Tabiat, kendisini taklit ettiğini sanan bir simyacının karşısına dikilir ve onu azarlar: kırılan şişeler, tüketilen kömürler, kükürtlü dumanlar ve boşa harcanan bir ömür. Ardından ona hakiki yolu — madenlerin yerin bağrındaki oluşunu, dört unsurun beşinci öze indirgenmesini, tek madde ile tek kabın sırrını — anlatır. Simyacı diz çöküp hatalarını itiraf eder ve öğrendiklerini kendi ağzından tekrarlayarak Sanat'ın gerçekte ne olduğunu ortaya koyar. Aşağıda diyaloğun tamamı yer alıyor.
TABİAT'IN ŞİKÂYETİ
Yolunu şaşırmış simyacılara yöneltilen, sofistlerden ve sair sahte hocalardan şikâyet eden Tabiat'ın Nutku. John A. Mehung tarafından ortaya konmuştur. Tabiat konuşur. (Metin geleneksel olarak Gül Romanı'nın «Roman de la Rose» ikinci bölümünü yazan Jean de Meung'a atfedilir; ne var ki bu atıf tartışmalıdır. Metnin kendi içinde Tabiat, «John de Mehung»dan üçüncü şahıs olarak, kendisine iyi davranmış oğullarından biri diye söz eder — bu da yazarın Jean de Meung olamayacağına işaret eder. Muhtemelen 15. yüzyılda kaleme alınmış, şöhretli şairin adı esere sonradan iliştirilmiştir.)
Aman Tanrım, Tanrı'nın kendi suretinde kusursuz yarattığı ve yeryüzünün efendileri olsunlar diye tayin ettiği insan soyunun benden bu kadar uzağa düştüğünü görmek beni nice kez derinden kederlendiriyor! Bilhassa sana sesleniyorum, ey kalın kafalı filozof taslağı; kendine amelî kimyager, iyi bir filozof adını yakıştırmaya cüret edersin, lâkin ne benim hakkımda, ne hakiki Madde hakkında, ne de meslek edindiğini söylediğin bilcümle Sanat hakkında zerre kadar bilgin vardır! Zira işte, şişeleri kırar, kömürleri tüketirsin; hem de sırf beynini o buharlarla biraz daha yumuşatmak için. Şap, tuz, zırnık ve karaboya çürütürsün; madenleri eritir, küçüklü büyüklü ocaklar kurar, sayısız kap kullanırsın. Buna rağmen ben senin ahmaklığından bıktım, sen de kükürtlü dumanınla beni boğuyorsun. En şiddetli ateşle cıvanı tespit etmeye çabalarsın — o cıva ki bayağı ve uçucu maddedir, madenleri kendisinden yaptığım şey değildir; bu yüzden hiçbir netice alamazsın. (Tabiat'ı kişileştirip birinci ağızdan konuşturmak bu metnin icadı değildir. Ortaçağ alegorik edebiyatının yerleşik bir kalıbıdır ve doğrudan Alanus ab Insulis'in De Planctu Naturae'sine — Tabiat'ın Şikâyeti'ne — dayanır. Orada da Tabiat, kendisine ihanet eden insanlığa sitem eder; burada muhatap yalnızca daraltılmış, ahlâkçı azarlama yerini laboratuvar azarlamasına bırakmıştır.)
Zira benim rehberliğimi izlemez, usullerimi taklide çalışmazsın; bilakis bütün hünerimi baştan sona yanlış anlarsın. Bunca saçma maddeyi çözüp imbikten çekmek, sonra da onları imbiklerden, kabak biçimli kaplardan, damıtıcılardan ve pelikanlardan geçirmek yerine kendi işine baksan daha iyi edersin. Bu yöntemle cıvayı katılaştırmayı asla başaramayacaksın. İhya için akkor bir ateş kullanır, onu her şeyi sıvılaştıracak dereceye dek kızdırırsın — işini böyle bitirir, sonunda hem kendini hem başkalarını mahvedersin. Önce benim atölyeme girmedikçe hiçbir şey keşfedemeyeceksin; o atölye ki yerin en iç bağırsaklarındadır ve orada madenleri durmaksızın döverim: kullandığım maddeyi orada bulabilir, işimin usulünü orada müşahede edebilirsin. (Burada yerilen işlemler uydurma değildir; hepsi dönemin gerçek laboratuvar pratikleridir. Pelikan, damıtılan sıvıyı iki yan boruyla kendi kabına geri döndüren, böylece sürekli devir sağlayan bir cam kaptır; kabak biçimli kap «cucurbita» imbiğin alt haznesidir. Aynı biçimde metnin ilerisinde geçen «Meryem hamamı» «balneum Mariae» su banyosuyla yumuşak ısıtma, «at gübresi» ise gübre yığınının fermantasyon ısısıyla haftalarca sabit sıcaklık sağlama yöntemidir. Tabiat bu araçları değil, onlara yüklenen boş umudu reddeder.)
Sırrımı sana açacağımı sanma; meğer ki önce bütün madenlerin büyüyen tohumunu bulasın — hayvanlarınkine ve bitkilerinkine benzeyen o tohumu. Hem onların oluşumunda kullanılanı, hem de kendisiyle beslendikleri şeyi yerin bağrında saklarım. Madenler Vardır, bitkiler Yaşar ve Büyür, hayvanlar ise Hisseder ki bu, salt büyümekten fazlasıdır. Madenleri, taşları ve karaboya cinsinden maddeleri, belli bir tarzda karıştırıp bileştirdiğim birtakım unsurlardan yaparım. Bu unsurları yerin kalbinde aramalısın, başka hiçbir yerde değil. Bitkiler kendi tohumlarını ve suretlerini kendi içlerinde taşırlar; hayvanlar da aynı şekilde üremekte ve aynı vasıtayla kendi benzerlerini meydana getirmektedirler. Her şey kendisi için konulmuş yasalara göre yürür. Bir tek sen, ey kötü adam, benim vazifemi gasp etmeye kalkışarak benden bütün mahlûkattan daha uzağa düştün. Madenlerin kendilerine mahsus tohumları yoksa ne hayatları vardır ne de oluş ve büyüme ilkeleri. Bunların ilki dört unsur eliyle dokuz günde tamamlanır; Ay ise on iki göksel burcu yirmi dokuz buçuk günde kat eder.
Yukarıda anılan yasalar gereğince kış ile yaz birbirinin yerini alır, unsurlar değişir, yerde oluşlar vuku bulur — benim işleyişim, Tanrı'nın ve göklerin işleyişi sayesinde her şey kaimdir: idrak olunan, görülen ve görülmeyen. Böylece göklerde Ay'ın altında kavranan her şey işler ve tesirini, tıpkı bir kadın gibi tohum almaya can atan maddeye aktarır. Her yıldız kendi maddesini etkiler ve kendilerine mahsus tabiatlarına göre başka başka şeyler meydana getirirler. Önce yukarıda gökte, sonra aşağıda yerde unsurlar içinde işlerler; her biri kendi hususi kudretine göre. Türler ile tek tek şeyler işte buradan doğar.
