Yunan simya külliyatının en eski katmanı: Pseudo-Demokritos'un Physika kai Mystika'sı, Synesios'un Dioskoros'a mektubu ve Zosimos'un ilk risalesi. Berthelot'nun Fransızca çevirisinden Türkçeye.
Demokritos Üzerine Diyalog
dikey bir hat üzerinde ve ters çevrilmiş harflerle, [okunamadı].
Bu kelimelerle başlayıp ilgili kısma kadar süren parça, Olympiodoros tarafından aynen aktarılmıştır.
Olympiodoros'un metninde çıkarılacak olan bu alıntının başlıca varyantlarını burada aktarıyoruz.
altın ve gümüş işaretleri yer alır.
Küçük onsiyal harflerde pi ve omikron çoğunlukla neredeyse özdeş bir biçimdedir.
Yazıcılar tarafından oldukça bozulmuş olan bu parçanın metnine, kabul edilemez bulunarak notlara itilen okumaların yerine dahil edilen tüm düzeltmeler, özel bir kayıt yoksa bütünüyle naşire aittir.
[okunamadı] kelimeleri başlangıç gibi görünmektedir.
Demokritos Üzerine Diyalog
Alkinous, Platon diyalogları üzerine.
[okunamadı] cümlesi aktarılmış ve şu şekilde tamamlanmıştır, [okunamadı].
ardından [okunamadı] ve [okunamadı] işaretleri.
[okunamadı] işareti, ardından alt kısmında ilmik bulunan bir harf (bozulmuş bir altın işareti?).
sanki bir özel admış gibi kelimenin üzerinde yatay bir çizgi bulunur.
[okunamadı] sonrasında, kenarda bir boşluğa işaret eder gibi görünen büyük bir yıldız işareti yer alır.
Bu noktada iki kez tekrarlanmış [okunamadı] işareti bulunur ([okunamadı] şeklinde mi okunmalı?).
Bir şişe çizimi ve ilgili kelimeye gönderme yer alır.
[Giriş ve Şiirsel İthaf]
Müzlerin dostu olan kişi, her kim olursan ol, bu cildi gizli bir saadeti barındıran bir hazine olarak gör.
Fakat ustalıkla gizlenmiş olan altın yüklü damarlarını araştırmak istersen, zihnin keskin gözünü aç, kusursuz bir basiretle onu ilahi tabiatlara doğru yükselt, bu pek bilgece yazılmış eseri böylece baştan başa incele, orada üstün bir bilginin hazinesini bul; zira arayıp inceleyeceğin bu tabiat üç kez kutlu kılınmıştır, tabiatlara ilahi bir şekilde hükmeden tek tabiat odur (1), parıldayan altını doğuran tek güç, her şeyi yapan odur, ilahi gnosisin âşıkları olan o kimseler, yalnızca Müzlerin ilham verdiği zihinleriyle onu keşfetmişlerdir.
Onu icat edenin kim olduğunu ise söylemeyeceğim.
Bedenlerin ve ruhların yaratıcısı olan bu ilahi insanların zekâsına ve bilgeliğine hayran ol (2), (hayran ol, diyorum) canlandırmak, öldürmek ve diriltmek, garip suretler ve biçimler yaratmak üzere gnosisin yüce zirvesine nasıl ulaştıklarına (3).
Onu derinlemesine bilen ve bilmecelerinin altında gizlenen sonuçlara vakıf olan kişi, evet, her türlü hürmete layık olan o akıldır, ilahi bir şekilde zenginleşen Theodoros’un müstesna zihnidir; o ki hükümdarların sadık savunucusudur.
(1) Sahte Demokritos’un en sevdiği formüldür.
(2) Beden kelimesi, simyacıların dilinde, oksitlerinden ve diğer cevherlerinden yeniden kazanılmış metaller için kullanılır. Ruh kelimesi daha belirsiz bir anlama sahiptir, bilhassa metaller üzerine sabitlenebilen veya metallerden ayrılabilen uçucu maddeleri ifade eder.
(3) Bu mistik ifadeler metallerin üretimini, oksidasyon, çözünme vb. yollarla yok oluşlarını ve yeniden dirilişlerini ifade eder.
O, bu bilgece tasarımlar cildinde garip bir derlemeyi bir araya getirmiş, içeriye dahil etmiştir.
Ey mutlak efendi Mesih, onu koruyarak muhafazan altında tut!
Bu İthafın Yöneltildiği Theodoros Üzerine
Bizans İmparatorluğu'nun yüksek bir memuruna işaret eden bu ismin zikredilmesi, simya derlemesinin oluşumu hakkında elimizde bulunan yegâne bilgidir. Herakleios ile el yazmasının tarihi olan 11. yüzyılın başı arasındaki dönemi kapsar.
Zaten Theodoros adı, tarihte başka yönleriyle bilinen herhangi bir Bizanslı şahsiyetle, başka bir ipucu olmaksızın bu kişiyi özdeşleştirmeyi umut edemeyeceğimiz kadar yaygındır.
Zosimos’un eserlerinde de, "Theodoros’a Bölümler" başlığı altında, muhtelif risalelerin fihristlerinin bir özeti bulunur.
[Simya Terimleri Sözlüğü Parçaları]
Yumurta kabuklarından elde edilen kireçtir, çiçeklenmelerin tuzudur, nişadır tuzudur (4), adi tuzdur.
(4) Bu sözcük başlangıçta amonyum klorürü ifade etmiyordu, anlaşıldığı kadarıyla bir natron çeşidiydi. Daha sonra bugünkü anlamını kazanmıştır.
Yumurtalardan elde edilen kireçtir (1), sirkeyle süblimleştirilmiş ve güneşe maruz bırakılmıştır, altından daha iyidir (2).
Denizdir, tuzlu sudur, tuzun köpüğüdür.
Kükürt (soufre) ve cıvanın (mercure) süblimleştirilmiş buharıdır.
Süblimleştirilmiş buhardan meydana gelen pas veya cevher tortusudur (5).
Zaçtır, kalkittir, pirittir, işlemden geçirilmiş beyaz kükürttür.
Yumurtanın kabuğudur, kükürt yumurtanın akıdır, zaç ise onun sarısıdır.
Gümüşten çekilmiş cıva ve İskit taşıdır.
(1) Burada felsefi yumurtalar ve cıvalı bir müstahzar söz konusudur. Başka bir nüshaya göre, "sirkeyle çözünmüş yumurtaların buharıdır".
(2) "Altından" sözcükleri birçok el yazmasında atlanmıştır.
Genellikle pas olarak tercüme edilen ios, burada daha ziyade süblimleştirilmiş buhar vasıtasıyla hazırlanan maddeyi ifade eder.
"Kalayın, kurşunun ve bakırın suyudur", filozofların cıvasıdır.
Cıva aynı zamanda metallerle yaptığı amalgamlardan süblimleşme yoluyla geri alınır.
Krizolittir, porfirdir, Makedonya’nın erguvani taşıdır ve çok renkli taştır.
Ateşte yanmayan üç kükürt ile bileşik hale getirilmiş cıva için söylenir.
Saf ve kirlenmemiş olan için söylenir, tam anlamıyla sağlam, kararmamış ve altın çiçeği gibi parıldayan şeydir.
Krizokol ve krizoprastır.
Pirit, etesien taşı, krizolit.
Birann mayası.
Kükürtten (soufre) çıkarılan cıva (mercure).
Pirit, Sakız toprağı, mürdesenk, beyaz kükürt, şap, beyaz kadmiya, mastika.
Bir kâtip hatası yüzünden önceki maddeler birbirine karışmıştır.
Arsenikten çıkarılan cıva.
Kalaydan (yahut zincifreden) çıkarılan cıva.
Yumurta kabuklarının kireci.
Dağıtma, sulandırma, kavurma.
Ağartma, başkalaşım, indirgeme.
Sıvılar vasıtasıyla yapılan özütleme, yani [okunamadı].
Madeni cisimlerin, tekhomenion'un süblimleşmiş buharı ve aspir çiçeğiyle birleşimi.
Kurallara göre işlenmiş zaç.
Uçuculuğu ve bakır üzerindeki etkisi sebebiyle ikinci bir cıva olarak kabul edilen süblimleşmiş arsenik kastedilmektedir. Gümüş cürufuna helcysma veya encauma dendiği de belirtilir.
Bu ifade 18. yüzyıl yazarlarının yarı metallerini hatırlatmaktadır.
Beyaz Kükürt
Cıvanın süblimleşmiş buharı olup, beyaz terkiple sabitlenmiştir.
Süblimleşmiş buhar ve cıva.
İki antimon ve mürdesenk.
Pıhtılaşmış yumurta akları (?) ve işlenmiş mermer.
Kireç ile kaymaktaşının eritilmesiyle elde edilen şey.
Asılı Kükürt
Bir sudur.
Bu kelimeye simyacılardan başka hiçbir yerde rastlanmaz. Hem bitki hem hayvan olan Basilisk, ortaçağ gizli ilimlerinde büyük bir rol oynar; kuyruğunu ısıran yılana, semendere, ankaya vb. benzetilirdi.
Kükürte dair maddeler elyazmalarında sayısız varyant ve yer değiştirme sergiler. Sözlük metinlerinden, kükürt, kükürt suyu gibi tabirlerin anlamının son derece değişken olduğu anlaşılmaktadır.
Arsenik kelimesinin üzerinde sağa açık işareti yer alır; zırnık kelimesinin üzerinde ise arsenik işareti ters çevrilmiş ve sola açılmıştır (bu da gümüşün işaretine zıt olan cıva işaretini andırır).
Aynı işaretin hem kurşunu hem de kükürdü ifade ettiği hatırlanmalıdır.
Bu durum, bazik kurşun tuzlarının adi su içinde oluşturduğu bir çökelti olan Satürn hülasasıyla mı ilgilidir?
Kükürt Suyu (Zırnıktan Çıkarılan, Sarartma İçin)
İki kükürt, bunlar terkip değildir; ameli (oeuvre) tamamlarlar.
Yumurta kirecidir; ona titanos da denir; yapraksı şap, Milos şapı yanmaz kükürttür.
Süblimleşmiş buhar ve krizokol (lehim [okunamadı]).
Sarartma; doğal kükürt suyu; İskit komarisi; Hint çividi; düğün çiçeği; krizopras; krizokol.
Zırnığın kavrulmasıyla elde edilen saf olmayan arsenik asidi söz konusudur.
İos karmaşık bir anlama sahiptir, madenlerin pasıdır; ok ucudur; zehirdir, yani faal ilkedir, kendine has niteliklerle donanmış hülasadır ve genişletilmiş anlamıyla, renklendirici ilke ile bizzat bu özgül niteliğin kendisidir.
Bu kelime Musa'nın Diplosis'inde bakır için kullanılmıştır, bir yer adı gibi görünmektedir.
Çömleklerde pişirilerek elde edilen süblimleşmiş buhar.
(Kükürtlü) arsenik buharlarıdır.
Yumurta kireci, kara kavak ve kasap süpürgesi.
Bütün adlarıyla kükürt ve arseniktir.
Yabani incir ağaçlarından çıkarılan şeydir; zira pek çok kimse bunu böyle hazırlar.
Kireç ve süblimleşmiş buhar.
Süblimleşmiş cıva yahut onun sülfürü kastedilmektedir.
Bu kelime kobalt olarak çevrilmiştir; daima arsenikli bir bileşiktir.
Badem ezmesiyle yapılan süt.
Balmumu gibi katılaşan eriyebilir metaller veya malgamalar kastedilmektedir.
Kavurma yoluyla beyaz oksitlere dönüşen çinko, kurşun, antimon gibi maddeler.
Bakır pası, bazik bakır asetat ve benzerleri kastedilmektedir.
Boyacıların kullandığı bir tür alunit.
Kükürtlü maddeler ve bilhassa [okunamadı].
Derinlemesine boyayan ve sızmayan şeydir.
Beyaz kurşun ve pirit.
Tatlılaştırılmamış sirke ve özütleme.
Farklı işlemlerden sonra kükürt ve cıvadır.
Sarı misi ile kendiliğinden akandır.
İki antimon ve mürdesenk ile hazırlanan şeydir.
Daha önceki maddelerden birinin tekrarıdır. Bu durum, sözlüğün daha eski birkaç listenin birleştirilmesinden doğduğunu gösterir.
Görülüyor ki manyezya kelimesinin birden çok anlamı vardır; manyetik demir oksit, pirit ve antimon sülfür için de kullanılır.
Yapraksı ve parlak olan dişi antimon ayırt edilir; bu bizim doğal antimon sülfürümüzdür.
Burada, kendiliğinden akan misiden, yani bozunmakta olan piritten türeyen, kan taşına benzer bir demir oksit söz konusudur.
Bu, kurşun tuzlarının tatlımsı lezzetine bir telmih gibi görünmektedir. Ayrıca, antimon regülüsünün kurşunla karıştırıldığı anlaşılmaktadır.
Süblimleşmiş buhar ve altın taşı.
Berberlerin bileme maddesidir.
Bakırı gölgesiz kılan beyaz kükürttür.
Suların karanlığı, süblimleşmiş buhar, buharlaşmış rutubet, asılı kalan çökeltidir (?).
Kükürtlü maddelerin süblimleşmiş buharı ve sıvı gümüştür.
İdrar ve kükürtle işlenmiş demir cevheridir [kadmiya da böyledir].
Bu bitkinin özsuyudur.
Domuz Yağı
Yanmamış kükürttür.
Mürdesenk ve tortu ile elde edilen şeydir.
Oksitlenmiş yahut kükürtlenmiş bakırın indirgenmesinde kullanılan bir eriticiden söz edilmektedir.
Burada bizim güherçilemizden bahsediliyor gibi görünmektedir. Ancak sirke kelimesi simyacılarda çok daha geniş bir anlama sahipti; keskin lezzete sahip bütün sıvıları ifade ederdi, örneğin,
2° Keskin tatlı bazı alkali sıvılar, bu sözcüğün bozulmuş idrarla benzeştirilmesinden de anlaşılacağı üzere,
Havan ve tokmağıdır.
Sory, magnezya ve beyaz taştır.
Dıştan tentür (boyama) verendir.
Her şeyden çıkan süblimleşmiş buhardır, yani doğal sudur.
Pirit ve magnezyadır.
Sirkeye batırılmış olandır.
İlahi su (eau divine) adının yalnızca alkali sülfür çözeltilerini nitelemediği görülmektedir.
Cıva (mercure) sözcüğü burada temel bir aktif ilke içeren her türlü sıvıyı belirtir.
Sarı natron ve köpüklü nitrondur.
Akarsulardan çıkarılanlardır.
Beyaz kükürt (soufre) ve gölgesiz bakırdır.
Bakır, kurşun, kalaydır.
Deniz kabuğu veya kabuktur.
Kadmya, krizolit, kutsal taş, gizli gizem, saman külü, zümrüt, zımpara taşıdır.
Dört cisimdir, ksenos, kurşun, pirit, cıva olarak anılırlar.
Leyden Papirüsü'nde de bu konudan bahsedilmektedir.
Sülyenin kalsine edilmesiyle hazırlanan zencefre.
Kızıl rengin Orta Çağ'da ve halen armacılıkta altını temsil ettiğini hatırlatalım.
Süblimleşmiş buharlar vasıtasıyla sabitlenmiş cıva, bakırı beyazlatır ve...
Tuzlarla sabitlenmiş cıvadır.
Gümüş suyu, sandarak suyu, arsenik suyu, nehir suyudur, çördük otudur.
Kükürt ve cıvadır.
Kireç vasıtasıyla, üç kükürtlü bileşikten imal edilen sudur.
Petasius'a göre yılan safrası olarak adlandırılır.
İkinci bir cıva olarak kabul edilen, süblimleşmiş metalik arsenik söz konusudur.
Yazmalara göre önceki maddelerde çeşitli farklar ve yer değişiklikleri bulunmaktadır.
Asèm yerine gümüş denmesi, metnin daha yakın bir döneme ait olduğunu gösterir.
Bulut terimi, damıtmayla yükseltilmiş su, yılan safrası anlamına gelir.
Sözlük'te anılan tek yazar olan Petasius veya Petesis, Dioskorides tarafından da zikredilen Mısır kökenli bir addır, kadim bir simya üstadını belirtir.
Şarabın tortusudur, erguvan renkleri için elverişli kireçtir.
İşlem sonucunda terkip edilen, süblimleşmiş buhardır.
Pirit, kadmya ve kükürttür.
Kükürt vasıtasıyla icra edilen sabitleme ameliyeleriyle (oeuvre) üretilmiş ve paslandırılmış altındır.
Süblimleşmiş buharlardan elde edilen terkiptir.
Tıbbi bakır, beyazlatılmış metal, kükürt ve üstübeçtir.
Beyaz kükürttür ya da beyaz terkiple sabitlenmiş cıvadır.
Kükürt suyudur, cıvadan çıkarılan kükürttür.
Kumaşlar üzerindeki boyar maddeleri sabitlemek için kullanılan tartar kreminden bahsedilmektedir.
Plinius ve Dioskorides'te altın renkli mürdesenk, sözlükte belki de cıva oksit kastedilmektedir.
Altın mercan ve krizokalk suyu, kurşun ve bakırdır.
Bu varyant, aynı işaretlerin farklı yorumlanmasından kaynaklanıyor gibi görünmektedir.
Kükürttür, cıva suyudur.
Sarartılmış, kükürt, bakır ve elektrum seviyesine getirilmiş tüm parçalar ve yaprakçıklardır, parıltıları kemale erip sarıya döndüğünde ve sabitlendiklerinde, cıvadan elde edilen maddedir.
Altın olarak adlandırılanlar, beyaz, kuru, sarı ve altın rengi verilmiş maddelerdir.
Krizokol, molibdohalktır, yani bileşimdir.
Kilikya safranıdır ya da arsenik ve sandaraktır.
Bakırla işlendikten sonraki süblimleşmiş buhardır.
Kalsine edilmiş ve yıkanmış bakırdır, beyazlatmanın sonu ve sarartmanın başlangıcıdır.
Nitelik bakımından dönüşüme uğramış olandır.
Suda ezilmiş küllerdir, fırının tabanını bir parmak kalınlığında kaplayan küllerdir.
Şarap ve zeytinyağı karışımıyla elde edilen aşıboyaları kusurlu sayılır.
Kurşundan üretilen cıvadır, molibdohalktan üretilendir.
Kadmyadan elde edilendir.
Burada aktardığımız simya sözlüğü, Aziz Markos elyazmasından alınmıştır, sonraki yazmalarda neredeyse hiç değişikliğe uğramamıştır.
Kükürt, kükürt suyu, magnezya maddelerinde görüldüğü gibi, peş peşe eklenen çeşitli kısımlardan oluşmuştur.
Bazı maddeler, Dioskorides ve Leyden Papirüsü'nün peygamberi adlandırmalarıyla yapılan karşılaştırmaların gösterdiği üzere, eski Greko-Mısır geleneğine kadar uzanır.
Chrysopée (altın yapımı) ve argyropée (gümüş yapımı) amellerinin temelini oluşturan maddeler ile felsefe yumurtasının adlandırmaları, bu sözlüğün ilk biçimlerini temsil ediyor gibi görünmektedir.
Orta Çağ'da bu külliyat genişlemiş, Yunanca sözcükler kısmen kaybolurken pek çok Arapça terimle zenginleşmiştir.
Bunun yeni bir biçimi Paris'teki 2419 numaralı yazmada görülebilir.
Bu sözlüklerin birçoğu Manget'nin eserinde Johnson tarafından bir araya getirilmiştir.
Fakat bu türün en faydalı ve en derli toplu eseri Rulandus'un sözlüğüdür.
Kadimlerin yumurta hakkında söyledikleri şunlardır,
Bazıları ona bakır taşı der, bazıları Ermeni taşı, bazıları beyin taşı, bazıları poyraz taşı, bazıları taş olmayan taş der ki bu filozof taşıdır (pierre philosophale), bazıları Mısır taşı, bazıları da kâinatın sureti der.
Yumurtanın kabuğu, ham kısımdır, bakırdır, demir-bakır alaşımıdır, kurşun-bakır alaşımıdır ve genel olarak katı metalik cisimlerdir.
Kalsine edilmiş kabuk, sönmemiş kireç, arsenik, sandarak, Sakız toprağı, asterit toprağı, selenit, pişmiş gümüş, Koptos sürmesi, Sisam toprağı, uygun toprak, Kimolos toprağı, parlak toprak, çivit mavisi ve şaptır.
Yumurtanın sıvı kısımlarına ayrışmış kısımlar denir.
Yumurtanın akına zamk, incir sütü, dut sütü ve sütleğen özsuyu denir.
Yumurtanın sarısına misi, bakır, bakır vitriyolü denir.
Aristoteles’e izafe edilen bir Sırlar Kitabı’nda şu sözler yer alır, «Ey İskender, sana sırların en büyüğünü anlatmak istiyorum. . .
Her zaman, her yerde bulunan, taş olmayan bu taşı al. . .
Ona felsefi yumurta denir.» İbn Sina’nın adını taşıyan risalede de böyledir [okunamadı].
Bu, fiziksel bir anlamda değil, mistik bir anlamda anlaşılmalıdır.
Fakat burada daha ziyade Dioskorides’in Materia Medica’sında yıldız adıyla anılan, Sisam toprağının iki türünden biri söz konusudur.
Maviden sonra Koptos zencefresi ile Pontos toprağını ekler.
Kavrulmuş zaç yağı, Attika aşıboyası, Pontos zencefresi, mavi, Ermeni taşı, Kilikya safranı ve kırlangıçotu.
Yumurta kabukları ile sönmemiş kireçten hazırlanan suyun karışımına magnezya ve magnezya gövdeleri (madenleri), kurşun ile bakır alaşımı, bizim gümüşümüz, adi gümüş ve üstübeç denir.
Beyazına deniz suyu denir, zira yumurta da okyanus gibi yuvarlaktır, şap suyu, kireç suyu, lahana külü suyu, kadimlerin keçi suyu.
Sarı sıvıya doğal kükürt (soufre), cıva (mercure), zencefreden elde edildiği söylenen cıva, kızıl natron suyu denir.
Nasıl ki limonun dışı sarı renkli, içi ise ekşi tattadır, tıpkı bunun gibi.
Ateşe dayanıklı kükürdün suyu kadimlerin sirkesidir.
Sen ise şunu aklında tut, doğa doğadan sevinç duyar, doğa doğaya hükmeder, doğa doğaya üstün gelir.
Yukarıdan karışarak, aranan ve tek bir cisimden çıkarılan gizemi tamamlayan odur.
Bu cümleler, kükürtlülerin kükürtlülerce, nemlilerin ise bunlara tekabül eden nemlilerce zaptedildiği anlamına gelir.
Burada anlamı bilinmeyen fakat altın-kehribara, yani elektruma benzeyen bir işaret verir. Bu işaret, sanki anlamı çoktan kaybolmuş gibi A el yazmasında atlanmıştır.
Bu son kısmın tamamı M el yazmasında bulunmaz.
11. paragraf Arap simyacılarının ve Batı Ortaçağı simyacılarının tumturaklı ve giderek daha da muğlaklaşan dilini andırmaktadır.
YUMURTANIN ADLANDIRILMASI
Cisimler cismani halden çıkmazsa ve cisimler yeniden cismani hale dönmezse, beklenen şey gerçekleşmeyecektir.
Madenler ile ilahi sular (eau divine) ve bitkiler tarafından meydana getirilen iki bileşim vardır, bunlar, aranan şeyin peşinden gittiğinde bulacağın maddeyi dönüştürürler.
Eğer iki bir olmazsa, üç bir olmazsa ve bütün bileşim bir olmazsa, aranan amaca ulaşılamaz.
Yumurtanın dört unsurdan meydana geldiği söylenmiştir, çünkü o dünyanın bir suretidir ve dört unsuru kendi içinde barındırır.
Ona aynı zamanda «ayın döndürdüğü taş», taş olmayan taş, kartal taşı ve kaymaktaşı beyni de denmiştir.
Yumurta kabuğu toprağa benzeyen, soğuk ve kuru bir unsurdur, ona bakır, demir, kalay, kurşun denmiştir.
Yumurta akı ilahi sudur, yumurta sarısı zaçtır, yağlı kısmı ise ateştir.
Yumurtaya tohum, kabuğuna deri denmiştir, beyazına ve
12. paragraf en eski müelliflerden yapılan alıntılardan oluşmaktadır.
«Madeni olanlar kadar yumuşak tabiatlardan çıkarılanları da aralarında saydığım ilahi sular işte böyledir.
Dördüncü madde üçüncünün bir varyantıdır.
Anonim’in yapıtlarında bir başkası daha mevcuttur.
Kaymaktaşı, yumurta kabuklarından elde edilen kireçtir.
Kafatası beyni nasıl kuşatırsa kabuk da yumurtayı öyle kuşatır, bu tuhaf simgecilik buradan kaynaklanır.
Bunlar altının ve gümüşün bileşiminde ve dönüştürülmesinde kullanılan dört kusurlu madendir.
Yumurta kabuğu, on gün boyunca bu şeyleri gübrenin dışına yükselten şeydir.
Onu Tanrı’nın yardımıyla sirkede ezin, onu ne kadar çok öğütürseniz o kadar yararlı bir amel (oeuvre) yapmış olursunuz.
İşte gizem şudur, Ouroboros yılanı (kendi kuyruğunu ısıran), bütünüyle yutulan ve eritilen, mayalanma ile çözünen ve dönüşen bileşimin kendisidir.
Koyu yeşil bir renge bürünür ve altın rengi ondan türer.
Zencefre rengi denen kırmızılık ondan türer, bu felsefecilerin zencefresidir.
Gübre vasıtasıyla ısıtılan benmari içinde.
Burada diğer paragrafların muğlak üslubuyla tezat oluşturan, pratik bir yöntemin kısa bir tasviri yer almaktadır.
Bunlar azurite benzer bakır cevherleridir.
[okunamadı] kelimesi daha geneldir ve benzer her türlü bozunmayı ifade eder.
Bu mistik formüllerin tam olarak hangi kimyasal olaylara telmihte bulunduğunu bilmek zordur.
Burada krizokol gibi yeşil bazik bakır tuzları veren piritlerin bozunmasına, ardından misy ve sory denilen sarı bazik demir ve bakır tuzlarına bir telmih görülebilir.
Karnı ve sırtı safran rengindedir, başı koyu yeşildir, dört ayağı dörtlü gövdeyi meydana getirir, üç kulağı ise süblimleşmiş üç buhardır.
Doğa doğayı sevindirir, doğa doğayı büyüler, doğa doğaya üstün gelir ve doğa doğaya hükmeder, bu da birbirine zıt olan şu veya bu doğa için değil, zahmet ve büyük çabayla, kimyasal usulle kendi kendinden türeyen tek ve aynı doğa içindir.
İmdi sen ey pek sevgili dostum, aklını bu maddelere ver, böylece yanılgıya düşmezsin, fakat arayışının sonunu görene dek ciddiyetle ve ihmalkarlık etmeksizin çalış.
Bu mabedi ve onu dize getireni bekleyen bir yılan boylu boyunca uzanmıştır, önce onu kurban etmekle başla, ardından derisini yüz, etini kemiklerine varıncaya dek aldıktan sonra ondan mabedin girişine bir basamak yap, üzerine bas ve aranan şeyi orada bulacaksın.
Zira başlangıçta bakırdan bir adam olan rahip, rengini ve tabiatını değiştirmiş, gümüşten bir adama dönüşmüştür, birkaç gün sonra, eğer istersen, onun altından bir adama dönüştüğünü göreceksin.
I
İşte gizem, Ouroboros yılanı, yani kendi ameliyle cisimlerin eriyip dağılmasıdır.
Ya da başka bir nüshaya göre, biri Diğerini doğurur.
Burada bir alaşım üzerinde değil de, tek bir metal üzerinde gerçekleştirilen bir başkalaşım mı söz konusudur?
Zosimos bu açıklamayı daha da geliştirerek yeniden aktarmıştır, bu da bunların metallerin dönüşümünü ifade eden eski formüller olduğunu gösterir.
Bu değişimler ardışık galvanik çöktürmelerle taklit edilebilir, fakat eski ameliyelerin bunlarla özdeş olduğunu kanıtlayan hiçbir şey yoktur.
