilir. Şekli aşağıda gösterilmiştir.

Burada E yükünün daha kolay kaldırılmasının iki sebebi vardır.

Birincisi, F miline tespit edilmiş olan C yarıçapında görülür ki bu, işbu eserin birinci kitabının birinci, ikinci ve [okunamadı] kurallarıyla kanıtlanmıştır. İkincisi ise A ve B çarklarının eklenmesinden ötürü bu kitabın önceki kuralıyla sabittir, bunlardan ötürü D kolunun daha küçük bir kuvvetle çevrilebileceği ve E yükünün şaşılacak bir kolaylıkla F miline kadar kaldırılabileceği kesindir.

Bölüm IV: İkinci ayrımdaki çarklar, yani merkezden hareket ettirilenler hakkında

Merkezden hareket eden çarkların kullanımı esasen saatlerde ve aşçıların et kızartmak için sürekli kullandıkları makinelerdedir, buralarda kuvvet değil sürat, yani devir çokluğu aranır, öyle ki bazen yirmi dört saatte (aşağı yukarı) ancak bir kez dönen birinci temel çarktan itibaren hız katlanır, zira en üstteki küçük çark kimi zaman iki yüz kez döner ve bu durum, daha uzun süre işlesinler diye çift ağırlıklı saatlerde nadiren görülen durumlar hariç, üç veya dört çark ile bir o kadar pinyon vasıtasıyla gerçekleşir, daha fazlasıyla değil.

Kural I, Bütün saatler ya boyunda taşınan yahut tabla ya da masa üzerine konan küçükler gibi zemberekle hareket eder, ya da evlerde, binalarda yahut mabet kulelerinde inşa edilen bütün büyük saatler gibi ağırlığın yerçekimiyle işler.

Bununla birlikte, tertibatları farklı olsa da çarklar bakımından hepsinin işleyiş mantığı aynıdır.

Kural II, Daha önce söylendiği gibi, saatlerin bütün çarkları merkezden hareket ettirilir.

Büyük saatlerin yapısı ve tertibi aşağıdadır, Numara 1. A. Zaman yahut hareketin eşitliğini sağlayan sarkaç. B. Bu 480 kez hareket eder. C. Bu 70 yahut 80 kez hareket eder. D. Bu 5 kez veya [okunamadı] hareket eder. E. Bu çark bir kez hareket eder. F. Diğer çarklara etki eden merkez. G. Merkeze hareket veren halat. H. Sonsuz vidayı harekete zorlayan ağırlık.

Küçük saatlerin tasviri, Numara 2.

Zembereğin dengelenmesi için zincir konulur, çünkü zemberek başlangıçta sonundakinden daha kuvvetli çeker. Halbuki zincir salyangozu başlangıçta daha büyük bir kuvvet gerektirir, dolayısıyla zemberek zincir vasıtasıyla dengelenir.

Kural III, Saatlerdeki bu hareket, merkeze bağlı kuvvetlerin çözülüşüdür, gerçi bunu çarkların ve devirlerin katlanmasıyla hissedilmez parçalara yayar, makinelerin önceki hareketi ise pek çok çarkın ve teğetsel yahut hafifçe hareket edenlerin tek bir merkeze doğru toplanması, birikmesi ve birleşmesidir.

Demek ki saatlerin kuvvetinin başlangıçta yahut merkezde bulunduğu ve oradan genişleyip yayıldığı sabittir, zikredilen makinelerin kuvveti ise önceden belirtildiği üzere sonda bulunur ve millerde toplanır.

BİRİNCİ KİTABIN SONU.

İkinci Kitap: Çeşitli makinelerin tasviri ve hareketlerinin mantığı hakkında

Bölüm I.

Dairesel yapının ve hareketinin oranının mahiyeti üzerine.

Bakır levhaların basılması veya madeni levhaların uzatılması için kullanılan mengene, iki silindire ya da mile sahip olduğunda dikkat edilmelidir ki, üstteki daha az kalınlıkta, alttaki ise daha fazla kalınlıkta olmalıdır, zira hareket üst merkezde meydana gelir, bu nedenle onun ikinci çark farkı türünden olduğu kesindir, alttaki ise hareketini araya sokulan ve kendi yüzeyine etki eden levhadan aldığından, aşağıdaki şekilde görüldüğü üzere, birinci çark farkı sayısından sayılır.

BÖLÜM II. Suyun, işçileri engellemeyecek şekilde herhangi bir derinlikten çıkarılmasını sağlayan ve birinci çark farkına dahil edilen alet üzerine.

Su çarkı on iki ayak yüksekliğinde, yani çapında olsun, ikinci çark, yani D, kendi çapında beş ayak olsun, üçüncü çarkın yüksekliği ise dört ayaktan ibaret olacaktır. İkinci çarkın, yani D'nin 72 dişi, üçüncü çark A'nın ise 50 dişi vardır, B küçük çarkı 12 dişten, C ise 10 dişten oluşur.

Şu halde kesindir ki, üçüncü çark bir kez döndürüldüğünde, su çarkı otuz kez döner, bunun miline pompalar veya su çekme kapları bağlanır, bunların kurşun pistonları öylesine ağırdır ki, suyu çektiklerinde düşebilsinler. Eğer yeterince ağır olmazlarsa, pistonların üçüncü çarkın koluna bağlı olması daha iyi olacaktır, böylece onun vasıtasıyla kaldırılıp itilebilsinler. Önce suyun şiddetiyle dış çarkın yüzeyi hareket ettirilir, bunun hareketiyle B küçük çarkı ikinci D çarkını zorlar ve bunun da küçük çarkı üçüncü çarkı dairesel olarak harekete geçirir, bu da kendi milini döndürerek aynı zamanda onun merkezinden geçen iki tahtayı hareket ettirir, bunlardan ilki, milin hareketinden ardışık olarak uzaklaşan uçlarıyla, F. K. tahtasının bir ucunu, yani K ucunu bastırarak, bu bastırmayla karşısındaki diğer ucun yükselmesini sağlar, bu uç yükselirken beraberinde F. R. demirini çeker, bu yükselme anında, kurşun pistonun sübaplarıyla birlikte ağırlığı sebebiyle diğer tahtanın ucu, yani S ucu bastırılır, ve böylece sözü edilen iki tahta zıt hareketlerle nöbetleşe iş görür, bunların hareketleriyle T dibindeki su, su çekme kapları ve pompalar vasıtasıyla yukarı doğru yükseltilir ve V. V. kanalına boşaltılır. Yukarıda zikredilen aynı görevi, sözü edilen üçüncü çarkın mili veya dingili olan manivela kolu da yerine getirecektir, bunun H kıvrımı F. K. tahtasının yerinde, diğeri I ise G. P. tahtasının yerinde olacaktır, ve biz bu yolun tercih edilmesinin daha doğru olduğunu düşünüyoruz.

BÖLÜM III. Almanların Azize Meryem maden ocaklarında, halk arasında Markirch denilen yerde kullandıkları düzenek üzerine.

Bu alet suyu pompalar vasıtasıyla 60 sırık, yani 360 ayak yükseklikten çeker. Çarkın çapı ise kırk ayaktır.

BÖLÜM IV. Bir İsviçrelinin devridaim hareketini kesin olarak bulduğuna inandığı, küçümsenmeyecek alet üzerine. Ve bu, çarkların birinci farkının biçimidir.

A, ana çark, B, C, bir tarafın ağırlıkları, D, E, F, diğer tarafın ağırlıkları, G, taşıyıcı çubuk, H, çubuğu tutan, I, kaldıran küçük çark, K, onun tarağı, L, taç çark, M, taç çarkın tarağı, N, dişleri kesintili çark, O, mil, P, makara, Q, ip, R, 4 librelik ağırlık.

Ana çark şu şekilde yapılır, bir ve diğer yanında 12 eşit parçaya bölünür ve her iki yanına, birbirinden aynı uzaklıkta yerleştirilmiş 6 çivi çakılır, ancak öyle ki, herhangi bir çivi çarkın diğer tarafındaki diğer iki çivinin ortasında dursun, biri diğerinin hemen yanında olmasın. 6 ağırlık asıldığında (bunların her bir yanında 3 adet bulunur, ancak 6 ağırlığın tümü çarkın merkezden bu yana olan tek bir tarafındadır), bu çarkın 15 librelik ağırlıkla yüklendiği görülür, zira doğru çizgi üzerindeki C ağırlığı 4 libreye, D ve E yaklaşık 7 libreye, B ve F ise 4 libreye sahiptir, bunlar bir araya toplandığında, birinci kitabın birinci bölümünün birinci kuralından ve ikinci bölümünün birinci ile ikinci kurallarından açıkça anlaşıldığı üzere, 15 libre eder. Şimdi çark, en alttaki ağırlık taşıyıcı çubuğun çivisine yaklaşacak şekilde hareket ettirilir, B ve F'nin yanına yerleştirilen bu çubuk, kancası vasıtasıyla bu ağırlığı alır, ağırlık orada asılı kalarak yukarı taşınır ve çark alt kısımda boşalarak devam eder, bu sırada B'yi takip eden en yakın çivi yaklaşır ve zaten B'nin bulunduğu aynı yerde, çubuk tarafından kendisine getirilen ağırlığı alır. Ve böylece çark her zaman üst kısımda yüklenir ve alt kısımda boşaltılır, zira çarkın on ikide bir parçası dönerken çubuğun yükselmesi, diğer on ikide bir parça dönerken ise aynı çubuğun tekrar inmesi zorunludur. Çubuk ise L küçük çarkı vasıtasıyla kaldırılır, bu küçük çark üç kez dönerek çubuğun tüm yüksekliğine ulaşır ve onu arzu edilen çiviye kadar kaldırır. Bu tür bir küçük çark, tarağı K vasıtasıyla L taç çarkı tarafından döndürülür, bu taç çark da kendi tarağı M vasıtasıyla, yüzeyinin on ikide bir parçasında her zaman dişleri bulunan kesintili O çarkının her bir on ikide bir parçasından, N kesintili çarkı tarafından bir kez döndürülür ve bu altı kez gerçekleşir, nitekim kendi kendine düşmeye bırakılan ve düşüşüyle Q küçük çarkını ve M taç çarkını geri dönmeye zorlayan çubuğu serbest bırakmak için aynı türden diğer boş ara kısımlara sahiptir, ancak şiddetle düşmesin diye, P makarası vasıtasıyla diğer çubuğa bağlı olan Q ipine asılmıştır, zira bir çubuk ne kadar düşerse, diğeri o kadar yükselir. Kesintili çark, ana çarkın miline veya dingiline sabitlenmiştir ve onun gücüyle etrafında döner. Ana çarkın diğer tarafına da benzer aletlerin yerleştirilmiş olması ise, çarkı yükleyip boşaltarak sürekli ve kesintisiz çalışılmasından ileri gelir, çünkü bir taraftan ağırlık alındığında, diğer tarafa asılır. Ve böylece çarkın her zaman asılı duran 5 ağırlığı ve yükselen çubukta her zaman bir ağırlığı bulunur. Fakat, İsviçreli adamın bu teorisi, çarka bağlı 5 ağırlığın tek bir ağırlığı kolayca çekip kaldırması gerektiği yönüyle oldukça zekice ve akla yatkın görünse de, kuvvet zamana göre oranlanmadığından burada hiçbir şey elde edilemez, zira yükselen ağırlık 5 ağırlığın içinden veya ancak tek bir parçası kendisini hareket ettiren bunca parçanın mesafesinden geçmek zorundadır, tek bir yükselen ağırlık, uzun geçiş sebebiyle diğer beş ağırlık kadar sürer. Dolayısıyla kendi kendini aşamaz. İsviçreli mühendisin bu icadını ve onun hatasını bu yerde anlattık ki, bu bilimin meraklıları oranların bilgisini daha büyük bir gayretle araştırsınlar ve bunları dikkatle gözetsinler.

BÖLÜM V. Akan suyun yükseğe çıkarılmasını sağlayan aletin yapısı üzerine.

Bu yapıdaki bir aleti vaktiyle Capua yakınlarında, bir Napolili Kontun sarayının bahçesinde, nehir üzerine inşa edilmiş olarak gözlemlemiştim, nehrin hareketinin itişiyle suyu yukarıda bulunan bahçeye yükseltiyordu, tarifi ise aşağıdadır. A. A. su çarkıdır, bunun hareketiyle C. C. C. milinin ucuna sabitlenmiş B küçük çarkı hareket ettirilir, ve bunun da hareketiyle C. C. C. mili veya dingili döndürülür, bununla birlikte oldukça sert ve kalın deriden yapılmış olan D. D. D. kanalı veya borusu da döner, bu boru, gördüğün gibi, mili helezoni olarak çevreler. E, kanalın daha büyük olan ucunun boğazında, aşağıda ve suya batırılmış olarak yerleştirilmiş sübaptır, daha kolay anlaşılması için bunu F harfiyle çizdik. Bunun işlevi ise, kanalın boğazındaki delikten giren suyun geri çıkmamasıdır, ta ki milin diğer bir dönüşüyle, daha büyük su ağırlığıyla dolan ağız, kendi yüküyle daha küçük ağırlığı üst kısımlardan dışarı itene kadar. Zira derinin ağzı ile boğazı arasında, boğaz veya sübap ile G ucu arasında olduğundan daha büyük miktarda su bulunur. İşte bu nedenle, borunun ağzındaki suyun sürekli daha ağır basması, üst kısımda da suyun sürekli olarak dışarı atılmasını sağlar.

BÖLÜM VI. Suyun herhangi bir yüksekliğe çıkarılmasını sağlayan başka bir alet üzerine.

Roma'da bulunduğum sırada, Kardinal San Giorgio'nun mühendisi ve bu sanatta benim üstadım olan Gruterus, efendisi olan Kardinal için böyle bir alet yaptı, bununla küçük bir tepenin veya tepeciğin eteğinde kaynayan küçük bir kaynaktan gelen suyu tepenin doruğunda bulunan bahçeye çıkmaya zorluyordu, bu kadar küçük bir su kaynağından onun bir kısmını bu denli kolaylıkla yükseğe sevk edebilen bu kişinin ustalığını ve buluşunu ne kadar övsem azdır. Buluşunun şekli ise aşağıda çizilmiştir. Alette tarif edilen harflerin anlamı, Su çarkı 8 ayak yüksekliğe sahip, a küçük çarkı çap olarak 1 ayak olacak, b küçük çarkı uzunluk olarak 5 ayak olacak, C küçük çarkı kendi çapında 1 ayak olacak, D çarkı 4 ayak yüksekliğe sahip olacak, E, K. K. kanalının yanındaki iki kurşun sübaptır, F, borunun ağzındaki sübap, G, aletin borusudur, iki parmak çapında olup yüksekliği 10 ayak olacaktır.

Fener (laterna) boş kalamayacağından, K supabı vasıtasıyla suyu (bir sifon gibi) çeker, zira çekme kuvvetiyle yukarıdaki supap açılır, öyle ki fener, D borusu ve B borusu daima suyla dolu kalır. Fenerin ağırlığı düşüp C borusunun suyu boşaldığında ise savak derhal açılır, çünkü kap daha önce zikredildiği üzere çiviye çarpıp suyu döktüğünde, dengelemenin karşı ağırlığı çok geçmeden daha ağır basmıştır, savağın açılmasıyla bu tesir yinelenir, başlangıçta ifade ettiğimiz üzere, bu tekrarlar ansızın ve süratle vuku bulur. Böylece bütün kokuşmuş su Q kuyusuna girer, lakin bu sulardan ötürü iki yahut üç ayaktan fazla yükselemez, zira yer altı damarları vasıtasıyla bir çıkış arar. R kuyusuna ise kendi damarları vasıtasıyla daima başka su erişir. Burada dikkat edilmelidir ki, D borusu ilk seferinde N ağzından doldurulmalıdır, bu ağız derhal kapatılır ve daima öylece kapalı kalır.

İKİNCİ KİTABIN SONU. ÜÇÜNCÜ KİTAP. Dört Elementin Tabiatından Doğan Hareket Üzerine.

BÖLÜM I. Surete dair hareketin mahiyeti, filozofların elementer cisimlerden neşet eden hareketlerin çeşitliliğinin mahiyetini gösteren kesin aksiyomları üzerine.

Kural I. Bütün filozofların kanaatine göre, eşyanın tabiatında boşluğa (vacuum) mahal yoktur. İspat. Bütün elementler cismani tözler olduğundan (zira onlar birincil niteliklerin rahimleridir), ay altı âlemdeki her mekânın ya elementlerle yahut elementlerden terekküp etmiş olanlarla dolması zorunludur, çünkü elementler her yere dağılmıştır ve onların parçaları süreklidir, öyleyse cismin yokluğundan başka bir şey olmayan boşluk, eşyanın tabiatında var olamaz.

Kural II. Hava, cisim olduğundan, kendi parçasından biri yahut tamamı mezkûr mekândan çekilmedikçe, bir başka cismin kendi mekânına girmesine izin vermez. Bu, avamın da malumu olan aşağıdaki deneyle ispat edilir, A, yalnızca hava ile dolu cam bir kaptır, şayet onun C ağzı B kabındaki suya daldırılırsa, havanın bir parçası dışarı çıkmadıkça suyun hiçbir kısmı içeri giremez, zira havanın çıkışı, suyun girişidir.

Kural III. Hafif elementler tabiatları gereği yerlerini daha ağır olanlara bırakır, zira ateş havaya, hava suya, su da toprağa yer açar. Sebebi şudur, ağır olanlar fıtraten aşağıya doğru meyleder, daha hafif olanlar ise aşağıdaki deneylerde izah edileceği üzere çevreye doğru itilir. Önceki deneylerden aşikârdır ki, kesif ve ağır olan, latif ve hafif olana mukavemet eder, üstelik sübtil olan, yoğun olana nazaran daha uçucu ve kaçıcıdır. Buradan hareketle, hafifçe geri çekilir ve nüfuz edici özelliği sebebiyle daha dar yollardan dışarı çıkar. Nitekim A şişesinin tepesinde muayyen bir delik, yani B deliği vardır, oradan çekilen hava, kabın ağzından suyun girmesine olanak tanır. Fakat o delik tıkandığında, suyun girişi derhal engellenir, delik ansızın açıldığında ise su yeniden içeri girer ve kabın içinde yükselir. İkinci deneyde aşikârdır ki, c.d. borusunun deliğinden dökülen su, kabın D bölgesini işgal eden havayı E borusundan dışarı kaçmaya zorlar.

Kural IV. Bazen ağır cisimler, hapsedilmiş hafif cisimler tarafından yerinden edilir, bu durum yolun ağır olanlar tarafından kapatılmasıyla vuku bulur, öyle ki hafif bir cisim, yerinden edilecek daha kesif ve daha ağır bir başka cisim tarafından itildiğinde, daha az ağır olan önceden defedilmedikçe kendi yerinden dışarı çıkamaz, nitekim aşağıdaki misalde bu daha berrak biçimde görünmektedir.

Bu kural önceki kurala zıt görünmektedir, zira önceki kural ağır olanın hafif olanı yerinden ettiğini kabul eder, lakin anlaşılmalıdır ki, bu makamda biz basit bir elementin hareketinden değil, bileşik hareketten, yani bir elementin diğeri üzerindeki ve ardından onun da üçüncüsü üzerindeki tesirinden bahsetmekteyiz. Zira ilk ispattaki kum, A deliğinden B kabının bölgesine döküldüğünde, mezkûr bölgeyi dolduran havayı C deliğinden merhale merhale dışarı sürer, C.D. vasıtasıyla suyla dolu üst D bölgesine çıkan hava, o suyu kendisine yer açmaya zorlar, bunun gerçekleşmesi için de o suyun E.F. borusundan dışarı atılması zaruridir. Benzer biçimde ikinci misalde, G ocağındaki ateş, H kabının suyla karışık havasına tesir eder, her ikisi de o havayı inceltir (sübtilleştirir) ve hava kabın tamamını dolduruncaya değin onu k ağzından yavaş yavaş dışarı iter.

Kural V. Ateş aynı zamanda inceltme (subtiliatio) vasıtasıyla havayı dışarı atar, bu da bir cismi kuşatan kabın, o cismin incelmesinden sonra, inceltilmiş mezkûr cismi daha iyi muhafaza edebilmek için daha geniş bir mekâna ihtiyaç duymasından ileri gelir, bakınız Nu. 1. A, hava ile dolu B bölgesini ısıtan ateştir, incelen hava parçalar halinde daha geniş bir mekân aradığı C bölgesine doğru dışarı çıkar.

Kural VI. Bir yerde hapsedilmiş hava boşaltıldığında yahut tüketildiğinde, boşluğa mahal verilmesin diye, yeni bir cismin o mekânı doldurması zaruridir. Bu, aşağıdaki misallerle ispat edilir, Nu. 1. Bu birinci ispattaki suyun D deliğinden çıkışı veya boşalması, A deliğinden havanın girişinin yahut intikalinin sebebidir. Zira testiyi terk eden su, A deliğinden kabın dışındaki havayı kendisine doğru çeker ve boşluk oluşmasın diye onu kendi yerine kabın zilyedi olarak bırakır. İkinci ispattaki mum, su dolu bir kabın dibine sabitlenir, şişenin ağzı dik açıyla kabın içindeki suya daldırıldığında mumu içine alan alev, şişede hapsolan havayı tükettiği nispette suyu yukarı çekecektir, Zira hava ateşi besler ve beslerken tükenir, boşluğa meydan vermemek için de üçüncü element olan su, tüketilen havanın yerini tutar.

Kural VII. Su elementinin tözü, aralarında hiçbir mesafe kalmayacak surette, sıkı bir biti适meyle havaya bitişiktir (contiguus), bundan ötürü suyun havayla birlikte yukarı yükselmesi vuku bulur. Aşağıdaki misallerle ispat edilir. İlk ispattaki suyun havayla bitişikliği şöyle gösterilir, A içi boş borusunun yahut tütsünün ucu bir kadehe daldırıldığında, tütsünün oyuğundaki hapsedilmiş hava ağızla çekilirse, hava suyu da kendisiyle birlikte yükseltecektir. İkincisinde, A testisinin yan tarafından içeri sokulan c. d. e. kanalı, su F borusunun ucuna inene kadar testiyi dolduran suyu e. ağzından tahliye etmeyi asla bırakmayacaktır, zira o vakit akış kesilecektir, çünkü testiye dökülen su, C. E. borusundaki havayı dışarı atacak ve suyun yerine geçecektir, lakin su F işaretine kadar alçaldığında, suyun yokluğundan ötürü havanın girmesine izin verilir, böylece su artık E vasıtasıyla akmaz. Şüphesiz bu kuralın gayesine dayanan nihayetsiz misal vardır, bunlardan bazılarını kendi tatbikatımızda zikretmekteyiz.

Kural VIII. Hava ve benzeri bir cisim onun yerine geçmedikçe, su çömlekten dışarı çıkmaz, Buradan, tabiatın boşluktan kaçınmadaki hayranlık uyandırıcı mahareti bize vazıh bir şekilde görünür. Aşağıdaki misalle gösterilir, Nu. 1. Tepesinde bir delik, dibinde ise çok sayıda delik bulunan bir kap yahut çömlek tasavvur edilsin, bu kap suyla doldurulsun ve A deliğini parmağınla tıkadığın müddetçe, B civarındaki dipteki deliklerden hiçbir su akmayacaktır. A deliği açıldığında ise derhal akmaya başlayacaktır. Sebebi şudur, A'dan giren hava, B'den çıkan suyun yerini dolduracaktır.

Kural IX. Genişleyen (seyreltilen) su elementi daha geniş bir mekâna ihtiyaç duyar, şayet buna izin verilmezse, bu seyreltilme esnasında onu kuşatan mekân parçalanacaktır. A B tunç bir kap olsun, bunun B kısmı suyla doldurulmalıdır, bu su C ateşiyle inceltilerek işgal edeceği daha geniş bir mekân arar, zira incelme esnasında A deliği tıkanırsa, o tunç kabın gök gürültüsü misali şiddetli bir darbe indirerek parçalanması kaçınılmazdır.

BÖLÜM II. Aletli hareket, yani elementlerin kuvvetlerinin vasıtasıyla iş gördüğü aletlerin mahiyeti üzerine.

Deney 1. Bir makinenin kaidesi tekerlekler üzerinde hem ileri hem geri hareket ettirilecekse, iki tekerleğin dingili üzerine dikey olarak dikilmiş kare kesitli bir gövde yapılmalıdır, öyle ki bunun vasıtasıyla dingile defalarca dolanmış iki ip dikey olarak yukarı çıksın, lakin bunların tertibatı öyle yapılmalıdır ki, biri yükselirken diğeri daima alçalsın. Gövdenin tepesine ise 4 makara takılsın, yani ikisi sağ tarafına, diğer ikisi de sol tarafına konulsun, öyle ki yükselen ip, bunların ikisi üzerinden, demir bir halkayla bağlandığı kurşun bir karşı ağırlığa doğru yönlendirilsin, alçalan ip de kalan diğer ikisi üzerinden başka bir ağırlığa yönlendirilsin. Bu kurşun karşı ağırlıklar her bakımdan birbirine eşit olmalıdır, aletin farklı bölgelerinde muayyen bir kum yığını vasıtasıyla tutulmalıdırlar ve her bölgenin dibinde kumun azar azar dışarı çıkabileceği küçük bir delik açılması zaruridir. Bir bölgenin kumu azaldığında, kurşun ağırlık yavaşça aşağıya iner, onun inişiyle ip çekilir ve bunun sıkıştırmasıyla her iki tekerleğin dingili hareket eder. Buradan mezkûr tekerlekler, aletin kuyruğuna yerleştirilen üçüncü tekerlekle birlikte hareket eder ve neticede bütün makinenin bir o yana bir bu yana hareket ettiği görülür. Fakat iki ağırlığın hareketinin tefrik edilebilmesi için, her iki bölgenin kumun çıktığı deliklerinin, sanatkârın arzusuna göre aleti ya hareket ettirebilecek yahut sabit tutabilecek şekilde incelikle tıkanması gerektiği anlaşılmalıdır. Ve bilhassa şu gözetilmelidir ki, bir delik açıldığında, önceki bölgeden kumun tamamı akıp gidinceye değin diğeri kapalı tutulmalıdır, o vakit diğerinin kapağı ince bir maharetle kaldırılacaktır, bu da pek çok yolla, bilhassa o esnada hareket eden ipin tesiriyle gerçekleştirilmelidir. Ve bir ağırlık diğerinin hareketine mani olmasın diye (zira her iki ip de aynı dingile bağlanmıştır), birinci ağırlığın ipinin dingile öyle bir tarzda bağlanması gerekir ki, kumun tükenmesinin hemen ardından, bağlandığı dingil noktasından adeta kendiliğinden düşsün ve bu, ikinci bölgenin kumu akmaya başlamadan evvel gerçekleşsin. Şu halde neticeye varıyorum ki, ikinci ağırlık kendi bölgesinin kumu vasıtasıyla, birincinin yaptığı ilerleme kadar bir gerileme hareketi yapacaktır. a.a.a. ilerlemeyi sağlayan birinci kordon yahut ip. b.b.b. gerilemeye zorlayan ikinci ip. c.c.c. a.a.a. ipinin üzerinde hareket ettiği sol taraftaki iki küçük tekerlek yahut makara. d.d.d. b.b.b. ipine ait olan sağ taraftaki iki küçük tekerlek. E. aletin vasıtasıyla hareket ettiği tekerleklerden biri. f.f. E tekerleklerinin dingilidir (burada tasvir edilmiştir) ve diğer hususların daha kolay izahı için oraya çizilmemiş, sadece zihinde canlandırılmıştır. g.g. dingilin her iki ipin bağlandığı iki demir noktasıdır. H. aletin kuyruğuna imal edilmiş üçüncü tekerlektir. I. birinci ipi iten, L kumunu sıkıştıran ve o bölgeden dışarı süren kurşun ağırlıktır. K. M bölgesinden kumu ileri iten ikinci kurşun ağırlıktır. N.

Her iki bölgeden kumun döküldüğü iki hazne vasıtasıyla.

Deney II

İtalya’da bazen bu türden yapay bir hareketle figürlerin ya da insanların birbiriyle savaştığını gördüm, zira seyircilerin tahayyülüne göre kılıcı, sopayı veya baltayı yukarı ve aşağı hareket ettiriyor, gayretle vuruyorlardı. Bu tür bir hareketin tarzı çeşitli şekillerde yapılabilir, fakat başlıca yol, Fransa’nın Vienne kentindeki demircilerin kılıç biçimli levhalarını büyük çekiçlerle döverek şekillendirdikleri yoldur ki bu da hemen aşağıda izah edilmektedir. Böyle bir hareketle aynı şekilde figürlerin savaştığı görülecektir.

A ipi tarağı hareket ettirir. B ağırlığı A ipini hareket ettirir. C dişi, c d ağacını yukarı kaldırır ve bunun yükselmesiyle e kolu kalkar. c dişi döndüğünde, ağaç kol ile birlikte g zıddına doğru düşer.

Bundan dolayı o figürün, d ağacının ucuyla değil, baltayla vurduğu görülür.

Fakat burada anlaşılmalıdır ki, bu tür bir alet, başka çarkların eklenmesiyle hem kum ile hem de su ile hareket ettirilebilir, bunların tamamını mucidin dehasına bırakacağız.

Deney III

Evlerin yanması, sunak kurbanlarının tutuşması, saçlı ve sakallı kuyrukluyıldızların belirmesi, buhur yakılması ve bu türden pek çok yapay şey, eğer bir şamdan, yanmakta olan bir mum veya lamba sunağın oyuğunda gizlice tutulursa, birinci deneyin hareketi vasıtasıyla gerçekleştirilebilir, öyle ki yanan alev, sunağın tepesindeki bir deliği kapatan bakır bir levhaya değmelidir,

Zira kurşun bir ağırlığın yahut suyun hareketiyle, belirli bir zamanda o levha gizlice çekilecek ve delikten çıkan alev, sunağın üzerinde yanıcı ne bulursa yakacaktır. Eğer oraya kâğıttan veya ahşaptan saraylar yahut kokulu ve kolay yanan bir odun konulursa ya da odunlarla karıştırılmış buhurlar yerleştirilirse, hepsi alev alacaktır.

Dolayısıyla Truva’nın yıkımı, Neron’un Roma yangını, Sodom yahut onun sarayının tutuşması ve buna benzer diğer hadiselerin yapay temsili için bu deney son derece faydalı olacaktır.

A, lamba veya şamdan. B, levhaya çarpan alev. C, çekilecek bakır levha. D, sunak üzerine yerleştirilmiş yanıcı madde. E, zamanı geldiğinde levhayı çeken ipin üzerinde hareket ettiği tekerlek veya makara. F, G, H, sunak.

Belirtilmelidir ki, bu düzenek başka birçok yolla da sağlanır, nitekim ya askerlerin bombardalarında kullandıkları tutuşturulmuş bir fitil vasıtasıyla ya da belirli bir zamanda vurarak ateş çıkaran bazı mekanizmalarla temin edilir. Benzer şekilde, yakıcı maddenin hareketi de çok çeşitli yollarla gerçekleşir,

Zira ya önceki deneydeki levhada olduğu gibi üçüncü bir şeyin hareketiyle olur, ya da yakıcı maddenin kendisi yükselerek, ilerleyerek yahut gerileyerek yanıcı maddeye tesir eder.

Deney IV

Eğer kumun üzerindeki karşı ağırlıkla veya kumun yahut suyun hareketiyle, A kavisinin etrafından ve B makarasından geçen ip belirlenen bir zamanda çekilirse, figürlerin dairesel hareket ettiği, insanların vezinli şekilde dans ettiği, tiyatro sahnesinin sık sık değiştiği, kürenin (sphaera) döndürüldüğü ve buna benzer pek çok şeyin gerçekleştiği görülecektir, bu da aynı düzenek dahilinde, istenildiği kadar ve zengin bir icat çeşitliliğiyle yapılabilir, ancak dikkat edilmelidir ki, figürün yerine küre, tiyatro sahnesi, dans eden insan kalabalığı, aynı şekilde bir horoz ve benzeri şeyler yerleştirilmelidir. Bu buluşun şekli aşağıda takip etmektedir.

İlk gösterimde, B kumunu bastıran A ağırlığı, kumun G deliğinden boşalması sebebiyle yavaşça alçalır ve ağırlığın daha kesin ve düzgün hareket etmesi için ahşap yarıktan geçen d çıkıntısı, E ahşap spatulasının üzerine düşerek onu bastırır, onun bastırılmasıyla f f ipini I I makaraları üzerinden çeker ve G G çarkını döndürür. Fakat d parçası E ağacını geçtikten sonra, H ağırlığının ağır basması sebebiyle çark yeniden kendi yerine döner.

Böylece figür bazen dairesel olarak hareket edecek, bazen de sabit duracaktır.

Aynı düzenek, ikinci gösterimde görüldüğü gibi suyun ağırlığıyla da sağlanacaktır, burada B kanalından C kabına akan A suyu o kabı yavaşça doldurur, kap dolduğunda kurşun E ağırlığı ağır basar, öyle ki kabın klape kapağı D anahtarının üzerine düşer. Bundan dolayı o klape kapağı, neredeyse tüm su dışarı akana kadar açılır. Su aktıktan sonra kap hafiflediği için, E ağırlığı onu son derece kolay şekilde yukarı kaldırır. Bu sebeple, hareket eden f ipinin G çarkını döndürmesi zaruridir ki bu çarkın hareketiyle üzerine yerleştirilen küre döner.

Deney V

Köpeklerle geyikleri kovalayan avcılar alayı yahut savaş nizamında sancaklarıyla ilerleyen asker birlikleri, son derece zarif başka bir düzenekle temaşaya sunulur, zira aşağıda çizilen gösterime göre dişlerle bir çark yaparsak, bu çark kum veya su ile dönmeye zorlandığında, kendi hareketiyle aşağıdaki diğer çarkın tarağını itecek ve o da kendi çarkını döndürerek, ucuna yahut tepesine figürlerle dolu o halkanın takıldığı mili fırıldak gibi çevirecektir. Böylece o figürlerin koştuğu ve hareket ettiği görülecektir.

Bu deneyin çizimi takip etmektedir.

Fakat aynı zamanda musiki sesi de elde etmek istersen, milin ucuna bir çark yapılsın ve bu çark, orantılı bazı çıkıntılarla bir borunun yahut başka bir aletin ses vermesini sağlasın.

Deney VI

Musiki, ahenkli belirli seslerle, gerek kumun hareketiyle gerekse suyun akışıyla, hem çark vasıtasıyla hem de çarksız olarak ve üstelik farklı yollarla meydana getirilir ki bunların ilki düdükten çıkarılan seslerle ilgilidir, dolayısıyla bunun hangi düzenekle yapılabileceğini kısaca anlatacağız.

İlk olarak şu kesindir ki, hava, kaba bir cismin araya girmesiyle kabın bir bölgesinden pek kolay dışarı atılır, yeter ki çıkabileceği uygun ve elverişli bir çıkış yolu bulunsun, aksi takdirde hangi unsurdan olursa olsun başka bir cismi işgal ettiği yere kabul etmez, nitekim bu durum işbu kitabın ikinci ve üçüncü kaideleriyle yeterince gösterilmiştir.

Dolayısıyla bu altıncı deney, üflemenin hangi düzenekle yapılacağını öğretecektir, zira üfleme vasıtasıyla orgların ve düdüklerin ses verdiği, testilerin haykırdığı, kuşların ötüştüğü, yılanların ıslık çaldığı, aslanların kükrediği ve boğaların böğürdüğü görülecektir,

Bu üfleme ise, ya kumun ve suyun havaya karşı basit etkisiyle, yani havayı kendi bölgesinden delikler vasıtasıyla kovmasıyla, yahut bileşik bir etkiyle, yani ateşin suya ve ardından suyun havaya etkisiyle gerçekleşir, nitekim sonraki gösterimlerde bu açıkça bellidir.

Bu deneyin mantığı, işbu kitabın birinci bölümünün üçüncü kaidesiyle gösterilmektedir.

Deney VII

Önceki deneyin düzeneğinin yardımıyla, aşağıdaki çark vasıtasıyla boruların, trompetlerin ve diğer düdüklerin çok sesli, ahenkli musikisi icra edilir.

Bu sebeple, her bir parça semibreve (semibreve) denilen musiki süresine hizmet edecek şekilde, çark eşit parçalara bölünsün, ve bunların her biri yeniden 4 eşit parçaya bölünsün ki bunların ikisi hareketlerinde minima (minima) değerini gözetsin ve her biri kendi başına bir siyah notayı yahut çentiği (crocheta) temsil etsin, buradan anlaşılır ki, çarkın uzunluğu musiki süresinin oranını gösterecek, genişliği ise musiki dizgesinin derecelerini açıklayacaktır, bu yüzden genişliği, dizgede kendi sırasıyla sayılan Gam-ut, A-re, B-mi ve benzeri ne kadar nota varsa, o kadar parçaya veya tuşa bölünmelidir.

Böylece çarkın enine ve boyuna, hem zaman ölçüsü hem de dizgenin konumu ezginin tabiatına göre düzenlenecek şekilde, ustalıkla çıkıntılar yahut tuşlar yerleştirilmelidir.

Ardından, beşinci deneyin öğretisine göre veya mucidin tertibatına binaen, çarkın tuşları düdüklerin tuşlarını hareket ettirecek ve bastıracak şekilde çark harekete geçirilsin.

Deney VIII

Düdüklerin veya orgların tuşları, çark olmaksızın başka bir şekilde de hareket ettirilir, yani bir ağırlığın, kumun veya üstte yüzen suyun doğrudan yükselmesi yahut alçalmasıyla. Yükselme yoluyla bir makine şu şekilde tuşları hareket ettirecektir, kabın tabanını kaplayan yüzeyi kurşunla kaplı ahşap bir ağırlık yapılsın.

Üst kısımdan bir delikten bırakılan su o ağırlığı yavaşça yükseltecektir, onun yükselmesiyle tuşlarla donatılmış makine kademe kademe yukarı çıkacak, musiki aletinin tuşlarına art arda ve orantılı olarak vurup onları kaldıracak, böylece hava düdüklerin borularına daha kolay girerek, ilk gösterimde açıkça görüldüğü gibi ses çıkaracaktır.

Alçalma yoluyla bu durum hem su hem de kumla gerçekleşir, fakat kumla daha iyi olur, zira hiçbir şeyi ıslatmaz, bununla birlikte su, bu tür musikinin talep edildiği yapay fıskiyeler için uygundur,

Bu yüzden kum veya suyla neredeyse tamamen doldurulmuş bir kap yapılsın, tabanında musiki süresinin hızına göre daha büyük veya daha küçük bir delik açılsın, kumun veya suyun üzerinde, suyun veya kumun bulunduğu kabın şekline göre yuvarlak yahut kare ahşap bir ağırlık yüzsün, bunun merkezine, yükselirken yukarı doğru uzanan ve ardından dışarıya, kabın kenarı boyunca alçalan bir makine tutturulsun, kabın kenarı boyunca alçalan kısım ise, alçalırken musiki aletinin tuşlarına orantılı olarak vurabilen tuşlarla donatılacaktır ki bunlar 6. deney uyarınca ses verebilsinler. İkinci gösterim bu buluşun yapısını açıklamaktadır.

Deney IX

Vurmalı musiki dahi, hemen hemen aynı düzenekle üfleme olmaksızın icra edilir, öyle ki İrlanda lirinin gerçek sesini, üstelik çok partili bir ezgi halinde işitebiliriz. Makine ise bu şekilde inşa edilir, bakınız Numara 1.

Deney X

Dolana kadar akmayan ve akmaya başladığında tüm su tükenene kadar durmayan kabın iki türlü tarifi vardır,

Biri kıvrık sifon vasıtasıyla, diğeri ise havalı sifon yahut havalı diyabet (diabetes spiritalis) vasıtasıyla gerçekleşir ki bu kaplar bu sanatın pek çok deneyinin tamamlayıcısı olarak hizmet eder, bu şekilde tarif edilirler, bakınız Numara 1.

Bu hareketin mantığı, bu üçüncü kitabın birinci bölümündeki 7. kaidenin öğretisiyle kavranır.

Zira hava daima suya bitişiktir.

Kaide XI

Bir kabın herhangi bir bölgesinde tutulan su, hem dışarıdan bir yolla hapsedilmiş havayı dışarı iterek, hem de suyun bulunduğu bölgenin altına gizlice yerleştirilen bir makine vasıtasıyla aşağı bastırılır ve yukarı fırlatılır, suyun hava vasıtasıyla suyu yükseltme mantığı ise üçüncü kitabın dördüncü kaidesinde açıklanmıştır,

Kabın karnındaki gizli makine ise, helezoni biçimde dolanmış demir telden yapılır, ancak masanın altına gizlice yerleştirilen bir ipin çekilmesiyle o tel kendi yüksekliği boyunca daralacak ve gevşetilmesiyle sanatçının arzusuna göre uzayacaktır.

İplerin gerilmesiyle suyun akması ve her tarafa saçılması durur, iplerin gevşetilmesiyle ise su yeniden her yere dağılır. Bu iki deney, gerek şölenlerde hazır bulunanlar arasında neşe uyandırmak gerekse yapay çeşmeler inşa etmek maksadıyla birçok seçkin düzenekte ve buluşta işe yarar. Her iki türün pek güzel biçimde açıklandığı usul aşağıda yer almaktadır.

Unsurların Hareketi Üzerine: Deney XII

Pek tatlı bir ateşin veya kabı ısıtan Güneşin hararetiyle, kabın içinde bulunan hava öyle seyreltilsin ki, kabın soğumasından sonra su kendi tabiatına aykırı olarak yukarı taşınsın ve havadan boşalan seyreltilmiş kısımların yerini doldursun. O halde kurşundan veya mümkünse camdan, içi boş, orta büyüklükte ve kırılmaması için yapısı sağlam bir küre (pila) hazırlansın. Bu küre tepe noktasından delinsin.

Ayrıca yeterince geniş başka bir kap yapılsın ve su ile doldurulsun, ardından bu iki kap öyle yerleştirilsin ki, kıvrık bir borunun veya sifonun (sipho) tek bir kolu neredeyse kabın dibine kadar insin. Benzer şekilde diğer kol da kürenin deliğine girsin, delik öyle açılmalıdır ki, sonradan içeriye veya dışarıya bu borudan başka hiçbir yerden hava girip çıkamasın. Küre daha sonra Güneş ışınlarına veya Güneşinkine çok benzeyen bir ateşe maruz bırakılsın.

Küre ısındığında, içeride hapsolmuş ve ateşle incelmiş havanın bir kısmı, bu kitabın birinci bölümünün dördüncü kuralında gösterildiği üzere, kıvrık sifondan geçerek su dolu kaba çıkar ve kabarcıkları birbiri ardınca harekete geçirerek oradaki suyla karışır.

Güneş küreden çekildiğinde, ateş uzaklaştırıldığında veya kürenin kendisi gölgeye alındığında, seyreltilmiş olan hava, kendisini kaplamaya başlayan yoğunlaştırıcı soğukluk sebebiyle boşalttığı seyrelmiş kısımları geri çağırır, bu kısımlar suyla karışmış olduğundan, suyu da kendileriyle birlikte yukarı kaldırır ve onunla beraber kürenin içine geçerler.

Ateş veya Güneş ışınları küreye ikinci kez dokunursa, bu su yeniden yükselir ve kendi kabına doğru geri çekilir.

A, küre. A, B, C, D, kıvrık sifon. E, F, G, su dolu kap.

Deney XIII

Bu aynı deney ateşin ısısıyla da yapılır, nitekim bir sunak biçimi inşa edilirse, tabanının ortasına düz bir borunun bir ucu girer, diğer ucu ise sunağın altına yerleştirilmiş, kurşundan, camdan veya eritilmiş başka bir maddeden yapılmış bir küreye girer, öyle ki sunağın karnından veya kürenin oyuğundan bu boru haricinde hiçbir şekilde hava çıkamaz.

Daha sonra kıvrık bir sifonun bir ucu küreye girip dibine kadar ulaşırsa ve diğer ucu da aşağıda gösterileceği üzere kürenin yanındaki çömleğe neredeyse dibine kadar aynı şekilde girerse, üstelik kürenin tepesindeki delikten içeri su dökülüp su döküldükten sonra bu delik kapatılırsa ve nihayet sunağın üzerinde ateş yakılırsa,

Sunağın boşluğunda bulunan havanın ateşin hararetiyle seyreltilerek daha geniş bir yer aradığını söyleriz. Buradan hareketle E, F borusu vasıtasıyla sunaktaki (A) bu seyreltilmiş hava C küresine iner ve o kürede tutulan sıvıyı G, H sifonu yoluyla I, K, L, M çömleğine veya şişesine doğru dışarı iter.

Ateş söndüğünde ise incelmiş hava geri çekilir ve eski yerine yükselir, o çekilince çömleğe itilmiş olan su da küreye geri döner ve küre daha önceki durumunda kalır. Gösterim aşağıdadır,

A, Sunak. B, ateş. C, küre. D, Küreye su doldurulan delik. E, F, Her iki kapla irtibatlı boru. G, H, Küre ve I, K, L, M kabı ile irtibatlı kıvrık sifon.

Unsurların Hareketi Üzerine: Deney XIV

Kapaklar (valvae), Heron'un yönteminin haricinde başka çeşitli yollarla kendiliğinden açılır, bunlardan biri de tarafımızdan bulunmuş olanıdır.

Uç kısımlarına doğru, dişlerle donatılması gereken iki benzer çarka (A, B) sahip bir mil yapılsın.

Milin tam ortasında, her ikisine eşit mesafede tutturulmuş, ucunda C veya I kabının asılı olduğu bir ipe sahip başka bir çark bulunacaktır.

C kabında ise, dokuzuncu deneyin öğretisi uyarınca mekanik bir sifon (diabetes spiritalis) yükseltilsin. Milin kutuplarının yanında, iki ip vasıtasıyla milin üzerine asılmış iki kurşun ağırlık, yani E, F bulunacaktır. Diyoruz ki, K borusundan veya kanalından dökülen su C kabını dolduracak, kap dolduğunda kutupların yanına asılı iki ağırlıktan daha ağır basacak, böylece bütün çarkları döndürecektir. A, B çarklarının dönmesiyle dişleri G, G taraklarını harekete geçirecek, bunların dönmesiyle her iki H, H, H, H kapağı eşit biçimde ve aynı anda açılacaktır.

Su, D, L mekanik sifonu vasıtasıyla boşaltıldığında kurşun ağırlıklar C kabını yeniden yukarı kaldıracak, kabın yükselmesiyle kapakların tekrar kapanması gerekecektir. Bu durum, K kanalının suyu akmayı kesmedikçe gerçekleşemez.

Deney XV

Vaktiyle sırasıyla önce su, ardından şarap, sonra süt, daha sonra safranlı su ve nihayet mürekkep akıtan bir sürahi (prochyta) yapmıştım, bundan makinelerin yapısına dair aşağıdaki kitapçıkta bahsedeceğim, burada ise söz konusu sürahi buluşunu çıkardığım deneyi açıklayacağım, kap A, B, C, D olsun. Kabın tepesinde küçük bir kanal, yani G bulunsun ve yanında bir başkası, yani H yer alsın.

Ayrıca kabın üst kısmında I, K, L, M şeklinde üç veya daha fazla farklı bölme yapılsın, bunlar hava birinden diğerine girip çıkamayacak şekilde düzenlenmelidir, her bölmenin üstte küçük bir kanalı veya borusu, altta ise bir başkası bulunmalıdır. O halde G, F delikleri kapatılsın ve kabın üst kısmı C, D, E, F doldurulsun.

Ardından her bölme kendi başına, kabın alt tarafında bulunan alt borular vasıtasıyla, yani I, K, L ve M ile doldurulsun, delikleri kapatılsın, G, H kanalları açılsın, böylece sadece E, F, C, D içinde bulunan suyun tamamı dışarı çıkacaktır. Farklı bölmelerde farklı sıvılar bulunsun, sözgelimi I'da su, K'de arpa suyu, L'de şarap ve M'de zeytinyağı olsun.

I deliği açıldığında G kanalından su akacaktır, K deliği açıldığında G'den arpa suyu akacaktır, L deliği açıldığında G'den şarap akacaktır ve M deliği açıldığında G'den zeytinyağı akacaktır.

Bunlardan anlaşılacağı üzere, bölme kanallarının açılıp kapatılması yoluyla aynı borudan çıkan herhangi bir sıvıyı alabilirsiniz, şayet hepsi kapatılırsa, bu kitabın birinci bölümünün sekizinci kuralında belirtildiği gibi hiçbir şey dışarı çıkmayacaktır. Bunun gösterimi aşağıdadır.

Deney XVI

Havanın ateş tarafından tüketilmesi sebebiyle sürekli üfleyen bir alet yapılsın.

Alet şu usulle yapılabilir, Bakırdan yuvarlak, gayet sağlam bir kap yapılsın, tepesinde top namlusu ağzı gibi bir delik bulunsun ve bu delik tahta ile hiçbir şey sızdırmayacak şekilde çok iyi kapatılsın.

Kabın yanından aynı maddeden yapılmış oldukça dar bir kanal yükselsin, o büyük delik kapatılmadan önce kabın üçte biri su ile doldurulsun, ardından suyun kaynaması için yeterince kuvvetli bir ateşin yanına konsun, incelen hava ile birleşen su rüzgarlar ve küçük kanaldan dışarı çıkan aralıksız üflemeler meydana getirir, bu kanal bir kez kapatıldığında, deliğin kapağı öyle bir şiddetle fırlatılır ki, gök gürültüsü veya bir topun patlaması işitilmiş gibi olur. Şekil aşağıdadır.

Dördüncü Kitap: Pnömatik Düzeneğimizin İcadının Bütünü Üzerine

### Bölüm I: Pnömatik Düzeneğimizin Tabanının Biçimi Üzerine

Bu pnömatik düzeneğimizin yedi gezegenin durumlarına göre çeşitlenmesini istediğimizden, düzeneğin yukarı doğru yükselmesi gereken oranına uygun olarak tabanını yedigen biçiminde düzenledik, öyle ki her bir kenarı gezegenlerden herhangi birinin tabiatına uygun düşsün. O halde düz bir zemin üzerinde, yani yer ve döşeme üzerinde çizilen bir daire yedi eşit parçaya bölünsün, her bir bölme noktasından kendisine en yakın bölme noktasına düz bir çizgi çekilsin ve bu suretle düzgün bir yedigen şekli elde edilsin.

Bu yapıldıktan sonra yedigen yüzeyin her bir açısına doğru düz bir çizgi çekilsin ve bu çizgi yedi eşit parçaya bölünsün.

Merkezden açıya çekilen her çizgide bu işlem yapılmalıdır.

Ardından her bir bölme noktasından karşısındaki noktaya düz bir çizgi çekilsin, öyle ki her bir büyük şeklin içinde bir oranı diğerinden daha küçük olan birçok yedigen yüzey yer alsın.

Bu yüzeyin merkezinde, içinden büyük bir tunç veya demir borunun geçeceği yeterince geniş bir delik bulunsun.

Su bu borudan yukarı doğru akmalıdır, bu sebeple söz konusu boru düzeneğin tepesine kadar yükselmelidir, öyle ki düzeneğin bir taraftan diğerine dönmesiyle su makinenin her bölgesine kolaylıkla akabilsin.

Ayrıca bu boru, düzenek onun üzerinde bir mil etrafındaymış gibi dönebilsin diye tabanın merkezine sabit ve hareketsiz biçimde bağlanmalıdır.

Bu temel yüzey çapının ve dolayısıyla bütün alanının yedigenlere bölünmesi, aşağıda daha ayrıntılı açıklayacağımız üzere, gezegenlerin tabiatlarının ifade edilmesi gereken her bir düzenek bölgesinin sınırlarını belirtir.

Burada, düzeneğin tabanı için düzenlenmiş ve tasarlanmış yedigen yüzey bu şekilde tarif edilmiştir.

Bu Düzeneğin İnşası, Biçimi ve Sözü Edilen Kaide Üzerindeki Düzeni Hakkında

Bu kaide üzerine inşa edilip dikilecek olan yapı, kaidenin kendi biçimine uymalıdır, öyleyse yüksekliği boyunca yedi bölgeye ayrılsın ve her bölge arasındaki mesafe yükseklikte üç ayak olsun, her bölgenin genişliği de gezegenlerin tabiatlarını ve durumlarını kendi hareketleriyle açıklayabilecek olan suretlerin eylemlerini ve hareketlerini kabul etmeye yetecek kadar uygun ve elverişli bulunsun.

Ve bu suretle, düzeneğin kaidesinden tepesine doğru piramitsi bir biçimde bir ilerleme olması zorunludur, öyle ki her bir bölge yukarıya doğru ne kadar uzanırsa kapasitesi o denli küçük olsun, dolayısıyla daha çok eylemin ve daha büyük bir oyuncu sayısının gerekli olduğu yerde, o mahal hem daha geniş hem de bakışa daha yakın bulunsun.

Bir bölgenin yüksekliğini diğerinden ayıran düzlemde ise, kadim şairlerin tarif ettiği üzere, gezegenin şahsına dair birtakım rivayetler resmedilmelidir, öyle ki hareket eden suretlerin eylemlerinin yanı sıra, her bir gezegenin yeryüzündeki tarihi ve hayatı da tasvir edilmiş olsun.

Bu düzeneğin bütün gövdesi, neredeyse en tepe noktasından kaidesine kadar, yani piramidin kaidesinin merkezinden tepesine doğru, kaidenin merkezinden çıkan o borunun içine girebilmesine uygun bir deliğe sahip olmalıdır, nitekim öyle ki bütün düzenek, merkezinde hareketsiz duran bu mil üzerinde, bu hareketsiz mili çevreleyen ve düzeneğin gövdesine sıkıca bağlanan dış toprak borunun kuvvetiyle kademeli olarak dönebilsin, elbette şu usulle ki, bir gezegene ait eylemler bittiğinde, düzeneğin kaidesi altına gizlenmiş olan yapı vasıtasıyla, neredeyse on dördüncü deneyin öğretisine göre ve bir miktar eklemeyle, düzenek hazır bulunanların gözleri önünden aniden çekilebilsin ve sıradaki gezegene tahsis edilmiş olan diğer yüz, onun hallerini de kendilerine bildirmek üzere onlara çevrilebilsin.

En tepeye ve bütünün doruğuna ise, hem sabit hem de gezen yıldızlarla bezenmiş olan ve zamanın kendisi tarafından döndürülen bir küre (sphaera) yerleştirilebilir.

Ve bu şekilde düzenek, gezegenlerin kendilerine has eylemlerini sergilemeye hazır hale getirilmiş olacaktır.

Düzeneğin Kaidesinin Merkezinde Sabit Duran ve Bütün Düzeneğin Bir Yüzden Diğerine Kolayca Üzerinde Döndüğü Mil Hakkında

Burada, daha önce bahsini ettiğimiz bu düzeneğin mili etrafında, yeraltı kısımlarından borunun içine suyu sevk eden bir yeraltı kanalının sokulması ve dahil edilmesi gerektiği kaydedilmelidir, öyle ki o su, yukarıya doğru oldukça büyük bir şiddetle itilebilsin ve fışkırabilsin.

Bu sebeple, bunun üst kısmında, rivayetlerin resmedildiği bölgelerin oyuklarının tam karşısına gelecek şekilde, pek de büyük olmayan yedi delik açılsın, yani her bir bölgenin karşısına birer tane olmak üzere, öyle ki düzeneğin deliğinin iç bükey kısmı, daha önce anılan o yedi delikten yalnızca biri kendi bölgesinde öyle uyarlanmış bir deliğe sahip olsun ki, borunun deliği ona ulaştığında suyunu onun içinden salsın veya döksün ve iç yapıyı harekete geçirsin, bunun hareketiyle görünen suretler de hareket edecektir ve bu durum diğer bölgelerin delikleriyle de aynı şekilde cereyan edecektir, zira burada her bir bölgenin her bir yüzünün orta yerinde böylesi bir deliğe sahip olması gerektiği göz önünde bulundurulmalıdır.

Bu yuvarlak borunun zirvesi yahut tepesi, yuvarlak bir bakır yüzey ile sağlamlaştırılmalıdır, lakin orta yerinde, yukarıdaki kürenin çok biçimli hareketini idare edecek bir delik bulunmalıdır, öyle ki düzeneğin kademeli olarak döndürülen ve üzerinde yedi delik barındıran üst kısmı, dairesel hareketinde her bir deliğinin ağzını, borunun tepesindeki deliğin ağzıyla yavaşça ve sırayla birleştirsin, böylece borunun tepesindeki delikten çıkan ve ona bitişik delikten yukarıya doğru akan su iç yapıyı harekete geçirsin ve onun hareketiyle küre de kendine mahsus hareketle dönebilsin. Ve bu suretle bu boru yahut kanal, düzeneğin eylemlerini ikmal etmeye layıkıyla hazırlanmış olacaktır, bunun söz konusu deliklerle birlikte tarifi ise şu şekilde çizilmiştir.

Ruhani Düzeneğimiz Hakkında

Güneş Gezegeninin Ön Yüzü Hakkında

Düzeneğin bir yüzünün üst bölgesinde, bir kürenin yayı incelikle tasvir edilsin, orada oturan, altın suyuna batırılmış ve her tarafı Güneş tarzında ışınlarla donatılmış bir adam, ellerinde bir lir yahut kitara tutarak küresinin yayı üzerinde yavaşça ve derece derece ilerler gibi görünecektir, bu hüner de önceki kitabın dördüncü ve beşinci deneylerinde açıklanan usulle icra edilebilir.

Ardından, Güneş'in yahut Apollon'un bu hareketinin hemen akabinde, düzeneğin alt bölgesinde, sözü edilen deneylerin kuvvetiyle aniden Orpheus o kitarayla belirecektir ve kitaranın müziği, düzeneğin alt bölgesinin oyuğundan dışarı çıkarken hazır bulunanlarca işitilecektir, bu musiki Orpheus'un parmak hareketiyle, bizzat Orpheus tarafından icra ediliyor gibi görünecektir, bu yolla madeni telli bir çalgı üzerinden çok sesli bir ezgi işitilebilir ki bu tertibat önceki kitabın dokuzuncu deneyiyle temin edilecektir. Ezgi bittiğinde ise Orpheus geri çekilecektir.

Bundan sonra, yukarıya doğru çıkıldığında aynı yüzün ikinci bölgesinde, borularını ağızlarında tutan bir adamlar korosu belirecek ve bu koronun suretleri, hazır bulunanlara doğru dönerek ahenkli sesler çıkarır gibi görünecektir, bunlar sona erdiğinde o suretler tekrar içeri girecektir, bu tür bir musiki o bölgenin oyuğunda, önceki kitabın yedinci ve sekizinci deneylerinin kuvvetiyle icra edilecektir.

Yukarıya doğru çıkıldığında üçüncü bölgede ise, köylülerin usulünce halk dansları edenlerin suretleri belirecek ve bir ağaçta oturan bir müzisyen, çoban kavalıyla onlara sade bir musiki ezgisi çalacak, bu suretler de hareketleri esnasında o melodiyle dans eder gibi görünecektir, dans edenler, danslarındaki düzen daha iyi muhafaza edilsin diye birtakım çıngıraklar da taşıyacaktır, bu raks tamamlandığında dansçılar müzisyenleriyle birlikte aniden gözden kaybolacak ve çekip gideceklerdir.

Bu musiki önceki kitabın beşinci ve keza altıncı deneyinin kuvvetiyle vücuda gelir, dansın yöntemi de aynı şekilde beşinci deneyden çıkarılır.

Dördüncü bölgede birdenbire alabildiğine çiçek açmış bir ağaç fark edilecektir, bunun belirmesiyle her cinsten kuşların kendi tabiatlarına göre sesler çıkardığı işitilecek ve kuşların kendilerinin de hareket ettiği görülecektir, bu musiki aynı zamanda kayalar üzerinden dökülen suyun şırıltısına karışacaktır, bunlar bittiğinde ise sözü edilen suretler de gözden kaybolacaktır.

Bu tertibat, önceki kitabın altıncı deneyi ve İskenderiyeli Heron'un kırk üçüncü ve kırk dördüncü mekanik [pneumatika] usulleri sayesinde gerçekleştirilir.

Beşinci bölgede boru çalan üç adam ve onları bir zafer alayındaymış gibi takip eden bir Hükümdar adım adım geçecek, bölgenin bir tarafından diğerine doğru ilerleyeceklerdir, bu tertibat ise önceki kitabın beşinci ve altıncı deneyiyle yapılır, benzer bir yöntem Heron'un mekanik usullerinden de çıkarılır.

Ve bu şekilde, Musikinin Tanrısı olarak adlandırdıkları Apollon bölgesinin müzikli eylemleri tamamlanmış olacaktır.

Düzeneğin üst kısmına yerleştirilmiş küre küresinin hareketi de bu eylemlerin sürdüğü bütün o müddet boyunca devam edecektir ve Apollon'un makamı ile onun arasında duran biri, bu hareketin nihayetine ve çıkışına dair bir işaret verecektir, Güneş'in bu ön yüzü ise bu şekilde çizilmektedir.

Düzeneğin Bu Yüzünü İdare Eden Gezegene Ait Olup Bölgelerin Mesafesini Belirleyen Levhalara İşlenecek Resimler Hakkında

Birinci bölgenin kavisinin yüksekliğinde, Apollon'un Python'u katletmesinin rivayeti çizilmelidir.

İkinci yükseklikte Apollon'un Daphne'ye olan aşkı, Daphne'nin kendisini takip eden Apollon'dan kaçışı ve bir defne ağacına dönüşmesi bulunmalıdır. Üçüncüsünde Phaethon'un ve yanan dünyanın hikayesi yer almalıdır. Dördüncüsünde Güneş'in yeryüzüne yaklaşması, çiçek açan otlar, bitkiler ve ekinlerle birlikte tasvir edilmelidir. Beşincisinde Güneş ile Ay'ın kavuşumu (coniunctio) ve bu neviden ya da buna benzer diğer şeyler bulunmalıdır.

İkinci Yüz ve Ay'ın Bölgeleri Hakkında

Güneş'e ait bölgelerin o eylemleri tamamlandığında, güneş yüzü aniden kaybolacak ve onun ardından ay yüzü belirecektir, bu da evrensel düzeneğin usulünce gerçekleşecektir.

Öyleyse bu yüzün üst bölgesinde, başında hilal biçimini taşıyan, şairlerin tasavvurlarına uygun olarak giydirilmiş ve bezenmiş Cynthia'nın bir sureti oyulsun.

Bu suret, kendi bölgesinde bir nevi küre yayı üzerinde, tıpkı Güneş'in Aslan burcunda hareket ettiği gibi, kendi öz burcunda aniden hareket edecektir, bu da önceki kitabın dördüncü deneyinin öğretisiyle yapılacaktır.

Ve mademki bu gezegen nemlidir ve özellikle sular üzerinde bir hakimiyete sahiptir, bu sebeple onun bölgelerinde su ile irtibatı olan rivayetleri ele alacağız, binnetice birinci bölgede yunusların sırtında Neptunus, Thetis ve Glaucus'un hikayesi yer alacaktır.

İkinci bölgede her taraftan yağan yağmurla birlikte Deukalion tufanı bulunacaktır. Üçüncüde pınarda yıkanan Diana ile su perileri, ormanların arasından belirip Diana'yı yıkanırken gözetleyen Aktaion ile birlikte tasvir edilecektir, öyle ki Aktaion fark edildiğinde, Diana perileriyle birlikte adeta dehşete düşmüşçesine aniden gözden kaybolsun. Dördüncüde ses veren boynuzları üfleyen kimselerle birlikte bir av sahnesi belirecek ve orada nihayetinde Aktaion'u kovalayan köpekler onu parçalayacak ve canına kıyacaktır.

Beşincide Leandros ile Hero'nun tragedyası ve Leandros'un boğulması yer alacaktır. Altıncıda Narkissos'un aşkı, onun pınarda boğuluşu ve nergis çiçeğinin boy vermesi bulunacaktır.

Bölgelerin yüksekliğini ayıran levhalara gelince, onları Cynthia'ya ait resimlerle bezeyebilirsin, nitekim onun yeraltı dünyasına inişi ve Plouton tarafından karşılanması gibi sahnelerle yahut her bir bölgenin eylemlerine uygun diğer figürlerle süsleyebilirsin. Ve bu sırada düzeneğin tepesindeki küre dairesel olarak dönmeli, doruğundan ince bir kanalın üzerine su bırakmalıdır.

Bütün bu eylemler ve bunların mantığı, önceki kitabın deneylerinden, keza üçüncü kitabın başlangıcında ifade edilen unsurlardan ve nihayetinde Heron'un mekanik eserinde açıklanan buluşlardan kolaylıkla elde edilir.

Üçüncü Ön Yüz, Yani Satürn Hakkında

Üçüncü yüzde Satürn'ün bölgeleri tasvir edilmiş olacaktır, mademki o kederli ve melankolik bir gezegendir, bu sebeple bölgelerinde onun tabiatına uygun şeyleri intibak ettirdik, bundan ötürü onların en tepe noktasına, yukarıdaki gibi kendi burcunda hareket eden Satürn'ü koyduk ve ziraatın mucidi olduğundan, en dipteki bölgeye öküzlerle sabanı sevk eden bir adamı resmettik, bu adam kendi bölgesinin etrafında iki ya da üç kez hareket etmelidir.

İkinci bölgeye Satürn'e adanmış bir sunak dikilsin, İtalya ahalisi ve Kral İanus, Satürn'e layık bir ciddiyetle ona tazimde bulunsunlar.

Üçüncüde ise bir fıçının içinde, Satürn'e has melankoliyi eleştiren Diogenes'in sureti bulunsun, onun karşısında ise Atinalı insanlar duracaktır.

Dördüncü bölgede evlerin üzerine kar ve dolu yağacak, otları ve ağaçları kırıp dökecek, hayvanlar hareket edecek ve insanlar ateş yakacaktır.

Beşinci bölgede, prenslerin âdeti uyarınca, siyahlar giyinmiş dostları eşliğinde bir ölü mezara götürülecek, hazin boru sesleri işitilecektir.

Altıncı ve sonuncu bölgede ise pek çok türden kadim harabeler tasvir edilmeli, ölümün sureti bir o yana bir bu yana gezinmeli, yanında boynuzlu baykuşlarla birlikte yılanlar ve engerekler kımıldamalıdır.

Sunağın ateşi üçüncü deneyin marifetiyle yakılır, yılanlar ve ejderler önceki kitabın beşinci deneyinin icadıyla hareket ettirilecektir, aynı şekilde yas tutan suretlerin hareketi ve diğer bütün hareketler de deneylerimizin öğretisinden pek kolayca çıkarılacaktır. Bunlar tamamlandığında bu yüz gözden kaybolacaktır.

BÖLÜM VIII. Mars'ın Bölgeleri yahut Ön Cephesi Hakkında

Bu eylemler tamamlandığında birdenbire Mars'ın yüzü belirecektir, en üst bölgede Mars'ın kendi sureti yer alacak, Koç figürünün kaplayacağı bir küre yayında hareket edecek, bir elinde kılıç, diğer elinde mızrak tutacaktır.

Daha alttaki bölgenin bir yanında toplarla donatılmış bir kale şekillendirilecek, diğer yanından ise yelkenleri açık gemiler o kaleye doğru hareket edecektir.

Bu gemiler kaleye doğru yaklaşmaya başlar başlamaz, kalenin topları aşama aşama ateşlenecek, ansızın gemiler de her biri kendi sırasıyla kendi küçük toplarıyla karşılık verecek, bu durum bütün toplar ateşlenene dek sürecektir.

İkinci bölgede mızraklar ve kılıçlarla birbiriyle vuruşan iki ordu görünecektir, üçüncü bölgede ise Hydra'ya ve Aslan'a karşı dövüşen Herakles tasvir edilecek, sonunda Herakles onu yere serecektir.

Dördüncü bölgede Mars'ın Venüs ile aşkı yer alacak, Vulcanus, demirden bir ağla her ikisini de örtüp hapsederek, Venüs ile dikkatle konuşan Mars'ı gözetleyecektir, altıncı bölgede gök gürültüsü işitilecek ve şimşekler görünecektir.

Dış tahtalar ise, daha öncekilerde olduğu gibi, bizzat bu eylemlere en uygun şeylerin resimleriyle donatılarak işlenmelidir.

Bu esnada tepede dönen küre, sona doğru bir yanından ateş püskürtmelidir, bunlar bittiğinde bu yüz de gözden kaybolacaktır.

BÖLÜM IX. Venüs'ün Bölgeleri yahut Ön Cephesi Hakkında

Venüs, tepede kuğuları tarafından çekilmiş olarak belirecek, yayında ve kendine has semavi evinde hareket edecektir.

Onun alt bölgelerinde Cupido ile Psyche'nin aşk hikâyesi sergilenecektir, zira en alt bölgede Psyche, keder içinde ana babasıyla dağın zirvesine doğru götürülmeli ve Zephyros onu kayalığın tepesinden kaçırmalıdır.

İkinci bölgede, onun kendisi için hazırlanmış her türlü şeyle donatılmış kraliyet sarayına kabul edilişi ve Cupido ile gözle görülmez birleşmesi ifade edilecektir.

Üçüncüde, Cupido'nun uçup gitmesiyle birlikte kız kardeşlerinin ihaneti yer alacaktır. Dördüncüde, kocası Cupido için giriştiği arayış ve Ceres kehanetinin ona verdiği yanıt, beşincide, Venüs'ün ona yüklediği zahmetler, sözgelimi iki ejder tarafından korunan o nehrin hayat suyu için yaptığı yolculuk, yer altı dünyasına inişi ve kendinden geçip bayılarak yer altı dünyasından çıkışı tasvir edilecektir.

Altıncı ve sonuncuda, bütün tanrıların huzurunda Cupido ile Psyche arasındaki evliliğin tamamlanışı yer alacaktır.

Bütün bu hareketler, deneyler hakkındaki önceki kitabın erdemi ve öğretisiyle, Heron'un pnomatik aletlerinin yardımıyla pek kolayca yerine getirilebilir. Bu hareketler esnasında tepedeki küre döndürülmeli ve alt kısmında bazılarının dans ettiği görülmelidir.

Bu yüzün yükseklik bölgelerini birbirinden ayıran levhalara ise Venüs'e ait hikâyeler, sözgelimi genç Adonis ile olan aşkı ve benzeri şeyler resmedilebilir.

BÖLÜM X. Jüpiter'in Ön Cephesi Hakkında

Jüpiter'in ön cephesinin en üst bölgesinde Jüpiter'in kendisi belirecek, kendi yayında ve burcunda hareket edecektir. Alt bölgesinde ise, öldürülmesin diye terk edilişiyle birlikte doğumu sergilenecektir.

İkinci bölgede Diana'nın Kallisto ile avı, burada Jüpiter kadın kılığında gizlenerek kendini gösterecektir, onun Kallisto'ya olan aşkı ve Diana'nın sarayına girişleri temsil edilecektir.

Üçüncüde Arkas'ın doğumu ve ayıya dönüştürülen annesi Kallisto tarafından takip edilişi yer alacaktır, burada her ikisi de yıldızlara çevrilir, dördüncüde Jüpiter'in Devlerle savaşı yer alacak, burada Jüpiter yıldırımlarını savuracaktır.

Devler ise ulu bir dağda Jüpiter'e karşı savaşırken resmedilecektir, beşincide Jüpiter asayı babası Satürn'den çekip alacak ve babasını krallığından sürecektir. Altıncı ve sonuncuda Jüpiter, Danae'nin kulesi üzerine altın bir yağmur suretinde inecek ve o kıza olan aşkı ifade edilecektir. Bu esnada küre daha önceki gibi hareket edecektir. Bütün bu eylemler de daha önce anılan deneylerimizden ve benzer şekilde Heron'un pnomatik aletlerinin yardımıyla tamamlanabilir ve icra edilebilir.

BÖLÜM XI. Merkür'ün Ön Cephesi Hakkında

Merkür'ün ön cephesinin yedinci bölgesinde Merkür'ün kendi yayında ve burcunda hareket ettiği görülecektir.

Alt bölgesinde ise Merkür, elinde uyku getiren asasını tutarak gökten yere süzülecek, diğer tanrılar semavi tahtta yer alacak ve onun uçuşundan önce sanki onunla konuşur gibi duracaklardır, ikinci bölgede Merkür bir çoban kılığına girecek ve bir çoban topluluğunun arasına karışacaktır, kendisi kavalıyla ezgiler çalarken, çobanların onun yoldaşlığından ötürü dans ettiği görülecektir.

Üçüncü bölgede Argos yüz gözüyle, dev suretinde Iuno'nun ineğini korurken belirecek, gözleri bir tavus kuşunun kuyruğunu andıracaktır, Merkür onun önünde kavalıyla çalarken, Argos'un ise pürdikkat onu izlediği görülecek, bu sırada yavaş yavaş uykuya dalan Argos o bölgeden kaybolacaktır ve beşinci bölgede Merkür kınından çekilmiş kılıcıyla boynunu vururken, Argos yeryüzünde uyur vaziyette belirecektir.

Beşinci bölgede ise Merkür yükselecek ve dünyanın her bir bucağından rüzgârlar esecektir, bununla rüzgârların sebebinin ve kaynağının çoğunlukla Merkür olduğu gösterilecektir.

Altıncı bölgede Merkür en yüce onur ve hürmetle Aiolos'un mağarasına kabul edilecek, dünyanın dört bir yanından esen rüzgârların dans ettiği görülecektir, bu esnada makinenin en üst küresine yerleştirilmiş Merkür figürü sonunda boru çalacaktır.

Bütün bunlar da daha önce ortaya konan deneylerin öğretisiyle yerine getirilebilir. Fakat burada, gezegenlerin bu ön cephelerinin komedya yahut tragedya tarzında başka hikâyelerle de doldurulabileceğine dikkatle dikkat edilmelidir. Ve şayet o makinemiz yalnızca beş yüzden ibaret olursa, o vakit onun her bir ön cephesi bir hikâyenin perdesini, her bir bölge de o perdenin sahnesini sunabilir, öyle ki her perdede altı sahne temsil edilebilsin.

Şayet bu makinemizin gösterimi herhangi bir kapalılık yahut güçlükle örtülü görünürse, bu durum bize değil zorunluluğa yüklenmelidir, zira bu makinenin gösterimi hakkında koca bir cilt yazmak niyetinde değiliz, bilakis diğer konulara çok daha iyi geçebilmek adına bu meseleleri yalnızca yeri geldikçe ve kısaca ele almaktayız.

Şayet biri bu eylemlerin yahut bunlardan herhangi birinin gerçekliğinden şüphe ederse, bütün bunları modeller üzerinde uygulamaya dökmüş olan bizler, onun şüphesini pek kolayca giderebiliriz, hatta kendi namusum ve güvencemle söz verebilirim ki, bu türden eksiksiz bir makine pek büyük bir masrafa girilmeden şüpheye yer bırakmayacak biçimde inşa edilebilir, öyle ki onun canlı ve gözle görülür gösterimi vasıtasıyla unsurların gerek gizli gerekse aşikâr eylemlerini tasvir edebiliriz.

Bütün bunlara, herhangi bir kazanç umuduyla değil, tabiatın gücünü araştırma ve onun gizli eylemlerini bilme yönündeki büyük bir arzuyla yöneldiğimi samimiyetle itiraf ederim. SON.

İKİNCİ İNCELEME, SEKİZİNCİ KISIM: ZAMAN HAKKINDA

Üç kitaba bölünmüştür.

Sekizinci Kısmın İçeriği

Zaman, bu kısımda iki şey ele alınır, 1. Zamanla ilişkili olanlar, yani Aevum ve Sonsuzluk, bunlara dair bkz. Kitap 1, Bölüm 1. 2. Zamanın kendisi, bu da ya tabiattır ya da harekettir, bunlara dair bkz. Kitap 1, Bölüm 1.

Fiziksel olarak incelendiğinde öncelikle şunlar kaydedilmelidir, Yıl, Güneş yılı ve Ay yılı, bunlara dair bkz. Kitap 1, Bölüm 2. Ay, Güneş ayı ve Ay ayı, bunlara dair bkz. Kitap 1, Bölüm 3. Hafta, bunlara dair bkz. Kitap 1, Bölüm 4. Gün. Saat, Güneş'in yaratılışından önceki manevi saat, Güneş'in yaratılışından sonraki Güneş saati.

Matematiksel olarak, zira bu sanatla saatleri iki yolla gösteririz, Güneş saatini gösteren alet yahut gölge ölçüm kuralı vasıtasıyla, bunda iki şey kaydedilir, yani onun inşası, buna dair bkz. Kitap 2, Bölüm 1, ve kullanımı, buna dair bkz. Kitap 2, Bölüm 2. Gölge sanatı vasıtasıyla, bu sanatta saati bilmek için şunlara dikkat edilmelidir, Yatay saatler, bkz. Kitap 2, Bölüm 3. Duvar yahut dikey saatler, bkz. Kitap 2, Bölüm 4. Doğu yahut batı saatleri, bkz. Kitap 2, Bölüm 5 ve 6. Ilım noktası saatleri, bkz. Kitap 2, Bölüm 7. Sapmalı saatler, bkz. Kitap 2, Bölüm 7. Yatık ve eğimli saatler, bkz. Kitap 2, Bölüm 7.

Yahut etkileri vasıtasıyla, yani günün saatlerini saat mekanizmaları vasıtasıyla bilmek için, Suların akışı vasıtasıyla, buna dair bkz. Kitap 3.

BİRİNCİ KİTAP: Zamanın Türleri Hakkında. BÖLÜM I.

I. Zaman, Çağ ve Ebediyet Arasındaki Fark Üzerine

Gerek tabii gerekse yapay hareketin bahsinden sonra nizam gerektirir ki, zamanın tabiatı üzerine kısaca söz söyleyelim, zira zaman, değişken şeylerin hareketini önceye ve sonraya göre ölçen sayı olarak tarif edilir. Nitekim o, göğün ve Güneş'in deveranından hasıl olan öyle bir aralıktır ki, onunla bütün hareket edenlerin kımıldanışını ve değişimini ölçeriz.

Buradan açıkça anlaşılır ki, zamanda bir başlangıç ve bitiş noktası (a quo ad quem) hareketi vardır, bu şartlar sebebiyle zamandan onun iki akrabası yahut yakını hariç tutulur, bunlardan biri, başlangıcı olup sonu bulunmayan şeylerin hareketlerini mekânsal olarak ölçmek olan çağdır (aevum), diğeri ise ne başlangıcı, ne ortası, ne de sonu olan şeyin sonsuz ölçüsü olan ebediyettir (aeternitas).

Lakin hareketleri ölçen bu zamansal sayı, yapay günün Güneş'in yeryüzü üzerindeki hareketine kıyaslanması gibi, failine göre bir harekete kıyas edilirse, "sayılmış sayı" (numerus numeratus) denir, şayet kendi hareketli konusuna, yani şimdiki, geçmiş ve gelecek kısımlarına göre kıyas edilirse, o vakit "ölçen sayı" (numerus numerans) denir.

Aynı şekilde bu sayı, hareketi önceye, yani geçmiş zamana ve sonraya, yani gelecek zamana göre ölçtüğü ölçüde, aynı anda vücut bulamaz, zira an, şimdiki zamanın yalnızca bir cüzüdür. Buradan ileri gelir ki, nasıl sayı birimlerden ve çizgi noktalardan meydana gelirse, zaman da cüzlerden yahut anlardan meydana gelir, bundan ötürü an mefhumu da hakiki manada söylenir, zira o, zamanın bizzat fiili yahut tözüdür, nitekim fasılasız birbirine eklenen anlar, bizzat zamandan başka bir şey değildir.

Zaman ise umumi manada yıllara, aylara, haftalara, günlere, saatlere ve dakikalara ayrılır, bu kitapta bunlardan bahsedeceğiz.

II. Yıl Üzerine

Yıl, Güneş'in tabii hareketiyle Zodyak'ın on iki burcunu katettiği zaman aralığıdır, bazılarına göre bu kelime "an"dan gelir, yani çevresinde demektir, zira Güneş'in dairesel hareketinde dairenin iki ucu birleşir, yani Güneş tabii hareketiyle ayrıldığı yere geri döner. İşte bundan ötürü başkaları daha doğru bir şekilde, yıl adının aynı sebepten ötürü halka (annulus) kelimesinden türediğini düşünmüşlerdir. Buradan hareketle Mısırlılar dahi, harflerin icadından evvel yılı hiyeroglif olarak dairesel biçimde kıvrılan ve kendi kuyruğunu ısıran bir ejderha işaretiyle göstermişlerdir.

Lakin bu yıla hakiki manada Güneş yılı denir, zira Güneş'in hareketi bu türden bir sayıyla, yani 12 ay yahut 365 gün, 5 saat ve 48 dakika aralığıyla ölçülür, bu yıl Ay yılından ayrılır, nitekim Ay yılı üç cihetten böyle adlandırılır, zira ya Ay'ın bütün Zodyak seyrini 27 gün, 7 saat ve 43 dakikada tamamladığı zaman için kullanılır, ya Ay'ın Güneş ile bir kavuşumundan diğerine kadar olan aralık için, yahut da Ay'ın 354 günlük sürede tamamladığı on iki devri için kullanılır, bu yıl Güneş yılından 11 gün eksiktir, nitekim günlerin bu farkından yahut fazlalığından, Astronomik Aritmetik üzerine kitabımızda söylendiği gibi epaktlar doğar, bundan ötürü her üçüncü Güneş yılı 13 aydan meydana gelecektir.

Fakat diğer gezegenlerin de kendi yılları vardır, zira Satürn'ün yılı 30 Güneş yılından, Jüpiter'in yılı 12 yıldan, Mars'ın yılı ise iki yıldan ibarettir, diğerlerinde de durum böyledir.

Lakin bir başka yıl daha vardır ki, buna "büyük yıl" ve "dünya yılı" denir, Aristoteles'e göre bütün yıldızlar ilk hareket etmeye başladıkları yerlere ve noktalara hep birlikte döndüklerinde tamamlanacaktır, bu sürenin tayininde filozoflar birbiriyle uzlaşamamışlardır, zira bazılarına göre bu süre 36.000 Güneş yılında, başkalarına göre ise 49.000 yılda tamamlanacaktır.

Makrobius'un şahitliğine göre Platoncularda bu yılın aralığı 15.000 Güneş yılından ibarettir.

