Paracelsus, Hermetik ve Simyevi Yazılar
Dört unsur, esir ve beşinci öz ilişkisini gösteren dairesel simya diyagramı (Omnia in unum, Her şey birde). Theatrum Chemicum, Cilt IV, ed. Lazarus Zetzner, 1602. Kaynak, Source Library.

Paracelsus, Hermetik ve Simyevi Yazılar

Archidoxa
Paracelsus· 1894· Özgün: İngilizce· archive.org · ~701 dk okuma

Paracelsus, hekimliği ile simyayı tek bir bilgi bedeninde birleştiren Rönesans doğa filozofudur. Archidoxa (Archidoxae), onun ilaç hazırlama sanatının temel metinlerinden biridir ve bir cismin dört unsurunun ondaki gizli özden, yani beşinci özden nasıl ayrılması gerektiğini anlatır. Aşağıdaki pasajda unsurların iki katlı ayrışması ve bu ayrımın neden beşinci özden önce yapılması gerektiği ele alınır.

Türkçe çeviri (tam metin) · Çeviren Şira Nur Uysal

ŞİMDİ İLK DEFA SADIKANE BİR ŞEKİLDE İNGİLİZCEYE TERCÜME EDİLMİŞTİR.

BİRİNCİ KİTAP, Mikrokosmos’un Gizemine Dair...

İKİNCİ KİTAP, Unsurların Ayrıştırılmasına Dair

ÜÇÜNCÜ KİTAP, Unsurların Metallerden Ayrıştırılması Üzerine

Markazitlerden Unsurların Ayrıştırılmasına Dair. Taşlardan Unsurların Ayrıştırılmasına Dair. Yağlı Maddelerden Unsurların Ayrıştırılmasına Dair. Cismani Reçinelerdeki Unsurların Ayrıştırılmasına Dair.

Otlar ve Bitkilerden Unsurların Ayrıştırılmasına Dair. Etsel Maddelerden Unsurların Ayrıştırılmasına Dair. Balıklardan Unsurların Ayrıştırılması. Sulu Maddelerden Unsurların Ayrıştırılmasına Dair. Sudan Unsurların Ayrıştırılmasına Dair. Camlardan ve Cam Tabiatında Olan Maddelerden Unsurların Ayrıştırılmasına Dair. Sabit Maddelerdeki Unsurların Ayrıştırılmasına Dair. Ateşin Ayrıştırılmasına Dair. Havanın Ayrıştırılmasına Dair. Suyun Ayrıştırılmasına Dair. [okunamadı] Ayrıştırılmasına Dair.

Metallerden Quintessence (beşinci öz) Çıkarılmasına Dair. Markazitlerden Quintessence Çıkarılmasına Dair. Tuzlardan Quintessence Çıkarılmasına Dair. Taşlardan, Kıymetli Taşlardan ve İncilerden Quintessence Çıkarılmasına Dair. Yanan Nesnelerden Quintessence Çıkarılmasına Dair.

Büyüyen ve Yeşeren Nesnelerden Quintessence Çıkarılması. Baharatlardan Quintessence Çıkarılmasına Dair. Yenilebilir Nesnelerden Quintessence Çıkarılmasına Dair.

Prima Materia (ilk madde) Arkana’sına Dair. Felsefe Taşının Arkana’sına Dair. Mercurius Vitae’ye Dair. Tincture (tentür) Arkana’sına Dair.

Metallerden Magisterium Çıkarılmasına Dair. İncilerden, Mercanlardan ve Kıymetli Taşlardan Magisterium Çıkarılması. Markazitlerden Magisterium Çıkarılmasına Dair. Yağlı Maddelerden Magisterium Çıkarılmasına Dair. Büyüyen ve Yeşeren Nesnelerden Magisterium Çıkarılması. [okunamadı] Çıkarılmasına Dair.

YEDİNCİ KİTAP, Hassaten Tesirli İlaçlara (Spesifiklere) Dair...

Koku Verici Hassaten Tesirli İlaca Dair. Ağrı Kesici Hassaten Tesirli İlaca Dair. Terletici Hassaten Tesirli İlaca Dair. Müshil Hassaten Tesirli İlaca Dair. Cezbedici Hassaten Tesirli İlaca Dair. Kan Dindirici Hassaten Tesirli İlaca Dair. Aşındırıcı Hassaten Tesirli İlaçlara Dair. Rahmin Hassaten Tesirli İlacına Dair.

SEKİZİNCİ KİTAP, İksirlere Dair

İksirler Vasıtasıyla Muhafaza ve Tevekkuf Üzerine. Merheme Mahsus Olan Birinci İksire Dair. Kuvvetiyle Bedenin Muhafaza Edildiği Tuz İksirine Dair. Tatlılığa Ait Olan Üçüncü İksire Dair. Quintessence İksiri Olan Dördüncü İksire Dair. Beşinci İksir Letâfete Ait Olandır. Mahiyete Ait Olan Altıncı İksir.

Yaralar İçin Bir Şifa. Çıban İçin Bir Şifa. Lekelere Karşı Bir Şifa.

ONUNCU KİTAP, Kadim Bir Alman El Yazması Kodeksinden Alınan Theophrastus Paracelsus Bombast von Hohenheim’ın Anahtarı, Bir Mukaddime ve On Ayrı Bölümden Müteşekkildir

Mukaddime. Bölüm I., Unsurların Ayrıştırılmasına Dair. Bölüm II., Quintessence’a Dair. Bölüm III., Magisterium’lara Dair, Devrettirilmiş Tuzun Hazırlanışı. Bölüm IV., İlk Varlıklara Dair ve Öncelikle Adi Mercury’nin (cıva) Quintessence’ının yahut İlk Varlığının Çıkarılmasına Dair. Bölüm V., Arkana’ya Dair. Bölüm VI., Lapis’in (taş) yahut Metallerin Semasının Arkana’sına Dair. Bölüm VII., Mercurius Vitae’nin Arkana’sına Dair. Bölüm VIII., Tıptaki Sırlarımızın En Başlıcası Olan Büyük Terkibe Dair. Bölüm IX., Cismani Merheme yahut Güneşin Mercury’sine Dair. Bölüm X., Ruhani Merhemin ve Pıhtılaşmış Bedenin Merheminin Terkibine Dair.

Kari’ye Mukaddime, Taşın Maddesinin Hazırlanması. Hazırlığın Geri Kalanı. Taşın Kullanımı.

Madenlerin İlk Varlığı. Kıymetli Taşların İlk Varlığı. Otların İlk Varlığı.

Yağdan Elde Edilen Quintessence’a ve Yine Onun Tuzuna Dair. Gümüşün Yağına yahut Quintessence’ına ve Onun Tuzuna Dair. Mars’ın [NOT: Demir] Yağı. Satürn’ün [NOT: Kurşun] Yağı. Jüpiter’in [NOT: Kalay] Yağı ve Tuzu.

Antimonun Quintessence’ı Üzerine. Markazitten Çıkan Yağ ve Tuza Dair. Adi Tuzdan Çıkan Yağ. Mercanın ve Aynı Zamanda Kristalin Yağı ve Tuzu. İncilerin Yağı ve Tuzu. Yeryüzünde Büyüyen Nesnelerin Özüne ve Tuzuna Dair. Zeytinyağından Yağ ve Tuzu Ayrıştırma Usulü. Zeytinyağından Çıkan Kırmızı Su. Kırmızı Sudan Tuz İmalı. Karabiberden Yağ ve Tuzu Çıkarma Usulü. Reçinelerden Yağ. Ebu Cehil Karpuzunun Hazırlanması.

TIPKIN ÜÇÜNCÜ SÜTUNU OLAN SİMYA

LABYRINTHUS MEDICORUM, Onsuz Hiç Kimsenin Tabip Olamayacağı Simya Kitabına Dair

SİMYADA TERKİPLERİN VE TABİİ NESNELERİN DERECELERİNE VE BİLEŞİMLERİNE DAİR

BİRİNCİ RİSALE, Antimona ve Gümüş Markazitine, Beyaz ve Kırmızı Kaşimyaya, Akışkan ve Katı Talka, Tutyaya, Kalamine ve Mürdesenge Dair...

DÖRT HASTALIĞIN, YANİ SAR’A, İSTİSKA, ÇİÇEK VE DAMLA HASTALIĞININ ŞİFA BULDUĞU ZAÇ RUHUNUN SİMYEVİ AMELİYESİ VE HAZIRLANIŞI, Filozoflar, Sanatkârlar ve Tabipler Tarafından İşlenegelen Hataları İzale Etmek İçin...

Ameliye. Zaç Üzerine Bir Zeyl. Kırmızı Zaç Yağı Üzerine. Beyaz ve Yeşil Zaç Yağı.

DOĞANIN SİMYACISI, Zehrin Varlığına Dair Spagirik Doktrin Olup...

YILDIZLARIN YORUMUNA MUKADDİME

YILDIZLARIN YORUMU

DOĞUMUN SONU VE YILDIZLARIN MÜTALAASI

İnsana ve İnsanın Kendisinden Halk Edildiği Maddeye Dair. Astroloji. Büyü.

Kehanet. Nekromansi. Alametler İlmi. Gayrimuayyen Sanatlar. Ameli Sanat. Astroloji İlminde Delil. Büyü İlminde Delil. Kehanet İlminde Delil. Nekromanside Deliller. Alametler İlminde Delil. Gayrimuayyen Sanatlarda Delil. Gayrimuayyen Sanatlardaki Delilin Sonu. Ameli Riyazi İlimde Delil. Yıldızların Marifetine Dair. Başka Bir Cedvel. Büyünün Deliline Dair Cedvel.

İKİNCİ KİTAP

ÜÇÜNCÜ KİTAP

DÖRDÜNCÜ KİTAP

ZEYL III., Paracelsus ve Diğer Hermetik Filozoflar Tarafından Kullanılan Başlıca Istılahları İzah Eden Kısa Bir Simya Lügati...

Şayet, en sevgili oğullarım, içinde tutulduğumuz sefaleti mütalaa edecek olursak,

Açlığa, dört bir yandan bizi kuşatan ve üzerimize çöken türlü ve muhtelif musibetlere maruz kalmış kaba ve kasvetli bir mesken içinde,

eskilerin vazettiği hekimliğe bağlı kaldığımız müddetçe zorlukla serpilebileceğimizi, hatta güçbela hayatta kalabileceğimizi görmekteyiz. Zira felaketler ve acı şartlarla durmaksızın kuşatılmış, korkunç zincirlerle bağlanmış haldeydik.

Bizim için de, aynı terazide tartılan diğerleri için de vaziyet her geçen gün daha da kötüye gitmekteydi; nitekim eskiler de bugüne dek kitapları vasıtasıyla bu kimselere ne yardım edebilmiş ne de şifa sunabilmişlerdir. Bu talihsizliğin muhtelif sebeplerini burada tek tek serdedecek değiliz. Yalnızca şunu ifade etmekteyiz ki, pek çok müderris kadim usulleri takip ederek hak etmedikleri halde büyük servet, itibar ve şöhret kazanmış, böylesi muazzam imkânları sırf yalanlarla bir araya getirmişlerdir. İşte bu mülahazayla, daha eksiksiz ve daha hayırlı bir tatbikat usulüne vasıl olabilmek gayesiyle bu hatırat mahiyetindeki eserimizi etraflıca işlemeyi ve kaleme almayı arzu ettik; zira tabiatın, asla tam manasıyla ihata edilemeyecek derecede harikulade olan o sırları önümüze serilmiş bulunmaktadır.

Mikrokozmosun kendisi şu şekilde anlaşılmalıdır, yani dört unsurdan müteşekkildir ve görünmez bir surette bizzat bu unsurların kendisidir.

Her şeyi yaratan Zat'ın suretinde halk edilmiştir, buna rağmen bir mahluk olarak kalmıştır. Bu sebeple kısmen yeryüzüyle birdir, çünkü tıpkı yeryüzü gibi onun da diğer unsurlara, yani semaya, havaya ve ateşe ihtiyacı vardır.

Dolayısıyla mikrokozmosun, yahut küçük âlemin hali böyledir. Bedeninde âlemin bütün madenlerini ihtiva eder. Nihayetinde beden, kendi ilacını âlemden iktisap eder. Buradan da anlaşılmaktadır ki, şayet bunlardan herhangi biri mikrokozmosun bedenindeki muadili madenle birleşirse, bütün madenler insan için faydalıdır. Bu bilgiden mahrum olan kimse katiyen ne bir feylesof ne de bir hekimdir; zira bir hekim muayyen bir markazitin [NOT: Demir dikeni / pirit taşı] şuna ya da buna faydalı olduğunu iddia ediyorsa, her şeyden evvel âlemin markazitinin ne olduğunu ve insan bedeninin markazitinin ne olduğunu bilmesi iktiza eder. Mikrokozmosun bedeninde, Hâlık olan Tanrı bu yapıda var olmalarını murat etmiş olsa da duyuların müşahedesinden kaçan pek çok muhtelif şey mevcuttur. Misal vermek gerekirse, binden fazla ağaç, taş, maden, menn [NOT: Kudret helvası / göksel özsu] ve metal nevi bulunmaktadır. Güneş'in akıl almaz azameti bize mesafesinden ötürü nasıl küçük görünüyorsa, daha yakına yerleştirilmiş başka şeyler de küçük gösterilebilir; böylelikle semanın kabuğunu bu denli çok ve böylesine azametli cisimlerle dolduran Zat'ın, mikrokozmosun bedenine de aynı nispette çok ve azametli harikalar dercetmeye muktedir olduğunu anlamış oluruz.

Binaenaleyh, mikrokozmosun sırlarının batınî bir surette kavranması icap ettiğini bilesiniz, yani mekâna taalluk eden hususları nispet yahut cevhere göre tartmamalı, herhangi bir failin tesirini ne tür bir maddede beklememiz gerektiğini çok daha müşkülpesent bir gayretle tahkik etmeliyiz.

Bundan ötürü, bugüne dek bu sanata hiçbir surette vasıl olamamış kimselerin hilafına, mezkûr sanatın Tabiatın sırlarıyla nasıl telif edilebileceğini tefekkür etmeye koyulduk.

Tabiatın bu sırrının kuvveti, tıpkı bir kimsenin zindanda zincirler ve bukağılarla bağlanması gibi, cismani bünye tarafından engellenmektedir. Zihin ise bundan azadedir. Zira kendi işleyişi bakımından bu sır, yaştan ötürü alev alamayan ama yanmak isteyen yaş odundaki ateşe benzer.

Mademki mâni bu kaynaktan neşet etmektedir, o halde bundan nasıl halas olunacağını araştırmak icap etmekteydi. Zira böylesi bir hürriyet temin edildiğinde, bu ayrıştırma sanatı eczacıların sanatıyla ancak nurun zulmetle mukayese edildiği gibi mukayese edilebilir.

Ve biz bunu sırf bir kibirle değil, eczacıların ve hekimlerin irtikâp ettiği büyük hilelerden ötürü zikretmekteyiz. Bundan dolayı, haklı olarak onları zulmet, yahut haramilerin ve sahtekârların inleri olarak tesmiye etmekteyiz; nitekim buralarda pek çok kimse, tabipleri kendi meclislerinde bu insanlar için hiçbir deva yahut çare olmadığını bildikleri halde, şayet zengin olmasalardı derhal sıhhatli ilan edilecek kimseler, cahil adamlar tarafından menfaat temini maksadıyla tedavi edilmektedir.

İşte Tabiatın sırlarını öğreten, Quintessence (beşinci öz) vasıtasıyla, aksi takdirde ölümle neticelenecek bir uzuv büzülmesini dört günlük bir mühlette şifaya kavuşturup sıhhati geri getirebilen bir kudret, sanat olarak anılmaya layıktır. Cismen tatbik edilecek bir tedaviyle ancak yirmi dört günde güçbela iyileşecek bir yara da yine bu sayede yirmi dört saatte salah bulabilir. Öyleyse, Tabiatın sırlarının bedenin engellerinden ayrıştırılmasına tecrübe yoluyla şevkle yaklaşalım.

O halde ilk olarak, her şey arasında insan için en faydalı ve en mükemmel olanın ne olduğunu mütalaa etmemiz gerekir, bu da Tabiat'ın gizemlerini öğrenmektir ki bunlar vasıtasıyla Tanrı'nın ne olduğunu, insanın ne olduğunu, semavi ebediyet ile dünyevi acziyet bilgisinin neye yaradığını keşfedebiliriz. İlahiyat, adalet ve hakikat bilgisi buradan neşet eder, zira Tabiat'ın gizemleri insanın yegâne hakiki hayatıdır ve Ezeli Hayır olarak Tanrı'dan bilinebilecek ve elde edilebilecek olan şeylere iktifa edilmelidir. Zira tıpta pek çok şey, Tabiat'ın gizemlerinde ise çok daha fazlası kazanılsa da, bu hayattan sonra Ezeli Gizem baki kalır ve onun ne olduğuna dair, Mesih tarafından bize vahyedilenler haricinde, iddiada bulunabileceğimiz hiçbir zeminimiz yoktur. En ufak bir zerresini dahi bilmedikleri Tanrı'nın gizemlerini ve insanın formüle etmesi kabil olmayan şeyi, yani bu gizemi bahşedenin iradesini tefsir etmeye cüret eden ilahiyatçıların cehalet dolu ahmaklığı da buradan ileri gelir. Fakat O'nun bu kelamını kendi kibir ve ihtiraslarına göre bükerler, her geçen gün daha da artan yanıltıcı iddialar da işte buradan doğar. Gizemlere sarih bir surette dayanmayan akla pek az kıymet vermemiz, hatta onu büsbütün hiçe saymamız bundandır. Benzer şekilde hukukçular da, devletin selameti tehlikeye düşse dahi kendilerini zarardan koruyacak kanunları kendi kanaatlerine göre vazetmişlerdir.

Şu halde, bu disiplinlerde hakkaniyete mugayir pek çok tatbikat revaç bulduğuna göre, bunları kendi vakitlerine havale edelim.

Tanrı hakkında O'nun kendilerine vahyettiğinden daha fazlasını söyleyenlerin, sanki O'nun meclisinde bulunmuşçasına O'nu bütünüyle anladıklarını iddia edenlerin boş laflarına da pek aldırış etmeyiz, bu kimseler bir yandan bize sataşmakta, diğer yandan zerre kadar anlamadıkları felsefe ve Tabiat gizemlerini tahkir etmektedirler. Bu adamların riyakâr feryatları onların başlıca bilgisidir, bununla kendilerini imanımızın menut olduğu ve onlar olmasa yerin ve göğün helak olacağı kimseler olarak takdim ederler.

Ey insan nevinden mahlukların nihai deliliği ve sahtekarlığı, oysa bunun yerine kendilerini faydasız birer hizmetkardan gayrısı saymamaları çok daha adil olurdu! Yine de bizler, adet icabı onları taklit ederek, Muallimimiz ve Yaradanımızın kelamını kendi kibrimize uydurmayı onlarla birlikte kolayca öğreniriz. Fakat bu kelam bizim tarafımızdan bihakkın bilinemediğinden, yalnızca iman vasıtasıyla idrak edilebildiğinden ve ne kadar zahiren makul görünürse görünsün hiçbir beşeri akla dayanmadığından, bu boyunduruğu üzerimizden atıp neticesi hakikatin temelini tasdik eden Tabiat gizemlerini tahkik edelim, yalnızca bunları değil, aynı zamanda bize en yüce sevgiyi ve hayırhahlığı ifa etmeyi öğreten gizemleri de araştıralım. Bu Baş Arşidokslar [Archidoxies] metnimizde cismani bir surette anladığımız baş hayrın hazinesi de işte budur.

Mezkûr temelden, tecrübe yoluyla, şeylerin hakikaten böyle olduğunu göze ayan kılan tıbbımızı çıkardık. Ardından, bunun tatbikatına gelerek, bu meseleleri unutmamamız için bir nevi hafıza yardımı nevinden bu Arşidokslar kitabımızı ona ayırdık, ta ki hem bu hususlardan kendi çömezlerimizin anlayabileceği derecede açıkça bahsedebilelim, hem de bu meselelerin kendilerine pek fazla ifşa edilmesini istemediğimiz avamdan bunları gizleyebilelim. Fikrimizi, düşüncelerimizi ve kalbimizi o sağır kulaklara açmaya hevesimiz olmadığı gibi, bunları fasık kimselere faş etmeyi de arzu etmeyiz, bilakis sırlarımızı sağlam bir duvar ve bir anahtarla onlardan tecrit etmeye gayret edeceğiz. Şayet bu emeğimiz hakiki sanatların düşmanı olan o ahmaklardan layıkıyla muhafaza edilemezse, evlatların ekmeğini köpeklere vermemek adına, kendisinden öncekilerin faydalarını ele alan onuncu kitabı yazmaktan imtina edeceğiz.

Buna rağmen, diğer dokuz kitap bizzat kendi talebelerimiz tarafından kafi derecede anlaşılacaktır.

Ve bu hususları daha sarih ifade etmek gerekirse, bilinmelidir ki mikrokozmos hakkındaki bu risalede, ihtiva ettiği tüm meseleler ispat ve teyit edilmiştir, bu meseleler tıbbı ve onunla irtibatlı olan hususları da şamildir. Mikrokozmos bahsi tıbba merbuttur ve onun tarafından idare edilir, tıpkı gem vurulmuş bir atın kendisini yedene yahut zincire vurulmuş kuduz bir köpeğin sahibine tabi olması gibi ona uyar. Tıbbın, Tabiat'ı ve hayat sahibi her şeyi cezbettiğini bu veçhile anlıyorum. Burada karşımıza, hangi kuvvetlerle dolup husule geldiklerini gösteren üç husus çıkmaktadır. Evvela, her ne kadar bu duyular Tabiat'tan neşet etmese ve tohumundan çıkan bir nebat gibi tabii olarak boy vermese de, zira onları husule getiren hiçbir cismani madde yoktur, beş duyunun Tabiat'ın gizemleri tarafından nasıl desteklendiğidir. Saniyen, bedenin hareket kabiliyeti mütalaa edilmelidir, nereden neşet ettiği, hangi kudretle hareket ettirilip çalıştırıldığı ve hangi surette idare edildiği tetkik edilmelidir. Salisen, bedendeki bütün kuvvetlerin ve her bir uzva hangi kuvvetlerin taalluk ettiğinin bilinmesi şarttır, ki bu kuvvetler Tabiat'ta başlangıçta aynı oldukları halde, hususi uzvun tabiatına muvafık olarak dönüştürülürler.

İlk olarak, bu duyulardan, yani görme, işitme, dokunma, tatma ve koklamadan söz edeceğiz. Aşağıdaki misal bize bunu öğretmektedir. Gözler, bedenin terkibinde aktarıldığı üzere, kendilerini meydana getiren maddi bir cevhere sahiptir. Diğer duyular için de durum böyledir. Fakat görmenin kendisi gözle aynı kaynaktan neşet etmez; ne işitme sesten veya kulaklarla aynı menşeden çıkar; ne dokunma etten, ne tat alma dilden, ne de koklama burun deliklerinden ileri gelir; tıpkı aklın beyinden neşet etmediği gibi. Bilakis bunlar bedensel aletler, daha doğrusu duyuların içinde doğduğu kılıflardır. Zira bu duyuların insanın tabiatına ait olmayıp, yalnızca Tanrı'nın inayetiyle bütün Tabiat'ın fevkinde ve ötesinde bahşedildiği, böylece biri kör doğduğunda Tanrı'nın kudretli işlerinin bize malum kılınması gayesini güttüğü şeklinde, sırf Tanrı'nın lütfuna tabi olduğu anlaşılmamalıdır. Bu hususta böyle düşünmemeliyiz. Zira mezkûr duyuların her birinin, bedenin kökünün somut bir surette var olmasına mukabil, idrak edilemez, dokunulamaz kendine has bir bedeni vardır. Çünkü insan iki kısımdan, yani maddi ve ruhani bir bedenden terekküp eder. Madde bedeni, kanı ve eti verir; fakat işitmeyi, görmeyi, hissetmeyi, dokunmayı ve tatmayı ruh bahşeder. Dolayısıyla bir kimse sağır doğduğunda, bu hal işitmenin ikamet etmesi gereken meskenin kusurundan ileri gelir. Zira ruhani beden, fena halde tanzim edilmiş bir mevkide amelini ikmal edemez.

İşte burada, İnsanın Zuhuru bahsinde vuzuha kavuşturulduğu üzere, ebedi ve cismani iki bedenin tek bir bedende derç edilmiş olmasında Tanrı'nın azametli işleri idrak edilir. Tıp, tıpkı saf ve lekesiz bir mahfazadaki misk gibi, ruhani bedenin amellerini kemale erdirebilmesi gayesiyle evi arındırarak onun üzerinde tesir gösterir.

Bunun ardından bedendeki hareket kudretine gelerek, bunun nereden husule geldiğini ve menşeini, yani hareket kabiliyetinin artması için bedenin kendisini tıpla nasıl birleştirdiğini tahkik edelim. Mesele şu suretle fehmedilmelidir, yaşayan her şey, Tabiat'tan gelen kendine has bir harekete sahiptir. Bu keyfiyet, tabii hareket söz konusu olduğunda bizzat kendiliğinden kâfi derecede ispat olunur. Fakat zihnimizdeki hareket, iradeden neşet eden hareket olarak tavsif edilebilir; meselâ kolu kaldırırken, kendisine tesir ettiğim hiçbir alet görmediğim halde bunun nasıl vuku bulduğu sorulabilir; oysa ancak vuku bulmasını arzu ettiğim şey tecelli eder. Sıçrama, yürüme, koşma ve tabii hareketin hilafına yahut haricinde meydana gelen diğer hususlarda da hüküm böyle verilmelidir.

Bunların menşei, muktedir bir hâkime olan niyetin, mefhumlarımın fevkinde şu veçhile mevcudiyet göstermesidir. Niyet yahut muhayyile, Muhayyile üzerine risalemizde daha tafsilatlı izah ettiğimiz üzere, ateşin odunu tutuşturması gibi nebati melekeyi tutuşturur. Amellerini ikmal etmek hususunda, bizzat var olduğu ve yaşadığı kendi bedeninden daha muktedir olduğu hiçbir yer yoktur. Dolayısıyla, her bedende nebati ruhtan daha kolay tutuşan hiçbir şey yoktur, zira o kendi kendine seğirtip yürür ve sırf bu gaye için istidat kazanmıştır. Zira gizli yahut gömülü bir ateş, açığa çıkarılıp havayla temas eder etmez nasıl alev alırsa, zihnim de bir şeyi görmeye öyle meyleder. Gözlerimi ellerimle dilediğim tarafa çeviremem; lâkin muhayyilem onları bakmaktan haz duyduğum her ne yana olursa olsun döndürür. Kendi hareketim hususunda da aynı şekilde hüküm verilmelidir. Şayet ilerlemek ister ve bunu keyfi olarak kendi kendime teklif edersem, derhal bedenim bizzat tayin ettiğim şu veya bu mahalle yönelir. Ve bu durum muhayyilem ve fikrimce bana ne kadar çok nakşedilirse, o kadar süratle koşarım. Bu minvalde Muhayyile, koşmamın muharrik kuvvetidir. Tıp da bünyesinde ruhani bir unsur barındıran bedenleri bundan başka türlü tasfiye etmez, nitekim bu sayede onların hareketi daha suhuletle kemale erer.

Üçüncü olarak anlaşılmalıdır ki, bedende, hariçten yahut dâhilden kendisine takdim edilen her şeyin bütün uzuvlara bir tevzii icra olunur. Bu tevziatta, şeylerin başkalaşım geçirdiği bir tebeddül vuku bulur, öyle ki bir cüz kalbin mizacına hizmet eder, bir diğeri beynin tabiatına intibak eder; mütebaki uzuvlar da benzer şekilde payını alır. Zira beden kendisine iki tarikle cezp eder, dâhilden ve hariçten. Dâhilden, ağız yoluyla alınan her ne varsa onu cezp eder. Hariçten ise havayı cezp eder,

De Virtute Imaginativa Üzerine

De Virtute Imaginativa, günümüze yalnızca parçalanmış bir halde ulaşabilmiş bir diğer risaledir. İnsanın biri görünür, diğeri görünmez iki bedene ayrıldığını ısrarla vurgulamakla birlikte, yalnızca ikincisinin incelenmesine hasredilmiştir. Muhayyile, görünmez olan bedenin ağzıdır [NOT: Kaynak metindeki "month" sözcüğü bariz bir OCR/baskı hatası olup "mouth" (ağız) kastedilmektedir]. Muhayyile aynı zamanda, semavi ışık kaynağının tarzına uygun şekilde kendi feleği dâhilinde faaliyet gösteren insan güneşidir. Maddi güneşin maddi âlemi aydınlatması gibi, o da insan olan yeryüzüne ışınlar saçar. Biri cismani olarak iş görürken, diğeri de buna paralel bir surette, ruhani olarak işler. Güneş, üzerine parıldadığı yere kuvvetini nasıl gönderirse, muhayyile de bir yıldız misali, tesir ettiği şeyin üzerine öylece atılır. Üstelik her şey yalnızca sıcaklık ve soğukluk üzerine değil, bilakis her türlü ameliyat üzerine kuruludur. Güneş cismani olarak işleyip şunu yahut bunu meydana getirdiği gibi, muhayyile de ateş ve yakıt sağlayarak güneşin meydana getirdiği her şeyi var eder, bunun sebebi aletlere muhtaç olması değil, yandığı şeyleri kendisinin meydana getirmesidir. Meseleyi şu şekilde mülahaza ediniz, herhangi bir şeyi yakmak isteyen kimse çakmaktaşına, ateşe, yakıta, kükürde (Sulphur), muma ve benzerlerine muhtaç olur ve ateşi bu şekilde elde eder, fakat güneş yakmak istediğinde bu nesnelerin hiçbirine gereksinim duymaz, hepsini bir arada ve bir kerede yapar, hiç kimse onun çeliğini görmez. Muhayyile de böyledir. Kendi sathını boyar ve renklendirir, fakat hiç kimse onun fırçasını, üstübecini yahut boyalarını görmez, tıpkı güneşten gelen ateşin herhangi bir cismani vasıta olmaksızın parıldaması gibi, onda da her şey birdenbire vuku bulur. Dolayısıyla, muhayyileden cismani amellerin hasıl olmasına kimse şaşmamalıdır, zira benzer neticeler başka şeylerde de aşikardır. Nitekim bütün bir felek, bir muhayyileden başka bir şey değildir. Felek insanda işler, vebaları, hummaları ve diğer illetleri harekete geçirir, fakat bunları cismani aletlerle değil, tıpkı güneşin yakması gibi meydana getirir. Gerçekten de güneş yalnızca tek bir kuvvete, ay yalnızca tek bir kuvvete ve her bir müstakil yıldız yalnızca tek bir kuvvete maliktir. Oysa insan bütünüyle bir yıldızdır. Kendisini ne şekilde tahayyül ederse öyledir ve tahayyül ettiği şeyin ta kendisidir. Şayet ateşi tahayyül ederse ateş hasıl olur, savaşı tahayyül ederse savaş zuhur eder ve diğer hususlarda da durum böyledir. Muhayyilenin bizatihi kamil bir güneş olmasının yegane sebebi budur.

toprak, su ve ateş. Binaenaleyh, mevzu bu şekilde tanzim ve tarif edilmelidir.

İçeriden alınan maddelerin tavsif edilmesine lüzum yoktur. Bunların tabiatımızın esası tarafından bilindiği, taksim edilen şeylerin neler olduğu malumdur ve bunların taksimatına dair bilahare kelam edeceğiz. Fakat haricen, bedenin kendisine lüzumlu olan her şeyi dört unsurdan cezbettiği kavranmalıdır. Şayet bu vaki olmasaydı, dahili besin insanın hayatını idame ettirmeye yetmezdi. Misal olarak, bedenin mizacında asli olarak bulunmayan nem, beden tarafından bizzat sudan çekilip çıkarılır, bundan ötürüdür ki bir kimse suyun içinde durur yahut oturursa, susuzluğunu haricen gidermesine lüzum kalmaz. Bu durum, ateş misali, hararetin su ile söndürülmesi kabilinden cereyan etmez, dahili hararet harici nemi kendine çeker ve sanki içeridenmişçesine onu emer.

Nitekim Alplerdeki sığırların bütün bir yazı su içmeksizin geçirebilmeleri bundandır, hava onlar için bir meşrubattır yahut onun makamına kaimdir, insan hakkında da aynı hüküm verilmelidir.

Ayaklar toprağa basıldığı takdirde, gıda yokluğunda dahi insanın tabiatı idame ettirilebilir. Nitekim altı ay boyunca hiçbir gıda almaksızın yaşayan ve yalnızca bu usulle hayatta kalan bir adam gördük, midesinin üzerine bir toprak keseciği koyar ve bu kuruduğunda onu yeni ve taze olanıyla değiştirirdi.

Bütün bu müddet zarfında asla açlık hissetmediğini beyan etmiştir. Bunun sebebini Tabiatın İştihası üzerine risalemizde izah etmekteyiz.

Keza, tıp hususunda, altının beşinci özü (Quintessence) ile her gün едва yarım skrupül alarak uzun yıllar boyunca kendini idame ettiren bir adam gördük. Benzer şekilde, çağımızda müşahede ettiğimi hatırladığım üzere, yirmi yıl gibi bir süre hiçbir şey yemeyen pek çok kimse olmuştur. Bu hal, bazıları tarafından mezkûr şahısların takvasına ve faziletine yahut bizzat Tanrı'ya atfedilmiştir ki bu telakkiyi yalanlamak yahut tenkit etmek en son isteyeceğimiz şeydir.

Fakat bu hal, yine de Tabiatın bir ameliyatıdır, öyle ki keder ve zihni yeis, açlığı ve susuzluğu öylesine ortadan kaldırır ki beden kendi cezbe kuvvetiyle uzun yıllar boyunca mevcudiyetini sürdürebilir. Demek ki yiyecek ve içecek, ekmek yahut et yememiz ya da şarap yahut su içmemizin mutlak surette mecburi olacağı tarzda tertip edilmemiştir, bilakis hayatımızı hava ve toprak kesekleriyle de idame ettirebiliriz, gıda olarak tayin edilen her şeyin, "Tanrı'nın Hükümranlığı"nda daha tafsilatlı göstereceğimiz üzere, tadına bakıp tecrübe etmemiz gayesiyle tayin edildiğine inanmamız icap eder. Yine de şu noktayı kabul edelim ki meşakkatlerimiz ve benzeri haller sebebiyle, dünyevi ve cismani gıdalar olmaksızın yapabilmemiz birçok nedenden ötürü kabil değildir. Hastalıklara karşı ilacın vazedilmesi gibi, gıda da bu maksatla vazolunmuştur.

Bedene giren şeylerin tefrikini şu tarzda yapacağız, onlar bedenin her bir cüzüne, tıpkı saf ispirtonun suya dökülmesinde olduğu gibi dağılırlar. Su,

şarabın kokusunu kesbeder, zira şarap onun bütün hacmine dağılmıştır, aynı surette mürekkep şaraba döküldüğünde, şarabın tamamı bu vesileyle kararır.

Tıpkı bunun gibi, insan bedeninde de hayati nem zerk edilen her şeyi derhal ve zikrettiğimiz misallerdekinden çok daha süratli bir biçimde neşreder.

Fakat kabul edilen maddenin hangi surete dönüşeceği, onu kabul eden uzuvların tabiatına bütünüyle bağlıdır, tıpkı ekmeğin bir insana verildiğinde insanın etine, bir balığa verildiğinde balığın etine dönüşmesi ve bunun böylece sürüp gitmesi gibi. Aynı veçhile anlaşılmalıdır ki, kabul edilen maddeler uzuvların tabii kudretiyle başkalaşır ve onları bünyesine katan kısımların tabiatına göre temellük edilir. İlaçlar hakkında da benzer bir hüküm verilmelidir, yani onlar, uzuvların hassalarına göre o uzuvlara tebdil edilirler. Zira azalar, kendi hususi ilaçlarının maddesinden, bu maddelerin iyi yahut kötü dağılmasına ve ilacın bizzat latif veya kesif olmasına göre kendi kuvvet ve meziyetlerini devşirirler. Quintessence (beşinci öz) bahsinde de durum böyledir, onun başkalaşımı daha kuvvetli ve daha tesirli olacaktır. Lakin kesif ise olduğu gibi kalır, tıpkı bir resmin rengini, güzelliğini yahut nahoşluğunu boyalarından alması gibi ve eğer bu boyalar daha canlı olursa netice yine aynı kalacaktır.

Bundan ötürü, başımıza gelen hallerde müracaat edebileceğimiz benzer meselelerin tecrübesine malik olmak ve ihtiyaç vukuunda hazır bulunmaları için onları hafızamıza nakşetmek maksadıyla bu dokuz kitabı kaleme alacağız, nankör ahmaklar yüzünden onuncusunu ise kendi dimağımızda mahfuz tutacağız. Bununla beraber, kendi şakirtlerimiz için bu hususlar kafi derecede sarih kılınacaktır.

Ve hiç kimse bizim talim mektebimize hayret etmesin. Kadimlerin usul ve yollarına zıt düşse dahi, yine de her şeyin efendisi olan ve tüm sanatların kendisiyle sınanması icap eden tecrübeye muhkem surette istinat etmektedir.

MİKROKOZMOS ÜZERİNE ARCHIDOXIES'İN MUKADDİMESİNİN VE BİRİNCİ KİTABININ SONU, THEOPHRASTIA'DAN

Unsurların ayrıştırılmasının tasvirine geçmeden evvel, mezkur ayrışmayı daha büyük ve daha sarih bir vukufla anlaşılması için izah edeceğiz, zira şeylerin tekvinine dair yazılmış bazı hususlar unsurların ayrışmasıyla bütünüyle uyuşmamaktadır.

Çünkü her madde, nihayetinin ne olabileceğine dair önceden olgun ve akli bir mülahaza yürütüldüğünde, kendine münasip olan gayeye daha suhuletle ulaştırılır.

Böylelikle tatbikat daha berrak hale gelir. O halde deriz ki, dört unsur bütün varlıklarda bir arada mevcuttur ve her bir varlığa mukadder olan hali bunlardan neşet eder. Birbirinden böylesine ayrışan bu dört unsurun, karşılıklı bir helake mahal vermeden nasıl uzlaşabildiğini ve bir arada bulunabildiğini bu suretle fehmedebilirsiniz. Unsurların imtizacı takdir-i ezeli ile birleşip kuvvet bulduğundan, onlarda hiçbir vezin nazara alınmaz, bilakis birinin kudreti diğerinden üstündür, nitekim bundan da anlaşılacağı üzere, takdir-i ezelinin hazmında ve mayalanmasında en kuvvetli olan galebe çalacak, diğer unsurları mağlup ve muti kılacaktır. Bu minvalde, bakiye kalan üç unsur kemale eremez, bilakis o kamil unsura nispetle,

odunun içindeki hafif madde gibi bir mevkide dururlar. Bu sebeple onlara unsur tesmiye edilmemelidir, zira hepsi kamil değildir, yalnızca biri kamildir. Binaenaleyh, nihayetinde bütün eşyada mevcut olan dört unsurdan bahsettiğimizde, orada dört kamil unsurun bulunduğunu kat'i surette anlamamalıyız, bilakis böylesine ikmal edilmiş yalnızca tek bir unsurun var olduğunu, mütebaki unsurların ise o üstün unsurun iktidarı sebebiyle nakıs kaldığını idrak etmeliyiz. Birbirleriyle telif olabilmeleri ve bir arada varlıklarını sürdürebilmeleri bu sebeptendir, çünkü içlerinden üçünde hiçbir kemalat yoktur. Zıtlıkları hasebiyle herhangi bir fesadın galebe çalamaması da yine bu yüzdendir. Bundan gayrı, bir unsurun tek bir nevide mütehakkim olması, onun bu hal için takdir edilmiş bulunmasından kaynaklanır. Dolayısıyla, Tekvinler üzerine risalemizde vazettiğimiz üzere, hiçbir fesat yahut kargaşa husule gelemez. Tabiatın nuru öğretir ki, Allah her şeyi kendi başına var olabilsin diye tefrik ve taksim etmiştir. Gece ve gündüzün ispat ettiği üzere, ziya ve zulmet hiçbir müşterek zarar vaki olmaksızın böylece ayrılmıştır. Dahası, O metalleri de her birini kendi hassasına göre tefrik etmiştir. Böylece altının kendi damarı, demirin kendi cevheri, gümüşün ise kendi parlaklığı vardır.

Nihayetinde her metalin kendine mahsus bir meskeni bulunur. Üstelik O, markazitleri ve tuz nevilerini de birbirinden ayırmıştır, aynı şekilde yazı ve kışı, unsurları, nebatatı, meyveleri ve neşvünema bulan her şeyi de tefrik etmiştir, öyle ki buradan Allah'ın tek bir Iliaster'den [NOT: Paracelsus terminolojisinde yaratılışın ilk kaosunu ve tohumunu niteleyen kök cevher] nasıl muhtelif neviler halk ettiğini müşahede ederiz, zira O'nun imalathanesinin nevileri kum tanelerinin adedini fersah fersah aşar. O, semavatı ve arzı öyle tezyin etmiştir ki, ihtiva ettikleri şeyler asla layıkıyla idrak ve mütalaa olunamaz. Şifalı hassaların hazırlanmasındaki tefrik felsefesi, cerahatlerin tedavisinden bahis açıldığında böylece inkişaf ettirilir. Tefrik hususunda şunu da idrak etmelisiniz ki, semminin yanı sıra cümle müzmin sıtmaları defetmek için harikulade bir kudrete malik olan örümcek misali, kendine has bir faydası bulunmayacak kadar muzır hiçbir şey yoktur. Hayır ve şer, bizim arcanum'umuzun terkibinde müsavi derecede elzemdir, zira hem zehir hem panzehir, hem tatlı hem acı bedenin dahilindedir. Keza, bütün renklerin ve bütün lezzetlerin bedende mevcut bulunduğu ispat edilmiştir. Nitekim Satürn'de üç renk mevcuttur, sarı, beyaz ve kırmızı, keza Mars'ta da üç renk vardır, erguvani, kırmızı ve siyah, buna rağmen ne Satürn ne de Mars bizzat bir renktir. Ayrıştırma vasıtasıyla Tuzların renkleri hususunda da hükmümüz bu merkezde olmalıdır, ayrıştırmanın faziletiyle Satürn'ün kızıllığı kırmızıya, sarılığı ise sarı renge boyadığı gibi, cerahatlerde de şap şap olarak, tuz ise tuz olarak tesir eder.

Ayrıştırmanın harikalarına dair, sirke bahsinde vuku bulan hali hatırda tutmak icap eder. Bozulmamış şarabın içinde sirkenin mevcut olduğunu hisleriyle kim tayin edebilir? Mamafih, onun orada bulunduğundan kimse şüphe duyamaz. Benzer şekilde, Venüs'ün içinde zaç mevcuttur. Filhakika Venüs'ün kendisi zaçtır ve ayrıştırma yoluyla zaca irca edilebilir. Yine de hiç kimse Venüs'ün hakikatte zaç olduğunu iddia edemez. Bu sebepten tefrik hususunda hükmetmeliyiz ki, bu hal neviye değil surete aittir, tıpkı Venüs'ün bir tuza tebdil edilmesinde olduğu gibi.

Mademki her şeyin içinde bilhassa tek bir unsur mevcuttur, o halde şeylerde dört unsuru aramak beyhudedir, zira bu unsurlardan üçü yetkinlik halinde bulunmaz. Tek bir kelimeyle ifade etmek gerekirse, dört unsurun her şeyde bulunduğunu fakat fiilen dört ayrı karmaşıklık teşkil etmediğini idrak etmeliyiz.

Mesele şöyledir, bir cevher su ihtiva eder ve o zaman nenufar [NOT: Nilüfer bitkisi veya su zambağı] olur. Bu unsurun haricinde onun içinde toprak, hava veya ateş bulunmaz. Onda ne sıcaklığın ne de kurutuculuğun bir eseri görülür. Kendine mahsus bir işleyişi de yoktur, zira onun takdiri sudur ve su unsuru, doğuştan gelen tabiatı mucibince altında kuruluk yahut hararet barındırmayan yegane unsurdur. Hal böyle olmakla birlikte ve her ne kadar üç unsur onun içine dahil bulunsa da, eşya yetkin bir halde meydana getirilmemiş olan o üç unsurdan neşet etmez, başlangıcını yahut yardımını onlardan almaz, ancak o muayyen türe raptedilmiş ve üzerine nakşedilmiş olan o takdir edilmiş unsurdan alır.

Şimdi, takdir edilmiş tek bir unsurun kendi tabiatı gereği diğer üç unsuru kendisiyle bitiştirmesi kaba felsefeye aykırı düşse de, unsur ile cevherin birbirinden farklı olduğuna inanmak akla uygundur. Bu hal şöyle anlaşılabilir, cevher, ona hususi boyasını [tincture (tentür)] ve unsuri suretini veren unsurdan meydana gelmediği gibi, bu unsurlar da cevherden neşet etmez, lakin tıpkı beden ile ruhun uzlaşması gibi tek bir nizamda uyuşurlar. Fakat şimdi, mesela büyüyen bir şeyin bedeni gibi her beden kendine has bir teşekküle sahiptir, unsur da öyledir. Gerçi unsurun kendisi büyüyen şeyin bedeninde görünür, dokunulur veya gösterilebilir değildir, çünkü unsur letafeti cihetiyle daha kuvvetlidir ve büyüyen şeyin diğer unsurlarını boyunduruk altına alır.

Bununla birlikte hepsi bedenin içindedir, lakin fark edilemez bir surettedirler, tıpkı su sirkeyle karıştırıldığında suyun sirkeye benzemesi gibi, ve sirke suyun bütün mahiyetini değiştirmiş olsa dahi suyun mizacı değişmeden kalır, bu sebeple sirkeye dönüşmez, bilakis evvelce olduğu gibi su olarak kalır. Suyun vasıflarını izhar etmiyor oluşu, bu vasıflara artık malik olmadığı manasına gelmez.

Bu kaziyelerde unsurların ayrıştırılmasının hangi surette vuku bulacağını açıklığa kavuşturmak istiyoruz, bu hususta iki tatbikat usulünün kavranması icap eder. Biri, takdir edilmiş unsurun ayrıştırılmasıyla uyuşan usuldür ve bunu Quintessence (beşinci öz) hakkındaki risalemizde izah edeceğiz. Diğeri ise büyüyen şeylerdeki dört cevheri unsura ait olan usuldür. Buradan anlaşılmaktadır ki beşinci öz, takdir edilmiş bir unsur olarak mevcuttur ve beşinci öz hakkındaki risalede geleceği üzere kendi kendisinden ayrılamaz, yalnızca üç unsurdan ayrılabilir.

Fakat biz dört unsurun ayrıştırılmasından söz ettiğimiz vakit, bedende zatı itibarıyla mevcut olan o dört unsuru kastederiz. Buradan çeşitli hatalar zuhur etmiştir, zira takdir edilmiş unsurda dört unsur aranmış, üstelik buna bir de beşinci öz ilave edilmiştir ki bu hiçbir surette vaki olamaz.

Bundan maada bedenlerin unsurları ayrıştırılacağı zaman bilinmelidir ki, karmaşıklıklarına göre biri ateş, diğeri su, üçüncüsü hava gibi ve dördüncüsü toprak gibidir, çünkü unsurlar bazen kendi suretleriyle bazen de karmaşıklıklarla zuhur eder, mesela su su olarak, hava hava olarak, toprak toprak olarak ve ateş ateş olarak görünür. Bu hususlar incelikle anlaşılmalıdır ve bu da bir teşbih vasıtasıyla kabildir, şayet unsurların birleşimi gözle görülür yahut fiili bir şekilde veya ateş unsuru mucibince değil de muhitin ateş gibi sıcak ve kuru olması cihetiyle telakki edilirse bu kavrayışa erişilir. Bu minvalde hiçbir tensip bozulmaksızın her unsura kendi tabiatı, mahiyeti ve hali tevdi edilir. Zira ısırgan otunda olduğu gibi muayyen bir nebatın hususi surette sıcak olması sebebiyle içinde daha fazla ateş barındırdığı zannedilmez, bilakis onun beşinci özünün, hakikatte daha az hararete malik olan papatyanın beşinci özünden daha sıcak olduğu kabul edilir. Fakat bir bedenin unsurları kendi cevherlerinden az yahut çok hisse alır, sözgelimi odun kendi içinde nebatlardan daha fazla ateş ihtiva eder ve benzer surette taşlar reçinelere kıyasla içlerinde daha fazla kuruluk ve toprak barındırır. Keza benzer biçimde kaydedilmelidir ki, bir beşinci özdeki derecenin cesameti ve miktarı takdir edilmiş unsurdan neşet eder. Beden unsurlarındaki derecenin şiddeti ise benzemeyen cevherin zuhurundan peyda olur.

Lakin bedeni unsurları diğer bütün şeylerden ayırma tatbikatına gelmeliyiz, bu tatbikat iki kısımdır. Biri bize evvelkilerle benzer bir menşei bulunmayan o üç unsuru yakıcı ateş, görünmez hava, hakiki toprak ve aynı minvalde tabii su gibi saf unsurlardan çekip çıkarmayı öğretir. Diğer tatbikat usulü ise yukarıda zikrettiğimiz üzere bu dört unsurun içinden neşet ettiği şeylerle yapılır, lakin öyle bir farkla ki bu usul cevheri unsurların suretine bir benzerlikle ateş, su, toprak veya hava unsurundan daha fazlasını izhar eder. Bu surette ayrıştırıldıkları vakit bir daha asla çözülemezler, mesela mizaçlarının ötesinde bozulmaları imkansız hale gelir.

Ayrıca nazaridikkate alınmalıdır ki unsurlar, ayrışma yoluyla esas unsurlara suret bakımından benzer şekilde bulunur. Zira hava, hava gibi görünür, bazılarının yanlış biçimde zannettiği üzere hiçbir surette hapsedilemez, bunun sebebi de ayrışma anında derhal kendi kendini hafifleterek yükseltmesi, kimi zaman rüzgâr halinde patlak vermesi, bazen suyla, bazen toprakla, diğer zamanlarda ise ateşle birlikte yukarı çıkmasıdır. Hakikaten de havadaki bu hafifleme veya yükselme pek harikuladedir. Tıpkı havanın suyun esas unsurundan ayrıştırılması gerekecek olsa, bunun kaynatma yoluyla yapılacağı gibi. Bu vuku bulmaya başladığında hava tez elden sudan ayrılır, suyun pek hafif cevherini de kendisiyle birlikte alıp götürür, su eksildikçe hava da kendi nispeti ve miktarınca azalır.

Burada belirtilmelidir ki unsurların hiçbiri hava olmaksızın tasavvur edilemez veya elde edilemez, oysa diğerleri birbirleri olmadan da bulunabilir. Bu sebepledir ki havayı ayrıştırma işine girişmeyiz, çünkü tıpkı hayatın bedende bulunması gibi o da diğer üç unsurun içindedir. Zira bedenden ayrıldığında her şey helak olur, nitekim ayrışmalar hakkındaki müteakip pratik risalemizde bunu açıkça göstermekteyiz. Bu noktada dört usul mütalaa edilmelidir, biri sulu cisimlerdedir, yani diğer unsurların hepsinden daha fazla suya malik olan nebatattadır. İkincisi ateşli cisimlerdedir, odunlar, reçineler, yağlar, kökler ve benzeri gibi, bunlar kendi içlerinde diğerlerinden daha fazla ateş cevheri barındırır. Üçüncüsü taştan, kilden ve topraktan ibaret olan topraksı cisimler olarak anlaşılmalıdır. Dördüncüsü havidir, daha önce zikrettiğimiz üzere bu da diğer üçünün tamamında mevcuttur. Benzer şekilde saf unsurlara dair de, evvelce zikredilen dört hususta söylendiği gibi, nazaridikkate alınması gereken tam da bu kadar yol mevcuttur.

Bundan ötürü unsurların ne olduğunu ve nasıl ayrıştırılmaları gerektiğini öğrenmek kolaydır. Bunlar arasında karşımıza evvela madenlerin ayrışması çıkar ki onlarda diğer unsurlarda bulunmayan kendine mahsus, mukadder erdemler mevcuttur. Zira her ne kadar bütün unsurlar surette, sıcaklıkta, soğuklukta, nemde ve kurulukta birbirine benzer olsa da, birindeki kuruluk veya nem yahut sıcaklık veya soğukluk diğeriyle aynı değildir. Bazılarında bu tesahup edici, bazılarında ise nev'e mahsustur, her bir türde kendine özgü ve cevheri olarak hasıl olduklarından bu durum muhtelif veçhelerledir, çünkü unsurların hiçbir nev'i havası bakımından diğerine tastamam benzemez.

Aynı husus, hem ameliyede hem de unsuri tabiatlarında diğer maddelerden farklılık gösteren markazitlerin ayrıştırılması hususunda da kabul edilmelidir. Zira her nev'i kendine mahsus bir ayrışmaya meyleder ve ona hususi bir yolla muamele edilmelidir. Taşlar ve kıymetli mücevherler unsurlarını sonradan izhar etmelidir, zira hiçbir şekilde diğerlerine benzer görünmezler.

Dahası tuzlar da diğer maddelerde görülenden daha bol hususiyetlerle, kendine has ve gayet müstesna bir tabiatta varlık bulurlar. Keza madenlerle hiçbir surette uyuşmayan nebatatta da farklı bir cevher mevcuttur, ne de tabiatları nispetinde birbirlerine benzeyebilirler. Bundan başka odunların, meyvelerin, kabukların ve benzerlerinin hususiyeti nev'i şahsına münhasırdır, etin, içeceklerin ve bilcümle yenecek şeylerin, ayrıca iyi veya saf olmayan, aksine unsurlarına ayrıştırılması gereken kötü ve gayrisafi şeylerin hususiyeti de böyledir.

Düşündüğümüz bu ayrışmanın iki usulü bulunur.

Biri, havanın müstesna tutulması kaydıyla, kendi kuvvetleri bozulmaksızın, kendine has bir kapta kendi başına hapsedilmiş herhangi bir unsurun ayrıştırılmasından ibarettir.

Dört unsur arasından saf olanın saf olmayandan ayrıştırılmasının bir diğer usulü ise şu şekildedir. Unsurlar ayrıştırıldıktan, yani birbirinden tefrik edildikten sonra dahi kesif bir cevhere maliktirler, bu sebeple evvelce ayrıştırılmış unsurların buna benzer bir diğer ayrışması vuku bulur. Şimdi, bütün bu hususlardaki ameli yöntemi vazıh kılmak niyetindeyiz. Zira evvelemirde bilinmelidir ki şeylerin Quintessence'ı (beşinci öz) bu suretle ayrıştırılmalı ve çıkarılmalıdır, çünkü hakikatte bir beşinci öz tabiatındaki cisimlerin unsurları bastırılmamış, bilakis onlarla birlikte bırakılmıştır. Böylece bu unsurları daha kuvvetli yahut daha hafif biçimde boyayabilir. Buradan anlaşılmaktadır ki, mukadder unsur, yani beşinci öz çekilip alındığında unsurlardaki kuvvetler yok olmaz, zira beşinci öz risalesinden de anlaşılacağı üzere bu öz, unsuri sureti bakımından unsuri ve ayrıştırılabilirdir, fakat muhtelif tabiatları bakımından öyle değildir.

Bu nevi ayrışmalar vasıtasıyla bütün unsuri illetler tek bir basit usulle sağaltılabilir, yani mukadderiyetlerin bir mecmuası diğerine muhalefet ediyorsa, nitekim mukadderiyetler risalesinde bunu vazetmiş bulunuyoruz. Bu kelamla ayrışmaların ibtidai merhalesini kâfi derecede izah ettik. Bu minvalde artık bunların ameliyesine süratle geçebiliriz, burada on katlı bir tenevvü mevcuttur, biri madenlerin, ikincisi markazitlerin, üçüncüsü taşların, dördüncüsü yağlı maddelerin, beşincisi reçinelerin, altıncısı nebatatın, yedincisi etin, sekizincisi usarelerin, dokuzuncusu camsı maddelerin ve onuncusu sabit şeylerin ayrışmasıdır. Unsurların bu ayrışmaları için üç usul tatbik olunur, biri damıtmalarla, ikincisi kalsinasyonlarla ve üçüncüsü süblimleşmelerle yapılır.

Ateşe el ile müdahale, sarf edilen emek ve müteakip sayfalarda tafsilatıyla izah edilecek sair zaruri hususlar gibi bilcümle meşgaleler bu usullere dâhildir.

ARCHIDOXIES'İN İKİNCİ KİTABININ VE UNSURLARIN AYRIŞMASINA DAİR BİRİNCİ KISMIN SONU.

UNSURLARIN MADENLERDEN AYRIŞTIRILMASI HAKKINDA

Unsurların madenlerden ayrıştırılması için en iyi aletlere, emeğe, itinaya, bunun yanı sıra sanatın tecrübesine ve ellerin bu işe intibakına ihtiyaç vardır.

Eşit miktarlarda güherçile, vitriyol ve şap alınız, bunları aqua fortis halinde damıtınız. Bu suyu yeniden kendi tortusu üzerine dökünüz ve cam kap içinde tekrar damıtınız.

Bu aqua fortis içinde gümüşü durult, ardından onun içinde nişadırı erit.

Bunu yaptıktan sonra, aynı surette, yani aynı su içinde ince levhalar haline getirilmiş bir metali al. Akabinde bunu balneum Mariae ile ayrıştır, üzerine yeniden dök ve dipte bir yağ hasıl olana dek bu ameliye tekrarla, nitekim Güneş'ten, yahut altından açık kırmızı renkte, Ay'dan açık mavi, Mars'tan kırmızı ve gayet koyu, Mercury'den (cıva) beyaz, Saturnus'tan kurşunî ve donuk, Venus'ten parlak yeşil ve Jupiter'den sarı bir yağ elde edilir.

Bütün metaller, evvelce terbiye edilmemişlerse, bu tarzda bir yağa indirgenemez. Sözgelimi, Mercury süblime edilmeli, Saturnus kalsine edilmeli, Venus çiçeklendirilmeli [NOT: Metalin kükürt veya asit buharıyla oksitlendirilip gözenekli hale getirilmesi kastedilmektedir], demir pas haline indirgenmeli, Jupiter akkor ateşte tutulmalı, lakin Güneş ile Ay kendilerini kolaylıkla teslim ederler.

Metaller bu minval üzere akıcı bir cevhere dönüştürüldükten ve kendi unsurlarını çözmeye hazır kılındıktan sonra ki her şey tayin edildiği istimal gayesine göre evvelce hazırlanmak mecburiyetinde olduğundan, bu iş madenî bir tabiat dairesinde yapılamaz, bu yağın bir cüzüne iki cüz taze aqua fortis ekle, en âlâ cinsten cam kapta mühürlendikten sonra bir ay müddetle at gübresine göm. Bundan sonra, maddenin dipte yoğunlaşması için, onu ağır bir ateşte bütünüyle damıt. Eğer yukarı çıkan aqua fortis bu minval üzere bir su banyosuyla damıtılırsa, iki unsuru bir arada bulursun. Fakat aynı unsurlar bütün metaller tarafından farksız bir surette terk edilmez.

Zira altından, banyoda toprak ve su kalır, lakin hava diğer üçünün hepsinde mevcuttur ve ateş unsuru dipte baki kalır, çünkü altının cevheri ve dokunulur cismaniyeti ateşle pıhtılaşmıştır, binaenaleyh cevher kendi maddiyatıyla uyuşacaktır. Ay'dan ise dipte su unsuru kalır, banyoda ise toprak ve ateş unsurları bulunur. Zira Ay'ın cevheri ve cismaniyeti soğuktan ve rutubetten peyda olmuştur ki bu da hakikaten sabit bir tabiattadır ve yukarı yükseltilemez. Mercury'den dipte ateş kalır, toprak ve su ise yukarı yükselir. Venus'ten dahi ateş baki kalır, her ikisi, yani toprak ile su ise banyoda kalır. Saturnus'tan dipte toprak unsuru baki kalırken, ateş ve su banyoda tutulur. Jupiter'den dipte hava kalır, ateş, su ve toprak ise oradan yukarı yükselir.

Böylece dikkat edilmelidir ki Jupiter söz konusu olduğunda cismaniyeti hava temin eder, başka hiçbir metalde bu vaki değildir. Ve bundan, bir cüzü onunla birlikte yükselip diğer üç unsurla ayrılmaz bir biçimde karışık kalsa dahi, yine de cismanî hava değildir, lakin diğerlerine yapışır, onlarla uyuşur ve onlardan ayrılamaz.

Ve imdi, dipte kalan bakiye, yani cismanî unsurun taze aqua fortis ile banyo vasıtasıyla bir yağa indirgenmesi gerektiği mülahaza edilmelidir. Böylece bu unsur kemale erecektir ve onu bir cüz olarak muhafaza edeceksin. Mütebaki olanı ise bu suretle bir banyo vasıtasıyla ayrıştıracaksın. Onları kuma yerleştir ve hafifçe sıkıştır. O vakit evvelemirde su yükselecek ve firar edecektir, ardından ateş gelir, zira bu ikisi baki kaldığında renkten teşhis edilir. Lakin şayet toprak ve su unsurları kalmışsa, evvela su yükselecek, sonra da toprak gelecektir.

Fakat şayet toprak ve ateş ise, evvela toprak yükseltilir, bilahare ateş gelir. Şayet su, ateş ve toprak bir aradaysa, evvela su yükselecektir, ardından ateş ve nihayet toprak gelecektir. Bu unsurlar, her biri kendi tabiatına muvafık surette kendi cam kaplarında muhafaza olunabilir, tıpkı Güneş'ten, başka hiçbir hassa barındırmayan sıcak ve kuru unsurlar gibi, aynı tarzda soğuk ve nemli ile soğuk ve kuru unsurlar gibi. Diğerleri hakkında dahi böyle fehmedilmelidir. Unutulmamalıdır ki aqua fortis'in aşındırıcı tabiatı, Quintessence (beşinci öz) hakkındaki kitabımızda vazettiğimiz veçhile tecrit edilmelidir.

MARKAZİTLERDEN UNSURLARIN AYRIŞTIRILMASINA DAİR

Metallerden unsurların ayrıştırılmasını evvelce beyan etmiş bulunduğumuzdan, imdi markazitlerden elde edilebilecek olanlara gelmek ve bunların neler olduğunu göstermek vacip olmuştur.

İster bizmut, ister talk, ister kobalt, granit yahut başka bir surette olsun, arzu ettiğin herhangi bir markazitten bir libre al, güherçileden dahi aynı miktarda al.

Bunları gayet ufak döv, birlikte yakarak alt haznesi olmayan bir imbik vasıtasıyla damıt ve yukarı yükselen her ne sıvı varsa muhafaza et. Lakin dipte kalan madde, öğütüldüğünde, aqua fortis ile bir suya dönüştürülsün. Bunun üzerine evvelce toplanan suyu dök ve daha evvel metaller bahsinde tarif edildiği gibi bir yağa damıt. Keza aynı usulle unsurları ayrıştıracaksın. Böylece altın markazit altın gibi, gümüş Ay gibi, bizmut kurşun gibi, çinko bakır gibi fehmedilmelidir, talk Jupiter gibi, kobalt ise demir gibi telakki edilmelidir. Her nevi markazitin ayrıştırılması için bu talimat kâfi gelsin.

TAŞLARDAN UNSURLARIN AYRIŞTIRILMASINA DAİR

Taşların yahut kıymetli cevherlerin unsurlarının ayrıştırılması şu veçhile fehmedilir. İyice öğütülmüş bir taş al, buna iki misli miktar diri Sulphur (kükürt) ilave et ve hepsi kâmilen karıştığında, luting ile sıvanmış bir kap içinde dört saat boyunca bir Athanor fırınına koy, öyle ki Sulphur bütünüyle sarf edilsin. Bilahare geriye kalan şey tortulardan ve Sulphur'den yıkanıp kurutulsun. Taşlaşmış kireç dahi aqua fortis içine konulsun ve metaller hakkında evvelce vazettiğimiz minval üzere ameliye yürütülsün. Taşlar dahi metaller ile kıyas olunur, sözgelimi beyaz yahut esmer olmayan berrak mücevherler altın ile kıyas edilir. Beyaz, gök mavisi yahut kurşunî olanlar gümüş yahut Ay ile kıyas olunur, daha adi taşlar ise diğer metaller ile kıyas edilir, nitekim kaymaktaşı Saturnus ile, mermer demir ile, çakmaktaşı Jupiter ile, lakin dulech [NOT: İdrar yollarında oluşan taşlaşmış tortu veya taş] Mercury ile kıyaslanır.

YAĞLI CEVHERLERDEN UNSURLARIN AYRIŞTIRILMASINA DAİR

Bütün yağlar, odunlar, kökler, tohumlar, meyveler ve yanıcı tabiata sahip olup yanmaya elverişli benzeri şeyler yağlı kabul edilir, bunların ayrıştırılması ise iki türlüdür, yani yağlı maddelerin ayrıştırılması ve saf yağların ayrıştırılması.

YAĞLI MADDELERİN AYRIŞTIRILMASI ŞU ŞEKİLDEDİR

Böyle bir cismi alıp elinizden gelen her yolla dövün, öğütün yahut parçalara ayırın, keten bir beze sarın, bağlayın ve tamamen çürüyene dek at gübresi içinde bekletin, ki bu durum kimi hallerde diğerlerine nazaran daha çabuk vuku bulur.

Çürüdüğünde bir imbik gövdesine (cucurbite) yerleştirilsin ve üzerine dört parmak genişliğini aşacak kadar alelade sıcak su dökülsün, akabinde yükselebilen her şey kum banyosunda damıtılsın. Zira renklerinden ayırt edeceğiniz üzere, toprağın bizzat kendisi hariç bütün elementler yükselir, yine de evvela sıcak su yükselsin, ardından hava, sonra su ve nihayetinde ateş yükselsin, toprak ise dipte kalacaktır. Saf yağlara gelince, bunların çürümeye ihtiyaç duymadığı, bilakis tek başlarına ve hiçbir katkı olmaksızın damıtılmaları gerektiği anlaşılmalıdır. Sonrasında elementleri, yukarıda diğerleri için zikredildiği üzere ayrıştırılmalıdır ve bunlar kendi renkleriyle tefrik edilir.

Katran, reçine, neft yağı, zamk ve benzerleri gibi sıvı mahiyetteki reçinelerde de muamele başka türlü yapılmamalıdır. Fakat mevcut cismani reçineler, meselâ Sulphur (kükürt), aşağıdaki minval üzere hazırlanmalıdır.

CİSMANİ REÇİNELERDEKİ ELEMENTLERİN AYRIŞTIRILMASINA DAİR

Pek ince öğütülmüş Sulphur (kükürt) alın, bu madde iki katı miktardaki keten tohumu yağı içinde karaciğer kükürdü (hepatic sulphur) kıvamına gelene dek pişirilsin, bir kaba kapatılsın ve dört haftalık bir müddet boyunca at gübresinde çürümeye bırakılsın. Akabinde çıplak ateş üzerinde, bir imbik vasıtasıyla yavaşça damıtılsın. Evvela hava ve su, muhtelif ve solgun renklerle yükselir. Müteakiben hararet artırıldığında ateş yükselir ve toprak dipte kalır. Renkler saf görünür, hava sarı, su ise sütten güçlükle ayırt edilebilecek derecede koyu bir süt gibidir, ateş şeffaflığıyla ve ateşin bütün alametleriyle parıldayan bir yakutu andırır, toprak ise tamamen siyah ve yanıktır. Dört element böylece ayrıştırıldığında, yukarıda ifade edildiği gibi, her biri kendi elementsel mizacında kâmildir ve hiçbir karışım ihtiva etmez.

BİTKİLERDEN ELEMENTLERİN AYRIŞTIRILMASINA DAİR

Aynı şekilde bitkilerde de, soğuk olduklarında esasen su elementi bulunur, fakat havadar iseler, o vakit mezkûr element galip gelir. Benzer biçimde ateş için de böyle anlaşılmalıdır. Bu elementlerin ayrıştırılması şu şekildedir,

Adaçayı alın ve yapraklarını ezin. Bundan sonra evvelce zikredildiği veçhile çürümeye bırakın. Ardından bir venter equinus [NOT: At karnı, yani çürümeyi sağlayan sıcak at gübresi banyosu] vasıtasıyla damıtacaksınız, renkler ve suyun kesafeti değişmediği müddetçe evvela ateş elementi yükselecektir. Akabinde toprak onu takip edecek ve bir kısmı dipte kalacaktır, ki bu kısım hakikaten sabittir. Bu suyu altı gün güneşte damıtın ve akabinde bir banyoya yerleştirin. O vakit evvela su elementi yükselecektir. Pek latiftir ve tadından tefrik edilir.

Renk değiştikten sonra, tat da başkalaşana dek ateş elementi yükselir. Derken nihayet toprağın bir cüzü yukarı kalkar, yine de bu, havayla karışmış halde dipte bulunan pek cüzi bir kısımdır. Havadar ve sulu bitkiler için de aynı minvalde anlaşılmalıdır, bunlarda adaçayı hususunda vazedilen usule göre evvela hava yükselir, ardından su gelir ve en son ateş takip eder.

ETLİ MADDELERDEN ELEMENTLERİN AYRIŞTIRILMASINA DAİR

Etli cisimlerden ve kan ile yaşayanlardan elementlerin ayrıştırılması şu şekilde anlaşılır, zira bunlarda galip olan element daha boldur ve ekseriyetle en son bulunur, nitekim hayvanların tenasülü üzerine olan risalemizde tarif ettiğimiz veçhile balıklarda su, kurtlarda ateş ve yenebilir ette hava başlıca elementlerdir.

BALIKLARDAN ELEMENTLERİN AYRIŞTIRILMASI ŞU ŞEKİLDEDİR,

Balıkları kusursuzca çürütün. Ardından venter equinus vasıtasıyla damıtın, hayli su yükselecektir. Bu çürütme ve damıtmayı tazeleyip artık hiç su yükselmeyene dek artıracaksınız. Akabinde geride kalanı kum banyosunda damıtın, nihayetinde ateş yağ suretinde yükselir, toprak ise dipte kalır. Böylece balıkların bütün maddesi kendi elementlerine ayrışır. Yağları ve ilikleri hesaba katmaya lüzum yoktur, her şeyin çürüme vasıtasıyla ayrıştığı ve elementlerine bölündüğü varsayılmalıdır. Kurtlar için de aynı minvalde anlaşılmalıdır, şu farkla ki onlardan yalnızca su değil daha ziyade ateş hasıl olur, meğerki yılanlar gibi sucul kurtlar olsunlar, bunların damıtılmasında dile getirilmesi mümkün olandan çok daha hayret verici hadiseler vuku bulur. Yenebilir hayvanlar hakkında da aynı şekilde düşünülmelidir, yani elementlerini ayrışma yoluyla sırasıyla ifşa eden canlılar kastedilmektedir.

SULU MADDELERDEN ELEMENTLERİN AYRIŞTIRILMASINA DAİR

Özsuyu olan ve sulu cisimlerin, keza idrar, gübre, su ve benzeri sululuk suretine sahip olanların elementlerine ayrıştırılması hususunda şu usulü kaydedin,

İdrarı alın ve kâmilen damıtın. Su, hava ve toprak birlikte yükselecektir, ateş ise dipte kalır. Akabinde hepsini birbirine karıştırın ve bu minval üzere yeniden dört defa damıtın, dördüncü damıtmada evvela su yükselecektir, sonra hava ve ateş gelir, lakin toprak dipte kalır. Sonra hava ile ateşi ayrı bir kaba alın, bunu soğuk bir mevkide muhafaza edin, neticede ateş elementi olan birtakım buz saçakları donacaktır. Her ne kadar bu donma damıtma esnasında vuku bulacaksa da, soğukta çok daha kolay gerçekleşecektir.

SUDAN ELEMENTLERİN AYRIŞTIRILMASINA DAİR

Suyu bir gübre yığını vasıtasıyla kaynatınız, toprak bizzat dibe çökecektir. Yükseleni münasip vakitte çürümeye (putrefactio) bırakınız ve akabinde su banyosu ile damıtınız. Böylelikle evvela su, ardından da ateş yükselecektir. Gübre, vitriol, tartar ile şap, tuzlar ve bu nevi diğer cevherler gibi benzer usareler, artık yükselmez oluncaya, su ile hava yükselip toprak dipte kalıncaya dek, kül içerisinde böylesi bir hararetle ve kafi bir müddet boyunca damıtılmalıdır. Daha sonra, hararet vasıtasıyla ateş yükselecektir. Burada şunu belirtmek gerekir ki, dört unsur birbirinden ayrıştırılmış olsa dahi, toprakta adeta sabitlenmiş halde gizil (okült) dört unsur daha baki kalır. Vitriolden geriye bir ölü baş (caput mortuum) kalır, bunu nişadır (sal ammoniac) ile süblimleştiriniz, neticede bünyesinde su ve ateş barındıran bir yağ hasıl olacak, toprağın kendisi ise töz halinde kalacaktır. Yükselen maddeleri ayrıştırınız, su yeniden yükselecek, ateş ise dipte kalacaktır. Tartar ve tuzlar hususunda da mesele bu minvalde anlaşılmalıdır. Sıvıların başkaca ayrıştırma usulleri mevcut bulunsa da, Dönüşümler (Transmutationes) bahsinde bunları daha etraflıca ele alacağız. Bununla birlikte, aşındırıcı bir toprakta, küldekinden çok daha fazla unsur bulunduğu hatırda tutulmalıdır. Bu sebepten ötürü ayrıştırma, izah edeceğimiz veçhile, süblimleştirme yoluyla icra edilmelidir.

CAMLARDAN VE CAM TABİATINDAKİ CEVHERLERDEN UNSURLARIN AYRIŞTIRILMASINA DAİR

Yukarıda markazitlerin çözünmesi hususunda serdettiğimiz kaideler, burada da camlar için aynı minvalde anlaşılmalıdır, şöyle ki, asıl dikkat edilecek husus bunların, taşlar misali kükürt, Sulphur (kükürt), ile kalsine edilmeleri, akabinde güherçile ve kezzap (aqua fortis) ile yıkanmaları ve evvelce vuzuha kavuşturduğumuz diğer ameliyelerdir. Onların unsurları da, göze göründükleri şekliyle değil, damıtma esnasındaki renklerinden tanınır, haklarında beyan edeceklerimizin hülasası ve esası bundan ibarettir.

SABİT CEVHERLERDEKİ UNSURLARIN AYRIŞTIRILMASINA DAİR

Sabit cevherlerde unsurların ayrıştırılması, tuzlar ve sıvılar için vazettiğimiz veçhile, süblimleştirme yoluyla vücuda getirilir, tek fark, bunların güherçile ile kalsine edilip bilahare süblimleştirilmesidir. Burada zikredilmeyen pek çok başka husus bulunsa da, cümle cevherin ayrıştırılmasının evvelce tarif edilen on usul dairesinde icra edilmesi gerektiği bilinmelidir. Bundan maada, dört unsurun ayrıştırılması bahsinde, bunların her birinin kendi içinde yeniden ayrılabileceği mülahaza edilmelidir, nitekim ateş ateş olarak, hava hava olarak, su su olarak ve toprak da toprak olarak ayrışabilir, bunların her birinin hususi tefriki aşağıda beyan olunacaktır.