Sanatın gizemlerinin ışıkları, sarı tentürdür (teinture).
Yılanın yeşili, onun ios'u [okunamadı], yani mayalanmasıdır, dört ayağı, sanatın formülünde kullanılan tetrasomiadır, üç kulağı, üç buhar ve on iki formüldür, onun ios'u ise sirkedir.
İmdi sen, pek aziz dostum, zihnini bu meselelere teksif et.
Bir yılan boylu boyunca uzanmış, tapınağı ve kendisini dize getireni koruyor.
Sanat aşkına, Hermes tarafından gösterilen usulü açıklayalım.
Köpek Yıldızı'nın doğuşundan, yani Epiphi ayının 25 Temmuz'undan hastanın yatağa düştüğü güne kadar saymayı ve böylece elde edilen sayıyı 36'ya bölmeyi öğütler.
Şimdi, geri kalanını aşağıdaki tabloda görünüz.
Z harfi ([okunamadı]) hayatı, Te ([okunamadı]) ölümü, K ([okunamadı]) tehlikeyi gösterir.
Yazar burada amellerin (oeuvre) üzerinde yürütüldüğü ocakların ateşleri anlamına da gelen [okunamadı] sözcüğü üzerinden kelime oyunu yapmaktadır.
Bu harfler tabloda aynı zamanda sayısal değerleri için de alınmıştır, Z 7, Te 9 anlamına gelir, K ise (20 yerine) 11 olarak alınmıştır.
Grekçe metindeki 35 sayısının işareti de benzer şekilde hatalıdır.
R'de, yani 2419 numaralı el yazmasında (Albumazar'ın risalesi) istinsah edilen liste.
Bu liste, muhtemelen Kildanîlere kadar uzanan daha eksiksiz ve daha eski bir astroloji geleneğine karşılık gelir, zira yine Gezegenlere adanmış bir bitkiler listesi ile bir hayvanlar listesi arasına yerleştirilmiştir.
Gezegenlerin işaretleri el yazmalarının kenarında, metal adının yanında yer alır.
R'de, mercan yerine beril.
Veya diargyros), sanki inisiye olmayan kimselerin bunu öğrenmesi engellenmek istenmişçesine İbrani harfleriyle kaydedilmiştir, bu da eski bir mistik geleneğin işaretidir.
Cisimlerin sırası bazen daha doğaldır, örneğin şeker, simya el yazmalarında olduğu gibi zift ile asfaltın arasına sıkıştırılmamış, türdeşi olan balın yanına konmuştur.
Cıva (mercure, metal), Hermes gezegeninin listesinin en sonuna yerleştirilmiştir, bu durum, gezegen adının ardına konan zümrüdün tıpkı Mısır'ın mafek'i gibi bir metal rolü oynadığı daha eski bir listeye bu metalin sonradan eklendiğini gösterir.
Bu daha önceki listenin mevcudiyeti, eklenen şu sözlerle daha da açık bir şekilde belirtilmiştir, "Persler bu gezegene (cıva yerine) kalayı atfederler."
Aynı şekilde, Jüpiter gezegenine atfedilen maddeler listesinde, Kalay kelimesinden sonra şöyle okunur, "Persler bu gezegene (kalay yerine) gümüşi metali atfederler", bu da asem veya elektrum anlamına gelir.
Miladımızın altıncı veya yedinci yüzyılı civarında asem veya elektrum metaller listesinden çıktıktan sonra, metallerin gezegenlere atfedilmesinde meydana gelen değişikliklere dair burada son derece dikkat çekici bir işaret bulunmaktadır.
Dostum, altın yapıcıların (chrysopée) isimlerini öğren,
Platon, Aristoteles, Hermes, ilahi Evagia'daki başrahip Ioannes, Demokritos, Zosimos, büyük Olympiodoros, filozof Stephanos, Persli Sophar, Sinesios, İskenderiye'deki büyük Serapis'in rahibi Dioskoros, Mısırlı Ostanes, Mısırlı Komarios, Maria (Yahudi Meryem), Kral Ptolemaios'un eşi Kleopatra, Porphyrios, Epibehios, Pelagios, Agathodaimon, İmparator Herakleios, Theophrastos, Arhelaos, Petasios, Claudianus, anonim filozof, filozof Menos, Pauseris, Sergios.
Bunlar her yerde meşhur ve ekümenik üstatlar, Platon ve Aristoteles'in yeni yorumcularıdır.
Bu ilahi amelin gerçekleştirildiği memleketler şunlardır, Mısır, Trakya, İskenderiye, Kıbrıs ve Memfis tapınağı.
Maden Taşı Üzerine, Nerelerde Hazırlandığı
Maden taşı mermere benzer, serttir ve söz konusu yerlerde onu büyük zahmetlerle çıkaran insanlar onu yerin içinde hazırlarlar, lambalar taşırlar... ve bir damar bulduklarında orayı tutarlar.
Cevheri toz haline getirdikten sonra, birbirine ters oyuklarla donatılmış ve tatlı bir meyil verilmiş tablalar üzerine yaydıklarında, üzerinden su akıtırlar, hafif ve yararsız olan ufalanmış kısım suyla sürüklenir, ağırlığı sayesinde tutulan yararlı kısım ise tahtacıkların oyuklarında toplanır.
Sonra, pişirme işlemi için bu tortuyu sıkıştırırlar,
Bu Menes'ten başka bir yerde söz edilmez.
Kral mahlası altında simya metinleri mevcuttur.
Bu, Agatharkhides'in altın cevherlerinin çıkarılması üzerine yazdığı ve M'de simya reçetelerinin arasına sıkıştırılmış halde bulunan bir parçanın özetidir.
Onu pişmiş toprak bir kaba koyarlar ve formüle uygun bir karışım yaparak kabı lüt ile sıvarlar, beş gün beş gece ocak üzerinde ısıtırlar, kabın çıkan ürünleri almak için bir menfezi vardır.
Kleopatra'ya atfedilen bir Ağırlıklar ve Ölçüler Risalesi, Grek simya el yazmalarının çoğunda bulunur.
Estienne tarafından önce Thesaurus Graecae linguae'nin başında basılmış, ardından antik ölçülerle uğraşan yazarlarca, bilhassa Hultsch tarafından yeniden aktarılmış, tartışılmış ve şerh edilmiştir, bu durum onun burada yeniden basılmasını gereksiz görmeme yol açtı.
Buna karşılık, A el yazması varak 280'e dayanarak Mısır aylarının Grekçeleştirilmiş Latince tercümesiyle birlikte listesini burada vermeyi, eski geleneklerin devamlılığını gösteren günümüz Kıpti ay isimlerini de karşılarına koymayı faydalı buluyorum.
Sana kutlu ve saygıdeğer Teslis adına yemin ederim ki, ey saygıdeğer inisiyem, ruhumun gizli köşelerinde onun tarafından bana aktarılan bilimin gizemlerinden hiçbir şeyi ifşa etmedim, sanata dair Tanrı'dan edindiğim tüm bilgileri, kadimlerin düşüncelerini kendi tefekkürlerim doğrultusunda geliştirerek yazılarıma eksiksizce aktardım.
Sen de bütün bu yazılara dindarlık ve basiret ruhuyla yaklaş, şayet cehalet yüzünden ama kötü bir niyet taşımaksızın yanlış bir şey söylediysek, hatalarımızı kendi yararına ve Tanrı'ya sadık, kötülükten uzak ve dürüst okurların yararına düzelt, ki bu niteliklere rastlamak gerçekten de güçtür.
Kutsal ve aynı tözden olan Teslis adına, yani Baba, Oğul ve Kutsal Ruh adına.
Birlikteki Teslis, insanlar arasında günahsız bir şekilde bedenleşen Oğul'dur, bizzat kendisinin de pay aldığı ikiliğin yüceltilmesi uğruna, kusursuz kalmaya devam ederek insan tabiatına bürünmüştür, onun yanılgıya düşmeye meyilli olduğunu görerek onu doğrultmuştur.
Kim olursan ol, sana büyük yeminle ant içerim, sayıca değil türce tek olan Tanrı'yı kastediyorum, göğü, yeri, elementlerin dörtyüzlüsünü ve bunlardan türeyen maddeleri yaratanı, bedenle uyumlu kılarak akli ve zeki ruhlarımızı da yaratanı, kerubilerin arabalarının taşıdığı ve melek lejyonlarının yücelttiği Tanrı'yı.
Böylece karışımı ısının etkisine maruz bırakıp işlemi nizami fırınlarda, yani çözündürmeler veya pişirmeler yoluyla tamamlamak için, katı ürünü sıcak bir mekanda asılı duran ve tercihen kuzeyden ziyade doğu, batı veya güney tarafından ışık alan cam kaplara koydular, tıpkı Tanrı'nın çok sevdiği kulu Stephanos'un ayrıntılı biçimde buyurduğu ve üç kez kutlu Musa'ya adanmış risalemizde özetle açıkladığımız gibi.
Nitekim sıvının kuzeye doğru yayıldığını görürsen, doğal kükürt (soufre) suyu hakkındaki söylevde belirtildiği gibi, o vakit tuzlu su, natron, antimon ve arıtmaya mahsus zaç ile seyrelterek onu düzeltmekte acele et.
Bununla ürünün öldürülmesini ve bütün söylevinde sergilenen amelin (oeuvre) tamamlanmasını kastetmek istiyordu.
Belki de bu, inisiyenin yemininden sonra ifşa edilmesi gereken bir reçetedir.
Bu yemin, özellikle son iki eklemede olmak üzere bütünüyle 4. yüzyıldan 6. yüzyıla kadarki Bizans Greklerinin Hristiyan metafizik fikirleriyle yoğrulmuştur, zira başlangıç kısmı bir Yeni-Platoncu tarafından yazılmış olabilir.
Devamı birçok el yazmasında eksiktir, bu bir eklemedir.
Devamı A nüshalarından birinde eksiktir, şüphesiz daha sonraki ikinci bir eklemeye tekabül etmektedir.
Büyük amelin (oeuvre) bu esrarlı tasviri imalara dayanmaktadır.
Stephanos'un alıntılanmasına bakılırsa, 7. yüzyıldan sonraki geç bir döneme aittir.
Son cümle, en son eklenmiş bir yorumcu şerhidir.
Şartların akışına ve feleklerin hareketinin zorunlu dönüşüne göre, ilk gök katında ikamet eden meleklerden biri beni yukarıdan seyrederek benimle birleşmek istedi.
Mısır Kraliçesi, Osiris'in eşi İsis'in oğlu Horus'a kutsal sanat üzerine hitabı. Metnin ikinci redaksiyonundaki dikkate değer varyantlar bu çeviride notlarda verilmiştir.
A el yazmasında başlığın ardından ay işareti gelmektedir.
Gümüşün de simgesi olan bu işaret, bütün parçanın gizli bir simyasal anlam taşıdığını gösterir.
Burada İsis'in oğlunun adının yerini almaktadır, bu durum çocuk Horus'un Harpokrates ile özdeşleştirilmesine ve Hons adıyla anılan Thebai Harpokrates'inin aysal rolüne bağlanıyor gibi görünmektedir.
Bu durum A'nın kenar notundaki "gizemli bir anlamda konuşuyor" ifadesine tekabül eder ve bize bu parçanın simyasal sembolizmini hatırlatır.
Horus ve İsis'in yıldızsal tabiatına tekabül eden bu cümle L'de eksiktir, orada yalnızca şöyle okunur, "Çekilmek istiyordum, ben uzaklaşırken peygamberlerden veya meleklerden biri vb."
Bundan sonraki kısımda önemsiz birkaç varyant bulunmaktadır.
A'da bu kelimenin ardından bakırın, yani İsis-Hathor ile bir tutulan tanrıça Aphrodite'nin (Venüs) işareti gelir.
Dolayısıyla burada mistik bir dille, bakırın dönüşüm maddesi olarak yer aldığı kimyasal bir birleşmenin kastedildiği anlaşılmaktadır, bu birleşme simyacılarda sıkça rastlanan bir sembolizme göre kadının erkekle birleşmesine benzetilmiştir.
Bu hususta kendisini sorguladığımda, bu sırların taşıdığı büyük ehemmiyet sebebiyle bu konuda açıklama yapmasına izin verilmediğini, fakat ertesi gün daha büyük bir melek olan melek Amnael'in geleceğini ve bu meselenin çözümünü bana onun sunabilecek durumda olacağını söyledi.
Ve onun başında bir işaret taşıyacağını, bana ziftle sıvanmamış, içi berrak suyla dolu küçük bir kap göstereceğini söyledi.
Ertesi gün, güneş seyrinin ortasındayken, ilkinden daha büyük olan melek Amnael göründü, bana karşı aynı arzuya kapılmış olarak yanıma indi, hareketsiz kalmayıp hızla bulunduğum yere geldi, ben ise meseleyi sormaktan geri durmadım.
Cevap vermekte geciktiği için kendimi ona teslim etmedim, başındaki işareti bana gösterene ve aradığım gizemleri eksiksizce ve samimiyetle bana aktarana kadar onun arzusunu dizginledim.
Nihayet bana işareti gösterdi ve gizemleri ifşa etmeye başladı, yeminler ederek şöyle dedi, Sana gök, yer, ışık ve karanlık adına yemin ederim, sana ateş, su, hava ve toprak adına yemin ederim, sana göğün yüksekliği, yerin ve Tartaros'un derinliği adına yemin ederim, sana Hermes, Anubis, Kerkoros'un ulumaları ve yılan adına yemin ederim ki
Kenar notunda, Tanrı bilgisinde yetkin bir varlıktan söz edildiği belirtilir.
Başka bir metinde ise tüm bu pasaj şu sözlerle özetlenmiştir,
Ertesi gün, Amnael adındaki ilk melek peygamberleri yanıma geldi.
Altın ve gümüşün hazırlanışı üzerine ona yeniden sorular sordum.
Bana başında bulunan bir işareti ve ellerinde tuttuğu, ziftle sıvanmamış, berrak suyla dolu bir kabı gösterdi, fakat hakikati açıklamaya yanaşmadı.
Ertesi gün geri geldi, arzusunu tazeledi ve amacına ulaşmaya çabaladı.
Fakat ben onunla ilgilenmedim, o ise arzusuyla beni ayartmaya ve bana yalvarmaya devam etti.
Lakin kendimi teslim etmedim ve bana o işareti gösterene dek ona boyun eğdirdim.
Bu ifade, ay tanrısı Khonsu Aah'ın başlığı olan ve hilal biçimindeki boynuzların üzerinde yükselen diske yapılan bir ima gibi görünmektedir. Başka bir metinde bu işaret ancak biraz daha ileride, Amnael'in ortaya çıkışı sırasında tarif edilir.
Görünüşe göre bu yeminin İsis tarafından edilmiş olması gerekirdi.
Her-Hor, Ammon'un ilk peygamberidir, 20. Hanedan dönemine ait tarihsel bir şahsiyetin adıdır.
İsis'ten Horus'a
Tapınağı koru, Akheron'un kayığı ve dümencisi üzerine sana ant içerim, üç Zorunluluk (Kader Tanrıçaları), Kırbaçlar (Öç Tanrıçaları) ve Kılıç üzerine sana ant içerim.
Tüm bu yeminlerden sonra benden, sevgili ve meşru oğlum dışında hiç kimseye hiçbir şey bildirmememi istedi, ta ki sen kendin o olasın ve o da sen olsun.
Öyleyse, geçerken gözlemle, çiftçi Akharantos'a sor ve tohumun ne olduğunu, hasadın ne olduğunu ondan öğren, böylece bileceksin ki buğday eken buğday biçer, arpa eken de arpa biçer.
Çocuğum, bir mukaddime mahiyetindeki bu şeyleri işittiğinde, bunlardaki tüm yaratılışı ve üremeyi dikkate al, insanın insanı var etmeyi bildiğini, aslanın aslanı, köpeğin de köpeği doğurduğunu bil.
Şayet tabiata aykırı bir varlık meydana gelirse, doğan şey bir ucubedir ve kalıcılığı yoktur.
Tabiat tabiatı büyüler ve tabiat tabiata üstün gelir.
İlahi güçten pay alan ve ilahi yardımla başarıya ulaşan, İsis'in talebinin etkisiyle aydınlanan ehil kişiler, uygun olmayan başka maddelere başvurmadan, belirli metalik cevherlerle hazırlıklar yaptılar.
Böylece tözsel tabiat vasıtasıyla, hazırlıkta kullanılan maddeye üstün gelmeyi başardılar.
Başka bir metinde şöyle okunur, "Yılan Kerkouroboros'un ve Cehennemin bekçisi üç başlı köpek Kerberos'un uluması". Kerkoros ile Ouroboros burada müstensihin hatası yüzünden tek bir kelimede birbirine karışmıştır. Zaten bir yılanın uluması da anlamsızdır. Artık anlaşılmayan bu ifade, aktarılan metnin müstensihlerinden biri tarafından Cehenneme uyarlanmıştır.
Bu ifade, ay tanrısı Aah'ın (gümüş simgesi) Khons-Harpokrates ile, yani yine Horus ile olan özdeşliğine yapılmış bir ima gibi görünmektedir. Mısır kültünden alınan bu mistik cümle diğer metinde kaybolmuştur.
Bu özel adlar diğer metinde "belirli bir çiftçi" ifadesiyle değiştirilmiştir.
Bu paragrafın başı buraya kadar diğer metinde eksiktir, oradaki metin şöyle başlar, "8. Maddeyi başka maddelerle değil, metalik cevherlerle hazırlamak gerekir. Nitekim daha önce söylediğim gibi, buğday vb."
Bu durum, dönüştürme işlemlerinde kullanılan diğer maddelerin maddesini yenmek ve tabiatını değiştirmek için, bir tohum ya da kurucu unsur rolü oynayan altının baskın tabiatını devreye sokmak gerektiği anlamına geliyor görünmektedir.
Nitekim daha önce buğdayın buğdayı var ettiğini ve insanın insanı ektiğini söylediğim gibi, aynı şekilde altın da altının hasadına yarar ve genel olarak benzer, benzerinin hasadını sağlar.
Cıva (mercure) alarak onu sabitle, ister killi toprakla, ister magnezya metaliyle, ister kükürtle (soufre), ve onu muhafaza et, bu eriyebilir malgamadır.
Bütün metalik cisimlerin beyazlatılması olan beyaz terkibin karışımı.
Bakır ilavesiyle beyazlatılmış cıvadan 1 kısım al, kimyasal sularla ayrıştırılmış magnezyadan 1 kısım al, limon suyuyla işlem görmüş şarap tortusundan 1 kısım, bülûğa ermemiş bir çocuğun idrarıyla sulandırılmış arsenikten 1 kısım, kadmiyadan 1 kısım, mürdesenk ile pişirilmiş piritten 1 kısım, üstübeçten 1 kısım al.
Bu, kil ile karıştırılarak söndürülmüş cıva, bir metal alaşımıyla malgama yapılmış cıva ya da kükürdün veya metalik sülfürlerin etkisiyle kükürtlenmiş cıva anlamına gelir.
Diğer metinde, "türlerin karışımına göre kolayca eriyebilen kurşun gibi eriyebilir malgamadır vb." denir.
Potasyum bitartarat ve çok sert sirkeyle, yani bir asit, bir alkali ya da sirke benzeri yakıcı başka bir cisimle az çok tamamen tuz haline getirilmiş muhtelif metal oksitlerin (bakır, cıva, demir, arsenik, çinko, kurşun vb.) karışımı, tamamı söndürülmüş veya malgama haline getirilmiş cıvaya eklenir. Bu karışım bir eritme potasında eriticiler ilave edilerek ısıtıldığında, karmaşık bir alaşım elde edilir.
Burada bir terslik vardır, bilakis cıva tarafından beyazlatılan şey bakırdır.
Bütün bunları çok sert beyaz sirkeyle incelt ve kuruttuktan sonra beyaz terkibi elde edeceksin.
Ardından bakır ve demir alarak bunları erit, sonra içine toz haline getirilmiş şu maddeleri azar azar at, 1 kısım kükürt, 10 kısım magnezya, demir iyice dövülebilir hale gelene kadar buna devam et.
Isıyla dövülebilir hale getirilmiş bir miktar bakır alarak bundan 4 kısım erit, içine öğütülmüş 1 kısım demiri azar azar ekleyip karıştırarak at, demir ve bakır bir alaşım meydana getirene dek sürdür.
Sonra bu alaşımdan bir libre ağırlığında alıp erit, öğütülen madde beyazımsı bir hal alana kadar azar azar ekleyerek içine 3 ons beyaz terkip saç.
Ardından, erime potasından çıkarırken içine cıva (mercure) ekle, karışımın iki parçasına bir parça cıva kat, ona bir tırnak kalınlığı ver.
Metal tamamen dövülgen değilse, onu yeniden erit, balmumu gibi yumuşak hale gelecektir. Bu durum yine bir malgama oluşumuyla ilişkili görünmektedir.
Daha sonra, vitriyol ya da pota tortusu içermeyen bir altın yaldız sıvısı, bir kabuk altını sıvısı hazırladıktan sonra, yaprakları cam bir kaba koy, tortu toplanana kadar 35 gün boyunca bir kenara bırak. “Daha sonra” sözcüğü yalnızca yazarın yeni bir hazırlığa geçtiğini gösterir, bu hazırlık zorunlu olarak öncekinin devamı niteliğinde değildir. Kabuk altını tabiri kuyumcular arasında halen kullanılmaktadır.
Daha sonra, cıva, magnezya, şarap tortusu, arsenik, kadmiya, pirit ve serüz vasıtasıyla elde edilen beyaz terkibi al, ayrıca cıva da al, içine sidéro [okunamadı] sıvısını karıştır. Bu paragraf öncekilerin bir çeşitlemesidir, metalleri malgama yoluyla beyazlatmaya yarayan ve öncekilerden birine benzeyen bir reçetedir.
Sıvı, terkibin üzerinde iki parmak kalınlığında dursun, gölgede on beş gün boyunca yumuşamaya bırak ve tortuyu muhafaza et.
Aynı şekilde bilinir ki açıklamaya devam edeceğim hususlar, yani diplosis, tentürler (teinture) ve tüm işlemler, tek ve aynı anlama, tek ve aynı amele (oeuvre) yöneliktir. Bu ifade, yazarın bir reçeteler bütününü sergileme niyetinde olduğunu, önceki kısımların ise yalnızca bir başlangıç teşkil ettiğini gösterir görünmektedir.
O halde anla, evladım, dul kadının terkibinin gizemini.
Süblimleşmiş buharın yükseltilmesi şöyle yapılır, arsenik al, onu suda kaynat ve bir havana koyarak adaçayı ve biraz yağ ile döv, matrası ve şişeyi kömürlerin üzerine yerleştir. Bu, öncekilerin ardına eklenmiş bir reçetedir. İmbik içinde, çeşitli organik ürünlerle karıştırılmış arsenik sülfürler vasıtasıyla gerçekleştirilen bir süblimleşmedir. Bu metin parçası Kedrenos tarafından Demokritos'a atfedilir. Cabir'de ve Arap simyacılarında geliştirilmiş biçimde yeniden karşımıza çıkar.
Ocağın ağzının üzerine aygıtı yerleştir, ta ki buhar çekilip gidene kadar.
Bu İncelemeyi Sürdüren Kişinin Sahip Olması Gereken Ahlaki Nitelikler Nelerdir
İlmin tetkikini sürdüren kimse öncelikle Tanrı'yı ve insanları sevmeli, ölçülü ve menfaatsiz olmalı, yalanı, her türlü hileyi, her türlü kötü ameli ve her türlü haset duygusunu defetmeli, nihayet samimi olmalıdır.
Tanrı'ya hoş gelen bu güzel vasıflara sahip olmayan yahut bunları edinmeye gayret etmeyen kimse, erişilmez şeylere ulaşmak isterken yalnızca kendini aldatacak, sadece kendine zarar verecektir.
Filozoflar aralarında bir meclis kurmak üzere birbirlerine haber saldılar, zira aralarına bir kavga ve büyük bir kargaşa musallat olmuştu, bu kargaşa tabiatlar, cisimler, ruhlar konusunda ve sırrın birden çok tür vasıtasıyla mı yoksa tek bir tür vasıtasıyla mı gerçekleştiği meselesine dair dünyaya çöken yanılgıdan ileri geliyordu. Bu durum şu anlama geliyor görünmektedir, Dönüşüm, özgül tabiatı değiştirilen tek bir metal üzerinde mi gerçekleşir, yoksa altın ve gümüş, tunç ve pirinç gibi alaşımlar tarzında bir araya getirilerek mi üretilir? Buradan filozof taşı (pierre philosophale) da anlaşılabilir.
Filozof, onlarca bilinen hususlara açıkça yanıt vererek şöyle der, "Bizim soyumuzdan gelenlerin, tek bir türden neşet edenlerin kitaplarımızı kınaması ve başımıza beddualar savurması yakışık almaz. Elde edilmek istenen altın tentürü hususunda, meslek erbabınca bana bildirilen şudur, Şayet bir kimse türlerin çokluğuna ilişkin öğretileri sergilemeye kalkışırsa, yanılgı içindedir, çünkü güdülen gaye başkadır. Ocak tektir, izlenecek yol tektir, amel de tektir." Görünüşe göre burada simyacılar arasında Yahudilerin oynadığı role bir ima vardır, benzer fakat daha açık ifadeler Maria'ya (Yahudi Meryem) atfedilir.
Fakat Rab Tanrı onu yoksullar ve çaresizler uğruna karşılıksız olarak bahşetmiştir. Metni sonlandıran bu cümle, Arap simyacılarında çok sık rastlanan ve filozof taşının her yerde bulunan, en yoksulların dahi erişebileceği maddelerden oluştuğunu belirten kimi ifadelerle yakınlaştırılabilir.
Genel Yönergeler
Filozof şöyle der, "Etlerin içinden sarı kısmı al, zira yumuşatılmış ürünler arasında en iyisi odur, taşı da al, ateşin üzerine koy ve hemen ardından suya at, sonra bu taşı ve yumuşatılmış etlerin bir kısmını tekrar al ve cam üretimine mahsus sağlam bir ocağa koy." Et sözcüğü, kullanılan sıvılar içinde çözünmeyen, sarı yahut kırmızı renkteki bir madde anlamına gelir. Yunanca metinde insan bedenlerinin mumyalanmasına dair sembolik bir kelime oyunu bulunmaktadır.
Aynı sirke alındığında, filozofların sirkesine sahip olunur. Filozofların sirkesi, yahut metalleri eriten cıvalı su.
Asem haline gelene kadar defalarca eritilir. Görünüşe göre burada eriyen ve potadaki metalin yüzeyinde akan bir eritici söz konusudur.
Zira eriyebilir kurşun bol miktarda asem sağlar.
Potayı çok kuvvetli olmayan, ılımlı bir ateşte ısıtınız. Bu son cümle önceki kısımların devamı gibi görünmemektedir. Bu kısmın ilk bölümü nispeten açıktır, fakat sonu kesin bir anlam sunamayacak kadar muğlaktır, bu bir müstensih ilavesidir.
İki başlık bulunmaktadır, ikincisinin işareti gümüşünkidir.
Burada eriyebilir olarak çevrilen işaret, suyun işaretidir.
Söz konusu olan, 34. sayfadaki amalgam mıdır?
Bu reçete ve ardından gelenler, Leiden Papirüsü'ndekilere benzer teknik, müspet reçetelerdir.
Asem teriminden kurşun ve gümüş alaşımı anlaşılmalıdır.
Kalay alın, onu eritin ve beş ergitmeden sonra, potanın içindeki yüzeyine zift atın.
Onu her yeniden erittiğinizde, kusursuz ve bol bir asem haline gelene dek adi tuzun içine dökün.
Eğer onu bir kilise işi için kullanmak isterseniz, erime anı ile katılaşma anı arasında işlem yapın.
Asem Yapımı, Yukarıdaki dikilitaşta söylendiği gibi, arıtılmış adi kurşundan elde edilir.
Bilinmelidir ki yüz libre adi kurşun, on libre asem sağlar.
Bir havana bir libre yanmaz kükürt (soufre) ve iki libre cıva (mercure) konur, bunlar bir gün boyunca birlikte ezilir.
Bütün karışım cam bir imbik içine konur, ağzı üç parmak kalınlığında, ateşe dayanıklı kömürlü bir balçıkla kapatılır.