Bilmelisin ki bu çok yönlü tesirler kendilerini yeryüzü unsurları üzerine boş yere dökmezler. Zira işleyişleri görünmez olsa da son derece kesin ve gerçek bir şeydir. Yer gökle kuşatılmıştır ve en iyi tesirlerini, en iyi maddelerini ondan alır. Her felek kendi hakikatini bildirmeye ve onunla yerin merkezini kaplamaya hazırdır. Bu hareket ve hararet vasıtasıyla yeryüzünde buharlar yükselir ki bunlar ilk maddelerdir. Buhar soğuk ve nemliyse yeniden yere iner ve orada saklanır; nemli ve ılık olan ise bulutlara yükselir. Yerin içine kapanmış olanı, uzun bir zamanın ardından, faal ilke olan kükürdün ve edilgin ilke olan cıvanın cevherine çeviririm. Madenler bu ilk terkibin bir başka karışımıdır. Bütünü, tek bir kütle hâline getirdiğim dört unsurdan elde ederim. Bu süreci öyle sık tekrarlarım ki yanılmak için hiçbir mazeretin kalmaz.
Çürümenin ardından oluş gelir; bu da, içteki yanmaz sıcaklığın cıvanın soğukluğunu ısıtmasıyla gerçekleşir. Cıva bu hararete seve seve boyun eğer, zira kendi kükürdüyle birleşmeyi arzular. Bütün bu şeyleri — ateşi, havayı ve suyu — yerin içinde tek bir imbikte bulundururum. Orada onları çürütür, çözer ve süblimleştiririm; hem de çekiçsiz, kerpetensiz, eğesiz, kömürsüz, buharsız, ateşsiz, «Meryem hamamı» olmaksızın ve sair yapmacık düzeneklere başvurmaksızın. Zira benim kendi göksel ateşim vardır ki, madde kendine uygun ve güzel bir suret giyinmeyi diledikçe unsurî ateşi kışkırtır. Cıvamı böylece dört unsurdan, yahut onların cevherinden çıkarırım. Buna daima kendi kükürdü eşlik eder; o kükürt ki cıvanın ikinci benliğidir ve onu tedricen, yumuşakça ve hoşça ısıtır.
Böylece soğuk olan ılıklaşır, kuru olan nemli ve yağlı olur. Lâkin nemli olan kuru cevherinden yoksun değildir, kuru olan da neminden; biri ötekini ilk özünde korur — o öz ki özün unsurî ruhudur, yahut beşinci öz «quintessentia»dır — ve çocuğumuzun oluşu ondan gelir. Ateş onu doğurur ve havada besler; lâkin bundan evvel o, bakir toprakta ayrışır; sonra su akar gelir (yahut sudan akar gelir) ki bunu aramamız gerekir, zira o benim İlk Maddemdir ve madenimin kaynağıdır. Çünkü zıt olan zıddına şiddetle direnir ve kendini öyle tahkim eder ki, işlem esnasında sürüklenip gitmesin; işte o zaman dönüşüme uğrar ve maddenin şehveti tarafından suretinden soyulur — o şehvet ki durmaksızın yeni bir sureti kendine çeker.
Hikmetimle hareketin ilk ilkesini yönetirim. Ellerim, Babam'ın buyurduğu üzere sekizinci felektir; çekiçlerim ise yedi gezegendir, güzel şeyleri onlarla döverim. Bütün eserlerimi ve göğün altındaki bilcümle şeyi kendisinden yonttuğum cevheri yalnızca dört unsurdan elde ederim. Kaos, yahut Hyle, ilk cevherdir. Kralı, Kraliçeyi ve bütün maiyeti ayakta tutan Hanım odur. Onun buyruğunu yerine getirmek üzere daima bir atlı hazır bekler, odalarda ise bir bakire onun hizmetini görür. O ne kadar güzelse ben de onda o kadar güzel görünürüm. Şunu da bil ki bilcümle öze özünü verme kudreti bendedir; onları koruyan ve suret kalıbına döken benim.
Bundan başka, Tanrı'nın ilk cevheri ayırdığı üç kısmı da müşahede et. Birinci ve en saf kısmından Kerubîleri, Serafîleri, Başmelekleri ve sair bütün melekleri yarattı. O kadar saf olmayan ikincisinden gökleri ve onlara ait olan her şeyi yarattı; saf olmayan üçüncü kısmından ise unsurları ve onların hassalarını. Bunların ilki ve en iyisi Ateş'tir. Ateş hiçbir bozulmayı kabul etmez ve beşinci özün en saf kısmını taşır. Ateş'ten sonra latif Hava'yı yaptı ve ona beşinci özden bir pay koydu — lâkin o kadar büyük bir pay değil. Sonra görünür unsur olan Su geldi ki beşinci özden ihtiyacı kadarını taşır. En sonunda Toprak gelir. Bütün bunları (Tabiat'ın geri kalanı gibi) bir an içinde yarattı.
Toprak kaba ve karanlıktır; velev ki bereketli olsun, beşinci özden en küçük payı o taşır. Başlangıçta unsurlar kendi ayrı felekleri içinde nasıllarsa öyle kaldılar. Şu hâlde Hava gerçekte nemlidir, lâkin gereğince Ateş tarafından ölçüye getirilir. Su gerçekte ılıktır, lâkin nemini havadan alır. Toprak gerçekte kurudur, lâkin aynı zamanda soğuktur; büyük kuruluğu onu ateşe akraba kılar. Ateş ise, harareti sayesinde hayatı ve büyümeyi meydana getiren ilk unsurdur. Şimdi bütün bu unsurlar birbirini etkiler ve birbirine nitelik kazandırır; öyle ki her biri sırası geldikçe kâh faal kâh edilgin olur. Sözgelimi Ateş, hava ve toprak üzerinde işler. Toprak her şeyin anası ve dadısıdır; göğün altında bozulmaya açık ne varsa hepsini o taşır.
Tanrı bana dört unsuru beşinci özlerine çözme kudretini vermiştir; bu, her unsurda cins olarak nitelenmiş olan ilk cevherdir. Onları kendi maksadım için çözerim ve böylece bütün oluşu meydana getiririm. Lâkin hiç kimse, unsurları çözmeye çabaladığı gibi beni ilk cevherime çözemeyecektir. Zira unsurları ve onların suretlerini yalnız ben dönüştürebilirim; başka türlü düşünen kendini aldatır. Çünkü sen hiçbir zaman her cevhere kendi hususi tesirini tayin edemeyecek, o cevherin gerektirdiği unsur oranlarını bulamayacaksın. Diyorum ki, yaratılmış şeyleri kalıba dökebilen ve onlara kendilerine mahsus hassalarını ve cevherlerini verebilen yalnız benim. Göksel sırlarımla, haklı olarak mucize diye anılan kusursuz eserler meydana getiririm; nitekim böylesi harikulâde bir kudrete sahip olan ve benim elimden çıkma olan İksir'de bu görülebilir. Yeryüzünde hiçbir sanat benim işçiliğime bir şey katamaz, onu iyileştiremez.
Aklı başında her kimse görmek zorundadır ki, göksel cisimlerin tam bilgisi olmaksızın, yahut onlarda mukim olan tesir gücünden ayrı olarak hiçbir şey başarılamaz; bunlar olmadan her şey hata ve suistimaldir. Peki, sıradan bir insan bu tesiri nereden edinecek ve onu maddeye nasıl tatbik edecek? Unsurları doğru oranlarında nasıl karıştıracak? Bir adam bu sırrı araştırmakla uzun bir ömür tüketse bile (der Avicenna, De Vir. Cord., ikinci bap), çözümüne bir arpa boyu yaklaşamaz. O yalnız benim emanetimdedir ve hiçbir insan tarafından asla bilinemez. Kudretim ve tesirimle noksan olanı kâmil kılarım; ister bir maden olsun ister bir insan bedeni. Terkibini karıştırır, dört unsuru mizana getiririm. Zıtları barıştırır, kavgalarını yatıştırırım.
