William Lilly (1602-1681), İngiliz İç Savaşı döneminin en ünlü ve en etkili astroloğudur — kehanetleri hem Kral'ın hem Parlamento'nun taraftarlarınca okunmuş, siyasi olayları öngördüğü iddia edilen yıllık almanakları büyük bir okuyucu kitlesine ulaşmıştır. Bu pasaj, onun kendi kaleminden yazdığı otobiyografisinden alınmıştır — burada Lilly, ünlü bir astrolog olmadan önce, Londra'ya genç bir hizmetkâr olarak geldiğinde geçirdiği on sekiz yılı anlatır.
WILLIAM LILLY’NİN KENDİ HAYATI VE DÖNEMİNİN TARİHİ,
LILLY’NİN GÖZÜNDEN BİRİNCİ CHARLES’IN HAYATI VE ÖLÜMÜ:
Esquire Charles Burman Tarafından Derlenen Çeşitli Mektuplarla Birlikte.
LONDRA: Covent Garden, Russel-Street’te, T. Davies İçin Basılmıştır.
Her ne kadar Elias Ashmole’u o müstesna antikacı John Leland ile, William Lilly’i ise bilgili ve yorulmak bilmez Thomas Hearne ile adaletle kıyaslayamasak da, onları, Günlüğü çağdaşı ve yakın dostu Elias Ashmole’unkine büyük ölçüde benzeyen dürüst Antony Wood gibi yazarlarla aynı safta görebileceğimizi düşünmekteyim.
Devlet işleriyle bağlantılı bazı anekdotlar, seçkin şahsiyetlere, kadim ve asil ailelere dair pek çok ayrıntı, kamunun ilgisini çeken birkaç hadise ve daha özel nitelikteki diğer hususlar ancak bu tür eserlerde bulunabilir.
Tarih, Hatıratların genellikle oluştuğu malzemeleri inceleme sıradanlığına tenezzül edemez.
Buna rağmen, bu tür kitaplardan elde edilen keyif ve fayda her okuyucu için aşikardır.
Çok emek veren Thomas Hearne’ün hayranlarının, onların hükümlerine büyük bir saygı göstererek, William Lilly’nin Birinci Charles’ın Hayatı ve Ölümü adlı eserinin, o keşişvari yazılardan bazılarında bulunanlardan daha faydalı öğretici maddeler ile daha görkemli ve çarpıcı hadiseler barındırdığı yönündeki görüşümü beyan etme cesaretini göstermemi mazur görmelerini dilerim.
Lilly bize, o talihsiz Hükümdarın hayatına dair başka hiçbir yerde bulunmayan pek çok ilginç ayrıntı sunmaktadır.
Charles’ın karakterini tasvir ederken tarafsız ve adil görünmektedir, nitekim bu tasvir, en muteber Tarihçilerimiz tarafından çizilen genel portresiyle de mükemmel bir uyum içindedir.
Lilly’nin Hayatı ve Döneminin Tarihi, şüphesiz dilimizdeki en eğlenceli anlatılardan biridir.
Doğum haritası hesaplama, yıldız haritası çıkarma, olayları önceden bildirme ve astrolojinin diğer eklentileri üzerine icra ettiği ilim hususunda, kendisinin son derece vakur ve ciddi bir İnanan olduğuna bizi ikna etmek ister gibidir, gerçekten de hikayesini anlatış tarzı öyledir ki, okuyucu zaman zaman Lilly’nin bir şarlatandan ziyade bir coşkun olduğuna inanmaya meyil gösterebilir.
Geleceği önceden bildirdiğini iddia edenlerin, ruh çağıranların ve diğer sahtekarlıkların pek çok anekdotunu, öylesine zahiri bir samimiyet ve öylesine yapmacıksız, sade bir üslupla aktarır ki, hakikate ve dürüstlüğe karşı böylesine sarsılmaz bir saygı duyduğunu beyan ettiğinde, neredeyse onun sözüne inanacak gibi oluruz.
Shakespeare’in güçlü dehası, onu en ümitsiz konular ve en gayri kabili rücu masallar arasından zaferle taşıyabilirdi, bu yüzden cadıların büyülerinin, ruhların efsunlarının tasvir edildiği veya perilerin gücünün dahil edildiği oyunlarının başarısına şaşırmamak gerekir, zira o dönemde bu hayali varlıklara karşı beslenen inanç öyle bir boyuttaydı ki, bu inanış bir ilim haline getirilmiş, kurnaz, batıl inançlı, hilekar ve coşkun öğretmenler tarafından canlı tutulmuştu, Lilly’nin bu insanlar hakkında anlattıkları, yalnızca tarihi birer gerçeklik olarak ele alındığında bile şüphesiz son derece merak uyandırıcıdır.
Nihayetinde, Doktor Dee, Doktor Forman, Booker, Winder, Kelly, Evans, (Lilly’nin hocası), meşhur William Poole, Yüzbaşı Bubb Fiske, Sarah Shelborne ve daha pek çokları hakkında bu kadar adil ve eğlenceli bir tarihi bulabileceğimiz bundan başka bir kayıt bilmemekteyim.
Bunlara, kristalin olağan dışı etkilerini, Kraliçe Mabb’in görünüşünü ve kaynağını cehalet, merak, batıl inanç, bağnazlık ve sahtekarlıktan alan diğer tuhaf ve mucizevi işleri de ekleyebiliriz.
Kendi Tarafından, Ömrünün 66. Yılında, Surry Vilayetinin, Thames Üzerindeki Walton Cemaatine Bağlı Hersham Kasabasında Yazılmıştır.
Leicester vilayetinde, buranın kuzeybatı sınırlarında yer alan, Derby kasabasının yedi mil güneyinde, Castle-Donnington’a bir mil mesafede bulunan, son derece kaba saba bir yer olan ve çiftçilerinden hiçbirinin oğullarını eğitim almaya göndermediği bilinen, Diseworth adında ücra bir kasabada doğdum, yalnızca büyükbabam, Robert Lilly adındaki küçük oğlunu Cambridge’e göndermişti, kendisi 1640 civarında Gloucestershire’daki Cambden’ın Papazı olarak vefat etti.
Diseworth kasabası eskiden Lord Seagrave’e aitti, zira kuzenim Melborn Williamson’ın elinde, Lord Seagrave’in kapılarının kuzeyine bitişik bir dönümlük araziden bahseden bir kayıt mevcuttur, ayrıca bazı antik yapıların kalıntılarının, bilhassa güvercinliğin durduğu yerin görülebildiği Hall-close adında bir arazi parçası ile harap olmuş balık havuzlarının ve diğer müştemilatın kalıntıları da buradadır.
Bu kasaba nihayetinde, Yedinci Henry’nin annesi olan Richmond Kontesi Margaret’ın mirası haline geldi.
Bu Margaret, Diseworth kasabasını ve derebeyliğini Cambridge’deki Christ’s College’a bağışladı, buranın Müdürü ve Üyeleri o zamandan beri ve halihazırda buranın mülkiyetine ve kullanımına sahiptirler.
Bu kasabanın kilisesinde yalnızca tek bir anıt vardır, o da büyükbabam Robert Lilly tarafından, aynı vilayetteki Dalby’li Bay Poole’un kızı olan ve soyu artık tamamen tükenmiş bulunan eşi Jane’in anısına oraya yerleştirilmiş, şimdi neredeyse parça parça olmuş beyaz bir mermer taştır.
Rodos Şövalyelerinden veya Tapınakçılardan biri olan Henry Poole, Muhteşem Süleyman tarafından zapt edildiği sırada Rodos’ta bir asker olup, canını kurtararak kaçtıktan sonra İngiltere’ye gelmiş, Oxfordshire’lı Leydi Parron veya Perham ile evlenmiş ve hayatı boyunca Sir Henry Poole olarak anılmıştır.
Astrolog William Poole onu çok iyi tanırdı ve gençlik yıllarında son derece uzun boylu, büyük bir kuvvete sahip olduğu söylenen bir şahsiyet olarak hatırlar.
Bu Diseworth kasabasının kilise gelirlerinin tasarruf hakkı eskiden üç kız kardeşe aitti, bunlardan ikisi rahibe adayı oldu, biri Diseworth cemaatindeki Langly manastırındaydı ki, lağvedilme esnasında tüm manastırın yıllık değeri otuz iki pound olarak takdir edilmişti, bu kız kardeşin payı halen, Diseworth cemaatinde eskiden manastıra ait olan tüm arazilerin mülkiyetine ve kullanımına şimdi ve geçmiş birkaç yıldır sahip olan ve şu anda yıllık değeri üç yüz elli pound olan Grayes ailesi tarafından kullanılmaktadır.
Kız kardeşlerden biri büyük aşarın kendi payına düşen kısmını Bredon upon the Hill’deki bir dini kuruma bağışladı ve bölge sakinlerinin aktardığına göre, daha sonra kendisi de dindar bir şahsiyet oldu.
Üçüncü kız kardeş ise evlendi ve onun aşar payı sonraki nesillerde B z garl [okunamadı] [NOT: Metin burada kesilmektedir]
Huntingdon Kontu’na ait olan bu mülkü, kendisi pek de uzun olmayan bir süre önce hizmetkarlarından birine satmıştı.
Rahiplik makamının bağış hakkı Langley’li Gray ailesinin elindedir ve bana bildirildiğine göre, bu aile rahibe yılda altı pound ödemektedir.
Çok yakın bir zamanda, hayırsever bazı yurttaşlar ondalık vergilerin üçte birini satın alarak bunu vaaz veren bir din görevlisinin geçimine tahsis etmişlerdir, bu mülk şu anda yılda yaklaşık elli pound değerindedir.
Bu cemaat bölgesinde iki münzevi barınağı bulunmaktaydı, son münzeviyi, gençlik yıllarımda beni bu durumdan haberdar eden çok yaşlı bir sakin olan Thomas Cooke gayet iyi hatırlıyordu.
Bu Diseworth kasabası üç cemaat bölgesine bölünmüştür, bir kısmı Lockington’a aittir ki babamın evi, içinde doğduğum kilise kulesinin batı ucunun tam karşısında, bu kısımda yer alır, diğer bazı çiftlikler Bredon cemaatinde, geri kalanı ise Diseworth cemaatindedir.
Bu kasabada, fakat Lockington cemaati sınırları içinde, 1602 yılının Mayıs ayının birinci gününde doğdum.
Babamın adı William Lilly idi, kendisi Robert’ın oğlu, o Robert’ın oğlu, o da Rowland’ın oğlu idi.
Annem, Nottinghamshire’da, Trent üzerindeki Newark’tan iki mil uzaklıktaki Fiskerton Değirmenleri’nden Edward Barham’ın kızı Alice idi, bu Edward Barham Norwich’te doğmuştu ve VI. Edward dönemindeki Derici Kett isyanını gayet iyi hatırlıyordu.
Ailemiz bu kasabada birçok nesildir hür köylü sınıfı olarak varlığını sürdürmüştür, babamın ve atalarının yaşadığı çiftliğin yanı sıra, hem babamın hem de büyükbabamın kasabada koleje ait olmayan, kendilerine ait birçok serbest arazisi ve evi vardı, oysa hepsinin doğduğu çiftlik koleje aitti ve şu anda yılda kırk pound değerinde olup erkek kardeşimin oğlunun zilyetliğindedir, ancak daha önce atalarım tarafından satın alınmış olan serbest araziler ve evlerin tamamı büyükbabam ve babam tarafından satıldı, öyle ki şimdi ailemiz tamamen bir kolej kirasına bağımlı durumdadır.
Çocukluğuma dair pek az şey söyleyebilirim, sadece dört yaşımdayken kızamık geçirdiğimi hatırlıyorum.
Reşit olmadığım dönemde, bölgenin ve taşranın kabalığının elverdiği ölçüde, bu tür okullarda ve bu tür öğretmenlerin yanında eğitim almaya gönderildim, annem, babamın dünyadaki gerileyişini görerek ve sıradan çiftçilikle çökmüş bir serveti toplama ümidi kalmadığından, çocukluğumdan itibaren bir alim olmamı istiyordu, bu nedenle 1613 yılının Teslis Salı gününde babam beni, o dönemde gençlerin Latince ve Yunanca dillerinde eğitilmesinde büyük yeteneklere sahip Bay John Brinsley tarafından eğitilmem için Ashby de la Zouch’a götürdü, kendisi yaşamında ve ilişkilerinde son derece katıydı ve üniversiteler için birçok alim yetiştirmişti, dini inancında ise İngiltere Kilisesi’nin törenlerine tamamen uymayan katı bir Protestan idi.
Bu Ashby de la Zouch kasabasında, orada bulunduğum süre boyunca uzun yıllar Bay Arthur Hildersham görevini icra etti ve ben Ashby’de kaldığım sürece kendisinin vaaz vermesi yasaklanmıştı.
Bu kişi, arkasında elli birinci Mezmur üzerine bir tefsir ve ayrıca Yuhanna’nın dördüncü bölümü üzerine her ikisi de basılmış olan birçok vaaz bırakan meşhur Hildersham’dır, kutsal metinler üzerinde mükemmel bir yorumcu, örnek bir yaşama sahip, sohbeti hoş, Brownistlerin amansız bir düşmanıydı ve İngiltere Kilisesi’nden hiçbir iman maddesinde ayrılmayıp sadece ayin cübbesi giyilmesi, haç ile vaftiz edilmesi ve kutsal ayinde diz çökülmesi hususlarında muhalif kalmıştı, kasabadaki insanların çoğu onun kararlarıyla yönlendirilir ve öyle kalırlardı, halen de Presbiteryen eğilimli olmaya devam ederler, zira 1642, 1643, 1644 ve 1645 yıllarında Loughborough Lordu’nun o kasabada garnizonu bulunduğunda, şayet tesadüfen herhangi bir zamanda kasaba içinde süvari birlikleri konaklasa, karargahlarına gece geç saatte gelmiş olsalar bile, kasabadan biri veya bir diğeri derhal Derby’li Sir John Gell’e haber uçururdu, öyle ki ertesi sabah olmadan Majestelerinin birliklerinin çoğu yataklarında ele geçirilirdi, bu durum Loughborough Lordu’nun neşeyle, Ashby’de yellenilse bile bunun derhal Derby’ye taşındığını söylemesine yol açmıştı.
Orada öğrendiğim muhtelif yazarlar şunlardı, yani Sententiae Pueriles, Cato, Corderius, Ezop Masalları, Cicero’nun Vazifeler Üzerine’si, Ovidius’un Tristia’sı, son olarak Vergilius, ardından Horatius, ayrıca Camden’ın Yunanca Dilbilgisi, Theognis ve Homeros’un İlyada’sı, Udall’ın İbranice Dilbilgisi’ne ise henüz yeni başlamıştım, kendisi asla Mantık öğretmezdi ama sık sık bunun üniversitelerde öğrenilmesinin uygun olduğunu söylerdi.
On dört yaşımdayken, esmer, siyah tenli bir okul arkadaşım yüzünden [okunamadı]
On altı yaşımdayken, rüyalarımda kurtuluşum ve cehenneme mahkum oluşum, ayrıca babam ve annemin ruhlarının selameti ve helakı konusunda son derece huzursuz olurdum, geceleri günahlarımın Tanrı’yı gücendirmesinden korkarak sık sık ağlar, dua eder ve yas tutardım.
On yedi yaşımdayken annem öldü.
On sekiz yaşımdayken öğretmenim Brinsley, piskoposun memurları tarafından zulme uğradığı için öğretmenlik yapmaktan menedildi, Londra’ya geldi ve daha sonra öleceği Londra’da dersler verdi.
Bu yıl, babamın yoksulluğu nedeniyle ben de okulu bırakmak zorunda kaldım ve böylece babamın evine döndüm, burada bir yıl boyunca büyük bir sefalet içinde yaşadım ve Tanrı’nın inayeti benim için daha iyi bir çare sunana kadar bir çeyrek yıl boyunca öğretmenlik yaptım.
Okulda bulunduğum son iki yıl boyunca okulun en üst sınıfındaydım ve o sınıfın birincisiydim, o zamanlar İngilizce kadar iyi Latince konuşabiliyordum, herhangi bir tema üzerine irticalen şiirler yazabiliyordum, Heksametre, Pentametre, Phalaecius, İambik, Sappho gibi her türlü vezni kullanabiliyordum, öyle ki uzak okullardan herhangi bir öğrenci münakaşa etmeye gelse, onlarla münakaşa etmek için elebaşı ben olurdum, şiir yarıştırabilirdim, onların çoğu kusurluydu ve aslında hiçbiri iyi dilbilgisi uzmanı değildi, benim sınıfımda ve seviyemde olan o öğrencilerin her biri Cambridge’e gitti ve mükemmel ilahiyatçılar oldu, sadece zavallı ben, William Lilly, o kadar şanslı değildim, zira kader o sırada babamın mevcut durumuna yüz çevirmişti ve babam beni üniversitede okutabilecek hiçbir imkana sahip değildi.
Londra'ya Geliş Tarzım Hakkında
Babamın Samuel Smatty adında bir dava vekili vardı, kendisine birkaç kez mektup götürmüştüm, benim bir mektepli (scholar) olduğumu, taşrada sefil bir halde vakit kaybettiğimi ve orada kalmaya devam edersem durumumun düzelme ihtimalinin bulunmadığını fark ederek halime acıdı, yanına gidip kendisiyle konuşmam için bana haber gönderdi, yakın zamanda Londra'da bulunduğunu, orada eşiyle kendisine eşlik edecek, yazı yazmayı bilen ve benzeri işlerden anlayan bir genci yanına almak isteyen bir beyefendi olduğunu söyledi.
Durumu babama açtım, o da benden kurtulmaya dünden razıydı, zira ben [okunamadı] üstüm başım düzüldüğünde efendime götürmem için bana bir mektup veren Smatty'ye gittim.
4 Nisan Salı günü, o sırada borçlarından ötürü Leicester hapishanesinde bulunan babamla vedalaştım ve Buckingham Dükü'nün akrabalarından pek çok kişinin de birlikte yukarı geldiği taşıyıcı Bradshaw ile yola çıktım.
Duyun arabaların zengin yükleriyle nasıl gıcırdadığını!
Fırtınalı, soğuk ve rahatsız edici bir haftaydı, yol boyunca yayan yürüdüm, 9 Nisan Palmiye Pazarı günü öğleden sonra saat üç buçuğu biraz geçe Smithfield'a girene kadar Londra'ya ulaşamadık.
Taşıyıcının ve hizmetkarlarının hakkını verdikten sonra geriye yalnızca yedi şilin altı penim kalmıştı, sırtımdaki bir kat elbise, iki gömlek, üç yaka bağı, bir çift ayakkabı ve bir o kadar da çoraptan başka bir şeyim yoktu.
Mektubumu teslim ettiğimde efendim beni hizmetine kabul etti ve ertesi gün bana yeni bir pelerin satın aldı, bundan ne kadar gurur duyduğumu tahmin edebilirsiniz (sevgili efendim), üstelik Leicestershire'daki diyetimizin aksine, burada güzel beyaz ekmek görüyor ve yiyordum.
Efendimin adı Gilbert Wright idi, Leicestershire'daki Market Bosworth'ta doğmuştu, hanımım ise aynı vilayetteki Ashby de la Zouch'ta, yani benim mektebe gittiğim kasabada doğmuştu.
Bu Gilbert Wright ne okuma bilirdi ne de yazma, yıllık kiralarıyla geçinirdi, herhangi bir mesleği veya uğraşı yoktu, uzun yıllar Hertfordshire'da Leydi Pawlet'in hizmetkarlığını yapmıştı, Serjeant Puckering Lord Mühürdarı olduğunda ise onu Whitehall'daki ikametgahının muhafızı yapmıştı.
Sir Thomas Egerton Lord Şansölyesi olduğunda onu aynı görevde tuttu, Newgate Market'ta dul bir kadınla evlendiğinde ise Lord Şansölyesi onu Londra'daki Salters (Tuzcular) Loncası'na kabul etmeleri için tavsiye etti, onlar da kabul ettiler ve efendim 1624 yılında bu loncanın başkanı oldu, kendisi mükemmel bir fıtri zekaya sahip bir adamdı ve her vesileyle topluluk önünde gayet makul ve amaca uygun şekilde konuşurdu.
Bunu yazıyorum ki dünya onun bir terzi olmadığını, benim de bu veya başka bir meslekten olmadığımı bilsin, benim işim efendimin önünden kiliseye yürümek, dışarı çıktığında ona eşlik etmek, ayakkabılarını temizlemek, sokağı süpürmek, çamaşır yıkandığında çamaşır teknelerini taşımaya yardım etmek, Thames'ten bir fıçıyla su getirmekti, bir sabah on sekiz fıçı su taşımaya yardım ettiğim olmuştur, bahçenin yabani otlarını temizlemek ve her türlü ağır işi isteyerek yerine getirmek, kap kacak kazımak ve benzeri işlerdi.
Eğer bir mesleğim olsaydı, bu nitelikte olurdu, şayet terzi olsaydım bunu asla inkar etmezdim, zira Tanrı'nın inayetiyle geçim sağlayamayacak kadar aşağılık hiçbir meslek yoktur, eğer efendim beni yanına almasaydı, taşraya geri dönmektense çok hakir bir meslek edinirdim, böylece hayatımın on sekiz yılının amelleri burada sona eriyor.
Efendim ikinci karısıyla onun serveti için evlenmişti, kadın oldukça zengindi, kadın ise onunla yerine getirmediği bazı hususlar (gece hayatı ortaklığı) sebebiyle evlenmişti, bu yüzden çok huzursuz bir hayat sürdüler, kadın yetmiş yaşlarındaydı, adam ise altmış altı veya daha fazlaydı, yine de hiçbir kadın kocasını onun kadar kıskanmamıştır, öyle ki adam ne zaman Londra'ya gitse, kadın onun kadınlara gittiğinden emin olurdu, bu sebeplerle hayatım daha da huzursuz bir hal aldı, zira böyle iki zıt karakteri memnun etmek çok zordu, her şeye rağmen bu dünya nimetleri açısından her şeyim tamdı ve onların hoşnutsuzluklarına büyük bir sükunetle katlandım.
Kadın bu tür kişileri sık sık ziyaret ederdi ve bu vesile bende o alanda bir şeyler öğrenmek için ufak bir arzu uyandırdı, fakat kitap alacak param olmadığından bu niyetleri bir kenara bıraktım ve hem efendimi hem de hanımımı memnun etmeye çalıştım.
Hanımımın Ölümü ve Göğsündeki Bir Kanser Sebebiyle Buna Yol Açan Hadiseler Hakkında
1622 yılında sol göğsünde bir ağrıdan şikayet etti, orada ilk başta küçük bir bezelyeden daha büyük olmayan sert bir yumru belirdi, kısa sürede çok büyüdü, çok sertleşti ve bazen çok kırmızı görünürdü, cerrahlardan tavsiyeler aldı, yağlar, mumlu bezler, kurşun plakalar ve daha neler neler kullandı, 1623 yılında bu yumru çok büyüdü ve bütün göğsüne yayıldı, ardından haftalarca üzerine lapa konuldu, bu lapa zamanla deriyi çürüterek yardı.
Ardından oradan bol miktarda sulu ve ince bir sıvı aktı, fakat başka bir şey çıkmadı, sonunda yara cerahat topladı, ancak hiçbir zaman büyük bir miktar dışarı akmadı, aşırı derecede kokulu ve acı vericiydi, hastalığın başlangıcından ölene dek benim dışımda hiçbir cerrahın yarayı pansuman etmesine izin vermedi, her şeyi ben uyguladım ve ölmeden önceki kış acıları o kadar büyüktü ki yarayı pansuman etmek ve sargıları değiştirmek için bir gecede iki üç kez yatağımdan kaldırıldım.
1624 yılında makasla bütün göğsü derece derece kesip aldım, yani sinirleri, damarları ve benzerlerini temizledim.
Bir on beş gün veya biraz daha fazla bir süre içinde, göğüs adeta tamamen çiğ bir et gibi göründü, öyle ki üzerine herhangi bir merhem sürülmesine neredeyse hiç dayanamıyordu.
Göğsünün tam ortasında büyük bir yarık olduğunu hatırlıyorum, bu yarık tamamen görünür hale geldiğinde kadın öldü, bu olay 1624 yılının Eylül ayında vuku bulmuştu, efendim o sırada taşrada olduğundan, Londra’daki akrabaları onun için yas tutmak istediler, fakat efendimin özel bir dostunun tavsiyesi üzerine onlara karşı çıktım, evdeki hiçbir sandık veya bavula bakmalarına da izin vermedim, Kadın usulünce defnedildi, hastalığı sırasında bana o kadar düşkündü ki odasından çıkmama asla izin vermezdi, bana eski altından beş pound verdi ve beni bir dostunun evinde bulunan şahsi bir sandığına gönderdi, orada altın olarak yüz poundu vardı, bana gidip onu almamı ve kendime saklamamı söyledi, fakat sandığı açtığımda içinde hiçbir şey bulamadım, zira akrabalarından biri birkaç gün önce oraya gelip her şeyi götürmüştü, bunu anlattığımda büyük bir öfkeye kapıldı, çünkü tüm hastalığı boyunca çektiğim zahmetleri ödüllendirememişti, bana o gittikten sonra efendimin mallarından kendime bir şeyler alarak başımın çaresine bakmamı tavsiye etti, bunu asla yapmadım.
Nazik beyefendi, bunları ve ardından gelenleri okumaktan bıkmayınız.
Hanımım öldüğünde, koltuk altının altında, orada bulunan birinin bana teslim ettiği, içi pek çok şeyle dolu küçük, kırmızı bir torba vardı.
Bu torbanın içinde birkaç mühür vardı, bazıları üçgen görünümdeki Jüpiter’e, diğerleri Venüs’ün tabiatına aitti, bazıları demirdendi ve biri de Kral James’in otuz üç şilinlik sikkesi büyüklüğünde, saf melek altınından yapılmış bir altındı.
Bir yüzünün çevresine "Vicit Leo de tribu Judae tetragrammaton +" [NOT: "Yahuda sıbtından olan Aslan yendi" anlamına gelen Latince dinsel ibare] kazınmıştı, tam ortasında ise kutsal bir kuzu resmi vardı.
Diğer yüzünün çevresinde Amraphel ve üç adet + bulunuyordu.
Ortasında ise, Sanctus Petrus, Alpha ve Omega yazılıydı.
Bu mührün yapılma vesilesi şöyleydi, kadının önceki kocası Sussex’e seyahat ederken bir handa konaklamış ve oradaki bir odada yatmıştı, bu odada, bundan birkaç ay önce taşralı bir hayvan tüccarı yatmış ve geceleyin kendi boğazını kesmişti, bu gecelik konaklamadan sonra, adamı uzun yıllar boyunca, kendisini sesli ve açık bir şekilde boğazını kesmeye kışkırtan bir ruh musallat olarak takip etti, adam sık sık "Sana meydan okuyorum, sana meydan okuyorum" demeyi ve ruha doğru tükürmeyi adet edinmişti, bu ruh, adam durumu kimseye açmadığı halde onu uzun yıllar takip etti, nihayetinde adam melankolik ve huzursuz bir hale büründü, karısı bunu dikkatle gözlemleyip onun pek çok kez "Sana meydan okuyorum" ve benzeri sözler mırıldandığını duyduğunda, kendisinden bu rahatsızlığın sebebini açıklamasını istedi, adam da o zaman durumu anlattı.
O sırada Lambeth’te yaşayan Simon Forman’a gidip durumu ona açtılar, Forman bu mührü yapıp adamın boynuna astı, adam ölene dek bunu sürekli üzerinde taşıdı ve bir daha ruh tarafından hiç rahatsız edilmedi, ben bu mührü otuz iki şiline sattım, fakat üzerindeki kelimeleri harfi harfine aktardığım şekilde kaydettim.
Efendim, şimdi size bu Simon Forman hakkında, kendisini yakından tanıdığım dul eşinin bana anlattığı bir hikayeyi aktaracağım.
Fakat onun ölümünü anlatmadan önce, kendi el yazısıyla yazılmış bazı el yazmalarından edindiğim bilgiler doğrultusunda size bu adam hakkında biraz bilgi vereyim.
Westminster şehrinde bir mumcunun oğluydu, 1580 yılında, özellikle astroloji ve diğer daha gizli ilimler ile tıp alanında eğitim almak amacıyla bir aylığına Hollanda’ya seyahat etti, doktorluk derecesini denizaşırı ülkede aldı, arzuladığı bilgilerle yeterince donanmış ve eğitilmiş olarak, Kraliçe Elizabeth’in saltanatının sonlarına doğru İngiltere’ye döndü ve Essex Kontesi, Somerset Kontu ve Sir Thomas Overbury’nin meselelerinin sorgulandığı Kral James’in o yılına kadar mesleğini başarıyla sürdürdü.
Lambeth’te, komşuları arasında, özellikle de kendilerine sadaka verdiği fakirler arasında çok iyi bir şöhretle yaşadı.
Saatlik sorular (özellikle hırsızlıklar) konusunda son derece basiretli ve isabetli bir kimseydi, hastalıklarda da öyleydi ki bu onun en büyük uzmanlık alanıydı.
Evlilikle ilgili soruları çözmede iyi bir başarı elde etmişti, diğer sorularda ise oldukça vasattı.
Bazen tek bir soru üzerine verdiği hükmün yarım sayfa kağıda yazıldığını görmüşümdür, bunu yazarken çok fazla laf kalabalığı yapardı, nitekim siz kendiniz de (pek muhterem beyefendi), elinizde bulunan Dr. Hood’un büyük kitabını okursanız bunu görebilirsiniz, zira o kitabın tamamını Forman’ın el yazmalarından almıştır, çünkü ben kelimesi kelimesine aynısını daha önce Gloucestershire’dan Doktor Willoughby’ye ait olan İngilizce bir el yazmasında görmüştüm.
Eğer Forman kendi kağıtlarını düzene sokacak kadar yaşasaydı, hiç şüphem yok ki işin iatromatematik [NOT: Astroloji ile tıbbı birleştiren dönem yöntemi] kısmını çok mükemmel bir şekilde geliştirebilirdi, zira kendisi çok gözlemciydi ve pek çok haritasında müşahede ettiğim üzere, verdiği hükümlerin sonuçlarına dair notlar tutardı.
Onun el yazmalarından birinde şu okuduklarımı çok iyi hatırlıyorum.
"Bir sabah yataktayken" diyor, "bir gün Lord, Kont veya Şövalye vb. olup olamayacağımı bilmek istedim, bunun üzerine bir harita çıkardım ve hükmümü verdim", buna dayanarak iki yıl içinde bir Lord veya büyük bir adam olacağı sonucuna varmıştı, "Fakat" diyor, "iki yıl dolmadan önce, doktorlar beni Newgate hapishanesine attılar ve hiçbir şey çıkmadı", Bundan kısa bir süre sonra, unvanı veya büyüklüğü hakkında aynı şeyleri bilmek istedi.
Başka bir harita çıkarıldı ve bu harita ona bir yıl içinde büyük bir Lord olmayı vaat etti.
Fakat kendisi, o yıl hiçbir terfi alamadığını kaydeder, yalnızca "bir tüccarın karısıyla tanıştım, onun sayesinde iyi kazanç elde ettim", Bir başkası da vardır ki
Türkiye’ye gitmektedir, bunun iyi bir yolculuk olup olmayacağını sormaktadır, Doktor tüm astrolojik gerekçelerini tekrarlar, bunları bir araya getirir ve ardından bunun hayırlı bir yolculuk olacağı yönünde hükmünü verir.
Ancak durumun böyle olmadığı ortaya çıktı, zira kendisi henüz Türkiye’ye varmadan korsanlar tarafından esir alındı ve her şeyini kaybetti. Felsefe taşına [Lapis (taş)] ulaşıp ulaşamayacağını öğrenmek için birkaç soru hazırlamıştı ve kendi zorlama yorumlarına göre figürler buna işaret eder görünüyordu, bunun üzerine astrolojik bakış açıları ve konfigürasyonlar üzerinde uğraşarak çalışmasına başlamak için uygun bir zaman seçti, fakat hemen ardından, neticede şunu eklemektedir, "böylece çalışma çok iyi ilerledi, ancak kare açıda [NOT: Metindeki kare sembolü astrolojideki kare açıyı ifade etmektedir] deney kabı kırıldı ve tüm emeklerim boşa gitti." Bu şekilde beş veya altı hüküm daha kaydetmiş olsa da, her seferinde Satürn’ün kötücül bakış açıları yüzünden her şeyin boşa çıktığından yakınmaktadır.
Her ne kadar astrolojik hükümlerinden bazıları, bilhassa da hırsla arzuladığı makamlara hiçbir şekilde layık olmaması sebebiyle kendisiyle alakalı olanlar hüsranla sonuçlanmış olsa da, ruhlarla yaptığı görüşmeler vasıtasıyla gerçekleştirdiği ve doğru çıkan diğer bazı hükümlerini aktaracağım.
Kendisinin sorunun sorulduğu vakitlerde eve dönmüş olacağına dair söz vermiş olması üzerine, biraz düşündükten sonra kadına mealen şöyle dedi, "Margery, zira adı buydu, kocan on sekiz gün boyunca eve dönmeyecek, akrabaları onu canından bezdirmiş ve o da büyük bir öfkeyle yanlarından ayrılmış, şu anda Carlisle’da ve kesesinde sadece üç penisi var." Adam eve döndüğünde her şeyin doğru olduğunu ve akrabalarını terk ettiğinde kesesinde gerçekten sadece üç penisi kaldığını itiraf etti.
Onun ölümüyle alakalı bahse geçmeden evvel bir hikaye daha anlatacağım.
Leicestershire’lı Sir Thomas Beaumont’un yazıcısı olan Coleman adında biri, hem hanımefendiden hem de kızlarından bazı cömert lütuflar gördüğünü böbürlenerek anlatmıştı.
Şövalye onu Yıldız Mahkemesi’ne çıkardı, hizmetkarının teşhir direğine bağlanmasına, kırbaçlanmasına ve ardından ömür boyu hapsedilmesine karar verilmesini sağladı.
Hüküm Londra’da infaz edilmişti ve Leicestershire’da da uygulanacaktı, Coleman’ı Fleet Hapishanesi’nden Leicester’a nakletmek üzere iki gardiyan görevlendirildi.
Hanımım, Coleman’ın durumunu ve çekeceği sefaleti düşünerek derhal Forman’a gitti ve durumu ona bildirdi, Forman biraz düşündükten sonra Coleman’ın hem anneyle hem de kızlarıyla yattığına yemin etti ve ayrıca yaşlı hanımefendinin histeri nöbetlerinden [NOT: Metindeki "fits of the mother" ifadesi dönemin tıp dilinde histeri nöbetlerini tanımlar] muzdarip olduğunu, nöbetleri elleriyle bastırması için onu odasına çağırdığını, adam ellerini göğsünün üzerinde tutarken kadının "Daha aşağı, daha aşağı" diye bağırarak ellerini karnının altına koydurduğunu söyledi. Ardından hanımıma genç hanımefendilerle hangi pozisyonda yattığını da anlattı ve şöyle dedi, "Leicester’da onu kırbaçlayarak öldürmeyi planlıyorlar, fakat sana temin ederim ki Margery, oraya asla varamayacak, yine de yarın yola çıkıyorlar." Nitekim iki gardiyan, Coleman’ın bacaklarını atın karnının altından demir bir zincirle kilitleyerek yola çıktılar.
Bu şekilde birinci ve ikinci gün seyahat ettiler, üçüncü gün iki gardiyan, mahkumun önceki iki gün sergilediği uysallığı görerek zincirini eskisi gibi atın karnının altından kilitlemedi, sadece tek bir tarafa kilitledi.
Bu vaziyette Northampton’ın birkaç mil ötesine kadar sürdüler, derken aniden gardiyanlardan birinin hacet giderme ihtiyacı hasıl oldu ve böylece diğeri ile Coleman durdular, az sonra diğer gardiyan da kendi işini görmek için Coleman’dan atını tutmasını rica etti, Coleman derhal gardiyanların kılıçlarından birini kaparak atlardan ikisini oracıkta can verecek şekilde kılıçtan geçirdi, kılıç elinde olduğu halde diğer ata bindi ve "Elveda efendiler, efendime Leicestershire’da kırbaçlanmaya hiç niyetim olmadığını söylersiniz" diyerek yoluna gitti.
Gardiyanlar büyük bir telaşla yakındaki bir beyefendinin evine giderek başlarına gelen felaketten yakındılar ve mahkumun peşine düşmesini rica ettiler, beyefendi de bunu nezaketle kabul etti, fakat atlar hazırlanamadan evin hanımı aşağı indi ve meselenin ne olduğunu sorup ahıra giderek şu keskin sözlerle atların eyerlerinin sökülmesini emretti, "Lady Beaumont ve kızları namuslu yaşasınlar, bu mesele için hiçbir atım dışarı çıkmayacak."
Onun bu tür marifetlerine dair pek çok hikaye anlatabilirdim, keza arkasında bıraktığı bir kitaba yazdıklarını da aktarabilirdim, nitekim orada şöyle yazmıştı, "Şeytan kendi eliyle Lambeth Fields’da yazdı, şimdi hatırladığım kadarıyla 1596 yılının Haziran veya Temmuz ayında." Karısına, kendisini sık sık ziyaret eden ve bazen odasına kapanıp bütün gün görüşmediği Carr ve Essex Kontesi hakkında büyük sıkıntılar çıkacağını beyan etmişti.
Şimdi gelelim onun ölümüne, ki bu hadise şöyle vuku bulmuştur, vefatından önceki Pazar gecesi, karısı ve kendisi bahçe evinde akşam yemeği yerlerken, karısı neşeli bir tavırla, kendisine karı kocadan hangisinin önce öleceğini tayin edip edemeyeceğinin sorulduğunu söyledi ve "Seni ben mi gömeceğim yoksa gömmeyecek miyim?" diye sordu. "Ah Trunco," zira karısına böyle hitap ederdi, "sen beni gömeceksin, Perşembe gününden sonra hayatta olmayacağım."
Pazartesi geldi, kendisi gayet iyiydi. Salı geldi ve o hala iyiydi, karısı "Buna çok pişman olacaksın" dedi, o ise "Evet, ama daha ne kadar var?" diye karşılık verdi.
Çarşamba geldi ve o hala sağlıklıydı, münasebetsiz karısı bu durumu sürekli onun başına kaktı.
Perşembe geldi ve öğle yemeği bittiğinde gayet iyi durumdaydı, nehir kenarına indi ve Puddle-dock’ta üzerinde çalıştığı bazı binalara gitmek üzere bir çift kürekli tekneye bindi.
Thames Nehri’nin ortasındayken birdenbire yere yığıldı, sadece "Bir apse, bir apse" diyebildi ve oracıkta can verdi.
Öldüğünde bin iki yüz pound değerinde serveti vardı ve geride sadece Clement adında bir oğul bıraktı.
Tüm nadide eşyaları ve her ne nitelikte olursa olsun gizli el yazmaları, uzun süredir onun talebesi olan Buckinghamshire, Lindford’dan Dr. Napper’a kaldı, oysa Forman onun hakkında her zaman bir ahmak olacağını söylerdi, gelgelelim zaman içinde kendisinin eşsiz bir astrolog ve hekim olduğu kanıtlandı.
Şu an hayatta olan Sir Richard’ın, Dr. Napper’ın akrabası ve varisi olması hasebiyle, Forman’a ait olan tüm bu nadide eserleri elinde bulundurduğuna inanıyorum.
[Oğlu Thomas Napper, Esq. bu el yazmalarının çoğunu büyük bir cömertlikle Elias Ashmole, Esq.’a bağışlamıştır.] Umarım bu konu dışı açıklamayı mazur görürsünüz.
1625 Yılı Vebası ve Evlilik
Şimdi 1625 yılı gelip çatmıştı ve veba son derece şiddetliydi, salgın patlak vermeden önceki baharda müşahede ettiğim şeyleri nakledeyim.
Köşedeki evimizin karşısına her akşam saat beş veya altı sularında bazen yüz veya daha fazla çocuk iner, kimisi oyun oynar, kimisi de sanki ciddi bir mesele üzerine söyleşir gibi yapar ve hava kararır kararmaz hepsi evlerine dağılırdı, sonraki uzun yıllar boyunca böyle bir durum ya da kalabalık hiç yaşanmadı, bir grupta genellikle dört veya beş kişiden fazlası bulunmazdı. 1625 yılının baharında, birkaç farklı cemaate mensup çocuk ve gençler benzer bir kalabalıkla yeniden ortaya çıktılar, bunu görünce ev sahibim Thomas Sanders’ı çağırıp ona, 1625 yılının bu başlangıcında farklı cemaatlerin gençlerinin ve küçük çocuklarının bu şekilde toplanıp oynadıklarını söyledim.
"Tanrı bizi bu yıl bir veba salgınından korusun" dedim, fakat ardından Londra’da o güne dek görülmüş en büyük veba salgını baş gösterdi.
1625 yılında salgın şiddetini artırırken, efendimin elinde bir kısmı kendisine, bir kısmı ise başkalarına ait olan büyük miktarda para ve gümüş kap kacak bulunuyordu, evi beklemek üzere beni ve bir hizmetçi arkadaşımı bırakarak kendisi haziran ayında Leicestershire’a gitti.
Clement-Dane Kilise Bahçesi’nde yaşayan on iki fakir sadaka muhtacının hamisiydi [NOT: Metindeki eksik harflerle basılmış "lcflor" kelimesi bağlam gereği muhtemelen "almoner" yani sadaka dağıtıcısı veya "protector" yani hami anlamındadır], onun yokluğunda bu kişilerin haftalık ödeneklerini hem kendisinin hem de cemaatin büyük memnuniyetiyle her hafta ödedim.
Efendim gider gitmez bir bas-viyol satın aldım ve bana ders vermesi için bir hoca tuttum, boş zamanlarımı Lincoln’s-Inn-Fields’da ayakkabı tamircisi Wat, demirci Dick ve benzeri yoldaşlarla lobut oynayarak geçirdim, bazen sabahın altısında işimizin başında olur ve öğleden sonra üç veya dörde kadar, çoğu zaman bu süre zarfında tek bir lokma ekmek yemeden ve bir yudum bir şey içmeden öylece devam ederdik.
Bazen kiliseye gider ve o dönemde pek bol olan cenaze vaazlarını dinlerdim.
Londra’daki Antholine Kilisesi’nde her sabah bir vaaz verilirdi.
Tüm şehrin ve varoşların en varlıklı insanları şehir dışına çıkmıştı, geride kalanlar varsa da bunlar ancak kilise ve belediye işleri nedeniyle kalmak zorunda olanlardı, ne bir beyefendi ne de bir hanımefendi kıyafeti kalmıştı, o yılın acıklı felaketi pek elem vericiydi, insanlar açık tarlalarda ve sokak ortasında can veriyordu.
Nihayet ağustos ayında ölüm bilançoları öyle arttı ki, pek az insanın bu bulaşıcı hastalıktan sağ kurtulma ümidi kalmıştı, beş bin küsur ölümün kaydedildiği o büyük bilançonun açıklanmasından önceki pazar günü, Clement Dane Kilisesi’nde bir komünyon ayini tertip edildi, bu esnada kutsal ekmek ve şarap dağıtılırken yüz on dokuzuncu Mezmurlar’ın on üç bölümünü ilahi olarak söylediğimizi çok iyi hatırlıyorum.
Rahiplerimizden biri olan Jacob (o gün cemaat öyle kalabalıktı ki üç rahibimiz vardı), kutsal töreni icra ederken hastalandı, evine gitti ve sonraki perşembe günü vebadan vefat ederek defnedildi.
Rahiplerden bir diğeri olan James, ayini henüz tamamen bitiremeden hastalandı, vebaya yakalandı ve ancak on üç hafta sonra sağlığına kavuşabildi.
Üçüncüsü olan Whitacre ise sadece o an değil, sonrasındaki tüm salgın boyunca hiçbir hastalığa yakalanmadan kurtuldu, oysa her cenazede görev alıyor, vebadan ölmüş olsun veya olmasın her türlü insanı defnediyordu.
İçkiye düşkündü, nadiren bir seferde çeyrek saatten fazla vaaz verebilirdi.
Hizmetçi arkadaşımın ve benim haftalık yiyecek masrafımız altı şilin altı peni, bazen de yedi şilin tutuyordu, o dönemde yiyecek pek ucuzdu.
O yılın şubat ayında efendim yeniden evlendi (ölümünden sonra eşim olan hanımla).
Aynı yıl, hayatım boyunca geçerli olmak üzere bana yıllık yirmi pound bağladı, bu gelirden o zamandan beri, hatta bu satırları kaleme aldığım ana kadar istifade ettim.
Vasiyet bırakmadan öldü, hanımım tereke idareciliğinden feragat edince bu görev efendimin büyük erkek kardeşine kaldı, o da efendimin borçlarının ödenmesi için mülkü bana devretti, borçlar ödendikten sonra kalan kısmı sadakatle tereke idarecisine iade ettim, efendimin borçlarının ödenmesini üstlenmem için yapılan sözleşmeyle bana tahsis edilen yıllık yirmi pounddan başka bu mülkten tek bir kuruş dahi almadım.
Hanımım daha önce iki kez yaşlı adamlarla evlenmişti, artık bir daha aldatılmamaya kararlıydı, esmer, kırmızı yanaklı, toplu, orta boylu, gösterişsiz, tahsilsiz ama pek tedbirli ve iyi huylu bir kadındı, kendisini geri çevirdiği yaşlı adamlar ve pek hoşlanmadığı, servetini kaybetmiş bazı beyefendiler de dahil olmak üzere pek çok talibi vardı, zira kendisi hırslı ve tutumluydu, hizmetçi arkadaşımın aktardığına göre sık sık, kendisini sevecek bir adamla evlenmeyi umursamadığını, beş parası olmasa dahi kabulü olduğunu söyler ve yatağındayken genellikle benden bahsedermiş. Bu hizmetçi arkadaşım beni ilk adımı atmam konusunda cesaretlendirdi, bu durum karşısında kafam pek karışıktı, zira ona ilan-ı aşk etmeye yeltenip de reddedilecek olursam bir daha yüzüme bakmazdı, fakat yine düşündüm ki, eğer dener de başarısız olursam bunu asla kimseye söylemezdi, hem aramızdaki yaş ve servet farkı bu kadar büyükken, benim böyle bir teklifte bulunacak kadar cüretkar olabileceğime kim inanabilirdi, ne var ki onun bütün sohbeti kocalar üzerineydi ve bir gün öğle yemeğinden sonra benim huzurumda, zenginliğe ehemmiyet vermediğini, sadece dürüst bir adam arzuladığını söyledi, ben de ona böyle bir kocayı kendisine bulabileceğimi düşündüğümü söyleyerek karşılık verdim, bana nerede olduğunu sordu.
Daha fazla uzatmadan hemen onu öptüm ve o adamın bizzat kendim olduğunu söyledim, o ise benim pek genç olduğumu ifade etti, ben de hayır dedim, servet yönünden eksiğimi sevgiyle telafi edeceğimi belirttim ve onu defalarca öptüm, o da bunu sevgiyle kabul etti, ertesi gün öğle yemeğinde şapkam başımda olacak şekilde benimle sofraya oturmamı istedi ve beni kocası yapmaya niyetli olduğunu söyledi, bunun üzerine onu defalarca öptüm.
Her şeyi gizli tutmaya pek dikkat ediyordum, zira herhangi bir dostundan akıl alacak olursa ümitlerimin suya düşeceğini çok iyi biliyordum, bu yüzden evlenmek için rızasını çarçabuk aldım, o da buna muvafakat etti, böylece sekizinci günde Southwark’taki George Kilisesi’nde onunla evlendim ve bunu tam iki yıl boyunca gizli tuttum.
Bu durum ifşa edildiğinde ve ahlaksız kimseler onu bu yüzden ayıpladığında, kendisinin hiçbir akrabası olmadığını, şayet ben nazik ve iyi bir koca olursam beni bir adam edeceğini, aksi takdirde ise yalnızca kendi sonunu hazırlayacağını durmaksızın yinelerdi.
Evliliğimizin üçüncü ve dördüncü yıllarında, ilk kocasının akrabalarıyla çetin hukuk mücadelelerine giriştik, fakat nihayetinde onları mağlup ettik.
Hayatının sonuna, yani 1633 yılının Ekim ayına kadar geçen tüm süre boyunca çok sevgi dolu bir yaşam sürdük, ben hiçbir çevreye karışmazdım, meşgalelerim ise her zaman büyük haz aldığım olta balıkçılığı ile sınırlıydı, yoldaşlarım ise iki yaşlı adamdı.
Oldsworth ve döneminin en bilgili diğer adamları, görüşlerinde Puritanizme meylederlerdi.
1627 yılının Ekim ayında, Londra'daki Salters Şirketine kabul edildim.
1632 yılının bir pazar günü, ben ve bir sulh hakiminin katibi, ibadetten önce pek çok şeyden hasbihal ederken, katip tesadüfen falan şahsın büyük bir alim olduğunu, hatta bir Almanak hazırlayabilecek kadar derin bir bilgiye sahip olduğunu söyledi ki bu durum o zamanlar bana pek garip gelmişti, bir söz diğerini doğurdu ve nihayetinde beni daha önce Staffordshire'da yaşamış olan, Gunpowder Geçidindeki Evans adında, Kara Sanat ile iştigal eden son derece bilge bir adamla tanıştırabileceğini belirtti.
Aynı hafta içinde Bay Evans'ı görmeye gittik.
Evine vardığımızda, bir önceki gece sarhoş olduğundan yatağındaydı, eğer o sırada üzerinde uzandığı şeye yatak demek caizse, doğruldu ve bazı nezaket sözlerinin ardından bana astroloji öğretmeyi kabul etti, yedi veya sekiz hafta boyunca onun en uygun zamanlarını kollayarak derslerine devam ettim, bu süre zarfında bir haritayı kusursuz şekilde çıkarabilir hale gelmiştim, Haly de judiciis Aftrorum ve Orriganus'un Ephemerides'i dışında hiçbir kitabı yoktu, öyle ki evine her girdiğimde kendimi bir yabanın ortasında hissederdim.
Şimdi bu adama dair birkaç kelam etmek gerekirse, aslen Galliydi, felsefe masterı derecesine sahipti ve kutsal ruhban sınıfına mensuptu, daha önce Staffordshire'da ruhani bir görevi [NOT: "cure of souls", bir cemaatin ruhani sorumluluğu ve papazlık görevi] ifa etmişti fakat şimdilerde, son zamanlarda yaşadığı o bölgelerde işlediği son derece rezilce bazı cürümler sebebiyle bir nevi kaçmak zorunda kaldığından, şansını Londra'da denemeye gelmişti.
Zira o, astrolojinin yegane utanç kaynağı olan, kayıp eşyalar üzerine hüküm verirdi, gerek astrolojiyle uğraşmaya başlamadan önce gerekse başladıktan sonra gözlerimin gördüğü en satürniyen [NOT: Astrolojide Satürn etkisinde olan, kasvetli ve somurtkan mizaçlı] şahsiyetti, orta boylu, geniş alınlı, çatık kaşlı, kalın omuzlu, basık burunlu, dolgun dudaklı, süzgün bakışlı, siyah, kıvırcık ve sert saçlı, çarpık ayaklıydı, hakkını teslim etmek gerekirse, bir hırsızlık haritası ve diğer pek çok soru üzerinde doğal olarak karşılaştığım en keskin hüküm verme yeteneğine sahipti, yine de para için seve seve aksi yönde hükümler verir, sefahate pek düşkündü ve sarhoşken son derece ağzı bozuk ve kavgacı olurdu, gözü morarmadan veya başına bir bela gelmeden durduğu nadirdi, bu zat, satışından elde ettiği gelirle geçimini sağladığı o meşhur antimon kaplardan pek çok adet üreten Evans'ın ta kendisidir, Latinceyi çok iyi bilirdi, Yunancayı ise hiç bilmezdi, astrolojinin ötesinde ve üzerinde bazı sanatlara sahipti, zira ruhların tabiatına son derece vakıftı ve yakınlığımız döneminde bana anlattığı üzere, pek çok kez çember usulüyle davet yöntemini kullanmıştı.
Bana aktarıldığı şekliyle, onun iki icraatını nakledeyim. Staffordshire'da, geleceğini güvence altına almak adına yaşlı ve zengin bir adamla evlenmiş genç bir hanımefendi vardı, kocası karısının geçimi için bazı araziler satın almak istiyordu, fakat bu genç hanımefendi, yani karısı, arazinin kendi yararına kullanılmak üzere çok yakın bir dostu olan bir beyefendinin adına satın alınmasını arzu etmişti, yaşlı adam öldükten sonra dul kadın, satın alma senedini dostundan hiçbir şekilde geri alamadı, bunun üzerine Evans'a başvurdu, Evans bir miktar para karşılığında senedin güvenli bir şekilde kendi ellerine teslim edileceğine dair söz verdi, talep edilen meblağ kırk pounddu.
Evans, Mars tabiatındaki melek Salmon'u davet etmeye koyuldu, her gün belirli saatlerde Ortak Dua Kitabı'ndaki dualarını okudu, cüppesini giydi, tüm bu süre boyunca düzenli bir hayat sürdü, iki haftanın sonunda Salmon göründü ve ne yapacağına dair emirlerini aldıktan kısa bir süre sonra, tam da arzulanan senetle geri döndü, senedi beyaz bir örtünün serili olduğu masanın üzerine yavaşça bıraktı ve ardından azat edilerek gözden kayboldu.
Senet, onu daha önce elinde tutan beyefendi tarafından, evin bir ucundaki odada bulunan büyük bir ahşap sandık içindeki diğer pek çok belgesinin arasına yerleştirilmişti, fakat Salmon'un senedi yerinden çıkarıp götürmesi üzerine, binanın o kısmındaki tüm bölme tamamen yerle bir oldu ve adamın kendi şahsi belgelerinin tamamı paramparça oldu.
Kendisiyle tanışmamdan bir süre önce, Minories'de yaşadığı sırada, Lord Bothwell ve Sir Kenelm Digby ondan kendilerine bir ruh göstermesini rica etmişlerdi.
Bunu yapacağına söz verdi, vakit geldi ve hepsi çemberin içinde yerlerini aldılar, derken birdenbire, bir süre yapılan davetin ardından Evans odadan çekip alındı ve Thames Nehri'nin hemen yakınındaki Battersea Geçidi civarındaki bir tarlaya taşındı.
Ertesi sabah işine gitmekte olan bir köylü, siyahlar içinde bir adam görerek yanına yaklaştı, onu uyandırdı ve oraya nasıl geldiğini sordu.
Evans bu sayede durumunun farkına vardı, nerede olduğunu, Londra'ya ne kadar mesafede bulunduğunu ve hangi kilise bölgesinde olduğunu sordu, bunları öğrendiğinde işçiye bir önceki gece geç saatlerde Battersea'de olduğunu ve tesadüfen arkadaşları tarafından orada bırakıldığını söyledi.
Sir Kenelm Digby ve Lord Bothwell hiçbir zarar görmeden evlerine döndüler, ertesi gün ona ne olduğunu öğrenmek için geldiler, tam öğleden sonra eve girdikleri sırada, Evans'tan karısına, Battersea'de yanına gelmesini söyleyen bir haberci ulaştı.
Ruhun onu hangi sebeple alıp götürdüğünü sordum, davet esnasında hiçbir fümigasyon [NOT: Ruhları yatıştırmak veya celbetmek için yapılan tütsüleme işlemi] yapmadığını, ruhların da buna öfkelendiğini söyledi.
Öyle oldu ki, astrolojinin ne olduğunu kavradıktan sonra, her hafta Little Britain'a gidip Evans'a haber vermeksizin pek çok astroloji kitabı satın aldım.
London yakınlarındaki Tottenham High-Cross’un vaizi olan, Venedik Elçisi olduğu sırada Sir Henry Wotton’ın uzun yıllar şaplenliğini yapmış ve Trento Konsili’nin derlenip yazılmasında Pietro Soave Polano’ya yardım etmiş bulunan [okunamadı] yakın zamanda ölmüştü, kütüphanesinin Little-Britain’de satılması üzerine ben de astrolojiye dair en seçkin kitaplarımı onların arasından satın aldım.
Aramızın açılmasının sebebi şöyleydi, bir kadın bir sorunun yanıtlanmasını talep etmişti, o da bunu yerine getirince kadın yoluna gitti, tüm bu esnada yanlarında durup figürü inceleyen ben, göstergeler tamamen aksini işaret ettiği halde neden bu hükmü verdiğini ona sordum ve gerekçelerimi sundum, bunları tartıp düşündükten sonra bana çocuk dedi ve böyle bir çömezin kendisine karşı gelip gelemeyeceğini sordu.
Ancak öfkesi dindiğinde, kadını memnun etmek için böyle hüküm vermeseydi kadının kendisine hiçbir şey vermeyeceğini, bakmakla yükümlü olduğu bir eşi ve ailesi olduğunu söyledi, bunun üzerine bir daha asla bir araya gelmedik.
Artık pek az yol göstericim kaldığından, elde ettiğim o kitapları gece gündüz bazen on iki, bazen on beş, bazen de on sekiz saat çalışmaya kendimi adadım, bu sanatta herhangi bir hakikat (verity) olup olmadığını keşfetmeyi merak ediyordum.
1633 yılında Londra’da bu işi yapan pek az kişi vardı, meslek edinenler nadirdi.
Gelecek nesillerin astrolojiyi ne durumda bulduğumu ve geriye kalan o azıcık bilginin kimlerin elinde olduğunu anlaması için, o dönemde astrolojiyle uğraşan kişilere dair şimdi kısa bir parantez açarsam lütfen gücenmeyiniz (Ey asil Beyefendi).
O sıralarda Houndsditch’te, eskiden askerlik yapmış, hoş görünümlü, iyi çehreli, yaşlı bir adam olan Alexander Hart adında biri yaşıyordu, soru astrolojisi ve biraz da tıp ile uğraşırdı, en büyük becerisi, genç beyefendilerin zar oyunlarında kazanmaları veya para elde etmeleri için uygun zamanları seçmekti.
Farklı zamanlarda üç sorunun yanıtı için ona gittim ve her birinde yanıldı.
Kendisinden ağırbaşlılıkla bahsetmek gerekirse, kısa süre sonra ortaya çıktığı üzere o bir sahtekardan ibaretti, zira şehirden bilgiye hevesli taşralı bir adam, bir ruh ile görüşme gerçekleştirmesine yardım etmesi için Hart ile anlaşmış ve otuz sterlinlik anlaşmanın yirmi sterlinini peşin ödemişti.
Nihayetinde, birçok ertelemenin ardından ne bir ruh ortaya çıkıp ne de para iade edilince, genç adam onu Londra’daki Old-Bailey’de sahtekarlıkla suçladı, jüri iddianameyi kabul etti ve davanın duruşmasında şu şaka vuku buldu, heyettekilerden bazıları Hart’ın ne yaptığını sordu.
Adam, cübbesiyle bir belediye meclisi üyesi gibi oturduğunu söyledi, bunun üzerine mahkemenin çoğu belediye meclisi üyesi olduğundan salonda büyük bir kahkaha koptu.
Bu sahtekarlıktan ötürü teşhir direğine vurulması gerekiyordu, ancak yakın dostu olan Su Şairi John Taylour, o teşhir direğine çıkmadan önce Başyargıç Richardson’ın onu kefaletle serbest bırakmasını sağladı ve böylece Hart hemen Hollanda’ya kaçtı, günlerini orada tamamladı.
1634 yılında kitaplarının satışı sırasında, tek eksiğim olan Argol’un Primum Mobile adlı eserini on dört şiline satın almak benim şansım oldu.
Aynı dönemde Lambeth Marsh’ta, astrolojik yöntemlerle saatlik soruları yanıtlayan Yüzbaşı Bubb adında biri yaşıyordu, düzgün, yakışıklı, hitabeti kuvvetli ama bununla birlikte açgözlü ve dürüstlükten yoksun bir adamdı, bu durum teşhir direğine vurulmasına sebep olan şu hikayeyle de anlaşılacaktır.
Belirli bir kasap, panayıra giderken kırk sterlinini çaldırmıştı, Bubb’a gitti, o da peşin ödenen on sterlin karşılığında hırsızı bulmasına yardım edeceğini söyledi, kasaba hırsızın geleceği belirli bir yerde, tam olarak şu gece nöbet tutmasını tembihledi, onu ne pahasına olursa olsun durdurmasını emretti, kasap da talimat doğrultusunda beklemeye koyuldu.
Gece yarısı saat on iki sularında, dörtnala son sürat süren biri geldi, kasap adamı vurup yere indirdi, hem adama hem de ata el koydu.
Kasap adamı ve atı en yakın kasabaya götürdü, ancak kasabın saldırdığı kişinin Dr. Bubb’ın uşağı John olduğu ortaya çıktı, bu yüzden Yüzbaşı suçlu bulunarak teşhir direğinde cezasını çekti ve daha sonra büyük bir rezalet içinde günlerini tamamladı.
Bu dönemde tıp ve astroloji öğrencisi olan Jeffry Neve adında biri de vardı, eskiden Yarmouth’ta tüccarlık ve belediye başkanlığı yapmıştı, ancak servetini kaybedince Alçak Ülkelere gitti ve Franecker’da Tıp Doktoru unvanını aldı, astrolojiden de biraz anlardı, bir hırsızlık veya aşk sorusunu, hastalıklara dair bazı şeyleri çözebilirdi, son derece ağırbaşlı, çalışkan ve dürüst, uzun boylu ve hoş çehreli bir şahsiyetti, geçen yıllarda Tower-Hill yakınlarında neredeyse sokak ortasında öldü, doğrulanmış iki yüz soruyu basma niyeti vardı ve basılmadan önce benim onayımı, önce onları görmemi ve ardından şehadet etmemi istemişti.
İlk kırk tanesini incelediğimde otuzunu düzelttim, daha fazlasını okumak istemedim, ona ne kadar hatalı olduklarını gösterip geri kalanını ıslah etmesini rica ettim, ancak bunu yerine getirmedi.
Oğlu veya bir sahaf tarafından [okunamadı].
Astrolojiye meraklı, bazen bahçıvan, bazen mahkeme mübaşiri, başörtüsü ve mendil gibi keten eşya çizeri, sıvacı ve duvar ustası olan bu kişi, pek çok kez on yedi farklı meslek icra ettiğini söyleyerek övünürdü, sizin de çok iyi hatırlayacağınız üzere (en çok saygı duyulan Efendim) şakacılığıyla çok iyi bir yoldaştı, şiir yazdığını iddia ederdi ve gelecek nesillerin bundan bir nebze tat alabilmesi için, kendi yazdığı iki dize buraya dercedilmiştir, bunları yazma vesilesi ise şöyleydi.
Rosemary-Lane’de barış hakimi olan Sir Thomas Jay adında biri, Poole’un bir gümüş kupanın kaybolduğu, yani çalındığı bir meyhanede ahlaksız kimselerle birlikte olduğu yönündeki asılsız bir iddia üzerine tutuklanması için bir emir çıkarmıştı.
Poole bu emri duyunca, tüm kütüphanesi olan küçük kitap sandığını toplayıp Westminster’a kaçtı, ancak birkaç ay sonra hakimin ölüp gömüldüğünü duyunca geri gelip durumu sordu.
(a) Ancak ilk olarak bana yirmi şiline satılması teklif edildi.
Saunders öldüğünde bunları oğlundan daha ucuza satın aldım, E.
kabrin nerede olduğunu gösterdi, kabrin üzerine dışkısını bıraktıktan sonra, kendi yazdığına yemin ettiği şu iki dizeyi orada bıraktı,
Southwark'taki Mary Overy mezarlığıydı bu, ve bu onun son vasiyetinin bir parçasıydı.
Ardee bütün kitaplarımı, ve Lilly'nin Giriş kitabından yüz kat daha değerli olan kendi el yazmamı alsın.
Ardee eşime benim olan herhangi bir şeyi verirse, dilerim şeytan onun bedenini ve ruhunu alıp götürsün. Bu lanetten korkan Doktor, bana tüm kitapları ve mallarını verdi, ben de bunları hemen dul eşine teslim ettim, bazen ciddi işlere şaka karışır.
Ardee, asıl adı Richard Delahay olan ve eskiden dava vekilliği yapan biriydi, astroloji ve tıp eğitimi almıştı, geçim sıkıntısı çektiğinden ve yaşadığı Derbyshire'dan yaşlı Shrewsbury Kontesi tarafından sürülmeye zorlandığından, hem astroloji hem de tıp alanında orta karar bir bilgiye sahipti.