Altın rengi elde etmek için, su ile art arda ezin.
Çünkü ne kadar çok ezerseniz, o kadar sarılaşacaktır.
Yanmaz kükürt, uçucu maddeleri sabit kılar.
Zincifre Üzerine, Bilinmelidir ki zincifreden (cıvanın) yeniden kazanımı, natron yağı vasıtasıyla gerçekleşir.
Pekala anladığınız üzere, hafif bir ateşte eritilir.
Bilinmelidir ki manyezya
Uygulamacı bir müstensihin ilavesi, meğerki [okunamadı] yerine döküm ameli (oeuvre) [okunamadı] okumak gereksin. Cıva sülfürü indirgemek için soda kullanımı.
Burada zincifre, cıva sülfürü değil, hematiti veya kan taşını ifade eder.
Manyezya sözcüğü burada hem cam yapımında hem de silah imalatında kullanılan manyetik demir cevherini belirtir.
camcınınki, Asya manyezyasının tabiatındadır, onun vasıtasıyla cam tentürler (teinture) alır, Hint demiri ve harikulade kılıçlar onunla yapılır.
Yaban turpu yağı içinde, kurşunla birlikte üç gün boyunca ezin.
Akmadion (kavurma kabı) içine koyun ve kükürtten arınana dek kömürlerin üzerine yerleştirin, sonra çekin, ürününüzü bulacaksınız.
Ardından, kuruttuktan sonra, gümüş eritin ve tam kıvamına geldiğinde, bu terkibi içine atın, gümüşü elektrum halinde bulacaksınız.
Bu, düşük ayarlı altın yapımı (chrysopée) için bir usuldür, tıpkı sonraki usul gibi.
Kurşunun işareti bazen kükürdünkiyle aynıdır.
Arbogastes tarafından imparator ilan edilen ve 394'te Theodosios tarafından öldürülen putperest hatibin durumunu andırır.
Ey yabancı, Süleyman'ın zihninde planını tasarladığı ve daire biçiminde dizilmiş taşlarla inşa ettirdiği labirenti işittin mi?
Bu çizim, onun ince çizgilerle akılcı bir şekilde çizilmiş düzenini, biçimini ve karmaşıklığını temsil eder.
Küresel, dairesel kıvrımlarıyla, bileşik şeritler halinde ustalıkla sarılır, tıpkı meşum yılanın kıvrımları içinde gah açıkça, gah gizlice sürünmesi ve kayması gibi.
Verev yerleştirilmiş ve erişimi güç bir kapısı vardır.
Sen dışarıdan atılmak isteyerek ne kadar koşarsan, o da ani dönemeçleriyle seni o kadar içeriye, çıkışın bulunduğu derinliğe doğru çeker.
Koşularında seni her gün cezbeder, boş düşlerle seni aldatan bir rüya gibi, umut dönüşleriyle seninle oynar ve alay eder, ta ki komedyayı yöneten zaman akıp gidene ve her şeyi karanlıkta düzene sokan ecel, ne yazık ki, çıkışa ulaşmayı başarm Mana izin vermeksizin seni teslim alana dek.
Bu labirent, Yunan simyacılarının eski geleneğine ait olmayan, Orta Çağ'a ait kabalistik bir yapıttır.
Bir libre erguvan boyasına, yedi drahmi idrarda yumuşatılmış iki obol ağırlığında demir cürufu koyun, kaynayana kadar ateşe tutun.
Ardından, kaynamış karışımı ateşten alarak tamamını bir kaba koyun.
Önce erguvanı çekerek kaynatılmış suyu erguvanın üzerine dökün, bir gece ve bir gün ıslanmaya bırakın.
Ardından, dört libre deniz likeni alıp, likenin dört parmak üzerinde su kalacak biçimde su dökün ve koyulaşana dek karışımı bu halde tutun, o vakit süzün, ısıtın ve önceden hazırlanmış yünün üzerine dökün.
Özsu yüne bütünüyle nüfuz edecek biçimde, çok gevşek olan kısımları çiğneyerek ezin, sonra iki gece ve iki gün bırakın.
Ardından aynı özsuyu tekrar alın ve ilk oranı yeniden elde edecek biçimde, bu suyun iki libresine su katın.
Koyulaşana dek karışımı yine bu halde tutun, ardından süzerek, ilk başta olduğu gibi içine yün koyun, bir gece ve bir gün bırakın.
Sonra çıkarıp idrarda durulayın, ardından gölgede kurutun.
Bu kez lakka vasıtasıyla işlem yapılır. Havaciva sözcüğü, sözlüklerde lakka ve anhusa sözcüklerinin ortak çevirisi olarak belirtilmiştir.
DEMOKRİTOSÇU İNCELEMELER papirüsünün 96 numaralı reçetesinde
Ardından idrarla yıkayın ve bundan sonra suyla yıkayın.
İdrara batırılmış yünü iki gün boyunca deniz yosununun buharlarına maruz bırakın.
Erguvanın terkibine girenler şunlardır, sahte erguvan denen yosun, kermes, deniz rengi, Laodikeia havacivası, kremnos, İtalya kökboyası, Batı filanthionu,
şuradan çıkarılan erguvan kurdu, İtalya pembesi.
Sabit tentür vermeyenlerin hiçbir kıymeti yoktur.
Galatya koşnili, lakka denen Akhaia rengi, rizion denen Suriye rengi, Libya'nın deniz kabuğu ve çift kabuğu, pinna denen deniz bölgesinin Mısır kabuğu, isatis denen bitki ve mureks denen Yukarı Suriye rengi böyledir.
İsatisinki müstesna, bu renkler kalıcı değildir ve aramızda itibar görmez.
Bu kavramları yukarıda anılan ustamızdan derlemiş ve maddenin çeşitliliğini bilerek, tabiatları birbiriyle uyumlu kılmaya gayret ettik.
Fakat ustamız biz henüz inisiye olmadan ve maddenin bilgisiyle uğraştığımız bir sırada öldüğünden, onun Hades'ten çağrılması gerektiği bize söylendi.
Ben de doğrudan şu sözlerle ona yakararak bu amaca ulaşmaya çabalıyordum, Hangi
ayrıca iki paralel tentür (teinture) yöntemi vardır, biri orseille, diğeri orcanette ile yapılır.
Bu iki farklı madde, antik yazarların bahsettiği çift tentürlerin ([okunamadı] kumaşlar) temelini mi oluşturuyordu?
Yoksa bunlar aynı maddeyle mi gerçekleştiriliyordu?
Orseille ile yapılan işlemi iki kez tekrarlayan yukarıdaki tasvir, ikinci görüşe daha yatkındır.
Ardından bir büyü parçası ve onu takip eden simyasal bir fragman gelir.
İlk fragmanın mevcut çevirisi yeni bir gözden geçirmeye tabi tutulmuştur.
Demokritos, Doğal Meseleler
hediyelerle ödüllendiriyorsun senin için yaptıklarımı?
Ve o yalnızca şu sözleri söyledi, Kitaplar Tapınak'tadır.
İddia edildiğine göre, ruhunu bedeninden ayırmak için zehir içmişti, ya da oğlunun dediğine göre, dikkatsizlik sonucu zehir yutmuştu.
Oysa ölümünden önce, kitapları yalnızca oğluna, o ilk gençlik çağını aştığında göstermeyi tasarlıyordu.
Hiçbirimiz bu kitaplar hakkında bir şey bilmiyorduk.
Araştırmalar yapıp hiçbir şey bulamayınca, tözlerin ve tabiatların nasıl birleştiğini ve birbirine karıştığını anlamak için korkunç bir zahmete katlanıyorduk.
Fakat maddenin bileşimlerini gerçekleştirdiğimizde, Tapınak'taki bir törenin vakti gelince, birlikte bir şölen yaptık.
Böylece naostayken, aniden belirli bir sütun açıldı, fakat içinde hiçbir şey görmedik.
Ne o, ne de bir başkası babasının kitaplarının oraya konulduğunu bize söylemişti. İlerleyip bizi sütuna götürdü, eğildiğimizde, orada bulduğumuz şu kıymetli formül dışında hiçbir şeyin gözümüzden kaçmadığını şaşkınlıkla gördük,
Doğa doğadan hoşlanır, doğa doğaya üstün gelir, doğa doğaya hükmeder.
Bütün yazısını bu kadar az kelimede toplamış olmasına çok şaşırdık.
«Ben de avamın merakının ve karmaşık maddenin üzerine çıkasınız diye, doğal meseleler üzerine olan incelemeyi Mısır'a getirmeye geliyorum.
Bu kısım, Sahte Demokritos'un incelemesinin asıl başlangıcı gibi görünmektedir, bundan öncekiler sonradan eklenmiş parçaları temsil eder.
İncelemenin kendisi, beyaz ve sarı üzerine iki kitaptan oluşur, yani gümüş yapımı (argyropée)
Bu ifade, gizli öğretinin serimlenmesinde yerleşmiş görünmektedir, [okunamadı]
Cıva (mercure) alarak, onu magnezianın metalik gövdesiyle, ya da İtalya antimuanının metalik gövdesiyle, ya da yanmaz kükürtle (soufre), ya da selenit ile, ya da pişmiş kireç taşıyla, ya da Milos şapıyla, ya da arsenik ile, yahut arzu edeceğiniz şekilde sabitleyin.
Böylece hazırlanan beyaz toprağı bakırın üzerine koyun, gölgesiz bir bakır elde edeceksiniz.
Aynı sonuç, sarı arsenik ve uygun şekilde işlenmiş sandarak ile, keza tamamen dönüştürülmüş zencefre ile de elde edilir.
Yalnızca cıva, gölgesiz bakırı üretir.
Doğa doğaya üstün gelir.
Bu kelime başlangıçta mıknatıs taşını ifade ediyordu, fakat Sözlük'te beyaz kurşun, pirit, dişi antimuan (iri kristalli antimuan sülfür), kadmiya (bakırla karışık saf olmayan çinko oksit) olarak çevrilmiştir.
Aynı zamanda kalayı, bakır ve kurşun alaşımını da gösteriyordu.
Bu kelimenin çoklu anlamları Giriş bölümünde verilmiştir.
Özellikle, indirgenmesiyle beyaz ve eriyebilir bir metal, alaşım ya da amalgam vermeye elverişli her siyah veya beyaz cevhere uygulandığı anlaşılmaktadır.
Yani oksijeni giderilmiş, beyazlatılmış ve tekdüze bir parlaklığa getirilmiş.
gölgeyle kaplı bakır, bakır çiçeğidir (protoksit, bazik tuzlar, verdegri).
Bu paragraftaki reçetelerin genel anlamı şöyle görünmektedir, Cıva ile bir amalgam yapın ya da onu herhangi bir maddeyle söndürün.
Ardından bu ürünü (beyaz toprak) bakırın üzerine yayın, bakır tekdüze gümüşi bir parlaklık kazanacaktır.
Bu beyaz toprak veya macun, eriyebilir amalgam ve beyaz preparat adıyla da anılır.
Arsenikli bileşikler de süblimleşme yoluyla bakırı beyazlatabilir, aynı şekilde zencefre de gerek ısıyla gerek bir ustalıkla ayrıştırılarak bunu yapabilir.
Dolayısıyla burada söz konusu olan, yüzeysel bir yaldızlamadan önce bakırın görünürde gümüşlenmesi işlemidir, bu da Leiden Papirüsü'nden çıkarılan benzerliklerle uyumludur.
Siderit de denilen gümüş piritini, teamüle uygun olarak, akışkan hale gelecek şekilde işleyin.
Bu pirit, gri ya da beyaz mürdesenk vasıtasıyla yahut İtalya antimuanı vasıtasıyla akışkan hale getirilecektir.
Ardından kurşun serpin, hataya düşmeyesiniz diye sadece kurşun demiyorum, Koptos kurşunu ve bizim siyah mürdesengimizle ya da arzu edeceğiniz şekilde serpin.
Isıtın, sonra maddenin içine yapay sarıyı koyun ve boyayın (teindre).
Onu salamura ile ya da bozulmamış idrarla ya da deniz suyuyla ya da oksimel ile yahut arzu edeceğiniz şekilde işleyin ve ateşin etkisine maruz kalmamış altın pullarına benzer hale gelene kadar pişirin.
Sonra altın elde etmek için gümüş, altın kabuğu elde etmek için de altın ekleyin.
Claudianos alarak onu parlatın ve sarı hale gelene kadar teamüle uygun şekilde işleyin.
Dolayısıyla onu sarartın (sarartmak derken taştan değil, taşın faydalı kısmından bahsediyorum).
Ayrıştırılmış şapla, kükürtle ya da arsenikle ya da sandarakla ya da kireç taşıyla yahut neyle isterseniz onunla sarartacaksınız.
Bu reçete, bir gümüş cevherinin (çelik grisi renginde kükürtlü gümüş) mürdesenk ve kurşunla işlenmesi gerektiği anlamına gelir görünmektedir.
Bu reçete, gümüşlü piritin kavrulmasını ve ardından sodyum klorür içeren sıvılarla işlenmesini ifade eder görünmektedir.
Kurşunun bakır, kalay, çinko vb. ile alaşımı.
Metnin arasına karışmış bir müstensih derkenarı.
Bu reçetenin amacı, arseniğin yardımıyla altın renginde bir alaşımın üretilmesidir.
Kıbrıs kadmiyasını usulünce beyazlatınız, arıtılmış olandan söz ediyorum.
Ardından onu sarartınız, nitekim onu dana ödüyle, neft yağıyla, hint yağıyla, turp yağıyla yahut yumurta sarısıyla, yani onu sarartabilecek tüm maddelerle sarartabilirsiniz, sonra bu karışımı altının üzerine dökünüz.
Zira altın, altın ve altın likörü vasıtasıyla elde edilir.
Kalkhedon antimuanıyla eziniz, sonra yeniden deniz suyuyla, saf tuzlu suyla yahut sirkeyle karıştırılmış tuzlu suyla işleme tabi tutunuz.
Antimuanın siyah rengi kayboluncaya dek yıkayınız.
Madde sararıncaya dek kavurunuz yahut pişiriniz, ardından doğal kükürt (soufre) suyunda kaynatınız.
On beşinci yüzyıldan bir şarih kenara mistik bir yorum yazmıştır, "Şap, eter, cıva (mercure) ve gölgesiz bakır."
Bu reçetede söz konusu olan altın rengi bir verniktir.
Yüzeysel olarak altın rengine boyamak yahut altın bir nesnenin rengini değiştirmek için verilen bir vernik reçetesidir.
El yazmaları kenara, bu maddelerin rengiyle ilişkili olan altın işaretini koymaktadır, en azından bu reçetelerin kökeninde ve pratik bir nitelik taşıdıkları müddetçe böyleydi, zira daha sonra şarihler bunları mistik bir anlamda yorumlamışlardır.
Metalik sülfürler bu yolla, yavaş bir oksitlenme sayesinde oksisülfürlere ve bazik tuzlara dönüşür.
Lakin sözcüğün anlamı sözlüğe göre daha kapsamlıdır.
Yani yüzeysel bir kükürtleme ile gümüşü altına boyayarak (teinture).
Benzer bir reçete, kükürt suyu bahsinin devamında Leiden papirüsünde de yer almaktadır.
Beyaz toprağı, yani serüzden ve gümüş cürufundan yahut İtalya antimuanından elde edileni alarak, sonra da manyezya yahut beyaz mürdesenk alarak beyazlatınız.
Nitekim bu toprağı deniz suyuyla, tatlılaştırılmış tuzlu suyla yahut gök suyuyla beyazlatırsınız, yani toz haline getirilmiş bu toprağın serüz gibi beyaz olması için onu çiye ve güneşe maruz bırakırsınız.
Bakır çiçeğini ve kazınmış pası (işlem görmüş olandan bahsediyorum) eritip ekleyiniz, yahut iyice bozulmuş yanık bakır ya da kalkit koyunuz, madde katı ve yoğun hale gelene dek içine çivit atınız, bu netice kolayca elde edilecektir.
Böylelikle elde edilen şey molibdokalkostur.
Ürünün açık renkte olup olmadığını kontrol ediniz, şayet öyle değilse kabahati bakırda değil, amel (oeuvre) işlemini iyi yapmadığınız için kendinizde arayınız.
Şu halde açık renkte bir metal hazırlayınız, onu bölünüz ve sarartmaya muktedir maddeleri ekleyiniz, sarı renk elde edilene dek pişiriniz.
Ateş görmemiş kükürtle, sori ve vitriyol ile eziniz.
Sori, misi içinde her daim bulunan mavimsi, pürüzlü bir maddedir, ona yeşil vitriyol denir.
Ilımlı bir ateşte, sarı hale gelene dek üç gün boyunca pişiriniz.
Bakırın yahut tarafımızdan imal edilmiş gümüşün üzerine dökünüz, böylece altın elde edeceksiniz.
Yaprak haline getirilmiş metali sirke, vitriyol, misi, şap, Kapadokya tuzu, kızıl natron yahut dilediğiniz bir madde içinde, pas oluşana dek üç, beş yahut altı gün boyunca bekletiniz.
Yukarıdaki kısım bunun hazırlanışını yeterince açık bir şekilde tarif etmektedir.
Demir sülfat bu şekilde bazik peroksit tuzuna dönüşür.
Yani metal yüzeyde altın rengine boyanacaktır.
Zira vitriyol, pas ile birlikte altın yapar.
Makedonya krizokolünü, ki kendisi bakır pasına benzer, düve idrarında ezerek başkalaşana dek işleme tabi tutunuz.
Zira doğa, maddelerin içinde gizlidir.
Ardından, önceden misi yahut ateş görmemiş kükürtle ezdikten sonra şap ile pişmeye bırakınız, sarartınız ve bütün metali altına boyayınız.
Ey doğaları meydana getiren doğalar, ey dönüşümlerle doğalara üstün gelen heybetli doğalar, ey doğaları doğaüstü bir biçimde büyüleyen doğalar, ulu doğayı ilgilendiren şeyler işte bunlardır.
Tentürler bahsinde bunlardan üstün başka doğalar yoktur, bunlara denk yahut bunlardan aşağı olanı da yoktur.
Bütün bu ameliyeler çözündürme vasıtasıyla icra edilir.
Ey peygamberlikteki kardeşlerim, bilirim ki sizler inançsızlığa değil hayrete meyil gösterdiniz, zira maddenin kudretini bilirsiniz.
Gençler ise şaşkındır ve yazılanlara inanmazlar, çünkü maddeye dair bilgisizliklerinin tahakkümü altındadırlar, hekimlerin evlatlarının, şifa vermeye yarayan bir ilacı hazırlamak istediklerinde bunu düşüncesizce bir atılımla yapmaya kalkışmadıklarını bilmezler, bilakis onlar önce hangi maddenin sıcak olduğunu, bununla birleşen diğer hangi maddenin dengeli bir karışım meydana getirdiğini, hangi maddenin soğuk yahut nemli olduğunu ve dengeli bir karışımı kolaylaştırmak için ne durumda bulunması gerektiğini denerler.
İşte şifaya hasrettikleri ilacı bu suretle hazırlarlar.
Fakat ruhun tedavisini ve her türlü kederden kurtuluşu hazırlamaya niyetlenen bu kimseler, basiretten ve akıldan yoksun bir atılımla hareket ettiklerinde çıkmaza gireceklerinin farkına varmazlar.
Krizokol, hem lehim için kullanılan altın alaşımı hem de [okunamadı] anlamına gelir.
Görünüşe göre burada çimentasyon yoluyla yüzeysel bir alaşım söz konusudur.
Masalsı ve sembolik olmayan söylemlerde bulunduğumuzu varsayarak türleri hiçbir sınamaya tabi tutmazlar, örneğin falanca türün temizlemeye mi uygun olduğunu, filancanın tali mi kaldığını, hangisinin boyamaya, hangisinin tam bir birleşim meydana getirmeye yaradığını, hangisinin parlaklık vermeye uygun düştüğünü, parlaklık bakımından hangisinden kaçınılması gerektiğini görmeye çalışmazlar.
Nitekim, misal olarak, tuzun bakırın yüzeyini ve hatta iç kısımlarını nasıl temizlediğini, temizleme ameliyesinden sonra dış kısımlarını ve hatta iç kısımlarını nasıl paslandırdığını anlamazlar.
Ve ardından, cıvanın krizokalkosun dış kısımlarını nasıl beyazlatıp temizlediğini, iç kısımlarını nasıl beyazlattığını, yüzeyden nasıl giderildiğini ve iç kısımlardan nasıl bertaraf edileceğini de anlamazlar.
Gençler bu konularda tecrübeli olsalardı, aceleyle giriştikleri hazırlıklarda başarısızlığa uğramazlardı. Zira tek bir türün, zıt tabiatlardaki on türe kadar dönüştürebildiğini bilmezler.
Kuru maddeler hakkında söyleyeceklerimiz ve yazılanlara nasıl dikkat edilmesi gerektiği işte böyledir.
Pontos raventini alıp, buruk lezzetteki Amineos şarabında eziniz.
Tırnak kalınlığı veriniz ve bu terkipten daha da ince bir tabaka kullanınız, bunu her tarafı çamurla sıvanmış yeni bir kaba koyunuz, yaprağın merkezine kadar işleyinceye dek hafifçe ısıtınız.
Ardından madeni yaprağı hazırlanan terkibin geri kalanına koyunuz.
Bu işlem için buyurulan şarapla, sıvı koyulaşıncaya kadar seyreltiniz.
Yaprağı henüz soğumadan hemen içine atınız.
Anında bir etkiyle temizler, oysa uzun süreli bir temas ve etkiyle yüzeyinde bir oluşuma yol açar. Bir sonraki yöntem için de durum aynıdır.
Yani yüzeydeki altın rengi veya sır.
Sonra yaprağı alarak eritiniz, böylece altın bulacaksınız.
Şayet ravent eskiyse, içine usulünce önceden yumuşattığınız kırlangıçotundan eşit miktarda karıştırınız, nitekim kırlangıçotunun ravente yakınlığı vardır.
Kilikya safranı alınız, safran çiçeklerini bu işlem için buyurulan asma suyunda eritip her zamanki usulle bir sıvı hazırlayınız. Gümüş yaprakları, renk hoşunuza gidinceye kadar bu sıvıya batırınız.
Şayet bu bir bakır yaprak ise daha da iyi sonuç verecektir, bakırı usulünce önceden arındırınız.
Ardından iki kısım loğusaotu bitkisi, safran ile kırlangıçotundan ise iki katı miktar alınız, balmumu kıvamına getiriniz ve yaprağı kapladıktan sonra ilk adımdaki gibi işleyiniz, sonuca şaşıracaksınız.
Nitekim Kilikya safranı, tıpkı kasyanın tarçınla aynı etkiyi göstermesi gibi cıva (mercure) ile aynı etkiyi gösterir.
Sakız Adası toprağı, Paros taşı ve şap yardımıyla güç erir kılınmış kurşunumuzu alınız, saman ateşinde eritip pirit üzerine saçınız.
Diğer taraftan safran, aspir çiçeği, oikhomenos çiçeği, kırlangıçotu, safran posası ve loğusaotunu alınız, bunları çok sert bir sirkede eritip usule göre bir sıvı hazırlayınız, ardından kurşunu ravent içinde demlenmeye bırakınız, böylece altın bulacaksınız.
Bileşim biraz da kükürt (soufre) içersin.
Doğal işlemlerle yerine getirilen bu chrysopée (altın yapımı) maddesi, bunu Mısır'daki rahiplere öğreten Pammenes'inkine benzer.
Tek bir türün böylesi bir gizi yerine getirmesine şaşmayınız.
Bilmez misiniz ki hazırlıkların çokluğu, uzun zaman harcansa bile fayda vermez.
Yukarıda cıva yani metalik arsenik işareti bulunmaktadır.
Belki de bir arsenik bileşiğidir. Nitekim safran kelimesi günümüze kadar çeşitli sarı mineral bileşikleri için kullanılmıştır, Merih safranı bir demir oksit veya bazik tuzu, madenlerin safranı ise bir antimon oksisülfürü anlamına gelir.
Bu da madenlerin yüzeyini altın rengiyle sırlamaya yarayan bir başka reçetedir.
Dağlayıcı maddelerin kullanımını gerektiren hastalıklarda ilaçların çokluğu hiçbir işe yaramaz, oysa uygun şekilde kullanılan sönmemiş kireç tek başına hastalığı iyileştirir.
Göz iltihabında tedavilerin çeşitliliği çoğu zaman zarar verme eğilimindedir, oysa cehrî bitkisi bu türden her rahatsızlıkta iyi sonuç veren bir bitkidir.
Bu nedenle beyhude ve yersiz maddelerin tamamını bir yana bırakmalı, yalnızca uygun olan doğal maddeleri kullanmalıdır.
Şimdi buna bakarak bir kimsenin, daha önce açıklanan tabiatlar olmaksızın ameli (oeuvre) tamamlayıp tamamlayamayacağına hükmediniz.
Fakat onlar olmadan hiçbir şey yapılamıyorsa, neden farklı maddelere yönelik bu hevesi besliyoruz?
Tek bir tabiat Bütünü alt ettiğine göre, aynı sonuca yönelen bunca türün bir araya gelişi bizde niçindir?
Şimdi argyropée (gümüş yapımı) maksadıyla türlerin bileşimine bakalım.
Arsenikten yahut sandarosatan elde edilmiş veya dilediğiniz gibi hazırlanmış cıvayı usulünce sabitleyiniz, kükürtle işlenmiş bakır ve demirin üzerine saçınız, böylece maden beyazlaşacaktır.
Aynı etki beyazlatılmış magnezya, dönüştürülmüş arsenik, kavrulmuş kadmiya, ateşe dayanıklı sandarosa, beyazlatılmış pirit ve kükürtle pişirilmiş üstübeç tarafından da meydana getirilir.
İçine yarı oranda magnezya veya kükürt ya da az miktarda mıknatıs taşı katarak demiri yumuşatırsınız, zira mıknatıs taşının demire yakınlığı vardır.
Daha önce tarif edilen buharı alıp, biraz şap ilavesiyle hintyağı yahut yaban turbu yağında pişiriniz.
Ardından kalayı alıp, usulünce kükürtle yahut piritle ya da dilediğiniz gibi arındırınız.
Cıva buharıyla yedirip karışımı hazırlayınız.
Sarmalayan bir alev üzerinde pişmeye bırakınız, üstübece benzer bir ürün bulacaksınız.
Saçımların içerisine Sakız Adası toprağını veya asterit taşını ya da seleniti veya arzu ettiğiniz başka bir şeyi katınız, zira cıva ile karışmış selenit her türlü cismi beyazlatır.
Tabiat tabiata üstün gelir.
Beyaz magnezya, bunu deniz suyunda tuzlu su ve yapraksı şapla yahut doğal bir özsuyla, limon suyuyla demek istiyorum, ya da kükürt buharıyla beyazlatınız.
Çünkü kükürdün dumanı beyaz olduğundan her şeyi beyazlatır.
Bazıları ayrıca eskobathia dumanının (kavrulmuş arsenik sülfür buharları) beyazlattığını söyler (magnezyayı mı?). Beyazlatmadan sonra, son derece beyaz hale gelmesi için içine eşit miktarda tortu karıştırınız.
Bu durum, yorum yoluyla, önceki işaretlerin tarifin bir çeşitlemesini temsil ettiğini gösteriyor gibi görünmektedir.
Bu tarif, yüzeysel amalgamasyon yoluyla metalleri beyazlatmaya elverişli bir bileşimin hazırlanışına karşılık gelir.
Doğal Sorular
Beyazımsı olanı, pirinçten söz ediyorum, eritin ve maddeler birbiriyle evlenene kadar (potayı) alttan elinizle çalkalayarak, içine önceden arıtılmış 1 ons kalayı azar azar atınız.
Böylece beyaz müstahzarın yarısını katınız, bu ilk amel (oeuvre) olacaktır, çünkü beyazlatılmış magnezya metalik cisimleri kırılgan kılmaz ve bakırın parlaklığını söndürmez.
Beyaz kükürt (soufre) alarak, güneşte idrarla veya şap ve tuzlu suyla ezerek onu beyazlatınız.
Doğal kükürt açık ara en beyaz olanıdır.
Bunu sandaros ve düve idrarıyla, müstahzar mermere benzer hale gelene kadar 6 gün boyunca eziniz.
