Şüpheci Kimyacı (1661), Robert Boyle'un simyanın üç ilkesi (tuz, kükürt, cıva) ile Aristoteles'in dört unsurunu deneyle sınadığı ve modern kimyanın başlangıcı sayılan diyaloğudur. Carneades, Themistius, Philoponus ve Eleutherius arasında geçen konuşmada Boyle, 'element' kavramını deneysel olarak yeniden tanımlar; simyacıların ateşle yaptıkları ayrıştırmaların cisimlerin gerçek bileşenlerini göstermediğini savunur. Aşağıda 1661 ilk baskısındaki metnin tamamı yer alır; on yedinci yüzyıl imlası ve uzun cümleleri korunmuştur.
KUŞKUCU KİMYACI:
VEYA
KİMYASAL-FİZİKSEL
Şüpheler ve Paradokslar,
Çoğu
SİMYACI
Tarafından İleri Sürülüp Savunulduğu Şekliyle,
Yaygın Olarak
HİPOSTATİK
Olarak Adlandırılan
SPAGİRİK İLKELERE DAİR.
Buna aynı konuya ilişkin başka bir İncelemenin bir Kısmı önsöz olarak eklenmiştir.
Muhterem ROBERT BOYLE Tarafından
İÇİNDEKİLER
Giriş Mahiyetinde Bir Önsöz Fizyolojik Mülahazalar Birinci Kısım İkinci Kısım Üçüncü Kısım Dördüncü Kısım Beşinci Kısım Altıncı Kısım Sonuç Matbaacının Notu Düzeltmeler
Aşağıdaki İncelemeye
GİRİŞ MAHİYETİNDE BİR
ÖNSÖZ
Aşağıdaki İncelemenin neden bu denli eksik ve kusurlu bir halde gün yüzüne çıkmasına izin verildiğini Okura açıklamak adına, marifetli bir Beyefendiyi hoşnut etmek için, beni karışık Cisimlerin Maddi İlkeleri hususunda gerek Peripatetik gerekse Kimyasal Öğretiye bütünüyle rıza göstermekten alıkoyan Sebeplerden bazılarını kaleme alışımın üzerinden hayli zaman geçtiğini bildirmem gerekir. Bu Risale birkaç yıl sonra bazı İlim ehlinin eline geçtiğinde, onlar tarafından öyle teveccühle karşılanıp öylesine övgüyle anılma talihine erişti ki, eseri yayımlamam yönünde olağanın ötesinde davetler aldığımdan, her okura sunulması pek uygun görünmeyen bazı kısımları çıkarmak ve o günden bu yana yaptığım denemeler ile gözlemlerden aklıma gelen diğer bazı şeyleri bunların yerine koymak maksadıyla metni gözden geçirmeyi uygun buldum. Kağıtlarımın akıbetini, bundan yakındığım bir başka Önsözde zikretmiştim, fakat o satırları yazdıktan sonra, şimdi bahsetmek üzere olduğum konulara ait pek çok sayfa buldum. Dolayısıyla, o vakit elimde ilk Diyalogdan, Durumu ortaya koymaya ve gerek Carneades ile Eleutherius arasındaki müzakereye gerekse birtakım sebeplerle şimdi bununla birlikte yayımlanmayan diğer bazı Diyaloglara bir Giriş vazifesi görmeye yetecek kadar kısım bulunduğunu görünce, hepsinin en mühimi olmasına rağmen bir türlü yeniden bulamadığım, aşağıdaki İncelemelerin ikincisine ait bir Kağıdın İçeriğini elimden geldiğince tamamlamaya karar verdim. Bu kusurlu eser hakkında dostların, ama evvelkilerden farklı dostların kanaatine bir kez daha başvurduğumda, bunu öyle buldum ki, onların Arzularına boyun eğerek eserin yalnızca yayımlanmasına değil, elverişli olan en kısa zamanda yayımlanmasına da razı oldum. Doğrusu Diyaloglar boyunca kendimden üçüncü bir Şahıs gibi söz etmiştim; zira bunlar, Felsefi meseleler üzerine çok zaman önce yazmaya cüret ettiğim ilk İncelemeler arasında yer alan Müzakereleri ihtiva ettiğinden, Ressam misali *latere pone tabulam* [tablonun ardına gizlenmek] ve kendimi Müellif ilan etmeden evvel insanların bunlar hakkında ne diyeceğini işitmek istemek için haklı bir sebebim vardı. Fakat artık bunları yazanın kim olduğunun pek çok kimsece bilindiğini görmemin yanı sıra, Kimyasal İşlere büsbütün yabancı olmayan bir Şahıstan neşet ettiklerinin bilinmesinin gayrimeşru olmadığına inandırıldım. Eserin tamamlanmadan gün yüzüne çıkmasına izin verirken daha az tereddüt ettim; kısmen, meşgalelerim ve muhtelif başka İncelemeleri yayımlama konusundaki evvelki taahhütlerim bu Diyalogları uzunca bir süre tamamlama imkanına dair bana pek az umut verdiğinden, kısmen de Müellifin şöhreti için olmasa bile başka gayeler için metnin tam vaktinde gün yüzüne çıkabileceğini düşünmeye meyilli olduğumdandır. Zira son zamanlarda Kimyanın, hak ettiği üzere, daha evvel onu hor gören İlim Ehlince işlenmeye başlandığını ve ondan habersiz görünmemek adına onu hiç işlememiş olan pek çok kimsece de sahiplenilmeye kalkışıldığını müşahede etmekteyim. Bundan ötürü, Felsefi Meselelere dair muhtelif Kimyasal Fikirler tartışmasız kabul edilip kullanılmakta ve böylece hem Doğabilimciler hem de Hekimler olan pek seçkin Yazarlarca benimsenmektedir. İşte bunun, sağlam Felsefenin İlerlemesine bir dereceye kadar zarar vermesinden korkarım; zira her ne kadar Kimyasal Deneylerin büyük bir Muhibbi olsam ve muhtelif Kimyasal İlaçlara azımsanmayacak bir kıymet versem de, bunları, şeylerin sebepleri ve Teşekkül tarzları hakkındaki fikirlerinden ayrı tutarım. Ve şimdiye dek ayırt edebildiğim kadarıyla, Maddenin küçük Parçalarının Hareketlerine ve Şekillerine, Cisimlerin diğer daha Kapsamlı ve Semereli hallerine alışageldiklerinden çok daha fazla Dikkat etmeksizin, kendilerini her şeyi Tuz, Kükürt ve Merkürden [Cıva] ve Kimyacılara has diğer Fikirlerden çıkarmakla sınırlayanlarca açık ve tatminkar bir biçimde güçbela açıklanabilecek, Tabiatta binlerce Fenomen ve insan Bedenine taalluk eden pek çok Araz mevcuttur. Bu sebeple, Carneades'imizin insanları, Kimyacıların üç Cevheri İlkesine dair o büyük Öğretiyi biraz inceleyip onun İtirazlarından bu öğretiyi nasıl arındırabileceklerini tartıp biçmeden kabullenmemeleri hususunda uyarmasına izin vermek belki de vakitsiz olmayacaktır; zira bir Kimyacı bunları öne sürmeye pek yanaşmayacağından ve bir Kimyacıdan başkası da bunları öne süremeyeceğinden, bu itirazların pek çoğunu muhtemelen hiç düşünmemişlerdir. Önemli hiçbir İhtilaf hakkında her iki tarafın söyleyebileceklerini önceden tartıp biçmeksizin bir hükme varmak istemeyen, yine de Kimyasal Meseleleri anlama arzusu bunları öğrenme Fırsatlarından daha büyük olan muhtelif Marifetli Şahısların, burada bir arada, Elementler Öğretisini Açıklamak üzere bilhassa yaptığım kendi Deneylerimin yanı sıra, pek çok Kimya Kitabına Dağılmış olmanın haricinde pek rastlanamayacak muhtelif başka deneyleri de bulmaktan hoşnut kalacaklarını umarım. Ve bu Birleşmiş Deneylerin, Sıradan bir Okurun dahi, şayet mutat Kimyasal Terimlere Aşina ise, bunları kafi derecede Kolayca Anlayabileceği ve temkinli Birinin bile bunlara güvenle İtimat edebileceği bir biçimde Takdim Edildiğini bulacaklarını da umarım. Bu Şeyleri ekliyorum, zira Kimyacıların Yazılarına asgari derecede vakıf bir Şahıs, Öğretir göründükleri şeyi ifade edişlerindeki müphem, İki Anlamlı ve adeta Muammalı Tarzdan, Sanatın Oğulları (onların tabiriyle) haricindekiler tarafından katiyen anlaşılmak istemediklerini, hatta onlar tarafından dahi Güçlük ve Tehlikeli Denemeler olmaksızın Anlaşılmak istemediklerini Farkedebilir. Öyle ki, Bazıları meşhur Kimyasal Vecizeyi kullandıkları anlar haricinde neredeyse hiç bu denli samimi konuşmazlar: *Ubi palam locuti sumus, ibi nihil diximus* [Açıkça konuştuğumuz yerde hiçbir şey söylememişizdir]. Bazı Yazarların aktardıklarının kapalılığı bunların anlaşılmasını nasıl gayet müşkil kılıyorsa, diğer pek çoğunun Sadakatsizliği de bunlara itimat edilmesini uygunsuz hale getirir. Zira istemeyerek de olsa, hakikat uğruna ve Okurun hatırına, Kimyasal Deneyler sadece Reçeteler halinde yazılıp Nakiller suretinde verilmediğinde, yani bunları aktaran kişi bunu kendi şahsi bilgisine yahut kendi tecrübesine dayanarak teyit eden muteber bir kimsenin Nakline dayandırdığını belirtmediğinde, okuru bunlara hemen inanmaması yönünde uyarmam gerekir. Zira gerekirse kolayca adlarını verebileceğim Hekimler ve Filozoflar olan Seçkin Yazarların dahi son zamanlarda kendilerini öylesine kandırılmış bulmalarından, şüphesiz hiç denemedikleri Kimyasal Deneyleri Yayımlayıp bunların üzerine fikir inşa etmelerinden keder duymaktayım, yakınmak zorundayım; zira denemiş olsalardı, tıpkı benim gibi, bunların doğru olmadığını görürlerdi. Ve doğrusu, Kimyasal Operasyonlara bizzat Aşina olmayanların Kimyasal Deneyleri zikretmeye başladığı şu zamanda, insanların Kimyacılar şunu söyler ya da Kimyacılar bunu teyit eder biçimindeki o Belirsiz Şahitlik Tarzını Bırakmaları ve bunun yerine ileri sürdükleri her bir Deney için, bunu kimin itimadına dayanarak naklettiklerini belirterek Müellifin ya da Müelliflerin adını vermeleri temenni edilirdi. Zira bu suretle kendilerini sahtelik şüphesinden (ki diğer Tatbikat onları buna Maruz bırakır) korumuş ve kuşkulu Nakilleri Desteklemek için kendi büyük adlarını alet etmeyip Aktarılan şeylerden neye İnanmanın kendisi için uygun olduğuna Hükmetmeyi Okura Bırakmış olurlardı; ayrıca sahte deneyleri Dayatanların hakkından geldikleri gibi, doğru Deneyleri Bulanların ya da Yayımlayanların da Hakkını vermiş olurlardı. Oysa Kimyacıları o umumi Tarzda zikretmekle, samimi Yazar hak ettiği hususi Övgüden Mahrum edilmekte ve Düzenbaz da şahsına Düşen Rezaletten kurtulmaktadır.
Bu Önsözün kalan kısmı, Carneades adına bir şeyler ve kendim adına bir şeyler söylemeye ayrılmalıdır.
İlk olarak Carneades, hasım ve kuşkucu rolünü üstlenmiş birine göre yeterince kibar ve ölçülü bir biçimde tartıştığının düşünüleceğini ummaktadır. Eğer hasımlarının öğretilerini ve kanıtlarını herhangi bir yerde hafife almış gibi görünüyorsa, buna onları hor görmesinden ziyade Themistius ile Philoponus'un örnekleri ve bu tür tartışmaların adetleri sebebiyle sürüklendiğinin kabul edilmesini arzulamaktadır.
Bundan başka, kanıtlarından bazılarının olabilecek en ikna edici cinsten olmadığı düşünülürse, bunların öyle olmasının beklenmemesi gerektiğinin göz önünde bulundurulacağını ummaktadır. Zira onun rolü esasen yalnızca şüpheler ve tereddütler ileri sürmekten ibaret olduğundan, kendi kanıtları kesin bir sonuca vardırmasa bile, hasımlarının kanıtlarının kesin bir sonuca vardırmadığını göstermesi kafidir. Eğer muhtelif yerlerde sunduğu şeyler arasında herhangi bir uyuşmazlık görülürse, bir kuşkucunun ileri sürdüğü bütün şeylerin tutarlı olmasının gerekmediğinin dikkate alınacağını umar, çünkü sorguladığı görüşe karşı şüpheler uyandırmak onun işi olduğundan, aynı mesele hakkında iki veya daha fazla muhtelif varsayım ileri sürmesi caizdir, bu yollar belki de kendi aralarında tutarsız olsa bile, meselenin şu yolla, bu yolla ya da öteki yolla açıklanabileceğini söyleyebilir. Zira ileri sürülen varsayımlardan herhangi birinin, tartışmaya açtığı görüş kadar ihtimal dahilinde olması onun için yeterlidir. Birbirinden farklı olmakla birlikte her biri ihtimal dahilinde olan pek çok varsayım öne sürerse, bu varsayımların hepsinin birden ters düştüğü şeyin doğru olduğundan emin olmanın ne kadar güç olduğunu göstererek şüphelerini daha da tatmin etmiş olur. Bizim Carneades, olumsuz tarafı tutmakla şöyle bir avantaja da sahiptir, tartıştığı kimselerin bütün yaygın öğretilerini hükümsüz kılmak için getirdiği onca örnek arasında tek bir tanesi bile çürütülemez olursa, karşı çıktığı şeyi mutlak surette iddia eden bir öğretiyi yerle bir etmeye yalnızca bu bile yeter. Zira kusursuzca karışmış kabul edilen bütün cisimlerin şu veya bu maddelerden ibaret belirli bir sayıdan meydana geldiği, böyle meydana gelmemiş tek bir cisim dahi gösterilebiliyorsa, doğru olamaz, ayrıca kendisinden kılı kırk yaran bir titizlik beklenmeyeceğini de ummaktadır, çünkü giriştiği iş, kimyacıların bizzat temel ilkelerine aykırı düşen kimi görüşleri kimyada ve bilhassa kimyevi kanıtlarla savunmasını gerektirmektedir. Dolayısıyla, pek çok hususta kendisiyle uyuşmadığı (bu durum onu muhtelif kimyevi olguları başka kavramlara göre açıklamaya mecbur bırakır) ve yalnızca bazı akıl yürütmeleri aşırı derecede garip görünmekle kalmayıp geriye kalanları dahi kendi deneyleri kadar dikkate değer olmayan cüretkar ve zeki Helmont'un kimi pasajları haricinde, onların metinlerinden kasti bir yardım alması muhtemel değildir. Karşı çıktığı kimyevi öğretiye karşı bazı Aristotelesçilerin zaman zaman yazdıkları doğru olsa da, bunu kendi ilkelerine dayanarak yaptıklarından ve bizim Carneades'in Spagyriklerin varsayımına olduğu kadar onların varsayımına da karşı çıkması gerektiğinden, hasımlarıyla kendi silahlarıyla savaşmak zorunda kalmıştır, çünkü Peripatetiklerin silahları, Carneades'in görüşlerindeki bir kimse için uygunsuz, hatta zararlıdır, kaldı ki kimyacılara karşı yazmış olan o Aristotelesçiler (en azından Carneades'in rastladıkları), kimyevi hususlarda öylesine az deneysel bilgiye sahip görünmektedirler ki, sık sık düştükleri hatalar ve acemice karşı çıkış tarzları yüzünden, pek az anlar göründükleri bir konuya karşı böylesine cüretkarca yazdıkları için hasımlarının alayına fazlasıyla maruz kalmışlardır.
Son olarak Carneades, kimyacıların öğretisini böylece karanlık ve dumanlı laboratuvarlarından çıkarıp hem uluortaya getirerek hem de bugüne dek onun lehine getirilegelmiş kanıtların zayıflığını göstererek zihin sahibi kimselere şöyle bir hizmette bulunmuş olmayı ummaktadır, bundan böyle ya muhakeme sahibi insanların sakince ve gereğince bilgilendikten sonra bu öğretiye inanmamalarına izin verilecek ya da bu öğretinin itibarına düşkün olan daha ehil kimyacılar, bugüne dek yapılandan daha açık konuşmak ve onu Carneades'in incelediklerinden daha iyi deneyler ve kanıtlarla savunmak zorunda kalacaklardır, öyle ki meraklı zihinlerin onun bu gayretlerinden öyle ya da böyle ya bir tatmin ya da bir malumat elde edeceğini ummaktadır. Konuşmasının sonunda sergilediği tutumu yerine getirmeye hazır olduğu, yani daha iyi bilgilendirilmeye açık olduğu gibi, ya gerçekten bilgilendirilmeyi ya da kendi haline bırakılmayı beklemektedir. Zira gerçekten bilen herhangi bir kimyacı, tartışılan meseleye dair henüz fark etmediği bir hakikati ona nezaketle ve akılcı bir yolla göstermeyi uygun görürse, Carneades ikna olduğunu kabul etmekten veya bunu açıkça söylemekten geri durmayacaktır, ancak haddini bilmez bir kimse, ister kendine bir isim yapmak için ister başka ne maksatla olursa olsun, kasten veya dikkatsizce ihtilafın mahiyetini ya da kanıtlarının manasını yanlış anlarsa yahut son zamanlarda muhtelif kimyacıların basılı eserlerinde yapıldığı gibi kanıt getirmek yerine küfrederse[Not: G., F., H. ve diğerlerinin birbirlerine karşı yazdıkları kitaplarda.] ya da son olarak bunlara karşı anlaşılmaz bir dille yazarsa, yani meramını muğlak ya da karanlık terimlerle ifade eder veya yeterince anlaşılır şekilde aktarılmamış deneylere dayanarak akıl yürütürse, Carneades vaktine böylesi ıvır zıvırları yanıtlamayı onun kaybına değmeyecek kadar kıymet verdiğini açıkça beyan eder.
Böylece Carneades adına söylenecekleri söyledikten sonra, okuyucunun kendim adına da bir şeyler söylememe izin vereceğini umarım.
Ve ilkin, şayet bazı huysuz okurlar, muhatapları yeri geldikçe birbiriyle iltifatlaşır kılmış olmamı ve bu diyalogları neredeyse baştan sona, salt bilginlerin alışılagelmiş üslubundan daha kibar bir tarzda kaleme almış olmamı kusurlu bulurlarsa; umarım ki konuşmalardaki yerleşik edebi adabı korumak adına, bir beyefendi tarafından yazılan ve içinde konuşmacı olarak yalnızca beyefendilerin yer aldığı bir kitapta, dilin daha pürüzsüz ve ifadelerin de bilginlerin o daha skolastik yazım tarzında mutat olandan daha nezaketli olmasının münasip düşeceğini göz önünde bulunduranlarca mazur görülürüm. Doğrusu, münakaşaların dahi nezaketle nasıl yürütüleceğine dair bir misal sunmak için bu fırsatı elde etmiş olmaktan ötürü de üzgün değilim; belki de bu sayede bazı okurlar, sözün kabalığı ile aklın kudreti arasındaki farkı ayırt etmekte bir yardım bulurlar ve bir insanın nezakete düşman kesilmeksizin de hakikatin müdafii olabileceğini, o fikri benimseyenlere sövüp saymaksızın da bir fikri çürütebileceğini anlarlar. Karşısındakileri kışkırtmak yerine ikna etmeyi arzulayan kimse, onların yanılgılarına karşı gösterdiği sertliği, şahıslarına sergileyeceği nezaketle telafi etmeli ve onlara bir yanılgı içinde olduklarını söylerken, canlarını sıkacak başka şeyleri mümkün mertebe az dile getirmelidir.
Fakat belki de diğer okurlar, tartışmacılarımın nezaketinde kusur bulmaya, kimyacıların aşağıdaki diyaloğun kimi kısımlarını okuduktan sonra Karneades'i sertlikle suçlamaya meyilli oldukları kadar meyilli olmayacaktır. Ne var ki kuşkucumu karşı çıktığı görüşler hakkında kimi zaman küçümseyici bir dille konuşturduysam, bir hasım olarak üzerine düşen rolün gerektirdiğinden fazlasını yaptığımın düşünülmeyeceğini umarım. Bilhassa ona söylettiğim sözler, Roma Hatiplerinin Hükümdarı'nın kendi mükemmel diyaloğu *De Natura Deorum*'da, hem büyük şahsiyetlerin hem de dostların birbirlerinin görüşleri hakkında söylettiği sözlerle kıyaslanırsa bu daha iyi anlaşılır. Karneades'in tartıştığı kişilerin konuşmalarında, hasımlarının savlarını küçümseme serbestisine en az bunun kadar (hatta çok daha fazla) rastlandığını fark edenler, bu hususta tarafgirlik ettiğimden pek şüphelenmeyecektir. İleri sürülen argümanlar hakkında kendi fikrimi, hele ki tüm uyuşmazlığın kendisi hakkındaki görüşümü, dikkatli bir okurun Karneades'in bazı ifadelerinden çıkarabileceği kadarı haricinde açıklama niyetinde olmadığımın yeterince ima edildiği bir diyalogda, konuşmacıları serbestçe konuşturmaktan başka bir şey yapmama da gerek yoktu. Bazı ifadeler diyorum, çünkü bilhassa tartışmanın harareti içinde söylediği her şeyi kendime mal etmiyorum. Bu çıkarım kısmen bu metinde, kısmen de aynı konuşmacılar arasında geçen (doğrudan elementleri ele almasalar da) uzun zamandır elimin altında bekleyen ve elinizdeki bu metinlerin göreceği ilgiyi bekleyen diğer bazı diyaloglarda yapılabilir. Nitekim şu anda yayımladığım şeylerden kimyaya meydan okuduğum ya da okurlarımı buna sevk etmek istediğim sonucunu çıkaranlar beni çok yanlış anlamış olur. Kimyasal deneylerin tefekküre dayalı felsefeyle uğraşan filozoflar için faydasını gösterme girişimine dair yakın zamanda yayımladığım *Specimina*'nın, bunları okuyacak olanlara benim hakkımda farklı düşünceler vereceğini umuyorum. Üstelik bu yazılarla birlikte, büyük bir kısmı bir tür kimyacının müdafaasına ayrılmış, elimde bulunan bir denemeyi yayımlama niyetindeydim ancak fırsat bulamadım. En azından beni tanıyanlar açısından, ateş başında harcadığım emeğin, onları hem kimyacıların sanatına düşman olmaktan fersah fersah uzak olduğuma (bu mesleği icra ederek onu lekeleyen pek çok kişiye dost olmasam da) ikna edeceğini hem de sahtekâr ya da yalnızca birer amele olan kimyacılar ile hakiki *Adepti* [ermiş kimyacılar] arasında ayrım gözettiğimi bildirdiğimde bana inanmalarını sağlayacağını umarım. O hakiki üstatların sohbetinden istifade edebilseydim, bilhassa metallerin tabiatı ve meydana gelişi hususunda onlardan istekle ve minnetle ders alırdım. Muhtemelen kimyasal deneyler yapmaya yönelik eski düşkünlüğümden ne kadar az taviz verdiğimi bilenler, bu kuşkucu metnin başlıca amaçlarından birinin kimyayı gözden düşürmekten ziyade, daha bilgili sanat erbaplarına o aşırı ketumluklarını bir nebze bir kenara bırakmaları ve kimya kuramını sıradan kimyacılardan daha iyi açıklayıp kanıtlamaları ya da bizleri daha asil sırlarından bazılarıyla zenginleştirerek sanatlarının kendi kuramlarının eksikliklerini bile telafi edebileceğini ispatlamaları için bir vesile ve bir tür zorunluluk yaratmak olduğuna kolayca inanacaktır. Şunu da buraya cesaretle ekleyeyim ki, kimyanın bize yalnızca hekimlik için değil, felsefe için de şimdiye kadar sıradan kimyacıların bildiklerinden çok daha faydalı şeyler öğretemeyeceğini varsayarsak, onu çok hafife almış oluruz. Yine de daha alt düzeydeki spagyristlerin [paracelsusçu kimyacıların] kendileri bile, emekleriyle ilim cumhuriyetine öyle büyük hizmetlerde bulunmuşlardır ki, bu kadar gayretle aradıkları hakikati her seferinde ıskalamaları bence pek yazıktır. Sanatlarının kuramsal kısmına hayran olmasam da, pratik kısmının bugüne kadar olduğundan çok daha fazla işlenmemesi, hem felsefeyi hem de filozofları meşgul etmemesi ve insanların bu mertebeye erişmesine yardımcı olmaması durumunda tahminlerim beni çok yanıltmış olacaktır. İşlerimin yanı sıra başka çalışmalarla da meşgul olmuş biri olarak, kimyacıların genelinin şüphe duymadan kabullendiği öğretide bunca kusur bularak derin bir spagyrist olma iddiası taşıdığım da düşünülmesin. Zira ileri sürülen herhangi bir hipoteze itirazlar getirmek, itiraza açık olmayan bir hipotez öne sürmekten ekseriyetle çok daha kolay olduğu gibi, kimyaya yeni başlayanların umumiyetle mesleklerinin kuramı ve ameliyeleriyle aynı anda yoğrulmasına karşılık, ameliyeleri kendilerine güvenerek haklarında herhangi bir fikir edinmeye meyletmediğim okumamış kişilerden öğrenme talihine erişmiş olan benim, meseleleri daha az önyargıyla ve dolayısıyla talebelerin genelinden daha farklı gözlerle değerlendirmem ve karşılaştığım tezahürleri spagyristlerinkinden başka kavramlara uyarlamaya daha yatkın olmam da o kadar büyütülecek bir mesele değildir. Sıradan ilkelerin sanıldığından daha az genel ve kapsamlı olduğunu yahut kimyasal ameliyelerden daha az düşünülerek çıkarıldığını başlangıçta sezinlemiş olduğumdan, önyargılı kişilerin gözünden kaçan ve Hermetik öğretiyle pek uyuşmuyor gibi görünen muhtelif tezahürleri fark etmem ve belki de benim henüz yaşadığımdan daha uzun süredir kimyayla uğraşıp münferit süreçler hakkında benden çok daha fazla tecrübeye sahip olabilecek pek çok kişinin bilmediği, bu öğretiye karşı bana itirazlar sağlayacak bazı deneyler tasarlamam benim için zor olmadı.
Netice itibarıyla, öne sürdüğüm kavramların ve paylaştığım deneylerin dikkate değer olup olmadığını başkalarının takdirine memnuniyetle bırakıyorum. Kendim için yalnızca şunu söyleyeceğim, olguları o kadar sadakatle aktarmaya gayret ettim ki, spagyrist filozofları bunu izah etmeye kışkırttığım kadar, daha az mahir okurların da kimyasal hipotezi incelemesine yardımcı olabilirim. Şayet bunu yaparlarsa ve gerek kimyasal görüş, gerek Peripatetik [Aristocu] görüş, gerekse elementlere dair benim en çok meylettiğimden farklı herhangi bir kuram bana anlaşılır biçimde açıklanır ve layıkıyla kanıtlanırsa, buraya kadar söylediklerim, yargıdaki kararsızlıktan hatadan başka herhangi bir şeyle kurtulmaya razı olacak kadar az hoşlanan bir kimseyi kendi safına katmasına mani olmayacaktır.
FİZYOLOJİK
MÜLAHAZALAR
Dair
Karışık Cisimlerin ya Dört Peripatetik Unsurunu ya da Üç Kimyasal İlkesini kanıtlamak için kullanılagelen deneyler.
Birinci Diyaloğun Bir Kısmı.
Bazılarının Unsur, bazılarınınsa bütün karışık Cisimlerin İlkeleri saydığı şeyler hakkında her zamanki gibi tereddütle konuştuğumu duymanın, Dostlarımdan birçoğuna pek garip geldiğini fark ediyorum. Fakat şüpheye düştüğümde Şüphe ettiğimi itiraf etmekten, bilmediğim bir şeyi Bildiğimi iddia etmekten çok daha az çekindiğimi ikrar etmekten yüzüm kızarmaz. İnsanlar bildikleri şeyleri bilmediklerinden ya da yalnızca zannettiklerinden daha dikkatle ayırsalardı, anladıklarını düşündükleri şeyleri açıkça izah edip bilmediklerini içtenlikle kabul etselerdi ve Şüphelerini öylesine açık yüreklilikle bildirselerdi ki anlayışlı kişilerin gayreti daha derin araştırmalar yapmaya yöneltilebilsin ve daha az ayırt edebilen İnsanların saflığı istismar edilmesin, işte o zaman Felsefenin sağlam temellere oturtulduğunu görmeye dair şimdilerde beslemeye cesaret edebildiğimden çok daha güçlü Beklentilerim olurdu. Ancak yalnızca Peripatetik öğretiyle değil, Cisimlerin İlksel Bileşenlerine dair Kimyasal öğretiyle de tatmin olmayışıma ilişkin muhtemelen daha ayrıntılı bir açıklama bekleneceğinden, burada adını anmaya gerek olmayan bir yerde, farklı görüşlerden kimselerin bir araya geldiği bir toplantıda bir süre önce geçen ve bahsettiğimiz konunun etraflıca ve çeşitli yönleriyle tartışıldığı aşağıdaki Anlatıyı okumak, hoşnutsuzluğumun mazur görülebilirliği konusunda başkalarını tatmin etmeye belki de yarayacaktır.
Meraklı Eleutherius, bu Yazın en güzel günlerinden birinde, dostu Carneades'i birlikte ziyaret etmeye beni davet etmek için gelmişti. Bu teklifi hemen kabul ettim ve kendisine, tam o saatte yakın bir yerde bir buluşmam olduğunu, fakat ne mühim ne de ertelenemeyecek bir iş için olmadığını, oraya gidip bir mazeret bildirmeme izin verirse kendisine derhal eşlik edeceğimi söyledim. Zira Carneades'in doğayla ve Ocaklarla pek içli dışlı olduğunu, bayağı Fikirlerle sınırlandırılamayacağını, dolayısıyla zekice bir Paradoksla ya da başka bir yolla zihinlerimize en azından hoş bir Egzersiz sunacağını ve belki de onları sağlam bir malumatla zenginleştireceğini biliyordum. Eleutherius önce özrümün dileneceği yere benimle geldi, ardından ben de Carneades'in kaldığı yere kadar ona refakat ettim. Oraya vardığımızda Hizmetkârlar, Güneşin henüz bunaltıcı olan sıcağına karşı serin gölgelerin tatlı sığınağının tadını çıkarmak üzere, iki Dostuyla birlikte (adlarını da söylediler) Bahçesindeki Çardaklardan birine çekildiğini bildirdi.
O Bahçeyi çok iyi bilen Eleutherius hemen beni Çardağa götürdü. Carneades ile aralarında uzun zamandır süregelen samimi yakınlığa güvenerek, onun mahremiyetine bir tecavüz gibi görünebilecek şeyden çekinmeme aldırmaksızın elimden tuttuğu gibi birdenbire Çardağa daldı. İçeride Carneades, Philoponus ve Themistius'u, kâğıt, kalem ve mürekkebin yanı sıra iki üç açık Kitabın da bulunduğu küçük yuvarlak bir Masanın etrafında diz dize otururken bulduk. Carneades bu baskından hiç de rahatsız olmuş görünmedi, Masadan kalkıp Dostunu açık bir çehre ve kucaklayışla karşıladı, beni de her zamanki rahatlığı ve nezaketiyle buyur ederek yanlarına dinlenmeye davet etti. İki Dostuyla (ki onlar bizim de dostumuzdu) böyle durumlarda adet olan nezaket sözlerini teati eder etmez biz de oturduk. Yerlerimizi alır almaz, açık duran Kitapları kapatıp tebessüm eden bir çehreyle bize dönerek, rastgele meclislerde vakit geçirmek, daha doğrusu vakit öldürmek için yapılagelen türden ehemmiyetsiz bir sohbete başlamaya hazır göründü.
Fakat Eleutherius onun ne yapmak istediğini sezerek sözünü kesti ve şöyle dedi, "Carneades, az önce kapatmakta olduğun kitaplardan ve bilhassa ciddi meseleler üzerine söz söylemeye bu denli ehil ve bunu alışkanlık edinmiş kişileri içinde bulduğum vaziyetten anlıyorum ki, biz gelmeden evvel siz üçünüz felsefi bir musahabeye dalmıştınız. Umarım, sizi ansızın gafil avlama cüretini göstermemizin bir bedeli olarak, ya bu musahabeyi sürdürür ve bizi de buna ortak edersiniz; ya da sözünüzü kesmekle size verdiğimiz zararı telafi etmemiz için, huzurunuza kıyıp kendi cüretimizi cezalandırmak pahasına bizi yarıda bıraktığımız o serbestliğe geri gönderirsiniz." Bu son sözlerle birlikte o ve ben, sanki gitmek niyetindeymişiz gibi ayağa kalktık. Fakat Carneades hemen onun kolunu tutup durdurarak tebessümle şöyle dedi, "İyi bir dost meclisini kaybetmeye sandığınız kadar hevesli değiliz, bilhassa bizi üzerinde düşünürken bulduğunuz böyle bir mesele hakkında söyleyeceklerimize hazır bulunmak lütfunda bulunmuşken. Zira cisimlerin Elementlerinin, İlkelerinin yahut Maddi Bileşenlerinin sayısı meselesi, hakikati öylesine mühim ve öylesine çetin bir araştırmadır ki, sizin gibi mahir Tabiat Araştırmacıları tarafından incelenmeyi hak ettiği kadar bunu iktiza da eder. Bu sebeple, Atomik Paradoksuyla bize biraz ışık tutması için cesur ve keskin zekâlı Leukippos'u davet etmiştik; ondan öylesine verimli ipuçları bekliyorduk ki, az evvel bulunamadığı haberi geldiğinde doğrusu pek üzüldük. Leukippos'a gönderdiğimiz ulak, giderken siz ikinizin şehrin başka bir tarafına doğru geçtiğinizi gördüğünü bildirmeseydi, sizin de huzurunuzu ve fikirlerinizi istirham edecektik. Daha dün gece bugün benimle istediğim yerde buluşmaya hazır olduğunu söyleyen Leukippos'un dostluğuna dair bu boşa çıkan beklenti, az önce andığım mesele hakkındaki müzakeremizi epeyce geciktirdi; siz içeri girdiğinizde henüz o kadar yeni başlamıştı ki, gelişinizden önce aramızda geçenleri size aktarmak için hemen hiçbir şeyi tekrar etmemiz gerekmeyecek. Bu bakımdan, meclisimizde yalnızca birer dinleyici değil, inşallah birer muhatap olmak üzere böylesine münasip bir vakitte gelmiş olmanızı talihli bir tesadüf saymaktan kendimi alamıyorum. Zira burada bulunmanıza sadece rıza göstermekle kalmayacak, yardımınızı da rica edeceğiz. Bunu hem başka sebeplerle hem de şu sebeple ekliyorum, gerçi bu bilgili beyler (iki dostuna dönerek söyler) kendilerini anlayacak kadar zeki bir dinleyici kitlesi olduğu müddetçe herhangi bir topluluk önünde konuşmaktan çekinmezler, lakin kendi adıma (yine gülümseyerek devam eder) sizler gibi iki tenkitçinin huzurunda, siz de sırayla söz almayı vaat etmedikçe ve böylece söylenenlere itiraz etme sırasını bana tanımadıkça, hazırlıksız düşüncelerimi ortaya dökmeye cüret edemem." Kendisi ve arkadaşları, hem bizi dinlemeyi ne kadar arzu ettiklerine hem de onların bizi dinlemesine ara sıra izin vermediğimiz takdirde onları dinlememize kesinlikle müsaade etmeyeceklerine bizi ikna etmek için çeşitli şeyler eklediler. Eleutherius [Not: Metinde Elutherius], bir süre nafile yere sessiz kalma izni koparmaya çalıştıktan sonra, kendi mizacının ve ilkelerinin hürriyetine uygun olarak, herhangi bir tarafa veya fikre bağlı kalmaksızın bir argümanın yürütülmesinde taraflardan birinin, gerek görürse bir diğerinin takibinde ise onun hasmının yanında yer almasına müsaade edilmesi şartıyla her zaman sessiz kalmayacağına söz verdi; bu da biraz münakaşadan sonra kendisine tanındı. Fakat ben kendi yetersizliklerimin bilincinde olarak, böylesine bilgili şahıslar arasında ve böylesine muğlak bir meselede konuşmaktan ziyade dinlemeye ne kadar istekliysem o kadar da ehil olduğumu kararlılıkla kendilerine bildirdim. Ve bu yüzden, beni zaaflarımı ilan etmek mecburiyetinde bırakmadan, sohbetlerinin sessiz bir dinleyicisi olarak bu zaafları azaltmama izin vermelerini istirham ettim; orada bulunmama izin vermeleri için, verecekleri talimatların beni kendilerine karşı daha şuurlu bir hayran kılacağı dışında hiçbir gerekçe sunamazdım. Onlar meşgulken benim aylak kalmak istemediğimi, arzu ederlerse söylenecek şeyleri stenografiyle kaydederek kalıcı olmayı hak edeceğini bildiğim bu nutukları muhafaza edebileceğimi de ekledim. İlk başta Carneades ve iki dostu bu teklifi tamamen reddetti; münazaralarında dilimi değil kulaklarımı kullanma konusundaki kararlılığımın tek semeresi, beni oraya getirdiği için bana cılız bir yardımda bulunmayı kendine vazife sayan Eleutherius'un teklifine onların boyun eğmesini sağlamak oldu; Eleutherius, müzakerelerinin sonunda meselenin konusu (yani Elementlerin yahut İlkelerin sayısı) üzerine kendi kanaatimi onlara daha iyi bildirebilmem için argümanlarını kaydetmeme razı oldu. Hatta vakit elverirse şimdiki münazaraların sonunda, aksi takdirde bir sonraki buluşmamızda bunu yapacağıma benim adıma söz verdi. Ve bu vazife rızam hilafına benim adıma onun tarafından üstlenilince, meclistekiler buna yönelik itirazlarımı katiyen kabul etmeyip hep birden gözlerini Carneades'e çevirdiler ve hem bu bakışlarıyla hem de hep bir ağızdan büründükleri sükût ile onu söze başlamaya davet ettiler; o da (Eleutherius'a ve bana doğru döndüğü kısa bir duraklamanın ardından) şu minval üzere başladı.
Peripatetiklerin kitaplarında karşılaştığım ince akıl yürütmelere ve kimyacıların laboratuvarlarında bana gösterilen hoş deneylere rağmen, öyle kuşkucu ya da anlayışsız bir tabiata sahibim ki şayet her iki taraf da iddialarının doğruluğunu kanıtlamak için her zamankinden daha ikna edici deliller öne süremeyecekse, bir kimsenin kimilerinin element, kimilerinin ise ilke olarak adlandırmamızı istediği, karışık cisimlerin o maddi bileşenlerinin bizzat sayısı hakkında makul gerekçelerle birtakım şüpheler besleyebileceğini düşünüyorum. Doğrusu, elementlere dair öğretilerin, bizzat elementlerin evrenin cisimleri arasındaki yeri kadar doğa felsefesi öğretileri arasında önemli bir yer tuttuğunu düşündüğümde, üzerlerine pek çok başka fikrin bina edildiği bu kanaatlerin sağlam bir şekilde temellendirilmiş olduğunu görmeyi ummuştum. Fakat karışık elementlerden meydana geldiği söylenen cisimlerin kendilerini tarafsızca inceleme ve onları kurucu ilkelerini itiraf etmeye zorlama zahmetine katlandığımda, elementlerin sayısı konusunun filozoflarca başarıdan ziyade bir gayretkeşlikle tartışıldığı kanaatine hızla vardım. Benim bu tatminsizliğim, ele alacağımız meselede neredeyse benim her ikisinden ayrıldığım kadar kendi aralarında da anlaşmazlığa düşen, buna karşın az önce sözünü ettiğim türden bileşenlerin belirli bir sayısı olduğu ve bu sayının ne olduğu konusunda (olabileceği demiyorum, zira onların gibiler neyi ikna edemez ki), hem akıl hem de tecrübeyle yeterince açık biçimde gösterilmesinin adet olduğu hususunda gayet iyi uyuşan bu iki beyefendi tarafından (bu sözlerle *Themistius* ve *Philoponus*'u işaret etti) hayli hayretle karşılandı. Bugünkü müzakeremize bu durum vesile oldu. Zira bu öğleden sonraki sohbetimiz bir konudan diğerine geçip nihayet bunda karar kılınca, her ikisi de bana az önce zikrettiğim iki başlığın her birinden hareketle kendi fikirlerinin doğruluğunu ispat etmeyi teklif ettiler. Fakat akıl başlığı üzerinde (kelimenin tam anlamıyla alındığında), akşam yemeğinden önce hem akıl yürütmeleri hem de deneyleri ele almaya vaktimiz yetmez korkusuyla şimdilik durmamayı yeğledik. Bu ikincisinin, yani deneylerin, ciddiyetle incelenmesi en elzem husus olduğu konusunda hepimiz hemfikirdik. O halde beyefendiler, dikkat buyurmanızı rica ederim ki (diye devam etti *Carneades*), şu anki vazifem beni söz konusu meseledeki kendi fikrimi, elementlerin sayısına ilişkin Peripatetik ya da kimyasal öğretinin doğruluğunu iddia edecek veya reddedecek şekilde açıklamaya mecbur kılmaz; yalnızca bu öğretilerden hiçbirinin, kendi lehlerine genellikle ileri sürülen kanıtlarla tatmin edici biçimde ispatlanamadığını size göstermekle yükümlüyüm. Dolayısıyla, bu kanaatlerden biri hakkında gerçekten (belki de düşündüğüm gibi) alışılmış olandan daha akla yatkın bir açıklama getirilebileceğini fark edersem, mevcut taahhüdüme rağmen kendimi o tarafta ilan etmekte serbestim; nitekim sağlam bir hakikatin ekseriyetle ancak yetersiz kanıtlarla savunulabildiği hepinizin malumudur. Bu açıklamama, vazifemin beni deneylerin karşısına konan akıl başlığından *Themistius*'un ya da *Philoponus*'un kanaati lehine çıkarılabilecek kanıtları yanıtlamaya mecbur kılmadığını eklememe gerek yoktur sanırım; zira inceleyeceğim yalnızca deneylerdir, üstelik bunların hepsi de değil, yalnızca her ikisinin de üzerinde durmayı uygun göreceği ve şimdiye kadar bütün bileşik cisimlerin dört Peripatetik elementten mi yoksa üç kimyasal ilkeden mi meydana geldiğini kanıtlamak için öne sürülmesi adet olanlardır. Bu hususları önceden belirtmeyi gerekli gördüm (diye ekledi *Carneades*), bir bakıma bu beyefendilerin kabiliyetlerini öne sürmeye hazırlandıkları kanıtlarla ölçerek onlara haksızlık etmeyesiniz diye (bu sırada gülümseyerek *Themistius* ve *Philoponus*'u işaret etti), zira müzakeremizin kuralları onları, alelade filozofların (çünkü filozofların da alelâdesi vardır) ellerine tutuşturduğu kanıtları kullanmakla sınırlandırmaktadır; bir bakıma da, aramızdaki tartışmanın tabiatından veya kurallarından devşiremeyeceğim hiçbir üstünlüğü elde etmeyi umamayacağım şahıslara karşı münakaşa ettiğim için beni haddini bilmezlikle suçlamayasınız diye; zira bu tartışmada benim savunacak yalnızca bir olumsuzlamam var ve üstelik pek çok durumda, birbiriyle uzlaşamayan hasımlarımdan birinin diğerine karşı yardımına nail olmam da muhtemeldir.
Philoponus ve Themistius çok geçmeden bu iltifata benzer türden nezaketlerle karşılık verdiler; Eleutherius onların bu işle meşgul olduğunu görünce, zaten pek fazlasına sahip olamayacakları o vaktin daha fazla ziyan olmasını önlemek için, şu anki işlerinin iltifat teatisinde bulunmak değil, kanıt öne sürmek olduğunu onlara hatırlattı. Ardından sözünü Carneades’e yönelterek şöyle dedi: Bu akşam buraya böylesine talihli bir biçimde gelmiş olmayı az bir saadet saymıyorum; zira tam da şimdi tartışmaya hazırlandığınız bu meseleye dair şüpheler uzun zamandır beni huzursuz etmekteydi. Bu denli mühim bir mesele, konu hakkında böylesine farklı kanaatleri savunan, gerçeği araştırmakta son derece ehil ve onu kim tarafından, hangi vesileyle sunulursa sunulsun benimsemeye böylesine hazır kişilerce tartışılacağına göre, buradan ayrılmadan evvel ya şüphelerimden ya da bunların çözüme kavuştuğunu görme ümidinden tümüyle kurtulacağımı kendime vaat etmekten geri duramam. Eleutherius burada durmadı; onların cevabını beklemeden, neredeyse aynı nefeste şunları ekledi: Ayrıca bu vesileyle tasımlar yerine deneyler üzerinde durmaya kararlı olduğunuzu görmekten de az memnun kalmadım. Zira ben, şüphesiz sizler de, Skolastiklerin Doğa felsefesine dair gizemler konusunda pek sık başvurdukları o diyalektik inceliklerin, aklı başında hakikat aşıklarının bilgisini artırmaktan ya da şüphelerini gidermekten ziyade, bunları kullanan kişinin zekasını sergilemeye yaradığını uzun zamandır gözlemlemişizdir. Bu tür aldatıcı incelikler insanları gerçekten de sıklıkla şaşırtır, bazen de susturur ama nadiren tatmin eder. Tıpkı hokkabazların marifetleri gibidirler; insanlar bunlarla aldatıldıklarından şüphe duymazlar, gerçi çoğu kez kendilerine hangi el çabukluğuyla oyun oynandığını da açıklayamazlar. Bu sebeple, deneylerin sağladığı ve mevcut meseleyle ilgili olan görüngüleri ele almayı kendinize iş edinmekle çok akıllıca davrandığınızı düşünüyorum; bilhassa cismani şeylere dair sahip olduğumuz bilginin pek çoğunu aracılıkları sayesinde edindiğimiz duyularımıza, her gün gördüğümüz, dokunduğumuz ve meydana geldikleri ilksel cisimlerine (eğer öyle söyleyebilirsem) ayrıştırma serbestisine sahip olduğumuz varsayılan o hissedilir şeylerin hissedilir bileşenlerinin neler olduğunu bilmek uğruna, zorlama ve soyut akıl yürütmelere başvurmak bir haksızlık gibi görünebilecekken. Ardından ekledi ki, eğer korktuğu gibi tartışmalarına hazırlık niteliğindeki bir şeyi unutmadılarsa, beklediği bu tatmini daha fazla geciktirmemelerini diledi; bu da İlke ya da Element sözcüğünden başından sonuna kadar ne anlaşılması gerektiğini tespit etmekti. Carneades bu uyarısı için ona teşekkür etti, fakat bu kadar lüzumlu bir hususu göz ardı etmediklerini söyledi. Ancak beyefendiler olduklarından ve sözcükler, terimler yahut bunlar kadar boş kavramlar üzerine münakaşa etmeyi seven kavgacı mizaçtan fersah fersah uzak bulunduklarından, o içeri girmeden evvel, dilediklerinde Elementler ile İlkeleri eşdeğer terimler olarak gelişigüzel kullanmak ve hem birinden hem diğerinden, karışık cisimlerin kendilerinden meydana geldiği söylenen ve nihayetinde kendilerine ayrıştıkları o ilksel ve basit Cisimleri anlamak konusunda kolayca uzlaşmışlardı. Aynı sebeple, diye ekledi, tartışılacak kanaatleri, bir tarafta dört Elementi savunanların, diğer tarafta ise üç İlkeyi kabul edenlerin çoğunluğu tarafından ileri sürüldüğü şekliyle ele almaya karar verdik; ne Aristoteles’in ne Paracelsus’un, ne de bu iki büyük zatın şu ya da bu yorumcusunun veya takipçisinin Elementler ya da İlkeler hakkında nasıl bir kavram tasavvur ettiğini kılı kırk yararcasına araştırmaya kendimizi bağlamadık; zira gayemiz, şu ya da bu yazarın ne düşündüğünü veya ne öğrettiğini değil, bu mevzuda Peripatetik ya da Kimyevi Öğretinin yandaşları sayılmaya razı olanların bariz ve en genel kanaatinin ne olduğunu incelemektir.
Eleutherius, bu iki dost hasmınızdan hangisinin önce dinleneceği konusunda anlaştıysanız, derhal tartışmaya başlamamanız için hiçbir sebep göremiyorum, dedi. Themistius’un kendi kanaatine dair Kanıtları ilk olarak öne sürmesi gerektiği hızla kararlaştırılınca, bu kanaatin daha kadim ve daha genel olması hasebiyle, münakaşayla en az alakadar kişi olarak Eleutherius’a yönelip sözlerine başlamadan evvel meclistekileri çok bekletmedi.
Carneades tarafından yakın zamanda yapılan ve (her ne kadar nezaketi bunu iltifat dolu ifadelerle süslemiş olsa da) adalet duygusunun kendisinden zorla kopardığı o itirafı yeterince dikkate aldıysanız, onun yeteneklerinin ve benim şahsi yetersizliklerimin ona karşı savunacağım herhangi bir başka davaya getireceği dezavantajların yanı sıra, bu münakaşaya büyük ve kendine has dezavantajlarla girdiğimi kolayca fark edeceğinizi sanıyorum. Zira o, benimkinden daha iyi olmayan bir dil aracılığıyla konuşsa bile hakikatin gücünü haklı olarak idrak ettiğinden, düellomuzun başlıca koşulu olarak elimdeki en iyi ve en iyi kullanabildiğim silahları bir kenara bırakmamı şart koştu. Oysa dört unsuru savunurken, onları kanıtlamak için aklın bana telkin ettiği delilleri kullanma serbestisine sahip olsaydım, sizin açık yürekliliğinizden ve muhakemenizden şüphe etmediğim gibi, sizi birbirinden ayrılmaz o iki muallimin, yani Hakikatin ve Aristoteles’in bir müridi yapmaktan da neredeyse hiç şüphe duymazdım. Yine de umarım, doğanın o büyük gözdesi ve müfessiri olan ve (kendisinin Organon adlı eserinin tanıklık ettiği üzere) gelmiş geçmiş en büyük mantık üstadı olan Aristoteles’in, fikirlerinin tutarlılığına ve sonuçlarına dikkat etmeyip her bir münferit fikri diğerlerinden bağımsız olarak akla yatkın kılmaya, hepsini sadece birbiriyle tutarlı olmakla kalmayıp aynı zamanda birbirini destekleyecek şekilde kurmaktan daha fazla gayret gösteren (kadim ve modern) diğer küçük filozofların tuttuğu yolu reddettiğini göz önünde bulundurursunuz. [Not: Orijinal metindeki fazladan "the" kelimesi atlanmıştır]. Zira o büyük adam, engin ve kuşatıcı zekâsıyla kavramlarının her birini öyle kurmuştur ki, hepsi tek bir dizgeye ustalıkla uyarlandığından, her birinin karşılıklı tutarlılıklarının kendilerine sağladığı savunmadan başka bir savunmaya ihtiyacı kalmaz. Tıpkı bir kemerde olduğu gibi, diğerlerinden ayrıldığında belki de savunmasız kalacak olan her bir taş, bir parçası olduğu tüm yapının sağlamlığı ve bütünlüğü sayesinde yeterince güvence altındadır. Bunun eldeki meseleye ne denli haklı olarak uygulanabileceğini, Aristoteles’in unsurlar öğretisinin diğer felsefi ilkeleriyle ne kadar ahenk içinde olduğunu, unsurların sayısını dört birincil niteliğin bileşimlerinden, basit cisimlere ait basit hareket türlerinden ve unsurlar öğretisiyle öylesine bağdaşıp birbirlerini karşılıklı olarak güçlendiren ve destekleyen doğanın kim bilir daha kaç ilke ve tezahüründen ne kadar akılcı bir şekilde türettiğini size beyan etmeme izin verilseydi kolayca gösterebilirdim. Fakat bu tür mülahazalar üzerinde durmam menedildiğinden, şunu söylemeye geçmeliyim ki, dört unsurun savunucuları akla çok yüksek bir değer atfetmelerine ve daha önce hiç kimse bunların sayısını keşfetmek için duyulur hiçbir deneme yapmamış olsa bile dört unsurun bulunması gerektiğine kani olmaya yetecek delillerle donanmış olmalarına rağmen, akıllarından ziyade duyularının etkisinde kalmaya alışkın başkalarını tatmin edecek deneyimden de yoksun değillerdir. İnsanlar arzu edildiği kadar kusursuz bir akla sahip olsalardı, bu duyulur ispatlama yolunun her zaman olduğu gibi kusurlu kalmasının yanı sıra ne kadar da gereksiz olacağını size önceden haber verdikten sonra, deneyimin şehadetini ele almaya geçeceğim. Zira şeyleri a priori olarak keşfetmek, a posteriori olarak keşfetmekten çok daha yüce ve felsefidir. Bu yüzden Meşşailer, öğretilerini kanıtlamak için deneyler toplamaya pek hevesli olmamışlar, daha asil bir iknaya kabiliyeti olmayanları tatmin etmek için yalnızca birkaç tanesiyle yetinmişlerdir. Nitekim onlar deneyleri, öğretilerini kanıtlamaktan ziyade izah etmek için kullanırlar; tıpkı gökbilimcilerin, sırf matematiksel kavram ve hakikatleri açıkça kavrayamadıkları için duyularıyla eğitilmesi gereken kimselerin seviyesine inmek amacıyla mukavvadan küreler kullanmaları gibi. Eleutherius, (diye ekler Themistius) bunları yalnızca aklın hakkını teslim etmek için söylüyorum, yoksa öne süreceğim deneysel kanıta güvenmediğimden değil. Zira yalnızca bir tanesini zikredecek olsam da bu öyle bir kanıttır ki diğer tüm kanıtları gereksiz gösterecek, kendisi ise fazlasıyla tatmin edici bulunacaktır. Zira bir ocakta yanan bir parça yeşil odunu şöyle bir göz önüne getirecek olsanız, onun ayrışan kısımlarında, bizim gerek kendisinin gerekse diğer karmaşık cisimlerin meydana geldiğini öğrettiğimiz dört unsuru kolayca ayırt edebilirsiniz. Ateş, kendi ışığıyla alevin içinde kendini gösterir; duman, ocağın tepesine yükselip denizde kaybolan bir nehir gibi havaya kolayca karışarak hangi unsura ait olduğunu ve seve seve geri döndüğünü yeterince belli eder. Kendi formundaki su, yanan odunun uçlarında kaynayıp cızırdayarak birden fazla duyumuza kendini ele verir; küller ise ağırlıkları, ateşten arta kalan tabiatları ve kuruluklarıyla toprak unsuruna ait olduklarını hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde ortaya koyar. Daha az bilgili kişilere hitap ediyor olsaydım (diye devam eder Themistius) bu denli aşikâr ve basit bir ayrıştırmaya dayanarak bir bina inşa ettiğim için belki bir mazeret beyan ederdim; fakat aşikâr gerçekleri kanıtlamak için yapılacak deneylerin çok uzaklardan getirilmesinin gerekli olduğunu düşünecek ya da dört unsurdan meydana gelen bunca karmaşık cisim arasında bazılarının basit bir ayrıştırmayla oluştukları maddeleri açıkça sergilemesine şaşacak kimseler olmadığınızdan, sizin gibi son derece sağduyulu birine böyle bir savunmanın lüzumsuz olduğunu düşünmemek bir haksızlık olurdu korkarım. Bilhassa insanların yaptığı en bariz deneylerin bazılarında bile doğanın cömertliğine bu denli uygun düşen, bu kadar mühim ve onlar tarafından fark edilmesi bu denli elzem olan bir hakikati ifşa etmek bunu gerektirir. Üstelik ayrıştırmamız ne kadar aşikâr olursa, kanıtlamak için öne sürüldüğü öğretinin doğasına da o kadar uygun düşecektir; bu öğreti akıl için ne kadar açık ve anlaşılırsa duyular için de o denli aşikâr olduğundan, insanlığın münevver kısmının onu bu kadar uzun süre ve bu kadar genel biçimde benimsemiş olmasına şaşmamak gerekir. Zira bu öğreti, simyacıların ve diğer modern yenilikçilerin kaprislerinden çok farklıdır; bu kimselerin varsayımları hakkında, doğabilimcilerin daha az kusursuz hayvanlar hakkında gözlemlediği gibi, aceleyle oluştukları için genellikle kısa ömürlü olduklarını söyleyebiliriz. Zira bunlar çoğu kez bir haftada kurulur, ertesi hafta belki de kendilerine gülünmesi uygun görülür; tesadüfen iki veya üç deney üzerine inşa edildiklerinden üçüncü veya dördüncü bir deneyle yıkılırlar. Oysa dört unsur öğretisi, Aristoteles tarafından, önceki filozofların şimdilerde son asırlarda keşfedilmiş gibi büyük bir alkışla yeniden canlandırılan kuramları etraflıca incelendikten sonra kurulmuştur. O, unsurlara dair önceki varsayımların hata ve noksanlarını öyle basiretle tespit edip gidermiştir ki, onun unsurlar öğretisi o günden bu yana insanlığın okumuş kesimi tarafından haklı olarak benimsenmiştir. Ondan önce gelen tüm filozoflar kendi çağlarında bu öğretinin eksiksiz hale gelmesine katkıda bulunmuş, sonraki zamanların filozofları da onda sükûnet bulmuştur. Böylesine etraflıca ve olgunlukla tesis edilmiş bir varsayım, geçtiğimiz yüzyılda Paracelsus ve (kendilerine hevesle verdikleri isimle) filozof olmaktan ziyade ocaklarının dumanıyla gözleri kararmış ve zihinleri bulanmış birkaç isli ampirist çıkana kadar sorgulanmamıştı; onlar anlamayacak kadar cahil oldukları Meşşai öğretisine dil uzatmaya ve safdil dünyaya karmaşık cisimlerde yalnızca üç bileşen görebildiklerini söylemeye başladılar. Kendilerine mucit payesi kazandırmak için bunları toprak, ateş ve buhar yerine tuz, kükürt ve cıva olarak adlandırıp gizlemeye çalıştılar ve bunlara cevheri ilkeler gibi tumturaklı bir ad taktılar; fakat onları tarif etmeye kalktıklarında, karşı çıkmakta birleştikleri hakikatten ne kadar ayrılıyorlarsa birbirlerinden de o kadar ayrılarak bunlardan ne anladıklarını zerre kadar bilmediklerini gösterdiler. Zira varsayımlarını da işlemleri kadar karanlık bir biçimde aktarırlar; aklı başında bir adamın onların meramını anlaması, onların iksiri bulması kadar neredeyse imkânsızdır. Aslında büyük böbürlenmelerinden ve iddialı girişimlerinden başka hiçbir şey felsefelerini yaymamıştır; bütün bunlara rağmen (der Themistius gülümseyerek) ilkelerin tıpkı elmaslar gibi kusursuz derecede katı olduğu kadar gayet berrak da olması gerektiğini onun kadar iyi bilen Philoponus’u kendi saflarına çekip anlaşılmaz bir varsayımı savunmaya ikna edebilmiş olmaları dışında, hayran olunmaya değer başardıkları hiçbir şey bilmiyorum.
Themistius bu son sözlerden sonra suskunluğuyla söylevini tamamladığını belli edince, hasmının yaptığı gibi Eleutherius'a dönen Carneades ona şu cevabı verdi, bir kanıtlama umuyordum, oysa Themistius'un beni bir nutukla savuşturmayı umduğunu görüyorum; gerçi bu nutukta bana kendi yetenekleri hakkında ne kadar yüksek bir fikir verdiyse, varsayımı konusunda da o denli güvensizlik aşıladı, zira bu derece bilgili bir adam bile onun lehine daha iyi savlar öne süremiyor. Söylevinin belagat kısmı, hiç de az bir yer tutmamasına rağmen, üzerinde durmayacağım bir yerdir; niyetim yalnızca kanıta dayalı kısmı incelemek ve Paracelsus'u ya da kimyacıları ilgilendiren kısımlara cevap vermeyi Philoponus'a bırakmaktır, bundan gayrı söylediklerinde şu iki şeyi yapmayı kendine iş edindiğini size belirteceğim. Biri, dört element hakkındaki yaygın kanıyı ispatlamak için bir deney öne sürüp ortaya koymak; diğeri ise savının zayıflığını tecrübeyle onarabileceğini düşündüğü çeşitli şeyleri araya sokmak ve başka açılardan, savunduğu o diğer türlü savunmasız öğretiye bir itibar kazandırmaktır.
Öyleyse yanan odun deneyiyle başlayacak olursak, bu bana azımsanmayacak ölçüde önemli itirazlara açık görünmektedir.
Ve ilkin, şayet şimdi hasmıma karşı katı davranmak isteseydim, onun ve başkalarının, karmaşık cisimler denen şeylerin Toprak, Hava, Su ve Ateşten meydana geldiğini (ki bunlara element demeyi de uygun görürler) kanıtlamak için en ufak bir tereddüt duymaksızın başvurdukları ispat yolunun kendisini burada büyük bir sorgulamaya tabi tutabilirdim; yani söz konusu katışıkların ateş marifetiyle yapılan varsayılan tahlili üzerine, element saydıkları şeylere benzeyen cisimlerin ortaya çıkma âdetinde olmasını. Zira Philoponus ile ateşin karmaşık cisimleri tahlil etmede asıl ve evrensel araç sayılma hakkı üzerine konuşmaya geldiğimde üzerinde durma fırsatı bulacağımı öngördüğüm hususları burada şimdiden tüketmemek adına, bunu tüketmemek adına diyorum, münakaşa etmeye niyetli olsaydım, Themistius'un deneyinden, karmaşık cisimlerin elementlerden oluştuğundan ziyade, onun element dediği şeylerin karmaşık cisimler dediği şeylerden meydana geldiğinin anlaşılacağını iddia edebilirdim. Zira Themistius'un tahlil edilen odununda ve ateş tarafından dağıtılan ve başkalaştırılan diğer cisimlerde, onun elementer Ateş ve Su sandığı şeylerin o katışıktan meydana geldiği görülmektedir ve kendisi de bunu ikrar eder; fakat katışığın Ateş ve Sudan meydana geldiği görülmemektedir. Bildiğim kadarıyla ne kendisi ne de onun inancındaki herhangi bir kimse, ateşte bir cisimden elde edilen hiçbir şeyin daha önceden onun içinde var olmuş olandan gayrısı olamayacağını henüz kanıtlayabilmiştir.
Bu beklenmedik itiraz karşısında yalnızca Themistius değil, meclisin geri kalanı da azımsanmayacak bir şaşkınlık yaşadı; fakat bir süre sonra Philoponus, Aristoteles'inki kadar kendi fikrinin de bu itirazdan etkilendiğini sezerek, siz herhalde, dedi Carneades'e, bir mugalata dememek için, bu müşkülatı sırf bir zekâ temrini olarak öne sürüyor olmalısınız, ona herhangi bir ağırlık atfettiğinizden değil. Zira bir şeyin içinde var olmayan bir şey ondan nasıl ayrıştırılabilir. Sözgelimi bir tasfiyeci altın ile kurşunu karıştırıp bu karışımı bir kupel üzerinde ateşin şiddetine maruz bıraktığında ve böylece onu saf ve parlak altın ile kurşuna (ki altının cürufuyla birlikte sürülüp atıldığından buna Lithargyrium Auri denir) ayrıştırdığında, bu kütleden ayrılan böylesine farklı iki tözü gören herhangi bir kimse, bunların ateşe verilmeden önce de onun içinde var olduğundan şüphe edebilir mi.
Eğer, diye karşılık verdi Carneades, insanların tasfiyecilerin bahsettiğiniz kütleyi yapmak için hem kurşunu hem de altını önceden aldıklarını görmeleri gibi, bizler de Tabiatın, Ay feleğine bitişik, bilmem kaç bin fersah öteye yerleştiği hayal edilen Ateş elementinden bir parça çekip aldığını ve ateşin tahlili neticesinde bize Ateş, Toprak ve diğerlerini sunduğu her bir karmaşık cismi meydana getirmek üzere bunu diğer üç elementin her birinden bir miktar ile harmanladığını görseydik, savınızın bir şeyleri kanıtladığını kabul ederdim. Ve şunu da eklememe izin veriniz Philoponus, akıl yürütmenizin ikna edici olması için, öncelikle ateşin elementer bileşenleri başka türlü başkalaştırmaksızın sadece birbirinden ayırdığının kanıtlanması gerekir. Zira aksi takdirde, cisimlerin önceden içlerinde var olmayan tözler sağlayabileceği aşikârdır; nitekim çok uzun süre bekletilen et kurtçuklar, eski peynir ise maytlar peydahlar, ki bunların o cisimlerin bileşenleri olduğunu iddia etmeyeceğinizi varsayıyorum. Ateşin her zaman yalnızca elementer parçaları ayrıştırmakla kalmayıp, bazen en azından cisimlerin bileşenlerini de başkalaştırdığını, şayet bunu kanıtlamak için pek yakında daha iyi bir fırsat beklemiyor olsaydım, tam da sizin örneğinizden yola çıkarak muhtemel kılabilirdim; o örnekte tasfiyecinin ateşinin büyük şiddetiyle ayrıştırılan elementer hiçbir şey yoktur, zira tahlil neticesinde ayrıştırılan iki bileşen olan altın ve kurşun, teslim edildiği üzere hâlen mükemmelen karmaşık cisimlerdir ve mürdesenk hakikaten kurşundur; fakat kıvamı ve diğer nitelikleri bakımından önceki halinden farklı bir kurşundur. Buna eklemeliyim ki bazen kupelin veya kapçığın yüzeyine yapışan cam parçaları gördüm ve şüphesiz siz çok daha sık görmüşsünüzdür; tahliliniz neticesinde altın ya da mürdesenk gibi ortaya çıkmış olmasına rağmen, bu camın ateşin onu içinden hasıl ettiği kütlenin üçüncü bir bileşeni olduğunu herhalde kabul etmezsiniz.
Hem Philoponus hem de Themistius tam cevap vermek üzereydiler ki, bu münakaşayı sürdürmenin daha iyi kullanılabilecek bir vakti heba edeceğini sezen Eleutherius, Carneades'e şöyle diyerek onların önüne geçmeyi uygun buldu: Bu itirazı ilk öne sürdüğünüzde, en azından şimdilik üzerinde ısrar etmeyeceğinize dair neredeyse söz vermiştiniz; zaten davanız açısından bunu yapmanız mutlak bir zorunluluk gibi de görünmüyor. Zira elementlerin var olduğunu kabul etseniz dahi, bunların tamı tamına dört tane olması gerektiği sonucu çıkmaz. Bu sebeple Themistius'un kanaatine karşı diğer ve daha mühim itirazlarınızı bize bildirmenizi umuyorum; bilhassa bir yanda toprak, su ve havanın hacmi ile diğer yanda ateşin somut cisimlerden ayırdığı benzer maddelere ait o küçük parçalar arasında öylesine büyük bir nispetsizlik varken, hasmınıza karşı hiçbir avantajı kaçırmamak adına bu büyük ve yalın cisimlerin bileşiklerin ürünleri olmayıp element oldukları sonucuna varmanın akla aykırı olduğunu öne sürerken ciddi olduğunuza pek inanamıyorum.
Toprağın ve suyun enginliğine dair öne sürdüğünüz husus, diye cevap verdi Carneades, beni çoktandır bunların aşağı âlemde rastlanabilecek en büyük ve başlıca madde kütleleri olduğunu kabul etmeye sevk etmiştir. Fakat müsaade buyurursanız, bunun yalnızca sizin adlandırdığınız şekliyle elementlerin, dünyanın bu yakın parçasını meydana getiren başlıca cisimler olduğunu ispatlayacağını, lakin her karışık cismin bunlardan müteşekkil olması gereken bileşenler olduğunu ispatlayamayacağını size gösterebileceğimi sanıyorum. Yine de mademki bana eksik de olsa verilmiş bir sözü hatırlatıyorsunuz, onu seve seve yerine getireceğim. Aslına bakılırsa bu itirazı ilk dile getirdiğimde amacım, bunu şu anda Themistius'a karşı ısrarla savunmak değildi (bunu itirazı sunuş tarzımla da açıkça belli etmiştim); yalnızca avantajlarımın farkında olsam da, hoşgörüyle muamele edilmesinde sakınca bulunmayacak kadar zayıf bir davanın katı bir hasmı gibi görünmektense, bunların bazılarından feragat etmeye razı olduğumu görmenizi istemiştim. Ancak burada şunu açıkça beyan etmeliyim ve dikkatinizi buna celbetmek isterim ki, başka bir delile geçiyorsam, bu ilk delili geçersiz saydığımdan ötürü değildir. Zira münakaşamız ilerledikçe, elementlerin varlığını ve sayısını kanıtlamak için hem Peripatetiklerin hem de kimyacıların başvurduğu ispat tarzının bizzat kendisini sorgulamakta haklı sebeplerim olduğunu göreceksiniz. Çünkü böyle elementlerin bulunduğu ve bunların ateşle yapılan tahlil yoluyla ayrılageldiği her iki fırka tarafından da peşinen kabul edilmektedir, fakat bildiğim kadarıyla her ikisi tarafından da bunun akla yatkın bir ispatına dahi girişilmemiştir. O hâlde bu meseleye dair mütalaaların ele alınacağı bahse geldiğimizde, şimdi söylediklerimi ve sorguladığım şeyin doğruluğunu kesin olarak kabul etmekten ziyade şimdilik sadece öyle varsaydığımı hatırlayacağınızı umarak başka bir itiraza geçeceğim.
Bunun üzerine Eleutherius vakti geldiğinde onun beyan ettiği şeyleri unutmayacağına söz verdi.
O hâlde, dedi Carneades, sıradaki husus olarak şunu mütalaa ediyorum: Ateş vasıtasıyla dört element kadar çok unsurun ayrıştırılabileceğini Themistius'un kolay kolay ispatlayamayacağı pek çok cisim vardır. Ve şayet kendisine hangi Peripatetikin, ateşin hangi derecesiyle olursa olsun, altından ayrıştırılmış herhangi bir elementi (dört elementin tamamını demiyorum, zira bu pek insafsızca bir talep olurdu) gösterebileceğini sorsam, herhalde onu zora sokmuş olurdum. Ateş yoluyla temel cisimlere tahlil edilmesi hususunda bir Aristotelesçiyi müşküle sokacak tek cisim altın da değildir; zira şimdiye kadar gözlemleyebildiğim kadarıyla, hem gümüş hem kalsine edilmiş Venedik talkı ve burada sayılması gerekmeyen diğer bazı somut maddeler öylesine sabittir ki, bunlardan herhangi birini dört heterojen cevhere indirgemek, yalnızca Aristoteles'in talebeleri için değil, en azından tahlil yapmak için sırf ateşi kullandıkları müddetçe Vulcanus'un talebeleri için de bugüne değin fazlasıyla çetin bir iş olmuştur.
Themistius'un kanaatine karşı öne süreceğim sıradaki delil şu olacaktır, diye devam etti Carneades: Ateşle yapılan tahlilin kendilerini dört tane heterojen cevhere yahut bileşene indirgeyemediği pek çok cisim bulunduğu gibi, daha fazlasına indirgenebilen başkaları da mevcuttur; nitekim insanın ve diğer hayvanların kanı (ve diğer muhtelif kısımları), tahlil edildiklerinde balgam, ruh, yağ, tuz ve toprak olmak üzere beş ayrı cevher vermektedir; insan kanının, geyik boynuzunun ve hayvanlar âlemine ait olup kolayca ayrıştırılamayan tuz bakımından zengin olan daha pek çok cismin damıtılmasında tecrübenin bize gösterdiği üzere.
KUŞKUCU KİMYACI:
YAHUT
AVAM SPAGİRİSTLERİNİN
TUZ, KÜKÜRT
VE
CIVALARINI
Şeylerin Hakiki İlkeleri
Olarak Kanıtlamak İçin Başvurageldikleri
DENEYLERE DAİR
KİMYEVİ-FİZİKİ
Şüpheler ve Paradokslar.
Utinam jam tenerentur omnia, & inoperta ac confessa Veritas esset! Nihil ex Decretis mutaremus. Nunc Veritatem cum eis qui docent, quaerimus. Sen.
LONDRA,
J. Crooke için basılmıştır ve St. Pauls Kilise Haziresi'ndeki Ship'te satılmaktadır. 1661.
KUŞKUCU KİMYACI.
Birinci Bölüm.
Eleutherius'a herhangi bir şeyi reddetmeyi öylesine istemem ki, dedi Carneades, topluluğun geri kalanı önünde üstlendiğim kuşkucu rolünün hakkını vermeye kararlı olsam da, siz öyle arzu ettiğiniz için, Peripatetiklere ve kimyacılara hasım olma kişiliğini bir kenara memnuniyetle bırakacağım; ve onların kanaatlerine karşı itirazlarımı size bildirmeden evvel, bileşik cisimlerin tahlilinden çıkarılan ve ileride belki de çürütebileceğim o büyük ve bilinen delile, karışık cisimlerin belirli sayıdaki ilkeleri lehine (ister hakikaten ister değil) makul sayılabilecek nelerin eklenebileceğini kabul edeceğim.
Söyleyeceklerimi daha kolay inceleyebilmeniz ve daha iyi değerlendirebilmeniz için, onları belirli sayıda açık önermeye ayıracağım; bunların öncesine hiçbir giriş koymayacağım, zira karışık cisimlerin belirli sayıdaki bileşenleri lehinde ya da aleyhinde sunacağım şeylerin çoğunun, dört Peripatetik unsura ve üç kimyasal ilkeye farksızca uygulanabileceğini size hatırlatmama gerek olmadığını peşinen kabul ediyorum; gerçi itirazlarımın birçoğu daha özel olarak bu sonunculara ait olacaktır, çünkü kimyasal varsayım deneyimle diğerinden çok daha fazla destekleniyor göründüğünden, esas olarak bunu çürütmek üzerinde durmak yerinde olacaktır; bilhassa buna karşı kullanılan delillerin çoğu, ufak bir değişiklikle, daha az akla yatkın olan Aristotelesçi öğretiye karşı da en az aynı güçte sonuç verecek şekilde uyarlanabileceğinden ötürü.
O halde önermelerime geçmek üzere, şununla başlayacağım:
[Not: Kenar notu: Önerme I.]
*Karışık cisimlerin ilk meydana gelişinde, evrenin diğer parçalarıyla birlikte bunların da kendisinden meydana geldiği evrensel maddenin, gerçekte çeşitli büyüklük ve şekillerde, türlü biçimlerde hareket eden küçük parçacıklara bölünmüş olduğunu düşünmek akıl dışı görünmemektedir.*
Bunu (der Karneades) sanırım yeterince kolay kabul edeceksiniz. Zira cisimlerin oluşumunda, bozulmasında, beslenmesinde ve eriyip tükenmesinde vuku bulan şeylerin yanı sıra, kısmen mikroskoplarımız vasıtasıyla somut bileşiklerin neredeyse duyumsanamaz parçalarının dahi aşırı küçüklüğüne dair keşfettiğimiz şeyler ve kısmen karışık cisimlerin kimyasal yollarla çözündürülmesi ve üzerlerinde uygulanan spagirist ateşlerinin diğer çeşitli işlemleri, bunların son derece ufak ve farklı şekillerde parçalardan meydana geldiğini yeterince gösterir görünmektedir. Ve böylesi küçük cisimlerin çeşitli bir yerel hareketinin de araya girdiği pek inkâr edilemeyecektir; ister Epikuros'un somut bileşiklerin kökenine dair belirlediği izahı, ister Musa'nın aktardığını kabul etmeyi seçelim. Zira ilki, pek iyi bildiğiniz gibi, yalnızca tüm karışık cisimlerin değil, diğer tüm cisimlerin de engin, daha doğrusu sonsuz boşlukta içsel bir ilkeyle öteye beriye hareket eden atomların çeşitli ve rastlantısal çarpışmalarıyla meydana geldiğini varsayar. Vahiy almış tarihçiye gelince; o, her şeyin yüce ve bilge yaratıcısının bitkileri, hayvanları, kuşları vb. doğrudan doğruya yaratmayıp, onları önceden var olan, gerçi yine yaratılmış olan ve kendisinin su ve toprak diye adlandırdığı maddenin kısımlarından meydana getirdiğini bize bildirerek, bu yeni somut bileşiklerin kendilerinden oluşacağı kurucu parçacıkların, çeşitli birleşmeleri ve dokuları sayesinde oluşturacakları cisimler halinde birbirlerine bağlanmaları amacıyla türlü şekillerde hareket ettirildiğini düşünmemize imkân tanır.
Fakat (diye devam eder Karneades) ilk önerme üzerinde daha fazla durmaya gerek olmadığını varsayarak, ikinciye geçeceğim ve size şunu söyleyeceğim:
[Not: Kenar notu: Önerme II.]