Bilinmelidir ki, ateş unsurundan dört unsur şu tarzda ayrıştırılabilir. Ateş en şiddetli surette yandığında yahut yükseldiğinde, onu kusursuzca kapatılmış bir kaba alınız ve bir ay müddetle at gübresine gömünüz. O vakit, tek bir unsurun içerisinde dört unsur bulacaksınız, kabı açtığınızda bunları bir toplama kabına aktarınız. Böylece buhar yahut hava, onu kabul eden kaba yükselecektir. Akabinde, geride kalanı bir su banyosu vasıtasıyla damıtınız, su bu suretle yükselecektir. Müteakiben, kül vasıtasıyla ateş yükselecek, toprak ise dipte kalacaktır. Bu unsurların kuvvetinin ne olduğunu ve neden burada tavsif edildiklerini diğer kitaplarımızda daha vazıh kılacağız.

Hava unsuru kusursuz bir cam kaba alınıp hava almayacak surette (hermetik olarak) mühürlendikten sonra, bütün bir yaz boyunca güneşe maruz bırakılmalı ve güneşe tevcih edilmelidir. Devridaim neticesinde hava, günden güne çoğalan bir neme tehavvül eder. Bu miktarı şu usulle ayrıştıracaksınız, dört hafta boyunca at gübresinde çürümeye bırakınız, akabinde tıpkı ateşte yapıldığı gibi su banyosu marifetiyle damıtınız. Bunun tesir kudretine dair başka bir bahiste daha tafsilatlı malumat verilmiştir.

Bir cam kabı ağzına kadar, hiç boşluk bırakmaksızın doldurduktan sonra hermetik olarak mühürleyiniz ve bir ay boyunca ılık güneşte tutunuz, ta ki her gün müsavi bir hararet alsın ve kaynama temayülü göstersin, lakin kabın tamamen dolu olması hasebiyle kaynayamaz. Bu mühlet nihayete erdiğinde, dört hafta çürümeye terk ediniz. Akabinde kabı açınız ve dört boyunlu bir imbik vasıtasıyla damıtınız. Bu usulle üç unsur tefrik edilmiş olur, dipte ise mezkur suyun toprağı baki kalır. Bunun tabiatının pek çok ahvalde büyük faziletler taşıdığı rivayet edilir.

Damıtma haricinde, su için tatbik edilen ameliye toprak için de aynen takip edilmelidir. Zira bu ameliyenin damıtılması ateşle cereyan edene benzer ve aynı veçhile kemale erdirilir. Unsurların bu tarz tefrikini buraya pek çok nedenden ötürü dercettik, çünkü bu usul yalnızca felsefede değil, tıpta dahi fevkalade faydalıdır. Unsurların ayrıştırılması hususunda şimdiye değin kafi derecede tafsilat yazmış bulunuyoruz. Daha pek çok şey ilave edilebilecek olsa da, bunun hiçbir surette elzem olmadığı aşikardır.

Şimdi ise maksadımızın gayesine muvafık olarak, saf olanın saf olmayandan ayrıştırılmasını vuzuha kavuşturacağız. Bu amel, filhakika, Sırlar (Arcana) ve İçilebilir Altın (Aurum Potabile) bahsinde talim ettiğimiz minval üzere icra edilir, binaenaleyh menşei itibarıyla bu usul Arcana ve Magisteriumlar (Magisteries) için serdedilenlerle bütünüyle aynı olmasa da, burada tekrar zikredilmesine hacet yoktur.

Bununla birlikte, netice itibarıyla unsurların ayrıştırılması için de aynı tarikı benimsiyorum, zira bu makamda mezkur unsurlar, bünyelerindeki murdarlıklardan teker teker arındırıldıktan sonra tefrik edilirler, ta ki aksi halde pekala vuku bulabilecek hiçbir şekil bozukluğu yahut mani bunlardan neşet etmesin.

ARCHIDOXIES'NİN UNSURLARIN AYRIŞTIRILMASINA DAİR ÜÇÜNCÜ KİTABININ SONU

Cümle eşyada mündemiç bulunan beşinci öz, Quintessence (beşinci öz), hakkında evvelce kelam etmiştik. Daha bu risalenin bidayetinde, bunun ne minvalde bir şey olduğunun fehmedilmesi iktiza eder. Şu halde beşinci öz, muayyen bir

Tabiatın var ettiği her şeyden ve bünyesinde cismani bir hayat taşıyan her varlıktan çıkarılmış olan madde, bütün safsızlıklardan ve ölümlülükten en ince biçimde arındırılmış, tüm unsurlardan ayrıştırılmıştır. Bundan ötürü aşikârdır ki Quintessence (beşinci öz), tabiri caizse bir tabiat, bir kudret, bir fazilet ve bir devadır; vaktiyle nesnelerin içine hapsedilmişken, artık her türlü mekândan ve harici cisimleşmeden azat olmuştur. Nesnelerin rengi, hayatı ve vasıfları da yine odur. Hayat ruhuna benzeyen bir ruhtur, lakin şu farkla ki, bir nesnenin hayat ruhu baki iken, insanınki ölümlüdür. Buradan hareketle Quintessence'ın (beşinci öz) insanın etinden veya kanından çıkarılamayacağı neticesine varılabilir, zira faziletlerin de ruhu olan hayat ruhu ölür ve hayat maddi cevherde değil, ruhta mevcuttur.

Beşinci Özün Tashihi

Arnoldus de Villanova ve Johannes de Rupescissa gibi evvelce yaşamış pek çok müellifin Quintessence (beşinci öz) hakkında kaleme aldığı ve bilahare iddialı bir başlık altında Coelum Philosophorum adıyla tertip edilen kitaplar [NOT: Bu çevirinin ilk sırasında yer alan Paracelsus'un eseriyle karıştırılmamalıdır] hiçbir kıymet ihtiva etmez. Bu metinlerin tekil ve nevzuhur bir ameliye barındırması dahi, müelliflerinin hastalıkların asli mahiyetini idrak edemediklerini kâfi derecede ispatlar; zira adeta tüm hastalıklar için tek bir suret tasavvur etmiş, üstelik buna dair pek çok harikulade şey uydurmuş ve tasavvurlarını felsefe, tıp yahut astronomiye dair hiçbir bahsin bulunmadığı, baştan ayağa tefahürden ibaret canavarca başlıklarla tezyin etmişlerdir. Bunların tamamı bir hezeyan ve yalan tufanından ibarettir.

Şüphe yok ki kimya sanatından tıp sanatına başlangıçta son derece takdire şayan keşifler intikal etmiştir, lakin bunlar sonradan safsatalarla bozulmuştur. Zira kimi kimseler, kimyevi bir terkibi tetkik ettiklerinde, onu derhal yüzlerce farklı şekle sokmak isterler ve böylece hakikat ahmakça yalanlara karışır. Burada dikkat buyrulmalıdır ki, bu nevi sahtekarlıklara verilebilecek en sert tekdir, vaatlere ve kibirli unvanlara kulak asmamak, yalnızca aklıselimin ve tecrübenin kefil olduğu kadarına itimat etmektir. Manastırlara mensup sahte kimyagerlerin malik olduğundan çok daha fazla pratik malumat iktiza eden tedaviler, ehil olmayan ellerde en habis illetlere sebebiyet verebilir. Misal olarak, Lues Gallica'ya [NOT: Frengi] karşı kullanılan Mercury (cıva) terkiplerinin ve esasen bu marazın tedavisinde tatbik edilen tüm ilaçların, kimya sahasında derin bir vukufiyet olmaksızın hakkıyla hazırlanamayacağı müşahade edilebilir. Eczacılık taslayanlar, şayet vitriyollü tuzları, şapları ve benzeri maddeleri sırf kimyevi hünerle terkip edemiyorlarsa, bu tür kaynatmaları beyhude yere methedeceklerdir; çünkü Lues Gallica'nın şifasına vesile olan ilaçların derununda gizli sırlar yatar. Yine de yeni bir tashih yazmaya lüzum yoktur, simyacıların kof iddialarına paye vermeksizin meşru hazırlama usulüne sadık kalmak kâfidir. Bu adamlar şüphesiz yapabileceklerinden fazlasını vaat ederler, lakin bu hal simyaya ve daha nice mesleğe has bir hususiyettir; zira bunların üstatları henüz ekimi bitirmeden hasadın lafını ederler.

Aynı sebepten ötürü hayvanlar da, hayat ruhlarını kaybettikleri ve bu cihetle tamamen fani oldukları için, hiçbir Quintessence (beşinci öz) barındırmazlar. Zira Quintessence (beşinci öz) bir şeyin ruhudur; bu ruh ise, his ile mücehhez olmayan şeylerden çıkarılabildiği gibi, his sahibi varlıklardan çıkarılamaz.

Balsam kendi bünyesinde bir fazilet, bir kudret ve bir deva olarak var olan hayat ruhunu haizdir; kökünden ayrılmış olsa dahi, kaderi ezelden tayin edildiği cihetle, hayat ve faziletler hâlâ onda mevcuttur. Bu sebeple Quintessence (beşinci öz) ondan istihraç edilebilir ve mukadderatına muvafık olarak ebedi bir şey kabilinden, hayatıyla birlikte bozulmadan muhafaza edilebilir. Şayet kalbimizin hayatını da bu minvalde bozulmaksızın çıkarabilseydik, şüphesiz ömrümüzü ölüm ve maraz idrakinden azade sürdürebilirdik. Lakin böyle bir şey mümkün değildir, bu ahval karşısında bizim payımıza ölüm intizarı düşmektedir.

Binaenaleyh, nesnelerin Quintessence'ı (beşinci öz) bir fazilet suretinde tecelli ettiğinde, evvela zikretmemiz icap eden husus, mezkûr fazilet ve devanın eşyada ne surette bulunduğu meselesidir, o da şu vechiledir. Şarap, malum olduğu üzere harikulade tesirler icra eden muazzam bir Quintessence (beşinci öz) ihtiva eder. Suya ilave edilen öd, kendi miktarından yüz kat fazla su olsa dahi tamamını acılaştırır. Nitekim pek az miktardaki safran da koca bir su kütlesini renklendirir, mamafih suyun tamamı safran haline gelmiş değildir. İşte aynı şekilde Quintessence (beşinci öz) hususunda da hükmolunmalıdır ki, onun odunda, nebatatta, taşta ve emsali eşyadaki miktarı azdır, orada bir misafir gibi gizlenir.

Geriye kalan kısım, unsurların ayrıştırılmasına dair eserimizde yazdığımız üzere, saf tabii cisimdir. Quintessence'ın (beşinci öz) diğer dördünün haricinde, bizzat kendisi bir unsur olan beşinci bir unsur suretinde mevcut olduğu da zannedilmemelidir.

Muhtemeldir ki bir kimse bu cevherin itidalli olacağını, ne soğuk ne sıcak, ne nemli ne de kuru bulunacağını tasavvur edebilir, lakin mevcudiyetinin tabiatı bu değildir. Zira bu itidal dairesinde var olup da diğer unsurlardan büsbütün tecrit edilmiş hiçbir şey yoktur, bilakis bütün Quintessence'lar (beşinci öz) unsurlara tekabül eden bir tabiata sahiptir. Altının Quintessence'ı (beşinci öz) ateşe, Ay'ınki suya, Satürn'ünki toprağa ve Mercury'ninki (cıva) havaya tekabül eder.

Quintessence (beşinci öz) kavramının tüm hastalıkları iyileştirdiği gerçeği, mizaçtan veya ısı derecesinden değil, fıtri bir hususiyetten, yani akıl almaz bir surette bedeni kendi safiyetine dönüştüren ve onu bütünüyle başkalaştıran muazzam temizliğinden ve safiyetinden neşet eder. Zira vaktiyle gözü kör eden bir leke yahut perde gözden nasıl sökülüp atılırsa, quintessence de insan için hayatı öyle arındırır. Bütün tabiatların birbiriyle zorunlu olarak tek ve aynı özden olması gerekmez. Ateşli tabiata sahip olanlar da mizaçları sebebiyle aynı tesirleri göstermezler, nitekim her ikisi de ateşli tabiatta diye Anacardus'un quintessence'ı ile altının quintessence'ının benzer ve özdeş bir tesire sahip olacağını düşünen biri fena halde yanılır, zira takdir edilen gaye ve yaratılış hususiyetlerde bir başkalık meydana getirir. Her hayvan kendi içinde hayat ruhunu barındırsa da, hepsi sırf et ve kandan ibarettir diye her birinde aynı kudret bulunmaz, bilakis lezzet yahut kudret bakımından nasıl biri diğerinden farklıysa, quintessence için de durum böyledir, o kudretini unsurlardan salt zihni bir süreçle değil, Şeylerin Oluşumu üzerine yazdığımız kitapta beyan ettiğimiz üzere, unsurların içinde mevcut bir hususiyetten alır. Buradan hareketle, kimi quintessence'lar kan dindirici, kimileri uyuşturucu, kimileri cezbedici, kimileri ise

uyku verici, acı, tatlı, keskin, hissizleştirici olur ve kimileri bedeni gençleştirebilirken kimileri onu sıhhat üzere muhafaza eder, kimileri müshil tesiri gösterirken kimileri kabızlığa yol açar ve bu böyle sürüp gider. Bunların kudretleri sayısızdır ve burada tamamı tüketilemese de, hekimler tarafından etraflıca bilinmeleri icap eder.

Binaenaleyh quintessence, ruhun bedenden ayrılması gibi quintessence olmayandan tecrit edilip bedene alındığında, bu denli asil, saf ve kudretli bir tabiata hangi maraz karşı koyabilir yahut Hayat ve Ölüm risalemizde öğrettiğimiz üzere, takdir edilmiş olup ruhumuzla bedenimizi birbirinden ayıran ecel müstesna, hangi illet hayatımızı elimizden alabilir? Burada, her ne kadar tüm hastalıklara deva olan bazılarından söz etsek de, her hastalığın kendine mahsus bir quintessence gerektirdiği de aynı şekilde hatırda tutulmalıdır.

Bunun nasıl vuku bulduğu kendi faslında izah edilecektir.

Bundan maada, altının quintessence'ının gayet cüzi bir miktarda mevcut olduğuna ve geriye kalanın, içinde hiçbir tatlılık yahut ekşilik barındırmayan, dört unsurun karışımından gayrı hiçbir fazileti yahut kudreti kalmamış cüzamlı bir ceset olduğuna şehadet ederiz.

Ve şu sırrı da hiçbir surette gözden kaçırmamamız icap eder, unsurlar bizzat kendileri, quintessence olmaksızın hiçbir hastalığa mukavemet edemezler, yalnızca şunu yapmaya güçleri yeter ve bundan ötesine eremezler, yani hiçbir kuvvet barındırmaksızın sıcaklık veya soğukluk hasıl etmek, öyle ki bir hastalık sıcak tabiatlı ise soğuk ile defedilir, lakin kuvvetten mahrum olan bu nevi bir soğukla yahut kar ile dondurulmuş şeylerle değil, zira bunlar kafi derecede soğuk olsalar da, içlerinde kudreti vasıtasıyla hastalığın defedilebileceği hiçbir quintessence barındırmazlar. Bu sebeple altının cesedi kendi başına iktidarsızdır, lakin yalnızca o cesette ve aynı zamanda unsurlarında mevcut olan quintessence, içinde gizlenen kuvvetleri bahşeder. Tıpkı bunun gibi, diğer bütün şeylerde de, tuzun herhangi bir yiyeceğin en ali çeşnisi olması misali, bütün bedeni sağaltan, şifaya kavuşturan ve Tincture (tentür) boyasıyla boyayan yalnızca onların quintessence'ıdır. O halde quintessence, her ne olursa olsun renk ve kudret veren şeydir, altın rengini kaybettiğinde aynı zamanda quintessence'ından da mahrum kalır. Kendilerinden renk alındığında mahsus tabiatlarından mahrum kalan madenler hakkında da durum bundan gayrı anlaşılmamalıdır.

Taşlar ve kıymetli cevherler için de vaziyet aynıdır, sözgelimi mercanların quintessence'ı kırmızımtırak bir tona sahip muayyen bir yağlılıktır, oysa bunların cesedi beyazdır. Zümrüdün quintessence'ı dahi yeşil bir usaredir ve onun cesedi de beyazdır. Diğer bütün taşlar hakkında da, onların çıkarılıp ayrıştırılması üzerine yazdığımız kitapta bilhassa gösterdiğimiz üzere, renklerini kaybettiklerinde tabiatlarını, özlerini ve keyfiyetlerini yitirdikleri hükmünden gayrısına varılmamalıdır.

Aynı husus otlar, nebatat ve diğer yetişen mahsuller için de anlaşılmalıdır. Daha evvel beyan edilen sebeplerden ötürü, kendilerinden hiçbir quintessence çıkarılamayan et ve kan için de durum böyledir. Lakin yine de tarafımızca, bunlardan quintessence benzeri bir cevher şu minval üzere çıkarılabilir. Bir et parçası kendi içinde hayatı henüz muhafaza eder, zira et henüz bütün tabiatı ve kuvvetiyle donatılmıştır. Bundan ötürü onun içinde bir hayat mevcuttur, gerçi bu hakiki hayat değildir, lakin kokuşma başlayana değin bu hayat yine de korunur. O halde, kurutulmuş otların ve benzerlerinin ete bakıldığı gibi değerlendirilmesini sağlayan şu fark kaydedilmelidir. Onların hayatı olan o yeşil ruh kendilerinden çekip gitmiştir. Ölü şeyler, binaenaleyh, ölü bir quintessence addolunabilir, nitekim et, bedenden hususi olarak bir parça kabilinde ayrılmış olsa dahi bütün kuvvetlerini kendinden dışarı yaymaya muktedirdir. Kan ve kurutulmuş otlar için de durum böyledir. Bunlar filhakika canlı quintessence'lar olmasalar da, ölü bir quintessence'ın kimi hususiyetleri nasıl sergilediğini yine de ispat ederler.

Lakin madenler ve taşlar içlerinde daimi bir hayat ve öz barındırırlar ve ölmezler, maden yahut taş oldukları müddetçe hayatları da payidar kalır.

Bu sebeple, benzer şekilde kendilerinden çıkarılabilecek kamil quintessence'lar arz ederler.

Ve şimdi quintessence'ın hangi usulle çıkarılacağını görmemiz icap eder.

Filhakika pek çok yol mevcuttur, kimisi şarap ruhu gibi katkılar vasıtasıyla, kimisi pelesenkler vasıtasıyla, kimisi unsurların tecrit edilmesiyle ve burada tafsilatına girmediğimiz daha pek çok ameliyat iledir.

Fakat hangi usulle vuku bulursa bulunsun, quintessence (beşinci öz) uyuşmaz maddelerin karışımı yahut ilavesiyle özütlenmemeli, bilakis beşinci özün unsuru ayrıştırılmış bir cisimden ve benzer şekilde, özütlenen bu ayrıştırılmış cisim vasıtasıyla çekilip çıkarılmalıdır. Beşinci özün özütlenmesi için muhtelif usuller mevcuttur, sözgelimi süblimleştirme, kalsinasyon, keskin sular, aşındırıcılar, tatlı şeyler, ekşi şeyler vasıtasıyla ve benzeri mümkün olan her yolla. Burada dikkat edilmesi gereken husus şudur ki, özütleme zaruretinden ötürü beşinci öz ile karışmış olan her şey, beşinci öz tek başına, kirlenmemiş ve başka hiçbir şeyle karışmamış halde kalsın diye ondan yeniden çekilip alınmalıdır. Zira metallerden, bilhassa kendi kendine alt edilemeyen altından, bilahare kendisinden yeniden ayrılabilecek uygun bir aşındırıcı tatbik edilmeksizin beşinci özün çıkarılması mümkün değildir. Bu suretle, vaktiyle su olan tuz, sudan yeniden çekilip alınır, öyle ki bu su tuzdan arınmış olur. Burada şu mülahaza devreye girer ki, bu maksat için her aşındırıcı elverişli değildir, zira hepsini ayrıştırmak kabil olmaz, nitekim suya zaç ya da şap karışırsa, bunların hiçbiri sonradan bir kayıp yahut bozulma olmaksızın sudan ayrılamaz ve geride keskin bir kalıntı bırakırlar, bunun sebebi de her ikisinin de sulu tabiatta olması ve böylece bu ameliyede vuku bulmaması gereken iki benzer şeyin bir araya gelmesidir. Binaenaleyh, sulu bir cisim için sulu olanın, yağlı bir cisim için yağlı olanın yahut

reçineli bir cisim için reçineli olanın alınmamasına ihtimam gösterilmelidir, bilakis suların yağlı cisimlerin beşinci özünü özütlemesinde (ki bu metaller bahsinde izah edilmiştir) ve nebatatın beşinci özlerine dair malumatımızda gördüğümüz üzere yağlı maddelerin sulu cisimlerin beşinci özünü özütlemesinde olduğu gibi, her halükarda zıt olan bir cevher beşinci özü ayrıştırmalı ve çekip çıkarmalıdır. Dolayısıyla aşındırıcılar, beşinci özün ayrıştırılması ve özütlenmesinden sonra yeniden ayrılmalıdır ki bu da kolaylıkla icra edilecektir. Zira yağ ile su birbirinden pek kolay ayrılır, fakat yağ yağdan öyle ayrılamaz, benzer şekilde su da karışımsız olarak sudan ayrılamaz, şayet bu bakiye kalırsa beşinci öze büyük bir zarar verebilir. Çünkü beşinci öz, bütün bedene nüfuz etmesini sağlayacak mütecanis bir cevhere malik olabilsin diye berrak, lekesiz ve hiçbir şey karışmaksızın toplanmış olmalıdır. Doğrusu onun letafeti ve kudreti, ilk neşet ettiği menşeinin tam manasıyla bilinemeyeceği gibi, esasına kadar tahkik edilemez. Pek çok derecesi vardır, afyonlular örneğinde olduğu gibi hummalara karşı bir derece, tartar özü gibi istiskaya karşı bir diğeri, altın özü gibi inmeye karşı bir derece, zaç özü gibi saraya karşı bir başkası. Bunların adedi nihayetsizdir ve tecrübeyle tamamen ispat olunamaz. Bu sebeple, her hastalığa hakiki hasmının tayin edilmesi hususunda azami dikkat ve gayret gösterilmelidir. Bu suretle Tabiat akıl almaz bir imdat sağlayacaktır, nitekim bu husus ileride daha vazıh hale gelecektir. Tıpta basit devasazlıklara dereceler atfedildiği gibi bu derecelerden söz edemeyiz, zira bir beşinci özün dereceleri ile basit maddelerin dereceleri arasında hiçbir mukayese kabil değildir ve böyle bir mukayeseye tevessül dahi edilmemelidir, fakat böyle bir derecelendirme yapıldığında birinin meziyet ve faziletinin diğerinden üstün olduğu görülür, lakin bu mizaç bakımından değildir. Zira biberiye çiçeğinin (Anthos) beşinci özünün lavantanınkinden daha sıcak olduğu yahut Venüs’ün beşinci özünün Ay’ınkinden daha kuru olduğu kabul edilmemelidir, bilakis her şeyin derecesi onun haiz olduğu büyük ve daha üstün faziletlerle tayin edilmelidir, yani şu minval üzere. Antimuanın beşinci özü cüzzamı sağaltır, mercanların beşinci özü ise spazm ve kasılmaları iyileştirir. O halde bunlardan hangisinin daha iyi ve daha yüksek bir dereceyi işgal ettiğini anlamak için şu hükümden gayrı bir hüküm verilemez, cüzzam, kolik ve ona bağlı arazlardan daha vahim bir illet olduğundan, antimuanın beşinci özü daha yüksek ve daha muktedirdir. Binaenaleyh, muhtelif hastalıklara karşı haiz olduğu hassaya göre dereceleri mütalaa edilir. Dahası, bu durum tek ve aynı hastalık için de geçerlidir, zira bir öz cüzzamı iyileştirmede diğerinden daha kudretlidir. Ardıcın beşinci özü bu illeti defeder, kehribarın beşinci özü, antimuanın beşinci özü ve altının beşinci özü de öyle. İmdi, cüzzamı iyi eden yekûn bu dört öz bulunsa da, bunu muhtelif tesirlerle yaparlar, zira mezkûr ilacın sağaltımı hususunda aynı dereceyi işgal etmezler. Nitekim ardıç özü bu illeti, kana zerk ettiği nihai tenkiye ve tasfiye vasıtasıyla defeder ve zehri öyle tüketir ki zehir hissedilmez hale gelir. Bu sebeple o sağaltımın birinci derecesinde addedilir. Kehribarın beşinci özü de zehri alır ve

dahası da vardır. Akciğerleri, kalbi ve cüzzama maruz kalan azaları tasfiye eder, bu yüzden ona ikinci derece tayin edilir. Antimuanın beşinci özü, evvelce zikredilen her iki faziletin de fevkinde, cildi de temizler ve bütün bedeni harikulade bir surette bileyip yeniler, böylece üçüncü mertebeyi tutar. Fakat Güneş’in beşinci özü bu vazifelerin her birini tek başına ikmal eder ve akabinde cüzzamın bütün arazlarını kökünden söker atar, bal ve balmumunun petekleri vasıtasıyla arındırılıp tasfiye edilmesi gibi bedeni baştan aşağı yeniler. İşte bu sebepten dördüncü mertebeyi işgal eder.

Beşinci özün dereceleri bu suretle öğrenilebilir ve hangisinin diğerinden daha yüksek yahut daha üstün olduğu, yani biri diğeri tefrik edilebilir. Hatta basit maddeler dahi hassalarıyla tanınmalıdır.

Zira basit bir suretteki hassa ne ise, onların beşinci özünün hassası da öyledir, daha uyuşuk değil, bilakis çok daha kuvvetli ve çok daha faiktir.

Fakat şimdi, bundan böyle Quintessence’ların (beşinci öz) farklılıklarını öğrenelim, zira kimisi karaciğerin tüm hastalıklarına karşı durarak ona büyük bir hizmet sunar, kimisi başa, kimisi böbreklere, kimisi akciğerlere ve kimisi de dalağa yarar sağlar, bu minval üzere devam eder. Aynı şekilde, bazıları yalnızca kan üzerinde tesir gösterir, bazıları balgam üzerinde, bazıları sırf melankolide, diğerleri ise yalnızca sarı safrada etkilidir; bazılarının tesiri sadece beden sıvıları (humour) üzerinedir, bazılarının hayati ruh (spiritus vitalis), bazılarının ise besleyici ruh üzerinedir, kimisi kemikler üzerinde iş görür, kimisi et üzerinde, kimisi ilikte, diğerleri kıkırdaklarda, bazıları atardamarlarda etkindir, felç, sara (düşme hastalığı), kasılmalar, akıntılar, istiska (su toplaması) gibi ve benzeri yalnızca belirli hastalıklara karşı etkili olup başka hiçbir şeye tesir etmeyenler de vardır. Keza bazılarının uyuşturucu, bazılarının ağrı kesici, bazılarının uyutucu, bazılarının çekici, müshil edici, arındırıcı, et yapıcı, kuvvetlendirici, yenileyici ve bazılarının da sersemletici olduğu görülür ve diğerleri de böyledir.

Bunun yanı sıra yenileyen ve tazeleyen, diğer bir deyişle bedeni, kanı ve eti dönüştürenler de mevcuttur. Bazıları hayatın devamlılığını muhafaza etmek, bazıları gençliği alıkoyup korumak içindir, kimi bunu dönüşüm yoluyla, kimi ise canlandırma yoluyla gerçekleştirir. Dahası, şu da anlaşılmalıdır ki bazılarının nevi şahsına münhasır bir sureti, bazılarının tahsis edilmiş bir sureti, bazılarının nüfuz edici bir sureti, bazılarının ise tabii bir sureti vardır. Velhasıl, sahip oldukları faziletler tasvir edebileceğimizden çok daha fazladır ve tıptaki tesirleri fevkalade harikulade ve akıl sır ermezdir. Farklı yollarla vuku bulur ki, bazı quintessence’lar yüz yaşındaki bir adamı yirminci yaşındaymış gibi kılar ve bunu kendi kudret ve tesir güçleriyle başarırlar. Lakin hangi insan bu derece muazzam bir sırrın kökenini takip edebilir yahut ilk maddelerin (Prima Materia) tabiaten nereden zuhur ettiğini kesin olarak tayin edebilir? Bu şeyleri bu şekilde var etmek yahut bundan imtina etmek Yüce Yaradan’ımıza aittir. Zira antimonun quintessence’ının hangi kudretlerle eski saçları döküp yeni saçlar bitirdiğini, oğul otunun (melisa) quintessence’ının neden dişleri yok edip el ve ayak tırnaklarını kökünden sökerek yerlerine yenilerini getirdiğini, rebis’in [NOT: Simyasal ikili madde, androjin hermetik varlık] quintessence’ının deriyi soyup yenilediğini ve kırlangıçotunun quintessence’ının, renklerin bir resmi yenilemesi gibi, bedeni değiştirip daha iyi bir hale getirdiğini bilmemiz için bize bunu kim öğretecektir?

Burada atladığımız ve kendi fasıllarında açıklığa kavuşturmak üzere saklı tuttuğumuz, bunlardan çok daha fazla mesele vardır.

O halde, Doğa bize bunların içinde ve bunlardan böylesine harikulade tecrübeler sunarken, nihayetinde bu necip felsefeyi ve tıbbı nasıl terk edebiliriz? Bütün diğer melekeler bunlardan yoksundur ve bu yüzden sadece kuru bir mugalatayla çırılçıplak ortada kalırlar. Çetiotu quintessence’ının bir kimseden kuvveti alıp onu kullanan diğer bir kimseye bahşetmesi gerçeği bizi neden sevindirmesin, keza altının quintessence’ının cüzzamlı kimseyi baştan aşağı tersyüz etmesi, onu bir mezbahada bağırsağın yıkanması gibi yıkaması ve aynı şekilde cildi ve kabukları parlatıp yeni bir deri meydana getirmesi, ses organlarını çözmesi, bütün cüzzamlı mizacı söküp atması ve onu anasından henüz doğmuşçasına kılması bizi neden sevindirmesin?

Bu sebeple zihnimizi bu tür quintessence’ların imaline çevireceğiz, onların özütlenmesi yahut terkibi için yolu göstereceğiz, metaller için ayrı, markazitler için ayrı, tuzlar için ayrı, taşlar ve kıymetli cevherler için ayrı, yanan şeyler için ayrı, büyüyen şeyler için ayrı, baharatlar için ayrı, yenen ve içilen şeyler için ayrı yollar belirteceğiz, bunların hepsini, kendilerine ait hususlarla birlikte muntazam bir tertip içinde vazıh kılmaya gayret edeceğiz. Fakat şunu kaydetmek gerekir ki, quintessence’lar ile yapılan amliyatta iyi bir nazariyet ve tabiat ilmi bilgisi şarttır, nazari olarak kastedilen, nesnelerin tabii hastalıklara nispetle haiz olduğu hususiyetleridir. Bir kimse quintessence, aurum potabile (içilebilir altın), arcana (gizler), magisterium’lar (yetkinlikler) ve bu kabilden diğer şeyler arasındaki farktan bihaber olmamalıdır, nitekim misal olarak, bir quintessence yeniden kendi cismine indirgenemezken aurum potabile kolaylıkla yeniden metalik cismine dönüşebilir, bu bakımdan bir quintessence’da diğer şeylerde olduğundan çok daha necip faziletler mevcuttur.

* Altının quintessence’ı ile içilebilir altın arasında mevcut olan tefrik, her ne kadar müstakil bir risalede yer alsa da, ilk cildin 76. sayfasındaki notta verilmiş bulunan Chirurgia Magna’daki bir pasajdan yalnızca ufak farklılıklar gösteren şu iktibasla tevil edilmektedir, Kasılmaların, içilebilir altın ve benzerleri gibi en yüce derecelerde bulunan ilaçlar haricinde başka bir yolla şifaya kavuşmasının neredeyse gayrikabil olduğunu daha evvel ifade etmiştik, bu hususu daha geniş dereceler bahsinde ele aldık, binaenaleyh Quintessence Üzerine Kitap’ta belirtildiği veçhile bunlar hakkında pek büyük bir ihtimam gösterilmelidir. Diğer ruhlar ve sıvılarla birlikte içilebilecek bir cevhere irca edildiği her durumda buna içilebilir altın tesmiye olunur. Altın yağı, ilave maddelerden ari, yalnızca cevherin kendisinden mamul altın rengi bir yağdır. Ondan kızıl bir Tincture (tentür) özütlendiğinde ve cisminden ayrıştırıldığında altının quintessence’ı olarak adlandırılır. Fazilet yahut en azından faal kudret işte bu tentürde mevcuttur. İçilebilir altının dozu, iktiza ettiğinde bir drahmidir. Altın yağının dozu ağırlıkça on arpa tanesini aşmamalıdır.

Quintessence’ın dozu ise iyi bir hayat suyunda (aqua vitae) yahut eşit letafetteki başka bir suda benzer üç taneyi aşmamalıdır. İlacın icaplarına göre sabah, öğle ve akşam alınmalı, ne tabiatını tağyir edebilecek ne de onunla karışabilecek olan aşındırıcı yahut ifsat edici maddelerin ilavesinden sakınılmalıdır. — İçilebilir Altının Tarifi, Tuz içinde toz haline getirilmiş ve çözündürülmüş içilebilir altından alınız, kafi miktarda damıtılmış sirke ile doyurunuz. Edinilmiş tattan geriye hiçbir şey kalmayana dek damıtma yoluyla bütün üzerinde art arda ayrıştırmalar gerçekleştiriniz. Sonra beş ons hayat suyu alınız, bunları bir pelikan kabına dökünüz ve bir ay boyunca birlikte sindiriniz (digestio), o vakit elinizde mükemmel bir içilebilir altın bulunacaktır ki bunun tatbikatını quintessence üzerine kitabımızdan öğrenmeniz icap eder. Parlak renklerle tasvir edilmemiş olsa dahi, bu çağda buna denk bir ilaç bulunamaz. — Hayat Suyunun Tarifi.

On libre vinum ardens al, güllerden, oğul otundan, biberiyeden, anthostan, sarı şebboydan, çöplemenin her iki türünden, mercanköşkten her birinden birer avuç al, tarçından, küçük hindistan cevizi kabuğundan, küçük hindistan cevizinden, karanfilden, cennet tanesinden, bütün biberlerden, kebabiye meyvesinden her birinden ikişer drahmi al, kırlangıçotu, sığırkuyruğu ve oğul otu özsuyundan her birinden yarımşar libre al, fasulye külünden beş ons al. Bütün bunlar bir pelikan kabı içinde karıştırılsın ve on iki gün boyunca birlikte sindirilsin, ardından ayrıştırılsın ve yukarıdaki işlem için kullanılsın. Güneş Yağının Tarifi. Özsu, daha önce belirtildiği biçimde altından ayrıldıktan sonra, onu izleyen sindirici terkip içinde on beş gün boyunca kaynatılsın. Akabinde su banyosu ile ayrılsın, bu durumda dipte koyu bir yağ kalacaktır ki bu halis altındır, yukarıda belirtildiği üzere kullanılsın. Beşinci Özün Formülü. Kral çimentosu veya antimon ile yeniden arındırılmış altından dilediğin miktarda al. Tuzun suyu vasıtasıyla onun metalik vasfını, yani dövülebilirliğini yok et.

Kalıntıyı tatlı su ile yıkayarak uzaklaştır. Onun Tincture (tentür) cevherini şarap ruhu ile çekip çıkar. Son olarak, ruhu ondan yükselt.

Bizler bu minvalde Quintessence (beşinci öz) hakkında kelam ederken, birinin diğerinden farkı ve kendinde ne olduğu da öğrenilmelidir. Biz bunu evvelce kâfi derecede izah etmiş olsak da, tatbikat bizi beşinci özün mahiyetinin ve tabiatının keşfedilebileceği başka bir yola çağırmaktadır. Zira bunlar beşinci öz suretinde zahir olmasalar da, aynı usulle husule gelmeseler de ve beşinci özün icap ettirdiği veçhile yalnızca tek bir unsurdan mürekkep bulunmasalar da, yine de bunlara beşinci öz tesmiye edilmesinden daha mühim olan beşinci öz cevherleri hakkındaki hükmümüzü vermeliyiz. Bundan ziyade, beşinci öz hakkında serdettiğimizden daha fazlasının yazılmasını iktiza eden muayyen bir sır ve gizem olarak bahsedilmelidir. Lakin bunu Paramirum kitaplarında vuzuha kavuşturduğumuzdan, bu bahsi burada geçiyoruz. Sırların ve gizem sanatlarının adedi sonsuz ve idrak edilemezdir, bunların içinde en berrak beşeri zihinlerin teveccühüne layık nice usuller mevcuttur.

Yine de bu sırlar meyanında, burada dördünü öne sürmekteyiz. Bu sırların birincisi hayatın cıvası, ikincisi Prima Materia (ilk madde), üçüncüsü Lapis (felsefe taşı) ve dördüncüsü tentürdür. Gerçi bu sırlardan bahsetmek insandan ziyade meleklere yaraşır bir keyfiyet olsa da, yine de bunlardan geri durmayacak, bilakis Tabiatın yollarını izlemeye gayret edeceğiz ve Tabiattan neşet eden her şeyi tanzim edeceğiz.

ve beşinci öz dipte kalacaktır. Tuz Suyunun İhyası. Kaynatma, pişirme veya tuzun alelumum elde edildiği işlemlerden hiçbirine maruz kalmadan, tabiatın kendiliğinden hasıl ettiği en saf ve en beyaz dövülmüş tuzu kendi başına al. Onu birkaç defa sıvılaştır, gayet ince şekilde döv, turp köklerinin suyu ile karıştır, çözündür ve damıt, kızılca bir yeşillik zahir olduğunda eşit ağırlıklarda birleştirerek beş defa yeniden damıt. Yaprak haline getirilmiş Sol cevherini [NOT: Güneş, simyada altın] toz haline gelene dek bu sıvının içinde erit. Bu toz gayet berrak su içinde yıkansın ve tuz ondan büsbütün ayrılana kadar kâfi miktarda damatılsın, tuz içsel tabiata nüfuz etmediğinden bu ayrılma tez zamanda vuku bulacaktır. Aşındırıcı madde bertaraf edildiğinde altın kendi başına kalacaktır. Şarap Ruhunun Çıkarılması.

En âlâ tabii şaraptan, beyaz yerine kırmızıyı tercih ederek bir ölçek al, daha iyi deveran etmesi için geniş hacimli bir sirkülasyon kabına koy, ağzını mühürle, deniz banyosuna daldır ve kırk gün boyunca kaynamaya bırak. Akabinde bir imbik kabına aktar, ruh büsbütün çekilip ona dair bütün alametler son bulana dek soğuk usulle damıt. Böylece hitama erdir. (Bu usul Chirurgia Magna’da zikredilenden farklıdır.) Alamet belirdikten sonra işlemi durdur. Bundan sonra gelen, ruh değil hayat suyudur, her ikisi de tesirlidir. O vakit alamet çifttir, biri ruha, diğeri hayat suyuna aittir. Bu şarap ruhunu tortuların üzerine, yüzeyin üzerinde altı parmak genişliğinde yüzecek surette dök. Bütün menfezleri cam ile tamamen kapat. Otuz gün boyunca sindirmeye bırak, bu müddet zarfında tentür ruha dahlolur. Dipte beyaz bir toz kalır. Sanat marifetiyle ayrıştır ve tozun erimesini sağla. Böylelikle sulu bir metal yahut metalik bir su hasıl olur. Simyanın bize öğrettiği veçhile ruhun buharlaşmasına izin ver, dipte liköre benzer bir özsu kalacaktır. Bunu, maddenin miktarına intibak eden bir imbikte dört defa derecelendir. Bu işlem yükseltme yoluyla icra olunur, zira bu nevi maddeleri latifleştirir, ancak aynı maddenin beşinci özün ötesine inkişaf etmesine cevaz vermez.

İçilebilir altının diğer faydaları meyanında, kalbe öyle tesirli bir kuvvet vericidir ki, Paracelsus bu uzva gelebilecek her türlü zararı defettiğini tasdik eder. Altın likörü ile bir yağ ve merhem suretine irca edilmiş inci cevheri de benzer bir fazilete sahiptir. Bunlardan sonra Mars safranı [NOT: Demir kalsi / demiroksit] ile mercanların özü sayılır. Bu fasılda içilebilir altının tarifi şu veçhile verilir, Altın, Hedé ve Maich’in kral çimentosu vasıtasıyla sarılık derecesine kadar kalsine edilsin. Akabinde kesafetinden arındırılsın ve bilahare deveran ettirilmiş su ile karıştırılsın. Mutedil bir ateşte yirmi dört saat boyunca sindirilsin, bu müddette yağ dışarı akacak ve suyun sathında yüzecektir. Bunu topla ve hayat suyu ile karıştırarak iç. İncilerle de aynı şekilde amel et, yalnızca kırlangıçotu kalsı ilave eyle ve sıvıya dönüşene kadar damıtılmış sirke marifetiyle hapset. Mercanlarla da keza aynı surette muamele et, onları `[okunamadı]` ile karıştırılmış vinum ardens içinde erit. Vinum ardens cevherini çürümeden çekip al, böylece mercan likörünü elde etmiş olursun. Kalbin diğer illetleri ve marazları için münasip olan safran, kırlangıçotu, küçük hindistan cevizi kabuğu, sezyum, oğul otu ve benzeri başka özler de mevcuttur ki bunların bazıları piri fani, alil, melankolik ve kederli kimseleri nihayetsiz bir surur ile dolduracaktır.

Burada yapılan atıf, doğrulanması mümkün olmayacak kadar muğlaktır. Paramirum külliyatında ve buna bağlı risalelerde gizler ve sırlar üzerine pek çok mütalaa bulunsa da, pek az pasaj doğrudan doğruya beşinci öz meselesini ele almaktadır. Ehemmiyet arz eden her ne varsa bu tercümede metin notu olarak dercedilmiştir. Bu cildin, tıbbın dördüncü sütunu sıfatıyla simyaya tahsis edilmiş olan kısmı da bu bağlamda tetkik edilebilir, zira kendisi de Paramirum’dan neşet etmiş bir risaledir.

...tabii yoldan fehmedilebilecek mertebede olacaktır. Binaenaleyh, Hayatın Cıvası [Mercury (cıva)] hususunda ikrar ederiz ki o bir beşinci öz değil, bilakis bir sırdır, zira Arcana üzerine kaleme aldığımız kitabımızda zikrettiğimiz üzere, muhafaza eden, eski haline getiren ve yeniden vücuda getiren pek çok kudret ve kuvvet onda mevcuttur.

Aynı surette, İlk Madde [Prima Materia (ilk madde)] de yalnızca canlı nesnelerde değil, ölü cisimlerde dahi, tabii olarak imkân dâhilinde görüldüğünden çok daha fazla aynı tarzda iş görür. Keza bedeni boyayarak [Lapis (taş) gibi] onu her türlü illetten azade kılan, hatta madenleri dahi kesafetlerinden arındıran Felsefe Taşı da böyle tesir eder. Tıpkı Ay’ı Güneş’e tebdil edermişçesine marazı sıhhate tebdil eden Tentür [Tincture (tentür)] dahi aynı şekilde amel eder. Bütün bu işleri, her biri kendi mahsus kitaplarında teker teker ele alınan diğer erdirici terkipler, iksirler ve içilebilir altın da bihakkın yerine getirir.

MADENLERDEN BEŞİNCİ ÖZÜN ÇIKARILMASINA DAİR

O halde madenlerden beşinci özlerin [Quintessence (beşinci öz)] çıkarılmasını muhtasaran ele alacağız. Zira asrımızda birçok kimse bunlarla sayısız tecrübeler icra etmiş ve onları başka türlü yollara sevk eden pek bol neticeler hâsıl olmuştur. Madenler hususunda anlaşılması gereken cihet şudur ki, bunlar iki cüze taksim olunur, yani beşinci özlerine ve bedenlerine. Her ikisi de akıcı ve içilebilir mahiyettedir, birbirine karışmazlar, lakin saf olmayan beden, beşinci özü sütün üzerindeki kaymak misali kendi sathına iter. Bu suretle madenlerden iki türlü yağlılık veya yapışkan sıvı meydana gelir ve bu sıvıların tefrik edilmesi icap eder. Bedenin yağı bütün madenlerde daima beyazdır, lakin yedi maden bahsinde evvelce izah ettiğimiz üzere, bunların beşinci özü renklidir. Üstelik hepsinin ameliye tarzı aynı olup şu şekildedir,

Maden suda halledilsin, akabinde bu mahlûl bir su banyosu vasıtasıyla taktir edilip çekilsin. Bir yağ kıvamına gelinceye değin çürümeye [putrefactio] bırakılsın.

Bu yağ, imbik marifetiyle küçük cam şişelerden yahut körüklerden taktir edilsin, madenin bir cüzü dipte kalacaktır. Bu dipte kalan kısım da evvelki gibi yağa dönüştürülsün ve madenin tamamı yukarı yükselene kadar taktir edilsin.

Akabinde bir ay müddetle yeniden çürümeye bırakılsın ve nihayetinde hafif bir ateşle tekrar taktir edilsin. O vakit buharlar evvela yukarı yükselecek, sonra toplama kabına düşecektir. Bu buharları defedin, ardından iki mat renk yükselecektir, biri beyaz, diğeri ise madenin tabiatına ve haline muvafık renktedir. Bunlar kâmilen yükseldiklerinde toplama kabında birbirinden ayrışırlar, öyle ki beşinci öz dipte kalır, bedenin beyaz rengi ise üstte yüzer. Bu ikisini bir ayırma hunisi [tritorium] vasıtasıyla tefrik edin, beşinci özü başka bir şişeye alın, üzerine saf mukattar şarap ilave edin ve şarap tamamen ekşiyene kadar öylece bekletin.

Daha sonra bu şarap süzülsün yahut beşinci özden ayrılsın ve üzerine taze şarap dökülsün. Artık hiçbir keskinlik hissetmeyene kadar bu muameleyi tekrarlayın.

Nihayetinde, yıkanması ve layık olduğu tatlılığa kavuşması için üzerine iki kez taktir edilmiş su dökün ve bu halde muhafaza edin. Madenlerin beşinci özü işte bu veçhile hazırlanır. Şayet beyaz kısmı eritecek olursanız, ondan dövülebilir, beyaz ve madeni bir cisim elde edersiniz ki bunun hangi neviye dâhil olduğu bilinemez. Beşinci özü çıkarmak için keşfedilmiş daha pek çok usul mevcuttur. Bunlar hakkında sükût ediyoruz, zira tarafımızdan hakiki beşinci öz çıkarma usulleri olarak değil, hiçbir özütlemenin hâsıl olmadığı yahut istimal edilmediği birer başkalaşım olarak mütalaa edilirler.

MARKAŞİTLERDEN BEŞİNCİ ÖZÜN ÇIKARILMASINA DAİR

Markaşitlerde dahi beşinci özlerinin çıkarılması için muhtelif usuller mevcuttur, mamafih biz bunları hakiki beşinci özler sayamayız. Sırlar, Terkipler ve İksirler bahsinde talim ettiğimiz üzere, her ne kadar bunlar beşinci özlerinden daha ziyade fazilete malik olsalar da, bütün madeni markaşitlerden beşinci özü çıkarma tarz ve usulümüz, madenlerden yapılan hakiki çıkarmalara benzer. Evvelce beşinci özün nesnelerin en ali fazileti olduğunu beyan edip de şimdi burada bilakis Sırların beşinci özlerin kendisinden daha azametli olduğunu söylememizin hikmeti şudur, zira bütün Sırlar, beşinci özleri kendi içlerinde barındırırlar, dahası öyle bir letafet ve keskinliğe ulaştırılmışlardır ki, bu sayede beşinci özün haiz olduğundan çok daha yüksek bir kudret kazanırlar. Aynı husus, bunların kendilerine mahsus ve hususi vasıfları için de geçerlidir. Markaşitlerden beşinci özü çıkarma usulü ise şu veçhiledir,

Pek ince öğütülmüş bir libre markaşit ile iki libre aşındırıcı suyu [NOT: "eating water", madenleri çözebilen asidik bir çözelti, muhtemelen aqua fortis kastedilmektedir] alın, bunları bir pelikan kabında harmanlayın, iki yahut üç ay hazım ameliyesinde bırakın ve sıvı hale gelmelerini sağlayın. Bunu ateş marifetiyle kâmilen taktir edin, gübrelikte bir ay müddetle çürüteceğiniz bir yağa tebeddül edecektir. Akabinde madenler gibi taktir edin, aynı surette oradan iki renk yükselecektir, biri beyaz, diğeri ise beşinci özün hakiki rengidir. Bizmut yahut beyaz markaşitten hâsıl olmadıkça beyaz olanı terk edin, şayet öyleyse kesafetlerine bakarak hangisinin hangisi olduğunu tefrik edersiniz. Altta olanı alın ve madenler bahsinde evvelce zikredildiği veçhile tatlılığına kavuşturun. Böylelikle kudretlerine yahut tesirlerine hiçbir halel gelmeksizin markaşitlerden beşinci özü çıkarmış olursunuz.

TUZLARDAN BEŞİNCİ ÖZÜN ÇIKARILMASINA DAİR

Tuzlardan beşinci özün çıkarılması, kuvvetleri noksanlaşmasın diye biraz daha nevi şahsına münhasır bir tarikle icra olunur ve şu şekildedir,

Kusursuz bir biçimde kireçleştireceğiniz tuzları alınız, şayet uçucu iseler onları yakınız. Sonrasında bunların incelerek çözünmesini ve su halinde damıtılmasını sağlayınız. Bu suyu bir ay boyunca kokuşmaya bırakınız ve bir su banyosu vasıtasıyla damıtınız, bu esnada tatlı su yukarı yükselecektir, bunu döküp atınız. Yükselmemiş olanı bir ay daha sindirime bırakınız ve evvelki gibi damıtınız, artık hiçbir tatlılık hissedilmeyene dek bu işlemi tekrarlayınız. Bu yolla kireçleştirilmiş yahut yakılmış tuzun bir librelik miktarından geriye, dipte ağırlığı ancak iki onsu bulan Quintessence (beşinci öz) kalacaktır. Böylece özümlenen bu tuz, yalnızca adi tuz dahi olsa, bir buçuk onsu, diğerinin bir buçuk libresinden daha fazla lezzet verir yiyeceğe. Zira burada bulunan yalnızca onun Quintessence'ıdır ve sıvı çözelti vasıtasıyla cisim ondan çekilip alınmıştır.

Bütün tuzların Quintessence'ı bu suretle ayrıştırılır, lakin şap ve zaç yağından başka bir yolla, şu şekilde çekilip çıkarılır,

Bunlar tuzlar misali bir akışkanlığa kireçleştirilmeye müsaade etmezler. Bu sebeple kireçleştirilmelerinden sonra yakılmaları ve mutat usule göre çözündürülmeleri zaruridir. Çözündürüldükten sonra, kendilerinden hasıl olan suları yeniden üzerlerine dökünüz ve tuzlar bahsinde tarif edilen yönteme göre devam ediniz. Zira özün mühim bir kısmı nemle birlikte yükselir, terkip ve kokuşma sürecinde yeniden dibe çöker ve böylelikle hepsi bir arada birleşir.

TAŞLARDAN, DEĞERLİ TAŞLARDAN VE İNCİLERDEN QUINTESSENCE'IN ÇIKARILMASINA DAİR

Taşlardan, değerli taşlardan ve incilerden Quintessence çıkarma yöntemi, ki hepsinde de ameliyye aynıdır, diğerlerinin tamamından daha müstesnadır, işleyişi bakımından da gayet latif ve ustalıklıdır. Değerli taşlardan bu Quintessence'tan pek cüzî bir miktar elde edilebilir, taş ne denli latif ve saf ise, öz de o nispette az olur. Yoğun, büyük ve kıymetsiz taşlardan öz çıkarmak zahmete değmez, zira içlerinde pek az fazilet mevcuttur ve bu yüzden onlardan pek azı zuhur eder. Ameliyye şu veçhiledir,

Değerli taşları, margaritleri yahut incileri alınız, bunları toz haline getirmeksizin hayli iri parçalar halinde dövünüz, bir cam kaba koyunuz ve üzerlerine dört veya beş parmak genişliğini aşacak miktarda kökleştirilmiş sirke [NOT: radicated vinegar, simyada defalarca damıtılarak keskinleştirilmiş sirke ruhu] dökünüz. Bir gübre yığını içinde tam bir ay boyunca sindirime bırakınız, bu müddet nihayete erdiğinde bütün cevherin sıvı bir halde göründüğü müşahede edilecektir. Bunu başka bir kökleştirilmiş sirkeyle seyreltiniz ve çalkalamak suretiyle birbirine karıştırınız. Sirke bu esnada taşın rengini iktisap eder. Renklenmiş bu sıvıyı başka bir cama dökünüz, bütün madde rengini tamamen yitirene dek evvelki gibi yeniden sirke ilave ediniz.

Quintessence işte bu renkte mündemiçtir, bakiye kalan ise cisimdir. Akabinde renkleri alınız, kuruyana dek pişmelerine müsaade ediniz ve akabinde her şey yukarıda zikredildiği gibi tatlılaşana dek damıtık su ile mükerreren yıkayınız. Nihayetinde bu tozu mermer üzerinde çözündürünüz. Bu suretle değerli taşların ve incilerin Quintessence'ına nail olursunuz. Ancak incilerin rengi hususunda dikkat edilmelidir ki, bunlar koyu bir süt renginde çözünürler ve cisimleri kumlu ve yapışkandır. Kristal hakkında dahi aynı kural vazedilmelidir.

Onun Quintessence'ı tepeye çıkar, geriye yapışkan bir cisim kalır, bu nevi özümlemelerin muvaffakiyeti buradan idrak edilebilir.

YANICI ŞEYLERDEN QUINTESSENCE'IN ÇIKARILMASINA DAİR

Ne yiyecek ne de içecek olarak istimal edilen, kendi tabiatları icabı yanan ve cismani cevherin içindeki ateşi diri tutan şeylere yanıcı denir. Bunlardan Quintessence çıkarma yöntemi şu şekildedir, Böyle bir cismi çok ince dövülmüş halde alınız, dolana dek sırlı bir çömleğe yerleştiriniz, dışarıya soluk vermeyecek şekilde hikmet mührüyle [NOT: luting veya hermetik kapama] mühürleyiniz ve çömlek kömürler misali korlaşırken ısısı sabit kalacak surette yirmi dört saat boyunca devrî bir ateşte yakınız. Sonra ateşten çıkarınız, dört hafta boyunca gübre içinde kokuşmaya bırakınız ve akabinde damıtınız. Yukarı yükselen her ne ise, içindeki bütün nemi damıtmak gayesiyle bir at karnına [NOT: venter equinus, at gübresinin sağladığı tabii ve ılık sindirim ortamı] yerleştiriniz ve artık kendisinden hiçbir nem sâdır olmayana dek yeniden kokuşmaya terk ediniz, nihayetinde almış olduğunuz cismin Quintessence'ı dipte baki kalacaktır. İçinde yağ, reçine, zift yahut bu kabilden herhangi bir şey barındıran terebentin, köknar, ardıç, servi ve diğerleri gibi her nesneden, keza bütün tohumlardan, meyvelerden ve benzerlerinden Quintessence bu usulle çıkarılır.

Lakin hatırda tutulmalıdır ki bunlardan Quintessence çıkarma hususunda, son derece kokulu, latif ve berrak zuhur ettiği başka pek çok yol ve usul başka yerlerde nakledilmiştir, gelgelelim bu yöntemler Quintessence'ın çıkarılması kabilinden değildir, bunlar daha ziyade söz konusu nesnelerin birtakım magisterium'larıdır [NOT: simyada bir cevherin dönüştürülmüş yetkin halleri] ki karıştırma sürecinde Quintessence'ın bazı cüzleri bunlarla birlikte yukarı çıkar. Mamafih bunlar kamil manada Quintessence değillerdir.

Zira ağaçların özü bir nevi yağlılık yahut reçine ve kesif bir cevherdir, bu sebeple magisterium şeklinde çıkarılamaz. Sebebi ise şudur,

Terebentin ağacının Quintessence'ı yaraları sağaltır, lakin zikredilen usulle başka magisterium'lardan çıkarıldığında yaraları sağaltmaz, zira kendi içinde Quintessence'ın asli kudretini barındırmamaktadır.

Magisterium'lar hakikatte Quintessence'lardan şu kaide mucibince ayrılırlar, onlar yalnızca mizaçlar ve dört unsur ile alakadardır, oysa bu Quintessence'ların tabiatı değildir. Dahası bu magisterium'lar, ilgili fasıllardan da vazıhça anlaşılacağı üzere, onu kendi hakiki özünde maddi olarak değil, ruhani olarak kabul ederler.

BİTEN ŞEYLERDEN QUINTESSENCE'IN ÇIKARILMASINA DAİR

Burada, otlar, yapraklar ve benzerleri gibi dökülüp yeniden büyüyen şeylere nebatat denir. Bunların Quintessence (beşinci öz) cevherlerini damıtıp çıkarmak için başka maddelerin ilavesiyle muhtelif usuller bulunmuştur. Lakin bunlar hiçbir yabancı madde karıştırılmaksızın çıkarılmalıdır ki tatlarını, renklerini ve kokularını muhafaza edebilsinler ve bu vasıfları eksilmeyip bilakis ziyadeleşsin. Zira misk, amber ve misk kedisi ifrazatından beşinci öz çıkarıldığında, geriye kalan gövdeleri öyle kokuşur ki artık ne tat ne koku ne de tabiat bakımından bir kıymetleri kalır. Bu sınıftaki diğer şeylerin de beşinci özlerinin çıkarılması hususunda böyle anlaşılması icap eder. Fakat bu fasılda misk, amber ve misk kedisini müzakere etmeyeceğiz, zira onlardan başka bir yerde hususi olarak bahsetmekteyiz, şu an ise yalnızca zambak, lavanta, yapraklar gibi nebatat ile meşgulüz,

ki bunlardan beşinci özün çıkarılması ameliyesi şu veçhiledir.

Mümkün mertebe bütünüyle ezilmiş nebatatı alınız. Bunları münasip bir kaba koyup dört hafta müddetle bir at karnına [NOT: Kimyevi çürütme için kullanılan ılık at gübresi yığını] yerleştiriniz. Akabinde bir su banyosu vasıtasıyla damıtınız, tekrar sekiz gün boyunca at gübresine koyunuz ve bir kez daha Meryem banyosu [NOT: Balneum Mariae, benmari usulü damıtma kabı] ile taktir ediniz.

Böylece beşinci öz imbikten yukarı yükselecek, gövde ise dipte kalacaktır. Şayet beşinci özden herhangi bir miktar dipte kalmışsa, onu biraz daha çürümeye bırakınız ve evvelki gibi muamele ediniz. Sonra nihayetinde bu damıtılmış suyu alıp mezkûr nebata tekrar ilave ediniz ve bir pelikan [NOT: Dolaşımlı damıtma kabı] vasıtasıyla altı gün boyunca birlikte sindirmeye bırakınız. Bunun üzerine renk kesifleşecektir. Bunu bir Meryem banyosu vasıtasıyla çekip alınız, bu esnada gövde zeval bulacak, beşinci öz dipte kalacaktır. Bunu tortulardan bir imbikleme ameliyesiyle, yani tazyik ile tefrik ediniz ve bu beşinci özü dört gün boyunca sindirilmeye bırakınız. Bu suretle ona kokusunda, lezzetinde, tadında ve havassında kemale ermiş olarak, aynı zamanda koyu bir cevher halinde malik olursunuz.

BAHARATLARDAN BEŞİNCİ ÖZÜN ÇIKARILMASINA DAİR

Şimdi misk, misk kedisi ifrazatı, kâfur ve benzeri baharatlardan beşinci özün çıkarılması usulünü talim edeceğiz. Evvela beşinci öz başka bir surete irca edilmeli ve nihayetinde ondan tefrik edilmelidir. İşte o tefrik ameliyesinde beşinci öz şu şekilde zuhur eder,

Badem yağını alınız, buna aromatik bir gövde karıştırınız ve bunları cam bir kap içerisinde, güneşte, macun kıvamına gelene dek münasip bir müddet birlikte sindirmeye bırakınız. Akabinde bunları tortularından sıkıp çıkarınız. Bu suretle gövde, yağ ile karışmış olan beşinci özden tefrik edilmiş olur ki, beşinci öz yağdan şu veçhile ayrılır,

Tashih edilmiş yakıcı şarabı [NOT: Taktir edilerek saflaştırılmış yüksek dereceli alkol] alınız, mezkûr yağı bunun içine dökünüz ve altı gün boyunca sindirme ameliyesine terk ediniz. Akabinde bunları kül banyosu ile damıtınız. Yakıcı şarap yukarı yükselecektir ve beşinci öz de onunla birlikte uruc edecektir. Dipte hiçbir beşinci öz kalmaksızın yalnızca yağ kalacaktır. Bilahare bu şarabı Meryem banyosu vasıtasıyla damıtınız, beşinci öz benzerlerinin cümlesinden tefrik olunmuş bir yağ suretinde dipte kalacaktır.

YİYECEK VE İÇECEKLERDEN BEŞİNCİ ÖZÜN ÇIKARILMASINA DAİR

Gıdanın beşinci özü, beslenmemiz icap eden surete, yani ete benzer bir suretten gayrısı olmamalıdır. Her ne kadar evvelce beyan ettiğimiz üzere etten hiçbir beşinci öz çıkarılamazsa da, yine de onun zatına has olduğu nispette beşinci öze muadil olanı şu şekilde kolayca çıkarmamız kabildir,

Yenilebilir bir maddeyi alıp doğrayınız, dikkatlice balçıkla sıvanıp mühürlenmiş bir kaba yahut testiye koyunuz ve üç gün boyunca kaynamaya bırakınız. Akabinde çömleğin içindekini süzünüz ve bir su banyosu vasıtasıyla damıtınız. Böylelikle evvela bir nevi sululuk yükselecek ve bu kısım bütünüyle geçip gittiğinde beşinci öz

dipte kalacaktır. Bu, kaydedebileceğimiz yahut tarif edebileceğimiz diğer cümle şeylerin fevkinde başlıca besindir. Besleyici kudreti bakımından da bir beşinci öze muadildir. Beşinci öz içeceklerden de muhtelif usullerle çıkarılabilir, lakin eldeki iş için bilhassa faydalı ve münasip addettiğimiz hakiki ameliye şudur,

İçilebilir herhangi bir şeyi alınız, bütün cevheriyle birlikte, olduğu gibi bir pelikan içine kapatınız. Bir ay müddetle at gübresinde sindirilmeye terk ediniz. Bir sene yahut daha ziyade kalmasına müsaade edilirse daha da iyi olur, böylece pelikanın içinde sindirilmiş muayyen bir şey bulacaksınız. Bunu evvela su banyosu, akabinde kül ve nihayetinde ateş vasıtasıyla tefrik ediniz. Bu suretle, Tekvin hakkındaki risalemizde zikrettiğimiz birçok sebepten ötürü, umum içeceklerde aynı minval üzere mevcut bulunan üç beşinci öze malik olursunuz.

Bu üç beşinci öz çıkarılıp her biri kendi münasip kabına konulduktan sonra, son ikisi daha da sindirilmeli ve ardından Meryem banyosuna yerleştirilmelidir, bu merhalede evvelki beşinci özden daha fazlası yükselecektir.

Evvelkinden gayrı hiçbir şey yükselmeyene dek buna devam ediniz, bu veçhile bunlar mümkün olan en kâmil surette tefrik edilmiş olurlar.

Bütün şeylerin beşinci özüne ve bunun muhtasar çıkarma usulüne dair bu denli veciz şekilde talim ettiklerimiz, elimizin ve kalemimizin süratli seyrinden ötürü kimsede hayret uyandırmamalıdır. Zira bunların cümlesi kâmilen ve layıkıyla nakledilmiştir ve beşinci öz tarafımızdan, kendisi için iktiza eden iş ve emek vazıh bir surette gösterilmeyecek kadar muhtasar yazılmış değildir. Şayet talim ve tecrübenin her şeyi öğrettiğini nazarıitibara almayacaksak, yalnızca kendimizi ve okuyucularımızı usandıracak çok yazıya ne hacet vardır?

Lakin mezkûr minval üzere çıkarıldığı takdirde onun havassı ve kudretinin ne derece mucizevi olduğunu şimdiden kısmen talim etmiş bulunuyoruz ve Archidoxies'in bu kısmına ait olan cihetleri son kitaplarda daha da sarahate kavuşturacağız, böylelikle bütün şeylerin beşinci özünü tastamam tarif etmiş olacağız. Bizden evvel birçokları muhtelif vesikalarda beşinci özler hakkında azim şeyler yazmış olsalar da, onların metinlerini bir beşinci öz olarak telakki etmiyoruz, zira bunun sebebini daha evvel kifayet derecesinde serdetmiştik.

Hatta onlardan bakır pasının Venüs’ün quintessence’ı (beşinci öz) sayıldığını öğrendik, oysa durum böyle değildir, bilakis Venüs’ün crocus’u Venüs’ün quintessence’ıdır ve bu husus şu şekilde anlaşılmalıdır. Pirincin çiçeği tözle birlikte bir dönüşümdür, aynı anda hem yoğun hem latiftir ve Venüs’ün her mizacından çekilip çıkarılmıştır. Bu sebeple hiçbir surette quintessence olamaz, lakin öğrettiğimiz üzere Venüs’ün crocus’u gerçek quintessence’dır, zira aşınma yahut karışma olmaksızın bedenden ayrılmış içilebilir bir şeydir, pek latiftir, hatta sözü uzatmaktan kaçınmak adına buraya yazılamayacak kadar ötededir.

Aynı şekilde, Mars’ın crocus’u ve pası da şimdiye değin bir quintessence addedilmiştir, ancak öyle değildir. Mars’ın crocus’u, Mars’ın yağıdır.

Bu meselelere dair dönüşümler hakkında felsefemizde daha fazlasını kaydetmiş bulunuyoruz.

Dolayısıyla bir quintessence şu şekilde anlaşılmalıdır, yani tıbbın bütün erdem ve özünün içinde bulunduğu, beden virtüslarının bedenden belirli bir biçimde ayrılmasından başka bir şey değildir. Lakin pirincin çiçeğinin, Mars’ın çiçeğinin ve benzer pek çok maddenin ne olduğu, Magistery’ler üzerine risalede aktarılmıştır.

Sebzeler, şifalı otlar ve benzeri şeyler hakkında da madenler hakkında varılan hükümden başkası verilmemelidir. Quintessence’ın yüce ve sayısız faziletlerini öne sürmüş olsak da, yine de onların kuvvet ve niteliklerinin yalnızca pek az bir kısmı anlatılabilmiştir. Fakat biz esasen bu şeylerin nasıl anlaşılması gerektiğini açıklığa kavuşturduk, yine de güç ve erdemlerinin ne denli ve ne kadar büyük olduğunu en az anlatabildik. Buradan elimizde ne kadar büyük bir kudret bulunduğu sezilebilir, yeter ki onu nasıl iyi kullanacağımızı bilelim. Bundan ötürü insanın neden yaratıldığı ve yeryüzündeki her şeyin neden onun emrine verildiği sebebi de aşikâr kılınmıştır, keza hiçbir iyiliğin yahut kötülüğün nedensiz vuku bulmadığı da açıklığa kavuşmuştur ki bunu Şeylerin Doğası Üzerine adlı kitabımızda daha sarih biçimde ortaya koymaktayız. Zira bu temel, Yaradan’a yönelmiş sarsılmaz bir imanı ve hayırlı bir babanın evlatlarına duyduğu sevgi misali, O’nun bize olan muhabbetine dair bir ümidi beraberinde getirir. Öyleyse, gölge kabilinden ve nafile bir inancın peşine düşmemeliyiz, yalnızca Tanrı’ya, Doğa’ya ve Doğa Sanatı’na itibar etmemiz haktır.

Bu sebeple, haklı bir gerekçeyle, bu hayatta ve ebediyen yalnızca O’na yakarırız ve yalnızca öyle olduğunu gördüğümüz şeye inanırız, Doğa ile uyuşmayan yahut Doğa’nın ötesinde olan hiçbir şeyi kabul veya tasdik etmeyiz.

ARCHIDOXIES’İN BEŞİNCİ ÖZ ÜZERİNE DÖRDÜNCÜ KİTABININ SONU

Quintessence’ları ele aldıktan sonra, şimdi sırası gelmişken dikkatimizi Arcanum’lar hakkında yazmaya çevireceğiz, zira onlar hakkında quintessence’ların kuvvetlerine kıyasla daha fazla malumata sahibiz, bu hususta tecrübe bize göstermektedir ki, hangi şeylerin daha iyi, daha yararlı yahut güçleri bakımından daha aşağı olduğunu en açık işaretlerle önümüze seren pek kudretli tesirler sebebiyle aralarında azami bir fark mevcuttur. Bu suretle, tıptaki yararlılıklarına göre birinden yahut diğerinden istifade etmemiz mümkün olur. Doğrusu kadimler arcanum’ların quintessence olduğunu sıklıkla düşünmüşlerdir, zira bunların kesif tözlerden çok daha latif olduğunu görmüşler ve latif tabiatları vasıtasıyla harikulade bir surette iş gördüklerini bilmişlerdir. Lakin onların bu yanılgısı akıldan değil, bilakis ameliyattaki noksanlıktan neşet etmiştir, çünkü aralarında yüksek derecelerin tayin edilmiş farkına dair bir bilgi bulunmamaktaydı ve her yüksek ile en yüksek dereceyi quintessence addetmekteydiler. Oysa bu fark yalnızca ameliyat ile değil, bilakis ve daha ziyade tıbbın işleyişleri vasıtasıyla bilinmeli ve tanımlanmalıdır.

O halde, arcanum’lardan (gizlerden) bahsetmeden evvel, neden böyle adlandırıldıklarını ve bir arcanum’un ne olduğunu görüp bilmeliyiz, zira böylesine kusursuz bir ada sahiptir ve buna fazlasıyla layıktır. Şu halde bedensiz, ölümsüz, ebedi bir hayata sahip, tüm Tabiatın fevkinde kavranabilir ve insan bilgisinin ötesinde olana arcanum denir. [NOT: Arcanum, hekimin eline ve iradesine bırakılmış, tıbbın kudretli bir göğü gibidir.] Hakikaten de cismâni bedenlerimizle kıyaslandığında arcanum’lar, bedensiz ve bizimkinden katbekat üstün bir öze sahip kabul edilmelidir, aralarındaki fark siyah ile beyaz arasındaki kadar büyüktür. Tıpkı Tanrı’nın gizleri gibi, kendi sevkleri uyarınca bizi dönüştürme, değiştirme ve ihya etme kudretine sahiptirler. Her ne kadar bizim arcanum’larımızda ebediyet veya semavi ahenk bulunmasa da, bize kıyasla semavi sayılmalıdırlar, zira bedenlerimizi Tabiatın yapabileceğinden yahut keşfedebileceğinden çok daha fazla muhafaza ederler ve faziletleriyle onların üzerinde harikulade bir surette tesir gösterirler. Dolayısıyla, tıp söz konusu olduğunda, bu tabii arcanum’lar bedenlerimizle ancak Tanrı’nın sırlarıyla kıyaslandığı veçhile kıyaslanabilir. [NOT: Arcanum’lar ile ilaçlar arasındaki fark şudur ki arcanum’lar kendi tabiatları yahut özleri dahilinde tesir eder, ilaçlar ise zıt unsurlar vasıtasıyla iş görür. Yine de arcanum’lar kendilerini ilaca üstün tutmaz. İlaçlar, soğuğun ısıyla giderileceğinin ve fazlalığın müshille tasfiye edileceğinin anlaşıldığı nesnelerdir. Bu bakımdan arcanum’ların cevherleri, tıpkı bir boksörün diğerine karşı durması gibi, tabiatları gereği düşmanlarının hususiyetine yönelmiş sayılır. Binaenaleyh Tabiatın mücadelesi öyledir ki hile hileyle alt edilir ve yeryüzünde fıtraten sahip olduğumuz her şeyin tıpta da muhafaza edilmesini bizzat Tabiat talep eder. Şu halde hekime düşen vazife, birbirine eşit derecede soğuk yahut eşit derecede ısıyla korlaşmış ve her ikisi de benzer silahlarla kuşanmış iki düşman karşı karşıyaymışçasına hareket etmektir. Zafer bu ikisi arasında kaldığına göre, insan hakkında da tek bir anadan, yani yalnızca faziletten tabii yardım dileyen iki muharip bulunduğunu anlamalısınız. Arcanum’lar da benzer bir faziletle tesir eder.] Bu arcanum’ların bizden daha yüce ve büyük olduğunu, zikredeceğimiz o dört tanesinin şahitliğinde, bizde hayatı başlatma hususunda en büyük kudrete sahip bulunduklarını yazmaktan da imtina etmeyeceğiz.

Ne de o köle ruhlu cüce ilahiyatçıların anlattığı boş masallara kulak asacağız, zira onların anlayışının bir körün görme yetisinden fazla olmadığını düşünmekteyiz. O halde bir arcanum tek bir özden ibarettir, bir diğeri ise bizzat Tabiatın arcanum’udur, çünkü arcanum bir şeyin tüm faziletidir ve o şeyin kendisinden bin kat üstündür. Bu sebeple, insanın arcanum’unun, bu Archidoxies külliyatının bir başka kitabında öğrettiğimiz üzere, ebediyete dek muhafaza ettiği her bir ihsanı ve fazileti olduğunu korkusuzca iddia edebiliriz. Demek ki bir arcanum iki veçheyle anlaşılır, biri ebedidir, diğeri ise yarı ebedidir. Bu yarı ebedi arcanum’u, ona biçilen kıymet ve takdir uyarınca ebedi olana benzer addederiz.

Çocukluk yıllarımızdan bu yana tarafımızca yalnızca dört arcanum bilinmektedir, bu kitabı onlarla nihayete erdirecek ve onları asla unutmamak adına kendimiz için kâfi derecede övgüye layık bir hatıra vücuda getireceğiz, Yüce Tanrı’ya niyazımız odur ki merhametiyle beşerî tenimizin uzun yıllara erişmesine müsaade buyursun, böylece yaşlılığımız için uzun ve sükûnet dolu bir istirahat hazırlayabilelim, O’na sadakatle umut bağlayalım ve beşerî tabiatımıza bürünmeyi tensip buyurduğundan ötürü, bundan nasiplenmemize izin vereceğinden hiçbir surette şüphe duymayalım ki itimatla beklediğimiz üzere, umudumuzda asla inkisara uğramayalım.

Böylelikle bu umuda dayanarak, bu dört arcanum arasındaki farkın emek, sanat ve nihayetinde faziletler bakımından nelerden ibaret olduğunu tavzih ederek işe başlayacağız. Bu gaye için, her birinin faziletlerine dair nihai ve kesin bir bilgi iktiza eder. Genel hatlarıyla, evvelemirde, bedeni sıhhatte tutar, hastalıkları ondan uzaklaştırıp defederler, kederli ruhlara neşe vererek onları her türlü gamdan azat ederler, cümle marazdan korurlar ve Hayat ve Ölüm üzerine risalemizde vazettiğimiz veçhile, beden tükenişin azalması haricinde bir sonu olmayan o mukadder ölümüne varıncaya dek ona saadetle refakat ederler.