Böyle bir hale geldiğinde, bunda büyük bir sır bulunacaktır, zira bakırı beyazlatır, demiri yumuşatır, kalayı yoğun kılar ve kurşunun erimesini güçleştirir, metalik maddeleri katılaştırır ve tentürleri (teinture) sabitler.
Kükürt ile karışan kükürt, metallerin ona karşı büyük bir yatkınlığı olması sebebiyle, metalik maddeleri kükürtlü hale getirir.
Beyazlatmaya elverişli mürdesengi, artık akışkan olmayacak biçimde kükürt, kadmiya, arsenik, pirit veya sirkeli balla eziniz.
Kabı sağlamlaştırdıktan sonra, çok berrak bir ateşte pişiriniz.
Dağlamaya daha elverişli hale gelmesi için, sirke emdirilmiş sönmemiş kireç ekleyerek, bileşimi bu halde 3 gün tutunuz.
Üstübeçten daha beyaz hale gelen müstahzarı (metalin üzerine) dökünüz.
Ateş aşırı olduysa sıklıkla sararır, fakat sararırsa artık işinize yaramaz, çünkü mesele metalik cisimleri beyazlatmaktır.
Bu sebeple uygun şekilde pişiriniz ve beyazlatılacak her metalik cismin üzerine atınız.
Mürdesenk akışkanlığını kaybederse, yeniden kurşuna dönüşemez.
Burada kastedilen, başka bir maddenin eklenmesiyle erimesi güçleştirilmiş, kurşun esaslı beyaz bir alaşımdır.
Önceki tüm müstahzarlar, cıva (mercure) ya da arsenikle gerçekleştirilen bir beyazlatmaya veya beyaz alaşımların üretimine dayanır.
Sonrakiler ise basit yüzeysel cilalardır. Altın yaldız tariflerinde de yukarıda aynı sıra izlenmiştir.
Kilikya safranı alıp, deniz suyunda veya tuzlu suda eziniz ve bir sıvı elde ediniz, ateşe koyunuz ve sonucu beğenene dek bakır, kurşun, demir yapraklarını burada boyayınız.
Ardından müstahzarın yarısını alınız, sandaros, beyaz arsenik veya yanmaz kükürt ile yahut dilediğiniz şeyle eziniz ve (karışıma) balmumu kıvamı veriniz.
Yaprağı sıvayınız ve usulüne göre, iyice balçıklanmış yeni bir kaba yerleştiriniz.
Bütün bir gün boyunca odun talaşı ateşinde tutunuz.
Sonra (ateşten) alıp saf bir sıvıya koyunuz, bakır beyaz, son derece beyaz olacaktır.
Geri kalanını bir zanaatkâr gibi yapınız, zira Kilikya safranı deniz suyuyla beyazlaşır, şarapla sararır.
Beyaz mürdesenk alınız ve defne yaprakları, Kimolos toprağı, bal ve beyaz sandaros ile eziniz, yapışkan bir karışım yapınız.
Müstahzarın yarısıyla metali sıvayınız, sonra usulüne göre ateşe koyunuz.
Su ve kavak ağacı külüyle ezdikten sonra, müstahzarın kalanına batırınız, çünkü kendine has tözü olmayan karışımlar ateşsiz de iyi iş görür.
Böylece tentürlerin, sıvıların yardımıyla dahi olsa sıcağa dayanması sağlanır.
Yukarıda tarif edilen süblimleşmiş buharı alarak, şap ve misi ile eziniz ve sirkeyle ıslattıktan sonra, bir metalik cisimden bir diğeri oluşsun diye içine biraz beyaz kadmiya, magnezya veya sönmemiş kireç atınız.
Çok beyaz balla eziniz, dilediğiniz şeyi içinde sıcakken boyayacağınız bir sıvı yapınız, dinlenmeye bırakınız, dönüşüm tamamlanmış olacaktır.
Müstahzarın içeriye nüfuz etmesi için, bileşime biraz yanmaz kükürt ekleyiniz.
Bu, bir sıva yardımıyla bakır, kurşun veya demiri yüzeysel olarak gümüş beyazına boyama yöntemidir.
Bu ifade, metalin kendisinin aşındığı durumun aksine, metalin yüzeyine sürülen cilalar için geçerli görünmektedir.
Burada amalgamasyon yoluyla yapılan bir tentür söz konusu gibi görünmektedir.
1 ons arsenik, yarım ons natron, şeftali ağacının taze yapraklarının zarından 2 ons, yarım (ons) tuz, 1 ons dut suyu ve eşit miktarda yapraklı şap alınız.
Hep birlikte sirke, idrar veya kireç suyunda, (türdeş) bir sıvı oluşana kadar eziniz.
Altın ve gümüşe yarayan bütün şeyleri bir kenara ayırınız, geriye hiçbir şey kalmaz, süblimleşmiş buharın ve suyun yükselmesi (buharlaşması) dışında sergilenecek bir şey kalmamıştır, ancak diğer yazılarımda genişçe yer aldıkları için bu hususları kasten sükûtla geçiyorum.
Mısırlıların bu sanatları hakkında Pers peygamberlerinin kitaplarında neler olduğunu bil, ey Leukippos.
Halk diliyle yazdım, zira konuya en uygun olanı budur, fakat kitabın kendisi sıradan değildir, çünkü ilahi Mısır'ın atalarının ve krallarının serimlediği kadim, akla son derece yatkın mistik bilmeceler içerir.
Başka bir deyişle yazar, damıtma hakkındaki diğer eserlerine atıfta bulunmaktadır.
Bu, altın ile asem veya gümüş tentürüne ilişkin iki risalenin sonucudur, bu tentür bazen yüzeyde, metalin doğrudan renklendirilmesi veya cilalanması yoluyla, bazen de derinine, bir alaşım yapılması yoluyla gerçekleştirilir.
Bu risaleler, Leiden Papirüsü’ndekilere benzer bir dizi reçeteden meydana gelir, fakat müellif bunların ardına doğaya dair mistik aksiyomlar eklemiştir. Gerçek dönüşüm fikri burada belirgin değildir.
Bu cümle, basılı Yunanca metinde bir kaza eseri atlanmıştır.
Yazıcının hataları sebebiyle Yunanca metinde anlaşılmayan birkaç sözcük bulunmaktadır.
Senin dostun olan bana gelince, Mısırlı inisiyeler arasında hiç kimsenin benim için yazmadığı türden, akla uygun bilmeceler kullanacağım.
Eser; bakır cevherinin beyazlatılması ve sarartılmasının yanı sıra, yumuşatılmalarını ve pişirilmelerini de kapsar.
Tentürü (teinture) bir kenara bırakıyorum, ancak daha sonra yine bu bakır ve zincifre vasıtasıyla imal edilen tüm o sıra dışı ürünlere geri döneceğim.
Kalsinasyonlar ve alaşımlar yoluyla kadmiya ve diğer türlerle altın yapabilir, sıra dışı ürünler meydana getirebilirsin.
İşte, kitap şöyle başlar, Yapraksı arseniği alınız ve metalik levhalar yapınız.
Ardından, [hazırlık] kıvamına geldiğinde, kabı eğmeden dökerek üzerine beklemiş süt ilave ediniz.
Bunu alınız, güneşte tekrar kurutunuz, bu [hazırlığı] bir çömleğe koyup sararıncaya kadar hintyağı veya yaban turpu yağı ile pişiriniz.
Aynı etki zırnık tarafından da meydana getirilir.
Yeşil maddeyle de aynı şekilde muamele edildiğinde, bakırın yarısı sarartma için, diğer kısmı ise birtakım düzenlemeler için kullanılacaktır.
Bakırın beyazlatılması amacıyla kükürtlü maddelerin işlenmesi işte şöyle cereyan eder.
Arseniği alarak ya tuz içinde dokuz gün boyunca ya da henüz bülûğa ermemiş bir kimsenin idrarında masere ediniz, yahut daha iyisi olacağından, yirmi bir gün boyunca bekletiniz.
Sonra limonların beyaz kısmını da karıştırarak yedi gün boyunca limon sirkesi içinde eziniz, ardından kurutunuz.
Daha sonra demir renginde zırnık alarak parçalara ayırınız ve salamura içinde yirmi bir gün boyunca masere ediniz.
Sonra su ve kireçtaşı alarak bir sıvı hazırlayınız, kurutunuz ve saklayınız. Ardından zırnığı alıp yağ ile birlikte bir gün boyunca kaynatınız,
Bu reçetenin başlangıcı, arsenik vasıtasıyla bakırı beyazlatmaya yarayan bir tentür gibi görünmektedir.
Demokritos’tan Leukippos’a
benzer biçimde kireçle birlikte odun talaşı [ateşi] üzerinde kaynatınız ve suyu bir gün bir gece boyunca temas halinde tutunuz.
Sonra her ikisinden de eşit miktarda alarak bir roge içine koyunuz.
Madde kuruyuncaya kadar hintyağı veya yaban turpu yağında pişiriniz ve saklayınız.
Önce cam kabı [karışımı koymak için tasarlanan kap?] temizleyiniz, sonra daha sonra açıklayacağım biçimde tasfiye ediniz.
Ardından [metal üzerine] projeksiyon yapınız, ürün beyazlaşacaktır.
Daha yukarıda size söylediğim gibi, kullanım için ikiye ayırınız.
Ezmek için sıvıyı maddenin üzerine dökünüz, onu tükettikten sonra, ezme esnasında bukalemununki gibi bir renk değişimi göreceksiniz.
Fakat madde artık değişmediğinde ve muhtelif görünüşler sunmayı bıraktığında, Mısırlı Peygamberlerin usulüne göre bir cam kap içinde çalışarak ezme ameliyesini başarıyla elde edeceğinizi anlayınız, onlar hafifçe pişirir ve projeksiyon yaparlar.
Bize gelince, güvenimizi kazanan kişiler, sonraki işlemleri sıradan bir dille farklı biçimde açıklarlar.
Bakırı alıp yağlı hazırlığı havana yerleştirerek, ürünü bir kutuya koyunuz ve 31 veya 21 yahut 15 gün boyunca, bilhassa at gübresinde masere ediniz, sonra çıkarıp muhafaza ediniz.
Hekimlerin usulüyle eziniz, terkibin içine uygun miktarda misy, zaç ve masere edilmiş pasın dört cüzüne karşılık her birinden birer cüz olmak üzere safran ile kırlangıçotu ilave ediniz.
Ardından biraz sarı [dana ödü] ile ezdikten ve vicdanen yürütülen maserasyonla sabit bir hale getirilen ürünü zamkla yumuşattıktan sonra eritiniz.
Sözlüklerde bulunmayan bir kap ya da alet adı.
Bu da yine arsenik vasıtasıyla bakırı beyazlatmaya yarayan bir yöntemdir.
Bir önceki reçetenin sonunda.
Hekimlerin tarzında ezdiğiniz zaman, bitkilerin sulu kısmından bir miktar ile tuzlu çiçeklenme ve pırasa suyu ekleyiniz.
Ardından ürünü tekrar alıp bir kaşık içinde, spatulayla karıştırarak hekimlerin usulünce pişiriniz.
Terkibin kurumamasına, yağlı kıvamını korumasına dikkat ederek pişirmeyi tamamladığınızda, bir cam kaba koyunuz, madde katılaşıncaya kadar gübre içinde azar azar sindirmeye bırakınız.
Gümüş cevheri, bazılarının Sakız toprağı veya aşıboyası dediği en yumuşak kalitedeki topraktan iki cüz, Karadeniz sülyeninden bir cüz ve şişenin içeriğinden iki cüz alınız, kükürdün (soufre) sıvı kısmıyla eziniz ve düzenli bir ateş üzerinde pişiriniz, zincifre, mercan ya da sülyen rengine sahip kudretli bir cisim bulacaksınız.
Bu büyük mucizeye, bu anlatılamaz mucizeye krisokoral [altın mercan] adı verilir.
Aldığı diğer isimleri ise avam bilmez.
Beyazlattığımız bu Bütünü gizle, haset korkusuyla, ey Leukippos.
İlahi Demokritos’un kitabı üzerine bana gönderdiğin mektup beni kayıtsız bırakmadı, asla.
Büyük bir gayret ve çabayla, ben
Bu reçete bir projeksiyon tozununkidir, anlamının kesinleştirilebilmesi için fazlasıyla karanlıktır.
"Altın mercan" adı dahi, tam manasını bilmediğimiz bir hazırlığı ifade etmektedir.
Bu zatın kim olduğunu, doğadaki her şeye yönelik incelemelerde bulunmuş ve doğal varlıkları ele almış olan Abdere’den gelen o doğa bilgini filozof Demokritos’un kim olduğunu söylemeyi amaçlıyoruz.
Demokritos, Mısır’a gelerek Memphis mabedinde bizzat büyük Ostanes ve onun müritleri olan Mısır rahipleri tarafından sırlara inisiye edilmiş pek âlim bir zattı.
İlkelerini ondan alarak, altın ve gümüş üzerine, taşlar ve erguvan üzerine dört tentür kitabı kaleme aldı.
"İlkelerini alarak" sözleriyle, onun büyük Ostanes’e dayanarak yazdığını kastediyorum.
Nitekim bu yazar şu aksiyomları ilk ortaya koyandır, «doğa doğadan büyülenir», «doğa doğaya hükmeder» ve «doğa doğaya üstün gelir», vb.
Fakat Filozof’un yazılarının anlamını araştırmamız, ardışık öğretilerinin temel düşüncesini ve sırasını öğrenmemiz gereklidir.
İki katalog oluşturduğu bizim için kesin bir gerçektir, nitekim iki katalog yapmıştır, yani, sarının kataloğu ve beyazın kataloğu.
Önce katıları, ardından sıvıları, yani sulu maddeleri kataloglamıştır, gerçi bunlardan hiçbiri Sanat’ta kullanılmaz.
Nitekim kendisi, büyük Ostanes’ten bahsederken, onun Mısırlıların izdüşüm işlemlerinden veya pişirme yöntemlerinden faydalanmadığını, aksine maddeler üzerinde dışarıya sürülen kaplamalarla amel ettiğini ve ateşi tatbik ederek hazırlığı tamamladığını belirtir.
Ve şöyle der, Farslar arasında bu şekilde amel etmek adettir.
Onun söylediği şey şu anlama gelir, eğer maddeleri inceltmezsen, onları çözündürmezsen, sıvı kısımlarını tüketip kurutmazsan, hiçbir şey yapamazsın.
İlk olarak Pontus raventi söz konusudur.
Çiçeğe işaret etmek için bitkilerle başlamıştır, çünkü bitkiler çiçek açar.
Pontus raventinden bahsetmiştir, çünkü Karadeniz içine dökülen nehirlerle beslenir.
Dolayısıyla bu noktayı aydınlatmak isteyerek, bununla sıvı kısmın tüketilmesini, madeni cisimlerin veya maddelerin kararmasını ve incelmesini kastetmektedir.
Dioskoros, «Hiç kimseye hiçbir şeyi açıkça anlatmamamız konusunda bize yemin ettirildi» derken hangi anlamda söyler?
«Hiç kimseye» derken haklıdır, yani inisiye olmayanlardan hiç kimseye.
Hiç kimse kelimesi mutlak manada herkesi kapsamaz, çünkü kendisi inisiye olmuş ve zihni eğitilmiş olanlar için konuşmaktadır.
Bu kitapların ilk ikisi veya bunlardan yapılan alıntılar, altın yapımı (chrysopée) sanatı veya altın rengine boyama ile asem yani gümüş üretimi üzerine iki reçete derlemesinden başka bir şey değildir; bunlar «Doğal ve Gizemli Meseleler» başlıklı İnceleme’nin ana gövdesini oluşturur. Üçüncüsü kayıptır, bununla birlikte simya derlemelerinde rastladığımız cam ve yapay kıymetli taşların yapım sanatı üzerine olan eser, ilk kaynağını buradan almış olmalıdır. Erguvan boyası üzerine olan esere gelince, bundan yalnızca «Doğal Meseleler»in başında bir parça kalmıştır. Bu çeşitli konular, eski simya risalelerinin ortak teması olarak kalmıştır.
Bu pasaj, ergitme potasında belirli maddelerin izdüşümüyle renklendirilen metaller ile kaplama yoluyla renklendirilen metaller arasında bir ayrım kurar görünmektedir. Kaplama işlemi ayrıca basit bir yüzey cilası oluşturabilir ya da metale nüfuz ederek yüzeyinde bir alaşım, amalgam, sülfür veya arsenit meydana getirebilirdi; bunların tonu ateşin etkisiyle ayrıca dönüştürülebilirdi.
Yani cisimlerin en son bölünme derecelerine, daha sonra Orta Çağ’da dendiği gibi, cevher-i esasına (beşinci unsuruna) indirgenmesi gerekir.
Burada, cisimlerin sıvı halini veya eriyebilirliğini ortadan kaldırarak onları sabitleştirme fikri belirmektedir, zira bu nitelik cisimlerin ayrı bir unsuru olarak değerlendirilmektedir.
Sahte-Demokritos’un bir deneyciye ait olan karanlık fakat somut reçetelerini, Yeni-Platoncu bir filozofun mistik yorumları takip eder.
Yani renk. Burada bir kelime oyunu vardır.
Yunancası yalnızca deniz der. Burada anlamı bize kapalı kalan başka bir kelime oyunu mevcuttur. Meğerki bu cümle, bir leğen biçiminde olan ve içine burada çiçekler mistik adıyla anılan ürünlerle yürütülen bir damıtmanın akışının döküldüğü deniz adındaki kabın tasvir edildiği şekille yorumlanmasın.
Metaller oksitlenip bakır pası, pas gibi toz haline gelen maddelere dönüştüklerinde parlaklıklarını kaybederler.
Yani son bölünme derecelerine kadar indirgeme.
Altın yapımı (chrysopée) Girişi’nde söylediği şu söze de dikkat et, «zincifreden gelen cıva (mercure) ve krizokol».
Bunu söylediğini duydun, bir kez daha dinle.
Madeni cisimlerin çözünmesinden bahsederken kastedilen, onları çözündürmen ve onlardan sular yapmandır, ta ki akışkan hale gelsinler, kararsınlar ve incelsinler.
İşte ilahi su (eau divine), cıva, krizokol, ateşe dayanıklı kükürt (soufre) denen şey budur.
Böylece beyazlatma bir kireçleştirme (kalsinasyon), sarartma ise ateşsel bir yeniden üretimdir, çünkü bu maddelerin bazıları kendiliğinden kireçleşir, bazıları ise kendiliğinden yeniden üretilir.
Fakat Filozof, bizi sınamak ve anlayışlı olup olmadığımızı görmek için onları birçok isimle, kâh tekil kâh çoğul olarak adlandırmıştır, nitekim sözüne devam ederek şöyle demiştir, «Eğer anlayışlıysan ve yazıldığı gibi amel edersen, mesut olursun, zira bu çaresiz dert olan yoksulluğu yöntemle alt edersin».
Böylece bizi çokluk maddesi vehminden kurtarmak için boş yanılgıdan çevirir ve uzaklaştırır.
Başka bir deyişle, bu etkileri elde etmek için metaller ilahi su, cıva, krizokol ve kükürt yardımıyla işlenmelidir. Bu maddelere ihtiyaç olmadığını iddia ederken yazar, bu vasıtaların kendiliklerinden dönüşüme uğramadıklarını söylemek ister gibidir, bunlar amelin temel maddesi değil, aracılarıdır.
Bununla, bir kez ısıtıldığında dışarıdan yakıt olmadan yanan, kavrulan ve oksitlere dönüşen piritleri mi anlamak gerekir? Peki ya kurşun, antimon sülfürleri gibi kontrollü bir kavurma ile metallerini yeniden üretebilen sülfürleri mi?
Bilimi inisiye olmayanlara perdelemeyi amaçlayan bu mistik isimlerin çokluğu hakkında kâhin nizamnamesine bakınız.
Bu adlar, öte yandan, zorunlu olarak aynı maddeye uygulanmaz, fakat bazen aynı işlemin devamında kullanılan farklı maddeleri gösterir.
Kitabının Giriş kısmında ne söylediğine dikkat et, "Ben de, çokluk arz eden maddeyi hor görmeniz için doğa meselelerini getirerek Mısır'a geliyorum."
Zira eğer bu cisimler çözündürülmez ve ardından yeniden katılaştırılmazsa, amelin (oeuvre) tamamlanması için hiçbir şey sonuç vermeyecektir.
Sıvıların katılardan türediğini, başka bir deyişle çiçeği iyi anlamamız için onun nasıl ifade ettiğine bak, "Sıvıların içinde bulunan ürünler Kilikya safranı, loğusa otu vb.dir."
Çiçeklerden bu şekilde bahsederek, suların katılardan türediğini bize gösterdi. Durumun böyle olduğuna bizi ikna etmek için, "ergenliğe ermemiş birinin idrarı" dedikten sonra şunu ekler, "kireç suyu, lahana külü suyu, tortu suyu, şap suyu", ve sonunda dişi köpek sütünden bahseder.
Bunun alelade anlamıyla alındığı bizim için açıktır, zira metalik cisimleri çözündürmeye uygun maddeler olarak natron suyunu ve tortu suyunu tanıtmıştır.
Bak nasıl demiştir, "Altın yapımının (chrysopée) asıl konusu, maddeyi dönüştüren ve metalleri üreten şeyler ile ateşin etkisine direnen maddelerdir, zira bu şeylerin haricinde kesin olan hiçbir şey yoktur.
Şu halde zekiysen ve yazıldığı gibi ilerlersen, bahtiyar olacaksın."
Dinle Dioskoros, nasıl konuşuyor, zihnini sözünün metni üzerinde bile ve şu sözü hangi anlamda söylediğini kavramaya gayret et, "Onların doğasını dönüştür, zira doğa içeride gizlenmiştir."
* * * Demokritos'un yukarıda verilen Yunanca metni biraz farklıdır.
Bir çözeltiden elde edilen renklendirici ilke.
Burada söz konusu olan, cevherlerinde gizli halde bulunan metallerin yeniden üretilmesi midir?
Yoksa sadece yüzeyde değil, derinlemesine boyanması gereken, çeşitli renklerdeki alaşımların imalatı mıdır? * * *
Şu halde maddeyi gerektiği gibi işlersen, doğayı dışarıya taşırsın.
Söz konusu olan Sakız toprağı, asterit, beyaz kadmiya vb.dir.
Yazarın ihtiyatının ne kadar büyük olduğuna, beyazlatmayı hissettirmek amacıyla her türlü beyaz maddeye nasıl telmihte bulunduğuna dikkat et.
Şu halde Dioskoros, onun söylediği şuna gelir, Metalik cisimleri cıva (mercure) ile koy ve ince bir şekilde böl, sonra başka bir cıva daha al.
Zira cıva her şeyi kendine çeker.
Üç ya da dört gün yumuşamaya bırak, ürünü bir botarion içine (matras veya sindirme kabı) dök ve alevli bir ateşle ısıtılmayan, ancak hafifçe ısıtılan bir kül banyosunun, yani bir kerotakis banyosunun üzerine yerleştir.
Boynun ucundan kaçan suyu topla ve onu ayrışma için sakla, işte ilahi su (eau divine) veya kükürt (soufre) suyu denen şey budur.
O, dönüşümü, yani gizli doğayı dışarı çıkaran işlemi üretir, metalik cisimlerin çözünmesi denen şey budur.
Bu terkip ayrıştırıldığında sirke, Amineos şarabı ve benzeri adlar alır.
Yazarın ustalığına hayran kalman için, altın yapımı ve gümüş yapımı için nasıl iki katalog oluşturduğuna ve ayrıca iki sıvı sunduğuna bak, biri sarı için, diğeri beyaz için, yani altın ve gümüş için, altının kataloğunu altın yapımı, gümüşünkini ise gümüş yapımı olarak adlandırmıştır.
* * * Bu tasvir, su banyosu ve yoğuşturma şişesi bulunan bir imbik tasviridir.
Bunlar "Doğal ve Gizemli Meseleler"in iki bölümüdür. * * *
Sanatın ilk noktası beyazlatma mıdır, yoksa sarartma mıdır?
Hayır Dioskoros, ancak zihnimizi ve düşüncemizi eğitmemiz gerekir.
Onun konuşmasını dinle, "Sizinle zeki insanlarmışsınız gibi görüşüyorum ve zihninizi eğitiyorum."
Şimdi eğer şeyleri tam olarak bilmek istiyorsan, dikkat et ki her iki katalogda da cıva her şeyden önce sınıflandırılmıştır, hem sarıda, ki bu altını ifade eder, hem de beyazda, ki bu gümüşü ifade eder.
Altın risalesinde şöyle denir, "Zincifreden gelen cıva."
Ve beyaz risalesinde şöyle denir, "Arsenikten veya zırnıktan gelen cıva", vb.
Şu halde cıva farklı türlerden midir?
Evet, bir olmakla birlikte farklı türlerdendir.
Fakat tek ise, nasıl farklı türlerden olur?
Evet, farklı türlerdendir ve çok büyük bir güce sahiptir.
Hermes'in şöyle dediğini işitmedin mi, "Bal peteği beyazdır" ve "bal peteği sarıdır"?
Fakat öğrenmek istediğim şeyi bana öğret Sinesios, bu senin bildiğin ameldir.
Demek ki cıva her halükarda bütün cisimlerin görünüşlerini alır?
Gerçekten de, balmumu nasıl kabul ettiği rengi alırsa, aynı şekilde cıva da ey filozof, bütün cisimleri beyazlatır ve onların ruhlarını çeker, pişirme yoluyla onları sindirir ve onları zapt eder.
Şu halde uygun şekilde hazırlanmış olarak ve kendi içinde bütün akışkanlığın ilkesini barındırarak, ayrışmaya uğradığında her yerde renklerin değişimini gerçekleştirir.
Renklerin kendilerine ait bir temeli yokken, o kalıcı temeli oluşturur.
Ya da daha doğrusu cıva, kendi temelini kaybederek, metalik cisimler ve onların maddeleri üzerinde gerçekleştirilen işlemlerle değiştirilebilir bir özne haline gelir.
* * * Bu durum, cıva sözcüğünün hem bizim cıvamızı hem de arseniğimizi ifade ettiğini gösterir.
Burada, sıradan cıva kadar arseniğin de metaller üzerinde gösterebileceği tentür (teinture) etkisi söz konusudur.
Görünüşe göre bu iki cisme ilişkin gözlemler, dönüşümün aracısı olması hedeflenen filozofların cıvası veya madenlerin ilk maddesi kavramının başlangıç noktası olmuştur. * * *
Sinesios'tan Dioskoros'a
Ve bu cisimler ile onların maddeleri nelerdir?
Tetrasomidir ve onunla aynı cinsten olanlardır.
Onların maddelerinin, onların ruhları olduğunu işitmiştin.
Demek ki metallerin maddeleri, onların ruhları mıdır?
Sinesios'tan Dioskoros'a
S, Evet, zira dülger ahşap bir nesneyi alıp bir oturak, bir araba yahut başka bir şey yaptığında yalnızca madde üzerinde çalışır, ey filozof, bu sanat da cisimleri böldüğünde aynı şekilde iş görür.
Dinle, ey Dioskoros, taş yontucusu taşı kendi kullanımına elverişli kılmak için yontar ya da biçer.
Benzer şekilde dülger de oturak yahut araba yapmak için ahşabı biçer ve yontar, sanatçı bununla biçimden başka bir şeyi değiştirmeye kalkışmaz, zira ortada ahşaptan başka bir şey yoktur.
Benzer şekilde heykel, yüzük yahut başka herhangi bir nesne şeklinde biçimlendirilen tunçta da, sanatçı yalnızca biçimi değiştirmeye çalışır.
Bizim işlediğimiz cıva (mercure) da aynı şekilde her türlü biçimi alır. Söylendiği üzere dört unsurdan meydana gelen bir cisim üzerine sabitlendiğinde, ona sımsıkı bağlı kalır ve oradan kovulması imkansızdır, o...
İlk madde kavramı burada çok açık bir şekilde ortaya çıkar ve bu, Timaios'ta geliştirilen birbirine zıt iki anlamı taşır. Bir yandan ilk madde şeylerin kalıcı özüdür ve bu yolla varlığını sürdürür, öte yandan ise kendine has bir biçimden yoksundur ve cisimlerin tikel niteliklerine karşılık gelen değişimlere maruz kalır, eldeki durumda örneğin onların rengine.
