Ülkelerin Yasaları Kitabı: Kader, Yıldızlar ve İnsan Özgürlüğü
William Cureton'ın Bardaisan, Meliton, Ambrose ve Mara Bar Serapion'un eserlerini derlediği Spicilegium Syriacum adlı çalışmanın özgün başlık sayfası (Londra, 1855).

Ülkelerin Yasaları Kitabı: Kader, Yıldızlar ve İnsan Özgürlüğü

Bardaisan (Bardesanes) — İngilizce çeviri: William Cureton· 1855 (çeviri); özgün diyalog yaklaşık MS 220· Özgün: Süryanice (Cureton'ın 1855 İngilizce çevirisinden)· archive.org (Cureton 1855) · ~48 dk okuma

Ülkelerin Yasaları Kitabı, Edessalı Bardaisan'ın (154-222) öğrencisi Philippos tarafından kaleme alınmış bir diyalogdur ve Süryanice yazının günümüze ulaşan en eski özgün eseridir. Avida'nın sorusuyla açılır: Tanrı insanı günah işleyemeyecek biçimde yaratamaz mıydı? Bardaisan doğa, kader ve özgür irade arasındaki dengeyi kurar; yıldızların insan hayatındaki payını kabul eder ama her ülkenin kendi yasalarına göre yaşadığını, yıldızların bunları değiştiremediğini göstererek astrolojik kadercilik karşısında insan özgürlüğünü savunur. Aşağıda diyaloğun tamamı yer alır.

Türkçe çeviri (tam metin) · Çeviren Şira Nur Uysal

ÜLKELERİN KANUNLARI

KİTABI

Birkaç gün önce kardeşimiz Şemaşgram’ı ziyarete gitmiştik. Bardesan da gelip bizi orada buldu; onu yoklayıp iyi olduğunu görünce bize sordu, “Ne hakkında konuşuyordunuz, zira içeri girerken dışarıdan sesinizi işittim?”

Çünkü ne zaman kendisinden önce bir şey hakkında konuştuğumuzu görse, bu konuda bizimle sohbet edebilmek için, “Ne diyordunuz?” diye sorma âdeti vardı. Bu yüzden ona şöyle dedik, “Şu Avida bize diyordu ki: ‘Eğer Tanrı sizin söylediğiniz gibi birse ve insanlığı O yarattıysa, emredildiğiniz şeyi yapmanızı diliyorsa, insanları neden yoldan çıkamayacak, her zaman iyi olanı yapacak şekilde yaratmadı; zira böylece O’nun iradesi gerçekleşmiş olurdu.’”

Bardesan ona der, “Söyle bana oğlum Avida, her şeyin Tanrısının bir olmadığını ya da bir olup da insanların kutsal ve doğru bir şekilde davranmalarını dilemediğini neden düşünüyorsun?”

Avida der, “Ben efendim, bana bir yanıt verebilsinler diye kendi yaşıtım olanlara sordum.”

Bardesan ona der, “Eğer öğrenmek istiyorsan, onlardan daha yaşlı olan birinden öğrenmen senin için daha faydalı olurdu; yok eğer öğretmek istiyorsan, onlara soru sorman gerekmez, bilakis arzuladıkları şeyi sana sormaları için onları ikna etmen gerekir. Zira öğretmenlere genellikle soru sorulur, kendileri soru sormazlar. Bir soru sorduklarında da bu, soru soranın zihnini düzgün bir şekilde sorabilmesi ve arzusunun ne olduğunu bilebilmeleri için yönlendirmek amacıyla olmalıdır. Zira insanın nasıl soru soracağını bilmesi iyi bir şeydir.”

Avida der, “Öğrenmeye istekliyim, fakat sana sormaktan utandığım için ilkin bu kardeşlerime sormaya başladım.”

Bardesan der, “Zekice konuşuyorsun. Yine de bil ki sorularını düzgünce soran, ikna olmaya istekli olan ve hakikat yoluna inat etmeksizin yaklaşan kimsenin utanmasına gerek yoktur; zira bahsettiğim bu hususlarla, sorunun yöneltildiği kimseye muhakkak hoşnutluk verecektir. Dolayısıyla oğlum, hakkında soru sorduğun bu meseleye dair zihninde herhangi bir şey varsa, bunu hepimize söyle; bizim de hoşumuza giderse seninle hemfikir oluruz; hoşumuza gitmezse, neden hoşumuza gitmediğini sana göstermek mecburiyetinde kalırız. Ve eğer zihninde buna dair hiçbir şey olmadan, Öğrencilere yakın zamanda katılmış ve yeni araştırmaya başlamış bir adam gibi yalnızca bu sözü bilmek istediysen, bizden kazançsız ayrılmayasın diye sana bildireceğim; sana anlattıklarım hoşuna giderse bu meseleye dair sana verecek başka şeylerimiz de var, fakat hoşuna gitmezse biz kendi adımıza hiçbir art niyet olmadan konuşmuş oluruz.”

Avida der, “İşitmeyi ve ikna olmayı çok arzuluyorum, çünkü bu sözü başka kimseden duymadım; fakat kendi zihnimden bu kardeşlerime söyledim ve onlar beni ikna etmek istemeyip, ‘Gerçekten inan, o zaman her şeyi bilebileceksin’ diyorlar; oysa ben ikna edilmedikçe inanamam.”

Bardesan der, “İnanmak istemeyen yalnızca Avida değildir; pek çokları da içlerinde inanç olmadığı için ikna dahi olamazlar, daima yıkıp yaparlar ve hakikatin tüm bilgisinden yoksun kalırlar. Yine de Avida inanmak istemediği için, işte, onun sorduğu bu hususa dair inanan sizlere konuşacağım ve o da biraz daha fazlasını işitecektir.”

Ve bize şöyle demeye başladı, "İmanı olmayan ve hakikatin hikmetinden gelen bilgiyi edinmemiş pek çok insan vardır. Bu sebeple konuşmaya ve öğretmeye yetkin değillerdir, kulak vermeye de kolay kolay yanaşmazlar. Zira üzerinde inşa edecekleri iman temeline sahip değillerdir ve ümit bağlayabilecekleri bir güvenleri yoktur. Tanrı hakkında da şüpheye düştüklerinden, kendilerini her türlü korkudan kurtaracak olan O'nun korkusu da içlerinde bulunmaz, çünkü Tanrı korkusunu içinde taşımayan kimse, her türlü korkunun boyunduruğu altındadır. İnanmadıkları şey her ne olursa olsun, layıkıyla inanmadıklarından bile emin değillerdir; zihinleri kararsızdır, ayakta duramazlar, düşüncelerinin tadı ağızlarında yavan kalır, daima ürkek, aceleci ve cüretkardırlar. Fakat Avida'nın dediği, 'Tanrı bizi neden günah işlemeyecek ve suçlu olmayacak şekilde yaratmadı?' sorusuna gelince, şayet insan böyle yaratılsaydı, kendi için var olmaz, kendisini hareket ettirenin aleti olurdu; bilinir ki dilediği gibi hareket ettiren kimse, onu ya iyiye ya da kötüye sevk eder. O vakit bir insanın, bir başkasının çaldığı bir arptan yahut bir başkasının idare ettiği bir gemiden ne farkı kalırdı? Zira övgü de yergi de sanatkarın elindedir; arpın kendisi üzerinde ne çalındığını bilmez, gemi de iyi idare edilip yönlendirildiğinin farkında değildir; bunlar yalnızca ilmi kendinde bulunduranın kullanımı için yapılmış aletlerdir. Fakat Tanrı lütfuyla insanı böyle yaratmayı dilemedi, bilakis onu Özgür İrade ile pek çok şeyin üzerine yükseltti ve onu meleklerle eşit kıldı. Zira güneşe, aya, gökkubbeye ve kimi yönlerden bizden daha büyük olan diğer yaratılmışlara bakın; onlara kendiliklerinden bir Özgür İrade verilmemiştir, hepsi yalnızca kendileri için buyurulanı yapsınlar ve başka bir şey yapmasınlar diye bir nizamla sabit kılınmıştır. Güneş hiçbir zaman, vaktimde doğmayacağım demez; ay da başkalaşmayacağım, küçülmeyeceğim ve büyümeyeceğim demez; yıldızların hiçbiri doğmayacağım ve batmayacağım demez; ne deniz gemileri taşımayacağım ve sınırlarım içinde durmayacağım der, ne tepeler yerleştirildiğimiz yerlerde kalmayacağız der; rüzgarlar esmeyeceğiz demez, yeryüzü de üzerimdekileri taşımayacağım ve beslemeyeceğim demez. Bilakis bütün bunlar tek bir nizama hizmet eder ve ona boyun eğer, zira yanılmaz olan Tanrı'nın hikmetinin aletleridir onlar. Şayet her şey hizmet etseydi, kendisine hizmet edilen kim olurdu; şayet her şeye hizmet edilseydi, hizmet eden kim olurdu? O vakit hiçbir şeyin birbirinden farkı kalmazdı. Çünkü tek olan ve içinde hiçbir farklılık barındırmayan şey, şu ana dek vücut bulmamış bir Varlıktır. Fakat hizmet için gerekli olan şeyler, insanın kudretine verilmiştir, zira insan Elohim'in suretinde yaratılmıştır. Bu sebeple bir süre kendisine hizmet etsinler diye bu şeyler ona lütufla verilmiştir; kendi iradesiyle kendini yönetmesi ve yapmaya muktedir olduğu her ne varsa, dilerse yapması, dilemezse yapmaması, kendini aklaması ya da mahkum etmesi ona bağışlanmıştır. Zira şayet kendisiyle mahkum olabileceği kötülüğü işleyemeyecek biçimde yaratılmış olsaydı, aynı şekilde yapacağı iyilik de kendisine ait olmaz ve onunla aklanamazdı. Çünkü kendi iradesiyle iyi ya da kötü olanı yapmayan kimsenin aklanması da mahkum edilmesi de uğruna yaratıldığı o Kadere bağlı kalırdı. Bu sebeple açıkça bilin ki, Tanrı'nın insana olan iyiliği pek büyüktür ve sözünü ettiğimiz tüm bu Unsurlardan daha fazla Özgür İrade ona verilmiştir; ta ki bu aynı Özgür İrade ile kendini aklayabilsin, tanrısal bir surette kendini yönetsin ve kendileri için Özgür İradeye sahip olan meleklerle hemhal olabilsin. Zira biliriz ki melekler dahi kendileri için Özgür İradeye sahip olmasalardı, insan kızlarıyla münasebette bulunmaz, günah işlemez ve makamlarından düşmezlerdi. Aynı şekilde Rablerinin iradesini yerine getiren diğerleri de, kendi üzerlerindeki kudretleri sayesinde yüceltilip takdis edildiler ve muazzam armağanlar aldılar. Zira var olan her şey, her şeyin Rabbine muhtaçtır ve O'nun armağanlarının sonu yoktur. Yine de bilin ki, bir nizamla durduklarını söylediğim o şeyler dahi tümüyle her türlü özgürlükten yoksun değildir ve bu sebeple son günde hepsi yargılanacaktır."

Ona derim ki, "Peki sabit kılınmış olan şeyler nasıl yargılanabilir?"

Bana der ki, "Unsurlar, ey Filipus, sabit oldukları ölçüde değil, kudret sahibi oldukları ölçüde yargılanacaktır; zira Varlıklar bir düzene konduklarında kendi tabii özelliklerinden mahrum kalmazlar, fakat birbirleriyle karışmalarıyla kudretlerinin gücü azalır ve Yaratıcılarının kudretiyle bastırılırlar; boyun eğdikleri ölçüde yargılanmayacaklar, kendilerine ait olan ölçüsünde yargılanacaklardır."

Avida ona der ki, "Bu söylediklerin pek güzeldir. Fakat işte, insanlara verilmiş olan buyruklar pek ağırdır ve onlar bunları yerine getirmeye muktedir değillerdir."