Her ne kadar faziletlerini ve tabiatlarını umumi bir surette zaten tavzih etmiş olsak da, tafsilatta birbirlerinden pek çok bakımdan ayrılırlar, öyle ki hiçbiri diğeriyle bütünüyle aynı tarzda tesir etmez yahut faziletlerini aynı şekilde icra etmez, aksine her biri kendine has ve mahsus yollara sahip olarak hem tarz hem de biçim bakımından farklılık gösterir. Şu halde Prima Materia (ilk madde) birinci Arcanum’dur, ikincisi Felsefe Taşıdır, üçüncüsü Mercurius Vitae (cıva), dördüncüsü ise Tincture (tentür) cevheridir, nitekim bunların ameliyesini, işleyiş tarzlarını aşağıda izah ettikten sonra sırasıyla ele alacağız,

Başlangıçta, İlk Maddeye dair şu husus belirtilmelidir ki o, mukadder kılındığı akıbetini bütünüyle, ilk menşeinden nihai hitamına kadar açıkça tanımlanmış ve misallendirilmiş olarak ortaya koyar. Zira tohum, tüm kuvvetlerinin yenilenmesi ve eski özün sarf edilmesi suretiyle kendi bünyesinden nebatın tamamını nasıl hasıl ediyorsa, öyle ki önceki cevherin, tabiatın ve özün artık hiçbir tesiri kalmıyorsa, ilk madde için de aynı şeyi söyleriz, bizler tarlada neşvünema bulan bir şey gibi, büyüme tabiatı uyarınca tek bir tohumdan doğmaktayız.

Mezkûr misal uyarınca ilk madde, tıpkı yeni bir yazda ve yeni bir yılda yeni bir tohumdan yeni bir nebatın fışkırması gibi, insana yeni bir gençlik bahşeder.

İkinci arcanum olan Felsefe Taşı [Lapis (taş)], tesirlerini başka bir surette kemale erdirir, şöyle ki, semenderin benekli derisini yakan haricî ateş onu sanki yeniden doğmuşçasına saf kıldığı gibi, Felsefe Taşı da insanın tabiatına kattığı yeni ve daha genç kuvvetleri zerk ederek insanın bütün bedenini arındırır ve onu her türlü safsızlığından temizler.

Üçüncü arcanum olan Hayat Cıvası [Mercury (cıva)], her yıl muayyen devresinde tazelenen ve yeni tüylere bürünen yalıçapkınının sergilediği tesirlerin benzeri deliller sunar. Nitekim bu arcanum da insanın el ve ayak tırnaklarını, saçını, derisini ve ona ait olan her şeyi döker, bunların yeniden büyümesini sağlar ve yalıçapkını hakkında yukarıda zikredildiği veçhile bütün bedeni yeniler.

Fakat tarafımızca dördüncü Arcanum olarak tayin edilen Tentür [Tincture (tentür)], tesirlerini Ay’dan ve diğer madenlerden altın, yani Güneş hasıl eden Rebis gibi gösterir. Tentür de insanın bedenine farksız bir tesirde bulunur, ondaki bozulmayı ve engelleri bertaraf ederek her şeyi en yüksek saflığa, asalete ve bekaya tebdil eder.

Öyleyse, böylesine açıkça kuvvet ve iktidarlarını gördüğümüz bu asil tıp sanatından veya felsefenin kendisinden nasıl yüz çevirebiliriz, zira yalnızca onlar bizi tasdik etmekte ve haklı olarak en büyük itimadı kendilerine duymamızı sağlamaktadır. Çünkü zihinlerimizi akıl ile birleşmiş en hakiki ve kesin delillerle ispatlanamayan ve şahitlik edilemeyen şeylere inanmaya, bunları öğrenmeye veya taklit etmeye hasretmedik. Şayet Mesih Haç üzerinde asılıyken güneş ve ay bir tür sempatiden müteessir olup ışıklarından mahrum kalarak kararmasaydı, yeryüzü korkunç bir sarsıntıyla titremeseydi ve O’nun veladetinde başka işaretler zahir olmasaydı, bugün hiç kimse O’na inanmazdı. Bunlar bize İsa Mesih’in Tanrı olduğunu ve insan tabiatına büründüğünü görmeyi ve bilmeyi tabiatıyla öğretir. Arcana hakkında da aynı şeyi söyleyebiliriz, bunlar bizde kendilerine yönelik bir inanç husule getirir ve hatta bizi buna mecbur bırakır, öyle ki ölüm anına dek onlardan yüz çevirmemeli, bilakis pek çok maniaya rağmen her gün sebatla ve daatle Tanrı’ya şükretmeye devam etmeliyiz. Böylelikle ne husuf ne de ay bizden bir şey eksiltebilecektir. Bu sebeple, gençliğimizin arızalarını ve bozulmalarını defetmeye muktedir olduğumuz ve ebedî Arcanum’umuzun kendi ebedî hayatında sevinç bulduğu gibi içlerinde sevinç bulabileceğimiz bu dört Arcanum’un tatbikatını ve işlenişini ortaya koyacağız.

İlk Madde [Prima Materia (ilk madde)] hakkında, onun nereden neşet ettiğine ve ne olduğuna dair kifayet derecesinde işaretlerde bulunduğumuza göre, onun yalnızca insanlara değil, bütün cismanî mahlukata, yani herhangi bir tohumdan doğan her şeye dayandığını idrak etmeliyiz. Buradan şu netice çıkarılabilir ki, eğer o yaratılmış herhangi bir bedende tesir gösterip onu kemale erdiriyorsa, evvelce beyan ettiğimiz gibi, ağaçları çürümeden, otları kuruyup solmaktan ve madenleri de pastan muhafaza etmeye muktedirdir, ki bu hususta insanlarla dilsiz hayvanlar hakkında da aynı şey anlaşılmalıdır. O halde, kök veya besin noksanlığından değil, kendi zatî hassasının zafiyetinden ötürü artık yaşlılıktan tükenmiş ve her geçen gün kendi zevaline daha da yaklaşmış bir ağaç, semenderin derisi hakkında söylediğimiz veçhile kendi ilk maddesi vasıtasıyla yenilenebilir ve böylece mukadderatına göre bir başka devreye, hatta üçüncüsüne, dördüncüsüne yahut daha fazlasına erişebilir. Bu kaide mucibince hassalar ona medar olmalıdır, şöyle ki, bozulması ve helaki uzun bir zaman zarfında tekrar tekrar yenilenebilsin. Mukadderatları daha uzun olmadığı için yalnızca tek bir yıl yaşayan otlar hakkında da bundan azı anlaşılmamalıdır. Zira onlar, kurumaya başladıklarında dahi ilk maddeleri ile yenilenirler, öyle ki bir diğer yıllık devre yahut bir üçüncüsü, dördüncüsü veya daha fazlası boyunca yeşil ve taze kalırlar. Aynı şeyi dilsiz hayvanlar, meselâ yaşlı koyunlar ve sair canlılar için de kabul ediniz. Tıpkı genç koyunlar gibi süt ve yün gibi cevherlerini yeniden iktisap ederek taze bir ömür devresi için tecdit edilebilirler.

Aynı surette insan da daha evvel söylediğimiz gibi bir yaştan diğerine aktarılabilir. Buradan hareketle ilk maddenin zatı bakımından ne olduğu bilinmelidir. Hissiyatı olmayan yaratılmış şeylerde bu onların tohumudur, fakat hissiyat ile mücehhez yaratılmış varlıklarda onların menisidir. Zira bilinmelidir ki ilk madde, bu yaratılmış cismin kendisinden hasıl olduğu şeyden değil, hasıl olmuş ve tenasül etmiş maddeden alınmalıdır.

Çünkü ilk madde öyle cevherler ihtiva eder ki, kendisinden doğan bedenin tükenip gitmesine müsaade etmez, bilakis her ihtiyacın temini için muktazi olan ne varsa bolca bahşeder. Filhakika ölüm, yalnızca yaşayan ruhun tahribatından veya fesada uğramasından neşet eder. Şimdi, o ruh şuradan neşet eder

...spermden ya da tohumdan meydana gelir ve bütünüyle spermatik bir cevherdir, bu bakımdan kendi benzeri tarafından desteklenebilir. Zira benzer olanın bir yardım olarak sunulduğu her yerde, burada ayrıntılandırmadığımız lakin "Felsefe" adlı eserimizde açıklığa kavuşturduğumuz pek çok nedenden ötürü, yeni bir hayat devresi başlar. Dahası, her ne kadar bu kitapta yalnızca insan bedeninin sağaltımını ele almayı üstlendiğimiz için ağaçların beslenmesi ve yenilenmesine dair bir şey yazmayı tasarlamamış olsak da, meseller yoluyla ve bu örnekler vasıtasıyla maksadımızın daha kolay anlaşılmasını sağlamak adına, ağaçlara ve bu kabil diğer dönüşümlere ilişkin bahsi geçen hakikatler buraya kaydedilsin. Isırgan otu tohumunun (diğer adıyla lavantanın) Quintessence'ı (beşinci öz), kendi köküne dökülürse, öyle ki bu bitki onun Tincture'ını (tentür) kabul edip ondan etkilensin, bu takdirde söz konusu ikinci yıl tamamlanıncaya değin çürümeden, bir önceki yılda olduğu gibi bir yıl daha varlığını sürdürür.

Aynı şekilde, ayva tohumunun beşinci özü bir ayva ağacının köküne dökülürse, ağaç bir sonraki yılın sonuna kadar yeşil kalır, ayrıca çiçek ve meyve verir. Aynı minvalde, kirazların beşinci özü, ağaçların adeta iki ayrı yaz mevsimindeymişçesine yılda iki defa meyve vermesini sağlar, bunlardan biri mevsiminde yetişen kiraz ağaçlarının mutedil yazıdır, diğeri ise ilkinin benzeri kılınmış olan yazdır.

Dolayısıyla, yalnızca spermin beşinci özünden söz etmekle kalmayıp, aynı zamanda daha evvel işaret ettiğimizden çok daha harikulade şeylerin neşet ettiği spermin gizeminden (arcanum) de bahsetmek münasiptir.

Öyleyse, evvelemirde bu tatbikatın usulünü açıklığa kavuşturalım. İlk olarak, bu usul insanlar ve hayvanlar arasında benzerdir. İkinci olarak, Prima Materia'dan (ilk madde) yalnızca şu veçhile hasıl edilir,

İlk maddeyi alınız, bir ay müddetle çözücü bir sindirim içinde, bir kapta sindirilmeye bırakınız. Buna eşit ağırlıkta bir erkin [NOT: "monarchy", simyada baskın unsur veya arı cevher manasında kullanılmıştır] ilavesi dahil edilsin. Bir ila iki ay daha yeniden sindirilmeye terk edilsinler.

Sonra bu maddeyi [? kumaş yardımıyla] damıtınız, yükselecek olan şey, burada hakkında yazdığımız ilk maddenin gizemi olacaktır. Hiç kimse bu yöntemin veya usulün kısalığına şaşmasın, zira karmaşıklık çoğu kez hataya gebe olmaya meyyaldir.

Başkalarınca farklı şekillerde tarif edilen o Felsefe Taşının (Lapis) ne müellifiyim ne de tatbikçisiyim, ondan kulaktan dolma bilgilerle yahut hakkında bir şeyler okumuş olduğum için bahsedecek derecede onun bir araştırmacısı da değilim. Bu sebeple, ona dair bir kesinliğim bulunmadığından, o usulü terk edip, bizzat kullanım ve ameli tecrübe yoluyla keşfettiğim kendi usulümü takip edeceğim. Ona Felsefe Taşı diyorum, zira insanların bedenlerini tıpkı onlarınki gibi, yani onların kendi taşları hakkında yazdıkları biçimde etkilemektedir.

Lakin benimki onların usulüne göre hazırlanmış değildir, çünkü burada kastettiğimiz o olmadığı gibi, onu anlamış dahi değiliz. Bu ameli risalemizde bu işlemin sürecine yer vermiyoruz, zira bu kitabın başlangıcında, ayrıştırma yoluyla haiz olduğu kudretinden ve tesirlerinden bahsettiğimiz sırada bundan evvelce söz etmiştik.

Bu nüfuz edişin giriş kapısına dair ayrıca şunu da kaydetmelisiniz ki, o bu giriş vasıtasıyla bedene ve onun içinde bulunan her şeye sirayet eder. Zira bu nüfuz ediş sayesinde onu onarır ve tazeler, bunu bedeni bütünüyle ortadan kaldırıp yerine yeni bir beden koyarak ya da ilk madde misali onun içine spermatik gizemini zerk ederek yapmaz, aksine, semenderin derisinin arınması gibi, hiçbir hasar yahut kusur olmaksızın bütün o eski bedeni öyle bir arındırır ki, eski deri özü ve sureti bakımından yine de baki kalır. Benzer şekilde, bu Felsefe Taşı kalbi ve bütün başlıca uzuvları, bunun yanı sıra bağırsakları, iliği ve bedende mevcut olan diğer her şeyi pak kılar. Bedende herhangi bir marazın filizlenmesine müsaade etmez, nikris, istiska, sarılık ve kulunç ondan kaçar ve o dört hıltan neşet eden bütün illetleri defeder, aynı zamanda,

bedenleri arındırır ve onları adeta yeni doğmuş gibi kılar. Ateşin kurtçukları yok etmesi gibi, tabiatı tahrip etmeye meyleden her şeyi bertaraf eder. İşte bütün zaaflar da bu yenilenmenin karşısında öylece savuşup gider.

Bu Felsefe Taşı [Lapis (taş)], bünyesinden, nev'ine has suretinden, hassasından yahut arızi herhangi bir vasfından ötürü değil, hazırlama, reverberasyon, süblimleştirme, sindirme, damıtma ve ardından gelen muhtelif irca ve tahlillerle donandığı dakik bir ameliyenin kuvvetleri sayesinde böylesi ve bu derece hayret verici marazları defeden kudretlere maliktir, nitekim bu kabilden bütün ameliyeler taşı böylesine bir letafete ve hayranlık uyandıran bir kudret mertebesine eriştirir. Bu, söz konusu kudretlere bidayette malik olduğu manasına gelmez, bilakis bunlar taşa sonradan bahşedilmiştir. Bu durum, yükseltilmesi [terfii] marifetiyle her türlü kezzaptan veya aşındırıcıdan [koroziften] çok daha keskin ve her türlü süblimattan daha nüfuz edici hale gelen balın ahvaline benzer şekilde anlaşılmalıdır. Bal, tabiatı icabı böylesi bir keskinlik hassasına malik değildir, bu keyfiyet yalnızca balın tamamını bir aşındırıcıya tebdil eden yükseltilme ameliyesinden neşet eder. Bu müessir Arcana hususunda, onları kullanan kimselerin ve onlardan doğan evlatların, bedenlerine sonradan hiçbir marazın, illetin yahut kusur benzeri bir şeyin isabet etmeyeceği bir sıhhatle donanmış olarak yaşadıkları ve daha asil bir bünye halinin meydana getirilmesi imkânsız olan, Tabiatın öylesine latif ve saf bir mizacıyla tezyin edildikleri mülahaza edilmelidir. Zira bu en seçkin ve ali deva, tesirli bir surette tecdit ve tathir eder, hiçbir hayat nev'iyle tefessüh edemeyecek bozulmaz bir hayat bahşeder. Hiçbir şeyin zaafa uğramasına müsaade etmez, bilakis insanların Tabiatın en yüksek asaletinde yaşamasını temin ederken, onların neslini onuncu kuşağa kadar tezyid eder.

Bu Felsefe Taşı sadece muayyen bir vezni dönüştürmekle kalmaz, bu dönüştürülen de bir başkasını, o da yine bir diğerini dönüştürür ve tıpkı bir ışığın ikincisini, bu ikincisinin de üçüncüsünü tutuşturması gibi, bu tahavvüller neredeyse nihayetsizce tevessü edebilir. Felsefe Taşının sıhhat ile münasebeti de böyle anlaşılmalıdır, nitekim iyi bir ağaçtan iyi tohum ve iyi sürgünler husule gelir, bunlardan da yine iyi ağaçlar neşet eder. Felsefe Taşının kuvveti ve kudreti öyle hayret verici bir dereceye yükseltilmiştir ki, bunun tabii yollarla nasıl husule gelebileceğini izah etmek kabil değildir, şayet en sarih alametler gözlerimizin önüne serilmemiş olsaydı, insanların bu derece muazzam şeyleri ikmal ve icra edebileceğine inanmak imkânsız olurdu, zira o ameliyenin fazileti kesintiye uğramaksızın nesilden nesle intikal eder. Diğer taraftan, Cenab-ı Hakk'ın merhametiyle tek bir bedende mevcuttur ve nihayetinde, liyakatlerine göre, ya diğerlerinden esirgenir yahut hususi bir inayet eseri olarak bahşedilir.

Şimdi Felsefe Taşımızın ameliyesini şu veçhile kaydedelim,

Rabbin adıyla, Mercury (cıva) namıyla da bilinen cıva unsurunu al, saf olanı na-saf olandan tefrik et. Akabinde beyazlaşıncaya dek reverberasyona tabi tutulsun ve nihayetinde tahlil edilene kadar nişadır [sal ammoniac] ile süblimleştirilsin. Kalsine edilip yeniden halledilsin ve pelikan kabı içinde bir ay boyunca sindirilsin. Sonra bir cisim halinde tekessüf ettirilsin. Bu cisim artık yanmaz ve hiçbir surette zayi olmaz, aynı halde baki kalır. Nüfuz ettiği cisimler küpelde [cineritia] kalıcıdır, ademe irca edilemez veya tebeddül ettirilemez, nitekim taş, daha evvel zikrettiğimiz üzere, hisli ve hissiz eşyadaki her türlü fuzuli vasfı izale eder. Pek muhtasar bir yol vazetmiş olsak da bu ameliye, teferruatında meşakkatli, tafsilatlı bir mesai ister, hiçbir fütur getirmeyen, son derece faal ve ehil bir amil iktiza eder.

Sırasıyla, fazileti evvelki iki Arcanum'un faziletlerinden katbekat üstün olan Mercurius Vitae hakkında yazmak isteriz, zira bu fazilet sanatta yahut ameliyede değil, benzeri herhangi bir basiti hiçbir yerde müşahede etmediğimiz Mercurius Vitae'nin bizatihi kendisinde mündemiçtir, zira bu tabiat ve hassa, Quintessence (beşinci öz) yahut unsurların faziletlerinden değil, kendi kaderinin [predestination] mahsus keyfiyetinden ötürü onun fıtratında mevcuttur. Yalnızca şahısları ve diğer cevheri şeyleri dönüştürme faziletine malik olmakla kalmaz, aynı zamanda neşvünema bulan her şeyi ve emsalini, eski keyfiyetinden yenisine şu veçhile tecdit etme kudretine de maliktir. Mercurius Vitae, Mars'ı kendi Prima Materia'sına (ilk madde) irca eder ve onu yeniden kâmil maddesine dönüştürür, öyle ki ondan tekrar demir hâsıl olur. Altını da aynı veçhile yeniler, zira altını münasip cıvasına ve Tincture'ına (tentür) irca eder ve onu tekrar sindirerek altına tebdil eder, böylece evvelki gibi bir maden haline gelir.

Doğrusu, yalnız madenlerde değil, nebatat gibi sair cisimlerde de benzer şekilde tesir eder. Köklerine bu nüfuz ettirildiğinde, ikinci defa çiçek ve meyve verirler. Şayet ilk tohum dökülmüşse ve o esnada aynı madde köklere tatbik edilirse, mevsimden azade olarak, ikinci defa çiçekler ve meyveler hâsıl ederler.

Bu keyfiyet, insanlardan ve sair mahlukattan gayrı olarak hayvanlar için de farklı anlaşılmamalıdır. Bu Mercury tatbik edildiğinde, onların bütün kocamış ve yıpranmış azalarını yeniler, noksanlaşmış ve zayi olmuş kuvvetleri genç bir bedene veya meskene iade eder, öyle ki ihtiyar kadınlarda hayız ve kan, tıpkı gençlerdeki gibi tabii surette cereyan eder. Yaşlı kadınları da gençlerin sahip olduğu tabiat kemaline yeniden kavuşturur.

Hayat arcanum'una dair ayrıca kaydedilmelidir ki, kuvvetleri nev'ine mahsus suretinde öylesine bilkuvve mevcuttur ki, eskiyi yeniden, kocalığı gençlikten tefrik eder, ikincisini tezyid eder ve böylece ömür müddetini yeniler. Buradan istidlal olunabilir ki, gençlik ve onun kuvvetleri ihtiyarlık sebebiyle zeval bulmaz, bilakis bunlar yaşlılarda da gençlerde olduğu gibi mevcuttur. Lakin gençlikle birlikte neşvünema bulan fesat öylesine kuvvet kesbeder ki takati izale eder, ihtiyarlık da bundan ötürü bilinir.

Bu sebeple, söz konusu bozulma gençlikten ayrıştırılır ayrıştırılmaz, o gençlik hiçbir engel yahut mani olmaksızın kendini yeniden izhar eder. Bu durum şu şekilde anlaşılmalıdır, herhangi bir cisim yahut ceset çürüdüğünde, onun Quintessence’ı (beşinci öz) çürümez, taze ve tükenmemiş kalarak cesetten ayrılıp havaya karışır ya da gittiği yere bağlı olarak kimi zaman toprağa yahut suya dağılır. Zira Quintessence’ın hiçbir surette yok olması mümkün değildir, bu husus Bozulma ve Oluşum üzerine kaleme aldığımız risalemizde öğrettiğimiz üzere, açıkça kaydedilmeli ve hayranlıkla karşılanmalıdır. Nitekim gübre içinde çürüyen bir gül dahi, gübrenin içindeyken bile Quintessence’ını kendi bünyesinde muhafaza eder. Her şey kokuşup çürüse de, safranın saftan ayrışması esnasında Quintessence lekesiz ve kusursuz bir biçimde yaşamaya devam eder, cisimler ise iğrenç cesetlerden ibarettir. Dolayısıyla, Mercurius Vitae hakkında da onun, tıpkı odundaki çürümüş kısmı ayırdığı gibi, bozulmayı çekip çıkardığını söyleriz. İnsanda da öylesine kuvvetlidir ki, bozulma kendisinden ayrıştırıldıktan sonra Quintessence yeniden harekete geçer ve gençlikteki gibi can bulur. Bu da şu şekilde kavranmalıdır, bazılarının fikrimizi ve tecrübemizi kötü niyetle yorumlayabileceği gibi, Mercurius Vitae yeni bir öz var etmez, gençliğin kuvvetlerinin neşet ettiği öz ve gençlik ruhu, baskı altında kalarak ölmüş gibi görünseler dahi, tükenmeksizin baki kalır. Mercurius Vitae saf olmayanı defeder, bunun neticesinde yaşlanmış hayat evvelki kudretine en tesirli biçimde yeniden kavuşur. Yukarıda yalıçapkınından bahsederken söylediğimiz gibi, ölümden sonra yenilenmesi, Quintessence’ın meskenini terk etmemesinden ileri gelir. Fakat şayet o mesken çürümeyle dağılacak olursa, Quintessence üzerinde bulunduğu şey tarafından soğurulur. Nitekim Oluşumlar üzerine kitabımızda kaydettiğimiz üzere, yetişen nebatatta tabiatları icabı bulunmayan, ancak bu kabil bir tesadüfle ortaya çıkan harikulade hallere tesadüf edilmesi bundandır. Mesele bu veçhile anlaşılmalıdır. Gübrede otlardan, köklerden, meyvelerden, sulardan ve benzeri şeylerden gelen pek çok bozulma bir araya toplanır ve birikir. Tarlaların semiz ve bereketli kılınması bozulmadan ötürü değil, gübrede mevcut bulunan ve köklere yönelerek filizlenen şeylerde kuvvetini gösteren Quintessence sayesindedir, bu esnada cisim, yani gübre ise maddesi tükenerek yok olur ve hiçliğe irca edilir. Bu sebepledir ki insan dışkısı bünyesinde büyük bir hassa barındırır, zira yiyecek ve içeceklerin soylu özlerini ihtiva eder ki bu hususta harikulade şeyler yazılabilir. Zira beden gıdadan yalnızca besini alır, özü ise alamaz, Nütrisyon risalemizde yazdığımız üzere.

O halde, daha katı bir surette Mercurius Vitae’nin ameli cihetine gelelim, daha evvel zikrettiğimiz üzere amellerini hayret verici bir tarzda kemale erdirir, misal el ve ayak tırnaklarını dökerek ve ak düşmüş saçları kökünden sökerek gençliği pekiştirir, öyle ki ikinci bir ihtiyarlığa varılmadıkça bozulma yaşlılığı bu alametlerle gösteremez.

Şimdi ameliata yaklaşırken, simyacılarla birkaç kelam edelim, zira onlara çokça yazmaya yahut uzun uzadıya vaaz vermeye lüzum yoktur. Sahtekarları ve ahmakları tamamen harice bırakacağız. O halde ameliatın usulü şu olsun,

Özleştirilmiş Mercury (cıva) alınız, onu her türlü fazlalıktan, yani saf olmayandan arındırınız. Akabinde her ikisi de yükselip bir olana dek onu antimon ile süblime ediniz. Sonra bunların mermer üzerinde hallolunmasına ve dört defa pıhtılaşmasına müsaade ediniz. Bu yapıldığında, daha evvel bahsettiğimiz ve bir arcanum olarak kendi ihtiyarlığımızı teselli edeceğimiz Mercurius Vitae’ye malik olacaksınız.

Tincture’ın (tentür) arcanumu da bundan farklı anlaşılmamalıdır, şöyle ki o, ihtiyarlığın getirdiği tüm zahmeti, bütün hastalıkları ve sıhhati bozan yahut ona muhalif tesir eden her şeyi bertaraf eder. Bu arcanum öyle hassalara ve hallere sahip muayyen bir Tincture’dır ki, daha evvelki üç arcanum gibi değil, kendi namına muvafık olarak işler ve sıhhat bahşeder. Tincture hem iyiyi hem kötüyü, hem kesifi hem latifi boyar [NOT: Simyada dönüştürücü cevherin madeni kendi rengine ve tabiatına büründürerek başkalaştırması]. Nitekim bu da, bozulmuş ve fena mizaçları sıhhatli mizaçlara tahvil etmek suretiyle beden üzerindeki amelini mükemmelleştirir, tıpkı Mercury’den Luna [NOT: Gümüş] hasıl eden şu Tincture gibi, ondaki fena olanı çekip ayırmaz, bilakis hem iyiyi hem fenayı boyar, öyle ki neticede her ikisi de mükemmele tehavvül eder. Keza bu Tincture istiska ve sarılık illetine müptela bedeni boyar ve onu sıhhatli kılar, bu durum istiskanın defedilmesinden, illetin kökünün kazınmasından yahut iyiden ayrılmasından değil, bilakis olması gerektiği gibi iyiye tahvil edilmesinden ve en ali, en makbul mertebesine yerleşmesinden kaynaklanır, tıpkı bozulmuş gübrenin, sanatın latif çürümesiyle bütün bozulmayı defeden bir iksire dönüştürülebilmesi gibi, burada bozulma ayrıştırılmaz, bilakis maddenin tamamı başka bir keyfiyete ve tabiata tehavvül eder.

Bu Tincture hakkında da aynı şey düşünülmelidir, o fena olanı iyiden hiçbir surette ayırmaksızın yahut insanın asli cevherini kovmaksızın, ancak onu tecdit ederek bedeni boyar.

Yine de bilinmelidir ki, boyanmış cisim artık eski suretinde yaşamaz, lakin bir maden misali, bakıra yahut bir başkasına dönüşür. Satürn (kurşun) artık kendi içinde eski niteliğini değil, bizzat tentürün (Tincture) niteliğini taşır. Tentürün boyama gücünü almış olan boyanmış cisimler hakkında da bundan gayrısı düşünülemez, nitekim onlar artık tentür tarafından dönüştürüldükleri önceki hayatta var olmazlar, cismin ve suretin hâli, kendi asli kökeninden çok daha asil, daha iyi ve daha sıhhatlidir, nitekim bu durum, Dönüşümler bahsinde de yazdığımız üzere, tentür vasıtasıyla demirden hâsıl edilen tabii altına benzer. Şayet bu tentür, pek az kimsenin bildiği yahut tecrübe ettiği madenler misalinde olduğu gibi cisimleri daha hayırlı olanlara dönüştürücü ise, madeni tentürler kadar çok ve muhtelif bedeni tentürler de mevcut olacaktır. Ve madenlerde biri diğerinden daima nasıl daha üstünse, bedeni tentürlerde de vaziyet böyledir. Göz önünde bulundurulmalıdır ki, bazıları safran, çiçek ve kükürt (Sulphur) gibi fıtraten boyar ve tabiatları gereği tentürdür, bazıları ise taş (Lapis), zahir-i ağu (realgar) ve benzerleri gibi sanat yoluyla vücuda getirilir. Bunların anlaşılması gayet elzemdir, zira sergiledikleri bu tentürlerin başlangıcı ve bunlara vaki olan methal ehemmiyetsiz değildir. Bundan maada, bu tentürlerin yedi asli uzuv için hazırlanması ve her birine kendi hassasının tahsis edilip verilmesi gerektiği hatırda tutulmalıdır, kalbe hizmet edenlerin kalbe, dimağa ait olanların dimağa verilmesi gibi, ve bu kabil tentürler madenlerden, nebatlardan ve münasip olan benzeri şeylerden tertip edilmelidir. Böylelikle bütün beden bunlar vasıtasıyla boyanmış olacaktır. Ne de yalnızca tek bir tentürle boyanması kâfi gelir, zira bir tentür nasıl ki yalnızca tek bir madeni boyarsa, bunlar hakkında da öyle hüküm verilmelidir. Tentürün ameli hazırlanışı şu minval üzere olmalıdır,

Uzuvların özünü alınız, unsurlarını ondan tefrik ediniz. Akabinde onların ateşini hazma tabi tutunuz ve dipte hiçbir şey kalmayana, maddenin cisminden hiçbir şey zahir olmayana dek bu hâl üzere terk ediniz. Sonra maddeyi ve bu suretle Hermes lüt’u ile sıvanmış cam kabı alınız, onu rutubetli ve soğuk bir mahalle koyunuz, orada yeniden görünür maddeye tahavvül edecektir. Bahsettiğimiz görünür madde işte budur. Bu birkaç kelam ile hitam veriyoruz, zira bu hususta

daha fazla yazacak olsaydık, bu durum Stoacıların istihzasına vesile teşkil ederdi. Bundan beri olmayı ve yalnızca simyacılara hitap etmeyi arzu ederiz.

Kadim mahsuller, dünyada mevcut oldukları hâlleriyle cevherler ve suretlerdir. Ve bu şeylerin sureti bize hiçbir fayda sağlamadığından, bilakis faydalı kılınabilmesi için tahlil edilip yenilenmesi icap ettiğinden, buna ilaveten, ister sıcaklık ister soğukluk olsun, tüm arazların bertaraf edilmesi iktiza eder. Şöyle ki, itüzümü (solatrum) soğukluğunu zayi etmedikçe bir deva hâline gelemez. Benzer şekilde, baladur (anacardi) sıcaklığını kaybetmedikçe hiçbir surette şifa olamaz. Hasılı, bütün o eski tabiatlar zeval bulup giderilmedikçe ve yeni bir doğuma sevk edilmedikçe, asla ilaca dönüştürülemezler.

Bu izale, fenanın iyiden tefrik edilmesinin başlangıcıdır. Böylelikle, son ilaç, yani henüz doğmuş olan, her türlü mizaç ve benzerinden ari, saf ve mutlak bir gizil cevher (arcanum) olarak kalır.

Magisterium’ları ele alan bu bahsi dercetmeyi teklif ediyoruz, ve evvela

bir magisterium’un ne olduğunu beyan edelim. O hâlde magisterium, unsurların tefriki yahut herhangi bir hazırlığı haricinde, şeylerin özünden çekilip çıkarılabilendir,

ve yine de bir şeyin ilavesiyle o şeylerin kudretleri ve faziletleri mezkûr maddeye cezbedilir ve orada muhafaza olunur.

Bu faziletler, amelleri bakımından, hiçbir surette Tabiattan yahut nev’e mahsus bir faziletten neşet etmez, bilakis aynı cinsten faziletlerin celbedildiği bir karışımdan hasıl olur. Şayet şaraba sirke dökülürse, onun tamamını sirkeye tebdil eder. İşte bu bir magisterium’dur. Şarap balın üzerine döküldüğünde ise şarap öylece dönüşür, binaenaleyh bu ahvalde bir magisterium yoktur.

Şu hâlde, tıpkı şarapların sirkeyle münasebetinde olduğu gibi, magisterium ile alakadar olan şeylerin mülahaza edilmesi icap eder. Zira bu gaye için kâmil olanlar yahut olması gerektiği üzere elverişsiz bulunanlar bir magisterium vücuda getiremezler. Öyleyse, şeylerin tabiatlarının göz önüne alınması iktiza eder. Aynı minval üzere, madenlerden, markasitlerden, taşlardan, nebatlardan ve benzeri maddelerden, madeni olmayan lakin maden misali hâle gelen şeyler vasıtasıyla yapılan magisterium çekimlerinin tefrikine de dikkat edilmelidir, tıpkı şarabın kudretinde, faziletinde ve lezzetinde sirkeye benzetilmesi gibi. Şarabın sirkeden gayrı görünmemesinin sebebi, sirkeye benzer bir tabiatın onun derununda mevcut bulunmasıdır, bundan ötürüdür ki tabiatlarının zahiri birdir. Şayet, aynı şekilde, madenlerin tabiatı safi olursa, onların magisterium’larında da aynı surette tezahür eder, lâkin yine de aynı hassaya malik olmaz.

Bundan maada, munzam maddelerden de bahsetmek iktiza eder. Bu gaye uğruna alınan şeyler, bir ve aynı mizaçta, kudrette yahut tesirde olmasalar dahi, yine de hazırlık safhasında imtizaç ederler, zira bu kabil bir kudretten neşet eden şey tahsis edilmiştir ve bir mizaca tabi kılınmamıştır. Madenler, faziletleri hasebiyle beşinci özlerden (Quintessence) katiyen daha dûn görülmemesi icap eden magisterium’larını bu cevherler vasıtasıyla bahşederler. Altın kendi magisterium’unda bütün keyfiyetini ve mizacını tek bir cevherde terk eder. Cismin bir ehemmiyeti bulunmadığından ötürü geri kalanın da

bu kusurla kirlenmiş olacaktır, zira bu durumda onun cüzamı hiçbir surette muzır değildir, aksine nesne bütünüyle hayırlıdır. Yine şeker, henüz bedende kaldığı ve ayrıştırılmadığı müddetçe tamamen tatlıdır ve bu tatlılığını muhafaza ederken, evvelce olduğundan katbekat daha tatlı ve daha tesirli kılınacak biçimde terbiye edilebilir. Ne var ki quintessence (beşinci öz), özütlendiğinde kendi bedeninin içinde yahut onunla birlikte bulunduğu hâlinden daha tatlı değildir. Bu sebeple mezkûr beden ona katiyen bir ziyan getirmez. Yine de bedenden ayrılmış olan kudreti, onun içinde yahut onunla birlikte hazırlandığı zamankinden daha azdır. Magisterium onu, Doğanın muktedir sayılabileceğinden çok daha fazla ıslah eder.

Aynı husus magisteriumlar zümresine dahil olan taşlar ve keza onların bedenleri için de geçerli kabul edilmelidir, şöyle ki, bunların istifadesi için benimsenen şey kudretinden hiçbir şey eksiltmez, bilakis kâfi derecede kuvvetli bir magisterium teşkil eder. Bunu, Sulphur (kükürt) tutuşturulup yandığı vakit yanan kısmın en ufak cüz olması misaliyle fehmedebilirsiniz, nitekim taşlar da böyledir, mesela kristal, bir magisteriuma irca edildiğinde bütün taşları kendi Prima Materia'larına (ilk madde) döndürür ve özünün yaptığı gibi onları harikulade bir surette öğütür, zira tabiat quintessence tarafından boyanır ve sirke ile şarap misalinde olduğu gibi quintessence addedilebilir, ki bunlardan biri diğerini hiçbir noksan olmaksızın kendi benzerine dönüştürür. Benzer veçhile, bu nevi bir Tincture (tentür) yalnızca taşlarda vücuda gelmez, metallerde de zuhur eder, nitekim altının quintessence'ı bütün bedenini saf bir beşinci öze boyar, biz bu nuru ulu, hatta haddinden fazla ulu addederiz, zira bu, Archidoxies eserimizdeki bütün sırların nurudur, bu sebeple Doğanın bu sırlarının nihai gayesini tetkik edebilmek için hafif bir zihinle kömürleri tutuştururuz. Talimimizi magisteriumlarda ve bilhassa bedeni ile quintessence'ı havi olup tıpkı quintessence gibi oradan çekilen altın magisteriumunda, bizzat tecrübeyle müşahede ettiğimiz misallerden temin ederiz. Bu sebeple magisteriumlarımızın hususi faziletlerle teçhiz edildiği malumdur ve biz bunları ölümümüze dek kendi medhimiz olarak kaydederiz.

Benzer şekilde otların magisteriumları hakkında da kelam ederiz, nitekim bunlar öyle tesirlidir ki, yarım onsu kendi bedenlerinin yüz onsundan daha fazla tesir icra eder, zira neredeyse yüzde birlik kısmı ancak quintessence'tır. Şu hâlde, onun miktarı pek az olduğundan, daha büyük bir kütlenin tatbik edilmesi ve verilmesi icap eder, oysa bu mecburiyet magisteriumlar hususunda vaki değildir, zira bunlarda otların tüm miktarı bir magisteriuma irca edilir ve bu durum, suni mahiyetinden ötürü bizzat özütlenmiş hakiki quintessence'tan daha dun görülmemelidir. Bunun sunulan bir cüzü, benzer bir bedenin yüz cüzünden daha ziyade fayda sağlar, zira magisteriumlar en yüksek derecede terbiye edilip keskinleştirilmiş ve quintessence ile müsavi bir vasfa eriştirilmiştir, bu magisteriumlarda bedenin bütün fazilet ve kudretleri mevcuttur ve onun bizzat muin olan kuvveti bunlardan neşet eder. Zira onlarda, kendisiyle yapılan halitadan ötürü, bütün bedenin nufuz kabiliyeti ve kudreti mündemiçtir.

Çünkü beden, kendisine ruhani olanlar haricindeki hiçbir şeyi arzuyla kabul etmez. Buradan hasıl olur ki, beden bu magisteriumu cezp eder ve onunla tıpkı altının Mercurius Vitae'yi kendine cezp edip onunla karışması gibi kaynaşır. Lakin demir bunu yapmaz, zira bunlar terkipleri bakımından birbiriyle pek uyuşmazlar. Şu hâlde, hem onun bedeni hem de bu magisterium mezcolunur ve tek bir vücut hâline gelir, buna dair burada serdedilmesi iktiza etmeyen pek çok misal bulunabilir.

Kimi markaşitler de, bir farkla olmakla birlikte, benzer bir surette ilaç vazifesi görür, yani bedenlerini terk ederler ve özsu misali en iyi kısımları çekilip çıkarılır ve beden kendisinden ayrılmış olsa dahi yine de bir magisterium olarak mevcudiyetini sürdürür. Ne var ki şu fehmedilmelidir, bu mezkûr beden markaşitin değil, daha ziyade markaşitin içinde vücut bulduğu toprağın yahut madenindir. Binaenaleyh onun kudreti, toprağın yahut madenin kendisinden ayrılması hususunda bizzat tesirli değildir, bilakis hakikatte öyle zannedildiği üzere bir markaşitte olduğu gibi onun içinde sebat eder. Dolayısıyla bir markaşitin ne olduğunu, nereden hasıl olduğunu ve hangi faziletlerle bezendiğini vuzuha kavuşturmak maksadıyla, müteakip risalelerde onun ameliyesini nakletmeyi ve keza hazırlanış sanatını tasvir etmeyi murat ederiz. Bununla birlikte mezkûr usul tek bir umumi izahta toplanamaz, mesele her bir hususi vakaya göre, yani metaller kendi başlarına, markaşitler keza hususi olarak, taşlar ve otlar da ayrı ayrı ele alınmalıdır.

Aynı minvalde, kandan müteşekkil hususi bir magisterium da addedilir ki bu nevzuhur bir usul ve surette talim edilir. Onda insanın hangi fazilet ve kuvvetlerinin bulunduğu, tabiatının kendi içinde neyi ihtiva ettiği, neyde bir kusur husule geldiği ve benzeri hususlar mütalaa olunur, fakat yine de tabii hilkate halel gelmeksizin, tüm tüyleriyle bir kuş misali, bütün cüzleriyle eksiksiz ve kâmil bir amel olarak değerlendirilmelidir.

METALLERDEN MAGİSTERİUMUN ÖZÜTLENMESİNE DAİR

Evvelemirde, metallerden hasıl olan magisteriumu vazedip harikulade faziletlere sahip olduğunu açıkça izhar eden şeyi ayan kılacağız, ki bunlar cevherinin mahiyetine muvafık olarak bilinmelidir. Bunların ameliyesi her türlü aşındırıcıdan ve metallere zıt mizaçta olan bilcümle şeyden ari olarak icra edilmelidir. Zira zıt şeylerin ittisalinden yahut imtizacından cevherler ifsat olur, öyle ki bu hata sebebiyle hiçbir fazilet neşredemezler, zira zıtlardan biri yahut diğeri galebe çalar ve hâkim olur.

Uyuşmaya büyük bir ehemmiyet verilmesi gerektiği görüldüğünden, onunla yalnızca mutedil olan uyuşacaktır. Dolayısıyla mutedil olan şeyin ne olduğunu bilmek icap eder. Mutedil bir cisim, muayyen bir mizaca sahip olandır, bu cisim diğerini kendi içine alır ve kendisine katılacak olanla öyle bir kaynaşır ki artık eski ve kendine has mizacını değil, yalnızca kendisine eklenmiş olanın vasıflarını sergiler. İşte bu minvalde *vinum ardens* [NOT: "Yanan şarap", damıtılmış yüksek dereceli alkol veya ispirto] kendi içinde tam ve mükemmel bir mizaca sahiptir, fakat buna rağmen içine ne konulursa, tabiri caizse onu daha bol şekilde mizaçlandırır ve amelini, içine konulan şeyin kuvvetine göre bu şekilde nihayete erdirir.

Mademki diğer şeylerin vasıflarını kendine çekip kendininkini bastırır, bu sebeple onun mutedil olduğu söylenir ve haklı olarak bu adla anılır. Burada birtakım farklar dikkate alınmayı gerektirir, bizler yalnızca unsurları anlarız, öyle ki yağ hakkında da yabancı tabiatları kendine çektiğini ve kendi unsurunu gizlediğini söyleyebiliriz. Bunlar gibi herhangi bir şeyden bir magisterium [NOT: Simyada yüksek tesirli dönüştürücü öz ya da terbiye edilmiş madde] elde edilmelidir ki böylece metallerin vasıfları aynı mutedil şeyin içine geçebilsin, onunla birlikte arınıp saflaşabilsin ve kendi nihayetlerine kadar damıtılabilsin. Bu kabil bir magisterium temizlendikten sonra içilebilir olarak adlandırılacaktır, zira içilerek alınabilir, altının magisteriumuna *aurum potabile* (içilebilir altın), ayınkine *argentum potabile* (içilebilir gümüş) denilmesinin kaynağı da budur, aynı şekilde demir, kurşun, cıva (Mercury) ve diğerleri de içilebilir kılınabilecek, mizaçlarına göre böyle adlandırılıp tarif edileceklerdir ki bu işlemlerle irtibatlı olarak, bizim burada tarif etmemizin uygun düşeceğinden çok daha büyük bir tesire sahiptirler. Aşağıdaki minval üzere, tek bir mutedil şeyle, tek bir ameliyatla ve tek bir tatbiki usul ile yedi metalin bütün magisteriumları yapılabilir. Tatbiki usul şöyledir,

En yüksek özüne varıncaya dek bütünüyle saflaştırılmış *circulatum* [NOT: Sirkülasyon ameliyle hazırlanmış çözücü] al, bunun içine dilediğin herhangi bir metalin mükemmel ve latif bir şekilde işlenmiş, saflaştırılmış çok ince yapraklarını yahut talaşını koy. Bu ikisi kafi bir ağırlıkta bir araya getirildiğinde dört hafta boyunca sirküle edilsinler ve bu mutedil vasıta sayesinde yapraklar bir yağa ve üstte yüzen bir yağlılık suretine dönüşecektir, bu suret, gümüş bir cezbedici (*attractorium*) vasıtasıyla *circulatum*dan ayıracağın muayyen metalin ahvaline göre renklenmiştir. İşte içilebilir altın yahut gümüş budur.

Benzeri diğer metallerle de özütlenir ve hiçbir zarar görmeksizin bir içecek gibi yahut yiyecekle birlikte alınabilir.

İNCİLERDEN, MERCANLARDAN VE DEĞERLİ TAŞLARDAN MAGISTERIUMUN ÇIKARILMASI

Kıymetli taşlardan elde edilen magisterium, tıpkı metallerde olduğu gibi, her taşın kendi tabiatıyla uyum içinde haiz olduğu vasıflara göre anlaşılmalıdır. Ne var ki taşlar için mutedil bir vasıtaya yahut herhangi bir ilaveye katiyen ihtiyaç olmadığı kaydedilmelidir, çünkü bunların erimesi metallerin çözünmesiyle aynı değildir, onların magisteriumu başka bir yolla çıkarılır, bunun tatbikatında taşlaşmış nebatatın her birinin kendi magisteriumuna getirilebilmesi için değerli taşlara, markaşitlere ve mercanlara mahsus olmak üzere üç ameliyat kabul edilir. Taşların ameliyatında renklerin hesaba katılması gerekmez, parlaklıkları da nazarıitibara alınmaz, zira bütün bu taşların magisteriumları beyaz bir renge sahiptir. Mercanlar müstesna olmak üzere inciler de böyledir, mercanlar ise magisterium içinde renklerini diğerlerine nazaran dikkat çekici bir surette muhafaza ederler. Dolayısıyla onlarda bilhassa renge dikkat edilmelidir, çünkü onların magisteriumu, cismi, unsuru ve bütün özüyle birlikte, hiçbir bozulmaya uğramaksızın ilaveler vasıtasıyla çıkarılır. Buna rağmen yine de eski mükemmelliklerine iade edilebilirler. Bu bakımdan onların teşekkülü ve tabiatı taşlarla mukayese edilemez, yine de taşa has bir ahvale sahiptirler. Şu da yapılabilir, mercanların cisminden bütün renk başka bir vasıtaya çekilebilir ve daha sonra onların cisminden, adeta kilden yapılır gibi bir suret teşkil edilebilir. Bu biçimlendirmenin ardından renk yeniden zerk edilebilir, böylece evvelki gibi bir mercan haline gelir. Bu durum benzer bir ameliyatla mükemmelliklerine geri dönemeyen inciler yahut değerli taşlar için kabil değildir, lakin özleri bozulmamış olarak kendi magisteriumlarında kalırlar. Hatta bunun camı ve aletleri delip geçtiğini, onları kendi tabiatına göre biçimlendirdiğini dahi gördük. Mıknatısın magisteriumu, maddi mıknatısın suretinde ve tarzında şeyleri kendine doğru çekmiş, sonrasında kendisini camın içine sabitleyerek onu boyamış (tentür / Tincture), böylece cam dahi iğneleri ve saman çöplerini çeker olmuştur. Geri kalanı için de başka türlü anlaşılmamalıdır. Bu sebeple yalnızca altın içinde muhafaza edilmelidirler. Bu hususlarda başımıza inanılmayacak kadar çok hadise gelmiştir ki diğer kimseler de bu teşvikle sanatları ve magisteriumları araştırsınlar diye bu kaydı bir araya getirdik. Mademki diğer özütlemelerden ayrı bir delil sergilemektedirler, şimdi bunların tatbikatını aşağıdaki minval üzere öğreteceğiz. Evvela değerli taşlardan bahsedeceğiz.

Değerli taşları al, evvelemirde bunları dövüp pülverizatör kabilinden bir fırınlama şartına uygun olarak eşit ağırlıkta, yani bir libre adi güherçile ile birlikte kalsine et. Bunlar kireç suretine gelinceye kadar birlikte yakılsın ve akabinde, geriye hiçbir artık madde bulunamayana dek *vinum ardens* içinde yıkansın.

Yıkamadan sonra bu maddeyi tekrar kalsine et ve hepsinin birden *vinum ardens*ten geçmesini sağla. Bunun kaynatılarak buharlaşmasına izin ver, böylece bir alkali elde edeceksin, bunu suda erit ve muhafaza et. Bu terkibi tatbik etmekten korkman için hiçbir sebep yoktur, zira ne kadar keskin ve kalsine edilmiş olursa olsun, bütün keskinliğiyle yalnızca kendisine mukavemet edene tesir eder, üstelik öylesine latiftir ki tek bir damlası dahi dikkat çekici bir tesir hasıl etmek üzere bütün cismi boyamaya yeter.

İnciler de şu usulle bir suya indirgenmelidir, yani, tashih edilmiş sirke alınıp içine dövülmüş inciler konulmalı ve bunların içinde bir ay boyunca sindirilmeye (dijestiyon) bırakılmalıdır, böylece bir suya indirgenmiş olacaklardır. Ardından bu damıtılmalı ve bir banyo vasıtasıyla sirke ruhu (acetum) ondan ayrılmalıdır, bu tamamlandığında dipte incilerin suya çözündüğü görülecektir. İncilerin yahut eşsiz tanelerin magisteryumu budur. Bu tatbikatın yolu kısa ve kolay olsa da, bunu bizzat tecrübe etmiş kimsenin sözüne itimat edilmelidir, zira bu mezkûr şeylerin işleyişi filhakika hayret vericidir. Ne var ki onların faziletlerinin bu tesiri sanat vasıtasıyla hasıl edilmiş değildir, kendi tabiatlarına yerleştirilmiştir, ki bu tabiat kesif bir maddenin içinde gizlenmiştir ve bu sebepten ötürü, tıpkı ölü bir bedende olduğu gibi, tesir icra edemez, lâkin bir çözündürme (rezolüsyon) ameliyesi icra edilerek bedeni canlandırılmış olacaktır. Bu bahiste bu kadarı kâfidir. Mercanlar ise, başlangıçtan itibaren güherçile ile öğütülüp kalsine edilmelidir, akabinde mücevherler gibi hazırlanmalı ve yine çözündürülmelidir. Böylece mercanların magisteryumunu elde etmiş olursunuz, Tanrı’nın bu neşvünema bulan varlığa bahşettiği faziletler beni pek ziyade ve bilhassa hayrete düşürmektedir, zira onlar büyüdükleri minval üzere dahi kudretle ve harikulade bir surette tesir gösterirler.

MARKAŞİTLERDEN MAGİSTERYUMUN ÇIKARILMASI HAKKINDA

Markaşitlerin magisteryumuna dair şu husus bilinmelidir, bunlar yalnızca maden filizidir. Binaenaleyh, filiz doğrudan magisteryumuna eriştirilmez, yalnızca hakiki markaşit eriştirilir, nitekim metaller hususunda da müşahede edildiği üzere metaller, evvelemirde kendi filizlerinden ayrıştırılmadıkça magisteryumlarına geçemezler. Her ne kadar markaşitler bunlardan kolayca ayrılamasa da, yine de bu ameliye magisteryumlarda pekâlâ icra edilebilir.

Filhakika altın markaşiti, gümüş markaşiti, altın talkı, beyaz, erguvani, kalay yahut bizmut, antimon, granit ve benzeri tabiatta olanlar gibi muhtelif markaşit nevi mevcuttur, bunların hepsi için yalnızca tek bir münasip özütleme usulü vardır. Benzer şekilde, bunların faziletleri ve kudretleri tıpta, metalik amellerin koşullarına uygun olarak tezahür eder.

Her ne kadar metal formunda mevcut olmasalar da, yine de metallerin hususiyetlerini taşırlar. Bu cihetle onlar hakkında pek az malumat serdediyoruz, zira bu hususu Hâricî Şeyler hakkındaki kitabımızda daha tafsilatlı şekilde ele almaktayız. Birbirleriyle nasıl bir araya geldiklerine ve uzlaştıklarına göre kaydedilmesi icap eden bir tefrik mevcuttur, tıpkı altın ile markaşitin, antimon ile kurşunun bir araya gelişi gibi, ki bunlar teşekküllerinde ve takımyıldızlarında birbiriyle mukayese edilirler, lâkin faziletleri bakımından birbirlerinden ayrılırlar. Zira bazı markaşitlerde, benzeştikleri metallere kıyasla daha ziyade fazilet bulunur. Bunu kurşun ile antimon misalinde görmekteyiz, antimon morfea, alopesi ve benzerlerini, tüm kabukları ve yara izlerini, aslan cüzzamını, fil hastalığını, Sur cüzzamını [NOT: Antik ve ortaçağ tıbbında lepra türleri leontiasis, elephantiasis ve tyria olarak adlandırılırdı] ve saireyi sağaltırken kurşunun yahut Satürn’ün magisteryumu bunlara hiçbir tesir göstermez. Öyleyse bu kabilden hususiyetler hatırda tutulmalıdır, zira bunlar bazen sadece büyük şeylerde değil, aynı zamanda ve daha bol miktarda küçük şeylerde gizlidir. O halde devam edelim.

Onun bedeni sabit değildir ve Satürn’de olduğu gibi kendi kemalatına kâfi derecede sindirilmemiştir, bu sebepten uçucu bir tabiat iktisap eder. Lâkin ondan hasıl olduğu asıl cevher, Teşekküller hakkındaki kitabımızda beyan ettiğimiz veçhile, kendi tabii hassasından ötürü giderici ve temizleyici bir vasıftadır. Buradan ileri gelir ki o, altını ve gümüşü ateşten yahut herhangi bir başka unsurdan daha ziyade saflaştırır. Yine buradan neşet eder ki, altın ve gümüşün bu vasıtayla tüm kirlerinden arınması gibi, bedeni de öyle temizler ve arındırır.

Antimonun magisteryumu cüzzamı akla hayale sığmayacak bir surette defeder.

Ve diğerleri hakkında da bu minvalde anlaşılmalıdır.

Şimdi, tüm bu maddelerden magisteryumların hazırlanışını öğrettiğimiz tatbikata şu surette yaklaşalım,

Pek ince öğütülmüş bir markaşit alınız ve üzerine altı parmak kalınlığını örtecek kadar çözücü su ilave ediniz. Bunun çözünmesine ve akabinde bir ay boyunca çürümesine (pütrefaksiyon) izin veriniz. Sonrasında, metaller hususunda öğrettiğimiz üzere damıtınız ve ayrıştırınız, bunu yaptığınız takdirde hangi markaşiti intihap ettiyseniz onun magisteryumuna nail olacaksınız.

YAĞLI CEVHERLERDEN MAGİSTERYUMUN ÇIKARILMASI HAKKINDA

Yağlı maddelerden, yani kehribar yağından, reçinelerden, sıvı yağlardan ve benzeri cismani maddelerde tecelli ettiği şekliyle diğer şeylerden magistery [yüksek tesirli öz/ilaç] çıkarılması hususunda da bundan farklı düşünülmemelidir. Bunların magistery’lerini çıkarmaya dair üç usul bulunmaktadır. Biri kehribara mahsus özel bir yol, diğeri reçineler için, bir diğeri ise sıvı yağlar, donyağları, tereyağı ve benzeri yağlı maddeler içindir. Zira kehribar, yağlı maddelere uygulanan işlemi hiçbir surette kabul etmez, aksi takdirde hassaları zayi olur. Reçineli maddeler de yine kehribara tatbik edilen ameliye ile uyuşmaz, zira bu muamele onları helak eder. Yağlı maddelerde böylesine seçkin hassalar ve bunlar da pek çok surette tecelli ettiğinden ötürü, mezkûr magistery’lerin hazırlanışını üç veçhile talim edeceğiz. Özlerin [essentia] hiçbir tesir göstermediği hallerde bu yağlı maddeler imdada yetişir, çünkü diğer cevherlerde bu denli mükemmel bulunmayan ve hakikatte de öyle olmayan, kendilerine has ve muvafık bir hassa hasebiyle bu vasfa maliktirler. Mercanlar ile kıymetli taşlar mukayese edildiğinde aralarında ne denli fark varsa, bu maddeler hakkında da aynı fark gözetilmelidir, nitekim tatbikat şu şekildedir ve evvelemirde kehribarla başlanmalıdır,

İyice öğütülmüş kehribardan münasip miktarda ve kafi miktarda circulatum [dolaşıma sokulmuş çözücü] alınız. Bunları yayvan bir kap içerisinde, külde altı gün boyunca hazmettiriniz [sindirmeye/olgunlaşmaya bırakınız].

Akabinde circulatum oradan damıtılmalı ve tekrar üzerine dökülmelidir. Bu işlem dipte bir yağ husule gelene dek tekrarlanmalıdır, işte bu yağ kehribarın magistery’sidir. Bu madde bizlere harikulade hassalarını aşikâr kılmıştır.

Reçineli cisimler, şu usul vasıtasıyla magistery’lerine irca edilir,

Dilediğiniz miktarda neft yağı [terebantin], zamk yahut reçine alınız. Bunu lütufla sıvanmış [hava sızdırmaz] bir cam kaba koyunuz ve ılık bir hazım ortamında bir ay boyunca kendi halinde hazmettiriniz. Akabinde, çözücü su ile karıştırdıktan sonra, vinum ardens [yanıcı şarap/saf alkol] içinde yalnızca yarım saat kaynatınız. Sonra kör bir imbikte damıtınız ve hepsini bir gün boyunca dinlendiriniz. Böylece birbirinden müstakil kimi yağların ayrıştığını göreceksiniz. Bunların her biri, kendi tabiatında birer magistery’dir.

Lakin sıvı yağların magistery’leri, çözücü sular ilave edilmeksizin yapılır, bunların da maddelerinin hassalarına muvafık gelen hassaları vardır.

BÜYÜYEN NESNELERDEN MAGISTERY ÇIKARILMASI

Şayet büyüyen nesnelerden bahsedeceksek, yeşeren, akabinde kuruyan ve mevsimi geldiğinde evvelce olduğu gibi yeniden yeşeren şeyleri büyüyen nesneler olarak anlarız. Bunların magistery’leri muhtelif usullerle yapılır ve çıkarılır, sözgelimi ağaçlardan bir yolla, otlardan ise başka bir yolla elde edilir, aralarındaki fark da evvelkinin odun, diğerinin ise çürümeye müheyya [bozulabilir] madde olmasından ileri gelir. Binaenaleyh yapraklar ve çiçekler tıpkı otlar gibi hazırlanmalıdır. Bu doğrultuda mezkûr magistery’leri ayrı ayrı vazedeceğiz. Ağaçların magistery’sinin hazırlanışı şu veçhiledir,

Yeterince küçük doğranmış odun alıp ateşe mukavim, sırlı bir çömleğe koyunuz ve ağzını sıkıca kapatınız. Kömür ateşinde dört saat boyunca yakılsın.

Sonra çıkarıp cam kap içinde bir ay boyunca çürümeye [fermentasyona] bırakınız. Akabinde külde, son ruhlarına [buharlarına] varıncaya dek damıtınız ve bu ruhlar hissedildiği anda damıtmayı derhal durdurunuz ki magistery ateşten ötürü fena bir koku kesbetmesin. Bu suretle, hazırlamayı deruhte ettiğiniz odunun magistery’sine nail olacaksınız.

Maddelerinin cevherinde bir yağ barındıran tohumlar, kökler, kabuklar ve benzerleri de bu usulle çıkarılabilir. Burada tatbikat bütün veçhesiyle serdedilmiş olsa da bu tür çıkarmalarda zikredilenden yahut fehmedilenden çok daha yüce bir sanat gizlidir.

Fakat otlar ve o nevi diğer şeyler, vinum ardens ile karıştırılmalı ve onunla birlikte bir ay boyunca çürümeye bırakılmalıdır. Sonra balneum maris [su banyosu] vasıtasıyla damıtılmalı ve damıtılan kısım tekrar üzerine dökülmelidir. Bu ameliyeye, vinum ardens mikdarı otların usarelerinden dört kat daha az kalana dek devam edilmelidir. Bunu yeni ilavelerle bir ay müddetle pelikan kabında damıtınız ve akabinde ayırınız. Bunu ikmal ettiğinizde, intihap ettiğiniz o maddenin yahut otun magistery’sine kavuşmuş olacaksınız.

Şimdi de Şarabın Tevellüdü risalemizde kaydettiğimiz üzere, toprakta gizlenen pek çok hassadan kendi nevinden bir tabiat iktisap etmesi hasebiyle, hakikatte sayısız hassalarla mücehhez görünen şarabın magistery’sini vuzuha kavuşturmak muradındayız. Bilinmelidir ki şarabın magistery’leri iki yolla hasıl edilir, bunlardan birini sükûtla geçiştiriyoruz, zira tatbikatı aleladedir, tıpkı şarapların pek çok çıkarılışında kullandığımız gibidir. Şarabın bu magistery’sine dair bazı ameli usuller buraya kaydedilmiştir. Bazı kimseler bunu şarap henüz taze ve kaynar haldeyken, arınma hengâmında çıkarmaya gayret ederler. Bazıları ise onu toprağa gömer ve yüz gün (yahut yıl) boyunca öylece terk ederler. Ekseriyet ise ateş kullanmaksızın ayrıştırır. Her nasıl yapılırsa yapılsın, burada bundan bahsetmek istemiyorum. Yalnızca tecrübeyle sıhhatini tasdik ettiğim usulü nakledeceğim. Evvelemirde bilinmelidir ki şarap, her ne kadar miktarca az ve bol balgam [kesif su] içinde mahsur bulunsa da gayet latif bir ruhtur. Ve bu bir Quintessence (beşinci öz) olmasına rağmen, yine de daha üstün bir ameliyat ve usul tatbik edilerek ondan bir magistery vücuda getirilebilir.

Şunun da bilinmesi gerekir ki, henüz tortusunu (tartarını) çökeltmemiş olan şarapta daha çok ve daha büyük hassalar bulunur, zira kimi zaman tortudaki hassalar şarabın kendisindekinden dahi fazladır. Şarabın yaşı da onun gençliğinden yahut yeniliğinden daha makbuldür, çünkü daha uzun bir müddetin geçmesiyle onun ruhu, kısa bir zamana kıyasla daha ziyade hazmedilmiş, olgunlaşmıştır. Dahası, bu maksat için kullanılacak şarabın soğuk toprağa gömülmesi gerektiği ve onu ihtiva eden kabın, altında ve üstünde hiçbir menfez kalmayacak veçhile sıkıca kapatılması icap ettiği akılda tutulmalıdır. Bu suretle, tortu bağlamaksızın yüzlerce yıl muhafaza edilir. Burada can sıkıcı olabilecek denli uzun bir zamandan bahsetmeyi arzu etmiyoruz, lâkin yine de bu husus hafızalara nakşedilmelidir. Keza şıradan yahut taze şaraptan çekilip çıkarılan şey de şarabın değil, ancak şıranın magisteryumu olur.

Onu, tıpkı vinum ardens misalinde olduğu gibi, kendi tortusu yahut kendi balgamıyla damıtmak da sanatın bir nişanesi sayılamaz, zira bu suretle şarabın özünde yer alan ruhları helak edilmiş olur. Bu asla yapılmamalıdır. Nitekim en iyi sirke ne kadar sık damıtılırsa, şarabın ruhundan da o kadar uzaklaşır. Bu sebeple, magisteryumlarda quintessence'ın (beşinci özün) hiçbir surette bozulmaması, bilakis hassaları bakımından zenginleştirilip tahkim edilmesi için azami itina gösterilmelidir. Yine, ateş olmaksızın ayrıştırıldığında, tözsellikten mahrum kalacağından hiçbir şekilde bir magisteryum olamaz. Ayrıca bilinmelidir ki, şarabın ruhu balgamıyla değil, kendi tözüyle birlikte tutulmalıdır. Zira şarapta iki töz bulunur, bunlardan biri şaraba dair olandır ki şarabın ruhu bundadır ve ondan ayrılamaz, diğeri ise posayla ve tatlı suyla karışmış olan balgamsı tözdür. Bir maden mineralinden yahut topraktan nasıl ayrıştırılırsa, bunlar da hakiki tözden öyle ayrıştırılmalıdır.

Şaraba dair bilinmelidir ki, posa ile balgam adeta mineral mesabesindedir, şarabın tözü ise, tıpkı altının özünün altında gizli olması gibi, özün içinde muhafaza edildiği bedendir. Bunu unutmamak adına tatbikatı şu şekilde kayda geçiriyoruz,

Renk ve tat bakımından temin edebileceğiniz en iyi, gayet eski şaraptan dilediğiniz miktarda alınız. Bunu, üçte biri dolacak surette bir cam kaba dökünüz. Kabı hava almayacak şekilde kapatınız ve ısının azalmasına mahal vermeksizin, at gübresi içinde, kesintisiz bir sıcaklıkta dört ay boyunca tutunuz.

Bunu yaptıktan sonra, kış mevsiminde, ayaz ve soğuk had safhadayken donması için bir ay müddetle bu şartlara maruz bırakınız. Bu yolla soğuk, şarabın ruhunu tözüyle birlikte şarabın merkezine iter ve onu balgamdan ayrıştırır. Donmuş olan kısmı atınız, lâkin donmamış olanı tözle birleşmiş ruh olarak telakki ediniz. Bunu bir pelikan kabına koyup, aşırı sıcak olmayan bir kum banyosunda hazmedilmeye bırakarak bir müddet orada tutunuz. Akabinde, bahsini ettiğimiz şarap magisteryumunu çıkarınız. Mevcut olan ve tatbik edilen diğer usullere gelince, iksirlerden bahsedeceğimiz vakit bunlara sarahatle değineceğiz. Şimdilik burada nihayet vererek, bize pek az cazip gelen şaraba dair diğer bazı ameliyeleri görmezden geleceğiz.

KANDAN MAGİSTERYUMUN ÇEKİLİP ÇIKARILMASINA DAİR

İçinde inanç sınırlarını aşan, lâkin yine de kâfi derecede aşikâr olan pek çok ve harikulade hassaların bulunduğu kan hakkındaki kanaatimizi de serdetmek isteriz, bu da bilhassa kanın, İnsanın Terkibi risalesinde açıkça belirttiğimiz üzere, kalbin en iyi kökünden ve en kudretli pınarından neşet etmesindendir. Bunda hiçbir kusur mevcut değildir ve mevcut olamaz, zira ahvali kalbin tabiatına göredir ve içindeki her şeyle birlikte bütün bir tabiatın pek kıymetli bir hazinesidir.

Burada bir kimse, damarlardan dışarı aktığında kanın, mezkûr kanı yenileyen ve idame ettiren o hassalardan işin tabiatı gereği tez zamanda mahrum kalacağını iddia edebilir. Lâkin durum böyle değildir, zira aşağıda işaret edeceğimiz üzere, özün içinde muhafaza edilmesi mümkündür. Şu halde, sıhhatli bir beden ve kan ile yaşayan insanların azlığını nazar-ı itibara alalım. Bu sebeple, bu kabil insanların, daha evvel bahsettiğimiz üzere, arcanumlar ve quintessence vasıtasıyla yenilenmiş bir nitelik ve öze kavuşturulmasına ihtimam gösterilmelidir ki, onlardan akacak kan bozulmamış ve sıhhatli olsun. Biz burada yalnızca insanın kanından değil, sırlarımızda tasvir ettiğimiz, içinde hiçbir maraz veya tebeddül bulunmayan meni kanından, yani burada ele almayı murat ettiğimiz ve burada serdedilmeyen pek çok sebepten ötürü insan menisinin o en harikulade kanından da bahsetmekteyiz. Keza aynı maksatla ve aynı minvalde alınması icap eden ekmeğin kanından da söz ediyoruz. Zira onda, tam manasıyla tetkik etmeye iktidarımızın pek yetmeyeceği hassalar mevcuttur, zaten bunu bihakkın yerine getirme vazifesini de üstlenmiyoruz. Aynı keyfiyet, ekmekte görmediğimiz gibi içlerinde kanı müşahede edemediğimiz, lâkin yine de tıpkı midede ve karaciğerde olduğu gibi tefessüh yoluyla kana dönüşen diğer bütün gıdalar ve yenecek şeyler için de geçerlidir. Keza bunlarla birlikte alınan her türlü çeşni de bedendekine benzer bir surette başkalaşır. Bu kandan daha tafsilatlı bahsetmeyi arzu etmiyoruz yahut [okunamadı]

daha etraflıca ele almamız gerekirdi, bilhassa bu bahsi kendimizden başkası için hoş kılmaya muktedir olamayışımız sebebiyle. Bu sebeple uykuda dinlenmeye karar veriyoruz ve hoş uykumuzdan uyandığımızda, bu kan hakkında daha fazlasını söylemeye devam edeceğiz. Her şey, kendi faziletleri nispetinde ve bünyesinde barındırdığı ölçüde hüküm sürsün, zira iyi olandan çok fazla iyilik hasıl olur ve bu hakikat her daim tefekkürümüz için önümüzde durur. Yalnızca yenilebilir nesnelerin kanından değil, aynı zamanda bedenimize sade bir kan arz eden içilebilir nesnelerin kanından da söz edeceğiz. Kandan quintessence (beşinci öz) gibi arcana da çekilip çıkarılabilir, lakin burada birincilerden hiç bahsetmiyoruz, zira yalnızca magisteriumları ele almayı ve her birini bu tek meselede toplamayı kararlaştırdık,

Kanı al, bir pelikan kabına kapat ve venter equinus [NOT: at gübresinin mayalanma ısısı] içinde, pelikanın üçte biri dolana dek yükselmesine izin ver. Zira her kan rektifikasyonunda ağırlığına göre değil, hacmine göre genleşir. Bu müddet tamam olduğunda onu bir banyo ile rektifiye etmelisin. Böylece flegmalar çekilir ve magisterium dipte kalır. Bunu bir imbik içine kapatıp hava almayacak şekilde mühürledikten sonra, ‘‘Hazırlıklar Üzerine’’ adlı kitabımızda öğrettiğimiz veçhile dokuz kez damıt. Bu usulle kanın magisteriumuna vasıl olacaksın.

Spesifikler Üzerine

Şimdi sıra, sıcak ya da soğuk oldukları ölçüde kökenlerini Doğadan almayan, lakin bu niteliklerin yanı sıra muhtelif yerlerde zikrettiğimiz üzere bir tabiata ve öze sahip bulunan, içinde pek çok harikulade ve büyük faziletler barındıran spesifiklerden bahsetmeye geldi. Böylesi bir spesifik, tabiatını harici unsurlardan alır, tıpkı ateşe atılan ve yanan bir odun parçası misali, zira o yanma onun kendine has tabiatının bir parçası değildir, odun oluşu öyledir. Dolayısıyla spesifikler bir birleşimden hasıl olur, tıpkı sakız ile kolofonyum karıştırıldığında ikisine de benzemeyen çekici bir maddenin türemesi ya da terebentin pıhtılaştığında ondan demiri mıknatıs gibi kendine çeken bir taşın hasıl olması gibi. Bu tür faziletlere sahip benzer maddeler mevcuttur, lakin bunlar terkiplerinden ve haricidir. Çöpleme dahi taş ve toprak suyundan mürekkeptir.

Bu ikisinin terkibinden bir spesifik neşet eder. Nitekim kiraz yağı ile sirke, sindirilmelerinden sonra bir müshil meydana getirir, oysa kendi tabiatları bakımından ikisinin de müshil özelliği yoktur. Bu sebeple böylesi spesifikler, tıpkı soğuktan yahut sıcaktan değil de terkip neticesinde hasıl olan tincture (tentür) yahut renk gibi, unsurların ve asıl tabiatın birleşimiyle kendi mahiyetlerinden türerler, nitekim mazı ile vitriyol mürekkep hasıl eder, oysa ne biri ne de diğeri tabiatı icabı siyahtır. Keza nişadır tuzu ve idrar da, her ikisi de beyaz olduğu halde, siyah bir renk meydana getirir. Spesifikler hususunda da ahval böyledir.

Kökenlerini harici unsurlardan alırlar, lakin haricden bu tür faziletleri iktisap eden bazı nesneler, yalnızca tek bir türde değil, herhangi bir otta da mevcut olabilir ki bu husus şu veçhile anlaşılmalıdır. Mıknatıs nerede yetişmişse orada muayyen bir çekim kuvveti mevcuttur, tıpkı ebucehil karpuzunun müshil, haşhaşın ise teskin edici olması gibi. Bu vaziyet, içlerinde barınan terkip neticesinde zuhur eder.

Bundandır ki her mıknatıs çekicidir ve her ebucehil karpuzu müshildir, lakin ahvali şöyle olan harici spesifiklerde durum böyle değildir, şayet bir çakmak taşı mıknatısın faziletlerini taşır da ona benzeyen bir diğeri bu tür faziletlere sahip olmazsa, ikincisi harici bir spesifik addolunur.

Fakat nevzuhur bir halin bir otta bulunup da ona benzeyen bir diğerinde bulunmaması nadirattandır. Sonra, her ne kadar pek çok benzer spesifik tesirlerden neşet etse de, burada onların aynı tesirlerden kaynaklanıp kaynaklanmadığını uzun uzadıya münakaşa etmeyeceğiz. Bu bahsi Fizik eserimizdeki layık olduğu yerine tehir etmeyi ve burada geçmeyi yeğleriz. Dahası, terkip ve sindirimden kökünü alan pek çok koku saçıcı spesifikler bulunur, nitekim vitriyol suyu ile nişadır tuzu misk kokusuna maliktir, oysa bileşenlerin hiçbiri tek başına bu kokuya sahip değildir. Daha önce öyle değilken sonradan koku kazanan ve daha evvel hiç kokusu olmadığı halde gül yahut zambak gibi kayda değer bir rayiha iktisap eden pek çok madde mevcuttur, yine de emekle, sindirimle ve ayrıştırma yoluyla bu rayiha nihayetinde uyandırılır. Benzer şekilde sığır gübresi fena kokulu bir ifrazattır, lakin süblimleştirilirse amber kokusu kazanır, dipte kalan bakiye ise insan dışkısından daha fena kokar.

Terkip yoluyla benzer bir fazilet iktisap eden terletici spesifikler de mevcuttur, tıpkı yağlı toprak üzerine konan yanan bir kömürün buhar neşretmesi gibi. Böylece bedene konan zencefil yakar ve üzerine su döküldüğünde kirecin sönmesi gibi söner.

Bu hararet zencefile, kendi içinde barındırdığı keskinlikten yahut sertlikten intikal eder ve ılık bir unsurla, ateşe konulduğunda aynı hararet derecesine erişen bir taş gibi pıhtılaşır. Doğrusu, Oluşumlar üzerine risalemizde beyan ettiğimiz gibi, her terletici ilacın aslı toprağın suyunun bir kalsıdır [NOT: kireçleşmiş tozu]. Benzer şekilde müshillerin kendisi de terkip neticesinde hasıl olur, bu durum raventte de böyledir ki kendisi de araya giren muayyen bir tefavütle bir sıvının kalsıdır, zira bir tartar içkisi gibi suya çözünür ve rutubetli bir yere konduğunda bünyesinde bir miktar sıvı barındırır, binaenaleyh ravent ve diğer müshiller, toprağın bir kalsı olarak çok yönlü bir menşee maliktir. Kimi müshiller, kalsine edilmiş tartar gibi olan ravent misali safrayı söker atar.

Kimisi de flegmayı defeder, tıpkı türbüt gibi, yazmanın aslındaki kelime noksan olduğundan böyle zikredilmiştir. Bunlarla realgar [NOT: kırmızı kükürt-arsenik bileşiği] halledilir, lakin başka hiçbir şey çözünmez.