Her ne olursa olsun, halkın umumiyetle hakiki yıl olarak kabul ettiği yılın Güneş yılı olduğu kesindir, ancak onun başlangıcında milletler ihtilaf ederler,

Nitekim Yahudiler, Farslar ve Grekler yılı sonbahar ılım noktasından, yani Ay'ın Güneş ile o ılım noktasına en yakın kavuşumundan başlatırlar, Araplar yıllarını yaz ortasında, yani Güneş kendi evinde, yani Aslan'da bulunduğu vakit başlatırlar, İskenderiyeliler ise yılın 29 Ağustos'ta, Romalılar Ocak ayının ilk gününde, Venedikliler ise 1. Mart'ta başlamasını kabul ederler, zira onların şehri yılın o vaktinde vücut bulmuştur, nihayet astronomlar Güneş yılını Mart ayında, yani Güneş'in Koç noktasına girdiği anda başlatırlar,

Eski Grekler ise Olimpiyat adını verdikleri başka bir zaman aralığı kullanmışlardır, Diodoros Sikolos da tarihinde onları takip eder,

Olimpiyat, Morea şehrinin yıldönümü müsabakaları arasına giren o zaman aralığıydı, bunlara Olimpiyat denmesinin sebebi, o şehirde Olymposlu Jüpiter'e adanmış bir heykel bulunması ve Herakles'in mezkûr idmanları onun şerefine ihdas etmiş olmasıydı, bu Olimpiyat aralığı 4 Güneş yılından 4 Güneş yılına kadar sürerdi.

III. Hafta ve Ay Üzerine

Hafta, yedi gezegene ithaf edilmiş yedi günden meydana gelmesi sebebiyle böyle adlandırılır,

Zira Pazar günü Güneş'e tahsis edilmiştir, çünkü o gün Güneş'in doğuşundan sonraki birinci saatin hâkimidir, ardından Venüs ikinci saati, Merkür üçüncü saati tutar, böylece gezegenlerin sırasına göre 24 saat tamamlanana kadar devam edilir,

Böylece Pazartesi günü bu gezegene [Ay'a] verilir, çünkü Ay, Güneş'in doğuşundan sonra onun birinci saatine maliktir, diğerlerinde de durum böyledir.

Yılın ay denilen aralığı ise iki şekilde anlaşılagelmiştir, yani Ay'ın seyrini Zodyak'ın 12 burcunda tamamladığı aralık için kullanılır ki, buna yalnızca İbranilerin riayet ettiği kamerî ay denir, yahut Güneş'in gökteki tek bir burcu, yani 30 dereceyi katettiği aralık için kullanılır ve buna Güneş ayı denir, avam dahi bundan bunu anlar, bu ise hakiki manada Ay'ın Güneş'ten ayrıldıktan sonra ona yeniden yetiştiği aralıktır, bu türden bir zaman aralığını eski Romalılar bulmuşlardır, nitekim Ocak (Januarius) ayını Latium kralı Janus'tan yahut başkalarının kabul ettiği gibi kapıdan (janua) tesmiye etmişlerdir, çünkü o, yılın adeta içinden girdiği aydır,

Şubat (Februarius) ise arınma manasına gelen februare fiilinden adlandırılmıştır, zira ölülerin şerefine Februa bayramı kutlanırdı, başkaları ise Şubat'ın adeta Plüton ayı manasına geldiğini kabul ederler, nitekim bu ayda ona kurbanlar sunarlardı.

Mart (Martius) adını Mars'tan almıştır, bu ismi Romalılar, Mars'ın oğlu olduğuna inandıkları Romulus'un hatırasına vermişlerdir,

Nisan (Aprilis) açmak (aperire) fiilinden adlandırılmıştır, çünkü bu ayda yeryüzü kendini açar ve meyvelerini dışarıya verir,

Mayıs (Majus) büyüklere, yani senatörlere hürmeten ve onların şerefine bu ayın böyle anılmasını istediklerinden ötürü büyüklerden (majores) tesmiye edilmiştir,

Lakin Mayıs adının Vulkanus'un zevcesi ve Merkür'ün anası Maja'dan geldiğini ileri süren başkaları da vardır, bunlar hakkında burada daha etraflıca söz söylemek, herkesçe bilinen şeyler olduğundan usanç verici olurdu.

IV. Gün Üzerine

Gün tesmiye edilen bu zaman aralığını Güneş günü ve Güneş dışı gün olarak ikiye ayırırız,

Güneş dışı dediğimiz günün, Güneş'in yaratılışından evvel mevcut olduğuna kutsal metinler şahadet eder, nitekim Güneş'in var edilmesinden evvel üç gün sayarlar,

Fakat bu günün mahiyeti hakkında kilise babaları kendi aralarında ihtilafa düşmüş göründüklerinden, bu sebeple biz bu husustaki kanaatimizi Makrokozmos hakkındaki gayemize muvafık olarak kısaca arz edeceğiz, evvela mezkûr teologların bu husustaki fikirlerini beyan edeceğiz.

Basileios ve Damaskenos, diğer Greklerle birlikte derler ki, birinci gün yaratılan o ışık, ilahi iradeyle vuku bulan ışığın yayılması ve geri çekilmesi vasıtasıyla günü ve geceyi meydana getirmiştir,

Latinler ise daha makul bir surette derler ki, bu ilk ışık, şimdi Güneş tarafından meydana getirilen deveranın aynısını yapmıştır, böylece içinde bulunduğu yarıküreyi aydınlatmış, şekilsiz bütün kütlenin ortasındaki daha kesif ve karanlık maddenin araya girmesi sebebiyle ona karşıt olan yarıkürede karanlıklar meydana gelmiştir, böylece o ışığın Güneş'in vazifesini gördüğünü kabul ederler,

Biz ise bu günün iki şekilde anlaşılabileceğini hükme bağlarız, yani başlangıçta karanlıkları Empyreum bölgesinden kovan, onun ruhunu kendi tesirinin nispetine göre arındıran ve incelten parlaklık olarak anlaşılır ki, bu takdirde gece, aydınlığın yoksunluğu olduğundan, alt bölgedeki ruha malik olan karanlıklar olarak kabul edilebilir,

Böylece birinci gün âlemin en yüksek bölgesindeydi, gece ise iki alt bölgedeydi, aynı şekilde ikinci gün en yüksek ve orta bölgedeydi, gece ise en alttaydı, üçüncü gün ise mezkûr üç bölgenin hepsindeydi ve gece yeryüzündeydi, bunun ardından ertesi gün Güneş günü başladı,

Bu izahat da tamamen reddedilecek gibi değildir, zira gün ve gecenin, mezkûr iki zaman durumunun kendisine nispet edilmesi gereken konuya göre anlaşılması gerektiği doğru bir hükümdür, oysa Empyreum göğü yaratılışından sonra bütünüyle ışıklı ve berraktı, nitekim adını da ateşten almıştır,

Bundan ötürü o gök, yaratılışının hemen akabinde geceye maruz kalmaz, onun sonsuz fezasına hiçbir vakit karanlıklar kabul edilmez.

Aynı şey Aither göğü hakkında da söylenmelidir ki, o kendi içinde her daim, bize görünmez olsa bile, ışıldar.

Böylece sabah, birinci, ikinci veya üçüncü eserin başlangıcı sayılabilir, zira bu vakitte ışık yaratılacak olan bölgeye yavaş yavaş girmiş ve ona, Güneş'in kendi yarım küremizde yükselerek gündüzü getirmesinden farksız biçimde, bir gün bahşetmiştir.

Akşam ise eserin sonu olarak kabul edilebilir, zira ışınlar orta bölgenin karanlıklarına doğru daha da aşağı inmiştir. Kaldı ki bizim bu ikinci açıklamamız Latin ilahiyatçılarla da uyuşmaktadır, nitekim suların üzerinde hareket eden Ruh, bu hareketiyle kendi fiillerini her bir göğe aktarmıştır, bu göğe o Ruh'un mevcudiyeti vasıtasıyla adeta daha büyük bir ışık dökülmüştür, zira göklerin üzerindeki âlemde yaradılış esnasında sahip olduğu vazife, Güneş'in göklerde neslin türemesi (generatio) hususunda sahip olduğu vazifenin aynısıydı.

Dolayısıyla yaradılıştaki o ilk üç gün, Tanrısal Ruh'un günleriydi ve Tanrısal Ruh tarafından ölçülmüşlerdi, bunlarda daha ziyade ruhani olanlar yaratıldı, geri kalan güneş günleri ise daha ziyade cismani olan şeylere aittir. Ruh'un üçlü dairesi vasıtasıyla, [okunamadı] dairevi sınırla temas ederek dünyanın meydana getirildiği ve bu dairesel hareketin her birinin doğaüstü bir gün teşkil etmesiyle dünyanın bir bölgesinin kaynaştırılıp şekillendirildiği, bu tamamlanınca Güneş'te tanrısal meskenin kurulduğu, onun da üçlü dairevi dönüşünün üç diğer doğal günü getirmesiyle dünyanın gerek semavi gerekse süfli yaratıklarının meydana getirildiği görülmüştür.

Gökbilimciler ise güneş gününü doğal ve yapay olarak ikiye ayırmışlardır, doğal gün, Güneş'in doğuşundan bir sonraki doğuşuna kadar, yani bir noktadan diğer noktaya ilerlediği zaman aralığıdır, bu gün de kendi içinde biri gündüzü, diğeri geceyi (yani yapayı) meydana getiren iki diğer aralığa veya mesafeye ayrılır,

Bundan dolayı doğal gün, saat olarak adlandırdığımız 24 eşit parçaya bölünür, bunlara dair takip eden iki kitapta fazlasıyla yazacağız.

İkinci Kitap, Gölge Bilimi Sanatı (Ars Scioterica) veya Gölgeler Yoluyla Saatlerin Bulunması Üzerine

Bölüm I, Gölge Bilimi Cetvelinin Hazırlanış Tarzı Üzerine

Bu yapılmış olan cetvel, güneş saatlerinin zahmetsizce çizimine yarasın diye iki çeyrek dairenin (quadrans) eşit parçalara bölünmesinden elde edilen, doğru bir çizginin kimi gayrimuntazam bölümlerini kendi içinde barındırır.

Bu risale, mezkûr cetvelin yapılma tarzı ve kullanımının öğrenilmesi maksadıyla yazılmıştır. Cetvel şu usulle düzenlenir, Bu bölümün altına yerleştirilen çizimde D. F. doğru çizgisi üzerinde, F merkezinden D. G. F. çeyrek dairesi çizilsin ve 24 eşit parçaya bölünsün, böylece bölünen çeyrek dairenin altıda bir parçası bir saati, on ikide bir parçası yarım saati ve yirmi dörtte bir parçası ise çeyrek saati göstersin. Ancak saatlerin her biri, takip eden şekilde görüldüğü üzere, çifte adlandırma taşımalıdır. Çeyrek daire bu tarzda bölündükten sonra, altı parmak genişliğine rahatça uzanacak cetvelin uzunluğuna karar vermek gerekir.

Verilen A. B. C. D. cetvelinde (ister tunçtan olsun, ister ahşaptan), altı parmaklık mezkûr uzunlukta A. B. çizgisi alınsın ve bu mesafeye göre, az önce çizilen D. G. F. çeyrek dairesinin yarıçapı olan D. F. çizgisine paralel bir I. H. çizgisi çekilsin, bu çizgi lüzum görüldüğü üzere uzatılmış yarıçapı I noktasında kessin. Ardından F merkezinden, D. G. yayında işaretlenmiş beşinci veya yedinci saat boyunca, I. H. çizgisini H noktasında kesecek olan F. H. doğrusu çekilsin. H noktasından, D. F. çizgisini L noktasında kesecek şekilde F. I. çizgisine paralel bir H. L. doğrusu çekilsin. Nihayet F. L. çizgisi, verilen cetvel uzunluğuna tam olarak uyarlanmış eni verecektir. Şimdi cetveli F merkezine ve aynı anda D. G. yayının tekil bölümlerine uydurunuz, duruma göre L. H. ve I. H. çizgisini eşit olmayan kısımlara bölecek doğrular çekilsin, bu parçacıklar cetvele aktarılmalı ve A. B. ile B. C. çizgilerinde açıkça görüldüğü üzere orada kendi sayılarıyla ayırt edilmelidir.

Müteakip bahiste bu kısımlar saat ve saat parçaları olarak anılır, kullanılması gerektiğinde A'dan B'ye doğru sıra gözetilerek cetvelden teker teker alınmalı ve D. E. çizgisindeki yatay ve dikey saatlerde görüldüğü üzere, verilen bir çizgide verilen bir noktadan itibaren çizilmelidir. Bundan sonra F. E. çizgisi üzerinde F merkezinden E. G. çeyrek dairesi çizilsin ve G noktasından başlayıp E noktasında bitecek şekilde 90 parçaya bölünsün. F merkezinden F. G. E. çeyrek dairesinin 15. derecesi boyunca, I. K. çizgisini K'de kesen bir F. K. doğrusu çekilsin, F. G.'ye paralel ve D. E.'yi M'de kesen bir K. M. doğrusu çekilsin. F. M. çizgisi cetvelin genişliğini verecektir ve F. L. çizgisine eşit bulunacaktır. Sonra F merkezinden G. E. çeyrek dairesinin her bir derecesine doğrular çekilsin, bunlar M. K. ve K. H. çizgilerini tesadüf ettiği üzere eşit olmayan parçalara bölsün.

Bu parçacıklar cetvele aktarılmalı ve C. D. ile D. A. çizgilerinde görülebileceği gibi kendi sayılarıyla işaretlenmelidir, biz bu parçacıklara kimi zaman kesen (sekant), kimi zaman teğet (tanjant) deriz.

Lakin şu kaydedilmelidir ki, herhangi bir derecenin kesenini bulmayı teklif ettiğimde, pergelin bir ayağı B noktasına konulmalı, diğeri ise tayin edilen dereceye kadar açılmalıdır, bu mesafe verilen çizgide işaretlenmelidir.

Benzer şekilde teğet arandığında, pergelin bir ayağı C noktasına sabitlenmeli, diğeri ise aranan dereceye doğru ilerletilmelidir, bunların mesafesi verilen çizgide kavranmalıdır. Nihayet cetvelin yarıçapı tabiriyle A. D. veya B. C. çizgilerini anlıyorum, şayet A. B. C. D. harflerinin yahut A. B, B. C, C. D, D. A. çizgilerinin bahsi geçerse, cetvele dönülmeli ve onlar orada aranmalıdır.

Çizimi burada takip eden gölge bilimi cetvelinin tasviri ve tertibi hakkında bu kadarını söylemiş olmak kâfidir.

Bölüm II, Gölge Bilimi Cetvelinin Kullanımı Üzerine

Cetvelin daha eksiksiz kullanımı için, saatlerin çizimine lüzumlu olan birtakım önermelerin bilinmesi gerekir, bunların geometrik ameliyesi gerçi bilindik ve her acemiye malum olsa da, geometrinin temel kurallarının bilgisi olmadan da bu cetvelden çıkarılabileceğinden, bunları burada ortaya koymayı gayeme aykırı saymadım.

Önermeler şunlardır,

Önerme I, Verilen bir doğru üzerinde verilen bir noktadan dik açılı doğru bir çizgi meydana getirmek, ya da aynı anlama gelmek üzere, verilen noktaya dik açı çizmek şu usulle mümkündür,

Cetvelde B'den C'ye kadar cetvelin yarıçapı alınsın ve verilen çizgide işaretlensin, sonra herhangi bir derecenin teğetini alınız, yani pergelin bir ayağını C harfine koyunuz ve diğerini C. D. çizgisinde herhangi bir dereceye, sözgelimi kırkıncıya kadar açınız, Pergel bu şekilde açılmışken bir ayağını verilen çizginin E noktasına koyunuz ve G. H. yayını çiziniz.

Benzer şekilde aynı derecenin kesenini ölçünüz, bu da pergelin bir ayağını cetvelin B noktasına koyup diğerini mezkûr 40. dereceye kadar açmakla olur, pergelin diğer ayağını verilen çizginin F noktasına sabitleyiniz ve G. H. yayını B noktasında kesecek olan K. L. yayını çiziniz, o vakit B'den E'ye çekilen çizgi dikey olacaktır.

Önerme II, Verilen bir doğru çizgi üzerinde verilen bir noktaya, verilen bir açıya eşit bir açı çizme tarzı, Bu risalenin tamamında dik ve dar açıdan başka hiçbir açıyı kastetmiyoruz, Dik açı hakkında evvelki önermede söylenmişti, geriye dar açıdan bahsetmek kalıyor ki o da şöyle çizilebilir, Verilen çizgi E. F. olsun ve F noktasına 50 derecelik açı çizilsin, F'den E'ye C. B. cetvel yarıçapı ölçülsün, sonra tayin edilen derecenin tümlerinin keseni alınsın ve bu mesafeye göre F noktasından K. L. yayı çizilsin, ardından aynı tümlerin teğetini alınız ve E noktasından, K. L. yayını P'de kesecek bir G. H. yayı çiziniz, Sonra P'den F'ye bir çizgi çekilsin, P. F. E. açısı 50 dereceyi ihtiva edecek ve tayin edilen açıya eşit olacaktır.

Bölüm III, Yatay Saat Üzerine

Şu tarzda çizilsin, Bir E. F. doğrusu çekilsin, E'den F'ye doğru cetvelden alınan saat mesafeleri E. F. çizgisi üzerinde işaretlensin, E noktasında dik bir E. G. doğrusu dikilsin ve bu çizgi üzerinde E'den G'ye doğru kutup yüksekliğinin (ki bu çizimde 51 buçuk derece varsayıyoruz) keseni ölçülsün, G noktasından E. F. doğrusundaki tekil saat bölümlerine çizgiler çekilsin ve bunlar arzu edildiği kadar uzatılsın. Aynı G noktasından E. F.'ye paralel bir çizgi çekilsin, Böylece yatay saatin saat çizgilerini çizmiş olursunuz. İbreyi (stylus) inşa etmek için ise E'den A'ya kadar [okunamadı] keseni ölçülsün, G noktasından H'ye ibreyi temsil edecek bir çizgi çekilsin. Bu çizimden, yatay saatin tamamı tayin edilen herhangi bir yüzeye aktarılabilir.

Bölüm IV, Duvar Saati veya Dikey Saat Üzerine

Duvar saati (horologium murale), dikey dairenin düzlemine paralel bir yüzeyde çizilen saattir, bu sebeple dikey saat (horologium verticale) olarak da adlandırılır, bu da ya güneye ya da kuzeye bakan saattir, Her ikisi de aynı çizimden aktarılabilir, bunun çizimi şöyledir, E. F. doğru çizgisinde, evvelki gibi saat mesafeleri ölçülsün, Sonra E. G. dikmesi dikilsin, E'den G'ye doğru gök eşleğinin yüksekliğinin (ki 38 buçuk derece olduğunu varsayıyoruz) keseni ölçülsün, G noktasından E. F. çizgisindeki tekil saat kesişimlerine kadar çizgiler çekilsin. Böylece duvar saatine ait saat çizgileri belirecektir. İbreyi bulmak için ise E. F. çizgisinde E noktasından H'ye kadar kutup yüksekliğinin keseni ölçülsün, G noktasından H'ye çekilen doğru çizgi ibreyi verecektir.

Şu husus kaydedilmelidir ki, güney yönlü tam bir duvar saati bu örnekten bütünüyle aktarılmalıdır, lakin kuzey yönlü olanda durum böyle değildir, zira o yalnızca saat altıdan önceki iki saati ve altıdan sonraki iki saati kabul eder.

Daha kuzeyde ikamet edenler daha çok saat çizgisine sahip olur, güneye daha yakın olanlar ise daha azına maliktir. Kuzey saatinde şu hususa da dikkat edilmelidir ki, milin (stylus) ucu daima yukarıya bakmalıdır.

BÖLÜM V. Doğu ve Batı Saatleri Üzerine

Doğu ve batı saatleri meridyene paraleldir, her ikisi de aynı örnekten çıkarılır ve aynı şekle sahiptir, yalnızca saatlerin adlandırılması bakımından farklılık gösterirler, şu usulle çizilirler,

E.F. doğru çizgisi üzerinde, eğer doğu saati yapılacaksa F noktasında, şayet batı saati yapılacaksa E noktasında, kutup yüksekliği açısına eşit olacak bir G.F.E. açısı teşkil edilsin. F.G. çizgisi üzerinde, F noktasından G noktasına doğru, cetvelden alınan saat mesafeleri, cetvelde B noktasından başlanıp A noktasına doğru saat çizgileri sayılarak ve saatlerin adları bağlanarak ölçülsün, her bir kesişim üzerinden F.G. çizgisine dik ve birbirine paralel çizgiler çekilsin.

Doğu saatindeki saat çizgileri bu suretle bulunur. Milin uzunluğu cetvelin yarıçapına eşit olmalı ve altıncı saat üzerine dikilmelidir. Fakat burada dikkat edilmelidir ki, şayet örnekte sunulan saat çizgilerinin mesafesi tayin edilen yüzeye münasip şekilde uydurulamazsa, örnekte gösterildiği üzere amaca göre şu tarzda artırılabilir ya da azaltılabilir,

Altıncı saat çizgisi üzerinde, G noktasından H noktasına cetvelin yarıçapı ölçülsün, H noktasından, saat çizgilerinin F.G. çizgisinde meydana getirdiği kesişimlere doğru, uygun görüldüğü ölçüde uzatılarak doğru çizgiler çekilsin. Bundan sonra, verilen yüzeyde altıncı ile on birinci saatler arasındaki aralık için hangi mesafenin uygun şekilde tayin edilebileceği mülahaza edilsin, bu mesafeyi F.G. çizgisi üzerinde G noktasından I noktasına kadar ölçesin. I noktasından F.G. çizgisine dik, H.F. çizgisini K noktasında bölen bir I.K. çizgisi çekilsin. K noktasından F.G. çizgisine paralel, H'den çekilen çizgileri L, a, b, c, d, K noktalarında kesen bir K.L. çizgisi çekilsin ve bu noktalar aradığımız saat çizgilerinin mesafesini verecektir. Milin uzunluğu H.L. çizgisi olsun.

BÖLÜM VI. Yön Değiştiren Saat Üzerine

Yön değiştiren (declinans) saat, ufuk düzlemi ile dik açı, dikey dairenin düzlemi ile ise eğik açı yapan saattir. Yön değiştirme miktarı, dikey dairenin düzlemi ile tayin edilen yüzey arasında kalan ve her hâlükârda 90 dereceden küçük olan yaydan anlaşılır.

Yön değiştiren saat, asli adını güneyden ve kuzeyden alır, buna diğer iki ana yönün de eklenmesiyle saat ya güneyden doğuya, ya güneyden batıya, ya kuzeyden doğuya yahut da kuzeyden batıya yön değiştirir.

Bunlardan birini inşa etmeyi bilen kimse hepsini bilir, zira aralarında esasa dair bir fark yoktur, şayet yön değiştirme miktarı aynı ise hepsi tek ve aynı örnekten çıkarılabilir.

Yalnızca saatlerin adlandırılması ve konumu bakımından farklılık gösterirler, öyle ki, bir kâğıdın bir yüzüne güneyden doğuya meyleden bir saat çizersen, diğer yüzüne çizilen aynı çizgiler güneyden batıya yön değiştiren saati verecektir ve yalnızca saatlerin adları değiştirilerek kalan diğer iki saat de aynı örnekten hasıl olacaktır. Yön değiştiren saat şu tarzda resmedilir, yön değiştirmenin doğuya doğru 40 derece olduğunu varsayalım, E.F. doğrusu üzerine, E.F. çizgisini I noktasında bölen G.H. diki dikilsin. E.F. çizgisi üzerinde I noktasında (şayet verilen yüzey güneyden doğuya veya kuzeyden batıya yön değiştiriyorsa soldan, şayet güneyden batıya veya kuzeyden doğuya yön değiştiriyorsa sağdan) yön değiştirmenin tümlerine eşit bir açı çekilsin ve bu açı E.I.K. açısı olsun. I.K. çizgisi üzerinde I noktasından K'ye kutup yüksekliğinin sekantı ölçülsün. K noktasından I.E.'ye L noktasında dik olan bir K.L. çizgisi dikilsin. K noktasından I.E.'ye dik olan ve I.E.'yi M noktasında bölen bir K.M. çizgisi çekilsin.

G.H. çizgisi üzerinde, eğer yön değiştirme güney yönlüyse I noktasından G'ye, şayet kuzey yönlüyse I noktasından H'ye doğru Ekvator'un sekantı sayılsın, G noktasından L'ye altıncı saati temsil eden bir doğru çizgi çekilsin, G noktasından M'ye alt mil çizgisi çekilsin, M'den G.M.'ye dik ve M.K. çizgisine eşit bir M.P. çizgisi çekilsin. G'den P'ye çekilen doğru çizgi mili verecektir. I noktasından K.L.'ye dik olan ve mümkün mertebe uzağa uzatılan bir N.I.O. çizgisi çekilsin, bu çizgi üzerinde I noktasının her iki yanından cetvelden aktarılan saatler ölçülsün, K noktasından her bir saat işaretine doğru, E.F. çizgisini mümkün olduğunca çok parçaya bölen belirsiz çizgiler çekilsin, G noktasından E.F. çizgisinin kesişimlerine çekilen doğru çizgiler, tasarlanan bu yön değiştiren saatte aradığımız saat çizgilerini verecektir, binaenaleyh mil G.M.P. çizgisi üzerine dikilmelidir ve takip eden örnekten yön değiştiren dört saat türetilebilir.

BÖLÜM VII. Arkaya Yatan ve Öne Eğilen Saat Üzerine

Arkaya yatan (reclinans) saat, dört ana yönden birini temsil eden yüzeyi uzatıldığında ufuk ile geniş açı teşkil eden saattir, öne eğilen (inclinans) saat ise ufuk ile dar açı meydana getiren saattir.

Her ikisi de dört ana yönün farklı durumuna göre dört kısımdır, zira gerek arkaya yatan gerek öne eğilen saat ya doğu, ya batı, ya kuzey yahut da güney yönlüdür. Arkaya yatma ve öne eğilme miktarı, ufuk ile tayin edilen yüzey arasında kalan yaydan idrak edilir.

Birbirine karşıt olan arkaya yatan ile öne eğilen saatler özünde uyuşurlar, aynı sanat ve usulle imal edilirler, aşağıda görüleceği üzere yalnızca saatlerin adlandırılması ve konumu bakımından ayrılırlar.

Lakin evvela birbirine karşıt olan güney arkaya yatan ve kuzey öne eğilen saatleri, akabinde ise doğu ve batı saatlerini ele alacağız. Şayet güney arkaya yatma ve kuzey öne eğilme miktarı kutup yüksekliğine eşit olursa, buna Kutup Saati tesmiye olunur ve şu tarzda inşa edilir. Ufka paralel bir E.F. doğru çizgisi çekilsin, bunun ortasına E.F. çizgisini H'de kesen bir G.H. diki dikilsin, E.F. çizgisi üzerinde H noktasının her iki tarafından cetvelden aktarılan saatler sayılsın, her bir noktaya G.H. çizgisine paralel doğru çizgiler çekilsin, böylece kutup saatinin saat çizgileri belirecektir, mil yüzeye dik olmalı ve uzunluğu cetvelin yarıçapına eşit bulunmalıdır.

Şayet burada tarif edilen saat çizgilerinin mesafesi verilen yüzeye tam oturmazsa, doğu saatinin izahında daha evvel öğrettiğimiz üzere, amaca göre artırılabilir yahut daraltılabilir.

Şayet arkaya yatma yahut öne eğilme kutup yüksekliğinden küçük olursa, arkaya yatma miktarı kutup yüksekliğinden çıkarılsın ve kalan miktar kutup yüksekliği farz edilerek, daha önce gösterdiğimiz veçhile bir yatay saat teşkil edilsin, verilen arkaya yatma miktarı için güney arkaya yatan ve kuzey öne eğilen saat bu olacaktır.

Yok eğer arkaya yatma kutup yüksekliğinden büyük olursa, kutup yüksekliği arkaya yatma miktarından çıkarılsın ve bakiye Ekvator yüksekliği sayılsın, evvelce zikredildiği gibi bir duvar saati tertip edilsin, verilen arkaya yatma miktarı için güney arkaya yatan ve kuzey öne eğilen saat bu olacaktır. Güney arkaya yatan ve öne eğilen saatlerin kendilerine has şekilleri vardır, eğer arkaya yatma yahut öne eğilme Ekvator yüksekliğine eşit olursa, o vakit saatin kendine has bir vasfı ve adı olur, Ekvator düzlemine paralel bir yüzey üzerinde teşkil edildiğinden ötürü buna Ilım Saati adı verilir ve şu tarzda imal edilir, bir E.F. doğru çizgisi çekilsin ve E noktasından F'ye doğru her iki tarafta cetvelden alınan saat mesafesi ölçülsün. E noktasından E.F.'ye dik ve cetvelin yarıçapına eşit bir E.G. diki dikilsin, G noktasından her bir saat taksimatına doğru çizgiler çekilsin, G noktasından E.F. çizgisine paralel bir doğru çizgi çekilsin. Bu minval üzere saat çizgileri ılım saati için tecelli edecektir.

Mil, merkezden saatin yüzeyine dik olarak, arzu edildiği kadar uzatılarak dikilmelidir.

Mevcut saatte ve bu kabilden diğer saatlerde dikkat edilmelidir ki, güney arkaya yatan saat on ikiden fazla saate malik olamaz, lakin daha azına sahip olabilir, bu durum öne eğilme Güneş'in güney dönencesindeki meridyen irtifasından daha küçük olduğunda vuku bulur. Zira o vakit meridyen çizgisi Güneş tarafından asla aydınlatılmaz, öne eğilme azaldıkça diğerleri hakkında da aynı kıyasla hüküm verilebilir. Bundan maada, şayet kuzey öne eğilme miktarı Güneş'in kuzey burçlarındaki azami meridyen irtifasından daha büyük olursa, o vakit meridyen çizgisi Güneş tarafından hiçbir surette aydınlatılmaz ve öne eğilme arttıkça diğer çizgilerde de durum böyle olur.

Şayet arkaya yatma Ekvator yüksekliğinden daha az ise, arkaya yatmayı kutup yüksekliğine ekle ve yekûnu kutup yüksekliği addederek daha önce gösterildiği gibi bir yatay saat çiz,

bu suretle kuzey arkaya yatan ve binaenaleyh güney öne eğilen saat elde edilecektir. Şayet öne eğilme yahut arkaya yatma Ekvator yüksekliğinden büyük olursa, arkaya yatmanın tümlerini Ekvator yüksekliğine ekle ve yekûnu Ekvator için addederek daha evvel gösterildiği üzere bir saat çiz, böylelikle arzu ettiğin saat çizgilerini elde edeceksin.

BÖLÜM VIII. Doğu ve Batı Arkaya Yatan ve Öne Eğilen Saatler Üzerine

Nasıl ki yön değiştiren saatlerin tamamı aynı örnekten çıkarılabilirse, şu an bahsini ettiğimiz saatler de aynı tarzda çıkarılır, binaenaleyh onlar hakkında evvelce söylenen her ne varsa bunlar için de geçerli kabul edilmelidir. Şu halde bahse konu saatler bu minval üzere çizilmelidir,

Bölüm III

Fakat bu mekanizmanın inişi esnasında tırnakların, saat ve dakikaları gösterenler dışındaki diğer çanlara da vurmaması için, her bir çekicin sapının ön kısmı öyle hazırlanmalıdır ki, vuran tırnaklar alçalırken onlara yol versin ve inişleri sırasında hiçbir ses çıkmasın, bu durumun gerçekleşmesi için, iki ayrı nesneden kaynaklanan çifte bir hareket ettiricinin bulunması zorunludur, bunlardan biri tırnaktan doğrudan doğruya, bir terazi kefesi biçiminde asılmış demirden bir cisme geçmeli, öyle ki çekice doğru olan yarısı, tırnağa doğru olan diğer yarısından daha ağır olmalıdır, diğeri ise doğrudan doğruya demir cismin bu daha ağır olan parçasından ileri gelmelidir ki bu kısım çekici sıkıştırarak yukarı kaldıracaktır, öyle ki tırnak geçer geçmez ve o cismin daha hafif olan kısmını serbest bırakır bırakmaz çekiç düşsün ve ses çıkarsın. Bu çifte temasın çizimi ise şöyledir,

Bölüm IV

Kanal ya da su kemeri hakkında, benzer şekilde çevirici (versorium) ve onun bir yöne bükülmesiyle suyun kanal boyunca içeri salınması, diğer yöne bükülmesiyle ise suyun girişinin engellenmesi hakkında.

Şimdi geriye, bu su kabının on ikinci saatten sonra boşaldığında kendi kendine yeniden nasıl dolacağını açıklamak kalıyor. Öyleyse sütunun üst kısmında, çeviricinin yanındaki o tarafta demirden bir dayanak (hypothesis) yapılsın ve bu dayanak öyle uyarlansın ki, su kabın tabanından tamamen boşaldığı anda, çeviriciden dışarı taşan dayanak ile hareketi esnasında bir araya gelsin ve temasıyla onu diğer tarafa çevirebilsin.

Zira bu yapıldığında kanalın ağzı derhal açılacak, su borudan bolca içeri girecek ve içindeki sütunu yavaş yavaş yukarı kaldırarak alttaki kabı gittikçe daha fazla dolduracaktır, bu sütun en yüksek irtifasına ve en tepe noktasına ulaştığında, diğer demir dayanak yükselişi esnasında çeviricinin dayanağı ile birleşerek suyun yolunu kapatacak ve böylece, daha önce söylendiği gibi on iki saatlik bir süre zarfında su yeniden aşağıdaki delikten dışarı akana kadar, bu mekanizmayı içeren kaba suyun girişi durdurulacaktır. Bunun çizimi ise aşağıda verilmiştir.

Bölüm V

Ay'ın hareketinin bu tür bir saat mekanizması üzerinde nasıl yeterince dakik bir biçimde gösterilebileceği hakkında.

Kabın bir yanına göksel işaretleri ihtiva eden yuvarlak bir düzlemküre (planisphaerium) yerleştirilsin ve bunun merkezinden geçen mil, ön ucunda bir parmak ya da gösterge ile birlikte Ay'ın tasvir edildiği cetveli yönetsin, milin diğer ucunda ise, kabın kenarı ile o düzlemküre arasında, Zodyak'taki derecelerin sayısı kadar uygun dişlerle donatılmış bir çark bulunsun, ancak bu çark öyle muhafaza edilsin ki, sütunun inişiyle hareket edebilsin, yükselişi sırasında ise sabit kalsın.

Öyleyse sütunun tepesinden inen cetvel üzerindeki küçük dayanaklar öyle uyarlanmalıdır ki, çarkın dişlerini kuvvetle iterek onu hareket ettirsin, yükseliş esnasında ise kolayca geri çekilsin ve çarkı tamamen sarsacak hiçbir zorlama uygulamaksın dişleri serbest bıraksın.

Bu ise, yukarıda bahsettiğimiz eklemler, yükselişte kolayca geri çekilecek, inişte ise kuvvetle karşı koyacak şekilde düzenlenirse pekala mümkün olur.

Şu halde bu cetvel, Ay'ın kendi doğal hareketiyle on iki saatlik süre zarfında katetmeye ve dönmeye alışkın olduğu dereceleri temsilen yedi dayanağa sahip olacaktır, öyle ki bu cetvelin aşağıya doğru olan hareketinin her iki tekrarında her gün yaklaşık on dört derece sayılsın ve adı geçen çarktaki üç yüz altmış dereceden gereken kadarı her gün çevrilsin.

Ve bu yolla, büyük bir yanılgı olmaksızın, Ay'ın hareketi ayın her gününde ve her burçta gayet iyi bir biçimde gösterilebilecektir.

SON.

İkinci İnceleme, Dokuzuncu Kısım: Üç Kitaba Ayrılmış Kozmografya Hakkında

Dokuzuncu Kısım'ın İçeriği

Kozmografyayı ele alan bu kısımda başlıca iki husus öne sürülür, yani,

Yeryüzünün bölünüşünü ele alan Kozmografya İlkeleri, Boylamına göre, Soğuk kutup kuşaklarını ayıran Arktik ve Antarktik iki kutup dairesi. Ilıman kuşakları belirleyen Yengeç ve Oğlak iki dönencesi. Enlemine göre Ekvator.

Kuşak sakinleri (Heteroscii, Periscii, Amphiscii) bağlamında iki hususun kaydedildiği paralel daireler, yani genel kısımlar ve özel kısımlar, nitekim iklimleri oluşturur. Bunların çizim usulü.

Herhangi bir bölge için kutup yüksekliğini, yani meridyen çizgilerini bildiren iki husus, çizilme yöntemleri ve deney usulleri.

İki hususun öğretildiği Kozmografya Aleti, yani, Onun kuruluşu, Genel olarak, biri kuzey diğeri güney olmak üzere iki yarımküreden ibarettir. Özel olarak, hareketli olanlar, ki bunların biri en küçük saat çarkıdır, diğeri ise Ay feleği ile birlikte yarım Zodyak'ı içeren çarktır, bunlara ayrıca bir enlem cetveli de eklenebilir, sabit olan küre ya da çarklar ise kuzey ve güney kısımlarıdır, bunlar her iki yarımkürenin dış kısmına yerleştirilmiş ortak dairelerdir.

Onun kullanımı, Çizimde, Yeryüzünün herhangi bir yerindeki gezegenlerin ve sabit yıldızların hareketlerinin bulunmasında, Yerin mesafelerinde, Belirli konumlarda, yani bir kutup yüksekliği altında, iklim ve kuşakta.

Birinci Kitap: Kozmografya İlkeleri Hakkında

Bölüm I

Göksel dairelerin yeryüzünün kısımlarına nasıl uyarlandığı ve gökkürenin dışbükey yüzeyini böldükleri gibi yeryüzünü de nasıl aynı şekilde böldükleri hakkında.

Gökbilimciler, evrensel alemin dışbükey yüzeyinin hem büyük hem de küçük dairelerle bölündüğünü ve dağıtıldığını varsaymışlardır, bu dairelerin büyük olanlarından bazıları dışsal ve hareketsizdir, yani Meridyen Dairesi ve Ufuk, diğerleri ise hareketli ve içseldir, bunlar da ya enlemli ya da enlemsizdir, enlemi olan daireye Zodyak ya da Burçlar Kuşağı adı verilir.

Kolür adı verilen ikisi müstesna, gerek büyük gerekse küçük diğer bütün daireler birbirine paraleldir, bunlardan yalnızca biri büyük dairedir, göğü boylamına göre iki eşit parçaya böler ve Ekvator ya da Gün-tün Eşitliği Dairesi olarak adlandırılır.

Küçük daireler ise iki dönence, yani Yengeç ve Oğlak dönenceleri ile iki kutup dairesidir.

İki kolür ise, tıpkı meridyen gibi, kutupları kendi çevreleriyle keser.

Bütün bunlar hakkında, yani Gün-tün Eşitliği Dairesi'nin adı, benzer şekilde diğer bütün dairelerle olan kullanımı, Zodyak dairesine niçin eğik dendiği, hangi ufkun düz, hangi ufkun eğik olduğu, meridyenlerin çeşitliliği ve bu dairelerin tanımlanmasına ait diğer tüm meseleler hakkında, Kozmografya ve gökbilim üzerine yazmış olan hemen hemen bütün müelliflerde bunlar etraflıca ele alındığından, bu yerde fazla söz söylemeyeceğiz, ancak bu göksel dairelerin yeryüzü küresinde meydana getirdiği bölünmeden kısaca bahsedeceğiz.

Şu halde, yeryüzü kütlesi kendi çevresi ve sathı bakımından bütün evren mekanizmasına kıyasla bir nokta ya da ona tabi küçük bir parça gibi olsa da, yine de yuvarlak olan bütün mekanizmanın fiziki ve cismani merkezini teşkil ettiği ölçüde, göğün her bir dairesinin, evrenin en uç yüzeyini böldüğü gibi yeryüzünü de orantılı olarak bölmesi zorunludur, zira çevreden onun matematiksel merkezine çizilen bütün doğru çizgiler, evrensel mekanizmanın çevresinde bulundukları tarzda, fiziki merkezde ya da daha küçük olan yerkürede de orantılı olarak aynı şekilde bulunacaklardır ve dolayısıyla gökteki bütün dairesel çizgiler yeryüzüne de aynı biçimde nakşolunur, bu durum aşağıdaki gösterimde daha açık bir şekilde görülecektir.

Bu gösterimden anlaşılacağı üzere, herhangi bir gök dairesinin herhangi bir noktasından A matematiksel merkezine doğru çizilen bir doğru çizgi, b.b.b.b. fiziki merkezinin yüzeyini nerede kesiyorsa, göksel dairelerin de orada izler bıraktığı ve gösterimde açıklandığı gibi yeryüzü yüzeyinde çizildiği varsayılır.

Bu Dairelerin Yeryüzünde Kuşakları Ayırt Etmek İçin Kullanımı Hakkında

Göğün zihni dairelerinden hasıl olan bu tür kesişmeler, yeryüzünde kuşak ayrımlarını meydana getirir, nitekim bütün yeryüzünün bir kutuptan diğer kutba kadar adı geçen paralel dairelerle orantılı aralıkları ne kadarsa, o kadar da kuşak sayılır, zira Kuzey Kutbu'ndan onun kutup dairesine kadar sayıldığında, bu aralığın tamamı soğuk kuşaklardan biri olarak kabul edilir.

Oysa Kuzey Kutup Dairesi ile Yengeç Dönencesi arasında kalan bütün o aralık, ılıman kuşaklardan biri, yani kuzeydeki ılıman kuşak olarak adlandırılır, Yengeç Dönencesi ile Gün-tün Eşitliği Dairesi arasında ölçülen kısım ise sıcak kuşağın daha kuzeydeki parçasıdır, nitekim Gün-tün Eşitliği Dairesi ile Oğlak Dönencesi arasındaki kısım da sıcak kuşağın diğer parçası, yani güneydeki parçasıdır, öyle ki yeryüzünün o kısmı Gün-tün Eşitliği çizgisiyle eşit biçimde ikiye bölündüğünden, bu sıcak kuşağın çifte yapıda olduğu görülür ve bundan ötürü, nasıl iki soğuk kuşak ve iki ılıman kuşak sayılıyorsa, kuzey ve güney olmak üzere iki sıcak kuşağın sayılması da aynı derecede doğrudur.

Oğlak Dönencesi ile Antarktik Daire arasında kalan bütün o boşluğa güney ılıman kuşağı denir, tıpkı Antarktik Daire'den onun kutbuna kadar uzanan bütün o aralığın güney soğuk kuşağı olarak adlandırılması gibi. İşte göksel dairelerin yeryüzü küresine izdüşümünün başlıca kullanımı budur. Bunlardan açıkça anlaşılmaktadır ki, soğuk kuşakların enlemi 23 derece 30 dakikadır, ılıman kuşakların enlemi ise yaklaşık 43 derecedir.

Gökbilimcilerin yalnızca tek bir kuşak olarak saydığı her iki sıcak kuşak ise, kendi enlemleri olarak 47 dereceye sahiptir.

Tüm bu farklılıklar, Güneş'in daha yakındaki mevcudiyetinden ve daha uzaktaki yokluğundan kaynaklanır, zira Güneş ışınları dik açılara ne kadar çok yaklaşırsa, yani yeryüzüne ne kadar dik düşerse, yeryüzünün o bölgesindeki ısıtıcı kuvvet o denli artar, yeryüzüne ne kadar dar açılar yaparsa, o bölgeyi o kadar soğuk kılma eğilimindedir.

Lakin bunlar üzerinde daha fazla durmayacağız, zira kozmografya (cosmographia) üzerine eser vermiş müellifler bunları etraflıca tasvir etmişlerdir.

BÖLÜM III. Paraleller ve İklimler Üzerine

Birbirinden eşit aralıklarla uzak duran çemberlere paralel deriz, bunları ise genel ve özel paraleller olarak ikiye ayırırız. Kadimler, bir bölgenin başucu noktasından (zenith) boylamlamasına uzanan sekiz genel paralel belirlemişlerdir, bunlar Ekvator'dan (aequator) başlayıp yükselimin yahut enlemin doksanıncı derecesinin başlangıcı ile sona erer, bu paralellerin her biri birbirinden meridyen üzerinde onar derecelik enlem farkıyla ayrılır.

Özel paraleller ise, bölgeleri birbirinden ayırt etmek için yeryüzü haritasına çizilen birtakım hayali çizgilerdir ve bunlar da Ekvator'dan ilerleyerek kutuplara yaklaşırlar.

Bu özel paralellerin bir başka taksimi daha vardır, nitekim iki paralel arasında kalan ve birinin başlangıcından diğerinin sonuna kadar sayılan yeryüzü parçasına iklim (clima) denir.

Böylece, her paralel çember başlangıcında ılım noktası dairesinden (aequinoctialis) ne kadar uzak ve kutba ne kadar yakın olursa, Ekvator'a doğru yönelen diğer paralellere nazaran daima o denli daha uzun bir güne sahip olur, aynı şekilde bir iklim, ılım noktası dairesinden ne denli uzaklaşırsa, o derece daha büyük olan bir paralel parçasını büyütür.

Bundan ötürü, Ekvator'dan kutba doğru uzanan ve 14. paralele kadar sayılan her paralel, en uzun gününü bir önceki paralelin en uzun gününden bir saatin dörtte biri kadar daha uzun kılar, lakin Ekvator'dan uzaklaşan her bir iklim, en uzun gününü kendisinden hemen önceki iklimin en uzun gününden yarım saat daha fazla kılacaktır.

Burada şuna dikkat edilmelidir, 14. paralelinden 18. paralele kadar ilerleme yarım saat üzerinden gerçekleşir ve 20. ile 21. paralellerde en uzun gün 20 saatten ibarettir.

İklimlere gelince, Batlamyus bunların yalnızca yedi türünü tasvir etmiştir, lakin daha sonraki müellifler daha fazlasını, yani dokuz iklimi kabul etmişlerdir, bunların hepsi adlarını içlerinden geçtikleri en meşhur mevkilerden almışlardır. Nitekim ılım noktası dairesinden kuzeye doğru uzanan birinci iklime Diameroe denir, zira Nil ile çevrili aynı adlı adadan geçer. İkincisine Dia Syene adı verilir, zira Afrika'nın Yengeç dönencesi altında yer alan bir kentinden geçer ve dokuzuncu ve sonuncuya kadar diğerleri de bu minval üzere devam eder ve sonuncusu Maiotis Bataklığı'nın üzerinden geçer.

Burada dikkatle gözetilmelidir ki, iklimlerin veya paralel çemberlerin çevrelediği yeryüzü sahaları birbirine eşit değildir, aksine paraleller yahut iklimler Ekvator'a ya da dünyanın ortasına ne kadar yakınsa o denli büyük, dünyanın ortasından ne kadar uzak ve kutuplara ne kadar yakınsa o denli dar ve küçüktür.

Batlamyus'un Büyük Terkip'inin (magna constructio) 2. kitabının 6. bölümünde gözettiği üzere paralellerin taksimi ve sırası hakkındadır.

Kozmograflar, gölgelerin durumuna göre ayırt ettikleri üç tür paralel tespit ederler, nitekim kimi paralellere iki tarafa gölge düşürenler (Amphiscii) derler, bunlar gölgenin her iki yöne de düştüğü yerlerdir ki iki dönence arasında kalan paralellerin tamamı, yani ilk altısı böyledir, diğerlerine tek tarafa gölge düşürenler (Heteroscii) adını verirler, bunlar gölgeyi yalnızca tek bir tarafa düşürenlerdir, bunların ilki Syene'den geçen paraleldir, yani Yengeç dönencesidir, sonuncusu ise otuz ikincisidir ve Yengeç dönencesinden Kuzey Kutup Dairesi'ne kadar olanların hepsi yirmi altı adettir, diğerlerini ise çevreye gölge düşürenler (Periscii) yapmışlardır ki bunlar yılın herhangi bir gününde ufkun her tarafına dairevi gölge salarlar. Bunların ilki günlerin yirmi dört saat olduğu otuz üçüncü paraleldir.

Geriye kalan çevreye gölge düşürenler ise Kuzey Kutup Dairesi'nden Kutba kadar toplam yedi tanedir ve orada Yengeç dönencesinin tamamı ufkun üzerinde görünür, karşıt dönencesi ise bütünüyle ufkun altına batar.

Birincisi ılım noktası dairesidir, kutup burada yükselmediğinden günü daima 12 saattir ve Orta Afrika'dan geçer.

İkincisinin günü 12 saat 1/4'tür, Ekvator'dan 4 derece 1/4 uzaktadır, bu paralel Hint Denizi'ndeki Taprobana Adası'ndan geçer.

Üçüncüsünün günü 12 saat 1/2'dir, burada kutup 8 derece 1/4 yükselir, Avalites Körfezi'nden geçer ve böylece birinci iklimi teşkil eder.

Dördüncüsünün günü 12 saat 1/2 ve 1/4'tür, kutup burada 12 derece 1/2 yükselir, Adulis Körfezi boyunca uzanır.

Beşincisinin günü 13 saattir, kutup onun için 16 derece ve 27 dakika yükselir, Meroe'den geçer ve ikinci iklimi meydana getirir.

Altıncısının günü 13 saat 1/4'tür, kutup ise 20 derece ve 14 dakika yükselir.

Yedincisinin günü 13 saat 1/2'dir, kutup 23 derece 51 dakika 20 saniye yükselir, Syene'den geçer ve üçüncü iklimi teşkil eder.

Sekizincisinin günü 13 saat 1/2 ve 1/4'tür, 27 derece ve 40 dakika yükselir, Thebai bölgesindeki Ptolemais'ten geçer.

Dokuzuncusunun günü 14 saattir, 30 derece ve 21 dakika yükselir, Aşağı Mısır'dan geçer ve dördüncü iklimi teşkil eder.

Onuncusunun günü 14 saat ve 1/4'tür, 33 derece ve 18 dakika yükselir ve Orta Fenike boyunca uzanır.

On birincisinin günü 14 saat ve 1/2'dir, 36 derece yükselir, Rodos'tan geçer ve beşinci iklimi teşkil eder.

On ikincisinin günü 14 saat 1/2 ve 1/4'tür, 38 derece 1/2 ve 1/12 yükselir, İzmir'i çevreler.

On üçüncüsünün günü 15 saattir, 40 derece ve 56 dakika yükselir, Çanakkale Boğazı'ndan geçer ve altıncı iklimi teşkil eder.

On dördüncüsünün günü 15 saat ve 1/4'tür, 43 derece ve 5 dakika yükselir ve Marsilya boyunca uzanır.

On beşincisinin günü 15 saat 1/2'dir, 45 derece ve 1 dakika yükselir, Karadeniz'in ortasından geçer ve yedinci iklimi teşkil eder.

On altıncısının günü 15 saat 1/2 ve 1/4'tür, 46 derece ve 51 dakika yükselir, Tuna'nın kaynaklarından geçer.

On yedincisinin günü 16 saattir, 48 derece ve 32 dakika yükselir, Dinyeper'in ağzından geçer ve VIII. iklimi teşkil eder.

On sekizincisinin günü 16 saat ve 1/4'tür, 50 derece ve 4 dakika yükselir, Maiotis'in ortasından geçer.

On dokuzuncusunun günü 16 saat ve 1/2'dir, 51 derece 1/2 ve 1/12 yükselir, Köln'den geçer ve dokuzuncu iklimi teşkil eder.

Yirmincisinin günü 16 saat 1/2 ve 1/4'tür, 52 derece ve 50 dakika yükselir ve Ren'in ağzından geçer.

Yirmi birincisinin günü 17 saattir, 54 derece 30 dakika yükselir, Tanais boyunca uzanır ve X. iklimi teşkil eder.

Yirmi ikincisinin günü 17 saat ve 1/4'tür, 55 derece yükselir ve Britanya'daki Bullaeum'dan geçer.

Yirmi üçüncüsünün günü 17 saat 1/2'dir, 56 derece yükselir, Britanya'nın ortasından geçer ve XI. iklimi teşkil eder.

Yirmi dördüncüsünün günü 17 saat 1/2 ve 1/4'tür, 57 derece yükselir ve Britanya'daki Camulodunum üzerinden uzanır.

Yirmi beşincisinin günü 18 saattir, 58 derece yükselir, İrlanda'nın güney kısımlarından geçer ve XII. iklimi teşkil eder.

Yirmi altıncısının günü 18 saat 1/2'dir, 59 derece ve 1/2 yükselir, İrlanda'nın ortasından uzanır.

Yirmi yedincisinin günü 19 saattir, 61 derece yükselir, İrlanda'nın kuzey kısımlarından geçer ve XIII. iklimi teşkil eder.

Yirmi sekizincisinin günü 19 saat ve 1/2'dir, 62 derece yükselir ve Hebrid Adaları'ndan geçer.

Yirmi dokuzuncusunun günü 20 saattir, 63 derece yükselir, Thule'den geçer ve XIV. iklimi teşkil eder.

Otuzuncusunun günü 21 saattir, 64 derece ve 1/2 yükselir, İskitya'dan geçer.

Otuz birincisinin günü 22 saattir, 65 derece 1/2 yükselir, İskitya'nın sınırları boyunca uzanır ve XV. iklimi teşkil eder.

Otuz ikincisinin günü 23 saattir, buna kutup 66 derece yükselir ve Gothia'dan geçer.

Otuz üçüncüsü 24 saat sürer, 66 derece ve 1/2 yükselir, Gothia'dan geçer ve XVI. iklimi teşkil eder.

Otuz dördüncüsü bir ay sürer, 67 derece 1/2 yükselir ve Gothia'dan geçer.

Otuz beşincisi iki ay sürer, 69 derece 1/2 yükselir, İzlanda'nın ortasından geçer ve XVII. iklimi teşkil eder.

Otuz altıncısı üç ay sürer, kutup onun için 73 derece ve 1/2 yükselir ve Laponların diyarından geçer.

Otuz yedincisi dört ay sürer, 78 derece ve 1/2 yükselir, Buz Denizi'nden geçer ve XVIII. iklimi teşkil eder.

Otuz sekizincisi beş ay sürer, 84 derece yükselir ve aynı şekilde Buz Denizi boyunca uzanır.

Otuz dokuzuncusu altı ayı tamamlar, 90 derece yükselir ve benzer şekilde Buz Denizi'nden geçerek XIX. iklimi teşkil eder.

BÖLÜM V. Düşey ya da Meridyen Çemberleri Üzerine

Paralel olmayan, herhangi bir bölgenin başucu noktasından geçen ve aynı zamanda dünyanın kutuplarında birleşen dairesel çizgilere meridyen veya düşey çizgiler denir, bunların başlıca işlevi, tıpkı Ekvator'un boylamı belirlemesi gibi, Talihli Adalar'ın meridyeninden bahsi geçen bölgeye doğru sayarak yeryüzü bölgelerinin enlemini ölçmektir.

Dolayısıyla yerküre, her biri bir saatlik bir aralığı kapsayan bu çizgilerden 24 tanesine bölünmeye alışıktır.

Bu sebeple kesindir ki, bu tür meridyenlerin altında bulunan mevkiler birbirlerinden bir saatlik bir mesafe yahut aralıkla ayrılırlar, öyle ki aralarında yalnızca tek bir meridyen farkı bulunan iki mevkiden daha doğuda olanı, öğle vaktine, gündüze, gece yarısına, Ay tutulmasına, ışık saçanların kavuşum ve karşıtlığına, diğerinden tam bir saat önce erişir, şayet birbirinden iki meridyenle ayrılmışlarsa iki saat önce erişir, diğerlerinde de kıyas bu üzeredir. Burada dikkat edilmesi gereken husus, boylamın tek bir derecesinin kendi aralığında 4 saat dakikasına eşit olduğudur, bu durum aritmetik hesaplama yoluyla daha kolay idrak edilecektir.

BÖLÜM VI. Ilım dairesiyle bölünmüş bir yarımkürede, meridyen ve paralel dairelerinin optik olarak çizilme yöntemi üzerine. Herhangi bir düz yüzey üzerinde, arzu edilen herhangi bir büyüklükte, ılım noktasının (aequinoctialis) bir kısmını temsil edecek yuvarlak bir daire çizilsin, bu B. C. D. E. olsun, kenarında ise Ekvator’un derece sayılarının kaydedileceği bir boşluk bırakılsın.

Bu yarımküre evvela 4 çeyreğe bölünsün, sonra her bir çeyrek yeniden üç eşit parçaya ayrılsın, ardından bu üç parçanın her biri daha ileri gidilerek başka üç parçaya taksim edilsin.

Böylelikle dikey daireleri yahut meridyenleri elde etmiş olacaksın, bunların ilki B noktasından, yani Talih Adaları’ndan, şüphesiz en batıdaki Kanarya üzerinden geçen meridyenden sayılarak başlar. Ardından A. C. meridyenindeki enlem paralelini bulmak için D noktası merkez alınsın, cetvel de F paralel noktasına temas etsin. Cetvelin A. C. meridyenini kestiği yerden bir paralel daire geçecektir.

Daha sonra cetvelin bir ucu D üzerinde sabit tutularak diğer ucu G noktasına uzatılsın, A. D. yarıçapındaki ikinci kesişmenin vuku bulduğu yerden ikinci paralel çizgi geçecektir. Ardından cetvel H noktasına çevrilsin, bu da A. D. çizgisindeki kesişmeyle üçüncü paralel dairenin yerini adeta parmakla gösterecektir.

Aynı şekilde D’den I’ya dördüncü, D’den L’ye beşinci, D’den M’ye altıncı, D’den N’ye yedinci ve D’den O’ya sekizinci paralel belirlenir.

Bundan sonra pergelin bir ayağı A merkezinde sabit tutularak, her bir kesişme noktasından paralel çizgiler çepeçevre çizilsin, böylece yukarıda genel paraleller olarak adlandırdığımız o sekiz paralel daire elde edilmiş olacaktır.

BÖLÜM VII. Yarımkürenin meridyen çizgisi boyunca bölünmesi, dikey ve paralel çizgilerin buna optik olarak uyarlanması üzerine. Herhangi bir genişlikte B. C. D. E. dairesi çizilsin, bu en dıştaki meridyen dairesi olsun, önceki örnekte açıklandığı üzere 360 eşit parçaya bölünsün. Ardından birbirini dik açıyla kesen iki çap çizilsin, bunlar B. D. ve C. E. olsun, bunlardan biri cihanın eksenini, diğeri Ekvator’u temsil edecektir.

Daha sonra cetvelin bir ucu B kutup noktasına konsun, diğeri ise F noktasına uzatılsın. Ekvator üzerinde kesişmenin gerçekleştiği yerden ikinci meridyen yahut ikinci dikey çizgi geçecektir.

Ardından B’den G’ye bir çizgi uzatılsın ve bu kesişmeye dikkat edilsin, zira üçüncü meridyenin geçeceği yer orası olacaktır, diğerlerinde de usul böyledir, bu suretle batı yarımküredeki meridyenleri elde etmiş olacaksın.

Daha sonra cetvelin bir ucu B üzerinde sabit tutularak diğer ucu karşıt bölümlere uzatılsın, Ekvator’un batı kısmında yapıldığı gibi, doğu kısmında denk gelen kesişmelerle ilerlensin.

Burada dikkat edilmelidir ki, Ekvator üzerindeki her bir kesişme arasında o Ekvator’un 10 derecesi bulunacaktır. Bunlar tamamlandıktan sonra, I. K. L. M. kesişmeleri, B. D. kutupları ve meridyen olarak adlandırdığımız iki yay parçasıyla uyuşabilecek merkez aranmalıdır.

Bu tür bir yarımkürede paralel çizgiler ise şu şekilde gösterilecektir, çapın yahut Ekvator’un E noktasından birinci meridyendeki O noktasına cetvel uzatılsın ve A. D. çizgisi üzerinde bir kesişme meydana getirilsin.

Ardından E’den N’ye cetvel yeniden uzatılsın ve aynı A. D. çizgisi üzerinde bir diğer kesişme yapılsın. Daha sonra M noktasına, tekrar L noktasına, aynı şekilde I, H, G ve F noktalarına uzatılsın.

A. D. çizgisi üzerinde kesişmelerin meydana geldiği yerler dikkatle gözlemlenmelidir, zira bu kesişme noktası ile onun sınır noktası esas alınarak merkez aranacaktır.

Sözgelimi, birinci kesişme ile O noktasının, ikinci kesişme ile N noktasının, üçüncü kesişme ile M noktasının merkezi ve diğerlerinde de aynı şekilde. Ardından birinci kesişmeden O. P. yay parçası, ikinci kesişmeden N. Q., üçüncüden M. R. çizilsin ve diğerlerinde de böyle devam edilsin.

Bu yöntemle tüm yarımkürenin genel paralellerini elde edeceksin, hem dikey daireleri hem de paralelleri, tıpkı tam küre biçimindeki bir yuvarlağın yarısı düz bir yüzeye bastırılmışçasına, optik kurallara göre çizilmiş olarak bulacaksın.

Şunu da belirtmek gerekir ki, optik kaideler açısından yarımküreleri çizmenin bu iki yolu son derece kusursuz olsa da, büyük daireye kıyasla paraleller hususunda şöyle bir eksiklik barındırırlar, son çizimde cihanın kutupları etrafında yer alan bütün bölgeler daima olmaları gerekenden daha küçük görünürler.

BÖLÜM VIII. Cihanın herhangi bir çeyreği hangi usulle çizilmelidir? Cihanın herhangi bir dördüncü kısmının coğrafi çiziminde, onun kesin boylamı ve enlemi hesaba katılmalı, enlemi için o bölgeye en çok bakan kutuptan olan uzaklığı gözlemlenmeli ve o kısmı sınırlayan paralelle o kısmı başlatan paralel arasındaki mesafe ölçülmelidir. Sözgelimi, coğrafyacıların güneydeki 30 derece enlem paralelinden başlayarak kuzeye doğru 70 derece paraleline kadar 40 derecelik bir enlem atfettikleri Avrupa’nın coğrafi haritasını çizmek isteyelim. Verilen bölgenin orta meridyenini temsil edecek bir A. B. doğru çizgisi çizeriz.

İnşa edilecek eserin genişliğine göre buradan belirli bir uzunluk belirlersin, A cihanın kutbu, B ise verilen paralelin altındaki 30 derecelik paralelin geçiş yeri olsun, bundan ötürü bütün A. B. doğrusunu, verilen harita için enlem derecelerini gösterecek biçimde 30 derece paralelinden başlayıp 70 derece paralelinde son bulacak şekilde 60 eşit parçaya böleceksin.

Böylelikle 50 derece üzerine çekilen çizgi, bütün haritanın orta paraleli olacaktır.

Şimdi ise sözü edilen kutuptan, bir merkezmişçesine, her onar derecelik enlem boyunca daire yayları çizeceksin, bunlar sana bu haritada Ekvator’un başlıca paralellerini verecektir.

Fakat bütün Avrupa’nın sınırı, yukarıda belirtildiği gibi, dörtte biri on derece eden 40 derece olarak tayin edildiğinden, 40 ve 60 derecelik paralellerin ara paraleller olduğunu ve diğer meridyenlerin ilk meridyene olan eğimlerinin, bu oranlara göre kayda değer bir hata olmaksızın konulması gerektiğini söylerim. Ayrıca eşit uzaklıktaki bu ara paralellerin oranını bulmak için son dönem bilginleri şu geometrik usulü tatbik ederler, aşağıda yer alan şekilden, büyük dairede 10 dereceyi içeren A. C. doğrusunu alırlar ve B merkezinden bir B. I. daire çeyreği kurarlar. Bu çeyrek 90 eşit parçaya bölündüğünde, B’den I’ya doğru 40 dereceyi M noktasına kadar sayacaksın. Buradan B. I. ile dik açılar oluşturan enlemesine bir M. N. doğrusu çiz ki bu, 40 derecelik paraleldeki 10 derecelik boylam boyunca uzanan C. H. yayına eşit olsun. Benzer biçimde B. I. çeyreğinde B. O. yayı 60 derece olsun.

Bundan dolayı I. B. ile dik açı yapacak şekilde çekilen doğru, aynı 60 derece paralelindeki 10 derecelik yayın mesafesi olan O. P. doğrusu olacaktır.

Geri kalanlar aşağıda belirtildiği gibidir. Şayet bu iki ara paralelin her bir 10 dereceyle işaretlenmiş aralıkları 10 eşit parçaya bölünürse, derece derece boylamı elde etmiş olacaksın. Böylelikle cihanın diğer çeyreklerini, yani Asya, Afrika ve Amerika’yı çizmek de zor olmayacaktır, yeter ki yukarıda söylenenler eksiksizce dikkate alınsın.

BÖLÜM IX. Sözü edilen cihan haritasında bölgelerin ve adaların gösterilme yöntemi üzerine. Yeryüzünün herhangi bir bölgesini tasvir etmek için uygulanacak korografik yöntem şu olacaktır.

Çizilecek bölge daha büyük bir coğrafi haritada aransın, bulunduğunda Ekvator dereceleriyle ölçülen en uç boylamı ve aynı şekilde meridyen dereceleriyle ayrılmış enlemi tespit edilsin.

Bunlar bulunduktan sonra, arzu ettiğin ölçüye göre bölgenin enlemini ve boylamını oluştur, o yerin meridyenini ve boylam çizgisini hedeflenen bölgenin gerektirdiği kadar parçaya böl.

Sözgelimi, gayemiz Galya’yı tasvir etmekse, onun enlemdeki en büyük uzanımının Provence’ın Marsilya şehri ile Anvers şehri arasında olduğunu buluruz, bu da güney kısmından başlayarak meridyenin 12 derecesini kapsar, nitekim Ekvator’dan sayılarak 43. dereceden kuzeye doğru ilerlendiğinde 54. dereceye varılır. O halde bunlar, hem boylamın hem enlemin bir derecesinden onun karşısındaki dereceye silik çizgiler çekilerek geçiş yapılacak şekilde düzenlensin.

Bu tür çizgilerin çekilmesiyle aynı bölge haritasında pek çok küçük kare meydana gelecektir, böylece sözü edilen bölgenin bütün kısımları bahsi geçen haritada daha kusursuz, daha kolay ifade edilecek ve aslına uygun biçimde çizilecektir.

Kenar çizgileri dışındaki bu çizgiler siyah kurşun yahut kömürle çizilmelidir, öyle ki çalışman tamamlandıktan sonra ekmek içiyle son derece kolay bir biçimde silinebilsinler.

İKİNCİ KİTAP Kozmogrofik Düzlemküremizin (Planisphaerium) Oluşumu Üzerine.

BÖLÜM I. Düzlemküremizin kısımları üzerine genel bahis. Bu Düzlemküremiz iki belirgin yahut eşit parçaya ayrılır, bunlardan her biri yeryüzü yuvarlağının geniş bir tasviriyle birlikte evrensel cihanın bir yarımküresini temsil eder.

Bu yarımkürede tasvir edilen evrensel cihan nizamı Ilım dairesi (Aequinoctialis) ile bölünür, cihanın üstün yahut semavi olan her bir kısmı, yeryüzüne ait olan kısımla birleştirilir, öyle ki göklerin yıldızları, burçları ve evleri ile bunların her bir parçası yeryüzüne ve onun bölgelerine tekabül etsin, onları sevk ve idare eylesin.

Buradan hareketle, göğün yeryüzü üzerinde düz bir yüzeye yayıldığını varsaydık. Böylelikle Planisferimizin (planisphaerium) her bir yarım küresi dört parçaya bölünür, bunlardan ikisi kurucu parçalardır, yani iki alt kısımdır, diğerleri ise gösterge niteliğindedir, nitekim saat küreciği ve tüm enlemin göstergesi olan, görülebilir meridyen cetveli olarak adlandırılan kısımdır, aşağıda görüleceği üzere.

Kuzey Yeryüzü Planisferinin Alt Kısmı ve Kenarındaki Zodyak Hakkında En sert tahtadan, olgunlaşması en iyi şekilde tamamlanmış bir levha seçilsin, öyle ki konumunda sabit dursun ve bir buçuk ayak genişliğinde olsun.

Ardından bu çapa göre levhanın üzerine bir daire çizilsin ve levhanın geri kalan kısımları bu daireden ayrılsın, bundan sonra bu tarzda hazırlanmış bir parşömen örtüyle en iyi biçimde kaplansın, gayet düz, pürüzsüz, iyice beyaz ve temiz bir parşömen derisi seçilsin.

Daha sonra yuvarlak levhanın çapına göre merkezinden bir daire çizilsin, bu daire tüm bu kozmografya aletinin kenarı olacaktır, bu dairenin içine bir daire daha çizilsin, bu iki daire arasına göksel burçların veya Zodyak'ın (zodiacus) sembolleri işlenmelidir, bu dairenin içine ondan pek uzak olmayan bir başka daire resmedilmelidir, bu aralıkta Zodyak'ın her bir burcunun dereceleri, yani otuzar derece tarif edilmelidir, bu dairenin içine bir diğeri çizilsin, bunun bir önceki dış daireye olan mesafesi yalnızca yukarıda belirtilen derecelerin sayılarını içerebilecek genişlikte olsun, bu daireden sonra içeriye doğru ayların isimlerini alabilecek kadar daha geniş bir daire çizilsin, fakat öyle ki, burç derecelerinin sayısı ile bu dairenin alanı arasında küçük bir aralık bulunsun, buraya da alt tarafa yazılan ayın günlerinin sayısı işlenmelidir.

Ve bu şekilde hem Güneş hem de Ay sahası tamamlanmış olacaktır.

Ancak ılım noktası (aequinoctium) dairesi ile ayların bu küresi arasında yeterince geniş bir boşluk bırakılmalıdır, burada üzerinde bizzat Ay'ın döner tekerleğinin hareket ettiği Güneş feleği (orbis) dolanmalıdır, bu da sanatkârın arzusuna ve yerin yahut küre levhasının genişliğine göre yapılabilir.

Yine de her şey öyle birleştirilmelidir ki, hem tarif edilmiş hem de tarif edilecek olanların tamamı bu alanda sergilenebilsin. Güneş ve Ay'a ait bu alan bırakıldıktan sonra bizzat ılım dairesine geçilmelidir, bu daire zikredilen aralıktan sonra bu küresel yüzeyde gösterilmelidir, ancak iki daire arasına sıkıştırılmış küçük bir kenarlık bulunmalıdır, burada ılım dereceleri belirtilmelidir, bu kenarlığın içerisine derecelerin sayılarının yazılması gereken bir başka iç daireyle birlikte yeterince geniş bir boşluk dahil edilmelidir, ardından önceki kitabın beşinci bölümündeki öğretiye uygun olarak her on derecelik enlem boyunca paraleller uzatılmalıdır.

Ilım çizgisi de otuz altı parçaya bölünmelidir ve her bir bölüntüden onun karşısına doğru tüm yer küresinin merkezinden geçen çaplar çizilmelidir, bunlar meridyen çizgilerini gösterecektir, öyle ki her meridyen arasındaki mesafe on ılım derecesini temsil etsin. Bunlar tamamlandıktan sonra Kuzey Kutup Dairesi ve Yengeç Dönencesi çizilmelidir, Yengeç Dönencesi'nin enlemin yirmi üçüncü derecesinden geçmesi gerektiğine, kutup dairesinin ise yaklaşık altmış yedinci dereceden geçtiğine dikkat edilmelidir.

Dolayısıyla ılım dairesinin yarıçapı, önceki kitabın beşinci bölümündeki öğretiye göre dokuz parçaya bölünmelidir ya da dilerseniz eşit parçalara ve bu parçaların her biri, meridyen dairesinin derecelerini içeren on başka alt parçaya bölünmelidir, pergellerin bir ayağı merkeze yerleştirilip diğer ayağı ekvatordan kuzey kutbuna doğru sayılarak yirmi üçüncü derece ve otuz bir dakikaya kadar uzatılsın, pergelin bu açıklığına göre Yengeç Dönencesi çizilecektir.

Ardından pergeller daraltılarak, ayağı merkezde sabit kalmak üzere altmış altıncı dereceye kadar Güney Kutup Dairesi çizilmelidir, bu daireler diğer paralellerden ayırt edilebilecek bir genişliğe sahip olsun, yukarıda söylendiği gibi o ilk dokuzlu bölüntüden geçmelidirler.

Ve bu suretle, göksel burçları ve yılın aylarını kendi içinde barındıran kenarlarıyla birlikte yerküre yarım küresinin kuzey kısmı hazırlanmış olacaktır, burada kuzey karasının her bir parçası yahut bölgesi, gerek gerçek boylamına gerekse enlemine göre, aynı bölgenin tüm denizleri ve daha meşhur nehirleri resmedilmelidir.

Öncelikle not edilsin ki, bu alet burada gösterilenden en az on kat daha büyük olmalıdır, ta ki tüm bölgeler, nehirler, dağlar, denizler ve tesirler daha açık bir şekilde resmedilebilsin.

Bu sebeple bu yerde kuzey yeryüzü haritasını tam ve eksiksiz olarak çizmedik, bu yüzden okuyucunun kendi örneklerini, Petrus Plancius'un ekvatorla bölünmüş olan o planisferinden almasını isterim. İkinci olarak dikkat edilsin ki, her bir ayın gün sayısı küçük bölümler halinde gösterilsin, nitekim Mart altında kısalık olsun diye yalnızca böyle çizdik, bu yüzden dikkat edilmelidir ki, otuz bir günü olan Mart, Balık'ın onuncu derecesinde başlar ve Koç'un onuncu derecesinde biter, otuz günü olan Nisan, Koç'un onuncu derecesinde başlar ve Boğa'nın dokuzuncu derecesinde biter, otuz bir günü olan Mayıs, Boğa'nın onuncu derecesinde başlar ve İkizler'in dokuzuncu derecesinde biter, Haziran otuz güne sahiptir, İkizler'in onuncu derecesinde başlar ve Yengeç'in sekizinci derecesinde biter, Temmuz otuz bir gündür, Yengeç'in sekizinci derecesinde başlar ve Aslan'ın yedinci derecesinde biter, Ağustos otuz bir gündür, Aslan'ın sekizinci derecesinde başlar ve Başak'ın yedinci derecesinde biter, otuz gün olan Eylül, Başak'ın sekizinci derecesinde başlar, Terazi'nin altıncı derecesinde biter, otuz bir gün olan Ekim, Terazi'nin yedinci derecesinde başlar, Akrep'in beşinci derecesinde biter, otuz gün olan Kasım, Akrep'in sekizinci derecesinde başlar, Yay'ın yedinci derecesinde biter, Aralık otuz bir güne sahiptir, Yay'ın sekizinci derecesinde başlar ve Oğlak'ın dokuzuncu derecesinde biter, Ocak otuz bir güne sahiptir, Oğlak'ın onuncu derecesinde başlar ve Kova'nın onuncu derecesinde biter, yirmi sekiz gün olan Şubat, Kova'nın on birinci derecesinde başlar, Balık'ın dokuzuncu derecesinde biter.

Göksel Çarkın Yapılışı Hakkında Bu çark öyle uyarlanmalıdır ki, dışbükey yüzeyi aylar feleğinin içbükey yüzeyi altında hareket edebilsin, göksel kürenin bu dış feleğinin dışbükeyliği ile içbükeyliği arasındaki genişlik, aylar feleği ile ılım çizgisinin dışbükey yüzeyi arasındaki mesafe kadar olmalıdır.

Ve bu felek yahut enlem alanı üzerine iki daire çizilmelidir, bunların dışta olanı, Ay ayının günlerinin sayılarını alabilecek kapasiteyi aşmamalıdır, öyle ki genişliği büyük değil dar olsun.

Diğer boşluk ise Ejderha'nın başı ve kuyruğu biçiminde oluşturulmalıdır, öyle ki ikiye ayrılmış taksimatı sayesinde Ay'ın büyüme ve küçülmesindeki hareketi, dördünleriyle birlikte bu alet aracılığıyla kolayca belirtilebilsin.

Buradan hareketle, bu kürenin merkez dışı olarak bölünmüş yarım kısmı siyaha boyanmalıdır, diğer kısmı ise tamamen beyazlıkla süslensin, buradan, döndürülen döner parça veya enlem kolu, ucunda Ay feleğini barındırarak, bizzat Ay'ın ışığının yahut karanlığının uygun oranını gösterecektir, kendi yerinde söyleneceği üzere.

Bu göksel kürenin iç kısımları ise bütünüyle boş ve şeffaftır, öyle ki şeffaflıkları sayesinde yeryüzü yarım küresi daha net görülebilsin, ancak Zodyak'ın yarısı, yani kuzey kısmı bunun üzerinde çizilmeli ve bu göksel düzeneği Zodyak yarım dairesiyle birlikte taşımak için bu üst yarım kürenin iki çapı dik açılarla kesişmelidir.

Bu üst yarım küredeki Zodyak'ın bu yarım kısmı öyle çizilmelidir ki, ayrılmış uçları ılım dairesine dokunsun ve bilhassa aynı tutulum (ecliptica) çizgisinin bir kısmı, yeryüzü yarım küresinde belirtilen Yengeç Dönencesi'ne aynı tutulum parçasının yarısı bitişik olacak şekilde yerleştirilsin. Dolayısıyla, bu tarzda yarım daire biçimindeki bir çizginin kendi genişliğiyle dolanabilmesi için uygun bir merkez bulunmalıdır ve bu da herhangi bir sabit meridyenin bir kısmında yapılmalıdır, bu tamamlandığında bu Yarım Zodyak altı eşit parçaya bölünsün, birinci parçaya Koç burcu verilsin, ikinciye Boğa, üçüncüye İkizler, dördüncüye Yengeç, beşinciye Aslan, altıncıya Başak. Ardından bu burçların her birinin alanı üç eşit parçaya bölünmelidir ve bunların her biri tekrar on eşit parçaya alt bölümlere ayrılmalıdır, bu şekilde kozmik aletimizde ikinci sıra ve düzeni tutan kuzey göksel yarım küresi tamamlanmış olacaktır.

Belirtilmelidir ki, bu yarım kürenin göstergesi Güneş'in cevherini temsil etmelidir, bu yüzden karanlık çapının sonuna bağlanmalıdır, böylece burçların derecelerini ve ayların günlerini adeta bir parmakla gösterebilsin.

Saat Çarkı Hakkında Yarıçapı yirmi derece genişliğinde olan küçük bir çark yapılsın ve yarım kürenin meridyenlerle bölündüğü parça sayısı kadar, yani yirmi dörde bölünsün ve her altı saatte bir, bu iki çap merkezde birbirini dik açılarla kesecek şekilde bir çap çizilsin, bu küçük çarkın kendi göstergesi olsun, bunun kenarı daha önce zikredilen çaplardan birinin ucuyla son bulmalıdır, bu kenarın sivri ucu ise her bir bölgenin öğle vaktini belirtecektir.

Bu yüzden, günlerini gündüz öğlesinden başlatan astrologların saatlerine göre sayılarak on ikinci saati belirtecektir ve o vakit buna karşıt olan yer on üçüncü saat olacaktır, fakat şayet saatlerin sayımı İngilizlerin ve Fransızların usulüne göre yapılırsa, onun karşıtı da gece yarısı vaktini açıklayan on iki saat olacaktır, ardından geri kalan saatler bölüntülerin sırasına göre on ikiden on ikiye sayılarak belirtilmelidir ve bu şekilde o saat küresi tamamlanmış olacaktır.

Gerek Güney Gerek Kuzey Cetveli Hakkında Yarıçapı on derece olan küçük bir daire yapılsın, ardından merkezinden, göksel yarım kürenin merkezinden onun çevresine yahut geniş yüzeyine olan mesafeye göre dairenin çevresinin ötesine uzanması gereken bir çap çizilsin ve o kısımda küçük bir daire yayı tutmalıdır, bu yay eşit derecede karanlık ve şeffaf olan kürenin genişliğine sahip olmalıdır.

Bu yayın tam ortasında, neredeyse bütün genişliği boyunca bu çapa doğrudan karşı uzanan küçük bir daire teşkil edilsin, bunun alanı oyulmalıdır, öyle ki altta yer alan feleğin (orbis) karanlık ve aydınlık yeri bu daireden görülebilsin, nitekim bu daire Ay feleğini temsil edecektir, bunun da ötesine uzatılan çap bir gösterge meydana getirecek, bunun keskin kenarı çapın kendisi olacaktır.

Burada ayrıca kaydedilmelidir ki, mezkûr cetvelin iç kısmı yeryüzü yarıküresinin paralelleriyle, Kuzey Kutup dairesi ve Yengeç dönencesi ile bölünmelidir, bunun düz yüzeyinde gölgelerin üçlü oranından ötürü böyle adlandırılan İki Gölgeliler (Amphiscii), Tek Gölgeliler (Heteroscii) ve Çevre Gölgeliler (Periscii) paralelleri ve benzer şekilde bu yarıkürenin herhangi bir parçasının saat farkları açıklanmalıdır, böylece Kozmografik Kuzey Yarıküre kısmı tamamlanmış olacaktır.

BÖLÜM VI. Güney Kozmografik Aletinin Parçasına Dair

Güney kısmı veya güney yarıküresi, merkezinden başlayarak gerek meridyen gerekse paralel bütün dairelerinde, tıpkı kuzey yarıküresi için söylendiği gibi olacaktır,

Benzer şekilde, Güney Kutup dairesi ve Oğlak dönencesi olmak üzere iki daire, ılım noktası (aequinoctium) dairesinden sayılarak aynı mesafelerde çizilmelidir. Ayrıca güney yarıküresinin bir tasviri seçilmeli ve Petrus Plancius'un tasvirine göre bölgeler resmedilmelidir. Bu yarıküre de benzer bir kenarlığa veya çeşitlilik adına bir başkasına sahip olmalıdır.

Aynı türden bir saat çarkına, daha önce zikredilen kuzey cetveline her bakımdan benzeyen bir cetvelle birlikte sahip olmalı ve aşağıda söyleneceği üzere yerleştirilmelidir. Gerek güney gerekse kuzey yarıkürelerinin her ikisinin de A merkezine, yarım Zodyak (zodiacus) ile birlikte göksel düzeneğin B merkezi raptedilsin, bunun üzerine yerleştirilsin.

