Astronomiye Giriş: Aşağı Alemin Yönetimi
Ebu Ma'şer, Introductorium in Astronomiam, 1506 baskısının 13. sayfası. Arabası içinde Aslan (Leo) madalyonuyla Güneş ve İkizler ile Yengeç figürleri arasında hilal biçimindeki Ay tasvir edilir. Kaynak Source Library

Astronomiye Giriş: Aşağı Alemin Yönetimi

Ebu Ma'şer el-Belhî (Albumasar)· 1506 (Latince baskı; özgün eser 9. yüzyıl)· Özgün: İngilizce· Archive.org · ~275 dk okuma

Dokuzuncu yüzyıl İslam biliminin en etkili astrologlarından Ebu Ma'şer el-Belhî, göksel devinimlerin aşağı alemdeki değişimin ilk sebebi olduğunu savunur. Kaldeli, Hint ve Yunan geleneklerini birleştirerek astrolojiyi titiz ve mantıklı bir disiplin olarak konumlandırır. Aşağıdaki pasaj, göklerin dünya üzerindeki yönetimini ele alır ve tüm gezegenler arasında ilk sırayı Güneş'e verir.

Türkçe çeviri (tam metin) · Çeviren Şira Nur Uysal

Metindeki [okunamadı] işaretleri hakkında: Bu eserin kaynak taramasında Yunanca, İbranice ve benzeri alfabelerle dizilmiş kelimeler yer alır. Optik karakter tanıma bu harfleri güvenilir biçimde okuyamadığı için, çeviride o noktalar tahmin edilmek yerine [okunamadı] olarak işaretlenmiştir. İşaret, çevirinin atladığı değil, kaynağın okunamadığı yeri gösterir; ilgili yerler özgün nüshanın sayfa görsellerinden izlenebilir.

Ebu Maşer el-Belhi'nin Astronomiye Büyük Giriş Kitabı Sekiz Kısmi Kitap İhtiva Eder

Ebu Maşer el-Belhi'nin Astronomiye Giriş Kitabı Başlar

Kitapların başında haricen ele alınması adet olan ilkeler, kendi dilimde bulduğum hiçbir sahih metinde yazılı olmayıp, yalnızca her birinin görüşü uyarınca bilginler tarafından hazırlandığından, Araplar ise iki hususa muhalefet etmişlerdir, nitekim bunların ilki, her ne kadar tikel ve dağınık olarak ele alsalar da, kendilerince pek fark edilmemiş görünmektedir, fakat bizim kanaatimize göre hiç de azımsanmayacak derecede zaruridir.

İkincisi ise, onlarca zaten yazılmaya değer görülmemiş olup, sanki pek seçkin bir şeymiş gibi `[okunamadı]`

Giriş

... kadim yazılar övmüştür. Bu eserin yazarı da bu ikinci türden başlayarak şöyle der, her risalenin başında yedi husus aranır, yazarın maksadı, eserin faydası, yazarın adı, kitabın adı, ilimler tasnifindeki yeri, teorik ile pratik arasındaki konumu ve kitabın kısımları. Bizde ise beşli bir taksim yeterli görülür, nitekim eserin başlığı, yazarın maksadı veya nihai sebebi, ele alınan konu ve tertip tarzı ki bunların neredeyse tamamı hem bir risalenin hem de her konunun başlangıcı için zaruri ve yeterli kabul edilir, yine de her birinin kendi gerekçesi sunulur. Ben bu hususları gereksiz bir uzunluk ve konudan uzaklaşma sayarak, üstelik Latinler nezdinde bunların pek muteber olmadığını bilerek bir kenara bırakmak ve zihnimi doğrudan doğruya metnin kendisine hazırlamak niyetindeydim. Fakat sen, bütün çalışmalarımın en has ve ayrılmaz yoldaşı, işlerimin ve meşgalelerimin sadık ortağı, niyetimi fark edip karşıma çıktın ve şöyle dedin, mademki sevgine binaen ne sana ne de yabancı bir dilin ehil mütercimine tercüme işinde göz ardı edilecek bir fikir ileri sürmek yakışmaz, o halde başkalarının izlediği yolu takip etmek yerinde görünür, zira bu kitabı Arapça okumuş olan biri, Latincede okuyucunun gözünün iliştiği ilk başlangıçta eserin bu şekilde başladığını görmezse, bunu bir maharet değil cehalet sayar, belki de eserin eksik bırakıldığını düşünerek bizi dikkatsizlikle itham eder. Doğrusu şu ki, bu zahmetli işe bizzat senin teşvikinle giriştim, öyle ki bu gayretimizden Latin diline bir zenginlik katılırsa, bundan doğacak şeref bana değil bilakis sana ait olsun, çünkü sen hem bu emeğin vesilesi, hem eserin hakemi, hem de her ikisinin en kesin şahidisin, nitekim Arap dilinde mevcut olan o son derece akıcı ifade tarzından Latin dilinin kurallarına uygun bir şeyler aktarmanın, bilhassa hakikatlerin böylesine sıkı bir taklidini talep eden konularda ne denli güç olduğunu sen de bizzat tecrübe etmiş bulunuyorsun. Bu hususlar belirtildikten sonra, sözü daha fazla uzatmadan bizzat müellifin kelimeleriyle risaleye başlayalım.

Yazar şöyle der, maksadın beyanı meselenin özünü kısaca ve açıkça ortaya koyarak, öğrenmek isteyenin zihnini dikkatli ve kavramaya hazır kılar. Faydanın vadedilmesi ise zahmeti hafifletir, bazen de zihinde arzu edilen bir şevk uyandırır. Yazarın adı iki sebepten ötürü gereklidir, ilki esere muteberlik kazandırmak içindir.

İkincisi ise, yazarın adı belirsiz ve meçhul kaldığında bir başkasına atfedilerek haksız bir şöhret devşirilmesin diyedir. Kitabın adı, maksadın şahadetine eklenir. İlimler sırasındaki yeri öğrencinin zihnini tanzim eder, zira neyin ardından neyin okunması gerektiğini tayin ederek disiplinlerin kavranmasına şuurlu bir yön verir.

İlmin türü, kısımları ve bunların sayısı, öğreneni hem dikkatli hem de kabiliyete açık kılar. Mademki bugüne dek bu sanatın yazarları arasında karşıt görüşlülere cevap verebilen yahut tasdik edenlere kesin deliller sunabilen hiç kimse çıkmamıştır, üstelik bu sanatı eksiksizce kaleme alan biri de henüz zuhur etmemiştir. Bu eserdeki niyetimiz, hem onlara karşı koymak hem bunlara sağlam bir dayanak sunmak ve ilahi inayetin yardımıyla sanatı tastamam aktarmaktır.

Buradan elde edilecek fayda apaçık ortadadır, öyle ki bundan böyle bu sanata emek verenler, muhtelif eserlerden derlenen ve zaruri olan dayanakların peşinde yorulup yarı yolda kalmasınlar yahut acze düşmesinler. Mademki eseri kesin kurallarla, yazarın ve kitabın isimleriyle teyit etmeyi zaruri gördük, şu başlığı koyarak deriz, Albumasar el-Belhi'nin Astrolojiye Giriş'i. Bu sebeple ve astronomiden sonra astrolojide ilk sırada okunması gerektiğinden, bu sanatın esasen ve genel olarak teorik kısmına dair telif edilmiş olup, sekiz bölüm halinde tertip edilmiş ve her biri kendi alt ayrımlarına bölünmüştür. Birinci bölümün beş faslı vardır, birincisi astrolojinin keşfi hakkındadır, ikincisi yıldızların hareketlerinin mevcudiyeti üzerinedir, üçüncüsü tesirlerin mahiyeti hakkındadır, dördüncüsü astrolojinin ispatı üzerinedir, beşincisi astrolojinin faydası hakkındadır.

Birinci Fasıl

Yeryüzünde bulunan insanı, göklerin tasarruflarını ve hükümlerini araştırmaya evvelemirde hangi sebebin ve hangi aklî gerekçenin sevk ettiğini, ardından onu bu yolda nasıl ilerlettiğini açıklamak yerinde görünmektedir.

Zira böylesine büyük bir gayretin ne öngörülemeyen bir hareketle ne de herhangi bir tesadüfi dürtüyle başladığı, ne de en yüksek zihni cehd sarf edilmeksizin nihayete erdirildiği düşünülebilir. O halde gök cisimlerinin ve yıldızların ilmini iki türe ayırırız, göklerin hareketi ve hareketlerin tesiri.

Bu türlerden birine evrensel riyazî hikmet denir. Zira feleklerin (orbis) ve göksel hareketlerin hem kendi içlerindeki hem de birbirlerine ve nihayet yerküreye kadar olan nispetlerinin miktarını ve durumunu eksiksiz ve kusursuz bir ilimle öğretir. Nitekim yeryüzü yuvarlak ve kürevi bir cisimdir, en üstteki felek ilahi kudretle onu ebediyen kuşatarak, kendi küreleri (sphaera) içinde aşağıda tutulan diğerlerini gece ve gündüz doğudan batıya doğru tam bir devirle döndürür.

Bu sebeple yeryüzünün muhtelif bölgelerinde, muhtelif kavimler için kimi yıldızların doğması ve aynı anda batması, kimileri içinse durumun bunun tam tersi olması, böylece bir kısmı gündüzü yaşarken diğerlerinin gece içinde bulunması zaruridir. Zira en üst felek ile yeryüzü arasındaki hareketlerin kimi en yüksek felekle aynı yönde, kimi ise ters yöndedir. Yıldızların hareketi ise neredeyse bütünüyle bunun aksinedir. Yüksek hareketlerin kemiyet ve keyfiyetinden insan duyularına aşikâr olan kısımlar mevcuttur.

Bu yüzden bu ilmin ilk kısmı aklî delillerini üç esastan alır, hesap, oran ve ölçü, buradan çıkan zaruri netice şudur ki, bu hikmeti kabul etmeyenler duyu bakımından zayıf ve akıldan nasipsiz sayılmalıdır. Nitekim bu evrensel hikmeti Batlamyus, el-Me'mun'un ardından Almagest adlı kitabında aktarmıştır, ardından Albumasar der ki, ben de bu gibi göksel hareketleri en ince ayrıntısına kadar takip eden seleflerimizin yolunu izledim. İkinci kısım ise tabii ilimdir, kendi cinsinde en az diğeri kadar evrensel olup, yıldız cisimlerinin tabiatlarını ve hassalarını, öncelikle kendi içlerinde, sonra da aşağı âlemin arazları üzerindeki tesirlerini, kısmen sıkça tekrarlanan tecrübelerle, kısmen de tabii tefekkürle araştırır. Nitekim yıldızların muhtelif dönüşlerini, unsurlara bağlı varlıklarda muhtelif unsurların mutat ve değişmez bir kanunla birbirine dönüşmesinin takip ettiği görülür. Bunun, onların buradaki tabii hareketlerinden bağımsız gerçekleşmediği zaruri bir delil olarak karşımıza çıkar. Demek ki bu ilmin kendi başına açık olan kısmı yanında, daha az aşikâr olan kısmını da tabiatın aklı bir nevi rehberlikle izler, öyle ki bu ilme karşı çıkanların ne bu hususlarda çok fazla tecrübesi olduğu ne de meseleye hakkıyla vâkıf oldukları sabittir.

Aşikârdır ki, gök cisimlerinin en dikkat çekicileri olan ışık kaynakları, hadiselerin kesin işaretleridir, bunların başında Güneş gelir. Nitekim hiç kimse bilmezlik edemez ki, mevsimlerin nizamlı akışı, dünya unsurlarını alışılagelmiş değişimlere uğratarak Güneş'in dairenin dörtte birlerindeki gidiş ve gelişini takip eder.

Bundan başka her gün ve saatte dahi nesnelerin arazlarında çeşitli hareketlerin vuku bulduğunu görmekteyiz.

Zira Güneş doğduğunda, yükseldiğinde, alçaldığında ve battığında, hayvanlarda, bitkilerde ve madenlerde her bir harekete göre hava, toprak ve su ile bunların tabiat ve halleri, soğukluk, sıcaklık, kuruluk ve nem yoluyla, oluş ve bozuluş, artma ve eksilme dönüşümleri arasında değişime uğrar. Hatta hem insanların hem de diğer canlıların hareketleri dahi bütünüyle Güneş'in seyrine tabi olur.

Nitekim onun doğuşuyla kalkarlar, ilerleyişiyle güç bulup yükselmesiyle hareketlerini artırırlar, alçalmasıyla yavaşlar ve batışıyla geri dönerler. Onun yokluğunda bütün hareketler sükûnete erer ve onun yeniden doğuşuyla tekrar dışarı çıkarlar. Bitkilerde dahi Güneş'in kudreti son derece belirgindir, zira onların neşvüneması, büyümesi ve olgunlaşması bilhassa Güneş'e refakat eder, nitekim bu durum bazı çiçeklerde daha da aşikârdır, tıpkı Arapların el-Muşar, Latinlerin ise günebakan dedikleri ve Güneş'e boyun eğen bitkide olduğu gibi. Madenlerin tabiatı dahi bu tesirden hali değildir. Nitekim bazıları Güneş'in yokluğunda pıhtılaşır (coagulatio), bazıları ise onun ışınlarıyla kuvvet bulur ki bu kudret heliotrop taşında, bazı madenlerde ve incilerde açıkça görülür. İşte bu gibi şeylerde Güneş'in kudreti ve tesiri son derece belirgindir.

Bunun ardından Ay'ın şahadeti gelir. Nitekim halk tabakasından kimseler için dahi şüphe götürmez bir gerçektir ki, Ay'ın Güneş'e yaklaşması ve uzaklaşması, yani hilal hali ve kayboluşu, Ay'ın büyümesi ve küçülmesi, hayvanların, bitkilerin ve madenlerin hallerinde ve keyfiyetlerindeki hareketlere eşlik eder, canlıların hayız kanamalarında, nemin artıp eksilmesinde ve denizlerin günlük medcezirlerinde yahut dörder haftalık Ay kavuşum (coniunctio) ve ayrılış devrelerinde bu tesir açıkça müşahede olunur.

Kimi kimseler sayısız tecrübeyle doğrulamışlardır ki, Ay’ın (Luna) farklı konaklarından, bu konakların niteliklerine uygun düşen muhtelif hava halleri neşet eder, nitekim bazısından rüzgârlar, bazısından bulutlar, bir diğerinden yağmurlar ve bu kabil haller zuhur eder. Güneş (Sol) ve Ay’ın ardından, bütün yıldızların da o vakit kesin birtakım tesirleri mevcuttur, şu kadar var ki bunlar, bu iki ışık kaynağı gibi avam katında o derece aşikâr ve kabul görmüş değildir, yine de mevsimlerin niteliklerinin, yıldızların artış ve azalışları arasında bir nevi iştirak ile başkalaştığı avam için büsbütün meçhul sayılmaz, şayet bu iştirak mezkûr hareketlerin sebebi olmasaydı, ne bir yaz diğer yazdan daha sıcak olurdu, ne de bir kış diğer kıştan daha soğuk geçerdi. Şu halde bütün iklimlerde, her kavimde eşyanın oluş ve bozuluşunun mevsimlerin başkalaşmalarıyla harekete geçirildiği muhakkaktır. Bu nevi başkalaşmaların sebebinin ise Güneş, Ay ve yıldızların yardımları olduğu aşikârdır. Evvelemirde seleflerin uzun ve uyanık bir tecessüsle elde ettiği tecrübeler haleflerin hafızasına dek muhafaza edilmiştir, ikincisi, apaçık olan hususlardan daha az belirgin olanlara doğru, eşyanın fıtri bir mukayesesiyle insan zihni kemale erdirilmiştir. Binaenaleyh, akıl ve zekâ bunu daha çabuk kabul etse de, eşyanın araştırılmasında tecrübelerin sağladığı bu sebebin yabana atılamayacağını teslim etmek gerekir. Zira her sanat kendi sahasında, peşi sıra gelen tecrübelerin güvenilirliğini zımnen bünyesinde barındırır. Nitekim çiftçi, çoban ve gemici, kendi vazifelerinde birtakım yıldızların konumlarından elverişli yahut elverişsiz vakitleri bu suretle tayin eder. Çiftçi tohum ekimi ve aşılamalar için, çoban sürülerin çiftleşmesi, tohumun tutması ve sıhhatli doğumlar için bunu gözetir. Keza gemici de geçmiş tecrübeler sayesinde elverişli ve zararlı rüzgârları önceden görür, bütün bu hususlara, unsurların hareketleri, mevsimlerin başkalaşmaları, Güneş, Ay ve yıldızların seyirleri vasıtasıyla ciddiyetle yürütülen tahkikatın tecrübeleri itimat kazandırır. Nitekim çiftçi aşılama esnasında, vaktin saatinden ve aşı mevsiminden hareketle, ağaç cinsleri arasında hangilerinin serpileceğini, hangilerinin meyvesini çabuklaştıracağını, hangilerinin bol meyve vereceğini, diğerlerinin ise ne surette davranacağını önceden kestirir. Nihayet tecrübelerin tatbikatının hiçbir şüpheye yer bırakmayacak biçimde kendini gösterdiği bir diğer delil sahasını araştıralım, bu da tecrübelerin itibarını pekiştirdiği ebelerin kehanetleridir. Zira onlar evvela kadının gebe olup olmadığını tecrübeyle anlarlar, ikincisi cinsiyeti tefrik ederler, ardından bekâret doğumu tesmiye edilen ilk doğan çocuktan hareket ederler.

Bu ananın ileride daha başka çocuklar doğurup doğurmayacağını önceden görerek, doğacak çocukların adedini dahi evvelden sayarlar. Zira bir kadının hamileliğinden şüphe edildiğinde, bu halin tecrübeyle tayin edilmesi icap ettiğinde, göğüs uçlarını tetkik ederler.

Şayet göğüs uçları yayılmış ve genişlemiş görünürse, kadının ten rengi solmuş, gözleri çukura kaçmış, bakışları keskin, göz akı dolu ve şişkin ise, onun hamile olduğuna hükmederler. Cinsiyetin tayininde ise ebenin eli gebe kadının karnını yoklar, şayet karnı dolgun, yuvarlak, diri ve sert hissederlerse ve kadının yüz rengi temiz ise, onun erkek doğuracağını müjdelerler, şayet karın uzunlamasına, gevşek ve uygunsuz ise ve kadının ten rengi lekeli ise, kız olduğuna hükmederler, nitekim göğüs uçları da erkekte kızıla, kızda ise esmer renge çalar. Başka bir usulle, hamile kadının sütü parmaklar arasına alındığında, şayet koyu ve yapışkan hissedilirse bu erkek çocuğa, seyrek ve akışkan ise kız çocuğa işarettir. Bir diğer usul daha vardır, nitekim gebe kadının sütü demir bir aynaya damlatılır ve bu suretle Güneş ışınlarına karşı dengeli biçimde tutulur. Şayet bir saat zarfında inci tanesi gibi bir araya toplanırsa erkek çocuğa, dağılıp yayılırsa kız çocuğa delalet eder. Doğum yapan kadın yavrusunu yeryüzüne bahşettiği anda ise çocuğun başına bakarlar, şayet saçların lüle lüle bir küme halinde toplandığını görürlerse, kadının bir dahaki sefere erkek doğuracağını önceden bilirler. Şayet iki lüle varsa ikiz doğuracağına yorulur. Zira onlara göre çocuğun sağlam bir zarı (kesesi) ile birlikte doğması, her defasında talihin yaver gideceğine ve efendiliğe işarettir, bundan sonra gelecek neslin adedini ölçerken, ilk doğan çocuğun ana rahmine yapışık olan kesesini henüz ayrılmadan önce tetkik ederler, onun üzerinde düğüm yahut ufak taş gibi kaç tane boğum bulurlarsa, gelecekteki doğumların sayısını o kadar sayarlar, bunlar bulunmadığında kadının bir daha doğurmayacağını önceden kestirirler, çocuk düşürme neticesinde düzen bozulmadıkça bu sayılanlardan asla şüphe duymazlar. Bu suretle, sıradan zihinlerde tecrübenin tatbikine bunca itibar edildiğine göre, hekimler nezdinde tedavilerinin ihtimamı tecrübelerin kesinliğiyle çoktan pekişmiştir. Bu hekimler ki, sanatlarının tecrübesi tabiat dahilinde ve tabiatın etrafında en kuvvetli olanlardır, yılın mevsimleri ve yeryüzünün iklimleri boyunca insan bedenindeki muayyen bir hılt nevini gözlerler. Geri kalan hıltlara ve diğer uzuvlara gelince, hangisinin ne ölçüde galebe çaldığını, sonra neyin kime şifalı, neyin zararlı olduğunu, mezkûr rahatsızlığın beden dahilindeki artışlarını, eksilişlerini ve başkalaşım hallerini tayin ederler, nitekim her birinin mizacını, tabiata zıt olan şeylerin edilgen bir tesiri olarak görürler ve tabii olmayan şeyleri her iki cins arasında mukayese ederek kesin hudutlarla ölçerler. Bu ise bizzat başkalaşımlar, unsurların hareketleri ve başkalaşım hareketlerinin sebebi olan yıldızların tesirleri vasıtasıyla vaki olur, hekimler bu hareketleri tecrübeyle bilerek Güneş’in kudretini ve ısısını, Ay’ın rutubetini, her iki tür yıldızın ve takımyıldızların hareketlerini ve bunlarla olan karışımlarını hatırda tutarlar. Şu halde bu sanat zümresi, avamın meşgalelerinden ne kadar üstünse, bizim bu ilmimize de o kadar yakındır. Tıbbın daha asil olan vazifesi ise şudur,

Evvela bedenlerin maddelerini, yani unsurların tabiatlarını incelikle kavramak, ardından bedenlerde tenasübü muhafaza ederek bunları mezcetmek, nihayet tabii bir zaruretin gelip geçmesiyle ortaya çıkan karışımlardan arazların hareketlerini tedkik etmektir. Astrolojinin tâli kısmının vazifesi ise, yıldızların hareketinden, unsurların hareketinden ve mevsimlerin başkalaşmalarından yola çıkarak, gerek âlemin gerekse onun parçalarının araz hareketlerini, burada genel olarak, şurada ise özel olarak ölçmektir.

Şu halde, hekim evvela duyulara hitap eden tecrübelerle malumat sahibi kılındıktan sonra tabiatın hususiyetlerine erdiğinde, hastalıkların bu türünü sıcak, şu türünü soğuk, kurak yahut nemli olarak ayırt eder, şuna yahut buna uygun olanı sahih kabul eder, müneccim de aynı şekilde duyulur birtakım tecrübeler mecmuasından göksel cisimlerin tabii hallerine vakıf olur.

Güneş’i sıcak, Ay’ı nemli bilir, yıldızların ve takımyıldızların her birinin kudretini ve tabiatını semerelerin mantığıyla kesin olarak kavrar. Binaenaleyh avamın zanaatları cüz’idir. Tıp ve astroloji ise daha külli addedilir, zira her biri kendi cinsinin kemalini bütünüyle kuşatır, ne var ki astrolojinin mevzusu daha yüce olduğundan, onun tıptan çok daha ali olduğunu kabul ederiz. Zira tıp, unsurların tabiatları ve onların başkalaşımlarıyla meşgul olur. Bedenlerin terkiplerinden doğan haller ve arazlar üzerinde durur, astroloji ise bütünüyle semavi cisimlerin hareketleri, tabiatları ve bunların süfli âlemdeki tesirleriyle hasrolunmuştur. Hekim unsurların başkalaşımlarına emek sarf eder. Müneccim ise unsuri başkalaşımın sebebi olan yıldızların hareketlerini takip eder. Bu bakımdan yıldızların ve feleklerin ilmi, göklerin yere olan üstünlüğü nispetinde bütün sanatlardan üstündür, cinsi bakımından daha asil, mertebesi bakımından daha yücedir.

Hal böyleyken, seleflerin sayısız tecrübeleri ve filozofların keskin iddiaları sayesinde, âlemin arazlarının yıldızların tabiatlarına uygun olarak onların hareketlerini izlediğini kesinlikle bilen bir bilgeyi, yıldızların hareketlerini takip etmekten yahut hareketlerin neticelerini müşahede etmekten ne alıkoyabilir?

Göklerin nizamından eşyanın oluşunun yahut bozulmasının yaklaştığını gördüğünde, boş bir hürmet hissiyle tutsak kalarak, kesin olarak bildiği yahut beyan edip açıkça gösterebileceği bir hakikate inanmaya nasıl cüret edemez? Zira unsurların hareketleri, mevsimlerin başkalaşımları ve âlemin genel arazları göksel nizamı nasıl açıkça takip etmekteyse, âlemin tamamında fert fert bütün mevcudatın oluş ve bozuluşları arasındaki her birinin artışları, eksilişleri ve bütün başkalaşım hareketleri de aynı menşeden tanzim bulur, zira bütünün parçaya olan fıtri intisabı bunu icap ettirir.

Bütün bunlar evvela tecrübe temeline dayandıktan sonra, birbiriyle irtibatlı, toparlayıcı ve gayretli bir tecessüs neticesinde nihayet kavranmıştır, şayet bazen bu hususlara hata karışırsa, bu sanatın suçu değildir, aksine sanatkârın cehaletine yahut ihmaline hamledilmelidir. Zira sanatın ehli olan kimseye düşen vazife, bu sanata her giriştiğinde yıldızların ve feleklerin hareketlerine, dereceler ve dakikalarla belirlenen mevkilerine, tabiatlarına ve tesirlerine tam manasıyla vakıf olarak yaklaşmasıdır, eşyanın tabiatlarını, niteliklerini, mertebelerini, hallerini, mekânlarını, zamanlarını ve yıldızların durumuna intibak eden uygunluklarını asla gözden kaçırmamalıdır.

Şayet bu hususlarda bir noksanlık bulunursa, bir cihette yanılmasına şaşmamak gerekir. Şu halde bu hatadan nasıl sakınılabileceğini izah edelim. Zira hatanın başlıca iki sebepten neşet ettiği görülmektedir, bunlardan biri, hüküm verilecek hadiselerin durumuna dair vukufiyetin azlığı sebebiyle neyin eşyaya, neyin yıldızlara atfedileceğinin bilinememesidir. Diğeri ise, semavi nizamın sıhhatli kavranamayışından ileri gelir ki, buradan pek çok karışıklık ve keşmekeş doğar, nitekim diğerlerinin önünde hangisine tabi olmamız gerektiği kolayca anlaşılamaz.

Madem durum böyledir, ne bunda ne de öngörüye dair diğer sanatlarda, her şeye birden erişemeyen kimsenin elde ettiği kısmı terk etmesi gerekmez. Zira mütevazı bir ilmin faydası, bilhassa hadiselerin öngörülmesinde hiç de azımsanmayacak derecededir. Hekimlerin ve bu kabilden diğer sanatkârların dahi kendi sanatlarında kimi zaman yanıldıkları görülür. Lakin bundan ötürü ne onların yardımından yüz çevrilmeli ne de sanat gözden düşmelidir, diğer sanatkârların hatası, müneccimlerin hatalı bir hükümle yıkıma sebep olmalarından daha ziyade bağışlanır. Nitekim hekimin aldanışı ekseriya ölüme sebebiyet verir, halbuki müneccimin hatasını çoğunlukla yalnızca ilim dairesinde en büyük kınama takip eder. Mademki bu sanatın hakikatinden daha büyük bir fayda, yanılgısından ise daha hafif bir zarar doğmaktadır, o halde bu sanata buğzedilmemeli, mensupları da herhangi birinin kusuru yüzünden masum bir sanatın lekelenmemesi için canla başla gayret göstermelidir.

Yıldızların Hareketinin Tesirleri Üzerine, İkinci Bölüm

Yıldızların tesirlerini tetkik etmek icap ettiğinde, her incelemede yapılması gerektiği üzere, evvelemirde neyin ele alınacağının tayin edilmesi lazımdır. Yıldızların seyrinin başlangıcından itibaren, aşağı âlem boyunca her şeyin oluşuna ve bozulmasına doğru ilerlerken, yıldız tabiatının, her türlü hâlinin ve tesirinin temaşası onu takip eder. Bütün hakiki ilmi kuşatan dört had ile kendimizi sınırlandıralım. Birincisinde üzerinde durulan şeyin mevcut olup olmadığı sorulur, ikincisinde ne olduğu, üçüncüsünde nasıl bir mahiyete sahip bulunduğu, dördüncüsünde ise niçin var olduğu araştırılır. İşte bu sebeple araştırmanın ilk kaynağı duyudur, zira duyu zannı harekete geçirir, oradan da aklın kavrayışına yükselinir. Öyleyse öğrettiğimiz üzere, astrolojik araştırmanın ilk sebebi görmedir, onu akıl yürütme takip etmiştir ki böylece semavi sırrın anlaşılmasına ve sanatın mükemmeliyetine yükselinebilsin. Bütün felsefenin ve semavi araştırmanın otoritesi ve aklı ile sabittir ki yıldız cisimlerinin cevheri bu âlemin unsurlarından meydana gelmemiştir, ne birkaçından ne de hepsinin birikmesinden hasıl olmuştur. Zira eğer bu unsurlardan meydana gelseydi, unsurlara mahsus olan zaruretler, yani oluş, bozulma, büyüme, küçülme, çözülme ve bu türden diğer başkalaşımlar onları da takip ederdi, oysa bunlar semavi feleklerin ve yıldız cisimlerinin cevherine yabancı olduğundan, akıl onların başka bir beşinci özden (quinta essentia) meydana geldiği neticesine varır. Bu cisimlerin keyfiyeti ise suretlerindedir, nitekim onlar tabii hareketle devreden, kürevi ve şeffaf cisimlerdir.

Bu hareketlerin zaruri sebebinin şu olduğunu anlarız, yüce cevherin hareketi, tesir etmek suretiyle aşağı tabiatları birbirine karıştırır ki bu karışım her türlü oluş için elzemdir. Nitekim filozof da nihayetinde aşağı âlemin yukarıdakine bir nevi zaruretle bağlı olduğunu idrak etmiştir, zira yukarıdaki felek tabii bir hareketle dönerek aşağıdakileri peşi sıra sürükler. Nitekim yukarı âlem, aşağı âlemi daima kuşatarak ve kendine bağlı olanı sürükleyerek, âlemin hareketlerini tahrik eder, oluşların sebebi olan fiilleri ve edilgileri birbirine katar. Semavi cisimler için ise dairesel olandan başkası uygun değildi. Zira dairesel hareket dışındakiler kâmil değildir, bu hareket başlangıç ve sondan azade olduğu cihetle neresinde durup dinleneceğini bilmez, oysa diğer hareketlerin bir başlangıcı ve sonu vardır ki oraya vardıklarında durmaları zaruridir. Aşağı âlemin cisimlerinde ise iki hareket mevcuttur, biri sonu olan doğru çizgideki harekettir ki hedefe vardığında durur, nitekim ateş ile hava yukarıya, toprak ile su aşağıya doğru hareket eder. Diğeri ise çözülmeleri ve başkalaşımları birinden diğerine, onlardan da tekrar berikine döndüren dairesel harekettir. İşte kuşatıcı âlemin hareketi, bu hareketi sürükleyerek nesnelerin oluş ve bozulmalarını sevk eder. Zira oluşlar unsurlarda bilkuvve mevcuttur, birinden diğerine çözülme ise doğumu fiilen başlatır, meselâ, odunda duman bilkuvve vardır, oduna tesir eden ateş ise onu bilfiil meydana getirir, yahut başka bir deyişle, unsurlardaki oluş ve karışım kuvve halindedir, yıldızların hareketi ise unsurları başkalaştırıp birbirine çözerek bunları bilfiil varlığa çıkarır. Bu âlemin bütün cisimlerinin birbiri üzerindeki tesiri iki şekilde bulunur, ya her ikisinin temasıyla ya da aradaki bir vasıta marifetiyle. Temas yoluyla olanı, ateşin maddedeki yakıcılığı gibidir, bir vasıta marifetiyle olanı ise üç kısma ayrılır. Birincisi iradeyledir, iki uçla aynı anda temas eden bir vasıta yahut her ikisinin arasına giren bir vasıta marifetiyle bir şey diğerinden hareket aldığında vaki olur. İkincisi tabiat iledir, ateşin hararet vasıtasıyla suyu ısıtması gibi. Üçüncüsü batıni bir hassasiyet iledir, mıknatıs taşının hava aralığı vasıtasıyla demiri çekmesi gibi, zira taşta bunu yapma kuvveti, demirin tabiatında ise bu tesiri kabul edicilik vardır, araya bakır levha ve benzeri başka bir cisim girse dahi bu tesir vaki olur, hatta temas ile de gerçekleşir, nitekim taş demiri çekerken, ekseriya demire yapışık duran diğer maddeleri de çeker, tabiatın muayyen bir hassasıyla birinin diğeri üzerinde tesir etmesi keyfiyeti birçok otta ve taşta da bulunur, nitekim zaç yağı da [okunamadı] ateşini tanır. Binaenaleyh, semavi cevherin aşağı âlemin tabiatları üzerinde bu tarzda tesir ettiği apaçık görülmektedir.

Zira ne bunda böylesi bir kuvvet eksiktir ne de berikinin tabiatı böylesi bir kuvveti kabulden uzaktır, bu tesir ve edilgiden, her şeyin oluşunun anası olan âlem tabiatının karışımı hasıl olur. Mademki yıldızlar nesnelerin oluşunun sebebidir, o halde bu oluşun seyrini onların elinde tutması tabiidir. Lakin bir şeyin bir başkası vasıtasıyla meydana gelmesini diğer şeylerin sebebi sayanlar ve mesafe aralığından ötürü hiçbir şeyin diğerinden hasıl olamayacağını zannedenler vardır, oysa böylesi hareketlerin üç türlü ayrımı mevcuttur.

Birincisi yapan şeydir, ikincisi yapan marifetiyle meydana gelendir, üçüncüsü bir şeyden hasıl olandır. Yapmak iki suretle olur, iradeyle ve tabiatla, iradeyle yürümek, durmak, oturmak gibi, tabiatla ateşin yakması gibi. Meydana gelmek de benzer şekilde hem iradeyle hem zaruretle olur, iradeyle harf yazmak gibi. Zaruretle ise maddenin ateşle yanması gibi. Bir şey dolayısıyla meydana gelen ise bunlardan farklıdır, zira ne bir failin fiiliyle meydana gelir ne de doğrudan bir fail onu takip eder, nitekim hicap kızarmayı, korku sararmayı netice verir. Musiki nağmeleri, ruhun ve bedenin ahenkli hareketleridir, işte semavi cisimler de bu âlemin üzerinde tabii hareketle devrettiklerinde, kendilerine bağlı olan aşağı âlemin unsurlarının tabii hareketleri onları takip eder ve nesnelerin oluşunu ve bozulmasını tevlit eder, meselâ, Güneş feleğin ilk çeyreğini katettiğinde, unsurların sıcak ve nemli keyfiyetlerle mutedil kılındığını görürüz. Böylece toprak ve ağaçlar yeşilliklerle örtünür, çiçeklerle bezenir, kimi nesnelerin bozulması kimilerinin oluşunu intaç eder ve hadiseler bu minval üzere cereyan eder, bu da Güneş'in herhangi bir muhakemesinden değil, felek boyunca devretmek üzere ilahi olarak yüklenmiş vazifesindendir ve nesnelerin tabiatı böylesi hareketlere uyarlanmıştır. Son olarak filozofun şu kelamını ekleyelim, felek hareket ettiğine göre, onu hareket ettiren bir sebebin bulunması zaruridir, eğer bunu kabul etmezsek sonsuzluğa düşeriz, feleğin hareketi ise sonsuzdur, bu sebeple hareket ettirici kuvvetin sonsuz ve cisimsiz olması icap eder. Böylece her türlü başkalaşımın ve bozulmanın sebebinin harici bir tesir olduğu neticesi kendiliğinden ortaya çıkar.

Tesirlerin Keyfiyeti Üzerine, Üçüncü Bölüm

Aşağı âlemin hiçbir türünün haricinde kalamayacağı dört cins vardır ki bunlar izah edildiğinde, yıldızların kuvvetlerinin bu âlemin arazlarından neleri intihap ettiği kolayca aşikâr olur. Bunlar suret, madde, terkip ve mürekkeptir.

Filozoflar arasında mutad olan ifade tarzına başvuralım, onlar bu neviden her bir ferdin kendisiyle anıldığı şeye insan sureti derler, at için ise at sureti tabir edilir. Madde yahut tabiat ise dörtlüdür, toprak, su, hava, ateş. Terkip ise unsurların cisimlerdeki ahengidir. Mürekkep olan ise böylesi bir terkipten hasıl olan varlıktır, nitekim canlıların, nebatatın ve madenlerin bütün cisimleri bu kabildendir. O halde hissettiğimiz bütün cisimlerde bu dört cins bulunur, birincisi mürekkep olan, ikincisi terkip, üçüncüsü tabiat, dördüncüsü nev veya surettir, bunlar böylece tertip edildikten sonra filozofun sözünü ekleriz, meydana gelen her şeyin doğurucusu kendisinden daha kadimdir ve meydana geleni varlığa ulaştırır, meselâ, dayanak olan, dayandırılandan daha eskidir, toprağın cismani varlıklara nispeti gibi.

İşte bu sebeple, mürekkep varlıklara nispetle maddeler daha kadimdir. Canlıların, nebatatın ve madenlerin cinsleri ve türleri tabiatta bilkuvve mevcuttur, bilfiil ise ancak terkibin tecessüm etmesiyle vücut bulurlar.

Astroloji Sanatının Doğrulanması ve İlkelerin Ayrımı

Bu tertip, birleştiren bir unsur bulunmaksızın var olamaz, zira birleştiren ister kendisi bileşik olmasın, isterse madde ona tabi olsun, hal böyleyken her doğanın bir yaratıcısı, her bileşiğin de cinsler ve tüm türler arasında ayrım gözeten bir tertip edicisi bulunması zorunludur. Buradan açıktır ki, usta yaratıcı çeşitliliği meydana getirmiş, ardından doğanın sevk ve idaresini göksel cisimlerin hareketlerine emanet etmiştir. Nitekim göksel hareketin böylesi bir tertibin gücü ve çeşitliliğin sebebi olduğu evvelce söylenenlerden anlaşılmıştır, zira yalnızca göksel hareket, bireylerin tertibinde ve türlerin başkalıklarında, ruh ile bedenin ahengini hususi bir surette tanzim eden mutlak bir kudrete sahiptir. Mademki her bileşik form ve maddeden meydana gelir, form yine de bileşiklere uyarlanmışçasına öncelikle kendine denk düşen maddeyi arar, bundan ötürü felsefede form ustaya, madde ise alete benzetilir.

Nitekim farklı ustalar kendi aletleriyle iş görür, başkalarının aletlerine muhtaç olmazlar. Yapılan iş ise aletlere değil, ustaya atfedilir, farklı formlar da böyledir, ne bu bir canavardır, ne de o bir kuş. İnsanın doğasına uygun olan bir şey bir canavara yabancıdır, canavara uygun olan ise bir başkasına. İnsan formu, sıcak ve nemli doğaları, aklı olan bir ruhu kabul etmeye en müsait latif unsurları, dik durma, oturma ve benzeri hareketleri bünyesine katar. Canavar formu ise sıcak ve kuruyu pençelere, dişlere, sakallara ve sertliğe uygun kılar, vahşi hayvanın formu ise soğuk ve kuruyu tırnağa, toynağa ve incik kemiklerine münasip eyler. Böylece her form, edilgin maddeden kendi tabiatına ağır basanı kendine çeker. Dolayısıyla her bileşik, esasen maddenin değil, formun yetkesine dayandırılır.

Bileşik şeylerde böylesi ilkeleri doğuran her husus bilindiğinde, dışarıdan neyin geldiği ve yıldızların gücüne neyin bırakılması gerektiği kolayca anlaşılabilsin.

İlk olarak maddelerin dört özelliğini üç ayrım ile birbirinden ayırt ederiz, Birincisi, sıcaklık ve soğukluk gibi niteliklerin karşıtlığıdır. İkincisi, birinin diğerine çözünmesidir, toprağın suya, suyun havaya, havanın ateşe ve bunun tersine dönüşmesi gibi. Üçüncüsü, artma ve eksilmeyi kabul etmesidir.

Zira havanın bir kısmı diğer kısmından daha nemli, toprağın bir kısmı diğer kısmından daha kurudur. Formların da bunlardan farklı üç başka özelliği vardır, Birincisi, hiçbir formda zıtlık bulunmaz, insan akıllı ve ölümlü olması bakımından, ne akıllı ne de ölümlü olana zıt düşmez. İkincisi, bir form diğerine çözünmez, insanın hiçbir vakit eşeğe dönüşmemesi gibi. Üçüncüsü, form ne artış ne de eksilme kabul eder, zira bir insan diğer bir insandan daha fazla yahut daha az akıllı ya da ölümlü değildir. Bütün bu cisimlerde, bu ilkelerden ötürü varlığa gelen şeyleri tanırız, nitekim şeylerin içinde zıt olan, çözünen, büyüyen ve küçülen unsurlar bulunur. İnsanın bazen sıcak, bazen soğuk olması, bazen sıcaktan soğuğa geçmesi, bazen daha çok yahut daha az sıcak ya da soğuk olması maddeden kaynaklanır. Bunların kendi cinsinde zıddı olan ise formdandır. Şu halde ne maddeden ne de formdan kaynaklanmayan, fakat yine de var olan bir durum varsa, meşru bir sebep ve akli bir gerekçe olmaksızın hiçbir şey zuhur etmeyeceğinden ve aşağı dünyada sebep makamını haiz başka bir şey bulunmadığından, bunun göksel kudreti takip etmesi zorunludur. Bu durum ise cinsin cinsten, türün türden, bireyin bireyden ayrılması ve farklılaşmasıdır, ruh ile bedenin ahengi ve sayılamayacak kadar çok diğer arazlar (accidentia) gibi, cinsiyet, formun temayüzü, bünyenin güzelliği yahut çirkinliği, boy posun nispetsizliği, türlü renkler, muhtelif huylar ve benzerleri gibi.

Şu halde her birey üç ilkeden meydana gelir, formun özellikleri, maddenin özellikleri ve yıldızların tesiri. Dolayısıyla bu tesir uyarınca meydana gelen hususlar, onların muhtelif yönetimlerini takip eder, kimisi hususi, kimisi ortaktır, Güneş'in tekil bir hayatın göstergesi, fakat bütün canlıların da genel idarecisi olması, Merkür'ün ise insana hükmetmesi gibi.

Yıldızlara tekil bir idare tahsis edilmişken, ortak vazifelerde diğerlerinin ortaklığını da kabul ederler, insanda genel cevheri Venüs idare ederken, Güneş hususi surette tekil olanı yönetir. Merkür ise ortak işlerin tamamlanmasında diğer yıldızların hükümlerini yanına alır. Böylece bir insanda hayvani cevherin hususi idaresi Güneş'e aittir, kalbin ve beynin yönetimi ise ortaktır. İnsani cevherin tekil idaresi Merkür'e aittir, fakat ağız ve dilin idaresinde diğerleriyle ortaklık kurar.

Diğer yıldızlar da bu ortaklığa dahil edilmiştir, Satürn'e dalak, Jüpiter'e karaciğer, Mars'a kan düşer, diğerleri de benzer şekilde pay edilir. Bütün cisimlerde her bir uzuv, bütün özellikler ve arazlar ikili bir idare ile talep edilir, şayet bunlar böylesi muhtelif bir idareden neşet etmeseydi, muhtelif kısımlardan, niteliklerden, özelliklerden yahut arazlardan meydana gelmeleri mümkün olmazdı.

Şimdi ise şeylerin idaresi yıldızlara aittir, kimi cinse, kimi türe, kimi bireye hükmeder, bazen birine, bazen diğerine niteliklerin, niceliklerin ve diğer arazların idaresi devrolur.

İşte bu sebepledir ki, bireylerin idrakinde ve onların tabii hususiyetlerinde bazılarının diğerlerinden üstün olduğunu görürüz, bu durum ne maddi ne de suri bir kudretten ileri gelir, bilakis yıldızların gücünden kaynaklandığı anlaşılır.

Bu durum, tabii bir tohumun aslından değil, bizzat idarenin ve hareketin getirdiği özellikten hasıl olur. Zira öyle kimseler vardır ki, doğadaki tohumun çözünmesinden başka hiçbir şeyin var olamayacağını zannederler, onlara karşı türemenin iki yönlü kanunu mevcuttur. Nitekim her bileşik dört unsurdan meydana gelir, kimi kendi cinsinden bir tohumun aslını alarak kendi tabiatında ürer, insandan insan doğması, ağacın aşılanan daldan, başağın ekilen daneden yetişmesi gibi. Kimi ise kendi cinsinden bir tohum olmaksızın husule gelir, bir araya gelen maddeler otları, çalıları ve benzerlerini doğurur.

Madenler ve diğer metaller de muhtelif buharlardan donarak meydana gelir. Hayvanların da bir kısmı ne havadan, ne sudan, ne de topraktan türer, sinekler, kurbağalar, pireler ve benzerleri gibi, bunların hepsi unsurların kimi hareketlerine ve mevsimlerin dönüşümüne tabi olup, kendi tabiatlarında ekilmiş bir cins tohumdan türemezler.

Astroloji Sanatının Doğrulanması Üzerine

Meseleler bu nizam üzere serdedildikten sonra, astrolojinin akli temellerini açıklamak ve ona karşı çıkanlara cevap vermek icap eder. Zira yıldızların hareketlerinin bir kudreti ve tesiri olduğunu inkar eden, birbiriyle ihtilaf halinde on fırka bulunmaktadır. Birinci fırkanın kanaatine göre, yıldızların ay-altı alemdeki hiçbir hadiseye yahut şeylerin bozulmasına dair katiyen bir tesiri yoktur, bu görüşe kadim otoritelerin tamamı gülüp geçmektedir.

Nitekim her şey ikili bir itki altında harekete geçer, kendi tabii hareketini sürdürürken, kendisine akraba bağlarla bağlı diğer şeyin tabii bir çözünmeye uğramasını intaç eder. Bu çözünmenin sebebi ve sebebinin tesiri ortaya konduğunda, tabii bir yakma eylemini, yani akraba bir şeyden hasıl olan tabii çözünmeyi kastederim, bu da yakıştır. Şu halde ateş yakmanın sebebidir, yakış ise bunun sebebidir. Göksel cisimler de bu minval üzere, aşağı alemi ikili bir nizamla kuşattıklarından, onların tabii hareketleri bu alemin tabii unsurlarına bağlı olarak, birinin diğerine dairesel çözünüşünü, yani doğuş ve çürüme (corruptio) halini doğurur. Mademki göksel hareket unsurların çözünmesinin sebebidir, bu çözünme de oluş ve bozuluşların sebebidir, aynı oluş ve bozuluşların göksel hareketleri takip etmesi zorunludur. Zira bir şeyin bozulması, diğerinin meydana gelmesidir, nitekim odunun yanması kömürün varlığıdır, kömürün bozulması ise külleri doğurur, bundan ötürü filozoflar nezdinde şu söz meşhurdur, yıldızların tabiatı süreklidir, doğanın tesiri ise daimidir.

İkinci fırkanın kanaati şudur, yıldızlar genel ve külli şeyleri sevk ve idare eder, şeylerin cinsleri ve türleri ile mevsimlerin dönüşümleri, unsurların çözünmesi ve benzeri gibi, lakin bireysel ve tekil şeylere, yahut bunların cüzlerine ve hususi özelliklerine tesir etmezler. Bu iddiaya karşı tüm felsefe meclislerinde şu hakikat tartışılmıştır,

Bu alemin her cismi dört unsurdan mürekkeptir. Nitekim her cisim yıldızların hareketlerini hisseder, mademki yıldızlar unsurlara hakimdir, bunlara da hükmetmek vaziyetindedirler. Göksel hareketler unsurların çözünmesinin sebebi olduğuna, çözünme de oluşuma yol açtığına göre, bu oluşumların göksel hareketlerin tesiri neticesinde vuku bulması tabiidir. Keza, cinslere yahut türlere uygun düşen hiçbir şey bireylere yabancı olamayacağından, bir canlının yahut insanın cevherini, özelliklerini ve arazlarını yönettiklerinde, ister istemez onun uzuvlarına, cevheri durumuna, rengine, tabiatına ve temayüllerine de yön vermek mecburiyetindedirler, zira her şeyin cins ve türlerini idare etmeye muktedirdirler. Üçüncü fırka ise daha ince bir zannın peşindedir yahut birtakım kıyas benzeri delillerle astrolojinin bütün tesirini ortadan kaldırmaya çabalar, meseleyi bir yönden ele alarak yıldızların her iki ihtimale de tesirini inkar eder. Bunu başaramadığında ise fırka bunca zahmetli gayretten bitap düşüp acze sürüklenir.

Bizler evvela onların kanaatini sergileyecek, ardından bu zanna derhal karşı çıkarak her iki ciheti de ispat edeceğiz, nihayetinde yıldızların hareketlerinin de her iki cihete sevk ettiğini göstereceğiz. Zira onlar bu iki ciheti ileri sürerek astrolojiyi hükümsüz kılmaya gayret etmektedirler.

Bu dünyadaki her şeyin üç hali bulunduğundan, ateşin sıcak olması gibi zorunlu, onun soğuk olması gibi imkânsız ve insanın yazması gibi olabilen haller vardır, yıldızların tesiri hiçbir zaman görünür olamaz ve astroloji uğraşı büsbütün faydasız ve boştur. Bu önermeye bazı astrologlar, bilginin eksikliği yüzünden yeterince cevap veremeyip mantıki çıkmazın sıkıntısından kaçarken, hiçbir şeyin olabilen cinsten olmadığına inanmaya sürüklendiler, böylece daha az olan bir hatadan kaçarken daha büyüğüne düştüler. Biri diğerinin sebebi olduğundan, bu çifte yığıntıyla hata katlanarak büyüdü. Onlara göre yalnızca iki hal vardı, zorunlu ve imkânsız.

Zira dediklerine göre, her ne olursa veya gelecekte olacaksa, "öyledir" ile "öyle değildir" arasındadır, yani var olmaya aittir, yok olmaya değil, dolayısıyla var olmak zorunlu, yok olmak ise imkânsızdır, çünkü var olmak ile yok olmak çelişkilidir, aynı anda aynı şey hakkında asla birlikte bulunamazlar, biri her zaman doğru, diğeri her zaman yanlıştır. Öyleyse var olan her şey zorunludur, var olmayan ise imkânsızdır.

Bundan ötürü insan iradesine hiçbir şey bırakmazlar, aksine insanların ya zorunlulukla mecbur kalarak yaptıklarını ya da imkânsızlıkla engellenerek yapmadıklarını söylerler.

Filozof ilk olarak laf kalabalığıyla değil, sağlam delillerle bu görüşleri çürüterek, olabilene dair iddiaları delilleriyle ortaya koyar ve şöyle der, "Olabilen her şey ya zorunluyu ya da imkânsızı takip eder."

Olabilenin ispatına dair ilk akıl yürütme şuradan gelir, zorunlu ile imkânsızın tabii bilgisi üç zamanla, şimdiki, geçmiş ve gelecek zamanla ayırt edilir.

Nitekim ateşin her zaman sıcak olduğunu, şu an öyle olduğunu ve gelecekte de öyle olacağını, asla soğuk olmadığını ve hiçbir zaman da olmayacağını biliriz. Arızi olanlarda ise durum böyle değildir, çünkü insanın yazmış olduğunu veya yazmakta olduğunu biliriz, lakin yazıp yazmayacağını bilmeyiz, zira yazması da mümkündür, yazmaması da, öyleyse bu ne imkânsızdır ne de zorunludur, çünkü gerçekleşmesi de mümkündür gerçekleşmemesi de. Demek ki olabilen mevcuttur. İkinci delil şudur, zorunlu ve imkânsız her cins ve türde eşit derecede bulunur.

Nitekim bütün insanlar eşit derecede ölümlüdür ve bütün ateş eşit derecede soğuk değildir, olabilen ise böyle değildir, örneğin yürüyen insan ve yürümeyen insan gibi. Yine ne zorunlu ne de imkânsız başkalaşır, olabilen ise değişkendir, tıpkı hareketten sükûnete ve aksi duruma geçiş gibi. Üçüncü akıl yürütme şudur, insan önüne koyduğu işlerde önce düşünüp taşınır, onu yapsın mı yoksa ondan sakınsın mı, sonra ne zaman, nasıl ve bu kabil şeyleri tartar. Bütün bunlar önce düşünce ve muhayyile ile belirlenir, ancak ondan sonra eylemin kendisiyle karar vericinin iradesi gerçekleşir. Oysa zorunlu ve imkânsız ne danışmaya ne de etraflıca düşünmeye ihtiyaç duyar.

Zira ateş hiçbir gayret sarf etmeden yakar, tabiatın kendisi bunu kesin kılmıştır, asla üşütmez, bu sebeple olabilenin varlığı apaçıktır. Dördüncü delil şudur, bütün zorunlu ve imkânsız haller yalnızca tek ve basittir, birisi sadece var olmak, diğeri ise asla var olmamaktır. Pek çok şeyde ise iki zıt yönü birden görürüz, var olmak veya var olmamak, şöyle olmak veya öyle olmamak, havanın bazen sıcak bazen soğuk, bazen daha fazla bazen daha az olması gibi, öyleyse olabilen mevcuttur. Filozofun "Olabilen her şey ya zorunluyu ya da imkânsızı takip eder" diye tarif ettiği ilke şu şekildedir, insanın iradesine ve kararına bağlı olan her şey, gitmek yahut gitmemek gibi, gerçekleşmeden önce mümkündür, gerçekleştiğinde zorunlu, diğer zıt ihtimal ise tabiatıyla imkânsız hale gelir. Demek ki olabilenin varlığı sabit olduğuna göre, yıldızların da eşyanın üç haline, yani zorunlu, imkânsız ve olabilene tesir edip yön verdiği sabit olur, zira bu dünyanın bütün cisimleri dört unsurdan mürekkeptir ve her şeyde bunlar bulunur. Her unsur bir diğerine çözünür ve diğerine dönüşür, artmaya ve eksilmeye kabiliyetli olması zorunludur. İnsanların kendi bedenleri de çözünmeye, artmaya ve eksilmeye yatkındır. Yıldızlar unsurların hareketlerine hükmettiğine ve bedenlerin başkalaşımlarını idare ettiğine göre ve bu bedenler akli bir nefis ile dört tabiattan meydana geldiğine göre, filozofun da anladığı üzere, gök cisimlerinin cevheri akli nefisten ve bütün tabiat kanunundan, kendi cinslerinin nefislerini bedenlerine uyumlu bir ahenkle bağlama gücünü almıştır. Nitekim akli nefsin kudreti irade ve düşüncedir, bedenin kudreti ise her iki tarafa da meyledicidir. Yıldızlar nefis ile bedenlerin ahengini idare ettiğine göre, zorunluya, imkânsıza ve olabilene yön verdikleri açıktır.

Nihayet insanın kaderi, tıpkı uçmaya muktedir olmaması gibi, bazen sağlıklı bazen hasta olmasıdır, astroloji uğraşının en çok fayda sağladığı yer de burasıdır. Zira astrolog bir insanın ölüp ölmeyeceğini öngörmeye çalışmaz, çünkü bunun kaçınılmaz olduğunu kesin olarak bilir, lakin yarın mı yoksa dün mü öleceğini tayin etmeye çalışır. Yıldızların idaresi hadiselerin vuku bulmasından önce geldiğinden, olaylar vuku bulmadan evvel yıldızlarda kuvve halindedir. Gerçekleştikten sonra ise zorunlu veya imkânsız sınırlarına geçerler, tıpkı ateşte yakmadan önce yakma kudretinin bulunması, yaktıktan sonra ise bunun zorunlu olması gibi. Demek ki olabilen ikiye ayrılır, birincisi akli nefsin iradesine, ikincisi ise tabiatın terkibine aittir. Dünyanın unsurları bu ikinci kısmı kabul eder, gerek canlılar gerekse bitkiler ve madenler olsun, diğer bütün cisimler bu ikinci kısma aittir, yalnızca insan her ikisine de yatkındır, birinciden, yani akli nefsin düşüncesinden ve bedenin buna uyumlu hareketinden yola çıkarak ikinciyi ya elde eder ya da ondan sakınır.

Zira yıldız bedenlerinin, muhtaç oldukları bir şeyi elde etmek veya korktukları bir şeyden kaçınmak için akli nefsin düşüncesine ihtiyaçları yoktur. Bu konudaki dördüncü fırka, felsefeyi bir bütün olarak ele alanlar arasında daha yüksek bir mertebede bulunanlardır, bunlar bu dünyadaki hadiselerin idaresinin yıldız hareketlerinde olduğunu açıkça kabul ederler, ancak mevsimsel değişiklikleri bunun dışında tutarlar, lakin bunu düşüncesizce söylerler ve kendi iddialarıyla çelişirler.

Nitekim mevsim değişikliklerini yıldızların tesirine bağlayıp da, mevsim değişikliklerini takip eden diğer şeyleri bu tesirden mahrum bırakmaya çalışmak bütünüyle saçmadır. Zira tabiatı bilenlerce sabittir ki, mevsim değişiklikleri unsurların çözünmesinin yoldaşı ve sebebidir, bu da bütün oluş ve bozuluşların müsebbibidir.

Öyleyse yıldız hareketlerinin mevsimlere, mevsimlerden unsurlara, unsurlardan da hadiselerin neticelerine kesintisiz olarak ulaşması zorunludur.

Ayrıca felsefenin tamamında, o ilk felsefeden sonra, semavi hikmetin bu dalı her zaman tatbik edilmiştir, bütün filozofların ortak görüşüne göre o ilk felsefenin bütün meyveleri bu ikinci ilimde saklıdır. Zira dediklerine göre, yıldızların dönüşlerini ve çeşitli hareketlerini takip etmek, bunların neye meylettiğini ve neye yol açtığını anlamadıktan sonra neye yarar, böylesi bir şerefe layık görülenler, kıymetli kökleri, tohumları ve eşyanın faydalı türlerini koruyup da sahip oldukları iyiliğin ne olduğunu bilmeyen kimselere benzerler. Bu sebeple onların bu cüzi bilgisi kınanmayı hak eder.

Zira birbiriyle irtibatlı iki ilim tek bir bütünü meydana getirdiği halde, bunlardan birini ekerler de diğerinden habersiz kalırlar. Aynı zümrenin beşinci fırkası ise, ilme heves ettikleri halde bu ilmi büsbütün inkâr ederler ve delil olarak şunu öne sürerler, tecrübe yoluyla sağlamlaştırılmamış ve temeli defalarca yinelenmemiş hiçbir şey kesin değildir, yıldız hareketlerinde ise insan ömrü buna yetmez. Zira hiçbir yıldızı şu anda bulunduğu yerde bir daha bulmak mümkün değildir, dolayısıyla astroloji çalışması tesirsiz ve boştur. Onlara karşı, kadim bilgeliğin araştırmaları yıldızların tesirlerini bu dar çerçevede tecrübe etmemiştir. Zira semavi idare iki türlüdür, biri cüzi ve aşikârdır, diğeri ise küllidir. Cüzi olan sıcakta, rutubette ve havanın günlük değişimlerinde görülür. Külli olan ise yılların devrinde unsurların nitelikleri, bunların itidali, dünyanın sağlık ve hastalık gibi halleri, insanın daha az istikrarlı olan talihinde tecelli eder, yine de filozoflar dünyanın hadiseleri ve insanların işleri arasında, yıldızların ateş, toprak, hava ve su tabiatlı burçlar arasındaki geçişlerini daha kısa zaman dilimlerinde tecrübe edebilmişlerdir. Yıldızların hareketlerini takip edenler de kendi paylarına böyle yapmışlardır.

Nitekim hiç kimse yıldızların beş yüz veya bin yıl sonraki dönüşünü beklememiştir, bilakis kendi sınırlı ömründe yıldızların mevkilerini gözlemleyen kişi, bunu kendisinden sonrakilere yazılı olarak bırakmıştır.

Birkaç yıl geçtikten sonra, zaman başka başka yıldız konumları ortaya çıkardığında, her iki dönemin hem mevkileri hem de zaman sınırları arasında bir ölçüm yapılmıştır.

Nitekim Batlamyus, yıldızların mevkilerini ve hareketlerini devralıp bunları bulma yöntemini de kullanarak, kendi dönemindeki yıldız hareketlerini ve mevkilerini hünerli aletlerle kaydetmiş, doğrulanmış bu yolu kendisinden sonraki nesillerin takip etmesi için hazırlamıştır.

Şayet Batlamyus veya bir başkası, bilinen bir mevkideki bir yıldızı esas alıp gerileme çemberindeki yerini kaydetse, sonra eksantrik çemberi bir kenara bırakıp her iki çemberin de aynı konuma dönmesini bekleseydi ve işi böylesine uzun bir süreye bağlasaydı, hiçbir şey tamamlanamazdı, ne yıldızların farklı çemberleri ne de çemberlerin farklılıkları, yani apsisler, sapmalar, gerilemeler ve bu kabil durumlar kavranabilirdi. İşte bu suretle, bizim ilmimizde de yıldızların burçlar üzerindeki konumlarından ve onların tesirlerinden yola çıkılarak, akli bir nizam dairesinde ilmin tamamına ulaşılmıştır. Nitekim selefler tecrübelerini yazıya geçirip haleflerin hafızasına aktarmış, sonraki nesiller de böyle yapmıştır.

O devirde yıldızların tesirlerini tecrübe eden kişi, atalarının bulduklarını zenginleştirip bir sonraki nesle yeni keşifler bırakmıştır.

Her iki taraf için de hazırlanmış bir yol varsa, bunun kolayca tamamlanması geriye kalıyordu. Altıncı fırka, bizzat kendi hatası yüzünden astrolojinin yanılgısına kapılır. Zira yıldızların hesabına kendini kaptırmış öyle kimseler vardır ki, külli hikmetin eksiksiz hakikatini ihtiva eden Almagest kitabının yolundan saparak, tikel yıldızların konumlanışını esas alıp yıldızların başka başka mevkilerini bulduklarında, kendi yanılgılarıyla astrolojiye yönelik çifte bir küfre kapı açarlar. Bunlardan biri, yıldızların hakiki mevkilerinin pek nadir bulunabileceğini iddia etmeleridir, zira bunların kıyası hem yıldızların ortalamasında hem de ikinci ve üçüncü dereceden sonra gelen dakikaların doğrultusunda ele alınmakta, uzun zaman içinde azımsanmayacak derecede artan yahut azalan bu büyüme ve eksilmeler, yıldızların mevkilerini ya geride bırakmakta ya da ileri taşımaktadır.

Diğeri ise, astrolojik hükmün doğruluğuna ancak yıldız noktalarının bizzat kendi hakikatiyle ulaşılabileceğini savunur. O halde bunlar, kendi yetersizliklerinin hatasını masum sanata yüklemektedirler, onlara çifte bir akıl yürütmeyle cevap veririz. İlk olarak, astrolog yıldızların hususiyetlerinden, burçların tabiatlarından, evlerin durumlarından hareketle şeylerin genel arazları hakkında hüküm verir. Tek tek dereceler ise daha ziyade tikel şeylerin kendine has durumlarına bakar, noktaların yahut tam bir derecenin yanılgısı dahi hükme pek mani teşkil etmez. İkinci olarak, bir hüküm verici yıldızlardan şunun veya bunun, dairenin yahut göstergenin (significator) şu veya bu mevkiinde bulunmasından şeylerin arazlarına dair şu veya bu neticenin doğacağını çıkarır. Bu mevkiyi kesin bir hakikatle tespit edip ortaya koymak ise hesapçının vazifesidir.

Bundan ötürü, astrolog mevkilerin tabiatlarına göre şeylerin hükmünde yıldızların tesirlerini takip ederken bazen yanıldığında, kabahat astrologda değil, astronomda görülmelidir. Bu durum şüphesiz, bu ilimle uğraşan bazı kimselerin umumi hikmetin hakikatini terk edip tikellere yönelmesinden ve temeli zayıf herhangi bir hesapla fazlasıyla yetinmesinden ileri gelir, nitekim uzun bir zaman zarfında bu hatanın bedelinin giderek büyümesi de bunun tabii bir neticesidir.

Yıldızların bu dizilimi ya burçların muayyen mevkileri üzerinden alınır ya da bazı kavuşumlar vasıtasıyla hakiki aletlerle belirlenir, yahut çıplak gözle dahi başka türlü olduğu idrak edilir. Bu sebeple biz bizzat astroloji ehline emrederiz ki, tikel hesapların başıboş ve belirsiz otoritesini bir kenara bırakıp, hem gezegenlerin hem de sabit yıldızların mevkilerini, Almagest'in kesin ölçümleri ve mahirane aletleriyle tahkim edilmiş olan eksiksiz hikmet hakikati dairesinde gayretle takip etsinler. Yedinci fırka, bu ilme şu sebeple düşmanlık besler, zira kendileri onun vazifesine talip olduklarında, arzuladıkları her şeye derhal erişememişlerdir. Çaresizliğe kapılıp sanatın tahsilini terk ettiklerinde, ona hasetle çamur atarlar, kendi sebatsızlıkları ve bilgisizlikleri yüzünden mahrum kaldıkları bu ilmin semeresinden başkalarını da uzaklaştırırlar. Dolayısıyla, ileri sürdükleri iddiaları ispat edecek hiçbir delilleri bulunmadığından, bu tür boş laflara cevap vermek fuzuli ve lüzumsuz görünmektedir. Sekizinci fırka, hekimlerin fırkasıdır, lakin bu sanatın geniş tecrübesine vakıf olan hekimler kastedilmemektedir.