Eskiden, kristal küre kullanan ve çok keskin bir görü yeteneğine sahip olan eczacı Charles Sledd ile yakın arkadaştı.
Ardee bana pek çok kez, [güvenilir bir sözdür ki] bir meleğin kendisine göründüğünü ve bin yıllık bir yaşam vaat ettiğini iddia etti, seksen yaş civarında öldü, Kent bölgesinde evlenen dul eşine iki veya üç bin sterlin değerinde bir miras bıraktı, William Poole'un terekesi ise ancak dört veya beş sterlin tuttu.
1632 ve 1633 yıllarında John Booker, Koç burcunun 19. derecesindeki 1663 güneş tutulması üzerine yaptığı ve Leovitius'un büyük kavuşumlar üzerine olan eserinden çıkardığı bir öngörüyle ün kazandı, nitekim hem Bohemya Kralı hem de İsveç Kralı Gustavus bu tutulmanın etkileri sürerken öldüler.
John Booker, 1601 yılında Manchester'da iyi bir ailenin çocuğu olarak doğdu, gençliğinde Latince dilinde iyi bir eğitim aldı ve bu dili çok iyi anlardı, çocukluğundan itibaren astrolojiye yazgılı görünüyordu, zira aklı ermeye başladığı andan itibaren her zaman almanakları inceler ve onlar üzerinde çalışırdı.
Uygun yaşa geldiğinde Londra'ya geldi ve London, Laurence-Lane'de bir tuhafiyecinin yanında çıraklık yaptı, ancak ya iş kuracak sermayesi olmadığından ya da bu mesleği sevmediğinden ticaretini bıraktı ve Middlesex, Hadley'deki bir okulda birkaç öğrenciye yazı yazmayı öğretti, hem resmi yazı (Secretary) hem de Roma (Roman) yazı karakterlerini fevkalade güzel yazardı. Zamanla, şehir sulh hakimi olan Londra Belediye Meclis Üyesi Şövalye Sir Christopher Clethero'nun yanında katip olarak çalıştı, ayrıca Londra Belediye Meclis Üyesi Sir Hugh Hammersley'nin de katipliğini yaptı, her ikisine de büyük bir güven ve saygınlıkla hizmet etti, bu sayede ölene dek Londra'nın en seçkin yurttaşları tarafından sadece iyi tanınmakla kalmadı, aynı zamanda büyük saygı gördü.
Astrolojide mükemmel bir uzmandı, her ayın göksel konumlarına göre hazırladığı on iki ay üzerine yazdığı mükemmel dizelerin, öngörülerine uygun şekilde başarıyla sonuçlanması ona tüm İngiltere'de büyük bir ün kazandırdı, çok dürüst bir adamdı, üzerinde çalıştığı sanatta her türlü hileden nefret ederdi, hırsızlık vakalarını yorumlamada sıra dışı bir sezgisi vardı ve aşk sorularını çözmede de bir o kadar başarılıydı, astronomide de azımsanmayacak bir uzmanlığa sahipti, tıp konusunda çok şey bilirdi, antimon kadehinin büyük bir hayranıydı, çok sevdiği ama uygulamadığı kimya biliminde de bilgisiz değildi.
Ömrünün son üç yılında, kendisini sonunda tamamen eriten bir dizanteri hastalığından muzdarip oldu, 1667 yılında iyi bir şöhretle öldü.
Ölümünden sonra, onun tarafından hazırlanmış, tam olarak yönlendirilmiş ve astrolojiden beklenebilecek en yüksek ilimle yorumlanmış bir doğum haritası (nativity) gördüm.
Kitaplığı dünyanın beklediği kadar zengin değildi ve dul eşi tarafından Elias Ashmole'a satıldı, o da kadına kitapların değerinden çok daha fazla bir parayı cömertçe ödedi, merhuma ve onun anısına duyduğu saygıdan ötürü bu parayı memnuniyetle verdi.
Arkasında iki oğul ve iki kız çocuk bıraktı.
Yazılı olarak yıllık öngörülerinden başka çok az şey bıraktı.
İlk olarak 1630 yılı civarında yazmaya başladı, uzun parlamento döneminde son derece ağırbaşlı ve basiretli bir kitap olan Bellum Hibernicale'yi yazdı, bu kitabın sunuş kısmını ona ben vermiştim.
Yakın zamanda Paskalya Günü üzerine, çok yönlü bir okuma ve derin bir bilgi sergilediği, oldukça ilmi küçük bir risale yazdı.
Onun hakkında söylenecek son söz, dürüst bir adam olarak yaşadığı ve ölümünde şöhretine hiçbir leke sürülmediğidir.
Bu 1633 yılında, Suffolk'ta, Framlingham Kalesi [NOT: Kaynakta Framingham olarak yazılmıştır ancak Suffolk'ta böyle bir yer yoktur, doğrusu Framlingham'dır] yakınlarında doğmuş, iyi bir aileye mensup olan ve onu üniversiteye hazır hale gelene dek taşra okullarında eğiten, tıp lisanslı Nicholas Fiske ile tanıştım, ancak kendisi akademiye gitmedi, evde hem astroloji hem de tıp çalıştı, daha sonra bunları Colchester'da uyguladı ve orada Dr. ile yakın dostluk kurdu.
Daha sonra Londra'ya geldi ve mesleğini buranın çeşitli yerlerinde icra etti. (Zira gençliğinde hiçbir evde uzun süre kalmazdı.) 1633 yılında, Gresham College'dan Dr. Winston tarafından, Maliye Bakanı Lord Weston'ın oğluna aritmetik ve küreler üzerinde astronomi ile bunların kullanımlarını öğretmesi için Suffolk'tan çağırtıldı.
Çok çalışkan, gayretli, kavrayışı yüksek bir kimseydi ve kendi çabasıyla astroloji, tıp, aritmetik, astronomi, geometri ve cebir alanlarında eşsiz bir muhakeme gücü elde etmişti, astrolojide saatlik soruları çok isabetli bir şekilde çözerdi, ancak kendi yeteneklerinden her zaman şüphe duyardı, doğum haritalarının yönlendirilmesi sanatında fevkalade becerikliydi ve bunlar üzerinde hüküm verme konusunda iyi bir dehası vardı, fakat ne yazık ki kendisi pek talihsiz biriydi.
Öğrencilerini eğitmekte hiçbir dehası yoktu, zira hiçbirini asla yetkinleştirmedi, kendi oğlu Matthew bana sık sık, babasının kendi döneminde eğittiği öğrencilerin esasen her şeyi kendisinden öğrendiğini anlatmıştı, Akrep burcu yükselmekteydi ve kendisinden daha yetenekli olduğunu düşündüğü kişilere karşı gizliden gizliye haset beslerdi, yine de dürüst davranmalıyım ve onunla sık sık yaptığım sohbetler sayesinde en iyi yazarların kimler olduğunu öğrendiğimi, özellikle de yönelimler sanatındaki muhakememi büyük ölçüde geliştirdiğimi belirtmeliyim, onunla tanıştıktan sonra neredeyse her gün beni ziyaret eder, en şüpheli sorularını bana açar ve bu hususlarda kendi görüşünden ziyade benim muhakememe itimat ederdi, Sir Robert Holborn’un haritasını fevkalade iyi değerlendirip yönlendirmişti ancak haritanın birinci, yedinci ve onuncu evlerine benim hükmetmemi rica etmişti, ben de öyle yaptım, Sir Robert bunu bana verdiğinden beri bu harita sizin ellerinize ulaştı ve kütüphanenizde [ey bilgili beyefendi] muhafaza edilmektedir, yetmiş sekiz yaşlarında, fakirlik içinde öldü.
Bu yılda, Buckinghamshire’daki Thornton’ın rahibi veya vekili olan William Bredon da hayattaydı, kendisi derin bir teolog, fakat o dönemde harita çıkarma konusunda kesinlikle en zarif kişiydi, son derece iyi anladığı Ptolemaios’a sıkı sıkıya bağlıydı, o sırada hamisi olan Sir Christopher Heydon’ın adli astrolojiyi savunan eserinin kaleme alınmasında payı vardı, tütüne ve içkiye öylesine teslim olmuştu ki tütünü kalmadığında kilise çanının iplerini kesip tüttürürdü.
Şimdi kendi hayatımın hikayesine devam ediyorum, ancak astroloji öğrencisi olduğum ilk zamanlarda bu sanatı icra eden kişilere dair bazı şeyleri hafızaya emanet etmeyi uygunsuz bulmadım, onlar hakkında kendimin bizzat bilmediği veya doğru olduğuna inanmadığı hiçbir şey yazmadım.
1633 yılının Ekim ayında ilk eşim vefat etti ve kendisine ait ne varsa bana bıraktı, bu neredeyse bin pound değerinde, hatırı sayılır bir meblağdı.
Bir yıl ve daha uzun bir süre dul kaldım ve çalışmalarıma çok sıkı bir şekilde devam ettim, bu süre zarfında bir öğrenci, kırk şilin karşılığında bana parşömen üzerine yazılmış büyük bir cilt olan Ars Notoria’yı rehin bıraktı, bu kitapta, bilge insanlar tarafından tüm muhtelif serbest bilimleri öğrettiğine ve aktardığına inanılan meleklerin isimleri ve tasvirleri yer alıyordu, bu ilme ise seçilmiş vakitlerin gözetilmesi ve muhtelif meleklere tahsis edilmiş dualar vasıtasıyla erişiliyordu.
Dürüstçe itiraf etmeliyim ki, birkaç hafta boyunca bu duaları öngörülen biçim ve talimatlara göre uyguladım, astronomia yerine astrologia kelimesini kullandım, ancak artık bundan bahsetmeye gerek yok, Cornelius Agrippa’nın sonuna eklenen o Ars Notoria hiçbir şey ifade etmez, duaların birçoğu aynı değildir ve bu dualara yönelik talimatlar da pek kayda değer değildir.
1634 yılında, Şövalye Sir George Peckham’a astrolojinin hastalıklarla ilgili kısmını öğrettim, bu konuda o kadar ilerledi ki, iki veya üç ay içinde sadece çıkardığı figürlerle herhangi bir hastalığı tam olarak teşhis edebiliyordu, Nottingham’da şifa dağıttı ancak maalesef 1635 yılında Galler’deki St. Winifred Kuyusu’nda vefat etti, bu kuyunun içinde Pater Noster dualarını ve "Sancta Winifrida ora pro me" [NOT: "Azize Winifred, benim için dua et" anlamında Latince dua] duasını mırıldanarak o kadar uzun süre kaldı ki, soğuk vücuduna işledi ve kuyudan çıktıktan sonra bir daha hiç konuşamadı.
Bu 1634 yılında, Strand’deki on üç evin yarı hissesini beş yüz otuz pound karşılığında satın aldım.
Kasım ayının 18. gününde ikinci kez evlendim ve bu eşimle birlikte beş yüz pound çeyiz aldım, kendisi Mars tabiatındaydı.
O yıl başıma kayda değer iki hadise geldi.
Majestelerinin saatçisi Davy Ramsey’e, Westminster Abbey’nin revaklarında büyük miktarda gömülü hazine olduğuna dair bir bilgi ulaşmıştı, durumu o sırada aynı zamanda Lincoln Piskoposu olan Dekan Williams’a bildirdi, Dekan, eğer bir şey bulunursa kilisesinin bundan pay alması şartıyla ona arama izni verdi.
Davy Ramsey, bu işte kendisine yardımcı olması için Musa’nın asalarını [NOT: Define bulmada kullanılan çatal çubuklar] kullanabildiğini iddia eden John Scott adında birini buldu, benden de onlara katılmam rica edildi, ben de kabul ettim.
Bir kış gecesi Davy Ramsey, birkaç beyefendi, ben ve Scott revaklara girdik, fındık dalından asayı revakların etrafında gezdirdik, revakların batı tarafında asalar birbiri üzerine katlandı, bu da hazinenin orada olduğunun bir kanıtıydı, işçiler en az altı fit derinliğinde kazdılar ve nihayetinde bir tabutla karşılaştık, ancak ağır olmadığı için onu açmadık, sonradan bundan çok pişman olduk, revaklardan kilise binasına geçtik, orada aniden, biz başlarken hiç rüzgar olmamasına rağmen, öylesine şiddetli, öylesine yüksek, öylesine uğultulu ve gürültülü bir rüzgar yükseldi ki, kilisenin batı ucunun üzerimize yıkılacağını sandık, asalarımız hiç hareket etmiyordu, biri hariç tüm mumlar ve meşaleler söndü veya çok sönük yanmaya başladı, ortağım John Scott şaşkına dönmüştü, sararmıştı, ne düşüneceğini veya ne yapacağını bilemiyordu, ta ki ben iblisleri uzaklaştırmak için talimat ve emir verene kadar, bu yapıldığında her şey yeniden sakinleşti ve herkes gece geç saatte, saat on iki sularında meskenine döndü, o günden sonra bu tür işlerde hiç kimseye katılmaya ikna edilemedim.
Bu işin başarısızlıkla sonuçlanmasının gerçek sebebi, operasyon sırasında çok fazla insanın hazır bulunmasıydı, zira otuzdan fazla kişi vardı, bazıları gülüyor, diğerleri bizimle alay ediyordu, öyle ki eğer iblisleri uzaklaştırmasaydım, kilisenin büyük kısmının rüzgardan yıkılacağına inanıyorum, bu iş için en iyisi gizlilik, ne yaptığını iyi bilen ve güçlü bir inanca sahip olan yetkin uygulayıcılardır.
1634 veya 1635 yılında, Greenwich’te yaşayan ve Londra’daki tüm tanınmış sanatkarları denemiş ama hiçbir sonuç alamamış bir hanımefendi, ağlayarak ve feryat ederek geldi.
Durum şundan ibaretti, kendisinden gebe kalana dek genç bir Lordun bedeninden faydalanmasına izin vermişti, bu süreden sonra ise Lord onun yüzünü görmeye tahammül edememiş, odasına girmesini engellemek için uşaklarına ve hizmetçilerine kapılarını sıkı sıkı kapalı tutmalarını, şayet onu meskeninin yakınlarında görürlerse de uzaklaştırmalarını emretmişti, nitekim bunu birkaç kez yapmışlardı.
Benden ricası, onu görmesine yardım etmemdi, sonrasında huzura erecekti, bunun üzerine talihini bir kez daha denemesi için belirli bir gün ve o günün belirli bir saatini kararlaştırdım.
Sözümü dinledi ve Lordun tutsak bulunduğu King's Bench Hapishanesine vardığında dış kapı ardına kadar açıktı, kimse ona tek bir kelime etmedi, merdivenlerden yukarı çıktı, kimse onu rahatsız etmedi, Lordun oda kapısını ardına kadar açık buldu, Lord yataktaydı, ortalıkta ne bir hizmetçi duyuluyor ne de görünüyordu, böylece muradına ermiş oldu.
Üç gün sonra başarısını bana haber vermeye geldi ve cebinden sıçan otu [NOT: Arsenik] dolu bir kağıt çıkardı, şayet tayin ettiğim o gün Lordun yanına kabul edilmeseydi, bu zehri Lordun kaldığı merdivenin ayak ucunda bir ölçek beyaz şaraba katıp içecekti.
Benzer bir talihsizlik, Lord hapishaneden çıktıktan sonra da kadının başına geldi, o vakit Salisbury-Court'ta bir tiyatro oyununa gitmesini tembihledim, o da öyle yaptı ve çeyrek saat geçmeden Lord, kadının bulunduğu locaya girdi.
Fakat bu tür işlerden usandım ve o zamandan beri bu merak uyandırıcı işleri öğreten kitaplarımı yaktım, zira o dönemden sonra melankoli, bilhassa hipokondriyak melankoli [NOT: Karın bölgesindeki organlardan kaynaklandığına inanılan kuruntulu hüzün marazı] beni fazlasıyla muzdarip etti, zayıflayıp çelimsizleştim ve her geçen gün daha da kötüleştim, öyle ki 1635 yılında rahatsızlığımın sürmesi ve çevremin genişlemesi sebebiyle taşrada yaşamaya karar verdim, 1636 yılının Mart ve Nisan aylarında eşyalarımı şu an yaşamakta olduğum Hersham'a taşıdım, Mayıs ayında ise kendim oraya yerleştim, kim olduğuma veya neyle iştigal ettiğime dair hiçbir dikkat çekmeden 1641 yılına kadar orada kaldım.
1637 ve 1638 yıllarında, yıllık seksen pound değerindeki bir kira sözleşmesi yüzünden hem Maliye Mahkemesinde hem de Yüksek Adalet Mahkemesinde büyük davalarım oldu, davaları kazandım.
1640 yılında, bu sanatın üstatlarından John Humphreys'e astroloji eğitimi verdim, bu vesileyle Londra'da bulunduğum sırada, tesadüfen Fleet Street'te Derby'den Dr. Percival Willoughby ile karşılaştım, eski dostumdu ve büyük bir tesadüf eseri şehre yeni gelmişti, Fleet Street'teki Mitre Meyhanesi'ne gittik, orada Ram Alley'de yaşayan eski astrolog Will Poole'u çağırttım, yanımıza geldiğinde Doktor, Cambridge'li bir güzel sanatlar mezunu [NOT: Master of Arts] tarafından kaleme alınmış, her türlü soruyu astrolojik olarak çözme yeteneğini ilan eden bir el ilanı çıkardı, ilan gösterildiğinde ve ben buna şaşırıp kaldığımda Poole, bu adamı tanıdığını ve onun ahmak bir budala olduğunu söyleyerek yanıt verdi, "Ben" dedi, "ondan çok daha fazlasını yapabilirim, beni her gün görür, birazdan burada olur", nitekim çok geçmeden odamıza geldi, Poole biz daha yeni yanına varmışken bir harita [NOT: Yıldız haritası] çıkarmıştı ve hükmümü öğrenmek isteyerek bunu bana gösterdi, ben ise bunu reddedip önce güzel sanatlar mezununun hüküm vermesini rica ettim, o kabul etmeyince kendi hükmümü verdim, bu durum Humphreys'in o kadar hoşuna gitti ki derhal ona ders verip vermeyeceğimi ve karşılığında ne isteyeceğimi sordu.
Öğretmeye rıza gösterdiğimi fakat yüz pound isteyeceğimi söyledim.
Ben haritayı yorumlarken Poole'un Humphreys'in kulağına fısıldadığını duydum.
Şehirde üç dört gün kaldıktan sonra nihayet kırk pound karşılığında anlaştık, zira ısrarlarından bir an olsun huzur bulamamıştım, beni akşam yemeğine davet etti ve ona henüz hiçbir şey göstermeden önce bana otuz beş pound ödedi.
Biz akşam yemeğindeyken bir danışan onunla görüşmeye geldi, o da danışanıyla birlikte çalışma odasına çıktı, haritasını çıkarmadan veya soruyu çözmeden önce onu içeri çağırdım ve danışanının benlerini veya işaretlerini nasıl keşfedeceğini ona hemen gösterdim, haritasını çıkardı ve anında danışanın sahip olduğu dört beni keşfetti, buna o kadar sevindi ki merdivenlerden aşağı yuvarlanırcasına inerek, "Tanrı şahit, dört tane, dört tane, bu tek bir kural için yüz pound bile az" diye bağırdı, altı hafta içinde, haftada üç gün onunla kalarak son derece dirayetli bir kimse haline geldi.
Bu Humphreys gayretli, şöhret düşkünü, geveze, cahil cesaretine sahip, bilmediği tüm sırları öğrenmeye hevesli bir kimseydi, öyle ki vakıf olduğuma inandığı bazı gizemleri ona öğretmem için bana iki yüz pound vermeye razıydı, fakat sanatın sırrını saklamak esastır, bilhassa Tanrı korkusuyla yaşamayanlar veya kendi dillerine hakim olamayanlar için, kendisi şahsiyeti ve ahlakı bakımından bir zamanlar terzim olan o nankörlük abidesi John Gadbury'nin bir benzeriydi.
Kabiliyetinin yetmediği şeyleri ona öğretmeyi reddetmemin ardından aramıza soğukluk girdi, yine de ne zaman talep etse ona her türlü nezaketi gösterdim, zira Colchester kuşatmasından sonra aleyhimde Anti-Merlinus Anglicus adında bir kitap yazdı, ilk karısı hayattayken ikinci bir kadınla evlendi, İrlanda'da mesleğini icra etmek niyetindeydi, Bristol'e gitti fakat orada parlamento güçlerinin o krallığı dize getirdiğini öğrenince Londra'ya geri döndü, ancak orada kalmaya cesaret edemedi, kendisi gibi başka bir kocası olan ikinci karısından kaçarak Barbados'a gitmek niyetiyle denize açıldı, fakat yolculuk esnasında yolda öldü.
O vakitler John Booker'ı henüz hiç görmemiştim, fakat bir gün ona kendisini görme arzum olduğunu, ancak onunla konuşmadan önce eski kurallarıma çalışıp astroloji bilgilerimi tazeleyeceğimi söyledim, zira o dönemde [ki bu 1640 yılıydı] John Booker'ın dünyadaki en büyük ve en yetkin astrolog olduğunu düşünüyordum.
Öğrencim Humphreys derhal cevap verdi, "Muallim, eski bilgileriniz için kendinizi yormanıza gerek yok"
##
"Bir bilgi hırsızı, geçen gün karşılaştık" dedi, "ve üç dört soru üzerindeki hükmümle onu bizzat alt ettim." Eğer o öğrencimin başına gelen tüm hadiseler tek bir ciltte toplansaydı, ya Guzman'ı, Don Kişot'u, Lazarillo de Tormes'i ya da şimdiye dek gördüğüm benzer nitelikteki diğer tüm eserleri geride bırakırdı.
Sağlığıma kısmen yeniden kavuştuğumda, taşradan bıkmış olarak ve Londra'da kazanılabilecek para olduğunu fark ederek, kendimi de astroloji alanında karşılaşabileceğim her kimse kadar yeterince yetkin gördüğümden, oraya gitmeyi kendime iş edindim, böylece Eylül 1641'de oraya vardım, burada, 1642 ve 1643 yıllarında, önceki bilgilerimi geliştirmek için büyük bir boş vakte sahip oldum. O dönemde astroloji kitaplarımın hepsini tekrar tekrar okudum, çok az pratik yaptım veya hiç yapmadım. Eskiden Valentine Naibod'un Alcabitius üzerine yazdığı Şerh'i okumaya asla katlanamazken, şimdi onu ciddi şekilde incelediğimde, karşılaştığım en derin yazar olduğunu gördüm, gece gündüz onu hatmettim, kısa süre sonra ulaştığım veya vardığım o muhakeme ve bilgi yüksekliğine onun sayesinde ilerlediğimi itiraf etmeliyim, kendisi şimdiye kadar ortaya çıkmış en rasyonel yazar ve Batlamyus'un en keskin yorumcusudur.
Dehamı harekete geçirmek için notlar toplamaya başladım ve o sırada yaklaşmakta olan Satürn ve Jüpiter [NOT: Metindeki T? ve v sembolleri, Satürn ve Jüpiter gezegenlerinin kavuşumuna işaret etmektedir] kavuşumu üzerine küçük bir şey yazmayı düşündüm. Henüz bir sayfadan fazlasını ve onu da pek alelade bir şekilde yazmamıştım ki, Lord James Galloway beni görmeye geldi, tesadüfen gözü bu kaba taslak derlemeye ilişince onu baştan sona okudu ve öyle beğendi, evet, beni daha da ilerlemem için öyle yüreklendirdi ki, o sırada ve o zamandan sonra vaktimin çoğunu bunu kaleme almaya ve nihayetinde 1644 yılında basıldığı o yönteme kavuşturmaya harcadım.
Şimdi samimiyetle beyan ederim ki, bunun yazılmasında veya kaleme alınmasında hayatta olan hiçbir kimseden yardım almadım.
Fiske bana, Sir Christopher Heydon'a ait olan ve kendisinin 1603 yılındaki Satürn ve Jüpiter kavuşumu hakkında bir şeyler yazdığı küçük bir el yazması gönderdi, yöntemimi düzene sokmak için bunun başlangıcından beş veya altı satır kopyaladım, daha fazlasını değil, her ne kadar o arsız herif Gadbury aksini yazmış olsa da, fakat o her zaman ve her koşulda karanlık ve yalancıdır.
Daha önce, 1639 yılında, İkizler burcunun 11. derecesinde gerçekleşen 22 Mayıs 1639 güneş tutulması üzerine bir risale yazmıştım, bu risale altı tabaka kâğıttan oluşuyordu.
Fakat bu el yazmasını, en cömert hamim ve her daim iyiliksever dostum, Cumberland eyaletinin Muncaster bölgesinden William Pennington Efendi'ye verdim, kendisi bilge ve fevkalade bilgili bir şahsiyetti, 1634 yılından ölene dek tanıdığım en minnettar insan olarak kalmaya devam etti.
Onunla Davy Ramsey vasıtasıyla tanışmıştım.
En asil Efendi, onun bana olan cömertliğini ve benim de onun dostluğuna karşılık onun yararına pek çok şeyi başarıyla gerçekleştirerek verdiğim karşılığı anmak adına bir süreliğine konunun dışına çıkarsam lütfen affımı kabul edin.
Kendisi 1639 yılında yüzbaşı yapılmıştı ve o dönemde İskoçlara karşı yürütülen savaşlarda Majestelerine hizmet etmekteydi, bu süre zarfında bir çiftçinin kızı gayrimeşru bir çocuk dünyaya getirmiş ve onun savaşta öldüğünü duyarak çocuğun babasının o olduğunu iddia etmişti.
Kısa süre sonra geri döndü, uzaktayken bu şekilde iftiraya uğramış olmaktan dolayı son derece kederli ve öfkeliydi.
Kadın, ona karşı yürüttüğü bu rezillikte Cumberland'lı bazı beyefendiler tarafından korunuyordu, öyle ki, kadını tutuklamak için elinde emirler olmasına rağmen onu bir türlü bulamıyordu. Yine de kadını bir yerden başka bir yere kovalarken, kadının yakınları onu en güvende olacağı yer olan Londra'ya göndermeyi en uygun yol olarak gördüler.
Kadın şehre geldi ve hemen durumdan haberdar oldum, bu işin takibi bana bırakıldı.
Başyargıç Bramston'ın yakalama emrini temin ettim ve onu yanımda hazır bulundurdum.
Kadın şehirde henüz iki hafta bile kalmamıştı ki, tesadüfen Cumberland bölgesi ceza mahkemesi kâtibinin ofisine gittiğimde orada hoş bir kadın gördüm, kuzey şivesiyle konuştuğunu duyunca aradığım kişinin o olduğuna kanaat getirdim.
Kâtibin kulağına fısıldayarak, ben tekrar gelene kadar kadını lafa tutması için kendisine beş şilin vereceğimi, zira kadınla ilgili bir belgem olduğunu söyledim.
Yakalama emrimi ve bir zabiti almak için aceleyle gittim ve ofise geri dönüp ceza mahkemesi kâtibinin gözü önünde kadını yakalattım, kâtip bana çok öfkelendi. O sırada Old-Bayley'de mahkeme oturumları yapılıyordu ve ne bir hâkim ne de bir sulh yargıcı bulunabiliyordu.
Cumartesi gecesi olduğundan ve kefaleti bulunmadığından Bridewell hapishanesine gönderildi, pazartesi gününe kadar orada kaldı. Pazartesi sabahı Old-Bayley'de kefil gösterdi, fakat ben sorgu hâkiminden kefillerin muteber olup olmadığını araştırmak için biraz süre isteyip hemen geri döndüm ve ona kefillerden birinin Ludgate'de mahkûm olduğunu, diğerinin ise çok fakir bir adam olduğunu söyledim. Hâkim buna o kadar öfkelendi ki, kadını Newgate hapishanesine gönderdi, kadın beni iyi kefillerle memnun edene kadar bütün hafta orada yattı, nihayetinde bunu başardı ve Cumberland'daki bir sonraki ceza mahkemesinde hazır bulunmak üzere kefalete bağlandı, orada hazır bulundu ve kırbaçlanma ile bir tam yıl hapis cezasına çarptırıldı.
Benim mucizeler yaratabileceğimi düşünen Pennington, bu iş için bana en minnettar şekilde karşılık verdi.
Bu rezil karmaşa boyunca, elinden geleni yapmasına rağmen kadını destekleyen kişilerin kim olduğunu bir türlü ortaya çıkaramamıştı, fakat kadının babası şehre gelince, onunla Bay Sute adında bir tüccar olarak tanıştım, onu yemeğe davet ettim, George Farmer'ı da yanıma aldım, adamı şarapla öyle bir doyurduk ki ne görebiliyordu ne de hissedebiliyordu.
Fakat ertesi sabah zavallı adamın cebinde tek bir belge veya mektup bile kalmamıştı.
Bunları dostuma gönderdim, o da bu sayede işin içindeki birkaç beyefendinin komplolarını ortaya çıkardı, bundan sonra Bay
Pennington, İkinci Charles’ın Cumberland için yetkilendirdiği Asker toplama komisyonu üyelerinden biri yaptığı, sadık bir kralcıydı. Kral ile Parlamento arasındaki meselelerin nasıl gittiği ve gideceği konusunda benden sürekli bilgi aldığından ihtiyatla hareket etti, bu nitelikte sadece tek bir varant imzaladı ve ardından bu işi bıraktı.
Müsaderelerin başladığı dönemde, İngiltere’nin kuzeyindeki en cüretkar, en arsız ve en aktif adam olan, dostuma karşı da büyük bir kin besleyen John Musgrave adında biri, Bay Pennington’ın imzasını taşıyan bu varantı ele geçirmişti, bu durum dostumu dehşete düşürdü, nitekim bu belge müsadere için yeterli bir sebepti ve dostumun mülkünden kendine büyük paylar çıkarmayı amaçlayan ve bunu uman Musgrave’in elini güçlendiriyordu, durum bana bildirildi.
Musgrave Londra’dayken, büyük çabalar sonucunda kendimi Pennington’ın amansız bir düşmanı gibi göstererek onunla tanışmayı başardım, buna yürekten sevindi, böylece kozlarımızı paylaşmak üzere bir gece Five Bells’te buluşmaya karar verdik, zira ona çok şey bildiğimi iddia etmiştim.
Buluştuk ve o, masanın üzerine aniden tüm belgelerini ve bununla birlikte dostumun imzaladığı asker toplama varantını çıkardı, bunu görünce, "Evet, işte bu onun imzası, yemin edebilirim, şimdi her şeyi ele geçirdik, hadi bir kadeh daha içelim, bu varant hepsinin bedelini ödeyecek" dedim. Varantın masanın neresinde durduğuna dikkat ettim ve bir süre sonra, bilmezlikten gelerek mumun devrilip sönmesine sebep oldum, o mumu şöminede tekrar yakmaya gittiğinde, varantı sağlama alıp çizmeme soktum, sekiz on gün boyunca yokluğunu hiç fark etmedi, bu süre zarfında belgenin Cumberland yolunun yarısını çoktan aşmış olduğuna inanıyorum, çünkü dostane bir uyarı niteliğindeki "Bir daha günah işleme" notuyla birlikte onu derhal postayla göndermiştim. Musgrave o dönemde bana meydan okumaya cesaret edemedi, böylece bu iş dostum için son derece tatmin edici, benim için de bir o kadar memnuniyet verici bir şekilde nihayete erdi.
Dostum, ayrıca Egremond rahibi olan, son derece ahlaksız bir hayat süren, cüretkar ve çok zengin Isaac Antrobus adında biri tarafından fevkalade hırpalanmıştı, nihayetinde dostum, rahiplik makamını elde etme ümidiyle o bölgeden bir din adamı bularak Londra’daki Yağmalanmış Din Adamları Komitesi önünde Antrobus aleyhine şikayet maddeleri sunmasını sağladı.
Bu Antrobus, bir horozu vaftiz edip ona Peter adını vermişti.
Bir kadınla ve onun kızıyla, yani her ikisinin bedeniyle, kendi karısıyla olduğundan çok daha ileri derecede münasebette bulunmuştu.
Sarhoşken, bir kadın bir ip alıp onun mahrem uzuvlarını bir ahırdaki yemliğe bağlamıştı.
Antrobus artık Parlamento’nun büyük bir savunucusu haline gelmişti, ancak duruşma günü dostlarımdan pek çoğunun orada bulunmasını sağladım, zira kendilerini dindar olarak adlandıranlar onun tarafını tutuyordu, o gün komite başkanı, şu anki Adalet Bakanı [NOT: Master of the Rolls unvanı kastedilmektedir] Sir Harbottle Grimston idi.
Davanın çirkinliğini işiten başkan, bundan büyük utanç duydu.
Antrobus’un orada bulunarak, bu kadar yakışıksız davrandığında doğal durumunda [NOT: Günahkar insan doğasını kastetmektedir] olduğunu savunarak kendini savunduğunu hatırlıyorum.
Başkan, "Anne ve kızla birlikte olduğunuzda hangi durumdaydınız?" dedi.
Antrobus, "Bunun hiçbir kanıtı yok" dedi.
"Ben sarhoşluğa meyilli biri değilim" diye ekledi.
"Daha bu iki hafta içinde o kadar sarhoştu ki" dedim, "sokağın bir tarafından diğer tarafına yalpalamaktaydı, işte bunu kanıtlayacak şahit de burada", şahit derhal komite önünde yemin ederek bunu doğruladı, sarhoş olduğu yeri ve sokağı adıyla belirtti.
Böylece ahlaksız olduğuna hükmedilerek kilise gelirlerinden mahrum bırakıldı ve bizim din adamımız rahiplik makamını aldı.
Bu sarhoş rahibin alt edilmesinin Bay Pennington’ı ne kadar memnun ettiğini hayal edemezsiniz, kendisi tüm masrafları cömertçe ve minnetle ödedi.
Fakat şimdi ona yaptığım en son ve en büyük iyilik geliyor.
Cumberland’deki müsadere komitesi onun çok iyi dostları olmasına rağmen, alt müsadere memurları, kendi başlarına, hiçbir emir olmaksızın ve silah zoruyla onun demirine, ahşabına ve yedi bin sterlin değerindeki kişisel mülküne el koydular.
Onu bu haydutlardan kurtarmak benim elimdeydi.
Bunun üzerine ne yapılması gerektiği konusunda akıl danıştım ve Meclis Başkanı Lenthall’ın alt müsadere memurlarına hitaben yazacağı, onlara bölge komitesine itaat etmelerini emreden bir mektup almam tavsiye edildi.
Bunun üzerine alt müsadere memurlarına hitaben bizzat bir mektup kaleme aldım, yanıma Cumberland memurlarının dikbaşlılığını ve komiteye itaatsizliklerini yeterince aktardığımız Meclis Başkanı’nı alarak ona mektubu gösterdim, mektubu baştan sona okuduğunda son derece nazik bir şekilde imzaladı, ayrıca eğer Bay Pennington’ın mülklerine el koymaya devam ederlerse, itaatsizliklerinin hesabını vermeleri için onları huzura getirmek üzere bir icra memuru görevlendireceğini belirtti, bu mektubu derhal dostuma postaladım, bu cahil adamlar mektubu aldıklarında mallarını ona geri teslim ettiler, dostum da emeklerimin karşılığı olarak Londra’ya geldiğinde bana yüz sterlin verdi, kendisi 1652 yılında şiddetli bir hummadan vefat etti.
1642 ve 1643 yıllarında, Kral ile Parlamento arasında meydana gelen her büyük hadiseyi dikkatle takip ettim ve ilk olarak o zaman, tüm dünyevi işlerin üst sebeplere bağlı olduğu gibi, bunları göksel cisimlerin konumlanışları vasıtasıyla keşfetmenin de mümkün olduğuna inanmaya başladım, bu iki yıl boyunca bu yolda bazı denemeler yaparak ilerlemek için cesaret buldum ve devam ettim, kadim insanların eserlerini inceledim ancak bu konuda sessiz kalmışlardı yahut tatmin edici bir bilgi vermiyorlardı, nihayetinde o dönemde ve o zamandan beri takip ettiğim, zamanla benden daha keskin zekalı bir kimse tarafından daha da mükemmelleştirileceğini umduğum o yöntemi kendim için şekillendirdim.
1643 yılında, Avam Kamarası üyesi Sir Bulstrode Whitlocke ile yakından tanıştım, kendisi hastalandığında, idrarı bana daha sonra Büyük Mühür Muhafızlarından biri olacak olan John Lisle’ın eşi Bayan Lisle (a) tarafından getirildi.
(a) Kendisi daha sonra, 1685 yılında Monmouth Dükü’nün ordusundaki isyancılardan Nelthrop adında birini barındırdığı gerekçesiyle Winchester’da idam edilmiştir.
Kral Birinci Charles’ın şehit edilişi sırasında söylediği sözlerle kendini belli etmişti.
1648 yılında, zalimin düşüşünü görmekten ötürü kanının adeta damarlarında coştuğunu belirtmişti, bu sebeple kendisi devlet tuzağına düştüğünde, o şehidin ailesinden herhangi bir lütuf beklememiş ve bekleyemezdi.
Haritamı çıkardıktan sonra, hastanın o an için iyileşeceği, ancak aşırı yeme içme yüzünden bir ay içinde tehlikeli bir şekilde hastalığının nüksedeceği cevabını verdim, nitekim Bay Prideau’nun evinde alabalık yiyerek hayatından ümit kesilecek derecede rahatsızlandı, fakat ben hayati bir tehlike olmadığını, beş veya altı hafta içinde tamamen sağlığına kavuşacağını söyledim ve öyle de oldu.
Bir gün bu metnin bir kopyasını, o dönem Avam Kamarası’nda tesadüfen bunu okumakta olan Bay Whitlocke’a vermiştim, Meclis Başkanı kürsüye çıkmadan önce biri buna göz attı, ardından pek çok kişi de görüp kopyalarını çıkardı, bunu duyduğumda, o dönem tüm matematik kitaplarının ruhsatlandırıcısı olan John Booker’a onaylatmak üzere başvurdum, bildiğim kadarıyla kendisini daha önce hiç görmemiştim, kitaba şaşırdı, pek çok yersiz silme işlemi gerçekleştirdi, birçok itiraz öne sürdü, Kral ile Parlamento arasında ayrım yapmanın imkansız olduğuna yemin etti, nihayetinde kendi keyfine göre ruhsatlandırdı, ben de bunu, katı bir Presbiteryen olan ve incelenmesi için din adamlarından beş kişiyi görevlendiren matbaacıya teslim ettim, onlar metinden hiçbir şey anlamadılar ancak içinde devlet işlerine karışmadığım için basılabileceğini söylediler.
İlk baskı bir haftadan kısa bir sürede tükendi, Parlamento üyelerine bazı nüshalar sunduğumda, kitabımı tahrif eden ruhsatlandırıcı John Booker’dan şikayetçi oldum, bana derhal kitabı dilediğim gibi yeniden basmamı ve yeniden basım sürecinde veya uygun gördüğüm eklemeleri yaparken bana karşı çıkmaya cüret eden olursa onlara bildirmemi emrettiler, böylece ikinci kez tam istediğim şekilde yayımlandı.
İtiraf etmeliyim ki, o dönemde astrolojide yalnızca orta derecede uzmanlaştığını gördüğüm John Booker hakkında öğrencim Humphreys’in söylediklerinin doğruluğunu o an anladım, nitekim o yıl ben kendisine öğretene kadar gezegenlerin konum dairelerini (circles of position) bile hesaplayamıyordu.
1647 yılında Giriş (Introduction) kitabım kamuoyuna sunulduktan sonra, kısmen çalışma yoluyla, kısmen de şöhret ve itibarını koruma rekabetiyle kendisini ölçüsüzce geliştirdi, öyle ki 1647’den beri onun tarafından son derece isabetli şekilde hazırlanmış bazı doğum haritaları gördüm.
Matbaacı, basımdan çıkar çıkmaz kendisine benim Giriş kitabımdan bir tane sunduğunda, "Keşke İngiltere’de bundan başka hiçbir kitap olmasaydı, yeter ki bunun için yüz pound vermiş olsaydım" demiştir, o tarihten ölümüne kadar çok yakın dost olduk.
Haziran 1644’te Doğaüstü Görüş (Supernatural Sight) adlı eserimi yayımladım, şayet o ağırkanlı kitapçıyı, çizdiğim o olağanüstü alametin şeklini veya suretini hakketme masrafını üstlenmeye ikna edebilseydim, bu büyük bir memnuniyet yaratacaktı, her halükarda, üzerindeki astrolojik hüküm tam anlamıyla gerçekleşti.
Aynı yıl, üç günde bin sekiz yüz adet satılan ve bu sebeple defalarca basılan Beyaz Kral’ın Kehaneti’ni (White King’s Prophecy) de yayımladım, o dönemde üzerine bir şerh yazmamıştım.
O yıl Kehanetçi Merlin’i (Prophetical Merlin) bastım ve kopya için sekiz pound aldım.
Ondan sonra matbaayı bir daha meşgul etmeye hiç niyetim yoktu, ancak Sir Richard Napper, Yüzbaşı Wharton’ın Naworth adı altında çıkardığı 1645 takvimlerinden birini alıp bana geldi ve "Şimdi Lilly, dengini buldun, bak Naworth burada ne yazıyor" dedi, yazdığı kelimeler, bana "yüzsüz, akılsız bir herif ve ismiyle William Lilly" demesinden ibaretti.
O zamandan önce, Yuvarlak Kafalılar’dan ziyade Kraliyetçi taraftarıydım ve öyle bilinirdim, fakat bundan sonra bedenim ve ruhumla Parlamento davasına bağlandım, yine de Majestelerinin şahsına ve her türlü yönetim şeklinin üzerinde sevdiğim ve onayladığım monarşiye karşı büyük bir sevgi beslemeye devam ettim, bu hikayede Majesteleri için hayatımı tehlikeye atarak yaptığım ve yapmaya çalıştığım pek çok nezaket dolu girişimi bulacaksınız, fakat Tanrı onun tüm işlerini ve kararlarını başarısızlığa uğratacak şekilde takdir etmişti, nitekim sonraki gelişmelerde bu açıkça görülecektir.
İtibarımı korumak ve son derece öfkeli olduğum Naworth ile hesaplaşmak için, Anglicus 1645 üzerinde çalışmaya koyuldum, bitirir bitirmez matbaaya yetiştirdim, kamuoyuna sunulana kadar geçen her günü bir ay gibi sayıyordum, orada Kral’ın doğum haritasını kullandım ve yükseleninin Haziran 1645 civarında Mars’ın karesine yaklaştığını görerek şu uğursuz hükmü verdim, "Eğer şimdi savaşırsak, bir zafer sinsice elimizden kayıp gidecektir" ve nitekim Haziran 1645’te Naseby’de, hayatı boyunca uğradığı en ölümcül yenilgiyle bu gerçekleşti.
Bu 1645 yılında, Yıldızlı Haberci (Starry Messenger) adında bir risale yayımladım, içinde II. Charles’ın doğum günü olan 29 Mayıs 1644’te Londra’da görülen üç güneşin yorumu da yer alıyordu, o kitapta ayrıca 11 Ağustos 1645’te gerçekleşecek olan parçalı güneş tutulmasının etkilerine dair astrolojik bir hüküm de ortaya koymuştum.
Yüzbaşı Wharton, Majestelerinin Oxford’dan başlattığı askeri harekata dair astrolojik hükmünü sunarken, orada yine bana ve John Booker’a ağır ithamlarda bulundu, Newportpagnel Valisi Sir Samuel Luke, Oxford’dan garnizonuna ulaşan bu yazıyı derhal benim görüşüme sundu.
Buna cevap vermek için yalnızca on iki saatim veya o civarda bir vaktim vardı, bunu inanılmaz bir başarıyla gerçekleştirdim, matbaacı hem bu harekatı hem de ona verdiğim cevabı bastı ve Lord Thomas Fairfax komutasında, Majestelerinin bizzat bulunduğu orduya karşı Naseby’de kazanılan o büyük Parlamento zaferinin tam da gerçekleştiği gün yayımlanan Yıldızlı Haberci kitabımla birlikte gözler önüne serdi.
Bu kitap çıkar çıkmaz, on dört gün içinde, o dönem Tahkikat Komisyonu Başkanı olan ve sonradan Kral’ın yargıçlarından biri olduğu için asılan, sürüklenen ve dörde bölünen can düşmanım Miles Corbet’e şikayette bulunuldu, kendisi derhal bir tutuklama emri çıkardı ve bir teşrifat memuru şahsımı gözaltına aldı.
Memurla birlikte Westminster’a giderken, büyük bir şans eseri Yıldızlı Haberci’nin formalarını benden sayfa sayfa almış olan Sir Philip Stapleton, Sir Christopher Wray ve Bay Robert Reynolds ile karşılaştım.
Hemen ardından bana gülümsemeye başladılar, "Miles Corbet, Lilly, seni iyice cezalandıracak, ama hiçbir şeyden korkma, yemek yiyeceğiz ve işi halletmeye yetecek vakitte Komitede olmak için acele edeceğiz" dediler ve bunu en onurlu şekilde yerine getirdiler, zira varır varmaz oturdular ve Bay Reynolds’ı kasten başkanlık koltuğuna oturttular, ben de içeri çağrıldım, ancak Corbet orada olmadığından, o gelene kadar geri çekilmemi söylediler, o geldiğinde ise huzura çıkmam emredildi ve Corbet’ten tutukluluk halimin ve Komite kararının gerekçesini sunması istendi.
Corbet, 1645 tarihli Anglicus adlı eserimi ortaya koydu ve içinde Londra’daki Tekel Komiserleri aleyhinde pek çok skandal niteliğinde pasaj bulunduğunu söyledi.
Kendisi tarafından açıkça okunan bir pasajı sundu, tüm komite bunun alt memurların hatalarına işaret ettiğine ve Komiserlerin kendileriyle bir ilgisi olmadığına hükmetti, ben de komitenin beyan ettiği gibi gerçek anlamın bu olduğunu teyit ederek savundum.
Ardından Corbet, kendince tehlikeli başka bir yer buldu ve basılı kitaptaki sözler şöyleydi, "Baba, Oğul ve Kutsal Ruh adına, Tekel askerlerin maaşını ödemeyecek mi?"
Corbet büyük bir cahillikle, "Tutulma [NOT: Metindeki 'Eclipse' kelimesini 'Excise' ile karıştırmıştır] askerlerin maaşını ödemeyecek mi?" diye okudu, bunun üzerine Komite ona yürekten gülmeye başladı ve o da sessizliğe gömüldü.
Orada çok sayıda Parlamento üyesi vardı, salon tamamen doluydu.
Tekel Avukatı, "Evet" dedi, "Onun Yıldızlı Elçi’si çıktığından beri binamız yakıldı ve Exchange’de Komiserlerin pelerinleri çekiştirildi." Yaşlı Sir Robert Pye, "Kuzum efendim, bina ne zaman yandı ve belediye meclis üyeleri ne zaman hırpalandı?" diye sordu. Avukat, "Şu hafta içindeydi" dedi.
Bay Reynolds, "Naseby savaşıyla aynı gün" diye yanıtladı, "bunu yazmış olmaktan utanmasına da gerek yok, matbaadan çıktığı gibi her gün elimdeydi, binanın yandığı ve meclis üyelerinin hırpalandığı, Yıldızlı Elçi çıkmadan on iki gün önce anlaşılmıştı."
Sir Robert Pye, Avukat’a dönerek, "Bizi böyle kandırmak için ne yalancı bir adamsın sen" dedi.
Geri çekilmem emredildi ve az sonra içeri çağrılarak Komite’nin beni serbest bıraktığı tebliğ edildi.
Ancak yüksek sesle, "Bir görevlinin gözetimindeydim" diye haykırdım, bunun üzerine Komite, görevliye veya Teşrifatçı’ya hiçbir ücret talep etmemesini emretti.
Fakat bir hafta sonra, yukarıda adı geçen beyefendiler bana mertçe dostluk etmeselerdi, muhtemelen daha kötü bir akıbete uğrayacaktım.
Yıldızlı Elçi’ye yazdığım ithaf yazısında, Leicestershire Komitesi’ne karşı biraz fazla açık sözlü davranmıştım, onlar da bu durumu o bölgenin şövalyesi olan Sir Arthur Hazelrigg’e şikayet etmişlerdi, kendisi öfkeli bir şahsiyetti ve Avam Kamarası’nda aleyhimde bir önerge verdi, iş de Başkanlığını Baron Rigby’nin yaptığı o Komite’ye havale edildi.
Meseleyi görüşmek üzere bir gün belirlendi, o günün sabahında Bay Paul’ün kilise bahçesinden geçerken, Pullen bana Tanrı seninle olsun diyerek adımla seslendi.
Seidell orada bulunuyordu ve adımı duyarak beni yanına çağırtıp Hazelrigg’in bana karşı olan mizacını ve kinini haber verdi, Yıldızlı Elçi’yi isteyip o Komite’den bahseden sözleri okuduktan sonra, bunlara nasıl cevap vereceğimi sordu.
Ne söyleyeceğimi anlattım, fakat o bana karşı çıkarak ne söylemem ve nasıl cevap vermem gerektiğini bildirdi.
Öğleden sonra görüşmeye gittim, ancak kurulmuş veya toplanacak bir Komite yoktu, zira hem Bay Reynolds hem Sir Philip Stapleton hem de diğer dostlarım, Baron Rigby’yi mesele hakkında tamamen bilgilendirmiş ve onlar gelene kadar beni çağırmamasını rica etmişlerdi, çünkü şahsıma yöneltilen iddia ve suçlama son derece sudan bahanelerdi ve sadece öfkeli bir kimse tarafından bir güruh köylüyü, yani Leicester Komitesi’ni memnun etmek için sunulmuştu.
Baron Rigby, durum böyleyse meseleye karışmayacağını söyledi, ancak beni görmeyi son derece arzuladı.
Çok geçmeden Sir Arthur ile karşılaştı ve benim için hangi dostların devreye girdiğini ona bildirerek, "O halde onun üzerine daha fazla gitmeyeceğim" dedi.
İngiltere’nin tüm eski astrologları yazım tarzım karşısında oldukça irkilmiş ve şaşkına dönmüşlerdi, bilhassa Staffordshire’daki Wolverhampton yakınlarında yaşayan yaşlı Bay William Hodges ve astrolojiyi kendilerince layığıyla anlayan diğer pek çok kişi.
Hodges, astrolojiyle benim yaptığım şeyleri, kendisinin kristal küre ve onun kullanımıyla yapabileceğinden daha fazlasıyla başardığıma yemin ederdi ki kendisi bu işi İngiltere’deki herkesten daha kusursuz anlardı.
Büyük bir kraliyet taraftarıydı, ancak çok istemesine rağmen o taraf için hiçbir şeyi doğru tahmin edemedi, soruları astrolojik olarak çözerdi, doğum haritalarıyla uğraşmazdı, daha fazla titizlik gerektiren başka nitelikteki işlerde kristal küreye başvururdu, melekleri Raphael, Gabriel ve Uriel idi, bu kutsal meleklerle muhatap olmasına rağmen yaşamı olması gereken kutsallık ve takvaya uygun değildi.
Benimle çağdaş olduğundan, ortağım John Scott’ın, yani yukarıda adı geçen aynı Scott’ın onun hakkında doğruladığı bir şeyi aktaracağım.
Scott’ın Staffordshire’da bazı işleri vardı, bir ay veya altı hafta boyunca Hodges’ın yanında kaldı, hastalarının pansumanına ve kan alma işlerine yardım etti.
Londra’ya dönecekken, Hodges’tan evleneceği kadının şahsını ve yüz hatlarını kendisine göstermesini rica etti.
Hodges onu evinin yakınındaki bir tarlaya götürdü, kristal küresini çıkardı, Scott’ın ayağını kendi ayağının üzerine koymasını söyledi ve bir süre sonra kristal küreye bakıp orada ne gördüğünü incelemesini istedi.
Scott, kırmızı yelekli, bir sürahi bira dolduran bir kadın gördüğünü söyledi. Hodges, "Evleneceğin kadın bu olmalı" dedi. Scott ise, "Olamaz, çünkü Londra’ya varır varmaz Old-Bailey’de boylu poslu bir hanımefendiyle evleneceğim" dedi. Hodges, "Kırmızı yelekli olanla evlenmelisin" dedi.
Scott ülkeden ayrılır, Londra’ya gelir ve asilzadesinin evlenmiş olduğunu görür. İki yıl sonra, Dover’a giderken, dönüş yolunda Canterbury’deki bir handa dinlenir ve hol ya da oradaki ilk odaya girerken odayı şaşırıp kilere girer, orada daha önce anlatıldığı gibi Hodges tarafından tarif edilen, bir maşrapa bira doldurmakta olan bir hizmetçi kız görür.
Daha sonra kızın endamını ve kıyafetini daha yakından incelediğinde, her bakımdan Hodges’ın tarif ettiği kişinin aynısı olduğunu anlar, bunun üzerine ona talip olur ve onunla evlenir, ben de bu kadını sık sık görmüşümdür.
Çok dürüst bir insan olan ve konuştuğu şeylerde büyük bir vicdan gözeten Scott, bunu bana birkaç kez anlatmıştı.
Onunla ilgili bir başka hikaye de şöyledir, bunu gerçeğini çok iyi bilen bir kimseden dinlemiştim.
Hodges’ın komşusu olan bir beyefendi atını kaybetmiş, atını geri bulmak için Hodges’ın tavsiyesine başvurmuş ve ona tekrar kavuşmuştu.
Birkaç yıl sonra, bir eğlence esnasında onunla alay etmeyi düşünerek bir arkadaşına şunları söyler:
Daha önce bir at kaybettiğini, Hodges’a gittiğini, onu tekrar bulduğunu ama bunun tesadüfen olduğunu söyler, ona gitmeden de atı bulabileceğini iddia eder ve "Gel gidelim, ben atımı kasabanın çıkışında bir çocuğa bırakayım, sonra Hodges’a gidip atı sorayım" der. Böyle de yapar, atını bir gence verir ve kendisi dönene kadar onu gezdirmesini tembihler.
Arkadaşıyla birlikte gider, Bay Hodges’ı selamlar, geçmişteki lütfu için teşekkür eder ve yakın zamanda bir at kaybettiğini söyleyerek şimdi de benzer bir yardım diler.
Hodges haritasına bakar ve şöyle der: "Atınız çalınmış ve asla geri bulunamayacak." Beyefendi, "Senin ne kadar maharetli olduğunu tahmin etmiştim zaten" diye yanıt verir, "atım kasabanın çıkışındaki patikada geziniyor." Bunun üzerine Hodges, bu kötü alışkanlığa fazlasıyla kapılmış biri olarak yemin ederek, "Atınız gitti ve onu bir daha asla bulamayacaksınız" der. Beyefendi, Hodges ile büyük bir alay ederek oradan ayrılır ve atını bıraktığı yere gider, oraya vardığında çocuğu yerde derin bir uykuda, atı gitmiş, çocuğun kolunu ise dizginin içinde bulur.
Yaptığı alaydan pişmanlık duyarak yardımını istemek üzere tekrar Hodges’a döner.
İhtiyar Will bir iblis gibi yemin ederek, "Git buradan, git" der, "atını asla bulamayacaksın." Bu iş burada bitmez, çünkü kinci adam Hodges’ı Yıldız Mahkemesi’ne şikayet eder, onu ağır ceza mahkemesine sevk ettirir ve Hodges’ı büyük masraflara sokar, fakat sanırım Lord Dudley ya da o civardaki başka bir nüfuzlu kimse sayesinde beyefendiyi alt eder ve beraat eder.
Bunun yanı sıra, Leicestershire’da yaşayan, tanıdığım ve muteber bir hanımefendi, henüz çok yeni olan bir eyer örtüsünü kaybetmiş ve onun hükmünü öğrenmek istemişti.
Hodges ona Leicestershire’daki Mountsorrel’de belirli bir günde beklemesini, saat on iki sularında bir atın üzerinde kendi eyer örtüsünü ve üzerinde bir kadını göreceğini söyler.
Arkadaşım belirtilen saatte ve yerde hazır bulunur, kendisine iyice ısınması gerektiği söylenir ve ardından handan yakın zamanda herhangi bir yolcunun geçip geçmediğini sorar.
Eyer örtüsünün ne renk olduğu sorulduğunda, doğrudan arkadaşımın örtüsünün renginde olduğu cevabı verilir, peşine düşerler ama artık çok geç kalınmıştır.
O dönemlerde Dunstable’da dindar bir yaşam süren ve dürüst bir hayatı olan, Katolik inancına bağlı William Marsh adında biri yaşardı.
Astroloji vasıtasıyla hırsızlık meselelerini büyük bir başarıyla çözerdi, onun nihai [okunamadı] buydu.
Pek çok kez başı belaya girmişti, fakat Dr. Napper’ın, daha sonra Cleveland Kontu olan Bolingbroke Kontu Lord Wentworth nezdindeki nüfuzu sayesinde faaliyetlerine hep devam etti, adı geçen Kont hiçbir sulh hakiminin onu taciz etmesine izin vermezdi.
Bu adamın birbirine ciltlenmiş sadece iki kitabı vardı, Guido ve Haly, her iki kitabın sayfalarını o kadar çok gevelemiş ve hırpalamıştı ki, her sayfanın bir yüzünün yarısı ortasına kadar yırtılmıştı, kendisiyle uzun yıllar yakın dostluğum oldu, 1647 civarında öldü.
Buckinghamshire’daki Great Lindford’da yaşayan Napper bir papazdı ve oranın kilise hakkına sahipti.
Saygın bir aileden geliyordu ve buna inanmalısınız, zira Dr. [okunamadı] "Napper’ın o aileden olduğuna, ruhum üzerine yemin ederim ki hepsinin beyefendi olduğuna şehadet ederim" demiştir.
Her halükarda, aileleri İngiltere’ye Kral Sekizinci Henry zamanında gelmişti.
Papaz, Edebiyat Fakültesi mezunuydu, fakat mesleğinden ötürü mü doktor unvanı almıştı yoksa bu unvan kendisine bir nezaket olarak mı verilmişti, [okunamadı].
Bir gün kürsüde vaaz verirken fenalık geçirince bir daha kürsüye çıkmadı, fakat hayatı boyunca evinde kendisi adına hizmet etmesi için iyi bir maaşla mükemmel bir akademisyen veya din adamı bulundurdu, tıp ve yaşamın kutsallığı konusunda Forman’ı geride bırakmıştı, yıldız konumlarına göre hazırlanmış yüzüklerle sarı hastalığını tamamen iyileştirir, bazı hastalıkları muskalarla tedavi ederdi.
Kızın anne ve babası, kızlarının iyileşmesini bazı kuşkucu din adamlarına anlattılar, onlar da "Bu şifa büyüyle gerçekleşmiş" dediler, "Yüzüğü atın, o şeytanidir, yüzüğü atmazsanız Tanrı sizi kutsamaz." Yüzük kuyuya atıldı, bunun üzerine kız eskisi gibi sara nöbetleri geçirmeye başladı ve uzun süre büyük acılar çekti.
Sonunda anne ve babası kuyuyu temizleyip yüzüğü geri çıkardılar, kız yüzüğü taktı ve nöbetleri bir daha tekrarlamadı.
Kız bir veya iki yıl bu durumda kaldı, bunu duyan komşu püriten rahipler, anne ve babasını yüzüğü tamamen çöpe atmaya ikna edene kadar rahat bırakmadılar, bu yapıldığında nöbetler öyle bir şiddetle geri döndü ki, tekrar Doktor’a başvurmak zorunda kaldılar, tüm hikayeyi uzun uzadıya anlatarak bir kez daha yardım etmesi için ona yalvardılar, fakat Doktor hiçbir şey yapmaya ikna edilemedi, sadece Tanrı’nın merhametini hor görenlerin, bu merhametten yararlanmaya muktedir ve layık olmadıklarını söyledi.
Beni çok seçkin kitaplarla mükemmel bir şekilde donatılmış olan kütüphanesine çıkardı, orada neredeyse bir saat dua etti, duasında birkaç meleğe yakardı, yani [okunamadı].
Pek çok din adamına astroloji öğretti, onlara heybeler dolusu kitap ödünç verirdi, Bolingbroke Kontu nezdindeki gücü sayesinde onları zarar ve şiddetten korurdu.
Ustamız Evans’ın bazı konularda kendisinden daha çok şey bildiğini itiraf ederdi ve ölmeden bir süre önce, ne zaman öleceğini görmek için bir harita çıkarması için kuzeni Sir Richard’ı görevlendirmişti.
Ona getirildiğinde, "Pekala" dedi, "yaşlı adam bu kış yaşayacak ama ilkbaharda ölecek, hoş geldin Rab İsa, senin iraden tecelli etsin."
(a) Mikail Günü’nde okunan dua, meleklere dua edilmesine izin veriyor gibi görünmektedir.
Pek çok düşmanı vardı, Northampton’da tıp doktoru olan Cotta, büyücülük üzerine sert bir kitap yazmış ve bu kitapta dolaylı yoldan, doktora acımasızca dil uzatmıştı.
1646 yılında, Aquila’nın veya Beyaz Kral’ın Kehaneti’nin açıklaması ve doğrulaması ile birlikte bir Kehanetler derlemesi bastım, bunun yanı sıra Piskopos Laud ile Strafford Kontu Thomas’ın doğum haritalarını ve onun idam sehpasında yapmayı amaçladığı son derece bilgice bir konuşmayı da yayımladım.
Bu 1646 yılında, büyük bir düşünme sürecinden ve gelen birçok ısrardan sonra, eksikliği çok hissedilen ve pek çok soylu kişi tarafından hararetle arzulanan bir Astrolojiye Giriş eseri kaleme alma fikri üzerinde durmaya başladım, ayrıca bazı durumlar da bu baskının yapılmasını oldukça gerekli kıldı ve hızlandırdı, yani Presbiteryen vaizlerin haftalık vaazlarındaki kötü niyetli havlamaları, bu sanatın uygulayıcılarına ve özellikle de ismen şahsıma hakaret etmeleri.
İkinci olarak, sadece orta düzeyde bir kavrayışa sahip herhangi bir kişinin bu sanatı öğrenmesi ve Giriş kitabım dışında başka hiçbir malzemeye ihtiyaç duymadan kendi kendini eğitmesi için sade ve kolay bir yöntem tasarlayarak, bu işin meşruiyeti konusunda tüm krallığı tatmin etmeyi üzerime düşen bir görev olarak gördüm, bu sayede pek çok kişi konuyu anladığında, her bir muhalife karşı duracak daha fazla ortağım ve yardımcım olacaktı.
Üçüncü olarak, zamanlama açısından bunu en iyisi olarak gördüm, çünkü askerlerin birçoğu ve Bağımsızlar partisinin pek çok üyesi tamamen bu işten yanaydı, Avam Kamarası’nda da Presbiteryenlikten hoşlanmayan, o dönemde büyük saygınlığa sahip ve bu sanatı koruyabilecek güçte olan, bana sadık pek çok değerli dostum vardı, zira her şeyin efendisi olmaktan başka bir şey düşünmeyen Presbiteryen partisi galip gelseydi, kalemimi her yıl susturacaklarını ve bu Giriş kitabını sonsuz bir sessizliğe mahkum edeceklerini iyi biliyordum.
Dördüncü olarak, vicdanımın sesinin ruhuma dokunduğunu ve düşüncelerimi yücelttiğini hissettim, Tanrı’nın bu yetenekleri bana onları bir ölçeğin altında gizlemem için vermediğine inanıyordum, çünkü eğitimim çok mütevazı olsa da, durmaksızın çalışmam ve Tanrı’nın büyük merhameti sayesinde kendimi bu çalışmayı ilerletecek ve sonucunu ilahi takdire teslim edecek güçte buldum.
Bu eserin ilk bölümüne başlarken önümde zorlu bir görev vardı ve onu mevcut düzenine sokabilmek için çok emek harcadım.
Bu ilk bölümün telifi veya düzenlenmesi hususunda kendi şahsımdan başka hiç kimseden yardım almadım.
Siz çok okumuş bir şahsiyetsiniz, yine de iyi bilirim ki mevcut hiçbir yazarın eserinde bunun en ufak bir izine bile rastlamadınız.
Bu ilk bölümün telif edilmesi, tasarlanması, düzenlenmesi ve şekillendirilmesiyle o yılın büyük bir kısmı harcandı.
Elimdeki tüm veya çoğu yazarı tekrar inceledim, bazen eklemeler yaptım, bazen de eksilttim, ta ki sonunda basılmaya değer olduğunu düşünene kadar.