Saat çarkı C merkezine ve bütün saatlerin merkezleri üzerine D merkezindeki cetveli veya sapı konulsun, öyle ki E yayı Ay suretini temsil eden bir delik olsun, bu delik yay genişliğinin her iki göksel düzeneğin F. F. F. genişliğine oranıyla açılmalıdır, öyle ki D. sapı çevrildiğinde E. yayı F. F. feleğinin sınırlarını veya kenarlıklarını aşmaksızın,

F. verilen zaman için Ay'ın muhtelif şekillerini ve görünüşlerini göstersin. Yarıküreye veya göksel düzeneğe gelince, bunun terkibi öncekinin usulünce oranlansın, şu kadar ki bunun çember yüzeyi Kuzeydeki kadar geniş olmasın, merkezden dışbükey yüzeyine kadar olan genişliği, yeryüzü yarıküresinin merkezi ile Ilım dairesinin dışbükey yüzeyi arasındaki mesafe kadar olsun,

Bununla birlikte, önceki kuzey düzeneğinde olduğu gibi bir Yarım Burçlar Kuşağı veya Zodyak çizilsin ve altı eşit parçaya bölünsün, bunun ilk parçasına Terazi, ikincisine Akrep, üçüncüsüne Yay, dördüncüsüne Oğlak, beşincisine Kova, altıncısına Balık sahip olur.

Güney yarıküresinin cetveli de, Kuzeyinkinin bölündüğü gibi iklimleri gösteren benzer boyutlarla bölünmelidir, bunun ucunda Güneş'in bir resmi, eksantrik bir daire içinde hareket eder halde resmedilmelidir, bu daire göksel yüzeyde Güneş feleğinin altına işlenmelidir, öyle ki onda Güneş'in en yüksek noktası ve bunun karşıtı pek kolaylıkla çizilebilsin, Güneş'in dış kısmında ise ucu Güneş'in merkezinden geçecek bir gösterge veya ibre teşkil edilebilir, bu ibre dış feleklerin muhteviyatını açıklamaya uyarlanmalıdır.

Zira yarıkürenin dış kısmı altı küreye veya feleğe bölünmelidir, bunlardan en dıştaki ayları ve bunların günlerini, göksel burçlardaki Güneş derecelerini gösterecektir, ikincisi bütün yılın her bir gününün alacakaranlığını saatler ve dakikalar cinsinden bildirecektir, üçüncüsü Güneş'in doğuşunu, dördüncüsü gün ve gecenin uzunluğunu, beşincisi Güneş'in batışını, altıncısı akşam alacakaranlığını gösterecektir, nitekim önceki ispattan da bu açıkça görülmektedir.

BÖLÜM VII. Bu Aletin Ufkuna Dair

Aletimize aşikâr bir ufuk eklemedik, zira kendi ağırlığı veya cismiyle bu aynamızı daha karanlık kılmasın. Yine de arzu edilirse, pek ince olması şartıyla, gayet dar genişlikte bir cetvel eklenebilir ve tertibine bağlanabilir.

Fakat bunun eksikliğini gidermek adına, hakkında sual olunan yerin üzerine enlem cetvelinin yarıçapı konsun.

Ardından ayna veya alet üzerine enlemesine ahşap bir cetvel konsun, öyle ki bir çap misali merkezden geçsin, ancak şu şartla ki, verilen yer üzerinden geçen enlem cetveli, Ufuk cetveli üzerinde dik açı yapacak şekilde yükselsin.

Böylece enlem cetveli, verilen beldenin başucunu (zenith) veya meridyenini gösterecektir, arızi olarak eklenen cetvel ise verilen yerin ufkunu bildirecektir.

Bu yolla herhangi bir bölge için Gezegenlerin ve yıldızların doğuşunu, batışını pek kolaylıkla çizebiliriz, benzer şekilde Güneş'in her bir saatte Yarıküre üzerindeki hareketlerini ve deneyimin Sanatkârı ulaştıracağı daha pek çok şeyi tespit edebiliriz.

ÜÇÜNCÜ KİTAP Kozmografik Düzlemküremizin (Planisphaerium) Kullanımına Dair

Bu Kozmografik Aletimizin Umumi Tatbikatı Üzerine

Şüphesiz bu aletimizle gerek Gök bilimine gerekse yeryüzünün tasvirine dair pek çok suale cevap verebilirdik, öyle ki bunların sayısı neredeyse sonsuza dek çoğaltılabilirdi, lakin biz diğerlerini bir yana bırakarak sözümüzü yalnızca herkesçe daha iyi bilinen ve daha gündelik olan meselelere çevireceğiz, ilk olarak yüce şeylerden başlayarak sözümüzün başlangıcını Ay bölgesinde buluruz, oradan sabit yıldızlar feleğine kadar yükseliriz.

BÖLÜM II. Ay'ın Bu Yarıküremizi Ne Kadar Süre Aydınlattığını, Dolayısıyla Ne Zaman Doğup Ne Zaman Battığını Araştırma Yöntemine Dair

Ay'ın bakışımıza tesadüf ettiği ve yeryüzünü aydınlattığı bu saatleri bilmek için, aletimizin kuzey kısmında ifade edilen Ay feleğinde Ay'ın yaşının günü aranmalıdır, bu gün o düzeneğin veya aletin Ay'ın evresi adını verdiğimiz sondan bir önceki dairesinde veya çemberinde bulunur, zira o gün orada bulunduğunda, son dairede aynı taksimat altında Ay'ın görünme saatleri ve dakikaları gösterilir,

Fakat burada dikkat edilmelidir ki, günlerin ilerleyişi ve sırası yeniaydan başlar, göksel burçların tabii ardışıklığı uyarınca dolunaya doğru ilerler, yeniay ise Ay feleğindeki başlangıcını daha koyu olan siyahlığın dış noktasından alır ve dolunay, bu siyahlığın karşısında yer aldığında daha geniş olan beyazlığın bulunduğu yerde mevcuttur.

Sözgelimi, Ay'ın yaşı onuncu gün ise, sondan bir önceki küçük dairede 10 sayısı gelir, bunun hizasında en dış dairede 8 saat ile 0 dakika buluruz.

Böylece, Ay yaşının on ikinci gününe varmışsa, 9 saat ile 36 dakika buluruz.

Ve diğerleri de bu minval üzeredir. Ay'ın doğuşuna ve batışına gelince, Güneş'in hareketi için onun herhangi bir burçtan geçişine yirmi dört saat tahsis edilmelidir, geçiş yaptığı burç bilinip Ay'ın yaşı da görüldükten sonra, birinin diğerine olan mesafesi üzerinden, doğan ve batan Güneş'in vakti gözlemlenerek Ay'ın doğuşunu ve batışını bulmak pek kolay olacaktır.

BÖLÜM III. Ay'ın Yaşının Herhangi Bir Gününde Bize Kendini Ne Büyüklükte Gösterdiğini Araştırma Usulüne Dair

Ay'ın günü veya göstergesi, sualin vuku bulduğu gün Güneş'in içinde bulunduğu burcun derecesi üzerine konsun, ardından enlem cetvelinin ibresi Ay'ın yaşının gün sayısı üzerine çevrilsin, bu yapıldığında enlem Cetvelinin ucundaki delikten, talep edilen gün için Ay'ın suretini veya şeklini göreceksin.

Sözgelimi, Güneş Yay'ın 25. derecesinde bulunmuşsa, Ay döndürücüsünün göstergesi o burcun 25. derecesi üzerine çevrilecektir ve şayet Ay'ın yaşı yedinci gün ise, Ay gövdesinin yarısını karanlık, diğer yarısını ise aydınlık bulacaksın.

BÖLÜM IV. Güneş'in Tabii Günün Her Saatinde Yer Küresinin Hangi Parçasından Geçtiğini Araştırma Yöntemine Dair

Öncelikle sualin teklif edildiği o gün Güneş'in hangi burçta ve burcun hangi derecesinde bulunduğu aranmalıdır, bu bulunduğunda aletin merkezine yakın küçük çarkta ifade edilen günün saati için, Yarıküre Güneş'in aynı günde meydana getirdiği saat adedince bölünür ve enlem cetveli sualin vuku bulduğu saatin altına konulup, o burç derecesiyle birlikte mezkûr cetvelin altına çevrildiğinde, bu usulle tertip edilmiş o derecenin altında yeryüzü bölgesi yahut aranan yeryüzü mekânı belirecektir.

BÖLÜM V. Diğer Gezegenlerden Herhangi Birinin Verilen Herhangi Bir Saatte Yeryüzünün Hangi Bölgesi Üzerinde Hareket Ettiğini Bulma Yöntemine Dair

Bahsi geçen Gezegenlerden her birinin kaldığı yer, yani burç ve derece bilinip, Güneş de sonraki bölümün öğretisine göre kendi hakiki yerine konulduğunda, diğer Gezegenlerin bulunduğu burç ve burç derecesi altında, talep edilen gün ve saatte Gezegenlerden herhangi birinin üzerinden geçtiği, dikey olarak duran yeryüzü parçasını bulacaksın.

BÖLÜM VI. Yılın Herhangi Bir Kısmında Günün Miktarına Dair

Bu sualin aydınlatılması için Güney Yarıküresinin dış kısmına bakılmalıdır ve bunun kenarında bulunan dördüncü dairede bütün yılın her bir gününün uzunluğu gösterilecektir, öyleyse sapın ibresi o vakitte Güneş'in içinde bulunduğu derece üzerine konulduğunda, dördüncü daire o derecenin altında günün saat cinsinden uzunluğunu beyan edecektir, bu bilindiğinde ise gecenin miktarını da çıkarmak pek kolay olacaktır.

BÖLÜM VII. Güneş'in Doğuşuna ve Batışına Dair

Yılın herhangi bir gününde Güneş'in doğuşu, şayet Güneş sapının ibresi sualin vuku bulduğu gün Güneş'in içinden geçtiği burcun derecesi üzerine çevrilirse, Güney Yarıküresinin dış kısmındaki üçüncü daire vasıtasıyla bilinir, nitekim bunun altında, üçüncü dairede sualin sorulduğu gün Güneş'in doğduğu saat ve dakikalar belirecektir, batışı ise günün uzunluğu bilindiğinde pek kolaylıkla bulunur.

BÖLÜM VIII. Her Bir Günün Alacakaranlığını Bulmaya Dair

Her bir günün alacakaranlığı, mezkûr Yarıkürenin dış kısmının ikinci dairesi vasıtasıyla, sapın ibresi Güneş'in derecesi üzerine çevrilerek araştırılır. Zira sapın çapı altında ikinci dairede aynı günün alacakaranlık saati belirecektir, akşam yani gecenin alacakaranlığı ise günlerin uzunluğu vasıtasıyla bulunur.

IX. Sabit Yıldızların Günün Herhangi Bir Saatinde Yeryüzü Küresinin Hangi Kısmı Üzerinde Hareket Ettiğinin Araştırılması Hakkında

İlk olarak Güneş, günün sorulan saati için yarıküredeki (hemisphaerium) kendi konumuna getirilmelidir, bu yapıldığında diğer göksel burçlar da yeryüzünün belirli bir bölgesi üzerindeki kendi yerlerinde kalacaktır.

Zodyak (zodiacus) dışında yer alan diğer sabit yıldızların konumu ise, daima Zodyak burçlarına nispetle veya onlara göre konumlanmış olarak, aşağıda yazılı cetvelde boylamda görünecektir.

III. Zodyak Burçları ile Doğup Batan ve Onlarla Birlikte Sabit Bir Harekete Sahip Olan, Gerek Kuzey Gerekse Güney Boylam ve Enlemindeki Bütün Sabit Yıldızların Cetveli Aşağıdadır

Yıldızların İsimleri, Boylam, Enlem. Koç'un öndeki boynuzu. Kefevs'in sağ omzu, Eridanus'un nihayeti, Andromeda'nın kürek kemiği, Andromeda'nın kuşağı, Balina'nın karnı, Perseus'un sağ böğrü, Medusa'nın başı, Ülker'in güneyde kalanı, kuzeyde kalanı, Ülker'in en küçüğü, Hyades'in burundaki birincisi, Hyades'in ikincisi, Hyades'in üçüncüsü, Hyades'in dördüncüsü, Boğa'nın kuzey gözü, Boğa'nın parlak gözü, Avcı'nın sağ omzu, Avcı'nın sol omzu, Arabacı'nın sağ omzu, Arabacı'nın sol omzu, Birinci oğlak, İkinci oğlak, Avcı'nın sol ayağı, Küçük Ayı'nın kuyruğu, Avcı'nın kuşağının ilki, Avcı'nın kuşağının ortancası, Avcı'nın kuşağının üçüncüsü, Argo gemisindeki Kanopus, Büyük Köpek veya Sirius, Küçük Köpek veya Procyon, [okunamadı] Başı, İkizler'in takip eden başı, Kuzeydeki Yemlik, Güneydeki Yemlik, Büyük Ayı'nın omzu, Su Yılanı'nın parlağı, Aslan'ın başı, Aslan'ın kuyruğu, Büyük Ayı'nın kuyruğunun ilki, Büyük Ayı'nın kuyruğunun ortancası, Büyük Ayı'nın kuyruğunun sonuncusu, Bağbozucu, Çoban'ın sol omzu, Çoban'ın [okunamadı], Karga'nın gagası, Karga'nın kanadı, Arcturus veya Çoban, Başak'ın başağı, Akrep'in alnının kuzeydeki, üçünün ortasındaki, aynı yerin güneydeki, Terazinin güney kefesi, aynı yerin kuzey kefesi, Yılancı'nın [okunamadı], Tacın parlağı, Karga, Herkül'ün başı, Yılancı'nın başı, [okunamadı], Çalgı'nın parlağı, Kartal veya uçan akbaba, Yay'ın öndeki kuyruğu, Yay'ın takip eden kuyruğu, Yunus'un güneydeki, Yunus'un kuzeydeki, Yunus'un kuyruğu, [okunamadı], Okun ucu, Kuğu'nun kuyruğu, Kanatlı At'ın bacağı, Balina'nın kuyruğu.

Günün Herhangi Bir Saatinde Hangi Burcun Doğduğunun Araştırılması Usulü Hakkında

Yukarıda zikredilen öğreti uyarınca Güneş, yöneltilen sorunun saatinde kendi yerine konulur ve o saatte doğmakta olan burç doğuda belirecektir, bu öğrenildiğinde, yarıkürede görünmeye alışkın olan ve önceki cetvelin öğretisine göre aynı boylamda yahut kuzey veya güney enleminde bulunan bütün sabit yıldızlar o burçla birlikte doğacaktır.

Herhangi Bir Bölgenin Paralelinin ve Onun Amphiskios, Heteroskios veya Periskios'lardan [Yunanca] Olup Olmadığının Bulunması Hakkında

Enlem cetveli yeryüzünün verilen kısmı veya ülkesi üzerinde döndürülür ve söz konusu cetvel üzerinde Amphiskios, Heteroskios ve Periskios'ların enlemlerini ölçen mesafeler, adı geçen yerlerden hangisinin paraleli altında bulunduğunu gösterecektir.

Boylam ve Enleme Göre Yerlerin Mesafelerinin Bulunması Hakkında

İlk olarak iki yer yahut şehir veya kasaba arasındaki boylam mesafesi şu usulle araştırılır,

Yarıçap cetveli bir yerin üzerine konulmalıdır ve bu yapıldığında yarıçapın ılım noktası (aequinoctium) çemberini kesen kısmı, o yerin hakiki boylam derecesini gösterecektir.

Cetvel, yani yarıçap, diğer şehrin veya verilen yerin başucu noktasından (zenith) geçecek şekilde yeniden çevrilir ve yarıçapın ılım noktası çemberini kestiği derece kaydedilir.

Daha sonra bir kesişimden diğerine kadar olan derecelerin mesafesini sayarsın ve bu iki yer arasındaki mesafeyi boylam dereceleri cinsinden elde edersin. Burada bir ılım dairesi derecesinin kaç mil ve fersah ettiğine dikkat edilmelidir, nitekim,

Bir ılım dairesi derecesi şu kadar Rus, İtalyan, İngiliz, İskoç, Alman mili ile şu kadar Fransız, İspanyol, Gaskon, İsveç fersahına denktir.

İki yerin enlemlerini bulmak için cetvel verilen bir yerin üzerine çevrilmeli ve o yerin tam üzerinde dik olarak duran enlem derecesi kaydedilmelidir.

Ardından aynı cetvel diğer yerin üzerine çevrilir ve onun üzerinde duran derece de işaretlenir. Daha sonra birinci ve ikinci yerin derecesi arasındaki mesafe kaydedilir ve zikredilen iki yerin enlemce mesafesinin miktarı belirlenmiş olur. İşte bu enlem, bulunduğu yer için esasen kutup yüksekliği olarak adlandırılır.

XIII. Herhangi Bir Bölgenin Dünyanın Hangi Kuşağı Altında Bulunduğunu Bulma Usulü Hakkında

Aletimizin yeryüzü kısmında, o bölgenin kutup daireleri ile kutupların kendisi arasında olup olmadığı araştırılmalıdır, şayet orada bulunursa soğuk kuşaktadır, şayet kutup daireleri ile dönenceler arasında ise ılıman kuşakta yer alır, şayet dönenceler ile ılım dairesi arasında ise sıcak kuşağa tabidir.

XIV. Zikredilen Bölgelerin Hangi İklim Altında Bulunduğunun Öğrenilme Usulü Hakkında

Enlem cetveli verilen yerin üzerine çevrilir ve cetvelin o bölgenin üzerinde kalan kısmı, mezkûr bölgenin altında yer aldığı paralelin veya paralellerin sayısını gösterecektir.

Bu kozmografya aletinin yardımıyla çözülebilecek sayısız başka mesele de mevcuttur, lâkin her şeyi bu yerde tasvir etmek fazlasıyla usanç verici olacağından, başladığımız işin devamına daha çabuk geçebilmek adına bu küçük kitabımıza burada kısaca bir son veriyoruz.

İkinci İncelemenin Onuncu Kısmı, Astroloji Hakkında

Yedi kitaba ayrılmış olan Astrolojinin Onuncu Kısmının İçeriği.

Astroloji hakkında bu kitaplarda bilhassa gözlemlenmesi gerekenler şunlardır, yani,

Astrolojinin türleri, Doğal ve Doğal Olmayan, bunlardan 1. ve 2. Bölümde bahsedilir.

Hüküm verme usulü, yıldızların tabiatından ve hareketlerinden neşet eder, Sabit yıldızların, Zodyak'ta bulunanlar, 12 burç gibi, Zodyak dışında bulunanlar, Güneyde ve Kuzeyde olanlar, ikinci kitapta ele alınır, Gezegenlerin, yani yedi gezegenin, üçüncü kitapta ele alınır.

Göksel şekilde, yani doğum haritasında (thema coeleste), on iki burcun, yedi gezegenin ve Ejderhanın Başı ile Kuyruğunu içeren kesişimlerin incelenmesiyle hüküm vermeye hazırlık veya pratik, dördüncü kitapta ele alınır.

Bunun etkileri, Hava değişimlerinde, beşinci kitapta ele alınır, Çalınan şeylerin geri alınmasında, altıncı kitapta ele alınır, Vakitlerin seçiminde (electiones), yedinci kitapta ele alınır, Doğum haritalarında (nativitates), bunlar ikinci ciltte etraflıca tartışılacaktır.

Birinci Kitap, Astrolojinin Türleri Hakkında

I. Genel Olarak Astrolojinin Ne Olduğu ve Kaç Kısma Ayrıldığı Hakkında

Astroloji, gizli tabiatı içinde doğru ve mükemmel şekilde bilinmiş olsaydı (ki bu hakikaten pek az kimseye ve yalnızca Tanrı'nın hususi bir lütfu ve ihsanı olarak nasip olmuştur), elbette neredeyse herkesin nezdinde bu derece nefret görmez ve alelade insanlar tarafından bu kadar değersiz sayılmazdı.

Nitekim bu ilmin icrası öylesine kesindir ve konusu, yani nesnesi etrafında öylesine hakikatle döner ki, yıldızların kendilerinin durmaksızın hareket ettiği ve Yaratan'ın bizzat tayin ve tertip ettiği bir gaye uğruna hareketlerini şaşmaz devirlerle tamamladıkları ne kadar şüphesizse, bu da o kadar şüphesizdir.

Dolayısıyla bu ilmin kendisi kendi başına mahkûm edilmemeli, bilakis onunla meşgul olup cehaletleri yüzünden bu haklı ve masum ilmin (ki hakikati pek az kişi tarafından bilinmiş, pek çokları tarafındansa sahte iddialara alet edilmiştir) bir ıslıkla yuhalanmasına, halk arasında bir yalan ve kutsala saygısızlık olarak görülmesine sebep olan o bilgisizler kınanmalıdır.

Nitekim, şayet bu astroloji sanatının doğasını ve tanımını bir parça derinden inceleyecek olursak, onda açıkça bir kesinlik bulunduğunu idrak ederiz, zira bu ilim, göğün altındaki unsurlarla olan uyuşumundan ötürü bir kehanet ilmi, yahut yıldızların unsurlar ve unsurlardan meydana gelen şeyler üzerindeki tesirine dair bir öğretidir, yani onun gayesi, yıldızların hareketinden bu aşağıdaki âlemde vuku bulacak hadiseleri önceden kestirmektir; bu durum şüphesiz yalnızca bizlerde değil, aynı zamanda madenlerde ve bitkilerde de doğrulanır, nitekim Güneş’in yaklaşmasının bize havanın daha sıcak bir mizacını getirdiğini, otları yeşil ve canlı kıldığını bilmeyen hiç kimse yoktur; bu türden daha pek çok şey mevcuttur ki aşağıda bunlardan daha etraflıca bahsedeceğiz.

Kimi kimseler ise bu ilmi ya tabii yahut batıl sayarlar, tabii olanın, sıhhat, hastalık, fırtına, kısırlık ve benzeri gibi yıldızların mizacına göre değişen bedenlerin mizaçları etrafında döndüğünü kabul ederler; diğerinin ise tesadüfi şeylerle ve insanın iradesine tabi olan hususlarla uğraştığını söylerler ki metafizikçiler bu kısmı aktarırlar.

Ne var ki bu ikinci kısmı burada ele almak niyetinde değiliz, zira şayet bu ilmin derinliklerinde böyle bir şey gizleniyorsa, bunu bütünüyle Kabalistlere ve bu sanatta bizden çok daha mahir olan diğer kimselere seve seve bırakırız, zira bizim maksadımız yalnızca astroloji bahsini tabii ilimler (physice) dairesinde ele almak ve bu ilmimizi tabiat kanunlarına göre işlemektir; tıpkı ressamların çeşitli renkleri birbiriyle karıştırarak belirli bir sureti resmetmeleri gibi, biz de gezegenlerin, burçların ve diğer yıldızların orantılı konumlarına göre, çok sayıdaki unsuri niteliğin muhtelif karışımından belirli bir bileşimi, ister bedenin mizacına, ister cansız nesnelere, isterse havanın durumuna dair olsun, tasvir etmek niyetindeyiz, nitekim bu kısmın mevzusunda bunu muhtasarca göstereceğiz. Astrolojinin bir başka taksimi daha vardır ki bunda nazari ve ameli olmak üzere ikiye ayrılır, bunlardan nazari olanı, ameli olanın bir nevi kaidesi ve temelidir.

Astroloji Sanatının Türleri Üzerine

Hususi Olarak Astrolojinin Kısımları Üzerine

Kimi astrologlar bu sanatı altı kısma ayırırlar, bunlardan ilkine mukaddime derler ki şüphesiz bu kısım onun ilkeleriyle, yani Zodyak (zodiacus) burçları, diğer sabit yıldızlar ve gezegenlerin doğaları ile meşguldür, bunlardan bu eserin ikinci kitabında bahsedeceğiz.

İkincisi, kavuşumları (coniunctio) ve tutulmaları inceleyen büyük devirleri (revolutiones) ele alır, üçüncüsü fertlerin doğum haritalarını (genitura) belirtir, dördüncüsü sualleri (interrogationes) inceler.

Beşincisi seçimler (electiones) etrafında döner, altıncısı ise tılsımlı suretlerin yapımını ve ameliyesini öğretir.

Başkaları ise onu dört kısma ayırırlar; bunlardan ilki kriz (crisis) ve hastalıkların sebepleriyle ilgilidir ki bunlardan ikinci cildimizde bahsedeceğiz, ikincisi Arapların sualleriyle meşguldür, üçüncüsü seçimleri inceler, sonuncusu ise unsurların değişimlerini gösterir. Biz ise zikredilen bütün bu kısımları, bize göre daha doğru olan aşağıdaki taksimatta topladık.

Astroloji iki türlüdür, yani ya:

Sırf tabii olan, ki bu da:

Ya geneldir, bunun altında şu hususlar yer alır: Sıhhat yahut talih durumu, Havanın değişimleri, ki bunları veba, hastalık ve benzeri haller takip eder. Savaş, barış, dinlerin değişmesi, imparatorlukların, beyliklerin, bölgelerin ve şehirlerin başkalaşımları, ki bunlar ya yıldızlardan ya da büyük hükümdarların yapacağı işlerden neşet eder.

Yahut özeldir, bu da astrolojinin şu üç kısmını ihtiva eder: Astrolojinin diğer kısımlarının başı olan doğum astrolojisi (genethlialogia). Zamanların seçimi, yani yıldızların ve göğün en düzenli hareketine dayanarak günlerin ve saatlerin gözetilmesi; bunun faydası genellikle şu kimselere hizmet eder, ev idarecisine, devlet adamına, köylüye, hekime, tüccara, denizciye, elçiye, mimara ve benzerlerine. Şüpheli bir meseleye dair sualler yahut istifhamlar, yani hırsızlık ve hırsız hakkında, yahut işlerin neticesi, bir meseledeki talihli veya talihsiz gidişat hakkında.

Yahut sırf tabii olmayan, ki bu da karakterler, mühürler ve heykeller etrafında döner; bu da ya: Nekromansi (necromantia) kabilindendir, Yahut astronomiktir.

Bölüm I

Ve bu son kısım, her ne kadar Bizans ve diğer rivayetlerdeki tarihi şehadetlerin bize aktardığı üzere hayranlık uyandırıcı tesirlere sahip olsa da, yine de yukarıda diğer astrologların kanaatine uyarak onu haksız yere değil, bilakis haklı olarak batıl diye tesmiye ettik; zira onlar bu astroloji türünün büyüden yahut putperestlikten pek farklı olmadığını düşünürler; bilhassa meleklerin yahut daha ziyade cinlerin nekromansi suretlerini, bilinmeyen isim ve karakterlerin yazımlarını havi olanlarında ve benzer şekilde ameliyeleri için muhtelif tütsüleri ve yakarışları talep edenlerde bu böyledir; bütün bunlar cinlerle yapılmış aşikâr bir ahdin işaretlerinden başka bir şey değildir ve böylece bu yolla sefalet içinde putperestliğe düşerler ve feci şekilde aldanırlar, lakin biz bu hususları, nekromansi adını verdiğimiz ve tamamen kaçınılması gereken daha ziyade metafizik kısma hamletmekteyiz.

Fakat bir şeyin suiistimali ile meşru kullanımını birbirinden ayırt etmeyenler doğrusu haksızlık etmektedirler, zira sırf astronomik olan karakterler ve mühürler, bizzat en mümtaz hekimlerin nezdinde dahi pek sık kullanılmıştır; nitekim pek muteber hekimler olan Arnoldus de Villa Nova ve Theophrastus Paracelsus geride bıraktıkları metinlerinde, bunların neredeyse tedavisi imkânsız hastalıkların şifasındaki kullanımı ve kudreti üzerine, ayrıca bunların bizzat hazırlanma usulüne dair muhtelif kitaplar kaleme almışlardır.

Astrolojinin bu kısmını, hastalıkları tedavi etmenin muhtelif usullerini ele alacağımız ikinci cildimizde biz dahi işleyeceğiz.

Astrolojinin diğer kısımlarına gelince, imparatorlukların ve benzerlerinin umumi ahvalini ele alan bahsi geçeceğiz, zira burada onları serdetmek niyetinde değiliz; benzer şekilde doğum astrolojisini de, küçük âlemin (microcosmus) mizacını ve durumunu ele aldığından, ona tahsis edilmiş ikinci cildimize havale edeceğiz; ve bu eserin ikinci kitabında göksel burçları ve sabit yıldızları inceleyeceğiz, ardından üçüncü kitapta gezegenlerin durumlarını ve arazlarını aktaracağız, üçüncü olarak dördüncü kitapta göksel haritanın çıkarılmasından söz edeceğiz, dördüncü sırada havanın değişimlerini göstereceğiz ve bunları beşinci kitaba tahsis edeceğiz, beşinci sırada hırsızlığa ve hırsıza dair sualleri yerleştireceğiz ve altıncı kitabı bunlara hasredeceğiz, son kitapta ise seçimler hakkında muhtasar bir şekilde bir şeyler söyleyeceğiz.

Bölüm III

Yıldızlar Bir Zaruret Yükler mi?

Astroloji üzerine yazmış olanların hepsi şu kanaatte birleşmişlerdir, Tanrı bu aşağıdaki âlemde takdir ve tertip (ordinatio) cihetiyle faildir, yıldızlar ise icra (executio) cihetiyle.

Durum böyle olunca, büsbütün akılsız bir hayvandan gayrı kim insan zihninin dahi ilahi nizama tabi olduğunu inkâr edebilir?

Yine de bunun, insan zihninin bizatihi ve herhangi bir şekilde yıldızların tesirlerine tabi olduğu şeklinde anlaşılmasını istemem; zira zihin tabiatı itibarıyla yıldızların tabiatından çok daha üstün ve ilahidir; fakat Eflatuni bir dille konuşacak olursak, bu Empyreum’a ait zihnin bedenlere taşındığı o binek, esiri bir ruh (spiritus aethereus) olduğu ölçüde (ikinci cildimizin ilk risalesinde daha etraflıca beyan edeceğimiz üzere) göğün değişimlerine iştirak eder; dolayısıyla bu binek bir nevi onun arabası olduğundan, arabacının dahi göklerin fiillerinden neşet eden iştah uyarınca elinden geldiğince tahrik edildiğini, tıpkı herhangi bir parçanın bütünün değişimlerine maruz kalması gibi, aklı başında hiç kimse inkâr edemez.

Lakin bunu daha vazıh açıklamak gerekirse, Trismegistos’un öğretisine göre bilmek gerekir ki, nasıl ki insan yahut duyumsayan can (anima sensitiva) bu ruha bir zarf ise, esiri ruh da zihnin zarfıdır; öyle ki bu ruhun her iki tabiata da, yani hem göklerin fevkindeki tabiata hem de ay-altı (sublunaris) tabiata iştirak ettiği muhakkaktır, zira o orta göğün tabiatındandır.

Eflatuncular derler ki, şayet bu ruh zihne bağlanır ve bedenin hazlarından kaçarsa, saadete erer ve menşeini aldığı göksel tabiatın dahi fevkine yükselir, yıldızların yalnızca hayırlı tesirlerini kabul edip diğerlerinden basiretle sakınır; ve bu suretle terbiye edilmiş olan ruh, göklerin fiillerine asla bütünüyle boyun eğmez.

Fakat bu ruh zihnin ışıklarını reddederek diğer uca bağlandığında, birdenbire iyi bir cinden (daemon) kötü bir cine dönüşür; ve o vakit bedenin kötülüğe meyli sebebiyle, yukarıdakilerin bütün tesirlerine, bilhassa da şer olanlarına açık hale gelir; zira beden ve onun reisi olan duyumsayan can, göksel tesirlerin daimi alıcıları olan unsurlara tabi olduklarından ve zihne taban tabana zıt bulunduklarından, göklerin sunduğu en fena hediyeleri, yani zevkperest, öfkeli, kederli, meşum ve zalim, sarhoş edici, uyuşuk, hayâsız, şehvet düşkünü ve ihtiras dolu tesirleri her türlü diğer günahkâr temayülle birlikte pervasızca seçmeye ve hırsla kapmaya bizatihi teşnedirler; nitekim bunun aksine insanın iyi ruhu da göğün daha hayırlı tesirlerini seçer ki bunlar vasıtasıyla insanı övgüye layık, din gayreti gibi şerefli ve meşru işlerde cenkçi ve gayretli kılar; onu adil, dindar, sevimli, ilme düşkün, cömert ve doğuştan diğer faziletlerle mücehhez hale getirir; bunlardan doğum haritalarını ele alacağımız ikinci cildimizde daha etraflıca bahsedeceğiz.

Şu halde deriz ki, bütün bunlar Tanrı’nın takdiri uyarınca vuku bulur ve O’nun hizmetkârları olan yıldızlar vasıtasıyla zorunlu olarak icra olunur; kimi filozoflar bu sebeple yıldızlara gayet yerinde bir tabirle tabiatın parmakları demişlerdir, zira tabiat onlar olmaksızın bu aşağıdaki âlemde hiçbir şey yapmaz ve meydana getirmez.

Fakat insan zihni (mens), bizzat Tanrı’nın canlı bir ışını gibi olduğundan, göksel hizmetkârlar bizzat düzenleyiciye, yani Tanrı’ya nasıl tesir edemezlerse, zihne de öyle tesir edemezler, ve dolayısıyla zihin, her türlü dünyevi tesirden ya da değişimden daima muaf kabul edilmelidir ve hiçbir edilgiye (passio) boyun eğmez, yani daima iyiliğe yönelir, kötünün saldırılarına ise asla katlanmaz, ancak onun binek aracı olan Ruh (Spiritus), bazen bedensel ve dünyevi ayartılarla aldatılır, ve göğün kötü temayüllerinin tesirlerini, zihin ya büsbütün atıl kaldığında ya da pek az iş gördüğünde, iyi olanlarla birlikte bedenle beraber kabul eder.

İşte bu yüzdendir ki en kötü insanlar dahi bazen kendi tabiatlarına aykırı iyi meyveler verirler, zenginleşirler, ve savaşta yahut diğer dünyevi işlerde, ilahi zihnin yardımı neredeyse hiç yokken bile talihli olurlar.

Benzer şekilde kararsız olan Ruh, bazen bir uca, bazen de diğer uca tutunarak, kimi zaman bedeni ve dünyayı hiçe sayan iyi ve dindar bir hal alır, kimi zaman ise ahlaksız ve her türlü kusura meyilli olur.

Yine bu yüzdendir ki kimi insanların bedensel heveslere kapılmış ve zihne itaat etmeyen Ruhları katliamları sever, haydutlukla uğraşır, dahası bu tür kötülükleri işlemeye bir vakitte diğerinden daha hazır ve istekli olurlar, zira gökteki daha güçlü olan Mars tabiatlı yıldızlar, diğer yıldızlarla olan konumlarına ve açılarına göre, doğumdan itibaren az ya da çok Mars tabiatlı bir hırsız var ederler,

ki bunu göğün diğer göstergeleri (significatores) de doğum anındaki yedinci evin Efendisi ile olan uyumlarına göre icra ederler.

Dolayısıyla hırsızlıklarda, tıpkı benzer diğer kusurlarda olduğu gibi, yıldızların bir zorunluluk yüklediği açıktır, zira insanlardaki ilahi zihin böylesi şeylerle meşgul olduğunda adeta atıl kalır, ve onların Ruhunun bedenin fena hayalleri doğrultusunda işlemesine izin verir.

Bundan ötürü, mademki Ruh bedende zihinden sonraki ikinci makamı işgal eder ve göğün cevherindendir, göksel olanların diğer benzer parçalarına tesir ettiği gibi ona da tesir etmesine ne engel olabilir? Benzer şekilde, mademki göklerin tesirleri bilhassa gerek basit gerekse bileşik unsurlardan oluşan bedenler üzerinde gerçekleşir, göksel olanların, zihnin atıl kaldığı sırada Ruha tesir etmesine ne mani olabilir, mademki onlar hem bedenlere tesir eder, hem de bedenler bizzat o Ruha tesir eder.

Bu sebeplerden ötürü şüphe yoktur ki, şayet yıldızların hassaları, birbirleri üzerindeki tesirleri ve herhangi bir kavuşum ya da açıdaki nitelikleri hakkında kesin bir bilgi edinilebilirse, gösterge olan yıldızın tabiatı, içinde bulunduğu yerin tabiatı ve ona bakan diğer Gezegenlerin açısıyla birleştiğinde, hırsızın boyu posu, bedeninin mizacı ve ruhunun meyli hakkında cesurca hüküm vermek, ve kötü fiillere asla rıza göstermeyen zihin devreden çıktığında, yıldızların ona günah işleme zorunluluğunu yüklediğini yanılmaz biçimde bildirmek hiç de zor değildir.

Fırtınaların ve havadaki değişimin önceden bilinmesine gelince, bu eserin ilk risalesinde açıkça gösterdiğimiz üzere, bu aşağıdaki bütün maddenin ve onun her bir parçasının, tesir eden göksel canın gücüyle ya oluşa ya bozuluşa ya da başkalaşıma ve başka herhangi bir değişime yöneldiği her türlü tartışmanın ötesindedir.

Buradan şu sonuç çıkar, şayet göğün daha baskın olan düzeni neme meyilliyse, bu aşağıdaki şeyler de onun tabiatını alır, şayet sıcaklığa meyilliyse, unsurlardan oluşan şeylerin daha sıcak olduğu hissedilir, şayet soğukluğa meyilliyse daha soğuk, ve şayet rüzgârların kabarmasına meylediyorsa, o vakit bu aşağıdaki şeylerde rüzgârlar ve fırtınalar harekete geçer, ve bu durum, göksel hizmetkârların doğal konumuna, kudretine ve hâkimiyetine göre doğal bir zorunlulukla vuku bulur, ki bu gerçeğe hayvanlar ve hatta bizzat cansız nesneler dahi bizim için gözle görülür bir tanıklık sunarlar, nitekim yıllık tecrübe bize bitkilerin bütün parçalarının ve hallerinin ve tüm değişimlerin Güneş’in hareketini izlediğini, onun yaklaşmasıyla her şeyin yeşerdiğini ve havanın ısındığını öğretir.

Benzer şekilde Ay’ın büyümesi altında sular kabarır, ve bütün bedenler görünmez bir intikal ile gitgide daha çok nemlenir ve sıvılarla dolar, Satürn kendi evinde, yani Oğlak’ta hüküm sürdüğünde ve diğer Gezegenleri sanki bir şölene çağırır gibi kendine davet ettiğinde (ki bu durum 1608 yılı civarında vuku bulmuştu), unsurlara ait bu kısımlarda dondurucu ayaz ve son derece şiddetli bir soğukluk hüküm sürer, ve diğerlerinde de böyledir.

O halde göğün bu aşağıdaki şeyler üzerindeki kudretinin ve tesirinin öyle büyük olduğu ve öyle kesin bir neticeyle iş gördüğü sonucuna varıyoruz ki, Hermes Trismegistus, Asklepios adını verdiği kitabının ikinci bölümünde onu haklı olarak duyulur TANRI, yani zihinsel olan Tanrı’nın tasarlayarak ve düzen vererek takdir ettiğini icra makamında duyulur biçimde yerine getiren güç olarak adlandırır. Yine aynı yerde onu, büyüme ve küçülmeleri Güneş ile Ay’a nasip olmuş bütün bedenlerin yöneticisi olarak anar, ve bizzat dünyada var olanların yöneticisi ve her şeyin faili olan Tanrı diye tesmiye eder.

BÖLÜM VI. Neredeyse bütün Astrologlardaki yanlış öngörülerin sebebi üzerine.

Bu ilmin uygulamasında, sanatçının yalnızca kendini yanıltmakla kalmayıp, yanlış hükümleriyle danışanları da aldattığı pek çok hata yapıldığından, kimileri Astrolojinin bir ilim olmadığını (zira ilmin kesin ve hakiki kanıtlarla temellenmesi gerekir), bilakis beyhude ve safsatayla dolu bir zanaat olduğunu öne sürmektedirler. Onlara kısaca cevap vermek gerekirse, bilinmelidir ki, kabahat ilimde değil, hiçbir şey yahut pek az şey anladığı halde her şeye cüret eden Müntesipte pek çoktur.

Nitekim çağımız bu ilimde hakkıyla yetkin pek az kişiyi, hatta hiç kimseyi görmemiştir, oysa bu esnada her yerde, bu sanattan büsbütün bihaber, onun özünden pek uzak, çok şey vadedip az şey sunan yahut hiçbir şey sunamayan sahte Müntesipler büyük bir kalabalık halinde bulunmaktadır.

Bu işin sebebi şudur, bu sanat kabalistik olup, evvelemirde kadim Yahudilere ve Mısırlılara vahyedilmişti, onlar da bundan geleceğin keşfinde ve gizli şeylerin açıklanmasında muazzam sırlar çıkarmışlardı, nitekim Josephus’un Yahudiler hakkındaki tarihinde bu husus daha etraflıca açıklanır, orada bu ilmin ilk kez bizzat Âdem tarafından bulunduğunu ve peyderpey diğerlerine ulaştığını öğretir, ki bu ilim, şayet doğru ve kusursuzca idrak edilirse, işleyişinde göklerin ve Gezegen açılarının bizzat kendi hareketi ve bunların vaktinin dakikasına kadar tayini kadar kesindir. Ne var ki kadim bilgeler, tıpkı aşağı Astronomi ile en iyi şekilde meşgul olan, yani Fiziksel Taşın [Filozof Taşı] hazırlanmasında mahir Filozoflar gibi, ahmakları ve layık olmayanları körleştirmek için bu ilmin özünü gizlemişlerdir.

Zira Hermes ve diğer Kimyacı Filozoflar Filozof Taşı hakkında nasıl mesellerle, mecazlarla ve yanıltıcı sözlerle bahsediyorlarsa, öyle ki biri diğerine doğrudan karşı çıkıyor gibi görünür, biri “evet” derken diğeri bunu şiddetle reddeder ve “hayır” diye haykırır, ve bu suretle heveslileri aldatırlarsa, eldeki bu sanatta da durum böyledir, zira Astrologlar onun sırları hakkında da türlü türlü şeyler yazmışlardır, öyle ki bu sahada biri diğerine bütünüyle zıt görünür, ve bu yolla öğretinin belirsizliğiyle meraklıları aldatırlar, ve Sanatkârları çoğunlukla yanıltıcı ve yalancı cevaplar vermeye mecbur bırakırlar. O halde bu ilimdeki belirsizliğin en kesin sebebi budur, ki bu belirsizlik mutlaktır denemez, izafidir, yani onu mutlak olarak ve kendi tabiatında olduğu gibi değil de fena şekilde kavrayan ve aktaran kişilere göredir.

Zira yıldızların bu aşağıdaki şeyler üzerindeki tesirleri, Tanrı’nın bu aşağı dünyada yalnızca basit unsurlarda değil, unsurlardan meydana gelmiş gerek canlı gerekse cansız varlıklarda vuku bulan her şeyi düzenlemiş olduğu kadar kesin ve her türlü şüphenin ötesindedir.

Bizzat İblis’in de geleceği ve geçmişi, (kutsal metnin tanıklığına göre zihnin sırlarına ortak olamadığından) göklerin çayırlarında altın harflerle yazılmış gibi görmüşçesine hadiselerin tamamını yıldızların hareketinden öğrenmiş olmasından başka bir bilgiyle bildiğine inanılmamalıdır. Ve onun bütün dünyanın Astrologları arasında en tecrübelisi olduğuna inanılır, zira emeğini bu ilme hasretmiş ve dünyanın başlangıcından bu yana yıldızların işleyişlerini gözlemlemiştir, efendisinin sözlerini ve sesini işiten bir kölenin, bunların sedasından onun ne istediğini ve herhangi bir husustaki maksadının ne olduğunu anlaması gibi, o da doğal şeylerde Tanrı’nın iradesini bu yolla durmaksızın fark eder.

Fakat tıpkı bir kölenin efendisinin niyetini sözle açıklamasından önce onun zihnindekileri bilememesi gibi, o da Tanrı’nın gizli sırlarını ve O’nun metafizik işleyişini bundan daha fazla anlayamaz.

Dolayısıyla buradan anlaşılmaktadır ki, bu ilmin kesinliği son derece yüksektir (zira diğerleri arasında en yüce olanı ve bizzat Yaratan’a en yakın olanıdır), fakat bu asrın Sanatkârlarındaki hakikat pek azdır, çünkü besbelli ki bu ilmin hakikati uydurma örtüler altına saklanmış ve çelişkili sözlerin karanlığına gizlenmiştir.

Ben ise Mısırlıların, Yahudilerin, Arapların, Keldanilerin ve Babillilerin ihtilaflarını ve muhtelif yollarını bir kenara bırakarak, onları yalnızca en çok uyuştuklarını gördüğüm o tek noktada takip ettim.

Ve her ne kadar bizim bu yolumuz sanatın hakiki ve eksiksiz bilgisinden çok uzak olsa da, yine de tecrübeyle sabit olduğu üzere böylesi bir ameliyeden çoğunlukla hakiki öngörüler hasıl olduğundan, kadim Bilgelerin müphem meraklarını bir yana bırakarak yalnızca bundan kısaca bahsedeceğiz.

BÖLÜM V. Astroloji mesleğini insanlara menedenler üzerine.

Pek çok kimse bulunur ki, bu ilimde son derece bilgisizdirler, koyu bir karanlığa gömülmüşlerdir, ve zihinleriyle duyulur şeylerin ötesinde hiçbir şey kavrayamazlar, bunlar bu ilmin bizzat Tanrı’nın hizmetkârlarına dair olması sebebiyle icra edilmemesi gerektiğini, bilakis bu kadar yücelere talip olmanın ve Yaratan’ın sırlarını böylesine kaygıyla ve ince eleyip sık dokuyarak araştırmanın günah olduğunu iddia ederler.

Diğerleri ise, daha önce söylendiği gibi, Astrolojinin ya hiçbir ilim olmadığını ya da hiçbir surette kesin olmadığından en azından beyhude bir uğraş olduğunu öne sürerler.

Ve bana kalırsa, bu sonrakiler bir önceki bölümde tatmin edici şekilde yanıtlanmıştır. İlklere gelince, şüphelerini gidermek adına bu cildin başına eklenen mektubumuzu dikkatle okumalarını ve ardından akıl nimetiyle donatılmış bir insandan ziyade bir hayvana böylesi düşüncelerin yakışıp yakışmayacağını kendi içlerinde tartmalarını dilerim. İnsan gibi böylesine soylu bir varlığı bu denli değersiz saymak ve onun hakkında pek hakir bir hüküm vermek, Yaratıcısı tarafından kendisine bahşedilen, kendisiyle irtibat kursun diye içine üflenen ve onsuz insanın saadete eremeyeceği aklın, gökten insan bedenine indiği basamakları tefekkür ve temaşa ile tırmanarak yeniden göğe yükselemeyeceğini iddia etmek reva mıdır?

Pimander’in ikinci bölümünde insanın astrolojiyi anlama bilgeliği üzerine konuşan Trismegistus’un bu konudaki fikrine kulak verelim, şu sözleri sarf eder, İnsan her şeyin kudretini kendinde topladığında, yedi yöneticinin eserini temaşa etti.

Bunlar ise insan aklının tefekküründen hoşnut kalarak her biri insanı kendi mertebesine ortak kıldı, insan onların özünü öğrenip kendi tabiatlarına şahit olduktan sonra, artık feleklerin dairesini aşıp yarmayı ve ateşe hükmeden yöneticinin kudretini kavramayı arzuladı.

Trismegistus’un insan aklını mükemmelliğin zirvesine yücelten bu sözleri şüphesiz ilahidir, zira aklın soyluluğu sayesinde insanın yalnızca yıldızların kesin özlerini tanımakla ve astroloji ilminde bunların sonuçlarını öğrenmekle kalmayıp, aynı zamanda ilahi izinle metafizik fiilleri de temaşa edebileceğini öğretir. Nitekim aynı hitabında Trismegistus şöyle buyurur, Tanrı insanı kendi suretinde yaratıp kendi formundan pek hoşnut kalarak, tüm eserlerini insanın istifadesine sundu.

Öyleyse gayet açıktır ki, böylesine soylu ve ilahi olan insan aklı, ilahi ışığın hakiki bir şuası ve kıvılcımı olarak bütünüyle yücelere ve ulviyetlere, hatta bizzat Tanrı’ya doğru fıtraten meyleder, buna karşılık hayatta içine bırakıldığı ve taşıyıcısı olan Ruh tarafından sevk edildiği bu süfli âlemde karanlık bir zindana kapatılmış gibi kalır, fıtri hürriyetinden men edilip sıkıştırılır ve böylece kendi mizacına büsbütün zıt bir diyarda tutulur.

Zira akıl ile beden tabiat düzeninde iki uç nokta olduğu gibi, onların mizaçları da birbirine, sıcağın soğuğa ya da nemin kuruluğa olan zıtlığından çok daha fazla zıttır.

Dolayısıyla şu hükme varmamız hiç de yersiz değildir, yıldızların ve o yöneticilerin özlerini ve konumlarını kavramak insan idraki için imkânsız değildir, insan aklına daha derine nüfuz etme ve ilahi tefekkür ile bizzat Tanrı ile hasbihal etme izni verildiğinden, bu durum ilahi iradeye de aykırı sayılamaz, ancak bedenlerin kesafeti ve karanlığı ruhu körleştirir, tıpkı gözlerin önüne çekilen bir kumaşın görünen nesnenin kesinliğini ve şeklini alıp götürmesi gibi, ruhun muhakemesini ortadan kaldırır.

Böylece yıldızların ilk bilgisi insan soyuna vahiy yoluyla bildirilmiş, ardından Kabalistik gelenek ile sürdürülmüştür.

BİRİNCİ KİTABIN SONU.

İKİNCİ KİTAP Burçlar Üzerine

BÖLÜM I Zodyak ve Parçaları Üzerine

Öncelikle bilinmelidir ki Zodyak (zodiacus), eni ve eğikliği bulunan, görünen makrokozmosun yuvarlaklığını iki eşit parçaya bölen yegâne dairedir.

Gökbilimciler bunun enini 12 derece olarak bulmuşlardır, boyu ise gök eşleği (aequinoctialis) dairesiyle aynıdır, yani tüm küreyi iki eşit parçaya bölecek şekilde 360 derecedir.

İşte tam da bu boyu ve eni sebebiyle göğün kuşağı veya kemeri olarak adlandırılır.

Fakat bilgeler bu daireyi her biri 30 dereceden oluşan 12 eşit parçaya bölmüşlerdir. Bu kısımlara burç (signum) adını vermişler, dairenin kendisine de sanki 12 burcu taşıyormuşçasına burçlar feleği (signifer) demişlerdir.

Burç terimi ya Zodyak’ın 12 burcundan herhangi birine tahsis edilmiş bir mahal olarak kabul edilir ve yalnızca 30 derece boylam ile 12 derece enlemden ibaret olup o burca has Zodyak parçası sayılır, ya da 30 derecelik boylamı cihanın tüm enlemiyle birlikte ihtiva eden parça olarak kabul edilir, yani o 30 derecelik boylamdan (ki bu boyut gerek kuzey gerek güney kaidesini oluşturur) Zodyak kutuplarına piramit şeklinde orantılı uzanan sahadır.

Veyahut Zodyak’ta bulunan semavi burçlara isimlerini veren varlıkların suretini ya da şeklini temsil eden sabit yıldızlar topluluğu anlamına gelir. Nitekim Koç (Aries) burcuna bu ismin verilmesi, Zodyak’ın o mahallinde toplanan yıldızların bir koç biçimini ve heyetini oluşturmasından ötürüdür, diğerleri de böyledir.

BÖLÜM II Koç Burcu Üzerine

KISIM I Koç Burcunun Bütüncül Tabiatı Üzerine

Zodyak’ın ilk burcu, işareti ♈ olan Koç’tur. Bu burcun Burçlar Feleğinde ilk sırayı almasının sebebi, Güneş’in yaratılışının ilk gününde dünyaya bu burcun başlangıcından parlamış olmasıdır.

Koç burcunun gözlemi, kendisine has konumunda ve bütüncül boyutunda mütalaa edilir, burada iki hususa dikkat edilmelidir,

Gök eşleği dairesine nispetle kuzeylidir. Eğik yükselen (oblique ascendens) bir burçtur. Üçlüsüne nispetle doğuludur. Öncüdür (cardinalis). İlkbahara aittir. Ateşidir, safravidir. Sıcak ve kurudur. Acıdır. Erildir. Gündüze aittir. Öncüdür, hareketlidir. Dört ayaklıdır. Uysal yabani hayvandır. Ne sessizdir ne de seslidir. İnsan bedenine getirdiği musibet sebebiyle çarpık ve sakattır. Hayvani bir surete sahiptir. Mars’ın gündüz evidir.

Birtakım gezegenlere asalet (dignitas) bahşeder, nitekim ateş üçlüsünden biridir, yöneticisi ise, Gündüz vaktinde, Güneş’tir. Gece vaktinde, Jüpiter’dir. Gündüz ve gece, Satürn’dür.

Gök kubbede gök eşleğine biti Defaultşiktir. İnsanda başı yönetir. Yıl içinde mart ayını sahiplenir. Derecelerinin muhtelif dizilimine göre ayrılır, bu durum ikinci kısımda ele alınacaktır. İçindeki sabit yıldızların sayısına ve konumuna göre değerlendirilir, bunlar da üçüncü kısımda incelenecektir.

Bu burca kuzeyli denir, çünkü eşlekten göğün o tarafına doğru meyleder. Eğik yükselen veya doğan burç denir, zira onunla birlikte eşleğin yarısı yükselmez, Zodyak’ın eşlekten daha büyük bir yayı doğar.

Kural I Eğik yükselen aşağıdaki altı burç, kendilerine karşıt olan ve düz yükselen yukarıdaki burçlara tabi olur. Böylece düz yükselen Yengeç, kendisine karşıt olan ve eğik yükselen Oğlak burcundan hürmet görür, Aslan burcu Kova’dan, Başak burcu Balık’tan ve diğerleri de bu minval üzeredir.

Koç burcu, sahip olduğu üçlü ve öncü tabiatı gereği doğulu olarak adlandırılır, çünkü göğün fıtri konumuna göre doğu köşesini (angulus orientalis) sahiplenir. Nitekim Güneş yaratılışından itibaren ilk gününe başladığında, Koç burcunun başlangıcında bulunuyordu. Dolayısıyla o gün Güneş doğarken Koç burcunun sahası şüphesiz göğün o köşe noktasını tutmaktaydı. Sayılan dört öncü burç şunlardır, ♈, ♋, ♎, ♑.

Aynı zamanda ilkbahara ait olarak adlandırılır, çünkü Güneş onun gövdesinden bu süfli âleme bahar vaktini ve onun dengeli ılımanlığını yağdırır. Ona eril derler, çünkü onun altında doğan kadınlar dahi mertçe bir cesaretle donanırlar. Ona gündüze ait de deriz, çünkü doğana veya göstergeye (significator) güzellik verir ve onu daha berrak kılar. Nihayetinde değişkendir denir, çünkü doğanı kararsız ve beyhude kılar.

Burçların bazıları şunlardır, İnsan sureti taşıyanlar. Kanatlılar. Dört ayaklılar. Çarpık, musibet getiren, illetli olanlar, Haly bunlar arasına bakire kız sebebiyle Başak’ı da koyar. Uysal yabani hayvanlar. Vahşi yabani hayvanlar. Zira bunlar doğanlara kamburluk, topallık, çıkıklar, çıbanlar ve benzeri musibetler verirler.

Doğurgan ve çok döl verenler, ♋, ♏, ♓. İsimlerini tesirlerinden almışlardır. Batıda kuvvet bulanlar. Batlamyus’un şahitliğiyle İkizler iki bedenin suretini taşıdığından çocukların sayısını artırır. Kısır olanlar, ♊, ♌, ♍. Sesli olanlar, tıpkı insan suretindeki burçlar gibi. Sessiz olanlar, ♋, ♏, ♓. Orta tabiatta olanlar, ♈, ♉, ♎, ♐ ve Yay’ın son kısmı.

Gezegenlerin, Zodyak’ın kimi yerlerinde diğerlerine kıyasla daha büyük güç ve kudret elde ettiklerinde asalet sahibi oldukları söylenir, bu asaletlerin tadını çıkardıklarında daha güçlü sayılırlar, bu durum söz konusu gezegenin tabiatının o yıldızların tabiatına daha uygun düşmesinden ve aralarında karşılıklı bir tabiat yakınlığı bulunmasından ileri gelir.

Kadimlerin bunlara asli asaletler (dignitates essentiales) demesi bundandır, astrologlar bunlardan başlıca beş tür sayarlar, Ev (domus), Yücelme (exaltatio), Üçlülük (triplicitas), Sınır (terminus) ve Çehre (facies).

Ev, gezegenin niteliklerin kemali bakımından en çok uyuştuğu burca denir ve bu şekilde adlandırılmasının sebebi, gezegen orada bulunduğunda kendi evindeki bir adam gibi davranmasıdır. Nitekim Koç, Mars’ın evi olarak anılır.

Kural II Gezegenin evi beş asalete maliktir, diğer asaletlere kıyasla en muteber mahaldir ve gezegenin tabiatına daha uygundur.

Üçlülük, Zodyak üçgeni üzerinden birbirine bakan ve benzer tabiata sahip olan üç burcun irtibatıdır.

Kural III Gezegen kendi üçlüsünde olduğunda, yardımcıları arasında itibar gören bir adam gibidir. Güneş, Jüpiter ve Satürn Koç burcunda bu haldedir.

KISIM

Zodyak Burçları Üzerine ### Bölüm II #### Koç Burcunun Münferit Derecelerinin Doğası Üzerine [okunamadı]

Bilinmelidir ki, karanlık dereceler ile kuyu dereceleri (puteales) talihsizlik getirir, aydınlık olanlar ise talih bahşeder, boş dereceler ise iyilik ile kötülük arasında vasattır.

Talih artıran dereceler, içlerinde sabit yıldızların talihli gezegenlerin doğasını kuşandığı veya iyicil gezegenlerin yücelme mahallini tuttuğu, yani bir asalete (dignitas) sahip oldukları derecelerdir. Eril derecelere bu adın verilmesinin sebebi, içlerinde bulunan eril bir gezegeni daha güçlü kılmalarıdır, dişil dereceler de aynı kıyasla kendi doğalarına göre dişil gezegenleri etkiler. Azemen dereceleri, bedenin zayıflık ve illet dereceleridir.

Nitekim Azamen, insanın bu hayatta maruz kaldığı sağırlık, körlük, uzuvların kötürümleşmesi ve bu kabil bedensel bir illettir. Bundan ötürü doğum haritasında Ay bu derecelerden birinde bulunursa, doğan kimsede bu kusurlardan biri vuku bulur.

Aynı şekilde, şayet gezegenler aydınlık derecelerde bulunurlarsa hayırları göstermede daha güçlü olurlar, çünkü bu dereceler güzelliğe, ışığa ve talihe delalet eder, karanlık derecelerde iseler katılığa, kabalığa, korkunçluğa ve karanlık ile kötü bir duruma işaret ederler, dumanlı ve boş derecelerde iseler pek de azımsanmayacak bir dehşete delalet ederler, kuyu derecelerinde iseler doğan kişinin cemali ve sureti zayıflar, talihi artıran derecelerde bulunurlarsa doğan kişinin talihi pek yüce olur, topraklara hükmeder ve büyük servetler edinir. Bilesin ki 'azamen' devasız olanla, 'kuyu' (puteus) ise sululuk ile birdir.

Bundan ötürü nerede bir kuyu bulunursa yağmurlu havaya, şayet mevzu insandan yana ise istiskaya (hydrops) delalet eder. Bir gezegenin yücelmesi (exaltatio), Zodyak'ın yahut mezkur burcun öyle bir derecesidir ki, gezegenin kuvveti orada fıtri bir yükselişle şereflenir. Nitekim Koç'un 19. derecesi Güneş'in yücelmesi olarak anılır, zira Güneş orada bulunurken kuzeye doğru yönelmeye ve günleri uzatmaya başlar.

#### Kural I Bir gezegen Zodyak'ta nerede yücelirse, aynı Zodyak'ın tam karşıt yerinde kendi düşüşünü (casus) yahut zararda olma (detrimentum) durumunu bulur, tıpkı Güneş'in Koç'un 19. derecesinde yücelip Terazi'nin 19. derecesinde düşüşe uğraması gibi, zira orası hayata ve Güneş'e düşman olan Satürn'ün yükselme mahallidir. Benzer şekilde, gezegenlerden biri nerede düşüşe geçerse, onun karşıtında yücelir. Şunu da bilmek gerekir ki, bir gezegen kendi yücelmesinde bulunduğunda kendi mülkündeki bir hükümdar gibi, kendi evinde bulunduğunda kendi hanesindeki bir efendi gibi, üçlüsünde (triplicitas) bulunduğunda ise daha önce zikredildiği üzere yardımcıları arasında itibar gören şerefli bir kimse gibi davranır.

#### Kural II Yücelme makamı, tıpkı evin beş asalete sahip olması gibi kendisine dört asalet atfeder. Sınırlar (termini) burçların ve Zodyak'ın hususi kısımlarıdır ki, her bir burçta muayyen sebeplerle beş gezegene pay edilmiştir.

#### Kural III Bilinmelidir ki iki ışık kaynağının (Güneş ve Ay) sınırları yoktur, onların yerine her biri şüphesiz kendi evinden başlamak üzere Zodyak'ın iki yarısını tasarruflarına alırlar. Nitekim Güneş başlangıcını Koç'tan alır ve Oğlak'ın nihayetinde sona erer.

#### Kural IV Ev beş, yücelme dört ve üçlülük üç asal asalet (dignitas essentialis) talep ettiği gibi, sınırlar da iki asaleti haizdir. Daha önce zikredildiği üzere bir gezegenin kendi evinde bulunması bir kimsenin kendi hanesinde bulunmasına, yücelmesinde olması mülkündeki bir hükümdara, üçlülüğünde olması ise kendi itibar makamındaki bir kimseye benzer, aynı minval üzere kendi sınırında bulunan bir gezegenin de ana babası ve akrabaları arasında ikamet eden bir adama pekala denk olduğunu beyan ederiz. Her bir burcun otuz derecesi eşit üç parçaya bölünerek üç dekanı sayılır.

Ve bu kısımların her biri bir veçhe (facies) olacaktır, ilk on dereceden ibaret olan birinci kısma birinci veçhe, ikinci kısma ikinci veçhe ve nihayet son kısma da yukarıdaki taksimatta görüldüğü üzere üçüncü veçhe tesmiye olunur.

### Bölüm III #### Koç Burcunda Kendi Makamında Kalan Kısımlarında, Boğa Burcunun Konağına Uzanan Kısmında ve Kendisine Bahşedilen Bütün Menzilde Bulunan Sabit Yıldızlar Üzerine Koç'un bedeni göğün iki mahalline yayılır. Kendi evinde yahut kendine has menzilinde bulunanlar, Boynun yarısı. Her iki ön bacak. Sağ boynuz. Başın arka kısmı. Boğa'nın evinde ise onun sair uzuvları yer alır.

[okunamadı]

Burada umumi olarak bilinmelidir ki, semavi hayvanların bedenlerini teşkil eden sabit yıldızlar yalnızca kendi menzilleri ve yerleri yahut evleriyle mukayyet kalmazlar, bilakis her bir burcun bedeninin bir kısmı kendi makamında bulunur, kalan uzuvları ise ona bitişik diğer burcun mahallinde yer alır. Böylece Koç'un daha küçük olan kısmı, kendisine tahsis edilen boylamın son kısımlarında, yani kendi evini nihayete erdiren 30. derecesine doğru yer alır, bunlar bacakları, sağ boynuzu ve başının bir parçasıyla beraber boynunun yarısıdır. Diğer kısımları ise Boğa'nın hakimiyetine kadar uzanır ve onun boylamının yaklaşık 21 derecesini zapteder görünür. İspatı aşağıdadır.

#### Kural I Bilinmelidir ki, her bir burcun kendi makamı dışında bulunan kısımları, içinde yer aldıkları burcun hükmüne hizmet ederler.

### Bölüm IV #### Yıldızlarıyla Birlikte Koç Burcunun Bahşettiği Doğa Üzerine Koç burcu insanın ruh ve beden meylini tayin eder. Ruh bakımından insanı kibre düşürür, Kendi aklına güvenen kılar, Kıt zekalı ve safderun ruhlu eyler, Oğlan düşkünü, Şehevi, Kendi mülküyle iktifa etmeyen ve kendi serveti hususunda haris, Hazasız, Namussuz, Oburluğa ve sarhoşluğa meyyal, Aceleci ve cüretkar, Mekandan mekana intikal eden, vatanında uzun boylu eğleşmeyip meçhul dünyada avare dolaşan, deryalara açılmayı pek arzulayan lakin fıtratı icabı bir o kadar da gevşek ve tembelliğe müptela kılar. Bedenen ise, Uzun bir boyun, Küçük bacaklar, Eğik bir nazar, Aka çalan çok ve kıvırcık saçlar bahşeder. Koç'un ilk veçhesi yükseldiğinde esmer ten, son veçhesi yükseldiğinde ise kızıla çalan saçlar verir. Başta bir nişane bırakır. Burcun ilk yarısı yükselirse insanı iri kıyım ve semiz, son yarısı yükselirse zayıf ve nahif kılar.

Koç boylamında bulunan sabit yıldız gruplarından kuzeyde yer alanlar, Kral (Cepheus) takımyıldızı insanı ağırbaşlı, sert lakin gaddar olmayan, hayatında dingin ve sulhperver, kurmacalardan ve manzum eserlerden zevk alan biri yapar. Kassiopeia insanı şehevi, kıymetli taşların fıtratına meraklı, pek altın düşkünü, oymacılık sanatından haz duyan biri eyler. Güneyde yer alanlar, Balina (Cetus) insanı meraklı bir araştırmacı, tıp sanatına meyyal ve onda sebat eden, oburluğa ve sarhoşluğa teşne, çapulculuğu seven, balık avı ardında koşan bir kimse yapar. Eridanus ve Balıkların Düğümü ise balıkçılığa ve balık ticaretine delalet eder.

#### Kural I Her bir burcun suretinden, bilhassa hükümlerde gözetilmesi mümkün olan veya gereken tesirlerini bilmek kolaydır, nitekim bu faslın ikinci kısmına bakılsın. Aynı veçhile sabit yıldızlar da burçlardan gayrı kendi işaretlerine ve suretlerine maliktir, bundan ötürü denmiştir ki, isimlendirmeler semavi yıldızların suretlerinden, yani yeryüzünün dört ayaklı hayvanlarından ve saireden neşet etmiştir.

Kuzey Tacı, Güney Tacı gibi yeryüzü suretleri, Argo Gemisi gibi deniz kazalarını gösterenler, Yunus gibi nehirlere ve denizlere dair suretler, Orpheus, Orion, Başak gibi insani suretler, Yabanıl, ehil, sürüngen, zehirli, dilsiz ve ekinleri talan eden dört ayaklı hayvanlar, Kuğu, Karga gibi uçucu varlıklar bu kabildendir.

Kural I Şuna dikkat edilmelidir ki, tepe noktası (cuspis) derecesinde bulunan sabit yıldızın tabiatı bilindiğinde, yani onun tek bir gezegenin mi, iki gezegenin mi yoksa üç gezegenin mi tabiatında olduğu anlaşıldığında, tabiatların çeşitliliğine göre doğal karışımlar yapmak zorunludur. Nitekim önceki Koç burcunun boynuzunun Mars ve Satürn tabiatından pay aldığını görürüz. Dolayısıyla Mars’ın mizacını Satürn’ün mizacıyla karıştırırız ve böylece, delillerin çoğunluğuna göre, öne sürülen mesele hakkında tasvirimizi yaparız.

Eğer onun tabiatı tek bir gezegene aitse, o vakit o gezegenin tabiatı, kendisine has imişçesine ona uyarlanır.

Kural II Bu semavi suretlerin tabiatlarını ve özelliklerini daha iyi ve daha kesin bilmek isteyen kimse, bizzat bunların masalsı tarihlerini okusun.

Kural IV Beden ve ruh hakkındaki hükümde, semavi suretin başlıca yıldızları ile aynı suretin hem bedeninin hem de ruhunun durumu her zaman birlikte tesir eder.

Bölüm III Boğa Burcu Hakkında

Kısım I Boğa Burcunun Bütüncül Tabiatı Hakkında Zodyak’ın (zodiacus) ikinci burcu Boğa’dır, remzi ise şöyledir, ♉. Burçların doğuşuna doğru gövdesinin yarısıyla yerleşmiştir, başını yere doğru eğmiştir.

Boğa burcu ya bütün boyutlarıyla ele alınır, ki burada iki husus gözlemlenmelidir, yani onun tabiatı, Bu tabiat ya bizzat kendisine hastır, ki bu sayede bu burca şunlar atfedilir, Gökteki konumu sebebiyle, Kuzeyli, Eğik yükselen, Üçgen açı (triplicitas) bakımından güneyli, İlkbahara ait. Unsurlara dair durumu sebebiyle, Topraksı, Melankolik, Soğuk ve kuru, Dişil, Geceye ait, Sabit. Hayvani tabiatı sebebiyle, Dört ayaklı, Evcil vahşi hayvan, Ne dilsiz ne de sesli, bilakis tabiatın ortasında. İnsan bedenine getirdiği felaket sebebiyle, Eğri büğrü (tortuosa). Bazı gezegenlere asaletler bahşeder ve bu yüzden şöyle anılır, Venüs’ün geceye ait evi (domus), Venüs’ün sevinci (gaudium), Gündüz Venüs, Gece Ay, Her iki vakitte Mars tarafından yönetilen toprak üçgen açısı. Yahut onun mevkii sebebiyle ele alınır, Gökte, zira önceki Koç burcuna en yakındır, İnsanda, boyun ve boğaza hükmeder, Yılda, nisan ayını yönetir. Yahut ayrıntılı olarak ele alınır, Derecelerinin düzeni bakımından, ki bu bahsin ikinci kısmı bunun hakkındadır, İçinde bulunan sabit yıldızların sayısı ve konumu bakımından, ki bu bahsin üçüncü kısmı bunun hakkındadır.

İşte bu yüzden, ikinci bölümün birinci kısmında söylendiği gibi, bu burca kuzeyli denir; aynı kısımda neden eğik yükselen dendiği, neden ilkbahara ait dendiği gerekçeleriyle öne sürülmüş, benzer şekilde hayvani sureti hakkında da söz söylenmiştir. Dişil olarak adlandırılır, zira erkeği kadınsılaştırır ve zayıf kılar. Geceye ait olarak da adlandırılır, zira daha biçimsiz, daha esmer ve daha karanlık bir çehre verir. Neden eğri büğrü dendiğini önceki bölümün birinci kısmında ve hemen önceki tabloda belirttik. Gaudium’un ne olduğu ise önceki bölümün ikinci kısmında açıklanmıştır, orada benzer şekilde evin ve üçgen açının kullanımı ve kudretini de ele aldık. Gezegenin sevinci (gaudium) bahsine gelince, anlaşılmalıdır ki iki eve sahip bir gezegenin bir evi diğerine nazaran daha yakındır ve astrologlar buna Sevinç derler, çünkü gezegen orada hoşnutluk bulur.

Kısım II Boğa Burcunun Derecelerinin Çeşitli Düzenleri Hakkında Bütün bu hususlardan [okunamadı] bahsetmiş olduğumuzdan, bu yerde onlar hakkında daha geniş bir anma yapmayacağız.

Kısım III Gerek Boğa’nın Gövdesinde Bulunan, Gerekse Onun 30 Derecelik Uzunluğunda Kapsanan Sabit Yıldızlar Hakkında Boğa’nın gövdesi iki yerden pay alır, nitekim, Kendi öz evinde şunlar bulunur, Neredeyse boynun tamamı, Göğüs, Sağ ayak, Sağ burun deliği. İkizler’in evine ise şunlar uzanır, Baş, Her iki boynuz, Gözlerle birlikte kulaklar, Sol ayak.

Bu burçla birlikte aşağı âleme tesir eden sabit yıldızlar, Kuzeyde, Onun suretinin dışında, fakat onun mesafesinde kapsananlar, Kassiopeia’nın göğsü, Perseus’un sağ böğrü, Medusa’nın başı. Güneyde, Balina’nın (Cetus) burun delikleri. Onun gövdesinin yapısında, kendi evinde yerleşmiş kısımlarda, Pleiades’in en güneydeki yıldızı, Sağ diz yahut Hyades’in ilki, İkizler’in mesafesine giren uzuvlarda kapsananlar, Sağ boynuz, Sağ kulak, Sol gözün iç tarafında alın, Sağ göz, Sol boynuz.

Yıldızların kuralları, Bütünü bakımından insanı şöyle kılar,

Kural I Bu burçta kapsanan Koç kısımlarının tabiatını yıldızlarla birlikte dikkatlice incele.

Boğa yüzüyle İkizler’e bakar, onun terkibinde boynun ön kısmı, ön ayaklar ve başın sureti gözlemlenir. Bundan ötürü gökbilimciler bedeninin geri kalan uzuvlarını, yani arka kısımlarını adeta bir bulut içinde gizlemişlerdir.

Kısım I Boğa’nın Yıldızlarıyla Birlikte Verdiği Tabiat Hakkında Zihnin gizemlerinden pay alan, Az anlayışlı, Bir kez harekete geçirilip kışkırtıldığında büyük ve harikulade işler başaran, [okunamadı], Eski şeyleri yenilemeye meyilli, Kızların ve gençliğin aşığı, Şehvetli ve aşklarını seve seve gizleyen, İşret düşkünü, Daima şakalara ve zevklere dalmış, Hasetçi, Sarhoş, Obur, Bedeninin süslenmesine ve saçlarının boyanmasına meraklı, İhtiraslı, Cüretkâr, Şerefli söz ve fiillerin dostu, Huzursuz, Barışı bozan ve ayrılıklardan zevk alan, lâkin yine de ahde vefa gösteren, Barış yerine savaşı seven.

Zira Boğa ruhun meylini gösterir, Pleiades’in bulunduğu yer, kendi kısımlarına göre doğan kimseyi [okunamadı] kılar, Hyades’in ve bilhassa o parlak Aldebaran yıldızının bulunduğu yer, insanı şöyle kılar,

Beden bakımından, Zira bütünü bakımından insana şunları verir, Geniş ve uzun bir boyun, Boğa misali kalkık bir alın, Geniş burun delikleri, Büyük ve iri gözler, Kıllı bir ten, Büyük kaşlar, Bir nebze boğuk bir ses. Kısımları bakımından insanı şöyle kılar, Başlangıcı şişmanlığa meyilli, uzuvlarında orantısızlık olan, Sonu zayıflığa meyilli. Kassiopeia’nın tabiatı hakkında önceki bölümün dördüncü kısmında söz edildi. Kuzeydeki Perseus insanı şeref ve zafer düşkünü kılar. Gorgon başındaki yıldız, insanı cezai bir dava yahut savaş sebebiyle kellesini tehlikeye atan biri kılar. Güneydeki Balina’nın tabiatını önceki bölümün dördüncü kısmında tasvir ettik.

Bölüm IV İkizler Burcu Hakkında

Kısım I İkizler Burcunun Bütüncül Tabiatı Hakkında Zodyak’ın üçüncü burcu İkizler’dir, remzi ise şöyledir, ♊. Bu İkizler bedenleriyle birbirine sarılmış halde, ayakları dik olarak batarlar, doğarken ise yatar vaziyetteymiş gibi eğilerek doğarlar.

İkizler burcu ya bütün boyutlarıyla ele alınır, ki burada iki husus gözlemlenmelidir, Tabiatı, ki şöyle değerlendirilir, Gökteki konumu sebebiyle, Kuzeyli, Eğik yükselen, Üçgen açı bakımından batılı, İlkbahara ait. Bizzat kendisine has unsurlara dair durumu sebebiyle, Havadar, Kandolu (sanguineus), Sıcak ve nemli, Tatlı, Eril, Gündüze ait, Ortak, yani ne değişken ne de sabit. Hayvani sureti sebebiyle, İki ayaklı, Akıl sahibi, Sesli. Tesiri sebebiyle, Kanatlı, Bereketli. Bazı gezegenlere asaletler bahşeder ve bu yüzden şöyle anılır, Merkür’ün gündüze ait evi, Gecenin üçgen açısı Merkür, Gündüzün ve gecenin üçgen açısı Satürn. Yahut onun mevkii sebebiyle ele alınır, Gökte, zira İkizler, Arabacı (Auriga) tarafından Orion’un üzerinde yerleşmiş görünür, öyle ki Orion Boğa ile İkizler arasında bulunmaktadır, İnsanda, omuzlara hükmeder, Yılda, mayıs ayını kaplar. Yahut ayrıntılı olarak ele alınır, Derecelerinin düzeni bakımından, ki bu bahsin ikinci kısmı bunun hakkındadır, İçinde bulunan sabit yıldızların konumu bakımından, ki bu bahsin üçüncü kısmı bunun hakkındadır.

Kısım

BÖLÜM II. İkizler'in Münferit Derecelerinin Tabiatı Üzerine.

Derecelerin farkları, yücelme (exaltatio), sınır ve çehre (facies) hakkında yukarıda ikinci fasılda söz etmiştik.

BÖLÜM III. Gerek İkizler'in Bedeninin Evinde, Gerek Aynı Boylamda Bulunan Sabit Yıldızlar Üzerine.

İkizler'in bedenini oluşturan sabit yıldızlar çoğunlukla Yengeç'in evinde bulunurlar, bunların pek cüzî bir kısmı, yani önceki ayağı, kendi öz evinde veya aralığında yer alır.

Zodyak enlemi dahilinde, yani Boğa'nın parçasında bulunup bu burç ile birlikte aşağıdaki aleme tesir eden başlıca yıldızlar şunlardır,

Orion'un sağ omuzu Orion'un sol ayağı Orion'un kuşağı Orion'un kasığı Orion'un kılıcı Orion'un derisi Tavşan'ın karnı Arka ayakları [okunamadı] Arabacı'nın [okunamadı] Capella Arabacı'nın başı Arabacı'nın [okunamadı] Büyük Köpek

Ayağın ardında yer alan başlıca yıldızlar, Castor ve Pollux.

BÖLÜM [IV.] Gerek İkizler Suretinde, Gerek Onların Evinde Bulunan Sabit Yıldızların İnsanın Yaratılışındaki Mizacı Üzerine.

Ruh bakımından, Zira insanı, İnce zekalı, Güzel sanatlara meyyal, Musikiye hevesli, Değişken, Müsamahakâr kılarlar.

Zira bedenin mizacını dürüst olarak gösterirler, Uzuvları ve boyu mutedil ölçülerde, Yüzü dengeli, Kolları sağlam yapılı, Bedeni zayıf kılarlar.

Onun başlangıcı, uzuvlardaki nispetsizlikle birlikte kalınlığa ve cüsseli olmaya meyleder, Bitişi ise yine uzuvların nispetsizliğiyle birlikte zayıflığa meyleder.

İkizler haricindeki kuzey takımyıldızı insanı, Şehvet düşkünü, Şaraba ve oburluğa müptela, Her türlü latifeye yatkın, Yine de gayretli bir kimse kılar.

Keçi (Capra) adı verilen yıldız insanı, Kararsız ve sükûnet bulmadan evvel kendi sıhhati hususunda vesveseli, Endişeli, Korkudan ötürü tecessüs sahibi, Her şeyi sabırsız bir arzuyla bekleyen bir kimse kılar.

Arabacı ise insanı, Kibirli, İmkânsız şeylere cüret eden biri kılar.

Güney takımyıldızları, Orion, kısımlarına ve onda bulunan takımyıldızlara göre insanı, Çeşitli endişelere gark olmuş, öyle ki her daim meşgul, Evlerini ve konaklarını sıkça değiştiren, Sefaletten ürkmüş, Dindarlıktan uzak, Hain, Gaspçı, Avare ama uyanık, Korkak, Kendi arzusuyla hiçbir hayır işlemeyen bir kimse kılar.

FASIL III. Yengeç Üzerine.

BÖLÜM I. Yengeç'in Bütün Tabiatı Üzerine.

Zodyak'ın dördüncü burcu Yengeç'tir (Cancer), cihanın aynı adlı dönencesine bitişiktir, işareti şudur, ♋.

Yengeç burcu mütalaa olunur ya,

Gökteki mevkiine göre, Kuzeyli, Düz yükselen, Batılı, Yaz mevsimine ait.

Yahut bütün boyutları dahilinde mütalaa olunur ki burada iki husus kaydedilmelidir, yani tabiatı, bu da ya kendine mahsus oluşu cihetiyle ele alınır ve şu vasıflarından ötürü böyle anılır, Unsurlara dair mizacı dolayısıyla, Su tabiatlı, Balgamî, Soğuk ve nemli, Tatsız, Dişil, Geceye ait, Öncü (mobile).

Hayvani sureti dolayısıyla, Dilsiz, Sürüngen, Doğurgan.

İnsan bedenine getirdiği musibet dolayısıyla, Eğri büğrü.

Birtakım gezegenlere haysiyetler bahşetmesi bakımından, Ay'ın evi, Jüpiter'in yücelmesi (exaltatio), Geceleri Mars'ın, her ikisinin de Venüs'ün su üçgenliği (triplicitas).

Yahut alemdeki yeri bakımından, Gökte, İkizler'in başının biraz üzerinde olup Yengeç Dönencesi'ne bitişiktir, İnsanda, göğsü ve akciğerleri kaplar, Yılda, haziran ayını kendine ayırır.

Kendi derecelerinin mizacına göre ki bu faslın ikinci bölümünde ele alınacaktır, Onda bulunan sabit yıldızların konumu ve tabiatlarına göre ki bu faslın üçüncü bölümünde ele alınacaktır.

BÖLÜM II. Yengeç'in Münferit Derecelerinin Tabiatı ve Mizacı Üzerine.

[okunamadı] Çehreler, Zararda olma (detrimentum).

BÖLÜM III. Gerek Yengeç'in Bütün Bedeninde, Gerek Onun Evinde Kapsanan Diğer Suretlerdeki Sabit Yıldızlar Üzerine.

Zodyak enlemi dahilinde, Yengeç'in evinde tertip edilmiş olan İkizler'in uzuvlarında hem kuzey hem güney yıldızları vardır, bunlardan İkizler yıldızlarının tasvirinde bahsetmiştik. Bu Yengeç burcu ile birlikte aşağıdaki aleme tesir eden sabit yıldızlar şunlardır,

Bedeninin dışında lâkin evinde yer alanlar, Zodyak enlemi haricinde, Güneyde bulunan başlıca yıldızlar, Gemideki Canopus, Büyük Köpek veya Sirius Alhabor, Küçük Köpek veya Procyon Algomeysa.

Kuzeyde Büyük Ayı'nın başı ve Küçük Ayı'nın kuyruğu görünür.

Bedeninin terkibinde, Kendi evine sahip olan kısımlarında başlıcaları şunlardır, Biri kuzeyde sırtta, Biri güneyde ayakta, iki adettir.

Aslan'ın evinde mukim olan kısımlarında ise, Kuzeyde olanlar, Kuzeydeki Eşek, Güneyde olanlar, Güneydeki Eşek, Biri ağızda, Biri ayakta.