Zira hakiki hekimler kendi sanatlarında astrolojiye duyulan ihtiyacın az olmadığını tecrübe etmiş ve bu ilmi bizzat şevkle öne çıkarmışlardır, burada söz konusu olanlar, Galen'in tabiriyle, tıbbın astrolojiye nispetle daha kolay fayda sağladığını öne süren alelade tıp erbabıdır. Şu halde kaba bir anlayışa kapılıp, hekimlik yükünü büsbütün sırtlanarak talep edilmesi gereken hiçbir şeyi aramazlar, astrolojiyi değersizleştirmeye çalışırken para kazanma ve servet biriktirme gayretini ilmin önüne koyarlar. Böylece bizzat kendi ikrarlarıyla, hem kendi sanatlarından habersiz olduklarını hem de diğer bütün ilimlere yabancı, zihinleri boş, kibirle şişinmiş ve talihsizliklerinin getirdiği ihtirasa teslim olmuş kimseler olduklarını gösterirler. Şayet icra ettikleri sanatı hakkıyla bilselerdi, astrolojinin sunduğu en mühim yardımdan gafil kalmazlardı, nitekim Hipokrat da bir eserinde buna şahitlik ederek şöyle der, "Havanın değişimine dair zikrettiğimiz diğer şeyler astrolojiye aittir. Zira astroloji, tabiat bilginlerinin sanatını maharetle donatan, mevsimlerin değişimlerini, tabiatın hareketlerini ve yıldızların akışını kavramayı öğreten bir parça olarak tıpta azımsanmayacak bir yer tutar." Öyle ki, hekimlerin kendi sanatlarının temellerini ve ilkelerini idrak edebilmeleri için astrolojiden pay almaları zaruridir, zira astrolojinin tıbba ne kadar üstün olduğu buradan anlaşılabilir. Nitekim astrolog kime, niçin ve ne derecede şifa verilmesi gerektiğini önceden gördüğünde, hekim ancak bundan sonra faydalı bir müdahalede bulunabilir. Astrologun basireti sayesinde hekim boşuna zahmete girmekten de sakınır, zira yıldızların tesiri tıpta öylesine galiptir ki, hastalığın her türlü seyrinin idrak edildiği kriz günlerini dahi bütünüyle kendi hükmü altına alır. Bundan dolayı hem Hipokrat hem Galen hem de hemen hemen diğer bütün filozoflar nezdinde sabittir ki, astroloji tabiat ilmine açıkça rehberlik etmektedir, öyle ki astrolojiyi mahkum eden kimse tabiat ilmini de kaçınılmaz olarak yıkmış olur. Dokuzuncu fırka ise avamdır, bunlar her türlü hikmete yabancı olduklarından astrolojinin kıymetini dillerine dolamaya cüret ederler. Zira onların nezdinde zenginlik içinde yüzmekten başka saadet, kazanç sağlamaktan başka bilgelik yoktur, böylece paranın kadrini hikmetten üstün tutarlar. Şayet talihin kaypaklığı ile tabiatın en yüce hayrı arasında böylesine kaba bir kıyasla hadlerini aşmasalardı, her türlü hikmete diş biledikleri gibi astrolojiyi de hedef tahtasına oturtmazlardı. Bu tür insanları muhatap alıp cevap vermeye değmeyeceğini bilmek gerekir, zira akıllarına ilk gelen şey budur, oysa kendi cinsinin dışındaki bir şeyi birbiriyle kıyaslamak abestir. Dolayısıyla zenginlik ile ilimler arasında bir kıyas yapmalarına şaşmamak gerekir, zira bu nevi şeyleri tefrik etmek onların zihniyetine mahsustur, mademki talihi hikmetin önüne koymaktadırlar, aralarındaki farkı beyan etmek bize düşer. Zira talih,

Kördür, ne erdemliyi ne erdemsizi ayırt eder, insanın ne şerefine ne de mertebesine bakar, aksine en fena ahlaka ve soysuz bir ruha sahip olanın yanına daha çabuk varır, adeta onun sefil arzusuna boyun eğer. Hikmet ise adı üstünde, tembel yaratılışlı ve soysuz bir ruha asla tahammül etmez, ancak en yüksek gayretle, dikkatle ve ömür boyu süren amellerle elde edilir, talih gelip geçici hevesler zümresinde kalırken, hikmet insana bahşedilen bu payeyi yüceltir.

Pek çok hususta hayvanlardan daha aşağı mertebede bulunsak da, yalnızca akıl ve hikmet sahibi olmamız bakımından hepsinden üstünüzdür. İnsan hikmetten ne kadar uzaklaşırsa, insanlığından o kadar soyutlanır ve hayvanların tabiatına yaklaşır. Hikmetin ardınca ne kadar giderse, hayvanların seviyesinden o kadar uzaklaşır ve beşer tabiatının sınırlarını aşar. O halde insanı insanın dahi fevkine çıkaran ve neredeyse ulvi varlıklara yaklaştıran hikmetin bu cüzünü arzu etmek çok daha evladır.

Bu ilmin yıldızların marifeti olduğunu açıkça anlamak lazımdır, konunun yüceliği ve tertibi bunu temin eder.

Onuncu fırka, diğerlerine nazaran biraz daha haklı sebeplere sahip görünmektedir. Zira bu sanatın erbabı olan pek çok yeteneksiz kimsenin mesleklerini icra ederken zaman zaman yanıldıklarını gördüklerinden, kişilerin kabahatini sanatın kendisine yüklerler. Şayet böylesine yersiz bir genelleme yapmasalardı elbette daha az kınanırlardı, bu sebeple bu itham bir kenara bırakılmalı, kabahatin kendisi için yalnızca yanılgının sebebini izah etmek kafi gelmelidir. Nitekim bu nevi insanlardan bazıları, zayıf bir yaratılışa ve sığ bir idrake sahip oldukları halde kendilerini bu sanata vakfederler, gereken tahsilin meşakkati, zahmeti ve anlayış kıtlığı karşısında ezildiklerinde, hem şöhret korkusuyla hem de kazanç hırsıyla cevap vermekten geri durmaya cesaret edemezler. Çoğu zaman kendilerinden istenenden fazlasını vadederek hem aldanırlar hem de aldatırlar. Hal böyleyken, meselelerin tabiatını selim bir akılla tartan bir kimse, bu nevi bir yanılgının kabahatinin asla masum sanata atfedilmemesi gerektiğine hükmedecektir.

Astronominin Faydası Üzerine. Bölüm 8.

Buraya kadar astrolojiye iftira atan muhtelif insan zümrelerinin yanılgılarını elimden geldiğince veciz bir şekilde çürüttüm. Şimdi,

Bu sanatın beşeri ihtiyaçlara ne denli büyük semereler sağladığını ortaya koymak gerekir.

Nitekim muhalifler şöyle demektedir, "Astroloji sanatının vuku bulacak hadiseler hakkında kesin hükümler verdiği doğru kabul edilse bile, hadiseleri meydana gelmeden önce bilmenin ne faydası vardır? Zira vuku bulacak olan hayır ise, henüz gerçekleşmemişken bunu bilmek insana ne katar? Şayet şer ise, daha gelmeden evvel bunu bilmek insana keder verir." Kendi iç yanılgılarına gömülmüş olan ve basiretin böylesine muazzam meyvelerinden gafil kalan bu kimseler, astrolojiye gayret sarf etmekten geri durmazlar fakat işin hakikatini inkar edip sadece adını çarpıtırlar. Zira akıl sahibi her insan, fıtratı icabı hadiselerin akıbetini basiretle düşünmeye meyleder, bu hadiseler faydalı ise, önceden bilindiğinde basiretli bir tedbirle faydası çoğunlukla artırılır, şayet muzır ise, ihtiyatlı bir sakınmayla zararı çoğu zaman orada hafifletilir. Şu halde bu tür bir basiretin üç nevi vardır,

İlki, tecrübelere dayanan basirettir ki bu avama mahsustur. İkincisi, mevsimlerin ve mizaçların değişimine dayanan basirettir ki hekimlere aittir. Üçüncüsü, yıldızların tesirlerine dayanan basirettir ki bunu astrolog temin eder. Hepsinde ortak gaye, gelecek hayırları uygun şekilde karşılamak, şerlere karşı ise tedbirli olmaktır.

Nitekim avamın basiretinde dahi azımsanmayacak bir fayda görürüz, unsurların keyfiyetlerini ve peş peşe gelişlerini defalarca tecrübe ederek önceden sezen kimse, zıt olanın yardımıyla hadise vuku bulmadan evvel tedbirini alır, nitekim soğuğa karşı korunaklı ve sıcak mekanlar bulmak insanların gündelik adetidir, yahut yaklaşan hastalığı önceden sezenlerin yağmurdan önce bir sığınağa kaçması gibi, ya da düşmanın hücumunu ve baskınını önceden işitenlerin onları püskürtmek üzere hazırlanması yahut hiç değilse kaçıp kurtulması gibi. Zira basiret, hadisenin kendisini ne zorla oldurur ne de...

fakat tedbir alındığında durumun şiddetini ya önler ya da en azından hafifletir, halk tabakası ve denizci fırtınada, çiftçi kendi işinde bu minval üzere vazifesini yerine getirir. Hekimlerin öngörüsü (providentia) de ihmal edilmemelidir, zira zamanların değişimlerinden, tabiatların hareketlerinden, bedenlerdeki hıltlardan (humor) hâsıl olan fayda, [okunamadı]

belirli sınırlar dâhilinde artış ve azalışların birbirini izlediğini buyurur, tabiî yardımı hazırlar, üzerimize doğru gelen tesirlere karşı koyar, fazlalıkları eksiltir, yetersiz olanları artırır, itidalli olanları orta halde muhafaza eder, çözülmeyi savuşturarak tabiatı pekiştirir. Nitekim yaz hummalarına karşı [okunamadı], kanın kokuşmasına ve çıbanların

verdiği eziyetlere karşı bir yandan kan alma (phlebotomia), diğer yandan hacamat usulü tatbik olunur, sıhhati korumada tabiî öngörünün bu minval üzere nice faydası vardır. Hastalıkta da yaşam ile ölüm arasındaki ayrımı önceden görmek daha az faydalı değildir.

Durum böyleyken, astrolojik öngörüde (astrologica providentia) bunlardan çok daha büyük ve kesin bir fayda zahir olur. Astrolojik öngörünün ise beş türü vardır.

Birincisi, hadiselerin gelecekteki sonuçlarını önceden tayin eden türdür, bunlardan doğacak zararlar ya savuşturulabilir ya da savuşturulamaz, umumî savaş, genel kıtlık, cihanşümul depremler, yangınlar, su baskınları yahut insanların veya hayvanların maruz kaldığı ortak veba gibi. Bu öngörünün sahası, asırların ve yılların devirleridir (revolutio).

İnsan, bu kabil yıkıcı bir hükmü yahut geleceğe dair bir öngörüyü önceden bildiğinde, ya yerini değiştirerek ya da benzer bir tedbirle felaketlere çare bulabileceğinden, bu açık faydadır, felaketten büsbütün kaçınamazsa dahi en azından önceden tedbirli ve teselli bulmuş olur, önceden bilinen bir musibete katlanmak, gafil avlayan ani bir dehşetin basıp yalnızca aklı değil çoğu kez zihni ve ruhu da darmadağın ettiği kimselerin haline kıyasla çok daha hafiftir. İkinci

tür ise, hastalığın, düşmanın ve bunlara benzer hallerin getirdiği zararlardan büsbütün kaçınılabilecek türdeki hadiseleri bildirir. Bu öngörünün sahası, doğum haritasıdır (genitura). Buna benzer meselelerdeki fayda, hekimlerin alelade öngörüsünde beyan edilen faydayla hemen hemen birdir. Üçüncü tür, önceden bildiğimizde kısmen kaçınabileceğimiz hadiselerdir, büsbütün kaçınılamayan fakat vaktinde tedbir alındığında daha az hissedilen ve daha çabuk sona eren hastalıklar ile benzeri sıkıntılar böyledir. Dördüncü tür, kaçınılmaz fakat geçici hadiseleri, hastalıkları ve kaçınılmaz hapisliği kuşatır, hadisenin kendisini ve nihayet bulacağı vakti önceden bilip ona tahammül etmeye hazırlandığımızda ve sonundan ümit kesmediğimizde bunun faydası pek büyüktür. Beşinci türe dahil olanlar ise hadiselerin kaçınılmaz olan sonları ve insanın ölümüdür, bunun öngörüsünün faydasını [okunamadı] terk ederiz.

O halde hepsinin müşterek faydası, ani ve beklenmedik felaketlerin zuhuruna mani olmalarıdır. Zira her şiddetli ve umulmadık terslik, dehşet, kargaşa ve sıkıntı vesilesidir, bu türden bir şaşkınlık kimi zaman ani ölümün sebebi olur ve hadiselerin ardından gelen tesirler ekseriya hadiselerin kendisinden daha ağır basar. Binaenaleyh, geleceğe dair bu öngörü hadiselerin kendisini önleyemese dahi, hiç değilse hadisenin akabinde gelecek musibetleri defeder. Zira yıldızlar hadiseye sevk ederken, hadiselerin getireceği zararları önleyecek yahut hiç değilse hafifletecek idraki de bahşeder. Geleceğin öngörülmesinin yalnızca faydasını inkâr etmekle kalmayıp, bunu ağır kaygıların vesilesi sayanlara karşı, herkesçe anlaşılan sade bir dille cevap verelim. Zira kaygılardan ve derin düşüncelerden kaçınmak uğruna insanların geleceği bilmeyi ihmal etmesi gerekseydi, aynı sebepten ötürü hiçbir şeyi araştırmamak, hiçbir işe asla girişmemek icap ederdi. Zira bir sefere niyetlensen,

yolculuğun meşakkatine dair korku ve neticeye dair intizar onu takip eder, diğer hususlar da böyledir, bu yüzden hiçbir zaman hiçbir şeyden ümitvar olmamak gerekir. Ümidin tabiî neticeleri arzu, neşe, sevgi ve kederdir, bunlar işlerin tabiatında vardır, her türlü öngörü ve tedbirden yoksun kalarak hiçbir hususta basiretle hareket etmeyen kimse, kendini talihin bütün cilvelerine terk eder, böylece akıldan mahrum kalarak insanın hayvandan hiçbir farkı kalmaz. Keza, ümit yahut korku kaygıları getiriyor diye bu öngörünün semeresinden kaçınanlar da aynı durumdadır.

Şayet kaygı getiren ve beraberinde kederler sürükleyen her şeyden kaçınmak gerekseydi, zevklerden geriye hiçbir hoşluk, arzulanacak hiçbir şey kalmazdı. Zira musikinin ahengindeki tatlılığı içine çekecek olsan, ardından bir heyecan ve tutkunun gelmesi kaçınılmazdır. Aynı sebepten ötürü lezzetli kadehlerden, nefis ziyafetlerden tatmak, kadınların güzel bedenlerine ve latif endamlarına dokunmak caiz olmazdı, zira bunlar son bulduğunda kederin takip etmesi kaçınılmazdır, bu takdirde hayatta kalmaya yetecek en kaba gıdayla ve son bulduğunda arkasında hiçbir kaygı bırakmayacak en sefil şehvetle yetinmek gerekirdi. Halbuki insanın tabiatında korktuğu şeyden akıl ve basiretle sakınmak, ümit ettiğine ise erişmeye gayret etmek vardır. İmdi, astrolojinin öngörüsünün lüzumlu olduğuna kaniyim, zira sakınılacak şey önceden bilinirse korku zail olur, erişilecek şey ise kesinlik sayesinde sevinci katlar. Şayet musibet kaçınılmazsa yahut matluba erişilemeyecekse, önceden bilip teselli bulmuş gibi davranmak suretiyle oradaki tahammül ve buradaki keder, beyhude sarf edilen imkânların doğuracağı pişmanlığın ağırlığı nispetinde hafifleyecektir.

İkinci kitap dokuz bölümden müteşekkildir.

Birincisi, yıldızların sayısı, büyüklüklerinin (inequalitas) farklılığı, isimleri ve bütün gökyüzünün suretlerinin (imago) sayısı hakkındadır. İkincisi, diğer bütün suretler arasında on iki suretin niçin hadiselerin idaresini elinde tuttuğu hakkındadır. Üçüncüsü, bu suretlerin sayısının niçin on iki olduğu hakkındadır. Dördüncüsü, bu suretlerin terkibi hakkındadır. Beşincisi, niçin Koç burcundan başladıkları hakkındadır. Altıncısı, dönenceler (tropicus), sabit (firmus) ve iki bedenli (bipartitus) burçlar hakkındadır. Yedincisi, çeyrekler ve bunların hareketli, sabit ve iki bedenli olma sebepleri, burçların sayısının sebebi, niçin Koç ile başladığı, Hermes'ten sonraki kadimlerin tertibine göre burçların tabiatları ve üçgen açılar (trigonus) hakkındadır. Sekizincisi, eril ve dişil burçlar hakkındadır. Dokuzuncusu, gündüz ve gece burçları hakkındadır.

Bütün gökyüzündeki yıldızların sayısı, büyüklükleri, isimleri ve suretlerin sayısı. Birinci Bölüm.

Batlamyus'tan (Ptolemaeus) önce gök feleğinin (orbis) boyutlarını, niteliklerini ve durumlarını incelemiş olan kadim müelliflerin [okunamadı] açıkça bellidir ki, o devran yer küresini (globus terrae) her taraftan kuşatarak merkezinde tutmuş, öyle sıkılaştırmış ve hareketsiz kılmıştır ki gök dairesinin [okunamadı] gibi durur. Bunu etraflıca öğrenmek isteyen kimse [okunamadı] okusun.

En yüksek felek ile yer küresi arasında, yıldız taşıyan diğer feleklerin bulunduğu söylenir, bu yıldızlar sayısız olmakla birlikte, Zodyak'taki (latitudo) açıklığı belirgin olanlardan 1029 tanesi seçilmiştir, bunlardan yedi tanesi daha hızlıdır ve hareketleri birbirine benzemez, [okunamadı] feleklerde taşınırlar.

Bu sebeple bunlara gezegen (erratica) denmiştir. Geriye kalan 1022 tanesi ise sabittir, zira hepsi tek bir hareketle ve aynı dairede her bir dereceyi takriben yüz yılda tamamlarlar. İmdi bu 1022 yıldız altı kademe (ordo) üzere tertip edilmiştir.

Zira ışıklarının büyüklüğü bakımından diğerlerinden daha belirgin olanlar birinci kademede yer alır ve sayıları 15'tir. Bunlardan daha az parlak olanlar ikinci kademededir ve 45 tanedir. Bunların altında olanlar üçüncü kademededir ve 208 tanedir.

Dördüncü kademede 474, beşinci kademede 217, altıncı kademede ise 49 yıldız vardır, bunların haricinde bulutsuya benzeyen ve bu yüzden bulutsu (nebecula) denen beş adet, ayrıca biri kuyruklu gibi uzamış olan iki karanlık yıldız mevcuttur. Bütün bu 1022 yıldız bu minval üzere tertip edilmiştir.

Bunlar, bütün göğü kateden 48 suret halinde bir araya getirilmiştir, Yunan ve Latin efsaneleri bunlara muhtelif isimler vermiştir.

Araplar ise efsanelere itibar etmeyip isimler üzerinde münakaşaya girmeksizin meselenin özünü kavramış, bu suretleri Güneş'in yolu ile her iki kutup arasındaki hudutları belirleyerek şu tertip üzere dizmişlerdir, bütün bu 1022 yıldızdan 360 tanesi, Güneş'in yolundan şimale doğru alınarak 21 sureti meydana getirir.

Bunlardan ilk sırada iki Ayı, bunların ortasında üçüncü olarak Ejderha yer alır, dördüncüsü Zepheus dedikleri, Arapların Güneş’in Efendisi adını verdiği alev saçandır, beşincisi Cassiopeia, altıncısı Taç, yedincisi aslan postu ve sopasıyla Herakles olup Yunanlar bu şekle Engonasin [Yunanca], Araplar ise diz çökmüş anlamına gelen el-Casî ale rükbetihi derler, sekizincisi Düşen Akbaba olan oturan Kuğu, dokuzuncusu Tavuk, onuncusu Arapların Çoban adını verdiği Arctophylax yahut Boötes, on birincisi Gorgon’un kafasını taşıyan anlamına gelen el-Miras el-Gul yani Perseus, on ikincisi Zophiltus da denilen Arabacı, on üçüncüsü Yılancı, on dördüncüsü bizzat Yılan, on beşincisi Ok, on altıncısı Uçan Akbaba da denilen Kartal, on yedincisi Yunus, on sekizincisi İlk At, on dokuzuncusu İkinci At, yirmincisi Andromeda, yirmi birincisi ise Yunanların Delton dedikleri Üçgen’dir. Bunlar düzenlendikten sonra, iki sınır çemberi arasındaki orta sınır boyunca dolanan bizzat Güneş yolu olan 346 yıldız, ortadan ikiye bölünmüş olan 12 burcu meydana getirir, ardından güneye doğru kalan 316 yıldız şekilleri tamamlar, bunların birincisi büyük Balina, ikincisi kılıcını kuşanmış Orion, üçüncüsü kuyruğu balık kuyruğuna benzeyen Nil nehri Eridanus, dördüncüsü Tavşan, beşincisi Büyük Köpek, altıncısı Küçük Köpek, yedincisi Argo Gemisi, sekizincisi Sunak, dokuzuncusu Liber Pater’in Kupası, onuncusu Apollon’un Kargası, on birincisi Kentaur, on ikincisi Su Yılanı, on üçüncüsü Buhurdan, on dördüncüsü Güney Tacı, on beşincisi ise Güney Balığı’dır. İsimlerin gerekçesini, şekillerin tasvirlerini ve masallarını Albumasar’ın Aratos’a bıraktığı gibi biz de Aratos ve Hyginus’a bırakıyoruz, her bir sureti hangi tekil yıldızların oluşturduğu da onlardan araştırılmalıdır. Zira göksel kudretin idaresini aşağı dünyanın arazları üzerinden takip eden ve yıldızların uydurma nedenlerinin değil zorunlu tesirlerinin peşinde olan bizler için bu o kadar gerekli değildir, bilhassa gökyüzünü bu tür şekillerle donatan şey gerçeğin kendisinden ziyade tahayyül olduğundan ötürü. Yine de daha sonra burçların hususiyetlerini ele alırken söyleyeceğimiz şu husus göz ardı edilmemelidir, bu suretlerden hangisinin burçların her bir dekanında yükseldiği ve bunların hangi yıldızlarının burçların hangi derecelerini işgal ettiği usturlap vasıtasıyla bulunur, bunların tabiatları ve tesirleri ise başka yerde ele alınacaktır.

Zodyak’taki 12 Burcun Neden Diğerlerine Nazaran İdareyi Elinde Tuttuğu Hakkında

Bu düzen uyarınca, bütün gök içinden neden 12 burcun nesnelerin idaresini diğerlerine nazaran elinde tuttuğunu açıklamak sıradaki konudur.

Nitekim daha önce söylendiği üzere 48 suret bütün göğü doldurur, fakat göğün ve yerin ortasını çevreleyen 12 suret, diğerlerinin güçlerini kendinde toplayarak göksel kudret bakımından üstün gelmiştir. Zira bütün diğer suretler dururken neden bu 12 tanesinin böylesi bir kudret elde ettiğini, diğerlerinin ise hiçbir şey yapmadığını sorgulayanlar vardır, bunlara şu şekilde kafi bir cevap verilebileceğini düşünüyorum ki, bu sanatın müelliflerinden hiçbiri diğer suretlerden herhangi birinin dünyadaki vazife yükünden tamamen muaf olduğunu zannetmez yahut iddia etmez, bilakis bu 12 burcun nesnelerin evrensel ve müşterek idaresini elinde tuttuğunu, diğerlerinin ise nesnelerin birtakım tikel ve hususi niteliklerine iştirak ettiğini öne sürer, bu da pek çok ve muhtelif akli delille sabittir. İlk olarak, burçlar kuşağını teşkil eden felek dünyayı çevreleyerek günlük dönüşüyle onun merkezini, yani ortadaki yer küresini tavaf eder, bu tavafı her gün nesnelerin oluş ve bozuluşlarının takip ettiğini görürüz, diğer suretler ise bu yoldan her iki tarafa doğru uzaklaşmıştır, dolayısıyla 12 burcun bu idareyi haklı olarak elde ettiği görülür, diğerleri ise kendi dönüşlerinin ölçüsünce tamamen muaf olmamakla birlikte yalnızca tikellerde etkilidir, zira nesnelerin evrensel ihtimamı onlara verilmiştir. Evrensel olan, cinslerin ve türlerin müşterek arazlarında olduğu gibidir, tikel olan ise fertlerin hususi vasıflarındadır. İkinci olarak, nesnelerin arazları Güneş’in doğuşunu ve batışını takip eder, Güneş’in yolu ise yalnızca bu 12 burç boyunca uzanır, diğer gök kısımlarının reisliğini de aynı yazıyla onlara tevdi etmişlerdir. Üçüncü olarak, Güneş bu feleği baştan başa katettiğinde yılın dairesi tamamlanır, yılın mevsimleri boyunca da nesnelerin oluşları, bozuluşları ve diğer hareketleri kesintisiz devam eder, öyle ki Güneş tek tek burçlar boyunca ilerledikçe veya durakladıkça dünyanın arazlarının sebepleri nöbetleşe değişir. Dördüncü olarak, gezegenler de aynı yolu takip ettiklerinden ve enlemleri haricinde başka bir tarafa sapmadıklarından, burçların her biri boyunca mevsimlerin başkalaşımlarına ve nesnelerin arazlarına bir şeyler katarlar. Beşincisi, kendine denk düşen ve bir bakıma eklentisi olduğu burcun ortaklığı olmaksızın hiçbir diğer suretin idare kudreti tezahür etmez. İşte bu sebeplerden ve gerekçelerden ötürü, bu felek bütün gök içinden genel idareyi esas olarak elde ettiğinde, burç dediğimiz birbirine eşit 12 aralığa bölünmüştür, diğer suretler ise bu şekilde bölünmemiştir, ardından sanat için gerekli olan daha alt ayrımların birbirini takip etmesiyle derece dediğimiz 360 eşit parçaya ayrılmıştır. Nitekim bir burç 30 derecedir, bir derece 60 dakikadır, bir dakika 60 saniyedir, bir saniye 60 salisedir, dördüncülere, beşincilere, altıncılara doğru onunculara ve on ikincilere yahut daha fazlasına kadar bu şekilde sürer, birinin eksilmesi diğerinin artmasıyla cinslerin miktarları sonsuzca çoğalır, zira 12, 30, 60, 105 ve 360 sayıları aralarında her türlü bölünmeyi son derece kolay kabul ederler, üçte bir, dörtte bir, beşte bir, altıda bir ve yıldızların hareketini bu felek boyunca hesaplayarak takip ederken gerekli olan diğer ayrımlar gibi.

Bu Suretlerin Neden 12 Sayısında Olduğu Hakkında

Şimdi nesnelerin idaresi için neden 12’den fazlasının gerekmediği, 12’den daha azının da kafi gelmeyeceği açıklanmalıdır. Buna dair ilk olarak Aratos’un otoritesi öne çıkar, zira Aratos göğün 48 şeklini tasvir ederken diğerlerinin arasında Güneş’in 12 burcunu ayırt etmiştir. Bundan başka felsefede de okunur ki, bu dünyada doğan ve batan her ne varsa 4 unsurdan meydana gelen bir birleşimdir, bunlar da başlangıç, orta ve son olmak üzere üç evreye ayrılır, bu üç evre dörde katlandığında 12 hasıl olur, bu 12 evreye burçlar ve burçların sayıları idare bahşeder. Şu halde burçların sayısının bu sayıya tekabül etmesi icap ettiğinden, 12 olması uygun düşmüştür. Zira bu burçlar dört unsura ve bunların üç evresine riayet eder, nitekim burçlar yıldızların bulundukları yerler olup kendi başlarına ayrı birer cevher olarak nesnelerin oluş ve bozuluşlarını harekete geçirmezler, bilakis alt dünya üzerine doğarak ve batıp kaybolarak, gezinen yıldızları kabul ederek tesir ederler, nitekim unsurlar da kendi kendilerine çözünmezler yahut nesnelerin oluş ve bozuluşlarını meydana getirmezler, lakin mevsimlerin başkalaşımları unsurların çözünmelerini, bunlar da oluşların sebeplerini intaç eder. Böylece feleğin burçlarının dünyanın 4 unsuruyla ve bunların 3 evresiyle sayıca uyuşması zaruriydi, bu da açıklandığında daha sarih hale gelecektir, nitekim Koç ateşe, Boğa toprağa, İkizler havaya, Yengeç suya riayet eder, ardından başa dönülerek Aslan yine ateşe, Başak toprağa, Terazi havaya, Akrep suya bakar, sıra tekrarlandığında Yay ateşe, Oğlak toprağa, Kova havaya, Balık suya aittir. Dolayısıyla burçların ilk sırası unsurların ilk evresine, yani doğumun başlangıcına denk gelir, ikinci sıra ikinciye, yani ömrün ortasına, üçüncü sıra ise üçüncüye tekabül eder. Burçlardan üçü ateşli, üçü topraksı, üçü havai, üçü de suvidir. Nitekim Koç sıcak ve kurudur, canlılık verir, canlıların ve bitkilerin yaşamına, büyümesine ve beslenmesine elverişlidir, Aslan daha az mutedildir, nesnelerin durumunu olgunlaştırır, Yay zararlıdır, canlıların ve bitkilerin dokusunu bozar ve çözer. Boğa soğuk ve kurudur, doğuma dosttur, bereketli tarla gibidir, bitkilerin ve canlıların beslenmesine yarar, Başak verimsiz ve elverişsizdir, çorak tarlalar ve benzeri şeyler gibidir, Oğlak çamur ve ağır toprak gibi zararlı ve çözücüdür. İkizler sıcak ve nemlidir, mutedildir, nesnelerin doğumuna ve şekline uygundur, tatlı ve ferahlatıcı kokular gibidir, Terazi kesif ve çalkantılıdır, koyu rüzgarlar ve buharlar gibidir, Kova ağır ve bozuktur, kokuşmuş buharlar ve ağır hava gibidir. Yengeç nemli ve soğuktur, mutedildir, nesnelerin tabiatına tatlı gelir ve beslenmeye elverişlidir, hayat veren sıvılar gibidir, Akrep daha az elverişlidir, canlıların ve bitkilerin tabiatına faydasız olan tuzlu sıvılar gibidir, Balık bozulmuş, dengesiz ve çözülmüştür, bataklıklar ve pis su birikintileri gibidir. Dolayısıyla dördü nesnelerin oluşuna nezaret eder, dördü oluş ile bozuluşun ortasında yer alır, dördü ise bozuluşa bakar, böylece 12 burcun her biri dört unsurun üç evresinden hareketle nesnelerin muhtelif arazlarında kendi güçlerine ve hususiyetlerine sahip olur, bu suretlerin gerekçesiyle burçların tabiatını ele almak münasiptir, nitekim tabiat ilmiyle meşgul olanlardan bazıları buna şaşırır.

Neden burçlar (signa) arasında tabii sıra terk edilerek, ateş burcundan sonra hemen hava burcu gelmez de toprak burcu gelir, zira şu tarz bir izah akla gayet yatkındır, basit unsurlar (elementa simplicia), sıcaklık, soğukluk, kuruluk, nemlilik, kendi başlarına cisim değillerdir, fakat avamın unsur dediği toprak, su, hava ve ateşin kurucu bileşiminin kökenidirler ki bütün cisimler bunlardan meydana gelir. Bunların her biri zikredilenlerin çoğundan yoğrulmuş olsa da, her birinde bir unsur diğerlerine üstün gelir, nitekim ateşte, gerçi hem sıcak hem kuru olsa da, sıcaklık baskındır, toprakta soğuk ve kuru olmasına rağmen kuruluk baskındır, suda soğukluk, havada ise nemlilik ağır basar. Dolayısıyla unsurlardan sıcaklık ile soğukluk etken, kuruluk ile nemlilik edilgendir, etken olanlar birbirine zıttır. Sıcaklık şeylerin oluşumunu (generatio) sağlar, soğukluk ise bozulmasını (corruptio). Edilgen olanlar da birbirine karşıttır, lakin kuruluk tesiri kabul etmeye daha yatkındır.

Mademki unsurların kuvveti ve tabiatı böyledir, burçların tertibinde başlangıcın neden ateşten alındığı her türlü gerekçeyle sabittir. İlk olarak, mademki sıcaklık ateşte galebe çalar ve canlıların ne oluşumu ne de hareketi sıcaklık olmaksızın mümkündür, uç noktaların ilkini elde etmek onun en tabii hakkıydı. Diğeri ise soğukluğun hüküm sürdüğü sudur, zira sıcaklık oluşumu ve hayati canı temin ederken, ona zıt olan soğukluk ise doğumu (genitura) bozarak hayatın yok oluşu haline gelir. İkinci olarak, sıcaklık oluşumun, soğukluk ise bozulmanın unsuru olduğundan, şeylerde ilk olan oluşum, en son olan ise bozulma bulunduğundan, ateşin birinci, suyun ise ikinci uç noktayı elde etmesi haktır. Üçüncü olarak, hayvani hayatın bütün halleri başlangıç ile son arasında cereyan ettiğinden, etken olanlar başlangıcın ve sonun uç noktalarını, edilgen olanlar ise orta yeri işgal etmeliydi.

Dördüncü olarak, bu dünyadaki bütün oluşumların sebebi semavi cisimler olduğundan ve unsurlar nizamında bu cisimlere en yakın olanı ateş bulunduğundan, ilk unsur sıcaklığın unsuru, onun zıddı olan ise en sonuncu olmalıydı. O halde etken olan sıcaklık ve soğukluk uç noktalar olduğuna göre, edilgen olanların, yani kuruluk ile nemliliğin ortada bırakılması zorunluydu. Ateşte sıcaklığın bol olduğu gibi toprakta da kuruluk bol olduğundan, ateş burcunun ardından derhal toprak burcunun gelmesi iki nedenden ötürü icap eder. Birincisi unsurların akrabalığıdır, zira kuruluk sıcaklıkla bir nevi akrabalık taşır. İkincisi ise her ikisinin reisliğinden ileri gelir, nitekim etkenler arasında sıcaklık, edilgenler arasında ise kuruluk üstünlük gösterir. Mademki bu düzenin birinci makamını ateş, dördüncü makamını su işgal eder ve ateşten sonra ikinci makama toprak geçer, üçüncüye havanın kalması kaçınılmazdır, işte bu nedenlerle burçların tertibinde birincisi ateş, ikincisi toprak, üçüncüsü hava, dördüncüsü su tabiatlıdır, bundan ötürü Koç'a sıcak ve kuru, Boğa'ya soğuk ve kuru, İkizler'e sıcak ve nemli, Yengeç'e soğuk ve nemli deriz ve bu usulle sırayla devam ederiz.

Burçlar Neden Koç'tan Başlar?

Burçlar nizamının neden Koç'tan başladığı açıklanmalıdır, zira dairenin ne başlangıcı ne de sonu olduğundan, Koç'tan başlamanın rastgele bir noktadan başlamaktan farksız olduğunu zannedenlerin bu hususta güldükleri kısımdır. Bu sebeple evvela dairenin bir başlangıcının bulunmasının zaruri olduğunu, sonra da diğerlerinin önünde neden bilhassa bu başlangıcın seçildiğini izah edeceğiz. Basit unsurlar bütün bileşik cisimlerin başlangıçları olduğundan, kısmen oluşumu kısmen de bozulmayı meydana getirirler.

Oluşumun ve bozulmanın çeşitli safhalarını yılın muhtelif mevsimleriyle ölçeriz. Bu nedenle, Güneş'in seyrini takip eden zamanı ölçmek için dairenin belirli bir yerinden başlamak zorunluydu. Zamanın başlangıcının doğduğu ve unsurların oluşumları harekete geçirdiği yerden daha uygun bir yer olamazdı. Nitekim etken olanların her biri edilgen olanların herhangi biriyle karıştığında ya oluşumu ya da bozulmayı doğurur, sıcaklık nemlilikle birleştiğinde tabiatın bağını, hayati hareketi, oluşumu ve büyümeyi meydana getirir. Aynı sıcaklık kurulukla birleştiğinde tabiatın çözülüşünü, hayatın bozulmasını ve yok oluşunu doğurur. Yine soğukluk nemlilikle birleştiğinde tabiata uygun düşerken, kurulukla birleştiğinde ona düşmandır, bütün bunlar mevsimlerin meşru nöbetleşmesiyle sürüp gider. Zira Güneş'in Koç'un ilk derecesine girmesiyle,

her türlü doğuma elverişli, sıcak ve nemliden müteşekkil bir mevsim başlar, Koç, Boğa ve İkizler olmak üzere birbirini takip eden üç burç boyunca devam eder, öyle ki günün uzaması sona erdiğinde, Güneş Yengeç'in başlangıcına geçtiğinde, mevsimin tabiatı hava itidalinden ateşli sıcak ve kuru tabiata doğru bir başkalaşım geçirir, ilk çeyreğin gündüz artışına denk bir eksilme sırayla karşılık bularak Başak'ın sonuna kadar sürer. Orada ılım noktası (aequinoctium) geçilip Güneş Terazi'ye girdiğinde, soğuk ve kuru bir mevsim onu takip ederek gecenin uzamasıyla Yay'ın sonuna kadar ilerler. Buradan Güneş Oğlak'a indiğinde, soğuk ve nemli bir mevsim peşi sıra gelir, buradan artışla buradan azalışla gündüz ve gece nöbetleşmesini eşitliğe kavuşturarak Balık'ın sonunda ılımı kutlar. Böylece Batlamyus'un gördüğü üzere, üç yüz altmış beş gün ve bir günün dörtte birinden yaklaşık iki yüz altmışta bir gün eksik bir sürede üç yüz altmış derece kat edilerek, dairenin on iki burcuna göre on iki aylık Güneş yılı dediğimiz yıl tamamlanır.

Nitekim dairenin akrabalığına göre bu taksimat dörde ayrılmıştır, zira ilkbahar havanın niteliğindedir, sıcak ve nemlidir, doğumları meydana getirir, besinleri sağlar.

Yaz ateş tabiatlıdır, sıcak ve kurudur, doğuma daha az elverişlidir, şeylerin durumunu bozulmaya meyleder. Sonbahar soğuk ve kurudur, doğuma düşmandır.

Kış su tabiatlıdır, ilkbahar kısımlarının besleyicisidir, bunların her biri dairenin tek tek burçlarına dağılmış üç aralığa, başlangıç, orta ve sona sahiptir.

Mevsimin başkalaşımının vuku bulduğu burçlardan başlangıç alınır, ikincilerden orta, üçüncülerden son hasıl olur, öyleyse dairenin belirli bir başlangıcının bulunması ve bunun da mevsimlerin başı olması bakımından her şeyden evvel oluşumların anlarını anbean idare etmesi gerekirdi.

Öncü, Sabit ve Çift Vücutlu Burçlar Üzerine, Bölüm 6

Mevsimlerin bu aralıklarının ayırt edildiği burçları belirli isimler ve vasıflarla tefrik etmemiz yerindedir.

Zira dairenin dört çeyreğine yılın dört çeyreği sırasıyla tekabül ettiğinden ve dairenin çeyrekleri üçer burçla, yılın çeyrekleri ise üçer aralıkla sayıldığından, her birinin diğerine denk gelmesi zaruri görünür, nitekim Güneş çeyreğin başlangıcına girdiğinde mevsimin başlangıcı vuku bulur. Bu sebeple o burca öncü (tropicum) denir, aynı mevsimin halinin sağlamlaştığı sonraki burca sabit (firmum), ilk yarısı o mevsime ait olup ikinci yarısı sonrakinin niteliğine meyleden üçüncü burca ise çift vücutlu (bipartitum) denir. Dolayısıyla Koç, Yengeç, Terazi, Oğlak öncüdür, Boğa, Aslan, Akrep, Kova sabittir, İkizler, Başak, Yay, Balık çift vücutludur.

Dairenin Çeyrekleri, Devingen, Sabit ve Çift Vücutlu Burçlar Üzerine, Bölüm 7

Burada, dairenin çeyrekleri, burçların biçimleri, sayıları, başlangıcı, tabiatı ve üçgen açıları (trigonus) hakkında Abū Maʿshar'dan sonra Hermes'in görüşü yer alır. Onun sözlerini bütünüyle ortaya koyuyoruz.

Biliyoruz ki, der, unsurların cüzlere taksimi kadimlerin şeylerin başlangıcına yaklaşan ve artan, sonuna ise yaklaşan ve azalan bir durumu gerektirmekteydi. Evvela burçların sayısını tayin etmek, ardından tabiatlarını ele almak akıldan uzak olmasın diye, her şeyden evvel kesin bir başlangıç zaruriydi. İlkin bütün daireyi birbirine eşit mesafede dört nokta ile eşit biçimde işaretleriz. Bu yapıldığında evvela iki ılım noktası karşımıza çıkar ki bunlardan birinde, Balık'ın sonunda tamamlanıp Güneş Koç'un ilk derecesine indiğinde, dairede yükselerek gündüzün artışını öne çıkarır, diğerinde ise, Başak'ın sonunda Güneş Terazi'ye geçerken inerek gecenin artışını öne çıkarır. Mademki Güneş'in yükselişi ve ışığın artışı ile şeylerin gelip çatmasını ve çoğalmasını, inişi veya çekilişi ile de eksilmesini takip ettiğimizi görmekteyiz, dairenin başlangıçlarını Koç'tan tesis ederiz.

Müteakiben, işaretlenen dört nokta vasıtasıyla daireyi yılın dört mevsimine ayırırız, her bir mevsim boyunca Güneş ve Ay ışıklarının birleşimi üçer biçim, karşıt başkalaşımın üçer nöbetleşmesini sunar, bu da günün değişmesi, sapmanın dönüşümlü hali ve mevsimin başkalaşımıdır, günün değişimi artıştan eksilişe ve tersinedir, sapmanın değişimi yükselişten inişe ve tersinedir, mevsimin başkalaşımı ise başlangıçtan ortaya, ortadan sonadır. Böylece Güneş girdiğinde mevsimi başka bir niteliğe çeviren biçime öncü denir. Aynı mevsimin durumunu sağlamlaştırdığı biçime sabit denir. Çift vücutlu olandır ki ilk yarısı o mevsime, sonraki yarısı sonrakine aittir. Mademki dört çeyreğin her biri üçer biçim ve üçer nöbetleşmeyle sayılır, dört kere üçten on ikinin meydana gelmesi zaruriydi. Burçların sayısının tayininden sonra, tabiatlarını ele almak sıradaki iştir.

Ve feleğin çeyreklik dairesi düzenine göre yöneldiğimizde, bunlardan birincisi sıcak ve nemli, ikincisi sıcak ve kuru, üçüncüsü soğuk ve kuru, dördüncüsü ise soğuk ve nemlidir. İkincinin ortasında, Aslanın onuncu derecesinde en şiddetli hararet ve azami kuruluk hissedilir.

Bundan ötürü Aslan, tabiatı icabı hepsinden daha sıcak ve daha kuru olarak kabul edilmiştir, aynı üçgen açı (trinus) akrabalık bağıyla Koç ve Yayı da kendine bağlamaktaydı, ateşten daha sıcak ve daha kuru hiçbir şey yoktur. Demek ki Koç, Aslan ve Yay burçları ateşlidir.

Fakat dört mevsimden birincisi sıcak ve nemli, sonuncusu soğuk ve nemli olduğundan, ilk üçgen açının ateşli olması gibi, Yengeç, Akrep ve Balıktan oluşan sonuncu üçgen açının da su tabiatına sahip olması uygun düşmekteydi. Bu minvalde Koç, Aslan [okunamadı]

Geriye kalan üçgen açılar incelendikten sonra, Boğa ile İkizlerin tabiatını ele almaya geçiyoruz. Mademki hiçbir şey aynı anda hem sıcak hem soğuk olamaz ve aynı tabiatta olan iki şeyin birbirine bitişik bulunması mümkün değildir, Boğanın ve onun üçgen açısının soğuk ve kuru olması tabiidir. Bunlar bu şekilde taksim edildikten sonra, dördüncünün dördüncüye kalması zaruridir. Ne var ki bu sanatın taliplilerinden bazıları, Koç burcunun daha ziyade sıcak ve nemli olması gerektiğini ileri sürerek şu türden bir akıl yürütmeye başvururlar.

Zira yılın son mevsimi soğuk ve nemli olduğundan ve günün son çeyreği de zorunlu olarak bunu takip ettiğinden, başı Koç olan yılın ilk mevsimi ile günün ilk çeyreğinin niteliğinin, tüm feleğin başı olarak sıcak ve nemli kabul edilmesi gerektiğini savunurlar. Onlara karşı iki noktadan delil getiririz, birincisi, şayet burçların tertip sırası yılın ilk mevsiminden ve günün ilk çeyreğinden başlasaydı bu durum elbette uygun düşerdi.

Fakat biz buna göre değil, ikinci mevsimin ortasından ve bütün iklimler için günün ortasından başlatmaktayız. Bütün burçların hareketi aynı olduğu gibi yıldız tabiatının düzeni de birdir, öyleyse her şeyin hareketini sevk eden günden başlamak gerekirdi.

İkincisi, ilkbaharda nem galebe çaldığında şayet Koç burcunda hararetin daha az bol olduğunu görseydik, bu görüş kabul edilebilirdi. Fakat durum aksi olduğuna göre, söylenmiş olanlar hükümsüz kalır.

Eril ve Dişil Burçlar Hakkında. Bölüm 8.

Bunlar etraflıca ele alındıktan sonra, sırasıyla eril ve dişil burçların tefrik edilmesi gerekir. Zira bu âlemde var olan her ne varsa erkeğin ve dişinin birleşmesinden gebe kalınıp doğduğundan ve burçların gücü bütün oluşların ilkesi ve sebebi olarak varlık gösterdiğinden, burçlar arasında da cinsiyetler gibi bu tür bir farklılığın gözetilmesi zaruriydi. Ancak fiil erile, edilgi ise dişile ait olduğundan, yukarıdaki iki unsur olan ateş ve hava etkindir.

Aşağıdaki iki unsur ise edilgindir, ateş ve hava burçlarının eril, toprak ve su burçlarının ise dişil olması münasip düşmekteydi. İşte bu sebeple Koç eril, Boğa dişil, aynı şekilde İkizler eril, Yengeç dişildir ve düzen bu minval üzere devam eder. Fakat bazıları doğan burçlar arasında bir ayrım gözeterek, ilkinin eril, ikincisinin dişil, üçüncüsünün yine eril ve dördüncüsünün dişil olduğunu söyler ve bu böylece sürer. Lakin biz, eşyanın tabiatında cinsiyet ayrımı arızi olmadığından, bunu burçların arızi hareketiyle değil, tabii düzeni vasıtasıyla temellendiririz.

Gündüz ve Gece Burçları Hakkında. Bölüm 9.

Burçların gündüz ve gece arasındaki tefriki de böyledir, zira burçların düzeni günlük devriyle âlemi kuşatarak gece ile gündüzün nöbetleşe değişimini sağlar, gündüz sıcak, gece ise soğuk tabiatlıdır, gündüz önden gider, gece ise onu takip eder ve hiçbir aracı olmaksızın peşi sıra birbirine refakat ederler. Bu düzenin gereği olarak Koç gündüze, Boğa geceye, İkizler gündüze, Yengeç geceye tahsis edilmiştir ve tertip sırasıyla böylece devam eder. Ancak kimi kimseler Koç, Yengeç, Aslan ve Yaydan ibaret dört burcun gündüze, bunlara karşıt olan dördünün geceye ait olduğunu, kalan dördünün ise farksız olup gündüzün gündüze, gecenin geceye tabi olduğunu zannederler.

Bunlar kimi eril burçları gündüze, kimi dişil burçları ise geceye hiçbir ilahi akıl yürütmeye dayanmaksızın yerleştirdiklerinden, cevap verilmeye dahi layık görülmezler.

Üçüncü Kitap Dokuz Bölümden Oluşur.

1. Yedi gezegenin eşyanın idaresini diğerlerine nazaran neden müştereken elinde tuttuğu ve her birinin tesiri hakkında. Dört sınır hakkında. 2. Astroloji ve astrolog kavramlarının sınırları hakkında. 3. Güneşin sevk ve idaresinin hususiyeti, havanın itidali, tabiatın terkibi ve yıldızların Güneş ile iştiraki hakkında. 4. Ayın idaresinin denizlerin kabarması ve çekilmesindeki hususiyeti hakkında. 5. Kabarma ve çekilmenin sebebi hakkında. 6. Suların artması ve eksilmesi hakkında. 7. Denizlerin kabarması ve çekilmesinin denizin tabiatından değil, Ayın kuvvetinden ileri geldiğinin dört delille ispatı hakkında. 8. Ayın denizlerdeki idaresi ile kabaran ve çekilenlerin ve çekilmeyenlerin sureti ve Güneşin havadaki tesiri hakkında. 9. Ayın hayvanlar, nebatat ve madenler üzerindeki idaresi ile artış ve eksilişleri hakkında.

Gezegenler ve Sabit Yıldızlar Hakkında. Bölüm 1.

On iki burcun bütün inanışlarca eşyanın idaresini diğerlerine nazaran elinde tuttuğu gösterildiğine göre, yıldızların bunca çokluğu arasından yedi gezegenin eşyanın umumi idaresini ne sebeple üstlendiğini izah etmek gerekir. Nitekim diğer yıldızların bu yedi gezegenle böylesine büyük bir tabiat ve tesir yakınlığıyla iştirak etmesine şaşanlar vardır, zira burçtan burca hareket ederler, süfli âlemin üzerinde doğar ve batarlar. Ayrıca doğulu ve batılı olurlar ve çeşitli suretlerde görünürler.

Sanki diğerleri hiçbir şey yapmıyormuş gibi, eşyanın idaresinde bu yedisi öne çıkarılır. Kadim otoritenin yıldızların tesirine dair bütüncül akıl yürütmesi buna gayet açık cevap verir, zira bu dünyada doğan ve yok olan her şey, burçların ve yıldızların hareketini nihai fail sebep olarak takip eder.

İkinci kitapta ispat edildiği üzere burçların düzeni unsurların tabiatına hükmettiğinden, bu burçlar boyunca yerleşmiş olan yıldızların da unsurları meydana getiren şeylere reislik etmesi gerekirdi. Şu farkla ki, bu yedi gezegen söz konusu burçlar boyunca daha hızlı ve muhtelif şekillerde gezinerek daha sık gidip geldiklerinden, eşyanın hareketlerine ve tesirlerine daha amadedirler.

Bu yüzden umumi idare bunlara bahşedilmişken, diğerleri de kendi ölçülerinde hususi surette eşyanın vazifelerinden asla muaf tutulmamıştır, zira bu gezinen yıldızlardan her biri ne kadar süratli bir hareketle ve çeşitli tarzda yol alırsa, eşyanın tesirinde o kadar çok vazife ifa ettiği aşikardır. İşte bu sebeple her şeyden daha hızlı olan Ay, bütün nesnelerin tesirleri arasında en sık vazife görendir. Sabit yıldızlar ise tek tek varlıkların hususi, sebatkar ve yavaş tabiatlarına hükmederler. Bundan başka, semavi felek bütün yıldızlarıyla birlikte âlemi daimi bir devirle kuşatırken, sabit yıldızlar aynı felek boyunca hemen hemen aynı yavaş hareketle ve yeryüzü küresinden aynı mesafede seyrederler, oysa pek çok farklılığa sahip olan yedi gezegen, kendi feleklerinde ve ileri hareket, duraklama, geri hareket, yükseliş, alçalış, hızlanma ve yavaşlama gibi birbirinden farklı hareketlerle çok daha süratle dönerler, nitekim gezegenlerin bu seyri asla durmadığı gibi, âlem de oluş, bozuluş ve eşyanın başkalaşımından asla geri durmaz, anlaşılmıştır ki,

Âlemdeki hallerin bunca çeşitliliği gezegenlerin böylesi farklılaşmış hareketlerine denk düştüğünden, tek tek her biri tabii bir unsurla irtibatlandırılmış olarak, eşyanın müşterek idaresini bir nevi imtiyazla ellerinde tutmaları büsbütün yerindedir,

Zira Güneş ve Mars etkin olan ateş tabiatındandır, Satürn ve Merkür topraktandır, Jüpiter ve Kuzey Düğümü havadandır, Venüs, Ay ve Güney Düğümü sudandır. Kendi aralarında da bir nevi ayrım vardır, zira her ikisi de sıcak ve kuru olmasına rağmen, Güneşin harareti hayat verici, Marsınki ise helak edicidir. Keza soğukluk ve kuruluk Merkürün tabiatına uygun, Satürne ise düşmandır, Jüpiterin mutedil mizacı besleyicidir, Kuzey Düğümünün tabiatı pek öyle değildir, Venüs ve Ay doğum haritasına (genitura) uygundur, Güney Düğümü ise daha az elverişlidir.

Astroloji ve Astrolog Kavramlarının Sınırları Hakkında. Bölüm 2.

Semavi kuvvetler neredeyse sonsuz göründüğünden ve bunları bir sanat vasıtasıyla sınırlandırmak, uygulayıcısına belirli hudutlar çizmek icap ettiğinden, her ikisinin de gayesi daha açık ve kesin olarak kavranabilsin diye, öncelikle bunları isimleriyle ayırt edelim, zira böylesi bir ilme astroloji, bunu öğretene ise astrolog adı verilir.

Bölüm 3, Güneş'in Hava Mutedilliğindeki ve Tabiatın Terkibindeki Sevk Ediciliği ve Yıldızların Güneş ile Ortaklığı Üzerine

Astroloji, yıldız hareketlerinin zamana ve onun ardılına nasıl delalet ettiğini bildiren bir ilimdir. Zira astroloji bir cins ilim olup, diğer ilim türlerinden ayrılır, çünkü yıldız hareketlerinin kuvvetlerini zikrederiz ve bu hareketler kendi dışındaki hiçbir şeye doğrudan bir sevk edicilik tanımaz, nitekim şimşekler ve gök gürültüleri yağmurun işaretleridir fakat yağmurun kendisi değildir, duman da ateşin işaretidir fakat ateşin kendisi değildir, bu da onun gibidir. Dolayısıyla yıldız hareketleri, bir şeyin uzaktaki etkilerine sabit bir biçimde sevk eder. Bu sebeple belirlenmiş zamana ve onun ardılına bakarız deriz, zira usta astrolog ilk önce şeylerin vuku buluşunu kendi vaktinde gözetir, ardından şeylerin nihayetini tartar. Astrolog ise yıldızların kuvvetlerinin kudretini bilgece gösterir. Yıldızların her bir hareketinin bu âlemin bütün arazlarına birer sevk edicilik bahşettiği kabul edilse de, insan zihni ve gayreti her birinin kemaline bütünüyle erişmeye yetmez, bu yüzden yıldızların sevk ediciliğini üç sınır ile ayırt ederiz.

Birincisi, yıldızların sevk ediciliğinde öyle latif ve derin şeyler yahut fiiller vardır ki, ne bu yıldız sevk ediciliklerine erişmeye ne de bunların nereye sevk ettiğine varmaya insan iktidarı yeter. İkincisi, yıldız sevk ediciliklerini şeyin kendisine varıncaya dek takip ederiz fakat idrak edilen nicelik ve niteliklerin öncesinde acze düşeriz. Üçüncüsü, kendilerini de, göksel sevk edicilik altındaki nicelik ve niteliklerini de takip edebildiğimiz şeyler ve fiillerdir.

Böylece birinci sınır, bütün cinsler altındaki tüm türlerin ve herhangi bir taksim altındaki bütün fertlerin kemalidir, tıpkı denizin kumlarının veya yerdeki çakıl taşlarının sayısı gibi, yahut tek tek bedenlerin her gün veya her an artış yahut azalış ölçüsü gibi, yahut aynı cinsten ve hatta tek bir türden oldukları halde tek tek fertlerdeki bütün hareketlerin ve arazların farklılığı gibi, bunlar üç vasıta ile birbirinden ayrılırlar, iki veya daha fazla ferdin beyazlık yahut siyahlıkta, yüzün uzunluğunda yahut kısalığında, gözlerin basıklığında yahut renginde, ağzın biçiminde, genişliğinde yahut darlığında, nefes kokusunda, zihnin yahut bedenin sıhhatinde veya sertliğinde ve bunlara benzer, ne cinsi ne de nevi bir farklılığı bulunmayan hususlardaki ayrılıkları böyledir. Dolayısıyla bütün bu aralıkların her birine yıldızlar sevk edicilik sağlasa da, hepsine erişmek insan iktidarının harcı değildir.

İkinci sınırın noksanlığı ise şöyledir, iki yahut daha fazla şehrin halkları arasındaki sayılarda, her iki tarafın yıldızların sevk ediciliğinden daha büyük olduğunu kesin olarak bilsek de, örneğin belirli bir tarladaki buğday tanelerinin sayısı yahut ıssız bir adanın uzunluk ve genişliği böyledir. Bunlarda ve benzerlerinde yıldızların sevk edicilik ilkelerine malik olsak da, onların niceliğine ve niteliklerine erişmeye iktidarımız kafi gelmez, bunların tümü insan tabiatının hudutları dahilinde olduğundan, ne insanın kendisine ne de astroloğa zorunludur.

Üçüncü sınırın iktidarı ise, insan idrakinin cinslerine ve türlerine, yılın mevsimlerinin başkalaşımlarına, âlemin unsurlarının hareketlerine ve çözünmelerine, şeylerin oluş ve bozuluşlarına, insanın istifadesindeki nicelik ve niteliklere ve pek çok benzerliklere yönelik şaşmaz bir yıldız sevk ediciliğidir.

Sözü uzatmamak adına derim ki, yıldızların ve seyyarelerin muhtelif hareketleri ve kuvvetleri, bütün arazların tek tek şeylerine sevk edicidir. Ne var ki bu tür bir sevk ediciliğin bir kısmı insan aklında sabit kalırken, bir kısmı ise insan için imkansızlık derecesinde latif ve derin şeylere taşar. Bunlar insanı aştığı cihetle, onları araştırmak astroloğa lüzumlu değildir.

Misal olarak, Güneş'in dairenin dördülleri boyunca gidiş ve gelişleriyle muhtelif mevsimleri geri getirdiği, çeşitli hareketlerle unsurları tesir altına aldığı sabittir, dahası burçlar yahut her bir dereceler boyunca Güneş'in adımlarıyla mevsimlerin alışılagelmiş hareketlerinin takip edildiği de kesindir, fakat Güneş'in kendine has yahut dairesel hareketinin birinci, üçüncü veya onuncu saniye derecesiyle mevsimlerin yahut unsurların çeşitliliklerini, hayvanların yahut bitkilerin hallerini takip etmesi insan idrakine yabancıdır, diğer yıldızlar için de durum böyledir. Sanatın tabiatı ve sanatkarın vazifesi belirlendiğine göre, nihayetinde bu sanatın bütün şartları ortaya konmalıdır.

Şüphesiz sanatın başlangıcı, kökü, dalları, delili, meyvesi ve gayesi vardır. Sanatın başlangıcı şeylerin oluş ilmine duyulan gayrettir, kökü göksel hareketlerin ilmidir, dalları gök cisimlerinin hareketlerinden vuku bulacak şeylerin hareketlerini tayin etmektir, delili hükümlerin alışılagelmiş tesiridir, meyvesi vuku bulacak şeylerin önceden bilinmesidir, böylesi bir basiretin gayesi ise onun faydasıdır.

Güneş'in Hava Mutedilliğindeki ve Tabiatın Terkibindeki Sevk Ediciliği ve Yıldızların Güneş ile Ortaklığı

Güneş'in hususiyetlerini ele almaya başlarken, onun tabiatın mutedilliğine ve terkibine olan tesirini ve yıldızların da Güneş ile ortaklığını tetkik edeceğiz. Bu kısımda evvela, tabiatın mutedilliğini ve şeylerin terkiplerini Güneş'in ve yıldızların kudretine bağlamayıp, kendi cevherlerinin müstakil bir kuvvetiyle bir araya geldiğini zannedenlere cevap verilmelidir, aynı şekilde şeylerin terkibini harici sebeplerle değiştiren fakat yıldızların Güneş ile olan kuvvetlerini inkar edenlere de cevap verilmelidir. Onlara karşı çıkan ilk husus şudur ki, terkip eden biri olmaksızın hiçbir mürekkep şey var olamaz. Bir şeyin kendi kendini terkip etmesi ise imkansızdır, şayet öyle olsaydı, unsurlardan hiçbiri diğerine çözünmez, her biri kendi içinde daima değişmeden kalırdı.

Oysa görüyoruz ki bunlar mürekkep şeylerde bulundukça karşılıklı olarak birbirine çözünmektedir, zira hiçbir şey kendi kendini çözündürmez. Nitekim şeyler başka bir hareket ettirici olmaksızın kendi kendilerini var etseydi, her bir şeyin hem doğuran hem de ardından son bulan olması gerekirdi.

Zira kendi tabiatına zıt düşerek kendini yok eden hiçbir şey yoktur. Bu durum saçma olduğuna göre, şeylerin oluş ve bozuluşunun, şeylerin tabiatına uygun ve kendi dışlarında başka sebepleri bulunduğu aşikardır. Bundan hareketle, Güneş'in ve Güneş ile birlikte yıldızların, tabiatların mutedilliğinde ve şeylerin terkibinde, her şeyin faili olan Tanrı tarafından etkin sebepler kılındığı neticesi doğar. Nasıl ki ateş kendi has kuvvetiyle yakar ve yanmanın sebebidir, aynı şekilde ilahi nur olan Güneş de ışığın ve ısının kaynağı, tabiat terkibinin ilahi olarak bağışlanmış kuvvetle etkin sebebi olarak var olur, bunu tesirin kendisi de ispatlar. Zira Güneş'in haddinden fazla yaklaştığı yahut uzaklaştığı yeryüzü mekanları, hem canlılar hem de nebatat bakımından bütünüyle kısır kalır.

Misal olarak, yaz gündönümü dairesinden kuzeye 66 derece mesafede bulunan yeryüzü mekanları, bu sayıya Güneş'in takriben 24 derecelik meyli de eklendiğinde 90 dereceye ulaşır, Güneş'in bu denli uzağa çekildiği söz konusu yerler, ebedi don sebebiyle hem bitkilerin hem de canlıların beslenmesine aman vermez. Zira Güneş altı ay boyunca güney burçlarına indiğinde bu mekanlar onun doğuşundan mahrum kalır, kuzey rüzgarlarının bütün şiddetine maruz kaldığından, hem yazın hem kışın çözülmez bir biçimde donar, nitekim Yengeç dönencesinden 21 derece uzakta olan Ermeni Denizi de bunu teyit eder, burası şiddetli rüzgarlarla öylesine çalkantılı ve fırtınaların karanlığıyla öylesine kördür ki hiçbir gemiye geçit vermez, kışın getirdiği sapma ise çok daha yakın yerleri bile geçit vermez kılar. Kuzey Ermenistan sınırları buna tanıktır, Güneş güney burçlarında yürüdüğü müddetçe, bu topraklar altı ay boyunca kar yığınları altında gömülü kalarak görünmez olur, bu altı ay zarfında oradaki hayvanların pek çoğu dayanılmaz soğuktan telef olur, kuşların çoğu ise soğuk korkusuyla dört ay boyunca âlemin merkezine doğru yuvalarına kapanıp kalır, oysa bunlar ekvator hattından 50 dereceden fazla uzak değildir. Keza Hazar Denizi'nin başlangıcından Balık burcunun başına kadar Güneş'in yokluğu ve ardından gelen dondurucu rüzgar seyrüsefere engel olur, aynı durum kuzey ve güney için de geçerlidir, ancak ekvator hattına 20 dereceden daha yakın olan yerlerde Güneş'in çekilmez sıcağıyla çevre kavrulduğundan ne hayvanlara ne de nebatata gıda kalır.