Bardesan der ki, “Bu, iyi olanı yapmak istemeyen ve bilhassa düşmanına itaat edip boyun eğmiş olan birinin cevabıdır. Zira insanlara güçlerinin yettiğinden başka bir şey emredilmemiştir. Çünkü Özgür İrade için uygun ve adil olan, önümüze konulmuş iki buyruk vardır, biri kötü olan ve kendimize yapılmasından hoşlanmayacağımız her şeyden uzak durmamız, diğeri ise iyi olan, sevdiğimiz ve kendimize de aynı şekilde yapılmasını arzuladığımız şeyleri yapmamızdır. Öyleyse çalmaktan kaçınmaya yahut yalan söylemekten, zina ve fuhuştan sakınmaya ya da nefret ve hileden uzak durmaya gücü yetmeyen hangi insan vardır? Çünkü işte, bütün bunlar insanın zihnine tabidir ve bedenin kudretinde değil, ruhun iradesindedir. Zira bir insan yoksul, hasta ve yaşlı olsa yahut uzuvları tutmasa bile, tüm bunları yapmaktan kaçınmaya muktedirdir; ve bunları yapmaktan kaçınmaya muktedir olduğu gibi, sevmeye, hayırdua etmeye, doğruyu söylemeye ve tanıdığı herkes için hayırlı olanı dilemeye de muktedirdir. Eğer sıhhati yerindeyse ve ellerini kullanabiliyorsa, sahip olduğundan bir şeyler vermeye de muktedirdir; keza hasta ve düşkün olanı beden gücüyle desteklemeye de muktedirdir. Öyleyse imandan yoksun olanların yakındığı şeyleri yapmaya kimin gücü yetmez, bilmem. Zira bence insanın kudreti her şeyden çok bu buyruklardadır. Çünkü bunlar kolaydır ve onları engelleyebilecek hiçbir şey yoktur. Zira bize yalnızca bedenen güçlü olanların taşıyabileceği ağır taş, kereste veya başka şeylerin yükünü taşımamız emredilmedi; ne yalnızca kralların yapabileceği kaleler inşa etmemiz ve şehirler kurmamız emredildi; ne yalnızca gemicilerin dümen tutmakta mahir olduğu gemileri sevk etmemiz; ne de yalnızca geometricilerin yapmayı bildiği üzere yeryüzünü ölçüp taksim etmemiz; ne de bazı insanların sahip olup geri kalanların mahrum olduğu o sanatlardan herhangi biri emredildi. Fakat Tanrı'nın inayeti uyarınca bize esirgenmeksizin buyruklar verildi; öyle ki içinde bir ruh taşıyan her insan bunları sevinçle yerine getirebilir; zira iyi olanı yaptığında sevinmeyen hiçbir insan yoktur; bu lütuf için yaratılmamış olan ve Delice Otu olarak adlandırılanlar müstesna, kötülüklerden sakındığında kendi içinde haz duymayan kimse de yoktur. Zira bir insanı gücünün yetmediği bir şeyden ötürü suçlayan yargıç adaletsiz olmaz mıydı?”

Avida ona der ki, “Bu işlere dair, ey Bardesan, bunların yapılmasının kolay olduğunu mu söylüyorsun?”

Bardesan der ki, “İsteyene bunların kolay olduğunu söyledim ve söylüyorum; zira bu, özgür bir zihnin ve Hükümdarlarına başkaldırmamış bir ruhun iyi halidir. Çünkü bedenin eylemine engel olan pek çok şey vardır, bilhassa yaşlılık, hastalık ve yoksulluk.”

Avida der ki, “Belki insan kötü şeylerden sakınmaya muktedir olabilir, lakin iyi şeyleri yapmaya insanlar arasında kimin gücü yeter?”

Bardesan der ki, “İyilik yapmak, kötülükten sakınmaktan daha kolaydır. Çünkü iyi olan insanın kendisine aittir ve bu sebepten ötürü ne zaman iyilik yapsa sevinir; fakat kötü olan düşmanın işidir ve bu sebepten ötürü bir insan huzursuz olduğunda ve fıtratında sıhhatli kalmadığında kötü şeyler yapar. Zira bil ki oğlum, insanın dostunu övmesi ve onu kutsaması kolay bir şeydir; lakin bir insanın nefret ettiği kimseyi yermemesi ve ona sövmemesi kolay değildir. Yine de bu mümkündür; ve insan iyi olanı her yaptığında zihni neşeli, vicdanı huzurludur ve yaptığını herkesin görmesinden hoşnut olur; fakat insan ne zaman haksızlık etse ve bir kötülük işlese, telaşlanır, huzursuz olur, hiddet ve öfkeyle dolar, ruhunda ve bedeninde azap çeker. Bu haldeyken herkes tarafından görülmekten hoşnut olmaz; sevindiği, ardı sıra övgü ve hayırdua gelen şeyler onun tarafından reddedilir; telaşlandığı ve huzursuz olduğu şeylerin ardı sıra ise yerme laneti gelir. Lakin belki bir kimse, ahmakların dahi alçakça şeyler yaptıklarında haz aldıklarını söyleyebilir; fakat bu haz onları yaparken değildir, övüldükleri için değildir ve iyi bir umut uğruna değildir; ve bu haz onlarla birlikte kalıcı olmaz. Zira iyi bir umut için sıhhatli bir haldeki zevk başkadır, kötü bir umut için hastalıklı bir haldeki zevk başkadır. Çünkü şehvet başka şeydir, sevgi başka şeydir; dostluk başka şeydir, yoldaşlık başka şeydir; ve açıkça anlamalıyız ki sevginin dizginsiz taşkınlığına şehvet denir; her ne kadar onda bir anlık bir zevk bulunsa da, zevki ebediyen bozulmaz ve çözülmez olan o hakiki sevgiden fersah fersah uzaktır.”

Ona derim ki, “Bu Avida yine şu minvalde söylüyordu, ‘İnsan kötülüğü Fıtratından ötürü yapar; zira doğası gereği kötülük yapacak şekilde yaratılmamış olsaydı kötülük yapmazdı.’”

Bardesan der ki, “Şayet bütün insanlar tek bir işi yapsaydı ve tek bir zihinle hareket etseydi, o vakit onları yönetenin Fıtratları olduğu bilinirdi ve size sözünü ettiğim Özgür İradeye sahip olmazlardı. Yine de Fıtratın ne olduğunu ve Özgür İradenin ne olduğunu anlayasınız diye, size bildirmeye devam edeceğim.”

İnsanın Doğası şudur: Doğması, büyümesi, boy atması, yiyip içerek, uyuyup uyanarak çocuk sahibi olması, yaşlanması ve ölmesi. Bunlar Doğaya ait olduklarından yalnızca tüm insanlara değil, içlerinde bir can taşıyan tüm hayvanlara ve bazıları da ağaçlara aittir. Zira bu, her şeyi buyrulduğu gibi yürüten, üreten ve yerli yerine koyan bedensel bir işleyiştir. Ancak Hayvanların da eylemlerinde Doğayı koruduğu görülür. Zira aslan, Doğası gereği et yer; bu sebeple tüm aslanlar etoburdur. Koyun ot yer; bu sebeple tüm koyunlar otoburdur. Arı, kendisini besleyen balı yapar; bu sebeple tüm arılar bal yapıcıdır. Karınca kışın beslenebilmek için yazın kendine zahire yığar; bu sebeple tüm karıncalar aynı şekilde davranır. Akrep, kendisine zarar vermemiş olanı da iğnesiyle sokar; nitekim bütün akrepler böyle sokar. Bütün hayvanlar Doğalarını korurlar; otla beslenenler et yemez, etle beslenenler de ot yemez. Oysa insanlar bu şekilde yönetilmezler; bedenlerine ait şeylerde hayvanlar gibi Doğalarını korurlar, zihinlerine ait şeylerde ise özgür ve kudret sahibi olduklarından, Tanrı'nın benzeri gibi dilediklerini yaparlar. Zira onların arasında öyleleri vardır ki et yer, ekmeğe el sürmez; öyleleri vardır ki et yerken ayrım gözetir; öyleleri vardır ki içinde can bulunan hiçbir hayvanın etini yemez; öyleleri vardır ki anneleriyle, kız kardeşleriyle ve kızlarıyla münasebette bulunur; öyleleri vardır ki kadınlara hiç yaklaşmaz; öyleleri vardır ki aslanlar ve leoparlar gibi intikam alır; öyleleri vardır ki akrepler gibi kendilerine hiçbir zararı dokunmamış olanı incitir; öyleleri vardır ki koyun gibi güdülür ve kendilerini yönetenleri incitmez; öyleleri vardır ki erdemle hareket eder ve bazıları da

...doğrulukla ve bazıları da kötülükle. Ve eğer biri kalkıp da her birinin böyle davranmaya yönelik ayrı bir Tabiatı olduğunu söylerse, durumun böyle olmadığını görsün. Zira daha önce zina eden ve ayyaş olan niceleri vardır ki, kendilerine iyi öğütlerin ihtarı ulaştığında iffetli ve ölçülü olmuşlar, bedenlerinin şehvetini terk etmişlerdir. Ve niceleri de vardır ki iffet ve ölçülülükle yaşamışlar; fakat doğru ihtarı savsaklayıp İlahın ve yol göstericilerinin buyruklarını hor gördüklerinde hakikat yolundan sapmış, zina eden ve sefih kimseler haline gelmişlerdir. Bazıları da vardır ki bu düşüşün ardından yeniden tövbe etmişlerdir; üzerlerine korku gelmiş ve vaktiyle sebat ettikleri hakikate geri dönmüşlerdir. O halde insanın Tabiatı nedir? Çünkü işte, bütün insanlar davranışlarında ve arzularında birbirinden farklıdır; tek bir iradede ve tek bir öğütte sebat edenler ise birbirlerine benzerler. Fakat şehvetleri kendilerini şu ana dek ayartan ve tutkuları kendilerini yöneten o insanlar, yaptıkları her türlü kötülüğü Yaratıcılarına yüklemek isterler; ta ki kendileri kusursuz bulunsun ve onları yaratan Zat boş bir bahaneyle suçlansın. Tabiatın bir yasası olmadığını görmezler; zira bir insan boyu uzun ya da kısa, rengi ak ya da kara olduğu için yahut gözleri büyük ya da küçük olduğu için veya bedenin kusurlarından herhangi biri sebebiyle kınanmaz. Fakat hırsızlık yaparsa, yalan söylerse, hileye başvurursa, zehirlerse, lanet okursa veya bunlara benzer işler yaparsa kınanır. Çünkü işte, buradan açıkça anlaşılmaktadır ki, kendi ellerimizle yapılmayan, Tabiattan edindiğimiz şeyler sebebiyle ne mahkum ediliriz ne de bunlar sebebiyle aklanırız; lakin kendi Özgür İrademizle yaptığımız şeyler, şayet iyilerse, onlar sayesinde aklanır ve övülürüz, şayet kötülerse, onlar sebebiyle mahkum edilir ve kınanırız.”

Ona tekrar sorduk ve dedik ki, “İnsanların Talihin hükmüyle, kimi zaman kötülükle, kimi zaman da iyilikle yönetildiğini söyleyen başkaları da var.”