BÖLÜM IV. Gerek Yengeç'in Bedeninde, Gerek Onun Aralığında Bulunan Diğer Suretlerdeki Sabit Yıldızların İnsan Bedeninin ve Ruhunun Terkibindeki Mizacı ve Bu Mizacın Dengesi Üzerine.

Ruh bakımından Yengeç insanı, Sebatsız, Değişken ve tebeddüllerden hazzeden, Ticarete yahut muamelelere düşkün kılar.

Beden bakımından ise insanı, Kısık sesli, Geniş omuzlu, Dağınık, kıvırcık ve siyaha çalan saçlı, Kısa boylu kılar, Zira üst uzuvları alt uzuvlarından daha kalın, Karnı büyük, Dişleri çarpık, Gözleri küçük, Kaşları iri kılar.

Yengeç'in evindeki takımyıldızlardan Büyük Ayı insanı, Haşin, Yırtıcı vahşi hayvanları ehlileştirmeye kabiliyetli kılar.

Büyük Köpek ve bilhassa onun bu suretin dilinde bulunan Canicula denilen parlak yıldızı insanı, Öfkeli, Her türlü kötü ve meşum tesire pek kolay kapılan, Gaddar, Zorba, Hiddetli, Korkunç, Tehditkâr, Amellerinde ve sözlerinde kibirli, Kötü lisanlı kılar.

Küçük Köpek ve bilhassa Algomeysa denilen o parlak yıldız doğan kimseyi, Hileler kuran, lakin sonu hayra çıkmayan, Dostuna sadık, Başkalarının işlerini kurcalayan biri kılar.

FASIL IV. Aslan Üzerine.

BÖLÜM I. Aslan Burcunun Bütün Tabiatı Üzerine.

Aslan (Leo), Yengeç'in başını temaşa eder ve Zodyak'taki beşinci burçtur, işareti şudur, ♌.

Aslan burcu mütalaa olunur ya,

Gökteki mevkiine göre, Kuzeyli, Düz yükselen, Doğulu, Yaz mevsimine ait.

Kendine mahsus oluşu cihetiyle ve şu vasıflarından ötürü böyle anılır, Aslan burcu mütalaa olunur ya,

Kendi tam boyutunda, ki burada iki husus göz önünde bulundurulmalıdır, şüphesiz onun Doğası, ki bu da ya unsuri mizacına (dispositio elementaris) ya da hayvani suretine göre değerlendirilir,

Ateşli, Safravi, Sıcak ve kuru, acı, Eril, gündüze ait, Sabit, dört ayaklı, ehlileşmemiş vahşi hayvan, ne dilsiz ne de sesli.

Tesiri, Kimi gezegenlere asaletler bahşeder ve böylece anılır, Güneş'in evi, kısır, Ateş üçgenliği (triplicitas ignea), gündüz Güneş, gece Jüpiter, her ikisinde Satürn. Yeri, ki gökte Su Yılanı'nın (Hydra) gövdesi üzerindedir, başından itibaren onun üzerine basar ve orta kısmına kadar uzanır, İnsanda kalbi ve mideyi idare eder, Yılda temmuz ayını kaplar. Derecelerinin mizacına göre, ki bundan ikinci bölümde bahsedilmiştir. Ondaki sabit yıldızların konumu ve tabiatlarına göre, ki bunlardan üçüncü bölümde bahsedilmiştir.

BÖLÜM II. Aslan burcunun münferit derecelerinin tabiatı ve mizacı üzerine. [Tablo verileri okunamadı]

BÖLÜM III. Gerek Aslan suretinde yer alan, gerekse onun haricinde fakat evinde bulunan sabit yıldızlar üzerine. Aslan suretinin ön orta kısmı ile ayakları kendi öz yerinde ve aralığında bulunur, buranın üç cüzünü doldurur ve Yengeç'in yüzüne bakar, Arka kısmı ise ayaklarıyla birlikte Başak'ın evine yerleşmiştir ve onun on sekizinci derecesine kadar uzanır. Bu burç ile birlikte aşağıdaki âleme tesir eden sabit yıldızlar, Ya Zodyak genişliği (enlemi) dahilindedir, nitekim Yengeç'in onun evinde bulunan kısmının yıldızları gibi, ki bunlardan evvelce bahsedildi, Ya da suretinin haricinde fakat onun aralığında yer alır, Ve bunlar ya Zodyak genişliği dışındadır, Kuzeyde, Büyük Ayı gibi, Boylam 12 derece 5 dakika, Enlem 49 derece, Büyüklük 1, Satürn tabiatında, Parlak yıldız, Güneyde, Argo Gemisi'nin parlak yıldızı gibi, Boylam 0 derece 55 dakika, Büyüklük 1, Ya da bedeninin terkibindedir, ki onun başlıcaları, Kendi evinde bulunan uzuvlarındadır, Yahut terazi [okunamadı] bulunan uzuvlarındadır, Yahut arka kaval kemiğindeki en güneydeki yıldızdır.

BÖLÜM IV. Aslan'daki ve onun aralığındaki sabit yıldızların mizaçları ve tabiatları üzerine. Aslan burcu mizacı bildirir, Bütünü bakımından doğanı şu hallere sevk eder, Ruh cihetinden, zira değerlendirildiğinde, Zalil, Öfkeli, Kuvvetli, Tehditkâr, Haris ve asla doymak bilmez, Tehditkâr, Yağmayı seven ve bu tür haksızlıklardan geçinen, Ziyafetlerden ve eğlencelerden hoşlanan, Başlıca kısmı cihetinden, zira kalbindeki kraliyet yıldızı insanı yönetme ve hükmetme arzusuyla tutuşturan, Kibirli, Âlicenap kılar. Beden cihetinden, zira insana şunları verir, İri bir cüsse, Geniş bir göğüs, Alt uzuvlardan daha geniş üst uzuvlar, Çevik ve süratli hareket, İnce incikler, Keskin bakış, Gür bir ses, Bol saç, Turunç rengi ten. Aslan'ın menzillerinde bulunan takımyıldızlar ve onların tabiatları da nazara alınmalıdır, Bunlara gelince, Büyük Ayı'nın tabiatı hakkında bir sonraki fasılda konuşacağız, Su Yılanı ve Argo'nun tabiatı hakkında ise onların tarihlerini oku ve tabiatlarını müşahede et.

FASIL VII. Başak Üzerine. Başak burcunun tam tabiatı ve mizacı üzerine.

Zodyak'ın altıncı burcu Başak'tır, işareti şöyledir: ♍. Kendine has bir burçtur, bununla anılır, Kendi tam boyutunda, ki burada iki husus göz önünde bulundurulmalıdır, yani onun, Doğası, ki değerlendirildiğinde ya Gökteki konumuna göredir, Kuzeyli, Doğru yükselen (recte ascendens), Güneyli, Yaza ait, Unsuri mizacına göredir, Topraksı, Melankolik, Soğuk ve kuru, Ekşi, Dişil, Geceye ait, Değişkenlik ile sebatkârlık arası (orta), Akıl sahibi, Sesli, Kanatlı. Tesiri, Kısırdır. Kimi gezegenlere asaletler bahşeder ve böylece anılır, Merkür'ün gece evi, Toprak üçgenliği, gündüz Venüs, gece Ay, her ikisinde Mars. Yeri, ki gökte Çoban'ın (Boötes) ayaklarının altına yerleşmiştir, başıyla Aslan'ın arka kısmına dokunur, sağ eliyle ise yaz dönencesi çemberine uzanır, İnsanda bağırsakları, karnı ve rahmi idare eder, Yılda ağustos ayını yönetir. Derecelerinin mizacına göre, ki bu faslın ikinci bölümünde ele alınmıştır, Ondaki sabit yıldızların konumu ve tabiatlarına göre, ki bu faslın üçüncü bölümünde ele alınmıştır.

BÖLÜM II. Başak'ın münferit derecelerinin tabiatı ve mizacı üzerine. [Tablo verileri okunamadı]

BÖLÜM III. Gerek Başak sureti dahilinde yer alan, gerekse suretin haricinde fakat onun evinde bulunan sabit yıldızlar üzerine. Başak'ın daha küçük bir kısmı kendi öz evine yerleşmiştir, yani başı, boynu ve göğsünün üst kısmı ile kanatlarının yarısı ve sol eli, Zira başı Aslan'ın kuyruğuna ve sağrılarına kadar uzanır, öyle ki bu kısımda kendi aralığının yarısını doldurur. Bu burç ile birlikte aşağıdaki âleme tesir eden sabit yıldızlar şurada bulunur, Ya Zodyak genişliği dahilindedir, yani Aslan'ın payında, onun kapladığı yerde bulunanlardır, bunlardan Aslan burcunda bahsedilmiştir, Ya da suretin haricinde fakat onun aralığındadır, Zodyak genişliği haricinde, fakat Başak evindedir, yani, Kuzeydekiler, Büyük Ayı'nın kuyruğu, Kuyruğun ikinci ya da son orta yıldızı, Berenis'in Saçı (Coma Berenices), Kupa (Crater), Başak'ın parlak yıldızı olan kısmı, Bedeninin terkibindedir, ki onun başlıcaları, Kendi evini mesken tutan kısmında iki kuzeyli yıldız vardır, Biri başında, Enlem 15 derece 55 dakika, Boylam 0 derece [okunamadı], Büyüklük [okunamadı], Biri çenesinde, Üzüm Bozan (Vindemiatrix) yıldızında, Terazi burcu sınırları içerisine yerleşmiş uzuvlarında kuzeydekiler, Kuşağında, Bütün giysisi boyunca ve ayrıca 4. ve 5. büyüklükte, Mars ve Merkür tabiatında yıldızlar vardır, Güneydekiler, Başak'ın başağının (Spica) yanındaki iki yıldız, Mars ve Venüs tabiatında.

BÖLÜM I. Gerek Başak'ın bedeninde gerekse onun aralığındaki suretlerde bulunan sabit yıldızların mizaçları ve tabiatları üzerine. Başak burcu şu mizacı bildirir, Bu burcun takımyıldızları, Bütünü bakımından insanı akıl sahibi, Hicap sahibi (utangaç) kılar. Kısmı cihetinden, sol elindeki Başak (Spica) denilen parlak yıldız insanı, İlahi işleri sevmeye, Ziraate, Gıdaların hazırlanmasına, Büyük sanatların bilgisine meyyal kılar, bilhassa Merkür ona açı yapıyorsa, Boyca bir parça uzunluğa meyleden, Şişmanlık ile zayıflık arasında orta yapıda kılar.

Bedenin boyunu bosunu verir, nitekim insana oranlı uzuvlar bahşeder. Büyük Ayı hakkında yukarıda söz edilmişti. Kuzeydeki, Berenis’in Saçı (Coma Berenices) için onun kıssasına bakınız. Kupa (Crater), insanı obur kılar, içkiden keyif aldırır, öyle ki bütün hazzını onda bulur. Güneydeki Argo için onun kıssasını okuyunuz. Zira

BÖLÜM VIII. Terazi Hakkında.

KISIM I. Terazi Burcunun Bütüncül Tabiatı Hakkında. Terazi (Libra) burcu, Zodyak'ta (zodiacus) yedinci yeri tutar, simgesi de şöyledir, ♎. Terazi burcu değerlendirilir, ya

Bütün boyutları bakımından, ki burada bilhassa iki husus kaydedilmelidir, yani, Gökteki konumu, Güneyde oluşu. Düz yükselen (recte ascendens). Batıya ait oluşu. Sonbahara ait oluşu.

Unsurî (elementaris) mizacı, Tabiatı, ki bu yönden değerlendirilir, Hava tabiatlı. Kanlı (sanguineus). Sıcak ve nemli. Tatlı. Eril. Gündüze ait (diurnus). Öncü (mobile).

Kendine has tabiatı, ki bunun vasıtasıyla bu burca atfedilen şeyler şunlardır, Makamı, Gök kubbede, zira Akrep’in ön kıskaçlarına bitişiktir. İnsanda, böbrekleri, kalçayı, mesaneyi yönetir. Yılda, eylül ayını idare eder.

Bazı gezegenlere asaletler (dignitates) bahşeder, şöyle ki, Venüs’ün evidir (domus). Hava üçgenliği (triplicitas aerea), Gündüz hâkimi, Satürn, Gece hâkimi, Merkür, Her ikisinin hâkimi, Jüpiter.

Yahut ayrıntılı olarak, Kendi derecelerinin durumuna göre, ki bu bahsin ikinci kısmında ele alınacaktır. Onda bulunan sabit yıldızların konumlarına göre, ki bu bahsin üçüncü kısmında ele alınacaktır.

KISIM II. Terazi’nin Münferit Derecelerinin Tabiatı ve Durumu Hakkında. `[okunamadı]`

KISIM III. Gerek Terazi Sureti İçinde Gerekse Evinde Bulunan Dış Tasvirlerdeki Sabit Yıldızlar Hakkında. Terazi’nin hiçbir cüzü kendi menzilinde yahut evinde bulunmaz, bilakis onun bütün tasviri Akrep’in evine yerleşmiştir, Terazi’ye tahsis edilen boşluğu ise Başak’ın bedeni doldurur, hatta Başak’ın ayakları Terazi’nin hâkimiyet alanının da ötesine, neredeyse Akrep’in üçüncü derecesine kadar uzanır.

Bu burçla birlikte aşağıdaki aleme etki eden sabit yıldızlar, ya Zodyak enlemi dahilinde ve Terazi’nin kendi aralığında olup, Başak’ın Terazi’nin öz evini tutan kısmını meydana getiren sabit yıldızlardır, bunlardan önceki bölümün üçüncü kısmında söz edilmişti. Suretinin dışında, lakin onun menzilinde yer alıp, Zodyak enleminin dışındakilerdir, Kuzeydekiler, Çoban’ın (Bootes) sol omzu. Çoban’ın mızrağı. Arcturus yahut Çoban. Güneydekiler, Karga’nın (Corvus) gagası. Karga’nın kanadı. Erboğa’nın (Centaurus) beşinci kısmı. Boylam | Enlem | Büyüklük | Tabiat D. Dk. | D. Dk. ♎ 5° 49' | 1° 30' | 4 | Satürn, Mars.

Yahut Akrep’in hâkimiyetine yerleşmiş Terazi suretinin beden tertibi içindedir, bunların başlıcaları şunlardır, Kuzeydekiler, Kıskaçlardan biri, daha kuzeyde olanı. Daha güneyde olanı. Güneydekiler, hiçbiri bulunmaz. ♎ 15° 3' | 17° 0' | 4 | Satürn, Mars.

KISIM IV. Bu Burcun ve Menzilindeki Sabit Yıldızların İnsanın Yaradılışına Dair Aşağıdaki Aleme Akıttığı Tabiatlar ve Durumlar Hakkında. Terazi burcu, şunların durumunu gösterir, Ruhun durumunu, zira insanı, Adil, Her işi hakkaniyetle tartan, Kendi ölümünün sebebi olan, Kendi muhayyilesine güvenen, Güzel sanatları bulup çıkarmaya hevesli, İyi ve akılcı kılar.

Bedenin durumunu, zira insana, Güzel bir suret, Uzuvlarda dengeli bir nispet, Orta bir boy ve et, Beyaz bir çehre, bedenin diğer kısımlarında ise siyaha çalan bir renk verir.

Bilhassa Terazi’de bulunan takımyıldızlar, bilhassa, Çoban’daki parlak yıldız, yani Arctophylax denen yıldız insanı, Sadık bir hizmetkâr, Dostunun sırlarını göğsünde gizlice saklayan, Sadakati sayesinde servet edinen biri kılar, Atları sevmeyi, Atları terbiye etmeyi, Savaşa ve silahlara düşkün olmayı sağlar.

BÖLÜM IX. Akrep Hakkında.

KISIM I. Akrep Burcunun Bütüncül Tabiatı Hakkında. Zodyak'ın sekizinci burcu Akrep’tir (Scorpius), simgesi de şöyledir, ♏. Akrep burcu değerlendirilir, ya

Bütün boyutları bakımından, ki burada iki husus gözlemlenmelidir, yani, Kendine has tabiatı, ki bunun vasıtasıyla bu burca atfedilen şeyler şunlardır, Gökteki konumu, Güneyde oluşu. Düz yükselen. Kuzeyde oluşu. Sonbahara ait oluşu.

Unsurî mizacı, Su tabiatlı. Balgamî (phlegmaticus). Soğuk ve tatsız nemli. Dişil. Geceye ait. Sabit.

Hayvanî sureti, Sürüngen oluşu. İnsan bedenine getirdiği bela, Dolambaçlı ve felaketli oluşu. Tesiri, Doğurgan oluşu.

Makamı, Gök kubbede, iki burca bölünür ve ön kısmı Terazi’nin kıskacıyla birleşir. İnsanda, erkeklik uzuvlarına, husyelere ve rahme hükmeder. Yılda, ekim ayını kendine mal eder.

Bazı gezegenlere asaletler bahşeder, şöyle ki, Mars’ın gündüz evidir. Gündüz hâkimi, Mars, Gece hâkimi, Mars, Her ikisinin hâkimi, Ay.

Yahut ayrıntılı olarak, Kendi derecelerinin durumuna göre, ki bu bahsin ikinci kısmında ele alınacaktır. Onda bulunan sabit yıldızların konumuna ve durumuna göre, ki bu bahsin üçüncü kısmında ele alınacaktır.

KISIM II. Akrep’in Münferit Derecelerinin Tabiatı ve Durumu Hakkında. `[okunamadı]`

KISIM III. Gerek Akrep Sureti İçinde Bulunan Gerekse Onun Konağında ve Evinde Mevcut Olan Sabit Yıldızlar Hakkında. Akrep’in bedeninin daha küçük bir kısmı, yani arka kısmı, Yay’ın (Sagittarius) evinde yahut aralığında bulunur, hatta o burcun yirmi beşinci derecesine kadar uzanır.

Ön kısmı ise kendi has yerinde ve aralığında bulunur, ön ayakları Terazi’nin her iki kıskacına kadar uzanır, öyle ki Akrep’in ön kısmı kendi has yerinden 13 dereceyi, arka kısmı ise 25 dereceyi tutar.

Kuzeye doğru yönelen ön ayakları müstesna, bedeninin neredeyse tamamı güneye meyleder.

Bu burçla birlikte aşağıdaki aleme etki eden sabit yıldızlar şunlardır, Beden tertibinin dışında olup lakin evinde bulunanlar, Zodyak enlemi dahilinde olanlar, yani Terazi suretinde bulunan bütün yıldızlar, bunlardan önceki bölümün üçüncü kısmında söz etmiştik. Zodyak enleminin dışında, lakin evinde olanlar, Kuzeydekiler, Kuzey Tacı’nın (Corona Borealis) parlak yıldızı. Yılan’ın (Serpens) başı. Güneydekiler, Kurt (Lupus) canavarı. Erboğa’nın arka ayağındaki at kısmı. Erboğa’nın arka omzu. Erboğa’nın mızrağı. Boylam | Enlem | Büyüklük | Tabiat ♏ 20° | 61° | 4 | Satürn, Mars.

Kendi beden tertibi içinde olanlar, Kendi öz evinde bulunan uzuvlarında, Başlıcaları, Kuzeydekiler, Akrep’in daha kuzeydeki alnı. Akrep’in daha kuzeydeki ayağı. Akrep’in daha güneydeki alnı. Akrep’in daha güneydeki ayağı. Aynı ayağın ucu. `[okunamadı]`

Kural 1

Kentauryanın (Centaurus) insani kısmı ve buradaki tüm yıldızlar Mars ve Venüs tabiatındadır, fakat at kısmının tüm yıldızları Jüpiter ve Venüs tabiatındadır.

BÖLÜM III Bu evin sabit yıldızlarının, insanın bu aşağı bileşimine akıttığı tabiatlar ve mizaçlar üzerine.

Akrebin kalbindeki parlak yıldız cihetinden insanı, Ruhu bakımından, zira, Pek taşkın zekalı, Kavgacı, Müstehzi, Dostluk kisvesi altında hain, Kaleler, sarp kayalıklar ve Mars’a özgü mekanlar inşa etmeyi ve yıkık yerleri onarmayı arzulayan, Şehri muhteşem ve güzel binalarla donatmak isteyen, Gasp edici, Zorba, Hükümranlık peşinde koşan kılar.

Bütün Akrep burcu beden bakımından orantısız bir mizaç verir, zira, Küçük gözler, Küçük bir yüz, Kısa saçlar, Büyük bacaklar, Büyük ayaklar, Çevik bir hareket bahşeder.

Kuzey takımyıldızları, yani Taç (Corona) insanı nazik ve temiz, zinalara düşkün, kokulu merhemlerden hazzeden, nefsini şehvani sanatlarla eğlendiren kılar. Yılancı (Serpentarius) doğan kimseyi gayretli, rızkını büyük bir gayretle arayan kılar. Güney takımyıldızlarına gelince, Kentauryadan daha evvel bahsettik.

BÖLÜM X Yay Burcu Üzerine.

BÖLÜM I Yay burcunun bütün tabiatı üzerine.

Akrepten sonra Zodyak’taki sekizinci burç olan ve şu işaretle simgelenen Yay gelir.

Yay burcu şu cihetlerden ele alınır, Bütün kendi genişliği içinde, ki burada iki husus gözlemlenmelidir, yani, Gökteki konumu bakımından, Güneyde, Doğuda, Düz yükselen (recte ascendens). Doğası gereği, Güz mevsimine ait, Ateşli, Safravi, Sıcak ve kuru, Acı, Eril, Gündüze ait, Ne sabit ne değişken, Yabani ve ehlileşmemiş, Sesli, Gezegenlere bazı asaletler atfeden, nitekim Jüpiter’in gece evi ve ateş üçgenliğidir, bunun yöneticisi gündüz vaktinde Güneş, gece vaktinde Jüpiter, her iki vakitte ise Satürn’dür. Kendi mekanı bakımından, Gökte, yayının yarısının ortadan bölündüğü yerde bulunur, ayaklarının önünde Güney Tacı (Corona Australis) denilen Taç vardır. İnsanda uylukları, kalçaları ve arka kısımları yönetir. Yılda Kasım ayını kaplar.

Ayrıntılı tertibi bakımından, Derecelerinin mizacı cihetinden, ki bu babın ikinci bölümünde ele alınacaktır. İçindeki sabit yıldızların konumu ve tabiatları cihetinden, ki bu babın üçüncü bölümünde ele alınacaktır.

BÖLÜM II Yay burcunun münferit derecelerinin tabiatı ve mizacı üzerine.

[okunamadı]

BÖLÜM III Gerek Yay burcunun bedenindeki, gerekse onun mekanının suretlerinde bulunan sabit yıldızlar üzerine.

Yay burcunun en alt kısmı kendi evinde bulunur, yani yayı ile okunun yarısı ve yayı tutan sol eli, Oysa sol eli haricindeki bütün geri kalan sureti bütünüyle Oğlak bölgesinde bulunur ve sadece başı müstesna olmak üzere tüm bedeni Güneye doğru meyleder.

Bu aşağı aleme tesir eden sabit yıldızlar şunlardır, Kendi bedeninin bileşimi dışında fakat evinde bulunanlar, Zodyak enlemi dahilinde, Akrebin büyük bir kısmındaki sabit yıldızlar gibi, Yay evinde bulunurlar. Zodyak enlemi haricinde, Kuzeyde, Herkül’ün Başı, Yılancının Başı, Ejderhanın Başı. Güneyde, Sunak (Ara).

Bedeninin uzuvlarında, Kendi evinde bulunan başlıca yıldızların konumunda, Güneye ait okun ucu, boylam 16° 15', enlem 36° 0', büyüklük [okunamadı], tabiatı Mars ve Ay. Kentauryanın Eli, Biri yayda olmak üzere.

Kendi evi haricinde, Oğlak burcunda bulunan uzuvlarında, Kuzeydekiler, Göz, boylam 29° 10', tabiatı Güneş ve Venüs. Baş, enlem 35° 45'. Kese, Güneydekiler, Yayın Sırtı, Sol Ayak, tabiatı Mars ve Satürn. Beller, tabiatı Jüpiter ve Ay.

BÖLÜM IV Gerek Yay suretinde gerekse onun evinde bulunan sabit yıldızların insan tabiatına nakşettiği tabiatlar ve mizaçlar üzerine.

Yay burcu ruhun mizacını gösterir, zira, İlk yahut insani kısmı barışçıl, akıl sahibi, kurnaz ve tedbirli, şan ve şeref arzusuyla dolu, yıkık şehirleri onaran ve onları namuslu insanlarla dolduran kılar. At suretini taşıyan ikinci kısmı ise gayrimakul, kıt zekalı, şehirleri yerle bir eden kılar.

Bütün burç beden mizacı cihetinden, Zayıf bir beden, Solgun bir yüz, Uzun bir sakal, İnce saçlar, Ön tarafı arka tarafından daha güzel bir beden verir. İlk yarısı, Büyük bir karın, İyi oranlanmış bir beden, Güzel ve berrak bir ses verir.

Yay burcunun evinde bulunan yıldızlardan, Herkül aldatıcı, kurnaz, birçok hileyle donanmış, cüretkarca ve dizginsizce kötülük eden, cesur, güçlü ve eziyet edici kılar. Ejderha kötü, hasetçi, ayartıcı, nifak tohumları eken, avare, zenginlik peşinde koşan kılar. Yılancıdan önceki bölümde söz ettik.

BÖLÜM IX Oğlak Burcu Üzerine.

BÖLÜM I Oğlak burcunun bütün tabiatı üzerine.

Zodyak’ın on birinci burcu Oğlak’tır, işareti ise şöyledir.

Oğlak burcu şu cihetlerden ele alınır, Bütün kendi genişliği içinde, ki burada iki husus gözlemlenmelidir, yani, Gökteki konumu bakımından, Güneyde, Eğik yükselen (oblique ascendens). Kendi doğasında, Kışa ait, Toprak tabiatlı, Melankolik, Soğuk ve kuru, Ekşi, Geceye ait, Dişil, Değişken, Hayvani ve akılsız suretli, Ne dilsiz ne sesli, Kısır bir tesir veren. Gezegenlere bazı asaletler atfeden, nitekim Satürn’ün gece evidir, Merkür’ün ise yücelmesidir, toprak üçgenliğidir, bunun yöneticisi gündüz Venüs, gece Ay, her iki vakitte ise Mars’tır. Mekanı bakımından, Gökte, adını verdiği Dönence’de yer alır, Yengeç burcu ne kadar kuzeyde ise bu da Zodyak burçlarının en güneyindedir. İnsanda dizleri ve sinirleri yönetir. Yılda Aralık ayını idare eder.

Ayrıntılı tertibi bakımından, Derecelerinin mizacı cihetinden, ki bu babın ikinci bölümünde ele alınacaktır. İçindeki sabit yıldızların tertibi cihetinden, ki bu babın üçüncü bölümünde ele alınacaktır.

BÖLÜM II Oğlak burcunun münferit derecelerinin tabiatı ve mizacı üzerine.

[okunamadı]

BÖLÜM III. Oğlak'ın hem bedeninde hem de evinde bulunan sabit yıldızlar hakkında.

Oğlak tasvirinin büyük kısmı Kova'nın evinde bulunur, nitekim başı ve boynuzları yalnızca kendi öz evinde mülk sahibidir ve bu evde sadece üç derece boyunca uzanırlar, diğer kısmı ise Kova'nın yirminci derecesine kadar yayılır.

Oğlak ile birlikte bu aşağı aleme etki eden sabit yıldızlar ya tasvirinin dışında fakat evinin içindedir, ya Zodyak (zodiacus) enlemi içindedir, yani Yay'ın uzuvlarında bulunup Oğlak aralığında kapsanan tüm yıldızlardır ki bunlardan önceki bölümün üçüncü kısmında bahsettik, ya da Zodyak enleminin dışındadır.

Zodyak enlemi dışındaki kuzey yıldızları, Lyra, Boylam 8 45, Enlem 62 0, Büyüklük 1, Tabiatı Merkür ve Venüs. Uçan Kartal olarak adlandırılan Antinous'un Başı [Aquila], Boylam 25 15, Enlem 29 10, Büyüklük 2, Tabiatı Jüpiter ve Mars. Tavuğun Gagası [Cygnus], Boylam 25 55, Enlem 49 20, Büyüklük 3, Tabiatı Mars ve Venüs. Güney yıldızları yoktur.

Bedeninin tertibinde yer alanlar, yani evini mülk edinen kısmında, Kuzeydekiler, Sağ boynuz, Boylam 28 45, Enlem 7 30, Büyüklük 3, Tabiatı Satürn ve Venüs. Sol boynuz, Tabiatı Satürn ve Venüs. Güneydekiler yoktur.

Kova'nın evini mülk edinen uzuvlarında, Güneydekiler, Oğlak'ın karnı, Tabiatı Mars ve Merkür. Sırtı, Tabiatı Satürn ve Jüpiter. Göğsü, Tabiatı Mars ve Satürn. Sol bacağı, Tabiatı Mars ve Satürn. Kuyruğu, Tabiatı Satürn ve Venüs. Yüzün kenarındaki üç yıldız, Tabiatı Satürn ve Venüs. Kuzeydekiler ise kayda değer büyüklükte değildir.

BÖLÜM IV. Bu mahallin sabit yıldızlarının insan bünyesine akıttığı tabiatlar ve mizaçlar hakkında.

Oğlak burcu bir mizaç bildirir, Ruha dair, zira bütünü bakımından insanı savaşı harekete geçirmeye hevesli, yıkılmış ve ıssız kalmış şeyleri neredeyse ihya etmeyi arzulayan biri kılar, kısımları bakımından ise ön kısmı karadaki savaşların aşığı, arka kısmı deniz muharebelerinin aşığı yapar. Bedene dair, zira insana ufak bir gövde, ince kaval kemikleri, zayıf ve kuru bir beden, keçininki gibi uzun bir çehre, parlak ve son derece keskin bakışlar, dik başlı huylar verir. Sese dair, zira orta veya vasat bir ses meydana getirir.

Takımyıldızlardan, Uçan Kartal, bütünü bakımından insanı gezgin ve adaletsiz kılar, kısımları bakımından, yani parıldayan yıldızı vasıtasıyla insanı yırtıcı, asker, cesur, güçlü, düşman ve hasımların ganimetiyle neşelenen biri yapar.

FASIL XII. Kova Hakkında.

BÖLÜM I. Kova'nın bütün tabiatı hakkında.

Kova Zodyak'ın on birinci sırasını tutar ve işareti şöyledir.

Kova burcu değerlendirilir, Ya gökteki konumuna göre, güneyli, eğik yükselen, batılı, kışa ait, Ya da bütünsel boyutunda, burada iki husus dikkate alınmalıdır, yani tabiatı ve konumu.

Tabiatı değerlendirilir, Ya kendine has oluşu bakımından, bu sebeple unsurlara dair mizacından ötürü hava tabiatlı, demevi, sıcak ve nemli, tatlı, eril, gündüze ait, sabit,Suretinden ötürü akli, insan suretli, sesli, Satürn'ün gündüz evidir, Bazı gezegenlere asaletler bahşeder ve böylece hava üçgenliği (triplicitas) gündüz Merkür'ün, gece Satürn'ün, her ikisinde Jüpiter'indir, Ya da konumu bakımından, Gökteki yeri, sol eli Oğlak'ın sırtına kadar uzanır, sağ eli ise neredeyse Pegasus'un yelesine değer, suyunun akışı ise tek başına duran o balığa [Piscis Austrinus] ulaşır, İnsanda, kaval kemiklerini ve bacakları yönetir, Yılda, Ocak ayına sahiptir, Kendi derecelerinin durumuna göre, bundan bu faslın ikinci bölümünde ayrıntısıyla bahsedilmiştir, İçindeki sabit yıldızların konumuna göre, bundan bu faslın üçüncü bölümünde bahsedilmiştir.

BÖLÜM II. Kova'nın cüzi derecelerinin tabiatı ve mizacı hakkında.

[Tablo verileri: eril dereceler, boş dereceler, zararda olma (detrimentum), düşüş (casus)]

BÖLÜM III. Gerek Kova'nın suretinde gerekse onun evinde var olan sabit yıldızlar hakkında.

Kova'nın büyük kısmı kendi öz evine maliktir, nitekim mahallinin haricinde yalnızca sağ eli testis kısmıyla ve sağ ayağı bulunur ki bunlar Balık'ın meskenine doğru uzanırlar.

Kova ile birlikte bu aşağı aleme etki eden sabit yıldızlar, Ya Zodyak enlemi içindedir, yani Oğlak'ın Kova kısımlarında bulunan yıldızlarıdır ki bunlardan bir önceki faslın üçüncü bölümünde bahsedilmiştir, Ya da tasvirinin dışında fakat onun evindedir, Zodyak enleminin dışındadır, Kuzeydekiler, Okun ucu [Sagitta], Yunus'un [Delphinus] kuyruğu, Yunus'un güney yıldızı, Yunus'un kuzey yıldızı, Güneydekiler, Güney Balığı'nın karnı gibi.

Bedeninin tertibinde yer alanlar, yani kendi evini mülk edinen uzuvlarında, Kuzeydekiler, bel, kese, kalçalar, Güneydekiler, bacak, testinin sonu veya dökülen suyun arkası, Balık'ın evinde bulunan uzuvlarında, güneydekiler, sol bacak, kuzeydekiler, testinin bizzat içindekiler.

Tabiatları, Mars, Merkür, Satürn, Venüs, Jüpiter.

BÖLÜM IV. Gerek Kova'nın bedeninde gerekse aralığındaki suretlerde bulunan sabit yıldızların insanın mizacına yönelik tabiatları ve tesirleri hakkında.

Kova burcu bir mizaç bildirir, Ruha dair, zira insanı iyi, adil ve sadık, makul, iffetli, mukaddes, merhametli, hilekarlıktan uzak, kendisine zarar getirecek şeylere pek kolay düşen, yalnızlığı seven biri yapar. Bedene dair, zira bedenin bir kısmını daha uzun, yani bir bacağı diğerinden daha uzun kılar, diğer uzuvlarda ise mutedil nispettedir. Sese dair, açık ve berrak bir ses verir.

Takımyıldızlardan, Ok, insanı avare ve birçok diyarı gezip dolaşan, silahlardan hazzeden, okçuluk talimlerini seven biri yapar. Yunus, insanı pek şakacı ve neşeli, suların üstünde ve altında yüzmekten zevk alan, musikiye meraklı ve hatta musikiyle raks eden, baştan çıkarıcı, yeni şeyler işitmeye hevesli biri kılar. Güney Balığı, insanı ticaretin ve balıkçılığın takipçisi yapar.

FASIL XIII. Balık Hakkında.

BÖLÜM I. Balık'ın bütün tabiatı hakkında.

Balık sureti Zodyak'ta sonuncu yeri tutar ve işareti şöyledir.

Balık burcu değerlendirilir, Ya gökteki konumuna göre, ılım noktası (aequinoctium) bakımından güneyli, eğik yükselen, üçgenlik bakımından kuzeyli, kışa ait, Ya da bütünsel boyutunda, burada iki husus dikkate alınmalıdır, yani tabiatı ve konumu.

Tabiatı değerlendirilir, Ya kendine has oluşu bakımından, bu sebeple unsurlara dair mizacından ötürü su tabiatlı, balgami, soğuk ve nemli, tatsız, dişil, geceye ait, ne sabit ne öncü fakat değişken (commune), Suretinden ötürü akıldan yoksun, hayvani, dilsiz, bereketi bakımından üretken, Jüpiter'in gündüz evidir, bazı gezegenlere asaletler bahşeder ve böyledir, üçgenlik gündüz Venüs'ün, gece Mars'ın, her ikisinde Ay'ındır, Ya da konumu bakımından, Gökteki yeri, zira Koç'a en yakındır, fakat iki balık birbirinden ayrılır ve yine de bir bağ ile birleşirler, bunlardan biri güneye doğru Pegasus'a kadar meyleder, diğeri ise balinanın yelesine uzanır, İnsanda, ayakları yönetir, Yılda, Şubat ayını kaplar, Kendi derecelerinin durumuna göre, bundan bu faslın ikinci bölümünde ayrıntısıyla bahsedilmiştir, İçindeki sabit yıldızların düzenine göre, bundan bu faslın üçüncü bölümünde bahsedilmiştir.

BÖLÜM II. Bu burcun cüzi derecelerinin tabiatı ve mizacı hakkında.

[Tablo verileri: boş dereceler, eril dereceler, zararda olma, düşüş]

Zodyak Burçları Üzerine ### Bölüm III Sabit Yıldızların Gerek Balık Suretinde Gerekse Onların Evinin Suretlerinde Bulunuşu Üzerine

Bu burcun sureti, birbirine bağlanmış iki Balığa ayrılır, şu kadar ki bunlardan biri Koç menzilinde, diğeri ise kendine mahsus yerde bulunur, Koç'un yerinden Balıkların yerine kadar uzanan bağ da böyledir.

Her iki balık bütünüyle kuzey tarafında yerleşmiş olsa da, bağın düğümü güney tarafında, Balina'nın (Cetus) başı yanında konumlanmıştır.

Zodyak'ta, yani Kova'da daha önce zikredilen yerde bulunanlar, Balık ile birlikte bu alt aleme tesir eden sabit yıldızlar ya onun suretindedir ya da evindedir.

Zodyak ve tutulum (ecliptica) haricinde olanlar, Kuzeydekiler, Kuzey Bağı, Kuğu'nun Kuyruğu (Cauda Cygni), Pegasus'un Kanatları (Apheter Pegasus), Pegasus'un İncikleri (Crus Pegasus). Güneydekiler, Balina'nın Kuyruğu (Cauda Ceti).

Bedenin yapısında, Kendi evini tutan Balık'ta, yalnızca kuzeydekiler, yani ağızda bir, sol çenede Balıkların ön kuyruğu, Balıkların son kuyruğu. Koç'un sırtını tutan Balık'ta ise bir adet, Boylam, enlem, derece, dakika, büyüklük, tabiat, [Tablo değerleri metinde kısmen silik ve parçalıdır, 22° 0' vb.]

### Bölüm IV Gerek Balık Bedeninde Gerekse Bu Burcun Yerinde Dışarıda Bulunan Sabit Yıldızların Tabiatları ve İnsanın Yaratılışına Etkileri Üzerine

Balık burcu şu hallere işaret eder, Ruhun halleri, Kötü, hasetçi, Değişken zihinli, İnancı bozulmuş, Lanet okuyan, bedbaht, Hoş sohbet ziyafet ehli, Başkalarının kusurlarını sinsice bir onun bir öbürünün kulağına fısıldayan, Açıkça kötü ve zehirli nükteler saçan.

Bu burçtaki takımyıldızlardan bedene verilenler, Yuvarlak gözler, Büyük çehre, Beyaz ten, Beden şeklinde bazı lekeler, Küçük yahut cılız ses, Küçük beden, Uzuvlarda nispetsizlik.

Kuş avına yahut avcılığa düşkün kılar. Becerikli, zeki. Kuşlara insan sesini ve sözünü taklit etmeyi öğreten. Avare, kararsız. Şehvet ile seyahat eden. İkinci kısma göre, Kuğu'nun Kuyruğu (Cauda Cygni) denilen parlak yıldız, doğanı güzel sanatlara meylettirir. Pegasus, onuncu bölümde zikredilmiştir. Balina, keza onuncu bölümde anlatılmıştır. Kuğu.

İKİNCİ KİTABIN SONU.

Üçüncü Kitap Gezegenlerin Durumları ve Tabiatları Üzerine ### Fasıl I Genel Olarak Gezegenler Üzerine

Gezegenlerin terkibi ve bu terkibin mahiyeti hakkında daha evvel birinci cildin dördüncü kitabında söz etmiştik, orada Güneş'in esiri ortasında yahut tahtında durarak, başı parıldayan taçla taçlanmış bir kral gibi hükmedip kendi çehresiyle diğer gezegen bedenlerine suret verdiğini ve bu gezegenlerin bedenlerinin semavi esir maddesinin daha kesif olanından yoğrulduğunu kadim filozoflarla birlikte beyan etmiştik. Keza orada Ay'daki soğukluk ve nemliliğin sebebini de etraflıca anlattık, zira ortaya doğru yükselen Güneş'in mevcudiyetiyle esirin daha yoğun kısmı incelerek kendi iç sınırlarına doğru sürüldüğünde orada daha soğuk hale gelir, bu durum hem esiri kandilden uzaklaşmasından hem de unsuri ateşin yakınlığından ileri gelir, nitekim bu soğukluk zıtların birbirini sıkıştırması (antiperistasis) yoluyla kuvvetlenir, Ay'ın nemli oluşu ise unsuri nem küresine yakınlığındandır, zira onun zirvesini ateş kaplar. Merkür'ün Satürn, Ay ve Venüs tabiatından, Venüs'ün ise Güneş ve Mars tabiatından pay aldığını da öğrettik.

Aynı şekilde Satürn'deki soğukluk ve kuruluk sebebinin, bedeninin cevherinin billuri küreye yakınlığı ve Güneş'ten pek uzak mesafede bulunması olduğunu gösterdik. Dahası Jüpiter'in bedeninin Satürn'ün soğukluğu ile Güneş'in sıcaklığından yoğrulduğunu, Mars'ın ise Satürn, Jüpiter ve Güneş'in mizacından meydana geldiğini, öyle ki ateşin hararetinden iki pay, kuruluktan ise bir payı Güneş'ten, diğerini Satürn'den aldığını izah ettik.

Nihayet mezkur birinci cildimizin üçüncü kitabında adı geçen gezegenlerin iyiliğini ve kötülüğünü sarih bir delille ortaya koyduk.

Şimdi burada astroloji hükümlerine hizmet eden gezegenlerin ameli tabiatlarından bahsetmek gerekmektedir. Bu bakımdan her şeyden evvel bilinmelidir ki gezegenlerin bazıları,

İyilerdir, yani Jüpiter ve Venüs, böyle anılırlar zira hiç kimseye asla zarar vermezler, bilakis güçleri yettiğince kötülükten korurlar. Kötülerdir, yani Satürn ve Mars, böyle adlandırılırlar zira kendiliklerinden kimseye iyilik getirmezler, güçleri yettiğince iyilikten alıkoyarlar. Mutedillerdir, yani Güneş ve Merkür, zira ekseriya iyilerle iyi, kötülerle kötüleşmeye meyillidirler.

Müneccimler bunlara ejderhanın başı ve kuyruğunu da eklemeyi adet edinmişlerdir, bunlardan aşağıda daha etraflıca bahsedeceğiz.

### Fasıl II Satürn Üzerine #### Bölüm I Satürn'ün Tam Tabiatı Üzerine

Satürn mekan bakımından bütün gezegenlerden üstündür, lakin haysiyetinin yüceliği bakımından değil.

Güneş'in kendisinden çok uzakta olması sebebiyle soğukluktan, sulu yahut billuri küreye yakınlığı hasebiyle de kuruluktan pay alır. İşareti şöyledir, ♄.

Tabiatı itibarıyla, Soğuk ve kuru, Gündüze ait, Unsuri, Eril, Kurşuni, Doğulu, Dostu Jüpiter, Düşmanı Güneş. Gezinendir, devrini otuz yılda tamamlar. Kazanılmış tabiatı, bu faslın ikinci ve üçüncü bölümlerinde ele alınacaktır. Bedeninin büyüklüğü, bazılarına göre yoğunluk bakımından 1860445 mil ihtiva eder.

Kendiliğinden, yani yukarıdaki durumuna göredir, Çifte tabiatı mülahaza edilir, yani yaratılmışların hayatına ve bilhassa insan hayatına göre, Alt alemlere baktığı cihetle, zira alt alemlere tesir eder, Genel olarak, kötü niyetli ve habistir, büyük uğursuzluk (infortunium majus) denir, zira yaratılmışlara en büyük musibeti akıtır, sevdavi mizaçlıdır. Özel olarak, bu faslın üçüncü bölümünde münakaşa edilecektir. Satürn kendi tabiatında, birinci kısmın üçüncü bölümünde izah edilen sebeplerden ötürü Doğulu diye adlandırılır.

#### Bölüm II / Kısım I Satürn'ün Kazanılmış Tabiatı Üzerine

Bir gezegenin kazanılmış tabiatı, o gezegenin kendi cevheri kudretini ve tabiatını ister bir başka sabit yıldızla ister Zodyak burcuyla paylaşması ve kaynaştırmasından elde ettiği tabiattır.

Nitekim bu minvalde, diğer herhangi bir gezegenin açısı ona daha evvel sahip olmadığı kazanılmış bir tabiat bahşeder, aynı şeyi onun Zodyak'ın kimi burçlarıyla bir arada bulunması da temin eder, buradan hareketle tabiatını ya yücelmiş bulur, ya kendi evinde kabul görmüş, ya dekanında (facies) yahut üçlülüğünde (triplicitas) bulur. Kimi zaman da gezegenin kuvveti, yabancı bir tabiatla karışması sebebiyle zayıflar, nitekim bu bahiste görülecektir.

Satürn'ün kazanılmış tabiatında iki husus kaydedilir, yani onun kuvveti ve zayıflığı, bu da üçüncü bölümde ele alınacaktır.

Kuvveti, Zodyak burçlarından aldığı cevheri kuvvettir, türleri şunlardır, Ev, gece evi Kova, gündüz evi Oğlak. Sevinç, Terazi'dedir. Yücelme (exaltatio), Terazi'nin yirmi birinci derecesindedir. Üçlülük, Terazi, İkizler, Kova üçlülüğünde gündüz hâkimidir. Terim (terminus), derecesine göre, Gece ve gündüz müşterek, Koç'ta 11'den 24'e kadar, Boğa'da 25'ten sona kadar, İkizler'de 22'den 25'e kadar [metindeki dereceler]. Dekanlar, her burcun ilk on derecesidir. Her burcun eril dereceleridir. Doğum haritası evlerinden kazanılan batılı durumdur.

Gezegenin cevheri olarak kazanılmış tabiatı dediğimiz şey, gezegenin alt alemlere onun vasıtasıyla ve onunla birlikte tesir ettiği bilinen tabiattır. Zira her bir burç bir beden gibidir, onun ruhu ise gezegenin kendisidir, nitekim ruhsuz bir beden nasıl ölü ise, kendisine tabiatını atfedeceği ve kendisinden asli cevherini devşireceği bir gezegen olmaksızın Zodyak burcu da ölü sayılır. Gezegen de bir burcun yardımı olmaksızın alt alemlere, ruhun beden olmaksızın tesir edebileceğinden daha fazla tesir edemez.

İşte bu sebepledir ki her bir gezegen kendi evinde, yücelmesinde, üçlülüğünde ve benzeri diğer menzillerinde bulunduğunda bu alt alemlere daha kuvvetle tesir ederken müşahede olunur.

Kadim müneccimler nezdinde kuvvetin pek çok ismi vardır, zira ona asalet (dignitas), adlandırma, kudret ve şahadet (testimonium) derler.

Gezegenin kendi evinde kalması, Yücelmesinde bulunması, Hükmettiği üçlülükte yer alması, Kendisine tayin edilen terimde olması, Dekanında bulunması, Eril derecelerinde yer alması, Gezegene kuvvet verir.

Daha önce Koç bahsinde söylediğimiz üzere anlaşılmalıdır ki, Ptolemaios bir gezegenin en çok ülfet ettiği evini onun sevinci (gaudium) olarak adlandırmıştır, binaenaleyh Satürn'ün sevinci Kova'dır.

#### Bölüm II / Kısım II Satürn'ün Doğum Haritası Evlerinden Kazandığı Kuvvet Üzerine

Gökyüzünün ortasında (MC), Yükselende.

Daha az asli olan asaletler (dignitates minus essentiales) dahi gezegenler tarafından göksel evlerden kazanılır. Zira yedinci, dördüncü, on birinci, ikinci ve beşinci evde bulunan gezegen tanıklıklar elde eder. Kural 11.

Eril dereceler eril gezegenler için kuvvet, dişil gezegenler için zayıflıktır, aksine dişil dereceler dişil gezegenler için kuvvet, eril gezegenler için zayıflıktır.

BÖLÜM II. KISIM II. FASIL III. Satürn'ün Arızi Olarak Kazanılan Kuvveti Hakkında

Satürn'ün ve diğer herhangi bir gezegenin arızi kuvveti (fortitudo accidentalis) şu şekillerde kazanılır,

Güneş ile ilişkisinden, şöyle ki, Cazimi durumunda olduğunda, yani Güneş'in kalbinde olduğunda, Yanıklıktan (combustio) uzak olduğunda, Doğusal (orientalis) olduğunda.

Bütün gezegenler ile ilişkisinden, yani onlarla şu açılarda bulunduğunda, Altmışlık açıda, Üçgen açıda, İyicil gezegenlerle kare açıda.

Tutulumdan (ecliptica) eğikliğinden, buna göre, Yükselen, Kuzeyli denir.

Kendi episikl (epicyclus) hareketinden, bundan ötürü gezegene, Hızlı, İleri harekette (directus), İkinci durakta (statio secunda) denir.

Kuvveti, gündüz vaktinde yeryüzünün üzerinde olduğunda artar. Âlemin yönlerinden, yani eril bölgeden ve bilhassa bunlardan kendisine tahsis edilmiş olandan kazanılır.

GEZEGENLERİN DURUMU VE TABİATI HAKKINDA

Bir gezegenin Güneş'ten boylam derecesi 16 dakikadan fazla uzaklaşmadığında cazimi içinde, yani Güneş'in kalbinde (cor Solis) olduğu söylenir, o vakit gezegenin Güneş ile birleştiği, yani Güneş'in kalbinde bulunduğu ifade edilir ve o sırada azami erdeme ve kudrete sahip olur. Lakin gezegenlerden biri Güneş'ten 16 dakikadan daha fazla uzaklaştığında, yani Güneş'in feleği ve ışınları tarafından gözlerimize görünmeyecek surette örtülü kaldığı müddetçe yanık (combustus) addedilir, bu yanıklık hali, Güneş'in temasından uzaklaşıp ondan 12 derece ayrılıncaya dek sürer. Fakat 12 derecenin altında olduğunda, yukarıda zikrettiğimiz üzere cazimi hali müstesna olmak kaydıyla, bilhassa yanık, gizlenmiş ve baskılanmış kabul edilir. Gezegenler gece vakti Güneş'ten önce doğduklarında ve geceleyin ondan sonra battıklarında doğusal denir.

Kural I. Şu hususa dikkat edilmelidir ki üç üst gezegen, yani Satürn, Jüpiter ve Mars, Güneş ile olan kavuşumlarından karşıtlıklarına kadar doğusaldır, aksine karşıtlıklarından kavuşumlarına kadar batısaldır (occidentalis). İki alt gezegen ise, yani Venüs ve Merkür,

Sabahleyin Güneş'in önünde gittiklerinde, yani Güneş'in doğuşundan evvel yeryüzünün üzerinde yer aldıklarında doğusal oldukları söylenir. Akşamleyin Güneş'i takip ettiklerinde, yani Güneş'in batışından sonra yeryüzünün üzerinde görüldüklerinde ise batısaldırlar.

Nihayet Ay, yeniaydan dolunaya kadar batısal olarak adlandırılır, zira Güneş'in batışından sonra yeryüzünün üzerinde belirir,

Dolunaydan yeniaya kadar ise doğusaldır, çünkü Güneş'in doğuşundan evvel yeryüzünün üzerinde görülür.

Üç üst gezegen, yani Satürn, Jüpiter ve Mars, Güneş ile kavuşumdan karşıtlığa kadar doğusal, Güneş ile karşıtlıktan kavuşuma kadar batısaldır.

Böylece söyleneni usulünce kabul edesin, en yakın iki alt gezegen, yani Venüs ve Merkür, sabahleyin Güneş'in önünde gittiklerinde doğusal, geceleyin Güneş'in batışından sonra yeryüzünün üzerinde görüldüklerinde batısaldır.

En alttaki Ay ise kavuşumdan karşıtlığa kadar batısal, karşıtlıktan kavuşuma kadar doğusal addedilir. Not edesin ki Satürn doğusal olduğunda soğuk ve nemlidir, batısal olduğunda soğuk ve kurudur.

Kural II. Üç üst gezegende doğusallık, iki alt gezegende ise batısallık kuvvet kazandırır, aynı şekilde Ay'da da batısallık, yani ışığı arttığı vakit kuvvet verir. Açı, iki gezegenin Zodyak'taki mesafeler vasıtasıyla birbirlerine azami kuvvetlerini iletmeleridir.

Açılar ise beş tanedir, İkisi dostluk açısıdır, yani altmışlık açı ve üçgen açı. İkisi düşmanlık açısıdır, yani kare açı ve karşıtlık. Biri iki yönlüdür, yani iyicillerle iyi, kötücüllerle kötüdür.

Altmışlık açı, Zodyak'ın altıda birini ihtiva ettiği, yani Zodyak'ın 60 derecelik kısmını kapsadığı için bu şekilde adlandırılır. Simgesi ise şöyledir, *. Bu açı orta derecede iyidir, çünkü bu mesafe aralığıyla birbirine bakan burçlar cinsiyet ve tabiat bakımından uyuşurlar. Üçgen açı, Zodyak'ın üçte birini, yani 4 burcu, başka bir deyişle 120 dereceyi içerdiğinden bu ismi almıştır. Simgesi ise şöyledir, /\ . Bu açı kısmen tesiri sebebiyle, kısmen de bu mesafede bulunan üç burcun cinsiyet ve tabiat bakımından uyuşması dolayısıyla iyidir. Kare açı, Zodyak'ın dörtte birini, yani üç burcu, başka bir deyişle 90 dereceyi kapsadığı için böyle anılır. Simgesi ise şöyledir, □. Bu açı orta derecede kötüdür, zira böyle bir mesafe ile ayrılmış iki burç cinsiyet ve tabiat bakımından ihtilaf halindedir. Karşıtlık, çapsal ve zıt bir açı olduğu için böyle adlandırılır. Dolayısıyla Zodyak dairesinin yarısını, yani 6 burcu, başka bir deyişle 180 dereceyi ihtiva eder. Simgesi ise şöyledir, o—o. Bu açı burçlardaki tabiatların çatışmasından ziyade karşıtlık münasebetiyle son derece kötüdür, nitekim zıt olan ve birbirinden en uzak mesafede bulunan şeyler, birbirlerine azami derecede ve her bakımdan aykırıdır. Kavuşum, iki cismin aynı çizgide bir araya gelmesidir, simgesi ise şöyledir, o—. Bu açı farksızdır, yani iyicillerle iyi, kötücüllerle kötüdür.

Kural III. Üçgen ve altmışlık ışınımlar birbirinden büsbütün uzak olmadıklarından çatışmazlar, aksine evlerdeki tabiatların ve cinsiyetin benzerliği dolayısıyla orta derecede uyuşurlar. Karşıt burçlar ise azami derecede uzak olduklarından, tabiat ve cinsiyet bakımından uyuşsalar dahi, aradaki mesafe sebebiyle son derece uyuşmazlar. Nitekim Koç ve Terazi'nin her ikisi de eril ve gündüzlüdür, yine Akrep ve Boğa'nın her ikisi de dişil ve gecelidir, buna rağmen karşıt oldukları için aralarındaki uyuşmazlık pek büyüktür.

Kural IV. Cinsiyet ve tabiat bakımından açıkça uyuşan burçlar en şiddetli şekilde, hatta kare açıdan bile daha fazla çatışırlar.

Kural V. Bütün açıların en tesirlisi kavuşumdur. Ardından karşıtlık, sonra kare açı, daha sonra üçgen ve altmışlık açı gelir. Açılar ya sağdandır (dexter), yani başladığımız burçtan geriye doğru giderler, Zodyak burçlarının sırasının aksine yönelirler, Ya da soldandır (sinister), yani başladığımız burcun önünde bulunurlar, burçların sırasına uygun şekilde ilerlerler. Nitekim Koç burcunun sağdan açısı Kova, soldan açısı ise İkizler olur.

Bu misalden, sağdan açının burçların sıralanışının aksine, soldan açının ise sıralanışa uygun olarak nasıl intikal ettiği açıkça anlaşılır.

Kural VI. Işınım göğün köşelerine (anguli caeli) doğru sağdan vuku bulursa, sağdan gelen ışınım soldakinden daha kuvvetlidir, zira yıldızlar kendi hareketleriyle değil, gök kubbenin hareketiyle taşınırlar, Fakat diğer yıldızlara nispet edildiğinde, o vakit soldaki sağdakine tercih edilmelidir, çünkü yıldızlar başkasının hareketiyle değil, kendi hareketleriyle yaklaşırlar.

Kural VII. Açının başka bir tarzda da taksim edildiği bilinmelidir, nitekim bazen burçların kendileri birbirine baktığında geniş açılı (platicus) denir, bazen de bir yıldızdan diğerine o şekli meydana getiren gök dereceleri tam olarak sayıldığında kesin açılı (partilis) denir, yani yıldızın ışınları bakan burcun benzer derecelerine dağılır, misal Güneş Yengeç'in 15. derecesinde bulunduğunda, onun sol kare ışını Terazi'nin 15. derecesinde ve sağ kare ışını Koç'un 15. derecesinde olacaktır, diğerlerinde de durum böyledir.

Kural VIII. Bütün açılar, gezegenlerin ışınlarının feleklerinin yarıçapının ortası vasıtasıyla tatbik edilmesiyle (applicatio) yahut bakan gezegenin ışınlarının altı derece veya yarısı vasıtasıyla diğerine bağlanmasıyla gerçekleşir, gezegenlerin felekleri ise çeşitlidir, bazısı daha geniş, bazısı daha dardır.

Ayrılma (separatio) ise, bir gezegenin diğerini hakiki açıdan bir derece uzaklaşarak terk etmesiyle ifade edilir ve diğerinin ışınlarının menzilinden tamamen çıkıncaya dek hep ayrılma halinde olduğu söylenir.

Kural IX. Alt gezegenler üst gezegenlere yaklaşır ve onlardan ayrılırlar, fakat üst gezegenler alt gezegenlere asla yaklaşmaz ve onlardan ayrılmazlar, zira hareket bakımından onlardan daha yavaş ve daha ağırdırlar.

Gezegenin enlemi tutulumdan kuzeye doğru olduğunda kuzeylilik veya gezegenin yükselişi denir, zira o vakit gezegen yükselen addedilir, Enlemi tutulumdan güneye doğru olduğunda ise güneyli veya alçalan diye tesmiye olunur. Bir gezegen, episiklinin düzgün dairesel dönüşünde burçların sırasına göre ilerlediğinde ve hareketinde hızlandığında ileri harekette denir, Episiklinin geri dönüşü sebebiyle burçların sırasının aksine sürüklendiğinde ve günlük hareketi azaldığında geri harekette (retrogradus) olarak anılır, hareketi ne arttığında ne de azaldığında, bilakis aynı kaldığında ise durakta (stationarius) tesmiye edilir, Gezegenin durağı ya ilktir, yani gerilemeye başladıktan sonraki halidir ki bu gezegenin inişindedir, ya da ikincidir ki gezegen buradan derhal hareket etmeye meyleder, yani bu onun yükselişindedir, gezegenin durakları hakikaten durduğu için değil, duruyor göründüğü için böyle adlandırılır. Not edesin ki Güneş episikli olmadığı için asla gerilemez. Ay'daki gerileme ise hızlı hareketi sebebiyle fark edilmez. Ay'ın yalnızca episiklinin üst kısmında yavaş, alt kısmında hızlı olduğu söylenir.

Gezegenin episiklini taşıyan feleğinin (deferens) yeryüzünden en uzak noktasına evc (aux) denir, Yeryüzünün merkezine azami derecede yaklaşan noktasına ise evcin karşıtı yahut yerberi (perigaeum) adı verilir. Güneş'in evci İkizler'in 25. derecesinde bulunur, Güneş'in evcinin karşıtı ise Yay'ın 25. derecesindedir. Bilinmelidir ki Güneş ve Ay daima ileri harekette olan gezegenlerdir. Bir gezegen burçların sırasına göre ilerlediğinde ve hakiki hareketi ortalama hareketinden daha süratli olduğunda hızlı hareketli sayılır, Aksine geri harekette ilerlediğinde yahut ortalama hareketinden daha yavaş gittiğinde hareketi yavaş addedilir.

Nihayet bir gezegenin hareketi, hakiki ve ortalama hareketi birbirine eşitlendiğinde "eşit" (aequalis) olarak adlandırılır.

Kural X. Gündüz gezegenlerinin kuvvetleri, gündüz vaktinde yeryüzünün üzerinde bulunduklarında artar ve gezegenin kendi Hayz'ında (haym) olduğu söylenir, ancak gündüz vaktinde yeryüzünün altında bulunurlarsa azalır.

Buna karşılık gece gezegenlerinin kuvvetleri, gündüz vaktinde yerin altında bulunduklarında artar, söz konusu vakitte yerin üzerinden geçtiklerinde ise azalır.

Kural XI. Bilinmelidir ki, yeryüzünün kimi yönleri erildir, nitekim Doğu ve Kuzey böyledir, diğer iki yön ise dişildir, nitekim Batı ve Güney böyledir. Dolayısıyla eril gezegenler eril yönlerde daha güçlü, dişil yönlerde ise daha zayıftır.

BÖLÜM II. KISIM II.

DÖRDÜNCÜ KISIM. Gezegenlerin daha asli düşüklükleri (debilitates magis essentiales) üzerine.

Bir gezegenin düşüklüğü (debilitas), onun kuvvet derecelerinin azalması ve dermansızlaşmasıdır, nitekim gezegenlerin kuvvetinde onların güçlerinin artması söz konusu olduğu gibi, düşüklüklerinde de aynı güçlerin eksilmesi mevcuttur. Satürn'ün yahut başka bir gezegenin düşüklüğü, ya Zodyak (zodiacus) burçlarından alınan "asli" (essentialis) düşüklüktür ki bunun türleri şunlardır,

Daha asli olanlar, Düşüş (casus), 19. derece. Zararda olma (detrimentum), Koç burcunda. Yabancılık (peregrinitas).

Daha az asli olanlar, Yabanilik yahut vahşilik (feritas seu agresteitas). Boşlukta olma (vacuitas cursus). Dişil derecelerde bulunma.

Yahut göğün evlerinden (domus) alınan "arızi" (accidentalis) düşüklüktür ki bundan aşağıda bahsedilecektir, On ikinci ev. Sekizinci ev. Altıncı ev.

Gezegenin düşüşü, onun yücelmesine (exaltatio) doğrudan karşıt olan yerdir, böylece Satürn'ün yücelmesi Terazinin 21. derecesindedir, dolayısıyla onun düşüşü Koçun 21. derecesinde olacaktır.

Ve burada kaydedilmelidir ki, gezegenin düşüş yeri onun ölümü ve zilleti olarak adlandırılır, nasıl ki aksine onun yücelme yeri kendisinin hayatı olarak adlandırılır, bundan ötürü Satürn'ün ölümü Koç, hayatı ise Terazidir.

Zararda olma hali, gezegen kendi öz evine karşıt olan burçta yer aldığında gerçekleşir.

Böylece Güneş'in zararda oluşu Aslandan itibaren yedinci burçtadır, nitekim Kovadadır, Ayınki Oğlaktadır ve Satürn'ünki Yengeçtedir. Ve gezegenin bu düşüklüğüne onun sürgünü (exilium) de denir, zira gezegen bu haldeyken sanki sürgüne gönderilmiş gibidir.

Bir gezegen, gezegenlerin daha asli hiçbir asaletinde (dignitas) bir yere sahip olmadığında, yani tüm asaletlerinin dışında yerleştiğinde, ona "yabancı" (peregrinus) denir.

Bir gezegen, hiçbir gezegenin açı (aspectus) yapmadığı bir burcu tuttuğunda "yabani" (ferinus) olarak da adlandırılır, bundan dolayı ona "vahşi" (agrestis) de denir.

Nihayet, bir gezegen diğer bir gezegenden ayrılıp da o burçta kaldığı müddetçe başka hiçbir gezegene kavuşum veya açı ile bağlanmadığında, buna gezegenin "boşlukta olması" (vacuitas cursus) denir, zira o vakit onun seyirde boşlukta olduğu söylenir.

Gezegenlerin eril yahut dişil derecelerde bulunması hususundan bu kısmın yukarısında bahsetmiştik.

BÖLÜM II. KISIM II. BEŞİNCİ KISIM. Gezegenlerin daha arızi düşüklükleri (debilitates magis accidentales) üzerine.

Satürn'ün arızi olarak zayıfladığı şu hallerde söylenir, Gündüz vaktinde yerin altında olduğunda, Hareketinde yavaş olduğunda, Ejderhanın Kuyruğu (Cauda Draconis) ile birlikte bulunduğunda, Kötücül bir gezegenden ayrılıp kötücül bir gezegene bağlandığında, Yanık Yolu (Via combusta) katettiğinde, Güneş ile kare açıda olduğunda, 3. Güneş ile karşıtlıkta olduğunda, 3. Güneş ile kavuşumda (coniunctio) olduğunda, Alçalan ve Güneyli olduğunda, 3. Yanık (combustus) olduğunda, 4. Geri harekette (retrogradus) olduğunda, 4. Batılı (occidentalis) olduğunda, 2. Birinci durağında (statio) bulunduğunda, 1. Güneş ışınları altından geçerken, 4.

Satürn gündüz vaktinde yerin altında uğursuzdur, zira daha evvel beyan ettiğimiz üzere gündüz gezegenidir. Gezegenlerin kendi hareketlerindeki yavaşlıktan evvelce de bahsetmiştik.

Ejderhanın Kuyruğunun mevcudiyeti de kötücül tabiatı sebebiyle Satürn'e uğursuzluk getirir, bundan aşağıda daha tafsilatlı söz edilecektir.

Yanık Yol, Terazinin 13. derecesinden Akrebin 9. derecesine kadar kabul edilir, buradan geçen gezegenlerin uğursuzlandığı söylenir.

Açılar, iniş, yanma, geri hareket, Batılılık ve gezegenlerin durakları ile gezegenin Güneş ışınları altındaki uğursuzluğundan zaten bu kısımda daha evvel bahsetmiştik.

Batılı Satürn soğuk ve kurudur.

BÖLÜM II. KISIM II. BİRİNCİ KISIM. Hüküm süren Satürn'ün süfli alemdeki hususi tesirleri üzerine.

Satürn süfli aleme tesir ettiği ölçüde, Dünyanın yönlerinden Doğuda, İklimlerden Birincisinde, Makrokozmosta (macrocosmus) meteorolojik hadiselerden Karlarda, Dolularda, Fırtınalarda, Elementlerden Toprakta, Madenlerden Kurşunda hüküm sahibidir. Mikrokozmosta (microcosmus) ise ona ait hususlardan bu kısmın ikinci bölümü bahsedecektir, zira ona göredir.

Ptolemaios'a göre dünyanın her bir yönü, aşağıdaki ayrıma binaen belirli bir gezegene atfedilir.

Satürn Doğuyu tutar, zira günün o vakti tabiatı gereği sıcak olduğundan, Satürn'ün soğukluğuyla bu sıcaklık bir bakıma ılımlı hale getirilir.

Jüpiter, bereketli rüzgarları harekete geçirdiği yön olan Kuzeyi idare eder.

Mars, Batı ve Kuzeydoğuya hükmeder, bu yönlerden rüzgarlar koparır, zira Jüpiter'e benzer ve üçgen açıda (trinus) evi vardır.

Venüs Güneyi yönetir, zira nemli bir yıldızdır.

Kural I. Ptolemaios'a göre bu dağılımdan ilk evvel iki ışık kaynağı istisna tutulur, zira rüzgarların ve havanın değişiminin genel kaynağıdırlar, ardından Merkür istisna tutulur, zira ışık kaynaklarının daima yanındadır ve onları taklit eder.

Bununla birlikte, dünyada ışık kaynaklarına da müstakil bir yön tayin eden başkaları da mevcuttur.

Bundan ötürü gezegenlerin dünya yönleri üzerindeki hakimiyetini şöyle dağıtırlar, Gezegenlerden ikisini Doğulu kılarlar, yani Doğuya riyaset edenler, nitekim Satürn ve Güneş. Birini Güneyli kılarlar, yani Venüs'ü. İkisini Batılı kılarlar, yani Mars ve Ayı. Birini Kuzeyli kılarlar, nitekim Jüpiter'i. Birini ise tabiatı belirsiz ve farksız kılarlar, nitekim Merkür'ü, zira Doğulu ile kavuştuğunda Doğulu olur ve diğerlerinde de böyledir.

Fakat dünyanın her bir iklimine de belirli bir gezegen efendi ve yönetici olarak tayin ve tahsis edilir, I. Nabataea üzerinden geçen Meroe iklimi, Satürn'e. II. Mısır üzerinden geçen Syene iklimi, Jüpiter'e. III. Kutsal Topraklar üzerinden geçen İskenderiye iklimi, Mars'a. IV. Yunanistan üzerinden geçen Rodos iklimi, Güneş'e. V. İtalya ve Savoie üzerinden geçen Roma iklimi, Venüs'e. VI. Galya üzerinden geçen Borysthenes iklimi, Merkür'e. VII. Almanya üzerinden geçen en son iklim, Ay'a verilir.

Haftanın ilk tabii günü Satürn'e atfedilir, zira o günün ilk saatini kural gereği o yönetir, ikinci saati Jüpiter, üçüncüyü Mars, dördüncüyü Güneş idare eder ve takip eden tablonun usulündeki açıklamaya göre diğerlerinde de bu minval üzere devam eder.

Bu saatler daima Güneş'in doğuşundan başlar ki bu günün ilk gezegen saatidir, 13. saat ise Güneş'in batış anından itibaren başlar, dolayısıyla gün daha kısa olduğunda saati de daha kısa olacaktır ve gecelerde de aksine aynı nizam geçerli olacaktır.

Bu saatlere "mevsimlik" (temporales), "eşit olmayan" (inaequales) ve "gezegen saatleri" denir, zira yılın muhtelif vakitlerinde gün nasıl daha uzun yahut daha kısa oluyorsa, saat de öylece daha uzun veya daha kısa olur, nitekim aynı sebepten azlığa veya çokluğa göre değişkenlik gösterirler.

Zira geceler ve gündüzlerin eşit olduğu yerde, gece ve gündüz saatleri de daima eşittir ki bu durum ılım noktalarında (aequinoctium) vuku bulur, lakin günlerin eşit olmadığı yerde bunun zıddı meydana gelir.

Kural III. Şu da bilinmelidir ki, bir tabii gün Güneş'in doğuşundan üç saat öncesinden başlayarak dört kısma ayrılır ve onun her bir dördünde hususi bir hılt (humor) hakimiyet kurar. Böylece Güneş'in doğuşundan üç saat evvelki başlangıçtan doğuşundan sonraki üç saatin nihayetine kadar Kan (Sanguis) hüküm sürer.

Güneş'in doğuşundan sonraki üçüncü saatten dokuzuncuya kadar Sarı Safra (Cholera) baskındır, dokuzuncudan on beşinciye kadar Sevda (Melancholia) ve on beşinciden yirmi dördüncüye kadar Balgam (Phlegma) hakimdir.

Dolayısıyla her gezegenin gün içinde ismini verdiği bir ilk saati vardır, lakin bilesin ki kendi gününde ve kendi saatinde gezegen çifte kudret elde eder.

BÖLÜM II. KISIM III. İKİNCİ KISIM. Satürn'ün mikrokozmostaki tesirleri üzerine.

Satürn mikrokozmosa tesir ederken onun, Ruhuna yahut ahlakına, Bedenin suretine, Bedenin hıltlarına, Bedenin hususi uzuvlarına, Tabii kuvvetlerine, Hastalıklarına, Yaşına, Mesleklerine tesir eder. Ruh ve ahlak bakımından tesiri iki türlüdür, zira kuvvetli ve talihli konumlandığında şöyle kılar, Muhterem. Derin düşünen ve çetin sanatları öğrenen. Bir tür vekar ile ağırbaşlı, işleri ağır ve meşakkat dolu. Zahmetkeş ve sabırlı. Ketum ve yalnızlığı seven. Mal mülk edinen ve tutumlu. Kendi menfaatine düşkün. Bir dereceye kadar başkalarının şeylerine göz diken. Kıskanç.

Zayıf ve talihsiz konumlandığında ise şöyle kılar, Hakareti kabullenmiş ve pejmurde. Aşağılık şeyler düşünen. Şikayetçi. İhmalkar. Korkak. Yalnızlığı seven, kederli. Kötü niyetli. İnatçı. Şüpheci. Hasetçi. İftiracı. Batıl inançlı. Yontulmamış. Yoldan çıkmış. Açgözlülükle başkalarının mallarına göz diken.

Satürn bedenin mizacına tesir ederken ya Doğuludur ve böylece, Soğuk ve nemli kılar, Uzunca bir yüz verir, Bal renginde ve biraz daha esmerce bir ten, Orta derecede bir etlilik, Orta bir boy ve kısaya meyleden bir endam, Siyah, sert ve gür saçlar, Orta büyüklükte bir beden, Orta büyüklükte ve koyu renk gözler, Göğüste kıllar, Muntazam yapılı bir beden meydana getirir.

Yahut Batılıdır ve böylece, Kuru, Siyah ve esmer, Küçük bir beden, Zayıf ve arık, Sakalda seyrek kıllar, Siyah, düz, seyrek ve kelliğe meyleden saçlar, Sevdavi ve Satürn'ün konumu ne kadar kötüyse o kadar kederli bir mizaç, Oldukça iri ve siyaha çalan gözler, Hiç yahut neredeyse asla gülmeyen, Çirkin giyimli, Kör yahut gözünde leke bulunan, Eğri ayaklı bir suret meydana getirir.

Satürn'ün Vahşi Görünümü

Kural, Satürn'ün gökteki konumu ne kadar kötü olursa, doğanın bu kimsedeki çirkinlikleri ve talihsizlikleri hakkında o kadar cüretkar hüküm verebileceğimizdir, oysa ne kadar talihli, güçlü ve iyi açılarla (aspectus) iyicil gezegenlere bakarsa, doğanın mizacı, ahlakı ve yapısı hakkında o kadar yumuşak hüküm verilmelidir.

Hıltlardan Satürn kara safraya (melancholia) sahiptir, keskin ve büzücü nesneleri sever.

Hastalıkların göstergesi (significator) olduğunda Satürn'ün hükmettiği yerler şunlardır, Sol kulak, Dalak, Mesane, Kemikler, Dişler.

Doğal olarak tutucu yetiye etki eder, onu güçlü bir biçimde destekler.

Satürn hastalıklardan insana, zikredilen uzuvlarda daha sık görülenleri ve soğukluk ile kuruluktan doğanların tümünü getirir, bilhassa da şunlara sebep olur, Cüzzam, Fil hastalığı (elephantiasis), Kanser, Damla hastalığı (podagra), Felç, Eriyen humma yahut hektik humma, Verem, Kara sarılık, Dört günde bir gelen sıtma humması, İlyak tutkusu (bağırsak düğümlenmesi), İstisqa (hydrops), Ölümcül nezleler, Alaca hastalığı (morphea), İshal.

Yaşlar arasında ihtiyarlığı yönetir. İnsanların icra edeceği meslekler arasında şu zümrelere meyil verir, Çiftçiler, Maden kazıcıları, Taş yontucuları, Dericiler, Çömlekçiler ve benzerleri.

Belirtilmelidir ki, mesleklere yahut sanatlara bizzat riyaset eden yalnızca üç gezegen bulunur, nitekim bunlar Merkür, Venüs ve Ay'dır, kendi yerlerinde açıklayacağımız üzere.

Bölüm: Jüpiter Hakkında

### Kesim I: Jüpiter'in Bütüncül Durumu Hakkında

Jüpiter, soğukluk ve sıcaklığın eşit parçalarından bir araya gelir. Bu sebeple aynı zamanda nemlidir, zira birinci risalede söylendiği gibi nemlilik, sıcağın soğuk üzerindeki etkilerinden doğar.

Fakat sıcaklığın iki tanıklığı, yani Güneş ve Mars'ın tanıklığı, Satürn'ün tek bir soğukluğuna karşı durduğundan, sıcak ve nemli olarak adlandırılır. Karakteri ise şu şekildedir: ♃.

Jüpiter şu açılardan ele alınır, Ya kendi başına ve göksel durumunda, burada iki husus kaydedilir, yani tabiatı, Sıcak ve nemli, Gündüze ait, Eril, Kuzeye ait, Ay'ın dostu, Mars'ın düşmanı, Adaleti sebebiyle yıldızların hakimi, On iki yılda seyrini tamamlayan devingen bir gezegen. Yahut aşağı aleme baktığı yönüyle, Genel olarak, ki bu şekilde en büyük uğur (fortuna major) olarak adlandırılır, çünkü aşağı aleme hayatın en büyük saadetini akıtır, daima iyilik bahşeder, kutlu gezegendir. Özel olarak, ki bunun hakkında işbu bölümün beşinci kısmında duracağız. Jüpiter'in neden kuzeye ait dendiğini bu kitabın birinci bölümünde söylemiştik. Unsurî tabiatı, ki bu bakımdan kendisine has kabul edilir, Bazılarına göre yoğunluğu 18996541 mil içeren cisminin boyutu, Yaratılanların, bilhassa insanın hayatına yönelik iyi niyetli ve herkese dost oluşu.

### Bölüm III, Kesim II, Kısım I: Jüpiter'in Edinilmiş Tabiatı Hakkında

Gezegenin edinilmiş tabiatının ne olduğunu yukarıda, önceki bölümde beyan etmiştik. Jüpiter'in tabiatı incelenirken şunlar dikkate alınmalıdır, Esaslı gücü, ki şunlardan elde edilir, Zodyak (zodiacus) burçlarından, bunların türleri şunlardır, Gündüz evi Yay, gece evi Balık, Sevinci Yay, Yücelmesi (exaltatio) Yengeç'in 15. derecesidir. Üçlü yöneticilik, Yengeç'te gece yöneticisidir, Akrep ve Balık'ta ise ortaktır. Had sınırları (terminus), kendi haddinde 6 dereceye kadar Koç'ta bulunur. Yüzleri (facies) onar derecedir, İkizler'in ilk dereceleri, Başak'ın orta dereceleri, Yay'ın son dereceleri. Herhangi bir burcun eril dereceleri. Doğum haritası (horoscopus) evlerinden (domus) edinilen arızi güç ve zayıflık.

### Bölüm III, Kesim II, Kısım II: Doğum Haritası Evlerinden Edinilen Jüpiter'in Gücü Hakkında Geniş bilgi için işbu kitabın birinci bölümünün ikinci kesiminin ikinci kısmına bakınız.

### Bölüm III, Kesim II, Kısım III: Arızi Olarak Edinilen Jüpiter'in Gücü Hakkında Bunlar hakkında işbu kitabın birinci bölümünün ikinci kesiminin üçüncü kısmında söz edilmiştir.

### Bölüm III, Kesim III, Kısım IV: Jüpiter'in Daha Esaslı Zayıflıkları Hakkında Jüpiter'in düşüşü (casus) Oğlak'ın 15. derecesindedir ve dört zayıflık verir.

Belirtilmelidir ki, Jüpiter'in hayatı Yengeç'tir, ölümü ise Oğlak olarak adlandırılır, birinci bölüm, ikinci kesim, dördüncü kısımda açıklanan sebeplerden ötürü. Diğer tüm zayıflıklarında Jüpiter, yukarıda zikredilen yerde bahsettiğimiz Satürn'ün kendi zayıflıklarındaki durumu gibidir.

### Bölüm III, Kesim II, Kısım V: Jüpiter'in Arızi Zayıflıkları Hakkında Bunlar için önceki bölümün ikinci kesiminin beşinci kısmına bakınız.

### Bölüm III, Kesim III, Kısım I: Jüpiter'in Bu Aşağı Aleme Özel Akışı Hakkında Jüpiter aşağı aleme baktığı ölçüde, Dünya yönlerinden kuzeye, İklimlerden üçüncü iklime hükmeder, bu yüzden onun bölgeleri ılımandır. Büyük alemde (macrocosmus), Hava olaylarından bereketli rüzgarlara, Unsurlardan havaya, Günlerden perşembe gününe, Madenlerden kalaya hükmeder. Küçük alemde (microcosmus) kendisine ait olan şeylere hükmeder, bunlar hakkında bu kesimin ikinci kısmında durulacaktır. Jüpiter'in büyük alemin parçalarındaki etkilerinin mahiyeti üzerine önceki bölümün üçüncü kesiminin birinci kısmında yeterince durmuştuk.

### Bölüm II, Kesim III, Kısım II: Jüpiter'in Küçük Alemdeki Etkileri Hakkında Jüpiter küçük aleme tesir ettiğinde ya onun ruhuna yahut ahlakına etki eder, Güçlü ve iyi konumlanmışsa, Talihli, dindar ve dürüst, şanlı, iyi ve hayırsever, hürmete layık, lütufkar, tatlı sözlü, yüce gönüllü ve çetin işlerle meşgul, ihtişamlı, ölçülü bir vakar sahibi, basiretli ve izzetinefsine düşkün kimseler kılar. Zayıf ve talihsiz olduğunda ise, Zikredilen ahlakla donanmış olsa bile silik ve gevşek, ihmalkar, savurgan, batıl inançlı, korkak, bir dereceye kadar kibirli kılar. Yahut bedenine, bedenin hıltlarına, bedenin özel uzuvlarına, doğal yetisine, hastalıklarına, yaşına ve mesleklerine etki eder.

Jüpiter kendi tabiatında bedenin mizacına tesir ettiğinde şöyledir, Doğuya yerleştiğinde, Sıcak ve nemli kılar, ancak nem onda baskındır, beyaz, parlak ve belki biraz sarıya meyleden bir ten rengi, orta uzunlukta, düzgün, düz ve uzun saçlar, güzel, siyaha çalan, büyük fakat küçük gözbebekli gözler, hürmet uyandıran bir heybet, et ve kemik yapısı bakımından orta cüsseli, ancak biraz uzunca bir boy, göz çevresinde çıkık yahut yüksek elmacık kemikleri, sağ ayakta nadiren eksik olan bir ben veya işaret, fıtraten yuvarlak, gür ve hafifçe kızıla çalan bir sakal, yarık yahut çatallı bir çene verir.