Yani cıva, bir yandan başkalaşımın temelini oluşturan ilk ve genel maddedir, öte yandan ise bu başkalaşımın icrasında kendine has ve bireysel niteliğini kaybeder.
Dört kusurlu metalin bütününü belirten sözcük, bakır, kurşun, kalay, demir.
İşte bu yüzden Pebechios onun büyük bir yakınlığı olduğunu söylüyordu.
Yazarın dolaylı bir dille söylediği şeyleri baştan ele alarak onun sözüne ivedilikle dönmek isterim, "Cıva (adi cıva) zincifreden hasıl olur."
Fakat her cıva (madeni) cisimlerden meydana getirilir.
Burada adi cıvanın zincifreden hasıl olduğunu göstermek için zincifreden bahsetmiyor mu?
Zincifre sarı cıva cevherini belirtir, beyaz cıva cevheri ise cıvadır.
Fiil halinde beyaz halde bulunur, kuvve halinde ise sarıya dönüşür.
D. Filozof şöyle dememiş miydi, "Ey göksel tabiatlar, tabiatların yaratıcıları, başkalaşımlar vasıtasıyla tabiatlara üstün gelirsiniz!"
Evet, bundan ötürü şöyle demiştir, "... zira dönüşümü gerçekleştirmezsen, beklenen etkinin meydana gelmesi imkansızdır. Maddelerin derinlemesine incelenmesine kafa yoranlar, magnezya (madeni) cisimlerinin tabiatlarını araştırmadıkça boşuna zahmet çekerler."
Çünkü amel (oeuvre) sahiplerinin ve aynı öğretileri yazıya geçirenlerin şu ya da bu yolu farksız bir biçimde kullanmalarına izin verilmiştir.
Dolayısıyla "magnezya cismi" demiştir, bu da cevherlerin karışımı anlamına gelir.
Bundan ötürü altın yapımına (chrysopée) dair kitabının girişinde sözünü sürdürerek şöyle der, "Cıvayı alarak, onu magnezyanın (madeni) cismi ile sabitleyin."
Öyleyse cıva tercih edilmesi gereken unsur mudur?
Evet, zira Bütün onun vasıtasıyla çözülür, sonra yeniden tesis edilir, her bir muameleye uygun dereceye göre, yeşil taşlar arasında bulunan ve batrachion da denen krizokol ile başarıya ulaşılır.
Bu durum çok açıktır, burada bir tarafta serbest cıva, diğer tarafta ise zincifre cevherinde kuvve halinde var olan bileşik cıva söz konusudur.
Magnezya metali, muhtemelen dört temel cismin veya metalin birleşimiyle oluşmuştur ve buna adi anlamıyla alınan cıva yahut daha ziyade filozofların cıvasının mistik anlamı dahil edilir.
D. Krizokol ya da batrachion nedir? "Yeşil taşlarda rastlanan" sözlerinin manası nedir?
Bunu araştırmamız şarttır.
Dolayısıyla yeşil renklere dair olanı bilmemiz gerekir.
Öyleyse insana dair olandan hareketle bundan söz edelim.
Zira insan yeryüzünde yaşayan tüm hayvanların en mühimidir.
Rengi solan bir insan için sarardı veya yeşerdi deriz, aşıboyası gibi onun da altın rengine geçerek özgül niteliğini değiştirdiği açıktır.
Bu durum soluk sarı rengin bizatihi niteliğini temsil eden limon kabuğu ile kıyaslandığında daha da aşikardır.
Yazar sözünü sürdürürken, meselenin soluk rengin özgül niteliğiyle ilgili olduğunu göstermek için sarı arsenikten de bahsetmiştir.
Fakat bunu ayrıntısıyla açıklamak için ne denli ihtiyatlı davrandığını göresin diye, "Zincifreden hasıl olan cıva, magnezyanın madeni cismidir" sözünü hangi manada söylediğine dikkatle bak.
Sonra krizokolü, claudianos'u ve arseniği ekler.
Eril olanı dişil cevherlerden ayırt etmek için arsenik adını sokmuştur.
Claudianos'tan sonra sarı arsenikten söz eder, önce dişil cinsten iki sarı cevher, ardından eril cinsten iki cevher koyar.
Dolayısıyla bunun ne anlama gelebileceğini derinlemesine incelemek ve görmek gerekir.
Burada altını dönüştürür, sonra kadmiayı, ardından androdamas'ı ele alır, oysa androdamas ve kadmia kuru cevherlerdir.
Cisimlerin kuruluğunu öne çıkarır ve bunu iyice görünür kılmak için ayrışmış şapı eklemiştir.
Malakit, altının lehimlenmesinde kullanılır.
Yazar solmuş [okunamadı] sözcüğü üzerinde oynamaktadır, bu harfi harfine sararmış anlamına gelir ve sarı aşıboyasından türetilmiş olabilir. Yeşil bir madde olan krizokolün yahut malakitin sarı olan altının yapımında nasıl kullanıldığını açıklamak istemektedir, dolayısıyla yeşil rengin sarı renkle akrabalığını ve birinden diğerine geçişi göstermeye çalışır, zira cisimlerin bu iki rengi veya niteliği kendilerine has bir varlığa sahip olarak düşünülmektedir.
Yani magnezya metalinin ilk maddesi.
Yazar [okunamadı] sözcüğünün arsenik ya da eril şeklindeki çifte anlamı üzerinde oynar.
Burada önce dişil olan cıva, sonra krizokol söz konusudur.
Claudianos ve arseniğin karşısına konan cıva, yani zincifre ve krizokol.
Aklı başında kimselerin, ayrışmış şap hakkında konuşurken onları ne yönde eğittiğini anlamalarını istiyordu, zira bu konuda inisiye olmayanlarca bile anlaşılması gerekirdi.
Fakat meselenin senin için daha kesin hale gelmesi amacıyla, hemen ardından apyre kükürt (soufre), yani kalsine edilmemiş kükürt eklemiştir.
Bütün, yani kurutulmuş türler, birliğe ulaştırılmış madeni cisimler anlamına gelir.
Ardından, başka hiçbir cismi belirtmeden ve ayrıntıya girmeden ufalanmış pirit ekler. Sonunda geriye kalanın kuru olduğu hakikati böylece tesis edilmiştir.
Bu maddede alt ayrımlara giderek Pontos sülüğenini ekler.
Böylece, kuru maddelerden sıvı maddelere geçerek sülüğenden ve bilhassa Pontos'unkinden söz etmiştir.
Zira şayet "Pontos'un" diye eklemeseydi, meramını anlatmayı başaramazdı.
Güçlükleri pek güzel çözdün, filozof, lâkin dikkat et, "eğer kireç ile arındırarak..." derken hangi anlamı kastetmiştir?
Sönmemiş kireç beyazdır ve ondan hâsıl olan su beyaz ve keskindir, kükürt suyu ise çıkardığı buharlarla beyazlatır.
Daha açık olmak adına, hemen ardından "kükürt buharı" diye eklemiştir.
Bütün bunları bizim için apaçık kılmadı mı?
Bundan sonra sarı sori, sarı zaç ve zincifreyi anar.
Sori ve zaç, sarı maddeler midir?
Bir nitelik olan kuruluk, burada tıpkı yukarıdaki sarı renk gibi tözsel bir anlamda ele alınmıştır.
Cümlenin sonu anlaşılamamaktadır, müstensih muhtemelen kendisinden önceki ibareyi tekrarlamıştır.
Mükemmel nemli madde olan deniz, `[okunamadı]`, üzerine söz oyunu.
Buradaki bir varyant, zincifre yerine nişadır tuzuna işaret etmektedir.
`[okunamadı]` sözcüğü olan zaç, aynı anda hem mavi bakır sülfatı, hem yeşil demir sülfatı hem de bunların karışımlarını ifade eder.
Sori, piritlerin bozulmasından ileri gelen, az veya çok demirli bir bazik bakır sülfattır.
Sinesios'tan Dioskoros'a
Bakırın metalik halde aranması veya daha ziyade Bütün'ün tentürü (teinture) hususunda, yeni bir teyitte bulunarak kendini bu şekilde ifade etmiş ve sonuna doğru şunu eklemiştir, "İndirgeme adı verilen işlemle pas giderildikten sonra, sıvıların projeksiyonu gerçekleşince kalıcı bir sararma meydana gelir."
Doğrusu yazarın cömertliği burada belirginleşmektedir.
Nitekim bakınız, açıklamasında şeyleri hemen nasıl bir araya getirmektedir, "Sıvı oluşturmaya elverişli maddelere gelince, bunlar Kilikya safranı, loğusa otu, aspir çiçeği ve mavi çiçekli farekulağı çiçeğidir."
Bizi ikna etmek için farekulağı çiçeğinden bahsetmekten başka daha ne söyleyebilir ya da sıralayabilirdi?
Yalnızca "farekulağından" değil, aynı zamanda "çiçeğinden" de bahseder, farekulağı sözcüğü bize suyun yükselişini, çiçek sözcüğü ise bu bitkilerin ruhlarının yükselişini, yani tözlerini (ruhlarını) gösterir.
Fakat saf demir sülfat ya da onun bakır sülfat ile karışımı, nemli havada oksitlenmekte ve sarı renkteki bazik tuzlara dönüşmekte gecikmez.
Dolayısıyla bu bileşikler, görünüşte kendiliğinden gerçekleşen etkilerle yeşilden sarıya geçebilir.
Zincifreye gelince, kırmızı rengi daha önce olduğu gibi burada da sarı başlığı altında sınıflandırılmıştır.
Bütün, `[okunamadı]`, sözcüğü tüm bu metin boyunca, madeni dönüşümlerin ilk maddesine atıfta bulunduğu anlaşılan gizemli bir anlamla yinelenir. Bu, tam anlamıyla molibdokalkos veya magnezya metalidir.
Mesele daima, aynı maddenin işlemlere ve boyama usullerine bağlı olarak nasıl farklı renklere bürünebileceğini incelemektir.
A elyazmasında bunun üzerinde cıva (mercure) simgesi yer alır.
Yazar, `[okunamadı]` (farekulağı) ve `[okunamadı]` sözcüklerinin benzerliği üzerine bir söz oyunu yapmaktadır. Suyu yükseltmek, damıtma veya süblimleştirme anlamına gelir.
Söz oyunu, bitkilerin canlarıyla bir tutulan, madenlerin ruhları veya çiçekleri olarak adlandırılan ve cevherlerin ergitilmesi ile işlenmesi sırasında meydana gelen uçucu maddelerin yükselişine (süblimleşmesine) uygulanarak sürdürülür.
Bunlar bizim için süblimleşmiş veya gazlarla sürüklenmiş oksitlerdir (çinko oksit).
Geçtiğimiz yüzyılda da doğal sülfürün oluşturduğu sarı ve kısmen oksitlenmiş süblime için sürmetaşı çiçekleri, nişadır varlığında oluşan kırmızı bir sülfür için kırmızı sürmetaşı çiçekleri, süblime arsenikli asit için arsenik çiçekleri, süblime olmuş bu tuz için nişadır çiçekleri, süblime benzoik asit için günnük çiçekleri vb. denirdi.
Aynı şekilde Simya Sözlüğü'nde de okunmaktadır.
Demokritosçu İncelemeler
Şayet böyle değilse, kesin olan hiçbir şey yoktur.
Bu denizde savrulan o biçareler, boşuna çabalar harcayarak, binbir zahmet ve yorgunlukla asla hiçbir kazanç elde edemeyeceklerdir.
Peki, bir kez daha soralım, bu cömert filozof, bu mahir üstat niçin Pontos raventini eklemiştir?
Raventin kendisinden söz etmiş ve bizi ikna etmek için "Pontos'un" diye eklemiştir.
Zira denizin, yani Pontos'un (`[okunamadı]`), her taraftan ırmak sularıyla beslendiğini bilmeyen bir filozof var mıdır?
Hakikati konuştun, Sinesios, bugün ruhumu neşelendirdin, çünkü bunlar sıradan şeyler değildir.
Şimdi senden bana şunu da öğretmenini istirham ediyorum, yukarıda sarı zaçtan söz ettiği halde, burada niçin "mavi zaç ile" diye belirtmeksizin bu sözcüğü eklemektedir?
Ey Dioskoros, bu sözcükler çiçeklere işaret eder, zira onlar sarıdır, fakat yükseltilen suyun bir tesbite maruz kalması gerektiğinden, hemen ardından "geven zamkı" diye eklemiştir.
Çözünme ve dağılmayı meydana getirmeye elverişli bütün maddeleri nasıl öne sürdüğüne dikkat et, bize böylelikle madeni cisimlerin çözünmesini öğrettiği aşikârdır.
Peki, en sonunda "köpek sütü" derken hangi anlamı kastetmiştir?
Bütün'ün alelade olandan çıkarıldığını göstermek için midir?
Gerçekten de anladın, Dioskoros, lâkin şu sözü hangi anlamda söylediğine dikkatle bak, "Bu madde, altın yapımının (chrysopée) maddesidir."
Yani sori ile mi?
Burada `[okunamadı]` (köpeğe ait) ve `[okunamadı]` (ortak, alelade) sözcükleri arasında bir söz oyunu mu vardır?
(Söz konusu olan) her şeyin uçucu olduğunu kim bilmez ki?
Zira ne eşek sütü, ne de köpek sütü ateşe dayanabilir.
Eşek sütü, şayet onu uygun sayıda gün boyunca bir yere koyarsan, sonunda yok olup gider.
Maddeleri dönüştürenler işte bunlardır; kendileri uçucu oldukları halde cisimleri ateşe dayanıklı kılanlar bunlardır, sözleri ne anlama gelir?
Ya şu sözler, Bu maddelerin haricinde hiçbir şey kesin değildir?
Sefil kimseler bu şeylerin gerçek olduğunu düşünsünler diyedir.
Fakat onun ne söylediğini ve ne eklediğini bir daha dinle, Eğer anlayışlıysan ve yazıldığı gibi amel edersen; şu ifadenin yerine, Eğer mahirsen ve kullanılması gereken hesabı ayırt edebilirsen; o vakit pek bahtiyar olursun.
Ben, aklı başında olan siz insanlara hitap ediyorum.
Şu halde zihinlerimizi işletmeli ve yanılmamalıyız ki, çaresi olmayan yoksulluk illetinden sakınalım ve ona mağlup düşmeyelim; ta ki beyhude yoksulluğa duçar olup, emeklerimizden kazanç sağlayamayacak hale gelerek bedbaht olmayalım.
Neden izdüşürmek kelimesini ekliyor?
Başlangıçta söylenen şeylerden değil, ötekilerden söz ediyor.
İşte bu sebeple yine şöyle der, İzdüşürüm yoluyla işlem yap, altına altın mercanıyla; gümüşe altınla; bakıra altınla; kurşuna yahut...
İşte böylece bizi Sanatın basamaklarına tırmandırdı, ta ki nafile çabalar göstererek cehalet uçurumuna yuvarlanmayalım ve onların işaret etmek istedikleri şeyleri yanlış anlamayalım.
Yazarın mahareti büyüktür; zira Chrysopée (altın yapımı) bahsi böylece serdedilmiştir dedikten sonra, şu sözleri ekler, şimdi ve bunun devamında, etraflıca Argyropée (gümüş yapımı) meselesini ele alalım; bunu iki ayrı ameliyenin (amel) bulunduğunu ve Argyropée'nin diğer her şeyden evvel mütalaa edildiğini göstermek için yapar; zira o diğerlerinden önce gelir ve o olmaksızın hiçbir şey vücut bulmaz.
Yine şöyle dediğinde onu dinle, Arsenikten yahut kükürtten (soufre), yahut üstübeçten, yahut manyeziden, yahut İtalya antimonundan çıkarılan cıva (mercure).
Ve daha yukarıda, Chrysopée bahsinde, Zencefreden elde edilen cıva.
Burada ise şöyle der, Arsenikten yahut üstübeçten vesaire çıkarılan cıva...
Peki üstübecin cıvaya dönüştüğünü nasıl kabul eder?
Cıvayı üstübeçten çıkarırız demedi, aksine (madeni) cisimlerin beyazlaşmasını, yani onların (ortak bir surete?) dönüşünü ifade etmek istedi.
Nitekim burada bütün beyaz maddelerden bahsederken, diğer pasajda anlayabilmemiz için sarı maddelerden söz eder.
Bak nasıl ifade etmiş, Manyezinin cismi (madeni), tek başına altın mercanını meydana getirir.
Fakat Tanrı'nın yardımıyla ikmal edilecek şeylere nispetle tabiatın tesirlerini ayırt edebilmemiz için, zihnimizi önceden terbiye etmemiz icap eder.
Süt kelimesi burada sembolik bir anlamda kullanılmıştır; tıpkı Mısır kâhinlerinin yahut rahiplerinin lisanındaki kan, safra, meni gibi kelimeler gibi. Böylece, kara ineğin sütü cıvayı ifade etmiştir. Kireç sütü, kükürt sütü tabirleri kimyacıların dilinde günümüze dek muhafaza edilmiştir.
İnisiyasyondan geçmemiş olanlar, isimleri lafzi anlamlarıyla aldıkları için hayal kırıklığına uğrarlar.
Böylece her maden, bir tür fermantasyon vasıtasıyla kendisiyle aynı kılınmak [okunamadı] üzere, özelliklerini değiştirip onu dönüştürmek maksadıyla daha kıymetli bir madenin izdüşürülmesiyle tadil edilir. Leyden Papirüsü'nde tarif edilen alaşımların hazırlanışının, mistik bir yorum vasıtasıyla bizzat madenlerin transmutasyonuna nasıl dönüştüğü görülmektedir.
Muhtemelen eski kimyacılar veya Mısır kâhinleri söz konusudur.
Sinesios tarafından zikredilen bu cümle ve diğer muhtelif ifadeler, elimizde bulunan Demokritos'un Tabiat Meseleleri metninde yer almamaktadır. Muhtemelen elimizde asıl eserin yalnızca bir hülasası bulunmaktadır.
Bu pasaj, ister yüzeysel amalgamasyonla, ister arsenik vasıtasıyla yüzeysel beyazlatmayla veya bakır, kurşun, kalay ya da antimonun çeşitli bileşimleriyle hazırlanmış olsun, gümüşi bir parlaklığa sahip her türlü alaşımı belirten asem ile ilişkilidir.
Kutsal Sanat Üzerine
Evvela nevileri masere etmek ve eritmelerde, benzer renklere sahip olanları renk özdeşliğine getirmek lazımdır.
İki cıva böylece cıvalaştırıcı tesirlerini icra eder ve ayrışma esnasında birbirinden ayrılır.
Tanrı'nın inayetiyle şerhime başlayacağım.
Zosimos'un Amel Üzerine adlı kitabı ve sözleri üzerine şerh.
1. Maserasyon 25 Mehir'den (Şubat) 25 Mesori'ye (Ağustos) kadar icra edilir. Masere edebileceğin ve liç işleminden geçirebileceğin her şeyi (uygun) kaplarda dinlenmeye bırak; şayet muktedirsen, sen ey bilgelerin en hayırlısı, maserasyon amelini (oeuvre) tamamla.
İnsanlar için gayet açık olan hakikati ve meseleleri mecazlar ve kinayeli sözlerle gizlemek eskilerin adetiydi.
Bu sözlerden, Sinesios'un bu küçük risalesinin daha kapsamlı bir eserin özeti ve mukaddimesi olduğu anlaşılmaktadır.
Metne şu ara sözler eklenmiştir, ilahi ve mukaddes sanat ile filozof taşı (pierre philosophale) üzerine Ermenistan kralı Petasios'a. Bu risalenin muhtelif nüshaları ehemmiyetli varyantlar sunar. Petasios yahut Petesis (Isidoros) gerçek bir şahsiyet olabilir; ancak Ermenistan kralı unvanı uydurmadır ve bir müntesip tarafından eklenmiştir.
Bu metin, aslında altın cevherlerinin sepicilik (levigasyon) amelesine tekabül etmekteydi. Tabii cevherlere uygulanan bu muamelenin, daha sonraları transmutasyonu sembolik olarak temsil ettiği kabul edilmiş görünmektedir. Bu durum, ameli bir operasyonun maddi ve müspet manasından, daha sonraki mistik bir manaya geçişin daimi bir örneğidir.
Belki de bu, daha sonra uygun işlemlerle artık altın pulcukları değil de altını taklit eden bir alaşım sağlaması amaçlanan cevherler üzerinde gerçekleştirilen gerçek bir işlemdir.
Nitekim eskiler bu saygın ve felsefi sanatları yalnızca karanlık ve örtük anlatımlarıyla gölgede bırakmakla kalmamış, aynı zamanda özneye ait olanla özneye ait olmayanın yerini değiştirdiklerinde olduğu gibi, yaygın terimlerin yerine başka terimler koymuşlardır.
Sen de bilirsin ki ey üstadım olan filozof, Platon ve Aristoteles de aynı şekilde kinayelere başvurmuş, sözcüklerin anlamını değiştirmiştir.
Nitekim Aristoteles tözün öznede olmadığını, öznede olanın araz olduğunu söyler.
Platon da kendi payına aynı karşıtlığı kurar, bir yandan tözü özneye yerleştirmezken, diğer yandan arazı özneye yerleştirir.
Kısacası, kendilerine uygun görünen tarzda bu nitelikteki pek çok şeyi nasıl sergiledilerse, bu saygın sanat konusunda da eskiler bütün dikkatlerini buna vermiş, olguları birtakım mülahazalar ve muammalar aracılığıyla ortaya koymayı yegane iş ve yegane sanat edinmişlerdir, amaçları araştırmacıları kışkırtmak, onları doğal şeylerin dışına çıkarıp gizemli şeylerin peşine düşmeye yöneltmekti, nitekim öyle de oldu.
"Yumuşatma işlemi balçıklı toprak vasıtasıyla icra edilir."
Burada filozof, kül suyuyla yıkanması gereken topraktan söz etmek istemektedir.
Zira ilahi Maria (Yahudi Meryem)'nın dediği gibi, balçıklı kısım yok olana dek yıkamak ve tekrar yıkamak gerekir.
Platon'un Dionysios'a yazdığı uydurma fakat kadim mektuba göre, filozoflar birden fazla açıklamaya elverişli simgeler kullanıyor, böylece diğerlerini yanılsama içinde tutarken sırrı seçilmiş kişilere aktarabiliyorlardı.
Arapça Sahte-Aristoteles metninde şöyle okunur, "Doğal sırları ifşa eden kimse ilahi mührü bozar ve bunun sonucunda başına büyük felaketler gelir, bir üstat olmadan anlaşılamayacak şeylerdendir."
"Eskiler bu şeylerin anlamını o kadar çok isim altına gizlemeyi uygun bulmuşlardır ki neredeyse yeni bir isim icat etmek imkansızdır. Aynı şekilde Morienus, 'Bu sanatta isimlerin çokluğundan daha fazla hataya yol açan hiçbir şey olmamıştır' der. Eskiler benzetmelerden, bilmecelerden, şiirsel masallardan yararlanmışlardır." Bu, modern bilimin zamanına kadar süregelen kesintisiz bir gelenekti.
Kutsal Sanat Üzerine
İçinde metalik bir cisim barındıran [balçık], yıkandığında cevher durumuna indirgenir.
Böylece, dikkatli ve arındırıcı bir yıkamanın ardından kumlarda metalik cisimleri bulacaksın, yani altın pulcuklarını, gümüşlenmiş ya da kurşunlanmış olanları (ki bu gümüş veya kurşun rengine sahip anlamına gelir) ve taşları, tözü barındıran cevher yukarıdan fark edilir.
Eskilerin özel bir adla gümüş taşı dedikleri işte budur ve burada adı dört heceli ve dokuz harfli olan sözcüğü bulmak mümkündür.
"Mechir ayından itibaren" ifadesi kendi içinde hiçbir anlam taşımaz, onunla karşılaşan kimse kuru tozun ve işlemin belirli bir zaman aralığına bağlı olduğuna inansın ve doğru yolu bırakıp belirsiz ve dikenli yola başvursun diye oraya konmuştur.
"Kaplara koymak" ifadesi, pişmiş topraktan sindirme kapları anlamına gelir.
Bundan yalnızca Zosimos söz eder.
"Yumuşatma sanatını tamamlamak" sözleriyle bizi etkili amele (oeuvre) teşvik eder.
Nitekim buradaki "eylem" sözcüğü pratik işlem anlamında alınmıştır.
Bil ki yumuşatma yapan kişinin gereçlere, belirli bir süreye ve elverişli bir zamana ihtiyacı vardır.
Böylece bu devirde yıkanıp arındırılan balçık, kum haline getirildikten sonra kurutulur.
Yıkama işlemi, suyun sürüklediği killi maddelerden ve benzeri yan kayaçlardan daha yoğun olan altın pulcuklarını ve diğer metalik cevherleri böylece ayırır.
Yani altın ya da alaşımlarıyla onu taklit edebilen metaller.
Taşlar, yani iri kaya parçaları, ağırlıkları nedeniyle yıkama sırasında sürüklenmez.
Yunanca [okunamadı] sözcüğü on harfli olduğundan, Olympiodoros'un bunu bu bilmeceye nasıl uyguladığı pek anlaşılamamaktadır, meğerki son iki harf tek bir harf sayılsın ya da [okunamadı] gibi başka bir sonlanış kabul edilsin.
Astroloji öğretilerine uygun olarak, simyacılar tarafından elverişli bir dönemin ve belirli bir sürenin gerekliliği her zaman kabul edilmiştir.
Demokritosçu İncelemeler
"Mechir ayının 25'inden mesori ayının 25'ine kadar" ifadesi, yumuşatmanın ardından cevherin ateşle işlendiği anlamına gelir.
Oysa o, "mesori ayının bitiminden sonra" ateşle işlenir dememiştir, yumuşatmadan ya da kül suyuyla yıkamadan, yahut kurutmadan itibaren işlenir demiştir.
"Yumuşatabileceğin ve kül suyuyla yıkayabileceğin her şey" sözleri, tözü içeren türü ve kurutma yoluyla elde edileni ifade eder.
"Her şey", tözü içeren türdür, "yumuşatmak ve kül suyuyla yıkamak", kurutma yoluyla elde edilen türdür, zira bunlara başvurmaya her zaman ihtiyaç vardır.
"Tözü içeren tür" sözleri, üstadıma yumuşatmanın, kül suyuyla yıkamanın, kurutmanın, buharlaştırmanın ne olduğunu göstermiştir.
Demokritos bir yerde ayrışmış şaptan söz eder, bu filozof okuyucuların herhangi bir şapı almaları gerektiğini düşünmelerini ya da türler arasında kaybolup böylece tüm vakitlerini heba etmelerini istememiştir.
İki türlü yıkama vardır, gizemli yıkama ve gerçek anlamda yıkama.
Gizemli yıkama, tam olarak ilahi su (eau divine) vasıtasıyla yapılan yıkamadır.
Kutsal Sanat Üzerine
İşte esas süzme işlemi budur, uğurlu sözler ve kurallara riayetle başarısı temin edilen işlem de budur, burada söz konusu olan, bir arada akan akışkan maddelerdir, yani bu durumdan yoksun bırakılmış madenlerin yeniden madensel hallerine dönüştürülmesi ve aynı zamanda ruhların, yani onların canlarının ihyasıdır, bu ameliyat yalnızca doğanın etkisiyle gerçekleşir,
süresi ayın hareketine uyar, kimi için otuz gün, kimi içinse kırk gündür.
Bu, filozof taşının (pierre philosophale) üretimine karşılık gelir, amelin (oeuvre) tamamlanması ve nesnenin doğası tarafından belirlendiğinden daha az sayıda gün içinde de sınırlandırılabilir.
Yani cevherdir, altın (yahut onun görünümünü sunan alaşım) daha sonra ateşin etkisiyle bundan çıkarılacaktır.
Muhtemelen söz konusu olan, daha ileride tarif edilen çeşitli ameliyatların yardımıyla yükseltgenerek arsenikli aside dönüştürülen arsenik sülfürdür,
Olympiodoros metninde geçen ve maserasyon, süzme gibi belirsiz tanımları açıklığa kavuşturan kısımdır.