Eserin ikinci bölümünü şekillendirmeye geldiğimde, daha önce pek çok el yazmasından derlediğim ve tanıştığım en yetkin uygulayıcılarla karşılıklı paylaştığım kuralları baskı için temize çekerken, sıkı bir inceleme neticesinde bu kuralların çoğunlukla kusurlu olduğunu gördüm, öyle ki onların eksikliklerini düzeltmek, sanata göre yeniden düzenlemek için bir kez daha zorlu bir mesai harcamam gerekti ve son olarak, bana her gün yöneltilen çok sayıda soruyu göz önünde bulundurarak, bu belgeleri kendi elimle temize çekmek olabilecek en zor işlerden biriydi.
Gelecek nesillere ve vatanıma faydalı olma arzum sonunda tüm zorlukların üstesinden geldi, öyle ki bir yılda yapamadığımı ertesi yılın, yani 1647 yılının başlarında mükemmelleştirdim ve o yıl içinde doğum haritalarına (nativities) dair üçüncü kitabı bitirdim, bunun yazımı esnasında yedi hafta boyunca veba yüzünden eve kapandım ve bu süre zarfında vebadan ölen iki hizmetçi kızı toprağa verdim, yine de o yılın kasım ayına doğru Hristiyan Astrolojisi adını taşıyan Giriş kitabı kamuoyuna sunuldu.
O dönemde ordu ile Parlamento arasında sert bir anlaşmazlık olduğundan, ordunun karargahı Windsor’daydı, John Booker ile birlikte dört atlı bir araba ile oraya götürüldüm.
Bizi General’in huzuruna çıkardılar, bizi Windsor’da nazikçe karşıladı ve özetle şunları söyledi,
"Tanrı’nın orduyu pek çok mutlak zaferle kutsadığını, yine de işlerinin bitmediğini, Tanrı’nın işi tamamlanana kadar onunla birlikte yürüyeceğini."
"İyi insanların ve tüm ulusun refahı ile huzurunu gözettiklerini ve bu uğurda hem hayatlarını hem de kendi servetlerini feda etmeye kararlı olduklarını."
(a) Doğum haritası yönetilen ve yorumlanan kişinin adı Bay [okunamadı]’dır.
(b) Çeşitli harita şemalarının biçim ve şekillerini ben tasarladım.
"Üzerinde çalıştığımız sanata gelince, bunun meşru ve Tanrı’nın kelamına uygun olmasını umduğunu, kendisinin bundan anlamadığını fakat her ikimizin de Tanrı’dan korktuğundan şüphe duymadığını, bu yüzden ikimiz hakkında da iyi bir kanaate sahip olduğunu." Onun bu sözlerine hemen şu cevabı verdim,
"Şüphesiz ki hem Tanrı’nın halkı hem de bu ulusun diğer tüm fertleri, parlamentoyu sizi ordularının Generali olarak atamaya ve seçmeye yönlendiren Tanrı’nın kendilerine yönelik merhametinin, sevgisinin ve lütfunun son derece farkındadır, siz ki böylesine dindar, böylesine cesur bir şahsiyetsiniz."
"Tanrı’nın, kendisi için her ikinizi de görevlendirdiği o büyük iş tamamen mükemmelleşene kadar sizinle ve ordunuzla birlikte yürüyeceğinden eminiz, bunun da sizin ve Parlamentonun düşmanlarının tamamen alt edilmesi ve boyun eğdirilmesiyle sonuçlanacağını, Tanrı’nın şanına ve hassas vicdanların tam anlamıyla tatminine hizmet edecek şekilde tüm ulusta kalıcı bir barış getireceğini umuyoruz."
"Efendim, kendimize gelince, Tanrı’ya güveniriz ve Hristiyanlar olarak ona inanırız. Meşru ve kadim olandan başka hiçbir sanatı incelemeyiz, bunu alçakgönüllülükle ifade etmek isteriz."
Bu konuşma sona erince oradan ayrıldık ve kalede ikamet eden vaiz Bay Peters’ı ziyarete gittik, onu o sabah Londra’dan gelmiş boş bir broşürü okurken bulduk.
"Siz de orada değil misiniz?" diye sordu, ben de cevap verdim.
Sibyllerin o kadar aptalca kehanetlerinden, William Lilly’nin lanetli öngörülerinden ve Dr.
Hugh Peters ile uzun bir görüşmeden ve aramızda ifşa edilmemesi gereken bazı özel konuşmalardan sonra ayrıldık ve böylece Londra’ya geri döndük.
Kral Birinci Charles, 1646 yılının 27 Nisan günü, o sırada bu ülkede bulunan İskoçların yanına gitti.
Pek çok kişi, kralın yokluğunda, ele geçirilebileceği yolun keşfedilmesi için hükmüme başvurdu, ben ise onun şahsına dair herhangi bir yönlendirmede bulunmaya veya bu işe alet edilmeye asla yanaşmadım.
1646 yılında hem Londra’da hem de Oxford’da, şahsıma yeterince hakaret edilen pek çok ahlaksız Mercury (cıva) [NOT: Dönemin hicivli siyasi gazetelerine atıf yapılmaktadır] basıldı.
Kürsüleri, Cavalierlerin broşürleri kadar merhametsizdi.
Bu sıralarda, tüm Avrupa’nın en ünlü matematikçisi olan, Surrey eyaletinin Aldbury bölgesinin papazı Bay William Oughtred, yağmalanmış din adamları Komitesi tarafından azledilme tehlikesiyle karşı karşıyaydı, bunlar her iki tarafa da yaranmaya çalışan kimselerdi, kendisine karşı, görevden alınmasına yetecek derecede önemli birkaç ehemmiyetsiz madde ileri sürülmüş ve yeminle beyan edilmişti, ancak duruşma gününde Sir Bolstrode Whitlock’a ve tüm eski dostlarıma başvurdum, onlar da onun lehine öyle kalabalık bir şekilde hazır bulundular ki, başkan ve diğer pek çok Presbiteryen üye ona karşı sert bir tutum sergilese de, oy çokluğu ile aklandı.
Gerçek şu ki, kendisi oldukça büyük bir papazlık gelirine sahipti ve sadece bu bile her türlü makul hükmü azletmek için yeterliydi, ayrıca Majestelerine sevgi beslediği de iyi bilinirdi.
Bu dönemlerde pek çok değerli din adamı, Üç Kuruşluk Rehber’e uymadıkları gerekçesiyle geçim kaynaklarını veya kilise ayrıcalıklarını kaybettiler.
Bu beyefendiyle çok yakın bir tanışıklığım vardı, Surrey eyaletinin Aldbury bölgesinde, onun evinin tam karşısındaki evde üç veya dört yıl yaşamıştım.
O ahmaklar sadece o dindar adam Hugh Peters, Stephen Marshall veya o çeteden herhangi birinin vaazını, dersini dinleyerek hidayete erdiklerini söylediklerinde, hemen kabul ediliyorlardı.
1647 yılında, Dünyanın Felaketi’ni, Ambrose Merlin’in Kehanetleri’ni ve bu anlaşılması güç kehanetlerin kilidini açacak Anahtar ile birlikte, yönetici melekler aracılığıyla Dünyanın Yönetimi üzerine Trithemius’u yayımladım, bunların hepsi tek bir kitap halinde çıktı.
İlk ikisi, okuyucuya yazdığım mektupta, sizi mükemmel bir şekilde tasvir edilmiş olarak okumak isteyen herkese yönlendirdiğim, değerinizin ve hayranlık uyandırıcı meziyetlerinizin gerçek bir karakteriyle içtenlikle kabul ettiğim üzere, bizzat sizin tarafınızdan (en bilgili efendim) mükemmel bir şekilde tercüme edilmişti.
Bir ara Trithemius’u takip eden bazı yıllar için devam ettirmeye karar vermiştim, ancak işlerimin çokluğu beni engelledi.
Bu tür bir ilimde gereken çalışma, tamamen inzivaya çekilmedikçe, dua etmedikçe ve meleklerin refakatiyle [NOT: Meleklerle kurulan manevi bağ kastedilmektedir] hemhal olmadıkça hiçbir insanın başaramayacağı, masa başında oturmayı gerektiren, yoğun okuma ve sağlam bir muhakeme işidir.
Şahsını İskoçlara emanet etmiş olan Majesteleri Birinci Charles, para karşılığında İngiliz Parlamentosu’nun ellerine teslim edildi ve birkaç nakil işleminin ardından, yaklaşık 1647 yılının Temmuz veya Ağustos aylarında Hampton-Court’a götürüldü, zira evimin veba salgınına maruz kaldığı sırada kendisi oradaydı.
Askerlerden kaçmayı ve bir süreliğine, halkı artık asileşmeye başlayan, Parlamentoya olan bağlılığı sarsılan, tamamen Majestelerine meyleden ve orduya son derece karşı olan Londra yakınlarında gizlenmeyi arzuluyordu.
Majesteleri tüm bunlardan iyi haberdardı ve bundan faydalanmayı düşünüyordu, üstelik ordu ve Parlamento, hangisinin efendi olacağı konusunda anlaşmazlık içindeydi.
Kralın kaçma niyeti üzerine ve onun rızasıyla, Madam Whorewood (kendisini çok iyi tanırdınız, değerli efendim) hükmümü almak üzere geldi.
Bu ülkenin hangi bölgesinde en güvenli şekilde kalabileceği ve kendisi istemedikçe keşfedilemeyeceği hususunda.
Kapıma geldiğinde, ona evime girmesine izin vermeyeceğimi, çünkü daha yeni vebadan bir hizmetçi kız gömdüğümü söyledim, o ise "Vebadan korkmam, ama frengiden korkarım" dedi, böylece yukarı çıktık.
Haritamı çıkardıktan sonra, ona Londra’dan yaklaşık yirmi mil (veya o civarda) uzakta ve Essex’te, keşfedilmeden kalabileceğinden emin olduğumu söyledim.
Hükmümü çok beğendi, kendisi de keskin bir muhakeme gücüne sahip olduğundan, Essex’te bu mesafede, mükemmel bir evin ve onun kabulü için her türlü kolaylığın bulunduğu bir yeri hatırladı.
Ertesi sabah erkenden, Majestelerini bilgilendirmek üzere Hampton-Court’a gitti, fakat şu şanssızlığa bakın ki, kral, ya kendi yaklaşan acı kaderinin sürüklemesiyle ya da Ashburnham tarafından yanlış yönlendirilerek, gece vakti batı yönüne doğru gitti ve Wight Adası’nda Hammond’a teslim oldu.
Majesteleri Hampton-Court’tayken, Belediye Meclis Üyesi Adams Majestelerine altın olarak bin pound gönderdi, bunun beş yüz poundunu Madam Whorewood’a verdi.
İnanıyorum ki bu altından kendi payıma yirmi adet aldım.
Birinci Charles’ın, beni de ilgilendiren talihsizlikleri hakkında yazacak biraz daha şeyim var, olay 1648 yılında gerçekleşti, ancak bundan sonra ondan bahsetmek için başka bir fırsatım olmayacağından, bunu buraya eklemeyi uygun gördüm.
Majesteleri Wight Adası’ndaki Carisbrook Kalesi’ndeyken, Kent halkı büyük sayılarla silahlanarak ayaklandı ve Lord Goring’e katıldı, en iyi gemilerin önemli bir kısmı Parlamentoya isyan etti, Londra vatandaşları Parlamentoya karşı ayaklanmaya hazırdı, Majesteleri hapishaneden kaçmak için planını yaptı.
Bu Ashburnham, tüccarlardan beş yüz pound rüşvet aldığı için 3 Kasım 1667’de Avam Kamarası’ndan ihraç edilmişti.
Oda penceresinin demir parmaklıklarını testereyle keserek kaçacaktı, onu Sussex’e götürmek üzere kaleden pek uzak olmayan bir yerde demirlemiş küçük bir gemi hazırlandı, onu Sussex üzerinden Kent’e taşıyacak atlar hazır edildi, böylece Kent’teki ordunun başına geçebilecek ve oradan derhal, binlerce kişinin onun için silahlanacağı Londra’ya yürüyecekti.
Lady Whorewood bana geldi, beni durumdan haberdar etti.
Demir parmaklıkları kesmek için bir testere, yani onları kesmek için bir testere ve ayrıca aqua fortis (kezzap) yapması için Farmer’a (Bow-lane’de oturan en mahir çilingir) gitti.
Majesteleri kısa süre içinde işini bitirdi, demir parmaklıklar dışarı çıkmasına imkan tanıdı, göğsüne kadar olan vücuduyla dışarıdaydı ancak o sırada cesareti kırıldığından daha fazla ilerlemedi, bu durum fark edildiğinde, ki hemen sonrasında fark edilmişti, sıkı bir gözetim altına alındı ve bundan sonra onu serbest bırakmak için hiçbir fırsat tertip edilemedi.
Eylül ayı civarında Parlamento, Wight Adası’ndaki Majestelerine teklifler sunmak üzere temsilcilerini gönderdi, Lord William Sea de bunlardan biriydi, Leydi Whorewood yönlendirilmek üzere Majestelerinin rızasıyla veya onun tarafından bana tekrar geldi, haritamı inceledikten sonra ona temsilcilerin şu gün orada olacaklarını söyledim, temsilcileri ve teklifleri kabul etmek için bir gün ve saat seçtim ve teklifler okunur okunmaz onları imzalamasını ve temsilcilerle birlikte Londra’ya gelmek üzere acele etmesini tembihledim.
Ordu o sırada Londra’dan çok uzakta olduğundan ve şehir halkı onlara karşı şiddetle öfkelendiğinden, bunu yapacağına söz verdi.
O gece temsilciler geldi ve yaşlı Sea ile Majesteleri gece saat bire kadar özel bir görüşme gerçekleştirdi, Kral niyetini Sea’ye açtı, o ise teklifleri imzalamaktan onu açıkça vazgeçirdi, bunların imzalaması için uygun olmadığını söyledi, Lordlar Kamarası’nda pek çok dostu, Avam Kamarası’nda da bazı dostları olduğunu, daha fazlasını elde edeceğini ve o zaman daha kolay teklifler hazırlayacaklarını belirtti.
Bu talihsiz Lordun dalkavukluğu, Majestelerinin, benim ve onun refahını dileyen diğer bazılarının vermiş olduğu tavsiyeleri, sonradan asla kazanılamayacak olanın beklentisiyle bir kenara bırakmasına neden oldu.
Yaşlı Sea’yi gözleyen temsilcilerden birinden bu durumu haber alan ordu, hızla Londra’ya doğru hareket etti ve vatandaşları oldukça sakinleştirdi, ayrıca Parlamento ve ordu daha sonra birbirleriyle daha iyi bir uyum içinde oldu.
Kral Windsor Kalesi’ndeyken, orada kurşun kaplı çatıda yürüyen biri Yüzbaşı Wharton’ın Almanağı’na baktı, Majesteleri "Kitabım hava durumu konusunda iyi konuşuyor" dedi, yanında duran William Allen ise "Peki rakibi Bay Lilly ne diyor?" diye sordu, Majesteleri "Lilly’yi umursamıyorum, o her zaman bana karşı oldu ve ifadelerinde biraz hırçınlaştı" dedi, Allen "Efendim, o adam dürüst bir adamdır ve sanatının (art) kendisine bildirdiğinden başka bir şey yazmaz" dedi, Majesteleri "Buna inanıyorum ve Lilly’nin astrolojiyi Avrupa’daki herhangi bir adam kadar iyi anladığını kabul ediyorum" dedi. Kral Carolus aramızdan ayrıldı.
1648 yılında, bir önceki kış görülen üç güneş hakkında bir risale ve ayrıca 28 Haziran’da İkizler burcunun 11 derece 8 dakikasında gerçekleşen bir Satürn ve Mars kavuşumu üzerine astrolojik bir hüküm yayınladım.
Ciddi bir şekilde düşünüldüğünde, ey saygıdeğer beyefendi, yargınızı dünyanın genel tesadüfi olayları (de generalibus contingentibus mundi) hakkında şimdiye kadar karşılaştığınız tüm yazarlardan daha fazla eğitecek olan o kitabı ve Kehanetçi Merlin’i incelemenizi tavsiye ederim.
Bu yılda, çok büyük mülahazalarla, Devlet Konseyi bana nakit olarak elli sterlin ve yıllık yüz sterlinlik bir emeklilik maaşı verdi, bunu iki yıl boyunca aldım ama daha fazlasını almadım, bazı memnuniyetsizlikler üzerine daha sonra bunu talep etmek istemedim veya talep etmedim.
Bunun nedeni şuydu, Fransa’da bu amaçla birkaç ajanları olmasına rağmen oradan hiçbir istihbarat alamıyorlardı.
Daha önce seküler bir rahiple tanışıklığım vardı, bu sırada sekreterlerden birinin günah çıkaran papazıydı, ona yazdım ve bu sayede Fransa’nın en önemli meseleleri hakkında mükemmel bilgi sahibi oldum, buna hayran kaldılar ama ben bugüne kadar o kişinin adını asla açıklamadım.
Bu görevi bırakmamın bir nedeni, istihbarat için yıllık sekiz yüz sterlin alan Scott’ın arkadaşımı memnun etmek için hiçbir imkan sağlamak istememesiydi, diğer bir husus ise Devlet Konseyi’ne bağlı başlıca bakanlardan biri olan sekreterleri Gualter Front’tan bazı hakaretler görmemdi.
Scott her zaman düşmanımdı, diğer alçak ise kısa bir süre sonra kolundaki kangren nedeniyle aniden öldü.
1648 ve 1649 yıllarında, astrolojideki genç öğrencileri teşvik etmek amacıyla, Giriş kitabımın içinde anlaşılması kolay olmayan pek çok şey barındıran birinci bölümünü topluluk önünde okudum.
Ve şimdi 1649 yılına girmiş bulunuyoruz, Majesteleri o yılın ocak ayında St. James Sarayı’ndayken, gözlemlerime şöyle başladım, Londra’da eylemlerinden çok fazla hoşnutsuzluk duyuluyor, taşrada ise daha fazla.
"Hizmetkarlarını cesaretlendiren, kararlarını yerine getirmeleri için onlara yiğitlik ve yılmaz bir ruh veren Tanrı’ya şükürler olsun, aniden büyük beklentiler ortaya çıkıyor ve insanlar genellikle sessiz ve sakin bir zamanın yaklaştığına inanıyor."
Noel tatilinde, Grooby Lordu Gray ve Hugh Peters, bana iki almanak getirmem talimatıyla Somerset Evi’ne çağırttılar, ben de öyle yaptım, Peters ve o, ocak ayının gözlemlerini okudular.
"Eğer aptal ve alçak değilsek, adaleti yerine getireceğiz" dedi, sonra fısıldaştılar.
Majestelerinin başı kesilene kadar ne demek istediklerini anlamamıştım.
Adalet hakkında yazdıklarımı Majestelerine yönelik olarak yorumladılar, ki bu benim niyetimin dışındaydı, çünkü ocak ayının birinci günü Jüpiter düz hareketine başlamıştı ve Terazi adaleti simgeleyen bir burçtur, ben genel olarak saymanlık ve benzeri memuriyetlerde hile yapanların adalete teslim edilmesini dilemiştim.
O zamanlar Kral’ın yargılanacağına dair en ufak bir duyum almamıştım ve yine de davanın ilk günü tesadüfen oradaydım, bir cumartesi günüydü, o dönemlerde her cumartesi öğleden sonra Westminster’a giderken Whitehall’da tesadüfen Peters ile karşılaştım, "Gel Lilly, Kral’ın yargılanmasını dinlemeye gider misin?" dedi, "Ne zaman?" dedim, "Şimdi, hemen şimdi, benimle gel" dedi, ben de öyle yaptım ve asker nöbetçiler tarafından Kral Divanı’na (King’s Bench) geçmeme izin verildi.
Çeyrek saat içinde yargıçlar geldi, hemen ardından Majesteleri göründü, mükemmel ve görkemli bir şekilde konuştu, konuşurken en ufak bir duraksama yaşamadı.
Asasının gümüş tepesinin beklenmedik bir şekilde yere düştüğünü gördüm, bunu Bay [okunamadı] yerden aldı.
Rushworth, ancak Yargıç Bradshaw’ın Majestelerine şöyle dediğini işittiğimde,
* durumunuzdaki birine yakışmayacak şekilde, onların yetkisini sorguluyorsunuz /
bu sözler kalbimi ve ruhumu yaraladı, bir tebaanın kendi Hükümdarını bu denli cüretkarca azarladığını duymak, ki Hükümdar her defasında büyük bir vakar ve basiretle cevap veriyordu.
Majestelerinin başı kesildikten sonra, Parlamento birkaç yıl boyunca ne kamu barışı ne ulusun huzuru ne de daha önce söz verdikleri gibi dinin tesisi için hiçbir şey yapmadı.
Majestelerinin ölümü ile Oliver Cromwell’in onları görevden uzaklaştırması arasındaki zaman dilimi, tamamen kendi lehlerine oy vermek ve kendi akrabalarını Parlamento üyesi yapmakla harcandı, bunu bir ticaret haline getirmeyi düşündüler.
Majestelerinin başının kesilmesinden önceki hafta veya üç dört gün önce, İskoçya’da komutası olan Binbaşı Sydenham adında biri benimle vedalaşmaya geldi ve Kral’ın idam edileceğini söyledi, buna inanmak istemedim ve "Parlamento’nun bu iğrenç eylemi gerçekleştirecek kadar barbar bir İngiliz bulabileceğine ikna olamadığımı" söyledim. "Böyle bir adamın eksikliğini hissedeceklerine," dedi, "bu kollarım bu işi seve seve yapar." Hemen ardından İskoçya’ya gitti ve onlara karşı girişilen ilk çatışmada katledildi, bedeni feci şekilde kesildi ve paralandı.
1651 yılında Monarchy or no Monarchy (Monarşi mi Monarşisizlik mi) adlı eseri yayımladım ve bunun son kısmına, boş zamanlarımda okült ilim vasıtasıyla hazırladığım bazı hiyerogliflerimi ekledim, bu sembollerin birçoğu İngiltere’de bundan sonra nelerin vuku bulacağına dair tasvirler içeriyordu ve o zamandan beri de doğrulandı,
bu ilmi kitaplardan yahut şimdiye dek karşılaştığım herhangi bir el yazmasından edinmedim, astrolojide barınan bir kabaladan türetilmiştir, lakin anlaşılması öylesine gizemli ve güçtür ki henüz bu bilgiye vakıf olan kimseyle tanışmadım. Bu hususta daha fazla bir şey söylemeyeceğim, ancak yıldız kümeleri, burçlar ve takımyıldızların buna en büyük ışığı tuttuğunu belirtmekle yetineceğim.
Bradshaw’ın Devlet Konseyi Başkanı olduğu dönemde, Yüzbaşı Wharton’ın hürriyetine kavuşmasını sağlamak benim şansım oldu, Bradshaw bunu öğrendiğinde, "Eğer Lilly bir gün karşıma çıkarsa, ona düşman olacağım" dedi. Sir Bulstrode Whitelocke, Yüzbaşı Wharton adına ilk adımı atan kişi oldu, ardından suçunun havale edildiği Komite onun lehinde konuştu ve kefaletle serbest bırakılabileceğini yahut salıverilebileceğini söyledi, serbest bırakıldığı sabah Komite ile konuşmuştum, bunun üzerine ona karşı son derece nazik davrandılar, bilhassa Lincolnshire’dan Sir William Ermin,
başta ona karşı çıkmamama şaşırmıştı, lakin benim naçizane ricam üzerine, uzun süredir rakibim olan kişi salıverildi ve hürriyetine kavuştu.
1651 yılında bin otuz pound karşılığında, yıllık yüz on pound getiren mülk gelirleri satın aldım.
Tamamını nakit para ile ödedim, lakin Majesteleri İkinci Kral Charles 1660 yılında tahta iade edildiğinde, hepsini yeniden kaybettim ve mülkler gerçek sahibine geri döndü, bu kayıp beni hiçbir zaman kederlendirmedi, zira zihnimi her zaman kaderime göre hizalamayı bilmişimdir.
Bu akılsızca yatırımı yapmaya birkaç kişi tarafından ikna edilmiştim.
Bunu satın aldığım yıl, yükselen burcum önce Jüpiter’in üçgen açısına yönelmişti ve aynı yıl içinde Cauda Draconis’e (ejderhanın kuyruğu), talihim ise Mercury (cıva) gezegeninin kare açısına girmişti. Colchester kuşatıldığında, John Booker ve ben oraya çağrıldık, burada askerleri cesaretlendirdik, onlara şehrin çok yakında teslim olacağını vaat ettik, nitekim öyle de oldu, o sırada yanlış istihbaratla kandırılmakta olan ve yakından tanıdığım Sir Charles Lucas’a işlerin gerçek durumunu bildirmek için şehre girme izni almayı çok isterdim, o esnada öğrencim Humphreys de içerideydi ve Valiyi defalarca yardım geleceği beklentisiyle oyalamıştı, ancak yalanları defalarca boşa çıkınca nihayetinde dayak yedi, hapse atıldı ve asker olmaya zorlandı, yine de böyle kurtulduğu için şanslıydı. Orada bulunduğum sırada, St. Mary Kilisesi’nin kulesi, özel olarak yerleştirilmiş iki top tarafından oldukça hırpalanmıştı, bir gün öğleden sonra saat üç sularında orada topçuyla konuşurken, aniden bizden kendimizi kollamamızı istedi, zira dürbünüyle kaleden kendi mevzisine doğru bir topun doldurulduğunu ve ateşlenmek üzere olduğunu fark etmişti.
Aceleyle yaşlı bir dişbudak ağacının altına koştum ve hemen ardından top güllesi üzerimizden ıslık çalarak geçti.
"Şimdi tehlike yok," dedi topçu, "ama gidin buradan, zira beş tane daha dolduruyorlar," ki bu doğruydu, çünkü iki saat sonra o toplar ateşlendi ve ne yazık ki topçumuzu ve yardımcısını katletti.
Ertesi sabah geldim ve o iki zavallı adamın kanının kalasların üzerinde durduğunu gördüm, karargahta iyi ağırlandık ve orada iki tam gün kaldıktan sonra Londra’ya döndük.
Ancak hikayemize geri dönelim ve diyelim ki, 1652 yılında Surrey bölgesindeki Walton upon Thames cemaatine bağlı Hersham’daki evimi ve bazı arazilerimi satın aldım, şu anda burada yaşıyorum, Tanrı’nın inayetiyle, uygun gördüğümde taşraya çekilmeyi, orada günlerimi barış ve huzur içinde tamamlamayı amaçlıyorum, zira Londra’daki mesleki faaliyetlerim öylesine yoğundu ki, bana karşı bu denli lütufkar davranan Tanrı’ya hizmet etmek için neredeyse hiç vaktim kalmıyordu.
Evin, arazilerin satın alınması ve inşaat bana dokuz yüz elli pounda mal oldu.
Parlamento artık tüm iyi insanlar için iğrenç bir hal alıyor, üyelerinin kibirleri, açgözlülükleri, şahsi çıkarları ve tembellikleri katlanılmaz bir boyuta ulaşıyordu, kendilerini zenginleştirmekten başka bir şey düşünmüyorlardı.
Presbiteryen ile Bağımsız arasında büyük bir husumet baş gösterdi, ikincisi ordunun tarafını tutuyordu, bu iki görüş arasında hiçbir orta yol yoktu.
Şimdi Ranters (Şatafatçılar) denen o canavarca güruh ortaya çıktı veya ilk kez görüldü, kendi içlerinde heretik ve skandal niteliğinde olan diğer birçok yeni fikir, birçoğu aynı görüşte olan Parlamento üyeleri tarafından desteklendi.
Adalet ihmal edildi, ahlaksızlık teşvik edildi ve ortak yarara dair tüm kaygılar bir kenara bırakıldı.
Neredeyse her muhakeme, o dönem maruz kaldıkları ağır yük altında inlemekteydi, ordu ihmal edilmişti, Londra şehri bakanlık tarafından hor görülüyordu, özellikle ortodoks ve ciddi, dürüst veya erdemli olanlar hiçbir destek bulamıyordu, ruhum bir Parlamento veya Parlamento üyeleri adından bile tiksinmeye başlamıştı.
Mecliste henüz çok yetenekli, sağduyulu ve değerli vatanseverler bulunuyordu, ancak onlar sessizlikleriyle yalnızca kendilerine hizmet ediyorlardı, her şey, sayıca daha fazla oldukları için oylamayı kazanan ahmaklar güruhu tarafından yürütülüyordu.
Bu yıl, pek çok kişinin boş yere çene çaldığı güneş tutulmasının büyük karanlığı yüzünden değil, askerlerin İngiltere'de yürüttüğü o gizli ve kapalı müzakereler nedeniyle Annus Tenebrofus adını verdiğim kitabı yayımladım, ki bu müzakereler hakkında hiçbir Parlamento üyesine genel hususlar dışında asla bilgi vermezdim.
1650 yılında alenen yazmıştım ki, Parlamento devam etmeyecek, yeni bir yönetim ortaya çıkacaktı.
Ertesi yılın Anglicus'unda, astrolojideki rasyonel gerekçelere dayanarak, Parlamentonun sallantıda bir temel üzerinde durduğunu, halkın ve askerlerin onlara karşı birleşeceğini iddia edecek kadar cesur davranmıştım.
Benim Anglicus, tam bir hafta boyunca her gün Parlamento binasındaydı, Presbiteryenler tarafından gizlice inceleniyordu, biri şu cümleyi beğenmiyor, bir diğeri başka bir kusur buluyor, diğerleri ise tamamından hoşnutsuz oluyordu, sonunda Anglicus'un yağmalanmış din adamları Komitesi tarafından denetlenmesi yönünde bir önerge verildi, bunu yaptıktan sonra onu Meclise iade edeceklerdi.
Bir haberci, o Komiteden çıkan bir yakalama emriyle beni gözaltına aldı, haberci gelmeden önce özel bir haber almış ve Bay [okunamadı] yanına aceleyle gitmiştim.
Beni gördüğüne son derece memnun oldu, neler yapıldığını anlattı, Anglicus'u getirtti, Presbiteryenlere bu denli ıstırap veren pasajları işaretledi.
Güvenilir bir Kraliyetçi olan matbaacı Warren, en saldırgan kısımları kazıyıp çıkardı, yerlerine daha anlamlı başka kelimeler koydu ve ertesi sabaha kadar sadece altı tanesinin düzeltilmesini istedi, bunları bana dürüstçe getirdi.
Ona amacımın, kusur bulunan kitabı inkâr etmek, yalnızca bu altı kitabı üstlenmek olduğunu söyledim.
Sorgulanacağından şüphe ettiğimi ona belirttim.
"Asın onları" dedi, "hepsi haydut bunların." "Bana karşı bir koz elde etmelerindense cehenneme kadar yemin ederim."
Ertesi gün Komite huzuruna çıktım, o gün otuz altı kişiydiler, oysa diğer zamanlarda beşini bir araya getirmenin bile çok zor olduğu bilinirdi, ilk önce bana gerçek Anglicus'u gösterdiler ve onu benim yazıp basıp basmadığımı sordular.
Kitabı aldım ve çok dikkatle inceledim, bunu yaptıktan sonra şöyle dedim,
"Bu benim kitabım değil, bunu bana can düşmanı olan kötü niyetli bir Presbiteryen yazmış, bunu reddediyorum."
Komite üyeleri, benim o an yaptığım şeyi hiç tahmin edemediklerinden, şaşkına dönmüş insanlar gibi birbirlerine baktılar, çünkü ben hemen cebimden altı kitap çıkardım ve "Bunları kabul ediyorum, diğerleri beni mahvetmek amacıyla kasıtlı olarak yayımlanmış sahteleridir" dedim.
Komite şimdi eskisinden daha çok öfkelenmişti, bir süre tek bir kelime bile edilmedi, sonunda birçoğu veya büyük çoğunluğu beni hapsetme fikrindeydi.
Kimileri Newgate, kimileri ise Gate-House hapishanesini istiyordu, fakat o sırada, Kitapçılar Birliği'nin kendisine yeni bir Şehitler Kitabı vererek dostum olması için rüşvet verdiği, Presbiteryen mübaşir diye anılan Sussexli bir Brown, Komiteye şu öğretiyi vaaz etti, ne Newgate ne de Gate-House, Parlamentonun herhangi bir zamanda mahkûm gönderdiği hapishanelerdi, benim Parlamento İnzibat Subayı gözetimine alınmam en uygun olanıydı.
Uzun yıllar Parlamentonun Hollanda elçisi veya temsilcisi olan Strickland, onların neye meyil gösterdiğini görünce şöyle konuştu,
"Bugün, bunca zamandır bulunduğum o bölgelerde çok ünlü olan bu adamı görmek için geldim, sizi temin ederim ki adı tüm Avrupa'da meşhurdur, bize getirilen ve onun olduğu söylenen kitabı o inkâr ediyor, biz ise bunu kanıtlamadık, yine de onu hapsedeceğiz."
"Büyük ihtimalle gelecek yıl yazacak ve tüm dünyaya adaletsizliğimizi bildirecektir, bunu yapmaya da hakkı vardır."
"Benim fikrim, o hapsedilmeden önce kitabın ona ait olduğunun kanıtlanması yönündedir."
"Bu adamın, beklentilerin tükendiği anlarda Parlamento için yaptığı birçok hizmeti bilmiyorsunuz, en mutsuz anlarımızda bize teselli vermekten asla geri durmadı, hem askerlerin, hem bu ulusun dürüst insanlarının, hem de biz Parlamento üyelerinin birçoğunun moralini yüksek tuttu, ve şimdi nihayet, kaleminin bir sürçmesi yüzünden (eğer onunsa) ona karşı bu kadar şiddetli davranıyoruz, size söylemeliyim ki, kitaptan çıkarılan sonucun gerçekten doğru çıkmasından korkuyorum."
"Benim tavsiyem, bundan sonra daha temkinli olması için onu uyarmanız ve şimdilik serbest bırakmanızdır."
Benim lehime söylenen hiçbir şeye bakılmaksızın, Parlamento İnzibat Subayına teslim edilmeme karar verildi.
Haberci beni yakaladı, onun tutsağı olduğumu söyledi.
Beni götürürken, beni geri getirmesi için çağrıldı.
Ordunun Korgonali olan Oliver Cromwell, beni hiç görmemiş olduğundan, yeniden huzuruna çıkarılmamı sağladı, burada bana uzun bir süre dikkatle baktı, ardından haberciyle birlikte gittim, fakat o sırada o Komitenin genç bir katibi haberciye benimle ne yaptığını, yakalama emrinin nerede olduğunu sordu, o imzalanana kadar Bay Lilly'yi tutuklayamazsınız.
Böylece o gece kurtuldum, ancak ertesi gün emre itaat ettim.
Dostum [okunamadı] yanına gitti ve "Lilly'nin davasını üstlenecek senden başka hiç kimse yok mu? Onun tarafını tutacak senden başka kimse yok mu? Orada çok kalmayacak" dedi. Hugh Peters Komiteye benim lehime çok şey söyledi, ancak onlar beni İnzibat Subayının gözetiminde tutmaya kararlıydılar.
İlk on üç gün tutsak kaldım, Komite’nin toplandığı her gün sunacak bir dilekçem olmasına rağmen, pek çok kaba Presbiteryen sürekli orada bulunduğundan dilekçemi kabul ettirmeyi başaramadım.
Joseph Ash Başkan yapılmıştı, durumum kendisine aktarıldığında dilekçemi aldı ve hepsine inat kefaletle serbest bırakılacağımı söyledi, ancak orada bulunmaları için toplayabildiğim kadar çok dost edinmemi rica etti.
Sir Arthur Hazelrigg ve mükemmel meziyetlere sahip bir şahsiyet olan Binbaşı Salloway benim için orada bulundular, eski dostlarımdan pek çoğu da o sırada içeri girdi.
Sir Arthur, Binbaşı Salloway ve diğer dostlarımın davamı iki saat boyunca tartışmasının ardından mesele şu noktaya geldi, kefaletle serbest bırakılacaktım ve matbaacıyı sorgulamak üzere bir Komite görevlendirilecekti.
Komite’nin kararı daha sonra Başkan olması gereken kişiye ulaştırıldığında bana haber göndererek, ne yaparsam yapayım, matbaacıyı sorgulamadan önce tüm o düzenbazların asıldığını görmek istediğini iletti.
16 Şubat’ta ikinci eşim vefat etti, ölümü için hiç gözyaşı dökmedim.
Çeyiz olarak onunla birlikte beş yüz pound almıştım, fakat kendisi ve yoksul akrabaları bana bin pound harcattı.
Baba’ya, Oğul’a ve Kutsal Ruh’a şan olsun, başlangıçta olduğu gibi, şimdi, her zaman ve ebediyen, zira 20 Nisan 1655’te benim bu düşmanlarım, yani Parlamento üyeleri, Oliver Cromwell tarafından kapı dışarı edildiler.
[okunamadı] tıp alanında o sırada Londra’da bulunuyordu, bana bu belgeyi gönderdi.
Hapsedildiğim sırada Bay Rushworth beni ziyarete geldi ve ordunun, Parlamento’ya öngördüğüm şeylerin aynısını yapacağını söyledi.
Ekim 1654’te, doğum haritamda Terazi burcundaki Jupiter (Jüpiter) ile simgelenen üçüncü eşimle evlendim, kendisi mizaç olarak tamamen bu konumun özelliklerini taşımaktadır ve bu benim için büyük bir teselli kaynağıdır.
1655 yılında, yarı akıllı genç bir kadın tarafından Hicks’s-Hall’da hakkımda dava açıldı.
Üç ayrı oturum boyunca şikayeti dikkate alınmadı ve Jüri talebini reddetti, ancak dördüncü seferde aleyhime karar verdiler, ben de iddianameye itiraz etmek üzere kefalet verdim.
Davanın gerekçesi, çalınan mallar hakkında hüküm vermiş ve iki şilin altı peni almış olmamdı.
Ve bunun Kral James döneminde çıkarılan bir yasaya aykırı olduğu söyleniyordu.
Bu deli kadın, kendisine ezbere okuyabileceği çok ustaca bir konuşma hazırlayan iki rahip tarafından bana karşı kışkırtılmıştı, nitekim davanın görüldüğü gün de bu konuşmayı ezberden okudu.
Mahkemeye bir kadın tanık çıkardı, bu kadın oğlunun kendisinden kaçtığını, bu kayıptan dolayı büyük bir ruhsal ıstırap içinde olduğundan oğluna ne olduğunu öğrenmek için bana başvurduğunu, benim de ona oğlunun Barbadoes’a gittiğini ve on üç gün içinde ondan haber alacağını söylediğimi, nitekim öyle de olduğunu ifade etti.
İkinci bir kadın ise kocasının iki yıldır kayıp olduğunu, tavsiye almak için bana başvurduğunu yeminle beyan etti, ona kocasının İrlanda’da olduğunu ve belirli bir zamanda evde olacağını söylediğimi, kadının ifadesine göre kocasının tam da o vakitte eve döndüğünü belirtti.
Hırsızlık hakkındaki hükmüm karşılığında yarım kron aldığımı kabul ettim, ancak malların geri alınamayacağından başka bir hüküm vermediğimi, zira benden istenen tek şeyin bu olduğunu belirttim, ilgili kişi benden önce birkaç astrologla görüşmüş, bazıları mallarını geri alacağını iddia ederken diğerleri aksi yönde hüküm vermişti, bu da nihai bir karar almak için bana gelmesine neden olmuştu.
Nihayetinde düşmanım önceden hazırlanmış konuşmasına başladı ve hiç teklemeden mahkeme önünde bunu okudu, konuşması bittiğinde kendisine bazı sorular yöneltildi, ardından kendi adıma söz aldım.
Kendi yazdığım Giriş kitabımı mahkemeye sundum, bu kitabı birkaç yıl önce bu ve diğer ulusların yararı için yayımladığımı, yetkililerce onaylandığını ve her iki üniversitede de iyi kabul gördüğünü, astroloji çalışmanın yasal olduğunu ve hiçbir kutsal metinle çelişmediğini, iddianamede adı geçen hiçbir tılsım, büyü veya efsunu asla kullanmadığımı ve kullanmayacağımı belirttim.
Kadın daha sonra benimle birkaç kez görüştüğünü, sonrasında geceleri uyuyamadığını, ayılar, aslanlar ve kaplanlar tarafından rahatsız edildiğini anlattı.
"Sizi bu kadar korkutan o canavarlar hangileriydi?"
"Bu kadın boşta gezen, yalnızca Bedlam akıl hastanesine layık biridir." Mahkeme salonundan ayrılmayan Jüri, suçlamanın asılsız olduğuna karar verdi.
Onun tarafını tutan pek çok Presbiteryen yargıç vardı, özellikle de Parlamento için çalışan işgüzar bir adam olan ve Majesteleri başa geldikten sonra neredeyse hayatını ve servetini kaybedecek olan Roberts adında biri vardı.
Middlesex’teki tüm barış hakimlerinin akıl hocası olan Yargıç Hooker’ın orada bulunmasını sağlamıştım.
Bundan sonra, 1660 yılına ve Ekim ayına kadar benim için kayda değer bir şey olmadı, o tarihte Yüzbaşı Owen Cox, İsveç Kralı Majestelerinden bana yaklaşık elli pound değerinde altın bir zincir ve madalya getirdi, bunun nedeni, 1657 ve 1658 yıllarında kendisinden saygıyla bahsetmiş olmamdı, nitekim 1658 tarihli Anglicus eseri Hamburg’da konuşulan dile çevrilmiş, basılmış ve tıpkı Londra’da olduğu gibi sokaklarda satılmıştı.
İsveç Kralı Majesteleri hakkında bu kadar saygıyla yazmamın nedeni şuydu, Şövalye Sir Bulstrode Whitelocke, tam da Oliver’ın Koruyucu ilan edildiği sırada, o zamanki İsveç Kraliçesi Christina ile İngiliz ulusu arasında çok asil anlaşmalar yapmıştı, Stockholm’de bulunduğu sırada, orada kaldığı süre boyunca Christina’nın tahtı kendisine devrettiği Charles Gustavus tarafından sık sık ziyaret edilmiş ve kendisine her türlü nezaket gösterilmişti, öyle ki diğer bazı elçiler kendilerine aynı derecede saygı gösterilmemesini hoş karşılamamışlardı, o ise hak eden herkese hak ettiği ölçüde nazik davranacağını söyleyerek karşılık verirdi.
Ulusumuzu çok severdi, ancak başka nedenler de vardı.
Kalemimi bu denli cömertçe oynatmama vesile olan bir diğer husus da, İsveç Kralı’nın muzaffer geleceğine, Kopenhag ile Elsinore’u ele geçireceğine dair beslediğim büyük umutlardı, ki yaşasaydı bunu gerçekleştirebileceği umuluyordu, hatta donanmamız geri dönmeden önce Koruyucu [Protector] Oliver bu denli zamansız ölmeseydi, bunu şüphesiz başaracaktı, zira Oliver donanmayı bilhassa Hollandalılarla savaşması için göndermişti, fakat onun ölümü ve Parlamento’nun yeniden tesisi üzerine, sonradan başı kesilerek idam edilen Sir Henry Vane, Oliver’ın ölümü ve kendilerinin yönetime gelişi karşısında donanmaya ne yapması gerektiğine dair emir iletme vazifesini Devlet Konseyi’nden aldı. Vane, devlet siyaseti gereği, Earl of Sandwich’e Hollandalılarla savaşmaması yönünde talimat verdi.
Bu mektupları taşıyan Yüzbaşı Symons, taşıdığı mektupların böyle bir yasak içerdiğini bilseydi hem gemiyi hem de mektupları sulara gömeceğine dair bana yemin etti.
Oliver, donanma yola çıkacağı sırada şöyle demişti,
"Eğer Tanrı, İsveç Haşmetmeabını Kopenhag ile kutsarsa, İngilizlerin payına Elsinore düşmelidir, buna bir kez sahip olduğumda," diyordu Oliver, "İngilizler tüm ticaretin kontrolünü ellerinde tutacak ve benim koyacağım gümrük vergilerini uygulayacaklardır." Bunun İngilizlerimize sağlayacağı faydalar düşünüldüğünde, meşhur ve asil denizcilerimizi cesaretlendirmek yahut en yakın dostum Sir Bulstrode Whitelocke’a fevkalade nazik davranan İsveç milleti hakkında böylesine onurlu yazılar kaleme almak hususunda kalemimin cömertliğini kim ayıplayabilir, ki onların sayesinde, eğer bu plan neticeye ulaşsaydı, İngiliz milleti tüm Hristiyan aleminin en faydalı meselesiyle saadete erecekti. O dönem Koruyucu olan Oliver hakkındaki sözlerimi, damadı Bay Claypoole vasıtasıyla dolaylı yoldan münasebet kurduğum bu şahsı anarak nihayete erdireceğim, kendisi hakkında dürüstçe konuşmak gerekirse, mahkeme işlerimin nasıl gittiğini öğrenmesi için iki veya üç günde bir odasında hizmet eden birini bana gönderirdi, lakin tüm Koruyuculuğu boyunca ondan doğrudan yahut dolaylı olarak ne bir maaş, ne en ufak bir para, ne de herhangi bir ihsan aldım, en mukaddes Tanrı’nın adıyla ve adına yemin ederim ki bu tamamen gerçektir.
1653 yılında, Parlamento’nun feshinden önce ve henüz İsveç’e göndermek üzere bir elçi seçilmemişken, Bay Whitelocke’ın İsveç’e gideceği şayiası yayıldı. Fakat mademki Oliver Cromwell’den bahsettim, onun hakkında belki de başka hiçbir kalemin yazamayacağı yahut yazmak istemeyeceği bazı hususları nakledeyim.
Huntingdonshire’da soylu bir aileden dünyaya gelmiş, bir süre Cambridge Üniversitesi’nde eğitim görmüştü, gençliğinde tamamen sefahate, kavgaya, içkiye ve benzeri her türlü taşkınlığa meyilliydi, bu yollarla miras kalan mal varlığını tükettiğinden, İngiltere’den ayrılıp Yeni Dünya’ya gitmeyi düşünmek zorunda kaldı, bir gemide yolculuk için yer dahi ayırtmıştı, fakat gemi limandan ayrılmadan evvel bir akrabası vefat ederek ona hatırı sayılır bir servet bıraktı, bunun üzerine geri döndü, borçlarını ödedi ve kendini dine verdi, 1640 yılında Parlamento üyesi seçildi, 1642’de Sir Philip Stapleton’ın maiyetinde süvari yüzbaşısı oldu, Edgehill’de savaştı, daha sonra albaylığa, ardından York’ta Earl of Newcastle ve Prens Rupert ile savaşacak üç generalden biri olan Earl of Manchester’ın tümgeneral rütbeli yardımcılığına yükseldi, Parlamento adına savaşan diğer iki general ise Ferdinando Lord Fairfax ile İskoç Earl of Leven idi, son iki general Marston Moor muharebesinde her şeyin kaybedildiğini düşünmüştü, Fairfax her şeyin bittiğine kanaat getirerek Cawood Kalesi’ne çekildi, gece saat on ikide Parlamento’nun zafer haberi ulaştı, Fairfax o sırada bir yatağa uzanmıştı, kalede ne bir mum ne de bir ateş vardı, Lord Fairfax ayağa kalktı, bir süre sonra kağıt, mürekkep ve mum tedarik ederek Hull’a ve Parlamento’nun diğer garnizonlarına başarıyı bildiren mektuplar yazdı ve sonra uyudu.
İskoç Leven ise Tweed yolunu sordu, o günkü muharebenin şerefi Manchester’a, Sir Thomas Fairfax’in süvari tugayına ve Oliver Cromwell’in demir yanlarına [iron sides] atfedildi, zira Cromwell’in süvarileri o dönemlerde genellikle demirden miğfer, sırtlık ve göğüslük takarlardı.
Bu zaferin ardından Cromwell, Avam Kamarası’nın, bilhassa da o dönemde bilhassa yakınlık kurduğu dindar zümrenin yahut Presbiteryenlerin teveccühünü kazandı, Bağımsız [Independent] unvanı o vakitler henüz telaffuz edilmiyordu.
Muharebe sırasında yahut öncesinde, Earl of Newcastle ile Prens Rupert arasında bir husumet baş göstermişti, zira Kuzey’deki kraliyet kuvvetlerinin generali olan, cesaretiyle tanınan ve o bölgelerde büyük itibar gören Newcastle, kendi salahiyet alanında bir ortağın bulunmasından hoşnut kalmamıştı, çünkü zafer kraliyet tarafının olursa, Prens Rupert’ın kuvvetleri bunu kendi generallerine, yani Rupert’a atfedecek ve şerefi ona verecekti, nitekim öyle de oldu, Prens Rupert o günkü muharebede, Earl of Newcastle ordusuyla York’tan henüz tam olarak çıkamadan Parlamento kuvvetleriyle çok erken çatışmaya girdi, bu sebeple Rupert, İskoçları ve Lord Fairfax’in kuvvetlerini tamamen bozguna uğratmış olsa da, ordusuna zamanında bir destek yetişemeden, Sir Thomas Fairfax ve Cromwell onu ve çok geçmeden Newcastle’ın tüm ordusunu kaçmaya mecbur bıraktı.
O günün en unutulmaz hadiselerinden biri de, savaştan iki üç gün önce beyaz yünlü kumaştan yeni kıyafetler giydikleri için "Kuzular" olarak anılan, Newcastle’a bağlı piyade alayının başına gelenlerdi.
Bu müstakil alay, muharebe kaybedildikten sonra, etrafı hendeklerle çevrili ve süvarilerin kolayca giremeyeceği küçük bir arazi parçasına sığınarak teslim olmayı reddetti ve sadece cesaretleriyle, tam bir saat boyunca süvari birliklerinin mızrak menzilinde aralarına girmesine engel oldu, süvariler içeri girdiğinde dahi teslim olmayı kabul etmediler ve içlerinden otuz kişi bile hayatta kalmayana dek savaştılar, süvariler yanlarına yaklaştığında yere serilenler, yaralarından ötürü ayağa kalkamasalar dahi, üzerlerinden geçen yahut yanlarından süzülen süvari atlarını mızrak, kılıç yahut bunlardan kalan parçalarla yaralayacak kadar gözü karaydılar.
##
Pekala, aralarına giren üçüncü ya da dördüncü kişi olan bir aktör, ömründe katıldığı hiçbir çatışmada bu kadar kararlı ve cesur adamlarla karşılaşmadığını, onlara çok acıdığını beyan etmiş ve kendi rızaları hilafına iki ya da üçünü kurtardığını söylemiştir.
Fakat nihayetinde ordusuyla Newbury Muharebesi’ne geldi, bu savaş sona erdiğinde Londra’ya doğru yola çıktı ve orada, yardımcısı olan Cromwell’i, itaatsizlik ve emirlerine uymamakla parlamentoya şikayet etti.
Avam Kamarası bu durumdan Cromwell’i haberdar etti ve ertesi gün Tanrı huzurunda hesap verecekmişçesine, Manchester’ın faaliyetleri, aralarındaki anlaşmazlığın sebep ve gerekçesi ile Manchester’ın, o sırada batıda bulunan, tamamen bozguna uğramış, kaçmaya zorlanmış, tüm piyadeleri ile mühimmatı ve topçu birliği ele geçirilmiş, yalnızca süvarileri kurtulabilmiş olan Essex’in imdadına yetişmek üzere neden zamanında batıya hareket etmediğinin nedenlerini kendilerine eksiksiz olarak açıklamasını emretti.
Cromwell ertesi gün Avam Kamarası’nda Sayın Başkan’a karşı suçlamada bulunarak şu açıklamayı yaptı,
Tanrı kendilerine Marston’da Kral’ın kuvvetlerine karşı muzaffer bir zafer bahşettikten ve ordularını iyice dinlendirdikten sonra, Manchester’ın, aldıkları emir uyarınca güneye doğru hareket ettiğini, ancak bunun öylesine bir yavaşlıkla olduğunu ki bazen üç gün boyunca hiç yürümediğini, bazen bir gün, bazen de iki gün boyunca öylece durduğunu belirtti, bunun üzerine, Kont Essex’in batıda olduğunu ve o sırada nasıl bir netice elde ettiğini bilmediğini göz önünde bulundurarak, mağlup olması halinde Essex’e yardım etmek ya da Kral’ın kuvvetlerinin Essex’i takip etmesini engellemek amacıyla batıya doğru yürüyüşünü hızlandırması için Manchester’ı defalarca uyardığını söyledi, fakat Manchester’ın her seferinde acele etmeyi reddettiğini ve bir gün kendisine, "Teğmen, kuzeyde Kral’ın kuvvetlerini sizden başka kim bozguna uğratmış olsaydı, eğer batıda da aynısını yapacak olursak, Majesteleri o zaman mahvolur, kendisinin hayatta olan pek çok oğlu var, şayet onlardan biri Tahta geçecek olursa, ki bu pekala mümkündür, bizi asla unutmayacaklardır" dediğini aktardı. Onurlu bir adam olan Binbaşı Hammond da bunu en az benim kadar doğrulayacaktır.
Bundan sonra, Essex’in Cornwall’da kaybedilmesi sebebiyle Komite’den batıya doğru acele etmesi yönünde emir alana kadar hiç yürümedi, ancak o zaman harekete geçti, Newbury Muharebesi’nde onun talimat ve emirlerine uymayı reddettiğim doğrudur, çünkü mesele şuydu, Majestelerinin dört ila beş bin civarındaki süvarisi geniş bir düzlükte, düzenli bir saf halindeyken, Sayın Başkan, bana hücum etmemi emretti, (ve o sırada ağladı, ki bunu her fırsatta yapabilirdi) ben ise o sırada elinizde bulunan tüm görünür ordunun bu kararla yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalacağını düşünerek, şu anda en büyük gücünü benim komutam altındaki o süvarilerin oluşturduğu ana kuvveti bu şekilde tehlikeye atmayı reddettim.
Onun bu karşı suçlaması Avam Kamarası tarafından memnuniyetle kabul edildi, bunun üzerine ve o zamandan itibaren, Lordlar Kamarası’ndan hiçbirinin gelecekteki ordularının sevk ve idaresi için pek uygun olmadığını düşündüler, ancak o zaman ordunun başına bir halktan birini getirmeyi tasarladılar, daha sonra bunu gerçekleştirerek Sir Thomas Fairfax’i General, Cromwell’i ise Korgeneral seçtiler, fakat bu ancak bir sonraki baharda gerçekleşti.
Essex’in Cornwall’da kaybedilmesi üzerine, Başsavcı Maynard’ın, "Şimdi Kral Londra’ya doğru acele ederse mahvoluruz, zira ona karşı koyacak bir ordumuz yok" dediğini işittim.
Oxford, kısmen Prens Rupert ile Lord Digby arasındaki o büyük husumet yüzünden, her biri diğerine engel olmaya çalışıyordu, fakat en kötüsü, onun komutası altında ve hizmetinde çalışan birkaç subayın ihanetiydi, zira parlamentonun, Kral’ın Savaş Konseyi’nden bir Albay, bir Yarbay, bir Yüzbaşı, bir Teğmen, bir veya iki Çavuş ve birkaç Onbaşıya sürekli maaş bağlamıştı, bunlara rütbe ve makamlarına göre her ay düzenli olarak ödeme yapılıyordu ve yine de bunlardan hiçbirinin diğerinin bu şekilde istihdam edildiğinden haberi yoktu.
Oxford’da parlamentoya hayırhahlık besleyen birkaç kişi vardı, her biri mektubunu sokakta hacetini giderirken bir cam pencerenin deliğinden içeri bırakırdı.
Bu evlerden herhangi birinin penceresinden içeri ne atıldıysa, aynı gün kasaba bahçıvanı kılığındaki bazı kişiler tarafından iki mil ötedeki bir hendeğin kenarına ulaştırılır, orada bir veya daha fazla kişi istihbaratı en yakın parlamento garnizonuna ulaştırmak üzere daima hazır beklerdi, o dönemde Oxford’a sürekli girip çıkan tüm casuslarla yakınlığım vardı.
Rotherhithe’li Gatacre, her türlü ilimle donanmış bir adam ve Şark dillerinde tüm ruhani meclisin en yetenekli kişisiydi.
Ruhani meclis İncil üzerine bir tefsir hazırlamaya karar vermişti, kimi bir kitabı, kimi diğerini üstlendi.
10. bölümün 2. ayeti üzerine tefsirini yaparken,
("Milletlerin yolunu öğrenmeyin ve göklerin alametlerinden yılmayın, çünkü milletler onlardan yıkar.")
Bunun üzerine yazdığı şerhlerde rezilce bir tefsir yapar ve açık ifadelerle bana imada bulunarak, daha önceki Anglicus’larımdan birindeki bir mektubumu kelimesi kelimesine on veya on iki kez tekrar eder.
Mektubumun özü, Tanrı’nın iyi meleklerinin astrolojiyi insanlığa ilk kez vahyettiğini düşündüğüm yönündeydi, vb.
fakat o şerhlerinde bana kör şahin falan der.
Artık basın hürriyetine sahip olduğumdan ve yaşlı adamın pek asabi olduğunu işittiğimden, bu konuyu büyütmeyi uygun buldum ve yalnızca şunları yazdım, elimdeki risaleyi aklı başında kişilerin tartışmasına ve takdirine havale ettim, fakat Thomas Bilgiç’e değil, çünkü yaşlılar iki kez çocuk olur, işte bu sözler, şahsıma ve astrolojiye karşı kırk iki sayfalık bir yazı kaleme alınmasına sebep oldu.
Ertesi yıl üç veya dört kez daha kelime oyunu yaptım.
Exeter’in merhum Piskoposu Gauden, onu kendi haline bırakmamı söyledi, fakat ertesi yılki Anglicus’umda, ağustos ayı gözlemlerinde, "Hoc in tumba jacet Presbyter & Nebulo" [NOT: "Bu mezarda bir rahip ve bir alçak yatıyor" anlamına gelen Latince ibare] diye yazdım, tam da o ayda vefat etti.
Gatacre, ama hepsi de onun bu kadar ağırbaşlı bir eserde, kutsal bir kutsal kitap metni üzerine yazılmış bir şerhte benden ve o kirli dille bahsetmesindeki basiretsizliğini kınadı, bunu yayımlamadan önce kendisini daha iyi tartıp biçmemiş olmasına acıdılar.
Oxford'daki Christ's-Church Dekanı Owen da vaazlarında bana ve astrolojiye karşı sert ithamlarda bulunmuştu, Owen'ın aksine Başrahip Panormitanus'un astroloji hakkındaki hükmünü öne sürerek onunla ödeştim ve şu sonuca vardım, "Bir başrahip, dekanın bir as üzeridir."
Rahipler meclisinden Cizvitvari bir Presbiteryen olan Nye, bana ve astrolojiye karşı hükmünü kamuoyu önünde meleyerek dile getirdi, onunla ödeşmek için Cizvit Causinus'un astrolojiye verdiği onayı öne sürdum ve şöyle bitirdim, Sic canibus catulos, vb. [NOT: "Köpek yavruları köpeklere benzer" anlamına gelen Latince deyiş].
Bir süre sonra Hollanda Elçisi, Anglicus'taki bazı şeylerden gücenerek Devlet Konseyi'ne Merlinus Anglicus'un değerlendirilmesi ve uluslarına yönelik hakaretlerin incelenmesi için bir muhtıra sundu, ancak belgesi kabul edilmedi ve ben de hiçbir şekilde rahatsız edilmedim.
Oliver'ın Protektörlüğü döneminde oldukça özgür ve hicivli yazdım, kendisi artık Bağımsız olmuştu ve tüm askerler benim dostumdu, çünkü İskoçya'dayken, savaşlarından birinin gününde bir asker elinde Anglicus ile duruyor ve muhtelif kıtalar yanından geçerken şöyle bağırıyordu, "Hey, Lilly'nin ne dediğini duyun, bu ay size zafer vaat ediliyor, sonuna kadar savaşın cesur çocuklar, sonra da o ayın kehanetini okuyun."
Presbiteryenliğin çöküşünü çok önceden tahmin etmiştim, nitekim siz de (en saygıdeğer efendim) Giriş bölümümdeki ilgili figürde bunu gözlemleyebilirsiniz, bu da şu vesileyle olmuştu.
Presbiteryenliğin amansız düşmanı ve Meclis üyesi olan Chark Kalesi'nden Sir Thomas Middleton, onların çok fazla güç kazandığını görünce, İngiltere'de Presbiteryenliğin hâkim olup olmayacağı konusunda ciddiyetle benim görüşümü sordu.
Giriş bölümümde basılan figür, Presbiteryenliğin çöküşünü ve başarısızlığını, henüz gerçekleşmeden çok önce size en iyi şekilde açıklayacaktır.
Bu adamlar, ciddi olmak gerekirse, iyi vaaz verirlerdi, ancak piskoposlardan daha beyefendi taslarlar ve genellikle cemaatlerinde Büyük Türk'ten daha zalim olurlardı.
1660 Yılı
Bu yılın olayları İngiltere'de ne kadar dikkat çekiciyse, benim şahsi talihim ve şahsım açısından da bir o kadar unutulmazdı.
Baş General Monk ordusuyla birlikte İskoçya'dan İngiltere'ye döndüğünde, Londra'ya gelişinin hemen ardından, o zamanki Protektör Richard Cromwell'in yetkisi bir kenara bırakıldı ve eski Parlamento yeniden kuruldu, Devlet Konseyi eskisi gibi toplandı.
General'e yaptırdıkları ilk iş, şehrin kapılarını ve asma kapılarını indirmek oldu, General bu işin bir Generalden ziyade bir Yeniçeriye yakışacağını söylese de, aldığı emirleri yerine getirdi ve ardından ordusuyla birlikte şehre yerleşti.
Yurttaşlar kapılarının bu şekilde yıkılmasını o kadar ağır bir hakaret olarak kabul ettiler ki, bir gece onların daha kaba olan güruhu tüm sığır kuyruklarını ve diğer süprüntüleri toplayıp sokaklarda alenen yaktı, o zamanki Parlamentoyla alay ederek, şimdi orada oturanlara "Kuyruk" adını verdiler.
Bu kargaşa hem General'in askerleri hem de yurttaşlar tarafından idare ediliyordu.
Kral'ın sağlığına, Parlamentonun şaşkınlığına yol açacak şekilde şehrin her yerinde alenen kadeh kaldırıldı.
Konsey buna inanamadı, ta ki kendi memurlarından birkaçını gönderip durumun doğruluğunu teyit ettirene kadar.
Kararsız kalmışlardı ve ne yapacaklarına karar veremiyorlardı, sonunda onlardan biri olan Nevil Smith geldi ve otoritelerini yeniden kazanmanın, bu hakaretin öcünü almanın ve şimdi iddia ettiğinden başka niyetleri olduğunu fark ettikleri Baş General Monk'u devirmenin tek bir yolu olduğunu alenen beyan etti, tavsiyesi Monk'un yetkisini elinden almak ve mevcut kargaşaya son vermek için Tümgeneral Lambert'a derhal General olmaları için yetki vermekti, eğer bu tavsiyeyi kabul edip hızla uygulamaya koyarlarsa, mevcut tüm kötülüklere son verilmiş olacaktı.
Konsey genel olarak Nevil Smith'in bu görüşünü çok iyi karşıladı, ancak hemen ardından Sir Arthur Hazellrigg ayağa kalktı ve Lambert'a karşı sert bir nutuk çekerek, Lambert'ın Parlamento altında bir daha asla komuta sahibi olmasındansa, İskoç Kralı'nın gücü altında yok olmayı tercih edeceğini söyleyerek sözlerini bitirdi.
Baş General, kısa bir süre sonra, büyük muhakeme yeteneğine sahip olan ve daha önce askerlerin zoruyla ve kendilerini Parlamentonun dindar kısmı olarak görenlerin göz yummasıyla meclisten uzaklaştırılan, uzun süredir dışlanmış Üyeleri Parlamentoya geri getirdi.
Bu onurlu vatanseverler derhal Hazretlerinin İngiltere'ye gelmesini oyladılar ve nitekim kendisi 1660 yılının Mayıs ayında geldi.
Ancak şimdi (1667) İngiltere Kralı, Birinci Charles'ın oğlu, Büyük Britanya Kralı Birinci James'in torunu olan İkinci Charles mucizevi bir şekilde tahta geri döndüğü ve bu durum yüzlerce yıl önce Ambroise Merlin tarafından kehanet edildiği için, kehanetlerin kendisinden bahsetmek yersiz olmayacaktır, hele ki bunların gerçekleştiğini gözlerimizle görmüşken.
Kral James'i "Adaletin Aslanı" olarak adlandırır ve öldüğünde ya da öldükten sonra soylu bir Beyaz Kral'ın hüküm süreceğini söyler, bu Birinci Charles'tı.