Bize şöyle dedi, "Ey Filip ve Baryama, ben de bilirim ki Keldaniler diye adlandırılan adamlar ve bir zamanlar benim de sevdiğim gibi bu sanatın bilgisini seven başkaları vardır; zira başka bir yerde tarafımdan söylenmiştir ki, insan canı pek çoklarının bilmediğini ve aynı insanların yapmayı tasarladığını bilmeye muktedirdir; ve yaptıkları her kötülük, yaptıkları her iyilik ve zenginlikte, yoksullukta, hastalıkta, sağlıkta ve bedensel kusurlarda başlarına gelen her şey, Yedi Yıldızlar diye adlandırılan o Yıldızların etkisindendir, başlarına bunlardan ötürü gelir ve onlar tarafından yönetilirler. Fakat bu şeylerin aksini söyleyen başkaları da vardır; bu sanatın Keldanilerin bir yalanı olduğunu yahut Talihin hiç var olmadığını, yalnızca boş bir isimden ibaret olduğunu; büyük küçük her şeyin insanın ellerine bırakıldığını ve bedensel kusurlar ile kusurların tesadüfen meydana gelip başına geldiğini söylerler. Başkaları ise der ki, insan ne yaparsa yapsın, kendisine verilmiş olan Özgür İrade ile kendi iradesiyle yapar; ve başına gelen kusurları, noksanları ve kötü şeyleri Tanrı'dan bir ceza olarak alır. Bana gelince, acizane fikrime göre, bu üç fırka bana kısmen doğru, kısmen yanlış görünmektedir. Doğrudurlar, çünkü insanlar gördükleri veçheye göre konuşurlar; ve yine doğrudurlar, zira insanlar başlarına nelerin geldiğini görür ve yanılırlar; çünkü alemleri kuran, insanı yaratan, Yöneticileri tayin eden ve her şeye kendisine uygun düşen gücü veren Tanrı'nın hikmeti onlardan daha zengindir. Fakat ben derim ki, Tanrı, Melekler, Kudretler, Yöneticiler, Unsurlar, insanlar ve hayvanlar bu güce sahiptir; ancak sözünü ettiğim bütün bu mertebelere her şeyde güç verilmemiştir. Zira her şeye gücü yeten Bir'dir; lakin benim de dediğim gibi, bazılarında güçleri vardır ve bazılarında güçleri yoktur; ta ki güç sahibi oldukları şeyde Tanrı'nın iyiliği görülsün ve güç sahibi olmadıkları şeyde ise bir Rableri olduğunu bilsinler. Dolayısıyla, Keldanilerin dediği gibi bir Talih vardır; fakat her şeyin irademize bağlı olmadığı şuradan bellidir ki, insanların çoğu zengin olmayı, hemcinsleri üzerinde iktidar kurmayı, bedenlerinde sağlıklı olmayı ve işlerin arzu ettikleri gibi kendilerine tabi olmasını istemiştir; yine de zenginlik pek az kimsede bulunur; kudret de şurada burada tek tük kimseden başkasında görülmez; beden sağlığı da bütün insanlarda bulunmaz; ne zengin olanlar zenginliklerine bütünüyle maliktir, ne de iktidarda olanlar her şeyi diledikleri gibi kendilerine itaat eder bulurlar; ve bazen arzu etmedikleri bir biçimde kendilerine itaatsizlik edilir; ve zenginler bir vakit diledikleri gibi varlıklıyken, başka bir vakit arzu etmedikleri bir biçimde yoksul düşerler; ve tam manasıyla yoksul olanlar istemedikleri bir tarzda ikamet eder, dünyada arzu etmedikleri bir tarzda yaşarlar; şeylere tamah ederler ve o şeyler onlardan kaçar. Ve pek çokları çocuk sahibi olur ama onları büyütemez; başkaları onları büyütür ama çocuklar mirasçı olamaz; başkaları mirasçı olur ama bir utanç ve dert vesilesi haline gelir; başkaları diledikleri gibi zengindir ama istemedikleri halde sağlıkları bozuktur; başkaları da arzu ettikleri gibi sağlıklıdır ama istemedikleri halde yoksuldur. Bazıları diledikleri şeylerin çoğuna ve dilemediklerinin azına sahiptir; bazıları da dilemedikleri şeylerin çoğuna ve dilediklerinin pek azına sahiptir; ve böylece görülür ki zenginlik, itibar, sağlık, hastalık, evlatlar ve çeşitli arzu nesneleri Talihin emrine verilmiştir ve kendi elimizde değildir. Fakat dilediğimiz gibi olanlardan hoşnut kalır ve seviniriz; dilemediğimiz şeylere doğru ise zorla çekiliriz. Ve dilemediğimiz halde başımıza gelen şeylerden açıkça anlaşılır ki, dilediğimiz şeylere gelince de, bunlar başımıza onları dilediğimiz için gelmez, bilakis nasıl vuku bulacaklarsa öyle vuku bulurlar; ve bazılarından hoşnut kalırız, bazılarından ise kalmayız. Ve biz insanların eşit biçimde Tabiat tarafından, farklı biçimde Talih tarafından ve her birimiz dilediği gibi Özgür İrademiz tarafından yönetildiğimiz görülür. Fakat şimdi konuşalım ve Talihin her şey üzerinde gücü olmadığını gösterelim; zira bu durumun bizzat kendisi

Talih denilen şey, Güçler'e ve Unsurlar'a Tanrı tarafından verilen bir ilerleyiş düzenidir; ve bu ilerleyişe ve düzene göre akıllar, ruhla birlikte olmak üzere aşağı inerek değişirler, ruhlar da bedenle birlikte olmak üzere aşağı inerek değişirler. Bu değişimin kendisine Talih ve bu topluluğun Doğumu denir; bu topluluk, Tanrı'nın lütfu ve inayetiyle yardım görmüş ve her şeyin kemaline kadar yardım görmekte olan şeye yardım etmek üzere elenip arındırılmaktadır. Bu nedenle beden Doğa tarafından yönetilir, ruh da onunla birlikte acı çeker ve algılar; beden, münferit olarak yaptığı her şeyde Talih tarafından zorlanmaz veya desteklenmez; zira bir erkek on beş yaşından önce baba olamaz, bir kadın da on üç yaşından önce anne olamaz. Aynı şekilde yaşlılık için de bir yasa vardır; çünkü kadınlar doğurmaktan kesilir ve erkekler doğal üreme gücünden mahrum kalır; kendi Doğaları tarafından yönetilen diğer hayvanlar ise, belirttiğim bu yaşlardan önce sadece üremekle kalmaz, aynı zamanda insanların bedenleri yaşlandığında üreyemez hale geldiği gibi, üreyemeyecek kadar yaşlanırlar; beden onları verecek Doğaya sahip olmadığı o zamanda, Talih de onlara çocuk veremez. Yine Talih, insanın bedenini yemeden ve içmeden hayatta tutamaz; yiyeceği ve içeceği olduğunda dahi onun ölmesini engelleyemez, zira bunlar ve daha pek çok şey Doğanın kendisine aittir; fakat Doğanın vakitleri ve usulleri tamamlandığında, o vakit Talih bunların arasında görünür hale gelir ve birbirinden ayrı şeyler husule getirir; kimi zaman Doğaya yardım edip onu artırır, kimi zaman da ona engel olup zarar verir; bedenin büyümesi ve kemali Doğadandır; fakat bedendeki hastalıklar ve kusurlar Doğanın haricinde ve Talih sebebiyle gelir. Erkeklerin ve dişilerin birleşmesi ve her iki tarafın hazzı Doğadandır; fakat iğrençlikler, bambaşka birleşme biçimleri ve insanların şehvetleri yüzünden birleşme uğruna yaptıkları tüm pislik ve edepsizlikler Talihten gelir. Doğum ve çocuklar Doğadandır; kimi zaman çocukların sakat doğması,

kimi zaman terk edilip atılmaları ve kimi zaman da vaktinden önce ölmeleri Talihtendir. Bütün bedenler için ölçülü bir kifayet Doğadandır; yiyecek kıtlığı ve bedenlerin dert çekmesi Talihten gelir; yine aynı Talih sebebiyle gereksiz oburluk ve israf doğar. Doğa, yaşlıların gençlere, bilgelerin de ahmaklara hâkim olmasını; yiğitlerin zayıflara, cesurların da korkaklara önderlik etmesini emreder. Oysa Talih, çocukların yaşlılara, ahmakların da bilgilere önder olmasına; savaş zamanında zayıfların yiğitleri, korkakların da cesurları yönetmesine yol açar. Ve açıkça bilin ki, Doğa doğru yolundan ne zaman sapsa, bu sapma Talih yüzündendir; zira Doğum denilen o değişimi üzerinde taşıyan o Başlar ve Yöneticiler birbirlerine muhaliftir. Bunlardan Sağ olarak adlandırılanlar, ilerleyiş kendilerine yardım ettiğinde ve felekteki yüksek mevkilerde, kendi paylarında durduklarında Doğaya yardım eder ve onun mükemmelliğini artırırlar; Sol olarak adlandırılanlar ise şerdir ve onlar da yüksek mevkileri tuttuklarında Doğaya muhalif olurlar; sadece insanlara değil, farklı zamanlarda hayvanlara, ağaçlara, meyvelere, yılın mahsulüne, su pınarlarına ve kontrolleri altındaki Doğada bulunan her şeye zarar verirler. Ve

Güçler arasında var olan bu ayrılıklar ve fırkalar yüzünden bazı insanlar dünyanın hiçbir gözetim olmadan yönetildiğini zannetmişlerdir; çünkü bu fırkaların, ayrılıkların, aklanmanın ve mahkûmiyetin, Tanrı tarafından Özgür İrade ile verilen o tesirden kaynaklandığını bilmezler; öyle ki o failler de kendi güçleriyle ya aklansın ya da mahkûm edilsinler. Talihin Doğayı ezdiğini gördüğümüz gibi, insanın Özgür İradesinin de Talihin kendisini geri püskürttüğünü ve ezdiğini görebiliriz; fakat her şeyde değil, tıpkı Talihin kendisinin de Doğayı her şeyde geri püskürtemediği gibi; zira tüm yaratılanların yaşamının ve kemalinin, tüm Varlıkların ve Doğaların durumunun nasıl olması gerektiğini takdir Edenin huzurunda uygun görüldüğü üzere, ilerleyiş tamamlanıncaya, ölçü ve sayı doluncaya dek bu üç şeyin, yani Doğa, Talih ve Özgür İradenin yaşamlarında muhafaza edilmesi gerekir.

Avida der ki, "İnsanın kötülüğü Doğasından ötürü yapmadığına ve bütün insanların eşit şekilde yönetilmediğine, gösterdiğin bu şeylerle kani oldum. Fakat kötülük yapanların bunu Talih ve Kader yüzünden yapmadığını da gösterebilirsen, o vakit insanın kendi Özgür İradesine sahip olduğuna, Doğası gereği iyi olan şeylere yaklaştırılıp kötü olan şeylerden sakındırıldığına ve bu sebeple son günde adaletle yargılanacağına inanmak hak olacaktır."

Bardesan der ki, "İnsanların eşit şekilde yönetilmediğinden hareketle, kötülüğü Doğalarından ötürü yapmadıklarına kani oldun, öyle mi? Şu halde, Talihlerin ve Güçlerin hükmünün bütün insanları eşit şekilde harekete geçirmediğini, aksine Maddi doğaya hizmet etmekten ve Güçlerin kontrolüyle sürüklenmekten kaçınmak için kendi içimizde Özgür İradeye sahip olduğumuzu sana gösterebilirsek, bu mesele seni kötülüğü tamamen Talihleri yüzünden de yapmadıklarına inanmaya mecbur eder."

Avida der ki, "Bunu bana kanıtla, sana ikna olacağım ve bana ne buyurursan yapacağım."

Bardesan der ki, "Babil'de bulunan Kildanilerin, insanların Doğum Anlarındaki yıldız kavuşumlarının ne gibi tesirler meydana getirdiğini anlatan kitaplarını okudun mu? Ya Mısırlıların, insanların başına gelen tüm hâlleri anlatan kitaplarını?"

Avida der ki, "Kildani öğretisinin kitaplarını okudum, lakin hangilerinin Babillilere, hangilerinin Mısırlılara ait olduğunu bilmiyorum."

Bardesan der ki, "Her iki memleketin de öğretisi birdir."

Avida der ki, "Bunun böyle olduğu bilinir."

Bardesan der ki, "İmdi işit ve anla ki, yeryüzündeki bütün insanların farksız bir biçimde yaptıkları şeyler, yıldızların kendi Talihlerinde ve paylarında hükmettiği şeyler değildir;

zira insanlar, Tanrı tarafından kendilerine bahşedilmiş olan o Özgür İrade ile muhtelif yerlerde kanunlar koymuşlardır. Çünkü bu bağışın kendisi, kendilerine verilmemiş olanı kendilerine mal eden Güçlerin o Talihine karşıttır. Hatırladığım kadarıyla, bütün dünyanın başı olan doğudan başlayarak anlatacağım.