*Bu ufak parçacıkların en küçük ve birbirine komşu olanlarının birçoğunun şurada burada bir araya gelerek ufak kütleler ya da kümeler oluşturması ve birleşmeleri sayesinde, kendilerini oluşturan böylesi parçacıklara kolayca dağılmayan çok sayıda böylesi küçük birincil bileşimler yahut kütleler meydana getirmiş olması da imkânsız değildir.*
Bu iddianın lehine, meselenin kendi doğasından çıkarılabilecek şeylere, deneyimden de bir şeyler ekleyeceğim; gerçi bunun böylesi bir amaç için kullanıldığını görmüş değilim, fakat bana öyle geliyor ki bu, Peripatetiklerin ve kimyacıların daha şüpheli deneylerinin basit cisimlerin var olduğunu kanıtlamasından çok daha dürüstçe, böylesi cisimlerin var olabileceğini ortaya koymaktadır. O halde altının yalnızca gümüş, bakır, kalay ve kurşunla değil, antimon, *regulus Martis* ve daha pek çok başka mineralle de karışıp eriyerek sıvılaşacağını ve bunlarla, gerek altından gerekse ortaya çıkan bileşiklerin diğer bileşenlerinden son derece farklı cisimler oluşturacağını dikkate alıyorum. Ve aynı altın, adi kral suyuyla ve (bunu bilerek söylüyorum) diğer çeşitli çözücülerle görünüşte bir sıvıya dönüştürülecektir, öyle ki altının cisimcikleri çözücünün cisimcikleriyle birlikte süzgeç kâğıdından geçecek ve onlarla birlikte kristal bir tuz halinde katılaşacaktır. Ayrıca kendi hazırladığım belirli bir tuzlu maddenin az bir miktarıyla, altını kolaylıkla hatırı sayılır uzunlukta kırmızı kristaller halinde süblimleştirebildiğimi denedim; ve altın daha pek çok yolla kılık değiştirebilir, hem kendisinden hem de birbirinden çok farklı tabiatta cisimlerin oluşmasına katkıda bulunabilir ve yine de sonradan, karışımından önceki aynı sayısal, sarı, sabit, ağır ve dövülebilir altına dönüştürülebilir. Önermemizin lehine kullanabileceğim yalnızca madenlerin en sabiti de değildir, en uçucusu da buna dâhildir; zira cıva çeşitli metallerle bir malgama oluşturacak, çeşitli çözücülerle bir sıvıya dönüşmüş gibi görünecek, kezzap ile ya kırmızı ya da beyaz bir toza yahut çökeltiye dönüştürülecektir, zaç yağı ile soluk sarı bir çökelek verecek, kükürtle kan kırmızısı ve uçucu bir zincifre oluşturacak, bazı tuzlu cisimlerle suda çözünebilen bir tuz biçiminde yükselecektir; antimon regulusu ve gümüşle bir tür kristaller halinde süblimleştiğini gördüm, bir başka karışımla onu dövülebilir bir cisme, bir başkasıyla sert ve kırılgan bir maddeye dönüştürdüm; ve daha fazlasından bahsetmemek gerekirse, uygun katkı maddeleriyle cıvayı yağa, hatta cama dönüştürebileceklerini iddia edenler vardır. Ve yine de bütün bu yabancı bileşiklerden, onların ana bileşeni olan ve içlerinde öylece kılık değiştirmiş bulunan aynı akıcı cıvayı geri kazanabiliriz. Şimdi, altın ve cıvaya dair bu hususları ortaya koymamın sebebi (diye devam eder Karneades), önermemizin bahsettiği böylesi küçük birincil kütlelerin ya da kümelerin, çeşitli bileşiklerin bileşimine girmelerine rağmen dağılmadan kalabileceklerini düşünmenin akıl dışı görünmemesini sağlamaktır; zira altın ve cıvanın cisimcikleri, maddenin en küçük parçacıklarının birincil bileşimleri olmayıp, herkesçe kabul edildiği üzere karışık cisimler olmalarına rağmen, kendi tabiatlarını ya da dokularını kaybetmeksizin yahut birleşmiş parçalarının veya bileşenlerinin ayrılmasıyla kaynaşmaları bozulmaksızın, birbirinden çok farklı birtakım cisimlerin bileşimine bolca katılabilmektedir.
Bu vesileyle, az önce belirttiklerinize şunu eklememe izin verin (der Eleutherius), bazı kimyagerlerin ve felsefedeki diğer çağdaş yenilikçilerin Peripatetiklere karşı, onların dört elementinin karışımından olsa olsa önemsiz bir bileşik cisimler çeşitliliğinin doğabileceğini ne denli kendilerinden emin bir şekilde öne sürdükleri malumdur, oysa Aristotelesçiler doğanın işleyişine, ustalarının yazmalarına vakıf olduklarının yarısı kadar bile vakıf olsalardı, öne sürülen bu itiraz, deney eksikliği yüzünden boyun eğmek zorunda kaldıkları gibi böyle sükunetle zafer kazanamazdı. Zira her bir elementin meydana geldiği korpüsküllere kendine has bir büyüklük ve şekil atfedersek, böylesi farklı biçimlere sahip korpüsküllerin öyle çeşitli oranlarda karışabileceği ve öyle çok farklı yollarla birbirine bağlanabileceği kolaylıkla gösterilebilir ki, bunlardan akıl almaz sayıda farklı niteliklere sahip cisimler meydana gelebilir. Bilhassa tek bir elementin korpüsküllerinin, sırf kendi aralarında bir araya gelmekle bile, kurucu parçalarından farklı büyüklük ve şekilde küçük kütleler oluşturabilmesi ve böylesi ufak cisimlerin sıkıca birleşmesi için çoğu zaman yüzeylerinin büyük bir kısmının sadece birbirine temas etmesinden başka bir şey gerekmiyor gibi görünmesi sebebiyle bu böyledir. Üstelik aynı maddenin, başka hiçbir şey katılmaksızın, yalnızca muhtelif şekillerde düzenlenip örülmesiyle ne denli büyük bir olgular çeşitliliği sergileyebileceği, mahir mekanikçilerin buluşları ve uzman zanaatkarların hüneriyle yalnızca demirden yapılabilecek çok çeşitli aygıtların çokluğundan da kısmen anlaşılabilir. Fakat bizim meselemizde, bileşik cisimleri çok farklı niteliklere sahip dört tür maddeden türetmemize izin verildiğine göre, katışık madenlerin karışımından doğan yeni somut cisimler hakkında az önce dile getirdiğiniz hususu düşünen biri, doğanın maharetiyle idare edilen dört elementin çok sayıda farklı bileşik meydana getirebileceğinden pek şüphe duymayacaktır.
Bu noktaya kadar sizinle aynı fikirdeyim (der Karneades), Aristotelesçiler, tüm karışık cisimlerin çeşitliliğini ve özelliklerini, (aralarında kabul gördüğü üzere) dört ilk nitelikle donatılmış olan dört elementin birleşimlerinden ve mizaçlarından beyhude bir çabayla türetmeye kalkışmak yerine, bunu söz konusu varsayılan elementlerin en küçük parçalarının hacmi ve şekli üzerinden yapmaya çalışsalardı, mevcut varsayımlarına kıyasla, dört elementin karışımından muhtemelen çok daha fazla sayıda bileşik cisim türetebilirlerdi. Zira elementel maddenin bu daha evrensel ve verimli arazlarından, çok sayıda bileşik cismin birbirinden fazlasıyla ayrılmasına vesile olan büyük bir doku çeşitliliği doğabilir. Dört Peripatetik elemente dair şimdi belirttiklerim, söylenegeldiği gibi, gerekli değişiklikler yapılarak kimyasal ilkelere de uygulanabilir. Ancak (sırası gelmişken belirtmek gerekirse), korkarım ki her ikisi de, maddenin parçalarının hareketini uyarmak ya da düzenlemek ve bunları belirli cisimlerin teşekkülü için gereken tarzda yerleştirmek üzere, elementel olmayan bir şeyleri yardıma çağırmak zorundadır. Zira aksi takdirde pek çok karışık cismin kökenine dair bize ancak çok kusurlu bir açıklama sunabileceklerdir, vakit kaybettirmeyecek ve konuyu dağıtmayacak olsaydı, karışık cisimlerin dokularının ve niteliklerinin kökenini, kökenini açıklamaya soyunduğu şeyden bile daha karanlıkta bıraktıkları belirli bir cevheri surete bağlama adetlerini inceleyerek sizi buna ikna etmek bence hiç de zor olmazdı.
Fakat yeni bir önermeye geçelim.
[Not: Kenar notu: III. Önerme.]
Hayvani yahut nebati tabiatta payı bulunan bu tür karışık cisimlerin çoğundan, ateşin yardımıyla, farklı adlandırmalara layık, belirli sayıda (ister üç, dört veya beş, ister daha az ya da daha çok olsun) maddenin fiilen elde edilebileceğini kesin bir dille inkar etmeyeceğim.
Beni bu tavizi vermeye sevk eden deneylerden birçoğunu, konuşmamın devamında zikretmek için muhtemelen yeterince fırsatım olacaktır. Dolayısıyla, bundan sonra kendimi ve sizi lüzumsuz tekrarlarla yormak zorunda kalmamak adına, şimdilik sizden yalnızca, söz konusu deneyler zikredildiğinde onları dikkate almanızı ve zihninizde buraya bağlamanızı rica edeceğim.
Bu üç tavize ekleyecek yalnızca şu dördüncüm var,
[Not: Kenar notu: IV. Önerme.]
Somut cisimlerin genel olarak ya ortaya çıkardığı ya da kendilerinden meydana geldiği bu belirgin maddelerin, çok büyük bir mahzur olmaksızın, onların elementleri yahut ilkeleri olarak adlandırılabileceği de kabul edilebilir.
Çok büyük bir mahzur olmaksızın derken, zihnimde Galen'in o mutedil ihtarı vardı, Cum de re constat, de verbis non est Litigandum [Mesele aşikarsa, kelimeler üzerine kavga edilmez]. Ve bu yüzden de elementler veya ilkeler demekte bir beis görmüyorum; kısmen kimyagerler karışık cisimlerin bileşenlerine ilkeler deme adetinde oldukları, Aristotelesçiler ise bunlara elementler adını verdikleri içindir bu, burada ikisini de dışlamak istemem. Kısmen de aynı bileşenlerin, daha birincil cisimlerden meydana gelmedikleri için ilkeler ve tüm karışık cisimler onlardan meydana geldiği için de elementler olarak adlandırılıp adlandırılamayacağı şüpheli göründüğü içindir. Fakat tavizimi, mahzur kelimesinin önüne çok büyük kelimelerini getirerek sınırlamayı lüzumlu gördüm; çünkü önermede zikredilen belirgin maddelere elementler yahut ilkeler demenin mahzuru çok büyük olmasa da, bunun dilde bir uygunsuzluk olduğunu ve dolayısıyla böylesine mühim bir meselede büsbütün göz ardı edilmemesi gerektiğini, belki siz de konuşmamın bundan sonraki kısmını dinlediğinizde benim gibi düşüneceksiniz; böylece önceki önermeleri nasıl yorumlamak gerektiğini ve bunların ne dereceye kadar doğru kabul ettiğim şeyler, ne dereceye kadar da yalnızca üzerinde durulmaya layık ve akla yatkın bularak sunduğum şeyler olarak görülebileceğini en iyi şekilde ayırt edeceksiniz.
Ve şimdi Eleutherius (diye devam eder Karneades), bir Şüpheci rolünü yeniden üstlenmeli ve bu sıfatla, kimyagerlerin yaygın varsayımında ya hoş karşılanmayabilecek ya da en azından şüphe uyandırabilecek hususların bir kısmını öne sürmeliyim, şayet bunu biraz daha serbestçe inceleyecek olursam, bunu mizacıma yahut itiyadıma uygun bir şeyden ziyade, topluluğun bu toplantı için beni mahkum ettiği vazifeye daha uygun bir tutum olarak görmenizi (kendisi tarafından bu denli iyi tanınma bahtiyarlığına sahip olduğum bir şahıstan) rica etmeme gerek kalmayacağını umarım.
Üç İlkeye dair Yaygın Kimyasal Görüşe ve bunun kanıtı olarak ileri sürülegelen Deneylere karşı önünüze pek çok şey koyabilecek olsam da, şu an sunacaklarım dört Temel Mülahaza altında oldukça elverişli bir biçimde toplanabilir. Bunların tümüne değinirken genel olarak yalnızca şunu peşinen belirteyim, şu anki vazifem kendime ait bir varsayımı öne sürmekten ziyade, Kimyacıların varsayımının doğruluğundan ne sebeple kuşku duyduğumu açıklamak olduğundan, bütün itirazlarımın en ikna edici cinsten olması beklenmemelidir; zira öne sürülen bir Görüşten Kuşku duymak için, lehinde ikna edici hiçbir Gerekçe bulunmaması kâfi bir nedendir.
Öyleyse itirazların kendisine gelecek olursak, ilk olarak şunu mülahaza ediyorum, sıradan Kimyacıların kanıtladıklarına ya da öğrettiklerine bakılmaksızın, Ateşin hangi ölçüde ve ne anlamda karışık Cisimleri ayrıştırmanın hakiki ve evrensel Aracı sayılması gerektiğinden makul bir biçimde Kuşku duyulabilir.
Hatırlayacağınız üzere bu Kuşkudan daha önce söz edilmişti, fakat o kadar üstünkörü bahsedilmişti ki, şimdi üzerinde durmak ve hasımlarımızın o vakit sandığı gibi düşüncesizce öne sürülmediğini göstermek yerinde olacaktır.
Fakat bu araştırmaya daha fazla girmeden önce, kimyacılarımızın, ateş vasıtasıyla cisimlerin ne tür bir ayrışmasının elementlerin sayısını belirlemesi gerektiğini bize açıkça bildirmiş olmalarının temenni edilmeye değer olduğunu burada belirtmeden geçemeyeceğim. Zira ısının etkilerini belirgin biçimde saptamak, pek çoklarının düşündüğü kadar kolay bir iş değildir; nitekim ateşin işlemlerinin şartlara göre ne denli çeşitlilik gösterebileceğini size sergileyecek vaktim olsaydı, bunu kolayca gösterebilirdim. Ancak bu denli mühim bir meseleyi büsbütün geçiştirmemek adına, ilkin şunu dikkatinize sunayım ki, örneğin gayak ağacı bir ocakta açık ateşte yakıldığında kül ve is olarak ayrışırken, aynı odun bir imbikte damıtıldığında çok daha başka türdeş olmayan kısımlar verir (Helmontçu tabiri kullanacak olursak) ve yağ, ruh, sirke, su ve kömüre dönüşür; bu sonuncusunun küle indirgenmesi ise kapalı bir kapta yapılabileceğinden daha ileri derecede kalsine edilmesini gerektirir. Bundan başka, kehribarı tutuşturup alevinin dumanı üzerine temiz bir gümüş kaşık ya da başka bir içbükey ve pürüzsüz kap tuttuğumda, bu dumanın yoğunlaşmasıyla oluşan isin, kapalı kaplarda özellikle (zira bu alışılmış bir şey değildir) kendi başına damıtılan kehribarın buharından hâsıl olduğunu gözlemlediğim herhangi bir şeyden pek farklı olduğunu fark ettim. Nitekim deneme maksadıyla kâfuru tutuşturup alevden bolca yükselen dumanı yakaladığımda, kokusundan yahut diğer özelliklerinden kâfurdan neşet ettiği tahmin edilemeyecek, siyah ve yağlı bir ise dönüştü; oysa (başka bir yerde daha etraflıca beyan edeceğim üzere) bu uçucu cisimden bir miktarını kapalı bir cam kapta hafif bir ısıya maruz bıraktığımda, ne beyazlığından ne de tabiatından bir şey kaybetmiş görünmeksizin süblimleşti; üstelik daha sonra ateşi onu erime noktasına getirecek kadar artırmış olmama rağmen bu iki vasfını da korudu. Kâfurun yanı sıra (başka yerlerde adını andığım) çeşitli başka cisimler de vardır ki, bunlarda kapalı kaplardaki ısı, türdeş olmayan kısımların bir ayrışmasını değil, yalnızca parçaların ufalanmasını sağlar; ilk yükselenler, daha küçük parçacıklara bölünmüş olsalar da diğerleriyle türdeştir; bu yüzdendir ki süblimleşmeler "kimyacıların havanelleri" diye anılmıştır. Bir veya iki kez süblimleştirilmiş adi kükürt hakkında başka yerde zikrettiklerimi burada anmayayım; zira kükürt süblimleştirme kaplarında mutedil bir ateşe maruz bırakıldığında bütünüyle kuru ve neredeyse tatsız çiçeklere dönüşür, oysa çıplak ateşe maruz kaldığında bol miktarda tuzlu ve aşındırıcı bir sıvı verir. Bunu zikretmeyecek olsam bile, şunu ayrıca belirteyim ki, karışık cisimlerin çözümlenmesinde, ateşin onlara açık havaya maruz kaldıklarında mı yoksa kapalı kaplara hapsedildiklerinde mi tesir ettiği ne kadar mühimse, çözümlemenin hangi ateş derecesiyle denendiği de o kadar ehemmiyetlidir. Zira hafif bir su banyosu, mayalanmamış kanı (örneğin) yalnızca balgam ve *caput mortuum*a ayıracaktır; bu sonuncusu (bazen elde ettiğim üzere) sert, kırılgan ve türlü renklerde olup (neredeyse kaplumbağa kabuğu gibi şeffaf), bir imbikte kuvvetli bir ateşle sıkıştırıldığında bir ruh, bir ya da iki yağ ve bir uçucu tuz ile bir diğer *caput mortuum* verir. Sabun yapımı ve damıtılmasında cereyan eden şeylere dikkat çekmek de mevcut gayemiz bakımından yerinde olabilir; zira bir derece ateşle, bu yapay cismi meydana getiren tuz, su ve yağ birlikte kaynatıldığında kolayca birbirine karışıp tek bir kütle halinde birleşir; fakat bir başka ve daha ileri derecedeki ısıyla aynı kütle yeniden yağlı, sulu, tuzlu ve topraksı bir kısma ayrılabilir. Keza saf olmayan gümüş ile kurşunun birlikte mutedil bir ateşe maruz bırakıldığında tek bir kütle halinde eriyeceğini ve kendi tabirleriyle en küçük parçalarına kadar birbirine karışacağını gözlemleyebiliriz; oysa çok daha şiddetli bir ateş, adi metalleri (yani kurşunu ve bakırı yahut diğer alaşımı) gümüşten söküp atacak veya uzaklaştıracaktır, gerçi görünüşe göre bunları birbirinden ayırmaz. Bundan başka, sabit tuz bakımından zengin bir nebat çıplak ateşle çözümlendiğinde, bir derece ısı onu küle indirgerken (kimyacıların kendilerinin bize öğrettiği gibi), sadece bir derece daha fazla ateşle bu küller camlaşabilir ve cama dönüşebilir. Sırf bir kimyacının bu vesileyle şunu sormaya ne derece hakkı olabileceğini incelemekle vakit kaybetmeyeceğim: Bir Aristotelesçinin, tek bir derece ateşle elde edilebildiği için külü (ki bunu sırf toprak zanneder) bir element sayması meşru ise, bir kimyacı da benzer bir ilkeden hareketle, sırf ateş vasıtasıyla elde edilebildiği için camın pek çok cismin elementlerinden biri olduğunu neden iddia edemesin? Bunu inceleyerek vakit kaybetmeyeceğim, fakat şunu belirteyim ki, ateşin tatbik edilme tarzı sayesinde, bir cisimden, kimyacıların onu sırf açık ateşte yakarak yahut sırf kapalı kaplarda damıtarak ayıramadıkları türden benzer cisimler elde edilebilir. Zira bana öyle geliyor ki, kapalı kaplarda yapılan mutat damıtma usullerinin hiçbirinde, açık ateşte önce kül ve ise dönüştürülen ve ardından bu is kuvvetli bir imbiğe konup şiddetli bir ateşle ruhunu, yağını ve tuzunu bırakmaya zorlandığında odunun bize sağladığı türden bir uçucu tuzun ayrıştığını görmemiş olmam hayli dikkate değerdir ve insanların buna bu denli az dikkat etmiş olmasına şaşırıyorum. Gayak ağacı ve mutat şekilde imbiklerde damıtılan diğer odunların sıvılarında, benzerlik sebebiyle bir tür uçucu tuz adını almaya hak kazanabilecek tuzlu kısımlar bulunabileceğini kesin bir dille inkâr etmeye cüret edemesem de, şüphesiz bu tür tuzlar ile isin ilk damıtılmasında bazen elde ettiğimiz tuz arasında büyük bir fark vardır (gerçi çoğu zaman birinci veya ikinci saflaştırmadan ve bazen ancak üçüncüsünden sonra ayrılabilmiştir). Zira kapalı kaplarda yalnızca bilinen usulle çözümlenen odunlardan, isin tuzu gibi kuru ve tuzlu surette, çoğu kez gayet kristalize ve geometrik şekilli hiçbir uçucu tuzun ayrıldığını henüz göremedik. Sonra, gayak ağacı vesairenin ruhlarının tuzlu kısımları damıtma sırasında hayli hareketsiz görünürken, isin tuzu bütün tabiatın en uçucu cisimlerinden biri gibi görünür; iyi yapıldığı takdirde, yalnızca tek bir kandil fitiliyle ısıtılan bir ocağın hafif ısısıyla, damıtma için yaygın olarak kullanılan en yüksek cam kapların tepesine kolayca yükselecektir. Bütün bunların yanı sıra, is tuzunun tadı ve kokusu gayak ağacı vesairenin ruhlarınınkinden fevkalade farklıdır; ilki yalnızca bir nebati tuzdan ziyade geyik boynuzu ve diğer hayvani cisimlerinkine benzer kokup tat vermekle kalmaz, başka muhtelif özellikleriyle de nebati tuzlar ailesinden ziyade hayvanlar ailesine daha yakın görünür; bunu başka bir yerde (Tanrı izin verirse) daha ayrıntılı biçimde beyan etme fırsatım olabilir. Kimyacıların açık sözlü davranmış olmak için, ateş vasıtasıyla yapılan bir ayrışmanın kendi ilkelerine doğru bir çözümleme sayılması ve bunun mahsullerinin elementer cisimler adını hak etmesi için, bunu ateşin hangi derecesiyle ve ne tarz bir tatbikiyle yargılamamızı istediklerini daha sarih ve ayrıntılı bir biçimde bildirmeleri gerektiğini başka birtakım örneklerle de gösterebilirdim. Ancak ateşin, karışık cisimlerin hakiki ve evrensel çözümleyicisi olup olmadığından şüphe etmeme yol açan hususi sebepleri zikretmeye geçmemin vaktidir; şimdiye kadar itiraz edilenler de bu sebeplerden biri sayılabilir.
Bundan sonra şunu gözlemliyorum ki, herhangi bir ateş derecesinin içinden tuzu, kükürdü veya civayı, hele hele bu üçünü birden ayırabildiği henüz gösterilememiş bazı karışık Cisimler vardır. Bu hakikatin en bariz örneği altındır; altın öylesine sabit bir Cisimdir ve içindeki Unsuri Bileşenler (şayet varsa) birbirine öylesine sıkıca bağlanmıştır ki, ne kadar şiddetli olursa olsun ateşe maruz bırakıldığı işlemlerde, sabitliğinden veya ağırlığından fark edilir derecede bir şey kaybettiği bile görülmez; kaldı ki en azından birinin fazlasıyla Uçucu olduğu kabul edilen bu İlkelere ayrışması büsbütün uzaktır. Nitekim Spagirik Şair bir yerde haklı olarak şöyle haykırmıştır:
Cuncta adeo miris illic compagibus harent.
Ve bu vesileyle, Eleutherius, mesleği Hukukçu olmasına rağmen Kimya meselelerinde azımsanmayacak bir Meraka ve Tecrübeye sahip olduğu anlaşılan Gasto Claveus'ta[2] rastladığımı hatırladığım o kayda değer Deneyi sana anmaktan geri durmamalıyım. Kendisi şöyle aktarır, küçük bir Toprak Kaba bir Ons en saf altından ve bir başkasına da aynı ağırlıkta saf Gümüşten koyup her ikisini de bir Cam Ocağı Fırınının, İşçilerin Madenlerini (İngiliz Zanaatkarlarımızın Sıvı Camlarına verdiği adla) sürekli eriyik halde tuttukları kısmına yerleştirmiş ve hem Altını hem de Gümüşü orada iki Ay boyunca aralıksız Eriyik halde tuttuktan sonra, onları Fırından ve Kaplardan çıkarıp her ikisini de yeniden tarttığında, Gümüşün ağırlığının on ikide birinden fazlasını kaybetmediğini, Altının ise kendisinden hiçbir şey kaybetmediğini görmüştür. Ve Yazarımız buna Skolastik bir Gerekçe sunmaya gayret etse de, bunu okuduğumda benim pek tatmin olmadığım gibi senin de pek tatmin olmayacağını tahmin ederim; yine de şu anki işimize yarayacak olan Vakıa bahsinde, bunun garip olmasına rağmen Tecrübenin bizzat kendisinin bunun son derece doğru olduğunu ona öğrettiği konusunda bize teminat verir.
[Not: Gasto Claveus Apolog. Argur. & Chrysopœia.]
Ve belki Altın kadar kusursuzca sabit başka bir Cisim bulunamayacak olsa da, öylesine sabit ya da en azından öylesine sıkı kenetlenmiş parçalardan oluşmuş çeşitli başka cisimler vardır ki, Ateşin bunlardan Kimyacıların İlkelerinden herhangi birini ayırdığını henüz gözlemlemedim. Kendisine isimleri verilen Cisimlere benzesin diye Katkı Maddeleriyle kılık değiştirdikleri Cıvadan, tuz veya kükürt çıkardıklarını kendinden emin bir şekilde iddia eden o Övüngenler hakkında, Kimyacıların daha Samimi ve Basiretli olanlarının ne tür Şikayetlerde bulunmaya alışkın olduklarını sana anlatmama gerek yok; oysa becerikli ve titiz bir Sınama ile bu sahte kılıklarından kolayca soyulabilir ve yeniden akıcı Cıvanın ilk haline döndürülebilir. Bu sözde Tuzlar ve Kükürtler, Cıvanın Cisminden çıkarılmış Unsuri parçalar olmaktan öylesine uzaktır ki, onlar daha ziyade (Gramer uzmanlarının bir terimini ödünç alacak olursak) bütün bir Maden ile onu gizlemek için kullanılan Menstruum ya da diğer Katkı Maddelerinden meydana gelmiş İki Kez Bileşik Cisimlerdir. Gümüşe gelince, hiçbir ateş derecesinin onu üç İlkesinden herhangi birinden ayırdığını asla göremedim. Ve az önce Claveus'tan aktarılan Deney, son derece şiddetli ve çok uzun süreli olması şartıyla Gümüşün Ateş tarafından dağıtılabileceğine dair bir Şüphe doğurabilse de; ateşin sonunda Gümüşe ağırlığından biraz kaybettirebilmiş olmasından, onu İlkelerine dağıtabildiği sonucu zorunlu olarak çıkmaz. Zira evvela, Gümüşün uzun süre Eriyik halde tutulduğu Potalardaki küçük Boşluklarda (belki de camsı bir ısıyla sırlanmış) küçük Gümüş Taneciklerinin gizlendiğini gözlemlediğimi öne sürebilirim; nitekim Tanıdığım bazı Kuyumcular, bu tür potaları toz haline gelene dek öğütüp içlerindeki gizli Gümüş parçacıklarını geri kazanarak bundan Kâr sağlarlar. Buradan hareketle, belki de Claveus'un yanıldığını ve aslında Potasında gizlenen küçük parçacıklar halindeki o Gümüşün Ateş tarafından uçurulduğunu vehmettiğini iddia edebilirim; zira böylesine ağır bir Cisimden eksikliğini duyduğu o kadar az bir miktar, potanın gözeneklerinde pekala gizlenmiş olabilir.
Fakat ikinci olarak, gümüşün bazı kısımlarının ateşin şiddetiyle sürülüp uzaklaştırıldığını kabul etsek bile, bunun metalin tuzu, kükürdü yahut civası olduğuna ve geride kalana türdeş bir parçası olmadığına dair ne kanıt vardır? Zira geriye kalan gümüşün gözle görülür biçimde değişmemiş görünmesi bir yana, ki ilkelerinden herhangi birinin bu kadarı ondan ayrılmış olsaydı muhtemelen böyle bir değişiklik belirirdi, gümüşten daha az kalıcı tabiatta olan diğer madensel cisimlerde, ateşin onları tabiatlarını hiç bozmadan beraberinde alıp götürebilecek kadar ince kısımlara bölebildiğini görürüz. Nitekim gümüşün tasfiyesinde, gümüşün değerini düşüren bakırı veya diğer adi madenleri alıp götürmesi için ona karıştırılan kurşunun, kendi haline bırakıldığında kupel üzerinde zamanla buharlaşıp gittiğini görürüz; fakat (büyük miktarlarda metalleri bir arada tasfiye edenler arasında en yaygın olduğu üzere) kurşun körüklerle gümüşün üzerinden üflenirse, aksi takdirde fark edilmeyen buharlar halinde uçup gidecek olan şey, büyük oranda gümüşün pek uzağında olmayan bir yerde, koyu renkli bir toz yahut kals [kireç] halinde toplanacaktır; gümüşün üzerinden üflendiği için de buna gümüş mürdesengi derler. Ve nitekim Agricola[3] da çeşitli yerlerde bize bildirir ki, bakır veya bakır cevheri ateşin şiddetiyle kadmiya ile birlikte ergitildiğinde, büyük yığınlar halinde yukarıya uçuşan kıvılcımların bir kısmı ocakların kemerli kubbelerine yapışır; bunlar küçük ve çoğunlukla beyaz kabarcıklar halindedir, bu yüzden Yunanlar ve onları taklit eden eczacılarımız buna pomfoliks der; daha ağır olan diğerleriyse kısmen ocağın kenarlarına yapışır, kısmen de (özellikle çanakların üzerindeki kapaklar kapalı tutulmazsa) yere düşer ve küllü renklerinin yanı sıra ağırlıkları sebebiyle aynı Yunanlar tarafından spodos olarak adlandırılmıştır; bunun kendi dillerinde kül anlamına geldiğini size söylememe gerek yok. Buna şunu da ekleyebilirim, Venedik talkından (Venedik diyorum, zira bu madenin diğer türlerini daha çözülmeye elverişli buldum), dükkânların ostiocolla dediği kemikkıran taşından (Lapis Ossifragus), Moskova camından, saf ve eriyebilir kumdan, şimdilik başka katı cisimleri saymayacak olursak, bunları deneyen tanıdıklarımdan hiçbirinin ateş vasıtasıyla cevheri ilkelerden herhangi birini ayrıştırmayı başarabildiğini görmedim. Yanmış bir bitkinin küllerinde kalan tuz ve toprağın sırf ergitilmesiyle cam yapılabildiğini ve buna rağmen adi camın, bir kez yapıldıktan sonra, ateşin şiddetine kimyagerlerin çoğunun onu altının kendisinden bile daha yok edilemez bir cisim saymasına yol açacak kadar direndiğini düşünürseniz, buna inanmakta daha az tereddüt edersiniz. Zira şayet usta, adi külü meydana getiren toprak ve tuzunki gibi nispeten kaba zerreleri ateşle çözülemez bir cisim halinde böylesine sıkıca birleştirebiliyorsa; tabiat neden elinin altındaki daha ince kurucu cisimcikleri çeşitli maddelerde, ateşle ayrılamayacak kadar sıkı bir şekilde bir araya getirmiş olmasın? Ve bu vesileyle Eleutherius, umarım şu anki bahsimize ilk başta görünebileceklerinden daha uygun düşecek iki üç küçük deneyden söz etmeme müsaade ediniz. Birincisi, sınamak amacıyla bu uçucu cisimden, yani kâfurdan bir miktarını cam bir kaba koyup ılık bir ısıya yerleştirdiğimde, tahmime göre arkasında tek bir habbe bile bırakmaksızın kabın tepesine çiçekler halinde süblimleştiğini gördüm; bunlar beyazlık, koku ve sair bakımlardan kâfurun kendisinden farklı görünmüyordu. Bir diğer deney de Helmont'unkidir; kendisi muhtelif yerlerde, tam olarak kapatılmış bir cam içinde tutulan bir kömürün, ne kadar uzun süre güçlü bir ateşte tutulursa tutulsun asla kireçleşip küle dönmeyeceğini öne sürer. Bunu desteklemek için kendimin yaptığı şu deneyi aktarayım, bazen bazı odunları, özellikle de şimşiri damıttığımda, ölü başımız [Caput mortuum] imbikte kaldığı müddetçe, imbik topraktan mamul olmasına ve şiddetli bir ateşte akkor halinde tutulmasına rağmen odun kömürü gibi siyah kalmaya devam etti; fakat kor halindeki kaptan açık havaya çıkarılır çıkarılmaz, yanan kömürler yeni bir kireçleştirme işlemine gerek kalmaksızın alelacele bozulup veya dağılıp saf beyaz küllere dönüştü. Ve bu ikisine yalnızca şu bariz ve bilinen gözlemi ekleyeceğim, adi kükürt (eğer safsa ve sirkesinden arındırılmışsa) kapalı kaplarda yavaş yavaş süblimleştirildiğinde, kuru çiçekler halinde yükselir ve bunlar derhal, kendilerini veren maddeyle aynı tabiatta bir cisim halinde eritilebilir. Gerçi kükürt açık havada yakılırsa, bilirsiniz ki keskin bir duman verir ve bu duman cam bir çan içinde yakalandığında, çan usulü kükürt yağı denilen o asitli sıvıya yoğunlaşır. Agricola'dan az önce aktardıklarımla karşılaştırarak bu deneylerden çıkaracağım fayda şudur, sabit olmayan cisimler arasında dahi öyle bir dokuya sahip olanları vardır ki, kimyagerlerin kullanageldiği şekliyle ateşin bunları nasıl kurucu maddelere ayrıştırabileceğini göstermek zor olacaktır. Zira bazı cisimler öyle bir dokuya sahiptir ki, ateş onları elementlerine ayırmaktansa (özellikle havanın yardımı olmaksızın), bulundukları kapların daha serin ve daha az sıcak olan kısımlarına sürebilir ve gerekirse en büyük ısıdan kaçmaları için bir yerden bir yere daha kolayca taşıyabilir; böylece kimyagerlerimizin bunları kapalı kaplarda tahlil edemediğini görürüz, açık ateş de diğer bileşik cisimlerin elementlerini bundan daha fazla ayıramaz. Zira karışık bir cismin bileşen ilkeleri böylesine ince ve birbirine böylesine sıkı sıkıya bağlıysa, öyle ki cisimcikleri bunları ilkelerine bölmek için gerekenden daha az bir ısıyla yukarı taşınabiliyorsa, çıplak ateş onu tahlil etmek için ne yapabilir? Öyle ki ateş bazı cisimlerde kapalı kaplarda hiçbir tahlil yapamaz, diğerleriyse ısı onları ilkelerine bölmeye muktedir olmadan önce, açık havada çiçekler veya sıvılar halinde uçup gidecektir. Ve bir cismin muhtelif benzer kısımları ister tabiatça ister sanatça birleştirilmiş olsun, bu durum geçerliliğini koruyabilir; nitekim yapay nişadırda (Sal Armoniack) adi tuz ile idrar tuzunun birbirine öyle iyi karıştığını görürüz ki, hem açık ateşte hem de süblimleştirme kaplarında tek bir tuz olarak birlikte yükselirler ve bu tür kaplarda yalnızca ateşle çözülemez gibi görünürler. Zira size dokuzuncu süblimleştirmeden sonra bile bileşik tabiatını hâlâ muhafaza eden nişadır gösterebilirim. Ve doğrusu, kimyagerlerin yalnızca ateş vasıtasıyla bir element veya ilke adını hak edecek kadar yalın herhangi bir maddeyi kendisinden ayırabildiği neredeyse tek bir maden bile bilmiyorum. Zira her ne kadar doğal zincifreden cıva damıtsalar da ve eskilerin pirit dediği o taşların birçoğundan kükürt süblimleştirseler de, gerek bu cıva gerekse bu kükürt çoğu zaman dükkânlarda bu isimler altında satılan adi madenlerle aynı olduğundan, kendileri de bu tür şeylerin elementleri sayılamayacak kadar fazlasıyla bileşik cisimlerdir. Ve Eleutherius, birinci mülahazama ait olan ikinci delil için bu kadarı kâfidir; bunun üzerinde bu denli uzun durduğum için diğerlerinin üzerinde daha az duracağım.
[Not 3: Agricola, De Natura Fossilium, Kitap 9, Bölüm 11 ve 12.]
O hâlde bundan sonraki adımda, başka yollarla yapılabilecek, fakat yalnızca ateşle ya hiç yapılamayan ya da o kadar iyi yapılamayan çeşitli ayrıştırmaların bulunduğunu ele alalım. Altın ve gümüş tek bir kütle hâlinde eritildiğinde, tasfiyecilere ve kuyumculara, onları ayırmak için katlanmak zorunda kaldıkları zahmet ve masraf olmaksızın ateşle ayırma sanatını öğretmek onları büyük bir minnet altında bırakırdı. Oysa bunlar, güherçile ruhunun ya da Aqua fortis’in (Fransızların bu yüzden Eau de Depart dediği şeyin) dökülmesiyle pek kolayca ayrılabilir. Benzer biçimde, zaçın madenî kısmı da, şiddetli bir ateşle bile, zaçın adi suda yapılmış eriyiği üzerine sıvı formdaki kimi alkalileşmiş tuzların dökülmesiyle olduğu kadar kolay ve elverişli bir şekilde tuzlu kısmından ayrılamaz. Zira bu yolla zaçın asit tuzu, aşındırmış olduğu bakırı bırakıp eklenen tuzlarla birleştiğinden, madenî kısım neredeyse çamur gibi dibe çökecektir. Yalnızca bileşik cisimlerden örnekler vermemek adına, başka bir türden, yararsız olmayan bir örnek daha ekleyeceğim. Kimyacılar (yaygın olarak bilindiği kadarıyla) yalnızca ateşle antimondan gerçek kükürdü ayırmayı başaramamış olmakla kalmamışlardır; kitaplarında onu özütlemeye dair akla yatkın pek çok usul bulabilseniz de, onu elde etmek için benim yaptığım gibi pek çok meyvesiz deneme yapacak bir kimse, sanırım, bu tür usullerin ürünlerinin mahiyetten ziyade yalnızca isimce antimon kükürdü olduğuna kolayca ikna olacaktır. Ancak antimon kendi başına süblimleştirildiğinde, yalnızca uçucu bir toza ya da kendisini veren mineral gibi bileşik tabiatta antimon çiçeklerine dönüşse de, birkaç yıl önce antimondan bir kükürt süblimleştirdiğimi, üstelik o mineralden elde edildiğini gördüğümden çok daha bol miktarda çıkardığımı hatırlıyorum. Bunu size bildireceğim bir yöntemle yaptım, çünkü kimyacılar bu tür deneylerin tabiatın ve bilhassa elementlerin sayısının araştırılmasında ne denli mühim olabileceğinin farkına varmamış görünmektedir. Deneme amacıyla, iyi ve iyice toz hâline getirilmiş sekiz ons antimonu on iki ons zaç yağı ile iyice kapatılmış bir cam kapta yaklaşık altı ya da yedi hafta boyunca sindirmeye bıraktıktan ve (sertleşip kırılganlaşan) kütleyi kuma yerleştirilmiş bir imbikte, kuvvetli bir ateşle damıttırdıktan sonra, antimonun kendisiyle sindirildiği Menstruum tarafından öylesine açıldığını yahut başkalaştığını gördük ki; ham antimon ateşle yukarı sürüldüğünde yalnızca çiçekler hâlinde yükselirken, bu şekilde işlenen antimonumuz bize kısmen toplama kabında, kısmen de imbiğin boynunda ve tepesinde, adi kükürt gibi sarı ve kırılgan, kapların lütü açıldığında odayı neredeyse dayanılmaz bir kokuyla dolduracak kadar kükürt kokulu, yaklaşık bir ons kükürt verdi. Üstelik bu kükürt, rengi ve kokusunun yanı sıra, adi kükürdün kusursuz alev alma özelliğine sahipti; (bir mumun alevinde) derhâl tutuşuyor ve onun gibi mavi alevle yanıyordu. Antimonumuzun ve Menstruum’un içinde tutulduğu uzun süreli sindirme mineralin daha iyi çözülmesine katkı sağlamış gibi görünse de, bu denli uzun bir sindirme yapmaya vaktiniz yoksa, toz hâlindeki antimona uygun miktarda zaç yağı katarak ve bunları derhâl damıtmaya tabi tutarak adi kükürde benzer ve belki de ilk başta fark edeceğinizden daha yanıcı, az miktarda bir kükürt elde edebilirsiniz. Zira gözlemledim ki, (ilk tutuşmasından sonra) alev bazen kendi kendine çok çabuk sönse de, aynı kükürt parçası yeniden bir mumun alevine tutulduğunda, yalnızca ikinci değil, üçüncü ya da dördüncü tutuşturuştan sonra bile yeniden alev alıyor ve bir hayli yanıyordu. Kendisine zaç yağında kükürtsü bir şey keşfetme yolumu gösterdiğimi sandığım siz Eleutherius, bu maddenin o sıvıda gizli duran ve bu işlemle yalnızca görünür bir cisim hâline getirilen Zührevi bir kükürt olduğundan yahut (Gunther[4]’in bize bildirdiği üzere) kimi bilginlerin kükürdü yerin bağrında zaç ruhları ile belirli bir yanıcı maddenin karışımından başka bir şey saymadıkları göz önüne alınırsa, antimonun yağlı kısımları ile zaçın tuzlu kısımlarının bir bileşiği olduğundan şüphelenebilirsiniz. Fakat sindirme yoluyla elde ettiğimiz kükürt miktarı, zaç yağında gizli kalmış olamayacak kadar fazlaydı. Üstelik zaç ruhlarının bizimki gibi bir kükürdün oluşumu için zorunlu olmadığını, bu kadar bol olmasa da, adi kükürt gibi renkli ve yanıcı bir antimon kükürdü elde ettiğim çeşitli yolları size açıklayacak olsaydım kolayca gösterebilirdim. Şu an bunları ifşa etmeye niyetli olmasam da, damıtılmış zaç ruhlarının ele aldığımız türden bir kükürdü elde etmek için zorunlu olmadığı hususunda bazı zeki insanları tatmin etmek adına, kendi ağırlığınca ham antimondan yalnızca güherçile ruhunun kuru damıtılmasıyla, kısa bir sürede, bildiğim kadarıyla kimyacıların ateşle herhangi bir mineralden ayırmaya alıştıkları herhangi bir şey kadar element adını hak eden sarı ve son derece alev alıcı bir kükürt ayırdığımı söylemeliyim. Size belki antimon üzerinde yapılan ve ateşle kendisinden zorla çıkarılamayan şeyin özütlenmesini sağlayan başka işlemlerden de bahsedebilirdim; fakat bunları daha uygun bir fırsata saklayacak ve şimdilik yalnızca şu sade ama konu dışı olmayan deneyi ekleyeceğim: Geçenlerde size Nişadır’ı oluşturan idrarsı ve adi tuzların peş peşe yapılan birçok süblimleştirmede ateş tarafından birbirinden ayrılmadan kaldığını belirtmişken, bunlar ince toz hâline getirilmiş bileşiğin üzerine tartar tuzu ya da odun külü tuzu çözeltisi dökülerek kolayca ve kısmen hiç ateş olmaksızın ayrılabilir; zira bunları özenle karıştırdığınızda burnunuza çok kuvvetli bir idrar kokusunun hücum ettiğini ve belki de bu pis kokuyu üreten aynı latif ve delici cisim yüzünden gözlerinizin yaşarmak zorunda kaldığını göreceksiniz. Bu iki tesir de, alkalileşmiş tuz vasıtasıyla Nişadır’ın bileşimine giren deniz tuzunun etkisizleştirilip daha sabit kılınmasından ve böylece onunla uçucu idrarsı tuz arasında bir ayrılık meydana gelmesinden kaynaklanır; bu idrarsı tuz bir anda serbest kalıp harekete geçerek derhâl uçup gitmeye ve yol boyunca karşılaştığı burun deliklerini ve gözleri rahatsız etmeye başlar. Şayet bu tuzların işleyişi uygun cam kaplarda, yalnızca bir su banyosununkiyle bile olsa ısıyla desteklenirse, yükselen buharlar kolayca yakalanabilir ve bazen kristal formunda ayrılabildiğini gördüğüm bir tuz bakımından zengin, nüfuz edici bir ruha dönüştürülebilir. Bu örneklere şunu da ekleyebilirim: Bildiğiniz gibi tuzlar ile cıvanın birleşip ısıyla birlikte yukarı taşınmasından oluşan süblime, benzer bir ateş derecesiyle, bileşen cisimlerde hiçbir ayrılık olmaksızın kim bilir kaç kez süblimleştirilebilirken, süblime tartar tuzundan, sönmemiş kireçten ya da bu tür alkalileşmiş cisimlerden damıtılırsa cıva yapışık tuzlardan kolayca ayrılabilir. Fakat ben size, Eleutherius, çeşitli anlayışlı kimselerin hayli tuhaf bulduğu şu hususu belirtmeyi tercih ederim: Yalnızca ayrışmayı hızlandırıyor gibi görünen böyle bir katkı maddesiyle, tek başına ateşle sebzelerin oluştuğu varsayılan tüm elementlere kolayca bölünebilen bir bileşikten, hepsinden pek çok bakımdan ayrılan ve dolayısıyla en zeki kimyacıların birçoğu tarafından karma cismin içinde bulunduğu inkâr edilen böylesi benzeş bir cevher kolayca elde edilebilir. Zira güherçile dışında tamamen mineral olmayan hiçbir şey eklemeksizin, adi tartarın killi bir imbikte tek bir damıtmayla, suda kolayca çözünen, ne asitli ne de tartar kokulu olduğunu ve neredeyse şarap ruhunun kendisi kadar uçucu olduğunu, dahası tartardan ateşle ayrılmaya alışılmış her şeyden öylesine farklı bir tabiatta bulunduğunu gördüğüm bol miktarda gerçek tuz vermesini sağlamanın bir yolunu biliyorum ve bunu bizzat uyguladım; öyle ki kendileriyle bu konuyu konuştuğum çeşitli bilgili kimseler, kendi bilgime dayanarak onlara temin edene kadar, böylesine uçucu bir tuzun tartardan sağlanabileceğine güçlükle inandırılabildiler. Sizin beni olası görünmeyen şeylere inanmakta ya da bunları iddia etmekte fazla hevesli olmaktan ziyade fazla çekingen bulmaya meyilli olduğunuzu düşünmeseydim, o kural dışı tuzdan hâlâ elimde kalanlarla sizi ikna edebilirdim.
[Dipnot 4: Lib. 1. Observat. Cap. 6.]
İlk Mülahazamı desteklemek üzere öne süreceğim dördüncü husus şudur, ateş bir cismi farklı kıvamlardaki tözlere ayırdığında bile, çoğunlukla onu hipostatik ilkelere tahlil etmez; yalnızca parçalarını yeni dokular halinde düzenler ve böylelikle gerçekten yeni, fakat yine de bileşik tabiatta somut varlıklar meydana getirir. Bu savı ileride öylesine etraflıca ele almam gerekecek ki, delillerimi sunmayı söylemimin sırası bunu daha uygun ve yerinde kılana dek ertelemek için izin istememin sağlam kanıt eksikliğinden kaynaklanmadığını o zaman itiraf edeceğinizi umuyorum.
İlk Mülahazam adına ayrıca şu da öne sürülebilir, bazı somut varlıklardan ateş olmaksızın, kimyagerlerin ateşin şiddetiyle zorla çekip çıkardığı pek çok töz kadar kurumsal adını hak eden böylesi belirgin tözler elde edilebilir.
Alev alabilir tinin, ya da kimyagerlerin kabul ettiği şekliyle şarabın kükürdünün, ondan yalnızca bir su banyosunun ılık ısısıyla ayrılmakla kalmayıp, güneş ışınlarının ve hatta bir gübre yığınının yardımıyla da damıtılabildiğini görüyoruz; nitekim bu öyle uçucu bir tabiattadır ki, harici bir ısı tatbik edilmeksizin dahi uçup gitmesini engellemek kolay değildir. Keza sidik dolu bir kap bir gübre yığınına yerleştirildiğinde, çürümenin birkaç hafta sonra cismi öyle açtığını gözlemledim ki, tuzlu tini serbest bırakan parçalar, kabın ağzı kapatılmamışsa, çok geçmeden kendiliğinden uçup gidecektir. Öyle ki böylesi bir sidikten, kabın ağzı özenle kapatılmış haldeyken ateşe ilk maruz bırakıldığında sağlayacağı o faal ve keskin tuz ve tin yerine, mide bulandırıcı bir balgamdan başka hemen hiçbir şey damıtamadım.
Ve bu beni beşinci olarak şunu düşünmeye sevk ediyor, somut varlıkları, en az ateşin ayırdığı ya da ürettiği maddeler kadar haklı bir biçimde onların elementleri yahut ilkeleri olarak adlandırılabilecek türden çeşitli homojen maddelere ateş kadar iyi ayrıştıracak başka hiçbir cisim ya da yol bulunamayacağını kanıtlamak pek zor olacaktır. Zira yakın zamanda Doğanın, karışık cisimlerden belirgin maddeleri ayırmak için ateşten başka vasıtaları da başarıyla kullanabildiğini gördüğümüze göre, Doğanın karışık cisimleri tahlil etmeye uygun bir vasıta olabilecek böyle bir madde yaratıp yaratmadığını veya Sanatın böyle bir madde yapıp yapamayacağını, yahut İnsan Emeği ya da Talihi sayesinde, bileşik cisimlerin ateş tarafından bölünmeye alışılagelmiş maddelerden başka maddelere ayrıştırılmasını sağlayacak bu kabil bir yöntemin bulunup bulunamayacağını nereden bilebiliriz? Ve böylesi bir tahlilin ürünlerinin, bunları veren cisimlerin kurucu ilkeleri olarak neden aynı hakla adlandırılamayacağını göstermek de kolay olmayacaktır; bilhassa kimyacıların cisimlerin tuzları, kükürtleri ve civası diye adlandırmaya alıştıkları maddelerin, onların varsaydığı ve hipotezlerinin gerektirdiği kadar saf ve elementsel olmadığını bundan sonra açıkça ortaya koyacağım düşünüldüğünde. Ve bu husus, kimyacılara daha da rahatça dayatılabilir, çünkü ne Paracelsusçular ne de Helmontçular kendi üstatlarına açıkça haksızlık etmeden bunu reddedebilirler. Zira Helmont, sıradan ateşlerle ayrıştırılamayan cisimleri ayrıştırmadaki büyük kudretinden ötürü bir yerde Cehennem ateşi (Ignis Gehennae) diye adlandırır göründüğü o meşhur sıvıya, Alkahest'e, hem Paracelsus'un hem de kendisinin sahip olduğunu okurlarına birden fazla kez bildirir. Bu sıvıya (ve bunu büyük ölçüde kendi tecrübesine dayanarak) öyle mucizeler atfeder ki, şayet hepsinin doğru olduğunu varsayarsak, servetten ziyade bilgiye o kadar dostumdur ki, Alkahest'in Felsefe Taşının kendisinden bile daha asil ve daha arzulanır bir sır olduğunu düşünürdüm. Bu Evrensel Çözücü hakkında anlatır ki, meşe kömüründen bir parçayı onunla yeterli bir süre hazmettiğinde [digestion], kömür bu yolla, renkleri ve konumlarıyla birbirinden ayrılan iki yeni ve belirgin sıvıya dönüşmüş ve kömürün bütün gövdesi bu sıvılara indirgenmiş, her ikisi de bu tür işlemler için eskisi kadar elverişli kalan o Ölümsüz Çözücüsünden (Menstruum) ayrılabilir durumdaymış. Ve dahası, yazılarının muhtelif yerlerinde bize söyler ki, bu kudretli ve yorulmak bilmez etken sayesinde metalleri, markazitleri, taşları, ne türden olursa olsun bitkisel ve hayvansal cisimleri ve hatta (önce toz haline getirilmiş) camın kendisini, velhasıl dünyadaki her türlü karışık cismi, geride hiçbir tortu ya da ölü kafa (Caput mortuum) bırakmaksızın kendi benzer maddelerine çözebilirdi. Ve nihayet, onun bildirdiklerinden şunu da çıkarabiliriz, bileşik cisimlerden bu delici sıvı vasıtasıyla elde edilebilen homojen maddeler, hem sayı hem de tabiat bakımından, aynı cisimlerin alelade ateşle bölünmeye alışılageldiği maddelerden çoğu kez oldukça farklıydı. Buna dair burada, karışık bir cismin alelade tahlilinde geriye topraksı ve son derece sabit, çoğu zaman da aynı derecede sabit bir tuzla birleşmiş bir maddenin kaldığını bilmemize karşılık, Yazarımızın kendi yoluyla bütün somut varlıkları geride hiçbir ölü kafa bırakmaksızın damıtabildiğini ve dolayısıyla somut varlığın sıradan tahlilde sabit kalacak kısımlarını uçucu kılabildiğini söylemesinden başka bir delil zikretmeme lüzum yoktur. Öyleyse, şayet kimyacılarımız, övünebilecekleri en büyük Spagyristlerden [simyacılardan] biri olduğu teslim edilmekten başka bir şey yapılamayacak bir Şahsın bu resmi ve mükerrer tanıklığını reddetmeyeceklerse, Doğada bileşik cisimleri ateşten daha az şiddetle ve hem daha sahici hem de daha evrensel bir biçimde tahlil edebilecek başka bir etkenin bulunabileceğini inkâr etmemelidirler. Bana gelince, bu vesileyle (bilirsiniz) dostumuz Bay Boyle'un garip bir deney hakkındaki fikri sorulduğunda söylemeyi adet edindiği şu sözü söylemekten kendimi alamam, "Onu görmüş olanın inanmak için, görmemiş olandan daha fazla Sebebi vardır"; yine de Helmont'u, akıl almaz deneylerinin birçoğunda bile (bazı dostlarının ilk kez düşmanları tarafından yayımlandığını iddia ettiği o abartılı Yaraların Manyetik Tedavisi Üzerine risalesini daima hariç tutarım) öyle sadık bir Yazar olarak buldum ki, özellikle bizzat kendi sınamalarına dayanarak aktardığı şeylerde onu yalancı çıkarmayı biraz insafsızca bulurum. Ve gayet muteber görgü tanıklarından bazı şeyler işittim ve kendim de bazı başka şeyler gördüm ki, bunlar devridaim ettirilmiş bir tuzun ya da bir çözücünün (ne olursa olsun), ister madeni, ister hayvani, ister nebati olsun bileşik cisimlerden soyutlanarak onları temkinli bir doğa araştırmacısının kolayca inanabileceğinden çok daha fazla kilitsiz bırakabileceğini öyle kuvvetle gösteriyor ki, Doğanın ve Sanatın Kudretini, seçkin kimyacıların dahi cisimleri tahlil etmek için şimdilik kullanmaya alışık oldukları çözücülerin ve diğer aletlerin kudretiyle ölçmeye, yahut bir çözücünün en azından şu ya da bu somut varlıktan, ateşin herhangi bir derecesi veya uygulanma biçimiyle aynı cisimden elde edilebilecek her şeyden farklı, zahiren benzer bir madde elde edebileceğini inkâr etmeye cesaret edemem. Ve bileşik cisimleri böylesine açan vasıtaların bulunabileceğini kesin bir dille inkâr etmekten bilhassa geri duruyorum, zira beni böyle temkinli konuşmaya sevk eden deneyler arasında, alelade ateşler ve çözücülerle ayrılamayan maddelerden birinin, ayrıştırmayı gerçekleştiren tuzdan herhangi bir şey tuttuğunun görünmediği deneyler de eksik değildi.
Ve burada Eleutherius, (der Carneades) ileri sürdüğüm ilk Düşünceye ait olan sözlerimi tüketmiş olurdum, ancak sunduğum şeylerin öyle iki zahiri itiraza maruz kalacağını öngörüyorum ki, onları incelemeden daha ileriye güvenle adım atamam.
Ve ilkin, bir tür muarızım hemen çıkıp bana, yalnızca ateş marifetiyle bütün bileşik cisimlerden onların tözsel ilkelerini [hypostatical principles] ayırma iddiasında olmadıklarını; gerçi sonradan bileşiğin benzer kısımlarını toplamak için başka cisimler kullansalar da, ateşin bunları bu tür kısımlara ayırmasının yeterli olduğunu söyleyecektir. Nitekim küllerin tuzlu kısımlarını, karıştıkları topraksı kısımlardan toplamak için su kullansalar bile, cisimleri kül haline getirenin ve onların sabit kısımlarını küllerin kendisinden ibaret olduğu tuza ve toprağa indirgeyenin yalnızca ateş olduğu bilinmektedir. İtiraf ederim ki bu itiraz yabana atılır cinsten değildir ve şayet tartıştığım kişilerin bu itirazı öne sürenler değil de, ateşin karışık cisimleri tahlil etmek için sadece evrensel değil, aynı zamanda münasip [Not: adequate] ve kafi bir alet olduğuna bizzat inanan ve başkalarını da buna inandırmak isteyen avam kimyacıları olduğunu söyleyerek yetinmek isteseydim, bu itirazın aleyhime olduğunu kabul etmeksizin büyük ölçüde hak verebilirdim. Zira küllerden sabit tuzu su dökerek çıkarma tatbikatlarına gelince, suyun yalnızca ateşin daha önce topraktan ayırmış olduğu tuzu bir araya getirdiğini öne sürmek pek aşikardır; tıpkı bir eleğin buğdayı daha fazla kırmayıp, tanecikleri daha önce unun içinde karmakarışık halde bulunan has un ile kepeği sadece iki ayrı yığın halinde bir araya getirmesi gibi. Dediğim gibi bunu öne sürebilir ve böylece kendimi öne sürülen bu itirazı daha fazla dikkate alma külfetinden kurtarabilirdim. Fakat ele alınan meseleyi aydınlatmak için bana sağlayabileceği fırsatı kaçırmamak adına, mevcut incelememi ilgilendirdiği ölçüde bunu kısaca değerlendirmeye razıyım.
Şu halde daha önce cevaplanmış olanı tekrarlamamak için, ayrıca derim ki, her ne kadar ateş bütün işini bitirdikten sonra, suyun tahlili gerçekleştirmek için ateşle birlikte tesir etmediği durumlarda, kimyacıların özütlemelerini berrak su ile yapmalarına izin verecek kadar nazik bir hasım olsam da; bu izni sadece suyun, tahlil edilen cisimde daha önce tek başına ateşin açığa çıkardığı tuzlu parçacıkları yıkayıp çıkardığı varsayımı üzerine verdiğimden, bu tavizin çözdükleri şeye bir şeyler katabilecek diğer sıvılara ve hatta az evvel zikredilenlerden başka durumlara teşmil edilmesi makul olmayacaktır. Birazdan yeri geldiğinde kullanana dek bu sınırlamayı hatırınızda tutmanızı rica ederim. Ve bunlar bu şekilde peşinen belirtildikten sonra, şu hususları gözlemlemeye geçeceğim,
İlki, önceki bahiste öne sürdüğüm örneklerin birçoğu öyle mahiyettedir ki ele aldığımız itiraz bunlara hiçbir şekilde tesir etmez. Zira ateş, suyun yardımı olsun ya da olmasın, ne altından ne gümüşten ne civadan ne de yukarıda anılan diğer katılaşmış cisimlerin bazılarından üç ilkeden herhangi birini ayıramaz.
Buradan çıkarabiliriz ki ateş bütün karışık cisimlerin evrensel bir tahlilcisi değildir; zira kimyacıların kendilerini en çok meşgul ettikleri metaller ve mineraller arasında, ateşle tahlil edebildikleri, dahası tözsel ilkelerinden herhangi birini dahi şüpheye yer bırakmayacak şekilde ayırabildikleri neredeyse hiçbir şey görünmemektedir; bu da hem varsayımlarına hem de iddialarına hiç de küçük olmayan bir gölge düşürüyor gibi görünebilir.
İtiraza rağmen şu da doğru kalacaktır ki, bileşik bir cisimden, kimyacıların üç ilkeleri (bazılarının kısaca adlandırdığı gibi tria prima) arasında saymaktan çekinmedikleri maddeler kadar mütecanis [Not: Homogeneous] maddeleri ayırmak için ateşle yapılan mutat tahlilden başka yollar da bulunabilir.
Ve görülmektedir ki, münasip ilaveler vasıtasıyla, yalnızca ateşin tek başına ayıramayacağı maddeler ateşin yardımıyla ayrılabilmektedir; antimon kükürdü buna şahittir.
Son olarak şunu belirtmeliyim ki cisimlerin ayrıştırılmasında ateşin başvurulması gereken araçlardan yalnızca biri olduğu görüldüğüne göre, iki şeyi yapma serbestisini haklı olarak talep edebiliriz. Zira bir cisimden bir kükürt ya da bir tuz elde etmek için ateşle birlikte ne zaman bir çözücü [*menstruum*] yahut başka bir katkı maddesi kullanılsa, söz konusu çözücünün onun vasıtasıyla elde edilen ilkeyi ayırmaya yalnızca yardım mı ettiğini, yoksa üzerinde çalışılan cismin parçalarıyla çözücünün parçaları arasında bir birleşme meydana gelip gelmediğini ve böylece ortaya çıkan somut varlığın her ikisinin birleşiminden hasıl olduğunun kabul edilip edilemeyeceğini inceleme serbestisini pekala kullanabiliriz. Ayrıca, bu tür katkı maddelerinin yardımıyla ayrıştırılan herhangi bir maddenin, üç ilkeden [*tria prima*] biri sayılmasının ne ölçüde doğru olduğunu düşünmemiz de caiz olacaktır; zira aynı karışık cisim, bir tür muameleyle, katkı maddelerinin tabiatına ve üzerindeki çalışma yöntemine bağlı olarak, başka katkı maddeleri ve başka bir yöntemle elde edilebilecek olanlardan farklı maddeler vermeye sevk edilebilir. Hatta, daha önce size tartar hakkında anlattıklarımdan da anlaşılabileceği üzere, bu katkı maddeleri elde edilen cismin bileşimine birer kurucu unsur olarak katılmasalar da, yalnızca ateşin somut varlık üzerindeki işleyişini çeşitlendirseler ve o somut varlık tek başına ateş tarafından, karşılaştığım simyacıların elementlerin sayısı olarak bize öğrettiği miktar kadar çok sayıda farklı maddeye bölünebilse dahi, somut bir varlığın katkı maddeleri olmaksızın ateş tarafından bölünebileceği maddelerin herhangi birinden farklı maddeler verebilir.
Ve bazı simyacıların öne sürmesi muhtemel itiraza dair bu kadarını söyledikten sonra (der Karneades), şimdi ateşin cisimleri asıl ayrıştırıcı olduğunu kanıtlamak için onun Aristoteles tarafından verilen ve genel kabul gören tanımının, yani benzeşen şeyleri bir araya getirmek ve farklı tabiatta olanları ayırmak anlamına gelen *Congregare Homogenea, & Heterogenea Segregare* olduğunu iddia edecek olan muhtelif Meşşailerin güvenle ileri süreceklerini öngördüğüm savı incelemeliyim. Buna cevabım şudur, bu etkinin genel olarak zannedildiği kadar ısıya özgü olmaktan çok uzak olduğudur; zira öyle görünmektedir ki ısının gerçek ve asli vasfı, suyun kaynamasında, cıvanın damıtılmasında veya parçaları benzersiz olmayan (en azından o ısı derecesinde öyle görünmeyen) cisimlerin ateşin etkisine maruz bırakılmasında görüldüğü gibi, cisimlerin parçalarının türdeş ya da türdeş olmayan niteliklerine bakılmaksızın onları harekete geçirmek ve böylece ayrıştırıp ufak parçacıklara bölmektir. Bu durumlarda ateşin yapabileceği tek şey, yoğunlaşma yoluyla eski hallerine dönmelerinin de kanıtladığı üzere, cismi birbiriyle ve cismin bütünüyle [*totum*] aynı tabiatta olan pek ufak parçalara ayırmaktır. Ateş en çok *Congregare Homogenea, & Segregare Heterogenea* yapar göründüğünde dahi bu etkiyi ancak arızi olarak meydana getirir; zira ateş yalnızca cisimlerin türdeş olmayan parçalarını tek bir ortak form altında bir arada tutan bağı çözer veya daha doğrusu çatıyı ya da yapıyı darmadağın eder; bu çözülme üzerine karışımın bileşeni olan parçacıklar, serbest kalıp özgürleşerek, doğal olarak ve çoğu zaman ateşin hiçbir etkisi olmaksızın her biri kendi benzeriyle birleşir veya daha ziyade (ister doğal olsun ister ateşin tesiriyle sonradan kazanılmış olsun) muhtelif ağırlık ve hafiflik, sabitlik veya uçuculuk derecelerinin kendilerine tayin ettiği yerleri alırlar.
Böylece (örneğin) insan kanının damıtılmasında, ateş önce cismin bağını [*nexus*] veya harcını çözmeye başlar; ardından en uçucu ve özütlenmesi en kolay olan su, ya ateş atomları tarafından ya da ateşin onları içine soktuğu çalkantı vasıtasıyla önce yukarı taşınır, ta ki kendisini yukarı taşıyan şey tarafından terk edilene dek; bu noktada kendi ağırlığı onu alıcı kabın içine doğru batırır. Fakat tüm bu esnada somut varlığın diğer ilkeleri ayrılmadan kalır ve daha sabit elementlerinin ayrışmasını sağlamak için daha güçlü bir ısı derecesi gerekir; bu nedenle ateş artırılmalıdır; böylece uçucu tuz ve ruh öte yana geçer, zira bunlar farklı ilkeler olduklarına inanılsa ve gerçekten farklı kıvamlarda olsalar da neredeyse eşit derecede uçucudurlar. Onların ardından, daha az firari olduğundan yağ gelir ve arkasında toprağı ve alkalisi [*alcali*] bırakır; bunlar eşit derecede sabit olduklarından, okulların tüm tanımlarına rağmen ateş onları birbirinden ayırmaz. Ve eğer kızgın bir kilden veya demirden imbik içine damıtılacak maddeyi atarsanız, benim de sıkça gözlemlediğim gibi, baskın ateşin tüm uçucu elementleri tek bir duman halinde karmaşık biçimde yukarı taşıyacağını görebilirsiniz; bunlar daha sonra alıcı kapta ya ağırlık derecelerine göre ya da kendi dokularının gereğine göre yerlerini alacaklardır; tuz çoğunlukla kenarlara ve üste yapışır, balgam da büyük damlalar halinde oraya tutunur, yağ ve ruh ise ağırlıklarının onları yüzdürmesine ya da batırmasına göre birbirinin altında veya üstünde yerleşir. Zira dikkate değerdir ki yağ yahut sıvı kükürt bu ateşli ayrıştırmayla [*analysis*] ayrılan elementlerden biri olsa da, diğer uçucu ilkelerin parçacıklarını arızi olarak birleştiren ısı, bunun üzerinde her zaman aynı etkiyi göstermez; çünkü biri diğerinin yüzdüğü ruhun dibine batan iki yağ veren muhtelif cisimler mevcuttur; nitekim bunu hala yanımda bulunan aynı geyik kanından elde edilmiş bazı yağlarda size gösterebilirim. Hatta aynı insan kanı partisinden özenle elde edilmiş iki yağ gösterebilirim ki bunlar yalnızca renk bakımından aşırı derecede farklı olmakla kalmaz, birbirine karışmaksızın biri diğerinin üzerinde yüzer ve çalkalanarak birbirine karıştırılsalar dahi kendiliklerinden yeniden ayrışırlar.
Ateşin, bu ikisinden biri saf bir unsuri tabiat olmaktan ne kadar uzak olursa olsun, sırf parçalarından bazılarının daha sabit ve bazılarının daha uçucu olması sebebiyle cisimleri çoğu zaman ayrıştırdığı, insanların odunun yanışına dikkat etmesi halinde gayet açık bir hakikattir; zira ateş, odunu duman ve küle dağıtır. Nitekim külün, herkesin kabul ettiği üzere, toprak ve tuz gibi birbirine böylesine benzemeyen iki cisimden meydana gelmesi bir yana, bacalarımıza yapışan ise dönüşen duman da hem tuz ve yağ, hem de ruh ve toprak (ve bir miktar da balgam) ihtiva ettiğini gösterir; bunların hepsi, kendilerini yukarı doğru zorlayan o ateş derecesine karşı neredeyse eşit derecede uçucu olduklarından (ki belki de daha uçucu parçalar, ateşin tazyikiyle birlikte, tıpkı kendisiyle harmanlanmış nişadır ile süblimleştirilen tatlılaştırılmış colcothar [demir aşıboyası] ile sıklıkla tecrübe ettiğim üzere, daha sabit parçaların yukarı taşınmasına yardım eder), birlikte yukarı taşınırlar; fakat daha sonra, muntazam derecelenmesi uçuculuklarındaki farklılığın açığa çıkmasına imkan veren başka ateş dereceleriyle birbirinden ayrılabilirler. Bundan başka, tek bir kütle halinde birleşmiş farklı cisimlerin her ikisi de yeterince sabitse, ateş kovulacak veya yukarı taşınacak kadar uçucu hiçbir parça bulamaz ve hiçbir ayrıştırma yapmaz; bu durum, ergitilerek birleştirilmiş gümüş ve altın karışımında görülebilir; bu karışımı oluşturan metaller (gümüşün ya da altının baskınlığına göre) Aqua Fortis [kezzap] veya Aqua Regis [kral suyu] ile kolayca birbirinden ayrılabilir, fakat tek başına ateş içinde, ne kadar şiddetli olursa olsun, metaller ayrılmadan kalır; ateş cismi sadece daha küçük parçacıklara böler (ki bunların küçüklüğü akışkanlıklarından anlaşılabilir) ve bu parçacıklarda gerek ateşin küçük ve çevik atomları, gerekse kaplara vurduğu o sert ve sayısız darbeler, unsuri ilkelerin hiçbir şekilde tecridi olmaksızın, sükuneti ve sürekliliği engeller. Dahası, ateş bazen farklı tabiatlardaki cisimleri ayrıştırmaktan ziyade birleştirir; yeter ki bunlar neredeyse benzer bir sabitlikte olsun ve parçalarının şeklinde bir kaynaşma yatkınlığı bulunsun; nitekim bunu pek çok yakının, merhemin vesaire yapılışında görürüz. İki kısım temiz pirinç ile bir kısım saf bakırın birlikte eritilmesiyle yapılan o madeni karışımlarda da bu böyledir; bazı mahir zanaatkarlar bunlardan (altın ve gümüş işleri için), bakmaktan bazen büyük haz aldığım öyle ince modeller dökerler ki. Bazen de ateş tarafından karıştırılan cisimler, sabitlik ve uçuculuk bakımından yeterince farklı oldukları halde, ateşin ilk işlemiyle öyle bir birleşirler ki, ateşin kendisi daha sonra bunları neredeyse hiç ayıramaz, yalnızca toz haline getirebilir; buna dair bir misal bize, süblimeyi yapmakta kullanılan zaç yağı, deniz tuzu ve bazen de güherçilenin tuzlu parçacıklarının, önce süblimeyi yapmak, sonra da onu tatlılaştırmak için istifade edilen cıva parçacıklarıyla öyle kaynaştığı ve tuzlu ile madeni kısımların peş peşe yapılan birçok süblimleştirmede sanki hepsi tek bir cisimmişçesine birlikte yükseldiği alelade Mercurius Dulcis [tatlı cıva] hazırlanışında sunulur. Hatta bazen ateş, bir cismin farklı unsurlarını ayırmamakla kalmaz, onları tabiatın kendisinin bile daha az çözünür birleşimleri nadiren yaptığı, hatta belki de hiç yapmadığı kadar sıkı bir surette birleştirir. Zira ateş, son derece ve neredeyse eşit ölçüde sabit bazı cisimlerle karşılaştığında, bir ayrıştırma yapmak yerine, öyle sıkı bir birleşme meydana getirir ki, tek başına kendisi dahi bunu çözmekten aciz kalır; tıpkı alkalileşmiş bir tuz ile küllerin topraksı kalıntısının saf kumla kaynaştırılıp camlaşma yoluyla, ateşin en büyük şiddetiyle dahi alay eden kalıcı tek bir cisim (yani kaba ya da yeşilimsi türden cam) haline geldiğinde gördüğümüz gibi; ateş onun bileşenlerini evlendirmeye muktedir olsa da, onları boşamaya muktedir değildir. İçinde gümüş bulunan ve bilhassa uzunca bir süre çok şiddetli bir ateşe maruz bırakılan kilden bir potadan aşağı doğru aktığını gördüğüm bazı cam parçalarını size gösterebilirim. Metallerin ergitilmesiyle çokça uğraşan bazı kimseler de bana, ocaklarında bir potanın büyük bir kısmının eriyip cama dönüşmesinin pek de şaşılacak bir şey olmadığını bildirirler. Hatırlıyorum da, bol miktarda odun kömürü yardımıyla (zira maden kömürünün yeterince güçlü bir alev vermeyeceğini iddia ederler) cevherden büyük miktarlarda demir ergitilirken, suyla döndürülen büyük çarkların işlettiği devasa körüklerin alevlendirdiği ateşin akıl almaz şiddetiyle, ateşe maruz kalan maddelerin bir kısmının ayrıştırılmak yerine eriyip koyu renkli, katı ve çok ağır bir cama dönüştüğünü ve bunun öyle büyük bir miktarda olduğunu gözlemlemiştim ki, bazı yerlerde bu tür demir ocaklarının yakınındaki ana yolların dahi taş ve çakıl yerine bu tür cam kütlesi yığınlarıyla onarıldığını gördüm. Ayrıca, bizzat bazı ateş taşı türlerinin, çok kuvvetli ve uzun süreli ateşlere maruz kaldığı fırınlarda kullanıldığında, bütün sabit parçalarının ateş tarafından öyle bir işlendiğini ve tamamen camlaştığını da müşahede ettim; bunu, ondan gayet büyük, kusursuz ve şeffaf cam parçaları kopararak bizzat tecrübe ettim. Ey Eleutherius, zıt niteliği olan soğuğa dair verilmesi ve kabul görmesi adet olmuş o tanımdan, yani vazifesinin tam Homogenea, quam Heterogenea congregare [hem türdeş olanları, hem de farklı türden olanları bir araya getirmek] olduğu öğretisinden hareketle, ısının tartışılan tanımının ispatlanabileceğini düşünmeyesiniz diye, bu tanımın da şüpheden uzak olmadığını size arz etmeme müsaade ediniz; zira bir mantıkçının, sırf mantıkçı sıfatıyla buna getirebileceği itirazları bir yana bıraksam dahi, soğuğun hakiki bir mahsulü olduğu varsayılan heterojen cisimlerin birleşmesinin her soğukluk derecesinde gerçekleşmediğini mülahaza etmekteyim. Zira sözgelimi sağlıklı insanların idrarında, sıvı bir süre dinlenmeye bırakıldığında, soğuğun ince kısmı dibe çöken ve orada donuklaşan kaba kısımdan ayırdığını görürüz; oysa idrar kabı ılık tutulursa bu kısımlar hemen tekrar birbirine karışır ve sıvının tamamı eskisi gibi şeffaf hale gelir. Buzlanma yoluyla odun, saman, toz, su vesair maddelerin tek bir buz kütlesi halinde birleştiği varsayıldığında da, soğuk bu cisimlerin hiçbir hakiki birleşimine veya (tabir caizse) kaynaşmasına yol açmaz; yalnızca sıvının sulu kısımlarını dondurarak buz haline getirir ve o sıvıda tesadüfen bulunan diğer cisimler de onun içinde donup kalır, fakat hakikatte birleşmiş olmazlar. Nitekim altın, gümüş ve bakır sikkelerden oluşan bir para yığınını ya da donmaya elverişli sulu nemden yoksun, farklı tabiatlardaki diğer herhangi bir cismi ne kadar şiddetli olursa olsun bir soğuğa maruz bırakırsak, bu farklı cisimlerin bu yolla ne sıkılaştığını ne de birbirleriyle birleştiğini görürüz; hatta bizzat sıvıların kendisinde dahi incelemekte olduğumuz tanımı sorgulamamıza yol açan tezahürler buluruz. Şayet bu kabil hususlarda Paracelsus'un otoritesi kafi bir delil sayılacak olsaydı, onun şarabın özünün donma yardımıyla balgamdan ve adi kısımdan ayrılabileceğini öğrettiği o ameliyesine burada dikkat çekebilirdim; hem Paracelsusçular hem de diğer bazı yazarlar (ki bazılarının bunu bizzat okumadığı anlaşılmaktadır) bu ameliyeye çok büyük bir ağırlık verdikleri için, yazarın kendi kelimeleriyle bütün bu pasajı, geçenlerde Archidoxis adlı eserinin altıncı kitabında bulduğum ve bir hülasası hala üzerimde bulunan şekliyle size aktaracağım; aynen şöyle demektedir: De Vino sciendum est, faecem phlegmaque ejus esse Mineram, & Vini substantiam esse corpus in quo conservatur Essentia, prout auri in auro latet Essentia. Juxta quod Practicam nobis ad Memoriam ponimus, ut non obliviscamur, ad hunc modum: Recipe Vinum vetustissimum & optimum quod habere poteris, calore saporeque ad placitum, hoc in vas vitreum infundas ut tertiam ejus partem impleat, & sigillo Hermetis occlusum in equino ventre mensibus quatuor, & in continuato calore teneatur qui non deficiat. Quo peracto, Hyeme cum frigus & gelu maxime saeviunt, his per mensem exponatur ut congeletur. Ad hunc modum frigus vini spiritum una cum ejus substantia protrudit in vini centrum, ac separat a phlegmate: Congelatum abjice, quod vero congelatum non est, id Spiritum cum substantia esse judicato. Hunc in Pelicanum positum in arenae digestione non adeo calida per aliquod tempus manere finito; Postmodum eximito vini Magisterium, de quo locuti sumus. [Not: Şarap hakkında bilinmelidir ki, onun tortusu ve balgamı madenidir ve şarabın cevheri, altının özü altında nasıl gizliyse, özün de içinde muhafaza edildiği cisimdir. Buna binaen, unutmamak için tatbikatı şu şekilde hafızamıza kaydederiz: Elde edebileceğin en eski ve en iyi şaraptan, sıcaklığı ve tadı arzuna göre olanından al; bunu, kabın üçte birini dolduracak şekilde cam bir kaba dök ve Hermes'in mührüyle kapatılmış olarak dört ay boyunca at karnında, hiç eksilmeyen sürekli bir sıcaklıkta tutulsun. Bu tamamlandıktan sonra, kışın soğuk ve ayazın en şiddetli olduğu vakitte, donması için bir ay boyunca bunlara maruz bırakılsın. Bu suretle soğuk, şarabın ruhunu cevheriyle birlikte şarabın merkezine iter ve balgamdan ayırır: Donmuş olanı at, donmamış olanın ise cevheriyle birlikte Ruh olduğuna hükmet. Bunu bir pelikan kabına koyarak, pek sıcak olmayan kum banyosu sindiriminde bir müddet kalmaya bırak; akabinde, hakkında bahsettiğimiz şarap magisterium'unu [cevherini] çıkar.]