Nitekim Koç burcunun beşinci derecesinden Terazi burcundaki karşıtına kadar Güneş'in kavurucu yürüyüşü kesintisizdir, yeryüzünün altındaki her şey kuraklıktan kısırdır, aralarında Nil'in gizlendiği kumlar böyledir, ne seyrüsefere elveren ne de canlı barındıran Etiyopya Denizi böyledir, zira Güneş'in tepedeki yakın doğuşu, tabii bir çekimle suyun latif kısımlarını çekip alır, geriye kalan su ise hapsolan şiddetli sıcaklıkla öylesine yoğun ve acı bir hale gelir ki donuklaşır ve geçit vermez olur, öyle ki Güneş'in yaklaşması arasında kalan...

ve çekilmesi, bileşik varlıklar ve besinler için uygun bir itidal bıraksın. Buradan açıkça anlaşılmaktadır ki Güneş, dokuzuncu küreye (sphaera) kadar yükseltilmiş veya Ay feleğine kadar alçaltılmış olsaydı, ya oradaki soğuktan yahut buradaki yakıcı sıcaktan ötürü âlemin ayakta kalması mümkün olamazdı. Bu sebeple her şeyi önceden gören Yaratıcı Tanrı, bedenli canlıların hayatını korumak için Güneş'i âlemin orta bölgesine yerleştirdi. Yeryüzünün meskûn yerlerinde dahi, Güneş'e yaklaşmalarına ve ondan uzaklaşmalarına göre büyük başkalıklarla çeşitlenmiş durumlar bulunur, nitekim kuzey cihetinde veya Güneş'in yörüngesinden daha uzakta olan yerler, bol kar ve şiddetli soğukla kuşatılmıştır. Bunlar çok nemli bir bünyeye, beyaz bir tene, etli bir bedene, sarı saçlara, düşmanca bir mizaca ve küt bir zekâya sahip olup diğerlerinden ayrılırlar. Öte yandan Güneş'in doğrudan üzerlerinden geçtiği yerlerde yaşayan Etiyopyalılar yahut Morolar ise, aşırı sıcaklık ve kuruluk sebebiyle siyah tenleri, kıvırcık saçları, zayıf bünyeleri, zayıf hafızaları ve hafifmeşrep mizaçlarıyla diğerlerinden farklıdır. Dördüncü ve beşinci iklimde ve bunlara bitişik yerlerde bulunanlar ise, Güneş'in mutedil yaklaşım ve çekilmesinden istifade ettiklerinden, dengeli bir tabiata, münasip bir bünyeye, güzel bir renge, sebatkâr bir ruha, ince bir zekâya ve sağlam bir hafızaya malik olarak diğerlerine üstün gelirler, her ne kadar bu özellikleri umumi olarak paylaşsalar da. Ancak mekânların çeşitliliğine göre aralarında bazı hususi farklar da vardır, öyle ki birbirine yakın ve komşu olan her bir şehir ve vilayette dahi gerek insanların suretinde gerek ahlak, mizaç ve adetlerinde bir başkalık bulunur, bu durum hem Güneş'in yaklaşması ve çekilmesinden, hem de üzerlerine doğan sabit yıldızların tabiat ve durumundan kaynaklanır. Bu özellikler her yıl artışlar, eksilişler ve diğer başkalıklar arasında değişir, zira bu ne sırf Güneş'ten ne de yıldızların kendi hususi hareketlerinden kaynaklanır, basiretle yapılan müşahedeler göstermiştir ki bu tür değişimler Güneş'in bazen gezegenlerle, bazen sabit yıldızlarla karşılıklı tesirlerinden meydana gelir. Bundan anlaşılmıştır ki Güneş ve yıldızlar nesnelerin tabiatını tanzim eder, cinslerin ve türlerin ayrımına ortak olurlar, ancak Güneş esasen canlıların tabiatına, hayatın filizlenmesine ve madenlerin oluşumuna hükmeder. Yıldızlar ise daha ziyade her bir vilayetin hususi mizaç ve hallerine tesir eder, havayı mutedil kılarlar, nitekim havanın aydınlanması ışık saçan gök cisimlerine aittir ki onların doğuşu yaklaşarak, batışı ise uzaklaşarak bunu takip eder. Güneş havayı ısıttığı, arındırdığı ve incelttiği gibi, kendi ölçüsünce Ay ve yıldızlar da bunu yapar. Nitekim Hipokrat İklimler Kitabı'nda şöyle der,

Eğer Ay ve yıldızlar geceleyin kesafeti inceltmeselerdi, havanın nüfuz edilemez yoğunluğundaki unsurlar bütün bedenlerin hayatını helak ederdi.

İşte bu sebeplerle, bütün nesnelerin ihtiyaçlarını tek başına karşılamaya Güneş kafi gelebilecekken, Yaratıcı Tanrı ikincil bir kudret bahşederek Güneş'in vazifesine ortak kıldığı hizmetçi yıldızları ona yoldaş etmiştir. Nitekim Güneş'in on iki burçtaki hareketi mevsimlerin değişmesine, mevsimlerin değişmesi unsurların çözünmesine, unsurların çözünmesi ise nihayetinde bütün oluş ve bozuluşlara sebep olduğundan, Güneş'in bu burçlardaki seyrinin her şeyin sebebi olduğu neticesi çıkar, zira muhtelif vakitlere ayrılmış bu hadiseler Güneş'in hareketine tabidir. Kimi hadiseler yıllık, kimi aylık, kimi ise günlüktür, nitekim ilkbaharda otlar, nebatat, ağaçlar, yapraklar ve birçok canlı peyda olur, yaz mevsiminde buğday taneleri ve ağaç meyveleri olgunlaşır. Sonbaharda bahar nebatatı, kışın ise yazın hasıl olanları bozulur ki bunlar muhtelif vakitlerle ardı ardına geldiği gibi, Güneş'in farklı konumlarını da takip eder. O halde, Güneş her yıl aynı konumlardan geçtiği halde her şeyin her yıl aynı nitelik ve nicelikte gerçekleşmemesinin sebebi, yıldızların Güneş ile olan iştirakidir. Zira her şeyi sadece Güneş tek başına idare etseydi, hiçbir kış diğer bir kıştan, hiçbir yaz diğer bir yazdan farklı olmazdı. İnsanların ve hayvanların günlük döllenmeleri, doğumları ve büyümeleri gibi âlemde her gün vuku bulan hadiseler ise, daha ziyade bu aşağı âlemi tabii hareketiyle sevk eden bütün yukarı âlemin umumi dairesine bağlı olarak gerçekleşir.

Ay'ın Denizlerin Kabarması ve Çekilmesindeki Hükmünün Mahiyeti Üzerine. Bölüm 4.

Güneş'in tesiri ve itidali açıklandıktan sonra, sırada Ay'ın sulardaki ve denizin nöbetleşe kabarma ve çekilmelerindeki hükmü gelir, nitekim filozoflar nezdinde sabittir ki bu iki ışık kaynağı dört unsurun idaresini aralarında öyle taksim ederler ki Güneş ateşe ve havaya, Ay ise toprağa ve suya hükmeder. Zira iki sebepten ötürü bu âlemde ışık saçan bu iki cismin hükmü yıldızlarınkinden hem daha kuvvetli hem daha zahirdir, birincisi Güneş'e aittir, zira Güneş bütün yıldızların en büyüğüdür, Ay ise göksel cisimlerin ve yerin en küçüğüdür. İkincisi, bu iki cismin ışığı yıldızlarınkinden üstündür ve hareketlerindeki ışınları daha kesiftir. Işık saçan bu iki cismin ışınları bu âlemde az tesirli değildir, zira onlar hareketleriyle yukarı âlemin kuvvetlerini toplayıp ışınları vasıtasıyla aşağı âleme aktarırlar, nitekim Hipokrat da Ay'ın semavi cisimler ile aşağı âlemin cisimleri arasında aracı olduğunu ve onların kuvvetlerini bu vasıtayla aktardığını teyit eder. O halde, Güneş tabiatın itidalinde ve nesnelerin bileşiminde nasıl galip ise, Ay da suların hareketlerinde, bedenlerin hallerinde ve arazlarında, tohumlarda, meyvelerde, kokularda ve bu kabil şeylerde daha tesirli bir kudrete sahiptir, bunların dökümüne denizlerin nöbetleşe kabarması ve çekilmesinden başlarız ki bunların artış ve eksilişleri muhtelif olduğu gibi, farklı milletler arasında da türlü türlü fikirler doğurmuştur. Zira kimileri, iki ışık kaynağının ayrılışından karşıtlık (oppositio) açısına kadar suların kabardığını, buradan kavuşum (coniunctio) anına kadar ise çekildiğini öne sürerler. Fakat herkesçe malumdur ki her gün dahi denizin kabarması, bulunduğu yerde Ay'ın doğuşundan o bölgenin gökyüzünün ortasına (MC) varıncaya kadar onu takip eder, oradan batışına kadar ise çekilme gerçekleşir, nitekim bu durum Hint ve Fars denizinde, Etiyopya'ya doğru uzanan sularda ve okyanus adalarında her gün müşahede edilen bir hadisedir. Birbirini aralıksız takip eden nöbetleşe kabarma ve çekilme süreleri ise şu şekildedir, Ay herhangi bir denizin ufuk çizgisinden ilk belirdiğinde, denizin kabarması derhal başlayıp Ay gök kubbenin tepesine varıncaya kadar artarak sürer, Ay bu çizgiyi aşıp batıya yöneldiğinde çekilme başlar ve Ay batıncaya dek azalarak buna eşlik eder, batışın akabinde kabarma yeniden başlayıp yerin alt ucuna ulaşıncaya dek artar, Ay oradan ayrıldığında ise doğuya varıncaya dek yine çekilme vuku bulur, böylece Ay'ın dairesine tabi olan denizlerin muhtelif kısımlarındaki kutuplarda Ay'ın seyrindeki değişikliklere bağlı olarak her gün iki kabarma ve iki çekilme meydana gelir. Zira yuvarlak yeryüzünü denizlerin buharı kuşattığı gibi, Ay'ın günlük dairesi de onu kuşatır, Ay daima denizlerin ve karaların kimi yerlerinde bir eksende bulunurken, diğer yerlerde başka bir eksendedir, öyle ki aynı saat ve aynı anda Ay bir yerde doğarken, diğerinde batmakta, bir başkasında göğün zirvesinde, bir diğerinde ise yerin alt eksenindedir. Bundan dolayı, aynı anda kimi yerlerde denizin kabarması, kimilerinde ise çekilmesi tabiidir, lakin bu herkes için tek bir surette gerçekleşmez, nitekim engine açılıp açık denizi yaranlar, kabarmanın başlangıcını dalgaların bir nevi kaynaşması olarak hissederler ki bu dipte kaynayarak şiddetli rüzgarların sevkiyle fırtınalı esintiler doğurur ve bütün denizi çalkantıya bozar, bunun gevşemesiyle de çekilme hissedilir. Sahillerde ikamet edenler ise bunu bambaşka tecrübe ederler. Zira onlara ulaşan şey bir rüzgar yahut kaynaşma değil, suların kabarması ve taşmasıdır, bu hareketlerin mekanlar arasındaki farkı öylesine büyüktür ki bazılarının bu hareketin sebebinin aynı olduğunu dahi düşünmemelerine yol açar. Nitekim kabarma, ancak çok ve yoğun su barındıran, tabanı engebeli ve dağlık olan, Ay'ın etki alanına yakın, derin ve geniş bir yerde başlar. Bundan dolayı, Ay tabii hareketiyle suyun üzerine tesir ettiğinde evvela bitişik suları harekete geçirir ve suların bu itilimi tedricen uç sahillere taşıncaya kadar sürer ki bu hareketin başladığı ilk anda kıyıya derhal ulaşması imkansızdır.

Kabarma ve Çekilmenin Sebebi Üzerine. Bölüm 5.

Kabarma ve çekilmenin halleri beyan edildikten sonra, bunların sebeplerini araştırmak icap eder. Biz deriz ki bu kabil kabarma ve çekilmeler ancak üç şeyin bir araya gelmesiyle hasıl olur, bunlar sırasıyla mekanın tabiatı, suların durumu ve harekettir. Mekanın tabiatı şudur, suların bulunduğu mahal derin, uzun ve geniş olmalı, geçilmesi zaman almalı, engebeli, sarp ve sert olmalıdır ki her türlü harekette şiddetle geri tepen çok miktardaki dalgalar kabarsın. Suların durumu ise şöyledir, böylesi geniş bir mahalde bulunan suların miktarı o denli muazzam olmalıdır ki ne nehirlerin akmasıyla ne de pınarların katılmasıyla artıp eksildiği hissedilsin. Bu sular ne denli uzun müddet yoğunlaşır ve çalkantıyla ısınırsa, o kadar kesif buharlar yayar ki bunlar yerin buharlarıyla karışarak hareket halindeki dalgaları kabartır.

Doğunun ve batının yukarıdan gelen ve sıkça yinelenen hareketi, bu türden suyu kendine akraba bir kuvvetle çeker, zira su, çekilmeye kendiliğinden uyarak o kuvvet yaklaştıkça yaklaşır, öyle ki kabararak taşan sular, kendi yataklarını hor görüp en uç kıyıları dahi basar. Ne suların akıp gitmesi sebebiyle gevşek, yumuşak ve düz olan yerler, ne de incelikleri dolayısıyla daha az yoğun buharlara elverişli olan ırmaklar ve nehirler gibi akarsular bu tür bir vazifeye uygundur. Batıdan yerin eksenine (cardo) kadar olan hareketin, doğudan göğün [okunamadı] hareketine benzer şekilde üç yönlü bir sebebi vardır. Birincisi, doğu ve batı çizgileri birbirine eşit mesafededir, doğudan zirveye ne kadar mesafe alınırsa, batıdan yerin eksenine de o kadar eşit mesafededir, böylece doğu çeyreğinin tamamı doğuya denk düşer, eşit mesafededir ve her ikisi de yaklaşmaktadır. İkincisi, dünyanın iklim kuşağında, yerin eksenleri boyunca dik dairenin doğuşları birbirine eşittir.

Nitekim doğuş ve batış gibi bu eksenlerin çizgileri de eşit mesafededir. Bundan ötürü herhangi bir burç kaç derecede doğarsa, onun tam karşıtında batması zaruridir. Üçüncüsü, ufuktan gökyüzünün ortasına (MC) doğru daima bir yaklaşma, dairenin ortasından doğuya doğru ise bir çekilme takip eder, batışta da durum böyledir. Benzer şekilde ufuk, yerin ekseni ve aynı şekilde gökyüzünün ortası uyuşmaktadır, doğu çeyreğinde olduğu gibi batı çeyreğinde de bir yaklaşma ve diğer ikisinde de çekilme mevcuttur, böylece Ay'a dair yaklaşma ve çekilmeler birbirini izler. Bununla birlikte, kimi tatlı sularda dahi bu kabarma ve çekilmenin görüldüğü yerler vardır, nitekim Etiyopya’nın kimi yerlerinde, Galya ya da Germanya'nın denize komşu olan ve denizin yakınlığı sebebiyle aldanan kimi kıyı kentlerinde bu müşahede edilir. Denize dökülen ve denizin dalgalarıyla itilen bu sular, denizin kabarmasıyla taşarak, sanki Alpheus nehri dolup taşmışçasına kabarıyor görünürler. Suyun kabarması daha sıcak, çekilmesi ise daha soğuktur, nitekim kabarma esnasında dipsiz derinliklerden kaynarlar, çekilme esnasında ise dışarıya yayılarak soğurlar. Kabarma esnasında sular birbirine eşlik eder, çekilmede ise birleşmeseler dahi doğal olarak geldikleri yere, denizlere dönerler. Bilinmelidir ki doğal olarak Ay, gerek yerin üstünde gerekse yerin altında, önceki kabarmayı izleyen çekilme ile zaman bakımından denkleşir, fakat yerin üzerindeki yay, yerin altındaki yay ile asla eşit olmadığından, yerin üzerindeki kabarma ve çekilme, yerin altındakilere hiçbir yerde tam eşit olamaz.

Şu halde, üst yarıkürenin kabarma ve çekilme saatlerini ölçmek murad edildiğinde, önce Ay'ın hangi dereceden doğduğu, ardından enlemi de ihmal edilmeksizin hangi derecede battığı kaydedilmelidir, sonra doğuş derecesinden batış derecesine kadar olan açıklık, o iklimin doğuşu uyarınca on beşer derecelik kısımlara bölünmelidir, bölme işlemi neticesinde elde edilen miktar, her iki zaman aralığının eşit saatleri olacaktır. Şayet on beşten daha az bir artık kalırsa, bu bir saatin parçasıdır, binaenaleyh bütün sayının yarısı, üst yarıküreyi elinde tutan kabarma yahut çekilmenin doğal zaman aralığıdır. Zira yerin altında, batış derecesinden doğuş derecesine kadar olan yer altı yayı, diğer bir deyişle alt yarıkürenin kabarma ve çekilme gecikme süresi benzer şekilde hesaplanır, bunu daha kesin kavramak isteyen kimse, yerin kesin enlemine ve o enlemdeki burçların kesin doğuşlarına sahip olmalıdır.

Suların Artışı ve Azalışı Üzerine. Bölüm 6.

Yukarıda zikredilenlere binaen beyan edilmiştir ki, doğal olarak her iki yarıkürenin kabarma ve çekilme gecikme süreleri kendi kısımlarında birbirine eşittir.

Şimdi ise arızi olarak araya giren kimi eşitsizlikleri izah etmek gerekir. Zira bir yarıkürenin kabarma ve çekilmesinde görülen eşitsizliğin eşit zaman miktarıyla ölçüldüğü görülür, buna rağmen her iki tarafta da zaman süreleri denkleşir ve üst yarıkürenin kabarması kendisini izleyen çekilmeden ne kadar uzun veya kısa sürerse, alt yarıkürenin kabarması da üsttekinin çekilmesinden o kadar uzun veya kısa olur. Bu sürenin artışlar ve azalışlar arasındaki eşitsizliği yaklaşık bir saat kadar az veya çoktur, nitekim şayet suyun bolluğu ziyade ise, kabarma süresi çekilme sayısının bir saat kadar az veya çok üzerine çıkar, aksi durumda da benzer şekilde işler. Bütün bu eşitsizlik sekiz mahiyete dayanır, birincisi Ay ile Güneş'in mesafesi ve ışığın artışı ile azalışıdır. İkincisi, Ay'ın doğruluğunun (rectitudo) kendi orta hareketine eklendiği veya eksiltildiği zamandır. Üçüncüsü, dışmerkezli (eccentricus) dairedir, dördüncüsü eğim dairesindeki yeridir. Beşincisi, güney ile kuzey rüzgarları arasındaki durumdur.

Altıncısı, Mısırlıların deniz günleri dediği ve batılıların suların artış ve azalış günleri saydığı günlerdir ki bu Ay'ın tabiatına ait bir özellik değildir. Yedincisi, Güneş'in tabiatına ait bir durum olan gündüzün veya gecenin uzunluğu yahut kısalığıdır. Sekizincisi, rüzgarların kuvvetinin ne kadar tesir ettiğidir. Şu halde Ay'ın Güneş'e nazaran artış ve azalışlar arasında ayrılmış dört yeri mevcuttur, birincisi Ay'ın Güneş ile kavuşumudur (coniunctio). İkincisi, aralarında dik açı bulunduğunda teşekkül eden birinci kare açıdır (quadratus). Üçüncüsü, ışığın en çok olduğu karşıtlıktır (oppositio). Dördüncüsü ise son kare açıdır. Işıkların kavuşumunda denizin kabarması sıcak ve geniştir, zira bu hallerde Ay'a kavuşan Güneş onun kuvvetine kuvvet katar. Zira denizin kabarmasında Ay'ın nemli yıldızlarla birleştiğinde kazandığı doğal bir hassasiyet mevcuttur. Nitekim Ay'ın boyun eğip şeylerin tohumlarını kabul ettiği saatte, tohumların gücü derhal tabi kılınan unsurun, yani denizin hareketinde temas yoluyla kendisini aşikar eder, zira Güneş ile olan doğal kavuşum imtiyazı, Ay için yıldızlarla olandan çok daha tesirlidir. Bu kavuşum saatinden itibaren Ay uzaklaştıkça kabarma kuvveti azalır, çekilme ise ilk kare açıya kadar artar, burada azalış sona erdiğinde aksine kabarma artışı dolunaya kadar sürer, buradan kare açıya kadar azalış, oradan da kavuşuma doğru çekilmenin azalması ve kabarmadaki artış devam eder, şu farkla ki dolunay olan karşıtlıkta Ay'ın gücü, tohumları olgunlaşmış olarak doğuranın kuvveti gibidir, ikinci kare açıda da benzer şekildedir.

Alemin dönüşü, yani Ay'ın günlük hareketiyle bir gün içinde nasıl çifte kabarma ve çifte çekilme vuku buluyorsa, Ay'ın dönüşü, yani bir ay içinde de öylece çifte artış ve çifte azalış teşekkül eder, birincisi göğün eksenleri arasında, ikincisi ise Ay ve Güneş'in eksenleri arasında vuku bulur. İkinci olarak Ay'ın birinci hali hesaba katılmalıdır.

Bu yapıldığında, Ay'ın doğruluğu kendi ortalama hareketine eklendiği müddetçe kabarma kuvveti üstün gelir, eksiltildiğinde ise çekilme kuvveti baskın çıkar ve bu mezkur doğruluğun miktarı kadardır. Ne bir şey eklendiğinde ne de çıkarıldığında ise kabarma yahut çekilme kuvveti bu cihetten ne artar ne de eksilir.

Bu hareketler, Ay'ın önderliğini takip eden tatlı su körfezlerinde ve pınarlarda dahi görülür. Üçüncü sırada, kendi dairesinin apojesinden [okunamadı] derece eksik kaldığı müddetçe kabarma kuvveti galip gelir, [okunamadı] altında ise çekilme üstündür.

Dördüncü olarak, Ay kendi enleminde yükseldiği müddetçe kabarma kuvveti artar, alçaldığı müddetçe çekilme artar.

Beşinci olarak, Ay kuzey burçlarında yürüdüğü müddetçe kuzey denizlerinin kabarması artar, güney denizlerinin çekilmesi çoğalır, güneyde bulunduğu müddetçe ise durum tersine döner, güneydekilerin kabarması galebe çalar, kuzeydekilerin ise çekilmesi artar.

Bununla birlikte, ilk kare açıdan sonra Ay'ın ufuktan kendi dairesinin alt kısmına doğru ilerlediği hallerde, nemli takımıldızlar ve batan nemli yıldızlarla birlikte deniz kavimlerince bilhassa müşahede edilir, zira bütün bunlar bir araya geldiğinde yalnızca denizlerin kabarması coşmakla kalmaz, ırmaklar ve pınarlar dahi kabarıp taşar. Altıncısı, deniz günleri diye adlandırdığımız Ay günleridir. Nitekim bir Ay ayı yirmi dokuz buçuk gündür, bu süre dört eşit parçaya bölündüğünde her bir çeyrek yedi buçuk günü bulur. Şu halde ayın yirmi yedinci gününden sonraki ayın dört buçuk gününe kadar olan günler azalan günler olarak adlandırılır, takip eden dört buçuk gün ise artan günlerdir, bundan ötürü bu günlerde kabarmada kimi eksilmeler, diğerlerinde ise artışlar hissedilir ve sonraki iki çeyrek de yirmi yedinci güne kadar nöbetleşe birbirini izler. Bu durum Mısırlılar ve batılılar tarafından tespit edilmiştir, denizin hallerine vakıf olan herkesçe suların bu çeyrekler boyunca artış ve azalışlarla başkalaştığı görülmüştür, lakin eksilme dedikleri yedi gün içinde bir yahut iki gün eksilme, artışlar arasında ise aynı miktarda çoğalma günleri sabittir, nitekim Memphis ahalisi nezdinde dahi Ay evrelerinin bu çeyrekleri esnasında tatlı suların artış ve azalışlarında bu türden yüce hareketler sabittir.

Kimi kimseler Ay döngülerinin (lunatio) denizlerdeki tesirlerini, artışlar ile azalışlar arasında üç kısımlı bir hesapla sayarak, ilk yedi yahut on günde kabarma hareketinin artışını, son on günde azalışını, ortadakilerde ise vasat bir durumun hissedildiğini söyler. Yedinci sırada ise Güneş'in de bu tür hareketlere kuvvetiyle ne denli bir destek kattığı yer alır.

Nitekim kabarma ve çekilmelerin seyrini başlıca Ay idare etse de, bunların artış ve azalışlarına hem Güneş hem de sabit yıldızlar bir miktar katkı sunar. Zira bu hareketlerin gözlemlendiği muhtelif denizlerde, senenin muayyen vakitlerinde, gece ile gündüz arasında bu hareketlerin artış ve azalışlarındaki kuvvet değişiminin, Güneş'in güney ve kuzey burçları arasındaki hareketinden neşet ettiği tecrübe edilmiştir. Gündüz geceden daha uzun olduğu müddetçe denizin gündüz kabarması gece kabarmasından daha üstün gelir, gecenin uzun olduğu durumda ise bilakis bunun aksi vâki olur. Şu halde bu hareketlerin ılım noktalarında (aequinoctium) her iki durumda da eşitliği hissedilir, gündönümlerinde (solstitium) ise birinin azami artışı, diğerinin azami azalışı duyumsanır. Bu hareketlerdeki değişimin sebebi ikilidir. Birincisi, gündüz ve gece tebadüllerinde Güneş'in ne ölçüde tesir ettiğidir. Gündüz geceden uzun olduğunda Güneş yeryüzü üzerinde daha uzun müddet kalarak suları ısıtır, hararetinin kuvvetiyle dipsiz derinliklerden dalgaları yukarı çağırır, bu sebeple suların gündüz hareketlerinin gece hareketlerine üstün gelmesi zaruridir. İkinci sırada ise, Ay'ın yukarı yarı kürede daha uzun süre kalmasıyla ne kadar fazlalık kattığı bulunur. Zira gece gündüzden daha uzun olduğunda Ay geceleyin yerin üzerindedir, çünkü doğan burçları daha uzun müddet tuttuğundan gece hareketlerini süre bakımından gündüz hareketlerinin önüne geçirir. İşte bundan ötürü, yukarıda her bir günde iki çekilmenin, her bir ayda ise her iki hareketin ikişer artış ve ikişer azalışının meydana geldiği söylendiği gibi, şimdi de her bir senede mezkûr hareketlerin, bunlara muvafık düşen bir tür benzerlikle, aynı sayıda artış ve azalış gösterdiği aşikardır. Nitekim Ay yerin üzerindeyken ve Güneş Yay burcunda bulunurken gece kabarmasının mezkûr kabarmaların benzerliğini taklit ettiği görülür, aynı şekilde Güneş İkizler burcunu, Ay ise yukarı yarı küreyi işgal ettiğinde karşıtlığın (oppositio) gündüz kabarması bunu izler, yıllık hareketlerin diğer aylık artışlarla olan münasebeti de böyledir, lakin bunların denkliği değil, mukayese edilebilirliği kolayca anlaşılır.

İşte bu delillerin tamamı bir araya geldiğinde suların kuvvetli ve gayet geniş artışları husule gelir ve bu hareketlerin miktarının ölçüsü mezkûr sebeplerin sayısını takip eder. Şu halde bunlar yedi tabii âmildir. Sekizinci arızi âmil ise, suların yahut rüzgârların daha ziyade bir araya toplanıp tüm denizi galeyana getirerek ne kadar kuvvet kattığıdır.

Bütün denizi harekete geçiren rüzgârların iki cinsi vardır, biri denizin derinliklerindeki dalgaları yukarı doğru harekete geçiren, kayalık dipte yankılanıp yukarıya doğru kaynayan yollar bularak, yukarıda zikredildiği gibi, dipsiz derinliklerden nehirlere çıkan rüzgârdır. Diğeri ise gökyüzünün esintileriyle bir araya gelip karanın ve denizin üzerine yukarıdan hücum eden ve denizin sathında birleşerek deryanın hiddetli hareketlerini coşturan rüzgârdır. Birinci cinsin iki türü denizin sınırlarını aşarak nadiren sahillere kadar ulaşır. İkinci cinsin rüzgârları ise muhtelif yerlerden eserek yeryüzü feleğini (orbis) baştan başa dolaşır, nitekim bunların kimi yerleri asli, kimi yerleri ise talidir. Asli olanlar âlemin dört ana yönündedir, tali olanlar ise bu dört yönün ortasında bulunur. Bu meselede dikkat edilmesi gereken başlıca husus şudur ki, Ay'ın doğudan batıya hareketiyle denizin çekilmesi irtibatlandığında, doğu rüzgârları kabarma kuvvetlerine yardım eder, batı rüzgârları ise karşı koyarak çekilme kuvvetlerini artırır, güney ve kuzey rüzgârları arasında da kendi yönlerine esenler birbirine zıt şekilde mani olur.

Şu halde yukarıda zikredildiği üzere, her iki yarı kürenin tabii kabarmasının, onu takip eden çekilmeye süre bakımından eşit olması meselesi, arızi bir sebepten ötürü bir eşitsizlik araya girmediği müddetçe böyledir. Bu arızi durumun ise iki cinsi vardır, biri zatidir ki sebeplerini yukarıda tasvir ettik, diğeri ise rüzgârların kuvvetinin dışarıdan eklediği yabancı sebeptir.

İşte bu sekiz mevkiden kabarma ve çekilmelerin bütün artış ve azalışları çeşitlilik gösterir. Bu kabarma ve çekilmelere dair umumi hüküm şudur ki, kabarma olan ilk hareket, Ay'ın tabii tesirini takip eder. Çekilme ise suların çıktıkları denizlere tabii bir avdetidir. Dolayısıyla kabarma müddeti daha uzun sürdüğünde, artışın miktarı nispetinde onu izleyen çekilmenin süresi kısalır. Bunun aksi de benzer şekilde cereyan eder, ayrıca bazen kıyıların elverişsizliğinden ötürü bir miktar eşitsizlik doğar. Nitekim kabarma dışarıdan kıyılara taştığında, şayet kayaların oyuklarına yahut vadilere yahut derin çukurlara akarsa, bir kısmı geride kaldığından daha az suyun geri dönmesi zaruridir. Keza denizin ırmakların akışına karşı taştığı yerlerde de tatlı suların tesiriyle çekilmenin üstün gelmesi zaruridir.

Yedinci Bölüm

Ay'ın bu tür tesirinin sebebini açıklarken, muhaliflerin fikrini çürüttüğümüz takdirde kabarma hükmünün sağlam bir esasa dayanacağı kanaatindeyim. Zira onlar denizin tabiatında kendine mahsus bir kuvvet bulunduğunu, hiçbir harici kuvvetin değil, ancak kendi tabiatının kuvvetinin tek bir kaynamayla dalgaları galeyana getirdiğini ve bunların akmasıyla kabarma meydana geldiğini söylerler. Onlara göre Güneş yukarıdan kuşatarak denizin kabarmasını sağlar.

Lakin aynı sebeplerden ötürü ırmakların ve kaynakların sularını da aynı hareketlerle neden galeyana getirmediğini sorarız. Onlara dört cihetten cevap veririz. Evvela, şayet kabarmayı denizin tabiatı idare etseydi, hiçbir eşitsizlik kabul etmeksizin her zaman aynı tarzda, aynı vakitte ve aynı süre miktarıyla vuku bulurdu.

Zira ne zati ne de yabancı bir tesire maruz kalmaksızın, kendi zaruri durumundan başka bir duruma asla geçmezdi. Oysa bu hareketlerin miktar, keyfiyet, mekân ve vakit bakımından daima değiştiğini ve bu değişimlerin Ay'ın hareketlerine refakat ettiğini görmekteyiz.

İkinci olarak, sular çevreye dağılıp uç noktalara doğru aktığında, onları tutacak daha geniş bir mekâna ihtiyaç duyulur.

Şu halde deniz kendiliğinden daha geniş yerlere doğru taşar ve ardından kendisi için kifayetsiz olan yere doğru yeniden geri püskürtülür. Oysa bu tabiata aykırıdır, zira hiçbir şey kendiliğinden daralmak istemez.

Üçüncü olarak, suyun tabiatı daima aşağıya ve derinliğe meyil etmek iken, kabarma esnasında suların aşağıya doğru değil, zıt bir hareketle dışarıya fırlayıp diğer tarafa ve yukarıya doğru yükseldiğini görmemizin sebebi nedir? Suyun tabiatında bu bulunmadığına göre, harici bir sebebin varlığı zaruridir ki bu da Ay'dan başkası değildir.

Dördüncü cihet, aynı sebeplerden ötürü tatlı suların da aynı hareketleri geçirmesi gerektiğine dair onların ileri sürdüğü muhakemeyi bertaraf eder. Bu hususta deniz suyu ile tatlı suyun farkı kifayet eder, zira deniz suyunun tabiatı yoğun, tuzlu ve dalgalıdır, nehir suları ve benzerleri ise akıcı, latif ve tatlıdır. Hal böyle olunca, birine arız olan şeyin diğerine de aynen vuku bulması zaruri değildir.

Sekizinci Bölüm

Denizin tabiatında Ay'ın kudreti bu denli büyük olduğuna ve diğerleri Ay'ın kuvvetini takip ettiğine göre, diğerlerinden bir tefrik yapılmalıdır, nitekim filozoflar nezdinde sabittir ki, Ay denizin hiçbir yerinde büsbütün tesirsiz değildir, lakin onun kuvveti ve tesiri kimi denizlerde daha zahir, kimilerinde ise daha azdır. Bu durum Ay'ın herhangi bir noksanlığından değil, denizin durumunun daha az elverişli olmasından ileri gelir. Şu halde denizlerin vaziyeti üç türlüdür. Zira kimi denizler vardır ki onlarda ne kabarma ne de çekilme olur, kimilerinde bu hareketler cereyan eder lakin görünmez, kimilerinde ise hem vuku bulur hem de zahir olur. Bu üç cinsin ilk ikisinin üçer türü vardır. İlk cinsin birinci türünde, ezelden beri donmuş olmayan, uzun müddet kesifleşmemiş, tuzlu olmayan ve bu hareketleri kışkırtan rüzgârlara maruz kalmayan sular bulunur, bu vazifeyi kendi acziyetleri yüzünden reddetmiş değillerdir, tıpkı denize benzer bir haznede toplanan ve kış mevsiminde çoğalıp yaz sıcağında azalan göller ve bataklıklar gibi. İkinci türe dahil olanlar ise iç denizlerdir ki Ay'ın devrinden uzaktır, öyle ki Ay'ın kuvveti onlara kadar erişemez.

Üçüncü türden olanlar, tabanı yumuşak ve kaygan olan sulardır, bunlar suların itişine boyun eğdiğinde, geri püskürtülen dalgaların kabarmaya zorlanması söz konusu olmaz, nitekim bu durum burunların ve adaların çevresinde sıklıkla vuku bulur. Birinci türün ikinci cinsinde ise kıyıları yahut genişlikleri birbirinden alabildiğine uzak denizler yer alır, bunlar insanların yerleşimlerinden öylesine uzaktır ki, kabarsalar veya çekilseler dahi bu hareketleri bildirecek kimse bulunmaz. İkinci türden olanlar, kıyıları birbirinden enlemesine uzak olan ve ıssız olmayan denizlerdir, lakin bunlar derin, sarp, dik ve düzlükten yoksun olduklarından, diğerleri gibi hareket etseler de taşacak yer bulamazlar.

Üçüncü türden olanlar ise diğer sulara dökülen sulardır, döküldükleri suların kabarma saatinde bunlar da kabarır. Dördüncü cinsten olanlar, karşı kıyıya geçmek için bir zaman harcamayı neredeyse gerektirmeyen, Ay döngüsüne yakın denizlerdir, bunların tabanı derin, sarp ve kayalıktır, kıyıları ise düz ve yerleşime elverişlidir, Hint, Fars, İskit, Galya boğazları ve bunlara benzer olanlar gibi. Bunlar kendiliklerinden değil, daha önce açıklandığı üzere, Ay'ın belirli bir vazifesiyle bu şekilde hareket ederler. Gösterilmiştir ki

aşağı âlemin cisimleri, semavi gidiş ve geliş hareketlerini, doğanın birtakım gizli bağlarıyla çekilerek takip ederler, yeryüzündeki cisimler arasında dahi bunun örneklerle vuku bulduğu yukarıda aşikâr kılınmıştır. İşte bu minval üzere Ay, kendi tabiatına uygun denizleri, aralarındaki mesafeye göre gizli bir çekim bağıyla kendine çeker. Güneş'in dahi denizler üzerinde bir miktar tesiri vardır, söz gelimi Hint ve Fars boğazları akıntı bakımından benzerdir, yine de Güneş'in dönüşlerini takip eden zıt hususiyetlere sahiptirler. Zira Fars Boğazı, Başak burcunun başlangıcından Balık burcunun başına kadar rüzgârların ve yağmurların fırtınalarıyla kabarır, her türlü seyrüsefere elverişsiz kalır. Balık burcundan Başak burcuna kadar ise bunun aksine sükûnet bulur. Öyle ki, Yay burcunun başlangıcında onun pek kızgın kaynaması şiddetlenir, İkizler burcunun başında ise tam aksine son derece sakinleşir. Hint Boğazı ise bunun zıddınadır, zira Fars Boğazı'nın kaynaması şiddetlendiğinde, Hint Boğazı tam aksi şekilde yatışır, öyle ki İkizler burcunun başında Hint Boğazı alabildiğine hiddetlenir, Yay burcunun başlangıcında ise gayet uysallaşır. Aralarındaki ihtilaf öylesine büyüktür ki, denizciler Fars Boğazı'nı melankolik, Hint Boğazı'nı ise kolerik addetmişlerdir, aralarındaki mesafenin tamamını en usta gemiciler kati hudutlarla belirlemişlerdir. Zira Fars Boğazı doğu cihetinden, adalardan ve [okunamadı] ile Argues topraklarının en iç kısımlarından başlar, batıya doğru Saba ve Arap diyarlarına kadar uzanır, limanların içine kadar varır, oradan Mısır ve Suriye'ye geçit verir. Hint Boğazı ise doğu tarafından, Hindistan'ın en uç sınırlarından başlar, [okunamadı] vesilesiyle ıssız adanın etrafından dolaşarak Hindistan ve Etiyopya'nın muhtelif vilayetlerini yıkar ve Fars Boğazı'nın doğu kıyılarına kadar uzanır.

İşte bu denizler, kıyılarının farklı vaziyetlerine göre, Güneş'in dönüşlerinin farklılıklarına nazar eden değişik haller hissederler. Güneş'in bu kuvveti diğer denizlerde de hissedilmektedir, lakin bunu zamanında göstermiş olmak kâfidir.

Ay'ın Hayvanlar ve Bitkiler Üzerindeki Tesiri Üzerine, Beşinci Bölüm

Şimdiye değin Ay'ın denizlerin ve suların tabiatı üzerindeki hususi kuvvetini lüzumu mertebesinde tetkik etmiş bulunuyoruz.

Bundan sonra, aşağı âlemin cisimlerinin muhtelif hallerinde de Ay'ın sevk ve idaresini takip etmek icap eder.

Zira Ay'ın kuvvetinin amirane tesiri, yalnızca unsurların hakiki hareketlerinde değil, her gün cereyan eden hadiselerde dahi kendini gösterir. Çok sayıda nesne çeşidi vardır ki, Ay büyüdüğü ve onların mahalleri üzerinde yükseldiği müddetçe ziyadesiyle artış gösterirler, Ay küçüldüğü ve mahallerinden alçaldığı müddetçe ise artışları geri çekilir. Bu hal hayvanlarda, bitkilerde ve madenlerde vuku bulur, nitekim Ay büyürken hayvanların bedenlerindeki sıvılar çoğalır, küçülürken ise azalır, öyle ki insan bedeninin damarlarını dahi o vakit daha dolu, diğer vakitte ise daha gevşek bulursun, bu durum hastalarda daha bariz görülür. Zira Ay döngüsünün ilk yarısında yatağa düşenlerin tabiatı daha kuvvetli olup hastalığa daha sert direnir, sonraki yarıda ise daha zayıf düşerek daha kolay teslim olur. Hastaların günlük nöbetleri dahi Ay'ın ilk mahalle olan üçgen açı, kare açı, karşıtlık ve dönüşlerine göre her gün ölçülür, bu imtiyaz sebebiyle mezkûr günler diğerleri arasında hususi bir isimle ayırt edilmiştir.

Nitekim denizciler bu günleri tefrik ederek rüzgârların, bulutların ve yağmurların seyrini tayin ederler. Geceleyin Ay ışığı altında uzun müddet kalan insanların bir uyuşukluk ve halsizliğe maruz kalması da bundandır, yine gece Ay ışığına maruz bırakılan hayvan etlerinin hem kokusunun hem tadının bir şekilde değişmesi de bu kabildendir. Hayvanlardaki soğuk ve nemli cevher olan beyin ve omurilik dahi Ay büyürken çoğalır, küçülürken azalır yahut aksine döner. Ay döngüsünün ilk yarısında döllenen ve yumurtlanan yumurtanın akı dahi daha ziyade başkalaşır, bütün bunlar hem gündüz hem gece dairenin dördülleri arasında muhtelif konumlarda yükselip alçalırken cereyan eder.

Kimi balık cinsleri de muhtelif sularda Ay döngüsünün ilk yarısında oyuklarından dışarı çıkar, sonraki yarısında ise içeride kapalı kalır. Keza Ay yükselirken yukarı kısımlara çıkarlar, alçalırken ise diplere dalarlar yahut bunun aksi vuku bulur, kurtlar, sürüngenler, vahşi hayvanlar ve yırtıcı kuşlar dahi Ay döngüsünün ilk yarısında avlanmada daha keskin ve daha hararetlidirler. Ay büyürken ve yükselirken yapılan aşılar daha fazla gelişir ve meyveyi hızlandırır, küçülürken ve alçalırken ise daha az netice verir.

Ay birçok fidanı kurutur ve kavurur. Onun filizler, otlar, tohumlar ve kökler üzerindeki kuvvetinin ne denli büyük olduğu, ziraat işiyle meşgul olanların nezdinde mutat tecrübelerle pek sağlam bir surette sabittir, madenler dahi Ay'ın bu kuvvetinden azade değildir, nitekim ehil olanlar bunların Ay büyürken daha kıymetli, küçülürken ise daha kıymetsiz olduğunu tespit ederler. Âlemin nesneleri üzerinde Ay'ın sevk ve idaresinin bu türden pek çok vazifesi mevcuttur, bunların hepsini tek tek sayıp dökmek imkânsız olduğundan, bunları saymaya kalkan beyhude yorulmuş olur.

Dördüncü Kitap, Dokuz Bölüm

Birincisi, Batlamyus'a göre yedi gezegenin tabiatı üzerinedir. İkincisi, kimi avam müneccimlere göre bunların tabiatı, uğuru ve uğursuzluğu üzerinedir. Üçüncüsü, gezegenlerin tabiatını, uğurunu ve uğursuzluğunu renklerinden ötürü değiştirenler üzerinedir. Dördüncüsü, tabii tahkikatta uğur ve uğursuzluğun birleşmesi üzerinedir. Beşincisi, uğurlu ve uğursuz olanların tefriki üzerinedir. Altıncısı, her iki gezegen cinsinin vaziyetlerinin farklılığı ve birbirleri üzerindeki tesiri üzerinedir. Yedincisi, zamanın hareketlerinde gezegenlerin tabiatının ve tesirlerinin değişmesi üzerinedir. Sekizincisi, eril ve dişil gezegenler üzerinedir. Dokuzuncusu, gündüz ve geceye ait olanlar üzerinedir.

Batlamyus'a Göre Yedi Gezegenin Tabiatı Üzerine, Birinci Bölüm

Yunanistan kralı Makedonyalı İskender'den sonra Mısır'a hükmettikleri rivayet edilen ve ardı ardına gelen on hükümdarın tamamına Batlamyus adı verilmiştir. Bunlardan Philadelphia doğumlu olup Mısır'da hüküm süren biri, İyonik Grek lisanında el-Mecestî (Almagesti) adlı gök bilimi kitabını yazmıştır, nitekim kimileri dört kısımdan müteşekkil astroloji risalesini de ona atfederler, diğer pek çok kimse ise [okunamadı]

Bunu katiyetle tasdik etmek yahut aksini savunmak bizim meselemiz değildir, ancak mezkûr kitapta gezegenlerin tabiatını farklı kılmış, nesnelerin sebeplerini ise pek titizlikle tetkik etmemiştir. Nitekim Güneş'ten başlayarak, tecrübe edildiği üzere onun sıcak olduğunu ifade eder, zira yaklaşırken hararet getirir, uzaklaşırken soğuk bırakır. Ay'ın nemli olduğunu, zira yeryüzüne yakın olup yükselen buharının onu bu hale getirdiğini bildirir. Satürn'ün soğuk ve kuru olduğunu, çünkü Güneş'in hararetinden ve yeryüzünün buharından pek uzak bulunduğunu söyler.

Mars'ın ise ateşin hararetinin tesbit ettiği üzere sıcak ve kuru olduğunu, Güneş'e daha yakın olduğundan yükselen hararetle kaynadığını kabul eder. Jüpiter'in ılımlı olduğunu, zira Satürn ile Mars arasında orta bir mevkide bulunduğunu zikreder. Venüs'ün dahi sıcak ve nemli olduğunu, bunun bir cihetten Güneş'e olan yakınlığından, diğer cihetten ise kendisine kadar ulaşan yer buharından ileri geldiğini söyler. Merkür'ün ise kâh kuru kâh nemli olduğunu, nitekim bazen Güneş'e yükseldiğini, bazen ise Ay'ın çemberine doğru meylettiğini bildirir. Nesnelerin tabiatını daha derinlemesine araştıran kimi kimseler, böylesine gayri muntazam ve beklenmedik hadiseleri hayrete düşmeksizin geçemezler.

Zira semavi cisimlerin aralıklarını bildiren kitaplardan sabittir ki, yeryüzüne en yakın olan Ay'ın feleği (orbis), yeryüzünün sathından yirmi sekiz bin ve küsur mil, hakikatte ise doksan dört mil mesafededir, her bir mil üçer bin arşından müteşekkildir. Filozof ise yeryüzünün buharının onun sathından öteye [okunamadı] daha fazla yükselmediğini hesap etmiştir.

...yüceldiği söylenir. Gerçekte ise dört yüz arşınlık bir mesafedir ki bu iki mildir, zira bir stadyum [okunamadı] böyle olduğuna göre, Ay ile Yer arasında bu denli büyük bir yakınlık varken, burada Ay’ın doğasının Yerin buharlarıyla lekelendiğini söyler. Nitekim Ay, Yerin buharlarını kabul etmeye elverişli olsaydı, bunu kabul etmeye muktedir olan cisimlerin başına gelenlerin onun da başına gelmesi gerekirdi, ancak bu tür cisimlerde lekelenmeyi bozulma ve dağılma takip eder.

Bundan başka, Mars’ın, altta bulunan Güneş’in yükselen hararetiyle kaynadığını öne sürdüğünde, Güneş’in yukarıdaki âleme, aşağıdaki âlemde kudretini kullandığı aynı tesiri icra ettiğini zannettiği görülür. Oysa Güneş aşağıdaki âleme, Ay-altı âlemin unsurlarının ateş gücüne uygun bir ateş sıcaklığı verir. O halde göksel cisimlerin de bu unsurları kabul etmeye muktedir olduğu sonucu çıkar.

Öyleyse niçin ne Mars aralıksız sıcaklığın tesiriyle kararır, ne Satürn devasız bir soğukluk içinde solar, yahut niçin buradaki durmaksızın yanan alevle asla kavrulmaz veya oradaki ebedi buz kesilme ile yok olup gitmez, zira bu güçleri kabul etmeye muktedir cisimlerde bunun tabii olarak gerçekleştiğini görürüz. Şu halde o da ne Yerin buharlarından ne de Güneş’in yakınlığından hararet devşirir, tıpkı Satürn’ün de her ikisinden daha uzakta bulunması sebebiyle soğuk ve kuru olmaması gibi, zira birbirine zıt olanların sebepleri yanı başlarında mevcut değildir. Benzer şekilde Jüpiter de Satürn’ün soğukluğu ile Mars’ın sıcaklığının iki yandan karşılaşıp ortada dengelenmesiyle itidal bulmaz. Şayet başka bir yerden gelen bu eşitlikler onun doğasını meydana getiriyorsa, bunların yaklaşması ve uzaklaşmasıyla biri diğerine üstün gelecek, diğeri de ister istemez ona boyun eğecektir ki bu nitelikleri kabul etmeye muktedir nesnelerde arızi olarak bozulma ve çözülme meydana gelmesi adettendir. Aynı akıl yürütmeyle Merkür’ün de açıkladığın durumlara göre ne kuru ne de nemli olduğu anlaşılır. Zira yıldızların cisimleri bu nitelikleri başka bir yerden alsalardı, cevherlerinin bu nitelikleri kendilerinde barındırmaya muktedir olması gerekirdi. Oysa bu nitelikler unsurlara aittir, öyleyse yıldızların cevherlerinin de bu unsurlardan mürekkep olduğu sonucu çıkardı ki bu görüş daha risalenin ilk bahislerinde çürütülmüştü.

Zira göksel cisimler bu unsurlardan mürekkep değildir, bilakis çok daha basit bir başka özden meydana geldiklerinden, basit bir tesir ve tabii bir hareketle bu arızi hallere yön verirler.

Yıldızların Doğası, Kutluluğu ve Kutsuzluğu Üzerine, Bölüm 2

Yıldızların doğasını, kutluluklarını (fortuna) ve kutsuzluklarını (infortunia) ele almayı teklif ettiğimize göre, ilk olarak bazı kimselerin pek uygun düşmeyen görüşlerini sergilemek yerinde olur, ardından buna karşı olan hususlar ortaya konacak ve en nihayetinde felsefi araştırmaya uygun kendi anlayışımız belirecektir. Burada bilgisiz kimseleri [okunamadı] gerektiğinden, onların hem dört unsur hem de bunların cisimlerdeki karışımlarının doğaları ve hususiyetleri hakkındaki kanaatlerini, halk tabakasına has kaba bir görüşle değil, daha ince bir muhakeme ile ele alıyoruz. Zira bilgelerin tüm eski kanaatlerinin şu açık anlayışta uzlaştığını söylerler, Ay-altı âlemdeki şeylerin tüm toplamı iki cins altında toplanır ki bunlar dört unsura ve bunların karışımından meydana gelen bileşiklere göredir. Unsurlar ise ateş, su, hava ve Yerdir. Karışımlar ise sarı safra, kan, balgam ve kara safradır, bundan ötürü unsurların doğasında kendilerine has bir hususiyet bulunur, ancak unsurlardan türeyen şeylerde bulunan renk ve tat onlarda bulunmaz. Nitekim ateşte görünen renk ateşin kendisine değil, yanan maddeye aittir, onun doğası sıcaklık, hususiyeti ise yakıcılıktır.

Aynı şekilde doğası nem, hususiyeti üretici itidal olan hava da böyledir, suyun rengi de suyun kendisine değil, suyu tutan şeye aittir ki onun doğası soğukluk, hususiyeti şeyleri nemlendirmektir. Yerde görülen türlü renkler de yine farklı buharlara aittir, onun doğası kuruluk, hususiyeti şeyleri taşımaktır, tat bahsinde de durum farklı değildir, ateş ve havanın tatları açıkça bulunmaz. Yerin ve suyun farklı mahiyetteki kısımları ise farklı tatlar sunar ve bazılarının kanaati bu yöndedir, gerçi bu herkesin ortak fikri değildir. Nitekim bir kısımda hepsi uzlaşırken bir kısımda ihtilafa düşerler, doğalar ve hususiyetler bahsinde hemfikirdirler. Fakat renkler ve tatlar konusunda kimi bunları bütün unsurlardan nefyeder, kimi bazılarına bahşeder ki bu da başka bir ayrımdır, zira kimileri tatlar ile renkleri birbirinden ayırır, kimileri unsurlardan, kimileri ise aynı anda bazı şeylerden kaldırır, kimileri ise şunları bunlara atfeder. Nitekim suya ve Yere pay verirler, suyun renginin beyaz, tadının tatlı olduğunu, Yerin ise renginin esmer, tadının ekşi olduğunu öne sürerler. Bazıları Yerin tadının tatlı olduğunu şu gerekçeyle savunur görünür, tatlı olmasaydı filiz veremezdi. Kimileri ise tadı inkar ederken kırmızı rengi kabul ederler ki bunun izahını hem alevlerle parıldayan bu ateşten [okunamadı].

Fakat tadı inkar ettikleri gibi rengi de reddederler, zira zıtlıkları kabul etmeye muktedir olan doğa kimi zaman beyaz, kimi zaman siyah, kimi zaman da orta mizaçlardadır, buradan hareketle herkese kendi doğasını, hususiyetini, rengini ve tadını dağıtmışlardır, öyle ki rengi görme duyusuyla, tadı tatma duyusuyla kavradığımız gibi, onların doğalarını, yani sıcak, kuru, soğuk ve nemli oluşlarını da renk ve tat vasıtasıyla idrak ederiz, hususiyeti ise nesneler birbirine temas ettiğinde ortaya çıkan tesirle anlarız.

Buna göre sarı safranın rengi ateş rengi, tadı acı, doğası sıcak ve kuru, kuvveti yakıcıdır. Kanın rengi kırmızı, tadı tatlı, doğası sıcak ve nemli, kuvveti üreticidir. Balgamın rengi beyaz, tadı tatsız, doğası soğuk ve nemli, kuvveti besleyicidir.

Kara safranın rengi esmer, tadı tuzlu, doğası soğuk ve kuru, kuvveti tutucudur. Unsurlar ve bunların karışımları hakkında söylenenler bunlardır, şimdi yıldızların cisimlerine geçelim [okunamadı].

Onların doğalarını yalnızca renklerinden ödünç alırlar, tatma duyusunun imkansızlığı sebebiyle idrak edemedikleri tatlardan değil. Böylece yıldızların sıcak, kuru, soğuk ve nemli doğalarını renklerin çeşitliliğine göre idrak ettiklerini düşünürler, nesnelerin doğalarının bu renkleri takip ettiğini kabul ederek, nesnelerin birinden diğerine bir tür akrabalık vasıtasıyla zihne böylece ulaştığını, yani yakındakilerden daha uzakta olanlara varıldığını ileri sürerler.

Böylece unsurlardan ve onların karışımlarından yıldızlara doğru ilerleyerek, onların doğalarını renkleri vasıtasıyla bildirirler. Zira dediklerine göre, hangi yıldızın rengi şu veya bu unsurun ve şu veya bu mizacın rengindeyse, o yıldızın aynı doğaya sahip olması kaçınılmazdır. Hangi yıldızın rengi ise farklı bir mizaç renginin karışımından hasıl olmuşsa, o da karışık bir doğaya sahiptir, Yerin ve kara safranın esmer rengi soğuk ve kuru bir doğaya işaret ettiğinden, Satürn’ün de aynı renkte oluşu onun aynı doğaya, aynı hususiyete ve kuvvete sahip olduğuna hükmettirir, nitekim Mars ve Güneş’in ateşli doğaları da böyledir ki Güneş’te bu durumun doğrulanması alışılageldik tesiriyle zaten sabittir, Venüs’ün rengi ise beyaz ile gök mavisi (glaucus) arasında orta bir haldedir.

Hiçbir yalın mizacın sıcaklığını tek başına almaz, sanki sarı safra ile balgamdan meydana gelmiş gibi, böylece onun doğasını sıcak ile soğuk arasında dengelenmiş, yani sıcak ve nemli olarak temsil eder, aynı şekilde Jüpiter’in aklaşan rengi de onun dengeli doğasını ve doğum haritasına (genitura) uygun düşen kuvvetini gösterir, şayet beyaz rengi esmerlikle lekelenecek olursa, esmerlikten ötürü soğuk, beyazlıktan ötürü nemli doğası anlaşılır. Merkür’ü ise alacalı gördüğümüzden, kimi zaman yeşil, kimi zaman kurşuni yahut bunlardan farklı bir renkte olduğundan, değişken renkleri kabul edişine göre doğalarını da değişken kabul ederiz, bu muhakemeyle yıldızların doğaları idrak edilip ayrım gözetildiğinde, adeta onların sıcak ve nemli yahut soğuk ve nemli oldukları bulunur.

Bu nitelikler doğumun beslenmesine elverişli olduğundan bunları kutlu saymışlardır, sıcak ve kuru yahut soğuk ve kuru olanları ise, bu niteliklerin bozucu ve ölçüsüz olması sebebiyle kutsuzlara dahil etmişlerdir, doğası değişken ve belirsiz olanı ise kimi zaman elverişli ve iyicil, kimi zaman da zararlı olanlarla birlikte ayırt ederler. İşte bu sebeple Satürn ve Mars zararlı tarafa ayrılmıştır, Jüpiter, Venüs ve Ay ise daha iyi olan tarafa geçmiştir. Merkür ise ortaktır. Güneş de her ne kadar Mars gibi ateşli olsa da, sıcaklığın genel besleyicisi olduğu için bazen kutlulara katılır, bazen de kutsuzlara.

Yıldızların Doğasını, Kutluluğunu ve Kutsuzluğunu Renklerine Göre Değerlendirenlerin Çürütülmesi, Bölüm 3

Bu görüşler sergilendikten sonra, bu şekilde aldanmış kanaatleri çürütecek deliller getirilmelidir. Görülüyor ki tamamen dayanıksız bir akıl yürütmeyle aldanmaktadırlar, nitekim Satürn’ün rengi hem topraksı hem de kara safradan farklı olup daha ziyade kurşunidir, Jüpiter’in rengi ise şayet gök mavisi ile lekelenirse beyazlığını kaybeder, zira beyaz herhangi bir renkle lekelendiğinde beyaz olmaktan çıkar. Mars yıldızına gelince, Venüs’ün rengi ise açıkça beyazımsıdır. Güneş’in Mars’tan daha sıcak olduğundan hiç kimse şüphe etmez, eğer renk doğaya işaret etseydi, Mars kadar kırmızı olması gerekirdi. Durumun başka türlü olduğu gözlerimizden saklı değildir. Merkür’e ise türlü renklerine göre türlü doğalar atfederler, oysa renklerin değişkenliği...

bunun kendi doğasından değil, bakışımızın bir yanılgısından ileri geldiğini söylerler. Çünkü doğudan yükseldiğinde yeryüzünün buharları, bakışımızla onun arasına girerek Ay’ı kendi renklerine büründürür, nitekim sağlıklı bir görüşe sahip olan kimse onu beyaz olarak tartar. İkinci olarak, farklı cinsler arasında bir kıyaslama olamayacağından, yıldızların cisimleri bu renkleri temsil ediyor diye doğalarının da zorunlu olarak bu niteliklerle boyandığı söylenemez, zira bu durum şu dünyevi cisimlerde gerçekleşir ve aralarındaki farkları aklı başında hiç kimsenin bilmediği söylenemez, çünkü aynı cinsten değildirler. Üçüncü olarak, ne göksel ne de yerdeki cisimlerin doğalarının, zannedildiği gibi, renkleri vasıtasıyla kavranamayacağını öne süreriz, zira aynı renge sahip olup da farklı tabiatta olan pek çok şey biliriz, nitekim zencefil ve şeker kamışı, her ikisi de eşit derecede beyazdır, fakat biri sıcak ve kuru, diğeri ise soğuk ve nemlidir, keza aloe de hemen hemen aynı renktedir ama tabiatı zıttır, bu türden pek çok örnek vardır, aksine öyle durumlar da vardır ki doğaları renkle değil daha ziyade etkiyle bilinir. Dördüncü olarak, kendisinden başka şeylerin doğduğu unsurlarla uyuşan yıldızları uğurlu kabul ettiklerine ve her şeyin meydana gelişi bütün unsurlardan hasıl olduğuna göre, her birinin kendi payına düşenle uyuştuğu iddia edilirse, hepsinin birden uğurlu olması gerektiği sonucu çıkar.

Doğal Araştırmayla Uğurlu ve Uğursuzların Mahiyeti Üzerine

Doğal araştırma (physica indagatio), düzen gereği uğurlu ve uğursuzları birbirinden ayırmayı talep eder. Felsefenin daha saf kavrayışı, bu dünyanın tüm varlıklarının tabiatını yararlı ve zararlı arasında nasıl gözettiğini bildiğimizden, onları derhal talih ve talihsizlik düzenine ayırmış, her bir düzenin kendi genel adıyla anılması gerektiğini takdir etmiştir.

Buna göre, her türlü varlık cinsi arasında doğum haritasına (genitura), unsurların karışımının mizacına, beden yapısına, ömrün müddetine, esenliğe, yararlara, hem zihnin hem de bedenin yeteneklerine uygun düşen her ne varsa, haklı olarak daha üstün talih kavramıyla ayrılmalıydı. Bütün bu hususların zararına, bozulmasına ve mahvına yönelen her şeyin ise, haklı olarak karşıt tarafa bırakılması uygun düşmekteydi. Bunlar anlaşıldıktan sonra hatırlanmalıdır ki, risalenin başında açıkladığımız üzere, bu dünyaya adeta doğuştan gelen bir bağlılıkla raptedilmiş olan yıldızların hareketlerinin, niteliklerinin ve hareketlerinin meydana getirdiği etkilerin varlığına inanırız.

Şimdi ise bu dünyanın bütün etkilerinde başlıca hizmeti yürüten, tek tek ve muhtelif yollarla dolaşan yedi yıldızı ele almak gerekir.

Nitekim bu türden dolaşmalar, her bir çemberin çok sayıda ve farklı sebeplerinden kaynaklanır. Gerçekten de gezegenlerin her biri kendi doğal hareketiyle ne yavaşlayarak ne de hızlanarak vasati düzlemde daima eşit bir şekilde taşınır, bununla birlikte onun gerileme çemberinde ve dışmerkezli (eksantrik) çemberde, her ikisinin de Zodyak içinde ölçü, miktar ve kısımlarını belirleyen hareketinde kimi zaman duraklaması ve hareket etmesi zorunludur. Bu sebeplerden ötürü hem hareketlerinde hem de vasati mevkilerinde ve feleklerin çeşitli uyuşmazlıklarında sürekli bir başkalaşım olması kaçınılmazdır, aklın gereği olarak bu eşitsizlikler yıldızların tabiat ve özelliklerinin çeşitliliği dahilinde izlenmelidir. Yıldızların tabiatını felsefe belirler ve onların kürevi cisimlerinin, evrenin dairesel hareketiyle daima döndüğünü beyan eder. Bu hareketlerin bu dünya üzerindeki etkilerinden doğan özelliklerine gelince, bunların bir kısmının şeylerin doğumuna ve beslenmesine uygun düştüğünü, bir kısmının ise şeylerin bozulmasına ve yok oluşuna meylettiğini gördüklerinden, haklı olarak bir kısmının uğurlu, bir kısmının ise uğursuz adı altında kaydedilmesi gerektiğine hükmetmişlerdir.

Zira onlar kendi özlerinde bu iki talih türünden birini taşımazlar, lakin bizde daima her ikisini birden temsil ederler. Bu sebeple tabiat ve doğallıkların birbirinden ayrılması zaruriydi, ki bunları başka bir nedenden, yani ortaya çıkardıkları etkiden kavramışlardır. Çünkü yaratılmış olan her ne varsa, önceden tabiatta bilfiil değil bilkuvve bulunmadıkça asla meydana gelemezdi, fakat göksel feleğin yukarıdan zorlamasıyla özel suretler bilfiil ortaya çıkarılır.

Şu halde hareket, eğer ki bu tarz durumların tesiri altındaysa, şeylerin bu nevi etkilerinde iki talih türünden birine dahil olması gerekirdi. Gerçekten de insan ve eşek, hayvanlık tabiatı bakımından farksızdır, ne biri diğerinden daha çok veya daha az hayvandır, ne de şeylerin maddesinde insanın bedeni başka, eşeğinki başkadır. Fakat özel suretler dahil olduğunda, derhal biri iki ayaklı olup yüzü yıldızlara dönük, akıl ve kavrayışla geleceğe hükmedebilir hale gelir, diğeri ise dört ayaklı olup başı öne eğik, akıldışı duyularıyla yetinir. Türler içinde tekil bireylerin kendine has özellikleri devreye girdiğinde, nihayet dünyanın her bir cismi şekillenir, bunlardan kimine istikrarlı bir ömür, düzgün bir heyet, uygun suret, vakar ve benzeri hasletler nasip olur. Kimine ise zıt durumlar rastlar, bu sebeple harekete geçiren hareketlerin doğurucu unsurlarından bir kısmının uğurlu, bir kısmının ise zararlı sayılması gerekirdi. Göksel güç sayesinde bu niteliklerin tümüne üç şekilde iştirak ederiz, ilki yıldızın kendi hareketi vasıtasıyla, ikincisi birinin diğeri üzerindeki etkisi vasıtasıyla, üçüncüsü bu türden bir fiilin unsurlar düzeyinde kabulü vasıtasıyla gerçekleşir. Çünkü onlardan ve bunlardan hasıl olan her ne varsa, onların eyleminin iradesine ve bunların maruz kaldığı tesirin tarzına uygun bir doğumla karşılık verir. O halde bu türden bir kavuşumdan uygun ve kusursuz bir doğum meydana geldiğinde, yıldızın bunu pek münasip şekilde sevk ettiğini ve unsurun buna dostça muvafakat gösterdiğini anlarız ve bunu uğurlu kısım olarak kabul ederiz. Doğanın bunu tiksinerek ve istemeyerek kabullendiği veya zayıf düşüp düşüklere maruz kaldığı veya uğursuz doğumlara dönüştüğü halleri ise uğursuz sayarız. Dolayısıyla bu tarz bir doğumun üç evladı vardır, birincisi tür içindeki bölünme, ikincisi bireyler, üçüncüsü ise onların zatına mahsus ve arızi özellikleridir.

Uğurlu ve Uğursuzlar Arasındaki Ayrım Üzerine

Buraya kadar yıldızlar arasında bazılarının uğurlu, bazılarının uğursuz olduğu gösterildiğine göre, şimdi de bizzat talih olanların hangileri olduğunu ayırt etmek gerekir.

Her şeyin terkibi, unsurların belirli bir uzlaşmasından ileri gelir, bu uzlaşmayı ise belirli yıldızların öncü hareketlerini takip eden mevsimlerin ılımlılığı yönetir. Hangi yıldız kendi hareketiyle bu dünyaya itidali, şeylerin oluşumunu ve hayatı bahşediyorsa, haklı olarak uğurlu diye adlandırılır. Doğanın dağılmasına, oluşumun engellenmesine ve bozulmalara meyleden ise haklı olarak uğursuz diye isimlendirilir. Bu sebeple kadim tasavvur, yıldızların sayımı içinde uğurluları, uğursuzları, sıcakları, soğukları, kuruları, nemlileri, erilleri, dişilleri, gündüze ait olanları, geceye ait olanları ve bu kabil diğerlerini nihayetinde birbirinden ayırmıştır. Bunlar kendi içlerinde bu dünyadakilere benzer şeyler taşımazlar, ancak bunların bizdeki etkileri bu şekilde sabittir.