Diğer gezegenlerle ortaklık kurduğunda, doğan kimsenin görünüşü ortaklığa göre değişir, Mars ile ortak olduğunda daha büyük gözler ve bunların beyazında bir kırmızılık, Güneş ile ortak olduğunda münasip bir boy, hayvan kıllarını andıran saçlar, hafifçe safran rengine çalan gözler, Venüs ile ortak olduğunda siyaha meyleden bir ten rengi, güzel bir boy, yuvarlak bir yüz, oynak gözler, Merkür ile ortak olduğunda Jüpiter'e özgü bir renk, orta derecede yüksek ve uzunca bir yüz, Batıya yerleştiğinde ise büsbütün siyah olmayan gözler, siyah ve seyrek bir sakal, ince ve zayıf bir beden, orta boy, ince dudaklar, Ay ile ortak olduğunda yuvarlak, hafif kırmızılık taşıyan beyaz bir yüz, ela gözler, ancak biri diğerinden daha büyük, orta boy verir.

Batıya yerleşmiş Jüpiter beyaz ten, fakat daha fazla donukluk verir, Aşırı gergin veya uzamış saçlar, Şakakları ve başın bir kısmı kel, Orta fakat daha uzunca bir boy, Mizaç bakımından son derece nemli bir yapı, Sol ayakta bir işaret veya ben oluşturur.

Doğan kimse için kural, Jüpiter engellendiğinde, az önce söylenenlerin zıddı o kimsenin başına gelir. Kural, Gezegenin talihsizliği ne kadar büyük olursa, doğan kimsenin sureti de o kadar nahoş ve kusurlu olacaktır.

Bedenin hıltları ve mizaçları arasından Jüpiter kana hükmeder. İnsan bedeninin uzuvlarından Jüpiter şunlara sahiptir, Akciğer, kaburgalar, kıkırdaklar, karaciğer, atardamarlar, nabız, toplardamarlar, tenasül uzuvları, meni. Yetilerden sindirim, besleme ve olgunlaştırma yetilerini besler, zira bunlar mutedil sıcaklık ve nemlilik ile kemale erer. Hastalıklardan zikredilen uzuvlarda daha sık görülenleri getirir, yani, Boğaz yangısı (angina), Zatülcenp (pleuritis), Kan inmesi (apoplexia sanguinea), Spazm, Baş ağrısı (cephalea), Kalp çarpıntısı (cardiaca), Havale (convulsio), Zatürre (peripneumonia) ve yellerden yahut kandan kaynaklanan diğer hastalıkları uyarır.

Yaşlar arasında ergenlik çağını yönetir. Meslekler bakımından şunları meydana getirir, Kumaş ve giysi tüccarları, Yazıcılar, Kuyumcular yahut altın işleyenler, Yöneticiler, Ruhban ileri gelenleri, piskoposlar, Hukukçular, Hakimler, Avukatlar, Eyalet veya şehir valileri.

Bölüm: Mars Hakkında

### Kesim I: Mars'ın Bütüncül Durumu Hakkında

Mars, ateş tabiatından ve daha önce söylendiği üzere, karanlık buhar ile kaostan yükselen dumanın göğün parlak esirî durumuyla çarpışmasından doğan ateş unsuru gibi, su tabiatındaki göğün karşıt etkisiyle ve Güneş'in varlığıyla orta göğün en yüksek yerine itilen kesif esir parçasının Güneş cismiyle çarpışmasından doğan doğal olmayan bir sıcaklıktan meydana gelmiş bir gezegendir.

Bu yüzden Mars, arızi olarak iki sıcaklık tanıklığına ve Güneş'e yakınlığı dolayısıyla onun tabiatından aldığı bir o kadar sıcaklık payına sahiptir.

Kendi arızi ısısı sebebiyle tabiatında böylesine kötücül ve yıkıcıdır, üretici niteliği bakımından ise Güneş'ten aldığı ısı dolayısıyla bazı şeylere bakar, ancak bu şeyler onun ateşli ve yıkıcı tabiatından pay alırlar, her ne kadar bu durum, talihli gezegenlerin ışınlarıyla ne kadar çok karışırsa o kadar iyiye dönse de. Safra ve safravî mizaçların kökeni buradadır.

Böylece demirin de fazlaca yanmış ve kükürtlü bir maddeden meydana geldiğini anlarız, nitekim pek çok diğer şeyde de durum böyledir.

Bu Gezegen, nemli olmaktan ziyade kurudur, bunun bir sebebi Satürn'ün tabiatından pay alması, diğer bir sebebi ise tabiatı kuruluğa meyleden ve bilhassa yukarıya, billur göğe doğru yönelen Güneş'e daha yakın olmasıdır. Bu Gezegenin simgesi ise şöyledir, ♂.

Mars, göksel tertibindeki tabiatı bakımından değerlendirildiğinde iki husus kaydedilmelidir, Öz Tabiatı, ki buna göre şöyle denir, Aşırı derecede sıcak ve kuru. Geceye ait. Eril, Batılı. Güneş'in dostu, Satürn'ün düşmanı. Doğal devrini iki yılda tamamlayan değişken. Edinilmiş tabiatı, ki bundan bu bölümün 2. ve 3. kısımlarında bahsedilecektir. Bedeninin yoğunluğu, ki bazılarına göre 15308800 mildir. Aşağıdakilere baktığı ölçüde, Genel olarak, canlıların hayatına kötücül ve fesat saçıcıdır, küçük uğursuzluk (infortunium minus) olarak adlandırılır, yani bedeninin Güneş'e yakınlığı sebebiyle aşağıdakilerin hayatına Satürn kadar kötücül değildir. Özel olarak, bundan bu bölümün üçüncü kısmında bahsedeceğiz. Neden Batılı dendiği Satürn bahsinde açıklanmıştı.

BÖLÜM III. KISIM II. BİRİNCİ FASIL Edinilmiş tabiatı hakkında. Gezegenlerin edinilmiş tabiatının ne olduğunu yukarıda, önceki bölümde açıkladık. Mars'ın edinilmiş tabiatında iki husus dikkate alınmalıdır, şüphesiz onun, Gücü, Daha ziyade asli olanı, bu da Zodyak burçlarından alınır, bunların türleri şunlardır, Evleri, Gündüz evi Koç, Gece evi Akrep. Neşesi (gaudium) Başak. Yücelmesi Oğlak burcunun 28. derecesi. Üçlüsü, zira Mars gece yöneticisidir, gündüz ve gece için ortaktır. Sınırları (terminus), zira Mars'ın sınırları Akrep'in 0. derecesinden 28. derecesine, Balık'ın 19. derecesine kadardır. Yüzleri (facies), bunlar onar derecedir, Koç'un ilk, Aslan'ın orta, Yay'ın son dereceleridir. Eril dereceler. Arızi olanı, Gökyüzü evlerindendir, bunları Satürn bahsinde ele almıştık.

Düşkünlüğü. Gezegenlerin gücü ve düşkünlükleri ile gerek asli gerek arızi yolla edinilmiş diğer vasıfları üzerine yukarıda, Satürn bahsinde durmuştuk. Ancak burada ayrıca açıklanmalıdır ki, Mars'ın düşüşü Yengeç'in 28. derecesindedir.

Bundan ötürü onun ölümü ve alçalışı Yengeç'tedir, Hayatı ve yücelmesi ise Oğlak'tadır. Benzer şekilde, sürgün acısı çektiği zararda olma durumları Terazi ve Boğa'dır, bunlar Koç ve Akrep'in karşıtıdır.

BÖLÜM IV. KISIM III. BİRİNCİ FASIL Mars'ın aşağı aleme baskın gelen özel etkileri hakkında. Mars aşağı aleme baktığı ölçüde, Makrokozmosta, Dünyanın yönlerinden Kuzey ile birlikte Batıya, İklimlerden üçüncüsüne, Rüzgarlardan Güneybatı rüzgarlarına (africus), Meteorlardan gök gürültüleri ve yıldırımlara, Elementlerden ateşe, Günlerden Mars'ın gününe (Salı), Madenlerden bakıra hükmeder. Mikrokozmosta ise ona ait olan şeylere hükmeder, bunlardan bu bölümün ikinci kısmında bahsedilecektir.

Mars'ın üçüncü iklimde, yani kutsal toprakta ve çevresinde hâkimiyeti vardır derim, bu sebeptendir ki başlangıçtan beri orada savaşlar olmuştur ve zamanın sonuna yahut kemaline kadar da olacaktır.

Mars, dünyanın Batı ve Doğu yönlerinden rüzgarları harekete geçirir, zira ısısının şiddeti bakımından Güneş'e pek benzer ve üçgen açıda evi bulunur.

Ayrıca Ay ile olan yakınlığı sebebiyle ve bu eserin birinci bölümünde söylendiği gibi Batı tarafı dişil olduğundan Güneybatı rüzgarlarını uyandırır.

Dördüncü kitapta aşağıda açıklayacağımız üzere, fırtınaları ve yıldırımları harekete geçirmeye elverişli ve yatkın diğer Gezegenler ona açı yaptığında gök gürültüleri de meydana gelir.

BÖLÜM IV. KISIM III. İKİNCİ FASIL Mars'ın mikrokozmostaki etkileri hakkında. Mars mikrokozmosa bakarak etki ettiğinde, ya onun, Ruhunu yahut ahlakını etkiler, bundan ötürü Mars, Uğurlu ve iyi konumlanmış ise şunları meydana getirir, Alicenap, güçlü ve cesur kimseler. Çabuk öfkelenen fakat kolayca yatışanlar. Şiddetli olanlar. Eli çabuk olanlar. Cüretkarlar. Tehlikelerden korkmayanlar. Yorulmak bilmezler. Ziyafet düşkünleri ve şaraba meyledenler. Kibirliler. İntikam peşinde koşanlar. Haksızlıklara sabredemeyenler. Savurganlar. Kadınları hırsla arzulayanlar. Düşkün ve uğursuz ise şunları meydana getirir, Zalim ve haşin kimseler. Fitne yayanlar. Kavgacı ve kargaşa çıkaranlar. Cüretkarlar. Kibirliler. Aşağılayıcılar. Yağmacılar. Hırsızlar. Arsızlar. Dinsizler ve diğer bütün kötü huylarla en yüksek derecede donanmış olanlar. Çılgınlar. Bedenini etkiler, Bedenin mizacını yahut baskın gelen hıltı, Özel beden azalarını, Doğal melekeyi, Hastalıkları, Yaş dönemini, Zanaatları.

Beden yapısına gelince, Mars şunları meydana getirir, Doğulu olduğunda, Sıcak ve kuru. Beyaz ile kırmızı arası, yani sarımsı bir ten rengi. Uzun, orantılı ve Güneş ile açı yaptığında orta boy. Gök mavisi ve oldukça iri gözler. Orta uzunlukta ve gür saçlar. Batılı olduğunda, Sıcak ve kuru mizaç, Öne eğik baş. İçinde kuruluk hâkim olacak derecede kuru bir beden. Bilhassa sık içki içmekten ötürü kırmızı bir yüz. Sivilceler yahut kırmızı kabarcıklar. Orta boy. Küçük bir baş. Kızıl, az, seyrek, ince, fazlaca dağınık ve hafifçe sarıya çalan saçlar. Aynı şekilde kızıl bir beden. Küçük, kimi zaman safran sarısı ve parlak gözler. Yüzde bir işaret yahut leke. Uzun dişler. Yırtıcı bir çehre. Az etli beden. Büyük burun delikleri. Ayakta bir işaret yahut kusur. Kamburluk. Kahverengi yahut esmer ten rengi.

Bedenin mizaçlarından Mars sarı safraya hükmeder, acı ve keskin lezzetteki şeyleri sever. Beden azalarından sol kulağa, ödü kesesine, böbreklere, damarlara, cinsel organlara yahut erkeklik uzvuna ve hayalara hükmeder. Hastalıklar bahsinde şunlara işaret eder, Kavurucu hummalar (causos), Sürekli humma (synochus), Şiddetli hummalar, ki bunlar veba humması, üç gün humması (tertiana) ve kesintisiz humma türündendir, Veba, Sarı sarılık, Şirpençe (karbunkul), Yılancık, Fistül, Yakan çıbanlar, Taze yaralar ve bilhassa yüzdeki yaralar, Kırmızı lepra (morphea rubra), Dizanteri, Sara, Amansız hastalıklar. Yaş dönemleri arasında gençliği yönetir. Zanaatlar bakımından şunları meydana getirir, Demirden savaş aletleri yapanlar, Askerler, Bakırcılar, Demirciler, Toplar yahut ateşli silahlarla meşgul olanlar, Dökümcüler, Dağlama yapanlar, Avcılar, Ateşle ilgili zanaatları sevenler, Simyacılar, Cellatlar, Zalim kumandanlar ve yüzbaşılar, Hekimler, Cerrahlar, Eczacılar.

BÖLÜM V. Güneş Hakkında.

KISIM I. Güneş'in tam tertibi hakkında. Güneş'e kuruluk atfeden bazı kimselerin iddialarının aksine, onun tam ve kusursuz terkibini daha dikkatle inceleyecek olursak, aşikâr surette sıcak ve daha gizli biçimde nemli olduğu açıkça görülecektir, nitekim neredeyse yanılmaz bir kanıtla ispatladık ki, biçimsel ve maddesel çift piramidin kesişmesiyle o güneş kütlesi, ruhani madde ile ışıktan eşit paylar alarak kaynaşmıştır, bundan ötürü onun feleğine adalet küresi adını verdik.

Fakat biçimsel ışık fail olduğundan ve eyleminde açıkça idrak edildiğinden, onun niteliğinin, yani sıcaklığın onun bedeninde hâkim olduğu söylenir, bu nitelik parlak tözüyle birlikte yaratılmış varlıkların terkibine girdiğinde canlının doğuştan gelen ısısı (calidum innatum) olarak adlandırılır.

Ne var ki bu varlık öylesine biçimseldir ki bedende bir vasıta olmaksızın hareket edemez, bu yüzden güneş kütlesinin ruhani tözünden bir damla içinde bu güneş ışını da bulunur, bu da hayvanların ve bitkilerin hayatına son derece yakın, pek dostane olan o nemdir ve hayatın kök nemi (humidum radicale) olarak adlandırılır.

Güneş'in üretici gücü, çoğaltıcı kudreti ve hayatı işte buradan gelir, bu güç ona tamamen zıt olan kuru bir şeyden değil, güneş maddesinin arzusunun ötesinde onu güzellikle kutlu kılan böylesi bir ısıyla mutedil kılınmış nemden ibarettir, bu aşağı aleme tesirle etki eder ve eylemleriyle gerek yansımalar gerek yankılanmalar gerekse nihayet karanlık ve daha az biçim bulmuş maddenin direnci vasıtasıyla arızi ısıları uyandırmayı adet edinmiştir, nitekim bu arızi ısının fiilleri dolayısıyla Güneş'in sıcak ve kuru olduğuna hükmedilir.

Onun simgesi ise şöyledir, ☉.

Güneş göksel tertibindeki tabiatı bakımından değerlendirildiğinde iki husus kaydedilmelidir, Öz Tabiatı, Unsurî olanı, buna göre şöyle denir, Açıkça sıcak ve kuru, fakat gizlice nemli. Gündüze ait. Eril. Mars'ın dostu, Satürn'ün düşmanı. Doğulu. Doğal dönüşünü bir yılda, yani 365 gün 6 saatte tamamlayan hareketli tabiatı. Edinilmiş tabiatı, ki bundan bu bölümün 2. ve 3. kısımlarında bahsedilecektir. Bedeninin yoğunluğu, ki 343506 mili doldurur. Aşağıdakilere baktığı ölçüde, Genel olarak, can verici ve iyicildir, hatta aşağıdakilere hayat bahşedendir, dolayısıyla açı yoluyla uğurlu, doğal kavuşum yoluyla uğursuz olarak adlandırılır. Özel olarak, bundan bu bölümün dördüncü kısmında bahsedeceğiz.

BÖLÜM V. KISIM II. Güneş'in edinilmiş tabiatı hakkında.

Güneş'in edinilmiş tabiatında iki husus dikkate alınmalıdır, nitekim onun daha ziyade asli kuvveti (fortitudo essentialis) söz konusudur ki bu ya Zodyak (zodiacus) burçlarından alınır, bunların türleri şunlardır, Ev (domus), Aslan. Yücelme (exaltatio), 19. Koç. Güneş'in hâkimi olduğu gündüz üçlüsü (triplicitas). Çehreler (facies) ise onar derecedir, İlk, Koç. Orta, Aslan. Son, Yay. Herhangi bir burcun eril dereceleri. Ya da daha önce Satürn bölümünde ele alınan horoskopun evlerinden kaynaklanan arızi kuvveti (accidentalis).

Kural I. İki ışık kaynağının yaşlılıktan yoksun olduğu bilinmelidir, nitekim Koç bölümünde söylendiği gibidir.

Kural II. Benzer şekilde bilinmelidir ki, Güneş ve Ay, diğer bütün gezegenlerin aksine yalnızca tek bir eve sahiptir.

Kural III. Güneş yanmış (combustus) olarak adlandırılamaz, zira yukarıda dendiği gibi yanmanın sebebi bizzat kendisidir.

Kural IV. Güneş'e gerileyen (retrogradus) ya da ileri giden (directus) veya herhangi bir durakta bulunan da denemez, zira episiklü (epicyclus) yoktur.

Kural V. Güneş'in apogesi (aux) Yengeç'tedir ve bunun karşıtı Oğlak'tadır.

Kural VI. Güneş'in ölümü ve alçalması olarak adlandırdıkları düşüşü (casus), Terazi'nin 19. derecesindedir. Yaşamı ve yücelmesi ise Koç'un 19. derecesindedir. Zararda olması (detrimentum) veya sürgünü ise Kova'dadır.

Kural VII. Güneş'e doğulu (orientalis) veya batılı (occidentalis) da denemez, zira doğululuğun kökeni ve sebebi bizzat kendisidir, yani diğer gezegenlere ona nispetle doğulu ve batılı denir.

Bunun dışındaki diğer bütün hususlarda, Satürn bölümünde tarif edilen kuvvetler ve zayıflıklar bizzat Güneş için de geçerlidir.

BÖLÜM V. KISIM III.

BÖLÜM I. Güneş'in bu aşağı âleme hâkim olan özel tesirleri üzerine.

Güneş aşağı âleme baktığı ölçüde, Bölgelerden Doğuyu, İklimlerden dördüncüsünü, Meteorlarda hepsiyle ortaklığı, Büyük âlemin (macrocosmus) unsurlarından kısmen havayı, kısmen ateşi, Günlerden Pazar gününü, Madenlerden altını idare eder. Büyük âlemde ona ait olan şeyler bu kısmın birinci bölümünde ele alınmıştır. 4. İklim Yunanistan'dan geçer. Bu sebeple orası, Güneş'in önderlik ettiği bilgili ve seçkin insanlarla dolup taşmıştır.

Benzer şekilde, o iklim civarında, dünyevi hükümdarlıklara hükmeden yeryüzünün en büyük efendileri yaşamış ve ikamet etmişlerdir. Güneş, diğer gezegenlerle kurduğu muhtelif açılara göre meydana getirdiği, tür bakımından birbirinden farklı pek çok meteorun müsebbibidir.

BÖLÜM V. KISIM III. BÖLÜM II. Güneş'in Küçük Âlemdeki (microcosmus) Tesirleri Üzerine.

Güneş küçük âleme baktığında, onun Ruh veya ahlak mizacına tesir eder ve böylece şunları husule getirir, Âkilleri. Gayretlileri. Yılan misali öfkelenenleri. İntikama meyillileri. İhtiraslı ve kibirlileri. Makam ve hâkimiyet düşkünlerini.

Beden mizacına tesir eder ve böylece şunları husule getirir, Orta ve güzel bir boyu. İriliğe meyleden ve etli bedeni, bilhassa nemli burçlarda ise, öte yandan ateş burcunda ise az etli fakat insanın yaşıyla birlikte irileşen bedeni. Şayet su burcunda ise mutedil bir mizacı. Güzel bir ten rengini. Geniş ve güzel, fakat biraz solgunca, yalnızca hafif bir kırmızılık karışmış çehreyi. Gözlerin parlak ve büyük, renginin ela ile sarımtırak karışımı olmasını. Dağınık saçları. Gür ve güzel sakalı. Boğuk sesi.

Galebe çalan mizacı veya hıltı, Özel beden azalarını, Tabii kuvveti, Hastalıkları, Yaşı, Meslekleri belirler.

Hıltlardan, doğuştan gelen sıcaklık (calidum innatum) ile kökensel nemden (humidum radicale) meydana gelen sıvıyı idare eder.

Beden azalarından Güneş, kalbi, beyni, ilikleri, sinirleri, Görmeyi, erkekte sağ gözü, Kadında ise sol gözü idare eder.

Tabii kuvvetlerden hayati ve çekici kuvveti besler.

Hastalıklardan bayılmayı, kalp çarpıntısını, Göz iltihabını (ophthalmia), Göz akıntısını, Ağız yaralarını ve Safra kaynaklı olmayan bütün sıcak ve kuru hastalıkları gösterir.

Yaşlar arasında kemal veya tam orta yaşı kendine ayırır.

Meslekler hususunda altın, tunç ve kıymetli taş ustalarını, Büyük efendileri, Hâkimleri, Kralları, Prensleri, Kontları husule getirir.

BÖLÜM VI. Venüs Üzerine.

KISIM I. Venüs'ün Bütün Tabiatı Üzerine.

Venüs, bu cildin gezegenlerin terkibinden bahsettiğimiz birinci risalesinde gösterildiği üzere, iki kısım kurutucu ve bir o kadar da nemlendirici tabiattan terkip edilmiş bir gezegendir.

Bu gezegen, akışkanlığa ve kararsızlığa itaat eden dişil tabiatını, Merkür'ün kararsız ve sebatsız mizacından almıştır.

Onun tabiatının, canlıların hayatına meyilli ve lütufkâr olan Venüs diye adlandırılan hakiki kısmı ise Güneş'in mutedil sıcaklığından ona intikal etmiştir. Sembolü ise bu şekilde çizilir, [sembol].

Venüs iki şekilde dikkate alınır, ya kendine has tabiatı ki bu ya kendi içinde ve göksel mizacında bulunur, burada iki husus kaydedilmelidir, yani onun Aşağı âleme baktığı ölçüde, Tabiatı, unsurlara ait tabiatı bakımından sıcak ve nemli denir, lâkin Güneş'in tabiatından daha nemlidir, Geceye aittir, Dişildir, Güneylidir, Jüpiter'in dostudur, Satürn'ün düşmanıdır, Hareketlidir, zira hareketini Güneş ile tamamlar, Veya edinilmiş tabiatıdır ki aşağıda zikredilecektir. Bedeninin ebadı, nitekim 3174494 mil kesafete sahiptir, Yaratıkların hayatına ve diğer bütün şeylere genel olarak lütufkârdır ve böylece küçük şans (fortuna minor) olarak adlandırılır, kendisine bu ad verilmiştir zira Jüpiter'den sonra en büyük hayrı aşağı âleme akıtır, özel olarak ise aşağıda zikredilecektir.

BÖLÜM VI. KISIM II. Venüs'ün Edinilmiş Tabiatı Üzerine.

Bir gezegenin edinilmiş tabiatının ne olduğu yukarıda söylenmişti. Venüs'ün edinilmiş tabiatındaki kuvvetinde iki husus dikkate alınmalıdır, yani onun daha ziyade asli olan kuvveti ki bu ya Zodyak burçlarından alınır, bunların türleri şunlardır, Gündüz evi Boğa, Gece evi Terazi. Sevinci Balık. Yücelmesi Balık'ın 27. derecesi. Üçlüsü, nitekim gündüz Boğa'nın, gece Başak'ın, gece ve gündüz ortaklaşa Oğlak'ın hâkimidir. Hududu (terminus), zira Venüs'ün sınırları, Koç'un 6. derecesinden 14. derecesine, İkizler'in 0. derecesinden 7. derecesine, Başak'ın 13. derecesinden 17. derecesine, Akrep'in 7. derecesinden 11. derecesine, Oğlak'ın 1. derecesinden 8. derecesine kadardır. Çehreleri ki onar derecedir, İlk çehre Yengeç, Orta çehre Terazi, Son çehre Balık'ın 20. derecesi. Her burcun dişil dereceleri. Ya da Satürn bölümünde ele aldığımız göğün evlerinden kaynaklanan arızi kuvveti. Zayıflığı.

Bunların hemen hepsi hakkında Satürn bölümünde konuşmuştuk, yine de bu makamda şu hususa dikkat edilmelidir, Eril gezegenlerin eril derecelerde daha kuvvetli olması gibi, Venüs de dişil bir gezegen olduğundan, kendi cinsiyetine uygun burçlardan daha fazla hoşnut olur ve buralarda daha kuvvetli bulunur, bilakis eril olanlarda zayıflar. İkinci olarak, Venüs'ün arızi kuvvetleri arasında şu husus özenle kaydedilmelidir ki, onun kuvveti en çok batılı olduğunda parlar (bu durum Merkür'de de aynı şekildedir), aksine yegâne zayıflığı ise doğulu olduğu vakit gerçekleşir. Üçüncü olarak zihinde tutulmalıdır ki, Venüs dünyanın dişil bölgesinde daha kuvvetli, eril bölgesinde ise daha zayıftır. Dördüncü olarak şuna dikkat edilmelidir ki, Venüs'ün hayatı Balık'tadır, ölümü ise Başak'tadır.

BÖLÜM VI. KISIM III.

BÖLÜM I. Venüs'ün bu aşağı âleme olan özel tesiri üzerine.

Venüs aşağı âleme baktığı ölçüde, Dünyanın bölgelerinden Güneyi ve Güney ile Batı arasındaki orta kısmı, İklimlerden beşincisini, Büyük âlemde meteorlardan nemli olanları ve kimi zaman da rüzgârları, Unsurlardan havayı ve suyu, bilhassa suyu, Madenlerden bakırı, Küçük âlemde ona ait olan şeyleri idare eder ki bunlar aşağıda zikredilecektir.

Venüs Savoie, Lombardiya ve İtalya'nın diğer kısımlarına hükmeder, bu sebeple o yerlerin ahalisi şehvete ve nefis düşkünlüğüne ziyadesiyle müpteladır.

BÖLÜM VI. KISIM III. BÖLÜM II. Venüs'ün Küçük Âlemdeki Tesirleri Üzerine.

Venüs küçük âleme bakarak şunlara tesir eder, Ruh veya ahlak mizacına, kuvvetli ve talihli olduğunda, Cömert, hayırsever, merhametli, halim, iyi, ince, zeki kılar. Tavırlarında tatlı ve sevimli yapar. Neşeli ve şen, danslara düşkün kılar. Ziyafet düşkünü, dünyevi zevkleri arzulayan yapar. Zayıf ve talihsiz olduğunda ise şunları husule getirir, Şöhreti umursamayan ve adı çıkmış kimseler. Görücüler. Şehvet düşkünü, zinaya ve fuhşa meyilli, iffetsiz, fahişe. Kıskançlar, kadınsılaşmışlar, pısırıklar. Korkaklar, acizler, tembeller.

Beden mizacına tesir eder ve böylece şunları husule getirir, Orta bir boy, fakat doğulu ise daha uzun boy. Kadınsı bir güzellik. Pürüzsüz bir beden. Kırmızıyla karışık beyaz bir ten rengi. Güzel ve hafif dalgalı saçlar. Yüzde dolgun et. Güzel bir alın. Güzel ve ince kaşlar. Güzel, oynak ve cana yakın gözler. Uzun burun. Beyaz ve kırmızı yanaklar. İnce dudaklar. Geniş göğüs, kalın bacaklar.

Galebe çalan mizacı veya hıltı, Özel beden azalarını, Tabii kuvveti, Hastalıkları, Yaşı, Meslekleri belirler.

Kaydedilmelidir ki, Venüs'ün tabiatı, Ay'ın tabiatının meydana getirdiği tesirlerin aynısını husule getirmeye gayret eder.

Yine de doğayı aşar, zira bedeni daha büyük bir güzellikle donatır ve onu daha zarif kılar. Hıltlardan (humor) Venüs, kanla karışık doğal balgama sahiptir. Bedenin uzuvlarından etleri, boynu, boğazı, kasığı, memeleri, karaciğeri, böbrekleri, rahmi, cinsel organları, meniyi, kaba etleri ya da kalçaları, belleri ve karnı yönetir. Hastalıklar bakımından Frengiyi (scabies Gallica), mide soğukluğunu ve zaafiyetlerini, hazımsızlığı ve mide düşkünlüklerini, lienteriyi, diyabeti, boğulma türünden rahim marazlarını, priapizmi, belsoğukluğunu ve ishali gösterir. Yetilerden çekici yetiyi (facultas attractiva) besler. Yaşlar arasında, 14. yıldan 28. yıla kadar olan gençliği kendine ayırır. Meslekler bakımından müzisyenleri, şairleri, oyuncuları, hokkabazları, dansçıları, ressamları, yazıcıları, kadınların teveccühüyle yükselmiş saraylıları, kıymetli giysi ve mücevher tüccarlarını, eczacıları ve ıtriyatçıları meydana getirir.

Bölüm VII. Merkür Hakkında

### Kesim I. Merkür'ün Eksiksiz Doğası Hakkında

Merkür, yukarıda belirtildiği üzere, kendisine madde makamında hizmet eden esîrî bölgenin daha kesif maddesinden ve kendisiyle suret kazandığı Güneş cisminin bir cüzünden teşekkül etmiştir, bundan ötürü maddesinin arzusunun gezegenlerin pek çok ve muhtelif suretlerini kabul etmeye yönelik açgözlülüğü sebebiyle fiillerinde kararsızdır,

Zira maddesinin bu hamlığı yüzünden kimi zaman başka bir gezegenin suretini almaya ve kendini onun tabiatına dönüştürmeye can atar, derken birdenbire, ondan ayrılıp bir başkasına bağlandığında onun da tabiatına bürünmeyi arzular, soğuk tabiatına daha iyi suret kazandırmak gayesiyle şüphesiz daima kuvvetin kudretini diler,

İşte bu onun kararsızlığının sebebidir, bundan ötürü iyilerle iyi, kötülerle kötü ve vasat olanlarla vasattır.

Onun remzi ise şöyledir, ☿.

Kendine has doğasında, bu da ya semavî yerleşiminden ileri gelir ki burada iki şey kaydedilmelidir, yani Merkür ya, Unsurî bakımdan ele alınır, bu açıdan sıcaklarla sıcak, soğuklarla soğuk, kurularla kuru ve nemlilerle nemlidir, Geceye ait olanlarla geceye ait, gündüze ait olanlarla gündüze aittir, Eril olanlarla eril, dişil olanlarla dişildir, Işık saçanların hareketine göre Doğuya veya Batıya aittir, nitekim daima onlarla uyarılır, Devranını Güneş ile tamamladığı için hareketlidir, Cisminin boyutu, nitekim kalınlığı 253372½ mildir, Yahut sonradan kazanılmış doğasındadır ki aşağıda ele alınacaktır.

Aşağıdakilere baktığı nispette ya, Genel olarak değerlendirilir ve böylece kâh dost kâh düşmandır, uğurlularla uğurludur, bilhassa övgüye layık açıda ve uğursuzlarla uğursuzdur, Yahut özel olarak değerlendirilir ki aşağıda ele alınacaktır.

### Kesim II. Merkür'ün Sonradan Kazanılmış Doğası Hakkında

Gezegenin sonradan kazanılmış doğasının ne olduğu yukarıda açıklanmıştı. Merkür'ün sonradan kazanılmış doğasında iki şey dikkate alınmalıdır, yani onun, Kuvveti, Aslî olanı daha ziyadedir, bu da ya Zodyak (zodiacus) burçlarından alınır ki türleri şunlardır, Gündüz evi İkizler, Gece evi Başak, Sevinci Başak, Yücelmesi (exaltatio) Başak burcunun 15. derecesi, Gece üçgen açısı (triplicitas), Terimi, nitekim sınırları beştir, 0 dereceden 7 dereceye kadar Koç burcunda, 8'den 14'e kadar Boğa burcunda, 15'ten 21'e kadar İkizler burcunda, 22'den 26'ya kadar Yengeç burcunda, 27'den 30'a kadar Aslan burcunda, Yüzleri, bunlar da onar derecedir, İlk, Orta, Son, Eril dereceler, eğer erillerle birleşirse, dişil dereceler, eğer dişillerle birleşirse, Yahut gök evlerinden alınır ki bunlardan Satürn bahsinde söz etmiştik, Arızî kuvveti, Batılı olmasıdır. Zayıflığı, Bütün bunlardan yukarıda ikinci bölümde söz etmiştik, fakat burada da kaydedilmelidir ki Merkür'ün kuvvetleri arasında Batılı olmak bulunduğu gibi, zayıflıkları arasında da Batılı olmak vardır. Benzer şekilde şu da gözlenmelidir ki Merkür'ün hayatı Başak burcundadır, ölümü ise Balık burcundadır, nitekim yukarıda zikredilmişti.

### Kesim III. Kısım I. Merkür'ün Bu Aşağı Aleme Tesiri Hakkında

Merkür aşağıdakilere baktığı ölçüde, Dünyanın cihetlerinden Batı ve Kuzeye sahiptir, İklimlerden altıncısına, Hava hadiselerinden çoğunlukla rüzgarlara, Unsurlardan havaya ve suya, dolayısıyla kavuştuğu gezegenin tabiatına göre hepsiyle müşterekliğe, Günlerden Çarşambaya, Madenlerden cıvaya (argentum vivum), Küçük evren (microcosmus) bakımından kendisine ait şeylere sahiptir ki bunlar bu kısmın ikincisinde ele alınacaktır. Merkür altıncı iklimde bulunan Galya ve Burgonya'yı yönetir, bundan ötürü bu halklar kararsız ve değişken ruhludur.

### Kesim III. Kısım II. Merkür'ün Küçük Evrendeki Tesirleri Hakkında

Küçük evrene bakan Merkür onun şu unsurlarına tesir eder, Ruhun mizaç ve ahlakına, bundan ötürü Merkür, Kuvvetli ve iyi durumda olduğunda, Zeka keskinliğinde üstün, Dost edinmede talihli, Kurnaz, Becerikli ve tedbirli, Dindar, Fikir yürütmede basiretli, Bilge, İlim aşığı ve bilgi dolu, Fesahat sahibi, Güzel ahlaklı, Hocasız pek çok şey öğrenen kimseler kılar. Zayıf ve uğursuz olduğunda, Ahlakta istikrarsız ve havai, Kötü niyetli, Hasetçi, Hain, Yalancı, bilhassa Ejderhanın Kuyruğu Başak burcunda olduğunda ve zararlıların (maleficus) itibarında bulunduğunda, Her şeyin sahtesini yapan ve gizleyen, Gizlice hile ve tehlikeli tuzaklar kuran, Adı çıkmış, Unutkan, Ahmak, Geveze kimseler kılar. Bedenin mizacına yahut baskın hıltına, Bedenin özel uzuvlarına, Doğal yetisine, Yaşına, Mesleklerine.

Merkür bedenin mizacına tesir ederken ya, Doğuludur ve böylece, Kuvvetli bir sıcaklık, Bir parça solgunluk, Ne pek siyah ne tam beyaz olan, bilakis bala çalan bir renk, Orta ve düzgün yapılı bir boy, Uzun bacaklar, Orta uzunlukta fakat iyice dağılmış saçlar, Küçük gözler meydana getirir. Nemlidir, lakin bir parça kuruluğa meyleder, Zayıf, Solgun, Siyaha çalan, safranla karışık ve kimi zaman kızıla meyleden bir renk, Batılıdır ve böylece, Keçi yüzü, Yüksek ve dar bir alın, Kafatasında çukur gözler, Keçi gözbebeklerine benzeyen ve kızıla meyleden gözbebekleri, Büyük bir burun, İnce dudaklar, Uzun lakin seyrek kıllı bir sakal, İnce bir ses meydana getirir. Hıltlardan Merkür, Satürn ile olan ortaklığı sebebiyle yanık kara safraya (melancholia adusta) sahiptir. Bedenin uzuvlarından beyne, ruhlara, tahayyüle, hafızaya, dile, ses aletlerine, ellere, parmaklara ve bacaklara sahiptir. Doğal yetilerden hayvanî ve muhayyile yetisini besler. Hastalıklar bakımından hummayı (phrenesis), deliliği, melankoliyi, sarayı, öksürüğü, aşırı tükürüğü, ortak duyunun (sensus communis) yitimini, kekemeliği ve dil tutukluklarını, boğukluğu gösterir. Yaşlar arasında, dördüncü yıldan on dördüncü yıla kadar olan çocukluğu kendine ayırır. Meslekler bakımından, İtibar sahibi kimseler, Danışmanlar, Yazıcılar, Tüccarlar, Filozoflar, Matematikçiler, Kahinler, Yeni sanatların mucitlerini meydana getirir.

Bölüm VIII. Ay Hakkında

### Kesim I. Ay'ın Eksiksiz Doğası Hakkında

Ay, bütün esîrî göğün en nemli ve en kesif kısmından meydana gelmiş en alttaki gezegendir, ilk teşekkülünde parlak canını Merkür vasıtasıyla Güneş'ten almıştır. Bu gezegen, aşırı hamlığı ve hıltların sahibesi olarak adlandırılmasına yol açan nemliliği sebebiyle pek olgunlaşmamıştır, daha kuvvetli bir tesir ve daha tam bir yetkinlik için daima Güneş suretini talep eder, Bundan ötürü Güneş'e karşıtlığında, yani bütün cismi aydınlandığında ve benzer şekilde onunla kavuştuğunda, bu aşağı aleme tesirlerini akıtır, dolayısıyla Güneş'in parlak düzeni onun için sanki ariyet gibidir, onun huzuruyla adeta harekete geçer, öyle ki ham maddesinin eğilimi nemli tabiatı sebebiyle bu aşağı alemdeki somut ve aşikar şeylere doğru iner. Onun remzi ise şöyledir, ☽.

Kendine has doğasında, bu da ya semavî yerleşiminden ileri gelir ki burada iki şey kaydedilmelidir, yani, Ay ya, Unsurî bakımdan ele alınır, bu açıdan, Soğuk ve nemlidir, Tıpkı Güneş'in yılın dörtte birlerinde doğasını değiştirmesi gibi, dördünlerinde doğasını değiştirir, Geceye aittir, Dişildir, Batılıdır, Kâh dost kâh düşmandır, Devranını 27 gün ve 8 saatte tamamladığı için hareketlidir, Cisminin boyutu ki bu 105222½ mildir, Yahut sonradan kazanılmış doğasındadır ki aşağıda ele alınacaktır.

Aşağıdakilere baktığı nispette ya, Genel olarak değerlendirilir ve böylece, Hıltların sahibesi, Bütün üst gezegenlerin meziyetlerini yayan, Pek az ısıtan lakin hissedilmez derecede ısıtan denilir, Yahut özel olarak değerlendirilir ki aşağıda ele alınacaktır.

### Kesim II. Ay'ın Sonradan Kazanılmış Doğası Hakkında

Gezegenin sonradan kazanılmış doğasının ne olduğu yukarıda belirtilmişti. Ay'ın sonradan kazanılmış doğasında iki şey dikkate alınmalıdır, yani onun, Kuvveti, Aslî olanı daha ziyadedir, bu da ya Zodyak burçlarından alınır ki türleri şunlardır, Yegane evi şüphesiz Yengeç, Yücelmesi Boğa burcunun 3. derecesi, Üçgen açısı, nitekim Ay gündüzün ve gecenin müşterek hakimidir, Boğa, Başak, Oğlak, Işık saçanlar, belirtildiği üzere, terimden yoksundur, Yüzleri, bunlar da onar derecedir, İlk, Orta, Son, Yahut arızî kuvvetidir.

Herhangi bir burcun dişil dereceleri, Satürn hakkındaki bölümde ele aldığımız sıcak evler ve güçsüzlükler,

Doğuda bulunma durumu (orientalitas) Ay'ın tabiatını daha güçlü kılar, batıda bulunma durumu (occidentalitas) ise daha zayıf kılar. Güçsüzlükleri arasında, onun düşüşü (casus) yahut alçalması Akrep'in 3. derecesindedir, yücelmesi (exaltatio) yahut kudreti ise, daha önce belirttiğimiz gibi, Boğa'nın 3. derecesindedir.

Zararda olma (detrimentum) konumu ise Oğlak'tadır, diğer hususlarda ise Satürn bölümünde gösterildiği gibidir, şu kaide daima gözetilmelidir ki, Venüs ve Ay yerin altında, yerin üstünde olduklarından daha güçlüdürler. Ay'ın aşağıdaki şeylere tesiri bakımından durumu.

Kısım I. Ay'ın Aşağıdaki Bu Âleme Hususi Tesiri Hakkında

Dünyanın yönleri bakımından, genel olarak hepsi, Güneş ile birlikte onları aydınlattığında, hususi olarak Batı. İklimler bakımından, yedinci iklim. Büyük evren (makrokozmos) bakımından, eylemlerden sulu olan her şey, unsurlardan su, günlerden Pazartesi, madenlerden gümüş. Küçük evren (mikrokozmos) bakımından, ona ait olan şeyler, bunlar bu bölümün ikinci kısmında ele alınacaktır.

Ay'ın, Almanya, İngiltere ve komşu bölgelerin altında bulunduğu bu iklimdeki hâkimiyeti sebebiyle, mezkûr yerlerin ahalisi bir nebze daha kararsız, gezgin ve içkiye düşkündür.

Kısım II. Ay'ın Küçük Evrendeki Tesirleri Hakkında

Ruh yahut ahlak bakımından, kararsız, değişken ve sebatsız, müteharrik ve gezgin, yabancı diyarları dolaşan, her yeni şeyi seven, ahmak, tembel kılar.

Bedenler bakımından, daha nemli bedenler, bilhassa Güneş'ten ayrıldığı vakit. Birinci durağında güçlü ve kuvvetli bir beden, ikinci durağında zayıf, gerileme hareketinde ise nispetsiz bir beden verir. Uzun boy, yuvarlak ve güzel bir çehre, öne çıkan gözbebekleri, tamamen siyah olmayan gözler, beyaz ve bazılarına göre kırmızılıkla karışık bir ten rengi verir. Ay küçük evrene nazar ettiğinde, onun mizacına yahut hâkim olan hıltına, bedenin hususi uzuvlarına, tabii melekesine, hastalıklarına, yaş dönemlerine ve mesleklerine tesir eder.

Hıltlar bakımından Ay balgama ve bedenin daha sulu kısımlarına hükmeder. Bedenin azaları bakımından beyne, erkeğin sol gözüne, kadının sağ gözüne, bağırsaklara, mideye, mesaneye, rahme hükmeder. Tabii melekeler bakımından çekici yahut itici kuvvete hükmeder. Hastalıklar bakımından sara, felç, yüz felci, kulunç, kramp, apseler, tıkanıklıklar, uzuvların titremesi ve sinirlerin tıkanmasından, soğukluk ve nemden kaynaklanan diğer hastalıklara işaret eder. Yaşlar arasında yaşlılığı kendine mal eder. Meslekler bakımından seyyahlar ve yolculuk yapanlar, elçiler, haberciler ve postacılar, balıkçılar, denizciler, sularla ve su üzerindeki işlerle meşgul olan kimseler meydana getirir.

Bölüm IX. Bütün Gezegenlerin Genel Kuralları

Kural I. Zikredilen bütün gezegenler, eğer iyi konumlanmışlarsa, daha önce her biri için belirttiğimiz suret mizacını gösterirler. Şayet kötü konumlanmışlarsa, talihsizliklerinin nispetince suretlerinden kaybederler, bilhassa da kendi tayin ettikleri uzuvlarda ve bulundukları burca atfedilen kısımlarda bu kayıp görülür.

Kural II. Esas göstergelerin (significatores) aydınlık, dumanlı yahut karanlık derecelerde olup olmadığına dikkatle bakılmalıdır. Zira aydınlık dereceler çehrenin güzelliğine ve berraklığına çok yardım eder. Dumanlı dereceler çehreyi donukluğa, kahverengine yahut esmer renge meylettirir. Karanlık dereceler ise çehreyi karanlık, biçimsiz ve hayvanların suretlerine benzeyen bir hâle getirir.

Kural III. Göstergeler sabah yükselişinde olduklarında, büyümekte oldukları için büyük bedenler meydana getirirler.

Kural IV. Şayet göstergeler gerileme hareketinde iseler, bedene kusur getirirler, o bedende nizam ve ahenk bulunmaz.

Kural V. Akrep, Yay ve Balık bedene orta derecede bir güzellik verir, şayet Venüs bunlardan birinde bulunursa bu güzellik çok daha ziyade olur.

Kural VI. Şayet yönetici iyi durumda ise, doğanın güzel, uzuvlarının kusursuz ve bütün ömrü boyunca bedeninin sıhhatli olacağına işaret eder, şayet kötü durumda ise bunun zıddını gösterir.

Bölüm IX. Ejderhanın Başı ve Kuyruğu Hakkında

Ejderhanın Başı ve Kuyruğu gezegen değil, belirli kesişim noktalarıdır, nitekim Ejderhanın Başı, Güneş'in yolu ile Ay'ın dışmerkezlisinin kesişimidir, bunun tam karşısında ise Ejderhanın Kuyruğu bulunur. Bu kesişimler Zodyak'ın bazı yerlerinde tıpkı gezegenler gibi yükselir ve alçalırlar, nitekim Ejderhanın Başı İkizler'in 3. derecesinde yükselir ve Yay'ın aynı derecesinde alçalır. Benzer şekilde Ejderhanın Kuyruğu'nun zararda olma konumu İkizler'in 3. derecesindedir ve onun yücelmesi bu burcun tam karşısındaki burcun aynı derecesindedir, yani Yay'ın 3. derecesindedir.

Şuna dikkat edilmelidir ki, ışık saçanların kavuşumu yahut karşıtlığı, Ejderhanın Başı ve Kuyruğu'nu teşkil eden kesişim noktalarında yahut bunların yakınında, yani 12 derece dahilinde vuku bulduğunda, ışık saçanların tutulmaları meydana gelir, nitekim onların kavuşumunda Güneş tutulması, karşıtlığında ise Ay tutulması gerçekleşir.

Ejderhanın bu iki kesişimi, iyilerle iyi, kötülerle kötüdür, nitekim kavuşumda iyilerin iyiliğini, kötülerin ise kötülüğünü artırır. Kuyruk ise tamamen başın tabiatına zıttır, zira iyilerle kötü, kötülerle iyidir, yani iyinin iyiliğini, kötünün de kötülüğünü eksiltir.

ÜÇÜNCÜ KİTABIN SONU

DÖRDÜNCÜ KİTAP. Gökyüzü Haritasının Çıkarılması Hakkında

Bölüm I. Gökyüzü Evlerinin Esası Hakkında

Birbirini kesen ve ılım noktalarından (aequinoctium) geçen o altı büyük çember eşit kısımlara bölünür, Zodyak'ın kendisi de on iki kısma ayrılır, lakin bunlar eşit olmayan kısımlardır ve bunlara ev (domus) adı verilir. Altı büyük çember meridyen, ufuk, gök eşleği, Zodyak ve iki kolürdür (colurus). Göğün ve Zodyak'ın taksimi bu şekilde olacaktır.

Gökyüzü haritasını çıkarmanın umumi yolunu izah edenler, yalnızca ufuk ile meridyenin kesişimlerini ele almışlar ve bu usulle göğün on iki evini tasvir etmişlerdir.

Bunlardan anlaşılmaktadır ki, bu evlerin yarısı yerin altındadır, diğer kısmı ise gece vaktini kaplayarak yerin üstünde yer alır ve bizimle irtibatlıdır.

Bölüm II. Gökyüzü Evlerinin Genel Düzeni Hakkında

Gökyüzü evlerinin muhtelif adları vardır, zira bazılarına köşe evler denir, bunlar birinci ev yani Doğu köşesi yahut yükselen (ascendens), dördüncü ev yani gece köşesi, yedinci ev yani Batı köşesi, onuncu ev yani gündüz köşesi yahut gökyüzünün ortasıdır (MC). Bazılarına ardıl evler (succedentes) denir, bunlar ikinci, beşinci, sekizinci ve on birinci evlerdir. Bazılarına ise düşük evler (cadentes) denir, bunlar üçüncü, altıncı, dokuzuncu ve on ikinci evlerdir.

Bu ev türlerinin tabiatları ve vaziyetleri de farklı ve muhteliftir, nitekim köşe evlerde yerleşmiş olan gezegenlerin daha güçlü olduğu söylenir, ardıl evlerdekiler köşe evlerdekilerden daha zayıftır, düşük evlerdekiler ise diğer hepsinden daha zayıftır.

Bölüm III. Her Bir Evin Hususi Tabiatı ve Durumu Hakkında

Birinci evde hayat, bedenin yapısı, ruhun vaziyeti ele alınır. Üçlü yöneticilerinden birincisi, doğanın yahut soru soranın hayatına ve tabiatına, neyi sevdiğine işaret eder ve hayatın başlangıcına hükmeder, ikincisi, hayata, beden yapısına ve kuvvete işaret eder, ömrün orta kısmına hükmeder, üçüncüsü, birinciyle aynı hususlara bakar ve hayatın sonunu idare eder.

İkinci evde mallar, zenginlikler ve mülkler ele alınır. Üçlü yöneticilerinden birincisi ömrün başlangıcına, ikincisi orta yaşa, üçüncüsü ömrün sonuna işaret eder.

Üçüncü evde kardeşler, kız kardeşler, akrabalar, doğanın dostlukları, inanç, din, yer değiştirmeler, kısa yolculuklar ele alınır. Üçlü yöneticilerinden birincisi büyük kardeşlere, ikincisi ortanca kardeşlere, üçüncüsü küçük kardeşlere işaret eder.

Dördüncü evde babalar, evler, araziler, ölülerin mirasları hariç eski miraslar, kaleler ve benzeri gibi bütün taşınmazlar, gizli defineler, toprağa gömülü her şey, işlerin neticesi ele alınır. Birinci yönetici babalara, ikincisi kalelere ve şehirlere, üçüncüsü işlerin akıbetine yahut neticelerine işaret eder.

Beşinci evde çocuklar ve oğullar, sevgiler, elçiler, bağışlar ele alınır. Doğanın üçlü yöneticilerinden birincisi çocukların hayatına, ikincisi sevgilere, üçüncüsü vasiyet ve bağışlara işaret eder.

Altıncı evde hastalıklar, doğanın köleleri ve cariyeleri, hayvanlar yahut davarlar, bunların sayısı ve çokluğu ele alınır. Üçlü yöneticilerinden birincisi hastalıkları ve illetleri, ikincisi köleleri, üçüncüsü kölelerden elde edilen menfaat ve kazançları, davarları ve onların sayısını gösterir.

Yedinci evde evlilikler, kadınlar, davalar ve çekişmeler, savaşlar, haydutluklar, düşmanlıklar ele alınır.

Sekizinci evde yaşlılığın orta dönemi ele alınır.

Dokuzuncu evde [okunamadı] ele alınır.

Kaçak kölelerin alım ve satımı hususunda. Üçlü yöneticilerinden (triplicitas) birincisi kadınlara, ikincisi davalara ve çekişmelere, üçüncüsü ise karışımlara ve paylaşımlara işaret eder.

Ölüm, meşakkat, keder ve ölülerin mirasları hususunda. Üçlü yöneticilerinden birincisi ölüme, ikincisi kaidelere ve kadim şeylere, üçüncüsü ölülerin miraslarına işaret eder.

Din, inanç, rüyet, bilgelik, ilahiyat, ibadet, şayialar, rüyalar, elçilikler, ömrün yarısı ve uzun yolculuklar hususunda. Üçlü yöneticilerinden birincisi seyahatlere, ikincisi inanç ve dine, üçüncüsü ise doğan kimsenin rüyalarının tabirine işaret eder.

Onuncu evde hükümranlıklar, mansıplar, vazifeler, icra edilecek sanatlar, mülk ve hırsızlıkla çalınan şeyler ele alınır. Üçlü yöneticilerinden birincisi amellere ve yücelmelere, ikincisi buyruk sesine ve cesarete, üçüncüsü mansıpların sebatına işaret eder.

İyi Cin (Daemon bonus) tesmiye olunan on birinci evde talih ve dostlar ele alınır. Üçlü yöneticilerinden birincisi itimada, ikincisi meşakkate, üçüncüsü ise meşakkatlerin semeresine işaret eder.

Gizli düşmanlar, aldatıcılar, hasetçiler, kederler, zindanlar, fena fikirler, büyük hayvanlar, kadınların doğumundaki hayırlı yahut meşum haller hususunda. Kötü Cin (malus Daemon) tesmiye olunan on ikinci evde doğan kimsenin mezkûr halleri ele alınır. Üçlü yöneticilerinden birincisi gizli düşmanlara, ikincisi meşakkatler ile zindanlara, üçüncüsü ise hayvanlara işaret eder.

Bölüm IV: Bir Evin Yöneticisi Hakkında

Araplarca el-Mübtez (Almuten) olarak isimlendirilen yönetici (dominus), galip gelen ile birdir, zira o mahalde diğer gezegenlerden çok daha fazla kutluluk ve kuvvet şehadetine maliktir. Binaenaleyh gök haritası tetkik edilmeli, yöneticisi aranacak mahal dikkatle müşahade olunmalıdır. Mesela, birinci evin yahut ufuk çizgisinin (horoscopus), yani yükselenin (ascendens) yöneticisini tahkik etmek murat ettiğimde, evvela mezkûr evin başlangıcını hangi burcun ve bu burcun hangi derecesinin işgal ettiğini ararım.

Müteakiben işbu kitabın üçüncü cildinde tavsif edilen o burcun başına müracaat ederim, orada evvelemirde umumiyetle mezkûr burcun ve onun her bir cüzünün daha kudretli yöneticilerini ararım, kezalik başlangıç çizgisini (cuspis) tabiatı icabı tutan yöneticileri de tahkik ederim. Hükümranlık ise o mahalde kuvvet ve asalet (dignitas) şehadetleri daha ziyade olan gezegene atfedilir, nitekim yükselenin başlangıç çizgisinde 10 derece İkizler bulunursa, Merkür'ün kendi evi dolayısıyla 5 asalete sahip olduğunu bulurum, birinci kısım İkizler bahsinde serdedildiği üzere, üçlü yönetimi dolayısıyla üç asaleti vardır, yine aynı kısımda gösterildiği vechile, hudut (terminus) asaleti dolayısıyla iki asalete maliktir, İkizler hakkındaki ikinci kısmın öğrettiği üzere. Mezkûr mahalde ona asaleten muadil bir gezegene rastlamam, bu sebeple onu bahse konu mahallin yöneticisi ilan ederim, sair evlerde de usul böyledir.

Şayet aynı mahalde müsavi asalete malik iki gezegen bulunursa, o vakit yükselende, evin başlangıcına 3 veya 4 derece yakın olan gezegen yönetici addedilir, hatta yalnızca iki asaleti bulunsa dahi bu böyledir, yahut aynı mahalde mevcut mezkûr iki gezegenden sadece biri yükselene açı yapıyorsa (aspicere) yönetici o kabul edilir.

Şayet ikisi de yükselene açı yapmıyorsa yahut her ikisi de müsavi derecede açı tesis ediyorsa, gökyüzünde daha kuvvetli olan, sözgelimi biri köşe evde diğeri ardıl evde yahut biri ardıl evde diğeri düşüş evinde bulunuyorsa, kuvvetli olan yönetici veya galip addedilir.

Şayet bu vaziyette dahi kudret bakımından müsavi iseler, o takdirde hangisinin kendi tabiatına daha muvafık bir derecede olduğuna bakılır, yani eril bir gezegen eril derecede midir, dişil bir gezegen dişil derecede midir, yahut aydınlık, karanlık, boş, derin çukur (putealis), sakatlayıcı (azemena) veya talihi artıran derecede midir, zira hangisi daha kuvvetli ise yönetici namıyla o anılır. Nihayet mezkûr hususların cümlesinde iki gezegen müsavi çıkarsa, o vakit ev asaleti diğer asaletlere takdim edilmelidir.

Bölüm V: Öğle Vaktinde Burçların Evlere Dağılımı Hakkında

Evvelemirde bilinmelidir ki müneccimler nezdinde başlıca iki vakit caridir, bunlar öğle vakti (meridianum) ve öğleden sonraki vakittir (pomeridianum).

Güneş'in gün ortası noktasını zapt ettiği, yani ufkun zirvesine yahut meridyen dairesine dahil olduğu müddete öğle vakti tesmiye edilir.

Binaenaleyh tam öğle saati için, yani Güneş'in gün ortası noktasını tuttuğu an için gök haritası çıkarmak ve gök burçlarını mezkûr saatte harita üzerinde kendi hususi mevkilerine göre tertip etmek murat ettiğinde, harita evvelce beyan edilen vechile resmedildikten sonra, azami dikkatle Güneş'in mahalli, yani mezkûr gün ve saatte Güneş'in dahil olduğu burç ile şayet varsa dakikasıyla birlikte derecesi tahkik edilmelidir.

Mevcut yıl ve aya mahsus efemeris (ephemeris) cetvellerinde bunlar tespit olunduktan sonra, onuncu evin başlangıç çizgisine Güneş, içinden geçtiği burçla birlikte dercedilir. Müteakiben sualin vaki olduğu memleketin yahut şehrin kutup yüksekliği altında, evler cetvelinde Güneş'in içinde bulunduğu burç aranır ve bu burç onuncu ev serlevhası altına tespit edilir. Buradan hareketle onuncu evin altına doğrudan yerleştirilmiş sayılar silsilesinden aşağıya doğru, Güneş'in içinde bulunduğu hakiki dereceye tesadüf edilene dek inilir, bu bulunduğunda, doğrudan sağ tarafa, 11, 12, 1, 2 ve 3. evlerin sütunlarına doğru ilerlenir ve orada mezkûr evlerin başlangıç çizgilerine tayin edilmiş dereceler ile dakikalar kaydedilir, yani 11, 12, 1, 2 ve 3. evlere yazılır. Bunlar teşkil edildikten sonra, karşıt evler ve bunların dereceleri ile dakikaları da tayin edilmiş olur.

Bu suretle gökyüzü haritası, muayyen öğle saati için bütün gezegenleri fıtri vaziyetlerine binaen kabul etmek üzere burçlarıyla birlikte hazır kılınır.

Bölüm VI: Mezkûr Haritalara Gezegenlerin Yerleştirilmesi Hakkında

Sualin günü verilen yılın ayı içinde tahkik edilirse, gezegenlerin haritaya yerleştirilmesi gayet sehl olup hiçbir zahmet teşkil etmez. Zira verilen günden sağa doğru iki muvazi hat arasında ilerlediğinde, her bir dörtgenin üzerinde hem gezegenin hem de içinden geçtiği burcun remizlerini bulursun.

Dörtgenin dahilinde ise gezegenin o günün öğle saatinde ikamet ettiği derece ve dakikayı tesbit edersin.

Bundan ötürü öğle saati için tanzim edilen haritada, mezkûr gezegenler dörtgenlerde bulunan aynı derece ve dakikalarla sergilenmelidir.

Lakin öğleden sonraki bir saat için harita tanzim edildiğinde keyfiyet başkadır, nitekim 8. bölümde izhar olunacaktır.

Misal, sual Londra'da, 1601 senesinde, mayıs ayının 11. gününde, tam öğle saatinde vaki olmuştur.

Merkür'ün Boğa burcunda ilerlediğini, mezkûr burcun 20 derece 25 dakikasında bulunduğunu tespit ederim.

Londra'nın kutup yüksekliği 51 derece olduğundan, bahse konu yükseklik dairesinde hazırlanan evler cetvelinde Güneş'in burcu ve derecesi aranmalıdır.

Verilen şehrin dakik kutup yüksekliği evler cetvellerinde bulunamadığı takdirde, ona en yakın daha küçük irtifaı tercih ederim.

Binaenaleyh 50 kutup yüksekliği altında 20 derece Boğa burcunu bulurum, bunu 0 dakikasıyla birlikte onuncu evin başlangıç çizgisine koyarım, aynı paralelde sağa doğru ilerleyerek 11. evin başlangıç çizgisi için İkizler burcunun 2 derece 21 dakikasını, üçüncü sırada 12. evin başlangıç çizgisine dercedilmek üzere Yengeç burcunun 4 derece 48 dakikasını, birinci evin başlangıç çizgisi için Aslan burcunun 27 derece 51 dakikasını ve ikinci evin başlangıç çizgisi için Başak burcunun 20 derece 27 dakikasını tespit ederim. Diğer evler için de bu minval üzere amel edilir. Karşıt burçlar şunlardır, Koç ve Terazi, Boğa ve Akrep, İkizler ve Yay, Yengeç ve Oğlak, Aslan ve Kova, Başak ve Balık.

Bölüm VII: Öğleden Sonraki Herhangi Bir Saat İçin Gök Haritasının Çıkarılması Hakkında

Öğleden sonraki vakit, bir öğle noktasından müteakip diğer öğle noktasına kadar uzanan, yani 24 saatlik tabii günü ölçen zamandır.

Şayet gök haritasının çıkarılacağı zaman öğleden sonra ise, evvelce beyan edilen usulle Güneş'in vazolunan yıl, ay ve günde dahil olduğu burç ve derece bulunduktan sonra, sualin tevcih edildiği memleketin yahut mahallin kutup yüksekliğine mahsus evler cetvelleri ve Güneş'in içinde bulunduğu burcun onuncu ev serlevhası altına tespit edildiği sütun tetkik olunmalıdır.

Nitekim soldaki dar sütunda, üstünde öğleden sonraki vaktin yazılı olduğu mahalde, öğleden sonraki zamanın saat ve dakikaları tekabül eder, bu saat ve dakikalara sual vaktinin saat ve dakikaları ilave edilmelidir.

Lakin Güneş fıtri hareketiyle her altı saatlik fasılada burcun 15 dakikasını katettiğinden ve buna Ekvator'un bir derecesinin dörtte biri tekabül edip mezkûr çeyrek parça bir zaman dakikasına denk geldiğinden, öğleden sonraki her altı saat için mezkûr saatlerin dakikalarına bir zaman dakikası munzam kılınmalıdır.

Şayet cem olunan saatlerin yekûnu 24 adedini aşarsa, bu vaziyette yekûndan 24 tarh edilmeli, bakiye kalan miktar dakikalarıyla birlikte evler cetvelinde, öğleden sonraki vakit serlevhasını havi dar sütun altında aranmalıdır.

Şayet mezkûr adedi tam manasıyla bulamazsan, ondan küçük en yakın sayı ahzedilmelidir (zira böyle yapıldığında hiçbir hata zuhur etmez yahut ehemmiyetsiz bir sehiv vaki olur), bu bulunduktan sonra, iki muvazi hat arasında doğrudan sağa doğru ilerlenmeli, evvelki fasılda gösterildiği vechile 10, 11, 12, 1, 2 ve 3. evler kendi hususi burçları ile evin başlangıç çizgisine yazılacak derece ve dakikalarıyla tezyin edilmeli, bunlara mukabil gelen diğer altı ev de evvelce tayin olunan derecelerin karşıtı olan burç ve derecelerle teçhiz olunmalıdır.

İşbu usulle gök haritası, muayyen öğleden sonraki vakit için, o esnada semada galebe çalan gezegenleri layıkıyla tasvir etmek üzere hazırlanmış olur. Faraza verilen tarih 1615 senesi, Roma takvimine göre haziran ayının onuncu günü olsun, 50 kutup yüksekliğinde, öğleden sonra saat altıda.

Bölüm VIII: Öğleden Sonraki Vakit İçin Gök Haritasına Gezegenlerin Yerleştirilmesi, Herhangi Bir Öğleden Sonraki Saat İçin Gezegenlerin Hakiki Mevkilerinin ve Ortalama Hareketlerinin Bulunması Hakkında

Sualin vakti öğleden sonra olduğunda, gezegenin ortalama hareketi efemeris cetvellerinde dakik olarak bulunmaz.

Binaenaleyh ayın günü efemeris cetvelinde aranmalı, onun dörtgeninde gezegenin o günün öğle saatine mahsus ortalama hareketi müşahede edilmeli, hemen altına vazolunan dörtgende ise müteakip günün öğle vakti için hareketi tetkik edilmelidir.

İkisi arasındaki fark ahzedilmeli, dakikaya tahvil olunmalı, aynı minval üzere saatler de dakikaya irca edilmelidir.

Bu yapıldığında, birinin dakikalarını diğerinin dakikaları ile çarp, çıkan sonucu 24'e böl, bölümden elde edilen o sayıyı tekrar 60'a böl, bölüm aynı gezegenin ortalama hareketinin hakiki zamanını gösterecektir.

Söz gelimi, Güneş'in ortalama hareketi 59 dakikadır, öğleden sonra verilen saat ise 20 saat 30 dakika olacaktır. Şu halde 20 saati 60 ile çarparak dakikaya çevir, şu şekilde, 1200.

Bu sonuca şayet 30 dakika eklersen, 1230 elde edersin, saatlerin bu dakika sayısını tekrar Güneş'in ortalama hareketinin 59 dakikası ile şu şekilde çarpacaksın. Ardından bu çarpımı aşağıdaki usulle 24'e böl. Buradan bölüm [okunamadı] çıkar, bunu da şu şekilde ayrıca 60'a böl. Dolayısıyla verilen o saatteki günlük hareket 30 dakika 4, yani 23 saniye olacaktır.

Ve diğer bütün ortalama hareketlerde de bu minval üzere ilerlenmelidir.

Kural 1. Gezegenin ortalama hareketi dakikalara kadar uzanmadığı yerde, Satürn'ün hareketinde görüldüğü üzere, önceki usulle saniyeler ve saliselerle işlem yapılmalıdır.

Kural 2. Gerileyen gezegende daima öğle vakti ile verilen saat arasındaki dakika ve saniye kadarını çıkar, fakat ileri harekettekilerde ekle.

Lakin önceki işlem büyük bir hata olmaksızın başka ve daha iyi bir yolla da yürütülür, nitekim bütün gezegenlerin bir günün öğle vaktinden ertesi günün öğle vaktine kadar olan ortalama hareketi alınır, gezegenin daha yavaş ya da daha hızlı hareketinin tabiatına göre dakikalara, saniyelere yahut saliselere bölünür.

Bu sayıyı 24'e böl, günün bir saatinin değerini bulursun ki bu, öğleden sonra geçen saatlerle çarpıldığında gezegenin saat veya dakikalardaki hareketinin değerini gösterir. Yahut daha çabuk olsun diye, toplam sayıyı verilen sayıya böl. Söz gelimi, 1615 yılının Ocak ayının 13. gününün öğle vakti ile aynı günün öğle vakti arasındaki Güneş hareketinin farkı 61 dakikaydı, yani 1 derece ve 1 dakika. Dolayısıyla evvela 24'e bölünen 61, bölümde 2 dakika 13 saniye 5 salise verecektir ve diğerlerinde de bu böyledir.

Gezegenlerin hareketlerinin verilen zamana uyarlanmasıyla öğleden sonraki haritanın çıkarılış örneği ise şöyle olacaktır. 1615 yılında, 13 Ocak günü, öğleden sonra saat 3 ve 30 dakikada doğanın durumu sorgulanmaktadır.

O halde orada Güneş'in Zodyak'taki konumu efemeristen araştırılmalıdır, ben bunu Oğlak burcunun 14 derece 40 dakikasında bulmaktayım.

Buna göre Londra enleminde, Oğlak burcundaki Güneş sütununu arıyorum ve Güneş'in günün öğle vaktinde bulunduğu 13. dereceye inerek buluyorum, bunun sol tarafında 19 saat ve 44 dakika bulup buna öğleden sonra verilen zamanın 3 saat ve 30 dakikasını ekliyorum.

Böylece 22 saat ve 74 dakika çıkar ki bunlar 23 saat 14 dakikayı meydana getirir. 24 saat içinde dört kez altı saat bulunduğundan, zikredilen dakikalara başka 4 dakika ekliyorum ve bu hesapla yekûn 23 saat ve 18 dakika olacaktır.

Fakat 27, 24'ü aştığından, 24'ü 27'den çıkardıktan sonra geriye 3 saat ile 18 dakika kalacaktır.

Dolayısıyla bunları saatler sütununda arıyorum ve bunlar bulunduğunda, güney haritasında söylendiği gibi her bakımdan ilerliyorum. Böylece haritanın kendisini bu usulle hazırladık ve mezkûr kural uyarınca gezegenleri aşağıda takip ettiği üzere içine kaydettik.

Kutup yüksekliği, 1615 yılı, 13 Ocak, öğleden sonra saat 10, 30 dakikada.

BEŞİNCİ KİTAP Fırtınaların Önceden Bildirilmesi Üzerine

BÖLÜM 1 Genel Olarak Hava Değişimi Üzerine

Mevsimler, yani İlkbahar, Yaz, Sonbahar, Kış, Yılın mevsimi, Dönencel, Gelecekteki hava durumunu bilmek için üç şey dikkate alınmalıdır, nitekim durumlar, Sabit, Ayın, Haftanın, Özel, yani Günün, Saatin, Düzensiz.

BÖLÜM 2 Bütün Bir Yıl Boyunca, Mevsimlerinde ve Aylarında Hava Değişimi Üzerine

Havanın kusursuz değişimini anlamak için göğün durumunun dikkate alınması gereken muhtelif zamanlar bulunduğundan, daha genel olanlardan başlayarak ve böylece sırasıyla daha özel olanlara inerek her biri hakkında kısaca söz etmek münasebetsiz olmayacaktır.

Şu halde bizzat yıldan başlayacak olursak, zira onun süresiyle diğer her şey kuşatılır, yılın yükseleninde (ascendens) dosdoğru hazırlanmış tek bir gök haritasının çıkarılmasıyla, gerek havanın değişimine gerekse yeryüzündekilerin çalkantısına taalluk eden tabiatı ve vaziyeti hakkında hüküm vermek güç olmayacaktır. Bu daha kolay yerine getirilsin diye, yağmurlardan, rüzgârlardan, sıcaktan, kuraklıktan yahut soğuktan ne gibi şeylerin vuku bulacağını bilmek arzuladığında, yılın yükselenini tayin et, gezegenleri haritaya yerleştir ve onlardan hangisinin başta bulunup hüküm sürdüğünü dikkatle gözlemle, zira şayet yönetici uğurlu bir gezegen olursa zaman bereketli olacaktır, yok eğer uğursuz bir gezegense dünya da benzer şekilde engellenecek ve bozulacaktır. Haritada daha güçlü olan gezegenin bulunması hususunda daha önceki kitaplarda zaten söz etmiştik, yani haritanın çıkarıldığı zamanda onda daha fazla şahitliği yahut asaleti bulunanın yönetici olduğunu söylemiştik.

Dolayısıyla şunlar aşikârdır ki şayet soğuk tabiatlı gezegenler daha kudretli olur ve daha soğuk burçlarda bulunurlarsa, umumi olarak yılın vaktini soğuk kılarlar.

Nitekim gezegen kendi burcuyla birlikte ne kadar bariz şahitliklere sahipse, yıl da o kadar kuru yahut nemli olacaktır, nitekim Satürn Oğlak'ta iken kuruluk neme üstün gelir, yahut Venüs Balık'ta veya başka bir su burcunda iken nem kuruluğa baskın çıkar.

Benzer şekilde, şayet yönetici sıcak tabiatlı olur ve sıcak bir burçta bulunursa, şiddetli bir hararete sahip olacaktır, Güneş Koç'ta yahut Yay'da bulunursa kurulukla birlikte, yahut Jüpiter veya Venüs hava burçlarında bulunursa nemle birlikte tesir edecektir.

Ve bu usulle sanatın ehli tarafından diğer hususlarda da hüküm verilebilecektir.

Şayet yılın dönüşünde su burçlarında birden fazla gezegen kavuşum (coniunctio) halinde bulunursa bol yağmurlar gösterilir, ateş burçlarında bulunursa sıcaklık ve kuruluk fazlalığına delalet eder, hava burçlarında ise çokça rüzgâra, ayaza, soğuğa ve kara işaret eder.

Bundan başka, yılın mevsimlerinde ve aylarda da benzer biçimde, gezegenler soğuk burçlarda bulunduklarında soğuğun şiddetini ve büyüklüğünü gösterirler, bu durumda şayet Mars veya Satürn hâkimiyeti elinde tutar ve uğurlu gezegenler onlara açı (aspectus) yapmazsa, çokça savaş ve yıkım gösterilir, bilhassa da Mars kendi yazlık evinde (domus) bulunuyorsa, şayet Merkür'ün evlerinden birinde bulunursa çokça yağmura ve vebaya delalet eder.

Burada şunu da kaydetmek gerekir ki yeryüzünün ağır kuruluğu, kısırlık ve zahire kıtlığı, gezegenlerin ateş burçlarındaki kavuşumu haricinde meydana gelmez.

BÖLÜM 3 Her Bir Haftada, Günde ve Saatte Hava Değişimi Üzerine

Bir haftadaki hava değişimini önceden bildirmek istediğimizde, Güneş ile Ay'ın kavuşumunun, karşıtlığının (oppositio) yahut kare açısının (quadratus) önceden vuku bulup bulmadığına dikkatle bakılmalıdır ve bu açıların gerçekleştiği ana göre gök haritaları çıkarılmalıdır (göksel açıların ayrılması hususunu önceki kitapta, Satürn hakkındaki bölümde dile getirmiştik). Ardından o çıkarılan haritada galip gelen gezegen gözlemlenmelidir, bilhassa da köşe evlerde ve açının gerçekleştiği saatte Güneş ile Ay'ın bulunduğu mahalde daha fazla asli asalete sahip olan gezegene bakılmalıdır, zira tasarruf eden gezegen o olacaktır.

Benzer şekilde galip gelen gezegenin seyrettiği ve gerek kavuşum gerekse açı yoluyla yaklaştığı burç da iyice tetkik edilmelidir.

Zira hava değişimi hakkında hükmü bunun niteliğine göre vereceksin.

Ve ben bu uygulamanın doğruluğunu bundan altı ya da yedi yıl önce, şiddetli bir ayazın yeryüzünün bu bütün parçasını kasıp kavurduğu vakit bizzat müşahede ettim, zira o vakit kız kardeşimin evliliği sebebiyle akrabalık bağıyla bana bağlanmış soylu bir şövalye, astroloji sanatımla o havanın değişimi ve ayazın çözüleceği vakit hakkında hüküm verip veremeyeceğimi benden sormuştu.

Harita çıkarıldığında, gezegenlerin ekseriyetini bizzat Satürn ile birlikte onun evinde, yani Oğlak burcunda, adeta bir misafirlikte ağırlanmış gibi buldum.

Fakat Ay'ın bu kavuşumdan azat olduğunu, henüz Satürn'ün soğuğuyla donmuş bulunduğunu saptadığım ve benzer şekilde Mars'ın da kendisini Satürn'ün soğuk kucağından ayırdığını fark ettiğim için, Mars'ın gereken ışın saçımıyla Ay'a açı yapabileceği hakiki müstakbel vakti dikkatle not ettim ve bunun perşembe günü, sabah vakti saat dokuz civarında vuku bulacağını gördüm.

Dolayısıyla o vakitte bu inatçı ayazın çözülmeye maruz kalacağını ve bu çözülmenin başlangıcının yağmurla karışık kardan olacağını önceden bildirdim, zira nitekim ne Mars uyuşukluğu sebebiyle Ay'ın cismine o kadar canlı tesir edebilirdi, ne de Ay donmuş nemi sebebiyle Mars'ın tesirlerini o kadar aniden kabul edip sineye çekebilirdi, öyle ki bu çözülmede bir yandan Satürn, diğer yandan Mars'ın harareti hâkimiyet sahibiydi, zira çözülmeyi Mars başlatıyor, Satürn'ün kuvvetleri ise dondurucu tabiatından havada bir şeyler bırakıyor, henüz Mars'ın kudretine büsbütün boyun eğmiyordu, fakat nihayetinde Mars üstün geldiğinden o bütün karlı madde safi suya dönüşüyordu.

Ve ben nasıl önceden bildirdiysem, hadise de kehanetime öyle uydu ve onu doğruladı.

Bunlardan açıkça anlaşılmaktadır ki doğa felsefesi evvelemirde astrolojinin bu kısmının hükmüne iştirak etmelidir ve onsuz bu sanatta hiçbir şey ortaya konulamaz.

Şu halde hava değişimi hususunda hüküm verirken riayet edilecek pek çok kural vardır, bunlar arasında şu da son sıraya konulmamalıdır ki zikredilenlerin tesiri göstergeler (significator) ne kadar çoksa o kadar kuvvetli, ne kadar azsa o kadar zayıf olacaktır.

BÖLÜM 4 Bölgenin Konumu Bakımından Hava Değişimi Üzerine

Kimi iklimlerin havanın sıcak değişimlerine, diğerlerinin ise soğuk değişimlerine daha ziyade maruz kaldığı kesindir ve tecrübelerle kanıtlanmıştır, bu da gerek aşikâr gerekse gizli sebeplerden ötürüdür.

Aşikâr sebeplerden ötürüdür, nitekim dünya kutuplarına daha yakın bölgelerin soğuk ve ayazla daha çok katılaştığını, ekinoks çemberine doğru ise ateşli gök olaylarının havayı daha fazla çalkaladığını görmekteyiz.

Gizli sebeplerle ise bazı mevkilerin fırtına çokluğuyla diğerlerinden daha fazla sarsıldığını müşahede ederiz, nitekim bir Batı adası olan Bermuda'nın gök gürültüleri ve deniz fırtınalarıyla, Dalmaçya'nın rüzgârlar ve depremle, adaların da her yerde yağmurlarla tecrübenin tanıklığıyla dertten kurtulamadığı görülür.

Bundan ötürü, sıcak yıldızların hükmü altındaki bölgeler, soğuk yıldızlara tâbi olanların daha soğuk intizamsızlıklardan etkilenmesi gibi, sıcak ve havadar karışıklıklardan diğerlerine nazaran daha fazla mustarip olurlar.

Hangi bölgelerin hangi gezegene tâbi olduğu ise, en iyi şekilde altında bulundukları iklimler vasıtasıyla anlaşılır,

Fakat sabit yıldızlara da muayyen bölgeler tâbidir ve bunların tabiatına göre mizaçlarını muhtelif şekillerde değiştirirler, bunlar için aşağıdaki tablolara bakınız.

Koç burcunun bölgeleri, Suriye, Filistin, Galya, Bretanya, Yukarı Burgonya, Almanya, Svabya, Küçük Polonya, Yukarı Silezya.

Şehirleri, Napoli, Capua, Ancona, Ferrara, Floransa, Verona, Bergamo, Lindau, Utrecht, Braunschweig, Krakow, Burgos.

Boğa burcunun bölgeleri, Partia, Medya, Persia, Takımada adaları, Kıbrıs, Küçük Kıyı Rusyası, Beyaz Rusya, Büyük Polonya, İsveç'in bir kısmı, İrlanda, Loren, Champagne, İsviçre, Rhaetia, Frankonya.

Şehirleri, Bolonya, Siena, Mantova, Taranto, Palermo, Perugia, Parma, Brescia, Zürih, Luzern, Metz, Würzburg, Leipzig, Poznan, Novgorod.

İkizler burcunun bölgeleri, Hyrkania, Ermenistan, Sirenakya, Aşağı Mısır, Sardinya, Lombardiya'nın bir kısmı, Flandre, Brabant, Württemberg Dükalığı.

Şehirleri, Kurtuba, Viterbo, Torino, Reggio, Leuven, Brugge, Londra, Mainz, Bamberg, Nürnberg, Villach.

Yengeç burcunun bölgeleri, Numidya, Afrika, Bitinya, Frigya, Kolhis, Kartaca, Granada, Fransa ve İskoçya krallıkları, Burgonya Kontluğu, Hollanda, Zelandiya, Prusya.

Şehirleri, Konstantinopolis, Venedik, Cenova, Lucca, Pisa, Milano, Vicenza, Bern, Trier, York, Lübeck, Magdeburg, Görlitz, Siraküza.

Aslan burcunun bölgeleri, Fenike, Keldani, Alpler, İtalya, Sicilya, Puglia, Bohemya Krallığı, Türkiye'nin bir kısmı, Sabina.

Şehirleri, Roma, Ravenna, Cremona, Ulm, Prag, Linz.

Başak burcunun bölgeleri, Mezopotamya, Babil, Asur, Ahaya, Yunanistan, Hırvatistan, Karintiya, Atina Dükalığı, Ren'in bir kısmı, Aşağı Silezya.

Şehirleri, Kudüs, Korent, Rodos, Brindisi, Toulouse, Lyon, Paris, Basel, Heidelberg, Erfurt, Breslau.

Terazi burcunun bölgeleri, Baktriya, Trogloditika, Etiyopya, Toskana, Savoya, Dauphiné, Alsas, Livonya, Avusturya.

Şehirleri, Lizbon, Piacenza, Freiburg im Breisgau, Strazburg, Speyer, Frankfurt am Main, Schwäbisch Hall, Heilbronn, Freising, Mosbach, Landshut, Viyana.

Akrep burcunun bölgeleri, Kapadokya, Yahudiye, İdumea, Moritanya, Norveç, Batı İsveç, Yukarı Bavyera.

Şehirleri, Cezayir, Valensiya, Trabzon, Aquileia, Treviso, Padova, Friuli, Messina.

Yay burcunun bölgeleri, Arabia Felix, Keltika, İspanya, Dalmaçya, Slavonya, Macaristan, Moravya, Köln, Stuttgart, Rothenburg, Buda.

Oğlak burcunun bölgeleri, Hindistan, Gedrosya, Makedonya, İllirya, Trakya, Arnavutluk, Bulgaristan, Yunanistan, Litvanya, Saksonya, Hessen, Türingiya, Stirya Marklığı, Orkney Adaları.

Şehirleri, Monako, Toledo, Narbonne.

Kova burcunun bölgeleri, Sogdiyana, Arabia Deserta ve Petraea, Sarmatya, Büyük Tatarya, Eflak, Rusya'nın bir kısmı, Jülich, Kleve, Berg, Danimarka.

Şehirleri, Mechelen, Oxford, Brandenburg, Augsburg, Konstanz, Hamburg, Bremen.

Balık burcunun bölgeleri, Güney İsveç'in bir kısmı, Vestfalya, Piyemonte, Bavyera'nın bir kısmı, Lidya, Pamfilya, Kilikya, Kalabriya, Portekiz, Normandiya.

Şehirleri, İskenderiye, Sevilla, Santiago de Compostela, Rouen, Worms, Regensburg, Montferrat, Trento, Salzburg, İngolstadt.

Zikredilenlerden anlaşıldığı üzere, tek ve aynı takımyıldız muhtelif yerlerde aynı tesiri meydana getirmediği nispette, yeryüzünde havanın farklı karışıklıklarından mustarip olan muhtelif bölgeler bulunur.