İşte göksel kudretlerimle yersel cevherlerimden halka halka ördüğüm altın zincir budur. Eserlerimi öyle şaşmaz bir isabetle tamamlarım ki bütün kudretim onlarda serilip gösterilir; ve öyle bir maharetle ki insanların en bilgesi bile benim kemalime erişemez. Haydi öyleyse, çık da eserlerime bak; ey kendini bu kadar hünerli bir zanaatkâr sanan adam, sen ki beni hiç bilmeden, kömür ateşlerinle ve Meryem hamamınla, benim imbiklerimde altını içilebilir kılmaya uğraşırsın — bil ki ben senin ahmaklığını görmeye tahammül edemiyorum. Eserlerimi seyrettikten sonra, renkli ve boyalı şişelerindeki fena kokulu kaynatmalarınla onlara rakip olmaya kalkışmaktan, böylece hem vaktini hem paranı yitirmekten utanmıyor musun? Ne düşünüyor olabileceğini havsalam almıyor. Kendine acı ve öğrettiğime kulak ver. Sana söylediğimi doğru anlamaya çalış, zira ben yalan söyleyemem.
Şu en şanlı maden olan altının güzel suretini gökten, kıymetli cevherini ise yerden nasıl aldığını düşün. Lâl, ametist ve elmas gibi kıymetli taşların oluşu da aynı tarzda vuku bulur. Cevherin kendisi dört unsurdan mürekkeptir; suretini ve niteliklerini ise göksel tesirlerle alır — velev ki böyle işlenmeye yatkınlık unsurun içinde uykuda dursun ve ancak zaman içinde açığa çıkıp arıtılsın. Bütün bunlar yalnız benim ellerimle başarılır. Mimar benim ve hayatın sırrını benden başka kimse bilmez. Zira kendini ne kadar bilge sanırsa sansın, o kişi her unsurdan ne kadar alacağını, onu nereden edineceğini, düşman unsurları kavgalarını yatıştıracak biçimde nasıl karıştıracağını, yahut göksel tesirleri bu özler üzerine nasıl indireceğini bilmez. Demir bile yapamaz, kurşun da; madenlerin en bayağısını dahi. Öyleyse benim hazinemi çalmaktan başka nasıl altın yapabilsin? Onun arzuladığı gaye yalnız benim sanatımla başarılabilir — bir sanat ki insanın bilmesi imkânsızdır.
Ve altının madenlerin en kıymetlisi olduğunu kabul etsek bile, altın tek başına ne hastalıkları iyileştirebilir, ne öteki madenlerin noksanlarını onarabilir, ne de onları altına çevirebilir. Aynı şekilde cam da (ki başka türlü Filozof Taşı olabilirdi) dövülüp şekil alacak kadar yumuşayamaz. Bütün madenler arasında en kıymetli ve en kâmil olan yalnız altındır. Lâkin sen kurşun bile yapamıyorsan, herhangi bir madenin en ufak zerresini bile meydana getiremiyorsan, hiçbir otun meyvesini yetiştiremiyorsan, altın yapma sanatını arayışın ne kadar ümitsiz görünmelidir! Yine, kimyevî bir netice elde etmek istediğini, velev ki altın çıkmasın diyecek olursan, cevabım şudur: bununla ahmaklığına yeni bir delil eklemiş olursun ancak. En içteki işleyişimin sırrının senin için daima mühürlü bir kitap kalacağını anlayamıyor musun?
Tabiat'ın yaptığını yaratılmış hiçbir varlık başarıyla taklit edemez. Hayır; yedi madenden altın yapsam ve sen usulümü anlamasan, bütün madenleri en saf altına çeviren o cevheri hazırlamayı nasıl umabilirsin — o cevher ki Tanrı'nın bana verdiği en kıymetli hazinedir? Aradığın bu kıymetli şeyin, yaratılmış zihin için Tabiat'ın en büyük sırrı olduğunu, göksel tesirlerle bileştirildiğini ve böylece insanları bütün hastalıklardan iyileştirip kurtarma, bayağı madenlerin noksanını giderme kudretini taşıdığını bilmiyorsan, ahmak ve cahilsin. Şu hâlde o kendinde bu denli kâmilse ve yeryüzünde bir benzeri yoksa, elbette en yüce Zekâ'nın işçiliği olmalıdır; zira başka hiç kimse altın bile yapamazken, kendisi altın yapma kudretini taşıyan bir şeyi hiç yapamaz. Doğrusu, böyle bir şeyi hazırlayabileceğini iddia etmek, on okkayı taşıyamam lâkin yüz okkayı taşıyacak kadar güçlüyüm demeye benzer. Öyleyse niyetinin hakiki kapsamını ve mesuliyetini yüreğine yaz.
Ben de kendi payıma bütün hikmetimi, kudretimi ve gücümü gökten alırım; Maddem ise en yalın biçimiyle dört unsurdur. İşte unsurların ilk ilkesi ve beşinci özü budur; onu indirgemelerle, zamanla ve devirlerle meydana getiririm ve bunlarla aşağı olanı daha kâmil olana, soğuk ve kuru olanı nemli ve ılık olana dönüştürürüm; taşları ve madenleri tabiî nem hâllerinde böyle korurum. Bu, göksel cisimlerin hareketleriyle vuku bulur, zira unsurlar onlar tarafından yönetilir; onların hükmeden tesiriyle benzer benzerine getirilir. Cevherim ne kadar saf olursa göksel tesirin doğurduğu neticeler de o kadar mükemmel olur.
Peki sen sanıyor musun ki, toprağın ve suyun bulunduğu şu imbiğinde, senin ateşin ve hararetinle, senin ak ve kızıl renginle boynumu senin boyunduruğuna uzatmaya, senin arzuna ve keyfine hizmet etmeye razı edileceğim? Gökleri kımıldatabileceğini ve onları tesirlerini senin işine dökmeye zorlayabileceğini mi sanıyorsun? Onun, ancak çalgıcının parmakları dokununca tatlı ses veren uzuvlu bir saz olduğunu mu sanıyorsun? Kendine fazla pay biçiyorsun, ey ahmak adam. Göklerin devirlerinin, tesiriyle her şeye kudret veren muazzam bir Zihin tarafından yönetildiğini bilmiyor musun?
Sana yalvarırım, bütün büyük şeylerin benden ve nihayetinde Tanrı'dan geldiğini hatırla; ellerinin maharetinin Tabiat'ın işleyişi kadar kusursuz olabileceğini sanma. Zira o boş ve beyhudedir ve maymun gibi her şeyde beni taklit etmek zorundadır. Kabında cevherini imbikten çekmenin, çözmenin, yoğunlaştırmanın, yahut yağdan su çıkarmanın beni izlemenin doğru yolu olduğunu da sanma. Bundan uzaksın, oğlum. Unsurları karıştırıp çözmelerin şimdiye dek hiçbir iyi netice vermedi ve veremez de. Sebebini bilmek ister misin? Senin cevherin ocağın hararetine yarım saat bile dayanamaz, duman olup uçmak yahut ateşte tükenmek zorundadır. Oysa benim çalıştığım cevher, hiç zarar görmeden her derece hararete dayanır. Benim suyum kurudur ve dokunduğunu ıslatmaz; buharlaşmaz, eksilmez, yağı da tükenmez. Benim unsurlarım işte bu kadar kâmildir; seninkiler ise faydasızdan da beterdir.