Tek başına bakıldığında Satürn, ne zaman yılın yöneticiliğini Jüpiter’in ya da diğerlerinin bakışı olmaksızın üstlense, kuzey bölgelerinde kış soğuğunu o derece şiddetlendirir ki hayvanların yönetimine galebe çalar, çoğunu helak eder ve kuru soğukla ekinlerin pek çoğunu engeller, dışmerkezli çemberinde yükseldiğinde ise güney bölgelerindeki Güneş’in sıcağıyla kaynayan havayı öylesine soğutur ki bu ılımlılık hayvanların ömrüne, sıhhatine, kuvvetine ve ekinlerin bereketine azımsanmayacak fayda sağlar. Benzer şekilde Mars, yılın yöneticiliğini Venüs’ün veya diğerlerinin bakışı olmaksızın elde ettiğinde, kuzey bölgelerinde kışı yumuşatır, güney bölgelerinde ise yazı şiddetlendirir, bu esnada ne soğuk bölgesine pek faydası dokunur, ne de ölçüsüz sıcağın hüküm sürdüğü bu bölgeye pek bir şey katar. Ancak yukarıda belirtildiği gibi, Güneş’in çemberi boyunca gidişi ve dönüşü yılın mevsimlerini tayin eder.

Bu yüzden yıldızların Güneş ile ortaklığı, Satürn’ün kimi burçlarda kuzey hallerini harekete geçirmesine, kış soğuğunu artırmasına ve yaz sıcağını azaltmasına sebep olur. Mars ise tam aksine kimi dost burçlarda güney rüzgarını serbest bırakır ve her ikisi de ne kendi kısımlarına zarar verir ne de Satürn Mars’a zerre kadar fayda sağlar.

Jüpiter ise yılın mevsimleri boyunca Güneş ile karıştığında ve başkalarınca engellenmediğinde, dünyanın unsurlarını sıcak ve nemle doldurarak şeylerin adil bir şekilde doğmasını sağlar, aksi halde yılın yöneticiliğinin başlıca tedbirini o yürütür. Venüs, Güneş ile karıştığında ve başkalarınca engellenmediğinde, kendi yıl mevsimlerinde, bilhassa kışın yahut ilkbaharda mevsimleri dengeli bir nemlilikle kuşatarak hem yazın hem de sonbaharın kuraklığını hafifletir, üstelik bir başkası yılın yöneticiliğinde üstün olmadığı müddetçe. Merkür de Güneş ile karıştığında ve bu esnada başkalarının bakışına maruz kalmadığında, bütün o zamanı değişken niteliklerle ve muhtelif rüzgarlarla çalkalar, yeter ki bir başkası yılı yönetmesin. Ay ise hilal döngüsünün ilk dördününde sıcak ve nemli, ikinci dördününde sıcak ve kuru, üçüncü dördününde soğuk ve kuru, dördüncü dördününde soğuk ve nemlidir. Her bir hilal döngüsünde bütün çemberi kat ederek Güneş yılının kısımlarını taklit eder, yılın idaresinin başına geçtiğinde ve yılın mevsimleri boyunca Güneş ile karıştığında, başkalarınca engellenmediği takdirde yılın çeyreklerini, hilal döngüsünün dörde bölünmüş nitelikleriyle düzene sokar. Bazılarına göre ise Ay, kavuşumdan (coniunctio) karşıtlığa (oppositio) kadar sıcak ve nemli, ardından soğuk ve nemlidir, onlar da aynı şekilde Ay yılını ortasından ikiye bölerler. Mademki böyledir.

Mars sıcaklıkta, Satürn ise soğuklukta ölçüsüzce aşırıya kaçtığından, bu niteliklerin aşırı çokluğu şeylerin bozulmasına ve yok olmasına yol açtığı için haksız sayılmayacak biçimde uğursuz (infortunia) addedilmişlerdir. Bunlardan Satürn hem soğuk hem kuru olup her iki niteliğiyle de üretici niteliklere zıt düştüğünden, daha büyük bir uğursuzluktur.

Her ne kadar kimi unsurlarda bazen bunlardan da bir ılımlılık hâsıl olsa bile, bu durum asla kendi erdemlerinden değil, Güneş’in yaklaşması yahut uzaklaşması vasıtasıyla hasıl olan tesirdendir.

Güneş ise, hareketi ve erdemiyle unsurların ılımlılığı, şeylerin bileşimi ve genel hayatın devamlılığı onun tesiriyle sabit olduğundan, bu üç sebepten ötürü kutlu sayılmıştır. Ay ise, her bir kavuşum döneminde Zodyak’ı baştan başa katederek Güneş’in dört mevsimlik erdemlerini tabiatın ılımlılığında, şeylerin tesirlerinde ve bizzat denizin sularının değişmesinde yenilediği için, haklı olarak o da kutludur, şu farkla ki Güneş daha kuvvetli ve daha parlak olduğundan daha büyük talih olarak bilinir. Jüpiter’in erdemi ise, ılımlı bir zamana ve doğum haritasının (genitura) ahengine mutabık olduğundan kutludur. Venüs’ün hususiyeti de aynı şekilde zamanın ılımlılığı ve şifalı nemiyle tükenip gider, bu sebeple talihin payını ona bahşetmişlerdir.

Merkür’ün tesiri de zamanların hafifçe değişmesinde bulunduğundan ve ılımlılığı asla bütünüyle bozmadığından, kendi tabiatı bakımından kutlular arasına katılır. Ancak düz ve gerileyen hareketi arasındaki hareketlerinin çok çeşitliliği sebebiyle, kimi zaman yavaş kimi zaman hızlı ve sürekli bir dağılma içinde bulunduğundan, değişime öylesine elverişli görülür ki, eğer aralarındaki güçlü bir tesire boyun eğmezse, başkalarıyla hafifçe karıştığında pek az kendi hususiyetini korur.

Buradan hareketle, kutlularla karıştığında hayırhah, uğursuzlarla karıştığında muzır, erillerle eril, dişillerle dişil, gündüzcüllerle gündüzcül, gececillerle gececil bir tabiat takınır, zira hangi yıldıza yaklaşırsa onun tabiatına bürünür. Diğer bütün yıldızların bakışından yoksun kaldığında ve kendi içinde bir engeli bulunmadığında kutlu sayılır, meğerki içinde bulunduğu burcun tabiatı her iki taraf arasında bir fazlalık yahut eksiklik meydana getirsin. Bu üç kutlu arasında ayrım yapmak istediğimizde, Venüs ile Merkür’ü daha aşağıda buluruz, zira Merkür’ün 27 dereceden, Venüs’ün ise Güneş’ten 47 dereceden fazla uzaklaşamadığını görürüz, böylece Merkür’ün daha ziyade yandığı görülür. Jüpiter’in ise daha yukarıda bulunup Güneş’ten 180 derece uzaklaşabildiğini görürüz.

Bu üç kutlu arasında en yukarıda yer alan Jüpiter’e daha büyük talih atfedilir, ortada yer alan Venüs’e daha küçük, en altta yer alan Merkür’e ise en küçük talih düşer. Her iki cins böylece ayrıldığında,

Satürn daha büyük uğursuzluk, Mars ise daha küçüğüdür. En üstün kısımda bulunan talih ise Güneş’tir, bundan sonra Ay, ardından Jüpiter ve Venüs gelir. Yıldızlar bu minval üzere iki talih arasında ayrılmış olsa da, her ne kadar birincilere talih, diğerlerine ise bunun zıddı atfedilse de, her iki cinste birçok farklılık bulunur. Mars ile Satürn sıcaklık ve soğuklukta aşırıya kaçsalar da, kimi zaman bazı şeylerde ılımlılık doğururlar ve uğursuzluktan talih hâsıl ederler. Bunun hilafına, kutlu olanlar da feleklerinde yükselip alçaldıkça, durdukça, geriledikçe, yanmaya maruz kaldıkça, düşüşe ve zarara uğradıkça uğursuzların vazifesini üstlenirler. Buradan anlaşılmaktadır ki, yıldızların talihi ve uğursuzluğu onların tabiatından değil, arızi vasıflarından (proprietas) ileri gelir. Zira eğer bu onların tabiatından olsaydı, Mars’ın tesiri daima Güneş’i takip ederdi, oysa uğursuz bir yıldız kendi asli halinde daima uğursuzdur. Kutlu olanlar da kendi hallerinde kutludur, gerçi daha önce belirtildiği üzere arızi hallerinde pek çok değişim vuku bulur. Misal vermek gerekirse, ateşin tabiatı sıcak ve kurudur, arızi vasfı ise yakıcılıktır, eğer bu onun tabiatı olsaydı, her sıcak ve kurunun yakması zorunlu olurdu. Mamafih, onun arızi vasfına bağlı olarak başka farklı tesirler de meydana gelir, nitekim ateş aynı anda hem yakar, hem ısıtır, hem kurutur, hem büzüştürür, hem katılaştırır, hem de sadece nemlendirir, bunlar ya farklı cisimlerde ya da aynı cisimde, birlikte yahut art arda gerçekleşir ve yakıcılıktan farklı şeylerdir. Bu minval üzere, talih ve uğursuzluk yıldızların bizatihi sureti değildir, bilakis bir vasfı ve erdemidir, böylece cinsin erdemine bağlı olarak pek çok başka şey vuku bulur. Demek ki yıldızların bu vasfı iki kısımdır, biri hakiki ve değişmez bir idaredir ki müneccim için zorunlu değildir, kutlu olanın tesiri talih, uğursuzun tesiri ise bunun zıddıdır. Aynı şekilde cinslerin altında türlerin, türlerin altında fertlerin ayrılmasında, ortak bileşimin niteliği belirleyicidir. Nitekim döllenmiş sperm yahut tohum veya başlangıç bir başkalık gösterse bile, bu başkalık türün kendisini değiştirmeye yetmez, öyle ki insanın sperminden insandan başka bir şey, yahut atın tohumundan attan başka bir şey meydana gelmez, hayvanlar, bitkiler veya madenler için de durum böyledir. Zira hiçbir şey göksel idare yoluyla türünü değiştirmez, ancak onların içinde ve etrafında nitelik, nicelik, durum, hal ve suretler ile içten ve dıştan gelen bütün arazlar değişir, bütün bu çeşitlilik göksel idareyi takip eder. Müneccimlik sanatının ikinci vasfı ise, her bir ferdin tesirler, bedenin bozulması, durum, nicelik, nitelik, bünye, suret, renk, zihin halleri, duyular, ömür uzunluğu, dışsal arazların vuku bulması ve benzeri halleri için yıldızların çeşitli hallerine ve mevkilerine göre tayin edilen idaredir. Zira bunlarda bazen kutlu olanların zarar verdiği, uğursuz olanların ise lütufta bulunduğu vuku bulur, bu da onların durumlarına, burçlar kuşağındaki hallerine ve mekanların arızi durumlara uygun yahut elverişsiz oluşuna göredir. Mesela Satürn’ün vasfı uğursuzluktur, fakat gündüz vaktinde, yeryüzünün üzerinde, doğuda ve düz harekette olduğunda, hem kendi içinde hem mevkiinde salim bulunursa kutluların arasına dahil olur. Aynı şekilde kutlular da hem kendi kusurları hem mekanlarının elverişsizliği sebebiyle bunun zıddı bir hale gelirler, böylece yıldızların idaresi vasıf ile araz arasında ikiye ayrılır, her ikisi de kendi vaktinde ve kendi cinsinde sabittir. Bunların beş kısımdan oluşan bir alt bölümü vardır,

Birincisi, fertlerin türlere ayrılmasında yıldızın kendi erdeminin zaman zaman gösterdiği iyi ya da kötü tesirdir ki, bundan dolayı biri diğerinden daha iyi ve daha şerefli doğar. İkincisi, aynı zamanda farklı nesnelerde farklı tesirler meydana gelmesidir, nitekim yılın hâkimi yeryüzünün kimi kısımlarına dayanılmaz bir soğuk getirirken, diğer kısımlarına tatlı bir ılımlılık bahşeder. Üçüncüsü, farklı zamanlardaki farklı tesirlerdir, nitekim âlemin kuzey kısımlarında kuzey burçları vasıtasıyla, güney kısımlarında ise güney burçları vasıtasıyla tecelli eder. Dördüncüsü, kutlu olanın uğursuzun vazifesini, yahut uğursuzun kutlunun vazifesini üstlenmesidir. Beşincisi, farklı yıldızların şeylerin çeşitliliğine ne ölçüde tesir ettiğidir.

Yıldızların bu iki yönlü ayrımı daha önceki tetkikle anlaşıldığına göre, şimdi yıldızların her iki cinsinin hallerindeki farklılığı incelemek gerekir. Zira daha önce belirtildiği üzere yıldızların bir kısmı kutlu, bir kısmı uğursuzdur, ancak her iki cinsin vasıflarını diğerine dönüştüren iki yönlü bir sebep bulunur,

Biri, yıldızın bizzat kendi bünyesindeki hal ve durumuna bağlıdır. Diğeri, mekânın niteliğinin buna ne ölçüde katıldığına bağlıdır, öyle ki bazıları uğursuzluğa daha yatkın, bazıları ise talihe daha meyillidir.

Binaenaleyh, her birinin kendine has bir hali ve vaziyeti vardır, sıcak, kuru, soğuk, nemli, gündüzcül, gececil, doğulu yahut batılı olması gibi, bunlar arasında hareketinin tarzı ve bünyelerinde bulunan diğer haller de yer alır. Mekânın niteliği ise yönettiği ev (domicilium), yöneticilik, üçgen açı (trigonus), sınırlar ve diğer asaletler yahut bunların zıtlarıdır. Demek ki, eğer bir uğursuz yıldız her iki cinsten de lütuf görerek kutlu olanın vazifesini üstlenirse ve her iki yönün daha iyi kısmından mahrum kalıp kendi zararlı tabiatına terk edilirse daha da bozulur. Kutlular ise bunun aksine, her iki cins bakımından da zarar gördüklerinde uğursuzların vazifesini icra ederler, hayırhah tesirleri engellenir ve kötülükleri daha da kuvvetlenir. Nitekim Satürn fıtri doğuda, üçgen açının hâkimi olup köşe evde (cardo) bulunduğunda, hem kendi nefsinde salim hem de mekânında kuvvetli olursa, çocuğun beslenmesine ve hayatına elverişsiz olmaz, fakat her iki bakımdan zayıf düşerse yahut daha iyi olan şeylerden mahrum kalırsa beslenmeyi meneder. Aynı şekilde kazançların ve mülklerin yöneticisi olduğunda, daha önce belirtildiği gibi kayıp ve zararlara karşı hazır bulunur, salim ve güçlü olduğunda fayda sağlar, hatta çocuğun beslenmesini ve hayatını sağlıklı kılar, bozulduğunda ise bunun zıddı olur. Keza kazançların yöneticisi olduğunda sıhhat ve bolluk getirir, bozulduğunda ise zarara yol açar.

Mademki her iki cins yıldızın dünya işlerine kimi zaman dost kimi zaman düşman olduğu görülmektedir, bu değişimi idare eden hallerin cinsini açıklamak yerinde olacaktır. Şunu ifade edelim ki, gündüzün tabiatı ılımlı derecede sıcaktır, gecenin tabiatı ise soğuk ve nemlidir. Doğudaki yıldız sıcak ve nemlidir, batıdaki ise soğuk ve kurudur, ancak Ay müstesnadır, zira onun doğuşu ve batışı farklı haller doğurur.

Satürn soğuklukta aşırıya kaçsa da, kimi yerlerde ılımlılığıyla lütufkâr davranır, böylece o yerlerde adeta kutlu bir yıldız gibi olur. Gündüz burçlarında, doğuda ve kendi asaletlerinden birinde bulunduğunda, bunlardan ne kadar fayda elde ederse, o nispette talihe katkı sağlar. Aynı şekilde gece vaktinde, gece burçlarında, batıda, düşüş (casus) halinde yahut zararda olduğunda tam bir uğursuzluk kaynağıdır, bu elverişsiz haller ne ölçüde azalırsa, o nispette kutlu olana yaklaşır.

Denebilir ki her ne kadar talihin iki yanı arasında değişse de, uğursuzluğa (infortunium) çok daha yatkındır, zira hararette aşırıya kaçtığından, gece vakti gece burçlarında ve daha ziyade soğuk ve nemli burçlarda, batıda ve kendi asaletlerinden (dignitas) birinde bulunduğunda, talihli bir vazifeyle şeylerin selametine yönelir, bunun aksine etkilendiğinde ise tabiatı icabı zararlıdır ve bu durumda uğursuzluğa daha meyyaldir, ayrıca kendi tabiatı mutedil derecede sıcak olduğundan, talihli kılarak zeytinyağının tabiatını benimser, gündüz vakti gündüz burçlarında, doğuda ve kendi asaletlerinde olduğunda tam bir talih (fortuna) içindedir ve ne denli serbest ve kutlu olursa, o nispette faydalı kılınır.

Geceleyin gece burçlarında, batıda ve elverişsiz bir yerde bulunduğunda uğursuzluğun halini yaşar, bilhassa feleğin sekizinci, altıncı ve on ikinci gibi elverişsiz bir yerinde bu olumsuzluklarla birlikte bir dereceyi tutarsa bu durum katmerlenir, yine de bu yıldız talihe daha fazla meylettiğinden, uğursuzluğa geç ve daha az rıza gösterir, zira her şeyin meydana gelişinde bir baba gibi durur, doğal olarak Güneş bizzat alemin talihi olduğu halde, kimi zaman düşman olan hararetle, kimi zaman da soğukla uğursuzluklara öyle yaklaşır ki, tohumların canı için birçok yerde helak ve zarar sebebi olur, öyleyse üçgen açı (trinus) ve altmışlık açı (sextilis) ile talihli kılınır, kavuşum (coniunctio), karşıtlık (oppositio) ve kare açı (quadratus) ile ise bu iki yıldız arasında uğursuzluk hasıl olur.

Nitekim Güneş ile kavuşum feleğin dörtte birini kapladığından elverişsizdir.

Karşıtlık ise feleğin en uzağına çekilir, kare açı ise yılın bir vaktinde temas ettiği yeri o mevkide uzakta bırakır.

Lakin üçgen ve altmışlık açıların ortasında, gündüz olduğunda, gündüz burçlarında ve kendi asaletlerinden birinde bulunursa fevkalade kutlu sayılır, aksi durumda ise bunun zıddı geçerlidir, talihi uğursuzluğundan büyüktür.

Venüs de mutedil bir nem taşıyıp mutedil kıldığından geceye uyum sağlar, gece vakti gece burçlarında ve asaletlerinde aşikar bir talihtir, bunlardan ne kadar mahrum kalırsa talihi o kadar eksilir, öyle ki karşıt tesirler altında uğursuzluk tarafına dahi meyleder, bilhassa talihten ziyade hazlara ve uğursuzluklara daha yatkın sürüklendiği feleğin elverişsiz yerlerinde bu böyledir.

Merkür ise farklılıkları kabule müsait olduğundan kolayca her iki tarafa da döner, bu durum gece vakti olanlar için kutlu bir dönüşüm vasıtasıyla ışık olduğunda böyledir, geceleyin gece burçlarında ve asaletlerinden birinde aşikar bir talihtir, aksinde ise zıddı gerçekleşir, gerçi bu yıldız talihe daha yatkındır, öyleyse yıldızların bu durumları ve yerlerin arızi halleri her iki talih arasında artar, değişir, eksilir, bunlara yıldızların karışımının eklediği şeyler de başka hususları kabule göre dahil olur, nitekim Satürn kaba tabiatlı ve hareketi ağır olduğundan bir şeyleri daha tembelce sevk eder, lakin şeylerin ilk doğuş anında durumu ebediyen sabitler, öyle ki sonradan başkalarıyla karışsa da pek az değişir.

Jüpiter de hareketi ağır olduğundan ve asli sevk edişinde kuvvetli bulunduğunda kolayca sarsılmadığından, sonradan herhangi bir karışımla güçlükle hareket ettirilir, Mars ise o kadar katı değildir, ne denli hızlı olursa her birinin kuvvetini o denli kolay kabul eder, Güneş mevsimlerin değişimine rehberlik ettiğinden, yıldızların karışımı değişim hususunda ona katıldığında, onların kabul edilen kuvvetlerini aşağıdaki şeylere aktarır, Ay ise daha süratli olduğundan ya daha edilgindir ya da karışan herhangi bir şeye çok daha kolay boyun eğer, zira Merkür ile birlikte her iki yana da meyleder, nihayetinde gündelik kullanımın vazifesini gördüğünden, en yüksek derecede çeşitlilik onun işidir, bu yüzden bütün şeylerin bakışlarını ve kavuşumlarını hızla kabul ettiği gibi, onların bütün tesirlerine de kolayca bağlanır, bundan ötürü uğursuzluklar bazen hayırhahların vazifesini görseler de, yine de talihli olarak adlandırılmazlar.

Zira bu uğursuzların talihine büsbütün nail olmak ya da onun bağışına büyük bir emek olmadan ve zihnin pek çok ıstırabı çekilmeden sahip olmak kimsenin harcı değildir ve çoğu kez onların talihi dahi uğursuzluğun vesilesi haline gelir, aynı şekilde talihliler bazen zarar verseler de, uğursuz olarak adlandırılmazlar.

Zira onların getirdiği bu uğursuzluk ya o kadar ağır değildir ya da daha hayırlı bir suretle karşılanır, öyle ki çoğu zaman arzu edilen neticeye ulaşır, Ejderhanın Başı (Caput Draconis) ondan yükseldiği için talihlilere katılır, Kuyruk (Cauda Draconis) ise ondan alçaldığı için uğursuzlara dahil olur, yine de her ikisi de çeşitli sebeplerle birbirine karışır, bunlar diğer ejderhalar hakkında olduğu gibi ileride ele alınacaktır.

Yıldızların her iki cinsinin hallerinin çeşitliliği ve tabiatlarının dönüşümü üzerine, Bölüm 10

Bundan ötürü yıldızların tabiatlarını ve bunların dönüşümlerini ele almak münasiptir, zira yıldızların cisimlerinin kendi içlerinde asla sıcak, soğuk yahut nemli olmadıklarını, bilakis tabiatlarının onların rehberliklerinin tezahürüne göre atfedildiğini söyledik.

Şurası muhakkaktır ki tek tek yıldızlar ikişer unsurdan mürekkeptir, bunlardan biri sabit ve hareketsizdir, ancak onun kudreti muhtelif arızi hallere göre artış ve eksilişler arasında değişir, diğeri ise farklı fiillerle hareketlidir ve Satürn'ün sevk edişinden anlaşıldığı kadarıyla o aşırı derecede soğuktur, aşırı soğuk ise kurudur.

Böylelikle Satürn'ün tabiatının soğuk ve kuru olduğunu söyleriz, bu tabiatta soğukluk faal bir unsur olarak hareketsizdir, ancak zaman zaman artar yahut eksilir, kuruluk ise bazen değişir, zira o edilgin bir unsurdur, öyle hafifçe değişir ki çoğu defa başka bir keyfiyete bürünür, nitekim Satürn kendi feleğinin tepe noktasının (apsis) ortasından her yükseldiğinde soğuk ve kuru halinde kuvvetlenir ve feleğin soğuk ve kuru olan kare burçlarında böyledir, bütün bunlar bir araya geldiğinde kendi tabiatında pek sabit olur, sıcak ve kuru burçlarda ise soğukluk azalır, kuruluk kuvvet bulur.

Dediğimiz gibi alçaldığında ve nemli burçlarda bulunduğunda ise kuruluk azalır, burada aynı şekilde nemli bir çeyrekte ve nemli bir yıldızın sınırında (terminus) bulunur ve aynı zamanda nemli bir doğuda Güneş'ten ayrılmış olursa, şayet bunların hepsi bir araya gelirse, kuruluğun öyle tükenmesi gerekir ki, nemin galebe çalmasıyla Satürn'ün tabiatı soğuk ve nemli bulunur, öyleyse tepe noktasının ortasından alçaldığı müddetçe soğuk ve nemde kuvvet bulur.

Eğer zikredilenler bir araya gelir ve tepe noktasının karşıtında bulunan nem galebe çalarsa, onun soğukluğu zayıflar ve nemi eksilir, bu durumda aynı zamanda sıcak ve kuru bir çeyrekte ve sıcak ve kuru bir yıldızın sınırında bulunursa, o vakit nem tükenerek kuruluk yeniden kazanılır ve onun tabiatı soğuk ve kuru olarak geriye kalır.

Benzer şekilde Mars kendi tesirine göre aşırı sıcak bulunduğunda, aşırı hararet ancak kuru olabileceğinden, onun tabiatının sıcak ve kuru olduğuna hükmedilir, bu tabiatta sıcaklık faal bir unsur olarak hareketsizdir, ancak artış ve zeval arasında değişmez, kuruluk ise Satürn'de olduğu gibi bazen değişir, nitekim sıcak yerler Satürn'ün soğukluğunu nasıl kırarsa, soğuk yerler de Mars'ın hararetini öyle eksiltir, her ikisinin kuruluğuna kuru yerler yardım eder, nemli yerler ise onu azaltır ve dönüştürür, Jüpiter'in tabiatı ise mutedil sıcaktan ibaret olup mutedil yerlerce desteklenir, zıt yerler iki kıyaslama sınırı arasında değişir, yine de hararet dönüşmez, Güneş de fıtraten sıcak ve kurudur, feleğinde yükseldiği müddetçe hararet kuruluğa üstün gelir, alçaldığında hararet neme üstün gelir, burada nemli yerler dahil olduğunda neme yardım edilir, aksi tarafta da böyledir, sıcak ve soğuk olanlardan biri hararetle, diğeri kurulukla lehte davranır, zira tabiatın sıcak ve nemli olan cinsi de Jüpiter'in tabiatı hakkında söylenenlere tabi olur.

Merkür'ün tabiatı ise feleğinde yükseldiği müddetçe kuruyla karışık ve azıcık soğuktur, alçaldığında ise cüzi bir soğuklukla birlikte nemlidir, böylece dört keyfiyetin hepsini kabul etmeye müsait olduğundan kolaylıkla her türlü karışıma göre başkalaşır, Ay ise kendi seyrinde Güneş'in seyrinin dört vaktini bir nevi dönüşümle yeniler, zira Hilal devresinin (lunatio) ilk çeyreğinde bahar tabiatındadır, şayet bu sırada kendi dışmerkezli (eksantrik) feleğinde yükselirse sıcaklık neme galebe çalar, alçalırsa aksine döner, ikinci çeyrekte yükseldiğinde yaz tabiatında olup harareti kuruluk dizginler, alçaldığında mutedil kılar, üçüncü çeyrekte yükseldiğinde kuruluk soğuğa, alçaldığında ise soğukluk kuruluğa üstün gelir, nihayet dördüncü çeyrekte yükselirken soğukluğu, alçalırken nemi öne çıkarır, bunlara diğerleri hakkında zikredildiği ölçüde yerlerin keyfiyetleri de eklenir, bundan maada yukarıdaki üç yıldızın tabiatı doğuda oldukları andan ilk durağan noktalarına (statio) kadar kuru, oradan yanma (adustio) haline girene dek soğuktur, aşağıdaki iki yıldızın tabiatı ise gerilerken (retrogradus) doğuda oldukları andan doğru harekete (directio) geçene dek nemli, oradan Güneş'le kavuşuma kadar sıcaktır, oradan batıda oldukları andan gerilemeye kadar kuru, Güneş'in zevaline kadar ise soğuktur, Başın tabiatı sıcak, Kuyruğun tabiatı ise soğuktur.

Yıldızların değişimi ve vakitlerin hareketindeki tesir tabiatı üzerine, Bölüm 11

Yıldızlar arasında, yaratılışlarının gereği olarak cinsiyet ayrımının bulunması icap eder. Zira bu dünyada doğan her ne varsa, iki cinsiyetin birleşmesiyle rahimde şekillenir, ardından tabiat üzere biçimlenip nihayet olgun bir doğumla aydınlığa çıkar. Bu dünyanın var oluşunda yıldızların cisimleri asli nedenler (causae primordiales) olarak bulunduğundan, bizzat bu yıldızlar arasında da cinsiyet tefrikine gidilmesi münasipti. Cinsiyetin tabiatında eril olan, sıcak ve kuru yaradılışta olup etken bir kuvvettir, dişil olan ise soğuk ve nemli yaradılışta olup edilgen bir kuvvettir, bunların birleşmesi, yani birinin tesiri ile diğerinin kabullenişi, doğum haritasında (genitura) mizacı dengeler. Bu sebeple hüküm, tabiatı sıcak ve etken kuvvete sahip yıldızları eril, nemli ve edilgen kuvvete sahip olanları ise dişil saymıştır. Nitekim Güneş, Mars ve Jüpiter erildir. Satürn soğuk ve kuru olmasına rağmen, soğukluk etken bir unsur, kuruluk ise sıcaklığın cinsinden olduğundan ve zamanla erilin payına düştüğünden, sıcaklıktan nasipsiz olan ne varsa erile yönelir, tabiatça zayıf ve sınırlı bir erkeklik taşırlar, nitekim böylesi soğutulmuş olanlar ihtiyar, kısır ve şehvete iktidarsızdırlar.

Merkür de bünyesindeki bol kuruluk sebebiyle, bu kuruluk sıcaklığın cinsinden olduğundan eriller arasında sayılır, zira sıcaklıktan uzak böylesi bir kuruluk zihni keskin kılar, kişiyi erillere yöneltir, anlayışı derin, diğer tedbirleri ise ihmalkâr ve şehvete karşı az gayretli eyler. Lakin bu kuruluk edilgen bir unsur olduğundan, kendisi her iki cinsiyet arasında yumuşakça gidip gelir. Bundan ötürü Venüs ve Ay dişil kalmıştır.

Baş erillere, Kuyruk ise dişillere aittir. Bu ayrım tabiatı gereği böyle olsa da, daha önce zikredildiği üzere, çeşitli vesilelerle yıldızlar arasında cinsiyet değişimi vuku bulur. Nitekim doğuda bulunanlar eril özellikler edinir, batıda bulunanlar ise dişil bir yumuşaklığa bürünür, doğudan tepe noktasına ve batıdan dip noktasına kadar olan dördünler erildir, kalanlar ise dişil vazifesi görür. Buna burçlar ile evlerin (domus) feleklerinin iki cinsiyet arasına kattığı hususlar da eklenir.

Gündüz ve Gece Yıldızları Üzerine, 9. Bölüm

Aynı şekilde gündüz ve gece yıldızları arasında da ayrım yapmalıyız, zira bazılarının tabiatı gündüze, bazılarınınki ise geceye daha yatkındır, bu durumun kendisi de böylesi bir tefriki gerektirir.

Buna göre, tabiatı şiddetli olan Satürn gündüzün tesiriyle ılımanlaştığından gündüze aittir, ilahi inayeti haiz Jüpiter de gündüze aittir. Tabiatı geceleyin yatışan Mars ise geceye aittir. Gündüzün ışığı olan Güneş gündüze aittir. Venüs ise tabiatı geceye uygun olduğundan bizzat geceye aittir, bu sebeple batıda olduğunda, yani geceye ve dişil tabiata daha uygun düştüğünde talih addedilir. Zira doğuda, gündüz vakti yeryüzünün üzerinde ve eril burçlarda bulunursa tesiri azalır. Merkür ise gündüz vakti sıcak olduğundan ve kuruluk sıcaklığın akrabası sayıldığından kendi yönetimindedir.

Doğudayken gündüze, batıdayken geceye aittir, burada daha güçlü, orada ise daha zayıftır, yine de diğer yıldızlarla karıştığında onlar arasında bir cinsiyete meyleder. Ay nihayetinde gecenin ışığı olduğundan geceye aittir. Baş da gündüze, Kuyruk ise geceye aittir, ejderha yıldızlarının başı ve kuyruğu da böyledir. Böylece gündüz yıldızları doğuda iken gecedekilerden daha kuvvetlidir, aksine gece yıldızları gündüzleyin daha zayıf olsalar da batıda daha güçlüdürler, zira batıda doğru hareketli (directus), doğuda ise geri hareketli (retrogradus) olurlar.

Beşinci Kitabın Bölümleri

1. Yıldızların asaletleri (dignitates) üzerine. 2. Diğer astrologlara göre yıldızların evleri üzerine. 3. Batlamyus'a göre yıldızların evleri üzerine. 4. Abidemon'un ardından Hermes'e göre. 5. Diğer astrologlara göre yıldızların yöneticiliği üzerine. 6. Batlamyus'a göre yıldızların yöneticiliği üzerine. 7. Abidemon'un ardından Hermes'e göre. 8. Yıldızların sınırlarının (termini) usulleri ve çeşitliliği üzerine. 9. Mısırlıların, Batlamyus'un ve diğerlerinin sınırları üzerine. 10. Hintlilerin sınırları üzerine. 11. Kildanilerin sınırları üzerine. 12. Farslara, Babillilere ve Mısırlılara göre dekanlar ve onların yöneticileri üzerine. 13. Hintlilere göre dekanlar ve yöneticileri üzerine. 14. Hintlilere göre burçların dokuzlukları (novenaria) üzerine. 15. Burçların onikilikleri (duodenaria) ve yöneticileri üzerine. 16. Eril ve dişil dereceler üzerine. 17. Aydınlık, karanlık, düz ve eğik dereceler üzerine. 18. Burçlardaki kuyu dereceleri (putei) ve talihe güç katan dereceler üzerine.

Yıldızların Asaletleri Üzerine

Gök ile yer arasında vasıta olan bu yıldızlar, gökyüzünün ortasındaki (MC) feleğin kesintisiz dönüşüyle evreni durmaksızın kuşatıp, her devrin hareketlerinde seyrüsefer ederler, semavi kudretin o felekteki hareketiyle ve yeryüzüne yönelttikleri ışık ışınlarıyla, aşağıda bulunan tabi dünyaya ilahi takdirin çeşitli emirlerini ulaştırırlar. Bundan önceki kitaplarda gerek on iki burcun, gerek yedi yıldızın her birinin tabiatını ve kuvvetini etraflıca ele aldığımızdan, bundan sonra söz konusu yıldızların bu burçlarla olan tabiat ve hususiyet ortaklığını, hadiselerin tezahüründeki birlikteliklerini takip etmemiz uygun görünmektedir. Yıldızların burçlar arasındaki başlıca asaletleri şunlardır, ev, yöneticilik, sınır, üçgen açı (trigonus), dekan, sevinç (gaudium), bunlara zıt olan iki hal ise düşüş (casus) ve zararda olmadır (exitum), hepsinin tam zıddı ise sürgündür (exilium).

Bundan sonra, her ikisi arasında iyi veya kötü tesir gösteren muhtelif dereceler gelir ki bunlar akli bir gerekçeden ve sağlam bir kanaatten yoksun değildir. Şüphe götürmez bir kudret bilgisine dayanan kadim araştırma bunları şu şekilde paylaştırmıştır,

Zira uzun bir zaman boyunca yıldızların burçlar arasındaki kesintisiz dönüşlerini en yüksek dikkatle izleyen kadimler, yıldızların tabiatının kimi burçlarda güçlendiğini, tesirinin arttığını, kimi yerlerde ise bunun aksinin cereyan ettiğini görmüşlerdir, burçların tamamında yahut muayyen derecelerinde yapılan bu gözlemler neticesinde burçlar ve yıldızlar arasındaki bu asaletleri, bazen her ikisinin benzer mesafesine, bazen akraba olan tabiat ve kuvvetlerine, bazen de aralarındaki başka bir uyuşma ve yatkınlığa göre taksim etmişlerdir. Gerçekten de bütün yıldızların her burçta, hadiselerin vuku bulmasında ve çeşitli karışımlarda tesir icra ettiğini müşahade etmişler, bu karışımlarda muhtelif mahaller ve her iki tarafın farklı etkileri sebebiyle pek çok eşitsizlik ve benzemezlik bulmuşlardır.

Yıldızların Evleri Üzerine, 2. Bölüm

Asaletlerin taksimine evlerden başlayarak, evvela bazılarının pek uygun düşmeyen kanaatini çürütelim. Satürn'ün evlerinin Oğlak ve Kova, Jüpiter'in Yay ve Balık, Mars'ın Koç ve Akrep, Venüs'ün Boğa ve Terazi, Merkür'ün İkizler ve Başak, Güneş'in Aslan, Ay'ın ise Yengeç olduğu hususunda kimsenin şüphesi yoktur, lakin bu hususta azımsanmayacak bir ihtilaf mevcuttur. Nitekim yıldızların feleklerinin keyfiyetini ve tabiatlarının hususiyetlerini bir kenara bırakan kimi kimseler, her bir yıldızın her gün kendi ortalama hareketinden ne fazla ne eksik gittiğini, nihayet Güneş ve Ay'a bağlanarak bu tarz bir seyirde az veya çok ilerlediğini iddia ederler, bu esnada Güneş Aslan'ın 15. derecesini, Ay ise Yengeç'in 15. derecesini işgal etmekteydi.

Her bir yıldız kendi evini kendi bağının (ligamen) uzunluğuna göre tutmuştur. İddia ettiklerine göre Merkür'ün bağı 12 derece 30 dakikadır, bu da Güneş'in mevkiinden sırasıyla Başak'ın 7. derecesine denk gelir, Ay'ın mevkiinden ise ters istikamette İkizler'in 23. derecesine düşer. Venüs'ün bağı 42 derece 11 dakikadır, Güneş'ten Terazi'ye, Ay'dan ise Boğa'ya varır, Mars'ın bağı 78 derecedir, buradan Koç'a ve Akrep'e ulaşır. Jüpiter'in bağı 120 derece olup Yay ve Balık'a kadar uzanır. Satürn'ün bağı ise 126 derecedir, Oğlak ve Kova'ya kadar varır, evlerin bu şekilde taksim edilmesini işte bu sebebe dayandırırlar. Onlara şu şekilde kolayca karşı çıkabiliriz, şayet bu bağ dereceleri yıldızların doğru hareket dereceleri ise, durum bunun tam aksidir, zira üst yıldızların doğru hareket dereceleri az, bağları ise çok daha fazladır. Eğer bu bağ dereceleri, yıldızların Güneş'ten uzaklaştıklarında geri harekete geçmelerinin zorunlu olduğu dereceler ise, bu da vuku bulamaz. Bilakis durum aksinedir, nitekim Satürn pek çok kez bu kadar derece boyunca geri hareket eder. Mars ise bundan çok daha fazla geri gider, bu dereceler yıldızların Güneş'ten ne kadar uzaklaştığını gösteriyorsa, bütün üst gezegenler için bu mesafe 180 derece olacaktır. Şayet bu onların doğru hareketinden ibaretse, Güneş'ten bu miktardan daha fazla uzaklaşmamaları gerekirdi.

Evlerin (domus) bu türden bir sebebe dayandığı kabul edilmemelidir, zira başkaları da eşit derecede tutarsız türlü türlü sebepler ileri sürmüşlerdir ki bunları uzun uzadıya takip etmek beyhude bir gayret olurdu. Gezegenlerin evlerinin tayinine dair şiir,

Reddedilen şeylerin ardından, açıklanması gereken husus şudur, on iki burç (zodiacus) boyunca deveran eden yedi gezegenin idaresi, bu nevi bütün oluş ve bozuluşları peşi sıra getirir, bunların arasında diğerlerinden daha umumi olan ışık, bütün feleğin (orbis) erdemi ve tesiri olarak tezahür eder. Bunlardan Ay, yeryüzüne en yakın olanı ve hareketi en hızlı bulunanı olduğundan, en fazla başkalaşım onda görülür, lakin gezegenlerin idaresi, bize en yakın burçlar olan Yengeç ve İkizler burçları ile zahir olur.

Lakin İkizler eril bir burçtur ve Güneş onda baharın sonunu belirler, bu iki husus mezkur burcu Ay’ın tabiatından ayırmıştır. Yengeç ise dişil bir burçtur, nemli bir başlangıç mevsimidir, tıpkı dişil ve nemli bir gezegen olan Ay’ın nesnelerin başlangıcına rehberlik etmesi gibi. Şu halde dört sebepten ötürü, gezegenler arasında Ay nasıl en yakın ise burçlar arasında da Yengeç öyle olduğundan, her ikisi de nemli, her ikisi de dişil ve birlikte nesnelerin başlangıcına sevk edici bulunduğundan, Ay Yengeç burcunu mülk edinmiştir. Güneş’in doğuşuyla âlemi nasıl ısıttığına gelince, Yengeç ve ardından Başak burçlarından geçerken yılın en sıcak mevsimi olan yaz meydana gelir ve en yüksek derecesine eril, sıcak ve kuru bir burç olan Aslan burcunda ulaşır. Güneş de eril, sıcak ve kuru bir gezegendir ve Aslan yaz mevsiminin ortası olduğu gibi, Güneş de gezegenlerin ortasında yer alır, bu sebeplerden ötürü Güneş de Aslan burcunu mesken tutmuştur. Dahası, Güneş gündüzün ışığı, Ay ise gecenin ölçüsü olduğundan, kavuşum (coniunctio) ve karşıtlık (oppositio) ile nesnelerin oluşumunu harekete geçirir, yaşatır ve beslerler, bunların kavuşum ve karşıtlıklarının tesiri bu iki burçta daha aşikâr olduğundan, Yengeç Ay’a, Aslan ise Güneş’e tahsis edilmiştir. Bu iki burç, nesnelerin oluşumu ve hayatın idamesi hususundaki tesirlerinden ötürü ışıklara (Güneş ve Ay) tahsis edildiğinden, bunların tam karşısında yer alan kış burçları, zıt tesirlere sahip olan Satürn’e haklı olarak bağlanmıştır. Böylece ışıklardan sonra en uçtaki gezegene, zıt burçlardan sayıca pay verilmiş, yahut sondan bir önceki, en yakın olana tahsis edilmiştir. Yay ve Balık burçları, ışıkların evlerine dostane bir açı teşkil edecek surette düzenlenmiştir, bundan sonra ise ışıkların evlerine zıt bir açı teşkil eden burçlar Mars’a düşmüştür, daha sonra geriye kalan altmışlık açıda (sextilis) ise Venüs’ün payı yer alır, zira hayırlı tesirler ışıklara düşmüştür ve feleğin tamamı ortadan ikiye bölünür, nitekim Güneş Aslan’ın başından Oğlak’ın sonuna kadar, Ay ise Kova’nın başından Yengeç’in sonuna kadar olan kısma hükmeder ve kendi yarı feleğindeki her bir burçta kendi hâkimiyetini paylaşır.

Hermes’e ve ardından gelen Abidemon’a göre. Bölüm 4.

Kadim Hermes’in görüşünün aktarıldığı yerde, Abidemon Indus’un astrolojinin en eski müellifi olduğunu zikrederek şöyle der, on iki burcun yedi gezegen arasındaki taksimatı ehil bir ihtimam gerektirir, zira her birinde ikişer farklı suret buluruz, nitekim bazen doğuda bazen batıda yer alırlar, kimi zaman geriler (retrogradus) kimi zaman doğru hareket ederler, bu durum her biri için ayrı ayrı geçerlidir. Güneş ise ne doğulu ne batılıdır, bundan ötürü beş gezegenin her birine ikişer ev tahsis edildiğini ve bu evlerin bu ikili hallere intibak ettiğini anladık, ışıkların her birinin sureti ise yalın olduğundan teker teker paylaştırılmıştır. Bu durum, kendi zatlarında diğer gezegenlerden daha kuvvetli olmalarından ileri gelir, zira basit bir suretle meydana gelen her şey, aynı tabiatta baki kalarak mevcudiyetini sürdürür, farklı unsurların terkibinden müteşekkil olanlar ise sabit değildir, kaldı ki kadimler nezdinde Ay, Güneş’in gezegeni olarak adlandırılmıştır, çünkü diğer hiçbir gezegen yabancı bir ışığa muhtaç değilken, Ay parladığı ölçüde ışığını Güneş’ten ödünç alır ve neredeyse bütün kuvveti aynı kaynaktan neşet eder.

Nitekim bir suret olmaksızın hiçbir şey şekil bulamaz ve madde olmaksızın hiçbir suret zahir olamaz, madde suretin zaruretidir, suret ise maddenin ziynetidir. Burada Ay Güneş için madde mesabesinde, Güneş ise Ay için suret mesabesindedir, bundan ötürü Ay’ın, Güneş’in gücünü kendi kuvvetiyle takip etmesinden dolayı Güneş’in gezegeni olarak adlandırılması pek tabiidir, bu sebeple hem Ay’ın evinin Güneş’inkine bitişik olması hem de onun hâkimiyetinin Güneş’inkinin hemen ardından gelmesi ve ışığının onun ışığına tabi olması gerekmiştir. Bu mukaddimeden sonra, evlerin gezegenler arasındaki taksimini tabiatın istidadına göre tevzi ediyoruz. Zira her mevcudat kendi cinsinden olan tabiatla kuvvet bulur, zıddıyla ise helak olur, nitekim su ateşi var etmez, bilakis yok eder, fakat kendi tabiatına uygun olan nesneler için durum başkadır. Bütün cihanın harareti Güneş’e mahsustur, bu hararet Aslan’ın 15. derecesinde bütün felekte tam bir kudret ve noksansız bir kuvvetle hissedildiğinden, Aslan ve Güneş’ten başlayarak, tabiatlarındaki benzersiz ve kusursuz uyuşma hasebiyle Aslan’ı Güneş’e verdik. Ay’ın evine bitişik olan bu burçtan başlayarak, Aslan’ın 15. derecesinden her iki tarafa doğru otuzar derece, yani her bir burcun mikyası nispetinde ilerlendiğinde, bir taraftan Yengeç’in 15. derecesine, diğer taraftan Başak’ın 15. derecesine ulaşılmıştır. Böylece burası Ay’ın payı olmuştur, bu tevziattan sonra, ışıkların feleklerini kuşatan gezegenler taksim edilmiştir. Ay’ın evinin her iki yanından önceki gibi paylar ayrıldığında, bunlar Başak ve İkizler burçlarını işaret ettiğinden, bu burçları Merkür’ün evleri olarak tahsis ettik. Bundan sonra Venüs’ün feleği ilk sırada geldiğinden, Merkür’ün evlerinden itibaren önceki usulle ilerletilen kısımlar Terazi ve Boğa burçlarını Venüs’e tayin etmiştir. Buradan feleklerin sırasına göre ayrılan kısımlar Koç ve Akrep burçlarını Mars’a vermiş, kalan kısımlar da birbirini takip edecek surette diğer gezegenlere dağıtılmıştır. Bu taksimatın dayanağı şudur, âlemin en büyük uğursuzu (infortuna) olup nesnelerin bozulmasına sebep olan Satürn’ün evleri, âlemin en büyük uğuru (fortuna) olup nesnelerin oluşumuna rehberlik eden ışıkların evlerinin tam karşısına yerleştirilmiştir. Mars ise bir derece daha hafif bir uğursuzluk addedilerek kare açı (quadratus) ile yerleştirilmiştir ki bu açı karşıtlığın getirdiği uğursuzluktan biraz daha hafiftir. Jüpiter ise uğurlu bir gezegen olarak, tam bir dostluk sureti olan üçgen açıya (trinus) konulmuştur.

Venüs daha küçük bir dostluğu ifade eden altmışlık açıya yerleştirilmiştir ki Jüpiter’in uğurundan geri kalmasın. Merkür’ün kalbi [okunamadı] takriben 15 derece olduğundan ve kendisi Venüs’ten daha küçük bir uğur sayıldığından, onun evleri ışıkların evlerine yaklaşık 12 derecelik bir kısımla bitişik kılınmıştır. Bazıları ise gezegenlerin evlerini bir nevi zıtlık esasına göre taksim ederler, şöyle ki ışıklar parlak, Satürn ise karanlık olduğundan evlerinin karşıt olması münasiptir, nitekim Jüpiter’e ait olanlar ile Merkür’e ait olanlar da böyledir, zira bunlardan biri bedenin zenginliğine, diğeri ise zihnin servetine sevk eder ki bunların birbirine zıt olduğunu inkâr edemeyiz, tıpkı Mars ve Venüs’ün zıtlığı gibi, zira bunlardan biri savaşa, öfkeye ve dehşete, diğeri ise zevklere, neşeye ve hilme nazar eder, böylece farklı müellifler farklı sebepler öne sürseler de neticede hepsi aynı neticeye varırlar. Evlerin karşıtlıklarını, gezegenlerin düşüşlerini (casus) ve Güneş’in bütün eril burçlarda, Ay’ın ise bütün dişil burçlarda kuvvet bulduğunu, bundan ötürü yalın bir suretle birer eve sahip olduklarını, diğerlerinin ise ikişer durumları sebebiyle ikişer eve malik olduğunu buna ilave ederiz. Bu durumların biri doğulu ve doğru harekette olmaları, diğeri ise batılı ve geri harekette (retrogradus) bulunmalarıdır. Satürn Oğlak burcunda gerileyerek ve feleğin batı kısmında yer alarak kendi suretini bulur, bu burcun tabiatı onun ölçüsüz soğukluğunu artırır. Kova burcunda ise doğru harekettedir ve zamanın suretine muvafık olarak doğuludur, burcun tabiatı onun tabiatını ılımlaştırır, nitekim Jüpiter Yay burcunda daha iyi bir surette, Balık burcunda ise daha zayıftır, aynı şekilde Mars Akrep burcunda Koç burcundakinden daha uygundur. Venüs doğru harekette ve feleğin batı kısmında yer alarak Boğa burcunda uygun düşer, Merkür de Başak burcunda böyledir, diğerlerinde ise farklı haller alırlar.

Buradan, gezegenlerin evlerinden doğan iki kısım zahir olur ki bunlar ışıkların evlerinden neşet eder ve mezkur gezegenleri ışıklarla gizli bir bağ vasıtasıyla rabteder, bu usul şöyledir, Güneş’in derecesinden Aslan’ın 15. derecesine kadar olan eşit dereceler hesaplanıp Ay’ın kendi burcunda katettiği mesafe buna ilave edilir ve yekun Ay’ın burcundan eşit derecelerle düşülür. Aynı saatte Ay’ın derecesinden Yengeç’in 15. derecesine kadar olan sayı toplanır, Güneş’in kendi burcunda katettiği mesafe buna eklenir ve yekun Güneş’in burcundan eşit derecelerle tenzil edilir. Bu kısımlardan herhangi biri hangi gezegenin evine düşerse, diğerinin de kaçınılmaz olarak diğerine düşmesi icap eder ve ışıkların işgal ettiği burçlardan birine düşerse, diğeri de ötekine rastlar.

Diğer Astrologlara Göre Gezegenlerin Hâkimiyet Dereceleri Üzerine. Bölüm 5.

Gezegenlerin, bizim hâkimiyet, başkalarının krallık veya iktidar ya da hangi namla zikrederlerse etsinler o suretle tesmiye ettikleri asaletlerini (dignitas) incelemek sıranın bir icabıdır.

Evler hakkında söylediğimiz şeylerde olduğu gibi, bunda da hiçbir şüpheye yer yoktur, zira Güneş’in yücelmesi (principatus) Koç’un 19. derecesinde, Ay’ınki Boğa’nın 3. derecesinde, Jüpiter’inki Yengeç’in 15. derecesinde, Merkür’ünki Başak’ın 15. derecesinde, Satürn’ünki Terazi’nin 21. derecesinde, Mars’ınki Oğlak’ın 28. derecesinde, Venüs’ünki Balık’ın 27. derecesinde, Ejderha’nın Başının İkizler’in 3. derecesinde ve Kuyruğunun Yay’ın 3. derecesindedir. Her birinin düşüşü ise karşıt burcun karşıt derecesindedir. Ancak bunların bu burçlarda ya da bu burçların mezkûr derecelerinde bulunmasının nedenleri muhtelif müellifler arasında ihtilaflıdır.

Ptolemaios burçları açıklamaya çalışmış fakat dereceleri atlamıştır, burçlar hakkında da yeterli bir sebep sunamamıştır. Hermes ise Abū Ma'shar’dan sonra bunu eksiksizce incelemiştir. Dolayısıyla, bazı kimselerin yanlış kanaatlerini başlangıçta çürüterek her ikisinin de öğretisini ortaya koyacağız.

Zira insanların çoğu öylesine küstah bir akılsızlık içindedir ki, meselelerin ilmini henüz edinmeden sanatın öğretisini aktarmaya girişirler, bunlar dinleyicilerin cehaletini gördüklerinde, zorunlu bir hatanın baskısıyla her türlü kanaati ileri sürerler, avuturken kendileri de yoldan sapar ve ahmak dinleyiciyi de beraberlerinde sürüklerler. Bu insan zümresinden bazıları, astroloji öğrettiklerini iddia ederek bu meselenin en ince sebeplerinde beyhude yere yorulmuşlar ve bu denli büyük bir çabadan sonra nihayet bilgisizliklerine basit bir avuntu bularak ilk yaratılış illetine sığınmışlardır. Nitekim derler ki, yıldızların yücelmeleri, göğün ve yıldızların ilk yaratılışında her şeyin yaratıcısı olan Tanrı’nın yedi yıldızı ilk kez yerleştirdiği derecelerdir.

Zira bazı cisimlerin ilk mevkileri tutması zorunlu olduğunda, Yaratıcı fıtraten en yakın akrabalığı bulunanları seçmiştir.

Daha sonra birçok asır boyunca kendi hareketleriyle ilerleyerek bu iki ışığın ortasında az ya da çok durmaksızın, bu ışıklara bağlandıkları bağların niteliğine göre evlerini elde etmişlerdir. Bu kanaati başka bir yerde etraflıca çürüttüğümüzden, burada üzerinde durmadan geçebiliriz. Aksi takdirde, bütün asırların sonsuzluğu önünde apaçık olan her şeyin yaratıcısı Tanrı, başlangıçta yedi yıldızı yücelmelerine yerleştirip hepsinin aynı tarz ve harekette olmasını murat etmiş, ardından birkaç asır geçince nihayet bu iradesinden pişmanlık duyarak ilk vazifeyi terk edip aynı şekilde değiştirmeyi yeğlemiş olurdu ki, bu da Tanrı’nın sonradan yapacağı şeyden aciz olduğunu yahut başlangıçta tabiata neyin daha uygun olduğunu bilmediğini ima eder. Ayrıca, iddia ettiğiniz gibi diğer yıldızlar ışıklara bağlanmış olup gerileme hareketinde bulunuyorsa, onlara bağlı olan ışıklar neden benzer şekilde gerilememektedir? Eğer ışıklara hareketleri değişken olduğu için bağlanmışlarsa, ışıkların daima aynı hareketle yol almayışının sebebi nedir? O halde onların başlangıçta yücelmelerine yerleştirildiğini iddia etmek, bütün yıldızların hareketlerinin Koç’un başından başladığını öne süren ve başlangıçtan bugüne dek her türlü çeşitlilikle onları döndüren bütün Hint, Fars, Keldani ve Grek astrologlarına aykırıdır.

Ptolemaios’a Göre Yıldızların Yücelmesi Hakkında, Bölüm 6

İtiraz edilen bu görüşü kısaca geçtikten sonra sonrakine geçeceğiz, zira Ptolemaios der ki, Güneş Koç’a girdiğinde gün uzamaya başlar, bunun karşıtında ise onun düşüşünü anlarız.

Ay’ın tabiatı Güneş’in tabiatına zıt olduğundan, Güneş’in yücelmesinin karşısında onun yücelmesini, karşıtında ise düşüşünü kabul ettik.

[okunamadı]

Satürn’ün yücelmesi Terazi’dedir, zira Güneş Koç’ta iken geri çekilir, daha ziyade Terazi’de ışık vermeye başlar, düşüşü ise karşıtındadır. Mars ise Oğlak’tadır, onun ılıman rüzgarları vardır ve Oğlak’ta en çok hareket eder. Güney burcunda olduğundan karşıtı Yengeç’tedir. Jüpiter Yengeç’tedir ki ondan bahar nemi gelir ve Mars Oğlak’ta olup kuruluk başlangıcıdır. Kendisi tabiatı gereği ılıman ve kurudur, karşıtlarında ise her birinin düşüşü vardır.

Abū Ma'shar’dan Sonra Hermes’e Göre, Bölüm 7

Hermes’i her zamanki gibi getireceğiz, onun hiçbir görüşünü değiştirmeksizin. Der ki, bir başlangıcı olan her şey, başlangıçta yaklaşır ve büyür, orta merhalede güçlenir, sonunda ise küçülür ve geri çekilir, bu canlı olan her türde sabittir. Bunun gibi, her yıldız burcun başında yaklaşır ve güç kazanır, ortasında kuvvet bulur, sonunda ise zayıflayarak geri çekilir, doğuda ilk belirdiğinde böyledir, ilk doğru hareketinde böyledir, ortasında ve sonunda da böyledir. O halde genel olarak yıldızların kuvveti burçların ortasındadır.

Başka bir yerde de yazılmıştır ki, Koç, Yengeç, Terazi ve Oğlak dairenin çeyreği uyarınca mevsimlerin başlangıçlarıdır ve burçlar arasında bilhassa önceliğe sahiptirler, bundan ötürü üstün yıldızların yücelmelerini onlardan başlattık, zira Koç ve Yengeç Güneş’in yaklaşma, büyüme ve yükseklik kısmında yer alırlar, Terazi ve Oğlak ise geri çekilme, küçülme kısmında bulunurlar, Güneş Koç ve Yengeç’te iken uğurlu yıldızların yücelmesini, Terazi ve Oğlak’ta ise uğursuz yıldızların yücelmesini anladık, zira iki yıldızın yücelmesi tek bir burçta olamaz, nitekim tek bir burç iki yıldızın evi de olamaz. Güneş Koç’tan başlayıp yükselerek günün artışını sağladığından, Güneş’in yücelmesini ona tahsis ettik ve en kuvvetli gücünü ortasında, yani 15. derecede işaretledik. Lakin Güneş’in bütün kuvveti sürekli olduğundan, yücelmeyi Koç’u takip eden Boğa’ya tayin ettik. Işığa karşıt olanın karanlık olduğunu, Güneş’in ışık, Ay’ın ise karanlık olduğunu gördüğümüzden, Güneş’in yücelmesinin karşısından ve ikisinin başlangıcından yola çıktık, en büyük gücü ise ortada belirttik.

Geriye ikinci uğursuz yıldız olan Satürn ve daha önce ışıklara en yakın talih olan Jüpiter kalır, tam kuvvetleri ortadadır. Ardından alt feleklerin yücelmeleri gelir, zira Venüs Güneş’ten 47 derece uzaklaşır. Balık ise neme son derece müsait bir burç olduğundan ve daha nemli bir tabiat arz ettiğinden, Ay’ın üçgen açısında en büyük gücü 15. derecesinde yer aldı, Merkür ise Başak’ın 15. derecesinde, adeta Güneş’in üçgen açısından en sağlam kuvvete sahip oldu. Zira Güneş’ten 27 derece uzaklaştığından ve diğer burcu Merkür önceden tuttuğundan, Başak sonbahar tabiatıyla kendine yakın olanı elde etti. Zira kendisi Güneş’ten fazla uzaklaşmadığı gibi, Başak da Koç ile daha fazla uyuşur, bunun sebebi günlerinin eşit olması, dik daire üzerinden doğuşlarının bir olması ve Ay’ın burada Güneş’e karşıt olarak liderliğe zıt konulmuş bulunmasıdır. Böylece Satürn’e karşı Venüs yerleştirilmelidir, zira bunlardan biri ciddiyete yönelirken diğeri eğlenceye meyleder. Burçların yücelmeleri bu şekilde bulunduktan sonra, derecelerin kendisini belirlemek gerekir. O halde her şeyin diziliminin en uygun şekilde başladığı yere, her zamanki yöntemimize döneriz, bu ise Güneş’ten, günün ortasından, gökyüzünün ortasından, eşitlik çizgisinden, Koç’un başlangıcındandır. Zira Güneş cihanın ışığı ve ısısıdır, onun ortasında Güneş’in tam kuvveti bulunur, Koç’un başından yükselen Güneş artış getirir. Burçların doğuşu bütün dünyada çeşitlilik gösterse de, göğün ortası bütün dünya için aynıdır ve eşit ışığa sahiptir. O halde yıldızların yücelme dereceleri bütün dünya için aynı olduğundan, bunları tanzim ederken dik daireden ve gökyüzünün ortasından başlarız. Biliriz ki dik dairede Koç’un ilk noktası meridyen çizgisine ulaştığında, Yengeç’in ilk noktası ufuktan yükselir.

Bu sebeple eski çağlar dünyanın doğumunun burada vuku bulduğunu rivayet eder, doğum haritasının başlangıcı için Güneş’in tam ve eksiksiz bir kudretle parladığı bu dereceden daha uygunu yoktur. O halde dik dairede 16. derece, yani Yengeç’in 16. derecesi ufuktan ilk yükseldiğinde, Koç’un 19. derecesi göğün ortasından geçer.

Güneş’in yücelmesini Koç’un 19. derecesinde sabitledik, zira göğün ortasında, günün ortasında kuvveti tamdır. Gökyüzünde hiçbir şeyin hüküm ve hikmet olmaksızın takdir edilmediğini biliriz. Bu hüküm ve hikmet uyarınca, Güneş gün ortasında yer aldığında, Satürn tam karşıtında bulunur ve bunların tabiatları bugün dahi birbirine zıttır. Zira yıldızın yücelme vazifesi onun en hayırlı rehberliğidir. Aralarındaki mesafe için belirli dereceleri tayin etmek istediğimizde, yıldızların Güneş’ten olan uzaklık derecelerini esas aldık, zira bu uzaklık çeşitli durumların sebebidir. Bunu da 12 derece olarak bulduk, bu sınırın altında her yıldız daha zayıftır ve bu derecelere uzaklık deriz.

Bu dereceleri o konuma eklediğimizde sayı 21’e ulaştı, böylece Satürn’ün yücelmesini o derecede tayin ettik. Zira çıkarmaktansa eklemeyi yeğledik, çünkü bu sayı çıkarılsaydı, o burcun 9. derecesine, yani uzak ve zayıf bir mevkiye düşerdi ve Satürn’ün karşıtlığına yaklaşarak bu kavuşumu bozardı. Bu yüzden Jüpiter’den ayrılarak kendisine uygun bir köşe noktasına yerleşmesi daha evlaydı. Venüs’ün yücelmesi Merkür’ün evlerinin karşısında olduğundan ve birbirlerini zıt konumla lekelememeleri için aralarına uzaklık derecelerini ekledik, böylece sayı 28’e ulaştı.

Kötücül bir gezegen daha az sayıda derecede kutlu kılındığında, oraya yaklaşarak zarar verdiğinden, onu daha yakın bir yere yerleştirmek suretiyle zarar vermekten ziyade hayır getirmesi gayesiyle, onun yöneticiliğini 27. derecede, kendi doğasına uygun düşen uğurlu bir mahalde tesis ettik. Zira şayet aradaki mesafenin dereceleri eksiltilseydi, kendi tabiatına zıt bir konuma düşecekti. Bu burç onun hanesi olduğundan, yöneticiliği haklı olarak burada bulunmaktaydı, onun en güçlü olduğu 16. dereceyi, dostane bir surette bağlanarak kutlu kılınması hasebiyle layıkıyla elde etti. Zira karşıtlığa doğru ilerleseydi ona iyice yaklaşmış olurdu, eksiltildiğinde ise mükemmel bir vasatın kudretine erer ve bağlanmazdı. Lakin onun yöneticilik burcu Jüpiter ile kare açı (quadratus) teşkil ettiğinden, kare açı da karşıtlığın yarısı, yani mesafenin yarısı demek olduğundan, altı derece ekledik, bu sebepten onun yöneticiliğini uygun bir mahalde, yeryüzü köşe noktasında 21. derece olarak belirledik, şayet bu sayı eksiltilseydi köşe noktasından aşağı düşerdi ve fayda sağlamayıp lanet getirirdi. Lakin yöneticiliği bu dereceye tesadüf ettiğinde ve biz onu tespit etmek istediğimizde, ilk olarak hilalin farklı görünümünü göz önüne aldık, zira o bazen 12 derecenin altında belirir, bazen de 13 derecede, ekvator çizgisi altında, rektasiyon dairesinin doğuşuyla bu görünüm idrak edilir, bununla birlikte onun yöneticiliğini Güneş'ten uzaklaştırarak 2. derecede sabitledik, zira bu görünüm aynı miktarda, yarım güney enlemi ile birlikte bulunur. Şayet güney enlemiyle birlikte hilalin görünümünü değiştirseydik, yöneticiliği Koç burcunun sonunda yer alırdı. Fakat iki gezegenin tek bir burçta aynı anda hüküm sürmesi menedilmişti ve Ay'ın rehberliği her şeyden önce gelmekteydi. Ay'ın yükselişi ise Ejderhanın Başından (caput draconis) İkizler burcundaki yüceliğine doğrudur. Bu sebeple, tabiatın akrabalığı bunu iktiza ettiğinden, Başın yöneticiliği İkizler burcuna isabet etti, bunun derecesini araştırırken şunu açıkça müşahede ettik ki, her bir gezegen kendi orta enleminde, katettiği yol bakımından en mükemmel durumundadır. Bundan ötürü, Baş'tan itibaren bir burç miktarınca kendi orta enleminde bulunduğundan, Başın yöneticiliğini İkizler burcunun üçüncü derecesinde sabitledik, Kuyruğun yöneticiliğini ise onun tam karşısında, bütünüyle Başa zıt düştüğü yerde belirledik. İşte yıldızların yöneticiliklerinin nizamı böyledir, bunun dayanağı şudur ki, üstün yıldızların yöneticilikleri köşe noktalarını, alt yıldızlar ise kendilerine uygun yerleri tutarlar, onların kutlu yahut uğursuz oluşları şeylerin meydana gelişine göredir, önce kutlu olanlar vasıtasıyla hareket verilir, ardından uğursuz olanların etkisiyle bozulma vuku bulur. Yıldızların Güneş'ten olan mesafesini hilalin görünümüne bağlayan başkaları da vardır. Benzer şekilde 12 dereceyi sayarlar, zira o burçta şeylerin oluşumu yenilenir. Lakin onu daha az bir derecede konumlandırırlar, zira önce belirir ve onun cismi diğerinden daha büyüktür.