Diğerleri ise, tıpkı taşları başka hiçbir şeyin yapamadığı biçimde çözen güherçile gibi anlaşılması gereken sinameki misali, melankoliyi iyileştirir. Bazıları da, arseniğin süblimatları çözmesi gibi, kana tesir eden kudret helvası gibidir. Dolayısıyla bu cevherlerin farklılığı hususunda, bahsettiğimiz üzere birbirlerinden ayrıldıklarını görerek hüküm vermeliyiz. Kuvvet verici olanların bir kısmı birleşimden neşet eder, nitekim kendi takdirine [NOT: Lat. praedestinatio, fıtri belirlenim] göre kendisinden bir bezeciğin meydana geldiği kuvvetsiz meni böyledir. O halde kuvvet verici spesifik, terkibinin önceden belirlenmesiyle tayin olunmuş muayyen bir cisimdir. Fakat bu suretle hasıl olmayan dodi dikeni, diğer otların hassalarını kendine çeker ve onların kuvvetini çekip alır, ardından tıpkı güneşin odundan nemi çekmesi gibi, bu kuvvete yalnızca kendisi malik olur; bu hususu Oluşumlar Üzerine adlı risalemizde daha tafsilatlı beyan etmekteyiz.

Benzer şekilde, bazı arındırıcılar da bu vasfı terkip yoluyla iktisap eder, tıpkı kulağın kirecinin [NOT: kulak kiri kastedilmektedir] reçine, bal, sakızlar, zift ve benzeri sıvılarla başka bir surete tebdil edilmesi gibi. Benzer başkalaşımlar, başlangıçta bir kireçte olması gerektiği üzere müshil tesiri gösteren Venüs çiçeklerinde de mevcuttur. Daha sonra ateş vasıtasıyla büzücü bir maddeye indirgenirler, öyle ki müshil hassalarını kaybeder ve arındırıcı bir tesir kazanırlar. Tuz mahiyetinde olan ve kimi zaman toprakta kalsine edilen, kimi zaman da Tuzların Farklı Nevileri adlı kitapta vazettiğimiz üzere tek bir maddede cisimleştirilen korozifler için de durum aynıdır. Şeylerin Hassaları Üzerine adlı risalemizde ele aldığımız ve burada kafi derecede bahsettiğimiz bu türden özellikler, nesnelerde pek çok ve çeşitlidir. Keza bazılarının neden sert, diğerlerinin ise bilakis yumuşak olduğunu da burada ifşa etmek niyetinde değiliz.

Bizim Archidoxies adlı eserimiz umumi kaidenin tamamını değil, yalnızca spesifiklerin terkip edilmesi ve bunların Tabiatın en yüksek derecesine eriştirilmesi hususi bahsini tedkik eder.

Şimdi bunları sırasıyla ele alacağız, bunlara dair kendi tecrübelerimizi ortaya koyacak ve Tanrı hakkında konuşup da riyakar ayinler ile benzer masallardan başka hiçbir şey anlamayan, aynı zamanda bu sanatları ve arkana [NOT: gizli tesirli sırlar veya devalar] uygulayanların düşmanı olan o çarpık vaizleri geride bırakacağız. Onlar dünyevi şan ve şöhrete batmışlardır, çok konuşma kabiliyetleri sayesinde hayaller kurup mugalata yaparlar. İnsanların dediği gibi, iki omuzlarıyla birden bu işe girişirler, sadece ahmak ve beyhude oldukları halde kendilerini bilge sanarak gururlanır ve dalkavukluk ederler, alçakça bir kazanç uğruna hemcinslerini ahmak yerine koyarlar. Şimdi, mutat usulümüz veçhile spesifikleri tedkik etmeye devam edelim ve başarıları her ne olursa olsun sadece okuyup düşünen o Üniversite hekimlerini, dilerlerse bize karşı dişlerini gıcırdatsınlar diye kendi hallerine bırakalım.

O halde şimdi kokulu spesifiklerden, bunların hangi usulle ve hangi surette meydana getirildiğinden bahsedelim. Ve evvela, kudretlerine dair. Kokulu spesifik, tıpkı misk kedisi kokusunun necaseti izale etmesi gibi, hastalardan illetleri çekip alan bir maddedir. Bu spesifik, necasetin habis kokusuna karışır, pisliğin kokusu artık ne zarar verebilir ne de baki kalabilir. Bu fena koku ıtırlı bir rayiha ile boyanır, öyle ki latif koku, daha önceki habis koku ne kadar keskin idiyse o derece kuvvetli hale gelir. Misk kedisinden yahut miskten bu hoş kokuyu alıp götürecek hiçbir şey bulunmadığından, pek çok bahiste ispat ettiğimiz üzere tebeddül vuku bulur. Bu sebeple zaman zaman dışkının bir kısmı miske karışır, zira bu koku, bütün tesirleriyle birlikte herhangi bir zambaktan çok daha süratle nüfuz eder. İyiden ziyade fena kokuyla karşılaşıldığı malumdur, nitekim tiran zehri tiryak içine bütün uzuvlara başka bir tesirle birdenbire nüfuz etsin diye katıldığı gibi, kanaatimizce kokulu spesifik de aynı minvalde tesir eder.

Kokulu spesifikler vasıtasıyla, inme ve sara vakalarında olduğu gibi ilaç alamayan kimselerdeki hastalıklar şifaya kavuşturulur. Saralıyı rahatlatan pek çok koku mevcuttur, keza inmeliye yardım eden de pek çok koku vardır. Bunlar belki hastalığı kökünden iyileştiremezler, lakin şifanın yolunu açarlar. Beden üzerinde tesir icra eden bu kabil bir kuvvet, derhal kanı harekete geçirir ve onu kalbe doğru tazyik ederek tarif edilmez bir derecede canlandırır. Bu sebeple, bütün hastalıklara karşı böylesi spesifiklerin terkibine bir temel teşkil edecek kokulu bir spesifik tarif edeceğiz.

Birer avuç ak zambak, biberiye [anthos], fesleğen, kakule ve gül ile iki avuç lavanta alınız. Bunları döverek kaba bir macun haline getiriniz. Üzerine iki kuart [NOT: yaklaşık iki litre] portakal suyu ilave ediniz. Bütün bunların bir pelikan kabı [NOT: devridaimli damıtma kabı] içinde bir ay müddetle sindirilmesine [NOT: hazım/dijestiyon işlemi] müsaade ediniz. Akabinde bunları tortularından el vasıtasıyla yahut daha da iyisi bir pres ile ayırınız. Bunu yeniden bir pelikan kabına koyunuz ve her birinden birer ons olmak üzere küçük hindistan cevizi çiçeği, karanfil ve tarçın, yarım ons esmeramber, iki ons misk ve bir ons misk kedisi ıtırı ilave ediniz. Bunları gayet ince bir surette öğüttükten sonra mezkur pelikana koyunuz ve diğer cüzlerle birlikte gübre içinde sindiriniz. Müteakiben mahlul halde yarım ons arap zamkı ve benzer biçimde çözünmüş bir ons kitre zamkı ekleyiniz. Bunları kapalı bir cam kaba koyup yumurta akının berrak kısmı ile sertleştiriniz. Karışımın pek yakında cam suretine büründüğünü göreceksiniz. Kabı kırınız, taşı çıkarınız, böylece hakkında şimdiye dek kafi derecede yazılmış olan kokulu spesifike malik olacaksınız.

Bununla birlikte, ona aurum potabile [içilebilir altın] ilave etmek muvafık olurdu.

Pek çok saik, bizi bu teskin edici spesifik hakkında yazmaya sevk etmektedir.

Öyle illetler vardır ki, harikalar yaratan bu teskin edici spesifik müstesna, bütün arkana bize kafi gelmez. Suyun ateşi söndürdüğünü gördüğümüzde şaşırmadığımız gibi, buna da şaşırmamamız icap eder. Teskin edici spesifik de hastalıkları tıpkı bu minvalde söndürür. Bunu yapmasının pek çok sebebi vardır, lakin biz bunları sükutla geçiştiriyoruz.

Tabiatın akışı içinde dinlenen yahut uyuyan şey, hiçbir zahmete sebebiyet vermez. Nöbet, şayet uyursa hissedilmez, şayet uyumazsa kendi amelini ikmal eder. Pek çok endişeli tasalanmanın ve melankoli halinin yalnızca uyumak suretiyle izale edildiği mülahazasıyla teselli buluruz.

Şunu da kaydetmek gerekir ki uyku yalnızca ızdırap çeken kimseye özgü değildir, bizzat hastalığın kendisine de atfedilebilir. Bu sebeple biz, hummalara tatbik edilenlerde görüldüğü üzere hastanın tüm bedenine değil, yalnızca hastalığa tesir eden bir terhip hazırlarız. Ortaya koyduğumuz şey insanın tamamı için ölümcül olabilir, lakin hastalığa tatbik edildiğinde şifa vericidir. Bizzat hastalığın kendisine hücum eder ve ilacımızı öyle bir dikkatle işleriz ki illetin beden üzerinde hiçbir tesiri kalmaz yahut kalamaz. Terhibin terkibi şöyledir, bir ons Teb afyonu, altı ons portakal ve limon suyu, her birinden yarımşar ons olmak üzere tarçın ve karanfil alınız. Bütün bu ecinneleri dikkatlice birlikte dövünüz, iyice karıştırınız ve kör kapağı olan cam bir kaba koyunuz. Bunları bir ay boyunca güneşte yahut gübrede hazmettiriniz, akabinde sıkıp suyunu çıkararak şu maddelerle birlikte yeniden kaba koyunuz, yarım skrupül misk, dört skrupül esmeramber, yarım ons safran ile her birinden bir buçuk skrupül olmak üzere mercan suyu ve inci magisteri. Bunları karıştırınız ve tamamını bir ay hazmettirdikten sonra,

üzerine bir buçuk skrupül altının quintessence’ını (beşinci öz) ilave ediniz. Bu cevher diğerleriyle karıştığında, bedenin hiçbir uzvunun daha fazla müteessir olmaması için dâhili yahut harici her türlü hastalığı defetme iktidarına sahip teskin edici bir terhip hâline gelecektir.

Şimdi de terletici terhipten bahsedelim, zira tabiatı ve hassaları icabı terleticilerle tedavi edilebilen yahut edilmesi gereken her maraz bununla sağaltılır. Böyle bir maraz, başka hiçbir devayla bundan daha iyi izale edilemez.

Terletici vasıtasıyla soğuk bir hastalık ısınır ve bu hararet sayesinde defolur. Yirmi yıllık bir cassatum [NOT: Paracelsus tıbbında pıhtılaşmış veya bozulmuş içsel salgı tortusu] vakasının ve deri altı denilen yahut ilikte yerleşmiş bulunan diğer hastalıkların terletici ile şifaya kavuştuğuna defalarca şahit olduk. Quintessence bu illetler üzerinde tesirsizdir, kuvvet verici arcanum ise büsbütün kifayetsiz kalır, bunun başlıca sebebi, yalnızca terletici tarafından yapılmadığı takdirde kalpte cassatum’u defedecek kudretin bulunmayışıdır. Güneş donmuş bir taşı nasıl ısıtır ve en sert buzu nasıl eritirse, terletici de ne kadar ali ve mükemmel olursa olsun başka hiçbir kuvvetin galebe çalamadığı bir maraz üzerinde kudretini tam olarak aynı şekilde icra eder. Flammula son derece sıcak bir nebat olsa dahi, harareti güneşinkiyle en ufak mertebede bile kıyaslanamaz, işte bu sıcak terleticiler de birbirlerinden bu veçhile ayrılır. Bu sebeple tam da bu noktada, terletici hassaları adeta kendinde toplayan bir terhip ortaya koyuyoruz. Bir libre zencefil, her birinden yarımşar ons olmak üzere darülfülfül ve karabiber, üç dirhem kakule ve bir ons kakule-i kebîr alınız. Bunları toz hâline gelene dek öğütünüz, bir buçuk ons en iyi cins toz kâfur ve iki ons çözücü su ile birlikte cam bir kaba koyunuz. Bu karışımı, hazmı tamamlanana dek kumu içinde ağzı mühürlü cam bir kapta bekletiniz. Ardından çözücü suyu oradan ayırınız, bir ay boyunca çürümeye bırakınız ve bir hafta boyunca sirküle ediniz.

Akabinde sıkınız ve muhafaza ediniz. Bu, hem cassatum’da hem de sair hastalıklarda akla hayale sığmayacak bir şiddetle tesir eden en ali ve en kudretli terleticidir. Bu husus için bu kadarı kâfidir.

Müshil terhibini de tarif etmemiz icap eder. Mizacını ve benzeri hususları hesaba katmak zorunda olsak da mülahazalarımızı daha sağlam bir temele oturtuyor, sadece şu veya bu hastalığı değil, bilcümle marazları hedef alan terhipleri kabul ediyoruz. Buradan anlaşılmaktadır ki safra illetinde fuzuli ve ehemmiyetsiz olan ne varsa bu terhip vasıtasıyla defedilir. Keza arazların balgam yahut kanda bir kusura işaret ettiği ahvalde veya melankolide, birçok marazda vaki olduğu üzere yalnızca mizaçlarla tedavi edilemeyen ve müshillerle çözülemeyen çıbanlarda ve diğer illetlerde de durum böyledir.

Bütün gayretimiz, ister fasit olsun ister olmasın, ister çıban suretinde ister mizaçta yahut herhangi bir karışım neticesinde peyda olsun, yalnızca illetli maddeyi defetmektir. Üniversite hekimlerinin lafı uzatan faydasız nutuklarına kulak asmadan, zihnimizi yalnızca sıhhate teksif ederiz ve bu gaye doğrultusunda ilaçlarımızı inşa ederiz. Misal olarak tartar böylesi bir tabiata sahiptir, tabiatı ve hassaları icabı tüm tefessühleri giderir, safraya, melankoliye, balgama yahut kana meyletmez, bedendeki nafile olan yahut ona zarar verebilecek her şeyi sürüp atar. Aynı veçhile vitriol, hastalıkların neşet ettiği her türlü karışıklığı tasfiye eder. Ebucehil karpuzu bütün safrayı defedemez yahut ondan doğanı söküp atamaz, ravent de bunu temin edemez. Türbüt dahi balgamdan hâsıl olan hiçbir şeyi durduramaz ve tahliye edemez. Ne lapis lazuli (taş) melankolinin husule getirdiği manileri ortadan kaldırabilir, ne de kudret helvası bütün bozuk kanı dışarı atabilir, lakin burada zikretmediğimiz diğer müshil terhiplerimizin yanı sıra bu ikisi, suyun keten bezleri yıkaması ve sabunun onları her türlü kirden ve engelden arındırması gibi, nereden peyda olursa olsun bedenin bütün tefessühlerinde ve fuzuli ifrazatında bunu layıkıyla ifa eder. Bu ilaçlar münferit hastalıklar üzerinde de tek tek böyle tesir gösterir. O hâlde, kanaatimizce az evvel tarif edilen tarzda tesir eden bir terhip vaz edelim. Tartar magisteri ile vitriol magisterini alınız, birbirine karıştırınız ve akabinde eşit miktarda safranın quintessence’ını ilave ediniz. Bunları bir pelikan kabına koyunuz, kum banyosunda bir ay hazmettiriniz ve bahsettiğim ilacı itina ile muhafaza ediniz. Bunun için lüzumlu olan diğer hususlara gelince, malumat ehli nezdinde cahillerden çok daha üstün bir dirayet mevcuttur.

Bu usulle sadece insanoğlu marazlarından ve fuzuli maddelerinden tasfiye edilmekle kalmaz, ağaçlar ve nebatat da temizlenir. Zira başka bir yerde zikrettiğimiz üzere, tıpkı insanlarda olduğu gibi büyüyen canlılarda da marazlar hüküm sürer ve bunların devaları da nebatatla birlikte neşvünema bulmuştur. Vitriol magisteri, layıkıyla serpilip büyüyemediğinde biberiyenin kusurlarını sağaltır ve Nebatat üzerine olan eserimizde belirttiğimiz veçhile, onun fevkalade bir surette büyümesini sağlar. Binaenaleyh, bu az sayıdaki kelamla bu faslı nihayete erdiriyoruz.

Çekici özgül ilaçtan (attractive specific) bahsetmeye başlamadan önce bilinmelidir ki, bu çekici ilaç bedende fazlalık olan her şeyi kendine doğru çeker ve ona yapışmış olabilecek her türlü illeti dışarı atar. Bu durum sıklıkla vuku bulur, netice ise kesin bir biçimde kanıtlanmıştır.

Kimi çekici ilaçlar ete öyle bir uyarlanmıştır ki, tıpkı mıknatısın demiri çekmesi gibi, kendilerine yüz libre et çekerler. Bizim devrimizde bu türden bir çekici ilacın bir adamın ciğerlerini ağzının içine doğru çektiği ve böylece onu boğduğu vuku bulmuştur. Bir başka vakada ise göz bebeğinin yerinden burnun ta dibine kadar çekildiği ve bir daha oradan asla çıkarılamadığı görülmüştür. Çekicilerin yalnızca demir üzerinde değil, tahta, otlar, et ve su üzerinde de tesir gösterdiği anlaşılmıştır. Öyle çok su çeken bir yakı gördük ki, bundan bir kap doldurulabilirdi ve su, o yakıdan tıpkı bir evin çatısından akar gibi süzülüyordu. Aynı şekilde kurşun, kalay, bakır, gümüş ve altın da çekici terkiplerle çekilebilir. Yine bu çekiciler vasıtasıyla ağaçlardan dallar koparılabilir, bir inek havaya kaldırılabilir ve gizli yazılarımızda bir Hazine (Thesaurus) olarak ayrıntılandırdığımız pek çok başka tesir meydana getirilebilir, öyle ki, sanatı sayesinde bu kadar çok keşfin yapılmasını sağlayan o yegane zata hayranlık ve hürmet duyalım, zira kendi içinde teşekkül etmiş Tabiat’ı fersah fersah aşan bu akıl almaz ameliyeleri bizzat gözler önüne sermekteyiz.

Şu halde beden için, fena ve bozuk olanın bedenden çekilip çıkarılabileceği ve iyi olandan ayrılabileceği kimi çekici hassalar vazedeceğiz, öyle ki çekici ilaç, bir emunktuvar [NOT: bedenin atık boşaltım noktası veya beze bölgesi] üzerinde, herhangi bir kusurun zuhur ettiği muayyen mahalle tatbik edilsin, nitekim bir emunktuvar sayılabilecek bir yara üzerinde uygulanabileceği gibi yahut şayet bir beze şişliği meydana gelmişse bu mahal evvelemirde bir emunktuvar gibi açılmalıdır. Tecrübeyle biliyoruz ki, bu türden bir çekici vasıtasıyla veba, burada tarif etmemizin bize yakışık almayacağı bir surette çekilip çıkarılmıştır. Bu ecza tatbik edildiğinde, tutulduğu illet ne denli ağır olursa olsun hiçbir hasta helak olmamıştır.

Çekici ilacın tertibi şöyledir, her cinsten tüm zamkların Quintessence’ından (beşinci öz) bir kuart, mıknatıs magistery’sinden bir pint, cavadbis igneus unsurundan bir libre, mastix igneus ve mürrüsafi unsurundan her birinden üçer pint ve scammony unsurundan on ons alınız. Bunlardan balmumu, kitre zamkı ve neft yağı ile bir merhem yapınız ve yukarıda izah edildiği veçhile tatbik ediniz.

Şimdi tesirleri pek muazzam, hatta diğerlerinden dahi üstün olan kabız edici özgül ilaçtan (styptic specific) bahsetmemiz iktiza eder. İnsanlar kendi gözleriyle Tabiat’ın bu derece harika işlerini gördüklerinde, duydukları sürurla bizden bu işlerden el çekmememizi, bilakis hafızamızı zorlayarak bu sanatlarımızın sunduğu marifetleri kendilerine aktarmamızı istirham ederler. Şayet kadim hekimler ve filozoflar tarafından bir şey keşfedilmiş idiyse (ki bunun katiyetine asla inanmayız), bu durum bizi hiçbir surette teşvişe düşürmez, çünkü onların yazdığı her şey körlemesine el yordamıyla aramaktan ibaretti. Bizler ellerimizin arasına serilen o yüce Tabiat ile safa süreriz ve birçok yerde zikrettiğimiz üzere, kör olduklarını takdir ettiğimiz bu kadimlerin eserlerini haklı olarak bir kenara bırakırız. İki demir parçasının daha sonra ancak ateşle ayrılabilecek biçimde birbirine raptedilmesini sağlayan ve kabız edicilerin Quintessence’larında (beşinci öz), sırlarında (arcana) ve gizemlerinde bulunan bu denli kuvvetli bir kudrete malik olmaları hayret celbedici bir mesele değil midir? Daha da şayanıhayret olanı, bir bakır parçasının benzer kabız edicilerle bir diğerine öyle bir bağlanabilmesidir ki, artık ne ateş ne de suyla birbirinden ayrılabilirler. Benzer bir çekici usul ile kum ve kireç, böylesi kabız ediciler vasıtasıyla mermerden daha sert, daimi bir kaynaşma içinde yekvücut kılınır. Buraya kadar sert maddelerden bahsettik.

Gelin diğer nevilere geçelim. Aynı usulle yaprakların birbirine öyle kaynatıldığını gördük ki, tabiaten tek bir gövdede neşvünema bulmuş sanılırlardı, misal olarak tek bir terkipte zambak yaprağı ile gül yaprağı böyledir. Demirciler, benim tavsiyeme uyarak kaynaklarını sanki başlangıçta yekpare, som bir kütleymişçesine muhkem kılmışlardır.

Yine bu kabız edici ilaçlar vasıtasıyla, tek bir yıkamada bir kimsenin dudaklarının birbirine öyle sıkıca çekildiğini gördük ki, sonrasında ancak aletlerle zorlanarak ayrılabilmişler ve bu ameliye esnasında oluk oluk kan akmıştır. Hatta bazı kimseler, şaka olsun diye, bir başkasının makatını bu kabız edicilerle öyle sıkıca kapattılar ki, defi hacet vakti geldiğinde oranın bir bülbülburgusu ile açılması gerekti! Keza yaralarda ve mesane yırtılmasında, bu kaynaşmanın öyle müessir bir surette meydana geldiğini gördük ki, bizim devrimizde yahut hastaların hayatı boyunca hiçbir açılma vuku bulmadı. Bu kabız edici madde hangi uzva temas ettiyse, menfezi yahut çıplak eti öyle bir büzüştürdü ki, ancak bir törpü ile düzeltilebildi. Hiçbir su, hakikatte tarif ettiğimizden çok daha muazzam olan böylesi kabız edicilerin kuvvetini yumuşatamaz. Mamafih, tıbba taalluk ettiği kadarıyla kabız edici ilacı şöyle tafsil edeceğiz, bolus’un, yani demirin Quintessence’ından (beşinci öz) ve carabis yahut cathebes namıyla maruf maddenin Quintessence’ından birer libre alınız. Bunlar külde bir ay boyunca sindirilsin (digestion) ve akabinde içine bir buçuk libre kurutulmuş tartar konsun. Bu cismi iktiza edene dek muhafaza ediniz. Bu ve benzeri kabız ediciler kendi cisimlerinde sırrına erilemez mahiyettedir, lakin müstakil cevherler üzerinde istihdam edildiklerinde, sahip oldukları muazzam kuruluk tabiatı ve vaziyeti sayesinde akıl almaz bir surette cezbederler. Şu halde, bu kabız edici ilaçlar, diğer bütün ilaçların fevkinde kabız edici olarak tesmiye edilebilir.

Şimdi buna ek olarak, bünyesinde harikulade kudretlerin fıtraten mevcut bulunduğu dağlayıcı spesifiği tavsif edeceğiz. Kadim dağlayıcılarla kıyaslandığında bu madde, madenleri büsbütün yok etmesi, öyle ki ateşin içinde odunun kaybolup gitmesi gibi bunların içinde artık hiçbir cismin bulunmaması şeklinde harika bir vasfa sahiptir. Madenlerin aşınmasının kezzap (aqua fortis) marifetiyle vuku bulduğu doğrudur, lakin yine de onların kütlesinin bir cüzü eksilmeden ve asli mahiyeti değişmeden baki kalır, öyle ki ateş vasıtasıyla yeniden ilk cismine ve maddesine irca edilebilir. Fakat dağlayıcı spesifiğin yol açtığı aşınmanın ardından vaziyet böyle değildir, bunun sebebi de şudur, külün yeniden oduna dönüştürülememesi gibi, bu halde de hiçbir surette madeni bir tabiata irca edilebilecek bir madde artık bulunmaz. Şunu da bilmek icap eder ki, bu dağlayıcı madde et üzerinde, kıyası kabil olmayan bir tarzda tesir gösterir.

Sürati o derecedir ki bir lahzada eli bir bız gibi delip geçer.

Şimdi bunu, tıbbın menfaatine matuf olarak şu gaye doğrultusunda zikrediyoruz. Fistüller, sıraca çıbanları ve benzeri ülserler nevinden pek çok kokuşmuş, fuzuli et bedende peyda olur ki bunların cümlesi bu kabil dağlayıcılarla şifaya kavuşturulabilir. Bu spesifikte fevkalade kudretli bir büzücü (styptic) hassa mevcuttur, bu sayede hususi şifa bahşedici kabiliyetler kesbeder. Demir zincirleri ve parmaklıkları akıl almaz ve tarif edilemez bir surette tükettiği nazara alınırsa, buna bir devadan ziyade bir ateş tesmiye edilmesi pekala mümkündür. Bunun terkip tarifini olabildiğince muhtasar surette veriyoruz, Caput mortuum’undan rektifiye edilmiş bir libre kezzap, yarım kuart süblime edilmiş Mercury (cıva) ve iki ons nişadır alınız. Bunların hepsini karıştırınız ve tükenmelerine izin veriniz, akabinde eşit ağırlıkta cıva suyu ilave ediniz. Hiçbir elmas bu dağlayıcıya mukavemet edemez. Her ne kadar aynı husus Quintessence (beşinci öz) ve arcanum için de geçerli olsa, yani derinin her iki koterizasyon tarzıyla da izale edilebileceği ve cüzzam, morphea, serpigo, lentigo, pannus ve benzerlerinde olduğu gibi yerine yeni derinin ikame edilebileceği bilinse de, bütün bunlara karşı bu dağlayıcı spesifik tatbik sahası bulur, lakin şiddetli tesiri sebebiyle biz bundan imtina ediyoruz. Biz tercihen, deri döküldüğünde ve çıplak kaldığında yıkanması gereken şu mahlulu intihap etmekteyiz.

Müteakiben gereken nizam dairesinde takviye edilebilir. Mahlul şu şekilde olmalıdır, Flammula suyundan bir libre, dört buçuk [okunamadı] kantarit ve mezkur Ignis Gehennae’den iki drahmi alınız. Karıştırınız ve yukarıda zikredildiği veçhile tatbik ediniz.

Rahmin spesifiği hususunda, bilhassa maruz kaldığı illetler sebebiyle muhtelif saiklerle söz söylenebilir. Lakin bu makamda, onu ısıtan yahut soğutan maddelerden bahsetmekte tereddüt ediyoruz, zira bu neticeler magistireler ve arcanumlar vasıtasıyla da hasıl edilebilir. Yine de burada iki spesifik kaydediyoruz, biri rahim boğulması (suffocatio uteri) için, diğeri ise hayız kanamasını söktürmek veya dindirmek içindir. Rahim boğulması yalnızca spesifik marifetiyle defedilebilir, gerçi bu gaye için unsurlarına ayrıştırılmış yahut hazırlanmış olması şart değildir, incirin kabuğu misali mezkur maksada mutabık kılınmış alelade sureti veya cevheri dahi kafidir. Buharı vulvadan dahil olduğu anda hastalık defolur.

Bunun bilhassa dikkate değer yanı, böylesine ucuz bir müfred (basit ilaç) olmasıdır, hazırlanmış olsa dahi yegane şifası kendisinde saklı olan buharının cevheri zayi olmaz. Aybaşı kanamasını söktürmek için tatbik edilecek usul, iğdiş edilmiş bir öküzün dalağının bir magisteriye yahut Quintessence’a indirgenmesidir. Bu, yalnızca genç kadınlarda değil, yaşlı kadınlarda dahi hayranlık uyandırıcı bir söktürücüdür.

Kanamayı dindirmeye gelince, en iyi usul mercan hülasasını, demir yağını yahut her şeyden daha ziyade dindirici olan ferrum potabile’yi istimal etmektir. Hassaları daha tafsilatlı izah etmeye lüzum yoktur, zira bu durum Archidoxies eserimiz için fazla mufassal kaçacaktır. Hatırda tutulmalıdır ki, yukarıda zikredilen terkiplerin, yani et bağlatıcıların (incarnativa), kaynaştırıcıların (conglutinativa) ve spesifiklerin tahtında müshiller, tasfiye ediciler (mundificativa) ve benzerleri bizzat tenkiye edicilerin şümulünde yer alır, tıpkı açıcıların (deoppilativa) tenkiye ediciler ve cezbediciler zımnında bulunması gibi. Spesifikler üzerine olan kitabımızı, unutulup gitmelerine mani olmak adına, hafızaya bir muavenet kabilinden burada nihayete erdiriyoruz. Benzer şekilde takviye ediciler (confortativa) de müstakil fasıllarda zikredilmiştir.

BÜYÜK PARACELSUS’UN THEOPHRASTIA ESERİNDEN SPESİFİKLERE DAİR ARCHIDOXIES’İN YEDİNCİ KİTABININ SONU.

Tabiatın en gizli sırlarının birçoğunun ardından, İksirleri muhtasar bir surette ele almayı arzu ediyoruz, bu beyhude bir gayret değildir, zira onların derununda bizi durup dinlenmeksizin zihnimizi oraya hasretmeye icbar eden başlıca muhafaza kudretinin mündemiç olduğunu müşahede etmekteyiz. Zira her bir iksir, harici merhemin bütün cesetleri kokuşma ve bozulmadan koruyan zahiri bir muhafızı olması gibi, kendisini ahzetmiş olan o cismin cevherinde dahili bir muhafızdır, bu keyfiyet merhemde yeterince aşikardır, yani bedenleri öyle muhafaza eder ki bunlar yüzlerce ve binlerce sene bozulmadan yahut tebeddül etmeden baki kalırlar.

Binaenaleyh, merhemde ölü bedenleri koruyan ve onları bozulmazlık içinde tutan böyle bir ihsan gördüğümüzde, aynı ihsan yahut sır vasıtasıyla, sıhhatli ve diri bir bedenin çok daha iyi, daha faydalı ve daha münasip surette muhafaza edilebileceği de aynı derecede anlaşılmalıdır. Ne var ki Tabiatın bu sırlarının ve Tabiatın fevkinde tesis edilmiş olup bedeni dahilen ve haricen her türlü zıtlıktan koruyabileceğimiz sırların tarafımızca bilinmesi fıtraten bize bahşedilmiş değildir, bilakis bunların arasında gayet mektum olan pek çok husus karşımıza çıkmaktadır.

O halde iksirlere dair bilinmelidir ki, bunların tesirleri ne Tabiat'tan ne de kendi mizaçlarından neşet eder; bilakis bunlar, muhtelif deliller vasıtasıyla bizleri Yaratan'ın en yüce hayranlığına sevk eden, nev'i şahsına münhasır hususi ilaçlardan ziyade birer sırdır. Yine de bizzat Tabiat'ın derununa ekilmişlerdir, nitekim balsam örneğinde görüldüğü üzere onun içindedirler. Dolayısıyla, şayet ölü bedenleri muhafaza etmek kabilse, yaşayan bedenleri bizzat muhafaza etmek çok daha mümkündür. Hasmımızın sözlerine yahut delillerine kulak asmamız için hiçbir sebep yoktur, bilakis ölümün bir haddi ve ezelî takdiri olduğunu dillendirip onu muayyen noktalarla sınırlayanların hezeyanlarına ve nafile lakırdılarına itibar etmeyerek, bizi dâhili balsamın hakiki esasına ulaştıracak kendi ilkelerimizi izhar etmemiz yerindedir.

Zira Pederimiz olan Tanrı bize hayatı ve onunla birlikte onu müdafaa edip sürdürmemize yarayan devaları bahşetmiştir. Şayet ölümün haddi kesin bir noktaya raptedilmiş olsaydı, zaruri olarak bu diğer nazariyenin batıl çıkması gerekirdi ki vaziyet böyle değildir, bilakis kudretimiz ve ilmimiz elverdiği müddetçe, hayatımızı idame ettirme salahiyetine malikizdir. Nitekim Âdem'in böylesine ileri bir yaşa erişmesi, kendi bünyesinin tabiatından veya vaziyetinden ötürü değil, sırf Tabiat'ın kendisindeki her şeyi bilen, son derece âlim ve hâkim bir hekim olması ve bu sayede böylesi uzun bir müddet boyunca kendini idame ettirmesi sebebiyledir. Benzer şekilde, buna muadil devalar kullanan daha pek çok kimse mevcuttu.

Âdem'in devrinde onun yaşına erişemeden ölen pek çok kişi vardı, hatta kimileri, Tufan'dan bu yana intibak ettiğimiz üzere, bizim tabii haddimize dahi ulaşamadı; bunlar da tıpkı bizim gibi, Âdem'in ve sair kimselerin vâkıf olduğu sanatlara bigâne kaldıkları için öldüler, bu sebeple vakitleri dolmadan evvel hayattan mahrum kaldılar, yedikleri yahut içtikleri de kendilerine fayda vermedi.

Mademki bu kabil misallerden hareketle uzun bir ömrün Tabiat'tan neşet ettiğini tabii yoldan keşfetme kudretine sahibiz, öyleyse Tabiat'ın ve Tanrı vergisinin neyden ibaret olduğunu tetkik etmeyi arzu ederiz. Kimi nesneler ölü bir bedeni çürümeden yalnızca bir yıl muhafaza eder, nitekim tuğla yağı (oleum laterinum) böyledir.

Kimileri onu on yıl muhafaza eder, bilgelerin ıslah edilmiş yağı gibi.

Kimileri bal suyu gibi yirmi yıl muhafaza eder. Kimileri damıtılmış koruyucu gibi elli yıl. Fakat kimi nesneler vardır ki, balsam gibi, onu ebediyen ve nihayetsizce muhafaza eder.

Kimileri tuz gibi yalnızca sekiz gün muhafaza eder, kimileri de damıtılmış su gibi bir gece. Kimi nesneler ise yanan şarap (vinum ardens) gibi daha uzun süre muhafaza eder. İnsan bunlarla takviye edildiğinde, bedeni Tabiat'ın taze ve kuvvetli bir cevheri içinde bozulmaktan koruyan başka nesneler de vardır, sarısabır (aloes), sitrin ve mürrüsafi gibi.

Bazıları ise bedenleri bozulmaktan yalnızca azametli tentürleri (Tincture) sayesinde korur; bu tentür öylesine kudretlidir ki hiçbir şerre geçit vermez, onun büyümesine veya gizlice sirayet etmesine müsaade etmez, altın, safir, inciler, sırlar (arcana), üstatlık harikaları (magisteria) ve benzerleri gibi, nitekim bunlara dair evvelce malumat verilmiştir.

Bu cihetle niyetimiz, yaşayan ve ölü bedenin maruz kalacağı her türlü bozulmaya karşı bir koruyucuyu tarif etmektir. Lakin yaşayan bedenin koruyucusunun ağız yoluyla alınması icap ettiği mülahaza edilir, ta ki bedenin aynı muhafazaya mazhar olmayan yahut onun semeresini kendine cezp ederek bundan feyizlenmeyen hiçbir uzvu kalmasın. Dahası, bağırsaklarda bulunan ifrazat ruhlarının böylesi bir koruyucuya karşı koyacak raddede kuvvetli olduğu hatırda tutulmalıdır, çünkü çürümüş olan hiçbir şey tahnit edilemez veya muhafaza olunamaz, zira onda, tahnit edilmiş taze ölü ette bulunan cevherden eser yoktur. Fakat bunun bir koruyucuyla uyuşması, solucanların en şifalı otlarla yahut kokuşmuş bir maddenin bozulmaz bir maddeyle uyuşmasından farksızdır, zira çürümüş olan hiçbir nesne daha fazla bozulamaz yahut tebeddül edemez, çünkü onda hiçbir hareket kalmamıştır. Diğer taraftan, bir koruyucu hiçbir surette çürütülemez, zira o asla paslanmayan altın gibidir. Bunlar yekdiğerinden tefrik edilmiştir, öyle ki her biri kendi zatına mahsus vazifeyi ifa eder. Bu husus şunun için zikredilmiştir, zamanın müruruyla ifrazat koruyuculara galebe çalabilir, oysa ölü bedenlerde bu vuku bulamaz, zira onların dâhili azaları çıkarılmıştır veya henüz çıkarılmamışsa bile, tıpkı damarlardan çekilen kanın pıhtılaşması gibi, ölüm vasıtasıyla pıhtılaşmışlardır.

Biz bu koruyucuya iksir deriz, sanki ekmeğin mayalandığı ve beden tarafından hazmedildiği bir maya gibidir. Bunun meziyeti, bedeni hangi hâlde bulduysa o hâlde, aynı zindelik ve cevher üzere muhafaza etmektir. Zira koruyucuların tabiatı böyledir, yani arındırmak suretiyle değil, sırf muhafaza etmek suretiyle tefessühten vikaye ederler. Hastalıkları bertaraf etmeleri keyfiyeti ise haiz oldukları letafetten ileri gelir. Demek ki onlar yalnızca muhafaza etmekle kalmaz, aynı zamanda idame de ettirirler. Çifte bir mesai ve vazifeleri vardır, yani hastalıkların önüne geçmek ve bizzat cevheri kendi tabii hâli üzere tutmak.

Üstelik bunu yalnızca insan bedeninde değil, his sahibi bütün cisimlerde yaparlar. Böylece cansız ahşap dahi, tıpkı balsamla muamele görmüş herhangi bir beden gibi, çürümeden korunabilir. Otlar da yaşayan bir bedenden farksız olarak kendi cevherleri dâhilinde muhafaza edilebilir, zira nebatata tatbik edilen bu idame vasıtaları, onları hangi cevherde bulduysa onda tutar, öyle ki beşinci yahut altıncı güne kadar tıpkı tarlalarda, bahçelerde veya sair yerlerde olduğu gibi serpilip taze kalırlar. Onları çiçekliyken bulmuşsa çiçeklerini, meyveliyken bulmuşsa meyvelerini de muhafaza ederler.

Buna hayret edilmemelidir, zira kurumuş odunun yeniden canlanması, demirin bir daha asla paslanmayacak şekilde sabitlenmesi ve keza Sulphur'ün (kükürt) yanmaz kılınması mümkündür, ki bütün bu hususlar sıradan bir insanın kavrayışının ötesindedir. Bütün bu şeylerin sebebini, Muhafazalar hakkındaki risalede daha kapsamlı ve esaslı biçimde ortaya koymuştuk. İmkânsız addolunan pek çok başka şey en kolay şekilde başarılabildiğine göre, bunlar da imkânsız sayılmamalıdır. O halde, yaşların farklılıklarına göre balzamın muhafazasından şu şekilde bahsetmek niyetindeyiz.

Bedeni bulduğu cevher içinde koruyan, çürümesine veya zayıf düşmesine izin vermeyen, bilakis hiçbir ârızanın ona ilişemeyeceği biçimde yaşam ruhu içinde muhafaza eden ilk iksir hakkında yazmayı amaçlıyoruz. Bu iksir bedeni aynı zamanda hayatın üçüncü devresine veya daha ötesine ulaştırır. Kullanımına gelince, ölü bedenler üzerindeki işlem dirilerinkinden farklıdır, zira ölüler gece gündüz balzamın içinde yatmalıdır, oysa diri ve sıhhatli bedenlerin bunu yapması ne mümkündür ne de buna ihtiyaç vardır.

Bu sebepten ötürü işbu iksirin yalnızca hayat için, bilhassa kalp ve hayatın esasen yeşerdiği kısımlar, yani bütün bedene dağılmış olan yaşam ruhu için faydalı olduğu anlaşılmalıdır. Ve bu iksir yaşam ruhunu, bir cesedin yahut ölü bedenin çürümeden korunduğu fazilet içinde muhafaza eder, zira bir yara veya çıban dışarıdan çürümeden ve her türlü meşakkaten korunabiliyorsa, aynı şekilde iç beden de her türlü musibete karşı savunulacak biçimde tanzim edilir. Bu yüzden, yaşam ruhuna yöneltilen iksiri, mayanın hamurda işlemesinden başka türlü düzenlemeyiz, bedene nispetle ise bir ağacın kökünden boyanması ve aynı rengin ondan asla ayrılmaması gibidir. Tüm beden, Tincture (tentür) az ya da çok bütün azalar arasına dağılıp onlara nüfuz ettiğinde bu şekilde muhafaza edilir, tıpkı bütün bir madenin altına boyanıp altına dönüşmesi veya pastan korunması gibi. Muhafaza edilen bedende de durum böyledir, onun ihtiva ettiği hiçbir aza yoktur ki iksirle dolmuş olmasın.

Bundan sonra, bütün bedene dağılarak erdemini kazanmış ve kendi başına tesirini icra etmeye başlamış olduğundan, temas yoluyla ona hiçbir bozulma ilişemez, zira beden balzamla renklendiği gibi her azanın hayatı da iksirle doludur. Lakin anlaşılmalıdır ki, alınan iksir vasıtasıyla bütün bedenin balzamla müteessir olması zaruri değildir, zira yaşam ruhunun kökünde yalnızca bununla kuşatılmış olması bedenin muhafazası için kâfidir.

Şimdi ameli usule gelmeli ve her şeyden evvel, balzamın kudretlerinin şartları sayesinde bütün bedeni çürümeden koruyan iksiri ele almalıyız. Ardından bedeni tuzun potansiyel kudretiyle koruyan hakkında, üçüncü olarak bedeni muhafazasında destekleyen tatlılık iksiri hakkında yazacağız. Dördüncü olarak, insan bedenine bir Quintessence'ın (beşinci öz) kudretleriyle dâhil olan iksiri ele alacağız.

Beşinci olarak, muazzam letafetinin kuvvetiyle hakikaten necip olan bir diğeri eklenecektir, zira Tabiat'ın bütün düşmanlarına direnir ve bu direnç sayesinde bedenin asla hastalığa düşmesine izin vermez. Netice yerine ise, kendi zatî tabiatının kuvvetleriyle benzer muhafazalarla donatılmış olan o iksiri ilave edeceğiz.

BİRİNCİ İKSİR, YANİ BALZAM HAKKINDA

Bizce gayet iyi bilinen hakiki ve en âlâ balzamdan bir libre alınız.

Bu, kör imbikle örtülü bir sırçaya konsun ve bununla birlikte iki ons altının Quintessence'ı (beşinci öz) ile bir buçuk ons büyük circulatum cevheri dökülsün. Bütün bunlar hafif bir ateşte birlikte sindirilsin, öyle ki buharlar gece gündüz yükselsin. Akabinde ateş artırılsın, öyle ki bazı damlalar yapışsın ve iki ay boyunca damla damla aşağı düşsün. Nihayetinde dört ay boyunca at gübresinde kalsınlar, ta ki fasılasız sindirime ersinler. Bu tamamlandığında iksir ikmal edilmiş olur. Anlaşılmalıdır ki bu balzam veya iksir, gelişip hayatın köküne karışan bir fermantasyon halini alır ve hiçbir tabiatın karşı koyamayacağı şekilde hayatı iyi bir cevher içinde sevk ve idare etme kudretine malik olur. Arseniğin şer uğruna Tabiat'a galebe çalmasından farksız olarak, bu iksir de diğer taraftan hayır uğruna ona galebe çalar, bedeni müdafaa eder. Ölü beden, kabre konulduğunda ve uçup gitmesin diye örtüldüğünde çürümesin diye bu koku sayesinde emniyette tutulur.

Kendi faziletleri diri bir bedende çok daha fazla baki kalır, ki bunu burada kâfi derecede izah ettiğimizi ümit ediyoruz.

BEDENİN KUVVETİYLE MUHAFAZA EDİLDİĞİ TUZ İKSİRİ HAKKINDA

Tuzda, daha evvel bahsettiğimiz pelesenkten daha az bir kudret ve fazilet mevcut değildir, zira et, tuz vasıtasıyla kokuşmaktan günlerce, yıllarca ve uzun müddetler boyunca muhafaza edilir, hem de muhtelif şekillerde ve bir tarz diğerinden daha ziyade tesirli olmak üzere. Aynı esasa müsteniden bedeni korumak ve muhafaza etmek de kabil olacaktır, lâkin kastımız tuzu doğrudan doğruya cansız ette olduğu gibi kullanmak değil, tuzun iksirini terkip etmektir; bu iksir hayat ruhuna maddeten nüfuz eder, öyle ki beden tıpkı tuzlanmış etin yaşadığı gibi tuz sayesinde yaşar. Zira bu iksir öylesine latiftir ki hayat ruhu üzerinde tesir gösterebilir. Böylece bu ikisi tek bir kavuşumda öylesine yakından birleşirler ki, biri diğeri tarafından kemale erdirilerek kıvamına kavuşturulur, tıpkı tuzun belli yiyecekleri lezzet cihetiyle kemale erdirmesi ve o olmadan birleşme hususunda hemen hemen başka hiçbir surette mükemmelliğe ulaşılamayacağı gibi. Ve şu da belirtilmelidir ki tuzun iksiri, içinde tüm bedene nüfuz eden muayyen bir tentürün (Tincture) bulunduğu bir mayalanmadır. Bu aynı zamanda zeval bulmaz bir nesnedir, bedenin içinde fıtri şeylerle birlikte hazmedilerek tükenmez, ateşteki cam gibi sabittir ve bu muamele esnasında asla helak olmaz.

Bu sabit iksir bedeni öylesine sabitler ki, bir madenin sabitlenmesinde olduğu gibi beden de hayatta bâki kalır, öyle ki sonrasında hiçbir nem, hiçbir aşındırıcı yahut bu kabilden herhangi bir nesne ona zarar veremez veya onda pas hasıl edemez. O hâlde buradan iksirin, tıpkı altın gibi, içine zarar verecek hiçbir gayrisafi unsurun nüfuz edemeyeceği sabit bir cevher olduğu neticesi çıkarılabilir. Tuzun bu iksirinin ameli hazırlanışını şu şekilde kaydediyoruz,

Mümkün olan en mükemmel surette hazırlanmış, gayet beyaz ve saf tuz alınız. Bu tuzu, kendi ağırlığının altı katını aşacak miktarda eritici su ile birlikte bir pelikan kabına koyunuz. At gübresi içinde bir ay boyunca birlikte sindirilmeye bırakınız.

Akabinde eritici su imbikten çekilerek ayrılsın ve evvelce yapıldığı gibi tekrar üzerine dökülüp ayrılsın. Tuz bir yağa tahavvül edinceye dek bu muamele tekrar edilsin, nihayetinde buna altının beşinci özünün (Quintessence) sekizde biri ilave edilsin. Bir pelikan kabı içinde ve at gübresinde dört ay boyunca birlikte sindirilsin ve sonrasında bir ay boyunca döndürülsün [NOT: "Döndürülmek" (circulated), imbik içinde buharlaşıp yoğuşarak sürekli devridaim ettirilme işlemidir]. Buna sirkülasyondan geçmiş şaraptan bir hisse daha eklensin ve bir ay daha yükselme hâlinde kalsınlar. Bu müddet hitama erdiğinde, eski günlerimizin zahmetini hafifletmek gayesiyle kaidesine uygun biçimde kendimize yadigar kıldığımız tuz iksirini elde etmiş olacaksınız.

Bedenlerin tatlılıklar vasıtasıyla bozulmaktan muhafaza edilebileceğinden kat'i surette eminiz, lâkin bunun hangi kuvvetlerle vukua geldiğini Balın, Şekerin, Kudret Helvasının, Thronus'un [NOT: Göksel çiğden hasıl olan özel bir tür kudret helvası] ve emsalinin Tevellüdü kitaplarında izah etmiş bulunuyoruz ve kadimlerin yazıları sebebiyle bu bahsi burada tekrarlamak niyetinde değiliz.

Tatlıları bir iksire dönüştürmeye muktediriz; bu iksirin hazırlanışı, zaafa düşmüş bir bedenden ziyade canlı bedeni muhafaza edilmiş kendi özü içinde korur.

Zira bütün hususi tatlılıkların tabiatı şudur ki, ne kendileri bozulur ne de bozulmaya cevaz verirler, meğerki zıt nesneler sebebiyle fesada müheyya hâle gelsinler; nitekim bal ve ekmekten kurtlar ve karıncalar hasıl olur, şeker ve koyulaştırılmış sütten de öyle. Kudret helvası ile sudan ise gübre gibi bir kokuşma peydahlanır. Tatlıların fesada uğramasına yol açan bu kabil daha nice terkipler yapılabilir. Bunun önüne geçilebilmesi için niyetimiz ve tecrübemiz şudur ki, bu terkipte tatlılığın kendi zatî cevheri içinde kalmasına mâni olmayacak ve diğer nesnelerin fesadından ari bulunacak bir unsur alınmalıdır. Bu suretle, cesetlerin yahut sair şeylerin cansız etten bedenlerini muhafaza etmek için bir pelesenk faziletine malik olur. Yeryüzünün pelesengi ve çiğden neşet eden bazı başkaları da buna benzer bir tatlılıktır, zira menşeini onlardan alır.

İmdi, bu sebeple thronus iksirini kaydedeceğiz, zira hiçbir tatlılık onunla mukayese olunamaz ve Tevellüd üzerine risalemizde beyan ettiğimiz veçhile, inanılmayacak derecede çok esrar barındırır. Bunun hazırlanışından, diğer tatlılıkları hazırlama usulleri de dercedilebilir. Thronus iksirinin terkibi şu minval üzere olsun,

Dilediğiniz miktarda thronus alınız, bunu bir pelikan kabına koyunuz ve iki ay boyunca yahut daha iyisi bütün bir yaz mevsimince sindirilmesi için güneşe bırakınız.

Müteakiben altının beşinci özünden dörtte bir nispetinde ilave edilsin ve böylece iki ay boyunca birlikte devridaim ettirilsin. Bunu saklayınız. Her ne kadar bu usul kısa olsa da, bununla yapılan iksir pek ziyade ihtiyar kimselerde harikalar vücuda getirir.

Balın özü ve niteliğinin tasvirinde, her şeyden önce balın prima materia'sının (ilk madde), tabii surette yetişen nesnelerde bulunan ve bunların hassasından mıknatıslar vasıtasıyla çekilip çıkarılan yeryüzünün tatlılığı olduğu idrak edilmelidir. Buradan çıkarmalısınız ki, nasıl ki muhtelif renkler bir araya getirildiğinde hepsi mevcut bulunsa dahi yalnızca biri zahir olursa, her prima materia içinde de büyüyen nesnelere taalluk eden her şey öylece toplanmıştır. Benzer biçimde tohum da fiilen ve halihazırda değil, şayet neşvünema bulup büyürse istikbalde odun, yapraklar ve dallardır. İşte bunun gibi, nesnelerin prima materia'sında da büyüyen bütün nesnelerin ihtiyaç duyduklarını kendisinden çektiği benzer bir mürekkep mevcuttur. Şimdi bilmelisiniz ki bal, ilk maddesi bakımından yeryüzünün bir reçinesidir, lakin reçine bütün çiçeklerin ve büyüyen nesnelerin değil, yalnızca bazılarının zamkıdır. Bazılarından reçine hasıl olur, bazılarından bir sulphur (kükürt) ve acılık, diğer bazılarından ise bambaşka bir şey. Çiçeklerde ve keçiboynuzlarında yetişen şey, balın sureti ve kisvesiyle vücut bulur. Güneş ve Ay vasıtasıyla kemale erdirilmekte olduğundan, henüz nihai maddesinde ikamet etmez. Ne var ki bu iki seyyare, nebatat ve benzeri söz konusu olduğunda yaz yıldızı olan semavi bir ameliye yardımı olmaksızın hiçbir şeyi nihai kemaline erdiremez. Binaenaleyh bal, başlangıçta arzi bir ruhtur, lakin yazın tesiri tatbik edilirse cismani bir ruh tevlit eder, yani güneşte ve ayda arzi olan ruh, cismani bir ruha inkılap eder. Arılar bunu yerinden çıkarıp kovanlarına taşıyabilirler. Bu, cisimleşmiş ilk maddedir, zira bal ile balmumu birdir, çelik ile demir gibi tefrik edilirlerse, o vakit buna cisimleşmiş bir maddeden tefrik edilmiş cismani denir. Çünkü simyacıların bir devridaim kabında yahut pelikanda şarabın ruhunu devrettirmeleri gibi, yaz yıldızı da tabii surette yetişen nesnelerdeki sıvıyı devrettirir. Böylece bal yeryüzünden arıların mevzusunu teşkil eden [okunamadı] maddeye doğru zuhur eder ve bu cisimleşmiş maddenin daha ileri derecede kemale erdirilmesi icap eder. Büyüyen bütün nesnelerde balın üç veçhesi vardır, en alttaki, ortadaki ve en üstteki. Arıların aradığı bu sonuncusudur ve onu en saf olduğu yerde, çiçeklerde bulurlar, zira kesif olan, Tabiat tarafından daima en aşağı mertebeye sürülür.

Kudret helvası en mühim ve en ali gıdadır ve keçiboynuzlarının iliğidir. Yıldızın en yüksek tabii tertibidir. Bal ve balmumu hususunda velut olan arıların gıdası, bu kudret helvası ile terennübindir [NOT: Tabii şekerli nebatat salgısı].

BEŞİNCİ ÖZLERİN ELİKSİRİ OLAN DÖRDÜNCÜ ELİKSİRE DAİR

Benzer şekilde quintessence'lar (beşinci öz) da, tıpkı pelesenk gibi canlı cisimleri olduğu kadar ölü cisimleri de muhafaza eden bir eliksire irca edilebilir. Quintessence ameliyesinde daha evvel gösterilmiş olması hasebiyle, burada bundan pek muhtasar surette bahis açmaktayız. Şu halde, biraz daha ilerleyerek, hıfzetme ve muhafaza etmeye yaradığını hatırımızda tuttuğumuz şeyleri kaydedeceğiz.

Daha sonra bu ameliyelerin eliksirlerinden, bedene daha önceki üçü kadar faydalı bir tek eliksirin terkibini öğreteceğiz. İdrak edilmelidir ki, bu quintessence eliksiri içinde, her gün sıhhati iade etmeye meyleden, bütün bedeni tecdit ve ihya etmeye cehdeden gizli bir fazilet barındırır. Demek ki bu, sırf bir muhafazadan öte bir tesir husule getirir, zira tecdit de eder, lakin yukarıda quintessence'lar ve sırlar bahsinde tasvir ettiğimiz mertebede mükemmelen değil, daha noksan bir kuvvetle yapar bunu, çünkü bunların muhafazası ile ihyası aynı anda var olamaz, yine de bu usulle tecdit, şu tarzda muhafazaya meyleder,

İkişer ons hilaliye ve oğulotu quintessence'ı, yarımşar ons altın quintessence'ı ve mercury (cıva) quintessence'ı, birer ons safran quintessence'ı ve mirobalanların tamamından alın. Hepsi birbirine karıştırılsın ve ağzı kapalı bir imbik içinde, güneş hazmında iki ay kalsın. Akabinde bir buçukşar ons şarap quintessence'ı ve bunun magistrasından ilave edilsin ve bunlar yukarıdaki veçhile bir ay daha hazmedilsin. Sonra bunu yalnızca muhafaza için değil, aynı zamanda ihya için bir hazine addedip saklayın.

BEŞİNCİ ELİKSİRE LATİFLİK ELİKSİRİ DENİR

Şimdi, feylesofların ıslah edilmiş yağı bahsinde olduğu gibi, sahip bulunduğu azim saflığın kuvvetiyle muhafaza eden saflık yahut latiflik eliksirine dair bir şeyler kaydetmemiz gerektiğini düşündük. Bu yağ, kendisine sürüldüğü hiçbir şeyin tefessüh etmesine müsaade etmez. Aynı tesir ıslah edilmiş tuğla yağı ve diğer pek çokları tarafından da husule getirilir, mamafih bunların hassası tefessühten korumak değildir, lakin bunu hazırlama ve sarf edilen emek sayesinde kesbedip kendi hassaları kılarlar, nitekim taktir edilmiş yahut ıslah edilmiş şarap da hazmedilmiş şarabın izin vermediğinden daha fazla tefessühe müsaade etmez ve üstelik bu ateş ile taayyür etmez.

Bal suyu, tertibi hasebiyle, mahsus cisimler söz konusu olduğu nispette tefessühe mukavemet eder, gerçi onun ham maddesi bu tesiri husule getiremez, bilakis kendisi tefessühe maruzdur. Bu sebepten bir latiflik eliksiri vazetmekteyiz, zira nasıl ki bizzat uçucu olan mercury kendi suyu vasıtasıyla tespit edilip kalıcı kılınırsa, insan bedeni de kıvama ve bekaya öylece raptolunur. Şimdi, bu amel her ne kadar burada tasvir ettiğimizden gayrı pek çok usulle de ifa edilebilirse de, yine de biz yalnızca bizzat tecrübeyle bildiklerimizden bahsediyoruz. Bundan ötürü diğerlerini hiçbir surette cerh etmek muradında değiliz, yalnızca bütün bu hususların henüz bilgimize ve tecrübemize dahil olmadığını beyan ediyoruz. Bu eliksirin ameliyesi şu minval üzeredir,

Zeytinyağı, bal ve vinum ardens alınız, her birinden birer libre olsun. Bunların hepsini simyacıların usulünce birlikte damıtınız ve bu işlemi üç kez tekrarlayınız. Akabinde, muhtelif renkleriyle ayırt edilen yağlardan bütün balgamı [phlegma] ayırınız. Bu yağların tamamını bir pelikan kabına koyunuz, üzerlerine melisa ve kırlangıçotunun Quintessence (beşinci öz) cevherinden üçte bir nispetinde ilave ediniz. Bir ay boyunca sindirime [digestio] bırakınız. Akabinde kullanmak üzere muhafaza ediniz. Burada zikretmek istemediğimiz pek çok sebep ve hassa vesilesiyle, his sahibi olan ya da olmayan hiçbir cisim buna mukavemet gösteremez.

HASSALARA DAİR ALTINCI ELİKSİR

Aynı şekilde doğal nesnelerden de kusursuz bir eliksir elde edilebilir, nitekim mür, safran ve karaciğer sarısabrından [aloe hepatica] da böylesi çıkarılır. Bunun hangi kuvvetlerden neşet ettiğini, mezkûr cevherlerin Teşekkülleri üzerine kaleme aldığımız risalemizde beyan etmiştik. Burada menşei bir kenara bırakarak yalnızca ameliyeyi sergiliyoruz, zira menşei bahsini başka yerlerde sıklıkla ele almaktayız.

Mür, karaciğer sarısabrı [aloe hepaticus] ve safranın her birinden çeyrek libre alınız.

Bunların hepsini bir pelikan kabına koyunuz, kuma oturtunuz ve bir ay boyunca yükselip döngüye girmelerini sağlayınız. Sonra bir imbik vasıtasıyla, yakıp kavurmadan, yağı tortusundan ayırınız. Bu yağı, eşit ağırlıkta circulatum ile birlikte bir ay boyunca sindirime tabi tutunuz. Akabinde muhafaza ediniz. Bu eliksirde tabii balzamın bütün tesirleri mevcuttur, üstelik yaşlı kimseler için, kendisine izafe edilmesi makul görünenin dahi fevkinde muhafaza edici bir haslet barındırır. Zira ondan tek bir ömür müddeti değil, dört, yedi yahut on katı ömür hasıl olur gibidir. Kudretini ve tabii tesirlerini kelimelerle ifade etmek neredeyse imkânsızdır, lâkin kanaatimizce yeterince tavzih edilmiştir ve daha tafsilatlı bir izah gerektirdiğini de düşünmemekteyiz.

Önceki kitaplarda dâhili marazları ele almıştık. Şimdi ise haricen zuhur edenleri yazmak ve bunlara mukabil devaları kaydetmek durumundayız. Dâhili yahut harici marazların menşeine dair bu kitaplara hiçbir şey dercetmemiş olsak da, onlara karşı kullanılacak ilaçların menşeini ve akabinde harici illetler için benzer terkiplerin tertibini vazedeceğiz. Bunların bir kısmı yalnızca cerahat ve yaralara taalluk eder ve bu devalarla bir yara yirmi dört saat zarfında şifaya kavuşturulabilir. Bu husus şu minvalde fehmedilmelidir, açılmış olan bir yara, tıpkı iki tahtanın tutkalla birbirine rabtedilmesi gibi, yeniden bitiştirilmekten yahut raptedilmekten gayrı bir şey talep etmez.

Yaraların açık kalmasına katiyen müsaade etmemeli, onların etle dolmasına gayret göstermelisiniz. Bu, bir hekimden ziyade kaba saba bir köylünün harcıdır. Zihninize nakşediniz ki, yaranın dudakları, tahtaların tutkalla birleştiği gibi bir araya getirildiğinde, yarıdan fazlası iyileşmiş demektir. Bir nevi ilaç marifetiyle yapılması icap eden şey, her iki tarafı mümkün olduğunca iyi ve sıkı bir surette birbirine yaklaştırmaktır.

Buradan varılacak netice şudur ki, dudaklar birbirine temas ettiğinde ve ilacın tazyiki Tabiat’a muavenet eylediğinde, şifa kemale erer. Öyle ki, uzuvda bir kırık bulunmadığı müddetçe, hiçbir yara yirmi dört saatte iyileşmeyecek kadar vahim olamaz. Kemikler, et gibi raptedilemez, bu sebeple burada onlardan bahis açmıyoruz. Meseleyi bir misalle idrak edebilirsiniz. Bir uzuv bütünüyle kesildiğinde, damarlar henüz ölmeden, hâlâ sıcak ve tazeyken, mümkün olan en kısa sürede ilaçla ıslatılmalı, yara bir araya getirilmeli ve iki kenarı tıpkı tutkalla tutturulmuş iki çubuk misali tam manasıyla raptedilmelidir. Böylelikle şifa bulur ve birbirine kaynarlar. Bunu sağlayan şey, Tabiat’ın kurutma kudretiyle ihtimam gösterdiği ve yukarıda bahsettiğimiz o kuvvet vasıtasıyla iyileştirdiği ilaçtır. Lâkin şu iyi bilinmelidir ki, cerahat ilaçları et peydahlayıcı [incarnativa], yara temizleyici [mundificativa] yahut cezbedici [attractiva] olmamalıdır, zira bu tür ilaçlar cerahatli akıntıları dışarı çeker ve pek çok maddenin teşekkülüne sebebiyet verir. Üstelik yaranın ağzı yahut boşluğu et ile dolmak zorundadır, bu ise son derece yavaş ve binaenaleyh büyük bir tehlikeyle, üstelik bir üstatlık mahareti [magistery] olmaksızın vuku bulur. Zaman içinde akıntılarla dolup taşmış eski çıbanlarda da vaziyet böyledir, bundan ötürüdür ki ancak pek çok araz ve büyük meşakkatlerle şifaya kavuşurlar, hatta bazen asla iyi edilemezler. Bu sebeple onlar için de, zikrettiğimiz üzere, cildi ve boşlukları muayyen bir kuvvetle benzer şekilde tazyik eden bir ilaca acil ihtiyaç vardır.

Aynı surette, çıbanların tedavisinde et teşekkülünün zaruri olduğu ve bunun yalnızca tazyik ile meydana getirilemeyeceği hatırda tutulmalıdır. Yaralar hususunda söylediğimiz gibi, çıbanlar, fistüller ve benzeri illetlerde de bütün bu arazların ilaçların kuvvetiyle iyi edilmesi icap eder.

Binaenaleyh, bu et teşekkülü için iki temel kural vazetmekteyiz, bunlardan biri et peydahlayıcı, diğeri ise kurutucudur.

Şimdi de nedbeler, alaca [morphea], temreği [serpigo], leke [pannus], benekler, cüzzam ve saire gibi ciltten neşet eden bütün marazlar dahil olmak üzere, derideki diğer şekil bozukluklarından bahsedelim. Bunlar için şu tedavi usulünü emretmekteyiz. Evvelemirde, bir dananın eti nasıl yüzülürse, bütün cildin öylece soyulmasını hükme bağlarız. Akabinde münasip ilaç marifetiyle yeni bir cilt hasıl edilmelidir. Buradan anlaşılacaktır ki cilt bir ilaç vasıtasıyla bertaraf edilmeli ve oraya fazla et ile hılt hücum etmesin diye, aşağıda tarif edileceği üzere, başka bir ilaçla yeni, saf ve lekesiz bir cilt teşekkül ettirilmelidir, nitekim zikrettiğimiz veçhile her türlü leke bu suretle izale olunur. Bu nevi bir izalenin menşeini en başından beri burada zikretmedik, zira başka bir yerde ele alınmıştır ve mevcudiyetimizin gayesine yahut halihazırdaki talimimize ne bir faydası ne de bir zararı vardır. Kanserler, hıyarcıklar ve benzerleri gibi menşelerini ortadan kaldırmak ve bütün murdarlıklarını tasfiye etmek için hususi ilaca muhtaç olan başka marazlar da mevcuttur. Bu en iyi şekilde cezbedici mufassal ilaçla temin edilir. Akabinde, fistüller ve benzerleri üzerine kaleme aldığımız risalede gösterdiğimiz üzere, yaranın pekiştirilip kaynaştırılması iktiza eder.

Kemik kırıkları ve benzeri haller yalnızca çekici bir kan dindirici vasıtasıyla kaynatılabilir, bunu başka bir yerde dile getirdiğimizden ötürü burada yeniden tartışmamıza lüzum yoktur. Benzer şekilde, guatr, bezsi şişlikler ve saire gibi birçok fuzuli ur mevcuttur ki bunların evvelemirde boşaltılması, akabinde ise sağaltılması icap eder.

Bu sebeple cerrahiyi üç kısma yahut şifa yöntemine ayıracağız, bunlardan ilki yaralara, ikincisi çıbanlara ve üçüncüsü lekelere ilişkindir. Kanseri yalnızca çekici bir hassaten vasıtasıyla sağaltacak, ardından aşağıda izah edeceğimiz ilaçlarla tedavi edeceğiz.

Şayet hususi tabiatı gereği yara dudaklarını, tutkalın iki tahtayı birleştirmesi gibi birbirine bağlayacak bir ilaca ihtiyaç hasıl olursa, bu keyfiyet ilacın son derece kuvvetli kuruluğu ve et üzerinde yalnızca şu veçhile tesir eden kan dindirici vasıfları sayesinde tahakkuk ettirilmelidir.

İyice yakılmış ve beyazlaşana dek kalsine edilmiş Samech [NOT: Tartar tuzu veya potasyum tartarat kastedilmektedir] alınız. Buna daha az miktarda sirküle edilmiş [NOT: Kapalı kapta defalarca damıtılarak arıtılmış] madde ekleyiniz. Akabinde, dipte gayet kuru bir caput mortuum [NOT: Damıtma sonrasında imbik dibinde kalan işe yaramaz tortu, ölü baş] kalacak ve tüm cam kap kor gibi parlayacak surette damıtınız.

Sonra, evvelce yapıldığı gibi yeniden taze madde dökünüz ve bunu, sirküle edilen cevher, kendi zatında olduğu gibi bütünüyle tatlı bir halde çıkana dek sürdürünüz. Ardından kendi kendine çözünmeye bırakınız.

Bu suretle çözünen şey bir yara devası haline gelir, hatta buna bir “Yara Merhemi” denebilir, zira kaba Alman lisanımızda merhem (balsam), Baldtzusammen, yani mox conjunctum (tez birleşen) ile aynı manadadır ve bu terim Latin tabirinden neşet etmemiştir. Bu ilacın faziletleri hakkında tafsilatıyla konuşmaya mütemayil değiliz, lakin umumi olarak iddia ederiz ki, bütün yaralar üzerinde öyle bir tesire sahiptir ki tek bir yıkama ile bu yaraların yüzlercesini, tabii yöntemlerle akıl erdirilemeyecek bir tarzda iyileştirdik.

Malum olmalıdır ki, çıbanlar dahi benzer biçimde, tenasül ve neşvünema bahşeden bir hassaya malik bir ilaçla sıkıştırılmalıdır. Kadimlerin yazıları taklidimize layık değildir, onlar habis ve muzırdır.

Nazar-ı dikkate almamız gereken husus şu şekilde ifade edilebilir, “Onları içeri girmeye mecbur ediniz” ve biz bunu şu usulle icra ederiz,

Mezkur yara merheminden ve benzer şekilde pastan elde edilen merhemden, misal olarak Samech pasından, birer libre alınız. Bunları birbirine karıştırınız ve bir buçuk libre demir yağı ekleyiniz. Bütün bu ecza birbirine karıştığında, münasip görülecek sıklıkta her gün yıkanması icap eden çıbanların üzerine tatbik edilsin. Çıbanlar için salık verdiğimiz türden kaynaştırıcı bir yakı uygulansın. Şifa hasıl olana dek bağlarınızı bu minval üzere nihayete kadar takip ediniz. Başka bir yerde kafi derecede izah ettiğimiz üzere, uzuvların bu bağlarla sıkıştırılması gerektiği hatırda tutulmalıdır.

Çıbanlar mevzusunda bu kadarı kafi gelsin.

Derinin aşındırıcı bir hassaten ile izale edilmesini ve bununla birlikte dağlamanın nasıl meydana getirileceğini ve tatbikata nasıl uyarlanacağını kafi mertebede izah ettik. Cilt ve onunla birlikte leke bertaraf edildikten sonra, şifa şu şekilde sağlanır,

Çıbanlar için yukarıda zikredilen merhemi alınız ve buna eşit miktarlarda yıkanmış neft yağı, solucan yağı ve yumurta yağı ilave ediniz. Derisi soyulmuş olan etin tamamını bununla yıkayınız. Bu tedaviden sonra başkaca hiçbir şeye lüzum kalmaz. Böyle bir ilacın hassası, yeni cilt ile birlikte yeni bir renk ve tabii bir sertlik bahşetmesidir, öyle ki artık önceki lekelerle bozulması mümkün olmaz.

Her ne kadar bu kabil lekelerin fasulye çiçeği suyu, sigillum Mariae [NOT: Meryem mührü / Solomon’s seal bitkisi] suyu ve benzerleri gibi pek çok suyun yanı sıra insan dışkısıyla da izale edilebildiği vakıa olsa da, bunlar sahamıza dahil değildir, zira bunların gayesine her daim ulaşılamaz ve lekeler işaret ettiğimiz usulle çok daha müessir bir biçimde bertaraf edilir.

Bütün bir cerrahi sahası için bu kadar az ve muhtasar devalar vazetmemize ve kadimlerin tarif ettiği, modernlerin de onlar gibi kendi istifadeleri için benimsediği cerrahi usulleri takip etmeyişimize kimse taaccüp etmesin. Zira mezkur tıp yöntemine tabi olduğumuz müddetçe, sağlam temellere dayanan ve kati olan hiçbir şey bulamadık ve idrak edemedik. Lakin biz tecrübemize muvafık olarak kendi devalarımızı tatbik ettik ve bu yolla bütün cerrahi dahilindeki en iyi ilaçları keşfederek onları burada yalnızca üç paragraf içinde cem ettik.

Ve her ne kadar burada andıklarımızın haricinde kabarcıklar, saç dökülmesi (alopesi) ve benzeri başka marazlara rastlanabilse de bunlar lekeler ve yara izleri kapsamında mütalaa edilir ve onlar için tayin olunan usule göre sağaltılmalıdır, zira burada serdedilmeyip kendi tecrübemize havale edilen pek çok sebep vardır, onları unutmuş değiliz. Ellerimizden yüzlerce, binlerce bu tür yara geçti ve bunların mezkûr devalarla bu denli süratle ve tesirli bir surette şifa bulduğunu gördüğümüz halde, burnumuzun dibindekileri unutup da kadimlerin o bıktırıcı ve beyhude usullerini niçin taklit edelim? Öyleyse, cerahat gidericileri, losyonları, dikişleri, sargıları, dağlayıcıları ve yaralara karşı fevkalade tesirli olup onları kökünden kurutan benzeri vasıtaları niçin kullandığımızın sebeplerini, yaralar üzerine kaleme aldığımız kitabımızda kafi uzunlukta izah etmiş bulunuyoruz. Ülserlerin tedavisinde dahi muhtelif yakıları, merhemleri, yağları ve benzerlerini niçin kullanırız? Niçin bağlamalara, yağlamalara ve benzeri şeylere başvururuz? Velhasıl, bütün bunları tek tek sayıp dökmek usanç verici olacaktır, zira bu durum bizi hiçbir şey bulmaksızın salt arazların peşine düştüğümüz tumturaklı, girift ve ahmakça bir yola sevk etmekten başka işe yaramaz. İnsanın itikadını kadim zamana bağlaması kuru bir hurafeden ibarettir. Zira cerrahide fistülün, kanserin, ülserin yahut benzerlerinin mahiyetini münakaşa etmek ve akabinde her birine mahsus bir deva tayin etmeye kalkışmak, harcanan kağıdın masrafını dahi karşılamayacak beyhude bir lakırdı ve yazı israfıdır, oysa bunların hepsi tek bir deva ile tamamen sağaltılabilir ve defedilebilir, nitekim harici cüzzam, saç dökülmesi, serpigo, lekeler ve benzerleri, kabarcıklar, kaşıntı ve yara izleri tek bir ilaç ve tek bir tatbikat usulüyle büsbütün izale edilebildiği gibi mızrak, silah ve kurşunların yol açtığı uzuv yaralanmaları da aynı şekilde iyileştirilebilir. Bu birkaç kelamla cerrahi üzerine risalemizi nihayete erdirip hitama bağlamak dileriz.

THEOPHRASTIA'DAN HARİCİ YARALAR VE ONLARIN DEVALARINA DAİR ARCHIDOXIES'İN DOKUZUNCU KİTABININ SONU.

ÇOK ESKİ BİR ALMANCA EL YAZMASI KODEKSTEN, THEOPHRASTUS PARACELSUS BOMBAST VON HOHENHEIM'IN ANAHTARI.

En ali tıbbi arkana (gizli sırlar), hakiki kimyevi ameliyatlar (teşebbüsler) olmaksızın hazırlanamayacağı ve mertebeleri de öyle çabucak yükseltilemeyeceği cihetle, Archidoxies'imizi ve tıbba dair diğer kitaplarımızı bilhassa açık ve vazıh bir surette yazmaya karar vermiştik, üstelik bütün cihanın, zenginliğe ve dünyevi servete meyli sebebiyle, mümkün mertebe fazla altın ve gümüş yığabilmek maksadıyla yalnızca tentürlerin (Tincture) ve madenlerin tahavvüllerinin peşinden canla başla koştuğu maruftur, bunları elde etmek için de kimyevi terkiplere ziyadesiyle muhtaçtırlar ve bunları Archidoxies'imizde veciz ve kolay bir surette bulmak arzusundadırlar. Mamafih, buradan neşet edebilecek pek büyük şerri hesaba katarak ve aynı zamanda onların kem niyetlerine set çekmek gayesiyle, kadim felsefi usule ve kabalistik tatbikata tebaan öğretimizi perdeledik.

Ben bu öğretimi dürüst ve kamil olanlara sarih bir surette gösteririm, lakin onu mağrur ve fasık kimselere bir o kadar karanlık bırakırım.

Bizim kabalistik felsefe usulünce yazmamız, yalnızca altının peşinde ağzı açık kalan sahtekarlardan [NOT: Metindeki 'lachrymistz' kelimesi altın hırsıyla ağlaşan sahte simyacıları ima eder] ötürü değil, ekseriyetin...