Sonuç olarak şunu söyleyeyim: senin sunî ateşin benim göksel hararetimi asla veremeyecek, senin suyun, yağın ve toprağın da sana benim cevherimin yerine geçecek hiçbir şey sağlamayacak. O, gökten unsurların üzerine dökülmüş bir Tanrı vergisidir ve birinin üzerine ötekinden daha çok dökülmüştür; lâkin bunun nasılını yalnız ben ve bu bilgiyi bana emanet eden Yüce Sanatkâr bilir. Bir şey daha söyleyeyim, oğlum. Beni taklit edeceksen, her şeyi tek bir yalın, kendi kendine yeter Madde'den, iyi kapatılmış tek bir kapta ve tek bir imbikte hazırlamalısın. Cevher, kusursuz gelişimi için gereken her şeyi kendinde taşır ve daima aynı yumuşak sıcaklıkta tutulan bir hararetle hazırlanmalıdır.
İzin ver de sana en asil eserim olan insanın doğuşunu ve gelişimini düşündüreyim. Sen bir insan bedenini herhangi bir cevherden yapamazsın. Böylesine latif bir bedeni kalıba dökerken kullandığım usulden ne Aristoteles'in ne de Platon'un en ufak haberi vardı. Kemikleri ve dişleri ben sertleştiririm, eti yumuşak, kasları soğuk, beyni nemli, Tanrı'nın hayatı içine döktüğü kalbi ılık kılan benim; bütün damarları kızıl kanla dolduran da benim. Aynı şekilde, tek bir cıvadan ve tek bir faal erkek kükürtten tek bir analık kabı yaparım ki onun rahmi imbiktir. Doğrudur, insan bana sanatıyla yardım eder; dışarıdan rahme hararet dökerek. Lâkin bundan fazlasını yapamaz. Şu hâlde hakiki Madde'yi bilen, onu iyi kapatılmış bir kapta gereğince hazırlayan, bütününü bir imbiğe koyan ve ateşi uygun hararet derecesinde tutan kimse, gerisini gönül rahatlığıyla bana bırakabilir.
Her şey ateşe bağlıdır; bu yüzden ona dikkat etmen sana çok yaraşır. Öyleyse ateşi düşün — ona epesin, pepsin, pepausin ve optesin derler; yahut tabiî, tabiatüstü ve tabiataltı ateş derler ki bu sonuncusu yakmaz. Hakiki Madde ve gereken ateş olmadan hiç kimse emeğinin sonuna varamaz. Cevheri sana ben veririm; sen yalnızca dış şartları sağlayacaksın. Şu hâlde doğru cinsten ve doğru boyda bir kap ile bir imbik al. Akıllı ol ve deneyi benim yasalarıma uygun biçimde yürüt. Sen bana yardım et, ben de sana yardım edeyim. Sana, senin bana davrandığın gibi davranırım. Bana iyi davranmış, babasına ve anasına itaat etmiş, buyruklarıma boyun eğmiş öteki oğullarıma büyük bir mükâfat verdim; sözgelimi John de Mehung bunu sana söyleyecektir. Onun şahitliğini Villanova, Raymond, Romalı Morienus, Hermes (ki ona Baba derler ve Bilgeler arasında bir benzeri yoktur), Geber ve bu Sanat üzerine yazmış, doğruluğunu tecrübeyle bilen başkaları da doğrular. («Epesin, pepsin, pepausin, optesin» Yunanca pişirme/olgunlaştırma terimlerinin — hepsis, pepsis, optesis gibi — el yazması aktarımında bozulmuş biçimleridir. Aristoteles'in Meteorologica'sında sıvı ve katıların hararetle olgunlaşmasını anlatan bu terimler simya diline ateşin dereceleri olarak geçmiş, aslî anlamları ise yolda silinmiştir. Buradaki karışıklık çeviri hatası değil, kaynağın kendi hâlidir.)
Eğer sen, oğlum, bu kıymetli Taşı hazırlamak istersen, kendini büyük bir masrafa sokmana gerek yok. Bütün ihtiyacın olan, biraz boş vakit ve kesintiye uğramaktan korkmayacağın bir yerdir. Maddeyi (ki tektir) toz hâline getir, suyuyla birlikte iyi kapatılmış bir kaba koy ve sürekli, yumuşak bir harareti ona maruz bırak; hararet o zaman işlemeye başlayacak, nem de ayrışmayı kolaylaştıracaktır. Nemin varlığı, cıvanın kuruluğunun onun özümsenmesini geciktirmesine mâni olur. Bu arada benim ne yaptığımı dikkatle müşahede etmeli ve Aristoteles'in (Meteor. üçüncü ve dördüncü kitap) şu sözünü hatırlamalısın: «Tabiat'ı incele ve Oluş ile Bozuluş üzerine kitabı dikkatle oku.» Ayrıca gök ve âlem üzerine kitabı da okumalısın; güzel ve saf cevhere dair işaretleri orada bulacaksın. Bu tahsili ihmal edersen başarısız olursun. Bu mevzuda Albertus Magnus'un De Mineralibus'una başvur. Lâkin gözlerin böylesi tahsillerle açılırsa madenlerin büyümesinin sırrını keşfedeceksin: yani hepsinin unsurlardan meydana geldiğini.
Kendine Üstat demeden önce beni tanımayı öğren. Beni izle; ben ki yaratılmış her şeyin anasıyım, o şeyler ki tek bir öze sahiptir ve göksel ile unsurî tesirler olmaksızın ne büyüyebilir ne de canlı bir ruh alabilirler. Sebatlı bir tahsille göksel cisimlerin kudretlerini, güçlü işleyişlerini, unsurların edilgin hâlini ve bunun sebebini anlamayı öğrendiğinde — ayrıca dönüşümün vasıtalarını, oluşun, beslenmenin ve çürümenin sebebini, unsurların özünü ve cevherini de bilirsen — Sanat'a çoktan âşina olmuşsun demektir; velev ki işleyişlerimin tahsili için hâlâ son derece latif bir zihin gereksin. Lâkin bu bilginin hiç değilse bir kısmına sahip değilsen, sırrımı keşfetmeyi başarırsan gerçekten çok talihlisin demektir. O bir sırdır ki kendi zanlarında bilge geçinenlerce değil, tevazu ve sabırla öğrettiğime kulak verenlerce okunur.