BÖLÜM V. Meteorolojik hâdiselerin meydana getirilmesinde gerek seyyar gerek sabit yıldızların hususi tesirleri üzerine.

Zodyak (zodiacus) burçları arasında, havadaki başlıca değişimleri hususi surette meydana getirenler vardır, bilhassa Yengeç, Akrep ve Balık, her ne kadar diğer burçlar da, yani her biri herhangi bir gezegenin tabiatıyla birleştiğinde, havanın herhangi bir bölgesinde muhtelif ve farklı tesirler icra etseler de, nitekim birazdan, gezegenlerden bahsettiğimizde bunu beyan edeceğiz,

Fakat seyyar yıldızlar arasında bilhassa aşağı felek gezegenleri havadaki değişimlere sebep olur, bilhassa Merkür.

Meteorolojik hâdiseleri celbetmek için havadaki her bir gezegenin ne gibi bir amel icra ettiği ise aşağıdaki izahattan anlaşılacaktır.

Satürn haritanın tek yöneticisi (dispositor) yahut hâkimi olduğunda kuruluk meydana getirir, bu durum, burcun tabiatına ne kadar uygun düşerse o kadar şiddetli olur, lâkin eğer Ay, Güneş'in kavuşum veya açısından sonra Satürn'ün açısına yönelirse, ekseriyetle yağmura dönüşecek olan koyu sisler meydana gelir.

Jüpiter tek yönetici olduğunda ılımanlık ve berraklık hâsıl eder, bununla birlikte eğer Ay, Güneş ile kavuşum veya açıdan sonra kendini bu gezegene bağlarsa, bu durum içinde kırmızılık karışmış beyaz bulutlar olmaksızın vuku bulmaz, nitekim bu gezegenlere nemlilik veya kuruluk şehadeti eklenmişse, meselâ Ay nemli veya kuru bir konakta bulunuyorsa, bunlar yağmura veya rüzgâra dönüşür, hatta bu değişim, eğer Ay ve Jüpiter'in bağlanmasından sonra Ay Güneş'in kavuşumuna, Satürn'e yahut Merkür'e yönelirse, hepsinden daha büyük olacaktır.

Ve aynı şeyler, Güneş ile kavuşumdan veya Ay ile Satürn'ün bağlanmasından sonra Ay büyürse yahut Jüpiter'e veya Merkür'e bağlanırsa da vuku bulur.

Mars tek yönetici olduğunda yazın sıcağı artırır, kış vaktinde ise soğuğu azaltır, diğer zamanlarda ise daima sıcaklığı artıracaktır, ve eğer Ay Güneş'in kavuşum veya açısından sonra Mars'ın bağlanmasına yönelirse, hava sarı bulutlarla dolarak gök gürültüsü, şimşek ve fırtınalar savurur, bunlar şüphesiz, eğer Ay Mars'tan ayrıldıktan sonra Güneş'in kavuşumuna yönelirse çok daha büyük olacaktır.

Venüs haritanın tek hâkimesi olduğunda kışın ve ilkbaharda nemi artırır, yazın yahut sonbaharda ise kuru havayı nemli kılar, şayet Güneş'ten ayrıldıktan sonra Ay buna bağlanırsa, ince yahut hafif ve uzun sürecek bir yağmur hâsıl eder, bu yağmur daha sonra, eğer Ay bu bağlanmasından sonra Merkür'ün kavuşumuna yönelirse en yüksek şiddetine ulaşır.

Merkür tek yönetici olduğunda muazzam ve hızlı rüzgârlar doğurur, bunlar şayet Ay Güneş'ten ayrıldıktan sonra bizzat Mars'a yönelirse, sağanaklar ve bol yağmurlarla birleşir, ve eğer Merkür Jüpiter'e herhangi bir açıyla bakarsa bunlar çok daha şiddetli vuku bulur,

Ve bu tesirleri yılın bütün mevsimlerinde meydana getirir, yalnızca bulut yığılması hâsıl edeceği kış mevsimi müstesnadır.

Ay tek başına hâkime ve yönetici olduğunda, Güneş'e bağlanmasından sonra boşlukta kalırsa (cursus vacuus), en büyük değişimleri celbeder ve bunlar şüphesiz, Ay kendisini yeniden bir gezegene bağlayana dek sürer, zira o vakit fırtına, bağlanmanın vuku bulduğu gezegenin keyfiyetine göre değişir yahut şiddetlenir.

Havanın günlük değişimlerine dair cetvel.

Satürn'ün kavuşumu havayı şu hâle getirir, İlkbahar vaktinde, Ay ile, Nemli. Merkür ile, Rüzgârlı ve yağmurlu. Jüpiter ile, Yağmurlu ve soğuk. Güneş ile, Yağmurlu. Mars ile, Yağmurlu ve gök gürültülü. Venüs ile, Çalkantılı veya nemli.

Yaz vaktinde, Ay ile, Nemli ve ılık. Merkür ile, Rüzgârlı ve yağmur getiren. Jüpiter ile, Yağmurlu. Güneş ile, Dolulu ve gök gürültülü. Mars ile, Dolulu ve gök gürültülü. Venüs ile, Dolulu ve gök gürültülü.

Sonbahar vaktinde, Ay ile, Sisli ve kırağılı. Merkür ile, Rüzgârlı ve bulutlu. Jüpiter ile, Yağmurlu ve soğuk. Güneş ile, Yağmurlu ve soğuk. Mars ile, Yağmurlu ve çalkantılı. Venüs ile, Rüzgârlı ve yağmurlu.

Kış vaktinde, Ay ile, Sisli ve karlı. Merkür ile, Karlı rüzgârlarla huzursuz. Jüpiter ile, Yağmurlu ve karlı. Güneş ile, Karlı ve sisli. Mars ile, Kırılmış soğuk. Venüs ile, Çalkantılı.

Jüpiter kavuştuğunda havayı şu hâle getirir, İlkbahar vaktinde, Ay ile, Hava ılımanlığı. Merkür ile, Büyük rüzgârlar. Jüpiter ile, Ilımanlık. Mars ile, Kasırga ve rüzgârlar.

Yaz vaktinde, Ay ile, Hava ılımanlığı. Merkür ile, Büyük rüzgârlar. Jüpiter ile, Ilımanlık. Güneş ile, Gök gürültüleri. Mars ile, Gök gürültüsü ve fırtınalar.

Sonbahar vaktinde, Ay ile, Hava ılımanlığı. Merkür ile, Büyük rüzgârlar. Jüpiter ile, Ilımanlık. Mars ile, Kasırgalar ve rüzgârlar.

Kış vaktinde, Ay ile, Hava ılımanlığı. Merkür ile, Büyük rüzgârlar. Jüpiter ile, Ilımanlık. Güneş ile, Kırılmış soğuk. Mars ile, Kırılmış soğuk.

Mars kavuştuğunda şunları celbeder, İlkbahar vaktinde, Ay ile, Nem ve soğuğun azalması. Merkür ile, Bazen bulut getiren rüzgârlar. Jüpiter ile, Yağmur. Güneş ile, Rüzgârlar.

Yaz vaktinde, Ay ile, Yoğun karanlıkla birlikte gök gürültüsü ve şimşek. Merkür ile, Gök gürültüsü. Jüpiter ile, Sağanaklar. Güneş ile, Gök gürültüleri ve şimşekler.

Sonbahar vaktinde, Güneş ile, Rüzgârlar. Jüpiter ile, Kırılmış soğuk. Güneş ile, Kırılmış soğuk.

Güneş umumi surette kavuştuğunda şunları yapar, Ay ile, Mevsimin tabiatına göre havanın başkalaşımı. Merkür ile, Bazen nemle birlikte rüzgârlar, bilhassa sulu ve rüzgârlı burçlarda. Jüpiter ile, İlkbahar vaktinde yağmur, yaz vaktinde gök gürültüsü ve sağanaklar, sonbahar vaktinde yağmur, kış vaktinde nemlilik.

Venüs kavuştuğunda şu tesiri icra eder, İlkbahar vaktinde, Ay ile, Nemlilik ve sisler. Merkür ile, Nemli rüzgârlar veya en azından bulutlar.

Yaz vaktinde, Merkür ile, Kırılmış sıcaklık. Güneş ile, Nemli rüzgârlar veya en azından bulutlar.

Sonbahar vaktinde, Ay ile, Çalkantılı bulutlar. Merkür ile, Nemli rüzgârlar veya en azından bulutlar.

Kış vaktinde, Ay ile, Çalkantı ve karlar. Merkür ile, Nemli rüzgârlar veya en azından bulutlar. Ve Merkür kavuştuğunda bazen rüzgârlar celbeder.

BÖLÜM VI. Güneş ve Ay Tutulması Üzerine.

Gezegenlerin kavuşumu (coniunctio), asıl manasıyla, iki gezegen bir burcun aynı derecesinde bulunduğunda ifade edilir, zira onların o vakit kavuştuğu söylenir. Işık saçanların (luminaria) kavuşumlarına dair şu husus dikkate alınmalıdır ki, bunlardan bazıları, daha evvel bahsettiğimiz Ejderhanın Başı (Caput Draconis) ve Ejderhanın Kuyruğu (Cauda Draconis) olarak adlandırılan kesişim noktalarında vuku bulur, ve işte tam da bu kavuşumlarda Güneş tutulmaları meydana gelir, nitekim bunlar tam ve dakik surette bizzat kesişim noktasında gerçekleşir.

Ve bu tutulma nev'i yalnızca Güneş'e mahsustur, zira Güneş ile yer arasına Ay cisminin girmesiyle hâsıl olur, nitekim Ay tutulması da karşıt kesişimlerde Güneş ile Ay cismi arasına yerin girmesiyle vuku bulur. Şu hâlde evvelemirde bilinmelidir ki, mevsimlerin tebeddülü ve eşyanın karışıklıkları, bilhassa tutulmalar vaktinde meydana gelen tesir akışına (influxus) dayanır ve oradan neşet eder.

Nitekim Ay tutulması soğuk burçlarda vuku bulursa, soğuğun şiddetine, su burçlarında olursa, kış mevsimi ise yağmurlara, yaz mevsimi ise havanın ılımanlığına delalet eder.

Şayet Güneş tutulması Koç burcunda gerçekleşirse, kralların ve zenginlerin helakine, toprağın kısırlığına ve kıtlığa işaret eder, diğer ateş burçlarında da hüküm böyledir, su burçlarında ise yağmurların bolluğuna ve bunlardan hasıl olacak zarara delalet eder.

Bundan ötürü, tutulmanın ortasındaki yükselen (ascendens) ile galip gezegen ve tutulmanın tam ortasında doğmakta olan, ışıkların kavuşum derecesi diye adlandırılan o yükselen derecesi harita üzerinde son derece dikkatle incelenmelidir.

Zira şayet bunlar uğursuz tabiatta iseler, kötü bir akıbete, dünyanın uğrayacağı engellere ve yıkıma, ziyanlara, kralların ve zenginlerin ölümüne, buna mukabil uğurlu iseler, her türlü hayra ve talihin yaver gitmesine delalet ederler.

Benzer şekilde şu da gözlemlenmelidir ki, ışıkların her türlü kavuşumu yahut tutulma, şayet sabit burçlarda vuku bulursa uzun sürecek bir hastalığa, öncü burçlarda vuku bulursa daha kısa sürecek bir hastalığa işaret eder.

Kural I Herhangi bir tutulmaya en yakın olan köşe evine ve yükseleni mezkûr köşenin şekli yahut burcu olan duruma nazar eyleyip gözlemde bulun, zira bazılarının da şehadet ettiği üzere, tutulmanın tesirini ve delaletini orada bulacaksın, nitekim Ptolemaios'un Yüz Söz (Centiloquium) adlı eserindeki 96. hükmü de bu merkezdedir.

Kural II Tutulmanın ortasındaki yükselen derecesini ve aynı şekilde Güneş'in o burca ve dereceye ne vakit erişeceğini tetkik eyle, zira tutulmanın vadettiği tesirler tastamam o vakit zuhur edecektir.

Kural III Güneş tutulmasının kaç saat sürdüğünü kaydet, zira tesiri de o kadar yıl devam edecektir. Benzer şekilde Ay tutulmasının saatlerini de gözlemle, zira o kaç saat sürerse, onunla delalet olunan tesir de o kadar ay boyunca kuvvetini muhafaza edecektir.

BÖLÜM VII. Diğer Gezegenlerin Kavuşumları Üzerine

Diğer gezegenlerin kavuşumuna (coniunctio) gelince, hareketlerinin yavaşlığı sebebiyle bundan büyük hadiseler neşet eder, bilhassa o üç üst gezegen tek bir sınırda ve yüzde kavuşup Güneş de onlara nazar ettiğinde bu durum daha belirgindir. Zira bu en büyük kavuşumdur ki, bazı iklimlerin, krallıkların ve bölgelerin harap olmasına, buraların el değiştirmesine ve gerek daha güçlü yahut galip gezegenin, gerekse bizzat haritanın tabiatına göre diğer çetin ve ehemmiyetli hadiselere delalet eder, hususiyle Güneş yahut alt gezegenlerden herhangi biri onlara muavenet etmişse bu hüküm kuvvet bulur, ancak şu husus zihinde daima tutulmalıdır ki, diğerlerinden daha güçlü olanı gösterge (significator) kılınmalı ve şayet uğurlu ise hayra, şayet uğursuz ise şerre hükmedilmelidir.

Benzer şekilde bu gezegenler kendi yücelmelerinde (exaltatio) kavuşmuş iseler, zamanın intizamına, savaşa dair pek çok harekete ve kargaşaya delalet ederler, düşüş (casus) ve zararda olma (detrimentum) mevkilerinde iseler, şayet uğurlu bir tesir yoksa, toprağın kuraklığına, kısırlığına ve kıtlığa işaret ederler.

Şayet bir ateş burcunda kavuşurlarsa toprağın kısırlığını, su burcunda kavuşurlarsa yağmurların çokluğunu, hava burcunda rüzgârları, toprak burcunda aşırı soğukları, karları ve zararları, eril burçta bu cinsten hayvanların ziyanını, dişil burçta ise dişil cinsin ziyanını gösterirler.

Lakin şu noktada dikkat edilmelidir ki, üst gezegenlerde üç nevi kavuşum mevcuttur, biri, Jüpiter ile Satürn arasında cereyan eden ve en büyük kavuşum tesmiye olunan kavuşumdur, ikincisi, Satürn ile Mars arasındaki orta kavuşumdur, üçüncüsü ise Jüpiter ile Mars arasında cereyan eden ve küçük kavuşum tesmiye olunan kavuşumdur.

En büyük kavuşumda şayet Satürn zararda ise mihnet ve kederlere, kuru burçlarda ise toprağın kısırlığına, toprak burçlarında ise kıtlığa ve tohumların mahvına, su burçlarında ise suların taşkınına ve vebaya delalet eder.

Orta kavuşum ise harp badirelerini ve çekişmeleri gösterir, haritanın sahibi, yani yükselenin yöneticisi uğurlu ise vaziyet daha ehven, uğursuz ise daha vahim olur.

Nihayet en küçük kavuşum, kavuşum anında uğurlu bir tesir galebe çalmadıkça, soğuğa, kara, yağmura, havanın bozulmasına ve harbe delalet eder, aksi halde hüküm tersine döner.

Şayet bu kavuşum yılın yükseleninde yahut dört köşe evden birinde vuku bulursa, uğurlu bir açı gelmedikçe kralların ve zenginlerin yerinden oynamasına delalet eder.

Kural I Uğurlu olan, uğursuz olana kavuştuğunda daha güçlü olanın tabiatı zahir olur, uğursuz olan uğurlu olana baskın çıktığında şer galebe çalar, meğerki kavuşuma riyaset eden uğurlu bir tabiatta ola. Bu husus, müneccimler beyninde pek yaygın olmayan bir sırdır.

Kural II Her kavuşumda yükselene ve haritanın yöneticisinin kim olduğuna nazar eyle, zira bu yönetici hayırlı ise hayra, şerli ise şerre delalet edecektir.

Zira uğurlu gezegenler her hususta hayırların ziyadeleşmesine, uğursuzlar ise noksanlaşmasına işaret ederler.

Kural III Kavuşum köşe evlerden birinde, bilhassa gökyüzünün ortasında (MC) vuku bulduğunda, mezkûr burç cihetinden bir melikin zuhur edeceğine delalet eder. Aynı burcun hayırlı olması ve yöneticisinin uğurlu bulunması zafere, sebat ve metanete, şayet bunlar engellenmiş iseler, melikin helakine ve tahtından indirilmesine delalet eder.

Kural IV İnsani burçlardaki her bir kavuşum, orta kavuşum bahsinde yukarıda zikredildiği üzere, hastalıkların çokluğuna delalet eder.

Kural V Yılın köşe evlerinden birinde vuku bulan kavuşum, zenginlerin ve kralların darlığına, onların türlü felaketlerine delalet eder ki bunlar, bir dahaki kavuşuma kadar devam edecektir.

Kural VI Genel bir kaide makamında kaydedilsin ki, kavuşumlar ateş burçlarında toprağın kısırlığına ve kuraklığına, hava burçlarında şiddetli rüzgârlara, su burçlarında büyük yağmurlara, toprak burçlarında ise ayaz ve kara delalet eder.

BÖLÜM VIII. Genel Kurallar

Kural I Her vakit ve saat için havanın tebeddülü üzerine. Buradan hareketle, gezegenin kaç şehadete ve asalete haiz olduğu ve etken ile edilgende hangi keyfiyetin daha ziyade bulunduğu tayin edilir, zira hava durumu bu gezegene atfedilecektir. Mesela Güneş Koç burcunun 23. derecesinde yücelme hasebiyle 4, üçlülük hasebiyle 3 asalete sahiptir ve bize nispetle mutedilen sıcak ve kurudur.

Venüs kendi evinde beş asalete maliktir ve sıcak ile nemlidir, diğerleri için de kaide böyledir.

Lakin dikkat edilmelidir ki, hava durumunun seyrine dair tahminde bulunmak için, gezegenlerin tek bir konumuna bakılarak daha cüzî asaletlerin, yani üçlülüklerin, sınırların ve yüzlerin şehadetleri bir şeye delalet etmez, sadece evlerin, yücelmelerin ve bunların birbirlerine olan açılarının şehadetleri muteberdir.

Nitekim Ptolemaios der ki, şayet bir gezegen daha cüzî asaletlerde, yani üçlülük, sınır yahut yüzde bulunuyorsa, iki şehadete birden, yani hem sınır ve yüze yahut sınır ve üçlülüğe sahip olmadıkça, hükümsüz addolunmalıdır.

Aynı veçhile, bir burç bütünüyle bir gezegenin burcudur, mesela Koç'un tamamı Mars'ın burcudur, Koç'un tamamı Güneş'in yücelmesidir, Koç'un tamamı Güneş'in üçlülüğüdür, Koç'un ilk on derecesi Mars'ın ilk yüzüdür ve Koç'un ilk altı derecesi Jüpiter'in sınırıdır.

Binaenaleyh bunlar dikkate alındığında, her saat için havanın değişimine dair tahminde bulunmak meşakkatli yahut müşkül olmayacaktır.

Kural II Sıcaklığın tahmini üzerine. Güneş Aslan burcunda, Mars ise Koç'un ilk yüzünde yahut üçgen açıda (trinus) olduğunda aşırı sıcaklık verecektir.

Satürn ise Güneş ile altmışlık açıda (sextilis) bulunduğunda sıcaklığı bir nebze teskin eder.

Kural III Soğuğun tahmini üzerine. Soğuk gezegenlerin şehadetlerine nazar eyle, zira Satürn Oğlak burcunda, yani kendi evinde ve Terazi'de bulunduğunda kışı kendi tabiatına meylettirir ve Güneş'e karşıt açısı vasıtasıyla yazın hararetini hayli hafifletir.

Lakin sonbahar ve ilkbahar mevsimleri için helak edici olur, zira meyvelerin olgunlaşması engellenir ve çiçeklerin solması vuku bulur, bundan dolayı zahireden, bilhassa şaraptan endişe edilmelidir, meğerki Mars yahut Jüpiter buna mani ola.

Kural IV Yağmurun bolluğu üzerine. Şehadetleri bol olan nemli gezegenler, bilhassa sulu burçlardaki kuru gezegenler onlara üçgen açı ile nazar ettiğinde, bol miktarda yağmur husule getirirler.

Ayrıca havanın birtakım değişimleri de dikkatle gözlemlenmelidir ki, bunlar müneccimler tarafından kapıların açılması diye tesmiye olunur ve aşağıda yazılı dizilimlerden neşet eder, nitekim Ay, Güneş ile açı yahut kavuşumdan sonra Satürn'e yahut Jüpiter'e yönelir, ardından Venüs'e yahut Mars'a varır ve nihayet Merkür'e ulaşırsa, o vakit muazzam yağmurlar ve fırtınalar kopar. Aynı durum, Ay Güneş ile açıdan sonra Venüs'e yahut Jüpiter'e, ardından Satürn'e, Merkür'e yahut Mars'a yöneldiğinde de geçerlidir.

Aynı veçhile, zıt evlere malik iki gezegen kavuşuma yahut açıya ulaştığında da muazzam tebeddüller husule gelir, Güneş ile Satürn gibi.

Aynı şekilde Ay ile Satürn, Venüs ile Mars, Jüpiter ile Merkür gibi.

Kural V Ay'ın hava durumu üzerindeki hususi tesirleri üzerine. Ay toprak burçlarında olduğunda, havanın içinde seyreden bulutlarla birlikte havayı kesif ve puslu kılar, bu hal ya pek az yağmurla yahut tamamen yağmursuz geçer, başka bir gezegenin yahut sabit yıldızın cismani mevcudiyeti veya açısıyla mani olunmadıkça ekseriyetle sis bulunacaktır.

Su burçlarında olduğunda, bir başkasının açısıyla engellenmedikçe hava ekseriyetle yağmurlu yahut en azından soğuk ve nemli olur.

Hava burçlarında olduğunda, bir başkasının açısıyla engellenmedikçe mevsim tabiatı icabı sıcak, nemli ve kararsız olur, kâh açık kâh bulutlu geçer, lakin daha ziyade aydınlığa yahut berraklığa meyleder.

Ateş burçlarında olduğunda hava berrak, açık ve latif olur.

Ay Aslan'ın belinden geçtiğinde, zıt tabiatta başka bir gezegenin yahut sabit yıldızın açısı veya cismani mevcudiyeti buna mani olmadıkça bazen yağmur yağar yahut en azından bulutlu bir gökyüzü yahut hava hüküm sürer.

Lakin Ay'ın konakları da dikkatle gözlemlenmelidir, zira bunlardan biri diğerinin tabiatından hissedilir ve farklı bir tesir husule getirir, nitekim seçimler bahsinin ele alınacağı yedinci kitapta bu maksat ve niyetle tanzim edilmiş cetvelde gösterilecektir.

BÖLÜM VI. Hırsızın ve Hırsızlığın Tayini Üzerine

VI. Hırsız Hangi Yaştadır?

Eğer gösterge (significator) gezegen Doğulu (Orientalis) ise yahut göğün doğu dördünündeyse ya da Ay ilk evresindeyse gence işaret eder.

Merkür her daim bir çocuğu yahut genci gösterir, bilhassa Doğulu ve yükselende (ascendens) ise. Böylece Satürn haricindeki her gösterge bir çocuğu yahut genci belirtir. Eğer gösterge Güneş yahut Jüpiter ile birleşirse gençlik çağına delalet eder.

VII. Hırsızın Sureti Hakkında

Hırsızın sureti, hem bizzat gösterge gezegenden hem de onun gerek boylam gerek enlem bakımından kavuştuğu gezegenler ile sabit yıldızlardan anlaşılır. Sabit yıldızlar, fıtratlarına dahil oldukları gezegen ile benzer bir suret verirler. Böylece Mars tabiatındaki yıldızlar Mars’ın verdiği sureti bahşeder.

Şayet gösterge Güneş ile kavuşursa, bilhassa Satürn’ün uğursuz bir açısı mevcutsa hırsızı çirkin kılar, bu çirkinlik ise bilhassa göstergenin içinde bulunduğu burcun hükmettiği uzuvda tezahür eder. Bundan başka, yedinci evin burcu ve onun başlangıç çizgisindeki (cuspis) gezegen yahut yıldızlar mütalaa edilmelidir, bunları daha önce söylenenlerle mezcederek hırsızın sureti hakkında hüküm veresin. Ayrıca, şayet gösterge yerötede (apogeus) ise hırsızı uzun boylu kılar, yerberide (perigeus) ise aksine kısa boyludur.

Göstergenin kendi fıtratından yahut başkalarının fıtratıyla kavuşumundan ötürü ne durumda olduğuna da bakılmalıdır, zira fıtratı gereği nemli ise yahut nemli gezegenler ve yıldızlarla yapılandırılmışsa, vücut yapısının hayli şişman olduğuna işaret eder, şayet kuru tabiatlı ise aksini belirtir.

İnsanın sureti hakkında sabit yıldızların bahşettiği vasıflara dair semavi burçları ele aldığımız yukarıdaki kitapta yazdığımız tasvirleri ve benzer şekilde hemen ardından gelen kitapta gezegen tarafından insana atfedilen suret hakkında serdettiğimiz hususları oku.

Zira ben tatbikatımda şahsın tam heyetini ve tasvirini ekseriya yalnızca yedinci evin burcundan değil, onun yöneticisinden ve mezkûr yöneticinin içinde bulunduğu burçtan da çıkardım. Gezegenlerden boy pos tayini,

Gezegenler boyu şöyle gösterir, Satürn, Doğulu ise orta boylu fakat kısa boya meyleden, Batılı ise kısa boylu. Jüpiter, Doğulu ise uzun boylu, Batılı ise orta fakat daha uzuncadır. Mars, Doğulu ise uzun boylu, Batılı ise orta fakat daha uzuncadır. Venüs, Doğulu ise orta fakat daha uzuncadır, Batılı ise orta boyludur. Merkür, gerek Doğulu gerek Batılı olsun, yöneticisinin (dispositor) fıtratına göredir. Biz burcun yöneticisine her vakit dispozitör deriz.

Güneş, şayet kendi evindeyse işgal ettiği burcun fıtratına göredir, Ay, Koç, Boğa ve İkizler'de orta fakat daha uzuncadır.

Zodyak burçlarından, İkizler, Başak ve Yay uzun boya, Yengeç, Oğlak ve Balık kısa boya, Koç orta boya, Boğa orta fakat daha uzunca boya işaret eder.

Kural I. Burçların başlangıçları boyu artırır, sonları ise kısaltır.

Kural II. İkizler, Başak, Terazi, Yay ve Kova burçları insani oldukları ölçüde bedeni mütenasip kılarlar. Diğerleri ise insana muhtelif mizaçlar verir.

Kural III. Ay uzun burçlarda bedenin uzunluğuna yardım eder, kısa burçlarda ise aksi tesir gösterir.

Kural IV. Batılı Güneş uzun boyu, kıvırcık ve sarı saçları gösterir.

Kural V. Alemde Doğulu olan ve Güneş’ten bir miktar ayrılmış bulunan gezegenler uzun boya yardım eder, bilhassa Satürn’den pay alırlarsa.

Kural VI. İlk durağında (statio) bulunan gezegenler beden kuvvetini artırır.

Kural VII. Yanık gezegenler suretin cemalini giderir, bedenleri ağır ve hantal kılarlar. İkinci durak ise insanı zayıflatır.

Kural VIII. Akrep’teki Merkür baştaki saçları döker.

Kural IX. Satürn yahut Mars yükselende yabancı (peregrinus) iseler yüzde leke yaparlar, engellenmiş, gerileyen yahut yanık olduklarında ise bu leke canavarca ve vahşi bir hal alır.

Kural X. Güneş’te ve yükselende bulunan Satürn yahut Mars insanı kel, gaddar ve şiddetli bir ölümle helak olacak biri kılar.

Kural XI. Satürn Yengeç’te yönetici olursa yüzde canavarca ve çirkin bir surete delalet eder.

Kural XII. Boğa, Başak ve Oğlak burçlarının ilk yarısı bedenleri iriliğe sevk eder, sonları ise zayıflığa yöneltir.

Kural XIII. İkizler, Aslan ve Terazi burçlarının ilk yarısı bedeni zayıflığa ve dermansızlığa, son kısımları ise semizliğe ve kuvvete meylettirir.

Kural XIV. Başak, Terazi ve Yay bedene dengeli bir mizaç ve tenasüp bahşeder.

Kural XV. Gezegenin gerilemesi bedeni hantal ve uzuvları intizamsız kılar.

Kural XVI. İlk durak kuvvetli ve tahammüllü, lakin daha az semiz bir bedene işaret eder.

Kural XVII. Düz hareket eden gezegen zayıflığı gösterir.

Kural XVIII. Gezegen kendi güney enleminde eti dolgun fakat hareketinde hafif ve çevik kılar, kuzey enleminde ise pek ziyade ve ağır bir etlilik verir.

VIII. Soruyu Soran Bizzat Hırsız mıdır?

Şayet Mars hırsızın göstergesi ise ve onuncu eve yerleşmişse, bizzat soruyu soran kimse hırsızdır.

IX. Hırsız Hangi Mahaldedir Yahut Nerede Gizlenmektedir?

Yedinci evin yöneticisine bak ve onun bulunduğu mevkiden hareketle hırsızın Doğuya mı yoksa Batıya mı kaçtığına hükmet.

X. Kayıp Yahut Çalınmış Eşya Hangi Mahalde Gizlenmiştir Yahut Bulunmaktadır?

Eğer saatin yöneticisi Doğu, Güney, Kuzey yahut Batı burcundaysa, çalınan şey alemin o yönünde veya dördünündedir.

Akabinde saatin yöneticisinin içinde bulunduğu burcun yöneticisine bak ve saatin yöneticisi vasıtasıyla daha evvel bulunan o dördün hakkında benzer şekilde hüküm ver.

İkinci dördünün payının araştırılmasında, o ikinci gezegenin içinde bulunduğu burcun yöneticisi için de aynı usul geçerlidir.

Aynı şekilde, şayet Ay yükselende ise kayıp eşya Doğudadır, eğer Güneş Batı köşesinde (angulus) ise çalınan eşya Batıdadır, gökyüzünün ortasında (MC) ise Güneyde ve eğer yer köşesinde ise Kuzeydedir.

XI. Çalınan Yahut Kaybolan Şey Sahibinden Uzakta mıdır?

Bu durum Ay ile Yükselenin Yöneticisi arasındaki mesafeden anlaşılır, zira şayet her ikisi de aynı dördünde bulunur ve aralarındaki mesafe 30 dereceyi aşmazsa, eşya sahibinin evindedir yahut onun civarındadır. Şayet 30 dereceden fazla olup 90 dereceye kadar varıyorsa, sahibiyle aynı köydedir. Şayet Ay ile Yükselenin Yöneticisi aynı dördünde değillerse, o vakit kayıp eşya sahibinden pek uzaktadır.

XII. Hırsızlığın Ortaya Çıkıp Çıkmayacağı Hakkında

Şayet Yabancı Gezegen kendi evinin yöneticisine açı yapmıyorsa, o yönetici de ona bakmıyorsa, ne ışıklar (luminaria) ne de yabancı gezegen yükselene bakıyor ve ışıklar birbirine açı yapmıyorsa, bu takdirde hırsız ortaya çıkarılmayacaktır.

Fakat şayet bu açılar müspet surette vuku bulursa, bilhassa her iki ışık da yükselene açı yaparsa hadise açığa çıkacaktır, bu açılar köşe evlerden kaynaklanıyorsa vuku bulması daha da kuvvetlenir.

Zira göstergenin evinin yöneticisi ışıklara yahut bunlardan birine açı yaparsa, hırsızlık önce pek az bir miktar fısıldanacak, lakin bilahare ifşa olunacaktır.

Şayet evin yöneticisi göstergeye açı yaparsa ve her iki ışık hem birbirlerine hem göstergeye ve bilhassa o vakit yükselene de açı verirse, her şey tastamam bilinecektir.

ALTINCI KİTABIN SONU

Yedinci Kitap: Seçimler (Electiones) Hakkında

I. Seçim Nedir ve Çeşitleri Nelerdir?

Müneccimler, günlerin yahut saatlerin gözetilmesini seçim diye tesmiye ederler, yani gökyüzünün bir kimsenin yapmaya niyetlendiği işin hayırla vuku bulmasını sağlayacak surette tanzim edildiği zaman parçasıdır.

Seçim genel olarak iki türlüdür, Ya hurafidir, nitekim bu tür, astroloji öğretisinin hezeyanları ve Araplar ile Keldanilerin bozulmuş uydurmalarıyla ifsat edilmiş olanıdır, bunlar malum olduğu üzere nekromansi tılsımları, ruhların celbi, vefk tertipleri ve tabii sınırları aşan bu kabil daha nice hezeyanlardır.

Yahut tabiidir, semanın ve semavi cisimlerin en sebatkâr hareketine tabidir, bu da, Ya evrenseldir, bunun şümulüne şunlar girer, Büyükbaş ve küçükbaş hayvanları ilgilendiren işlerin başlatılması, Ziraate başlanması, Binaların inşası.

Ya da hususidir, bu dahi, Tıbbidir, bunun şümulüne şunlar girer, Damar kesme (hacamat/flebotomi), İlaçların tatbiki, Muayyen bir uzvun tedavisi, Çocukların sütten kesilmesi, Hamamların istimali, Saçların tıraş edilmesi.

Veya tıbbi olmayandır, bu da şunları alakadar eder, Mansıpların ve vazifelerin hayırlı başlangıçları, Kara seyahatleri, Deniz yolculukları, Elçilik vazifeleri, Göçler, İzdivaçlar.

Seçimlerde gözetilmesi icap eden zaman iki türlüdür, Zira seçim ya, Yalnızca Ay’ın, uğruna seçimin yapıldığı o işlerin müdebbiri olan gezegenle kavuştuğu yahut mezkûr işin idarecisinin kendi asaletlerinde (dignitas) hayırlı bir açıya kavuştuğu günün gözetilmesidir. Yahut sadece günün değil, saatin de gözetilmesidir, nitekim tüm semanın haritası çıkarıldığında köşelerde delaletler uğurlu bir surette yerleşmiş bulunur.

II. Muayyen Şahısları İlgilendiren Seçimlerde Onların Doğum Haritasını Bilmenin Faydası ve Zarureti Hakkında

Hakkında seçim yapılan o şahsın doğum vaktini bilmenin zaruretine, hadiselerin neticelerini layıkıyla müşahede etmiş kimse pek kolay hükmedecektir. Nitekim bazen bir kimsenin uğurlu bir gök konumunda bir işe giriştiğini, lakin bundan ziyan ve talihsizlikten gayrı bir şey elde etmediğini görürüz, zira seçim anındaki yükselen umumi manada iyi olsa bile, mezkûr şahsa ve ferde uğursuz gelmektedir, çünkü onun kök doğum haritasının yükselenine zıttır.

Bundan ötürü ben, doğum vaktinin bilinmesine lüzum kalmaksızın seçimlerin doğrudan yapılabileceğini iddia edenlerin kanaatinin hilafına, tıptaki pek az istisna haricinde, münasip doğum vakti önceden bilinmedikçe hiçbir seçimin yapılamayacağını katıyetle savunmaktayım.

Nitekim görmekteyiz ki, aynı saatte birlikte tek ve aynı gemiye binen birçok tüccardan bazıları kazançla, bahtiyar ve zenginleşmiş olarak eve dönerken, diğerleri ise tehlikelere maruz kalmakta, zarar ve talihsizlikle meskenlerine geri dönmektedir,

Bu durum şüphesiz, onların doğum haritalarındaki köklerin (radix) farklılığından başka hiçbir sebepten ileri gelmemektedir. Bu sebeple astrologlar nezdinde, iyi bir seçimin (electio), doğum haritasının kökündeki gezegenlerin vadettiği kötülüğü savuşturamayacağı haklı olarak bir temel ilke kabul edilir. Kural I, Doğum haritası kökündeki göstergeler (significator) seçimin iyiliğine yardım ettiğinde, seçim fayda verir.

BÖLÜM: SEÇİMLER ÜZERİNE ## BÖLÜM III. Seçimlerde burçların gözetilmesi üzerine

Herhangi bir işe veya eyleme bir burç diğerinden daha uygundur. Zira burçlar,

Sabit burçlar işlere sebat vadeder, bundan ötürü ağaç dikmek, ev inşa etmek, evlilik akdetmek ve bu kabil diğer işleri yerine getirmek için, sabit burçların yükseleni veya şafak vaktinin ufkunu tuttuğu zamanı seçmek bu tür işlerde iyi olacaktır.

Öncü burçlar sabit olanların tamamen zıddıdır, öyle ki bunlar yükselirken başlayan her şey kısa sürede son bulacaktır. Tohum ekmeye, satmaya, satın almaya, bir kadına evlilik vaadi vermeye ve bu kabil diğer işlere bu burçlar doğarken veya ufuk çizgisini tutarken başlamak iyi olacaktır.

Ortak yahut değişken burçlar önceki iki nitelikten karma bir tabiata sahiptir. Bundan ötürü kazanç veya gelir amacıyla biriyle ortaklık kurmak, hastalıkları tedavi etmek ve bu cinsten diğer işler gibi o önceki iki duruma müşterek olan şeylere bunlarda başlamak iyi olacaktır.

Kural I, Sabit burçlar arasında en uygun olanları toprak tabiatlı olanlardır, öncü burçlar arasında ise hava ve ateş tabiatlı olanlardır.

Kural II, Bir kimse ateş vasıtasıyla çabuk ve hızlı bir şekilde bir işi yerine getirmeye gayret ettiğinde, ortak ve ateş tabiatlı ya da en azından hava tabiatlı burçları seçmesi caizdir.

Kural III, Ağaç dikmek veya ev inşa etmek istediğinde, sabit burçlardan toprak tabiatlı olanları seç.

Kural IV, Şayet bir kimse sular üzerinden yolculuk yapmak isterse, öncü ve su tabiatlı burcu seçmelidir, diğerlerinde de durum böyledir.

BÖLÜM IV. Burçların yüce kuralı ve keza bu amelde gezegenlerin başlıca seçimleri üzerine

Doğum haritası bilindiğinde, ki şayet mümkünse her şeyden evvel araştırılmalıdır, yahut bunun bilgisine ulaşılamadığında başlanan işin saati dikkate alınarak, icra edilecek işin tabiatı ve niteliği ile uyuşması icap eden yükselen burcun tabiatı ve niteliği gözetilmelidir. Aynı şekilde işi doğal olarak gösteren gezegen de layıkıyla intibak ettirilmelidir. Söz gelimi,

Savaşta ve kavgada, burçlardan Koç, gezegenlerden Mars, Bilgelik ve şöhrette, burçlardan Başak, gezegenlerden Merkür, Mülk ve zenginlikte, burçlardan Yay, gezegenlerden Jüpiter seçilmelidir. Burçları ve işleri doğal olarak gösteren gezegenleri intibak ettirirken gözetilmesi gereken husus budur.

Kural I, Doğum haritası öğrenildikten sonra, gösterilecek mesele daima gök temasının evinin yöneticisine havale edilmelidir,

Aynı şekilde, doğum haritasında kutlu bir son vermesi gereken gezegenin de, öne sürülen meselede yükselende yahut 10. evde kuvvetlendirilmesi gerekir, söz gelimi,

Bir kimse krala doğru yolculuk etmeye karar vermişse, dokuzuncu ev ve onun yöneticisi intibak ettirilmelidir, doğum haritasındaki onuncu ev yükselmeli ve onun yöneticisi ya yükselende ya da 10. evde bulunmalı, bana göre ise güçlü ve kutlu olmalıdır,

Aynı şekilde yükselenin yöneticisi ile onun içinde bulunduğu burcun yöneticisi de özenle ve dikkatle intibak ettirilmelidir.

Kural II, Hemen önceki ışıkların kavuşum ve karşıtlık yeri ile bunların yöneticisi de intibak ettirilmelidir.

Kural III, Ay kendi seçiminde yükselmemelidir, zira yükselende talihsizliğe uğrar.

Kural IV, Güneş yükselende veya işi gösteren evde yahut Koç veya Aslan burcunda yerleştirilmelidir, nitekim başka türlü kötü olduğu kabul edilir.

Kural V, Dördüncü evin yöneticisi, şayet orada bulunursa yahut oraya açı yaparsa işin sonunu gösterir, zira aksi takdirde bu vazifeyi, Ay'a açı yaptığı takdirde Ay'ın evinin yöneticisi yahut Ay'ın ilk kavuştuğu gezegen yerine getirecektir.

Kural VI, Her seçimde, zıt bir tesir icra eden başka bir gezegenin karesi, karşıtlığı yahut kavuşumunun göstergeye darbe vurmamasına dikkat et.

Nitekim gösterge bu kabil bütün görünümlerden uzak tutulmalı, gökyüzünün ortasında (MC) veya doğu köşesinde bulunarak güçlendirilmeli, Ay ona ya altmışlık ya üçgen açı ile bağlanmalı ve ona hem Jüpiter hem Venüs açı yapmalıdır.

Kural VII, Fakat ilaç verirken aksini yapmak gerekir, hekimin gayesi başı temizlemek olduğunda Koç burcunu kuvvetlendirmemeli, bilakis onu tamamen talihsiz ve mutsuz kılmalıdır. Zira aksi halde başın kuvveti ilaçlara direnir, öyle ki ya pek az temizlenir ya da hiç temizlenemez.

Eksiksiz tıbbi seçimler konusunu ise Mikrokosmos hakkındaki ikinci ciltte daha geniş biçimde ele alacağız.

Kural VIII, Ay seçimlerde güçlü, bütün engellerden azade olmalı ve önerilen işe uygun, ister öncü ister sabit olsun münasip bir burçta bulunmalıdır, nitekim bunlardan biri sebat, diğeri ise sürat vadeder.

Ay konaklarının dakik bilgisi de az fayda sağlamayacaktır, zira bunların durumlarının gözetilmesi sayesinde, gök haritası çıkarma fırsatının bulunmadığı yerlerde aniden saati intibak ettirmek zor olmayacaktır, bunların tablosu ise şu şekildedir,

Tablo: Ay'ın 28 Konağının Tablosu ve Nitelikleri

Hayırlı olan her şey, Mutedil. Yolculuğa çık, müshil ilaçları al, Kuru. Su üzerinden yolculuk yap, Nemli. Çokça tohum ek, Kuru. Tedavi ol, yola çık, Mutedil. Tohum ekme, Nemli. Ekin ek, çift sür, yolculuk yapma, Mutedil. İlaç al, Kuru. Tedavi ol, yola çık, Nemli. Yola çıkma, Mutedil ve biraz soğuk. Tohum ek, dikim yap, Nemli. İnşa et, dikim yap, tohum ek, Nemli. Tohum ek, çift sür, yola çık, Mutedil. Tedavi ol, tohum ek, dikim yap, Mutedil. Kuyu, kanal kaz, yolculuk yapma, Nemli. Ne yolculuk yap, ne tedavi ol, Soğuk ve nemli. Tohum ek, inşa et, dikim yap, denize açıl, Nemli. Ekin ek, dikim yap, yolculuğa çık, gemiye bin, Kuru ve nemli. Temel at, inşa et, tohum ek, Mutedil. Tedavi ol, denize açıl, Nemli. Tedavi ol, yolculuk yap, Mutedil. İlaç al, yolculuk yapma, Mutedil. Güneye ve Batıya doğru yolculuk yap, bilhassa davalarda ve ihtilaflarda, Kuru. İlaç al, Kuru. İlaç al, denize açılma, Nemli. Tohum ek, tedavi ol, Mutedil.

İKİNCİ İNCELEMENİN SONU

BÖLÜM XI. Yer Falı (Geomantia) Üzerine. DÖRT KİTABA AYRILMIŞTIR.

Bu yer falı sanatında dört husus dikkate alınmalıdır,

BÖLÜM XI İÇERİĞİ. Yer Falı Üzerine.

Uygulayıcının zihninin hazırlanması, ki bu 1. kitabın ikinci bölümündedir. Geomantik şekillerin elde edilme usulü, ki bu 1. kitabın 3. ve 4. bölümlerindedir. Karakterler, 1. kitabın 1. bölümündedir.

İkili tabiatı, yani, Basit olan, ya unsurlardan türetilir, 2. kitabın 1. ve 5. bölümlerindedir, Zodyak burçlarından, 2. kitabın 1. bölümündedir, Gezegenlerden, 2. kitabın 1. bölümündedir, Ejderhanın Başı ve Kuyruğundan türetilir, 2. kitabın 1. bölümündedir.

Bileşik olan, yani evlerin tabiatıyla karışık olan, Basit olarak ele alındığında, yani geomanti kalkanında yalnızca bir kez bulunduğunda, 2. kitabın 3. bölümündedir, Çoklu olarak ele alındığında, yani kalkanda iki veya daha fazla kez görüldüğünde, 2. kitabın 4. bölümündedir.

Hüküm verme tarzı, Aşikâr, berrak ve karışık olmayan şekiller, 3. kitabın 1, 4, 5 ve 6. bölümlerindedir, Karanlık, gizli ve karışık şekiller, Üç şeklin yeniden üretilmesi yoluyla, 3. kitabın 2. bölümündedir, Noktaların atımı (projeksiyon) yoluyla, 3. kitabın 3. bölümündedir. Döngü (revolutio) usulleri, 4. kitaptadır.

BİRİNCİ KİTAP. Geomantik Terkip Üzerine. ## BÖLÜM I. Yeryüzü Astrolojisi yahut Yer Falının İçsel İlkesi Üzerine.

İngiltere'nin şanlı ve ebedi şöhretli Kraliçesi Elizabeth'in saltanatının ve ömrünün sondan bir önceki yılında, Bernard dağlarını çok miktarda karla kaplayıp İtalya yolunu tamamen kapatan kışın şiddeti yüzünden, tüm o kış mevsimi boyunca Avignon şehrinde ikamet etmek mecburiyetinde kaldım, orada bir yüzbaşının evinde, soylu, gayet iyi eğitim görmüş ve bizzat Cizvitler tarafından yetiştirilmiş pek çok gençle birlikte büyük bir hüsnükabulle ağırlandım, bir akşam yemek kadehleri arasında onlarla felsefi bir sohbete daldım ve zihinlerinde geomantik astrolojiye dair muhtelif kanaatler bulunduğunu fark ettim, nitekim onlardan bazıları bu sanatın tesirini tamamen inkâr ediyor, benim de taraftarı olduğum diğerleri ise onun kudretini gayretle müdafaa ediyordu.

Nitekim o ilimde yeterince mahir olduğumu ispatlayan pek çok delil öne sürdüm.

Akşam yemeği biter bitmez, odama çekildiğim anda, onlardan biri hemen ardımdan kaldığım yere kadar geldi ve büyü sanatı olduğunu iddia ettiği hünerimi, aramızdaki dostluk hatırına, çözümü bulunmadan önce ruhunun derin bir azap çektiğini söylediği pek mühim bir şüphe üzerinde denememi rica etti, tarafımdan ileri sürülen pek çok mazeretten sonra, nihayetinde onun yalvarışları bana üstün geldi.

Bunun üzerine, öne sürdüğü mesele için derhal bir Remil (geomantia) şekli çıkardım, mesele de şu minvaldeydi, Aşkına fena halde tutulduğu kız, kendisini diğerlerinin fevkinde, bütün kalbiyle ve bedeninin derinlikleriyle gerçekten sevmekte midir?

Şekil çıkarıldıktan sonra, sevdiği kızın hem tabiatını hem de beden yapısını pekala tarif edebileceğimi belirttim, kızın bedenini, boyunu ve suretini layıkıyla tasvir ettikten sonra, bedenindeki hususi bir işarete ya da bene, yani oldukça dikkat çekici bir siğile ve hatta bunun yerine işaret ederek, sol göz kapağında tam da böyle bir siğil türü bulunduğunu gösterdim. Doğrusu o da bunu ikrar etti. Kızın bağlardan son derece haz aldığını da söyledim.

Bunu da sevinçle itiraf ederek, annesinin evini tam da bu bağların arasına inşa etmiş olmasına kızın vesile olduğunu ekledi. Nihayetinde meselenin özüne şu şekilde cevap verdim, Sevdiği kız kendisine karşı kararsızdır ve asla sebatkar değildir, hatta bir başkasını kendisinden daha çok sevmektedir.

Bunun üzerine adam, kendisinin de her daim bundan kuvvetle şüphelendiğini ve adeta gözleri açık bunu gördüğünü söyledi. Böylece odamdan koşar adım ayrıldı ve hayretler içinde dostlarına sanatımın hakikatini ve gücünü anlattı. Ancak bu kızı gayet iyi tanıyanlardan bazıları, göz kapağında tarif edilen işareti tamamen inkar ettiler, ta ki ertesi gün onunla konuştuklarında, kendilerine Remil ilmiyle açıkladığım ve daha önce kendilerinin dahi fark etmemiş oldukları bu hususun doğruluğuna bizzat şahit olana dek. Böylece, arzu ettiğimin çok ötesinde herkesçe tanınır hale geldim, öyle ki bu hadisenin şöhreti bizzat Cizvitlerin dahi kulağına kadar gitti.

Bunlardan ikisi gizlice saraya koşarak vali vekiline (Vicelegatus) bütün olanları anlattı ve hasedin kışkırtmasıyla, Katolik Kilisesi tarafından reddedilmiş bir ilimle, yani Remil ile geleceği bildiren İngiliz asıllı bir yabancının orada bulunduğunu söylediler, Bu sözler ertesi sabah bana Saray Muhafızı tarafından aktarıldı, aynı kişi, vali vekilinin bu şikayetlere verdiği cevabı da bana açıkladı ve cevabın şu şekilde olduğunu tasdik etti.

Vali vekili, Ne yani, dedi, bu sizin büyütmeye çabaladığınız kadar büyük bir cürüm müdür, zira bütün İtalya Kardinalleri arasında doğum haritasını (nativitas) astrolojik yahut remil usulüyle çıkarttırmamış kimse var mıdır? Birkaç gün sonra vali vekili bizzat benimle konuşmak istedi ve nazikçe beni öğle yemeğine davet etti, Çok sevgili bir dostum olan Papalık Eczacısı Efendi ile birlikte saraya gittim, Burada mutat hürmet gösterildikten sonra, vali vekili benimle karşılıklı olarak şu şekilde konuştu.

Anladığıma göre, dedi, Remil sanatında pek mahirmişsin, bu ilim hakkında senin şahsi kanaatin nedir?

Ona, tecrübeyle bu ilmin hakiki bir öz taşıdığını (essentialis) ve gizli temeller üzerine bina edildiğini ispatladığımı söyledim. Bu nasıl mümkün olabilir, dedi, arızi noktalardan meydana gelen bir şeyde nasıl bir kesinlik bulunabilir?

Ben de şöyle dedim, İnsan eliyle yapılan bu noktaların başlangıcı ve zuhuru deruni ve son derece esaslıdır, zira bu tür bir hareket, kaynağından çıkar gibi bizzat ruhtan neşet eder, ayrıca bu ilmin hatalarının ruhtan değil, bedenin ruhun maksadına aykırı hareket eden bozuk ve uyumsuz başkalaşımından ileri geldiğini ekledim, bundan ötürü bu sanatta genel kural şudur ki, ruh dingin olsun ve beden ona itaat etsin, aynı şekilde gerek bedenin gerekse ruhun meseleye dair hiçbir taşkınlığı yahut tarafgirliği bulunmasın, bilakis adil ve hakkaniyetli bir hakim gibi olsun, hakikatin açığa çıkması için kalpten dua ederek Tanrı’ya yönelsin, keza Sanatkar öne sürülen meseleyi canla başla tefekkür etsin ki ruh yabancı düşüncelerle yoldan çıkmasın. O halde, diye cevap verdi, bahsettiğin bu ruh nedir? Sen belki de bu ruhunla Platon’un Daimon’unu (Genius) yahut en azından bir meleği mi kastediyorsun? Buna karşılık ben, Meleğin bu ilmin kaynağı olamayacağını, zira meleklerin iyiler ve kötüler olarak ikiye ayrıldığını söyledim,

Zira iyi meleklerin, bu sanatın mucitleri olan paganlara, yani Araplara, Kildanilere ve Mısırlılara nadiren bağışlandığını, Kötü meleklerin ise tamamının hakikatten ziyade yalanların müellifi olduğunu kutsal metinlerin şahitliğiyle belirttim. Bundan anlaşılıyor ki, dedi, sen dahi bu ilimdeki başlangıç ilkesinin açık ve kesin bir izahını veremiyorsun.

Ona şu cevabı verdim, İnsan bedeni ruhuna nispetle, efendisine tabi bir uşak gibidir. Zira bir efendi uşağını mektuplarla şuraya buraya gönderebilir, oysa uşak efendisinin maksadını katiyen kavramaz. Keza usta bir ressam da şahane bir resmi uşağı vasıtasıyla krala gönderebilir, oysa bu uşak renklerin karışımından ve bunların tenasüplü nispetlerinden tamamen habersizdir.

Aynı şekilde bir kral da halkına başkaları vasıtasıyla vergiler koyabilir, oysa bu vergilerin gerekçesi yalnızca kralın malumudur.

Tıpkı bunun gibi, beden de ruhun kendi gizemlerinden buyurduğu şeyi yerine getirebilir, oysa bedeni bu eylemin ilkelerini yalnızca neticeleri vasıtasıyla idrak etmekten başka bir yolla asla kavrayamaz.

Bunları işitince, beni orada bulunan bazı piskoposların ve diyakozların ortasında bir masanın yanına çağırdı, orada eline hokka ile tüy kalem alarak bir Remil şekli çizdi. Bunun üzerine öyle alimane bir mütalaada bulundu ki, Cizvitlerin beni huzurunda itham ettikleri bu ilimde, onun benden çok daha bilgili ve mahir olduğunu açıkça gördüm. Böylece yemeğin ardından onun rızasını alarak ayrıldım ve sonraları kendisini sıklıkla ziyaret ettim, zira onun fevkalade meraklı, ilimlerde mahir, yabancılara karşı lütufkar ve tiranlıktan tamamen uzak bir Hükümdar olduğunu idrak ettim. Bu hadiseler Cizvitler arasında duyulunca, içlerinden Felsefe müderrisi olan biri benimle münazara etmeyi çok arzu etti, Bu sebeple fevkalade bir zekaya ve tevazuya sahip bir genç olan sevgili dostum Renaud’nun ricasıyla onun yanına gittim ve kendisi tarafından hüsnükabul gördüm,

Burada felsefi meselelere dair biraz hasbihal edildikten sonra, o zat beni pek kolay alt edebileceğini zannederek sözü derhal Remil ilmine getirdi, zira şöyle dedi, Bir kimsenin Remil vasıtasıyla şu veya bu insana, Roma’ya doğru çıktığı yolculukta kendisini bekleyen tehlikeyi yahut ölümü önceden haber vermesi nasıl mümkün olabilir? Yahut her ikisi de insan bedeni içinde mahpus iken, onun ruhu ile senin ruhun arasındaki iştirak ve irtibat nedir? Ona kısaca şu cevabı verdim,

Her bedenin ruhu, o bedende diğer her şeyin üzerinde hakimiyeti bulunan başlıca ışık olduğundan, tıpkı Güneş’in gökteki diğer yıldızlara nispetle durumu gibi, zira kendisi Mikrokosmos’un bizzat Güneş’idir ve hayat veren ışınlarıyla bütün bedeni idare eder, tıpkı o semavi Güneş’in ışınlarını elementlerin kalburlarından geçirip her yana, aşağıdaki aleme ilettiği gibi, ruhun da görünmez ışınlarını bedenin gözeneklerinden görünmez bir şekilde fışkırttığına şüphe yoktur,

Benzer şekilde, bir yıldızın diğerine açısı (aspectus) vasıtasıyla ışınların birbiriyle münasebet kurması ve sanki bir istişare ve tatbik ile aşağıdaki alemde vuku bulacak işleri tanzim etmesi, öyle ki aralarındaki bu irtibattan sonra aşağı alemde neticelerin hasıl olması gibi, hiç şüphesiz görünmez ışıklar olan bir ruh ile diğer bir ruh arasında da ışınlar yayılır ve bu yayılmayla eşzamanlı olarak birleşirler, öyle ki ister talep eden kişinin ruhu olsun, ister tehlike altında bulunan talep edenin bizzat kendisi veya dostu olsun, ruh son derece ilahi olduğundan ve adeta bedeninin muhafızı kabilinden bulunduğundan, yaklaşan bu tehlikeyi önceden görerek (zira ölümsüz olduğu ölçüde, geleceği ve şimdiyi kendi içinde bilebilir), bedeninin gelecekteki sırlarını kendisine yönelen ruha açıklar, oysa bedenin kesafeti yüzünden bunu bizzat bedene bildirememiştir, İşte bu yolla, dingin, barışçıl ve hüküm vermeye hazırlanmış o ruh, kendi ruhunun hareketine bütünüyle tabi kılınmış ve itaatkar beden vasıtasıyla zahmetsizce geleceği haber verebilir. Bundan maada, Olaus Magnus Büyük Finlandiya tarihini anlattığı eserinde o diyarın büyücülerinin hayret verici eylemlerinden bahseder, bunların arasında bir efsuncu kadına dair şu hikayeyi nakleder, Şöyle ki, pek uzak bir memlekette yaşayan biri dostlarının halini öğrenmek için kadına müracaat ettiğinde, icraatın tarzı şu şekilde olmuştur, Büyücü kadın, kendisine refakat eden bir başka kadınla birlikte odaya girmiş, fısıltıyla gizlice söylenen pek çok sözün ardından tunçtan yapılmış bir yılan almış, onu kuyruğundan tutarak küçük bir çekiçle iki üç kez vurmuş ve bunu yapar yapmaz birdenbire cansız gibi yere yığılmıştır,

Diğeri ise, kadının bu baygınlığı müddetince ona sinekler ve diğer böcekler dokunmasın diye onları kovarak hizmet etmiştir,

Yarım saat sonra büyücü uykusundan uyanmış ve talep edenin dostları hakkındaki hakikati haber vermiştir. O büyücü kadının ruhunun, talep edenin dostlarının ruhlarıyla irtibat kurmuş olmasından başka bu durum ne anlama gelebilir?

Ve kadının ışınlarının yarıçapı, talep edenin yakınlardaki dostlarının ruhunun sınırına ulaşamayacak kadar kısa olduğundan, talep edenin arzusunu yerine getirmek maksadıyla ruhun bedenden ayrılması gerekmiştir, ta ki yukarıda zikredilen dostların ruhlarının ışınlarıyla irtibat ve intibak kurabileceği mekanı bulana kadar. Ve hiç şüphesiz ruhi ışınlar, hem cevheri zatlarının letafeti ve saflığı, hem elementlerin vasıtalarını bir tesir misali engelsizce delebilmeleri, hem de suretlerinin yüceliği ve menşelerinin ali mertebesi sebebiyle, bedenin haricinde, hissettirmeksizin, basar ışınlarının erişim sahasının çok ötesine uzanır.

Buna benzer diğer bazı itirazlar ve cevaplar faslından sonra beni muhabbetle kucakladı, beni bir kardeşi gibi belleyeceğine yemin etti, kendisini ve tarikat kardeşlerini daha sık ziyaret etmemi rica etti, Ne var ki, Malta Şövalyesi olan biraderine ve kendisine riyaziye ilimlerini öğretmem için beni çağırıp o sırada Marsilya’da mukim bulunan Guise Dükü’nün yanına gitmek üzere o şehirden alelacele ayrılmam icap ettiğinden bunu yapamadım.

Şu halde bu sanatın doğrudan ruha bağlı bir ilim olduğu, öyle ki kökünün bizzat ruh olduğu ve dolayısıyla insanın bu fani alemde idrak edebileceği diğer bütün ilimlerden daha latif bulunduğu neticesine varıyoruz.

BÖLÜM II Atımdan (proiectio) önce amel eden ruhun hazırlanması üzerine.

Bu ilim ruh üzerine bina edildiğinden, ruh müsaade etmediği müddetçe onda hiçbir şeyin vücuda gelemeyeceği kesin ve aşikardır. Bu sebeple bu sanatta meşgul olmak isteyen kimsenin, atımının başlangıcını yapmadan evvel, temiz ve lekesiz bir vicdana sahip olması, bedeninin ve ruhunun taşkınlık olmaksızın idare edilmesi, bir başkası hakkında kendisinden daha kötü düşünmemesi, hüküm verirken zihninin cimri olmaması, inkara tasdikten daha fazla meyil göstermemesi, bilakis öne sürülen meselenin adil bir hakimi olması iktiza eder, Nihayetinde, bütün ilimlerin ve hakikatin müellifi olan her şeye kadir Tanrı’ya güvenmeli ve kalbinin bilmeyi arzuladığı hakikati bu ilim vasıtasıyla bulabilmeyi kendisine lütfetmesi için O’na niyaz etmelidir.

Bütün bunlar usulünce mütalaa edilip yerine getirildikten ve ruh öne sürülen meselede iyice sebat bulduktan sonra, derhal noktaların atımlarını gerçekleştirecektir. İşte bu sanatta bunca yanılgı ve belirsizliğin doğması bundandır. Keza bu sanatın bir hiç sayılması da bundandır, zira kendilerine haksız yere Sanatkar adını yakıştıran bazı kimseler, Tanrı’yı ve ruhlarının sükunetini ihmal edip bedenin heveslerinden zerre kadar sıyrılmaksızın, öne sürülen meseleler hakkında batıl hükümler verirler ve bu suretle bu gizli ve son derece derin sanatı öylesine hakir kılarlar ki, umumiyetle herkesçe ilimlerin en batılı addedilir.

Hata ilimde değil, onu icra edendedir, Zira şüphesiz ilimlerin tamamı hakikatin ta kendisidir, lakin onları icra edenler, kendi kusurlu tabiatları sebebiyle çok defa müphemlikler ve darlıklarla malul olurlar.

Zira kim şüphe edebilir ki ruh, geleceğin hakiki bilgisine doğru bedenin herhangi bir parçasını, bütün bedenin kendisini sevk ettiğinden daha kolay yönlendirebilsin? Nitekim bizler, onun bütün bedeni öyle idare ettiğini algılarız ki, her gün ve her saat gelecekteki şeyleri önceden görür, nitekim kendisinin ertesi gün şu işi halledeceğini, yahut şu veya bu şehre at süreceğini ve sonraki hafta başka şeyler yapacağını, ya da şu veya bu zamanda evleneceğini, yahut niyet ve tasarısını şu veya bu saatte icra edeceğini vesaire bilir.

BÖLÜM III. On altı çizginin, ilk dört Geomansi figürünü teşkil eden dört sıraya bölünerek atımı (projeksiyonu) üzerine.

Noktalardan müteşekkil olan bu çizgilerin atımına geçmeden evvel, bu dizilerin usul ve yöntemini açıklayacağımız birtakım kuralları öne sürelim.

Kural I. Sanatkâr, kendisinin zaten daha önceden bildiği ve tam olarak kavradığı bir nesneye taalluk eden herhangi bir sual hakkında asla hüküm vermemelidir. Zira bunu yapmakla Tanrı’yı ve bu ilahi ilmi sınamış olur ve bu sebeple yanılır.

Kural II. Herhangi bir çizginin nokta sayısını hesap etmeyecektir, zira bu suretle ruh, hesaplama esnasında bir bakıma karmaşaya düşecektir.

Kural III. Bu ilimde amel etmek istediğinde, aklının başka türlü karışmaması için, öncelikle ortaya konan suali yazıyla tespit etmek gerekir.

Kural IV. Çift sual sormamalısın, bilakis onu yalnızca tek bir nesnenin bilinmesi için tertip etmelisin, zira aksi takdirde figürün öylesine karışır ki, doğru hiçbir hüküm veremezsin. Bu nedenle talep öyle tashih edilmelidir ki, tek olsun ve kendi içinde tam bir niyet taşısın.

Ve dikkat edilmelidir ki, eşit mesafeli noktalardan teşkil edilen bu Geomansi çizgileri, elin dört parmağının biçimine sahip olmalıdır, nitekim aşağıdaki örnekte açıkça görülecektir.

Herhangi bir çizginin noktalarını ise, sağdan sola doğru ilerleyerek ikişerli bağlamalı ve zincirlemeliyiz, öyle ki sol taraftaki uçta, zincirleme bağdan azade iki nokta veya en azından tek bir nokta kalsın.

Ve bu muamele, zikredilen dört dizinin bütün çizgileriyle de yapılmalıdır, ve bu yolla Geomansi şemasının ilk dört figürü husule gelecektir; bunlar dört unsuru tabiatları ve mizaçlarıyla birlikte temsil ederler, benzer şekilde dört rüzgârı ve dünyanın dört bucağını gösterirler, zira unsurlara gelince, ilk dört çizgi ateş unsurunu, ikinci sıranın dördü hava unsurunu, üçüncü sıranın dördü su unsurunu ve son dördü de toprak unsurunu imler.

Şüphesiz her bir diziden çıkan figürler kendi dizilerinin unsurunu gösterir, nitekim önceki figürde Ejderha Başı (Caput Draconis) ateşi imleyecek, Kuyruk (Cauda Draconis) havayı, Oğlan (Puer) suyu ve Beyaz (Albus) toprağı gösterecektir. Bu dört figüre ise Anneler (Matres) denir, zira bundan sonra gelen bütün figürler bunlardan hasıl olur.

BÖLÜM IV. Geomansi temasında diğer figürlerin husule gelişi üzerine.

Bilinmelidir ki, Geomansi kalkanının ilk dört figürünü teşkil eden zikredilen Annelerden, Annelerin bütün cüzleri ayrı ayrı alınarak, beşinci, altıncı, yedinci ve sekizinci figürü meydana getiren dört Kız (Filiae) doğar.

Bundan dolayı yukarıdaki örnekte birinci figürden [noktalar], ikinciden [noktalar], üçüncüden [noktalar], dördüncüden [noktalar] alırız, ve böylece bu dört cüz birlikte birleşerek beşinci evi (domus) işgal eden ilk Kızı meydana getirir, yani Kavuşum (Conjunctio) dedikleri figür hasıl olur ki onun sureti şöyledir. Annelerin omuzlarından altıncı eve sahip olan ikinci Kız doğar, kalçalardan üçüncü ve ayaklardan dördüncü doğar.

İlk Torun (Nepos) ise ilk iki Anneden türer, zira onun başı onların iki başından birleşir, vesaire.

Burada genel kural şudur ki, iki baş, omuz, kalça veya ayaklar bir araya geldiklerinde tek bir sayı, yani üç ürettiklerinde, hasıl olacak sayıda yalnızca tek bir nokta gösterilmelidir, lakin çift olduklarında, daima ikişer nokta yazılmalıdır.

Sözgelimi, zikredilen birinci ve ikinci Annenin başlarında yalnızca üç nokta bulduğumuzdan, dokuzuncu eve sahip olan ilk Torunun başını tek bir nokta ile gösteririz. Benzer şekilde, Annelerin omuzları çift bir sayı meydana getirdiğinden, ilk Torunun omuzları da ikişer noktadan teşkil olacaktır. Eşit şekilde onun bacakları da aynı sayıda noktadan birleşmelidir, ayakları ise zikredilen sebepten ötürü yalnızca tek bir noktaya sahip olacaktır.

Aynı usulle ikinci Torun üçüncü ve dördüncü Anneden, üçüncü Torun birinci ve ikinci Kızdan, dördüncü ve sonuncu ise iki sonuncu Kızdan birleşir.

Aynı minval üzere dört Torundan iki Şahit (Testes) meydana gelir, nitekim iki Şahitten de Hâkim (Judex) husule gelir.

Nihayet, bütün şemanın yahut kalkanın hükmünün gizlendiği on altıncı ve sonuncu figür, Hâkim ile birinci Anneden teşkil olunur. Ve bu suretle bütün Geomansi şemasının kalkanı ve bu sanatta hükmün kendisinden çıkarılacağı evleri tamamlanmalıdır.

Kızlar, Anneler, Torunlar, Torunlar Şahitler, Şahitler, Hâkim

İKİNCİ KİTAP. Geomansi figürleri üzerine.

BÖLÜM I. Geomansi figürlerinin isimleri, suretleri ve tabiatları üzerine.

Dört Geomansi çizgisinin dizilerinden çıkarılabilen figürler sayıca on altıdır, bunlar birbirlerinden isim ve suret bakımından aşağıda olduğu gibi ayırt edilirler.

Birinci, Kazanç (Acquisitio), İkinci, Kayıp (Amissio), Üçüncü, Sevinç (Laetitia), Dördüncü, Keder (Tristitia), Beşinci, Ejderha Başı (Caput Draconis), Altıncı, Ejderha Kuyruğu (Cauda Draconis), Yedinci, Beyaz (Albus), Sekizinci, Kırmızı (Rubeus), Dokuzuncu, Oğlan (Puer), Onuncu, Kız Çocuk (Puella), On birinci, Büyük Talih (Fortuna Major), On ikinci, Küçük Talih (Fortuna Minor), On üçüncü, Cemaat (Populus), On dördüncü, Yol (Via), On beşinci, Kavuşum (Conjunctio), On altıncı, Zindan (Carcer), ki sureti şöyledir.

Bu figürler Zodyak (zodiacus) burçlarına şöyle atfedilir, Kazanç, Koç'a. Sevinç ve Küçük Talih, Boğa'ya. Kırmızı ve Yol, İkizler'e. Beyaz ve Cemaat, Yengeç'e. Yol, Aslan'a. Ejderha Başı ve Kavuşum, Başak'a. Kız Çocuk, Terazi'ye. Keder ve [okunamadı], Akrep'e. Ejderha Kuyruğu, Yay'a. Cemaat, Oğlak'a. Küçük Talih, Kova'ya. Zindan, Balık'a.

Benzer şekilde gezegenlere de verilir, Satürn, Düz seyirde Zindan'a, Geri harekette Keder'e. Jüpiter, Düz seyirde Sevinç'e, Geri harekette Kazanç'a. Mars, Düz seyirde Kırmızı'ya, Geri harekette Kız Çocuk'a. Güneş, Hızlı seyirde Büyük Talih'e, Yavaş seyirde Küçük Talih'e. Venüs, Düz seyirde Oğlan'a, Geri harekette Kız Çocuk'a. Merkür, Düz seyirde Beyaz'a, Geri harekette Kavuşum'a. Ay, Düz seyirde Cemaat'e, Geri harekette Yol'a. Düz seyirdeki Jüpiter ve Venüs, Ejderha Başı'na. Geri hareketteki Satürn ve Mars, Ejderha Kuyruğu'na.

Bu figürlerden bazıları, Ateş tabiatlı olup dünyanın güney cihetine sahiptir, yani, Kırmızı, Küçük Talih, Kayıp, Ejderha Kuyruğu.

Hava tabiatlı olup Doğu cihetine sahiptir, yani, Sevinç, Kazanç, Kız Çocuk, Kavuşum.

Su tabiatlı olup Kuzey cihetine sahiptir, yani, Cemaat, Yol, Oğlan, Beyaz.

Toprak tabiatlı olup Batı cihetine sahiptir, yani, Büyük Talih, Ejderha Başı, Zindan, Keder.

Yine bu figürlerden bazıları tamamen iyi ve talihlidir, yani, Büyük Talih, Sevinç, Ejderha Başı, Beyaz, Oğlan, Kazanç.

Bazıları ise tamamen kötü ve talihsizdir, yani, Keder, Kırmızı, Kız Çocuk, Kayıp, Ejderha Kuyruğu, Küçük Talih, Zindan.

Bazıları ne tamamen iyi ne de tamamen kötüdür, bilakis vasattır, yani ne çok iyi ne çok kötüdür, Cemaat, Yol, Kavuşum.

Fakat bu figürlerden bazıları güçlü ve sabittir, yani, Büyük Talih, Kazanç, Sevinç, Oğlan, Beyaz, Ejderha Başı.

Zayıf ve değişken olanlar şunlardır, Küçük Talih, Kayıp, Keder, Kız Çocuk, Kırmızı, Ejderha Kuyruğu.

Vasat olanlar, yani ne güçlü ne zayıf olanlar, Cemaat, Yol, Kavuşum, Zindan.

Kural I. Sabit ve muhkem figürler, figürlerin iyi veya kötü evde bulunmalarına göre, iyilikte yahut kötülükte nesneyi sabit ve muhkem kılarlar.

Kural II. Zayıf figürlere bu isim verilir, zira hükmü zaafla ve sebatsız verirler, ne hastalık için ne hapis için ne de gebe kadın için vasat figürler kadar iyi ve sabittirler.

Kural III. Vasat figürler bu adı alır, zira güçlüler ile zayıflar arasında yer tutarlar ve suali yahut talebi vasat surette hükme bağlarlar, yani ne bütünüyle iyiye ne de bütünüyle kötüye yorarlar.

BÖLÜM II. Geomansi kalkanının ilk on iki evi üzerine.

Geomansi kalkanının ilk on iki evi, astrolojide anlamamız gerektiği gibi, Zodyak'ın on iki burcuna atfedilir.

Buradan hareketle, hem astrolojide hem de Geomanside birinci ev Koç'a verilir ve bizatihi daima öncü (mobilis) bir evdir, ikincisi Boğa'ya verilir ve sabit bir evdir, üçüncüsü İkizler'e verilir ve değişken (communis) bir evdir. Dördüncüsü Yengeç'e verilir ve öncüdür, beşincisi Aslan'a verilir ve sabittir, altıncısı Başak'a verilir ve değişkendir, yedincisi Terazi'ye verilir ve öncüdür, sekizincisi Akrep'e verilir ve sabittir, dokuzuncusu Yay'a verilir ve değişkendir, onuncusu Oğlak'a verilir ve öncüdür, on birincisi Kova'ya verilir ve sabittir, on ikincisi Balık'a verilir ve değişkendir, yani ne sabit ne öncüdür, bilakis ikisi arasında vasattır.

Ve dikkat edilmelidir ki, figürler bu evlerde bulunduklarında dahi evin tabiatı değişmez, kendi içinde baki kalır, yani burcunun tabiatını değiştirmez, bundan ötürü birinci ev Koç olarak adlandırılacaktır ve diğerlerinde de böyledir, öyle ki her ev, hangi figürü barındırırsa barındırsın, kendi has tabiatına göre öncü, sabit yahut değişken olur.

Kural I. Kötü evler, bizatihi iyi olan figürleri kötü kılar, bizatihi kötü olanları ise daha da beter ve fena hale getirir, buna mukabil iyi evlerdeki iyi figürler daha iyi olurlar.

Kural II. Zıt evdeki figür, yani öncü evdeki sabit figür veya sabit evdeki öncü figür, hükümde daha kötü kılınır. Lakin sabit evdeki sabit ya da öncü evdeki öncü, anlamı daha güçlü kılar.

Kural III. On iki evden ilk dördü, yani birinci, ikinci ve üçüncü ev yahut Koç, Boğa, İkizler, daima ilkbahar vaktini gösterecektir, ve diğerlerinde de astrolojide söylendiği üzere böyledir.

BÖLÜM III. On altı figürün her birinin Geomansi kalkanının her bir evindeki tabiatı ve anlamı üzerine, ve evvela Kazanç üzerine.

Birinci evde zenginliği, basireti, faydayı, iyi bir sonu, arzu edilen şeyin talihli kabulünü gösterir, fakat bu figür bir şeyi satmak için iyi değildir, zira hakikidir. İkinci evde zenginlikleri, kazancı, iyi faydayı, ticarette talihi, vadedilen şeyin kabulünü, kaybolan şeyin geri alınmasını, bütün iyi şeylerin artışını gösterir. Üçüncü evde ebeveynden gelecek iyi talihi, iyi ana babayı, kardeşleri, komşuları, iyi yolculukları, iyi aklı gösterir.

Dördüncü ev iyi bir mirası, bir kimsenin servet edineceği iyi ve faydalı bir evi, zengin ve hâkim bir babayı, bütün mirasların iyi bir sonunu bildirir. Beşinci ev evlatlarından faydayı, iyi ve zengin evlatları, iyi mektupları, iyi giysileri, kalp ferahlığını, kadınlarla zevki, mirasların meyvelerini bildirir. Altıncı ev nihayetinde iyileşecek olan uzun bir hastalığı, iyi hayvanları, iyi ve faydalı köleleri bildirir.

Yedinci ev iffetli ve uysal bir kadını, iyi ortaklığı, iyi ticareti, ister adli bir dava ister savaş olsun düşmanlarla barış ve uzlaşmayı bildirir. Sekizinci ev zararın tazminini, eceliyle ölümü, yabancı bir diyarda menfaati, ölüm korkusundan emin olmayı, talihli ve zengin bir düşmanı bildirir. Dokuzuncu ev ölümden hâsıl olan kârı, bir yolu yahut seyahati, Tanrı korkusunu, iyi ve emniyetli bir yolculuğu, iyi hayırları, hayırlı rüyayı, bütün amellerde selim aklı, Tanrı’ya ve Kilise’ye içten bağlılığı, dini işler için hayrı bildirir.

Onuncu ev hükümdarın efendilerinden menfaati, bütün efendilerin barışçıl ve kutlu olmasını, arzunun tahakkukunu, aynı kişilerden faydalı makamları, yargıçtan iyi bir hükmü bildirir. On birinci ev iyi bir talihi, iyi dostları, ticarette kazancı, kârın ansızın elde edilişini bildirir.

On ikinci ev yoksulluğu ve borçlar sebebiyle hapsolunmayı, kölelerden ve hayvanlardan faydayı, uzun bir hapisliği, hastalığa iyi geleni ve borçların tahsil edilmesini bildirir. On üçüncü ev kârın ziyanını ve el değiştirmesini, iyi bir yolculuğu ve her türlü tahsilatta kazancı, uzaktakinin arzusunun yerine gelmesini bildirir.

On dördüncü ev insanın umduğu her işte faydayı, uzun ömrü, talihi, her türlü yarar ve iyiliği bildirir. On beşinci ev her işte hayrı, kayıp eşyanın geri alınmasını, yolculukların gecikmesini bildirir. Kayıt düşülmelidir ki, bu şekil birinci evde olduğunda sarışın ve güzel saçlı, orta boylu, al yüzlü, sarraf ve tüccar olan güzel bir kimseyi gösterir.

II. Amissio Hakkında

Birinci ev cüretkâr, sebatsız, suç ve hileyle dolu, hiçbir şey elde edemeyen bir kimseyi bildirir.

İkinci ev ticarette ve mallarında ziyanı, hiçbir kazanç olmamasını, bütün malların haramiler sebebiyle kaybını bildirir. Üçüncü ev yakınlar, ebeveyn, kardeşler ve komşular arasında düşmanlığı, aldatmacayla dolu birini, yolculukta korkuyu bildirir. Dördüncü ev miras ve baba mülkünde sahtekârlığı ve ziyanı, şehrin yahut hanenin kötü sonunu bildirir. Beşinci ev mahsullerin ve mirasların ziyanını, hayırsız ve dönek evlatları, kötü mektupları, hafifmeşrep kadınların aşkında hiçbir neşe bulunmayacağını bildirir. Altıncı ev hastalıktan kurtuluşu, hayvanların ziyanını, kölelerin kaçışını, benzer şekilde haksızlığı ve ahlaksızlığı bildirir.

Yedinci ev kötü bir kadını, efendisi yahut yoldaşlarıyla davayı, sebatsız ve şehvet düşkünü bir kadını, ticarette ziyanı, kaçak haydutları, düşman, dönek ve aldatıcı yoldaşları, kötü bir değişimi bildirir.

Sekizinci ev ölüm sebebiyle ziyanı, aklın yitirilmesini, gidilen yerde hiçbir menfaat bulunmayışını, yoksul düşmanları, kadınların çeyizlerinin heba olmasını bildirir.

Dokuzuncu ev sevinçten yoksun uzun bir yolu, hiçbir ilim olmadığını, Kilise’den bir şey talep eden için kötü bir hali bildirir. Onuncu ev kötü efendileri, şerefin, hükümranlığın yahut makamın kaybını, sebatsız efendileri, krallıkların dertlerini, şerefe mani olan şeyleri bildirir.

On birinci ev dostlarının yitirilmesini, ticarette ziyanı yahut iflası, boş ümidi, vefasız ve yararsız dostları bildirir.

On ikinci ev hayvanların ziyanını, borçlardan kurtulmayı, fena bir değişimi, hapisten çıkışı, sahtelikle dolu, dönek ve alaycı dostları bildirir. On üçüncü ev makamda, hâkimiyette yahut idarede ziyan ve el değiştirmeyi, kötü talihi bildirir. On dördüncü ev dostların ziyanını, her ne iş olursa olsun onda büyük bir meşakkati bildirir. On beşinci ev hiçbir kazanç elde edilmemesini, kötü sonu bildirir.

Kayıt düşülmelidir ki, bu Amissio şekli birinci evde bulunduğunda solgun benizli, yalancı, yırtıcı ve harami bir kimseyi gösterir.

III. Laetitia Hakkında

Birinci ev yargıçları, bilge kimseleri, iyi ve dürüst bir hayatı, neşe ve yücelmenin kemalini, talep edenin her işte duyacağı ferahlığı bildirir. İkinci ev malların çokluğunu, sadelik ve sevinçle dolu bir hayatı bildirir.

Üçüncü ev kardeşler konusunda iyi talihi, hiçbir Tanrı korkusu bulunmayışını, kardeşlerin, komşuların ve ebeveynin iyi sevgisini, her işte her türlü neşeyi bildirir.

Dördüncü ev miraslardan ve yeryüzündeki her şeyden faydayı, ferah bir sonu, hanelerde neşeyi, ebeveynin sevincini, nizadan uzak mirasları bildirir.

Beşinci ev evlatların faydasını, uzun ömrü, her işte neşeyi, sevinç ve neşe getiren mektuplar ile haberleri, kadınların neşesini ve her türlü iyiliği bildirir. Altıncı ev köleleri, hastalıktan kurtulan hayvanları, sevimli ve güler yüzlü köleleri bildirir.

Yedinci ev iyi bir evliliği, ortakların kârını yahut ortaklardan gelecek faydayı, güler yüzlü ve iffetli bir kadından hâsıl olacak zaferi, sevinçli bir ortaklığı, barış ve uzlaşmayı, iyi bir değişimi bildirir. Sekizinci ev ölülerden miras kazancını, dehşetten kurtuluşu, gidilen yerde kazanç ve menfaati bildirir. Dokuzuncu ev yolculukları, Tanrı korkusunu, ilmi, sadakati, neşeyi, kutlu bir kimseyi, Kilise işlerini, hayırlı haberleri, ince sanatları, Kilise’ye muhabbet ve bağlılığı bildirir. Onuncu ev büyük şereflerin, piskoposların ve başrahiplerin yükselmesini, efendilerden gelecek yardımı, sevinçli ve neşeli bir makamı, güzel mabetleri, adil bir yargıcı, hakkaniyetli ve hayırlı hükmü, ılık bir mahalli bildirir.