Saf yahut alaşımlı madenler, evvela onları madensel hallerinden veya görünümlerinden yoksun bırakan kimyasal işlemlerle dönüştürülür.
Ardından, madenlere canlarını (içsel etkinlik ilkelerini) geri veren kimi uçucu unsurları (ruhları) buralara sabitleyerek, onlar yeni bir renk ve yeni özelliklerle yeniden üretilir.
Kutsal sanat üzerine, bazılarının inandığı gibi insanların eliyle değil.
Zira Hermes şöyle der, "Büyük muameleden, yani cevherin süzülmesinden sonra bir töz aldığında..."
İşte böylece cevheri töz, süzme işlemini ise büyük muamele olarak adlandırmıştır.
Eskilerden hiçbiri ameleye bu şekilde ışık tutmamış, bu mükemmel ve her ilimle donanmış zattan başka hiçbiri bu türü kendi adıyla anmamıştır, zira arındırıcı süzme açıkça büyük muameledir.
Altın lehimi, cevherden çıkarılan altın pulları üzerinde çalışarak altını altınla birleştirme sanatıdır.
Hrizokolün tentür (teinture) veren ruhunun orada korunabilmesi için bu pullar nasıl birleştirilmeli, yani lehimlenip birbirine bağlanmalıdır?
Bu ruhu korumak için, aşırı akkorlaşma neticesinde uygunsuz durumların meydana gelmemesi adına, ılımlı bir ateşte yakmanın doğru olduğunu söyler.
Ateş, buharın dumana karışıp kaybolmaması için ılımlı ve tatlı bir şekilde yanmalıdır.
Söz konusu olan, kaçma eğiliminde olan buhardır.
Bu buhar, diğer bir deyişle cıva (mercure), ateşin etkisini gördüğünde dumana karışıp gider.
O dumana karışıp potadan çıktığında, Zosimos'un claudianos pulları dediği altın pulları, ateşin şiddetiyle acemice yakıldığından onlar da dumana karışır.
Bu, altının altınla birleşmesidir.
Altın pulları, cevherden çıkarılan kısımlardır.
Altın kelimesi, ayrıca altın rengindeki alaşımları da kapsar.
Söz konusu olan, altın (yahut altın görünümü veren alaşım) madensel pullarını hrizokol vasıtasıyla, onlara homojen bir renk vererek ve kaynak yeri görünmeyecek biçimde tek bir kütle halinde birleştirmektir.
Şu buhar, diğer bir deyişle gümüş suyu, yani gümüşü incelten unsurdur.
Burada bahsi geçen cıva, madensel arsenik gibi görünmektedir.
Gerçek ameliyatlara atıfta bulunuyor gibi görünse de bu tasvirin tamamı karanlıktır.
Ey Musaların dostu, ekonomi kelimesinin ne anlama geldiğini öğren ve bazılarının yaptığı gibi el emeğinin tek başına yeterli olacağını sanma, doğanın etkisi de gerekir, bu insandan üstün bir etkidir.
Ve şöyle der, tentürün başka birtakım fikirlerle ve başka birtakım bitkilerle gerçekleşeceğini zannetme, doğaya uygun bir tatbikatla çalış, aradığın nesneyi elde edeceksin.
Ekonomi kelimesine gelince, bu kelime eskilerin tamamı tarafından binlerce yerde kullanılmıştır, çünkü tentürü sabitlemek için gereken ameliyat sürecinden bahsetmek isterler.
Zira Zosimos şöyle der, "Cıvayı magnezya (madensel) gövdesiyle sabitle."
Bu tasvir hem saf altın hem de taklit altın, yani claudianos için geçerlidir.
Görünüşe göre gerçek altın da sahte altın gibi evvela pul halinde elde ediliyordu, bunlar daha sonra cıva (yahut ikinci bir cıva olarak kabul edilen madensel arsenik) vasıtasıyla topaklaştırılıyordu.
Sonra buharın, cıvanın yahut arseniğin uçuculaşma veya yükseltgenme yoluyla kaybolmasını önleyerek hafif ateşte ısıtılıyordu.
Son ifade, alaşımın bozulmasına ve aşırı kalsinasyonun etkisiyle çinko gibi bazı bileşenlerinin oksitler halinde buharlaşmasına karşılık gelecektir.
Ekonomi kelimesi, zamanımızın tatbikatında dahi bu metinlerdeki anlamıyla kullanılmaktadır.
Ameliyatların mistik ve büyüsel boyutu burada belirmektedir.
Bu cümlede altın kelimesi peş peşe iki farklı anlamda kullanılmış gibi görünmektedir, altın görünümüne sahip bir madene sahip olduğunda... gibi.
Evvela pul halindeki maden, ardından lehimle topaklaştırılmış maden de anlaşılabilir.
Çiçeklerle aynı mistik anlamda bitkiler.
Yani sırf el emeğine dayalı ameliyatlar yetersizdir.
Zira sanatta uçucu maddeleri tutan sabitleyici bir ilkenin bulunmasını isterler, bu ilke ateştir, cıvayı, yani buharı sabitleyen ateştir.
Yalnızca ateşten kaçan cıva değil, fihristteki (aynı sınıftan) tüm maddelerdir.
Boyar bir maddenin, örneğin bir kumaş üzerine sabitlenmesi.
Altın lehiminin iki maddenin karışımı olduğu söylenmiştir, bundan doğan sabitleyici ilkeyi bu bileşiğin içinde tutmayı bilirim.
Nitekim cıva buharının uçucu olduğunu biliriz, sadece cıva buharının değil, fihristteki (aynı sınıftan) tüm maddelerin uçucu olduğu binlerce yerde belirtilmiştir. Filozof, başlangıçta ve sonda, eski yazarların bahsettiği renkler, bitkiler ve diğerleri gibi fihristteki tüm uçucu maddelerde olduğu gibi cıvaya da bağlanır, çünkü bu maddelerin tamamı ateşin etkisini gördüklerinde uçucudurlar.
Bana gelince, vakti yersiz yere harcamamak için, sayıca çoklukları ve eskilerin bu hususta hemfikir olan tanıklıkları karşısında sana bunların bütün sınıflarını serimlemiyorum.
Üç Tentür Üzerine
Fakat sana en ilgi çekici, anlaşılması en kolay ve yararsızlık ithamından uzak az sayıda meseleyi sunacağım.
Burada, bazıları boş sözler söyleyerek araştırmacılara sonsuz zaman kaybettiren kadimlere imada bulunulmaktadır.
Kusursuz ilminle bil ki, kadimler üç tentür (teinture) yaparlar, Birincisi, kükürtler (soufres) gibi çabucak dağılıp giden; ikincisi, kükürtlü maddeler gibi yavaşça dağılan; üçüncüsü ise sıvılaşmış metalik cisimler ve taşlar gibi hiç dağılmayan tentürdür.
Bakırı Arsenik ile Beyaza Boyayan Birinci Tentür
Metalin boyanmasında kullanılan asıl cıva (mercure) ya da metalik arsenik uçucudur, fakat ateşin etkisiyle sabitlenen filozofların cıvası uçucu olmamalıdır, öyle ki parçası olduğu tentür metalik zemin üzerinde sabit kalsın. Burada gerçek fikirler ile mistik fikirlerin bir karışımı vardır.
Uçucu kelimesi burada tentüre ve onu meydana getiren etken maddelere uygulanır. Bu ifade, yalnızca renklendirici maddenin uçuculuğunu değil, aynı zamanda bir oksidasyon veya herhangi bir nedenden ötürü tentürün kalıcılık eksikliğini de ifade eder.
Bu, yorumcunun bir derkenarıdır, önceki cümlenin Zosimos'a ait olması muhtemeldir.
Fakat anlamın sıvılaşma, çözünme, oksidasyon vb. yollarla yok olan renklendirici cisimleri de kapsadığı görünmektedir.
Kükürtlü arsenik, çabucak uçup giden bir kükürt türüdür, yani ateşte uçucu hale gelir.
Arseniğe benzeyen bütün maddelere de kükürtler ve uçucu cisimler denir.
Hazırlık ise şöyle yapılır, altın renginde yapraksı arsenikten 14 ons alırsın, onu parçalara ayırır, kuş tüyü kadar ince parçacıklara ayrılacak biçimde somaki mermeri üzerinde ezersin, ardından dar boyunlu bir cam kaba konmuş maddeyi, uçup gitmesin diye ağzını özenle lütleyerek, iki veya üç gün ve bir o kadar gece boyunca sirke içinde bekletirsin.
Günde bir veya iki kez çalkalayarak bu işlemi birkaç gün boyunca sürdür, ardından kabı boşaltıp yalnızca sirke kokusu kaybolana kadar saf suyla yıka. Maddenin en ince kısmını muhafaza et, fakat suyla birlikte akıp gitmesine izin verme.
Yani, yüzen sıvının dibindeki tortuyu dikkatlice süz.
Tuz kullanımı, arseniğin cam kaba yapışmasını engellemek amacıyla kadimler tarafından akıl edilmiştir.
Bu cam kaba Africanus tarafından `asympoton` adı verilir.
Kap kil ile lütlenir, üzerine kupa şeklinde bir cam kapak yerleştirilir.
Üst kısımda başka bir kupa tüm düzeneği çevreler, yanmış arsenik dağılıp gitmesin diye her taraftan iyice tutturulur.
Bu tasvir, aludel biçiminde iç içe geçmiş iki kupa veya başlıktan oluşan, alt kısımdaki bir toplama kabına sahip bir süblimleşme aygıtına karşılık gelmektedir. Bu son aygıt Araplara atfedilmiştir, fakat eldeki tasvir onu Africanus'a (3. yüzyıl) kadar götürmektedir. Özenle lütlenir ve süblimleşen kısım bu başlıklarda yoğunlaştırılırdı.
Bu işlemi art arda birkaç kez yakarak gerçekleştir ve beyaz hale gelene kadar toz haline getir, böylece beyaz ve yoğun şap elde edilir.
Bu işlemde zırnık veya arsenik sülfür, arsenikli aside dönüştürülecek biçimde yavaşça oksitlenir. İkincisinin burada beyaz şap adıyla anıldığı görülmektedir.
Sonra bakır, sert Nikea bakırı ile eritilir, ardından kuru tozu (yanmış arsenik) bir demir kaşıkla serpersin, 2 libre bakır için bir ons miktarında atarsın.
Bundan sonra, tentürün homojen olmasını sağlamak amacıyla, bir ons bakır için potaya az miktarda gümüş eklersin.
Potaya yine az miktarda tuz serpersin.
Önceki reçete kesin bir hazırlama işlemidir, tombak adı verilen alaşıma benzeyen beyaz bir bakır arsenürdür.
Yavaş Uçucu Olan İkinci Tentür
Yanmış bakır, kırmızı aşıboyası ve benzeri maddeler çabucak değil, yavaşça dağılırlar.
Yanmış bakır, bizim bakır protoksitimize karşılık gelir, kırmızı bir maddedir.
Zümrüt yapımının şu şekilde gerçekleştiği bilinmelidir.
Önce kristali uç kısımlarından ısıt ve saf suyun içine at, ardından üzerinde kir kalmasın diye temizle.
Sonra onu temiz bir havanda, un ufak etmeyecek biçimde toz haline getirirsin ve kırmızı aşıboyası ile yanmış bakırla karıştırırsın.
Kömür ateşinde 4 libre miktarında eritirsin.
Her tarafını lütleyip potayı üst kısmından kapattıktan ve düzenli bir ateş üzerinde ısıttıktan sonra aradığını bulacaksın.
Ateş bir tarafı ısıtırken diğer tarafı soğuk bırakmamalıdır.
Eritme işlemini pişmemiş, ham kilden bir potada gerçekleştirmek daha uygundur, zira kuyumcu potalarında zümrüt potanın maddesiyle birlikte erir ve potanın çatlamasına yol açan bir çekilmeye sebep olur.
Zümrüt doğrudan fırının içinde soğutulmayı ve soğuduktan sonra çıkarılmayı gerektirir, çünkü fırın henüz sıcakken çıkarırsan pota derhal çatlar.
Bu, yeşil renkli bir camın teknik üretim yöntemidir.
Hiç Dağılmayan Üçüncü Tentür
Ateşte dağılır denmiştir ve bununla iki gizem açıklanır, biri dağılan cisimle ilgilidir, diğeri ise dağılmayı belirleyen cisimle ilgilidir.
Biri çabucak dağılır, yani sıvıların ayrılmasıyla ya da buharın yükselmesiyle.
Bundan ötürü şöyle der, Çabucak dağılan maddeler, tıpkı kükürtler (soufre) gibi, zira kükürtler dumana dönüşmekte çok tez davranır.
Diğerleri ise yavaşça dağılır, kükürtlü maddeler böyledir.
Uçucu maddelerin, sabit maddeler ve madensel cisimlerle karışımından meydana gelerek daha yavaş dağılır hale geldiklerinde, bu uçucu sıvıların sabitlenme ilkesinden bahseder.
Ardından üçüncü sınıftan söz eder, eriyebilir madensel cisimler gibi dağılan sınıftan.
Asıl tentür (teinture) denen şey işte budur. Bu, işlem tamamlanıp dağılmayan cisimlerle dağılan cisimler ayrı ayrı yerleştirildikten sonra elde edilir.
Nitekim bunu tek seferde yapmak imkânsızdır, ancak kademeli olarak ve sonuna kadar kurutarak, Tanrı’nın yardımıyla maddeleri bütünüyle sabit kılarız.
Dolayısıyla bu da bir tentürdür, ancak artık bir maden söz konusu değildir.
İki sırrın serimlenmesinin nedeni budur.
Fakat Demokritos, çabucak dağılan şey hakkında, bu şeyin sıvıların ayrılması sırasında dağıldığını söyler.
Tentürün ya da boyamanın yok olması şu şekillerde gerçekleşebilir, ya boyayan maddenin buharlaşması veya oksitlenmesiyle ya da içinde çözündüğü yahut ayrıştığı bir sıvı vasıtasıyla özütlenmesiyle.
Hiç dağılmayan şeye gelince, bu tentürün gerçekten ve tam anlamıyla üçüncü tentür olduğunu söyler, örneğin eriyebilir ve madensel cisimler böyledir. Zira biz bu maddeleri ayrı ayrı işleyip düzenledikten sonra, dağılabilir maddeler sabit hale gelir ve maden olmayan cisimler madenlere dönüşür.
Boyar madde, kendisini içeren sıvının buharlaşması sonucunda sabitlenir.
Bütün bunları anlayabilmek için kumaş boyama uygulamasını bir karşılaştırma unsuru olarak ele almak gerekir.
Kutsal Sanat Üzerine
Açıktır ki bu cisimler önceleri ateşin etkisiyle dağılabilir durumdaydı, çünkü onları sabitleyecek hiçbir şeyle karşılaşmamışlardı, aksine tam bir sabitliğe ulaştırıldıklarında, tentürün silinmez tabiatı onları madenler haline geçirdi.
Bu cisimler, ateşe dirençleri ve sabitlikleri sebebiyle benzer bir ad almıştır.
Dağılabilir cisim sabitleyici etkenle karşılaşırsa, silinmez bir tabiat kazanır.
Bundan Bütün’ün içinde var olan tabiatı anla, sonuna kadar varlığını sürdüren, özü çekilip alınamayan ve daima baki kalanı kavra, işte silinmez olan, ebediyen bozulmadan kalan budur.
Zira kadimler dizelgede yer alan kararsız maddelerin tamamını biliyorlardı ve amaçları akıl sahibi kişilere kararlı maddelerin ve kararsız maddelerin nasıl bir tabiata sahip olduğunu anlatmaktı.
Bundan dolayı her maddenin ya katılar sınıfına ya da sıvılar sınıfına ait olduğunu kabul etmişlerdir.
Bil ki bu sanat, şiddetli bir ateş vasıtasıyla icra edilmez.
Böylece, akıl sahibi okurlarla söyleşir gibi yazdılar ve amaçları da buydu.
Zosimos ateşe dair özel bir bahis kaleme alır, bununla birlikte tüm kadimler gibi her kitabında ateşle ilgilenir.
Ateş ilk etkendir, tüm sanatın etkenidir, dört unsurun ilkidir.
Gerçekten de kadimlerin örtük dili, "dört unsur" ifadesiyle sanatı kastededer.
Erdemin, Demokritos’un dört kitabında, bir doğa bilginine yaraşır bir dille dört unsurdan söz ettiği yerleri özenle incelesin.
Öncelikle ateşe ihtiyaç duyan ve kimi zaman hafif ateşte, kimi zaman harlı ateşte, kimi zaman da kömür üzerinde işlenmesi gereken şeyleri serimlemiştir.
Bu ifade hem uçuculaşmaya, hem erimeye hem de çözünmeye karşı direnci belirtir.
Burada akışkanlığın dağılabilirliğin, katılık halinin ise sabitliğin simgesi olarak görüldüğü anlaşılmaktadır.
Zira doğal olarak, ruha sahip tüm şeylerin bir kısmı madensel maddeler ve mutfak sanatına bağlı olanlar gibi ateşe muhtaçtır.
Diğerleri havada yaşayan hayvanlar gibi havaya muhtaçtır,
Başkaları balıklar gibi suya muhtaçtır,
Başkaları ise bitkiler gibi toprağa muhtaçtır.
Fakat bu dört unsurun içinde bulunan türler dişi ve eril olmak üzere...
Ardından havadan ve havada yaşayan hayvanlar gibi havanın unsurlarından söz eder.
Aynı şekilde öd, balıklar, balıklar vasıtasıyla ve sular vasıtasıyla hazırlanan her şey gibi suların unsurlarından bahseder.
Aynı minvalde tuz, madenler ve bitkiler gibi toprağın unsurlarından söz eder.
Bunu bilen tüm kadimler, sanatı sözlerin çokluğu ardına gizlediler.
Her halükarda sanat bu şeylerden bazılarına muhtaçtır, bunların haricinde hiçbir şey kesin değildir.
Demokritos şöyle der, bu unsurlar olmaksızın hiçbir şey varlığını sürdüremezdi.
Fakat şunu bil, bil ki sadece sözlerimde değil, aklımda da güçsüz olduğum halde gücüm yettiğince yazdım.
Dualarınızla, bu eseri yazma cüretini gösterdiğim için ilahi adaletin bana öfkelenmesini engellemenizi dilerim, bana her bakımdan lütufkâr davransın.
İşte Mısırlıların yazıları, şiirleri, görüşleri, Daimonların kehanetleri, peygamberlerin açıklamaları, bu konuyu kavramak için sonsuz bir zekâ gerekir ve bu tek bir amaca yönelir.
Ferasetin bilsin ki, kadimler ilahi su (eau divine) için pek çok ad kullanmışlardır.
Bu ilahi su aranan şeyi imler ve onlar arayışın nesnesini ilahi su adı altında gizlemişlerdir.
Zira senin düşüncelerinin meşalesini, iyiliğini, sabrını biliyorum.
Sana kadimlerin zihniyetini sunmak, filozof olduklarından ötürü filozofların diline nasıl sahip olduklarını ve felsefeyi bilim vasıtasıyla sanata nasıl uyguladıklarını anlatmak isterim, akıl sahiplerinden hiçbir şey saklamadan, fakat her şeyi apaçık tasvir ederek.
Zira Demokritosçu risalenin temelini oluşturan sınıflandırma fikriyle daha doğrudan bir ilişki içindedir.
Ya da ameliyat usulleri, çünkü Yunanca sözcük çift anlam taşır.
Zira onların yazıları pratik amellerden (oeuvre) değil, doktrinden bahseder.
Doğa filozofu olanların bazıları, unsurlar üzerine akıl yürütmeyi ilkelere bağlar, çünkü ilkeler unsurlardan daha tümel bir şeydir.
O halde ilk ilkenin unsurlardan nasıl daha tümel olduğunu söyleyelim.
Nitekim sanatın bütünlüğü ona irca edilir.
Böylece Agathodaimon ilkeyi sonda, sonu da ilkede konumlandırmış olduğundan, bunun Uroboros yılanı olmasını ister, inisiyasyondan geçmemiş bazı kimselerin inandığı gibi, böyle konuşması kıskançlıktan ötürü gerçeği gizlemek için değildir.
Fakat ey inisiyator, bu durum çoğul olan "yumurtalar" sözcüğüyle açık kılınmıştır. Burada kendi kuyruğunu ısıran yılan ile amel simgesi olan felsefi yumurtanın birbiriyle özdeşleştirilmesi söz konusudur.
Gör, her şeyi bilen sen, Agathodaimon'un ne olduğunu öğren.
Bazıları onun Mısır'da felsefe yapmış, pek eski çağlardan kalma bir kadim zat olduğunu anlatır.
Başkaları onun gizemli bir melek olduğunu söyler, ya da Mısır'ın iyi cini olduğunu ifade eder. İki kelime halinde yazılan Yunanca `[okunamadı]` ifadesinin çevirisidir, nitekim bu bir Mısır tanrısının Yunanca adıydı.
Diğerleri onu Gök diye adlandırmıştır, belki de yılan dünyanın bir imgesi olduğu için böyle bir dil kullanılmaktadır.
Gerçekten de bazı Mısırlı kâtipler, obeliskler üzerinde dünyayı resmetmek ya da onu kutsal işaretlerle ifade etmek istediklerinde Uroboros yılanını kazımışlardır.
İlke konusunda açıkladığım şeyler bunlardır, der Agathodaimon.
Kimya kitabını yayımlayan odur.
Onu kişileştirdikten sonra, şimdi ilkenin unsurlardan nasıl daha tümel olduğunu araştıralım.
Bizim için unsur olan şeyin aynı zamanda bir ilke olduğunu söylüyoruz, zira dört unsur cisimlerin ilk ilkesini teşkil eder.
Fakat her ilke bu sebeple bir unsur değildir.
Nitekim ilahi olan, kükürt (soufre), yumurta, aracı ve atomlar kimi filozoflar için şeylerin ilkeleridir, ama unsur değillerdir. Yazar, hem kükürt hem de ilahi anlamına gelen `[okunamadı]` sözcüğü üzerine kelime oyunu yapmaktadır.
O halde bazı işaretlere dayanarak her şeyin ilkesinin ne olduğunu, onun bir mi yoksa çok mu olduğunu araştıralım.
Eğer tek ise, değişmez, sonsuz veya belirli midir? Birden çok ilke varsa aynı sorular ortaya çıkar, bunlar değişmez, belirli veya sonsuz mudur?
O halde tüm varlıkların tek, değişmez ve sonsuz bir ilkesi olduğu, Miletoslu Thales'in görüşüydü, o bunun suyun varlığı olduğunu söylüyordu, yani ilahi suyun (eau divine) varlığı, altın; yani ilahi suyun yumurtası, altın. Birçok el yazmasında dünya ya da varlık ile özdeşleştirilen yumurta ifadesi yer alır. Thales'e göre su, şeylerin ilkesiydi. Altın; tek, bozulmaz, ilahi niteliği ve aktardığı güç sebebiyle bu şerhlerde evrensel ilkeyle özdeşleştirilmiştir. Tüm bu metin simyasal sembolizm yüzünden fazlasıyla karmaşık bir hal almıştır. Başlangıçta büyük ölçüde çift anlamlı işaretlerle yazılmış olması, kâtiplerin bunları daha sonra çeşitli biçimlerde aktarıp yorumlamış olmaları muhtemeldir.
Zira bu ilke birdir ve değişmezdir, her türlü görünür başkalaşımdan uzaktır, üstelik sonsuzdur, nitekim ilahi olan sonsuz bir güçtedir ve hiç kimse onun kudretlerini sayamaz.
Parmenides de güç bakımından bir, değişmez ve belirli olan ilahi olanı ilke olarak alır, zira belirtildiği gibi o birdir ve değişmezdir, ondan neşet eden kudret ise belirlidir. Parmenides bir gücün değişmez ve sonsuz olduğunu, diğerinin ise sınırlı olduğunu söylerdi, yani ilahi olan ya da kükürt.
Dikkat et ki Miletoslu Thales, Tanrı'nın zatını göz önüne alarak onun sonsuz olduğunu söylüyordu, zira Tanrı sonsuz bir güçtedir.
Fakat Parmenides, ondan sadır olan şeyleri gözeterek onun belirli olduğunu söylüyordu, çünkü her eylem sonlu ve sınırlı koşullarda gerçekleşir, nitekim her yerde açıktır ki, güç belirli olduğundan, Tanrı'nın meydana getirdiği şey sonlu bir güce tekabül eder.
Bundan zihinsel şeyler müstesna olmak üzere, fani şeyleri anla.
Bu iki adamı, yani Miletosluyu ve Parmenides'i Aristoteles doğa felsefecileri zümresinden çıkarmak niyetindedir. Zira onlar doğal şeylere yabancı meselelerle uğraşan ve değişmez şeylere bağlanan teologlardır, oysa bütün doğal şeyler hareket eder, çünkü doğa hareketin ve sükûnetin ilkesidir.
Thales suyu varlıkların belirli ilkesi olarak kabul etti, çünkü o doğurgan ve şekil verilebilirdir.
O doğurgandır, zira balıklara hayat verir, şekil verilebilirdir, zira ona istenen biçim kazandırılabilir.
Nitekim suya dilediğin biçimi verirsin, hangi kaba konulursa onun biçimini alır, yani bir kasede, bir toprak çömlekte, üçgen veya dörtgen bir kapta ya da nihayet dilediğin başka herhangi bir kapta.
Bu tek ilke hareketlidir, nitekim su hareket eder, o belirlidir ve ezeli değildir.
Diogenes ilkenin hava olduğunu ileri sürdü, çünkü hava zengin ve doğurgandır, nitekim kuşları meydana getirir.
Hava da şekil verilebilirdir, zira ona istenen biçim verilir, o birdir, hareketlidir ve ezeli değildir.
Herakleitos ve Hippasos ateşin tüm varlıkların ilkesi olduğunu savundular, çünkü o her şeyin faal unsurudur.
Nitekim bazılarının dediğine göre bir ilke, kendisinden çıkan şeylerin faaliyetinin kaynağı olmalıdır.
Ateş de doğurgandır, zira bütün varlıklar ısınma içinde doğar.
Toprağa gelince, Kolophonlu Ksenophanes dışında hiç kimse onu ilke saymamıştır, doğurgan olmadığı için de kimse onu bir element olarak görmemiştir.
Ve kendisinde her türlü erdem bulunan kimse şu olguya dikkat etsin ki, toprak filozoflar tarafından bir element olarak görülmemiştir, çünkü o [okunamadı].
"Bakir toprak, Başak burcunun kuyruğunda bulunur."
Anaksimenes bütün şeylerin ilkesinin bir, devingen ve sonsuz olan hava olduğunu ileri sürer.
Şöyle konuşur, Hava cisimsiz olana yakındır ve bizler onun akışı sayesinde var olduğumuz için, hiçbir zaman eksilmediğinden ötürü sonsuz ve bol olmalıdır.
Anaksimandros ilkenin ara unsur olduğunu söyler, bu da nemli buharı veya kuru buharı (dumanı) ifade eder.
Çünkü nemli buhar, ateş ile toprak arasında bir ara unsurdur.
Sıcak ile nemli arasındaki ara unsur buhardır, oysa sıcak ile kuru arasındaki ara unsur dumandır.
Öyleyse kısımlar halinde özetleyelim ve (kimyacı) filozoflarımızın, çıkış noktasını onlardan alarak kendi dizgelerini nasıl kurduklarını gösterelim.
Filozofların tacı, dili Okyanus gibi taşkın olan yeni kâhin Zosimos, sanat konusunda genel olarak Melissos'u izler ve sanatın da Tanrı gibi bir olduğunu söyler.
Theosebeia'ya binlerce yerde açıkladığı şey budur, onun sözleri hakikattir.
Bizi akıl yürütmelerin ve tüm maddenin karmaşasından kurtarmak isteyerek, sığınağımızı tek olan Tanrı'da aramaya teşvik eder ve şöyle der, "Yalnızca tek bir Tanrı'yı ve tek bir sanatı tanıyarak ocağının başında otur, başka bir Tanrı arayarak yolunu şaşırma, çünkü her yerde var olan Tanrı sana gelecektir, O, İblis gibi en aşağı mekâna hapsolmuş değildir.
Bakir toprak ifadesine o dönemin yazarlarında birçok kez rastlanır.