Fakat Eleutherius, bu işleme fazla bel bağlamaya cesaret edemiyorum; çünkü doğru olsa bile, bu memlekette en iyi şarap üzerinde pek seyrek uygulanabileceğini gördüm. Zira bu kış fevkalade soğuk geçmiş olmasına rağmen, kalıcı karların eşlik ettiği çok şiddetli donlarda bile, sek şarabıyla dolu ince bir şişeyi hiçbir şekilde donduramadım; kar ve tuzla dahi yüzeyinden biraz fazlasını dondurabilmiştim. Sanırım Eleutherius, sıvıları dondurma gücüne sahip her soğukluk derecesi, onların sulu ve ruhlu kısımlarını birbirinden ayırarak (eğer öyle adlandırabilirsem) böylesi bir tahlil yapmaya muktedir değildir; nitekim kırmızı şarabı, idrarı ve sütü kimi zaman, sık olmasa da, ayrı ayrı dondurdum ama beklenen ayrışmayı gözlemleyemedim. Kuzey Kutup Dairesi yakınlarındaki Nova Zembla denilen o buzlu bölgede kışlamak zorunda kalan Hollandalılar da, aşağıda göreceğimiz üzere, kasım ortalarında donmuş biralarında kısımların ayrıştığını anlatsalar da, bunu takip eden aralık ayında sek şaraplarının donmasına dair yalnızca şu kaydı düşerler: "Evet, o denli sıcak olan sek şarabımız bile çok sert donmuştu; öyle ki her birimiz kendi payını alacağı vakit ateşte eritmek zorunda kalıyorduk; bunu iki günde bir, adam başı yaklaşık yarım pint paylaşıyorduk ve kendimizi bununla ayakta tutmak mecburiyetindeydik." Bu sözlerle, sek şaraplarının don etkisiyle, daha önce biralarında olduğu gibi, farklı maddelere ayrıldığını ima etmemektedirler. Bütün bunlara rağmen Eleutherius, soğuğun dahi bazen "benzerleri bir araya getirip, farklı olanları ayırabildiğini" [Congregare Homogenea, & Heterogenea Segregare] göstermenin mümkün olduğunu varsay. Bunu açıklamak için sana şunu söyleyebilirim: Bir defasında, kükürtlü ve ruhlu kısımları bol olan bir bitkiyi bilhassa temiz suda kaynattım ve bu kaynatılmış sıvıyı son derece ayazlı bir gecede keskin bir kuzey rüzgarına maruz bıraktığımda, ertesi sabaha kadar daha sulu kısımlarının buza dönüştüğünü gördüm. O sırada tahmin ettiğim üzere, daha hareketli ve ruhlu kısımlar, kendilerini kuşatan düşmandan ellerinden geldiğince kaçınmak için bu buzun en iç kısmına doğru çekilmiş, orada donmadan, koyu renkli bir sıvı halinde kendilerini korumuşlardı. Sulu ve ruhlu kısımlar kaynatma esnasında öylesine hafif bir şekilde (birleşmekten ziyade) harmanlanmıştı ki, idrarın veya şarabın kısımlarını birbirinden ayırmaya yetmeyecek bir soğukluk derecesiyle kolayca ayrılabilmişlerdi; oysa tecrübenin bana bildirdiği üzere, idrar ve şarabın kısımları mayalanma veya sindirim yoluyla birbirleriyle çok daha sıkı bir surette kaynaşmaya alışıktır. Fakat Eleutherius, bu deney üzerinde ısrarla durmayacağımı daha önce çıtlatmıştım; yalnızca bunu bir kez yaptığım için onda yanılmış olabileceğimden değil, aynı zamanda (ve bilhassa) Nova Zembla'da kışlayan adı geçen Hollandalılar tarafından istemeden de olsa gerçekleştirilen, aşırı soğuğun o çok daha eksiksiz ve belirgin ayrıştırıcı gücüne dair deney yüzünden. Seyahatlerinin anlatısı pek nadir bulunan bir kitap olduğundan, bu metnin İngilizceye çevrilmiş halinden çıkarttırdığım şekliyle, mevcut konumuzla ilgili o kayda değer kısmını sana aktarmam yerinde olacaktır:
"1596 yılında Amsterdam'dan gönderilen Gerard de Veer, John Cornelyson ve diğerleri, elverişsiz hava şartları yüzünden Nova Zembla'da, Buz Limanı yakınlarında kışlamak zorunda kaldılar; ekimin on üçüncüsünde (der anlatı) üçümüz gemiye gidip bir kızağa bira yükledik; fakat yükledikten sonra onunla evimize gitmeyi düşünürken, aniden öyle bir rüzgar, öyle büyük bir fırtına ve soğuk çıktı ki, dışarıda kalmaya takatimiz yetmediğinden yeniden gemiye girmek zorunda kaldık; birayı da tekrar gemiye alamayıp kızağın üzerinde, dışarıda bırakmak mecburiyetinde kaldık. On dördüncü gün gemiden çıktığımızda, bira fıçısının kızağın üzerinde durduğunu gördük, fakat baş kısımlarından sımsıkı donmuştu; yine de şiddetli soğuk sebebiyle, dışarı sızan bira fıçının yan tarafında sanki oraya tutkallanmış gibi kaskatı donmuştu. Onu o halde evimize çektik, fıçıyı diktik ve içtik; fakat önce birayı eritmek zorunda kaldık, zira fıçıda donmamış bira neredeyse hiç yoktu; lakin biranın kuvveti donmamış olan o koyu mayada kalmıştı, öyle ki tek başına içilemeyecek kadar sertti ve donmuş olan kısım su gibiydi; eridikten sonra ikisini birbiriyle karıştırdık ve öyle içtik; fakat ne kuvveti vardı ne de tadı."
Bu vesileyle şunu da hatırlıyorum, geçen çok sert kışta, diğer sıvıların yanı sıra orta sertlikte bir birayı da cam kaplar içinde kar ve tuzla kasten dondurmaya çalıştığımda, kabın boynundan yoğun bir maddenin dışarı çıktığını gözlemlemiştim. Bu madde, görünüşe göre donmaya karşı sıvının geri kalanından (ki onun buza dönüştüğünü gördüm) çok daha dayanıklıydı; rengi ve kıvamıyla da açıkça [Not: manifestli] bira mayası gibi görünüyordu. İtiraf edeyim ki buna biraz şaşırdım, çünkü biranın tadından içilmeyecek kadar taze olduğunu fark etmemiştim, soruşturduğumda da böyle bir şey öğrenmemiştim. Hollandalıların anlattıklarını, bir süre önce yakın bir arkadaşımın başına gelenlerle de doğrulayabilirim. Kendisi, Hollanda'da (o sırada orada ikamet ediyordu) kendi içeceği için biraz bira ya da ale mayaladığını, geçen çetin kışın ayazının içeceği dondurarak buza ve az miktarda çok sert ve ruhlu bir sıvıya dönüştürdüğünü söyleyerek bana dert yanmıştı. Fakat sizi soğuk bahsiyle daha fazla meşgul etmemeliyim; zira yalnızca doğrudan mevcut uğraşıma ait olmayan bir konunun içinde yolumu kaybettiğimi düşünmenizden değil, aynı zamanda öne sürdüğüm ilk mülahaza üzerinde gereğinden fazla durmuş olmamdan ötürü de böyledir. Gerçi bu o kadar büyük bir paradoks gibi görünmektedir ki, kuru bir saçmalık sayılmasını önlemek için çok şey söylememi gerektirir gibi duruyordu; yine de kimyacılarımızın ve Aristotelesçilerin ortak varsayımını şüpheye açık hale getirmeyi üstlendiğime göre, bu görevi artık sonraki mülahazalarıma geçebilecek ve üzerlerinde ilki kadar durmayacak şekilde yerine getirdiğimi umuyorum.
KUŞKUCU KİMYACI
İkinci Kısım
Dikkat edilmesini arzu ettiğim İkinci Mülahaza şudur, ateşin yardımıyla bir cisimden ayrıştırılan, görünüşte benzer ya da farklı her maddenin, o cisimde onun bir ilkesi ya da elementi olarak önceden var olduğu fikri, hem kimyacıların hem de Aristotelesçilerin düşünmeye alıştıkları kadar kesin değildir.
Bu paradoksu gerekenden daha büyük hale getirmemek adına, onu savunmaya geçmeden önce bu önermenin ne anlama geldiğini kısaca açıklayacağım.
Ateş vasıtasıyla bir cisimden, onda maddeten önceden var olmayan herhangi bir şeyin ayrılabileceğini kastetmediğime kolayca inanacağınızı sanıyorum; zira sırf doğal faillerin ve dolayısıyla ateşin, tek bir madde atomunu bile yeniden üretmesi güçlerini fersah fersah aşar; onlar maddeyi yaratamaz, sadece biçimlendirip değiştirebilirler. Bu o kadar bariz bir hakikattir ki, filozofların neredeyse bütün fırkaları madde üretme gücünü ikincil nedenlere tanımamıştır; Epikurosçular ve diğer bazıları bizzat kendi tanrıları için de aynısını yapmıştır.
Bu önerme, ateşe maruz bırakılmadan önce bazılarının tuzla, bazılarınınsa kükürtle bolca yüklü olduğuna dair bize çeşitli kanıtlar sunan somut cisimler bulunduğundan, karma bir cisimden ateş vasıtasıyla elde edilen bazı şeylerin, o cisimde sırf maddeten var olmaktan daha öte bir şekilde bulunmuş olabileceğini de kesin bir dille reddetmez. Zira ateşe maruz bırakılan karma bir cisimden elde edilen muhtelif şeylerin daha önce onun bileşenleri arasında yer almadığı gösterilebilirse, bu şimdilik işimizi görecektir; çünkü bu gösterilebilirse, kimyacıların, var olup olmadığından bile şüphe duyulabilecek maddelerin yalnızca ateşle ayrıştırılmış cisimlerin temel bileşenleri olduğu sonucuna kesin ve evrensel bir biçimde varmakla kendilerini ve başkalarını aldattıklarından şüphelenmek gayet makul olacaktır; en azından bu şüpheyi gidermek için çözümlemeden çıkarılandan başka bir kanıt getirilene kadar.
O halde izah ettiğim bu önermeyle kastettiğim şudur, ateşin dağıttığı somut bir cisimden elde edilebilen farklı maddelerin, çözümleme bittiğinde onları içinde bulduğumuz biçimde (en azından zerreleri bakımından) cisimde önceden var olup olmadığı, ateşin yalnızca bir ilkenin cisimciklerini daha önce harmanlandıkları diğer ilkeninkilerden ayırıp kurtarmaktan başka bir şey yapıp yapmadığı, hiçbir saçmalığa düşülmeksizin sorgulanabilir.
Önermemi bu şekilde açıkladıktan sonra, onu kanıtlamak için iki şey yapmaya çalışacağım, bunlardan ilki, kimyacıların ilke dediği bu tür maddelerin (kendi tabirleriyle) yeniden [*de novo*] üretilebileceğini göstermektir. Diğeri ise, az önce izah edilen anlamda, önceden içlerinde var olmayan bu tür maddelerin bazı karma cisimlerden ateş yoluyla fiilen elde edilebileceğini muhtemel kılmaktır.
Bunların ilkiyle başlayacak olursak, bileşik cisimlerin birbirlerinden yalnızca küçük parçalarının büyüklüğü, şekli, hareketi ve düzenlenişinden ileri gelen muhtelif dokular bakımından ayrıldığı ihtimal dahilinde olduğu kadar doğruysa, evrensel maddenin tek ve aynı parçasının, çeşitli başkalaşımlar ve örüntüler vasıtasıyla bazen kükürtlü, bazen de topraksı yahut sulu bir cisim adını almaya hak kazanabileceğini düşünmenin akıl dışı olmayacağı kanaatindeyim. Bunu daha geniş biçimde açıklayabilirdim, fakat dostumuz Bay Boyle bize nitelikler hakkında bir şeyler vadetti; şimdi seve seve kendisine bıraktığım bu konunun, hiç şüphem yok ki, onun tarafından etraflıca inceleneceğini biliyorum. Bu sebeple, az önce dile getirdiklerimi desteklemek üzere şimdi öne süreceğim şeyler, birkaç yıl önce yapılmış deneylerden çıkarılacaktır. Tasarladığım mahiyette bir deneme için araya giren bazı aksilikler yüzünden yılın en uygun vaktini kaçırmak zorunda kalmasaydım, bunlardan ilki çok daha kayda değer olacaktı; zira o sırada zaten iki aylık olması gereken bir deneye ancak mayıs ortasında başlayabildim [Not: the]. Yine de olduğu kadarıyla, bu deneye dair anlatıyı size sunmak belki de yersiz olmayacaktır. Az önce zikredilen vakitte, bizzat hazır bulunmam acil işler sebebiyle engellendiğinden, bahçıvanıma uygun miktarda iyi bir toprağı kazıp çıkarmasını, fırında iyice kurutmasını, tartmasını, toprak bir çömleğe koyup neredeyse zeminle bir hizaya getirmesini ve içine, hızlı büyüyen bir Hint kabağı türü olan sukabağının daha önce bu amaçla benden aldığı seçme bir tohumunu ekmesini emrettim; bu tohumu yalnızca yağmur yahut kaynak suyuyla sulamasını tembihledim. İşlerim onu ziyaret etmeme elverdiğinde, mevsimsiz ekilmiş olmasına rağmen ne kadar hızlı büyüdüğünü zevkle müşahede ettim; fakat yaklaşan kış, onun gereken ve alışılageldik büyüklüğüne yaklaşmasını bile engelledi (çünkü aynı sonbaharda bahçemde, ölçtüğümde çevreleri belim kadar kalın olan bu türden kimi bitkiler bulmuştum) ve onu söktürmeme yol açtı. Bu işlem ekim ortasında aynı bahçıvan tarafından dikkatle yerine getirildi; kendisi bir süre sonra bana buna dair şu hesabı bildirdi: "Kabağı sapı ve yapraklarıyla birlikte tarttım, hepsi bir çeyrek eksikle üç libre geldi; sonra toprağı alıp evvelki gibi fırınladım ve ilk baştakiyle tastamam aynı ağırlıkta buldum, bu da bana onu kafi derecede kurutamadığımı düşündürdü; ardından ekmekler çıkarıldıktan sonra onu iki kez daha fırına verdim ve ikinci defa tarttım, fakat neredeyse hiç eksilmediğini gördüm."
Fakat seninle açıkça konuşmak gerekirse Eleutherius, bu yaz yapılan ve toprağın çok daha fazla eksilmiş göründüğü bu türden bir başka deneyin neticesini de senden saklamamalıyım, nitekim aynı bahçıvanın geçenlerde bana gönderdiği şu satırlarda bu durum açıkça görülebilir, "Hıyarlarınız hakkında size bilgi vermek gerekirse, oldukça güzel iki adet ürün elde ettim, ağırlıkları on buçuk libredir, kökleriyle birlikte dalları ise iki ons eksikle dört libre gelmiştir, bunları tarttıktan sonra toprağı alıp bir fırında birkaç küçük toprak kap içinde pişirdim, bunu yaptıktan sonra toprağın önceki haline kıyasla bir buçuk libre eksildiğini gördüm, yine de toprağın kurumamış olabileceğinden şüphelenerek tatmin olmadım, onu (ekmekler çıkarıldıktan sonra) ikinci kez fırına sürdüm ve çıkarıp tarttığımda yine aynı ağırlıkta olduğunu gördüm, bu yüzden toprakta hiç nem kalmadığını tahmin ediyorum. Eksik olan o bir buçuk librenin de hıyar tarafından çekildiğini sanmıyorum, bilakis onun büyük bir kısmı işleme esnasında toz ve benzeri şekillerde ziyan olup gitmiştir, (siz isteme ihtimalinize karşı hıyarlar ayrı bir yerde muhafaza edilmektedir)." Yine de bu denemede Eleutherius, her ne kadar toprağın bir kısmı, daha doğrusu toprağın barındırdığı çözünebilir tuz ziyan olmuşsa da, bitkinin ana gövdesinin dönüşüme uğramış sudan meydana geldiği görülmektedir. Ve şunu da ekleyebilirim ki, iri bal kabağına dair daha önce bahsi geçen deneyi bir yıl sonra tekrarlattım, bu o denli büyük bir muvaffakiyetle neticelendi ki, hafızam beni çok yanıltmıyorsa, evvelce yaptığım her deneyi fersah fersah aşmakla kalmadı, savunduğum tezi de şaşılacak derecede doğrular göründü, gerçi (bahçıvanımın ayrıntılara dair bana yazdığı müstakil raporu maalesef kaybettiğimden) bunların üzerinde ısrar etmeye cesaret edemiyorum. Benzer bir deney, büyümesi hızlı ve cüssesi iri olan herhangi bir bitkinin tohumlarıyla da aynı elverişlilikle denenebilir. Şayet tütün bu soğuk iklimlerde gübrelenmemiş toprakta iyi yetişirse, onunla bir deneme yapmak fena olmaz, zira tütün serpildiği yerde bazen uzun boylu bir adam kadar yükselebilen tek yıllık bir bitkidir ve bahçemde genişliği neredeyse bir buçuk fiti bulan yapraklarım olmuştur. Fakat bu deneyi bir dahaki sefere yapışımda, neticenin daha bariz görülebilmesi için aynı saksı toprağında aynı türden birkaç tohumla yapacağım. Fakat herkesin bu deney için de zaman ve mekân uygunluğu bulunmadığından, odamda daha kısa ve daha çabuk [Not: Çevirmen Notu: Süratli] denemeler yaptım. Yaklaşık bir inç uzunluğunda bir nane filizi aldım ve bunu kaynak suyuyla dolu iyi bir şişeye koydum, öyle ki nanenin üst kısmı camın boynunun üzerinde, alt kısmı ise suya daldırılmış vaziyetteydi, birkaç gün içinde bu nane suya kökler salmaya, yapraklarını açmaya ve yukarı doğru uzamaya başladı, kısa bir süre sonra çok sayıda kökü ve yaprağı oldu, bunlar nane kokusunu gayet kuvvetli ve ıtırla yayıyordu, fakat zannımca odamın sıcaklığı, oldukça kalın bir gövdeye ulaştığı sırada bitkiyi kuruttu, bu gövde, sanki toprakmış gibi suyun içine saldığı muhtelif ve dallanıp budaklanan kökleriyle şeffaf saksısında seyretmesi pek de nahoş olmayan bir manzara sunuyordu. Benzerini mercanköşkle de denedim ve deneyin, şimdi başka bitkilerden söz etmeyecek olursak, biraz daha yavaş da olsa melisa ve yarpuzla da muvaffak olduğunu gördüm. Ve yalnızca suyla beslenen bu nebatattan biri kâfi miktarda büyüdükten sonra, deneme maksadıyla onu küçük bir imbikte damıttım ve böylece bir miktar balgam, azıcık empiromatik ispirtosu, az miktarda yanık yağ ve bir tortu [Lat. caput mortuum] elde ettim, bu tortu kömüre benzediğinden tuz ve topraktan meydana geldiği kanaatine varıldı, fakat miktarı o kadar azdı ki onu kalsine etmekten vazgeçtim. Bu bitkiyi beslemek için kullandığım su değiştirilmedi yahut yenilenmedi; yağmur suyu yerine kaynak suyunu tercih ettim, zira yağmur suyu daha bariz bir şekilde bir nevi tohumlar karışımıdır [Grek. panspermia], kaba karışımlardan arınmış olduğu kabul edilse bile, havada dolaşan ve onu aşıladığı varsayılabilecek muhtelif cisimlerin buharlarının yanı sıra, içinden özütü çıkarılabilen ve bazılarının hangi gerekçelerle ve hangi ihtimal dahilinde cisimleşmiş evren ruhu zannettiğini sana şimdi değil ama belki başka bir yerde anlatabileceğim belirli bir ruhani madde ihtiva ediyor görünmektedir.
Fakat belki de emeğimin büyük bir kısmından tasarruf edebilirdim. Zira görüyorum ki Helmont (deneyleri bakımından, pek çok bilgili insanın kabul etmek istediğinden çok daha dikkate değer bir müellif), az önce bahsettiklerimle büyük ölçüde aynı mahiyette bir deneyi peş peşe beş yıl boyunca yürütme fırsatı bulmuş ve bu sürenin sonunda o kadar kayda değer miktarda başkalaşmış su elde etmiştir ki, bunun için gereken sürenin uzunluğu bazılarının merakını köreltebilecek ve diğerlerinin de boş vaktini aşabilecek olmasa ve kısmen de bu deneylerin öne sürer göründüğü böylesine paradoksal bir hakikatin birden fazla tanıkla doğrulanması gerekmeseydi, onun deneyiyle benimkini bir arada anmayı pek uygun bulmazdım; bilhassa Helmont'un Yaraların Manyetik Tedavisi adlı risalesinde rastlanan aşırılıklar ve asılsızlıklar, diğer yazılarındaki tanıklıklarını şüpheli kıldığı için; gerçi bu yazılarında aktardığı akla uzak vakaların bazıları hususunda onun lehine şahitlik etmeyi rahatlıkla üstlenebilirdim. Ancak size bahsetmekte olduğum deneyi, kendi ifadesine göre şuydu: Fırında kurutulmuş iki yüz libre toprak alıp bunu toprak bir kaba koydu ve yağmur suyuyla nemlendirdikten sonra içine beş libre ağırlığında bir söğüt ağacı gövdesi dikti; bunu ihtiyaca göre yağmur suyuyla veya damıtılmış suyla suladı; civardaki toprağın kaba girmesini engellemek için de kalaylanmış ve üzerinde pek çok delik açılmış bir demir levha kullandı. Beş yıl geçtikten sonra ağacı çıkarıp tarttı ve (dört sonbahar boyunca dökülen yaprakları da hesaba katarak) yüz altmış dokuz libre ve yaklaşık üç ons ağırlığında olduğunu gördü. İçinde büyüdüğü toprağı yeniden kuruttuğunda ise önceki iki yüz librelik ağırlığından yalnızca iki ons kadar eksildiğini tespit etti; öyle ki ağacı meydana getiren köklerin, odunun ve kabuğun yüz altmış dört libresi sudan türemiş gibi görünüyordu. Helmont'un bu bitki üzerinde herhangi bir tahlil yapma merakı gösterdiği anlaşılmasa da, yakın zamanda size yalnızca suyla beslediğim bitkilerden birine ne yaptığımı anlatmış olmam, bu ağacı damıtmış olsaydı aynı türden başka bir bitkide olduğu gibi benzer belirgin cevherler vereceğinden şüphe duymanızı engelleyecektir sanırım. Size anlattıklarımla aynı amaca yönelik deneylerin bitkilerden başka cisimlerde nasıl netice vereceğini denemeyi de aklımdan geçirdiğimi eklememe lüzum yok; zira araya giren meşgaleler tasarımı uygulamaya koymamı şimdiye dek engellediğinden, başarı hakkında şimdilik yalnızca varsayımsal [Not: Tahmini] olarak konuşabilirim; fakat en güzeli, halihazırda yapılmış ve size bahsedilmiş olan deneylerin, mevcut vazifemin beni bu mahiyetteki deneylerle kanıtlamakla mükellef kıldığı kadarcık şeyi doğrulamak adına yenilerinin yardımına muhtaç olmamasıdır.
Uzun süren sessizliğinin ardından Eleutherius, anlattıklarınıza bakılırsa, der, bileşik cisimlerin kökeni hususunda Helmont'un kanaatinden pek uzak olmadığınız ve belki de bunu kanıtlamak için kullandığı argümanlardan da rahatsızlık duymadığınız düşünülebilir.
Carneades sorar, Hangi Helmontçu kanaat ve hangi argümanları kastediyorsunuz?
Eleutherius cevap verir, Az önce anlattıklarınız bize gösteriyor ki, bu cüretkar ve keskin zekalı spagyristin bütün karışık cisimlerin tek bir elementten türediğini ve bitkilerin, hayvanların, markazitlerin, taşların, metallerin vesaire maddeten tohumlarının biçimlendirici veya yapıcı kudretiyle bu muhtelif suretlere bürünmüş sade sudan ibaret olduğunu iddia etmekten çekinmediğini bilmemeniz mümkün değildir. Gerekçelerine gelince, yazılarının orasına burasına dağılmış pek çoğunu bulabilirsiniz; bunların en dikkate değer olanları şu üçü gibi görünmektedir: Karışık cisimlerin nihai olarak tatsız suya indirgenmesi, varsayılan elementlerin birbirine dönüşümü ve sade sudan mükemmel karışık cisimlerin hasıl olması. İlk olarak, Paracelsus'un döngüsel tuzunun veya kendi tabiriyle Alkahest sıvısının, bitkileri, hayvanları ve mineralleri, iç kısımlarının muhtelif farklılıklarına göre (ölü baş kalmaksızın yahut tohum erdemleri yok olmaksızın) bihakkın bir veya birden fazla sıvıya ayrıştırdığını; Alkahest bu sıvılardan, onları çözerken sahip olduğu ağırlık ve kudretin aynısıyla geri alındığında, bu sıvıların tebeşir veya başka uygun bir maddeden sık sık yapılan kohobasyonlarla tohum niteliklerinden bütünüyle mahrum bırakılabileceğini ve nihayetinde ilk maddeleri olan tatsız suya geri dönebileceğini öne sürer; bazı hususi cisimleri ödünç aldıkları suretlerden soyundurmak ve onları ilk sadeliklerine geri döndürmek için sağda solda başka yollar da teklif eder. Helmont'un suyun karışık cisimlerin maddi sebebi olduğunu kanıtlamak için argüman devşirdiği ikinci bahis, size söylediğim üzere, diğer varsayılan elementlerin birbirine dönüşebileceğidir. Fakat bu vesileyle onun orada burada ortaya koyduğu deneyleri yapmak ve değerlendirmek o kadar zordur ki bunlar üzerinde ısrarla durmayacağım; doğru oldukları kabul edilse bile bunlardan çıkardığı sonucun bir dereceye kadar tartışmalı olduğundan bahsetmiyorum bile; bu yüzden size şunu söylemeye geçeceğim: Paradoksal yazarımız, ilk argümanında, karışık cisimleri gizleyen tohumlar Alkahest veya başka bir galip fail tarafından yok edildiğinde yahut zamanla bu tohumlar tükenip zayıfladığında ya da evren sahnesinde rollerini daha fazla oynayamaz hale geldiğinde, bu cisimlerin nihai ayrışması yoluyla suyun karışık cisimlerin yegane elementi olduğunu kanıtlamaya çalıştığı gibi; üçüncü argümanında da tohum kudretleri tarafından zapt edilmiş sudan başka bir şey olmadığını ileri sürdüğü cisimlerin yapısı üzerinden aynı neticeyi ispatlamaya gayret eder. Buna dair yazılarında bitkiler ve hayvanlar hususunda orada burada çeşitli misaller verir; fakat bunların birçoğunun ya denenmesi ya da anlaşılması zor olduğundan ve diğerleri de itirazlara büsbütün kapalı olmadığından, az önce söğüt ağacı deneyinden bahsettiğinizde, başlıca ve daha az şüphe götürür olanını seçtiğinizi düşünüyorum. Eleutherius devam eder, Sorunuza cevap olarak, benden daha iyi bildiğinize emin olduğum bir hususun hülasasını bu şekilde verdikten sonra, şayet bunu bana bildirmek sizi kendi konuşmanızı sürdürmekten alıkoymayacaksa, bu konudaki fikrinizi öğrenmekten büyük memnuniyet duyarım.
O şayet (diye karşılık verir Carneades) boş yere eklenmiş değildi, zira böyle bir varsayımı ve bu tür kanıtları etraflıca incelemek o kadar çok mülahaza ve dolayısıyla o kadar çok zaman gerektirir ki, şu anda böylesi bir konudan sapmayı nihayete erdirmeye ve hele hele asıl konuşmamı bitirmeye hiç vaktim kalmazdı. Yine de şimdilik size şu kadarını söyleyeyim, bu fikri yeniliğinden ötürü reddedeceğimden korkmanıza gerek yok; çünkü Helmontçular efendilerine hürmeten bunun yeni bir keşif olduğunu iddia etseler de, kanıtlar çoğunlukla ona ait olsa bile fikrin kendisi pek eskidir. Zira Diogenes Laertios ve başka muhtelif yazarlar, doğa üzerine araştırmalar yapan ilk Grek olarak Thales’ten söz ederler. Hatırladığım kadarıyla Tullius[5] da bize bu Thales’in her şeyin başlangıçta sudan meydana geldiğini öğrettiğini bildirir. Plutarkhos ve Iustinos Martyr’e bakılırsa, bu görüş ondan da eski görünmektedir, zira bize onun bu kanaatini Homeros’un şahitliğiyle savunduğunu anlatırlar. Bir Grek yazar da (Apollonios’un şarihi), şu sözler üzerine:
[Grekçe: Ex iliou [Yazmanın Notu: iluos] eblastese chthon aute],[6]
Balçıktan var oldu bu yeryüzü,
Hesiodos’a göre her şeyin kendisinden yapıldığı Kaos’un su olduğunu (Zenon’a dayanarak) öne sürer; bu su önce durulup balçık olmuş, ardından katılaşarak sert toprağa dönüşmüştür. Balçığın meydana gelişine dair aynı görüşü Orpheus da benimsemiş görünmektedir; kadim yazarlardan biri[7] ondan şu tanıklığı aktarır:
[Grekçe: Ek tou hydatos ilui katiste.]
Sudan balçık meydana geldi.
[Dipnot 5: De Natura Deorum.]
[Dipnot 6: Argonaut. 4.]
[Dipnot 7: Athenagoras.]
Ayrıca Strabon’da[8] başka bir yazardan aktarılarak Hintliler hakkında anlatılanlardan, onların da her şeyin farklı başlangıçları olduğunu, fakat dünyanın kendisinden yapıldığı şeyin su olduğunu kabul ettikleri anlaşılmaktadır. Benzer bir fikir bazı kadim yazarlarca Fenikelilere de atfedilmiştir ki bizzat Thales’in de bunu onlardan ödünç aldığı düşünülür; nitekim Grekler de teolojilerinin çoğunu ve bana öyle geliyor ki felsefelerini de muhtemelen onlardan almışlardır; zira genellikle Leukippos ve çömezi Demokritos’a mal edilen atomcu varsayımın icadı, bilgili kimselerce Moskhos adında bir Fenikeliye dayandırılır. Hatta bu fikir belki bundan da eskidir, zira Fenikelilerin ilimlerinin çoğunu İbranilerden aldıkları bilinir. Musa’nın kitaplarını kabul edenler arasında pek çok kişi, Tekvin’in başlangıcını tetkik ederek suyun ilksel ve evrensel madde olduğunu düşünmeye meyletmiştir; orada suların yalnızca ay-altı bileşik cisimlerin değil, evreni meydana getiren tüm unsurların maddi sebebi olarak zikredildiği görülür; evrenin kurucu cüzleri, kuluçkaya yatan dişi kuşların yaptığı gibi suların yüzeyi üzerinde hareket ettiği söylenen (orijinal metindeki [İbranice: merachephet], Meracephet[9] kelimesinin ifade ettiği ve İbranice Kutsal Kitap’ta yalnızca karşılaştığım diğer iki yerden birinde bu anlama geldiği görülen)[10] Tanrı’nın Ruhunun tesiriyle o engin uçurumdan adeta muntazam bir biçimde ortaya çıkmıştır; her şeyin tohumlarıyla ilahi bir biçimde aşılandığı varsayılabilecek olan bu sular, bu semereli kuluçka sayesinde onları meydana getirmeye elverişli kılınmıştır. Fakat sanırım siz benden bu meseleyi bir filolog gibi değil, bir doğa bilgini gibi tartışmamı beklersiniz. Bu yüzden Helmont’un görüşüne arka çıkmak adına şunu ekleyeceğim, kendisi sudan meydana gelen hiçbir madeni cisme ve neredeyse hiçbir hayvana dair, hatırladığım kadarıyla, bir örnek vermezken, bir Fransız kimyacı, Mösyö de Rochas, okurlarına aynen aktardığı gibi vuku bulmuşsa pek dikkate değer olan bir deney sunmuştur. O halde kendisi, bazı kimyevi ve mecazi kavramlara göre şeylerin meydana gelişi üzerine söz söylerken (ki itiraf edeyim bunlar benim için anlaşılır değildir), konumuzla ilgisi olmayan muhtelif mülahazaların arasına şu anlatıyı kaydeder; Fransızca kelimelerin lafzi manasından hafızamın elverdiği ölçüde az saparak bunun mealini size İngilizce olarak aktaracağım. Suyun tabii işleyişiyle böylesine büyük harikaların hâsıl olduğunu görünce (der) doğayı taklit eden sanat vasıtasıyla onunla neler yapılabileceğini bilmek istedim. Bu yüzden bileşik olmadığını, ne de o hayat ruhundan (ki daha önce bundan bahsetmişti) başka bir şeyle karışık olmadığını gayet iyi bildiğim suyu aldım; suni, kesintisiz ve münasip bir ısıyla, yukarıda zikredilen pıhtılaşma, donma ve sabitleşme dereceleriyle onu toprağa dönüşünceye kadar hazırlayıp terbiye ettim; bu toprak da hayvanlar, nebatat ve madenler verdi. Hangi hayvanları, nebatatı ve madenleri verdiğini söylemiyorum, zira bu başka bir fırsata saklanmıştır, fakat hayvanlar kendiliğinden hareket ediyor, yiyor vb. yapıyordu ve onlar üzerinde yaptığım hakiki teşrih ile çok kükürt, az cıva ve daha az tuzdan müteşekkil olduklarını buldum. Madenler ise buna yatkın olan toprağın bir kısmını kendi tabiatlarına dönüştürerek büyümeye ve çoğalmaya başladılar; katı ve ağırdılar. Bu hakiki müdellel ilimle, yani kimya ile onların çok tuz, az kükürt ve daha az cıvadan müteşekkil olduklarını buldum.
[Dipnot 8: Universarum rerum primordia diverta esse, faciendi autem mundi initium aquam. Strabo. Geograp. lib. 15. circa medium.]
[Dipnot 9: Tesniye 32:11.]
[Dipnot 10: Yeremya 23:9.]
Fakat (der Carneades) bu tuhaf rivayete dair bazı şüphelerim var, bunlar yazarımızın zikretmeden bıraktığı muhtelif mühim hususlarda tatmin olmadıkça, bu hususta bir fikir beyan etmemi engelliyor; gerçi hem nebati hem de his sahibi canlıların meydana gelişi söz konusu olduğunda, bu durum inanılmaz görünmek zorunda değildir, çünkü adi suyumuzun bile (ki gerçekten de ekseriyetle tohum niteliğindeki çeşitli ilke ve nüvelerle aşılanmıştır) sakin bir yerde uzun süre tutulduğunda çürüdüğünü ve koktuğunu, ardından da belki içinde gizlenen tohumların tabiatına göre yosun ve küçük kurtçuklar yahut başka böcekler hasıl ettiğini görürüz. Şunu da dikkatinize sunmak isterim ki, Helmont bize sudan madenlerin türeyişine dair hiçbir örnek vermediği gibi, bunların ve diğer cisimlerin suya indirgenebileceğini kanıtlamak için kullandığı başlıca delil de kendi Alkahest’inin işlemlerinden çıkarılmıştır ve dolayısıyla sizin ve benim tarafımdan tatmin edici bir biçimde incelenemez.
Yine de muhakkak ki (der Eleutherius), dış görünüşleri hiç de böyle bir şeye işaret etmeyen muhtelif cisimlerin teşekkülüne ne denli büyük bir su hissesinin dahil olduğunu müşahade ettiğinizde, siz de benim gibi biraz hayrete düşmüşsünüzdür. Yılanbalıklarının damıtılması, bana caput mortuum'un yanı sıra bir miktar yağ, ispirto ve uçucu tuz vermiş olsa da, bütün bunlar onlardan çıkan (ve içinde başlangıçta adeta bir tencere sudaki gibi kaynadıkları) balgama nispetle öylesine orantısızdı ki, adeta pıhtılaşmış balgamdan başka bir şey değilmiş gibi görünüyorlardı. Balgam, tesiri pek sıcak kabul edilen ve o denli kuvvetli bir canlılığa sahip olduklarından münasip bir havada başlarının ve kalplerinin kesilmesinden sonra bile birkaç gün hayatta kalabilen engereklerde dahi garip bir şekilde pek boldur. İnsan kanı dahi, kabul edildiği kadar ruhani ve işlenmiş bir sıvı olmasına rağmen, balgam bakımından öylesine zengindir ki, geçen gün sırf tecrübe etmek amacıyla (daha evvel geyik kanında yaptığım gibi) bir miktar kanı damıttığımızda, yaklaşık yedi buçuk ons saf kandan, daha faal ilkelerden herhangi biri yükselmeye başlayıp bizi toplama kabını değiştirmeye sevk etmeden evvel, neredeyse altı ons balgam elde ettik. Bu hayvani balgamların bazılarının bu adı hak edecek ölçüde ispirtodan yoksun olduğunu kendi adıma teyit etmek için, yalnızca tatlarına bakmakla yetinmeyip, içlerinde herhangi bir uçucu tuz veya ispirto bulunup bulunmadığını sınamak üzere üzerlerine boş yere asitli sıvılar döktüm; şayet orada bunlardan bulunsaydı, muhtemelen üzerine dökülen sıvıyla bir kaynaşma husule getirerek kendini ele verirdi. Hazır aşındırıcı ispirtolardan bahsetmişken, size şunu da bildirmek isterim ki, her ne kadar bunlar akıcı tuzlardan başka bir şey değilmiş gibi görünseler de, su bakımından pek zengindirler; bunu ya tuzlu kısımlarını münasip bir cismi aşındırmalarını sağlayarak dolayıp böylece sabitlediğinizde, ya da zıt bir tuzla onu tesirsiz kıldığınızda müşahede edebilirsiniz. Nitekim bunu, Helmont'un hazırlamak için kullandığı şarap ispirtosu yerine damıtılmış sirke kullanarak, onun Balsamus Samech'ine benzer bir ilaç yaparken pek açık bir şekilde müşahede ettim. Zira (yakın zamanda müşahede ettiğim üzere) üzerinden damıtıldığı tartar tuzunun, asitli tuzu tesirsiz hale getirip alıkoyarak, daha fazla damıtılmış sirkeyi tuzundan mahrum bırakamayacak denli tamamen doygunlaşmadan evvel, bu asitli ispirtonun ağırlığının neredeyse yirmi katını değersiz balgama dönüştürdüğüne güçlükle inanırsınız. Kusursuz bir şekilde rektifiye edilmiş şarap ispirtosu, arkasında en ufak bir damla dahi bırakmaksızın bütünüyle alev alıp gidecek kadar ateşli olduğundan, sıvılar arasında sudan en uzak olanı gibi görünse de, Helmont tarafından, naklettiği şey doğruysa, kükürtlü bir kılık altındaki maddeten su olduğu pek de ihtimal dışı görülmeyerek iddia edilir. Zira ona göre, o mükemmel ilaç olan Paracelsus'un Balsamus Samech'inin (ki bu, tuz kükürtüyle yeterince doyurulup üzerine döküldüğü kadar güçlü bir biçimde sıvının çekilmesine izin verene dek üzerinden şarap ispirtosu damıtılarak tatlılaştırılmış Sal Tartari'den başka bir şey değildir) yapımında, üzerinden damıtıldığı tartar tuzu şarap ispirtosunun kükürtlü kısımlarını alıkoyduğunda yahut onu bunlardan mahrum bıraktığında, sıvının kıyas kabul etmez derecede büyük kısmı olan geri kalanı yeniden balgama dönüşecektir. [Naklettiği şey doğruysa] şartını ekledim, zira bunu kendim henüz yeterince denemedim. Fakat beni, pek çok kimyagerin yaptığı gibi bunun akıl dışı olduğunu düşünmekten alıkoyan şey yalnızca bir miktar tecrübe değildir (gerçi ben de onlar gibi sıradan tartar tuzuyla bunu boş yere denedim); bundan başka Helmont bunu sık sık nakleder ve bundan neticeler çıkarır. Ayıklığı ve spagirik usullerle yapılan hazırlıklardaki maharetiyle tanınan bir zata, tuz ve ispirto benim ilkelerime uygun bir usulle hazırlanırsa bu deneyin başarıya ulaştırılıp ulaştırılamayacağını sorduğumda, teklif ettiğim bu usulle, tuza ve ispirtoya hiçbir şey eklemeksizin Helmont'un deneyini pek güzel başardığını bana beyan etti. Ne var ki bizim usulümüz ne kısa ne de kolaydır.
Doğrusu (der Carneades), cisimlerden ateş vasıtasıyla ne denli çok balgam elde edilebildiğini görmek beni de bazen hayrete düşürmüştür. Fakat bu balgama dair az sonra bir hususu kaydetmeye vesilem olabilir, bu sebeple şimdi onun önüne geçmeyeceğim. Lakin Thales'in ve Helmont'un fikrine dönecek olursak, Alkahest'in bütün cisimleri suya indirgeyebileceğini farz etsek dahi, bu suyun lezzetsiz olduğundan ötürü ilksel olması gerekip gerekmediğinden şüphe duymak temelsiz sayılmaz. Zira samimi ve beliğ Petrus Laurembergius'un, Sala'nın aforizmaları üzerine yazdığı notlarda, güçlü bir çözücü olan ve (şayet hafızam beni çok yanıltmıyorsa) altını çözebilen lezzetsiz bir menstruum gördüğünü iddia ettiğini hatırlıyorum. Cıvadan hiçbir katkı olmaksızın çekilebilen suyun da, neredeyse tatsız olmasına rağmen, bilhassa içinde uygun mineralleri sindirirseniz, yalın sudan farklı bir tabiatta olduğunu düşüneceğinize inanıyorum. Buna yalnızca şunu ekleyeceğim ki, bu mülahaza daha da genişletilebilir. Zira Tekvin'in başlangıcında evrensel madde olarak zikredilen suyun, yalın ve ilksel su olduğunu düşünmek için hiçbir zaruret görmüyorum; nitekim onun tohum mahiyetindeki pek çok çeşitte ilkeden, rüşeymden ve bunlar tarafından zapt edilip biçimlendirilmeye elverişli diğer cisimcilerden teşekkül etmiş, çalkantılı bir yığın veya küme olduğunu varsaysak bile, şayet onu meydana getiren cisimcikler Yaratıcıları tarafından yeterince küçük kılınmış ve birbirleri üzerinde kaymalarını sağlayacak fiili bir harekete sokulmuşlarsa, yine de su gibi akıcı bir cisim olabilir. Ve tıpkı şimdi bizim, içine karışmış olan tuzlu, topraksı ve diğer cisimlere rağmen denizin sudan ibaret olduğunu söylediğimiz gibi, böyle bir sıvıya da pekala su denebilir, zira benzediği bilinen cisimlerin en büyüğü oydu. Gerçi bir cismin sıvı görünecek kadar akıcı olabileceğine ve yine de pek farklı tabiatta cisimcikler ihtiva edebileceğine, sağlam bir kap içindeki iyi bir miktar zaç yağını münasip bir ateşe maruz bırakırsanız kolayca inanırsınız. Zira hem sulu, hem topraksı, tuzlu, kükürtlü ve madeni cisimcikler ihtiva etmesine rağmen, bütün kütle başlangıçta su gibi akıcı olacak ve kaynayan bir tencere gibi fokurdayacaktır.
Şayet şu anda sizlere Thales ve Helmont'un varsayımları hakkındaki hükmümü bildirmek zorunda olsaydım, diye devam etti Carneades, bu tür mülahazalar üzerinde kolaylıkla daha uzun boylu durabilirdim. Fakat her şeyin başlangıçta sudan türediği sonucuna varsak da varmasak da, suyla beslenen bitkilerin büyümesine dair yaptığım denemelerden, kendime hedef olarak koyduğum ve şu an kanıtlamam gereken her şeyi çıkarabilirim, yani tuzun, tinin, toprağın ve hatta (bütün cisimler arasında suya en zıt olanı kabul edilmesine rağmen) yağın bile sudan üretilebileceğini; dolayısıyla Peripatetik bir unsur gibi kimyasal bir ilkenin de (bazı durumlarda) yeniden üretilebileceğini yahut daha önce böyle bir ilkenin veya unsurun formuna sahip olmayan bir madde parçasından elde edilebileceğini gösterebilirim.
Böylece, *Eleutherius*, kimyacıların *Tria Prima* [üç ilke] demeye alıştıkları maddelerin yeniden meydana getirilmesinin mümkün olduğunu kanıtladıktan sonra, şimdi de ateşin işleminin (bazen) fiilen bileşik cisimleri yalnızca küçük parçalara ayırmakla kalmayıp, bu parçaları yeni bir tarzda da birleştirdiğini muhtemel kılmaya gayret etmeliyim; bundan ötürü, bildiğimiz kadarıyla, başka dokulardaki cisimler kadar tuzlu ve kükürtlü maddeler de pekâlâ ortaya çıkabilir. Ateşin işlemlerinin diğer cisimler üzerindeki etkilerine dair araştırmamızda, insanın sanatının ürünleri olduklarından bileşimlerini en iyi bildiğimiz karışımlara ateşin ne yaptığını biraz olsun mütalaa etmek belki de bize yardımcı olacaktır. Sabunun, sabun imalatçıları tarafından yağ ya da iç yağı, tuz ve suyun itinayla birbirine yedirilmesiyle meydana getirildiğini, oysa bu bileşenlerin oluşturduğu kütleyi bir imbikte derece derece artan bir ateşe maruz bırakırsanız, gerçi bir ayrışma elde edeceğinizi, fakat sabunu oluşturan aynı maddeleri değil, onlardan büsbütün farklı ve yine de kurucu unsurlar niteliğinde olmayan başka maddeleri, bilhassa sabun yapımında kullanılandan çok farklı nitelikte, son derece keskin ve pis kokulu bir yağı elde edeceğinizi dikkate almak isteyebilirsiniz. Keza, uygun oranda nişadır [*Sal Armoniack*] ile sönmemiş kireci karıştırıp derece derece ateşle damıtırsanız, biri uçucu diğeri sabit bir madde olmasına rağmen nişadırı sönmemiş kireçten ayıramazsınız; yukarı çıkacak olan şey, nişadırdan çok daha uçucu, nüfuz edici ve pis kokulu bir ruh olacaktır; nişadırı meydana getirmeye katılan deniz tuzunun tamamı ya da neredeyse tamamı ise sönmemiş kireçle birlikte kalacaktır. Bu deniz tuzuna gelince, kireçle ne denli iyi birleştiği hususunda sizi ikna etmek adına bildireyim ki, ateşi nihayetinde pek şiddetli hale getirerek her iki bileşenin de bizzat imbik içinde eriyip tek bir kütle haline gelmesini sağladım; bu tür kütleler nemli havada erimeye müsaittir. Şayet burada, bu misallerin tabiatın ürettiklerinden daha ziyade bileşik olan yapay cisimlerden alındığı itirazı öne sürülecek olursa, cevabım şu olacaktır, bunları kanıtlamak kadar öne sürdüğüm şeyi aydınlatmak için de zikretmiş olmam bir yana, tabiatın kendisinin katmerli bileşik cisimler yapmadığını, yani esasen kurucu unsurlardan, daha doğrusu daha basit olanlardan meydana gelmiş karışık cisimleri birbiriyle karıştırmadığını kanıtlamak güç olacaktır. Zira zaç yağı (mesela), gerçi onu bazen tabiatın hiçbir sanat yardımı olmaksızın elimin altında hazırladığı maden topraklarından çıkarmış olsam da, kimyacılar onu tuzlar arasında saymaktan hoşlansalar da, aslında (az sonra açıklama fırsatı bulacağım üzere) topraksı bir maddeden, bir metalden ve ayrıca kurucu unsurlar niteliğinde olmayan, nev-i şahsına münhasır en az bir tuzlu cisimden müteşekkil katmerli bileşik bir cisimdir. Hayvanlarda da kanın birbirinden çok farklı çeşitli karışık cisimlerden mürekkep olabileceğini görürüz; zira muhtelif deniz kuşlarının, normalde beslendikleri balık gibi ağır koktuğunun gözlemlendiğini biliriz; *Hippokrates* bizzat gözlemlemiştir ki, şayet sütanne *Elaterium* [it hıyarı özü] almışsa çocuk onun sütüyle ishal olabilir; bu da ilacın ishal yapıcı zerrelerinin sütannenin sütünü meydana getirmeye karıştığını gösterir; hekimler tarafından bu beyaz sıvının umumiyetle yalnızca ağarmış ve başkalaşmış kan olduğu varsayılır. Hatırlıyorum da, *Alpler*den pek uzak olmayan bir yerde, ineklerin o vakitler bolca yemeyi adet edindikleri muayyen bir otun ağır kokusu sebebiyle, yılın belli bir vaktinde o memleketin tereyağının yabancılara pek nahoş geldiğini gözlemlemiştim. Fakat (diye devam eder *Carneades*), bir karışık cisimde önceden var olmayan şeylerin ateş vasıtasıyla ondan elde edilebileceğini göstermek üzere size başka türden misaller vermek gerekirse, pek çok bitkiden hiçbir katkı maddesi olmaksızın cam elde edilebileceğini hatırlatmama izin verin; cam öyle bir cisimdir ki, onda önceden var olduğunu değil, ateş tarafından üretildiğini söyleyeceğinizi tahmin ederim. Buna yalnızca şu bir misali daha ekleyeceğim, cıvayı işleme koymanın belirli bir mahirane yoluyla, hiçbir şey eklemeksizin ondan en azından beşte ya da dörtte bir oranında berrak bir sıvı ayırabilirsiniz; bu sıvı sıradan bir Peripatetik için su sayılır, alelade bir kimyacı da ona balgam [flegma] demekten çekinmez; şimdiye dek görüp işittiğim kadarıyla bu sıvı yeniden cıvaya dönüştürülemez, binaenaleyh onun kılık değiştirmiş halinden daha öte bir şeydir. Muhtelif kimyacıların cıvada bayağı bileşenler olan toprak ve sudan herhangi birinin, ya da en azından kayda değer miktarda bulunduğunu kabul etmemeleri bir yana; bunun bir yana, diyorum, cıvanın pek ağır oluşu, bu yolla kendisinden elde edilebilecek kadar çok su barındırmasını pek ihtimal dışı kılar, zira cıva, aynı hacimdeki sudan 12 ila 14 kat daha ağırdır. Hatta bu savı daha da pekiştirmek için şu garip nakli de ekleyeyim, biri hekim, diğeri matematikçi olan ve her ikisi de itimat edilirliğinden şüphe duyulmayan iki dostum, altın üzerine felsefi bir ameliyat uğruna cıvayı suya dönüştürmek için yaptıkları pek çok tecrübeden sonra (bu arada, bu ameliyatın başarısız olduğunu bilirim), bir defasında muhtelif imbikten geçirmelerle bir librelik cıvayı neredeyse bir libre suya dönüştürdüklerine, üstelik bunu başka hiçbir madde katmaksızın, yalnızca ustalıkla idare edilen bir ateş vasıtasıyla cıvayı bu maksatla hususi tasarlanmış kaplarda sıkıştırmak suretiyle yaptıklarına dair bana kati surette teminat verdiler. Fakat bu deneyler hakkında dostumuz (der *Carneades*, bu diyaloğu kaydedeni işaret ederek), belki de size benim yapmamın lüzumlu olduğundan daha tafsilatlı bir izahat verecektir, zira şu ana dek söylediklerim, ateşin cisimleri bölmek kadar bazen başkalaştırabildiğini ve onun vasıtasıyla karışık bir cisimden onda önceden var olmayanı elde edebileceğimizi kafi derecede kanıtlayabilir. Başka hiçbir cisimde balgam dediğimiz şeyin ateşin tesiriyle üretilmeyip sırf ayrıştırılmadığından nasıl emin olabiliriz, mademki pek çok diğer karışık cisim, kimyacılara oynamaya alışkın olduğu bunca oyun ve size yaklaşık bir saat önce bahsettiğim deneylerle görüldüğü üzere, cıvaya nazaran çok daha az sebatkar ve başkalaşmaya çok daha elverişli bir tabiata sahiptir. Fakat ateşin yeni bileşik cisimler üretme kudretini çok geçmeden yeniden mütalaa etme fırsatım olacağından, şimdilik bu sav üzerinde daha fazla ısrar etmeyeceğim; yalnızca şunu hatırlatmalıyım ki, *Helmont*un naklettiklerine inanmamazlık etmeyecekseniz, *Tria Prima*nın ne meydana gelmez ne de bozulmaz maddeler olduğunu itiraf etmelisiniz; zira onun *Alkahest*i vasıtasıyla bunlardan bazıları daha evvel başka ad taşıyan cisimlerden üretilebilir ve aynı kudretli *Menstruum* [çözücü] vasıtasıyla bunların hepsi tatsız suya dönüştürülebilir.
Burada Carneades tam üçüncü mülahazasına geçmek üzereyken, Eleutherius, onun ikinci genel mülahazasını doğru karışım kuramı olduğunu düşündüğü şeyle çelişmekten kurtarmak için ne söyleyebileceğini duymak isteyerek sözünü kesti ve şöyle dedi: Aristotelesçi ekolün unsurlar ve karma cisimler hakkındaki görüşünden bu denli hoşnutsuz olan sizin, Carneades, simyacıların (belki de öyle yaptıklarını bilmeksizin) Aristoteles'ten önceki kadim filozofların çoğuyla hemfikir olduğu karışımın tarzına dair o fikre de karşı çıkıyor gibi görünmenize biraz şaşıyorum. Üstelik bu görüş öyle mühim gerekçelere dayanmaktadır ki başka hususlarda İspagirikçilere pek de sıcak bakmayan çeşitli modern doğa bilginleri ve hekimler, bu meselede mekteplerin yaygın kanaatine karşı onların safında yer alırlar. Şayet bana (diye devam etti Eleutherius) hangi gerekçeleri kastettiğimi soracak olursanız, kısmen Sennertus'un ve diğer bilgili kişilerin eserlerinden, kısmen de kendi düşüncelerimden, şu an uzun uzadıya üzerinde durmamın uygun düşeceğinden çok daha fazlasını bulup çıkarabilirim. Bu yüzden yalnızca, o da kısaca, üç ya da dördünden bahsedeceğim. Bunlardan ilkini, ihtilafın kendi durumundan ve karışımın hakiki mefhumundan çıkaracağım; bu mefhum Skolastiklerce bir hayli karmaşıklaştırılmış olsa da bana göre kısaca şudur: Aristoteles, en azından yorumcularının çoğunun onu açıkladığı gibi ve kadim düşünürlerden açıkça ayrıldığı bazı yerlerde bizzat öğrettiği üzere, karışımın, karışan unsurların öyle bir karşılıklı nüfuzu ve kusursuz birleşimi olduğunu beyan eder ki karma cismin ne kadar küçük olursa olsun hiçbir cüzü yoktur ki Dört Unsurun tamamını ve her birini ihtiva etmesin ya da isterseniz şöyle diyelim, içinde unsurların tümü bulunmasın. Hatırlıyorum da o, kadim düşünürlerin öğrettiği karışımı pek hafif yahut kaba bularak şu gerekçeyle ayıplar: Onların varsayımına göre karışmış cisimler insan gözüne öyle görünse de bir vaşağın keskin gözlerine öyle görünmezdi; çünkü onun daha mükemmel olan bakışı, seleflerinin iddia ettiği gibi karışmaktan başka bir şey olmasaydı unsurların yalnızca birbirine harmanlandığını, birleşmediğini fark ederdi. Oysa kadim düşünürler ne tür cisimlerin karıştığı hususunda tümüyle mutabık olmasalar da bileşik bir cisimde, karışabilir olanların (ister unsur, ister ilke, ister canları ne isterse öyle adlandırsınlar) öyle küçük parçalar halinde ve öyle bir dakiklikle bir araya geldiğini neredeyse oybirliğiyle savunuyorlardı ki kütlenin hissedilir hiçbir parçası yoktu ki geri kalanıyla ve bütünle aynı tabiatta görünmesin. Yine de karışabilir olanların her birini teşkil eden atomlar yahut maddenin diğer hissedilmez parçacıkları bakımından, bunların her biri kendi tabiatını muhafaza ediyor, geri kalanıyla tek bir cisim teşkil edecek şekilde yalnızca bitiştirilme yahut yan yana konma yoluyla birleşiyordu. Öyle ki bu terkip sayesinde karma cisim belki çeşitli yeni nitelikler kazansa da onu meydana getiren bileşenler yine de kendi tabiatlarını koruyor, bileşiğin dağılmasıyla birbirinden ayrılabiliyor, farklı tabiattaki parçalardan kurtulan ve kendi türünden parçalarla bir araya gelen o küçük parçalar, o bileşiğin parçaları haline gelmeden önce ne idilerse yine ona, ateşe, toprağa yahut suya geri dönüyorlardı. Bu durum (diye devam etti Eleutherius), beyaz ve siyah ipliklerin birbirine dokunmasıyla yapılan bir kumaş parçasıyla açıklanabilir; burada bütün parça ne beyaz ne siyah, bilakis bunların birleşiminden doğan bir renkte, yani gri görünse de onu oluşturan siyah ve beyaz ipliklerin her biri, iplikler birbirinden çekilip ayrılsa ve her renk kendi başına tasnif edilse açıkça görüleceği üzere, daha önce ne idiyse öyle kalır. Anladığım kadarıyla ihtilafın durumu bu olduğuna ve Aristotelesçiler üstatlarının ardından karışımı umumiyetle "değişime uğramış karışabilirlerin birliği" [Miscibilium alteratorum Unio] olarak tarif ettiğine göre (diye sürdürdü Eleutherius), bu tarif hasımlarının görüşünden ziyade simyacıların görüşüne çok daha uygun görünmektedir. Zira buna göre, az önce bahsedilen misalin de gösterdiği gibi, burada yalnızca her biri kendi tabiatını muhafaza eden ayrılabilir cisimcikler yan yana gelmektedir; oysa Aristotelesçilere göre, unsurların bir araya gelmesinden karma cisim dedikleri şey hasıl olduğunda, karışabilir olanların değişime uğramasından ziyade yok edildiğini söylemek daha doğru olur; zira karma cisimde ne kadar küçük olursa olsun ne ateş [Not: Metinde "Fir", doğrusu Fire], ne hava, ne su, ne de toprak diye adlandırılabilecek hiçbir parça yoktur.
Doğrusu cisimlerin, beyan ettiğim şeklin haricinde başka nasıl karışabileceğini ya da en azından Meşşâîlerimizin arzu ettiği gibi nasıl karışabileceğini pek anlayamıyorum. Zira Aristoteles, şayet on bin ölçek suya bir damla şarap konulursa, şarabın bu denli muazzam miktardaki suyun galebesi altında kalarak suya dönüşeceğini söylediğinde, benim anlayışıma göre pek ihtimal dahilinde olmayan bir söz söylemektedir. Zira bir kimse o miktar suya, tamamını bin kat aşacak kadar şarap damlası eklese bile, onun kuralına göre elde edilen tüm sıvı bir *krama*, yani şarabın baskın olduğu bir şarap ve su karışımı değil, yalnızca su olmalıdır; çünkü şarap her seferinde yalnızca birer damla eklendiğinden, daima sudan başka bir şeyin içine düşmeyecek ve netice itibarıyla suya dönüşecektir. Şayet bu durum metaller için de geçerli olsaydı, kuyumcular ve tasfiyeciler için eşsiz bir sır olurdu; zira bir külçe altını veya gümüşü eritip içine dane dane kurşun ya da antimon atarak, diledikleri miktardaki adi metali makul bir süre zarfında ve keyiflerince soy metallere dönüştürebilirlerdi. Ve nitekim bir pint şarap ile bir pint su yaklaşık bir quart sıvı ettiğinden, bu cisimlerin bazılarının iddia ettiği gibi birbirine tamamen nüfuz etmediği, bilakis her birinin kendi boyutlarını muhafaza ettiği hisler için aşikâr görünmektedir; dolayısıyla bunlar karıştırıldıklarında, türlü tahıllardan oluşan bir yığındaki buğday, çavdar, arpa ve benzeri taneler gibi, yalnızca yüzeyleriyle birbirine temas eden ufak cisimciklere ayrılmaktadırlar. Ve şayet, örneğin bir ölçek buğday yüz ölçek arpa ile harmanlandığında, buğday taneleri ile hemen hemen aynı sayıdaki arpa taneleri arasında yalnızca bir yan yana geliş (*juxta-position*) ve yüzeysel bir temas vuku bulduğu gibi, bir damla şarap bol miktarda su ile karıştığında da çok sayıdaki şarapsı cisimciğin bunlara tekabül eden sayıdaki sulu cisimciğin yanına yerleşmesinden başka bir şey olmadığını söylemezsek, bu söylenmedikçe, Stoacıların karışım anlayışının (yani *synchysis* yahut kaynaşma yoluyla) maruz kaldığı o saçmalıktan nasıl kaçınılabileceğini göremiyorum; zira bu anlayışa göre en küçük cisim en büyük olanla aynı boyutta yayılabilir. Çünkü elementler karıştırılmadan önce, diyelim ki on bin dirhem toprağa karşı yalnızca bir dirhem su bulunan birleşik bir cisimde, yine onlara göre, o bileşiğin hem toprak hem de sudan meydana gelmemiş en ufak bir parçası dahi bulunmamalıdır. Lakin galiba (der Eleutherius), karışımın tabiatının bana sunduğu deliller üzerinde haddinden fazla durdum; bu sebeple yalnızca iki veya üç başka argüman zikredeceğim; bunlardan ilki, bizzat Aristoteles'e göre birleşik bir cismin hareketinin baskın elementin tabiatına tâbi olmasıdır; nitekim toprağın galebe çaldığı cisimler ağır cisimlerin merkezine doğru meyleder. Mademki birçok şey, çeşitli birleşik cisimlerde elementel niteliklerin, bizzat elementlerdeki kadar olmasa da gayet faal olduğunu apaçık ortaya koymaktadır, o halde bu niteliklerin iş gördüğü cisimlerde elementlerin fiili varlığını inkâr etmek makul görünmemektedir.
Buna şu ikna edici argümanı da ekleyeceğim: Tecrübe göstermektedir ve Aristoteles de bunu ikrar eder ki, *miscibilia* [karışabilen maddeler], bitki ve hayvanların kimyasal ayrışımlarında açıkça görüldüğü üzere, birleşik bir cisimden yeniden ayrıştırılabilir; bu durum, şayet suretlerini onun içinde fiilen muhafaza etmeselerdi mümkün olamazdı. Zira Aristoteles'e ve bana kalırsa hakikate göre, onun *materia prima* [ilk madde] olarak adlandırmayı münasip gördüğü, bütün şeylerin tek bir ortak kütlesi vardır; ve mademki şeyleri meydana getiren ve birbirinden ayıran madde değil surettir, o halde elementlerin birleşik bir cisimde suretlerine göre değil de maddelerine göre kaldığını söylemek, onların orada hiç kalmadığını söylemekten farksızdır. Zira bu madde parçaları bir araya gelmeden evvel toprak, su ve benzeri idiyse de, ortaya çıkan cisim bir kez teşekkül ettikten sonra, tıpkı elementlerden herhangi biri gibi basit olarak da adlandırılabilir; zira maddenin bütün cisimlerde aynı tabiatta olduğu herkesçe malumdur ve bu hipoteze göre elementel suretler yok olup ortadan kalkmıştır.
Ve son olarak, kimyasal deneylere danışacak olursak, kimya öğretisinin Peripatetik sav karşısındaki üstünlüğünün neredeyse elle tutulur düzeyde olduğunu görürüz. Zira tasfiyecilerin altını arıtmak için başvurdukları ve çeyrekleme [quartation] adını verdikleri işlemde, gümüşün üç payı altının dördüncü bir payıyla ergitme yoluyla öylesine kusursuz biçimde kaynaşır ki (işlem adını buradan alır), ortaya çıkan kütle bu bileşim sayesinde çeşitli yeni nitelikler kazanır ve her iki metalden de oluşmamış duyulur tek bir parçası bile neredeyse kalmaz; buna rağmen bu karışımı kezzaba [Aqua Fortis] atacak olursanız, gümüş bu çözücü [Menstruum] içinde eriyip gidecek, altın ise koyu renkli ya da siyah bir toz halinde dibe çökecektir ve her iki cisim de yeniden daha önce oldukları metale dönüştürülebilecektir. Bu da gösterir ki, diğeriyle en küçük parçalarına dek [per Minima] karışmış olmasına karşın doğasını korumuştur. Benzer şekilde, saf gümüşün bir payı kurşunun sekiz, on ya da daha fazla payıyla karıştırılsa bile, kupel üzerindeki ateşin bunları yeniden kolayca ve bütünüyle birbirinden ayırdığını görürüz. Bu vesileyle özellikle dikkate almanızı istediğim husus, yalnızca kimyasal çözümlemelerde unsurların birbirinden ayrılması değil, kimi karma cisimlerin şu ya da bu unsur veya ilkeden diğerine kıyasla çok daha büyük miktarda vermesidir. Nitekim terebentin ve kehribarın sudan çok daha fazla yağ ve kükürt verdiğini, buna karşılık kusursuz bir karma cisim olduğu kabul edilen şarabın pek az alevlenir ruh ya da kükürt, bundan pek de fazla olmayan toprak, fakat çok büyük oranda balgam ya da su verdiğini görürüz. Şayet Peripatetiklerin varsaydığı gibi, en küçük parçacıklar dahi bütünle aynı doğada olsaydı ve dolayısıyla hem toprağı hem suyu, hem havayı hem de ateşi içerseydi, bu durum olanaksız olurdu. Bu bakımdan Aristoteles'in başlıca ve neredeyse yegane itirazı olan, kendi görüşü kabul edilmedikçe gerçek ve kusursuz bir karışımın [mistion] olamayacağı, yalnızca birbirine temas eden zerrelerin yığınları veya kümeleri bulunabileceği, insan gözü ayırt edemese de bir vaşağın gözünün bunların birbirleriyle ve karışımın doğasının gerektirdiği üzere bütünleriyle [Totum] aynı yapıda olmadığını görebileceği yönündeki savı ele alındığında; döngüsel akıl yürütmeye başvurup diğer doğa araştırmacılarının karışım için gerekli görmediği şeyleri karışımın şartı saymıyorsa bile, en azından benim öyle kabul edemeyeceğim bir şeyi büyük bir mahzur gibi ileri sürmektedir. Doğanın, benim kabul ettiğimden, yani karışabilenlerin [Miscibilia] ufak parçalara ayrıldığı ve duyunun ayırt edebileceği ölçüde birleştiği karışımlardan başka türlü karışımlar meydana getirdiğini kanıtlamak için, benim aksini ispatlamak üzere sunduğum kadar kayda değer kanıtlar getirmedikçe bunu geçerli sayamam. Eğer bunun gerçek bir karışım için yeterli olduğu kabul edilmeyecekse, Aristoteles hasımlarıyla olduğu kadar doğanın kendisiyle de çatışmak zorunda kalacaktır.
Bu yüzden (diye devam eder Eleutherius), Carneades'in kimyacıların öğretisine, onların hem kadim hanımı doğa ile uyuştukları hem de eski hasmı Aristoteles'ten ayrıldıkları bir hususta karşı çıkmasına şaşmaktan kendimi alamıyorum.
Şu anda (diye yanıtlar Carneades) karışım konusundaki tartışmaları derinlemesine inceleme işine kalkışmamalıyım. Şayet üçüncü bir yol bulunmayıp da ya Aristoteles'in görüşünü ya da ondan önceki filozofların görüşünü kesinlikle ve çekincesizce benimsemek zorunda kalsaydım, kimyacıların da benimsediği bu ikinci görüşü savunulması daha mümkün bir görüş olarak değerlendirirdim. Ne var ki, unsurlar hakkındaki kanaatlerimde her iki taraftan da ayrıldığımdan, orta bir yol tutabileceğimi ve size karışım meselesini ne biriyle bütünüyle uyuşan ne de bütünüyle çatışan bir tarzda aktarabileceğimi düşünüyorum; karışımın kimi görünümlerinin, kimyacıların hami edindiği kimselerin kadimlerden ödünç aldığı görüşü destekler gibi göründüğü durumların bulunup bulunmadığını kesin bir dille belirlemeye kalkışmayacak olsam da, yalnızca ikinci genel mülahazamı oluşturan şüphenin yersiz olmadığını gösterebilecek bazı durumların var olduğunu size göstermeye çalışacağım.
O halde size açıkça itiraf edeyim ki (der Carneades), karışıma dair Aristoteles'e atfedilen öğretiden pek hoşnut değilim; bilhassa dört unsurun karma cisimden yeniden ayrılabileceğini öne sürmesi bakımından, zira şayet bu unsurlar cismin içinde varlıklarını sürdürmüyor olsalardı, bu durum bir ayrılmadan ziyade bir yeniden meydana gelme olurdu. Aristoteles'ten önce gelen kadim filozofların ve sonradan aynı görüşü benimseyen kimyacıların bu konuyu Peripatetiklerden daha anlaşılır, hatta belki daha akla yatkın biçimde dile getirdiklerini düşünüyorum. Ancak onlar, karma dediğimiz tüm cisimlerin bir araya gelmesiyle oluştuğu ve karma cisimlerin bozulmasında, bir araya geldiklerinde ne idilerse tastamam öyle kalarak birbirinden sadece ayrılıp uzaklaşan belirli sayıda ilksel cismin bulunduğuna dair inançlarıyla yeterince tutarlı konuşsalar da; bütünüyle mutmain olabildiğim pek az görüşle karşılaşan bendeniz, karışımın mahiyeti konusunda yalnızca Aristotelesçilerden değil, kadim filozoflardan ve kimyacılardan da ayrılma eğiliminde olduğumu size itiraf etmek zorundayım. Bana izin verirseniz, bunu kesin bir iddia olarak değil de bir varsayım [Hypothesis] olarak değerlendirmeniz kaydıyla, bu konudaki mevcut fikrimi size kısaca sunayım. Bundan bahsederken karışım öğretisinin tamamını ortaya koyup tartışma iddiasında değilim; yalnızca, kimi zaman karışmış maddelerin öylesine sıkı bir şekilde birleşebileceğini ve kimyacıların karma cisimlerin çözümlemelerini [Analyses] yaptıklarını varsaymaya alıştıkları ateşin mutat işlemleriyle, bu tür cisimlerde onları oluşturan karışabilen maddelerin [Miscibilia] her birinin kendi özgül doğasını koruduğunun yeterince belirgin olmadığını göstermek istiyorum. Ayrıca bunların, spagiristlerin [simyacıların] ateşleriyle, gerek aynı bileşenin parçalarındaki bir doku değişimiyle, gerekse başka bir bileşenin bazı parçalarıyla şu ya da bu karışabilen maddenin kendi parçaları arasındaki bağdan daha sıkı bir bağ kurmasıyla başkalaşıma uğramaktansa, daha kolay çözülüp geri kazanılabileceğini göstermeyi amaçlıyorum. Bu sözler üzerine Eleutherius, ondan teklif ettiği şeyi yapmasını rica etti ve arzusunu yerine getireceğine söz verdi.
Şunu düşünüyorum (diye söze devam eder Carneades), suyun suyla karışması ya da aynı tür şarapla dolu iki kabın birbiriyle birleşmesi gibi homojen cisimlerin bir araya geldiği o uygunsuz karışım türlerini bir yana bırakırsak, burada sözünü edeceğim karışım genel olarak farklı adlara sahip iki ya da daha fazla cismin *per minima* [en küçük parçalarıyla] birleşmesinden başka bir şey değil gibi görünmektedir; tıpkı kül ile kumun eriyerek cama, ya da antimuan ile demirin *Regulus Martis*'e dönüşmesi yahut şarap ile suyun karışması ve şekerin bu karışımda çözünmesi gibi. Şimdi bu genel karışım fikrinde, karışan maddelerin ya da bileşenlerin küçük parçalarında kendi doğalarını koruyup bileşikte öylece ayrı kaldıkları ve bu sayede ateş vasıtasıyla oradan yeniden ayrılabilecekleri açıkça anlaşılır değildir. Zira her ne kadar bazı kalıcı cisimlerin kimi karışımlarında aynı bileşenlerin bu şekilde geri kazanılabileceğini inkâr etmesem de, bunun hepsinde ve hatta çoğunda geçerli olacağına veya kimyasal deneylerden ve hakiki karışım fikrinden zorunlu olarak çıkarılabileceğine kani değilim. Bunu biraz açıklamak gerekirse, karışabilmeleri için ilksel olmayan yahut unsurlara ya da ilkelere ayrıştırılmamış [Hata düzeltmesi: ne de ayrıştırılmış bulunan] cisimlerin birbiriyle karışabileceğini ve bunun çok kalıcı olabileceğini varsayıyorum; bu durum, az önce sözü edilen erimiş antimuan ve demirin *regulus*'unda ve bunca çağ boyunca dayanan altın parada açıkça görülür; zira altın parada altın, genellikle az ya da çok miktarda (darphanelerimizde yaklaşık on ikide bir oranında kullanırlar) gümüş, bakır yahut her ikisinin karışımıyla alaşımlandırılır. İkinci olarak şunu düşünüyorum, eşyanın tek bir evrensel maddesi olduğuna göre, ki bunu bizzat *Materia Prima* olarak adlandıran Aristotelesçilerin de kabul ettiği bilinir (yine de onların bu konudaki bütün görüşlerini beğenmem), bu maddenin kısımları birbirinden yalnızca daha az ya da daha çok sayıdaki belirli nitelikler yahut arazlar bakımından ayrılır gibi görünmektedir; ait oldukları cismani cevher adını bunlara borçludur ve şu ya da bu özel cisim türüne bu sayede dâhil edilir; öyle ki eğer bu nitelikleri kaybedecek ya da bunlardan yoksun kalacak olursa, cisim olmaktan çıkmasa da bitki veya hayvan yahut kırmızı, yeşil, tatlı, ekşi ve benzeri bir cisim türü olmaktan çıkar. Şunu düşünüyorum, cisimlerin küçük parçaları çok defa birbirine yalnızca doğrudan temas ve sükûn ile bağlanır; bununla birlikte, birleşmeleri hangi sebebe bağlanırsa bağlansın, küçük parçaları birbirine o denli sıkı yapışmış cisimler pek azdır ki, aralarına girip onları birbirinden ayırabilecek veya bazılarının geri kalanlarla kenetlendiğinden daha güçlü şekilde o bazılarıyla kenetlenmeye uygun yahut en azından onlarla öyle sıkı birleşebilecek başka bir cisme rastlamak mümkün olmasın; öyle ki ne ateş ne de kimyasal tahlillerin diğer alışılmış vasıtaları onları birbirinden ayıramasın. Bu hususlar ortaya konduktan sonra, parçacıkların son derece küçük, kenetlenmenin son derece sıkı ya da her ikisinin birden mevcut olduğu birtakım parçacık kümeleri bulunabileceğini kesin bir dille inkâr edecek değilim; öyle ki farklı adlara sahip ve böylesine kalıcı kümelerden oluşan cisimler birbirine karıştığında, bunlardan meydana gelen bileşik cisim bileşenlerin her ikisinden de çok farklı olabilse bile, küçük kütlelerin ya da kümelerin her biri kendi doğasını, daha önce olduğu gibi yeniden ayrılabilecek ölçüde koruyabilir. Tıpkı altın ve gümüş uygun bir oranda birlikte eritildiğinde (zira tasfiyeciler size her oranda bu deneyin başarılı olmayacağını söyleyecektir), *Aqua Fortis*'in gümüşü çözüp altını el değmemiş halde bırakması gibi; bu yolla az önce belirttiğiniz üzere her iki metal de karışık kütleden geri kazanılabilir. Fakat (diye devam eder Carneades), parçacıklarının birbirine o denli sıkı yapışmadığı başka kümeler de vardır ki, bunlar kendi aralarında birleştiklerinden daha sıkı bir biçimde bazısıyla birleşmeye meyilli, başka bir addan parçacıklarla karşılaşabilir. Böyle bir durumda, bu şekilde birleşen iki parçacık, kendilerine belirli bir nitelik ya da doğa kazandıran o şekli, büyüklüğü, hareketi veya diğer arazı kaybederek, her biri gerçekten de daha önce olduğu addaki parçacık olmaktan çıkar; bunların birleşmesinden, karışmadan veya dilerseniz kaynaşmadan önce parçacıkların her biri ne kadar hakiki bir bütün idiyse, o kadar hakiki bir bütün olan yeni bir cisim doğabilir. Zira bu somut birleşim gerçekten de kendine has belirgin niteliklere sahiptir ve ilk başta onu oluşturmak üzere bir araya gelen parçacıklara ateşle ya da bilinen başka herhangi bir ayrıştırma yoluyla yeniden bölünmesi, o parçacıkların herhangi birinin aynı yollarla başka parçacıklara bölünmesinden daha fazla mümkün değildir. Fakat (der Eleutherius), bunu özel örneklerle daha anlaşılır kılmak gerekirse; bakırı *Aqua Fortis*'te veya güherçile ruhunda çözerseniz (zira hangisini kullandığımı hatırlamıyorum, bunun pek önemli olduğunu da sanmıyorum), çözeltiyi kristalleştirerek güzel bir vitriyol elde edebilirsiniz; bu bileşim, terkibi dolayısıyla her iki bileşende de rastlanmayan bariz biçimde farklı niteliklere sahip olsa da, güherçile ruhunun veya en azından çoğunun bu bileşik kütlede önceki doğasını koruduğu görülür; nitekim denemek amacıyla bu vitriyol ruhunu damıttığımda, ortaya bolca kırmızı duman çıktı ve bunlar rengiyle, kendine has kokusuyla ve ekşiliğiyle güherçile ruhu olduklarını gösterdi; geriye kalan kalksın da bakır olarak kaldığına sanırım kolayca inanırsınız. Fakat ateşte toz haline getirilmiş kurşundan başka bir şey olmayan sülyeni iyi bir sirke ruhunda çözer ve çözeltiyi kristalleştirirseniz, yalnızca her iki bileşeninden de son derece farklı tatlı bir tuz elde etmekle kalmazsınız; aynı zamanda eriticinin bazı kısımlarının metalin bazı kısımlarıyla birleşmesi öylesine sıkıdır ki, sirke ruhu bu haliyle yok olmuş gibi görünür; zira tuzlu parçacıklar, sıvının sirke ruhu olarak adlandırılmasını sağlayan o asitliği tamamen kaybetmiştir; ne de sülyene katılmış olan bu tür asitli kısımlar, her ikisinden meydana gelen *Saccharum Saturni*'den bilinen herhangi bir yolla ayrılabilir; çünkü bu somut birleşimde hiç ekşilik bulunmadığı gibi hayranlık verici bir tatlılık duyumsanır; ayrıca güçlü sirke ruhuyla karıştırıldığında derhal cızırdayan şarap ruhunun, sirkenin asitli tuzunun eğer hayatta kaldıysa yoğunlaşmış gibi görünebileceği *Saccharum Saturni* üzerine döküldüğünde cızırdamadığını görmekle kalmadım; bunun yanı sıra *Saccharum Saturni*'nin tek başına damıtılması üzerine, gerçekten çok nüfuz edici fakat hiç de asitli olmayan, tat bakımından olduğu kadar koku ve diğer nitelikler bakımından da sirke ruhundan farklı bir sıvı buldum; bu sıvı da bazı kısımlarını, kurşun tabiatında olmasına rağmen koku, renk ve benzeri bakımlardan sülyenden farklı olan *Caput Mortuum*'a çok sıkı bir şekilde bağlanmış olarak bırakmış gibi görünüyordu; bu da aklıma şunu getiriyor, iyi bir mikroskobun bana vaktiyle gösterdiği üzere, biri mavi diğeri sarı iki toz kendi rengini kaybetmeksizin yeşil bir karışım gibi görünebilse de, sülyen ve nişadırı uygun bir oranda karıştırıp bir cam kapta ateşe maruz bıraktığımda bütün kütle beyazlaştı ve kırmızı parçacıklar yok oldu; zira kireçleşmiş kurşun tuzdan ayrılabilir olsa da, nişadıra katıldığı sıradaki sülyen gibi kırmızı bir toz halinde ondan ayrılmadığına kolayca inanırsınız. Kan ve diğer çeşitli cisimlerde, bileşik bir cisim oluşturmak üzere bir araya gelen parçacıkların her birinin, bazıları bazı durumlarda koruyabilse de, kendi doğasını onda korumasının ve böylece kimyacıların tek bir addaki bir cismi oluşturmak üzere bir araya gelen bu parçacıkların her türünü diğerlerinden çekip çıkarabilmesinin muhtemel olup olmadığını da düşünmeye bırakıyorum.