Cenevre folyosunda Archidoxies'in onuncu kitabını takdim eden naşir önsözü şöyledir, Bakınız, latif kaari, kimya aşıklarının arzularıyla uzun süredir talep edilen lakin az sayıda kimsenin elinde bulunması hasebiyle, büyük sırlar ihtiva eden pek kıymetli bir hazine gibi gizli şeyler arasında tutulduğundan şimdiye değin Paracelsus'un eserleri arasına dahil edilmemiş olan Archidoxies'in onuncu kitabı karşınızdadır. Hakikaten bir vakitler müellifin ana dilinde Mainz'da basılmıştı, ancak orada ifşa edilen sırların aşikar olmasına kem gözlerle bakan kimi şahısların hasedi nüshaların ekseriyetini ortadan kaldırdı ve kimyaya ve Theophrastus'un yazılarına meftun pek çok kimseyi kendi nüshalarını bizzat istinsah etmeye mecbur bıraktı. Bizler, ammenin menfaatini gözetmek maksadıyla, daha evvel neşredilmiş dokuz kitaba, bu ilme meyledenleri istinsah zahmetinden kurtarmak ve Archidoxies'in sayısını tamamlamak gayesiyle her iki lisana da vakıf bir kimse marifetiyle Almancadan Latinceye tercüme edilen bu onuncu kitabı eklemeyi münasip gördük. Müellif, domuzların önüne inci saçmamak ve bu gizli sırlar liyakatsiz ve fasık kimselerin malumu olmasın diye mezkûr kitabı yazmayacağını bu eserin muhtelif yerlerinde beyan etmişti, ancak bu sırların ammeye açılmasının mahzurları ile bunların ifşası sayesinde nevibeşerin elde edeceği faydaları bitaraf bir nazarla tartan dostlarının ısrarlarına ve ricalarına dayanamayarak fikrini değiştirdi. Faydalar fersah fersah ağır basar göründü, neticede eseri yakın ahbaplarından bazılarının emanetine tevdi etme lütfunu gösterdiler. Başına eklediği mukaddimeden anlaşıldığı üzere, bir nüshaya sahip olacak her bir kimseyi, onu Tabiatın ve Sanatın bir hazinesi adderek azami teyakkuzla muhafaza edeceğine, haris kimyacılarla yahut Galen'in muhteris ve hasetçi takipçileriyle hiçbir münasebet kurmayacağına dair büyük bir yeminle bağlamıştır. Müellif bu neşriyatı sebepsiz yere men etmiş de değildir, selefi olan kitapların kapılarını ardına kadar açan ve kilitlerini kaldıran bir anahtar unvanıyla haklı olarak iftihar etmiştir, öyle ki

Galen ve İbn-i Sina takipçileri. Bu ikinciler, Galen'in yöntemi kullanıldığında başka türlü şifa bulması imkânsız olan müzmin hastalıkları defetmek için bizim ilaçlarımızdan ve arkana'larımızdan [NOT: arcana, gizli ve kudretli simyasal şifa sırları] seve seve faydalanırlardı; putperestlerin ve sahte Hıristiyanların yanılgısını terk etmeksizin ve bundan elde edecekleri şerefi, şöhreti ve zenginliği kıskançlıklarından ötürü benim adımı ve şanlı muvaffakiyetlerimi hiçe sayıp yalnızca Galen'in yazılarına ve kendilerine atfederek, tüm bu sanatın benden neşet ettiği hakikatini gizli tutmak şartıyla, bu ilaçları hazırlamanın ve tatbik etmenin kısa, emin ve kolay bir yolunu bulabilselerdi, diyorum ki, onları seve seve kullanırlardı. Zira kendileri kocamış hekimler olduklarından, bu ileri yaşlarında görgüsüz bir İsviçreliye ve daha genç bir havariye talebe konumuna düşmüş gibi görünmeyi ve ilkelerini altüst ettiği için herkesin nefretini kazanmış bu adamın müridi olduklarını alenen ikrar etmeyi asla arzu etmezler.

İşte onların bu tembelliği, hırsı, hasedi, nefreti ve aynı zamanda nankörlüğü yüzünden, Archidoxies adlı eserimde ve diğer kitaplarımda, son günde Tanrı ve vicdanım huzurunda müdafaa edeceğim üzere, mezkûr minvalde ve canımın istediği gibi öğrettim ve felsefe yaptım, ta ki Archidoxies'imin temel ilkesine varmak isteyenler kendilerini alenen Theophrastusçular olarak adlandırsınlar, beni hükümdarları olarak tanısınlar, çalışmalarında beni takip etsinler, benim mektebime devam etsinler ve bunun mukabilinde eski atalarını terk etsinler. Fakat biçare ve saf bir köylüden yahut başka bir yerden gizlice bir usul elde etme talihine erişseler bile, ilaçlarımı tatbik etmenin arkana'sını yine de kavrayamayacaklar ve bundan ötürü şereften ziyade utanç devşireceklerdir. Bu sebeple, Anicula tarafından kırlangıç yavrularının, onların kafataslarının ve meşe ökseotunun saraya [NOT: falling sickness, epilepsi veya sara hastalığı] karşı kati bir deva olduğu kendilerine gösterilmiş olsa da, ki hakikaten öyledir, bununla dahi bir şifa hâsıl edemeyeceksiniz. Bu nedendir ve sebebi nedir, şundandır ki, onları tatbik etme tarzını ve büyük Hech'i [okunamadı] anlamıyorsunuz, ayrıca benim mektebime devam etmedikçe ve felsefeyi Mammon'a [NOT: dünya malı, servet putu] göre değil de Mesih'e göre öğrenmedikçe bunu Galen'den de öğrenemeyeceksiniz.

İlahi kimya sanatının mukaddes ve daha gizli iç odalarına giden giriş kapısı herkes için ardına kadar açık bırakılmıştır. Bununla birlikte, Vulcanus'un [NOT: demircilik ve ateş tanrısı, burada simya laboratuvarı ve ocak kastedilmektedir] ocağıyla yalnızca yüzeysel olarak meşgul olmuş, bu en asil sanatta müphem surette gördükleri müstesna mühim hiçbir şeye şahitlik etmemiş yahut onun meyvelerini ilk kez tatmış olan bir kimsenin, burada dercedilen şeylerin kendi istifadesi için olduğunu vehmetmesi yahut ifrat derecesindeki safdilliğiyle bunların kendisine hitap ettiğine inanarak yanlış bir kanaatle kendini kandırması katiyen düşünülemez. Şayet Frigyalılar gibi sonradan akıllanmak istemiyorsa, reçetelerde tarif edilen formülleri tatbik etmeye kalkışmasın. Doğrusu hiç kimse damağı için hazır edilmiş bir taamın önüne serildiğini zannetmesin, zira çekirdeği elde etmek isteyen kimse evvela fındığı kırmalıdır, ancak o vakit nihayetinde kimyanın en tatlı meyvelerini tadabilecektir. Ham bir nefer değil kıdemli bir asker, hafifçe boyanmış değil kimyevi ameliyelerle baştan ayağa yoğrulmuş, skolastik tozla değil kömür ve kül dumanıyla kirlenmiş, hakiki faydadan ziyade boş bir kurnazlık kokan münakaşalara alışkın değil de hakiki ve sağlam felsefeye aşina olanlar, tek kelimeyle, kimya tatbikatında en ziyade mahir bulunanlar, evet, işte bu kimseler bu meseleleri icra etmeye koyulsunlar. Lakin layık olmayan gafil kalabalık olabildiğince uzak dursun. Şayet herhangi bir kimse bunun müellifin hakiki bir eseri olduğundan şüpheye düşerse, Theophrastus'a has o hususi üslup ve tahrir tarzı bu müşkülü bertaraf edecektir, nitekim önceki kitaplarda vadedilen ve burada yerine getirilen hususlar da meseleyi her türlü şüphenin fevkine taşımalıdır. Müellifin onuncu kitabı kalbinde kilitli tutacağını yahut kendi ifadesiyle artkafatasında muhafaza edeceğini beyan etmiş olmasına rağmen dostlarının ricalarının onu fikrini değiştirmeye ikna etmiş olmasına da kimse şaşırmasın. Bu sebeple ey kadirşinas okur, Theophrastus'un bu meşru şahitliğiyle mutmain olarak, bu kadar büyük bir zatın emeğinin ve mesaisinin sefasını sür ve ulu hekimimizin risalelerini temin edip neşretme hususundaki gayretimizi şükran dolu bir zihinle kabul eyle, F. B.

Mademki meşe ökseotu beklentilerinizi karşılamamaktadır, onun tek başına pek zayıf olduğunu vehmedersiniz, bu yüzden onu başka otlarla ıslah eder, sindirip tortusundan arındırdığınız altmış veya daha fazla müfredattan müteşekkil azametli bir terkip meydana getirirsiniz. Ne var ki, ne basitleri [NOT: simples, tekil tıbbi bitkiler] ne de mürekkep maddeleri ve hatta bunları tatbik etme usulünü dahi anlamadığınız için, bu yolla bile hastalığı defedemezsiniz.

Şayet böyle kimseler, hakikaten de öğretimi minnettar bir tavırla kabul etmiş, Galen'den devraldıkları o kırmızı külahı yahut soytarı takkesini kapı dışarı etmiş ve aynı zamanda kendilerini benim tedrisatıma teslim etmiş olsalardı, başlarına bizzat Fortunatus'un o daha hayırlı serpuşunu [NOT: Fortunatus'un dilekleri yerine getiren sihirli şapkası] giydirirdim ki onun içinde diğer tüm yazıların fevkinde bir sanat gizlidir. Böylece hiç kimsenin huzurunda onu çıkarmak mecburiyetinde kalmazlardı, bilakis, tıpkı Fortunatus'un kralın kızını sağlığına kavuşturduğu gibi, onlar da müzmin hastalıklara şifa verebilirlerdi.

Fakat onlar daha hayırlı şeylere layık değillerdir ve sebep oldukları mazarrat yüzünden kabahatlidirler, zira Tabiatın mukaddes makamının büyük sırlarından yahut gizemlerinden ve inayet dolu bu son günlerde yukarıdan bana cömertçe vahyedilen, hakikaten de yeni bir neslin dimağında İdris'in [NOT: Enoch] günlerine muvafık hakiki bir Âdem ve paradoksal bir tabip kılan o semavi hazineden bütünüyle bihabirdirler. Ne var ki bu cahil kimseler böbürlenerek onu reddetmektedirler. Bu sebeple onlara merhamet duymuyor, kendilerini kendi cehaletleriyle baş başa bırakıyorum.

Esdras’ın dördüncü kitabında zikredilen o muazzam insan kalabalığı içinden Rab Tanrı’nın, Theophrastusçu öğretimi sadakatle takip etmeyi arzulayacak, hakikati sevecek, sefil kazanç veya hırs uğruna değil, saf Tanrı sevgisiyle ve hakiki, yapmacıksız bir Hristiyan sevgisiyle muhtaçlık ve hastalıklarında komşularına yardım edecek belirli ve az sayıda seçilmiş kimseyi Kendisine ayıracağından kuşku yoktur, böylelikle Tabiat’ın ışığından Tanrı’nın mucizeleri de apaçık tezahür edecektir. Bununla birlikte, ne kadar gayretle çalışırlarsa çalışsınlar, ilahi inayet olmaksızın kitaplarımızın manasını kavrayabilecek bir yıldız kümesi altında herkes doğmamıştır. Dolayısıyla bu kitabı, onların samimi niyetleri ve sevgileri hürmetine, seçkin yazılarımızı ve tıp arkana’larını anlayabilmeleri, kutlu bir akıbete erebilmeleri ve bana ilahi olarak vahyedilen Tabiat’ın en kıymetli sırrının benimle birlikte bütünüyle toprağa gömülmemesi maksadıyla yazacağız, bu eserde Başdoktrinlerimizin (Archidoxies) ve evrensellerimizin temelini tam bir aydınlıkla göstereceğiz, tekil arkana’ların, Quintessence (beşinci öz), ilk varlıklar ve magistarium’ların hazırlanışını öğreteceğiz.

Lakin bu berrak ışığın nankör ve layık olmayan kimselere ulaşmaması için, bu kitabı elinde bulunduranların hepsine ihtarda bulunuyorum, vaftiz esnasında Tanrı’ya verdiğiniz o pek büyük kutsal ahit ve yeminle sizleri bağlıyorum ki, layık olmayan hiçbir kimseyi dahil etmeyesiniz diye bütün bu hususları gizlice ve Tabiat’ın en asil hazinesi olarak saklayasınız. Sizler bu hazineyi daha ziyade en mübarek bir kabiliyet addolunarak hürmetle muhafaza ediniz ve darlık içindeki komşunuza yardım ediniz.

Tanrı bereket ve lütuf ihsan eylesin ki, bundan pay alan her kimse onu hakkaniyetle kullansın.

Bütün nesnelerde dört unsur birbiriyle kaynaşmıştır, lakin her nesnede bu dördünden biri kâmil ve sabittir. Quintessence’ın, faziletin ve keyfiyetin ikamet ettiği mukadder unsur işte budur, diğer unsurlar ise noksandır ve her biri yalnızca bir unsurdur ki içlerinde başka herhangi bir yalın unsurdan daha fazla fazilet bulunmaz. Bunların hepsi, tabir caizse, hakiki, sabit ve kâmil unsurun meskenidir, bundan ötürü bunlara nitelenmiş şeyler de denir. Şimdi, asıl mesele şudur ki bazı kimseler bedeni hakiki bir unsur ve keyfiyet sanır ve onun bir şekilde hakiki bir unsurun faziletini sergilediğini düşünür. Bunun sebebi, bedenin de tıpkı üç noksan unsur gibi, içinde mukim bir sakin gibi duran o sabit, kâmil ve mukadder unsur tarafından, her birinin kendi tabiatına muvafık surette boyanmış ve nitelenmiş olmasıdır.

Misal olarak, bazı bedenlerde su unsuru galebe çalar, bazılarında ateş üstün gelir, kimisinde toprak, kimisinde ise yine hava hakimdir. O halde, şayet mukadder unsurun ayrıştırılması iktiza ediyorsa, hanenin yıkılması lazımdır, hanenin bu yıkılışı yahut çözünüşü, Şeylerin Ölümü bahsinde Metamorfoz adlı eserimde açıkça beyan edildiği üzere, muhtelif yollarla vücuda gelir. Şayet hane keskin sularla, kireçleştirmelerle ve benzeri usullerle çözündürülürse, sabitten çözünen kısmın alelade damıtmalar vasıtasıyla ayrılmasına dikkat edilmelidir. Zira o vakit quintessence’ın bedeni balgam gibi öteye geçer, sabit unsur ise dipte kalır. Fakat haneyle yahut meskenle pek alakadar olmadığımızdan, onu sabit ve mukadder bir unsur içinde bulmak ve oradan bir quintessence tarzında çekip çıkarmak icap eder, ta ki o sabit unsur kireçleştirmelerden, süblimleştirmelerden ve benzerlerinden daha kuvvetli hünerlerle çözülebilsin, saf olan nâpaktan ayrılabilsin. Saf olan, quintessence’tır, nâpak olan ise her neşvünemaya karışan fuzuli tortudur ki bunun hakkında Tortul Hastalıklar kitabına bakılsın.

Lakin nazariyem Başdoktrinler, Metamorfoz ve Paramirum’un Neşvünemaları adlı diğer kitaplarda etraflıca serdedildiğinden, bu sebeple herhangi bir usanç vermek istemem, ameli usulü kısaca işaret edeceğim.

Şeylerin Ölümü kitabındaki ameliyeye göre bir maden hazırla, Unsurların Ayrıştırılması kitabında öğrettiğimiz metoda muvafık olarak onu sıvı bir maddeye indirge, aralıksız kohobasyonlar [NOT: damıtılan sıvıyı tekrar kalıntının üzerine döküp yeniden damıtma işlemi] ve çürütmeler yoluyla üç noksan unsuru ayrıştır, o vakit sabit unsur, her ne cinsten olursa olsun, dipte kalır ve bu suretle bu dört unsur doğru biçimde ayrılmış olur.

Unsurların ayrıştırılması esnasında öteye geçen uçucu cüzü, sabitten müteaddit defalar çekip al, öyle ki kısmen balgamla yükselen quintessence yeniden birleşebilsin. Üç noksan unsurun ayrıştırılmasından sonra geriye kalan sabit unsuru, her ne türden olursa olsun al, Quintessence bahsinde Başdoktrinler’de söylediğimiz üzere, her birini kendi tabiatına göre kendi hususi suyunda çözündür.

Bunu en yüksek çürüme halinde tut, kohobasyon ile damıt, bakiyesini ise iniş yoluyla damıt. Biraz daha çürüt, damıt ve hepsini birleştir. Ardından bir Balneum Maria (Meryem Ana banyosu) içinde, yağ kıvamına gelinceye değin damıt. Sonra kaynatmak suretiyle onu şarabın latif ruhuyla parçala, nâpak olan dibe çökecek ve saf olan yüzeyde yüzecektir. Bunu bir tritorium vasıtasıyla ayır ve aynı zamanda kezzap tabiatını kaybetmesi için üzerine daha bol miktarda şarap ruhu dök, quintessence tatlılaşıncaya kadar bu ruhu sık sık çekip al. Son olarak onu alelade soğuk suda yıka. Aynı şekilde, markazitler, taşlar, reçineler, nebatlar, etler, sulu ve sabit maddeler için de anlaşılmalıdır ki, evvelemirde, Ayrıştırmalar kitabının talimine göre üç noksan unsur ayrıştırılmalı, akabinde Quintessence kitabında verilen talimata göre sabit unsurla tedbir alınmalıdır.

Aşındırıcı yahut eritici sudan kastın, şarap ruhuyla karışmış sirke ile güherçile ruhundan müteaddit defalar çekilerek sirke haline gelen cevher olduğunu fehmet. Markazitlerin sabit unsurları bunda çözündürülmeli, imbik vasıtasıyla tasfiye edilip yükseltilmeli, nihayetinde saf olmayanın dibe çökmesi ve saftan ayrılması için şarap ruhu ile bozulmaya uğratılmalıdır.

Değerli taşların özüne gelince, kökleşmiş sirke (acetum) ifadesinden, sirkenin tartarlaşmış döl yatağından kafi miktarda tuğlalar ile ıslah edilmiş keskin bir sirkeye sahip olduğun anlaşılmalıdır. Öncesinde Sulphur (kükürt) ile kalsine edilmiş olan taşları bunun içinde çöz, çürüt ve ardından şarap ruhu ile parçalayarak saf olanı saf olmayandan ayır.

Meyvelerden, otlardan ve köklerden öz kolaylıkla yetkinliğe erdirilir, öyle ki noksan unsurları aşırı ısının en yüksek derecedeki gizli çürütmesi vasıtasıyla çözersin. Ardından gübre içinde çürüt, alçalma yoluyla dışarı çıkabilecek her şeyi dışarı sür ve oradan, su banyosunda damıtma yoluyla rutubetin zararlı ve kusurlu bedenini çekip ayır. Bunun üzerine dipte mukadder kılınmış unsur kalacaktır.

Bunu, kendi has ruhuyla yahut şarap ruhuyla bozundurarak saf olmayan kalıntıdan ayır. Bunu da çekip ayırdığında, elinde saf Quintessence (beşinci öz) kalacaktır.

Quintessence’ın tuzlardan (örneğin vitriol, adi tuz, güherçile, antimon ve benzerlerinden) çekilip çıkarılması şu suretle nihayete erdirilir, bunları sık sık kendi has sıvılarıyla yahut suyla tekrar tekrar damıt (cohobate et), balgam ile çürüt ve bedeni oradan, sabit ruha varıncaya değin balgam usulünce çekip al. Bunu suda yahut kendi has sıvısında çöz ve ısı tatbik ederek şarap ruhu ile saf olanı saf olmayandan ayır.

Magisterium’lar, sirke yahut şarap gibi muvafık bir bedende sergiledikleri muazzam Tincture (tentür) sebebiyle haklı olarak birer gizem addedilmelidir, başka yerlerde zikrettiğimiz üzere, burada da göz önünde bulundurulması gereken yegane hususun magisterium’ların çıkarılmasına uyarlanmış uyuşmalarla ilgili olduğunu öğretiyoruz. Zira damıtılmış sirke alırsan, şayet tentür yahut sirke hakikaten şaraptan elde edilmişse, suyu değil, şarabı sirkeye boyamalısın. Şayet sirkenin magisterium’unu layıkıyla ve doğru biçimde anladıysan, Magisterium’lar Kitabı’nı da kafi derecede anlarsın. Sirkenin magisterium’unda anlaşılması gereken şudur ki, bozulmuş şaraptan, ona tabiatı gereği uyarlanmış bir mayalanma vasıtasıyla, misal olarak tartar ile, her şeyden evvel tentürü, yani sirkeyi meydana getirirsin. Akabinde bu aynı sirkenin pek az bir miktarıyla, önceden bozulmuş ve çürütülmüş büyük bir şarap bedenini, kısa bir müddet zarfında büsbütün en ala sirkeye boyarsın. Bundan ötürü, şayet metalleri bir magisterium’a dönüştürmeyi ve bütün bedeni baştan aşağı bir öze boyamayı murat ediyorsan, Tabiat’taki diğer tüm metallerin kendisiyle akraba olduğu asıl ve açık bir metali almalısın. Onu, suyun içine konulmuş olan ve Bütün Metallerin Anası tesmiye edilen kendi döl yatağında bozundurmalı, fuzuli unsurlarından arındırmalı ve onu kendi ilk sıvı mevcudiyetine, yani en keskin metalik sirkeye irca etmelisin. Bütün metaller bunun içinde sindirildikleri her defasında, kaçınılmaz olarak onun vasıtasıyla sirkeye, yani bir quintessence’a dönüşür. Fakat tıpkı iyi bir sirkenin ondan süratle hazırlanabilmesi için şarabın bir şekilde önceden bozulmuş olması icap ettiği gibi, tıpkı bunun gibi, metalik bedenler de, Eşyanın Ölümüne Dair Metamorfoz’da beyan edildiği üzere, önceden bozulmuş yahut çürütülmüş ve öldürülmüş olmalıdır, ancak o vakit hakikaten içilebilir tesmiye edilirler.

Markazitlerin diğer metallerden neredeyse daha fazla fazilet barındıran magisterium’ları da, tıpkı diğer magisterium’ların hazırlandığı gibi bu minval üzere hazırlanmalıdır, çözücü suyumuzdan anlaşılması gereken ise tuzun suyudur.

Lakin değerli taşlardan elde edilen magisterium şöyledir ki, onları evvelemirde dört saat müddetince kükürt ile kalsine eder, ardından alev yankısıyla fırınlar (reverberate eder) ve bilahare güherçile ile yakarsın. Sonra onları yalın su ile sekiz saat kaynatır, süzer, pıhtılaştırır ve şarap ruhu ile özünü çekip alırsın.

Sakızlardan ve reçinelerden, misal olarak neft yağı ve kehribardan elde edilen magisterium şu usul dairesinde vücuda getirilir, evvela şarap ruhunda kaynat, sonra çözücü bir suyla, mesela tuz suyuyla karıştırılmış taze şarap ruhunda bozundur, ardından bundan damıt.

Otların magisterium’u da, bütün baharat ve meyvelerde olduğu gibi, benzer şekilde nihayete erdirilir. Evvelemirde şıra gibi mayalanmaya bırakılsınlar. Ardından ruhu, şarap tortusundan alınır gibi çekip çıkar. Çürütülmüş otu bu ruh içinde sindir, ruh miktar olarak dört katına çıkana değin onu sık sık taze otlarla tazele. Fakat Archidoxies adlı eserimizde İlk Varlıklar’dan (First Entities) sıklıkla bahsedildiğinden ve asıl temel bunlarda gizli bulunduğundan, burada lüzumlu olan lakin ihmal edilmiş bulunan devridaim ettirilmiş tuz suyumuzun hazırlanışını buraya kısaca dercedeceğiz.

Diğer kitaplarımızda hakiki unsurun su, yahut adeta bütün metallerin hakiki anası olan deniz olduğunu ve onun kendi iptidai özünden üç ilkenin tohumunu aldığını kafi derecede gösterdik ve sarih kıldık, benden evvel hiç kimse bunlardan bahsetmemiş, yalnızca üçüncü ilkeden, yani denizde yatan tuzdan hiç söz etmeyerek ilkelerini sadece Sulphur ve Mercury (cıva) üzerine bina etmişlerdi. Lakin tecrübeyle talim görmüş biri olarak, diğer kitaplarımda su unsurunun ilk varlığının yahut quintessence’ının metal ve minerallerin merkezi olduğuna temas ettim, her meyvenin kendi hayatının bulunduğu şey içinde ölmesi gerektiğini, böylece sonradan yeni ve daha iyi bir hayat iktisap edebileceğini ve bu suretle eski bedenini bir kenara bırakarak ilk varlığa geri döndürülebileceğini başka bir yerde buna ilave ettim. Bu sebeple metallerin bedenlerini kaybetmeleri icap eden suyun merkezinin çekilip çıkarılışını buraya ekleyeceğiz.

Evvela hakiki su unsurunu yahut onun yerine henüz kuruyana dek kaynatılmamış başka bir tuzu, hatta arıtılmış Acem tuzunu al. Az miktarda turp suyuyla karıştırılmış iki cüz su dök, itinalı bir sindirimle çürüt, ne kadar uzun olursa o kadar evladır. Bilahare donmaya bırak, bir ay daha çürüt ve akabinde bir imbik vasıtasıyla damıt. Dipte kalan tortuyu kuvvetli bir ateşle zorla, öyle ki erisin. Sürekli bir ateş üzerinde bir imbikte alev yankısıyla fırınla. Mermer üzerinde çöz. Üzerinden akıp giden suyu üstüne dök ve onu yeniden çürüt.

Onu yağ kıvamına gelene dek bir kez daha damıtınız, şarap ruhu ile karıştırınız; böylece saf olmayan kısım dibe çökecektir, bunu ayırınız, saf olan ise soğukta kristalleşecektir. Damıtılmış maddeyi yeniden üzerine dökünüz ve dipte sabit bir yağ kalana, sonrasında da üzerinden tatlı hiçbir şey geçmeyene dek kohobasyon uygulayınız [NOT: Kohobasyon, damıtılan sıvının geride kalan tortu üzerine tekrar tekrar dökülerek yeniden damıtılması işlemidir]. Bir ay boyunca sindiriniz, ardından imbikten tuzun arcanumu geçene dek damıtınız. Bu uzun zahmetten kaçınmayınız, zira bu, metallerde ve minerallerde saklı bulunan tüm arcanumların üçüncü kısmıdır ve o olmaksızın semereli hiçbir şeye, kâmil hiçbir neticeye ulaşılamaz.

Tuzun ilk varlığını özümsemenin muhtelif yolları bulunsa da, en faydalı ve süratli olanı budur, bundan sonra gelen ise tuz iksiri olarak zikrettiğimiz diğer yoldur, şöyle ki, taze tuzun, tuzun damıtılmış ruhu olan çözücü su ile karıştırılarak çürütülmesi ve tuzun bütün cevheri eriyip daimi bir yağlılığa indirgenene dek damıtılması gerekir; bu esnada beden, balgam misali oradan uzaklaştırılır. Zaç ve tartar ile diğer bütün tuzların arcanumunun veya magistery'sinin bu usulle hazırlanması gerektiği öğretilmektedir.

İlk Varlıklar Hakkında; ve Öncelikle Adi Mercury'nin (Cıvanın) Quintessence'ının (Beşinci Özünün) yahut İlk Varlığının Çıkarılması Hakkında

Şayet adi cıva kendi ilk sıvı varlığına indirgenecekse, önceden öldürülmesi ve kendine has öz biçiminden çıkarılması icap eder. Bu işlem, zaç ve adi tuz ile yapılan muhtelif süblimleştirmeler vasıtasıyla icra edilir, öyle ki neticede sabit bir kristal halini alır. Akabinde onu kendi döl yatağında, diğer bir deyişle tuzun ilk varlığında çözünüz. Bir ay müddetle çürütünüz, saf olmayan kısmının dibe çökmesi, saf olanın ise kristallere dönüşmesi için taze tuz arcanumu ile bozunmaya uğratınız. Taşları kapalı bir yankılanma fırınında süblimleştiriniz, süblimleştiğinde, kızıla dönene dek daima tersyüz ediniz. Bu süblimatı en yüksek derecede rektifiye edilmiş şarap ruhu ile çekip çıkarınız. Şarap ruhunu ayırınız, geriye kalanı mermer üzerinde çözünüz ve bir ay boyunca sindiriniz.

Üzerine taze şarap ruhu dökünüz, bir müddet sindiriniz ve damıtınız. O vakit cıvanın ilk varlığının arcanumu sıvı bir cevher halinde karşıya geçecektir; bu cevhere filozoflar gayet keskin madeni sirke (acetum) adını verirler, Archidoxies adlı eserimizde ise Büyük Devridaim (Circulatum) olarak geçer. Antimon, kıymetli taşlar ve nebatat hakkında da aynı hususlar anlaşılmalıdır.

Arcanumlar hakkında söylediklerimiz şu şekilde kavranmalıdır, bunlar derecelendirilmiş bir quintessence yahut ilk varlıktan başka bir şey değildir. Prima Materia'nın (ilk maddenin) ilk arcanumu tabirinden, insanın limbus'unun ilk maddesini yahut ilk özünü anlamak muradımızdır. Keza tuz cıvasının ilk maddesini de anlarız, zira birbirine en ziyade uyan odur. Bu sebeple, ilk varlığın usulü dairesinde her şeyi sıvı bir cevhere irca edecek, akabinde onu bir monarşi ile, adeta o şeyin indirgenmemiş diri bedeniyle yeniden birleştirecek ve böylece damıtılmasını sağlayacaksınız.

Lapis'in (taşın) arcanumu hakkındaki fikrimiz sonraki amelde vuzuha kavuşturulacaktır. Lakin Mercurius Vitae arcanumu ile kastettiğimiz diri bir ateştir, öyle ki alelade hayatın cıvası tuzun quintessence'ı ile özselleştirilmeli ve antimonun ilk varlığı ile, adeta semavi bir hayat bahşedilmişçesine canlandırılmalıdır. Tincture'ın (tentürün) arcanumu ise kendi kendini aşikâr kılar, bu sebeple onu burada zikretmiyoruz.

Taşın Arcanumu Yahut Metallerin Seması Hakkında

Taşın arcanumu hakkında orada burada nazari olarak öne sürdüğümüz hususları burada geçiyoruz, nitekim bu arcanumun pek çoklarının yanlış biçimde "çiçekler" olarak tesmiye ettiği pas içinde değil, antimon cıvasında aranması gerektiğini söylüyorum. Bu antimon cıvası kemale erdirildiğinde, metallerin semasından gayrısı değildir; çünkü onun hassası daima diridir ve kâmil, saf bir quintessence'tan başka bir şey değildir. Bundan ötürü, Tufan dahi onun hassasını ve tesirini yok edememiştir, zira sema, sanki bizzat hayatın kendisiymiş gibi, daha süfli hiçbir şey tarafından helak edilemez. Hazırlanışını burada kısaca zikrediyorum,

Antimonu alınız, demir bir kap içinde, pıhtılaşmış antimon cıvası beyaz ve güzel görünene dek cürufundan ve zırnıktan arındırınız.

Her ne kadar cıva unsurundan müteşekkil olsa ve kendi içinde hakiki, gizli bir hayat barındırsa da, tüm bunlar bilkuvve mevcuttur, bilfiil mevcut değildir.

Lakin onu bilfiil faaliyete geçirmeyi dilerseniz, o hayatı diri ateş veya madeni sirke gibi kendi benzeri bir şeyle uyandırmanız iktiza eder; nitekim birçok filozof bu ateşle muhtelif veçhelerle amel etmiştir. Bununla birlikte, esasta müttefik olduklarından, hepsi takdir edilmiş gayeye vasıl olmuştur.

Kimi büyük bir meşakkatle pıhtılaşmış cıvadan bir quintessence çıkarmış,

bunun vasıtasıyla antimon cıvasını faal hale getirmiştir. Başkaları ise muhtelif madeni cevherlerde yeknesak bir özün var olduğunu idrak etmiştir, misal olarak zaçın sabit Sulphur'ünde (kükürdünde), mıknatıs taşında olduğu gibi, oradan aynı quintessence'ı çıkarmış ve bununla kendi cıvalarını yahut semalarını olgunlaştırmış veya faaliyete sevk etmişlerdir. Quintessence'larını taşa müteallik bir maddeden çıkardıkları için, bu magistery'ye taş adını vermişlerdir, hakikaten de kanaatleri doğrudur. Bununla beraber mezkûr ateş veya cismani hayat, adi cıvada çok daha kâmil ve ulvi bir surette bulunur; bu keyfiyet onun akıcılığı ile, yani içinde kusursuz bir ateşin ve semavi bir hayatın gizli olduğu gerçeğiyle açıkça tasdik edilir. Binaenaleyh, her kim madeni semasını en yüksek mertebeye ulaştırmak ve onu faaliyete geçirmek dilerse, her şeyden evvel cismani hayattan (adi cıvadan) ilk sıvı varlığı (adeta semavi ateşi), güneşin quintessence'ını ve gayet keskin madeni sirkeyi kendi anası ile çözerek, yani tuzun arcanumu ile ve Anthion'un midesiyle, yani zaç ruhuyla karıştırarak çıkarmalıdır; pıhtılaşmış antimon cıvasını bunun içinde çözmeli, sindirmeli ve nihayetinde el kitabımızda bahsettiğimiz sarımtırak kristale benzeyecek şekilde kristallere indirgemelidir,

Nasıl ki bağ kütüğü gibi nebatattan mutedil bir öz çekilip çıkarılır ve bunun vasıtasıyla her türlü ot veya kökten kendi özleri elde edilirse, öyle ki şarabın mercury'si (cıva) kendi hususi tabiatını değil, kendisiyle özdeşleştiği şeyin tabiatını sergiler, metaller ve minerallerde de durum tamamen böyledir, zira mükemmel metallerden mezkûr ruh ile öz çekilip çıkarıldığında, açık ve vasat metalden (mercurius) benzer bir cıva yahut ruh elde edilir. Müteakiben bu özleşmiş cıva, kapalı bir yansıtmalı fırında quintessence'ın (beşinci öz) semavi merhemiyle birleştirilir, bu sayede hayat kazanır ve bu cihetle kendisine Mercurius Vitae tesmiye olunur.

Bunun meziyetleri nazarımızda pek hayranlık uyandırıcıdır, fakat tahkir edilmesinler diye tarafımızdan gizli ve saklı tutulmalıdır.

TIBBİ SIRLARIMIZIN BAŞLICASI OLAN BÜYÜK TERKİP HAKKINDA

Paramirum risalelerimizde kâfi derecede vuzuha kavuşturulmuştur, başka bir deyişle, şayet bütün insan bedeninin yalnızca cismani ve dünyevi kütlesiyle değil, semavi merhemi andıran cüzüyle de semavi ve dünyevi cümle illetlerden muhafaza edilmesi ve bunlardan şifa bulması icap ediyorsa, bir feylesof yahut hekim için lüzumu derecesinde açık kılınmıştır, deriz ki, şifa ameliyesinde öyle bir terkip vücuda getirilmelidir ki çok sayıda bileşenden müteşekkil olmasın. Mesela, şayet bir kimse su ile şarabı birbirine katarak hakiki bir karışımın husule geldiğini zannederse bu batıldır, çünkü iki tarafa da halel gelmeksizin bir cüz diğerinden tefrik edilebilir, lakin bizim büyük terkibimizde vaziyet böyle değildir. Zira burada yeknesak ve ahenkli bir karışım vücuda getirilir, öyle ki tabiatı ve hassaları bakımından gayrı olan iki nesne birleşir ve aralarındaki fevkalade imtizaç sebebiyle, tıpkı erkek ve dişi menisinde vuku bulduğu üzere, hiçbirine halel gelmeksizin biri diğerinden ayrılamaz. Binaenaleyh, semavi ve dünyevi unsurların münasip nispeti vasıtasıyla insanın ahvaline muvafık böyle bir terkip hazırlanacaksa, mikrokosmos adını ve insanın küçük bir âlem olduğunu mütalaa etmek icap eder. Bu sebepten, şayet insan cümle illetlerden külliyen şifaya kavuşturulacaksa, bu muhakkak kendi benzeri marifetiyle icra edilmelidir. Bu hususta Hermes Trismegistus, mezkûr terkibi yapmaya niyetlenen kimsenin yeni bir âlem yaratmasının zaruri olduğunu beyan etmiştir, Cenab-ı Hak semavatı ve arzı nasıl halk ettiyse, hekim de tıbbi bir âlemi öylece teşkil etmeli, tefrik etmeli ve ihzar etmelidir. Müritlerine bu terkibin hangi nesneden yahut maddeden yapılacağını ve semavi faziletlerin ahenginin Gölgeler Vadisi'nde tarafımızdan nasıl keşfedildiğini kâfi bir sadakatle işaret edebilmek maksadıyla, az sonra hikmetle ve hakikatle ilave eder ki, aşağıda olan yukarıda olan gibidir,

ve fevkani olan ile tahtani olan, birbirleriyle karı koca gibi irtibatlıdır, bunun daha iyi fehmedilmesi için de semanın zatı itibarıyla su unsuruyla uyuştuğunu, zira ilk menevi maddesini suda bulduğunu, ruhaniyetinden tecessüm ve arziyete doğru tekasüf edip tebeddül eden toprak unsurunun ise seyyareler ve sair yıldızlar gibi olduğunu vazeder; nitekim bu yıldızlar dahi menevi maddelerini semadaki menşelerinden almış ve oradan tefrik edilerek semavi, şeffaf bir tabiattan kesif, tekasüf etmiş bir cisme intikal etmiş yahut tebeddül eylemiştir.

İlk yaratılışta yukarıdaki ve aşağıdaki şeyler, ulvi ve sufli sema yahut su, ulvi tekasüf etmiş tabiat yahut yıldızlar ve sufli arzi tabiat, kâmilen birbirine karışmış ve tek bir nesne vücuda getirmişti. Fakat Cenab-ı Hak latif olanı kesif olandan tefrik etti, öyle ki tek bir sudan iki su husule geldi. Ulvi su latifti ve daha kesif, dişil olan sufli suya nispetle müzekker cinsiyetten addolunmalıydı. Lakin Cenab-ı Hak ulvi suyu daha da taksim edip tefrik ettiğinden, öyle ki latif ve havari cüz yıldızlara tahsis edilsin ve böylece semavi cisimler yahut yıldızlar semaya nispetle bir babanın oğulları gibi kalsın, aynı kıyas mucibince Cenab-ı Hak, yukarıdakiyle beraber, daha kesif cisimlerde de, yani Gölgeler Vadisi'ndeki dişil sularda da bir tefrik takdir buyurmuş ve onları iki kısma ayırmıştır. Yedinci ve daha berrak olan kısma Su adını verdi, diğer altı kurutulmuş cüze yahut tekasüf etmiş kısma ise Toprak adını verdi; bu toprak, kendi semaları mesabesindeki suda ilk menşelerini bulan cümle hususi meyveleri ve seyyareleri derununda ihtiva eder, nitekim suya nispetle madenler, mineraller ve cevahir, bir valideye nispetle kız evlatlar hükmündedir. Böylece fevkani sema, kendi dişil tabiatında, yani tahtani semada yahut suda kendine benzer bir tabiata ve hassalara malik olur, fevkani arzi cisimler yahut yıldızlar ise, bir babanın, yani semanın oğulları misali, hemşireleri olan dünyevi cisimlerle benzer bir ahenk ve irtibat içindedir. Nasıl ki ulvi semavi cisimler yahut yıldızlar pederleri olan semaya pek yakın bir rabıta ile raptedilmişse, tahtani dünyevi mineraller ve madenler dahi kendi semaları olan suya, bir valideye bağlanır gibi benzer ve müsavi bir rabıta ile bağlıdır.

Hermes'in kelamının hakikati buradan zahir olmaktadır, biz dahi bu hakikati öğreti evlatlarımıza şu sözlerle tevdi ederiz, filhakika bütün mikrokosmos, idrak edilebilir kütlesiyle ve hayat sahibi, müteharrik, cismani, tenasül ettirici ruhuyla alakadar olduğu nispette, bu sufli unsurlardan ve onların en asil cevherleri olan karanlık sulardan devşirilmeli ve terkip edilmelidir. Lakin sağlam bir bedendeki sağlam aklı teşkil eden zihni sırlara (arcana) gelince, bunlar fevkani, semavi sulardan ve onların astral tesirlerinden ruhen, zihni bir tarzda, Gamahela suretinin zihni vasıtasıyla cezb edilmelidir, yahut şayet bunlar rızamıza muvafık değilse geri çevrilmelidir, nitekim Uzun Bir Ömür Üzerine adlı kitaplarımızda bu hususları etraflıca ve vuzuhla işaret etmekteyiz.

Gerek başka yerlerde, gerekse bilhassa Paramira'da bu muazzam terkibin nazariyesine yer verdiğimiz cihetle, bu kelamlarda tevakkuf edip amelî usulü ilave ediyoruz, şöyle ki, sufli âlem yahut sema nasıl birleştirilmelidir

ve kendi toprağıyla, yahut güneş kendi göğüyle birleşmiştir. Ne var ki, göğün hazırlanışını evvelce ortaya koyduğumuz ve bunu Lapis (taş) arcanumu altında öğrettiğimiz cihetle, burada bahsi terk ediyoruz. Kendiliğinden ve tek başına, tıpkı erkeğin tohumu gibi, insan bedenine hiçbir fayda sağlayamadığından, yalnızca semavi cüzleri, yani kökensel nemi yahut hayat balsamını tazelediğinden, yeryüzüne ait cismani kütlesiyle birleştirilmeli ve onunla ahenk içine sokulmalıdır, ta ki insandaki cismani unsur da tazelenip şifa bulsun ve yalnızca tek bir uzuv değil, bütün beden sıhhate kavuşsun. Bu sebeple, tabiatı bakımından yukarıdaki güneşe denk olan ve bütün yıldızların hassalarını nefsinde barındıran cismani bir kütle alınmalıdır, zira yeraltındaki bütün yıldızların ve pıhtılaşmış cisimlerin ecza meyanına hep birlikte dahil edilmesi imkânsızdır. Göğün bu pıhtılaşmış özü, yani güneş, kendi özünde ve mutedil unsurunda öylesine yüceltilmiş ve derecelendirilmiştir ki, kendi meskenini, yani fuzuli unsurları da kendisiyle birlikte sabitleştirir, öyle ki hiçbir unsur tarafından yok edilemez ve içinde saklı duran sakin yahut cismani balsam ebedi kalabilir. Şu halde, daha evvel söylendiği üzere, şayet bütün mikrokosmos şifaya kavuşturulacaksa, cismani pıhtılaşmış balsam ile ruhani semavi balsam birleştirilmeli ve güneşin unsurları arasındaki niza telif edilmelidir, ta ki fuzuli unsurlar takdir edilmiş sabit unsurdan ayrılsın, kâmilen sönüp gitsin ve sabit unsuru, kendi sakini sıfatıyla, yalnız bıraksın. Güneşin bu ölü bedeni daha sonra fazlalıklardan arındırılır ve uçucu ruhani bir tabiata kavuşturulursa, o vakit güneşin hakiki, süblimleştirilmiş ve çözünmüş Mercury’si (cıvası) kemale erer, pek çoğunun adi cıva ve nişadır tuzu ile hazırlamaya yeltendiği o yatay şey değil.

CİSMANİ BALSAMA YAHUT GÜNEŞİN MERCURY’SİNE DAİR

Güneşin unsurları yahut altının meskeni arasında niza husule getirebilmek için, Sol’ü, flegmatik ateş yahut tartarın Quintessence’ı (beşinci özü) vasıtasıyla, kuvvetli bir eriyik halinde kendi hususi hararetine çekmelisiniz. Bu usulle Sol içindeki hava unsuru fevkalade artırılır ve hava, güneşin sabit unsuruna onun hususi ateşi olarak yaklaşmakla öyle derecelendirilir ki, diğer üçünün meskenini mağlup edip helak edebilir.

Bu helaki, tartarın beşinci özü ve struthio ile çürümeye bırakınız.

Münasip bir süblimleştirme ile onu Mercury maddesine tebdil ediniz, böylece Sol’ün sabit cıvai unsuru hiçbir mesken olmaksızın yalnız kalacaktır. Fakat bu hal halen fuzuli tartarı ile karışık olduğundan, bunun ondan izale edilmesi icap eder. O halde onu tuzun deveran eden suyunda çözünüz, bozundurunuz, tartar dibe çökecektir. Saf olanı Athanor’un kapalı bir yansıtmalı fırınında süblimleştiriniz, mermer üzerinde eritip çözünüz ve çürümeye bırakınız. Böylece Mercury süblimleştirilir, derecelendirilir ve Sol’ün Prima Materia’sına (ilk maddesine) çözündürülür ve en yüksek mertebede hazırlanmış olur.

RUHANİ BALSAMIN VE PIHTILAŞMIŞ BEDENİN BALSAMININ TERKİBİNE DAİR

El Kitabı’nda zikredildiği üzere, bu terkip filozofların yumurtasında vücuda getirilir. Ve böylece Allah’ın adıyla, O’nun hamdine ve celaline sığınarak bu büyük işe nihayet veriyoruz.

ARCHIDOXIES’İN ON KİTABI BURADA SONA ERER

TIBBİ FELSEFİ TAŞA DAİR EL KİTABI YAHUT RİSALE

OKUYUCUYA. Hakikaten Allah, Tıbbın hakiki ruhunun Machaon, Podalirius, Hippokrates ve diğerleri eliyle fiiliyata geçirilmesine izin verdi, ta ki bulutların arasından parıldayan (orada tam ve sarih surette bilinemeyen) hakiki tıp gün ışığına çıksın ve beşeriyete aşikâr olsun. Yine aynı tasarrufla, tabiatın nurunu tamamen boğup söndürmesin ve Arcanum’larda, Quintessence’larda, Magisterium’larda ve Elixir’lerde saklı bulunan azametli ilahi ihsanlar büsbütün meçhul kalmasın diye karanlığın ruhu üzerine yasak koydu. Dolayısıyla Allah, meleklerle yakından ünsiyet kuran o semadan melek tabiatı almış kimi insanlar gibi, böylesi sırların ve esrarın araştırılmasının da iyi ruhların hizmeti vasıtasıyla insana nakşedilmesi için muayyen vesileler takdir etmiştir. Bu kimseler sonradan, Tabiat’ın kâmil bir idrakiyle donatılmış olarak, Tabiat’ı ve onun gündelik seyrini diğer insanlardan daha derinden araştırmaya, saf olanı na-saf olanla mukayese etmeye, birini diğerinden tefrik etmeye ve saf olanı başkalarına imkânsız görünen bir tarzda uyarlayıp tağyir etmeye muktedir olmuşlardır. Bunlar, hakiki ve tabii tabipler sıfatıyla, Tabiat’ın noksanını nasıl tamamlayacaklarını ve hünerleriyle onu kemale nasıl erdireceklerini bilirler. Bu sebepledir ki, yalan her daim hakiki ve kâmil olana boyun eğdiği gibi, bütün noksan ve şeytani tasarruflar da onların önünde ricat etmek mecburiyetindedir.

Hayırlı bir neticeye varmak istiyorsak, iddia ederim ki, yalın hakikati terennüm etmeliyiz. Ve şayet hakikati herhangi bir vesileyle kavramak meşru ise, hiç kimse onu herhangi bir mevkide aramaktan hicap duymamalıdır.

O halde, bu hakikati bizzat sevmiş ve onun peşine düşmüş olmamı kimse benden ötürü fena bir cürüm saymasın. Onu aramak mecburiyetindeydim, zira o beni aramadı. Şayet bir kimse ecnebi bir beldeyi görmek murat ederse, başı yastıkta evde pineklemesi nafiledir. Ateşte armut pişirmemelidir, zira bu suretle asla hekim olamaz. Hiç kimse sofrada oturarak namdar bir kozmoğrafyacı mertebesine erişemez. Hiçbir el falcısı odasında, hiçbir remilci hücresinde bu mahareti elde etmemiştir. Kezalik bizler de tahkikat olmaksızın hakiki tıbba vasıl olamayız. Hakiki tabibi var eden Allah’tır, lakin

...insanın bizzat sarf ettiği zahmetler. Şöyle der, "Ellerinin emeğini yiyeceksin ve senin için hayırlı olacak." Mademki görmek hakikatten önce gelir ve bakışla idrak edilen şeyler yüreği ya sevindirir ya da dehşete düşürür, yerin arafında gizli yatanı keşfetmek, Tanrı'nın buyruğuna uygun ve komşumun hayrına olacak şekilde hekimliği icra ederek hakiki bir tabibin vazifesini yerine getirmek ve faydadan çok zarar vermemek adına diyar diyar gezmeyi ve ahmakların hor gördüğü kimselere katılmayı zahmet saymayacak, bunu haysiyetime zül addetmeyeceğim. Rahatına düşkün bir kimse bu meşakkate katlanmaz. İsteyen dilediğince yumuşak koltuğunda otursun, ben ise Tanrı'nın ve fırsatların elverdiği her şeyi gezip görmeyi, tetkik etmeyi yeğlerim. Lakin öğrenmeyi arzulayan ve Doğanın ışığını seven samimi okurlar için, hakiki hekimliğimin temelini bilsinler, sahte tabiplerin saçmalıklarını bir kenara bıraksınlar ve en azından bir dereceye kadar onlara karşı benim tarafımda yer alabilsinler diye bu risaleyi kaleme aldım.

Zira o muteber zatlar elbette bütün bunları önceden bilirler, ahmak hekim de hepsini heybesinde taşır, ne var ki onlara asla erişemez. Çünkü bu risaleyi anlamak isteyen kişinin iyi bir simyager olması, kömürden korkmaması ve her gün soluduğu dumandan tiksinmemesi gerekir. Bu meselelerden hazzedenler buyursun, ben kendimi kimseye zorla kabul ettirecek değilim. Yalnızca şunu söylerim, hasımlarım olan sahte hekimler beni ne kadar kınayıp suçlasalar da bu mesai semeresiz kalmayacaktır.

Bütün çaresiz illetleri sağaltan o gizli ilaçları terkip eden simyayı överim. Bundan bihaber olanlar ne kimyager ne de hekim tesmiye edilmeyi hak ederler. Zira bu şifalar ya simyagerlerin kudretindedir ya da tabiplerin. Şayet tabiplerde mevcutsa simyagerler bunlardan habersizdir, yok eğer simyagerlerdeyse tabipler bunları öğrenmemiştir. Şu halde bu adamlar nasıl övgüye mazhar olabilir? Kendi adıma, Doğayı imdada yetişecek bir mertebeye getirebilen, yani şifa bahşeden kısımları özütledikten sonra faydasız olanı nasıl bir kenara atacağını bilen ve tesir gücüne de vakıf olan bir kimsenin ziyadesiyle methedilmesi gerektiğine hükmettim, çünkü o kimse hazırlama safhası ile ilmin, diğer bir deyişle kimya ile hekimliğin birbirinden ayrılmasının muhal olduğunu görmelidir, zira her kim bunları ayırmaya kalkarsa hekimliğe daha fazla karanlık sokacak ve netice tam bir hezeyan olacaktır. Bu tefrik ile hekimliğin bütün temel esasları yerle bir edilecektir. Gerekçelerimin kesinliğini tasdik etmeniz için pek fazla zahmete girmem gerektiğini zannetmiyorum. Size şu yegâne nasihati veririm, şarlatan ilaçlarının tesirine dikkat ediniz. Onlar evvela birbiri ardına uygulanan işlemlerle zaten ağırlaşmış olan yaraları tahrip eder, hastalara feci ıstıraplar çektirir ve neticede hiçbir hayır sağlamadıkları gibi iyileşme ihtimalini de tamamen ortadan kaldırarak o bahtsızları ölüme sürüklerler... Hem kimyayı hem de hekimliği bilen bir iyatrokimyager olarak ben, bu sayede yanılgıları işaret edebilecek ve bütün muzır ilaçları hak ettikleri yere göndererek faydalı bir şekilde reddedebilecek mevkideyim.

Faydalı olmaya yönelik hararetli arzularım ve hazır iradem beni buna sevk etmektedir.

Kifayetli sebeplerden ötürü daimi yahut mükemmel merhem olarak tesmiye ettiğimiz Felsefe Taşı'nın, Lapis (taş), Vulcan vasıtasıyla vücuda getirilebilmesi için, evvelemirde o Taş'ın maddi olarak gözlerimizin önüne nasıl serilebileceği, görünür ve diğer duyularla idrak edilebilir hale nasıl gelebileceği, aynı şekilde ateşinin nasıl ortaya çıkarılıp tanınabileceği bilinmeli ve tefekkür edilmelidir. Bu hususun zihnimizde daha sarih biçimde belirmesi için alelade ateş misalini ele alacağız, yani onun kuvvetinin kendini nasıl gösterdiğini ve nasıl görünür olduğunu tetkik edeceğiz, durum şöyledir, her şeyden evvel Vulcan vasıtasıyla ateş çakmaktaşından vurularak çıkarılır. Şimdi bu ateş, kendi tabiatına uygun ve üzerinde tesir gösterebileceği odun, reçine, yağ yahut fıtratı gereği kolayca yanan benzeri bir maddeyle karşılaşmadıkça hiçbir şey husule getiremez.

Binaenaleyh ateş bu kabil bir cisimle karşılaştığında, şayet kendi zıddı olan bir şeyle söndürülmez veya engellenmezse yahut içinde çoğalacağı madde kifayetsiz kalmazsa, derhal işlemeye devam eder. Zira odun veya benzeri bir madde tatbik edilirse şiddeti artar ve daha fazla yakıt verilmeyene dek aynı tarzda işlemeyi sürdürür.

İşte ateşin odunda tesirini göstermesi gibi, Felsefe Taşı yahut Daimi Merhem de insan bedenine tatbik edildiğinde aynı netice hasıl olur. Şayet o Taş, basiretli bir hekim marifetiyle münasip maddeden ve felsefi bir ilkeye istinaden yapılırsa, kişiye tatbik edildiğinde insanın tüm ahvali layıkıyla nazara alınırsa, adeta ateşe atılan, neredeyse sönmüş harareti canlandıran, parlak ve berrak bir alevin zuhuruna vesile olan kütükler misali, hayati azaları tazeler ve ihya eder.

Buradan anlaşılmaktadır ki bu merhemin maddesine çok şey bağlıdır, zira merhemin insanın bedenine mahsus bir intibak kabiliyeti bulunmalı ve faziletini öyle icra etmelidir ki insan bedeni bu maddeden neşet edebilecek bütün arazlardan masun kalsın.

Bu sebeple yalnızca Taş'ın yahut Merhemin hazırlanışına çok şey bağlı olmakla kalmaz, her şeyden evvel ona uygun hakiki maddenin bilinmesi, akabinde usulünce hazırlanması ve hepsinden öte ölçülü ve tedbirli bir surette istimal edilmesi çok daha büyük bir ehemmiyet arz eder, ta ki

böyle bir deva kanın bütün kirliliklerini temizleme ve marazın yerine sıhhati ikame etme kudretine malik olsun.

Bu sebeple, hakiki ve dürüst bir hekime yaraşan, sağlam bir bilgiye sahip olmak, hırs ve debdebeden sakınmak, şüpheli ya da zıt şeyler buyurmamak ve eczacıya haddinden fazla güvenmeyip hastalığı ve hastayı bizzat ve yakından tanımaktır, aksi takdirde sürekli yanlış muameleye maruz kalırsınız ve varılacak yegâne netice, yalnızca ehil ve yetkin olmayan hekimin kibri ve cehaleti yüzünden hastanın aldatılması ve soyulması olacaktır. Zira bir kimsenin hakkında hiçbir şey bilmediği bir hususta para ve ücret talep etmesi ve kendi rezilliğine rağmen efendilik taslamaya kalkışması, kasten işlenmiş bir sahtekârlıktan başka nedir ki, oysa pek çok insan yalnızca iyi bir tavsiye alabilmek uğruna parayı hiç dert etmez. Şayet bu tavsiye verilmezse ve insanlar hem beden sıhhatlerini hem de paralarını kaybederlerse, yine de ücret talep etmek gayet takdire şayan sayılır.

Onlara güvenmek isteyen güvensin. Kendi adıma ben, böylesi bir hekime bambaşka bir karşılık verirdim. Kendi zanlarınca son derece âlim olan bu kabil hekimlerin onda birinin dahi yalınç deva ve nebatlar hakkında kâfi bilgiye sahip olmadığı gayet açıktır, neyi buyurdukları ya da ilacın eczacı tarafından nasıl terkip edildiği hususunda ise çok daha az malumata sahiptirler. Bundan ötürüdür ki böylesi bir hekim, kendisinin dahi bilmediği, eczacının ise daha da az bildiği ve dükkânında bulundurmadığı bir tür basit devanın alınmasını buyurur. Yine de bu ilaca mükemmel denir ve hasta tarafından, ekseriyetle yüksek bir bedel karşılığında, öylece yutulur. Neticeyi hasta çok geçmeden hisseder. Bu durum onun iyileşmesine hiçbir surette katkı sağlamasa da, keselerini doldurmak bakımından hekim ve eczacı için son derece kârlıdır. Şayet hekim ya da eczacı aynı hastalıktan mustarip olsaydı, aynı devayı asla almazdı. Buradan, sergiledikleri tutumun ne denli melunane olduğu ve meseleye bambaşka bir veçheden yaklaşmalarının, hatalarını düzeltmelerinin ve daha iyi bir tatbikat yolu izlemelerinin ne kadar elzem bulunduğu pekâlâ anlaşılabilir. Yine de korkarım ki yaşlı köpekleri ehlileştirmek pek güçtür.

Lakin acı çeken ve kimsesiz hastalar için duyduğum gayretkeşliğin beni kendisinden uzaklaştırdığı asıl mevzuma geri döneyim. Hakkını vermek adına ifade etmeliyim ki, bu Lapis (taş) ya da felsefe taşı hakkında masallar anlatmak veya böbürlenmek niyetinde değilim, bilakis meselenin tabiatı, onun münasip maddeden yapılmasını, layıkıyla ihtiyat gösterilerek hazırlanıp kullanılmasını iktiza eder. Bilmeniz gerekir ki, kadim hekimlerin birçoğu kinayeli yazılarında bu maddeye kâfi derecede işaret etmiş ve ameliye usulünü mecazi kelimelerle tarif eylemiş, lakin yeteneksiz kimseler suistimal etmesin diye bütünüyle ifşa etmemişlerdir, yine de kendi talebelerinden gizlenmemesine itina göstermişlerdir. Ne var ki, pek az kimse onların maksadını takip ettiğinde yahut ameliyeyi layıkıyla üstlendiğinde, zaman içinde verdikleri talimatlar unutulmuş ve bunların yerine Galen’in kocakarı ilaçları ikame edilmiştir. Bu uydurma ilaçların temeli ne idiyse, üzerlerine bina edilen yapı da öyle oldu ve işler günden güne daha da fenalaştı. Bunu, sözgelimi nebatat kitaplarında, bu hususta nasıl boş yere telaşlandıklarında ve Almanya’nın bu ithal nebatlardan mahrum olmadığı, bilakis mükemmel tıbbın tam bir ikmaline kendi içinde sahip bulunduğu gayet kesin iken, Almanların meseleye İtalya’yı nasıl karıştırdıklarında görürsünüz. O halde, hakikat yerini yalana bırakmasın ve Galen’in karanlıkları, şürekâsıyla birlikte, tıptaki Tabiatın ışığını söndürüp bastırmasın diye, ben Theophrastus’un bu kitapta bir şarlatan gibi değil, tıptaki muvaffakiyetlerinden utanç duymayan, ayrıca Tanrı’nın kendisine muin olan lütfuyla, senin ey Galenci, ziyaret etmeye dahi cesaret edemeyeceğin pek çok vakada bu meselenin burhanına vakıf olmuş bir ilim insanı sıfatıyla konuşmam iktiza eder, Söyle bana Galenist hekim, yetkinliğin nereden kaynaklanıyor, Sen atın gemini kuyruğuna takmıyor musun, Nikris illetini hiç iyi ettin mi, Cüzama hücum etmeye cüret edebildin mi, İstiskaya şifa buldun mu, İnanıyorum ki basiretle dilini tutacak ve Theophrastus’un senin üstadın olduğunu ikrar edeceksin.

Şayet öğrenmek istiyorsan, burada yazdıklarımı ve söylediklerimi öğren ve kaydet, bilhassa senin cehaletin içinde devasız addettiğin müzmin yahut kökleşmiş hastalıklarda, insan bedeninin senin o hantal nebatatına ihtiyacı yoktur.

Nebatların bu vakalar için ziyadesiyle zayıftır ve bizatihi kendi tabiatları icabı hastalığın merkezine nüfuz etmekten acizdir.

Hapların vasıtasıyla yalnızca ifrazatı söktürüp atmaktan gayrı hiçbir netice elde edemezsin.

Hatta burada dahi, münasebetsizlikleri yüzünden ekseriyetle iyiyi kötüyle birlikte dışarı atarsın ve bu durum hastaya ağır bir zarar vermeksizin vuku bulmaz. Öyleyse bu haplar terk edilmelidir. Dahası, şurupların da iğrenç tatlarıyla yutanlarda mide bulantısına yol açmaktan, hastayı hırpalamaktan öte bir işe yaramaz ve nihayetinde sancılara ve tehlikeye sebebiyet verirler

Zira altın ve gümüş, her ne kadar aşağılık şeyler olsalar da, cesaret aşıladığı kimseler bu işte her şeyden çok sebat etmiş, öyle ki bu uğurda canlarını ve mallarını heba etmişlerdir. Fakat Tanrı onlara böylesi dünyevi bir saadeti takdir buyurmadığından, hem emeklerini hem de yağlarını boşa harcamışlardır. Doğrusu bu hususta, bu sanat üzerine yazan müelliflerin meramını muhtelif kıyas ve teşbihlerden çıkarabilmek adına son derece keskin bir gayret ve muhakeme iktiza eder. Binaenaleyh, daha fehmi geniş olanların belli bir mertebeye kadar kavrayabilmeleri maksadıyla, sıhhatin en yüksek mertebesini ihya edip muhafaza etmek ve marazı defetmek gayesiyle insan bedenindeki benzer bir merhemle uyuşan ezeli merhemin maddesini önceden tasvir eden münasip bir teşbihi öne süreceğiz. Misal olarak alelade tabii ateşi ele alalım. Bu ateş bizim için gayrimeryidir, bu sebeple gizil halde bulunduğu havada aranmalı, bir çakmaktaşı ile çeliğin birbirine vurulmasıyla elde edilmelidir. Gelgelelim ateş, mevcudiyetini bunlara değil havaya borçludur ve yalnızca odun gibi kuru bir nesne vasıtasıyla zapt edilebilir. Zira kuruluk, derhal onun hararetini ve kendisine benzeyeni kavrar, her ikisi de mezkur nesnede bütün nem tükenene ve geriye ateşten ve hayatın gıdasından mahrum kalıp ölüme tabi olan kuru ve küllü bir cisim kalana değin aynı minval üzere iş görür.

Filozoflar, hayatın gıdası ve ateşinin bilhassa mevcut olduğu maddeyi başka hiçbir surette araştırmamalıdır. İnsan hayatının diriliği zeval bulmaya başladığında onu artırabilmeleri için bunlar birtakım terkiplerle çekip çıkarılmalıdır.

Zira ateşin alevi ve hayatı, şayet geriye yalnızca birkaç parça kömür yahut ateş kıvılcımı kalmışsa, münasip odun ve yakıt ilave edilerek tükenmek üzere olan odunu nasıl ihya ederse, insan bedeninde de ezeli merhem, hayatın bakiye kalan en ufak zerresine dahi tatbik edildiğinde, onu bir aleve ve kadim zindeliğine öyle kavuşturur. Lakin bu uyandırıcı ateşin içinde gizil kaldığı maddenin ne olduğuna dair bir sual hasıl olmaktadır. Bu hususta herkesin önünde sarih ve açık bir lisanla kelam etmek doğru olmadığı gibi tekin de değildir. Gölgelerin, suretlerin ve muammaların karanlığından aydınlığı çıkarma melekesinin kendilerine bahşedildiği nur evlatları için Tanrı'nın lütfu kafi değil midir? Zulmetin evlatları ise bu yolla imtihan edilir, zira onlar için nurun bizzat kendisinden dahi yalnızca koyu gölgelerden gayrısı hasıl edilemez. Tabiat kendisine benzeyen bir tabiatı talep eder ve ondan haz duyar. Demirin mıknatıs tarafından cezbedilmesi gibi, zulmet de zulmeti tevlit eder ve nur da nuru intaç eder. Bu Lapis (taş) pek serttir, onun özünü çıkarmaya kim muktedir olabilir? Elmas müstesna, taştan ve çelikten daha sert ne vardır? Yine de elmas dahi aşınır. Fakat Filozofların Taşı'nın hangi hünerle ifşa edileceği...

tabiat dışı tesirleri sebebiyle. Lakin Tabiat'a bütünüyle zıt olduklarından ve asla kullanılmamaları icap ettiğinden, sizin bu gayritabii ve beyhude devalarınız bahsini burada kapatıyorum. Mademki benim bahsettiklerim hakiki devalardır (ve zikrettiğim marazları, ateşin semenderin benekli derisini arındırdığı gibi ta köklerinden söküp atan ve tasfiye eden böylesi hakiki bir deva ne Galen'de, ne Rhasis'te ne de Mesue'de bulunabilir), Theophrastus'un tedavi usulünün, Tabiat pınarından neşet etmesi hasebiyle, Galen'in kuruntularından büsbütün ayrıldığı neticesi zaruri olarak ortaya çıkar. Şayet böyle olmasaydı, Theophrastus da diğerleri gibi rüsvay olurdu.

Öyleyse şayet Tabiat'a tabi olmaya ve tabii tıbbı istimal etmeye meyyal isek, tıp sanatında kullanılan cevherler arasında, fazilet ve tesirleri vasıtasıyla insan bedenini mukadder ecel haddine kadar sıhhat üzere tutmaya en muvafık olanların hangileri olduğunu görelim. Şayet bu mevzu tefekkür edilirse, madeni cevherlerin insan bedenine en yüksek intibakı gösterdiğini, kamil madenlerin, kemalat derecelerine nispetle ve bilhassa bu madenlerin kökensel rutubetinin insan bedeninde en azim tesirleri hasıl edebileceğini herkesin ikrar etmek mecburiyetinde kalacağından şüphe duymam. Zira insan, her ne kadar gizli olsa da madenlerin ve madeni cevherlerin terkibine ekseriyetle dahil olan tuz, Sulphur (kükürt) ve Mercury'den (cıva) pay alır. Böylece benzer benzere tatbik edilmiş olur ve bu ameliyat, şayet maharetle icra edilirse Tabiat'a en ziyade hizmet eden yoldur.

Tıptaki büyük sır, onun bizzat arcanumu tesmiye edilmeye layık olan hakikat işte budur.

Öyleyse cahillerin imkansız addettiği büyük, işitilmedik ve umulmadık şifaların tecelli etmesine ne şaşılır? Sözü daha fazla uzatmamak adına, bu risalede tahrir etmeye karar verdiğim hususları buraya kaydetmek mecburiyetindeyim. Burada hakiki tıbbı diğer yerlerden daha sarih bir surette ele almayı murat ediyorum. Mamafih, evvelemirde insanın maden addolunan kükürt, cıva ve tuzdan menşeini nasıl aldığını işaret etmek icap etmekteydi. Bunu Paramirum'da kafi derecede beyan etmiştim, burada tekrar etmeye lüzum yoktur. Binaenaleyh, ben...

Bundan böyle kâfi derecede ateşe ve hayata sahip olduğumuzu göremiyoruz. Zihnin gözleri açılmalı ve her şeyden önce, tabiat ve sanat vasıtasıyla hangi ilacın insan hayatıyla diğer her şeyden daha fazla uyuştuğu mütalaa edilmelidir ki, böylece hayat takdir edilmiş nihayetine kadar sıhhat içinde muhafaza edilip korunabilsin ve keza her türlü bozulmaya karşı emniyette olsun. Hiç kimse, en azından hiçbir hakiki hekim, madeni özlerin, bilhassa kusursuz cisimlerinkilerin, Tabiat'ın vücuda getirdiği her şey arasında en dayanıklı ve bozulmaya en az meyyal olanlar olduğundan şüphe etmeyecektir. O halde, Tekvin'den de aşikâr olduğu üzere, şayet hayat, kendi maddesinin rutubetine ışık ile raptedilmiş tabii suretin ateşi ve harareti ise ve ışık hiçbir yerde bozulmaya en az maruz kalan cisimlerdeki kadar parlak yaşamıyorsa, madenlerdeki ateşin hararetinin ve kökensel nemin, her biri bozulmamış haldeyken, insan hayatına bitişmiş uzuvlarda neredeyse uykuda olan bu canlılığı uyandırmasına ne mani olabilir? Zira bunlar yalnızca madeni cisimlerde uykudadır ve bir sükûnet halindedir, tıpkı uykuya mağlup olmuş bir adamın sanki ölmüş gibi yatması ve yalnızca nefes alıp verişiyle kımıldayıp bedeninde hiçbir hareket olmaması gibi. Madenlerin ruhu, bedensel uykusundan azat edildiği takdirde, kendisine tatbik edildiği herhangi bir bedende sanki kendi bedeniymişçesine hareketler ve fiiller icra edeceğinden, insan bedenleri hakkında da bundan başka türlü hüküm vermemeliyiz.

Bunlar hastalandığında içlerindeki hayati ruhlar uyur, bozulmuş meskenleri yüzünden hakiki manada yahut serbestçe nefes alamazlar. Fakat karanlığın ifsat edicileri bedenden harici bir hekim marifetiyle değil de tıbbi yardımla takviye edilmiş Tabiat'ın bizzat kendisi tarafından ve harici bir hayatın, yani bozulmaz madenlerin ilavesiyle defedildiğinde, insandaki hayati ruhlar hareketlerini serbestçe icra ederler. O halde, Spagyrik hekimler marifetiyle mucizevi şifaların husule gelmesine şaşmamak gerekir, zira bunlar Yunanlıların bayağı tıbbıyla imkânsızdır ve bu sebeptendir ki onlar, kendi uykulu ve adeta ölü ilaçlarıyla kovmaktan aciz oldukları bu marazları devasız addetmişlerdir. Bundan ötürü Spagyrik tıp ile Yunan tıbbı arasındaki tefrik vazıh bir surette görülür. İkincisi uyuyanlarla birlikte uyur, birincisi ise uyanık ve her türlü gaflet uykusundan azade olarak, hayatın uykudaki melekelerini harekete geçirir. Lakin mevzuyu tetkikimize geri dönecek olursak, bu husus, meselenin bu şubesini tahkik edenlerin hatalarından daha iyi müşahede edilemez.

Üç Asli Maddeden İleri Gelen Hastalıkların Menşei Üzerine

Her şeye kendi hususi bedenini bahşeden üç cevher vardır, yani her beden üç cüzden mürekkeptir. Bunların isimleri Sulphur (kükürt), Mercury (cıva) ve Tuz'dur. Bu üçü bir araya geldiğinde, o vakit bunlara bir beden denir,

yalnızca Felsefe Taşı'nın, yani Lapis'in (taş) nasıl teşhis edilebileceğini ve hangi usule göre hazırlanacağını gösterir.

Şu halde kati bir hakikat olarak biliniz ki, hiçbir şey öyle küçük değildir ki ondan herhangi bir şey yapılamasın ve suretsiz var olabilsin. Zira bütün eşya kendi münasip ahengi dahilinde teşekkül eder, vücut bulur, çoğalır ve helak olur, ayrıca her bir müstakil şeyin başlangıçta ne olduğunu ve nihai maddesinde neye dönüştüğünü görmek kabil olsun diye kendi menşelerini ifşa ederler, araya giren ise Tabiat'ın hilkat ameliyesinde araya karıştırdığı bir nevi noksanlık halidir.

Mamafih, bu arazlar Vulcanus'un ameli vasıtasıyla tefrik edilip tesirsiz hale getirilebildiğinden, bu surette Tabiat tashih edilebilir. Taş'ta yapılan da işte budur. Zira şayet onu işaret edilen ahvalden mükemmelen öğrenilebilecek olan kendi has maddesinden yapmak murat ederseniz, fazlalıklarını ondan izale etmeli ve onu kendi intibakı dahilinde müstakil bir şey olarak teşkil etmeli, çoğaltmalı ve artırmalısınız, ki bu tür bir intibak olmaksızın bu ameliyenin vuku bulması kabil değildir. Bu hususta Tabiat onu noksan bırakmıştır, zira bizzat Taş'ı değil, arazlar sebebiyle kösteklenmiş olan maddelerini vücuda getirmiştir, öyle ki bu maddeler Taş'ın layıkıyla hazırlandıktan sonra hasıl etmeye muktedir olduğu bu tesirleri tevlit etmekten acizdir. Hazırlanmamış bu kabil bir madde, Taş bakımından, yalnızca cüz'i ve noksan bir cevherden ibarettir, onda ne tek başına kâmil addedilmesini sağlayacak ne de şifa gayesiyle insan bedenine hizmet edebilecek hiçbir ahenk yoktur. Bunun bir misalini mikrokosmosta görürsünüz. Mekanik Kudret tarafından yalnızca bir erkek olarak teşekkül ettirilen insana bakın. O kâmil ve mükemmel bir eser değildir, zira ahenkten mahrumdur, ta ki kendisine benzer kadın halk edilene dek yalnızca cüz'idir, ancak o vakit eser tamamlanır. Bunların her biri topraktır ve nihayetinde bu ikisi, artmaya ve neşvünema bulmaya muktedir olan kâmil insanı meydana getirir,

ve yaşamsal ilke haricinde onlara hiçbir şey eklenmez veya onlarla kaynaşmaz. Böylece, elinize herhangi bir cisim aldığınızda, tek bir suret altında görünmez halde üç töz tutmaktasınızdır. Şimdi bu üçü üzerine müzakere etmemiz gerekir. Zira bu üç töz tek bir suret altında mevcuttur, tüm sağlığı onlar bahşeder ve meydana getirir. Elinizde bir odun tuttuğunuzda, gözlerinizin şehadetiyle yalnızca tek bir cisme sahipsinizdir. Ancak bunu bilmenin size hiçbir faydası yoktur. Sıradan cahiller de bu kadarına vakıftır ve bunu görür. Sizin derine inmeniz, yüzeyin ötesine nüfuz etmeniz icap eder, işte o vakit ellerinizde Sulphur (kükürt), Mercury (cıva) ve Tuzu sıktığınızı idrak edersiniz. Şayet bakarak, dokunarak ve işleyerek bu üç unsuru teşhis edebiliyor, her birini diğerinden ayrışmış halde idrak edebiliyorsanız, nihayet bir hekimin bakması gereken gözleri bulmuşsunuz demektir. Bu gözler, söz konusu üç bileşeni, cahil bir kimsenin ham odunu apaçık görmesi kadar sarih bir biçimde görmelidir. Bu misal, tıpkı odunun kendisinde olduğu gibi, insanda da bu üçlüyü tanımanızı sağlayabilir. Yani insan da benzer bir surette inşa edilmiştir. Yalnızca kemiklerini görüyorsanız, cahilin gördüğü gibi görürsünüz. Fakat onun Sulphur’ünü, Mercury’sini ve Tuzunu ayrıştırdıysanız, bir kemiğin hakikatte ne olduğunu, şayet o kemik marazi bir hale düşmüşse neresinden, hangi sebepten kusurlu olduğunu ve nasıl bir azap çektiğini apaçık müşahede edersiniz. Demek ki, yalnızca zahire bakmak cahillerin harcıdır, batının sezgisi ise hekimlere mahsus bir sırdır. Görünürdeki bu şeylerin varlığı zorunluysa ve tıbbın kudreti onların salt görünüşünün ötesine geçemiyorsa, mahiyetlerinin kendini açığa vurup sergileyecek tarzda istihraç edilmesi gerekir. Dahası, bu şeylerin hangi nihai maddeye ve kaç türe ayrıştığına dikkat ediniz. Bu üç tözün de birbirlerinden tam olarak o kadar türe bölündüğünü göreceksiniz. Sıradan cahil tüm bunları zerre kadar umursamaz, lâkin hekim ihtimam gösterir. Yalnızca ampirik olan bunu ihmal eder, lâkin hekim etmez. Şarlatan buna hiç ehemmiyet vermez, lâkin hekim etraflıca mütalaa eder. Her şeyden evvel, bu üç töz ve onların kâinattaki [makrokozmostaki] hassaları anlaşılmalıdır, ardından araştırmacı, aynı veya benzer hassaları insanda da bulacaktır, öyle ki elinde ne tuttuğunu ve neyin üzerinde hâkimiyet kurduğunu bilsin.