Böylece kendini yöneterek ilahi varlığı kendine çağıracaksın ve her yerde var olan ilahi varlık sana gelecektir.
Kendini bildiğin zaman, kendinde var olan tek Tanrı'yı da bileceksin, böyle davranarak maddeyi hor görüp bir kenara atacak, hakikate ve doğaya ulaşacaksın."
Aynı şekilde Chymes de Parmenides'i izler ve şöyle der, "Bütün birdir, Bütün onun aracılığıyla vardır, çünkü Bütün'ü içermeseydi, Bütün bir hiç olurdu."
İlahiyatçılar ilahi şeyler üzerine, doğabilimcilerin madde üzerine konuştuğu gibi konuşurlar.
Anaksimandros ara unsurdan, yani nemli buhardan ve kuru dumandan bahseder.
Agathodaimon için bu, bütünüyle süblimleşmiş buhardır.
Zosimos da böyle söyler ve sanatımızın felsefesini yapanların çoğu öncelikle onu izlemiştir.
Hermes, magnezya vesilesiyle dumandan bahseder, "Kırmızı kobathia pullarının etkisine maruz bırakarak fırının karşısında yanmaya bırak onu," der.
Çünkü kobathia dumanı beyaz olduğundan bedenleri beyazlatır.
Duman, sıcak ile kuru arasında bir ara unsurdur ve eldeki durumda bu duman süblimleşmiş buhar ve ondan meydana gelen her şeydir.
Fakat nemli buhar sıcak ile nemli arasında bir ara unsurdur, imbiklerin ve benzeri aletlerin damıttığı nemli süblimleşmiş buharları ifade eder.
Boş laf kalabalığından kaçınmak için sana kısa bir aktarımda bulunacağım, soylu Pieria'lıların, yani dokuz Musanın soyundan gelen ey hatiplerin başı, eskilerin söylediklerini sana açıkça anlatacağım, zira Tanrı seni bunun için göndermiştir.
Değeri az bir yazı vasıtasıyla en büyük şeyleri yapmayı öğren.
Çünkü Tanrı seni iki yönden, yüce varlıklarca bilinen dindarlığınla ve yeryüzündeki varlıklara yönelik hayırhah ustalığınla sınamak istemektedir.
Öyleyse bil, buyuracağın şeyleri kısaltmak için sözümü ilk yazılara nasıl uyarlayacağımı iyi bil.
Ey sizler, insanların en saygıdeğer olanları, eskilerin dört elementten bahsettiği sizlere söylenmişti.
Nitekim kuru ve nemli şeylerin, sıcak ve soğuk şeylerin, erilin ve dişilin dört element vasıtasıyla oluştuğunu biliniz.
Yükselen iki element ateş ile havadır, alçalan iki element ise toprak ile sudur.
İşte onlar, sanatın bütün tasvirini bu dört element vasıtasıyla kurmuşlar, yasalarını yeminlerle güvenceye alarak sanatı bunların içine hapsetmişlerdir.
Katalogdaki tüm maddelerin ateş, hava, su ve toprak tarafından nasıl meydana getirildiğini kendiniz biliniz.
Fakat terkibin tastamam gerçekleşmesi için Tanrı'ya dualar ederek size öğretmesini dileyin, der Zosimos, çünkü insanlar bu bilgiyi aktarmazlar, cinler kıskançtır ve yol bulunamaz.
Onu bilenler boşuna aranır, yazıların ise kesinliği yoktur.
Madde çok türlüdür, kargaşa baş gösterir ve amel (oeuvre) büyük bir yorgunluk olmadan tamamlanmaz, mücadele, şiddet ve savaş vardır.
Yılancı İblis bu işlerin içine ihmal sokar, araştırmamızı engeller, içeriden ve dışarıdan her yönden sürünerek yaklaşır, ameli terk etmemiz için kimi zaman ihmalkârlıkları, kimi zaman korkuyu, kimi zaman beklenmedik durumları, kimi zaman da kederleri ve cezaları beraberinde getirir.
Kutsal Sanat Üzerine
Fakat ben ona şöyle diyeceğim, Ey ifrit, sen her kim olursan ol, sana asla boyun eğmeyeceğim, aksine ameli (oeuvre) tamamlayıp neticeye vâkıf olana dek sebat edeceğim.
Burada hasım bir ifrit gibi tasavvur edilen burç.
Dürüst bir hayata ve felsefi arınmalara dayanarak mücadele ediyorum.
Böylece bilgelerin yararlı kurallarını derleyip, kadimlerin yolundan giderek en baştan başlayarak sizlere sunacağım, zira kadimlerin fihristini verdiği hem sıvı hem de katı binlerce tür karşısında sizin ferasetiniz yabancı bir dilden ötürü şaşkınlığa düşmez.
Bu muhtelif renklerin kimi ham, kimi pişmiştir, pişirme esnasında kimi cisimler renkleri alır, kimileri ise renk değiştirmeden muhafaza olur, bazen harlı ateşte, bazen de hafif ateşte işlenmeleri gerekir, bütün bunlar sanatta büyük bir basiret gerektiren hallerdir.
Bu sözleri, kadimlerin vazettiği binlerce cisim sınıfının bu muhtelif işlemlerden ve toz haline getirme, kaynatma, sıcakta ve soğukta muhtelif ayrıştırmalar, çiğe veya açık havaya maruz bırakma gibi daha nice binlerce işlemden geçmesi gerektiğini bilesiniz diye söyledim.
Bu yüzdendir ki, izahatların çokluğu ve bahsedilmeyen işlemler sebebiyle bu sanata yönelenlerin zihni karmaşaya sürüklenir.
Oysa bütün hayırları bahşeden Tanrı bizi tüm bunlardan azat eder.
Öyleyse ey ilhama mazhar olmuş zihin, onların Mısırlılara hitaben yazdıklarını dinle, aranan gayeyi açıkça izah etmemelerinin sebebi budur.
Onlar yalnızca altın yapımı (chrysopée) için binlerce usul tarif etmekle kalmamış, aynı zamanda bu meseleleri ayinleştirmişlerdir.
Dört ana yönü dikkate alarak kazıların ve mesafelerin ölçülerini vermiş, mabetlerinin giriş ve çıkış konumlarını tayin etmişlerdir.
Pişirme esnasında bu şeyler renkleri ve niteliği görünür kılar, zira harlı ateşte yahut hafif ateşteki yapılış tarzına göre renklerini değiştirirler, nitekim sanatta büyük bir basiret göstermek gerekir.
Görünüşe göre burada hiyerogliflerin ve Mısırlıların mabetlerini inşa etmek ve madenlerini kazmak için tatbik ettikleri usullerin simyevi bir yorumu ile karşı karşıyayız.
Nitekim Büyük Ayı'ya (kuzey) kararmayı, doğuya beyazlaşmayı, güneye menekşe rengini almayı, batıya ise sararmayı atfetmişlerdir.
Diğer taraftan, doğuya beyaz cevheri, yani gümüşü atfetmişlerdir.
Demokritosçu İncelemeler
Doğuyu beyaz cevhere, batıyı ise sarı cevhere atfetmişlerdir.
Arsinoites'in altın madenleri doğu kapısındadır, yani mabedin girişinde beyaz cevheri bulursun.
Terenuthis'te, İsis mabedinde, mabedin batı girişinde, üç buçuk arşın derinliğe kazdıktan sonra sarı cevheri bulacaksın, üç arşının yarısında siyah bir tabakaya rastlayacaksın.
Onu kaldırdıktan sonra işle, başka bir yerde de yeşil bir tabaka bulacaksın.
Doğu dağında ve Libya dağında yazılı bulunan, altın madenlerine dair bu şeyler gizemli bir manada söylenmiştir.
O, amelini buradan başlatır, Doğuyu beyaz cevhere atfederek demesinin sebebi budur, yani işlemlerin menşeine günün başlangıcını, güneşin yeryüzü üzerine doğuşunu tayin etmektedir.
Zira sararmaya nispetle beyazlaşma, ayrışmanın ateşin yardımı olmaksızın başlaması beklendiğinden hemen oradan başlanarak icra edilmese dahi amelin hakiki başlangıcıdır.
Hermes'in başlangıcın yanı sıra, beyazlaşmadan evvel gelen bu hali rahibe bildirmek istemesi sebepsiz midir?
Nitekim Hermes şöyle ifade eder, Arsinoites'in altın madenleri doğu kapısındadır, yani İsis mabedinin girişinde beyaz cevherden bahseden işaretler bulacaksın, mabedin batı girişinde ise sarı cevheri bulacaksın, üç arşın derinliğe kazdığında, yarım arşında siyah yahut yeşil bir tabaka bulacaksın.
Apollon'un da şöyle dediğini işit, Kum tan ağarırken alınarak işlensin.
Simya metinlerinde defalarca zikredilen Apollon Kehanetleri.
Tan ağarırken tabiri, güneşin doğuşundan önceki vaktin, aynı zamanda beyazlaşmadan ve tüm amelin (oeuvre) başlangıcından önceki vakit olduğunu gösterir.
Daha sonra tüm amelin tamamlanışını (bundan kastım sararmadır), tam günün kemali olan batıya atfetmiştir.
Üç arşın yüksekliğin yarısında siyah bir tabaka bulacaksın ifadesi, kükürtlü (soufre) maddeler hakkında, yani bizim kurşunumuz hakkında söylenmiştir, bu kurşun, sıcakta icra edilen ayrıştırma ve sabitleme vasıtasıyla, beyazlaşmanın hemen ardından cüruftan (az kıymetli bir tür) elde edilen kurşundur.
Mısırlı peygamberlerin elde etmeye çalıştıkları işte bu kurşundur, der.
Madenlere dair bu ifadenin bir alegori olduğunu bil.
Zira onların kastı madenler değil, cevherlerdir.
Doğunun erile, batının ise dişile atfedildiğini neye dayanarak söylüyoruz?
Zira o, bütün insanların ilki, dört unsurdan meydana gelmiştir.
Bu malumatı Ptolemaios'un kütüphanelerinde bulacaksın.
Bunları, kadimler tarafından mukaddes şeylere dair hiçbir mevcudatın akıl dışı şekilde izah edilmediğini ortaya koymak için söyledim.
Kurşun ve kükürt aynı işaretle ifade edilmekteydi.
Kadimlerin maden işlemlerine dair müspet tasvirleri, simyacılar için bu suretle sembolik anlatılara dönüşmüştür.
Âdem isminin dört harfi dört ana yönü ifade ediyor kabul edilirdi, [okunamadı], Latin simyacılarda Âdem ve Havva isimleri mistik bir mana muhafaza etmiştir.
Nitekim Kimyager Filozoflar Kütüphanesi'nde de okunmaktadır.
Aynı şekilde Rulandus'un Simya Sözlüğü'nde de, sayfa 324, «İlk madde, bu eşidir, [okunamadı]».
Buradan anlaşılmaktadır ki metindeki bâkir toprak ve ateşli toprak ifadeleri, vb.
Bu noktada bir müstensih hatası olmuştur.
Zosimos, Amel (i) üzerine kitabında şöyle der, «Hermes'i hakiki bir şahit olarak ilan ediyor ve tanıklığa çağırıyorum, zira o şöyle demiştir, Çiftçi Achaab'ın yanına git (2) ve buğday ekenin buğday biçeceğini öğren».
Ben de aynı şekilde yazılmış olana dayanarak, cevherlerin cevherlerle boyandığını söylüyorum, tentür (teinture) yoluyla.
Cismani cevherlerin eriyebilir (madeni) cevherler olduğunu, cismani olmayan cevherlerin ise taşlar olduğunu söyler.
Cevher vasfı taşımayanlar olarak (5) maden filizlerini ve ateşle muamele görmemiş maddeleri kasteder, zira bu ilk muamele bir zorunluluktur (6).
Pelagios, Pausiris'e şöyle der, «Karışımlar tamamlanmadan önce onu denize atmamızı ister misin (7)?»
Deniz, Zosimos'un dediği gibi, hermafrodit unsurdur (8).
(Toprak) seher vaktinde alınarak işlenir, bu da henüz çiy ile doymuş halde olması demektir (9).
Nitekim doğan güneş, yeryüzüne yayılmış olan çiyi beslenmek gayesiyle ışınlarıyla çekip alır.
Böylece toprak âdeta dul kalır ve eşinden mahrum bırakılır, Apollon'un da söylediği budur.
(2) İsis'in Horus'a mektubunda zikredilen bu kural için yukarıya bakınız, Çiftçi burada Acharantus olarak anılır.
(5) Yani belirgin ve homojen bir varlık niteliğine sahip olmayan; nitekim maden filizlerinden bahsettikten sonra şöyle devam eder, «Maden filizlerine cevheri olmayan cisimler diyoruz».
(6) Maden filizlerini meydana getiren o ilksel, karmaşık karışımdan ayrılmış ve kendiliğinden var olan, kelimenin tam anlamıyla belirli ürünler elde etmek için gereken zorunlu muamele.
Bütün bu sembolik dili yorumlamak güçtür.
Belki de bu ifade, tuzlu suyun maden filizleri üzerindeki etkisine işaret etmektedir; su bazı bileşikleri yalıtarak onları dönüştürür ki bu işlem bir döllenmeye benzetilebilir.
Bugün bile kimyada bileşiklerin türetilmesi denmektedir.
«İşlenmiş olması sözü, seher vaktinde alınmış olması ve çiy ile doymuş bulunması anlamına gelir».
(10) Yani damıtma yoluyla hava formuna indirgendikten sonra imbik içinde yoğunlaşma ile meydana gelen.
KUTSAL SANAT ÜZERİNE
Bu terkibin her şeyden önce bir sıvıya ihtiyaç duyduğunu kanıtlayan ne kadar çok şahitlik bulunduğunu gör, ta ki, der o, bozulmaya uğrayan madde değişmeyen özgül niteliğini koruyabilsin.
«Bozulmaya uğrayan» sözleriyle, çözünmenin gerçekleşmesi için belirli bir zaman gerektiğini ima etmiştir.
Oysa çözünme, herhangi bir sıvının katkısı olmaksızın asla vuku bulmaz (1).
Nitekim sır, der o, sıvıların dökümüne emanet edilmiştir.
Maden filizleri bahsinde, «Eskilerin tümü bununla meşgul olmuştur».
Böylece Zosimos, Kemâl (2) kitabında Theosebeia'ya hitap ederek şöyle der, «Bütün Mısır krallığı, ey kadın, şu üç sanatla ayakta durur (3), elverişli anların sanatı (4), tabiat sanatı ve maden filizlerini işleme sanatı.
Bu, ilahi sanat olarak adlandırılan sanattır, yani amel (oeuvre) ve bu saygın sanatlarla (5) uğraşan herkes için dogmatik olan sanattır ki bunlara dört kimyevi sanat (6) denir.
Nitekim maden filizinin tabii işlenişi kralların tekelindeydi, bu yüzden bir rahip ya da bilge denilen kimse, eskilerden yahut atalarından miras aldığı şeyleri açıkladığında, bunların bilgisine bütünüyle vakıf olsa bile, her şeyi sakınmaksızın aktarmazdı, çünkü aksi takdirde cezalandırılırdı.
Krallık parasını basmakla görevli zanaatkârların parayı kendileri için basmadıkları gibi (7), zira
İlahi sanat tabiri dört kimyevi sanatı kapsar. İkinci durumda anlamı bozacak bir eşanlamlı kelime kullanmak yerine sanat kelimesi yinelenmiştir.
Yani Demokritos'un dört kitabı, altın yapımı (chrysopée), gümüş yapımı ve belki de camlaştırma sanatı ile kumaş boyama sanatına ilişkin olanlar.
«Krallık paralarını basmakla görevli olup bunları gizlice kendi çıkarları için bozan zanaatkârlar...»
Aynı şekilde Mısır kralları döneminde de ateş yoluyla yapılan ameliyelerden sorumlu zanaatkârlar ile maden cevherinin yıkanması ve sonraki işlemlerin bilgisine sahip olanlar kendileri için çalışmazlardı, kraliyet hazinelerini artırmakla görevliydiler.
Kralın zenginliklerinden sorumlu özel amirleri (2) ve maden filizinin ateşle işlenmesi üzerinde mutlak bir otoriteye sahip genel yöneticileri vardı.
Mısırlılarda hiç kimsenin bu meseleleri yazıyla ifşa etmemesi bir kanundu.
«Bazıları Demokritos'u ve eskileri, bu sanatlardan uygun terimlerle bahsetmemekle ve yalnızca alenen konuşulan şeyleri sergilemekle suçlar (3).
Onları bununla itham etmek haksızlıktır, zira başka türlü davranamazlardı.
Mısır krallarının dostları oldukları ve kâhinler arasında en yüksek makamları işgal etmekle şereflendikleri halde, kralların çıkarlarına aykırı olan bilgileri halka nasıl ifşa edebilirler ve zenginliğin hükmedici gücünü başkalarına nasıl verebilirlerdi?
Yalnızca Yahudiler bunun uygulamasını öğrenmeyi ve bu şeyleri gizlice kayda geçirip açıklamayı başardılar.
Nitekim Theogenes'in oğlu Theophilos'un altın madenlerinin bütün topoğrafik tasvirinden bahsettiğini görmekteyiz, Maria'nın (Yahudi Meryem) fırın tasvirleri ve diğer Yahudilerin yazıları da böyledir.
Sinesios, Dioskoros'a hitap ederken cıva (mercure) ve süblimleşmiş buhardan (4) bahseder ve bütün eskilerin bu süblimleşmiş maddenin beyaz, uçucu ve kendine has bir cevheri olmadığını bildiklerini söyler.
Bu madde bütün eriyebilir cisimlerle birleşir, tecrübenin öğrettiği üzere onları kendi içine çeker, yazar şöyle ifade eder, «Şayet meseleleri tam olarak bilmek istersen, vb.»
(1) «Zira bunu yapacak olurlarsa cezalandırılırlardı.»
İskenderiyeli Clement'ın tasvirine göre, geçit töreninde taşınan hermetik kitaplarda,
Pirinç yapımında kullanılan kadmiadır.
Kutsal Sanat Üzerine
Sinesios'un pasajı burada yinelenmektedir,
İşte bu yüzden Pebehios onun güçlü bir yakınlığa sahip olduğunu söylüyordu.
Çünkü işlenmiş cıva (mercure), eriyebilir her türlü madeni cismin tözüyle kendi tözünü değiş tokuş eden alıcı bir madde haline gelir.
Aynı şekilde magnezyamız da, ya da kükürtlü antimuan, ya da piritler, ya da cevherler, ya da adlandırılabilecek tüm madeni cisimler, natron yağı vasıtasıyla, gerek kendiliğinden sindirim kabında, gerek körük marifetiyle, gerekse hangi adla anmak istersen iste başka bir aygıtla dönüştürülerek, doğal yeteneklerine uygun şekilde dönüştürülerek diyorum, kül haline indirgenirler.
Nitekim alıcı cisimlerin en yetkini, aralarında kara kurşun olarak adlandırılan, Mısırlıların peygamberlerinin tanımayı arzuladığı, Daimonların kehânetlerinin açığa vurduğu şey, Yahudi Meryem'in (Maria) cürufları ve külleridir.
Zira onlar bu şeylerin en başından beri var olduğunu bilirler.
İşte bu nedenle siyaha boyama ve amel (oeuvre) sürecinde rengi giderme, yani beyazlatma gerçekleşir, çünkü beyazlatma sözcüğü, siyahın yok edilmesi yoluyla rengin giderilmesinden başka bir anlama gelmez.
Çünkü tutsağın tüm emeğinin meyvesine burada sahipsin, yüzyıllardır aranan şeye burada sahipsin, bilgeliğinin sebatını biliyorum.
Sözün anahtarı ve bir bütün olarak sanatın özeti işte budur.
Bu şeylerin hiçbirinin yanından hafifçe geçip gitme, çünkü bu anahtar sana kuramın ve uygulamanın kapılarını açacaktır, bütün gizemin cüruflar olduğunu öğrenmiş bulunuyorsun.
Bütün filozoflar dikkatle bu cüruflara yönelmişlerdir, binlerce bilmece bunlarla ilgilidir, bir o kadar kitap bunlara telmihte bulunur, beyazlatmanın ve sarartmanın temeli budur. Nitekim iki uç renk vardır, beyaz ve siyah, beyaz ayrıştırıcıdır, siyah ise kapsayıcıdır.
Zosimos bu renge telmihte bulunarak şöyle der, "Göz bebeğini çevreler, tıpkı gökkuşağı gibi."
Anlayıştan yoksun kimseler ayrıştırıcının ve kapsayıcının ne olduğunu kavrayamazlar.
Oysa kapsayıcı olan da, onun kapsadığı şey de bizzat madeni cisimlerden çıkarılır.
Nitekim sıvı özden, kurşunun içsel tabiatı çekip çıkarılır, ilahi Zosimos'un da söylediği gibi, o da Tanrı'dan gelen her hakikate ve bilgiye dayanır.
Dediğim gibi, bu içsel tabiat, yani kurşunun bu ruhu, görünmez âlemi kendi içinde sergilemeyi bırakarak, bir başka madeni cisimde, gümüşte tezahür eder, gümüşte ise kırmızı kanı, yani altını açığa vurur.
Ey cömert dostum, dürüstlüğünün sana telkin ettiği savunma vasıtalarını kullanarak sözlerini beni haklı çıkarmak üzere kur, bu incelemenin savrukluğu ve düzensizliği karşısında gösterdiğin yumuşaklık ve sabır, incelemenin bizzat konusunu değil, biçimin savrukluğunu hedef alsın.
Böylece beyaz ayrıştırıcıdır, çünkü beyaza tam anlamıyla bir renk denmez.
Nitekim her renk belirli çeşitleri kapsar ve ayırt eder, oysa siyah gerçek bir renktir, zira siyahın birçok çeşidi vardır.
Renkler üzerine söz söylediklerinde, inisiye olmayanların zihni karmaşaya düşer, fakat biz sağduyudan uzaklaşmayalım.
Eskiler kurşunun siyah olduğunu bilirler.
Oysa kurşun sıvı öze sahiptir, sıvı öz tarafından çekilen ruh hakkında yukarıda söylediklerimizin doğruluğuna dikkat et.
Çünkü bu öz ağırlığı sebebiyle aşağı inme eğilimindedir ve her şeyi kendine çeker.
İşte bütün gizemler sana ifşa edildi.
Önce bazı tanıklıklar getirmek, sonra da konumuza dönmek gerekir.
Yahudi Meryem kurşunun en başından beri siyah olduğunu varsayar ve şöyle der, "Eğer kara kurşunumuz imal edilmişse, bu şu anlamdadır, çünkü adi kurşun en başından beri siyahtır."
Böylece o adi kurşundan değil, sanat yoluyla üretilen kurşundan bahseder.
Ve yine başka bir yerde, "Molibdohalkos, Etesien taşıdır. Ateşin etkisiyle, birlikte eritilip dökülen bütün maddeleri altına dönüştürür. Gizil olarak, ham olan şeyleri pişirme ve pişmiş olanları iki katına çıkarma gücüne sahiptir. Fakat beyazlatmayı veya sarartmayı başarırsan, bu artık yalnızca gizil olarak değil, bilfiil gerçekleşecektir."
İşte öne sürdüğüm şey budur, der Yahudi Meryem, molibdohalkos işlemlerin etkisiyle var olur.
Söz konusu olan iki cürufun işlenmesidir ve öğreti şöyledir.
---
Körük marifetiyle, bir fırında ısıtarak demektir.
Madeni cevherlerin kavurma yoluyla veya çözündükten sonra oksitlere veya benzeri cisimlere dönüşmesidir.
Bu durum, yapay maden ile doğal maden arasında bir ayrıma işaret eder görünmektedir, eskilerde bu ayrıma sıkça rastlanır, örneğin cıva için.
Yani, madenleri madeni hallerini ellerinden alarak dönüştürmezsen ve birden fazla madeni tek bir madende birleştirerek onları yeni özelliklerle bu halde yeniden üretmezsen. Bizim alaşım dediğimiz şey budur, ancak gerçek madenlerle eş tutulurdu.
Kadmia ilavesiyle altın ve gümüşün ağırlığını iki katına çıkarma sanatı olan diplosis kastedilmektedir.
Bu ifade, bakır piritinin ve önceden cüruflaştırılmış, yani kuru yolla kavrulmuş yahut yaş yolla ayrıştırılmış veya kadmiya formunda süblimleştirilmiş kurşun (veya antimon) sülfürün birlikte indirgendiği anlamına geliyor gibi görünmektedir.
Bunların eşzamanlı indirgenmesi, iki metalin alaşımı olan ve daha sonra katlama (diplosis) işlemini gerçekleştirmek üzere eritme yoluyla altın veya gümüşle birleştirilebilen molibdokalkı verir.
Bu pasajın tamamı, cürufların gizemine ilişkin daha önce geçenleri aydınlatmaktadır.
Etesia taşını veya Frigya taşını sirke ile muamele et, önce sıvıya batır, ardından yumuşattıktan sonra öğüt ve muhafaza et.
Demokritos şöyle diyordu, "Antimondan (sülfür) ve mürdesenkten kurşunu çekip çıkar" ve şunu belirtir, "Yolunu şaşırmayasın diye kelimesi kelimesine konuşmuyorum, söz konusu olan bizim kara (kurşunumuzdur)".
Agathodaimon, bizim kurşunumuz vasıtasıyla tasfiyeleri gerçekleştirir, kurşun ve (kimyasal) sularla, altını ayrıştırmaya matuf siyah bir sıvı hazırlar.
Genel olarak kara kurşun hazırlarlar, zira söylediğim gibi, adi kurşun en baştan itibaren siyahsa da bizimki üretim yoluyla siyahtır, başlangıçta öyle değildir.
Deneyim bize rehberlik edecektir ve ilk konumuza dönerek meseleyi hakiki delillerle yeniden açıklamaya gayret edeceğim.
Asem, söylendiği gibi kendiliğinden altına dönüşmez ve bizim amelimiz (oeuvre) yardımı olmaksızın da dönüşemezdi.
Eskileri küçümsemek doğru değildir, zira "harf öldürür, fakat ruh diriltir".
Rabbin kendisini düşüncesizce sorgulayanlara yönelttiği bu söz, bu meselelerle meşgul olmuş eskilerin söylediği her şey için geçerlidir.
Kimyanın gizli sanatını bilen kimse onlara der ki, "Şimdi dönüşümü nasıl anlamalıyım?
Nasıl oldu da birbirine düşman ve zıt, doğaları gereği karşıt olan su ile ateş, uzlaşma ve dostluk yoluyla aynı (bedende) bir araya geldi?
Ey inanılmaz karışım! Düşmanlar arasındaki bu beklenmedik dostluk nereden geliyor?"
Kurşunun dönüşümde temel bir rol oynadığına dair gelenek, doğrudan tanımadıkları Yunan simyacılarının bir hatırası olarak Orta Çağ simyacılarında da görülür.
Nitekim Manget'nin Bibliotheca Chemica'sında şöyle okunur,
"Pithagoras bütün sırrın kurşunda olduğunu söyler.
Hermes de tamamlayıcı tabiatlar olan toprak, su, hava ve ateşle birleşmiş halde Saturnus'ta (yani kurşunda) var olduğunu söyler."
Burada metalik tetrasomi yerine, antik dönemin dört unsurundan söz etmektedir.
Bütün bu pasaj, kimyasal olguların ilk gözlemcilerde ne denli hayranlık uyandırdığını ve onların zihinlerinde ve yazılarında nasıl şiirsel bir biçime büründüğünü göstermektedir.
Burada da Apollon kehanetleri hakikati bildirmektedir, zira Osiris'in mezarından bahsederler.
Bu, yalnızca yüzü açıkta bırakılmış, bağlanmış ve sargılarla sarılmış bir ölüdür.
Kehanet, Osiris'e işaret ederek şöyle der, "Osiris, Osiris'in tüm uzuvlarını gizleyen ve ölümlülere yalnızca yüzünü gösteren, sıkıca kapatılmış mezardır."
Fakat tabiat, cisimleri gizleyerek hayretimizi uyandırmak istemiştir.
Zira Osiris bütün akışkanlığın ilkesidir, ateş kürelerinde sabitleştirmeyi gerçekleştiren odur.
Kurşunun Bütün'ünü bağlayıp sıkıştıran işte böyledir.