Peygamber onun tüm sıkıntılarını, oraya buraya kaçışını, hapsedilmesini, ölümünü açıklar ve ona Aquila [NOT: Kartal] adını verir.
İkinci Charles'ı ilgilendiren kısım ise söyleşimizin konusudur, Latince nüshada şöyle geçer:
Deinde pullus Aquila nidificabit in fummo ruptum, nec juvenis occidetur, nec ad senium perveniet. Bundan sonra, pacificato regno, omnes occidet vardır, bu da babasının ölümüne yargıçlık eden kişilerin idam edilmesini kastetmektedir.
Eski bir nüshada bu durum İngilizceye şöyle çevrilmiştir:
"Ondan sonra, güneşle birlikte güneyden, tahta at üzerinde ve denizin tüm dalgaları üzerinde, Britanya'ya yelken açan ve hemen Kartal'ın evine varan Kartal'ın Yavrusu gelecek, dostluk gösterecektir."
"Sonra, Kartal'ın Yavrusu tüm Britanya'nın en yüksek kayalığına yuva yapacak, ne gençken öldürülecek ne de yaşlılığa erişecektir."
Baş General dışlanan Üyeleri geri getirdiğinde Hazretleri Alçak Ülkeler'de bulunuyordu, Parlamento onu İngiltere'ye getirmek için Kraliyet Donanması'nın bir kısmını gönderdi ve onlar da 1660 yılının Mayıs ayında bunu gerçekleştirdiler.
Hollanda, İngiltere’nin doğusundadır, bu yüzden güneşle birlikte geldi, ancak İngiltere’nin güneyindeki bir liman olan Dover’da karaya çıktı.
Lord General ve İngiltere’deki soyluların çoğu onu Kent’te karşıladı ve önce Londra’ya, ardından White-hall’a getirdi.
Burada, en yüksek Rooch (bazı yazmalarda Rock) ile kastedilen, tüm İngiltere’nin metropolü olan Londra’dır.
O zamandan, bu hikayeyi yazdığım şu güne kadar İngiltere’de hüküm sürdü ve bundan sonra da uzun süre hüküm sürsün.
Bunun doğrulanmasının büyük bir kısmı, 1645 yılında basılan Kehanetler Derlemem’de belirtilmiştir.
Ancak o sırada Majesteleri hayatta olduğundan, gücendirmek istemediğim için bu konunun üzerinde pek durmadım.
O kitabı kendisine ithaf etmiştim ve son kısmında, "Fac hoc & vives" [Bunu yap ve yaşa] sözleriyle Parlamentoya dönmesini tavsiye etmiştim.
Ayrıca 1588 yılında Rum harfleriyle basılmış, İngiliz milletinin 1641’den 1660’a kadar çektiği uzun sıkıntıları tamı tamına çözen bir kehanet vardı ve şöyle bitiyordu,
* Ve ondan sonra dehşet verici bir
* ölü adam gelecek ve onunla birlikte Kraliyet G’si [Bu, Yunancadaki Gamma’dır, alfabenin üçüncü harfi olduğundan Latincedeki C harfi kastedilmektedir,] dünyanın en asil kanından biri gelecek ve o, Tacı alacak ve İngiltere’yi doğru yola sokacak, ve
Manastır hayatının seksen veya doksan yılı aşkın bir süredir ortadan kalkmış olması ve Lord General’in adının Monk [Keşiş] olması nedeniyle, Ölü Adam odur.
dünyanın en asil kanından geldiği söylenebilecek olan İkinci Charles’tır.
Bu iki kehanet melekler tarafından sesli olarak değil, kristale bakılarak tipler ve figürler aracılığıyla veya meleklerin belirli bir mesafeden göründüğü, talep edilen şeyi formlar, şekiller ve varlıklar aracılığıyla temsil ettiği dairesel yöntemle gerçekleştirilen görünüşlerle verilmiştir.
Bir operatörün veya üstadın melekleri tane tane konuşurken duyması, günümüzde bile çok nadirdir, konuştuklarında ise İrlandalılar gibi, daha ziyade gırtlaktan konuşurlar.
İlk olarak, yıllık yüz yirmi pound değerindeki mülk kiralarım, Majestelerinin geri dönüşüyle tamamen kaybedildi, ancak gerçekten söylüyorum ki, bunun kaybı beni hiç üzmedi veya bundan ötürü sızlanmadım.
O yılın haziran ayında yeni bir Parlamento çağrıldı ve buraya Parlamento Muhafızı’nın iki görevlisi tarafından pek de istekli olmayarak davet edildim.
Gözaltına alınma sebebim, Kral’ın, yani merhum Kral’ın başını kesen kişi hakkında beni sorguya çekmekti.
Surrey’den Sir Daniel Harvey, Surrey için yeni şövalyelerin seçimi sırasında tüm Walton kasabasının Sir Richard Onslow lehine durmasını ve oy vermesini sağladığım için bana duyduğu büyük öfkeyle bu meseleyi aleyhime harekete geçirdi.
O gün Tanrı’nın inayeti benim için çok net bir şekilde ortaya çıktı, zira Westminster-Hall’da yürürken Bay William Pennington ile karşılaştım, orada bulunma sebebimi sordu ve başka bir şey söylemeden salonda aşağı yukarı yürüyerek babasına yaptığım iyiliği Cheshire, Lancashire, Yorkshire, Cumberland ve o kuzey bölgelerinden gelen pek çok Parlamento üyesine anlattı, onlar da kalabalık gruplar halinde Meclis Başkanı’nın odasına gelip bana metanetli olmamı söylediler, sonunda Bay Pennington, meselemin incelenmesi için havale edildiği üç kişiden biri olan Bay Weston ile karşılaştı, o da Bay Pennington’a, oraya özellikle beni cezalandırmak için geldiğini ve bana karşı sert olacağını söyledi, ancak yaşlı Bay Pennington’ın altı veya yedi bin pound değerindeki mülkünü korumamı ve ona gösterdiğim benzersiz iyiliği dinledikten sonra, ona elimden gelen tüm kolaylığı göstereceğim dedi.
İlk ortaya çıkışımda, genç üyelerin birçoğu bana büyük saygısızlık gösterdi ve birkaç aşağılayıcı soru sordu.
Prinn bana ne yapmam gerektiğini fısıldadı, onun talimatına uydum ve bu sayede kendimi büyük bir sıkıntıdan kurtardım, Bay Weston sorgulama yaparken ben de Prinn’in yönlendirmelerine göre cevap verdim.
Nihayet, yaklaşık bir saatlik bir çekişmenin ardından, Birinci Charles’ın başını kesen şahıs hakkında söyleyebileceklerimin tamamının dinlenmesini talep ettim.
Birinci Charles’ın başı kesildikten sonraki ikinci pazar günü, o sırada Korgeneral Cromwell’in sekreteri olan Robert Spavin’in kendisini bana yemeğe davet ettiğini, yanında Anthony Peirson ve birkaç kişiyi daha yemeğe getirdiğini, yemek boyunca asıl konuşmalarının yalnızca "Kral’ın başını kim kesti" üzerine olduğunu, birinin bunun sıradan cellat olduğunu, diğerinin Hugh Peters olduğunu söylediğini, başkalarının da adının geçtiğini ancak bir sonuca varılamadığını anlattım.
Robert Spavin, yemek biter bitmez elimden tutup beni güney penceresine götürdü ve şöyle dedi, "Bunların hepsi yanılıyor, eylemi gerçekleştiren adamın adını vermediler, bunu yapan Yarbay [okunamadı] idi, o bu iş için hazırlandığında arkasında duruyordum, iş bittiğinde onunla birlikte içeri girdim, bunu benim efendim yani Cromwell, Komiser Ireton ve benden başka bilen kimse yoktur." "Bay [okunamadı] da bunu bilmiyor mu?" diye sordum, "Hayır, o bilmez" dedi.
Bay Prinn, Meclis’te bu konuda büyük bir nezaketle rapor sundu, yine de Muhafız Norfolk, serbest bırakılmamın ardından sırf benden para koparmak amacıyla beni iki gün daha gözaltında tuttu.
Altı pound aldı, görevlisi de kırk şilin aldı, oysa pazar günü tutuklanmış, salı günü sorgulanmış ve ardından serbest bırakılmıştım, buna rağmen açgözlü Muhafız beni perşembe gününe kadar alıkoydu.
Bir dostum aracılığıyla Norfolk ile ödeştim, o dostum o sırada ona maaşını ödeyecek olan kişiydi ve Norfolk’un maaşından üç pound kesti, bu paranın her kuruşunu, o zavallı Muhafız’ı davet etmeden tek bir yemekte harcadık, ancak yılın sonuna doğru, Kral’ın katilleri Old-Bailey’de yargılanırken, Norfolk, Hugh Peters hakkında bilgi verebileceğime inanarak beni mahkemeye katılmam için uyardı.
Oturumlar süresince orada hazır bulundum, ancak [okunamadı].
Orada Harrison, Scott, Clement, Peters, Hacker, Scroop ve Kral’ın diğer yargıçlarını ve kendisini mükemmel bir şekilde savunan Savcı Cook’u dinledim, yani kendilerini savunmak için ne söyleyebileceklerini duydum ve ardından, şimdi İngiltere’nin Büyük Mühür Muhafızı olan, eşsiz derecede ağırbaşlı ve bilgili Yargıç Bridgman tarafından haklarında verilen mahkumiyet kararını işittim.
O yılki dertlerimin son bulduğu düşünülebilirdi, fakat 1661 yılının Ocak ayında, Westminster’da barış hakimi olan Everard adında biri, henüz ben uyanmadan önce, beni White-Hall’a götürmek üzere bir çavuş ve otuz dört musket tüfekli asker gönderdi, o gece iki kez, fanatik oldukları sanılan, pek aşağılık, birçoğu yaşlı, bazıları saka olan ve Parlamento ordusunda hizmet etmiş, diğerleri ise sıradan mesleklerden yaklaşık altmış kişiyi yakalatmıştı, tüm bu insanlar gün ağarana kadar White-Hall’da büyük bir odada muhafaza altında tutuldu ve ardından Gate-House’a sevk edildi, ben ise cehennem olduğunu düşündüğüm muhafız odasına alındım, içeridekilerin bazıları uyuyor, bazıları küfrediyor, diğerleri ise tütün tüttürüyordu. Odanın şöminesinin içinde, sanırım iki buşel dolusu kırık tütün piposu ve neredeyse yarım araba yükü kül vardı.
Everard, sabah saat dokuz sularında gelerek Gate-House’a sevk edilmem için tutuklama müzekkeremi yazdı, ardından bunu bana gösterdi, rıza göstermekten başka çarem yoktu.
İki asker tarafından gizlice Gate-House’a götürülmekten başka bir lütuf talep etmedim, fakat bu reddedildi.
Bu zavallı insan kalabalığının arasında, tam bir asker bölüğü eşliğinde hapishaneye doğru yürüdüm ve orada, ortak helanın lağımının aktığı yerde, açık havada toprak üzerinde üç saat boyunca bekletildim.
Üç saatten sonra, bu kokmuş yerden merdivenlerle yukarıya çıkarıldım, orada bir tarafta kaba ve küfürbaz bir güruh, diğer tarafta ise beni sevgiyle karşılayan pek çok Quaker vardı.
Yerleşir yerleşmez, hemen Garter Baş Armacısı olan eski dostum Sir Edward Walker’a yazdım, o da derhal Sekreter Bay Nicholas’a giderek onu durumumdan haberdar etti. Sekreter, Sir Edward’a, aleyhimde özel bir ihbar olmadığı sürece beni serbest bırakması için Everard’a yazmasını emretti, ki zaten böyle bir ihbar da yoktu. Ayrıca, Majestelerinin, tebaasından herhangi birinin önceden geçerli bir sebep gösterilmeksizin bu şekilde hapiste tutulmasından hoşnut olmadığını belirtti.
Sir Edward’ın mektubunu alan Everard, Sadakat ve Hükümranlık Yeminlerini etmem üzerine beni tahliye etti.
Hayatta olan hiçbir insan arasında onun benden en ufak bir nezaket görmeyi hak etmediğini ve göremeyeceğini bildirerek yanıt verdim.
Bu 1660 yılında, herhangi bir engelle karşılaşmamak adına iyi bir hukukçunun tavsiyesine uyarak, İngiltere’nin Büyük Mührü altında affımı talep ettim, Londra Vatandaşı ve Tuzcusu William Lilly olarak kayda geçtim, bu bana on üç pound, altı şilin ve sekiz pence’e mal oldu.
Bu 1660 yılında, astrolojik bir hükmümün gerçekleşmesi hadisesi vuku buldu ki, gerçekleşmesinden on altı yıl önce öngörüldüğü ve yılı açıkça belirtildiği için bundan bahsetmeyi uygun buldum,
Kehanet dolu Merlin’imde, Satürn ve Jüpiter’in 1659 ve 1660 yıllarında gerçekleşen üç sekstil görünümü üzerine şöyle yazmıştım,
"Tüccar gemilerini gönderir ve kazançlı geri dönüşler elde eder, zanaatkar hızlı bir ticaret yapar, burada neredeyse yeni bir [okunamadı] artık ülkem İngiltere daha fazla gözyaşı dökmeyecek, Tanrı’nın ona her yıl bahşettiği veya sunduğu pek çok nimetle birlikte sevinecektir."
Ve aynı kitabın 118. sayfasında, 1660 yılının tam karşısında şunu bulacaksınız, "Güzel bir İskoç kendi rolünü oynar."
Uzun Parlamento, Charles’a İskoçların Kralı unvanından başka bir unvan vermek istemiyordu.
1659 yılında, o sırada Hollanda’da bulunan Garter Baş Armacısı,
"Siz ve Efendiniz, iki yıl içinde İngiltere’yi göreceksiniz." Zira 1662 yılında, onun ayı yönelimsel olarak güneşin gövdesine ulaştı.
Fakat kendisi, Güneş’in üçgen açısına ve Jüpiter’in antisyonuna yönelmiş olan yükselen burçta tahta çıktı.
Ve ulus için onun tahta çıkması büyük bir talih oldu, aramızda uzun ve müreffeh bir şekilde hüküm sürsün.
Satürn’ün kare açısına gelmesi ve bu davanın sebebi evlerle ilgiliydi, düşmanım ise yaşlı olmasına rağmen sakalsızdı ve gerçekten satürnyen bir mizaçtaydı.
1661 yılında, daha önce, rulo kayıtlarının başı Sir Harbottle Grimston’ın huzurunda zafer kazandım fakat bana hiçbir dava masrafı ödenmedi.
Bu karardan tatmin olmayan hasmım, davasının kendi huzurunda yeniden görülmesi için en adil ve saygın insan olan Lord Şansölye Hyde’a dilekçe verdi.
o sırada Venüs ve Güneş’in kare açısına yönelmişti.
Lord Hazretleri davayı büyük bir dikkat ve yüksek bir muhakeme gücüyle dinledi ve hasmımın vekili aleyhimdeki o ifadeleri öne sürdüğünde, Lord Hazretleri ayağa kalktı ve şöyle dedi,
"Burada Bay Lilly aleyhinde tek bir kelime bile yok."
"Pek haklı bir sebep," dedi, ve ben de haklıydım, mahkemeden ayrılırken şapkasını çıkardı ve "Tanrı sizinle olsun" diyerek beni uğurladı.
1667 yılında, talihsizlik eseri, düşmanları tarafından çokça iftiraya uğradı ve şiddetle zulüm gördü, ayrıca inzivaya çekildi, her ne kadar Şansölye olarak Şansölyelik Mahkemesi’ndeki dolaylı kararlarından ötürü en ufak bir sorgulamaya maruz kalmamış olsa da, [NOT: Metindeki eksiklik nedeniyle cümlenin devamı tam anlaşılamamaktadır] fakat Parlamento tarafından aleyhinde hazırlanan maddelerde görüldüğü üzere, başka hususlarda çok lekelenmiştir.
Tahmin ederim ki görmediniz, aksi takdirde başka bir fikirde olurdunuz, zira o makamda oturup da adaleti bu asil Lord kadar dürüstlükle, muhakemeyle veya süratle icra eden başka bir kimse olmamıştır.
Tanrı’nın merhametiyle onun şahsını düşmanlarından koruyacağını ve zamanı geldiğinde onu tüm onurlarına yeniden kavuşturacağını umuyorum, bunu tüm ruhumla diliyor ve görmeyi umut ediyorum.
1662 ve 1664 yıllarında, Walton upon Thames’in kilise mütevellisi yapıldım, o karışık cemaatin işlerini kendi masraflarımla elimden geldiğince düzene soktum ve oradan ayrılırken, bana borçlu oldukları yedi küsur poundu onlara bağışladım.
1664 yılında, Esher malikanesinin beyi Yüzbaşı Colborn ile Walton cemaatinin hakları konusunda bir başka davam oldu.
Bu malikaneyi yeni satın almıştı ve cemaatimizin sınırları içinde kalan, eskiden park ve ormanlık alan olan yüz elli dönümlük bir araziye sahip olduğundan, Walton cemaatimizin ortak arazisinde otlatma hakkı olduğunu düşünüyordu, bunun üzerine ortak araziye üç yüz koyun saldı, ben de bunların bir kısmına el koyup ağıla kapattım, o da koyunları geri almak için dava açtı ve bana bir beyanname sundu.
Buna cevap verdim, dava Nisan 1664’te Kingston’daki Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülecekti.
Duruşma günü geldiğinde, onun davasını destekleyecek tek bir tanığı bile yokken benim pek çok tanığım vardı, bunun üzerine yapılan görüşmeler ve arabuluculuk neticesinde, bu davada yaptığım masraflar için bana on bir pound ödedi, ben de bu paranın elli şilingini ona iade ettim, kırk şilingi kendisi için, on şilingi ise yaşadığı cemaatin fakirleri içindi.
Bunu, cemaatten tek bir kişi bile bana katılmaksızın, tamamen kendi hesabıma ve masrafları kendim karşılayarak yaptım.
Venüs ve Sol’ün kare açısına doğru, her ikisi de ikinci evimde, Ergo (dolayısıyla), bu işten veya davadan para kazandım.
Şimdi, o korkunç ve yıkıcı veba salgınının Londra şehrini kasıp kavurduğu 1665 yılına geliyorum.
27 Haziran 1665’te, o zamandan beri tamamen kalmaya devam ettiğim ve Tanrı’nın izniyle kalmaya niyetli olduğum taşradaki eşimin ve ailemin yanına çekildim.
Enfekte olmuş kişilerin idrarları söz konusu olduğunda, bilerek uzakta dururlardı.
Hastalığa yakalanan ve ölmesi muhtemel olmayan kişilere kuvvetlendirici ilaçlar verilmesini emrettim ve onları terlettim, bu sayede birçoğu iyileşti. Ev sahibim bu zavallı insanlardan korkuyordu, bense hiç korkmuyordum.
Dört çocuğu vardı, onları yanıma alıp taşraya götürüm ve onlara baktım.
Ben ayrıldıktan altı hafta sonra kendisi, karısı ve erkek hizmetçisi vebadan öldü.
1651 yılında basılan Monarchy or no Monarchy (Monarşi mi yoksa Monarşi Karşıtlığı mı) adlı eserimde, 7. sayfada görebileceğiniz, büyük bir hastalığı ve ölümleri temsil eden bir hiyerarşi (hiyerarşi) tasarlamıştım, burada kefenler içindeki insan tasvirlerini, mezar ve kabir kazan kişileri, tabutları ve benzerlerini görebilirsiniz.
Tüm bunlar, astrolojinin daha gizli bir anahtarı veya kehanet astrolojisi vasıtasıyla gerçekleştirilmişti.
1666 yılında, Londra şehrinde dört gün içinde büyük bir kısmının yangınla yok olmasına yol açan o mucizevi büyük yangın meydana geldi.
Monarchy or no Monarchy adlı eserimde, tabutların ve kazmaların olduğu sayfanın hemen arkasında, tamamen alevler içinde kalmış büyük bir şehir tasviri yer almaktadır.
Bazı parlamento üyeleri bu tasviri hatırlayarak, o sırada yangının nedenlerini araştırmak ve o dönemde Majesteleri hem Fransızlar hem de Hollandalılarla savaş halinde olduğundan, bu işte bir ihanet veya kasıt olup olmadığını incelemek üzere toplanan komitenin huzuruna beni çağırmayı uygun buldular.
Söz konusu komitenin huzuruna çıkmamı talep eden çağrı şu şekildeydi.
Son Yangınların Nedenlerini Araştırmakla Görevlendirilen Komite’de,
Lilly’nin, 25 Ekim 1666 Cuma günü öğleden sonra saat ikide, Meclis Başkanı’nın odasında bu komitenin huzurunda hazır bulunması, kendisine o sırada ve orada yöneltilecek soruları yanıtlaması rica olunur.
Çağrı bana ulaştığında tesadüfen Londra’daydım.
Komitelerden çekiniyordum, zira bazı üyeleri tarafından her zaman iftiraya uğramış, azarlanmış, hor görülmüş ve alay edilmiştim.
Her halükarda gitmek zorundaydım ve gittim, kendinizin (Ey pek seçkin ve bilgili Efendi Ashmole) o sırada bana gösterdiğiniz o büyük sevgiyi ve özeni asla unutamam.
İlk olarak, o gün boyunca benimle birlikte gelerek gösterdiğiniz sevgi, ikinci olarak, komitenin tanıdığınız pek çok saygın üyesiyle konuşarak bana dostça davranmalarını, bana hakaret edilmesine veya aşağılayıcı sözler söylenmesine izin vermemelerini sağlamak için harcadığınız o büyük çaba ve gösterdiğiniz özen için minnettarım.
Bu girişimlerin o asil ruhlar üzerinde öyle etkili olduğunu samimiyetle itiraf etmeliyim ki, sanırım hiç kimseye şahsıma gösterilenden daha fazla nezaket gösterilmemiştir, orada bulunacağımı duyduklarında azımsanmayacak sayıda parlamento üyesinin geldiğini siz de biliyorsunuz.
Sir Robert Brooke şu mealde konuştu:
"Sizi bugün huzurlarına çağırmayı uygun gördüler, son yangının nedeni hakkında bir şey söyleyip söyleyemeyeceğinizi veya bu işte bir kasıt olup olmadığını öğrenmek istiyorlar. Buraya çağrılmanızın nedeni, uzun süre önce yazdığınız bir kitabınızdaki hiyerarşilerden biridir." Buna karşılık ben şöyle cevap verdim:
"Saygıdeğer Heyetiniz, merhum Kral’ın idam edilmesinden sonra, parlamentonun ulusun barış içinde yerleşmesini sağlayacak hiçbir şey yapmadığı yıllarda, halkın genelinin memnuniyetsiz, Londra vatandaşlarının hoşnutsuz ve askerlerin de isyana meyilli olduğunu görerek, üzerinde çalıştığım ilim vasıtasıyla, o andan itibaren parlamentonun ve genel olarak ulusun başına nelerin gelebileceğini araştırmaya karar verdim.
Nihayetinde, kendimi elimden geldiğince tatmin ettikten ve hükmümü kesinleştirdikten sonra, bu konudaki niyet ve tasavvurlarımı, avamdan gizlemek ve hükmümün sıradan insanlar tarafından anlaşılmasını önlemek amacıyla, hiçbir yorum eklemeksizin şekiller, biçimler ve semboller halinde ifade etmeyi uygun buldum, bu hususta benzerini yapmış olan birçok bilge filozofun örneklerini takip ettim."
"Sir Robert," dedi biri, "Lilly henüz giriş kapısındadır [NOT: Henüz asıl konuya girmemiştir]."
"Efendim, Londra şehrinin büyük bir veba salgınıyla feci şekilde sarsılacağını ve çok geçmeden de kitapta tasvir edilen hiyerarşilerde görüldüğü üzere bir yangınla karşılaşacağını öngördüm, ki bunlar neticede tamamen doğru çıkmıştır."
"Yılı önceden gördünüz mü?" diye sordu biri.
"Bu konuda bir araştırma yapmadım," diye devam ettim.
"Şimdi efendim, şehri yakmaya yönelik bir kasıt olup olmadığı veya bu amaçla birilerinin görevlendirilip görevlendirilmediği hususunda size karşı dürüst olmalıyım ki, yangından beri bu konuda çok araştırma yaptım, fakat kendimi en ufak bir şekilde tatmin edecek bir sonuca ulaşamadım. Bunun yalnızca Tanrı’nın parmağı olduğu sonucuna varıyorum, ancak hangi araçların kullanıldığını [okunamadı]."
Komite söylediklerimden pek memnun görünüyordu ve beni büyük bir nezaketle uğurladı.
Aklıma geldikçe paylaşacağım daha pek çok şey var.
1634 ve 1635 yıllarında, Hollandalı bir tıp doktoru, mükemmel bir bilgin, yetenekli bir hekim ve astroloji konusunda hiç de küçümsenemeyecek derecede uzman olan John Hegenius ile yakın bir dostluğum vardı.
Kendisine, gösterdiği büyük nezakete karşılık, Sigil (tılsım mührü), Lamen ve benzerlerini hazırlama sanatını ve Musa’nın Değnekleri’nin kullanımını öğrettim, birlikte çok hayırlı amaçlar için çeşitli Sigiller ürettik.
Ona bunların şekillerini, karakterlerini, kelimelerini ve son olarak onlara nasıl canlılık verileceğini ve her bir gezegene hangi sayı veya sayıların tahsis edildiğini öğrettim.
Bir zamanlar Newbury’de yaşayan bir yazıcı olan John a Windor’un gözlemcisi ile de yakından tanışırdım.
Bu Windor çarpık ayaklıydı, kalemi iki eliyle birden tutarak yazardı.
Onun tarafından yazılmış pek çok senet ve borç belgesi gördüm.
Sefahate çok düşkündü, öyle ki bazı zamanlar iblisler Gözlemciye görünmezdi, o da o zaman buhur yakardı, bazen de ruhları kızdırmak için onlara lanet okur, zıt maddelerle buhur yapardı. Sör Henry Wallop’un huzurundaki sorgusunda,
ki bunu bizzat gördüm, bir keresinde Mortlake’te Dr.
Dee’yi ziyaret ettiğini ve pencerede duran bir kitaptan, davet ederken kullandığı o çağrıyı kopyaladığını söyledi.
Bu, başlangıcına yakın bir yerde şu sözlerin geçtiği şeydi,
Windor pek çok iyi meziyete sahipti ama son derece ahlaksız bir kimseydi, ustam Wright onu iyi tanırdı ve o bölgelerde iş yaparken kendisini yazıcı olarak kullanırdı.
Fiske’in yaklaşık üç yıl boyunca öğrencisi oldu, ondan astroloji öğrenmek için, fakat hiç akıllanmayınca Fiske onu bana getirdi, ona sadece tek bir figürün nasıl yorumlanacağını göstermemle gözleri açıldı, Dr.
Sander’ın elinden çıkan Epistile’ı yazdı, Latince, Grekçe ve İbranice dillerinde çok bilgiliydi.
John Dee, onun hakkında ve bilhassa Edward Kelly’nin Gözlemcisi hakkında bir şeyler söylemeyi yersiz bulmuyorum.
Dee’nin kendisi Oxford Üniversitesinde eğitim görmüş bir Galliydi, orada Doktor unvanını aldıktan sonra uzun yıllar boyunca daha derin çalışmaların peşinde yabancı ülkelere seyahat etti, ciddi olmak gerekirse, Kraliçe Elizabeth’in istihbaratçısıydı ve geçimi için Devlet Bakanlarından maaş alırdı.
Hazırcevap, kavrayışı hızlı, çok bilgili ve Latince ile Grekçe dillerinde büyük bir muhakeme gücüne sahip bir adamdı.
Daha gizli olan Hermetik öğretilerin çok büyük bir araştırmacısı, kusursuz bir astronom, titiz bir astrolog, ciddi bir geometriciydi, doğruyu söylemek gerekirse, her türlü ilimde mükemmeldi.
Tüm bunlarla birlikte, yaşayan en hırslı insandı, şan ve şöhrete son derece düşkündü, kendisine "En Mümtaz" diye hitap edildiğini duyduğunda hissettiği memnuniyeti başka hiçbir şeyde bulamazdı.
Kimya alanında çalışmalar yaptı ve bu alanda iyi bir yetkinliğe ulaştı, fakat hizmetkarı veya daha doğrusu yoldaşı olan Kelly, Elixir (iksir) veya Lapis (taş) [NOT: Burada felsefe taşından bahsedilmektedir] konusunda onu geride bıraktı, ki bunu ne Kelly ne de Dee kendi emek ve gayretleriyle elde edebilmişti.
Kelly’nin bunu nasıl elde ettiğini, hem Kelly hem de Dee oradayken Almanya’da mukim olan eski bir İngiliz tüccardan bu işin kesinliğini öğrenen yaşlı bir rahipten dinledim.
Dee ve Kelly, İmparator’un topraklarının sınırlarında, çok sayıda İngiliz tüccarın ikamet ettiği ve kendileriyle yakın dostluk kurdukları bir şehirdeyken, yaşlı bir rahip Dr. Dee’nin yanına geldi.
Kapı çalındığında Dee merdivenlerden aşağıya baktı.
"Kelly," dedi, "yaşlı adama evde olmadığımı söyle."
Dee, eğer gelen aynı kişiyse onu tekrar geri çevirmesini Kelly’ye emretti.
O da öyle yaptı, buna çok öfkelenen rahip, "Efendine söyle, onunla konuşmak ve ona iyilik etmek için geldim, çünkü o büyük bir adamdır," dedi.
"Bir kitap çıkardı ve bunu İmparator’a ithaf etti, adı Monas Hieroglyphica’dır.
Bunu bizzat ben yazdım, ona bu konuda ve diğer bazı daha derin şeylerde yol göstermek için geldim."
Kelly rahibin söylediklerini çok iyi kavradı ve bunun üzerine aniden Dee’den uzaklaşarak kendini tamamen rahibe adadı, ondan ya hazır yapılmış iksiri ya da bunun hazırlanış ve yapılışının kusursuz yöntemini elde etti.
Zavallı rahip bundan sonra çok kısa bir süre yaşadı, eceliyle mi öldü, yoksa Kelly tarafından zehirlendi mi yahut ortadan mı kaldırıldı, bunu aktaran tüccar kesin olarak bilmiyordu.
Bundan otuz yıl kadar önce Worcester’da yaşayan bir kız kardeşi vardı, kardeşinin projeksiyonuyla elde edilmiş bir miktar altına sahipti.
Dee, Surrey’deki Mortlake’te çok fakir bir halde öldü, pek çok kez akşam yemeği satın alabilmek için şu veya bu kitabını satmak zorunda kaldı, tıpkı Dr.
Ruhlarla Konuşmalar kitabını baştan sona okudum ve bu sayede Musa’ya özgü o ilim yolunun idaresinde pek çok zayıflık olduğunu fark ettim, fakat onun daha açık ve amaca yönelik yanıtlar alamamasının sebebinin, meleklerin kendisine itaat etmediği veya sorulan soruları isteyerek açıklamadığı ahlaksız bir adam olan Kelly’den kaynaklandığını düşünüyorum, başka sebepler de sunabilirdim ama bunlar kağıda dökülecek şeyler değildir.
Bu Sarah kusursuz bir görüşe sahiptiyse de, bu amaç için şimdiye kadar gördüğüm en iyi gözlere sahipti.
Gauntlet’in kitapları, o öldükten sonra, ben onları inceledikten sonra öğrencim Humphreys’e satıldı, içlerinde nadide fikirler vardı.
Bu Sarah, Purbeck Adası’nda bir Bayan Stockman ile birlikte ölene dek uzun süre yaşadı ve yaklaşık on altı yıl önce öldü.
Hanımı bir keresinde, kendi evinden on iki mil uzakta yaşayan annesi Leydi Beconsfield’a Londra’ya kadar eşlik etmek isteyince, annesinin gidip gitmediğini görmek için Sarah’ya kristaline baktırdı, melekler göründü ve annesini bir sandığı açarken ve içinden kırmızı bir yelek çıkarırken gösterdi, böylece gitmediğini anladı.
Ertesi gün annesinin evine gitti ve odaya girdiğinde, annesi gerçekten bir sandığı açıyordu ve elinde kırmızı bir yelek vardı.
Sarah bana sık sık, meleklerin birkaç yıl boyunca kendisini takip ettiğini ve onlardan bıkana kadar evin her odasında göründüklerini söylerdi.
Bu Sarah Skelhorn’un kristale yönelik çağrısı şöyle başlardı,
Eğitmenim Evans’ın kızı Ellen Evans’ın kristale yönelik çağrısı ise şuydu,
Mademki Periler Kraliçesi’nden bahsettim, sizi bilgilendirmeliyim ki, bu meleksi varlıklar çağrıyı tekrar tekrar okusalar bile herkesin veya her kişinin karşısına çıkmazlar, nitekim onların o görkemli çehrelerine dayanmak çok az kişiye nasip olmuştur, hatta pek çok kişi tam da kendilerini göstermek üzere oldukları o anda başarısızlığa uğramıştır, normalde cesur ve sarsılmaz bir kararlılığa sahip olan kişiler bile bu durum karşısında şaşkına döner ve titrerler, nitekim birkaç yıl önce bizim de başımıza böyle gelmişti.
Yaşamı ve sohbetiyle, bu nitelikte bir şeyi görmeyi ölçüsüzce arzuluyordu.
Bir arkadaşıyla birlikte benim Hurft Wood adındaki koruma gitmişti, Orman Perilerinin Kraliçesi davet edildi, önce hafifçe fısıldayan bir rüzgar geldi, ardından çitlerin arasından sert bir kasırga koptu, çok geçmeden arkadaşının yüzüne doğru güçlü bir rüzgar dalgası esti, Kraliçe en göz alıcı ihtişamıyla belirdiğinde arkadaşı "Yalvarırım daha fazla devam etme," dedi, "Yüreğim dayanmıyor, daha fazlasına tahammül edecek gücüm kalmadı." Gerçekten de kalmamıştı, siyah kıvırcık saçları dik diken olmuştu ve inanıyorum ki bir saz bile vursa onu yere serebilirdi, kendisiyle iyice alay edildi.
Şövalye Sir Robert Holborn bir keresinde bana, daha önce Uriel ve Raphael ile görüşmüş ve onlarla konuşmuş olan Suffolklu Gladwell'i getirdi, ancak kendisi dikkatsizliği yüzünden her ikisini de kaybetmişti, öyle ki artık ikisi de nadiren görünüyor, göründüklerinde de hiçbir şeyi açıklığa kavuşturmadan hemen kayboluyorlardı.
Onları yeniden kazanmasına yardım etmem için bana iki yüz pound teklif etti, fakat ben böyle bir adam değilim, bu yüce varlıklar, eğer kendilerine doğru şekilde hükmedilir ve iyi gözlemlenirlerse, meseleyi öğretirler.
Gilbert Wakering ölürken ona beril taşını verdi, taş oldukça büyük bir portakal büyüklüğündeydi, gümüşe oturtulmuştu, tepesinde bir haç, sapında ise bir başka haç vardı, etrafına ise şu meleklerin isimleri kazınmıştı: Raphael, Gabriel, Uriel.
Orman Perileri tepelerin, dağların ve korulukların güneye bakan yamaçlarını severler, giyim kuşamda temizlik ve titizlik, sıkı bir perhiz, dürüst bir yaşam ve Tanrı'ya edilen samimi dualar, bu yollara meraklı olanların yardımına büyük ölçüde vesile olur.
Kendi dönemimde beklenmedik bir şekilde pek çok nadide şeyle karşılaşmak benim şansım oldu. Minories'de bir kız kardeşim yaşıyordu, tam da bir zamanlar Evans'ın yaşamış olduğu evde; bu Evans benim öğretmenim olan değil, astrolojide ve diğer tüm gizli ilimlerde onu fersah fersah aşan, 1612 civarında hayatı üzerine sorgulanmış olan bir diğer Evans'tı.
Eminim ki bu olay, şimdiki Manchester Kontu'nun babasının İngiltere Yüksek Hakimi olduğu dönemde gerçekleşmişti.
Huysuz bir jüri tarafından suçlu bulunmuştu, ancak Kral James'e Yunanca bir dilekçe sunarak, ki kendisi gerçekten de mükemmel bir Yunanca bilgisine sahipti, canını kurtardı; Kral James "Ruhum üzerine yemin ederim ki," demişti, "bu adam ölmeyecek, bence o benim piskoposlarımın hepsinden daha iyi Yunanca biliyor." Böylece hayatı bağışlandı.
Kız kardeşimin efendisi evi yeniden düzenlerken bir pencereyi yıktı, bu pencerenin altında Evans'ın gizli el yazmaları ile biri erkek, diğeri kadın figüründe pirinçten iki kalıp bulundu.
Kalıpları ve kitabı beş şiline satın aldım, sırlar kusurlu bir Yunan alfabesiyle yazılmıştı, fakat sesli harfleri çözdükten sonra geri kalan her şey kısa sürede yeterince anlaşılır hale geldi.
Görüyorsunuz ya pek muhterem efendim, gayet açık yüreklilikle yazıyorum, bu benim size olan sevgimin samimiyetindendir, zira tarafımdan yazılan pek çok şey bir kitaptan ziyade mezara gömülmeye daha uygundur, fakat,
Geçmişteki karışıklık dönemlerinde, kendisinin rüya ve vizyonlara [NOT: Metindeki "Speculations" kelimesi burada kristal küre veya ayna vasıtasıyla gaipten haber alma vizyonlarını ifade etmektedir] vakıf olduğunu iddia eden Mortlack adında biri vardı, elinde bir kristal ve Orman Perilerinin Kraliçelerinden biri olan Kraliçe Mab'i çağırma duası bulunuyordu, bu yolla pek çok kişiyi kandırmıştı, sonunda onunla aynı mecliste bir araya geldim, kendisinden davette bulunması istendi, o da yaptı, hiçbir şey görünmedi ve görünmek istemedi, benim bulunduğum ortamlarda üç dört kez bu işi yapmaya zorlandı ama başaramadı, sonunda benim huzurumda olduğu sürece hiçbir şey yapamayacağını söyledi.
Nihayetinde ona hatasını gösterdim, fakat onu bulduğum gibi, cahil bir şarlatan olarak bıraktım.
Bazılarına inanılmaz şeyler yazıyor gibi görünebilirim, varsın öyle olsun, ancak bunları kime ve yalnızca kimin hatırı için yazdığımı bildiğimden bundan büyük bir teselli buluyorum, zira şu anda İngiltere'de yaşayanlar arasında bu tür merak uyandırıcı konuları en iyi bilen kişinin siz olduğunuzu çok iyi biliyorum, bu nedenle umarım ki bunlar kabulünüze layık, güzel bir hediye olur.
Saygıdeğer beyefendi, bu durum sizden kaçmaz, bu yüzden size, sanırım hatırlayacağınız, mükemmel bir matematikçi ve geometrici olan Bay John Marr tarafından bana anlatılan unutulmaz bir hikayeyi aktaracağım, kendisi Kral James ve Birinci Charles'ın hizmetindeydi.
O dönem Londra'daki Gresham College'da astronomi dersleri veren Briggs, bu buluşlar karşısında öylesine büyük bir hayranlık ve şaşkınlığa kapılmıştı ki, bu buluşların yegane mucidi olan asil şahsiyet Lord Marchiston'ı görene kadar kendi içinde huzur bulamadı, bu durumu, bu iki bilgili şahsiyetin buluşmasında orada bulunmak amacıyla Bay Briggs'ten önce İskoçya'ya giden John Marr'a bildirdi.
Briggs, Edinburgh'da buluşmak üzere belirli bir gün kararlaştırdı, ancak bu güne yetişemeyince Lord Napier, Bay Briggs'in artık gelmeyeceğinden şüpheye düştü.
Bir gün John Marr ve Lord Napier, Bay Briggs hakkında konuşurlarken tam o esnada kapı çalındı, John Marr aceleyle aşağı indi ve gelen kişinin, kendisini büyük bir memnuniyetle karşılayan Bay Briggs olduğu anlaşıldı. Bay Briggs'i yukarı çıkardı.
"Sırf sizin şahsınızı görmek ve astronomiye bu denli mükemmel bir katkı sağlayan bu harika kolaylığı, yani logaritmayı ilk kez hangi zeka veya deha vasıtasıyla düşündüğünüzü öğrenmek amacıyla bu uzun yolculuğu göze aldım, oysa şimdi bilindiğinde her şey ne kadar da kolay görünüyor." Lord Napier tarafından asilce ağırlandı ve ondan sonraki her yaz, Lord hayatta olduğu sürece, bu saygıdeğer adam Bay Briggs onu ziyarete geldi.
Bu iki şahsiyet kendi dönemlerinin çok değerli insanlarıydı, ne var ki bunlardan biri, yani Lord Marchiston astrolojiye büyük bir sevgi duyarken, Briggs astrolojiye karşı bilinen en taşlayıcı ve muhalif adamdı, ancak bunun sebebinin Briggs'in katı bir Presbiteryen olması ve tamamen bu görüşteki kişilerle düşüp kalkması olduğunu düşünüyorum, oysa Lord Marchiston genel bir alimdi ve hem ilahi hem de beşeri tüm tarihler konusunda derin bir birikime sahipti, Aziz Yuhanna'nın Vahiy kitabı üzerine dünyada bugüne kadar yazılmış en ciddi ve en ilmi şerhi kaleme alan da aynı Marchiston'dır.
William Lilly, hayatının muhasebesini ve dikkat çeken diğer bazı hususları kayda geçirirken.
Şimdi, daha sonra Hersham'daki evinde inzivaya çekildiği dönemden ölümüne kadar geçen sürede meydana gelen bazı şeyler de buna eklenecektir.
Daha önce de belirttiği üzere, 1665 yılında Londra’dan ayrılarak kendisini tıp eğitimine verdi, bu alanda, titiz gözlemleri ve pratikleri sayesinde yetkin bir bilgi düzeyine ulaştıktan sonra, eski dostu, dönemin Canterbury Başpiskoposu Bay Sheldon’dan tıp pratiği yapabilmek için bir lisans talep etti, Ekselanslarına yapılan bu başvuru ve Londra’daki tıp kolejine mensup iki hekimin Bay Lilly adına sunduğu 8 Ekim 1670 tarihli referans mektubu üzerine, Başpiskopos bu talebi derhal ve şu şekilde kabul etti,
Bunun üzerine daha açık bir biçimde ve büyük bir başarıyla mesleğini icra etmeye başladı, her cumartesi Kingston’a at sürüyor, burada çeşitli bölgelerden akın eden yoksul halk onun tavsiyelerinden ve hiçbir ücret ödemeden, karşılıksız olarak verdiği reçetelerden büyük fayda sağlıyordu.
Durumu daha iyi olanlardan, şayet kendileri rıza gösterirse, zaman zaman bir şilin, bazen de yarım kron alıyor, aksi takdirde hiçbir şey talep etmiyordu, doğrusu yoksul insanlara karşı hayırseverliği çok büyüktü, onların özel durumlarını inceleyip tartarken ve hastalıklarına uygun tedaviler uygularken gösterdiği özen ve çaba da azımsanamazdı, bu da ona olağanüstü bir itibar ve saygınlık kazandırdı.
Güçlü bir bünyeye sahipti ve genelde sağlığı yerindeydi, ta ki 1674 yılının 16 Ağustos günü, vücudunun her yerinde kırmızı lekeler ve kafasında küçük çıbanlar şeklinde beliren şiddetli bir salgı ortaya çıkana kadar.
Bunu, takip eden kış mevsiminde, 18 Aralık günü, yatağa düşmesine neden olan bir hastalık izledi ve sol ayağından, ayak bileğinin hemen üzerinden kan alındı.
Müteakip 20 Aralık günü, akşam saat sekizden ertesi sabaha kadar kafasından sol yanına doğru bir salgı indi, bir süre baldırında kaldıktan sonra nihayet ayak parmaklarına doğru süzüldü ve bunun yarattığı şiddetli acı onu ateşe düşürdü.
Bu salgı sol ayağının üst kısmında iki noktaya yerleşti, bunlardan biri iki gün önce kan alınan yerdi, kompres uygulanmasıyla olgunlaşan bu yaralar, 28 Aralık günü Kingston’daki eczacısı ve aynı zamanda mahir bir cerrah olan Bay Agar tarafından neşterle açıldı, bundan sonra rahatlamaya başladı, ateşi düştü ve beş ay içinde tamamen iyileşti.
7 Kasım 1675’te, birkaç saat süren şiddetli bir kusma nöbetine yakalandı, bunu dört ay süren bir ateş takip etti, bu durum vücudunu son derece bitkin düşürdü ve gözlerine bir karartı getirdi, bu sebeple daha sonra, 1677 yılına ait astrolojik öngörülerini kendi dikte ettirmesiyle temize çekmesi için Bay Henry Coley’yi yazıcı olarak tutmak zorunda kaldı, ancak o yıla ait aylık gözlemler, gözlerinin feri bu derece sönmeden önce bizzat kendi eliyle yazılmıştı.
Ölümüne kadarki sonraki yıllara ve ayrıca 1682 yılına ait öngörüleri ve gözlemleri, tamamen onun talimatlarıyla hazırlandı, Bay Coley her yazın başlangıcında Hersham’a geliyor ve onunla istişare ederek bunları matbaaya hazır hale getirene kadar orada kalıyordu, bu vesilelerle ona kendi yorumlama yöntemini ve diğer astrolojik sırları aktarıyordu.
1681 yılının başlarında onu çok zayıflatan bir ishal geçirdi, ancak bir süre sonra gücü yerine geldi, ne var ki artık görme yetisini tamamen kaybetmişti.
Uzun yıllar Hersham’da yaşamıştı, buradaki yoksul komşularına karşı hayırseverliği ve şefkati her zaman büyük ve samimiydi, 30 Mayıs 1681 günü akşama doğru, sol tarafını felç etmeye başlayan bir inme geldi.
Haziranın ikisinde, akşama doğru yatağa düştü ve ardından dili dolanmaya başladı.
Ertesi gün oldukça halsizleşti ve ağırlaştı, zaman zaman bilinci kapanıyordu.
Bundan sonra neredeyse hiçbir şey yiyip içemedi, zira gırtlağı şişmişti ve bu durum yutkunmasını engelliyordu.
Bay Ashmole onu ziyarete gitti ve kendisini tanıdığını fark etti, ancak çok az konuşabiliyordu ve söylediklerinin bir kısmı güçlükle anlaşılıyordu, çünkü felç artık diline de sirayet etmeye başlamıştı.
Haziranın sekizinde büyük bir can çekişme içindeydi, öyle ki damla damla ter döküyordu, tüm bu hastalığı boyunca olduğu gibi bunu da şikayet etmeden, harika bir cesaret ve sabırla karşıladı, ertesi sabah saat üç sularında, hiçbir acı veya çırpınma belirtisi göstermeksizin vefat etti.
Nefesini vermeden hemen önce üç kez hapşırdı.
Sağlığında sık sık Bay Ashmole’dan cenazesiyle ilgilenmesini rica etmişti, şimdi dul eşi de aynı şeyi talep ediyordu.
Bay Ashmole, Walton kilisesinin hamisi olan Sir Mathew Andrews’dan onu o kilisenin mihrap mahaline gömmek için izin aldı.
Haziranın onunda cenazesi oraya götürüldü ve kilise kapısında cübbeli rahip tarafından karşılandı, rahip tabutun önünden kiliseye doğru yürürken Ölü Gömme Merasiminin ilk kısmını okudu.
Kürsüde akşam duasının tamamını okudu ve ardından, akşam saat sekiz sularında, komünyon masasının sol tarafındaki mihrap mahalinde gerçekleşen defin esnasında, kanunla belirlenmiş merasimin geri kalanını icra etti, Bay Ashmole onu mezara koyarken yardımcı oldu, daha sonra buraya, 9 Temmuz 1681 tarihinde, üzerinde aşağıdaki kitabe yazılı olan, kendisine altı sterlin dört şilin ve altı peniye mal olan güzel, siyah bir mermer taş yerleştirdi.
Bay Ashmole, onun kitaplardan oluşan kütüphanesini dul eşi ve vasiyet icracısı olan Bayan Ruth Lilly’den elli sterline satın aldı, Lilly sağlığında sık sık, eğer Bay Ashmole bu meblağı verirse kitapları onun alması gerektiğini ifade etmişti.
Aşağıdaki Latince ve İngilizce kitabeler, o dönem Westminster’da öğrenci, daha sonra Oxford’daki Christ-Church’te akademisyen olan George Smalridge tarafından kaleme alınmıştır.
Astrolog William Lilly’nin Ölümü Üzerine Bir Ağıt.
Güneş ve ay çekilsin, bıraksın karanlık geceyi Haberci’lerinin kaderini göstermek için, ki o daha çok ışık verdi Şu şaşkın dünyaya, güneşin veya ayın tüm o cılız ışınlarından, Bize o parlak günleri tanımayı öğretti Titan’ın yarattığı, Hızlı güneşi takip etti tüm devirleri boyunca, Bildi o kararsız ayı ve suların daha da kararsız çekilmelerini, Ve en belirsiz olanı, o hizipçi güruhu, İç savaşların kargaşasında sürüklenen, Göklere bakarak tayin edebilirdi şu şüpheli devletimizin yükselişini ve çöküşünü.
Güneşin tutulmasını ve ayın değişimini gördü, gördü ama kendi kaderinden kaçınmak istemedi, daha parlak ışıldamak için tutuldu ve sadece daha dolgun bir ışık vermek için değişti.
Gökyüzünü ve yaldızlı yıldızların o görkemli alayını süzdükten sonra, yeryüzü zindanlarında daha fazla kalmayı kendine yakıştıramadı, yukarıda on iki evin kendisini beklediği bir kimse, bir köyü sevebilir miydi?
Minnettar yıldızlar göksel bir mesken bağışladı onun göksel ruhuna, yeryüzündeyken bile ölümsüz zihni dünyaya tutsak kalmamış olan bu zat, ölümlü arzuların kölesi olarak yaşayamazdı.
Gitmesi gerekiyordu, yıldızlar böyle buyurmuştu, onun onlara ihtiyacı olduğu gibi, onların da ona ihtiyacı vardı.
Alev saçan kuyruklu yıldızın getirdiği mesaj buydu, o soluk yüzlü yıldızı gördüm ve görünce düşündüm
Çünkü biz ancak tahmin edebilirdik, ama sadece LILLY bilirdi
Şimdi görünmez ve beklenmedik bir el, kötü yıldızların rehberliğinde ülkemize zarar verebilir, güvende hissettiği için emniyette olmayan İngiltere’ye, bu ölümcül darbeyi nasıl savuşturacağını gösterecek kimse kalmadı.
O öldü, bulutların ağlayarak yasını tuttuğu kişi, keşke uzun zamandır beklenen ve ulusumuzun kötülüğü göklerden sempatik bir gözyaşı dökmeseydi daha da beklenecek olan o sağanağı ona borçlu olmasaydık, İngiltere’nin ikinci bir kuraklıktan korkması için her türlü neden var.
Ölümüyle gökleri ağlatacak ikinci bir LILLY’miz yok artık.
Öyleyse Coley, yıllıklarınız bu günü eksik yazsın, her yılı artık yıl sayın, ya da eğer kalması gerekiyorsa bu günün, onu siyahlara bürüyün, yanına hüzünlü bir not düşüp gelecek nesiller için onu damgalayın.
##
Buradan sonrası, Bay Lilly aleyhine açılan davanın iddianame suretidir, bunun için Hayatı’nın 104. sayfasına bakınız.
İngiltere, İskoçya ve İrlanda vb. Milletler Topluluğu Lord Koruyucusu adına hareket eden jüri üyeleri, yeminleri altında beyan ederler ki, Middlesex Bölgesi, St. Clements Danes Cemaatinden olan beyefendi William Lilly, gözlerinin önünde Tanrı korkusu olmaksızın, şeytanın kışkırtması ve iğvasiyle hareket ederek, Rabbimizin 1654. yılı Temmuz ayının 10. gününde, adı geçen bölgedeki adı geçen cemaatte, kötü niyetli, kanunsuz ve hileli bir şekilde, efsun, tılsım ve büyü vasıtasıyla, Alexander East’in karısı Anne East’e, adı geçen Alexander East’in o dönemde henüz yeni kaybedilmiş ve çalınmış olan beş pound değerindeki on adet yeleğinin nerede bulunacağını ve ne olacağını söylemeyi ve bildirmeyi üzerine almış, adı geçen Alexander’ın paralarından madeni para olarak iki şilin altı peniyi, adı geçen Anne East’ten orada kanunsuz ve hileli bir şekilde almış, kabul etmiş ve elinde tutmuştur, tüm bunları adı geçen Anne’e, yukarıda belirtildiği gibi kaybedilen ve çalınan malların nerede bulunacağını ve ne olacağını söylemek ve bildirmek amacıyla yapmıştır. Ayrıca adı geçen William Lilly, Rabbimizin 1654. yılı Temmuz ayının adı geçen onuncu gününde ve hem öncesinde hem sonrasında adı geçen bölgedeki adı geçen cemaatte muhtelif diğer gün ve zamanlarda, kanunsuz ve hileli bir şekilde, efsun, tılsım ve büyü vasıtasıyla, jüri üyelerince henüz kimlikleri bilinmeyen muhtelif diğer şahıslara, bu şahısların henüz yeni kaybedilmiş ve çalınmış olan muhtelif mallarının, eşyalarının ve şeylerinin nerede bulunacağını ve ne olacağını söylemeyi ve bildirmeyi üzerine almış, adı geçen şahısların muhtelif miktardaki paralarını, orada kanunsuz ve hileli bir şekilde, adı geçen şahıslara kaybolan ve çalınan mallarının nerede bulunacağını söylemek ve bildirmek üzere almış, kabul etmiş ve elinde tutmuştur, tüm bunlar İngiltere kanunlarını hiçe sayarak, adı geçen Alexander ve Anne ile kimliği henüz bilinmeyen diğer şahısların büyük zararına ve aldatılmasına yol açacak şekilde, benzer durumlarda suç işleyen diğer herkese kötü ve muzır bir örnek teşkil edecek surette, bu duruma ilişkin çıkarılan kanunun şekline ve kamu huzuruna aykırı olarak gerçekleştirilmiştir.
##
Aşağıdaki söylevle üzerime birçok insanın kötü niyetli etkisini çekeceğim, onların kinine zaten aşina olduğumdan bunu pek de önemsemiyorum, topraktan daha aşağı düşemem ve beni doğanın öngördüğünden daha önce aşağı iten her kim olursa, benden daha önce arkamdan gelmek zorunda kalacaktır.
* Charles, şimdiki İskoç Kralı Charles’ın oğlu, isyancıları kulaklarından tutarak White-Hall’dan dışarı atacaktır. Biraz terbiyeli bir azarlamadan sonra adam sakinleşti ve ben de adı vb. hususunda sessiz kalacağıma söz verdim.
Zenciyi yıkayarak beyazlatamazsınız, bu dertli rahipler bu devlete karşı kalplerini öyle katılaştırmışlar ki, onlara ne kadar melodik kaval çalarsam çalayım ya da Parlamento bizim ve onların iyiliği için ne kadar bilgece ve ihtiyatlı davranırsa davransın, devlete isyan edecekler ve beni kıskanacaklardır.
Eğer bir işgüzar çıkıp da merhum Kral’ın hayatını yazmanın benim işim olmadığını öne sürerse, hayır derim, daha azını yapamazdım.
Ona hiçbir şekilde zarar vermedim, onun hakkında bahsettiğim hiçbir şey yoktur ki, ya bu işlerin yapıldığını gören ya da söylenen sözleri kendi kulaklarıyla işiten güvenilir kişilerden almış olmayayım.
Bay Fuller’ın Paracelsus’a yaptığı gibi, ölüye iftira atmaktan üzüntü duyarım, zira kendisi Paracelsus’u gelecek nesillere bir sarhoş olarak aktarmıştır, oysa onunla birlikte yaşayanlar onun hakkında böyle bir şey bilmez, aksine onun erdemli olduğunu bildirirler. Ancak Bay Fuller hitabet yeteneğini fütursuzca kötüye kullandığını bilsin diye, gelecek nesillerin kendisi hakkında şunları bilmesini isterim, yani gözlerimin önünde Savoy Kilisesi’nde Parlamento lehine iki kez konuşmuş, başkalarını da buna davet etmiş, yine de bir mürtet gibi birkaç gün içinde Oxford’a kaçmış ve orada yoldaşlarına sızlanarak R. Kontesi’nin [NOT: Burada dönemin bir soylusuna atıf yapılmaktadır] durumunu protesto etmiştir.
* Şakaların, mumya gibi, ölmüş gitmişlerin cesetlerinden yapılmasın, zira onların anılarına haksızlık etmek, hayaletlerini kefenlerinden soymaktır. Ve yine de bu adam Paracelsus’a şarlatan demeli ve ona ayrıca diğer aşağılayıcı dilleri reva görmelidir. Doktor Charlton ise Paracelsus’u Almanya’nın süsü olarak adlandırır.
Dünya ve adamın yazıları, Bay Fuller’ın iddialarının doğruluğu hakkında hüküm versin.
Şu an yazmış olduğum hiçbir şey için özür dilemeyeceğim, yalnızca, eğer 1644 yılında Beyaz Kral ve Kartal hakkında yazdıklarımla şimdi yazdıklarım arasında bazı farklılıklar varsa, kendimi savunmak adına "sonraki kararlar her zaman öncekileri düzeltir" diyebilirim, bu da kafi bir cevaptır.
Dahası, Beyaz Kral’ın trajedisi o zamanlar sahnede sergilenmekteydi, şimdiyse çoktan oynandı.
Parlamento çok yaşasın, Tanrı Ordu’yu korusun, İngiltere, İrlanda ve İskoçya’ya dağılmış tüm dostlarıma ve İngiliz Milletler Topluluğu’na tüm mutluluklar bahşedilsin.
Kırk sekiz yıl ve yaklaşık yetmiş iki gün yaşadı.
Doğum haritasındaki ölümcül yönelimlerin tehdit oluşturduğu durumlarda çoğu kez feci sonuçlar doğuran, hayatının dönüm noktası olan kritik yaşında vefat etti.
Kendisi hakkında çeşitli karakter tasvirleri yapılmıştır, kimileri onu aşırı derecede yüceltirken, kimileri de bir o kadar yermektedir.
Her türlü meziyette, prenslerin eğitimi için son derece yetkin ve büyük bilgi sahibi eğitmenlerin gözetiminde, babası tarafından gayet iyi eğitilmişti ve henüz ömrünün baharında, yirmi dört yaş ve yaklaşık dört aylıkken tahta çıktı.
Bebekliğine dair bahsedecek pek az şeyimiz var, yalnızca annesi Kraliçe Anne ve o dönem etrafında bulunan diğer bazı kişiler tarafından son derece dikbaşlı ve inatçı biri olarak bilindiği kaydedilmiştir.
Annesine onun çok hasta olduğu ve ölmek üzere olduğu söylendiğinde, o sırada ölmeyeceğini, aksine kendi sonunu hazırlamak ve aşırı dikbaşlılığı yüzünden üç krallığını da kaybetmek üzere yaşayacağını söylemişti, kendisini canıgönülden seven bir anneden gelen bu hüzünlü kehanet, sonradan tamamen gerçek oldu.
Kimileri kraliçenin onun bu durumu hakkındaki öngörüyü, yalnızca doğum haritaları konusunda değil, daha gizli ilimler hususunda da büyük bir vukufiyete sahip olan bir yabancıdan aldığını iddia eder, kimileri ise bunu kendisine ilk olarak İskoçyalı English adında birinin haber verdiğini söyler.
Kraliçe Anne’in, oğlu ve kızı hakkında bu kadar isabetli hükümler verirken bir kehanet ruhuna sahip olduğu düşünülebilir, zira Leydi Elizabeth’e eş olarak Palgrave’i o kadar hor görmüş ve küçümsemiştir ki, evlilik öncesi ve sonrasındaki konuşmalarının çoğunda ona Palgrave’in Karısı diye hitap etmiştir, bu unvan ve ismin, o donuk ve bahtsız adamla evlenecek her kadına fazlasıyla yeteceğini düşünüyordu, nitekim endişeleri ve tahminleri tamamen doğru çıktı.
Mürebbiyesi olan yaşlı İskoçyalı leydi de bunu sıkça doğrular ve onun henüz bebekliğinde bile çok kötü bir fıtrata sahip olduğunu söylerdi, sonradan onun bakımını üstlenen leydi de onun ölçüsüz derecede dikbaşlı ve nankör olduğunu inkar edemez, yine de gençliğinde, ağabeyi Prens Henry’nin hiç katlanamadığı kitap okuma işine kendisini ciddi şekilde vermişti, bu yüzden Kral James, Prens Henry’yi kitaplarını ihmal ettiği için sık sık azarlar ve kardeşi Charles’ın derslerine nasıl bağlı olduğunu anlatırdı, bunun üzerine Prens, kendisi kral olduğunda kardeşi Charles’ı Canterbury Başpiskoposu yapacağını söyleyerek karşılık verirdi.
Kendisi hakkında dürüstçe konuşmak gerekirse, fıtratında pek çok müstesna meziyet barındırıyordu, mükemmel bir biniciydi, hedefe iyi nişan alırdı, minyatür (limning) ve resim sanatında eşsiz bir mahareti vardı, iyi bir matematikçiydi, müzikten anlardı, ilahiyat alanında iyi okumuştu, tarih konusunda mükemmeldi ve bu ulusun kanunları ile nizamnameleri hususunda da ondan geri kalmazdı, hızlı ve keskin bir kavrayışa sahiydi, zihnindekileri son derece iyi, güzel bir dil ve üslupla kaleme alırdı, yalnızca uzun parantezler kullanmayı severdi.
Taraflar arasındaki ihtilaflı bir meseleyi büyük bir vukufiyetle kavrar, uzun bir konuyu yönteme kavuşturur veya birkaç satırda özetlerdi, öyle ki Sir Robert Holborne’un sık sık, kralın hukuki bir davayı kavramada ve bir meseleyi neticeye ulaştırmada Özel Danışma Meclisi üyelerinin her birinden daha hızlı bir kavrayışa ve keskinliğe sahip olduğunu söylediğini duymuşumdur, hatta Kral meclis masasında bulunmadığında, Sir Robert orada bulunmaya hiç gayret etmezdi.
Diğer özel yeteneklerinin yanı sıra sabır meziyetine de sahipti, öyle ki birisi ona uzun bir nutuk veya konuşma sunacak olsa, büyük bir sabırla, hiçbir kesinti veya hoşnutsuzluk göstermeksizin o konuşmayı yahut hikayeyi sonuna kadar dinlerdi, fakat sonrasında diğerlerinden de aynı nezaketi beklerdi.
Kraliçesine büyük bir hayranlık duyuyordu (eğer rol yapmıyorduysa), eşine son derece düşkündü, onun hiçbir talebini neredeyse hiç geri çevirmezdi ve onun hatırı için Fransa’nın yaşlı kraliçesi olan kayınvalidesine karşı çok nazik davranırdı. Kraliçe’ye olan sevgisinin derecesini, ona gönderdiği ve suretleri Naseby’de ele geçirilip sonradan basılan mektuplardaki o aşkın ifadelerinden tamamen anlayabilirsiniz, mektuplarının sonu her zaman "Sonsuza dek senin" veya "Elveda sevgili kalbim" şeklinde biterdi.
En ağır ve en mahrem tasarılarını onunla paylaşır, hatta onun fikri alınmadan gerçekleştirilen neredeyse hiçbir önemli mesele olmazdı, yine de Kraliçe’nin bunun aksini düşünmek için ne gibi bir sebebi olduğunu öğrenemedim, fakat kraliçe birden fazla kez onu ikiyüzlülükle suçlamıştı. Bu ikiyüzlülük, şüphesiz ki kısmen babasından, kısmen de doğduğu iklimden aldığı ve yaşayan her insan kadar ustalıkla sahip olduğu bir vasıftı.
Çocuklarına miras bırakmak konusunda fazlasıyla hırslı olmasa da şefkatli ve özenli bir babaydı, zira ne zaman yoksul bir saray mensubu ona bir tekel veya proje sunup bunun hazinesine yılda şu kadar bin sterlin kazandıracağını yahut gelirini büyük ölçüde artıracağını iddia etse, hemen yargıçları veya hukuk danışmanlarını çağırır, eğer onlar kanunen talep edilen şeyi onaylayıp rıza gösterirlerse, sık sık, meselenin kendisi adil ve yasal olduğuna göre, geçindirmek zorunda olduğu bunca çocuğu varken söz konusu talebi onaylamaması için hiçbir sebep görmediğini söylerdi.