Biliyorum ki, Skolastiklerin bazılarının tabiriyle, maddileşmiş şeylerde maddi kısımlar kaldığında ve kendi tabiatlarını koruduğunda içkin madde (bu anlamda odun, taş ve kireç bir evin maddesidir) ile maddileşmiş şeyde eski biçimini yeniden kabul edemeyecek derecede yeni bir biçim alacak şekilde değiştiğinde geçici madde arasında bir ayrım yapılabilir. Bu ayrımın taraftarları, bu anlamda, kilusun kanın maddesi olduğunu, kanın da bütün kısımlarının besini sayıldığı insan bedeninin maddesi olduğunu söylerler. Yine biliyorum ki, maddi ilkelerden bazılarının, Aristoteles'in dört unsuru ya da kimyacıların Tria Prima'sı (üç ilkesi) gibi bütün karışık bedenlerde ortak olduğu; bazılarının ise şu ya da bu tür bedenlere özgü olduğu söylenebilir; nitekim tereyağı ve bir tür peynir altı suyunun kaymağın has ilkeleri olduğu söylenebilir. Bu ayrımların bazı durumlarda yararlı olabileceğini inkâr etmiyorum; fakat gerek daha önce söylediklerimden gerekse söyleyeceklerimden, bunları hangi anlamda kabul ettiğimi kolayca tahmin edebilir ve bu anlamda görüşlerimden bazılarını ya aydınlatacaklarını ya da en azından hiçbirini çürütmeyeceklerini fark edebilirsiniz.
O halde daha önce söylediklerimi sürdürmek adına bu amaca binaen şunları ekleyeceğim, kimyacıların büyük kısmı, filozof dedikleri kimselerin taşları hakkında iddia ettiklerine inandıklarına göre, onlara şunu sunabilirim, her ne kadar adi altın ve kurşun bir araya karıştırıldığında, kurşun neredeyse hiç değişmeden altından ayrılabiliyorsa da, altının yerine Satürn ile kırmızı iksirden zerre kadar bir miktar karıştırılırsa, bunun sonucunda hasıl olacak mükemmel altın içindeki birleşmeleri öylesine çözülmez olacaktır ki, yayılmış iksiri sabit kurşundan ayırmanın bilinen ve hatta belki de mümkün hiçbir yolu yoktur; bilakis her ikisi de, Satürn'ün kendisine kurşun dedirten özelliklerini tamamen yitirmiş ve iksire yalnızca katılmaktan ziyade onun tarafından dönüştürülmüş gibi göründüğü son derece kalıcı bir cisim teşkil ederler. Öyle ki, en küçük parçalarıyla (per minima) bir araya getirilen bedenlerin her birinin kendi tabiatını koruması her zaman zorunlu görünmemektedir; öyle ki kütlenin kendisi ateşle dağıtıldığında, bileşiğin diğer bileşenlerinden bazılarının parçalarıyla kendi parçalarının birbirinden daha sıkı birleşmesiyle kazanmış olabileceği herhangi bir yeni biçimden ziyade, eski biçiminde yeniden ortaya çıkmaya daha meyyal olsun.
Ve eğer karşı çıktığım varsayım kabul edilmedikçe, öne sürdüğüm gibi durumlarda karışmış bedenlerin bir birleşmesi değil yok oluşu gerçekleşeceği, bunun da bu tür bedenlerin hiçbir şekilde karışmadığını söylemekle aynı anlama geldiği itirazı ileri sürülürse, cevabım şudur, karışan cevherler baki kalsa ve yalnızca arazları yok olsa da, ve her ne kadar bir araya getirilmeden önce ayrı bedenler oldukları için onlara makul bir uygunlukla karışabilirler (miscibilia) diyebilsek de, sonradan öylesine birbirine karışırlar ki onlara karışık olanlardan ziyade kaynaşmış maddeler veya hasıl olan cisimler demeyi yeğlerim; ve her ne kadar karışım adının muhafaza edilebileceği başka ve daha iyi bir izahat belki öne sürülebilecek olsa da, şayet söylediklerim akla yatkın bulunursa, kelimeler üzerine münakaşa etmeyeceğim; zira bir sanat terimini değiştirmeyi, sırf ona uymuyor diye yeni bir hakikati reddetmekten daha münasip görürüm. Karışıma dair bu fikrimin, her ne kadar halihazırda bileşik olan bedenler karıştırılmak üzere bir araya getirildiğinde kabul görse bile, unsurların ya da ilkelerin bizzat kendilerinden doğrudan yapılan o karışımlara uygulanamayacağı da itiraz olarak öne sürülürse, ilk olarak şu cevabı veririm, ben burada karışımın tabiatını, unsurlardan oluşmayan bedenlerden sıklıkla ve gayet kalıcı karışımlar meydana geldiğini inkâr edemeyecek olan kimyacılardan biraz daha genel olarak ele almaktayım. İkinci olarak, her ne kadar ilkeler ya da unsurlar denen bedenlerden doğrudan yapılan o karışımlarda, karışmış bileşenlerin bileşik kütle içinde kendi tabiatlarını daha iyi koruyabilecekleri ve oradan daha kolay ayrılabilecekleri muhtemelen iddia edilebilirse de, bu tür birincil bedenlerin var olup olmadığından şüphe edilebileceği bir yana, bedenlerin bileşenlerinin genel olarak yok edilebilirliğine dair öne sürdüğüm gerekçenin, tuz, kükürt veya civaya hangi sebepten ötürü ayrıcalıklı inanmamız gerektiği gösterilinceye dek, neden kimi zaman bunlara da uygulanamayacağını göremiyorum. Ve her halükarda (en başta size bu sırada karışımdan söz etmekteki maksadımı lütfedip hatırlarsanız), buraya kadar onun hakkında söylediklerimin yalnızca genel olarak onun tabiatına biraz ışık tutmakla kalmayıp (bilhassa bu konudaki düşüncelerimi size daha etraflıca beyan etme fırsatı bulduğumda), aynı zamanda bu bahsin devam eden kısmında bazı durumlarda işime yarayabileceğini de belki kabul edersiniz.
Fakat şimdi, karışım meselesine dair bu sapmanın bizi uzun süre uzaklaştırdığı konuşmamızın o kısmına geri dönecek olursak, her ne kadar orada, yalnızca suyla beslenen bir bitkiden ve başka bazı şeylerden elde edilen farklı maddelerden hareketle, ateşin sonradan ortaya çıkarmasını sağlayabileceği bu denli farklı cisimlerin tümünden doğanın bir cismi başlangıçta her daim bileştirmesinin zorunlu olmadığını çıkarsamış olsak da, bu deneylerden toplanabilecek şeylerin hepsi bundan ibaret değildir. Zira bunlardan, kimya öğretisinin bir başka temelini daha çürüten bir şey de çıkarılabilir gibi görünmektedir. Çünkü (gördüğümüz üzere) yalnızca berrak sudan bile sadece tin değil, yağ, tuz ve toprak da üretilebildiğine göre, buradan tuz ve kükürdün ilk veya ilksel cisimler ve ilkeler olmadığı sonucu çıkacaktır, zira bunlar her gün bitkilerin tohumunun yahut tohum ilkesinin ona kazandırdığı doku vasıtasıyla alelade sudan meydana getirilmektedir. Kibir yahut ihmalkârlık yüzünden doğanın apaçık ve bildik işleyişlerini görmezden gelmeye alışkın olmasaydık, bu durum belki de o kadar tuhaf görünmezdi, zira Tria Primadan [üç ana ilke] birini adlandırmaya yarayan niteliklerin ne denli önemsiz olduğunu düşünecek olursak, doğanın maddenin muhtelif parçalarında sıklıkla böylesine büyük değişiklikler meydana getirdiğini görürüz, çünkü suda kolayca çözünür olmak, böyle olan bir cismin tuz sayılması için kâfidir. Yine de, bir cismi oluşturan parçacıkların yeni bir tertibi ve dizilimi sayesinde, doğanın daha önce öyle olmayan bir miktar sudan suda çözünür bir cisim meydana getirmesinin; suda kolayca karışan bir yumurtanın sıvı maddesinden, kuluçkaya yatan bir tavuğun salt sıcaklığıyla, o sıvı madde gibi suda çözünmeyen zarları, tüyleri, kirişleri ve diğer kısımları üretmesinden neden çok daha zor olması gerektiğini anlamıyorum. Tuzun sertliğini ve kırılganlığını su gibi boyun eğen bir cismin içine sokmak, doğa için bir civcivin kemiklerini bir yumurtanın sıvılarının narin maddesinden var etmekten daha güç değildir. Fakat kolaylıkla yapabileceğim halde bu mülahazayı sürdürmek yerine, önüme çıkan bir itirazı ele alır almaz yoluma devam edeceğim. Zira yukarıda zikredilen örneklerin hepsinin, maddenin tohumun biçimlendirici gücü yahut buna benzer bir şey tarafından şekillendirildiği bitkilerden ve hayvanlardan alındığının iddia edileceğini kolayca öngörüyorum. Oysa ateş, tohum ilkelerinin hiçbiri gibi davranmaz, aksine menziline girdiklerinde hepsini yok eder. Fakat buna şimdilik yalnızca şu kolay cevabı vermem kâfi gelecektir, maddeyi sizlere bahsettiğim bu çeşitli şekillerde biçimlendiren ister bir tohum ilkesi ister başka bir ilke olsun, yine de açıktır ki, gerek yalnızca biçimlendirici ilke vasıtasıyla, gerek bununla ısının bir arada bulunmasıyla, gerekse maddeyi dokumaya muktedir başka bir sebeple, maddenin bu tür cisimler halinde yeniden düzenlenmesi pekâlâ mümkündür. Ve benim şu anda savunduğum şey, yalnızca bunun imkân dahilinde oluşudur.
KUŞKUCU KİMYACI
Üçüncü Bölüm.
Arkadaşı ona şöyle dedi, Eleutherius, şimdiye dek anlattıklarım sanırım sana gösterdi ki, düşünen bir insan, Meşşailer gibi kimyacıların da kanıtlamaksızın peşinen doğru kabul ettikleri ve deneylerinden çıkardıkları sonuçların geçerliliğinin dayandığı o varsayımların doğruluğundan pekâlâ şüphe duyabilir. Bu nedenle, bir kimyacı belki öyle görmese de, benim vazifemin en mühim ve en çetin kısmı olarak telakki ettiğim meseleyi hallettikten sonra, artık onların böylesine övünüp böbürlendikleri deneylerin kendilerini ele almaya geçmem yerinde olacaktır. Ve bunları öne sürenler bunu öylesine büyük bir güven ve gösterişle yapmaktadırlar ki, kitaplarını okumuş yahut konuşmalarını dinlemiş olan filozoflar ve hekimler de dahil olmak üzere şimdiye dek neredeyse herkesi kandırmışlardır, bu yüzden söz konusu deneyler ciddi bir incelemeyi bilhassa hak etmektedir. Zira kimi bilgili insanlar, bunun doğru olup olmadığını denemenin zahmetine ve masrafına katlanmaktansa, onların bu kadar cüretkâr bir biçimde ileri sürdükleri şeylere inanmakla yetinmişlerdir. Yine, iddia edilen şeyin doğruluğunu inceleyecek kadar merakı olan başkaları ise arzu ettikleri şeyi yapacak beceri ve imkândan yoksundur. Hatta bilgili insanların büyük çoğunluğu, kimyacıların (dünyayı boş sözlerle oyalamak için okullarla yetinmeyip) muhtelif tuhaf şeyleri fiilen gerçekleştirdiklerini ve bunlar arasında bileşik cisimleri daha önceki filozoflarca içlerinde bulunduğu bilinmeyen çeşitli maddelere ayrıştırdıklarını görerek; evet, insanlar bunları gördüklerinde ve kimyacıların bileşik cisimlerden ateş vasıtasıyla elde edilen maddelerin o cisimlerin hakiki unsurları yahut (kendi tabirleriyle) hipostatik ilkeleri olduğunu ne denli büyük bir güvenle öne sürdüklerini duyduklarında, mantıkçıların kaidesi uyarınca, mahir sanatkârlara kendi sanatlarında itibar edilmesini hem adil hem de ölçülü bir tavır olarak görmeye teşnedirler, bilhassa doğalarını başkalarına öğretmeyi böylesine cüretle üstlendikleri bu şeyler sadece kendi hünerlerinin ürünleri olmakla kalmayıp, başkalarının da başka türlü ne anlama geldiğini bilemediği şeyler olduğunda.
Fakat kimyacıların (diye devam eder Karneades) bahsi geçen sebeplerin şu ya da bu biri sayesinde yalnızca haz vermekle kalmayıp bilgili kimseleri bile hayrete düşürmeyi, hatta neredeyse büyülemeyi başarmış olmalarına rağmen, bu zanaatta tecrübesiz olmayan sizin ve benim gibi kimseler, kendilerini ağır isimlerle yahut cüretkâr iddialarla aldatmaya bırakmamalı; şeyleri daha açık seçik görmemize yalnızca yardım etmesi gereken o ışıkla gözlerimizin kamaşmasına izin vermemelidir. Tabiatın bir şeyler meydana getirmesine yardım edebilmek ayrı bir şeydir, meydana gelen şeylerin tabiatını layıkıyla anlamak başka bir şeydir. Nitekim görürüz ki, çocuk sahibi olabilen pek çok kimse, bir çocuğun bedenini oluşturan kısımların, bilhassa iç uzuvların sayısı ve tabiatı hususunda, hiç ebeveyn olmamış kimseler kadar bilgisizdir. Kimyacılara yaptıkları tahlillerin bana gösterdiği şeyler için teşekkür ederken, onlara hayran kalıp şaşkına dönmeksizin, bunların kaç tane ve ne olduklarını mütalaa etme serbestisini kendime tanımamı hoş göreceğinizden şüphem yoktur; sanki kendi yaptığı yeni bir şeyi insanlara gösterecek kadar maharet sahibi olan her kimsenin, o şey hakkında dilediğini onlara inandırmaya hakkı varmış gibi davranamayız.
Bu sebeple şimdi üçüncü genel mütalaama geçeceğim; bu da şudur, ateş marifetiyle karma cisimlerin kendilerine ayrıştırılabileceği ayrı tözlerin yahut elementlerin sayısının kesin ve evrensel olarak üç olduğu açık değildir. Demek istediğim, kusursuzca karışmış olduğu kabul edilen bütün bileşik cisimlerin, kimyevi tahlilleri neticesinde, ne eksik ne fazla, tamı tamına üç ayrı töze bölünebileceği kimyacılar tarafından kanıtlanmış değildir; bu tözler ki ya adet üzere elementer sayılır ya da öyle sayılanlar kadar öyle addedilmeye layıktır. Bu son kaydı, birazdan zikretme fırsatı bulabileceğim tözlerden bazılarının kusursuz derecede türdeş olmadığını, dolayısıyla da ilkeler adını almaya layık olmadığını ileri sürerek itiraz etmenizi önlemek için ekliyorum. Zira şu anda ele almam gereken husus, karma bir cismin akla yatkın şekilde elementer bileşenleri sayılabilecek kaç farklı töze ateş marifetiyle tahlil edilebileceğidir; fakat bunlardan her birinin bileşiksiz olup olmadığını incelemeyi bir sonraki genel mütalaama saklıyorum; orada, kimyacıların yalnızca kabul etmekle kalmayıp içlerine ayrışan cismin kurucu ilkeleri olduğunu ileri sürdükleri tözlerin bileşiksiz olmadığını göstermeyi umuyorum.
Şimdi (diye devam eder Karneades), üçüncü önermemi muhtemel kılmak adına öne sürülebilecek iki tür delil vardır; bunların bir türü daha ziyade nazari niteliktedir, diğeri ise tecrübeden çıkarılmıştır. O halde bunlardan ilkiyle başlayalım.
Fakat Karneades tam söylediği gibi yapacakken, Eleutherius hafifçe tebessüm eden bir çehreyle sözünü kesip şöyle dedi:
Hafızası zayıf olanın aklı kıt olur atasözünün makul olduğuna ve size uyduğuna hükmetmemi istemiyorsanız, elementlerin sayısına taalluk edebilecek nazari mütalaalar üzerindeyken, az evvel kimyacıların öğretisi lehine bazı önermeler ileri sürüp kabul ettiğinizi unutmamanız gerekir; size haksızlık etmeksizin söyleyebilirim ki bunları cevaplamak Karneades için bile güç olacaktır.
Kastettiğiniz tavizleri unutmadım, diye karşılık verdi Karneades; lakin umarım siz de, henüz şu an üstlendiğim şahsiyete bürünmemişken, bunların ne gibi ihtiyat kayıtlarıyla yapıldığını unutmamışsınızdır. Yine de sizi hoşnut etmek için üçüncü genel mütalaamı, hatırlamamı istediğiniz şeyleri hatırımdan çıkarmadığımı size gösterecek biçimde ele alacağım.
O halde o vakit başvurduğum ilkeler doğrultusunda yeniden konuşmak gerekirse, o zaman yaptığım gibi, elementlerin başlangıçta maddenin küçük parçacıklarının çok sayıda ve birbirine pek benzer kürecikler halinde bir araya geldiği belirli ufak ve birincil kümelerden oluştuğunu varsaymanın makul olduğu kabul edilirse, böylesi birincil kümelerin üç yahut beşten çok daha fazla türde olabileceğini düşünmek abes olmayacaktır; dolayısıyla, ele aldığımız bileşik cisimlerin her birinde sözünü ettiğimiz böylesi ilksel kümelerden tamı tamına üç tür bulunması gerektiğini varsaymamıza lüzum yoktur.
Şayet bu kavrayışa uygun olarak birbirinden farklı elementlerin hatırı sayılır bir adedini kabul edersek, şunu da ekleyebilirim, bir tür karma cismin teşekkülü için iki tür elementer cismin kafi gelmesi pekala mümkündür (nitelim yakın zamanda o en dayanıklı somut cisim olan camda bunu size örneklemiştim); bir başka karma cisim türü üç elementten, bir başkası dörtten, bir başkası beşten ve belki bir başkası çok daha fazlasından meydana gelebilir. Dolayısıyla bu kavrayışa göre, her türlü bileşik cismin tamamına şamil kılınacak belirli bir element sayısı tayin edilemez; zira bazı somut cisimlerin daha az, bazılarınınsa daha çok elementten meydana gelmesi pek muhtemeldir. Hatta bu ilkelere göre, birinin oluştuğu elementlerin hiçbirine diğerinde rastlanmayan iki tür karma cismin bulunması bile imkansız görünmemektedir; tıpkı çoğu zaman, birindeki harflerin hiçbirinin diğerinde bulunmadığı iki kelimeye rastladığımız gibi; yahut (şeker hariç) hiçbir bileşeni ortak olmayan muhtelif macunlara sıkça tesadüf ettiğimiz gibi. Burada, birincil ve basit olmaları hasebiyle, şayet herhangi bir cismi oluşturmak üzere birkaç türü bir araya gelseydi elementer denebilecek, henüz serbest duran ve diğer türden birincil küreciklerle henüz örülüp birbirine dolanmamış, tohum ilkeleri ya da benzeri kudretli ve dönüştürücü etkenler marifetiyle boyun eğdirilip biçimlendirilmeye açık kalan, bunlar vasıtasıyla kendi aralarında yahut cisimlerden birinin parçalarıyla öyle bağlanıp bileşenleri oldukları bileşik cisimleri kimyacıların bugüne dek fark ettiğinden daha fazla yahut başka elementlere ayrıştırılabilir kılan bu tür küreciklerin çoklukla bulunup bulunamayacağını tartışmayacağım.
Bütün bunlara şunu da ekleyebilirim, altın ve gümüşün kalıcılığına dair size belirttiklerimden anlaşıldığı üzere, basit değil de bileşik tabiatta olan cisimcikler dahi, kimyagerlerin cisimleri ateşle tabi tuttukları alışılageldik tahlilde çözünmeden kalacak kadar dayanıklı bir dokuya sahip olabilirler. Dolayısıyla, yalnızca üç element bulunsa bile, alışılagelmiş ayrıştırma yollarının basit cisimler olmadığını ortaya koyamayacağı daha çok sayıda cismin var olması imkânsız değildir.
Fakat, der Carneades, buraya kadar sizin hatırınız için elementlerin sayısı hakkında tahminlere dayanarak konuştuktan sonra, artık doğanın karışık cisimleri kaç elementten bileştirmesinin mümkün olduğunu değil, en azından kimyagerlerin mutat deneylerinin bize bildireceği kadarıyla, onları gerçekte kaç elementten meydana getirdiğini ele alma zamanı gelmiştir.
O halde derim ki, kusursuzca karışmış olduğu kabul edilen bütün o muhtelif cisim türlerinde tekdüze biçimde rastlanacak belirli tek bir element sayısının bulunduğu, bu deneylerle bana yeterince açık görünmemektedir.
Ve bu önermenin daha açık bir kanıtı olarak, ilk başta şunu öne süreceğim, ateşte üç kurucu cevhere kadar ayrıldığını hiç göremediğim çeşitli cisimler vardır. Geçenlerde Philoponus'a da söylediğim gibi, altın dediğimiz o sabit ve soy metalin tuza, kükürte ve civaya ayrıştığını görmeyi pek isterdim; ve şayet bir kimse başarısızlık durumunda makul bir cezayı ödemeyi kabul ederse, muvaffakiyet halinde böylesi bir deneyin hem masraflarını hem de malzeme bedelini memnuniyetle öderim. Kendi denediklerimden sonra, altından, kimyagerlerin tentür ya da kükürt demelerine engel olamayacağım ve geriye kalan cismi alışıldık renginden yoksun bırakan belirli bir cevherin çıkarılabileceğini kesin bir dille inkâr etmeye cüret ettiğimden değil. Aynı metalden hakiki, canlı ve akıcı bir civanın çekilip çıkarılamayacağından da emin değilim. Fakat altının tuzuna gelince, ne bunu görebildim ne de güvenilir bir görgü tanığının anlatımıyla, tabiatta böyle bir şeyin gerçekten ayrıştırıldığına kani olabildim. Ve bu neticeyi vaat eden muhtelif usullere gelince, üzerinde çalışılması gereken malzemeler, yalnızca neticesi şüpheli olmakla kalmayıp bizatihi imkânı dahi henüz gösterilmemiş bu denli temelsiz maceralarda heba edilemeyecek kadar kıymetli ve masraflıdır. Yine de beni böylesi denemelerden en çok caydıran şey maliyetleri değil, başarılı olsalar bile tatmin edici olmamalarıdır. Zira kimyagerlerin usullerinde bu altın tuzunun çıkarılmasının aşındırıcı çözücüler ya da başka tuzlu cisimlerin araya girmesiyle gerçekleştirileceği buyrulduğundan, ortaya çıkan tuzun altının kendi tuzu mu, yoksa onu hazırlamak için kullanılan tuzlu cisimlerin veya ruhların tuzu mu olduğu, temkinli bir kimse için şüpheli kalacaktır. Zira metallerin bu tür kılık değiştirmelerinin sanatkârları sıklıkla aldattığını bilmeyecek kadar Eleutherius'un kimyaya yabancı olmadığından eminim. Aynı şekilde, üç ilkenin saf cins işlenmemiş kumdan, osteokolladan, arıtılmış gümüşten, arızi kükürdünden kurtarılmış civadan, aşırı bir yankılanmalı fırında uzun süre tutarak kurucu ilkelerine değil ancak daha küçük parçacıklara bölebildiğim, dahası bir cam fırını ateşinde ne kadar süre olduğunu bilmediğim bir müddet tutturduğumda, neredeyse ametist rengine dönmüş olsa da içine atıldığı andaki topakların şeklini koruyarak çıkan Venedik talkından [Not: Talck] ve şimdi tek tek saymanın lüzumsuz olduğu muhtelif başka cisimlerden ayrıştırıldığını da memnuniyetle görmek isterdim. Zira bu cisimleri kendi üç ilkelerine ayrıştırmanın imkânsız olduğunu kesin olarak iddia etmeye cüret edemesem de, bugüne kadar ne kendi deneylerim ne de yetkin bir tanıklık bana böylesi bir tahlilin nasıl yapılabileceğini öğrettiğinden veya böyle yapıldığına beni ikna ettiğinden, kimyagerler bunu ispatlayana yahut iddia ettikleri şeyi gerçekleştirecek anlaşılır ve uygulanabilir usuller sunana dek, buna inanmaktan geri durma serbestisini kendimde görmeliyim. Zira altın ya da civanın tahlile dayalı hazırlanışına dair yayımladıkları usullerin okurlarını şaşırtmak için adet edindikleri o muammalı karanlığa büründükleri sürece, üretmeyi vaat ettikleri farklı cevherlerin gerçekten tözsel ilkeler mi, yoksa yalnızca ayrıştırılan cisimlerin bunları işlemek için kullanılanlarla karışımları mı olduğu hususunda temkinli kimseleri büyük bir tatminsizlik içinde bırakırlar; nitekim bu durum, bazılarının düşüncesizce bu metallerin tuzları olduğunu sandığı, oysa açıkça metalik cisimlerin kezzabın veya diğer aşındırıcı sıvıların tuzlu kısımlarıyla olan karışımlarından ibaret bulunan gümüşün ve civanın sözde kristallerinde aşikârdır; bu da onların daha önce oldukları gibi yeniden gümüşe veya civaya dönüştürülebilmelerinden açıkça anlaşılmaktadır.
İtiraf etmeliyim ki (der Eleutherius), kimyacılar hayvanlardan ve bitkilerden kendi *Tria Prima*'larını [üç ilkelerini] elde edebildiklerini muhtemel gerekçelere dayanarak öne sürebilseler de, bütün madensel ve diğer mineral cisimleri de tuz, kükürt ve civaya ayrıştırabildiklerini böylesine cüretle iddia etmelerine sıklıkla şaşmışımdır. Zira bizzat filozof sayılan kimyacılar arasında neredeyse atasözü haline gelmiş bir deyiş vardır ve meşhur yurttaşımız Roger Bacon da bunu bilhassa benimsemiştir, *Facilius est aurum facere quam destruere* [Altını yapmak, onu yok etmekten daha kolaydır]. Ve sizinle birlikte ben de korkarım ki altın, kimyacıların üç ilkelerini boş yere ayrıştırmaya çabaladıkları yegane mineral değildir. Şüphesiz bilirim ki (diye devam eder Eleutherius), bilgili Sennertus, kimyacıların savunuculuğunu üstlenmeyip onlar ile Peripatetikler arasında hakemlik yaptığı o kitabında bile kendini açıkça şöyle ifade eder;[11] *Salem omnibus inesse (mixtis scilicet) & ex iis fieri posse omnibus in resolutionibus Chymicis versatis notissimum est* [Tuzun her şeyde (yani karışımlarda) bulunduğu ve bunlardan elde edilebileceği, kimyasal ayrıştırmalarla uğraşan herkesçe gayet iyi bilinir]. Ve bir sonraki sayfada, *Quod de sale dixi*, der, *Idem de Sulphure dici potest* [Tuz hakkında söylediğim, kükürt hakkında da söylenebilir]. Fakat affına sığınarak, ne kadar cüretkarca yapılmış olursa olsun böylesi genel iddialara inanmadan evvel çok sağlam kanıtlar görmeliyim; beni bunların doğruluğuna ikna etmek isteyen kimse, öncelikle altından, gümüşten ve şiddetli bir ateşin kirece değil de erimeye götürdüğü o pek çok farklı türdeki taştan tuzu ve kükürdü ayırmanın sahih ve uygulanabilir bir yolunu bana öğretmelidir. Kendi adıma, yeni adı anılan bu cisimlerin hiçbirinin bu şekilde ayrıştırıldığını görmediğim gibi, cisimlerin kimyasal anatomisinde gerek Sennertus'tan gerek benden çok daha mahir olan Helmont da bir yerinde şu kararlı ifadeyi kullanır;[12] *Scio* (der) *ex arena, silicibus & saxis, non Calcariis, nunquam Sulphur aut Mercurium trahi posse* [Bilirim ki kumdan, çakmaktaşlarından ve kireçli olmayan kayalardan asla kükürt veya civa çıkarılamaz]. Dahası, *Tria Prima*'nın büyük bir savunucusu olmasına rağmen Quercetanus'un kendisi bile elmasların ayrıştırılamazlığına dair şu itirafta bulunur;[13] *Adamas* (der) *omnium factus Lapidum solidissimus ac durissimus ex arctissima videlicet trium principiorum unione ac Cohaerentia, quae nulla arte separationis in solutionem principiorum suorum spiritualium disjungi potest* [Elmas, üç ilkenin son derece sıkı bir birleşimi ve yapışıklığı sayesinde bütün taşların en katısı ve en serti haline gelmiştir ki, hiçbir ayrıştırma sanatı onu tinsel ilkelerinin çözülüşüne doğru ayıramaz]. Ve hakikaten, diye sürdürür Eleutherius, altından bir kükürt ve akıcı bir civa çıkarılabileceğini kabule meyilli olduğunuzu gördüğüme yalnızca sevinmekle kalmadım, bir bakıma şaşırdım da; zira ifadenizin ima eder göründüğü gibi kükürt kelimesini pek geniş bir anlamda ele almıyorsanız, kimyacılarımızın altından bir kükürt ayırıp ayıramayacaklarından şüphe etmeliyim. Çünkü sizi böyle konuşmaya sevk ettiğini sandığım deneyi yaptığınızı gördüğümde, altın renkli tentürün o cisimden çıkarılmış hakiki kükürt ilkesi olduğunu düşünmedim, bilakis bir kimyacının *Sulphur incombustible* [yanmaz kükürt] diye adlandıracağı, altının böylesine yoğun renkli bazı kısımlarının bir araya gelmesi olduğunu düşündüm; bu da sade bir dille ifade edilirse, ona hem kükürt hem de kükürt olmayan demekten pek farklı görünmez. Madensel civalara gelince, onlardan bahsederken çok daha sert bir tutum takınmış olsaydınız bile buna şaşmazdım. Zira hatırlıyorum ki, bir vakitler büyük bir hükümdarın uzun süre kimyacılığını yapmış (ve halen yapmakta olan) yaşlı ve meşhur bir sanatkarla karşılaştığımda, pek dürüst bir adam olarak bilinmesi beni, bunca emeği arasında madenlerden gerçekten hakiki ve akıcı bir civa çıkarıp çıkarmadığını bana samimiyetle söylemesini rica etmeye sevk etmişti; bu soruya içtenlikle cevap vererek, hiçbir madenden hakiki bir civa ayırmadığını, başka birinin de bunu gerçekten yaptığını hiç görmediğini söyledi. Ve kimyacıların civası çıkarılsın diye en çok uğraştıkları ve çıkardıklarını en çok böbürlendikleri maden bütün madenler arasında altın olduğu halde, tecrübeli Angelus Sala, yedi yer gezegenine (yani yedi madene) dair *Spagirist* anlatımında, şimdiki maksadımıza uygun düşen şu kayda değer tanıklığı sunar; *Quanquam* (der) *&c. experientia tamen (quam stultorum Magistram vocamus) certe Comprobavit, Mercurium auri adeo fixum, maturum, & arcte cum reliquis ejusdem corporis substantiis conjungi, ut nullo modo retrogredi possit* [Her ne kadar &c. yine de (aptalların hocası dediğimiz) tecrübe kesin olarak kanıtlamıştır ki, altının civası o denli sabit, olgun ve aynı cismin diğer maddeleriyle öylesine sıkıca birleşmiştir ki hiçbir şekilde geriye döndürülemez]. Buna ek olarak, kendisinin de bu niyet uğruna çok emek harcandığını gördüğünü, fakat bu yolla böylesi bir civanın üretildiğini asla göremediğini belirtir. Ve devamında eklediği şu söze kolaylıkla inanırım, *hilekar simyacıların pek çok dolabının ve sahtekarlığının ortaya çıkarıldığını sıklıkla gördüğünü* söyler. Zira bu tür şarlatanlara düşkün olanların çoğu hünersiz veya safdil, ya da her ikisi birden olduğundan, biraz mahareti, çokça kurnazlığı, daha fazla cüreti ve hiç vicdanı olmayan kişilerin onları aldatması gayet kolaydır; bu yüzden, meslekten pek çok simyacı ve soylu sınıftan muhtelif kişiler bana altının ya da şu veya bu madenin civasını yaptıklarını yahut gördüklerini söylemiş olsalar da, bu kişilerin ya başkalarını kandırma niyetinde olduklarından ya da aldanmaktan kendilerini koruyacak kadar hüner ve dikkate sahip olmadıklarından korkmaya her daim meyilli olmuşumdur.
[Not 11: Sennert. lib. de cons. & dissens. s. 147.]
[Not 12: Helmon. s. 409.]
[Not 13: Quercet. apud Billich. in Thessalo redivivo. s. 99.]
Bana, bir zamanlar bazı kimseleri masumca aldatmak ve simyacıların şu ya da bu metalin cıvasını yaptıklarını gördüklerini söyleyen beceriksiz yahut dikkatsiz kişilerin iddialarına ne kadar az bel bağlanabileceğini hem onlara hem de başkalarına göstermek için tasarladığım bir deneyi hatırlatıyorsunuz, dedi Carneades. Bunu daha da belirgin kılmak adına, deneyimi kimyacıların metalik cıvaları elde etmek için uyguladıkları alışılagelmiş işlemlerden çok daha zahmetsiz, kısa ve basit tuttum. Zira kimyacıların bu işlemleri genellikle daha karmaşık ve çetrefillidir, çok daha uzun zaman gerektirir, simyacılara aldatmaca yapmak için daha fazla fırsat verir ve dolayısıyla izleyicilerin şüphesine daha açıktır. Deneyimi gerçek bir tahlile daha çok benzetmeye çalıştığım nokta ise, yalnızca üzerinde çalıştığım metalden diğerleri gibi bir cıva elde ettiğimi öne sürmekle kalmayıp, aynı zamanda açık ve alev alabilir kükürtten büyük bir miktarı da ayrıştırdığımı iddia etmemdi. Bu amaçla yaklaşık bir ya da iki drahmi bakır talaşı, aynı ağırlıkta toz haline getirilmiş adi süblime [cıva klorür] ve süblime ile hemen hemen aynı miktarda nişadır aldım. Bu üçünü iyice karıştırdıktan sonra uzun boyunlu küçük bir şişeye ya da daha uygun bulduğum üzere, zararlı dumanlardan sakınmak için ağzını önce pamukla tıkadığım cam bir matrasa koydum. Bunu azar azar, iyice tutuşmuş kömürlerin uygun ateşine ya da daha hoş görünen fakat camı daha çok tehlikeye atan bir mum alevine yaklaştırdım. Bir süre sonra camın dibi tam da tutuşmuş kömürlerin üzerinde veya alevin içinde tutulurken, yaklaşık çeyrek saatte yahut belki de bunun yarısı kadar bir sürede camın dibinde bir miktar akıcı cıva fark edebilirsiniz. O zaman camı oradan alıp kırarsanız, bir miktar cıva bulursunuz; belki hepsi bir arada, belki de bir kısmı katı kütlenin gözenekleri içindedir. Ayrıca geriye kalan kütlenin mum alevine tutulduğunda yeşilimsi bir alevle kolayca yanacağını ve kısa bir süre sonra, belki de hemen, havada yeşilimsi mavi bir renk alacağını görürsünüz. Bu renk, gövdesi çözüldüğünde bakıra atfedilen renk olduğundan, insanları bunun Venüs'ün [bakırın] gerçek kükürdü olduğuna inandırmak kolaydır. Bilhassa tuzların kısmen uçup gittiği, kısmen de camın üst kısmına süblimleştiği varsayılabileceğinden (camın içi genellikle bunlar tarafından beyazlamış görünür) ve metal tamamen yok edilmiş gibi durup bakır artık metalik bir biçimde değil de adeta reçineli bir kütle halinde göründüğünden bu inanç pekişir. Oysa gerçekte olan yalnızca şudur: Süblimenin tuzlu kısımları, nişadırla birlikte şiddetli ısıyla harekete geçip canlanarak bakıra (ki gümüşe kıyasla daha kolay aşındırabildikleri bir metaldir) hücum eder; böylelikle cıvanın küçük parçacıkları kendilerini ayrı tutan tuzlardan kurtulur ve ısının etkisiyle oraya buraya savrulup birçok çarpışmadan sonra gözle görülür bir sıvı kütlesi halinde birleşir. Tuzlara gelince, bunların daha uçucu olan bazı kısımları camın üst kısmına süblimleşirken, diğerleri bakırı aşındırır ve onunla birleşerek metalik biçimini tuhaf bir şekilde değiştirip gizler; onunla birlikte kükürt gibi alev alabilen yeni bir tür bileşik meydana getirir. Bunun hakkında şimdi bir şey söylemeyeceğim, zira sizi Bay Boyle'un bu tuhaf bakır pası türüne dair yaptığını hatırladığım dikkatli gözlemlerine havale edebilirim. Fakat, diye tebessüm ederek devam etti Carneades, bilirsiniz ki ben bir şarlatan olmak için yaratılmadım, bu yüzden bir şüphecinin kimliğine yeniden bürünmekte acele edeceğim ve sözümü, beni sürdürmekten alıkoyduğunuz yerden devralacağım.
Bundan sonra ele alacağım husus şudur, nasıl ki üç ilkeyi dahi vermeyen bazı cisimler varsa, ayrıştırıldıklarında üçten fazla ilke ortaya koyan pek çok başka cisim de mevcuttur; bu nedenle üçlü sayı, cisimlerin evrensel ve kâfi ilkelerinin sayısı değildir. Maddenin küçük parçacıklarının birincil birleşmelerine dair size geçenlerde yaptığım konuşmayı kabul ediyorsanız, bu tür temel cisimcikler arasında üç, dört ya da beşten daha fazla tür bulunabileceğini pek de ihtimal dışı görmezsiniz. Bileşik tabiatlı cisimciklerin, kimyacıların alışılagelmiş bütün örneklerinde temel cisimler yerine geçebileceğini inkâr etmek güç olduğuna göre bunu da kabul ederseniz, ateşin ayıramadığı erimiş gümüş ile altını *Aqua Fortis* veya *Aqua Regis*'in birbirinden ayırması gibi, en azından bu muayyen bileşik cisimcikler bakımından onları meydana getiren daha yalın unsurlara ayrıştırabilecek ve böylece karmaşık bir cismin şimdiye kadar ayrıştırılabileceği düşünülen belirgin maddelerin sayısını artırabilecek kadar ince ve güçlü bir vasıtanın bulunmasının imkânsız olduğunu düşünmeniz için bir neden görmüyorum. Cisimleri hem sayı hem de tabiat bakımından ateşten farklı belirgin maddelere bölen *Alkahest*'in işleyişine dair az önce *Helmont*'tan size aktardığım şey doğruysa, bu durum varsayımıma azımsanmayacak bir destek sağlayacaktır. Fakat kendimizi kimyacıların zaten bildiği karmaşık cisimleri çözümleme yollarıyla sınırlandırsak bile, cisimlerin tuz, kükürt ve cıva dedikleri o daha kaba unsurlarının yanı sıra, son derece küçük olan ve kendiliklerinden görünmeyen, ne kadar özenle sıvanırsa sıvansın damıtma kaplarının birleşim yerlerinden fark edilmeden kaçabilen daha ince tabiatlı bileşenlerin bulunup bulunmadığı da akla aykırı olmaksızın sorgulanabilir. Zira kimyacıların dikkatini çekmemiş olsa da bir doğa araştırmacısı için çeşitli durumlarda pek faydalı olabilecek bir hususu dikkatinize sunayım, duyularımızdan herhangi birinin doğrudan nesnesi olmayan çeşitli cisim türlerinin bulunabileceğinden pekâlâ şüphe edebiliriz; nitekim yalnızca mıknatıstan yayılan ve haklı olarak hayranlık uyandıran harikaları meydana getiren o küçük cisimcikler değil, kehribar, oltu taşı ve diğer elektriksel katı cisimlerin yayılımları da etkilerini almaya elverişli muayyen cisimler üzerindeki tesirleriyle görme duyumuzun alanına giriyor gibi görünseler de gördüğümüz, hissettiğimiz, tattığımız vb. ister küçük ister daha büyük cisimlerin yaptığı gibi, elektriksel vasıflarıyla duyularımızdan herhangi birini doğrudan etkilemezler. Fakat, diye devam etti *Carneades*, benden kimyacıların yaptığı gibi yalnızca karmaşık cisimlerin duyulur bileşenlerini dikkate almamı bekleyebileceğiniz için, şimdi tecrübenin bunlara dair dahi bize neler telkin edeceğine bakalım.
Farklı şekillerde işlenmiş üzümlerden ateş yardımıyla, diğer çoğu karma cisimden elde edilenden daha fazla sayıda belirgin tözün çıkarılıp çıkarılamayacağı meselesi yeterince kuşku götürür görünmektedir. Zira üzümlerin kendileri kurutulup kuru üzüm haline getirildiğinde ve damıtıldığında, (alkali, flegma ve toprağın yanı sıra) kayda değer miktarda ampirömatik bir yağ ve şarabınkinden çok farklı nitelikte bir ruh verecektir. Üzümün mayalanmamış suyu da şarabınkinden farklı damıtık sıvılar sağlar. Mayalanma sonrasında üzüm suyu bir Spiritus Ardens verir, bu da lüzumu kadar arıtıldığında ardında hiçbir şey bırakmaksızın tamamen yanıp tükenir. Sirkeye dönüşerek bozulan aynı mayalanmış su, asitli ve aşındırıcı bir ruh verir. Fıçıya konan aynı su kendini tartar ile donatır, diğer cisimlerde olduğu gibi bundan da flegma, ruh, yağ, tuz ve toprak ayrıştırılabilir; dünyada pek az benzeri bulunan, başlı başına bir cisim olan tartardan ayrıştırılanlardan muhtemelen farklı olan ve asmanın kendisinden çıkarılabilecek tözlerden söz etmiyorum bile. Ayrıca, bazı cisimlerin diğerlerinden daha fazla element verdiğini kanıtlamak adına bu örneğe ne kadar güç tanırsanız tanıyın, elementlerine ayrıştırılabilen cisimlerin büyük bir kısmının üçten fazla element verdiğinin güçlükle inkâr edilebileceğini düşüneceğim. Zira kimyacıların cevheri [hypostatical] olarak adlandırmaktan hoşnut olduklarının yanı sıra, cisimlerin çoğu flegma ve toprak adında iki başkasını daha barındırır; bunlar da karma cisimlerin yapısına en az diğerleri kadar katıldığından ve tahlillerinde diğerleri kadar, hatta belki daha sık bulunduğundan, elementler sayısından dışlanmaları için yeterli bir sebep göremiyorum. Paracelsusçuların yapageldiği gibi, Tria primanın en faydalı elementler olduğu, toprak ve suyun ise yalnızca değersiz ve tesirsiz kaldığı itirazında bulunmak da yetmeyecektir; zira karma cisimlerin teşekkülüyle ilişkili olarak element diye adlandırıldıklarına göre, bir şeyin element olduğunun ikrar veya inkâr edilmesi kullanımına değil, kurucu bir bileşen olmasına dayanmalıdır. Toprak ve suyun sözde faydasızlığına gelince, faydanın yahut faydasızlığın yalnızca bize olan bir ilgiyi ya da ilişkiyi belirttiği dikkate alınmalıdır; bu sebeple onun varlığı veya yokluğu, nesnenin özsel tabiatını değiştirmez. Engereklerin zararlı dişleri bildiğim kadarıyla bize faydasızdır, yine de bedenlerinin parçaları oldukları inkâr edilemez; yeni teleskoplarımızın göğün ağarmış birçok yerinde bize gösterdiği o fark edilemeyen yıldızların bize flegma ve topraktan daha büyük ne gibi bir faydası olduğunu göstermek pek zordur, yine de onları evrenin kurucu ve son derece büyük parçaları olarak kabul etmekten geri duramayız. Üstelik flegma ve toprağın doğrudan faydalı olup olmadığı bir yana, ayrıştırıldıkları bedeni teşekkül ettirmek için zorunludurlar; dolayısıyla, şayet karma cisim bize faydasız değilse, onsuz o karma cismin var olamayacağı bu kurucu parçaların da bize faydasız olmadığı söylenebilir. Toprak ve su (ayrışmadan sonra) diğer üç daha etkin ilke kadar gözle görülür biçimde faal olmasa da, bu durumda Menenius Agrippa'nın, ellerin, bacakların ve bedenin daha meşgul diğer parçalarının görünüşte hareketsiz olan mideye karşı başlattığı tehlikeli isyana dair o isabetli masalını hatırlamak yersiz olmayacaktır. Bu duruma, bir Havarinin başka bir maksatla yürüttüğü şu akıl yürütmeyi de gayet uygun biçimde tatbik edebiliriz, Kulak, göz olmadığım için bedenden değilim derse, bu yüzden bedenden değil midir? Bütün beden göz olsaydı, işitme nerede olurdu? Bütün beden işitme olsaydı, koklama nerede olurdu? Kısacası, mademki toprak ve su cisimlerin çözünmesi esnasında, meydana geldikleri kurucu unsurlar olarak en az diğer ilkeler kadar açık ve genel biçimde ortaya çıkmaktadır; ve mademki doğrudan bize yahut hekimlere olmasa bile meydana getirdikleri cisimlere faydalıdırlar ve böylece biraz daha dolaylı bir yoldan da olsa bize hizmet ederler, onları elementler sayısından hariç tutmak doğayı taklit etmek demek değildir.
[Not: Matbaacının bu sayfadan sehven atladığı kısımlar için kitabın sonundaki ("Yazarın sürekli yokluğu" ifadesiyle başlayan) matbaacı notuna bakınız.]
Fakat, diye devam eder Karneades, Toprak ile Balgamın çoğu Hayvani ve Bitkisel Cisimlerin Elementleri arasında sayılması gerektiğinin Açık olduğunu düşünsem de, muhtelif Cisimlerin üçten fazla Töz’e ayrıştırılabileceğini düşünmem yalnızca bu Sebebe dayanmaz. Zira en azından kimi Karışımların beşten fazla Farklı Töze bölünebileceğini göstermek üzere vaktiyle yaptığım iki Deney vardır. Bu Deneylerden birinden bilahare etraflıca bahsetmem daha münasip düşecek olsa da, şimdilik şu kadarını söyleyeyim, kendilerinden çekilip çıkarıldıkları Cisimlerin Elementleri sayılan iki Damıtık Sıvıdan, hiçbir İlave olmaksızın hakiki, Sarı ve Alev alabilir bir Kükürt elde edebiliyorum, üstelik bu iki Sıvı sonrasında da Farklı kalmaya devam ediyor. İlginize büsbütün değersiz görünmeyeceğini umduğum diğer Deneyin ise şimdi şu tafsilatlı İzahını vermeliyim. Uzun zamandır gözlemliyordum ki, muhtelif Ağaçların hem Sıradan hem de kimi alışılmadık türden Kaplarda Damıtılmasıyla açığa çıkan Bol miktardaki Ruh, diğer birçok Cismin Yanık Ruhlarında rastlanan keskin bir tadın yanı sıra, neredeyse Sirkeninkine benzer bir Ekşiliğe de sahipti. Bu sebeple şüphelendim ki, Sözgelimi Şimşir Ağacından Damıtılan ekşimsi Sıvı, Kimyagerler tarafından sırf onun Ruhu ve dolayısıyla tek bir Element veya İlke olarak görülse de, gerçekte iki Farklı Tözden meydana gelmektedir ve bunlara bölünebilir, nitekim böyle bir Sirkeyi bolca barındıran bu tür Ağaçların ve diğer Karışımların, Kimyagerlerin henüz Farkında olduklarından bir Element ya da İlke daha fazlasından meydana geldiği söylenebilir. Bu iki Ruhun birbirinden ayrılmasının nasıl mümkün olabileceğini düşündüğümde, bunu Başarmanın muhtelif yolları olduğunu Çabucak fark ettim. Fakat bunlar arasında şu an bahsedeceğim yol şuydu, Bir Miktar Şimşir Ağacını tek başına [per se] Damıtıp, hem Yağdan hem de Balgamdan daha iyi arındırmak maksadıyla ekşimsi Ruhu yavaşça rektifiye ettikten sonra, bu Rektifiye Sıvının içine münasip Miktarda Toz Mercan attım; Sıvının Asitli kısmının Mercanı Aşındıracağını ve onunla birleşip onun tarafından öylece tutulacağını, böylece Sıvının asit Tabiatında olmayan ve Mercanlara tutunmaya elverişli bulunmayan diğer kısmının tek başına yükselmesine izin verileceğini umuyordum. Beklentimde yanılmamıştım, Zira Sıvıyı Mercanlardan nazikçe çekip aldığımda, Güçlü kokulu ve çok keskin tatlı, fakat hiçbir ekşiliği olmayan bir Ruh açığa çıktı; bu Ruh, yalnızca Sirke Ruhundan değil, aynı Ağacın asitli Bileşeninden bilhassa mahrum bırakmadığım kimi Ruhlarından da muhtelif nitelikleri bakımından bariz şekilde farklıydı. Bu iki Tözün pek farklı Tabiata sahip olduğuna sizi ikna etmek adına, yaptığım muhtelif Tecrübelerden bahsedebilirdim, fakat vakitsiz birtakım ifşalarda bulunmaksızın bunu yapamayacağımdan, bunların kimisini anmamam gerekir. Yine de şu an şunu söyleyebilirim ki, Şimşirin ekşi Ruhu, az önce anlattığım üzere, diğerinin tutunamayacağı Mercanları çözmekle kalmıyor, aynı zamanda Tartar Tuzu üzerine döküldüğünde derhal kaynayıp tıslıyordu, oysa diğeri onun üzerinde sakince duruyordu. Minium üzerine dökülen asitli Ruh, bir Kurşun Şekeri meydana getirdi ki diğerinin bunu yaptığını görmedim; bu nüfuz edici ruhtan birkaç damlanın mavi Menekşe Şurubunun birkaç damlasıyla karıştırılması, rengi değiştirmekten ziyade açar gibi görünüyordu; oysa Asitli Ruh, şurubu kırmızımsı bir renge çevirdi ve eğer işleyişi diğer Ruhun karışımıyla engellenmeseydi, muhtemelen Asitli Tuzların her zaman yaptığı gibi onu saf bir kırmızıya dönüştürecekti. Bileşik Ruhun birkaç damlası, hatırı sayılır miktardaki Lignum Nephriticum demini içine Çalkalandığında, mavimsi rengin tamamını derhal yok etti, oysa diğer Ruh bunu gideremedi. Bütün bunlara şu da eklenebilir, Şimşirden ilk çekilen çifte ruhu (eğer öyle adlandırmama izin verilirse) rektifiye ettiğim camın dibinde kalan Mercanların üzerine tecrübe maksadıyla duru su döktüğümde, beklentime uygun olarak Asitli Ruhun Mercanları gerçekten çözmüş ve onlarla pıhtılaşmış olduğunu gördüm. Zira duru Suyun dökülmesiyle (sırası gelmişken bu garipliği de belirteyim) kırmızı renkli bir Çözelti Elde ettim; buradan Su buharlaştırıldığında, geriye Kimyagerlerin Mercanları adi Sirke ruhunda çözerek ve Çözücüyü Kuruluğa dek [Menstruum ad Siccitatem] çekip alarak elde ettikleri Mercan Magisterisi olarak adlandırmaktan hoşlandıkları Sıradan Mercan Tuzuna çok benzeyen, çözünebilir bir Töz kaldı. Bu vesileyle şunu eklemeli miyim bilmem, eğer Kimyagerler keskin bir tada sahip olmasından ötürü Şimşirin yalın ruhunun Tuzlu olduğunu kabul edeceklerse, bu bize şimdiye dek farkına varılanlardan farklı, yeni bir tür Tuzlu Cisimler sağlayacaktır. Zira üç ana Tuz türü olan Asitli, Alkalik ve Kükürtlü tuzlardan, birazdan gösterme fırsatı bulabileceğim üzere, diğer ikisiyle birden dost görüneni yoktur; fakat Şimşirin yalın ruhunun (en azından tecrübe etme fırsatı bulduğum kadarıyla) hem Asitli hem de diğer Tuzlarla gayet iyi uyuştuğunu gördüm. Zira Tartar tuzuyla, İdrar Ruhuyla ya da Tuzları Alkalik yahut uçucu Tabiata sahip diğer cisimlerle gayet sakin durabilse de, bizzat Zaç Yağının karıştırılması dahi herhangi bir tıslama ya da Köpürme meydana getirmedi; bilirsiniz ki bu son bahsedilen Cisimlerden herhangi birinin üzerine bu son derece Asitli Sıvının Dökülmesiyle böyle bir halin vuku bulması mutat olandır.
Bu deney için kendimi size borçlu sayarım, der Eleutherius, yalnızca şu an üzerinde durduğunuz araştırmada bunun size faydalı olacağını öngördüğüm için değil, aynı zamanda bize, unsuri sayılan her şeyden daha yalın olmalarına rağmen açıkça kendine has ve güçlü niteliklerle donatılmış pek çok yeni ruh türü hazırlayabileceğimiz bir yöntem öğrettiği için. Bunların bir kısmı, ekşi ruhunuzun mercanlardan elde ettiği çözeltinin kırmızılığından ve anlatınızdaki diğer bazı durumlardan umutla tahmin edilebileceği üzere, gerek tek başına gerekse başka şeylerle birleştiğinde muhtemelen tıpta kayda değer bir fayda sağlayabilir. Sanıyorum ki (diye devam eder Eleutherius), bu bileşik ruhların asitli kısımlarını diğerlerinden ayırmak için sadece mercan kullanmakla sınırlı değilsiniz, aksine herhangi bir alkalileşmiş tuzdan, incilerden, yengeç gözlerinden ya da adi sirke ruhunun üzerinde kolayca işleyebileceği ve bir Helmont tabiriyle söylersek kendini tüketip bitirebileceği [exantlate] başka herhangi bir cisimden de aynı şekilde yararlanabilirsiniz.
Bahsi geçen sıvıların tıpta gerek ilaç gerekse eritici olarak ne gibi bir fayda sağlayabileceğini henüz denemedim, der Carneades. Ancak bu iki sıvının farkı konusunda kendimi ikna etmek için yaptığım çeşitli denemeleri şimdi (veya başka bir zaman) sayıp dökebilirdim. Fakat az önce mercanlar hakkında bana söyledikleriniz konusundaki düşüncenize hak verdiğim gibi, şimdiye kadar söylediklerimden şu neticeyi çıkarmama da izin vereceğinizi sanıyorum, kimyacıların cömertçe ilke adını yakıştırdığı maddeler kadar bu adı hak edebilecek, birbirinden bu denli farklı dört maddeye ayrıştırılabilen muhtelif bileşik cisimler vardır. Zira şimşirin bileşik ruhu dediğim şeyi o odunun ruhu ya da başkalarının deyimiyle cıvası saymaktan çekinmediklerine göre, asitli sıvının ve diğerinin, bilhassa da son anılanın, neden unsuri bir ilke olarak adlandırılmaya daha layık görülmediğini anlamıyorum, çünkü söz konusu sıvı, kendisine ve asitli ruha bölünebildiği tespit edilen o sıvıdan zorunlu olarak daha yalın bir tabiata sahip olmalıdır. Ve deneyimizden, benim şimdiki maksadım doğrultusunda şu ek fayda da sağlanabilir (diye devam eder Carneades), bu deney bizde şu şüpheyi uyandırabilir, kimyacılar tarafından tartışmasız homojen sayılan bir sıvı böylesine basit bir yolla iki ayrı ve daha yalın bileşene bölünebiliyorsa, benden daha maharetli veya daha talihli bir deneyci, ya bu ruhlardan birini daha da bölmenin ya da şimdiye kadar kimyacılar arasında element veya ilke sayılagelen karma cisimlerin diğer bileşenlerinden bazılarını, hatta belki de hepsini ayrıştırmanın bir yolunu bulabilir.
KUŞKUCU KİMYACI
Dördüncü Kısım
Ateş yoluyla karma cisimlerden ayrılabilen farklı tözlerin sayısı hakkında bu kadar söz yeterli olabilir, der Carneades. Bu nedenle şimdi bunların mahiyetini ele almaya ve her ne kadar homojen cisimler gibi görünseler de, elementler için zorunlu olan o saf ve yalınlığa sahip olmadıklarını size göstermeye geçiyorum. Ve eğer kimyacıların bahsettiğimiz bu tözlerin her birini kükürt veya cıva ya da diğer hipostatik ilkelerin adıyla anmaktaki cüretleri ve yazılarında ve ifadelerinde kendilerine tanıdıkları tahammül edilmez muğlaklık, beni yanlış anlamanızı ya da ihtilafı yanlış anladığımı düşünmenizi engellemek adına, onların adlarla diledikleri gibi oynama yönünde kendilerine tanıdıkları bu makul olmayan serbestliği dikkatinize sunup bundan yakınmamı zorunlu kılmasaydı, iddiamın ispatına derhal geçerdim. Gerçekten de bu münakaşada, şu veya bu yazarın kendi muğlak ifadelerine duruma göre verebileceği şu veya bu anlama ters düşmeyecek, hiçbir şey yazamayacak kadar her bir kimyacının kendine has lafızlarına riayet etmek zorunda kalsaydım, nasıl tartışacağımı da ne tarafa döneceğimi de pek bilemezdim. Zira Raymund Lully, Paracelsus ve diğerleri gibi seçkin yazarların bile kullandıkları terimleri öylesine suistimal ettiklerini görüyorum ki, zaman zaman farklı şeylere tek bir ad verdikleri gibi, çoğu kez de tek bir şeye pek çok ad vermektedirler; üstelik bunlardan bazıları (belki de) başka türden apayrı bir cismi çok daha doğru bir şekilde ifade eder. Hatta teknik kelimelerde veya sanat terimlerinde dahi bu kafa karıştırıcı serbestlikten geri durmazlar, gözlemlediğim üzere aynı töze bazen bir cismin kükürdü, bazen de cıvası derler. Ve cıvadan söz açılmışken, karma cisimlerin o ilkesi ya da bileşeni hakkında bize sundukları tariflerin öylesine karmaşık olduğunu belirtmeden geçemeyeceğim; öyle ki kimyacıların mefhumlarını cilalayıp aydınlatmaya çalışanlar bile, gerek samimi itiraflarla gerekse anlaşılmaz tariflerle, ondan ne anlayacaklarını bilmediklerini çaresizce kabul etmektedirler.
İtiraf etmeliyim ki, der Eleutherius, Paracelsus'u ve diğer kimya yazarlarını okurken, haklı olarak yakındığınız böylesi ağır kelimelerin ve müphem ifadelerin, bu yazarlar tarafından ilkeleri ele aldıkları sırada dahi kasten yeğlendiğini görmekten ötürü rahatsızlık duymuşumdur; ister okurları tarafından hayranlık kazanmak ve sanatlarının daha hürmete layık ve gizemli görünmesini sağlamak için olsun, isterse (bizim öyle düşünmemizi istedikleri gibi) kendilerinin paha biçilmez gördüğü bir bilgiyi onlardan gizlemek maksadıyla olsun.
Fakat bu adamlar (der Carneades) doğanın ilkelerini anlaşılmaz bir dille aktarma yolundan kendilerine ne pay biçerlerse biçsinler, bilgili insanların büyük kısmını, okuduklarını anlamadıklarında kabahati kendilerinde değil yazarında bulacak kadar kibirli göreceklerdir. Avamın hayranlığını kazanmaya o kadar hevesli olanlar ki cahillerin takdirinden mahrum kalmaktansa âlimlerin hor görmesine razı gelirler, benim rızamla tercihlerinin sefasını dilediklerince sürebilirler. Bilgilerini aktarmaktan imtina eden mistik yazarlara gelince, hiç kitap yazmayarak bunu gizlemiş olsalardı, kötü kitaplar yazmaya kıyasla hem kendi itibarlarını daha az zedeler hem de okurlarına daha az zahmet vermiş olurlardı. Themistius burada olsaydı, kimyacıların bu denli karanlık yazmalarının sebebinin fikirlerini açıklanamayacak kadar kıymetli görmeleri değil, açıklandıkları takdirde kıymetli olmaktan ne kadar uzak olduklarının anlaşılmasından korkmaları olduğunu söylemekten geri durmazdı. Doğrusu korkarım ki kimyacıların üç ilke hakkında böylesine müphem yazmalarının başlıca sebebi, bu ilkeler hakkında kendilerinin de açık ve seçik fikirlere sahip olmamaları, dolayısıyla ancak bulanık kavradıkları bir şeyi kaçınılmaz olarak ancak karmaşık bir biçimde kaleme alabilmeleridir. Üstelik birçoğu, öğretilerinin geçersizliğinin bilincinde olarak, açıkça anlaşılmaktan kaçınmadıkça çürütülmekten pek de kurtulamayacaklarını gayet iyi görmüş olabilir. Eliksirlerinin hazırlanışı ve başkaca birkaç büyük sır (arcana) hakkında karanlık ve muammalı yazdıklarında kimyacıları mazur gösterecek çok şey söylenebilse de, ki bunların ifşasını makul sayılabilecek gerekçelerle uygunsuz görebilirler, doğa filozoflarının genel ilkelerini öğretme iddiasında olduklarında bu ikircikli yazı tarzına tahammül edilemez. Zira hakikatin yalın bilgisinin başlıca amaç olduğu bu tür kuramsal araştırmalarda, elinden geldiği halde fikrini bana anlaşılır kılmayan, aksine aydınlatması gereken meseleyi mistik terimler ve muğlak ifadelerle karanlığa boğan, üstelik ikircikli biçimde dile getirdiği şeyin manasını tahmin etme zahmetini, sunduğu şeyin hakikatini inceleme zahmetine ekleten biri bana teşekküre değer ne öğretebilir ki? Felsefe taşının maddesi ve hazırlanış tarzı, dünyaya inandırmak istedikleri gibi birer sırsa bile, büyük eser adını verdikleri şeyi ifşa etmeksizin de genel olarak bileşik cisimlerin ilkeleri hakkında anlaşılır ve açık yazabilirler. Kendi adıma (diye devam eder Carneades) ilkelerin böylesi felsefe dışı bir tarzda öğretilmesine duyduğum öfkenin şimdi benden söküp aldığı bu sözler, bilhassa Paracelsus'un bir takipçisinin veya seçkin bir sanatkarın ustasına ait olmadığını iddia edebileceği herhangi bir özel fikre yahut iddiaya ileride karşı çıkacak olursam kendimi mazur göstermek içindir. Zira sizlere çok önce söylediğim gibi, şahıslara ait yazıları incelemekle yükümlü değilim (ki bu hem sonu gelmez hem de faydasız bir emek olurdu), yalnızca karşılaştığım kimyacıların üzerinde en çok uzlaştığını gördüğüm üç ana ilke (tria prima) hakkındaki fikirleri incelemekle mükellefim. Öğretilerine karşı öne sürdüğüm delillerin, doğrudan ve açıkça karşı çıkmadıkları bu şahsi fikirlere dahi büyük ölçüde kolayca tatbik edilebileceğinden şüphem yok. Doğrusu şu an giriştiğim iş, spagyristlerin bileşik cisimleri ateş marifetiyle ayrıştırdıkları şeylerin bizzat kendilerini tetkik etmek olduğundan, bunların kurucu bir tabiata sahip olmadığını gösterebilirsem, şu veya bu kimyacının bunlara ne isim vermeyi uygun gördüğünün pek bir ehemmiyeti kalmayacaktır. Bilge bir insan için ve dolayısıyla Eleutherius için, insanların şeyler hakkında ne düşündüklerini bilmenin, ne düşünmüş olmaları gerektiğini bilmekten daha az mühim olacağından şüphe duymuyorum.
Dördüncü ve son olarak şunu mütalaa ediyorum, kimyacılar tecrübeye ne kadar sık başvurursa vursun ve bir bileşik cisimden ateşle ayrıştırılan muhtelif maddeleri onun kurucu unsurları olduğunun kafi bir delili olarak ne kadar güvenle örnek gösterirse göstersin, bu farklı maddelerin birçoğu kurucu yalınlıktan oldukça uzaktır ve yine bileşik cisimler olarak görülebilir, üstelik çoğu da kendilerinden zorla çıkarıldıkları o somut varlıkların tabiatından, çok değilse bile en azından bir miktarını muhafaza eder.
Anlaşılmaz bir dille konuşan kimyacıların kibrinin veya hasedinin bu şekilde açığa vurulup paylanmasından memnuniyet duyuyorum (der Eleutherius), keşke bilgili insanlar bu yanıltıcı yazarlara, dünyayı cezasız kalarak aldatmayı artık ummamaları gerektiğini hissettirmek için el birliği etseydi. Zira bu tür adamların gösterişli başlıklar taşıyan kitaplar yayımlamalarına, bunların içinde dilediklerini iddia etmelerine, başkalarıyla ve hatta bizzat kendileriyle istedikleri gibi çelişmelerine, anlaşılma tehlikesi taşımadıkları kadar çürütülme tehlikesi de taşımadan sessizce izin verildikçe, akıllı insanların az önce zikredilen sebeple kitaplarını da kendilerini de kendi hallerine bıraktığını görerek okurların sırtından kendilerine bir ad yapmaya cesaret bulurlar. Sayıları diğerlerinden daima çok daha fazla olan cahiller ve safdiller ise en az anladıkları şeye en çok hayran olmaya pek heveslidir. Şayet kimya işlerinde mahir, dirayetli insanlar bunlar hakkında açık ve sade yazmakta birleşir ve böylece insanları karanlık veya içi boş sözlerle adeta sersemletilmekten yahut aldatılmaktan korurlarsa, bu adamların artık alaya alınmaksızın yersiz ve saçma sapan yazamayacaklarını anlayarak ya hiçbir şey yazmamaya ya da insanları eskisi gibi paha biçilmez zamandan mahrum bırakmayıp bize bir şeyler öğretebilecek kitaplar yazmaya mecbur kalacakları umulur; böylece dünyayı muammalarla veya zırvalarla meşgul etmeyi bıraktıklarında, ya kitapları sayesinde bir fayda elde edeceğiz ya da sessizlikleri sayesinde bir külfetten kurtulmuş olacağız.
Fakat bütün bunlar söylendikten sonra (diye devam eder Eleutherius), kimyacıların lehine şu ileri sürülebilir, adları kullanırken takındıkları serbestlik, herhangi bir zamanda mazur görülebilecekse, tahlillerinin karışık cisimleri ayrıştırdığı tözlerden söz ederlerken daha da mazur görülebilir. Zira ana babaların kendi çocuklarına ad verme hakkı olduğu gibi, yeni buluşların sahiplerine de onlara ad koyma hakkı her zaman tanınmıştır. Dolayısıyla sözünü ettiğimiz nesneler kimyacının sanatının ürünleri olduğundan ve bu sanat haricinde elde edilemeyeceğinden, sanat erbabına bunları diledikleri gibi adlandırma izni vermek hakkaniyetli görünmektedir; ayrıca bu cisimlerin ne olduğunu bize öğretmeye, onları borçlu olduğumuz kimselerden daha layık ve yetkin hiç kimsenin bulunmadığı da göz önünde tutulmalıdır.
Deneyler yapabilmek ile onlara felsefi bir açıklama getirebilmek arasında büyük bir fark olduğunu size zaten söylemiştim (der Carneades). Üstelik şimdi, işini yaparken ne olduğunu anlayamadığı bir mücevhere ya da minerale rastlayan ve ne olduğunu öğrenmek için onu bir kuyumcuya yahut mineralciye gösterene dek bilemeyen pek çok maden kazıcısının bulunduğunu da eklemeyeceğim. Fakat burada asıl dikkat çekmek istediğim husus şudur, şu an kendileriyle tartıştığım kimyacılar, adları diledikleri gibi kullanma yönünde onlar adına talep ettiğiniz o serbestlikten vazgeçmiş ve kendi ilkelerini, her ne kadar yetersiz olsa da, tarifleriyle sınırlandırmışlardır; öyle ki tahlillerinin kendilerine sunduğu herhangi bir şeye serbestçe kükürt, cıva, gaz, blas yahut diledikleri adı verebilecekken, bana kükürdün (örneğin) ilk ve basit bir cisim, alev alabilir, kokulu vb. olduğunu söylediklerinde, bileşik ya da alev almaz bir cismin böylesi bir kükürt olduğunu iddia ederlerse onlara inanmama hakkını bana tanımalıdırlar; altının ve diğer bazı minerallerin yanmaz bir kükürt bakımından zengin olduğunu öğrettiklerinde ise kelimelerle oynadıklarını düşünmeme izin vermelidirler, zira bu ifade, güneşli gece ya da akışkan buz kadar uygunsuz bir ifadedir.
Fakat dördüncü mülahazama ait ayrıntıları zikretmeye geçmeden önce, birkaç genel hususu önceden belirtmeyi uygun buluyorum; bunlardan bazılarına zaten değinmiş olduğum için şu anda üzerlerinde fazlaca durmama gerek kalmayacaktır.
İlk olarak sizi Helmont'taki belirli bir pasaja dikkat etmeye davet etmeliyim;[14] okurlarınca pek önemsenmediğini görmüş olsam da, kendisi bundan dikkate değer bir şey olarak söz eder ve ben de bunun gayet mühim olduğunu düşünürüm; zira zeytinyağının damıtılmış yağı, tek başına çekilmiş olsa bile (denediğim üzere) gayet keskin, aşındırıcı bir nitelikte ve iğrenç bir tatta iken, Helmont bize sade yağın Paracelsus'un sal circulatum'u ile yalnızca sindirilmek suretiyle benzeşmeyen kısımlara ayrıldığını ve salata yağından damıtılan yağdan çok farklı, tatlı bir yağ verdiğini anlatır; ayrıca aynı yolla şaraptan, damıtma yoluyla doğrudan elde edilen ve dephlegm'd aqua vitae olarak adlandırılan ruhun yakıcılığından son derece uzak, bambaşka ve daha asil bir niteliğe sahip, pek tatlı ve latif bir ruhun ayrılabileceğini söyler; üstelik bu teşrihleri gerçekleştiren sal circulatum, tahlil edilen cisimlerden önceki ağırlığında ve niteliklerinde ayrılmaktadır; Helmont'un bu iddiasını doğru kabul edecek olursak, bileşik cisimlerden ayrılabilen aynı adlı cisimler arasında (çeşitli yağlar ya da çeşitli ruhlar gibi) pek büyük bir farklılık bulunabileceğini kabul etmemiz gerekir. Zira kimyacıların yaygın olarak bildiği damıtılmış yağlar arasında birazdan dikkat çekeceğim farkların yanı sıra, bundan anlaşılmaktadır ki Sal Circulatum vasıtasıyla aynı cisimden bambaşka türde yağlar elde edilebilir; ve kim bilir, doğada, yardımlarıyla ister başkalaşım yoluyla ister başka şekilde, alelade tabirle karışık denilen cisimlerden, hem sıradan kimyacıların hem de bizzat Helmont'un bildiği aynı adlı cisimlerden farklı yağlar yahut başka tözler elde edilebilecek başka failler de bulunabilir; fakat bunun, doğruluğunu deneyimleme imkanına sahip olmadığımız bir başka insanın rivayetine dayanan bir varsayımdan ibaret olduğunu bana söylemenizden çekindiğim için, bunun üzerinde ısrarla durmayacağım; bunu boş vaktinizde düşünmeniz için size bırakarak bir sonraki konuya geçeceğim.
[Not: Dipnot 14: Illud notabile, in vino esse Spiritum quendam mitiorem ulterioris & nobilioris qualitatis participem quā qui immediate per distillationem elicitur diciturque aqua vitae dephlegmata, quod facilius in simplici Olivarum oleo ad oculum spectatur. Quippe distillatum oleum absque laterum aut tegularum additamento, quodque oleum Philosophorum dicitur, multum dissert ab ejus oleitate; quae elicitur prius reducto oleo simplici in partes dissimilares sola digestione & Salis circulati Paracelsici appositione; siquidem sal circulatum idem in pondere & quantitatibus pristinis ab oleo segregatur postquam oleum olivarum in sui heterogeneitates est dispositum. Dulce enim tunc Oleum Olivarum ex oleo, prout & suavissimus vini spiritus a vino hoc pacto separantur, longeque ab aquae vitae acrimonia distinctus. Helmont. Aura vitalis, s. 725.]
İkinci olarak, eğer vaktiyle Leukippos'un, Demokritos'un ve diğer kadim anatomi bilginlerinin [Not: atomcular] kanaati olan ve çağımızda da hiç de önemsiz sayılmayacak filozoflarca yeniden canlandırılan şu görüş doğruysa, yani kimyacıların kullandığı türden mutfak ateşimizin, son derece küçük olmaları ve hareketleri sayesinde en katı ve en yoğun cisimlerin, hatta bizzat camın bile içine işleyebilen, hızla hareket eden küçük cisimcikler sürüsünden oluştuğu doğruysa, çakmaktaşlarında ve diğer katılaşmış cisimlerde ateşli kısmın daha kaba kısımla birleştiğini gördüğümüze göre, camın gözeneklerinden içeri giren bu ateşli korpüsküllerin büyük bir kısmının, üzerinde çalıştıkları karma cismin parçalarıyla bir araya gelebileceğini ve dağılan cismin parçalarının şekli, büyüklüğü ve diğer hallerinin onları bu tür birleşimlere sevk etmesine göre, onlarla birlikte yeni bileşik cisim türleri meydana getirebileceğini tahmin etmek akıl dışı olmayacaktır; ateşin korpüsküllerinin, hepsi son derece ufak ve çok hızlı hareket ediyor olsa da, hepsinin aynı büyüklükte veya şekilde olmadığı da kabul edilirse, bu tür birleşimlerin sayısı daha da fazla olabilir. Sizinle tartışacak daha mühim meselelerim olmasaydı, az önce söylediklerimi desteklemek adına, açık bir ateşin parçacıklarının bazı cisimler üzerinde çalışırken onlarla gerçekten birleşebileceğini ve miktarı artırabileceğini düşünmeme yol açan bazı özel deneyleri sayabilirdim. Ne var ki ateş cam kaplara kapatılmış cisimler üzerinde çalışırken, bunu ateşli korpüsküllerin bizzat kendilerinin camın maddesinden gerçekten geçmesiyle yapıp yapmadığından o kadar emin olmadığım için, bir sonraki zikredilecek hususa geçeceğim.
Eleutherius, ateş doğrudan bir cisim üzerine etki ettiğinde, korpüsküllerinden bazılarının, tıpkı sönmemiş kireçte olduğu gibi ama daha büyük sayılarda ve daha kalıcı olarak, yanan cismin korpüsküllerine yapışabileceğini çok muhtemel kılabileceğini düşündüğüm bazı kanıtlarla size yardımcı olabilirdim, dedi. Fakat ilerleyişinizi geciktirme korkusuyla, bu araştırmayı başka bir zamana ertelemenizi ve niyet ettiğiniz gibi devam etmenizi rica edeceğim.
Öyleyse bundan sonraki adımda, dedi Carneades, benimle birlikte şunu gözlemleyebilirsiniz, yalnızca altın ve gümüş gibi, ateşle yapılan alışılagelmiş sınamalarla karma olduklarını açığa vurmayan bazı cisimler bulunmakla kalmaz; aynı zamanda (daha önce size söylediğimi hatırlayabileceğiniz üzere) eğer ateşe maruz bırakılarak çeşitli maddelere ayrışabilen bir katmerli bileşik cisim [de-compound body] söz konusuysa, bu cisim ne temel unsurlara ne de son karışımında kendisini oluşturan maddelere değil, yeni türden karışımlara ayrışabilir. Buna dair sabunda, kurşun şekerinde ve vitriyolde size zaten bazı örnekler vermiştim. Şimdi, hem doğal (son saydığım gibi) hem de yapay olan, açıkça katmerli bileşik bazı cisimlerin bulunduğunu, Doğanın yerin bağrında, bazen yaptığını gördüğümüz üzere, garip karışımlar meydana getirebildiğini, hayvanların diğer hayvanlar ve bitkilerle beslendiğini ve bu bitkilerin de neredeyse hepsinin besinini ve büyümesini, ya yerin gözeneklerinde barınan belirli bir azotlu özsudan ya hayvanların dışkılarından ya da canlı yaratıkların veya bitkilerin çürümüş gövdelerinden veya bileşik tabiatlı diğer maddelerden aldığını düşünecek olursak, bunu dikkate aldığımızda, insanların fark ettiğinden çok daha fazla sayıda katmerli bileşik cismin (sanatın eserlerinden bahsetmiyorum bile) Doğanın eserleri arasında bulunabileceği muhtemel görünebilir. Nitekim daha önce de gözlemlediğim gibi, tüm karışımların ilksel cisimlerden oluşması gerektiği hiç de aşikâr değildir; bilakis, karışımlarından önce ele alındıklarında, içeriklerinin tamamı veya bir kısmı bakımından bile çeşitli türde bileşik cisimlerin bulunması çok daha muhtemel görünmektedir. Zira bazılarının doğrudan unsurların veya ilkelerin kendi aralarında birleşmesiyle meydana geldiği ve bu sebeple Prima Mista ya da Mista Primaria [birincil karışımlar] olarak adlandırılabileceği kabul edilse de, pek çok başka cismin (tabiri caizse) ikinci elden karıştığı, bunların dolaysız içeriklerinin temel unsurlar değil, az önce sözü edilen bu birincil karışımlar olduğu görünmektedir; ve bu ikincil türdeki karışımların çeşitlerinden, daha ileri bir bileşimle üçüncü bir tür ve bu şekilde devamı ortaya çıkabilir. Bazı cisimlerin, hepsi aynı dereceden değil, çeşitli derecelerden karma cisimlerden meydana gelmiş olması da ihtimal dışı değildir; nitekim (örneğin) katılaşmış bir cisim, biri birincil, diğeri ikincil bir karma cisim olabilecek içeriklerden oluşabilir; (bunu doğal zincifrede, kendi ayrıştırma yöntemimle bulduğum üzere, hem daha ziyade cevher gibi görünen o daha kaba kısım, hem yanıcı bir kükürt, hem de akıcı bir cıva mevcuttur) veya belki de bu son türden hiçbir bileşen olmaksızın, bazıları birinci, bazıları üçüncü türden karma cisimlerden meydana gelebilir. Bu durum, kimyacıların bezoardicum dedikleri ilaçların bazı kimyasal hazırlanışlarında olup bitenler üzerinde düşünülerek belki bir nebze aydınlatılabilir. Zira ilk olarak, Prima Mista olarak görülebilecek antimon ve demiri alırlar; bunlardan yıldızsı bir Regulus [arı metal] bileştirirler ve buna niyetlerine göre ya altın ya da gümüş eklerler, bu da onunla yeni ve daha ileri bir bileşim meydana getirir. Buna, kendisi de katmerli bileşik bir cisim olan süblimeyi (adi cıva ile çeşitli tuzların süblimleşme yoluyla kristal bir madde halinde birleşmesinden oluşan) eklerler; bu süblimeden ve diğer metalik karışımlardan, daha da bileşik bir tabiatta olduğu kabul edilebilecek bir sıvı çekerler. Kimyacıların iddia ettiği gibi, bu sanat sayesinde Regulus ile karışmış olan altın veya gümüşün bir kısmının süblime ile birlikte imbik başlığının üzerinden öteye taşınabilmesi doğruysa, nitekim bir süre önce hünerli ve dürüst bir kimse bana, kendisinin ve benim ortak bir dostumuz olan deneyimli bir zatın, bu yolla büyük miktarda altını, kendisine kazanç sağlayabilecek daha ileri bir şey yapma ümidiyle imbikten geçirdiğini, ancak amacına ulaşamamakla kalmayıp, sıkı bir şekilde birleştiği antimon yağından uçuculaştırılmış altınını geri kazanamadığından yakınmıştı.