Bu yüzden, her çağda hakikaten bilge olanların mükâfatı olmuş bu hazineye sahip olmak istiyorsan, sana buyurduğumu yapmalısın. Zira hazinemin öyle bir kudreti ve tesir gücü vardır ki benzeri ne gökte ne yerde bulunur. Merkür ile, o en kıymetli özü senin sanatın ve benim bilgimle kendisinden çıkarmak üzere aldığım Maden arasında orta bir yer tutar. O saf ve içilebilir altındır ve köklü ilkesi faal rutubettir. Üstelik Süleyman'ın tarif ettiği (Sirak otuz sekiz) küllî İlaç odur; aynısı yerden alınır ve bilgeler tarafından el üstünde tutulur. Tanrı ona sırlarım arasında bir yer tayin etmiş ve onu Bilgeler'e açmıştır; her ne kadar kendilerine İlahiyat ve Felsefe doktoru diyen niceleri onu cahilce hor görseler de — nitekim Simya da Tıp doktorlarınca hor görülür, çünkü onlar beni bilmezler ve öğretmeye kalkıştıkları şeyden bihaberdirler. Beyinleri yetersiz döşenmiş olmalı; yoksa bütün öteki ilaçları gereksiz kılan panzehire karşı ahmakça alaylarını yöneltmezlerdi. Ne mutlu o adama ki, yılların yükü altında çökmekte olsa bile, Tanrı onun günlerini bu sırrın bilgisine erişinceye dek uzatır! Zira (Geber'in dediği gibi) bu armağan kendilerine ömrün sonlarında verilmiş nicesi, buna rağmen ileri yaşlarında onunla ferahlamış ve sevinmişlerdir.
Bu sırra sahip olan bütün iyi şeylere ve büyük servete sahiptir. Ondan bir okka, ona hem varlık hem sıhhat sağlar. Kuvvetin ve tazelenmenin biricik kaynağıdır ve altın tentürden kat kat üstündür. O, bütün öteki şeyleri kendinde toplayan iksir ve hayat suyudur. Hazinemde cıva, kükürt, yanmaz yağ ve ak, bozulmaz, eriyebilir tuz gizlidir. Sana açıkça söylüyorum: onun hazırlanışını bensiz asla başaramazsın; tıpkı benim de senin yardımın olmadan hiçbir şey yapamayacağım gibi. Lâkin öğrettiğimi anlar ve benimle el birliği edersen, bütün işi kısa zamanda tamamlayabilirsin.
Şarlatanları ve onların ahmakça yazılarını bırak; bilcümle imbiklerini ve şişelerini bırak; at gübrelerini ve türlü türlü kömür ateşlerini de bırak, zira bunların hiçbirinin hiçbir faydası yoktur. Kendini madenlerle yahut benzeri şeylerle bunaltma; bilakis unsurları değişebilir bir surete çevir. Zira Bilgeler'in en mükemmel cevheri budur ve yalnızca ahmaklarca reddedilir. Cevheri altınınkine benzer, lâkin özü benzemez. Unsurları dönüştür, aradığını bulursun. En aşağıda olanı süblimleştir, en yukarıda olanı en aşağı kıl. Faal kükürdüyle karışmış cıvayı al; onu iyi kapatılmış bir şişeye ve tek bir imbiğe koy, üçte birini toprağa göm, Bilgeler'in ateşini tutuştur ve hiç duman çıkmasın diye onu iyi gözet. Gerisini bana bırakabilirsin. Senden fazlasını istemiyorum; yalnızca şaşmaz rehberliğimi izlemeni buyuruyorum. (Metinde «şarlatan» ve «sofist» diye çevrilen tabirlerin dönemdeki karşılığı «üfleyiciler»dir — Fransızca souffleurs, Almanca Blaser. Ad, körükle ocak üfleyip günlerce ateş besleyen, lâkin hiçbir şey bilmeyen sahte simyacılara verilmişti. Hakiki ehil ile üfleyici arasındaki bu ayrım, simya edebiyatının kendini savunma biçimidir: sanatın itibarını yitirmesinin suçu sanatta değil, onu taklit edenlerdedir.)
SİMYACININ CEVABI
Simyacının hatalarını itiraf ettiği, onlar için af dilediği ve Tabiat'a şükranlarını sunduğu cevap.
Ey en sevgili Ana Tabiat, sen ki meleklerden sonra Tanrı'nın bütün mahlûkatının en kâmilisin, şefkatli irşadın için sana şükrederim. Kabul ve itiraf ederim ki sen büyük âlemin Anası ve İmparatoriçesisin; o âlem ki insan zihninin küçük âlemi için yaratılmıştır. Yukarıdaki cisimleri sen hareket ettirir, aşağıdaki unsurları sen dönüştürürsün. Efendinin buyruğuyla hem küçük hem büyük şeyleri başarır, durmaksızın süren çürüme ve oluş yoluyla yerin ve göklerin yüzünü yenilersin. İtiraf ederim ki hiçbir şey ruhsuz yaşayamaz ve var olan, varlıkla donatılmış her ne varsa, Tanrı'nın sana verdiği kudret sayesinde senden taşar. Bütün madde senin hükmündedir ve unsurlar senin yönetimin altındadır. İlk cevheri onlardan alır, sureti ise göklerden edinirsin. O cevher, senin tarafından değiştirilip tekilleştirilinceye dek biçimsiz ve boştur. Ona önce cevherî, sonra tekil bir suret verirsin.
Büyük hikmetinle bütün eserlerini göksel tesirler vasıtasıyla öyle ustaca kalıba dökersin ki hiçbir ölümlü el onları büsbütün yıkamaz. Tanrı insana lazım olan her şeyi senin ellerine bırakmış ve senin vasıtanla onları dört saltanata bölmüştür: madenler ve taşlar gibi varlığı ve özü olanlar; bitkiler gibi özü ve büyümesi olanlar; hayvanlar, kuşlar ve balıklar gibi hissi ve duyusu olanlar. Bunlar ilk üç sınıftır; dördüncüsüne ise Tanrı yalnızca eserlerinin en asili ve en kâmili olanı koymayı diledi: insanı; ki ona ayrıca akıl sahibi ve ölümsüz bir ruh verdi. Bu ruh, duyular yoluyla bedene sızan kirle örtülmüştür ve Tanrı'nın lütfu ve merhameti olmasaydı onun mahkûmiyetine bulaşmış olacaktı. Şu hâlde insanın başlıca kemali senden gelmez; insanlığımızı bize bahşeden de sen değilsin. Buna rağmen insanın maddî yanı yalnızca senin ellerinin işidir.
Ve gerçekten, bedenlerimiz ustaca ve hayret verici biçimde yapılmıştır ve her bir parçasında ustanın maharetine şahitlik eder. Türlü uzuvlarımızın işleyişleri ne kadar harikulâdedir! Ruhun onları kımıldatabilmesi ve dilediğince işe koşabilmesi ne kadar şaşırtıcıdır! Lâkin heyhat, çok daha sık olarak beden ruhun efendisi olur ve ona, saf aklın mahkûm ettiği nice şeyi yaptırır. Meseleye bu açıdan bakılırsa, sanki sen iyi başlamışsın da eserin sonunda düşük doğmuş gibi görünür. Hikmetten yahut bilgiden mi yoksundun; yoksa başka türlü yapamaz mıydın? Senin hikmetin hakkında fazla küstahça konuştuysam bağışla; benim tek arzum doğru ve hakikatli biçimde bilgilendirilmektir. Zira doğrusu, şimdi bile sert azarın bana nice şeyi aydınlattı.
Bütün ömrümü senin derslerine kulak vermekle geçirdim; ne kadar dikkatle dinlediysem hatalarımı ve hikmetinin derinliğini o kadar açık gördüm. Şimdi ister yatayım, ister durayım, ister yürüyeyim, senin büyük sırrından başka bir şey düşünemiyorum. Yine de onun için hangi cevheri ve sureti almam gerektiğini kavrayamıyorum. Yolunu izlemediğim için beni sertçe azarladın; lâkin biliyorsun ki sana itaat etmiyorsam, bu yalnızca benden ne yapmamı istediğini bilmediğim içindir. Körlüğümü aydınlatmadıkça bu Sanat'ta hiçbir tatmin edici neticeye varamayacağım. Senin işleyişinin sırrını bilmenin insana düşmediğini haklı olarak söyledin: öyleyse elimden tutmazsan bu bilgiye nasıl götürülebilirim?