Yıldızların Sınırlarının Çeşitleri ve Farklılıkları Üzerine, Bölüm 8

Sınırların (termini) çeşitliliği ve ayrımı beş farklı görüşe dayanır, zira Mısırlıların sınırları, Kildanilerin sınırları, Batlamyus'un sınırları, Aristoteles'in sınırları ve Hintlilerin sınırları vardır, şayet bunların kesin bir esası bulunsaydı kendi içlerinde bir belirsizlik barındırmazlardı, ancak onlar uzun tecrübelerin ve tetkiklerin neticesinde dağıtılmıştır. Tecrübeler arasında en sık doğru bulunan ne ise, itibar da haklı olarak ona aittir. Bu sebeple, neredeyse bütün muhtelif milletlerin astrologları arasında en yaygın kullanım Mısırlıların sınırlarında görülür, zira yalnızca onlar yıldızların büyük yıllarını eksiksiz olarak sayarlar, burçların sonlarını uğursuzlara tahsis edip başlangıçlarını bilhassa kutlu olanlara verirler, nihayetinde bu farkı belirttikten sonra her birini sırasıyla tanzim edeceğiz.

Aristoteles burçların sınırlarını yedi gezegen arasında paylaştırır ve hiçbir gerekçe göstermez, burçlar arasında yıldızların bir itibarı olması gerektiğini, ışıkların (lumina) bundan tamamen muaf tutulmasının uygun düşeceğini söyler. Diğerlerinin tümü ise bu sınırları beş gezegen arasında taksim eder, zira ışıklar hariç olmak üzere tüm yıldızlar kendi haneleri vasıtasıyla irtibat kurarlar. Başkaları ise her iki ışığın da feleğin kendi yarı küresinde, her bir burçta kendi ortaklarıyla müşterek olduğunu iddia eder. Güneş bütün eril burçlarda, Ay ise bütün dişil burçlarda kendi kısımlarıyla pay sahibidir, her ikisi de meşrudur. Bu sebeple ışıklar bunlarla yetinerek sınırlardan feragat etmişlerdir, bu gerekçe Mısırlılara kafi görünmüştür. Nitekim başkaları türlü gerekçeler yığarak derler ki, ışıkların kendilerine mahsus sınırlarının bulunmayışı, doğanın tüm çeşitliliğinin beş gezegen arasında pay edilmiş olmasındandır.

Zira onlardan kimi sıcak ve kurudur, kimi soğuk ve kurudur, nitekim Mars ve Satürn böyledir, kimi sıcak ve nemlidir, kimi de Jüpiter gibi soğuk ve nemlidir, Merkür ise değişkendir.

Güneş Mars tabiatında, Ay ise Venüs tabiatında olduğundan, onların sınırlarıyla yetinerek kalmışlar, bu sınırların efendileriyle eşit kudrette bulunmuşlardır.

Her ne kadar farklı görüşler mevcut olsa da, Aristoteles müstesna, ittifak halinde ışıklar sınırlardan menedilmiştir. Genel olarak uyuştukları hususlarda dahi hususi ihtilaflar mevcuttur, zira yıldızların sırasında ve sınırların miktarında hiçbiri birbiriyle uyuşmaz, yalnız pek çoğu burçların sonlarını uğursuzlara atfetmekte, bilhassa kutlular ile başlamaktadır, zira bunların şeylerin başlangıcını, diğerlerinin ise sonunu temsil ettiğini kabul ederler. Burçların başlangıçları ve sonları bu minvalde cereyan eder, daha önce belirtildiği üzere Mısırlılar sınırlarındaki bazı yıldızların büyük sayılarını gözetmeleri sebebiyle haklı olarak diğerlerine üstün gelmişlerdir. Batlamyus, Mısırlıların ve Kildanilerin sınırlarını karşılaştırırken, kendisine doğru görünenleri, zamanın tahribatıyla kısmen yıpranmış ve kesintiye uğramış, kısmen yanmış ve bu yüzden pek çok yeri yılların karanlığıyla körleşmiş kadim bir ciltte bulduğunu nakleder, müellifinin ismini uzun uzadıya soruşturmasına rağmen öğrenemediğinden, mesnetsiz bir otoritenin sakıncasına düşmemek adına onları terk etmiş, kendi uyarlamasını neşretmiştir, buna rağmen ne bunlar ne de başkaları, ne Batlamyus'tan evvel ne de sonra Mısırlıların sınırlarından daha yaygın bir kullanıma yahut daha muteber bir otoriteye sahip olabilmiştir. Bu sebeple evvela bunları tanzim edeceğiz, sonra diğerlerini ele alacağız, bunu zaruri olduğundan değil, diğerlerinin hakkını yememek ve Hintlilerin yalnızca başlangıçlarını işaret ettikten sonra Kildanilerin sınırlarını mazeret gösterip öne geçirmiş gibi görünmemek için yapacağız.

Mısırlıların Sınırları Üzerine, Bölüm 9

Eski çağların tarihlerini hafızalarında canlandırarak nakleden pek çok kadim bilgenin bildirdiğine göre, bütün yeryüzünü kaplayarak neredeyse önceki çağın tüm hatırasını silen ve pek az canı sağ bırakan umumi tufandan sonra, dünyadaki bütün kavimler arasında yıldızların hareketlerini ve tesirlerini inceleme arzusuyla doğan hikmet ilk olarak Kildani diyarında neşet etmiş, zamanın akışıyla serpilip yavaş yavaş cihana yayılmıştır.

Anlatıldığına göre, tufan sona erip sular eski yataklarına çekildiğinde ve kara parçası belirdiğinde, hayatta kalan Nuh, Ermenistan'dan mutedil rüzgarları takip ederek sonradan Babil'in yükseleceği yere varmış, ardından yeniden doğan dünyada onun soyundan gelenler bu merkezden her bir yana, Dicle boyunca Rasta'ya ve Fırat boyunca Kufe'ye kadar zamanla yayılmışlardır. Rivayete göre, onların arasında bulunan ve eski yaşamın hatırasıyla yetişmiş yahut zihnine bahşedilen ilahi bir lütufla aydınlanmış oğullarından biri, göklerin akışını ve ardındaki tesirleri hayranlıkla temaşa etmeye başlamıştır.

Ondan sonra gelen neslin gayreti öyle bir mertebeye ulaşmıştır ki, gerek burçlar kuşağını (zodiacus) teşkil eden kısımlardan gerekse aşağıda seyreden yıldızlardan, her birinin evvela kendi kudretiyle şekillenen, sonra belirli bir müştereklikle kaynaşan tesirlerini, diğer yıldız asaletlerinde olduğu gibi sınırları da yaratılışın başlangıcından itibaren yılların dönüşleri vasıtasıyla ölçerek idrak etmişlerdir, insan soyu çoğaldıkça diğer dünya kavimleri de bu hikmeti onlardan ödünç almış, kendi anlayış kabiliyetlerince gayret göstererek kimi yerlerini tashih etmiş ve pek çok fazlalık katmışlardır. Bunlar arasında Mısırlıların zeka inceliği de azımsanmayacak bir fayda sağlamıştır. İşte Kildanilerin sınırları bu esasa dayanmaktaydı.

...her bir üçgenlikte (trigonum) her bir usulle çıkarılacak şekilde düzenlenmişlerdir. Batlamyus, Arapların el-Arba‘a dedikleri Dört Kitap'ında (Tetrabiblos) bunları bu usullerle düzenlemiş olsa da, kadimlerin muteber hiçbir kuralına dayanmadıklarını ekler, bu sebeple biz de bunların üzerinde durmaktan sarfınazar etmeyi uygun bulduk.

Hintlilerin Sınırları Üzerine, Bölüm 10

İster ilk çağın kısımları olsun ister sonradan Keldanilerin buluşuyla bu şekilde ihdas edilmiş bulunsun, yıldızların sınırlarını (termini stellarum) daha doğru gördükleri başka bir yolla düzenleyerek, bütün eril burçları bir tarzda, bütün dişil burçları ise başka bir tarzda paylaştırırlar, erillerde Koç'tan, dişillerde Boğa'dan başlayıp, erilleri İkizler ile, dişilleri Boğa ile sonlandırırlar. Koç'un dereceleri şunlardır, Jüpiter 7 derece, Venüs 6, Merkür 8, Mars 5, Satürn 4 derecedir. Boğa'nın ise şöyledir, Venüs 8, Merkür 7, Jüpiter 6, Satürn 5, Mars 4 derecedir. Böylece Koç nasıl paylaştırılmışsa bütün eril burçlar, Boğa nasıl paylaştırılmışsa bütün dişil burçlar da aynı nizamla taksim olunur.

Keldanilerin Sınırları Üzerine, Bölüm 11

Üçgenliklerin yöneticilerini tayin ettik, zira on iki burcun üçer aralıkla çıkarılan dört tabiatı temsil etmesi sebebiyle, her birinin aynı tabiattan olması zaruriydi. Yahut felek dairesinin Koç, Yengeç ve Terazi gibi sınırları nasıl tayin edilmişse, üçgenlik dahilinde de aralarında bu şekilde taksim edilirler. Bunun ve diğer meselelerin gerekçeleri ikinci kitapta izah edilmiştir. Tabiatın bu akrabalığından ötürü yıldızların asaletine bir pay eklenmesi tabiidir. O halde deriz ki, eril üçgenliklere gündüz vakti eril yıldızlar, dişillere ise gece vakti dişil ve geceye ait olanlar düşer ki bunlar o akrabalıkta daha büyük şehadete ve liyakate sahiptir. Ateş üçgenliğinin yöneticilerinden gündüzün ilki Güneş, ikincisi Jüpiter'dir, geceleyin ise durum tersine döner, gece ve gündüz ortakları ise Satürn'dür. Toprak üçgenliğinin gündüzün ilki Venüs, ikincisi Ay'dır, geceleyin durum tersine döner, her ikisinin ortağı ise Mars'tır, bu durum yalnızca Başak burcundadır. Hava üçgenliğinin gündüzün ilki Satürn, ardından Merkür gelir, geceleyin ise durum tersine döner, her ikisinin ortağı Jüpiter'dir. Su üçgenliğinin yöneticilerinden gündüzün ilki Venüs, ikincisi Mars'tır, geceleyin Ay öne geçer ve her ikisinin ortağıdır.

Farslara, Babillilere ve Mısırlılara Göre Dekanlar ve Yöneticileri Üzerine, Bölüm 12

Sırada, Arapların kendi dillerinde vech (facies) dedikleri dekanlar (decani) ve onların yöneticileri gelmektedir, ilkin Farsların, Keldanilerin ve Mısırlıların kullandığı usulle bunları dizeceğiz, ardından Hint görüşünün ne tür bir farklılık getirdiğini açıklayacağız. Zira bütün burçlar üçer duruma bölünmüştür, her bir cüzü onar derecedir. Yıldızlar, bu burçları feleklerin sırasına göre eşit miktarlarda paylaştıkları gibi, burçların eşit kısımlarını da aynı nizamla takip etmeleri gerekirdi, binaenaleyh Koç'tan başlayarak, burcun ilk dekanını Mars işgal eder, bir sonraki feleğin takip eden yıldızı Güneş ikinci dekanı, üçüncüsü Venüs'ü alır, ikinci burcun ilk dekanı dördüncü feleğin ardılı olan Merkür'e, ikincisi Ay'a, üçüncüsü Satürn'e aittir ve bu minval üzere nizam devam eder.

Hintlilere Göre Dekanlar ve Yöneticileri Üzerine, Bölüm 13

Hintliler ise farklı bir görüştedir, her ne kadar aynı taksimatı yapsalar da dağıtımda aynı nizamı takip etmezler, zira her burç üç kısma ayrıldığında, ilkini burcun yöneticisine, ikincisini beşinci burcun yöneticisine, üçüncüsünü ise dokuzuncu burcun yöneticisine verirler, bu da üçgenliğin burçlar sırasına göredir. Koç'un ilk dekanını Mars'a, ikincisini Güneş'e, üçüncüsünü Jüpiter'e ve bu minval üzere paylaştırırlar. Üçgenlikler vasıtasıyla üçer burcun yöneticilerinin, burçların üçlü taksimatına nizamla hükmetmesini doğru bulurlar, gelgelelim daha evvelki dağıtım pek çok kimsenin tatbikatıyla daha fazla kabul görmüştür.

Burçların Dokuzlukları (Novennaria) Üzerine, Bölüm 14

Bunlar bu suretle düzenlendikten sonra, feleğin işleyişi uyarınca tâli derecede bazı yıldızların vazzedilmesi gerekir ki bunları Hintliler nevhariyet (novenaria / navamsa) diye adlandırırlar. Burçların üçlü taksimatından sonra, bunları üçgenlik yöneticilerine paylaştıranlar, derhal burçları dokuzar parçaya bölerek, her bir parçayı üçer derece ve bir derecenin üçte biri, yani yirmi dakika olarak ölçerler. Bu bölümleri doğru addederler, zira her burçtan itibaren dokuzuncuda aynı tabiat bulunur ve bunları burçlar sırasına göre yıldızlar arasında taksim ederler. Koç'un ilkini Mars, ikincisini Venüs, üçüncüsünü Merkür alır ve nizam dokuzuncunun yöneticisi Jüpiter'e varıncaya dek bu şekilde sürer. Boğa'nın ise ilkini Satürn, ikincisini Satürn, üçüncüsünü Jüpiter, dördüncüsünü Mars alır ve bundan sonra da bu minval üzere gider, bu yöneticilerin tespiti son derece kolaydır. Nitekim her üçgenlikte, öncü burcun derecelerine göre o üçgenliğin ilk dokuzlukları pay edilir, ikinciler sonraki burcun yöneticisine düşer ve nizam böylece devam eder. Ateş üçgenliğinde Koç, toprakta Oğlak, havada Terazi, suda Yengeç esas alınır. Bazıları ise bu dokuzlukları, her bir burcu kendi yöneticisinden başlatarak feleklerin sırasına göre paylaştırırlar. Koç'un ilkini Mars'a, ikincisini Güneş'e, Boğa'nın ilkini Venüs'e, ikincisini Merkür'e, üçüncüsünü Ay'a, dördüncüsünü Satürn'e verirler ve bu tarzda devam ederler, gelgelelim ilk usul daha yaygın kabul görmüştür.

Burçların On İkilikleri (Duodenaria) Üzerine, Bölüm 15

Bunun akabinde burçların on ikilikleri ele alınmalı ve her bir derecenin yöneticileri bulunmalıdır. Zira dairenin kendisi on iki sahaya bölünmüş olduğu gibi, her burcun bütün burçlarla akrabalığı bulunduğu idrak edildiğinden, bu sahaların da kendi içinde o kadar eşit parçaya bölünmesi münasipti. Her bir kısmı iki buçuk derece, yani yüz elli dakika olarak ölçerler, her birinin ilk derecesi kendisinin, takip edenler ise sırayla diğerinindir, bu sanatın icrası gayet zahmetsizdir. Zira burçların başlangıcından on ikiliğini aradığımız dereceye kadar olan mesafe toplanır ve on iki ile çarpılır. Burcun başlangıcından itibaren her bir burç için otuzar derece düşülerek varılan toplam nerede durursa, o derecenin on ikiliği o burçta bulunur. Hermes ve onun izinden giden ilk bilgeler her bir derecenin tabiatını öyle paylaştırmışlardı ki, her derecenin ilki o burcun tabiatını taşır, ikincisi ikincininkini, üçüncüsü üçüncününkinden pay alır ve nizam bu şekilde sürer. On ikinci tamamlandığında, on üçüncüde yine kendisinden başlar. Hermes kitaplarında hem doğum haritalarına hem soru astrolojisine dair meselelerde bu yöntemle pek çok hüküm aktarmış, her bir dereceye akraba burçların yöneticilerini tayin etmiştir. Burçların on ikilikleri ile yıldızların on ikiliklerinin aynı olduğu sanılmamalıdır. Zira hangi burçta bulunursa bulunsun herhangi bir yıldızın derecesi on iki ile çarpılıp toplam miktar burcun başlangıcından itibaren sayıldığında, yıldızların on ikiliğini tayin eder.

Eril ve Dişil Dereceler Üzerine, Bölüm 16

Bu minval üzere dereceler arasında da bazılarının eril, bazılarının dişil olması zaruridir. Bu bakımdan farklı yazarların görüşlerini serdedecek, akabinde en yaygın kullanılanları sıralayacağız, zira hepsi birbiriyle uyum içindedir. Bu tür bir tefrikin faydası şudur ki, erillerin doğum haritasında yahut erillere dair yöneltilen bir soruda, şayet eril yıldızlar eril burçlarda ve derecelerde bir araya gelirse göstergeleri kuvvetlendirirler, aksi durumda ise zayıflatırlar. Kadimlerden bazıları eril burçların ilk on iki buçuk derecesini eril, kalan eşit miktarı dişil kabul ederler. Dişil burçlarda ise aksine, ilk on iki buçuk dereceyi dişil, takip eden eşit miktarı eril sayarlar. Bazıları ise on ikilik kısımlara göre ayırt eder, eril burçların ilk kısımlarını eril, dişillerinkini dişil sayıp sonuna kadar almaşık bir sırayla hüküm verirler. Geriye kalanları da, derecelerin bir başka ayrımını daha evvelce izah ettikten sonra, bunları diğerlerinin peşi sıra düzenli biçimde aktaracağız.

Aydınlık ve Karanlık Dereceler Üzerine, Bölüm 17

Aynı felek dereceleri arasında bir sebeple kimileri bazı dereceleri aydınlık, kimileri karanlık, kimileri belirli bir vasıftan ötürü gölgeli, kimileri de boş addeder. Bunların faydası şudur ki, aydınlık olanlar meselelerin şerefine katkı sağlar, karanlık olanlar ise aksine zarar verir, gölgeli olanlar ise bu ikisi arasında yer alır.

Yıldızların Kuyuları Üzerine, Bölüm 18

Muhtelif burçlar boyunca, yıldızların yardımları ile engelleri arasında aracılık eden çeşitli dereceler vardır, bunlardan engel teşkil edenlere Arap dilinde yıldızların kuyuları denir ki biz bunlara uçurumlar (praecipitia) demeyi adet edinmişizdir.

Ya da gerçekten talih artıranlar (addentes fortunae), adlarını bu işlevden almışlardır. Nitekim bunlar benzer vazifeler görürler ve üzerlerinde hangi yıldızı taşırlarsa onun gücüne kuvvet katarlar, bu sebeple uğurlu yıldızlar için her zaman tehlikelidirler, uğursuz yıldızların ise zararlı kuvvetlerini eksilttikleri ölçüde faydalıdırlar. Bu husustaki hakikat pek çokları nezdinde belirsiz olduğundan, biz Perslerin ve Mısırlıların aktardığı muhtelif kanaatleri bir kenara bırakarak, talih artıranların kaidesini açıkladıktan sonra her ikisini peş peşe tertip edeceğiz.

Kadim gelenek, talih artıranları akli bir yöntemle tecrübe etmiş ve yıldızlar konumlarının elverişliliği sebebiyle talihe doğru yöneldiğinde bunu tespit etmiştir, lakin:

Şayet talih payı (pars fortunae) bu derecelere sahip olursa yahut doğu derecesi bunlarda bulunursa, doğan kişinin talihine katkı sağlarlar. Bunların arasında öyleleri vardır ki, şayet yönetici yıldızlar doğan kişinin düşüşüne meylederse, bu şekilde tatbik edilen dereceler daha sonra yücelmeye (sublimatio) eriştirir. Demek ki Satürn'den üç derece, 15, 28, 30, Jüpiter'den iki derece, 3, 6, Mars'tan 4, Güneş'ten 3, 4 vardır.

Bunların haricinde, her bir burçta ayrı ayrı belirlenmiş başkaları da mevcuttur ki kadim tecrübe bunlarda da mutabıktır, nitekim doğu derecesi olduklarında yahut gündüz Güneş'i, gece Ay'ı feleğin münasip bir mevkiinde taşıdıklarında, doğan kişiye melike yahut krallıklara en yakın hükümdarlıklar gibi pek yüce itibar dereceleri vaat ederler. Bunlar, yıldızların felek boyunca uzanan dereceleridir, uygun yahut engel teşkil eden yardımcı unsurlardır, zira her ikisinin karışımından her bir cinse bir miktar tesir geçtiği açıktır ki bunları da yeri geldikçe tek tek ele alacağız.

Bununla birlikte kimse bizim, Hintlilerin kendi usullerine uygun düşen başka felek taksimatlarını ve yıldız haysiyetlerini kullandıklarını bilmediğimizi sanmasın, zira bunlar bizim hüküm yöntemimize ne uygun ne de elzemdir, şayet bu uzun bahisleri takip etseydik, intizamlı bir eser ortaya koyma gayretimiz sekteye uğrardı.

Altıncı Kitap Başlıyor

Feleğin derecelerine dair genel hükümler, ikinci olarak her bir dekanlıkta (decanus) doğan suretler ve aynı şekilde:

İşbu burçların dik felek üzerinden yükselişi, üçüncü olarak felek derecelerinin bakış açıları, dördüncü olarak dost burçlar, beşinci olarak tabiatça uyuşan ve kuvvet mesafesi aynı olan burçlar, altıncı olarak karşıtlık (oppositio), altmışlık ve kare açı ile uyuşan burçlar.

Yedinci olarak burçların yılları, ayları, günleri ve saatleri, göstergenin (significator) muhtelif diyarlar üzerindeki hâkimiyeti, harekete ve sükûnete sevk eden burçlar, akli burçlar.

Zamanın taksiminde burçların hâkimiyetleri, yüce itibara ve cömertliğe sevk eden burçlar, kavuşumun (coniunctio) tamamlanmasına, almaya ve tutmaya sevk edenler, hastalıklara ve bunların sebeplerine sevk eden burçlar.

Kadınların iffetine sevk eden burçlar, dürüstlüğe sevk eden burçlar, çok zürriyetli, az zürriyetli ve kısır burçlar, keskin ve öfkeli mizaçların hastalıklarına dair burçlar, arzuların vasıflarına sevk eden burçlar, hileye, aldatmaya, vefasızlığa, ayrıca endişeli ve karanlık işlere sevk eden burçlar, uçanlar, dört ayaklılar, sürüngenler ve suda yaşayanlar arasında ayrım yapan burçlar, burçların yönleri, köşe noktaları (cardines), felekler, çeyrekler, on iki ev (domus), bunların her türlü hâkimiyeti ve illeti, feleğin cismani ve ruhani çeyrekleri, köşe noktalarının tabiatlarının karışımı, çeyrekler ve evlerin renkleri.

Yükselen ve alçalan, uzun ve kısa çeyrekler, dörde bölünüşün taksimi, günün ve saatin çeyrekleri, günün ve saatlerin hâkimleri.

Yıldızların Tabiatına Dair

Yıldızların ve burçların tabiatlarına dair risaleleri kısmen müstakil, kısmen ortak ve birbirine bağlı halleriyle takip ettik.

Bundan böyle, bu burçta ve müteakip kısımda sadece yıldızların hâkimiyetini genel olarak takip edeceğiz ve ilk olarak burçların her bir dekanlığında doğan suretlerin kaidesini hulasa edeceğiz.

Nitekim bunlar akılla kavranan, her türlü duyudan uzak suretler olduğundan, insanları derin bir hayranlık ve büyük fikir ayrılıklarına sevk ederler, öyle ki müneccimlerin büyük bir kısmı bu suretlerin doğuşuna dair malumatı okuyup da onların hâkimiyet keyfiyetine nüfuz edemediklerinde, bu meselenin ya büsbütün tesirsiz olduğunu yahut tesirlerinin insan idrakinin haricinde kaldığını zannetmişlerdir, oysa Pers müneccimlerinden Hermes ve Askalios, keza Hintliler de kendi muteber kitaplarında bu suretlerin vasıflarını ve kuvvetlerini mahirane bir araştırmayla tespit edip geride bırakmışlardır, bunların hâkimiyetini kısmen şekil tasviriyle, kısmen hassalarıyla, kısmen de vasıflarının izahıyla okuyucunun zekâsına ve idrakine emanet etmişler, lakin daha yüce ve erişilmez olan kısmı ise ne zaman bilebileceklerse o vakte bırakmış, peşinen aktarmamışlardır, bu da semavi kudreti tecrübe etmekten kaynaklanan bir maharettir. Bunların hâkimiyeti mevcut bahsimize ait olmadığından başka yere tehir ediyoruz.

Bununla birlikte, bu nevi ilme vakıf olup ardıllarına miras bırakanların gayesinin, gökte bu türden cismani, belirli bir biçim almış yahut bu vasıflarla bezenmiş şeylerin var olduğunu ve burçların her bir derecesindeki dekanlık vasıtasıyla yeryüzünde bu suretlerin cisimleştiğini öne sürmek olduğu sanılmamalıdır.

Fakat feleğin her bir mevkii ile burçların her bir dekanlığı muhtelif hadiselere sebebiyet verir, hatta öyle ki bazıları feleğin burçlarına ve derecelerine her türlü tesiri inkâr ederek, suretlerin yukarıdan indiğini ve alt âlemin şekillerini kendi tabiatlarına çekerek muhtelif ahvale sevk ettiğini iddia etmişlerdir. İşte bu tesirleri müşahade ettiklerinde, burçlar vasıtasıyla bunlara mutabık suretler vazetmişler, dinleyicinin zihnini yakın bir tabirle yönlendirmişler, avamın sözlerinden ve niyetlerinden sırları gizleyerek, arifane bir idrakle bunları nakşetmişlerdir, böylece aralarında hem isimler hem de tasvirler bakımından bir tefrike gitmişlerdir, kısmen bizim cinsimize yakın, kısmen de işitilmedik ve muhayyilemize yabancı şekiller kullanmışlardır ki bu yolu, alt âlem ile üst âlemin suretlerini birbirinden kesin surette ayırt etmek maksadıyla tercih etmişlerdir. Binaenaleyh, bu sanatın tüm müellifleri arasında semavi suretlerin üçlü bir tefrikini bulmaktayız, bunlardan bir kısmı zikredildi, bir kısmının ise zikri gelecektir, ayrıca bazılarının göğe atfettiği başka suretler de vardır. Bunlar işbu bahsin konusu olmadığından kendi risalelerine bırakılmıştır.

Bizim ele aldığımız hususlara gelince, evvela Perslerin, Keldanilerin ve Mısırlıların ittifak ettiği suretleri ve bunların mevkilerini serdedeceğiz, akabinde Hintlilerin bulgularını ekleyeceğiz, nihayetinde ise Aratus ve Batlamyus'un tasvir ettiği 48 tasvirin (imagines) doğuşlarını tertip edeceğiz.

Bunların her biri kendi yıldızlarından müteşekkil olduğundan ve feleğin mevkilerini zamanla hareket ettirmeleri mukadder bulunduğundan, Batlamyus'un kıyaslamasından kendi zamanımıza dek vuku bulan hareketi hesap ederek, Ebu Maşer'in İskenderiye takvimine göre 1160 senesindeki doğuşları esas alıp bize miras bıraktığı hudutları bağlıyoruz. Hintlilerin müstakil olarak her burca atfettiği diğer suretler ise bu mevkilerden itibaren daima aynı dekanlıklarda doğarlar. Zira bunlar o yıldızlar gibi sabit değildir, bilakis feleğin üst kısmına ait birer işarettir, Hint suretleri her bir dekanlıkta doğarken, diğerleri kısmen tek tek, kısmen birden fazla dekanlıkta yer alır, bizim katımızdaki imtiyaz şudur ki, Ebu Maşer ilk keşiften bu suretlere dair hiçbir şeyi nasıl değiştirmediyse, bizim tercümemiz de öyledir, onun sözlerinden tek bir kelimeyi değiştirmemiş, tek bir nokta dahi ekleyip çıkarmamışızdır.

Burçların Tabiatına Dair

Boğa'nın tabiatı acı, boyu uzun, iki renkli, iki biçimli olup, gün ışığını 12 saatin ötesine taşır. İlk dekanlığında doğuşu, Perslerin rivayetine göre, adı 'ışıldayan kadın' olan, sırtında [okunamadı], gerisinde deniz balığının kuyruğu bulunan, bir yabani eşek başı ve geyik-boğa başı taşıyan, geyik ile boğadan mürekkep bir surettir. Bundan sonra, sol elinde mum, sağ elinde mızrak tutan bir kynosefalus (it başlı kimse) gelir. Hintlilere göre ise, kırmızı gözlü, iri cüsseli, kuvvetli, cesur, dik duruşlu, beyaz keten giyinmiş, cüretkâr adımlarla yürüyen siyah bir adamdır. 48 tasvire göre,

Grekler ve Batlamyus'un ardından, Arapların 'Güneşin sırtı' dediği Cepheus'un sırtı gelir, aynı suretin [okunamadı] ile sol eli, Andromeda'nın sırtının ortası, ikinci balığın sırtı ve yüzgeci, ayrıca keten ipin ikinci kısmı gelir.

Balinanın bağırsağı, Koç burcunun ikinci dekanında (decanus), Perslere göre denizin yarısı, Eridanus'un yarısı, [okunamadı] yarısı, ellerinde göğü taşıyan bir at gemisi, başında bir kadın, demir kollarıyla Medusa'nın başını tarayan kıvrık harpe, Pers Perseus'unun başı, ince keten ve kızıl kumaşlara bürünmüş bir kadın, bir at ayağı, bir at sureti, istenmeyen giysiler ve gerdanlıklar düşünen bir kavim, Yunanlara göre ise kırk sekizinci yıldız kümesi, Kepheus'un uyluğu, Güneş'in kaval kemikleri ve ayakları, Balık'ın başı, sol el, Andromeda'nın sağ ayağı, Eridanus, Koç'un başı, keten bağın kalan boynuzları ve Balina'nın göğsü doğar.

Koç burcunun üçüncü dekanında, Perslere göre, tahtında oturan ve adı Falsus olan bir genç, onunla birlikte çifte bir at, Güneş'in geride kalan kısımları, acizlik içinde doğmuş bağırıp çağıran tanrılar, Balık'ın göğsü, Eridanus'un ardındaki baş, ceriothaurus'un kuyruğu ve alnında parlayan yarım suret doğar. Hintlilere göre, sarı benizli, kızıl saçlı, eli vahşi, tahta asalı ve sürünün kırmızı giysilerine bürünmüş bir adam doğar, demir sanatına yatkındır, bunu hünerle yapmaya gayret eder, zira bu Mars'ın evidir, Hintlilerin de hoşuna gider lakin Mars'ın evi olduğu için gücü yetmez.

Yunanlara göre, Perseus'un yıldızlı göğsü, sol eliyle taşıdığı Medusa'nın başı, Koç'un başındaki uzunca yıldız, Koç'un karnı ve Balina'nın başı doğar.

Boğa, tabiatı gereği topraksı, tadı ekşi, gündüzleri artan, geceleri eksilendir.

Boğa burcunun ilk dekanında, Perslerin rivayetine göre, kılıcını kuşanmış Orion, sol elinde bir kılıç, sağında bir mızrak tutarak doğar, elinin üzerinde ona seslenen iki şamdan bulunur ve bunları taç olarak adlandırmazlar. Bundan sonra yüce bir gemi gelir, üzerinde bir Hintli adam oturur, altında ise ölü bir kadının yarım bedeni vardır, ardından omuzundan tutan, köpek başlı ve bedeni eksik bir adam gelir, bu türe Pers dilinde [okunamadı], Yunancada kynokephaloi [Yunanca], Latincede ise antipites derler. Hintlilere göre, etrafı sarılmış, kıvırcık saçlı, iffetli, cinlerin soyundan çocukları olan, kısmen yanmış elbiseler giymiş bir kadın doğar, bu yüzden endişeyle elbise ve iplikten süsler arar. Yunanlara göre, Perseus'un yarısı, onun sol eliyle taşıdığı köpeğin başı, Koç'un uylukları ve böğrü, Koç'un kesilmesinden kalan yatak, Eridanus'un kıvrımı ve köpüğü yahut mili doğar.

Boğa burcunun ikinci dekanında, Perslere göre, üzerinde çıplak bir adamın geminin bir yanına doğru uzandığı, elini kaldırdığı bir gemi, [okunamadı] hareketleri, ölü bir kadının ikinci yarısı, sağ elinde bir mızrak ve kargı taşıyan, sol eliyle anahtarları tutan ve her iki elini de işaret eden iki başlı bir bedenin yarısı doğar. Hintlilere göre, bedeni ve giyimiyle Boğa'ya benzeyen bir karısı olan, kafasını parmaklarıyla gösteren, tırnaklarını Boğa'ya benzeten, gürbüz bedenli, midesi yanan, obur ve açlığa tahammülsüz, eski keten giysilere bürünmüş, evleri ve toprakları bayındır kılmaya, öküzleri sabana koşmaya hevesli bir adam doğar. Bundan sonra sağ elinde bir asa tutan, sol elini havaya kaldırmış eksik bedenli bir suret gelir. Yunanlara göre, Perseus'un dizleri, incik kemiği ve arka ayağı, Boğa'nın sırtı ve karnı, sağ ayağının omzu ve nehri başından neredeyse sonuna dek uzanır.

Boğa burcunun üçüncü dekanında, Perslere göre, iki başlı bir hırsız, ardından yılana sarılmış dik duran bir adam ve üzerinde genç bir adamın oturduğu iki araba doğar, bu adam arabayı çeken iki atı sol eliyle sürerek bu tarlayı baştan başa çeker. Hintlilere göre, Keldaniler gibi beyaz, ters dönmüş dişlere, uzun dudaklara, kızıl ayaklara ve kırmızı saça sahip, bedeni fil ve aslandan müteşekkil, aklı karışık, kötü niyetli, bir sekiye oturmuş, bir kilime sarınmış, kara ve korkunç bir adam doğar, onunla birlikte kuzey atı ve yere serilmiş bir boğa vardır. Yunanlara göre, Balık'ın sağ ayağı, omuzu, dizginleri tutan sol eli, gemiyle birlikte sol ayağı, Boğa'nın başı, dizleri ve boynuzlarının kökü, ayrıca Orion'un sol elinin altındaki ırmak kendi sonuyla birlikte doğar.

İkizler burcu, tabiatı gereği havadar, tadı tatlı, gök renginde, dik duruşludur.

İlk dekanında, Perslerin uygun gördüğü üzere, iki başlı yaratığın kuyruğu, ardından elinde bir ok tutan bir adam, güney tarafından iki araba, ikiz atların ardından arabacının üzerinde oturduğu boyunduruklu atlar, bundan sonra cerastesin başı doğar. Hintlilere göre, güzel, hayırsever, dik duruşlu, soyunu gözeten, süsler arayan, dikiş dikmede ve güzel sanatlarda mahir, yanında parlak bir ayna ile doğan bir kadın vardır. Yunanlara göre, Arabacı'nın başı, sağ elinden güney Boğa boynuzunun ayağına kadar olan kısmı, Orion'un sol omzu, Tavşan'ın başı ve elleri, yani ön ayakları doğar.

İkizler burcunun ikinci dekanında, Perslere göre, altın bir kavalla şarkı söyleyen bir adam doğar, Pers dilinde Lernuclles, Yunancada Herakles (Herkül) denir, kendisi diz çökmüştür, onunla birlikte ağaca tırmanan bir yılan, yine de orta cerastesin vadisinden kaçar, onunla birlikte işaretlenmiş eliyle bir kurt vardır. Hintlilere göre, Habeş soyundan, kurşuni renkte, başı kurşun şeritle bağlı, zırhlara kuşanmış, demir miğfer örtünmüş bir adam doğar, yukarıdan arabalar geçer, elinde bir yay tutar, oklar, oyunlar ve sıçramalar hazırlar, tef çalarak şarkı söyler, bahçeden meyveler devşirir, onunla birlikte pek çok kokulu ağaç doğar. Yunanlara göre, Arabacı'nın sağ eli, Boğa'nın arka ayaklarının tırnakları, Orion'un başı, omuzları ve Tavşan'ın ayaklarının altı doğar.

Keldaniler Tavşan'ın ayağını... [okunamadı]

Üçüncü dekanda, Perslere göre, Arapların tef çalan kuş diye tabir ettikleri bir aslon, başının üzerinde bir taş, onunla birlikte kalbi ve altın kavalları, ardından yunusla birlikte havlayan bir köpek, bundan sonra ağzın süsleri, Büyük Ayı'nın ilk yarısı, kalın bir kuyruk, köke sarılmış başak doğar. Hintlilere göre, kuşanacak silahlar arayan, yay ve sadak taşıyan, bir elinde ok, zahmetli kargılar yahut gemi enkazları tutan, müziğin nağmelerini, oyunları ve türlü sevinçleri kutlamayı düşünen bir adam doğar. Yunanlara göre, Polluks'un omuzları, elleri ve ayağı, Kastor'un sağ uyluğu, Tavşan'ın ayağı, dikilmiş köpek kuyruğu, sağ ayak, çiftçi gemisinin ilk küreği ve ikincisinin sonu doğar.

Yengeç, tabiatı gereği sulu, tadı tuzludur.

İlk dekanında, Perslerin gördüğü üzere, Küçük Ayı'nın yarısı, onunla birlikte Perslerin ve Roma dilinde satir denilen bir suret doğar, yırtık pırtık kumaşlara sarınmış, aslon yakını, müzikle tef çalan, demir bir kadın, onun tunçtan başı, üç kız çocuğunun ilki olan bakirelerle birlikte, bundan sonra bir bok böceğinin başı ve bir engereğin kuyruğu belirir. Hintlilere göre, açık tenli, güzel, süsleri eskimiş giysili, yüzü ve parmakları biraz bükülmüş, bedeni at ve filden meydana gelmiş, meyve türleriyle dolu bir ağacın yapraklarına asılmış, fitnenin doğduğu tarlada ikamet eden bir delikanlı doğar.

Yunanlara göre, Kallisto'nun yüzü, iki [okunamadı] başı ve eliyle, ardından Küçük Köpek, Büyük Köpek'in kalanı, Argo gemisinin kıçı ve küreklerin delikleri doğar.

Yengeç burcunun ikinci dekanında, Perslere göre, üç bakireden fasih olan bir kız, bir tür bulut sureti, bundan sonra köpeğin ön yarısı, kuzey eşeğinin kulağının yarısı, bok böceğinin yarısı ve [okunamadı] yarısı doğar. Hintlilere göre, sakin bakışlı, başında sedir ve kızıl mersin ağacından bir taç taşıyan, tahta bir asa tutan, tapınakta Tanrı'ya hamd ederek yüksek sesle aşkını anlatan ve şarkı söyleyen bir kız doğar. Yunanlara göre, Kallisto'nun başı, Yengeç'in arka kıskacı ve Argo gemisinin kıçının sonu doğar.

Yengeç burcunun üçüncü dekanında, Perslere göre, üç bakireden üçüncüsü olan bir kız doğar, yanındakileri taşır, bir yaklaşır bir uzaklaşır, köpeğin arka yarısı, eşeğin kulağının ikinci yarısı, aynı şekilde ikinci güney eşeği, ardından Strabon'un sonu ve [okunamadı] başı doğar. Hintlilere göre, kaplumbağa ayağına benzer bir ayağı olan, kayış gibi yahut Arapların keten [okunamadı] dedikleri renge boyanmış, bedeninin üzerine bir yılan uzanmış, kendisi altın işlemeli kumaşlarla süslenmiş, altın ve gümüş ticareti için gemiyle denizleri aşmayı düşünen bir adam doğar, buradan kadın süsleri alır. Yunanlara göre, Büyük Ayı'nın başı, sağ eli ve ayakları, yılan dediğimiz ejderhanın başı ve geminin yelkeni doğar.

Aslan, tabiatı gereği ateşli, kolariktir. İlk dekanında, Perslerin yazdığı üzere, yayın üzerindeki köpeğin kuyruğu, yarım aslan sureti, küreği ve kayığı ile yarım gemi, Hidra'nın başı, atın başı, eşeğin başı doğar. Hintlilere göre, kökleri ve dallarıyla ağaçlar, kuduz bir köpek, bir kaz ve bir gemi, aynı şekilde müstehcen giysilere bürünmüş bir adam doğar.

[okunamadı] atın [okunamadı] kuzey tarafına bakan, aynı zamanda incir [okunamadı] ve okun, Köpek'in başı, aynı zamanda köpeğin [okunamadı]. Greklere göre, sol eliyle Büyük Ayı'nın boynu, Aslan'ın ağzı, boynu, dişi eşek ve geminin ortası. Aslan'ın ikinci dekanında (decanus), Perslere göre, elinde davul ve raks zilleri bulunan, yüksek sesle çağıran heykelsi bir sûret, ilk olarak çağırır ve çeşitli şarkılar söyler, ancak Bacchus'un huzurunda kadehle ve [okunamadı], ardından [okunamadı] ve elini uzatanın kuyruğu. Geminin ikinci yarısı, Su Yılanı'nın (Hydra) boynu, atın ortası, dişi eşeğin ortası. Hintlilere göre, sivri burunlu, başında beyaz mersin ağacından bir taç bulunan, hırsızları andıran bir yay taşıyan, öfkeli, yırtıcılıkta aslana benzeyen, aslan renginde keten bir örtüye bürünmüş bir adam. Greklere göre, sağ eliyle Büyük Ayı'nın omuzları, Aslan'ın [okunamadı], Yılan'ın ortası ve Argo gemisinin pruvası. Aslan'ın üçüncü dekanında, Perslere göre, adı Secloes olan, arabayı sürmek için kamçıyı ziyadesiyle kullanan bir genç, üzerinde oturan bir adamı taşır, arkasından sol eliyle bir boğayı ve ineği çeken küçük bir çocuk gelir, sonra karga, Su Yılanı'nın ortası, dişi eşeğin arkası, atın arkası. Hintlilere göre, Habeşî sûretinde, aynı zamanda çirkin, müstehcen, pek çok zahmetle ağırlaşmış, endişeli, ağzında et ve meyve, elinde bir testi tutan bir adam. Greklere göre, Büyük Ayı'nın göğsü, Aslan'ın ortası, Yılan'ın parçaları.

Başak, velut, iki kısımlı, üç biçimli bir burçtur.

Onun birinci dekanında, Perslerin, Keldanilerin ve Mısırlıların bildirdiğine göre, iki [okunamadı] yükselir. İlk çağında genç bir kız görünür, onun Farsça adı Secdeidos de Dargama'dır, Arapça tercümesinde Adrenefeda, yani pak bakire kız denir, lekesiz bir bakiredir, bedeni latif, yüzü güzel, tavrı mütevazıdır, uzun saçlıdır, elinde iki başak tutar, oyulmuş bir taht üzerinde oturur, [okunamadı] İbranice bir yerde çocuğu emziren ve besleyen bir sütnine, bazı kavimlerce İsa olarak adlandırılan çocuğu gösterir, bizim Grekçe Hristiyan dediğimiz manada, o bakireyle birlikte yükselir ve aynı tahtta oturur, ona dokunmaz, aynı zamanda Başak'ın yıldızı (Spica) ki ikinci yılanın sonudur, ardından geyiğin başı ve Aslan'ın başı. Hintlilere göre, keten ve eski kumaşlara bürünmüş bakire bir kız, elinde [okunamadı], yüzü siyah, eli tutulmuş, güzel bir mersin ağacının ortasında durur, ebeveynlerinin ve dostlarının evine giysi ve gerdanlık aramak için gitmek ister. Greklere göre, Ejderha'nın kuyruğunun boğumu, Büyük Ayı'nın kuyruğu, pranga, Aslan'ın ayakları ve kuyruğu, Yılan'ın başına geçiş ve Yılan'ın parçaları.

İkinci dekanda, Perslere göre, tef çalan ve aynı zamanda kaval üfleyen bir çalgıcı, ardından saçlı bir adam, yarı sûreti Fars dilinde Albeccromana, peygamber olarak adlandırılır veya elinde boğa başı tutan bir adam, onun yanında yarı çıplak bir adam, bundan sonra başı demirden olan ahşap bir küreğin yarısı, Su Yılanı'nın kuyruğu, karganın yarısı, Aslan'ın yarısı. Hintlilere göre, siyah, kıllı, ipek kuşakla üç kat elbiseye bürünmüş, kırmızı ketene sarılmış, elinde mürekkep taşıyan, harcamaları ve kazançları hesaplamaya niyetlenen bir adam. Greklere göre, Ejderha'nın kuyruğunun bir parçası, Büyük Ayı'nın butları, Addeba dedikleri uzun sınır, Başak'ın başı ve sol omzu, gagasıyla karganın başı, ardından Erboğa'nın (Centaurus) kuyruğu.

Üçüncü dekanda, Perslere göre, Albece denen boğanın ikinci küçük yarısı, çıplak adamın ikinci yarısı, küreğin ikinci yarısı, karganın [okunamadı], Aslan'ın kuyruğu ile birlikte başak ve boğanın iki yarısı, çobanın butları. Hintlilere göre, dilsiz, iffetli, beyaz tenli, yüce gönüllü, henüz kurumamış ketene boyanmış giysiler kuşanmış, dua etmek maksadıyla mabetleri ziyaret etmeye hevesli, Addeba'ya doğru büyük kalıntılara yönelen bir kadın. Greklere göre, Başak'ın sağ omzu ile göğsünün bir kısmı, karganın sırtı, Erboğa'nın omurgası, butları ve uyluğu.

Terazi, ılımlı, doğuşu çekilmiş, iki renkli biçimde, dik duruşlu.

Onun birinci dekanında, Perslerin bildirdiği üzere, sol elinde terazi, sağ elinde bir kuzu ve üzerinde yazılar bulunan bir kitap tutan öfkeli bir adam, üçüncü kısım [okunamadı] ki adları Carathimeme'dir. Onların yolunda ata binen, tef çalan, kaval üfleyen bir çalgıcı, bundan sonra Ejderha'nın başı ve Perslerin Büyük Ayı dedikleri şeyin ilki, geminin [okunamadı]. Hintlilere göre, elinde bir ölçek terazi taşıyan, çadırlara doğru oturan, dikkatle tartmaya ve ticaret yapmaya niyetlenen bir adam. Greklere göre, Büyük Ayı'nın kuyruğunun ortası, Başak'ın karnının ortası, başağı tuttuğu sol eli, karganın kuyruğu, Güney Yılanı'nın kuyruğunun bir parçası, sağ eşek, Erboğa'nın omzu, Kanatlı At'ın (Pegasus) parçaları.

Terazi'nin ikinci dekanında, Perslere göre, Perslerin Bridenis dediği, elinde kamçı ve kırmızı bir sepet tutan bir adamın arabayı sürdüğü bir kişi, diğer bir adam [okunamadı] dalmaçyalı gibi renkli, [okunamadı], bundan sonra bir sedirde oturan bir adam, etrafında yoldaşları, ardından küçük bir geminin ortası, Erboğa'nın ön kısmı, geminin ortası, Ejderha'nın ortası, Büyük Ayı'nın ortası ile birlikte [okunamadı]. Hintlilere göre, kartal sûretinde, aç, susuz, elinde [okunamadı], havada uçmak isteyen, arzuyla dolu bir adam. Greklere göre, Ejderha'nın kuyruğunun bir parçası, Büyük Ayı'nın kuyruğunun ucu ile bakire tahtının sol bacağı, Erboğa'nın atı, omzu ve göğsüyle birlikte.

Terazi'nin üçüncü dekanında, Perslere göre, gemiyle birlikte Ejderha'nın arkası, Erboğa'nın ve Büyük Ayı'nın sonu, ardından başın [okunamadı], başından hareket eden Hermes, ardından Arbedi adında, dirseğine yaslanmış, sol elini başının üzerine koymuş, sağ eliyle ilerleyen çıplak bir adam, iki adamın başı üzerinde Arbedi'nin boynuzları, başları birbirine dolanmış ikiz boynuzlarla yüklü, adları Uar'dır, bu şeylerden sonra Cedlu adında biri. Hintlilere göre, at terbiyecisi, saygıdeğer, mantra taşıyan, bir oku fırlatılmış yay ve oklarla çalıların arasında duran, yalnız başına avlanma niyetiyle sonucu gözeten bir adam. Greklere göre, Ejderha'nın kuyruğunun bir parçası, sağ diziyle birlikte Arkas'ın eli ve kolu, dizginlerin solu, Başak'ın prangası, Erboğa'nın sol eli ve Kurdun (Lupus) ayağı.

Akrep, balgami.

Onun birinci dekanında, Perslerin iddia ettiğine göre, kendilerinin Brideinif dedikleri, diğerlerinin Cetbawyo olarak andığı erkek atın sonu. Onunla birlikte boğanın sonu, elinde mızrak tutan siyah bir adam, ziller denilen şeyler. Hintlilere göre, uygun boyda, gayet münasip, açlıktan yiyecek arzulayan, yelpazeyle yeryüzünde dolaşan bir kadın. Greklere göre, Arkas'ın parçaları, dişi eşeğin başının parçaları, başkalarının Alfecca dedikleri Gorgon'un başı ile sağ kolu, Terazi'nin göğsü ve sol omuzunun sonu, Alfecca, Ariadne'nin tacı, Kurdun kuyruğu ve Erboğa'nın kuyruğu.

İkinci dekanda, Perslere göre, adı Assalius olan çıplak bir adam, erkek sûretin yarısı, boğanın yarısı. Hintlilere göre, sakin yüzlü, çıplak, elbisesiz, göğsünden ve ayağından prangaya vurulmuş, denizde dalgalanan ve sahili yakalamaya çalışan genç bir kız. Greklere göre, Küçük Ayı'nın kolu ile Ejderha'nın kuyruğunun bir parçası, Gorgon'un mızrağı, kuzey tacı, Terazi'nin bacakları, Akrep'in kıskaçları ve sırtı.

Üçüncü dekanda, Perslere göre, kuyruğu sırtına kıvrılmış koca erkek atın ön kısmı, boğanın ön kısmı ile örtülü köpeğin bir kısmı, dizginleri çeken derler, elinde iki yılan vardır. Hintlilere göre, vahşi, yırtıcı, beyazlayan kılları olan iri bir köpek, Sandalet sakinlerinin av türleri, birbirine bakarak kaçışanlar. Greklere göre, Küçük Ayı'nın göğsü, Ejderha'nın büklümü, Çöken Adam'ın (Herkül) sağ omzu ve kolu, kuzey kolu, Akrep'in karnı, kaburgaların boğumu, nihayet ateş taşıyan buhurdanın başı. Ortada kesintiye uğramış iki gövdelidir.

Yay [Sagittarius]

Yay burcunun ilk dekanında (decanus), Perslerin görüşüne göre, başı açık, üzerinde giysisi olan, eksik bir adam sureti yükselir, başının üzerinde bir gemi durur, gemiye yakın bir karga gagasıyla ona dokunur, ardından kabukla örtülü bir köpeğin gövdesi gelir, başından kuyruğuna dek eksiktir. Hintlilere göre, uyluğundan yukarısı çıplak bir insan, ardından bir at olan bir sentor (centaurus) yükselir, elinde bir yay vardır, bu yayın okları güçlü bir feryat ile yerleştirilmiştir, halkın yararına kullanmak amacıyla yağmalama mahallerine yönelmiştir. Yunanlara göre, Küçük Ayı'nın boynu ile Ejderha'nın bir parçası, Herakles'in [Alcides] boynu ile sırtının bir parçası, kuzu taşıyanın [Arabacı] başı ve gövdesinin bir parçası, sağ uyluğu ile sol dizi ve ayağı, ardından Akrep'in iğnesi ve Buhurdan'ın gövdesi yükselir.

İkinci dekanda, Perslere göre, boynuzlu bir canavar yükselir, sol eliyle bir köpeğin boğazını sıkar, sağ eliyle boynuzları tutarak sağ ayağıyla yere basar, köpek başlı vahşi bir hayvana direnir, bir tavşan ile bir aslan başı, aynı şekilde bir denizcinin yarım gövdesi, denizcinin diğer yarısı ile bir Yunus'un yarısı ve Berenis'in Saçı'nın [Astrocoma] ortası yükselir. Hintlilere göre, bir deveye binmiş, kıllı kumaşlar kuşanmış, üzerinde kıl örtüsü olan bir kadın yükselir, ellerinin arasında bağcıklar içeren küçük bir sandık tutar. Yunanlara göre, Küçük Ayı'nın göğsü ile Ejderha'nın bir parçası ve Herakles'in dizi, ardından iki akbaba, ardından Yılancı'nın başı ile sol omzu ve eli, Yılan'ın bir parçası ve onun sol ucu, elin oku tuttuğu kısımla birlikte okun demiri ve güneydeki canavarın bir parçası yükselir.

Üçüncü dekanda, Perslere göre, ağzında bir el bulunan bir köpek, canavar köpeğin sol ayağı, bir tavşan, aslanın gövdesinin geri kalanı ve denizcinin geri kalanı yükselir, denizcinin ve Yunus'un ikinci yarısı, Berenis'in Saçı'nın kuyruğu, ardından Büyük Ayı'nın arabasının diğer yarısı, birbiri ardına sarılmış bir ejderha ve yılan yükselir. Hintlilere göre, altın renginde, başında takke, üzerinde tunik ve ağaç kabuğundan bir örtü olan bir adam yükselir, elinde iki kolye taşır ve erguvani bir sedirde oturur. Yunanlara göre, Küçük Ayı'nın gövdesi ile Ejderha'nın bir parçası, düşen akbaba da denen Kuğu'nun bir parçası, Yılan'ın kuyruğunun bir parçası, Yay'ın başı, omzu ile ön ayağı ve güneydeki canavarın bir parçası yükselir.

Oğlak [Capricornus]

Biçimi yuvarlak, eksik, tabiatı çifttir. Perslerin kanaatine göre, onun ilk dekanında Büyük Ayı'nın diğer yarısı ile birlikte, Perslerin "bedae" dedikleri, devasa bir balık başlı su kadını yükselir, su pınarının ilk düğümü, gövdesi kurt başlı köpeğe benzeyen ilk hilekar canavar ki Persler buna "fay" derler. Hintlilere göre, gövdesi kara, kıllı, korkunç, vahşi, dişleri kalas uzunluğunda ve diken gibi sivri bir adam yükselir, yanında sığır ve yük hayvanlarının bağları vardır, ağlarla balık avlamaya hazırlanır.

Yunanlara göre, Küçük Ayı'nın yarısı ile Ejderha'nın yarısı, boynu ve kuğunun sol ucu ki ona "accelfage", yani tavuk da denir, kanatların bir parçası, Çoban ile atının arkasından eklenen bir parça yükselir.

Oğlak'ın ikinci dekanında, Perslere göre, kendilerinin "albrahe", Romalıların ise "Iulia" dedikleri, bir sedirde oturan kadın yükselir, onunla birlikte devasa bir balığın ortası, pınarın orta düğümü, ortası kıllı bir canavar ve nihayet arabanın yarısı yükselir. Hintlilere göre, kara kumaşlara ve keten örtüye bürünmüş bir kadın yükselir, ateşte eritilmiş paradan demirle işlenmiş eşyalara sahiptir, yanında küçük fareler ve maymunlar vardır. Yunanlara göre, Küçük Ayı'nın arka kısmı, Ejderha'nın kuyruğunun orta ucuyla bitişik göğsünün izlediği gövdesinin parçası, tavuğun kanadı, boynu ve gagası, ardından bir ok, Kartal'ın gövdesi, Oğlak'ın boynuzları ile Yay'ın sonu yükselir.

Üçüncü dekanda, Perslere göre, pınarın son düğümü ile balığın kuyruğu, hilekar canavarın sonu, arabanın ikinci yarısı, ardından canavarın yarısı, "şubbani" dedikleri bir kertenkele ki ona "mastar" derler, başsız bir teraziye benzer, onu eliyle taşır. Hintlilere göre, hoş görünüşlü, kara gözlü, narin elli bir kadın yükselir, demirden süslü renkler hazırlayarak çeşitli işlerle uğraşır. Yunanlara göre, Küçük Ayı'nın kuyruğu ile Ejderha'nın sonu, ardından tavuğun sağ ayağı ile sol kanadı yükselir.

Aynı zamanda bir Yunus, Kova'nın kolları ve balık kuyruğuyla birlikte Oğlak'ın ortası yükselir.

Kova [Aquarius]

Havadar ve suludur. Pers öğretisinin aktardığına göre, ilk dekanında Arapça "an-namir", yani panter denen bir canavar yükselir, atı çekenin başı ki adı "Domitus Delos"tur, sentorun başı ki ona "asmeat" derler, sol eli başının üzerine kalkmıştır, ardından sudan balık yakalayan kara başlı bir leylek gelir.

Hintlilere göre, Habeş suretinde, halıyla çevrili bir adam yükselir, yanında altın, şarap ve su çıkarmak için tunç kaplar vardır. Yunanlara göre, Küçük Ayı'nın kuyruğu, bununla birlikte Kepheus'un sağ ayağı ve eli, tavuğun sol ayağı ve sol kanadının ucu, ilk atın başı, sağ omzuyla birlikte Kova'nın başı, Oğlak'ın kuyruğu ve Güney Balığı'nın sonu yükselir.

İkinci dekanda, Perslere göre, atı çekenin yarım gövdesi yükselir, sol eliyle yayı kavrar, sağ eliyle ayağıyla ittiği bir yaban domuzunu tutar, ağzında bir yılan vardır, kara başlı bir dalgıcın kanadıyla sentorun yarısı ve bir ejderha bulunur. Hintlilere göre, Habeş yüzlü ve suretinde bir adam yükselir, atla birlikte elinde yay ve ok taşır, inciler ve değerli taşlarla dolu kutuları vardır, zümrüt ve benzeri şeylerle kuşanmıştır. Yunanlara göre, Küçük Ayı'nın ortası, Kepheus'un uyluğu ve sağ omzu, ardından ikinci yay ve kabın kulpu, elindeki parça ile Kova ve Güney Balığı'nın yarım gövdesi yükselir.

Üçüncü dekanda, Perslere göre, tavuk olan seçkin bir kuş yükselir, atı çekenin sonu, sentorun sonu ve "alaten" dedikleri canavarın sonu yükselir. Hintlilere göre, kara, korkunç, hilekar, kulakları kıllı bir adam yükselir, başında yapraklardan, meyvelerden ve reçineden bir çelenk taşır, para tartısıyla uğraşır ve bir yerden bir yere taşır. Yunanlara göre, Kepheus'un uyluğu, sol omzu ve başı, mimarın elinin aletleri, kabın bir parçası, Kova'nın sağ eli ve sol ayağı ile Güney Balığı'nın başı yükselir.

Balık [Pisces]

Çifte ve sulu bir burçtur. Perslerin yetkesine göre, ilk dekanında kanatlı yarım bir at yükselir ki Latince adı Pegasus'tur, yine aynı şekilde kıllı bir at, ardından Perslerin "attramur" dedikleri boğa başlı geyik, ellerinde ikiz yılanlar tutar, Ptolemaios'a göre ise ikiz yılanları taşıyan Akrep'in başıdır. Ardından Arapça "at-timsah", yani timsah denen nehir canavarı gelir ki bazıları nehir, bazıları yanık yol derler. Hintlilere göre, süslü giyinmiş, eve doğru yönelen, eliyle demir maşayla ateşi düzenleyen, önüne üç balık koymuş bir adam yükselir. Yunanlara göre, Küçük Ayı'nın sonu, Kepheus'un sol kolu, ikinci atın karnı, birinci balığın başlangıcı ile kabın küçük bir parçası yükselir.

İkinci dekanda, Perslere göre, ellerinde yılanlar olan boğa başlı geyiğin yarısı yükselir. Nitekim Ptolemaios'un işittiği Mısırlı bilgeye göre, yılan taşıyan Akrep'in yarısı görünmüştür, ardından timsahın ya da nehrin yahut yanık yolun yarısı gelir. Hintlilere göre, güzel yüzlü, beyaz tenli, denizde yelken açan, göğsü kıça bağlanmış bir kadın yükselir, yanında akrabaları ve tanıdıkları vardır, kendisi limanı arzular. Yunanlara göre, Kepheus'un bacağı ile ayağı, tahtının ayaklığı, Andromeda'nın elleri, Kassiopeia'nın başı, ikinci atın sonu, birinci balığın sonu ve Balina'nın kuyruğu yükselir.

Üçüncü dekanda, Perslere göre, kuzu tutan boğa başlı geyiğin sonu yükselir, bilgeye göre Akrep'in yılan taşıyan kısmıdır.

Ardından timsahın sonu, ardından nehir yahut yanık yol gelir, sırtı biraz kirli bir adam, elleri arasında duran gözlerinin önündeki arka kısımları yükselir. Hintlilere göre, ayaklarını uzatmış bir adam yükselir, yanında rahminde erkek cenin taşıyan gebe bir Habeş kadını vardır, kayanın üzerinde durarak feryat eder ve ateş bağışı diler. Yunanlara göre, Güneş'in arkası, Andromeda'nın göğsü, zincirin ucu, Balina'nın sonuyla birlikte keten ipin bir parçası yükselir.

Yeryüzünün üzerinde doğan tüm daire boyunca göksel suretlerin farklı kavimler tarafından yapılan keşifleri bunlardır, bunlardan bazıları dünyanın çeşitli yerlerinde tabiatın derin anlayışıyla ve uzun süreli gözlemlerle uydurulmuş tasavvurlardır, pek çoğu ise göksel kuvvete adanmış ilahi kişilere gerek soylarına mahsus olarak gerekse insani bir zorunlulukla adeta kader tarafından bildirilmiştir, nitekim Pers ve Hint tasavvurlarını ilk kez ortaya koyan kavim, yıldızların içsel tesirine nüfuz ettiklerini görmeyi kolay kılmıştır. Zira Ptolemaios'un ve Yunanların tarif ettiği kürenin tetkiki, başlangıçta düzenlendiği üzere günümüzde de geçerlidir.

Tersine çevrilmiş elyazmalarını kolayca düzeltir, zira bu tür şekilleri kendi içlerinde kavradığımızda ve felekteki (orbis) işaretleri fark ettiğimizde, hikmet pınarı her iki yana da akar, oradan itibaren yüce bir kavrayışla donanmış kimseler daha yükseklere tırmanır. Nitekim Yunanlar, Mısırlılardan sonra yıldızlar bölgesinin altında durarak yıldızların ayrılmış aralıklarını kendi masallarına uyarlamışlardır. Bu sebeple, yıldızların hareketlerini ölçmek için bunların, yıldızların tesirlerini kavramak içinse diğerlerinin bilinmesi zaruridir. Soğuk kuşak, iklim [okunamadı] enlemde 400 [okunamadı].

[okunamadı] Soğuk kuşak. Zira burçların batışları vasıtasıyla yükselişlerinin ölçülmesi tamamlanmıştır.

Burçların İklimlere Göre Yükselişleri

Şimdi burçların yükselişlerini (ortus) yeryüzünün muhtelif kısımlarına göre ölçmek gerekmektedir, zira bütün burçlar eşit boyutta olsalar da, yeryüzüne bağlanan çemberin eğikliği (obliquitas) hepsinin kendi feleğinde eşit yükselmesine izin vermez. Bu yükselişlerin, ılım noktası çizgisi (linea aequinoctialis) altındaki dik daireden meskûn dünyanın yedi iklimine kadar uzanan sekiz başlıca eşitsizliği vardır, burçlar kuşağını keserek burçların yükselişlerini eşit miktarda ölçen iki daire mevcuttur.

Bunlardan biri, burçların üst yarıküreye çıktığı ve alt yarıya battığı ufuktur (horizon). Diğeri ise göğün ve yerin köşe noktalarını (cardines) eşit mesafeyle belirleyen meridyendir. Böylece on iki burcun dik dairedeki geçişleri, her dörtlü grupta aynı yükseliş miktarını muhafaza eder. Zira iklimler boyunca çifter çifter aynı miktarda yükselirler. Çünkü hepsinin meridyenden geçişi dik daireninkiyle aynıdır. Dolayısıyla burçların her bir iklimdeki yükselişleri arasında yarımşar saatlik farklar bulunur, bu konuda muhtelif müellifler ortaya çıkmışsa da, doğru olmadıkları için diğerlerini bir kenara bırakarak burçların yükselişlerini düzenleyeceğiz.

Böylece dik dairede Koç ve Balık burçlarının her biri 27 derece 53 dakikada, Boğa ve Kova 29 derece 54 dakikada, İkizler ve Oğlak 32 derece 13 dakikada yükselir. Yeryüzünün enlemi, ılım dairesinden ne kadar uzakta olunduğudur ve buna yeryüzünün yüksekliği de denir. Zira ilkbahar dairesi dik daireden ne kadar uzaklaşırsa, aşağıda yer alan ufuk da o kadar alçalır. Biz ise iklimlerin genişliğini bütün bu mesafenin miktarı olarak kabul ederiz. Böylece birinci iklimin enlemi 1 dereceden 20 derece 27 dakikaya kadardır, bu yeryüzü parçasında en uzun gün 13 eşit saate denktir.

Bu yeryüzü parçasında Koç ve Balık burçlarının her biri 24 derece 20 dakikada, Boğa ve Kova 27 derece 4 dakikada, İkizler ve Oğlak 31 derece 6 dakikada, Yengeç ve Yay 33 derece 7 dakikada, Aslan ve Akrep 32 derece 20 dakikada, Başak ve Terazi 31 derece 20 dakikada yükselir. Bu iklime Satürn riyaset eder. İkinci iklimin enlemi 20 derece 27 dakikadan 27 derece 12 dakikaya kadardır.