KÜKÜRT, TUZ VE CIVANIN MARAZİ TESİRLERİ

Sulphur’e gelince, tesiri şu şekilde takdir edilmelidir, ona semavi [astral] bir tesir erişmedikçe, yani içine bir ateş kıvılcımı düşmedikçe, kendi başına asla kötü bir tesir hasıl etmez. Ancak o kıvılcımla kudret uyanır. Yanma eylemi eril bir kuvvet değil midir? O olmaksızın hiçbir şey vücuda gelmez. Öyleyse, Sulphur kaynaklı herhangi bir hastalık zuhur ettiğinde, her şeyden önce o Sulphur doğru bir biçimde adlandırılmalıdır.

Bu esas itibarıyla eril bir ameliyedir. Reçine, zamk, botin [çam sakızı], axungia [iç yağı], donyağı, tereyağı, sıvı yağ, vinum ardens [yakıcı şarap / alkol] ve benzeri pek çok kükürt mevcuttur. Ağaçların kükürtleri, hayvanların, insanların, altın yağı, Luna [gümüş] ve Mars [demir] yağı gibi madenlerin kükürtleri vardır, mermer ve kaymaktaşı likörü gibi taşların kükürtleri, tohumların ve diğer tüm nesnelerin her biri kendine mahsus adlara sahip kükürtleri bulunur. Sonrasında her birinin üzerine düşen ve yalnızca kendilerinin yıldızı olan ateş gelir, bu da

ve bu kudret, içerideki ahenk vasıtasıyla gerçekleşir. Böylece, gereksiz arazlarından arındırılır ve kendi içinde ahenk dairesinde tesis edilirse, insanı metallerden daha az olmamak üzere ihya etmesi gereken Felsefe Taşı [Lapis], tüm hastalıklarda mucizeler gösterir. Bu yapılmadıkça, onunla girişeceğiniz tüm gayretler heba olur. Şayet onu kendi ahenginde tesis etmek murat ederseniz, onu Prima Materia'sına (ilk madde) geri döndürmelisiniz, öyle ki eril olan dişil olan üzerinde tesir gösterebilsin, dıştaki kısım içtekine etki edebilsin, içteki kısım dışa döndürülebilsin ve böylelikle hem eril hem de dişil tohumlar tam bir mutabakat içinde hapsedilebilsin, Vulcanus'un ameliyle kemalden öte bir dereceye yükseltilebilsinler, mertebeleri yücelsin, nihayetinde her biri vasıflı, itidalli ve tasfiye edilmiş bir öz olarak tüm faziletini metallere olduğu gibi insan bedenine de akıtsın. Böylece her birini sıhhate kavuşturacaklar, defetme usulüyle murdarlığı kovacaklar ve cezbetme kudretiyle insan kanına layık olduğu mevkide hayır bahşedeceklerdir, ta ki yeryüzünün limbus'unda [hududunda] yerleşik olan ve topraktan halk edilen mikrokozmos, bu ilaç sayesinde, adeta kendine benzer bir şey marifetiyle, vehimle değil, en kesin surette kökünden sıhhate kavuşsun ve onda muhafaza edilsin. Bu, Tabiatın Gizemi'dir ve her hekimin bilmesi iktiza eden sır işte budur. Semavi tıptan neşet eden her kimse bunu bihakkın idrak edebilir. Lakin, hakikati seven ilim taliplerinin vakıf kılınması maksadıyla, bu fevkalade ilacın tabiatını ve hazırlanışını daha sarih izah etmek gerekirse, biliniz ki Tabiat, içine bir sandık misali 1, 2, 3'ü yerleştirdiği muayyen bir şey bahşetmiştir, bunun fazileti ve kudreti mikrokozmosun sıhhatini muhafaza etmeye fazlasıyla kâfidir, öyle ki, tertibinin ardından tüm kusurları bertaraf eder ve ihtiyarlığa karşı hakiki bir siper vazifesi görür. Biz buna “Balsam” adını veririz.

kendine has mümeyyiz adıyla birlikte. Ve bu ameliye, bir cihetten illet maddesidir. Ayrıca Tuz hususunda bilinmelidir ki, bizzat maddi bir hılt olarak mevcuttur ve kendi yıldızıyla imtizaç etmedikçe hiçbir hastalığa sebebiyet vermez.

Onun yıldızı çözülümdür, bu da ona eril bir kudret bahşeder. Tuz, tıpkı vitriol, tartar, şap, güherçile ve benzerlerinin ruhu gibi, şayet çözülürse kendini taşkın bir surette açığa vurur. İmdi, böyle bir tabiat hıltlara bir yıldız haricinde nereden zerk edilebilir, Tabipler bu hususta bir sükût ittifakı kurmuşlardır. Bütün illet ve şifalarında yıldızı ihmal etmiş olmaları dışında hiçbir kusurları bulunmasaydı dahi bu durum, hanelerini yosun ve kumdan bir temel üzerine inşa ettiklerini ispatlamaya kâfi gelirdi. Bilmelisiniz ki tuzlar da muhteliftir. Kimisi kireç, kimisi kül, kimisi arsenikli, kimisi antimonlu, kimisi markazitli ve diğerleri de benzeri nevidendir. Bütün bunlardan, tuzun cismine göre kendine has illetler türeyip doğar, bu illetler de akabinde her birine mahsus olan ismi ve tabiatı iktisap eder. Aynı şekilde, Mercury (cıva) bahsini de bu minvalde kavrayınız. Güneş'in yıldızı onu süblime etmedikçe kendi başına eril değildir. Aksi takdirde yukarı yükselmez. Terkipleri çoktur, lâkin cismi tektir. Ne var ki bunun cismi, birçok cisme sahip olan ve kendilerinden muhtelif tuzlar ile muhtelif kükürtler neşet eden Sulphur (kükürt) veya Tuz gibi değildir. Bunun yalnızca tek bir cismi vardır, ancak yıldız bunu farklı tarzlarda ve muhtelif tabiatlara dönüştürür. Dolayısıyla, aynı menbadan pek çok illet husule gelir. Böylece onun eril tabiatı yıldızdan gelir ve marazi tesirini bu tabiat vasıtasıyla icra eder. İmdi, eğer bütün illetler, her biri kendi ismi ve sıfatıyla anılan bu üç başlık altında toplanıyorsa, yanan her ne varsa Sulphur'e irca etmeniz gerektiğini biliniz. Mercury nevinden olan, şayet buna elverişli ise süblimleştirilerek irca edilmelidir. Tuzdan neşet eden ise münasip olan tuza irca edilmelidir. İşte, yukarıda bir arada tasnif ettiğimiz üzere, hastalıkların üç umumi sebebi bunlardır. Paracelsus'un illetlerle rabıtaları dairesinde ilk ilkelere dair felsefesinin bazı müteakip zeyilleri bu cildin bir ekinde yer alacaktır.

Her şeyden evvel, bedenimizde, cismin kokuşmaktan korunmasını temin eden bir merhemin mevcudiyetini bilmemiz icap eder. Bu müstesna merhem bedenin bütün uzuvlarında hazırdır, zira biri kanda, diğeri ilikte, bir üçüncüsü atardamarlarda, kemiklerde ve sairede bulunur. Bu merhem kâmil ve bozulmamış kaldığı müddetçe deride herhangi bir yarılmanın yahut açıklığın husule gelmesi gayrimümkündür. Fakat tuzların hazırlanması vasıtasıyla fesada uğrayacak olursa, aşınma ilkeleri işlemeye başlar. Bu vaziyette şifa bulmak için bütün dikkat, fesat sebebiyle merhemden eksilen şeyin ihyasına hasredilmelidir. Bu da diğer unsuri cisimlerden elde edilen merhem vasıtasıyla tahakkuk ettirilir. Dediğim odur ki bu, harici unsurlarda mevcuttur ve diğer yaratılmış şeyler de yine bunlar vesilesiyle kokuşmaktan muhafaza edilir. Bundan ötürü, unsurların harici cisminin, diğer bir ifadeyle semerelerinin mumyası tesmiye edilmesi akla uygundur. Böylesi bir merhem, büyüyen bütün nesnelerin kök matrislerinde fıtri olarak bulunur. Hayat bahşedilmiş her cisim, onun sayesinde diridir. Özünün çıkarılmasında nazar-ı dikkate alınacak ilk husus, mezkûr cisimdeki mevcut miktardır, zira gayemiz cisme yahut surete değil, yalnızca onun vasıtasıyla hayat bulduğu fıtri merheme matuftur.

Tabiatın böylesi bir miktarı hangi maddede derç ettiğini evvelemirde bilmeniz gerekir, zira pek çok sebepten ötürü bunu daha sarih bir biçimde tasvir etmekten müstağniyim.

Bunun nasıl hazırlanacağını Calinus, Razi ve Mesue bilmezlerdi, onların izinden gidenler de bu bilgiye vasıl olamayacaklardır. Zira bu deva, alelade hap satıcılarının idrak edemeyeceği ve İsviçre ineğinden daha az anlayacağı türden bir hazırlık iktiza eder. Dahası, adeta semavi ve hususi ameliyat usullerini tazammun eder. Zira Archidoxies adlı eserimde daha tafsilatlı okuyabileceğiniz ve aynı zamanda madenlerin ve madeni maddelerin menşeini, cevherini ve kudretlerini tetkik edebileceğiniz üzere, tabir caizse yeniden canlandırarak arındırır ve tecdid eder.

Binaenaleyh, işitecek kulağı olan işitsin ve Theophrastus'un yalanlar mı yoksa hakikat mi yazdığını, şeytandan mülhem manasız hezeyanlar mı savurduğunu, yoksa senin gibi ey Sofist, yalanlar ve karanlıklarla kuşatılmış, iblisin taifesinden olan ve ahmak kafasının kavrayamadığı, hiçbir emek sarf etmeksizin çorbasına katık edemediği hiçbir şeye iyi demeyen birinin mi zırvaladığını bizzat görsün. Zira sen, tek gözünle öylece başıboş gezinirsin,

ve mutfağının penceresini dahi dosdoğru bulamazsın. İstediğin kadar dolambaçlı ipliğini bük dur ve sönük bir yıldızın rehberliğinde labirentin merkezini bulmaya çabala, bu beni katiyen rencide etmez. Lakin arada bir basiretini işletip Theophrastus'un sanatının neyin üzerine bina edildiğini ve senin derme çatma yamalarının ne derece cılız kaldığını görebilseydin, Theophrastus sana bu denli muhalif olmazdı. Fakat şu an kısaca yazdığım ve yazacağım şeyleri, semavi tilmizlerim idrak edebilsin, onlardan haz alsın ve onlarla iftihar edebilsinler diye kaleme alıyorum, bunlar öğrenmekten haya etmeyen birinin gayretiyle kolayca kavranabilir, zira emek ve tetkik ile anlaşılamayacak ve öğrenilemeyecek kadar müşkül hiçbir şey yoktur. İmdi, bu ameliyenin tatbiki usulü şöyledir,

LAPIS'İN MADDESİNİN HAZIRLANMASI

Talaş halinde bir miktar madeni elektrum alınız. Bütün murdarlıkların ve fazlalıkların ondan yıkanıp temizlenmesi için onu kendi menisine koyunuz (bazı nüshalarda, Ham madeni elektrumu alınız, kendi küresine vaz ediniz, şeklinde okunur) ve arındırınız.

BALSAMLARIN AYRIŞTIRILMASI VE ELECTRUM ÜZERİNE

Bu balsamların özütlenmesi neredeyse tamamen ayrıştırma yoluyla, yani arcanum, balsam tarafından ayakta tutulan bedenden uzaklaştırılırken tamamlanır. Bilmelisiniz ki unsuri balsam, üç ilkede cıva likörü (mercurial liquor) demeye alıştığımız şeyden başka bir şey değildir. Buradan, tüm iyileştirici tesirin Mercury (cıva) içinde ikamet ettiği sonucu çıkar. Bu neviden bir Mercury, kendisini en belirgin biçimde thereniabin ve nostoch içinde, keza su minerallerinde, yerin meyvelerinde ve yıldızlarda gösterir. Antimuanın çıbanların tedavisinde neden bu denli tesirli olduğu buradan açıkça anlaşılmaktadır, zira diğer markasit türlerine kıyasla cıva likörünü daha bol miktarda ihtiva eder. Benzer biçimde altının şifalı hassası da kavranmalıdır, zira su unsurundan hasıl olan hiçbir cisim, daha bol yahut daha letafetli bir cıva likörü barındırmaz. Keza, yeryüzünde biten şeyler arasında da sarı şebboy ve zırnığın (realgar) cıva liköründen daha gizli bir deva yoktur. Kaos ve gökkubbe için de ameliyelerinin yöntemine göre aynı husus anlaşılmalıdır. Fakat her cıva likörünün idraki için, metallerin bu türden belirli bir maddeye dönüştürülebileceğini bilmek iktiza eder, nitekim demirin Mars zaferanına (crocus of Mars), Venüs'ün bakır çiçeğine, kalayın Jüpiter ruhuna dönüşmesi böyledir. Yine de bunlar hakiki likörler değildir, kendi kaidelerine göre daha dakik bir ayrıştırmaya muhtaçtırlar. Kadimlerin yazılarında dört madeni unsurun zümrelerine göre balsamların muhtelif biçimleri ve tarifleri mevcuttur. Bazıları bunları bir yakı formuna göre, bazıları bir toz, bazıları da suyun yağı gibi tarif etmeye alışmıştır. Ne var ki ben, bu tasvirlerin gayesiz, hünersiz, Tabiat'a bütünüyle aykırı ve Tabiat'ın düşmanı olan bir perhiz rejimine tabi olmaları hasebiyle tamamen reddedilmesi gerektiği kanaatindeyim. Hakiki ve yegane balsam, taze balsamın dahil olmasıyla bedeni asli haline kavuşturarak, ayrışmış olanı kusursuzca temizler ve söküp atar.

Simyacıların usulünce, stibium (antimon sürmesi) vasıtasıyla mümkün mertebe tamamen [arındırınız], öyle ki onun gayrisafiliğinden hiçbir zarar görmeyesiniz. Akabinde onu, toprakta doğan ve kartalın keskinliğiyle kudreti pekişen devekuşunun midesinde [NOT: Alşimi metinlerinde 'devekuşunun midesi' güçlü bir çözücü asidi, 'kartal' ise genellikle süblimleşebilen uçucu tuzu (örneğin amonyak tuzu) temsil eder] çözündürünüz. Electrum tüketildiğinde ve çözeltisi nergis çiçeği rengini aldıktan sonra, onu hakikaten kehribara benzeyen, ruhi ve şeffaf bir öze irca etmeyi unutmayınız. Sonra, cismani electrum'un hazırlanmadan önceki ağırlığının yarısı kadar kanatları açık kartal [NOT: Muhtemelen süblime edilmiş uçucu tuz] ilave ediniz. Devekuşunun midesini ondan sık sık çekip alınız, bu vasıtayla electrum'unuz durmaksızın daha ruhi bir mahiyet kazanır. Fakat devekuşunun midesi amelden yorgun düştüğünde, onu tazelemek ve daima çekip ayırmak iktiza eder. Nihayet, keskinliğini yeniden yitirdiğinde, tartarize edilmiş Quintessence (beşinci öz) ekleyiniz, lakin bunu öyle yapınız ki dört parmak yüksekliğinde kızıllığından mahrum kalsın ve onunla birlikte öteye geçebilsin. Bunu, kendi kendine beyazlaşıncaya kadar, kafi bir müddet ve sıklıkla icra ediniz. Artık kafi geldiğinde (zira süblimleşmeye nasıl tedricen elverişli hale geleceğini kendi gözlerinizle müşahede edeceksiniz) ve bu alamete vakıf olduğunuzda, süblimleştiriniz. Böylelikle electrum, yücelmiş kartalın beyazlığına döner, pek az bir zahmetle aktarılır ve dönüştürülür. Tıbbi tatbikatımızda kullanmak gayesiyle aradığımız şey işte budur. Bununla, kaba tıp tedavisine boyun eğmeyi reddeden pek çok marazın üstesinden gelmeye muktedir olacaksınız. Bunu ayrıca bir suya, bir yağa ve kırmızı bir toza tebdil edebilecek, tıpta ihtiyaç duyduğunuz her gaye için kullanabileceksiniz.

Fakat size hakikatiyle derim ki, electrum'un içinde gizlenenden gayrı bütün tıp için daha üstün bir temel mevcut değildir. Gerçi diğer madeni cisimlerde de büyük sırların saklı durduğunu inkar etmiyor, bilakis diğer kitaplarımda bunu yazıyorum, lakin onlar daha büyük ve daha uzun bir emek gerektirir, bilhassa ehil olmayanlar için bunların doğru kullanımı kolay değildir, öyle ki şayet bir kimse bunlara yeltenecek olursa faydadan ziyade zarar verir. Bu sebepten ötürü, her simyacının tıbba dair hiçbir vukufiyeti yokken tıp sanatını icra etmeye kalkışması muvafık değildir. Bu kabil sözde hekimleri menetmek adına engelleyici bir usul vazedilmelidir. Doğrusu ben onların vebalini üstlenmeyecek, onları şakirt olarak tanımayacağım, zira onlar hakikatin peşinden gitmemekte, bilakis onları hakiki talebelerin ağzından ekmeğini çalan, böylesi kimselere kasten zarar veren, vicdana yahut sanata hiç kıymet vermeyen, malum sahtekarlar ve tembel serseriler olarak addetmekteyim. Tarif ettiğimiz hazırlanmış electrum içinde, insanları şifaya kavuşturacak öyle büyük bir kudret gizlidir ki, bütün alemde bundan daha emin yahut daha mükemmel bir deva bulunamaz. Galenciler, o ilaç tüccarı hekimler, ona zehir demekte ve ona herhangi bir vukufiyetten ötürü değil, sırf kibir ve ahmaklıklarından karşı çıkmaktadırlar. İkrar ederim ki, bunun hazırlık safhasında, tiryakın içine bir cüz olarak giren Sur yılanınınki kadar yahut ondan daha büyük bir zehir mevcuttur. Lakin hazırlandıktan sonra zehrin baki kaldığı asla ispat edilmiş değildir. Zira Tabiat, birtakım echel güruh tarafından idrak edilmese de, daima kendi kemaline meyleder, bu sebeple münasip usullerle pekala kemale erdirilebilir. Dahası, şunu da ikrar ederim ki

Hazırlandıktan sonra, evvelce olduğundan daha büyük ve daha tesirli bir zehirdir, lâkin öyle bir zehirdir ki kendi benzerini arar, kökleşmiş ve diğer dermansız illetleri bulup onları defeder. Hastalığın seyrini hızlandırmasına ve zarar vermesine meydan vermez, bilakis hastalığın can düşmanıymışçasına akraba maddeyi kendine çeker, kökünden tüketir ve sabunun kirli bir bezdeki lekeleri çıkarması gibi onu yıkar, lekelerle birlikte sabun da çekilip gider, geride ise lekesiz, hasarsız, pak ve temaşası hoş bir bez bırakır. Şu halde, sizin dediğiniz gibi bu zehir, Fransız illetini sağaltmak için bir dericinin postu yağlamasından daha sık sürdüğünüz domuz yağı merheminizden (axungia) çok daha farklı ve üstün bir tesire sahiptir. Bu devanın içinde gizlenen arcanum (gizli öz), nizamlı, fevkalade hazırlanmış ve müstesna bir cevheri haizdir ki evvelce belirttiğim üzere ehli tarafından kavranmadıkça hiçbir zehirle kıyas olunamaz, merhem niyetine kullandığınız quicksilver (cıva) ve çökeltinizden fazilet ve tesir bakımından yer ile gök kadar ayrıdır. Bu sebeple Tanrı tarafından mübarek kılınmış bir ilaç olarak anılır ve hakikaten de öyledir, lakin herkese ifşa edilmemiştir. Ağır aksak yürüyen hekimin cübbesinde sakladığı yahut sarığından veya kukuletasından süzdüğü o murdar ilaçtan çok daha mükemmel terkip edilmiştir. Bundan maada, bu kutlu deva, nasıl adlandırılırsa adlandırılsın bütün hastalıklarda tesir göstermek hususunda, bugüne dek gördüğünüz tüm ecza dükkânlarının mecmuundan üç kat daha büyük bir kudret ve fazilete maliktir. Lâkin ben bunu atalet içinde, yerimde oturarak ve tembellikle bulmadım, bir idrar kabında da bulmadım, seyahat ederek, yahut sizin tabirinizle diyar diyar gezip dolaşarak, büyük bir gayret ve meşakkatle öğrenmem icap etti, ta ki yalnızca zannetmeyip bileyim. Sizler ise ilacınızı, deva niyetine semavi başınızı mavi bir şapkayla örtüp üzerinize üflemiş olan kocamış bir cadının vaktiyle oturduğu eski şilteden ve yastıktan emip çıkarırsınız. Şu halde seyahatlerimden asla nedamet duymayacağım, sizin üstadınız olarak kalacağım ve Machaon’un, tıpkı güneşin hararetinden neşet eden bir çiçek misali bizzat Tabiatın nurundan fışkıran izlerini takip edeceğim. Lâkin niyet ettiğim vazifenin tehire uğramaması ve nakıs kalmaması namına, bu amiyenin nasıl icra edilmesi gerektiğini, Tabiatın Lapis (taş) yani Filozoflar Taşı’na hangi tıbbi kudret ve hassayı bahşettiğini ve bunun gayesine nasıl vasıl olduğunu tetkik ediniz.

Evvelce zikredildiği üzere elektrumunuzu bozunuma uğrattıktan sonra, nihai gayeye erişmek maksadıyla daha ileri gitmeyi arzu ederseniz, kemale erdirmek istediğiniz miktarda, tahrip edilip uçucu kılınmış elektrumu alınız, Felsefe Yumurtası’na koyunuz ve hiçbir şey buharlaşmayacak surette sıkıca mühürleyiniz. Athanor (fırın) içine yerleştiriniz, ta ki hiçbir harici katkı olmaksızın, yukarıdan aşağıya kendiliğinden çözünmeye başlasın, öyle ki mezkûr denizin ortasındaki bir ada misali görünsün, günden güne tedricen küçülsün ve nihayetinde bir nevi boya karalığına tebeddül etsin. Bu siyah madde, gökten inen ilk çiyin mütemadi tesiriyle, uruç ve nüzulüyle, karga kafasının siyahlığına tebdil ettiği, geceleyin kanatsız uçan kuştur [NOT: Simyadaki "nigredo" yani çürüme ve kararma evresine işaret eden alegorik kuş imgesi]. Müteakiben bir tavus kuşu kuyruğunun renklerine bürünür ve akabinde bir kuğunun kanatlarını iktisap eder. Nihayetinde, bütün âlemdeki en yüksek kırmızı rengi alır ki bu da onun fıtri ateşinin nişanesidir, bu sayede bedenin bütün arızalarını defeder, soğumuş ve ölmüş uzuvları yeniden ısıtır.

Bütün filozofların ittifakıyla, böyle bir hazırlık tek bir kapta, tek bir fırında, tek bir ateşte icra olunur, buharlaşma ateşinin sönmesine asla mahal verilmez.

Bu minvalde mezkûr deva sanki semavi ve kusursuzdur, yahut en azından kendi eti ve kanıyla, az evvel zikredildiği üzere batıni ateşin zahire çıkarılıp temadi ettirilmesiyle aydan daha mükemmel bir mertebeye erişebilir, bu sayede madenlerin tüm kesafeti yıkanıp temizlenir ve bunların gizli havassı aşikâr kılınır. Zira bu kemalin fevkindeki ilaç her şeye muktedirdir, cümle mevcudata nüfuz eder, bütün maraz ve kötülükleri tardederken aynı anda sıhhat bahşeder. Bu cihetten yeryüzünde ona benzer bir deva yoktur. Bu sebeple kendinizi bu yolda terbiye ediniz ve sebat gösteriniz, zira bu mesai size medih ve şeref getirecektir, böylece alelade bir şarlatan değil, hakiki bir ilim ehli olacaksınız, bundan da öte, hemcinsinizi sevmeye mecbur kalacaksınız. Zira böylesi ilahi bir sırrı, semavi bir inayet olmaksızın hiç kimse idrak ve ihata edemez, nitekim fazileti vasfedilemez ve nihayetsizdir, Cenab-ı Hak onun vasıtasıyla bilinir.

Şunu da bilesiniz ki elektrumunuz, yedi seyyarenin feleğinden üç defa tam manasıyla geçmedikçe hiçbir çözünme vuku bulmayacaktır. Bu adet onun için elzemdir ve bunu ikmal etmesi icap eder. Binaenaleyh, çözünmenin sebebi olan hazırlık amiyesine ihtimam gösteriniz, yüceltilmiş, tahrip edilmiş ve ruhanileştirilmiş elektrumunuz için, ameliyenin seyri esnasında hasıl olan fazlalıkları yıkayıp bertaraf etmek üzere tartarize edilmiş arcanum kullanınız, ta ki emeğiniz heba olmasın. Tartarın arcanumundan geriye hiçbir şey kalmayacaktır, yalnız zikredilen adede muvafık surette devri bir usul takip etmelisiniz. Böylelikle, felsefe yumurtasında ve ateşin buharında, filozofların "agua viscosa" tesmiye ettikleri felsefi su kendiliğinden kolayca hasıl olur, kendi kendini pıhtılaştırır ve bütün renkleri arz eder, nihayetinde ise en koyu kırmızıyla tezyin olunur.

Bu sırra dair size daha fazlasını yazmam menedilmiştir, Tanrısal İktidarın fermanı böyledir. Şüphe yok ki bu sanat Tanrı’nın bir ihsanıdır. Bu sebeptendir ki onu herkes anlayamaz. Tanrı onu dilediğine bahşeder ve hiç kimsenin onu cebr ile Kendisinden gasbetmesine müsaade etmez. Bu amelde izzet ve şeref yalnızca O’na aittir, O’nun ismi ebediyen mübarek olsun. Âmin.

Şimdi bu ilacın kullanımı ve ağırlığı hakkında yazmam icap etmektedir. Bilmelisiniz ki bu ilacın dozu, neredeyse inanılmayacak denli küçük ve hafiftir. Semavi gücü, erdemi ve tesiri sebebiyle yalnızca şarap veya benzeri bir nesne içinde ve daima en az miktarda alınmalıdır. Zira insana bildirilmesinin yegâne sebebi, Tabiatta hiçbir kusurlu şeyin kalmamasıdır, Tanrı tarafından öyle takdir ve takyit edilmiştir ki, erdemi ve arcanum'u [NOT: gizil şifa gücü], Tanrı'nın suretinde yaratılan insana yaratılmış her şeyin hizmet etmesi ve her şeyden evvel Tanrı'nın her şeye kādir olan kudretinin bilinmesi gayesiyle sanat yoluyla meydana getirilmelidir. Binaenaleyh, her kime Tanrı'dan akıl ihsan edilmişse, bu ilaç ona verilecektir. O cahil Galenci Beanus bunu idrak edemeyecek, bilakis tiksintiyle bundan yüz çevirecektir. Zira onun bütün amelleri karanlığın işleridir, oysa bu amel Tabiatın ışığında tesir eder ve iş görür. İşte böylece, şimdi kısa fakat hakiki sözlerle, her hakiki tıbbın köküne ve menşeine sahip bulunmaktasınız, Razi bütün o sefil zürriyetiyle çıldırsa ve Galen öd kadar acılaşsa dahi bunu kimse elimden alamayacaktır. İbn-i Sina dişlerini gıcırdatsın ve Mesue tek bir kelimeyle boyunu posunu ölçsün, bu onların hepsi için fazlasıyla yüce kalacaktır ve Theophrastus hakikatin yanında duracaktır. Bilakis, merhemcilerin sakat amelleri ile hekimlerin ve doktorların bütün debdebeleri ve otoriteleriyle yağlayıp yakmaları büsbütün helake sürüklenecektir.

Söylenecek tek bir husus kaldı, zira birçoğuna benim bu tasvirim müphem görünecektir. Diyeceksiniz ki, ey Theophrastus'um, benimle pek muhtasar ve pek kapalı konuşuyorsun. Hitaplarını, mevzularını ve sırlarını ne denli doğru aktardığını bilirim. Bu sebeple bu tasvir benim bir işime yaramayacaktır. Buna cevabım şudur ki, inciler domuzlar için değildir, ne de keçiye uzun bir kuyruk yaraşır. Tabiat bunları bahşetmeyi uygun görmemiştir. Bu yüzden derim ki, Tanrı tarafından kime verilmişse, o kimse arzu ettiğinden çok daha fazlasını, kâfi derecede ve hadsizce bulacaktır. Bunu bir intisap kabilinden yazıyorum. Basiretle takip ediniz, tetkikten ve emekten kaçınmayınız, ne ahmakların nümayişinin sizi saptırmasına ne de elzem olan gayretin sizi yolunuzdan çevirmesine müsaade ediniz. Daimi tefekkür ile pek çok şey keşfolunur ve bu mükâfatsız kalmaz.

Şu halde burada size sunduğum şeyi hayırlı bir gaye için kullanınız, sizin için bir pınar olsun, o vakit hap satıcılarının yalaklarından su içmeye muhtaç kalmazsınız, nasibiniz de ceset hırsızlarıyla bir olmaz, bilakis komşunuza layıkıyla hizmet edebilir, Tanrı'ya hamd ve sena sunabilirsiniz.

İnsanlar Theophrastus'un birçok hastalığı şeytani sağaltım usulleriyle iyi ettiğini zannetmesinler diye, Felsefe Taşı [Lapis] hakkındaki kitabıma bunları muhtasaran dercetmeyi kararlaştırdım. Şayet beni hakkıyla takip ederseniz siz de aynını yaparsınız ve ilacınız, kendisine açık olan her şeye sirayet edip nüfuz eden, her şeyin içinde bulunan, bütün yerleşik hastalıkları defeden ve onlarla kökten kaynaşarak sağlığın hastalığın yerini almasını ve onu takip etmesini sağlayan hava gibi olacaktır. Hakiki Aurum Potabile [içilebilir altın] işte bu pınardan fışkırır ve hiçbir yerde bundan daha üstünü bulunamaz. Bunu sadık bir nasihat addediniz ve Theophrastus'un kim olduğunu bilmeden onu hükümsüz kılmayınız. Aurum potabile ve liquor solis [Güneş likörü] hakkında bir şeyler söylemek ve bir miktar felsefe yapmak lüzumlu olsa bile, bu kitaba daha fazlasını dercetmeye meyilli değilim. Ben burada yalnızca bu hususları kaydetmek istedim, şayet onları layıkıyla hazırlarsanız haiz oldukları güçler hiçe sayılacak gibi değildir. Lakin diğer kitaplarım bu sırları ele alıp yeterince tavzih ettiğinden, yani hakiki bir hekimin neyi bilmesi gerektiğini ortaya koyduğundan, bu kitabın büsbütün semeresiz kalmayacağını, bilakis Doktrinin Evlatları için faydalı olacağını umarak bu bahsi burada nihayete erdiriyorum. Tanrı, Kendi izzeti ve celali uğruna lütfunu esirgemesin.

FİLOZOFLARIN ŞİFALI TAŞINA DAİR RİSALE BURADA BİTER

İnsan bedenini hayatın ikinci ve sonraki devreleri için muhafaza eden, onu hastalıklardan, bozulmalardan, ifratlardan ve kudretinin diğer zafiyetlerinden bütünüyle koruyan, dahası bu illetler ve bozulmalar bünyeye sirayet ettiğinde dahi onları söküp atan kimi ilaçların keşfedildiği görüldüğünden, her hekim bu ilaçları dikkatle incelemeli ve onları ta temellerinden öğrenmelidir. Filhakika, hayatın bu minvalde muhafazası sayesinde sayısız meşakkatli hastalık ve her türlü araz ta köklerinden sökülüp atılır.

Öyleyse, uzun bir ömrün hazırlığı hakkında yazmaya niyetlendiğimizde, bunu iki veçheyle yaptığımız anlaşılmalıdır. Biri nazari, diğeri amelidir, zira uzun ömür mevzuu bu iki yolla da idrak edilebilir. Ve hiçbir hekim ömrün uzatılabileceğine hayret etmemelidir, bu da iki sebebe dayanır. Sebeplerden biri, önceden tayin edilmiş muayyen bir günde ölmemiz icap edecek şekilde bize kesin bir sınır çizilmemiş olmasıdır, bu durum bizim iktidarımıza da bırakılmış değildir. Diğer sebep ise, bizi Yaratan'dan elimizde bir ilacın bulunmasıdır ki, bu vasıtayla bedeni yaratıldığı o sıhhat halinde tutabilir ve her türlü hastalığı ondan büsbütün tardedebiliriz.

İmdi buradan anlaşılmalıdır ki, ölüm beraberinde hiçbir hastalık getirmez ve hiçbir hastalığın sebebi de değildir. Diğer taraftan, hiçbir hastalık da ölüme sebebiyet vermez.

Ve her ne kadar bu ikisi birlikte var olsa da, yine de birbiriyle ateş ile sudan daha fazla kıyaslanamazlar. Birbirleriyle ne daha fazla akrabalıkları vardır ne de bir arada daha iyi uyuşurlar. Tabii hastalık ölümden nefret eder ve bedenin her bir uzvu ondan sakınır. Öyleyse ölüm, hastalıktan ayrı bir şeydir. Mevcut gayemiz bakımından arzu ettiğimiz şey, tecrübelerimize dayanarak kendi çömezlerimize hitap etmektir. En yüce sanat ve gündelik tatbikat ile keşfedilen nesnelerin o hassalarını bilen insanlara seslenmek isteriz. Tıbbın sahte talipçileri ve haddini bilmez kimseleri için bütün bu meseleler tamamıyla gizli ve meçhuldür. İşte bu yüzdendir ki biz sadece kendi çömezlerimiz için yazarız, diğerleri için değil. Bedenin ihyasının ve yenilenmesinin vuku bulduğu ve bu usullerle bütün cismin daha hayırlı bir şeye dönüştürülebileceği hakikati, kesinliğin kendisinden dahi daha kesindir. Aynı şekilde, bütün metallerin kendi cevherlerinde pastan korunacak surette arındırıldığını, hatta ahşabın ve ölü cesetlerin daha fazla çürümeden muhafaza edilecek biçimde mumyalandığını gözlerimizle görmekteyiz.

Şayet bu kabil şeyler Tabiat için mümkün ise, kısa bir sahaya sığdırılmış da olsa misallerle desteklenen yazılarımızdan ötürü herhangi biri niçin geri dursun yahut metallerin cisimleri ile insanların bedenleri arasında bir kıyas kuruyoruz diye bunlara neden mesafeli yaklaşsın? Bunların bir ve aynı olduğunu zannetmiyoruz. Bütünüyle farklı olduklarını biliyoruz, lakin her ikisinde de aynı muhafaza usulünü görmekteyiz ve bu tam da tecrübeden çıkarılacak bir neticedir, zira şayet ölü bir ceset mumyalama vasıtasıyla korunabiliyorsa, canlı bir beden çürümeden ne mertebe daha fazla muhafaza edilebilir?

İlkin, insanın bedenine taalluk ettiği ölçüde bu muhafazanın üç kısımda ele alınması gerektiği bilinmelidir, evvela erken gençlik bakımından, saniyen orta yaş bakımından ve salisen ihtiyarlık bakımından. Dolayısıyla, hayatın muayyen bir safhasında nihayetin ne vakit geleceği kestirilemeyeceğinden, neden gençlikten, orta yaştan yahut ihtiyarlıktan ayrı ayrı başladığımız anlaşılabilir. Genç hayat kimi zaman ana rahminde, kimi zaman beşikte, kimi zaman büyüme devrinde, kimi zaman da aşırı yiyecek yahut içecek istimaliyle helak olur, öyle ki tabiat fesada uğrayıp kuvvet tükendiğinde, beşeri mevcudiyetin hakiki haddine erişemez. Bu tür bir vakada hekim, ömrün bu devresini ihtiyarlıkla kıyaslamaktan geri duramaz, çünkü tabiatı itibarıyla aynı derecede noksan ve körelmiştir. Dolayısıyla, ekseriyetle vaki olduğu üzere, çocuklar ana rahminden cılız ve marazlı doğduklarında, gün ışığına çıkar çıkmaz, tatbiki usulümüzde daha mufassal izah edildiği veçhile, ananın memelerine sürülmek suretiyle bu muhafaza edici maddelerle donatılmalıdırlar. Bu usul ile, tıpkı süt çağında bu muameleyi görmemiş ihtiyarlarda olduğu gibi, hayat ve kuvvet artırılabilir. Fakat bedeni kudret hususunda, ihtiyarın ömrünün son demleri ile o ilk varoluş safhası kendilerine tahkim edilmedikçe ihtiyarlığa erişemeyecek denli takatsiz düşmüş çocukların erken devresi arasında mühim bir benzerlik vardır.

Bedenin büyümesi durup saça aklar düşmeye başladığı vakit, orta yaş addedilir. O devirde, aşırı çalışma yahut sefahat gibi mevcudiyetin bu safhasını zayıflatacak veya çökertecek bir hal zuhur ederse, ihtiyarlık galebe çalmadan evvel benzer bir tedavi usulü tatbik edilmelidir. Şayet pek fazla tehir edilirse, o yardım çok geç geldiğinden ihtiyarlığa asla ulaşılamayabilir.

Hayatın nihai devresinin saçların ağarmasıyla başladığı söylenebilir ve bu devre ölüme kadar sürer. Bu safha zaaf ve inhitat ile müşevveş bir hale gelirse, yine aynı usule vaktinde müracaat edilmelidir. Fakat kuvvetlerin sıhhatli ve metin olduğu hallerde, muhafaza usulünün yalnızca ihtiyaç nispetinde istimali kafidir. İşte zikrettiğimiz hayatın üç kısımlı taksimi budur, muhafaza nizamına hangi devirde başlanmış olursa olsun, her birinde mevcudiyet gençlikten itibaren taze bir başlangıç yapar ve kendi hudutlarına göre muhtelif merhalelerden geçer.

Şimdi, her ne kadar kendi çömezlerimizle konuştuğumuz kabul edilse de, diğer itirazların yanı sıra bu hüccet de ampirikler tarafından aleyhimize ileri sürülebilir.

Madem uzun bir ömre erişmenin, hastalığı ve ölümü uzaklaştırmanın böylesi bir vasıtasına sahibiz, o halde nasıl oluyor da bunca prens, imparator, kral ve diğer büyük şahsiyetler vakitsiz ölümlerle can veriyor? Parayla bağışıklık satın alabilecekleri, hatta kapıya dayanan ölümü dahi savuşturabilecekleri halde, neden marazların pençesinde kıvranıyorlar? Bu kabilden sualler yöneltenlere cevabımız şudur, Hermes Trismegistus müstesna olmak üzere, bu devaları kullanan tek bir prens yahut kral ne okuduk ne de işittik. Yenilenmeler [Restorations] hakkındaki kitabımızda işaret ettiğimiz üzere daha niceleri gelip geçmiştir, lâkin onlar yeryüzü sakinlerince bilinmezler. Her ne kadar bunları meselenin nihai halli saymasak da, şu hakikat akıldan çıkarılmamalıdır ki, mezkûr imparatorların ve prenslerin hekimleri, ömürlerini tarlalarda tüketen köylülerden dahi daha az tıp bilmektedir. Bu sebeptendir ki efendilerini ve kahramanlarını hayata kavuşturmaktan ziyade ekseriyetle ölüme sürüklerler. Hekimlik kisvesine bürünen bu zümrenin cehaleti yüzünden, tabiplerinin tavsiyelerine riayet eden bu hükümdarların tabii ömür vadelerine erişmeleri katiyen kabil değildir. Tekrar ediyoruz ki iddia bu minvalde tam manasıyla cevaplanmış olmaz, zira prenslerin ekseriyetle kendi ömürlerini kısaltan intizamsız yaşayışları da öne sürülebilir, üstelik bu durum bir faziletten ziyade bir ceza hükmündedir. Kaldı ki, bu ve benzeri devalardan bihaber nice prens de mevcuttur.

Bu üç cihetle, aleyhimize serdedilen iddiayı cevapladığımız kanaatindeyiz.

Az evvel serdedilen sözlerle muradımız, yalnızca ömür devrelerinin bu üçlü taksimatının dikkate alınması gerektiği değildir, bilakis bundan fersah fersah mühim olan bir diğer husustur, bu da iki surette vuku bulur, ilki, bedenlerin intizamsız bir hayatla kendilerini hastalıklara açık hale getirmesidir ki; istiska [dropsy: su toplaması, ödem], sarılık, nikris [gut], sara [falling sickness], zatülcenp [pleurisy] ve benzeri müzmin yahut şiddetli marazlar buradan neşet eder. Yalnızca ömür devrelerinin taksimatı değil, her bir illet bilhassa kendi zatında hesaba katılmalıdır.

Diğer cihette ise hastalıklar, intizamsız bir hayatla birleşerek mevsimler yahut arızi sebepler vasıtasıyla zuhur eder, tıpkı veba, cinnet ve hayatı ifna eden diğer musibetlerde olduğu gibi. Bu iki usul, uzun ömür sürecini ihtiva eder. Bu suretle tabii yollardan neşet eden marazlar ile Tabiat ile irtibatlı harici sebeplerden ileri gelenleri ve nihayet Tabiatın ötesindeki bir kaynaktan, yani efsunlardan ve batıl itikatlara dayalı tatbikatlardan doğan marazları tefrik etmemiz icap edecektir ki bu sonuncusu hakkında söylenecek pek çok söz vardır. Zira böylesi bir hastalık vuku bulduğunda, ekseriyetle bir ceza addedilmelidir ve bu sebepten ötürü şifası kabil değildir. Talebelerimize bu tür tatbikatlardan imtina etmelerini tembih ederiz. Lâkin musibet Tabiattan kaynaklandığı nispette, tabii vasıtalarla bunun nasıl tedavi edileceğini ve nasıl korunulacağını talim etmekteyiz.

Ölüm karşısında hayatı muhafaza eden yüzüklerin, tılsımlı suretlerin ve benzerlerinin tesirini bilip unutmasak da, burada o mevzuda hiçbir şey kaydetmiyor, astronomi sahasına taalluk ettiği cihetle bahsi geçiyoruz. Ne var ki bu meseleleri başka bir yerde ele almaktayız ve her türlü dikkate bihakkın şayan olan gayrı bir usul dairesinde ilerliyoruz.

Muhafaza vasıtalarından bahsetmeden evvel, bedeni mizaçtan yahut zaafiyetten ileri gelmeyip başka bir menşeden doğan marazları bir kenara ayırırız. Keza, gizli marazların da tetkik edilmesi icap edecektir. Şayet bunlar el ve ayak nikrisi, sara ve benzeri marazlar kabilinden olsaydı, bu gerekçelerle kenara bırakılmayıp muhafaza usulleriyle tedavi edilirlerdi. Binaenaleyh, üç muhtelif maraz zümresi mevcuttur, ilki hummalar, deri altı ödemi [hyposarca], sarılık ve benzeri müzmin tabiatlı olanlar, ikincisi veba, zatülcenp, çıban ve saire gibi dâhilden neşet eden marazlar ve üçüncüsü nikris, sara ve benzeri tabiatta olan kronik hastalıklardır. İlki üzerinde durmamalı, ikincisi için devalar tayin etmeli, üçüncü zümrede ise bunlardan sakınılabilmesi adına muhafaza usulleri vazetmeliyiz.

Bundan maada, ruhi bir menşeye sahip olup marazlının kendi muhayyilesinden yahut efsunlar, batıl itikatlar ve emsali hallerde olduğu gibi bir başkasının muhayyilesinden doğan illetleri de göz ardı etmemeliyiz.

Böylesi bir taksimat muvacehesinde, muhafaza kabilinden anlaşılmalıdır ki, ruhi menşeli marazlar aynı minvalde ruhi tedaviyle defedilir, hastanın kendi fikirlerinden neşet edenler nesnel bir tedavi tarzıyla, muhayyileden doğanlar muhayyile vasıtasıyla, efsunlardan ileri gelenler mukabil efsunlarla giderilirken, batıl itikatlardan kaynaklananların ise mukabil itikatlarla dindirilip tedavi edilmesi icap eder. Akabinde, bu türden marazlar bedenden defedildikten hemen sonra yedi muhafaza vasıtası tecelli eder, biri tabii kuvvete yahut zaafa matuftur, diğeri gelecekte tedbir almak gayesiyle arızi veya tesadüfi hastalıklara ve emsaline karşıdır, üçüncüsü ruhi hücumlara, dördüncüsü efsunlara, beşincisi vehim ve muhayyileye, altıncısı hastanın kendi sabit fikirlerine ve yedincisi batıl itikatlara karşıdır.

Burada mizaçlardan bahsedilmemiş olmasına hayret edilmesin, zira bütün bir bedenin muhafazası bunlara yahut bunların nispetsel dengesine tabi değildir, bilakis sair bütün faziletlerin kendisinden neşet ettiği yalnızca Tabiatın kudretine istinat eder. Zira yegâne cevher, sayıları dört olan lâkin tıpta hesaba katılması gerekmeyen hıltları [humours] dirilten ve yeniden alevlendirendir. Tedavisini tabii mizaçlar üzerine bina eden hekim, ateşi söndürüp kömürleri kor halinde bırakan bir kimseye teşbih edilebilir. Bir ağacın dallarından ziyade kökünün nasıl muhafaza edileceğini mülahaza etmek evladır, zira ağacın kuvveti kökten neşet eder

dışarıya fışkırır. Şayet mizaçtan ve hıltlardan neşetle hayatın kökünde vuku bulabileceği üzere, dalların başına tesadüfen bir hal gelecek olursa, bu durum hiçbir surette sıhhat bahşetmeyen, bilakis onu alıp götüren arızi bir illetten ibarettir. Hastalıkların üç sınıfından bahsettiğimiz sırada, kökün hayatını yeniden canlandırma ve alevlendirme gayesiyle, dallarla birlikte kendi gıdasını oradan devşirerek, mürekkep keyfiyetlerin kendi devalarını telkin ettiği veçhile sakınılması icap ettiğini söylediğimiz husus işte buydu. Kısa bir ömrü uzun olanıyla mukayese etmek istediğimizde, hayatın ne olduğunu, nerede bulunduğunu, nasıl eksiltilip çoğaltılabileceğini ve keza görme, dokunma, tatma ve koklama duyularına kıyas edilebilir bir şey olup olmadığını bilmek iktiza eder. Tabiat cihetinden hüküm verilecek olursa, Bedenin Melekeleri üzerine kaleme aldığımız risalede beyan ettiğimiz gibi, görmeyi neyin hasıl ettiğini ve onu nasıl ikame ettiğini yahut bedenin haiz olduğu bu melekelerden hangisinin tabii vasıtalarla tahkik edilebileceğini bilmemiz imkânsız olurdu. Hayatta ise vaziyet böyle değildir, zira hayat menşeini tabii tohumdan almaz, bidayeti yine de tabii olmakla birlikte ruhani bir kaynaktan neşet eder. Tıpkı çakmaktaşına çelik vurulduğunda ateşin dışarı sıçraması gibidir. İkisinde de ateş yoktur, buna rağmen onlardan ateş hasıl olur. Tabiatları icabı ateşli değillerdir, ne unsurları ne de terkipleri bakımından yanıcı cisimlerdir, diğer taşlara ve madenlere kıyasla ateşe daha ziyade mukavemet gösterirler, nitekim hiçbir ateşin ortaya çıkarılamadığı veya elde edilemediği tahavvüllerinde bu keyfiyet müşahede edilir.

Tıpkı kıvılcımın çakmaktaşından esse [var oluş] kudretiyle değil ens [mevcudiyet] kudretiyle peyda olması gibi, hayat da başka türlü değil, tohum, kök, meni ve benzeri gibi içinde hayat bulunmayan bir nesneden menşeini alır. İnsanın hayatı da aynı veçhile ens'ten zahir olur.

Ve sonra, cismani olmayan, uçucu bir mahiyet arz ettiği ve tıpkı ne kadar çok odun verilirse o kadar şiddetle yanan bir ateşe benzediği nazar-ı dikkate alınarak, bu hayatın hasıl edilip edilemeyeceği, ıslah olunup olunamayacağı veya takviye edilip edilemeyeceği tefekkür edilmelidir. Aynı surette hayat, bünyesinde hayat hıltından ne kadar çok barındırırsa, hayat ruhu da o hayatta o kadar ziyadeleşir. Ateşin, içinde ateş namına bir şey bulunmayan bir maddeden nasıl fışkırdığını bilmemiz gayrimümkündür. Bazıları bunun sırf sertlikten neşet ettiğini zanneder, lakin bir cevherin kendi içinde ihtiva etmediği bir şeyi nasıl bahşedebileceği hususu, yalnızca hayatı ele aldığımız bu bahiste müzakere edilecek bir mesele değildir.

Mademki hayatın adeta yanan ve yaşayan bir ateş olduğunu müşahede ediyoruz, bu suretle maddi bir tarzda ve gözümüzün gördüğü bir duyum dairesinde bizlere tebarüz eder ki, hayat ateş ile aynı sınıfa mensuptur ve biliriz ki ateş, reçinelerde ve yağlı cevherlerde olduğu gibi odunda da yaşar.

Odunda olduğu gibi onun içinde hayra yahut şerre dair ne kadar ateş varsa, bunu tabii yoldan tashihe, onun hazzettiği yahut onunla yeniden tutuşacağı şeyi ilave etmeye muktediriz, onu kendi arzumuza göre tanzim edebilir, bir nesne kifayetsiz kaldığında yerine bir başkasını ikame ederek, tıpkı ateşin taze odunla tazelenmesi gibi, tedricen daha kuvvetli olanını ihsan edebiliriz. Son kıvılcımına kadar sönmeye yüz tutmuş olsa bile yeniden alevlenir ve evvelkinden daha parlak yanar. Bu takviyelerle yahut tatbik etmeyi münasip gördüğümüz herhangi bir tanzim usulüyle ziyadeleşir.

Ne muayyen bir günde, er ya da geç ölmemiz gerektiğini düşünelim, ne de bir Hristiyanın, Tanrı tarafından bu maksatla halk edilmiş devalar vasıtasıyla ömrü tezyit etmenin mümkün olduğuna inanmasını küçültücü addedelim. Bilakis, ateş hakkında yukarıda serdettiğimiz veçhile, bunun bizim iktidarımıza tevdi edildiğine inanmamak düpedüz bir putperestlik yahut ahmaklık alametidir. Bizim yegane noksanımız, hayatımızı tutuşturabileceğimiz o mahsus odun nevilerini bilmeyişimizdir. Dünyanın tecdidine [yenilenmesine] kadar yaşamamız Tabiat'a aykırı değildir, bu yalnızca bizim idrakimizi aşar. Çoğunlukla hikmetten mahrumuz, öyle ki bizim için neyin faide sağladığına dair mevcudat üzerinden hüküm vermekten aciziz, bilhassa bu husustaki iktidarımızı kamilen inkar ettiğimiz için. Fani insanların en bilgesi saydığımız Adem, bu hususların kamil bilgisine haiz idi. Her ne kadar hayat ağacından mahrum bırakılmış olsa da bu keyfiyet teolojinin değil, tıbbın meselesidir. Tabii bir hayat ağacı mevcuttur, canın ağacı.

Mademki uzun yaşam hakkında yazmakta ve öğretmekteyiz, tam bu noktada sırası gelmişken, krallıkların, mıntıkaların, eyaletlerin ve vadilerin varoluşun uzatılmasına az ya da çok katkıda bulunduğunu göz önüne almalıyız. Bazıları bu amaca diğerlerinden daha fazla hizmet eder. Daha çok neşe, daha temiz hava ve yaşama şifa veren hıltlar temin ederler. Bunların arasında, toprağa, unsurlara, rüzgârlara, yıldızlara ve benzerlerine bağlı olan ve insan ömrünün mutat süresinden daha uzun bir hayat bahşedebilen, idrak etmemiz gereken sebepler mevcuttur. Hayatımızı besleyen ve ayakta tutan her şey topraktan hasıl olduğu gibi, onu yok edip helak eden şeyler de topraktan neşet eder. Buradan hareketle anlayabiliriz ki bedenlerimize musallat olan şer, yalnızca zehir ve afyon türevleri gibi nesnelerden değil, bizzat altından ve merhemden olduğu üzere, yaşamın bilhassa kendileriyle desteklendiği şeylerden de ileri gelir. Ne ilaçların sırf marazlara karşı kullanılmak üzere yaratıldığı, zehre karşı kullanılan o meşhur Tiryak misali düşünülmeli, ne de bunların sıhhatli bedenlerde hiçbir tesir icra etmediği hükmüne varılmalıdır. Zira bilmeliyiz ki sıhhati çekip almak için olduğu kadar bedeni sıhhat üzere muhafaza etmek için de nice nesneler serpilip neşvünema bulmuştur. Gündelik yiyecek ve içeceklerimizle, bu şeyleri doğru veya suiistimal ederek kullanmamıza muvazi olarak, kimi zaman bedenlerimize zarar verebilir, kimi zamansa onlara fayda sağlayıp sıhhatte tutabiliriz. Bu unsuri nesnelerden her ne kullanırsak kullanalım, onları kabul edişimize bağlı olarak bizim için ya faydalı ya da muzır hale gelir. Zira içimizdeki ateş yandıkça her neyi tüketirse, söndüğünde de ateşe iade eder. Şunun yahut bunun sebebiyet verdiği her türlü ziyanı, bizatihi havanın kendisi telafi eder. Hava asla can vermekten imtina etmez veya bizi terk etmez, havadan geri çekildiğimiz vakit bunu kendi kendimize yapan bizatihi bizizdir. Bu minvalde, unsurlardan birinin bizden çekip aldığını, bir başka unsur muhafaza kabilinden tedarik eder, böylece bu neviden bir münavebe vasıtasıyla mezkûr unsurlar, bize kabil olduğunca az zarar ve azami derecede menfaat sağlayacak surette nizama sokulur.

Hava bazen arız olan birtakım bulaşmalar sebebiyle bizi helak edebilse de, yine de bunu keşfetmeye muktediriz ve başka bir istikamette onu kendi lehimize çevirebiliriz. Hava, bir toprağın diğerinden daha hayırlı olması gibi, bir mahalde iyi, diğer bir mahalde fena olmak üzere hem cüzi hem de küllidir. Benzer bir surette hava, bizim için kaçınılması gereken zamanları olan su ile kıyaslanır ve ateş için de aynı hal caridir. Zira bir ağaç cinsinden, diğerine nazaran daha hayırlı ve daha sıhhatli bir alev zahir olur. Aynı şekilde, yukarıdaki tesirler ve yıldızlar da sıhhatimizi türlü şekillerde bozma ve yok etme kudretine malik olduklarından ötürü bu nazarla anlaşılmalıdır. Keza aralarında bazılarının da sıhhat bahşetme ve ömrü uzatma iktidarına sahip olduğu kaydedilmelidir. Zira hiçbir kısım, nev yahut cins o denli fena değildir ki içinde bir miktar hayır da bulunmasın, gerçi biz bunu, otlarda yaptığımız gibi, bazısını intihap edip diğerlerini reddetmek suretiyle Müşteri’yi (Jüpiter) kendimize mal edip Merih’i (Mars) savuşturmak veya kendimize faydalı ve münasip başka yıldızları seçmek nevinden evirip çevirmeye yahut kendi menfaatimize tanzim etmeye kadir değiliz. Birini reddedip diğerini seçmek hususunda ulvi ecram üzerinde aynı kuvvete malik değiliz, mamafih gezegenlerin yüzüklerini veya tılsımlı suretlerini kullandığımız vakitlerde ve yazdıkça daha mufassal ve vazıh bir surette izah edeceğimiz sair usullerde olduğu gibi, vasıtalar marifetiyle onların meyller üzerinde tesir icra etmesini temin ettiğimizde, burada dahi bir nebze kudretimiz bulunur. Bundan maada, ömrümüzün kısalmasının yahut uzamasının bazen mezkûr sebeplere ve benzerlerine tabi olduğu mütalaa edilmelidir. Bunları temelinden incelemek yahut başlangıcından itibaren bihakkın tasvir etmek cüretinde bulunmaksızın, sadece onlara dair bir kısım münferit mülahazalar serdetmek üzere, Cenab-ı Hakkın ve O’nun mahlukatının kudretini kavrayabilelim diye, bunlardan bizlere ne gibi bir hayır yahut şer husule gelebileceğini daha etraflıca beyan edeceğiz.

Diyet, ilaçlar, mesken tutulan mahaller ve daha ali cisimler gibi nesnelerin üzerimizde ne gibi bir zati tesir icra ettiğini daha mufassal bir surette ele almak mecburiyetindeyiz, ta ki içlerinde mündemiç olan hassa ve faziletlerden istifade edebilelim, ömrümüzü temdit edebilelim ve onların tesirinin ne olduğunu, keza bize nasıl fayda sağlayıp imdadımıza yetişebileceklerini kavrayabilelim. Onların kudreti bizimkini fersah fersah aşar, zira cismani ve hissi bir hassaya daha az tabidir ve bir odun kütüğünün içinde bir miktar yağlılık baki kalmadıkça yanmaya muktedir olamayışı gibi, bize medar olabilir. Bahsettiğimiz şeylerin faziletleri ve hassaları, yetkin kuvvetleri bakımından bizimkileri fersah fersah geride bırakır, bu hal şu veçhile tecelli eder, onların cevheri ve hassası, tabiatı ve keyfiyeti bozulmaz ve bakidir, zira onlar sırf hissi bedenler gibi yahut bedeni bir cesede dönüştüğünde hayattan mahrum kalan ve bütün melekelerinden tecrit edilen insanın öldüğü gibi ölmezler. Oysa otlar ve benzeri nesneler zati olarak zeval bulmaz. Zira bu şeylerin cevheri, maddi cisimleri kokuşup çürüse dahi, yeryüzünde bozulmamış bir cevher olarak baki kalır ve bakiye toprak tükenene değin nevbetleşe kendi benzerine intikal eder.

Bunlar toprağın istifadesi için devşirilir ve cevherleri çürüyen bedenlerinden toprağa geçer. Fakat insan söz konusu olduğunda, onun fazileti, cevheri ve hassaları cesediyle birlikte kalmaz, bilakis kokuşup çürümekten kendilerini çekip alırlar.

Buradan anlaşılmaktadır ki, otların ve benzerlerinin özünü bedenlerimize kabul etmemiz, bu otların erdemleriyle o bedenlerin çoğalıp beslenmesi için kafi değildir, zira biz yalnızca otların arazlarını kabul ederiz, nitekim bir kimse bir libre çöpleme otunun quintessence’ını (beşinci özünü) alacak olsa, bu ot bedenini gevşetir, yahut bir insan altın yese bedeni altın rengine bürünür. Kat’iyen böyle değildir. Aradaki fark şudur, biri bünyeye mal edilir, diğeri ise bütün erdemleri kendi içinde kalarak beden dahilinde cismani bir surette varlığını sürdürür. Bu bir araz değil, bir özdür, bilakis kendisinden bütün arazlarıyla ve kendine has fıtri vergileriyle donatılmış bir özün hasıl olduğu muayyen bir varoluştur (esse). Böyle bir öz, bedene dahil olduğunda, ruhani hayatı idame ettirmek üzere hıltlarla karışır. Bu öz bir hılttır ve şeyin hayatını teşkil eder, bu sebepten iki hılt birleşerek tek bir vücut olur ve karışımlarında öyle bir uyuşma gösterirler ki, içteki, dıştakinin varoluşunu (esse) kabul eder. Biri diğeriyle, tıpkı bir şarabın diğeriyle karışması gibi, ayrılmaz biçimde birleşir. Dahası, şu husus da belirtilmelidir ki, insan bedeninin hıltları daima fani ve tefessühe meyilli olduğundan, o bedenden zeval zuhur eder, bundan ötürü de özler istikbal için bozulur ve zayıflar. O halde bu tek şeyin içinde iki zıt unsur vardır, bunlardan biri hayat hıltı gibi fena bulucu, diğeri ise sabit olup şeylerin özlerinden, onların hıltlarından ve mayilerinden meydana gelendir. Sabit olan, tıpkı ateşin tesir edip harap edemediği, fakat yine de zamanın akışı içinde başka bir surette tükenen talk gibi, tükenene dek muavenet eder. Uzun bir ömre gelince, sabit cevhere zaaf musallat olduğunda ve bizler tıpkı uzun bir cenkten bitap düşmüş, artık kuvveti kalmamış bir aslan gibi takatsiz kaldığımızda yahut sönmekte olan bir ateşe atacak odunumuz kalmadığında ne almamız gerektiğini idrak etme iktidarından mahrum olduğumuz için elemle feryat ederiz.

Biliriz ki bazı devalar ve bazı diyarlar vardır ki oralarda ölüm yoktur, bazılarında ise ölüm pek yavaş gelir ve hayat gayet uzundur, zira ömrü uzatan ahenkler bu mevkilerde fevkalade boldur. Gerçi bu yerlerde fani olan kimseler de bulunur, lâkin pek uzun yaşarlar, onlar hakkında şu an daha tafsilatlı yazmak niyetinde değilim. Keza bazı kimselerin de lâyemut olduğunu bilmemiz icap eder, şu halde neyin fani, neyin gayrifani olduğunu, keza kâinatın hiyerarşisini, onun dahilinde ne muazzam fıtri kudretler bulunduğunu ve insanın uzun bir ömürle ne mertebe güzelleşebileceğini öğrenmeliyiz.

Bu iki veçhile anlaşılabilir. Dünyanın zevaline kadar baki kalamayan şey fanidir. Bu zeval vaktine kadar intizar edecek olan ise gayrifanidir, gerçi bu nesnelerin bizzat kendileri de fanidir. Bu süfli âlem, cevheri itibarıyla ebediyen baki kalacak değildir. Onda tevellüt edenler, fıtri nesneler bahsinde avamın lisanında fani ve gayrifani diye ikiye ayrılır. Zira âlem tek ve tecezzi kabul etmez değildir, bölgelere taksim olunmuştur, yani Cennet ve harici âlem. Harici âlemde ancak elimizden geldiğince bir ümitle yaşarız. Fakat öteki âlem olan Cennette ölüm yoktur. Bu bir mucize değil, tamamen tabiidir, zira o âlemin tabiatı buna cevaz verir. Tıpkı altınımızın insanı cüzamdan muhafaza etmesi gibi, Cennet de bizi ölümden muhafaza eder, her iki halde de bu bir mucize eseri değildir. Ne de bu, Göğe ve Yere Dair kitabımızda beyan ettiğimiz üzere bir mucize teşkil edecek olan ölü bedenimizin dirileceği şeklinde anlaşılmalıdır. En ziyade bilinmesi icap eden şudur ki, Cennette cevheri itibarıyla lâyemut bir varlık neşet eder. Dahası, harici âlemin özünde, her ikisi de Cennette muhafaza olunan sabit bir özden ve çürüyen bir bedenden gayrısına malik değiliz.

Fakat buna dair çokça yazmak, bir merkez teşkil eden fani özün öğrettiğinin ötesinde bizim tecrübemize taalluk etmez. Zihnimizi ve Cennetin nizamını yeryüzündeyken öğrenmeye teşne her bir melekeyi fersah fersah aşan bu meseleleri uzun uzadıya münakaşa etmemiz de gerekmez. Biz bu şeylerden ruhani bir tarzda, uyanıklıktan ziyade bir rüyada imişçesine ve yalnızca oradaki hayatın dünyanın sonuna dek, belki de ötesine kadar payidar olduğunu göstermek maksadıyla bahsederiz, lâkin bu husus bizler için gizlidir.

Şu halde Cennetten sadır olan her ne ise ömrümüzü gayrifani kılmaya muktedirdir ve Nil nehrinin bizzat kendisi dahi bu vasfı silip süpüremez veya bizi bu erdemden mahrum edemez.

Cisminiyetimiz, ikamet ettiğimiz mahal ve meşgalelerimiz hasebiyle muayyen bir kudretten mahrum bulunmaktayız, bu sebeple bu hususlar üzerine daha fazla yazmayacağız. Yine de meselenin künhüne vakıf olabildiğimiz nispetle, kavrayamadığımız şeyleri bir kenara bırakıp bilhassa her birinin kaderini göz önüne alarak, metnin devamında uzun bir ömre dair talim vermeye gayret edeceğiz.

Onu hıfz ve müdafaa eden her şeyi tartarak uzun bir ömre dair daha esaslı yazabilmek için, zihin ve varoluşun sıhhatin elden gitmesini yahut temin edilmesini sağlayan iki tarik olduğunu bilmek iktiza eder.

Tüm bedenimizin sıhhati ve eylediğimiz her şey, bu ikisi üzerine tesis edilmiştir. Zihinden türeyen ve bilhassa ona ait olan efsun, muhayyile, efkâr ve tesirat gibi hususlar bizi sevk ve idare eder ki bunların cümlesi zihnî sahada hüküm sürer. Varlıktan neşet eden ve mizaçlar, keyfiyetler, azalar ve kemikler gibi o daireye mensup olan şeyler ise bizi cismani cihetten idare eder. Bundan gayrı şu da bilinmeli ve idrak edilmelidir ki, fikirlerimiz aklımıza ve zihnimize galebe çalacak denli kesretli ve kudretli olduğunda efsun, kanaatler, muhayyile ve tesirat zihnimizde gark olur. Keza muhayyilenin, kanaatin ve efsunun en ceberut kuvvetleri karşısında akıl, tıpkı gülden yayılan rayiha gibi zeval bulup gark olur, bundan ötürüdür ki bu kuvvetler tesirleri arasına baygınlığı ve cinneti idhal eder, zihinde öyle bir hâkimiyet kurar ki onu zaptedip hükmü altına alır, bu hâl mezkûr tesirin, evvelce zikredilen üç şey gibi zihinde hasıl olmasından değil, tıpkı bir camdan süzülen güneş ışığının temas ettiği nesneyi kendi tabiatınca renklendirmesi misali, zihni hayra yahut şerre sevk edebilecek böylesi bir meyil kudretine malik olmasındandır. Zihnimiz de tabiî hayatına muvafık surette, güneşte eriyen buz misali, dönüştürücü bir kudreti ancak bu veçhile icra eder. Varlıktan neşet eden şeyler ise, mizaçlarımız ve keyfiyetlerimiz vasıtasıyla bize bedeni marazlar getirir ki bu mizaçlar aslen varlıktan doğar ve bedeni teşekküle muvafık olarak hıltlar vasıtasıyla muhafaza edilir.

Bu kabil marazları yahut zihnin ve varlığın menşelerini, mebdelerini ve mahiyetlerini mütalaa etmek, keza safranın, balgamın, kanın veya sevdanın ne olduğunu tahkik eylemek katiyen iktiza etmez, yalnızca aşağıda izhar edileceği üzere umumi bir usulle ilerlemek kâfidir. Evvelemirde tatbiki usulümüze tevessül edeceğiz, zira mezkûr diğer meselelerin zihnî ahvalle, zihnî hususların da onlarla hiçbir rabıtası yoktur. Binaenaleyh cismani şeylerin her birine kendi cevheri vasatını tayin edecek ve zihnî hususlarda sükût ederek, berikilerin şifa ameliyesindeki tesirine işaret edeceğiz.

Şu hâlde idrak ediniz ki, bedeni cevher, hayatın mezkûr mahalli ve mizaçlar ile sair hususların tanzim edicisi olması hasebiyle, yalnızca hılt içinde muhafaza edilmelidir. Muhafaza edilmesi yahut tasfiye olunması iktiza eden şey mizaçlar ya da keyfiyetler değildir, ne de karaciğer veya dalağın zayiatı nazar-ı itibara alınmalıdır. Muhafazanın kendisi bütün bu illetleri izale eder, benzer mahiyetteki tüm kusurları bedendeki fuzuli fazlalıklarla birlikte silip atar ve böylelikle bedeni muvazene hâline irca eder. Bu nevi bir muhafaza, kendine has azametli bir müstahzar vasıtasıyla değil, büsbütün bozulmaz olan cevheri marifetiyle bu minvalde tesir eder.

Bu sebeple, şimdilik daha ali meseleleri bir kenara bırakmaya ve tatbiki usulü layık olduğu tertip dairesinde izhar etmeye azmettik. Burada evvelemirde perhiz ve yaşama nizamı gözetilmeli, akabinde bedenin ahvali mütalaa edilmeli ve üçüncü olarak ilaç ele alınmalıdır. Muhafaza, bu üç esasa istinaden tesis olunur.

Başlangıç noktamız olan perhiz ve nizam, diğer meseleler arasında, iklimler ve muhitler bakımından pek az ehemmiyet arz eder, zira en asgari tedbiri ve yalnızca ilacın münasip tertip ile tanzimini iktiza ettirir. Binaenaleyh en büyük itimadımızı, insanı yalnızca gençlik çağında muhafaza etmekle kalmayıp dilsiz hayvanlara dahi tesir eden o ilaca hasrederiz. Tabiî nesnelerde mündemiç bulunan bu ilacın en ali özü, bedeni öylesine mükemmel bir meziyetle alevlendirir ki, onda hiçbir kuvvet ve kudret noksan kalmaz. Aynı zamanda hiçbir maraz ona galebe çalamaz, zira gençliğin muhafazası sayesinde hiçbir çürümenin vuku bulmasına müsaade edilmez, kokuşma hasıl olamaz, hiçbir hastalık neşet etmez. Fazlalıkların kabarmasına dahi geçit vermez, buradan mülhem, aşırı ifrattan hiçbir maraz doğmaz, aynı zamanda bedenin tefessüh etmesine mani olur ve böylece bozulmadan gayrı hiçbir şer zuhur edemez. Nihayetinde bedeni öyle muhafaza eder ki, muhayyileden yahut vehimden fışkıran marazların hiçbiri ona sirayet edemez.

Aynı veçhile, tartarus kaynaklı marazlar da ona yapışamaz ve şayet önceden bedene musallat olmuşlarsa bertaraf edilir. Uzun bir ömre dair vazettiğimiz hususları bir kez kabul ettiğinizde, artık alelade akılla anlamak isteyeceğiniz hiçbir şey kalmaz, zira meramımızı ancak derin ve vasi bir malumata sahip olanlara feyzederiz.

İmdi, avam tarafından idrak edilemeyecek olsa dahi, usulümüzü ve tatbikatımızı mümkün mertebe icaz ile beyan edeceğiz. Bizler yalnızca zekâsı vasatın fevkinde olanlar için yazarız.

Bu muhafazanın tatbiki istimali, şayet bünye o zamana değin dermansız düşmemişse, her ay bir dirhem miktarının en âlâ şarap içinde alınmasıdır. Zeval ve inhitat başlamışsa, her hafta bir dirhem alınmalıdır. Benzer şekilde, doksan yahut yüz yaşına vasıl olunmuşsa, yukarıda zikredilen miktar her üç günde bir istimal edilmelidir. İtina ile kaydedilmelidir ki, bir kimse erlik ve dölleme kudretinden mahrum kalmışsa, vezin gerektiği kadar artırılmalıdır. Zira insanın tabiî kudreti kendi mertebesinde rüculiyet arz eder ve meşakkate tahammül hususunda birinde diğerinden daha kuvvetlidir.

Evvelce zikrettiğimiz kelamdaki sebepler taallukunca, muhafaza ahvalinde bütün bunlar nazar-ı itibara alınmalıdır. Bazen insanın bünyesi öylesine zayıftır ki, doğuştan sağlam bir temele yahut köke malik olmayanlarda görüldüğü üzere, muhafazası kabil olmaz. Sünger, ateşin ahşaba nüfuz ettiği veçhile ateşi nasıl kabul edemezse, bu kimseler de muhafazayı diğerleri gibi kabul edemezler. Şu hâlde, ilaç mükemmel olsa bile, mevzunun hilkatindeki noksanlık hasebiyle, Tabiatın talep ettiği bünye ve kemalat cihetinden ameliyenin tesiri zayıflar.

Kadın cinsi hususunda da bilinmelidir ki, bu muhayyile usulü tatbik edildiği müddetçe, kadınların tabiî hilkatleri buna elvermek şartıyla, hayız hâli ömrün diğer bir safhasında da kesilmeyecek, gebe kalma ve çocuk doğurma bereketi zeval bulmayacaktır. Zira içlerindeki hayat ruhu, her zıt tesiri defeder ve her şeyi olması icap ettiği veçhile intizama sokar.

Henüz doğmamış cenin için de durum böyledir. Şayet doğum anında bu minvalde muhafaza edilirse, son derece sağlam bir bünye kazanır, tüm hastalıklara karşı dirençli kılınır ve uzun bir ömür için korunmuş olur.

Uzun bir ömür üç şeye bağlıdır, hepimizin içinde hayatı muhafaza eden hayati ruh, bundan sonra da tek bir kökten neşet eden gövde ve dallar misali farklı mizaçlar ile nitelikler hasıl olur. Muhafazanın kabulünü bu esasa dayandırırız ve tabiatı korumamız sayesinde akli ruhu, hıltlardan ileri gelen aşırı keder veya sevinç gibi mizacın sebebiyet verebileceği tüm arazlardan savunmaya gayret ederiz. Bunlar dahi mizaca ve niteliklere göre değişerek dört katlıdır ve bu minvalde sürer. Bunlar için hususi bir ilacın kullanılması gerekmez. Yalnızca hayati ruh muhafaza edilirse, bu hayati hıltlar da muhafaza edilmiş olur ve şayet bunlar hiçbir kusur barındırmaksızın mevcut bulunursa, mizaçlar gibi sathi unsurlar ortaya çıkamaz. Böylece, bu usul vasıtasıyla beden ve onun dahilindeki her şey sağlam ve sıhhatli kılınır. Bundan ötürü, bedenin ağırlaşması sebebiyle akli ruha hiçbir halel gelmez, bilakis görme, işitme, tatma ve benzeri bütün melekeleriyle birlikte layıkıyla muhafaza olunacağı kolayca idrak edilebileceği üzere, iyi bir öz ve tabiat içinde korunur. O halde evvelce zikrettiğimiz muhafaza ameliyesini iki surette vasfederiz, bunlardan biri basit ecza (simples), diğeri ise arcanum'lar vasıtasıyladır. Yine de basit eczayı arcanum'lardan büsbütün ayırmak niyetinde değiliz, bilakis onları birbirine raptederiz, zira basit eczanın bizzat kendisi öylesine harikulade faziletlere ve kudretlere sahiptir ki, bazıları kırk yıl, bazıları ise yüz yıl boyunca muhafaza sağlar ve bunu, muhafaza bahsinde olduğu müddetçe, arcanum'ların kudretiyle denk tutarız. Böylesine uzun bir ömrü temin eden bu kabil basit eczanın özünü hiçbir surette bir arcanum'dan dûn görmeyiz. Sözgelimi, onu kullananların yüz yirmi yıl boyunca ölmesine mani olan daura yapraklarını ele alalım. Bunun meziyetlerini Şeylerin Tabiatı Üzerine adlı risalede izah etmekteyiz, burada ise insanların inançsızlığı sebebiyle haklarında ekseriyetle sükût etmekteyiz. Aynı şekilde secta croa çiçeği, az veya çok yaşta olsunlar, kendisini kullananlara yüz yıllık bir ömür bahşeder. Bunlar gibi nazar-ı dikkate layık olup da burada kaydetmediğimiz daha pek çok cevher mevcuttur. Arcanum'ların zikrettiğimiz basit eczadan daha üstün muhafaza kudretlerine malik olduğu vakıadır, çünkü onlar kök hıltları basit eczadan daha ziyade tahkim ve tezyin ederler, tıpkı et ve nebatatın insanı beslemesi gibi, lakin dereceleri gayrimüsavidir, zira birinin kudreti diğerinden fazladır, ancak Tabiat ötekinden ziyade bundan tatmin bulur ve ondan daha büyük bir faydayla nasiplenir. O halde erkekler veya kadınlar için iki ya da üç hayati devre boyunca muhafaza sağlayacak terkibi şu suretle vermekteyiz, kesme çiçeklerden bir drahmi, daura yapraklarından beş drahmi, altın ve inci özünden yarımşar drahmi, safran, kırlangıçotu ve oğulotunun Quintessence'ından (beşinci öz) beşer drahmi alınız. Bunların hepsini sanata uygun usulle birbirine mezcediniz ve yukarıda belirtildiği gibi cam kaplar içinde istimal edilmek üzere mürekkep bir terkip olarak saklayınız. Bu deva, sonradan bedende hasıl olabilecek her türlü arızi marazı şifaya kavuşturmak ve defetmek için de kafi gelecektir.