Seni izlemem gerektiğini söylüyorsun; ben de bunu yapmaya razıyım. Lâkin söyle bana, ne yapmalıyım ve bu maksatla hangi kitapları okumalıyım? Okuduğum kitapların biri «şunu yap» der, öteki «hayır, şunu yap» der; hepsi anlaşılmaz tabirlerle ve karanlık meselleri doludur. Sonunda gördüm ki onlardan hiçbir şey öğrenemiyorum. Bu yüzden sana sığınıyor ve bu güç işe nasıl girişeceğimi bana öğütlemeni, söylemeni ısrarla niyaz ediyorum. Dizlerimin üstünde yalvarırım, yerin alt kısımlarına hangi yoldan nüfuz edebileceğimi ve madenlerin kâmil merkürünü hangi latif işlemle elde edeceğimi bana göster. Yine de şüphe ediyorum ki, bu merkürü elde ettikten sonra bile herhangi bir insan gerçekten altın yapabilsin. O senin işindir, insanın işi değil; nitekim hem senin sözlerin hem de kendi tecrübem bunu apaçık gösteriyor.
Görüyoruz ki soğuk ve nemli merkürün, kendi cinsinden tohumu olan, yahut cinsdaş menisi olan kükürdünün yardımına ihtiyacı vardır; maden yahut Taş ondan meydana gelmelidir. Lâkin sen yalnızca şunu söylüyorsun: doğru cevheri, doğru kabı, doğru madeni, doğru yeri ve doğru ateşi al; o zaman suret, renk ve hayat oradan büyüyüp fışkıracaktır. Mimar sensin; Madde'nin şanlı hassalarını sen bilirsin. Faal ilke, tesirini almaya hazır bir edilgin ilke bulunmadıkça hiçbir şey yapamaz. Ilığı ve soğuğu, kuruyu ve nemliyi nasıl karıştıracağını sen bilirsin; düşman unsurları barıştırarak yeni cevherler ve suretler meydana getirebilirsin. Zira bana söylediğin her şeyi gerçekten anladım, lâkin onu senin kadar iyi ifade edemiyorum. Şunu zihnime sağlamca kazıdın: İksir, dört unsurun barıştırılması ve karşılıklı dönüşümüyle terkip edilir.
Lâkin hangi insan böyle bir işe yeter? Zira toprağın havayla nasıl ortak bir öze sahip olabileceğini, yahut tabiatına aykırı olan rutubete nasıl çevrilebileceğini kim bilir? Çünkü rutubet, ateşin tesiri altında bile soğuk ve nemli bir unsuru terk etmez. Onun kararması, ağarması ve kızarması da Tabiat'ın işidir. Bu üç görünür renk, toprak, su ve ateş olmak üzere üç unsura karşılık gelir ve hepsine hava nüfuz eder. Sonra yine diyorsun ki Taş tek bir şeyden, tek bir cevherden, tek bir kapta hazırlanır; dördü (unsurlar) tek bir özü meydana getirir ve o özde işi başlatıp tamamlayan tek bir fail bulunur; insanın yapması gereken tek şey, biraz hararet eklemek ve gerisini senin hikmetine bırakmaktır. Zira gereken her şey cevherde zaten kâmil olarak vardır — başlangıç, orta ve son; nitekim bütün insan, bütün hayvan, bütün çiçek her biri kendi tohumunda içerilmiştir.
İşte insan menisinde de insana mahsus cevher içerilmiştir: et, kan, kıl ve saire; böylece her tohum kendi türünün bütün hususi hassalarını taşır. Bütün dünyada insanlar insan tohumundan, bitkiler bitkilerden, hayvanlar hayvanlardan çıkar. Şimdi biliyorum ki tohum bir kez dişi kaba kapatıldığında artık hiçbir zahmete yahut herhangi bir işe gerek kalmaz — her şey senin tedricî ve sessiz işleyişinle kemale erdirilir. Taş'ın oluşunun da, dediğine göre, benzer bir tarzda gerçekleştiğini söylüyorsun. Yalnızca tek bir cevher gerekir ki kendi içinde havayı, suyu ve ateşi barındırsın — kısacası bu işin tamamlanması için gereken her şeyi. Başka hiçbir elleme gerekmez ve içteki harareti uyandırmak için yumuşak bir ateş yeterlidir; tıpkı rahimdeki bebeğin tabiî hararetle beslenmesi gibi.
İnsanın sana yardım etmek zorunda olduğu tek şey şudur: cevheri hazırlamak, fazlalık olan her şeyi gidermek, suyuyla birleşmiş bu yalın toprağı bir kaba kapatmak ve onu uygun bir imbikte yumuşak hararetin tesirine bırakmak. Dediğine göre insanın yapması gereken bundan ibarettir; her şey senin için hazırlandığında sen kendi payına düşen işe başlarsın. Cevheri çözer, kuruyu sulu kılarsın; sonra onu süblimleştirir ve havaya doğru yukarı taşırsın; böylece hiçbir ek yardım olmaksızın, kendisi bütün noksan şeylere kemal verebilen o şeyi kemale erdirirsin. Şu hâlde sen, ey Tabiat, ilk anasın; zira dört unsuru, senden başka hiç kimsenin bilmediği bir işlemle ustaca tek bir öze birleştirirsin. Seni buraya kadar anladım ve Tanrı'ya ve sana hoş gelirse büyük mükâfatını kendi gözlerimle göreceğimden büsbütün ümit kesmiş değilim.
Lâkin şu anda hararetle bilmek istediğim tek bir şey var: o cevher nasıl elde edilebilir, nitelikleri nelerdir ve noksan şeylere kemal vermeye yarayan kudretleri nelerdir? Altının madenlerin en kıymetlisi olduğunu iyi biliyorum; lâkin onun hâlihazırda olduğundan daha güçlü hâle gelme kabiliyeti olduğunu göremiyorum. Zira insan onunla ne yaparsa yapsın, altın kendinden başka hiçbir şeyi kemale erdiremeyecektir. Biri bana onu çözüp içinden cıvasını çıkarmamı söylese, bunu son derece ahmakça bir tarif sayardım; zira altından, içinde olandan başka bir şey çıkarılamaz. Şu filozof taslakları, altını ilk cevherine indirgeyebileceklerini söyleyerek cehaletlerini ele veriyorlar; oysa senin irşadın bana açıkça gösterdi ki ilk cevher, bir şeyin kendine mahsus hassaları yok edilmeden elde edilemez; böyle bir yok edişle de, tür önce cinse genelleştirilmedikçe hiçbir yeni tür meydana getirilemez.