Savaşlardan önce kan dökülmesine yahut kasıtlı cinayetlere büyük bir düşmandı, öyle ki Stamford adında biri Fleet Caddesi’ndeki bir ayaklanmada bir adamı öldürdüğünde, Stamford Buckingham’ın gözdesi ve hemşehrisi olmasına, ayrıca affedilmesi için çok büyük ricalarda bulunulmasına rağmen, kral ona bir af belgesi imzalamaya hiçbir şekilde ikna edilememişti.
Kendisi her daim kusursuz bir dost olmuştu, nitekim Buckingham’ın ölümünden sonra da onun tüm dostlarına karşı sevgisini sürdürmüş, hatta bu bağlılığı kendi talihinin son çöküşüne kadar devam etmiştir.
Ruhbana karşı, aşırıya kaçacak derecede büyük bir sevgi besler ve onları pek ziyade yükseltirdi, öyle ki onun idaresi altında din adamları evvela kibirli, ardından da küstah hale geldiler, nitekim onlara gösterdiği bu müsamaha, kısmen halkın kendisinden nefret etmesine yol açtı.
Ruhbana gösterdiği bu müsamahanın, kendi şahsi emellerinden ziyade, doğruluk yollarını yahut Tanrı’nın davasını yüceltmeye yönelik dini bir sevgiden mi kaynaklandığı hususu pek çokları tarafından tartışılmıştır, fakat basiretli kimseler, burada İncil’i yaymaktan ziyade kendi şahsi çıkarlarının gözetildiğine hükmetmişlerdir, dolayısıyla ruhbanı yüceltir gibi görünerek aslında kendine hizmet etmiştir.
Şu tek bir meselede fevkalade hata etmiştir, Norfolk’taki birkaç dindar Hristiyan, zalim piskoposları Wren’e karşı kendisine bir dilekçe sunduğunda, Wren’i çağırtmış ve ona bu dilekçeye cevap vermesini buyurmuştur.
Aykırı törenlerden nefret ettiği kadar, doktrindeki yeniliklerden de nefret ederdi.
Bu ulusun kadim asillerini yahut beyzadelerini pek sevmez, aksine kendisinin yahut babasının var ettiği türedi kimseleri tercih ederdi.
Kendi çıkarları haricinde asillerden yahut beyzadelerden herhangi birini ne kadar sevdiğini, Oxford’da açıkça göstermiştir, zira orada birtakım İngiliz asillerini ve Avam Kamarası üyesi pek çok beyzadeyi, Westminster’daki Parlamento’dan ayrılarak kendisinin bulunduğu Oxford’da toplanmaya ikna etmişti, bu düzmece Parlamento, onun arzusunu tatmin etmek üzere toplanıp bir araya geldikten ve ellerinden geleni yaparak canlarını ve mallarını onun uğruna tehlikeye attıktan sonra bile, sırf onun zorba mizacına her hususta boyun eğmedikleri için, Kraliçe’ye yazdığı bir mektupta onlardan şikayetçi olmuş ve melez bir Parlamento yüzünden eli kolu bağlı kaldığını ifade etmiştir, bu aşağılayıcı sıfat yahut utanç nişanesi, o talihsiz beyzadelerin kendisinden aldığı yegane mükafat olmuştur, fakat Westminster’daki Parlamento’yu, ki bugün dahi toplanmaktadır, böyle haince bir şekilde terk edenlerin ücretlerini bu şekilde almaları adalet gereğidir.
Örfi hukuka [Common Law] pek ehemmiyet vermez, cübbeli hukukçulardan da pek hazmetmezdi, bu hoşnutsuzluğu, Başyargıç Coke’un hükümdarlık imtiyazının kanunla sınırlandırılmış olduğunu ve sınırlandırılabileceğini söylemesinden ötürü ona tahammül edemeyen babası Jemmy’den tevarüs etmişti, fakat o mümtaz vatansever, ülkesine olan derin sevgisi yüzünden, aksini savunan Şansölye Egerton tarafından mağlup edilmişti, Egerton ise bu emeğine karşılık o yaşlı İskoç tarafından layıkıyla ödüllendirilmiş, Jemmy henüz o ölmeden evvel, hatta küçük düşürücü bir surette Büyük Mühür’ü elinden almıştı.
İngiltere’nin avam halkını ne umursar, ne onlara pek dikkat eder, ne de onlara fazla saygısızlık ederdi, yalnızca kendisi onların kralı olduğu için, vazifeleri gereği kendisine hizmet etmeleri gerektiği fikrini taşırdı.
Londra sakinleri, dalkavuklukları ve büyük hediyeleriyle ona yaranmaya çalışmış olsalar ve en son darlık zamanlarında, hatta Oxford’da sabun fıçıları içinde kendisine külliyetli miktarda para ulaştırmış olsalar da, o onları küçümser, her daim fazla zengin olduklarını düşünür ve onlar için şiddetli bir intikam tasarlardı.
Eğer Parlamento’yu tamamen dize getirebilseydi, yakinen tanıdığım biri tarafından kendisine şehrin yarısını yıkması tavsiye edilmişti, muzaffer olsaydı ne yapardı, Tanrı bilir.
Sık sık, buranın mevcut isyanın, zira savaşları böyle adlandırırdı, yuvası olduğunu ve şehrin gövdesinin başı için fazla büyük olduğunu söylerdi.
Son savaşlarda kendisine hizmet etmek bahtına erişmiş pek çok muteber beyzadenin ağzından işittim ki, eğer Kral silah gücüyle bu Parlamento’yu mağlup etmiş olsaydı, İngiliz ulusunun bugüne dek gördüğü en büyük zorba olacağına inanırlardı, bu yüzden her daim Parlamento ile kendisi arasında bir uzlaşı için dua ederler, fakat ordularımızı mağlup ettiğini duymaya asla tahammül edemezlerdi.
Nitekim kanunlara aykırı bazı şeylerin icra edilmesini emreden ve hatası kendisine bildirildiğinde, "Hadi canım," diyen Rupert’ın ağzından da benzer bir söz dökülmüştü, "bundan böyle İngiltere’de kılıçtan başka kanun olmayacaktır."
Konuşmasında doğuştan gelen bir kusur vardı, bazen bir kelimeyi bile güçlükle çıkarırdı, fakat diğer zamanlarda serbestçe ve anlaşılır şekilde konuşurdu, nitekim tesadüfen kendisini işittiğim Yüksek Adalet Divanı önüne çıktığı ilk gün, hiç kekelememiş, aksine büyük bir cesaret ve vakarla, gayet net konuşmuştu. Bir insan olarak kusurları vardı, zira pek haris, açgözlü ve hazinesini esirgeyen biriydi, ki bunlar bir kralda asla övülesi vasıflar değildir, şayet bir zamanda cömertlik edecek olsa, bu layık olanlardan ziyade hak etmeyen yahut gürültücü kimselere yönelik olurdu, kendisine ne kadar hürmetle yaklaşılırsa, o derece amirane, kibirli ve mesafeli davranırdı, bunun neticesinde de çoğunlukla arsız ve cüretkar olanlar ödüllendirilir, erdemliler ise küçümsenirdi, onun bu kusuru, cesur yürekli bir saray mensubunu, "Ondan bir ihsan koparmanın tek yolunun arsızlık etmek ve ona yakışıksız sözlerle yaranmak olduğunu" söylemeye mecbur bırakmıştı. Yine de kendisi konuşmasında asla müstehcenliğe yer vermez, başkalarında da bundan hoşlanmazdı.
Onun yakışıksız sözler söylediğine delalet eden yalnızca iki hadiseye rastladım yahut dikkat ettim.
Birincisi, Kraliçe’ye yazdığı mektupların tamamında yahut çoğunda, kanuni olarak toplanmış olmalarına ve kendi rızaları olmaksızın dağıtılamayacak olmalarına rağmen Parlamento’yu isyancılar olarak adlandırmasıdır, fakat zaman ve aldığı mağlubiyetler ona daha nazik bir dil öğretmiş ve onlara Parlamento demeyi belletmiştir.
Ona yazdığı bir diğer mektupta ise, o dönem Parlamento’nun generali olan Başkumandan Fairfax’ı, onların vahşi generali olarak adlandırmaktadır, bu, Fairfax gibi cesur, nazik, yiğit ve tam bir beyefendi olan bir zata yakıştırılmayacak derecede kaba bir tabir ve sıfattır.
Lord Fairfax’in atalarının o dönemde asilzade ve iyi servet sahibi kimseler olduğu, Stuartların atalarının ise İskoçya’da bir ailenin hizmetinde çalışan zavallı kâhyalardan ibaret bulunduğu kesinlikle doğrudur, nitekim İskoçyalı bir ailenin kâhyası veya vekilharcı olmanın bugün ya da bundan yaklaşık üç yüz yıl önce nasıl bir yükselme vesilesi teşkil ettiğini tüm dünya takdir edebilir, zira kendi tarihlerinin de rivayet ettiği üzere, sonradan evlilik yoluyla İskoçya Kralları olmuşlarsa da Stuart ailesinin yükseliş ve büyümesinin yegane ve gerçek kökeni bundan ibarettir.
Hanımefendilere pek kur yapmaz, pek çoğuna karşı savurgan bir sevgi beslemezdi.
Erkeksiydi ve şehvani oyunlara pek uygundu, yine de gayrimeşru yataklara nadiren rağbet ederdi.
Arkasında bıraktığı veya sahip olduğu gayrimeşru çocukların sayısının birden veya ikiden fazla olduğunu işitmedim.
Erdemli olanı iffetsiz olandan ayırt etmek hususunda, göz ve fizyonomi vasıtasıyla fevkalade bir muhakeme yeteneğine sahipti.
Erdemli olanlara hürmet eder, bu tür yollara sapmakta son derece çekingen ve seçici davranırdı, bunu yaptığında ise büyük bir ihtiyat ve gizlilik içinde hareket ederdi, sevgisini fevkalade şahsiyetler veya meziyetler dışında kimseye peşkeş çekmezdi, Kraliçe de bunu gayet iyi bilir ve görmezden gelmezdi.
Yaptığı her işte büyük ölçüde kendi çıkarlarını gözetirdi, onu kendi vaadine veya sözüne sadık tutmak son derece güç bir işti, işin içinde kendi iradesine, menfaatine veya muhakemesine uygun bir yön görünmedikçe sözünden dönmeye meyyaldi, öyle ki bazı yabancı hükümdarlar ona en yalancı prens ve kendi çıkarı olmadıkça asla sözünü tutmayan biri vasfını yakıştırmışlardı.
Kavrayışı ne kadar hızlı ve kıvrak idiyse muhakemesi de o denli sağlam olsaydı, en kusursuz asilzade kendisi olurdu, en tehlikeli neticelerde, devlet veya cumhuriyet için son derece mühim ve fevkalade ciddi istişarelerde, bizzat kendisi en sağlam tavsiyeleri verir ve bir şeyin neden öyle olması veya olmaması gerektiğine dair makul gerekçeler sunardı, buna rağmen kendi en faydalı ve sağlam tavsiyelerinden yahut kararlarından pek kolaylıkla vazgeçirilir, çok daha emniyetsiz ve hiç de faydalı olmayan bir telkini benimsemeye aynı kolaylıkla ikna edilirdi.
Mantıksal olarak tartışabilir ve argümanlarını ustalıkla şekillendirebilirdi, gelgelelim kendi zihnindeki bir tasarımı nihayete erdirmek veya yürütmek saadetine neredeyse hiçbir zaman erişemez, daha düşük kapasitedeki kimseler tarafından her daim hüsrana uğratılırdı.
Bu dünyada hiçbir şeyden korkmaz ve hiçbir şeyi bir Parlamento toplantısı kadar hor görmezdi, bu isim bile onun için bir umacı gibiydi.
Bir Parlamentonun toplantıya çağrılmasına karşı her zaman muhalif olmuştu ve onu feshetmek için her fırsata memnuniyetle sarılırdı.
Onun bu hoşnutsuzluğunu iyi bilen bazı ağırbaşlı üyeler, nihayetinde zekaları ve zamanın mecburiyetleri sayesinde, bu mevcut Parlamentoya üç yıllık bir süre veya adeta bir süreklilik bahşetmesi hususunda elini kolunu sıkıca bağlamayı başardılar, kendisi bu kararı imzalamış olmaktan dolayı sık sık kendini ve kendisini buna zorlayanları suçlardı.
Bu sebeple, kendi adıyla neşredilen ve PORTRAITURE adını taşıyan o kitapta yer alan (eğer ona aitse ki bundan şüphe duyarım) ve bu Parlamentonun başkalarının tavsiyesinden ziyade kendi seçimi ve eğilimiyle çağrıldığını iddia ettiği o pasajına şaşarım, oysa herkesçe açıkça bilinmektedir ki bu Parlamentonun çağrılmasına vesile olan yegane sebep, mecburiyet ve İskoçlarla savaşmak istemeyen İngilizlerin ısrarıydı, zira İskoçlar o sırada Newcastle’ı işgal etmiş durumdaydılar.
Kitabın kendisine gelince, Kraliçe’ye kendi eliyle yazdığı mektuplarda beyan edilen hususlarla o kadar çok çelişki barındırmaktadır ki onun büyük kısmının uydurma olduğunu düşünüyorum, Meditasyonlar veya Mezmurlar kısımları tamamen başkaları tarafından eklenmiştir, elinde bazı dağınık kâğıtlar olduğunu iyi biliyorum, fakat bunlar hiç de böyle düzenli değildi, aksine böyle iyi kurgulanmış ve pek az amaca hizmet eden bir eserden ziyade, sonradan matbaa için niyet edilmiş kâğıtlar yahut adeta bir Muhtıra veya Günlük niteliğindeydi.
Fakat buna bilgin Milton tarafından cevap verilmiştir.
Savaş zamanlarında halkının veya askerlerinin katledilmesinden, hatta aslında başka herhangi bir şeyden dolayı kederlendiği nadiren görülürdü, kalbinin yaradılıştan mı yoksa alışkanlıktan mı katılaştığını takdir etmeyi başkalarına bırakıyorum.
Parlamento, batıda, Marlborough ve Devizes’ta askerlerinden bazılarını bahtsız bir şekilde kaybettiğinde ve bu askerler çorapsız, ayakkabısız ve neredeyse elbisesiz bir halde, perişan bir vaziyette Oxford’a bir zafer alayı gibi getirildiğinde, kendisi onların felaketlerini seyretmekle yetindi, ne yardımları için bir emir verdi ne de acılarının hafifletilmesi için talimat sundu, hatta orada bulunan bazılarının dikkatini çektiği üzere, onların bu hazin ıstırabından memnuniyet duydu. Daha sonra, Hambden’ın yaralandığı veya o sıralarda Buckinghamshire’da meydana gelen bir hadisede, Parlamento tarafının pek cesur bir askerinin esir düştüğü, çırılçıplak soyulduğu, vücudunun pek çok yerinden vurulduğu ve omzunun kırıldığı görüldü, bu zavallı can bu halde ve perişan vaziyette, cılız ve zayıf bir beygire bindirilerek Kral’ın huzuruna bir zafer ganimeti gibi getirildi, Kral ise orada pek çok asilzadeyle birlikte durmaktaydı.
Bu zavallı adamın, tam da Kral’ın huzurundan geçerken ahlaksız güruh tarafından nasıl aşağılandığını ve azarlandığını işitmek her yüreği sızlatırdı, Kral ise ne adama acıdı, ne azgın güruhu azarladı, ne de yaralarının tedavisi için emir verdi, fakat Tanrı askeri anında iyileştirdi, zira adam Kral’ın huzurundan henüz kırk adım uzaklaşmadan vefat etti, adamın perişanlığına ve yaralarının şiddetine rağmen, ruhunun büyüklüğü ve cesareti o kadar sarsılmazdı ki kendi mevcut durumundan hiç yılmayarak o zavallı beygirin üzerinde son derece dik durdu.
O geçerken ahlaksız bir kadının ona Asi diye bağırdığı, adamın ise kadına sadece sertçe bakarak "Seni fahişe" dediği müşahede edildi. Bazı asilzadeler, bu hazin hadise karşısında Kral’ın kalbinin katılığına ve kendisi için savaşan veya ona karşı olan kimselere ne kadar az değer verdiğine şahit olarak, sırf bu sebeple onu terk ettiler ve Londra’ya geldiler.
Görüyorsunuz ya, hükümdarların bakışları ve jestleri bile müşahede edilmekte, bunlara dayanarak iyi veya kötü çeşitli manalar çıkarılmaktadır.
Beslenmesinde iştahlı olduğu gözlemlenmişti, yemeklerde serbestçe ama aşırıya kaçmadan şarap içerdi.
Egzersizlerinde ölçülü olmaktan ziyade oldukça şiddetliydi, yürürken o kadar hızlı giderdi ki adımlamaktan ziyade adeta tırısa kalkardı.
Lükse hiç düşkün değildi, hem yiyeceklerinde hem de giyiminde son derece sadeydi, giyim kuşamı hususunda şatafatlı veya müsrif olmaktan ziyade temiz ve düzenli giyindiği söylenebilirdi, yiyecek hususunda ise müsrif soyluların sırf keyif düşkünlüğü adına yedikleri gösterişli yemekler yerine sade, doyurucu ve besleyici kapları tercih ederdi, nitekim o soylular çoğu zaman bu nadide yiyeceklerle tatmin olmadan önce mülklerini bunlar uğruna rehin bırakırlardı.
Genel olarak ahlaksız biri değildi, yine de kim onun son derece erdemli olduğunu söylerse aşırıya kaçmış olurdu.
Erdem ile rezilliğin bir karışımıydı.
Belli bir ölçüde ihtişamlıydı ve Royal Sovereign adı verilen o mucizevi geminin inşasının yegane sebebiydi, bazı soyluları kendisine bu işin muazzam maliyetini bildirdiğinde, "Neden kendisinin kendi keyfi için ve gerektiğinde krallıkların hizmetinde yararlı olabilecek bir gemi inşa etmesine izin verilmesin, tıpkı bazı soyluların krallığa faydalı olması gibi?" diye yanıtlamıştı. O dönemde kendisi tarafından bilgece söylenmişti ki, "Her insanın kendine has bir gururu vardı ve eğer halk bunu öyle sayıyorsa, bu da onunkisiydi." Kraliçe için Somerset-House'da halka açık şekilde ayin yapılan şapelin inşa edilmesine izin verdiği için başta o dönem Püritenler olarak adlandırılanlar olmak üzere birçok kişi tarafından kötü gözle bakılırdı.
Rahip yüksek ayindeyken bir kez izlemek için orada bulunmuştum, zangoç ve diğerleri beni oldukça nezaketsizce dışarı fırlattılar, bunun üzerine oraya bir daha asla adım atmayacağıma yemin ettim.
Kralların ve prenslerin eylemlerine pek çok gözle bakılır, bunlardan bazıları...
Bu dünyada yaşadığımız sürece, birlikteliğimiz azizlerle değil, her zaman birtakım yozlaşmaların kokusunu taşıyan Adem'in oğullarıyla olabilir.
Birçoğu onu İspanya'dayken Papa'ya mektup yazdığı için de suçladı, diğerleri ise ruhban okulu rahiplerine verdiği birçok infaz erteleme kararı nedeniyle onun hakkında kötü düşünüyor, Bay Pryn ise bu vesileyle onun suçunu ağırlaştırmak için adeta ter döküyor. Büyük Türk'e [NOT: Osmanlı Padişahı kastediliyor] yazıp elçisini gönderdiği gibi, Papa'ya da medeni bir şekilde neden yazamasın, bunu bilmiyorum, kendi topraklarında isyana sebebiyet vermemiş olan o rahiplere gösterdiği merhamete gelince, doğrusu hayırseverlik bana kötü bir yorumdan ziyade iyi bir yorum yapmamı buyuruyor.
Ve eğer bu ulusun örfi hukuku, kutsal kitabın o kanunundan daha yürürlükte olmasaydı, din uğruna insanların ölüme mahkum edilmesi veya denizin ötesinden icazet alınması gibi şeyler haklı çıkarılamazdı.
Hırslıydı ve gençliğinde İngiliz hanımefendilerinden hiçbiriyle eşleşmeyi kendine yediremedi, bu yüzden mevcut İspanya Kralı'nın kız kardeşiyle evlenme ümidiyle, 27 Şubat Pazartesi günü İspanya'ya doğru yola çıktı, önce Fransa'ya gitti ve oradan yüksek düşünceleriyle dağları aştı.
Arzulanan evlilikte ne bir başarı elde edebildi ne de o yolculuktan bir şeref kazandı, her ne kadar...
Orada ve o yolculukta bazı özel huzursuzluklar yaşandı, öyle ki İngiltere'ye döndükten sonra İspanyollara hiç değer vermedi, bunu saltanatının birkaç yılında kamuoyuna açıkça gösterdi.
İspanya'ya giderken yanında, daha önce son derece nefret ettiği ama o yolculuktan sonra son derece bağlandığı ve yegane büyük gözdesi haline gelen Buckingham Dükü eşlik ediyordu.
Halk genel olarak bu kadar aceleyle girişilen yolculuktan hiç memnun kalmamıştı, yine de birçok aklı başında adam evliliğin kendisi hakkında oldukça olumlu hüküm verdi ve bunlar açıkça iddia ettiler ki, İspanyol zengindi ve cesur bir adamdı, gereksiz ziyaretlerle bizi rahatsız etmezdi, cebinde her zaman altın getirirdi, İngiliz tüccarların kendileriyle büyük ve zengin bir ticarete sahip olduğu ve İngilizlerin doğal karakterleriyle oldukça iyi uyuştuğu bir halktı, İnfanta'nın Roma dinine olan katılığına gelince, birçok temkinli adam tarafından bunun artık altmış yılı aşkın süredir Protestan olan bu ulusa herhangi bir kötülük getireceğinden çok az şüphe duyuluyordu, ayrıca Prens'in kendi Protestan inancına çok sağlam bir şekilde bağlı olduğunu ve örfi hukukun, gelebilecek rahiplerin çokluğu karşısında gerekli önlemleri alacağını da göz önünde bulunduruyorlardı.
O koca yıl boyunca son derece şiddetli bir veba salgını Londra şehrini kasıp kavurdu, elli binden fazla insan öldü.
Bu ölümcül salgın sırasında şehirde kalma talihsizliğine uğrayanlar arasında ben de vardım ve orada Tanrı'nın bana olan büyük merhametini gördüm, hastalıklılarla her gün temas halinde olmama rağmen hiçbir zaman hastalığa yakalanmadım. Ve şu hadiseyi çok iyi hatırlıyorum, Temmuz 1625'te, sabah saat altı buçuk sularında, St. Antholine Kilisesi'ne giderken, Strand-bridge'in karşısındaki evimden oraya varana dek yolda sadece üç kişiyle karşılaştım ve daha fazlasıyla karşılaşmadım, o dönemde hayatta kalan insan o kadar azdı ve sokaklar o kadar tenhaydı.
Haziran 1625'te, Fransa Kralı Dördüncü Henry'nin kızı Mary geldi ve aynı ay Kral ile evlendi.
Fransa ile yapılan bu evlilik üzerine çeşitli yorumlar yapıldı ve onun mu yoksa İnfanta'nın mı bu ulus için daha iyi olabileceği konusunda özelde pek çok tartışma yaşandı.
Bununla birlikte Parlamento, hastalık sebebiyle 1 Ağustos 1625'te Oxford'a taşındı ve aynı ayın 12'sinde feshedildi.
Feshedilmesi için verilen sebepler, birincisi, kendi gözdesi olan Buckingham Dükü'nün Kral James'in ölümüyle ilgili olarak sorgulanmaması içindi, ikincisi ise Majestelerinin halka kabul etmeyecekleri çeşitli tekliflerde bulunmuş olmasıydı.
Fakat Buckingham'ın kendisinin mi yoksa merhum Kral'ın mı ilacın sürülmesinden haberdar olduğu veya bunu uyguladığı konusunda suçlu olup olmadığını asla öğrenemedim.
Kralın bu durumdan haberdar olduğundan korkan pek çok kişi vardı ve buna gerekçe olarak şunu gösteriyorlardı, Parlamento bu meseleden ötürü Buckingham’ın sorgulanmasına karar verdiğinde ve Lordlar Kamarasında kendisine karşı sunulmak ve onu suçlamak üzere ithamnamelerini veya maddelerini hazırladığında, Majesteleri tüm beklentilerin aksine, her iki Kamaraya da bir hakaret olarak ve maddeler sunulduğunda Yukarı Kamarada, Buckingham’a öpmesi için elini uzatmış, onu yanına alıp götürmüştür.
Bu eylem, mevcut Parlamentonun kendisine olan sevgisini kaybettirmiştir.
Dostlarının en aklıselim olanları bile, herhangi bir meselede Parlamentodan adaleti esirgemesini büyük bir basiretsizlik olarak görmüştür, fakat mevzu zehirleme olduğunda ve zehirlenen taraf da kendi babasıyken,
bu hususta usulüne uygun bir soruşturmayı veya şüpheli tarafa karşı yasal bir süreci engellemek, dikbaşlı bir tavırla adaleti reddetmek demekti.
Ancak o dönemde genç ve dinçti, Parlamento toplama konusundaki acemilik günlerinde, bundan sonrası için kendini her zaman güvenceye alacağını veya İngiltere Avam Kamarasına boyun eğdireceğini düşünüyordu.
Ne kadar mahir olursa olsun hiçbir kalem, babasının ölümünün nasıl ve ne yollarla gerçekleştiğini sorguladıkları için Parlamentosuyla arasının açılmasından ötürü üzerinde sonsuza dek kalacak olan bu lekeyi temizleyemez.
İki Şubat 1625’te Westminster’da taç giydi.
William Laud eski taç giyme yeminini değiştirerek yeni bir yemin hazırladı.
Ve takip eden Mart ayında Parlamento yeniden toplantıya çağrıldı, burada Montague Papalık ve Arminian görüşlerinden ötürü sorgulandı, Buckingham da Avam Kamarası tarafından yeniden sıkıştırıldı. Bu Parlamentonun toplandığı sırada Kral, Piskoposları çağırarak kilisenin davasını nasıl büyütebileceği konusunda kendisini bilgilendirmedikleri için onları gevşeklikle suçladı.
Esasen, onların çoğunun nasıl dalkavuk kimseler olduğunu ve kazanç umuduyla onları kendi tarafına ne kadar kolay çekebileceğini çok iyi biliyordu, nitekim Lordlar Kamarasının sayıca büyük bir kısmını onlar oluşturuyordu.
Burada, Parlamento Kamaraları bir kez daha Buckingham ve ondan daha bilge olan ancak en az dosta sahip olan Bristol ile meşgul oldu.
Bunlar karşılıklı tasarılar hazırlayarak birbirlerini vatana ihanetle suçladılar.
O dönemde çoğu insan Bristol’a acıyor ve İspanya’daki tüm hizmetlerine karşılık kötü ödüllendirildiğini düşünüyordu, zira onun yalnızca kendisine verilen yetki dairesinde hareket ettiği kabul ediliyordu.
Bu Parlamento esnasında, Avam Kamarası üyelerinden Sir Dudley Diggs ve Sir John Elliot’ı, Buckingham’a karşı yürütülen suçlamayı en sert şekilde yönettikleri gerekçesiyle tutuklattı, bu durum Parlamentoya yönelik ağır bir hakaret ve Kamaranın rızası olmaksızın bir üyeyi tutuklamak suretiyle ayrıcalıkların büyük bir ihlaliydi, bu meseleye çok içerlendi ve durum çok kötü karşılandı.
Bu ve her iki Kamaraya yönelik diğer kibirli hataları nedeniyle ondan şüphelenmeye başladılar, pek çok kişi onun eylemleri hakkında üzücü tahminlerde bulundu ve sonunda ya her şeyi elde edeceğini ya da her şeyi kaybedeceğini düşündü.
On Beş Haziran 1626’da, sırf Buckingham’ı yargılamasınlar diye Parlamentoyu feshetti.
Gözdesine duyduğu güçlü sevginin bir kanıtı olarak, yalnızca onun uğruna milyonların sevgisini tehlikeye atmıştı, fakat sadece tek bir adamın, üstelik daha dün ortaya çıkmış, babasının damgasıyla var olup kendisinin devam ettirdiği yeni bir mahlukun sevgisi uğruna koca bir ulusu hiçe saymak derin bir tedbirsizlik ve büyük bir basiretsizlikti.
Bu yılın Ağustos ayında Tilly, dayısı olan Danimarka Kralını mağlup etti.
Kralın dayısıyla bu işi nasıl yürüttüğünü veya ona hangi hazineyi sağlamayı vaat edip de yerine getirmediğini bilmiyorum.
Şundan eminim ki, yaşlı Kral bu savaştan sonra bizim Kralımıza asla tahammül edemedi ve onun, krallığını kaybetmesi için elinden geleni ardına koymadığına yemin ederdi.
Bunu, Danimarka Kralının bu yazdıklarımı bizzat söylediğini işiten Dr. `[okunamadı]` ağzından duydum.
1627 yılında, Buckingham’ın idaresi altında Fransa’daki Rhe Adası’na asker ve gemiler gönderdi.
Oradaki bazı üst düzey komutanların basiretsizliği yüzünden, Fransızlar tarafından adeta katledilen en iyi adamlarımızı o berbat seferde kaybettik.
Fakat daha ileri gitmeden önce, bu başarısız seferde görev almış, Savaş Konseyi üyelerinden olan ve Dükün can düşmanı olan seçkin bir Albayın ağzından duyduklarımı aktarmama izin verin.
Buckingham’ın, adamlarımızın gemilere çekildiği gün uğradığı kayıptan ötürü son derece suçlandığını iyi biliyorum.
Mesele şöyle gelişmişti, geri çekilmeden önceki gece Dük, Savaş Konseyini toplamış ve onlara ertesi gün geri çekilmenin gerekliliğini göstermişti, askeri disiplin konusunda tamamen deneyimsiz olduğundan, ertesi günkü harekatın yönetimini Savaş Konseyinin düzenlemesine bırakmış, kendi şahsının hizmetini ise sıradan bir asker kadar her türlü tehlikeye sunmuştu.
Konsey, geri çekilmenin yönetimini oybirliğiyle, Hollanda’da yirmi otuz yıl boyunca sıradan bir Yüzbaşı olarak görev yaptıktan sonra Sir John Burrows vasıtasıyla bu seferde Albay yapılan, ağır, hantal ve açgözlü bir ihtiyar olan yaşlı Sir William Courtney’e devretti.
Burrows artık ölmüş olduğundan ve Courtney de en kıdemli Albay olduğundan, adamlarımızı güvenle geri getirme işi ona havale edilmişti.
Fakat o, ya muhakeme noksanlığından ya da unutkanlıktan, artçılarımızın güvenliğini yeterince sağlayamadığı için, adamlarımızın çoğu ne yazık ki paramparça edildi, eğer Sir Pierce Crosby sekiz yüz İrlandalı ile geri çekilmeyi güvenceye almasaydı, tüm adamlarımız kaybedilmiş olacaktı.
Courtney’nin kendisi bozgun sırasında bir tuzlaya düştü ve uşağı Anthony’nin "O, Yüzbaşımı kurtarın" diye bağırması sayesinde kurtuldu, fakat zavallı uşak efendisinin hayatını kurtarırken kendi canından oldu.
Adada kaldıkları süre boyunca şans eseri söz konusu Courtney’e bir kurşun sıkılmıştı, cebinde yirmi bir şilin değerinde bir altın para olduğundan, kurşun oraya isabet edip altını bükmüş ve böylece kendisi korunmuştu, Courtney dönüşünde altını bana gösterdi ve hikayeyi anlattı.
Kral, Rhe Adası'ndaki kaybımızı ve Dük'ün karaya çıktığını duyduğunda, bu kadar çok yiğit adamın kaybedilmesine öfkelenmek veya ondan hesap sormak yerine, Dük'ü teselli etmek için haber göndererek bu kayıptan ötürü canını sıkmamasını, zira savaş talihinin böyle olduğunu bildirdi.
Rochelle'den bahsetmişken, tüm dünyaya ilan edeyim ki, buranın kaybedilmesinin yegane sebebi bizzat Hazretleriydi, çünkü Fransa Kralı'na kendi donanmasından sekiz veya on gemi ödünç vermişti, bu sayede daha önce Fransa krallarının yapabileceği her türlü muhalefete karşı kendi gemileriyle kendilerini her daim kurtarabilen Rochelliler'in gemileri batırıldı ve yok edildi.
Birçoklarının iddia ettiği gibi, bu gemileri Fransızlar'a Buckingham'ın zorlamasıyla değil de kendi rızasıyla ödünç verdiğinin anlaşılması için, belki de herkesçe bilinmeyen şu hadiseyi nakledeyim.
Koramiral olan Sir John Pennington, sekiz veya daha fazla kraliyet gemisini Fransa'ya götürmekle görevlendirilmişti, Oraya vardığında Fransızlar ona gemilerin Fransa Kralı'na Rochelliler'e karşı hizmet edeceğini bildirdiler ve şayet kendisi, yani adı geçen Sir John, bu görevde hizmet ederse, onurlu bir şekilde ödüllendirileceğini belirttiler.
Hakiki bir İngiliz olduğundan bu teklifi hor gördü ve görevi tamamen reddetti, gemileri Fransızlar'a teslim etmeden önce gizlice bizzat Kral'ın huzuruna çıktı ve Kral'ı Fransızlar'ın Rochelle'e yönelik niyetleri hakkında bilgilendirdi.
Fakat Kral yalnızca şöyle dedi, "Pennington, git ve gemilerini teslim et, onları Fransa'da bırak" ve ardından ibra edilmesi için kendi eliyle imzaladığı hususi veya gizli bir yetki belgesi verdi. Gemilerini Fransızlar'dan geri almak için çok uğraştı ve nihayetinde Sir John Pennington'ı Fransızlar'ın üzerine göndermek zorunda kaldı, o da yüzün üzerinde Fransız gemisine el koydu ve bizimkiler teslim edilene kadar onları elinde tuttu.
Şu husus dikkat çekicidir ki, gemilerimizde Rochelle'e karşı savaşan sadece iki denizcimiz vardı ve daha fazlası yoktu, Bunu denizcilerin onuruna naklediyorum.
Rochelle'in yıkımı tamamen Kralımızın hanesine yazılmıştır, nitekim ebedi utancı ve lekesi olacak şekilde haklı olarak da öyledir, zira Fransızlar'a gemi sağlamamış olsaydı, Rochelle bu şekilde ele geçirilemezdi.
Ve hakikaten inanıyorum ki, o zavallı Protestanların felaketlerinin zirvesindeyken Yüce Tanrı'ya Kralımız aleyhine döktükleri hazin feryatlar ve çektikleri ıstıraplar, Tanrı'nın öfkesinin merhum Kral'ın üzerine inmesini hızlandırmada son derece etkili olmuştur.
Onun bu eylemi, dünyanın her yerindeki Protestan prenslerin sevgisini kaybetmesine neden oldu ve kendi tebaası da bu eylemden sonra onu bir daha asla tam olarak benimseyemedi, aksine ya Protestan İnancına tam olarak bağlı olmadığını ya da sadece bir devlet hokkabazından ibaret olduğunu varsayarak günden güne ondan soğudu.
Bazılarının Buckingham'ı bu gemilerin ödünç verilmesinde aracı olmakla suçladığını biliyorum, bu ihtimal dahilindedir.
Her halükarda, Mart 1627'de Parlamento yeniden toplandı, Buckingham aleyhinde maddeler sunuldu ve Haziran ayında Ekim ayına kadar ertelendi, ardından Mart ayında feshedildi, çünkü Avam Kamarası William Laud aleyhinde protesto beyannamesi sunmuş ve onun mahvı için çalışmıştı.
Parlamentoda Buckingham aleyhine de maddeler sunulmuştu, ancak ikincisinden sonra, yani Buckingham, kuşatma altındaki Rochelle'in kurtarılması için denize açılmak üzereyken 23 Ağustos 1628'de bıçaklanarak öldürüldü.
Birçokları, Kral'ın Rochelle konusundaki bu değişken tavrından, yani önce Fransızlar'a Rochelliler'in gemilerini yok etmeleri için yardım edip, ardından Fransa Kralı'na karşı onların yanında yer almasından şikayetçi oldu, fakat bu nafileydi.
Bu yüzden bazıları onu, sığırları büyüleyip onlara zarar verebilen ama onları tekrar iyileştirme kudreti (Alkahest) [NOT: Metinde yazar "ability" kelimesini kullanmış olsa da, bağlam iyileştirme gücüne atıfta bulunmaktadır] olmayan kara bir cadıya benzetti.
Bu, kendisi ve tüm ulus için büyük bir kararsızlık ve büyük bir onursuzluk eylemiydi, her ne kadar ulusun bunda hiçbir payı olmasa da.
Kral'a Buckingham'ın ölüm haberi ilk getirildiğinde, bir vaazdaydı veya kilisedeydi ya da ibadetteydi.
Haber karşısında pek sarsılmış görünmedi, vaazın sonuna kadar büyük bir sabırla bekledi, yalnızca Maxwell'e derhal Dük'ün mektuplarının ve özel talimatlarının bulunduğu çekmecesine el koyması yönünde talimat verdi.
Birkaç saray dalkavuğu hariç, genel olarak tüm insanlar Buckingham'ın ölümüne sevindi, yine de onun ölümünden sonra sarayda veya devlette hiçbir şey düzelmedi, bu durum birçoklarının, krallıktaki tüm kötü yönetimlerin Buckingham'ın kötü tavsiyelerinden değil, çoğunlukla Kral'ın kendi aceleciliğinin yozlaşmış ve bozulmuş doğasından kaynaklandığını iddia etmesine yol açtı.
Madem Buckingham'ın ölümü üzerindeyim, onun öleceği ölüm şekli hakkında sık sık nasıl uyarıldığına dair gerçek bir hikayeyi şu şekilde nakledeyim.
Hatırladığım kadarıyla Parker adında yaşlı bir beyefendi, daha önce Dük'ün hizmetinde bulunmuş veya Dük'ün babasıyla yakın dostluğu olan ve artık köşesine çekilmiş biriydi, kendisine birkaç kez Dük'ün babası Sir George Villiers'ın suretinde veya imgesinde bir daemon [NOT: Burada koruyucu ruh veya hayalet kastedilmektedir] görünmüştü.
Bu daemon, Parker'ın yatak odasında hiçbir korkutucu eylemde bulunmadan, gürültü yapmadan defalarca yürüdü.
"Beni Leicestershire'lı eski Sir George Villiers, yani babası olarak çok iyi tanırsın, benden ona bunları ilet ve falan falan kişilerin," ki o sırada isimlerini zikretmişti, "nasihatlerinden ve arkadaşlığından uzak dursun, aksi takdirde mahvolacaktır, hem de aniden." Parker, son derece temkinli bir adam olmasına rağmen, tüm bu süre boyunca kendisinin bir rüyada olduğunu kısmen hayal etti ve daha sağlam temellere dayanmadan hareket etmek istemediğinden, Dük'e başvurmaktan kaçındı, çünkü Dük'e babasının sözlerini ve kendisine görünme şeklini anlatırsa (böyle hayaletlerin görünmesi alışılagelmiş olmadığından) kendisine gülüneceğini ve yaşlı olduğu için bunadığının düşünüleceğini düşündü, yaşlı adam için daha fazla rahatsızlık olmadan birkaç gece geçti.
Fakat çok geçmeden, eski Sir George Villiers tekrar göründü, odada hızlı ve öfkeli adımlarla yürüdü, Bay Parker'a kızgın göründü.
"Sana arzuladığım şeyi iletmeni söylemiştim, fakat bunu yapmadığını biliyorum. Aramızdaki tüm dostluk ve oğluma duyduğun büyük saygı adına, senden iletmeni istediğim şeyi ulaştırmanı istiyorum."
"Daha önce sana oğluma gitmeni emretmiştim." Kendisinden bu şekilde ricada bulunulduğunu gören yaşlı adam, iblise bunu yapacağına dair söz verdi, ancak önce durumu şöyle gerekçelendirdi, Dük ile konuşmanın kolay olmadığını, ölülerden böyle bir mesaj getirdiği için kendisini boş bir adam olarak göreceğini ve Dük'ün kendisine hiçbir şekilde inanmayacağını düşündüğünü belirtti.
Bunun üzerine iblis şöyle cevap verdi, "Eğer bu konuşmayı benden duyduğuna inanmazsa, ona öyle bir sır söyle ki," ve sırrın adını verdi, "bunu dünyada benden ve kendisinden başka kimsenin bilmediğini anlasın." Bay Parker artık uyanık olduğundan ve bu hayalin boş bir yanılsama olmadığından tamamen emin olarak, uygun bir fırsat buldu ve Dük'e babasının sözlerini ve hayaletin görünüş biçimini ciddi bir şekilde aktardı. Dük bu anlatılana içtenlikle güldü, bu da yaşlı Parker'ı duraksattı, ancak sonunda cesaretini toplayarak Dük'e, babasının hayaletine şu an doğru olduğunu gördüğü şeyi, yani küçümseme ve alaycılığı ilettiğini söyledi, "Fakat efendim," dedi, "babanız bu alametle size bildirmemi istedi ve bunun dünyada ikinizden başka kimse tarafından henüz bilinmediğini söyledi." Bunun üzerine Dük hayrete düştü ve çok şaşırdı, ancak bundan hiçbir uyarı veya ders almadı, aynı çevreyle düşüp kalkmaya, babasının Parker aracılığıyla yapılmamasını buyurduğu danışmanlarla istişare etmeye ve benzer eylemleri gerçekleştirmeye devam etti.
"Ve ona söyle, eğer kendini düzeltmez ve ona verdiğim nasihati dinlemezse, bu bıçak veya hançer," ve bununla birlikte cübbesinin altından bir bıçak veya hançer çıkardı, "onun sonunu getirecektir, sen de bunu yap." Parker, çok isteksiz olsa da, Dük'e bu son mesajı iletmeyi bir kez daha üstlendi ve öyle de yaptı, ancak Dük kendisinden kendisini bir daha böyle mesajlar ve rüyalarla rahatsız etmemesini istedi, artık yaşlı bir adam olduğunu ve bunadığını anladığını söyledi.
Ancak altı hafta sonra, babasının daha önceki ihtarı uyarınca bir bıçakla bıçaklandı ve Bay Parker, rüyanın veya görünün gerçekleştiğini gördükten kısa bir süre sonra öldü.
29 Mayıs 1630 Cumartesi günü, öğleden sonra bire doğru, şimdiki İskoçya Kralı doğdu. Ertesi gün Kral, oğlunun doğumu için Tanrı'ya şükretmek üzere Pauls-Cross'a geldi ve burada kendisine şu dizeler sunuldu,
Temmuz ayında BruntIsland'dan tehlikeli bir geçiş yaptı ve boğulmaktan zor kurtuldu. Ev eşyalarının veya gümüşlerinin bir kısmı kayboldu.
1634 yılında, sarayındaki hizipleşmelerden son derece rahatsız oldu, bu durum onu çok üzdü, ancak yavaş yavaş her şeyi yeniden düzene soktu.
Tüm krallık üzerine, halk arasında yaygın olarak Gemi Parası olarak adlandırılan genel ve büyük bir vergi koydu, çünkü bunun donanmanın bakımı için olduğu iddia ediliyordu, nitekim bunun büyük bir kısmı bu yolda harcandı ve denizcilerin ücretleri iyi ödendi, bu da iki yıl boyunca ulusun onuru için iyi bir kraliyet gemisi filosunun sefere çıkmasına vesile oldu.
Bu gemi parası, tamamen bir yenilik ve tebaayı haraca bağlayıp onları yıllık bir ödemeye aldatarak razı etmek için temiz bir oyun olduğundan, genellikle hoş karşılanmadı. Ben kendim o sırada yaşadığım yerde bunun tahsildarıydım.
Eğer o zamanlar ile şu an yaşadığım zamanı karşılaştırırsak, ordularımızı ayakta tutma gerekliliğinin bunu zorunlu kılması nedeniyle, vergilerde bile büyük bir fark göreceksiniz, zira şimdi askeriyeye yaptığım yıllık ödemeler, servetim eskisinden hiçbir şekilde daha büyük olmamasına rağmen, yirmi pounda çok yakın veya daha fazladır.
Bu gemi parasına karşı birçok cesur adam karşı çıktı ve sonunda Parlamento'da oylanarak kaldırıldı.
23. gün, Kral ve Canterbury tarafından İskoçlara zorla kabul ettirilmeye çalışılan yeni bir İbadet Kitabı yüzünden Edinburgh'da büyük bir karışıklık çıktı. Duymama göre, yaşlı bir kadın, rahip İbadet Kitabı'nı okurken taburesini ona fırlatarak kavgayı başlatmış.
Pek çok son derece ağırbaşlı teolog, hem Kral'ı hem de Canterbury'yi bu kitap için fazlasıyla suçlamaktadır, hatırladığım kadarıyla halka Komünyon'un yalnızca tek bir türde sunulmasına izin veriyordu.
Bununla birlikte, o sırada İskoçya'da Özel Meclis Üyesi olan bazı ağırbaşlı adamların basireti sayesinde, o kış boyunca İskoçya'da meselelerin üzeri örtüldü, ancak Mayıs veya Nisan ayında yeni kargaşalar baş gösterdi ve gerçekten de neredeyse o yozlaşmış Ortak Dua Kitabı'nın, o zamandan beri her iki ulusta da meydana gelen tüm acıların ve savaşların tek ve yegane nedeni olduğunu söyleyebilirim.
Eğer Majesteleri bu kusurlu kitabı ilk olarak İngilizlere dayatmaya çalışsaydı, çoğu insan bunu kabul edeceğimize ve ardından İskoçların da bunu yapmak zorunda kalacağına inanıyordu, çünkü o dönemde din adamları genellikle o kadar tembel ve uyuşuk asalaklardı ki, saray kayırmacılığı ve İngiltere'nin her bölgesindeki dünyevi makamlarla şımartılmışlardı ve öyle dalkavuk yalakalarıydılar ki, şüphesiz Yüce Tanrı'nın büyük eli bu işin içindeydi ki, o kaba İskoçlar ilk olarak buzu kırdılar ve bize küstah bir ruhban sınıfını kovmanın ve Kral'a direnmenin yolunu öğrettiler, zira Kral, vicdanlarımıza Yüce Tanrı'nın ilahi yasasına aykırı şeyleri gayrimeşru yollarla dayatmaya çalışıyordu.
1638 yılında, Fransa'nın Ana Kraliçesi ve İngiltere Kraliçesi'nin annesi, Fransa Kralı IV. Henry'nin dulu, İngiltere'ye ayak bastı ve 31 Ekim'de Londra'ya geldi.
Yanında çok az kişi vardı ve kendisine eşlik eden asilzadelerin sayısı pek azdı. Herkes buna son derece karşı olmasına rağmen, Kral onu son derece insani ve cömert bir şekilde karşıladı ve ağırladı, çünkü bu zavallı yaşlı kraliçenin gittiği her yerde veya ülkeye hemen ardından ya veba, savaş, kıtlık ya da başka bir felaketin geldiği gözlemlenmişti.
Girdiği her ülkeye nasıl bu denli uğursuzluk getirebildiği benim için anlaşılmaz bir muammadır, şu da bir gerçektir ve gayet iyi bilirim ki, gökyüzünün talihsiz bir yıldız kümesi altında doğan bazı insanlar (doğanın ötesinde ve tamamen ruhaniyet içinde yaşamadıkları müddetçe) giriştikleri her işte öylesine son derece başarısız olurlar ki, zengin olmak için ellerinden gelen en büyük gayreti gösterseler bile, mesleklerine başlamak için iyi bir sermayeye sahip olmalarının yanı sıra kendilerini daha iyi yüreklendirecek ve ilerletecek pek çok faydalı, yardımsever dosta ve imkana sahip olsalar dahi, elde edecekleri her şey zavallıca bir geçim sağlamaktan öteye gitmez.
Bu yaşlı Kraliçeye de çocukluğundan beri böylesi bir kötü talihin eşlik etmiş olması ve ikamet ettiği ülkelerde hemen ardından gelen felaketlerin uğursuz bir alameti sayılması pekala mümkündür.
Kasım ayında, İskoçya’daki büyük meclisin dağıtılması için ferman çıkarıldı, fakat bu pek az işe yaradı, zira İskoçlar, kendi keyiflerine uymayan fermanlar hariç, krallarının hiçbir fermanına veya emrine, istedikleri yerde ve zamanda uymamak gibi bir imtiyaza sahiptirler.
Bu ferman, İskoçlar tarafından alaya alındı ve hafife alındı, onlar da niyetlerinin ciddi olduğunu göstererek kendi savunmaları için bir ordu toplamaya başladılar ve yarı yarıya Papalık yanlısı olan Ortak Dua Kitabı’nı hiçbir şekilde kabul etmediler. İskoçların Ortak Dua Kitabı’na muhalif olarak bir ordu toplaması, ruhban sınıfımızın, en çok da tembel piskoposların kulaklarını kabartmasına yol açtı, bunlar bir araya gelerek, artık Türklerden bile daha çok nefret ettikleri İskoçlara karşı kurulacak bir ordunun masraflarını karşılamak üzere kendi Levi kabilesinden büyük miktarda para topladılar.
Pek çok nüfuzlu kişi saraya çağrıldı ve bir ordunun masraflarını karşılamak üzere büyük miktarlarda borç para vermeye zorlandı.
Kralın o sırada hazinesinde altı yüz bin pounddan fazla parası olduğunu bazılarından duymuştum, bu kadar tedbirli bir hükümdar ve sahip olduğu bu denli büyük gelirler için bu pek de büyük bir meblağ sayılmazdı.
Ordusu hemen ardından yola çıktı, başkomutanlığa büyük bir soyluluğa, cesarete ve kararlılığa sahip, ataları İskoçlara karşı pek çok kez mükemmel başarılarla komutanlık yapmış olan Arundel Kontu getirildi.
Bu seferde Krala bu ulusun soylularının çoğu eşlik etti, fakat büyük bir isteksizlikle, çünkü İngilizler ve İskoçlar neredeyse kırk yıldır bir arada, kardeş gibi, yerli halk gibi veya tek bir ulusun insanları gibi yaşamışlar ve gerek soylular ile seçkinler gerekse diğerleri birbirleriyle evlenmişlerdi, bu yüzden bu ulusun şimdi silahlanıp sadece birkaç hükmedici rahibin ve yarı Papalık yanlısı piskoposun, ayrıca bu burundan yakalamış hırıldayan rahipler tarafından tamamen parmağında oynatılan inatçı bir Kralın doymak bilmez ihtirasını tatmin etmek için İskoçlara karşı savaşa girmesini çok garip, gayrişerfi ve uygunsuz buluyorlardı.
Sıradan askerler de hiç memnun değildi ve bu göreve son derece isteksizce yürüdüler.
Nihayet her iki ordu günlerce karşı karşıya durdu, yine de her iki ordudan tek bir bitin bile öldürüldüğünü duymadım, çünkü İskoçlar İngilizleri kışkırtmaktan çok sakınıyorlardı, İngilizler de İskoçları gücendirmemeye aynı derecede niyetliydiler.
O yılın haziran ayında, İngiliz soylularının bunu çok arzulaması ve kolaylaştırmasıyla iki ulus arasında barış sağlandı.
Kralın kendisi, İskoçlarla olan bu birliğe herkesten daha fazla can atıyordu, bu durum şu anlatılacak hadiseden de anlaşılacaktır.
İngiliz ve İskoç soylularından bazılarının, İskoç soylularının sunacağı anlaşma veya barış maddelerini müzakere etmek üzere tayin edildikleri gün, her iki ulusun soyluları yerlerini aldıktan sonra, Arundel Kontu büyük bir ağırbaşlılıkla İskoçları, meşru krallarına karşı ordu toplayarak ve her iki ulusun huzurunu bozarak gösterdikleri tedbirsizlik ve isyankarlık nedeniyle azarlamaya başladı, yine de Kralın iyi niyetini övdü, onların bu büyük kışkırtmalarına ve kabahatlerine rağmen, haklı şikayetlerini dinlemeye çok meyilli olduğunu ve bu amaçla İngiliz ordusunun Başkomutanı olan kendisini ve konseyinden diğer bazı seçkin soyluları, o gün onlarla görüşmek, şikayetlerini ve kendilerini savunmak için ne söyleyeceklerini dinlemek üzere görevlendirdiğini belirtti.
Bu cesur adam konuşmasına devam ederken ve İskoçların kabahatlerini daha da büyütürken, birdenbire ve beklenmedik bir şekilde Kral I. CHARLES odaya girdi, İskoçların onaylanmasını veya kabul edilmesini istediği maddeleri getirtti, bunları neredeyse hiç okumadan hemen eline hokka ve kalemi alıp konseyinden hiç kimseye danışmadan imzaladı, bu durum İngiliz ulusunun soylularını o kadar memnuniyetsiz etti ki, İskoç maddelerinin imzalanmasının hemen ertesi günü hepsi aceleyle kendi yurtlarına döndüler, Kral ise geride kalarak günlük egzersiz niyetine, güvercin delikleri veya dokuz kuka denen değersiz bir oyunu oynadı.
Oyun arkadaşları da bu oyuna denkti.
Londra’ya döner dönmez, hatırladığım kadarıyla, bu maddeleri cellada yaktırdı, birini yapmakla kendisini ne kadar gülünç duruma düşürdüyse, diğerini yapmakla da o kadar zayıf ve basit bir muhakemeye sahip olduğunu gösterdi.
Fakat o dönemde çoğu kişi, İskoç maddelerinin yakılmasını, kendisine verilen tavsiyelere ve her kaşıntılı arzusunda onu felaketine varana dek pohpohlayan kibirli ruhban sınıfı ile piskoposların ısrarlarına bağladı.
Bu 1639 yılında pek çok unutulmaz hadise meydana geldi, ilk olarak, güneş ve ayın beş tutulması gerçekleşti, üçü güneş, ikisi ay tutulmasıydı, bizim ufkumuzda sadece güneş tutulması görülebildi, bu tutulma burada, Londra’da, 22 Mayıs Çarşamba günü öğleden sonra saat 3’ü 52 dakika geçe başladı, ortası saat 4’ü 52 dakikada, sonu ise 5’i 46 dakika geçe gerçekleşti.
51 dakika, 41 saniye, tüm devam etme süresi 1 saat 54 dakikaydı, gökyüzünün hiyerarşi (hiyerarşi) şeması aşağıdadır.
Kral, tutulmanın tam gerçekleştiği sırada İskoçlara karşı seferdeydi ve orada onunla birlikte olan bazılarının dediklerine göre, yılın mevsimi ve güneşin yüksekliği göz önüne alındığında, hayatlarında bundan daha keskin soğuk bir gün hissetmemişlerdi.
Bu tutulmanın kehanet kısmıyla pek az ilgilenmekle birlikte, tutulmanın başlangıcında Mercury (cıva) gezegeninin ruhban sınıfını temsil ettiğini ve Mars ile kavuşuma yakın bir konumda gerilediğini söyleyebilirim, bu durum ruhban sınıfı için kötü bir alametti.
Tutulmanın ortasında ay onların göstergesiydi, yanık konumdaydı ve ejderhanın kuyruğuna yakındı, bu da rahipler için büyük bir felakete işaret ediyordu. Bu tutulma, Kral için dostları İskoçlar tarafından yapılacak büyük bir ihanete ve uğrayacağı zarara delalet ediyordu, tutulmanın gerçekleştiği derece, neredeyse onun doğum haritasındaki güneşin tam karşıt derecesindeydi.
Bu tutulma onun sıkıntılarının ya da bu sıkıntıların başlangıcının göstergesi olduğu gibi, 1648 yılında Boğa burcunda gerçekleşen ay tutulması da çektiği acılara son verdi.
Bu tutulmanın etkileri en çok İspanya Kralı üzerinde hissedildi, çünkü tutulma tam olarak yedinci evin derecesine düşüyordu, öyle ki 11 veya 12 Ekim 1639'da, İngiliz kıyılarında ve burnumuzun dibinde, neredeyse limanımızın içinde, Hollandalılar onun büyük bir donanmasını yaktı ve batırdı, donanmada bulunan ve Flanders'a çıkarılması planlanan pek çok zavallı can can verdi.
Bazılarının, İspanyol donanmasıyla taşınan sekiz bin adamın Majestelerine yardım etmek üzere buraya çıkarılmasının amaçlandığını iddia etmekten çekinmediklerini biliyorum, ancak bu tamamen gerçek dışıydı, zira Majesteleri emretmiş olsaydı, Kent'e çıkmalarına kim engel olabilirdi?
Şundan eminim ki İspanyollar, limanımıza bu kadar yakın bir yerde helak olmalarına göz yumduğu için Majestelerine kırıldılar.
Ayrıca Majestelerinin kendilerine vaat ettiği ve görünüşe göre ihtiyaç duydukları mühimmat ve barutun, memurlarımızın ihmali veya ihaneti nedeniyle yenilgiye uğrayana kadar kendilerine ulaştırılmamış olmasını da şikayet konusu ettiler.
Donanmadaki bu sekiz bin İspanyolun hikayesinin aslı şuydu.
Hollanda'da, İspanya Kralı'nın egemenliği altında, Walloonların yaşadığı bir bölge vardı ve bu halkın Kral'a karşı son derece soğuk olduğu biliniyordu, şimdi bunları Walloonların arasına çıkardıktan sonra, o halktan pek çok kişi İspanya'ya nakledilecekti.
Majesteleri İspanyol ve Hollanda filolarını ve bunların yakınlaşmasını ilk duyduğunda, yanında duran birine, "Keşke her iki donanmadan da sağ salim kurtulsaydım" demişti. Onun hakkında erdemli ya da kusurlu yönleriyle gerçeği söylemek ona haksızlık etmek değildir, ancak her ufak başarısızlıkta onu suçlu ilan etmeyi barbarca ve dürüst, ahlaklı bir insanın harcı olmayan bir davranış olarak görüyorum.
Bu unutulmaz yılda İskoçlar, kendi aralarında aldıkları bir kararla tüm piskoposları dışarı attılar, bu piskoposlar daha sonra buraya sığınarak Canterbury'nin aracılığıyla geçimleri için büyük ve cömert ödenekler aldılar. Majesteleri piskoposların sınır dışı edilmesini o kadar kötü karşıladı ki sevgili yurttaşları İskoçların küstahlığını cezalandırmaya karar verdi, bizimle olan ticaretlerinin yasaklanmasını ve gemilerine el konulmasını emretti, bu durum İskoç ulusunu o kadar öfkelendirdi ki 1640 yılında yeniden silaha sarıldılar.
Kral, nisan ayında İskoçlar meselesini görüşmek üzere bir Parlamento topladı, ancak bu Parlamento, İskoçlara karşı kurmayı planladığı ordunun masrafları için ona tek bir kuruş bile vermedi, bu yüzden mayıs ayında Parlamentoyu feshetti, bu durum tüm ülkede büyük bir hoşnutsuzluğa yol açtı ve İskoçlara büyük bir cesaret verdi, bunun üzerine orduları aniden hazırlandı ve cüretkarlıkları o dereceye vardı ki davet edilmeksizin, 17 Ağustos 1640'ta İngiltere'ye girdiler.
Kral onlara direnmek için İngilizlerden oluşan bir ordu hazırlar, ancak sıradan askerlerin bile genel eğilimi öyleydi ve Canterbury Başpiskoposu William Laud'a karşı o kadar büyük bir nefret besleniyordu ki sıradan askerlerin gözü Parlamento'dan başka bir şey görmüyordu, tek bir İngiliz bile artık güçlü Newcastle kasabasına sızmış olan İskoçlara karşı savaşmak istemiyordu, askerlerimiz isyankar, subaylar ise genel olarak bu göreve karşı isteksizdi, bazı bölgelerde yeni askere alınan askerler subaylarını öldürdü ve gitmeyi reddetti.
Tüm bu kargaşalar, meclislerinde bu savaşların sürdürülmesi için büyük bir yardımda bulunan ve kendi kürsülerinden cemaatlerine dinsiz İskoçlara karşı seslerini yükseltmelerini, halkı sanki kafirlere veya Türklere karşı savaşıyormuş gibi istekle yardım etmeye ikna etmelerini emreden piskoposlar ve ruhban sınıfı tarafından sürekli desteklenen Kral'ı savaştan vazgeçirmeye yetmedi.
Majesteleri soylulara bu Kuzey seferinde kendisine eşlik etmelerini yeniden emretti, onlar da York'ta ona gönülsüzce ve oldukça zamansız bir şekilde eşlik ettiler.
Herkes bu savaşın, soyluların küçümsemeye ve hor görmeye başladığı, İngiltere'nin seçkinleri ve köylülerinin ise son derece nefret ettiği ruhban sınıfı tarafından kışkırtıldığını biliyordu, çünkü tam da bu dönemde yüksek komisyon mahkemesi ve diğer ahlaksız mahkemeler, bir kaza eseri oraya yolu düşen herhangi bir beyefendinin şahsına ve mülküne karşı en korkunç adaletsizlikleri uyguluyordu.
Ayrıca Londra doğumlu, babası Cheapside'da oyuncak bebek ve benzeri seyyar satıcılık malları satan Norwich Piskoposu Wrenn adında biri vardı.
Bu adam bir gün Yüksek Komisyon Mahkemesi'nde yargıçlık makamında otururken son derece küstahça, "Bir Sanat Muallimi veya bir rahibin, İngiltere'deki herhangi bir beyefendi kadar saygın bir adam olduğunu görecek kadar yaşamayı umduğunu" açıkça söyledi. Ve şüphesiz bu küstah vatandaşın oğlunun kibri, ruhban sınıfının çöküşünün başlıca nedenlerinden biri olmuştur.
Bu Wrenn ile ilgili olarak, Canterbury'nin onu kayırdığını ve saray ile kilisede sahip olduğu o dini makamlara getirdiğini biliyorum.
Ayrıca Canterbury'ye odasında hizmet eden bazılarından duyduğuma göre, Canterbury sık sık bu Wrenn'in aceleci eylemlerinin ve haksız uygulamalarının ruhban sınıfını mahvedeceğini söylerdi, ancak onun yükselmesinin tek vesilesi kendisi olduğu için, onun aleyhine olacak bir şey yapamıyordu, aksi takdirde bu durum kendisinin ve genel olarak ruhban sınıfının itibarsızlaşmasına yol açacaktı, ayrıca kilise mensupları için bir utanç ve alay konusu, tüm ulus için ise olağanüstü bir bela olan böylesine değersiz ve kibirli bir adamı kayırdığı için kendi içinde de büyük pişmanlıklar yaşıyordu.
Çünkü Norfolk ve [okunamadı] bölgelerindeki pek çok dindar kumaş tüccarına eziyet edip onları cezalandırması üzerine
Suffolk, kendi ülkelerini terk etmek, kendilerini ve ailelerini Birleşik Eyaletler’e atmak zorunda kaldılar, burada Hollandalılara giyim sanatını ve imalatını öğreterek bu ulusun tamamen yoksullaşmasına yol açtılar.
Hatırladığım kadarıyla, 1639 veya 1640 yılı civarında, Londra vatandaşları, İrlanda’dan Sir Phillips adında yoksul bir şövalye tarafından feci şekilde hırpalandı, bu kişi, Londra-Derry civarındaki bazı alt görevlilerinin İrlanda’da işlediği iddia edilen belirli uygunsuz davranışlar nedeniyle onlara karşı bir dava dilekçesi sundu.
Gerçektir ki, Londra vatandaşları, Kral James’in tahta çıkışı sıralarında veya çok geçmeden, son derece büyük masrafları kendilerine ait olmak üzere, İrlanda’nın kuzeyinde medeni bir yerleşim kurmak için büyük sayılarda kendi kolonilerini gönderdiler.
Kral James’ten geniş bir berat almışlardı ve bu yerleşimi kurup geliştirmeleri için kendilerine birçok ayrıcalık tanınmıştı.
Otuz yılı aşkın bir süre boyunca oradaki kendi topraklarına barış içinde sahip oldular, kendilerine tahsis edilen bölgelerde birçok güzel pazar kasabası, bir veya daha fazla şehir ve birçok kilise inşa ettiler.
Ancak 1639 veya 1640 yıllarına yaklaşıldığında, bu Sir Phillips vatandaşlardan bazı mantıksız taleplerde bulundu, bunlar reddedilince de kin besleyerek, Londralıların görevlilerinin uygunsuz davranışları için Star-chamber mahkemesinde Londralılara karşı davasını açtı, davayı duruşmaya taşıdı, Star-chamber mahkemesi Londralılara ağır bir para cezası verdi, yerleşimlerinin Kral’a devredilmesine hükmetti, Kral da bunları kendi mülkü olarak hırsla ve açgözlülükle yuttu.