"Serlerin Kanunları. Serlerin kanunları vardır; adam öldürmezler, zina etmezler ve putlara tapmazlar. Bütün Ser ülkesinde ne putlar vardır, ne fahişeler, ne adam öldüren ne de öldürülen kimse bulunur; oysa onlar da her saatte ve her günde doğmaktadırlar. Göğün ortasına yerleştiğinde o azgın Mars, Serlerin Özgür İradesini, bir adamın demir bir silahla komşusunun kanını dökmesi için zorlamaz. Venüs de Mars ile birlikte konumlandığında, Ser erkeklerinden herhangi birini komşusunun karısıyla yahut bir başka

kadınla birleşmeye zorlamaz; fakat zengin ile yoksul, hasta ile sağlıklı, yönetenler ile yönetilenler orada da vardır, çünkü bu hususlar Hükümdarların kudretine bırakılmıştır.

"Hindistan'daki Brahmanların Kanunları. Yine Hintler arasında, binlercesi ve on binlercesi bir arada bulunan Brahmanların bir kanunu vardır; asla cana kıymazlar, putlara tazim etmezler, zina etmezler, et yemezler ve şarap içmezler; aralarında bu sayılanların hiçbiri vuku bulmaz. Ve işte, kendi kendilerine koydukları bu kanunla kendilerini idare edeli bu insanların üzerinden binlerce yıl geçmiştir. Hindistan'daki Bir Başka Kanun. Hindistan'da ve aynı İklimde, Brahmanların soyundan ve onların öğretisinden olmayanlara ait bir başka kanun daha vardır; putlara kulluk ederler, zina yaparlar, adam öldürürler ve Brahmanların hoşuna gitmeyen diğer mekruh işleri işlerler.

Hindistan'ın aynı İkliminde, tıpkı diğer milletlerin hayvan eti yemesi gibi, adetleri gereği insan eti yiyen adamlar vardır. Fakat kötücül yıldızlar Brahmanları kötülük ve mekruh şeyler yapmaya zorlamamıştır; iyi

yıldızlar da diğer Hintleri kötülüklerden sakınmaya ikna edememiştir; kendilerine mahsus konumlarda ve insanlıkla ilgili Zodyak burçlarında güzelce dizilmiş olan o yıldızlar dahi, insan eti yiyenleri bu mekruh ve iğrenç gıdayı kullanmaktan vazgeçmeye ikna edememiştir.

"Perslerin Kanunları. Ve yine Persler, kendi kız kardeşlerini, kızlarını ve kızlarının kızlarını zevce olarak alabilmek üzere kanunlar koymuşlardır; hatta daha da ileri gidip öz annelerini dahi alanlar vardır. Bu Perslerin bir kısmı dağılmış olup Medya'da, Part ülkesinde, Mısır'da ve

[Not: Metnin başındaki bozuk ve parçalı Yunanca/Latince satırlar atlanarak okunabilir ve tutarlı kısımlarından itibaren çevrilmiştir.]

Frigya'da bulunurlar ve onlara Mecusiler denir. Bütün memleketlerde ataları için konulmuş olan kanuna uyarlar; fakat bütün Mecusiler ve Perslerin geri kalanı için Venüs'ün, Mars'ın tanıklığı altında, Satürn'ün kendi sınırlarında ve konutunda, Ay ile ve Satürn ile birlikte yerleştiğini söyleyemeyiz. Ve Partların Krallığı'nda, erkeklerin karılarını, kardeşlerini ve çocuklarını öldürdüğü ve hiçbir cezaya çarptırılmadığı birçok yer vardır; oysa Romalılar ve Grekler arasında bunlardan birini öldüren kimse, cezaların en büyüğü olan ölüm cezasına çarptırılır.

Gellerin Kanunları Geller arasında kadınlar eker, biçer, inşa eder ve işçilerin gördüğü bütün işleri yaparlar. Renkli elbiseler giymezler, ayakkabı takınmazlar, hoş kokulu yağlar sürünmezler; yabancılarla zina ettiklerinde ya da evlerindeki kölelerle cinsel ilişkiye girdiklerinde kimse onları kınamaz. Fakat onların kocaları olan Geller renkli giysiler kuşanır, altın ve mücevherlerle süslenir, hoş kokulu merhemlerle yağlanırlar. Böyle davranmaları kadınsı bir zayıflıktan ötürü değil, aralarında yürürlükte olan bir kanundan ötürüdür; ve bütün erkekler avlanmaya düşkündür, savaşçıdır. Fakat bütün Gel kadınları için Venüs'ün Oğlak'ta ya da Kova'da, uğursuz bir mevkide yerleştiğini söyleyemeyiz; ne de bütün Geller için Mars ve Venüs'ün, kudretli ve şehvet düşkünü erkeklerin doğduğunun yazılı olduğu Koç burcunda yerleştiğini söylememiz mümkündür.

Erkekler yumuşak giysiler ve türlü renklerle süslenir, altın kuşanır ve kokular sürünürler; bu durum herhangi bir kadınsı gevşeklikten ileri gelmez, zira onlar cesurdurlar, fevkalade savaşçıdırlar ve avcılığa son derece düşkündürler. Ne Gel kadınlarının hepsinin talihine, Oğlak'ta veya Kova'da uğursuz düşmüş olan Kıbrıslı [Venüs] düşmüştür; ne de erkeklerinin tümü, Keldanilerin cesur ve sefih kimselerin doğduğunu söyledikleri biçimde, Koç burcundaki Mars ile birlikte Aphrodite'ye sahiptir. Baktriyalılar arasında ise kadınlar her türlü süse ve her türlü kokuya gark olurlar; hizmetçileri olan kızlar ve delikanlılar, erkeklerden ziyade onlara hizmet eder. Büyük bir debdebe içinde ata binerler; atlarını bol altın ve pek kıymetli taşlarla donatırlar. İffetli davranmazlar, bilakis kölelerle ve yabancılarla pervasızca düşüp kalkarlar; böyle bir serbestlikleri vardır ve kocaları tarafından da suçlanmazlar, adeta kocalarına hükmederler. Fakat Baktriya'daki kadınların hepsinin doğum haritasında, kahkahayı seven Aphrodite'nin, Jüpiter ve Mars ile birlikte kendi sınırları içinde göğün ortasında durması gerekmez.

Arabistan'da ve Osroene'de ise yalnızca zina eden kadınlar öldürülmekle kalmaz, şüphe altında olanlar bile cezasız bırakılmaz.

Partlar ve Ermeniler arasında katiller bazen hâkim tarafından, bazen de öldürülen kimselerin kan hısımları tarafından öldürülür. Eğer bir kimse karısını, çocuksuz erkek kardeşini, evlenmemiş kız kardeşini, oğlunu veya kızını öldürürse, o memleketlerde böylesi bir kanun bulunduğundan ötürü hiç kimse tarafından suçlanmaz. Grekler ve Romalılar arasında ise hısımlarını ve akrabalarını öldüren kimseler çok daha ağır cezalara çarptırılır.

Baktriyalıların Kanunları Kaşaniler olarak da anılan Baktriyalılar arasında kadınlar, erkeklerin güzel elbiseleriyle, bol miktarda altın ve güzel mücevherlerle süslenirler; erkek ve kadın köleler, kocalarından ziyade onlara hizmet eder; atlara binerler; kimileri altın işlemeli elbiseler ve kıymetli taşlarla bezenir. Bu kadınlar iffet tanımazlar; köleleriyle ve o memlekete gelen yabancılarla cinsel ilişkide bulunurlar, kocaları da onları kınamaz. Hiçbir korkuları yoktur, çünkü Kaşaniler karılarını evin hanımı olarak görürler. Fakat bütün Baktriyalı kadınlar için, zengin, zina eden ve her hususta kocalarına boyun eğdiren kadınların doğduğu göğün ortasında, Mars'ın konutunda Venüs'ün, Mars'ın ve Jüpiter'in yerleştiğini söyleyemeyiz.

“Rakamlıların, Urfalıların ve Arapların Kanunları. Rakamlılar, Urfalılar ve Araplar arasında yalnızca zina yapan kadın değil, adı zinaya karışan kadın da ölüm cezasına çarptırılır. [Latince metin:] başkalarıyla, bilhassa da yabancılarla düşüp kalkarlar; kokulardan anlamazlar, boyalı giysiler giymez, ayakkabı takınmazlar; aksine Gelon erkekleri süslenir, saçlarını tarar, yumuşak ve rengarenk giysilere bürünür, altınlarla bezenip kokular sürünürler; üstelik bunlar güçlerinin zaafından ileri gelmez, zira son derece savaşçı ve pek yaman avcılardır. Yine de Gelon kadınlarının tamamı doğduklarında Venüs'ü Oğlak'ta yahut Kova'da kötü cin konumunda bulmuş değillerdir; erkekleri de Venüs'ü Mars ile birlikte Koç'ta bulundurmaz ki Keldani öğretisi bu konumlanış yüzünden erkeklerin kadınsı ve zevk düşkünü doğduğunu ileri sürer.

Dahası Susa'da kadınlar kokular, hem de en alalarını sürünür, değerli taşlardan süslerle bezenir, hizmetçi kızların refakatinde erkeklerden çok daha büyük bir çalımla boy gösterirler; yine de iffete riayet etmezler, diledikleri ister köle ister yabancı olsun herkesle serbestçe ilişki kurarlar ve bu serbesti erkekleri tarafından tanınmıştır; bundan ötürü kınanmadıkları gibi erkeklerine de hükmederler. Buna rağmen Susalı kadınların tamamının doğum haritasında Venüs, göğün ortasında Jüpiter ve Mars ile birlikte Jüpiter'in evlerinde yer almaz.

“Hatra'daki Kanunlar. Hatra'da, pek az bir değere sahip olsa dahi ufak bir hırsızlık suçunu işleyen kimsenin taşlanacağına dair bir kanun konulmuştur. Kaşaniler arasında bu tür bir hırsızlık yapanın yüzüne tükürürler. Romalılar arasında ufak bir hırsızlık yapan kırbaçlanır ve salıverilir. Fırat'ın öte yakasında ve Doğu'ya doğru, bir kimseye hırsız yahut katil diye hakaret edilirse pek öfkelenmez; lakin bir erkeğe oğlancı diye hakaret edilirse, o vakit cana kıyacak raddede öcünü alır.

Yine, bütün Doğu diyarında bu şekilde aşağılanan ve bu durumu açığa çıkan kimseleri babaları ile kardeşleri öldürür ve çoğu zaman mezarlarını dahi bildirmezler.

“Doğuluların Kanunları. Fakat kuzeyde, Germenlerin memleketinde ve onlara yakın olanlar arasında, yakışıklı olan oğlanlar erkeklere eş olurlar ve

[Grekçe metin:] Hatra'da bir obolos çalan kimse taşlanır; Baktriyalılar arasında az bir şey çalanın yüzüne tükürülür; Romalılarda ise kırbaçla eziyet edilir; zira kanunları böyledir. Fırat nehrinden Okyanus'a kadar, Doğu'ya doğru, katil yahut hırsız diye sövülen kimse pek öfkelenmez; lakin oğlancı diye sövülen kimse, katle varana dek intikamını alır. Yunanlarda ise bilgeler dahi sevgililer edindiklerinde yerilmezler. Aynı Doğu'da bu şekilde aşağılananlar, şayet bilinirse, kardeşleri yahut babaları ve akrabaları tarafından katledilir ve uluorta bir mezara dahi layık görülmezler. Keltlerde ise gençler açıkça evlendirilir, aralarındaki kanun sebebiyle bunu bir ayıp saymazlar. Oysa o diyarda bu şekilde edepsizce aşağılananların hepsinin doğumlarında Venüs'ün Merkür ile birlikte Satürn'ün evlerinde ve Mars'ın hudutlarında batmakta olması mümkün değildir. Britanya'da birçok erkek tek bir kadını alır; Part diyarında ise birçok kadın tek bir erkeğe varır ve hepsi de kanuna uyarak ona itaatle iffetini korur. Amazonların ise hiçbirinin kocası yoktur, aksine akılsız hayvanlar gibi, yılda bir kez ilkbahar ekinoksu civarında kendi sınırlarını aşıp komşularıyla birleşirler ve bunu bir tür bayram sayarlar;

onların düğün şölenleri de olur; sahip oldukları bir kanun uyarınca bunu kendileri için ne bir leke ne de bir ayıp sayarlar. Lakin Galya'da bu lekeden nasibini alanların hepsinin, doğum anlarında Merkür'ün Venüs ile birlikte Satürn'ün konağında, Mars'ın sınırlarında ve batıdaki burçlarda bulunması mümkün değildir. Zira doğumları bu şekilde gerçekleşen erkekler hakkında, kadınlar gibi rezil edildikleri yazılmıştır.