Üstelik cüret edip şunu da söyleyeyim: hiç kimse altını önce cins cevherine çözüp sonra onu yeniden eski hâline getiremez; zira bir kez kendine mahsus hassalarını yitirdikten sonra, hiçbir beşerî maharet onu evvelki hâline döndüremez. Kimse altını, unsurların ona bahşettiği ilk surete gerçekten indirgeyemez de. Zira altın ne hararetle ne soğukla dönüşür ve kendi cinsinde öylesine kâmildir ki ateş onu ancak daha saf kılar. O, hiçbir ileri gelişimi kabul etmez; bu yüzden ondan başka hiçbir maden yahut cıva elde edilemez. Doğrudur, bitkiler ve hayvanlar durmadan kendi tohumlarıyla ve uzvî beslenme kabiliyetleriyle kendi benzerlerini meydana getirirler. Lâkin aynı şeyin madenler için söylenebileceğini göremiyorum; zira herhangi bir sürenin sonunda onlar hâlâ başlangıçtaki aynı hacmi ve ağırlığı korurlar. Senin vasıtanla varlıklarını unsurlardan alırlar; hiçbir ekim, dikim yahut herhangi bir gelişme olmaksızın.
Üstelik biliyorum ki, Taşımızı ham bir maden cevherinden hazırlamaya kalkışan eski Bilgeler'in hayalî kanaatlerine itibar edilmemelidir; onlar bir şeyin suretinin ve cevherinin, o şeyin zatî tabiatınca şartlandığını anlamıyorlar. Şimdi hatırlıyorum: büyük bir filozof sayılan hokkabaz bir şarlatan bana, yegâne hakiki maddenin bayağı cıva olduğunu, onun da altınla iyice karıştırılması gerektiğini söylemişti; zira böyle bir birleşmede biri ötekini kemale erdirirmiş. Bunu yaparsam, diye sürdürmüştü o sahtekâr, İksir'i hazırlayabilirmişim. Lâkin evvela dört unsur birbirinden ayrılmalı, sonra her biri arıtıldıktan sonra yeniden birleştirilmeli, büyük olan küçükle, latif olan kesif olanla bileştirilmeliymiş. Taş'ı yapmanın doğru yolu buymuş, demişti. Lâkin ben biliyorum ki bütün bunlar tam bir saçmalıktır ve böyleleri yalnızca kendilerini ve başkalarını aldatmaktadır.
Ayrıca şunun da farkındayım ki, unsurlardan bir şey meydana getirebilecek olan yalnız Tanrı'dır. Onları hakkaniyetli oranlarında nasıl karıştırıp bileştireceğini yalnız O bilir. Zira bütün iyi şeylerin Yaratıcısı ve Yazarı yalnız O'dur ve dünyada O'nun yapmadığı hiçbir şey yoktur. Şu hâlde bırakalım şarlatanlar kendini beğenmiş laflarına son versinler ve ekemedikleri yerden asla biçmeyi umamayacaklarını hatırlasınlar; bırakalım sahte kalsinasyonlarına, süblimleşmelerine, ruhu buharımsı bir surette çıkardıkları imbikten çekmelerine, ve altın ile cıvanın unsurlarını hakkıyla ayırabildiklerini ehil olanların arasında dahi iddia ettikleri hokkabazca pıhtılaştırma ve katılaştırmalarına bir son versinler. Şurası kesinlikle doğrudur ki, göğün altındaki bütün şeyler dört unsurdan mürekkeptir ve cinslerinin ve türlerinin hakkaniyetli oranına göre onlardan karılmıştır; lâkin Filozof Taşı'nın cevherini teşkil eden şey dört unsurun sadece birleşmesi değil, belli bir tarzda bileştirilmiş olmalarıdır.
Şunu da idrak ediyorum ki, Güneş denilen kızıl cıvada ve kâmil bedende dört unsur hususi bir tarzda bileştirilmiş ve öylesine ayrılmaz biçimde birbirine bağlanmıştır ki hiçbir beşerî sanat onları bölemez. Zira bütün kadim ve hakiki Bilgeler der ki ateş ve hava toprak ile suyun içine kapatılmıştır ve birbiriyle öyle şiddetle boğuşurlar ki Tanrı'dan ve Tabiat'tan başka hiç kimse onların kenetlenmiş kucaklaşmasını gevşetemez. Bunu hakikaten söyleyebilir ve ispat da edebilirim. Zira ne ateşi görebiliriz ne de havayı kavrayabiliriz; ve biri kalkıp da ayrı ayrı unsurların görülebileceğini söylüyorsa, o bir sahtekârdır; çünkü onlar ayrılmaz ve çözülmez biçimde birbirine bağlıdır.
Zira Sofistler altını ve cıvayı dört unsura bölebildiklerini iddia edip güvenle ileri sürseler de, bütün bunlara rağmen doğruyu söylemiyorlar. Şayet iki unsur, ateş ile hava, böylece alınıp götürülseydi, geri kalanların hepsi hiçliğe karışmak zorunda kalırdı. O ikisini alıkoyduklarını söyleyebilirler, lâkin yine de onlara ne olduğu hususunda katıksızca cahildirler; zira hava ve ateş ne görülebilir ne de idrak edilebilir. Üstelik ateş ve hava dedikleri o hulâsa nemlendirir ki bu, ne ateşin ne de havanın hassasıdır. Bundan başka, senin de dediğin gibi, en âlim Doktor bile herhangi bir cevherdeki her bir unsurun oranını bilemez. Zira Tanrı bu bilgiyi yalnız sana emanet etmiştir. Hiçbir Bilge de unsurları karıştırıp bir araya getirerek tabiî bir nesne meydana getirecek kadar bilge değildir.
Şu hâlde bir kimse herhangi bir şeyi unsurlarına çözerse, onların nispî miktarından ve niteliğinden, terkip usulünden bihaber olduğu hâlde, sana sorarım, onları yeniden nasıl kalıcı bir surete getirecek? Oysa yeniden bir araya getirilemeyeceklerse onları ayırmanın hiçbir faydası yoktur. Bu vazifeyi sana emanet etmeliyiz, ey Tabiat; zira Filozof Taşı'nı hazırlama sanatını ve unsurları evvela ayırmaksızın bileştirmeyi sen bilirsin. Buna rağmen hakiki İksir'in hazırlanışı için sen de bilge ve hakikaten âlim bir insanın yardımına muhtaçsın. Aristoteles der ki: «Tabiat bilgininin bıraktığı yerde hekim başlar.» Tabiat'ı izlemeye ve onun ilkelerinin bilgisiyle yol almaya başlamadıkça hakiki simyaya erişemeyiz de. Simya tahsilinin hakkıyla sürdürüldüğü yerde, Tabiat onu güçlü biçimde ilerletir.
Lâkin bütün bunlara rağmen her tabiî cevherin simyacıya faydalı olması gerektiğini sanmamalıyız. Hatırlamalıyız ki Simya'nın üç katlı bir gayesi vardır: Evvela madeni canlandırmak ve kemale erdirmek, ruhunu da hiçbir şeyi yitirilmeyecek biçimde çürütüp olgunlaştırmak; ikinci olarak, cevheri küçük bir şişede öyle çürütüp ısıtmak ki (başka hiçbir şey eklenmeksizin) beden ve ruh tek bir şeye dönüşsün. Unsurların karıştırılması sanatkâr tarafından değil, senin tarafından gerçekleştirilir. Üçüncü olarak Simya ispat eder ki Taş'ın hazırlanma süreci dört unsurun (cıvanın ve kızıl, şanlı altın denilen Güneş'in unsurlarının) herhangi bir ayrılmasını içermez. Böyle bir ayrılmanın vuku bulması gerektiğine inanmak büyük bir hatadır ve felsefenin temel ilkeleriyle çelişir.