Bu iklimde burçların yükselişi 23 derece 56 dakika enlemindedir, bu yerin en uzun günü 13 buçuk saattir. Bu yeryüzü parçası için Koç ve Balık 22 derece 37 dakikada, Boğa ve Kova 26 derece 38 dakikada, İkizler ve Oğlak 30 derece 30 dakikada, Yengeç ve Yay 34 derece 2 dakikada, Aslan ve Akrep 34 derece [okunamadı] dakikada, Başak ve Terazi 22 derece 3 dakikada yükselir. Bu iklimi Persler Jüpiter’e, Romalılar ise Güneş’e atfeder.

Üçüncü İskenderiye ikliminin enlemi 27 derece 12 dakikadan 33 derece 49 dakikaya kadardır. Burçların yükselişi 30 derece 22 dakika enlemindedir ve bu yerin en uzun günü 14 saattir. O yerde Koç ve Balık 20 derece [okunamadı] dakikada, Boğa ve Kova 24 derece 12 dakikada, İkizler ve Oğlak 29 derece 56 dakikada, Yengeç ve Yay 34 derece 37 dakikada, Aslan ve Akrep 35 derece 36 dakikada, Başak ve Terazi 34 derece 47 dakikada yükselir. Bu iklimi Persler Mars’a tahsis eder, Romalılar ise Jüpiter’e.

Dördüncü Rodos ikliminin enlemi 33 derece 49 dakikadan 38 derece 46 dakikaya kadardır. Burçların yükselişi 36 derece 6 dakika enlemindedir, buranın en uzun günü 14 buçuk saattir. Orada Koç ve Balık 17 derece 12 dakikada, Boğa ve Kova 22 derece 46 dakikada, İkizler ve Oğlak 29 derece 17 dakikada, Yengeç ve Yay 35 derece 54 dakikada, Aslan ve Akrep 37 derece 3 dakikada, Başak ve Terazi 36 derece 27 dakikada yükselir. Bu iklim Perslere göre Güneş’in, Romalılara göre ise Jüpiter’indir.

Beşinci Hellespontos ikliminin enlemi 38 derece 46 dakikadan 42 derece 59 dakikaya kadardır. Burçların yükselişi 40 derece 46 dakika enlemindedir ve en uzun gün 15 saattir. Orada Koç ve Balık [okunamadı] derecede, Boğa ve Kova 21 derece 19 dakikada, İkizler ve Oğlak 29 derece 37 dakikada, Yengeç ve Yay 35 derece 53 dakikada, Aslan ve Akrep 38 derece 6 dakikada, Başak ve Terazi 37 derece 41 dakikada yükselir. Bu iklim her iki kavmin kanaatine göre Venüs’ündür.

Altıncı iklimin enlemi 42 derece 58 dakikadan 47 dereceye kadardır, burçların yükselişi 46 derece 21 dakika enlemindedir, en uzun günü 15 buçuk saattir. Orada Koç ve Balık 15 derece [okunamadı] dakikada, Boğa ve Kova 19 derece 53 dakikada, İkizler ve Oğlak 27 derece 56 dakikada, Yengeç ve Yay 36 derece 37 dakikada, Aslan ve Akrep 39 derece 54 dakikada, Başak ve Terazi 38 derece 45 dakikada yükselir. Bu iklimin yöneticisini Persler Merkür olarak kabul eder, Romalılar ise Ay sayar.

Yedinci iklimin enlemi 47 derece 2 dakikadan 50 derece 3 dakikaya kadardır. Aynı iklimde burçların yükselişi 48 derece 32 dakika enlemindedir, bu yeryüzü parçasının en uzun günü 16 saattir. Böylece o yeryüzü parçasında Koç ve Balık 14 derece 33 dakikada, Boğa ve Kova 18 derece 41 dakikada, İkizler ve Oğlak 27 derece 18 dakikada, Yengeç ve Yay 37 derece 15 dakikada, Aslan ve Akrep 41 derece 6 dakikada, Başak ve Terazi 41 derece 6 dakikada yükselir. Bu iklimin hâkimini Persler Ay olarak anar, Romalılar ise Mars kabul eder.

Burçların Açıları

Şimdi bütün burçlar dairesi boyunca açıları (aspectus) ölçmek uygun düşer. Nitekim burçların bakışımları birbirlerine ya geometrik bölünmeyle ya da derecelerin sayısal oranıyla tekabül eder. Geometrik kesişmede kirişler çemberi böler, bunlar ya eşit oranlıdır ya da sayıların katlı ve parçalı bölünmelerinde olduğu gibi ahenkli bağlara uygundur, müneccimler derecelerin bakışımlarını bu türden uyumlu bir orantılılıkla ölçerler. Bu da üçlü bir kurala dayanır, ilki derece sayısının çemberin toplamını bölmesidir.

İkincisi, derece sayısının bütün çemberi ölçen burç sayısına dayanmasıdır. Üçüncüsü, derece sayısının bütün çemberi ölçen yayın kirişini belirlemesidir ki bu kiriş üzerinde çemberin içine çizilen herhangi bir şeklin kenarları ve açıları eşit biçimde o çembere oranlı olsun. Burçların bu türden yedi açısı vardır, karşıtlık (oppositio), iki üçgen açı (trinus), iki kare açı (quadratus) ve iki altmışlık açı (sextilis). Karşıtlık çemberin çapı boyuncadır. Üçgen açı çemberi üçe böler, kare açı dörde böler, altmışlık açı ise altıya böler. Bunların hepsinde mezkûr üçlü kural bulunur. Zira karşıtlığın 180 derecesi çemberi iki kez sayar. Nitekim burçların sayısını tamamlarlar, bu da iki kere alındığında 12 eder. Aynı zamanda çemberi ortadan ikiye böler, öyle ki çapın her iki yanında çemberin içinde kalan yarım şekillerin kenarları ve açıları birbirine eşit olur.

Üçgen açının kiriş yayı 120 derecedir ve çemberin üçte birine denktir. Aynı şekilde dört burcun yayına eşittir ki üç kere alındığında 12’yi tamamlar, bu kirişin üzerinde çemberin içine yerleşen eşkenar ve eşit açılı bir üçgen bulunur.

Kare açının kenar dilimi 90 derecedir ve çemberin dörtte biridir. Aynı şekilde üç burcun yayına eşittir ki dört defa sayıldığında, çemberin içine yerleşen bir kare meydana getirir.

Altmış derecelik yayın kirişi altı kez alındığında çemberi ölçer, bu durum altıgen biçimindedir. Aynı şekilde burçların başlangıç noktaları, iki kere altı on iki ettiğinden kirişlerin üzerindedir. Çemberin içine çizilen altıgen eş açılı ve eşkenardır. Dolayısıyla her çemberin kendisi katlıdır, zira yaylar ve kirişler kendi aralarında kısmen katlı, kısmen de basit oranları gözetir, nitekim 180 derece eşit olarak, 120 derece iki kat, 90 derece üç kat, 60 derece dört kat oranındadır ve bu minval üzere gerek merkeze gerekse çembere dayanan açılar bakımından, üçgenin açısı geniş, altıgeninki ise dar olup, aynı çemberin kirişleri olan taban çizgileri bu orantıyı korurlar.

Yarımı ve üçte biri büyük sayılar olarak adlandırırlar, zira bunlar en ahenkli olan oktav (diapason) ve beşli (diapente) uyumlarını veren iki kat ve bir buçuk kat oranlarını teşkil ederler. Bu nedenle çember evvelemirde ortadan ikiye bölünmelidir, çünkü yarılardan birine uyan hiçbir şey yoktur ki diğerine uymasın, bunun yarısı ise kareyi verir.

Üçgen açı (trigonus), altıgenin iki katı olup üçgen çemberi, yani üçte birini meydana getirir ve bu fazlalıkla yarının oranına ulaşır. Diğerleri çemberin bu nevi bölümlenme sebeplerini yıldızların bizzat kendi vaziyetlerinden ödünç alarak açıklar ve derler ki, çember çap boyunca ikiye bölünmüştür çünkü yıldızların ışığı Güneş'in karşıtlığındadır, nitekim Ay tam karşıtlığa varıncaya değin ışıkça büyür ve dolunay olur, akabinde küçülür.

Kare açıyı (quadratus) ise şuradan çıkarsamışlardır, her yıldız kendi yerinden doksan derece uzaklaştığında hareketi değişir. Üçgen açıyı ise iki üst gezegenden çıkarmışlardır; bunlar Güneş'ten yaklaşık 120 derece uzaklaştıklarında hareketleri ileri ile geri arasında değişir. Altıgen açı (sextilis) ise çapın yarısı kadardır, bu da Venüs'ün evlerinin ışık saçanların (Güneş ve Ay) evlerine olan mesafesi kadardır, işte bu sebeplerle çemberi bu kabil bölümlere ayırırlar, öyle ki hangi derecede yükselen (ascendens) olursa olsun, onun herhangi bir hattında bulunan başka bir derece ona nispetle orantılı olsun, örneğin Koç burcunun ilk derecesi yükselirken, onun altıgen açısında İkizler'in ilki, kare açısında Yengeç'in ilki, üçgen açısında Aslan'ın ilki, karşıtlığında (oppositio) ise Terazi'nin ilki yer alır ve diğer tarafta da bunların karşıtları bulunur. Böylelikle bu burçlar karşılıklı olarak sıralanır.

Zira diğerleri zıt kabul edilir. Mademki karşıtlıkta bir aykırılık vardır ve kare açı da karşıtlığın yarısıdır, bu ikisi düşman tarafa kaydedilir.

Üçgen açı ise daima aynı tabiatta bir burca denk geldiği ve altıgen açı da üçgenin yarısı olduğu için, bu ikisi dost tarafa meyleder. Buna karşı çıkan bazıları şöyle itiraz eder,

Eğer çember, onu bölen sayılara ayrılıyorsa, beşgen, sekizgen, ongen ve devamı neden aynı çemberden kesilip çıkarılmaz? Onlara kolaylıkla şöyle cevap veririz, zira zikrettiğimiz üçlü ölçü dışında hiçbir nizam buna uymaz. Bu nedenle diğerleri reddedilmiş ve bunlar baki kalmıştır.

Dördüncü Bölüm, Dost Burçlar Hakkında

Çemberin bölümleri bu tarzda tesis edildiğinde, burçların kendi aralarındaki kimi vaziyetleri tartarız, nitekim bunlardan bazıları dost, bazıları ise düşmandır.

Kimi burçlar düz yükselir, kimisi ise eğri yükselir, ki bu durum da bir hüküm doğurur.

Çoğunlukla dost olanlar, birbirlerine üçgen açı veya altıgen açı ile bakanlardır. Bunların arasındaki fark şudur ki, altıgen açı bir nevi sempati ile destekler, üçgen açı ise en yüksek gayretle muvaffakiyet verir. Düşman olanlar ise birbirlerine karşıtlık yahut kare açı ile bakanlardır. Bunların farkı ise, kare açının adeta bir hasetle eksiltmesi, karşıtlığın ise en ağır nefretle zarar vermesidir.

Düz yükselen burçlar, doğru bir hat üzere yükselenlerdir ve Yengeç'in başlangıcından Yay'ın sonuna kadar uzanırlar. Eğri yükselen burçlar ise kavisli olarak yükselenlerdir ve Oğlak'ın kavisinden İkizler'in sonuna kadar olanlardır, nitekim ilki otuz dereceden ve iki saatten fazla sürede yükselirken, ikincisi daha kısa sürede yükselir. Bu durumdan ötürü, eğri yükselenler kendileriyle orantılı olan düz yükselenlere bir bakıma tabi olur ve yalnızca dostane bir bakıştan istifade ederler, İkizler'in Terazi'ye, Boğa'nın Yengeç ve Başak'a tabi olması ve bu minval üzere devam etmesi gibi.

Tabiatça Uyuşan ve Güçleri Mesafeden İleri Gelen Burçlar Hakkında

Burçların diğer yakınlıkları üç kısımdır ve üçerli olarak ele alınır. İlki, burçların, burçlar çemberi dedikleri gökyüzünün ortası (medium caeli) çemberine olan mesafelerinin eşitliğinden ve yükselişlerinin denkliğinden ileri gelir, öyle ki her ikisinin başlangıcı ve sonu ortadan eşit mesafede yükselir, nitekim Koç'un Balık ile, Boğa'nın Kova ile olan yakınlığı böyledir ve ılım noktalarından (aequinoctium) itibaren bu düzen üzere devam eder. İkincisi, [okunamadı] ile kendi kendine paye alan burçların denk kuvvetidir. Bunlar, birinin sonu ile diğerinin başlangıcı arasındaki mesafenin ortadan eşit olduğu burçlardır. İkizler'in Yengeç ile, Boğa'nın Aslan ile olan yakınlığı ve gündönümü (solstitium) noktalarından itibaren bu minval üzere giden sıra böyledir. Üçüncüsü, burçların aynı yöneticiye sahip olması ortaklığıdır, Koç ile Akrep'in, Boğa ile Terazi'nin, Yengeç ile Aslan'ın ve bu tarzda devam eden ortaklıklar gibi.

Karşıtlık, Altıgen ve Kare Açı Bakımından Uyuşan Burçlar Hakkında

Öyle durumlar vaki olur ki, yükseliş esnasındaki bir durum vesilesiyle karşıt dursalar yahut altıgene denk gelseler dahi birbirlerine asla nazar etmezler, lakin bu karşıtlık zarar vermez, bu altıgen açı da fayda sağlamaz. Bu kabil karşıtlıklar ilk akrabalıkta İkizler ile Oğlak, Yengeç ile Yay arasındadır. İkincisinde Koç ile Başak, Terazi ile Balık arasındadır. Üçüncüsünde Koç ile Akrep, [okunamadı] ile Terazi arasındadır.

Bu kabil altıgen açıda ise ilk akrabalıktan Koç ile Balık, Başak ile Terazi vardır. İkincisinden İkizler ile Yengeç, [okunamadı] ile Yay vardır. Üçüncüsünden Oğlak ile [okunamadı] vardır. Şunu da bilmek gerekir ki,

Bu nevi bir akrabalığa rastlayan kare açı daha az zararlı bulunur. Bu kare açıda, ilk akrabalıktan Boğa ile Kova, Aslan ile Akrep yer alır. İkincisinden [okunamadı]. Üçüncüsünden İkizler ile Başak, [okunamadı] ile Balık yer alır.

Burçların Yılları, Ayları, Günleri ve Saatleri Hakkında

Burçların yıllarını, aylarını, günlerini ve saatlerini tertip ettik. Bunların sayısı iki yolla bulunur.

Evvela, yükselenin her bir derecesi için birer yıl hesap edilir, her beş derece için birer ay, günler ve saatler de bu minval üzere bulunur.

İkinci olarak, her burca kendi yöneticisinin küçük yılları ve ayları tahsis edilir. Günler ve saatler ise iki yolla bulunur. Birincisinde, o yöneticinin küçük yılları on iki ile çarpılır ve aylar bulunur, bunlar iki katına çıkarılıp aynı yılların sayısı buna eklenir.

Elde edilen toplam meblağ otuza bölünür, çıkan sonuç gün sayısıdır, otuzdan artakalan olursa bu da günün parçasıdır. İşte o burcun günleri ve saatleri bunlardır.

İkinci usulde, o yıldızın küçük yılları aylara çevrilir ve evvela yarısı çıkarılır.

Müteakiben kalan kısımdan aynı yılların sayısı tenzil edilir. Bakiye yirmi dörde bölündüğünde günleri verir. Şayet daha azı artarsa saatleri teşkil eder, bu suretle burçların yılları, ayları, günleri ve saatleri tek tek burçlar üzerinden hesap edilerek bulunur.

Koç, 15 yıl, 37 ay, 12 gün, 103 saat, [okunamadı] Boğa, 8 yıl, 20 ay, 100 gün, 11 saat, [okunamadı] İkizler, 20 yıl, 1 ay, 100 gün, 4 saat, [okunamadı] Yengeç, 25 yıl, 62 ay, [okunamadı] Aslan, 19 yıl, 62 ay, 11 gün, 3 saat, 24 saat, [okunamadı] Başak, 20 yıl, 50 ay, 100 gün, [okunamadı] Terazi, 8 yıl, 320 ay, 3 gün, 100 saat, [okunamadı] Akrep, 15 yıl, 37 ay, 12 gün, 3 saat, 100 gün, 20 saat Yay, 12 yıl, 30 ay, 100 gün, 2 saat, [okunamadı] Oğlak, 30 yıl, 65 ay, 12 gün, 5 saat, [okunamadı] Kova, [okunamadı] yıl, 30 ay, 75 gün, 100 saat, [okunamadı] Balık, 12 yıl, 30 ay, 100 gün, [okunamadı]

Burçların Çeşitli Diyarlar Üzerindeki Hükmü Hakkında

Coğrafyacılarımız yeryüzünü iki ana kısma ayırırlar, Asya'yı Güneş'in doğuşundan itibaren her iki okyanus arasından batıya, Akdeniz'e kadar uzatırlar, buradan Avrupa ve Afrika'yı başlatırlar, Avrupa'yı Akdeniz ile kuzey okyanusu arasında, batıda Cádiz Adaları ile sınırlandırırlar, güney tarafını ise batıda Atlas Dağı ile kuşatırlar. Asya'nın kısımları umumi taksimatla on altı olarak sayılır, Hindistan, Part ülkesi, Mezopotamya, Suriye, ardından Pentapolis, Büyük Mısır, [okunamadı], Baktriya, Küçük Libya, Hyrkania, Albanya, Ermenistan, her iki Kapadokya, İberia ve nihayet Küçük Asya.

Bunların kısımları ve bölümleri, Doğu Hindistan, Etiyopya, Partia, Dicle, Arachosia, Asur, Medya, Pers, Mezopotamya, Babil, Keldani, Arabistan. Ve onun iki kısmı, Nebat ve Saba. Suriye üçtür, Kommagene, Fenike. Bunun kısımları, Coelesyria, Sidon ve ardından Filistin. Bunun kısımları dörttür, Yahudiye, Samiriye, Celile, Filistiya.

Küçük Asya ondur, Bitinya veya Migdonya, Galatya, Frigya, Likonya, Karia, Lidya veya Meonya, Pamfilya, İsaurya, Kilikya, Likya. Genel bölünüşün Avrupa kısımları ondur, Büyük İskitya, Misya ile birlikte Germanya, Trakya, Grekya, Pannonia, İstriya, İtalya, Galya, Hispania. Bunların alt bölümleri, İskitya'nınki birdir, Alanya, Gotya. Germanya'nın iki, Alemanya ve Tötonya. Trakya'nın iki, Noricum ve Raetia. Grekya'nın dört, Dalmaçya, Epir, İlirya veya Dardanya, Attika, ki bunun kısımları Boeotia ve Mora'dır, ardından Teselya, ki bunun iki kısmı Pieria ve Arkadya'dır, ardından Makedonya, Ahaya, Lakedemonya. İstriya'nın üç kısmı, kıyı bölgesi ve dağlık bölge, ortada bizim vatanımız Karintiya. İtalya'nın dört, Tuscia, Etrurya, Apulia, Campania. Galya'nın üç, Belgica, Keltika, Akitanya.

Afrika'nın kısımları yedidir, Küçük Libya, Cyrene veya Zengis, Kartaca, Numidya, Getulya, Moritanya, Batı Etiyopya. Küçük Libya'nın üç kısmı, Sirenayka, Pentapolis ve Trablus. Moritanya'nın iki, Sitifensis ve Tingitana. Bütün bunlar arasında, yeryüzüne dağınık halde yaklaşık çeşitli diğer milletler ikamet eder, örneğin Gürcüler, Zenciler, barbarlar, Trogloditler, Slavlar, Vandallar, İskoçlar, Britonlar ve bu türden diğerleri, orta yerlere ve adalara, dağlık, bataklık, kumluk yerlere ve benzerlerine yerleşmişlerdir, dolayısıyla bütün bunların kendi milletlerince belirlenmiş ve kendi dillerinin kelimeleriyle ayırt edilmiş sayısız başka alt bölümleri vardır. Zira bütün bunlar için çeşitli dillerde çeşitli adlar mevcuttur.

Bu sebeple, önce bu ayrımlar bilinmedikçe, bunları Arapça adlardan Latince adlandırmalara uyarlamak imkânsızdır.

Bilhassa burada herhangi bir düzenle değil, dağınık bazı yorumlarla gösterildiğinden, nitekim Ebu Maşer'den [Albumasar] başkası veya hiç kimse, bunları burçların evleri arasına ancak dağınık ve yalnızca adlarıyla dağıtmamıştır. Bu sebeple biz, hem adlardan hem de konum ve yerlerden bilinsinler diye bunları önceden belirttik, şayet en ufak bir uyarlama yapamazsak dahi, gayretli herhangi bir kimse bunları benimseyip etraflıca öğrenme yoluna sahip olsun.

Harekete ve sükûnete sevk eden burçlara dair

Koç burcunun bölgelerinden biri Persiya, Medya, Filistiya, tarım alanlarından ise çayırlar, otlaklar, demirci atölyeleri.

Boğa burcununki Moritanya ve Hemedan, ardından en yüksek mağaraların dağlık yerleri. Bundan sonra düz, nemli ovalar ve otlak araziler, tepeler, bahçeler, korular ve sığırlar ile fillerin bulunduğu yerler. İkizler burcununki Büyük Ermenistan, İberya ile birlikte Kommagene, Albanya, Kapadokya ve Mencot eyaleti ile Barha şehri, ardından dağlar ve çöller, ayrıca amfitiyatrolar gibi yüksek yerler.

Yengeç burcununki Küçük Ermenistan ve Numidya, ayrıca Arakhosya'ya ve İskitya'ya kadar uzanır, Ebu Maşer'in dediği gibi Trakya ve Beledü'l-Ceneh gölü, ardından koruluk, durgun sular, bataklıklar, kıyılar, nehir kenarları, çalılıklar. Aslan burcununki Partia, Fars, Mezopotamya, ardından nehir kenarları olan vadiler, kaleler, saraylar ve zaptedilemez kasabalar, ayrıca yüksek yerler ve mağaralarla birlikte [okunamadı] ve taşlık yerler. Başak burcununki Fırat sınırıyla birlikte Yahudiye ve Celile, ve Pers denizindeki bir ada.

Ardından bütün kadınlar, dokumacılar, hadımların, vezirlerin ve müzisyenlerin konakları.

Terazi burcununki Roma ile birlikte Grekya, İstriya ve İtalya. Ve oradan Afrika ve Meşhed'e kadar, oradan da Berka, Kirman ve Belh, ardından dağ etekleri, ekili ve meyve veren yerler, pazar yerleri, avlanma yerleri, hile ve pusu yerleri. Akrep burcununki Asur, Nebat, Tanca, ardından [okunamadı] ve benzerleri, bunlardan sonra kokuşmuş yerler, zindanlar, feryat ve matem evleri ile akreplerin inleri.

Yay burcununki İspanya ve bütün ekili araziler, bunlardan sonra [okunamadı] yerleri ve geçmiş zamanın harabeleri, bol taşlık yerler ve arabaların bulunduğu yerler. Oğlak burcununki Doğu Etiyopya, en uç sınırda [okunamadı], ardından iç deniz, Hindistan ve Etiyopya'ya kadar uzanan iki deniz ile İtalya ve Grekya'nın doğu kısımları, ardından kapıları olan hisarlar ve kapıların suları akıttığı yerler, suları toplayan havuzlar ve gemilerin yanaştığı sular, köpeklerin, tilkilerin, vahşi hayvanların ve yılanların bulunduğu yerler, sonra gariplerin, yoksulların ve aşağı tabakanın misafirhaneleri, ağıllar.

Kova burcununki zencilerin ve Türklerin dağlara ve Kufe'ye doğru olan bölgesi, Batı Etiyopya ile birlikte Mısır. Ardından nehirleri ve kanalları, kuyuları, açık denizleri ve dalgalı suları olan sulak yerler, besili kuşların bulunduğu yerler, fıçılar, ölçü kapları, sandıklar ve meyhanelerle dolu bağlar. Balık burcununki Hindistan ve Kızıldeniz, Suriye'ye doğru İtalya ve Grekya adaları ile İskenderiye, ardından deniz kıyıları, göller ve kendi kıyıları ile balıkları olan durgun sular, sonra tapınaklar, vaaz kürsüleri ve manastırlarla birlikte köşelerdeki meskenler.

Bundan sonra hareket ve sükûnet arasında ayırt edilmesi gereken burçlar gelir, nitekim burçlar yöneticilerini ağırladıkları vakit harekete sevk ederler, örneğin Terazi ve İkizler, yöneticileri tarafından işgal edildiklerinde ise sükûnete sevk ederler, Yengeç, Akrep, Başak gibi, böylece Koç ve Akrep harekete, geri kalanlar sükûnete sevk eder.

Akli burçlara dair

Bunlar insan türüne sevk ederler. Bunlar İkizler, Başak, Terazi ve Yay burcunun ilk yarısıdır. Bunların bu türden bir derecelenmesi vardır, ileri gelenler için Başak ve Terazi ile Yay burcunun ilk yarısı, orta halliler ve avam için İkizler. İnsan türü burçlar arasında başka şekilde de ayırt edilmiştir, nitekim birinci dereceye ateş üçgenliği, ikinciye hava [üçgenliği] başkanlık eder ve sırasıyla böyle devam eder.

Vücudun taksiminde burçların yöneticiliklerine dair

İnsan bedeninin başlangıcı burçların yöneticilikleri arasında ayrılmalıdır, insanın bedenine göre, Koç burcu yüz ve gözlerin keskinliği ile birlikte başı, aynı şekilde bunların arazları ile kulakların ve gözlerin arazlarını yönetir.

Boğa burcu, boyun ve boğazı kendi arazlarıyla birlikte yönetir, ki bunlar bezler, fistüller, sırttaki kamburluk, göz ağrısıdır. İkizler burcu, kürek kemikleri, kollar ve pazularla birlikte omuzlar, eller ve bunların marazlarıdır. Yengeç burcu, göğüs, akciğer, yemek borusu, dalak ile boyun, gözlerdeki lekeler, oftalmi ve göğsü içeriden inciten her şeydir. Aslan burcu, midenin üst ağzı, ki bizimkiler buna yürek der, karaciğer, sinirler, pazular, kemikler, sırt ve bunların arazlarıdır. Başak burcu, bağırsaklarla birlikte karın ve anüse kadar dalak ve bunların rahatsızlıklarıdır. Terazi burcu, uyluklar ve göbekten itibaren kaba etlere kadar olan kısım, beller ve böbrekler, böbrekçikler ve bunların arazlarıdır. Akrep burcu, cinsel organlar, kasık, ilik, anüs ve mesane ile birlikte omurga ve bunların arazları, örneğin dışkılama zorluğu, ki bu bağırsak düğümlenmesi (ileus), tenesmus, idrar tutukluğu, öksürük, basur, taş, apse, kanser ve cüzzam gibidir.

Yay burcu, uyluklar, ardından uzuvlardaki lekeler, şişlikler, kemiklerin kırılması veya çıkması, uçuruma düşme, vahşi hayvanların ve yılanların ısırması yahut her türlü yaralanmadır. Oğlak burcu, kendi sinirleriyle birlikte dizler ve gözlerin çapaklanmasıdır. Kova burcu, topuklara kadar bacaklar, ardından damarların tıkanıklıkları, sarılık, ayrıca melankolinin rahatsızlığıdır.

Balık burcu, kendi sinirleriyle birlikte ayaklar, sonra sinirlerin tutulması, gut ve şişliktir.

Suretin asaletine, cömertliğe ve kavuşumun tamamlanmasına sevk eden burçlara dair

Gerek ruhun gerekse bedenin kimi arazlarını, faydalarını ve zararlarını gösteren hususlar ayırt edilmelidir.

Zira suretin asaletine ve güzelliğine sevk edenler vardır. Bunlar, doğanların haritasında yükselen olduğunda yahut yükselenin yöneticisini ağırladığında veya el-mübtez (almutez) olduğunda, ki o başlıca yöneticidir. Bunlar ise Koç, Başak, Akrep, Yay ve Balık'tır, aynı şekilde bunlar ruhun iyi niyetine, uysallığına ve yüceliğine sevk eder. Fayda sağlayan şeyleri ise ateş üçgenliği tamamlar. Tüketici burçlar ise doğanların doğum haritasında yerleşip aynı şekilde uğursuzluklarla engellendiğinde, müsrifleri ve [okunamadı] meydana getirirler.

yaşarlar, ancak her türlü talihten ve kazançtan mahrum kalırlar. Bunlar talihlilerle dostane bir biçimde bir araya geldiklerinde, hayatın kazançlarına köstek olur, aşırı harcamaları cezalandırırlar. Bolluk bahşedenler ise, yerin elverişliliği ve talihliler sayesinde mesut kılınarak servet bolluğu getirirler, elverişsiz bir yerde fesada uğradıklarında ise talihsizlikler zararlı işlerin sebebi olarak belirir. Nitekim talihi ortadan kaldıran ve fesada uğramış halde yığanlar da bunlardır. Bazıları da boğaz düşkünlüğü ve sefahat kusurlarını haber verir, bunlar Koç, Boğa, Yay, Oğlak ve Balık burçlarıdır. Ayrıca Yengeç ile Yay da bu hususta ılımlıdır, bunlardan gayrı, burçlar boyunca yıldızların karışımını bulan dereceler de vardır ki, bunlar doğum haritasında (genitura) ayırt edilir. Bazıları da kadının endamını ve kılığını tayin eder, zira endamın vakarını ve dürüst kılığını Boğa, Aslan, Terazi, Akrep ve Balık burçları sağlar. Buna karşılık Başak, Koç, Yengeç, Oğlak ve Kova burçları ikiye ayrılmış olup vasat bir dereceyi tutar. Diğerleri ise çok döl verir, bunlar Yengeç, Balık, Akrep ve İkizler olup bir kısmı vasattır. Kova, Koç ve Terazi ise çoğunlukla ikiz taşır, kimi zaman iki biçimli yahut iki renkli, yahut çift başlı veya erdişi (androgyne) döller doğurur. Pek az döl verenler Koç, Boğa, Yay, İkizler ve Terazi burçlarıdır, büsbütün kısır olanlar ise Aslan ile Başak burçlarıdır, Koç burcunun ilk dereceleri de böyledir. Bazıları da uzuvların kesilmesine ve pek çok keskinliğe işaret eder, nitekim kesik uzuvlar Koç, İkizler ve Boğa ile ilgilidir.

Pek çok öfke ve şiddet ise Koç, Aslan ve Akrep burçlarına aittir. Diğer bazıları ise seslerin ahengini ayırt eder. Zira yüksek sesli olanlar İkizler, Başak ve Terazi burçlarıdır.

Vasat olanlar Koç, Boğa, Aslan ve Yay burçlarıdır. Kısık sesli olanlar Oğlak ve Kova burçlarıdır. Sessiz olanlar ise Yengeç üçgen açısına (trinus) aittir. Zira Merkür burada fesada uğrarsa, doğanın sesini ve işitmesini zayıflatır, onu dilsiz ve sağır bırakır. Diğerleri ise bedenin marazlarına yol açar, çıbanlar, lekeler, uyuz ve cüzam getirir, aynı zamanda sesi ve işitmeyi yok eder. Doğum anında yükselen veya talih noktasını yahut ışıkları taşıyanlar toplam beş tanedir, bunlar Koç, Yengeç, Terazi, Oğlak ve Balık burçlarıdır. Bunların hepsi içseldir. Burçlar boyunca göz kusurlarını hazırlayan tayin edilmiş kimi yerler vardır. Birincisi Boğa burcundaki Süreyya yıldızları arasında, ikincisi Yengeç burcundaki bulutsu kümenin yerinde, ikisi yıldızlar arasında, beşincisi Yay burcundaki Okun yerinde, altıncısı Oğlak burcunun omurgasında, yedincisi Yay burcunun kulpunda yer alır, bunlardan gayrı kimi zaman Yengeç ve Aslan ile birlikte ay düğümleri de görmeyi engeller. Boğa burcundaki yer, 13 derece 36 dakikadan 14 derece 30 dakikaya kadardır, kuzey enlemi 3 dereceden 15 dereceye kadardır. Yengeç burcundaki yer, 21 derece 8 dakikada olup kuzey enlemi 42 dakikadır. Akrep burcundaki diğeri 20. derecede, bir diğeri 21 derece 10 dakikada olup kuzey enlemi 6 derecedir. Yay burcundaki yer, 16 derece 20 dakikada olup güney enlemi 6 derece 20 dakikadır. Oğlak burcundaki yer ise 22. derecede olup kuzey enlemi 39 derece 16 dakikadır.

Kova burcundaki kulp civarında bulunan dört yıldız, 20 derece 10 dakikadan 24 derece 20 dakikaya kadardır. Bilinmelidir ki bu yerlerin dereceleri ve dakikaları, kendisinin de bildirdiği üzere Ebu Ma'şer'in devrinde, yani İskenderiye takviminin

1100. yılında bu halde bulunmaktaydı. Bizim zamanımızda ise, yani Efendimizin tecessümünün 1140. yılında, burçlar boyunca göz kusurlarına delalet eden diğer işaretlerin yer alması bir yana, muntazam hareketleriyle altı dakika eksik üç derece kadar ilerlemişlerdir, bunları kendi yerlerinde açıklayacağız. Diğerleri ise zihnin kusurlarına meyleder, nitekim hilekarlık, hileli endişeler, kötülük, gaddarlık, vahşete varan şiddet, hilebazlık, fesat ve ikiyüzlülük Aslan, Yay, Oğlak ve Balık burçlarına aittir, endişe ise Yay ve Oğlak burçlarına yönelir, vasat olanlar ise Başak, Akrep ve Balık burçlarında içseldir. Diğerleri ise uçanların, dört ayaklıların ve sürüngenlerin türlerini ayırt eder. Nitekim Başak ve İkizler,

Balık burcuyla birlikte uçan yaratıklara, Oğlak burcunun ikinci ve üçüncü dekanatlarına aittir. Zira orada tavuk kuyruklu bir kartal bulunur, onların ayrımı da şudur, Oğlak burcundakiler kanatlı, Balık burcundakiler ise kümes hayvanlarıdır,

Koç, Boğa, Yay burcunun ikinci yarısı ile Oğlak burcunun ilk yarısı dört ayaklılara aittir, bunların ayrımı ise şöyledir, Koç ve Boğa toynaklı dört ayaklılardır, Aslan pençelidir, Yay burcunun ikinci yarısı ise ökçelidir, bundan ötürü Aslan, Başak ve Oğlak sürüngenlerdir ve bunlardan ötürü zayıftırlar.

Nitekim su burçları su canlılarına hükmeder, bunlardan Yengeç ile Koç salyangozlara ve sürüngenlere bakar. Diğerleri ise ağaç ve tohum türlerine aittir.

Nitekim Yay, Aslan ve Terazi uzun boylu ağaçları, Yengeç, Akrep, Başak ve Balık ise alçak boylu ağaçları ve çalıları temsil eder. Tohumları Boğa üçgen açısı besler. Aşılamalar İkizler burcuna, sebzeler ise Başak, Yengeç, Oğlak ve Balık burçlarına aittir.

Diğerleri ise sulara ve ateşli nesnelere delalet eder, nitekim Yengeç yağmur sularına, Akrep ve Oğlak ırmaklara, Balık ise durgun sulara bakar. Ateşli olanların tümü Koç, Aslan ve Yay burçlarına aittir. Burçların baktığı yönleri tayin etmek gerekir. Ateş üçgen açısı doğuya aittir, bundan ötürü Koç doğunun kalbidir, Aslan solda, Yay ise sağdadır. Bu sebeple Koç gündoğusu rüzgarı (subsolanus), Aslan keşişleme (eurus),

Yay ise gündoğusu-keşişleme (vulturnus) rüzgarıdır. Toprak üçgen açısı güneye aittir, bundan ötürü Oğlak güneyin kalbidir, Boğa solda, Başak ise sağdadır. Bu nedenle Oğlak lodos (auster), Boğa kıble (notus), Başak ise güneybatı rüzgarıdır (africus australis). Hava üçgen açısı batıya aittir, bundan ötürü Terazi batının kalbidir, İkizler sağda, Kova ise soldadır. Bu sebeple Terazi batı rüzgarı (favonius), Kova karayel (zephyrus), İkizler ise poyrazdır (chorus). Su üçgen açısı kuzeye aittir, bundan ötürü Yengeç kuzeyin kalbidir, Balık sağda, Akrep ise soldadır, öyleyse Yengeç kuzey rüzgarı (boreas), Akrep yıldız (circius), Balık ise poyrazdır (aquilo).

Hastalıklara ve Bunların Sebeplerine Delalet Eden Burçlar Hakkında

Burçların tabii delaletlerini gerektiği şekilde yerine getirdiğimize göre, bundan böyle onların tesadüfi delaletlerini araştırmamız icap eder. Bunlar arasında ilkin dörtlü çemberin taksimatı, ardından da on iki evin (domicilium) dizilişi karşımıza çıkar. Zira en yüce felek (orbis), alemi doğudan batıya doğru daima kuşattığından, her gün kendi altında bulunan diğer bütün felekleri tam bir dönüşle geri götürür.

Bundan ötürü her saatte ayrı bir burcun yeryüzünün muhtelif bölgelerinde doğması, aynı zamanda bazılarının batması, göğün ve yerin diğer köşe noktalarını (cardo) tespit etmesi zaruridir. Bunların arasında çemberin çeyrekleri, ev olarak adlandırılan üçerli aralıklara bölünmüş vaziyette tayin olunur, yıl dört kısma ayrılır ve bizzat burçlar da on iki adettir. Böylece yerin köşe noktasından 10. noktaya kadar iki çeyrek, eril, yaklaşan ve doğulu olup sağ taraftadır, geri kalan iki çeyrek ise dişil, uzaklaşan, sol tarafta ve batılıdır, bazılarına göre yerin üstündeki yarımküre sağ, yerin altındaki yarımküre ise soldur ve aynı çeyrekleri alemin dört bir yanına göre bu şekilde tanzim ederler.

Bu çeyreklerin ilk kısımlarına köşe evler (cardines), ikincilerine halef evler (succedentes), üçüncülerine ise düşüşteki evler (remote) denir, zira birinciler meseleyi sağlamlaştırır, ikinciler vadeder, üçüncüler ise inkar eder. Bunların sayısal isimleri sırasıyla şöyledir, birincisi doğudur (yükselen), onu takip eden ikincidir, ardından üçüncüsü gelir ve böylece sırasıyla on ikiye kadar varır. Her biri ikinci derecede kendi hususi tesirleriyle adlandırılmıştır.

Göğün On İki Evinin Şekli

Demek ki Doğu (yükselen); cana, bedene, ruha, her türlü şeyin menşeine ve hareketine bakar. İkincisi kazanç evidir, kazançlara, karlara, mülklere, borç alıp verme işlerine delalet eder. Üçüncüsü kardeşlere, kız kardeşlere, akrabalara ve hısımlara bakar, nasihatlerin, kanunların, yargıların, ihtilafların, müzakerelerin, yolculukların, fermanların, habercilerin, rüyaların ve yer değiştirmelerin ortağıdır. Dördüncüsü ebeveynlerdir, ana-babadır, soydur, köktür, arazinin sulaklığıdır, tarladır, şehirlerdir, kalelerdir, binalardır, ayrıca gizli ve saklı şeylerin, yeraltı mekanlarının, definelerin ve işlerin sonunun evidir, ölümün, cenaze kalıntılarının ve sürüngenlerin, toprağa gömüldüğü söylenen şeylerin ve kazı, yakma, soyma ve bu türden sair üçlü icraatın ortağıdır. Beşinci ev döl evidir, bunun yanı sıra mirasların, hediyelerin, zevklerin, sefahatlerin, güzel meyvelerin, dostluğun ve ümidin ortağıdır. Altıncısı hastalıklardır, bunların sebepleri, halleri ve arazlarıdır, cariyelerin kötülüğü, adaletsizlik ve bizzat mekansal hareketin ortağıdır. Yedincisi kadınlardır, düğünlerdir, sağdıçlardır, ihtilaflardır, ortaklıklardır, karşıtlıklardır, açılardır (aspectus), aranan her şeydir, kaçaklar, kayıp eşyalar, yolculuğun tertip edildiği yer ve kişidir. Sekizincisi ölüm evidir, ölümü, zehirleri, amansız zihni, her türlü helak olmuş ve telafisi kabil olmayan şeyi, mirasları, ayrıca aylaklığı, miskinliği, tembelliği, hileyi, ataleti, akılsızlığı, çaresizliği ve öfkeleri tayin eder. Dokuzuncusu uzak yollardır, bunun ardından dürüstlük, adalet, hakikat, itidal, basiret, riayet, din, kanunlar, mabetler, merasimler, felsefe, teoloji ve diğer kutsal kehanetler, kutsal yazılar, vizyonlar ve zaruri işlerdir. Onuncusu mevkilerdir, krallıklardır, beyliklerdir, hakimiyetlerdir, kudretlerdir, hakimlerdir, belağattır, sestir, sanatlardır, işlerdir, annelerdir, hükümdarların nezdindeki gençliktir. On birincisi talihtir, ümittir, dostluktur, lütuftur, imkanlardır, kralların yardımlarıdır, maiyettir ve gelirlerdir. On ikincisi ise düşmanlardır, meşakkattir, kederdir, darlıktır, cezalardır, hasettir, gıybettir, aldatmadır, hiledir, ikiyüzlülüktür, zindanlardır, esirlerdir, düşüştür (casus), rütbe kaybıdır, rezilliktir, ihanettir, son olarak binek hayvanları ve canavarlardır.

Sanatın yazarları, evlerin (domus) bu isimlerini, esaslarını ve özelliklerini yıldızların feleklerinin sırasından, tabiatından ve niteliklerinden haklı olarak ödünç almış görünmektedir. Nitekim yükselene (ascendens), şeylerin kökeni ve hayat emanet edilmiştir, çünkü karanlıklardan ışığa doğru ilerler. Her şeyden evvel Ay’a benzetilir, zira o da her şey gibi benzer biçimde yavaşça ışığa doğru başlar, hayatımızın işitme duyusunun ilk algılarını edindiği ilk başlangıçları yapar ve bütün hayatın vadesini bekler. Gerçekten de doğan şeyler gizliden açığa çıkar, tıpkı yükselenin alt yarım küreden üst yarım küreye belirmesi gibi. Sıralamada ikinci olan Jüpiter ise, talihin ikiz kardeşi gibidir, çünkü hayatı ayakta tutan zenginliklerdir, bunların gerekliliği doğum haritasını (genitura) ilk sırada takip eder, yükselenden sonra tözün ikinci evi olarak tesis edilmiştir. Üçüncü sıradaki Mars ise kardeşlerin ve akrabaların hısımlığı idaresini elde ettiğinden, sıraya göre üçüncü olmuş ve aynı şekilde kardeşlerin evi haline gelmiştir. Güneş ise aylık birleşmede Ay ile erkekçe bir tarzda dişi üzerinde tesir gösterip döllemenin müsebbibi olduğundan, babanın makamını temsil eder.

Bu sebeple, yükselenden itibaren dördüncü sıranın kanunu gereğince aynı idareleri talep ettiğinden, ana babanın evi denilmiştir. Venüs ise talihte Jüpiter’den hemen sonradır, zira hayati gerekliliklerden sonra insanın dünyadaki en yakın talihi cinsel birleşmenin hazzı, çocuklar ve bu neviden sevinçlerdir, bu şeylerin idaresini elde etmiştir, bu sebeple aynı idarenin beşinci olması nizamın gereğiydi, bunların arasından evlat daha üstün olduğundan yahut diğerlerinin çabasıyla meydana getirildiğinden [evlatlar] evi tesmiye edilmiştir. Altıncı evde Merkür, daha dar bir çemberden ve daha yakın bir sınırla kuşatıldığından, sıklıkla gerilediğinden, sıklıkla yandığından, hastalıkların ve zayıflıkların idaresini kurada çekmiştir, bu türden sıkıntıların idaresini almıştır, öyle ki sık gidiş ve gelişle emeğin ve köleliğin de vazifesini görür. Bu sebeple nizamın gerektirdiği gibi altıncıya bakarak, daha ağır olan hastalık ismini almıştır. Yedincisi Ay’dır, Güneş ile kavuşumda (coniunctio) bir dişi gibi gebe kalarak, karşıtlıkta (oppositio) olgun meyveler verir gibi eş ve karşıtlık verir, bu türden idareleri üstlenmiştir, yedinci sırayla birleştiğinde zevce adıyla anılır. Yine nizam tekrarlanıp geriye dönüş yapıldığında, Satürn’ün tabiatı ölümcül olduğundan, onu keder ve sıkıntılar takip eder. Sekizincisi ise batışa meylederek aynı vazifeye yönelir.

Nizam zorlamış ve haklı olarak ölüm adını sahiplenmiştir. Çünkü tamamen talihin ikiz kardeşi gibidirler, biri şimdiki zamanın, diğeri geleceğindir ve çok daha üstündür, o Jüpiter de talihin ikiz kardeşidir, biri bu çağın kötülüklerini, diğeri ise Jüpiter’in saadetini işaret eder, `[okunamadı]`

ona borçluydu ki, o pek uzaktır ve ancak basiret, adalet, cesaret, itidal ve semavi tefekkür kanunuyla elde edilebilir, tıpkı Jüpiter’in bütün bunlara sahip olması gibi, böylece dokuzuncunun da idaresini elde etti ve haklı olarak bu adı aldı. Onuncusu, gücü askerlik, kudret, şiddet ve katilli savaşlar olan Mars’a dönerek kurala vakfedilmiştir.

On birincisi, dünyanın en yüce talihine dönerek talihindir. On ikincisi düşmanlarındır, çünkü yükselenden uzakta olup yükseleni gözetler, pusu kurar, zira talihin ardından nefsin tutkuları gelmeye alışkındır. Merkür yükselene döner, çünkü yükselenden gelen şey doğum haritası, hayat ve zihindir, nitekim akıl sahibi nefis ve çeşitli arzuların dolaşımı da böyledir. Merkür yükselende sevinir, kendi dışında hiçbir şey aramaz.

Ay, yolcuların bulunduğu üçüncü evdedir. Venüs, her ikisinin de zevk aldığı beşinci evdedir. Mars, her ikisinin de kötülüklerin tutkularına meyil ettiği altıncı evdedir.

Güneş, hakikat ve uluhiyetin tefekkürü olan faziletle dokuzuncu evdedir, Jüpiter her ikisinin de talihi taşıdığı on birinci evdedir. Satürn, çıkışın ve zahmetlerin bulunduğu on ikinci evdedir.

Felek Çeyreklerinin Diğer Bir Ayrımı

Güneş feleğinin çeyreklerinin başka bir ilahi tayini daha vardır.

Karanlıklardan ışığa çıkan doğu çeyreği, canlı ve cisimsizdir. Yolları ölüm olan güney, cansız ve cisimsizdir. Işıktan karanlıklara çekilen batı, cisimli ve cansızdır. İkinciye karşıt olan dördüncü ise canlı ve cisimlidir.

Burçların tabiatlarının başka bir karışımı da vardır. Zira burçlar silsilesi dört unsurun tabiatlarını paylaşır, sulu, ateşli, havalı ve topraksı, yükselen yalnızca doğanın tabiatını görür, ancak çoğunun birleşimi bunu meydana getirir. Doğu ateşli olduğunda, karşısındaki havalı, topraksı ve sulu olanlar dört köşe noktasını tutarak olgun mizaçları meydana getirir. Çemberin çeyreğine göre renk ayrımı da vardır, zira doğu ile yer köşesi arasındaki renk kızıldır, buradan yedinciye kadar siyah, buradan onuncuya kadar yeşildir, dördüncüsü ise beyazdır. Bundan başka, evlerin kendi aralarında da bir renk çeşitliliği vardır. Nitekim doğu ve yedinci ev, kurşuni dedikleri grimsi renktedir. Dış tohumlar yeşil, üçüncü ve on birinci gök mavisi, köşe noktaları kızıl, beşinci ve dokuzuncu beyaz, altıncı ve sekizinci siyah, yedincisi karanlıktır.

Feleğin çeyreği boyunca niceliklerin ölçümü de böyledir. Zira doğudan karşıtına kadar kısalığın, yediden doğuya kadar ise uzunluğun ölçüsü alınır. Ayrıca, birden başlayıp doğu üzerinden en tepeye kadar yükselen ve büyüyen iki çeyrek vardır, kalan ikisi ise bunun aksinedir.

Dörtlü sayı ile de açıklanmalıdır, ta ki tabiatın silsilesini takip eden ayrımlar anlaşılsın. Rüzgarların estiği bölgeler, yılın mevsimleri, burçlar feleğinin kısımları, bütün mizaçlar, yaşlar, gece ve gündüzün çeyrekleri dört türlüdür.

Bunlardan birincisi gündoğusudur, her iki yoldaşıyla birliktedir. İlkbahar, doğudan dördüncüye, doğudan burçların tepesine kadardır, gençliktir, gündüz ve gecenin ilk çeyreğidir. İkincisi güneydir, kıble rüzgarı ve ikiz ortaklarıyladır. Yaz, dördüncüden yedinciye, tepeden batıya kadardır, sarı safra ve delikanlılıktır, her ikisinin de ikinci çeyreğidir. Üçüncüsü batıdır, batı rüzgarı ve yoldaşlarıyladır. Sonbahar, yedinciden onuncuya, yedinciden dördüncüye kadardır, kara safra ve olgunluk çağıdır, her ikisinin de üçüncü çeyreğidir.

Dördüncüsü kuzeydir, poyraz ve kardeşleriyle birliktedir. Kış, onuncudan birinciye, dördüncüden doğuya kadardır, balgam ve ihtiyarlıktır, gündüz ve gecenin dördüncü çeyreğidir.

Günün Çeyrekleri ve Saatler Hakkında

Öncelikle semavi dönüşümün çeyreklerinin saatleri açıklanmalıdır. Zira dünya ışığının iki dönüşü vardır, geceye ve gündüze ait olanlar, bunlardan biri diğerinin vasıtasıyladır. Bütüne ait arazlar parçalara da aittir.

Demek ki, yıl nasıl dört kısma ayrılmışsa, âlemin tabiatı da bütün kürenin dörtlü değişimiyle gündüzü ve geceyi öyle ayırır. Yılın her bir bölümünü üçerli aralıklar alt bölümlere ayırır, başlangıç, orta ve son, bunlar dört kez alındığında yılın on iki ayını meydana getirir.

Böylece gündüz ve gece çeyreklerinin üçerli aralıkları, gündüzün on iki saatini ve gecenin bir o kadar saatini tamamlar, hepsi birlikte yirmi dört eder, tıpkı ilkbaharın havalı ve kanlı tabiatta olması gibi, ikincisi yaz tabiatında, üçüncüsü sonbahar tabiatında, dördüncüsü ise soğuk ve nemlidir.

Saatlerin yöneticilerini de sıraya koyalım. Feleğin çeyreklerinin zamanları on iki alt bölüme ayrıldığında, feleğin kısımları on iki olduğu gibi, saat adı verilen bu alt bölümlerin de yıldızların yöneticilerine ait olması uygun düşerdi.

Nitekim feleği kat eden yedi yıldız vardı, böylece yılın günlerinin sayısı onların düzeniyle geri dönerek haftalara bölündü. Yıldızların ve günlerin bu çifte düzeninde, günler arasında en doğru başlangıç, Hintlilerin ve Farsların kadim hafızasının bize öğrettiği üzere, doğan çağın ilk günü olarak kabul edilen günden alınır, yıldızlar arasında da günün yetkisine en başta bağlanan yıldızdan başlanması en doğrusudur. Böylece haftanın yedi günü yedi yıldıza dağıtıldığında, günün ilk saatinde tek başına kim hüküm sürüyorsa, diğer saatler de onları takip edenlerin sayısına iştirak eder, ilk saatlerin yöneticisine sırayla dönüldüğünde pay alırlar, öyle ki, halkın pazar günü dediği ilk günde, onun ilk saati müstakilen Güneş’indir, ikincisi Venüs’ün, üçüncüsü Merkür’ün, dördüncüsü Ay’ın, beşincisi Satürn’ün, altıncısı Jüpiter’in, yedincisi Mars’ın, sekizincisi yine Güneş’indir ve böylece yirmi dört saat tamamlandığında sonraki gün Ay’ın payına düşer, böylece günün bu ilk saati Güneş’in doğuşuyla, geceninki ise batışıyla başlar. Romalılar bunu anlayarak her bir günü yöneticileriyle adlandırmışlardır, bu isimleri Latin dili çok az değişiklikle bugüne kadar muhafaza etmiştir.

Dokuz Bölümden Oluşan Kitap Başlıyor

Birinci bölüm, yıldızların niteliği ve tözsel durumu (habitus substantialis) üzerinedir, İkinci bölüm, onların Güneş'ten kaynaklanan etkilenimleri (affectio) üzerinedir, Üçüncü bölüm, feleğin (orbis) çeyrek daireleri boyunca onların konumları, evleri (domus) ve aynı şekilde yıldız cisimlerinin büyüklükleri üzerinedir, Dördüncü bölüm, takımyıldızlar, yıldızların niteliklerinin tertibi ve hangisinin daha güçlü ya da daha zayıf olduğu üzerinedir, Beşinci bölüm, yıldızların bakış açıları (aspectus), birbirine yaklaşmaları, ayrılmaları ve bu kabilden diğer durumları üzerinedir, Altıncı bölüm, yıldızların talihleri, güç ve zayıflıkları, talihsizlikleri ve uğradıkları bozulmalar üzerinedir, Yedinci bölüm, yıldızların köklerinin [okunamadı] çıkarılması üzerinedir, Sekizinci bölüm, ferdâr yılları, yıldızların büyük, orta ve küçük dönemleri üzerinedir, Dokuzuncu bölüm, yedi yıldızın tabiatları, onların varlık sınıfları üzerindeki yönetim ve hâkimiyetleri üzerinedir.

Yıldızların Nitelikleri ve Tözsel Durumu Üzerine

Altıncı kitabın başında belirtildiği üzere, burçların evrensel yöneticilikleri orada serimlendiğinden, bu cildin metni yıldızların tüm yöneticiliklerini sırasıyla ele alacaktır. Nitekim daha önce yıldızların tabiatları ve tözsel niceliklerinin farkları açıklanmış olduğundan, şimdi şeylerin muhtelif durumlarına ve arazlarına tesir eden yıldızların çeşitli hallerini incelemek icap eder.

Binaenaleyh her birinin feleklerindeki yükselişine yahut alçalışına, ya da her ikisi arasındaki orta duruma göre kendine has ve tözsel durumları mevcuttur, bununla birlikte hareketin ve ışığın artışı, eksilişi yahut her ikisi arasındaki orta durum, keza kuzeye veya güneye doğru yükseliş yahut alçalış söz konusudur.

Bundan başka, sayısal artış, hesaplanan artış yahut eksiliş, ya da ikisinin ortası, ayrıca enlem miktarı yahut enlemsizlik, son olarak da gece ile gündüz arasındaki dönemsel değişim, [okunamadı] dahilinde veya haricinde bulunur. Bir yıldızın merkez feleğindeki yükselişi, yıldız ile o feleğin apsis noktası (apsis) arasında 90 derecedir, bu noktada hareket en yüksek ve eksilme en yavaş derecesindedir, apsis noktasında böyledir, tam karşıtında ise bunun zıddıdır, zira orta durum ortadadır. Bu doksan derecelik yaylar civarında, aynı tarzda ve ışığın miktarı bakımından artış ve eksiliş arasında gözlemcinin bakışı tecelli eder, feleklerin her bir yükseliş ve alçalışlarını tartarak buna göre çeyrek daireleri boyunca feleğin gerileme (retrogradatio) miktarı bu tür hareketlere eklenir, şu farkla ki hepsinin hareketi aynı değildir.

Zira üst gezegenlerin ışığı tıpkı Ay gibi Güneş'ten uzaklaştıkça artar, Güneş'e yaklaştıkça azalır. Sayıca artış yahut eksiliş hüküm sürer. Yıldızların boylamına (rectitudo) göre sayı iki sıra arasında tartar, birinci sırada 10'dan 180 dereceye kadar artar, ikinci sırada 180'den 360 dereceye kadar eksilir. Boylam yıldızın ortalama hareketine eklendiği müddetçe hesaplanan artış vardır, çıkarıldığı müddetçe eksiliş vardır, bu işlem nihayetinde gerçekleşir, ortalama harekete hiçbir şey eklenmeyip çıkarılmadığında ise ortadadır, nitekim üst gezegenler Güneş yolunda (ecliptica) bulunduklarında Güneş ile ya aynı noktada ya da karşıtlık (oppositio) halindedirler. Alt gezegenlerde ise Güneş'in gerçek konumundan her birinin ortalama hareketi çıkarıldığında geriye 100 yahut 180 derece kalırsa veya boylamca Güneş ile tastamam aynı noktada bulunurlarsa durum farklılaşır. Alt gezegenlerde hareketin artışı, ortalama hareketlerinden daha hızlı gittikleri müddetçe gerçekleşir, eksiliş daha yavaş gittikleri müddetçedir, eşit olduğunda ise orta durumdur. Güneş'ten daha hızlı koştukları müddetçe artış, daha yavaş koştukları müddetçe eksiliş vardır, ikisi arasında ise eşitlik mevcuttur.

Bilinmelidir ki, bir yıldız feleğinin birinci yahut dördüncü çeyreğinde yer aldığında yavaş hareketli addedilir, üçüncü ve ikinci çeyreğinde ise hızlı sayılır, bunlara dair daha tafsilatlı izahat, Harezmî'nin Zîc'inin tercümesinde layıkıyla ortaya koyduğumuz vecihle ele alınmıştır.

Kuzey yıldızları, Ejderha'nın başından (Caput Draconis) kuyruğuna (Cauda Draconis) kadar, güney yıldızları ise kuyruğundan başına kadar olanlardır. Bunların en büyük enlemi baş ile kuyruğun tam ortasındadır, baş ve kuyruk noktalarında ise bu yıldızların hiçbir enlemi bulunmaz. Eril yıldızlar geceleri üst yarı küreyi, gündüzleri alt yarı küreyi tuttuklarında ve aynı zamanda eril burçlara sahip olduklarında güç kazanırlar, gecenin ılımlı kıldığı Mars müstesna olmak üzere dişil yıldızlar için bunun tersi geçerlidir. Zira bu da onların kuvvetleri için bir nevi destektir.

Onların Güneş'ten Kaynaklanan Etkilenimleri Üzerine

Bundan başka, yıldızların Güneş'e yaklaşmalarına ve ondan uzaklaşmalarına göre her birine Güneş'ten arız olan birtakım etkilenimler vardır.

Şöyle ki, üst gezegenler Güneş ile kavuşumdan (coniunctio) karşıtlığa kadar sağ yönlü (dexter) addedilir, oradan kavuşuma kadar sol yönlüdür (sinister). Alt gezegenler ise Güneş ile kavuşumdan gerileyerek birinci durağan (statio) noktasına kadar, buradan kavuşuma kadar düz hareketle (directus) yine sağ yönlüdür, diğer yöne doğru ise sol yönlüdür.

Ay ise kavuşumdan karşıtlığa kadar sağ yönlü, oradan kavuşuma kadar sol yönlüdür. Üst gezegenlerin bu kabilden 16 hali vardır, birincisi Güneş ile kavuşumdur ki buna camî [kavuşum] derler, aynı derecede ve her iki taraftan 16 dakika dahilindedir, zira Güneş feleğinin büyüklüğü en az 32, en fazla 33 dakikadır, bu sınırın altında kalan yıldıza Güneş'in kalbinde (cazimi) denir ve bu kavuşum kutludur, bu sınırı aştığında ikinci hale intikal eder ki bu yanma (adustio) halidir.

Satürn ve Jüpiter'de bu durum onuncu dereceye kadar varır, Güneş'ten bu kadar derece uzaklaştığında sadece ışınlar altında (sub radiis) olma halinden ibaret üçüncü etkilenim başlar, buradan itibaren kurtulmaya ve güçlerini toplamaya başlarlar, zira burada artık büyük yıllarının gücü geri döner, doğum haritası (genitura) risalesinde izah ettiğimiz üzere büyük heylâc (haylac) tayin edilir, bu durum Satürn ve Jüpiter'de Güneş'ten 16 dereceye, Mars'ta ise 18 dereceye kadar ulaşır. Bu sınırlardan dördüncü hale geçerek bundan böyle doğusal (orientalis) ve güçlü olurlar. İlk üç etkilenimin sınırları içinde kaldıkları müddetçe Fars dilinde bunlara [okunamadı] denir. Bu sınırlardan itibaren bu yıldızlar doğusal olsalar da derhal göründüklerini müşahede etmeyiz.

Zira kimi zaman bazı iklimlerde daha önce, ekseriyetle ise yeryüzünün muhtelif bölgelerinde çok sonra görünürler. Lakin buradan itibaren onların doğusal olduklarını söyleriz, zira Güneş'in cisminin yakıcı kuvvetinden sıyrılmış ve Güneş önceden geçmiş olarak geride kalmışlardır, binaenaleyh zikrettiğimiz bu sınırlardan itibaren dördüncü etkilenimde doğunun kalbi ve canı olarak anılırlar, serbest ve güçlü bir surette görünürler, bu da altmışlık açının (sextilis) ölçüsü olan Güneş'ten 60 dereceye kadar sürer.

Buradan beşinci hale intikal ederek, kare açının (quadratus) miktarı olan Güneş'ten 90 dereceye kadar zayıf doğusal addedilirler, buraları aştıktan sonra artık doğusal olarak adlandırılmazlar.

Bundan sonra Güneş doğduğundan itibaren batı çeyreğine çekilirler, bu da doğusallıktan sonra zikredilen altıncı etkilenimdir, birinci durağan noktasına kadar varır ki bu aralık tamamen yedinci etkilenimdir.

Oradan karşıtlığa kadar sekizincidir. Dokuzuncusu Fars dilinde [okunamadı] denilen karşıtlıktır, buradan ikinci durağan noktasına kadarki onuncu, durağanlık ise on birincidir. On ikincisi düz harekettir. İkinci kare açı, batıya meyleden olarak adlandırılan on üçüncüdür. Zira Güneş battığından itibaren bunlar gökyüzünün ortasından (MC) batıya doğru çekilirler. On dördüncüsü ikinci altmışlık açıdır.

Ardından on beşincisi gelir ki, bunda evvela Satürn ve Jüpiter Güneş'e 22 derece, Mars ise 18 derece yaklaşır, sadece ışınlar altında kalarak batı derecelerinde zikredilen yedinciden itibaren iyileşirler ve Güneş'e 16 derece mesafeye kadar varırlar, buradan itibaren yalnızca ışınlar altında olan on altıncı etkilenim başlar, talihinden mahrum kalarak artık güçlükle küçük yıllarını verir, Satürn ve Jüpiter'de Güneş'ten 6 dereceye kadar, Mars'ta ise 10 dereceye kadar ulaşır, en sonuncusu kavuşuma kadar uzanan yanmadır ki bu ikisine Fars dilinde [okunamadı] tesmiye edilir.

Alt gezegenlerin de 16 hali vardır, birincisi yukarıda zikredilen miktardaki kavuşumdur, buradan itibaren Güneş'ten 7 dereceye kadar sürer. İkincisi Güneş'ten gerileyerek doğuya doğru olandır, enlem araya girmediği müddetçe bu durum yanmadır.

Zira kimi zaman diğerlerinin hilafına, Güneş ile aynı derecede görünse dahi aradaki enlem sebebiyle yanmadan kurtulur ki bu durum Batlamyus'un da gördüğü vecihle tastamam 8 derece 66 dakikadır.

Böylelikle hiçbir şekilde yanmış (adusta) denilemez, aksine Güneş'ten yedi dereceden fazla uzaklaştığında görünür hale gelir, her ne kadar boylamca aynı derecede bulunsalar da. Üçüncüsü ise yalnızca ışınlar altındadır, Güneş'ten 7 dereceden 12 dereceye kadar, burada bir bakıma güçlerini yeniden kazanırlar, daha uzun ömürlü ve daha kalıcı olurlar, buradan itibaren doğuludurlar, dördüncüsü ikinci durağa kadardır ki bu beşincisidir, altıncısı Güneş'ten 21 dereceye kadar olan ayrımdır, sekizincisi kavuşum (coniunctio) öncesindeki yanmadır ki bu dokuzuncusudur. Onuncusu batı yönündeki yanmadır [okunamadı] dereceye kadar. On birincisi yalnızca ışınlar altındadır Güneş'ten 15 dereceye kadar. On ikincisi düz harekettir. On üçüncüsü birinci duraktır. On dördüncüsü Güneş'ten 16 dereceye kadar olan gerilemedir.

On beşincisi yine ve yalnızca ışınlar altındadır, on altıncısı birinciye kadar olan yanmadır. Böylece bu yıldızlar Güneş'in kavuşumundan itibaren doğuludur, gerilemeden sonra Güneş'ten 12 dereceye kadar gerilerler. Buradan Güneş'in 15 derece ötesine kadar. Buradan da kavuşuma kadar.

Ay da aynı şekilde Güneş'ten 16 durum ödünç alır. Birincisi her iki yönden Güneş ile 16 dereceden daha az bir aralıkta bulunmasıdır. İkincisi 6 dereceye kadar olan yanmadır ki bu sınırın altında hiçbir şekilde görülemez. Doğru dairede dokuzuncu konumu aştığında ise durum başkadır. Üçüncüsü yalnızca ışınlar altındadır 12 dereceye kadar.