“Britonların Kanunları. Britonlar arasında birçok erkek tek bir kadın alır.

“Partların Kanunları. Partlar arasında ise bir erkek birçok kadın alır ve bunların hepsi, o diyarda yerleşmiş bir kanun sebebiyle iffet içinde onun buyruğuna itaat eder.

“Amazonların Kanunları. Amazonlara gelince, hepsi, yani bütün kavim, hiçbir kocaya sahip değildir; lakin hayvanlar gibi yılda bir defa, bahar mevsiminde, kendi kıyılarından çıkıp nehri geçerler; karşıya geçtiklerinde dağda büyük bir şenlik yaparlar, o havalideki erkekler gelip on dört gün boyunca onlarla kalır ve onlarla münasebette bulunurlar; kadınlar onlardan gebe kalır ve sonra yeniden kendi memleketlerine dönerler. Doğum vakti geldiğinde erkek olanları terk eder, kız çocuklarını ise

[Latince metin:] Doğu'nun daha uzak kısımlarında, bir oğlan kadına mahsus bir hakarete boyun eğerse, bu öğrenildiğinde kardeşleri, ebeveyni yahut herhangi bir yakını tarafından öldürülür ve gömülmekten dahi mahrum bırakılır.

Ve yine Galyalılar arasında kadim bir kanun, oğlanların alenen evlendirilmesini emreder ve bundan ötürü hiçbir utanç duyulmaz; Galyalılar arasında böylesine çirkin bir şekilde boyun eğenlerin hepsinin Satürn'ün evlerinde ve Mars'ın sınırlarında Sabah Yıldızı'nı Merkür ile birlikte bulundurmuş olmaları mümkün müdür?

Britanya havalisinde birçok erkek tek bir karıya sahiptir, Part diyarında birçok kadın tek bir kocaya varır ve dünyanın her iki kısmı da kendi adetlerine ve nizamlarına uyar.

Amazonların hiçbirinin kocası yoktur, lakin hayvanlar misali yılda bir kez ilkbahar ekinoksu civarında kendi sınırlarından çıkıp komşu kavmin erkekleriyle birleşirler ve bu yolla bir nevi ayine riayet ederler; onlardan gebe kaldıklarında geri dönerler, erkek doğururlarsa sokağa atarlar, kızları ise

büyütürler. Bilinen bir şeydir ki tabiatın emrettiği üzere, hepsi aynı ayda gebe kaldıklarından, az çok farkla hepsi aynı ayda doğum da yaparlar. İşittiğimize göre hepsi de dinç ve savaşçıdır; lakin yıldızlardan hiçbiri, doğan bütün o erkek çocukların sokağa atılmasının önüne geçemez.”

"Keldanilerin Kitabı. Keldanilerin Kitabı'nda yazılıdır ki, Merkür kendi menzilinde Venüs ile birlikte yer aldığında ressamlar, heykeltıraşlar ve sarraflar meydana getirir; fakat Venüs'ün menzilinde olduklarında ıtriyatçılar, dansçılar, şarkıcılar ve şairler meydana getirirler. Ve Tayitlerin ve Sarazenlerin bütün ülkesinde, ve Yukarı Libya'da, ve Moritanyalılar arasında, ve okyanusun ağzında bulunan Göçebelerin ülkesinde, ve dış Cermanya'da, ve Yukarı Sarmatya'da, ve Hispania'da, ve Pontus'un kuzeyindeki bütün ülkelerde, ve Alanların bütün ülkesinde, ve Albanlar arasında, ve Zaziler arasında, ve Duro'nun ötesindeki Brusa'da heykeltıraşlar da, ressamlar da, ıtriyatçılar da, sarraflar da, şairler de görülmez. Fakat Merkür ve Venüs'ün bu hükmü, bütün dünyanın çevresinden menedilmiştir. Bütün Medya'da bütün insanlar öldüklerinde, henüz içlerinde hayat varken bile köpeklere atılırlar ve bütün Medya'nın ölülerini köpekler yer; fakat bütün Medyalıların, gündüz vaktinde, yerin altında Ay'ın Mars ile birlikte Yengeç burcunda bulunduğu sırada doğduklarını söyleyemeyiz, zira köpeklerin yediği kimselerin böyle doğduğu yazılıdır. Hintlilerin tümü öldüklerinde ateşle yakılırlar ve karılarının birçoğu onlarla birlikte diri diri yakılır; fakat yakılan bütün o Hintli kadınların, doğum anlarında, tıpkı ateşle yakılan erkeklerin doğduğu gibi, gece vaktinde yerin altında Mars ile Güneş'in Aslan burcunda yer almış olduğunu söyleyemeyiz. Savaşta öldürülenler müstesna, bütün Cermenler boğularak ölürler; ve bütün Cermenlerin doğum anında Ay ile Horoskop'un [?] Mars ile Satürn arasında yer almış olması mümkün değildir. Bilakis, her yerde, her gün ve her saatte insanlar birbirinden farklı doğumlarda dünyaya gelirler ve insanların kanunları Hükmün üstesinden gelir, onlar da kendi adetlerine göre kendilerini idare ederler; ve Baht, Sereslileri [Çinlileri] asla istemedikleri halde öldürmeye; ne Brahmanları et yemeye zorlar; ne Persleri kızları ve kız kardeşleriyle evlenmekten alıkoyar; ne Hintlileri yakılmaktan; ne Medyalıları köpekler tarafından parçalanmaktan; ne Partları çok kadınla evlenmekten; ne Britonları birçok erkeğin bir tek kadın almasından; ne Mezopotamya'daki kadınları iffetli olmaktan; ne Grekleri bedenleri çıplak halde idman yapmaktan; ne Romalıları hükmetmekten; ne Galyalıları evlenmekten; ne de diğer barbar kavimleri Greklerin Musalar dedikleri şeylere ortak olmaktan alıkoyar. Fakat, daha önce söylediğim gibi, her bir kavim ve insanların her biri kendi hürriyetini dilediği gibi ve dilediği vakit kullanır ve büründüğü beden yüzünden doğuma ve tabiata bazen dilediği gibi, bazen de dilemediği gibi boyun eğer. Zira her yerde ve her kavimde zenginler ve yoksullar, yönetenler ve yönetilenler, güçlüler ve hastalar vardır, herkes kendi doğumunun kısmetlerine göredir. Bunlar, ey Bardesan, bizi fazlasıyla ikna etti, dedim ona. Ancak astrologlar bu yeryüzünün yedi iklime bölündüğünü ve her bir iklime yedi yıldızdan birinin hükmettiğini söylerler; ve..."

Urfalıların iffetli olmasını, Greklerin jimnastik yapmasını * * *, Romalıların sürekli memleketler zapt etmesini, Galyalıların birbirleriyle evlenmelerini engelleyemez; Amazonları erkek çocukları büyütmeye zorlayamaz; Doğum da dünyanın çeperinde yaşayan hiç kimseyi Musaların sanatını icra etmeye mecbur kılmaz. Fakat söylediğim gibi, her memlekette ve her millette bütün insanlar, Tabiatlarının Özgür İradesini diledikleri gibi kullanırlar; kuşandıkları beden sebebiyle Kısmete ve Tabiata kimi zaman diledikleri gibi, kimi zaman da dilemedikleri gibi hizmet ederler. Zira her memlekette ve her millette, Kısmet ve Doğum kendilerine nasıl ulaştıysa ona göre, zenginler ve yoksullar, yöneticiler ve tebaalar, sağlıklılar ve hastalar bulunur.

Ona şöyle dedim, “Bizi bu hususlarda ikna ettin, Bardesan Baba, bunların doğru olduğunu da biliyoruz. Lakin malumundur ki Keldaniler, Yeryüzünün İklimler denilen yedi kısma bölündüğünü ve her biri birinin üzerinde olmak üzere bu kısımlar üzerinde o Yedi Yıldızın yetki sahibi olduğunu ve Mars'ın bölgelerinde olduğunu söylerler. Cermenlerin pek çoğu hayatına iple son verir, yine de bu yüzden hepsinin Ay'ı, Saat, Satürn ve Mars ile çevrili değildir. Oysa her millette ve her günde, Doğumun [Genesis] her türlü çeşitliliği içinde insanlar doğmaz mı? Bütün bunlardan açıkça anlaşılmaktadır ki her bölgede kanun korkusu hüküm sürer ve ruh aracılığıyla insanlara bahşedilen irade özgürlüğü kanunlara boyun eğer. Doğum, ne Sereslileri adam öldürmeye, ne Brahmanları et yemeye, ne Persleri gayrimeşru ilişkilerden kaçınmaya, ne Hintlileri yakılmamaya, ne Medleri köpeklere yem olmamaya, ne Partları birden fazla kadınla evlenmemeye, ne Mezopotamyalı kadınları iffetlerini korumamaya, ne Grekleri er meydanlarında talim yapmamaya, ne Galya oğlanlarını kadınsı muameleye maruz kalmamaya, ne de barbar kavimleri Greklerin ilimleriyle yetişmeye zorlayabilir. Bilakis söylediğimiz gibi, her kavim irade özgürlüğü uyarınca kendi kanunlarını kullanır ve kanunların sertliğiyle Doğumun hükümlerini defeder.

Fakat astroloji ilmini tahsil etmiş olanlardan biri çıkıp şöyle diyecektir, Doğum, iklimler adını verdikleri yedi kısma ayrılır; her bir iklim üzerinde yedi yıldızdan biri hüküm sürer ve sergilediğimiz bu muhtelif kanunlar insanlar tarafından konulmamış, bilakis bu yöneticiler tarafından yahut bu yerlerin her birinde kendi Gücünün iradesi hâkim kılınmıştır; buna da Kanun denir.”

Bana şöyle dedi, “Evvela şunu bil oğlum Filip, Keldaniler bu sözü aldatma gayesiyle uydurmuşlardır. Zira yeryüzü yedi kısma ayrılmış olsa bile, yine de bu kısımların her birinde birbirinden farklı pek çok kanun bulunur. Çünkü dünyada Yedi Yıldızın sayısınca yedi kanun yoktur; Burçlar Kuşağının Burçları sayısınca on iki kanun da yoktur; Dekanların sayısınca otuz altı kanun da yoktur. Bilakis her krallıkta, her memlekette, her çevrede ve her meskende, komşularından farklı pek çok kanun mevcuttur. Zira sizlere söylediğimi hatırlarsınız, Hintlilerin tek bir İkliminde hayvan eti yemeyen adamlar da vardır, insan eti yiyen başkaları da vardır.