Tam da bu sıkışık zamanda gerçekleşen bu eylem, vatandaşların ruhunu öyle bir acıttı ki, borç para vermeleri için özel olarak davet edilmelerine ve ellerinde her zamankinden daha fazla imkan bulunmasına rağmen, İskoçlara karşı veya Hazretlerinin bu İskoç seferinin ilerlemesi için hiçbir yardımda veya para katkısında bulunmak istemediler.
Şehrin uğradığı bu felaketleri ve kayıpları, her ne kadar tutulma Londra’nın yükseleni olan İkizler burcunda gerçekleşmiş olsa da, doğrudan 1639 tutulmasına bağlamıyor veya ondan kaynaklandığını iddia etmiyorum, yine de şüphesiz ki bu tutulma, doğal bir yolla onlara büyük zararlar geleceğini tehdit veya işaret etmekteydi, felaketleri açıkça gösteriyordu ama nedeni değildi.
Nihayetinde hem İskoçların hem de İngilizlerin rızasıyla silahlara ara verildi.
Sonuç getirmeyen bazı ufak tefek çatışmalar yaşandı.
Kral, işini görmesi için başka hiçbir çare düşünülemeyeceğini ve sıradan askerin İskoçlarla savaşa girmeyi oybirliğiyle reddettiğini gördüğünde, kendisine eşlik eden İngiliz soylularının sürekli ve hararetli arzusu üzerine, nihayet büyük bir isteksizlikle 3 Kasım 1640 günü toplanacak başka bir Parlamento için çağrı yapmaya razı oldu.
Ancak bu arada anlamalısınız ki, Kral İngilizleri İskoçlara karşı hiçbir şekilde savaşa sokamayacağını anladığında, o zamanki İrlanda Genel Valisi olan, doğum itibarıyla Yorkshirelı bir beyefendi olan ve saray makamlarıyla zehirlenip Kraliyetçi olana dek geçmişte kendisine karşı büyük bir mücadeleci olan, ardından İrlanda Genel Valisi yapılan, yaşayan tüm İngilizler arasında en nadide yeteneklere ve en derin muhakemeye sahip adam olan Strafford Kontu, eski adıyla Sir Thomas Wentworth’ü İrlanda’dan çağırtmıştı, evet, ortaya çıkan bu anlaşmazlıkları çözmek üzere kendisiyle istişare etmek için bu Strafford’u çağırtmıştı. Strafford, Canterbury ile istişare eder, hepsi boşunadır, çünkü Piskopos kilise işleri dışındaki her konuda tam bir ahmaktı, ilahi takdirin eli artık Parlamento ve halkın ortak çıkarı ile birlikte hareket ediyordu, onlar da tüm kamusal ruhlu insanların hamisi haline gelmişlerdi, Kral ise günden güne zayıflıyordu. Nisan 1641’de Parlamento, Strafford’u çeşitli uygunsuz davranışlar, vatana ihanetler, zorbalıklar ve benzerleriyle suçladı.
Parlamento bu işin peşini öyle gayretle bıraktı ki, Strafford dünyadaki herhangi bir fani insanın yapabileceği kadar iyi konuşup kendisini savunmasına rağmen, yine de suçlu bulundu, ölüm cezasına çarptırıldı ve öldü.
Arundel Kontu Thomas’ın Yüksek Saray Nazırı olduğu sırada, Kral onun ölüm fermanını ya bizzat ya da temsilcileri aracılığıyla imzaladı.
Böylece bu ulusun yetiştirdiği en bilge siyasetçi olan Strafford öldü.
Herkes Kral’ı bu adama karşı gösterdiği sadakatsizlik ve korkaklıkla suçlar, zira kendi vicdanında Strafford’un vatana ihanetten veya ölümden suçlu olmadığına, yalnızca uygunsuz davranışlarda bulunduğuna kanaat getirmiş olmasına rağmen, yine de ya kendi eliyle ya da temsilcileri vasıtasıyla fermanı imzalamıştı.
Bazıları, aynı kalemle ve aynı zamanda hem Strafford’un fermanını hem de her iki Meclisin rızası olmadan feshedilemeyecek olan üç yıllık veya kalıcı Parlamento Yasasını imzaladığını söyler.
Birçoğu, Kraliçe’nin onu bu iki şeyi yapmaya ikna ettiğini iddia eder, diğerleri ise bunu Hamilton’a yükler.
Bunu kimin yaptığı veya onu kimin ikna ettiği önemli değildir, bu onun yıkımı oldu.
İskoçları İngiltere’ye kimin davet ettiği meselesi o kadar büyük değildir, bazıları Pym, Hampden ve diğer birkaç beyefendinin bunda aracı olduğunu düşündü. Bunun doğru olması ve Kral’ın da bunu bilmesi ama çare bulamamış olması son derece muhtemeldir.
Yine de Parlamento, siyaset ve muhakeme gereği İskoçlara kayıpları için yüklü miktarda para verdi ve bu krallığı terk etmelerini emretti, onlar da öyle yaptılar, böylece Ağustos 1641’de Kral, oradaki mevcut tehditkar anlaşmazlıkları yatıştırmak ve çözmek amacıyla İskoçya’ya gitti.
Aynı Ağustos 1641 ayında, Fransa’nın yaşlı Ana Kraliçesi’nin, Arundel Kontu Thomas’ın eşliğinde Londra’dan ayrılışını seyrettim.
Fani dünyanın hazin bir manzarasıydı bu, yaşlı, zayıf, çökmüş, zavallı bir Kraliçe’nin, mezara girmeye hazırken buradan ayrılmak zorunda kalışını, bu dünyada kendisine zorlu talihinin lütfettiği yer dışında hiçbir sığınacak yer kalmadığını görmek benim ve diğer pek çok izleyicinin gözlerinden yaşlar akıttı.
O, Avrupa’nın yegane görkemli ve muhteşem kadını olmuştu, Fransa’da yaşamış en büyük Kral’ın eşi, bir Kral’ın ve iki Kraliçe’nin annesiydi.
Kral, Arundel Kontu’nu pek sevmezdi, zira kendisi sert ve ağırbaşlı bir tabiata sahipti, saray yeniliklerine veya dalkavuklarına tahammül edemezdi, müttefikleri bakımından güçlüydü.
Fakat her şeyin üstünde başlıca bir neden vardı ki, o da Arundel Kontu’nun, Strafford’un davasında Yüksek Saray Nazırı ve Yargıç sıfatıyla onun vatana ihanetten suçlu olduğu yönünde oy vermesiydi.
Kont da birkaç yıl önce Kral’a kendi yüce gönüllülüğünü, Kral’ın ise kendisine ve ailesine karşı gösterdiği nankörlüğü hissettirmişti.
Mesele şöyle vuku bulmuştu, bir rahip, Kral’ın bir kilise mülkü üzerinde hakkı olduğunu iddia etmiş, Kont ise bu hakkın kendisine ait olduğunu savunarak dostu ve destekçisi Canterbury’yi yanına çekmişti.
Konu üzerinde pek çok tartışma yaşandı, zira Arundel hiç de ahmak biri değildi ve hakkını cesurca savundu.
Canterbury ise rahibi hararetle desteklemekteydi ve Kral’ı meseleye müdahil olmaya veya konuyu bizzat dinlemeye ikna etmişti.
Kral, birtakım zayıf delillere dayanarak mülkün kendisine ait olduğunu iddia etti.
Kont, Kral’ın dikbaşlılığını, kendisine ve meşru hakkına karşı ehemmiyetsiz bir rahibin tarafını tuttuğunu görünce, o asil mizacının bir gereği olarak şöyle dedi, "Efendimiz, bu kilise mülkü [okunamadı] büyükannenize beslediği hürmetle alakalıydı." Bu, can yakıcı ve tam hedefine ulaşan bir konuşmaydı, Kral’ı öylesine hayrete düşürdü ki oldukça yumuşak bir tonda cevap verdi, "Lordum, bu kilise mülkü yahut ihtilaf konusu olan bu değersiz şey yüzünden size ve ailenize olan hürmetimin sarsıldığını düşünmenizi istemem."
O tarihten sonra Kont, Kral’ın eylemlerinden pek hoşnut kalmadı ve bu sebeple Ana Kraliçe ile birlikte ülkeden ayrılmak için bu uygun fırsatı değerlendirdi, birisi ona Majestelerinin kendisini özleyeceğini söylediğinde Kont, "Islıklanmaya değmeyen köpek, iyi bir köpek değildir" dedi, "ve her ne kadar kendisi bir Kral olsa da, Arundel’in kendisine olan sevgisini arayacaktır."
Birkaç yıl önce bu Kont, Padua’da vefat etti, kendisi İngiliz milletinin kadim asaletinin ağırlığını ve heybetini muhafaza eden son temsilcisiydi, eski eserlerin ve İngiliz milletinin büyük bir hamisiydi.
Şehirde tuğla ile inşa etme şeklindeki yeni yapı tarzını başlatarak şehrin güvenliğine ve ülkedeki ormanların korunmasına büyük katkı sağladı.
Nüfuzunu kaybetmiş soyluların büyük bir koruyucusuydu, İngiltere Baş Mareşali (Lord High Marshal) sıfatıyla köylülere ve halk tabakasına karşı fazlasıyla katı bir tutum sergiledi, bu yüzden onlar tarafından hiç sevilmedi, aksine kendisinden nefret edildi.
Buna mukabil, soylular ve seçkinler sınıfı onun aziz hatırasına çok şey borçludur.
Ekim 1641’de İrlandalılar oybirliğiyle isyan ederek, mevcut idare tarzı sebebiyle kendilerini kurtaracak güçten yoksun olan zavallı İngilizleri katletti.
İşin aslı şudur ki, isyanı bastırmak için başlangıçta izlenen yöntem isyana yalnızca destek sağladı, zira bazı İrlandalı soylulara güvenilip birçoğu silahlandırılınca, onlar da yerli İrlandalı olan kendi akrabalarını silahlandırdılar, silahları ele geçirir geçirmez de İngilizlere karşı apaçık birer hain kesildiler.
Burada, İngilizlerin katledilmesinin Kral’ın rızası yahut İrlandalılara verdiği bir yetkiyle mi gerçekleştiği hususunda büyük bir soru işareti ortaya çıkacaktır.
Pek çok kimse sözlü olarak ve basılı yayınlarda açıkça onun böyle alçakça bir eylemden suçlu olduğunu ileri sürdü, ancak ben buna inanamıyorum, zira İrlandalıların böbürlenerek bahsettikleri o yetki belgelerinin ne olduğuna dair hiçbir zaman kesin bir bilgi edinemedim, bunlar yalnızca Katolik İrlandalıların başkalarını kendi taraflarına çekmek ve Kral’ın yetkilendirmesiyle hareket ettiklerini söyleyerek birçoklarını kandırmak amacıyla uydurdukları iddialardan ibaretti.
Eğer bu doğru olsaydı, Rochelle’in yıkımına verdiği destekten çok daha ağır bir cürüm teşkil ederdi, fakat hem bir Protestan, hem bir Hristiyan, hem de bir Kral olarak kendisinden daha hayırlı şeyler ummak isterim.
Yine de bana öyle geliyor ki, son dönemde onun adına neşredilen kitapta bu hususta tatmin edici bir açıklama sunulmamıştır.
Kral’a yöneltilen ve o kitabın hiç değinmediği yahut cevaplamadığı iki temel suçlama mevcuttur.
İrlandalılara karşı öylesine şefkatli yaklaşmıştır ki, İrlanda’daki o isyancılara karşı kırktan fazla ferman çıkarılmasına müsaade etmemiş, onlar da ya hiçbir işe yaramamış yahut çok geç kalındığı için zamansız olmuştur.
Ayrıca onlara olan teveccühünü göstermek adına, Sir Edward Walker tarafından kaleme alınan ve kendisine sunulan İrlanda isyanına dair bir el yazmasında, bizzat kendi eliyle "İrlandalı isyancılar" ifadesini silip yerine "İrlandalı tebaalar" yazdığını biliyorum, bunu bizzat müşahede ettim.
İkinci olarak, Parlamento İrlanda’daki İngiliz askerleri için giyecek ve diğer zaruri malzemeleri gönderirken, Kral bunlara yolda el koymuş, Parlamento’ya karşı İngilizleri ve Gallileri silahlandırıp donatmıştır.
Onun tasvirini kaleme alan yazar, bu eylemlerin gerekçelerine hiç değinmemiştir.
Kasım 1641’de, Parlamento henüz dağılmamışken Kral Londra’ya gelir, kendisi için tertip edilen en muhteşem törenlerle karşılanır, yolda altın zincirler takmış yüzlerce kişi tarafından karşılanır ve artık her yerde yalnızca "Hozana, evine hoş geldin, Majesteleri hoş geldiniz" nidası yükselir. Kraliçe, Kral ile Parlamento arasında bir kopuşun yakın olduğunu sezerek, siyasi bir hamleyle şehri onun tarafına çekmeyi düşündü.
Kral vatandaşlara güzel sözler söyler, onlara İrlanda’daki topraklarını geri vereceğini vaat eder, ki bu asla yerine getiremeyeceği bir vaattir.
Hatırladığım kadarıyla, onların ricası üzerine Noel’i Whitehall’da geçirdi, oysa niyetinin burayı Hampton-Court’ta geçirmek olduğu biliniyordu, ayrıca bazı belediye meclis üyelerine şövalyelik unvanı verdi.
İskoçya dönüşünde, her iki meclise hitaben yaptığı konuşmada, o krallığı beklenebilecek en sakin ve iyi durumda bıraktığını iddia etti.
Eğer İskoçları memnun etmeden bıraktıysa şeytan bunun neresindeydi, zira onlara talep ettikleri her şeyi vermiş, arzuladıkları yahut talep ettikleri her şeyi imzalamış, o geniş vicdanlarının isteyebileceği her şeyi onaylamıştı.
Fakat Ocak 1641’de, Kral ile Parlamento’nun iki kanadı arasındaki anlaşmazlıklar sebebiyle ve kısmen de her gün Parlamento binasına bazen oldukça kaba bir tavırla gelen yüzlerce vatandaş yüzünden, üzerimize bir musibet denizi çökmeye ve uzun süredir devam eden saadetimizi boğmaya başladı.
Gerçek şu ki Kral, her iki meclise bu denli gürültülü ve uygunsuz bir tarzda yapılan bu sık müracaatlardan hoşnut değildi, bunun üzerine en kötüsünden endişe ederek (bizzat iddia ettiği üzere) Whitehall önünde muhafız birliklerinden oluşan bir nöbetçi karakolu kurdurdu.
Ayrıca Whitehall bünyesinde, her an hazır bulunmaları için kılıçları yanlarında gezen pek çok başıboş beyefendi ve bazı oldukça kibar kimseler bulunduruyordu.
Doğrusu, insanların endişeleri artık iyice büyümeye başlamıştı ve pek çok kişi, Kral’ın Parlamento’nun faaliyetlerine karşı öfkeyle dolmaya başladığını ve onlara karşı bir savaş niyetinde olduğunu sezmekteydi, zira kendisinden bu yönde bazı sözler sadır olmuştu.
Bir gün, sıradan yurttaşların daha kaba olanlarından bazılarının Whitehall yakınından geçtiği sırada, gayretkeş bir yurttaşın ister istemez, "Piskoposlara Hayır" diye bağırması vuku buldu, Whitehall’dan çıkan bazı beyefendiler, eğer söz yetecekse bu ahmağın küstahlığını kelimelerle, yetmeyecekse anlaşıldığı üzere darbelerle cezalandırmak istedi, her iki taraf arasında sözlü olarak ne geçtiğini kendilerinden başkası bilmiyordu, askerden ziyade laf ebesi olan yurttaş yaralandı ve duyduğuma göre, o sırada aldığı yaralardan ötürü hayatını kaybetti.
Pek çok kişi tarafından iddia edilmiştir ki, bu adamın incindiği ve yaralandığı yerin tam üzerinde veya yakınında, son KRAL’IN başı kesilmiş, İDAM SEHPASI tam o noktanın üzerinde kurulmuştur.
Westminster’a bu şekilde akın etmeyi adet edinen o insanlar veya yurttaşlar, çoğunlukla kendileri de alt veya orta tabakadan kimselerdi, aralarında Belediye Meclisi Üyeleri, Tüccarlar veya Avam Kamarası Temsilcileri yoktu, ancak daha üst tabakadan bazı kişilerce kışkırtılmışlardı, yine de çoğunluğu ya kamusal bir ruha sahip ya da halkın genelinden daha dindar bir hayat süren kimselerdi, genellikle Püritenler olarak adlandırılırlardı ve piskoposların zorbalığı altında acı çekmişlerdi, genel olarak çok dürüst ve iyi niyetli insanlardı.
Bazı münferit ahmaklar veya başkaları, belki de zaman zaman aralarına karışıyor, bu durum daha ağırbaşlı olanların büyük ölçüde aleyhine oluyordu.
Giyim kuşamlarında mütevazı, ancak dillerinde serttiler, başlarındaki saçlar, çok azında kulaklarından daha uzundu, bu yüzden Westminster’da çığlıklarıyla boy gösteren bu kişilere, bir lakap olarak Yuvarlakkafalılar denmeye başlandı.
Saray mensupları ise uzun saçlar ve bukleler bırakıp her daim kılıç kuşandıklarından, nihayetinde bu adamlar tarafından Süvariler [NOT: İngiliz İç Savaşı'ndaki Kraliyet taraftarı "Cavalier" grubu] olarak adlandırıldılar, bu kopuk dil bir süre kullanıldıktan sonra, Parlamentoya bağlı olanların tümü Yuvarlakkafalılar, Majestelerinin yanında yer alan veya onun için ortaya çıkanların tümü ise Süvariler olarak anıldı, halktan çok az kişi Süvari kelimesinin gerçek manasını biliyordu.
Bununla birlikte, yurttaşların beyefendilere, bilhassa saray mensuplarına karşı mevcut nefreti öyle bir raddedeydi ki, şehre girmeye cesaret edebilen pek azdı, girenler ise muhakkak hakarete uğruyor ve hırpalanıyordu.
O dönemde şehirdeki karışıklıklara dair gözlemlediklerimi açıkça ve samimiyetle ifade etmek gerekirse, durum şuydu.
Birincisi, az çok inançlı olan yurttaşların maruz kaldığı acılar, bu Kral’ın saltanatı boyunca öyle büyük olmuştu ki, Yüksek Komisyon Mahkemesi veya Yıldız Odası Mahkemesi tarafından sürekli hırpalanıp ezildiklerinden, göğüslerinde özgürlük ruhu barındıran insanlar olarak, feryatlarını ve uğradıkları zulmü medeni bir üsluptan ziyade bu şekilde gürültülü bir tarzda dışa vurmaktan adeta memnuniyet duyuyorlardı, zira şundan emindiler ki, eğer bu Parlamento bir kez daha feshedilecek olursa, burnu havada ruhban sınıfı ve diğer haddini aşan yöntemlerle gerilecek, kırbaçlanacak ve her şeylerinden soyulacaklardı.
Kral’dan bekleyebilecekleri herhangi bir düzelme hususunda ise onun mizacını çok iyi biliyorlardı, Parlamento döneminde sık sık sıkıntıları gidereceğine dair sözler verse de, en yakın dostu dahi, Parlamentonun kapalı olduğu dönemde tebaasının hayrına onun tarafından yapılmış tek bir icraat ortaya koyamazdı.
Kaybedenlerin genellikle konuşmaya hakkı vardır, yurttaşların da öyle oldu.
1641 yılının bu Noel dönemi boyunca, Saray’da özel fısıldaşmalardan, Kraliçe ve grubu tarafından yürütülen gizli konseylerden başka bir şey yoktu, Kral da birçok gece çok geç saatlere kadar onlarla konseyde oturuyordu.
Bu gizli istişarelerin hususi neticesinin ne olduğu, çok geçmeden anlaşılacaktı.
Hangi meşum konseyin kılavuzluğunda hareket ettiğini bilmiyorum, ancak Kral şahsen o zamanki Avam Kamarası’na gitti ve kendisine ulaştırılan bazı istihbaratlar doğrultusunda, buranın önde gelen beş üyesinin teslim edilmesini talep etti.
Portre adıyla anılan o kitapta, beş üye hakkında adaletin yerine getirilmesini talep etmek üzere Avam Kamarası’na gittiğini iddia etmekte ve şöyle demektedir, "Krallıklarımı birbirine katmak üzere giriştikleri bazı kanunsuz yazışmaları ve taahhütleri ifşa ettiğini düşündüğünü" belirtmektedir. Bazı belgelere ve benzeri şeylere ulaşmaya çok yaklaştığını itiraf etmektedir.
Görüldüğü üzere, kendisinin de itiraf ettiği gibi, bu üyeler aleyhinde kendi şahsi düşüncelerinden başka hiçbir delil yoktur.
Şüphesiz ki, eğer Avam Kamarası’ndan onlar aleyhinde adalet talep etmiş ve suçlamasını ispatlamış olsaydı, bunu elde edebilirdi, fakat şahsen onları tevkif etmeye kalkışması ve kendisinin de (niyet ettiği üzere) yargıç rolüne soyunması son derece adaletsiz bir durumdu.
Ve kesinlikle, eğer onları ele geçirmek elinde olsaydı, bu üyelere de, sebepsiz yere Tower’a kapattığı ve ölene dek ne serbest bıraktığı ne de tutuklanma sebebini gösterdiği Elliot’a yaptığı gibi davranacaktı.
O esnada Parlamento binasının kapılarında, yanında halberd (balta mızrak) taşıyan birçok beyefendiden müteşekkil bir muhafız birliği bulunuyordu.
Doğrusu, o sırada Kral’a refakat eden o beyefendiler tarafından Meclis üyelerinden herhangi birine karşı bir nezaketsizlik yapıldığını duymadım, zira Majesteleri onlara aksi yönde kesin emirler vermişti.
Kral’ın bu fevri hareketi ona tacına mal oldu, çünkü o, Parlamentoda toplanmış olan Avam Kamarası’na girerek ayrıcalıkları ihlal eden ilk veya bu derece tedbirsiz davranan ilk kral olduğu gibi, bu eşi benzeri görülmemiş talebiyle kendisini tamamen bitirdi ve uzlaşma ihtimalini neredeyse tamamen ortadan kaldırdı, ne kendisi onlara güvenmek istiyordu ne de kendilerini defalarca yarı yolda bırakmış olan ona onlar güveniyordu.
Tam da o gün Whitehall’da, Kral’a Avam Kamarası’na kadar eşlik edecek olanların kullanımı için Tower’dan yeni getirilmiş olan balta mızrakların konulduğu odada yemek yemek benim şansımdı.
Sir Peter Wich, biz henüz yemeğimizi tamamen bitirmeden bulunduğum odaya girdi ve silahların içinde bulunduğu sandıkları kırarak açtı, bu durum orada bulunan hepimizi ürküttü.
Bununla birlikte, grubumuzdan biri kapıdan dışarı çıkmayı başardı ve derhal bazı üyelere Kral’ın Meclis’e gelmek üzere hazırlık yaptığını haber verdi, aksi takdirde inanıyorum ki o üyelerin tamamı veya bir kısmı Meclis’te yakalanmış olacaktı.
Benim bundan sonra yapabileceğim tek şey ise derhal oradan uzaklaşmak oldu.
O gün komşularımdan bazılarının Whitehall’daki muhafız karargahında olduğunu öğrendim, kendilerine Kral’ın mevcut niyetini aktardım ve refah ya da felaketimizin bağlı olduğu Parlamentoyu ve üyelerini savunmaları için onlara yalvardım, ihtiyaç halinde yardım edeceklerine söz verdiler ve inanıyorum ki Parlamentonun veya üyelerinin savunulması için yiğitçe direnirlerdi.
Kral bu tedbirsiz ve düşüncesiz talebiyle itibarını fazlasıyla kaybetti, ancak bu başarısızlığına rağmen niyetlendiği o akıl dışı yolu takip etmekte öylesine inatçı ve dikbaşlıydı ve bu beş üyenin bedenlerini ele geçirmeyi öylesine arzuluyordu ki ertesi gün üyeleri talep etmek üzere şehre at koşturdu.
Belediye Meclisi toplandı, ancak oradan hiçbir ses alamadı, zira "Londra Reddediyor" sözü o sırada her insanın ağzında henüz çok tazeydi.
Fakat Kral’ın Portresi yazarının, "Kargaşanın küstahlığı öyle bir raddeye varmıştı ki Majestelerinin hayatı sokaklarda tehlikedeydi" şeklindeki şikayeti tamamen gerçek dışıdır, çünkü Majesteleri o gün vatandaşlardan beş üyeyi talep ettiği sırada şehirde yemek yemiş olmasına rağmen şahsına en ufak bir nezaketsizlik dahi gösterilmemiş, sadece o sokaklardan geçerken birçokları, "Efendimiz, bize adil özgürlüklerimizi verin, daha fazlasını istemiyoruz" diye bağırmış, kendisi de buna birkaç kez, "Alacaksınız" ve benzeri şekillerde cevap vermiştir.
Hatırladığım kadarıyla dürüst bir vatandaş, Kral’ın arabasına yeni bir vaaz metni fırlatmıştı, vaazın konusu yine hatırladığım kadarıyla "Çadırlarına dön, ey İsrail" idi. Gerçekten de vatandaşlar, sonsuz onurlarına vesile olacak şekilde, beş üyeyi büyük bir kararlılıkla korudular ve binlerce insan Parlamentoyu ve onun muhtelif üyelerini savunmak uğruna canlarını feda etmeye hazırdı.
Ocak ayının onuncu günü yaklaştı ve geldi, o gün talep edilen beş üye, ifade edilebilecek en büyük zafer gösterileriyle Avam Kamarası’na getirildi, ihtiyaç halinde yardım etmek üzere eğitilmiş birliklerin birkaç bölüğü Parlamentoya doğru yürüdü.
Thames Nehri üzerinde, gerekmesi halinde ateşlenmek üzere doldurulmuş toplarla donatılmış, sayısını bilmediğim kadar çok denizci teknesi vardı ve bunlar da Parlamentoya hizmet etmek için kitleler halinde geldiler.
Kral’ın ağzından biraz önce dökülen bir söz, denizcilerin sevgisini kaybetmesine neden olmuştu.
Bazıları Majesteleri ile görüşürken, denizcilerin sevgisini kaybettiğini, zira meclise dilekçe vermeyi planladıklarını kendisine bildirdiler.
Kral, "Bu su sıçanlarının sevgisini nasıl kaybettiğime şaşıyorum" dedi. Şüphesiz ağzından düşüncesizce kaçmış bir sözdü bu, zira herkes bilir ve bilmelidir ki İngiltere’nin gemileri ve yiğit denizcilerimiz, İngiltere’nin asıl gücüdür.
Kendi tarafında hiçbir şeyin yolunda gitmediğini gören ve halkın genelinin Parlamentoya yönelik yoğun sevgisini müşahede eden Majesteleri, bahsi geçen 1641 yılının 10 Ocak günü Hampton Court’a gitti ve sonrasında ne rica ne de başka bir yolla, son derece mütevazı bir şekilde ve pek çok farklı müracaatla bunu çok arzulamış olan Parlamentosuna gelmeye ikna edilebildi.
Bir felaket diğerini takip eder, nitekim 25 Şubat 1641’de Kraliçe Hollanda’ya, ardından da Kral Yorkshire’a gitti.
Bu sırada Hull’da, İskoçlara karşı kullanılanlardan geri kalan yeterli miktarda mühimmat deposu bulunuyordu.
Parlamento, bunlara mukayyet olması için kendi üyelerinden Sir John Hotham’ı gönderdi, kendisi de kasabayı korumayı ve içindeki silahları Parlamento adına muhafaza etmeyi üstlendi ve bunu gerçekleştirdi.
Majesteleri, Nisan 1642’de bunları talep etmek üzere kasaba surlarının önüne gelmiş olsa da ne silahları alabildi ne de kasabaya kabul edildi.
Denizciler tarafından fazlasıyla sevilen Warwick Kontu donanmayı güvence altına aldı, böylece birkaç gün içinde Parlamentonun kara askerleri için bolca silahı ve denizdeki işleri için çok sayıda güçlü gemisi oldu.
Bu esnada hem halkının sevgisinden hem de yakında kurmayı planladığı anlaşılan bir orduyu besleyecek imkanlardan yoksun kalan Majesteleri, Hull’u inceledikten sonra York’a geri döndü.
Kral’ın kendilerine karşı bir ordu toplayacağından emin olan ve tam istihbarat alan Parlamento, mevcut durumlarını, kimi General yapacaklarını, kendilerinin ve kamunun savunması için nasıl insan ve para toplayacaklarını düşünmeye başladı.
Fakat hem Lordlar hem de Avam Kamarası üyelerinin Majestelerine doğru nasıl koşturup kaçıştıklarını görmek insanı hayrete düşürürdü.
Sizi temin ederim ki geriye çok az üyeli bir meclis kalmıştı, kalan Lordlar arasında halkın sevgilisi olan Essex en baştaydı, kendisi son derece soylu bir ruha sahipti ve genel olarak büyük saygı görüyordu, bu acil durumda her iki meclis tarafından Parlamentonun Generali olarak aday gösterildi ve seçildi. Halkın kalbine bu adamı, Kral James’in taraflı yargısı nedeniyle inanılmaz acılar çekmiş olan bu iyi adamı, bu Kontu General yapma arzusunu koyan Yüce Tanrı’nın eşsiz inayeti karşısında hayrete düşüyorum, zira Kral James, şehvet düşkünü bir İskoç’un arzusunu tatmin etmek için, Essex’in karısını, kadının Essex’in iktidarsız olduğunu iddia etmesi ve yaşlı Jemmy’nin de buna inanması üzerine Essex’ten alıp Carr, diğer adıyla Somerset adındaki adama vermişti.
Essex General olmayı reddetmiş olsaydı, davamız büyük ihtimalle başlangıçta çökerdi, zira o dönemde bu onura ve rütbeye ne istekli ne de muktedir hiçbir soylumuz yoktu, hatta neredeyse hiçbirine güvenilemezdi.
Böylece Tanrı, babası kendisine böylesine haksızca eziyet etmiş olan oğula bir kırbaç olması için Essex’i ayağa kaldırdı.
Kontese gelince, ölmeden önce çok büyük acılar çekti ve cennetin ilahi elini üzerinde hissetti, zira ölmeden en az on iki yıl önce cinsel ilişkide bulunamaz hale gelmişti, çünkü tam da o çok keyif aldığı ve kötüye kullandığı uzvunda bir hastalık baş göstermişti, bunu bana kendisinin iç organları çıkarılırken gören biri bizzat anlattı.
Somerset’in kendisine gelince, fakir, herkes tarafından hor görülen ve aşağılanan bir adam olarak öldü, yine de o İskoç hakkında, Essex Kontu ve karısıyla ilgili bu mesele dışında hiçbir kötülük duymadım.
Bu yaz mevsiminde vatandaşlar büyük sayılar halinde askere yazıldılar.
At ve silahlar temin edilmişti, Parlamento ordusundaki bu ilk seferde ne kadar çok hain alçağın komutayı elinde tuttuğunu ise ancak Rab bilir, öyle ki eğer Tanrı bizzat bizim tarafımızda olmasaydı, kaçınılmaz olarak helak olurdum.
Londra Şehri'nin gençleri, Essex'in piyadelerinin büyük kısmını oluşturuyordu. Atları iyiydi fakat binicileri beceriksizdi, zira yoldan geçerken çevrilip askere alınmış ya da hizmet için kendileri başvurmuş kimselerdi.
Gerçek şu ki, Parlamento o dönemde hizmetlerine yönelik her türlü insan istekliliğini ve gayretini görmekten memnuniyet duyuyordu, bu yüzden büyük vaatlerde bulundular ve bazı hoş kararlar aldılar, öyle ki vatandaşların altın ve gümüş tabakları ile paraları kamu güvencesine dayanarak Guildhall'a akın akın geliyordu.
Bu esnada ve o dönemde Majestelerinin paraya ve silahlara son derece ihtiyacı vardı, zira kuzey kontluklarındakiler hariç hükmedebileceği hiçbir cephaneliği yoktu, hatta hangi kontluğa giderse gitsin (ki pek çoğunu katetti) halkın ve kendi şahsının güvenliğini bahane ederek onların silahlarına el koyup kendi kullanımı için yanında götürecek kadar nezaket gösteriyordu.
[okunamadı] amacı, çünkü çeşitli kontluklar genel olarak onun amacına hiç de meyilli değildi, çoğunda ve ayak bastığı her kontlukta destekten ziyade küçük hakaretlerle karşılaştı, yine de sonunda Nottingham'a geldi ve orada birkaç atlısıyla birlikte, monarşiye en çok bağlı olduklarını düşündüğü Gallilerden ve diğerlerinden büyük bir yardım beklentisi içinde, bu yıldız kümesi altında, 22 Ağustos 1642'de savaşa kesin bir kararlılıkla sancağını dikti.
Haberciler ya da en azından o sırada Kral'ın yanında bulunanlar, Kraliyet Sancağı'nın nasıl ve ne şekilde dikileceğini bilmiyorlardı, bu yüzden onu Nottingham Kalesi surlarının içindeki kulelerden birine veya üst odalarından birine astılar.
Kral Üçüncü Richard da sancağını orada dikmişti.
Majesteleri, sancağının kale içine yerleştirilmesinden hoşnut kalmadı.
Sancağın bir hapishanede değil, dileyen herkesin serbestçe yanına gelebileceği açık bir yerde bulunması gerektiğini söyledi, bu yüzden onun emriyle sancağı kalenin dışına, oraya bitişik parka doğru veya parkın içine, açık ve erişimi kolay bir yere taşıdılar.
Sancağı toprağa dikmeye geldiklerinde, zeminin tamamen sert bir kaya olduğunu fark ettiler, öyle ki hançer ve bıçaklarla sancağın yerleştirilebilmesi için küçük bir delik açtılar, fakat bu da kafi gelmedi, insanlar o an için sancağı kollarının ve bedenlerinin gücüyle desteklemek zorunda kaldılar, bu durum orada bulunan bazı beyefendilerin Kral'ın tarafı hakkında çok hazin bir hükme varmalarına ve çok önceden, onun silah gücüyle asla bir başarı elde edemeyeceğini tahmin etmelerine büyük bir vesile oldu.
Ayrıca duydum ki, sekiz veya on gün içinde sancağa eşlik eden veya askere yazılan otuz kişi bile yokmuş.
Bu 22 Ağustos 1642'den sonraki hayatının geri kalan tüm kısmı, adeta bir keder labirenti, saltanatının daha en başından itibaren ilahi takdirin onu mahkum ettiği anlaşılan sürekli ve günlük bir bahtsızlıktı.
Onun savaşları, okuyucuyu kendilerine havale ettiğim birkaç bilgili kalem tarafından yazılmıştır.
Ben sadece onun hakkında birkaç hususu daha tekrarlayıp bitireceğim.
Üç gözdesi vardı, Buckingham bıçaklanarak öldürüldü, William Laud ve Strafford Kontu Thomas ise idam edildi.
En çok kayırdığı, tamamen yükselttiği ve zaman zaman da felaketine yol açtığı piskoposlar ile din adamlarının piskoposluklarının satıldığını, piskoposların bizzat kendilerinin hor görüldüğünü ve kendi partisi ile görüşünden olan tüm din adamlarının tamamen mahvolduğunu görecek kadar yaşadı.
İngiliz asilzadelerini pek umursamazdı, sadece onlar vasıtasıyla kendi işlerini görmeye bakardı, yine de hayatlarını ve servetlerini onun uğruna tehlikeye atma bahtsızlığını gösterenlerin ve ailelerinin, sırf kendisi yüzünden mahvolduğunu görecek kadar yaşadı.
Yazık ki, birçoğu daha talihli ve daha kadirşinas bir efendiye hizmet etmemişti.
Kendilerine pek çok lütufta bulunduğu hemşerileri İskoçların, kendisine karşı silaha sarıldıklarını, kendisini Yahudilerin Mesih'i sattığından daha fazla paraya sattıklarını ve kendilerinin de güzelce bozguna uğratılıp hain ve köle olarak satıldıklarını görecek kadar yaşadı.
Onun üzerinden her zaman en iyi pazarlığı yaptılar, bağlılıklarını onun talihiyle birlikte değiştirdiler.
Yaşlı Orange Prensi'ni neredeyse iflas ettirdi, üstelik hiçbir faydası olmadı, zira Parlamento kendisine gelen tüm silah ve mühimmata er ya da geç el koyuyordu.
Eğer Kral burada, İngiltere'de mutlak bir güç kazansaydı, Orange'ın kral olacağı kesin olarak iddia edilmektedir.
Çok ağır şekilde ezdiği ve hafife aldığı Londra Şehri'nin binlerce insanının kendisine karşı silaha sarıldığını, onların palazlandığını, kendisinin ise eriyip yok olduğunu görecek kadar yaşadı.
Pek nefret ettiği ve vaktiyle hor gördüğü Parlamentonun kendisinden üstün olduğunu anlayacak kadar yaşadı, geçmişte Elliot ve diğerlerine reva gördüğü hor görme ve hafife almaların şimdi katlanarak kendi üzerine döndüğünü gördü.
İspanya'da bulunuşundan beri bu ülkeyle mükemmel bir ilişkisi yoktu, limanlarında onların filosunun yok olmasına göz yumduktan sonra bu ilişki daha da azaldı, Portekiz'den bir elçi kabul ettikten sonra ise tamamen koptu, İspanyollar onu her zaman yalancılık ve sözünü tutmamakla suçladı.
Gerçekten de, her iki kralın doğum haritaları birbirine tamamen zıttı.
Fransa ile iyi bir dostluğu yoktu, oradaki Protestanlar onun Rochelle'e yaptığı hilekarlık ve ihanetten nefret ediyor, Katolikler ise İngiltere'deki kendi dindaşlarına reva görülen bazı sert muameleler sebebiyle ona pek az sevgi ve güven besliyordu.
Kurnazca herkesi memnun etmeye çalışır, fakat aslında hiçbirine memnuniyet vermezdi.
Danimarka ona tahammül edemiyordu, eğer gönderdiyse bile çok az yardım gönderdi veya hiç göndermedi, üstelik yaşlı Kral başka bir meseleden şüpheleniyordu ve sarhoşken bu konuda bir soru ortaya atmıştı.
İsveç, aralarındaki bazı gizli sözleşmelerin yerine getirilmemesi nedeniyle ondan son derece şikayetçiydi ve aleyhinde ağır sözler sarf etti.
Almanya'nın Protestan prensleri onun adından bile tiksiniyordu.
Portekiz Kralı ile pek bir ilişkisi yoktu, yine de Kraliçe'ye yazdığı kendi mektuplarından birinde, Portekiz'in kendisine gösterdiği nezaketi kabul etmekle birlikte, ona önemli bir mesele hakkında hiçbir anlam ifade etmeyecek bir cevap vereceğini söylemektedir.
Yalnızca kendi çıkarları doğrultusunda ve parasının yettiği ölçüde nezaket gösteren Hollandalılar, ona bir Türkün başka bir yerden edinebileceği fiyatlarla silah sağladılar, ancak ne refah günlerinde onu sevdiler ve önemsediler, ne de sıkıntılı zamanlarında ona acıdılar, bu durum ondan şu sözlerin dökülmesine neden oldu, "Eğer tahtına kavuşursa, Hans Butterbox’a [NOT: Hollandalılara yönelik aşağılayıcı bir dönem tabiri] balıkçılığının bedelini ağır ödeteceğini ve eski hilekarlıklarının hesabını soracağını" söyledi.
Dostlarının ve düşmanlarının gözündeki itibarı bakımından, dünyada genellikle talihsiz biriydi, dostları onun sözünde durmayışından yakınır, düşmanları ise onun asla yeterince güvenilir bir bağla bağlanamayacağını söylerdi.
Bir insan olarak şahsına duyulan herhangi bir sevgiden ziyade, bir Kral olması nedeniyle arkasından daha çok yas tutuldu.
Kendisine tahtını geri kazanması için birkaç fırsat sunulmuştu.
İlk olarak, kendi dikbaşlılığı yüzünden hepsi duman olup uçan birkaç antlaşma ile.
Değerlendirmediği birkaç fırsat ve zafer ile.
İlkinde, Bristol, Fines tarafından korkakça teslim edildiğinde, eğer o sırada Londra’ya gelmiş olsaydı, her şey onun olacaktı, ancak Gloucester’da boş yere oyalanınca, hemen ardından Essex tarafından iyice hırpalandı.
Cornwall’da Essex’i bozguna uğrattı, eğer o anda derhal Londra’ya doğru acele etseydi, ordusu şüphesiz o şehrin hakimi olurdu, çünkü Manchester, o dönemde birleşik kontlukların generali olmasına rağmen ona düşman değildi.
Veya İskoçlar İngiltere’ye girmeden önce, Newcastle’a Londra için güneye doğru yürümesini emretmiş olsaydı, şehri ele geçirmeyi kaçıramazdı ve o zaman bu iş bitmiş olurdu.
Veya 1645’te Leicester’ı aldığında, eğer o sırada hızla Londra’ya yürüseydi, ona kimin karşı koyabileceğini bilmiyorum, ancak karargahı yağma malları ve İrlandalı fahişelerle öylesine aşırı yüklenmişti ki, imkan kalmamıştı.
Pek çok talihsizliğinin arasında, burada aktaracağım şu olay en önemsiz olanı değildi, yani, Parlamento son kez Wight Adası’na heyet göndereceği sırada kendisine tavsiyeler ulaşmıştı.
Kendisini mutlu etmenin, kendisi ile Parlamento arasında kalıcı bir barış tesis etmenin ve onu esaretten kurtarmanın yeryüzündeki yegane yolunun ve kalan tek çaresinin, komiserlerimizi nezaketle karşılamak, getirdikleri her şartı imzalamak ve her şeyden önce aceleyle Londra’ya gelip tüm bunları süratle yerine getirmek olduğu bildirilmişti, kendisi buna istekliydi ve bunları yapacağına dair açıkça söz vermişti.
Komiserlerimiz gelir gelmez, aralarından biri, yaşlı ve kurnaz bir tilki, her gece onunla gizli ve uzun görüşmeler yaptı, Majesteleri bu kişiye şartları imzalama niyetini açtığında, bu planı kesinlikle onaylamadı ve ona açıkça daha kolay şartlar elde edebileceğini söyledi, çünkü ona Lordlar Kamarası’nın tamamen kendisinden yana ve onun hizmetinde olduğuna dair güvence verdi. Bu yaşlı adam bunu zaten çok iyi biliyordu, zira kendisi de onlardan biriydi ve Avam Kamarası’nda da öylesine güçlü bir grubu vardı ki, şartlar hafifletilecek, onun imzalaması için daha kolay ve daha uygun hale getirilecekti. Bunun üzerine, yaşlı Lord, Yunan Kalendlerinde [NOT: Asla gerçekleşmeyecek bir zamanda] Hazinedar olacaktı ve onun korkak oğlu da Devlet Bakanı yapılacaktı.
Bu, onun başına gelen en son ve en büyük talihsizlikti, ne Parlamentoya ne de devlete hayrı dokunmuş olan o dönek yaşlı Lord tarafından böyle yönetilmek ve kandırılmak. Ancak bu ve benzeri eylemlerle, onun daha kötü tavsiyelere ne kadar kolay yönelebildiğini fark edebilirsiniz.
Benzer şekilde, daha önce kendisine gönderilen şartlar sırasında, kendisi Parlamentonun taleplerini karşılamaya meyilliyken, İskoç komiserler soğuk ve yapmacık memleketlerinin onun için neler yapacağını iddia ettiler, onların bu ikiyüzlülüğü üzerine, İngilizleri küçümseyecek ve İskoçlara güvenecek kadar az akıl gösterdi, oysa onların hileleriyle, kendisini satarak ve ona ihanet ederek hem kendisinin hem de soyunun mahvolmasının yegane sebebi olduklarını çok iyi biliyordu.
Carisbrooke Kalesi’nde hapisteyken, kaçabilmesi halinde onu Kent’teki kuvvetlerin başına ulaştırmak ve isyancı gemilerle buluşturmak amacıyla hem Sussex hem de Kent’te çeşitli aşamalarda atlar hazır bulundurulmuştu ve kaçmaya o kadar yaklaşmıştı ki, bacakları ve göğsüne kadar vücudu pencereden dışarı çıkmıştı, ancak ister korkuya kapılmış olsun, ister kendisinin söylediği gibi geniş göğüslü olması sebebiyle vücudunu pencereden dışarı çıkaramamış olsun, geride kaldı.
Bunun gibi pek çok talihsizlik peşini bırakmadı, öyle ki insan onun için gerçekten kralların en talihsiziydi diyebilir.
O anın haritası şu şekildedir.
İdamın ardından cenazesi Windsor’a götürüldü ve Henry VIII ile aynı mahzende, onun naaşının bulunduğu yere defnedildi.
Onun iç organlarının çıkarılışına tanıklık eden bazılarının iddiasına göre, eğer bu zamansız sonla karşılaşmasaydı, doğası gereği çok ileri bir yaşa kadar yaşayabilirdi.
Pek çok kişi onun başını kimin kestiğini merakla araştırdı, bu tür şeyler hakkında konuşmaya iznim yok, yalnızca şu kadarını söyleyebilirim, bunu yapan kişi hayattaki en cesur ve kararlı insanlardan biridir ve hatırı sayılır bir servete sahiptir.
Kral Charles öldükten ve bazı ahmak vatandaşlar, daha önce Old Exchange’e dikilmiş olan resminin veya heykelinin peşinden gitmeye başladıktan sonra, Parlamento onu indirme cesaretini gösterdi ve yerine şu sözleri kazıdı.
Kendi adıma onun kralların en kötüsü değil, en talihsizi olduğuna inanıyorum.
Charles Stuart’ın Hayatına ve Ölümüne Dair Bazı İngiliz Kehanetleri
Kehanetlerin ve kehanet merkezlerinin en iyi gerçekleştikleri zaman anlaşıldığını söyleriz, pek çok kişi kehanet merkezlerinin belirsizliğinden ve iki tarafa da çekilebilecek yorumlarından şikayetçi olmuştur, tıpkı pek çok kişinin kehanetlerin kapalılığında kusur bulması ve ilk yazarlara verilen aynı ilahi ruhla yukarıdan donatılmadıkça, hiçbir fani insanın herhangi bir kehanetin gerçek anlamını kavrayamayacağını düşünmesi gibi.
İlahî kehanetlere müdahil olacak olsaydım, bu husustaki bir kelam ile bir cildi aşabilirdim, lakin mevcut gayretlerimi müteakip risale ile sınırlandırdım, bundaki yegane amacım, çok uzun zaman önce bizlere tebliğ edilmiş olan ve hâlâ aramızda varlığını sürdüren pek çok İngiliz kehanetinin kesin ve şüphe götürmez vukuatını tüm dünyaya ve bilhassa bu millete beyan etmektir. Bu kehanetler, içinde yaşadığımız bu şimdiki zamanların amellerini öylesine açık ve bariz bir surette ve öylesine canlı bir tasvirle beyan etmişlerdir ki, onların kehanet mucizesindeki kabiliyetlerini sorgulamak yahut lüzumsuz ve muğlak suallerle dünyanın, onların kelamlarından, bugün içinde yaşadığımız bu asırda ve zamanda gözlerimizle müşahede ettiğimizden başka bir mana çıkarılabileceğine inanmasını sağlamaya çalışmak, inançsızlığın en uç noktası olurdu.
Ve eğer meraklı ve münasebetsiz bir kimse, rüyalar, rüyetler yahut başka bir gece vakti vahyolunan tecelliler vasıtasıyla bu muhterem şahsiyetlerin hangi ilahî cezbeye yahut semavi vecde kapılarak bu denli bilge ve önceden gören kimseler haline geldiklerini sorgulayacak kadar titizlik gösterecek olursa, öncelikle bu gibi münekkitlerden, gerek Sibyllaların gerekse diğer pek çoklarının ve bilhassa Peygamber Balaam’ın, en bilgili zatların inandığı üzere, nasıl ve ne şekilde hem Mesih hakkında hem de Yahudi krallığı yahut her ikisi hakkında Sayılar kitabında geçen, "Yakup’tan bir yıldız çıkacak ve İsrail’den bir asa yükselecek" kelamıyla bu denli doğru kehanette bulunabildiklerini bana bildirmelerini rica ederim. Bilginlerin bu kelamlar üzerindeki muhtelif tefsirlerine memnuniyetle iştirak ediyorum, yine de Balaam’ın orada zikredilen yıldız ile İsa Mesih’i, asa ile de Yahudi kavminin yahut milletinin gelecekte büyük ve kudretli bir millet olacağını ve o dönemde diğer milletlerin sahip olduğu gibi kendilerine hükmedecek krallara kavuşacağını kastettiğini söylersem bunun bir dalalet olmayacağını düşünüyorum, zira o dönemde Yahudiler yalnızca Musa tarafından yönetilmekteydi. Yine de Balaam’ın Yahudi kavminden olmadığını biliyoruz, buna rağmen o babın on altıncı ayetinde açıkça, "Tanrı’nın sözlerini işittiğini ve Yüce Olan’ın bilgisini bildiğini" söylemektedir. Onun gayet doğru bir şekilde kehanette bulunduğunu kabul etmeliyiz, zira deliline karşı hiçbir itirazın yapılamayacağı kutsal kitap bunu teyit etmektedir.
Lakin Balaam adaletsizliğin yollarını sevdiyse ve ruhban sınıfı ile rahipliğin o süregelen illetiyle, yani tamahkarlıkla uğraştıysa, pek çok hususta onun gibi müstesna bir insanın, tüm bu nadide meziyetlerini o kirli fakat cazip madenlerle, altın ve gümüşle lekelemesine insanlık adına kederlenelim ve acıyalım.
Eğer Kadir-i Mutlak Tanrı, o büyük karanlık yahut putperestlik zamanlarında bazı krallıkları kehanet ruhundan mahrum bırakmadıysa, her ne kadar kehanette bulunmalarına vesile olan gerçek sebepler haleflerinden gizlenmiş yahut bugün yaşayan pek az kimseye beyan edilmiş olsa da, şimdi Hristiyanlığın en saf zamanlarında Tanrı’nın geçmiş asırlara kıyasla daha az merhametli olduğunu mu yahut eski zamanların bazı putperestlerine bahşettiği gibi bazı Hristiyanlara da kehanet ruhunu üflemeye muktedir veya istekli olmadığını mı düşüneceğiz?
Homer, Aeneas’ın o kehanetini, vuku bulmasından yüzlerce yıl evvel ne kadar da doğru bir şekilde aktarmıştı, bu, Roma İmparatorluğu’nun azametine dair bir kehanetti ve hepimizin bildiği üzere tamamen gerçekleşti.
Seneca’nın şu kelamı da ne kadar doğrudur, bu, antik çağdakiler tarafından hiç bilinmeyen, bizim için ise yüz elli yıldan fazla bir geçmişi olmayan Batı Hint Adaları ve Amerika’nın keşfine dair bir kehanetti.
Lakin putperest peygamberlerden ve benzerlerinden bahsetmeyi bir kenara bırakıyorum.
İngiltere Kralı VI. Henry’nin, henüz bir çocukken kendisine su tutan VII. Henry hakkında kesin bir dille söylediği şu kehanete ne demeli, "Uğruna mücadele ettiğimiz tacı giyecek olan çocuk budur" demiştir.
Yahut uzun yıllar önce Charing Cross’un yıkılacağını kehanet eden David Upaft veya Unanthony’ye ne demeli. Kehaneti 1558 yılında basılmıştır, kelamları şöyledir, "Doğruyu söylemek gerekirse, pek çok kimse hayret edecek, Charing Cross parça parça edilecek." Hepimizin bildiği üzere Charing Cross, 1647 yılının Haziran, Temmuz ve Ağustos aylarında yıkılmış, taşlarının bir kısmı White Hall’un önünü döşemek için kullanılmıştır. Bu taşların bazılarından yapılmış bıçak sapları gördüm, iyi cilalandıklarında mermer gibi görünüyorlardı.
Lakin bu hususların daha fazla tayin edilmesini başka bir kaleme yahut kelama bırakarak, asıl niyetlendiğim bahse geliyorum, burada tüm yahut çoğu eski İngiliz, Galler ve Sakson kehanetlerinin, sabık İngiltere Kralı Charles Stuart ile, onun saltanatı, amelleri, hayatı ve ölümüyle ve içinde yaşadığımız şu şimdiki zamanlarla alakadar olduğunu ve başka hiçbir önceki kral yahut zamanla alakası olmadığını gayet açık bir surette ortaya koyacağım, bunu da yalnızca şu inkâr edilemez delille ispat ediyorum, bu millette yahut krallıkta hüküm süren hiçbir kral yahut kraliçe, aslen İskoçya Kralı olan ve ardı ardına İngiltere ile Galler’in de kralı olan ve böylece tüm Britanya’nın gerçekten ilk kralı olan yahut kendisini bu şekilde unvanlandıran Kral James’ten önce kendisini Britanya Kralı yahut Kraliçesi olarak yazmamış yahut adlandırmamıştır, ayrıca Kral Charles’tan başka hiçbir kral beyaz elbiseler içinde taç giymemiştir.
Bunun yanı sıra, Kraliçe Elizabeth ölmeden çok önce mevcut ve basılmış olan bir kehanet vardır, yani, "HEMPE gelip de gittiğinde, İskoçya ve İngiltere bir olacaktır." Bu kelamlar, Merlin’in Kehaneti’nin vuku bulabilmesi için öncelikle İngiltere kralları ve kraliçeleri olan VIII. Henry, VI. Edward, Mary, Philip ve Elizabeth’in hüküm sürmüş olması gerektiğine işaret etmektedir, her iki millet ancak Kral James döneminde birleşmiştir, daha önce değil.
Buna Gallerlilerin çok eski bir kehanetini de ekleyeyim, "Ann’in oğlunun taç giymesi, tüm acılarımıza son verir."
Sabık Kral’ın idam edileceği, vuku bulmasından seksen yılı aşkın bir süre önce Nostradamus tarafından kehanet edilmiştir, kitabın kendisi hatırladığım kadarıyla 1578 civarında, 9. yüzyıl [NOT: Yüzyıllar/Centuries adlı eserin 9. bölümü kastedilmektedir] kısmında basılmıştır, kelamlar şöyledir, "Londra Senatosu yahut Parlamentosu, krallarını idama mahkum edecek."
Bu misaller göstermektedir ki, Hristiyanlar kehanet ruhuna nail olmuşlar ve asırlar öncesinden, gelecekte nelerin vuku bulacağını açıkça önceden haber vermişlerdir.
Beyaz Kral Kehaneti
İngiliz kehanetlerimizin en anlamlısı, ilk sırada tercih ettiğim, kehanetin bir dizesini düzenli olarak tekrarlayıp ardından bunun nasıl gerçekleştiğini açıkladığım Ambrose Merlin’e ait olanıdır.
Ambrose Merlin tarafından dokuz yüz yıl önce yazılan, merhum Kral CHARLES’a dair Beyaz Kral Kehaneti.
"Doğruluk Aslanı öldüğünde, Britanya’da önce uçan, sonra ata binen, ardından uzanıp yatan bir Beyaz Kral yükselecek, bu uzanıp yatışında tuzağa düşürülecek ve ondan sonra götürülecektir."
Bizler ve bizimle birlikte binlerce kişi, ilk olarak barış içinde hüküm süren ve bu nedenle Jacofas Pacificus olarak adlandırılan Kral James’in öldüğünü kendi gözlerimizle gördük, kendisini Büyük Britanya Kralı olarak adlandıran ve yirmi iki yıl hüküm süren bu hükümdar, 27 Mart 1625’te öldü.
Birçoğu onun göğsünde veya böğründe bir aslan resmi olduğunu iddia etti, ancak doğum haritasında hem Satürn hem de Mars Aslan burcunda olduğundan, bu hataya neden olabilecek belirgin bir doğal beninin bulunması muhtemeldir.
Kral James döneminde keyfini sürdüğümüz büyük huzur ve barış, saltanatında neredeyse hiç kan dökülmemesi, İncil’in bu krallığın her yerinde yayılması ve serbestçe kabul görmesi göz önüne alındığında, Peygamber tarafından haklı olarak "Doğruluk Aslanı" olarak adlandırılmıştır. Ancak Peygamber ona başka bir anlamda aslan adını vermiş olsaydı, büyük ölçüde yanılmış olurdu, çünkü Kral James şimdiye kadar okuduğumuz en korkak ruhlu ve askeri disipline en az düşkün prensti.
Buna karşın, ilahi veya insani meselelerdeki muhakemesinde, ayık veya tarafsız olduğu sürece, kendisinden önceki veya sonraki tüm prenslerden daha keskin ve derin bir kavrayışa sahipti.
Ölümü kendisine bir rüya ile bildirildi. Uykusunda ona bir siluet göründü ve şu iki dizeyi fısıldadı, nadirliği nedeniyle bunları tekrarlamayı uygun buldum.
"Sen ey bu adın altıncısı olan İskoçların Kralı James, Tanrı’dan kork, ömrünün vadesi yakındır, yakut taşın kızgın ateşte yandığı vakit."
Kral ertesi sabah yatak odası hizmetkarlarına ve diğer bazı lordlara bu dizeleri gerçekten anlatarak bahsetti ve bu dizeleri kendisinin yazmadığını, hocası Buchanan’ın bile ona neredeyse hiç Latince dize yazdıramadığını doğruladı.
Hadise şöyle gelişti, Kral’ın şapkasına iliştirilmiş çok büyük ve güzel bir yakut [NOT: Metindeki carbuncle terimi kırmızı değerli taşı ifade eder] taşı vardı, onu birçok kez şapkasına bu yakut tutturulmuş halde resmedilmiş olarak gördük.
Ancak şöyle oldu, bundan kısa bir süre sonra ateşin yanında otururken, bu büyük yakut şapkasından düşüp ateşin içine girdi, İskoç bir lord onu oradan aldı ve Kral’ın hastalandığını, bundan çok kısa bir süre sonra da öldüğünü gözlemledi.
Kral James öldükten sonra, o zamanki tek oğlu Charles Stuart, unvanı tartışmasız olduğundan, halkın genel rızasıyla Büyük Britanya Kralı ilan edildi. Peygamber’in ona Beyaz Kral demesinin nedeni şuydu, İngiltere kralları eski zamanlardan beri taç giyme törenlerinde yalnızca krallara layık bir renk olan mor giysiler giyerlerdi, hem Kraliçe Elizabeth, hem Kral James hem de tüm ataları, gardırop kayıtlarından da anlaşılacağı üzere, taç giyme günlerinde bu rengi giymişlerdi.
Bu geleneğin aksine, Canterbury Başpiskoposu William Laud’un dolaylı ve feci tavsiyesine uyarak, taç giyme gününde beyaz bir elbise giymeye ikna edildi. Kendisini beyaz giysi giymekten vazgeçirmeye çalışanlar oldu, ancak o onların tavsiyesini inatla reddetti.
Canterbury, bunun Kral’ın masumiyetini temsil eden bir giysi olmasını veya onun ne idüğü belirsiz başka bir batıl inancını yansıtmasını istiyordu.
Ve bu konuda hiçbir şüphe yoktur, her ne kadar o gün onu kendi gözlerimle görmemiş olsam da, gözleriyle gören yirmiden fazla kişi tarafından bana sözlü olarak anlatıldı, bunlardan biri veya ikisi o gün Majestelerinin giysilerini taşıyan işçilerdi, bu yüzden yeryüzünde yaşayan tüm insanlara, onun taç giyme gününde beyaz giysiler giydiğini inkar etmeleri için meydan okuyorum.
Ayrıca, tacı başına geçirmek için o kadar acele ettiği ve bunu yapma görevi olan Başpiskoposun gelmesini bekleyecek sabrı gösteremeyip, sabırsızlıkla ve büyük bir aceleyle tacı kendi elleriyle başına koyduğu da rivayet edilir ve bunun doğru olduğuna inanıyorum, bu durum o sırada orada bulunan İspanyol Elçisinin, "Kral’ın tacı kendi elleriyle bu kadar aceleyle başına koyması kötü bir alamettir" demesine yol açmıştır.
Kral Charles, Kasım 1640’ta bir Parlamento topladı, 1641’de İskoçya’daki karışıklıklar baş gösterince, İngiliz Parlamentosunu çalışır durumda bırakarak, İskoçya’nın bozulan işlerini düzene sokmak için bizzat kendisi gitti.
Kasım ayı civarında Londra’daki evine döndü, kendisi ve Kraliçe, o sırada "Hozana" diye bağıran yurttaşlar tarafından krallara layık bir şekilde ağırlandı.
Ancak bakın, aynı şehrin sakinlerinden birçoğu ne kadar da aniden "Çarmıha gerin, çarmıha gerin" diye bağırmaya başladı. Çünkü işte, Ocak 1641’de, Londra yurttaşları ve diğer kaba halktan büyük kalabalıklar Parlamento’ya akın ederek Kral’a, piskoposlara ve diğer dünyevi lordlara hakaret ettiler, kendisinin de iddia ettiği üzere, onların bu kabalığı ve saygısızlığı, onu 10 Ocak 1641’de önce Hampton-Court’a, ardından Windsor’a, sonra Kent’e, oradan da Yorkshire’a kaçmaya veya taşınmaya sevk etti, öyle ki hayatının geri kalanında, kendisini İskoçlara teslim edene kadar, bir yerden bir yere kaçıp durdu.
İtiraf etmeliyim ki, gözlerim yurttaşların çok büyük kabalıklarına ve bazı saray mensuplarının bu terbiyesiz yurttaşlara karşı gösterdiği nezaket ve muhakeme noksanlığına şahit oldu.
Majestelerinin topladığı ilk atlı birlikler Yorkshire’daydı ve bunlar Temmuz, Ağustos ve Eylül 1642 civarında, onun şahsını korumak amacıyla kurulduğu iddia edilen birliklerdi.
Kendisini yurttaşları olan İskoçlara teslim ettiği Mayis 1646 tarihine kadar geçen süre boyunca bir süvari ordusuna sahipti ve kendisi de sık sık onların arasındaydı, her ne kadar bazen kendisine defalarca "HÜCUM EDİN, EFENDİM!" diyecek kadar cesur bir adam olan Lord Charles Gerrard tarafından davet edilmiş olsa da, kendisinin bizzat hücuma geçtiği bir kez bile bildirilmemiş olsa da.
Ve gerçekten de, bu uğurda önce biraz kan dökülmesine izin vermeden kim üç krallığı birden kaybetmek isterdi ki!
İskoçlara kendi rızasıyla teslim olduğu andan öleceği güne kadar hiçbir ordunun başında bulunmadı, aksine uzanıp kaldı veya hareketsiz yattı ve bir mahkum olarak bir yerden başka bir yere taşındı, yine de Hampton Court'ta kendi sözünden veya şartlı tahliyesinden feragat edene ve hemen Wight Adası'na kaçana kadar çok büyük bir özgürlüğe sahipti.
Bu uzanıp kalma sürecinde tuzağa düşürülecektir.
Hapsedildiği süre boyunca veya İskoçların onun şahsını iki yüz bin pound karşılığında bize sattığı andan itibaren, "Bu uzanıp kalma sürecinde tuzağa düşürülecektir" demek yerinde olur, yani önce bir taraf, sonra diğer taraf tarafından ayartılmaya ve ikna edilmeye çalışıldı; veya şahsını elinde tutanın kendisini en güvende hissettiği bir dönemde, bazen İskoçlar, bazen de hem Parlamento hem de ordu olmak üzere İngilizler tarafından birkaç kez ve çeşitli vesilelerle sınandı veya kendisiyle müzakere edildi, ancak tüm tekliflere rağmen şahsı yine de güvenli bir şekilde gözetim altında tutuldu.
Ve bundan sonra o götürülecektir.
Hampton Court'ta ve son olarak Wight Adası'nda kendisine teklifler sunulduktan sonra, bunları imzalamayı veya talep edilen memnuniyeti sağlamayı reddetmesi üzerine, bu tarihten, yani Aralık 1648'den ölümüne kadar götürüldü, yani her zamankinden daha sıkı bir şekilde korundu ve hapsedildi; ne de o zamandan itibaren eskisi gibi özgürlüğünün avantajına sahip olabildi, aksine önce bir kaleye, sonra bir diğerine, ardından Windsor'a ve en sonunda da Whitehall'a nakledildi.