Dördüncüsü [okunamadı] kadardır, bu da Güneş'ten 45 derecededir. Beşincisi birinci kare açıya (quadratus) kadardır. Altıncısı Güneş'ten yüz otuz beş derecede bulunan amfiartona kadardır. Buradan karşıtlığa (oppositio) 12 derece yakınlaşıncaya kadardır, yedincisi budur.

Buradan sekizincisi karşıtlığa kadardır. Dokuzuncusu karşıtlıktır. Onuncusu karşıtlıktan 12 dereceye kadardır, buradan on birincisi ışığın ikinci dördün feleğine kadardır, buradan on ikincisi ikinci kare açıya kadardır, bundan on üçüncüsü ışığın ikinci dördün feleğinden itibaren Güneş'ten 42 dereceye kadardır, on dördüncüsü budur. Buradan on beşincisi yalnızca ışınlar altında 6 dereceye kadardır, en sonuncusu birinciye kadar olan yanmadır. Bu bakımdan mezkûr durumların çeşitli yönetimleri vardır ki bunları kendi yerlerinde açıklayacağız.

Dairenin Çeyreklerinden, Evlerden ve Bunların Niceliklerinden Gösterilen Hususlar

Dairenin çeyreklerinden yıldızlara neyin isabet ettiğini burada açıklamak uygun düşer.

Zira merkezin dört kısımdan müteşekkil olduğu görülür, köşe noktadaki yer, yükselendeki (ascendens) yer, uzaktaki yer ve karşıdaki yer. Dairenin hangi yerinde olursa olsun her yıldız, bedeninin niceliğine göre her iki yönden belirli bir tesir yayar.

Güneş bedeninin gücü, her iki tarafa, yani ileriye ve geriye doğru on beşer derecedir, Ay'ınki on ikişer, Satürn'ün ve Jüpiter'in dokuzar derecedir.

Mars'ın bedeni her iki yana sekizer derecedir, Venüs ve Merkür'ün her iki yana yedişer derecedir, vesaire.

Yıldızların Takımyıldızları ve Niteliklerinin Düzenlenişi Üzerine

Yıldızların takımyıldız (constellatio) denilen tertipleri pek çok ve muhtelif tarzlardadır. Nitekim gezegenler kimi zaman ikişer, kimi zaman daha fazla sayıda, kimi vakit bedenleriyle, kimi vakit ışınlarıyla, kimi zaman aynı burçlarda, kimi vakit burçların aynı kısımlarında bir araya gelirler, kimi zaman da her biri birden fazla yıldıza bağlanır, ayrıca ejderhaların başlarına ve kuyruklarına da bağlanırlar, hem kendilerininkine hem başkalarınkine, daire boyunca derecelerle de bağlanırlar. Kavuşumun nihayeti şüphesiz 16 derecenin altındadır, daha güçlü bir yönetim ise yıldız bedenlerinin güçlerinin her iki yöndeki derecelerinin toplamının altındadır. Zira kavuşanlardan biri diğerinin bedeninin gücü dahilinde bulunup öbürü bunun gücü dahilinde bulunmadığında bu daha zayıftır, nitekim Satürn Ay ile bir burçta 12 derecenin altında olup diğeri 9 derecenin altında olmadığında böyledir. O halde her ikisi birbirinin beden gücü dahilinde olup aynı anda aynı sınırda bulunursa, bir araya geldiklerinde yönetimleri ne kadar güçlüyse, aynı burçtan çıkana değin ayrıldıklarında da o kadar zayıflar.

Şayet farklı burçlarda olup mezkûr sınırların ötesinde bulunurlarsa, yalnızca burçların farklılığından ötürü kavuşmuş denilmezler, fakat birinin diğerinin gücü dahilinde bulunması zayıf bir kavuşum yönetiminin işaretidir. Sabit burçlarda ise gezegenlerin gücünün dışında bedenlerin kendiliğinden hiçbir gücü yoktur, ancak gezegenler onlara dahil olduğunda birinin diğerinin doğasını ve her birinin kendine has gücünü bozup dönüştürmesi ve kavuşanlarda yabancı bir üçüncü tesirin ortaya çıkması hali müstesnadır. Buna dair zengin bir benzerlik gösterirler, tıpkı berrak suyun şaraba karıştırıldığında onu soğutması ve doğasını başkalaştırması gibi, yahut bunun tam aksinde ve bunlara benzer pek çok şeyde olduğu gibi. Lakin bizce bu şekilde gerçekleşen şey diğerini ılımlaştırsa bile her birinin kendi doğası büsbütün yok olmaz, şarabın harareti ve suyun nemi tam olmasa ve o kadar sıcak kalmasa da mevcudiyetini sürdürür ve diğer karışımlarda da böyledir. Bir diğer husus da şudur ki, bu süfli akışkan bedenler birbirine karıştığında şüphesiz birbirini bozar ve başkalaştırır. Semavi bedenler ise birleştiklerinde, birbirlerinden çok uzakta bulunduklarından kendilerini asla bu şekilde yok etmezler, fakat kendi doğalarında ve kendilerine has güçlerinde kalarak güçlerini yakına yansıtır, birbirine karıştırırlar, bundan ötürü ortak bir hareket ve karışım neticesinde her iki doğayla hısım olan üçüncü bir tesirin doğması zorunludur, burcun doğası, dairevi yerin durumu ve yıldızların tesiri buna iştirak eder ki eski müellifler bu tesirleri çeşitli risalelerde tetkik etmişlerdir. O halde yıldızların birleşimlerinde iki yönlü durum mevcuttur, birincisi niteliklerin karışımı, ikincisi birinin diğerine üstün olan kudretidir.

Nitelikler sıcaklık, soğukluk, nem ve kuruluktur. Niteliklerin karışımı beş kısımdır, birincisi doğanın kendine has vasfında, ikincisi daire boyunca merkezden yükselişte ve inişte, üçüncüsü yerin doğasında,

dördüncüsü Güneş'e nispetle olan tesirde, beşincisi dairenin çeyreklerinden kaynaklanan arazdadır ki bunları dördüncü kitapta açıkladık. Birinin diğerine üstün olan kudreti ise üç türlüdür, kendi apojesine (apsis) daha yakın olan, kuzey yönünde yükselen

ve kuzey enlemi daha büyük olan üstün gelir ve burada yalnızca yıldızların kavuşumunu dikkate almak gerekir.

Zira diğerleri apoje ve sapma dairelerinden yoksundur. Şu halde semavi tesirleri akli tetkikle araştıranlarca şöyle görülmüştür, Satürn ile Mars'ın kavuşumunda, zıt niteliklerin bir araya gelmesi bir ılımlılık meydana getirir, zira her ikisinde de ikişer nitelik vardır, bunlardan biri değişmez, diğeri kolayca değişebilir, nitekim Satürn soğuk ve kurudur, lakin bazen soğuk ve nemlidir, Mars sıcak ve kurudur, bazen de sıcak ve nemlidir, dördüncü kitapta açıklandığı üzere. Eğer bunların kavuşumu bir ateş burcunda vuku bulursa Mars'ın harareti Satürn'ün soğukluğuna galip gelir, her ikisinde de kuruluk baskındır.

Su ve hava burçlarında ise nem kuruluğa galip gelir, birinde Mars'ın harareti, diğerinde Satürn'ün soğukluğu ılımlaşır. Bunların Güneş'ten aldıkları durumlar da aynı tarzda tertip olunur. Zira Güneş'ten ayrıldıkları andan birinci durağa değin havi bir güç edinmezler, Güneş'in karşıtlığına kadar ateşli, buradan durağa kadar topraksı, buradan Güneş'e kadar sulu bir güç kazanırlar, dairenin çeyrekleri de kendilerinde olduğu ölçüde bu düzeni değiştirir. O halde her ne vakit bu surette birleşirler ve her iki nitelik ılımlaşırsa, kavuşumun yönetimi sonu saadet getiren bir hedefe bakar.

Yalnızca biri ılımlaştığında ise bu tesir daha azdır. O halde her iki niteliğin karışımı üç türlüdür, birincisi Mars'ın sıcak ve nemli, Satürn'ün soğuk ve kuru olmasıdır, ikincisi Mars'ın sıcak ve kuru, Satürn'ün soğuk ve nemli olmasıdır.

Üçüncüsü hem Mars'ın sıcak ve nemli, hem Satürn'ün soğuk ve nemli olmasıdır. Dolayısıyla bu üç türden her birinin karışımı talihlidir, zira her ikisi de nemli olsa bile Mars'ın nemi hararettir ve Satürn'ün soğukluğunu ılımlaştırır, ancak yalnızca birinin yalın olması hali, örneğin Mars'ın sıcak ve kuru, Satürn'ün soğuk ve kuru bulunması gibi, gerçekleştiğinde aşırı kuruluk diğerinin hararetini ve ötekinin soğukluğunu ılımlı bir şekilde keskinleştirir, öyle ki az ılımlı olan bu kavuşum daha az talihli olur. Bundan ötürü bu kavuşumun talihsizliği,

işlerin başlangıcında yahut doğumlarda (genesis) hayvanlara zararlı olup onların doğasını ifsat eder, öyle ki meşakkat, eza, bedeni zorluklar ve ruhun ağır kederleri olmaksızın korunamazlar ve ekseriyetle bunun ardından daha ağır bir cefa gelir. Lakin gerek bu kavuşumda gerekse her türlü birleşimde, yönetimin daha kesin kılınması için üstün gelenin hangi kaideye göre teşhis edileceğini bilmek icap eder, bütün bunlar arasında Güneş civarında gerçekleşen kavuşum ise müstesna bir ayrıcalığa tabidir.

Zira Güneş, kendisine kavuşan her yıldızı yakıp kavurur, bozar ve zayıflatır, yanmanın (adustio) en çok zarar verdiği yıldızlar ise Ay ve Venüs’tür. Nitekim soğuk ve nemli mizaçlarından ötürü narin bir tabiat kazandıklarından, Güneş’in tabiatlarına büsbütün zıt olan kuru harareti sebebiyle daha çabuk yahut daha ağır biçimde zarar görürler, Satürn ile Jüpiter ise daha hafif zarar görür, tabiatları neredeyse Güneş’e benzeyen Mars ile doğru harekette (directus) olduğu müddetçe Merkür ise en hafif zarara uğrar. Bundan ötürü, bu kavuşumda daha kuvvetli olanların daha hafif, daha az kuvvetli olanların ise daha ağır bir bozulmaya uğradığı sabittir. Şu halde Mars veya Satürn Güneş ile birleştiğinde, her biri diğeri için ağır bir yük teşkil eder, ancak Güneş’in onları yakıp kavurması, onların Güneş’e verdiği bozulmadan daha ağırdır.

Lakin bu durum Satürn için daha fazladır, zira Satürn Güneş ile her iki keyfiyet bakımından da karışır, Mars ile ise yalnızca bir keyfiyet bakımından karışır. Güneş ile Satürn her iki keyfiyetle karıştığında, Güneş Satürn’ü süratle yakıp kavurur, Satürn ise Güneş’i hafifçe bozar, diğerinde ise bu bozulma sadece daha ağırdır, ancak Güneş daima daha kuvvetlidir. Bu hal, Satürn bulunduğu yerin tabiatı bakımından her daim elverişsiz bir durumda olduğunda, sözgelimi bir düşüş (casus) yahut feleğin alçalan bir yerinde bulunduğunda geçerlidir ve o vakit çok daha ağır biçimde bozulur, Mars ise Güneş için daha ağırdır.

Nitekim Güneş, Mars ile ya tek bir keyfiyet bakımından karışır ya da hiçbir keyfiyet bakımından karışmaz. Bütün yıldızlar arasında ise Merkür için, Güneş’e alışkın ve yakın olduğundan, Güneş’in yakıcılığı daha az ağırdır, hele ki doğru harekette olduğunda bu zarar asgari düzeydedir, zira Güneş ışınları altında kaldığında ve uğursuz (infortunatus) kılındığında Güneş’e pek az zarar verir, uğurlu (fortunatus) olduğunda ise az da olsa ona fayda sağlar. Nitekim her iki talihi de başka yerden alarak Güneş’e aktarır. Jüpiter yahut Venüs Ay olmaksızın Güneş ile birleştiğinde, Güneş’e elbette fayda verirler, lakin yanma hali daha az kuvvetli olan bu yıldızların kendilerine zarar verir. Ay bir yana, Satürn ve Mars da kavuşum (coniunctio) vasıtasıyla onu bozarlar, fakat şu farkla ki, Mars ay döngüsünün ilk yarısında,

Satürn ise ikinci yarısında daha ağır, diğerinde ise daha hafif bozar. Keza bizzat kendisi onlara oranla daha ağır yahut daha hafif zarar verir. Satürn ile Jüpiter bir araya geldiğinde ise, hangisi daha kuvvetli ise o galebe çalar. Aynı durum Mars ile Venüs arasında ve diğerlerinin kavuşumlarında da geçerlidir. Zira ne zaman birden fazlası bir araya gelse, en kuvvetli olan üstün gelecektir. Ne var ki, Satürn her ikisi de kendi tabiatında kuvvetli iken bir araya geldiklerinde, bunun muhalif bir rüzgar doğuracağını ileri sürenler de vardır.

Buna pek çok benzerlik getirerek derler ki, iki nesne, hatta benzer iki nesne birleştiğinde ortaya ılımlı bir vasat çıkmaz, bilakis aynı tabiat daha da artar, nitekim alev aleve, berrak su berrak suya katıldığında ve bunlara benzer pek çok halde böyledir. İşte bundan ötürü derler ki, her ikisi de uğursuz olan iki yıldız kavuştuğunda, uğursuzluğu daha da artırırlar.

Buna binaen deriz ki, etrafımızda bulunan cisimlerin kimi katı, kimi sıvıdır ve her ikisinin de halleri mevcuttur, birincisi terkip (compositio), ikincisi imzaç (confectio), üçüncüsü birleşme (coniunctio), dördüncüsü ise ihtilat (commixtio) halidir.

Katı cisimlerin kimi hacimli, kimi ufalanmıştır. Hacimli cisimlerden meydana gelen terkip üçüncü bir suret husule getirir, tıpkı ağaçlardan meydana gelen yapı gibi, ufalanmış olanlardan meydana gelen imzaç ise her ikisinin tabiatıyla akraba olan başka bir tabiat doğurur, nitekim bal peteği türlerinden vasat bir cevherin doğması böyledir, sıvıların ise

bir tabiatı karışma (permixtio), diğer tabiatı ise doymak bilmez bir meyil halidir. Bunlarda bir birleşme husule gelir, tıpkı su ile yağın birleşmesinde olduğu gibi, yahut su ile şaraptan vasat bir cevherin doğması gibi bir ihtilat meydana gelir.

Şu halde, muhtelif türler bir araya gelip birbirinin tabiatını karşılıklı olarak dönüştürdüğünde, aralarında üçüncü bir cevher hasıl eden bir ihtilat yahut imzaç meydana gelir, zira aynı türlerden vasat bir cevher meydana getiren ne bir ihtilat ne de bir imzaç doğar. Lakin birleşme veya yığılma çoğaltıcıdır, nitekim su sularla, alev alevle birleştiğinde böyledir, tohumların tohumlarla, köklerin kendi türündeki köklerle bir araya gelmesi ve bunlara benzeyen haller de bu kabildendir.

Yukarıdaki alemde bunlardan hiçbiri vuku bulmaz, zira ne birbirlerine temas ederler ne de bir şey meydana getirmek üzere karşılıklı olarak birbirlerinin tabiatına tesir ederler, ancak meşru bir buluşmadan, zıt keyfiyetler karıştığında, birinin soğukluğu diğerinin sıcaklığıyla vasat bularak ılımlı hale gelmek zorundadır.

Yıldızların Açı Uygulaması (applicatio), Ayrılması (separatio) ve Bu Kabilden Diğer Haller Üzerine

Yıldızların hallerini muayyen surette tertip edenler bunların sayısında ihtilafa düşmüşlerdir, nitekim Ebu Ma‘şer (Albumasar) başka bir yerde yirmi beş, burada ise on yedi olarak kaydeder. Biz ise usulümüzü gözeterek, aynı taksimat içinde cinsi koyup türü saymaya alışkın olmadığımızdan, bunları genel bir çerçevede on sekiz olarak saydık, özel olarak ise vasat bir tarzda, adet olduğu üzere tertiple alt kısımlara ayırdık, açı (aspectus), uygulama (applicatio), ayrılma (separatio), denklik (parilitas), teklik (solitudo), yabancılaşma (alienatio), intikal (translatio), toplama (collatio), men etme (prohibitio), cem etme (collectio), dönüş (reditio), çelişki (contradictio), engel olma (impedimentio), kurtulma (evasio), kesintiye uğrama (interceptio), hemhal olma (compassio), mükafatlandırma (remuneratio) ve kabul (receptio). Yıldızların açısı, evler (domus) arasında yukarıda konulan şekillerle ayırt edilmiş olup iki kısımdır. Soldaki açı üçüncü, dördüncü ve beşinci burca doğrudur.

Sağdaki ise onuncu, dokuzuncu ve sekizinci burca doğrudur, altıncısı ise çaprazlama karşıtlık (oppositio) teşkil eder, açı burçtan burca olduğunda pek kuvvetlidir, ancak sanata dair orantıları haiz eşit şekilsel dereceler boyunca dereceden dereceye olduğunda en kuvvetlisidir.

Uygulama, ağır olanın derecesi daha ileride olduğunda, hafif olanın ağır olana doğru yaklaşmasıdır. Bu hal evvelemirde iki kısımdır, cisimsel olan ve açısal olan, cisimsel uygulama aynı burçta olandır ki buna kavuşum yahut bir araya gelme deriz ve bunun hükmünün ayrıca ele alınması gerekirdi. Açısal uygulamanın bazı türleri vardır ki, genel olarak ele alındıktan sonra kendi yerinde işlenecektir.

Zira birbirine bakan evlerden hafif olan ağır olana yaklaştığında bu eşit bir kavuşum değildir, bilakis kavuşumdan daha zayıf, tabiatların bir nevi karışmasıdır. Şu halde her iki türde de, hafif olan ağır olana tayin edilmiş sınırlardan yöneldiği müddetçe bu bir uygulamadır, bu sınırı aştığı andan itibaren ise ayrılmadır. Nitekim kavuşumsal uygulamanın tesiri on beş dereceden, açısal uygulamanın tesiri ise on iki dereceden başlar, ancak bu tesir, uygulayan yıldız aynı sınıra varıncaya yahut her iki cismin yarı çaplı tesir gücü altına girinceye dek sürer. Bağ (ligatio) türü ise şudur, bir yıldız diğerinden ayrıldığında, onun tesir gücü dahilinde kaldığı müddetçe, aynı burçta ve bilhassa onun cisminin yarı tesir gücü dahilinde başka bir yıldıza uygulanamaz, zira ister birden fazlasına ister herhangi birine yaklaşsın, hangisine daha yakınsa ona yaklaştığı söylenir. Nitekim bağ burcun sonunda bulunuyorsa, tesir gücünün yarısı sonraki burca aittir.

Burcun başlangıcında da durum farklı değildir, meğerki burçların farklılığı sebebiyle bu tesir gücü o kadar kuvvetli olmasın. İki yıldız aynı noktada bulunurken üçüncü bir yıldız herhangi bir yerden bunlara uygulandığında, ilk olarak hangisinin asaletinde (dignitas) daha fazla yer alıyorsa ona bağlanmış sayılır, ardından ikincisine bağlanır.

Aynı şekilde, iki yıldız aynı noktadan bir tek yıldıza uygulandığında, ilk olarak en fazla şehadeti getiren yıldıza bağlanır.

Bu türde ikinci yıldız hudut derecesini aşıp öne geçtiğinde, burcun sonundaki münferit bir cismin tesir gücünün sonraki burçta diğerinin ışınları tarafından karşılanması nadir vuku bulan bir hal değildir, böylece zayıf bir karışım meydana gelir, lakin açıda bir geçiş vuku bulmadıkça bu tam bir uygulama sayılmaz.

Söylenenlerin tamamı kavuşum halinde elbette daha kuvvetlidir, hele ki her iki türde de tabii bir karışım husule geldiğinde çok daha kuvvetlidir.

Şu halde her iki türün de boylam ve enlem bakımından ikişer sureti vardır. Boylamda bazen doğru harekette bazen gerilemede (retrogradus) olur ki bunu daha evvel izah etmiştik. Enlemin ise üçlü bir taksimatı vardır, birincisi, kavuşumun aynı derecede, aynı enlemde ve aynı tarafta vuku bulmasıdır ki bu hal zorunlu olarak diğerinin tutulmasını (eclipsis) hazırlar. İkincisi karşıtlıktır, biri kuzeye doğru yükselirken diğeri kuzeye doğru alçaldığında yahut bunun aksine her ikisi için de aynı enlemde olup güneyde vuku bulduğunda böyledir.

Üçüncüsü ise, iki altmışlık, kare ve üçgen açılar arasında altı kısımdır, biri kuzeye doğru yükselirken diğeri güneye doğru alçalır yahut bunun aksidir, ancak uygulayan yıldızın nihai enleminin diğerinin mevcut enleminden daha küçük olmaması şartı gözetilmelidir.

Ona ulaştığında bu bir bağdır, onu aştığında ise ayrılmadır. Şu kadar var ki, derhal onun tesir gücünden çıkmış olmaz, zira biri yükselip diğeri alçalmaya başlayıncaya yahut bunun aksi vuku buluncaya dek aynı tarafta kaldığı müddetçe bu tesir sürer.

Bu türe mahsus bir başka hüner de şudur, birbirine bakan yıldızların kuzey enlemi kendi derecelerine eklenip güney enlemi ise kendi derecelerinden çıkarıldığında, bulunan bu iki yer arasındaki boylam hesaplanır. Bu mesafe şayet 60, 90 yahut 120 derece olursa, sayımın başlangıcı hafif olandan alınmak kaydıyla bu bir bağdır.

Daha az olursa uygulama, daha fazla olursa ayrılmadır, keza herhangi bir yıldız diğerine hem boylam hem enlem bakımından aynı anda uygulanabilir.

Nitekim firari kimse hakkında demiştik ki, Ay hem boylam hem enlem bakımından Mars’a bağlı bulunursa, bu durum Mars’ın onu yakalayacağına delalet eder, Jüpiter’e bağlı bulunursa zarar görmeyeceğine hükmedilir, her iki uygulamanın bağı ise daha kuvvetlidir, kabul edenin asaletinden neşet ettiğinde ise daha da kuvvetlidir, bundan ötürü açı uygulamalarının dört türü vardır, tabiat vergisi, tesir gücü vergisi, ikiz tabiat vergisi ve re’y vergisi, tabiat vergisi, kabul edenin herhangi bir asaletinden doğan uygulamadır. Tesir gücü vergisi, uygulayanın herhangi bir asaletinden doğan uygulamadır. İkiz tabiat vergisi, her ikisinin de asaletinden eşit surette doğan uygulamadır.

Danışma bağışlanması, herhangi bir diğer sağlam dostluktan ve en sağlam doğa şekillerinin karışımından, karşılama (receptio) ile birlikte gelir. Eşitlik (parilitas), bağlanma gücünü doğal bir denklikle taklit eder, açı (aspectus) yoluyla değil, ki en bilgin astrologlar bunu şeylerin sırlarında kullanırken bulurlar.

Avam ise bu tür şeylerden hiçbir şey anlamaz ve farkına varmış görünmez. Bu durum iki kısımdan oluşur, eşit yükselen burçların ve eşit günlerin burçlarının dereceleri arasında cereyan eder, bu usulle Koç burcunun ilk derecesindeki bir yıldız, Balık burcunun son derecesindeki bir yıldıza denk düşer, bunlardan biri diğerinin başladığı yerde sona erer veya Koç burcunun 20. derecesindeki ile Balık burcunun 20. derecesindeki böyledir, aynı şekilde Boğa burcunun 20. derecesindeki ile Kova burcunun 20. derecesindeki böyledir, benzer biçimde Koç burcunun sonu Balık burcunun başındaki ile ve Boğa burcunun başındaki ile Kova burcunun sonundaki birleşir ve bundan böyle bu minval üzere sürer. Yalnızlık, bir yıldızın ayrılmadan sonra tüm burç boyunca hiçbir yıldıza yaklaşmamasıdır. Yabancılaşma ise tüm burç boyunca her türlü açıdan yoksun olmasıdır, bu durum sıklıkla gerçekleşir ve vuku bulduğunda yıldız, terim (terminus) yöneticileri vasıtasıyla yaklaşma usulünce, hangi yöneticinin teriminde bulunursa ona bağlanmış gibi sırayla sevk edilmelidir. Bu sanat yalnızlıkta da bazen tatbik edilmelidir, yani tam karışmamış, uzağa ayrılmış, güçlerini yitirmiş ve henüz bir başkasına yaklaşmamış olanlar için. Birinden diğerine aktarma (translatio) iki kısımdan oluşur, biri aynı yıldızın iki yıldız arasında bulunup birinden ayrılarak diğerine yaklaşmasıdır, diğeri ise hafif olan ağır olana yaklaştığında, ağır olanın bir başkasına yaklaşmasıdır.

Toplanmanın (collectio) iki türü vardır, bunlardan biri toplamayı, diğeri aktarmayı taklit eder. Birincisi, birbirine sırt çevirmiş iki yıldızın aynı yıldıza bakması veya ona yaklaşmasıdır. O üçüncü yıldız ise feleğin herhangi bir yerine bakar ve gücünü oraya aktarır. Diğeri ise meselenin yöneticileri arasında cereyan edip, birbirinden yüz çevirmiş veya ayrılmış olanlar arasında, bir başkasının birinden diğerine bakarak ya da yaklaşarak tesir aktarmasıdır. Engelleme (prohibitio) iki kısımdır, biri aynı burçta farklı derecelerde üç veya daha fazla yıldız bulunması ve en ağırı daha yüksek derecelerde olmasıdır.

Ortada bulunan yıldız, diğerinin ağır olana yaklaşmasını kendisi onu geçene dek engeller. Diğeri ise açı cihetindendir, aynı burçtaki iki yıldızdan biri diğerine yaklaşırken, eşit derecede yüksekte duran bir başkası açı yoluyla yaklaşır, eğer bu yıldız daha az veya eşit derecelerde bulunuyorsa, bedenen yaklaşarak derece sayısını aşana kadar onu engeller. Geri verme de iki yerden alınır, biri ışınlar altındaki bir yıldıza yaklaşıldığında, diğeri ise geri harekette (retrogradus) olan bir yıldıza yaklaşıldığında gerçekleşir, zira her ikisi de yaklaşanın niyetini geri çevirir. Bu tür geri verme bazen hayırlı, bazen de elverişsizdir, hayırlı olanı üç yolla tartılır, birincisi yaklaşmanın karşılanması olmasıdır. İkincisi her ikisinin de köşe (cardo) evde veya köşe ardı evde bulunması ve yaklaşanın düzgün hareket etmesidir. Üçüncüsü ise karşılayan uzakta olsa bile yaklaşanın yalnızca köşe evde veya köşe ardı evde bulunmasıdır, burada karşılayan bozulmuş ve uzakta kaldığı için kendi gücü nispetinde zayıf düşer, fakat kendisine sunulanı iade ettiğinden ötürü, serbest ve güçlü olan diğeri işi neticeye ulaştırır. Elverişsiz olan ise iki türlüdür, biri yaklaşanın uzakta olmasıdır.

Diğeri ise köşe evde veya köşe ardı evde olmasıdır, bu durumda her ne vakit tesir aktarılsa geri çevrilir. O zayıf olan işi hazırlar, lakin diğeri ardından bozar, diğer şekil ise her ikisinin de uzakta, yanık (adustus) veya geri harekette olmasıdır, bu vaki olduğunda mesele büsbütün reddedilir. Çelişki, bir yıldıza yaklaşan yıldızın ona ulaşmadan evvel geri harekete geçmesidir, zira bu, pekiştirilmiş olanı inkâr etmektir. Mani olma, üç yıldız arasında gerçekleşir, bunlardan ağır olanı herhangi bir derecede, daha hafif olanı daha yüksek derecelerde, en hafifi ise daha az derecelerde bulunur, en hafifi ağır olana yaklaşmaya hazırlanırken, öndeki geri hareketiyle ağır olanı geçer.

Bu durumda yaklaşanın engellenmesi kaçınılmazdır. Kaçınma, bir yıldız diğerine yaklaşırken, henüz ona ulaşmadan diğerinin takip eden burca geçmesi ve daha yakın bir açıya boyun eğmesidir, zira bu durum önceki vaatlerin hükümsüz kılınmasıdır. Yol kesme üç türlüdür, birincisi bir yıldız diğer bir yıldıza yaklaşmaya hazırlanırken, ikinci burçtaki bir yıldızın geri hareketle ondan evvel davranıp buna kavuşmasıdır, böylece yaklaşanın ışığı kesilmiş olur. İkincisi hafif olanın ağır olana yaklaşması, lakin o ağır olanın daha ağır bir yıldıza, hafif olan henüz kendine ulaşmadan geçip gitmesidir, bu durumda sorulan meselede araya başka bir şeyin gireceğine işaret vardır. Üçüncüsü ise bir yıldızın meselenin denk bir yöneticisine veya kendisinin dengi olan yıldıza yaklaşmasıdır. Hâl ortaklığı (compassio), bir yıldız kendi düşüşünde (casus) veya uçurumunda bulunduğunda, dost bir yıldızın onun asaletlerinden birinden yaklaşması veya onun buna yaklaşmasıdır, ardından benzer şekilde bir dönüş vuku bulur ki buna mükâfat deriz. Karşılama, bir yıldızın diğerine yaklaşması ve yaklaşanın karşılayanın asaletinde olması veya karşılayanın yaklaşanın asaletinde bulunmasıdır, bu durum yönetici evinde veya yücelmesinde ise sağlam, diğerlerinde ise zayıftır, meğerki birden fazla asalet bir araya gele. Bu kabilden olan karşılama; açıdan, yaklaşmadan, dostane figürden yahut burçların yukarıda ele aldığımız birinci ve ikinci bilinme biçimlerinden doğar, nitekim uğurlu yıldızlar birbirine böyle bakar, iki uğursuz yıldız ise yalnızca kavuşum (coniunctio) yahut dostane bir şekille bakar. Demek ki karşılamanın kimi güçlü, kimi zayıf, kimi de ortadır, Güneş ve Ay arasındaki güçlü karşılama karşıtlık (oppositio) müstesna her yerden doğar, asaletler cihetinden en güçlü olanıdır, benzer bir karşılama Venüs ile Mars arasında da bulunur.

İlk iki türün her bir asaletinden doğan karşılama orta derecededir, diğer asaletlerden doğan ise denildiği gibi birden fazlası birleşmedikçe zayıftır, bunların karşıtlığından feragat doğar.

Yıldızların Uğuru, Gücü, Zayıflığı ve Uğursuzluğu Hakkında

Yıldızların konum ve durumlarından dörtlü bir hâl husule gelir, uğur, uğursuzluk, güç ve zayıflık, bunlara engeller de eşlik eder. Yıldızların uğuru, uğurlu yıldızlara kavuşmuş veya dostane bir figürle onlara bakıyor olmaları, uğursuzlardan yüz çevirmeleri yahut uğurlular arasında benzer biçimde ortada bulunmaları, ya da Güneş ile dostane bir açıda bulunup kutlu bir hareket ve artan bir ışık taşımalarıdır, yahut kendi asaletlerinde veya aydınlık derecelerde karşılanmış olmalarıdır, en azından kendi hayızlarında (hayz) bulunmalarıdır, nitekim eril burçlarda ve derecelerde gündüz vakti yerin üstündeki eriller, dişiller içinse aksi geçerlidir, yahut uğurlu yıldızların asaletlerinde olmalarıdır.

Zira uğurluların en büyük uğuru ışık saçanların asaletlerinde bulunmaktır, binaenaleyh yıldızların uğuru üçe ayrılır, katmerli, tam ve eksilmiş, katmerli olan, bu kabil elverişliliklerin birden fazlasının bir araya gelmesidir, nitekim kendi evinde iki kat, eğer kendi teriminde de ise üç kat, aynı zamanda doğuda ise dört kat olur, tam olanı ise daha iyi bir konumun evlerinde bulunmaktır, örneğin Güneş Koç'ta, Ay Boğa'da, Satürn Terazi'de, Jüpiter Kanser'de, Mars Oğlak'ta, Venüs Balık'ta, Merkür Başak'ta iken böyledir, eksilmiş olanı ise diğer durumlardır. Yıldızların gücü, kuzeye doğru yükselmek veya kuzeyde bulunmaktır.

Felekte yükselme, merkez dışı hareketin artması, ikinci duraklarında bulunmaları, yanıklıktan uzakta düzgün hareket etmeleri, köşe evde yahut köşe ardı evde olmalarıdır. Üst gezegenler için ise doğuda ve feleğin doğu çeyreklerinde bulunmalarıdır.

Güneş ile birlikte ve eril burçlarda bulunmalıdırlar, Merkür hariç, alt gezegenlerin gücü ise batıda ve feleğin batı çeyreklerinde bulunmalarıdır. Yıldızların zayıflığı, düşüş, felaket, sürgün ve bilhassa yalnızlıkla birlikte geri hareketteki yahut bozulmuş bir yıldıza yaklaşmadır, ilk durak, yanıklık altında geri hareket, karanlık derecelerde bulunma, karşıt hayızda olma, güneye doğru inme veya güneyde bulunma, dışmerkezli felekte alçalma, hareketin yavaşlaması, gerileme ve yüz çevirmedir. Yanıklık ise 20 dereceden 10 dereceye kadar uzanan mesafedir. Üç üst gezegen için ise feleğin batı çeyreklerinde batıda bulunmaktır, aynı şekilde Güneş'le beraber, dokuzuncu ev hariç olmak üzere dişil burçlarda bulunmalarıdır. Alt gezegenler için ise doğuda ve feleğin doğu çeyreklerinde bulunmaktır. Yıldızların uğursuzluğu, uğursuz yıldızlarla kavuşumda bulunmaları yahut onlarla karşıtlık, kare açı (quadratus), üçgen açı (trinus) veya altmışlık açı (sextilis) kurmalarıdır, yahut uğursuzların terimlerinde veya evlerinde olmaları, ya da yıldızın bulunduğu yerden 10. veya 11. evden uğursuzların galebe çalması ve uğursuz tarafından karşılanmamış olmasıdır. Keza Güneş ile kavuşumda yahut onunla kare veya karşıt açıda 4 derece dahilinde bulunmaktır.

Ayrıca ejderhanın başları ve kuyruklarıyla kavuşumda bulunmaları, yani Ejderha Başı veya Ejderha Kuyruğu ile 12 derece dahilinde olmalarıdır.

Ejderha Başını artırıcı bir tabiatta sayanlar vardır, dolayısıyla uğurlularla birleştiğinde uğuru artırır, uğursuzlarla birleştiğinde uğursuzluğu çoğaltır. Ejderha Kuyruğu ise eksiltici bir tabiata sahiptir, bu sebeple her iki cinste de kavuştuğu şeyin hem uğurunu hem uğursuzluğunu azaltır. Sonuncusu kuşatılma (obsessio) uğursuzluğudur. Bu da iki türlüdür, birincisi bir yıldızın herhangi bir burçta bulunması ve aynı burçta her iki tarafında uğursuzun bedeni yahut ışınları olmasıdır, ya da bir uğursuzdan ayrılıp diğer bir uğursuza yaklaşmasıdır.

İkincisi, bir gezegenin herhangi bir burçta bulunması ve uğursuz gezegenlerden birinin ikinci, diğerinin ise on ikinci evde yer almasıdır ki bu tür bir burç durumu daha etkilidir. Şayet orada bir gezegen bulunmaz da bu şekilde etkilenmiş olan yükselen veya başka bir yer olursa, orası kuşatılmış sayılır.

Her ne şekilde olursa olsun, şayet Güneş veya uğurlu bir gezegenin bakışı araya uygun derecelerle girerse, bu durum daha hayırlı bir konak sağlar, nitekim kuşatma uğursuz ise son derece zararlıdır. Özel engeller veya bozulmalar on bir tanedir. Birincisi, kök burçta yahut onun üçgen açısında veya kare açısında meydana gelen çok güçlü bir tutulmadır. İkincisi, Güneş ışınları altında yanık olmasıdır. Üçüncüsü, kendisi ile Güneş'in karşıtlığı arasında on iki dereceden az mesafe bulunmasıdır. Dördüncüsü, iki kötücül gezegen arasında kuşatılmış olmasıdır. Beşincisi, boşlukta ilerlemesi halidir.

Altıncısı, Ejderhanın Kuyruğu ile birlikte bulunmasıdır. Yedincisi, güney burçlarında yer alması ve fazlaca alçalmasıdır. Sekizincisi, yanık yolda bulunmasıdır. Dokuzuncusu, burçların son derecelerinde olmasıdır. Onuncusu, ortalama hareketinden daha yavaş ilerlemesidir.

On birincisi ise yükselenden itibaren dokuzuncu evde bulunmasıdır.

Batlamyus'a Göre Gezegen Işınlarının Çıkarılması Üzerine

Gezegenlerin ışınlarının çıkarılması konusunda çeşitli risalelerde birçok farklı görüş yer almaktadır, ancak biz bizzat Batlamyus'un şu sözlerini okumaktayız, Gezegenlerin ışınları çıkarılacağı vakit, ilkin gök kürenin çeyrekleri arasında gökyüzünün ortası (MC) ile yükselen ekseni arasında gözlemlenen yer tespit edilmelidir, der. Düz daireden gezegenin yeri ile aynı daireden gökyüzünün ortası alınır, bu yapıldıktan sonra gökyüzünün ortasının derecesi gezegenin derecesinden eksiltilir ve geriye kalan, gezegenin derecesinin saat kısımlarına bölünür, buradan toplanan saatler ve saat noktaları, gezegenin gökyüzünün ortasına olan mesafesidir.

Şayet gezegen, yükselen ile yeryüzü ekseni (İC) arasında bulunursa, düz dairenin toplamı aynı dairedeki gezegen derecesinden çıkarılır ve kalan saklanır, gezegen derecesinin alınan saat kısımları altı ile çarpılır, elde edilen toplam saklanan kalandan eksiltilir ve geriye kalan, gezegenin karşıt derecesinin saat kısımlarına bölünür, kaç saat ve saat noktası toplanırsa, bu gezegenin yükselenden olan mesafesidir. Fakat dördüncü ile yedinci eksen arasında bulunursa, yeryüzü ekseni dairesi aynı dairedeki gezegenin yerinden eksiltilir ve artık kalan, karşıt gezegen derecesinin saat kısımlarına bölünür, işte bu gezegenin yeryüzü ekseninden mesafesidir. Şayet yedinci eksen ile gökyüzünün ortası arasında bulunursa, düz dairenin bir kısmı aynı dairedeki gezegenin yerinden çıkarılır, geriye kalan kaydedilip karşıt gezegen derecesinin saat kısımları altı ile çarpılır, elde edilen toplam kaydedilen kalandan düşülür ve geriye kalan, gezegen derecesinin saat kısımlarına bölünür, bu da gezegenin batı ekseninden olan mesafesidir.

Bu suretle gezegenin eksenlerden uzaklığı anlaşıldığında, herhangi bir konfigürasyondaki gezegenin ışınları çıkarılacağı vakit, sola doğru altmışlık açı için altmış, kare açı için doksan, üçgen açı için yüz yirmi derece eklenir, sağa doğru ise eksiltilir. Bu sayı ile düz daireye girildiğinde, kendi burcunda kaç eşit derece belirlerse o miktar alınır, ardından gezegenin yeri doğuş derecelerine göre sola doğru altmışlık açı için altmış, kare açı için doksan, üçgen açı için yüz yirmi derece eklenir, sağa doğru ise eksiltilir.

Bu sayı ile iklim tablosuna girilip kendi burcunda gösterdiği eşit dereceler alınır. Şayet her iki işlemden elde edilen eşit dereceler aynı dereceye denk gelirse, o derece o gezegenin ışını olur. Eğer farklı olurlarsa, sayılar arasındaki fark altıya bölünür, bölümden çıkan miktar gezegenin eksenden uzaklık saatleriyle çarpılır, iki yerin elde edilen toplamı eşit dereceler üzerinden gezegenin yerine, solda daha yakın, sağda ise daha uzak olacak biçimde eklenir.

Sayı nereye ulaşırsa, gezegenin ışınları da oraya kadar varır. Karşıtlık açısının ışınları ise karşıt çap doğrultusunda kendini gösterir.

Gezegenlerin Firdarya Yılları ve Büyük, Orta ve Küçük Yılları Üzerine

Gezegen yıllarının beşli bir taksimi bulunur. Bunlardan biri gezegenlerin firdaryasıdır. Diğerleri gezegenlerin ulu yıllarıdır.

Diğerleri ise büyük, orta ve küçük yıllardır. Bunların bir kısmı çağların hükümlerinde, bir kısmı insan ömründe, bir kısmı da nesnelerin ve zamanların sayılarında geçerlidir. Bu ölçümler gerek gezegen bedenlerinin gücünden, gerek feleklerindeki muhtelif sınırlardan, gerekse her birinin terimlerinden ve felek boyunca sahip oldukları belirli boyut ve özelliklerden alınmıştır ki bunların izahı başka bir yerde daha etraflıca ele alınmıştır. Şimdi ise her biri şu sırayla sayılmaktadır,

Firdarya, Güneş on, Venüs sekiz, Merkür on üç, Ay dokuz, Satürn on bir, Jüpiter on iki, Mars yedi.

En Büyük Yıllar, Güneş bin dört yüz altmış, Venüs iki yüz altmış, Merkür dört yüz seksen, Ay beş yüz yirmi, Satürn dört yüz altmış beş, Jüpiter dört yüz yirmi sekiz, Mars iki yüz altmış dört.

Büyük Yıllar, Güneş yüz yirmi, Venüs seksen iki, Merkür yetmiş altı, Ay yüz sekiz, Satürn elli yedi, Jüpiter yetmiş dokuz, Mars altmış altı, diğer görüşe göre yetmiş iki.

Orta Yıllar, Güneş otuz dokuz buçuk, Venüs kırk beş, Merkür kırk sekiz, Ay altmış altı buçuk veya kırk iki, Satürn kırk üç buçuk veya kırk üç buçuk, Jüpiter kırk beş buçuk, Mars kırk buçuk veya kırk buçuk.

Küçük Yıllar, Güneş on dokuz, Venüs sekiz, Merkür yirmi, Ay yirmi beş, Satürn otuz, Jüpiter on iki, Mars on beş.

Yedi Gezegenin Tabiatları ve Çeşitli Varlık Türleri Üzerindeki Yöneticilik Özellikleri Üzerine

Gezegenlerin evrensel yöneticiliği, tek bir cisimde hepsinin bir arada bulunması imkânsız olan muhtelif hareketlerin açıklanmasıdır, bunlar kısmen bunda, kısmen şunda dağınık halde tamamlanır. Sırasıyla her birinin hem doğal gücünden hem de bulundukları yerlerin çeşitli hallerinden ileri gelen hareketleri şunlardır,

Satürn tabiatı gereği soğuk ve kurudur, arızi olarak bazen nemli, karanlık, haşin, ağır, pis kokulu, yutucu ve tutucudur, derin düşüncelere dalar, hafızası kuvvetlidir, kendisine büyük, başkalarına küçüktür, ziraat, yerleşim yerleri, toprakların ve suların ölçülmesi ile ağırlığı, arazilerin taksimi, bazen geniş mülkler, el emeği ve zanaatkârlık, taş işçiliği, kazıcılık, marangozluk ve benzeri işler ona aittir, aynı zamanda aşırı yoksulluk, uzun deniz yolculukları, meşakkatli yollar ve vazifeler sebebiyle uzun süren sürgünler, önceden kestirilemeyen zorluklar ve tehlikelerle karşılaşma, hileler, kötülük, aldatma, ihanet, zarar, cürümler, tiksinti, yalnızlık, tefekkür ve kavrayış, kesin söz, sarsılmaz dostluk, uzun vadeli basiret, hükümdarların danışmanları, her türlü fenalık, haksızlık, zorbalık, esaret, zincirler, prangalar, zindanlar, mahkûmiyet, dikbaşlılık, inatçılık, vefasızlık, yatışması güç öfke, ancak dizginsiz olmayan bir öfke, her türlü iyilikten nefret etme ve haset ona tabidir. Ayrıca korku, darlık, keder, pişmanlık, kederli haller, tereddüt, dehşet verici kuruntular, zahmet, ceza, keder, cenazeler, matem yasları, yetimler, dullar, kimsesizler, miraslar ve kadim şeyler ona aittir.

Yaşlı adam, babalar veya büyükbabalar ve o taraftan akrabalar, köleler, uşaklar, ücretli çalışanlar, hadımlar, ayak takımı ve insanların aşağı tabakası, kısırlar, tembeller, iftiracılar, bedenin uzuvlarından sağ kulak ve dalak ile her türlü kara safra (melankoli) ona aittir.

Kötülük yapanlar, mezar kazıcıları ve soyguncuları, her türlü büyü ve fenalık uğraşı, son olarak derin düşünce, az konuşma, yüce sırların idraki ile derin ve tükenmez gizli bilgelik ona aittir.

Jüpiter tabiatı gereği sıcak, nemli, tatlı, ılımlı ve adildir, doğal ve besleyici gücü canlıların bedenlerini ve soyların devamını sağlar, ileri gelenler, soylular, bedenin azalarından sol kulak ve karaciğer, suretin asaleti, ruhun yüceliği, selim akıl ve anlayış, rüyaların tabiri, kesinlik, hakikat, hukuk, kanunlar, mabetler, ayinler, din, dürüstlük, cesaret, itidal, adil hükümler, barışçıllık, lütuf, hakiki inanç, tevazu ve itaat ona aittir. Arızi olarak bazen tefekkürden sonra düşüncesizce işlere girişme ve zorluklarla karşılaşma görülür, sabır, ardından her türlü çekişmede intikam ve zafer, ihtişam, rütbeler, krallıklar, hükümdarlıklar ona aittir. Ümit, sevinç, temizlik, nefsine hâkimiyet, tutumluluk, iyi niyet, dostluk, cömertlik, ruhun nezaheti ona tabidir.

İmkânlar, nüfuz, insan toplulukları, bir arada yaşama, yoldaşlık, vakar dolu sözler, sağlam söz verme, sadık emanetçilik, neşeli, tatlı dilli, munis, sevmeye meyilli, hem kendine hem çevresine faydalı, basiretli nasihatiyle kötülükten kaçıp iyiliğe yönelen, ağırbaşlı konuşan, hem özel hem kamusal işlerde hayırlı ve bereketli olan durumlar ona aittir.

Mars tabiatı gereği sıcak, kuru, keskin ve yakıcıdır,

Korkunç bir zihin, gençlik kuvveti, karaciğer ve burun delikleri ona aittir, bedenin sıcak illetleri, ateşle kavrulup yanma ve ansızın ortaya çıkan tüm hadiseler de ona aittir, zorba krallar, zalim düşmanlar, sapkın hâkimler, yargılamalar, kralların ordugâhları, haksız tâbiyetler, cürümler, hıyanet, kavga, kıyım, dizginsiz cüret, ahmakça bir pervasızlık, kibir, büyüklenme, böbürlenme, surete ve şana düşkünlük, ihtilaflar, davalar, isyanlar, çekişmeler, yağmalar, baskılar, tuzaklar, haydutluklar, ağır yaralar, kolayca öfkeye kapılma, darbeler, yaralanmalar, esaret, tecrit, kaçışın güçlüğü, korku ve titreme, apansız telaş, vefasızlık, dikkafalılık, kaba sözler, tedbirsiz aşk, aşikâr dostluk, savurganca harcanan vaatler, hilekâr bir karşılık verme, hazır ve mahir bir atılganlık, aldatıcı, kararsız, kanun tanımaz, bedbaht, uğursuz, fena huylu, zamansız, intizamsız, her şeyi kirleten, düşünülecek şeylerde türlü türlü kuruntulara kapılan, işlerin dönüşümünde hesaplı bir geri çekilme güden, pek çok fısıltı ve neredeyse bir çirkinlik sahibi, hayasız, edepsiz, mundar, nankör, gebe kadına ağır, doğum yapana düşman, doğuma tehlikeli ve bazen düşüğe sebep olan, aynı şekilde, avamdan insan zümresi de ona aittir.

Bununla birlikte sığırların korunması, binek hayvanlarının sebebi ve idaresi de ona aittir. Keza yaraların, berelerin sebebi, cerrahlığın büyük bir kısmı, demire dayalı her sanat, kanlı olan her şey ve ölüm saçan sanatlar ona aittir. Zira söz konusu ölümün acılığında, geri kalan iki gezegenden daha fazla pay sahibidir.

Güneş, tabiatı gereği mutedil olanlardandır, tüm parıltı ve berraklık ona aittir, evrensel hayat, canlıların başı, hayvani ruh (spiritus animalis) ile birlikte sağ göz de ona aittir. Keza kanaat, akıl, meskûn mıntıkanın ortası, krallar ve ileri gelenler, insan meclisleri ve toplulukları, metanet, zafer, adalet, fazilet, ululuk, iyi bir bünye, itibar, hırs, çokça altına duyulan arzu, açık yüreklilik, cömertlik, vakur bir kelam da ona aittir, yakınındakilere zararlı, uzaktakilere ise tam aksinedir ve bu ikisi arasında uygun bir hâldedir, yurttaşların kimine yücelme, kimine alçalma getirir, kanunlar, mahkemeler, hâkimler, akıllar ve bir şey dileyeni geri çevirmeyen babalar ile kardeşler ona aittir. Nihayet güçlü ameller, imparatorluk idaresi ve en yüce uluhiyetin temaşası da ona tabidir.

Venüs soğuk ve nemli olup mutadildir, kadın cinsi ve küçük kız kardeşler ona aittir. Elbiseler, her türlü süs ve altın ile gümüş takılardan gerdanlıklar, sık yıkanma ve arınma, biçimce zarafete yatkınlık, çokça letafet, musiki sevgisi, sevinçler, oyunlar, her nevi çalgı ezgisi, bu çalgıların kendileri ve bunlara uygun raks hareketleri de ona aittir. Gelinler ile düğünler, zifaf odaları ve üçlü hakla birlikte evlilik bağı ona aittir, keza tatlı kokular, tatlı ve hoş olan her şey, iç mekan oyunları, zar oyunları, yarış dışı eğlenceler, aşkın serbestliği, her tatlı şey,

zürriyet, kadınlaşma, hiddet, hilekârlık, sık yalan söyleme ve andı bozma ona aittir. Şaraplar, ballar, sarhoş edici içecekler, sersemlik, sefahat, fuhuş ve bunun her türlüsü, gerek fıtri gerek fıtrata aykırı olanı, her iki cinste hem meşru hem gayrimeşru olanlar, bütün bunların failleri ve gayrimeşru zürriyet de ona tabidir.

Evlat sevgisi, insanlar arasındaki karşılıklı muhabbet, dindarlık, kolay merhamet, rıza ile kabul etme, bedenin sıhhati, zihnin gevşekliği, bol etlilik, yağ ve iç yağı, her türlü haz, zenginlikler, bunların lezzetleri ve bunların gayretle aranması ona aittir.

Enfes resimler ve nakışlar gibi ince ve hayranlık uyandırıcı sanatlar da sanatkârlarıyla birlikte ona aittir, çarşılar, çadırlar ve koku ticaretleri de keza, son olarak ilimlere yönelme, tapınaklar, kanuna riayet ve adil bir hakkaniyet de ona aittir.

Merkür ortaktır, her türlü karışıma kolayca uyar, çocukluk, ağabeyler ve çocuklara duyulan büyük sevgi ona aittir.

İlahi olana inanç, peygamber sözleri, ilimlerin hocaları ve talebeleri, deha, akıl, belagat, kaideler ve bunların gözetilmesi, kâmil hikmet, sahih öğreti, selametli nasihat, ince kandırmaca, makul tümevarımlar, zorunlu kıyaslar, felsefe ve şiir meşgalesi, matematikte, aritmetikte, geometride ve astronomide yetkinlik, hem vezin hem ritim de ona aittir.

Kehanetler, kurayla geleceği okuyanlar, kehânet alametleri ve teşhisler, ayrıca sevimli ve bereketli bir belagat ona aittir.

Kitaplar, şerhler yazmak ve bunların getirdiği vazifeler, keskin anlayış, her ilim cinsinin icrası ve tatbiki, zarif yenilik icatları, yalnızca uluhiyete aşikâr olan sırların idraki, nadir rastlanan sevinç, nadide hazlar, ince bir zevk, tedbirli meşveret, şöhret, havadisler, şandan ziyade makam hırsı, mülk edinmeler, vergi gelirleri, gümüş paralar, hile ve büyük masraflarla edilen kazançlar da ona aittir.

Küçük çaplı ticaretler, alım satımlar, hırsızlıklar, sahtekârlık, kem niyet, uyuşukluk, gizli düşmanlıklar, dolaşık ve kapalı hevesler, en derin niyetlerle boyun eğme, başkalarının dertlerini taklit etme, kardeşlerin kederlerini paylaşma, zihnin geri püskürtülmesi, kanuna riayet, doğru sözlü, haklı kılınmış, sevimsiz bir ses ahengi, her sanata yatkınlık, cümle şeyin ikmali, herkesin sanatına itimat etmesi, nihayet her şeyi kavramaya elverişli bir el, aletleri ve ustalarıyla birlikte ona aittir.

Pınarların kaynamaları, nehirlerin akışları ve suların yollara ayrılması da ona tabidir. Ay tabiatı gereği soğuk ve nemlidir, bazen sıcaktır, ışık saçar, hafiftir, her türlü işi görür, uykuyu, sevinci ve şöhreti hedefler, işlerin başlangıcı ona aittir, krallar ve prenslikler, maiyetleriyle birlikte maddiyat, isteklerin neticesi, ilimlere yönelme, yüce kanunlar ve temaşalar, keza mısraların gücü, zihnin türlü kıpırdanışları, yeryüzü ve gökyüzü hesaplarına duyulan merak, duyuların gevşemesi, zayıf hafıza, ayrıca soylu ve hamile kadınlar, emzirme ve sütanneler, hayvanların döl yatağı, büyük kız kardeşler, haberciler, emirler, kaçaklar, yalanlar, yaltaklanma, tüm hareketlere intibak etme, kabul görmüşlük, bununla birlikte bedenlerin sağlığını dert edinen bir övgü, çok yiyen ve az [okunamadı] ona aittir. İşte yıldızların önderliği böyledir ve bunların hiçbiri tek bir bedende bir arada bulunmaz, bu nedenle farklı zamanlar boyunca yıldızların halleri hiçbir basit mahalden derlenemez.

Sekizinci Kitap

Sekiz fasıldan ibarettir, Birincisi, kısımların sebebi hakkındadır. İkincisi, taksimat hakkındadır. Üçüncüsü, yıldızların kısımları hakkındadır. Dördüncüsü, burçların kısımları hakkındadır. Beşincisi, kısımlar hakkındadır. Altıncısı, kısımların kavuşumu hakkındadır. Yedincisi, kısımların yöneticileri hakkındadır. Sekizincisi, bunların karşılıklı yönelimleri hakkındadır.

Kısımların Sebebi Hakkında

Fasıl 1

Tüm bu eserin silsilesi yıldızların ve seyyarelerin tesirlerinin hesabını ihtiva ettiğinden, bu son taksimat da semavi kudretin rehberliğine aittir, zira tali bir kuvvet, bizzat yıldızların yahut seyyarelerin gövdelerinden değil, asli yöneticilerden kaçınılmaz bir gereklilikle hasıl olur.

Nitekim kadim gelenek şu üç şey üzerinde ittifak etmiştir, evvela yıldızlar, saniyen burçlar, salisen ise daire üzerine sıralanmış her ikisinin kısımları, bunların ilk ikisi ruh ile bedenin yerine kaim olarak ilk hükümleri teşkil eder.

Üçüncüsü ise ârızî bir hal gibi sonradan bunların muvafakatine dâhil olur, hatta kimi müellifler ilk iki esası bir kenara bırakıp her işte yalnızca üçüncü unsurun salahiyetine tabi olurlar. Bununla birlikte Hermes ve onu takip eden tüm Pers, Babil ve Grek astrologları, her meselede evvela fıtraten o işe rehberlik eden yıldıza kendi menzilinde bakar. İkinci olarak o işin yöneticisinin evine ve onun efendisine müracaat eder. Üçüncü olarak da o işe taalluk eden kısma, mahalline ve efendisine danışır, bunların yıldızlarla olan kavuşumunu, bakışını, seyrini ve geçişini tartarak eşit surette hüküm verirler. Buradan anlaşılmaktadır ki, eğer kısımlar bir sebebe dayanıyorsa, bu hal yıldızların önderlik kanununun sabitliğinden ileri gelir ve bu da iki veçhile vuku bulur.

İmdi zira yıldızların uzaklığının miktarını onların yöneticiliğindeki eşitsizlik takip eder, nitekim aynı yöneticilikteki yıldızlar arasında bu durum daha açıkça görünür, tıpkı Güneş ile Satürn arasında olduğu gibi, bunların babaların durumuna yönelik yöneticiliği zorunlu görülmüştür, her vakitte ve her işte onların kudretlerini tartmak için yöneticilerin uzaklığının ölçülmesi, Arap noktalarının (partes) birinci sebebini teşkil eder. İkinci olarak zira yıldızların idare ettiği işlerin tarzı basit bir yöneticilikle tartılmaz, bilakis iki ya da daha fazlasının karışımıyla tartılır, bu sebeple gösterilen cins sıklıkla karmaşık ve hataya açık hale gelir, öyle ki hangisinin diğerlerinden üstün tutulup takip edileceği kolayca seçilemez, yahut yöneticilerden biri gündüze, diğeri geceye ait olduğunda ve böylece biri eril, diğeri dişil ve bunlara benzer hallerde bulunduğunda, biri diğerinden pek daha güçlü olmadığında, bu işte Arap noktasının çıkarılması zorunlu olur, bu nokta diğerinin kudretine tanıklıklar eklediğinde takip edilecek yöneticiyi kolayca seçer, mademki bu toplanan uzaklığın feleğin herhangi bir yerine düşmesi zorunludur, bunların üç ilkeden doğduğu sabittir, bunlardan ikisi doğal ve sabittir, üçüncüsü ise değişkendir, ilk ikisi aralarından hesap yapılanlardır ve bunların birincisi kendisinden başlanandır, üçüncüsü ise toplanan sayının başladığı yerdir, sözgelimi bundan şuna toplanan derecelerin sayısı ve nihayetinde yükselen (ascendens) derecesinden yahut alınan diğer bir dereceden otuzar derece sayılarak çıkarıldığında noktanın durduğu yer belirlenir, bu sayının yükselenden ne kadar uzakta olduğu anlaşılır. İkinci olarak zira yükselen şeylerin başlangıçlarına başkanlık eder, haklı olarak sıklıkla ondan başlamak uygun görülür, zira bazen başka bir yerden, yani başka bir evden (domus) yahut yıldızın yerinden başlanmasının sebebi, onun o işe daha yakın ve temas halinde olmasıdır, bu sebeple bu usul geçerli kılınmıştır, bu üçüncü ilke değişkendir. Zira bütün yıldızların dönüşü Zodyak (zodiacus) eksenini kuşatır ve böylece doğuş da Zodyak dereceleriyle hesaplanır, nitekim yıldızın da bu veya şu burcun derecesinde doğduğunu söyleriz, fakat yükselen dereceleriyle hesaplanmaz, nitekim gerek dik gerekse eğik felek söz konusu olsun, bunların kutupları Zodyak kutbundan her iki tarafta da uzaktadır ve dik feleğe olan uzaklık, Ptolemaios'un kabul ettiği üzere, 23 derece 51 dakikadır.

Taksimat Hakkında. Bölüm 2.

Bu noktalar ele alındığında, risalenin başlangıçları arasında sayıları ve isimleriyle ayırt edilmeleri gerektiği görülür. Zira Perslerin, Babillilerin ve Mısırlıların otoritesinin tasdik ettiği bütün noktalar, onların kitaplarında 97 adet olarak bulunur ve bunlar üç diziye ayrılır. Birinci dizide yıldızların noktaları yer alır. İkinci dizide evlerin noktaları bulunur. Üçüncü dizide ise bu ikisinden farklı, belirli doğum haritaları (genitura) ve yıllık devrim yerleri için, ayrıca pek çok soru ve sair işlerin başlangıçları için zorunlu olan noktalar yer alır. Birinci cinsin noktaları sayıca 7 tanedir, her biri tek tek yıldızlara aittir ve onların isimleriyle anılırlar. İkinci cinsin noktaları 80 adet sayılır.

Yükselenin üç noktası vardır, birincisi hayat, ikincisi geçim, üçüncüsü duyu ve akıl. İkinci evin üç noktası vardır, birincisi mallar, ikincisi kaybetme, üçüncüsü bulma. Üçüncü evin üç noktası vardır, birincisi kardeşler, ikincisi kardeşlerin sayısı, üçüncüsü kardeşlerin ölümü.

Dördüncü evin sekiz noktası vardır, birincisi babalar, ikincisi babaların ölümü, üçüncüsü dedeler, dördüncüsü soy, beşincisi Hermes'e göre mülk, altıncısı diğer Perslere göre, yedincisi ziraat, sekizincisi akıbet. Beşinci evin beş noktası vardır, birincisi evlat, ikincisi doğanların saati ve sayısı, üçüncüsü evladın üstünlüğü, dördüncüsü tohum, beşincisi doğacak olanın erkek mi yoksa dişi mi olduğunun tefriki. Altıncı evin dört noktası vardır, birincisi Hermes'e göre hastalık, ikincisi [okunamadı] göre hastalık, üçüncüsü hizmetkârlar, dördüncüsü esirler. Yedinci evin on altı noktası vardır, birincisi Hermes'e göre erkeklerin evlilikleri, ikincisi [okunamadı] göre evlilikler, üçüncüsü erkeklerin kadınları cezbettiği husus, dördüncüsü erkeğin kadınla buluşması, beşincisi zina, altıncısı Hermes'e göre kadının nişanlanması, yedincisi [okunamadı] göre nişanlanma, sekizincisi kadınların erkekleri cezbettiği husus, dokuzuncusu kadının erkekle buluşması, onuncusu kadının zinası, on birincisi iffet, on ikincisi her iki cinsin evliliği, on üçüncüsü bunların nişanlanması, on dördüncüsü evlilik akdi ve usulü, on beşincisi akrabalar, on altıncısı ihtilaflar ve hasımlar.

Sekizinci evin beş noktası vardır, birincisi ölüm, ikincisi zaruret yıldızı, üçüncüsü korkulacak yıl, dördüncüsü tehlikeli yer, beşincisi keder ve darlık. Dokuzuncu evin yedi noktası vardır, birincisi seyahat, ikincisi deniz yolculuğu, üçüncüsü din, dördüncüsü dehâ ve basiret, beşincisi ilimler ve hikmet, altıncısı hafıza, uzlaşma ve anlatılar, yedincisi haberlerin doğru mu yoksa yalan mı olduğu. Onuncu evin on iki noktası vardır, birincisi doğanın iktidarı, ikincisi vatan sevgisi, üçüncüsü hükümdarların ve kralların danışmanları, dördüncüsü kralın zafer imkânları, beşincisi ani yücelme (exaltatio), altıncısı soyluluk, yedincisi kralın tebaası ve askerlik, sekizincisi kralın hizmeti, dokuzuncusu el emeği, onuncusu ticaret, on birincisi borç işi, on ikincisi anne.

On birinci evin on bir noktası vardır, birincisi servet, ikincisi sevilebilirlik, üçüncüsü insanlar arasındaki tanınırlık ve itibar, dördüncüsü istişare, beşincisi hazlar, altıncısı umut, yedincisi dostlar, sekizincisi darlık, dokuzuncusu bolluk, onuncusu ruhun asaleti, on birincisi lütuf ve iyi şöhret. On ikinci evin beş noktası vardır, birincisi Hermes'e göre düşmanlar, ikincisi diğerlerine göre, üçüncüsü gizli düşmanlar, dördüncüsü ceza. Üçüncü cinsin noktaları sayıca 10 tanedir, birincisi helal rızık noktasıdır, ikincisi kusurlu beden, üçüncüsü metanet ve cesaret, dördüncüsü cezalandırmada gaddarlık ve darlık, beşincisi hile ve aldatma, altıncısı işin yeri, yedincisi Mısırlılara göre işlerin engellenmesi, sekizincisi Perslere göre engellenme, dokuzuncusu karşılık, onuncusu hakiki seçimdir. Böylece daha önce söylediğimiz gibi hepsi tamamlanır, yıldızların noktaları yedi ev boyunca kendiliğinden alınır, diğerleri ise mutlak surette şeylerin tabiatına göre kabul edilir.

Yıldızların Noktaları Hakkında. Bölüm 3.

Bundan böyle zikredilen sırayı takip edeceğiz ve her şeyden önce birinci cinsi ele alarak bütün işlerin noktalarını iki yönetici arasında kesinleştireceğiz, imdi iki yıldız aynı yöneticilikte doğal olarak eşit şekilde birleştiğinde ve biri diğerinden daha güçlü bir konumda bulunduğunda, başlangıç daha güçlü olandan yapılacaktır, tıpkı Güneş ile Satürn babalık yöneticiliğine eşit şekilde sevk ettiğinde aynı fırkadan (hayz) olmaları gibi, yani her ikisi de gündüze aittir, Güneş gündüz vakti daha güçlü olduğundan gündüz başlangıç ondan yapılır.