Bu muhtelif kanunları insanların kendilerine koymadığını, bilakis her bir yöneticinin kendi memleketinde kendi iradesini vazettiğini ve yönetilenlerin de buna kanun dediğini ileri sürerler. Şöyle cevap verdi, Bu doğru bir cevap değildir ey Filip. Zira meskûn dünya yedi kısma ayrılmış olsa bile, tek bir kısımda dahi pek çok kanun farklılığı buluruz. Zira yedi yıldıza göre yedi kanun olmadığı gibi, burçlara göre on iki, dekanlara göre otuz altı kanun da yoktur, bilakis sayısızdır. Daha önce söylediğimi hatırlamanız gerekir, Hintlilerin tek bir İkliminde ve tek bir memleketinde insan eti yiyen Hintliler olduğu gibi, canlı varlıklardan sakınanlar da vardır. Mecusilerin ise yalnızca Pers diyarında değil, gittikleri her millette atalarının kanunlarını ve gizemlerinin ayinlerini muhafaza ederek kızlarıyla evlendiklerini söyledim. Ayrıca güneyde, batıda, doğuda ve kuzeyde, yani farklı iklimlerde bulunan, Merkür ilmine ortak olmayan pek çok barbar kavmi de saydık. Sanırsınız ki bilge adamlar, kendilerine göre kötü konulmuş kanunları memleketlerinden nasıl da kaldırmışlardır; çaresizlik yüzünden nice kanunlar feshedilmiştir; kavimleri hâkimiyeti altına alan nice krallar kendilerinden önceki kanunları kaldırıp kendi kanunlarını koymuşlardır; ve yıldızlardan hiçbiri kendi iklimini kaybetmemiştir, insan eti yemeyi de. Yine Persler ve Mecusiler hakkında size demiştim ki onlar kızlarını ve kız kardeşlerini sadece Pers İkliminde eş olarak almamışlar, gittikleri her memlekette atalarının kanununu uygulamışlar ve kendilerine devredilenlerin sırlarını gözetmişlerdir. Yine hatırlayınız, sizlere bütün dünyayı kuşatan, tek bir İklimde değil, bütün rüzgârlarda ve bütün İklimlerde bulunan pek çok halk olduğunu söylemiştim; onlar Merkür ve Venüs'ün birbirleriyle veçhe oluşturduklarında verdikleri sanata sahip değildirler. Şayet kanunlar İklimlere tabi olsaydı bu mümkün olamazdı; fakat bilinmektedir ki o insanlar diğer insanlarla münasebetten uzak oldukları için, yaşayış tarzlarında pek çok çeşitlilik gösterirler. Sizce kaç bilge adam, kendilerine iyi yapılmamış gibi görünen kanunları kendi memleketlerinden kaldırıp atmıştır? Zaruret sebebiyle çiğnenmiş nice kanun vardır? Kendilerine ait olmayan memleketleri ele geçirip orada konulmuş olan kanunları yürürlükten kaldıran ve diledikleri kanunları tesis eden nice krallar vardır?

Her birinin iradesine göre; yıldıza uygun görünen bu şey, insanlar tarafından gözetilen kanun olmuştur.

Buna şöyle cevap vereceğiz, yeryüzü ilkin yedi parçaya bölünmüş değildir; öyle olsaydı bile tek bir parçada ve tek bir bölgede yasaların birçok farklılığını buluruz; dolayısıyla ne Yıldızların sayısına göre yedi, ne Burçların sayısına göre on iki, ne de Dekanların sayısına göre otuz altıdır, bilakis sayısızdır. Yukarıda sayılanları da hatırlamalıyız, nitekim Hindistan'ın tek bir bölgesinde hem insan etiyle beslenenler hem de davardan, kuştan ve her türlü canlıdan sakınanlar vardır; ayrıca Mecusiler sadece Pers diyarında anneleri ve kızlarıyla evlenmekle kalmaz, her kavimde, nerede yaşamışlarsa, kötülüklerinin bu ensest törelerini muhafaza ederler. Bundan başka, yazı bilgisinden bütünüyle yoksun sayısız kavmi de andık. Fakat bazı bilge kişiler bu yasaları kimi yerlerde değiştirmiş, bazıları ise ya imkânsızlıkları ya da haysiyetsizlikleri yüzünden kendiliğinden terk edilmiştir. Şüphesiz bunu bilmek pek kolaydır, nice imparatorlar

Ve bütün bunlar gerçekleştiğinde, Yıldızların hiçbiri yasayı koruyamadı. Lakin bunu görmeniz pek yakındır; zira daha dün Romalılar Arabistan'ı fethetti ve onların tüm kadim yasalarını, bilhassa da uyguladıkları o sünneti lağvetti. Çünkü kendi içinde erke sahip olan kimse, yine kendi içinde erke sahip olan bir başkasının kendisi için koyduğu yasaya boyun eğer. Fakat sizlere akılsızları ve imandan yoksun olanları ikna etmeye her şeyden çok yarayacak olanı anlatayım. Musa'nın eliyle yasayı kabul etmiş olan tüm Yahudiler, erkek çocuklarını sekizinci günde sünnet ederler ve Yıldızların gelişini beklemezler; ne ülkenin yasasını gözetirler, ne de o İklimde hükmü geçen Yıldız onları zorla yönetir; bilakis ister Edom'da, ister Arabistan'da, ister Yunanistan'da, ister Pers ülkesinde, ister Kuzey'de, ister Güney'de olsunlar, atalarının kendileri için koyduğu bu yasayı yerine getirirler; yaptıkları bu şeyin Doğumdan [Astrolojik haritadan] kaynaklanmadığı da bilinir, zira sünnet edildikleri sekizinci günde üzerlerinden çelik geçsin ve kanları dökülsün diye Mars'ın tüm Yahudiler için doğması mümkün değildir. Ve

Dün Romalılar Arabistan'a boyun eğdirip barbarların yasalarını değiştirdiler; zira irade sahibi olan, irade sahibine tabi olur. İman etmeyenleri dahi ikna edebilecek olan şeyi ise şimdi sana açıklayacağım. Musa aracılığıyla yasayı kabul eden bütün Yahudiler, doğan erkek çocuklarını sekizinci günde sünnet ederek kanatırlar; ne bir yıldızın hazır bulunmasını beklerler, ne bir iklimin yetkisinden kaçınırlar, ne de yabancı bir ülkenin yasalarınca yönlendirilirler; bilakis ister Suriye'de, ister Galatya'da, ister İtalya'da, ister Yunanistan'da, ister Part ülkesinde veya nerede olurlarsa olsunlar bunu yaparlar. Bu durum Doğuma bağlı değildir, zira bütün Yahudilerin tek bir doğuma sahip olması mümkün değildir. Ayrıca yedi günde bir, nerede olurlarsa olsunlar, her türlü işten el çekerler; ne yolculuk ederler ne de ateş yakarlar; Doğum ise bir Yahudiyi Şabat günlerinde bir ev yapmaya, yıkmaya, çalışmaya, satmaya veya satın almaya zorlamaz; oysa aynı günde Yahudiler hem doğurur hem doğar, hem hastalanır hem ölürler. Zira bunlar insanın iradesine bağlı değildir. Suriye'de ve

nerede olurlarsa olsunlar, hepsi putlara tapınmaktan sakınırlar; yedi günde bir onlar ve çocukları her türlü işten, her türlü inşaattan, her türlü yolculuktan, alım ve satımdan uzak dururlar; Şabat gününde ne bir hayvan öldürürler, ne ateş yakarlar, ne de bir davaya bakarlar; aralarında Talihin Şabat gününde mahkemeye gidip davasını kazanmasını ya da mahkemeye gidip davasını kaybetmesini yahut yıkmasını ya da yapmasını veya bu yasayı kabul etmemiş tüm insanların yaptığı şeylerden herhangi birini yapmasını emrettiği tek bir adam dahi bulunmaz. Bu yasa ile yönetilmeyen insanlığın geri kalanından farklı oldukları başka hususlar da vardır; bununla birlikte yine bu aynı günde hem çocuk sahibi olurlar, hem doğarlar, hem hastalanırlar, hem de ölürler, zira bu şeyler insanın erkinde değildir. Suriye'de ve Edessa'da erkekler Taratha uğruna sünnet derilerini keserlerdi; fakat Kral Abgar iman edince

yendikleri kavimlerin yasa ve törelerini değiştirdiler ve onları kendi yasalarına tabi kıldılar. Başlangıçta kendilerine has ve muhtelif yasalar ile törelere göre yaşayan hemen hemen bütün dünyayı ve tüm ulusları Roma hukukuna ve yurttaşlık kararnamelerine bağlayan Romalılar tarafından bunun yapıldığı açıkça gösterilmektedir. Şu halde geriye, Romalılar tarafından yenilgiye uğratılan kavimlerin yıldızlarının da kendi iklimlerini ve bölgelerini kaybetmiş oldukları kalır. İmanı pek zayıf olanları dahi tatmin edebilecek bir husus daha ekleyeyim. Musa'nın yasası altında yaşayan bütün Yahudiler, hiçbir gecikme olmaksızın oğullarını sekizinci günde sünnet eder ve bu körpe yavrunun kanını dökerler; oysa başlangıçtan bu yana uluslardan hiç kimse sekizinci günde bu muameleye maruz kalmamıştır, aksine Yahudilerden hiçbiri de bunu ihmal etmemiştir. Şu halde Doğum [Astrolojik harita] nazariyesi bu durumda nasıl ayakta kalabilir? Dünyanın her yerinde bütün Yahudiler diğer uluslarla karışık yaşarken ve sekizinci günde bedenlerinin bir uzvunda çeliğe göğüs gererken, uluslardan hiç kimse bunu yapmaz; dediğim gibi bunu yalnızca onlar yapar; onları buna zorlayan bir yıldız ya da kan akıtma zorunluluğu değil, dinlerinin yasasıdır ve dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar, bu onların yerel işaretidir. Nerede bulunurlarsa bulunsunlar hepsinin tek bir ada sahip olması da mı Doğumdan kaynaklanır? Aralarında doğan bir çocuğun asla sokağa terk edilmemesi ve nerede olurlarsa olsunlar her yedinci günde hepsinin dinlenmesi, ne yolculuğa çıkması ne de ateş kullanması da mı öyledir? Öyleyse o günde Yahudilerden hiçbirini yolculuk etmeye, bir şey inşa etmeye, bir şey satmaya veya satın almaya zorlamayan Doğum nedir?

Hristiyanlığa geçtiğinde, sünnet olan herkesin elinin kesilmesini emretti. Ve o günden bu saate kadar, Edessa ülkesinde hiç kimse sünnet olmaz. Öyleyse, Mesih'in gelişiyle her ülkede ve her bölgede var ettiği biz Hristiyanların yeni soyu hakkında ne diyeceğiz? Çünkü işte, nerede olursak olalım, hepimiz Mesih'in tek adıyla, Hristiyanlar olarak anılırız; haftanın ilk günü olan tek bir günde bir araya geliriz ve belirlenmiş günlerde yemekten sakınırız. Ne Galya'daki Kardeşler [kar ev Th Ooponvh, arexortovto TodXol TH ‘Péa, Kal év TovT@ bud poh 6 Baciredrs ‘AByapos éxédevoe THY aTroKOTTTOMEéVaV THA aidoia amoxoTTec Oat Kal Tas yElpas, Kal €x TOTE OvdEls amreKdYpaTo év TH A \ a a n nA "Ocponvn. Ti dé epodpev mepl tis Tov Xpictiavav aipécews, Hs nets ot So€actal ToAXol dvTes Kal év Svahdpos avéotnuev KrLpaow, €v Tavtt eOver Kal Kripatt, oiTiWEs TOAAOL dvTEs, Evt dvomaTt xexdnpela; Kai ore ot év Ilap0ia Xpictiavot rrodvyapodor, IdpOot imdpyovtes, ov ot év Mndia kvol mapaBdrXdovor tods veKpovs’ ovx ot ev Ilepoids yapovou tas Ovyatépas aitav, Ilépcas dvres, ov Tapa Baxrpos kal T'adrows pOelpovor rods ydpous* ody’ oi €v Aiyurrt@ OpnoKevover Tov “Arw % Tov Kiva i) Tov Tpayov 4) aidoupov’ GX’ Orrov eiolv, oUTE UTO TAY KAaKdS KEyévov vowov by A Ral n #7 sp e a fal kal eOdv vixdvrTat, ovf 1 bd THY apyav TpvTavevopérn yévects avtTous avayKater Tois atreipnuévors Kaxois bd Tod SidacKddov aitav xpioGat, voow Sé, Kal trevia Kal wdbeor Kab rats vopstopévaus ariiass vTroKewTat. “Qawep yap 6 éhevOepos Hudyv dvOpwrros dovdevew ovK avayKaterat, Kiv avayxacOh, dvOictatat Tois dvaryKalovolv, oUTwS OVOE O HaLwopevos t)uav SodAOS aVOpwros THs t7oTayis expevyew padios divata. Ei yap mavta éduvayueba, nets div Hwev TO Tay, WoTE el pydey édvyapeba, GrAwV Tuer, ds TpoelTov, opyava Kal ovy cavTav. Ocod & émwevoavtos ravra dSvvara kal aveutroducta* TH yap exeivou Bovdjoe, ovdéey avtictivas Svvaey. ee eS > n FS : tat. Kai yap ra Soxotvta avOictacbat, abtod ypnotod dvros, al cvyxapovvTos ExaoTyn pvoe exew tiv idvoTyTa Kal TO adteEovovoy tov Oednpatos, avOlcrarat.”] [Not: Bu Yunanca parça, metnin bu bölümünün ve devam eden kısımlarının paralel Yunanca varyantıdır]