On birinci ev yoldaşların talihini, hayvanlardan menfaati, neşeyi, sevgiyi, iyi bir insandan yana beslenen güzel ümidi, şen ve iyi dostları, basiretli ve sağlam ilim sahibi bir kimseyi, ticarette kazancı bildirir. On ikinci ev hayvanlardan ve kölelerden gelecek kârı, zindandan çıkışı, borçlular hapishanesinden ve her türlü sıkıntıdan azat olmayı, düşmanların barışmasını ve uzlaşmasını bildirir. On üçüncü ev yolculuktan, kraldan, efendiden gelecek faydayı, bütün malların el değiştirmesini bildirir.

On dördüncü ev kendi muradını elde etmeye dair iyi bir ümidi, sevinçli bir beklentiyi, arzusunun neşe ve yücelmeyle kemale ermesini bildirir. Kayıt düşülmelidir ki, bu şekil birinci evde bulunduğunda bir piskoposu, Kilise büyüğünü, dindar ve ruhban bir kimseyi, uzun sakalı, parmakta bulunan bir illeti, yüksek mevkilerde ikamet eden birini gösterir.

IV. Tristitia Hakkında

Birinci ev kederli düşünceleri, borçları, yoksullukları, gizli ziyanı, yükümlülükleri, zindanları, yolculuğun engellenmesini, kötü bir değişimi, inançsız ve ümitsiz bir kimseyi bildirir. İkinci ev talihi ve ticareti, cimriliği, malların ziyanını, bahtsız tefeciyi, kötü şöhreti bildirir. Üçüncü ev akrabalarla husumeti, komşular ve ebeveynle gizli düşmanlığı, seyahatte gizli bir engeli bildirir. Dördüncü ev mirasların elden çıkmasını ve cenklerde ziyanı, hanelerin harap oluşunu, kederi, fena bir evi, kötü talihi, ebeveynin yoksulluk ve zararını bildirir. Beşinci ev hayırsız ve yoksul evlatları, sahte mektupları, kederi ve kalp darlığını, gamlı kadınların aşkındaki sırrı, sefil yiyecekleri ve libasları bildirir.

Altıncı ev yeni köleleri, esaret ve yoksulluk korkusunu, ürkek ve işe yaramaz hayvanları, uzun süren bir hastalığı yahut ölümü, yoksulluğu, haksızlığı, yara almadan hor görülmeyi ve şaşkınlığı bildirir. Yedinci ev fena bir kadını, muzaffer bir erkeği, gece hırsızını, yoksul hali, ziyanı, kötü bir değişimi, kederli bir kadını bildirir.

Sekizinci ev bir başkasının vefatıyla yoksul düşmeyi, yabancı bir millette ziyanı, uzakta olandan gelecek zararı bildirir. Dokuzuncu ev faydasız bir yolu, yolculukta manileri ve ziyanı, imandan ve ilimden yoksun bir kimseyi, kaba kavrayışı, Kilise’nin ve hayır gelirlerinin zevalini bildirir. Onuncu ev insanların ziyanını ve rütbelerinden indirilmelerini, kötülerin yükselmesini, makamların kaybını, gamlı efendileri, kralların ve krallığın korkusunu, yargıcın sahte hükmünü, şereften düşüşü bildirir.

On birinci ev dostunu hor gören birini, uzun sürecek fakat yine de ümit taşıyan kötü talihi, yoksul bir dostu, ticarette hiçbir eksilme olmayışını bildirir.

On ikinci ev borçları, düşmanları, ziyanı, uzun bir hapsi yahut zindanda ölümü, ürkek ve yoksul bir hasmı, dertleri, yükümlülük ve borç kaygılarını, uzun ve devasız bir hastalığı bildirir. On üçüncü ev yol boyunca fenalığı ve kederi bildirir.

On dördüncü ev kötü talihi, kısa yolculukları, keder ve sıkıntıyı, ümitsizliği ve tamiri mümkün olmayan her türlü fenalığı bildirir. Kayıt düşülmelidir ki, bu şekil birinci evde bulunduğunda esmer tenli, yırtık giysili, zanaatı kara, kokuşmuş ve adi şeylerle ilgili olan bir kimseyi gösterir.

V. Caput Draconis Hakkında

Birinci ev iyi ve tatlı bir talihi, bilge, beliğ ve basiretli, işlerini gizli tutan, her türlü hayırda kararlı ve sebattar fikri olan bir kimseyi bildirir.

Ve bu şekil tabiatı gereği gayet iyidir. İkinci ev ticarette fayda ve kazancı, zenginlikleri, iyi talihi ve her şeyin gizlice elde edilmesini bildirir. Üçüncü ev iyi ebeveyni, iyi komşuları, dürüstlüğü, bir hayır uğruna yolculuğun gecikmesini bildirir. Dördüncü ev miraslardan fayda ve kazanımı, iyi bir haneyi, güzel bir miras mülkünü, basiretli bir babayı, iyi bir sonu, zanaatında huzuru bildirir.

Beşinci ev çocuk sevgisini, iyi evlatları, neşeyi, gizli mektupları, gebe kadınları, kadının aşkıyla namusluca yetinmeyi, iyi bir sevgiyi bildirir.

Altıncı ev uzun bir hastalığı, her işte faydayı, sır saklayan ve basiretli köleleri, iyi ve yararlı hayvanları, uzun ve gizli bir hastalığı bildirir.

Yedinci ev iyi bir izdivacı, iyi ve iffetli bir kadını, iyi bir ortaklığı, mahir ve güçlü düşmanları, iyi bir değişimi, ticarette iyi bir kârı, ayrılış için ise fenalığı bildirir. Sekizinci ev ölümü yahut hastalığı, akçe kazancını, aşkları, kaybolan şeyin geri alınmasını, gizli ölümü, ölüm sebebiyle paraların tahsilini, korkudan emin olmayı bildirir. Dokuzuncu ev yolculukları ve vatanı dışında olan kimsenin dönüşünü, mektupları, iyi itimadı, yolculuğun gecikmesini, doğru inancı, Kilise’nin kutlu bir adamını, bütün sanatlarda ilmi, Kilise için hayrı, şerefi bildirir. Onuncu ev adil hükmü, para çokluğunu, bilge bir hükümdarı, mülkün ve makamın büyük şerefini, bol serveti, yargıcın lütfunun celbedilmesini ve basiretli bir hükmü bildirir. On birinci ev iyi talihi, dostluğu, iyi ve sadık dostları, güzel ümidi, iyi bir kazancı bildirir. On ikinci ev yoksulluğu, uzun bir hapsi, iyi hayvanları, güzel mektupları bildirir. On üçüncü ev memleket dışında olan o kimsenin dönüşünü, efendinin menfaatini, uzaktakinden hayırlı haberleri, faydayı ve iyi bir değişimi bildirir. On dördüncü ev iyi talihi, güzel ümidi, uzun ömrü, baştan başa menfaati bildirir. Kayıt düşülmelidir ki, bu şekil birinci evde olduğunda güzel öğütler veren, güzel saçlı, kibirli bir hükümdarı yahut yargıcı bildirir.

VI. Cauda Draconis Hakkında

[Birinci ev], kötü kazancı, yoksulluğu, uğursuz yolu, eziyet ve öfkeyi, arzulanan hiçbir şeyin elde edilemeyişini, pek fena ve öfkeli bir adamı gösterir, İkinci [ev], bütün malların ziyanını ve her hususta talihsizliği, Üçüncü [ev], hısım akrabanın ıstırabını ve pek az kazancı, kötü kardeşi, fena ebeveyni ve komşuları, uğursuz yolu, meşum rüyayı ve baştan başa şerri, Dördüncü [ev], uğursuz evi, kötü mirasları, kazancın eksilmesini, Beşinci [ev], fenalıklardan, hayırsız evlatlardan, mahsullerden, düşmanlardan, meşum habercilerden, kötü mektuplardan ileri gelen ziyanı, hayırsız evlatları, kalp kederini, eziyet ve öfkeyi, çocuğun ana rahminde helak olma tehlikesini, aşktan ve buseleşmeden yoksunluğu, ancak kadın yüzünden husule gelen kavga ve çekişmeleri ve evin tabiatına göre her türlü şerri, Altıncı [ev], ölümü yahut illeti, hayvanların ziyanını, kem talihi, ağır hastalıkları ve darlıkları, kötü ve kaçak hizmetkarları, kadınlardan drahoma almada zorluğu, haksızlıkları, Yedinci [ev], hırsız ve kötü bir kadını, eşkıyalığı, fena yoldaşı, kavgacı ve şehvet düşkünü kadını, haydutları, ticarette yahut yolculuk ve habercilere dair her hususta mutlak şerri, kişinin gitmeyi ve iş görmeyi tasarladığı mahalde ancak fenalıkla karşılaşacağını, Sekizinci [ev], ölümü, malların, ata mülkünün ve mirasının elden çıkmasını, yabancı diyarda ziyanı, dehşeti, yeisi, ölüm kaynaklı zararı, ihaneti, talip olanın düşmanından göreceği ziyanı, öfke ve kargaşayı, Dokuzuncu [ev], yolu, hükümranlığın yüksek mevkiinden alaşağı olmayı, kötü ve elem dolu bir seyahati (şayet mükerrer olursa, yolda ihanetin, darp ve yaralanmaların meşum bir işaretidir), kötü rüyayı, Kilise ve ruhaniler namına şerri, nafile sanatları ve ilimleri, zira bu üstatlık (magisterium) hiçbir hayır yahut fayda getirmeyecektir, Onuncu [ev], makbul bir makamdan ve elden gidecek olan hükümranlıktan düşmeyi, keza bir kimsenin mağlup olduğuna ve toprakları ile tasarrufundan sürüldüğüne dair işareti bildirir ve evin tabiatına göre her türlü fenalığı tehdit eder, On birinci [ev], ümidin keşfini, düşmanların dost sanılmasını, zevk düşkünü, fena, hain ve yalancı dostları, kem talihi, ticarette ziyanı, malın zayi olacağına dair işareti, uzakta bulunanın dönüşünü yahut daha zorlu bir el vasıtasıyla defedileceğini, meşum ümidi ve bir yerde nefret celbetmeyi, On ikinci [ev], borçlar sebebiyle kaçıp kurtulmayı, hastaya ölümü, zindandan çıkışı, hayvanların ziyanını, hasmı, dehşeti, yaralı atı, asi ve yırtıcı düşmanları, hainleri ve hilekarları, On üçüncü [ev], kayıp şeyin güçlükle geri alınmasını, seyahatte değişikliği, talibin tehlikeli öfkesini, ihtilafları ve kem talihi, On dördüncü [ev], dost yerine geçen düşmanları, ticarette ziyanı, talep edilen bir şey namına kötü nihayeti ve baştan başa şerri bildirir. Not, bu şekil birinci evde bulunduğunda, ziyanı ve orta boylu, yuvarlak çehreli, uzun kızıl saçlı, koca ağızlı, iri dişli, başı kel, gür sakallı bir adamı gösterir.

VII. Albus Hakkında

Birinci ev, arzulanan nesnenin teminini yahut ele geçirilmesini, neşeyi, iyi mektupları, basiretli ve zengin adamı, her türlü hayrı kabul edeni, lakin bir menfaat uğruna yola mani olacak kimseyi, beyaz ve faydalı nesneleri, İkinci [ev], akçeleri ve ticarette kazancı, gümüşten serveti, vaat edilen şeylerin tahsilini, her hususta bereketi, Üçüncü [ev], arzunun gerçekleşmesini, iyi kardeşleri, iyi akrabaları, iyi ebeveyni, hayırlı ve hüsnüniyetli komşuları, sağlam itimadı, iyi haberleri, biraz gecikmiş işleri, Dördüncü [ev], ana ve babadan bolca menfaati, hayırlı haneyi, iyi ata mülkünü, baba için hayırlı mevkii, iyi ve mesut nihayeti, Beşinci ev, iyi evlatları, hayırlı mektupları, sevinci, makbul beyaz balıkları, efendinin yahut maşukanın kucaklayış ve buselerini, Altıncı [ev], büyük hastalığı, hayvanlardan ve hizmetkarlardan yana kazancı, beyaz hayvanlardan menfaat ve talih açıklığını, Yedinci [ev], iyi ve uysal kadını, sağlam ortaklığı, ticarette menfaati, düşmanlardan yana eman bulmayı, hayırlı ve faydalı evlilikleri, Sekizinci ev, ölümü ve marazi hali, dehşetten yana emniyeti, ecnebi diyarda kazancı, uzakta bulunana zenginliği, hayırlı değişikliği ve iyi bir yolculuğu, Dokuzuncu [ev], seyahatte menfaati, sadakati lakin yolculuğun bir miktar tehirini, makbul sanatları, iyi tahsil görmüş adamı, ruhban zümresinden bilge bir zatı, sadık adamı, Onuncu [ev], sevinci, sıhhati, ikbali, hükümdar ve memleket için hayrı, şayet on ikinci yahut sekizinci evde mükerrer olursa kralın düşmanlarını, kadıdan hayırlı hükmü, efendisinden dilediğini elde etmeyi ve muteber mansıbı, On birinci [ev], iyi talihi, vefalı dostları, ticarette menfaati, ümidi, sulhü ve muhabbeti, On ikinci [ev], hayvanlardan yana faydayı, borcunu ödeyen iyi borçluları, zindandan güç bela çıkışı, sulh talep edecek zayıf düşmanları, On üçüncü [ev], yolda ve bir ulu zattan menfaati, On dördüncü [ev], dostlardan yana faydayı ve düşmanlardan halas olmayı bildirir. Not, bu şekil birinci evde bulunduğunda, beyaz tenli, gür sakallı, sık sık beyaz işlerle meşgul olan ve su kenarında ikamet eden bir adamı gösterir.

VIII. Rubeus Hakkında

Birinci ev, kanı, cenkleri, savaşları, öfkeli ve gazap dolu adamı, yolculukta ve gayrı yerlerde ateşten ve kandan tehlikeye maruz kalmayı, hasımları ve uğursuz tebeddülü, İkinci [ev], fakirliği, zorbalıkla akçaların ziyanını, mazarrat getiren şeyleri, Üçüncü [ev], öfkeli kimseyi, kötü niyeti, iyi kardeşi, iyi dostları, babalarına, ebeveynlerine ve komşularına öfkeli olanları, Dördüncü [ev], kanı, havadaki kuruluk ve kavurucu sıcaklığı, az tohumu, ebeveyn için ziyanı, mirasın, ata mülkünün ve cümle sabit malların telef oluşunu, evlerin yanmasını, kalelerin istilasını ve fethini, kan dökülmesini, her türlü musibeti ve meşum akıbeti, Beşinci ev, hayırsız evlatları, kötü dirliği, meşum mektupları, kötü habercileri, fena havadisleri, yürekten gaddar ve hırçın evlatları, Altıncı [ev], kızıl safra yahut kandan ileri gelen illetleri, mesela çıbanları, urları, kanın galeyanını, vahşi hayvanı, kuduz köpeklerin ısırmasını, gadirleri, düşkünlükleri, silahlı adamları, Yedinci [ev], davaları, savaşları, fena evlilikleri, sahte ortaklığı, huysuz, öfkeli ve kavgacı olup ağza alınmaz sözlerle eziyet eden kadını, haydutları, kalleş katilleri, hasımların aleni münakaşalarını, hileleri ve benzerlerini, Sekizinci ev, kan dökücülüğü, korkuyu, mirasların ziyanını, cebren hasıl olan zararı, silah yahut kılıçla gelen kötü ölümü, gurbette ölümü, düşmanların helakini, ölüm dehşetini, yola çıkana ziyanı, gurbettekine her türlü fenalığı, yolculuk edenlerin bütün kazançlarına mani olunacağını, nitekim varmak istedikleri mahalde hiçbir menfaat bulamayacaklarını, Dokuzuncu [ev], sahtekarlığı, uğursuz yolu, yoldaki haydutları, seyahatte fesadı, itimadı olmayan adamı, sanatında yahut zenaatında az malumatlı kimseyi, Kilise'de zorbalığı, mansıplardan mahrumiyeti ve yalanları, Onuncu ev, kendi efendisinin eylemlerinde şerri, sahte adaleti, efendinin gazap ve cinnetini, memleket için fenalığı, kötü kazancı, vazifeden zorbalıkla tard edilmeyi, hükümranlığın reddini, kadının meşum hükmünü, ölümcül infazı, On birinci [ev], sertliği ve ihtilafı, efendinin reddini, kem talihi, kötü memurları, hayırsız evlatları, meşum ümidi, dostların ticaretinde ve hükümranlığı elinde tutanda husule gelecek fenalığı, On ikinci [ev], düşmanları, borçları, fena niyeti, ziyanı, zindanda ölümü, yırtıcı hayvanları, mefsedete müteveccih hali, canavarlardan gelen ziyanı, yırtıcı ve öfkeli hasımları, cehennemi andıran kötü zindanları, illetleri, mahpusun hapsedilmesini yahut ölümünü, adaletin şiddetini, On üçüncü [ev], efendinin ziyanını, uğursuz yolu ve tebeddülü, uzaktaki için zararı, düşmanlarından saklanan kimse için kısa ömrü, On dördüncü ev, ziyanı ve hiddeti, fakirliği, kem talihi, fenalığın yığılmasını, arzulanan nesnelerden hiçbir şey elde edememeyi, cümle işler için musibeti bildirir, ve bu durum, Geomansi kalkanının evi için, fena şekillerden tevellüt ettiğinde yahut onlara refakat ettiğinde vaki olur. Not, bu mezkur şekil birinci evde bulunduğunda, kızıl tenli, hilekar sözlü, cenk arzulayan, kan dökülmesinden zevk ve sevinç duyan, üstatlığı ateşe taalluk eden adamı gösterir.

IX. Puer Hakkında

Birinci ev, sevinci, ümidi, evliliği, çocuk meşrepli neşeli kimseyi, sadece şarkı söyleyip musikiyle vakit geçirmeyi ve kadınların meclisini seven kişiyi, İkinci [ev], ticarette menfaati, iyi talihi, güzel kazancı, kadınların meclisini, borçların tahsilini, Üçüncü [ev], kardeş ve komşu cihetinden sevinci, sevgili ve şen komşuları, hayırlı yolu, iyi rüyayı ve tatlı havadisleri, Dördüncü [ev], cenkleri, aranan hiçbir şeyin ele geçmemesini, kişinin arzuladığı şeyin reddedilmesini, suyu, Beşinci [ev], sevinci, hayırlı evlatları, habercileri ve mektupları, iyi havadisleri, zevkleri, kadınlarla muhabbet ve sefayı, musiki aletlerini, Altıncı [ev], vefakar hizmetkarları, ahmak kadınları, zina mahsulü evlatları, makbul hayvanları, uzun ve müzmin illetleri, Yedinci [ev], kötü ve ahmak kadınları, zinayı ve fena arkadaşlığı, çocukların evliliğini, Sekizinci ev, ölümü ve hastalıkları, Dokuzuncu [ev], karadan seyahati, batıl inancı, Kilise'nin sefahate meylini, Onuncu ev, mahkemede yahut kadı huzurunda kadın, hizmetkarlar veya çocuklar uğruna davayı, bir efendinin hizmetini, On birinci [ev], sevinci, talihi, iyi sevgiyi, sefahat uğruna kadınların ve erkeklerin muhabbetini, On ikinci [ev], zaferi, fena adamı, tehlikeleri, zindanı, aranan o şeyin noksanlığını, iyi hayvanları, güçlü ve fena düşmanları, On üçüncü [ev], ulu kimselerden husule gelen sevinç ve menfaati, mektupları, habercileri, canı, neşeyi ve yolculukları, On dördüncü [ev], tehlikeyi lakin akabinde hayırlı nihayeti, iyi içmeyi, güzel yemeyi, habercileri ve aşkları, On beşinci [ev], itidali, her hususta menfaati ve nimetlerin ikmalini, On altıncı [ev], cümle hayrı bildirir. Not, bu şekil birinci evde olduğunda, genç, güzel ve hoş çehreli, sakalsız, sefih, aletleri ve musikiyi seven adamı, keşişleri, riyakarları ve talebeleri gösterir.

X. Puella Hakkında

Birinci ev, dostların sevincini, rızkı, evlat sahibi olmayı, kaypak ve sefih sözleri, yalancıları, lüzumsuz lafla dolu kimseleri, İkinci [ev], kazancı, müsrifliğe temayülü, Üçüncü [ev], ebeveynin sevgisini, iyi dostluğu, vefakar akrabaları, çok lakırdıyı, seyahatte yorgunluğu ve kimi vakit haydutları, Dördüncü [ev], aşk hususundaki hünerlerde, ana ve babadan, miraslar cihetinden kazancı, az mahsulü, hanede sefih ve edep dışı konuşmaları, Beşinci [ev], neşeli evlatları, habercileri, mektupları, zevkleri, zevkusefaya dair lüzumsuz lafları, kadınların muhabbetlerini, yalancıları, sefilleri, Altıncı [ev], kötü kadınları, hizmetkarların illetini, hayvanlardan ve hizmetkarlardan kazancı, böbürlenmeyle ve sefahat lakırdılarıyla dolu kimseleri, illetleri, ezcümle çıbanları, urları, bereleri ve benzerlerini, Yedinci ev, evlilikleri, yoldaşların menfaatini, kadınların sevinçlerini, çok ve sefih sözleri, fahişeleri ve layık olmadıkları halde başkalarına yanaşan edepsiz kadınları, Sekizinci ev, ebeveynin yahut kız kardeşlerin vefatını, ölülerin terekesini, çok lakırdıyı, gurbet diyarında hizmetkarların ölümünü, Dokuzuncu [ev], seyahatte menfaati, yüksek basireti, duadan ve ibadetten ziyade neşe ve şenliği seven adamı, rüyaları, pek ehemmiyeti olmayan havadisleri, hünerinde makbul anlayışı, sevinç feryadını, Kilise namına fırtına ve kargaşayı, Onuncu [ev], efendi cihetinden yolda sıhhat ve kazancı, efendi ve mansıplar namına hayrı, lakin evvelce zikredilen hususlardan evvel pek çok lakırdıyı, On birinci [ev], sadık dostları, hizmetkarlardan ve hayvanlardan menfaati ve ikbali, çok lakırdıyı, sefahate ve zinaya müptela olanları, On ikinci [ev], gevezeliği, hayvanlardan ve hizmetkarlardan menfaati, nizacı düşmanları, hayli iyi hayvanları, On üçüncü [ev], yolda ve seyahatte menfaati, birtakım efendilerden menfaati, On dördüncü [ev], iyi talihi, tehlike içinde menfaati bildirir. Not, bu şekil birinci evde bulunduğunda, cüssesi ufak, boynu kısa, başı büyük, dişleri nizamdan uzak ve düzensiz, zekası ince bir adamı gösterir.

XI. Fortuna Major Hakkında

Birinci ev, kralların efkarını, defineleri, ihtiyarları, makbul hayat süren kimseyi, iyi talihi, her hususta talibin menfaat ve itibarını, uzun ömürlü mevkii, hayırlı ümidi, İkinci [ev], serveti, kazancı ve bilhassa hayvanlardan yana faydayı, zengin ve ziyadesiyle talihli adamı, her şeyin iktisabını, sevinci, kazanma dirayetini, Üçüncü [ev], hayırlı lakin bir parça gecikmeli yolculuğu, iyi kardeşi, salih ve zengin ebeveyni, hayırlı rüyayı, iyi havadisleri, neşeyi, menfaati, Dördüncü [ev], iyi ata mülkünü, ulu efendilerin miraslarına konmayı, yer altında gizli defineleri, hayırlı evi, her türlü sabit mülkten büyük faydayı, hayırlı nihayeti, salih ana ve babayı, Beşinci [ev], salih evlatları, hayırlı müjdeleri, iyi mektupları, zevceyle güzel muhabbeti, gönül huzurunu, tebeddülü ve mertebeleri, Altıncı [ev], uzun süren illet ve ızdırabı, makbul hayvanları, iyi, sadık ve sebatkar hizmetkarları, Yedinci [ev], hayırlı evlilikleri, iyi, iffetli ve basiretli kadını, büyük serveti, gerek mahkeme mücadelesinde gerekse savaşlarda hasımlarına galip geleni, zorlu ve sebatkar düşmanları, ticarette hayrı, gurbet diyarlarında maksuda erişmeyi, kadın ve erkeklerin cemiyetini, Sekizinci ev, zengin düşmanları, mevtalardan kalan serveti, ecnebi memlekette kazancı bildirir, burada hatırda tutulmalıdır ki bu şekil hayırlıdır, lakin ev ziyadesiyle uğursuzdur, Dokuzuncu [ev], gecikmeli olmamak kaydıyla hayırlı yolculukları, iyi rüyaları, Onuncu ev, hayırlı muhakemeyi, mükerrer olduğu mahalde adil hükmü, sulhperver hükümdarları ve sulh içindeki mülkü, efendilerin sarsılmaz iktidarını, talebin elde edilmesini, efendilerden sürekli mükafat ve itibarı, On birinci [ev], iyi talihi, asil ve sadık dostları, ticarette kazancı, kral ve prensten yana servet hususunda hayırlı ümidi, sevinç ve meserreti bildirir.

On ikinci ev atları, iyi ve yararlı hayvanları, uzun ve tehlikeli bir hapsi, tehlikeli hastalığı, uzun süren borçları ve uzun meşakkatleri, güçlü düşmanları, yolculuk için şerri bildirir. On üçüncü ev iyi ve yararlı bir yolculuğu, hükümdardan gelecek kazancı, uzakta bulunmayı, zenginlik ve neşe içinde saadeti bildirir.

On dördüncü ev hastalıklardan kurtuluşu, zindandan ve borçlardan çıkışı, iyi talihi, uzaktaki kimse için ani zenginlikleri, iyi bir ortaklığı, iyi dostları, ümit edilen hususta emniyeti bildirir.

On beşinci ev iyi bir hükmü, iyi bir sonu, sevinçler namına hayırlı bir neticeyi bildirir, şayet hayırlı şahitliklerden teşekkül etmişse, talepte bulunan kimseye bütün hayırlarda emniyet bağışlar ve ikiye katlandığı mahalde iyi bir hal tesis eder. Şunu not et ki, Fortuna Major birinci evde bulunduğunda, bir gösterge (significator) olarak, değerli kumaşlar satan, cana yakın, orta boylu, güzel giyimli, düzgün saçlı bir tüccarı temsil eder.

XII. Fortuna Minor Hakkında

Birinci ev iyiliği, hükümdarlara ve efendilere doğru hayırlı bir yolculuğu, zengin ve talihli bir kimseyi, aynı şekilde kralı, hükümdarı, dükü, büyük nüfuz sahibi bir insanı, ilmi, iyi hayvanları, iyi ve alçakgönüllü bir zevceyi bildirir. İkinci ev bir efendiden yahut büyük bir kimseden ve üstelik zahmetsizce bir hanenin elde edilmesini bildirir. Üçüncü ev iyi kardeşleri, onlardan gelecek zenginlik ve menfaati, iyi komşuları, iyi ilmi, sağlam bir itikadı, özellikle deniz yoluyla yapılacak hayırlı yolculukları, iyi bir kadını bildirir. Dördüncü ev kralların veya ileri gelenlerin hazinelerini, ebeveynlere doğru yapılacak hayırlı yolculukları, soylu bir mirası ve mirasların iktisabını bildirir. Beşinci ev iyi evlatları, hayırlı haberleri, evlatlara doğru yapılacak hayırlı bir yolculuğu, sevinç ve teselliyi, yararlı yolculukları, soyluların hoşnutluklarını ve zevklerini bildirir.

Altıncı ev kralların ve hükümdarların hastalıklarını ve diğer efendilerden görecekleri haksızlıkları, aynı şekilde onlardan gelecek yenilgiyi, hakimiyetlerini veya krallıklarını kaybetme korkusunu, kibirli hizmetkarları bildirir.

Yedinci ev güzel ve zengin, iyi bir kadını, lakin ahmakça bir aşk yüzünden heba olma şüphesini, büyük bir kimse tarafından işlenmiş cinayeti bildirir, oğul için ise evliliğin asaletini ve hayırlı yolculukları delalet eder.

Sekizinci ev kralların ölümünü yahut krallardan gelen bir korkuyu, öyle ki suali soran kimsenin onlardan korkacağını, aklını kaybetme endişesini ve eğer yedinci evde Rubeus bulunursa, kan dökülmesi suretiyle vuku bulacak ölümü bildirir, vatandan ayrılmak yahut yola çıkmak hayırlı değildir, zira hapislik veya şiddet dolu bir ölümden sakınılmalıdır. Dokuzuncu ev iyi bir seyahati, teveccüh kazanmak amacıyla krallar veya din büyükleri ile kurulacak iyi hısımlığı, sadık, hüsnüniyet sahibi ve Allah'tan korkan bir insanı bildirir. Onuncu ev iyi bir kralı, hayırlı erdemlerle ve zaferle hüküm süren bir kimseyi, göç etmek ve deniz yolculukları yahut seyahatler yapmak için elverişli vakti, hükümdardan yahut kraldan bir şey iktisap etmeyi, hakimin sevgisiyle bir menfaat sağlamayı, kazancı ve şerefi delalet eder.

On birinci ev hayırlı bir ümidi, iyi dostları, iyi talihi, hayırlı bir ortaklığı, hayvanlar ve hizmetkarlardan gelecek menfaati bildirir. On ikinci ev iyi hayvanları, zindandan kurtuluşu, talepte bulunanın yoksulluğunu bildirir ve bu figür nerede ikiye katlanırsa, bilhassa onuncu evde, kralın bizzat kendi eliyle yahut evlatları sebebiyle krallığı kaybedeceğini delalet eder. On üçüncü ev yolda elde edilecek menfaati ve herhangi bir efendiden talebin teminini bildirir. On dördüncü ev uzun bir ömrü, iyi talihi, ümit beslenen şeyden gelecek faydayı bildirir. On beşinci ev bütün hayırlı işlerde iyi bir neticeyi, hayırlı bir akıbeti, iyi bir cemiyeti, şeref ve itibarı bildirir. Not et ki, Fortuna Minor birinci evde bulunduğunda bir kralı veya kraliçeyi, güzel ve cesur, kırmızılar giyinmiş, sık sık seyahat etmek isteyen ve altınla örtünmüş bir kimseyi temsil eder.

XIII. Populus Hakkında

Birinci ev su ile ilgili düşüncelerin, yolculukların, halkların ve kavimlerin çokluğunu bildirir. İkinci ev hayırlı figürlerle birlikte talihin ve zenginliklerin çokluğunu, şerli figürlerle birlikte ise uygunsuzlukların çokluğunu bildirir.

Üçüncü ev akrabaların, komşuların çokluğunu, figürlerin tabiatına göre gerek hayır gerek şer yönünden kısa yolculukların çokluğunu bildirir. Dördüncü ev suların çokluğunu, miras için harcanan emekleri, figürlerin durumuna göre mahsulleri bildirir.

Beşinci ev çocukların, mektupların ve ulakların çokluğunu, sevincin yahut kederin çokluğunu, öpüşmelerin ve kucaklaşmaların, zevkler ve eğlenceler için toplanan halk meclislerinin, figürlere göre mahsullerin çokluğunu bildirir ve diğer hususlarda da figürlere göre böyledir. Altıncı ev hayvanların, hizmetkarların, hastalıkların, haksızlıkların çokluğunu ve figürlere göre sair hususları bildirir.

Yedinci ev bir araya gelmiş halkların, kadınların, düşmanların, haksızlıkların veya figürlerin tabiatına göre hayırların çokluğunu bildirir. Sekizinci ev ölüm sebebiyle veya figürlerin iyiliğine yahut kötülüğüne göre hayırların veya şerlerin bolluğu için bir araya gelmiş halkların çokluğunu bildirir. Dokuzuncu ev yolculukların, rüyaların, ilimlerin, yoldaki insanların, değişimlerin çokluğunu bildirir. Onuncu ev kralların düşmanlarının çokluğunu, hakimler huzurundaki kavimleri, öğretileri, figürlerin durumuna göre hayır yahut şer için toplanmayı bildirir.

On birinci ev civarda bulunan figürlerin tabiatına göre dostların, iyi talihin, hayvanların, hizmetkarların, evlatların yahut uygunsuzlukların çokluğunu bildirir.

On ikinci ev düşmanların, uygunsuzluğun, ağır bir hapsin, gözyaşlarının, borçların, hayvanların, hizmetkarların çokluğunu bildirir. On üçüncü ev bir büyüye giden kimse için menfaatin, zararın, değişimin ve benzeri hallerin çokluğunu bildirir. On dördüncü ev civarındaki figürlere göre gerek hayır gerek şer namına bir araya gelmiş halkların çokluğunu bildirir.

On beşinci ev talepte bulunan kimse için hayrın veya şerrin çokluğunu, kendisinden türediği figürlere göre hayır veya şer maksadıyla halkların bir araya gelişini bildirir, zira hayırlı figürlerden teşekkül ederse çokça hayır bildirir, şerli figürlerden gelirse tam tersidir. Not et ki, bu figür birinci evde bulunduğunda, kırlardan geçerek muhtelif mallar taşıyan bir tüccarı temsil eder.

XIV. Via Hakkında

Birinci ev iyi bir yolculuğu, az menfaati, pek az semere verecek düşünceleri bildirir. İkinci ev civardaki figürlere göre zararı yahut kazancı bildirir. Üçüncü ev kardeşleri, komşuları, suyu, iyi bir yolculuğu, ehemmiyetsiz işleri, kardeş veya hısımlar için yapılacak seyahatleri, zenginliklerin kıyas edilmesini bildirir.

Dördüncü ev ebeveyni, zahmetleri, arazileri, lekeli şeylerin gizlenmesini, işlerin neticesini, yoksulluğu, fakir ebeveyni, az gelir getiren mirasları bildirir. Beşinci ev mektupları, ehemmiyetsiz ulakları, küçük semereleri, fakir kıyafetini, muhtaç çocukları, azıcık sevinci bildirir.

Altıncı ev cılız hayvanları, kötü talihi, kararsız hizmetkarları, hastalığın aniden şiddetlenmesini, hastalıktan kurtuluşu, hayvanların uğursuzluğunu bildirir. Yedinci ev hırsızları, fakir kadınları, akıl kıtlığını, zayıf ve düşkün hasımları, fahişeyi, haydutların ölümünü bildirir.

Sekizinci ev yabancı bir diyarda yoksulluğu, ölüm vesilesiyle intikal eden mirasların ziyanını bildirir. Dokuzuncu ev mektupların tebdilini, az malumatlı habercileri, iyi bir seyahati, kiliseden gelecek ihsanı, kazanç ve menfaatin azlığını bildirir. Onuncu ev küçük vazifeleri, efendilerden ve soylu kadınlardan gelecek az kazancı, yaşlı bir hakimi, akıl noksanlığını, herhangi bir şeyin ziyanını bildirir. On birinci ev yoksul dostları, cüzi bir talihi, az menfaati, ticaret hediyelerini ve sevinç mektuplarını bildirir.

On ikinci ev faydasız hayvanları, düşkün dostları, zindandan kolayca tahliyeyi, borçlardan yahut sefaletten kurtuluşu ve civardaki yahut kendisinden türediği hayırlı veya şerli figürlere göre bazen de zindanda vefatı bildirir. On üçüncü ev yolculukların ve yer değiştirmelerin menfaatini bildirir.

On dördüncü ev hayırlı veya şerli figürlere göre bir hususta zararı ve o işten çıkışı bildirir. On beşinci ev yolu, kendisinden türediği figürlere göre hayırlı bir neticeyi bildirir. Not et ki, Via birinci evde bulunduğunda, sebatı olmayan, hilekar ve yoksul bir kimseyi temsil eder.

XV. Conjunctio Hakkında

Birinci ev insanda aklı, düzgün konuşmayı ve belagati, inceliği, sanatı ve hayırhahlığı, şayet hayırlı figürlerle birleşirse kalbin temizliğini ve dostların iyiliğini bildirir. İkinci ev iyi bir talihin iktisabını, ticarette menfaati bildirir. Üçüncü ev hısımların selim aklını, ebeveyn ve komşuların toplanmasını bildirir. Dördüncü ev huzurlu bir ömrü, hayırlı bir akıbeti, iyi bir dostu, miraslarda ve hukuki davalarda menfaati, miras için yazılan mektupları bildirir. Beşinci ev mektupları, ulakları, iyi şeylerin bir araya gelişini bildirir. Altıncı ev uzun bir hastalığı, kötü hizmetkarları ve hırsızları bildirir. Yedinci ev evlilikleri, iyi bir meclisi, ister davada ister harpte olsun ince fikirli ve beliğ hırsızları ve düşmanları bildirir. Sekizinci ev vefat edenlerin mallarını taksim etmek için bir araya gelmeyi bildirir. Dokuzuncu ev ilmi, kötü bir yolu, yoldaki haydutları, din adamlarında ve kilise mensuplarında ilim ve fesahati bildirir. Onuncu ev efendilerin ve kralların hizmetini, üstatlıkta veya meslekte elde edilecek menfaati bildirir. On birinci ev iyi talihi, bütün şeylerin toplanmasını, muhabbetlerin kavuşmasını bildirir. On ikinci ev zindanları, fena bir yolu, kötü insanların toplanmasını ve kötü bir hayatı bildirir. On üçüncü ev kendi efendisinden gelecek hayrı ve menfaati bildirir. On dördüncü ev aşk uğruna büyük bir talihi, bol kısmeti ve emeği bildirir.

On beşinci ev figürlere göre hayırlı hallerde iyi talihi, şerli hallerde ise fenalığı bildirir. Not et ki, bu figür birinci evde bulunduğunda tedbirli bir kimseyi, bir katibi yahut para işleriyle meşgul bir memuru, orta boylu, servetini kazandığı hızla tüketen, serbest sanatları bilen birini temsil eder ve sair hususlarda da böyledir.

XVI. Carcer Hakkında

Birinci ev ziyanı ve insanların hapsedilmesini, korkak, kederli bir kimseyi, gönül hüznünü, gizli düşünceleri, seyyahın yolunun kesilmesini bildirir. İkinci ev bütün gizli nesnelerin saklanmasını ve para hırsıyla kurulan düşünceleri bildirir. Üçüncü ev ebeveyn sevgisini ve menfaati, Allah sevgisini, yolculuğun engellenmesini ve gecikmesini, cimri kardeşleri ve komşuları bildirir.

Dördüncü ev mirasları, gizli defineleri, yer altı odalarını, gizli ve karanlık bir mekanı, hayırlı terekeleri bildirir. Beşinci ev az çocuğu, gebe kadını, mektup yazımlarını ve habercileri, kaba insanları, pişmemiş yiyecekleri, pasaklı giysileri, haince sevgileri bildirir. Altıncı ev hapisteki bir hastalığı, gebe kadını, işe yaramaz hizmetkarı, fena erkek ve kadını, ölümü yahut uzun bir marazı, insanın mahrem yerindeki bir hastalığı, huysuz ve faydasız hayvanları bildirir.

Yedinci ev kazaları, kötü ahbaplığı, başka bir kadının gizli zinasını ve fuhşunu, gizli hasımları, hırsızlık yaparken yakalanan adi bir hırsızı, su üstünde seyreden gemileri bildirir.

Sekizinci ev ölümü, ölülerin mirasını, ecnebi topraklarda kötü bir kazancı, ölüm korkusunu bildirir. Dokuzuncu ev gurbete doğru bir yolu veya yolculuğu, vefatı, mektupları ve gizli ilimleri, gizli yolları, yoldaki manileri, kilisede kederi, kasvetli ve tehlikeli rüyaları, selim aklı bildirir.

Onuncu ev iyi talihi, iktidarın kudretini, kederli bir hakimi, gizli hükümleri, namussuz vazifeleri bildirir. On birinci ev dostların menfaatini, efendilerden gelecek kıt faydayı, yolculuklar vasıtasıyla ticarette kazancı, hayırlı kralların meclisini bildirir. On ikinci ev zindanları, borçları, mezarları, yırtıcı hayvanları, devasız marazı, uzun bir hapsi ve bitmeyen borçları, tabiatı icabı korkak lakin gizli düşmanları bildirir. On üçüncü ev yolculukların, kardeşlerin ve dostların menfaatini, iyi kimselerin toplanmasını, gamlı ve gizli düşünceleri bildirir.

On dördüncü ev muhtelif vesveseleri, hüzün, keder ve meşakkatle dolu hapisleri, borçları ve taahhütleri bildirir, bilhassa bu durum hayırlı ebeveynden doğmadığında böyledir. On beşinci ev yangınların ve yıkımların çokluğunu bildirir. Not et ki, bu figür birinci evde bulunduğunda, iri başlı, kıvırcık saçlı, esmer bir kimseyi, ekseriyetle dülgerleri yahut ağaç işleriyle uğraşan zanaatkarları temsil eder.

Genel Kural

Unutulmamalıdır ki her bir evde hayır yahut şer, kazanç yahut ziyan, her bir evin figürünün birleştiği yahut kendisinden türediği figürlerin tabiatına göre vaat edilir.

16. Figürün Bir Sualde İkiye Katlanmasının, Yani Birbirine Benzer Figürlerin Farklı Evlerde Bulunmasının Anlamı Hakkında, İki Via, İki Populus ve Benzeri Durumlarda Olduğu Gibi

İkinci ev, bilhassa sabit bir talih figürü ise mekanı bildirir, zıddı ise tam aksine delalet eder, bu durum sair bütün evlerde de aynı şekilde gözetilmelidir. Üçüncü ev akrabalar, kardeşler veya ebeveyn, kız kardeşler veya komşular arasında hayırlı bir durumu bildirir.

Dördüncü ev kötü bir değişimi delalet eder, lakin Cauda Draconis olmadıkça haddinden fazla ağır sayılmaz. Beşinci ev neşeyi, içmeye ve yemeye düşkün dostları, yeni giysileri, musikiyi, ahengi, kadim bir nesneyi, Cauda Draconis bulunmadıkça bir kimsenin arzu edebileceğinden daha iyi olmayacak derecede gönle uygun bir durumu bildirir. Altıncı ev hastalığı, meşakkati, korkuyu bildirir.

Yedinci ev bir ordu veya bir kadın vesilesiyle çekinilecek halleri ve Cauda yahut Via orada bulunmadıkça her türlü hayrı bildirir, zira bu iki figür şayet sual bir toplantı yahut ulaklar ve düşmanlar namına sorulmamışsa bu evde her türlü şerre delalet eder, aksi takdirde tehlikeye işaret ederler. Sekizinci ev şerri, şiddetli bir öfkeyi, ölümü yahut darbe almayı, ziyanı, kırıcı sözleri, fena meşakkatleri bildirir, lakin hayırlı bir figür bulunursa ölülerin miraslarının elde edilmesini delalet eder. Dokuzuncu ev bir hayrı, ilim tahsil etmek için sağlam ve devamlı bir değişimi, dini veya kiliseye dair bir işi yahut kavimlerle veya kilise mensuplarıyla, yahut ulaklarla veya seyahatten dönen kimselerle görülecek bir muameleyi bildirir, meğerki Cauda ve Rubeus bir yolculuk sualinde yer almış olmasın. Onuncu ev bütünüyle hayrı bildirir, öyle ki işler daha mükemmel bir halde olamaz, Cauda ve Rubeus bulunmadıkça bilhassa şan ve itibar kazanmak için pek elverişlidir. On birinci ev hayrı bildirir, öyle ki sual dahilinde bundan daha iyisi bulunamaz, zira Major, Via yahut Acquifitio olduğu müddetçe ümide ve iyi bir dosta delalet eder.

On ikinci ev, talep edenin bir sıkıntıya yahut ağır bir hastalığa, bir şeyin ziyanına veya düşmanlardan gelecek bir zarara uğrayacağını gösterir, durum Ejderha Kuyruğu (Cauda Draconis) bulunmasından daha kötü olamaz. Üçüncü evdeki şekil iyiyse akrabalardan, yani erkek ve kız kardeşlerden yahut komşulardan kazanç elde edileceğine, şayet kötüyse bunun aksine işaret eder. Dördüncü evdeki şekil iyiyse talep edenin babasından yahut büyük bir efendiden kazanç elde etmeyi düşündüğünü, şayet kötüyse zararı bildirir. Beşinci ev, talep edenin geçim vasıtalarından veya kumaşlardan kazanç sağlamayı düşündüğünü, yahut mektuplarla gelen ulakları ya da ateşten gelecek bir ziyanı gösterir. Altıncı ev, aileye bir hastalık geleceğini yahut bir ziyanı, dehşeti, büyük bir sıkıntıyı, hastalığı veya kötü bir hadiseyi gösterir.

Yedinci ev, evliliği, bir kadından gelecek zararı, talep eden için büyük bir düşmanlığı veya bir haydutluğu, kadınların şehvet yahut sefahat kaynaklı düşüncelerini, münakaşaları, tehditkâr sözleri, bir yerden başka bir yere göç etmeyi gösterir. Sekizinci ev, uzakta olan birinin yahut aileden başka bir ferdin dönüşünü bildirir. Dokuzuncu ev, talep edene dinî yahut kiliseye dair bir kazancı, bir rahibi veya benzeri bir durumu işaret eder. Onuncu ev, nekromansi (kara büyü) sanatlarını veya talep edenin bir kadının veya efendinin sevgisini kazanmak için yola çıkacağını, büyük bir izzeti yahut şekillerin iyi veya kötü oluşuna göre ilimleri gösterir.

On birinci ev, o hanedeki, aile içindeki yahut aile vasıtasıyla gelen talihi, kazanç, dostlar veya ticaret yoluyla hasıl olan bahtı gösterir, nitekim tüm sorunun kuvvet ve kudreti buradadır. On ikinci ev, aileden birinin hapsedilmesini, ağır bir hastalığı, şiddetli bir meşakkati yahut kazandığın ailenin dağılmasını, büyük felaketleri veya gelecekteki sıkıntı ve kederi gösterir. Dördüncü ev, erkek ve kız kardeşleri, yoldaşları, komşuları, talep edene gelen ulakları, şekillerin tabiatına göre soranlar için kazancı yahut ziyanı gösterir. Beşinci ev, sevinci, neşeyi, dostlardan gelecek tez havadisleri, mektupları ve ulakları bildirir.

Üçüncü Evin Şekli Kendini Evinde Çoğalttığında Gösterdiği Şeyler

Altıncı ev, sıkıntıyı, hastalıkları, bir korkuyu, bir hizmetkâr, hile yahut kötü düşmanlar yüzünden gelecek ziyanı gösterir. Yedinci ev, kavgaları, yer değiştirmeyi, erkek ve kız kardeş arasında nefret ve niza olacağını, talep edenin öfkesini, evlilikleri ve saireyi gösterir. Sekizinci ev, ölümü yahut geçmiş zamanın tehlikesini, bir kadına veya düşmanlarına dair düşünceleri, dehşeti ve kötü düşüncelerden doğacak kazancı gösterir. Dokuzuncu ev, din adamlarıyla ilgili bir vesileyi, çıkılacak büyük yolculukları, kilise gelirlerini, büyük bir makamı yahut şerefi gösterir. Onuncu ev, erkek ve kız kardeşlerin birtakım hünerlere, büyük evliliklere yahut büyük bir hâkimiyete erişeceklerini, büyük din adamları olacaklarını veya bir mevkiye yükseleceklerini gösterir. On birinci ev, talihi yahut bir kimsenin lütfunu bildirir. On ikinci ev, hapsedilmeyi, uzun bir hastalığı, meşakkati yahut içinden çıkması kolay olmayacak bir sıkıntıya düşmeyi gösterir.

Dördüncü Evde Bulunan Şekil Kendini Evinde Çoğalttığında

Beşinci ev, babanın evlatlarıyla sevineceğini yahut dayının, akrabanın, bir dostun ya da babanın çocukları vasıtasıyla kazanç sağlayacağını bildirir. Altıncı ev, babanın tez zamanda hastalığa yakalanacağını yahut evinde ya da ikamet ettiği kasabada büyük bir meşakkate düşeceğini gösterir. Yedinci ev, evliliği yahut düşmanları, sefahati, durumun değişmesini veya toprak değiştirmeyi gösterir. Sekizinci ev, talep edenin toprağına ve mirasına ölümün gireceğini yahut bir sıkıntıyı, şayet vatanı dışındaysa dönüşü gösterir. Dokuzuncu ev, rahiplerin ölümünü yahut onların kilisedeki ziyanını bildirir. Onuncu ev, talep edenin itibarını, kazancı, serveti ve şerefi işaret eder. On birinci ev, talep edenin bir işte talihli ve kazançlı olacağını, öyle ki bir dostu vasıtasıyla o işte birdenbire ilerleyeceğini gösterir, yahut talep edenin dostlarından biri onun hanesinde ikamet edenlere talep edene çok fayda getirecek mektuplar verecektir. On ikinci ev, uzun bir keder ve hüznü, hastalığı, hasedi, bir beyin yahut onun soyundan birinin toprağına yapılacak ihaneti gösterir, lâkin şekil iyiyse o kadar zarar vermez.

Altıncı ev, ezilme veya aşınma yoluyla yahut buna benzer başka sebeplerle husule gelecek hastalığı, evlatlardan gelecek havadisleri, küçükbaş hayvanların zapt edilmesini gösterir. Yedinci ev, evlilik veya ticaret için toplanmayı, dostların neşesini, kadınlar ve çocuklar için talihi bildirir. Sekizinci ev, ölümü ve gelecek bir kötülüğün tehlikesini, uzakta olanın dönüşünü, sevinç mektuplarını, kazancı yahut yazışmaları gösterir. Dokuzuncu ev, talep edenin oğlunun kiliseye mensup bir din adamı, rahip yahut keşiş olacağını, veya büyük ve uzun bir yola çıkacağını, yahut kilisenin şerefi, yani bir din adamı vasıtasıyla büyük bir sevinç yaşayacağını gösterir.

Beşinci Evin Şekli Kendini Evinde Çoğalttığında Gösterdiği Şeyler

Onuncu ev, oğlun hükümranlık sahibi olacağını, annenin ve kız kardeşin sevineceğini yahut sevinç bulacağını, şerefe dair bir destek, efendiden bir ihsan yahut yüksek bir makam elde edeceğini, ya da kadı veya muallim olacağını gösterir. On birinci ev, oğlun bir efendiye kavuşacağını yahut düşmanlarına karşı, ticarette, benzeri işlerde veya ulaklar vasıtasıyla talih bulacağını, ya da dostlarının evlatlarından ötürü sevineceğini gösterir. On ikinci ev, hastalığı, hapsi, çocuklara musallat olacak büyük düşmanları yahut talep eden için bir ziyanı gösterir, veya yolcular sevinecektir.

Altıncı Evin Şekli Kendini Evinde Çoğalttığında Gösterdiği Şeyler

Yedinci ev, hastalığı, talep edenin hizmetkârının, kadınının veya yoldaşının aniden öfkeleneceğini ve düşmanlar arasına düşeceğini, yahut talep edenle kadınının eşkıyanın eline düşeceğini, lakin güçleri yettiğince kaçınacakları bir lekeyi gösterir. Sekizinci ev, hizmetkârların yahut talep edenin hayvanlarının tehlikeye veya sıkıntıya, acıya ve kedere düşeceğini, dövüleceğini yahut bir şey kaybedeceğini ve uzakta olanın hanenin düşmanlarıyla birlik olacağını, veya talep edenin kadınının bir başkasıyla samimi olacağını gösterir. Dokuzuncu ev, hizmetkârın yahut hayvanların talihli bir yola çıkacağını, din adamlarına hastalıkların arız olacağını yahut onların yükselmesine mani olunacağını, hizmetkârların din adamlarıyla yoldaşlık kuracağını, hele ki Acquisitio (Kazanç) ve Fortuna Major (Büyük Talih) gibi şekiller iyi ve uğurlu ise bunun gerçekleşeceğini gösterir. Onuncu ev, suale konu olan mekânda ikamet edenlerin hasta düşeceğini yahut bir bey tarafından ezileceğini gösterir. On birinci ev, talihi ve düşmanların ona haset edeceğini bildirir. On ikinci ev, hayvanların marazını yahut talep edenin kendisinin hastalığa yakalanacağını, zindana düşeceğini ve faydasız hayvanlar veya uzun bir yolculuk sebebiyle zarara uğrayacağını gösterir.

Sekizinci ev, kadınların ve düşmanların ölümünü, yedinci eve mensup olan her şeyin zevalini, yani ziyan olmuş ticareti ve saireyi gösterir.

Yedinci Evin Şekli Kendini Evinde Çoğalttığında Gösterdiği Şeyler

Dokuzuncu ev, talep edenin yoldaşının vatanına döneceğini, din adamlarının talep edene hasım kesileceğini ve kadınının bir tarikata gireceğini yahut uzun bir yola çıkacağını gösterir. Onuncu ev, yedinci evde temsil edilen kimselere şeref bahşedileceğini, talep edenin hizmetkârının onun kadınıyla yahut düşmanlarıyla düşüp kalkacağını gösterir. On birinci ev, bir dostun derhal düşman olacağını ve bir kimsenin hemen talep edene dost kesileceğini, bir işte kazanç sağlayacağını, yine de dostundan bir miktar zarar göreceğini gösterir. On ikinci ev, büyükbaş hayvanların zapt edilmesini, ağır ve uzun bir hastalığa yakalanacağını yahut hapse düşeceğini, uzun bir seferi veya fakirliği, yahut tez vakitte zarar getirecek mektupları gösterir ki bu mektuplar ispat için gizlice ve iyi saklanmalıdır.

Sekizinci Evin Şekli Kendini Evinde Çoğalttığında Gösterdiği Şeyler

Dokuzuncu ev, düşmanların yahut kadınların veya talep edenin dostunun yargıcının kilisede büyük bir mevkiye erişeceğini, veya uzaktakinin yolda olduğunu, ya da birine ölüm tehdidi yöneldiğini gösterir. Onuncu ev, talep eden için ziyanı, efendinin vefatını, hüsnüniyette noksanlığı, bir işin engellenmesini yahut bir efendinin yokluğunu gösterir. On birinci ev, talep edenin ölümünü veya bir nesneyi yahut ölünün mirasını satın alacağını, uzaktakinin dostlar edineceğini veya dostların talep edenin nefretini teskin edeceğini gösterir. On ikinci ev, talep edene gizlice diş bileyen ve ona zahmet vermek için gayret sarf eden düşmanları, uzaktakinin mahpus yahut hasta olduğunu, veya zindandakinin can vereceğini gösterir.

Dokuzuncu Evin Şekli Kendini Evinde Çoğalttığında Gösterdiği Şeyler

Onuncu ev, dostların rahip veya din adamı olacağını yahut talep edenin tez vakitte izdivaç edeceğini veya bir yerden ya da talep edenin validesinden ulak geleceğini gösterir. On birinci ev, kadınların yola çıkacağını, bir din adamının sana dost olacağını yahut talihinin kiliseden yana güleceğini veya kilise nizamında bir tasarruf sahibi olacağını gösterir. On ikinci ev, talep edene yolculuk hüznünü, atından bir fenalık göreceğini yahut din adamlarının tevkif edileceğini gösterir, burası talep eden için menhus bir mahiyettedir.

Onuncu Evin Şekli Kendini Evinde Çoğalttığında Gösterdiği Şeyler

On birinci ev, bir efendinin hanesini yahut makamını, talih ve ümidinin ikmâlini veya ulu bir beyle dostluk kurup onun sayesinde bahtiyar olacağını gösterir. On ikinci ev, talep edenin tez zamanda büyük bir müşkülat yahut maraz içinde kalacağını, hapsedileceğini veya hasmının rahip tayin edileceğini, talep edenin hayvanlar cenahından büyük bir ziyana uğrayacağını gösterir.

On birinci evde bulunan şekil kendini on ikinci evde çoğalttığında, zindanı, düşmanların adavetini, benzeri kederleri gösterir yahut bu çoğalma vasıtasıyla sual talep eden için talihe dönüşür.

Kaide

Şeklin tabiatına göre durum alçalır yahut kısalır, şayet ilk şekil hafif unsurdan, yani ateşten ise ve dördüncü evde bulunursa, bu durum talihsizliği ve uzun sürmeyi gösterir, zira dördüncü ev her nesnenin gecikmeli tesirine delalet eder.

Populus (Halk) hakem olduğunda, iki iyi şekilden meydana gelmişse şunları gösterir,

Fasıl V

Rukünler, yani on üçüncü ve on dördüncü remil şekilleri ile bunlardan doğan ve hakem sayılan on beşinci şekil hakkındadır ki bütün hüküm bu üç şekilde toplanır.

Populus hakem olduğunda ve şunlardan meydana geldiğinde, Fortuna Major'dan doğmuşsa, bir padişahın, hükümdarın veya kudretli bir beyin ordusunun toplanmasını yahut kadınların büyük bir cemiyetini bildirir. Fortuna Minor'dan doğmuşsa, padişahın, ulu bir beyin veya cengâverin meclisini, kanun yahut adalet işinde bulunan herkesi, ilim erbabını ve asil kadınların meclisini gösterir.

Tristitia'dan doğmuşsa, melankolik kimselerin toplanmasını, karanlık, siyah ve ağır işleri, ölü nesneleri, gönül hüznünü gösterir. Laetitia'dan doğmuşsa, din ulularının ve kilise erbabının, büyük felah, ilim ve takva sahibi meclis ehlinin toplanmasını, dünya neşesine sahip kimseleri ve benzer şekilde yüksek kemalat erbabını gösterir. Acquisitio'dan doğmuşsa, aklıselimi seven kâmil insanları, ticaretin nihayete ermesini, hakikatin ve bütün hayırların hükmünü gösterir.

Amissio hakem olup şunlardan meydana geldiğinde, Amissio'dan doğmuşsa, kişinin kendi yerinden, hanesinden ve toprağından başka bir diyara göç etmesini gösterir.

Cauda Draconis'ten doğmuşsa, cümle şerlerin, yani hırsızların, katillerin, düzenbazların ve yalancı kimselerin toplanmasını, her türlü melaneti ve sefer esnasında uğranacak akameti gösterir.

Caput Draconis'ten doğmuşsa, gizli meclislerin ıslahını ve toplanmasını, hafi işleri, tek bir mahalde icra edilen duaları ve dinî cemaatleri, izdivaçları, yoldaşların birleşmesini gösterir.

Puer'den doğmuşsa, muhabbet gayesiyle sabilerin, küçük çocukların ve kadınların toplanmasını, şehvet ve ziyafet için bir araya gelmeyi, erkek ve kadınların ferah ve sefalarını, saz ve musikî aletlerini, hizmetkârların düğün ve benzeri vesilelerle toplanmasını gösterir.

Puella'dan doğmuşsa, hizmetkârları, boş ve sefih kelamın çokluğunu, insanların, kadınların ve fahişelerin günahlarını, aileye leke sürülmesini, iffetsizliği, yalancı erkek ve kadınları, şehvetle sarhoş olmuşları, zânileri ve livatacıları gösterir. Rubeus'tan doğmuşsa, dökülen kanı ve özellikle cenk meydanındaki kanı bildirir, şayet şerli şekillerden doğmuşsa felaketi, hayırlı şekillerden doğmuşsa o kan dökülüşünün hayra tevil olunacağını gösterir. Albus'tan doğmuşsa, beyaz eşyaları, yazılı kitapları, gümüşi mektupları, menfaati ve halkın uzlaşmasını gösterir. Via'dan doğmuşsa, kanalları, yağmuru, fukaranın çokluğunu, küçükbaş hayvanların seyrini, hafif, kararsız ve ehemmiyetsiz nesneleri gösterir.

Conjunctio'dan doğmuşsa, alaca renkli nesneleri, tahriratı, izdivaçları, merhemleri yahut yağlı şeyleri, şekvaları, ölümü, mezarları, sahteliği ve sebatı olmayan sözleri gösterir.

Carcer'den doğmuşsa, sefinelerin toplanmasını, gebe kadınları, mahbesleri, derin çukurları, kabirler üzerindeki sözleri, karanlık ve gizli kalmış nesneleri gösterir.

Puella hakem olduğunda, izdivaçları, lakin hayırlı ve sadıkane olan hadiseleri, seyahatleri, ani yolculukları, yağmurları, suları, sevinç ve teselliyi gösterir, efendilerin vaatleri ile sağlam ve kaim nesneler için fenadır, kötü evlilikleri, sefirleri ve tez gelen ulakları bildirir.

Carcer hakem olup şunlardan meydana geldiğinde, Amissio ve Acquisitio'dan doğmuşsa, bilhassa ticarette kâr ve zarar etmeksizin gidip gelmeyi bildirir, hafif bir hükümdür ve her hususta sulha, lakin bulunulan yerden ayrılmanın hayırsızlığına delalet eder. Cauda Draconis ve Tristitia'dan doğmuşsa, fakirliği, ziyanı, sefer ve murat edilen nesnenin temini için fenalığı, gurbetten dönecek kimse için hayrı, ticarette büyük sarfiyatı, az menfaatli yolu, denizde hayırlı rüzgârları, alacakları tahsilde ise zorluğu gösterir. Fortuna Major ve Fortuna Minor'dan doğmuşsa, uzaktakinin selametle dönüşünü, yitik kimsenin bulunmasını, büyükbaş hayvanlar için hayrı, evlilik hususunda tehlikeyi, zindandan halas olmayı, yolcular için ise şaşkınlık ve ziyan alametini bildirir. Albus ve Rubeus'tan doğmuşsa, kara yolculuklarını, uzaktakinin dönüşü için hayrı, elçileri, yoldaşlığı ve onun avdetinden sonraki hasılatı gösterir. Caput Draconis ve Puella'dan doğmuşsa, mansıpları, şerefleri, sebatlı yolculuğu, hâkimler huzurunda ani ve güzel talihi, hükümdarların ve beylerin vaatlerinin yerine gelmesini, muradın hasıl olmasını gösterir. Conjunctio ve Carcer'den doğmuşsa, hayırlı evlilikleri, güzel talihi, iyi yoldaşlığı, yolculuk ve mekan değişikliği için fenalığı, hürriyetten sonra mahpusluğu, sıhhatten sonra marazı, zaferden sonra hüznü gösterir. Acquisitio ve Amissio'dan doğmuşsa, hayırlı seferi, masrafları, ticarette kârı, iyi maiyeti, münasip düğünleri, güzel mevkileri gösterir. Carcer ve Caput Draconis'ten doğmuşsa, nebatatı, bitkileri, hasımlara karşı durmayı, talep edilen hususun talep edenin ricası veçhile tahakkuk edeceğini gösterir. Via ve Populus'tan doğmuşsa, kıyılacak nikâhları, padişah yahut beyin vaadine nail olmak için hayrı gösterir.

GEOMANTİ FİGÜRLERİ ÜZERİNE

Tristitia ve Cauda Draconis, sefaletten ve yoksulluktan hayırlı bir çıkışı, aniden gelen itibar yolunu, daimi sebatı, bir şeyi ümit eden kimse için hayrı bildirir, lakin arzulanan şey geç hasıl olacaktır, ayrıca melankoliye ve öfkeye delalet eder.

Fortuna Minor ve Fortuna Major, hayırlı bir yolculuğu ve evliliği, Kraliyet Meclisinin yıkılışını, itibarda yükselmek için hayrı, yüceliği ve bir başkasının zararına olacak bir meseleyi gösterir.

Puella ve Albus, her işe başlamak için hayrı, daha iyiden en iyiye doğru değişimi, bilhassa tekrarlanan şeylerde iyiliği bildirir, kadın için başka herhangi bir şeye kıyasla daha hayırlı olacaktır, kazancı, lakin yolculuğun gecikmesini gösterir.

Laetitia ve Caput Draconis, iyiliği, yolculukta engeli, Kralın, hâkimin yahut nüfuzlu bir adamın kudretinin getirdiği hayrı, gizli bir meseleyi bildirir, düşmanlar için hayırlıdır, zaferden sonra ise sıkıntıya ve karşıtlığa işaret eder.

[Okunamadı], sağlam tahkimatları, iyi mevkileri, teselliyi, emniyeti, zaferi ve canavarların bir araya toplanmasını bildirir.

Conjunctio ve Via, hayırlı evlilikleri, sevinci, iyi talihi, meşakkat endişesini lakin hayırlı bir neticeyi, hastanın ızdırabını, ölüm tehlikesini ve kazanç için hayrı gösterir.

Caput ve Cauda, her hususta korkuyu bildirir, zira her şey için bozulmuş ve tehlikeli bir işarettir, hiçbir surette faydalı değildir, ihtilaflara, endişelere, tehlikelere ve her türlü iyi niyetin kesintiye uğramasına delalet eder.

Acquisitio ve Fortuna Minor, münakaşayı, uzun ve zahmetli bir meşakkati bildirir, lakin sonu hayırlı olacaktır. Conjunctio ve Albus, kitapları, mektupları, kaleler ve krallık sarayları kabilinden büyük binaları, sahte dostluğu, teselliyi, hazineleri ve insanların büyük meclisini gösterir.

Carcer ve Populus, kadınlara dair bütün meseleleri, meşakkatleri, evlilik akdine mani işleri, hapsedilmeyi ve hastalığı bildirir. Acquisitio ve Fortuna Minor, kızların evliliklerini ve bu evliliklerdeki büyük zahmetleri, lakin nihayetinde hayırlı bir neticeyi ve her hususta emniyeti gösterir.

Puella ve Rubeus, ortaklık için hayrı, yerdeki hendekleri ve fırınları, bir şekilde kazancı bildirir, lakin uzaktaki kimseyi geciktirir.

Laetitia ve Tristitia, ızdırabı ve hüznü, kadınlara dair işlerde ve köle edinmede güçlüğü, evliliğe muhalefeti, ufak tefek adamların alametini, çocuklar ve zürriyet için şerri, hapsedilmeyi, uzaktakinin gecikmesini ve yolculukta tersliği bildirir. Via ve Conjunctio, yolcu için hayırlı bir yolu, evlilikler, hastalıklar ve mahpuslar için iyiliği bildirir, şayet talep eden ile talep edilen şey birleşirse ticarette faydalı olacaktır.

Cauda ve Caput, her hususta iyi talihi, neşe ve sevinci, talebin aniden yerine gelmesini gösterir. Puella ve [okunamadı], kitapları, kâğıdı, yeşil rengi, madenlerde, mahpuslarda, tarlalarda ve toprakta olduğu gibi yeryüzüne dair işlerdeki tehlikeyi bildirir. Fortuna Major [okunamadı].

GEOMANTİ FİGÜRLERİ ÜZERİNE

Fortuna Minor ve Amissio, tehlikeden uzak bir kazancı, hayırlı evlilikleri ve bunlar arasında emniyeti gösterir.

Rubeus ve Puella, ancak gençlerin evliliğini, kendilerinden hayır hasıl olacak adamları, uzun bir yolu, gidiş ve dönüşü bildirir, değişim ve hareket için hayırlıdır.

Amissio ve Fortuna Major, obur kimseleri, hayırlı evlilikleri ve her hayırlı işte kazancı bildirir, evlilikler büyük bir güçlük ve zahmetle olacaktır, bu figür mahpusların aleyhinedir ve kaybedilen şeyin kolayca bulunacağına delalet eder.

Tristitia ve Laetitia, yolculukta büyük meşakkati, evlilikte ve ortaklıkta sertliği bildirir, bir şeyin elde edilmesine mani olur ve esarette zarar getirir.

[Okunamadı] ve Puer, talep edenin iradesine zıt bir meseleyi, münakaşayı, yolda kargaşayı, lakin hayırlı bir neticeyi bildirir. Amissio ve Populus, asla telafi edilemeyecek bir ziyanı gösterir, ortaklığın ve evliliklerin aleyhinedir, lakin hapsedilme ve hastalıklar için hayırlıdır, kan dökülmesini ve kaybedilen şeylerin geri alınmasını bildirir. Caput ve Puella, bir kadını ve zarardaki değişimi gösterir. Via ve Acquisitio, gurbette olan kimsenin döneceğini, ticarette büyük masrafları ve kaçak kölelerin yine de geri döneceğini bildirir.

Carcer ve Fortuna Major, madenleri ve mağaraları, kırmızı rengi, büyük çeşitliliği, kadınlar yüzünden zararı ve haksızlıkları, yolculuk edenlere ziyanı, evin bitişiğindeki toprak için hayrı bildirir.

Cauda ve Rubeus, pek çok kötülüğü, kötü bir adamı, az sözü, efendisine dair endişeyi, şikayetleri ve davaları, yahut yaraları ve kan dökülmesini bildirir, ayrıca mahpusların ve hastalıkların aleyhinedir.

Fortuna Minor ve Conjunctio, Kralın yahut hâkimin eliyle gelecek emniyeti, küçük hayvanlardan gelecek ziyanı, lakin bunun bir şekilde telafi edileceğini bildirir.

Tristitia ve Albus, beyaz elbiseleri, hastalıkta sıhhati, uzaktakinin dönüşünü, hayırlı yolu, kaybedilen şeyin güzelce geri alınmasını ve malların ziyanını gösterir.

Tristitia ve Carcer, ziyanı, ihaneti, dehşeti, kanunu temsil eden aşağılık bir kimseyi ve renk değiştiren hırsızları bildirir. Populus ve Amissio, aşağılık bir kimseyi, önce ziyanı sonra faydayı bildirir, evlilik için hayırlıdır. Acquisitio ve Via, yolu, ticaretteki masrafları, kârsız her işi ve firari köleleri bildirir. Albus ve Carcer, kadına dair bir meseleyi ve toprak edinimini, evlilik için hayrı, ticarette ve ortaklıkta faydayı bildirir.

Puella ve Caput, iyi talihi, her hususta zararın telafisini, talihin iyiliğini, faydayı ve hafifliği bildirir, gelmesi gerektiğinde aniden gelecektir.

Rubeus ve Cauda, korkuyu, hüznü, kederi ve kişinin kadın yahut malları sebebiyle bir utanca düşmekten korkması gerektiğini, lakin yine de sonunun hayırlı olacağını bildirir.

Conjunctio ve Fortuna Minor, emniyeti, itibar ve izzeti, kaybedilen şeyin bulunmasını, hayırlı bir kâr ve menfaati, iyi talihi ve arzunun gerçekleşmesini bildirir.

Albus ve Acquisitio, hüküm verici olduğunda [okunamadı].

Laetitia ve Laetitia, büyük bir kârı, zaferi, erdemi, iradenin tamamına ermesini, hastaya sıhhati, uzaktaki kimse için hayrı, mektupları ve ulakları bildirir.

Puer ve Tristitia, yaşlılığı, yoksulluğu, işlerin engellenmesini, yoksul insanları, kötü kardeşleri bildirir, lakin sonu hayırlı olacaktır, bazen de sükûnetin alametidir.

Amissio ve Via, elde edilecek şeyde ziyanı ve noksanlığı bildirir, lakin bu durum sonradan kâra dönüşecektir, uzaktakinin kâr ve selametle dönüşünü, yolculuğun engellenmesini ve kârı gösterir. Via ve Amissio, yolculuk edene selameti ve kârı, iyi talihi, zenginliği, mektupların ve ulakların kabulünü bildirir.

Carcer ve Fortuna Minor, büyük bir adamın şöhretini ve itibarını, Kraldan yahut Efendiden yana talep eden için hayrı, her türlü kârın artmasını ve borçların tahsilini bildirir.

Acquisitio ve Populus, kârı ve menfaati, yolculuk ve seyyahlar için hayrı, evlilik ve ticaret için iyiliği, sükûneti, sevinci bildirir, hükmü aile ve hayvanlar üzerindedir.

Fortuna Major ve Conjunctio, vaadin yerine gelmesini gösterir, malların teslim alınmasına yardım eder, iyi bir ortaklığa, kâra, kazanca ve sevince delalet eder. Caput ve Populus, insanda sebatı, sadık sevgiyi, vaatlere vefayı, haneleri çevreleyen arazilerin iktisabını ve bu kabil diğer şeyleri bildirir, kudretli bir adamın ve evlilikte sağlam bir sebatın işaretidir.

Puella ve Laetitia, ticarette kazancı, buğdayda ve hayvanlarda kârı, uzaktaki yerlerde bulunanlara ziyanı bildirir, lakin sonu hayırlı olacaktır.

Puer ve Cauda, kaybedilen şeyin geri alınmasını, vaat edilenin elde edilmesini, kâr ve menfaati, toprağa dair işleri, madenleri, gümüşü ve zenginliği gösterir, yine de talep edeni ağır şekilde üzer, zira meşakkatin, acının ve korku yahut dehşetin işaretidir, lakin nihayeti daima selamete erer. Caput ve Albus, itibarı ve emniyeti, mallara malik olmayı, düşmanlara karşı zaferi, her hususta menfaati ve sevinci bildirir.

Tristitia ve Carcer, pek çok sebatkâr meseleyi, gebe kadınları, hastanın sıcak hastalıklardan kurtuluşunu ve meşakkatini, afsunu veya tılsımı, ticaret için hayrı bildirir, lakin mahpuslar için son derece uğursuz bir figürdür. Populus ve Acquisitio, ticaret için hayrı, güzel bir sonu gösterir, şifalı bir işarettir, hayvanlar için ve her hususta faydalıdır.

Conjunctio ve Fortuna Major, işlerde sebatı, lakin iktisapta çok meşakkati, yolculuk edene hayrı ve borçların tahsilini bildirir.

Laetitia ve Puella, hayırlı bir kârı, bilhassa ticarette hayrı, her hususta kazancı, selameti ve sükûneti, hapislik için iyiliği, Kraldan itibar ve mevki kazanmayı bildirir.

Cauda ve Rubeus, vaat edilen şeye malik olmanın şer getireceğini bildirir, zira vaat edilen işleri uzatır, lakin sonunda onları tamamlar, gecikmenin ve dehşetin işaretidir, yine de her şey hayırlı bir son bulur. Caput ve Fortuna Major, büyük bir sevinci, ticarette kudreti, zafer, itibar ve izzet için hayrı, kazancı, ferahlığı ve talep edilen şeyin yücelmesini bildirir.

Rubeus ve Tristitia, sırların engellenmesini, gizli işleri, büyük yahut çetin düşünceleri, ayrıca güç, mühim yahut ağır işleri ve bazen meselelerin hayırlı bir neticeye varmasını gösterir, kimi zaman cömertliğe delalet eder, gebe kadın ve karnındaki meyvesi için hayırlı bir figürdür.

GEOMANTİ FİGÜRLERİ ÜZERİNE

Via ve Caput, Kralın yahut muktedir, âlim ve büyük bir başka adamın eliyle kazancı bildirir, bu figür iktisap için faydalı ve hayırlıdır. Fortuna Minor ve Populus, ani kazancı, soylular arasında güzel sohbeti, siyah hayvanları, talep edenin mesleğinde yahut sanatında menfaat ve kârı, güzel, hayırlı ve iffetli bir kadını bildirir. Amissio ve Conjunctio, hâkim, memur yahut Efendi gibi âlim bir adamı, vaadin kötü tutulmasını, çocuklar ve mahpuslar için şerri, yoldaşlıkta bozulmayı, ziyanı ve kadınla birleşmeyi bildirir.

Carcer ve Acquisitio, Kraldan yahut Kardinalden gelecek kazancı, ümit ve arzunun kemale ermesini, talihin hayırlı tesadüfünü bildirir, evlilik için hayırlıdır.

Puer ve Caput, kazancı ve menfaati, lakin kişinin kendini savunması, köleler ve renk değiştirenler gibi aşağılık adamlardan sakınması gerektiğini bildirir.

Puella ve Tristitia, halklar üzerinde büyük kudreti olanların Kralının helakini, tutulmayacak vaadi, fena ve sahte mektupları bildirir.

Laetitia ve Rubeus, talep edilen meselenin hakiki olduğunu, talep edende korku bulunacağını, yine de selamet ve hürriyete ereceğini, itibar ve büyük menfaat elde edeceğini bildirir. Albus ve Cauda, altını, gümüşü, diğer madenlerin, kitapların ve elbiselerin bolluğuna sahip bir kraldan yahut muteber bir zattan menfaati ve itibarı bildirir.

Fortuna Major ve Via, Krallara, Efendilere yahut büyük adamlara yapılacak yolculukları, iyiliği, sükûneti, sevinci ve büyük cüsseli hayvanları bildirir. Populus ve Fortuna Minor, ticareti, bol menfaati, büyük adamların meclisini, büyük işleri, hayırlı bir kadını bildirir, lakin Kral için iyi olmadığını ve onun aleyhine işleri, silahlı adamların toplanmasını gösterir.

Conjunctio ve Amissio, cömertlik alametleri taşıyan bir Kralı yahut şahsı, sevinci, talihi, iyiliği, evlilik akdini, yolculukları, vaadin tutulmasını ve mahpusa hayırlı ümidi bildirir. Laetitia ve Puella, hükümdarlar, Krallar ve ileri gelenler arasında ayrılığı, evlilik için sevinci ve iyi talihi, yolculukta yoldaşlığı, vaadin tutulmasını, mahpuslara ihsanı, mektupları ve imansızların zaferini bildirir.

Acquisitio ve Carcer, Kralın yahut hâkimin eliyle hayvanların iktisabını, hakkında işlem yapılan meselenin hükmünü ve nihayete ermesini, mahpusun hürriyeti için hayrı, ortaklık ve evlilik için iyiliği, hastaya ise kabri bildirir.

Caput ve Puella, Krallar arasında fena münasebeti, kötü halli adamları, servet iktisabı için hayrı, aşağı tabakadan lakin iyi ve faziletli adamları gösterir.

Rubeus ve Laetitia, ümitsizlik, korku ve hüzünden sonra talep edilen şeyin elde edilmesini, meselenin hayırlı sonunu bildirir, bu figür emniyet hususunda ve hayırlı bir çıkış yahut netice için uygundur.

Cauda ve Albus, yücelmeyi, düşmanlara karşı zafer kazanılmasını bildirir, Kralın elinden gelecek hayrın, sevincin, tesellinin ve güzel menfaatin işaretidir.

Populus ve Fortuna Major, hayırlı haberler getiren ulakları ve elçileri, uzaktakinin dönüşü için hayrı, hayvanların mükâfatını ve menfaatini, evlilikte talihi bildirir.

Via ve Albus mektup getiren ulakları veya postacıları, uzaktakinin dönüşünü, kudreti, zaferi, onuru, şanı, vaat edilenin yerine gelişini bildirir. Albus ve Tristitia uzaktakinin dönüşünü, bölgeler için kötülüğü, yeşil kumaşları, gizli işlerde kimi engelleri, iyi bir ömrün sonunu bildirir.

Caput ve Rubeus kırmızı sıcaklığı, bakire kadını, hamile kadınlarla yakınlığı, kayıp nesnenin bulunmasını, umut kesildikten sonra vaat edilenin yerine gelişini, nitekim vade dolduktan sonrasını bildirir. Carcer ve Amissio atları ve kadınsı şeyleri bildirir, talepte bulunan için iyi değildir, zira talep eden için iyi sayılmaz, meğerki vaat edilen sorulmuş olsun, gurbetteki uzaktakinin dönüşünü meneder. Caput ve Albus adaleti ve hakikati, uzaktakinin dönüşünü, evlilik ve ortaklık için hayrı, atlar yoluyla kazancı bildirir.

Amissio ve Carcer hayvanları, uzaktakinin dönüşünü, kayıp ve umut kesilmiş nesnenin bulunmasını bildirir, niyete mani olur, yine de iyi ve emin bir şeydir. Acquisitio ve Coniunctio, talep edilen şeyin kavuşumunu, kazanımı ve faydayı, uzaktakinin dönüşünü, hastaya şifayı, her işin gecikmesini, lakin iyi bir sonu bildirir. Hâkim konumundaki Fortuna Minor ve Via güçlükle gelen mektupları, talepte bulunanın dileğine tez kavuşacağını bildirir. Fortuna Minor ve Via yolculuğu, küçük hayvanları, vebayı, sebatı, su kenarındaki konumu, evliliğin gecikmesini bildirir, zahmetlere işaret eden kutlu bir alamettir, fakat her şey nihayetinde selamete erer. Tristitia ve Albus uzaktakinin dönüşünü, iyi talihi, hayvanlarda ve kadınsı şeylerde kazancı bildirir.

Rubeus ve Albus hayızlı ve al renkli kadını, uzaktakinin sevincini ve iyiliğini bildirir, talep edilenin tümünü vaat eder, lakin talepte bulunanın şahsına mani olur ve mallarla giysilerin satılacağına delalet eder. Puella ve Cauda yolculuğun sebatını, hayrın iadesini, evlilik için iyiliği, fakat kötü sözler sebebiyle gecikmeyi bildirir.

Coniunctio ve Acquisitio talep edene ve edilen şeye sevinç ve kârı, uzaktakinin dönüşünü, hamile kadın için hayrı, yavaşlığı lakin iyi bir sonu, hastaya şifayı, zahmete karşılık ödül almayı, gurbet işlerini bildirir.

Laetitia ve Puer sevgiyi, neşeyi, gurbetteki kimse için hayrı, kârı ve saireyi bildirir. Populus ve Coniunctio erzak pahalılığını ve kıtlığı, davayı ve korkuyu, hazinelerin ziyanını, evlilik için iyiliği bildirir.

Carcer ve Via yolculuğu, bolca hayrı ve selameti, mektupları, insan kalabalığını, emniyeti, kadınların dostluğunu ve hamile kadınların kolayca kurtulmasını bildirir.

Coniunctio ve Populus evliliği, turnuvalar ve yolculuklar için hayrı ve pek çok iş için iyiliği bildirir. Fortuna Major ve Acquisitio hayvan edinmeyi ve faydayı, yakın kazancı, pek çok hususta sebatı, kayıp nesnenin bulunmasını ve umut kesildikten sonra vaat edilenin yerine gelişini bildirir.

Caput ve Tristitia her hususta korkuyu, dostlarıyla birlikte helak olmayı bildirir, altın, gümüş ve benzeri nesneleri elde etmenin alametidir. Puella ve Puer toplanmayı, evliliği, dostluğu, hayvanlar müstesna ziyankarlığı bildirir. Via ve Puella büyük yolculuğu, kadınsı meselelerin kavuşumunu, hazineleri, atları, hamile kadın için ve toplanma için hayrı bildirir. Puer ve Cauda kadınsı meseleler için yolculuğu, hazinelerin alametini, iyi atların toplanmasını, hamile kadınlar için sevinci, büyük yolculuğu ve bazen gecikme ile kederi bildirir. Amissio ve Albus cüreti, emniyeti, zaferi, erdemi, hükümdar elinden mülk ve onur görmeyi, huzuru, evlilik için hayrı bildirir.