Öyle ki, en doğru şekilde artık götürüldüğü söylenebilir.
Zira tüm bu yerlere son derece isteksizce gidip geldiğine yemin edebilirim.
Ve orada başka bir Kral olup olmadığı gösterilecektir.
Kral Charles Parlamentosundan geri çekildiğinden beri, onlar İngiliz Milletler Topluluğu adına Krallar gibi hareket ettiler, kraliyet yetkilerini kullandılar, ordular topladılar, paralar ve vergiler aldılar ve daha neler yapmadılar ki, Majestelerinin Büyük Mührünü kırdılar, kendilerine ait yeni bir tane yaptılar ve o zamandan beri hükümetin yapısını değiştirip monarşiyi bir cumhuriyete dönüştürdüler.
O zaman etrafta çok insan toplanacak ve o kendisine yardım alacaktır.
Soylulardan, seçkinlerden ve din adamlarından kaç kişinin ve halktan ne kadar büyük kalabalıkların ona yardım ettiğini biliyoruz ve onun yardımcıları olanlar bunu bedelini ödeyerek çok iyi hatırlıyorlar, çünkü gerçekten de soyluların, seçkinlerin ve ruhban sınıfının en büyük kısmı, hayatlarını tehlikeye atma ve mülklerini tüketme pahasına en samimi ve oybirliğiyle onu takip etti ve ona yardım etti.
Ve o Carisbrook Kalesi'ndeyken bile, Goring ve diğerleri tarafından Kent ve Essex'te 1648'de nasıl bir isyan çıkarıldığını biliyoruz, ayrıca Lancashire'da bozguna uğratılan o büyük İskoç ve İngiliz ordusunun yanı sıra.
Ve orada bir at veya bir öküz gibi insan ticareti yapılacaktır.
Kehanetin bu kısmı, Kral Charles'ın veya Beyaz Kral'ın zamanında tam olarak doğrulandı, çünkü 1648'de Lancashire'da zavallı İskoçların yenilgiye uğratılmasından sonra, İngiliz tüccarlar herhangi bir işe yarayan sıradan askerlerin her biri için para ödediler ve onları Barbados'a ve diğer yabancı plantasyonlara gönderdiler.
Bazıları pahalıya, bazıları ucuza satıldı, kişinin niteliğine veya sahip olduğu mesleğe göre.
Bu sefil zavallıların birçoğunun, Barbados'ta bulunduklarından beri, cehennemden ayrıldıklarını söyledikleri rivayet edilir, yani askerlerin ve mahkumların takas edilmesini kastetmektedirler; ancak 1648'de, daha önce hiç olmadığı kadar, insan bedenlerinin mutlak ticareti yapılmıştır.
İskoçların hangi fiyata satıldığını bilmiyorum, o pis insanlardan herhangi biri için sadece on iki peni veren bile çok fazla vermiş demektir.
Yardım aranacak ve hiç kimse ortaya çıkmayacaktır, ancak baş için yatak olacaktır.
1642'den 1648'e kadar Avrupa'nın hangi Prensi veya Devleti, merhum Majestelerine müttefik olmak için girişimde bulunmadı ki?
İlahi takdir hiçbir ölümlü insan tarafından yanıltılamayacağından, yardım eden her insanın başı için yalnızca bir yatağı oldu, yani gömülmek için bir mezarı veya bir parça toprağı.
Ve hem seçkinlerden hem de soylulardan kaç kraliyet yanlısı İngiliz ailesinin onun uğruna mahvolduğunu anlatmaya acıyorum.
Ve sonra biri güneşin doğduğu yere gidecek, diğeri güneşin battığı yere.
Bu, o dönemlerin korku ve hüznünün, birçok kişinin kendi güvenlikleri için bu krallığı veya ulusu terk etmesine neden olacak boyutta olduğunu ima etmekten başka bir şey değildir; nitekim onun tarafını tutan birçok soylu ve seçkin de öyle yaptı, kimisi Hollanda'ya, kimisi Fransa'ya, kimisi de hayallerinin veya koşullarının onları yönlendirdiği çeşitli ülkelere gitti; ya da Majestelerinin, ilk olarak İskoçlara gittiğinde yaptığı gibi Doğuya veya Kuzey-Doğuya gitmesini ve Kraliçe'nin daha önce Batıya veya Güney-Batıya gitmesini ifade edebilir.
Hâlâ bu güne kadar yabancı ülkelerde fakir, muhtaç ve son derece rahatsız bir durumda yaşamaya devam eden birçok soylu ailenin hazin durumuna son derece acıyorum.
Bundan sonra Britanya tarafından denilecektir ki, (Kral Kraldır,) Kral Kral değildir: bundan sonra o başını kaldıracak ve bir Kral olarak kabul edilecektir.
İskoçlara gittikten sonra ve gözaltında tutulduğu süre boyunca, hem İngiltere hem de İskoçya tarafından bir Kral olarak muamele gördü.
Yine de daha sonra, herhangi bir şeyi karara bağlamak için bir Kralın gücüne sahip olmadığı anlaşıldı, hatta daha sonra Parlamentomuz, "Kendisine artık hiçbir şekilde hitap edilmemesi" yönünde bir karar aldı.
Ancak bu karar iptal edildi ve hitaplar yapıldı, fakat hiçbir işe yaramadı.
Bu yüzden Peygamber doğru söylemiş, "Bazen Kral; yapılacak çok şey var, ama bilge adam ona kendi malıymış gibi sahip olacaktır."
Bu durumun o dönemdeki işlerin çokluğundan başka bir şeye işaret etmediğini kanaatindeyim, ancak yazarın çaylak sürüsü derken Parlamentonun kendisini mi, orduyu mu, yoksa Parlamentonun alt görevlilerini mi kastettiğini bilemiyorum.
Nüshada bu sözleri açıklamaya yardımcı olabilecek bazı kelimelerin eksik olduğunu kanaatindeyim, yani,
"Ve ona kendi malıymış gibi sahip olacak"
Çaylak sürüsü ile kastedilenlerin, yani büyük zalimlerin veya o sırada yöneten ya da hükmedenlerin her şeyi kendilerininmiş gibi sahiplenecekleri kastedilmiyorsa, Latince nüshada bundan fazlası yoktur, yalnızca,
Bu şeylerden sonra, çaylakların veya yırtıcı kuşların zamanı olacak ve her adam ne kapabilir veya çalabilirse, onu kendisininmiş gibi alacaktır.
Ve bunun gerçek anlamı da bu gibi görünmektedir, zira o zamanlardan beri, yılda binlerce sterlin ve daha fazlasına sahip olacak şekilde büyük servetlere kavuşan ne kadar çok yoksul adam tanıdık?
Bu Parlamentonun başlangıcında çok mütevazı servetlere sahip olan, ancak şimdi bazı kamu görevlerinde yer aldıkları için öyle yükselmiş, öyle kibirli, öyle zengin ve öyle küstah olmuş bazı kişileri kendim de tanıyorum ki, akrabalarını ve memleketlerini hor görüyor, doğumlarını ve kendilerini bu onur mertebesine ulaştıran komşuluk ilişkilerini unutuyorlar, oysa 1642 yılında deri pantolonlarıyla Londra'ya gelen zavallı sünepe ve sıradan adamlardan başka bir şey değillerdi, şimdi ise dört veya iki atlı arabalarla geziyorlar, yetki sahibi oldukları için de yüzsüzleşiyorlar, yine de bunlardan bazılarından doğru dürüst İngilizce yazmalarını veya mantıklı konuşmalarını istemek, ölü bir adamdan yellenmesini talep etmek gibidir, fakat bu gibiler bilmelidir ki, sahip oldukları gibi iyi servetleri varsa, biz halk tabakası hazinemizin hesabını sormalıyız.
"Ve bu durum yedi yıl sürecek, işte yağmalama ve kan dökülmesi."
Savaşlarımızın 1642 yılında başladığını göz önünde bulundurursak, kargaşa ve savaşlarımızın kendi krallığımız içinde tam yedi yıl boyunca devam ettiğini görürüz, zira bir nüshada şöyle denmektedir,
Savaş, krallıkların bağrında yedi yıl boyunca sürecek, yağmalamadan bahsettiği yerde ise, askerin konakladığı yerde bu yağmalama eyleminin kaçınılmaz olduğunu kanaatindeyim.
İngiltere, hem kendi yurttaşlarının hem de şimdiye kadar yaşamış en gerçek harpiler olan, gittikleri her yerde bir bulaşık bezine varıncaya kadar çalan ve aşıran İskoçların ve İskoç ordusunun bedelsiz konaklamasının acısını hissetmiştir.
1648 yılında Lancashire'da, yoksul bir evde konaklayan iki İskoçun bir örneğini görebilirsiniz, burada yoksul ev sahibinin sahip olduğu tek şey olan pirinç bir kazanı ele geçirmişler ve kazan ateşte, bira veya süt içinde kaynayan yulaf ezmesiyle dururken bir alarm gelmiş, kendi yurttaşlarından biri oradan geçerken bu iki askeri kaçmaya davet etmiş, çünkü her şey kaybedilmiş.
Fakat bu iki ahmağın hainliğini ve aldıkları cezayı görün, kazanı ve çorbayı aralarında bir sırıkla taşıyarak yola koyulmuşlar, ev sahibi ise boş yere kazanı için feryat etmiş.
Ancak Tanrı'nın inayetiyle, hainleri kovalamak için acele eden dürüst bir süvarimiz bu iki oburu öldürmüş ve böylece kazanı gerçek sahibine iade etmiş.
"Ve fırınlar kiliseler gibi yapılacak."
Eğer bu durum 1646'dan önce bu krallığın birçok yerinde açıkça yapılmadıysa, yani kiliseler birçok kez fırınlar kadar pis hale getirilmediyse de, 1648 ve 1649'da Paul Kilisesi bir at muhafız birliği haline getirilmiş ve yakın zamana kadar bu şekilde kalmıştır.
"Güneşle birlikte güneye, ağaçtan at üzerinde, kartalın yavrusu Britanya'ya yelken açarak ve az sonra kartalın hanesine vararak, dostluk gösterecek"
Burada nüshalar son derece farklılık göstermektedir, biri yalnızca şöyle demektedir,
Kartalın yavrusu bir buçuk yıl içinde ahşap atlar üzerinde gelecek ve Britanya'da savaş olacak.
Daha sonra Kartalın yavrusu Güneş ile birlikte ahşap Atlar üzerinde gelecek, vb.
Şüphesiz, önceki bir risalemizde hakikatten çok uzaklaşmamıştık, yine de tevazumuz ve Majestelerinin şahsına olan hürmetimiz nedeniyle birçok şeyde çekimserdik.
Ancak daha derin bir incelemeyle, kartalın bu yavrusunun Majestelerinin çocuklarından biri olduğu anlaşılacaktır.
Ve hatırlıyoruz ki, şimdiki İskoç Kralı Temmuz 1648 civarında, İngiltere'nin güney veya güneydoğu kıyısında, isyan eden gemilere bizzat gelmiş, Yarmouth'ta karaya çıkmış veya erzak ikmali yapmış ve ardından Kent'e doğru yelken açmış, ancak başarılı olamamıştır, bundan sonra Yarmouth'u da denemiştir.
"kalpler.)" Bu sözler gördüğüm hiçbir Latince nüshada yoktur, her halükarda, Prens'in denizde olduğu o dönemde, ne kendisi tarafından Parlamentoya ne de onlar tarafından kendisine sunulan bir anlaşma veya teklif vardı, yalnızca isyan etmeyen diğer gemilerin ona teslim edilmesi için çeşitli yollar deneniyordu.
Eğer kartal ile yakın zamanda ölen Kral Charles kastediliyorsa, ki şüphesiz öyleydi, kartalın yavrusu da sonuç olarak onun çocuklarından biri ve şimdiki İskoçya Kralı olmalıdır, o halde bu sözler şu anlama gelebilir, Prens'in o sırada, Dover Kalesi'nin Kent'te bir kaya üzerinde durması sebebiyle, Kent'te (burada Kartalın Yüksek Hanesi olarak adlandırılmıştır) bir yer edinmek veya karaya çıkacak bir yer bulmak istediği, ancak orada başarısız olunca yolculuğunu Yarmouth'a çevirdiği ve böylece o kasabayı ele geçirmek istediği, fakat bu konuda da hayal kırıklığına uğradığı anlaşılmaktadır. Merhum Kralın Kartal olduğu açıktır, zira tutsaklığından önceki birkaç yıl boyunca yukarı aşağı uçmaktan veya at sürmekten başka bir şey yapmamıştır, o halde burada bahsedilen yavrunun İskoç Kralı olduğu sonucu zorunlu olarak ortaya çıkar, çünkü yavrunun Kralın ölümünden önce Doğu'dan geleceğinden bahsedilmektedir, Prens de ahşap atlar, yani gemiler üzerinde böyle yapmıştır.
Prens'in Kent'te bir veya iki kale ele geçirdiği doğrudur, ancak bir faydası olmamıştır.
"Bir buçuk yıl sonra Britanya'da savaş olacak."
Bu durum, savaşların yurt dışında veya yurt içinde belirli bir süre ya da birkaç yıl boyunca devam edeceğini göstermektedir.
Ve 1646 yılında, o en mümtaz şahsiyet Lord Fairfax’ın savaşlarımıza neredeyse son verdiğini biliyoruz, fakat ne yazık ki 1648 yılında, İskoçya’nın haince istilasının yanı sıra Parlamento’ya karşı birkaç isyan ve başkaldırı baş gösterdi, tüm bunlar savaşların adeta bir devamını ortaya koymaktadır, henüz savaşlardan kurtulmuş değiliz ve bundan sonra da bir süre daha kurtulamayacağız.
ve her adam kendi şeyini tutacak, ve
Latince şöyledir, Tunc nihil valebit Mercurius (cıva).
Bu sözler yalnızca şunu söyler, o zamandan sonra, kartalın yavrusu veya Galler prensi, o sırada şahsen karaya ayak bastığında veya kuvvetlerinden bazılarını İngiltere’nin herhangi bir yerine çıkardığında, ki bu Temmuz veya Ağustos 1648’deydi, işte o zaman ve o andan itibaren sözlere hiçbir güven duyulmayacak, ya da antlaşmalardan herhangi bir barış gelmeyecekti, ve Majesteleri ile yapılan son antlaşmanın ne denli büyük bir güçlükle elde edildiğini çok iyi biliyoruz, Parlamento’nun oradan hiçbir hayır gelmeyeceğinden korkmak için haklı bir sebebi vardı.
Bulanık suda balık avlamayı her daim seven Beyaz Kral, Parlamento’nun tekliflerine hiçbir anlam ifade etmeyen, öyle belirsiz cevaplar verdi.
Bunun üzerine, üzerlerindeki büyük yükümlülüğü göz önüne alarak, nihayetinde karar verdiler,
Immedicabile vulnus ense reddendum [NOT: İyileşmez yara kılıçla kesilmelidir anlamında Latince deyiş]. Ve öyle de oldu.
Parlamento çatısı altında halkı soymuş, dolandırmış veya aldatmış olan her adamın, ya da devletin yıkımı sayesinde kendini zenginleştirmiş olan herhangi bir Parlamento üyesinin, kötü yoldan edindiği malları korumak için canla başla uğraşacağına, gökte bir TANRI olduğuna inandığım kadar kesinlikle inanıyorum.
"Sonra Beyaz Kral halsiz düşecek, batıya doğru gidecek, etrafı kendi adamlarıyla çevrili olarak, akan suyun olduğu eski yere."
Majesteleri Hampton-Court’tan ayrıldığı sırada halsiz durumdaydı, yani yanında iki veya üç kişiden fazlası yoktu (bir Kral için oldukça zayıf bir maiyet), ve o sırada Wight Adası’na gitti ve orada Wight Adası’ndaki Carisbrough Kalesi’nin valisi olan Hammond adında birine teslim oldu.
O kale suyun yakınında veya üzerinde durmaktadır.
Hammond’a teslim olduğu bu andan itibaren, askerler tarafından etrafı sarıldı veya sıkı bir gözetim altında tutuldu.
Kral’ın kendisinin de Windsor’da itiraf ettiği üzere, bu Hammond, beni Sunderland Kontu’nun gayrimeşru kızlarından biri olan Arabella Scroop hakkında Gloucestershire’lı How adında biriyle suç ortaklığı yapmakla itham eden o kara çalma dolu Elencticus varakasını ona ulaştıran kişidir.
Tüm dünyaya, hem How’a hem karısına ve Hammond’a, eğer benim en ufak bir bağım olduysa veya onların Spring-garden’daki herhangi bir buluşmalarına dair en ufak bir haber verdiysem, yahut tasarılarında herhangi bir göz yumma veya komplom varsa bunu açıkça beyan etmeleri için meydan okuyorum, tüm yaptığım, kadına kavuşmayı vaat eden iki veya üç saatlik sorunun çözülmesinden ibaretti.
Üzerime atılan o iftiradan beri uygun bir matbaa fırsatıyla karşılaşmadığım için, bu konuyu burada tekrarlama özgürlüğünü kendime tanıdım, kamuoyu önünde itibarımı iade etmek için zahmete giren o süvariye en içten teşekkürlerimi sunuyorum, her ne kadar beni aklamasından bu yana kendisini görme mutluluğuna erişememiş olsam da, bu nezaketine karşı şükranımın kendisi tarafından kabul edilmesini dilerim.
Gerçekten de, o hukuk deryası, hayatta olduğu sürece dostum olan Şövalye Sir Robert Holborne, beni hem o adamdan haberdar etti hem de mesele matbaaya verilmeden önce konuyu tamamen süzgeçten geçirmek için gösterdiği büyük çabadan bahsetti.
Rab yollarımda bana rehberlik etsin, zira gelecek nesillere ciddiyetle beyan ederim ki, mantıken düşmanım olması için sebebi olanlardan, yani Kraliyetçilerden, bizim kendi partimizden olan veya kendilerine Roundhead dedirten pek çok kişiden gördüğüm kadar haksız ithamlar veya iftiralar görmedim.
Eğer Parlamento’nun eşi benzeri olmayan bir üyesinin erdemi ve onuru her daim desteğim ve savunucum olmasaydı, fikirlerimi sessizliğe gömer ve çabalarımı derin bir karanlıkta boğardım.
Çünkü gerçekten de, bu saygın şahsiyete olan saygım ve sevgim o kadar büyüktür ki, durumum muhtaç olsaydı bile (ki TANRI’ya şükür değildir), hiçbir dürüst olmayan veya yakışıksız eylemde bulunmaya cesaret edemez, hatta bunu istemezdim, zira bunun, yalnızca bu devlete hizmet edebildiği sürece yaşayan ve bundan daha uzun süre yaşamayı arzulamayan, hiçbir şahsa haksızlık etmeyen, zulmetmeyen ya da devlete onursuzluk getirecek hiçbir şey yapmayan o tam ve kusursuz beyefendinin onuruna halel getirmesinden korkardım.
Parlamento veya ordu, ah, şu an Parlamento adına yetki sahibi olan birinin, hakkımda asılsız bir itham duyup daha fazla araştırmadan, eğer bir daha huzuruna çıkarsam düşmanım olacağını ilan eden o nezaketsizliğini ve absürtlüğünü lanetliyorum.
"Sonra düşmanları onunla karşılaşacak ve Mart kendi yerinde onun etrafında düzenlenecek, bir kalkan gibi bir ordu."
Majesteleri Wight Adası’ndan Windsor’a getirildiğinde, önü, arkası ve her yanı birkaç süvari birliğiyle korunuyordu, öyle ki kaçması imkansızdı, dolayısıyla bir fırının ortasındaydı dense yeridir.
Kral Charles’ın, yani Beyaz Kral’ın ölümünde bunun ne kadar tam bir doğrulukla gerçekleştiğine haklı olarak hayret edebiliriz, işin aslı şöyleydi, ölümünden birkaç gece önce, atalarının hükümdarlık makamı olan Whitehall’a getirildi, ölüm günü için, Kral James tarafından inşa ettirilen yeni Banqueting-House’un tam karşısına bir darağacı kuruldu, ve Kral infaza giderken, darağacına geçmesi için batı pencerelerinden birinden bir yol veya geçit açıldı ve orada başı kesildi.
Böylece onun bir salonun üzerindeki kilise bahçesine düşeceği çok isabetli bir şekilde kehanet edilmiş oldu.
Canterbury Başpiskoposu’nun ne şekilde bir ölümle öleceği.
Bu soru vesilesiyle astrolojinin doğruluğu ve değeri tüm tarafsız zihinlere açıkça görünebilir, zira bu dünyadaki en bilge insanlar arasında bile, bu yaşlı adamın şahsını, durumunu, mevcut halini ve ölüm şeklini, gökyüzünün şu anki haritasından daha iyi tasvir edebilecek kimse olamazdı.
Bir din adamı olması hasebiyle, onun yükseleni dokuzuncu evin giriş çizgisi olan Capricornus’tur, Saturn bu burcun yöneticisidir, şu an düşüşte olduğu Aries’tedir, uzun süredir gerilemektedir ve haritanın on ikinci evinde, yani yükseleninden itibaren dördüncü evde konumlanmıştır, öyle ki gökler onun zihni durumunu şiddetli ruhlu, huzursuz ve haset, sıkıntılara batmış, hapsedilmiş ve benzeri bir halde tasvir etmektedir.
Ruhban sınıfının genel bir göstergesi olan Jupiter de, onun devletimiz içindeki o yüksek mevkisine uygun olarak, durumunu bir dereceye kadar temsil etmektedir.
Gördüğünüz üzere Jupiter gerilemektedir ve Mars ile Luna tabiatındaki pek çok sabit yıldızla birliktedir, bu durum onun şu sıralarda talihsizlikler ve halkın feryatlarıyla ağır bir yük altında olduğunun kanıtıdır.
Moon, haritada dördüncü evin yöneticisidir ancak yükselenine göre sekizinci evin yöneticisidir, Saturn’den uzaklaşmakta ve sekizinci evin giriş çizgisine yakın bir yerde, Güneş’in karşıt açısına doğru ilerlemektedir.
Sol ateşli bir burçtadır, yaşlı Piskopos’un yöneticisi olan Mars’ın karşıt açısına doğru ilerlemektedir.
Mars’ın hava grubundan ve insani bir burçta olmasından ötürü, onun asılmayacağına, lakin daha asil bir ölümle can vereceğine ve bunun altı veya yedi hafta ya da o civarda bir süre içinde gerçekleşeceğine hükmettim, zira Moon’un Mars’ın gövdesine ulaşması için yedi derece kalmıştı.
Kendisi takip eden Ocak ayının 10’u civarında idam edildi.
Bunları onun ölümüne sevindiğim için yazmıyorum, hayır, sevinmiyorum, zira kendisiyle hiç konuşmamış veya tanışmamış olsam da, bu zata her zaman hürmet ettim ve onu fıtraten sevdim.
Oxford için cömert bir Maecenas idi ve o üniversiteye Avrupa’dakiler kadar iyi el yazmaları kazandırdı, bu sayede ilim erbabı onun bu cömertliğini teslim etmelidir, kusurları sessizliğe gömülsün.
Yine de bir ahmağın yaptığı gibi onu bir şehit saymıyorum, zira kendisi İngiltere’nin en yüce mahkemesinin, yani Parlamento’nun kararıyla sonuna götürülmüştür.
Kendi kaleme aldığı Günlük vasıtasıyla, Charles Burman, Esq. tarafından neşredilen ORİJİNAL MEKTUPLAR ilavesiyle birlikte.
Günlüğü ve Mektupları şu an neşredilen şahsın sadece adının anılması bile, bunların aslen nereden geldiği ve hâlâ nerede muhafaza edildiği hususunda dünyayı kafi derecede tatmin edebilir.
Bu belgelerin neşredilmesine esas teşkil eden nüsha, Oxford Üniversitesi Ashmolean Müzesi’nin son baş küratörü, eski kimya (chymistry) profesörü ve Royal Society’nin sekreteri olan Robert Plot, L.’nin el yazısıyladır ve kendisi tarafından Bay Ashmole’un Staffordfhire’da mukim bir yakın akrabası, hususi bir beyefendi için istinsah edilmiştir, kendileri bu belgelerin doğruluğu ve müstesnalığı sebebiyle dünya için makbul olabileceğini düşünmekten memnuniyet duymuşlardır.
Bunlar birkaç yıl önce Oxford’daki Jesus College üyesi ve aynı yerin baş küratörü olan David Parry, M. tarafından karşılaştırılmış ve orijinal el yazmasındaki birkaç harf hatasını düzeltmiştir.
Ve bu belgelerde, ayrıca Oxford Üniversitesi’nde ilahiyat baş bedeli olan alim Bay Edward Llwyd’in zeylinde kendi adı altında neşredilen makalede o kadar mükemmel, lakin veciz bir şekilde tasvir edilmiştir ki, böylesine maruf isimlerden sonra meçhul bir editörün hiçbir tavsiyesi fayda sağlayamaz.
Bu tür eserlerin faydası üzerine uzun uzadıya konuşmayacağım, sadece şu kadarını söyleyeceğim, bunlar bizi kendi dönemlerinin hadiselerinin gizli tarihine dahil eder, hareketin kaynaklarını keşfeder ve genel tarihçilerimiz tarafından gözden kaçırılan yahut bilinmeyen pek çok kıymetli, lakin küçük ayrıntıyı gözler önüne serer ve neticede en büyük merakımızı teskin eder.
ELIAS ASHMOLE, Litchfield sakinlerinden saraciye esnafı Simon Ashmole’un oğlu ve tek çocuğuydu, Simon ise mezkur şehrin saraciye esnafı ve o belediyenin iki kez baş hakimi olan Bay Thomas Ashmole’un en büyük oğluydu, annesi ise Coventry şehri manifaturacısı Anthony Bowyer ile eşi Bridget’in kızlarından Anne idi, Bridget ise [okunamadı] içindeki Aufley’den Bay Fitch’in tek kızıydı.
Mayıs 1617’de, (ve sevgili ve iyi annemin bana sık sık anlattığına göre) sabah saat 3’ü yaklaşık yarım saat geçe doğdum.
Takip eden Haziran’ın 2’sinde, Piskopos Mahkemesi vekillerinden St. Christopher Baxter ve katedral kilisesinin zangoçu Bay Offley tarafından vaftiz edildim.
Kiliseye götürülmeden önce, adımın (büyükbabam gibi) Thomas olması kararlaştırılmıştı.
Fakat rahip çocuğun adını sorduğunda, vaftiz babam Offley "Elias" diye cevap verdi, buna ortakları şaşırdılar ve eve döndüklerinde ona neden beni böyle çağırdığını sorduklarında, hiçbir sebep gösteremedi, sadece bunun olağanüstü bir ruhani tesirle aniden zihnine geldiğini söyledi.
Yaklaşık bir yaşındayken ve ateşin yanına oturtulduğumda, içine düştüm ve alnımın sağ tarafını yaktım, alnım ızgaranın demir çubuğuna yaslanmıştı (ki bunun izi her zaman kaldı) fakat iyi annem yakınlarda olduğundan beni hemen kaldırdı ve tedavim için bir şeyler tatbik etti.
Gençken çiçek hastalığı (yine de az sayıda) ve ayrıca suçiçeği ile kızamık geçirdim, fakat hiçbirinin kesin zamanını bilmiyorum.
Ve ben Long Parish’teki Kuzenim Blackburn’ün evine davet edilmiştik, o sırada bir samanlık inşa ediyorlardı ve ben merdivenlerle tepesine çıkarken aşağı düştüm, bu düşüşte sağ dizimin iç kısmı büyük bir kirişin kenarına çarptı ve bu yüzden derin, üçgen bir yarık oluştu, iyileşmeden önce uzun süre yattım.
Bir dönem Hazine Hakimi olan James Pagit, Esq. ikinci eş olarak annemin [okunamadı] biri olan Bridget ile evlendi.
Onun bir kız kardeşi vardı, ilk olarak Litchfield Şansölyesi Dr. Masters ile, daha sonra ise Dr. ile evlendi.
İkinci oğlu Thomas Pagit (gelecekteki yükselişlerimin başlıca vesilesidir, bunu aziz hatırasına tüm minnettarlığımla teslim ederim) teyzesi Twisden tarafından çok sevildiğinden, gençliğinde sık sık Litchfield’e gelirdi, onun orada kalması, annemle (üvey annesinin kız kardeşi) tanışmasına vesile olduğu gibi, bana karşı bir sevgi beslemesine de yol açtı, öyle ki babasına hakkımda iyi bir referans vererek beni Londra’ya göndermeye meyilli kıldı, zira kendisi ve oğulları musikiye büyük ilgi duyuyorlardı ve çok iyi [okunamadı].
Bu konuda oldukça yetkin olduğundan, dilbilgisi okulunda geçirdiğim zamanın ardından vaktimin bir kısmını musiki okulunda harcamamı arzu etti, bu alanda yeterli bir temel edindikten sonra katedral kilisesinde koro üyesi oldum ve adı geçen Baron beni evine çağırana dek orada kaldım.
6 Ağustos 1641 tarihinde vefat eden katedral orgcusu Henry Hinde, bana klavsen ve org çalmayı öğretti.
2 Temmuz günü Litchfield’dan yola çıktım, annem ve babam Baffet kırlarının en uç sınırına kadar bana eşlik ettiler.
5 Temmuz günü, öğleden önce saat 11 sularında Londra’ya girdim.
Twisden, iliaka tutkusundan (iliaca passio) [NOT: Bağırsak tıkanıklığı veya şiddetli karın ağrısı] vefat etti ve ayın 18’inde Litchfield Katedrali’nde, Lord Baffet’ın mezarının sağ tarafındaki şapelde toprağa verildi, burada Dr. Masters ve kendisi için bir anıt bulunmaktaydı ancak Parlamento savaşı sırasında askerler tarafından yıkıldı.
Bana ölümünü haber veren Simon Martin’in mektubu, 22 Haziran tarihini taşımaktadır.
Babam, bir Hamsin Yortusu sabahı dünyaya gelmişti.
Babası tarafından kendi zanaatıyla yetiştirilmiş olsa da rüştünü ispat ettiğinde bu işle pek az meşgul oldu, mesleğinden ziyade askerliğe meyil gösterdi ve yıllarının çoğunu yurt dışında geçirerek kendini masraflı ve müsrif bir yaşam tarzının içine sürükledi.
İlk seferini, 159.. yılında Essex Kontu Robert ile birlikte İrlanda’ya gerçekleştirdi.
Daha sonra, kendisinden büyük hürmet gördüğü Essex Kontu Robert’ın oğluyla birlikte Palatinate’e iki sefer daha düzenledi.
Dürüst, iyi huylu ve başkalarına karşı nazik bir adamdı, lakin müsrifliği yüzünden hem kendisinin hem de zavallı ailesinin en büyük düşmanı haline geldi.
Bu yıl içinde, Cornhill’deki St. Michael kilise avlusunda ikamet eden Bay [okunamadı] tarafından bana klavsen dersi verildi ve 31 Ocak tarihine kadar kendisinden öğrenmeye devam ettim.
Barnet yakınlarındaki Mount-Pleasant’ta yaşamaya başladım ve yazın geri kalanını orada geçirdim.
Kızıyla evlenmek üzere rızasını istemek amacıyla Bay Peter Mainwaring’in yanına gittim.
Cheshire bölgesindeki Smallwood’dan Peter Mainwaring ve eşi Jane, 22 Temmuz günü oraya ulaştı.
Sonbahar döneminde, Yüksek Mahkeme’de (Chancery) dava vekilliği yapmaya başladım ve oldukça iyi bir iş hacmine ulaştım.
Mart ayının başlarında, kardeşim Bay Peter Mainwaring’in eşi ve Bay [okunamadı]’ın kızlarından ve ortak mirasçılarından biri olan Catherine, ilk çocuğunu dünyaya getirdi.
Kız kardeşim Ann Mainwaring, ilk çocuğunu dünyaya getirdi.
Sanıyorum ki Yaz döneminde, Kraliçe’nin hekimi Dr. Thomas Cademan ile tanıştım, Temmuz ayının başlarında Kinderton Baronu Peter Venables, hukuki işlerinin yönetimini üstlenmem için bana yazdı.
Eşim ve ben, bugün Smallwood’dan yola çıkarak Londra’ya doğru geri döndük.
Bugün Londra’ya vararak 20 Ekim’de evimi çekip çevirmeye başladım.
Vefat etti ve St. Clement Danes Kilisesi’nde, mihrabın girişine yakın bir yere defnedildi.
Cenaze merasimi, kadife tabut örtüsünün üzerine iğnelenmiş, eşkenar dörtgen biçiminde aile armalarını taşıyan kalkanlarla gerçekleştirildi.
Kuzenim Philip Mainwaring (Keringham hanedanının küçük oğlu), Islington’dan Sir John Miller’ın kızı ve ortak mirasçısı Mary ile evlendi.
19 Mayıs günü öğle vakti eşim, ölü doğan bir kız çocuğu dünyaya getirdi ve bebek ertesi gün defnedildi.
Mühürdar Lord Finch’e takdim edildim ve ayın 12’sinde, kıymetli dostum Dr. [okunamadı]’ın tavsiyesi üzerine kendisinin hizmetine kabul edildim.
Eylül ayının başlarında eşim hummaya yakalandı.
Bay [okunamadı] tarafından bana ödünç verilen Middle Temple’daki Elm Court’ta bulunan bir odaya taşındım.
Hizmetçim Joan Morgan, çiçek hastalığından vefat etti.
18 Ocak günü Smallwood’dan Londra’ya doğru yola çıktım.
Asliye Hukuk Mahkemesi’nde (Common Pleas) yeminli avukat oldum.
William Clark, hizmetçim olmak üzere Londra’ya geldi ve 1645 yılına kadar yanımda kaldı.
Mayıs ayının başlarında hizmetçim Elizabeth Coley vebaya yakalandı ancak kurtuldu.
Haziran ayının başlarında, sözleşmelerin ifası için kardeşimle birlikte kefil oldum.
Yaz döneminin sonuna doğru 3 veya 4 gün boyunca hasta yattım.
Dr. Cademan’ın bir işi için Windsor’a gittim, bu o kaleyi ilk görüşümdü.
Clement’s Inn’deki odamda kalmaya başladım.
Sevgili eşim akşam vakti aniden hastalandı ve vefat etti (bu hem benim hem de tüm dostlarının derin üzüntüsüne sebep oldu).
Ertesi gece saat dokuz sularında, Cheshire’daki Astbury Kilisesi’ne, kilisenin güney tarafındaki girişin yakınına defnedildi.
Erdemli, iffetli, dikkatli ve sevgi dolu bir eşti, bana olan sevgisi son derece büyüktü, benimki de ona öyleydi, bu sayede birlikte çok mutlu bir ömür sürdük.
Onun hem annesi hem de babası tarafından da daha az sevilip sayılmadım, öyle ki cenazesinde naaşın yanında gözyaşlarıyla oturan annesi, Kinderton Baronu’nun eşine (ki kendisi bunu daha sonra bana aktardı) ve orada hazır bulunan diğerlerine, beni mi yoksa tek oğlunu mu daha çok sevdiğini kendisinin bile bilmediğini beyan etmişti.
Justinian Pagit, geçen Aralık ayının 10’unda bana Nisi Prius dairesindeki yazmanlık makamlarından birini teklif etmişti, ancak şartları çok ağır bulduğumdan bugün bu görevden feragat ettim.
Eşyalarımı Clement’s Inn’deki odama taşıdım ve orada ikamet ettim.
Clement’s Inn’den Bay Hutchinson ve ben, önce Buckinghamshire, Drayton’daki eski okul müdürüm Bay Hinchman’ı, ardından Oxford’u, sonra Hampshire’ı ve oradan da Londra’yı görmek üzere bir seyahate çıktık.
Londra’daki karışıklıklar büyüdüğünden şehri terk edip kırsala çekilmeye karar verdim ve bugün Londra’dan Cheshire’a, kayınpederimin Smallwood’daki evine doğru yola çıktım.
Caringham’dan kuzenim Mainwaring ile birlikte Londra’ya doğru gittim.
Ayın 12’sinde, genç Kinderton Baronu ile birlikte ilk kez Newcastle’a geldim.
Kinderton Baronu’nun eşiyle birlikte Cheshire’a döndüm.
Yazın geri kalanını, Bayan Venables’a Baron’un malları üzerindeki haciz kararının (sequestration) kaldırılması hususunda yardım ederek Kinderton’da geçirdim, ancak muvaffak olamadık.
Bu yılın başı (ve geçen yılın bir kısmı), Litchfield’lı Bay Hill ve şahsım tarafından, Litchfield Valisi Albay Bagot’a karşı, Kral’ın Tüketim Vergisi Komisyonu’nun (Commission of Excise) icrasına muhalefet ettiği gerekçesiyle oradaki Parlamentoya müracaat etmek üzere Oxford’da geçirildi. Albay’ı oraya getirtmek üzere bir mektup gönderildi.
Yüzbaşı Wharton ile ilk kez sabah saat sekiz ile dokuz arasında tanıştım.
Yüzbaşı Wharton, Oxford Garnizonu’ndaki dört Ordu (Ordnance) beyefendisinden biri olmamı teklif etti, öğleden önce saat 11,
Ordu beyefendisi olarak kaydım yapıldı, öğleden önce saat 9.
Bir hafta boyunca gözümden çok rahatsız oldum.
Bu öğleden sonra Ordu Komutan Muavini Sir John Heydon, topçularımı Magdalen Çayırları’nda eğitmeye başladı.
Merick, Worcester’da bir İhtisap (Excife) Komiseri olmam yönünde bir teklifte bulundu.
Haberim olmaksızın Worcester İhtisap Komiserliği için tavsiye edilmişim, bunu öğrendiğimde kabul ettim ve oraya yapacağım yolculuk için hazırlıklara başladım.
...ihtisap komisyonundan çıkarıldı ve onun yerine benimki eklendi.
Swingfield ve ben, İhtisap Komisyonu yetkisini Saray Başkatibi’nden teslim aldık.
Sir John Heydon, Worcester’daki Lordum Ashley’e hitaben bana bir tavsiye mektubu verdi, mektubun sureti şöyledir,
MÜŞFİK LORDUM, bu mektubu taşıyan kişi, Lordluğunuzun idaresindeki garnizonun Ordu beyefendilerinden biri olup, buradaki Parlamento tarafından kendisine tevdi edilen görev vesilesiyle, zatıalinizce tanınmak ve size hizmet etmek arzusuyla benim arabuluculuğumu ve şahitliğimi talep etmiştir, kendisi Lordluğunun teveccühüne mazhar olduğu süre boyunca kabiliyetli, gayretli ve sadık bir adam olarak şahsiyeti, çalışkanlığı ve meziyetleriyle temayüz etmiştir, bu hususta Lordluğunuzun itimat buyurmasını rica ederim...
Oxford’dan Worcester’a doğru yola çıktım, öğleden önce saat 10.
Swingfield ve ben, Belediye Sarayı’nda İhtisap Komiserleri olarak yemin ettik ve oradan daireye geçerek komisyonun icrasına başladık.
Komisyon, bir önceki Aralık ayının 15’inci günü tarihini taşımaktadır.
Sir John Heydon’ın mektubunu Lordum Ashley’e teslim ettim, kendisi bana her türlü nezaketi göstereceğine ve beni Garnizon’daki Topçu Sınıfı’na yerleştireceğine söz verdi.
John Swingfield ve ben, üç İhtisap Komiseri, Worcester’da bir araya geldiğimizde Bay Gerald benim Alıcı ve Sicil Memuru, Bay Swingfield’ın ise Denetçi olmasını teklif etti, bu hususta mutabık kalındı.
Annem Mainwaring’in vefatını ilk kez Bayan...’dan duydum.
Lord Ashley’nin alayında Yüzbaşılık rütbesi için komisyonumu teslim aldım.
Worcester’a yeni bir İhtisap komisyonu ulaştı.
Swingfield ve ben, söz konusu komisyon için yeminlerimizi ettik, saat 11.
Söz konusu komisyon için Sicil Memuru seçildim, saat 1.
Yardley, katiplerimizden biri olarak yemin etti, öğleden sonra saat 3.
Yardley, Worcester korosunun üyelerinden biriydi, garnizonun teslim olmasından sonra birkaç yıl benim hizmetkarlığımda bulundu ve Kral’ın dönüşü üzerine kendi şapelinin beyefendilerinden biri yapıldı.
Worcester’da kırlarda yürürken, bazılarının hedefsizce ok attığı [NOT: "shooting at Rovers", belirli bir hedef yerine rastgele mesafelere ok fırlatılan bir okçuluk türü] sırada bir ok çok yakınıma isabet etti, fakat Tanrı’ya şükürler olsun ki yara almadan kurtuldum.
Sir Ralph Clare, Worcester kalesindeki Ordu işleriyle ilgili bir komutayı devralmamı teklif etti.
Ordu Denetçisi olarak komutamı devraldım.
Worcester teslim oldu, bunun üzerine teslim şartnamesi uyarınca şehirden at sırtında ayrılarak Cheshire’daki babam Mainwaring’in yanına gittim.
Önce Tetnal, daha sonra ise Litchfield rahibi olan Richard Harrison, bana annemin vefatını ve kendisinin temmuz ayının 8’i veya 9’u civarında, o yaz salgına maruz kalan o şehirde, veba sebebiyle öldüğünü söyledi.
Kendisinin ilahiyat, tarih ve şiir alanlarında yetkin bir okuryazarlığı vardı, genç dimağımın kavrayabileceği dini ve ahlaki öğütleri kulağıma sürekli fısıldardı.
Hatalarımı düzeltmekten asla geri durmaz, her daim sert azarlar ve bunun yanı sıra iyi nasihatler eklerdi.
Tanıdığı muteber şahsiyetler tarafından pek çok takdir edilirdi.
Kısacası, kendisi gerçekten dindar ve faziletli bir kadındı.
Cheshire, Karincham’dan Albay Henry Mainwaring ile birlikte Lancashire, Warrington’da bir Hür Mason [NOT: Free-Mason, hür masonluk locası üyesi] yapıldım, o sırada locada bulunanların isimleri Bay...
Cheshire’dan ayrıldım ve bu ayın sonuna doğru, yani... Londra’ya geldim.
Jonas Moore beni Bay William Lilly ile tanıştırdı ve bir araya getirdi, bir cuma gecesiydi ve sanırım kasım ayının 20’siydi.
Bugün öğle vakti, Bay John Booker ile ilk kez tanıştım.
Mart, Noel’i onunla birlikte Limehouse’da geçirmek üzere gittim ve öyle de yaptım.
Matematik ziyafeti Old-Bailey’deki White-Hart’ta verildi, orada yemek yedim.
Leydi Mainwaring’e evlilik maksadıyla ilk kez niyetimi açtım ve rıza göstermemiş olsa da kibar bir cevap aldım.
Leydi Mainwaring ile birlikte Sir Arthur Mainwaring’in hanesine gittim.
James’ten Engle-field’a, Antipas Cherrington ile aynı sofrayı paylaşmak üzere gittim ve ertesi sabah saat sekiz sularında onun evine vardım.
Tanrı, şu anda her zaman arzu ettiğim şartlara kavuştuğumu zihnime ilham etmeyi murat eyledi, bu şartlar, dünyada geçim derdi için zahmet çekmeye mecbur kalmaksızın, kendim ve çalışmalarım için yaşayabilmemdir.
Mademki gönlümün muradınca böyle bir inzivaya çekilmiş bulunuyorum, bu inzivada beni kutsaması ve çalışmalarıma zeval vermemesi için Tanrı’ya yalvarıyorum, ta ki O’na sadakatle ve gayretle hizmet edebileyim ve her hususta O’nun iradesine boyun eğeyim, bu kötü zamanların ortasında nail olduğum huzur ve saadet için O’na en derin şükranlarımı sunayım ve çalışmalarım esnasında eriştiğim her şeyin ihtişamını O’na ithaf edeyim.
Başımda, böbreklerimde ve uyluklarımda ağrılar vardı, geceleyin bir şevketibostan şerbeti [NOT: "carduus posset", şevketibostan bitkisiyle hazırlanan sıcak, sütlü bir içecek] içip terledikten sonra iyileştim.
Bugün başımda ve gözlerimde şiddetli ağrılar vardı.
Hastalanmaya başladım, saat 5.
Yatağa düştüm, hastalığın şiddetli bir humma olduğu anlaşıldı.
Leydi Mainwaring’in ikinci oğlu Humphry Stafford, annesiyle evleneceğimden şüphelenerek odama zorla girdi ve beni neredeyse öldürecekti, fakat Christopher Smith onu zor kullanarak zaptetti, ölüm döşeğinde olduğum ve kimseyi tanımadığım düşünüldüğünden, herkes bu yaptığından ötürü onu son derece ayıpladı.
Hummanın en şiddetli evresindeydim, kendimi bilmez halde ve hezeyanlar içindeydim.
Hummanın etkisinden biraz sıyrılarak bugün ayağa kalktım.
Bu sıralarda Leydi Mainwaring hummaya yakalandı ve Yüzbaşı Wharton vebaya tutuldu.
Yeniden hastalandım ve bilincimi yitirdim.
Bir müshil aldım, gayet iyi tesir etti ve iyileştim.
Londra’ya doğru yola çıktım ve ertesi gün öğle vakti oraya vardım.
Lady Mainwaring, Bradfield’ki evinde yaşamak üzere geldi.
Balgam şikayetimin yoğunlaşması üzerine, Dr.’ın hazırladığı açıcı bir şurubu içtim.
Theale’e doğru giderken çok hastaydım.
Yüzbaşı Wharton yatağında derdest edildi, saat 3.
Lady Mainwaring, Bradfield’deki parkların yıllık değeri olan bir kira sözleşmesini mühürleyerek bana devretti.
Bitki bilimi çalışmalarına başlamış olup, bugün saat üç sularında ilk kez şifalı ot toplamak üzere araziye çıktım.
Lady Mainwaring, yıllık elli pound değerindeki çayırlık alanın kira sözleşmesini mühürleyerek bana devretti.
Daha önce Lady Mainwaring’e evlilik amacıyla birkaç kez talepte bulunmuş olup, bugün saat 11’de kendisi benden başka hiçbir adamla evlenmeyeceğine dair bana söz verdi.
Bana bir evlilik sözleşmesi mühürleyip verdi.
Berkshire’daki topraklarıma el konuldu.
Lady Mainwaring’in mülklerine, oğlu Humfrey Stafford’ın ihbarı üzerine Reading Komitesi tarafından el konuldu.
Lady Mainwaring’in kiralarının tahsil edilmesine dair bir emir çıktı.
Reading’de eczacı ve çok iyi bir botanikçi olan Watlington’ın evine pansiyoner olarak geçtim.
Oxford’daki botanik bahçesine yolculuğum başladı.
Bu öğleden sonra Sion Evi’nde Dük Gloucester ve Elizabeth’in ellerini öptüm.
Yüzbaşı Wharton yeniden yakalanarak hapishaneye götürüldü.
Bir bedeni diseke etmeyi (teşrih etmeyi) öğrenmeye ilk kez başladım.
William Forster ve eşi bizi ziyarete geldiler.
Yüzbaşı Wharton ile birlikte onu Rushall’da ziyarete gittik.
Sağ tarafımdaki diş ağrısından çok muzdariptim.
Gelecek yıl için kahya olarak seçildim.
Yüzbaşı Wharton’ın geçen 21 Kasım’da Gate-Houfe’a götürülmesinin ertesi günü Bay Lilly’ye giderek durumu ona bildirdim, kendisi Bradshaw’un onu astırmak niyetinde olduğunu bildiğinden çok üzüldüğünü ifade etti ve son derece cömert bir şekilde, Yüzbaşı ile aralarında geçmiş olan tüm husumetleri unutarak, hamisi olan Bay Bulstrode Whitlock nezdinde nüfuzunu kullanarak onun serbest bırakılmasını sağlamaya söz verdi.
Dönemin koşulları gereği, Bay Lilly’yi bu iyiliği yapmaya ikna eden kişi olarak ismimin basılı eserlerde görünmemesinin ihtiyatlı bir davranış olacağını düşündüm, bu nedenle Yüzbaşı Wharton’ın 1651 yılındaki Almanağının başına okuyucuya yönelik yazdığı ve bu sıkışık durumunda Bay Lilly’nin yardımlarına açıkça teşekkür ettiği ithaf yazısında bana yönelik tüm teşekkürler çıkarıldı, oysa gerçekte Bay Lilly’yi onun serbest bırakılması için harekete geçiren, ikna eden ve sürekli ricada bulunan yegane kişi bendim, zira 1646 yılında Londra’ya döndüğümden beri Yüzbaşı Wharton’a her zaman dostluk göstermiş, sadece Lilly’nin evinde veya başka yerlerde ona karşı kurulan tüm planları ona haber vermekle kalmamış, aynı zamanda birçok muhtaç anında geçimini sağlaması için cüzdanımı ona özgürce ve cömertçe açmıştım.
Bay Lilly, Bay Whitlock’a başvurduğunda, Whitlock Yüzbaşı’nın en ufak bir şikayette bulunmadan sessizce beklemesini tavsiye etti, Noel’den sonra, tutsaklığı neredeyse unutulduğunda, Bradshaw ortalıkta yokken ve Bay Whitlock devlet konseyinin başkanı olmuşken, Bay Lilly de bu süre zarfında söz konusu konseyin diğer bazı üyelerini Yüzbaşı’ya dost kıldığından, sunulan dilekçe üzerine Yüzbaşı serbest bırakıldı, kendisinden bundan böyle Parlamento veya Devlet aleyhine yazmayacağına dair söz vermesi dışında hiçbir taahhüt alınmadı.
Bunun üzerine tamamen geçim kaynağından yoksun kaldı, zira sıkıntıda olduğu dönemlerde, o günlerin yönetimi aleyhine yazarak kazandıklarının yanı sıra şu veya bu kişi ona yardımda bulunuyordu, yeni bir yaşam yolu ve nasıl geçineceği konusunda benimle istişare ettiğinde, ona, eşine ve ailesine yaşamaları için Berks’teki Bradfield evimi ve oradaki diğer bazı imkanları gönüllü olarak sundum, o da bunu büyük bir memnuniyet ve minnetle kabul ederek oraya gitti ve Majesteleri Krallığına yeniden kavuşana kadar vaktini çoğunlukla huzur ve konfor içinde geçirdi, bu sebeple Almanağında beni andı.
Sir Humphrey Forster’ın davasına karşı bir savunma ve itiraz dilekçesi sundum.
Daha sonra ikamet ettiğim Black Friars’taki evi için Lyster ile görüştüm.
Söz konusu evin yıllık kırk dört pound bedelli kira sözleşmesini mühürleyerek bana verdi.
Bu sıralarda, sakalımı kötü bir ustura ile tıraş etmem nedeniyle boynumun sol tarafında yaralar çıkmaya başladı.
Bu dönemde içime bir kasvet çöktü, uyuşuklaştım, uzuvlarımda ve sırtımda bir ağırlık hissettim.
Bu sıralarda mühür kazımayı, kuma döküm yapmayı ve kuyumculuk işlerini öğrenmeye başladım.
Ölen eşinin kitapları için Londralı Backhouse ile görüştüm.
Bu gece hizmetçimin yatağı tutuştu, ancak hızla kalktım ve Tanrı’ya şükürler olsun ki yangını söndürdüm.
Backhouse bana artık mutlaka onun oğlu olmam gerektiğini, çünkü bana pek çok sırrı ifşa ettiğini söyledi.
Bu gece saat bir sularında, geyik etinin üzerine su içmem sebebiyle midemi üşütüp hastalandım.
Midemde büyük bir sıkışma vardı, ertesi gün Astrolog Bay Saunders elime tutmam için bir parça Briony (yaban değneği) kökü gönderdi, çeyrek saat geçmeden midem o büyük sıkışmadan kurtuldu, oysa Dr.’dan aldığım hiçbir ilaç fayda etmemişti.
Vaughan, Norton’ın Ordinal kitabındaki resimleri oymaya başladı.
Theatrum Chemicum Britannicum adlı eserim için tüm kalıpları Black-Friars’taki evimde işleyip tamamladı.
Babam Backhouse ile birlikte Petersfield’deki büyük botanikçi Bay Goodier’ı görmeye gittik.
Üst çenemin sağ tarafının arkasındaki diş etim yarıldı ve öğleden sonra saat dokuz sularında [okunamadı].
Theatrum Chemicum Britannicum adlı eserimin ilk nüshası Pembroke Kontu’na satıldı.
Lilly bana yağlı boya kendi portresini verdi, bu portrenin daha önce hiç kopyası alınmamıştı.
Eşimin mehir senedinin Stafford’daki kopyası, kendisine emanet edilmiş olan Sir Arthur Mainwaring’in eşinin talimatıyla bana teslim edildi.
Bu sıralarda Haham Solomon Frank’tan İbranice öğrenmeye başladım.
Baş ağrısı ve soğuk algınlığı nedeniyle hastalandım, bu durum beş hafta sürdü.
Hizmetçim John Fox’un ücretini ödedim ve onu hizmetimden azat ettim.
Bu sabah babam Backhouse’tan yönelttiğim sorulara dair daha tatmin edici yanıtlar aldım.
Kiralarımı tahsil etmesi için Yüzbaşı Wharton’ı Bradfield’e gönderdim.
Newbury’deki celseye gittim, burada Wallingford valisi Albay Evelin, Sir Humfrey Forster’ın kışkırtmasıyla tüm mahkemenin şaşkınlığına sebep olacak şekilde bana karşı son derece hırçın davrandı.
Ben ve eşim bu yazı Bay’ın evinde pansiyoner olarak geçirdik.
Wren beni Black Friars’ta ziyarete geldi, doktoru ilk kez o zaman gördüm.
Yüzbaşı Wharton kiralarımı tahsil etmek üzere gönderildi, 16 Temmuz’da eşini ve ailesini Bradfield’a getirdi.
Cadıların yargılanmasını dinlemek üzere Maidstone ceza mahkemesi oturumlarına gittim ve Bay Tradescant’ı da yanımda götürdüm.
Wharton öğle sularında şiddetli ve tehlikeli bir hummaya yakalandı.
15’inde, büyükbabasının yanına, Lambeth Kilise Mezarlığı’na defnedildi.
Bitkiler ve diğer nadireleri araştırmak üzere Peak bölgesine bir seyahat gerçekleştirdim.
Wharton hastalığından kurtulmaktaydı ve nitekim öyle de oldu.
Adı geçen amcam, Litchfield’daki evim üzerinde hak iddia ettiği unvanından benim lehime feragat etti ve bana bir satış sözleşmesi imzalayıp mühürledi.
Ayrıca bana bir ibraname mühürleyip zilyetliği devretti.
Londra’ya döndüm ve bir saat sonra evime vardım.
Lilly, yağmalanan din adamları komitesi huzuruna çağrıldı ve tutuklandı.
Dorothy Mainwaring, saat 11’de eşimle birlikte yaşamak üzere geldi.
Eşimin yanında ancak ertesi yılın 16 Ocak gününe kadar kaldı.
O malikanenin beyi olarak Bradfield’da bir malikane mahkemesi topladım.
Selden’ın ona yazdığı mektupta, benimle tanışmaktan memnuniyet duyacağını, zira yayımladığım eserlerden her türlü faydalı ilmin (learning) ilerlemesine gönül verdiğimi anladığını belirtiyordu.
Bu sabah Galli bir kahin olan Arise Evans ile ilk kez tanıştım, Parlamento hakkında konuşurken ona bunun ne zaman sona ereceğini sordum.
Zamanın kısa olduğunu ve bunun [okunamadı] olduğunu cevapladı.
Tam bu sabah saat on birde, asa Sözcü’den geri alındı ve Parlamento feshedildi, tahminime göre bu olay Arise Evans ile bu konuşmayı yaptığımız sıralarda gerçekleşti.
Dunstan Kilisesi, yaşayıp yaşamayacağını bilmediğinden, saat on bir sularında, bana heceleyerek, bir miras olarak bıraktığı Lapis (taş) yani felsefe taşının gerçek sırrını anlattı.
Black Friars’taki evimde, kalan yıllar için Bathurst.
Carver, Lord Mohun için bir maden açmak üzere Cornwall’a giderken onunla birlikte.
Diş ağrısından muzdariptim, Binbaşı Ruswell, (Dr.
Kral 1. Charles’ın mühimmat dairesi amiri ve değerli dostum Sir John Heydon vefat etti.
Üç gün boyunca yine diş ağrısından muzdarip oldum.
Eskiden papazlık yapmış olduğu Westminster’daki Margaret’s.
Bugün kuzenim William Ashmole’u çırak olarak Bay [okunamadı] yanına verdim.
Doktor Wharton, Hekimler Koleji’ndeki dersine saat 10’da başladı.
Cevabım açılır açılmaz Bay [okunamadı] havale edildi.
Doktor Wharton’a [okunamadı] tedavisi için geliştirdiğim sırrımı açtım, o da bu sabah bunu oymacı Bay Faithorne’a uyguladı ve onu iyileştirdi.
Doktor Pordage, Bradfield’daki görevinden uzaklaştırıldı. Onun uzaklaştırılmasıyla takdim hakkı bana geçti, Bay Floyd’un (o sırada babam Backhouse’un yanında çocuklarının muallimi olarak kalıyordu) değerini ve ilmini bildiğimden bu görevi ona vermeye karar verdim, bu amaçla onu Londra’ya çağırttım ve ayın 18’inde niyetimi kendisine bildirdim.
Sınayıcılar tarafından imtihan edildi ve takdirle kabul edildi, fakat Reading rahiplerinin her ikisi olan Bay Ford tarafından aleyhine planlar yapıldığından ve Sir Humphrey Forster’ın takdim hakkına sahip olduğunu varsayarak Doktor Temple’ı getirmeye çalıştıklarından, bu adamlarla bir mücadeleye girmektense takdim hakkını bana geri iade etmeyi daha uygun buldu.
Ve muhalif olanlarla bir mücadeleye girmek zorunda kalacağını anlayan Bay Floyd, çok daha iyi bir görev ümidiyle elindekinden ayrılmaktansa kendi mevcut görevini korumayı daha uygun buldu.
İngiltere ile Fransa arasındaki barış, saat 10’da Westminster’da ilan edildi.
Bu ay sağ göğsümdeki büyük bir ağrıdan muzdarip oldum.
Bradfield görevi için Bay [okunamadı] adına hazırladığım takdim belgesini imzalayıp mühürledim.
Bu zat, bazı mücadelelerden sonra görevin tadını çıkardı, takdim hakkının bana ait olduğu kabul edildiğinden bir daha sorun yaşamadım.
Büyük bir sıranın düşmesiyle ayak başparmağımı ezdim.
Dugdale ile Fens’e doğru olan yolculuğunda saat 4’te.
Üç gün süren bir diş ağrısına yakalandım.
Eşimle aramdaki dava görüldü, burada Serjant Maynard mahkemeye, eşimin tarafında 800 sayfa ifade bulunduğunu, buna karşın bana karşı ona kötü davrandığıma dair tek bir kelimenin bile kanıtlanamadığını, ona hiçbir zaman kötü veya kışkırtıcı bir söz söylemediğimi belirtti.
Eşimi bana teslim etti, bunun üzerine onu Bay Lilly’nin evine götürdüm ve orada ikimiz için yer tuttum.
Gök gürledi ve şimşekler çaktı, tam bu sırada yeni Parlamento Lordları için çağrı fermanı mühürlendi.
Florida Elçisi ile Bay [okunamadı] evinde yemek yedim.
Garter hakkındaki eserim için malzeme toplamak üzere ilk kez Tower’daki Arşiv Dairesi’ne gittim.
Sol uyluğumun iç kısmına bir araba atı çarptı.
Bu yolculukta Sir Thomas Leigh, Sir Harvey Bagot, Sir Richard Lewson ve Denbigh Kontu’nu ziyaret ettim.
Henshaw’ın Middle Temple’daki odasını ondan 130 sterline satın aldım.
Bugün saat 7’de oraya kabul edildim.
Kalenin resimlerini çizmesi için Hollar’ı yanıma aldım.
Çalışma odam, Kral’ı arama bahanesiyle askerler tarafından basıldı, fakat içinden hiçbir şey kaybetmedim.
Lilly, İsveç Kralı’ndan altın bir zincir aldı.
Tradescant ve eşi bana, öldüklerinde nadire kabinelerini kime bağışlayacaklarını uzun süredir düşündüklerini ve sonunda bunu bana vermeye karar verdiklerini söylediler.
Bu öğleden sonra, sözü edilen kabinenin bana bağışlandığına dair bir hibe senedi hazırlaması için noterlerine talimat verdiler.
Tradescant ve eşi, tüm nadirelerinin hibe senedini mühürleyip bana teslim ettiler.
Bay [okunamadı] tarafından takdim edilerek Kral’ın elini ilk kez öptüm.
Kral ile konuşma şerefine nail olduğum ikinci seferdi ve o zaman bana Windsor Hanedan Armacısı (Windsor Herald) makamını verdi.
Bu sıralarda Kral, madalyalarının bir tasvirini yapmam için beni görevlendirdi, madalyalar bana teslim edildi ve 8. Henry’nin odası kullanımım için tahsis edildi.
Sekreter Morris, Kral’ın bana karşı büyük bir lütuf ve sevgisi olduğunu söyledi.
Kral’ın baş teşrifatçısı Ayton, odaya yanıma gelerek, Kral’ın yemeklerimi saray görevlilerinin sofrasında yemem doğrultusunda emir buyurduğunu söyledi, ben de öyle yaptım.
Aralarında Windsor Herandı (Windsor Herald) sıfatıyla benim de bulunduğum Silah Subayları yeminlerini ettiler.
Bu öğleden sonra, Silah Subayları ilk resmi toplantılarını Heraldik Dairesinde gerçekleştirdiler.
Kral’a basımını yaptığım üç kitabı takdim ettim, bunlar,
Fasciculus Chemicus, Theatrum Chemicum ve The Way to Bliss idi.
Maliye Dairesindeki Denetçilik Makamı için yetki belgem imzalandı.
Söz konusu Maliye yetki belgemi Temyiz Komisyonu Üyelerine teslim ettim.
Maliye Dairesine gelerek Denetçilik Makamını devraldım.
2 Kasım, bu gece Middle Temple Salonunda baroya çağrıldım.
Söz konusu salonda baroya kabulüm gerçekleşti.
Baron Turner’ın huzurunda Maliye Denetçisi olarak yeminimi ettim.
Gresham Kolejinde Royal Society (Kraliyet Cemiyeti) üyeliğine kabul edildim.
9 Şubat, Batı Hint Adaları’ndaki Surinam’ın Sekreteri olmam için Kral tarafından bir yetki belgesi imzalandı.
Maliye Denetçiliği beratım tasdik tarihi taşımaktadır.
Kral, herhangi bir anlaşmazlık çıkması durumunda beni birinci Herand olarak yerleştirmesi için Baş Mabeyinciye emir verdi.
Sir Edward Bysshe Clarencieux tarafından şahsıma verilen Arma beratı tarih taşımaktadır.
Thomas Chiffinch, Middle Temple’daki odamda benimle öğle yemeği yedi.
Kral’a sunduğum Kraliyet Takdimimin yarısı.
Litchfield Katedrali’ne 16 sterline mal olan bir Ayin ve İlahiler seti gönderdim.
Kral’ın mallarının geri alınması için kurulan Komisyonun üyeliğine getirildim.
Bu Paskalya Döneminde, kocasının bana bıraktığı nadide eserler için Bayan Tradescant aleyhine Yüksek Mahkemede dava açtım.
Earl Marshal makamı komisyon üyeleri ilk kez Whitehall’da toplandı.
Bu öğleden sonra Backhouse babam Swallowfield kilisesine defnedildi.
Dugdale, Derby ve Nottinghamshire bölgelerindeki resmi hanedan denetiminde.
Turnepemine’ın Homerich topraklarının kirasındaki hakkı.
Eylül, Kral’a sunduğum Kraliyet Takdimimin diğer yarısını ödedim, yani.
Dugdale, Staffordshire ve Derbyshire bölgelerindeki resmi hanedan denetiminde.
Bu ayın sonuna doğru Bay...’ın vaftiz babası oldum.
Başpiskopos Juxon’ın cenazesine eşlik ederek Oxford’a doğru yola çıktım.
Dugdale, Shropshire ve Cheshire bölgelerindeki resmi hanedan denetiminde.
Povey, Peterborough Kontu’nu odama getirdi.
Thomas bana ilk olarak White Office’te bir görev vaat etti.
Middle Temple Yöneticileri, Middle Temple’daki odamın devrini şahsıma onayladılar.