erkekleri kendilerine eş olarak alır; ne Partia'dakiler iki eş alır; ne Yahudiye'dekiler sünnet olur; ne Geller ve Kaşaniler arasındaki kız kardeşlerimiz yabancılarla münasebette bulunur; ne Persis'tekiler kızlarını eş olarak alır; ne Medya'dakiler ölülerinden kaçar, onları diri diri gömer ya da köpeklere yiyecek olarak verir; ne Edessa'dakiler zina eden karılarını veya kız kardeşlerini öldürür, aksine onlardan uzaklaşır ve onları Tanrı'nın yargısına bırakırlar. Ne de Hatra'dakiler hırsızları taşlar. Fakat nerede olurlarsa olsunlar ve bulundukları yer neresi olursa olsun, ülkelerin yasaları onları Mesihlerinin yasalarından ayırmaz; Yöneticilerin Bahtı da onları kendileri için murdar olan şeyleri kullanmaya zorlamaz; fakat hastalık ve sağlık, zenginlik ve yoksulluk, yani Özgür İradelerine bağlı olmayan bu şeyler, nerede olurlarsa olsunlar başlarına gelir. Zira insanların Özgür İradesi Yediler'in zorunluluğuyla yönetilmediği ve yönetildiğinde de onların tesirlerine karşı durabildiği gibi, bu görünen insan da Yöneticilerinin buyruklarından kendini kolayca kurtaramaz, çünkü o bir köle ve bir tebaadır. Zira her şeyi yapabilseydik her şey biz olurduk; elimizden hiçbir şey gelmeseydi, başkalarının aletleri olurduk. Fakat Tanrı dilediğinde, her şeyin engelsizce gerçekleşmesi mümkündür. Çünkü o ulu ve

[Not: Aşağıdaki Latince metin, Pseudo-Clemens Tanımaları'ndan (Recognitiones IX, 29) alınmış paralel bir alıntıdır] Hatta şimdiki duruma dair daha da büyük bir güvence vereceğim. Zira adil ve hakiki peygamberin gelişinden bu yana henüz yedi yıl bile geçmedi ki, bütün milletlerden Yahudiye'ye akın eden insanlar, gördükleri işaretler ve mucizelerden, dahası öğretinin yüceliğinden etkilenerek onun imanını benimsediler; kendi memleketlerine döndüklerinde putperestlerin her türlü gayrimeşru töresini ve ensest evliliklerini hor gördüler. Nitekim Partlar arasında, onlara müjdeyi vaaz eden Thomas'ın bize yazdığı gibi, artık pek çok kimse çok eşliliğe meyletmiyor; Medler arasında pek çok kimse ölülerini köpeklere atmıyor; Persler anneleriyle evlenmekten veya kızlarıyla yaptıkları ensest evliliklerden zevk almıyor; Susa kadınları zinayı meşru saymıyor; dinin öğretisinin menettiği kimseleri Doğum Bahtı [Genesis] suç işlemeye zorlayamadı.

kutsal iradeye engel olabilecek hiçbir şey yoktur. Zira O'na karşı durduklarını sananlar bile, güçle değil, kötülük ve yanılgı içinde dururlar; bu da kısa bir süre varlığını sürdürebilir, çünkü O lütufkârdır ve bütün Tabiatların kendi oldukları halde kalmalarına ve kendi iradeleriyle yönetilmelerine izin verir; yine de yapılan işlerle ve kendilerine yardım olsun diye tasarlanan planlarla bağlıdırlar. Zira verilmiş olan bu düzen ve yönetim ile birinin diğeriyle birlikteliği, Tabiatların şiddetini yumuşatır ki, dünyanın yaratılışından önce zarar verip zarar gördükleri gibi, bütünüyle zararlı olmasınlar ve bütünüyle zarar görmesinler. Ve öyle bir zaman gelecektir ki, içlerinde kalan bu zarar da başka bir birliktelikte yer alacak olan eğitim sayesinde sona erdirilecektir. Ve o yeni dünyanın kurulmasıyla bütün kötü yönelişler duracak, bütün başkaldırılar son bulacak, akılsızlar ikna edilecek, eksiklikler tamamlanacak ve bütün Tabiatların Rabbi Olan'ın lütfuyla barış ve esenlik hâkim olacaktır.

ÜLKELERİN YASALARI KİTABI BURADA BİTER.

İLAHİYATÇI GREGORİOS'UN KARDEŞİ KAİSARIOS

Diyalog II. Soru 102.

Kutsiyetiniz konuşmama izin verdiğine göre, sözlerime buradan başlıyorum; amacım burada bulunanları incitmek değil, kederi dağıtmaktır. Örneğin, gündüz doğumunda Mars bir köşe noktayı tuttuğunda, kendi hanesinde bulunup kare açıdan [tetragonos] Satürn'ü veya köşe noktadaki Merkür'ü gördüğünde ve Ay da tam dolunay halinde ona yaklaştığında, katilleri ve katledilenleri, boğulmuşları ve kan dökenleri, sarhoşları, şehvet düşkünlerini, cin çarpmışları, gizli sırların bilicilerini, büyücüleri ve bunlara benzer kişileri meydana getirir; özellikle de...

uğurlu yıldızlar gözetmedikçe. Yine aynı şekilde Ares, Aphrodite'ye kare açı yaptığında, köşe noktalarında [kentron] bulunup hiçbir uğurlu yıldız tarafından gözetilmezse, kız kardeşleriyle ve anneleriyle düşüp kalkan zina düşkünleri meydana getirir. Ay ile Kypris, Kronos'un hudutlarında ve evlerinde bulunup Kronos ile birlikte olduğunda, Ares de buna tanıklık ederse; çiftçi, inşaatçı, erkeklere özgü her türlü işte usta, canlarının istediği kimselerle düşüp kalkan ve kendi kocaları tarafından engellenemeyen kadınlar meydana getirir. Dolayısıyla, Oğlak'ta ve Kova'da kadınları yiğit, Aphrodite'de bahtsız [kakodaimon] kılar; erkeklerde ise bunun tam tersine, Koç'ta Ares ile birlikte olduğunda böyledir. Şu halde, yıldızların paylaştırdığı kader yüzünden, şehvetleri korkuyla yahut herhangi bir tehditle veya tedbirle dizginlemek mümkün değildir.

Yanıt. Helenlerin sapkınlığının masallarını pek bilgece anlattın. Öyleyse ben de senin söylediklerine karşı cesaretle karşı duracağım ve sözü sapan yahut ok gibi kullanarak, kendi yıldızlarımız olan Ares ile Aphrodite'yi yere çalmaya çalışacağım; yeter ki bana yıldız katliamı isnat edilmesin. Ancak bundan önce, arzu eden kimsenin arzularını ve eylemlerini ya dizginlemesinin ya da tamamen söküp atmasının mümkün olduğunu bilmen gerekir; bunu vicdan azabıyla kıvranarak, eğrilmez bükülmez yargı yerinin hatırasıyla ve kötülükten alıkonarak yapar. Kaldı ki yöneticilerin yasaları da işkence aletlerinin, kızgın tavaların ve mancınıkların tecrübesinden önce, kötülüğün korkunç cezasının işitilmesi ve anılmasıyla, hem bizim aramızda hem de diğer milletler arasında her memlekette yazılı yahut yazısız olarak mevcuttur; bazılarında harfle, bazılarında ise adetle edepsiz olanı yola getirmeye ve gençliğin kabaran taşkınlığını köreltmeye kadirdir.

Zira yasa tanımazlara atalarının adetleri yasa gibi görünür. Karaların en ucunda yaşayan Serler, atalarının adetini yasa edinmişlerdir; fahişelik etmezler, zina yapmazlar, putlara tapmazlar, cinlere kurban kesmezler; aralarında ne put, ne fahişe, ne zani, ne hırsız, ne katil, ne de yankesici bulunur. Yine de senin ateş saçan Ares yıldızın, onlardan hiçbirinin iradesini zorlamamıştır. Ne içlerinden birini kılıçla komşusunu öldürmeye mecbur etmiş, ne de taşla vurmaya itmiştir; Ares ile birlikte olan Aphrodite de onları komşunun karısına göz dikmeye sevk etmemiştir. Gün boyunca Ares göğün ortasında bulunsa bile, Serler nezdinde atalarının yasası yıldızların zorunluluğundan daha güçlü çıkmıştır.

Baktrialılar, yani Brahmanlar arasında da atalarından kalma terbiye gereği bir yasa vardır; sarhoş olmazlar, boğazlanmış hayvanların etini tatmazlar, saf yahut karışık şarabı tatmazlar; Tanrı'dan nasıl korkuyorlarsa bunlardan da öyle sakınırlar. Oysa onlara komşu olan Hintler baba katilidir, şarap düşkünüdür, yaban domuzları ya da eşekler gibi şehvet düşkünüdür ve sürekli titreyip çırpınırlar. Hintlerin daha iç kısımlarında, Batı bölgelerinde yaşayan yabancı yiyici [zenofagos] bazı kimseler vardır ki memleketlerine gelen yabancıları katledip yerler; bugüne dek uğurlu yıldızlardan hiçbiri onları bu canilikten vazgeçirmeye muktedir olamamıştır.

Keldaniler ve Babilliler arasındaki diğer bir yasa ise anneyle evlenmek, kız kardeşin ırzına geçmek, kendi kız çocuklarına şehvet duymak ve onları kirletmektir; kendilerini doğuran topraktan çok uzaklara gitseler bile, açıkça ve gizlice emredildikleri üzere kendi yasalarına uyarlar. Bunlardan bir kısmı bugüne kadar Medlerin, Parthların, Elamlıların, Mısırlıların, Phrygialıların ve Galatların arasında, kızları kirleterek yaşamaktadır; buna rağmen Kypris ile Ay'ın, Kronos'un hudutlarında ve evlerinde, Ares'in tanıklığı altında onların hepsinin doğum haritasında bir arada bulunması mümkün değildir.

Getaeler arasındaki diğer bir yasa şöyledir; kadınlar çiftçilik ve inşaat yapar, erkeklerin işlerini görürler; dahası canlarının istediği yabancılarla düşüp kalkarlar, önde gelen erkekler tarafından ne ayıplanırlar ne de cezalandırılırlar. Koku sürünmezler, yanaklarını boyayarak doğalarını yozlaştırmazlar; tıpkı bizim aramızdaki kadınların başkalarının suretine bürünerek yüzlerini kirlettikleri gibi yapmazlar. Erkekler ise yumuşak giysiler ve çiçekli örtülerle bezenirler. Aralarında son derece savaşçı olan ve pek de güçlü olmayan vahşi hayvanları avlayan kadınlar vardır. Nasıl olur da Getae kadınlarının hepsi Oğlak'a yahut Kova'ya düşmemiştir de Kypris yüzünden bahtsız olmamıştır? Ya da nasıl olur da onların erkekleri, Keldani anlayışına göre cesur ve sefih kimselerin yeri sayılan Koç'ta Aphrodite'yi Ares ile birlikte almamıştır?

Babil'in Susiana bölgesinde ise kadınlar her türlü seçkin kokuyu ve süsü kullanırlar; kendilerine hizmet edilir, neşeyle, gururla ve büyük bir cüretle sokağa çıkarlar, bütün Helenlere açıktırlar. Korkusuzca ve utanmaksızın herkesle yatarlar; kendi kocalarından ziyade kendileri hüküm sürerler.

Bütün Susianalı kadınların doğum haritasında Aphrodite, Zeus'un hudutlarında Zeus ve Ares ile birlikte mutlaka göğün ortasında yer alıyor değildir.

Doğu'da ise Hristiyanlar arasında erkek erkeğe sapkınlık edenler öğrenilirse, kardeşlerinin eliyle cezalandırılırlar.

Britanya'da pek çok erkek tek bir kadınla birlikte yatar; aynı şekilde pek çok kadın da tek bir erkeğin eşi olur.