Şimdi, (diye devam eder Carneades) şayet bileşik bir cisim yalnızca yalın elementlerden ibaret olmayan bileşenlerden meydana geliyorsa, ateşin onu ayrıştırdığı maddelerin, görünüşte yeterince türdeş olsalar bile, bileşik bir tabiatta olabileceğini kavramak zor değildir; zira her bir cismin birbiriyle en çok akraba olan kısımları bir araya gelerek yeni türden bir bileşik oluşturur. Nitekim (örnek vermek gerekirse) zaç yağı, nişadır ve güherçileyi karıştırıp birlikte damıttığımda, ortaya çıkan sıvının ne nitr ruhu, ne nişadır ruhu ne de zaç ruhu olduğu görüldü. Çünkü bunların hiçbiri ham altını çözemezdi, oysa elde ettiğim sıvı bunu kolaylıkla başarabildi; böylece en azından nitr ruhu ile nişadırdan meydana gelen yeni bir bileşik olduğunu gösterdi (çünkü ikincisi birincisinde çözündüğünde altın üzerinde etki gösterir). Yine de bunlar bilinen hiçbir yolla birbirinden ayrılamaz ve dolayısıyla, onu elde etmek için ayrı ayrı etkileri önceden bilinen muhtelif somut maddeleri bizzat bir araya getirip damıtmamış olsaydık, karma bir cisim sayılmazdı. Ve bu vesileyle, mevcut maksadımıza uygun düştüğü için size geçenlerde söz verdiğim deneyi eklemek gerekirse, şunu bildireyim, yaygın zaç yağının kimyacıların varsaydığı gibi büsbütün basit bir sıvı olmadığından şüphelenerek, onu aktardan diğer sıvıyla birlikte satın aldığım yaygın neft yağından eşit veya iki kat miktarda (çünkü deneyi birden fazla kez denedim) katarak karıştırdım. Ve karışımı küçük bir cam imbikte dikkatle (çünkü deney naziktir ve biraz da tehlikelidir) damıttıktan sonra, arzu ettiğim üzere (koyduğum iki sıvının yanı sıra) imbiğin boynunun her tarafına yapışan ve yalnızca çok keskin bir kükürt kokusuyla ve kükürt rengiyle değil, aynı zamanda bir kömürün üzerine konulduğunda derhal alev alıp yaygın kükürt gibi yanmasıyla da kendisinin kükürt olduğunu ele veren belirli bir maddeden epeyce bir miktar elde ettim. Ve bu maddeden elimde hâlâ, dilediğiniz zaman isteyip inceleyebileceğiniz küçük parçalar bulunmaktadır. Dolayısıyla bu deneyden şu önermelerden birini ya da her ikisini birden çıkarabilirim, Kimyacıların elementer kabul ettiği ve ayrı ayrı bakıldığında hiçbirinde böyle bir cisim var gibi görünmeyen bu iki maddenin birleşmesiyle gerçek bir kükürt meydana gelebilir; yahut zaç yağı, damıtılmış bir sıvı olmasına ve kendisini veren somut maddenin tuz ilkesinin bir parçası sayılmasına rağmen, tuzlu kısmının yanı sıra, kendisi de pek basit ya da bileşiksiz bir cisim sayılamayacak olan yaygın kükürt benzeri bir kükürt ihtiva edecek kadar bileşik bir cisim olabilir.
Size, (diye sürdürür Carneades) daha önce beş ya da altıdan fazla element bulunabileceği gibi, bir cismin elementlerinin bir başkasınınkinden farklı olabileceğini de muhtemel olarak sunduğumu hatırlatabilirim; buradan da şu sonuç çıkacaktır ki, katmerli bileşik cisimlerin çözünmesinden, belki de daha önce hiç bir araya gelmemiş elementlerin birleşmesiyle tamamen yeni türden karışımlar hasıl olabilir. Dediğim gibi, size bunu hatırlatabilir ve bu ikinci mülahazaya muhtelif şeyler ekleyebilirdim; lakin vakit darlığı korkusuyla bunları seve seve bir kenara bırakıp üçüncüsüne geçiyorum, o da şudur, Ateş her zaman cismi yalnızca çözüp parçalarına ayırmaz, aynı zamanda dağıttığı cismin (ister elementer olsun ister olmasın) kısımlarını yeni bir tarzda birbirine karıştırıp birleştirebilir de.
Bu durum, bazı bariz örneklerde öylesine açıktır ki, der Carneades, bunu fark etmemiş olanların kayıtsızlığına şaşmamak elimde değil. Zira bir bacada yanan odun ateşle duman ve küle ayrıştığında, o duman kurumu meydana getirir; bu kurum ise odunun ilkelerinden herhangi biri olmaktan öylesine uzaktır ki (yukarıda da belirttiğim gibi) daha ileri bir analiz ile ondan beş ya da altı farklı maddeyi ayırabilirsiniz. Geriye kalan küle gelince, simyacıların bizzat kendileri, daha yüksek dereceli bir ateşle bu külün çözünmez biçimde birleşerek cama dönüşebileceğini bize öğretirler. Simyacıların esas olarak dayandıkları analizin açık havada değil, kapalı kaplarda yapıldığı doğrudur; ancak az önce verilen örnekler, ısının karışık cisimlerin kısımlarını dağıtabileceği gibi birleştirebileceğinden de haklı olarak şüphe etmenizi sağlayabilir. Kapalı kaplarda bile bir camlaşmanın gerçekleştiğini gördüğümü söylemesem dahi, kapalı kaplarda yükselseler de antimon çiçekleri ile kükürt çiçeklerinin fazlasıyla karışık cisimler olduğunu size hatırlatmalıyım; keza kafurun bütün gövdesini yukarı çıkardığım kaplar da ağzı kapalı camlardı. Bütün bu örneklerin, damıtmayla elde edilmeye alışılmış sıvılar gibi akışkan değil de kuru bir halde yukarı çıkmaya zorlanan cisimlere ait olduğu itirazı öne sürülebilirse de cevabım şudur: Bir cismin, başka türlü pek değişmeksizin, katıdan akışkana ya da akışkandan katıya dönüşmesinin mümkün olmasının yanı sıra, ki kışın görünür herhangi bir bileşenin eklenmesi ya da ayrılması olmaksızın, aynı maddenin kolaylıkla kırılgan bir buza dönüşüp hızla sertleşebilmesi ve yeniden çözülüp akışkan suya dönüşebilmesi bunu açıkça gösterir; bunun da ötesinde, en seçkin simyacıların karışık bir cisim olduğunu kabul ettikleri adi cıvanın dahi, imbik başlığından kendi eski cıva haliyle, dolayısıyla bir sıvı biçiminde geçirilebileceği göz önünde bulundurulmalıdır. Üstelik oldukça bileşik cisimlerin de sıvıları meydana getirmek üzere bir araya gelmesi pekâlâ mümkündür; zira belli bir çözücü yardımıyla, ılımlı bir ateşle dahi altının kendisini bir imbikten damıtmanın mümkün olduğunu gördüğümden söz etmesem bile, antimon tereyağında ne olup bittiğini düşünmemiz yeterlidir. Çünkü bu dikkatle saflaştırılırsa çok berrak bir sıvıya dönüştürülebilir; buna karşın üzerine bir miktar temiz su dökecek olursanız, daha önce sıvının önemli bir kısmını oluşturan ağır ve kusturucu bir kireç hızla çökecektir; nitekim bu (bazı seçkin simyacılar cıvayla ilgili olduğunu iddia etseler de) süblimenin tuzları tarafından taşınmış ve çözünmüş halde tutulmuş antimonlu bir cisimdir, dolayısıyla bileşik bir cisimdir; eğer bu beyaz tozu ustalıklı bir indirgemeyle inceleme merakını gösterirseniz bunu siz de görebilirsiniz. Kükürt çiçekleri kadar bileşik cisimlerin damıtılmış sıvıları meydana getirmek üzere birleşemeyeceğini düşünmeyesiniz ve simyada azımsanmayacak bir maharet iddia eden muhtelif bilgili adamlarla birlikte, en azından hiçbir karışık cismin aşındırıcı tuzlar olmaksızın imbik başlığından geçirilemeyeceğini vehmetmeyesiniz diye; kükürt çiçeklerini (belki madeni kükürtleri bile ekleyebilirim) yukarı taşımanın diğer yolları arasında, uçucu sıvılar elde etmek için yağlı cisimlerden başka hiçbir şey kullanmadığım bazı yolları da dilediğiniz vakit size göstermeye hazırım; bu sıvılarda sadece renk değil, çok daha kesin bir işaret olan koku ve bazı işlemler de sıvının bir parçasını oluşturan bir kükürdün yukarı taşındığını açıkça ortaya koyar.
Bir şey daha var Eleutherius, der Carneades, şu anki maksadıma öylesine uygundur ki daha önce değinmiş olsam da bu vesileyle dikkat çekmeden edemem. Şudur ki kimyacıların bir madde parçasını Cıva veya ilkelerinden bir başkasının adıyla anmalarına vesile olan nitelikler yahut arazlar öyle şeylerdir ki ateşin bir cismin küçük cüzlerinde meydana getirebileceği doku değişimleri ve diğer başkalaşımlarla bu denli büyük (ve öyleyse neden benzeri olmasın?) niteliklerin hâsıl olması mümkündür. İkinci Genel Mülahaza üzerine söz söylerken, yalnızca duru suyla beslenen bitkilerde ve kuluçkadan çıkıp civciv olan yumurtalarda vuku bulan şeylerle zaten ispat etmiştim ki tabiat, bir cismin kurucu cüzlerinin tertibini değiştirerek, benzer sayılan bir madde parçasında Tria Prima'dan birini adlandırmak için gerekenler kadar büyük değişiklikler meydana getirmeye muktedirdir. Helmont bir yerde ateşi nükteli bir şekilde şeylerin yok edicisi ve yapay ölümü olarak adlandırsa da ve bir başka seçkin kimyacı ve hekim ateşin asla ateşten başka bir şey üretemeyeceği fikrine dayanmaktan hoşnut olsa da, kimyacıların ateş vasıtasıyla ne kadar çok yeni türden karışık cisimler ürettiklerini hesaba katarsan, şüphem yok ki başka bir kanaate varacaksın. Bilhassa cam gibi asil ve kalıcı bir cismin yalnızca ateşin şiddetli tesiriyle aşikâr biçimde üretilmekle kalmayıp, bildiğimiz kadarıyla hiçbir vakit başka bir yolla üretilmediğini düşündüğünde bu böyledir. Doğrusu bazı Helmontçuların, kendine has bir adı olan her cisim türünün bir tohum gücüyle üretilmesi gerektiği yönündeki iddiaları pek düşüncesizce görünmektedir, nitekim bundan sonra söyleyeceklerime acele etmem gerektiği kadar bunu gerekli görseydim, kanıtlayabileceğimi sanıyorum. Ateşin üretmek için kullanıldığı her şeye tabii değil de yapay cisimler gözüyle bakanların bulunması da bizi pek sarsmamalıdır. Zira biriyle diğeri arasında her zaman çoğunun hayal ettiği gibi bir fark yoktur, ne de onları layıkıyla, daima ve yeterince birbirinden ayıran şeyi vazetmek düşündükleri kadar kolaydır. Fakat kendimi bu kadar ince bir tetkike kaptırmamak adına, şimdilik bir şeyin yapay olarak adlandırılmasının sebebinin, zanaatkârın eliyle veya aletleriyle yahut her ikisiyle birden bir madde parçasına zihninde önceden tasarladığı gibi bir biçim veya şekil verilmesi olduğunu belirtmek kâfi gelecektir. Oysa kimyasal ürünlerin çoğunda, zanaatkâr niyet etsin yahut etmesin bu tesir hâsıl olur ve çoğu zaman niyet ettiğinden veya beklediğinden çok farklıdır, kullanılan vasıtalar ise esnafınki gibi şu veya bu muayyen iş için yapay olarak biçimlendirilmiş ve şekillendirilmiş aletler değil, ekseriyetle tabiatın bizzat sağladığı ve başlıca tesir güçlerini zanaatkârdan değil, kendi tabiatlarından veya dokularından alan etkenlerdir. Doğrusu ateş de tohum kadar tabii bir etkendir. Onu kullanan kimyacı ise yalnızca tabii etkenleri ve edilgenleri tatbik eder; bunlar böylece bir araya getirilip kendi tabiatlarına göre hareket ettiklerinde işi bizzat kendileri yerine getirirler. Nitekim bahçıvan aşılık filizleri kütüğe getirip bağlasa, sulasa ve belki de meyve vermesine başka türlü yollarla katkıda bulunsa da elma, erik veya diğer meyveler tabii ürünlerdir. Lakin söyleyeceğim şeye devam edecek olursam, Eleutherius, daha önce de söylediğim gibi, bir kimyasal ilkeyi adlandırmak için oldukça ehemmiyetsiz niteliklerin yetebileceğini benimle birlikte fark edebilirsin. Zira bileşik bir cismi ateşle ayrıştırdıklarında, alev alabilen ve suyla karışmayan bir madde elde ederlerse buna derhal Kükürt derler, lezzetli ve suda çözünür olan şey Tuz sayılmalıdır, suda sabit ve çözünmez olan her ne varsa ona da Toprak adını verirler. Ve ekleyecektim ki ne yapacaklarını bilemedikleri, hatta canlarının istediği her uçucu maddeye Cıva derler. Ancak bu niteliklerin ya onların tohum etkenleri dediklerinden başka türlü üretilebileceği yahut bileşik tabiatlı cisimlere ait olabileceği, diğer misallerin yanı sıra külden yapılan camda da gösterilebilir; zira burada son derece keskin tatlı alkalileşmiş tuz toprakla birleştiğinde lezzetsiz hale gelir ve onunla birlikte bir cisim teşkil eder ki bu cisim kuru, sabit ve suda çözünmez olsa da açıkça karışık bir cisimdir ve bizzat ateş tarafından öyle yapılmıştır.
Ve mevcut gayemiz bakımından hatırlıyorum ki Helmont,[15] övdüğü diğer ilaçların yanı sıra kısa bir işlem aktarır; burada her ne kadar uygulamaya dair talimatlar yalnızca üstü kapalı bir şekilde çıtlatılmış olsa da bu yolla elde edilecek ilacın meziyetleri hakkında herhangi bir şeyi tasdik ya da inkâr etmeksizin, işleme inanmamak için bir nedenim yoktur. Şöyle der, Quando oleum cinnamomi &c. suo sali alkali miscetur absque omni aqua, trium mensium artificiosa occultaque circulatione, totum in salem volatilem commutatum est, vere essentiam sui simplicis in nobis exprimit, & usque in prima nostri constitutivasese ingerit. [Not: Tarçın yağı vb. kendi alkali tuzuyla hiç su olmaksızın karıştırıldığında, üç aylık mahirane ve gizli bir sirkülasyonla bütünüyle uçucu bir tuza dönüştüğünde, sadesinin özünü bizde hakikaten açığa vurur ve ta en asli kurucu unsurlarımıza kadar nüfuz eder.] Başka bir yerde buna benzer bir işlem daha sunar; şayet onun doğru söylediğini varsayacak olursak buradan şu sonuca varabilirim, ateş marifetiyle, basit/elementer sayılan geyik boynuzu tuzu, kan vb. kadar hem tuzlu hem de uçucu bir madde üretilebildiğine ve bu uçucu tuz, biri diğeri tarafından uçucu kılınmış ve her ikisi de ateş vasıtasıyla birleştirilmiş bir kimyasal yağ ile sabit bir tuzdan gerçekten bileşik olduğuna göre, cisimlerin ateş tarafından dağıtılmasıyla ortaya çıkan diğer maddelerin de yeni türden karışımlar olabileceğinden ve farklı tabiatlara sahip maddelerden meydana gelebileceğinden pekala şüphe duyulabilir; bilhassa bazen şundan şüphelenmişimdir ki kanın, geyik boynuzunun vb. uçucu tuzları hem firari hem de son derece keskin bir kokuyla donanmış olduklarından, kimyagerler ya bütün kokuları hatalı bir biçimde kükürtlere atfetmektedir ya da bu tür tuzlar, tuzlu kısımlarla iyice kaynaşmış bazı yağlı kısımlardan oluşmaktadır. Benzer bir tahmini sirke ruhu hususunda da yürüttüm; kimyagerler bunu o cismin ilkelerinden biri saysa da ve asitli bir ruh olarak kükürtlerle akrabalığı uçucu tuzlara kıyasla çok daha az görünse de kimyagerin tuzdan hangi tutarlılıkla türeteceğini bilemediğim o keskin kokusundan bahsetmiyorum bile, kendi Tyrocinium Chymicum eserlerinin Saccharum Saturni [Not: Kurşun şekeri] damıtılması hakkında kendilerine öğrettiği şeye dikkat etmemiş olmalarına şaşıyorum; zira Beguinus[16] bundan, çok ince bir ruhun yanı sıra biri kan kırmızısı ve ağır, diğeri ise ruhun üzerinde yüzen ve sarı renkte olan en az iki yağ damıttığını temin eder; aktardığı şeyi doğrulamak için bunlardan bir miktarını o vakitler yanında sakladığını söyler. Kurşun şekerinden iki ayrı yağ elde ettiğimi hatırlamasam da katkısız damıtılsa dahi bir miktar yağ vereceği hususu tecrübeme aykırı düşmez. Kimyagerlerin, bu yağların yalnızca kurşunun uçuculaşmış kükürdü olduğunu iddia etmeye meyilli olacaklarını biliyorum; belki de bunu Beguinus'un aktardığı şu hususla delillendireceklerdir, damıtma sona erdiğinde, sanki cisim ya da en azından bizzat metalin başlıca kısmı damıtma yoluyla imbiğin başından aşırılmışçasına, son derece siyah ve kendi tabiriyle nullius momenti [Not: hiçbir kıymeti olmayan] bir Caput Mortuum [Not: ölü baş/dip tortusu] bulursunuz. Fakat Saccharum Saturni'nin yalnızca kurşunun kendi başına kalsine edilmesi, damıtılmış sirkede çözülmesi ve bu çözeltinin kristalleştirilmesiyle yapılan bir tür magistery [Not: özel usulle elde edilen saf çökelek/özüt] olduğunu siz de benim kadar iyi bildiğinize göre, Beguinus tarafından böylesine hafife alınan o Caput Mortuum'un yaptığım inceleme neticesinde onun tasvir ettiğinden ne kadar farklı bir şey olduğunu size anlatacak vaktim olsaydı, inanıyorum ki öne sürülen tahminin şu üçünden birine kıyasla daha az muhtemel olduğunu düşünürdünüz; ya bu yağ evvelce sirke ruhunu meydana getirmek üzere ona iştirak etmiştir ve dolayısıyla kimyasal bir ilke sayılan şey daha da ayrı maddelere ayrıştırılabilir; ya ruhun bazı kısımları kurşunun bazı kısımlarıyla birlikte kimyasal bir yağ meydana getirebilir ki bu yağ, her ne kadar homojen sayılsa da pekala fazlasıyla bileşik bir cisim olabilir; yahut en azından damıtılmış sirke ile kurşun kirecinin [calx] birbiri üzerindeki tesiriyle, sıvının bir kısmı asitli bir ruhtan bir yağa dönüşecek derecede başkalaşabilir. Ve ilk iki tahminden herhangi birinin doğruluğu, üzerinde düşündüğüm örneği şimdiki argümanıma daha uygun kılacak olsa da üçüncü ve son tahminin de söylemimin diğer bazı kısımlarını pekiştirmekte büsbütün faydasız olmayacağını kolayca fark edeceksinizdir.
[Footnote 15: Helmont s. 412.]
[Footnote 16: Tyroc. Chym. Kitap 1. Bölüm 4.]
O halde, Helmont'un deneyinden bahsetmeden hemen önce söylediğim şeye geri dönecek olursam, şunu ekleyeceğim, Kimyagerler ayrıca itiraf etmelidir ki, şarabın veya diğer fermente sıvıların tamamen balgamından arındırılmış ruhunda, somut cismin kükürdü dedikleri şey, fermantasyon yoluyla, yağın (ki kimyagerler bunu da karışımın gerçek kükürdü sayarlar) suyla karışmama niteliğini kaybeder. Ve eğer Helmont'a inanacak olursanız,[Not: 17] en saf şarap ruhunun [Düzeltme: bir libresi] yalnızca saf tartar tuzu (ki bu yalnızca şarabın sabit tuzudur) yardımıyla çözülebilir ya da neredeyse yarım ons tuz ile anılan ağırlığın geri kalan kısmına denk gelecek miktarda elementsel suya dönüştürülebilir. Ve (sanırım daha önce de belirttiğim gibi) küle çevrilmiş cisimlerin tuz ilkesi olduğu konusunda böylesine fikir birliğine varılmış olan o sabit ve alkalileşmiş tuzun, alkalileşmiş olması hasebiyle, ateşin bir ürünü olup olmadığından şüphe edilebilir. Zira örneğin tartarın tadı, yakılmadan önce bir tuz içerdiğini gösterir gibi görünse de, bu tuz son derece asidik olduğundan, kalsine edilmiş tartarın kül suyu tuzundan bambaşka bir tattadır. Gerçi kimyagerlerin elde ettikleri tüm tuzları, üzerinde çalıştıkları cismi şiddetli ateşlerle küle indirgeyerek elde ettikleri iddiası haklı bir itiraz olmasa da (çünkü geyik boynuzu, kehribar, kan ve çeşitli diğer karışımlar küle dönüştürülmeden önce bol miktarda tuz verir), yine de bu uçucu tuz, birazdan göreceğimiz üzere, bahsettiğim sabit alkalileşmiş tuzdan çok farklıdır; ki bu tuz, hatırladığım kadarıyla, küle çevirme olmaksızın bilinen hiçbir yolla üretilemez. Cıvanın, hiçbir katkı maddesi olmaksızın, suda olduğu gibi kalan kuru bir toza çöktürülebileceği kimyagerlerin meçhulü değildir. Hatta bazı seçkin spagiristler ve bizzat Raimund Lully bile, cıvanın uygun kaplarda yalnızca ateş vasıtasıyla (en azından büyük ölçüde) su gibi ince ve onunla karışabilir bir sıvıya dönüştürülebileceğini öğretir. Dolayısıyla, sırf ateşin tesiriyle, karışık bir cismin parçalarının yeni ve farklı şekillerde öyle düzenlenmesi mümkündür ki, cisim bazen bir kıvamda, bazen başka bir kıvamda olabilir; bir haldeyken suyla karışmaya elverişli olup, başka bir haldeyken olmayabilir. Ayrıca size gösterebilirim ki, kimyagerlerin tek başlarına içlerinden yanıcı hiçbir şey elde edemedikleri cisimler, bir araya getirildiklerinde ve ateşin yardımıyla alev alabilir bir madde meydana getirebilirler. Ve diğer taraftan, sıradan bir kimyagerin ve belki de bir başkasının içinden alev alabilir bir ilkeyi ya da bileşeni ayırmakta pek çok zorlanacağı bir cismin alev alabilir olması da mümkündür. Bundan ötürü, kimyagerlerin ilkeleri adlarını üretilmesi çoğu zaman ne sanatın ne de her vakit ateşin gücünü aşan niteliklerden alabildiğine göre; ve bu tür nitelikler, birbirlerinden diğer vasıfları bakımından öylesine farklı cisimlerde bulunabildiğine göre ki, bu cisimlerin, ilkelerin gerçekten ilke olabilmeleri için sahip olmaları gereken o saf ve yalın tabiatta uyuştuklarının kabul edilmesi gerekmez; kimyagerler tarafından bize bunları sağlayan somut cismin ilkeleri olarak gösterilen ateşin pek çok ürününün, yalnızca yeni bir tür karışım olabileceğinden haklı olarak şüphe duyulabilir. Ve bu vesileyle, meselenin tabiatından alınan bu kanıtlara, mantıkçıların ad hominem dedikleri türden bir kanıtı da eklemek için, şunu dikkate almanızı rica edeceğim, Paracelsus'un bizzat kendisi ve onun yanılamayacağını düşünecek kadar yanılan bazı kimseler, yalnızca buradaki aşağıdaki cisimlerin değil, bizzat elementlerin ve evrenin diğer tüm parçalarının da tuz, kükürt ve cıvadan meydana geldiğini öğretmeye cüret etmiş olsalar da; bilgin Sennertus ve daha ihtiyatlı tüm kimyagerler bu vehmi reddetmişlerdir ve birçoğu, Tria Prima'nın her birinin dört elementten oluştuğunu itiraf eder; diğerleri ise karışık cisimlerin yapısına tuz, kükürt ve cıva ile birlikte toprak ve suyun da katıldığını kabul eder. Öyle ki bu spagiristlerin bir kısmı, ateşin ürünlerine verdikleri o cafcaflı unvanlara rağmen, gerçekte benim savunduğum şeyi kabul etmektedirler. Diğer kısma gelince, onlara kimyasal çözünümlerde rastlanan balgamın ve ölü toprağın ne tür cisimlere dahil edilmesi gerektiğini pekala sorabilirim. Zira ya Paracelsus ile birlikte, fakat hem kendi kabullerine hem de deneyime aykırı olarak, bunların da içinden hiçbirini ayıramadıkları Tria Prima'dan meydana geldiğini söylemek zorundadırlar; ya da buradaki aşağıdaki en muazzam iki cismin, yani toprak ve suyun hiçbirinin Tria Prima'dan meydana gelmediğini ve dolayısıyla bu üçünün, ne ayaltı cisimlerin tamamının ne de hatta tüm karışık cisimlerin evrensel ve yeterli bileşenleri olmadığını itiraf etmek zorundadırlar.
[Not: 17: Başka bir yerde, kurutulmuş tartar tuzu tarafından emilen bir libre şarap ruhunun neredeyse ancak yarım ons tuz haline geldiğini, gövdenin geri kalanının ise bütünüyle elementsel suya dönüştüğünü gösterdim. Helmont, Aura vitali.]
Bu kimyacıların önde gelenlerinin şunu öne sürdüklerini biliyorum, ateş vasıtasıyla karışık cisimleri ayırdıkları farklı tözler saf ve homojen olmasa da, Aristotelesçilerin aynı etkenle benzer cisimleri ayrıştırdıklarını iddia ettikleri dört unsur da kendilerinin de kabul ettiği üzere basit olmadığından, Peripatetiklerin diğerlerine unsur demesi ne kadar caizse kimyacıların da bunlara ilke demesi o kadar caizdir; zira her iki durumda da adın verilmesi, yalnızca adı atfedilen o unsurun baskınlığına dayanır. Kimyacıların bu argümanının Aristotelesçilere karşı fena bir argüman olmadığını ben de inkâr etmeyeceğim. Fakat bildiğiniz üzere kimyevi ilkeler gibi Aristotelesçi unsurlarla da tartışan ve kusursuzca homojen olmayan, aksine ne kadar küçük olursa olsun herhangi bir sayıda farklı tözlere daha da ayrışabilen hiçbir cismi henüz bileşik olmaktan öte gerçek bir ilke ya da unsur saymaması gereken bana bu ne tür bir cevap sunabilir? Kimyacıların bir cisme, aynı adlı ilkenin onda baskın olduğu iddiasıyla tuz, kükürt veya cıva demelerine gelince, bunun kendisi bile benim savunduğum şeyin, yani ateşin bu ürünlerinin henüz bileşik cisimler olduğunun ikrarıdır. Bu kabul edilmekle birlikte, sözde tuzun, kükürdün ya da cıvanın, esasen aynı adlandırmaya sahip bir ilke adını hak eden tek bir cisimden meydana geldiği iddia edilmekte, lakin kanıtlanmamaktadır. Zira az önce verilen cevapla bunların böyle olmadığı fiilen itiraf edilmişken, kimyacılar sözünü ettiğimiz cisimlerde bu tür ilksel ve basit cisimlerin var olduğunu nasıl ortaya koyabilirler? İddia ettikleri şeyi akıl yoluyla ispat etmeye kalkışırlarsa, kimyacının (ki bu yüzden Beguinus'un ardından ona bir Philosophus veya Opifex Sensatus derler) bir karışık cismin içinde, meydana geldiğini öğrettiği o basit tözleri apaçık göstererek gözlerimizi ikna edebileceğine dair o kendilerinden emin övünçlerine ne olur? Nitekim kimyacıların bu durumda deneylerden başka kanıtlara başvurması, bunca zamandır kesin bir kanıt olarak sunulan o büyük argümandan vazgeçmek olduğu gibi, beni de deneysel kanıtlardan başkasını incelemekle yükümlü olmadığım bir tartışmayı sürdürme zorunluluğundan kurtarır. Kimyacıların lehine, tuz, kükürt veya cıva dedikleri herhangi bir şeyin çok büyük kısmının gerçekten öyle olduğu aşikâr olduğundan, yalnızca başka bir cismin hafif bir karışımı yüzünden bu tözlerden kendilerine atfedilen adları esirgemenin pek katı bir tutum olacağı, zira yalnızca Peripatetiklerin, unsurların en azından bu aşağı âlemde hiçbir yerde saf halde bulunamayacağını kabul ettikleri halde maddenin kimi tikel parçalarına unsuri demedikleri, bilhassa kimyasal teşrihlerle elde edilebilen cisimler ile adları kendilerine verilen ilkeler arasında apaçık bir analoji ve benzerlik bulunduğu yeterince makul biçimde ileri sürülebilir; bu hususların öne sürülebileceğini göz önüne aldım diyorum. Fakat Peripatetiklerin âdetinden çıkarılan sonuca gelince, bunun onlara karşı kullanılabileceğini fakat kusursuzca homojen olmayan hiçbir şeyi unsur saymayan bana karşı geçerli olmadığını size daha önce söylemiştim. Baskın ilkenin bolca bulunduğu töze adını vermesi gerektiği öne sürüldüğünde ise derim ki, şayet biz veya kimyacılar Tabiat'ın saf tuzu, saf kükürdü ve saf cıvayı alıp bunlardan her tür karışık cismi meydana getirdiğini görmüş olsaydık, bu çok daha makul bir şekilde söylenebilirdi. Fakat başvurdukları merci tecrübe olduğuna göre, o tür bitkilerde böylesi homojen bir kükürdün bulunduğuna dair gözle görülür bir kanıt sunmadıkları müddetçe, (örneğin) bir bitkinin damıtılmış yağının esasen kükürt denen saf ilkeden meydana geldiğini peşinen kabul etmemeliyiz. Zira ateşin ürünleri ile adlarını taşıdıkları ilgili Aristotelesçi unsurlar veya kimyasal ilkeler arasındaki benzerlikten çıkarılan o aldatıcı argümana gelince, uyuşmazlığın durumunu hatırlarsanız bunun ikna edici olmaktan ziyade makul göründüğünü anlarsınız; bu durum, karışık cisimlerden dış görünüşte veya kimi niteliklerde cıva, kükürt veya bunlar gibi aşikâr yahut bol bulunan bir cisimle uyuşan belirli tözlerin elde edilip edilmediği değil, kusursuzca karışık olduğu ikrar edilen tüm cisimlerin belirli sayıda birincil ve karışmamış cisimden meydana gelip gelmediği ve bunlara ayrışıp ayrışmadığıdır. Zira meselenin vaziyetini göz önünde bulundurursanız, kanıtlanması gereken şeylerin pek çoğunun incelediğimiz o kimyasal deneylerle kanıtlanmadan bırakıldığını kolayca fark edersiniz. Fakat (daha önce etraflıca ortaya koyduğum şeyleri tekrarlamamak adına) şimdi şunu belirteyim ki, ateşin bir ürününün bu aşağı âlemdeki daha büyük madde kütlelerinden bazılarıyla bir yakınlığı olmasından ötürü her ikisinin de aynı tabiatta olduğu ve aynı adı hak ettiği sonucu hemen çıkmaz; zira kimyacılar alevin sıcak, kuru ve faal olmasına rağmen unsuri ateşin tabiatına ait başka bazı niteliklerden yoksun olmasından ötürü ateş unsurunun bir parçası sayılmasına razı olmazlar. Aralarındaki pek çok benzerliğe rağmen unsuri toprağın olması gerektiği gibi tatsız olmadıkları için Peripatetiklerin küle veya sönmemiş kirece toprak demesine de izin vermezler. Fakat cisimlerin tüm kimyasal teşrihleri, eğer cisimlerin ateşin kendilerini ayrıştırdığı üç ilkeden meydana geldiğini kanıtlamıyorsa o halde neyi kanıtlıyor diye bana soracak olursanız, derim ki, yaptıkları tahlillerin bazı karışık cisimlerin (zira pek çoğunda bu geçerli olmaz) kapalı kaplara konduklarında (çünkü bu şart da sıklıkla gereklidir) ateş vasıtasıyla, kimi niteliklerde fakat başlıca kıvam bakımından farklılık gösteren muhtelif tözlere ayrılabildiğini kanıtladığı kabul edilebilir. Öyle ki çoğundan kısmen tuzlu kısmen yavan sabit bir töz, yağlı bir sıvı ve yağlı olmaksızın belirgin bir tada sahip bir veya daha fazla başka sıvı elde edilebilir. Şayet kimyacılar kuru ve tat veren töze tuz, yağlı sıvıya kükürt ve diğerine de cıva demeyi kabul ederlerse, böyle yaptıkları için onlarla pek çekişmem. Fakat tuz, kükürt ve cıvanın, her bir karışık cismin fiilen kendilerinden meydana geldiği ve ateşin ameliyesinden önce gerçekten onun içinde var olan basit ve birincil cisimler olduğunu söylerlerse, diğer argümanları her ne yaparsa yapsın deneylerinin bütün bunları kanıtlayıp kanıtlamadığından şüphe duymama izin vermelidirler. Şayet teşrihlerinin kendilerine temin etmeye alışkın olduğu tözlerin, ilkelerin olması gerektiği gibi saf ve benzeş olduğunu da söylerlerse, onların kuru iddialarından ziyade kendi duyularıma ve bizzat kendi itiraflarına inanmama izin vermelidirler. Bu ateş ürünlerini kimyacıların kabul ettirmek istedikleri gibi saymakta onlarla biraz yakınlığı olmasından ötürü tereddüt ettiğim için onlara fazlasıyla katı davrandığımı düşünmeyesiniz diye (Eleutherius), bir unsur veya ilkenin kusursuzca benzeş ve homojen olması gerektiği cihetle, öne sürülen cisimlerin benzeşmediği muhtelif diğer nitelikler sebebiyle o adı esirgemek yerine aşikâr bir nitelikteki benzerliğinden ötürü öne sürülen cisme şu veya bu unsurun ya da ilkenin adını vermem için haklı bir neden bulunmadığını benimle birlikte biraz mütalaa ediniz; daha önce defalarca gözlemlediğim üzere bir kimyasal ilkeyi veya unsuru adlandırmaya yeten şeylerin ne denli ehemmiyetsiz ve kolayca üretilebilir nitelikler olduğunu düşünürseniz, umarım ihtiyatımın bir örnekten veya akıldan yoksun olduğunu düşünmezsiniz. Zira kimyacıların, küldeki tuzun toprak olarak adlandırılması gerektiğine, tuzlu ve topraksı kısım ağırlıkta, kurulukta, sabitlikte ve erirlikte uyuşsa bile, yalnızca birinin tat vermesi ve suda erir olması, diğerinin ise olmaması sebebiyle Aristotelesçilere izin vermediklerini görüyoruz. Bundan başka tat vericilik ve uçuculuğun kimyacıların cıvasını veya ruhunu adlandırmada kullanılageldiğini görüyoruz; buna rağmen sizce bu niteliklerde uyuşan fakat yine de pek farklı tabiatlarda olabilen, daha çok sayıda veya daha ehemmiyetli niteliklerde yahut her ikisinde birden ayrışan ne kadar çok cisim bulunabilir. Zira yalnızca güherçile ruhu, kezzap, tuz ruhu, zaç yağı ruhu, şap ruhu, sirke ruhu ve hayvani cisimlerden damıtılan tüm tuzlu sıvılar değil, sirkesinden arındırılmış tüm odun sirkesi ruhları; tüm bunların diyorum ve daha pek çoğunun kimyacıların cıvasına ait olması gerekir, oysa bunlardan bazılarının neden kimyacıların kükürdü veya yağı altında da toplanamayacağı açık değildir; çünkü damıtılmış yağları da tıpkı cıvaları gibi akışkandır, uçucudur ve tadılabilir. Kükürtlerinin yağlı veya suda çözünür olması da şart değildir, zira şarap ruhu yağlı olmamasına ve suyla serbestçe karışabilmesine rağmen genellikle onu kükürtlere dahil ederler. Öyle ki damıtılmış bir sıvıyı onların cıvası kılmaya herhangi bir tatla birleşmiş tutuşmazlık yettiği gibi, kimyacıların kükürdünün özünü de sırf alev alabilirlik teşkil etmelidir. Güherçile ruhu ile geyik boynuzu ruhu birbirine döküldüğünde kaynayacağını, tıslayacağını ve birbirlerini havaya fırlatacağını ki kimyacılar bunu cisimlerin tabiatlarındaki büyük karşıtlığın işaretleri sayarlar (nitekim bu ruhlar hem tatta, hem kokuda hem de tesirlerde pek farklıdır) size ayrıca belirtebildiğime göre; başka bir yerde aynı adamın kanından birbirine karışmayan iki çeşit yağ yaptığımı size anlattığıma göre; ve kimyacılara göre tek bir adlandırma altında bir araya tıkıştırılması gereken cisimlerin tezatlığına dair rastladığım muhtelif örnekleri size anlatabileceğime göre, bu ehemmiyetsiz niteliklerde uyuşup daha ehemmiyetli olanlarda ayrışabilen böylesi bir tözler çokluğunun, tabiatça bu denli vahşice ayrıştıkları cisimlerden isimce de ayrışmalarını sağlayacak adlar verilmek yerine bir ilkenin (ki saf ve homojen olmalıdır) adıyla anılmaya daha layık olup olmadığını takdirinize bırakıyorum. Buradan da sırası gelmişken anlayabilirsiniz ki, böylesi bir sıvının (örneğin) safi tuzlu olduğunu bize gösteremeyip öne sürülen tözün kuvvetli bir tada sahip olduğunu ve tüm tadın tuzdan neşet ettiğini ileri sürerek en azından tuzun açık ara baskın ilke olduğunu kanıtladıklarında kimyacıların akıl yürütme tarzına güvenmemek akıldışı değildir; oysa tortu ruhu, geyik boynuzu ruhu ve benzerleri gibi kendilerini veren cisimlerin cıvaları sayılan bu ruhlar apaçık kuvvetli ve keskin bir tada sahiptir ve (daha önce belirttiğim üzere) şimşir vesairenin ruhu da kendisini oluşturmaya katkıda bulunan asitli sıvı kendisinden ayrıştırıldıktan sonra dahi böyledir. Nitekim tat vericilik bitkilerin ve hayvanların ruhuna ya da cıvai ilkesine ait değilse, bunun onların balgamından nasıl ayırt edileceğini pek bilemiyorum, zira alev alabilirliğin yokluğuyla kükürtlerinden ayrılması gerekir ki bu da kimyasal öğretinin mevcut meselemizde ne kadar gayrihassas olduğunu kanıtlayan bir başka örnek teşkil eder; zira yalnızca bitkilerin ve hayvanların ruhları değil, yağları da pek kuvvetli tat verir; nitekim dilini kimyevi tarçın yağıyla, karanfil yağıyla veya hatta terebentinle azıcık ıslatan biri acı bir tecrübeyle bunu hemencecik anlayabilir. Hem ben tadı pek belirgin ve kuvvetli olmayan hiçbir kimyevi yağ denemedim, hem de kimyevi yağları incelikli ameliyelerle arındırmayı ve onları unsuri bir sadeliğe indirgemeyi kendine iş edinen mahir ve araştırmacı bir zat, onları hiçbir surette tatsız kılmayı başaramadığını bize bildirmektedir; buradan çıkarabilirim ki kimyacıların bir cismin tuzlu olduğuna dair bize kendilerinden emin bir şekilde verdikleri kanıt, onda tuzlu ilkenin baskınlığını göstermek şöyle dursun, varlığını bile açıkça ispat etmez. Fakat (diye devam eder Carneades) çoğu kimyacının kokuları kükürtten türetmesine ve bunlardan yola çıkarak kokulu cisimde o ilkenin baskınlığını savunmasına rağmen geyik boynuzunun, kehribarın, kanın vesairenin uçucu tuzunun son derece kuvvetli koktuğunu size hatırlatmayacağım, çünkü bu tür kimyevi argümanların yetersizliğine dair yeni örnekler bile eklememeliyim; zira dördüncü mülahazama ait bu genel hususlarda sizi zaten fazlasıyla alıkoyduğumdan, bunların bir mukaddimesi olmasını uygun gördüğüm tikel hususların bizzat kendilerine geçmemin vakti gelmiştir.
Bu genel hususlar (diye devam eder Carneades) böylece ortaya konduktan sonra, dikkatli ve ön yargısız bir gözlemcinin, kimyacıların kendilerini veren somut cisimlerin tuzları, kükürtleri yahut cıvaları diye adlandırmaya alıştıkları cisim türlerinin her birinde fark edebileceği benzeşmezliği daha iyi inceleyebiliriz; sanki hepsinde bir yalınlık ve tabiat özdeşliği varmış gibi: Oysa tuzlar, şayet hepsi kurucu unsur (öğe) niteliğinde olsaydı, aralarındaki fark saf ve yalın su damlalarınınki kadar az olurdu. Hem kimyacıların hem de hekimlerin, kalsine edilmiş cisimlerin sabit tuzlarına, geldikleri somut cisimlerin erdemlerini ve dolayısıyla çok farklı tesirlerini atfettikleri bilinir. Nitekim pelin otunun alkali tuzunun mide rahatsızlıklarında pek övüldüğünü; göz otununkinin zayıf görüşe sahip olanlar için; gayak ağacınınkinin ise (ki büyük bir miktarı ancak pek az tuz verir) yalnızca zührevi hastalıklarda pek övülmekle kalmayıp, henüz deneme fırsatı bulamadığım nevzuhur bir müshil tesirine sahip olduğuna inanıldığını görürüz. İtiraf edeyim ki, bu alkalileşmiş tuzların çoğunlukla birbirine çok yakın akraba olduğunu ve ayrıştırıldıkları somut cisimlerin özelliklerini pek az koruduğunu uzun zamandır düşünmüş olsam da; bu genel gözleme dair herhangi bir istisna ile karşılaşıp karşılaşamayacağımı dikkatle izlemeye niyetlenerek, camhanede işçilerin "metal" dediği ya da üfleyerek çeşitli şekillerde kaplara dönüştürdükleri erimiş bileşenler kütlesinin bazen alışılagelenden çok farklı bir renkte ve bir nebze farklı bir dokuda tezahür ettiğini gözlemledim. Bu tür hadiselerin sebebinin, kumu erimeye götürmek için kullanılan sabit tuzun kendine has tabiatından kaynaklanıp kaynaklanmayacağını soruşturduğumda, en bilgili işçilerin bu aksilikleri belirli bir tür odunun küllerine bağladıklarını gördüm; zira az önce bahsettiğim daha adi türden camın, bu tür küller kullandıklarında sıklıkla meydana geldiğini fark etmişlerdi, bu yüzden de önceden farkına varırlarsa bunları kullanmaktan imtina ederlerdi. Yine hatırlıyorum ki, tanıdığım gayretli bir adam sabit bir tuz elde etmek üzere muazzam miktarda tütün sapı satın aldığında, uçucu tuz bakımından bu denli zengin olan bu egzotik bitkinin kendine has bir alkali türü verip vermeyeceğini gidip görme merakına kapılmıştım; ve bunun kül suyunda, havada söndürülmüş kireç gibi belirsiz şekillerdeki küçük cisimcikler yığınından ibaret tuzlu bir kireç elde etmek için, alışıldığı üzere sıvının tamamını buharlaştırmanın gerekmediğini, bilakis sabit tuzun, neredeyse güherçile veya nişadır ve diğer kalsine edilmemiş tuzların yaptığı gibi, şekilli kristaller halinde çöktüğünü görmekten memnuniyet duydum; ayrıca tasfiye edilerek bembeyaz hale getirilen idrarın sabit tuzunda, adi tuzunkinden pek de farklı olmayan ve yakma yoluyla elde edilen diğer tuzların alışılmış yakıcı kül suyu tadından çok farklı bir tat gözlemlediğimi de hatırlıyorum. Lakin alkalileşmiş tuzların farklılığına dair öne sürdüğüm bu misaller az sayıda olduğundan ve bu sebeple, çoğu kimyacının ve birçok hekimin, kalsinasyona maruz bırakılan somut cisimlerin erdemlerini bu yolla elde edilen tuzlara gayet düşüncesizce ve tecrübenin teminatı olmaksızın atfettiklerini düşünmeye halen meyilli olduğumdan; tuzların benzeşmezliğini göstermek için evvelemirde nebati sabit tuzlar ile hayvani uçucu tuzlar arasındaki bariz farkı zikretmeyi yeğleyeceğim: Tıpkı (mesela) tartar tuzu ile geyik boynuzu tuzu arasındaki fark gibi; bunlardan ilki o denli sabittir ki şiddetli bir ateşin şiddetine dayanır ve bir metal gibi eriyik halde kalır; diğeri ise (farklı bir tada ve çok farklı bir kokuya sahip olmasının yanı sıra) sabit olmaktan o kadar uzaktır ki hafif bir sıcaklıkta şarap ruhunun ta kendisi kadar kolayca uçar gider. Buna ikinci olarak şunu da ekleyeceğim ki bizzat uçucu tuzların kendi aralarında bile, (mesela) kehribar tuzunun, idrar tuzunun, (sara hastalığına karşı pek övülen) insan kafatası tuzunun ve sıradan bir gözlemcinin dikkatinden kaçamayacak diğer muhtelif tuzların belirgin özelliklerinden anlaşılacağı üzere, kayda değer bir fark vardır. Ve uçucu tuzların bu çeşitliliğinin, şekillerinde dahi bazen gözle ayırt edilebilir olduğunu gözlemlemişimdir. Zira geyik boynuzu tuzunun toplama kabına neredeyse bir paralel yüzlü biçiminde yapıştığını gördüm; ve (damıtılmadan önce uzun süre şarap ruhu ile sindirilmiş) insan kanının uçucu tuzundan, geometricilerin eşkenar dörtgen dediği şekle sahip çok sayıda taneyi size gösterebilirim; gerçi onları yukarı yükseltmeye zorlamak için hangi derecede ateş kullanılmış olursa olsun veya alt kısımlarında bir süre sonra kristalleştiklerini umumiyetle gözlemlediğim ruhlar veya sıvılar içinde ne kadar aceleyle bir araya getirilmiş olurlarsa olsunlar, bu veya diğer tuz kristallerinin (eğer onları böyle adlandırabilirsem) şekillerinin daima aynı kalacağını garanti edemem. Ve her ne kadar, az önce size söylediğim gibi, muhtelif nebatların sabit tuzlarında tıbbi erdemler bakımından nadiren bir fark bulmuş olsam da ve buna binaen koku, tat ve uçuculuk bakımından birbirine pek benzeyen bu uçucu tuzların çoğunun tıbbi özelliklerinde pek az farklılaştığından, hatta hiç farklılaşmadığından şüphelenmiş olsam da: Nitekim bunların muhtelif hususlarda genel olarak uyuştuğunu da gördüm (bir nebze terletici ve pek açıcı olmaları gibi); yine de Helmont'un[18] bir yerde bize bildirdiği şu hususu hatırlıyorum ki idrarın tuzlu ruhu ile insan kanınınki arasında şöyle bir fark vardır, ilki sarayı iyileştirmezken ikincisi iyileştirir. Keza adi kehribar tuzunun çocuklardaki aynı hastalığa karşı tesirinden de (zira yetişkinlerde bu spesifik bir deva değildir) başka bir yerde size bahsetme fırsatım olabilir. Ve bu uçucu tuzları (bilhassa idrar tuzunu) elde etmek için, yakma yoluyla elde edilmesi gereken tuzları çıkarmakta lazım gelen ateşin o tahripkâr şiddetine ihtiyaç olmadığını düşündüğümde, bunların birbirinden farklı olabileceği ve dolayısıyla kurucu bir yalınlıktan uzaklaşabileceği neticesine varmaya daha da meylediyorum. Ve burada size Bay Boyle'un tuzların muhtelif kimyevi ayrımlarına dair gözlemlediklerini gösterebilseydim; yalnızca kimyacıların, kendi kaidelerine göre pek mürekkep cisimler olarak bakılması gereken somut cisimlere tuz adını vermekte ne denli tuhaf bir serbestlik tanıdıklarını değil; aynı zamanda kendilerini veren cisimlerin teşrihi neticesinde üretildikleri için kurucu unsur gibi görünen bu tuzların bizzat kendi aralarında yalnızca gözle görülür bir benzeşmezlik değil, yaygın dille konuşmak gerekirse, aşikâr bir zıtlık veya karşıtlık bulunduğunu da çabucak fark ederdiniz: Mesela vitriolün asit ruhu potasın ya da tartar tuzunun üzerine döküldüğünde meydana gelmesi mutat olan kaynama ve tıslamada apaçık görüldüğü üzere. Ve bu beyefendiden, gözlerini bana çevirerek der Carneades, kendisinin bazı kâğıtlarından, bilhassa idrarın bazı terkiplerini ele aldığı kâğıtlarından hareketle sizlere şunu belirtmeme müsaade etmesini istirham edeceğim ki, yalnızca bir ve aynı cisim, güherçilenin ruhu ve alkali tuzunda misallendirdiği gibi, zıt tabiatta iki tuza sahip olmakla kalmaz; aynı zamanda aynı cisimden hiçbir şey eklenmeksizin üç farklı ve gözle görülür tuz elde edilebilir. Zira kendisi idrarda yalnızca uçucu ve kristal bir tuz ile sabit bir tuz değil, aynı zamanda bir nevi nişadır ya da tuz biçiminde süblimleşecek ve bu nedenle sabit olmayan, yine de uçucu tuz kadar kaçıcı olmaktan uzak bir tuz gözlemlediğini nakleder; ki bundan başka yönlerden de farklı görünüyordu. Doğrusu ben bunun, idrarın uçucu tuzu ile aynı sıvının, belirttiğim gibi deniz tuzundan pek farklı olmayan sabit tuzunun birleşimi olduğundan, layıkıyla öyle adlandırılmış bir nişadır olabileceğinden şüphelenmiştim; fakat bu dahi tuzlar arasında aşikâr bir farkı kanıtlar, zira böyle bir uçucu tuz sıradan bir alkali ile bu şekilde birleşmeye alışık değildir, bilakis sıcakta ondan kaçıp uçar. Ve bu vesileyle hatırlıyorum ki, bazı dostlarıma (aynı somut cisim olan) odunun sabit ve uçucu tuzu arasındaki farkın gözle görülür bir ispatını sunmak için şu deneyi tasarlamıştım. Adi Venedik süblimesini aldım ve saf suda çözebildiğim kadarını çözdüm; sonra odun külü aldım ve üzerine ılık su dökerek tuzunu çözdüm; ve kül suyunu dilde yeterince keskin bulur bulmaz suyu süzüp kullanım için sakladım: Ardından süblime çözeltisinin bir kısmına, odunun bu çözünmüş sabit tuzundan biraz damlatınca, sıvılar hemen turuncu bir renge büründü; lakin berrak süblime çözeltisinin diğer kısmına odunun uçucu tuzundan (ki kurum ruhunda bolca bulunur) biraz koyunca, sıvı derhal, neredeyse süt gibi beyaza döndü ve bir süre sonra, diğer sıvının sarı bir çökelti bırakması gibi, beyaz bir çökelti bıraktı. Tuzların farkına dair söylediğim bunca şeye, şimşir ve benzeri odunların yalın ruhuna dair evvelce size söylediklerimi de ekleyebilirdim; bunlar şimdiye kadar zikredilen diğer tuzlardan çok farklıdır, buna rağmen şayet kimyacılar tüm tatların tuz ilkesinden neşet ettiğini doğru öğretiyor olsalardı bu ilkeye ait olurlardı. Ve ayrıca Helmont'tan[19] size aktardığım, büyük ölçüde kimyevi yağlardan meydana geldikleri halde yalnızca uçucu tuz gibi görünen cisimlere dair notumu da ilave edebilirdim; lakin bu hususlarda ısrar etmek tekrara düşmek olurdu; bu yüzden devam edeceğim.
[Dipnot 18: Damıtma yoluyla düşülen yanılgı bize gösterir ki, koku ve tat bakımından idrar ruhundan hiçbir şekilde ayırt edilemeyen, bütünüyle uçucu bir tuz ruhu da vardır; yine de bu kan ruhunun epilepsiyi iyileştirmesi, sidik tuzu ruhunun ise bunu yapamaması bakımından özce farklıdır. Helmont. Aura Vitalis.]
[Dipnot 19: Bazen tarçın yağı vb. kendi alkali tuzuyla hiç su olmadan karıştırılır, üç aylık ustalıklı ve gizli bir sirkülasyonla bütünüyle uçucu bir tuza dönüştürülür. Helmont. Tria Prima Chymicorum, &c. s. 412.]
Bu farklılık, nesnelerden ayrıştırılan kükürtlerde ya da kimyasal yağlarda da son derece belirgindir. Zira bunlar, kendilerinden çekilip çıkarıldıkları cisimlerin kokusunu, tadını ve erdemlerini öylesine çok barındırırlar ki, adeta somut varlıklarının maddi mizacı (böyle dememe izin verilirse) gibidirler. Nitekim tarçın, karanfil, muskat ve diğer baharatların yağları, o cisimleri soylu kılan birleşmiş aromatik kısımlardan ibaret görünür. Tarçın yağı ile karanfil yağının suyun dibine batacağı (ki bunu çeşitli ağaçların yağlarında da gözlemledim), buna karşılık muskatın ve diğer muhtelif bitkilerin yağlarının ise suyun üzerinde yüzeceği bilinen bir husustur. Güllerin (yanlış bir adlandırmayla ruh denen) yağı, suyun üstünde beyaz tereyağı kıvamında yüzer; bunu herhangi bir imbikten çekilen başka hiçbir yağda gözlemlediğimi hatırlamıyorum, yine de onu görenlerin hayranlığı ve şaşkınlığı eşliğinde, diğer aromatik yağlar biçiminde damıtılıp geçtiğini gördüğüm (burada açıklanmayacak) bir usul vardır. Hem mayalanmayla hem de mayalanma olmaksızın damıttığım anason tohumu yağında, yağın bütün kütlesinin serin bir yerde beyaz tereyağı kıvamına ve görünümüne bürünerek katılaştığını, en hafif bir ısıyla da eski sıvı haline geri döndüğünü gözlemledim. Bir imbikte damıtılan zeytinyağında da toplama kabında birden fazla kez kendiliğinden pıhtılaşma gördüm; yanımda bu şekilde donmuş halde bulunmaktadır ve öylesine tuhaf biçimde delici bir kokuya sahiptir ki, sanki yakınına gelen burunları delip geçecektir. Benzer keskin kokuyu, adi sabunun damıtılmış sıvısında da gözlemledim; sülyen üzerinden zorlanıp geçirildiğinde, yakın zamanda fevkalade nüfuz edici bir yağ vermiştir. Kimyacıların bitkilerden ve hayvanlardan damıttıkları yağlardaki kayda değer ve bariz farkı göremeyen bir kimse, onların hem yazılarına hem de preparatlarına bütünüyle yabancı olmalıdır. Hatta Eleutherius, aynı hayvandan ya da bitkiden defalarca, bariz biçimde farklı tabiatlarda yağların çıkarılabileceğini eklemeyi dahi göze alacağım (ki bunu belki de bir paradoksa yakın bulacaksınız). Bu maksatla, bazen gayak ağacı ruhunun ve kuvvetli, kesintisiz bir ateşle damıtılan muhtelif diğer bitkilerin ruhunun üzerinde yüzdüğünü ve dibine çöktüğünü gözlemlediğim batan ve yüzen yağlar üzerinde durmayacağım; şarap ruhuyla uzun süre mayalanıp sindirilmiş insan kanının bize sunduğu muhtelif ve birbirine karışmaz yağlara dair başka bir yerde zikredilen gözlem üzerinde de durmayacağım, zira bu tür yağların hepsi koyu renkli ve yanık olduğundan, esasen kıvam ve ağırlık bakımından farklılık gösterdiği düşünülebilir. Fakat aynı bitkinin yağları arasındaki bu farkı gözler önüne sermek için (denildiği gibi, ad Oculum) tasarladığım deney şuydu. Bir librelik anason tohumu alıp kabaca dövdükten sonra, temiz suyla neredeyse ağzına kadar doldurulmuş çok büyük bir cam imbiğe koydurdum; bu imbiği bir kum fırınına yerleştirip, suyun büyük kısmı damıtılana ve tohumların uçucu ve aromatik yağının en azından çoğunu kendisiyle birlikte geçirene dek, birinci gün boyunca ve ikinci günün büyük bir kısmında çok hafif bir ısının uygulanmasını sağladım. Ardından ateşi artırıp toplama kabını değiştirdiğimde, yanık kokulu bir ruhun yanı sıra bir miktar da yanık yağ elde ettim; bunun az bir kısmı ruhun üzerinde yüzüyor, geri kalanı ise daha ağır olup ondan kolayca ayrılmıyordu. Bu yağlar son derece koyu renkli olduğundan ve (kimyacıların deyişiyle) ateş gibi koktuğundan, kokuları hangi bitkiden zorlanıp çıkarıldıklarını ele vermezken; diğer aromatik yağ, somut varlığın hakiki kokusu ve tadıyla zenginleşmişti ve kendiliğinden beyaz tereyağına dönüşerek hakiki anason tohumu yağı olduğunu ortaya koyuyordu. Bu yağlar arasındaki fark, bunun yerine başka bir bitki damıtmış olsaydım ortaya çıkacağından çok daha belirgin olsun diye bu deneyde mezkûr somut varlığı kullanmayı seçtim.
Neredeyse belirtmeyi unutuyordum, som cisimlerden damıtma yoluyla elde edilmeseler de birçok kimyacının kendi kükürtleri olarak adlandırmaya alıştığı başka bir tür cisim daha vardır. Yalnızca bu tür maddelerin, çözünmüş kükürtlerin çoğunlukla olduğu gibi, genellikle koyu renkli olmalarından ötürü değil (ki bu nedenle onlara daha doğru bir ifadeyle tentür de denir), bilhassa da çoğunlukla şarap ruhu vasıtasıyla kütlenin geri kalanından soyutlanıp ayrıştırılmalarından ötürü böyle anılırlar. Bu adamlar söz konusu sıvının kükürtlü olduğunu varsaydıklarından, onun etki edip soyutladığı şeyin de bir kükürt olması gerektiği sonucuna varırlar. Bu gerekçeyle, yalnızca ateşle ayrıştıramayacakları bilinen minerallerin ve metallerin kükürdünü bile tecrit edebileceklerini vehmederler. Bütün bunlara cevabım şudur, eğer bu tecrit edilmiş maddeler gerçekten de çekilip çıkarıldıkları cisimlerin kükürtleri olsaydı, şarap ruhuyla elde edilen kimyasal kükürtler arasında da tıpkı daha önce damıtma yoluyla yağ biçiminde elde edilenler arasında gösterdiğim gibi büyük bir uyumsuzluk bulunurdu. Bu durum şuradan açıkça anlaşılacaktır, kendilerinin mineral tentürlerine farklı nitelikler atfedip altının tentürünü şu ve şu hastalıklara karşı, antimuanın yahut onun camının tentürünü başkalarına karşı, zümrütün tentürünü ise daha başkalarına karşı göklere çıkarmalarını bir yana bıraksak bile, bitkilerden elde edilen tentürlerde fazlalık şarap ruhu damıtılarak uzaklaştırıldığında, dipte kimyacıların bitki özütü dediği o daha koyu kıvamlı maddeyi bıraktığı ortadadır. Ve bu özütlerin, kendilerini veren münferit cisimlerin tabiatına göre çok farklı niteliklerle donanmış olduğu (her ne kadar hayal edilegeldiği kadar özgül şifalı hassalara nadiren sahip olmalarından korksam da), hem hekimler hem de kimyacılar tarafından serbestçe kabul edilir.
Fakat Eleutherius (der Karneades), burada şunu fark edebiliriz ki, kimyacılar pek çok başka hususta olduğu gibi bu meselede de kelimeleri kötüye kullanma serbestisini kendilerine tanırlar. Zira tentürlerin tam anlamıyla saf ve elementsel kükürtler olmadığını göstermek için bunların farklı özelliklerinden yola çıkarak yeniden tartışmaya girmesek bile, kimyasal yağların bu adı hak ettiğini kabul etsek dahi bunların kükürt bile sayılamayacakları kolayca ortaya çıkardı. Çünkü bazı mineral tentürlerinde özütlenen cismin doğal sabitliği onun her zaman daha farklı maddelere kolayca ayrışmasına izin vermese de, bitkilerden elde edilen pek çok özütte, şarap ruhunun kükürtlü bileşeni tuzlu ve cıvalı olanlardan tecrit etmediği, bilakis som cismin daha ince kısımlarını (bunların kusursuzca kükürtlü olup olmadığına dair ince bir ayrım yapmaksızın) çözdüğü (zira bunun bir çözelti olduğunu kabul ediyorum) ve onlarla birleşerek bir tür magistery [öz çökelti] meydana getirdiği pek kolayca gösterilebilir; dolayısıyla bu da çeşitli türden bileşenler ya da kısımlar içermek zorundadır. Nitekim vitriyol bakımından zengin taşların yağmur suyuyla sık sık ıslandığını, ardından bu sıvının vitriyol halinde pıhtılaşabilen ince ve şeffaf bir maddeyi çekip çıkardığını görürüz; oysa bu vitriyol suda kolayca çözünse de hakiki bir elementsel tuz değildir, sizin de bildiğiniz üzere çok farklı kısımlara ayrışabilen bir cisimdir ve bu kısımlardan biri (az sonra size söyleme fırsatım olacağı üzere) madensel bir tabiata sahiptir, dolayısıyla elementsel değildir. Şunu da hesaba katabilirsiniz, adi kükürt terebentin yağında kolayca çözünür, oysa adına rağmen hakiki kükürt kadar olmasa bile en az onun kadar tuz bakımından da zengindir; bir cam fanus altında alev alev yanmaya bırakıldığında verdiği büyük miktardaki tuzlu sıvı buna şahittir. Hatta belki garip bulacaksınız ama, aynı terebentin yağıyla tek başına, ince toz haline getirilmiş ham antimuanı cerrahide belki de kayda değer işler başarabilecek kan kırmızısı bir merhem halinde kolayca çözdüm. Eğer şimdi icap etseydi, belirli kimyasal yağlarla üzerlerinde çalışabildiğim başka bazı cisimleri de (belki hiç kuşkulanmayacağınız türden olanları) size anlatabilirdim.
Fakat sözü daha fazla uzatmak yerine, andığım bu örnekten şu sonucu çıkaracağım, keskin tadıyla ve bunu daha iyi kanıtlayan başka bazı nitelikleriyle (bilhassa Helmont'a göre alkaliye ve suya indirgenebilmesiyle) kükürtlü bir tabiata sahip olduğu kadar tuzlu bir tabiata da sahip görünen şarap ruhunun, sırf elementsel kükürt olmayan, gerçi belki de buna akraba kısımlarla dolu olan maddeleri çözmeye muktedir olduğunu varsaymak gayet makuldür. Zira şarap ruhunun gomalak sakızını, günnüğü, calapa kökünün ve hatta peygamber ağacının reçineli kısımlarını çözdüğünü görüyorum; buradan hareketle baharatlardan, otlardan ve daha az sıkışık diğer bitkilerden kusursuz kükürtler değil, karışık cisimler olan maddeleri çekip çıkarabileceğinden pekala şüphelenebiliriz. Ve bunu tartışmasız kılmak gerekirse, şarap ruhuyla çıkarılmış pek çok alelade özüt vardır ki, damıtmaya tabi tutulduklarında son derece bileşik bir cisim olduklarını yüksek sesle haykıracak kadar farklı maddeler verirler. Öyle ki, mineral tentürlerinde bile, bir som cisimden şarap ruhu vasıtasıyla kırmızı bir madde çekilip çıkarıldı diye o maddenin cismin hakiki ve elementsel kükürdü olduğu sonucunun her zaman çıkmayacağından haklı olarak şüphelenebiliriz. Bu özütlerin bazıları belki alev alabilir olsa da, diğerlerinin alev almaması bir yana ve bu denli ufak parçacıklara ayrılmış olmalarının tutuşmalarını büyük ölçüde kolaylaştırabilmesi bir yana; bütün bunlardan ayrı olarak diyorum ki, adi kükürdün, adi yağın, gomalak sakızının ve pek çok yağlı ve reçineli cismin, tabiatları son derece bileşik olduğu halde gayet iyi alev aldıklarını görürüz. Hatta güvenilirliğinden şüphe edilmeyen seyyahlar, köknar ve çam ağaçlarının bol olduğu bazı kuzey ülkelerinde, halkın yoksul kesiminin mum yerine yakmak için bu reçineli odunların uzun kıymıklarını kullandıklarını bilinen bir gerçek olarak bize temin ederler. Bu tür çözeltilerde rastlanagelen kırmızılığa gelince, şarap ruhunun ve diğer çözücülerin kırmızı yahut başka koyu bir renk kazanmasına yol açan diğer nedenlerin bilinmeyişi yüzünden kimyacıların kendilerini ve başkalarını ne kadar aldattıklarını gösterecek vaktim olsaydı, bu rengin som cismin şarap ruhunda çözünen kükürdünden kaynaklanmasının şart olmadığını kolayca kanıtlardım.
Fakat kimyasal yağlarımıza dönecek olursak, bunların kusursuzca saf olduklarını varsaysak bile, umarım ki en iyi şarap ruhu gibi, yalnızca daha kolay alev alabilir ve parlayabilir olurlardı. Ve mademki bir yağ, ateş vasıtasıyla tek başına ve derhal, kendisinden çok farklı tabiatta bir şey olan aleve dönüştürülebilir, o halde çoğu kimyacının kendi ilkelerinin öyle olmasını istediği gibi, bu yağın nasıl ilk doğan ve bozulmaz bir cisim olabildiğini sorarım; mademki daha da öteye giderek aleve ayrışabilmektedir; ki bu alev bir Aristotelesçinin varacağı sonuç gibi ateş elementinin bir parçası olsun ya da olmasın, kimyasal bir yağdan kesinlikle çok farklı tabiatta bir şeydir, çünkü yanar, parıldar ve hızla yukarı doğru yükselir; kimyasal bir yağ ise böyle kaldığı sürece bunların hiçbirini yapmaz. Ve eğer bu alevlenen yağın dağılmış kısımlarının yakalanıp yeniden yağ ya da kükürt halinde toplanabileceği itirazı öne sürülecek olursa, hangi kimyacının bunu şimdiye dek yapabilmiş göründüğünü sorarım; kükürdün yalnızca sıkışmış ateş olduğunu söylemenin, ateşin yalnızca yayılmış kükürt olduğunu söylemek kadar doğru olup olamayacağını incelemeksizin, buradan ne ateşin ne de kükürdün ilksel ve yok edilemez cisimler olmadığı sonucunun çıkarılıp çıkarılamayacağını düşünmeyi size bırakıyorum; ve ayrıca şunu da belirtmek isterim ki, en azından buradan, bir madde parçasının yeni bileşenlerle birleşmeksizin, küçük parçalarının dokusu ve hareketi değiştirilerek, ateş vasıtasıyla, daha önce sahip olduklarından kimyacıların ilkelerini birbirinden ayırt etmeye yetenlerden çok daha farklı yeni niteliklerle kolayca donatılabileceği anlaşılacaktır.
Sırada, karmaşık cisimlerin tahlilinde, kimyacıların bunların cıvasal kısmı dedikleri şeyin bileşiksiz olup olmadığını ele almak var. Fakat doğruyu söylemek gerekirse, kimyacılar yaptıkları ayrıştırmaların Cıva adını verdikleri bir ilkeyi ortaya çıkardığını oybirliğiyle öne sürseler de, buna dair öylesine farklı ve öylesine muammalı tarifler vermektedirler ki, akla uygun olmayanı anlayamadığımı itiraf etmekten utanmayan biri olarak, bunlardan ne çıkarmam gerektiğini bilmediğimi size açıkça söylemeliyim. Paracelsus'un kendisi ve dolayısıyla, kolayca tahmin edeceğiniz üzere ardıllarının birçoğu, bir yerde, odunun yanmasıyla yükselen şeye cıva der; tıpkı Meşşailerin aynı dumanı hava saymaya alışkın oldukları gibi. Böylece Cıvayı uçuculukla ya da, yeni bir kelime türetmeme izin verilirse, dumanlaşabilirlikle tarif eder görünür. Fakat bu örnekte hem uçucu tuz hem de kükürt dumanın bir parçasını oluşturduğundan ve bu duman gerçekte hem balgamımsı hem de topraksı cisimcikleri de barındırdığından, bu mefhum kabul edilemez. Nitekim daha aklı başında kimyacıların da bunu reddettiğini görmekteyim. Yine de daha sonraki kimyacıların izahatlarında bile ne kadar az açıklık beklememiz gerektiğini göstermek için, Beguinus'un, acemilerin eğitimi için yazdığı Tyrocinium Chymicum adlı eserinde bile,[Not: Chm. Tyrocin. lib. 1. Cap. 2.] ilke oldukları için daha dakik ve sade şekilde tarif edilmeleri gereken Tria Prima ile ne kastedildiğini anlatmaya geldiğinde, bize Cıvanın şu tarifini verdiğine dikkat ediniz: Mercurius (der), est liquor ille acidus, permeabilis, penetrabilis, aethereus, ac purissimus, a quo omnis Nutricatio, Sensus, Motus, Vires, Colores, Senectutisque Praeproperae retardatio [Cıva; her türlü beslenmenin, duyunun, hareketin, kuvvetlerin, renklerin ve vaktinden önce gelen yaşlılığı geciktirmenin kaynağı olan o asitli, geçişken, nüfuz edici, eterik ve en saf sıvıdır]. Bu sözler onun bir tarifinden ziyade bir methiyesidir; buna rağmen Quercetanus aynı ilkeye dair tarifinde bunlara başka birçok niteleme daha ekler. Ancak her ikisi de, mecazi tariflerinde bulunabilecek pek çok başka kusuru bir yana bırakacak olursak, kimyacıların kendi ilkeleriyle çelişkili konuşmaktadır. Zira eğer Cıva asitli bir sıvı ise, ya Hermetik felsefe bütün tatları tuza atfetmekle yanılmaktadır ya da Cıva bir ilke olmayıp tuzlu bir bileşen ile başka bir şeyin karışımından meydana gelmiş olmalıdır. Libavius, kimyacıların cıvasal ilkelerine dair yazdıklarının müphemliğini şiddetle eleştirse de, bize yalnızca, Tria Prima'ya ne kadar arka çıkarsa çıksın Sennertus'u bile tatmin etmeyen menfi bir tarif sunar. Tözsel ilkelerin en bilgili savunucusu olan bu Sennertus'un kendisi de, kimyacıların cıvalarına dair öğrettiklerinin yetersizliğinden neredeyse haklı olduğu kadar sık yakınır; yine de kendisi, her zamanki tevazusuyla, Libavius'un tarifinin yerine, özellikle Meşşai değillerse pek çok okuyucunun ne anlama geldiğini kestiremeyeceği bir başkasını koyar. Zira bütün cisimlerde tuz, kükürt ve elementlerin ya da onların deyişiyle balgam ve ölü toprağın haricinde bulunan şeyin, Aristoteles'in diliyle ousia analogos to ton astron stoicheio [yıldızların unsuruna denk düşen töz] denebilecek olan o Ruh olduğunu söylemekten öteye pek gitmez. İtiraf edeyim ki, anlamış görüneyim diye kimsenin mistik öğretilerine boyun eğer gibi yapmayı sevmeyen beni hiç mi hiç tatmin etmeyen bir şey söyler.
Eğer (dedi Eleutherius), benim açımdan açık görünen bir şeyin, kimyacıları haklı olarak suçladığınız böylesi dumanlı ifadelere düşkün olanlarca da açık bulunacağını varsaymaya cüret edebilseydim, şunu mülahazaya sunmaya cesaret ederdim: Damıtmadan hasıl olan cıvasal ilkenin, aynı somut cismin tuzundan ve kükürdünden ayrı olduğu oybirliğiyle iddia edildiğine göre, damıtmada balgam ve kükürt gibi yükselmekle birlikte ilki gibi tatsız, ikincisi gibi yanıcı olmayan şeye bir cismin cıvası denemez mi? Bu nedenle, pek fazla suistimal edilmiş Cıva adının yerine, çok daha açık ve tanıdık olan Ruh tabirini koyardım; nitekim günümüz kimyacılarının kendileri bile, karmaşık bir cismin Ruhunun ne olarak adlandırılabileceğine dair gerektiği gibi vazıh bir izahat vermemiş olsalar da, artık bu tabiri fazlasıyla kullanmaktadırlar.
Belki de (der Carneades) Merkür anlayışınızla pek çatışmam gerekmez. Fakat kimyacılara gelince, kendi ilkeleriyle tutarlı olarak, hayvanların ve bitkilerin Merkür'ünden ne kastedebileceklerini bulup çıkarmak o kadar kolay olmayacaktır, zira onlar tatları yalnızca tuz ilkesine bağlarlar ve dolayısıyla cisimlerin çözünmesinde, tatsız olmayan (çünkü buna balgam derler), ne yağ veya kükürt gibi alev alabilen ne de herhangi bir tada sahip olan sıvının hangisi olduğunu göstermekte bir hayli zorlanacaklardır, ki onlara göre bu durum, en azından bir tuz karışımından ileri gelmelidir. Şayet ruh sözcüğünü, modern kimyacılar ve hekimler arasında kabul gören anlamıyla, ne balgam ne de yağ olan herhangi bir damıtılmış sıvı için kullanacak olursak, bu adlandırma yine de yeterince muğlak kalacaktır. Zira açıkça görülmektedir ki, şarabın ve mayalanmış sıvıların damıtılmasında ilk yükselen şey, gerek kimyacılar gerekse diğerleri tarafından genellikle bir ruh sayılır. Oysa saf şarap ruhu bütünüyle alev alabilir olduğundan, onlara göre cıva ilkesine değil, kükürt ilkesine dahil edilmelidir. Ruh adı altında geçen diğer sıvılar arasında da, güherçile, zaç yağı, deniz tuzu ruhları ve diğerleri gibi tuz ailesine ait gibi görünen çeşitli sıvılar vardır, hatta geyik boynuzu ruhu bile, denediğim üzere, tamamen olmasa da büyük ölçüde tuz ve balgama dönüştürülebildiğinden, kendisine karışmış balgamla sıvı kılığına bürünmüş uçucu bir tuzdan ibaret olduğundan şüphelenilebilir. Yine de bu bir ruhsa, sirke ruhundan açıkça çok farklıdır, zira birinin tadı asidik, diğerininki tuzludur ve çok saf olmaları halinde karışımları, kimi zaman kimyacıların birbirine en zıt saydığı sıvılarınkine benzer bir köpürmeye yol açar. Hatta şimdiye dek zikredilenlere kıyasla ruh adını almaya daha layık görünen sıvılar arasında bile hissedilir bir çeşitlilik mevcuttur; nitekim örneğin meşe ruhu tortu ruhundan, bu da şimşir ya da gayak ağacı ruhundan farklıdır. Kısacası, diğer damıtılmış sıvılar gibi bu ruhlar da, gerek duyularımız üzerindeki etkilerinde gerekse diğer işlemlerinde birbirleri arasında büyük bir farklılık gösterir.
Ve (diye devam eder Carneades) modernlerin ruh dediği ve benzeşik cisimler saydığı bu sıvılar arasında rastlanan bu farklılığın yanı sıra, şimşir ağacı ruhu hakkında size daha önce anlattıklarım, bu sıvıların bazılarının yalnızca diğerlerinden çok farklı niteliklere sahip olmakla kalmayıp, birbirlerinden farklı tözlere de ayrılabileceğini görmenizi sağlayabilir.