Bayan...’a karşı açtığım dava Yüksek Mahkemede duruşmaya çıktı.
Dugdale’in Eserlerini Temple Kütüphanesine bağışladım ve şu teşekkür yazısını aldım.
Baronun kıdemli üyelerinden Ashmole’a, kütüphaneye takdim ettiği kitaplar için yöneticilerin teşekkürleri sunulmuştur.
Bay Perrot’nun vefatı üzerine odamın üçte birlik hissesini satın almış olduğumdan, yönetim kurulu bugün bu hissenin devrini bana onayladı.
Middle Temple’daki eğitim döneminin büyük gününde yöneticilerden biri olarak görev yaptım.
Thomas, şahsıma 1200 sterlinlik bir borç hükmünü kabul ettiğine dair vekaletname verdi.
Sir Edward Bysshe, Berkshire bölgesini denetlemem için bana verdiği yetki belgesini mühürledi.
Berkshire denetimime Reading’de başladım.
Bu yıl 15 Temmuz civarında (veba salgını yayılırken) Roe Barnes’a çekildim ve takip eden kış boyunca Garter hakkındaki eserimin büyük bir kısmını orada kaleme aldım.
Litchfield Belediye Başkanlarına, bana 23 sterline mal olan büyük, işlemeli gümüş bir kase ve kapağını hediye ettim.
Oxford’daki halk kütüphanesine, oradaki Konsüllük ve İmparatorluk Sikkelerinin tasvirini içeren, daha önce hazırlayıp düzenlediğim ve tamamını kendi elimle temiz bir şekilde temize çektiğim üç ciltlik büyük boy eseri takdim ettim.
Bunun bir teşekkürü olarak, hayırseverler siciline şu kayıt düşüldü.
Bu ay Blyth Hall’a gittim ve aynı ay içinde geri döndüm.
Kuzenim Moyse’un evine taşınmış olan bazı kitaplarım Temple’daki odama geri getirildi.
3 Eylül’de Bayan Tradescant’ın evine taşınan ilk tekne dolusu kitabım Temple’a geri getirildi.
Geri kalan tüm eşyalarım oradan Temple’a getirildi.
John Booker’ın kitaplığını satın aldım ve 140 sterlin ödedim.
Litchfield Belediye Başkanlarından Moggs arazisinin kirasını devraldım ve bugün 20 sterlin ödedim.
Litchfield’daki Moggs arazisi için kalan ceza bedelim.
Thomas Smith (sonradan Carlisle Piskoposu oldu) Temple’daki odamda benimle öğle yemeği yedi.
Hazine Komisyonu Üyeleri beni Maliye Genel Muhasebeciliği ve Taşra Muhasebeciliği görevlerini yürütmek üzere atadılar.
Beni Maliye bünyesinde Taşra Muhasebeciliği görevini yürütmek üzere görevlendirdiler.
St. Clement Danes Kilisesi’ne defnedildi, Kral’ın Bahçıvanı Bay Rose ve ben, Bayan Tradescant’ın evine, oradan da kendisiyle ilk kez tanıştığım Güney Lambeth’teki Yüzbaşı Forster’ın evine gittik.
Royal Society Sekreteri Oldenburgh bana bir mektup göndererek, Toskana Prensi’nin maiyetinden Kont Magalotti’nin beni odamda ziyaret edeceğini bildirdi.
Kont Magalotti ve Toskana Prensi’nin baş maiyetinden diğer iki beyefendi, kütüphanemi ve sikkelerimi görmek üzere odama geldiler.
Sol ayağımın başparmağında ve sol işaret parmağımda gut hastalığının ilk belirtilerini hissettim.
Eşimle birlikte Bay...’ı ziyaret etmek üzere Hersham’a gittik.
Canterbury Başpiskoposu Dr. Sheldon tarafından yaptırılan Tiyatronun mülkiyeti Rektör Yardımcısı tarafından devralındı.
Oxford’da Tıp Doktoru unvanıyla onurlandırıldım.
Eşimle birlikte yeniden Bay...’ın yanına gittik.
3 Eylül, Bay...’ın yanından Londra’ya döndüm.
Sir William Backhouse’un cenaze merasiminde görev yapmak üzere Swallowfield’a doğru yola çıktım.
Homerich topraklarını H. şirketine kiraladım.
Brazen-Nose Koleji Müdürü Yates, akşam saat altı ile yedi arasında, Oxford Üniversitesinden aldığım Tıp Doktoru derecesine ait diplomayı bana takdim etti.
Aralık ayının ortalarına doğru, kendisinin bana karşı sergilediği uygunsuz ve dostane olmayan tutumu nedeniyle uzun yıllardır kesilmiş olan Dr. Wharton ile dostluğumuz yeniden canlanmaya başladı.
Daha önce Bay Booker için bir mezar taşı yaptırmıştım ve bugün bedelini ödedim, taşın üzerinde büyük harflerle şu kitabe yazılıydı.
İsveç Elçisi Bay Lionberg tarafından ağırlandım.
Garter hakkındaki kitabım için Kral’ın onay belgesini aldım.
Anglesey Kontu, Temple’daki odamda beni ziyaret etti.
Sir Charles Cotterel’s malikanesinde Danimarka Elçisi ile birlikte akşam yemeği yedim, yemekten sonra Temple’daki odama geçtiler, orada Elçi’yi, İsveç Kralı’nın Tarikat protokolünde kendi efendisinden önce geldiği hususunda öyle ikna ettim ki, bunun üzerine bu meseleyi daha fazla takip etmekten vazgeçti.
Çok saygıdeğer dostum Lord Hatton bu sabah vefat etti.
Aşırı yemekten rahatsızlandım, fakat Tanrı’ya şükürler olsun ki ertesi gün iyileştim.
Mücevher Dairesi Amiri Sir Gilbert Talbot ve Bay Joseph Williamson Temple’daki odamda akşam yemeği yediler.
Kendim ve eşim, Greenwich’teki Yüzbaşı Wharton’ın yanına gittik.
Savoy Dükü’nün Elçisi Kont de Monroux ile tanıştım.
Canterbury Başpiskoposu Lordumdan, Bay Lilly’nin tıp pratiği yapabilmesi için bir ruhsat talep ettim, kendisi de bunu kabul etti.
Gut hastalığına yakalandım [okunamadı]
Sülüklerle kan akıttım ve ertesi sabah iyileştim.
Litchfield’daki evimi Bay [okunamadı]’a kiraladım.
Eşim ve ben Litchfield’a gittik, orada Belediye Meclis Üyeleri tarafından bir akşam yemeği ve büyük bir ziyafetle ağırlandık.
Newnham’daki Denbigh Kontu’nun yanına gittik.
Kardeşim Mainwaring, vekillerimden biri olarak yemin etti, Bay [okunamadı] da aynı şekilde yemin etti.
Venedik Temsilcisi tarafından akşam yemeğinde ağırlandım.
Jartiyer Tarikatı hakkındaki kitabımı Kral’a takdim ettim.
Peterborough Kontu, haziran ayı civarında, Dük’ün emriyle, o sırada denizde olan York Dükü’ne götürmek üzere Jartiyer hakkındaki kitaplarımdan birini almak için Temple’daki odama uğramıştı, Dük kitabı büyük bir memnuniyetle kabul etti ve Kont onun kitabın tamamını okuduğuna inanıyordu.
Philip Floyd’un beratı, Excise (Tüketim Vergisi) Denetçiliği görevimin benden sonra ona devredilmesi için Büyük Mühür’den geçti.
Peterborough Kontu beni York Dükü’ne takdim etti, Dük bana kitabımın büyük bir kısmını okuduğunu, Jartiyer Tarikatı’nı (hiyerarşi) fazlasıyla onurlandırdığımı, bu hususta büyük emek harcadığımı ve teşvik edilmeyi hak ettiğimi söyledi, saat 9 sularıydı.
Hazine dairesindeyken, Lord Hazinedar Clifford beni büyük bir nezaketle [okunamadı] adresindeki konutuna davet etti.
Kendisini ziyaret ettim ve büyük bir lütufla karşılandım.
Bristol Kontu kitabımı fazlasıyla övdü ve Jartiyer Şövalyeleri’nin bana kayda değer bir hediye sunmakla yükümlü olduklarını düşündüğünü, kendisinin de bunu bizzat teklif edeceğini söyledi.
Bu akşam Lord Hazinedar ile iki saat boyunca oturdum.
Bedford Kontu, Jartiyer hakkındaki kitabımı büyük övgülerle onayladı.
Arlington Kontu’na, kâğıt gümrük resmi imtiyazı için hazırladığım dilekçemi sundum ve bu konudaki fikrini sordum.
Bunun son derece makul bir talep olduğunu, konuyu Kral’a açmadan önce Lord Hazinedar ile istişare edeceğini ve bana bu hususta yardımcı olacağını söyledi.
Lord Hazinedar’a, Windsor Habercisi olarak birikmiş maaş alacaklarımı ödemesi ve bazı kâğıtların gümrük resmini alma talebimi içeren dilekçemi desteklemesi için ricada bulundum.
İlkinin yerine getirileceğini söyledi, ikincisi için ise bana dost olacağını belirtti, nitekim öyle de oldu.
Jartiyer hakkındaki kitabım, Danimarka Kralı’na takdim edilmek üzere Yüzbaşı Bartie’ye gönderildi.
Denbigh Kontu beni ziyaret etmek üzere evime geldi.
Sir Edward Walker ile birlikte bir arabayla Windsor’dan dönerken araba devrildi ve sol bileğimi burktum.
Toskana Dükü’ne takdim etmesi için Jartiyer hakkındaki kitabımı Sir John Finch’e teslim ettim.
Maaş alacaklarım olan yüz altı sterlin, on üç şilin ve dört peni için Lord Hazinedar’ın ödeme emrini teslim aldım.
Jartiyer üzerine yaptığım çalışmadan ötürü Kral’ın bana lütfettiği, kâğıt gümrük resminden karşılanacak dört yüz sterlinlik Özel Mühürlü Ödeme Emri’ni teslim aldım.
Bilgili ve dahi Sir Robert Murrey vefat etti.
Litchfield rahiplerinden Homerich topraklarının kira sözleşmesini yeniledim.
Eşim ve ben, yazın büyük bir kısmını Bay [okunamadı] ile geçirdikten sonra Hersham’dan Londra’ya döndük.
Wharton, yatağında inme ve sol tarafına felç gelmiş halde neredeyse cansız bir şekilde bulundu.
Gece yarısı beni çağırttı ve daha önce aramızda bazı anlaşmazlıklar yaşandığı için benimle helalleşmek istedi, nitekim helalleştik.
Wharton vefat etti ve Basinghall kilisesindeki bir aile kabristanına defnedildi.
Takip eden 7 Ocak’ta Andrew’s Undershaft’ta [okunamadı]
Earl Marshal’ın (Kraliyet Tören Reisi) Sekreteri Hayes’ten, Habercilik görevimden istifa etmeme izin vermesi için efendisine ricada bulunmasını istedim.
Earl Marshal, Temple’daki odamı görmeye geldi.
Bana, büyükbabasının Almanya’ya elçi olarak gittiğinde taktığı altından bir George nişanı hediye etti.
Lilly’nin yanına gittik ve takip eden eylül ayının 8’ine kadar orada kaldık.
Beni Jartiyer Şövalyeleri’ne tavsiye etmek için Windsor’daki Meclis Binası’nda karar alındı.
Beni davet etmiş ve çok nazik davranmış olan Lauderdale Dükü ile Ham’de akşam yemeği yedim.
Bir dönem Berkshire’daki Pangbourne’da ikamet eden Sir John Davis vefat etti.
Thomas Henshaw, Danimarka’dan dönüşünde, söz konusu Kral’dan bana altın bir zincir ve üzerinde o Kral’ın madalyonunu getirdi.
İlk olarak Brandenburg Elektör Prensi’nin Elçisi ile görüştüm.
Litchfield yakınlarındaki Little Pipe’taki topraklarının ipoteği karşılığında Edward Hopkins’e dört yüz sterlin verdim.
Kral’ın Hamburg Mukim Temsilcisi Sir William Swan, Jartiyer hakkındaki kitaplarımı Saksonya Dükü’ne ve Brandenburg Elektör Prensi’ne gönderdiğine dair bana bir rapor sundu ve söz konusu prensten gelen bir mektubu bana iletti.
Kral’ın huzuruna çıktım ve Danimarka Kralı’nın bana gönderdiği altın zinciri ona gösterdim, çok beğendi ve onu takmama izin verdi.
Tredescant soyulma tehlikesi atlattı fakat bu durum mucizevi bir şekilde önlendi.
Habercilik görevimi devretmek üzere iznini almak için Earl Marshal’ı ziyaret ettim. Bana öyle yetenekli bir insan olduğumu, benden ayrılmayı hiç istemediğini söyledi ve bu konuyu başka bir zamana erteledi.
Castlemaine Kontu tarafından Liege’den bana hediye olarak gönderilen bir çift mükemmel tabanca ve kılıç için gümüş bir kabza teslim aldım.
Tredescant nadide eserleri bana devretmeye rıza gösterdiğinden, bunlardan birkaçını evime taşıdım.
1. 1, Nadide eserlerimin geri kalanını South-Lambeth'teki evime taşımaya başladım.
Bu gece, vilayetler üzerindeki denetimimi genişletme hususundaki meselem halledildi.
Lilly hastalandı ve sol ayağından, ayak bileğinin hemen üzerinden kan alındı, bir gün önce yeni ay gerçekleşmişti ve güneş tutulmuştu.
Bay Lilly'nin sol bacağında yirmi dört saat süren şiddetli bir ağrı vardı ve bu durum onu yüksek ateşe soktu.
Mizacın [NOT: Burada "humour" kelimesiyle kadim tıp kuramındaki dört sıvı kastedilmektedir] sol ayağının üstündeki iki noktada (biri kan alınan yer olmak üzere) sabitlenip olgunlaşması üzerine, Kingstonlu cerrah Bay tarafından yarıldılar, bundan sonra rahatlamaya başladı ve ateşi düştü.
Danimarka Kralı tarafından bana gönderilen altın zinciri, Kral'ın şapele altın, günlük ve mür takdim etmek üzere gidişi esnasında, Kral'ın huzurunda taktım.
Winchelsea Kontu, Sir William Swan ve Bay Thynn, Temple'daki odamda ağırlandılar.
Bu öğleden sonra, Herald [NOT: Saray armacılık dairesi unvanı] makamımdan istifa etmek için Earl Marshal'ın iznini aldım.
Dilekçe Üstadı Albay Gervais Hollis vefat etti.
Sandford, eğer bu makamı kendisine devredersem bana aynı meblağı teklif etti.
Lord Hatton ve kız kardeşleri benimle akşam yemeği yediler.
Moorfields'den Smith vefat etti, kendisinin fevkalade iyi bir kitap kütüphanesi vardı.
Kardeşim Dugdale, Herald makamım için benimle anlaştıktan sonra, bu sabah Earl Marshal'a müracaat ederek yerime geçmeyi talep etti, o da bunu kabul etti.
Aynı sabah, South-Lambeth'teki evime yaptığım ek odaların inşası için marangozumla anlaştım.
27, Bu öğleden sonra Sir William Swan bana, Brandenburg Elektör Prensi'nin benim için bir hediye verilmesi talimatını verdiğini ve bunun Hamburg'da benim için hazır beklediğini söyledi.
Ben ve karım South'taki evime geldik.
Oradaki yeni binamın ilk taşını koydum.
Bugün Brandenburg Elektör Prensi'nin Elçisi Bay Swerene, Temple'daki odamda beni ziyarete geldi.
Karım, Farnham Kalesi yakınlarında atına binerken düştü ve elinin arkasını ve sol omzunu incitti.
Richard Hodgkinson (eski dostum ve Oxford garnizonundaki mühimmat dairesinden beyefendi meslektaşım) defnedildi.
Barlow (eski ve kıymetli dostum) Lincoln Piskoposu olarak takdis edildi.
Herald makamımı, Chancery'de [NOT: Yüksek Mahkeme dairesi] Başkatip Sir huzurunda Majestelerine iade ettim.
Ben ve karım South-Lambeth'teki evimizde ikamet etmek üzere geldik.
la Mere (yakın zamanda Orange Prensi tarafından Majestelerine gönderilmişti) Temple'daki odamda beni ziyaret etti.
Majestelerinin nezdindeki Palatin Elektör Prensi'nin Elçisi Bay Spanheim ile ilk kez tanıştım, saat 9.
Kendisi Palatin Elektör Prensi'nin Köln'deki tam yetkili temsilcisiydi ve Sir Joseph Williamson, söz konusu Prens'e takdim etmesi için Garter [NOT: Dizbağı Nişanı] hakkındaki kitabımı orada kendisine teslim etmişti.
Thomas Ross (Monmouth Dükü'nün eğitmeni) vefat etti.
Üst çenemin sol tarafındaki en arkadaki dişimde, üç veya dört gün süren büyük bir ağrı oldu.
Bahçe duvarlarıma meyve ağaçları dikmeye başladım.
Ormond Dükü'nün vaizi ve mahir bir astrolog olan Butler.
Sir Thomas Chicheley ve Sir Jonas Moore benimle yemek yemeye geldiler.
Diş ağrısından hastalandım ve sol çenemin üst tarafındaki en arkadaki dişim çok sallanıyordu.
Dişlerim daha da sallandı ve beni o kadar büyük bir sıkıntıya soktu ki, bir hafta boyunca yiyeceklerimi çiğneyemedim.
Vertigo hastalığına yakalandım ve beni bu kadar çok rahatsız eden dişimi çektirdim.
Arma subayları, hakkım olan cenaze sırasını bana verme konusunda isteksiz göründüklerinden, durumu Earl Marshal'a bildirdim ve bugün Sir Thomas St. George kendisini ziyaret ettiğinde, bu hakkın avantajından yararlanmamı istediğini ona söyledi.
Lord Hazretleri daha sonra bana, Sir Thomas'a şunları söylediğini aktardı, "Benim onu dairedeki en iyi subay olarak gördüğümü, eğer onu dairede kalmaya ikna edebilseydim en iyi vazifelerden mahrum kalmayacağını ve ekibin öncü atı yapılacağını ve kendisinin büyük hizmetler ifa ettiğini" belirtti.
Bu akşam sol ayağımda gut hastalığı baş gösterdi ve beni iki hafta boyunca yatırdı.
İshalden hastalandım ve yirmiden fazla kez dışkıladım.
Sol ayak başparmağımda gut hastalığından hastalandım, bu nöbet beni iki hafta tuttu.
Öğleden sonra kafamı üşüttüm.
Katiplerimden Richard Edlin bu gece vefat etti.
Salisbury Piskoposu bana yazarak, Garter makamının bana verilmesi için Kral nezdinde girişimde bulunduğunu bildirdi.
Bunu kabul edemeyeceğimi belirterek özür dileyen ve benim adıma daha fazla girişimde bulunulmamasını rica eden bir cevap yazdım.
Hayes, Garter makamının Kral'ın mı yoksa kendisinin mi tasarrufunda olduğu hususunda fikrimi almak istedi.
Bunun Kral'ın tasarrufunda olduğu yönünde görüş bildirdim.
Salisbury Piskoposu, Kral'ın Garter makamı üzerindeki hak iddiasını kanıtlamasında kendisine yardım etmem yönündeki Kraliyet emrini bildirmek üzere evime geldi.
South-Lambeth'teki evimin arka binalarının temelini attım.
Kral ile Earl Marshal arasında, Konsey Lordlarından bazıları ve bazı Garter Şövalyelerinin huzurunda bir duruşma yapıldı ve bu duruşmada Garter makamının tamamen Kral'ın tasarrufunda olduğuna karar verildi.
Bartie, Lord Hazinedar'ın beni bu makama uygun gördüğünü ima ederek Garter makamını kabul etmem için bana hararetle ısrar etti, ben ise mazeret beyan ettim, yine de bana Lord Hazretleri ile konuşma fırsatı verdi, bu fırsatı bulduğumda ona bu meseleden hiç bahsetmedim.
Bartie, Garter olmam için üzerimde daha hararetle durdu ancak kesin surette reddettim.
Babam Dugdale'in Garter olması kararlaştırıldı ve Kral rıza gösterdi, bunun üzerine Earl Marshal bu geceki posta ile onu Warwickshire'dan çağırttı.
Earl Marshal babam Dugdale'e, Garter makamı hususunda kendisi ile Kral arasındaki meselede çok dürüst ve adil davrandığımı söyledi.
Cheapside'ın yeniden inşasının ilk temeli atıldı.
Bu amaçla toplanan bir kurulda yeminini etti.
Lord Hazinedar, makbuzlar üzerindeki denetimimin devam etmesini kabul etti.
Litchfield'daki evimin Bay 'a olan kira sözleşmesini mühürledim.
Bir diğeri, yedi yıllığına Homefich topraklarından Henry Aldrich’e.
William Webb, on bir yıllığına Litchfield’daki Moggs’tan.
Garter (Dizbağı Nişanı) çalışmama katkıda bulunan hamilerimin onuruna South-Lambeth’teki evimde bir şölen verdim.
İmparator’un Olağanüstü Elçisi Kont Wallestein, İspanya Kralı’nın Olağanüstü Elçisi Marki de Este Borgomanero, Brandenburg Elektör Prensi’nin Olağanüstü Elçisi Bay Swerene ve Flamburgh Kontu, South-Lambeth’teki evimde beni ziyaret etmekle şereflendirdiler.
Inner Temple’da bir yangın çıktı.
Loggan, karakalem portremi çizmeye başladı.
Orange Prensi’nin Sekreteri Bay van Zeelin, Kasım ayında Temple’daki odamda beni ziyarete geldi.
Litchfield Belediye Yazıcısı Rawlins, o şehrin Parlamento üyesi Bay Richard Dyott’un ölüm döşeğinde olduğunu ve belediye reisleri ile diğer yetkililerin onun yerine beni seçmek istediklerini bildirdi, ancak ben bu onuru kabul etmeye niyetim olmadığını belirterek kendisine, bana böyle teveccüh gösteren herkese teşekkürlerimi iletmesini rica ettim.
Bay van Zeelin ve Hollanda Elçileri, beni ziyaret etmek üzere evime geldiler.
Doktor Plot, Oxford’da doğa olayları üzerine verilecek felsefe dersinin okutmanlığına kendisini aday göstermemi rica etmek üzere bana geldi.
Bu sabah üst çenemdeki, ön dişimin yanındaki diş oldukça sallandı ve onu kolayca çektim.
Litchfield’dan orada Parlamento üyeliğine aday olmamı rica eden birkaç mektup aldıktan sonra, nihayetinde çok geç kalınmaması şartıyla kabul ettim, ancak başkaları vasıtasıyla girişimde bulunduğumda artık çok geç kalındığını anladım, zira yöneticilerin ve dostların bana karşı beklediğim kadar samimi olmadıklarını gördüm, bu yüzden geri çekildim ve aday olmadım.
Yemek yediğim sırada alt çenemdeki orta dişlerimden biri kırılıp düştü.
Sağ ayak başparmağımdan gut hastalığına yakalandım.
Bazı emarelerden anlaşıldığı üzere, bir gün önce öğle vakti sularında boğulmuştu.
Kocasının ve oğlu John’un daha önce defnedilmiş olduğu Lambeth Kilisesi mezarlığındaki bir aile kabrine defnedildi.
Lea ve eşinin, Bayan [okunamadı]’ın ardından ödemem gereken yüz poundu bana bağışladıklarına dair feragatnamesi.
Bu sabah saat sekiz sularında, Bay [okunamadı]’ın dairesinde, Yüksek Mahkeme’den (Chancery) celp aldım.
Peterborough Kontu, Temple’daki odamda beni ziyaret etmek ve madeni para koleksiyonumu görmek üzere geldi.
Temple’daki yangın odamın hemen yanındaki odada başladı ve kütüphanemi, diğer eşyalarımı küle çevirdi.
South-Lambeth’te, Bay [okunamadı]’ın olan evime bitişik ev ve araziyi devraldım.
Nisan ayında Lord Roberts ile ilk kez tanıştım.
Buckinghamshire’daki Great Linford’a vardım ve ertesi gün saat sekizde oraya ulaştım.
Sancroft, evimde beni ziyarete geldi ve günün büyük bir kısmını çalışma odamda benimle geçirdi.
Tophane Müdürü ve eski dostum Sir Jonas Moore vefat etti.
Sir Jonas Moore, Tower Kilisesi’ne defnedildi.
Ekim ayının sonlarına doğru vertigo (baş dönmesi) rahatsızlığından muzdarip oldum.
Sol ayak başparmağımdaki gut hastalığı yüzünden yatağa düştüm.
Hastalık sağ ayak başparmağıma geçti ve bu nöbet beş hafta sürdü.
Clarendon Kontesi, beni ve eşimi ziyarete geldi.
Canterbury Başpiskoposu’nun kız kardeşi ve yeğeni eşimi ziyarete geldiler.
Konsey Başkanı Radnor Kontu, eşi ve kızlarıyla birlikte evimde akşam yemeği yedi.
Sir Charles Cotterell, beni Konsey salonunda Palatinat Elektör Prensi’ne takdim etti, elini öptüm ve seçilmek üzere olduğu Garter Tarikatı hakkında kendisiyle uzun uzun sohbet ettim.
Söz konusu Prens’e Garter üzerine yazdığım kitaplardan birini takdim ettim, kendisi bunu nezaketle kabul etti ve bu vesileyle kendisiyle derin bir sohbete daldık.
Sir Charles Cotterell bu sabah bana, Elektör Prens’in maiyetindeki beyefendilerden birinin bir gün önce kendisine gelerek bugün benimle birlikte yemek yememi rica ettiğini söyledi.
Bunun üzerine davete icabet ettim, beni sol yanına, hemen yanına oturttu ve büyük bir hürmetle ağırladı, sofradan kalktığında ise beni bir kenara çekerek kıymetimi ve itibarımı çok duyduğunu, memleketine döndükten sonra da benimle mektuplaşmak istediğini ifade etti.
Bugün saat on bir ile on iki arasında, pek kıymet verdiğim dostum Bay [okunamadı] vefat etti.
Kendi memleketi olan Derbyshire’dan Londra’ya doğru gelmekteyken, bu ayın 17’sinde saat on bir ile on iki arasında Northampton’da hastalanmıştı.
Eylül ayının 26’ncı günü gece vakti, St. [okunamadı] Kilisesi’ndeki bir aile kabrine defnedildi.
Vasiyetnamesiyle bana şu mirası bıraktı, yani, kendisine ve eşine yirmi şilin değerinde birer yüzük ve ayrıca "çalışma odamdaki kitaplardan hangilerini seçmek isterse" (ki bunların birçoğu, yangında kendi kitaplarımın çoğunu kaybettikten sonra onun bana yaptığı asilce bağışlardı).
Palatinat Elektör Prensi, 18 Eylül’deki ayrılışında Sir Charles Cotterell’in ellerine altın bir madalya teslim etti, bu madalyanın bir yüzünde babasının resmi, diğer yüzünde ise bir aslan tarafından tutulan arması bulunuyordu, bunu bana teslim etmesini ve memleketine vardığında bana kendi madalyalarından birini de göndereceğine dair güvence vermesini rica etti.
Bugün Sir Charles Cotterell madalyayı bana gönderdi.
Berlin’den yakın zamanda dönen Sir Robert Southwell’in ellerinden, Brandenburg Elektörü’nden gelen madalyalı bir altın zincir teslim aldım.
Bu zincir, son derece zarif bir işçilikle yapılmış, büyük topuzlar halindeki doksan telkari (philagreen) halkadan müteşekkildir.
Bir yüzünde Elektör’ün büstü, diğer yüzünde ise Stralsund şehrinin teslim alınışı üzerine yapılmış olan o şehrin bir tasviri yer almaktadır.
Kral’ın huzuruna çıkarak Elektör’ün bana gösterdiği bu taltiften kendisini haberdar ettim ve zinciri gösterdim.
Çok beğendi ve işçiliğini takdir etti.
Kral’ın Has Oda Hizmetkârı William Chiffinch evimde yemek yedi ve bana, yeğeni Thomas Chiffinch’in (en aziz dostum Thomas Chiffinch’in oğlu) bir hafta önce vefat ettiğini söyledi.
Rahip ve astrolog Butler, beni şu an Hazine Komiserleri’nden biri olan Sir Edward Deering’in kardeşi Sir Edward Deering ile tanıştırdı.
Kışın büyük bir bölümünde sağ ayağımın çukurundaki şiddetli topallıktan muzdarip olduğumdan, (tahminimce tendonlarımı gevşeten gut hastalığıma lapa uygulamaktan kaynaklanıyordu) bu akşam ağrılarım öylesine arttı ki neredeyse yürüyemez hale geldim ve beni öylesine büyük bir hararet bastı ki çok ateşlendim, idrarımı yaparken de canım feci şekilde yandı.
Her zamanki terleme kürümü uyguladım, bu beni iyileştirdi ve tendonlarımı güçlendirdi, öyle ki ertesi gün Londra'ya gittim ve sokaklarda hiç ağrı duymadan bir aşağı bir yukarı çokça yürüdüm, gece ise hararet bastı ve kötü uyudum.
Sıtmanın soğuk nöbetine tutuldum, bu nöbet sıcak nöbetle birlikte beni yedi saat boyunca pençesinde tuttu.
Sabahın erken saatlerinde iyi bir doz Elixir (iksir) aldım ve boynuma üç örümcek astım, bunlar sıtmamı defetti, Tanrı'ya şükürler olsun.
Ely Piskoposu Gunning, bu öğleden sonra beni evimde ziyarete geldi ve akşama kadar çalışma odamda kaldı.
Hem Temple'da hem de taşrada değerli dostum ve komşum olan Thomas Siderfin Esq, saat 4 sularında Epsom yakınlarında vefat etti.
Lilly'nin ağzının sol tarafı çarpıldı, fakat sonradan düzeldi.
Bu akşam inme, eski dostum Bay [okunamadı] sol tarafını yakaladı.
Lilly bir kusturucu ilaç aldı, gece ise yatağa düştü.
Onu ziyarete gittim, fakat ümitsiz bir durumda buldum.
Walton Kilisesi'nin korosuna [NOT: Kilisenin mihrap önündeki kutsal alanı] defnedildi.
Lilly'nin kütüphanesindeki kitapları, dul eşinden elli sterline satın aldım.
Temple'daki odalarımdan birini yüz otuz sekiz sterline Bay Holt'a sattım, kendisi bu akşam odaya kabul edildi.
Bay [okunamadı] eski bir dostu olan sahaf Sawbridge [okunamadı].
Sawbridge, St. [okunamadı] orta nefinde defnedildi.
Bugün eşim, annesini ziyaret etmek üzere babası Sir William Dugdale ile birlikte Blyth Hall'a doğru yola çıktı.
Sir George Wharton, Enfield'da sabaha karşı bir ile iki arasında vefat etti.
Sir George Wharton, Tower'a defnedildi.
Gut hastalığını önlemek amacıyla terleme kürümü uyguladım.
Beni özellikle sağ tarafımda keskin ağrılarla altı saat boyunca kıvrandıran kolik sancısına yakalandım, ardından bir kızartma tavasında ısıtılmış defne tuzu ve kepek uygulayarak hemen rahatladım, oysa daha önce başka hiçbir şey beni rahatlatamamıştı.
Thomas Flatman beni ziyaret etmek için evime geldi.
Lilly evime geldi ve bir hafta kaldı.
Daha önce Sir Robert Thomas tarafından bana verilen 1200 sterlinlik mahkeme ilamının devrini mühürledim ve yaklaşık bir saat sonra Sir Robert Clayton'dan, Sir Robert Thomas ile üzerinde anlaşılan uzlaşma bedeli olarak 800 sterlin teslim aldım, bu paranın 70 sterlinini ona geri verdim.
Kendisi, Shustoke Kilisesi'nin korosunda inşa edilen bir mezara defnedildi, [okunamadı] tarafından.
Ertesi gün Londra'daki Masons Hall'da yapılacak bir locada hazır bulunmam için bir çağrı aldım.
Bunun üzerine gittim ve öğle sularında Sir William Wilson, Yüzbaşı Richard Borthwick, Bay [okunamadı] vasıtasıyla Hür Masonlar kardeşlik birliğine kabul edildim.
Aralarındaki en kıdemli üye bendim, (kabul edilmemin üzerinden otuz beş yıl geçmişti) benden başka şu isimleri yazılı üyeler de hazır bulunuyordu, Bay [okunamadı].
Bu yılki Masonlar Loncası'nın Üstadı Bay Thomas Wise, Bay [okunamadı].
Hepimiz, yeni kabul edilen Masonların hesabına hazırlanan asil bir yemekte, Cheapside'daki Half Moon Meyhanesi'nde akşam yemeği yedik.
Eşim romatizmaya yakalandı, hastalık sol ayak bileğinde başladı, ardından sol dizine ve sağ ayak başparmağına geçti.
Sir Charles Cotterell beni Fas Elçisi'ne götürdü.
Alcade, Abdelloe ve Bomonzore evime geldiler ve benimle akşam yemeği yediler.
George Smaldridge, Oxford'daki Christ Church'e gitmek üzere Westminster Okulu'ndan seçildi.
Worcester Markisi ve Aylesbury Kontu, en büyük oğullarıyla birlikte bu öğleden sonra evimde beni ziyaret ettiler.
Bu gece, kaba etimin sağ tarafını, makatın hemen üzerini kaşıdıktan sonra, oradan şiddetli ve keskin bir akıntı peydah oldu.
Oraya lapalar uyguladım, (artık yatağımda oturamaz veya uzanamaz haldeydim) lapa beyaz ekmek kırıntıları, gül yağı ve gül yapraklarından yapılmıştı.
Lapalar akıntıyı iyice dışarı çektikten sonra, oraya Unguentum Nutritum (besleyici merhem) uyguladım.
Tanrı'ya şükürler olsun ki yeniden sokağa çıkabildim.
Bomonzore benimle yemek yedi ve bana birkaç mükemmel reçete verdi.
13, Astrologlar şöleni Bay [okunamadı] tarafından yeniden canlandırıldı.
Fas Elçisi gitmek için hazırlandı, fakat Alcade kaldığı yerden fırlayarak onun yolculuğuna engel oldu.
Bu sabah Fas Elçisi'ne büyük bir büyüteç hediye ettim.
Öğleden sonra Alcade, Elçi'nin kaldığı yere geri döndü.
Sabah saat 3 sularında Elçi yola çıktı.
Eserlerimi ve nadide eşyalarımı kabul etmek üzere hazırlanan binayı görmek için Oxford'a doğru yola çıktım, akşam saat 7 sularında oraya vardım.
Rektör Vekili tarafından davet edildim ve Queen's College'da onunla birlikte yemek yedim.
Lord Şansölye Finch, kendisini romatizmadan kurtarmam için beni çağırttı.
Orada yemek yedim, fakat tedaviyi üstlenmek istemedim.
Astrologlar şöleni, Chancery Lane'deki Three Cranes'de yapıldı, Sir Edward Deering ve Londra Belediye Yazıcısı kahyalık görevini üstlendiler.
Kısmen, bakir topraktan çiçek yetiştirme sırrına sahip olmakla zenginleşmiş [okunamadı].
Eserlerimi Oxford'a göndermek üzere sandıklara yerleştirmeye başladım.
Bu sabah sol ayak başparmağıma gut ağrısı saplandı.
Eserlerimin son yükü de mavnaya gönderildi ve bu öğleden sonra gut hastalığım nüksetti.
Binbaşı Huntingdon beni ziyaret etmek için evime geldi.
Anthony Bowyer ve eşi, beni ve eşimi ziyarete geldiler.
Karayolları denetçileri, Horsehead Still'deki set yolunu yükseltmeye başladılar.
Tüm masrafları bana ait olmak üzere işlerini tamamladılar.
Ren Elektör Prensi'nin sekreteri benimle yemek yedi.
Ayrıca o ülkenin asilzadelerinden, Nuremberg'li bir patriğin oğlu ve Dr. [okunamadı] da oradaydı.
Sol kalçamın birleştiği yerde bir sancı peydah oldu.
Mösyö Lodolph ve oğlu benimle yemek yedi.
Tekel Komiserleri benimle yemek yedi.
Almanya'ya dönmekte olan Mösyö Ludolph ve oğluna veda ettim.
Bergen Piskoposu'nun oğlu Jean Schielderas ve Bay [okunamadı].
St. Thomas Hastanesi Kahyası tarafından bana yeşil bir asa gönderildi, bu da hamilerden biri olarak seçildiğimin bir nişanesiydi.
Danimarka Prensi George'un göreve başlama töreni yapıldı.
Binbaşı Huntingdon vefat etti ve bugün Bay [okunamadı].
Yeni ahırımın temelini attım.
Kuyruk sokumumun yakınındaki deriyi ovdum, bunun üzerine orası çok sızlamaya başladı.
Beni ziyaret etmek üzere Oxford’dan gönderilen Plott yanıma geldi.
İki gün süren bir ishale yakalandım.
Bu sırada, makatımın yakınındaki yara iyileşmişti.
Sir Thomas Duppa ve Bay Matthews benimle akşam yemeği yedi.
Plott, bana ithaf etmiş olduğu de Origine Fontium adlı kitabını takdim etti.
Pembrokeshire’daki Upton’dan Bowert beni ziyarete geldi.
Lister, eşimin tedavisini üstlenmesi için eşime [mektup yazdı].
Her ikisi de evime geldi ve Dr. [okunamadı]
bir hafta boyunca, ardından ağzımda yanmış şap, biber ve tütünden yapılmış haplar tuttum, bu benden çok miktarda salgı sökülmesini sağladı ve böylece rahatladım.
Gelecek ayın 5’ine kadar beni bırakmayan şiddetli bir soğuk algınlığına yakalandım.
Litchfield’dan, aynı şekilde Dekan’dan da beni Parlamento için kendi meclis üyelerinden biri olmaya adaylığımı koymaya davet eden mektuplar aldım.
Bunun üzerine benim için oy toplamaya giriştiler ve yurttaşları çok [istekli] buldum.
Yaklaşık iki hafta sonra Lord Dartmouth bana, eğer Bay Lewson’a yol açarsam Kral’ın bunu benden bir lütuf olarak kabul edeceğini söyledi.
Bunun üzerine Lord Hazinedar’a başvurdum ve ondan Kral’ın arzusunu öğrenmek istedim, onun aracılığıyla bunun Kral’ın ricası olduğunu anladım ve hemen dostlarıma çekileceğimi bildirmek üzere mektup yazdım, fakat mektubuma inanmadılar, bu durum Kral’a gidip durumu bizzat bildirmeme neden oldu, Kral da bana, Bay Lewson’a gitmesi için teşvik verdiğinde benim aday olduğumu bilmediğini, eğer bilseydi bunu yapmayacağını söyledi.
Ona tamamen boyun eğdiğimi söyledim, bunu çok lütufkarca karşıladı.
Lewson, benim oylarımın da desteğiyle, seçim günü kazandı.
Labadie’nin beraberinde getirdiği [kişi] benimle akşam yemeği yedi.
Brandenburg Elektörünün olağanüstü elçisi Monsenyör Spanheim ile eşi ve buradaki temsilcisi Monsenyör Beilbr, Sir Charles Cotterel, eşi ve oğluyla birlikte benimle akşam yemeği yedi.
Norfolk Dükü beni ertesi gün kendisiyle akşam yemeği yemeye davet etti, davete icabet ettim ve iyi karşılandım.
Bu gece yine uykumda sağ ayağımın orta parmağına bir ağrı girdi, bu ağrı ayak bileğime geçti ve üç gün sonra kayboldu.
Sağ üst çenemin sondan bir önceki dişine bir ağrı girdi.
Boğazımın sol tarafında bir çıban çıktı.
Bu akşam şiddetli bir diş ağrısı nöbeti geçirdim.
Radnor Kontu öğle sularında hastalandı.
Norfolk Dükü, Peterborough Kontu ve Lord Hazinedar’ın törenle makamlarına kabulü için Windsor’a gittim.
Radnor Kontu’nun cenazesi Cornwall’a götürüldü.
Sağ kasığımda bir çıban belirmeye başladı.
Bir diğeri biraz daha yukarıda belirdi, fakat büyümeden kayboldu.
Feversham Kontu’nun törenle makamına kabulü için Windsor’a gittim.
Peterborough Kontu bana nadide mücevher ve antik yüzük koleksiyonunu gösterdi.
Bana, Brandenburg Elektör Hazretlerinin benden sık sık büyük bir hürmetle bahsettiğini ve Garter hakkındaki kitabımı Felemenkçeye tercüme ettirmeyi düşündüğünü söyledi.
Bu sabah İskoçyalı Bay John Faulconer ile benimle akşam yemeği yemesi üzerine biraz sohbet ettim.
Kendisini kendi ülkesinin antikaları ve sikkeleri konusunda son derece bilgili, çok maharetli bir beyefendi olarak buldum.
Bu sabah açılan ve benim de üyeleri arasında adlandırıldığım Lağım Komisyonu’nda ilk kez yerimi aldım, fakat bu oturumda başka bir işlem yapılmadı.
Sir John Faulconer benimle akşam yemeği yedi ve ona İngiliz sikkelerimden birkaç tane verdim.
İrlanda Genel Valisi Clarendon Kontu’na St. [okunamadı]’a kadar eşlik ettim.
Çok hızlı sürülen arabanın sarsıntısı, sol kaba etimde bir şişliğe neden oldu.
South Lambeth’teki komşum Cook, yakın zamanda bahçesi boyunca bir çit çekip kilise yoluna yaklaşık iki ayak tecavüz ettiğinden, bundan şikayetçi olmayı üstlendim ve bugün ev sahibi Bay Cooper ve ben, mesele üzerindeki bir tartışmanın ardından, onun da rızasıyla çiti bir buçuk ayak geriye çekmeye karar verdik ve bu işlem usulünce yapıldı.
Lağım Komisyonu üyeleri toplandı ve ben, diğer bazı komisyon üyeleriyle birlikte yeminimi ettim.
Kendisi bu gece St. [okunamadı] kilisesine defnedildi.
Bu sabah rüyamda, Shire-Lane’deki eski evimde olduğumu, tavan arasının yan tarafının sallanıp çöktüğünü, öyle ki evin kendisinin de hemen yıkılacağını sandığımı gördüm.
Bu öğleden sonra, saat bir sularında eşimin babası Sir William Dugdale vefat etti.
Kardeşim Dugdale adına Norfolk Dükü’ne başvurarak, babasının yerine geçebilmesi için Kral nezdinde girişimde bulunmasını rica ettim, bunu yapacağına söz verdi, fakat kendisini Sir Thomas St. [George]’u tercih etmeye daha meyilli buldum.
Konuşması sırasında bana, eğer kabul edersem bu makam için benden daha uygun bir adam olmadığını söyledi, fakat ben ona, Sir Edward Walker’ın ölümünden sonra babasına yaptığım aynı mazereti sundum.
Norfolk Dükü bana, kardeşim Dugdale’e Norroy unvanını vermeyi teklif etti ve ertesi gün bunun güvencesini verdi.
Bu gece o kadar çok idrara çıktım ki, ilkbahar boyunca kendimi çok ölçülü tutmuş olmama rağmen bir şeker hastalığından korktum.
Bu sabah hastalandım, çok ateşlendim ve idrar yaparken keskin bir yanma hissiyle rahatsız oldum.
Sütlü sıcak içki içinde beyaz zambak şurubu aldım ve ertesi gün dört serinletici tohumun emülsiyonunu içtim, bu beni dengede tuttu, ağzımı çalkalamak için menekşe ve hanımeli suyu kullandım, kendimi dinlendirip rahat bırakarak, Tanrı’ya şükürler olsun ki birkaç gün içinde iyileştim.
Bugün orada genel kurul toplantısı yapıldığından Thomas Hastanesi’ne gittim.
İlk kez hayır işleri komisyonunda yer aldım.
Bay Hummer, çiftliğin bana devrine ilişkin sözleşmenin kendi payına düşen kısmını mühürledi ve eşi de Asliye Hukuk Başyargıcı huzurunda bir para cezasını kabul etti.
Bu sabah erkenden sağ üst çenemdeki köpek dişi düştü.
Goodman Ingram için South Lambeth’teki samanlığımı onarmaya başladım.
Eşim ve ben Brockhill’e, Bay [okunamadı]’a gittik.
Ezilmiş olduklarından sağ ayağıma siyah salyangozlar uyguladım, ancak ayağımın üstünü su toplattılar ve zehirlediler, birkaç kez yara açıldıktan sonra ekim ayının ortalarına doğru iyileşti.
Mr. [okunamadı]’dan satın aldığım çiftliği ona kiralamak üzere Goodman Ingram ile şartlar üzerinde anlaştım.
Sir Philip Floyd (ki kendisi Excise’daki [Maliye/Tekel dairesi] görevimin rücu hakkına sahipti) vefat etti.
Windsor’dan şehre dönüşünde Kral’ı ziyaret ettim, beni büyük bir lütufla kabul etmekten memnuniyet duydular.
Öğleden sonra saat 4.45’te John Ingram’ın kira sözleşmesini mühürledim.
Paskalya sonrasına kadar büyük bir ıstırapla kollarına ve dizlerine sıçramaya devam etti, ardından ayaklarını yere basmaya başladı, yine de gün dönümüne [Haziran ortası] doğru ancak dışarı çıkabildi.
Temple’ın saymanı Sir Henry Chauncey’den beni kürsüye davet eden bir mektup aldım, ancak ona bir mazeret mektubu yazdım, ertesi gün de reddetme gerekçelerimi sundum.
Excise Komiserleri, Lord Hazinedar’a başvurarak başka bir katibe ihtiyacım olduğunu gösterdiler ve yıllık 80 sterlin ödenek aldılar.
Yeni bir katip için Lord Hazinedar’dan 80 sterlinlik talimatımı aldım.
Lord Komiserler Heyeti’nin yetki belgesi açıldı ve okundu.
Bu sabah Excise Komiserleri ve bendeniz, yeni Lord Hazine Komiserleri’ni ziyaret ettik.
Gut hastalığı sağ elime vurdu, bu da beni çeyrek yılı aşkın bir süre kalem kullanmaktan alıkoydu.
Yel kuluncundan çok muzdariptim.
Bu öğleden sonra gut hastalığı elimi tekrar şişirdi ve gece büyük bir ıstırapla geçti.
Bu öğleden sonra karım ve ben aniden soğuk algınlığı ve ses kısıklığına yakalandık.
Bu ses kısıklığının etkilerini uzun süre boğazımın arkasında hissettim.
Öğleden sonra [okunamadı] ilacını aldı.
Her ikisinin de onun için çok güçlü ilaçlar olduğunu anladık.
Bu ayın sonuna doğru karım iyileşmeye başladı, ancak tam olarak iyileşmesi iki hafta sonrasını buldu.
Bu sabah Nuremberg’den J. Imhoff’tan bir kitap paketi aldım, bunların arasında onun "Excellentium Familiarum in Gallia Genealogia" adlı eseri de vardı.
Bever, beni ziyaret etmek için South Lambeth’e geldi.
İkinci bir portre için Mr. [okunamadı]’ya poz verdim.
Öğleden önce saat 7’de, Earl Marshal [Kraliyet Tören Reisi] Mahkemesi ilk kez Westminster’daki Boyalı Oda’da toplandı.
Plot ofisime gelerek Earl Marshal’ın kendisini Mahkeme Sicil Memuru olarak seçtiğini söyledi.
Önce Earl Marshal Mahkemesi’ne gittim, Lord hazretleri ayağa kalktığında beni kendisiyle yemek yemeye davet etti, ben de kabul ettim.
Bundan sonrasını, Oxford’daki Ashmolean Müzesi’nde muhafaza edilen, Surrey Bölgesi’nin tasarladığı incelemesinin başlarında şu sözlere yer veren Mr. [okunamadı]’ın kelimeleriyle aktaracağım, "Ve şimdi değerli dostum Elias Ashmole, Esq.’in mezarı başında son görevimi yerine getirmek üzere bir yaslı olarak gelmiş bulunuyorum. Kendisinin naaşı, South Lambeth Kilisesi’nin güney tarafında, doğu ucunda, kuzey kısmında, üzerinde şu yazının bulunduğu siyah bir mermerin altında gömülüdür." Yakınında, aynı kişi için dikilmiş bir arma bulunmaktadır ve üzerinde şu ibareler yer alır:
Çeyreklere bölünmüş, siyah ve altın sarısı, birinci çeyrekte ikinciden bir zambak çiçeği, Ashmole arması ile Dugdale arması birleşmiş, yani gümüş zemin üzerinde kırmızı bir çapa haçı ve bir daire, şu düsturla, Ex una omnia [Her şey birden gelir].
Müze girişinin üzerinde, sokağa bakan kısımda büyük harflerle şu yazı yer almaktadır:
Merdivenlerin tepesindeki Ashmole Kütüphanesi’nde, altın harflerle şu yazı bulunmaktadır:
Litchfield belediyesinden, Mr. [okunamadı] tarafından Middle Temple’daki odasında, Serjeant Maynard’ın odasının üzerinde kendilerine takdim edilen gümüş kaseyi teslim almaları üzerine yazılmış bir teşekkür mektubu. Kendisi orada bulunmadığında, Londra, Middle Temple’ın Başhizmetkarı veya Kapıcısına bırakılacaktır.
Bu ocak ayının [okunamadı] gününde (şehir hatıralarımız arasında her zaman kırmızı harflerle anılacak bir gün), teslimatında, hediyenin verenin iyiliğini ve sağduyusunu göstermesini sağlayacak veya alıcıda en güzel kabulü uyandıracak tüm o zengin ve avantajlı koşullarla bezenmiş Tina Argentea’nızı, yani cömert gümüş kasenizi teslim aldık.
Zira kimden geldiğini düşünürsek, bu bir Elias’ın, yani şehrimize sadece iyi şeyler müjdelemekle kalmayıp fiilen de katkıda bulunan bir habercinin hediyesidir, hem de bu hediyeyi, verenin duygularını ve iyi niyetini güçlü bir şekilde aktaran sadık bir elçi olan Zacharias’ın elleriyle sunmuştur.
Ve sunulduğu zamanı düşünürsek, bu antik ve sadık belediyenin Belediye Başkanları, Yüksek Şerif, Şerif, Büyük Jüri ve diğer tüm tüzel kişiliğinin yanı sıra hem ruhban hem de laik kesimden diğer seçkin şahsiyetlerin bir araya geldiği ve böylece bu büyük sunuma tanıklık ettiği, şehrimizin Epifani barış oturumları günüydü, sanki doğuda yükselen hayırlı bir yıldız (bu sırada) Müneccimimizin önünden giderek rotasını bu Litchfield şehrimize (Elias’ımızın Sarepta’sına) çevirmiş ve katedralimizin yeni dikilen piramitlerinin (ki orada hala bir yıldız görünür) üzerinde durarak, bu fakir ve sadık şehre hayırlı etkilerini saçmış, uzaktaki Müneccimleri ona hürmetlerini sunmaya davet etmiştir. Tanrı’ya ve Sezar’a olan kadim ve modern sadakatinden başka övünecek hiçbir şeyi olmayan bir şehir; bu sadakat, Diocletianus günleri kadar eski olan şehir armasındaki kadim tasvirle (şehit edilmiş üç şövalye) ve o zaman dökülen kanın alanı anlamına gelen adıyla kanıtlanmıştır, buna cennetteki o kutsal aziz olan Şehit Kral Charles’a olan modern ve eşsiz sadakati de eklenebilir, bu sadakat, şahsında, tapınaklarında, sokaklarında ve duvarlarında hala taşıdığı o onurlu işaretler, lütuflar ve sadakat yaralarıyla (onur kupaları) tüm dünya tarafından bilinmektedir ve kadim armasının gerçek hanedanlık özelliklerini dünyaya yeterince ilan etmektedir, siz bize sadece şehrin ileri gelenlerini acı dolu günlerinden sonra teselli etmek için bu büyük krateri (üzerine akıllıca şehir armamızı işlediğiniz) vermekle kalmadınız, aynı zamanda Mesih’e en fakir halindeyken sunuda bulunan o gerçek Müneccimlerden biri gibi, onun evinin onarımı için de cömertçe sunuda bulundunuz.
İyi bir Cedda olan aziz piskoposumuzun yorulmak bilmez emeği, basireti, dindarlığı ve cömertliği ile sizin ve onun ellerine emanet edilen diğer hayırseverlerin lütfu sayesinde adeta bir mucize eseri olarak çok kısa sürede ve çok iyi bir şekilde restore edilen harap katedralimiz, kilisemiz,
Ancak siz aynı zamanda her yıl cömertçe yardımda bulunarak şehrimizin fakirlerinde, Mesih’in uzuvlarında onu teselli ettiniz ve ferahlattınız.
Ve sanki Elias’ın o sıcak ve besleyici pelerini altında tüm ihtiyaçlarımızı dindarca sarıp sarmalamak niyetindeymişsiniz gibi, bu büyük şehre yönelik daha büyük iyilik vaatlerinizin haberini almış bulunuyoruz.
Şimdi efendim, haddinden fazla uzatmış olarak, arzunuz üzerine, Poculum Charitatis’inizi (sevgi kupası) George for England tabelası altında ilk teslim aldığımızda, onu katolik şarabıyla doldurduğumuzu ve en lütufkar kralımızın sağlığına ölçülü bir şekilde ithaf ettiğimizi bildirerek sözlerimizi bitirmemize izin veriniz, bu kupa o kadar geniş bir hacme sahipti ki, bağlılık yemini etmek üzere otuz kişinin elinden geçti, hemen ardından bizim büyük Maecenas’ımız olan şahsınızı da unutmadık, Tanrı’nın izniyle bu büyük Tina Argentea’nın (gümüş kap), şehrimizin asası ve diğer resmi saygınlık ve yetki nişanlarıyla birlikte, prenslerin lütfu sayesinde bu kadim ve sadık belediye varlığını sürdürdüğü müddetçe, icra memurlarından icra memurlarına kesintisiz bir silsile halinde, sözleşmeyle özenle aktarılmasını sağlayacağımıza sizi temin ederiz.
Bu amaçla ve bu fakir şehre yönelik diğer pek çok mükerrer lütfunuz için, bizler, bu şehrin mevcut icra memurları, tüm heyetimiz adına ve onların arzusuyla size en kalbi teşekkürlerimizi sunar, kendimizi gerçekten olduğumuz gibi beyan ederiz.
Bay Ashmole tarafından hazırlanan, Oxford’daki halk kütüphanesinde muhafaza edilen ve bu eserin 332. sayfasında atıfta bulunulan, Başpiskopos Laud’un Madalyaları Kataloğu’na Önsöz.
Doktor Barlow’dan Bay Ashmole’a, kitaplarını hediye etmesi üzerine yazılan ve Başpiskopos Laud’un madalya kabinesini tasvir eden mektubun bir sureti,
Middle Temple’daki odasında, Londra.
Kütüphanemize yaptığınız o mükemmel bağışı alalı hayli zaman oldu, eğer aniden ve beklenmedik bir şekilde Worcester’a çağrılmasaydım, ki oradan henüz döndüm, bunu size çoktan bildirmiş ve kalbi teşekkürlerimizi sunmuş olurdum.
Bodley Kütüphanesi’nin teftişinde, rektör yardımcısı ve tüm küratörler toplandığında, kitaplarınızı rektör yardımcısına ve diğerlerine, ilme ve üniversitemize olan sevginizin ve nezaketinizin, ayrıca Bodley Kütüphanesi’ni kendi eserlerinizle zenginleştirme kabiliyetinizin bir nişanesi olarak sizin adınıza takdim ettim.
Arzusu ve parası olan herhangi bir kimse bize başkalarının yazdığı iyi kitapları verebilir, fakat kendi yazdıklarından çok azı bunu yapabilir, ve adil olanların pek azı sevilmiştir.
Rektör yardımcısı ve küratörler, kamusal alandaki bu büyük hayırseverliğiniz ve cömertliğiniz karşısında son derece memnun kaldılar ve müteşekkir oldular.
Adınızın ve hediyenizin, hak ettiğiniz onura yaraşır şekilde ve başkalarını da sizin bu güzel örneğinizle, eşit olmasa bile benzer bir cömertliğe teşvik etmek amacıyla sicilimize kaydedilmesi için gerekli özen gösterilmiştir.
Ve eminim ki, dostlarınız sicilimizde Bodley Kütüphanesi’ne bu denli büyük bir bağışçı olduğunuzu gördüklerinde, bu sizin için bir şeref, onlar için de bir teselli kaynağı olacaktır.
Şahsınıza ve dürüst dostum Bay’a sevgi ve saygılarımla.
Bu mektubu taşıyan kişinin, Oxfordshire’ın Doğa Tarihi’nin bilggin yazarı Doktor Plott olduğunu öğrendiğinizde, benden herhangi bir tavsiyeye ihtiyacı kalmayacaktır.
Sizi daha yakından tanıma hırsı, hem kendi değerinin şöhretinden hem de üniversiteye yapmayı planladığınız muhteşem bağıştan kaynaklanmaktadır.
Duyduğuma göre, doğa olayları üzerine felsefi bir kürsü kurmayı tasarlıyorlar, yeteneği ve meziyetleri bu denli seçkin olan bu bilgili beyefendiyi bu amaç için seçme eğilimlerine sizin de muvafakat edeceğinizden eminim.
Yalnızca, bu sabah beni şehir dışına çıkaran işin, Lambeth’te elinizi öpme fırsatından beni mahrum bırakmasına üzülüyorum, pek çok büyük minnet borcuyla, efendim.
South Lambeth’teki evinde, Londra yakınlarında, saygıdeğer ve bilgili Elias Ashmole Hazretlerine.
Dostum Bay Gadbury’den, tarihimde sizin büyük değerinize ve ilminize bir şekilde gölge düşüren, ayrıca beni kaba ve fevri davranmakla itham eden bazı kısımlar olduğunu öğrendiğimde, bu pişmanlığı dile getirmeyi bir borç bildim, bu türden her ne yaşanmışsa bundan tamamen pişmanlık duyduğumu ve bunu reddettiğimi, kitaplarını arkasından taşımaya bile layık olmadığım böylesine iyi, bilgili, çalışkan ve şöhretli bir beyefendiye karşı bu kadar talihsiz bir şekilde kırıcı olduğum için içtenlikle üzgün ve pişman olduğumu bilmenizi isterim.
Ve efendim, eğer derlediğiniz şekliyle bu kısımların bir suretini, kendi çürütmeleriniz ve gerekçelerinizle birlikte görmeme izin verirseniz, ki bunu ilk fırsatta iade edeceğime söz veriyorum, kamuoyu önünde veya uygun göreceğiniz başka bir şekilde bu pişmanlığımı ilan edeceğime resmen söz veririm, ayrıca eğer Kral Edward bir başka baskı görürse, hakikat ve adaletin gerektirdiği ölçüde bu kısımları değiştireceğime, bir rahip sözüyle (in verbo Sacerdotis) temin ederim ki, şahsınız ve Sir William Dugdale hakkında her zaman hürmetkar ve saygılı düşünceler besledim, ne yüce isimler, yaptığım her şey, beşeri zayıflığım beni bir hataya sürüklemiş olsa da, yalnızca hakikati bulma arzusundan kaynaklanmıştır.
Efendim, özellikle iyi niyetinizi belirten bir satır yazınız, ilminizin ve iyiliğinizin gerçek bir hayranı için son derece makbule geçecektir.
Lambeth’teki Ekselanslarına hürmetlerimi sunarım, ve lütfen efendim, beni iyi hocam Doktor Goad’a ve Bay’a tavsiye ediniz.
Mektubunuz, yaptığınız şeyde kötü bir niyet olmadığını, belki de bir kuruşluk posta mektubunun nezaketinin kolayca açıklığa kavuşturabileceği ve önleyebileceği, dikkatsiz ve aşırı aceleci bir mizaçtan başka bir şey olmadığını düşünmemi sağlıyor.
Beni ilgilendiren o kısımların hesabını vererek ne kendimi ne de sizi yormama gerek var, zira zaten benim adımı taşıdıkları için kolayca bulunabilirler.
Sizden tek beklentim, başkalarına karşı olan minnettarlığınızın, vesile oldukça, bana şimdi gösterdiğiniz şekilde olması ve eğer bir fırsat sunulursa, Tarih’inizi yeniden basarken nüshayı düzeltmenizdir.
Litchfield Kilisesi Ruhban Meclisi tarafından Bay Ashmole’a gönderilen, adı geçen katedralin sicillerinden aktarılan mektubun bir sureti.
Bu şehrin ve kilisenin sizin doğumunuz ve eğitiminiz üzerindeki payı her ne ise, bu durum zaten hem büyük bir onurla hem de her ikisine yönelik kesintisiz cömertliğinizle fazlasıyla karşılık bulmuştur, bu nedenle eski altı kötü ve kullanışsız çanımızın yerine on çandan oluşan çan takımının tamamlanması için yapacağınız karşılıksız bağışa yönelik bu ricamızı bu gerekçeyle destekleme cüretini gösteremiyoruz, doğrusu, hayırseverliğiniz ve bizim zaruretimiz dışında başka bir argümanımız da bulunmuyor, şükranla kabul ettiğimiz üzere, ilki konusunda bize iyi bir kanıt sundunuz, ikincisinden ise işin talihsizlikleri nedeniyle fazlasıyla muzdaribiz.
Zeminin aldatıcılığı, dürüst çan dökümcümüzün en büyük dört çanı dökmesini ilk başta engelleyerek otuz sterlinlik bir zarara yol açtı ve şimdi de döktüğü sekiz çanın boyutunu aşırı büyük tutma hatası, on çan için gereken tüm metali tüketmesine neden oldu, bu durum da bu büyüklüğe uygun diğer iki çan için yetersiz fonumuza seksen sterlin daha eklenmesini gerektiriyor.
Yine de bu hata daha iyi bir yönde olup, katedralin yararına ve ihtişamına son derece katkı sağlayacaktır, zira böyle bir çan takımının büyüklüğü buraya çok daha fazla yakışmaktadır ve dökülen bu sekiz çan o kadar iyi kabul edilmektedir ki, eğer bu ek meblağın toplanması mümkün olursa, herkes bunların kırılıp daha küçük boyutlarda yeniden dökülmesinden imtina etmektedir.
Koro Şefi Yardımcısı Walmisley ile diğer papazlar ve çan çalanlar büyük bir gayretle yeni bir bağış toplama işine girişiyorlar, bizler ve diğer pek çok kişi de yeniden katkıda bulunmaya istekliyiz, eğer siz de dindarlığınızın ve cömertliğinizin yardım elini uzatmak isterseniz, hayırseverler listemizde halihazırda mevcut olan örneklere kayda değer bir yenisini eklemiş olacak ve hem bu gayretli girişimcileri hem de bilhassa bizleri son derece minnettar kılacaksınız.
Tanrı'nın lütfuyla geçim sağlamayacak kadar aşağılık bir meslek yoktur.
Bu metin neden önemli
Bu pasaj, İngiltere'nin en tanınmış astroloğunun kökeninin ne kadar mütevazı olduğunu doğrudan gösterir: kilseye efendisini takip etmek, ayakkabı temizlemek, Thames'ten su taşımak (bir sabah on sekiz fıçı!), bahçe otlarını temizlemek gibi sıradan hizmetkâr işleri. Lilly'nin 'eğer bir mesleğim olsaydı, terzilik olurdu, ve bunu asla inkâr etmezdim, çünkü Tanrı'nın lütfuyla geçim sağlamayacak kadar aşağılık bir meslek yoktur' sözü, dönemin sınıf bilincine ve kendi yükselişine dair alçakgönüllü ama gururlu bir bakış sunar.
Yeni metinlerden ilk sen haberdar ol
Tam çeviriler, PDF'ler ve yeni eklenen kaynaklar hazırlandıkça e-postana düşsün.
Bu eser Astroloji Koleksiyonu'nun parçasıdır →
- Kaynak eser
- The Lives of Those Eminent Antiquaries Elias Ashmole, Esquire, and Mr. William Lilly, Written by Themselves
- Neşir
- Londra: T. Davies, 1774
- Konum
- Cildin tamamı — Lilly'nin kendi kaleminden hayatı, Ashmole'un günlüğü ve ekler
- Çeviren
- Şira Nur Uysal
- Dijital nüsha
- archive.org (1774 baskısı)
Uysal, Ş. N. (Çev.). (2026). William Lilly ve Elias Ashmole'un Hayatları. Kadim Kütüphane. https://kadimkutuphane.com/william-lilly-otobiyografi-onsekiz-yil-usaklik