Şimdi zihni marazlardan bahsetmeli ve her birine mahsus devayı tayin etmeliyiz. İster zihinden kaynaklansın ister zihne haricen dahil olsun, zihni illetler evvelce ifade ettiğimiz üzere muhtelif veçhelerle vuku bulabilir. Ve her ne kadar bu sonuncuların menşeini ve tabiatını, makamları ve binaenaleyh kudretleri gözlerimizden gizli kaldığı için kat'i surette tayin edemesek de, yine de yalnızca müşahede edebildiğimiz tesirlerinden ve bize gösterdikleri amellerden bahsetmekteyiz. Ameli tedavimizi, daha evvel başka bir yerde işaret ettiğimiz gibi, zihnimiz bunların içine gömüldüğünden, tesirlerinin zihnin ruhunda husule geldiğini beyan ederek bu temele dayandırırız.

Ne semavi ecramın seyrine mani olmak isteriz ne de buna muktediriz, lakin tıpkı müstahkem bir surun top atışları ve mancınıklarla sarsılabilmesi gibi, onlara mukavemet etme kuvvetine sahibizdir. Güneş tesirini bir taşa nakşeder. Şayet o taş suyun içine atılacak olursa, güneş artık kuvvetlerini onun üzerinde icra edemez ve böylelikle taş muhafaza edilmiş olur. Benzer şekilde, tesir insana iki yoldan nüfuz edebilir, bunlardan birincisi, fikirler vasıtasıyla onun üzerine nakşolunduğu zamandır.

Çayırlardaki otlar güneş olmaksızın yeşerip büyüyemeyeceği gibi, buna da mani olunamaz. Bunun sebebini başka bir bahiste zikretmiştik. Aynı şekilde, gıdanın bedeni beslemesi misali bizi muhafaza eden ve idame ettiren bir tesir türü mevcuttur. Burçlar kuşağının tesiri böyledir. Diğeri ise arızidir ve ilkini engelleyerek aleyhimizde amel eylemesine yol açmak suretiyle bize zarar verir. Seyyarelerin ve benzerlerinin bu vasfını bilmekteyiz.

Tesirlerinin üzerimizde bir hükmü kalmasın diye onlara karşı muhafaza tedbirleri ittihaz ederiz. Seyyarelere karşı bu nevi muhafaza usulleri, onların tesirlerine karşı hususi olarak imal edilmiş yüzükler ve tılsımlı suretlerden teşekkül eder.

Muhayyile hususunda serdettiğimiz hususlar kemal-i dikkatle mülahaza edilmelidir.

Gezegenlerin halkaları bizi kazalardan koruma kudretine sahiptir ve böylelikle uzun ömrü tesirleri altına alırlar. Ne var ki muhtelif sebeplerle tatmin edici olmaktan uzaktırlar. Burada bilinmesi icap eden husus şudur ki, zihni tesirin başka bir nesneye tevcih edilmesi zaruridir. Sözgelimi, Merih beni helak etmeye meylederse ve zihnimde onun tesiriyle akli bir illete yol açabilecek zihni bir temayül hasıl olursa, Merih’in tasarrufu bu surete yönelsin ve ben de selametle kurtulabileyim diye bir homunculus [yapay insan tasviri] inşa ederim. Homunculus’u etkilemek daha kolay olduğundan, gezegen kendi muradını daha mutedil bir surette ve mukavemet görmeksizin icra edebilir. Daha müşkil olan yolu bırakarak daha ehven olan yolu tutar. Açılan menfez vasıtasıyla madde aynı kalır. Merih fıtratıma halel getirmek kastıyla bu maddeye yönelmişti, fakat daha kolay olan üzerinde tasarrufta bulunmaya başlar, onunla iktifa eder ve orada kalır. Bunun için başka sebepler de serdedilebilir, lâkin uzun ömrün muhafazasıyla bir alakaları bulunmadığından bunları öne sürmüyoruz.

Bu minval üzere zihnin muhafazası hasıl olur, yani ecram-ı semaviye [gök cisimleri] mukavemeti daha az olan bir şeye doğru saptırılır, böylece zihin, vasıtasıyla ekseriyetle ölümün vaki olduğu o gök cisimlerinin ağır boyunduruğundan azat edilmiş olur.

Efsunlara [büyü ve tılsımlara] karşı da bir tertip tayin etmek isteriz, ta ki bunlar vasıtasıyla uzun ömür zevale ermesin. Bu kabil devaları, muhafaza kabilinden değil, yalnızca efsunların şifası sadedinde muhtelif yerlerde zikretmiştik. Fakat meşum yıldızlar bahsinde olduğu gibi, bunlar hakkında da aynı kaide anlaşılmalıdır. Yani efsunlardan, tıpkı bir homunculus’a aktarılan zihni tesirlerde olduğu veçhile sakınılmalıdır. Efsunlar Risalemizde de beyan ettiğimiz üzere, zihinlerimizi, akli uzuvlarımızı ve varlığımızı rapteden şeye karşı, makamı zihinde bulunan bir mukabil ameliyye caridir. Bu ameliyye, yıldızlardan tevarüs ettiğimize değil, başka bir mefhuma, bilakis kendi efsununa şu veçhile tevcih edilmelidir, maksadıma hizmet etmek üzere balmumundan bir homunculus inşa eder ve bunu onun makamına ikame ederim. Akabinde, efsun yoluyla bana karşı tezgâhlanan her nevi teşebbüs bu suret üzerinde vuku bulur. Zira o bendeki zihinden, efsun ise onun zihninden neşet eder, böylece zihinler telif eder ve her iki tarafta da ne bir mazarrat doğar ne de bir tesir hasıl olur. Bu suretle, suretler vasıtasıyla efsunlara mukavemet etmenin ve onları defetmenin tariki tarafımızdan vuzuha kavuşturulmuştur. Kezalik, tahayyül de bize tevcih edilen bir tahayyülü iptal eder. Bir başkasının tahayyülü sebebiyle katledilmem muhtemeldir. Bendeki sıhhat ve uzun ömür bu sebeple zeval bulmasın diye, bende tecelli etmesi mukadder olan böylesi bir tahayyülün başka bir cihete çevrilmesi icap eder. Bunu şu misalle tavzih edeyim, şayet bir kimse bana karşı kesif bir husumet besler, muttasıl bir surette mevt-i helakimi dilerse ve kendisi bir efsuncu olmayıp gayet inatçı bir hasım ise, ben de bunu bilmeyip onun bu kem niyetinden bihaber isem, buna mukabil zihnimi fevkalade bir sekinet içine yerleştirir, bu muhafaza tarikiyle hiç kimseye adavet beslemez ve kimseyi incitmem. Bu takva [halisane teslimiyet] vesilesiyle, şahsıma tevcih edilen o azim haset hedefine vasıl olamaz, zira takva, tasavvur edilebilecek kem tahayyüllere karşı en mühim ve en kâmil muhafaza vasıtasıdır.

Benzer şekilde, zatımızda mevcut olan zan ve takdir [nefsani vehim], aynı minval üzere işleyebilir. Aklımın cevaz verdiğinden fazlasını kendime layık gördüğümde, bu zan aklımın zevali manasına gelir, nitekim başka bir yerde zan bahsinde serdettiğimiz üzere, haddini aşan bir nefsani hürmet ihtilatı sebebiyle aklımı yitirebilirim. Bu kabilden zanlara karşı en hayırlı muhafaza usulü, akla taşıyabileceğinden fazlasını yüklememektir ki böylesi zanlar bu mecrada tecelli bulur. İşte bir diğer muhafaza usulü daha, mesela, aklımızın fevkinde bir mefhum olan Tanrı hakkında batıl zanlara kapıldığımızda, yıldızlara matuf bir homunculus’a müracaat ederiz, mezkûr homunculus bizimle aynı tabiata maliktir ve böylece bizi ifsat edebilecek olan nazarî mülahazamız homunculus’a intikal eder. Zira bende ve homunculus’ta mevcut olan hissiyatın, kemal ve noksanlık farkıyla taksim edilmesi sayesinde, böylesi mülahazaların hiçbir ziyana mahal kalmaksızın tahakkuk etmesine mani bir mukavemet kalmaz.

Zanlar ve tahayyüller vasıtasıyla, tesirat, efsun yahut zan nevinden olmayıp, sadece benzer bir misalle idrak edilebilecek birçok batıl itikat vücut bulur. Çatımda kargaların gaklamasını işittiğimde bunu birinin ölümüne işaret saydığım bir batıl itikatla müstağrak olduğumu farz edeyim (zikrine hacet olmayan buna mümasil pek çok misal mevcuttur). Bu batıl itikat bizzat kendimi [hasta] edebilir yahut hasta olan dostumu helak edebilir, bunun illetini ise Batıl İtikatlar Risalemizde izah etmiş bulunmaktayım.

Benim muhafaza usulüm şudur ki, bu kabil ötüşleri fıtri addederim ve bunların insanların yahut şahsımın ahmakça tasavvurlarına göre amel etmediğini bilirim.

Bu vasıtayla batıl itikadım imha olur, zira bunu kendi cehalet ve ahmaklığıma hamlettiğim vakit şüpheye düşürülmüş olur. Batıl itikatları, onların birer ahmaklık olduğunu tefekkür etmekten daha kati bir surette hiçbir şey izale edemez. Böylelikle ihtiva ettikleri bütün mazarrat bertaraf edilir. Ameli neticeye sevk eden şey zihni mutabakattır ve kendi aczimi, böylesi beyhude bir itimadın ahmaklığını tefekkür ettiğim anda bu mutabakat derhal zeval bulur. Ve bu keyfiyet sadece kargalar hususunda değil, uzun ömür üzerine bir risalede zikredilmesi ne icap eden ne de faide temin edecek olan başka pek çok nesne hususunda da caridir.

Muhafazalar bahsinde kifayet miktarınca kelam edilmiştir.

Anlaşılmamızın müşkül olduğuna dair vukuata gelince, bu hal yalnızca ne bizi ne de Tabiat’ın bizzat kendisini fehmedebilenlerin başına gelir. Yine de kelamımız azim bir ehemmiyeti haizdir. Zira uzun ömür bahsinde bizi fehmetmeyenlere, hakikati daha aşikâr bir surette ta’lim etmeyi reddederiz. Bir nebze derinlik sahibi olanlar için ise, usullerimiz hakkında kâfi mufassallıkta tahriratta bulunduğumuzun ve bunları kemal-i vuzuhla ifşa ettiğimizin idrakindeyiz.

Yiyecek ve içeceklerin perhizine dair, geri kalan kısmı başka bir yerde ve başka bir yöntemle ele alınmak üzere saklı tutarak, yalnızca uzun ömürle alakadar olan cihetleri buraya kaydedeceğiz. Evvelemirde bilinmelidir ki, beden içinde gizlenen ve çoğalan hılt fazlalıklarının tamamını defedebilmeleri için gıdalar, tıpkı ilaç gibi, muayyen bir usule göre hazırlanmalıdır. Yiyecek ve içecek vasıtasıyla sağlanan muhafaza sayesinde bu hıltlar tamamen bertaraf edilir. Akabinde bilinmesi elzemdir ki, bütün dâhili marazların şifası münasip ilaçlarla ve dahi Quintessence (beşinci öz) ile tesri ve teşvik edilir.

Hastalıkların ve ilaçların menşeine gelince, bu hususta burada hiçbir kelam etmiyoruz, zira bunlar Tabiat felsefemizin [Physics] pek çok cüzünde mevcuttur. Yalnızca şunu beyan ederiz ki, uzun bir ömür için en makbul perhiz, itidalli beslenmedir. Her hekimce pekâlâ bilindiğinden ötürü bunu tafsilatıyla vermiyoruz. İlave edeceğimiz yegâne husus, unsurların tefriki üzerine risalemizde talim ettiğimiz veçhile, gıdanın cümle kesafetinden tecrit edilmesi icap ettiğidir. Tefrik edilmiş böylesi gıdaların itidalli bir beslenme ile istimali, hayatın fevkalade bir surette idamesini ve muhafazasını temin eder, eti ve kanı yeniler, öyle ki harici gıdalar sebebiyle bedene hiçbir illet halel getiremez, lakin diğer yiyecek ve içeceklerde vaziyet böyle değildir. Uzun bir ömrün temeli addedilen bu tür gıdaların tefrik edilerek sarfını, uzun yaşamak arzusunda olanlar için vazettik, bunu da burada zikri zaruri olmayan pek çok sebebe binaen yaptık. Burada teyit ederiz ki bu, kan ve et mizaçlarının kendisiyle beslendiği bir perhizdir.

Bununla birlikte muhafaza, hayati ruha ve onun rutubetine aittir. Böylelikle uzun bir ömür için lüzumlu perhiz hususunda kâfi miktarda söz söylediğimize kaniyiz.

Yiyecek ve içeceklerin tefrik edilmesini, saf olanın gayrisaftan ayrılmasını, Archidoxies adlı eserimizdeki Unsurların Tefriki risalesinde tasvir etmekteyiz. Benzer şekilde, aynı yerdeki Perhiz kitabında da uzun bir ömür için en hayırlı ve en münasip surette neyin tatbik edilebileceğini kaydettik. Başka bir mahalde kâfi tafsilatla tahrir ettiğimiz şeyleri burada mükerreren zikretmiyoruz.

Hangi havanın, toprağın ve unsurların en hayırlı olduğunu da aynı minvalde izah edeceğiz.

Ateş unsurunda hiçbir sulu illet zuhur edemez, bunun aksi de böyledir. Toprak ve hava hususunda dahi aynı veçhile idrak etmeliyiz. Ateşte yaşayan her ne varsa, ateşin illetleri müstesna, sair zaafiyetlerden beridir.

Şu halde nazara alınması ve ameliyat için zaruri surette kabul edilmesi iktiza eden şey, uzun ömrün kendisinden neşet ettiği, unsurların arzu edilen muayyen bir muvazenesidir. Bu yalnızca hikmetin amelidir, bu amelde unsurların tasarrufları ve kuvvetlerinin mükemmeliyeti öyle mündemiçtir ki, insanda mahsur bulunan ateş cümle marazları bertaraf etmeye, onları tardeylemeye ve mümkün olan en uzak mesafede tutmaya kifayet eder. Biz bu hikmet amelini, içinde hiçbir marazın filizlenemeyeceği yahut barınamayacağı, hiçbir zehirli mahlukun yaşayamayacağı ya da duhul edemeyeceği ve sıhhatin asla zeval bulamayacağı ikinci bir yeryüzü Cenneti olarak telakki ederiz. Tecrübenin bu hikmet ameli hakkında bize talim ettiği hakikatleri, ahmakların tahkirine maruz kalmaksızın serbestçe yazabilmemiz için Rabbimiz olan Tanrı’nın bize inayet bahşetmesini ne kadar da arzu ederdik.

Lakin o ahmaklar yüzünden insan, ariflerin toprağının saklı tutulduğu o hikmet amelinin mucizeleri ve harikaları hususunda sabırla dilini tutmak mecburiyetindedir. Mademki bu hususta sükût etmem iktiza ediyor, ömrün nihayeti olmaksızın dahi olsa içimde gömülü kalması maksadıyla, onu yalnızca sırlarımın arasında tasvir etmeye katiyetle karar verdim.

Uzun Ömür mebhasına dair buraya kadar yazmış olduklarım, mübarek ve ince bir idrakle mücehhez olan kendi şakirtlerimiz ve sair talipler içindir.

İhya ve Tecdit Üzerine

İlk olarak İhya ve Tecdidin ne olduğunu, ihya ve tecdit eyleyen nesnelerin nelerden ibaret bulunduğunu ve eşyanın hilkatinde neyin teceddüt ve ihya edilebileceğini idrak etmeliyiz. Filhakika bütün madenler bu minvalde gençliğe irca edilir, tecdit ve ihya olunurlar, öyle ki paslanmış demir yeniden taze demire, bakırın pası yahut çiçeği de kendi bakırına iade edilebilir. Benzer şekilde sülyen kurşuna, Saturn ise Mercury (cıva) cevherine dönüştürülebilir (yahut başkalarının kıraatinde olduğu gibi, Jüpiter kalsı kalaya tahvil edilir). Binaenaleyh bu makamda tecdit ve ihya, tahrip olmuş, pas tutmuş yahut tükenmiş bir cevheri gençliğine ve mükemmel mahiyetine iade eden o ameli ifade eder. Fakat burada serdettiğimiz bu tecdit, izah etmeyi kastettiğimiz o ihya yahut tecdit ile hiçbir veçhile mukayese olunamaz. Zira pas ve zencefre bir maden teşkil etmese de, yine de onların mahiyetinde madenin özü henüz helak olmamış yahut zayi edilmemiştir. Dolayısıyla bu tecdit, mezkûr makamda ihya ve tecdidin bir izahı olarak kabul edilemez, çünkü insanoğlunda bu kabil paslanmalar ve tathirat vaki olmaz, insanoğlunun bu mahiyette bir tecdide muhtaç olmamasının hikmeti de bundandır.

Bu minvalde, şayet ihtiyar yahut düşkün bir adamda, cevherinde bir nevi paslanma misali bir noksanlaşma vuku bulduğu kabul edilirse, o vakit onun bedeni dahi düşkünlük halinden gençliğe irca edilmeye muktedir kılınır ve her neviden marazdan sıhhate doğru bir ihya husule gelir, lakin şu an bu hususta tahriratta bulunmaya dair hiçbir arzumuz yoktur. Tuz, Sulphur (kükürt) ve Mercury (cıva) cevherlerinden tabii yolla bir maden husule geldiğinde bu dahi bir nevi ihya addedilebilir. Bu kemalat hitama erip hakiki madene tehavvül ettiğinde, mezkûr maden yeniden kendi üç asli unsuruna rücu edebilir, öyle ki tuz, Sulphur ve Mercury, madeni unsur tamamen zeval bulup ortada artık hiçbir maden kalmayacak derecede, ilk teşekkül anlarındaki suretleriyle yeniden zahir olurlar. Aynı şekilde vuku bulması mümkündür ki, o üç asli unsurun maddesi evvelce olduğu gibi yeniden bir madene rücu etsin, nitekim bakırın üç asli unsurundan yeniden bakır hâsıl edilir ve diğerleri de bu minval üzere cereyan eder. Bu durum dahi

Madenlerin ıslahı ya da yenilenmesi, evvelce yetkin olan bir madenden yeniden mükemmel ve noksansız bir madene doğru bir tür yeniden doğuş vuku bulduğunda gerçekleşir. Fakat insana atfedildiğinde bu durum bir yenilenme yahut ıslah olarak mütalaa edilmemelidir, zira yukarıda zikredilen madenler misalinde olduğu gibi, yeniden ıslah ve tecdit olunabileceğimiz üç asli unsurumuza geri döndürülemeyiz ya da menimize kadar indirgenemeyiz. Çünkü öyle olsaydı, kendimizi ilk yaratılıştan daha üstün kılacak ikinci bir tevellüt ile kemale erdirme kudretine sahip olurduk, tıpkı üç asli unsuruna indirgenip ardından gümüşe yahut altına dönüşen ve tam da bu ameliyeyle bozulmaz hale gelen demir gibi, yahut kendi Mercury (cıva) cevherine indirgenen Saturn'ün nihayetinde bozulmaz bir madene tehavvül etmesi gibi. Aksi takdirde biz de kendi nefsimizden bozulmaz bir mahluk meydana getirmeye ya da yaratmaya muktedir olurduk, oysa bunu yapacak kudretten mahrumuz. Zira biz o Prima Materia'dan (ilk madde) yoksunuz ve indirgenemez bir kütle teşkil edecek surette geriye gitmekten aciziz, bilakis başladığımız minval üzere ilerlemek mecburiyetindeyiz ve kendisinden neşet ettiğimiz o aslı ne yeniden iktisap etmeye ne de ona malik olmaya hiçbir veçhile muktedir değiliz.

Şu halde ıslah yahut yenilenme iki türlüdür. Biri madenlere tatbik olunan kısımdır ki bunu izah edip tavzih ettik. Diğeri ise kadim bir tasvirin taze boyalarla tecdit edilmesi ve böylece evvelce olduğu gibi taze ve yeni görünmesidir.

Lakin bu makamda, eski bir maddeden yeni bir maddenin vücuda getirildiği anlaşılmamalı, bilakis eski tasvirin sırf yeni görünsün diye öylece tezyin edildiği idrak olunmalıdır.

Bu sebepledir ki, mezkûr türden bir ıslah insanın ıslahı ve yenilenmesine nispetle delil gösterilemez. Bilakis ıslah ve yenilenme şu minval üzere fehmedilmelidir, insanın hayat ruhuna tesir eden ve ona cevvaliyet veren kökensel rutubeti eksiltilmemeli yahut geriletilmemeli, tam aksine, çiçeklerini ve meyvelerini vermesi için kendisine inayet olunan bir ağaç gibi kudreti artırılmalı ve ileriye sevk edilmelidir; ta ki bunlar dökülüp tükendiğinde, evvelki gibi yenileri tekrar tevellüt edebilsin. Burada serdedilen misal nazariyemizi her cüzüyle tastamam aydınlatmasa dahi, tıpkı ağaç bahsinde gösterdiğimiz üzere, hayatın kökensel rutubetinin nasıl teşvik edileceğini kavramaya vesile teşkil eder. Yenilenme ve ıslahın şu surette anlaşılmasını murat ederiz, bunlar kökensel rutubetin zatında husule gelmez, bilakis mezkûr rutubetten intaç eden ve menşeini maddi ve cismani olarak oradan alan şeyde tecelli eder. Zira döküm yoluyla imal edilen bir çan sesini tınıdan değil cisimden aldığı gibi, ıslah veya yenilenme de ameliyesini hayat ruhundan değil, bu ruhu meydana getiren şeyden alır, diğer bir deyişle biri maddi, diğeri cevheridir. Fakat kökensel rutubetin içinde mukim olduğu bu cevherin tamamı tasfiye edildiğinde, tınısı da ıslah edilmiş olur ve tını ne kadar layık olursa cisim de o nispetle daha yetkin kılınır. Kökensel rutubetin bedenden ve uzuvlardan neşet ettiğini söylediğimizde ise şunu kastederiz, kökensel rutubetin kendisi ile ondan neşet eden şey, biri diğeri olmaksızın yaşayamayan yahut mevcudiyetini sürdüremeyen kök ile ağaç gibidir.

Aynı minvalde burada idrak olunmalıdır ki, bu iki şey birbirinden tefrik edilemeyecek derecede iç içe geçmiş ve imtizaç etmiştir. Kökensel rutubet ve hayat ruhu, hayatın rutubeti ile birlikte, madenlerdeki görünmeyen fakat yalnızca işitilen tını misali bedenlerde ve uzuvlardadır. Zira hayat ruhu ve kökensel rutubet hakikatte bedenlerin dahilindedir. Binaenaleyh, onu tasfiye etmeye yahut onun vasıtasıyla bedeni yenilemeye tevessül etmemiz abesle iştigal olur, lakin beden ile onunla beraber doğan ve menşeini oradan alan maddenin ıslah ve tecdit edilmesi hakikatin ta kendisidir. Buradan anlaşılabilir ki, ıslah ve yenilenme, bedende fuzuli olarak mevcut bulunan uzuvların başkalaşımlarıdır, öyle ki kökensel rutubetten değil de bedenden intaç eden her şey zail olur ve yerine yeni bir şey neşet eder; tıpkı bütün yaprakları, çiçekleri, meyveleri ve mantarları dökülüp yeniden tevellüt eden, fakat odunun kendisi dökülüp yeniden doğacak surette hiçbir veçhile değişmeyip baki kalan ağaçta müşahade ettiğimiz gibi. Kökensel rutubet de işte böyle baki kalır. Bedenin içindeki hayat budur ve bedenler kendilerinden saçı, tırnakları, dişleri ve benzeri nesneleri defettiğinde, bunlar derhal yeniden doğar. Islah ve yenilenmesi icap eden o asıl şeyin ıslah ve tecdit olunduğu mertebe işte bu ıslah ve yenilenmedir. Zira her türlü ıslah ve tecdit ameliyesi fuzuliyatta, menşeini cevherden alan ve ondan doğan nesnelerde vuku bulur. Bedenin hangi usulle ıslah ve tecdit edilebileceği, serdettiğimiz bürhanlardan ve saç, diş, deri ve tırnak gibi maddi semereler üzerinde birer ur teşkil etmeyen, fakat maddeden ya da cismani cevherlerden hali olmayıp bilakis dört mizaç olarak cevherlerinde mukim olan ve bedende fazlalık kabilinden bulunan fuzuli unsurlardan kafi derecede idrak olunabilir.

Yaşam ruhu, ayrı ayrı nasıl adlandırılırlarsa adlandırılsınlar, bedenin tüm azalarında yerleşik bulunan bir ruhtur. Bahsi geçen tek bir ruh, bunların hepsinde ve her birinde ikamet eder ve farksız bir biçimde hepsinin yegâne faziletidir. Bütün azaların kendisi sayesinde hayat bulduğu en yüce ve en asil tohum işte budur. Fakat yayılıp dağıldığından, makamlarının çeşitliliğine göre muhtelif suretlerde tezahür eder. Yine de onun iktidarları birdir. Kemikleri ayakta tutan faziletler, kalbi besleyen ve tahkim edenlerden hiçbir şekilde daha zayıf değildir, hilafı doğru görünse dahi, beyinde ilikte olduğundan daha bol bulunmazlar. İlik ne denli gerekliyse beyin de aynı derecede gereklidir ve her ikisinin de faziletleri birdir. Benzer bir kanun bütün azalar boyunca hüküm sürer. Bunların bazıları daha büyük bir ehemmiyete sahipmiş gibi görünebilir, lakin yine de tek bir yaşam ruhu, hepsinin mutasarrıfı, fazileti, kudreti ve ameli durumundadır. Yaşam ruhu, ete kemiğe göre tabii olanlardan değil, haricî sebeplerden yahut tevellütlerden neşet eder, diğer şeylerin tevellüdü iki kısımlıyken, ruhunki basittir.

Dört mizaç, yani safra, kan, sevda ve balgam meselesine gelince, bunların yıldızlardan veya unsurlardan neşet ettiğini yahut bunlardan türediğini iddia eden o görüşle hiçbir surette anılmak istemeyiz. Biz bunu en ufak bir mertebede dahi hakikat addetmeyiz. Safranın ilkesi yahut mebdei acılıktandır, sevda ekşiliktir, balgam tatlılıktan yükselir zira tatlı olan her şey soğuk ve nemlidir. Kan tuzdandır, tuzlu olan her ne ise kavidir, yani sıcak ve nemlidir. Binaenaleyh dört mizaç ekşilik, tatlılık, acılık ve tuzluluktur. Şayet bir kimsede mizacın mevcudiyetinden [ens] ileri gelen tuz galebe çalarsa, o kişi demevi olur, şayet acılık galebe çalarsa safravi olur, ekşilik galebe çalarsa sevdavi olur, tatlılık galebe çalarsa balgami olur. Böylelikle dört mizaç, bedende amarissa, polypodium, vitriol ve güherçilenin neşvünema bulduğu muayyen bir bostan misali mevcuttur. Bütün bunlar bedende bir arada bulunabilir, fakat öyle vuku bulur ki, nihayetinde yalnızca biri galip gelecektir.

(diğer bir deyişle hıltlar), bunlardan biri, tüm bedende alıkonan, dört mizaç bahsinde ispat edildiği üzere hususi bir mahalli olmaksızın, neşet ettiği bir mebdei veya başlangıç noktası bulunmaksızın doğan soğukluk ve nemlilikten ileri gelir. Bir diğeri, ilkinin tastamam zıtlarından, yani bedende benzer şekilde bulunan, hususi bir ikamet mahalli yahut menşei olmayan ve keza sıvı hasıl eden sıcaklık ve kuruluktan kaynaklanır. Üçüncüsü soğuk ve kurudur, doğuşunu aynı minval üzere alır. Dördüncüsü ise sıcak ve nemlidir, bizzat kendisi de diğerlerinin vaki olduğu veçhiyle hasıl olur.

Burada, bu dört hıltın her daim bütün bedenlerde bir arada bulunmadığının, bazen yalnızca birinin, bazen ikisinin, bazen üçünün, sair vakitlerde ise dördünün birden mevcut olduğunun hatırda tutulması icap eder. Bunlar hakkında tecdit ve iade ameliyesinde tüketildikleri ve defedildikleri de zikredilmelidir, şu sebeple ki, Tabiat ve insan hayatı bunlar olmaksızın da kaim olabilir ve bunlara hiçbir surette muhtaç değildir, zira bunlar yalnızca şaraptaki tortu yahut bağbozumu vaktinde şaraptan taşan köpük misali fuzuli fazlalıklardan ibarettir.

İnsanda bu suretle tecelli eden dört mizaç hususunda şu da kaydedilmelidir, bunlar tecdit veya iade olunmazlar, çünkü ne büyük ne de küçük hiçbir azadan neşet etmezler. Ne kanda, ne ette, ne de bunlara benzer herhangi bir şeydedirler. Keza, demevi mizacın kanca zengin bir karaciğerden, sevdavi mizacın dalaktan, safravi mizacın öd kesesinden ve balgami mizacın beyinden yahut benzerlerinden ileri geldiği de doğru değildir, mademki mezkûr azalar insana kendi mizaçlarını bahşetmezler, bilakis bu mizaçlar bizzat doğumla birlikte gelir ve tastamam ölüme dek baki kalır. Bu hususları burada münakaşa etmeye girişmiyoruz, zira tecdit ve iadeye dair metnimizden pek uzaktırlar.

Mademki bahsini ettiğimiz bedenlerde dört mizacın hiçbirinin mahalli yahut menşei yoktur, bilakis yaşam ruhunda ve kökensel nemde [radical moisture] mevcutturlar, o halde mizaçlar yenilenemez yahut iade edilemez. Fakat beden tasfiye edildiğinde, onların tabiatı da tavazzuh edecektir.

Benzer bir veçhile mizaçların yaşa, memlekete ve perhize göre taksim edilmesini de metnimize yabancı addettiğimizi belirtiriz, zira bu üçü vasıtasıyla bir bedene hiçbir mizaç nakşolunmaz. Hakikaten ihtiyarlığın bedenlere keder getirmesi vaki olabilir, lakin bu bir mizaç değildir. Keza, ikamet edilen mahal balgam hasıl edebilir, fakat mizaç bu sebepten ötürü balgami olmaz. Öd, kişinin sarı bir renk iktisap etmesine yol açabilir ki Bedenin İnşası bahsini ele aldığımızda bu vuzuha kavuştuğundan burada tartışılması lüzumsuzdur. Bu kabil bir taksimat için zihnin hususi bir mertebesi iktiza eder.

Zira bunların yalnızca hıltlar değil, bazen madenler ve bazen de bozulmalar olduğu belirtilmelidir, ki bunların tümü Doğaya ve erdeme aykırı fazlalıklar olarak mevcuttur. Benzer şekilde, yenilenmeye ve eski haline dönmeye direnen başlıca uzuvlar hakkında da söylenmelidir ki, onlar bunu idrak etmezler, çünkü bunları kendi içlerine kabul etmezler, fakat içlerinden geçen ve kendileriyle birlikte hazırlanan her şeyi, bir ilaç gibi değil, tıpkı gıdayı aldıkları gibi alırlar. Ancak her nerede tesadüfen içlerinde hıltlar yahut fazlalıklar hasıl olursa, bunlar dışarı atılacaktır. Kemikler, ilikler, beyin, kalp, karaciğer, akciğerler, böbrekler, dalak, mide, bağırsaklar, kıkırdaklar ve kaslar gibi diğer uzuvlar için de aynı şekilde anlaşılmalıdır. Ve kan hakkında da bilinmelidir ki, her ne kadar yalnızca bir araz olsa da, içinde bozulma yahut fazlalık bulunur. Ve et için de durum aynıdır.

Bu araz, yenilenme ve eski haline dönme sürecinde adeta arındırılır. Aslında başka bir kan meydana getirilmez, fakat onda bozulmuş olan ne varsa uzaklaştırılır, iyi olan ise korunur ve üstün gelir.

Et hakkında da aynı hüküm verilir.

Nelerin restore edilip yenilenebileceğini kısaca açıklamak gerekirse, cüzzam, sara, cinnet, püstüller, ayakta, elde yahut eklemlerdeki gut hastalığı ve benzeri diğer illetler, şayet doğuştan gelen bir hastalık değilse, yenilenme ve eski haline dönme ile ortadan kaldırılır.

Fakat cüzzam yahut mevcut olabilecek daha şiddetli bir hastalık hakkında bilmek gerekir ki, bu beden içinde bir başkalaşıma uğrar, nitekim bu, saf olanın saf olmayandan ayrılması şeklinde değil, fakat tıpkı bakırın yahut demirin altına dönüşmesi gibi, cüzzamın sıhhate tebdil olmasıdır. Ve hiç kimse bu tebdil karşısında şaşkınlığa düşmemelidir, zira yenilenme ve eski haline dönme, tıpkı gümüş yahut altındaki ateşten farksız olarak, onun kusurlarını ve safsızlıklarını tüketir, onu saf halde bırakır. Aynı şekilde sara ve gut da giderilir, çünkü tüm bedendeki her şey, kan ve et, bunların içinde yer alan diğer şeylerle birlikte derhal yenilenir. Zira alkali, Mercury'yi (cıvayı) en âlâ gümüşe dönüştürdüğü gibi, yenilenme ve eski haline dönme de, yukarıda zikredildiği üzere, bedeni iyi bir öze dönüştürür.

Şu halde yenilenme ve eski haline dönme, bedende Doğa ile uyumsuz ve lüzumsuz olan ne varsa dışarı atar, Doğanın istemediği yahut hiçbir değeri olmayan tüm bu şeyleri iyi bir şeye dönüştürür. Bu suretle her şeyi yeniden tanzim eder ve yukarıda söylediğimiz gibi yeniden büyümesini sağlar, bütün bedeni gençliğe kavuşturur ve saire, zira tabiatın bizzat kendi içinde bulunan şeylere hiçbir şey karşı koyamaz.

Ve şimdi bedenin hangi usulle restore edildiğini ve yenilendiğini görmeliyiz, yani yenileyici ve restore edici ilacın, hayat ruhunda ve kökensel nemde [NOT: radikal nem / radical moisture, canlılığın sürekliliğini sağlayan asli sıvı] sahip olduğu tutuşması vasıtasıyla, ki bu tutuşmayla ameller, bir ısırgan otunun yakıcı kuvvetleri gibi tayin edilir. Zira bu neviden kuvvetler bize doğal bir fiil içinde görünmeyip hislerle idrak edildiğinde, onları dosdoğru araştırabilecek kadar basiretli kim vardır? Bu minvalde, yenilenme ve eski haline dönme de Doğaya, ifade edemeyeceğimiz kuvvetler tarafından yapılan ilavelerdir. Bununla birlikte, görünen her şeyin ateşle temizlenip arındığı bizim tarafımızdan açıkça bilinmektedir. Doğa hakikaten bu tek sürecin ateşle tamamlanmasını ve başka hiçbir vasıtayla mümkün olmamasını talep eder. Bu sebeple iki yönlü bir ateşi anlarız, cismani bir ateş ve cevheri bir ateş. Cismani ateş alev ile iş görür, cevheri ateş ise cevher ve erdemler vasıtasıyla, tıpkı kantarid böceği gibi, deriyi yakarak ve çok şiddetli bir ateşin yaptığı gibi kabarcıklar çıkararak işler, yine de ateş değildir ve ateş olarak hissedilmez. Sıkça söylediğimiz üzere, bir alev ve bir ısırgan otu aynı tesiri hasıl eder.

Aynı şekilde kesindir ki, yenilenme ve eski haline dönme, bedene girdiklerinde yahut onun içinde birleştiklerinde amellerini bu yolla ikmal ederler, çünkü bunun üzerine, realgarları [NOT: kükürtlü arsenik cevherleri] ile birlikte ateşe atılan Saturn yahut Mars'ın Mercury içindeki ameliyesi gibi bir ameliye vuku bulur ve her ikisi de sıcak yahut ateşli olmasa da, yine de odun gibi yanıp kül olurlar ve dipte daha önce tamamen cüzzamlı gibi görünen kusursuz maden bulunur.

Ve yine, bir migdalio [NOT: maden külçesi yahut alaşımı] vitriol vasıtasıyla kuvvetle eritildiğinde, daha evvel bakıra hiçbir benzerliği olmadığı halde, her bakımdan ve tüm cevheri boyunca tıpkı bakır gibi bir bakıra nasıl dönüştüğünü kim bütünüyle takip edip araştırabilir. Yenilenme ve eski haline dönme de bizim tarafımızdan, suyla söndürülen ve kendini arındıran kireç gibi amellerini yerine getirmesinden başka türlü düşünülmemelidir, öyle ki tüm kuvvetleri ve acılıkları cevheri ateşi vasıtasıyla giderilir ve uzaklaştırılır.

Tabiatımızın yenilenmesi ve eski haline dönmesi, hakikaten kendi tabiatı içinde yenilenen yalıçapkını kuşunun durumundan farksızdır, ve bunu yapma kudretine sahip birçok benzer hayvan bulunur, ki bunlardan Archidoxies adlı eserimizde farklı veçhelerle ve Sırlarımızda daha da fazla bahsettik, şayet yenilenme ve eski haline dönmeye dair metnimizden çok uzaklaşmayacak olsaydı bunlardan daha fazla misal verilebilirdi, zira burada yaptığımız izahatlar yenilenmeye dair bu yerde de aynı şekilde anlaşılmalıdır, ateşi odunu tüketirken görmemize rağmen nasıl işlediğini yeterince bilemeyeceğimizi defaatle söyleriz, çünkü o, aşırı hararetiyle diğer her şeye galip gelir ve tüketir.

Fakat bunu bırakıp başka bir yöne yönelelim.

Mademki şimdiye dek yenilenmenin ve eski haline dönmenin başlangıcına dair kâfi derecede söz söyledik, o halde şimdi gerçekten yenileyen ve eski haline döndüren şeyleri işaret edelim. Nitekim Archidoxies adlı eserimizde talim etmiş bulunuyoruz

Ateş tabiatı bakımından dört katlıdır, yani güneş ve ay sudaki bir cüze hükmeder, havada ve toprakta ikamet eden ikinci ve üçüncü cüzler de benzer şekilde güneş ve ay tarafından idare olunur ve bu sebepten bütün mahlukatta, hakkında daha açık söz söylenmemesi iktiza eden o manyetik fazilet birleşmiştir, zira Mecusilerin anası ve pınarı olan Sophia'nın emeğinin marifeti buradadır, sözümü söyledim.

Paracelsus'un okuyucusu, onun sırlarının bütün felsefesiyle müradif olduğunu düşünmeye haklı olarak meyledebilir. Zaten bu başlık altında müstakil bir risale bulunmamaktadır,

onların nasıl hazırlanacağını yazmış ve bilinip ayırt edilsinler diye layık oldukları isimlerle tesmiye etmiş bulunuyoruz. Şimdi niyetimiz bunların terkibini ve her şeyden evvel ameliyelerini vazetmektir. Lakin biz basit maddeler ve arkana (gizli sırlar) hakkında talim verirken, bunların tesirlerinin muhtelif tarzlarda husule geldiği idrak edilmelidir. Zira bazılarının tecdit ve iade tarikiyle cüzzamı şiddetle tardettiği, lakin bunun ötesinde başka hiçbir illete temas etmediği görülür, buna rağmen tecdit ve iadede kemal mertebesindedirler. Bunların fevkinde, bu kabil illetlerin tefrikinde, cüzzamı bedenden tıpkı içinde eriyen gümüş ve altın gibi temizleyen ve bunlarda hiçbir murdarlık izi bırakmayan Quintessence (beşinci öz), Magistery ve Antimon Unsuru yer alır.

Aynı surette güneşin unsuru ve onun beşinci özü, keza onun yağı ve aurum potabile (içilebilir altın), bütün illetlerle birlikte cüzzamı da izale eder, bedeni tecdit ve iade eder. Keza çöplemenin, kırlangıçotunun, melisanın, keditotunun, safranın, kudrethelvasının ve kesterenin beşinci özleri de, yukarıda zikrettiğimiz illetler müstesna olmak üzere bedeni tecdit eder, zira bunlara hiçbir vechile tesir edemezler.

İncilerin veya iri incilerin, zümrütlerin, safirlerin, yakutların, lâllerin, sümbüllerin beşinci özü dahi bedeni tecdit eder ve onu tam bir kemale ulaştırır. Bunlar taş, kum, ellerde, ayaklarda ve mafsallarda husule gelen nikris gibi tartarik illetleri, bunun yanı sıra donmaları, pıhtılaşmaları ve tartardan neşet eden benzeri illetleri defeder. Minerallerin ve sıvıların beşinci özü ve magisteryleri de bütün bedeni her türlü noksanlıktan tecdit ve iade eder, saradan, senkoptan, boğulmadan ve cinnet, vitista [NOT: Dönem tıbbında St. Vitus dansı veya benzeri krizli bir hissizlik/hareket bozukluğu hali kastedilmektedir] ve benzeri hislerin zevaliyle vuku bulan bütün illetlerden halas eyler.

Tartar ve alkalinin magisteryleri ve özü dahi bedeni mükemmel bir iadeyle tecdit eder, bütün abseleri izale eder, humörlerin (ahlat-ı erbaa) kokuşmasını ve kesafetini izale eder.

Benzer şekilde, büyük ecza maddelerinin özleri, hülasaları ve magisteryleri bütün bedeni tecdit ve iade eder, gerek her gün tutan gerek dört günde bir nükseden, gerek müzmin gerekse bir günlük hummaları defeder. Keza küçük incilerin ilk unsurları da bütün bedeni tecdit ve iade edebilir, kadınların bütün illetlerini arazlarıyla birlikte izale edebilir ve gerek zevci gerek zevceyi bereketli, döl verici kılabilir. Aynı sırlar benzer surette, bedeni en yüksek kuvvetlerine tecdit ve iade etmek suretiyle, eski ve şifasız bütün illetleri defeder.

Bundan gayrı, pelesenkten çıkarılan beşinci öz de bedeni tecdit ve iade eder. Hayranlık uyandıran tesirleri ve kemal kudretiyle zatülcenp ve veba illetlerini izale eder. Başka yerlerde de zikredilen ve kendilerine atfedilebilecek olandan çok daha büyük fazileti haiz bulunan pek çok nesne dahi bu sınıftandır.

Lakin bu hususlarda, terkiplerin dikkatle murakabe edilmesi gerektiği idrak edilmelidir. Zira pek çok olsalar da, yine de hiç

biri bütün illetleri tek başına tedavi etmeye kifayet etmez, lakin bu kabil illetlerin tecdit ilaçlarıyla tardedilmesi lazımdır. Nihayetinde, her ne kadar bütün ameliyeleri kaydetmesek de niyetimizin tarzını ve tatbikatını göstermeyi kastetmekteyiz, zira bu pek de zaruri olmayabilir. Bizi anlayan kimse, yazılarımızın maksadını idrak edecektir. Bizi anlamayan kimse ise yazılarımızla talim edilmeye muktedir değildir, yine de bütün ameliyeleri kafi derecede tafsilatıyla vazedelim. Hakikatte, pek çok kimse tarafından yazılmış olan yahut evvelemirde zaten malum bulunan şeyleri tahrir etmek bize ağır bir külfet olurdu. Bu doktrin, bedene tesir etmek ve onun cevherini dönüştürmek hususunda müstesna bir tabiata malik olan ilk mevcudiyetten daha iyi nakledilemez. Zira o ilk mevcudiyet, muayyen bir gayeye ve cismani maddeye takdir edilmiş gayrimükemmel bir mürekkeptir. Ve mükemmel olmadığından,

Mercury (cıva) gibi, ihtilat ettiği her şeyi tağyir etmeye muktedirdir, ki cıva kendi noksanlığı cihetiyle iptidai ve noksan bir mevcudiyet gibidir. Bu mevcudiyet tayin ve takyit edilmiş olsa da noksanlıktan tecerrüt etmiş değildir, bilakis bununla sınırlanmıştır.

Mercury dahi bütün bedeni tecdit etme kudretine maliktir, zira içinde kuvvetli bir müshil tesiri ve kafi derecede ihata edilemeyecek bir tağyir edici kuvvet vardır. Yine de tesiri bakımından bir kül halinde noksan ve beyhudedir, çünkü tabiri caizse o cıvadır ve onun ilk mevcudiyeti başka bir bedene takdir olunmamalıdır. Zira kendisi ne ise, kemali de öyledir. Buna mukabil biz, altının ilk mevcudiyetinde olduğu gibi bütün bedeni tecdit ve iade etmekte mükemmel olan bir ilk mevcudiyetten bahsediyoruz, bunun sebebi de onun altının ruhunu kamilen ihata etmesi ve pek latif olmasıdır, hakikaten bizzat hakiki bedenden, yani altından çok daha latiftir.

Bu sebeptendir ki güneşin veya altının ilk mevcudiyeti, tıpkı madenlerdeki cıva gibi nufuz edicidir ve kendi içinde pıhtılaşmasını sağlayacak olan tuz ruhunu barındırmaz. Zira ilk mevcudiyeti pıhtılaştıran tuz ruhu ondan öyle büyük bir kudret alır ki, altın tesirleri bakımından ilk mevcudiyetinin sahip olduğu kudretin yüzde birine dahi erişemez. Aynı surette, ayazın dondurduğu asil şarap da bir daha asla eski kudretine rücu etmez.

Şimdi, yenilenme ve eski haline kavuşma (restorasyon) bahsinde kusursuzca söz söyleyip yazabilmemiz için bilinmelidir ki, altının henüz pıhtılaşmamış bir sıvı halinde bulunan ilk özü, yani ilk terkibi, yalnızca insanı değil, bütün sığırları, meyveleri, otları ve ağaçları, velhasıl temas ettiği her şeyi yeniler ve eski haline kavuşturur. Bu husus, tıpkı kendi madeninden katbekat üstün faziletlerle donatılmış herhangi bir madenin evrensel sureti gibi kavranmalıdır, zira madensel surette arsenik ruhu ile sulphur (kükürt) tuzu ve mercury (cıva) tuzu bulunur ki bunların hepsi madenin tasfiyesi esnasında zayi olur ve mezkûr maden yalnızca tek bir öz halinde kalır.

Aynı keyfiyet, altının ilk varlığı (ens primum) kadar bilinmesi iktiza eden antimon gibi, markaşitlerin ilk varlığı hususunda da benzer şekilde anlaşılmalıdır. Gerçekten de antimonun ilk varlığında öylesine bir fazilet mevcuttur ki, antimonun bizatihi ateş vasıtasıyla yaptığından farksız olarak, kendi hususi tabiatı gereği temas ettiği her şeyi kendiliğinden dönüştürür. Zira onun fazileti, kökensel nem (humidum radicale) tarafından meydana getirilmiş olan her şeyi bedenden ayırır ve mezkûr bedeni ta temelinden bütünüyle yeniler, çünkü onun ilk varlığı, mezkûr ezelî takdirde öylesine sabit hale gelir ki, ateşten hararetin neşet etmesi gibi, ondan da öyle bir öz hasıl olur ve yayılır. Reçinelerin ilk varlığı hususunda da bundan farklı bir anlayış güdülmemelidir.

Sulphur’ün (kükürt) ilk varlığı, bedenin muayyen yenilenmelere ve tazelemelere doğru kâmil bir başkalaşımıdır, öylesine şiddetlidir ki madenlerin bütün ilk varlıklarını kendi özüne boyar, yani tincture (tentür) verir, onların işleyişlerini ellerinden alır, onları yeniden kendi Prima Materia'larına (ilk madde) irca eder ve akabinde onları kâmil ve yeni bir bedene kavuşturur. Hakikaten, sulphur'den hâsıl olan ilk varlık, insan bedeni üzerinde öylesine bir iktidara sahiptir ki, onun içindeki bütün kökensel hıltları, her bir mahal ve cüzünde yeniler.

Benzer şekilde, kıymetli taşların ilk varlıkları hakkında da söz söyleyebiliriz ki onlar, iptidai özleri vasıtasıyla bütün bedeni en kudretli biçimde eski kuvvetlerine kavuşturur, onu bütün kirlerinden arındırır ve tıpkı ateşin kurşunu en saf cama dönüştürmesi gibi, onu yenileyip ihya eder. Zira zümrüdün ilk varlığı, en baştan itibaren kâmil bir beden halinde var olduğundan, kendini yeniden üretir ve tazeler. Kendi ezelî takdiri gereği, kendini her türlü murdarlıktan ve kirden arındırıp saf hale gelene dek ikinci kez pıhtılaşan yeşil mermer de böyledir. Kimi zaman bu suretle kendini üçüncü ve dördüncü kez yeniler, gençliğine rücu eder, bu minvalde kendini ne denli sık tazelerse, o nispette saf ve baki kılınır. Şu halde, ilk varlıkların faziletleri bana malum olduğu kadarıyla, bunlar şüphesiz diğerlerinin hepsinden katbekat üstündür.

Tuzların ilk varlıkları hususunda da belirtilmelidir ki, tıpkı ruhani faziletleri gibi, onlar da kemalat hallerindekinden çok daha büyüktür.

Böylece, vitriolün ilk varlığı bütün beyaz madenleri kızıla dönüştürür, onlarda mündemiç olan bütün kemalatı alt eder ve hükmü altına alır. Madenlerin bütün noksan bedenlerini yeniler ve ihya eder, nitekim kalayı kendi ilk varlığına ve ardından, asıl kalayda olandan daha fazla fazilet barındıran bir kalaya dönüştürür.

Aynı surette, bu kökensel nemlerden neşet eden her şeyi yeniden kökensel neme irca eder ve mezkûr yenilenme ile ihyayı daha kâmil, daha feyizli ve daha dolgun kılar, zira kökensel nem üzerinde başka hiçbir şey bu denli kuvvetle tesir icra edemez.

Bedenlerine, yani saplarına yahut gövdelerine kavuşmadan evvel, cisimleşmiş hallerinden bin kat daha kudretli olan otların ve ağaçların ilk varlıkları da bundan asla farklı değildir. Nitekim melisa otunun ilk varlığı, bedeni, tabii nesnelerde mümkün görünenden çok daha kudretli bir surette yeniler ve ihya eder. Bilinmelidir ki yalıçapkını kuşu (halcyon) [NOT: Eski doğa felsefesinde bedeni çürümeyen ve gençleşen efsanevi kuş], kendi tabiatı gereği bu şekilde yenilenip tazelenmez, lakin onun tabiatı, bu minvaldeki ilk varlıklarla beslenecek ve yaşayacak veçhile yaratılmıştır, otların bedenlerini yahut tohumları ve benzerlerini yediği vakit, midesi sindirim yoluyla onları kendi ilk varlıklarına irca eder ve akabinde mezkûr ilk varlık vasıtasıyla kendi yenilenme ve tazelenme amellerini ikmale erdirir. Zira onun sindirimi, Tabiat tarafından yalnızca ilk varlıklara meyyal kılınmıştır, bundan ötürüdür ki evvelemirde bütün yiyeceğini ve içeceğini bir ilk varlığa dönüştürür. İşte bu sebepten ötürü, yalnızca tazeleyen ve ihya eden bedenleri yer ki yumurtadan çıktığı andan itibaren ebeveyn kuşlar tarafından kendisine temin edilen ve beslenmesini sağlayan da bunlardır.

Bununla birlikte, ölümünden sonra yenilenip tazelenmesi de onun kendi tabiatıdır, bunun hakiki sebebi şudur ki, kuş yaşadığı müddetçe bütün bu ilk varlıklar onda inkişaf edemez, zira bu kuşun hayatı, mezkûr varlıkları kana ve ete dönüştürerek onların bütün kudretini ellerinden alır, lakin öldüğünde, yıllık mevsimlere muvafık olarak serpilip tazelenir, tıpkı ilk varlıkların toprakta kendilerini izhar etmeleri gibi, aynı surette o vakit kuşun kendi içinde de neşvünema bulurlar ve böylece ölü eti yenileyip ihya ederler ki bu durum, bizatihi Tabiat içinde onun kudret ve faziletlerine dair hayret verici bir delildir. Şayet bu hususlar gözlerimizin önünde cereyan etmeseydi, pek çok kimse tarafından yazıya dökülmüş olsa dahi inanılmaz bulunurdu. İşte bu sebeptendir ki yalıçapkınları düzensiz vakitlerde, ilk varlıkları erken yahut geç yemiş olmalarına göre, kimi daha erken, kimi daha geç yenilenir, zira bazıları diğerlerinden daha erken yahut daha geç doğar ve ortaya çıkar. Pek çok kurtçuk da, henüz toprakta noksan haldeyken ilk varlıklarla beslenip besini oradan aldıkları için yenilenir ve tazelenir. Yenilenme ve restorasyon hakkındaki bir kitabın metninden pek uzak düşmeselerdi, haklarında daha etraflıca yazılabilecek olan, gizli kalmış ve bilinenden yahut aşikâr surette araştırılandan çok daha fazla sayıda mucizevi hakikat mevcuttur.

Daha önce de kaydettiğimiz üzere, ilk varlıkları elde etmemiz veya onları aynı özde tutmamız pek mümkün olmasa da, bunu yapmamız yine de imkân dahilindedir. Zira altının madeninin nerede saklı yattığını bilirsek, onun yetkinliğe erişmesinden önce varırsak, aynı yerde onun ilk varlığını da buluruz. Nitekim madenin suretinin nasıl yerleştiğinin bilinebilmesini sağlayan birtakım işaretler mevcuttur.

İşte bu sebeple, henüz ilk varlığında bulunduğu sırada ağaçları meyvedar kılar ve temelini, yani toprağı bereketlendirir. Yirmi yıldır hiç meyve vermemiş yaşlı ağaçları yeniler, çünkü altının ilk varlığı onlara ya da köklerine sirayet ettiğinde, daha önce olduğu gibi yeniden canlanmaya ve serpilmeye başlarlar. Her ne kadar tasvir ettiklerimizin haricinde, altının ilk varlığına dair hayranlığımıza mazhar olacak çok daha fazla hususiyet bulunsa da, bunlar altının ilk varlığını, yani onun orada mevcut olduğunu göstermek için kafidir.

Lakin alevler ve kıvılcımlar görüldüğünde, madenin kendi ilk varlığından hasıl olmakta olduğu ve bu madenin pıhtılaşma sürecine girdiği istidlal edilmeli ve kaydedilmelidir. Bunlar, altın, gümüş yahut diğer metaller için geçerli olan ve madenlerin menşeine taalluk eden işaretler sayılır, zira diğer ilk varlıkların menşelerine dair işaretleri de sözünü ettiklerimize benzer.

Bu kabil bir işaret görüldüğünde yahut bulunduğunda, aynı ilk varlığın, yetkinliğinde bulunduğu haldeki gibi tek bir yığında toplanmamış olduğu, bilakis o mıntıkadaki arazinin tamamına yayılmış bulunduğu anlaşılmalıdır. Bu sebeptendir ki, söz konusu arazi ilk varlıkların iktidarı altındadır ve henüz birleşik hale gelmemiş kırlangıçotunda olduğu gibi, bunlar o araziden çekilip alınır.

Onun ilk varlığı, mevkiini bulduğu topraktadır. İşte bu mülahazayla, benzer bir toprak alınmalı ve kırlangıçotunun erdemlerine dair işaret ettiğimiz üzere, nihayetinde bundan bir hulasa çıkarılmalıdır. Hatırda tutulmalıdır ki, ilk varlık ile kemalat arasında şöyle bir tefavüt vardır, ilk varlık evvelce zikredilen sebeplerden ötürü yenileme kudretine sahiptir, kemale erdiğinde ise yalnızca tabiatların erdemlerini haizdir, öyle ki o cihete meyleder, lakin bunu mükemmelen yapamaz. Buradan anlaşılacağı üzere, eğer bunlardan ilk varlıklarınkiyle aynı cinsten erdemler elde edilmek isteniyorsa, sırlar ve Quintessence (beşinci öz) bahislerinde işaret edildiği gibi, onların pıhtılaşmış hallerinden uzaklaştırılmaları ve bozulmaya uğratılmaları elzemdir. Bir şeyin kendi ilk varlığında daha büyük kudretlere malik olmasına filozoflar taaccüp etmesin, zira bir otun zatıyla neşvünema bulduğu herhangi bir topraktan dahi, o ot cisimleşmeden evvel, o otun bütün erdemleri çekilip alınabilir, öyle ki erdemler muhafaza edilir ve toprak kendi yerine iade edilir, bundan böyle o toprak sırf bir toprak halini alır ve içinde hiçbir semere kalmaz, çünkü toprağın içinde saklı yatan ilk varlığı çekilip alınmıştır.

Bu suretle, bu nevi bir ilk varlığın kudretinin bir cam içine hapsedilmesi ve o otun suretinin hiçbir toprak olmaksızın kendiliğinden büyüdüğü bir hale getirilmesi ekseriya vuku bulur, hatta tamamen büyüdüğünde dahi bir cismi yoktur, fakat cisme benzer bir biçimi vardır, bunun sebebi ise toprağın sıvısından mahrum olmasıdır. Buradan hareketle, onun sapı görme duyusu için bir hayalden öteye geçmez, çünkü tıpkı cismani bir suret gösteren lakin hiçbir dokunma hissiyle idrak edilemeyen duman gibi, parmakla ezildiğinde yeniden bir suya dönüşebilir. Bu kabil yetişen şeylerde Quintessence (beşinci öz), tıpkı topraktaki gibi, bütünüyle bozulmamış halde ve kemalatının en yüksek mertebesindedir.

Binaenaleyh, altının ilk varlığından, bu yolla, dokunulduğunda kırmızı bir suya benzeyen ve tıpkı altın gibi çalkalanıp yüceltilen nihayete ermiş altın hasıl olur.

Bu meselelere dair söylenecekler bu kadardır. Şimdi, sırasıyla, sanatın kudreti ve kaidesiyle hazırlandıkları takdirde yenileyen ve ihya eden şeylerin tatbikatına geçelim. Bu hususlar, tarafımızdan muhtasar bir biçimde kaleme alınmış olsa da, zeki kimseler, yani tıp ve felsefe tahsilini hakkıyla almış olanlar için kafi derecede vazıhtır.

Şu halde, evvelemirde, işaret ettiğimiz üzere yenileyen ve ihya eden şeyleri bilmemiz iktiza eder, onların ilk varlığı çekip çıkarılmalı ve tecdit ile ihya ameli bunun vasıtasıyla icra edilmelidir. Bu mütalaadan bir netice olarak, madenlerin, mücevherlerin, otların ve sıvıların olmak üzere dört gizemi şu şekilde vaz ediyoruz,

İncecik öğütülmüş madeni altından yahut antimondan bir libre, deveran ettirilmiş tuzdan dört libre alınız. Bunları birbiriyle mezcediniz ve dört ay boyunca at gübresinde sindirime bırakınız. Buradan bir su hasıl olacaktır, bunun saf kısmını gayrisafisinden ayırınız. Bunu bir taşa pıhtılaştırınız, bu taşı küllendirilmiş şarap [NOT: şarabın yakılması veya kireçlendirilmesiyle elde edilen kül/ruh] ile kalsine ediniz, tekrar ayırınız ve mermer üzerinde eritiniz. Bu suyu bir ay boyunca çürümeye bırakınız, buradan, altının veya antimonun ilk varlığında olduğu gibi bütün işaretleri haiz bir sıvı husule gelecektir.

Bu sebeple, haklı bir gerekçeyle, biz buna mezkûr şeylerin ilk varlığı adını veririz. Benzer biçimde, Mercury (cıva) ve diğer şeyler hakkında da bu minvalde fehmedilmesi gerekecektir.

İyice öğütülmüş zümrütten 1 drahmi alınız, beyaz bir renge dönene kadar erimiş tuz içinde kalsine ediniz. Akabinde bunları eritiniz, hermetik olarak mühürlenmiş bir şişeye koyarak harici ateşin üzerine yerleştiriniz. Maddeyi, çıplak cam kap içinde tabana değmeyecek şekilde yukarıda asılı tutunuz ve bu hali, o manevi tabiatından ve halinden bal usaresi gibi bir cisim halinde tabana düşene kadar sürdürünüz. Bu durum zümrüdün erdemlerini gözler önüne serer. Bu sebeple, haklı olarak zümrüdün ilk varlığı şeklinde tesmiye olunabilir.

Kırlangıçotu veya oğulotu alınız, bunları lapa hâline gelene dek dövünüz, hava almayacak şekilde kapatılmış bir cam kaba koyunuz ve bir ay boyunca olgunlaşması için at gübresi içerisine yerleştiriniz.

Daha sonra arı olanı arı olmayandan ayırınız, arı kısmı çözünmüş tuz ile birlikte bir cam kaba dökünüz ve ağzı kapatılan bu kabı bir ay boyunca güneşe maruz bırakınız. Bu süre dolduğunda, dipte koyu kıvamlı bir sıvı, yüzeyde ise yüzen tuzu bulacaksınız. Bu ayrıştırıldığında, oğulotunun veya kırlangıçotunun erdemlerini, ilk mevcudiyetlerindeki halleriyle elde etmiş olursunuz, bunlara oğulotunun veya kırlangıçotunun ilk mevcudiyetleri denir ve hakikaten de öyledirler.

Sulphur (kükürt) cevherini ve çözünmüş tuzu alınız, kendi kendilerine tamamen suya dönüşmelerine izin veriniz ve bunu dört kez damıtınız. Evvelemirde, Sulphur'ün ilk özünün bütün erdemlerini sergileyen muayyen bir beyazlık yükselecektir. Bu sebeple, haklı bir gerekçeyle onu Sulphur'ün ilk mevcudiyetinin yerine koyabilir ve bu şekilde adlandırabiliriz.

Dört ilk mevcudiyet bu suretle genel hatlarıyla tarif edildiğine göre, erdemlerinin müşahede edilebilmesi için bunlardan ne şekilde istifade edileceği hususu etraflıca izah edilmelidir. Usul şudur, bu ilk mevcudiyetlerden herhangi biri, kendisiyle renklenecek miktarda iyi bir şarabın içerisine konsun. Bu yapıldıktan sonra, mezkûr perhiz için hazırlanmış olur. Bu şaraptan, evvela el parmaklarının tırnakları, ardından ayak tırnakları, sonra saçlar ve dişler dökülene ve nihayetinde cilt kuruyup yeni bir ten hasıl olana dek her gün şafak vaktinde bir miktar içilmelidir.

Bütün bunlar tamamlandığında, mezkûr ilaca veya iksire son verilmelidir.

Ve böylece, tıpkı yeni ten gibi yeni tırnaklar, saçlar ve taze dişler hasıl olur, bedenin ve zihnin tüm illetleri, yukarıda beyan edildiği üzere zail olup gider.

YENİLENME VE TAZELENME ÜZERİNE KİTAP BURADA SONA ERER.

YÜCE THEOPHRASTUS PARACELSUS TARAFINDAN, EN MÜMTAZ FİLOZOF VE HER İKİ FAKÜLTENİN DOKTORU.

Pek çok kimse, yeryüzünün derinliklerinde gizlenen yahut oradan neşet edip filizlenen şeylerin Quintessence'ı (beşinci öz) hakkında, yani madenlerin, tuzların, bitki özlerinin, taşların, ağaçların, otların, köklerin, dört ayaklıların, balıkların ve diğer hayvanların Quintessence'ı hakkında yazmıştır. Lakin mezkûr şeylerden Quintessence'ın hangi usul yahut ameliyat ile özütlenebileceğini göstermek çok az kimseye nasip olmuştur, öyle ki insan nev'i için, bu kabil muayyen bir Quintessence'ın şeylerin derununda mukim olduğuna dair bir ümit kalmakla yetinilmemiş, insanın o aziz ve muhterem bedeninin de aynı cevheri nimete hissedar olabileceği gösterilmiştir. Bu sebeple, yalnızca tahkir ile tehdit savuran fakat darbeyi indirmeyen o lafazan müfsitlerin usulünden ictinap ederek, şimdi kısmen talim etmekteyim. Bütün şeylerin bünyesinde fıtri bir Quintessence'ın yerleşik olduğu ve ikamet ettiği defalarca ifade edilmiştir, lâkin ben buna ilaveten, onun yalnızca madenlerden, taşlardan, tuzlardan ve bitki özlerinden değil, aynı zamanda köklerden, otlardan, hayvanlardan ve Yaratan tarafından var edilmiş diğer bütün şeylerden nasıl çekilip çıkarılacağını da göstereceğim.

Bütün cevheri ve yaratılmış şeyler, kendi içlerinde su, yağ ve tuz barındırırlar, binnetice tuzu ve yağı sudan ayırmak pek mühim bir mesele olacaktır. Damıtma ameliyesi esnasında evvela sular, ardından yağlar, nihayetinde ise tuz zahir olur. Ne var ki, ekseriyetle yağ, su ve tuz birbirine raptolunmuş halde kalır. Nitekim, şayet tuz ihtiva eden meyvelerden ardıç yağı çıkarılırsa, yağ hafifliği sebebiyle biraz daha ağır olan sudan ayrılır. Buna mukabil, şimdiye değin hiç kimse, hepsinin en kıymetlisi olan tuzu ondan ayırmayı başaramamıştır. Dahası, bunun ardıcın hakiki bir Quintessence'ı olduğuna kaniyim.

Ayrıca, Sulphur'den tatlı su hâsıl olmaz, yalnızca yağ çıkar. Lakin o yağın altında tuz ve gizlenmiş su örtülüdür. Bahsi geçen tuz ve su evvelemirde giderilip kendisinden tefrik edilmedikçe, ona layıkıyla yağ tesmiye olunamaz.

Kezalik, adi tuzun içinde de yağ ve su mevcuttur, lâkin su ve yağ kendisinden ayrıştırılmadıkça ona layıkıyla tuz tesmiye olunamaz.

Bitkilerde ve toprakta yetişen nebatatta her birinin kendine mahsus suyu, tuzu ve yağı mevcuttur, fakat bunlar müstakil bir surettedir. Şöyle ki, en sıcak nesneler en çok tuzu, en soğuk olanlar ise en bol suyu ihtiva eder. Ilık olanlar ise, her biri kendi mertebesinde ve nevindedir olmak üzere, müsavi nispetlerde yağ, tuz ve su barındırır.

Böylelikle bunlar renkte, kokuda ve lezzette yekdiğerinden tefrik edilirler. Kezalik, bu nesnelerin derunundaki en latif ve en arı ruhlar da çekilip çıkarılır, insan hayatı için şifalı olarak vasfedilmeyi adilane ve haklı surette hak ederler.

Altın, gümüş, demir, kurşun, kalay, bakır gibi yetişip gelişen madenler, ayrıca arsenik, markazit, lapis (taş) lazuli, bakır pası, dağ yeşili, kalamin ve vitriol ilk ve en başta gelenlerdir. Bunları zümrüt, yakut, pyrops da denen ametist, cyamus, krizolit de denen sümbültaşı, beyaz ve kırmızı mercanlar, inciler ve benzeri kıymetli taşlar izler. Nitekim usulünce hazırlandıkları takdirde, anılanların en yüce hassaları taşıdığı muhakkaktır, her ne kadar yukarıda zikredilen taşların yanı sıra kiremit gibi, insan soyunun sıhhatini korumada azımsanmayacak bir tesire sahip olduğu keşfedilen kaymaktaşı, Ermeni kili ve sair muhtelif taşlar da bulunsa bile. Lakin diğerlerinden evvel, burada daha muteber olanlardan bahsetmek niyetindeyiz. Üçüncü sırada ise düzen gereği, yeryüzünde yetişen nebatattan, yani ağaçlardan, çalılardan, otlardan, köklerden ve benzeri sebzelerden, bunların iliklerinden ve nebatatın bünyesinden hasıl olan usâreler ile mayilerin dahil olduğu sair unsurlardan söz açmak iktiza eder. Böylelikle şarap, zeytinden, cevizden, ketenden, defne yemişinden, küçük hindistancevizinden elde edilen envaiçeşit yağlar, keza Sakız terebintini, mür, mastika gibi ağaçlardan, çalılardan ve diğer nebatatın saplarından süzülen reçineler, kiraz ve günebakan, erik ağacı ve çakal eriği ile daha sayılamayacak nicesinden çıkanlar ki, bunların her biri eşyanın Yaratıcısı tarafından insanoğlunun menfaati ve istifadesi için var edilmiştir. Dördüncü sırada ise bünyelerinde pek çok cihetten azımsanmayacak bir hassa ve şifalı tesir saklı bulunan hayvanlar gelir. İlkin bunlar, her canlının şüphesiz ruhu olan kanda, ikincisi ise ilikte yahut yağda mevcuttur. Keza, kan sahibi hayvanların etinde ve aynı şekilde kana malik olmayan balıklarda da gizli bir kuvvet vardır ki, bütün bunlardan insanın dile gelmez büyüklükteki menfaati uğruna quintessence (beşinci öz) çekilip çıkarılabilir.

Bundan maada, bu işin hangi vasıtalar ve usullerle vücuda geldiğini derhal izhar etmek maksadıyla, bir leyleğin kanının özünü misal göstereceğim. Bu, alınmış olan herhangi bir zehre karşı fevkalade tesirli bir devadır, yalnızca sempati ve merhametten hasıl olan bir neticedir [NOT: Dönemin tıp anlayışında leyleğin zehirli hayvanları yemesi ve şefkati temsil etmesi dolayısıyla zehirlere karşı 'sempatik' bir bağ ile panzehir sayılmasına atıftır]. Dahası, insanın kanı damıtıldığında bu kuvvetler bakımından gayet zengindir, zira şayet özü tutuşturulacak olursa, kanın sahibi olan insan hayatta kaldığı müddetçe durup dinlenmeksizin yanar ve o öldüğünde söner. Şayet o koca hekimler bunu necromantik bir cin çıkarma addedip reddetmiyorlarsa, bunun yegane sebebi bu şeylerin tabiatını fehmedememeleridir. Fakat incilerden yahut margaritlerden çıkarılan o ferahlatıcı devadan daha mükemmeli yoktur ki, kendisi öyle muazzam kuvvetlere maliktir ki,

onun vasıtasıyla can çekişmekte ve ölüm döşeğinde olan insanları diriltip ihya edebildim, onları yeniden kelam edebilir hale getirdim. Hazır bulunan herkesin kanaatine göre yalnızca Tanrı'nın ellerinde olan, hem felçli hem de havale geçiren bir kimseyi ayağa kaldırmada ve sağlığına kavuşturmada da bana azımsanmayacak bir muavenet sağladı. O kimse bilahare konuştu, yazdı ve evlat sahibi oldu. Diğer kıymetli taşlar da daha az tesire sahip değildir, lakin her biri kendi cinsine göredir. Otlara, köklere ve bunların zümresine gelince, Galen'i takip eden tabipler nezdinde dahi bunların kelimelerle anlatılamaz bir kudret ve tesire sahip olduğundan şüphe duyulamaz. İnsanların ve diğer hayvanların ifrazatı hakkında ne diyeyim, şayet bu kadar çok hassa böylesi atılmış ve süprüntü addolunan bir şeyde ikamet ediyorsa, en asil madenlerde, altında, gümüşte, antimonda ve diğerlerinde ne denli büyük hassalar barınmalıdır. Fakat markazitte dahi ne denli büyük bir hassa bulunmalıdır ki, başka hiçbir vasıta ilave edilmeksizin bütün fistüller, kanser ve benzeri cerahatli yaralar için son derece şifalı bir ilaç ve tasfiye edicidir. Bu nevi illetlere nispetle evvelkilerden hiçbir surette geri kalmayan hassalarla dolu olan vitriol, antimon ve diğer hususlardan burada bahsetmeyeceğim, lakin her biri kendi tarzına ve nevine göredir. Bu suretle hazırlanan altının cevheri de muhtemelen aynı şekildedir ki, onun vasıtasıyla son derece mülevves bir cüzzam ve fil hastalığını defaatle temizleyip tedavi ettim. Kırk yıllık nikrisi, sinirlerdeki kasılma ve gevşemeleri ve diğer marazları bu ve sair yardımcı maddelerle iyi ettiğim gerçeğini bir kenara bırakıyorum. İlikler ve yağlar da tamamen reddedilmemelidir, bilhassa insanın, porsuğun, domuzların, koçların, boğaların, geyiklerin, maymunların ve suda, havada yahut karada yaşayan benzeri hayvanlarınki, bunların hiçbiri insanoğluna hususi bir nimet olmaktan gayrı bir gaye ile yetişip gelişmemiş yahut yaratılmamıştır, nitekim en ufak İspanyol sineklerinin, keza sinek ile güve pisliğinin dahi kendilerine has hususiyetleri bulunduğu hakikatiyle bu teyit olunmuştur, biz bu hususların tamamını enine boyuna tahkik ettik, kamilen inceledik ve insanın istifadesi ve menfaati için kuvvet ve hassalarla donatılmamış hiçbir şeyin geriye kalmadığını kesin olarak gördük. Lakin bahsimize dönelim.

YAĞDAN ELDE EDİLEN BEŞİNCİ ÖZ VE BUNA AİT TUZ HAKKINDA

En ince taneciklere ayrılmış ve hilal şeklinde dövülmüş en saf altından yahut grafit ile birlikte kalsine edilmiş altından al. Buna bulunabilecek en mükemmel beyaz şaraptan 100 cüz ve beyaz çamdan 10 cüz ilave et. Bunları bir cam kap içerisinde 40 gün boyunca yumuşamaya terk et. Şarabı dök. Üzerine aynı miktarda taze şarap dök. Benzer şekilde yumuşamaya bırak. Bunu üçüncü defa tekrarla.