Mademki birçok modern kimyacı ve diğer doğa araştırmacısı, cisimlerin cıva ruhunu farklı adlar altında aynı ilke saymaktan hoşnuttur, sizi zikrettiğim tüm bitkisel ve hayvansal ruhlar ile akıcı cıva arasında bariz olan o büyük farkı benimle birlikte gözlemlemeye davet etmeliyim. Burada dükkânlarda yaygın olarak satılan ve kendilerinin çoğunun da karmaşık bir cisim olduğunu kabul edeceği şeyden değil, metallerden ayrıştırılan, diğerlerine kıyasla daha ziyade filozof gibi görünen bazı kimyacılar ve bilhassa yukarıda adı geçen Claveus tarafından (ayırt etmek amacıyla) *Mercurius Corporum* [cisimlerin Merkür'ü] olarak adlandırılan şeyden söz ediyorum. Mademki bu madensel sıvı, spagiristlerin madensel cisimlerin kendisinden oluştuğunu ve kendilerine çözünebildiğini ileri sürdükleri üç ilkeden biridir, bunlar ile bitkilerin ve hayvanların kendi deyimleriyle Merkürleri arasındaki sayısız belirgin fark, ya madenlerin ve diğer iki tür karmaşık cismin aynı elementlerden oluşmadığı ya da madenlerin doğrudan çözündüğü ve kimyacıların büyük bir caka satarak bize onların gerçek ilkeleri olarak gösterdiği bu ilkelerin, bitkisel ve hayvansal sıvılarla aynı cinsten olabilmeleri için bizzat kendilerinin de çok farklı bir biçime dönüştürülmesi gereken ikincil ilkeler yahut kendine has bir tür karışımlar olduğu sonucunu çıkarmama izin verecektir.
Fakat hepsi bu kadar değil; gerçi metallerin Merkürlerini elde etmeye dair yaygın olarak rastlanan kimyasal süreçlere ne kadar az itibar edilmesi gerektiğini size daha önce söylemiştim, yine de şimdi şunu ekleyeyim, aralarından daha aklı başında olanların çeşitli metallerden gerçekten hakiki ve akıcı cıva çıkardıklarını yalan yere iddia etmediklerini varsaysak bile (ki bunu nasıl yapacağımızı bize de açıkça öğretmiş olmalarını dilerdim), böyle elde edilen Merkürlerin adi cıvadan ve birbirlerinden, bitki ve hayvanların Merkürlerinden farklı oldukları kadar farklı olup olmadığından yine de şüphe duyulabilir. Claveus,[21] savunmasında, madensel Merkürlerin daha soylu metallere sabitlenebileceği bazı deneylerden söz ederken, metallerden çıkarılan Merkürleri kastettiğini ekler; çünkü adi cıva, aşırı soğukluğu ve nemi sebebiyle bu özel işlem türü için elverişsizdir; zira birkaç satır önce genel olarak madensel cisimlerin Merkürlerini buyursa da, özellikle gümüşten sanat yoluyla elde edileni över. Aynı kitabın bir başka yerinde ise, yalnızca pişirme yoluyla kalay cıvasının (*argentum vivum ex stanno prolicitum*), kendi ifadesiyle etkin bir sebeple saf altına dönüştürülebileceğini bizzat tecrübe ettiğini söyler. Deneyimli Alexander van Suchten da bir yerlerde, ima ettiği bir yöntemle bakırdan, diğer Merkürlerin gümüş renginde değil de yeşil bir Merkür yapılabileceğini anlatır; buna şunu da ekleyeyim, seyahatleri ve bilgince yazılarıyla adını duyurmuş seçkin bir zat, geçenlerde bana kurşun Merkürünün (yazarlar ne vaat ederse etsin, en azından kayda değer bir miktarda yapılmasının çok güç olduğunu göreceksiniz) kusursuz altına sabitlendiğini birden fazla kez gördüğünü temin etti. Tarafımdan, başka herhangi bir Merkürün de aynı işlemlerle aynı şekilde değişip değişmeyeceği sorulduğunda ise, bunun mümkün olmadığını teyit etti.
[Not: Dipnot 21: *Dixi autem de argento vivo a metallis prolicito, quod vulgare ob nimiam frigiditatem & humiditatem nimium concoctioni est contumax, nec ab auro solum alterato coerceri potest.* Gast. Clave. in Apoll.]
Metallerin Merkürlerinden bahsetmeye başlamışken (Eleutherius!), benden belki de onların diğer iki ilkesi hakkında da bir şeyler söylememi bekleyeceksiniz, ancak metallerin ve diğer minerallerin [Not: Mineraller] tuzları ile kükürtleri arasında ne gibi bir farklılık olabileceği hususunda, bunları ayırma ve inceleme konusunda kendi adıma kesin bir hükme varmayı göze alacak kadar deneyimli olmadığımı açıkça itiraf etmeliyim (zira metallerin tuzlarına gelince, daha önce bunların herhangi bir tuza sahip olup olmadığının son derece şüpheli bir mesele olduğunu belirtmiştim). Yazarlarda bulduğum ayrıştırma işlemlerine gelince, yukarıda da kaydettiğim gibi bunlar (ki birçoğu öyle değildir) başarıyla uygulanabilir olsaydı bile, diğer cisimlerin yardımıyla gerçekleştirilmek zorundadır; bu cisimler de ilkelerden öyle zor, hatta neredeyse hiçbir surette ayrılamaz ki, ayrıştırılan ilkelere hakları olanın tam olarak verilmesi ve fazlasının katılmaması son derece güçtür. Fakat Antimonun şiddetle kusturucu olan Kükürdü ile Kıbrıs taşının [vitriol] kuvvetli kokulu, dindirici Kükürdü, beni yalnızca mineral Kükürtlerinin bitkisel olanlardan değil, aynı zamanda bileşiklerinin tabiatından çok şey barındırarak birbirlerinden de farklı olduğunu düşünmeye sevk ediyor. Metallerin ve kimi tür minerallerin tuzlarını, metallerin herhangi bir tuza sahip olup olmadığına dair daha önce dile getirdiğim şüphelerden ötürü, henüz görme saadetine erişemediğimi kolayca tahmin edersiniz, gerçi bu durum belki de merak eksikliğinden kaynaklanmıyordur. Şayet Paracelsus her daim kendisiyle öylesine tutarlı yazmış olsaydı da fikri, onu ifade eder göründüğü metinlerinin her yerinden güvenle çıkarılabilseydi, onun hem dördüncü temel mülahazamda öne sürdüğüm görüşü genel olarak desteklediğini, hem de diğer cisimlerde bulduğumuz gibi metalik ve mineral Tuzlarda da bir farklılık olabileceğinden şüphelenmemi haklı çıkardığını size tereddütsüz söyleyebilirdim. Zira şöyle der:[22] "Altındaki kükürt başkadır, gümüşteki başka, demirdeki başka, kurşundaki, kalaydaki vb. başka. Safirdeki başka, zümrütteki başka, yakuttaki, krizolitteki, ametistteki, mıknatıs taşındaki vb. başkadır. Keza taşlardaki, çakmak taşındaki, tuzlardaki, pınarlardaki vb. de başkadır. Üstelik yalnızca bu kadar kükürt değil, bir o kadar da tuz vardır; metallerdeki tuz başka, mücevherlerdeki başka, taşlardaki başka, tuzlardaki başka, vitrioldeki başka, şaptaki başkadır; Merkür'ün durumu da benzerdir. Metallerdeki başka, Mücevherlerdeki başka vb. Öyle ki her bir türün kendine has bir Merkür'ü vardır. Yine de en azından üç şey mevcuttur; bir cevher kükürttür, biri tuzdur, biri de Merkür'dür. Şunu da ekleyeyim ki bunlar tek tek daha da özel ayrımlara tabi tutulur; zira altın tek bir tür değildir, çok çeşitlidir; tıpkı armut veya elmanın tek bir tür olmayıp çok çeşitli olması gibi; dolayısıyla bir o kadar da altın kükürdü, altın tuzu, altın merkürü vardır. Aynı durum metaller ve mücevherler için de geçerlidir; ne kadar üstün, ne kadar pürüzsüz safir varsa, o kadar da safir kükürdü, safir tuzu, safir Merkür'ü vb. vardır. Aynısı firuzeler ve diğer bütün mücevherler için de geçerlidir." Bu pasajdan (Eleutherius), sanırım benim görüşümün Paracelsus'unki tarafından desteklendiği veya Paracelsus'un fikrinin her zaman aynı kalmadığı sonucunu acelecilik etmeksizin çıkarabileceğimi düşüneceksiniz. Fakat eserlerinin diğer muhtelif yerlerinde üç İlke ve dört Element hakkında daha farklı bir üslupla konuşur göründüğünden, zikredilen pasajdan şu sonucu çıkarmakla yetineceğim: Şayet onun öğretisi, desteklemesi için öne sürülen benim savımın bu kısmıyla tutarlı değilse, tuz, kükürt ve merkür hakkındaki kanaatinin ne olduğunu bilmek son derece güçtür; dolayısıyla konuşmalarımızın başında, onun görüşlerini inceleme ya da onlara karşı çıkma işine girişmekten imtina etmekte haklıydık.
[Dipnot 22: Paracel. de Mineral. Tract. 1. s. 141.]
Bu vesileyle, Kimyacıların Balgam ve Toprak dedikleri bu cisimlerin dahi Unsurî bir sadelikten uzak olduğunu eklemeli miyim, bilmiyorum. Yaygın olan aksi kanaate rağmen, alelade Toprak ile Suyun ekseriyetle böyle olduğu, modern Peripatetiklerin daha temkinli olanları tarafından bile inkâr edilmemektedir; nitekim çoğu Toprak, maddenin birbirine kaynaşmasını engellemek ve daha kaba kısımlarını tutmak için bir miktar caput mortuum karışımı gerektiren damıtma işlemlerinde Toprakları gelişigüzel reçete edip kullanan Kimyacıların dahi umumiyetle tahayyül ettiğinden çok daha az basit cisimlerdir. Zira ben, kimi Toprakların damıtılma yoluyla kokusuz ya da tatsız olmaktan çok uzak bir Sıvı verdiğini gördüm; yağlı Toprak türlerinin çoğunun yağmurdan korunup bitki üretimiyle tükenmesi engellendiğinde, zamanla Güherçile ile dolup zenginleşeceği de bilinen bir müşahededir.
Fakat burada sözünü etmem gereken Su ve Toprakların, karma Cisimlerden ateş vasıtasıyla ayrıştırılanlar olduğunu hatırımda tutmalıyım; bu sebeple Sözümü bunlarla sınırlandırmak adına size diyeceğim ki, Vitriyol Balgamının (örneğin) yanıklara karşı gayet etkili bir deva olduğunu görürüz; sert ve İnatçı Urları dağıtmak için bunu (kendisi de bana itiraf etmiştir) hiç kuşkulanılmayacak bir sır olarak kullanan, son derece Meşhur ve tecrübeli bir Hekim tanırım. Bir hazmetme fırınında son derece yavaş çekilmiş olsa da, Sirke Balgamını kasten tecrübe ettim ve bazen bunun, yavaş da olsa, Kurşundan şekerimsi bir tatlılık çekip çıkarabildiğini gördüm; hatırladığım kadarıyla uzun bir Hazmetme işlemiyle, içinde Mercanları çözmüştüm. Satürn şekerinin Balgamının çok kendine has niteliklere sahip olduğu söylenir. Pek çok Seçkin Kimyager, bunun İncileri çözeceğini ve aynı bileşiğin ruhuyla çöktürülen incilerin böylece (onların deyişiyle) uçucu kılındığını öğretir; bu durum, kendi gözlemine dayanarak, son derece doğru sözlü bir kimse tarafından da bana teyit edilmiştir. Şarabın Balgamı ve doğrusu balgam diye gelişigüzel bir kenara atılmaya mahkûm edilen diğer pek çok Sıvı, kendilerini hem katıksız sudan hem de birbirinden farklı kılan niteliklerle donatılmıştır; Kimyagerler damıttıkları şeyin (üzerine su dökerek tuzunu çekip aldıktan sonra kalan) *caput mortuum*'unu *terra damnata* yahut Toprak olarak adlandırmaktan hoşnut olsalar da, bu toprakların hepsinin tastamam birbirine benzeyip benzemediği şüphelidir; bunlardan bazılarının henüz Unsuri bir tabiata indirgenmemiş halde kaldığından ise pek şüphe edilemez. Bütün tuzundan arındırılmış odun külleri ile Tasfiyecilerin Tuzdan en uzak oldukları için Deney kabı yapmakta yeğledikleri kemik Külleri ya da kalsine edilmiş Geyik boynuzu birbirine benzemez görünür; bu lezzetsiz küllerden herhangi birini Kireçle ve hele Talk [Not: Talck] kalsıyla (üzerlerine su dökülerek kusursuzca tatlılaştırılmış olsalar bile) kıyaslayacak olan kimse, belki de bunların biraz farklı tabiatta şeyler olduğunu düşünmek için sebep bulacaktır. Nitekim Kolkotarda en dakik kalsinasyonun, ardından gelen kusursuz bir tatlılaştırmayla bile, geride kalan cismi her daim unsuri toprağa indirgemediği aşikârdır; zira Kolkotardan tuz yahut Vitriyol çekilip alındıktan sonra (şayet Kalsinasyon pek zayıf kalmışsa), geriye kalan tortu toprak değil, Tıbbi meziyetler bakımından zengin (tecrübenin bana bildirdiği üzere) ve *Angelus Sala*'nın kısmen dövülebilir Bakıra dönüştürülebilir olduğunu öne sürdüğü karma bir cisimdir; bunu da gayet muhtemel görürüm; zira Kolkotar üzerinde Deneyler yaparken, böyle bir Kalsı Eritmeye yetecek şiddette bir ısı verebilecek bir Fırından yoksun idiğim halde, Kolkotarda o Metal bolca bulunuyorsa Kezzabın onu orada bulup çıkaracağını tahmin ederek, bu Çözücü içine bir miktar tatlılaştırılmış Kolkotar koydum ve Beklentime uygun olarak sıvının, tıpkı Sıradan bir Bakır Çözeltisiymişçesine, derhal son derece Koyu bir Renk aldığını gördüm.
KUŞKUCU KİMYAGER.
*Beşinci Bölüm.*
Burada *Carneades* bir süre duraklayınca, Arkadaşı ona, "Kimyagerlerin Alelade Damıtmalarıyla Karma Cisimlerden elde etmeye alıştıkları bu ayrışık Maddelerin, sözün Tam Manasıyla Element yahut İlke Adını hak edecek kadar saf ve yalın olmadığını kâfi derecede ispatladığınızı inkâr edemem," der. "Fakat sanırım duymuşsunuzdur, bazı Modern *Spagyristler*, Karma Cisimlerin ayrıştırılmış Bileşenlerini daha ileri ve daha Usta işi Tasfiyelerle unsuri bir yalınlığa öyle bir indirgeyebileceklerini iddia ederler ki, bütün Karmalardan çıkarılan Yağlar (mesela), Su Damlalarının birbirine benzediği kadar kusursuzca birbirine benzeyecektir."
*Carneades* şöyle cevap verir, "Eğer *Philoponus* ile Konferansımızın Başlangıcında, Şirketin geri kalanının huzurunda, Kimyagerlerin üç Cevheri İlkelerine dair Alelade öğreti lehine ileri sürdükleri mutat kanıtları incelemekten başka bir şeye şu an için *girişmeyeceğimi* beyan ettiğimi hatırlarsanız, az önce öne sürdüğünüz şeye cevap vermekle yükümlü olmadığımı ve bunun uğrunda mücadele ettiğim şeyi çürütmekten ziyade kabul ettiğini kolayca fark edeceksiniz. Zira Damıtmanın sıradan *Spagyristlere* sunduğu varsayılan İlkelerde böylesine büyük bir değişiklik yapma iddiasında bulunmakla, böylesi Yapay Arındırmalar yapılmadan evvel, daha yalın kılınacak Maddelerin henüz Unsuri sayılabilecek kadar yalın olmadığı pek açık bir şekilde peşinen kabul edilmiş olur. Dolayısıyla bahsettiğiniz *Sanatkârlar* yapabileceklerini iddia ettikleri şeyi gerçekleştirebilseler dahi, *tria Prima* hakkındaki Alelade Fikri sorgulamış olmaktan ötürü yine de utanmama gerek kalmazdı. Meselenin kendisine gelince, tasarlanan yolları bilip tartıncaya dek şeylerin imkânsız olduğuna hükmetmekte aceleci davranmayı sevmediğimi size açıkça itiraf edeceğim. Bu yüzden, bu *Sanatkârların* vadettiklerinin imkânını da, onların başarılarından çıkarılabilecek, her ne kadar benim Tahminlerimi yıkacak olsa da, haklı herhangi bir Çıkarıma vereceğim Onayı da katiyetle reddetmeyeceğim. Fakat aynı zamanda şunu söylememe de izin veriniz ki, bu tür vaatler (Tecrübenin bana birden fazla defa bildirdiği üzere) Kimyagerler tarafından yerine getirilmekten ziyade çok daha kolay verilmeye alışıldığından, Deneyleri bunu zorunlu kılana dek onların iddialarına İtimat etmemeliyim; bana henüz verilmiş olandan daha güçlü Sebepler olmaksızın pek muhtemel olmayan bir şeyi peşinen bekleyecek kadar safderun olmamalıyım. Kaldı ki, bu Sanatkârlardan işittiğim kadarıyla, her ne kadar Ateşin Bileşiği ayırdığı muhtelif Maddeleri kusursuz bir yalınlığa kavuşturma iddiasında olsalar da, Ateş vasıtasıyla bütün Bileşikleri, Mineralleri ve diğerlerini aynı sayıda Ayrışık Maddeye bölebileceklerini iddia ettiklerini henüz görmüş değilim. Ve bu arada, (mesela) Şaraptan yahut Vitriyolden ayırabildiğimiz kadar çok sayıda farklı Cismi Altından (örneğin) veya *Osteocolla*'dan gerçekten ayırabileceklerini ya da Altının veya Satürnün Cıvasının (örnek olarak) Geyik boynuzununkisiyle tastamam aynı Tabiatta olacağını ve Antimon kükürdünün Gülün Damıtılmış yağından veya özünden yalnızca Sayıca farklı olacağını düşünmeyi pek ihtimal dışı bulmaktayım."
Fakat farz edin ki (der Eleutherius), Toprak ve Su'yun da Karışık Cisimlerin ilkeleri arasına katılmasına razı olan, ayrıca Cıva'nın Muğlak Adı yerine daha anlaşılır olan ruh adını koymaya razı gelip böylece Bileşik Cisimlerin ilkelerini Beş sayan Kimyacılarla karşılaştınız; Ateşin karışık Cisimleri ayırdığı Beş maddenin tastamam saf ve Türdeş olmaması yüzünden böylesine akla yatkın bir Görüşü reddetmeyi biraz insafsızca bulmaz mıydınız? Bana kalırsa (diye devam eder Eleutherius [Not: Metinde sehven Carneades yazılmıştır]), şayet bu Görüş doğru değilse, bunca büyük bir Çeşitlilikteki Cisimlerin Ateş vasıtasıyla tamı tamına beş Ayrı maddeye ayrışabilmesi ve bu adları taşıyan Cisimlerden öylesine az farklılaşan bu maddelerin böylesine Akla Yatkın biçimde Yağ, Ruh, Tuz, Su ve Toprak olarak adlandırılabilmesi bir hayli tuhaf bir tesadüf olurdu.
Şu an öne sürdüğünüz Görüş (diye yanıtlar Carneades), incelemeye koyulduğum görüşten farklı olduğundan, bunu şu anda Tartışmam gerekmediği gibi, bunu etraflıca yapacak vaktim de yok. Bu sebeple size Genel olarak şunu söyleyeceğim: Her ne kadar bu Görüşün bazı yönlerden Sıradan Kimyacılarınkinden daha savunulabilir olduğunu düşünsem de, geçmişteki Konuşmadan onun hakkında ne düşünülebileceğini pekâlâ anlayabilirsiniz. Zira Kimyacıların Sıradan Öğretisine yöneltilen İtirazların birçoğu, pek az değişiklikle bu Hipoteze karşı da kullanılabilir görünmektedir. Çünkü bu Öğreti de diğeri gibi, kanıtlanması hiç de kolay olmayan bir şeyi, yani Ateşin Cisimleri gerçek ve Yeterli biçimde Ayrıştırıcı olduğunu ve karışık bir Cisimden Ateş yoluyla elde edilebilen tüm Ayrı maddelerin o cisimde önceden zaten var olup Çözümleme ile yalnızca birbirinden kurtarıldığını peşinen doğru kabul eder. Bunun yanı sıra bu Görüş de Ateşin Ürünlerine, kendilerinde bulunmadığını gösterdiğim bir Unsurî basitlik atfeder. Dahası bu Öğreti, Tria Prima öğretisinin boğuştuğu diğer Güçlüklerden bazılarına da maruz kalmaktadır. Bütün bunların yanında, diyorum ki, bu beşli Unsur sayısı (tabirimi mazur görürseniz) en azından Hayvan ve Bitki Cisimlerinin Çoğunluğu ile sınırlandırılmalıydı; zira yalnızca bunlar arasında bile, şimdiye dek anlaşılabildiği kadarıyla, tastamam Beşten daha az ya da daha çok sayıda benzer maddeden meydana gelen bazı Cisimler vardır (daha önce tartıştığım gibi). Fakat Madenler Âleminde, bu Görüşün her karışık Cismin meydana geldiğini iddia ettiği gibi, tastamam bu beş İlkeye ya da Unsura, ne eksik ne fazla, layıkıyla ayrılabildiği kanıtlanmış hemen hiçbir Somut Cisim yoktur.
Ve tam da bu husus (diye devam eder Carneades), somut cisimlerin çözünmesiyle tam beş cismin bulunmasına duyduğunuz hayreti gidermeye ya da azaltmaya yarayabilir. Zira dokusu daha kuvvetli ve kalıcı olan metallerin ve diğer madensel cisimlerin ateş vasıtasıyla bu şekilde (beş elemente) bir tahlile tabi tutulabildiğini görmediğimize göre, ele alınan bu beş maddenin, (muhtemelen daha gevşek dokuları sebebiyle) damıtılmaya elverişli olan nebatî ve hayvanî cisimlerden elde edilmiş olması gerekir. Bu tür cisimlere gelince, ister tam tamına beş element olduğunu varsayalım ister varsamayalım, dağılan kısımlarda (tabir caizse) beş katlı bir düzen farklılığının alelade biçimde ortaya çıkması gayet tabiidir. Zira şayet parçaların tümü, altın veya kalsine edilmiş talkta vesaire olduğu gibi sabit kalmıyor, ne de kükürt veya kâfurun süblimleşmesinde olduğu gibi bütünüyle yükselmiyorsa, bilakis dağıldıktan sonra yeni madde düzenleri halinde bir araya geliyorsa, bunların ateş vasıtasıyla sabit ve uçucu olarak (yani damıtıldıkları ısı derecesine nispetle) ikiye ayrılması pek muhtemeldir. Bu uçucu kısımlar da çoğunlukla ya kuru bir surette yükselir ki simyacılar bunlara tatsız iseler çiçekler, lezzetli iseler uçucu tuz demeyi tensip ederler, ya da sıvı bir surette yükselirler. Bu sıvının ise ya alev alabilir olup yağ yerine geçmesi, ya alev almayıp yine de latif ve keskin olup ruh olarak adlandırılması, yahut da kuvvetsiz ve tatsız olup balgam veya su diye tesmiye edilmesi gerekir. Sabit kısma veya *Caput Mortuum*a gelince, bu da ekseriyetle kısmen suda çözünebilir veya lezzetli (özellikle tuzlu kısımlar önceden uçup gidecek kadar uçucu değil idiyse) ve onun sabit tuzunu oluşturan, kısmen de çözünmez ve tatsız olan, bu yüzden de toprak adını hak ediyor gibi görünen cisimcikten meydana gelecektir. Fakat bu temele dayanarak, tam manasıyla karışmış bir cisimden ateş vasıtasıyla elde edilen farklı maddelerin ekseriyetle az önce zikredilen beş madde haline indirgenebileceği pekâlâ önceden tahmin edilebilseydi bile, bu beş ayrı maddenin, somut cismin içinde önceden mevcut olan ve ateşin sadece birbirinden ayırdığı basit ve ilk elden cisimler olduğu derhal söylenemez. Bundan maada, bütün karışık cisimlerin (nitekim altın, gümüş, cıva vesaire şahittir), hatta kâfur, günnük vesaire hakkında yukarıda söylediklerimizden de anlaşılabileceği üzere belki de bütün nebatların, ateş vasıtasıyla tam da maddenin bu tür farklı düzenlerine ayrılamadığı görülmektedir. Evvelce zikredilen deneyler de bu ayrıştırılmış maddelere elementer veya bileşimsiz gözüyle bakmamıza müsaade etmeyecektir. Simyacıların kendilerine vermeyi uygun buldukları adları hak eden cisimler olduklarının yeterli bir delili de, kıvam, uçuculuk yahut sabitlik veya başka bir aşikâr nitelik bakımından adları kendilerine izafe edilen sözde ilkelerle bir benzerlik taşımaları olamaz. Zira size yukarıda söylediğim gibi, tek bir nitelikteki bu benzerliğe rağmen, diğer niteliklerde öyle bir farklılık bulunabilir ki, bu benzerliğin onlara bir ve aynı adı vermesinden ziyade, bu farklılık farklı tesmiyelerde bulunmayı daha uygun kılabilir. Hakikaten de akışkanlık, kuruluk, uçuculuk ve benzeri genel bir nitelikte uyuşan cisimlerin aynı tabiata sahip olması gerektiğine tereddütsüz hükmetmek, cisimlerin tabiatını yargılamanın biraz kaba bir yolu gibi görünmektedir; çünkü bu niteliklerin veya madde hallerinin her biri, başka açılardan son derece farklı tabiatta olan pek çok cismi ihtiva edebilir. Nitekim altının, vitriolün ve Venedik talkının kireçleri, ateşin şiddetiyle en az onlar kadar kurutulmuş ve sabit kılınmış olan adi küllerle mukayese edildiğinde bunu görebiliriz. Yine şimşir ağacının ruhuna dair evvelce müşahede ettiğim şeyden de bunu anlayabiliriz; bu sıvı, geyik boynuzu, kan ve diğerlerinin ruhları gibi uçucu, lezzetli ve alev almaz bir sıvı olmasına (ve bu sebeple şimdiye kadar ruh olarak adlandırılıp kendisini veren ağacın ilkelerinden biri sayılmasına) rağmen, size söylediğim gibi, birbirinden ve en azından biri diğer simyasal ruhların ekseriyetinden farklı olan iki sıvıya yeniden bölünebilir.
Fakat dilerseniz (diye sürdürür Carneades), yukarıdaki söylevde ileri sürdüğünüz varsayıma uygulanabilir olduğunu düşündüğünüz diğer ayrıntıları bizzat kendiniz tatbik edebilirsiniz. Zira artık bana ait olmayan bir ihtilafa daha fazla müdahil olmayı şahsım adına vakitsiz buluyorum; bu durum, ihtilaf hakkında fikrimi beyan etmek için kendi vaktimi belirleme serbestisini bana tanıyor.
Eleutherius, Carneades'in bu fikrin münakaşası üzerinde daha fazla vakit harcamaya pek gönüllü olmadığını fark ederek ve belki de bunu başka bir zaman onun daha etraflıca konuşmasını sağlamak için bir vesile kılmayı düşünerek, o an için ileri sürülen fikir hakkında ona daha fazla bir şey söylemeyi uygun bulmadı, fakat ona şöyle dedi;
Sanırım sana hatırlatmama gerek yok Carneades, gerek üçlü İlke sayısını savunanlar gerekse beş Element bulunduğunu öne sürenler, deneylerini akla yatkın görünen bir iki Gerekçe ile desteklemeye çabalarlar. Bilhassa bu son anılan Görüşü benimseyenlerden bazıları (kendileriyle sohbet ettiğim ve Âlim kimseler olduklarını gördüğüm kişiler), beş ayrı Elementin zorunluluğuna şu Gerekçeyi gösterirler: Aksi takdirde karışık Cisimler, gereken kıvamı ve yeterli Dayanıklılığı elde edecek şekilde birleşip kaynaşamazdı. Zira Tuz (derler), Bileşik Cisimlerdeki Katılığın ve Kalıcılığın Temelidir; o olmasaydı diğer dört Element gerçi türlü şekillerde ve gevşekçe birbirine karışabilirdi, fakat kaynaşmadan kalırdı; ancak Tuzun ufak Parçacıklara ayrışabilmesi ve onun tarafından ve onunla birlikte kaynaştırılacak olan diğer Maddelere taşınabilmesi için Suya İhtiyaç vardır. Karışımın fazla sert ve kırılgan olmaması için de kütleyi daha yapışkan kılmak üzere Kükürtlü yahut Yağlı bir İlke araya girmelidir; buna bir de Cıva ruhu eklenmelidir ki, hareketliliği sayesinde tüm Kütleye bir süreliğine nüfuz edip [Not: metinde premeate, doğrusu permeate] onu adeta mayalasın ve böylece Bileşenlerin daha kusursuz biçimde karışıp kaynaşmasını sağlasın. Nihayet bütün bunlara, kuruluğu ve gözenekliliği [Not: metinde poracity, doğrusu porosity] sayesinde Tuzun içinde eridiği suyun bir kısmını emebilecek ve tüm cisme gereken kıvamı kazandırmak için diğer bileşenlerle belirgin biçimde uyuşacak bir miktar Toprak eklenmelidir.
Görüyorum ki (dedi Carneades gülümseyerek), yakınlarda bir Atasözünden aktarıldığı üzere, Şiddetli Akılların Hafızası Zayıf Olur sözü doğruysa, senin de parlak Akıllar arasında bir yer edinmeye bundan ötürü de, daha iyi sebeplerden ötürü olduğu kadar hakkın var. Zira bu Görüşmede Hasımlarımın Yorumlayıcı Gerekçelerini değil, yalnızca Deneylerini İnceleyeceğimi sana beyan ettiğimi daha şimdiden birden fazla kez unuttun. Yine de (diye ekledi Carneades), şu an bunu incelemekten geri durmam, öne sürdüğün Kanıta temas etmekten çekindiğimden değildir. Zira daha boş bir vaktimizde, bunu birlikte Ciddiyetle ele almak istersen, çözümsüz bulacağımızı hiç sanmıyorum. Bu arada, bu türden bir Akıl Yürütme yolunun, görünüşe göre, farklı Varsayımlara da ustaca uyarlanabildiğini gözlemleyebiliriz. Zira görüyorum ki Beguinus ve Tria Prima'nın diğer Savunucuları, Su ve Toprak İlavesinin herhangi bir zorunluluğunu hesaba katmaksızın, karışık Cisimleri meydana getirmede Tuz, Kükürt ve Cıvalarının gerekliliğini böylesi bir yolla kanıtlama iddiasındadır.
Doğrusu her iki türden Kimyacılar da, Bileşik Cisimlerin Dokularında ve Kıvamlarında ne denli büyük bir Çeşitlilik bulunduğunu ve bunların birçoğunun kıvamı ile Dayanıklılığının, öne sürülen bu Fikre ne kadar az uyduğunu ve onunla ne kadar az açıklanabildiğini gereğince düşünmemiş görünmektedir. Ateş vasıtasıyla elde edilebilen, bir miktar bileşik olduklarını kanıtladığım ve Kimyacıların da kusursuzca karışmış Cisimler olmadığını seve seve kabul edecekleri o neredeyse bozulmaz Maddelerden söz etmiyorum bile. (Bunlardan söz etmesem bile, diyorum) Yalnızca adi Sudan, çok farklı kıvamlarda ve kusursuzca karışmış olduğu kabul edilen diğer cisimler kadar çok İlkeye ateş vasıtasıyla ayrıştırılabilen karışık Cisimlerin (ve hatta canlı olanların) meydana geldiğini sana gösterdiğim o Deneylerden bazılarını aklına getirecek olursan; bunu yaparsan, diyorum, Doğanın, bir madde parçasının ufak parçacıklarını elverişli bir şekilde düzenleyerek, böylesi cisimleri meydana getirmek için beş Elementin veya üç İlkenin her birinden belirli bir miktar kullanmak şöyle dursun, hepsinden yararlanmak zorunda kalmaksızın, yeterince dayanıklı ve şu, bu yahut öteki Kıvamda cisimler oluşturabileceğine inanmaktan uzak durmayacağını tahmin ediyorum. Bir de (diye devam etti Carneades), Kimyacıların Doğada Cam kadar kalıcı ve çözünmez pek az cisim bulunduğunu düşünmemelerine oldum olası şaşmışımdır; oysa kendileri de bize onun, sırf Ateşin Şiddetiyle erime noktasına getirilen sade Küllerden yapılabileceğini öğretirler; öyle ki Küllerin, diğer tüm İlkelerden veya Elementlerden ayrılmış, yalnızca saf Tuz ve yalın Topraktan ibaret olduğu kabul edildiğine göre, Bizzat sanatın bile sadece iki Elementten yahut dilerseniz bir İlke ve bir Elementten, Dünyadaki hemen her şeyden daha dayanıklı bir Cisim bileştirebileceğini teslim etmek zorundadırlar. Bu inkâr edilemez olduğuna göre, Doğanın beş Elementin veya maddi İlkenin tamamı olmaksızın da Karışık Cisimler ve hatta dayanıklı Olanlar bileştiremeyeceğini nasıl kanıtlayacaklar?
Fakat beş Element Kabul Etmek isteyenlerin Görüşüne Dair bu Arızi İnceleme üzerinde daha fazla durmak, bu meselenin Tartışılmasının ilk üstlendiğim işin bir parçası olmadığını senin daha önce unuttuğun kadar az hatırlamak olur; dolayısıyla, geriye dönüp baktığımda yalnızca bir konu dışına çıkış veya en fazla bir Gezinti olarak gördüğüm şeye şimdiden yeterince vakit harcamış sayılırım.
Böylece Eleutherius, (dedi Carneades) sana Bahsetmeyi teklif ettiğim dört Mütalaayı nihayet tamamlamış olarak, her birinin üzerinde bu kadar uzun süre durmuş olmamın bunların Sırasını sana unutturmuş olabileceği endişesiyle, sana şunları söyleyerek onları kısaca tekrar etmeyi uygun buluyorum:
İlk olarak, Ateşin, Kimyacıların varsaydığı gibi, karışık Cisimleri hakiki ve Evrensel Çözücü olup olmadığı haklı olarak şüphe götürür olduğundan;
İkinci olarak, karışık bir cisimden Ateş vasıtasıyla elde edilebilecek tüm Ayrı Maddelerin, ondan ayrıldıkları biçimleriyle o cisimde önceden var olup olmadığından şüphe edebileceğimizden;
Ayrıca, ateş vasıtasıyla karışık Cisimlerden ayrılabilen Maddelerin onların bileşen Unsurları olduğunu kabul etsek dahi, bu tür maddelerin Sayısının bütün karışık Cisimlerde aynı görünmediğinden; zira bazılarının üçten daha fazla farklı maddeye Ayrıştırılabilir olmasına karşın, Diğerlerinin üç tanesine bile Ayrıştırılamaz oluşundan;
Ve Son Olarak, bu şekilde ayrıştırılan maddelerin kendileri de çoğu zaman saf ve Temel cisimler olmayıp, yeni türden karışımlar olduğundan;
Mademki, diyorum, işler böyledir, o halde kimyacıların, üç cevheri ilkelerinin bütün karma cisimleri tam olarak meydana getirdiğini kanıtlamak üzere ileri sürmeye alıştıkları kaba deneylerin (belki delilleri de buna ekleyebilirdim) tedbirli bir kimseyi kendi öğretilerine razı edecek denli kesin ve ikna edici olmadığını çıkarmama izin vereceğinizi umarım; onlar bu öğretiyi daha iyi açıklayıp kanıtlayana dek, onun kafa karıştırıcı karanlığı düşünen insanları tatmin etmekten ziyade şaşırtmaya daha yatkın olacak ve onlara hiç de azımsanmayacak güçlüklerle yüklü görünecektir.
Ve buraya kadar çıkarılan sonuçlardan (diye devam eder Carneades) şu kimyacıların yaygın tutumu hakkında nasıl bir hükme varmamız gerektiğini öğrenebiliriz; onlar çeşitli bileşik cisimlerin (zira bu hepsi için geçerli değildir) şöminelerimizdeki çıplak ateşin onları alelade böldüğü kurum ve külden başka, iki ya da üç farklı maddeye ayrılabildiğini, daha doğrusu bunları vermeye zorlanabildiğini gördükleri için, yeni bir felsefe icat ettiklerini iddia ederek kendi mezheplerini göklere çıkarırlar, Helmont ve benzerleri gibi kimileri kendilerini "Ateş Yoluyla Filozof" diye adlandırır ve çoğu da FİLOZOF unvanını sadece kendi mezheplerinden olanlara mal etmekle kalmaz, ellerinden geldiğince onu tekellerine alırlar.
Fakat ne yazık, engin ve geniş evrenle kıyaslandığında bizzat kendisi ancak bir noktadan ibaret olan yer küremizin sadece üzerinde yahut kabuğunda ya da dış yüzeyinde bulduğumuz o bileşik cisimlerin ancak bir kısmına erişebilen bu felsefe ne kadar da dardır; oysa Tria Prima [üç ilkeler] öğretisi bize evrenin öteki ve daha büyük kısımlarına dair hiçbir açıklama sunmaz! Zira gökbilimcilerin bütün yeryüzünden yüz altmış küsur kat daha büyük olduğunu iddia ettikleri Güneş'in tabiatı hakkında yahut bilebildiğimiz kadarıyla eğer Güneş kadar bize yakın olsalardı pek azı, hatta belki hiçbiri büyüklük ve parlaklık bakımından ondan aşağı kalmayacak olan o sayısız sabit yıldızın tabiatı hakkında bize ne öğretir? Tuz, kükürt ve civanın karma cisimlerin ilkeleri olduğunu bilmek, yıldızlararası boşluğu ve dolayısıyla alemin açık ara en büyük kısmını oluşturur görünen o engin, akışkan ve esîrî maddenin tabiatı hakkında bize ne bildirir? Paracelsus'a atfedilen yaygın kanaate gelince, sanki o yalnızca dört Meşşâî unsuru değil, evrenin semavi kısımlarını dahi kendi üç ilkesinden ibaret kılmak istemiş gibidir; fakat bizzat modern kimyacılar böylesine temelsiz bir kuruntuyu sahiplenmeye değer görmediklerine göre, ben de onu çürütmeye vakit ayırmayı lüzumlu görmeyeceğim.
Buna rağmen, bunca zamandır incelemekte olduğum bu varsayımı, alemin ancak pek cüzi bir kısmına erişebilmesine karşın, hiç değilse eriştiği söylenen şeyler hakkında bize tatmin edici bir açıklama sunabilseydi belki hoş görebilirdim. Fakat bizzat karma cisimler hakkında dahi bize gayet noksan bir bilgiden başkasını verdiğini görmüyorum, zira Tria Prima bilgisi, mıknatıs taşının bir iğneyi çekip kutuplara yöneltmesine rağmen neden nadiren tamı tamına onları gösterdiğinin sebebini bize nasıl açıklayacaktır? Bu varsayım bize bir civcivin yumurta içinde nasıl şekillendiğini yahut size yukarıda zikrettiğim nane, kabak ve diğer bitkilerin tohum ilkelerinin, her biri kendine has ve belirli bir şekille, çeşitli nev'i şahsına münhasır ve ayırt edici niteliklerle donatılmış türlü türlü bitkiler halinde suyu nasıl biçimlendirebildiğini nasıl öğretecektir? Bu varsayım bize bir civciv yahut bir kabak yapmak için ne kadar tuz, ne kadar kükürt ve ne kadar cıva alınması gerektiğini nasıl gösterir? Ve bunu bilsek dahi, bu bileşenleri sevk ve idare eden, sözgelimi bir yumurtanın akı ve sarısı gibi sıvıları bir civcivin kemiklerini, damarlarını, atardamarlarını, sinirlerini, kirişlerini, tüylerini, kanını ve diğer kısımlarını biçimlendirmek için gereken böylesi bir doku çeşitliliğine sokan ve yalnızca her bir uzvu biçimlendirmekle kalmayıp hepsini birden, bunlardan meydana gelecek olan hayvanın yetkinliğine en uygun düşecek tarzda birbirine bağlayan ilke hangisidir? Zira bu cevheri ilkelerin birinin yahut hepsinin daha saf ve latif bir cüzünün bütün bu işin yöneticisi ve bütün bu incelikli yapının mimarı olduğunu söylemek, insana Tria Prima'nın hangi oranının ve nasıl bir karışım tarzının bu Mimarî Ruhu meydana getirdiğini ve böylesine mahir ve talihli bir karışımı hangi amilin yaptığını yeniden sorma fırsatını verir. Kimyacılar kendilerini üç ilkeleriyle sınırlı tutacaklarsa bu sualin cevabı da bir önceki sualin cevabıyla aynı sakıncaya maruz kalacaktır. Ve eğer burada hazır bulunan bir dostumuzun mevzusuna tecavüz etmek olmasaydı, alelade kimyacıların felsefesinin noksanlıklarını kolayca takibata devam edebilir ve onlara üç ilkeleriyle karma cisimlerin yalnızca bütün o anlaşılması güç niteliklerini değil, akışkanlık ve katılık gibi aşikâr ve daha bilindik olayları, taşların, madenlerin ve diğer bileşik cisimlerin renklerini ve şekillerini, bitkilerin ya da hayvanların beslenmesini, şarap yahut şarap ruhu ile kıyaslandığında altının veya civanın ağırlığını açıklamaya kalkışmakla; yani bu üç yalın bileşenin herhangi bir oranından hareketle bunların (açıklanması aynı derecede güç binlercesini bir yana bırakırsak) bir sebebini göstermeye yeltenmekle, kimyacıların hakikatin peşindeki zeki bir araştırmacıyı tatmin etmekten ziyade kendilerini ve varsayımlarını gözden düşürmelerinin çok daha muhtemel olacağını gösterebilirdim.
Fakat (diye söze karışır Eleutherus) [Not: Eleutherius], bu itiraz, Aristotelesçi dört elemente karşı yapılabilecek olandan daha fazlası gibi görünmüyor. Hatta belirli sayıda maddi unsur vasıtasıyla doğa fenomenlerinin bir sebebini ortaya koyma iddiasında olan hemen hemen diğer her varsayıma karşı da ileri sürülebilir. Üç ilkeye dayanan kimyevi öğretiye gelince, bu öğretinin büyük savunucusu olan bilgili Sennertus'un,[23] Tria Prima'ya şu yüce faydayı atfettiğini sanırım size benim söylememe gerek yoktur, buna göre, karma cisimlerde bulunan ve (onların tabiriyle) elementlerden dolaysız olarak türetilemeyen özellikler, en yakın ve en uygun ilkeler olarak bunlardan türetilebilir ve kanıtlanabilir. Yazar, bunun özellikle de ilaçların özelliklerini ve niteliklerini araştırdığımızda belirginleştiğini söyler. Ve biliyorum ki (diye devam eder Eleutherius), Hermetik öğretinin karşıtı olarak büründüğünüz şahsiyet, doğuştan gelen ve alışılageldik hakkaniyetinize o denli üstün gelmeyecektir ki felsefenin, kimyacıların fikirlerine ve keşiflerine çok şey borçlu olduğunu teslim etmekten sizi alıkoysun.
[Dipnot 23: Senn. de Cons. & Dissen. s. 165.]
Bahsettiğiniz kimyacılar (diye karşılık verir Carneades), Tria Prima hakkındaki kanaatlerini, insan bilgisini artırmaya yarayan diğer mefhumların yanında yararlı bir mefhum olarak sunacak kadar alçakgönüllü veya basiretli olsalardı, bizden daha fazla teşekkürü hak eder ve daha az muhalefetle karşılaşırlardı; fakat onların asıl iddiası felsefenin ilerlemesine bir mefhumla katkıda bulunmaktan ziyade, bu mefhumun (daha önemsiz birkaç tanesinin de eşliğinde) bizzat yeni bir felsefe sayılmasını sağlamaktır. Hatta zihinlerindeki bu kuruntuyla öylesine övünürler ki ünlü Quercetanus, üç ilkeye dair o gayet kesin öğretisi layıkıyla öğrenilse, incelense ve işlenseydi, zihinlerimizi karartan bütün karanlığı kolayca dağıtacağını ve her güçlüğü ortadan kaldıracak berrak bir ışık getireceğini yazmaktan çekinmez. Zira bu ekol, tarafsız hâkimler tarafından tartışmasız kabul edilecek çürütülemez teoremler ve aksiyomlar sunar; üstelik bunlar o denli faydalıdır ki nedenlerin bilinemeyişi yüzünden, bilgisizlerin o sığınağı olan gizli niteliklere başvurma mecburiyetinden bizi kurtarır. Evet, kimyacıların bu kendilerine has mefhumuna kendilerince böylesine aşırı değer biçildiğine göre, hatalarının farkına vardırılmalarını ve doğa fenomenlerinin bir açıklamasını sunmak niyetindelerse daha verimli ve kapsamlı ilkeleri benimsemeleri konusunda uyarılmalarını uygunsuz bulamam; yoksa ne kendilerini ne de (ellerinden geldiğince) başkalarını böylesine dar ilkelerle sınırlandırmalıdırlar, zira korkarım bu ilkeler, doğa fenomenlerinin tamamının (bunu bir yana bırakıyorum), hatta Leukipposçu yahut diğer ilke türlerinden bazılarıyla yeterince akla yatkın biçimde açıklanabilenlerin bile onda birinin (anlaşılır bir) izahını yapmalarına güç yetiremeyecektir. Kimyevi varsayıma atfettiğim yetersizliğin, dört element varsayımına ve bilgili insanlarca savunulmuş muhtelif diğer öğretilere karşı öne sürülebilecek olanla aynı olduğunu kabul etmekten kaçınmasam da, şu an incelediğim yalnızca kimyevi varsayım olduğuna göre, ona atfettiğim şey gerçek bir kusursa, başka kuramlar da Hermetik kuram gibi bu kusurdan muzdarip diye bu kusurun kusur olmaktan çıkması ya da bunu itiraz olarak ileri sürmekten çekinmem için hiçbir sebep göremiyorum. Zira bir hakikatin, çeşitli hataları yıkmaya elverişli olduğu için neden daha az hakikat sayılması gerektiğini anlayamıyorum.
İçinde bir kasıt yoksa, hakkaniyetim hakkında ifade etme lütfunda bulunduğunuz teveccühe müteşekkirim (diye devam eder Carneades, hafifçe gülümseyerek). Fakat kimyacıların emeklerinin faydalı ilim âşıklarına ettiği büyük hizmeti teslim etmek için bir hileyle ayartılmama ya da bir iltifatla davet edilmeme lüzum yoktur; bu vesileyle dahi onların kibri benim minnettarlığıma mani olmayacaktır. Fakat gayretlerinin meziyeti kadar öğretilerinin hakikatini de incelediğimize göre, ilkinin araştırılması uğruna, üstlendiğim rolün gerektirdiği ölçüde konuşmaya devam ederek bir cevap vermeliyim ve size demeliyim ki, Spagyristlerin çalışmalarının doğa felsefesine faydasını kabul ettiğimde, bunu onların spekülasyonları hatırına değil, deneyleri hatırına yaparım; zira bana öyle gelir ki onların yazıları, tıpkı ocakları gibi, ışık kadar duman da verir ve bazı konuları aydınlattıklarından neredeyse hiç de az olmayacak şekilde diğerlerini karartır. Kimyaya yabancı bir kimsenin kâmil bir doğa bilgini olmasının güç olduğunu inkâr etmek istemesem de, kimyacıların alışılageldik işlemlerine ve pratiklerine, neredeyse alfabenin harflerine baktığım gibi bakarım; bunların bilgisi olmadan bir kimsenin filozof olması pek zordur, yine de bu bilgi onu filozof yapmaya yetmekten çok uzaktır.
Fakat (der Carneades, daha ciddi bir çehreye bürünerek), Tria Prima'ya dair kimyevi öğreti lehine ileri sürdüğünüz şeyi biraz daha etraflıca ele alacak olursak, bunun yararsız olmadığını ve onu tasarlayıp benimseyenlerin, dört element öğretisinin hak etmediği halde neredeyse evrensel olarak gördüğü o aşırı itibarı, hatta hürmeti yıkmaya yardım ederek ilim dünyasına bir miktar hizmette bulunduklarını tereddütsüz kabul etsem de, Tria Prima'nın faydasına dair ileri sürülenler, bana yabana atılamayacak güçlüklerle malul görünmektedir.
Ve ilkin, kimya davasının daha bilgili ve daha aklı başında savunucularının karma cisimlerdeki kimyasal ilkeleri kanıtlamak için başvurdukları bizzat o ispat yoluna gelince, bana inandırıcı olmaktan hayli uzak görünmektedir. Kendisi de buna büyük ağırlık veren ve en bilgili filozofların en mühim şeyleri kanıtlamak için bu akıl yürütme yolunu kullandıklarını söyleyen sizin şu Sennertus'unuz, bu büyük ve önde gelen kanıtı şöyle ortaya koyar: "Ubicunque (der kendisi) pluribus eaedem affectiones & qualitates insunt, per commune quoddam Principium insint necesse est, sicut omnia sunt Gravia propter terram, calida propter Ignem. At Colores, Odores, Sapores, esse phlogiston & similia alia, mineralibus, Metallis, Gemmis, Lapidibus, Plantis, Animalibus insunt. Ergo per commune aliquod principium, & subiectum, insunt. At tale principium non sunt Elementa. Nullam enim habent ad tales qualitates producendas potentiam. Ergo alia principia, unde fluant, inquirenda sunt." [Not: "Nerede birden çok şeyde aynı haller ve nitelikler bulunuyorsa, bunların ortak bir ilke vasıtasıyla bulunması zorunludur; tıpkı her şeyin toprak yüzünden ağır, ateş yüzünden sıcak olması gibi. Oysa renkler, kokular, tatlar, yanabilirlik ve benzeri diğer şeyler minerallerde, metallerde, değerli taşlarda, alelade taşlarda, bitkilerde ve hayvanlarda mevcuttur. Demek ki bunlar ortak bir ilke ve taşıyıcı vasıtasıyla mevcuttur. Ne var ki böyle bir ilke elementler olamaz. Zira bunların böylesi nitelikler üretmeye hiçbir gücü yoktur. Öyleyse, bunların kendisinden neşet ettiği başka ilkeler araştırılmalıdır."]
Bu kanıtı aktarırken (der Carneades), İngilizcede tam karşılığını hemen hatırlayamadığım bazı Latince terimlerin özgünlüğünü de muhafaza edebilmek adına, yazarın bunu öne sürdüğü dili korumayı uygun gördüm. Fakat akıl yürütmenin kendisine gelince, bana ne kanıtlanabilir ne de doğru görünen dayanıksız bir varsayım üzerine kuruludur; zira aynı nitelik birçok cisimde görüldüğünde, bunun hepsinin iştirak ettiği tek bir cisim sebebiyle onlara ait olması gerektiği nereden çıkmaktadır? (Zira yazarımızın kanıtındaki büyük önermenin cisimlerin maddî bileşenleri olarak anlaşılması gerektiği, bunu açıklamak için eklediği toprak ve ateş örneklerinden bellidir.) Zira bizzat kendi lehine öne sürmeyi münasip gördüğü o örnekle başlayacak olursak; bütün cisimlerin ağırlığının, toprak elementinden aldıkları paydan ileri geldiğini nasıl kanıtlayabilir? Oysa biz yalnızca alelade suyun değil, daha saf olan damıtılmış yağmur suyunun da ağır olduğunu görmekteyiz; cıva ise toprağın kendisinden çok daha ağırdır, gerçi hasımlarımdan hiçbiri onun bu elementten herhangi bir şey içerdiğini henüz kanıtlamış değildir. Cıva örneğinden yararlanmamın başlıca sebebi de, element savunucularının bu durumu kimyacılardan daha iyi nasıl açıklayacaklarını göremeyişimdir. Zira onun nasıl olup da akışkan olduğu sorulacak olsa, suyun tabiatından çokça pay aldığı cevabını vereceklerdir. Nitekim onlara göre su onda baskın element olabilir; zira damıtılma yoluyla kendi *caput mortuum*'larından [Not: imbik dibinde kalan tortu] daha ağır sıvılar veren birçok cismin, yine de akışkan olmaya yetecek miktarda sıvıdan meydana gelmediğini görmekteyiz. Fakat cıvanın nasıl olup da bu kadar ağır olduğu sorulduğunda, bu kez onda bolca bulunan toprak sebebiyle olduğu karşılığı verilir; fakat onlara göre cıvanın hafif elementler olduğunu iddia ettikleri havadan ve kısmen de ateşten meydana gelmesi gerektiğine göre, gözenekleri ve diğer boşlukları doldurmak için, kendilerinin de ağır bir element olduğunu kabul ettikleri su ile bir kütle ya da hamur haline getirilmiş olsa dahi, nasıl olup da aynı hacimdeki topraktan bu denli daha ağır olabilmektedir? Fakat bizim spagiristlere dönecek olursak, kimyasal yağların ve sabit tuzların, ne kadar kusursuzca arındırılmış ve topraksı kısımlardan ayrıştırılmış olurlarsa olsunlar, yine de fazlasıyla ağır kaldıklarını görmekteyiz. Deneyimlerim bana göstermiştir ki, sözgelimi suda batacak olan gayak ağacı gibi en ağır odunların bir libresi küle dönüştürüldüğünde, çok daha hafif bitkilere kıyasla ağırlıkça çok daha az kül vermektedir (ki bunun da pek az bir kısmının alkalileşmiş olduğunu gördüm); ayrıca bu odunun siyah kömürü, odunun yaptığı gibi batmayıp yüzmektedir; bu da cisimlerin farklı ağırlıklarının esasen kendilerine has dokudan kaynaklandığını gösterir; nitekim cisimlerin en sıkısı ve en kesifi olan ve aynı hacimde yapabileceğimiz herhangi bir toprak parçasından defalarca daha ağır olan altında bu durum apaçıktır. Güneş çevresindeki lekelerin hareketinden ve aydaki varsayılan denizlerin görünürdeki denkliğinden yola çıkarak, semavi cisimlerin dahi ağırlığına ya da buna benzer niteliğine dair nelerin tartışılabileceğini incelemeyecek; bu tezahürlerin Sennertus'un ağırlığa dair varsaydıklarıyla ne kadar az bağdaşacağını da ele almayacağım. Fakat onun varsayımını daha da çürütmek için, akışkanlığın hangi kimyasal ilkeye dayandığını soracağım? Oysa akışkanlık, belki iki ya da üçü müstesna, evrenin en yaygın niteliğidir ve herhangi bir kimyasal ilkede yahut Aristotelesçi elementte rastlanabilecek hemen her nitelikten çok daha geneldir; zira yalnızca hava değil, bizim gök dediğimiz ve yanında yerküremizin (tamamının katı olduğu varsayılsa bile) ancak bir nokta kaldığı o muazzam genişlik ve belki güneş ile sabit yıldızlar da akışkan cisimlerdir. Hareketin hangi kimyasal ilkeden kaynaklandığını da soruyorum; oysa hareket, üç kimyasal ilkeden herhangi birinden çıkarılabilecek her türlü halden çok daha genel bir madde halidir. Benzer bir soruyu ışık için de sorabilirdim; zira ışık yalnızca karma cisimlerin tutuşmuş kükürdünde bulunmaz, (karanlıkta parlayan çürük odun ve çürük balık türlerini saymasak bile) yaşayan ateşböceklerinin kuyruklarında ve güneş ile yıldızların muazzam kütlelerinde de bulunur. Ayrıca ses dediğimiz niteliğin, asli taşıyıcısı olarak bu üç ilkeden hangisinde ikamet ettiğini de öğrenmek isterdim; zira büyük miktarda ve hatırı sayılır bir yükseklikten yağ üzerine düşen yağ veya ruh üzerine düşen ruh veya tuz üzerine düşen tuz bir gürültü çıkaracak, yahut isterseniz bir ses yaratacaktır ve (itiraz Aristotelesçilere de ulaşsın diye) su üzerine düşen su ile toprak üzerine düşen toprak da aynısını yapacaktır. Muhtelif cisimlerde rastlanan başka nitelikler de sayabilirim ki, hasımlarımın bu niteliğin diğer muhtelif cisimlerin tümüne ait olmasını zorunlu kılacak bir taşıyıcıyı öyle alelacele tayin edemeyeceklerini sanıyorum.
Ve daha ileri gitmeden önce, sizi burada incelemekte olduğumuz varsayımı kimyacıların diğer bazı öğretileriyle karşılaştırmaya davet etmeliyim. Zira ilkin, esasında birden fazla niteliğin tek bir ilkeye ait olabileceğini ve ondan türetilebileceğini öğretirler. Nitekim tuza tatları ve pıhtılaşma gücünü; kükürde alev alma özelliğinin yanı sıra kokuları da atfederler. Bazıları cıvaya renkleri atfeder; hepsi de kendi tabirleriyle uçuculuğu [effumability] ona yükler. Diğer yandan uçuculuğun [volatility] üç ilkenin tümüne ve suya da ortaklaşa ait olduğu açıktır. Zira kimyasal yağların uçucu olduğu aşikârdır; birçok somut cismin çözümlenmesiyle ortaya çıkan muhtelif tuzların da gayet uçucu olduğu, geyik boynuzunun, etin vb. damıtılmasında yükselen tuzun kaçıcılığından bellidir. Suyun buhar halinde yükselmesinin ne kadar kolay sağlandığını neredeyse gözlemlememiş kimse yoktur. Cisimlerin cıva ilkesi dedikleri şeye gelince, buğu şeklinde yükselmeye öylesine yatkındır ki Paracelsus ve diğerleri onu bu uçup gitme yatkınlığıyla tanımlarlar. Öyle ki, sırası gelmişken bu çıkarımı yaparsak, kimyacıların nitelikler ve bunlara karşılık gelen ilkeler öğretisinde pek isabetli davranmadıkları anlaşılmaktadır; zira hem aynı ilkeden çeşitli nitelikler türetmekte, hem de aynı niteliği neredeyse tüm ilkelerine ve ayrıca başka cisimlere atfetmek zorunda kalmaktadırlar.
Sennertus'unuzun yeterli kanıt olmaksızın peşinen kabul ettiği ilk husus hakkında bu kadar yeter. Sırası gelmişken şunu da ekleyelim (diye devam etti Carneades), Aristotelesçilerin kimyacılara karşı ateşli savunucusu olan Anthonius Guntherus Billichius'un,[24] Beguinus'a karşı ileri sürdüğü akıl yürütme tarzı hakkında ne hüküm vermemiz gerektiğini buradan anlayabiliriz. Billichius orada yalnızca dört unsurun her karma cismi oluşturmak üzere dolaysızca birleştiğini ve onda hem mevcut olup hem de dağılması üzerine ondan elde edilebildiğini değil; kimyacıların karma cisimleri ayrıştırmaya alışkın oldukları bizzat Tria Prima'nın [üç ilkenin] her birinin de açıkça dört unsurdan meydana geldiğini gösterdiğini kanıtlama iddiasındadır.
Akıl yürütmenin kendisi (diye sürdürdü Carneades) biraz alışılmadık olduğundan, geçen gün onu kopyalamıştım; ve (cebinden bir kâğıt çıkararak dedi ki) şöyledir: "Beguinus ile birlikte yaş odundan başlayalım; bu yakılırsa, terinde suyu, dumanında havayı, alevinde ve korunda ateşi, külünde toprağı göreceksin. Şayet Beguinus bundan sulu nemi toplamayı, yağlı nemi tutmayı, küllerden tuzu çıkarmayı yeğlerse; ben kendisine bunların her birinde ayrı ayrı dört unsuru, yaş odunda gösterdiğim aynı usulle, gözle görülür biçimde kanıtlayacağım. Sulu nemi ateşe yaklaştıracağım. Kendisi suyun kaynadığını görecek, buharda havayı seyredecek, hararette ateşi hissedecek, tortuda az çok toprak belirecektir. Dahası yağlı nem, bizatihi nemliliği ve akışkanlığıyla suyu açığa vurur; tutuştuğunda ise aleviyle ateşi, dumanıyla havayı, isi, kokusu ve çökeltisiyle toprağı ortaya koyar. Nihayet bizzat Beguinus tuza kuru ve topraksı der; oysa tuz eridiğinde suyu, yakıcı gücünde ateşi gizleyemez; ateşin şiddetiyle buğulara dönüştüğünde ise havaya yabancı olmadığını gösterir. Yaş odun hakkındaki hüküm ne idiyse, süt, yumurta, keten tohumu, karanfil, güherçile, deniz tuzu ve nihayet antimuan hakkında da aynısı geçerlidir; yaş odunun sulu nemi, yağlı sıvısı ve tuzu hakkındaki kanaat ne idiyse, Beguinus'un öne sürdüğü bunların kısımları hakkındaki kanaat de aynıdır."
[Not: Dipnot 24: Thessalo redivivo'da. Bölüm 10. sayfa 73 ve 74.]
(Kâğıdını yeniden kaldırarak sözü tekrar alan Carneades,) Bu cüretkâr söylemi çürütmenin pek de güç olmayacağını düşünüyorum, tabiî eğer öne sürdüğü savlar, konuşmamın geri kalan ve daha elzem kısmı için muhtemelen yetersiz kalacak zamanımız kadar kayda değer olsaydı. Bu yüzden, yanmış bir parça yaş odunun dağılmış kısımlarına ilişkin söylenenlere cevap niyetine sizleri benzer bir vesileyle Themistius'a anlattıklarıma havale ederek, Guntherus'umuzun yaş odunun alevini kendi dört unsuruna ayırmaktan ne denli üstünkörü ve yüzeysel bahsettiğini kolayca gösterebilirdim. Zira o, cam kaplarda tutulup yoğuşturulduğunda hemen sayısız ve pek ufak sıvı damlacıklarının bir araya gelmesinden ibaret olduğu anlaşılan bu buharı hava sayar; ayrıca balgami sıvının ateşten meydana geldiğini, sıvıya dışarıdan katılan ve onu üreten şeyin ortadan kalkmasıyla yok olan o ısıyla kanıtlamak ister (ki bu ister dış ateşin hareketinden ileri gelen bir çalkantı, ister kabın gözeneklerinden sızıp suyun bütün gövdesine hızla yayılan çok sayıdaki ateş atomunun varlığı olsun). Dediğim gibi, söyleminin bu ve başka pek çok zayıf noktasını öne sürebilirdim. Ancak bu konudan sapışın vesilesiyle daha yakından ilgili olan hususu ele almayı tercih ederim; nitekim kendisi, akışkanlığın (ki bunu dikkatsizce ıslaklıkla karıştırır görünmektedir) su unsurundan ileri gelmesi gerektiğini peşinen kabul ederek, kimyasal bir yağın bu unsuri sıvıdan oluştuğunu söyler; fakat hemen ardından gelen sözlerinde, alev alabilirliğinden ötürü onun aynı zamanda ateşten oluştuğunu kanıtlar. Oysa son derece saf şarap ruhunun hem suyun kendisinden daha akışkan olduğunu hem de ardında en ufak bir sulu nem ve toprağın varlığını çıkarmaya çalıştığı türden bir zeytinyağı tortusu ya da is bırakmaksızın tamamen yanıp tükeneceğini aklına getirmez. Dolayısıyla aynı sıvı, onun öğretisine göre, büyük akışkanlığından ötürü neredeyse tamamen su, bütünüyle yanıp kül olmasından ötürü de tamamen kılık değiştirmiş ateş olarak kabul edilebilir. Ve yazarımız benzer bir kanıtlama yoluyla, odunun sabit tuzunun dört unsurdan mürekkep olduğunu göstermek ister. Zira (der kendisi), ateşin şiddetiyle buğulara dönüşerek havayla akraba olduğunu gösterir; oysa böyle bir hâle gelmek için zaten kül eden bir ateşin şiddetine maruz kalmış olması gereken gerçek bir sabit tuzun, yalnızca ateş vasıtasıyla buharlar biçiminde yükseldiğini hiç görmüş müdür, şüpheliyim; fakat görmüş ve bu buharları uygun kaplarda toplamış olsaydı bile, bunların tıpkı adi tuzun buğuları vb. gibi havai değil, tuzlu bir tabiata sahip olduğunu anlayacağından hiç şüphem yoktur. Dahası yazarımız, tuzun eriyebilirliğinin sudan ileri gelmesi gerektiğini de peşinen kabul eder; oysa bu durum, suya hiç bağlı olmaksızın, bir cismin ufak parçacıklarının ısı tarafından türlü şekillerde harekete geçirilmesinin öylesine bir sonucudur ki, cisimlerin en ağırı ve en sabiti olması hasebiyle en topraksı olması gereken altın dahi kuvvetli bir ateşle erimeye getirilir; oysa bu ateş, şayet varsa altının içindeki sulu bileşeni artırmaktan ziyade sürüp atmaya daha elverişlidir; diğer taraftan buz ise, ufak parçacıklarının yeterince hareket etmemesi yüzünden akışkan değil, katıdır. Yine de cisimlerin yakıcı ve ısırıcı niteliğinin ateşli bir bileşenden ileri gelmesi gerektiğini varsayar; oysa ateş unsuruna ait olması en muhtemel bulunan hafif ve alev alıcı kısımların, ateşin şiddeti cismi küle çevirdiği vakte kadar muhtemelen sürülüp atılmış olması gerektiğini bir yana bıraksam da; bunu bir yana bıraksam dahi, [Not: Özgün metinde mükerrer "I"] diyorum, ateşi söndüren zaç yağının, onu dikkatsizce tadan veya uygulayanların dilini ve etini tıpkı bir dağlayıcı gibi yakması bir yana, tuzlara atfedilen tüm niteliklerin unsurların niteliklerinden çıkarılması gerektiği önceden gösterilmedikçe, sabit tuzlarda ateşin varlığını bunların yakıcı kuvvetinden çıkarmak temelsiz bir iddiadır; vaktim olsaydı, bunun hiç de kolay bir iş olmadığını rahatlıkla gösterebilirdim. Ayrıca yazarımızın, unsuri olarak öne sürebileceği herhangi bir cisim kadar türdeş olan bir cismi, ne su gibi akışkan veya tatsız, ne de ateş gibi hafif ve uçucu olmasına rağmen, hem suya hem de ateşe ait kılması bir yana; tuzun toprak yerine geçebileceğini ima etmesi dışında, bu tahlilde toprak unsurunu atlamış görünmektedir. Fakat birkaç satır önce külleri toprak olarak kabul ettiğinden, söyleminin kısımları arasında yahut bunlardan bazıları ile kendi öğretisi arasındaki çelişkiden nasıl kaçınacağını göremiyorum. Zira küllerin tuzlu ve tatsız kısımları arasında apaçık bir fark bulunduğuna göre, böylesine bariz niteliklerde uyuşmayan maddelerin her ikisinin de, tabiatı gereği türdeş olması gereken bir unsurun parçaları olduğu nasıl söylenebilir anlayamıyorum; bilhassa ateşle yapılan bir tahlilin, onu çoğu Aristotelesçinin adi toprakta genel olarak bulunduğunu ve onu saf olmaktan çıkardığını kabul ettiği diğer unsurların karışımından ayırdığı varsayılan bu durumda. Şüphe yok ki, Meşşâîlerin birbirine benzeyen bu hava ve ateş cisimlerini ne denli ufak bir ayrılık uğruna iki ayrı unsur kıldığını düşündükten sonra, küllerin tuzlu kısmının çok kuvvetli bir tada sahip olduğunu ve suda kolayca çözündüğünü, buna karşılık aynı küllerin diğer kısmının tatsız olduğunu ve aynı sıvıda çözünmediğini de göz önüne alırsak; bir maddenin donuk, diğerinin ise bir dereceye kadar şeffaf olduğunu ve başka pek çok hususta birbirlerinden ayrıldıklarını da eklemiyorum; bütün bunları düşündüğümüzde, diyorum, bu maddelerin her ikisinin de unsuri toprak olduğunu pek düşünemeyiz. Bunların tuzlu tadının yalnızca küle dönüştürme ve yakmanın bir eseri olduğu yönünde bazen getirilen itiraza gelince, bu itiraz Themistius tarafından öne sürüldüğünde başka bir yerde bütünüyle cevaplanmış ve ona karşı kanıtlanmıştır ki, tatsız toprak ilave maddelerle belki tuza dönüştürülebilse de, bunun yalnızca ateş vasıtasıyla gerçekleşmesi muhtemel değildir. Zira altın ve gümüşü tasfiye ettiğimizde, üzerlerinde kullanabileceğimiz en şiddetli ateşlerin bile onlara en ufak bir tuzluluk çeşnisi vermediğini görürüz. Sanırım Philoponus, bazı birleşik cisimlerin küllerinin ya pek az tuz içerdiğini ya da hiç içermediğini doğru bir şekilde gözlemlemiştir; nitekim tasfiyeciler kemik küllerinin tuzdan ari olduğunu varsayar ve bu yüzden onları, ateşin şiddetiyle camlaşmaya uğramasınlar diye tuzdan yoksun olması gereken kupeller ve potalar için kullanırlar. Yalnızca kemik külü ve berrak sudan yapılmış, büyük bir çift körüğün üflemesiyle şiddetlendirilmiş pek harlı bir ateşe maruz bıraktırdığım bir kupeli bilhassa ve dikkatle tattığımda, ateşin kuvvetinin ona en ufak bir tuzluluk kattığını, hatta onu daha az tatsız kıldığını dahi fark edemedim.
Fakat (der Carneades), ne siz ne de ben tekrarları sevdiğimize göre, Themistius'a karşı öne sürülen diğer hususları şimdi tekrarlamayacağım; bunun yerine sizi, yazarımızın, her ne kadar bilgili bir adam ve bütün bu sanatı ıslah edecek kadar kimyada maharet iddia eden biri olsa da, yeşil odunun ayrışmasında dört elementin bilfiil mevcudiyetini bize gözle görülür bir biçimde kanıtlama yönündeki cüretkâr girişimini yerine getirmeye kalkıştığında, birbiriyle pek az uyuşan şeyler söylemek zorunda kaldığına benimle birlikte dikkat etmeye davet edeceğim. Zira az önce size okunan o pasajının başlangıcına doğru, yeşil odunun kendi deyimiyle terini su, dumanını hava, parıldayan maddesini ateş ve küllerini de toprak yapar; oysa birkaç satır sonra bunların her birinde, hatta (az önce belirttiğim gibi) külün tek bir ayrı kısmında bile dört elementi gösterecektir. Dolayısıyla, ya ilk yapılan tahlil bu sayıda elementi kanıtlamada yetersiz kalmalıdır, çünkü onun vasıtasıyla yakılan somut cisim basit elementer cisimlere değil, her biri henüz dört elementten bileşik olan cisimlere ayrışmaktadır; ya da sabit tuzda ve ayrıştırılan diğer maddelerin her birinde bütün elementlerin mevcudiyetini kendilerinden çıkarmaya çalıştığı bu nitelikler, fazlasıyla temelsiz bir ispat yolu olacaktır. Bilhassa odunun özütlenen alkalisinin, göründüğü kadarıyla Peripatetiklerin bize gösterebileceği herhangi bir cisim kadar benzer yapıda bir cisim olduğu düşünülürse; şayet onun farklı nitelikleri ayrı elementlerin varlığına delil sayılacaksa, ateşi bir cisim üzerinde tatbik etmeye dair bildikleri herhangi bir yolla, herhangi bir cismin gerçek bir elementin bir cüzü olduğunu göstermeleri neredeyse imkânsız olacaktır. Bu durum bana, şu anda yalnızca arızi bir tetkik içinde olduğumu hatırlatıyor; amacım sadece mevcuttaki bu tartışmamızda Kimyagerler kadar Peripatetiklerin de kanıtlamaları gereken bir şeyi peşinen doğru kabul ettiklerini göstermek olduğundan, ilkini bitirdiğim yerdeki itirazlarıma geri döneceğim ve size ayrıca şunu söyleyeceğim, Sennertus'un akıl yürütmesinde dikkatimi çeken yegâne temelsiz husus bu da değildir; zira o, renkler, kokular ve benzeri gibi zikrettiği niteliklerin elementlere ait olmaması hasebiyle Kimyasal İlkelere ait olması gerektiği sonucunu çıkardığında, öyle alelacele kanıtlanamayacak bir şeyi peşinen doğru varsaymaktadır; bunu burada açıkça gösterebilirdim, ancak birazdan buna dikkat çekmek için daha uygun bir fırsatım olabilir. Neredeyse her niteliğin, onların tabiriyle bir dektikon proton'a [Not: ilk alıcıya], asli bir kabul ediciye sahip olması gerektiği, bu niteliğin özsel bir taşıyıcı gibi kendine has bir biçimde onda ikamet ettiği ve kendisinde rastlandığı diğer cisimlere de onun vesilesiyle ait olduğu varsayımına karşı şimdilik bu kadar söz söylemek kâfidir. Şimdi, bu temel varsayım bir kez yıkıldığında, üzerine inşa edilen her şey kendiliğinden harabeye dönecektir.
Fakat ayrıca şunu da mülahaza ediyorum ki, Kimyagerler (bulabildiğim kadarıyla), başlangıçta ona ait olduğunu iddia ettikleri ve karışık cisimlerde ondan türetmeye kalktıkları bu nitelikleri, Tria Prima'nın [Not: Üç Temel İlke] herhangi biriyle açıklamaktan son derece uzaktırlar. Gerçekten de bu tür niteliklerin dört elementle açıklanamayacağı doğrudur; fakat buradan bunların üç hermetik ilkeyle açıklanabileceği sonucu çıkmaz; Kimyagerleri yanıltmış gibi görünen şey de budur ve nitekim bu, tartıştıkları mesele hakkında sanki yalnızca iki görüş olabilirmiş gibi akıl yürüten münazara ehlinin çoğunda görülen çok yaygın bir hatadır; dolayısıyla hasımlarının görüşü yanlışsa, kendilerininkinin mutlaka hakikat olması gerektiği sonucunu çıkarırlar; oysa pek çok mesele, bilhassa da fizyolojik konulardakiler, o kadar çok farklı varsayıma izin verebilir ki, birinin yanlışlığından diğerinin doğruluğu sonucuna varmak (görüşlerin birbirine tastamam zıt olduğu durumlar haricinde) son derece düşüncesizce ve yanıltıcı olacaktır. Bizim özel durumumuzda ise, karışık cisimlerin özelliklerinin mutlaka ya Hermetik ya da Aristotelesçi varsayımla açıklanması hiçbir şekilde mecburi değildir; zira bunları açıklamanın başka ve daha makul muhtelif yolları vardır, bilhassa da nitelikleri cisimlerin küçük parçalarının hareketinden, şeklinden ve tertibinden türeten yol böyledir; korkarım usandırıcı olacağı kadar münasip de bir teşebbüs olsaydı, bunun gösterilebileceğini düşünüyorum.