Puer ve Puella kardeşler arasında ümit ve sevgiyi, maraz için iyiliği, altın, gümüş ve bu tür diğer şeyleri elde etmeyi bildirir.

Tristitia ve Caput evliliğin tamamına ermesini, güzel kadını, uzaktakinin dönüşü için hayrı, fakat nihayeti iyi olacak bir maniyi ve korkuyu bildirir.

Rubeus ve Albus kan dökülmesini ve münakaşayı, kırmızı rengi, şerden kurtulmayı, uzaktakinin dönüşünü ve gecikmeden sonra hayırlı sonu bildirir.

Cauda ve Albus talihi, kutlu ve ulu bir insanı, zaferi, faydayı ve lütfu, erdemi, vaadi ve bazen de yoksulluğu bildirir. Fortuna Minor ve Acquisitio evliliği, sevinci, her hususta iyi talihi, uzaktakinin dönüşünü bildirir. Albus ve Rubeus uzaktakinin dönüşünü ve kârı, muhtelif sıcaklıkları, kazancı, şüpheli yahut hakkında tereddüt edilen her hususta hayrı bildirir. Cauda ve Fortuna Minor ulu bir insanı, iyi talihi ve sevgiyi, fakat sağlam olanın dahi acı çekeceği kalp marazını bildirir.

Soru Haritasında Çoğalan 16 Figürün Anlamı Üzerine

Satürn'ün uğursuzluğu olan ve soruda çoğalan Tristitia, Başını yere eğmiş, düşünceli, haris bir adamı, arzu edilen nesnenin çabuklaşmasını, keza hastaya ölümü yahut sıhhati bildirir, hamile kadına ve rahimdeki meyveye zarar verir, bilhassa da sual buna dair olduğunda, mahpusa zararı, geminin denizde batmasını, bilhassa üçüncü veya dokuzuncu evde bulunursa, şayet on birinci evde olursa marazı, kayıp nesnenin sebatını ve hırsızlığın meydana çıkışını bildirir. Dördüncü, sekizinci ve on ikinci ev müstesna, her evde kötü kalır. Yücelme ve düşüşü Koç burcundadır. Ne kadar çok çoğalırsa değeri o kadar artar. Kara renge sahiptir.

Satürn'ün diğer bir figürü olan Carcer, Kederli efendiyi, hapsedilmiş kimsenin kurtuluşunu, seyyah için iyi yolu, düşmanlar arasında uzlaşmayı yahut barışmayı bildirir. On ikinci ev müstesna hiçbir evde iyi kalmaz, en fena mevkii ise altıncı evdir. Yücelme ve düşüşü Tristitia ile aynıdır, zira her ikisi de Satürn'ün figürüdür.

Jüpiter'in figürü olan Acquisitio soruda çoğaldığında, Kazanımı, mahpusa ve hastaya zararı, yolculuğa maniyi, kayıp nesnenin bulunmasını, dava yahut hırsızlığı bildirir. Birinci, yedinci ve sekizinci evde gayet iyi kalır. On birinci evde sevinci, on dördüncüde yücelmeyi, onuncuda düşüşü vardır. Kırmızılıkla beyazlığın karışımından meydana gelen renge sahiptir.

Jüpiter'in talihi olan Laetitia, Bağrışmaları, kavgaları, nesnelerin talep edilmesini, bazen neşe esnasında, sözgelimi ziyafet ehli ve bezm meclisindekiler arasında savaşı ve nizayı bildirir, kalabalığın azalmasını, talep eden için kıymetli bir şeyi, hüküm ve şahitlik talep eden için hoşnutluğu, şerefinin yücelmesini, marazın şifasını bildirir. Altıncı, sekizinci ve on ikinci evler müstesna, bütün evlerde iyi kalır, ne kadar çok çoğalırsa o kadar hayırlı olur. Sevinci, yücelmesi ve düşüşü Acquisitio ile aynıdır. Beyazlık ile sarılık arasında orta bir renge sahiptir.

Mars'ın uğursuzluğu olan Rubeus soruda çoğaldığında, Ziyanı, kan dökülmesini, icrası güç fuzuli işleri, marazın ağırlığını, uzun hapsi, lakin talep eden kimseye kraldan gelecek faydayı, haraminin helakini bildirir. Keza şayet Amissio ona yoldaş olursa yangını, haydutları, şayet Fortuna Major yahut Caput onun önünden gelirse ümidi yahut kırmızı nesneyi hayra delaletle bildirir. Dördüncü ve yedinci evde gayet fena kalır, talep edene buralarda kan döküleceğini gösterir, birinci evde de fenadır, nitekim orada talep edene korku verir. Altıncı evde sevinci, onuncuda yücelmeyi, on dördüncüde düşüşü vardır. Siyahın üzerindeki kırmızılığa sahiptir, ne kadar çok çoğalırsa o kadar iyidir.

Mars'ın talihsizliği olan Fortuna Major, Feryadı, değişimi, büyük müşkülü, zinayı, sefahati, şehvet düşkünlüğünü, neşeyi, hamile kadının doğum vaktinin gelmesini, denizde gemiye ve gemicilere zararı, karadaki yolculuğa maniyi, nesnenin batmasını, divaneliği, hezeyanı, cinneti, mahpuslara şerri bildirir. İkinci ve yedinci evde iyi kalır, başka hiçbir yerde değil. Sevinci, yücelmesi ve düşüşü Rubeus ile aynıdır, zira her ikisi de Mars'ın figürüdür. Kırmızı renge sahiptir, ne kadar çok çoğalırsa o kadar iyidir.

Soruda çoğaldığında, Hastaya zararı, yabancı kimseleri, dört ayaklı hayvanları, zindandan kurtuluşu, gurbetteki uzaktakinin dönüşünü, ağaçların gölgesini, çalınan malın bulunmasını bildirir. Kendi adının evi olan birinci evde iyi kalır, yedinci evde fena kalır. Dokuzuncu evde sevinci, birinci evde yücelmeyi, yedinci evde düşüşü vardır.

Güneş'in talihi olan Fortuna Minor soruda çoğaldığında, Nizaları ve kötülükleri, hastaya zararı, büyük hararetten kaynaklanan bağırsak illetlerini ve acılarını, ihtilafı, hasedi, öfkeyi, hiddeti, aranan nesnenin bulunmayışını bildirir, gerçi çoğalmadığı vakit krallara yardım eder ve talep edene itaatkardır. Sekizinci evde ve hemen her mahalde iyi kalır, ikinci evde fena kalır. Sevinci, yücelmesi ve düşüşü Fortuna Major gibidir, zira her ikisi de Güneş'in figürüdür. Kendinden itibaren altıncı ev vasıtasıyla, hayırda yahut şerde kuvvet bulur.

Venüs'ün uğursuzluğu olan Amissio soruda çoğaldığında, Ziyanı, yalanları, lüzumsuz lafları, mülkleri, kunduracıları, katipleri, seyahat edenlere zararı yahut zenginlik ve sair işleri talep edenleri bildirir, hırsızlık malının ve kayıp nesnenin elden çıkışını, harpte barış ve uzlaşmayı, deniz yolculuğunda iyiliği, havadaki duman ve rüzgarları bildirir. Sekizinci evde iyi, ikinci evde fena kalır. Beşinci evde sevinci, on ikincide yücelmeyi, altıncıda düşüşü vardır.

Venüs'ün talihi olan Puella soruda çoğaldığında, Huzuru, cesareti, şüpheli ve zorba reyi, korku sebebiyle başkasının işlerine mani olunmasını, yolda harami ve hırsızların çokluğunu, seyahat edenler için fenalığı, hastaya sıhhati, mahpus için gecikmeyi, talep edene faydayı bildirir. Üçüncü evde iyi, beşinci evde fena kalır. Sevinci, yücelmesi ve düşüşü Amissio gibidir, zira her ikisi de Venüs'ün figürüdür. Sarı renge sahiptir.

Merkür'ün talihi olan Albus soruda çoğaldığında, Gevşek ve nafile nesneyi, hafifliği, hastaya zararı, şayet ardınca Rubeus gelirse hayrı ve mahpusa kurtuluşu, talep edene zararı bildirir. Dördüncü evde iyi, birinci evde fena kalır. Yükselende sevinci, altıncı evde yücelmeyi, on ikincide düşüşü vardır. Kusursuz beyaz rengi ve yeşil çiçekleri bildirir.

Merkür'ün talihi olan, eril ile dişil arasında vasat duran Coniunctio, Süvarileri, fesahatleriyle hükümdarların huzurunda kıssalar anlatan kimseleri, dülgerleri, terzileri, zaferi, güreşleri, mahpuslar için şerri, seyahat edenlere maniyi, hile ve hıyanette birleşenlere faydayı, vefatları, bilhassa hamile kadına zararı bildirir. Altıncı evde ve pek çok diğer evde iyi kalır, lakin sekizinci ve on ikinci evde fenadır. Sevinci, yücelmesi ve düşüşü Albus gibidir, zira her ikisi de Merkür'ün figürüdür. Beyaz ve siyah renge sahiptir. Kendinden altıncı sırada uzaklıkta bulunan vasıtasıyla hayırda yahut şerde kuvvet bulur. Değişimi, her türlü mülkü, ağır işleri, fena meşgaleleri bildirir, gerçi tekil olduğunda hastaya selameti bildirir.

Populus figürü ki Ay'ın talihidir, onuncu evde (domus) iyidir, dördüncü evde ise kötüdür, nitekim burası onun karşıtlığıdır (oppositio). Üçüncü evde sevinci (gaudium), ikinci evde yücelmesi (exaltatio), sekizinci evde ise düşüşü (casus) vardır.

Kendisinden itibaren gerek sağdan gerek soldan altıncı sırada bulunan ev vasıtasıyla güç kazanır. Soruda kendini çoğaltması, Nefisten sakınmayı, talebin gecikmesini, bozulmuş kadını, gecikmeyi gösterir, gerçi onun tekliği hastalıktan kurtarır.

Via figürü ki Ay'ın talihidir, beşinci evde iyidir, on birinci evde ise kötüdür, nitekim burası onun karşıtlığıdır. Populus gibi sevinç, yücelme ve düşüşe sahiptir, zira her ikisi de Ay'ın figürleridir. Kendisinden sonraki dördüncü figür vasıtasıyla güç kazanır. Soruda kendini çoğaltması, Sağlam işleri, talepte bulunanın dileğinin kemale ermesini, fermanın ve cevabın tasdikini, gündüz hastalığında dahi olsa hastaya şifayı, hamileliğin veya gebe kalmanın kesinliğini gösterir.

Caput Draconis ki Jüpiter ve Venüs'ün, ayrıca Ejderha'nın talihidir ve Başak burcunun figürüdür, Sarı rengi, Fortuna Major denen figürle benzeşmeyi yahut benzerliği gösterir. Altıncı evde iyi, on ikinci evde kötü kalır.

Cauda Draconis ki Mars ve Satürn'ün, ayrıca Yay burcunun figürüdür, Talepte bulunanın kudretinden çekip alınan işleri, yolculuğun değişmesini, Kral için talihi, talepte bulunan mahpusa kurtuluşu, hastaya şifanın hızlanmasını gösterir. Yedinci, dokuzuncu, on ikinci, on dördüncü evde iyi, on birinci ve dördüncü evde ise kötü kalır. Sarı ile karışık kırmızı rengi gösterir.

BÖLÜM 160. İKİNCİ KİTAP, ON BİRİNCİ KISIM, İKİNCİ İNCELEME. BÖLÜM

Geomansi figürlerinin insan şahıslarında işaret ettiği beden biçimleri ve şekilleri, aynı şekilde ruh vasıfları üzerine.

Acquisitio, insanı şu bakımlardan gösterir, Ruhu veya ahlakı bakımından, Büyük bir haya sahibi, cimri yahut başkasına hiçbir şey vermeyen, ticarette çekingen, güzel ve beyaz elbiseleri seven. Bedeni bakımından, Orta boylu, güzel yüzlü, küçük ve dar ağızlı, ön kısmı hafifçe eğik, ufak kulaklı, uzun boyunlu, gür saçlı, iri ve yere doğru bakan gözlü, ön dişleri diğerlerinden yarıya kadar daha büyük, dar omuzlu, süslü. Talih ve hâli bakımından, Para ve zenginlik biriktirmeyi, yüksek makama tayin edilmiş kişiyi veya bir atlıyı, zengini, kudretliyi.

Amissio, insanı şu bakımlardan gösterir, Ruhu veya ahlakı bakımından, Makam düşkünü, saf, yalancı, öfkeye çabuk kapılan. Bedeni bakımından, Ne pek iri ne pek ufak, ancak tıknaz, gürbüz, uzun boyunlu, iri başlı, geniş omuzlu, yuvarlak yüzlü, ufak ağızlı, güzel gözlü, iri ayaklı, gür saçlı ve ekseriyetle yara izli yahut yarık taşıyan. Talih ve hâli bakımından, Bütün iyiliklerden ve bütün kötülüklerden mahrum kalan, ayrıca kanı da gösterir.

Fortuna Major, insanı şu bakımlardan gösterir, Ruhu veya ahlakı bakımından, Zeki, din ehli yahut ruhban gibi güzel ahlaklı, beyaz libasları seven, doğru sözlü, Allah'ı seven, kendinden emin. Bedeni bakımından, Vakarla yürüyen ve hürmetkâr bakışlı, yere bakan, tam boylu, iri ayaklı, yuvarlak yüzlü, iri gözlü, geniş alınlı, sert saçlı, kalın boyunlu, uzun burunlu, geniş burun delikli, üst kısımda iki belirgin dişi olan.

Fortuna Minor, insanı şu bakımlardan gösterir, Ruhu veya ahlakı bakımından, Gönlünde kötülük saklayan ve kanunsuz yaşayan, yalancı, öfkeye hazır ve meyilli, kolayca gülmeyen. Bedeni bakımından, Uzun ve cılız bedenli, esmer renkli, iri dişli, uzun ve kara yüzlü, çirkin suretli, iri ayaklı, topuğunda iz bulunan, sert saçlı.

Laetitia, insanı şu bakımlardan gösterir, Ruhu veya ahlakı bakımından, İffetli, dürüst, iyi niyetli. Bedeni bakımından, Orta boylu, güzel gözlü, güzel ve yuvarlak yüzlü, uzun burunlu, iri ağızlı, iri dişli, gür saçlı, ayrıca evi, hayvanları ve gizli şeyleri de gösterir.

Tristitia, insanı şu bakımlardan gösterir, Ruhu veya ahlakı bakımından, Kötü ahlaklı. Bedeni bakımından, Arka kısmı ön kısmından daha güzel, uzun yüzlü, geniş çeneli, sivri çene ve sakallı, uzun ve kalın bacaklı, uzun karınlı, uzun ve cılız bedenli, uzun burunlu, iri ağızlı, iri dişli, umumiyetle silahları, asılsız şöhreti, gazabı ve kavgayı da gösterir.

Caput Draconis, insanı şu bakımlardan gösterir, Ruhu veya ahlakı bakımından, Barışı, vefayı, sevgiyi ve beyaz rengi seven, haya sahibi, pek çok dost edinen lakin azını elinde tutan, kazandığından fazlasını harcayan. Bedeni bakımından, Üst kısmı alt kısmından daha dolgun, orta boylu, iri başlı, alnı sıklıkla terleyen, yuvarlak yüzlü, oldukça uzun sakallı, yüz cildi kalın, ufak gözlü, gözünde iz bulunan, umumiyetle kitapları, yazıları ve her türlü beyaz nesneyi de gösterir.

Cauda Draconis, insanı şu bakımlardan gösterir, Ruhu veya ahlakı bakımından, Pek kurnaz, kem sözlü, fitne uyandırıcı. Bedeni bakımından, Sert yüzlü, haşin bakışlı, kırmızı yahut kumral benizli ve pek çok defa yüzünde kırmızı taneler yahut kabarcıklar bulunan, seyrek sakallı, gök gürültüsünü andıran tehditkâr sesli.

Albus, insanı şu bakımlardan gösterir, Ruhu veya ahlakı bakımından, Haşin, çabuk öfkelenen, yüzünü süslemeyi seven ve parlaklığına gayret eden, erkekleri ve kadınları ahmakça seven, zinaya meyleden. Bedeni bakımından, Güzel, etli, orta boyda oldukça kuvvetli, tatlı dilli ve kimi zaman fena sözlü, güzel gözlü, güzel kaşlı, uzun boyunlu, iri başlı, yuvarlak yüzlü, ufak ağızlı, geniş omuzlu.

Rubeus, insanı şu bakımlardan gösterir, Ruhu veya ahlakı bakımından, Tüm kavimler arasında nifak saçan ve cenk körükleyen, erkek ise kadını sevecek, kadın ise erkeği, fahişeyi vesaire sevecek olan. Bedeni bakımından, Ne pek şişman ne pek cılız, kısa ve kalın bedenli, güzel yüzlü, kumral yahut kırmızı benizli ve yüzünde sıklıkla aşırı kırmızılık bulunan, sakal kılları az, ufak gözlü, dişleri düzensiz.

Puella, insanı şu bakımlardan gösterir, Ruhu veya ahlakı bakımından, İyiliksever, haya sahibi, sözünde dürüst, kanunları seven, hafif meşrep, yüksek emeller peşinde koşan ve bir bakıma kibirli, harcamada cömert ve malları saçıp savuran. Bedeni bakımından, Cılız, orta boylu, yuvarlak yüzlü, ince dişli, iri gözlü, güzel benizli, bir bacağı diğerinden daha kalın, yüzü sarıya çalan.

Puer, insanı şu bakımlardan gösterir, Talih ve hâli bakımından, Asilzade yahut Efendi misali iyi hâlli ve kudretli, güzel bir meslek veya hüner sahibi. Ruhu veya ahlakı bakımından, Cesur, gururlu, Allah'ı seven, haya sahibi ve vakarla yürüyen, kendinden emin, yüce gönüllü, asil. Bedeni bakımından, Etli dolgun, orta cesamette ve boyda, yuvarlak ve beyaz yüzlü, iri ve uzun burunlu, yere çevrilmiş kara gözlü, güzel renkli, geniş alınlı, kalın, sert ve dağınık saçlı, kalın boyunlu, geniş burun delikli, orta halli sakallı.

Major, insanı şu bakımlardan gösterir, Ruhu veya ahlakı bakımından, Gezinmekten hoşnut olan ve tek bir yerde durmayı sevmeyen. Bedeni bakımından, Ne pek iri ne pek ufak, lakin daha ziyade uzunluğa meyleden, güzel ve mütebessim yüzlü, cılız bedenli, ince bacaklı, gözünde bir leke olan yahut bir gözü diğerinden daha büyük, esmer benizli, iri dişli, uzun yüzlü, çirkin suretli, gür sakallı, kendisinden ayrılmayacak bir yara izi yahut sair nişan taşıyan, Ayrıca nebatatı, otları, suları ve insan cemiyetlerini de gösterir.

Minor, insanı şu bakımlardan gösterir, Ruhu veya ahlakı bakımından, Öfkelenmesi yavaş, öfkesi kabardığında ise amansız olan, fasılasız bir yerden diğerine gitmeyi seven. Bedeni bakımından, Ne pek iri ne pek ufak, üst orta kısmında alt kısımlarından daha dolgun, bir gözü diğerinden büyük yahut en azından lekeli, beyaz tenli, ufak dişli, alnı sıklıkla terleyen. Talih ve hâli bakımından, Fakir. Diğer hususlardan ise yolu ve ağaçları gösterir.

Populus, insanı şu bakımlardan gösterir, Ruhu veya ahlakı bakımından, Okumayı seven, fasih, iyi niyetli, pek çok dost edinen, cömert yahut kazandığından fazlasını tüketen, yalancı, zevke düşkün, zeki, kanunları hiçe sayan. Bedeni bakımından, Güzel yahut endamlı, ince ve cılız bedenli, orta boylu, güzel ve uzun yüzlü, güzel gözlü, güzel fakat ufak sakallı, ince burunlu, ince incikli, ayrıca kumaşlar ve benzeri gibi türlü renklerdeki şeyleri de gösterir.

Via, insanı şu bakımlardan gösterir, Ruhu bakımından, Haşin fakat yüce gönüllü.

Conjunctio, insanı şu bakımlardan gösterir, Bedeni bakımından, Orta boylu, lakin daha kısa gövdeli, iri başlı, kısa kollu, esmer ve güzel benizli, güzel ve yuvarlak sakallı, iri çeneli, geniş göğüslü, topuğunda yarık olan, sert saçlı, kısa ve geniş boyunlu, yuvarlak yüzlü, ufak ağızlı, ufak ve kırmızı ile beyaz karışımı gözlü. Diğer hususlardan ise zindanları, mezarları, karanlık çukurları, siyah ve ağır nesneleri gösterir.

Carcer, insanı şu bakımlardan gösterir, Genel kural, Erkekler hakkında ne söylenmişse kadınlar hakkında da öyle anlaşılmalıdır, ne kadar çok benzer figür bulursan, şahsın göstergesi (significator) o nispette kuvvetli olur.

BÖLÜM VIII Geomansi figürlerinin unsuri tabiatı üzerine.

İnsanlardan demevi olanı, sevimliyi ve güzeli, ufak [okunamadı] olanı, Hava unsuru, yani Acquisitio, Laetitia, Conjunctio, Puella, Bunlar sıcak ve nemlidir, Ateş unsuru, yani Fortuna Minor, Amissio, Rubeus, Cauda Draconis, Bunlar sıcak ve kurudur, ve gösterirler

...dişler. Yiyeceklerden tatlı, temiz ve hoş kokulu yiyecekleri, keza kanatlı hayvanların etini. Mekânlardan latif, sıhhatli, zevke, ziyafetlere ve latifelere elverişli olanları. İnsanlardan safralı (kolerik), öfkeli, kavgacı kimseleri ve dahi rahminde çocuk taşıyan kadınları. Yiyeceklerden tuzlu gıdaları ve kanatlı etini, nitekim şayet sofrada ne tür yiyecek bulunduğu sorulursa, o vakit Rubeus yahut Puella sualin sorulduğu eve gelirse, yiyeceğin kötü ve bozulmuş olduğunu, ondan yendiği takdirde ölüme yahut ağır bir hastalığa yakalanılabileceğini bildireceksin.

Toprak remli (geomantia) figürlerinden dördü şunlardır,

Mekânlardan dağlar gibi yüksek yahut kuruluk ve sıcaklıkları sebebiyle çorak, kısır ve verimsiz yerleri. Dünyanın yönlerinden daima ve her yerde güneyi. İnsanlardan balgami mizaçlı, sebatkâr kimseleri ve gebe kadını. Yiyeceklerden tuzlu yemekleri, Albus [ve diğerleri], soğuk ve nemli olup şunu gösterirler, balık etini. Su tabiatlı olanlar, yani Populus, Puer, soğuk ve nemlidirler, ağaçlar ve yeşillikler arasında bulunan yerleri, keza suları, ırmakları, pınarları, dünyanın yönlerinden ise daima ve her yerde kuzeyi gösterirler. İnsanlardan yavaş, sevilmeye layık olmayan melankolik kimseleri ve dahi kısır yahut dölsüz kadını. Yiyeceklerden davarları ve dört ayaklı hayvanları. Mekânlardan karanlık, terk edilmiş, derin, gayrısıhhi, yabanıl canavarların yahut sefil insanların ikamet ettiği yerleri, keza yer altı oyuklarını, kazılmış, akrepler, örümcekler ve murdar mahluklarla dolu, hiçbir semere vermeyen yerleri. Dünyanın yönlerinden daima ve her yerde batıyı. Major, Tristitia, Carcer, soğuk ve kuru olup şunları gösterirler,

BÖLÜM IX. Figürlerin, seneler, aylar, haftalar, günler ve saatler bakımından sualde bilinmesi zaruri olan zamanları üzerine.

Carcer ve Tristitia, Satürn gününü gösterir ve hayatta yahut bir meselede şu müddetleri vadeder, En çok, 51 veya 57 yıl. Orta, 43 yıl. En az, 30 yıl.

Laetitia ve Acquisitio, Jüpiter gününü bildirir ve bunların müddeti, En çok, 79 veya 59 yıl. Orta, 55 veya 46 yıl. En az, 12 yıl yahut civarı.

Rubeus ve Puella, Mars gününü bildirir ve bunların müddeti, En çok, 60 yıl. Orta, 40 yıl. En az, 15 yıl.

Fortuna Minor ve Fortuna Major, Güneş gününü bildirir ve bunların müddeti, En çok, 120 yıl. Orta, 69 yıl. En az, 19 yıl.

Puer ve Amissio, Venüs gününü gösterir ve bunların müddeti, En çok, 82 yıl. Orta, 45 yıl. En az, 8 yıl.

Albus ve Conjunctio, Merkür gününü gösterir ve bunların müddeti, En çok, 68 yıl. Orta, 30 yıl. En az, 8 yıl.

Populus, Ay gününü gösterir ve müddeti, En çok, 108 veya 102 yıl. Orta, 66 yıl ve yarım. En az, 25 yıl.

Via, yine Ay gününü gösterir ve müddeti, En çok, 108 yıl. Orta, 66 yıl. En az, 8 yıl.

Caput, Venüs ve Jüpiter gününü bildirir, bütün yılları ise yalnızca üç adettir.

Cauda, Satürn ve Mars gününü gösterir, bunun dahi keza yalnızca üç yılı vardır.

Kural, Her bir figür, bağlı bulunduğu gezegenin sahip olduğu saatlere maliktir.

İkinci Kitabın Sonu.

ÜÇÜNCÜ KİTAP Toprak Remli Hükümleri Üzerine.

BÖLÜM I. Toprak remli sanatında hüküm verme usulü üzerine.

Her bir remil hükmünde iki husus nazar-ı itibara alınmalıdır, evvelemirde hükme bağlanan yahut sual konusu olan mesele, saniyen remil kalkanının evleri ve figürleri.

Zira her şeyden evvel, sorulan meselenin taalluk ettiği eve bakılmalı ve orada bulunan figüre göre hüküm verilmelidir. Benzer şekilde, sualin hâkiminin üzerine hüküm bina ettiği şahitler mesabesindeki on üçüncü ve on dördüncü evlerde bulunan figürler ile on üçüncü ve on dördüncü evler hakkında hüküm veren on beşinci evin figürü dahi olanca dikkatle tetkik edilmelidir.

Bundan maada, birinci evdeki figürün daima sual edene tahsis edildiği, diğer figürler ile evlerden ise sual konusu meselenin haline dair hüküm çıkarılacağı iyice bellenmelidir. Bunun daha sıhhatli yapılabilmesi için şu kurallar zihinde tutulmalıdır,

Kural I. Hükme bağlanacak her meselede sual iki kısma ayrılsın, bunlardan biri sual edene, diğeri ise aranan şeye verilsin. Zira hangisinde daha ziyade iyi figür bulunursa, o diğerine galebe çalacaktır.

Kural II. Kötü figürler kötülerle birlikte kötülüğü katlar, iyiler ise iyilerle birlikte iyiliği artırır.

Kural III. Kötüler iyilerle birlikte iyiliği eksiltir, iyiler de kötülerle birlikte fenalığı ve şerri azaltır.

Kural IV. Ev, içinde hangi figür bulunursa bulunsun, daima kendi adını muhafaza eder.

Böylece birinci ev, içindeki figür ister unsur bakımından yahut başka bir keyfiyet sebebiyle onun tabiatıyla uyuşsun ister uyuşmasın, daima birinci ev diye anılır.

Kural V. Şayet figür kendi öz evinde, yani tabiatına ve mizacına münasip bir evde bulunursa, o nispette kuvvetli olur.

Kural VI. Remil kalkanının evlerinden bazıları, birbirlerine olan karşıtlıkları sebebiyle diğerlerine husumet besler.

Nitekim birinci ev yedinciye, ikinci ev sekizinciye, üçüncü ev dokuzuncuya, dördüncü ev onuncuya, beşinci ev on birinciye ve altıncı ev on ikinciye buğzeder.

Kural VII. Cümlesi içinde bilhassa altıncı evler birbirlerinden nefret eder.

Kural VIII. Her hüküm için birinci ve on beşinci evlerden hâsıl olan on altıncı figürü iyi gözet, zira hükmün bütün kuvveti ve delaleti onda toplanmıştır.

Kural IX. Figürün nerede tekerrür ettiğine dikkatle bak ve bulunduğu evdeki figüre göre hüküm ver.

Kural X. Zayıf evlerde tekerrür eden iyi figürler, birinci evdeki delaletlerine kıyasla zaafa uğrarlar.

Kural XI. Figürlerin tekerrürünü iyi gözet, zira evlerde hangisi daha ziyade tekerrür ederse, ona daha çok itibar edilmelidir, bir figür on birinci yahut on beşinci evde tekerrür ettiğinde dahi aynı muamele yapılmalıdır.

Kural XII. Figürlerin itidali hesaba katılmalıdır, zira şayet bir figür bir taraftan iyi bir figürden, diğer taraftan kötü bir figürden hâsıl olursa, hüküm iyi olacak, fakat meselenin ikmali her daim meşakkatsiz ve güçlüksüz vuku bulmayacaktır. Çünkü iki iyi figür, bir kötünün muhalefeti ve inkarı karşısında, kötü olan diğerlerince alt edilene dek semeresiz bir iyilik vadeder.

Böylece iki kötü figür, kendilerine mağlup düşecek tek bir iyi figürden daha kuvvetlidir. Üç figür iyi olduğunda ise hükmü bütünüyle hayra, fena olduklarında bütünüyle şerre yor.

Kural XIII. İyi figürlerin kuvvetli köşe evlerde bulunup bulunmadığına bak, zira şayet bir önceki kuralda bildirilen kötülük vuku bulmuşsa, o bertaraf edilecektir.

Şayet köşe evler dahi fena olursa, büyük bir şerre delalet eder.

Kural XIV. Şayet kuvvetli bir evin figürünün vadettiği bir şeyi elde etmek dilersen, on birinci ve on dördüncü evler buna muhalefet edip maksadına nail olamayacağını, bilakis onu kaybedeceğini tehdit etseler bile, akis zuhur edecektir.

Bunun gibi, şayet kuvvetli ev matlup olan şeyi senden esirger de on birinci ve on dördüncü evler onu vadederse, muradına erer, arzulanan şeye ve dilediğin her şeye kavuşursun.

Kural XV. Bu sanatın üstatları, başka bir ameliyeye girişmeden evvel suali kayda geçirmeyi adet edinmişlerdir, ta ki onu daha iyi akılda tutup hükme bağlayabilsinler. Bu kaydı ise, sual çok başlı olmasın, yalnızca tek ve yalın bir meseleden bahsetsin diye bu minval üzere yaparlar, zira aksi takdirde işaret karışır ve sual gereği gibi hükme bağlanamaz.

BÖLÜM II. Sual remil kalkanında kendini yeterince izhar etmezse ne yapılmalıdır?

Hüküm karıştığında, ki matlup olan şeyin kendini kafi derecede açık beyan etmemesi sıkça vaki olur, bu durumda üç yeni figür teşkil et, yani birinci ve dördüncü evden bir figür, yedinci ve onuncudan ikinci figürü ve bu ikisinden de üçüncüyü çıkar.

Bu üç figür hükmün tam kudretine malik olacaktır, binaenaleyh iyilerse hayra, fenalarsa şerre, vasat iseler vasat derecede hükmet.

Lakin bazen zaruret gereği, dört anayı (matres) teşkil etmek üzere talih noktalarını seçmek icap eder, nitekim birinci ve beşinciden biri, ikinci ve altıncıdan ikincisi, üçüncü ve yedinciden üçüncüsü, dördüncü ve sekizinciden dördüncüsü çıkarılır. Bu suretle teşkil edilen figürlere ikincil analar adını veririz.

Şu halde bu analardan yeni bir hüküm tertip edilmelidir, bu hüküm sana ilk sualde henüz gizli kalmış olan meseleyi aşikar edecektir.

BÖLÜM III. Noktaların atımı (projeksiyon) yahut sualin kavuşumu üzerine.

Noktaların atımı suali hayret verici bir tarzda gösterir, zira noktaların sonuncusu hangi eve düşerse, sualin sırrı en ziyade orada tecelli edecektir. Nitekim noktaların son adedi sualin sorulduğu eve düştüğünde ve figürün kendisi de ev ile uyuştuğunda, sual daha ziyade kıymet kazanır.

Sözgelimi, atım ikinci evde nihayete erer ve yine o ikinci evde Acquisitio bulunursa, sual de ikinci eve taalluk eden kazanç üzerine ise, figür sual ve sual eden kimseyle uyuşur.

Figürlerin diğer bütün sualleri hakkında da aynı veçhile hükmedilmelidir. Zira bunlar iyilerse hayra, kötülerse şerre yor.

Benzer şekilde şayet atım ikinci eve düşerse, birinci ev onunla ortaklık kurar, binaenaleyh sual edenin meselesinin kendisi için uğurlu olduğuna delalet eder ve kazanç vadeder. Şayet dördüncü eve düşerse, onun yoldaşı üçüncü evdir, buradan babaların, kardeşlerin miraslarının intikaline ve bunların akıbetine delalet eder. Beşinci eve düşerse, ortağı dördüncü evdir, buradan sual oğullar, kızlar ve onların mirası hakkında olur. Altıncı eve düşerse, beşinci ev sual ile ortaklık kurar, hastalıklar, hizmetkarlar, hayvanlar ve sevinç üzerine olur. Yedinciye düşerse, ortağı altıncı evdir, buradan sual evlilikler, davalar, cenkler ve bu kabil hususlar hakkındadır. Sekizinciye düşerse, ortağı yedinci evdir ve o vakit sual ölüm yahut ölümden neşet eden miras üzerinedir. Dokuzuncuya düşerse, sekizinci ev ona refakat eder, buradan sual din yahut din adamları hakkında olur. Onuncuya düşerse, dokuzuncuyla ortaklık kurar, buradan sual hükümdar, efendi, hâkim ve emsali hakkındadır. On birinciye düşerse, ortağı onuncudur, buradan sual dostluk hakkındadır. On ikinciye düşerse, ortağı on birincidir ve o vakit sual düşmanlar, meşakkat ve büyük cüsseli hayvanlar üzerinedir.

Remil kalkanında tesadüf eden figürlerin tek sayılı noktalardan müteşekkil olanları bir araya getirilip toplanan yekun on iki eve taksim edilir, nokta adedi hangi evde ve figürde nihayete ererse, sualin kavuşumu orada olacaktır. Şu halde şayet nokta birinci eve düşerse sual bizzat soran kimse hakkındadır, ikinciye düşerse malları ve talihi hakkında, üçüncüye düşerse kardeşleri ve ebeveyni hakkında, dördüncüye düşerse babası ve miraslar hakkında, beşinciye düşerse sıbyan yahut evlat hakkında, altıncıya düşerse bedenler yahut marazlar hakkında, yedinciye düşerse izdivaç hakkında, sekizinciye düşerse mevt hakkında, dokuzuncuya düşerse din ve seyahat hakkında, onuncuya düşerse hükümdarlar, beyler ve emirler hakkında, on birinciye düşerse dostlar yahut baht hakkında, on ikinciye düşerse düşmanlar hakkındadır.

Aynı şekilde, noktaların son sayısı birinci, ikinci, üçüncü veya dördüncü eve (domus) düştüğünde, gösterilen şey talep edenin kendisine aittir, şayet beşinci, altıncı, yedinci veya sekizinci eve düşerse, sorulan mesele kaybolan bir şey hakkındadır. Fakat atım (projeksiyon) şu tarzda da yapılır, İlk on iki evde tek sayıdan meydana gelen şekillerin bütün noktalarını say, bunları on ikiye böl ve kalanı şekillere ekle, birinci şeklin üzerine biri, ikincinin üzerine diğerini, üçüncünün üzerine üçüncüyü ve bu minval üzere sonuncuya varıncaya dek saymaya başla, son noktanın son bulduğu yerde, sualini hükme bağlayacak olan evi ve şekli bulursun.

Sözgelimi, aşağıdaki şekilde önceki on iki evdeki tek şekillerin bütün noktalarını hesaplayacaksın, bunları bir arada toplayıp on ikiye böleceksin ve geriye hiçbir şey kalmayacak, böylece bu hesapla on ikinci evde sana Populus gösterilmiş olacaktır. Binaenaleyh bütün meselenin hükmü onda toplanır, Nitekim onunla büyük veya pek cesur yahut pek süratli bir hayvan gösterilir, zira o Ay şeklidir.

Populus, ateş şekilleri olan iki Amissio ile aynı üçlü grup (triplicitas) içinde yer aldığından, sıcak ve zalim bir hayvan gösterilmiş olur, Şekil ise şöyledir.

Üçlü Gruplar yahut Herhangi Bir Şeklin Ayrıntısına Girmeden Üçlü Gruplar, Yani Üç Şekil Yoluyla Meselenin Hükme Bağlanması Üzerine

Birinci üçlü grup, talep edeni ve yerlerin bütün ahvalini, yani mizacı, cüssesini, fikriyatını, ahlakını, cevherini ve faziletlerini gösterir ki bunları söz konusu üçlü grubun şekli belirtir, nitekim sonraki örnekte gösterildiği üzere, burada adam mütekebbir, pek varlıklı, soğuk ve kuru mizaçlıdır. İkinci üçlü grup, birincinin gösterdiği her şeyi gösterir, şu farkla ki birinci şeylerin başlangıcını, ikinci ise onların talihini belirtir. Üçüncü üçlü grup, insanların uğrak yeri olan mahalın vasfını gösterir, yani oranın büyük mü küçük mü, güzel mi çirkin mi olduğunu ve orada bulunan şekillere göre diğer hususları bildirir. Aynı zamanda o yerin ziyanını, keza insanın ne halde olduğunu, iyi mi kötü mü, cesur mu yoksa korkak mı bulunduğunu gösterir. Dördüncü üçlü grup, dostların talih ve vaziyetini, meclisin ileri gelenlerini ve vazifeli kimseleri gösterir. Üçlü gruplar vasıtasıyla tertip edilen şeklin örneği ise şöyledir.

Kaide I. On beşinci şekil tek olamaz, fakat o mevkide tek bir şekil hâsıl olursa, hesap yanlış yapılmıştır.

Kaide II. Sual olunan mesele için birinci şeklin nerede tekerrür ettiğine daima dikkat et, zira hükmünü o şekle ve o eve göre vereceksin.

Kaide III. On beşinci ve birinci şekilden teşekkül eden on altıncı şekil daima ve evvelemirde nazar-ı dikkate alınmalıdır. Zira bu şekil, kendisinden neşet ettiği şekillerle birlikte hükmün bütün kuvvetini haiz olacaktır.

Kaide IV. Bilinmelidir ki şekiller, pay aldıkları semavi burcun tabiatına göre gündüzü ve geceyi, erilliği ve dişilliği, değişkenliği, sabitliği ve müşterekliği gösterir, Nitekim Koç eril, değişken ve gündüze aittir, Boğa ise dişil, sabit ve geceye aittir. Astrolojide beyan edildiği üzere, diğerleri de böyledir.

Sual Edilen Şeyin Hangi Eve Ait Olduğunun Teşhisi

Birinci ev, insanın doğumuyla, her türlü başlangıçla, insanın boyu posu, rengi, mizacı ve ahlakıyla ilgilidir. İkinci ev, talep edenin mülkünü, bütün mallarını, ihsanları, kazançları, iktisapları, satışları, faydalı işleri, zenginliği, kârı, talep edenin ikamet ettiği toprağı ve mahalli, malik olmayı arzuladığı şeyi, kimi vakit hırsızlıkla çalınmış eşyayı, renklerden ise kırmızılık ve yeşilliği gösterir. Üçüncü ev, erkek ve kız kardeşlerin, akrabaların durumunu, ulakları, kısa yolculukları, elçileri, mektupları, yoldaki musibeti, şehirlerdeki mahallenin ahvalini, mekân tebdilini, meşvereti, renklerden kırmızılık ve sarılığı belirtir. Dördüncü ev, ebeveynin durumunu, toprağı ve tarlaları, şehirlerdeki zenginlikleri, seneleri, gizli şeyleri, yerin üstündeki ve altındaki defineleri, her şeyin nihayetini, ölüme dair hususları, insanın akıbetinin kime varacağını, kabirleri, bir kimsenin hangi ölümle helak olduğunu, asılmış mı yoksa ölümünden sonra yakılmış mı bulunduğunu, miras kalan vaziyeti, tahkimatları, kadim mahallenin durumunu, talep edilen şeyin sonunu, yaşlı kimseyi, sahraları, bağları, ağaçları, topraktan neşet eden her şeyi, ziraatı, kırmızı rengi ele alır ve Güneş üzerinde hüküm sahibidir. Beşinci ev, oğulların ve kızların vaziyetini, ulakları, elçileri, kadınları, keza gebe kadını, ahaliyi, şehirlerin durum ve idaresini, dostluğu, husumeti, maişeti, güzel libasları, vaatleri, mektupları, semereleri, mirasları, efsunu, suları ve yağmurları, kitapları, kadınların aşkını, renklerden ise siyah ve beyazı ele alır.

Altıncı ev, fena işler irtikâp eden insanları, keza hastalıkları ve bunların illetlerini, haksızlıkları, mekân tebdillerini, hayvanları, hastaneleri ve hastaların bulunduğu yerleri, ameleleri, dehşeti, fakirliği, yalan şahitlikleri ele alır. Yedinci ev, birinci evle olan karşıtlığı (oppositio) sebebiyle baştan başa muhalefet barındırır, hırsızların, yağmacıların, düşmanların, firarilerin, ahmak kadınların evidir, ayrıca ehemmiyetsiz çekişmeleri, kötülüğün mebdeini, gemileri, zayiatı, meyhaneleri, lakırdıları ve buna mümasil diğer şeyleri, keza siyah ve karanlık rengi, âlemin garbını gösterir. Sekizinci ev, zevci, metresi, talep edenin düşmanlarına akıl hocalığı eden erkeği, istikbaldeki şerrin tehlikesi, yani ziyan veya cefa sebebiyle onlara akıl veren kadını, cenk eden köleleri, kadının cehizini, şüpheyi, meşakkati, kederi, dehşeti, korkuyu ve rezaleti, ihtilafı, muharebelerin meşakkatini, ateşten ileri gelen azapları, kanın yanmasını, ölüm korkusunu, kan dökülmesini ve katli, cinayeti, harabiyeti, ölümü, hayattan çıkıp ayrılmayı, ölülerin mirasını, renklerden yeşillik ve siyahlığı belirtir, burada Satürn şekilleri hükümrandır. Dokuzuncu ev, Tanrı'yı ve ibadeti, kilise hatiplerini ve kilise vazifelerini, din adamlarını, her türlü salahiyeti, imanı, dini, rüyetleri, düşleri, kehaneti, keza filozofları, kitapları, yedi sanatı, yıldızlar ilmini, insanın kendileri vasıtasıyla mertebeye erdiği sanatları, talebeleri ve yoldaki mektupları, keza ulakları, elçileri, havadisleri, memleketleri, uzun seyahati, uzun ömrü belirtir, rengi yeşil ve beyazdır, yolculuk evidir. Onuncu ev, efendilerin, asil, muktedir ve muhterem zatların validesi ve evidir, imparatorları, kralları, prensleri, markileri, hakimleri, ruhanileri, kardinalleri, papaları, keza mevkileri, hâkimiyet veya saltanat makamlarını, imparatorlukları, krallıkları, otoriteyi, izzeti, hatırayı, övgüleri, yücelmeleri (exaltatio), cüreti, hürmeti, mülkiyeti, hakim tarafından verilen hükümleri, kanunları ve emirnameleri, gramer ve mantık sanatlarını, gençliğin sonunu, bütün ilaçların ve nebatatın şifasını, merhemlerin terkibini ve benzerlerini, keza berrak havayı, beyaz yahut al rengi belirtir. On birinci ev, medet yahut talih evidir, dostları, tacirleri, kralların zenginlik ve mülkünü, onların gelirleri ile definelerini, hükümdarlar nezdindeki tebeccühü, ikbali, hakir insanların ilmini, dostların yardımını, talep eden tarafından sevilen şeyi, ümidi, teselliyi, methüsenaya muhabbeti belirtir, Renklerden beyaz ve sarıyı haizdir, ayrıca talep edilen meseleyi de ele alır. On ikinci ev, düşmanları, yalancıları, fahişeleri, sarhoşları, hapsedilmiş, mahkûm edilmiş ve sürgün edilmiş kimseyi, mahzunu, köleyi, fasıkı, firariyi, hasetçiyi, yoksulu, keza atları, merkepleri, biniciliğe yarayan cümle hayvanları, sığır, deve, fil, domuz, geyik, ayı gibi büyük ve iri cüsseli hayvanları, keza uçurumu andıran yerleri, derin zindanları, zifiri karanlığı, feryadı, hayattaki gözyaşlarını, kederi, zahmeti, ızdırapları, azapları, devası kabil olmayan illetleri, mevtaların defnini gösterir, Renklerden yeşille karışık beyazlığa sahiptir. On üçüncü ev, sürur evi olarak tesmiye edilir, zenginlik ve nimetleri ziyadeleştirir, kendisinden istihraç edildiği şekiller, yani birinci, ikinci, üçüncü, dördüncü, dokuzuncu ve onuncu şekiller vasıtasıyla delalet olunan şeyleri teyit ve teşhir eder. On dördüncü ev, Keder evi tesmiye olunur ve karanlık bir yola delalet eder, meselenin şahidi ve hakimidir, şayet içinde fena bir şekil yer alırsa kederin geleceğini bildirir, zira o vakit bu kem bir alamettir.

On üçüncü ev talep eden hakkında cevap verdiği gibi, bu ev de daima talep edilen şey hakkında cevap verir, nitekim o nasıl talep eden cihetinden çıkarılırsa, bu da talep edilen cihetinden, şüphesiz beşinci, altıncı, yedinci, sekizinci, on birinci ve on ikinci şekillerden istihraç olunur. On beşinci ev, meseleyi nihayete erdiren hâkim tesmiye edilir, zira bütün şekillerden husule gelir ve diğer şekillerce gösterilmiş olan her şeye delalet eder.

Zaptetme, Kavuşum, Değişme ve Nakil Üzerine

Bu sanatta, şekillerin geomansi kalkanındaki konumuna nazaran hesaba katılması iktiza eden pek çok başka husus da mevcuttur, bunların arasında, talep edenin şekli talep edilen şeyin evinde bulunduğunda buna evin zaptedilmesi denir, Sözgelimi, bir kimse kaybolan bir evin geri alınıp alınmayacağını sual etse ve Albus birinci ve dördüncü evde bulunsa, o vakit mezkûr şeklin talep edilen şeyin mahallenini zaptettiği söylenir, çünkü dördüncü ev yeryüzündeki binalara aittir.

Fakat yükselenin (ascendens) şekli diğer göstergenin (significator) kavuşumuna geçtiğinde şeklin kavuşumu da vaki olur, Sözgelimi, bir kimse firari kölesini geri alıp alamayacağını sual etse, Acquisitio birinci evde bulunsa ve köleleri gösteren altıncı evle kavuşum (coniunctio) halinde bulunan beşinci evde tekerrür etse, bu kavuşum sebebiyle talebine nail olması icap eder. Ayrıca iki gösterge kendi hususi mevkilerinden ayrıldığında vaki olan şekillerin değişmesi de vardır, Sözgelimi, bir kimse sevdiği kadını zevce olarak alıp alamayacağını sual etse, kavuşum birinci evde, kadını gösteren Puella ise yedinci evde bulunsa, akabinde kavuşum dördüncü eve, ardından üçüncü eve avdet etse, bu durum mezkûr kadının talep eden ile birleşeceğini gösterir. Nihayet şekillerde nakil (translatio) de vaki olur, yani bir şekil göstergenin tasarrufunu beraberinde taşıdığı vakit böyledir, Sözgelimi, bir kimse bir şahısla izdivaç edip etmeyeceğini sual etse, ikinci evdeki Laetitia kendisinden sonraki yedinci mevkide bulunan eve nakledilse ve birinci ev beşinci evde tekerrür etse, bunlarla dostluk belirtilmiş olur, Ve bu sanatta yücelmenin artışına ve zararda olmasına (detrimentum) dair buna mümasil daha nice haller vaki olur.

Geomansi Tatbikatı yahut Bir Takım Geomansi Sualleri Üzerine

SUAL I. Bir kimsenin hangi ayda doğduğu. Birinci evin şekline bak ve o kimsenin, mezkûr şeklin temsil ettiği ayda doğduğunu söyle, şayet şekil sualde yerinden oynamazsa, birinci haftada doğduğunu söyle, şayet ikinci mevkiye geçerse, ikinci haftada, üçüncü mevkiye geçerse üçüncü haftada ve dördüncü mevkiye geçerse dördüncü haftada doğduğunu söyle. Benzer şekilde beşinci eve gelirse birinci haftada, altıncı eve gelirse ikinci haftada doğduğunu söyle ve diğerlerinde de bu minval üzere devam et, Zira birinci, beşinci, dokuzuncu ve on üçüncü evler daima birinci haftayı, ikinci, altıncı ve on dördüncü evler ikinci haftayı, üçüncü, yedinci, on birinci ve on beşinci evler üçüncü haftayı, Dördüncü, sekizinci, on ikinci ve on altıncı evler dördüncü haftayı temsil eder. Gün ise birinci evin şeklinin tabiatından anlaşılır.

Şayet birinci şekil hayırlı ise, vaziyeti iyidir, bu şekil ikinci, beşinci, onuncu ve on birinci evde tekerrür ederse, onun hali servet cihetinden ziyadeleşecektir, şayet kem evlerde bulunursa, iş bunun aksine cereyan eder.

SUAL III. Bir kimsenin ömrünün uzun mu yoksa kısa mı olacağı. Şayet birinci şekil hayırlı ve sabit olur, diğer evlerde tebeddül etmezse, ömür hayırlı ve uzun olacaktır, hem de şeklin vaat ettiği müddet kadar, şayet değişken ise kısa bir müddet vaat edilir, şayet müşterek ise vasat bir müddettir. Şayet birinci şekil dördüncü, yedinci ve onuncu evde tekerrür ederse uzun yaşar, ikinci, beşinci, sekizinci ve on birinci evde ise vasat yaşar, üçüncü, altıncı, dokuzuncu ve on ikinci evde ise çok yaşamaz. Aynı şekilde, birinci şekillerin bütün noktalarını bunların tekerrür ettiği mahalle varıncaya dek say, şayet sayı dördüncü, yedinci veya onuncuya düşerse, birinci şekil ile birincinin tekerrür ettiği mevkii arasındaki noktalar adedince sene yaşar, İkinci, beşinci, sekizinci ve on birinciye düşerse o kadar ay yaşar, Üçüncü, altıncı, dokuzuncu ve on ikinciye düşerse o kadar gün yaşar ve sayının hitam bulduğu Gezegenin gününde ve saatinde vefat eder.

Ayrıca, birinci şeklin tekerrür ettiği her mahalde talep eden ya hasta düşer ya da vefat eder.

SUAL IV. Bir şahsın en ziyade kimin meclisini, maişet ortaklığını yahut ülfetini arzulayacağı veya seveceği. Birinci şeklin tekerrür edeceği mahalle nazar et, zira onun getireceği ahvale göre ülfet arzulayacaktır, Bundan ötürü, şayet o şekil ikinci evde tekerrür etmişse, seve seve hane halkıyla muaşeret edip yaşayacaktır, üçüncü evde ise hısımlarla yahut kısa yolculuklarda bulunacaktır, dördüncüde ise pederi ve miras ile, beşincide ise sıbyan veya evlatlar ile olacaktır ve diğerlerinde de böyledir.

SUAL V. Havadislerin mahiyeti nasıldır? Birinci ev talep edene hasredilsin, Üçüncü, altıncı ve dokuzuncu ev ise havadisindir, Hayırlı ve eril şekiller hakikate delalet eder, dişil şekiller ise yalana, Bundan maada havadisin nev'ine nazar edilmelidir, sözgelimi havadis kazanca dair ise ikinci evin şeklini ele al, şayet kardeşlere veya komşulara dair ise üçüncü evin, miraslara dair ise dördüncü evin şeklini al ve diğerlerinde de böyledir.

SUAL VI. Ulak nasıl bir cevap getirecektir? Birinci ev talep edene verilsin, üçüncü ev ulağın vardığına, yani nezdine gönderilen kimseye, diğeri ise tebliğ edilecek meseleye verilsin, misal olarak, ulak krala giderse diğer şekil onuncu evdedir, düşmanlara giderse on ikinci evde, hizmetkarlara giderse altıncı evde, sıbyan veya evlatlara giderse beşinci evdedir ve diğerlerinde de böyledir.

VII. Bir kimsenin dönecek olup olmadığı hakkında. Birinci ev (domus) sual edene, üçüncü ev ayrıldığı yere, dokuzuncu ev yolculuğa ve yedinci ev gitmekte olduğu yere verilsin.

VIII. Yola çıkacak olan kimsenin yola tez mi yoksa geç mi koyulacağı hakkında. Bunu birinci, üçüncü ve dokuzuncu evlere göre hükme bağla.

IX. Yolculuğun herhangi bir hususta faydalı olup olmayacağı hakkında. Birinci ev sual edene, üçüncü ve dokuzuncu ev yolculuğa, ikinci, beşinci ve on birinci ev kazanca verilsin.

X. Kısa bir zaman içinde herhangi bir haber alınıp alınmayacağı hakkında. Birinci ve üçüncü ev sual edene, yedinci ve sekizinci ev aranan şeye verilsin.

XI. Ortağının sana sadık ve faydalı olup olmayacağı hakkında. Birinci ev sual edene, ikinci ve on birinci ev ortağa, üçüncü, altıncı ve yedinci ev aranan şeye verilsin.

XII. Vekilin ve habercinin senin namına faydalı olup olmayacağı hakkında. Birinci ev sual edene, üçüncü, beşinci, altıncı ve on birinci ev aranan şeye verilsin.

XIII. Gitmenin mi yoksa kalmanın mı daha hayırlı olduğu hakkında. Birinci ev sual edene ve bulunduğu yere, üçüncü ev yolculuğa ve yedinci ev yolculuk etmek istediği yere verilsin.

XIV. Sual edenin yolculuğunu dünyanın hangi cihetine tevcih etmesinin daha faydalı olacağı hakkında. Birinci ev sual edene ve sual edenin ikamet ettiği yere verilip Maşrık (Doğu) sayılsın, yedinci ev Mağrip (Batı), onuncu ev Cenup (Güney) ve dördüncü ev Şimal (Kuzey) olsun, binaenaleyh daha iyi olan şekli ara, o şekil hangi cihetin daha faydalı olduğunu gösterecektir.

XV. Kardeşlerden hangisinin evvel vefat edeceği hakkında. Birinci ev sual edene, üçüncü ev suale, altıncı, dokuzuncu ve on ikinci ev aranan şeye verilsin.

XVI. Bir kimsenin haberciler yahut mektuplar alıp almayacağı hakkında. Albus ve Coniunctio adlı bu iki şekil mektuplara, diğerleri ise habercilere delalet eder, şu halde bu şekillerden hangilerinin birinci şekil ile kavuşum (coniunctio) halinde olduğunu mülahaza etmeliyiz, zira şayet sualin herhangi bir kısmında bulunurlarsa, mektupların ve habercilerin gelişine delalet ederler, şayet üçüncü evde iseler kardeşler vasıtasıyla, dördüncü evde iseler peder vasıtasıyla ve sair hususlarda da bu minval üzredir.

XVII. Yolculuğun tesadüflerinin ne minvalde olacağı hakkında. Şayet birinci evde Tristitia ve ikinci evde Rubeus bulunursa, gemiye binmek tehlikeli olacaktır, şayet dokuzuncu evde Coniunctio yahut Populus yahut Carcer bulunursa, yolda haramilerle karşılaşacaksın, şayet altıncı yahut on ikinci evde müteharrik ve hayırlı şekiller bulunursa, tehlikeden kurtulacak yahut sakınacaksın.

Şayet sabit şekiller bulunursa, kurtulamazsın, şayet orada Rubeus ve Puella bulunursa, ziyana uğrayacaksın. Şayet birinci ve ikinci evde Fortuna Major ve Acquisitio gibi kuvvetli şekiller bulunursa, düşmanların sana galebe çalacaktır, şayet Via, Puella ve Coniunctio gibi zayıf şekiller bulunursa, haramiler zayıftır, şayet Populus bulunursa, pek çok kötülük ederler, şayet Carcer ve Tristitia bulunursa, zarar veremezler.

XVIII. Aşkın payidar olup olmayacağı hakkında. Sabit şekiller metin ve uzun bir aşka, müteharrik olanlar bunun zıddına, mutedil olanlar ise mutedil bir aşka delalet eder.

XIX. Bir mahalde bir definenin gizli olup olmadığı hakkında. Birinci, dördüncü, yedinci ve onuncu şekillere bak, lakin bilhassa birinci ve dördüncüye nazar et.

Zira şayet oralarda hayırlı, sabit ve müzekker şekiller bulunursa ve başka mahallere intikal etmezlerse, orada define vardır, aksi halde yoktur, nitekim dördüncü ev gizlenen şeyin mahallini gösterecektir.

XX. Kayıp yahut yitirilmiş şeylerin geri alınıp alınmayacağı hakkında. Birinci ev sual edene, on birinci ev aranan şeye ve dördüncü ev mahalle verilsin, şayet şekiller müzekker, hayırlı ve mahal değiştirmeyen cinsten olursa bu hayırlı bir alamettir, keza birinci şekil dördüncü, onuncu yahut on birinci evde bulunursa hayırlıdır, gayrısında değildir.

XXI. Yitirilen şeyin nerede saklı yahut gizlenmiş olduğu hakkında. Birinci ev sual edene, onuncu ev aranan şeye ve dördüncü ev tahayyül edilen mahalle verilsin. Gizlenen şeyin mahallini bilmenin bir diğer yolu dahi mevcuttur, zira dördüncü şekil vasıtasıyla eşyanın dünyanın hangi cihetinde olduğuna nazar et, akabinde mezkur mahal Maşrık'tan Mağrip'e, Cenup'tan Şimal'e taksim edilsin, zira dördüncü şeklin göstereceği mahalde eşya bulunacaktır.

Şayet bu dörde taksim edilmiş saha, gizlenen şeyi derhal bulmak için pek geniş kalırsa, o kısmı tekrar dört ayrı kısma taksim etmek zaruridir ve bu ameliyeyi, gizlenen şeyi süratle bulmaya kafi derecede küçük bir mahal kalıncaya değin tekrar etmek icap eder ve dördüncü şekil daima bu suretle mahallin göstericisi olacaktır, Doğu, `[okunamadı]` yahut

Mahal dört kısma, yani Maşrık, Mağrip, Cenup ve Şimal cihetlerine taksim edilsin. Akabinde dördüncü şekle nazar et, hangi unsura ait olduğuna bak. Zira şayet hava unsurundan ise Maşrık cihetine, şayet ateşten ise Cenup cihetine, şayet sudan ise Şimal cihetine, şayet topraktan ise Mağrip cihetine delalet eder. Misal kabilinden, Doğu, Hava şekli, Batı, Toprak şekli. Binaenaleyh dördüncü şekli bulup eşyanın nerede gizlendiğini tayin ettiğinde, yeni bir hüküm ver ve evvelki gibi dördüncü eve göre hükmet, bulunan cihet tekrar dört müsavi kısma bölünsün ve bu ameliyat, mahal küçük ve dar bir sahaya inhisar edene kadar tekrar edilsin.

XXII. Tasarladığın şeyi ikmal edip edemeyeceğin hakkında. Birinci ev sual edene, ikinci, beşinci ve on birinci ev aranan şeye, yedinci ev sebebe ve dördüncü ev akıbete verilsin.

XXIII. Zayi olan mirasın istirdat edilip edilmeyeceği hakkında. Birinci ev sual edene, dördüncü ev mirasa, ikinci, beşinci ve on birinci ev recaya yahut ümide ve yedinci ev hasma verilsin.

XXIV. Vaktin ziraate münasip, elverişli ve faydalı olup olmadığı hakkında. Birinci ev sual edene, dördüncü ev işe, ikinci, beşinci ve on birinci ev talihe verilsin, ve dikkat edilmelidir ki, havai ve mai şekiller bu hususta hayırlıdır, fakat n察ri ve türabi şekiller dikim için fenadır, binaenaleyh zikredildiği üzere, birinci ev sual edene, dördüncü ve onuncu ev aranan şeye, ikinci, beşinci ve on birinci ev kazanca verilsin.

XXV. Bir işin tamamına ermesi için kaç ay, hafta yahut gün iktiza ettiği hakkında. Birinci, dördüncü, onuncu ve on beşinci şekillerin heyetine ve bilhassa dördüncüye dikkat edilsin, zira şekillerin ekseriyetine, yani daha ziyade kudreti haiz olana göre hüküm vereceksin.

XXVI. Kuşatılan mahallin zaptedilip edilmeyeceği hakkında. Birinci ev sual edene, dördüncü ev mahalle, yedinci ev hasma verilsin.

XXVII. Kuşatılan mahallin ne suretle zaptedileceği hakkında. Şayet Rubeus ve Puella şekilleri daha ziyade kudrete sahip olursa, cenge, kan dökülmesine yahut çapula alamettir, Albus ve Coniunctio adlı bu iki şekil ise mektuplar vasıtasıyla olacağına delalet eder, şayet Laetitia, Acquisitio ve Puer şekilleri daha kuvvetli olursa, tevazu ve basiretli bir zatın meşveretiyle olacağını gösterir, şayet Populus, Via ve Amissio bulunursa, cebren, hücum yahut teshir yoluyla olacağına, şayet Fortuna Major ve Fortuna Minor bulunursa, kibir vasıtasıyla, şayet Carcer ve Tristitia bulunursa, geceleyin hıyanet ile olacağına delalet eder.

Aynı surette Coniunctio, ahmakça bir tarik ile, yani ahalinin zaptedilene değin hiçbir mukavemet göstermemesiyle vaki olacağına, Cauda ise silahlar ve hile yoluyla olacağına delalet eder.

XXVIII. Vaat olunan şeyin verilip verilmeyeceği hakkında. Birinci ev sual edene, ikinci, beşinci ve on birinci ev ihsana verilsin. Şayet hayırlı iseler netice hayırdır, aynı şekilde birinci şekil dördüncü, beşinci, onuncu yahut on birinci evde bulunursa hayırlıdır, lakin tevali fena bir mahalde vaki olursa, şer ve hilafına vaki olacaktır.

XXIX. Tıflın yahut sabinin ömrünün uzun mu yoksa kısa mı olacağı hakkında. Birinci ev sual edene, beşinci, dokuzuncu ve on birinci ev oğullara yahut kızlara verilsin.

Şayet sabit, hayırlı ve mahal tebdil eden şekiller olursa hayırdır ve uzun bir ömre delalet eder, lakin göğün dört köşe evi sabit olur ve tebdil ederse, uzun ömür alametidir, aksi halde zıddınadır.

XXX. Kadının, sual eden kimseden gebe kalıp kalmadığı hakkında. Birinci ev sual edene, beşinci ev matluba verilsin, şayet birinci şekil beşinci, onuncu yahut on birinci evde tekrar ederse, yahut yedinci şekil ikinci, beşinci yahut onuncu evde bulunursa, kadın gebedir ve gayrı surette değildir, bundan maada unsurların şekillerine göre de hüküm verilmelidir.

XXXI. Kadının bir erkek mi yoksa bir kız evlat mı dünyaya getireceği hakkında. Birinci ev sual edene, ikinci, beşinci ve on birinci ev matluba verilsin.

Şayet birinci, beşinci ve on birinci şekiller müzekker olursa oğlan, müennes olursa kız evlat olacaktır, şayet birinci şekil beşinci ile birleşirse, hem oğlan hem kız evlada delalet eder, ve malum olsun ki şayet kadın halihazırda gebe ise, birinci ev kadına ve beşinci ev matluba verilsin, şayet birinci şekil beşinci evde yahut beşinci şekil ikinci evde bulunursa kadın gebedir. Dört köşe eve, şahitlere ve Coniunctio ile Populus şekillerine de bakılmalıdır, şayet Coniunctio ve Populus birinci ve beşinci evde bulunursa gebe olduğuna delalet eder, şayet Carcer, Populus ve Cauda orada bulunursa kadın doğuracaktır, ve bilinsin ki şayet birinci yahut beşinci şekil nari yahut havai olursa, yahut biri ateşten diğeri havadan olursa erkek evlada delalet eder, şayet her ikisi türabi yahut mai olursa, yahut biri topraktan diğeri sudan olursa kıza delalet eder, şayet bu şekiller tabiat cihetinden ihtilaf ederse, kadının iki evladı, biri erkek ve diğeri kız ikizleri olacaktır.

XXXII. Kadının büyük bir cefa çekmeden doğurup doğurmayacağı hakkında. Beşinci ve on ikinci şekillere nazar et.

XXXIII. Doğacak olan tıflın sual edenden olup olmadığı hakkında. Birinci ev sual edene, ikinci, üçüncü, beşinci, altıncı ve on birinci ev tıfla verilsin, bunların birinci ev ile olan muvafakatine göre suali hükme bağla ve babaya delalet eden dördüncü şekli pek iyi mülahaza et.

XXXIV. Davarların hayırla satın alınıp alınmayacağı hakkında. Birinci ev sual edene, altıncı ve on birinci ev davarlara verilsin, şayet bunlar hayırlı ise akıbet hayırdır, şayet şerli ise akıbet fenadır.

XXXV. Hizmetkarların faydalı olup olmayacağı hakkında. Altıncı, yedinci ve on birinci evlerin muvafakatine nazar et, hayırlı iseler netice hayırdır ve aksi halde zıddınadır.

XXXVI. Zayi olan eşyanın istirdat edilip edilmeyeceği hakkında. Yedinci ev haramiye yahut hırsıza, onuncu ev zayi olan eşyaya ve dördüncü ev mahalle verilsin, dört köşe eve dahi nazar et, zira bunlar hayırlı, metin ve müzekker olup kendi mahallerinden ayrılmazlarsa, sirkat yahut çalınan mal onu zayi eden kimsenin hanesindedir yahut oradan pek uzakta değildir, keza şayet yedinci, altıncı, sekizinci ve on birinci ev dört ananın (matres) beyninde yer alırsa, zayi olan şey yakındadır, şayet yedinci şekil tebdil etmezse, zayi olan şey haraminin yahut hırsızın yedindedir, şayet ikinci mahalle intikal ederse ehli beytindendir ve diğerlerinde dahi bu minval üzredir. Altıncı ve yedinciye nazar et, zira şayet birbirine muvafakat ederlerse, şekillerin hayırlı olması şartıyla eşya istirdat edilecektir.

XXXVII. Atlardan birinin diğerinden daha süratli olup olmadığı hakkında. Birinci ev sual edene, yedinci ev ata verilsin.

XXXVIII. İki kişi arasındaki muhabbetin ne veçhile olacağı hakkında. Birinci ev sual edene, yedinci ev diğer şahsa, on birinci ev muhabbete verilsin. Zira daha kuvvetli ve daha sabit olan hangisi ise, o daha ziyade sevecek ve onun muhabbeti daha uzun sürecektir. Malum olsun ki havai ve nari şekiller aşka, türabi ve mai şekiller ise iffete delalet eder.

XXXIX. Bir kimsenin evlenip evlenmeyeceği hakkında. Birinci şekil yedinci evde mi, yahut yedinci şekil onuncu, ikinci veya on birinci evde mi diye nazar et. Zira o vakit izdivaca delalet eder, aksi halde etmez.

XL. Bir kimsenin ölü mü yoksa diri mi olduğu hakkında. Birinci ev sual edene, yedinci ve sekizinci ev aranan şeye verilsin.

Şayet hayırlı ve sabit olup hayırlı mahallerde ve tebdil olunmaksızın bulunurlarsa hayata, hilafına ise memata delalet ederler, keza bu şekillerden herhangi biri on ikinci eve intikal ederse, o kimse ya ölmüştür, ya hastadır yahut hapsedilmiştir.

Ve bilinsin ki o şahıs, birinci, dördüncü, yedinci ve sekizinci evlerin şeklinin temsil ettiği dünyanın o dördüncü cüzündedir. Birinci ev Doğu'ya, yedinci ev Batı'ya, onuncu ev Güney'e, dördüncü ev Kuzey'e delalet eder.

XLI. Rüyanın neye delalet ettiği hakkında. Birinci ev sual edene, yani rüyayı görene, dokuzuncu ev rüyaya, üçüncü, altıncı, on birinci ve on beşinci ev matluba verilsin, müzekker şekiller hakikate, müennes şekiller ise batıla delalet eder.

XLII. Bir kimsenin bir hükümranlık yahut şeref iktisap edip etmeyeceği hakkında. Birinci, dördüncü, yedinci, onuncu, on üçüncü ve on beşinci evlere nazar et.

XLIII. Bir kimsenin bir şeyden umduğu recanın nasıl bir semere vereceği hakkında. Birinci ev sual edene, sekizinci ve dokuzuncu ev umulan şeye, onuncu ev fazilete, dördüncü ev akıbete verilsin.

XLIV. Havanın ne minvalde olacağı hakkında. Birinci ve onuncu şekle, keza sualde hangi unsurun daha ziyade galebe çaldığına nazar et, zira hava ona göre teşekkül edecektir, ateş sıhhate, hava rüzgara ve sıhhate, su havanın ve hayvanatın fesadına, toprak ise şiddetli bir soğuğa ve kuraklığa delalet eder.

XLV. Bir kimsenin matlup olan şeyi elde edip etmeyeceği hakkında. Sual edene yükselen (ascendens) yahut birinci şekil verilsin ve ikinci, üçüncü, dördüncü, beşinci, yedinci, sekizinci, onuncu ve on birinci evlere nazar edilsin.

XLVI. Bir kimsenin satın aldığı şeyden kazanç sağlayıp sağlamayacağı hakkında. Sual edene birinci ev verilsin ve şayet satın alınan şey toprak yahut hane ise ona dördüncü ev, şayet davar ise büyük yahut küçük olmalarına göre altıncı ve on ikinci ev, şayet kumaş yahut dokuma emtiası ise beşinci ev verilsin ve diğerleri hakkında da bu minval üzredir. Aynı surette sual edenin kazancı ve talihi için ikinci, beşinci ve on birinci şekilleri alacaksın.

XLVII. Bir kimsenin bir diğerine düşman olup olmadığı hakkında. Birinci ev sual edene, yedinci ve on ikinci ev düşmanlara verilsin.

XLVIII. İki kişiden hangisinin zafer kazanacağı hakkında. Şayet yedinci evde Mars'ın şekilleri olan Rubeus ve Puella bulunursa ve sekizinci evde Satürn'ün şekli yer alırsa ve birinci evde mutedil bir şekil olursa, birinci şeklin yedinciye galebe çalacağını söylersin, zira sekizinci evde bulunan Satürn ölüme delalet eder, ve şayet Satürn'ün şekli birinci ve yedinci şekil ile kavuşum halinde olursa ve dört köşe şekli kötü olup hakim (iudex) dahi şahitleriyle birlikte fena bulunursa, her ikisinin birden vefat edeceğini söylersin.

Biline ki tıbba taalluk eden sualler hakkında hiçbir şey söylemeyeceğiz, zira ikinci ciltte bunlardan bahis açacağız.

Umumi Kaide. Şayet herhangi bir şeyi elde etmek murat edersen ve daha kuvvetli evlerin şekilleri bunu vaat etse dahi, on birinci yahut on beşinci ev bunu reddederse, matlup olan şeyi elde edemeyeceksin.

Aksine, şayet güçlü evler onu sana vermezse ve on birinci ile on dördüncü evler onu vadetmişse, o şeye sonunda, umut ve beklentinin ötesinde kavuşabilirsin. SON.

İKİNCİ CİLT, Mikrokozmosun Doğal, Yapay, Doğadışı ve Doğaya Karşı Tarihi Üzerine,

DÖRT İNCELEMEYE AYRILMIŞTIR, ki bunlarda İNSAN TABİATININ FİZİKİ VE TEKNİK doğadışı arazlarının tasviri, aynı şekilde onun bozulmuş sağlığını onarma usulü ve dahası bozulması yahut ruhun bedenden çözülmesi veya ayrılması ele alınır. Makrokozmosun İkinci İncelemesi.

İÇİNDEKİLER. METAFİZİK İKİNCİ CİLDİN İÇİNDEKİLERİ, Bu ikinci cilt dört incelemeden meydana gelir, bunlardan

Birincisi, tabiatına uygun bulunan insani şeyleri konu edinir ve iki bölüm içerir, bunlardan Birincisinde, insanın içsel yahut biçimsel yönü ele alınır, ki bunun da Yaradılmamış olanı zihindir. Yaratılmış olanı ise Akıl ve idrak ilkeleridir, bunlar iki türlüdür, Fiziki olanı, can veren ruh gibi, nebati ve hissi olanı da böyledir. Dışsal yahut maddi olanı ise ikinci kitapta ele alınır. Beden yapısının usulü, üçüncü kitapta. Bileşimi, ki bu ilk yaratılıştadır, dördüncü kitapta. Üçlü ruhun kendi konak yerindeki hâkimiyeti, beşinci kitapta. Nema bulması, altıncı kitapta.

İkincisinde, söz konusu insan tabiatına yardımcı olan sanatlar ele alınır, İşaret edenler, Astroloji gibi, birinci kitapta. Kehanet gibi, ikinci kitapta. Fizyognomi gibi, üçüncü kitapta. Simetri yahut oran gibi, dördüncü kitapta. Yardımcı olanlar, hafıza sanatı gibi, beşinci kitapta.

İkincisi, insan tabiatının başına doğadışı gelen şeyleri konu edinir, ki bunlar insani meteorlar yahut hastalıklardır, üç bölüme ayrılır, bunlardan Birincisi, insani meteorların türlerinden bahseder, zira bunlar ya Ateşli olanlardır, birinci kitapta. Rüzgârlı olanlardır, ikinci kitapta. Suludur, üçüncü kitapta. Topraksıdır, dördüncü kitapta. İkincisi, insani meteorların sebeplerini ele alır, Doğaüstü olanlar, birinci kitapta. Semavi olanlar, ikinci kitapta. Unsuri olanlar, üçüncü kitapta. Bedensel olanlar, dördüncü kitapta. Üçüncüsü, kendisine konu olarak şu yollarla elde edilen işaretleri alır, Gök ötesi iradeden, birinci kitapta. Semavi konumdan, ikinci kitapta. Unsuri yapıdan, üçüncü kitapta. Sayıların yapay dizilişinden, dördüncü kitapta. Hastanın el çizgileri, fizyognomisi gibi bedensel durumundan, beşinci kitapta. Hastalığın değişiminden, kriz (crisis) üzerine olan altıncı kitapta.

İkinci cildin üçüncüsü iki kısma ayrılır, bunlardan Birincisi, mikrokozmosun henüz ortaya çıkmamış meteorlardan korunmasını konu edinir. Gök ötesi olanlar. Birincisi, yalnızca gözlemler yoluyla defetme üzerinedir. Semavi olanlar. İkincisi, unsuri olanların defedilmesi üzerinedir. Bedensel olanlar. Ortaya çıkmış meteorların defedilmesi üç kısma ayrılmıştır ve şu yollarla tedaviyi ele alır, Gök ötesi olanlar, ki bunlar maddesizdir, kelimelerin söylenmesi yahut efsunlardır, ikinci kitapta. Semavi olanlar, ikinci kitapta. Unsuri olanlar, bunlar da ya madenlerdir, üçüncü kitapta. Bitkilerdir, dördüncü kitapta. Canlılardır, bunlar da ya akıl sahibi olanlardır, altıncı kitapta, ya da akıl sahibi olmayanlardır, beşinci kitapta. Göğün gözlemiyle birlikte, ikinci kitapta. Üçüncüsü, şu yollarla yapılan defetme üzerinedir, Hacamat, birinci kitapta. Kupa çekme. Ovmalar. Bunlar ikinci kitapta. Çizikler atma. Banyolar, üçüncü kitapta. Dağlamalar, dördüncü kitapta. Ruhun kaçışa hazırlanması, birinci kitapta. Dışsal mikrokozmosun ölümü, ikinci kitapta. Makrokozmosun İkinci İncelemesi.

MATBAACI OKURA SESLENİR İşte aziz okur, müellif tarafından henüz tamamen ikmal edilmediğinden ötürü bütün metnini bu esere ekleyemediğim ikinci cildin hülasasını sana muhtasar bir cetvel halinde sunuyorum. Bununla birlikte, onun bilinip tefekkür edilmesinin yalnızca bu cildin öğretileriyle kıyaslanmakla kalmayıp, pek çok hususta onlardan üstün olduğunu ümit ederim, zira o yalnızca mikrokozmosun yahut içsel insanın ilahi temaşası etrafında şaşılacak ve pek alışılmadık bir tarzda dönmekle kalmaz, aynı zamanda birtakım aykırı düşünceler müellif tarafından hem yetkin otoritelerle hem felsefi muhakemeyle ve hatta, ki bu bütün delillerin en kesinidir, ruhi meselelerden elde edilmiş gözlemsel tecrübe ile doğrulanır.

Dahası ve bundan öte, onda mikrokozmosun tabiatı ve bileşimine dair sanatlar hakiki bir teşrih ile incelenir, hiç de sıradan olmayan meseleler serbestçe açığa vurulur, aynı zamanda pek çoklarınca henüz bilinmeyen ve müellifin bizzat kendi tarafından azımsanmayacak masraflarla sınanmış kimyevi ilaç hazırlıkları izah edilir.

Bütün bunlar arasında, cismani insanın gizli tabiatı ve mizacının, sağlığının korunmasıyla ilgili olduğu ölçüde, berrak ve sarih bir biçimde tasvir edilmiş olması da son sırada sayılacak bir husus değildir, öyle ki bu eserin dünyaya yalnızca en yüksek hazzı ve insani yapının ilahi temaşasını sunmakla kalmayıp, aynı zamanda hiç de azımsanmayacak bir fayda sağlayacağından zerrece şüphe duymamaktayım.

Öyleyse sen ey Hakkaniyetli Okur, hüküm verirken itidalli ol, müellifin bu ilk ciltte çektiği meşakkatleri hoşgörü ve adaletle karşıla ki senin nezaketsizliğin yüzünden henüz noksan ve tamamlanmamış olan ikinci mesaisinden vazgeçip onu böylece neşretmeksizin yarı yolda bırakmasın, esen kal.

İnsan hayat ve ışıktan oluşur, TANRI da hayat ve ışıktır.

Bu sayfa şimdilik bir önizlemedir. Eserin tam çevirisi yayımlandığında haberdar olmak isterseniz, bültene katılabilirsiniz ↓

Özgün metin (İngilizce)
Infinite nature, which is the immense Spirit, ineffable, beyond understanding, outside all imagination, above all essence, unnamable, to be proclaimed only by the heart, most wise, most merciful, Father, Word, holy Spirit, the highest and only good, incomprehensible depth, the unity of all creatures, which is stronger than all power, greater than all excellence, worthier than all praise, indivisible Trinity, most splendid and unspeakable light, finally the divine mind, free and separated from all mortal composition, the glory of all, divine nature, necessity, end, and renewal. This, I say, God, the highest and greatest of all, whose name be blessed forever, most skillfully established the wonderful machine of the whole Macrocosm, and most beautifully adorned its structure. This is also what almost all philosophers, both ancient and modern, except for the Peripatetics, who argue the world has existed from eternity, assert with almost unanimous consent, naming this most divine founder of the universe with many titles fitting to every property of his action. Among these, Hermes calls him the eternal, Thales the most ancient, Plato the unbegotten principle of the world, others the infinite cause, existing as if outside all things and yet within all things and everywhere. The great chorus of Philosophers concludes that God has every name, since all things are in him and he himself is in all things; not otherwise than how all straight lines drawn from the center to the circumference are said to be in the center. From the opinions of these Pagan Philosophers, it is clear that they did not stray far from the true knowledge of the divine mind. Although it is impossible to describe this three-fold Architect essentially, nevertheless, according to the contemplation of some Doctors, He is depicted to the eyes in this way: namely, in human form. The reasons why some have depicted God in human form are because: Man, made in the image of God, represents the Trinity, since in him are Mind, Word, and Spirit. The Father of all, existing as intellect, life, and brightness, procreated a man similar to himself, and rejoiced in him as His own son; for he was beautiful and bore the image of his father. Man consists of life and light; and God is life and light. God made man according to His image.

Bu metin neden önemli

Bu pasaj, Rönesans Hermetik düşüncesinin çekirdeğindeki makrokozmos-mikrokozmos karşılığını ortaya koyar, yani büyük evrenin küçük insanda yankılanması fikrini. Fludd'un tüm eseri bu ilke üzerine kuruludur ve pasaj, insanın neden ilahi düzenin bir aynası sayıldığını doğrudan gösterir. Aynı zamanda antik filozofların Tek Tanrı kavrayışını Hıristiyan Üçlük öğretisiyle bağdaştıran bir düşünce köprüsüdür.

Bülten

Yeni metinlerden ilk sen haberdar ol

Tam çeviriler, PDF'ler ve yeni eklenen kaynaklar hazırlandıkça e-postana düşsün.

Bu eser Kozmoloji Koleksiyonu'nun parçasıdır →

Künye
Kaynak eser
Utriusque Cosmi Maioris scilicet et Minoris Metaphysica, Physica atque Technica Historia — Latince aslından, tam metin
Neşir
Robert Fludd, Utriusque Cosmi Historia (Oppenheim, 1617), Latince
Konum
Eserin tamamı: makrokozmos ve mikrokozmos metafiziği, fiziği ve tekniği; Dünya Monokordu, hafıza sanatı ve diğer bölümler
Çeviren
Şira Nur Uysal
Dijital nüsha
Archive.org
Bu Türkçe çeviri © Şira Nur Uysal, CC BY-SA 4.0 ile paylaşılmıştır (serbestçe kullanın, kaynak gösterin, değiştirirseniz aynı lisansla paylaşın). Kullanım & lisans →
Bu Çeviriye AtıfUysal, Ş. N. (Çev.). (2026). Robert Fludd, Utriusque Cosmi Historia: İki Kozmosun Tarihi. Kadim Kütüphane. https://kadimkutuphane.com/fludd-utriusque-cosmi-historia-iki-kozmosun-tarihi
>