Yine, şüphe götürmez bir vakıadır ki her unsurî cevher bizzat unsurlarca beslenir. Şu hâlde şimdi tek bir nesneyi teşkil eden şey çözülürse, nesne o hâliyle yok olur; unsurları bir arada tutan bağ şiddetle koparılmış olur ve her biri kendisinden ilkin alındığı yere döner. Bir oğul dünyaya getiren babanın bu maksatla yok edilmesi gerekmez; doğurucu ruhun tohumla birlikte çıkması, dişi tohum tarafından kabul edilmesi ve onun harareti içinde beslenmesi kâfidir. Böyle bir doğurucu ruh, Avicenna'nın dediği gibi, aynı türden bir bebeği dünyaya getirme kudretini taşır. Şimdi, Filozof Taşı'nın hakiki üstadı olan saf altın için de durum aynıdır. Zira baba faal ilkedir ve yok edilmemeli, unsurlarına çözülmemelidir; babalık eden Güneş'in (altının) kudretini ve kuvvetini ana vasıtasıyla oğula üflemesi kâfidir. Ana (ki topraktandır) doğurduğunda, oğulda babanın cevheri görülür.
Böylece senden öğrendim ki, ey Tabiat, Simya hakiki bir ilimdir ve Güneş denilen koyu kızıl altın, Taş'ın yahut İksir'in hakiki babasıdır; bu büyük ve kıymetli hazine ondan çıkar; o hazine ki o altının öteki ilkesini (en ufak bir eksilme yahut bozulma olmaksızın) ısıtır, çürütüp olgunlaştırır ve ustaca boyar, böylece bu denli şanlı bir oğul dünyaya getirir. Şu hâlde terkibe karışmak, yahut Tabiat'ın cıvada ve altının kâmil bedeninde bunca maharetle bileştirdiği unsurları ayırmak faydasızdan da beterdir. Bize düşen tek şey Tabiat'ı taklit etmek ve onun unsurları bileştirirken kullandığı, madenleri kalıba dökerken ve cıvaya suretini verirken başvurduğu aletleri kullanmaktır. Başka türlü davranırsak senin eserlerini yıkar ve dövdüğün altın zinciri koparırız. Buna rağmen, Aristoteles'in dediği gibi, aradığımız gayeye ulaşmak için unsurları dönüştürmeliyiz. (Simyacının Tabiat'a «taklit» ile karşılık vermesi tesadüf değildir. Ortaçağ ve Rönesans sanat anlayışının temel ilkesi olan ars imitatur naturam — sanat tabiatı taklit eder — burada bir savunma hattı olarak kullanılır. Simyacı, Tabiat'ın yerine geçmeye kalkışmadığını, yalnızca onun kendi işleyişini hızlandırmak üzere dış şartları sağladığını söyler. Bütün Hermetik düşüncenin merkezindeki gerilim budur: sanat tabiatı taklit mi eder, yoksa ona zor mu uygular?)
Böylece sen beni hikmetle kendi yoluna soktun ve kendi işlerimin ne büyük ahmaklık olduğunu bana gösterdin. Beni kendi cehaletimden ve bitip tükenmez imbiklerimin, cıvalarımın, kezzaplarımın, çözmelerimin, at gübrelerimin ve kömür ateşlerimin sonunda beni sürükleyeceği rezalet ile yıkımdan kurtardığın için sana yürekten şükranlarımı sunuyorum. Bundan böyle senin kitabını daha gayretle okuyacak ve sana daha kayıtsız şartsız itaat edeceğim. Zira bir insanın gidebileceği en emin ve en güvenli yol budur; velev ki gayesinin devasa oluşu yüzünden ilerlemesi zorunlu olarak yavaş olsun.
Bu yüzden artık vakit yitirmeyeceğim ve önce cevheri düşünmeye başlayacağım; o cevher ki faal ilkesi bana en güçlü cıvayı verecektir. Onu temiz, hava geçirmez bir şişeye kapatacak ve altına bir imbik yerleştireceğim; sonra da sen kendi vazifene bakacaksın. Yüreğimin ta dibinden bir kez daha sana tarifsiz şükran borcumu ödüyorum; zira beni ziyaret etmeye ve bana bu denli kıymetli bir mirası bahşetmeye tenezzül ettin. Şükranımın nişanesi olarak şimdi senin buyruğunu yerine getireceğim ve bırakalım durup dinlenmeyen gayem, Unsurların bu en şanlı Tentürüne erişmek olsun; üç kez büyük ve iyi olan Tanrı'nın yardımıyla muvaffak olacağıma emin olarak.
Özgün metin (İngilizce)
Bu metin neden önemli
Bu diyalog, Hermetik simyanın en geniş derlemesi olan Hermetic Museum'da yer alır. Derleme 1678'de Frankfurt'ta Musaeum Hermeticum adıyla Latince yayımlanmış, 1893'te ise A. E. Waite tarafından genişletilerek İngilizceye çevrilmiştir. Metnin Gül Romanı'nın ikinci bölümünü yazan Jean de Meung'a atfedilmesi tartışmalıdır; Tabiat'ın metin içinde «John de Mehung»dan üçüncü şahıs olarak söz etmesi bu atfı zayıflatır. Buna rağmen diyalog, simya edebiyatının en sevilen alegorik metinlerinden biri olmuş, yüzyıllarca elden ele dolaşmıştır. Kişileştirilmiş Tabiat'ın azarı ile sanatkârın itirafı arasındaki gerilim — sanat tabiatı taklit mi eder, yoksa ona zor mu uygular — bütün Hermetik düşüncenin merkezinde durur. Çeviri, A. E. Waite'in The Hermetic Museum, Restored and Enlarged (Londra: James Elliott & Co., 1893; kamu malı) adlı derlemesindeki İngilizce çeviriden yapılmıştır.
Bu eser Simya Koleksiyonu'nun parçasıdır →
- Kaynak eser
- The Hermetic Museum, Restored and Enlarged, çev. A. E. Waite, Cilt I (Londra, 1893) içinde "The Remonstration of Nature to the Wandering Alchemist, with the Reply of the Alchemist" — Jean de Meung'a atfedilir
- Neşir
- The Hermetic Museum, Restored and Enlarged, çev. Arthur Edward Waite, Londra: James Elliott & Co., 1893; kamu malı (Latince aslı: Musaeum Hermeticum Reformatum et Amplificatum, Frankfurt, 1678)
- Konum
- Diyaloğun tamamı — Hermetik Müze'nin IV. risalesi
- Çeviren
- Şira Nur Uysal
- Dijital nüsha
- Source Library
Uysal, Ş. N. (Çev.). (2026). Tabiat'ın Yolunu Şaşırmış Simyacıya Şikâyeti ve Simyacının Cevabı. Kadim Kütüphane. https://kadimkutuphane.com/tabiatin-simyaciya-sikayeti-jean-de-meung@misc{kk_tabiatin_simyaciya,
author = {Uysal, Şira Nur},
title = {{Tabiat'ın Yolunu Şaşırmış Simyacıya Şikâyeti ve Simyacının Cevabı}},
year = {2026},
publisher = {Kadim Kütüphane},
url = {https://kadimkutuphane.com/tabiatin-simyaciya-sikayeti-jean-de-meung},
note = {Türkçe çeviri, özgün eser: Anonim (Musaeum Hermeticum içinde)},
}Yeni metinlerden ilk sen haberdar ol
Tam çeviriler, PDF'ler ve yeni eklenen kaynaklar hazırlandıkça e-postana düşsün.