O halde kimyacıların, dört unsur öğretisini bileşik cisimlerin özelliklerini açıklamada yetersiz kalmakla suçlamakta haksız olmadıklarını kabul edeceğim. Kusurları öylesine apaçık olan ve bunları keşfetmek için gözleri kapatmamanın kâfi geldiği bir öğretiyi yerle bir ettikleri, böylesi yaygın bir yanılgıyı reddettikleri için de insanların hak edebileceği övgü onlardan esirgenmemelidir. Ne var ki, meşgul oldukları cisimlerin niteliklerini açıklayabilmek adına, bizzat Hermetik filozoflarımızın da tıpkı Peripatetikler gibi tria primadan [üç ilkeden] daha verimli ve kapsamlı ilkelere başvurmaya muhtaç olmadıklarını düşünüyorsam, yanılıyorum demektir. Bu amaca yönelik örnekleri yığmaktan kaçınarak (zira bu konuyu sürdürmek için daha uygun bir fırsat bulacağımı umuyorum), şimdilik yalnızca renge işaret edelim; böylece bu denli aşikâr ve tanıdık bir nitelik hakkında söylediklerinden hareketle, Aristotelesçilerle birlikte gizli [okkult] olarak adlandırdıkları o daha müphem nitelikler hususunda tria primadan ne kadar az şey öğrenebileceğimizi tahmin edebilirsiniz. Zira renkler konusunda ne kendi aralarında herhangi bir fikir birliğine varabilmişlerdir, ne de bu üç kanaatten herhangi birine mensup olup da bunları anlaşılır bir biçimde açıklayan birine rastladım. Sıradan kimyacılar renkleri genellikle civaya atfeder; Paracelsus çeşitli yerlerde onları tuza dayandırır; Sennertus ise onların farklı görüşlerini aktardıktan sonra her ikisine de karşı çıkar ve renkleri daha ziyade kükürde bağlar. Fakat renklerin bu ilkelerin herhangi birinden nasıl doğduğunu, dahası nasıl doğabileceğini, bugüne dek birinin anlaşılır bir şekilde açıkladığını söyleyebileceğinizi hiç sanmıyorum. Ve eğer Bay Boyle renkler üzerine derlediği deneyleri size göstermeme müsaade ederse, cisimlerin renkleri içlerindeki şu ya da bu ilkenin baskınlığına göre değil, dokularına ve bilhassa yüzey parçalarının düzenlenişine bağlı olarak sergilediklerini; oradan göze yansıyan ışığın bu sayede farklı izlenimlerle görme organlarını türlü şekillerde etkileyecek biçimde değiştiğini teslim edeceğinizden hiç şüphem yok. Burada, (genellikle adlandırıldığı şekliyle) üçgen camın sergilediği hoşa giden renk çeşitliliğine dikkat çekebilir ve prizma biçimini almasıyla camın kütlesine tuz, kükürt ya da civadan neyin eklenip neyin eksildiğini sorabilirim; oysa bu biçim olmaksızın o renkleri şimdiki gibi vermeyeceği bilinmektedir. Ancak bunların gerçek değil, zahirî renkler olduğu itirazı öne sürülebileceğinden, bu ayrımı incelemekle vakit kaybetmemek adına, kimyacıların karşısına madenî cisimlerden elde edilmiş gerçek ve kalıcı renklere dair bir çift örnek çıkaracağım; hiçbir yabancı cisim eklenmeksizin, yalnızca ateş vasıtasıyla ve hem de cam kaplar içinde, cıvanın gümüşi renginden mahrum bırakılıp kırmızı bir cisme dönüştürülebileceğini ve yine hiçbir şey eklenmeksizin bu kırmızı cisimden eskisi gibi parlak ve aynalı bir cıvanın elde edilebileceğini göstereceğim. Böylelikle elimde cıva, tuz yahut kükürt eklenmeksizin veya eksiltilmeksizin (kendi gözlerimle gördüğüm üzere) istendiği gibi yaratılan ve yok edilen kalıcı bir renk bulunmaktadır. Sertleştirilmiş çelikten temiz ve ince bir parça alıp ucunun biraz gerisine bir mum alevi tutarsanız, çeliği alevin üzerinde çok uzun süre tutmanıza kalmadan, madenin yüzeyinde sarı, kırmızı ve mavi gibi çeşitli renklerin belirdiğini ve adeta birbirini kovalarcasına uca doğru koştuğunu görürsünüz. Öyle ki aynı cisimde ve üstelik aynı kısmında, bir dakikalık bir süre zarfında ya da buna yakın bir zamanda, yalnızca yeni bir renk meydana gelmekle kalmaz, peş peşe çeşitli renkler sergilenir; çeliği ateşten uzaklaştırmak suretiyle bu renklerden herhangi biri kalıcı hale getirilip yıllarca muhafaza edilebilir. Renklerin bu şekilde meydana gelişi ve çeşitliliği, kimyacılar renkleri o üç ilkeden hangisine atfetmeyi tensip buyururlarsa buyursunlar, bunlardan birinin ilave edilmesiyle makul bir biçimde izah edilemez. Bilhassa önce akkor haline getirilmiş o demiri aniden soğutursanız yeniden sertleşip renksizleşeceği ve sadece bir mum aleviyle değil, uygun şekilde uygulanan denk bir ısıyla benzer renklerin ilk başta olduğu gibi yeniden belirip birbirini takip edeceği düşünüldüğünde bu durum daha da belirginleşir. Ne var ki, diğer nitelikleri kendi ilkeleriyle açıklamanın kimyacılar için renkleri açıklamaktan daha zor olacağından endişe etsem de, benim için sürdürmesi pek de zor olmayan bu arızi bahsi daha fazla uzatmamalıyım. Çok değer verdiğim bir müellif olmasına rağmen, Sennertus'unuzun bile, sıradan Peripatetikleri dört unsurlarıyla açıklamaya davet ettiği o meseleler fihristinin yarısını tria prima ile çözerken fevkalade zorlanacağından korkarım. Tuz yahut kükürdün, şu ya da bu niteliğin hassaten kendisine atfedilebileceği ilke olduğu doğru kabul edilse dahi, bize bunu öğreten kişi o nitelik hakkında bir şey öğretmiş olsa da, nihayetinde yalnızca bir şey öğretmiş olur. Zira hakikatin peşindeki araştırmacı bir zihni makul ölçüde tatmin edebilecek olanı asla öğretmez. Zira o niteliğin sebebinden, meydana geliş ve işleyiş tarzından tamamen habersiz kaldıktan sonra, söz konusu niteliğin şu ilkede ya da unsurda ikamet ettiğini bilmem bana ne kazandırır? Karışık cisimlerin ağırlığının, onları oluşturan toprağın ağırlığından ileri geldiğini bilsem ama toprağın neden ağır olduğunu bilmesem, sıradan bir insandan ne kadar fazla şey bilmiş olurum? Bir kimyacı bir filozofa ilacın müshil hassasının tuzunda bulunduğunu söylemekle, ona müshilin tabiatı hakkında ne kadar az şey öğretmiş olur? Zira pek çok nebatın demlendikleri suyla çıkarılan müshil kısımları olsa olsa böylesi bileşik tuzlardan ibaret olduğundan (yani şarap taşı ve nebatat âleminin sunduğu diğer çeşitli maddelerin sağladığı gibi yağ, ruh ve toprakla karışmış tuzlar kastedilmektedir) ve cıva ister altınla ister katkısız toz haline çöktürüldüğünde, kimyacılar altında veya cıvada herhangi bir tuzun, hele hele müshil edici bir tuzun bulunduğunu henüz ispatlayamamış olmalarına rağmen, ekseriyetle yeterince güçlü bir müshil tesiri gösterdiğinden, bu durum sınırlama olmaksızın kabul edilmemelidir. Bundan başka, örneğin raventteki tuzun müshil ettiğini bilsem bile, onun bir tuz olarak müshil etmediğini görürsem bu bilgi bana ne fayda sağlar; zira pek az basit tuz küçük miktarlarda müshil tesiri gösterir. Genel olarak müshil tesirinin bir insan bedeninde nasıl vuku bulduğunu bilmedikten sonra bu neye yarar? Tek kelimeyle, bir insanın ikametgâhını bilmekle bizzat kendisini tanımak nasıl farklı şeylerse, bir niteliğin esasen hangi maddede barındığını bilmekle o niteliğin bizzat kendisine dair doğru bir kavrayış ve bilgiye sahip olmak da öyle farklı şeyler olabilir. Kimyadaki bu yetersizliğin sebebi olarak gördüğüm husus, Aristotelesçi teoriler ile diğer çeşitli nazariyeleri niteliklerin kökenini açıklamada kifayetsiz saymama yol açan sebeple aynıdır. Zira insanlar tabiat hadiselerini yalnızca şu ya da bu maddî bileşenin varlığı ve nispetinden çıkarmaya çalıştıkları, bu tür bileşenleri yahut unsurları sükûn halindeki cisimler olarak gördükleri müddetçe, bu hadiseleri asla açıklayamayacaklarını düşünmeye meyilliyim; oysa gerçekte maddenin hallerinin ve dolayısıyla tabiat hadiselerinin pek büyük bir kısmı, cisimlerin ufak parçalarının hareketine ve düzenine bağlı görünmektedir. Çünkü maddenin bir parçasının diğeri üzerine tesir etmesi hareket iledir; hareket halindeki parçaların çarptığı cismin hareketini yahut izlenimini değiştiren ve doğa bilgininin konusunun başlıca kısmını teşkil eden bu tesirlerin meydana gelmesine onunla birlikte iştirak eden şey, çoğunlukla o cismin dokusudur.
[Not: Dipnot 25: De Cons. & dissen. cap. 11. pag. 186.]
[Not: Dipnot 26: Sennert. de Con. seus. [Metni Hazırlayanın Notu: Consens.] & Dissens. pag. 165. 166.]
Fakat (der Eleutherius) bana öyle geliyor ki bütün bunlara rağmen, üç ilke lehine ileri sürdüğüm şeylerin bir kısmını cevapsız bıraktınız. Zira söylediğiniz hiçbir şey, bir cismin tuzunda, bir diğerinin kükürdünde ve üçüncüsünün cıvasında onun tıbbi hassası barındığına göre, söz konusu ilkenin diğerlerinden ayrılması ve arzu edilen yetinin orada aranması gerektiği şeklindeki yararlı keşfi gölgeleyemez.
Carneades (cevap verir), Tria Prima [üç ana ilke] mefhumunun bir miktar yararı olabileceğini hiçbir vakit inkâr etmedim; fakat (diye devam eder gülerek) onun lehine şimdi ileri sürdüğünüz şeyle, bunun filozoflardan ziyade eczacılara yararlı olduğu ortaya çıkacaktır sadece; nitekim şeyleri iş görür kılabilmek berikiler için kâfiyken, sebeplerin bilgisi ötekilerin peşinde olduğu şeydir. Ve şunu söyleyeyim size Eleutherius, bu hususun kendisi bile ihtiyatla karşılanmalıdır.
Zira ilkin, şayet bir basitin müshil veya başka bir hassası su yahut şarap ruhu ile kolayca çekilip çıkarılabiliyorsa, bunun ille de o cismin tuzunda yahut kükürdünde barındığı sonucu doğrudan çıkmaz; çünkü o cisim daha önce ateş yahut başka bir kudretli fail tarafından ayrıştırılmamışsa, andığım sıvılarda, kurucu unsurlarından ziyade çoğunlukla kendi daha ince bileşik kısımlarını verecektir. Nitekim daha önce de belirttiğim gibi, su yalnızca saf tuzları değil, aynı zamanda tartar kristallerini, arap zamkını, mürrü ve diğer bileşik cisimleri de çözer. Tıpkı şarap ruhunun da cisimlerin yalnızca saf kükürdünü değil, benjoin, calapa zamkı kısımları, lakka zamkı ve kusursuzca karışmış sayılan diğer cisimler gibi çeşitli reçineli cisimlerin bütün cevherini çözmesi gibi. Görüyoruz ki suyla veya şarap ruhuyla yapılan özütler de basit ve kurucu bir tabiatta olmayıp, elde edildikleri cisimlerin daha gevşek taneciklerinden ve daha ince kısımlarından meydana gelen kütlelerdir; zira damıtma yoluyla daha kurucu tözlere ayrılabilirler.
İkinci olarak, ateş yoluyla kimyevi bir ayrıştırma araya girdiğinde dahi, cismin arzu edilen yetisinin, bu sıfatıyla tuz yahut kükürt ilkesinde barınmasının nadir olduğunu düşünebiliriz; bilakis, her ne kadar tuz yahut kükürt tabiatı onda baskın olsa da, o sözde tuz veya kükürt henüz karışık bir cisimdir. Zira kimyevi ayrıştırmalarda ayrılan maddeler saf ve basit cisimler olup kusursuz bir kurucu tabiatta bulunsalardı, hiçbiri diğerinden daha özgül hassalarla donanmış olmazdı ve nitelikleri suyun nitelikleri kadar az farklılık gösterirdi. Sırası gelmişken şunu da ekleyeyim, seçkin kimyacılar bile, karışık cisimlerden ateş yoluyla elde ettikleri bazı şeyleri arıtmaktaki aşırı gayretkeşlikleri yüzünden kendilerini tarafımdan azarlanmaya bırakmışlardır. Zira cisimlerin böylesine bütünüyle arıtılmış bileşenleri belki anlayışımıza daha doyurucu gelebilir; ancak diğerleri hayatımız için çoğunlukla daha yararlıdır, nitekim bu tür kimyevi ürünlerin tesiri, çoğunlukla kendilerinden ayrıldıkları cisimlerden muhafaza ettikleri şeylere veya dağılan kısımların kendi aralarında kurdukları yeni birlikteliklerle kazandıkları şeylere bağlıdır; oysa sırf kurucu unsurlardan ibaret olsalardı, yararları nispeten pek az olurdu ve aynı addan gelen kükürtlerin, tuzların veya bu tür diğer tözlerin hassaları birbirinin tıpatıp aynısı olurdu.
Ayrıca yeri gelmişken (Eleutherius), bileşik cisimlerin ateş yoluyla yapay biçimde ayrıştırılmasının, insanlığı onları varsayılan ilkelerine bölmesinden ziyade, ayrıştırılan cismin dağılmış kısımlarının yeni [Metni Hazırlayanın Notu: new] bileşimleri vasıtasıyla yeni bileşikler meydana getirmesi sebebiyle zenginleştirdiğini düşünmeye meyilliyim. Çünkü bu vasıtayla karışık cisimlerin sayısı kayda değer ölçüde artmaktadır. Ve bu yeni ürünlerin birçoğu yararlı niteliklerle bezenmiştir; bunların birçoğunu elde edildikleri cisme değil, yeni edindikleri dokuya borçludurlar.
Fakat üçüncü olarak, asıl dikkat edilmesi gereken husus şudur, nasıl ki hassaları kimyacıların kükürt, tuz ve cıva dedikleri o farklı maddelerden birinde veya diğerinde barınan ve dolayısıyla arzu edilen ilkelerin diğerlerinden ayrılmış yahut kurtarılmış olarak elde edilebileceği şekilde cismin tahlil edilmesiyle en iyi şekilde kazanılabilen çeşitli cisimler varsa; aynı şekilde en soylu özellikleri tuzda, kükürtte yahut cıvada bulunmayan, bilakis doğrudan doğruya biçime bağlı olan (yahut dilerseniz) bütün cismin belirli yapısından hasıl olan başkaları da vardır; dolayısıyla bu tür cisimlerin hassalarını onları ateşin şiddetine maruz bırakarak çekip çıkarmaya kalkanlar fevkalade yanılırlar ve elde etmek istedikleri şeyi yok etme yoluna saparlar.
Hatırlıyorum ki bizzat Helmont bir yerde, ateşin bazı şeyleri iyileştirip hassalarını geliştirdiği gibi, diğer bazılarını bozup yozlaştırdığını itiraf eder. Bir başka yerde de isabetle, bir basitte, doğanın onu yarattığı haliyle, ateş yoluyla ondan ayrılabilecek herhangi bir şeyden bazen daha büyük bir hassa bulunabileceğini teyit eder. Şeylerin hassalarından kastının tıbbi hassalar olup olmadığından şüpheye düşmeyesiniz diye de, bir yerde[27] şu samimi itirafta bulunur; Credo (der) simplicia in sua simplicitate esse sufficientia pro sanatione omnium morborum. [İnanıyorum ki basitler, kendi basitlikleri içinde bütün hastalıkların şifası için kâfidir.] Hatta Barthias, Beguinus üzerine bir şerhinde bile,[28] şu ikrarda bulunmaktan çekinmez; Valde absurdum est (der) ex omnibus rebus extracta facere, salia, quintas essentias; praesertim ex substantiis per se plane vel subtilibus vel homogeneis, quales sunt uniones, Corallia, Moscus, Ambra, &c. [Bütün nesnelerden özütler, tuzlar, cevherler çıkarmak son derece saçmadır; bilhassa inciler, mercanlar, misk, amber gibi kendi başlarına bütünüyle latif yahut türdeş olan tözlerden.] Buna uygun olarak bize (ve dinleyicilerine aynı ihtarı dürüstçe yapmış olmasından ötürü meşhur Platerus'u şahit göstererek), bazı şeylerin kimyagerlerin ateşinden geçtikleri zamankinden ziyade, işlenmemiş olduklarında daha büyük ve insan tabiatımıza daha uygun hassalara sahip olduğunu söyler; yazarımın dediği gibi, bunu karabiberde görürüz; birkaç tanesi yutulduğunda, aynı baharatın bol miktardaki yağından çok daha fazlasını rahatsız bir midenin teskini için yerine getirir.
[Not: Dipnot 27: Helmont Pharm. & Dispens. Nov. p. 458.]
[Not: Dipnot 28: Vide Jer. ad Begu. Lib. 1. Cap. 17.]
Burada hazır bulunan dostumuz tarafından güherçile hakkında gözlemlenmiştir ki (diye devam eder Carneades), ateşin onu ayrıştırmaya alışkın olduğu maddelerin hiçbiri, bu somut cismin [concrete] ne tadını, ne soğutma kuvvetini, ne de diğer bazı özelliklerini muhafaza eder; üstelik bu maddelerin her biri, güherçilenin kendisinde bulunmayan yeni nitelikler kazanır. Ateşböceklerinin kuyruklarındaki parlama özelliği, kendisi sayesinde görünür kıldığı o küçük hayvandan sonra ancak öyle kısa bir süre varlığını sürdürür ki, meraklı kimseler Baptista Porta ve diğerlerini uluorta alaya almaktan çekinmemişlerdir; zira onlar, belki de kimi kimyevi zanlarla yanılarak, karanlıkta ışıldayan bir sıvı elde etmenin kesin bir yolu olarak ateşböceklerinin kuyruklarından bir su damıtmayı salık verme cüretini göstermişlerdir. Buna şimdi kehribarın bize sunduğundan başka bir örnek eklemeyeceğim; kehribar bütün bir cisim olarak kaldığı sürece, tüyleri, saman çöplerini ve benzeri cisimleri kendine çekme yönünde elektriksel bir kabiliyetle donatılmıştır; oysa ben bu kabiliyeti ne onun tuzunda, ne ruhunda, ne yağında, ne de vaktiyle ayrışmış unsurlarını yeniden birleştirerek meydana getirdiğimi hatırladığım cisminde gözlemleyebildim; zira bunların hiçbiri, o eksiksiz somut cismin dokusuna [texture] sahip değildir. Kimyacılar her ne kadar bileşen ilkelerinin şu veya bu oranından şu ve bu özellikleri cüretle çıkarsalar da, şu veya bu bileşeni bolca içeren somut cisimlerde, somut cismin şu ve bu etkileri meydana getirebilmesi her zaman o bileşenin mevcudiyeti yahut bolluğu sayesinde olmaz; daha ziyade, o bileşen ile diğer bileşenlerin belirli bir tarzda birleşerek tek bir somut cisim meydana getirdiği özel dokudan ileri gelir (gerçi böyle bir cismin teşekkülü için o bileşenin belirli bir oranı bir diğerinden daha elverişli olabilir). Nitekim bir saatte yelkovanın kadran üzerinde hareket etmesi, çanın çalması ve bu mekanizmaya ait diğer hareketlerin gerçekleşmesi, çarkların pirinçten ya da demirden veya kısmen bir madenden kısmen diğerinden yapılmış olmasından yahut ağırlıkların kurşundan olmasından ötürü değil; parçaların boyutu, biçimi, büyüklüğü ve birbirine intibakı [co-aptation] sayesindedir; çarklar gümüşten, kurşundan veya tahtadan, ağırlıklar da taştan yahut kilden yapılmış olsaydı dahi, makinenin yapısı yahut düzeneği aynı kalmak kaydıyla aynı işleri görürlerdi; gerçi saat çarkları yapmak için pirinç ve çeliğin kurşun veya tahtadan daha elverişli malzemeler olduğu inkâr edilemez. Ey Eleutherius, bir cismin, içinde barındığı düşünülen ve ona pek sıkı surette yapışık sayılan bazı nitelikleri yitirip bazı başkalarını kazanmasının, her zaman ilkelerinden herhangi birinin mevcudiyetine, ayrılışına, artışına ya da azalışına değil, bazen en azından o cismin küçük parçalarının dokusuna bağlı olduğunu görmen için, geçmiş konuşmamdan bu amaca yönelik aktarılabilecek olanlara kendi tecrübemden şu dikkate değer örneği ekleyeceğim, Kurşun, hiçbir katkı maddesi olmaksızın ve yalnızca ateşin çeşitli şekillerde tatbik edilmesiyle rengini kaybedebilir ve bazen gri, bazen sarımsı, bazen kırmızı, bazen de ametist rengi alabilir; bunlardan ve belki daha pek çok renkten geçtikten sonra yeniden kurşuni rengini kazanıp parlak bir cisim haline getirilebilir. Keza bu kadar bükülgen bir maden olan bu kurşun, cam kadar kırılgan hale getirilebilir ve hemen ardından eskisi gibi yeniden bükülgen ve dövülgen kılınabilir. Üstelik mikroskoplar vasıtasıyla dünyadaki en mat [opacous] cisimlerden biri olduğunu gördüğüm aynı kurşun, berrak ve şeffaf bir cama dönüştürülebilir; oradan da yine mat bir tabiata geri dönebilir; bütün bunlar, dediğim gibi, hiçbir yabancı cisim eklenmeksizin, sırf onun ateşe maruz bırakılma tarzı ve yöntemiyle gerçekleşir.
Fakat (der Carneades) sizi şimdiden bu denli uzun uzadıya zahmete soktuktan sonra, buna tez vakitte bir son verme vaadiyle sizi rahatlatmamın vaktidir; bu vaadi yerine getirmek üzere, şimdiye dek sizinle konuştuğum her şeyden, bir netice kabilinden yalnızca şu tek önermeyi çıkaracağım, [Unsurların belirli bir sayısının olup olmadığı ya da dilerseniz, bütün bileşik cisimlerin aynı sayıda kurucu bileşenden veya maddi ilkeden meydana gelip gelmediği hususunda şimdilik şüpheye düşülebilir.]
Bu, önceki konuşmadan çıkarılmış bir neticeden ibaret olduğundan, bunun kanıtları üzerinde uzun uzadıya durmak gerekmeyecektir; yalnızca bunların başlıcalarına işaret etmek ve teferruat için sizi halihazırda söylenmiş olanlara havale etmek kâfidir.
İlk olarak, bu kadar etraflıca tartışılan hususlardan anlaşılabilir ki, gerek alelade Peripatetikler gerekse avam kimyacıları tarafından bütün karışık cisimlerin tastamam ya dört unsurdan ya da üç tözsel ilkeden meydana geldiğini ispatlamak üzere getirilmesi adet olan deneyler, ispatlanması iddia edilen şeyi kanıtlamamaktadır. Aristotelesçi hipotezin lehine akıldan çıkarıldığı iddia edilen diğer yaygın delillere gelince (zira kimyacılar neredeyse tamamen deneylere dayanmaya alışıktır), bunlar ekseriyetle öylesine mantıksız yahut temelsiz varsayımlara dayanır ki, bunları peşinen kabul edip savunanlar için bunları iddia etmek ne kadar kolaysa, herhangi bir kimse için bunları reddetmek de o kadar kolay ve haktır; nitekim bunların hepsi, kendilerinden çıkarılacak netice kadar kanıtlanamaz niteliktedir; hatta bazıları öylesine bariz şekilde zayıf ve dayanaksızdır ki, bunları kabul etmeye razı olan hasmın pek lütufkâr, bunları kabule mecbur kalan hasmın ise pek tecrübesiz olması gerekir.
İkinci olarak, Spagiristlerin o ulu ataları olan Paracelsus ile Helmont'un muhtelif vesilelerle kesin bir dille bildirdikleri şey doğruysa, yani Alkahest'in bütün karışık cisimleri ateşten farklı ilkelere ayrıştırdığı doğruysa; unsurların kaç tane olduğundan emin olabilmemiz için, bu iki ayrıştırmadan hangisinin (Alkahest ile yapılanın mı yoksa ateşle yapılanın mı) unsurların sayısını tayin edeceğine karar verilmesi gerekir.
Ve bu arada, son olarak şunu fark edebiliriz ki, Alkahestin cisimleri ayırdığı belirgin tözlerin, ateşle indirgenmeye alışılmış olanlardan tabiatça farklı olduğu ve kimi cisimlerden diğerlerine kıyasla Sayıca daha fazla elde edildiği öne sürülür; nitekim yazar bize, kömürden iki farklı Sıvı elde etmişken, her tür Taşı bütünüyle yalnızca Tuza indirgeyebildiğini söyler.[29] Dolayısıyla, ateşle yapılan bu ayrışmaya razı olsak bile, bütün karışık cisimlerin bu yolla aynı sayıda Element ve İlkeye ayrıldığını görmeyiz; bazı Somut varlıklar diğerlerinden daha fazlasını verir; dahası, kimi zaman şu veya bu Cisim, bir işlem tarzıyla, diğer bir tarzın verdiğinden daha çok sayıda Farklı töz sağlar. Ve Altından yahut Civadan veya Moskova camından, benim Zaç yağından yahut çeşitli şekillerde işlenmiş Üzüm suyundan ayırabildiğim kadar çok belirgin töz çıkaracak olanlar, bana çok Minnettar kalarak öğreneceğim bir şey öğretmiş olurlar. Ayrıca Evrenin mükemmelliğine bu denli katkıda bulunan o çeşitliliğe, bütün elementli cisimlerin aynı sayıda Elementten bileşmesi, bir dilin bütün sözcüklerinin aynı sayıda Harften meydana gelmesinden daha uygun görünmez.
[Dipnot 29: Novi saxum & lapides omnes in merum salem suo saxo aut lapidi & aequiponderantem reducere absque omni prorsus sulphure aut Mercurio. Helmont. s. 409. (Kayanın ve bütün taşların, bünyelerinde kükürt ya da Cıva namına hiçbir şey kalmaksızın, kendi kaya ya da taşlarına denk ağırlıkta saf bir tuza indirgenebildiğini bilirim.)]
KUŞKUCU KİMYACI
VEYA,
Önceki İncelemeye Paradoksal Bir Ek.
Altıncı Kısım.
Burada Carneades, Kimyacıların üç İlkelerine Kanıt olarak ileri sürmeye alıştıkları şeylere karşı koymak için Gerekli Gördüğü hususları Bitirdikten sonra, bir süre Durakladı ve kendisiyle Arkadaşının Topluluğun Geri Kalanına Yeniden Katılma Vaktinin gelip gelmediğini anlamak için çevresine bakındı. Fakat Eleutherius, Konuşmalarını biraz daha İlerletmelerine engel olacak hiçbir şey görmeyerek, (aynı şeyi kendisi de Fark Etmiş olan) Arkadaşına şöyle dedi, Carneades, Elementlerin Belirli bir Sayısı olup olmadığından şüphe ettiğinizi böylesine açıkça bildirdikten sonra, hiçbir Element olup olmadığını sorgulamaya girişeceğinizi az çok bekliyordum. Ve itiraf ederim ki beni Beklentimden mahrum bırakırsanız bu benim için bir Üzüntü olur; bilhassa bize tanınan boş vaktin muhtemelen bu Paradoksu incelemeye yetebileceğini gördüğünüze göre; zira buna dair pek çok Şeyi zaten öylesine etraflıca Çıkardınız ki, bunların nasıl Uygulanmasını istediğinizi ve bunlardan ne çıkaracağınızı yalnızca ima etmeniz bile kâfidir.
Carneades, boş vakitlerinin ancak pek kısa olabileceğini, zaten çok uzun süredir çene çaldığını, böylesine büyük ve böylesine nankör bir Paradoksu savunmaya hazırlıksız olduğunu Boş Yere dile getirdikten sonra, nihayet Arkadaşına şöyle demeye razı oldu, Mademki Eleutherius, sözünü ettiğiniz Paradoks üzerine Hazırlıksız Konuşmamı istiyorsunuz, (belki Kendi Görüşümü ifade etmekten ziyade İtaatimi göstermek için olsa da) size şunu söylemeye razıyım ki, (Helmont ve Paracelsusun, öyle adlandırabilirsem, Alkahestik Deneylerinin Doğru olduğu varsayılırsa) aşırı görünse de, kanıtlanmış olan bunca şeye rağmen, herhangi bir Element ya da Hipostatik İlke kabul etmenin hiçbir gereği olup olmadığından şüphe duymak yersiz değildir.
Ve hem daha önce olduğu gibi hem de şimdi, Aristotelesçiler ve Kimyacılar ile ayrı ayrı Tartışmanın gereksiz zahmetinden kaçınmak için, kendimi son andıklarıma karşı koymaya yönelteceğim; Çünkü onların Elementler hakkındaki Öğretileri, Deneyime dayandığını kuvvetle iddia ettiğinden, Modernler tarafından daha çok alkışlanmaktadır. Ve onlara yalnızca dürüstçe değil, aynı zamanda lütufla muamele etmek için, Toprak ve Suyu diğer İlkelerinin yanına katmalarına izin vereceğim. Buna, Sözlerimin Peripatetiklerin Görüşlerine daha iyi ulaşabilmesi için razı oluyorum; zira onlar bu iki Element kadar muhtemel hiçbir şeyi savunamazlar; Havanın üzerindeki ateş, Aklı başında İnsanlar tarafından Genellikle Hayali bir şey olarak bir kenara itilmiştir; Ve Hava, Karışık Cisimleri onların Elementlerinden biri olarak oluşturmaya katılmayıp, yalnızca gözeneklerinde barınır, Daha Doğrusu, Ağırlığı ve Akışkanlığı sebebiyle, burada aşağıda bulunan, bileşik olsun veya olmasın, kendisini kabul edecek kadar büyük olan ve daha kaba bir tözle doldurulmamış olan cisimlerin bütün o Boşluklarını doldurur.
Ve yanlış anlamaları önlemek için, Size bildirmeliyim ki, şimdi Elementler ile, en açık konuşan Kimyacıların İlkelerinden anladıkları gibi, Belirli İlksel ve Basit, ya da kusursuzca karışmamış cisimleri kastediyorum; bunlar başka hiçbir cisimden ya da birbirlerinden meydana gelmemiş olup, kusursuzca karışık Cisimler diye adlandırılan her şeyin doğrudan kendilerinden bileştiği ve nihayetinde kendilerine ayrıştığı Bileşenlerdir; şimdi sorguladığım şey, Elementli cisimler olduğu söylenenlerin hepsinde ve her birinde, sürekli olarak rastlanacak böylesi tek bir cisim olup olmadığıdır.
Uyuşmazlığın bu Vaziyetinden, Toprak, Su, Cıva ve Kükürt gibi cisimlerin var olduğunu inkâr edecek kadar anlamsız bir tutum takınmama gerek olmadığını, Sanırım Tahmin edeceksinizdir; Ancak ben Toprak ve Suya, bütün karışık cisimlerin değil, Evrenin veya daha ziyade Yerkürenin bileşen parçaları gözüyle bakıyorum. Ve bir Mineralden, hatta bir Metalden, bazen ya akıcı bir Cıva ya da Yanıcı bir Töz elde edilebileceğini kesin bir dille inkâr etmeyecek olsam da, bunların hiçbirinin yukarıda açıklanan anlamda bir Element olduğunu Kabul Etmeme gerek yoktur; bunu size az sonra gösterme fırsatım olacak.
O halde, üzerinde ilerlemeyi düşündüğüm dayanakları size kısaca anlatmak gerekirse, Felsefe meselelerinde, bilinen ve mühim bir önermenin Doğruluğunun henüz yeterli bir kanıtla ortaya konmamış olmasının, ondan şüphe etmek için bana kâfi bir neden gibi göründüğünü söylemeliyim. Ve buna uygun olarak, şayet insanların Elementlerin varlığına inanmalarını sağlayan dayanakların, düşünen bir insanı tatmin etmekten aciz olduğunu gösterirsem, sanırım şüphelerim akla yatkın görünecektir.
İnsanları Elementlerin var olduğuna inanmaya sevk eden Mülahazalar, gayet elverişli bir biçimde iki ana başlık altında toplanabilir. Bunlardan ilki, Doğanın Karışık sayılan cisimleri meydana getirmek için Elementlerden yararlanmasının zorunlu olduğudur. Diğeri ise, bu tür cisimlerin Ayrıştırılmasının, doğanın onları Elementer cisimlerden bileştirdiğini açıkça göstermesidir.
Bu Mülahazaların ilkiyle ilgili olarak Arz etmem gereken iki ya da üç husus vardır.
İşe, kısa bir süre önce size anlattığım bal kabaklarının, nanenin ve diğer bitkilerin saf sudan büyümesine dair Deneyleri hatırlatarak başlayacağım. Zira bu deneylerden, Suyun diğer bütün Elementlere Dönüştürülebileceği açıkça anlaşılmaktadır; buradan da şu iki sonuç çıkarılabilir, Kimyacıların Tuz, Kükürt veya Ruh diye adlandıracağı her Şeyin, her zaman İlksel ve Üretilemez bir cisim olması gerekmez. İkincisi de Doğa, bir Bitkiyi (bu bütünüyle karışık bir Somut Madde olsa bile), onu bileştirmek için daha önceden kendisine sunulmuş bütün Elementlere sahip olmaksızın örebilir. Şayet Mösyö De Rochas'dan aktardığım rivayetin Doğru olduğunu kabul ederseniz; o halde sudan yalnızca bitkiler değil, Hayvanlar ve Mineraller de meydana gelebilir. Yine de şüpheye pek mahal yoktur ki, denemelerimin bana sağladığı bitkiler, aynı İsimdeki diğer bitkilere pek çok bakımdan benzedikleri gibi; şayet onları çürümeye terk etseydim, benzer Bitkilerin yapageldiği üzere, aynı şekilde Kurtçuklar veya başka böcekler de üretirlerdi; öyle ki Su, Çeşitli Tohumsal İlkeler vasıtasıyla, art arda hem bitkilere hem de Hayvanlara Dönüştürülebilir. Sadece İnsanların değil, henüz meme emen Çocukların dahi Katı Taşlar yüzünden fazlasıyla sık Isdırap çektiğini, dahası bizzat çeşitli türden Hayvanların da (Helmont tecrübeye aykırı olarak aksini düşünse bile), belki de sadece Kılık Değiştirmiş Su olan çimen ve diğer Bitkilerle Beslendikleri halde, Böbreklerinde ve Mesanelerinde büyük ve Ağır taşlardan ötürü Sıkıntı çekebildiklerini hesaba katarsak, mineral Tabiatındaki kimi Somut Maddelerin dahi sudan teşekkül edebileceği ihtimal dışı görünmeyecektir.
Şunu da ayrıca Fark edebiliriz ki, bir Bitki nasıl Adi su ile beslenebiliyor ve dolayısıyla bundan Oluşabiliyorsa; hem bitkiler hem de Hayvanlar da (belki de henüz Tohumsal İptidalarından itibaren), doğa tarafından kendilerine bileştirilmeleri için salt Elementer hiçbir şey getirilmeden, bileşik Cisimlerden oluşabilirler. Bu durum, Bebekliklerinde yalnızca Sütle beslenen, daha sonraları ise tamamen Et, Balık, şarap ve diğer yetkin surette karışık Cisimlerle Yaşayan muhtelif insanlarda aşikârdır. İngiltere'deki bazı Tepeliklerde veya Düzlüklerde, neredeyse hiç su içmeksizin yalnızca otla beslenerek fazlasıyla semiren koyunlarda da bu görülebilir. Elma, Armut veya benzeri Meyvelerin etli kısımları içinde türeyip tam cüsselerine ulaşana dek büyüyen kurtçuklarda ise bu durum çok daha barizdir. Karışık bir Tuz bakımından zengin olan Gübrelerin, tahıllara ve diğer Bitkilere tek başına Suyun sağlayabileceğinden çok daha hızlı bir büyüme kazandırdığını da görmekteyiz. Bu tür konularda tecrübeli bir zat beni temin etmiştir ki, bazen köklerin erkenden boy vermesini sağlamak için ekildikleri Toprak aşırı zenginleştirildiğinde, Bitkinin bizzat cevheri Gübre tadı vermiştir. Bir meyve türünün, başka türden bir Ağacın üst dalına aşılanmasını da ele alalım. Sözgelimi, bir Akdiken üzerindeki Armut Filizi; zira orada yukarı çıkan Sıvı, ya kök tarafından ya kabuktan yukarı çıkışı esnasında ya da her iki yolla çoktan başkalaşmış ve yeni bir karışık cisim haline gelmiştir. Bu durum, muhtelif ağaçların özsularında rastlanan farklı niteliklerden, bilhassa da (Helmont'un büyük ve hak edilmiş övgüsü üzerine vaktiyle içtiğim) Huş Ağacı Suyunun tıbbi şifasından anlaşılabilir. Ana gövdeye tutturulmuş olan aşı, başka hiçbir besine ulaşamadığından, kendisini yalnızca Ana Gövdenin kendisi için hazırladığı bu bileşik Özsu ile beslemek ve Meyvesini bundan üretmek mecburiyetindedir. Hayvanın beslendiği Bitkinin ne kadarının (yukarıda kaydettiğimiz gibi) Hayvanda kalabileceğini düşünürsek; bununla Beslenen Hayvanın kanının, her ne kadar İyi teşekkül etmiş bir Sıvı olsa ve onu oluşturan bütün farklı Zerreler hüküm süren tek bir suret tarafından intizam içinde tutulsa da, pek çok cüzü bizzat katmerli bileşikler olduğundan, fevkalade Katmerli bir Cisim olabileceğini kolaylıkla varsayabiliriz. Doğanın bizzat Hayvan ve Bitki Bedenlerinde meydana getirdiği karışımlarda dahi, terkibini oluşturmak için elinin altında saf Elementler bulundurması bu derece gereksizdir.
Bitkilerin ve Hayvanların teşekkülüne dair bunca şey söyledikten sonra; şayet bunların üretimine Yönelik deney yapmak bizim için diğerlerininki kadar kolay olsaydı, herhalde Minerallerin ve hatta Metallerin teşekkülüne dair de bir o kadarını söyleyebilirdim. Ne var ki Minerallerin büyümesi ya da artışı umumiyetle haddinden fazla uzun bir zamanın işi olduğundan ve ekseriyetle Yeryüzünün göremediğimiz bağrında cereyan ettiğinden, bu vesileyle Deneyler yerine Gözlemlerden yararlanmak mecburiyetindeyim.
Taşların hepsinin bir anda yaratılmadığı, bazılarının günümüzde de meydana geldiği (bazıları bunu inkâr etse de) çeşitli örneklerle eksiksiz biçimde kanıtlanabilir. Bunlardan, Fransa'da Les Caves Goutieres adıyla bilinen o meşhur yerden başkasını neredeyse zikretmeme gerek yoktur; orada mağaranın üst kısımlarından yere düşen su, damlaların tek tek ya da birbiri üzerine düşerek o anda taşa dönüşmesiyle tesadüfen aldığı biçimlerde, derhal küçük taşlar halinde yoğunlaşır. Bir süre önce orayı ziyarete giden samimi bazı dostlarımız, oradan getirdikleri bu taşlardan birkaçını bana hediye etme lütfunda bulundular. Seyahatlerini aklı başında bir dille anlatan Van Linschoten'in ve bir başka muteber yazarın da bize bildirdiğini hatırlıyorum; Doğu Hint Adaları'ndaki elmas madenlerinde (onların deyişiyle), pek derin olmasa da toprağı kazıp elmasları bulduklarında ve hepsini çıkarıp aldıklarında, aradan çok az bir yıl geçtikten sonra aynı yerde o zamandan beri meydana gelmiş yeni elmaslar bulmaktadırlar. Her iki rivayetten, bilhassa da birincisinden anlaşılmaktadır ki, tabiat taş üreteceği vakit her zaman muhtelif temel cisimleri beklemez. Metallerin kendilerine gelince, muteber yazarlar bize bunların dahi başlangıçta bir anda ve topluca meydana getirilmediğini, büyüdüklerinin gözlemlendiğini temin ederler; öyle ki daha önce bir mineral ya da metal olmayan şey, sonradan bir metale dönüşmüştür. Bu hususta meslekten kimyacıların pek çok tanıklığını öne sürmek kolay olurdu. Fakat daha büyük bir yetkeye sahip olmaları bakımından, şüphe duyulması daha güç yazarlardan ödünç alınmış birkaç tanesini sunmayı yeğlerim. Araştırmacı P. Fallopius'un belirttiği üzere, Sulphuris Mineram quae nutrix est caloris subterranei fabri seu Archaei fontium & mineralium, Infra terram citissime renasci testantur Historiae Metallicae. Sunt enim loca e quibus si hoc anno sulphur effossum fuerit; intermissa fossione per quadriennium redeunt fossores & omnia sulphure, ut antea, rursus inveniunt plena. [Metal Tarihleri, pınarların ve minerallerin mimarı yahut Archaeus'u olan yeraltı ısısının besleyicisi kükürt madeninin yeraltında pek çabuk yeniden doğduğuna tanıklık eder. Zira öyle yerler vardır ki, bu yıl kükürt kazılıp çıkarılmışsa, kazıya dört yıl ara verildikten sonra madenciler geri döndüklerinde her yeri eskisi gibi kükürtle dolu bulurlar.] Plinius şöyle aktarır, In Italiae Insula Ilva, gigni ferri metallum. [İtalya'nın Ilva adasında demir metali türer.] Strabon çok daha sarih biçimde, orada kazılan metalin her daim yeniden oluştuğunu bildirir. Nam si effossio spatio centum annorum intermittebatur, & iterum illuc revertebantur, fossores reperisse maximam copiam ferri regeneratam. [Zira kazıya yüz yıl ara verilip oraya yeniden dönüldüğünde, madenciler yeniden oluşmuş çok büyük miktarda demir bulmuşlardır.] Bu anlatı yalnızca, o adanın demirinin kendi döneminde Floransa Dükü'ne getirdiği gelire dayanarak Fallopius tarafından doğrulanmakla kalmaz; aynı zamanda bilgili Cesalpinus tarafından maksadımıza daha da uygun bir açıklıkla zikredilir. Şöyle der, Vena ferri copiosissima est in İtalia; ob eam nobilitata Ilva Tirrheni maris Insula incredibili copia, etiam nostris temporibus eam gignens: Nam terra quae eruitur dum vena effoditur tota, procedente tempore in venam convertitur. [İtalya'da demir damarı pek boldur; Tiren Denizi'nin Ilva adası bu sayede ün kazanmıştır, zira inanılmaz bir bollukla kendi çağımızda dahi onu doğurmaktadır: Çünkü damar kazılırken çıkarılan toprağın tamamı, zaman geçtikçe damara dönüşür.] Bu son ibare bilhassa dikkate değerdir; zira buradan, toprağın içinde saklı bulunan madeni ve biçimlendirici bir ilke sayesinde zamanla bir metale dönüşebileceği sonucunu çıkarabiliriz. Kimyacıların hasımları olmasından yakındıkları Agricola dahi, Almanya'daki Saga adlı bir kasabada[30] iki ayak derinliğinde hendekler kazarak tarlalardan demir çıkardıklarını söyleyip, on yıllık bir süre zarfında hendeklerin o zamandan beri meydana gelmiş demir için yeniden kazıldığını, aynı metalin Elva'da da bu şekilde elde edildiğini ekleyerek bu kadarına ve daha fazlasına ikrar eder. Ayrıca kurşun hakkında, havanın kaba ve kesif olduğu mahzenlerde yahut kilerlerde uzun süre tutulursa hem hacminin hem de ağırlığının artacağına dair Galen'in bizzat kaydettiği husustan söz etmeyecek olsak bile; ki o bunu, eski heykellerin parçalarını birbirine tutturmakta kullanılan kurşun parçalarının kokusundan çıkarmıştır; bundan söz etmeyecek olsam dahi, gayretli bir yazarın aktardığı üzere Boccacius Certaldus'un kurşunun büyümesine dair şu satırları mevcuttur. Şöyle der, Fessularum mons in Hetruria, Florentiae civitati imminens, lapides plumbarios habet; qui si excidantur, brevi temporis spatio, novis incrementis instaurantur; ut tradit Boccacius Certaldus, qui id compertissimum esse scribit. [Etruria'da, Floransa şehrine tepeden bakan Fessulae Dağı'nda kurşunlu taşlar bulunur; bunlar kesilip alınırsa, kısa bir zaman zarfında yeni büyümelerle yenilenirler; nitekim bunu kesin olarak tespit edilmiş bir hakikat diye yazan Boccacius Certaldus da böyle aktarır.] Yazarım şunu da ekler, Nihil hoc novi est; sed de eadem Plinius, lib. 34. Hist. Natur. cap. 17. dudum prodidit, Inquiens, mirum in his solis plumbi metallis, quod derelicta fertilius reviviscunt. In plumbariis secundo Lapide ab Amberga dictis ad Asylum recrementa congesta in cumulos, exposita solibus pluviisque paucis annis, redunt suum metallum cum fenore. [Bunda yeni bir şey yoktur; zira Plinius da Doğal Tarih'in 34. kitabının 17. bölümünde uzun süre önce aynı şeyi bildirmiş ve şöyle demiştir: Yalnızca bu kurşun madenlerinde şaşılacak bir durum vardır, kendi haline bırakıldıklarında daha da bereketli biçimde canlanırlar. Amberg'den iki mil mesafede, Asylum denen yerdeki kurşun madenlerinde yığınlar halinde biriktirilmiş cüruflar güneşe ve yağmura maruz bırakıldığında, birkaç yıl içinde metallerini faiziyle geri verirler.] Altın ve gümüşün meydana gelişine dair karşılaştığım pek çok şeyi de bunlara ekleyebilirdim, diye devam etti Karneades. Fakat vakit darlığı endişesiyle yalnızca iki ya da üç anlatıyı zikredeceğim. Birincisinin tıp profesörü Gerhardus tarafından şu sözlerle kaydedildiğini görebilirsiniz. Şöyle der, In valle Joachimica argentum graminis modo & more e Lapidibus minerae velut e radice excrevisse digiti Longitudine, testis est Dr. Schreterus, qui ejusmodi venas aspectu jucundas & admirabiles Domi sua aliis saepe monstravit & Donavit. Item Aqua caerulea Inventa est Annebergae, ubi argentum erat adhuc in primo ente, quae coagulata redacta est in calcem fixi & boni argenti. [Joachim Vadisi'nde, maden taşlarından adeta bir kökten çıkar gibi ot biçiminde ve tarzında, bir parmak uzunluğunda gümüş bittiğine Dr. Schreter tanıktır; kendisi evinde başkalarına görünüşü hoş ve hayranlık uyandırıcı bu tür damarları sıkça göstermiş ve hediye etmiştir. Keza Anneberg'de, gümüşün henüz ilk varlık durumunda olduğu mavi bir su bulunmuştur ki bu su pıhtılaştığında sabit ve iyi bir gümüş kalsine dönüşmüştür.]
[Dipnot 30: In Lygiis, ad Sagam opidum; in pratis eruitur ferrum, fossis ad altitudinem bipedaneam actis. Id decennio renatum denuo foditur non aliter ac Ilvae ferrum. (Lygii diyarında, Saga kasabası civarındaki çayırlarda iki ayak derinliğinde hendekler açılarak demir çıkarılır. Bu demir on yılda yeniden doğar ve tıpkı Ilva demiri gibi tekrar kazılır.)]
Diğer iki rivayete Latin yazarlarda rastlamadım; gelgelelim her ikisi de kendi içinde son derece kayda değerdir ve mevcut maksadımızla doğrudan ilgilidir.
İlkine Johannes Valehius'un Kleine Baur üzerine yazdığı şerhte rastladım. Bu çalışkan kimyacı, pek çok ayrıntısıyla şunu aktarır, Strazburg'dan sekiz mil ya da fersah uzaklıkta bulunan ve Mariakirch denen bir maden kasabasında (Almancadaki Bergstat sözcüğünü İngilizceye böyle aktarabilirsem) bir işçi gözetmene gelip iş istemişti. Ancak gözetmen, şu anda elinde onun için en iyi türden bir iş olmadığını belirterek, böyle bir işe geçirilene kadar boş kalmamak adına civardaki, o vakitler pek rağbet görmeyen bir maden ocağında çalışabileceğini ekledi. Bu işçi, birkaç haftalık emekten sonra, duvara yakın bir yere vurmasıyla taşta beliren bir çatlak üzerine orayı delip geçme isteği duydu. Bunu yapar yapmaz, yarığın tam ortasında dik duran, arkasında oyuk bir boşluk bulunan ve zırhlı bir adama benzeyen heybetli bir taş ya da külçe gözlerinin önüne serildi. Lakin bu külçe, yanında hiçbir damar ya da cevher veya başka herhangi bir katkı maddesi bulunmayan, yalnızca ayağının altında yanmış maddeye benzer bir şey bulunan, orada serbestçe duran som, saf gümüşten ibaretti. Üstelik bu tek külçe ağırlıkça 1000 marktan fazlaydı ki bu da Felemenk hesabına göre 500 libre saf gümüş ağırlığına denk geliyordu. Yazarım bundan ve diğer koşullardan şu sonucu çıkarır, Bulunduğu yerin sıcaklığı sayesinde o asil madeni ruhlar (kükürtlü ve cıvalı), komşu galerilerden ya da tonozlardan, daha küçük çatlaklar ve yarıklar vasıtasıyla bu boşluğa taşınmış, kapalı bir oda ya da mahzendeymişçesine orada toplanmış ve oraya girdiklerinde zaman içinde çökerek yukarıda anılan o değerli maden kütlesini oluşturmuşlardır.
Almanlardan aktarılan diğer anlatı ise o büyük seyyah ve gayretli kimyacı Johannes Agricola'ya (Georgius değil) aittir. Agricola, Poppius'un antimon üzerine yazdıklarına düştüğü notlarda şunu aktarır, Macaristan'daki derin maden ocaklarında bulunduğu sırada, bu ocaklarda sık sık, duvarlara yapışan ılık bir buharın yükseldiğini gözlemlemişti. Bu buhar, Almanların Shwadt dediği ve yazarın dediğine göre katıksız bir zehir olup kazıcıları sıklıkla boğan o habis türden değildi. Bir iki gün sonra onu yeniden incelemeye geldiğinde, büsbütün sertleştiğini ve parıldadığını fark etti. Bunun üzerine onu toplayıp imbikten geçirerek damıttığında, ondan saf bir ruh elde etti. Ayrıca madencilerin kendisine, İngiliz madenlerindeki bu buharın ya da gazın (Felemenkçe terimi koruyarak, İngilizlerin de damp dediği gibi) sonunda altın veya gümüş gibi bir madene dönüşeceğini bildirdiklerini de ekledi.
Carneades şöyle der, Bu anlatıların madenlerin doğasını, ayrıca onlarda göze çarpan sabitlik, dövülebilirlik ve diğer bazı nitelikleri açıklamakta ne işe yarayabileceğini başka bir fırsata bırakıyorum. Bu arada, şu an için bu gözlemlerden şu sonucu çıkarabilirim, Yerin bağrında bir mineral, hatta bir maden meydana geleceği zaman, doğanın onu bileştirmek için elinin altında hem tuz, hem kükürt hem de cıva bulundurması gerektiği pek muhtemel değildir. Zira son iki anlatının, madenlerin birtakım buğulardan ya da buharlardan meydana geldiğini öne süren Aristoteles'ten ziyade kimyacıların aleyhine göründüğünü bir yana bıraksak bile, yukarıda anılan gözlemler hep birlikte değerlendirildiğinde şu daha muhtemel görünmektedir, Madeni topraklar ya da bu tür toprakların muhtemelen bolca emmiş olduğu o madeni buharlar, içlerinde tohum kabilinden bir başlangıç veya buna denk bir şey barındırır. Bunun biçimlendirici gücüyle, maddenin geri kalanı, belki de topraksı ve ağır olmasına rağmen, zaman akışı içinde şu veya bu maden cevherine dönüştürülür. Tıpkı daha önce, duru suyun nane, bal kabağı ve diğer sebzelerin tohum ilkesi sayesinde bu tür tohumlara karşılık gelen gövdelere dönüştüğünü belirttiğim gibi. Karasal maddenin bu tür başkalaşımlarının imkânsız olmadığı, gerek burada İngiltere'de gerekse diğer ülkelerde güherçile kaynatıcılarının oybirliğiyle gözlemlediği şu kayda değer uygulamadan açıkça anlaşılmaktadır, Güherçile yüklü bir toprak, su dökülerek içindeki bütün gerçek ve çözünebilir tuzdan arındırılsa bile, bu toprak birkaç yıl sonra onlara yeniden güherçile verecektir. Bu sebeple, aralarındaki en seçkin ve en hünerli kimseler, onu daimi bir güherçile madeni gibi yığınlar halinde tutarlar. Buradan da anlaşılabilir ki, toprakta gizli duran güherçilenin tohum ilkesi, civardaki maddeyi azar azar güherçileli bir kütleye dönüştürmektedir. Zira bazı uçucu güherçilelerin, onların tabiriyle havadan bu tür topraklarca çekilebileceğini inkar etmesem de, havadan böylesine uzak olan bu denli büyük yığınların en iç kısımlarının, bolca içerdikleri güherçilenin tamamını havadan aldıkları, havanın uzaklığı haricinde, burada saymaya vaktimin olmadığı başka nedenlerden ötürü de muhtemel değildir.
Ayrıca hatırlıyorum ki, son derece muteber ve vitriyol yapma usullerini iyi bilen bir kimse bana, bu tuz bakımından zengin olan bir mineral türünün, kapalı bir yerde tutulup her zamanki gibi açık havaya ve yağmurlara maruz bırakılmadığında, çok uzun sayılmayacak bir sürede yalnızca dış veya yüzeysel kısımlarında değil, iç ve en merkezi kısımlarında bile kendiliğinden vitriyole dönüştüğünü gözlemlediğini doğrulamıştı.
Ayrıca yer altında büyük miktarlarda bir arada bulunan belirli bir tür markazite rastladığımı da hatırlıyorum; bu taş, daha kendi odamdayken bile öyle az sayıda saat içinde kendiliğinden zaç yağına dönüşmeye başlamıştı ki az önce aktarılan anlatıdan şüphe etmemize hiç gerek yoktur. Fakat güherçile hakkında söylediklerime dönecek olursak; doğa bu güherçileyi, içinde yetiştiği o vaktiyle neredeyse kokusuz olan topraktan meydana getirdiğinde ve her ne kadar ateş onu bu cisimlere ayrıştırsa da onu birleştirmek için çok pis kokulu ve aşındırıcı bir asit sıvı ile keskin bir alkalileşmiş tuz bulmamışken, doğanın bütün metalleri ve diğer mineralleri önceden var olan tuz, kükürt ve civadan meydana getirmesi de zorunlu değildir; gerçi bu tür cisimler ateş yoluyla ondan elde edilebilse bile. Gereğince tartıldığında bu tek mülahaza bile eldeki tartışmada hayli mühimdir. İki Alman kimyacımızın anlattıkları da buna pek güzel uymaktadır; zira inandırıcı biçimde kanıtlanamayacağı bir yana, madenlerin içindeki o zayıf ve ılımlı ısının, duman biçiminde de olsa tuzu, kükürdü ve civayı bu denli büyük bir yüksekliğe taşıması muhtemel bile değildir; çünkü damıtmalarımızda, kapalı kaplar içinde yalnızca tuzu değil bizzat civayı bile bir ayak boyu yükseltmek için hayli yüksek derecede bir ateş gerektiğini görürüz. Ve eğer aşağıya yıldırım düştüğünde zaman zaman fark edilen pis kokudan ötürü, kükürtlü buharların olağanüstü bir ısı derecesi olmaksızın da çok yükseğe çıkabileceği öne sürülecek olursa, diğer şeylerin yanı sıra, gümüşün kükürdünün kimyacılar tarafından, altınınki kadar iyi pişmiş olmasa da sabit bir kükürt olarak nitelendiği cevabı verilebilir.
Fakat, diye devam etti Carneades, eğer niyetim size metallerin kökenine dair birtakım ipuçları sunmak olmasaydı, bu gözlemlerden hiçbir çıkarım yapmama gerek kalmazdı; zira hasımlarım olan Aristotelesçiler ve avam kimyacıları, doğanın metalleri ve mineralleri hangi maddelerden birleştirdiğini, herhalde benden daha iyi biçimde önsel olarak bilmediklerinden, benim bu gözlemlerden yaptığım çıkarımların çürütülemez olması argümanımın geçerliliği açısından zorunlu değildir. Çünkü onların bu cisimlerin söz konusu ilkelerden meydana geldiğini kanıtlama argümanı sonsal olarak çıkarılmıştır; yani mineral cisimlerin tahlili üzerine onların bu farklı tözlere ayrışmasından hareketle elde edilmiştir. Bu argümanı inceleyebilmemiz için, cisimlerin ateşle ayrıştırılmasından hareketle elementler lehine nelerin ileri sürülebileceğini ele almaya geçelim; hatırlayacağınız üzere hasımlarımın argümanlarının devşirildiğini söylediğim ikinci başlık [Not: Kaynak metindeki matbaa hatası düzeltilmiştir] buydu.
Ve minerallere dair söyleyeceklerimi önce aradan çıkarabilmek için, konuşmamın kalan kısmına ateşin onları nasıl böldüğünü ele alarak başlayacağım.
Ve ilk olarak, yukarıda kısmen de belirttiğim gibi, her ne kadar kimyacılar bazılarından tuz, bazılarından akıcı civa, bazılarından da bir kükürt çıkardıklarını iddia etseler de, aralarında kullanılan hiçbir yöntemle, istisnasız her türlü mineralden tuz, kükürt ya da civa olsun, bu ilkelerden herhangi birini ayrıştırmayı şimdiye dek bize öğretmiş değillerdir. Buradan hareketle, kimi cisimlerin bileşeni olmadığından ötürü, bütün cisimlerin bileşeni olan hiçbir element bulunmadığı sonucuna varmama izin verilecektir.
İkinci olarak, kükürt yahut civanın her türlü mineralden elde edilebileceğini varsaysak bile, başka bir vesileyle size daha önce söylediğim gibi, bu kükürt ya da civa yine de basit bir element cisim değil, ancak bileşik bir cisim olacaktır. Ve elbette, ister alelade olsun ister mineral cisimlerden çıkarılmış olsun, civanın harikulade tesirlerini gören biri, bitkilerde ve hayvanlarda kimyacıların civaları diye adlandırmaktan hoşnut oldukları o ham ve uçucu tözle onun tamamen aynı tabiatta olduğunu düşünecek kadar düşüncesiz olamaz. Dolayısıyla civa, ateşin yardımıyla bir metalden yahut başka bir mineral cisimden elde edildiğinde, onun içinde önceden var olmadığını, bilakis ateşin bileşik cisim üzerindeki etkisiyle üretildiğini varsaymayacak olsak bile, en azından bu civanın, metalin ya da mineralin meydana geldiği diğer tözlerle en küçük parçalarına kadar karışmış ve birlikte pıhtılaşmış, kendi türünde kusursuz bir cisim (belki de daha ikincil karışımlardan daha az heterojen) olduğunu varsayabiliriz. Tıpkı kısmen, civanın ve kükürdün hem birbiriyle hem de onları barındıran o diğer kaba mineral maddeyle (her ne ise) kusursuzca harmanlanarak her ikisinden de hayli farklı kırmızı bir cisim meydana getirdiği, yine de civanın bir kısmının ve kükürdün kolaylıkla elde edilebildiği doğal zencefrede görülebileceği gibi; kısmen de doğanın gümüşü kurşunla öyle incelikle kaynaştırdığı, ilkinin ikincisinden ayrılmasının son derece güç ama yine de mümkün olduğu madenlerde görülebileceği gibi; ve kısmen de, tüm bileşik tuzlar arasında sayılacak kadar tuzlu zerreciklerle birlikte pıhtılaşmış olsalar da metalik zerreciklerin maharet ve gayretle tuzlu olanlardan ayrılabildiği doğal zaç yağında örneklenebileceği gibi.
Ve burada ayrıca şunu da gözlemliyorum ki, şimdi diğer metalik cisimleri saymayacak olursak, ne altından ne de gümüşten hakiki anlamıyla ayrıştırılmış herhangi bir toprak ya da su görebildim; dolayısıyla argümanı hasımlarıma çevirecek olursam, görüldüğü kadarıyla ne toprak ne de su barındıran kimi cisimler bulunduğuna göre, bu ikisinden hiçbirinin kusursuzca karışmış sayılan bütün o cisimlerin evrensel bir bileşeni olmadığı sonucunu çıkarmama müsaade edilmelidir; bunu biraz sonra ele alacağımız meseleye karşı aklınızda tutmanızı rica ederim.
Altından ya da gümüşten herhangi bir nem ayıramayışımızın sebebinin, bunlar cevherden eritilerek çıkarıldığında erimeleri için gereken şiddetli ateşin tüm sulu ve uçucu nemi zorla uzaklaştırmış olması ve benzer bir ateşin camın hammaddelerine de aynı şeyi yapabilmesi olduğu hakikaten ileri sürülebilir. Buna cevabım şu olacaktır, çok geçmedi, bilgili Josephus Acosta'da okuduğumu hatırlıyorum,[31] kendisi bunu kendi gözlemine dayanarak aktarır; uzun süre yaşadığı Amerika'da Yerlilerin *Papas* dediği bir tür gümüş vardır ve anlattığına göre bazen küçük yuvarlak köklere benzeyen pek saf ve temiz parçalar bulurlar ki bu durum bahsi geçen madende nadir görülse de altında olağandır; bu madene dair bize aktardığına göre, bundan başka bir de taneli altın dedikleri şeyi bulurlar, bunun da başka hiçbir madenle karışmamış halde, bütün olarak buldukları ve ateşte eritmeye ya da tasfiye etmeye ihtiyaç duymayan küçük altın lokmaları olduğunu söyler.
[Not 31: Acosta, *Hint Adalarının Doğal ve Ahlaki Tarihi*, Kitap 3, Bölüm 5, s. 212.]
Pek maharetli ve itimat edilir bir kimsenin bana şunu doğruladığını hatırlıyorum; Macar madenlerindeyken orada topraktan çıkarılan bir minerali görme bahtiyarlığına erişmişti, bu mineralin cevherinde, sanki ağaçların kısımları ve dallarıymışçasına bir insan parmağı uzunluğunda ve neredeyse onun kalınlığında altın parçaları bitmişti.
Ben de bizzat, büyük ve bilgili bir prense nadide bir nesne olarak getirilen beyazımsı bir mineral kütlesi görmüştüm; bir tür spat gibi görünen taşın içinde, tecrübenin açıkça gösterdiğine beni temin ettikleri üzere, bazıları bezelye büyüklüğünde görünen saf altından çeşitli ufak kütleler yer yer bitmişti.
Fakat bu, Acosta'mızın eklediği ve hakikaten çok dikkate değer olan şeyin yanında bir hiçtir; zira az önce bahsettiğini işittiğimiz o saf ve katışıksız yerli altın lokmalarından zaman zaman ağırlığı pek çok libreyi bulanları gördüğünü söyler;[32] buna ben de şunu ekleyeyim, kısa bir süre önce topraktan çıkarılmış bir cevher kütlesi gördüm; taş kısmında, ağaçlara benzer şekilde, altın olmasa da mineralogların belki daha çok hayret edeceği, son derece saf veya hiçbir yabancı maddeyle karışmamış görünen başka bir madenin muhtelif parçaları bitmişti ve bunlardan bazıları en az parmağım kadar, hatta daha büyüktü. Fakat bu tür gözlemler üzerinde, her ne kadar yapabilsem de, şimdilik daha fazla durmamalıyım.
[Not 32: Bahsi geçen yerdeki Acosta'ya ve onun alıntıladığı Plinius pasajına bakınız.]
Dolayısıyla şimdi bitkilerin tahlilinin tetkikine geçecek olursak, der Carneades, her ne kadar yaptığım tecrübeler bunların çoğundan ateş vasıtasıyla beş farklı maddenin elde edilebileceğinden şüphe etmeme mahal vermese de, bunların yukarıda açıklanan anlamda element olarak adlandırılmayı hak ettiğinin öyle kolayca kanıtlanabileceğini sanmıyorum.
Ayrıntılara inmeden evvel şu umumi mülahazayı tekrarlayıp öne süreceğim; element ya da ilke denen bu farklı maddeler, birbirlerinden madenlerin, bitkilerin ve hayvanların ya da doğrudan kendine has tohumuyla meydana gelen ve evrende neslini sürdürebilen belirgin bir mahlukat türü oluşturan yaratıkların birbirinden ayrıldığı gibi ayrılmazlar; bunlar yalnızca maddenin muhtelif düzenlenişleri veya birbirlerinden sadece kıvam (akıcı cıva ile kurşun buharıyla dondurulmuş aynı maden gibi) ve tat, koku, alev alabilirlik ya da bunların yokluğu gibi çok az sayıdaki diğer arazlar bakımından ayrılan maddelerdir. Öyle ki yalnızca cisimlerin küçük parçalarını ayrıştırma değil, bilahare onları yeni bir tarzda birleştirme kabiliyetine de sahip olan ateş ve diğer etkenlerin meydana getirebileceği bir doku değişimiyle, aynı madde parçası kendisini tuz, kükürt veya toprak olarak adlandırmaya yetecek arazları kazanabilir ya da kaybedebilir. Bu husustaki anlayışımı size tamamen açıklayacak olsaydım, sırf cismani şeylerin ilkelerine dair sahip olduğum muhtelif tahminleri (zira onlara şimdilik bundan fazlasını diyemem) size bildirmem gerekirdi. Zira gerek Peripatetik gerekse Paracelsusçu ekollerin yaygın öğretilerinden tatmin olmamış göründüğüm için, beni tanıyanların birçoğu (ve belki bunların arasında bizzat Eleutherius da vardır) beni Epikurosçu varsayımlara bağlanmış sanmış olsa da (başkalarının beni yanılarak Helmontçu sanması gibi), Epikurosçu müelliflerle ne kadar az meşgul olduğumu ve bizzat Lucretius'un dahi ne kadar büyük bir kısmını henüz okuma merakı göstermediğimi bilseydiniz, bilhassa da size şimdiki kanaatlerimden değil de şeylerin ilkelerine dair önceki düşüncelerimden etraflıca bahsedecek olsaydım, muhtemelen başka türlü düşünürdünüz. Fakat yukarıda dediğim gibi, anlayışımı tamamen açıklığa kavuşturmak şu an yapabileceğimizden daha uzun bir kelamı gerektirir.
Zira size şunu söylemem gerekirdi, evrenin inşa edildiği sıradaki o büyük madde yığınını düşünecek olursak, dünyanın şimdiki düzeni içinde şeylere atfedilebilecek ilkelere mimari bir ilke ya da kudret olarak adlandırılabilecek bir başkasını eklemenin uygunsuz olmadığını bazen düşünmüşümdür; bununla kastettiğim şey, şeylerin en bilge Müellifi tarafından evrensel maddenin küçük parçalarının hareketlerine verilen o muhtelif yönelimler ve maharetli kılavuzluktur; bunlar başlangıçta o karışık kaosu bu intizamlı ve güzel dünyaya dönüştürmek ve bilhassa hayvanların ve bitkilerin bedenleri ile türleri devam edecek şeylerin tohumlarını tasarlamak için zaruri idi. Zira itiraf edeyim ki yalnızca harekete geçirilmiş ve ardından kendi haline bırakılmış maddeden, insanların ve kamil hayvanların bedenleri gibi böylesine ince yapıların ve canlıların tohumları gibi çok daha hayranlık verici şekilde tasarlanmış madde parçalarının nasıl ortaya çıkabileceğini pek kavrayamıyorum.
Aynı şekilde, dünyanın şu anki hâliyle ilkelerinin neye dayanarak ve hangi anlamda üç tane, yani Madde, Hareket ve Sükûn olduğunu düşündüğümü de size anlatmam gerekir. Dünyanın şu anki hâliyle diyorum, zira evrenin şimdiki yapısı ve bilhassa şeylerin tohumları, doğanın kurulu nizamıyla birlikte, üç ilkemiz sayesinde çeşitli şeylerin açıklanabilmesini sağlayan bir gereklilik veya koşuldur; aksi takdirde bunları açıklamak, mümkün olsa bile, pek çetin olurdu.
Dahası genel olarak (çünkü bunu başka türlü yapabileceğimi iddia etmiyorum) yalnızca renklerin, kokuların, tatların, akışkanlığın ve katilığın ile cisimleri çeşitlendirip adlandıran diğer niteliklerin bu üç ilkeden nasıl anlaşılır biçimde türetilebileceğini düşündüğümü değil, bununla birlikte üç Epikurosçu ilkeden ikisinin (ki bunların büyüklük, biçim ve ağırlık olduğunu size söylememe [Not: söylememe gerek yok,] gerek yok) maddeden ve hareketten bizzat nasıl türetilebileceğini de beyan etmem gerekir; zira bunlardan ikincisi, birincisini çeşitli şekillerde harekete geçirip adeta dağıtarak parçalarını zorunlu olarak ayırmalıdır; fiilen ayrılmış olan bu parçaların her birinin de hem belirli bir büyüklüğe sahip olması hem de öyle ya da böyle bir biçim alması zorunludur. Bizim ilkelerimize Aristotelesçi yoksunluğu [privatio] da eklemedim; kısmen, üzerinde durmak için şu an vakit harcayamayacağım başka sebeplerden ötürü, kısmen de başlangıç direğinin atın bacaklarından ya da uzuvlarından biri olmaması gibi, onun gerçek bir ilkeden ziyade bir öncül veya bir terminus a quo [başlangıç noktası] gibi görünmesinden ötürüdür.
Ayrıca sükûnu, her ne kadar hareket kadar mühim bir ilke olmasa da, neden ve nasıl şeylerin bir ilkesi saydığımı da açıklamam gerekir; kısmen, (bildiğimiz kadarıyla) en az hareket kadar kadim olduğu ve ne harekete ne de maddenin başka bir niteliğine dayandığı için; kısmen de içinde bulunduğu cismin, hem harici bir kuvvet onu bu durumdan çıkarana dek bir sükûn durumunda kalmasını sağlaması hem de kendisine çarpan cisimlerin hareketini ya tamamen durdurup ya da azaltarak (daha önce sükûn hâlinde olan cisim bu hareketin tamamını veya bir kısmını kendi içine alırken) veya harekete, yani Doğanın dünyada karşılaşılan tüm değişimleri ve diğer nitelikleri üretmekte kullandığı o Büyük ve Birincil araca yeni bir yön veya başka bir biçim vererek o cisimlerde çeşitli değişimlerin meydana gelmesine katkıda bulunabilmesi içindir.
Tüm bunlardan sonra, Madde, Hareket ve Sükûn bana evrenin külli ilkeleri gibi görünse de, tikel cisimlerin ilkelerinin nasıl olup da gayet elverişli biçimde ikiye indirgenebileceğini düşündüğümü de size açıklamam gerekir; yani Madde ve (diğer ikisini ve bunların etkilerini kapsayan) arazların bileşkesi veya toplamı; ki bu arazlar, ait oldukları cismin şu veya bu Özel Adı almasını sağlamak ve onu diğerlerinden ayırt edip Belirli bir Şey Türüne dahil etmek için gerekli olan hareket veya sükûn (zira bazı cisimlerde her ikisi birden bulunmaz), büyüklük, biçim, doku ve küçük parçaların bunlardan doğan nitelikleridir (nasıl ki sarılık, sabitlik, belirli bir derecede ağırlık ve süneklik, kendilerinde birleştikleri madde parçasının kusursuz metaller arasında sayılmasını ve Altın adını almasını sağlıyorsa). Arazların bu toplamına veya bileşkesine, dilerseniz Yapı veya Doku diyebilirsiniz. Gerçi bu ad, özellikle bazı kurucu parçaların akışkan olması durumunda bunların hareketini tam olarak karşılamaz, yahut en açıklayıcı görünecek başka hangi adlandırma varsa onu kullanabilirsiniz. Ya da yaygın terimi koruyarak buna adlandırdığı şeyin Formu demek isterseniz, buna da pek karşı çıkmam; yeter ki bu sözcük, pek çok anlayışlı insanın kendileri için büsbütün anlaşılmaz olduğunu açıkça ifade ettiği Skolastik bir Cevheri Form olarak değil, yalnızca benim ifade ettiğim anlama gelecek şekilde yorumlansın.
Fakat, der Karneades, eğer sizinle konuşanın bir Şüpheci olduğunu ve şu anki vazifemin iddialarda bulunmaktan ziyade şüpheler uyandırmak olduğunu hatırlarsanız, umarım öne sürdüğüm şeylere şeylerin ilkelerine dair şimdiki kanaatlerimin kesin bir beyanı olarak değil de, daha ziyade bunlara ilişkin eski tahminlerimin bir anlatısı gözüyle bakarsınız; bilhassa, onları belki de çok daha az yadırgatıcı gösterebileceğim o gerekçeler ve açıklamalar olmaksızın öne sürüldükleri hâlleriyle değerlendirdiğinizde fazlasıyla aleyhlerine bir izlenim bırakmaları kaçınılmaz olsa da, bu kavramları aydınlatmak ve desteklemek için ileri sürülebilecek şeyleri size sunmaya vaktim yetersizdir; bunları şu anda size anmamdaki amaç, kısmen size yaptığım konuşmanın çeşitli pasajlarına biraz ışık ve teyit sağlamak; kısmen (şüphelendiğiniz gibi) Epikuros'un bütün ilkelerini benimsemediğimi, bazı temel hususlarda ondan ayrıldığım gibi, diğer hususlarda da Aristoteles ve Kimyacılardan ayrıldığımı göstermek; ve kısmen de, hatta daha ziyade, şu hususta Helmont'tan da hangi gerekçelerle ayrıldığımı size sezdirmektir: O, neredeyse her şeyi, hatta hastalıkların kendilerini bile belirli Tohumlarına bağlarken; ben, tohum ilkelerinin etkileri olarak kabul ettiğim Bitki ve Hayvan Bedenlerinin (ve belki de bazı Metal ve Minerallerin) o kendine has yapılarının yanı sıra, doğada belirgin ve Kendine Has adlara sahip olan ve bunları hak eden, fakat yine de yapıldıkları maddenin, belirli tohumlar olmaksızın ısı, soğuk, yapay karışımlar ve bileşimler ile bazen doğanın kendiliğinden devreye soktuğu ve çoğu zaman da insanın gücü ve becerisiyle maddeyi niyetlerine göre biçimlendirmek için kullandığı çeşitli diğer nedenlerle meydana gelebilen bu tür dokulanmalarından ibaret olan daha pek çok cisim bulunduğu kanaatindeyim. Bu durum hem Doğanın hem de Sanatın ürünlerinde örneklenebilir; birinci türden sayısız örnek verebilirim; fakat yeni bileşenler eklemeksizin Dokulardaki en ufak bir değişimin bir madde parçasına nasıl çeşitli adlar kazandırabileceğini ve onun Farklı Şeyler olarak görülmesini sağlayabileceğini göstermek için;
Bulutların, yağmurun, dolunun, karın, köpüğün ve buzun, yalnızca birbirlerine göre büyüklükleri ve mesafeleri ile hareket ve sükûn halleri bakımından parçaları başkalaşmış sudan ibaret olabileceğini benimle birlikte gözlemlemeye davet edeceğim sizi. Ve yapay ürünler arasında da (tartar kristallerini geçecek olursak) camın, yıldızlı demir regülüsünün [Düzeltme: Regulus Martis Stellatus] ve bilhassa, her ne kadar o lezzetsiz metalden ve sirkenin ekşi tuzundan yapılsa da içinde alelade şekerin tatlılığını aşan bir tatlılık ve iki bileşeninin hiçbirinde bulunmayan, dolayısıyla dokusu hasebiyle birleşiğin kendisine ait olduğu kabul edilmesi gereken türlü başka nitelikler barındıran kurşun şekerinin farkına varabiliriz.
Bu mülahaza öne sürüldükten sonra, ateşin bir madde parçasındaki eski dokuları yok edebildiği gibi yeni dokular da meydana getirebileceğine sizi ikna etmek, ümit ederim ki daha kolay olacaktır.
Dolayısıyla, vaktiyle *Tria prima* öğretisine karşı kullanılan savları, yani ateşin bitkisel ve hayvansal cisimleri ayrıştırır göründüğü Tuz, Kükürt ve Cıvanın basit ve kurucu cevherler olmayıp yine de bileşik maddeler olduğunu; ve (kabak deneyinde görüldüğü üzere) *Tria prima*nın sudan meydana gelebileceğini unutmadığınızı umarak; evet, aynı maksatla daha önce sunduğum bunları ve diğer hususları hatırladığınızı umarak, şimdi yalnızca şunu ekleyeceğim, eğer *Helmont*'un bazı anlatımlarının [Düzeltme: Anlatımlarının] doğruluğundan şüphe etmiyorsak, kimyager birleşiği ilk ayrıştırmaya giriştiğinde, bu heterojen unsurlardan herhangi birinin (bir bitki yahut hayvan teşekkül edeceği vakit bir araya gelecek şekilde önceden var olmasını bir kenara bırakıyorum) elde edildikleri birleşiğin içinde dahi bulunup bulunmadığından pekala şüphe edebiliriz; zira bu tür birleşenlerin alev almaz ruhu üzerinde durmasak bile, çünkü bunun yalnızca balgam ile tuzun bir karışımı olduğu iddia edilebilir, ona göre bitkilerin veya hayvanların yağı yahut kükürdü, kül suyu tuzları yardımıyla sabuna dönüştürülebilir; nitekim bu sabun da tebeşirin *Caput Mortuum*undan yapılan mükerrer damıtmalar yardımıyla lezzetsiz suya dönüştürülür. Karışık cisimlerden ayrılabilir gibi görünen tuzlu cevhere gelince; yine aynı *Helmont*'un denemeleri[33] bize bunun, maddenin parçacıklarını naklederek ve başka türlü başkalaştırarak onu tuzlu bir tabiata kavuşturan ateşin bir ürünü olabileceğini düşündürmektedir.
[Not: Dipnot 33: *Omne autem Alcali addita pinguedine in aqueum liquorem, qui tandem mera & simplex aqua fit, reducitur, (ut videre est in Sapone, Lazurio lapide, &c.) quoties per adjuncta fixa semen Pinguedinis deponit.* Helmont.]
Zira (diyor yazarım, vaktiyle başka bir maksatla zikredilen yerde) bütün taşları, kendisinden hasıl oldukları taşla eşit ağırlıkta ve içinde en ufak bir Kükürt yahut Cıva bulunmayan safi bir Tuza dönüştürmenin bir yolunu bilirim; yazarımın bu iddiası, şayet bu hususta söyleyebileceğim her şeyi size bildirmeye cüret edebilseydim, belki de size daha az inanılmaz görünürdü. Ve sırası gelmişken buradan şu neticeyi de çıkarabilirsiniz, kimyagerlerin bileşik cisimlerden ateş marifetiyle elde etmeye alışkın oldukları ve onların deyimiyle Kükürt ve Cıva, pek çok durumda muhtemelen ateşin ürünleri olabilir; zira aynı cisimler *Helmont*'un kullandığı vasıtalarla işlenseydi ne Kükürt ne de Cıva verirlerdi; ve ateşin bize Kükürtlü ve Cıvalı cisimler suretinde sunacağı o kısımları, *Helmont*'un yöntemiyle bize Tuz suretinde takdim edilmiş olurdu.
Fakat (diyor *Eleutherius*), siz *Tria prima* aleyhine gayet makul savlar ileri sürmüş olsanız da, Toprak ile Suyun, madeni birleşenlerin olmasa bile tüm hayvani ve bitkisel cisimlerin kurucu bileşenleri olduğunu kabul etmekten nasıl kaçınabileceğinizi göremiyorum; zira bunlardan her ne türden olursa olsun biri damıtmaya tabi tutulduğunda, ondan düzenli ve devamlı surette bir balgam yahut sulu bir kısım ile bir *Caput Mortuum* veya Toprak ayrılır.
Karışık cisimlerin unsurları olmaktan Su ve Toprağı (ve bilhassa ilkini) çıkarmanın, *Tria Prima*yı çıkarmak kadar kolay olmadığını seve seve kabul ederim (diye cevap veriyor *Carneades*); fakat her güç olan şey imkansız demek değildir.