Her millet kendi ata yasalarını, sanki bir tabiat kanunuymuş gibi, sızlanmadan ve zahmetsizce korur.

Amazonların ise erkekleri yoktur; akılsız hayvanlar gibi, yılda bir kez ilkbahar ekinoksu civarında sınırları aşarlar, komşu erkeklerle birleşirler; bu düşüp kalkma vaktini bir tür bayram ve şenlik sayarlar. Gebe kaldıklarında hepsi birden yurtlarına geri dönerler. Doğum vakti geldiğinde erkek çocukları öldürürler, kız çocukları ise yaşatır ve özenle büyütürler. Erkeklerin doğum anında Ares'in Kronos ile birlikte o saate eşit derecede düştüğünü, kız çocuklarında ise bunun asla gerçekleşmediğini düşünmek akıl dışıdır. Nasıl olur da aynı gece ve gündüzde kadınların rahmine düşen ve aynı şekilde bir tek rahimden doğanların bir kısmı, henüz hayatı tatmışken ve süt emmeden ya da ses çıkarmadan katillerin eliyle yok edilirken; diğeri yaşatılır, bu yasa tanımaz kucaklarda korunup kötü kaderleri uğurlu kılınır? Nasıl olur da bizim aramızdaki pek çok kadın aynı vakitte gebe kalıp doğum yapar, ikiz doğurur ve her iki bebeği de özenle büyütür; yıldızlar tarafından onları öldürmeye, yere çarpmaya ve toprağa gömmeye asla zorlanmazlar; o zavallı Amazonlar gibi yapmazlar, aksine kendi boyunlarını onların katline siper ederler; memedeki yavrularının canından koparılmasındansa kendilerinin parçalanmasını yeğlerler?

Eğer Hermes, söyledikleri gibi, Aphrodite ile birlikte kendi evlerinde heykeltıraşlar, ressamlar, sarraflar meydana getiriyorsa; Aphrodite'nin evlerinde ise ıtriyatçılar, ses sanatçıları, oyuncular, şairler meydana getiriyorsa; İberler ve Sarazenler arasında, yukarı Libya'da ve Okyanus nehrinin kumsallarında ve kıyılarında yaşayan Morolar nezdinde, dış Germania'da, yukarı Sarmatia'da, Skythia'da ve Pontos'un bütün yabancı halklarında neden bir tek sarraf, heykeltıraş, ressam, mimar, ses sanatçısı, şiir oyuncusu bulunamaz? Bizim aramızda Hermes ve Aphrodite bunları sağlarken, neden her yıl doğanlar onların arasında bu uğraşlara erişemez?

Medlerin hepsi can çekişen hastalarını henüz nefes alırken istekle ve acımasızca köpeklere yem yaparlar; Medler, gün haritasında Yengeç'te Ares'i Ay ile birlikte mi almışlardır?

Hintler ölülerini ateşte yakıp kül ederler; onların ardından eşlerini de diri diri yakarlar. Ateşe atılan ya da sağ kalan bütün Hint kadınları, ana babalarının gece birleşmesi vaktinde Güneş'i Ares ile birlikte, Güneş görünmezken Ares'in derecelerinde mi almıştır?

Germanların çoğu boğularak yaşamlarını değiştirir ve Germanların tamamının Ay ve saat derecesi Kronos ve Ares tarafından kuşatılmış değildir. Fakat her ulusta ölümlüler için günler doğar, sizin söylediğiniz gibi yıldızların karmaşasına göre ne daha iyi ne de daha kötüdür, bilakis her ulusta birtakım yasalar ve ata gelenekleri hüküm sürer, bunlardan ötürü yapılması gereken şeylerin irademizde ve elimizde olduğunu hepimiz öğreniriz. Zira bizim doğumumuz Suriyelileri araba sürmeye, yahut Brahmanları et yemeye ve kısırlaştırmamaya, yahut Persleri analarıyla evlenmemeye ve kardeşlerini kirletmemeye, yahut Hintleri ölülerini ateşe vermemeye, yahut Medleri ölmek üzere olanları köpeklere atmamaya, yahut Partları çok eşli olmamaya, yahut Mezopotamyalıları aşırı derecede ölçülü olmamaya, yahut Grekleri beden eğitimi yapmamaya, yahut barbar ulusları Greklerin adlandırdığı şeylere katılmamaya zorlayacak güçte değildir, aksine önceden dediğim gibi, ölümlülerin her biri yasanın özgürlüğünü kullanır, yıldızlardan uydurulan masalları ve Grekleri bir yana bırakarak, yasanın korkusu yahut ulusun ata geleneği sayesinde ayıplanacak şeylerden alıkonur, zira erdemlerin bazıları iradî, bazıları da duruma bağlıdır, yasa gereği aranan şey daha iyiye doğru ilerlemek zorunda kalır.

[Not: ...]

"Fakat doğumumuza tahsis edilmiş olan bu yedi yıldız için, yeryüzünün yedi iklime bölündüğünü ve her bir iklimin bu yıldızlardan biri tarafından yönetildiğini ve onunla birtakım bileşimlere girdiğini ve yönetilenlerin buna göre biçimlendiğini söylüyoruz, nitekim kimileri yıldızın bu etkisine yasa der."

[Not: ...]

KAİSARİOS DİYALOG, I.

Cevap:

Eğer meskûn dünya yediye bölünüyorsa, tek bir parçada nasıl oluyor da çok ve çeşitli yasalar buluyoruz? Ve bunlar ne yıldızlara göre sadece yedi, ne burçlara göre iki kez altı, ne de dekanlara göre otuz altıdır, aksine sayısız yasa vardır, eskiden değiştirilmiş ve şimdi var olan. Aynı bölgede insan yiyen Hintler ile kanlı canlı ve ziyafetlik her türlü yiyecekten kaçınan Brahmanların yaşadığını nasıl görüyoruz? Ya Babil'dekiler, kaç kişi olurlarsa olsunlar, Trakyalıların tek eşliliğine nasıl benzerler? Ya başka bir bölgede bulunan ve Danubyalılar da denen Uskanyalılar ve Fisonlular, bunların kimi sütle dolu oldukları için kadın memelerini zevkle yer, köpek yavruları gibi emzikteki bebekleri kayalara çarpar, kimi ise yasal ve kınanmayan et yiyicilikten bile kaçınır? Kimi küstahtır, kendi başına buyruktur, başsızdır, birlikte beslendikleri ya da birlikte yürüdükleri kendi önderlerini ve yöneticilerini sürekli öldürürler, tilkileri, su samurlarını ve fareleri yerler ve bir leş kokusuyla bir araya toplanırlar, kimi ise oburluktan dahi kaçınır, rastgele birine boyun eğer ve itaat eder?

Ve Lombardlar, Nurlar ve Batı Galyalıları hakkında söylenecek çok söz vardır, bunlar Hermetik ve Satürnî yıldız ilminden yoksundurlar. Kaç kral ve yönetici, kötü konmuş yasaları kaldırıp kendi uygun gördükleri gibi yasa koydular? Yahut tam tersine, karşıtları daha iyi olanları bir kenara itti ve seçtikleri şeyler bakımından yıldızlardan hiçbiri tarafından engellenmediler? Fakat inanmayanların hepsinin ağzını tıkayacak bir şey söylemek isterim, Musa aracılığıyla yasayı kabul etmiş olan bütün Yahudiler, kendilerinde doğan her akıl sahibi erkeği sekizinci günde sünnet ederek kanatırlar. Fakat ezelden beri hiçbir Grek yahut Hristiyan sünneti kabul etmemiştir. Pek çok Yahudi, Grek ve Hristiyan aynı aylarda, haftalarda, günlerde ve saatlerde doğduğu halde Ares, Hermes, Kypris yahut Greklerin geri kalan kurguları, tek bir çember bütün bunları çevrelediği halde, yıldızlar tarafından kimse zorlanmamıştır. Zira ne bütün Grekler, Yahudiler yahut Hristiyanlar aynı gün yahut saatte ana rahmine düşmüş, ne de hepsi bir arada doğmuştur. Öyleyse onların çoğu, ata dinlerini inkâr ederek nasıl oldu da Mesih'e bağlandı, mademki İbrani payını yöneten yıldız onları dindarlıktan alıkoymaya güç yetiremedi?

Eski çağlardan bir adam olan ve hadiseleri bilmesiyle ün salmış Bardesan, gök cisimlerinin birbiriyle kavuşumlarına dair kaleme aldığı bir incelemede şöyle demiştir: Satürn'ün iki devri 60 yıldır, Jüpiter'in 5 devri 60 yıldır, Mars'ın 40 devri 60 yıldır, Güneş'in 60 devri 60 yıldır, Venüs'ün 72 devri 60 yıldır, Merkür'ün 150 devri 60 yıldır, Ay'ın 720 devri 60 yıldır, ve bu, hepsinin tek bir kavuşumudur, yani onların bir kavuşumunun vaktidir, öyle ki buradan anlaşılacağı üzere, bu türden 100 kavuşum altı bin yıl eder, şu şekilde: Satürn'ün 200 devri 6 bin yıldır, Jüpiter'in 500 devri 6 bin yıldır, Mars'ın 4 bin devri 6 bin yıldır, Güneş'in altı bin devri altı bin yıldır, Venüs'ün 7 bin 200 devri 6 bin yıldır, Merkür'ün 12 bin devri 6 bin yıldır, Ay'ın 72 bin devri 6 bin yıldır: Ve Bardesan bu hesaplamaları, bu dünyanın yalnızca altı bin yıl ayakta kalacağını göstermek istediğinde yapmıştır.

Bu metin neden önemli

Bardaisan (Bardesanes, 154 - 222), Edessa’da yaşamış Süryani filozof, şair ve düşünürdür. Kendisine atfedilen bu diyalog, öğrencisi Philip tarafından kaleme alınmış ve Süryanice “Ktaba d-namuse d-atrawata”, yani Ülkelerin Yasaları Kitabı adıyla korunmuştur. Metnin özgün Süryanice başlığındaki asıl konu doğrudan kaderdir. Bardaisan burada Keldani astrolojisinin gökyüzüne yüklediği mutlak belirlenimciliğe karşı çıkar; ancak yıldızların etkisini tümüyle reddetmek yerine üçlü bir düzen kurar: beden Doğa tarafından, dış talih Kader (Fortuna) tarafından, ahlaki edimlerse insanın Özgür iradesi tarafından yönetilir. Böylece her ulusun kendi âdet ve yasalarını sürdürebilmesini, gezegenlerin konumundan bağımsız olarak, iradenin kaderi kırabilmesinin kanıtı sayar. Buradaki İngilizce metin, Süryanice özgün nüshayı ilk kez tam olarak yayımlayan William Cureton’ın 1855 tarihli Spicilegium Syriacum çevirisinden alınmıştır.

Bu eser Gnostisizm Koleksiyonu'nun parçasıdır →

Künye
Kaynak eser
Bardaisan (Bardesanes), The Book of the Laws of Countries; William Cureton, Spicilegium Syriacum (Londra, 1855) içindeki İngilizce çeviri; diyaloğun tamamı
Neşir
William Cureton (ed. ve çev.), Spicilegium Syriacum, Londra: Rivingtons, 1855.
Konum
Diyaloğun tamamı (Cureton baskısı s. 1-34)
Çeviren
Şira Nur Uysal
Dijital nüsha
Internet Archive (Spicilegium Syriacum, 1855)
Bu Türkçe çeviri © Şira Nur Uysal, CC BY-SA 4.0 ile paylaşılmıştır (serbestçe kullanın, kaynak gösterin, değiştirirseniz aynı lisansla paylaşın). Kullanım & lisans →
Bu Çeviriye AtıfUysal, Ş. N. (Çev.). (2026). Ülkelerin Yasaları Kitabı: Kader, Yıldızlar ve İnsan Özgürlüğü. Kadim Kütüphane. https://kadimkutuphane.com/bardaisan-ulkelerin-yasalari-kitabi-kader-yildizlar
Bülten

Yeni metinlerden ilk sen haberdar ol

Tam çeviriler, PDF'ler ve yeni eklenen kaynaklar hazırlandıkça e-postana düşsün.

← Kütüphaneye dön