Şayet yöneticilikte eşit derecede birleşirler ve biri gündüze, diğeri geceye ait olursa, gündüz vakti gündüze ait olandan, gece vakti ise geceye ait olandan başlayacağız, nitekim Güneş ile Ay talih yöneticiliğinde eşit olarak birleştiklerinde, gündüz Güneş'ten, gece ise Ay'dan başlamak doğru olur, zira o gündüz talihidir, beriki ise gece talihidir. Fakat gündüz yahut gece vakti biri diğerinden daha güçlü bir yöneticiliğe sahip olduğunda, başlangıç ondan yapılacaktır. Yöneticilik bir burca ve onun yöneticisine ait olduğunda, başlangıç çoğunlukla yöneticiden yapılır, zira her burcun yöneticiliği onun yöneticisine aittir, fakat bunun tersi geçerli değildir, bununla birlikte şayet burç meseleye daha güçlü biçimde işaret ederse, bazen başlangıç ondan yapılır, ardından ortaklığa yükselen yahut feleğin ve yıldızların diğer yerleri dâhil edilir. Zira burada birinci yöneticiler arasındaki toplanmaya, burçtaki herhangi bir yıldızın veya yerin dereceleri eklenir ve burcun başlangıcından itibaren eşit derecelerle sayılarak bütünün başlangıcı yapılır. Bazen bir yıldız bir eve tahsis edildiğinde, hesapta aynı şeyin bir diğer evi de yer alır, sözgelimi dördüncü iklimde yükselen Yengeç olduğunda,

Aslan daima ikinci evin mallarına aittir. Yengeç ise hesaba göre bazen o iş için alınır, Yengeç burcunda yükselenin bulunduğu yerden bir sonrakine kadar Ay'dan başlanarak alınır, zira yükselen orada ikinci evin yöneticisidir, fakat Aslan'ın yöneticisi olan Güneş'e kadar gidilmez. Birincisi, Güneş ile Ay arasında alınması gereken Ay noktasıdır, zira Güneş bütün semavi cisimlerden daha parlaktır, gündüzün ışığıdır, cihanın genel talihidir, evrenseldir ve şeylerin büyüklüğüne, ihtişamına, en yüce mertebelere başkanlık eder, Ay ise gecenin ışığıdır, parlaklık bakımından Güneş'ten hemen sonradır, bedenlerin ve onların gıdalarının, büyüme süreçlerinin, şeylerin genel tabiatının ve zaruretinin yöneticiliğini sağlayan talihtir. Hal böyle olunca, gündüz vakti Güneş'ten Ay'a, gece vakti ise Ay'dan Güneş'e doğru sayılması uygundur ve toplanan sayı yükselenin derecesine eklenip tamamı yükselenin başlangıcından itibaren eşit derecelerle sayıldığında noktanın burçtaki yeri tayin edilir, öyle ki her iki ışık kaynağı da aynı noktada bulunursa, nokta yükselenin tam kendi derecesinde yer alır, bu nokta Ay'a ait olduğundan ve onun günlük zarureti ve faydası bulunduğundan, buna Talih Noktası da denir.

Bunun ardından, her iki ışık kaynağının ruha ve bedene dair kudret ve hususiyetlerini tamamen ikincil olarak takip eden nokta gelir, zira bunlar erdemleri, sûreti, talihi, mertebeleri, serveti, hikmeti, aklı, düşünceleri, meşgaleleri, amelleri ve şeylerin başlangıçlarını yönetirler, binaenaleyh bu denli seçkin bir kudret sebebiyle, hem Ay noktası hem de Ay'ın yükseleni olması boşuna ve sebepsiz değildir.

Nitekim kaç saat geçmişse, bu saatler mezkûr saatin kısımlarıyla çarpılacaktır. Bütün yekûn Ay’ın (Luna) yerinden çıkarılır, böylece ya tam Şans Noktası'nın (pars fortunae) yerine yahut kesinlikle en yakınına varmak zorunludur, bu da Güneş'in (Sol) doğru hesabıyla olur, onun yerinden bu yekûn meyil yeri vasıtasıyla çıkarıldığında yükselenin (oriens) derecelerine ulaşır. Bundan ötürü Ay'a her işte öncelikle ve külliyen danışıldığı gibi, onun noktası da diğer bütün noktaların önünde her işte kabul görür. Güneş Noktası, Güneş ile Ay arasından alınır. Zira yıldızlarda kendileri bakımından hiçbir eşitsizlik görünmezken, yalnızca Ay'ın böylesi bir başkalığı apaçık ortadadır, buna karşılık diğerlerinin hiçbirinde nesnelerin tesiri ve oluşumları bakımından böyle bir durum yoktur, haklı olarak Ay’ın erdeminin ve kudretinin payı olan Güneş Noktası, nesnelerin evrensel babası olarak zevcesi olan Ay'dan Güneş'e gündüz vakti, geceleyin ise Güneş'ten Ay'a alınmalıdır, yekûn yükselenin derecelerine eklenip yükselenin başlangıcından çıkarılan sayı burcun yerini verir, işte bu Güneş'in noktasıdır, ruhun saadeti olan buna gizli nokta da derler ki bâtıni olan hayırdır. Şans Noktası'na her bakımdan benzer, ancak yalnızca içe bakar, nitekim diğeri daha ziyade dışsal olanı kuşatır.

Zira pek uygundu ki, nasıl Ay Noktası bedenin arazlarını gösteriyorsa, Güneş Noktası da ruhun hususiyetlerini idare etsin, her ikisi de ebeveynin payına düşeni bölüşür, şöyle bir nispetle bulunurlar, gündüz vakti Şans Noktası erdemle öne geçer, geceleyin ise ruh ile bedenin hayrına, her ikisinin terkibine, tabiatın sırlarına, şeylerin gizli ve pek uzak derinliğine, uluhiyetin en yüksek tefekkürüne ve kanunların gözetilmesine sevk eder. Bazen de şerefe, izzete ve havanın itidalliğine iletir, bunları bazıları öyle değiştirirler ki Ay'a ait olanı Güneş'e, Güneş'e ait olanı Ay'a atfederler, lakin beyan edilen kaide geçerli olmuştur. Satürn Noktası, yani karakter noktası, gündüz vakti Satürn’ün derecesinden Ay Noktası'nın derecesine alınır, geceleyin ise aksine, yükselenin dereceleri eklenerek başlangıçtan başlar, öyleyse Satürn'ün tesirini şeylerin diğer tedbirine, hafızaya, tembelliğe, uyuşukluğa, cimriliğe, helak olmuş, düşmüş, derecesi inmiş zahmete, yoksulluğa, ziraate, binalara, gemilere, kötülüklere, zindanlara, zincirlere, korkuya, ihtiyarlığa ve ölümün hareketine iletir. Jüpiter Noktası, yani mizaç noktası, gündüz vakti Güneş Noktası'ndan Jüpiter’in yerine alınır, geceleyin aksine, yükselenin dereceleri eklenip baştan başlar, öyleyse Jüpiter'in tabiatı huyların terkibine, lütfa, dürüstlüğe, adalete, kanunlara, şerefe, itibara, basirete, itidale, ortaklıklara, dostluğa, cömertliğe ve işlerin akıbetine iletir. Mars Noktası, yani celadet noktası, gündüz vakti Mars’tan Ay Noktası'na alınır, geceleyin aksine, yükselenin dereceleri hesaba katılarak baştan tayin edilir, öyleyse Mars'ın kanunuyla cesarete, kötülüğe, keskinliğe, pervasızlığa, şiddete, haksızlığa, alçaklıklara, zalimliğe, çekişmelere, savaşa, katle ve her türlü acı ölüme iletir. Venüs Noktası, yani muhabbet noktası, Şans Noktası'ndan gizli noktaya gündüz alınır, geceleyin aksine, yükselenin dereceleri eklenip baştan başlar, Venüs'ün tabiatıyla zevklere, sefaya, oyunlara, şarkılara, dostluğa, lütfa, uyuma ve her türlü tatlı, latif eğlenceye, Venüs vazifelerinin her türüne iletir. Merkür Noktası, yani zekâ ve hafıza noktası, gündüz vakti hayır noktasından Şans Noktası'na alınır, geceleyin aksine, yükselenin dereceleri eklenerek baştan başlar, Merkür'ün tabiatıyla kurnazlığa, akla, fesahate, aldatmalara, ticarete, türlü zekâ oyunlarına ve bu minvaldeki bütün ilim ve hünerlere iletir. Yıldızların noktalarını Hermes bulup rivayet etmiştir, bunların genel sevkleri bunlardır, münferit olanları ise hüküm risalelerinde yeri geldikçe ele alınmak üzere bıraktık, burada hepsi hakkında genel olarak ekleyelim ki, nasıl yıldızların sevkleri yerlerine ve muhtelif tesirlerine göre her vakit değişirse, noktaların sevklerinin ve yerlerinin değişimlerinin de sevklerin tesirine göre büyük bir dikkatle gözetilmesi icap eder.

Burçların Noktaları Hakkında, Dördüncü Bölüm

Sıra noktaları düzenlemeye geldiğinden, her birini alırken farklı müelliflerin uyuşmazlıklarını, daha sonra neyin daha doğru olduğunu ve son olarak burçların genel sevklerini ele alacağız, öncelikle lüzumlu birkaç husus zikredilmelidir, nitekim evlerin (domus) birçok noktasını bulan bazı kimseler vardır ki, bunları tecrübesizlikten ötürü bir nevi mecburiyetle almışlardır, bu sebeple bunu tetkik gayesiyle izah etmek gerekirdi.

Mademki bu sanatta pek çok kimse daha az basiretli bulunmuştur, biz tabiatları gereği aynı sevk üzerinde uyuşan bu ikisinden noktaları tek tek çıkaran Hermes’i ve Farsları ziyadesiyle takip edelim, onlar her bir evin muhtelif hususlarda ve çeşitli tarzlarda başka başka sevkler bahşettiğini görünce, tek bir noktanın bunca mesele çeşitliliğini göstermeye yetmeyeceğini anlamışlardır. Bu sebeple, ihtiyaç hâsıl oldukça evlerin farklı vazifelerini taksim eden pek çok noktayı vazetmişlerdir, bunlar genel olarak o evin manasını göstermekte müşterek olsalar da, kendilerine mahsus hususiyetleri ve özellikleri vardır, nitekim ölüm bir cinstir, fakat türleri tabii, acı, fıtri, beklenmedik, ani ve bunlara benzer şekildedir, dolayısıyla evlerin hareketleri bazen zorunlu olup cins bakımından müşterek, lakin türlerin farklılığıyla birbirinden ayrılır, yine de bütün evlerin vazifelerinin her birine kendi payları dağıtılmamıştır, zira her ne kadar hususi bir sayı bulunsa da, başlangıçlara dair hiçbir müstakil nokta rivayet edilmiş değildir, belki de bunu aralarında tayin etmişler veya özel bir katiyet bulunmadığından genel vazifeye terk etmeyi yeğlemişlerdir. Biz bu noktaları araştırırken, her biri için ayrı ayrı sebep göstermek uzun sürerdi, bunların bir kısmının sebebini verdik, bir kısmını da gayretli zihne bıraktık.

Yükselenin noktalarından ilki olan hayat noktası, Jüpiter ile Satürn arasından alınır, zira Satürn ile Jüpiter yıldızların en yücesi ve en ağırbaşlılarıdır, şeylerin durumunu sabit kılıp uzatırlar ve insan hayatının vadesine daha uygun bulunmuşlardır, hayata riyaset eden yükselenin ortaklığı kabul edilerek, gündüz vakti Jüpiter’den Satürn’e, geceleyin aksine alınır, öyleyse bedenin ve ruhun durumuna ve hayatına iletir, şayet selamet bulmuşsa hayatın idamesine, bedenin sıhhatine, ruhun sevinçlerine bakar, bozulmuşsa aksinedir. İkincisi, geçim ve istikrar noktasıdır, nitekim her istikrar ve sebat daha hayırlı ve daha kuvvetli bir talihle tamamlanır, oysa ruhta ve bedende Şans Noktası kadar kudretli hiçbir nokta yoktur, çünkü dostane ve muhkem bir terkip hayatın istinadı ve sebatıdır, gündüz vakti Merkür noktasından Güneş Noktası'na, geceleyin aksine alınarak yükselenden başlar ve bu noktaya benzer. Doğanın suretine, benzerliğine ve doğum tarzına iletir, selamet bulmuşsa suretin cemaline, bedenin sıhhatine, afiyete, durumun veçhesine, lütufkâr hallere ve bu kabil diğer menfaatlere erdirir, yolculuklarda da selametli ve faydalıdır, bozulmuşsa aksinedir, şayet babaya ait sevk edicide keskin bulunursa doğanın suretini babasının yahut onun soyunun benzerliğine büründürür, şayet anneye ait ise annesinin yahut onun hısımlarının suretine benzer kılar.

Şu halde herhangi bir şeyin sabit mi kalacağını yoksa değişeceğini mi ayırt etmek gerektiğinde, evvela doğumun, senenin yahut sualin yükselenini tespit edip bu noktayı ele alacağız, şayet bu nokta kendi yöneticisinin açısında bulunur veya yükselenin yöneticisiyle yahut diğer köşe evlerle (cardines) birlikte ve bunlara yaklaşır vaziyette olursa, meseleyi ebediyen sabit kılar, uzaklaşırsa aksinedir. Şayet yaklaşırken aynı zamanda uğursuz kılınmışsa sabitleştirir, fakat zarar ve ziyan ile, eğer uğurlu ise talih ve sevinç ile. Yok eğer hem uzaklaşmış hem de uğurlu kılınmışsa, durum değişkendir, lakin neticede talihe kavuşur, uğursuz ise bedbahtlığa sürüklenir. Üçüncüsü, idrak ve akıl noktasıdır, zira Merkür zekâ, hafıza, temyiz kabiliyeti, fesahat ve hikmettir, Ay ise basiret, teyakkuz ve hafifliktir, gündüz vakti Merkür’den Ay’a, geceleyin aksine alınarak yükselenden başlar. Öyleyse her iki değişimle idrake, temyize, fesahate ve hikmete iletir, şayet kendisi yahut onun yöneticisi yükselenin yöneticisiyle birlikte bir gezegenin şahitliğinde bulunursa. Kuvvetli bir açıda geniş bir aklın ve üstün bir zekânın vaadidir, eğer [okunamadı] çokça keskinlik ve basiret vaat eder.

İkinci evin noktalarının ilki, kazanç sevk edicilerinden alınır, gündüz vakti ikinci evin yöneticisinden ikinci evin derecesine alınır ve yükselenden başlar. Kazanca, zaruri şeylere ve azığa iletir, selamet bulmuşsa bereketlidir, bozulmuşsa aksinedir.

Zira zenginliklerin bolluğuna bütünüyle erişemez, ki bunlar önderlerin başında gelir. Değiş tokuşun [cambium] ikinci payı (pars), gündüz ve gece Ay'dan Merkür'e alınarak yükselenden (ascendens) başlar, işte bu pay ve onun yöneticisi (dominus) eğer önderlik konumuna ulaşırlarsa, bozulduklarında değiş tokuş esnasında pek çok şeyi heba ederler, esenlikte olduklarında ise bunun tersi geçerlidir. Bulmanın üçüncü payı, gündüz Merkür'den Venüs'e, gece ise tersine alınarak yükselenden başlar, yolda veya benzeri herhangi bir yerde düşen yahut unutulan şeylerin tesadüfen bulunmasına delalet eder. Dolayısıyla, eğer Güneş veya Ay ile birlikte güçlü olursa ve onların dostça bakışı altında aynı şekilde köşe evde (cardo) bulunursa, tesadüfen yahut unutkanlıkla bir şey kaybedip onu arayan kimseye bulmayı ihsan eder. Zira bu suretle tayin edilen konumu, pek çok buluşun da vaadidir.

Üçüncü payların ilki kardeşlerin payıdır, zira Satürn yıldızların ilkidir ve tutucu erdem Ay ile süreklidir, Jüpiter ise üretici kuvvettir, ki bu ikisi her doğum haritasının (genitura) ilk unsurlarıdır. Zira doğum ile peyda olurlar ve kardeşler birbiri ardınca gelirler. Hermes'e ve onun ardıllarına göre, bu payın gündüz ve gece Satürn'den Jüpiter'e alınması ve böylece yükselenden başlatılması uygun görülmüştür, başkaları ise bunu Mars'tan Jüpiter'e almayı yeğler, lakin Hermes'in hükmü daha muteberdir, hakikaten de onlar arasında kardeşlik bağı öylesine tesis edilmiştir ki, kadimler nezdinde Satürn bazen Jüpiter'in oğlu sayılsa da, kimi zaman her ikisinin de aynı gökten doğmuş kardeşler olduğu zikredilir. Şu halde yöneticisi kendi burcundayken, kardeşlik bağlarının durumuna, dostluk meşgalelerine ve dostluğa uygun düşen çok çocuklu burçları işgal ettiğinde çok kardeş vaat eder, az çocuklu burçlarda ise az kardeş gösterir. Kardeşlerin sayısını tespit etmek için bu paydan kendi evinin yöneticisine kadar yahut tersine her bir burç birer birer sayılarak aradaki mesafe alınır, çift bedenli burç varsa ikiyle çarpılır ve araya giren yıldızların her biri teker teker bu sayıya eklenir. Kardeşlerin sayısının ikinci payı, gündüz ve gece Mars'tan Ay'a doğru yükselenden başlar, işte bu pay mezkûr pay ile birlikte, kendi yöneticileri çok veya az çocuklu burçlar arasında bulunurken kardeşlerin sayısını belirler.

Sayı ise burçlar ve yıldızlar vasıtasıyla yahut yıldızların yıllarına tatbik edilerek küçük, orta veya büyük yıllar üzerinden hesaplanır, bunlara bakan yıldızlar da kendi yıllarının sayısınca ekleme yaparlar. Kardeşlerin ve kız kardeşlerin ölümünün üçüncü payı, gündüz Güneş'ten 10. dereceye, gece ise tersine alınarak yükselenden başlar. Bu pay kardeşlerin ölümüne işaret ettiğinde, gerek burçların devri gerekse mezkûr derece vasıtasıyla, ki bunların ilki kardeşe, ikincisi ise kız kardeşe delalet eder, kardeşin veya kız kardeşin önder göstergesine ulaştığında yahut tersine bu ona vardığında tehlikelidir.

Dördüncü payların ilk payı babanın payıdır, zira Satürn kadimliği ve eril doğası sebebiyle babanın göstergeliğini üstlenmiştir, benzer şekilde her doğanın sebebi babadır. Güneş ise canlıların hayatının evrensel müellifidir, bu yüzden kendisi babanın önderliğine boyun eğmiştir.

Gündüz Güneş'ten Satürn'e, gece ise tersine alınarak yükselenden başlar. Şayet Satürn Güneş ışınları altında kalırsa, onun yerine Jüpiter geçer. Bu durum vuku bulduğunda payı Güneş ile Jüpiter arasından çıkaranlar vardır, fakat Hermes'in otoritesi daha muteberdir, zira Güneş bu önderliğe mani olmadığı gibi, Satürn babanın ağırlığına daha ziyade akrabadır. Dolayısıyla bu pay kendi yöneticisiyle birlikte babanın durumuna, talihine ve sıhhatine bakar.

Zira yöneticisiyle birlikte esenlikte ve müsaitseler, babanın şerefini ve talihini artırırlar, aksi durumda ise bahtiyar kılınan kimselerin ömrünü uzatır, bozulduklarında ise kısaltırlar. Bu pay aynı zamanda yöneticisiyle birlikte doğan kimseye saltanat ve kudret hususunda da kılavuzluk eder. Babanın ölümünün ikinci payı, gündüz Satürn'den Jüpiter'e, gece tersine alınarak yükselenden başlar, babanın ölümünün sebeplerine ve vesilelerine bakar. Babanın yılları bizzat bu paya yahut onun yöneticisine yahut ikisinden birinin önder göstergesine ulaştığında korkulmalıdır. Dedelerin üçüncü payı, gündüz Güneş'in yöneticisinden Ay'a, gece ise tersine alınarak yükselenden başlar. Şayet Güneş bu esnada Koç burcunda ilerliyorsa, Koç burcunun ilk derecesinden Satürn'e kadar alınır, Ay'ın evlerinden biri ise Venüs'ten Ay'a alınır, Ay'ın ışınlar altında veya haricinde olması fark etmez.

Şu halde bu pay kendi yöneticisiyle birlikte uğursuz etkilere uğradığında dedelerin zarar göreceğini haber verir, talihli konumlarda ise sıhhat ve fayda bahşeder. Sülalenin dördüncü payı, gündüz Ay'dan Satürn'e, gece tersine alınır ve Satürn'ün kendi burcundan olan dereceleri başlangıca eklenir. İşte bu pay bir köşe evi tutarsa, kendi yöneticisi tarafından görülürse veya en azından Güneş'le, gökyüzünün ortası (MC) yöneticisiyle yahut diğer köşe evlerin yöneticileriyle dostça bir açı (aspectus) içinde olursa, doğan kişinin yüce bir soyluluğa ve parlak bir nesle sahip olacağını müjdeler, ne kadar aşağıda kalırsa o nispette soysuzlaşır. Hermes'in miraslarının beşinci payı, gündüz ve gece Satürn'den Ay'a alınarak yükselenden başlar. Bu pay kendi yöneticisiyle esenlikte ve elverişli olduğunda arazilerin genişliğini ve mahsul bolluğunu vaat eder, aleyhte olduğunda ise tersi vuku bulur.

Farsların miraslarının altıncı payı, gündüz Mars'tan Jüpiter'e, gece tersine alınarak yükselenden başlar ve aynı hükme tabidir. Ziraatin yedinci payı, gündüz ve gece Venüs'ten Ay'a alınarak yükselenden başlar. Bu pay elverişli olduğunda, kendisi ve yöneticisi ekim ve dikimlerle mahsulleri bereketlendirir, aleyhte olduğunda ise tersi geçerlidir. İşlerin sonunun sekizinci payı, gündüz ve gece Satürn'den kavuşum (coniunctio) yahut karşıtlık (oppositio) yöneticisine doğru alınır ve başlangıcı yükselenden kabul edilir, şayet kendi yöneticisiyle birlikte düz yükselen bir burca denk gelirse, doğan kişinin hayatını ve amellerini kutlu bir sona ulaştırır, eğik burçlarda ise aksi tezahür eder. Şayet bir burç türünde bu, diğerinde şu şekilde değişiklik gösterirse, aynı önderliğe göre usuller de değişir, yine de son payın yeri hükmünü korur.

Beşinci payların ilk payı çocukların payıdır, Hermes'e göre gündüz Jüpiter'den Ay'a, gece ise tersine alınır ve böylece yükselenden çıkarılır, Bethem ise bunu gündüz ve gece Jüpiter'den Ay'a alır. Hermes gündüzün babanın payına, gecenin ise kardeşlerin payına daha yakın ve elverişli olduğu görüşünü benimsemiştir. İşte bu pay bir kimsenin evlat sahibi mi olacağını yoksa kısır mı kalacağını açıkça gösterir. Zira yöneticisiyle birlikte verimli burçlara düştüğünde çocuk vaat eder, kısır burçlarda ise reddeder.

Böylece çocukların sayısını da belirler, çok veya az çocuklu burçlar arasında bu tefrik gözetildiğinde, esenlikte ise verilen evladı korur, bozulmuşsa yok eder, ayrıca evladın durumuna ve ebeveynleri nezdinde nail olacağı itibara delalet eder. Müteakiben bu paydan onun yöneticisine kadar yahut aksi istikametteki mesafe alındığında, araya giren burç sayısı kadar doğumdan bahsedebiliriz, çift bedenli burçlar ikiyle çarpılır ve araya giren yıldızların her biri tek tek hesaba dahil edilir.

İkinci pay doğacak çocukların sayısı ve cinsiyetin tayinidir, zira Jüpiter mutedil nemdir, Mars ise şehvani hararettir, her türlü üremenin sebebi hararetin nemi mutedil kıldığı şehvettir, bu pay gündüz ve gece Mars'tan Jüpiter'e doğru yükselenden çıkarılır. Bu pay mezkûr tefrikten sonra doğanların sayısını tayin eder.

Zira bundan sonra Jüpiter serbest ve güçlü olarak bu paya gerek cismiyle gerekse ışınıyla ulaştığında, payı ihya eder, şayet eril bir burca düşerse daha ziyade erkek evlatlar, dişil bir burca düşerse daha ziyade kız evlatlar dünyaya getirir. Eğer ikinci bir evlada delalet ederse, hem payın kendisine hem yöneticisine müracaat ederiz ve yerin elverişliliğini izah ederiz, ardından payın küçük, orta veya büyük yıllarını, ona bakanların eklemeleriyle birlikte değerlendiririz.

Erkek çocukların üçüncü payı, çocukluk ve erkek evlat Jüpiter'e ait olduğundan, gündüz ve gece Ay'dan Jüpiter'e alınır ve yükselenden başlar, bunu Bethem Venüs'ten Satürn'e alır. Hermes, Jüpiter'in doğum haritasında Ay'dan daha etkin olduğunu kabul etmiştir, bu pay kendi yöneticisiyle elverişli olduğunda doğan kimseye şerefler ve zenginlikler hazırlar, aleyhte olduğunda ise tersi geçerlidir. Kız çocukların dördüncü payı, gündüz ve gece Jüpiter'den Venüs'e doğru dişil evlat olarak yükselenden başlar, Bethem ise bunu gece tersine çevirir, Hermes ise her iki gece gezegeninin, yani Venüs ile Ay'ın, gündüz ve gece önderlikte daha güçlü olduğu kanaatini getirmiştir, bu pay elverişli olduğunda tabiatı süsleyip şerefli evlilikleri zenginleştirir, aleyhte olduğunda ise tersi vuku bulur, bu iki pay aralarındaki duruma göre bir kardeşin diğerine üstün tutulup tutulmayacağını belirler. Beşinci pay doğmuş olanın, doğacak olanın veya sorulan herhangi bir kimsenin cinsiyetini tayin eder, gündüz Ay'ın evinin yöneticisinden Satürn'e, gece ise tersine alınır, eril burçta erkeğe, dişil burçta ise kadına hükmeder.

Hastalıklar ve Bedenin Maruz Kaldığı Haller

Bölümlerin ilki bedenin maruz kaldığı haller ve hastalıklara aittir, Hermes uyarınca, zira her elem aşırıya kaçan bir nitelikten ileri gelir, haklı olarak uğursuz gezegenden soruşturulur, gündüz Satürn’den Mars’a, gece ise tersine çevrilerek yükselenden (ascendens) başlatılır.

Şayet bu nokta ve onun yöneticisi bozulmuşsa, pek çok ızdırabın ve ağır hastalıkların sebebidir, selamet bulmuşsa sıhhat verir. Hastalığın ikinci bölümü diğer illetlere aittir, gündüz ve gece Satürn’den Mars’a ve aynı şekilde alınır, kronik olanlar haricindeki her şeyi yönetir. Hizmetkârların üçüncü bölümü, Hermes’in uygun gördüğü üzere, zira her koşu, hizmet ve boyun eğiş zayıf yıldızlara aittir, gündüz ve gece Merkür’den Satürn’e alınır ve yükselenden başlar, kendi yöneticisiyle birlikte uğurlu olduğunda bol kazançlar elde edilmesini vaat eder, tersine düştüğünde faydasız zahmet ve ceza getirir, bir kısmı uğurlu yöneticisi uğursuz olduğunda kazanç sağlar lakin ardından ceza gelir, tersi durumda ise aksi vuku bulur, bu durum çok çocuklu bir burçta çokça boyun eğiş ve hizmete delalet eder, kısır burçta ise nadiren, geceleyin bu kısmı Hermes tersine çevirmiştir, gündüz ise Mars’tan Şans Noktasına, gece tersine çevrilerek, Hermes’in kaidesi geçerlilik kazanmıştır.

Esaretin dördüncü bölümü gündüz Güneş’in evinden Satürn’e, gece yöneticiden Ay’a alınarak yükselenden başlar, bu nokta uğurlu gezegenlerle kavuştuğunda, dostane konumlandığında esaretten ve bu kabil her türlü darlıktan korur, bozulduğunda ise cezalar ve işkenceler içine sürükler.

Evlilik ve Cinsel Birleşme

Erkeğin nişanlanmasının birinci bölümü, zira Güneş gündüzün, Mars ise gecenin eril yöneticisidir, Venüs ve Ay ise dişildir, eril olan daima dişilden öncedir.

Hermes gündüz ve gece Venüs’ten Satürn’e alınmasını ve yükselenden başlatılmasını buyurur, nitekim kendi yöneticisiyle birlikte erkeğin izdivacını tayin eder.

Esenlikte olduğunda şerefli ve seçkin zifaf odaları bahşeder, bozulduğunda ise aksine, zira Satürn güçlü olduğunda yahut ışınlara kavuştuğunda nişanı pekiştirir.

İkinci fısk ve fücur bölümü, gündüz ve gece Güneş’ten Venüs’e alınarak batıdan başlar, bu ikisinden ilki erkeklerin kadınları cezbettiği bölümdür. Erkeğin cinsel birleşmesine dair üçüncü bölüm de benzerdir, erkeğin zinası ve fuhşiyatına dair dördüncü bölüm de buna benzer, bu minvalde iki yönlü bir yol mevcuttur.

Zira uğurlu ve selametli olduğunda kendi vazifelerini faydalı ve sıhhatli kılar, tersi durumda ise aksi tecelli eder, kadının izdivacına dair beşinci ve altıncı bölümler de böyledir. Hermes erkeğin izdivacına tahsis edilen birinci bölümü doğru bularak aynı şekilde hükmetmiş ve bunun cinsiyetini aktarmıştır. Aynı hususun yedinci fısk ve fücur bölümü gündüz ve gece Ay’dan Mars’a alınarak yükselenden başlatılır ki diğerleri bunu geceleyin kendiliğinden tersine çevirir. Bu kabil sekizinci ve dokuzuncu bölümlerden ilki kadınların erkekleri cezbettiği bölümdür, ikincisi ise kadının cinsel birleşmesine dair benzer bölümdür.

Onuncusu kadının zinası ve fuhşiyatı bölümüdür, benzer şekilde bütün bunların hükmü yalındır, kendi vazifelerinde uygun konumdaysalar hayra, tersine düştüklerinde şerre işarettir. Kadının iffetine dair on birinci bölüm gündüz ve gece Ay’dan Venüs’e alınarak yükselenden başlar, sabit bir burçta bulunup kendi yöneticisi tarafından görüldüğünde yahut en azından talihli bir gezegenle temas ettiğinde iffetli ve terbiyeli kılar, iki koldan uğurlu bir bakış aldığında Venüs zevke meyleder lakin gayrimeşru olanı meneder. Öncü bir burçta uğurlu gezegenlerce görülürse aşırı arzuyla lanetlenir, meğerki talihli gezegenler bunu terbiye etsin, zira şayet aynı zamanda uğursuz bir gezegen yabancı burçlardan bakarsa nefse hâkim olamamayı ve belki de hayâsız bir fahişeliği netice verir. Her iki cinsin izdivacına dair on ikinci bölüm gündüz ve gece Güneş’ten batı ufkuna (batı cardo derecesine) alınır ve yükselenden başlar, şayet uğursuz gezegenle kavuşmuş ve vebal altında görülmüşse uğursuz bir bağın işaretidir, yöneticisi ters konumlanmışsa, benzer şekilde Merkür ve Ay bozulmuşsa yahut Güneş ışınları altındaysa asla evlenemezler. Evlenme vaktinin on üçüncü bölümü gündüz ve gece Güneş’ten Ay’a alınarak yükselenden başlar, bununla birlikte Satürn bedenen güçlü olduğunda yahut ışınların altına girdiğinde evlilik nihayete erer, bunu doğum haritası temeli sağlam olanlar için söylerim. İzdivacı tanzim etme gayreti ve hevesinin on dördüncü bölümü gündüz ve gece Güneş’ten Ay’a alınıp Venüs’ten başlatılır, uğurlu olduğunda bu gayreti arzulanan neticeye ulaştırır, aksi durumda tersi olur. Evlatların on beşinci bölümü gündüz ve gece Jüpiter’den Mars’a alınarak yükselenden başlar, kendi yöneticisiyle birlikte uğurlu olduğunda şerefli ve kıymetli evlatlarla donatır, talihsiz olduğunda ise aksi vuku bulur. Çekişmelerin on altıncı bölümü gündüz Mars’tan Merkür’e, gece tersine çevrilerek alınır ve yükselenden başlar.

Şayet bu nokta yükselende yahut onun yöneticisinde bulunursa ya da herhangi bir köşe noktada (cardo) yer alırsa doğan kimsenin kavgacı olacağına delalet eder, benzer şekilde bozulmuşsa davalardan ötürü zararlar ve cezalar tehdidinde bulunur, lakin yöneticisiyle birlikte yükselende bulunursa hitabet vazifesiyle makamlar elde edeceğini gösterir.

Ölüm, Korku ve Darlık

Sekizinci ev ölüm şartlarını yönetir, Hermes bu üçünden, yani yok oluş, elem, darlık ve kederden hareketle gündüz ve gece Satürn’den sekizinci evin derecesine kadar olan mesafeyi alıp o burcun başlangıcından itibaren dereceler ekleyerek bir bölüm tayin etmiştir. Nitekim hem bu noktanın kendisi hem de yöneticisi bozulmuşsa, iyicil gezegenlerin bakışından mahrumsa acı bir ölümü ihtar ederler, serbest ve selametli olduklarında ise ecel tatlılıkla gelir, diğerleri bunu Ay ile Satürn arasında kabul ederken Hermes bu kaideyi benimsemiştir. Öldüren yıldızın ikinci bölümü, yükselenin yöneticisi ruhu idare ettiğinden ve bedenle olan bağı çözüldüğünde ölüm vuku bulduğundan, gündüz yükselenin yöneticisinden Ay’a, gece tersine çevrilerek yükselenden başlar, şayet bunun yöneticisi olan Merkür tek başına sekizinci burca bakarsa [okunamadı],

Ölümün birinci bölümü, zira sekizinci evin yöneticisi [okunamadı] ile birlikte bozulduğunda helak eder, serbest kaldığında ise ani ölüm tehlikesini ortadan kaldırır. Korkulacak şeylerin üçüncü bölümü gündüz ve gece Ay’dan kavuşum yahut karşıtlık yöneticisine kadar alınarak yükselenden başlar. Bu nokta ve yöneticisi yükselenin yöneticisi ile birlikte bozulduğunda, doğan kimse için sık hastalıklar, bedensel sakatlıklar ve mal mülk kayıpları tehdidi savurur, doğan kimsenin yılı bu noktaya ulaştığında yahut bu nokta yükselene, onun yöneticisine, burçların devrine ya da derece ilerletimine vardığında tehditlerin tesiri fiiliyata dökülür. Korkulacak yerin dördüncü bölümü gündüz Ay’dan Satürn’e, gece tersine çevrilerek alınır ve Terazi burcundan başlar. Bu nokta yükselenin yöneticisiyle birlikte talihsiz olup o burçta yöneticilik vazifesini icra ettiğinde, doğan kimsenin yılı yükselenden bu bölüme ulaştığında veya tersine bu bölüm yükselene veya onun yöneticisine herhangi bir kavuşum ve temas türüyle vardığında, insanı sıkıntılı güçlüklerin ve ağır engellerin içine çeker, buna bir de uğursuz gezegenler dahil olursa düşüş elemi ve azap tehdidi getirir, bilhassa o burcun yöneticisi söz konusu mevkiye hükmettiğinde bu durum belirginleşir. Darlığın beşinci bölümü gündüz Ay’dan Satürn’e, gece tersine çevrilerek alınır ve yükselenden başlar. Bu nokta kendi yöneticisiyle birlikte talihsiz olduğunda, doğan kimsenin yılına rast geldiği yahut kendisi o yıla şiddetle karşıtlık yaptığı her defasında, şayet güçlü talihli gezegenler araya girip sonradan azat etmezse ağır zararlar verir, şayet doğum haritasında yükselenin yöneticisiyle birlikte bulunursa bütün ömrü uğursuzluğa sevk eder.

Yolculuklar, İlimler ve Haberler

Dokuzuncu evin bölümlerinin birincisi yolculuk bölümüdür, gündüz ve gece dokuzuncu evin yöneticisinden dokuzuncu evin derecesine alınarak yükselenden başlar, yolculukları ve sefer işlerini tayin eder. Ticaret ve meşgalelerin ikinci bölümü gündüz Ay’dan Jüpiter’in ikinci derecesine, gece tersine çevrilerek alınır ve yükselenden başlar.

Bu nokta su burçlarında yer aldığında deniz seferleriyle bereketli kazançlar sağlar, bozulduğunda korku ve tehlikelerle zarara uğratır, Ay ile birlikte bu derecede bulunduğunda yükselen derecesinin vazifesini bizzat üstlenir. Dinin üçüncü bölümü gündüz Merkür’den Satürn’e, gece tersine çevrilerek alınır ve yükselenden başlar. Bu nokta kendi yöneticisiyle ve yükselenin yöneticisiyle birleştiğinde, serbest kaldığı müddetçe doğan kimsenin hayatını, dindarlığını ve vakarını tezyin eder, bozulduğunda ise aksine işler. İhtiyat ve basiretin dördüncü bölümü gündüz Satürn’den Jüpiter’e, gece tersine çevrilerek alınır ve yükselenden başlar. Rızayı, hafızayı, temyizi ve basireti yönetir, bilhassa Ay doğuda yeryüzünün üzerinde kendi konumunda kabul gördüğünde yahut güçlü Jüpiter’den dostane bir bakış aldığında bunu icra eder. İlimlerin beşinci bölümü, zira Satürn sebat ve hafızadır, Jüpiter basiret ve idraktir, Merkür ise yazı ve belagat zekâsıdır, bu üçünden hareketle gündüz Satürn’den Jüpiter’e, gece tersine çevrilerek alınır ve Merkür’ün burcundan başlatılarak diğer hikmete, zanaatlara ve muhtelif ilimlere ulaştırır, yöneticilerle esenlikte olduğunda ve bu güçlü gezegenlerce dostane karşılandığında tesiri daha da artar. Şöhret ve tarihin altıncı bölümü gündüz Güneş’ten Jüpiter’e, gece tersine çevrilerek alınır ve yükselenden başlar, bir köşe noktada Merkür, Venüs yahut yükselenin yöneticisi tarafından görüldüğünde tarihe ve haberlere dair kavrayışı keskinleştirir, hafızayı kuvvetlendirir ve hükümleri vazetmeyi kolaylaştırır. Haberlerde doğru ile yanlışı ayırt etmenin yedinci bölümü gündüz ve gece Merkür’den Ay’a alınıp yükselenden başlar, köşe noktada yahut sabit bir burçta ya da düzgün yükselen bir burçta bulunduğunda doğruya hükmeder, aksi halde ise tam tersi vuku bulur.

Parslar

Bu kısımların ilki, doğanın hükümdarlığı ve gücü hakkındadır, gündüz Güneş güce hükmeder, gece ise Ay, ikinci bir güç olarak Güneş’i takip eder. İşte bu hükümdarlıklardan gündüz Güneş’ten başlanarak onun hükümdarlığına, gece ise Ay’dan başlanarak onun hükümdarlığına doğru alınır ve böylece yükselene (ascendens) ulaştırılır, dolayısıyla bu pars dorukta yahut güçlü yıldızlarla dostane bir münasebette bulunursa, doğana hükümdarlık, lütuf ve kudret vadeder. Eğer gündüz Güneş, gece Ay kendi hükümdarlık derecesini yükselen derece ile birlikte işgal ederse, yönetimi elde eder, aynı şekilde dostane konumlanmışlarsa ve kendi vazifelerinin ortakları iseler, şeref ve kudret vadedilmiştir.

İkinci pars, krallık hakkındadır, gündüz Mars’tan Ay’a, gece ise bunun tersi alınarak yükselenden başlar, bu pars yükselenin yöneticisi ve onuncu evin (domus) yöneticisi ile karışırsa, ya büyük bir kral yahut da kraliçenin otoritesine ve saygınlığına mazhar bir adam yetiştirir.

Üçüncü pars, kralın ve saray erkanının danışmanlığı hakkındadır, zira Merkür yazılara, belagate ve meclislere akıl verme ve alma hususunda riyaset eder. Mars’ın gücü ise haksızlığın, dehşetin ve işkencelerin tehdididir, gündüz Merkür’den Mars’a, gece ise tersine alınarak yükselenden başlar, dolayısıyla bu pars talihli olduğunda, yöneticisi ve kendisi yükselenin yöneticisi ile birlikte doğana bu tür vazifeler ve payeler sunar.

Dördüncü pars, kralın kudreti ve onun zaferi hakkındadır, gündüz Güneş’ten Satürn’e, gece ise tersine alınarak yükselenden başlar. Şayet Güneş ışınları altında kalırsa onun yerine Jüpiter geçer, bu da doğan için krala şeref ve rehberdir, yöneticisiyle ve kendi burcunda yükselen ile karıştığında, keza yükselenin yöneticisine tanıklık ederse, arzulanan her şeyin nihayetinde elde edileceğini vadeder.

Beşinci pars, ani yücelme (exaltatio) hakkındadır, gündüz Satürn’den şans parsına, gece ise tersine yükselenden başlar, hem yükselene hem de talihli gezegenlere uygun düşerse, doğanı aniden yüceltir.

Altıncı pars, büyük şöhretin otoritesi hakkındadır, gündüz ve gece Merkür’den Güneş’e yükselenden başlar, doğanın ağırbaşlı bir otoriteye ve büyüklüğe sahip olacağını bildirir. Şayet Jüpiter yıldızının ortaklığı ile bulunursa, zenginlikler ve geniş bir kudret hazırlar.

Yedinci pars, kralın sarayı ve askerlik hakkındadır, gündüz Mars’tan Satürn’e, gece tersine alınarak yükselenden başlar, şayet kendi yöneticisiyle ve yükselenin yöneticisiyle karışırsa, doğanı kraliyet sarayına dahil eder.

Sekizinci pars, doğanın faaliyeti ve eseri hakkındadır, zira Satürn zahmete, Ay ise vazifelere bakar, gündüz ve gece Satürn’den Ay’a alınarak yükselenden başlar, şayet bu pars kendi yöneticisiyle birlikte talihli olursa, krallık ve güç hazırlar, keza İkizler’de yahut Başak’ta olursa, seçkin eserler ve yüce sanatlar bahşeder.

Dokuzuncu pars, ticaret yahut el emeği hakkındadır, gündüz Merkür’den Venüs’e, gece tersine yükselenden başlar, kendi yöneticisiyle birlikte sanata, güzel işlerin icrasına ve doğanın emeğine sevk eder, nitekim bu tür sanatlar yün işlemeciliği, kıymetli elbiseler ve süs eşyalarının hazırlanması gibi şeylerdir, keza mücevherat ve muhtelif baharat türlerinin ticaretidir. Bu pars kendi yöneticisi ve yükselenin yöneticisi ile karıştığında, ince el becerisi ile kazanç ve şerefler vadeder.

Onuncu pars, diğerlerine göre ticaret hakkındadır, gündüz Güneş’in parsından Ay’ın parsına, gece tersine yükselenden başlar, Merkür’ün bakış açısı (aspectus) ve kabulü (receptio) ile birlikte zikredilen hususlara dahil olduğunda doğanı ticaret mesleğine yöneltir, benzer şekilde talihli olduğunda ticaretten bol kazançlar, tersi durumda ise aksi vuku bulur.

On birinci pars, kaçınılmaz emek hakkındadır, gündüz Güneş’ten Jüpiter’e, gece yükselenden başlar, yükselenin yöneticisiyle karıştığında doğana çalışırken zorunluluk yükler ve onu sabırlı bir ruha sevk eder. Dolayısıyla talihli olduğunda kazanç, aksi durumda ise zarar hazırlar.

On ikinci pars, hükümler parsıdır, zira ışık saçanların (Güneş ve Ay) doğasının kısımları, kendi prensiplerinin gereği olarak diğerlerinin hepsinden faziletçe üstündür, gündüz şans parsından iyilik parsına, gece tersine alınarak yükselenden başlar, bu pars kendi yerinde talihli gezegenlerle kabul edildiğinde ve bilhassa talihsizliklerden uzak olduğunda, doğan için daimi bir talihin, zenginliklerin ve şerefin temeli olur.

İkinci pars, lütuf ve şeref hakkındadır, doğrudan birincisinden ve ışık saçanların aynı kısımlarından alınır, şayet talihli gezegenlerle köşe evlerde (cardines), kendi evlerinde yahut yöneticiliklerinde ya da üçgen açıda (trinus) bulunursa, doğanı sevimli ve muteber kılar, ona pek çok lütuf bahşeder, talihsizlerin bulunduğu kısımlarda ise nefret uyandırır.

Üçüncü pars, saygınlık ve otorite hakkındadır, gündüz şans parsından Güneş’e, gece tersine alınarak yükselenden başlar, şayet Güneş ve Jüpiter tarafından kabul edilirse yahut diğer talihli gezegenler ve yükselenin yöneticisi dostane bir açıyla bakarsa, doğanın hem hükümdarlar nezdinde hem de halk önünde en yüksek saygınlık ve otoriteye kavuşacağını bildirir, bunlardan ne kadar eksik olursa o nispette aşağıda kalır.

Dördüncü pars, tedbir ve istişare hakkındadır, gündüz şans parsından Jüpiter’e, gece tersine alınarak yükselenden başlar, yükselenin yöneticisiyle birlikte yahut onun bakışı altında selamette olursa, doğanı işlerin idaresinde akılcı bir müzakere ile en yüce otoriteye ve şerefe yükseltir, bilhassa talihli gezegenlerin bakışı varsa böyledir, talihsizlerin bakışında ve yükselenin yöneticisinden mahrum olduğunda ise aksi gerçekleşir.

Beşinci pars, hazlar ve zevkler hakkındadır, gündüz şans parsından gelecek parsına, gece tersine yükselenden başlar, şayet selamette bir konuma sahipse, arzulara kavuşulacağını ve ayrılıkların [okunamadı] ancak olumsuz koşullarda bunlara maruz kalınacağını bildirir.

Altıncı pars, umut hakkındadır, gündüz Satürn’den Venüs’e, gece tersine alınarak yükselenden başlar, kendi yöneticisiyle birlikte ve kendi yerinde talihli olduğunda bütün umutları yeşertir, tersi durumda ise akamete uğratır.

Yedinci pars, dostluk hakkındadır, zira dostlar arasında ziyadesiyle değişen bütün o daimi vazifeler Ay ve Merkür’ün idaresindedir, gündüz ve gece Ay’dan Merkür’e alınarak yükselenden başlar, kendi yöneticisiyle ve bulunduğu yerle selamette olduğunda, keza dönence burçlarında (signa tropica) yer aldığında pek çok dost kazandırır. Benzer şekilde hem kendisi hem yöneticisi talihli ise, bu dostluklardan sadece dürüstlük değil, aynı zamanda çok büyük menfaatler de vadeder, şayet bundan sonra birlikte ve karşılıklı kabul edilmişlerse, bu dostlukları ve ortaklıkları ebedi bir muhabbet bağıyla perçinler.

Sekizinci pars, zorunluluk hakkındadır, gündüz ve gece gizli parstan Merkür’e yükselenden başlayarak dostların ve ortakların karşılıklı muhabbetine ve sevgisine götürür, bu parsın ve yükselenin yöneticisi birbirinin düşüşünde (casus) yahut düşman burçlarda olursa, doğan için ağır bir darlık ve çetin bir yoksulluk yaratır.

Dokuzuncu pars, mizaç ve beden durumu hakkındadır, gündüz ve gece Ay’dan Merkür’e yükselenden başlar, kendi yöneticisi, şans parsı ve yükselenin yöneticisi ile karıştığında doğanı zenginliğin bolluğu ve nimetlerin refahı ile bahtiyar kılar.

Onuncu pars, ruhun asaleti ve hürriyeti hakkındadır, gündüz Merkür’den Güneş’e, gece tersine yükselenden başlar, şayet talihli gezegenlerle birleşmişse veya onların bakışını alıyorsa, bilhassa Jüpiter yahut Güneş ile dostane bağlanmışsa, hem kendisi hem de yöneticisi seçkin ve asil olur, doğanı üstün bir zeka, asil bir ruh ve engin bir cömertlikle donatır, talihsiz gezegenlerle engellendiğinde ise aksi vuku bulur.

On birinci pars, lütuf ve ülfet hakkındadır, gündüz Jüpiter’den Venüs’e, gece tersine yükselenden başlar, bu pars kendi yöneticisiyle talihli gezegenlere, bilhassa Jüpiter’e tamamen kavuştuğunda veya baktığında, doğanı sevimli ve her vazifede makbul kılar, talihsizlerce engellendiğinde ise aksi olur.

On ikinci kısım parsları, ilk düşmanlar parsı bazılarına göre gündüz ve gece Satürn’den Mars’a alınarak yükselenden başlar. Düşmanların ikinci parsı Hermes’e göre, gündüz ve gece düşmanlar evinin yöneticisinden düşmanlar evinin derecesine yükselenden başlayarak alınır, bu iki pars yöneticilerinin kare açısında (quadratus) yahut karşıtlığında (oppositio) ya da yükselenin yöneticisiyle bu açılarda bulunursa, doğana pek çok düşmanı kışkırtır. Üçüncüsü zahmet ve ceza parsıdır, gündüz ve gece gizli parstan şans parsına alınır, doğanı ağır ve faydasız zahmetlere mahkum eder.

Lakin yıldızların ve evlerin tertibi dışında kalan, bir mecburiyet sebebiyle ayrıca ele alınan hususları incelemeyi sıranın gereği talep etmektedir, bunlardan ilki [okunamadı] doğanın bir kavuşumu (coniunctio) mu yoksa bir karşıtlığı mı takip ettiğini önceden ayırt etmek münasiptir.

İkisinden hangisi önde gelmişse, onun derecesinden ve dakikasından Ay'ın derecesine ve dakikasına kadar olan mesafe alınır, doğu derecesine eklenir ve başlangıç noktasından itibaren başlatılır. İşte bu, heyulani beden (al-haylaj) noktasıdır, derece hesabı ve burçların dönüşü boyunca ilerletilir. Şayet seyyarelerden herhangi birine yaklaşırsa, onun tabiatına göre tesir icra eder, nitekim uğursuz seyyareler (infortunia) nezdinde güçlükler ve sıkıntılar doğar. Bu sanat üzerine çalışanlardan bazıları, bu nokta bilinmeksizin muhtelif hadiselerin muhtelif sınırlar boyunca gerçekleştiğini ve çoğu zaman vuku bulduğunu tespit etmişler, ancak her birinin sebebini etraflıca tetkik edemediklerinden, nihayetinde bunun farkına varmışlardır. Böylece diğer mutat tecrübeler vasıtasıyla bunu sıraya koyarak, heyulaniden sonraki bu ilk hususta, hareketler, mahaller ve zamanlar vasıtasıyla müessiriyeti kavramışlardır.

İkincisi, bozulmuş ve hastalıklı bedenin payıdır, gündüz talih payından (pars fortunae) Mars'a, gece ise bunun tersi alınarak doğudan başlatılır. Bu pay, yükselenin yöneticisiyle birlikte olduğunda, şayet su tabiatlı bir burçta bulunursa, doğan kimseyi iri yapılı ve hastalıklı kılar. Şayet yükselenin yöneticisi haricinde Mars veya Merkür ile bulunursa, narin yapılı olur ve aynı şekilde bozulmaya maruz kalır.

Üçüncüsü, askerlik payıdır, gündüz Satürn'den Ay'a, gece ise tersine alınarak doğudan başlatılır, nitekim bu pay kralın payına, doğanın amel payına, idrak ve basiretine uygun düşer. Bu pay, Mars'ın yahut Jüpiter'in altmışlık açısında (sextilis) veya güçlü uğursuzların evlerinde kabul gördüğünde, doğan kimsenin şiddetli bir cenk sebebiyle vahşileşeceğine delalet eder.

Dördüncüsü, cesaret payıdır, gündüz yükselenin (ascendens) yöneticisinden Mars'a, gece ise tersine doğudan başlatılır, şayet Mars ile açıda bulunursa, yüreklilik ve gözü peklik bahşeder.

Beşincisi, hile, aldatma, kurnazlık ve bu kabilden Merkür'e has bütün vasıfların payıdır. Bunlar nefsin gizli parçaları olduğundan, sair hususlara nispetle ruha ve akla racidir. Gündüz Merkür'den Güneş payına, gece ise tersine alınarak böylece doğudan başlatılır. Bu pay, yükselenin yöneticisiyle karıştığında, doğan kimseyi bu kabil hasletlerle donatır, nitekim olumlu tesirler hayır ve menfaat, olumsuz tesirler ise mezkur mahallin işine zıt neticeler getirir, zira her işte uğursuzluklar ziyadesiyle hüküm sürer.

Merkür'ün işin yöneticisiyle ortaklığı ise şu üçünden devşirilir, gündüz ve gece Satürn'den Mars'a alınır ve böylece Merkür'den başlar.

Bu pay, gündüz Mars'ın, gece Satürn'ün tesirinden azat edilmeyi hedefler, işin vuku bulacağına ve aksi yönde bozulmaların hasıl olacağına işaret eder.

Bu pay, bilhassa ve yalnızca nev'i belirsiz ve adı meçhul olan işlerde, mesela gizli suallerde tatbik edilir, zira belirsizlikler ve onun yönlendirmeleri zaruret ve mani payıdır. Mısırlılara göre gündüz ve gece Mars'tan kardeşler payının derecesine alınarak doğudan başlatılır.

Sekizincisi, Farslara göre, gündüz ve gece aşk payından Merkür'e uzatılır. Bu pay, uğursuzlarla, bilhassa Satürn ile birlikte bulunduğunda, gerek kendisi gerekse yöneticisi yükselenin yöneticisiyle karıştığında, doğan kimseyi kendi işlerine hapseder, ona mani olur, ağır kederler, beyhude meşakkatler ve zararlı kayıplarla azap verir.

Dokuzuncusu, mükafat payıdır, gündüz Mars'tan Güneş'e, gece ise tersine doğudan başlar. Bu pay, köşe evlerde (cardines) veya köşe evlere bitişik evlerde yükselenin yöneticisiyle birlikte olduğunda, doğan kimsenin cömert ve çokça mükafat dağıtan biri olacağını bildirir, aksi halde nankörlüğe delalet eder.

Onuncusu, amelin doğruluğu payıdır, gündüz Merkür'den Mars'a, gece ise tersine alınarak doğudan başlatılır. Bu pay, köşe eve yaklaşan ve talihli bir mevkide bulunursa, doğan kimsenin her fiilinde sadık, doğru, dürüst olacağına ve her işinin hayırla neticeleneceğine delalet eder, köşe eve yaklaşan lakin uğursuz bir mevkide ise, işler neticelense dahi zararla biter. Uzak bir evde yahut öncü bir burçta (signum mobile) bulunursa, beyan edilenlerin hiçbiri gerçekleşmez. Dolayısıyla bütün bu payların vazifeleri ve sevk idareleri, doğumlara, yıllıklara, suallere ve amel ile teşebbüslerin icrasına dair muhtelif risalelerde, hadiselerin seyrine göre farklı müelliflerce tetkik edilecektir, zira hiçbir cilt bütün bu idarelerin tamamını tek başına ihtiva edemez. Bu sebeple biz de burada yalnızca umumi kaideleri zikrediyoruz.

Nitekim mahallerin ve takımyıldızların çeşitliliği bunları tek tek gösterir, nazariyenin tertibinden öteye sapmak icap etmezdi, ancak bahsin gerektirdiği ve henüz izah edilmemiş olan kısımlar müstesnadır. Bu risale buradan çok uzaklaşmadan nihayete erecektir. Burada Ebu Ma'şer ve diğer pek çokları, gerek tafsilat aşkıyla gerekse daha az gayretkeş olanları tatmin etmek maksadıyla, bütün payların sayısını baştan itibaren tekrarlayarak, hepsinin bulunuşunu ve üçlü menşeini yeniden tesis ederler. Biz ise, aşırı lütufkarlık haddinden fazla laf kalabalığına yol açmasın diye, faydasız olanı geçmeyi uygun gördük, zira beyan edilenden fazlasına veya başkasına lüzum yoktur. Şayet misallerin kifayetsiz olduğu zannedilirse, her bir hususu okuyucunun ferasetine terk ettiğimi belirtirim. Bu sebeple sıradaki bahse geçelim.

Payların Birleşmesi Üzerine

Payların tespiti yapıldığına göre, payların birleşmesini (conventus partium) izah edeceğiz. Zira çoğunun aynı mahallerde bir araya gelmesi iki şekilde vuku bulur, ya aynı başlangıç noktalarına sahip olmaları sebebiyle yahut aynı sayı ve derece sınırları dahilinde aynı mahallere rastlamalarıyla. Bunlar mahaller bakımından müşterek olsalar dahi, kendilerine mahsus sevk idarelerini terk etmezler. Mesela, Venüs payı ile hayat payı aynı noktaya düştüğünde, şayet bir seyyare buna şahitlik ederse, hayat payı bakımından uzuvların sıhhatine ve bedenin selametine bakar, Venüs payı bakımından ise aşka, zevke ve sefaya taalluk eder, diğerleri de bu minval üzeredir.

Payların Yöneticileri Üzerine

Payların yöneticileri bahsinde umumi usulü takip edeceğiz, zira bunların vasıfları ve tasarruf ettikleri mevkilerin dereceleri, sanatın usulünü vazeden kitaplarda tafsilatıyla tetkik edilmektedir.

İlk olarak, payın burcu felekteki yerinden tespit edildikten sonra, tek bir yöneticinin idaresinde mi yoksa birden fazla yöneticinin hükmünde mi olduğuna bakılmalıdır. Zira paylar iki veya üç yöneticiye sahip olabilir, daha fazlasına malik olamazlar. Nitekim seyahat payı kendi evine düştüğünde payın yöneticisi bizzat odur, diğerleri için de durum böyledir. Başka bir mahalle düştüğünde iki yöneticiye malik olur, biri seyahat payının yöneticisi, diğeri ise içine düştüğü burcun yöneticisidir. Bazen de pay iki nokta arasından alınıp bir diğerinin evine düştüğünde iki yönetici bulunur ki bunların ilki payın kendi asıl yöneticisidir.

Her iki evin haricinde ise üç yöneticiye kadar ulaşır, yani payın arasından alındığı iki seyyare ve payın düştüğü evin yöneticisi. Şu halde, bir pay tek bir yöneticiye tabi olduğunda ve onun açısıyla desteklendiğinde gücü tamdır. İki yöneticiye malik olduğunda, her ikisinin veya en azından evine sahip olanın açısı aranır. Üç yöneticiye malik olduğunda ise, hepsinin veya en azından ekseriyetinin ve en güçlü olanının açısı icap eder.

Bununla birlikte, yöneticilerin paya bakışı yahut hepsinin açısı eşit kuvvette değildir, evvela birincisinin açısı muteberdir. Bunlarda noksanlık ne nispetle vaki olursa pay o derece zayıflar. Şayet yöneticiler paya baktıklarında düşüş (casus) mevkiinde yahut geri harekette (retrogradus) iseler ve benzeri engellerle malul bulunuyorlarsa, payın idaresini zaafa uğratır ve işleri neticesiz bırakırlar. Şu halde açı şayet dostane ise, murat edilen şeyleri suhuletle vaat eder. Düşmanca bir açı ise, hediye edilen şeye keder ve ıstırap karıştırır. Bunlara ilaveten, payların idaresine fıtraten bakan seyyareler de dahil olur, mesela amel payında şayet kendi yöneticisinin açısı eksik kalırsa Jüpiter devreye girer, nişanlanma payında Venüs, hizmet payında Merkür müdahil olur, diğerleri de bu kabildendir. Şayet bunlar paya bakar ve uğurlu, kabul görmüş veya köşe evlerde bulunurlarsa, payın tesirini hazırlarlar, ancak iş henüz tam manasıyla nihayete ermiş sayılmaz, bu durum yöneticilerin kendi asalet derecelerinde bulunmayıp başkalarının yardımıyla kendi mahallerinde olmaları halinde böyledir, yabancı bir mahalde iseler tesir hepten belirsizleşir. Şayet uğursuz, bozulmuş, kabul görmemiş veya uzak evlerde iseler, hadiseyi zahiren var gibi gösterir lakin asla kemale erdirmezler. Nitekim engel teşkil eden seyyare Satürn ise, geri harekette olduğundan ötürü düşmanları birer mani olarak öne sürer, Mars ihtilafları, Merkür talihsiz ticareti veya yazışmaları, Ay dedikoduları, Venüs kadın taifesini, Güneş hükümdarların gazabını, Jüpiter mahkemeyi veya kanunu, Kuzey Düğümü (caput draconis) ileri gelenlerden kaynaklanan bir engeli, Güney Düğümü (cauda draconis) ise avam tabakasını mani kılar.

Payların Birbirinden Çıkarılması Üzerine

Nihayetinde bütün bu payların yerleri diğerleri vasıtasıyla idrak edilmelidir. Zira payların tamamının mevcudiyeti dört unsurdan müteşekkildir, sayının alındığı ilk yönetici, kendisine doğru varılan ikinci yönetici, mesafenin başladığı üçüncü mevki ve payın nihayetinde düştüğü dördüncü mevki. Şu halde bütün bu mevkiler iki yönetici vasıtasıyla tayin edilen güçlerle birbirine rabtedilmiştir.

Şayet doğu derecesi meçhul ise, üçüncü mevkiden dördüncüye kadar olan mesafe alınır ve ikinci yöneticiden aksi istikamette sevk edilir. Buradan aranan mevkideki dereceye ulaşmak zaruridir. Diğer üç unsurdan hareketle ikincisini tespit etmek istediğimizde ise, üçüncü yöneticiden dördüncüye kadar olan mesafe alınır, birinci yöneticiden itibaren sırasıyla yürütülür ve böylece ikinci derecesine vasıl olunur.

Örnek kabilinden, Güneş ilk olarak Koç'un 18. derecesini, ikinci olarak Ay Aslan'ın 20. derecesini, üçüncü olarak yükselen (ascendens) İkizler'in 15. derecesini tutsun.

Dördüncü olarak Şans Noktası Terazi'nin 18. derecesinde bulunsun, nitekim şayet yükselenin derecesini geriye kalanlardan araştırırsak, Güneş'ten Ay'a kadar olan mesafeyi alırız ve 123 derece eder, öyleyse bu yekûnu Şans Noktasının derecesinden burçların sırasının tersine doğru düşeriz, böylece zorunlu olarak İkizler'in 15. derecesine varılır. Eğer geriye kalanlardan Güneş'i seçersek, yükselenin derecesinden Şans Noktasının bulunduğu yere kadar sayarız ve 123 derece eder ki bunlar Ay'ın derecesinden burçların sırasının tersine doğru düşüldüğünde Koç'un 18. derecesine ulaşırlar. Şayet geriye kalanlardan Ay'ı araştırırsak, keza yükselenin derecesinden Şans Noktasının bulunduğu yere kadar sayarız ve 123 derece eder, öyleyse bu yekûn Güneş'in derecesinden burçlar sırasınca ilerletildiğinde Aslan'ın 20. derecesine varır.

Belhli Albumasar'ın astronomiye büyük girişi hayırla sona erdi, Venedik'te, Melchior Sessa'nın emri ve masraflarıyla, Jacobus Pentius de Leucho tarafından, Rabbimizin 1506. yılında, Eylül'ün 6. gününde, şanlı efendimiz Leonardo Loredan Venedik Dükü iken basılmıştır.

Aşağı alemde vuku bulan olayların yönetimi, kısmen sık sık yinelenen deneyler yoluyla, kısmen de doğaya ilişkin derin düşünce yoluyla izlenir.

Bu metin neden önemli

Ebu Ma'şer'in Astronomiye Giriş'i, Arap astronomi ve astroloji bilgisini Latin Batı'ya aktaran temel eserlerden biridir. Kerintiyalı Hermann tarafından yapılan Latince çevirisi Orta Çağ ve Rönesans Avrupası'nda geniş biçimde okundu. Bu pasaj, astrolojinin metafizik temelini ortaya koyar: gökler yalnızca birer işaret değil, aşağı alemdeki oluş ve bozuluşun doğal sebebidir. Metnin gezegenler arasında Güneş'e verdiği öncelik, mevsimlerin, canlıların, bitkilerin ve madenlerin ona bağlı devinimiyle temellendirilir. Böylece göksel düzen ile yeryüzü arasındaki bağ, deney ve akıl yürütmenin birlikte doğruladığı bir doğa yasası olarak sunulur.

Bu eser Astroloji Koleksiyonu'nun parçasıdır →

Künye
Kaynak eser
Introductorium in Astronomiam (Ebu Maşer el-Belhî / Albumasar) — Latince aslından, tam metin, Kerintiyalı Hermann çevirisi
Neşir
Venedik, Melchior Sessa siparişiyle Jacobus Pentius de Leucho baskısı, 1506
Konum
Eserin tamamı, sekiz bölüm
Çeviren
Şira Nur Uysal
Dijital nüsha
Archive.org (gpl_1792861, George Peabody Library)
Bu Türkçe çeviri © Şira Nur Uysal, CC BY-SA 4.0 ile paylaşılmıştır (serbestçe kullanın, kaynak gösterin, değiştirirseniz aynı lisansla paylaşın). Kullanım & lisans →
Bu Çeviriye AtıfUysal, Ş. N. (Çev.). (2026). Astronomiye Giriş: Aşağı Alemin Yönetimi. Kadim Kütüphane. https://kadimkutuphane.com/ebu-masar-astronomiye-giris-asagi-alemin-yonetimi
Bülten

Yeni metinlerden ilk sen haberdar ol

Tam çeviriler, PDF'ler ve yeni eklenen kaynaklar hazırlandıkça e-postana düşsün.

← Kütüphaneye dön