Aynı Tanrının bir başka kehaneti şöyle ifade edilir, "Krizoliti al, krizokolün erkeği olarak adlandırılanı, yani birleşme için mukadder kılınmış insanı.
Etiyopya toprağının altınını doğuran, onun damlalarıdır.
Dönüşünceye kadar buhar kadını onun yanına koy, o; Kıbrıs sıvısı ve altın örgülü Mısırlı kadının sıvısı olarak adlandırılan acı ve büzücü ilahi sudur (eau divine).
Bu (ürün) ile ışık saçan tanrıçanın yapraklarını sıva,
Bu sözcük kimya dilinde kükürt (soufre) ve kurşun olarak çevrilirdi.
Burada sergilenen mistik fikirlere göre, eriyebilir bir metal olan kurşun, başlangıçta metalik akışkanlığın taşıyıcısı ve metallerin ilk maddesi olarak görülmüş gibi görünmektedir, bu nitelikler sonradan, keşfi daha yeni olan cıvaya (mercure) geçmiştir.
Nitekim kurşun, başlangıçta yaldızlamada, daha sonra cıvaya atfedilen rolü oynamış görünmektedir.
Ateşli muamelelerden kaynaklanan sıvı.
İlahi sudan sonra, "o acıdır, ona büzücü tür, Kıbrıs [okunamadı], altın örgülü Mısırlı ve özsu da denir".
Leiden Papirüsü'nde bu ilahi su, metalleri yaş yolla renklendirebilen ve altını kuru yolla eritebilen bir polisülfürdür.
Bütün bu dil kehanetlerin müphemliğini taşır, fakat imaların anlamı sezilmektedir.
"Apollon Kehanetleri" adı altında bilinen simyasal bir kitap mevcuttu.
Bu, Aphrodite'nin, yani bakırın eşanlamlısıdır.
sarışın Kypris'in yapraklarını sıva ve yakarışına altını da katarak erit."
Sırası gelince filozof Petasios, amelin ilkesinden söz ederken, bizim kurşunumuz hakkında daha önce sergilenenlerle uyuşarak şöyle der, "Ateş küresi, kurşunun küresi tarafından tutulur ve kuşatılır".
Oysa ateş küresi diye adlandırdığı şey eril sudur.
(Ayrıca) kurşunun iblis tarafından öylesine ele geçirildiğini ve hayasızlığa terk edildiğini söylemiştir ki, (ilmi) öğrenmek isteyenler, (onun özelliklerine dair) cehaletleri yüzünden deliliğe düşerler.
İşte unsurlar hakkında ta başından beri söylenmiş olan ve burada ilan edilen budur.
Kurşunun, dört unsurdan meydana gelen (felsefi) yumurta olduğunu söyledim, Zosimos da bunu bir yerde sergiler.
Gerçekten de fihristte hangi türü zikrederlerse etsinler, bununla bütününü kastederler, Maria (Yahudi Meryem) "dördü birdir" der.
Cevherlerden söz edildiğini işitirsen, bundan (metalik) türleri anla, türlerden söz edildiğini işitirsen, cevherleri anla.
Nitekim dört cisim tetrasomiyi oluşturur.
Zosimos'un hakkında şöyle dediği işte bu tetrasomidir, "Sonra dörtlü unsurun (metalik) bedenine düşmüş ve zincirlenmiş olan o talihsiz, sanat vasıtasıyla kendisine boyun eğdirenin istediği renklere derhal bürünür, siyah renk, yahut beyaz ya da sarı gibi."
Ardından, renkleri almış ve yavaş yavaş ergenliğe erişmiş olarak yaşlılığa ulaşır ve dört unsurlu bedende son bulur, [yani bakır, demir, kalay ve kurşundan oluşan bütünlük içinde]. Kurşunun işlenmesiyle meydana gelir.
Burada bir söz oyunu vardır, aynı terim hem erkeği hem de arseniği ifade etmektedir.
Burada kastedilen, kerotakis aygıtlarında arsenik sülfürlerin buharıyla, yahut belki de bu aygıtların belirli bir bölgesinde eritilen bu sülfürler vasıtasıyla kurşunun (veya bu ad altında birbirine karıştırılan eriyebilir alaşımların) sarıya boyanması, tentür (teinture) verilmesi midir?
Bu sözcük aynı zamanda dört unsurun bütününü, eksiksiz bileşimi ve molibdokalkı ifade eder.
Genel olarak madeni maddeye ve onu tam bir dönüşüme kadar metalik alaşımlara katan değişim ve renklendirmelere dair alegori.
Bu madenler tarafından yok edilmiş gibi ve bilhassa artık kaçamayacak durumda olarak, onlarla birlikte İosis işleminde son bulur, [yani onlarla birbirine dolanmış ve artık oradan kaçamaz haldedir]. Ve dairesel aygıtın bağrında, kendisini dışarıdan kovalayanı kendiyle bağlı tutarak onlarla birlikte yeniden geri döner.
Küre biçimli şişede gerçekleştirilen, çıkışsız buharlaşmanın nedeni ve ateşi değilse nedir bu?
Nasıl ki hastalıkta ilk kan bozulduğunda, sağlığın yeniden kazanılması sürecinde yeni bir kan oluşursa, aynı şekilde gümüşte de kızıl-sarı renkli yeni kanı, yani altını açığa çıkarır.
Mümkün olduğunca, birçok sözden süzerek bunları özetledim, kâğıt eksikliğinden değil, zira sanatın böylesine engin güçlerini sergilemeye ne kadar kâğıt yeterdi ki? Gökyüzü kadar geniş bir kâğıt hazırlasam bile, cisimleşmiş maddeye ilişkin olanın burada ancak pek cüzi bir kısmını geliştirebilirdim.
Bu yüzden, ilahi Demokritos'un dediği gibi kendimizi eğitmeliyiz, [bu bir kıyastır], o şöyle der, «Bu yüzden kendimizi eğitmeli, açık ve keskin bir zekâya sahip olmalıyız.» Zosimos da şöyle der, «Eğer eğitimliysen, egzersizlerinin meyvesine sahip olursun, nitekim sanat zekâ ister ve onunla gelişir.»
Başlangıçtan beri söylenenleri derledikten sonra, sana sunulmuş olanların tümünden bir seçki yaptım.
Nitekim akışkanlık sözcüğünün çifte anlamı vardır. Kimi zaman su gibi tam anlamıyla bir sıvı söz konusudur, kimi zaman da zanaatkârlar arasında olduğu gibi, taşların yağlılık niteliği akışkanlık olarak adlandırılır.
Oysa iki karşıt şeyi tek bir sözcükle ifade etmek imkânsızdır.
Burada filozof Petasios'un şu sözü tam anlamıyla yerini bulur, «Kurşun öylesine cin çarpmış ve cüretkârdır ki, öğrenmek isteyenler çılgınlığa düşer ve akıllarını yitirirler.»
Sevgili dostum, karanlık meselelerde beni aydınlat. Çünkü cömertlik timsali olan filozoflar bütün hakikati bilirler.
Bağışlanmaya muhtacım, çünkü hatalarımı düzeltmeniz gerekebilir, oysa bu hatalar, vahiyde bulunmamıza izin verilmeyen kimseler için bir örtü olacaktır.
Kurşuna iki zıt nitelik atfedilir, zira o hem akışkan bir cisim hem de kuru bir cisim hissi verir.
Kendi içinde üç özelliğe sahiptir, beyazdır, sarıdır ve siyahtır, aynı zamanda akışkandır.
İşte kurşunla birlikte sarıdan farklı dört renk daha meydana gelir.
Petasios'un sanatı onun üzerine dayandırması haklıdır, fakat ona tıpkı asteria taşına olduğu gibi teatral ve göz alıcı bir nitelik yakıştırmak haksızlıktır.
Çoğu kimsenin böylesi bir tabiat yüzünden...
Su kavramı, simyacılarda ve antik filozoflarda gerçekten de çoklu anlamlara karşılık gelir.
Bu ince fikirlere bir parça ışık tutmak adına, Albertus Magnus'un şu sözünü aktaralım, «Madenlerde iki yağlı nemlilik vardır, biri dışsal, latif ve parlayıcıdır, diğeri ise madenin derinliklerinde tutulan, ne yakılabilen ne de yanıcı hale getirilebilen içsel nemliliktir, camlaşabilir maddelerinki böyledir.»
Çünkü filozoflar, hakiki şeyler alanında cömertlik timsali olmayı bilirler.
Yani kendi kendine bu üç rengin her birine sahiptir ya da bu renklere sahip bileşikler üretir, örneğin beyaz olan üstübeç, sarı olan mürdesenk, siyah olan kurşun sülfür.
Zosimos bunu şöyle ifade eder, «Her Şey kurşunla nihayete erer.» Ve başka bir yerde, «Kurşun, bizim manyezyamızdır, tabiatı gereği akışkandır.»
Ayrıca kurşun cürufu, altın içeren cevherin eritilmesiyle oluşan cürufa benzer.
Sanatın kurşunda ikamet ettirilmesi bilhassa bu nedendendir.
Böylece herkes tarafından işe yaramaz, adi ve hor görülen bir ürün sayılan cürufun madeni gövdesi, aksine kendisine az önce bahşedilen övgüleri hak etmektedir.
Bu konuda bütün kadimler gibi düşünmeli, onun hakkı olan şerefi teslim etmeli ve onu sanatla işlemelidir.
Zosimos, «Tecrübesizliğin gözünü korkutmasın, her şeyin küle dönüştüğünü gördüğünde, bil ki her şey yolundadır» der.
Öyleyse bu cürufu toz haline getir, çözünür kısmını tüketinceye kadar çek, her eritme işleminden sonra tatlılaştırılmış sularda altı veya yedi kez yıka.
Bu eritmeler cevherin zenginliğine göre gerçekleştirilir.
Maria (Yahudi Meryem), bu yol ve bu yıkama izlendiğinde bileşimin yumuşadığını söyler.
Bütün sanat unsurlara dayanır, zira İosis'in sona ermesinden sonra yapılan bir yansıtma ile sıvıların kalıcı sararması meydana gelir.
Nitekim onların tabiatını dönüştür, aradığını bulacaksın.
Bu bizim için tükenmez bir konudur, sanatın şanını layıkıyla övmek öylesine güçtür, bu yüzden sözümüze son vermemiz kendi konumuza duyduğumuz saygıdandır.
O, filozofların ruhlarının meskenine de ima yoluyla değinir ve der ki, "Batıya bakan, girişinin de bu tarafta bulunduğu, küre ya da yumurta biçiminde bir mesken vardı, helezoni bir yapıdaydı."
Bunun tasvirini yukarıda anılan söylevde bulacaksın.
[okunamadı]
Altını arıtmaya yarayan tasfiye ameliye (kupelasyon), [okunamadı] vasıtasıyla icra edilir.
Yani, daha önce var olmayan bir boyar madde meydana getirirsin.
Sanatı Güneş'e ve Ay'a da bağlarlar, nitekim Güneş doğuya, Ay ise batıya hükmeder.
Cevher hakkında, yani ondan çıkarılan maddeler hakkında söylenenler, bu hususlara dair makul kanıtlar olarak ileri sürülür.
Güneş altındır, Ay ise gümüştür, bunlar cevherlerden çıkarılan madenlerdir. Bu madenlerin işlenmesi simyacıların uygulamalarında büyük bir rol oynardı.
Bazıları kükürtlü (soufre) maddeleri ıslatıp yumuşatır, Parmuti ayı geldiğinde, türlerin her birini sağlam ve sıkı dokunmuş keten bir kumaşa koyarlar.
Bunları deniz suyunda kaynatırlar, çıkan suyu atıp yeniden deniz suyuna daldırırlar.
Metalik sülfürlerin deniz tuzu çözeltisiyle işlenmesi.
Sonucu salt bakışla değil, Hermes'in muhtelif yerlerde "Sağlam bir keten kumaşta kaynat" dediği işaretler vasıtasıyla anlarlar.
Bu büyüme boşuna bir şey değildir, çünkü bitkiler beslenmek ve tohum vermek üzere büyürler.
Eskilerden pek çoğu kaynatma işlemlerinden söz etmiştir.
Bu yıkama ile, yukarıda da söylendiği üzere, beyazlatmayı kastederler.
Şimdi sarı maddeyi ele alarak sarı türlerin dökümünü yaparlar.
Bu yüzden denir ki, "İki beyazlatma ve iki sarartma vardır, biri kuru, diğeri sıvı iki terkip vardır", yani sarı dökümünde bitkiler ve [okunamadı] bulacaksın.
Burada Leiden Papirüsü'ndeki tariflerin iki sınıfa ayrıldığını hatırlatalım, bunlar, bir yandan kuru yolla gümüşleme yahut altınlama ile altın ya da gümüş rengindeki alaşımlar, diğer yandan yaş yolla madenlerin yüzeyine tatbik edilen sarı yahut beyaz vernikler ile malgama renkleridir.
Aynı zamanda iki sıvı da bulacaksın, biri sarı bahsinde, diğeri ise beyaz bahsindedir.
Sarı sıvılar bahsinde, safran, kırlangıçotu ve benzeri sarı bitkilerden elde edilen ürünler yer alır.
Uyumu tamamlamak açısından kuru sarı maddeler eksiktir.
Beyaz terkipler listesinde ve kuru maddeler arasında, Girit toprağı (tebeşir), Kimolos toprağı ve diğer benzerleri gibi bütün beyaz maddeler bulunur.
Beyaz sıvılar bahsinde, arpa suyu, özsular ve bitkilerin kendine mahsus suları gibi bütün beyaz sular yer alır.
Bütün bunları renkler arasına koyarak dikkatlerini bunlara hasrettiler.
Bizlere gelince, bütün bu şeyleri küçümseyerek, Demokritos'a uyup "Maddenin çeşitliliklerini biliyoruz ve en faydalı olana yöneliyoruz" deriz.
Amel (oeuvre) hakkındaki risalenin ikinci kitabında, Zosimos'un beyazlatma hususunda ne dediğine bak, "Tıpkı iki sarartma olduğu gibi iki de beyazlatma vardır, biri sulandırarak ezme yoluyla, diğeri ise pişirme yoluyla."
Sulandırarak ezme işleminden önce toz haline getirme yapılır.
Sulandırarak ezme yoluyla şöyle amel edilir, işlem alelade bir şekilde vuku bulmaz, bilakis takdis edilmiş bir meskende icra edilir.
Rüzgâr estiğinde tozu kurutmasın ve havandan dışarı savurmasın diye, bu mukaddes meskenin haricinde, her yöne eşit dağılacak surette, etrafa su hazneleri ve bahçeler yerleştirilmiştir.
O, öğütme yerinden bu şekilde, mistik tabirlerle söz etmiştir.
"Ve sizler, ey idrak sahibi kişiler, 'meskenin merkezini' ve 'su hazneleri ile bahçeler' sözlerinin manasını ayırt edin."
Hermes insanın küçük bir âlem (mikrokozmos) olduğunu varsayar ve şöyle der, "Büyük âlem neye malikse, insan da ona maliktir. Büyük âlemin karada ve suda yaşayan hayvanları vardır, insanın da kara hayvanı cinsinden pireleri ve bitleri, bağırsak kurtları vardır.
Büyük âlemin nehirleri, pınarları, denizleri vardır, insanın da bağırsakları vardır.
Büyük âlemin gökyüzü hayvanları vardır, insanın da sivrisinekleri vardır.
Büyük âlemin rüzgârlar gibi her yana yayılmış nefesleri vardır, insanın da gazları vardır.
Büyük âlemin dağları ve tepeleri vardır, insanın da kemikleri vardır.
Büyük âlemin göğü vardır, insanın da başı vardır.
Büyük âlemin Zodyak'taki on iki burcu vardır, bunlar Koç, Boğa, İkizler, Yengeç, Aslan, Başak, Terazi, Akrep, Yay, Oğlak, Kova ve Balık'tır.
İnsan da baştan, yani Koç'tan başlayarak, Balık'a tekabül eden ayaklara kadar bu şeylere maliktir.
Eskilerin, insanın âlemin sureti olduğunu söylerken ifade ettikleri işte budur, Zosimos da Fazilet Kitabı'nda bunu aktarır.
Aynı şekilde yeryüzü de âlemin suretidir.
Bizler de insanı sulandırarak ezip ondan projeksiyonlar yapamaz mıyız?
İşte o şöyle der, "Biz bu felsefi yumurtanın evrenin bir sureti olduğunu ispat ettik."
Hermes de piramit içindeki yumurtayı muamma yoluyla ima ederek, yumurtanın hakikatte krizokol ve gümüş maddesi olduğunu söylerdi.
Yani madenlerin, altını meydana getirebilecek aynı bir terkip içinde birleşmesi kastedilir.
Yumurtaya altın saçlı âlem denir, Hermes ise horozu Güneş tarafından lanetlenmiş bir insan olarak tavsif eder.
Güneşin Sırları ve Sanatın Esasları
...okunur, "horoz, sabah alacakaranlığının ilk anından itibaren yıldızlar göğünden kendisine bu sıcaklığı aktaran Merkür'e bağlı doğal sıcaklığın simgesi olarak kabul edilmiştir."
Köstebekten de burada söz eder, bu hayvanın vaktiyle bir insan olduğunu, güneşin sırlarını açıkladığı için Tanrı tarafından lanetlendiğini ve Tanrı'nın onu kör ettiğini söyler.
Nitekim köstebek güneşin yüzüne çıkarsa, yeryüzü akşama kadar onu bir daha bağrına basmaz.
Bunun, o insanın güneşin gizemli suretini bilmiş olmasından ötürü gerçekleştiğini söyler.
Tanrı, yasayı çiğnediği ve sırrı insanlara ifşa ettiği için onu kara toprağa sürgün etmiştir.
Canlılar cinsinin birbirini izleyen nesiller sayesinde var olduğu ve türlere ayrıldığı bilinir, kendilerini savunmaktan başka çaresi bulunmayan, kolayca erişilebilir uçucu olan ve olmayan varlıklar gibi.
Aynı şekilde sürüngenler ve dört ayaklılar da tür bakımından birbirinden ayrıdır, oysa üreme kudreti bakımından uyuşurlar.
Fakat insan, akıldan yoksun bütün hayvanlardan üstündür, nitekim Sinesios da Dioskoros'a böyle yazar.
Şöyle der, "İnsan, yeryüzünde yaşayan bütün hayvanların en yetkinidir."
Horus der ki, "Bütün sanatın asıl gayesi, gizlice erkeğin tohumunu almış olmaktır, zira her şey erkek ve dişidir."
Maria'nın (Yahudi Meryem) bir yerde söylediği gibi, "Erkeği ve dişiyi birleştirin, arananı bulacaksınız."
Gerçekten de bu birleştirme usulü olmadan hiçbir şey başarılamaz, çünkü doğa doğayı büyüler.
Maria der ki, "bir gümüş yaprak alarak", yine kendisi başka bir yerde şöyle der,
"kerotakis yaprağını alarak".
Oysa o, kerotakis diye alete der... Burada bozulmuş bazı eski Mısır mitleri bulunmaktadır. Köstebeğin toprağı kazıp böylece altını açığa çıkardığı için burada anıldığı mı anlaşılmalıdır? Yoksa güneşe benzetilen altının parıltısıyla mı kör olmuştur? Yani altının, çünkü simgesi aynıdır. Bir diğer nüshada, "Chrysopée'nin (altın yapımı) sureti" denir. Bütün bu pasaj karanlıktır, cins ve tür terimlerinin karşıtlığına dayanıyor gibi görünmektedir. Ayrıca döllenmeyi sağlayan çiyden, yani İsis gibi eşinden mahrum kalmış dul topraktan da söz edilir.
Yaprak sözcüğü aynı zamanda bir bitki kalıntısını da ifade eder.
Yine başka bir yerde aynı kadın şöyle der, "Sarı sandarakın aynı motarion'unda (harcında)." Sandarakın dişil adına dikkat ediniz. Motaria'ya gelince, bildiğiniz üzere bunlar keten bezinden yapılır. Sandarak gibi maden cevherlerinin sarıldığı keten bezi kastedilir.
Ve stel üzerinde, eril türün şeklinin altında, Maria'nın şu sözleri yer alır, "ve her şeyle birlikte", başka bir yerde de "ateşli hazırlık".
Sanatın bazılarının inandığı gibi alelade değil, seçkin olduğunu fark et, onlar sanki bilmeye ve anlamaya muktedir sıradan dinleyicilere seslenir gibi konuştular.
Fakat sen, benim sevgili oğlum, filozofun şu sözlerle sana öğütlediği faydalı görünen şeyleri topla, "Hangi şeylerin kullanılması gerektiğini bilmeniz için zihinlerinizi eğiterek, sizlere anlayışlı kimselermişsiniz gibi sesleniyorum."
Şayet sonrakiler bu konularda eğitilmiş olsalardı, işlemlere basiretsizce girişip başarısızlığa uğramazlardı.
Ve yine, "Doğaları anlamak için hekim oğulları gibi olun, nitekim hekim oğulları şifalı bir ilaç hazırlamak istediklerinde, düşüncesizce bir telaşla hareket etmezler."
İşte sanatın seçkin olduğu ve herkese bırakılmadığı bu anlamda söylenmiştir.
Ey düşüncesiz insanlar, altın arayıcısı Horus'un bölümler ve türler sanatı üzerine Kronammon'a söylediklerini dinleyin, "Aramızda anılan sınıflara dair hakiki doğanın yorumunu sergileyerek küçük bir açıklama getireceğim, zira maden cevherlerine ve taşlara dair hakikat hiçbir yerde yayımlanmamıştır.
Maden cevherlerine dair hakikati söylüyorum, çünkü sınıflar hiçbir zaman sonuna kadar tüketilememiştir.
Nitekim altının, gümüşün, bakırın, demirin, kurşunun, kalayın, aynı şekilde toprakların, taşların ve maden filizlerinin topraktan çıkarıldığını ve işlendiğini kim bilmez?
Metinlerini bu verilere dayanarak yazmışlardır, ayrıca bitkilerin, ağaçların, meyvelerin, kuru ve yaş odunların usare ve özsularından elde edilen sıvıları da açıklarlar.
Bu maddelerle sıvılar terkip ederek sanatı meydana getirmişlerdir.
Bu sanat molibdokalkosu, etezyen taşını ve pişirme yoluyla elde edilen, birlikte eriyip akan bütün altınlaşmış maddeleri kapsar.
'Birlikte eriyip akan maddeler' sözü ise, aynı anda ve bu vasıtayla, yani ateş vasıtasıyla sıvılaşan maddelerden başka bir anlama gelmez." Yani bileşenleri metalin erimesi ve dökümü sırasında ayrışma veya tasfiye olmaksızın birleşik kalan altın rengi metal alaşımlarının üretimi kastedilir.
Geriye kalan kuru ve kararmış çökeltiyi alarak bu şekilde beyazlat.
Maddeleri sıvının içine at ve su kararana kadar iyice yıka, süz, ardından bundan hasıl olan suyu başka bir kaba aktar.
Bu işlemi birkaç kez yaptığında yüzeydeki siyah renk kaybolur ve madde beyaz bir renge bürünür.
Daha önce kararmış olan sulara gelince, bunları cam bir kaba koy ve kabın etrafını lüleçledikten sonra kurumaya bırakıp birkaç gün sindirmeye tabi tut.
İos kıvamına gelen ürün boğazlı aygıta konulmalıdır.
Daha önce söylendiği gibi onu önce beyazlattıktan sonra kurut ve bir havana koy, üzerine önceki ürünlerden elde edilen beyaz suyu dök.
Onu kuruttuktan sonra, özenle balçıkla sıvanmış cam bir imbik içine koy, kül çözülene, ardından uygun bir beyazlığa ulaşana kadar birkaç gün sindirmeye bırak.
Onu sirkenin üzerinde tut, keskin buharların etkisiyle madde ayrışır ve kurşundan elde edilen üstübeç gibi beyazlaşır.
Taşımızı, tıpkı bir kurşun levha gibi sirkenin asitli buharı üzerine yerleştirerek bu etkiyi kireçle de meydana getirmek mümkündür (2).
Fakat bu maddelere sarı rengi vermek için, karışım uygun şekilde yıkanıp kurutulduktan sonra, önce onu sarı sularla ıslatmak ve maserasyona bırakmak gerekir, madde bu sayede beyaz rengi alır, ardından kurutulmalı ve uygun şekilde işleme tabi tutulmalıdır (3).
Bu tarif, suyun ve havanın yavaş etkisiyle, sülfür ya da ergitme kalıntısı gibi siyah bir metalik bileşiğin beyaz bir okside (veya karbonata) dönüştürülmesinde uygulanır.
Cürufların yıkanmasında uygulanan bu tarif ile Kerevit formülü arasındaki ilişki ise, bu yolla elde edilen oksidin molibdohalkos adı verilen alaşımın hazırlanmasında kullanılmasından ileri gelir.
(2) Yani üstübeç hazırlığında olduğu gibi.
(3) Bu cümle eksiktir, sarı rengi sağlayan etken açıkça görülmemektedir.
"Horus'tan Kronammon'a gerçek doğanın yorumunu açıklarken" pasajından sonra, el yazması şu ifadelerle devam eder,
Ey dostlarım, siz altın ustaları, bilin ki cevherleri daha önce açıkladığım gibi uygun şekilde ve büyük bir ustalıkla hazırlamak gerekir, zira aksi takdirde işlem sonuca ulaştırılamaz.
Eskilere göre cevher adı, yedi metalin tamamına verilir, çünkü bunların cevherleri topraktan çıkarılır ve taşsı niteliktedir, bunlar işlenir.
Bunlara ek olarak, bitkilerden ve özsulardan, ağaçların, meyvelerin, kuru ile yaş odunların sularından elde edilen sıvılar da vardır.
Bu verilerle sanatı meydana getirmişler ve onu her yana binlerce dal salmış bir ağaç gibi ele alarak, binlerce sınıfa ve işleme ayırmışlardır.
Böylece burada, bakır amelinin (oeuvre) tamamına, yani meltem taşına, pişirmeyle elde edilen ve birlikte akıp giden altınsı maddelere ve bu sanata dair her şeye eksiksiz bir güçle sahip olursun.
Nitekim "birlikte akıp giden maddeler" sözü, aynı anda ve bu etkenle, yani ateş vasıtasıyla sıvılaşan maddelerden başka bir anlama gelmez.
Sıradan insanlar ateşle yanar, biz suyla.
Bu metin neden önemli
Bu risale, simyanın en soyut kavramlarından birini bile somut bir dille açıklama çabasını gösterir: Alkahest ne asit, ne alkali, sadece 'tuz'dur; ateşle değil suyla yanar; ve en önemlisi, beşinci soruda söylendiği gibi, en asil özü bulmak için kişinin kendi içine inmesi gerekir — dışarıda değil. Bu, simyanın çoğu zaman gözden kaçan içe-dönük, neredeyse mistik boyutunu açıkça ortaya koyar.
Yeni metinlerden ilk sen haberdar ol
Tam çeviriler, PDF'ler ve yeni eklenen kaynaklar hazırlandıkça e-postana düşsün.
Bu eser Simya Koleksiyonu'nun parçasıdır →
- Kaynak eser
- Collection des anciens alchimistes grecs, Traduction — Pseudo-Demokritos, Synesios ve Zosimos'un ilk risalesi (külliyatın başlangıç kısmı)
- Neşir
- Marcellin Berthelot ve Ch.-Ém. Ruelle, Collection des anciens alchimistes grecs, Troisième livraison: Traduction (Paris: Georges Steinheil, 1888), Fransızca
- Konum
- Üçüncü cildin (Traduction) başından: Demokritos Üzerine Diyalog, Physika kai Mystika, Demokritos'tan Leukippos'a, Synesios'tan Dioskoros'a, Demokritosçu İncelemeler ve Zosimos'un "Güneşin Sırları ve Sanatın Esasları" risalesi. Zosimos'un geri kalan risaleleri, Olympiodoros ve Stephanos bu sayfada yoktur
- Çeviren
- Şira Nur Uysal
- Dijital nüsha
- Archive.org
Uysal, Ş. N. (Çev.). (2026). Demokritos'un Fizik ve Mistik Meseleleri, Synesios ve Zosimos. Kadim Kütüphane. https://kadimkutuphane.com/pseudo-demokritos-physika-kai-mystika-synesios-zosimos