O halde su konusunda kanaatim şudur ki, insanlara herhangi bir görünür maddeye bu adı verdiren başlıca nitelikler, onun akışkan ya da sıvı olması, ayrıca tatsız ve kokusuz olmasıdır. Bu niteliklerin tadına gelince, kimyacıların balgam [flegma] adını verdikleri ve ayrıştırdıkları maddeler arasında, hem tattan hem de kokudan büsbütün yoksun tek bir tanesini bile gördüğünüzü sanmıyorum. Bütün cismin sıvı olmasından ötürü, bu kütlenin yalnızca, ayrışma anında diğer bileşenlerden kendine katarak muhafaza ettiği aynı somut cismin tuzlu ya da kükürtlü bazı kısımlarıyla hafifçe aşılanmış temel sudan ibaret olduğunun makul biçimde varsayılabileceği itirazında bulunursanız, buna cevabım şudur, Şayet kimyacılar akışkanlığın ve tözsel katılığın doğasını anlamış olsalardı ve daha önce belirttiğim gibi, bir cismin akışkan olması için parçalarının yeterince küçük bölünmüş olmasından ve bu parçaların birbirlerinin yüzeyleri boyunca bir o yana bir bu yana kayacak biçimde kendi aralarında böylesi bir harekete geçirilmesinden başka hiçbir şeyin gerekmediğini bilselerdi, bu itiraz kulağa hoş geldiği kadar güçlü görünmezdi. Öyle ki, bir somut cisim ne denli kuru olursa olsun ve içinde hiçbir su ya da başka bir sıvı bulunmasa dahi, ateş ya da diğer etkenler vasıtasıyla parçalarının öylesi bir ufalanması sağlanabilir ki, bunların büyük bir kısmı sıvıya dönüşebilir. Bu hakikate, tuzların doğasını açıklamak üzere burada hazır bulunan dostumuzun en yararlı deneylerinden biri olarak başvurduğu bir örneği zikredeceğim. Deniz tuzunu alır, onu sulu kısımlarından arındırmak için ateşte eritir ve ardından yanmış kil ya da arzu ettiğiniz kadar kuru başka bir ölü baş [caput mortuum] ile şiddetli bir ateşte damıtırsanız, kimyacıların da bunu öğreterek ikrar ettikleri üzere, tuzun büyük bir kısmını sıvı halinde öteye aktarırsınız. Bu sıvının büyük bir kısmının, ateşin tesiriyle böylesine küçük ve belki de akışkan bir cismin biçimini alabilecek denli elverişli şekillenmiş cisimcikler haline getirilmiş gerçek deniz tuzu olduğunu bazı dirayetli kimselere ispatlamak maksadıyla dostumuz, benim de huzurumda, böylesi ruhani tuzlara münasip miktarda idrar ruhu (ya da tuzu ve balgamı) döktü, böylece fazlalık nemi buharlaştırarak, hem tat ve koku bakımından hem de kolayca süblimleşebilmesi açısından, bildiğiniz üzere kaba ve damıtılmamış deniz tuzunun birbirine pek yakın akraba olan idrar ve is tuzlarıyla birleşmesinden meydana gelen adi nişadır taşına benzer bir somut cismi çabucak elde etti. Dahası, deniz tuzunun cisimcikleri ile idrarın tuzlu cisimciklerinin bu somut cisim içinde kendi muhtelif tabiatlarını koruduklarını göstermek için, bunu münasip miktarda tartar tuzuyla karıştırdı ve damıtmaya tabi tutarak çok geçmeden idrar ruhunu kendi başına sıvı halde yeniden elde etti, deniz tuzu ise tartar tuzuyla birlikte geride kaldı. Dolayısıyla, kuru cisimlerin ateş vasıtasıyla, unsurların hiçbir şekilde ayrışmasına mahal kalmaksızın, yalnızca maddenin parçalarını yeni bir duruma sokan bir tür dağılma ve ufalanma sayesinde sıvılara dönüştürülmesi pekala mümkündür. Şayet karışık cisimlerin balgamının su sayılması gerektiği, zira böylesine zayıf bir tadın ancak çok az miktarda bir tuzun katılmasıyla hasıl olabileceği itirazı sürdürülürse, buna şöyle karşılık verilebilir, Görünüşe göre adi tuz ve başka çeşitli cisimler, ne denli kuru ve ne denli kapalı kaplarda damıtılırlarsa damıtılsınlar, her biri bol miktarda sıvı verecektir. Bu sıvının içinde (geçenlerde belirttiğim gibi) her ne kadar tuzlu cisimcikler bolca bulunsa da, ayrıca büyük oranda balgam da mevcuttur, nitekim tuzlu cisimcikleri münasip herhangi bir cisimle pıhtılaştırarak bu durum kolayca anlaşılabilir. Tıpkı geçenlerde size anlattığım gibi, dostumuz tuz ruhunun bir kısmını idrar ruhuyla pıhtılaştırmıştı, ben de pek çok kez vitriyol yağının kendisinden (her ne kadar çok ağır bir sıvı olsa ve tuzlu bir cisimden çıkarılsa da) onu tam kıvamında cıva ile kaynatarak ve ardından yeni pıhtılaşmış tuzu berrak suyla çökeltiden yıkayarak bir tuz ayrıştırmıştım. Şimdi, bu tür cisimlerin damıtılmasıyla bize sağlanan bu bol miktardaki sulu maddeyi, ateşin bir somut cismin maddesi üzerindeki muhtelif işlemleri esnasında, o maddenin muhtelif parçacıklarının kimyacıların balgam ya da su demeye alıştıkları böylesi bir sıvıyı meydana getirmek için gereken şekil ve büyüklüğe indirgendiğinden başka neye daha makul biçimde yorabiliriz? Bu değişimin nasıl gerçekleşebileceğini tahmin ettiğimi size anlatmam ne gereklidir, ne de şu an için uygun olandan çok daha uzun bir söz söylemeden bunu yapmam mümkündür. Fakat cıvanın suya dönüşmesi hususunda daha önce size anlattıklarımı benimle birlikte yeniden düşünmenizi isterim, Zira o suyun tadı, kimyacıların balgama nispet ettiği çeşitli sıvılardan bir nebze dahi olsa fazla değil, pek zayıftır. Bu deneyden de açıkça anlaşılmaktadır ki, madeni bir cisim dahi, dolayısıyla sadece bitkisel ya da hayvansal olanlar haydi haydi, ateşin basit bir işlemiyle büyük oranda suya dönüştürülebilir. Münakaşa ettiğim kimseler altından, gümüşten ya da diğer muhtelif somut cisimlerden henüz suya benzer herhangi bir şey ayrıştırmayı başaramadıklarına göre, suyun kendisinin karışık cisimlerin evrensel ve önceden var olan bir bileşeni olmadığı sonucuna onlara karşı varabilmeme izin verileceğini umuyorum.
Fakat Helmont'un Alkahest'in harikulade etkilerine dair anlattıklarının doğruluğunu benimle birlikte kabul ederek, bu hususta onun otoritesiyle beni sıkıştırma ve onun karışım sayılan bütün cisimleri tatsız ve katıksız suya dönüştürebildiğini ileri sürme hakkını kendilerinde gören kimyacılara gelince; onlara şunu belirtmeliyim ki, her ne kadar onun iddiaları bayağı kimyacılara karşı güçlü bir netice verse de (bu yüzden onları bu kimyacılara karşı kullanmaktan çekinmedim), zira şeylerin genel olarak kabul gören ilkelerinin veya bileşenlerinin kalıcı ve yok edilemez olmadığını, hepsinden farklı olan tatsız bir balgama daha da indirgenebileceklerini kanıtlar; yine de bu sıvıyı incelememize izin verilene dek, onun katıksız sudan başka bir şey olup olmadığından şüphe etmenin akıl dışı olmadığını düşünüyorum. Çünkü Helmont'un onu böyle nitelemesi için, tatsız olmasından başka bir gerekçe gösterdiğini görmüyorum. Oysa tat, dilimizle, damağımızla ve diğer tat alma organlarımızla ilgili olan, maddenin bir arazı ya da halidir; bir cismin küçük parçalarının, gerek aşırı küçüklükleri, gerek incelikleri, gerekse biçimleri nedeniyle tat alma organlarının sinirlerine ya da zarımsı kısımlarına nüfuz edemeyecek ve algılanabilir bir tesir bırakamayacak boyutta ve şekilde olması gayet mümkündür; yine de katıksız suyun yapabileceğinden farklı olarak çeşitli diğer cisimler üzerinde başka türlü etki göstermeye ve dolayısıyla kendisinin unsuri olmaktan hayli uzak bir tabiata sahip olduğunu açığa vurmaya elverişli olabilir. Kırmızıya ya da başka bir renge boyanmış ipekte, birbirine bitişik birçok iplik bir çile oluştururken ipeğin rengi gayet belirgindir; fakat bunlardan sadece çok azına bakılacak olursa, renk eskisinden çok daha soluk görünecektir. Ancak tek bir iplik çekip çıkarırsanız, neredeyse hiçbir rengi kolayca ayırt edemezsiniz; böylesine latif bir nesne, görme siniri üzerinde fark edilecek kadar büyük bir tesir bırakacak kuvvete sahip değildir. En iyi cins zeytinyağının da neredeyse tatsız olduğu gözlemlenmiştir; yine de yağın tabiat bakımından sudan ne kadar son derece uzak olduğunu size söylememe gerek yoktur. Lullius'un ve bir görgü tanığının rivayetine dayanarak cıvanın dönüştürülebileceğini söylediğim o sıvı, eğer varsa bile bazen pek zayıf bir tada sahiptir; yine de bazı madeni cisimler üzerindeki işlemleri dahi pek nevidir. Cıvanın kendisi de, onu meydana getiren cisimcikler cisimlerin en sıkısı ve en kesifi olan altının gözeneklerine girebilecek kadar küçük olsa da, bilirsiniz ki büsbütün tatsızdır. Bizim Helmont da bize birkaç kez, içinde bir miktar cıvanın bir süre bekletildiği duru suyun, cıvadan belirgin bir tat veya hissedilir başka bir nitelik edinmese bile, insan bedenindeki kurtları yok etme gücüne sahip olduğunu söyler; bunu da çok över, ama haksız yere değil. Ve hatırlıyorum ki, çeşitli saraylarda güzelliğiyle nam salmış ulu bir hanımefendi, bu tatsız sıvının yüz için şimdiye kadar rastladığı en zararsız ve en iyi losyon olduğunu bana itiraf etmişti.
Ve şimdi, buraya kadar incelediğim bu tür sular veya sıvılar hakkındaki sözlerimi şu iki mülahaza ile bitirmeme izin verin. Bunlardan ilki şudur ki, şarap, bira, elma şarabı veya keskin tatlı diğer içkilerden başka bir şey içmemeye alışkın olmamız sebebiyle, tatsız balgam sayılagelen bu sıvıların birçoğunda, bizim tarafımızdan dikkat edilmeyen (ve belki de algılanamayan) gayet kendine has ve belirgin tatlar bulunabilir. Zira doğabilimcilerin maymunlar hakkında ileri sürdükleri (ve muhtemelen diğer çeşitli hayvanlar için de doğru olabilecek) insanlarınkinden daha hassas bir damağa sahip oldukları iddiasını bir yana bırakırsak; insanların kendi arasında bile, sudan başka bir şey içmemeye alışkın olanlar (kendi üzerimde denediğim gibi), su içmeye alışkın olmayan birinin hepsini aynı şekilde tatsız sanacağı çeşitli sulardaki büyük tat farkını pek belirgin bir biçimde ayırt edebilirler. İki mülahazamın ilki budur; diğeri ise şudur ki, bir cismin ateş tarafından dağıtıldığı cisimciklerin, yine aynı ateşin etkisiyle biçimlerinin değişmesi ya da birbirleriyle birleşerek dil üzerinde hissedilir tesirler bırakmaya elverişli olmayacak boyut ve şekilde küçük kütleler haline gelmesi imkansız değildir. Bu tür değişikliklerin imkansız olduğunu düşünmemeniz için, lütfen benimle birlikte şunu göz önünde bulundurun, sirkenin en keskin ruhu çözebileceği kadar mercanı çözdükten sonra, onunla birlikte, tuz gibi suda çözünür olmasına rağmen sirkenin daha önceki haline kıyasla kıyaslanamayacak kadar az tat veren bir maddeye pıhtılaşmakla kalmaz; fakat (daha da dikkate değer olanı) adi süblimenin hazırlanmasında cıva ile birlikte yukarı taşınan asit tuzları o kadar keskindir ki, suyla nemlendirildiğinde madenlerin bir kısmını bile aşındırır; yine de bu aşındırıcı süblime, tam oranda tatsız cıva ile iki ya da üç kez yeniden süblimleştirildiğinde, kimyacıların cıva cisimcikleriyle birleşmeleri sayesinde aşındırıcı tuzların keskinliği öyle giderildiği için tatlı olduğundan değil, hazırlanan karışımın tamamı tatsız kabul edildiğinden *mercurius dulcis* dedikleri o yapay bileşimi (bildiğiniz üzere) meydana getirir.
Ve böylece (diye devam eder Karneades), Karışık Cisimlerin değişmez bir bileşeni olarak Unsuri suyu kabul etmeyi reddetmemin bazı sebeplerini size sunduktan sonra, Toprağı da neden reddettiğimi açıklamak benim için kolay olacaktır.
Zira ilk olarak, kimyacıların Toprak adı altında andığı birçok maddenin, tıpkı onun gibi kuru, ağır ve sabit olmalarından ötürü bu adı aldıkları, oysa unsuri bir tabiyattan pek uzak oldukları haklı olarak düşünülebilir. Şeylerin ölü toprağı dedikleri şey hakkında ve bilhassa vitriyolün Caput Mortuum’undan elde edilecek bakıra değinerek vaktiyle size söylediklerimi aklınıza getirirseniz ve ayrıca Johannes Agricola’nın kükürdün Terra Damnata’sı üzerinde yaptığı rastlantısal ama kayda değer bir deneyi de buna eklememe izin verirseniz, bunun ihtimal dışı olmadığını göreceksiniz. Yazarımız (Popius [Not: Poppius] hakkındaki notlarında) bize, 1621 yılında bir kükürt yağı yaptığını, geriye kalan tortuyu (faeces) ılımlı bir ateşte on dört gün boyunca alev fırınında tuttuğunu; ardından bunları çamurla iyice sıvanmış bir kap içinde bir rüzgâr fırınına koyup, başka bir şey elde edebilmek amacıyla tortuyu tam bir beyazlığa kadar kalsine etmek niyetiyle altı saat boyunca kuvvetli bir ateş verdiğini anlatır. Fakat kabı kırdığında, üst kısımda pek az bir tortu bulmuş ve bunların da beyaz değil gri olduğunu görmüştür; lakin dipte, önce hayret ettiği ve ne olduğunu anlayamadığı güzel, kırmızı bir regulus bulunmaktaydı; oysa kabın içine kükürdün tortusundan başka en ufak bir şeyin girmediğinden ve kükürdün kendisinin de yalnızca keten tohumu yağında çözündürülmüş olduğundan gayet emindi. Bu regulus’un neredeyse kurşun kadar ağır ve dövülebilir olduğunu görmüş; bir kuyumcuya ondan tel çektirerek bunun en âlâ bakırdan olduğunu ve renginin öylesine yerinde olduğunu anlamıştı ki, Praglı bir Yahudi ona bunun için büyük bir fiyat teklif etmişti. Yazar, bir librelik külden veya tortudan bu metalden 12 loth (yani altı ons) elde ettiğini söyler. Kükürdün Caput Mortuum’unun bir terra damnata’dan başka bir şey olduğunun anlaşılmasından önce ateşte bunca uzun süre tutulmuş olması, şeylerin yalnızca topraksı tortuları sayılıp, onları veren cismin damıtılması yahut kalsinasyonu biter bitmez bir kenara atılagelen daha başka birçok cisim kalıntısının da bulunabileceğini ve bunların ateşle uzun ve maharetli bir şekilde incelenmeleri halinde unsuri topraktan farklı olduklarının ortaya çıkacağını haklı olarak düşündürebilir. Sıradan kimyacıların şeyleri işe yaramaz tortu ilan etmedeki haksız cüretkarlıklarını, bakır pasının Caput Mortuum’unu ne kadar sık bir kenara attıklarını gözlemleyerek fark etmişimdir; oysa bu kalıntı böylesi bir adı hak etmekten öylesine uzaktır ki, yalnızca kuvvetli ateşler ve uygun katkılarla birkaç saat içinde bakıra indirgenmekle kalmaz, bazen eğlence olsun diye yaptığım belirli bir ergitici tozla, iki üç dakika içinde ondan bu metali elde etmişimdir. Buna şunu da ekleyebilirim ki, denemek amacıyla Venedik talkını bir cam fırınınınkinden aşağı kalmayan bir ısıda tuttuğumda, maruz kaldığı ateşin tüm şiddetine rağmen geride kalan cismin, kırılganlaşıp rengi değişmiş olsa da, önceki hacminden pek bir şey kaybetmediğini ve saf topraktan ziyade hâlâ talk ile daha yakın bir akrabalık taşıdığını gördüm. Ayrıca cevherleri denemedeki maharetiyle tanınan dürüst bir madencinin, beni kırmayacağını düşündüğü bir doğa meraklısından (virtuoso) kendisine belirli bir Amerika maden toprağı temin etmemi bir gün rica ettiğini de hatırlarım; toprağa neden bu kadar düşkün göründüğünü sorduğumda bana itiraf etti ki, o beyefendi bu toprağı resmi ayar memurlarına götürmüş, onlar da hiçbir yolla onu ergitmeyi yahut uçurmayı başaramayınca, kendisi (anlatan kişi) ondan biraz temin etmiş ve özel bir ergitici ile deneyerek neredeyse üçte biri kadar saf altın ayrıştırmıştı; şeylerin işe yaramaz toprak olduğuna aceleyle hükmetmekle işte böylesine büyük hatalar yapılabilir.
Bundan başka, cisimlerin ateş vasıtasıyla çözünmesinde, dağılan parçalardan bazılarının ısının yol açtığı çeşitli karşılaşmalar neticesinde, ateşin alıp götüremeyeceği kadar ağır korpüsküller teşkil edecek biçimde birbirine sımsıkı yapışabileceği ve bu korpüsküllerin toplamına kül veya toprak denilegeldiği; buna mukabil başka etkenlerin ise bileşiği öyle farklı bir tarzda ufak parçalara ayırabileceği ve neticede hiçbir Caput mortuum yahut kuru ve ağır bir cisim meydana getirmeyebileceği varsayılabilir. Nitekim Helmont’un yukarıda bize bildirdiği üzere, kendisi o büyük çözücüsüyle bir kömürü, hiçbir kuru ya da sabit kalıntı kalmaksızın, kömürle aynı ağırlıkta iki sıvı ve uçucu cisme bölmüştü.
Ve doğrusu, cisimleri farklı niteliklere sahip madde parçalarına ayıran tüm etkenlerin, cisimler üzerinde aynı şekilde işlemesinin ve onları, hem tabiat hem de sayı bakımından, ateşin dağıttığı kısımların tıpkısının aynısı kısımlara bölmesinin neden zorunlu olduğunu anlamıyorum. Zira daha önce de belirttiğim üzere, cisimlerin küçük parçalarının hacmi ve şekli, kolayca harekete geçirilmeye elverişli olup olmamalarıyla birlikte, bu parçacıkların oluşturduğu sıvıları ya da diğer maddeleri, kimyasal ilkelerden bazıları kadar birbirinden farklı kılabilir. Öyleyse bu durumda, mekanik aletlerle cisimlerin daha kaba biçimde bölünmesinde alışılagelmiş olana benzer bir şey neden gerçekleşmesin? Nitekim bazı aletlerin, sözgelimi odunu çeşitli şekil, büyüklük ve başka niteliklerdeki parçalara ayırdığını görürüz; baltalar ve kamalar onu daha kaba parçalara böler; kıymıklar gibi daha uzun ve ince olanlar, yongalar gibi daha kalın ve düzensiz olanlar vardır, fakat hepsi de hatırı sayılır büyüklüktedir; buna karşılık eğeler ve testereler onu toza dönüştürür ki bu toz da diğerleri gibi parçaların daha katı türündendir; oysa rendelerin yaptığı gibi başkaları onu uzun ve geniş, fakat ince ve esnek parçalara ayırır. Bu tür parçaların kendisinde dahi, odun üzerinde çalışmak için kullanılan aletlerin farklılığına göre bir çeşitlilik bulunur; rendenin çıkardığı talaşlar, burguların çıkardığı yongalardan ya da ince ve esnek tahta parçalarından bazı bakımlardan farklıdır ve bunlar da diğer aletlerle elde edilebilenlerden başkadır. Bu amaca uygulanabilecek bazı kimyasal örnekleri size başka bir yerde vermiştim. Buna şunu da ekleyebilirim, iyice eritilip birbirine karıştırılmış bir kükürt ve tartar tuzu karışımında, üzerinde sindirilen saf şarap ruhunun etkisi, kükürtlü kısımları çözüp alkalize kısımları geride bırakarak onları ayırmak iken, şarabın (muhtemelen bol balgamı yüzünden) aynı karışım üzerindeki etkisi, onu hem alkalize hem de kükürtlü kısımların birleşmesinden oluşan parçacıklara bölmektir. Bunun yalnızca yapay bir somut bileşim olduğu itirazı getirilirse, cevabım şudur, bu örnek kanıtlamasa bile öne sürdüğüm şeyi açıklamaya yarayabilir; nitekim doğanın kendisi de yerin bağrında, vitriyolde, zencefrede ve hatta kükürdün kendisinde gördüğümüz gibi katmerli bileşik cisimler yapar. Taze sütün ateş tarafından beş farklı maddeye bölündüğünü ısrarla vurgulamayacağım; oysa peynir mayası ve asitli sıvılar onu pıhtılaşmış bir maddeye ve duru bir peynir altı suyuna böler, diğer taraftan yayıkta dövmek ise onu tereyağına ve yayıkaltı sütüne ayırır ki bunların her biri daha sonra ilk maddelerden farklı başka maddelere dönüştürülebilir. Dediğim gibi, bunu ya da bu nitelikteki diğer örnekleri öne sürmeyeceğim, çünkü ateşin yardımı olmaksızın ayrıştırılan bu somut bileşiklerin, ateş vasıtasıyla daha da ileri gidilerek cevheri ilkelere bölünebileceği yönündeki olası itiraza birkaç kelimeyle cevap veremem. Bunun yerine şunu dile getireceğim, aynı şarap ruhu kâfurun parçalarını birbirinden ayırıp [Transcriber's Note: dissociate] kendisiyle tek bir sıvı haline getirirken, kezzap da onları birbirinden ayıracak ve harekete geçirecektir; fakat onları bir arada tutacak ve yine de dokularını bir yağ biçimine dönüştürecektir. Ayrıca, fevkalade bir kimyacının tuzlu olduğunu bile kabul etmeyeceği bileşik olmayan bir sıvı biliyorum ki bu sıvı (denediğim kadarıyla), bizzat mercandan (çeşitli basiretli yazarlar bu somut bileşiğin ne kadar sabit olduğunu iddia etseler de), güherçile veya diğer tuzların araya girmesi olmaksızın yalnızca asil bir tentür elde etmekle kalmaz, damıtma sırasında bu tentürü de beraberinde taşır. Şayet bazı sebepler bana mani olmasaydı, ateşte pek sabit olan minerallerin parçalarını daha da tuhaf bir şekilde ayrıştıran, kendi yaptığım bir çözücüden bahsedebilirdim. Öyle ki, bütün katı cisimler olmasa bile şu veya bu somut bileşiğin, hiçbiri güçlü bir ateşte geride kalacak kadar sabit olmayacak, damıtılamaz durumda bulunmayacak ve dolayısıyla toprak olarak görülmeyecek biçimde, birbirine sıkıca yapışmaya elverişsiz ve son derece ufak parçalara ayrıştırılmasını sağlayacak bir etkenin yahut işlem yolunun bulunabileceği inanılmaz görünmemektedir. Fakat Helmont'a dönecek olursak, aynı yazar bir yerlerde bana, toprağın hasımlarımın iddia ettiği gibi bir element olmadığına dair bir başka argüman sunar. Zira kendisi bir yerlerde, karışık cisimlerin bütün topraksı kısımlarını lezzetsiz suya dönüştürebileceğini öne sürer; buradan hareketle, Philoponus'un geçenlerde Themistius'a karşı kendi kimyacılarını savunurken doğrudan Aristoteles'ten aktardığını hatırlayacağınız o element kavramına dayanarak dahi toprağın onların elementlerinden biri olmadığı sonucuna varabiliriz. Bu vesileyle şunu düşünebiliriz, ateşin gevşek kısımlarını sürüp çıkardığı bir cisim, hem tatsızlık hem de sabitlik niteliklerine sahip olması sebebiyle genellikle toprak olarak görülmeye alışıldığından (zira tartar tuzu sabit olmasına rağmen kuvvetli bir tada sahip olduğu için kimyacılar arasında toprak sayılmaz), şayet bir cismin *caput mortuum*'unu [ölü başını] bu iki nitelikten birinden mahrum bırakmak ya da daha önce her ikisine de sahip olmayan bir madde parçasına her ikisini birden kazandırmak doğal etkenlerin gücü dahilindeyse, kimyacılar çözünmüş bir somut bileşiğin hangi kısmının toprak olduğunu kolayca tanımlayamayacak ve o toprağın birincil, basit ve yok edilemez bir cisim olduğunu kanıtlayamayacaklardır. Şimdi, alelade kimyacıların daha hünerli olanlarının bizzat kendilerinin, tekrarlanan kohobasyonlar ve diğer uygun işlemlerle, bir somut bileşiğin damıtılmış kısımlarının imbik başlığından kendi *caput mortuum*'unu bir sıvı biçiminde geçirmesini sağlayabildiklerini iddia ettikleri bazı durumlar vardır; bu halde hem akışkan hem de uçucu olduğundan, toprak sayılmayacağına kolayca inanırsınız. Ve doğrusu, bazı somut bileşikleri idare etmenin hünerli ama alelade olmayan bir yoluyla, bu türde belki de kolayca düşünebileceğinizden çok daha fazlası başarılabilir. Diğer taraftan, Helmont'un çeşitli yerlerde bahsettiği şeyi sanat yoluyla yapmış olması halinde, ya toprağın meydana getirilebileceği ya da en azından daha önce neredeyse tamamen toprak gibi görünmeyen cisimlerin toprak sayılacak derecede değiştirilebileceği pek mümkün görünmektedir; bilhassa bir kez çözünen kükürdün tamamının topraksı bir toza sabitlendiği ve güherçilenin bütün cisminin toprağa dönüştürülebildiği yolları bildiğini söylediği yerde, ki bu sonuncusunun bir başka yerde sadece belirli bir kükürtlü ateşin kokusuyla yapıldığını söyler. Bir başka yerde de bunu yapmanın bir yolundan bahseder ki bunu denemek için hazırladığım malzemeler bir hizmetçinin hatası yüzünden ne yazık ki çöpe atıldığından, size bunun bir izahatını veremiyorum.
[Dipnot 34: Novi item modos quibus totum Salpetiae [Errata: sal-petrae] in terram convertitur, totumque Sulphur semel dissolutum fixetur in Pulvearem terreum. Helmont in Compl. atque Mist. Elementor. Sect. 24.]
Ve bu son kanıtlar, sudan ürettiğim nane hakkında sık sık bahsetme fırsatı bulduğum deneyle pekiştirilebilir. Kısmen de şeylerin sudan meydana gelişi üzerine sizinle konuştuğum sırada değinmeyi unuttuğum, Rondeletius'un yalnızca suyla beslenen hayvanların büyümesine ilişkin gözlemiyle de desteklenebilir. Bu gayretli yazar, balıklar üzerine olan öğretici kitabında,[35] eşinin bir balığı başka hiçbir yiyecek vermeksizin üç yıl boyunca bir su kavanozunda tuttuğunu; balığın bu süre zarfında durmaksızın büyüyerek sonunda içine konulduğu delikten çıkamaz hale geldiğini ve nihayetinde oldukça geniş hacimli olmasına rağmen bizzat kavanozun kendisine bile sığmayacak kadar irileştiğini doğrular. Ve bu balık damıtılsaydı, diğer hayvanlarla benzer farklı maddeleri vereceğinden şüphe etmek için haklı bir neden bulunmadığından; ve her halükarda, sudan elde ettiğim nane damıtıldığında bana bol miktarda kömür sağladığından, buradan Toprağın kendisinin sudan meydana gelebileceğini ya da arzu ederseniz suyun Toprağa dönüşebileceğini çıkarabileceğimi düşünüyorum. Sonuç olarak, Toprağın ateş yoluyla elde edilebildiği bitkisel ve hayvansal cisimlerin içinde fiilen var olan bir bileşen olduğu kanıtlansa bile, buradan Toprağın önceden var olan bir Element olarak, ayrılmış gibi göründüğü bu cisimleri oluşturmak üzere diğer ilkelerle bir araya geldiği zorunlu olarak çıkmaz.
[Dipnot 35: Lib. 1. cap. 2.]
Bütün bunlar söylendikten sonra, dedi Eleutherius, yine de kayda değer bulmaktan kendimi alamadığım bir itirazım var, zira Carneades'in kendisi de bunu böyle ileri sürmüştü; çünkü, diye devam etti gülümseyerek, kendi savlarınıza da hasımlarınızınkiler kadar talihli bir biçimde yanıt verip veremeyeceğinizi sınama cüretini göstermeliyim. Demek istediğim, diye sürdürdü, hasımlarınıza, simyacıların ateşleri ve aşındırıcı sularıyla onu yok etmek için yapabilecekleri her şeye rağmen, altının pek çok farklı karışımın bir bileşeni olabileceğini ve yine de doğasını koruyabileceğini belirterek Elementer Cisimlerin var olabileceğini kanıtlayacak bir örnek sunduğunuzu kesinlikle hatırlayacağınız o kabulünüzdür.
O sırada size, bu örneği her şeyden önce Doğanın elementleri nasıl var etmiş olabileceğini göstermek için öne sürdüğümü, yoksa fiilen herhangi bir element var ettiğini kanıtlamak için sunmadığımı yeterince ima etmiştim (diye karşılık verir Carneades); bilirsiniz ki a posse ad esse [Not: Olasılıktan fiiliyata] yapılan çıkarım geçerli sayılmaz. Fakat (diye devam eder Carneades) altından çıkarılan itiraza daha doğrudan bir yanıt vermek gerekirse, şunu söylemeliyim, daha aklı başında kimyacılardan birçoğunun, sıradan kimyacıları bugüne dek yaptıkları gibi altını yok etme iddiasında boş yere bulundukları için birer şarlatan ya da düzenbaz gibi görerek ayıpladıklarını pek iyi bilsem de, öylesine işleyici ve güçlü bir niteliğe sahip belirli bir menstruum [Not: çözücü sıvı] biliyorum ki (bunu dostumuz hazırlamıştır ve yakında marifet erbabına bildirme niyetindedir), şayet büyük bir ihtimama ve bir miktar maharete rağmen kendimi fazlaca aldatmadıysam, bununla arıtılmış altını dahi gerçekten yok ettim ve bilhassa yaptığım denemelerle gördüğüm üzere, onu başka renkte ve tabiatta madeni bir cisme dönüştürdüm. Eğer şimdilik bazı haklı mülahazalar engel olmasaydı, kendi tecrübem olan bir veya iki deneyle daha, daha basiretli ve deneyimli spagiristlerin [Not: simyacıların/kimyacıların] bile ateşle ayrıştırılamaz ilan ettikleri cisimlerden çeşitli kısımları cezbedip çekip alacak ve alıkoyacak bu tür menstruum'ların yapılabileceğini belki burada size gösterebilirdim. Gerçi (ki buna dikkat etmenizi isterim) bu iki misalin hiçbirinde altın ya da kıymetli taşlar Tria Prima'nın [Not: Üç İlke: Tuz, Kükürt, Cıva] herhangi birine ayrıştırılmış değildir, sadece yeni cisimlere dönüştürülmüştür. Nitekim bir cismin parçalarının dağılmasını sağlayan muhtelif amillerin işleyişleri arasında büyük bir fark vardır. Sözgelimi, daha saf türden bir zaçı adi suda eritecek olursanız, sıvı bu madeni yutacak ve zerrelerini öylesine ayrıştıracaktır ki, bunlar suyun zerreleriyle tek bir sıvı oluşturmuş gibi görünecektir; oysa bu zerrelerin her biri kendi tabiatını ve dokusunu korur, zaçlı ve bileşik bir cisim olarak kalır. Fakat aynı zaç güçlü bir ateşe maruz bırakılırsa, o zaman yalnızca daha önce olduğu gibi daha küçük parçalara değil, heterojen maddelere de ayrılacaktır; suda bütünlüğünü korumuş olan zaçlı zerrelerin her biri, eski dokusunun bozulması üzerine bizzat dağılacak veya farklı niteliklerdeki yeni parçacıklara bölünecektir. Ancak bu maksada daha uygun misalleri size zaten vermiştim. Bu yüzden altının yok edilmesi hakkında anlattıklarıma dönecek olursak, bu deney beni size şunu beyan etmeye sevk ediyor: Parçaları öylesine küçük, birbirine öylesine sıkıca kenetlenmiş ya da birbirine yapışmaya öylesine uygun bir şekilde olan (küçük küreciklere ayrılan cıvada birbirine değdirilen kısımların derhal yeniden birleştiğini gördüğümüz gibi) tuzlu, kükürtlü veya topraksı madde kısımları bulunsa ve ne ateş ne de kimyacıların kullandığı mutat amiller tek tek zerrelerin dokusunu bozacak şekilde bunların parçalarını bölebilecek kadar işleyici olmasa bile, yine de bu tür kalıcı cisimlerin elementer olduğu sonucu zorunlu olarak çıkmazdı; zira Doğada, bazı parçaları, elementer gibi görünen bu zerrelerin kimi kısımlarını diğer kısımların tuttuğundan daha iyi kavrayacak bir büyüklükte ve biçimde olan amillerin bulunması ve dolayısıyla bu tür kısımları kendileriyle birlikte alıp götürerek, parçalarını birbirinden ayırmak suretiyle zerrenin dokusunu çözmesi pekala mümkündür. Eğer bu yolla, saf olduğu kabul edilen bu zerrelerin hangi maddelere ayrıldığını gözlemleyerek en azından şeylerin elementer bileşenlerini keşfedebileceğimiz söylenecek olursa, buna cevabım şudur, böyle bir keşfin kabil olması zorunlu değildir. Zira çözücünün parçacıkları çözülen cismin parçacıklarını böylesine sıkı tutuyorsa, eski cisimleri yok ettikleri gibi birlikte yeni cisimler de meydana getirmelidirler; bu varsayıma göre yeni ortaya çıkan cismin parçaları arasında varlığı pekala düşünülebilecek olan sıkı birlik, bunları ayırmak için kendileriyle birleşen ve önceki bağlarından kopardıkları kısımlara son derece kuvvetle yapışan küçük madde parçacıkları haricinde bir şeyle birbirinden koparılmalarını da beklenemez kılacaktır. Bundan başka, elementer olduğu varsayılan bir zerrenin, parçalarının bir boşanmaya uğramaksızın, yalnızca kudretli bir amilin meydana getirdiği yeni bir doku sayesinde tabiatının değişmesi imkansız değildir; daha önce size söylediğim gibi, aynı madde kısmı ateşin tesiriyle kolayca ve istendiği gibi gevrek ve şeffaf ya da mat ve dövülebilir bir cisim haline sokulabilir.
Ve hakikaten, ister sanat ister doğa eliyle (yahut daha ziyade insanın yardımıyla veya yardımı olmaksızın doğa eliyle) yapılsın, salt doku değişikliğinin aynı madde parçasında bu tür yeni nitelikler hasıl etmede ne denli ileri gidebileceğini ve bildiğimiz pek çok cansız cismin (ateşin bütün kimyasal ürünleri böyledir) hayali bir cevheri suretle değil de daha ziyade bu niteliklerin bütünüyle adlandırıldığını ve ayırt edildiğini düşünecek olursanız; evet, bütün bunları ve bu cisimlerden herhangi birinin bileşimini oluşturan zerrelerin şeklinin, büyüklüğünün, hareketinin, konumunun veya irtibatının değişmesinin onun yapısını değiştirebileceğini düşünecek olursanız, Doğanın karmaşık cisimler dediğimiz şeyleri meydana getirmek için her zaman önceden elementlere sahip olmasına pek de gerek bulunmadığından benimle birlikte şüphelenmeye meyledebilirsiniz. Ve aynı madde parçasından hiçbir olağanüstü hüner gerekmeksizin elde edilebilecek pek çok farklı madde arasından, hangisinin diğerlerinin tamamı dışarıda bırakılarak onun asli elementer bileşeni sayılması gerektiğini ayırt etmenin, hele hele onu oluşturmak üzere hangi ilksel ve basit cisimlerin bir araya geldiğini tayin etmenin, kimyacıların ve başkalarının bugüne dek tasavvur ettiği kadar kolay olmadığını anlarsınız. Bunu örneklendirmek için, çeşitli vesilelerle daha önce arz etmiş olduklarıma yalnızca şu tek misali ekleyeceğim.
Hatırlarsınız (Eleutherius), daha önce size nanenin ve balkabaklarının yanı sıra, sudan çok farklı tabiatlara sahip başka türlü bitkiler de ürettiğimi ima etmiştim. Bu nedenle, ince bir asma çubuğu toprağa dikilip kök saldığında, besinini kökleri vasıtasıyla topraktan çekilen ya da güneşin sıcaklığıyla veya çevredeki havanın basıncıyla kök gözeneklerine itilen sudan alabileceğini varsaymayı tutarsız bulmayacağınızı sanıyorum. Baharda uygun bir zamanda, uygun bir yerinden yaralanan bir asmadan ne kadar şaşırtıcı miktarda su damlayacağını ve hekimlerin *Aqua Vitis* [asma suyu] dedikleri bu sıvının, onu adi sudan ayırt edecek şekilde asmanın içinden geçerken uğradığı pişme veya başkalaşıma rağmen ne denli az tat ya da koku taşıdığını daha önce gözlemlediyseniz, buna çok daha kolay inanırsınız. Öyleyse asmanın köklerine ilk girdiğinde bu sıvının adi su olduğunu kabul ederek, ondan ne kadar çeşitli maddeler elde edilebileceğini biraz düşünelim; gerçi bunu yapmak için, daha önce değinme fırsatı bulduğum bazı şeyleri tekrarlamam gerekecek. Ve ilk olarak bu sıvı, bitkide sindirilip onun muhtelif kısımlarınca özümsenerek asmanın odununa, kabuğuna, özüne, yapraklarına ve benzerlerine dönüşür. Aynı sıvı daha da kurutulup asma tomurcuklarına dönüştürülebilir ve bunlar bir süre sonra koruk halini alır; sıkıldıklarında koruk suyu verirler ki bu sıvı hem şaraptan hem de asmadan elde edilebilecek diğer sıvılardan çeşitli nitelikleri bakımından çok farklıdır. Bu koruklar güneşin ısısıyla pişip olgunlaşarak lezzetli üzümlere dönüşür. Bunlar güneşte kurutulup damıtılırsa, kokuşmuş bir yağ ve keskin, ampirömatik [yanık kokulu] bir ruh verir, fakat şarapsı bir ruh vermez. Bu kuru üzümler uygun oranda suyla kaynatıldığında tatlı bir sıvı meydana getirir; bu sıvı vakitlice damıtıldığında kuru üzümlerin kendisininkine çok benzeyen bir yağ ve ruh verir. Üzümlerin suyu sıkılıp mayalanmaya bırakılırsa, önce tatlı ve bulanık bir sıvı haline gelir, sonra daha az tatlı ve daha berrak olur, ardından da adi damıtmalarda bir yağ değil, yağ gibi alev alabilmesine rağmen yağlı olmaması ve suyla kolayca karışması bakımından ondan çok farklı bir ruh verir. Ayrıca zamanla (ve size öğretmeye hazır olduğum kolay bir yolla), hiçbir şey eklemeksizin, en asil şarap türlerinden birinden oldukça bol miktarda saf ve tuhaf şekilli tuz kristalleri ile neredeyse bal kadar tatlı bir sıvıdan büyük oranda elde ettim; bunları şıradan değil, hakiki ve canlı şaraptan çıkardım. Mayalanmış üzüm suyu, şarapsı sıvının yanı sıra kısmen sıvı tortu veya çökeltiye, kısmen de yaygın olarak tartar [şarap taşı] denen o kabuğa ya da kuru tortuya dönüşür; bu tartar da ateş vasıtasıyla kolaylıkla beş farklı maddeye ayrılabilir; bunlardan dördü asitli değildir, diğeri ise tartarın kendisi kadar belirgin bir asitliğe sahip değildir. Aynı şarapsı su bir süre sonra, bilhassa özenle muhafaza edilmezse, sirke denen o pek ekşi sıvıya dönüşür; bundan ateş vasıtasıyla tartarın ruhundan ve liyevli [kül suyu] tuzundan yeterince farklı bir ruh ve kristal tuz elde edebilirsiniz. Ve sirkenin dephlegme edilmiş [suyu alınmış] ruhunu tartar tuzunun üzerine dökerseniz, doğada bundan daha zıt iki cisim neredeyse yokmuşçasına bir çatışma ya da kaynama meydana gelecektir; üstelik bu sirkede, dostumuzun yıllar önce gözlemleyip yazılarından birinde mikroskop yardımı olmaksızın nasıl açıkça keşfedileceğini bize öğrettiği gibi, maddenin bir kısmının sayısız yüzen hayvancığa dönüştüğünü sıklıkla görebilirsiniz.
Asmanın kökleri tarafından emilen su, kasten anmaktan kaçındığım diğer pek çok biçimin yanı sıra, dışarıdan hiçbir yabancı maddenin gözle görülür bir katılımı olmaksızın, kısmen bitkinin biçimlendirici gücüyle, kısmen de sonradan gelen etkenler ya da sebeplerle maddenin bütün bu muhtelif düzenlerine veya farklı niteliklere sahip cisimlerine dönüştürülebilir. Fakat bu başkalaşmış suyun ürünlerine birkaç başka madde eklememize izin verilirse, bu tür cisimlerin çeşitliliğini çok daha fazla artırabiliriz; gerçi bu ikinci tür ürünlerde, şarapsı kısımlar karıştıkları çok daha sabit cisimlerden hemen hemen hiçbir şey muhafaza etmiyor gibi görünür, yalnızca onlarla karışmaları sayesinde öyle bir meyil kazanmışlardır ki ateşin yol açtığı ayrılma esnasında şekil, büyüklük veya her ikisi bakımından başkalaşmış ve yeni bir tarzda bir araya gelmişlerdir. Nitekim daha önce size söylediğim gibi, ham tartara bir antimon *caput mortuum*'u [ölü başı / damıtma artığı] ve damıtmaya elverişsiz başka bazı cisimler ekleyerek, kokusu ve diğer nitelikleri bakımından tartarın alışıldık tuzlarından çok farklı, gayet uçucu ve kristal yapılı bol miktarda tuz elde etmiştim.
Fakat (der Eleutherius, bu sözler üzerine onun lafını keserek), eğer sizi bağlayan bir engel yoksa, daha ileri gitmeden evvel bu Uçucu Tuzu nasıl yaptığınızı daha ayrıntılı öğrenmek isterdim, zira (bilirsiniz ki) pek çok kimyager akla hayale gelmez çeşitlilikte yollarla Tartar Tuzunu uçuculaştırmayı boş yere denediğinden, birçok bilgili Spagyrist, Tartardan tuz formunda ya da bazılarının tabiriyle in forma sicca [kuru formda] uçucu olabilecek herhangi bir şey elde etmenin imkânsız olduğunu söylercesine konuşur. Bahsettiğim tuzun (diye yanıtlar Carneades), Paracelsus ve Helmont’un Sal Tartari Volatile derken kastettikleri ve kendisine böylesine büyük marifetler atfettikleri şey olduğunu düşünmekten çok uzağım. Zira sözünü ettiğim tuz, tadı, kokusu ve diğer aşikâr nitelikleri bakımından, Hayvanların Damıtılmış Kısımlarından elde edilen Geyik Boynuzu Tuzundan ve diğer Uçucu Tuzlardan (bir miktar farklılık gösterse de) pek de farklı görünmeyerek, o meziyetlerin fazlasıyla gerisinde kalır. Ayrıca güherçile veya antimondan hiçbir pay almamış saf bir Tartar Tuzu olduğundan emin olmaya yetecek kadar deneyi henüz yapmış da değilim. Fakat diğer bileşenlerin herhangi birinden ziyade Tartardan neşet etmesi daha muhtemel göründüğünden ve deneyin kendisi de soylu bir mahiyet taşımayıp kâfi derecede ışık saçıcı [luciferous] olduğundan (zira başka türlü böylesi bir sıvı vermeyip yalnızca ya da esasen asitli sıvılar verdiği gözlemlenen cisimlerden, Asit Tuzların zıddı olan Uçucu bir Tuz üretmenin yeni bir yolunu gösterir), sizi tatmin etmek adına, onu yapmak için şimdi kullandığım (çünkü vaktiyle başka yollar da kullanmıştım) yöntemi diğer dostlarımdan evvel size bildireceğim.
Şu halde iyi cins Antimon, Güherçile ve Tartardan eşit ağırlıkta ve herhangi birinin yarı ağırlığında da Sönmemiş Kireç alınız, bunlar toz haline getirilip iyice karıştırılsın, bu yapıldıktan sonra, çıplak ateşe uygun bir fırına yerleştirilecek ve üst kısmında karışımı içine döküp hemen ardından tekrar tıkayabileceğiniz elverişli büyüklükte bir deliği bulunan, topraktan mamul uzun boyunlu bir kap ya da İmbik [Retort] hazır bulundurmalısınız, büyük bir Toplayıcı Kap [Receiver] takılmış olan bu kabın altına, yanlarının dibi kızıl kor haline gelene kadar ateş yakılmalıdır ve ardından yukarıda hazırlanan karışımı, bu iş için açılmış olan delikten her defasında yaklaşık yarım kaşık (az ya da çok) dökmelisiniz, bu delik çevikçe kapatıldığında, dumanlar toplayıcı kaba geçecek ve orada bir sıvıya yoğunlaşacaktır; bu sıvı rektifiye edildiğinde saf altın renginde olacak ve bu rengi büyük bir yüksekliğe taşıyacaktır, bu ruh, size bahsettiğim tuz bakımından pek zengindir ve bu tuzun bir kısmı, böylesi durumlarda kullandığım yolla, yani sıvı uzun ve dar Boyunlu cam bir yumurtaya ya da imbik kabına konularak oldukça kolay bir şekilde ayrıştırılabilir. Zira bu kap sıcak kuma hafifçe eğik vaziyette yerleştirilirse, yukarıya ince bir tuz süblimleşecektir; size söylediğim gibi bu tuzun hayvanların Uçucu Tuzlarıyla büyük bir hısımlığı olduğunu görmekteyim, zira onlar gibi asitli değil, tuzlu bir tadı vardır; üzerine Güherçile Ruhu ya da Zaç Yağı döküldüğünde cızırdayarak köpürür; Sirke Ruhunda Çözünmüş Mercanları çökeltir; mavimsi Menekşe Şurubunu derhal yeşile çevirir; Süblime Çözeltisini hemencecik süt beyazlığına dönüştürür; hulasa, kendisine benzettiğim o tuz türünde gözlemlediğim çeşitli tesirlere sahiptir ve öylesine Uçucudur ki, ayırt etmek maksadıyla ona Sal Tartari Fugitivus adını veriyorum. Hekimlikte ne gibi meziyetleri olabileceğini henüz Tecrübe etme fırsatım olmadı, fakat bunların küçümsenecek şeyler olmayacağını düşünmeye mepliyim. Üstelik çok Marifetli bir dostumun, bizimkinden pek farklı olmayan bir Müstahzar ile taşa [böbrek taşına] karşı büyük işler başardığını bana anlatmasının yanı sıra, bu tuzu yapma usullerini bilmediğimi sanan çok Deneyimli bir Alman Kimyager, memleketindeki büyük bir şehirde tanınmış bir kimyagerin buna pek yüksek değer biçtiğini, öyle ki bir müddet önce Yöneticilerden, bir bileşeni, yani Sönmemiş Kireci dışarıda bırakması haricinde neredeyse benimkiyle aynı usulle yapılan bir ruhu kendisinden ya da onun Ruhsatı olmadan hiç kimsenin satamaması yönünde bir İmtiyaz elde ettiğini bana aktarmıştı. Fakat, diye devam eder Carneades, Merakınızın kestiği noktadan Önceki Söylemime dönecek olursak;
Fransa'da ince bakır levhaları, Fransızların *marc* dediği, şarap presinde suyu sıkılmış üzüm cibresine gömmek de yaygın bir uygulamadır; bu yolla cibrenin daha tuzlu kısımları bakıra azar azar tesir ederek onunla birlikte pıhtılaşır ve İngilizcede *verdigrease* [bakır pası/çıbıl] dediğimiz o mavimsi yeşil maddeye dönüşür. Bundan özellikle bahsetmemin sebebi şudur: Onu çıplak ateşte damıttığımda, beklediğim üzere, tuzlu kısımların madeni kısımlarla birleşmesi sonucu ilkinin öylesine başkalaştığını gördüm ki, damıtılmış sıvı, yeniden arıtılmaya bile gerek kalmaksızın, kokusu ve tadıyla neredeyse kezzap kadar sertleşmişti ve şimdiye kadar elde ettiğim en saf, en çok arıtılmış sirke ruhunu fersah fersah aşıyordu. Bu ruhu, bakırla karışarak başkalaşmış cibre tuzuna atfetmemin sebebi (her ne kadar ateş sonradan onları birbirinden ayırıp dönüştürse de), imbik dibinde bakırı bir *crocus* ya da kırmızımsı bir toz halinde bulmuş olmamdır; zira bakır, kapalı kaplarda bundan daha güçlü olmayan bir ısıyla yukarı sürüklenemeyecek kadar ağırkanlı bir tabiata sahiptir. İyi bir bakır pasının (ya da en azından benim kullandığım türün) damıtılmasında dikkate değer bir diğer husus da şudur: Hem tartar hem de sirke (bilhassa ilki) damıtıldığında makul miktarda yağ verdiği halde, arıtma sırasında ayrışan az miktardaki siyah balçık yağ sayılmazsa, bakır pasının bana hiç yağ verdiğini gözlemleyemedim. Benzer biçimde kalsine edilmiş kurşunun üzerine sirke ruhu dökerseniz, sıvının asitli tuzu, madeni kısımlarla karışması sayesinde, kendisi tatsız olduğu halde birkaç saat içinde şekerden de tatlı bir hal alır; bu tuzlu kısımlar, birleştikleri kurşundan kuvvetli bir ateşle damıtıldıklarında, daha önce başka bir vesileyle belirttiğim gibi, metali bazı nitelikleri bakımından önceki halinden farklılaşmış olarak geride bırakır ve kendileri kısmen yağlı bir cisim ya da yağ, kısmen flegma [su/nem] halinde, fakat en büyük kısmıyla uçucu bir ruh halinde yükselir; bu ruh, şu an bahsetmek istemediğim muhtelif yeni niteliklerin yanı sıra, sirkeninkinden çok farklı keskin bir kokuya, sirke ruhunun ekşiliğinden de kurşun şekerinin tatlılığından da bütünüyle ayrılan delici bir tada sahip olur.
Kısacası, cisimler arasındaki fark yalnızca ortak maddelerinin büründüğü düzenlerin farklılığına bağlı olabileceği gibi; şeylerin tohumları, ateş ve diğer etkenler de bir cismin zerrelerini değiştirebilir (ya onları farklı biçimlerdeki daha küçük parçalara bölerek ya da bu parçaları kırılmamış cisimcikler ile veya bu tür cisimcikleri kendi aralarında birleştirerek); aynı etkenler, kısmen cismi oluşturan cisimciklerin şeklini veya büyüklüğünü değiştirerek, kısmen bazısını uzaklaştırıp bazısını onlarla harmanlayarak ve kısmen de onları yeni bir biçimde birbirine bağlayarak, maddenin bütün parçasına zerrelerinin yeni bir dokusunu kazandırabilir ve böylece onun yeni ve ayrı bir adı hak etmesini sağlayabilir. Öyle ki maddenin küçük parçaları birbirinden uzaklaştıkça, birbirine tesir ettikçe ya da şu veya bu belirli biçimde birbirine bağlandıkça, başka bir cisim bu yolla başkalaşır ya da yok olurken, şu veya bu adla anılan yeni bir cisim meydana gelir.
Madem kimyacıların ateş yardımıyla ürettiği şeyler cansız cisimlerden ibarettir, madem kimyacının hünerinin bu tür meyveleri birbirinden yalnızca pek az nitelik bakımından farklılık gösterir; öyle ki, ateş ve kullanabileceğimiz diğer etkenler vasıtasıyla, madde üzerinde bu kimyasal ürünlerden birini diğerine dönüştürmek için gerekenler kadar büyük değişiklikleri pekâlâ kolaylıkla meydana getirebileceğimizi açıkça görürüz, madem maddenin aynı kısmı, yabancı herhangi bir cisimle ya da en azından bir elementle birleşmeksizin böylesine çeşitli biçimlere büründürülebilir ve dolayısıyla (ardışık olarak) pek çok farklı cisme dönüştürülebilir, ve madem bunca farklı biçime bürünmüş olan madde başlangıçta yalnızca suydu ve bunca dönüşümden geçerken, cisimleri kusursuzca yalın ya da elementer maddelere değil de yeni bileşiklere ayıran ateşin şiddeti haricinde, karışık cisimlerin ilkeleri veya elementleri sayılan maddelerden herhangi birine asla indirgenmedi; madem, diyorum, bunlar böyledir, o halde doğanın önceden var olan elementlermişçesine diğer tüm cisimleri kendilerinden oluşturmak zorunda olduğu birtakım ilk ve yalın cisimlerin bulunduğuna neden inanmamız gerektiğini göremiyorum. Ne de doğanın, karışık sayılan cisimleri, iddia edildiği gibi yalın veya türdeş maddelere ayrıştırmaksızın, onların ufak parçalarını türlü şekillerde değiştirip düzenleyerek birbirinden üretebileceğini düşünmememiz için bir neden göremiyorum. Sözü uzatmamak adına, bir cisim ateş vasıtasıyla varsayılan yalın bileşenlerine ayrıştırıldığında, bu maddelerin hakiki ve asıl elementler olmayıp daha ziyade ateş tarafından adeta tesadüfen üretildiğini düşünmenin neden saçma [Not: Metni yayıma hazırlayanın notu: absurd] sayılması gerektiğini de göremiyorum; zira ateş, bir cismi ufak parçalara dağıtarak, şayet bu parçalar kapalı kaplara hapsedilirse, çoğunlukla zorunlu olarak onları eskisinden farklı bir biçimde bir araya getirir ve böylece, cismin önceki dokusu ile buna eşlik eden koşulların bu dağılmış parçacıkları oluşturmaya elverişli kıldığı farklı kıvamlardaki cisimlere dönüştürür. Nitekim tecrübenin bize gösterdiği üzere (ve bunu daha önce hem belirtip hem kanıtladım), parçaları ateşle dağıtıldığında yağ, tuz ve ruh adını verdiğimiz madde biçimlerine girmeye elverişli kimi somut cisimler bulunduğu gibi, özellikle minerallerin büyük kısmı gibi başkaları da vardır ki, bunların zerreleri başka bir boyutta veya şekilde olduğundan yahut belki de başka türlü düzenlendiğinden, ateşte benzer kıvamda cisimler vermeyip daha ziyade farklı dokularda başka cisimler verirler. Kaldı ki, altından ve diğer kimi cisimlerden ateşin belirgin herhangi bir maddeyi ayırdığını görmediğimiz gibi, kimyacıların ateş yoluyla elde ettiği cisimlerin o benzer parçalarının dahi adlarını taşıdıkları elementler olmayıp, kıvamlarındaki yahut başka bir aşikâr niteliklerindeki benzerlik sebebiyle kimyacıların böylesi adlar vermeyi uygun gördüğü bileşik cisimler olduğunu da belirtmek gerekir.
SONUÇ
Carneades'in bu son sözlerinin hemen ardından, topluluğun geri kalanının bulunduğu yerden geliyor gibi görünen bir gürültü duyuldu, bunu konuşmasını bitirmesi ya da yarıda kesmesi gerektiğine dair bir uyarı saydı ve dostuna şöyle dedi: Umarım şu ana dek, Eleutherius, şayet Helmont'un deneyleri doğruysa, daha önce açıklanan anlamda herhangi bir elementi kabul etmeyen o öğretinin doğru olup olmadığını sorgulamanın bir saçmalık olmadığını görmüşsündür. Fakat argümanlarımdan birkaçı Alkahest'in cisimleri tahlil etmedeki harikulade gücünü varsaydığı ve bu güce atfedilen etkiler öylesine eşsiz ve hayret verici olduğu için, böyle bir etkenin bulunabileceğini bütünüyle inkâr edemesem de, insanın var olduğundan emin olması için bizzat gözleriyle görmesinden [Yunanca: autopsia] daha azı yeterli görünmez. Dolayısıyla Alkahest işlemlerine dayanan argümanlarımın, bu sıvının eşsiz oluşu nedeniyle ne derece zayıfladığının takdirini sana bırakıyorum; bundan ötürü bütün elementleri reddeden bu paradoksu, konuşmamın önceki kısmıyla eşit derecede muhtemel bir görüş olarak öne sürdüğümü düşünmemeni rica ederim. Zira umarım ki, kimyacıların bütün cisimlerin ya üç ilkeden ya da beş ilkeden oluştuğunu kanıtlamak için getiregeldikleri argümanların, tüm karışık cisimlerde evrensel olarak rastlanabilecek kesin ve belirli sayıda bu tür ilkelerin veya elementlerin bulunmadığını kanıtlamak üzere kullandığım argümanlar kadar güçlü olmaktan fersah fersah uzak olduğuna kanaat getirmişsindir. Bu kimya karşıtı paradoksların kendi lehlerine daha iyi kullanılabileceğini sana söylememe gerek yoktur sanırım; ancak merakımı kimyasal deneylerle sınırlandırmamış olduğumdan, henüz genç bir adam ve daha da genç bir kimyacı olan ben, bana yüklediğin böylesine büyük ve güç bir göreve nispetle bunlarla henüz pek kıt bir şekilde donatılmış durumdayım; üstelik doğrusunu söylemek gerekirse, bildiğim en iyi deneylerden bazılarını dahi, henüz ifşa etmemem gerektiğinden kullanmaya cesaret edemedim. Yine de şimdiye dek anlattıklarımın, kimyacıların deney bulmakta, bunların sebeplerini bulmaya yahut bunları en iyi açıklayabilecek ilkeleri belirlemeye kıyasla çok daha talihli olduklarını düşünmeni sağlayacağını sanıyorum. Doğrusu, Paracelsus'un yazılarında, o yazarın okuyucusunun zihnini sıkça bulandırıp onu yorduğu böylesi hayalî ve anlaşılmaz söylemlerin, nadiren açıkça öğretse de bildiğini sık sık fark ettiğim böylesine mükemmel deneylere dayandırıldığını gördüğümde, bana öyle gelir ki hakikat arayışındaki kimyacılar, Süleyman'ın Tarşiş filosunun denizcilerine benzerler; onlar uzun ve zahmetli seferlerinden evlerine yalnızca altın, gümüş ve fildişi değil, maymunlar ve tavus kuşları da getirmişlerdi. Zira Hermetik filozoflarınızdan birçoğunun (hepsinin demiyorum) yazıları, çeşitli esaslı ve soylu deneylerin yanı sıra, bize ya tavus kuşu tüyleri gibi gösterişli olan fakat ne sağlam ne de faydalı olan kuramlar sunar; ya da maymunlar gibi, akla yatkın görünseler bile, dikkatle incelendiklerinde onları gülünç kılan şu veya bu saçmalıkla lekelenmiş kuramlar sunarlar.
Carneades genel kabul görmüş Elementler öğretilerine karşı söylevini böylece tamamlayınca, Eleutherius ayrılmalarından önce onunla uzun uzadıya konuşmaya vakit bulamayacağını düşünerek aceleyle şöyle dedi: İtiraf ederim Carneades, paradokslarınız lehine beklediğimden çok daha fazlasını söylediniz. Zira andığınız deneylerin birçoğu sır olmasa ve benim tarafımdan da bilinse bile, bunlara kendinizden pek çok şey katmakla kalmadınız, onları öyle bir tarzda bir araya getirdiniz, öyle amaçlara uyguladınız ve onlardan öyle çıkarımlar yaptınız ki şimdiye dek böylesine hiç rastlamamıştım.
Fakat bu sebeple, şayet Philoponus sizi dinlemiş olsaydı kimyevi hipotezi ona karşı ileri sürdüğünüz savlara karşı her noktada savunmasının neredeyse imkânsız olacağını düşünmeye meyilli olsam da bana öyle geliyor ki itirazlarınız iddia ettikleri şeylerin büyük bir kısmını kanıtlar görünse de hepsini kanıtlamıyor; avam kimyagerleri dediklerinizin sayısız tecrübelerinin de bir şeyleri ispatladığı kabul edilebilir.
Bu nedenle, şunları muhtemel kıldığınız size teslim edilirse:
İlk olarak, karışık cisimlerin ateş tarafından ayrıştırılageldiği farklı maddelerin saf ve elementer bir tabiatta olmadığı, bilhassa da onları meydana getiren somut cismin tabiatından hâlâ o derece pay taşıdıkları ki bir miktar bileşik görünmeyi sürdürdükleri ve çoğunlukla bir somut cisimde bulunan bir ilkenin, bir başka cisimdeki aynı isimli ilkeden farklılık gösterdiği;
İkinci olarak, bu farklı maddelerin sayısına gelince, bunun ne tastamam üç olduğu, zira çoğu bitkisel ve hayvansal cismin bileşenleri arasında toprak ve balgamın da bulunduğu; ne de ateşin (kullanılageldiği şekliyle) gerek madenler gerekse kusursuzca karışmış sayılan diğerleri olsun, her nevi bileşik cismi kesin ve evrensel olarak ayrıştırdığı belirli tek bir sayının var olduğu;
Son olarak, bu maddelerin hiçbirine, sanki öncelikle onda bulunur ve ona aitmiş gibi tam olarak mal edilemeyecek pek çok niteliğin bulunduğu; karışık cisimlerin bu ilke veya elementlerinden birinde başlıca ve en mutat meskenine sahip gibi görünen diğer birtakım niteliklerin ise ondan öyle doğrudan çıkarılamadığı, bunları açıklamak için daha genel bazı ilkelerin de işe koşulması gerektiği;
Eğer diyorum (diye devam etti Eleutherius), kimyagerler bu üç tavizi size verecek kadar cömert davranırlarsa, umarım siz de kendi adınıza nezaket ve hakkaniyet gösterip şu diğer üç önermeyi onlara teslim edersiniz:
İlk olarak, birçok madeni cismin ve dolayısıyla muhtemelen geri kalanların hepsinin tuzlu, kükürtlü ve cıvalı bir parçaya ayrılabileceği; neredeyse tüm bitkisel ve hayvansal somut cisimlerin, yalnızca ateşle olmasa bile, ateşi başlıca aleti olarak kullanan mahir bir sanatkâr vasıtasıyla beş farklı maddeye, yani tuz, ruh, yağ, balgam ve toprağa ayrılabileceği; bunlardan ilk üçünün sonraki ikisinden çok daha faal olmaları sebebiyle üç etkin ilke olarak görülmeyi ve üstünlükleri hasebiyle karışık cisimlerin üç ilkesi diye adlandırılmayı hak ettiği;
İkinci olarak, bu ilkelerin her türlü karışımdan tamamen ari olmasalar bile, bileşik cisimlerin elementleri diye adlandırılabileceği, en çok benzedikleri ve içlerinde açıkça hâkim olan maddelerin adlarını sakıncasızca taşıyabileceği; bunun da bilhassa, bu elementlerin hiçbirinin, kendisinden ayrıştırıldığı somut cisim gibi ateş tarafından dört veya beş farklı maddeye bölünememesi sebebiyle böyle olduğu;
Son olarak, karışık bir cismin niteliklerinden birçoğunun ve bilhassa tıbbi hassalarının çoğunlukla ilkelerinden şu veya bu birinde ikamet ettiği, bu sebeple de o ilkede, diğerlerinden ayrılmış halde aranmasının yararlı olacağı.
Bana öyle geliyor ki (diye devam etti Eleutherius) her ikiniz de kimyagerlerle şu hususta kolayca uyuşabilirsiniz: En emin yol, münferit cisimlerin hangi farklı parçalardan oluştuğunu ve bunların en iyi ve en elverişli biçimde hangi yollarla (fiili veya potansiyel ateşle) ayrılabileceğini hususi deneylerle öğrenmektir; cisimleri ayrıştırmak için hem sadece ateşe aşırı bel bağlamaksızın hem de onları tabiatın kendilerini oluşturduğundan daha fazla elemente zorlamak yahut ayrılmış ilkeleri kusursuzca elementer kılacağız diye neredeyse işe yaramaz hale gelecek kadar çıplak bırakmak için beyhude yere çabalamaksızın.
Bu hususları (diye ekledi Eleu.), sizin tarafınızdan kabul edileceğinden ümidimi kesmeksizin ileri sürüyorum; yalnızca açık yüreklilik itibarını incelik itibarından çok daha üstün tuttuğunuzu, bir doğruyu vaktiyle varsaymış olmanızın, size açıkça gösterildiğinde onu benimsemenize engel olmayacağını bildiğimden değil; aynı zamanda mevcut durumda bazı paradokslarınızdan geri adım atmanın sizin için bir küçüklük sayılmayacağından ötürü, zira geçmiş söylevinizin tabiatı ve vesilesi sizi kendi fikirlerinizi beyan etmeye mecbur kılmamış, sadece kimyagerlerin bir hasmını canlandırmanızı gerektirmişti. Böylece (diye bağladı tebessümle), teklif ettiğim şeyi kabul ederek, doğruya incelikle karşı koyabilmiş olma itibarınıza hakikati samimiyetle sevme itibarını da ekleyebilirsiniz.
Carneades'ın acelesi bu kurnazca iltifata cevap vermesine mani olunca şöyle dedi: Üzerine konuştuğum ihtilaflara dair kendi kanaatlerimi size bildirme fırsatı buluncaya dek, kullandığım savlar hakkındaki kendi hissimi beyan etmemi beklemeyeceğinizi umarım. Bu yüzden şimdilik size sadece şu kadarını söyleyeceğim, gerçi yalnızca keskin zekâlı bir doğa bilgini değil, bizzat ben dahi bunların bazısına makul itirazlar getirebilirim; yine de birçoğu belki kolayca cevaplanamayacak ve hasımlarımı en azından kendi hipotezlerini değiştirmeye ve ıslah etmeye mecbur bırakacak niteliktedir. Dört elemente ve üç ilkeye karşı getirdiğim itirazların, öğretilerin kendilerine karşı olmaktan ziyade (ki bu öğretilerin her ikisi de, bilhassa ikincisi, şimdiye dek karşılaştığım taraftarı yazarların savunduğundan çok daha muhtemel biçimde savunulabilir), bunları kanıtlamak için avamın dayandığı analitik deneylerin yetersizliğine ve sonuçsuzluğuna karşı ileri sürülmesi gerektiğini size hatırlatmama lüzum olmadığını anlıyorum.
Ve bu sebeple, şayet incelenen iki görüşten biri yahut elementlere dair başka herhangi bir kuram, akla dayanan ve deneysel temellerle bana açıkça gösterilecek olursa; huzursuz edici şüphelerime, onları şüphe götürmez hakikatlerle değiştirmeye razı olmayacak derecede bağlanmadığımı beklemeniz, sizin adınıza lütufkâr ama akıl dışı olmayan bir tutumdur. Ve (diye sözlerini tamamlar Carneades gülümseyerek), geçmiş konuşmanın elementler ve ilkeler hakkında Peripatetiklerin ve kimyacıların öğretileri karşısında beni ne denli tatminsiz bıraktığını düşünmüş olsanız da, neye rıza göstereceğimi hâlâ öylesine az kestirebiliyorum ki, başkalarının araştırmalarının bana neredeyse kendi araştırmalarımın kendime verdiğinden daha fazla tatminsizlik vermemiş olduğunu bir şüphecinin sizlere itiraf etmesi pek de bir itibar kaybı sayılmaz.
SON.
* * * * *
Önceki risale basılırken yazarın matbaada sürekli bulunamayışı ve sıradan dizgicilerin hiç de aşina olmadığı konunun kendi tabiatı, matbaa hataları biraz fazla ise ve bunların arasında bazı kaba yanlışlar da eksik değilse, sonraki baskıya kadar okurun hoşgörüsünü sağlayacaktır diye umulmaktadır; yine de bu satırların dikkat çekip kabul etmesi gereken kusurlar yalnızca bunlar değildir. Zira yazar, önceki risaleyi dağınık formalar halinde emanet ettiği kişilerin kusuru yüzünden, ona ait bazı kâğıtların büsbütün kaybolduğunu şimdi fark etmektedir. Ve her ne kadar büyük ölçüde şans eseri, bunların eksikliği metnin geri kalanının tutarlılığını bozmamış olsa da, tasarlanan sonraki baskı bunları ekleme fırsatı sunana dek, basımcının ilk diyaloğun sonunda bir eksikliği bildirmesi ve bu matbaa hatalarına, metne koyması gereken kişi tarafından tesadüfen kaybedilen yahut unutulan şu takip eden kâğıt yaprağının eklenmesi uygun görülmüştür; bu yaprak, 187. basılı sayfada, 13. satırdaki [Nature] sözcüğü ile hemen ardından gelen satırdaki [But] sözcüğü arasındaki kesintiye eklenmeliydi. Yine de burada belirtilmelidir ki, basımcının hatası yüzünden bazı nüshalarda 187 sayısı birbirinden biraz uzak iki sayfanın başına konmuştur; böyle nüshalarda aşağıdaki ilave, bu ikisinin ikincisine şu şekilde eklenmelidir.
Ve bu vesileyle şunu belirtmeden geçemeyeceğim: Kimyacıların toprağı ve suyu değersizleştirmek, onları işe yaramaz ve karma cisimlerin ilkeleri arasında sayılmaya layık olmayan şeyler gibi göstermek için öne sürmeye alışkın oldukları en büyük kanıt, bunların özgül niteliklerle değil, yalnızca ilksel niteliklerle donatılmış olmalarıdır; bu niteliklerden de pek küçümseyerek, hor görülesi ve hareketsiz niteliklermiş gibi bahsederler. Kimyacıların bu tutumu için yeterli bir sebep görmüyorum. Zira ısının ilksel bir nitelik olduğu kabul edilmektedir, yine de ısının başlıca bir fail olarak araya girdiği çeşitli olguları layıkıyla değerlendirenler için pek mühim sayısız şeyin ısı vasıtasıyla gerçekleştiği aşikârdır; ve hiç kimse bu hakikati bir kimyacıdan daha az göz ardı etmemeli ya da bundan kuşku duymamalıdır. Çünkü sanatının neredeyse bütün işlemleri ve ürünleri başlıca ısının vasıtasıyla gerçekleştirilir. Soğuğun kendisine gelince, ki sırf onun yüzünden toprağı ve suyu böylesine hor görürler, şayet İngiliz ve Hollandalı denizcilerimizin Nova Zembla ve diğer kuzey bölgelerindeki seyahatnamelerinde soğuğun ne denli hayret verici şeylere yol açabildiğini okumak lütfunda bulunsalardı, belki de onu bu kadar değersiz bulmazlardı. Şarabın cevherini şiddetli bir soğuğun yardımıyla ayırmayı öğreten Paracelsus'un kendisinden az önce sizlere aktardıklarımı tekrarlamamak adına, şimdilik sizlere yalnızca şunu belirteceğim: Gerek canlı gerek cansız pek çok cismin dokusunun korunması, gerek kendi akışkan ve daha gevşek parçalarının, gerekse hava, su ve benzeri çevreleyen cisimlerin uygun hareketine öylesine bağlıdır ki; sadece insan bedeninde havanın aşırı yahut zamansız soğukluğunun (bilhassa bu tür bedenleri aşırı ısınmış bulduğunda) onların düzenini çok sık bozduğunu ve çeşitli hastalıklara yol açtığını görmekle kalmayız; ani soğuğun belirgin bir değişiklik meydana getirmesinin beklenmeyeceği demirin o katı ve dayanıklı gövdesinde bile öylesine büyük bir tesiri olabilir ki, bir tel yahut başka bir ince çelik parçası alıp ateşte akkor hale getirdikten sonra havada yavaş yavaş soğumaya bırakırsanız, soğuduğunda neredeyse önceki sertliğinde kalacaktır; oysa ateşten alır almaz soğuk suya daldıracak olursanız, ani soğuma neticesinde öncekinden çok daha büyük bir sertlik kazanacak, hatta açıkça kırılgan hale gelecektir. Ve bunu, tavlanabilmesi için böylesi ısıtılmış çeliğin içine daldırıldığı sudaki veya başka bir sıvıdaki yahut yağlı maddedeki kendine has bir niteliğe bağlamayasınız diye belirtmeli ki, çeliği ne sıvı ne de nemli olan bir cisimde aniden soğutarak defalarca sertleştiren çok maharetli bir usta tanıyorum. Bu kabilden bir denemenin yapıldığını gördüğümü hatırlıyorum. Ve her halükârda suyun içine daldırılan çelik üzerindeki tesiriyle, ister soğukluğu ve nemi sebebiyle olsun, ister diğer niteliklerinden herhangi biri sebebiyle olsun, suyun kimyacılarımızın göstermek istediği gibi her zaman o kadar tesirsiz ve hor görülesi bir cisim olmadığı anlaşılmaktadır. Ve soğuk ile ısının tesirine dair söylediklerim, başka mülahazalar ve deneylerle belki de kolaylıkla daha da ileri götürülebilirdi; ancak laf arasında değinilmiş olduğundan, üzerinde ısrar etmeyip başka bir konuya geçmeliyim.
DÜZELTMELER.
Sayfa 5, satır 6, so qualify'd olarak okuyunuz, 15. 19. Ratiocinations, 25. 15. for a, 33. 17. parantez içinde (that is no more), 51. 24. besides another Caput, 79. 10. employ, 86. 13. structure, 97. 13. Sack, aynı yer 22. Sack, 104. 29. appear it, will yerine appear, it will okuyunuz, 118. 20. leasure, aynı yer principal, 126. 20. and till it suffer, 129. 3. parantez içinde okuyunuz (notwithstanding, &c. 131. 15. so, 144. 15. [Yunanca: Synchysis], 151. 5. nor have been resolved, 180. 25. Magistram, 185. 15. lately, 188. 15. tunned, 200. 1. intolerable, aynı yer 2. in, 209. 21. tegularum, 210. 7. distill'd from, 215. 25. the kelimesini siliniz, 220. 1. bodies, 228. 11. [Not: 21.] fugitive, 231. 17. all yerine a pound okuyunuz, 237. 6. Chymist, 248. 18. Ashes off, 251. 23. Deopilative), 259. 6. it self, 269. 10. [Yunanca: ousia analogos], aynı yer [Yunanca: astron stoicheio], 276. 25. by the kelimelerinde parantez açınız ve 27. satırdaki at all kelimelerinden sonra kapatınız, 280. 11. Corals, 288. 6. ascribes, 294. 22. porosity, aynı yer 28. noted, 296. 1. Bodies, 305. 8. (attended, 307. 12. to kelimesini siliniz, 308. 12. devisers, 312. 14. and, 313. 3. too, 314. 24. fugitivenesse, 333. 13. origine, aynı yer 24. contrivance of, 339. 1. Nay, Barthias, 142. [Not: 342.] 3. in; I will, 350. 26. absurd, 356. 11. [Not: 21.] Goutieres, 358. 6. antea, 360. 1. compertissimum, aynı yer 18. Joachimica, aynı yer 19 graminis, aynı yer 23. sua [Not: Orijinal 360. sayfada bu doğru görünmektedir], 362. 6. Dutch account, 363. 2. diggers), aynı yer 11. ve 12. satır, damp as the Englishmen also call it olarak okuyunuz, 366. 25. a height, 368. 19. in use, 370. 9. latter; And, aynı yer 24. Water; I, 377. 22. Rest, aynı yer 25. know), 378. 23. Aggregate kelimesinden sonra or complex ekleyiniz, aynı yer 27. ) işaretini siliniz, aynı yer 28. ) işaretini siliniz, 379. 4. as kelimesinden önce bir parantez açınız, bu parantez 9. satırda Gold kelimesinde kapansın, aynı yer Which yerine This koyunuz, aynı yer 12. Texture kelimesi bir sonraki satırdaki Though ile bağlanmalıdır ve bu Though kelimesinin önüne bir parantez konulmalı, bu parantez 16. satırdaki Fluid kelimesinde kapanmalıdır, 383. 3. Regulus Martis Stellatus, 382. 3. Relations, aynı yer 9. Chymist, 386. 29. confesse by teaching it, 391. 8. and yet may, 392. 1. an, aynı yer 12. of, 393. [Not: satır 5] distinct Tasts, 397. 13. Talck, 398. 18. Earth, 399. 18. parts, 404. 8. sal-petrae, 419. 20. it kelimesinden sonra Sal ekleyiniz.
* * * * *
Yayımcı, okura [Not: Reader] bildirir ki, bu risalede yazarın yabancı doğa felsefecilerinin de değerlendirmesine sunmaktan geri durmadığı muhtelif deneyler aktarıldığından, bu eserin pek yakında Latinceye çevrileceğine inanmaktadır.
SON.
Bu metin neden önemli
Bu pasaj, bilimsel yöntemin tarihinde bir dönüm noktasını temsil eder: Boyle, kimyagerlerin deneyleri isimsiz, genel bir "kimyagerler şöyle der" biçiminde aktarma alışkanlığını sert biçimde eleştirir — ona göre bu, hem sahtekârları hesap vermekten kurtarır hem de dürüst yazarları hak ettikleri övgüden mahrum bırakır. Deneyleri belirli bir yazara isim vererek aktarma talebi, modern bilimsel atıf (citation) pratiğinin doğrudan bir öncüsüdür. Diyalogdaki "Carneades" karakteri de, antik şüpheci filozof Karneades'in adını taşıyarak, Boyle'un kendi eleştirel duruşunu tarihsel bir felsefi gelenek içine yerleştirir.
Bu eser Simya Koleksiyonu'nun parçasıdır →
- Kaynak eser
- Robert Boyle, The Sceptical Chymist: or Chymico-Physical Doubts & Paradoxes (Londra, 1661); eserin tamamı
- Neşir
- 1661
- Konum
- Eserin tamamı: okura önsöz, Physiological Considerations, altı kısım ve sonuç
- Kalıcı arşiv
- DOI: 10.5281/zenodo.21985004 (Zenodo)
- Çeviren
- Şira Nur Uysal
- Dijital nüsha
- Project Gutenberg (1661 ilk baskı metni) · Wellcome Collection (tarama)
Uysal, Ş. N. (Çev.). (2026). Robert Boyle, Şüpheci Kimyacı. Kadim Kütüphane. https://kadimkutuphane.com/robert-boyle-supheci-kimyaci-carneades@misc{kk_robert_boyle,
author = {Uysal, Şira Nur},
title = {{Robert Boyle, Şüpheci Kimyacı}},
year = {2026},
publisher = {Kadim Kütüphane},
doi = {10.5281/zenodo.21985004},
url = {https://kadimkutuphane.com/robert-boyle-supheci-kimyaci-carneades},
note = {Türkçe çeviri, özgün eser: Robert Boyle},
}Yeni metinlerden ilk sen haberdar ol
Tam çeviriler, PDF'ler ve yeni eklenen kaynaklar hazırlandıkça e-postana düşsün.