Bu üç posta şarabı bir cam kaba dök. İyice mühürle ve kuvvetli bir ateşte damıt ki şiddetle hasıl olsun. Damıtıldığı vakit, kör bir imbikle iyice mühürlenmiş olarak mayi ihtiva eden cam kabı, parmakların dayanamayacağı derecede kızgın küllerin üzerine yerleştir. Dokuz cüzü tükenene yahut kuruyana ve geriye yalnızca onuncu cüz kalana kadar küllerin üzerinde dursunlar. Geriye kalan mayiye aynı miktarda yumurta akı ekle. Birlikte çalkala. Evvela yavaş yavaş birlikte damıt, beyaz su çıktığında bunu tefrik et. Müteakiben şişe kor haline gelene kadar daha kuvvetli damıt,

ve madde, ağır, fena kokulu, bir nebze incelmiş bir bal kıvamında dışarı çıkar. Bunu muhafaza et, zira bu altının Quintessence'ı (beşinci özü), yani şahane ilaçtır. Bir nebze beyazımsı ve koyu suyu bir cam kaba koy.

Tüketilinceye dek pişiriniz, o vakit beyaz ve fevkalade bir tuz bulacaksınız. Bu, Güneş'in tuzudur. Ne var ki altınınızın yarısı, diğer bir deyişle Quintessence'a (beşinci öz) dahil olan o üstün kısmı zayi olmuş olacaktır. Aynı öze Güneş'in yağı adını vermek de caizdir.

GÜMÜŞÜN YAĞI VEYAHUT BEŞİNCİ ÖZÜ VE ONUN TUZU HAKKINDA

En ince talaş haline getirilmiş gümüşü alınız. Bunları bir denarius biçiminde en ufak parçalara bölünüz. Aynı işlemi zencefre (zincifre) zerreleri için de tatbik ediniz.

Bunları kat kat olacak surette bir cam kaba birlikte koyunuz. Cam kap yarıya kadar doldurulmalı ve kusursuz bir biçimde kapatılmalıdır. Akabinde otuz gün müddetle bir kupelde tutunuz. Kesintisiz bir ateşe maruz bırakınız. Nihayetinde soğumaya terk ediniz. O vakit canı yahut özü çekip çıkarmış olacaktır ve gümüş bir sünger suretine bürünecektir. Zencefreyi kurşun ile tasfiye ediniz, tortuda gümüşün ruhunu bulacaksınız ki bu, her nerede bulunursa bulunsun en mükemmel gümüştür. Mezkûr gümüşü en ufak tanelere indirgeyiniz ve üzerine şarabın en keskin sirkesini dökünüz. Bunları cam bir kapta bekletiniz, gümüş maviye dönecektir. Maviyi alıp saklayınız. Üzerine başka bir sirke dökünüz. İkinci defa maviye dönüşmesini bekleyiniz, bunu da tekrar ayırınız, gümüş tamamen ortadan kalkıncaya değin mavi maddeleri ilave etme ameliyesini tekrarlayınız. Şayet iki ons gümüş var idiyse, bir ons kâfur alınız. Bunun mezkûr mavi gümüş ve sirke içinde erimesini sağlayınız. Bunu şu minval üzere damıtınız, evvela yavaşça, akabinde su esmer bir renge bürünmeye başlayıncaya dek giderek daha kuvvetli bir surette. Sonra suyu kabından alınız, başka bir cam kaba koyup muhafaza ediniz. Tortuyu bir torbadan sıkarak süzdükten sonra, bocia [NOT: imbik gövdesi / damıtma balonu] akkor hale gelinceye değin tortulardan gayet kuvvetli bir ateşle damıtınız, cam kapta bir nevi koyu yahut kaba biraya benzeyen, bir parça yakıcı vasıfta bir beşinci öz bulacaksınız. İşte bu, Luna'nın (Ay/Gümüş) o yağı ve beşinci özüdür. Muhafaza edilen suyu (Güneş'in tuzunda olduğu gibi) tüketilinceye dek kaynatınız, gümüşün tuzu olan yeşil bir Tuz haline gelecektir.

Mars'ın zaferanını (demir pası) en ufak ve en latif bir toz haline gelene dek dövünüz. Bunu taze su ile yıkayınız. Yıkama suyunu dökünüz. Çökene kadar dinlendiriniz. Akabinde suyu çöken kısımdan ayırınız ve zaferanın kurumasını sağlayınız. Bundan dilediğiniz miktarda alınız ve yumurta sarısı ile bir macun yapınız.

Tekrar iyice kurumasını sağlayınız. Nihayetinde bunu döverek toz haline getiriniz ve pürüzsüz bir cam levha üzerine yayınız. Bir şarap mahzenine koyunuz, berrak bir yağ halinde çözülecektir. Bu, harici bütün çıbanlara şifa olan Mars'ın yağıdır.

Sekiz ons gümüş köpüğü (mürdesenk) alınız. İyice dövüp son derece ufak parçalara ayırınız.

Kurşun külleri ekseriyetle nasıl üretiliyorsa o surette, ateşte yana doğru eğilmesi icap eden bir çömleğe koyunuz. Köpüğü demir bir kaşıkla karıştırınız. Kâfi derecede

ısındığında bunu demir bir tavaya dökünüz. İki ölçek keskin ve kaynar sirke zerk edilsin. O vakit yağ kendini köpükten ayıracaktır, akabinde yağ tekrar tavaya dökülsün. Bir ölçeğin ancak dörtte biri kalıncaya dek sarf edilsin. Bu yağ hayret verici bir tatlılığa maliktir. Şayet bayat idrar ile karıştırırsanız üstübeç gibi beyazlaşacaktır ve şayet demir bir tavada kaynatılırsa dibe çökecek ve gümüşe benzer bir hal alacaktır.

Bundan maada, şayet ufak bir miktar bir kaba konur ve kuruyana dek bırakılırsa, ondan ince (latif) bir tutkal gibi yapışkan bir madde husule gelir. Yağı hasıl eden maddeyi iyice mühürlenmiş bir imbikten damıtınız, o vakit Satürn'ün Quintessence'ı tesmiye olunan saf ve berrak yağı elde edeceksiniz.

Jüpiter şu tarzda kireçleştirilsin, diğer bir deyişle bir potaya konsun ve gizli bir ateş vasıtasıyla, yani iniş yoluyla [NOT: descensum usulü damıtma/kavurma kastedilmektedir], kırk gün boyunca pişirilsin. O vakit kalay külü tesmiye ettikleri tozu elde edeceksiniz. Bundan beş drahmi, limon suyundan ise altmış beş drahmi alınız. Bunların yirmi gün müddetle dibe çökmesini bekleyiniz. Akabinde külü yıkayıp uzaklaştırınız. Bilahare külleri yıkayınız. Üzerine mezkûr limon suyunu tekrar dökünüz. Bu ameliyeyi üçüncü defa tekrarlayınız.

Bilahare bunlar damıtılsın ve tekrar külün üzerine dökülsün. Evvelce olduğu gibi yirmi gün daha dibe çökmeye bırakılsınlar. Nihayetinde imbikten geçirilerek, ta ki saf su husule gelene kadar damıtılsınlar. Şayet renginin kırmızı olduğunu müşahede ederseniz, kuvvetli bir ateş tatbik ediniz. İlk çıkan su atılmalıdır, akabinde yağ ile karışık bir su gelecektir ki bunun ayrılması icap eder. Bilahare yağı güneşin hararetinde tasfiye etmelisiniz, işte Jüpiter'in yağı budur. İkinci su ise kaynatılarak onda birine kadar eksiltilmelidir. Akabinde bunun, neredeyse zümrüdün rengini fersah fersah aşacak derecede fevkalade güzel yeşil bir rengin şualarını vermeye başlayacağı ana kadar çökelmesini sağlayınız, işte bu Jüpiter'in tuzudur ki ben bunu aynı zamanda Jüpiter'in ruhu addederim.

Bu, şimdiye değin var olmuş her şeyin en mükemmeli ve en tatlı maddesidir, Sanat'tan yahut Tabiat'tan neşet eden her şeyden de üstündür. İçilebilir altını müstesna tutarım, zira o dahi Taş'ımızın beşinci özü tarafından geride bırakılmıştır ki biz ona yakışıksız değil, bilakis hakiki surette gerçek adıyla, Filozofların Taşı (Lapis) deriz. Binaenaleyh parıldayan, uzun ve keskin danelere ayrılan antimuanı alınız. En ince ve en latif bir toz haline gelene değin dövülsün ve elensin. Bu toz, otuz gün boyunca kuvvetli ve iyi bir şarapta bekletilerek emdirilsin. Kap gayet iyi kapatılsın. Lakin dikkat ediniz ki bir libre antimuan için iki ölçek şarap alınmalıdır. Bunlar güneşe konulsun, akabinde ateşte, evvela yavaşça, sonra daha kuvvetli bir surette damıtılsın, ta ki nihayetinde çıkan su kızarmaya başlayana dek. O vakit başka bir toplama kabı getiriniz. Suyu, kapta iyice mühürlemiş olarak, dibe çökmesine imkân tanıyacak kadar uzun bir müddet muhafaza ediniz. Akabinde, şu müddet zarfında

Dokuz veya on gün sonra dipte siyah bir tortu belirecektir, bunun üzerinden yüzen suyu alınız ve her 3 drahmi için bir buçuk ons ince kıyılmış akdiken ekleyiniz. Bunları yeniden birlikte damıtınız. Kırmızı olan diğer su ise damıtma esnasında kapağın akkor hale gelmesi için kuvvetli bir ateşe muhtaçtır, bunun üzerine suyun üzerinde kırmızı bir yağın belirdiğini göreceksiniz ki bu yağ sudan ayrılmalıdır. Ardıç yağı bu suretle hasıl edilir. Her biri ayrı bir yerde muhafaza edilmelidir. Kendi içlerinde Quintessence (beşinci öz) barındıran antimuan kaynaklı bu üç su da aynı veçhile elde edilir. Bunu çıkarmak için tatbik edilecek usul şöyledir, bu üç nevi su 30 günlük mühlet zarfında durulurken, daha evvel ilk suda yapıldığı gibi, cam kabın dibinde topraksı bir madde bulacaksınız.

Akabinde sular süzülsün, berrak olanı bulanık olandan ayrılsın, ilki alıkonulup ikincisi bir kenara atılmalıdır. Sonrasında bunlar yalnızca birinci derece ateşte, küller arasında, madde pıhtılaşıp rengi granite benzeyen sert bir taşa dönüşene dek 30 gün boyunca damıtılsın. Bu taş ezilsin ve damıtılmış sirkede eritilsin, ardından imbikten geçirilerek damıtılsın. Dışarı çıkan su, ikinci derece ateşteki küller üzerinde bulunan bir cam kaba konsun. O vakit akdikene benzeyen kırmızı bir taş bulacaksınız, işte bu, antimuanın beşinci özüdür.

Bunun insanlığa faydalı olduğu daha evvel katiyen bilinmezdi, oysa cüzzamın her türünü iyi eder, bütün fistülleri ve dahi Fransız illetini, filhakika bu kabil devasız addedilen tüm marazları, gözdeki bütün perdeleri ve küçük lekeleri ortadan kaldırır. Ne acıdır ne de yakıcıdır, bilakis tatlı bir lezzeti vardır, kıvamı yağa, rengi ise kırmızı şaraba benzer. İstiska için hususi bir şifadır, zira hasta bu ilaçtan bir bezelye tanesi miktarını menekşe suyu içinde alacak olursa istiskayı süratle kurutur (giderir). Aynı şekilde felci, inme ve sarayı da iyi eder, şayet içilebilir altının üç damlasıyla birlikte bir skrupulun [NOT: Eski bir ağırlık ölçüsü birimi, yaklaşık 1,3 gram] üçte biri miktarında alınırsa, zira bu taş onun içinde erir. Zayi olmaması için kuru yerlerde tutulmalı ve darı tohumu içinde muhafaza edilmelidir, nitekim rutubetli ortamlara konursa dört ay zarfında bozulur.

Dağlarda bulunan cinsten markaziti mümkün mertebe ince şekilde dövünüz.

Üzerine kuvvetli şarap dökünüz, sonra taşması için her gün bir çubukla karıştırılsın ve üç gün sonra şarap dökülüp yerine tazesi ilave edilsin. Bu muamele 10 libre markazite 20 ölçek ilave edilene dek sürdürülsün. Süzülen ya da dökülen şarap, su açığa çıkana dek markazitle birlikte damıtılsın, açığa çıkan bu su muhafaza edilmelidir. Müteakiben cam kaptaki borunun ağzını luting macunuyla tesirli bir surette kapatınız. İmbik gövdesinin üst kısmında bulunan ve saf gümüşe benzeyen maddenin kenarlara yapışması için bir miktar şiddetli ateş tatbik ediniz. Bunu saklayınız ve cürufu atınız. Akabinde kaynatarak eksiltiniz, öyle ki geriye yalnızca tek bir ölçek kalsın. İmbik gövdesinin üst kısmında yer alan ve daha evvel bir taş üzerinde iyice dövülmüş olan beyaz maddeyi bir

mahzene koyunuz, altına da içine yağın akacağı küçük bir kap yerleştirilsin. Bu, fistüle, kansere ve bu kabilden diğer hastalıklara karşı pek müstesna bir devadır. Olgunlaşmamış madenden çıkarılan bu şeye beşinci öz tesmiye olunur. Bununla birlikte, bu tarzda pişirilen suyu tekrar damıtınız. Yarısı uçup gidene, yani yarısı kalana dek kaynatarak eksiltiniz. Bunu 30 günlük bir müddet boyunca dinlenmeye bırakınız. İçine saman ve küçük kesilmiş ağaç parçaları atınız, bunların üzerinde, hafif yeşilimsi olan rengi müstesna, billura benzeyen bir tuz toplanacaktır. Böylece markazitten yağ ve tuz elde etmiş olursunuz ki bu ikisi, insan nev’inin hayatının ve sıhhatinin muhafazasında asla ehemmiyetsiz yardımlar sayılmazlar.

Tuzdan yağ terkip etmek beyhude ve semeresiz bir emek değildir, zira kendisinden hazırlandığı cevher, susuzluğu tahrik etmesi ve kokuşmayı gidermesi hususundan ziyade, lezzetindeki tatlılık bakımından ondan tabiatça gayet farklıdır. Çünkü yağ, kendisiyle mesh edilen ve tabiatı icabı çürümüş olan ne varsa, yaralarda yahut diğer arazlarda bunlarla temas ettiğinde acı vermeksizin tek bir saat içinde yer ve tüketir. Buna mukabil tuz, çürümüş olan her şeyi besler, onun tükenmesine mani olur ve keskindir. Dahası tuz susuzluğu kamçılarken yağ onu teskin eder, nitekim bundan bir miktar alıp dokuz ila on gün boyunca susuzluk hissetmeyen kimi istiska hastaları buna şehadet edebilir. Nihayet lezzet hususunda ise yağ, tuz gibi keskin olmayıp insana balın veya yabani elma suyunun tatlılığını kuvvetle hatırlatır.

MERCAN VE BİLLURUN YAĞI VE TUZU

En birinci kalitedeki kristaller Helvetia Alpleri'nde bulunur. Bunlar dövülerek en ince toz haline getirilsin, üzerlerine limon suyu dökülsün, cam kabın içindeki madde hizasına kadar sıcak küle gömülü, dar boyunlu bir imbik kabına (cucurbite) konsun. Kırk gün boyunca çökelmeye bırakılsın. Akabinde kristaller eriyecek ve onlardan kaba bir su hasıl olacaktır. Bunlara, limon suyu miktarına denk ölçüde sirke katılsın, yirmi gün daha çökelmeye bırakılsın. Sonrasında, maddenin daha da yukarılara yükselebilmesi gayesiyle iyi cins misk ilave edilsin, nihayetinde bütünü iyice mühürlenmiş bir cam kapta damıtılsın. Dışarı çıkan suyun tamamı muhafaza edilmelidir, zira hiç yağ çıkmaz ve ateşin pek şiddetli olmamasına itina gösterilmelidir, aksi takdirde madde yanıp kül olur. Müteakiben su, yarısı tükenene değin kaynatılsın ve altın rengini alana kadar damıtılsın. Sonrasında dökülsün ve sarı tonunda saf bir su meydana gelinceye kadar kuvvetli ateşte damıtılsın. Şayet bulanık olursa ayrı tutulsun ve kaba olan kısım, kor halindeki bir imbik kabında damıtılsın, kaynadığı esnada suyun yüzeyinde yüzen sarı bir yağ bulacaksınız. Bu, kristalin Quintessence'ıdır (beşinci öz).

Beyazı, sarıyı ve en son çıkanı olmak üzere bütün suları bir cam kaba toplayın. Üzerine bir parmak boyunda küçük ve ince saman çöpleri koyun. Cam kabı iyice mühürleyin, bir mahzene yerleştirin ve kırk gün bekletin. O vakit bahsi geçen çöplerin üzerinde güherçile gibi ışınlar saçan bir madde türeyecektir. Bunları kurutun, böylelikle harikulade bir tabiata, fazilete ve tesire malik kristal tuzu elde etmiş olacaksınız.

Arap incileri ile Hindistan'dan getirilenler, diğerlerine kıyasla en iyileridir. Bunların saf ve ılık suyla arındırılması, ardından dokuz kez damıtılmış sirke içinde çözündürülmesi icap eder. Sirkeyi her üç günde bir yenileyebilirsiniz, iyice mühürlenmiş bir cam kaba dökün ve içinde muhafaza edin. Şayet tamamen tükenip çözünürlerse, sirke damıtma yoluyla çekilip alınmalıdır, dipte kalan kısım yeniden sirke içinde çözülmeli ve evvelce yapıldığı gibi tekrar damıtılmalıdır. O vakit incilerin veya margaritlerin bir cüzü damıtılacaktır. İncilerden geriye hiçbir şey kalmayana dek damıtılmış suyu saklayın. Bu suyun bir ölçüsüne yarım ons kâfur ilave edin, kâfur öyle muazzam bir fazilete maliktir ki hiçbir cürufa tahammül göstermez, topraksı ve ağır olanı hafif ve uçucu kılar, böylece yükselmesini sağlar. Bunlar yeniden damıtılmalı ve sirke, yirmide birine inene dek kaynatılarak tüketilmelidir. Bu ameliyat geniş ve yayvan ağızlı açık bir cam kapta icra edilmelidir. Kalan kısım, saf su akana değin imbikten damıtılsın. Bu su sararmaya başladığında altına bir başka cam kap koyun. Gittikçe şiddetlenen bir ateşe maruz bırakın, o vakit duru bala benzeyen kaba bir madde hasıl olacaktır.

Bu, incilerin Quintessence'ıdır, insan hayatının hakiki tacıdır. Lakin tuz, sarı renkten evvel gelen sudan terkip edilir. Tuz haline gelinceye dek pişirilsin. Bu tuz; güzel, beyaz, yumuşak olup kâfurun tatlılığını verir.

YERYÜZÜNDE YETİŞEN ŞEYLERİN ÖZÜ VE TUZU HAKKINDA

Otların ve köklerin özünü çıkarmak için, onları mümkün mertebe ufak doğramaktan ve ruhlarından hiçbiri uçup gitmesin diye iyice kapatılmış bir kavanozda sert şarapla kaynatmaktan daha iyi bir usul mevcut değildir. Sık filtre edilerek şarap ayrılsın. Keza kudretlerini yitirinceye dek üzerlerine yeniden taze şarap dökülsün. Bundan sonra bütün şarapları bir araya toplayıp imbikten birlikte damıtmaktan başka bir ameliyata hacet yoktur. Bu, arzu ettiğiniz sıklıkta icra edilebilir, lâkin cam kabın menfezi müessir bir biçimde mühürlenmelidir. O vakit şarapta ikamet eden ve kabın her tarafında deveran eden faziletin tek bir mahalde toplanmasını beklemek icap eder, zira bu şeylerin özünün miktarı ne kadar az olursa, keyfiyeti o kadar evla ve latif olur. Ancak sular birinci ve ikinci damıtmadan sonra nihayet kaynadığında, dipte tuz aşikâr olur. Mamafih, pek çok ottan yağ çıkarmak gayesiyle hem otların hem de köklerin damıtılmasının iktiza ettiğini not ediniz. Yağlı olanlarda ise, yalnızca yaprakları güneşte bir cam kap içinde tutulduğunda dahi bir yağ hasıl olur, buradan nihayetinde bir Quintessence ve aynı minval üzere bir tuz da çıkarılabilir. Bu sebeple her bir ota kendine mahsus ameliyatını tayin etmek gayrimümkündür.

Bununla birlikte, bünyesinde kendiliğinden yağ barındıran ve bunu kendi rızasıyla damıtanları tefrik edeceğiz, misal muskat cevizi, bir nevi ayvanın yahut altın elmaların kabuğu ve benzerleri. Yumurtalar, muskat cevizleri, defne taneleri ve benzeri meyveler eritilmeli ve ateşte bir tava içinde bir nebze kavrulmalıdır, öyle ki yanık lezzeti kesbetsinler.

Müteakiben yağı sıkıp çıkarın. Bu çıkarma usulü çocuk oyuncağı kabilindendir, fakat asıl marifet o yağdan daha da latif bir şey elde edebilmektedir, nitekim tarçın, zencefil, karanfil ve benzerlerinden yağ çıkarmak azımsanmayacak bir sanat iktiza eder, zira bunlardaki usul yukarıdakine hiç benzemez. Nitekim bunlar, ardıç yağı gibi gözeneklerinden damıtılır.

Binaenaleyh, daha muteber olsalar dahi bunlardan diğer maddeler kadar çok mahsul alınamaz, oysa defne taneleri, muskat cevizleri (bunlara myristice de denir) ve daha önce belirtildiği üzere hiçbir ameliyata gerek kalmaksızın yağı çıkan benzeri şeyler, hafif ve nazik olan veya hatta tazyikle sıkılan şeylere kıyasla daha bol semere verir.

ZEYTİNYAĞINDAN YAĞ VE TUZUN AYRIŞTIRILMASI USULÜ

Zeytinden hasıl olan yağ da fevkalade bir nitelikte olmasa bile tuz ihtiva eder. Bu tuz, taze yağdan ziyade eski yağdan daha bol miktarda çıkarılır.

Bundan kırmızı bir su hasıl olur ki, söylenmesi hayret vericidir, taş [NOT: mesane veya böbrek taşı] için en süratli devadır, oysa hiçbir yağın sulu bir nem ihtiva etmediği ve tabiatı icabı taşı kıracak mahiyette olmadığı aşikardır. Bu sebeple ‘‘Şu yahut bu nasıl yapılabilir?’’ diye feryat edenler, daha temkinli ve mütevazı konuşsunlar. Bunun nesnenin tabiatına ve hassasına aykırı olduğu savını öne sürerler, fakat pişirmenin öylesine büyük bir tahrifat ve başkalaşım ihtiva ettiğini, aksi takdirde bir şeyin özünde yahut tabiatında bulunmayan neticeleri dahi sıklıkla meydana getirdiğini bütünüyle görmezden gelirler. Benzer şekilde gümüşümüz, her ne kadar altın olmasa da, pişirme yoluyla öylesine bir mertebeye indirgenir ki en mükemmel altına erişir. Keza demir de hakiki ve en mükemmel bakıra bu suretle dönüştürülür.

Burada bahsettiğimiz madde de aynı veçhile meydana gelir.

ZEYTİNYAĞINDAN O KIRMIZI SUYUN BENZER BİR SURETTE ELDE EDİLMESİ

Dört libre yağ al. Bir bakır kazana koy. Tütmeye başlayacak derecede ısıt, tekrar soğumaya bırak ve bir bocia [NOT: dar boyunlu imbik balonu] içine koy. Boynunu bir süngerle en muhkem şekilde kapat. Herhangi bir buhar kaçmasın diye lügat [balçık sıva] ile iyice tıkanmış bir başlığı üstüne yerleştir. Maddeyi hafif ateşte damıt, nihayetinde tesir edici kuvvet dışarı sızmaya başlar. Ateş, bir an sıcak bir an soğuk olmayacak şekilde, muadil bir hararette tutulmalıdır. Su bu sayede kırmızıya dönecektir. Şayet toplama kabının üst kısmında koyulaşmaya başlarsa, ameliye durdurulmalı ve daha ileri gidilmemelidir. İşte yağdan damıtılan su budur. Kendi içinde barındırdığı kokuşuk tabiat sebebiyle uzun süre bozulmadan muhafaza edilemez. Buna rağmen, adeta bir anda, mesanedeki taşı eritip çözer. Dokuz gün boyunca her gün üç kaşık, biri sabah, biri öğlen ve biri akşam olmak üzere tatbik edilsin. Bunun ardından hasta tam bir saat perhiz yapmalıdır. Bu suyun lezzeti tiksindiricidir ve ekseriyetle bir kimseyi başına ağrı girecek derecede müteessir eder.

Kırmızı suyun hasıl edildiği yağı damıt, mutedil bir ateş vasıtasıyla imbikten tecrit et ve şayet aşırı akarsa ateşi uzaklaştır. Şayet şiddetli hararete dayanamazsa, bocia'nın dibinde bulanık bir madde bulacaksın. Bu madde küçük bir cam kaba aktarılmalıdır. İçine, mevcut madde miktarınca saf pınar suyu ilave edilmelidir. Bu durumda yağ üstte yüzecektir ve içinde hiçbir yağlılık bulunmayan sudan ayrılmalıdır. Onu tekrar damıt, böylece saf bir su elde edeceksin, bu su tükenene kadar bir cam kapta pişirilmelidir. Akabinde dipte, tensik [temizleme/müshil] için son derece münasip, biraz siyahımsı bir tuz bulacaksın, bu aynı zamanda kuvvetli bir müshildir.

BİBERDEN YAĞ VE TUZ ELDE ETME YÖNTEMİ

Taneleri ince bir toz haline gelene kadar döv. Üzerine tozu örtecek miktarda kızılağaç özsuyu ekle. Sıcak köpek günlerinde [NOT: Sirius yıldızının doğuşuna denk gelen kavurucu yaz sıcakları] olduğu gibi, çok sıcak güneşe maruz bırakarak dokuz gün boyunca dinlendir. Sonrasında bir torbadan süzerek sık. Su damıtıldığında tortuların [feeces] üzerine tekrar dök ve dokuz gün boyunca dinlenmeye bırak.

Müteakiben, su yeniden renk almaya başladığında uzaklaştırılsın. İlkinin yerine başka bir kap yerleştir. Şiddetli bir ateşle yağı çekip çıkar.

Şayet içine herhangi bir su karışmışsa, bir cam huni vasıtasıyla ayrılmalıdır. Son su birinciye ilave edilmeli, tekrar damıtılmalı ve pişirme yoluyla geriye yalnızca dörtte biri kalana dek tüketilmelidir. Bunun bir kapela üzerinde iyice emniyete alınmış bir cam kapta 30 gün boyunca dinlenmesine müsaade et. Akabinde dipte, biber lezzetine sahip, neşrettiği fevkalade güzel koku sebebiyle yiyecekler için pek mükemmel bir çeşni vazifesi gören bir tuz bulunacaktır. Bu tuz harikulade sıcaktır, soğuk uzuvlar ve sinirler için pek muvafıktır.

Saf ve berrak olması icap eden mürrüsafi, mastika ve sakız yahut benzeri maddeleri al. Bunlar dövülsün ve katılaşana kadar pişirilmiş, ortasından ikiye yarılmış, bir tavadaki kumun içine yerleştirilmiş taze yumurtaların üzerine serpilsin, bu tava tozlar yağa dönüşene kadar bir mahzende bekletilmelidir. Bu, bütün yaraları iyileştirir ve nikrisi [gut hastalığı] hafifletir. Banyo sonrasında bununla mesh edilirse kişinin çehresi güzelleşir. Benzer şekilde eti kokuşmaktan muhafaza eder, öyle ki tefessüh katiyen vuku bulamaz.

Bir ebucehil karpuzu al ve bütün çekirdeklerini çıkar. Onları küçük küçük doğra.

Ravenspurg'un üç sikkesi ağırlığında ilik alınsın. Bir cam kaba konsun. Üzerine şunlar ilave edilsin,

Karanfil, zencefil, küçük hindistan cevizi, Ravenspurg'un üç sikkesi ağırlığında.

Hepsini birlikte döv ve ebucehil karpuzunun konulduğu cam kaba yerleştir. Üzerine beş çorba kaşığı halis şarap dök. Sekiz saat dinlenmeye bırak.

Şayet kullanmak murad edilirse, gün ortasında, takriben saat on ikide hazırlanmalı ve gece vakti alınmalıdır. Akabinde uzanmak icap eder, böylece tensik [boşaltım] gece yarısı yahut saat birde başlayacaktır. Bu ilacı almadan evvel zihinde tutulsun ki, torbadan sıkılmalı ve yenmelidir. Fakat çok şiddetle sıkmamaya itina gösterilsin. Aşırı şiddetli olmasın diye, yalnızca kendiliğinden, tabiri caizse kendiliğinden süzülen kısımdan, takriben yedi veya sekiz damla al. Binaenaleyh tensik ameliyesi birkaç defa vuku bulduğunda, sabah takriben saat yedide, içinde bezelye pişmiş olan, lakin ne tuz ne tereyağı ihtiva eden, yalnızca cüzi miktarda et karışımı bulunan bir çorba al.

Bunu tahammül edilebilecek kadar sıcak olarak iç ve iki saat boyunca başka hiçbir şey yeme.

Hakiki tıbbın üçüncü temel rüknü yahut direği, Simya'dır. Hekim bu sanata mükemmelen vakıf ve onda mücerrep olmadıkça, sanatının geri kalanına vakfettiği her şey nafile ve faydasız olacaktır.

Tabiat ameliyatında öylesine keskin ve latiftir ki, yüce ve dakik bir muamele tarzı haricinde onunla başa çıkılamaz. O, kendi içinde derhal mükemmel olan hiçbir şeyi gün ışığına çıkarmaz, bilakis kemale erdirilmesini insana bırakır.

Bu yetkinleştirme usulüne Simya adı verilir. Zira Simyacı, ekmek pişirdiği nispette bir fırıncı, şarap hazırladığı zaviyeden bir şarap taciri, kumaş dokuduğu için de bir dokumacıdır. Dolayısıyla, Tabiatın bağrından dökülen her ne varsa, onu sevk edildiği amaca uygun hale getiren kimse bir Simyacıdır. Önünüze serilen bu kıyastan hareketle, mezkûr sanat ile diğer bütün sanatlar arasındaki farkı derk edebilirsiniz. Nitekim düşününüz, şayet bir kimse kaba bir koyun postunu giysi niyetine sırtına geçirseydi, kürkçünün ve terzinin maharetiyle kıyaslandığında bu ne kadar ilkel ve kaba kaçardı.

Bir kimsenin Tabiattan doğrudan bir şey alıp onu işlememesi de aynı derecede ilkel ve kaba olurdu. Hatta bu durum, evvelkinden çok daha kaba bir tavırdır. Zira burada mevzubahis olan bizzat bedendir, onun hayatı ve sıhhatidir. Bu sebeple çok daha büyük bir ihtimamla ele alınmalı ve işlenmelidir. Oysa bu umumi muamele usulleri Tabiat ile yarışmış, onun hassalarına öylesine hâkim olmuştur ki her nesnede bizzat o tabiatı aşikâr kılabilmekte ve her birinin asli vasfı olan o özü çekip çıkarabilmektedir. Lakin en ziyade zaruri olduğu yerde, yani Tıpta, bu kudret asgari derecede mevcuttur, öyle ki bu bakımdan Tıp son derece ilkel ve yontulmamış kalmıştır. İnsan çiğ et yediğinde, işlenmemiş postlara büründüğünde, meskenini en yakındaki kayalıklara kurduğunda yahut yağmurlara maruz kaldığında olduğundan daha kaba nasıl olabilir? Aynı veçhile bir hekim, merhem satıcılarının maddeleri kaynatmakta kullandıkları usulden daha kaba, ilacın hazırlanışı da bundan daha bayağı nasıl olabilir? İlaçları dövmek, ezmek, karıştırmak yahut başka bir surette bozup kirletmek adına bundan daha gayrikabil-i kabul bir usul tasavvur olunamaz. Kendi hususi sanatı postu nasıl işliyorsa, yine kendi hususi sanatı da şifalı ilacı öyle hazırlar. Mademki tıbbın bütün cevherinin dayandığı deva hazırlamanın hakiki esası bu mevkide serdedilmiş ve tesis edilmiştir, şu husustan gayet emin olunuz ki böylesi bir temel, bir aşçının kendi zevkince bir çanağı hazırlaması gibi muhayyilenin ürünü olan bir zihinden değil, Tabiatın en gizli dehlizlerinden süzülüp çıkarılmalıdır. Zira bu hazırlık safhasında nesnelerin nihai ve en yetkin halleri vazolunur. Böylelikle felsefe ve astroloji, yani hastalıkların tabiatı ile devaları ve bunların cümle terkip ve tesir birleşimleri idrak edilirse, hiyerarşi içinde bundan sonra gelen ve en ziyade lazım olan şey, bu bilginizi ne suretle tatbik edeceğinize ve ondan nasıl istifade edeceğinize karar vermenizdir. Tabiat bizzat kendisi bu hususlarda size muallimlik eder ve tıp ilminizi tatbikata dökebilmeniz için bütün dikkatinizi ona hasretmeniz icap eder.

Yaz mevsimi armutları ve üzümleri nasıl olgunlaştırıp öne çıkarırsa, siz de ilacınızda öyle davranmalısınız. Şayet bu minval üzere hareket ederseniz, arzu ettiğiniz neticelere muhakkak ulaşırsınız.

Yaz meyvelerini nasıl meydana çıkarıyorsa, sizin de ilacınıza aynı muameleyi yapmanız gerekiyorsa, biliniz ki yaz bunu yıldızlar vasıtasıyla yapar ve hiçbir surette onların yardımı olmaksızın bunu başaramaz. Mademki yıldızlar bunu ifa etmektedir, bu durumda hazırlığınızı öyle tanzim etmeye ihtimam gösteriniz ki bizzat yıldızlar tarafından layıkıyla sevk ve idare edilsin. Hekimin mesaisini kemale erdiren ve yetkin kılan işte bunlardır. Mademki yıldızlar böylesi bir tesire maliktir, o halde tıbbın da bütünüyle onlara atıfla kavranması ve her veçhesiyle onlara intibak ettirilmesi haktır. "Şu soğuktur, bu sıcaktır, şu nemlidir, bu kurudur" denilmesin, bilakis şöyle densin, "Şu Satürn’dür, bu Mars’tır, şu Venüs’tür, bu ise Kutup Yıldızı’dır." Hekim, bilhassa bunun da ötesinde, semavi Mars’ı ondan hasıl olan cevher ile nasıl tabi kılacağını, bitiştireceğini ve ahenk içine sokacağını biliyorsa, bu tarikle dosdoğru bir yolda ilerler.

Zira benden evvel ilk hekimden sonuncusuna dek hiçbirinin erişemediği örtü yahut çekirdek burada yer almaktadır. Şurası bihakkın anlaşılmalıdır ki ilaçlar, semavi tesirlerini icra edebilmeleri gayesiyle, yıldızlara atıfla hazırlanmalıdır. Yüce yıldızlar zaafa uğratır ve ölüme sebebiyet verir, fakat aynı zamanda şifa da bahşederler.

Bu etkilerden herhangi biri meydana getirilecekse, bu durum yıldızlar olmaksızın vuku bulamaz.

Fakat şayet bu iş yıldızların yardımıyla yapılacaksa, öyle bir tarzda ve öyle bir yolla yapılacaktır ki, hazırlık süreci tatbikata dökülecek, böylelikle tıp gök vasıtasıyla terkip edilip hazırlanacaktır, tıpkı kehanetlerin ve diğer fiillerin gök tarafından karara bağlanması gibi. Yani görüyorsunuz ki, yıldızlar elverişsiz havayı önceden haber verir ve öngörür, hastalıkları, kralların ve prenslerin ölümlerini önceden bildirir, dahası yıldızlar muharebelere ve savaşlara, vebalara ve kıtlığa delalet eder. Bütün bu hususlar gök tarafından işaret edilir. Gök bunları var eder ve meydana getirir. Neyi meydana getirirse, tabiatıyla onu önceden haber verir.

Tüm bu tesirler bu menbadan neşet eder ve bu ilmin bütün kolları da yine oradan ilerler. O halde, şayet bunlar gök tarafından meydana getiriliyor ve gökten geliyorsa, aynı zamanda gök tarafından idare edileceklerdir, öyle ki zikredilen ve işaret edilen tüm bu hususlar onun iradesi ve rızası dahilinde vücut bulacaktır. Gökten önceden bildirilen hadiseler onun dilemesiyle vuku bulur, öyle ki gök bunları meydana getirir ve tanzim eder. Üstelik bunu zihninize iyice nakşediniz, şayet Tıp gökten geliyorsa, hiçbir ihtilafa mahal bırakmaksızın göğe tabi kalacak, kendini ona uyduracak ve onun iradesi ile rızasına göre tanzim edilecektir. Şimdi, şayet bu doğruysa, hekimin dereceler ve mizaçlar, hıltlar ve nitelikler hakkında bir kanaat edinmesi mutlak surette zaruridir ve istese de istemese de Tıbbın yıldızlarda olduğunu öğrenmelidir, yani Tıbbın tabiatını yıldızlara göre tayin etmelidir, öyle ki hem fevkani hem de tahtani yıldızları kavrayabilsin. Tıp, gökten geldiği ölçü müstesna değersiz olduğuna göre, onun gökten iktibas edilmesi elzemdir. Ve gökten aşağı indirmek demek, içinde mevcut bulunan her bir dünyevi unsurun ilgası ve bertaraf edilmesinden ne fazla ne de eksik bir anlama gelir. Bu dünyevi unsurlar ondan ayrıştırılmadıkça gök onu idare etmez. Şayet bu ayrıştırmayı gerçekleştirdiyseniz, o vakit Tıp yıldızların kudretine girer, onlar tarafından idare edilir ve himaye olunur. Sözgelimi, beyinle alakadar olan her şey Luna vasıtasıyla beyne sevk edilir. Dalağa taalluk eden ne varsa Saturnus vasıtasıyla oraya akar, kalbe raci olan her şey Sol vasıtasıyla oraya taşınır. Aynı şekilde böbrekler Venus, karaciğer Jupiter, safra ise Mars tarafından idare edilir. Ve yalnızca bunlara atıfla değil, diğer bütün hususlarda bu durum, kelimelerle ifade edilemez bir surette idrak edilmelidir. Zira bir kadının rahmi için sunduğunuz ilacın, şayet Venus tarafından yönlendirilmiyorsa ne faydası olur? Luna ona menşeini bahşetmedikçe beyin için nasıl bir çare bulunabilir? Diğer hususları da buna göre tayin ediniz. Aksi takdirde bütün devalar bağırsaklarda kalır ve bir müddet sonra bağırsaklar yoluyla dışarı atılarak hiçbir tesir hasıl etmez. Bundan ötürüdür ki, şayet gök gayretlerinize arka çıkmazsa, eczanızı yönlendirmeyi reddederse, pek az istifade edersiniz. Tanzim edici olarak göğe ihtiyaç vardır. Hakiki sanat bunda mündemiçtir, yoksa şu minvalde konuşmakta değil, "Oğul otu rahme tesir eden bir nebattır, mercanköşk ise başa." Tecrübesiz olanlar böyle konuşur. Mesele Venus ve Luna'ya bağlıdır. Şayet umduğunuz gayelere vasıl olmak istiyorsanız, göğün size karşı lütufkar ve müşfik olması icap eder, aksi halde hiçbir tesir vücut bulmaz. Tıpta pek bol bulunan o hatanın menbaı işte budur, "Hiç değilse bunu içiniz. Şayet size iyi gelirse ne ala, mesele orada biter." Bu sanatı herhangi bir kaba saba kimse de icra edebilir. Bunun için bir İbn-i Sina'ya yahut Galen'e hacet yoktur. Onların ardından gelen siz hekimler, baş için, beyin için, karaciğer vb. için kılavuzlarımız olması gerektiğini söylemeyi adet edinmişsinizdir. Ve gökten hiçbir şey anlamazken bu kılavuzları vazetmeye nasıl cüret edebilirsiniz? Yegane yönlendirici odur. Üstelik cümlenizi ahmaklıkla mahkum eden bir hususu unutuyorsunuz. Beyni, rahmi, makatı, başı, mesaneyi vb. nelerin yönlendirdiğini sahiden buldunuz, lakin hastalığı nelerin idare ettiğinden bihabersiniz. Şimdi, şayet bir hastalığı neyin idare ettiğini bilmiyorsanız, hastalığın nerede yerleştiğinden de habersizsiniz demektir. Müteessir olduğunu iddia ettiğiniz asli uzuvlara karşı muameleniz, kurban takdim edenlerin kendi ilahlarına yaptığı muamelenin tastamam aynısıdır. Pek çoğu yer altı aleminin derinliklerinde gömülü durduğu halde, onların tamamını göğe yerleştirirler. Benzer şekilde, size kalırsa bütün hastalıklar karaciğerden yahut akciğerden neşet eder, oysa kimi zaman bunlar rektumu müteessir kılmaktadır.

Bunun sebebi, göğün yıldızlar vasıtasıyla hükmetmesi, hekimin ise bunu yapamamasıdır. Bu nedenle ilaç havaya irca edilmelidir ki, yıldızlar tarafından kolaylıkla idare edilebilsin. Bir taş [Lapis (taş)], yıldızlar tarafından yukarı kaldırılabilir mi? Hayır, uçucu kılınmadıkça bu kabil değildir. Pek çok kimsenin simya vasıtasıyla bir Quintessence (beşinci öz) peşinde koşmasının sebebi işte budur, bu da dört cismin arcanum'lardan ayrıştırılmasından başka bir anlama gelmez. Geriye kalan ise bir arcanum'dur. Üstelik bu arcanum bir kaostur, bir tüyün rüzgârda salınması misali yıldızlardan sevk ve istihraç edilmesi pek kolaydır. Şu halde ilacın hazırlanışı öyle olmalıdır ki, dört cisim kendi arcanum'larından çekip çıkarılsın. Buna, herhangi bir arcanum'un içinde hangi yıldızın bulunduğuna dair bilgi de eklenmelidir. Sonra bu hastalığın yıldızının ne olduğu ve ilaçta bulunup bu hastalığa karşı amel eden yıldızın hangisi olduğu bilinmelidir. Nihayetinde bir istikamet buradan neşet eder. Şayet bir devayı içerseniz, sizin simyacınız olan mide, bunu sizin için hazırlamak mecburiyetinde kalır.

Fakat mide ilacı yıldızlar tarafından kabul edilecek bir hale getirebilirse, o vakit o ilaç istikametini bulur. Getiremezse midede kalır ve dışkıyla birlikte atılır. Şimdi sorarım size, her bir yıldız arasında mevcut olan mutabakatın bilinmesinden daha layık ne olabilir bir hekime?

Bütün hastalıkların bilgisi bunda mündemiçtir. Bu bakımdan simya, yıldız için kendi feleğini hazırlayan harici bir bağırsaktır. Bazılarının mecnunca iddia ettiği gibi simya altın ve gümüş yapıyor değildir. Onun asıl vazifesi şudur, arcanum'lar meydana getirmek ve bunları hastalığa tevcih etmek. Varması gereken yer burasıdır ve simya burada bir tenasüp arz eder. Zira bütün bunlar Doğanın rehberliğinden ve onun icazetiyle neşet eder. Doğa ile insan bu minvalde birleştirilmeli, bir araya getirilmeli ve biri diğeriyle tartılmalıdır. Şifanın ve sıhhatin bütün kaidesi bunda yatar. Simya tüm bu ameliyeleri kemale erdirir, o olmaksızın bunlardan hiçbiri vücut bulamaz.

Üçüncüsü ve sonuncusu, hekimin fevkalade mütehassıs olması icap eden simyadır. Zira hazırlığını oradan almazsa, tatbikatının hiçbir kıymeti yoktur. Bütün hazırlama sanatı bunda mündemiçtir. Bu sanat aynı zamanda yıldızları cisimlerden nasıl ayıracağını öğretir, ta ki bu yıldızlar istikamet hususunda semaya ve yıldızlara itaat etsin, zira istikamet cisimlerde değil, yalnızca semadadır. Buradan şu netice de çıkar ki, beynin hasıl ettiği her şey seyri vasıtasıyla Ay'a tahsis kılınmıştır, dalağın hasıl ettiğini Satürn kendine çeker, kalbin hasıl ettiği ise Güneş tarafından cezb olunur, harici semalar işte bu suretle dahiltekilerin müdebbiridir.

Şu halde oğulotunun rahme, adacayının ise dimağa iyi geldiğini söyleyenler yanılmaktadır. Zira Venüs ile Ay onları oraya sevk etmedikçe, mideye çöker ve bağırsaklardan dışarı atılırlar. Bundan ötürü, ilaçta ayrışmayan şey gök tarafından sevk olunmaz, diğer bir deyişle göğün seyri orada mevcut değildir ve dolayısıyla hiçbir tesir hasıl olmaz.

Şimdi şayet bütün arcanum'lar Tıbba aitse, bütün ilaçlar birer arcanum ise ve dahası bütün arcanum'lar uçucu ise, sorarım size, o sosis doldurucusu ve farmakopenin o sefil karıştırıcısı hangi hakla kendini bir devalar dağıtıcısı ve hakiki bir mürekkip olarak tanıtabilir? Gizlenemez hakikat şudur ki, o sahiden de bir dağıtıcı ve karıştırıcıdır, lakin sadece kıymetsiz süprüntülerin. Hiçbir temele, sanata, tıbba yahut marifete dayanmayan macunları, şurupları, hapları ve merhemleriyle böylesi kaba saba karıştırıcılar vasıtasıyla insanları aldatan o hekimlerin ahmaklığı ne büyüktür! Yemin teklif edilse, içinizden tek bir kişi dahi neyin vicdanen ve hakikaten tesir ettiğini tetkik etmeye cüret edemez. Sizin Uroskopi ilkeniz de işte böyledir. İdrardan hareketle mavi göğe dair kehanette bulunursunuz ve saçmalıklarınızda öyle ayak dirersiniz ki, neticede bütün bu meselenin bir kehânet ve zandan ibaret olduğunu, tesadüfen vaki olanlar müstesna hiçbir mutabakat bulunmadığını bizzat itiraf edersiniz. Cerrahlıklarınızda öyle kusursuzca yalan söylersiniz, yıkamalarınız ve kaynatmalarınızla öyle amirane bir tavır takınırsınız ki, bütün sema melekûtunun sizden etkilendiğinden gayrısını kimse düşünemez, halbuki sakladığınız şey cehennemin dipsiz çukurundan başka bir şey değildir. Şayet bu kifayetsizliklerinizi bir kenara bırakıp arcanum'ları, bunların ne olduğunu, amirlerinin kim olduğunu ve yıldızların hastalığa ve sıhhate nasıl hükmettiğini tetkik etseydiniz, aynı zamanda bütün temelinizin bir kuruntu ve şahsi kanaatten ibaret olduğunu da öğrenmiş olurdunuz. Nihai ve yegane önerme şudur, tıbbın kaidesi bu arcanum'lardan ibarettir ve hekimin temelini arcanum'lar teşkil eder. Şimdi, şayet meselenin hülasası arcanum'larda yatıyorsa, şu neticeye varılır

Böylece her bir uzvun yıldızlardan gelen bir yöneticisi vardır ve bunlara yıldızlar denir. Lakin gökyüzü, bedenden ayrılmış olandan gayrısını yönetmez, diğer bir deyişle gökyüzü bedenin kendisini değil, yalnızca arcanum'u yönetir, tıpkı insana aklı bahşedip aklın da bedeni yönetmesi gibi, gökyüzü maddeleri sevk eder, şayet bunlar midede bulunuyorsa orada pişirilirler ve akabinde gökyüzü tek bir şeyi, yani arcanum'u idare eder. Mide, hakikatte bir simyacıdır, simyanın vazifesini icra eden bir faildir, fakat bu ameliyenin madde mideye inmeden evvel, hariçte vuku bulması çok daha faydalıdır, zira o vakit tesiri pek daha kuvvetli olacaktır. Bu yapılmadığı takdirde, durum çiğ ete benzer, oysa mide eti ancak pişirildikten sonra özümsendiğinde çok daha kamilen sindirir. Şayet yiyeceğin hazırlanması bunca ihtimam gerektiriyorsa, tababet hususunda çok daha fazlasının elzem olduğu aşikardır. Niceleri simyayı, altın ve gümüş imaline matuf akıl dışı bir arayış adderek hakir görmüştür, fakat burada daha tafsilatlı bir tarif vermek niyetinde değiliz. Yalnızca hazırlama safhası ile alakadar olmaya, diğer bir tabirle, cismaniyetten tecrit edilmiş bir ilacın ne denli büyük bir fazilet ve tesire malik olduğunu serdetmeye karar verdim. Binaenaleyh, simyayı hor gören kimse, bu baptan ötürü anlamadığı şeyi hakir görmektedir. Eczacıların, berberlerin ve hamam hademelerinin dahi kendi pişirme usullerinden vazgeçmeyeceklerini kafi derecede bilsem de, halihazırda ilaçlarınıza duyduğunuz itimadı iki katına çıkarsanız bile, reçetelerinizin o yığını budaladan başka bir şey olmadığınızı kafi derecede ispatlamaktadır. Kimi, nasıl, nerede ve ne zaman iyi ettiğiniz yeterince meydandadır. Mademki son olarak bizzat tıbbın menbaı ve rüknü olan simyayı talim etmeye karar vermiş bulunuyorum, şu hakikat beyan edilmelidir ki, bu sanat olmaksızın hiç kimse hekim olamaz, zira bundan mahrum olanın bir hekimle olan münasebeti, sıradan bir aşçının hükümdarın aşçısıyla olan münasebeti gibidir. Bu sebeple cümle Tabiat simyayı tasdik eder ve onun hekimce anlaşılmasını, hekimin de bu hususta mahir kılınarak ilelebet çorba ve lahana kaynatıp durmamasını arzu eder.

cümlesinin temelinin, arcanum'ların kendisiyle hazırlandığı Simya olduğu görülür. İmdi biliniz ki, kudret ve fazilet bahşedenler yalnızca arcanum'lardır. Bunlar, dahası, cismaniyeti bulunmayan uçucu cevherlerdir, berrak, şeffaf ve bir yıldızın kudreti altındaki birer kaosturlar. Yıldızı bilir ve marazı tanırsanız, o vakit rehberinizin kim olduğunu ve kudretinizin nerede yattığını vazıh bir surette anlarsınız. Şu halde bu arcanum'lar ispat eder ki, hıltlarınızda, keyfiyetlerinizde ve mizaçlarınızda hiçbir hakikat yoktur, melankoli, balgam, safra ve benzeri tabirler meseleye hilaf-ı hakikat olarak dahil edilmiştir ve bunların yerine Merih ile Zühal ikame edilmelidir, öyle ki, “Bu Merih'in arcanum'udur, şu ise Zühal'indir” diyebilesiniz. Hakiki Tıp bundan ibarettir. Ey beni dinleyenler, aranızdan kim bu temeli reddetmeye ve ondan yüz çevirmeye cüret edebilir?

Bunu yalnızca muallimleriniz yapar, bu bakımdan onlar kocamış ve katılaşmış talebelere benzerler.

Şayet hekimin bu kabil şeyleri bilmesi icap ediyorsa, kalsinasyon ve süblimasyonun manasını tahkik etmesi de münasip olacaktır. Ve bunu yalnızca el işçiliğine müteallik bir husus olarak değil, çok daha mühim olan transmutasyon zaviyesinden bilmelidir. Zira hazırlama safhasında karşılaşılan bu usuller vasıtasıyla, Tabiat'ın kendisinin dahi vücuda getirmeye muktedir olamadığı kemalat dereceleri ekseriyetle hasıl edilir. Hekim, sanatını bu olgunlaşmaya tevcih etmelidir. Kemala erdirmesi iktiza eden şeylerin sonbaharı, yazı ve yıldızı işte budur. Ateş topraktır, insan nizamdır ve üzerinde ameliyede bulunulan şey ise tohumdur. Ve bütün bu unsurlar alemde basitçe idrak edilse de, netice bakımından muhtelif ve pek çeşitlidir. Tıpkı neticenin tecelli ettiği mahal bakımından da muhtelif oldukları gibi. Ve yine de bizim ameliyemiz vesilesiyle cümle arcanum ateşte doğar ve vücut bulur.

İşte o ateş onların toprağıdır ve bu toprak aynı zamanda bir güneştir, binaenaleyh bu ikinci tevellütte toprak ile felek bir ve aynıdır. Arcanum'lar bunun içinde kaynatılır, bunun içinde mayalanır. Ve tohum yeniden doğmadan ve semere vermeden evvel toprakta nasıl çürürse, burada da ateşte bir çözünme vuku bulur, öyle ki arcanum'lar mayalanır, bedenlerini kaybeder ve uruc vasıtasıyla kendi yüceliş mertebelerine vasıl olurlar, bunların mühletleri ise kalsinasyon, süblimasyon, reverberasyon, solüsyon ve sairedir, saniyen, tekrara, diğer bir deyişle başka bir bünyeye nakledilmeye doğru giderler. İmdi, bütün bu ameliyeler zamanın bahşettiği hareket vasıtasıyla tecelli eder. Zira harici alemin zamanı ayrı, insanın zamanı ayrıdır. Lakin semavi hareketin ameliye yahut kudreti cidden hayret vericidir. Ve sanatkâr gerek kendisini gerekse eserini pek mühim addetmeye meyyal olsa da, meselenin hülasası şudur ki gökyüzü, simyacının yaptığının aynını, eşit derecede harikulade bir surette kaynatır, sindirir, masseder, çözer ve reverbere eder. Semanın hareketi, Athanor'daki ateşin hareketini ve tedbirini de talim eder. Keza gökyüzü safirde mündemiç olan fazileti de solüsyon vasıtasıyla çekip çıkarır ve ifşa eder,

Simya, hakikatte pek çok ali ve muazzam arcanum'u gün yüzüne çıkarır ki bunlar aranıp bulunmaktan ziyade tesadüfen keşfedilmiştir. Bu sebeple simya herkesin nazarında ulu ve hürmete layık olsun, zira tartarda, ardıçta, melisada, Tincture'da (tentür), zaç yağında, tuzda, şapta, Luna'da ve Sol'de pek çok arcanum mevcuttur.

koagülasyon ve fiksasyon. İmdi, gökyüzü ameliyelerinde bu üç usul vasıtasıyla vücut buluyor ve hadisatı bu mertebeye irca ediyorsa, safirin çözünmesinin de benzer şekilde bu üç esastan teşekkül edeceği zaruri bir neticedir. Solüsyon öyle bir tabiata maliktir ki, bedenler bu sayede bertaraf edilir ve geriye arcanum kalır. Zira şimdiye dek, safir bütünüyle bozulmadan kaldığı müddetçe ortada hiçbir arcanum yoktu. Lakin sonradan, insandaki hayata mütenazır olarak, bu arcanum mezkur maddeye gökyüzü tarafından nefhedilmiştir.

Bu sebeple, gizil özü (arcanum) engelleyen cismin ortadan kaldırılması zorunludur, zira tohum çözünmedikçe ondan hiçbir şeyin meydana gelmemesi ya da türememesi gibi, ki bu çözünme gizil özün değil, yalnızca cismin kokuşmasından ibarettir, safirin cisminde de durum böyledir, meğerki bir gizil öz edinmiş olsun. Fakat şimdiki çözünmesi, daha evvelki birleşmesine yol açan süreçlerin aynısıyla gerçekleşir. Tarladaki tohumluk buğday, başağa doğru ilerleyişi esnasında Tabiat’ın maharetini gayet iyi tecrübe eder. Zira Tabiat’ta, başka her yerin fevkinde muhafaza edilen bir iksir ve fevkalade yetkin bir fermantasyon mevcuttur. Ardından sindirim gelir, maddenin kendisinin artışı da buradan neşet eder. Böylesi bir tabii fail olmak isteyen her kimse, gayesine bu yolla erişmelidir. Aksi takdirde kuru bir aşçıdan, yamağından yahut bulaşıkçıdan öteye geçemez. Zira Tabiat, insanda gerçekleşecek hazırlığın her bakımdan kendisindekinin tıpkısı olmasını talep eder, yani kendi dimağımızın hezeyanlarını değil, rehberimiz olarak bizzat Tabiat’ı izlememizi buyurur. Oysa sizler, hekimler ve merhem tacirleri, neyi fermente eder, neyi kokuşturur, neyi sindirir yahut neyi yüceltirsiniz? Halka sunduğunuz ve utanmazca yutturduğunuz o türlü sos karmaşalarını tertip etmekten başka hiçbir şeyi.

Tabiat’ın yöntemini ve kaidesini öğrenmemiş bir hekimi kim övebilir? Ona kim itimat eder? Hekim, her şeyden evvel onun varlığını, vasıflarını ve halini bilen Tabiat’ın mahir bir vekilinden gayrısı olmamalıdır. Tabiat’ın terkibi hususunda bu denli cahil ise, size sorarım, onun çözünmesi hakkında ne bilebilir? Biliniz ki çözünme, bir tür geriye dönüştür. Tabiat terkip yoluyla tedricen her ne vücuda getirdiyse, sizin de tersine bir süreçle onları çözebilmeniz iktiza eder. Siz yahut ben bu çözümde tecrübesiz ve cahil kaldığımız müddetçe, her halükarda hırsızların, canilerin, düzenbazların yahut toy çömezlerin rolünü oynamaktan öteye gidemeyiz.

Sorarım size, beden hastalıkları için olduğu kadar yaralar için de nice gizil özü bağrında saklayan şaptan ne elde edebilirsiniz? Sizin usulünüze göre, farmakope yazarlarının izinden giderek onu en ziyade kudretli olduğu maksat için kullanmış olan kim vardır? Aynı sözler şap için olduğu kadar mumya [NOT: Eski tıpta şifalı kabul edilen mumyalanmış ceset kalıntısı veya katranımsı madde] için de geçerlidir. Onu nerede arayacaksınız? Okyanusun ötesinde, putperestler arasında mı?

Ey kapılarının önünde ve şehir surlarının dahilinde bulunanı uzaklardan getiren ahmaklar! Simyadan bihaber olduğunuz için, Tabiat’tan da bihabersiniz. İbni Sina’yı, Savonarola’yı, Valescus’u ve Vigo’yu yerdiğiniz için kendinizi bu adamlara denk addedebileceğinize mi kani oldunuz? Bunlar beyhude lakırdılardır. Bu gizil öz haricinde hiç kimse, Tabiat’taki herhangi bir şeyin hakiki terkibini bihakkın tahkik edemez.

Bütün hekimlerinizi ve müelliflerinizi tek bir yere toplayınız da bana mercanların ne ihtiva ettiğini ve nelere muktedir olduğunu söyleyiniz. Kudretleri hakkında dilediğinizce gevezelik edin yahut kaba saba hezeyanlar savurun, işi tatbikata dökmeye kalkıştığınız anda, mercanlar hakkında zerre kadar tecrübeniz yahut malumatınız olmadığı ayan beyan ortaya çıkar. Gizil özün ameliyesinin asla yazıya dökülmeyişinin sebebi işte budur. Lakin ameliye kemale erdirilirse, o vakit fazileti hemen el altındadır. Ne var ki sizin toyluğunuz öylesine büyüktür ki, ekseriyetiniz her şeyin dövmekten ibaret olduğunu zanneder ve "Bunlar süzülsün ve karıştırılsın, Şekerle bir toz yapılsın" diye yazmayı kafi bulur. Plinius ile Dioskorides’in nebatat hakkında yazdıkları ise tecrübeyle sabit kılınmış şeyler olmayıp, böylesi hususları çokça bilen meşhur müelliflerden derlenmiş ve neticede kitaplarını kadınsı gevezeliklerle doldurmuşlardır.

Onların naklettiklerinin doğru olup olmadığını bizzat tecrübe etmeye cüret ediniz. Tecrübe ve bürhan hedefine asla erişemeyecek misiniz? Hermes ve Archelaus zat-ı zaç (vitriol) hakkında ne derler? Hakikaten onun muazzam faziletlerinden bahsederler, nitekim bunlar onda mevcuttur da, ancak siz onun içinde yeşilin mi yoksa mavinin mi kudretlerinin saklı olduğunu dahi bilmezsiniz. Tabiata dair şeylerin üstadı olup da bunu bilmemek reva mıdır? Bildiğinizi şüphesiz okumuşsunuzdur, lakin bundan ne bir kazanç sağlarsınız ne de bir hayır üretirsiniz. Simyacılar ve diğer filozoflar cıvanın (Mercury) kudretleri hakkında ne öğretirler? Öğretileri hakikaten pek vasi ve hakikatle doludur. Bunu hakkıyla bilirsiniz, ancak nasıl tasdik ve tahkik olunacağını bilmezsiniz.

Feryat etmeyi bırakınız öyleyse. Bu hususta akademileriniz de sizler de toy ve acemi çömezlersiniz. Okumalarınızda bütün bu meselelerin üzerinden yüzeyselce geçer ve şöyle dersiniz, "Bu hassa bir şeydedir, şu hassa başka birinde, biri siyahtır, diğeri yeşil, Tanrı şahidimdir ki bundan gayrısını bilmem, zira böyle yazılı buldum." Demek ki böyle yazılmamış olsaydı, buna dair hiçbir şey bilemeyecektiniz. Temelimi Simya Sanatı üzerine kurmakla ve sabitlemekle hata ettiğimi mi sanırsınız? Bu sanat bana hakikati ve sizin hakikati ispat hususundaki kifayetsizliğinizi ifşa eder. Böylesi bir sanat gün ışığına çıkmaya layık değil midir? Hekimin bilgisini kanıtlayan, çoğaltan ve muhkem kılan bir şey, Tıbbın temeli tesmiye edilmeyi hak etmez mi?

Kimya sanatının Doğanın eksikliklerini ikame etmek maksadıyla vücuda getirildiğinden hiç kimsenin şüphe etmeyeceğini varsayıyoruz, zira Doğa pek çok mükemmel şifa vasıtası tedarik etse de, bunun yanı sıra noksan ve ham kalmış olanları da üretmiştir, bunların yetkin kılınması adına, saf olanın saf olmayandan azade kılınacağı bir ayrışmanın icra edilmesi şarttır, öyle ki nihayetinde kudretini tam manasıyla tezahür ettirebilsin. Cerrahın bu sanatta yetkinleşmesini arzu ederiz, aksi halde unvanını dahi hak etmez. İlaçların hazırlanışı, tesirlerinin en yüksek mertebesine ulaştırılabilmeleri bakımından pek büyük bir ehemmiyet arz eder. Tanrı, ecza vasıtalarının kolaylıkla elde hazır bulunmasını murat etmemiştir, şifaları yaratmış, lakin bunların tarafımızca hazırlanmasını hükme bağlamıştır. Bu sebeple kimya sanatı cerrah tarafından katiyen reddedilmemelidir. Tabipler eczacıların hazırladıkları terkiplerle yetindikleri müddetçe, övgüye layık hiçbir muvaffakiyet elde edemeyeceklerdir. Dahası simyacılar dahi, şifa vasıtalarının mükemmelliğine rağmen, tıp ve kimya sanatları bütünüyle birleşene dek ameliyelerini semeresiz bulacaklardır.

"Serapion, Mesne, Rhasis, Plinius, Dioskorides, Macer mineçiçeğinin şu ya da bu maksat için faydalı olduğunu naklederler" dediğiniz vakit serdettiğiniz bu hüküm de nedir? İddianızın hakikat olduğunu ispatlayamazsınız. Sizler dahi buna nasıl bir hüküm nazarıyla bakabilirsiniz? Hakem bizzat siz olun, batında olanın hakikatini ispata muktedir kimse daha kudretli değil midir? Ve sizler bunu Simya yardımı olmaksızın başaramazsınız. Mevcut bilginizin iki katını okuyup bilseniz dahi, malumatınızın hiçbir faydası dokunmazdı. Her kim eserimi okursa, bu hakikatleri önünüze serip izah etmemi bana karşı bir ithama dönüştürmeye nasıl cüret edebilir? Gösterişini yapıp sahip olmakla övündüğünüz bu kudret ve hasletleri fiiliyata dökemiyorsunuz. Bana cevap verin, şayet mıknatıs çekim gücünü yitirirse, bu zafiyetin sebebi nedir? Şayet çöpleme otu sizi kusturmayı başaramazsa, bunun hikmeti nedir? Neyin müshil tesiri gösterdiğini ve kusturduğunu bilirsiniz, peki ya az önce bahsi geçen şifa sırları (arcana) nelerdir? Bu hususta sizler bizzat Cehaletin öz kardeşisiniz.

Bana tabiattaki mevcudatın ameliyeleri ve kudretleri hususunda kime itimat edilmesi gerektiğini söyleyin, bunları hiçbir vakit tecrübe etmemiş ve tatbik etmemiş olarak sadece yazıya dökenlere mi, yoksa haklarında yazı kaleme almamış olsalar dahi onları bizzat tecrübeyle sınamış olanlara mı? Plinius'un iddialarının hiçbirini ispatlamadığı aşikâr bir hakikat değil midir? O halde onun beyanlarının ne faydası vardır? Simyacılardan ne işitmiştir? Ve eğer bunlardan bihaberseniz, nihayetinde gezgin bir şarlatan hekimden öteye geçemezsiniz.

Şayet Simyanın Tıpta layıkıyla idrak edilmesi böylesine muazzam bir ehemmiyete sahipse, bu ehemmiyetin sebebi tabii mevcudatta mündemiç olan ve Simya marifetiyle ifşa edilmedikçe hiç kimseye zahir olamayacak o büyük gizil faziletten neşet eder. Aksi halde bu durum, bir kimsenin kış mevsiminde bir ağacı görüp de tanıyamamasına ya da yaz mevsimi birbiri ardına evvela dalları, sonra çiçekleri, ardından meyveleri ve ona ait diğer her şeyi meydana çıkarana dek onun ne barındırdığını bilmemesine benzer. İşte bu meselelerde de insanların geneline kapalı, batıni bir fazilet mevcuttur. Ve bir kimse bunları öğrenip tecrübeyle tasdik etmedikçe, ki bu tıpkı yaz mevsiminin tesiri gibi yalnızca bir Simyacı eliyle mümkündür, mezkûr mevzuyu başka bir yolla tahkik edebilmesi imkân dâhilinde değildir.

İmdi, Simyacının Doğada gizil olanı bu suretle açığa çıkardığı görüldüğüne göre, bilmelisiniz ki filizlerde başka bir fazilet, yapraklarda başka, ham meyvede başka, olgunlaşmış meyvede ise bambaşka bir fazilet mevcuttur, ve bunlar arasındaki fark öylesine barizdir ki bir ağacın geç verdiği meyve, erkencisine ne suret ne de fazilet bakımından katiyen benzemez. Bu sebepten ötürü ilim, ilk olandan son olana dek uzanacak mahiyette olmalıdır. Doğa işte budur. Ve Doğa kendini bu tarzda aşikâr ettiğinden, Simyacı da Doğanın kendisi için tayin ettiği maddelerle meşgul olurken aynı tarzı takip eder.

Mesela genestum [NOT: Katırtırnağı cinsi bir nebat], Simyacının elinde kendi tabiatının seyrini muhafaza eder. Çiçeğiyle kekik ve diğerleri de öyledir. Bir nesne tek bir fazilet barındırmaz, bilakis pek çok fazileti ihtiva eder. Bunu çiçeklerde müşahede edersiniz.

Onlar tek bir renge sahip değildir, buna rağmen tek bir mevcudiyette bulunurlar ve bizzat tek bir şeydirler, her bir renk ise yetkinliğe doğru derece derece tedricen ilerler. Bu nesnelerde gizil bulunan muhtelif faziletler için de vaziyet böyledir. İmdi renklerin simyası, Sanat ile Doğayı öyle bir surette tefrik etmektir ki bu ayrılma yalnızca renklere değil, faziletlere de teşmil edilsin. Renklerin başkalaşımı (transmutatio) ne sıklıkla vuku bulursa, faziletlerin başkalaşımı da o sıklıkla tezahür eder.

Sulphur (kükürt) dâhilinde sarılık, beyazlık, kırmızılık, karanlık ve siyahlık mündemiçtir.

Her bir renkte hususi bir kudret ve fazilet mevcuttur, bu aynı renklere malik olan diğer maddeler ise bu renklerin derununda gizlenen aynı faziletlere değil, büsbütün farklı faziletlere sahiptir. Tıpkı gizli renklerin varlığı gibi renklerin de gizli bir bilgisi vardır ve tıpkı gizli faziletler olduğu gibi bu faziletlerin de gizli bir idraki bulunur. Faziletlerin zuhuru da tıpkı suret ve renklerdeki gibidir, evvela filizler, ardından öz, sonrasında yapraklar, çiçekler ve yeşillikler, derken meyvelerin bidayeti, akabinde orta safhası ve nihayetinde tam kemali tecelli eder. Şayet faziletler bu kabil tedrici bir ameliyeyle olgunlaşıp kemale eriyor ve böylece ziyadeleşiyorsa, o halde içkin olan bu faziletler her gün, hatta her dakika derece ve kemiyet bakımından tebeddül etmektedir. Zira mürver ağacına müshil vasfını bahşeden maddenin kendisi değil de zaman olduğu gibi, aynı zaman diğer faziletlere de kendi kuvvetlerini kimi zaman öyle, kimi zaman böyle ihsan eder. Nasıl ki zaman, akasyalara fıtraten zamandan neşet etmeyen burukluk ve büzücülük hassalarını bahşediyorsa ve diğer yabanıl nebatatta da vaki olduğu üzere, zaman bu minvalde dahi nihai hadde varmadan evvel vasati faziletleri bahşeder.

Zira Simya ilminde, ameliyelerin hakiki nihayetine dair vukufiyet ve olgun yahut ham fazilet vaktini tayin eden hazan faslı hasebiyle bu alametler ve fasılalar dikkatle kaydedilmelidir, Tıp ilminde dahi aynı ihtimam gösterilir. Bu kemale eriş safhaları da tomurcuklar, yapraklar, çiçekler, öz, sıvılar, yeşillikler ve meyveler olarak ayrılır, bunların her birinde kendine has başlangıçlar, orta safhalar ve nihayetler mevcuttur ki bunlar üç yola yahut ilkeye, yani müshillere, büzücülere ve sırlara (arcana) taksim olunur. Çözen ve kabzeden nesneler sır kabilinden değildir. Bunların hiçbiri bir anda nihai gaye mertebesine eriştirilemez, lakin ibtidai ve vasati faziletlerde mevcudiyet gösterirler. Bugün her yerde herkesçe gayet iyi bilinen ve faziletleri bilhassa aşikâr olan zaç yağı (vitriol) misalinde bu hakikat ne kadar da vazıhtır. İşte bu makamda muradım onun faziletini örtmek değil, daha da geniş dairesiyle teşhir ve izhar etmektir. İlk evvelâ zaç yağı, cümle müshillerin reisi addedilerek ve tıkanıklıkları gidermede en büyük kudrete malik olarak ishal edici vasfını ortaya koyar. Bedende onun nüfuz etmediği ve tesir altına almadığı hiçbir uzuv, ne harici ne de dahili, mevcut değildir. Bu tesir ilk vakitten tevellüt eder. İkinci vakit ise ona büzücü bir kudret bahşeder.

İlk devrenin bidayetinde nasıl çözüp saldıysa, şimdi de o denli kuvvetle büzer ve kabzeder. Yine de onun sırrı (arcanum) henüz elde değildir, ne tomurcuklar ne körpe dallar ne de çiçekler patlamıştır. Şayet yapraklara doğru serpilmişse, sar’a illetinde bundan daha müessir ne bulunabilir? Çiçeklenme mertebesine erişmişse, bundan daha nüfuz edici ne vardır? Her bir tarafa pek süratle intişar eden latif bir rayiha gibidir. Kendi meyveleriyle zuhur ederse, harareti celbetmekte bundan daha âlâ ne olabilir? Onda kendi münasip devrelerine göre addolunan daha nice vasıflar vardır. Ne olursa olsun, herhangi bir nesnedeki sırların nice cüzlere ayrıldığını, her cüzün kendi hususi devresine doğru sevk edildiğini ve dahası nesnelerdeki devrelerin haddinin dahi bir sır teşkil ettiğini bu suretle izaha gayret ettik.

Tartarın ilk tebdilinde de böyledir, uyuz ve kaşıntı illetlerinde yahut benzer nahoş marazlarda bu sırdan daha üstün ne olabilir? İkinci devresinde, salt bir müshil tarzında olmaksızın tıkanıklıkları gidermede daha müessir ne vardır? Nihayetinde cerahatlerin şifasında daha kudretli olan nedir? İşte bu meziyetleri açığa çıkaran ve izhar eden bizzat Simya’dır.

O halde Tıp ilminin temeli niçin bunun üzerine inşa edilmesin?* Her halükârda bundan hisse kapın ve bu ameliyeden bihaber olan, lakin hocalarıyla birlikte katmerli ahmak sayılan, üstelik bu kabil her hususun hilaf-ı hakikat ve gayrikabil olduğunu düşünecek denli cinnet getiren o necis merhem satıcısı şarlatanları terk edin.

Onlar öylesine cahil ve görgüsüzdürler ki bir kaynatmanın ibtidasını dahi öğrenememişlerdir, buna mukabil hastalara sıhhat ve selamet bu kabil adamlardan dilenmektedir. Onlarda mal hırsı ve para tamahından gayrı ne bulursunuz? İlaçlarının şifa mı verdiği yoksa helak mi ettiği, marazları defmi ettiği yoksa ziyadeleştirdiği mi onlar indinde birdir. Bu veçhile bir cehaletin aleniyetle faş edilmesi hak değil midir? Bu mesleği onların beni taklit edecekleri ümidiyle ihtiyar etmiş değilim. Bu sebepten zerre kadar hacalet duymazlar, bilakis nefret ve haset benliklerini öyle bir istila eder ki cehaletlerinde inatla sebat gösterirler. Bununla beraber, yalnızca hakikatin peşinden gitmeyi murat eden kimse, başka hiçbir cihete değil, ancak benim salahiyet sahasına yönelecektir.

Ey kâri ve dinleyicilerim, istirham ederim dikkat buyurunuz, sar’a illetinde eskilerden ziyade bilhassa muasırım olan müelliflerce ne denli zavallı ve çarpık bir usul takip edilmektedir, öyle ki tek bir marizi dahi kurtarmaya yahut şifaya kavuşturmaya güçleri zar zor yeter. Zerre kadar kudretleri bulunmadığı halde insanların kendi devalarına müracaat etmesini bir hak addeden bu kabil müellifleri ve bu kabil hocaları istihkar ettiğimde haksız mıyım? Buna mukabil şayet biri çıkar da hastalara derman olabilecek gayrı bir usul tetkik edecek olursa, ona serseri, geveze ve divane yaftasını yapıştırırlar. Bilakis hakikat şudur ki sar’a ve sair marazlardaki teşhisleri gibi reçeteleri de sırf yalandan ibarettir. Bu keyfiyet neticelerle sabittir. Bizzat hastalar buna şahadet etmektedir, nesnelerin fıtratı feryat etmekte ve Tıbbın üzerine bina edilmesi icap eden esası ispat eylemektedir.

Onlar tutarlı ve etraflıca düşünülmüş bir nizam dairesinde tek bir marazı dahi iyileştiremezler...

* Şayet hekimin vazifesi şifa vermekse ve esasın yukarıda zikredilen dört şeyden alınması iktiza ediyorsa, hekim nasıl bir neticeye varacaktır? Yalnızca simya vasıtasıyla. Simya nedir? Tıbbı ihzar eden, saf ve kıymettar devayı vücuda getiren, onu noksansız ve tastamam sergileyen ve bu suretle hekimin vukufiyetini kemale erdiren ilimdir.

Eğer Tıp bundan ibaretse ve hekimin ilmi bu minval üzere iktisap edilmek mecburiyetindeyse, sual ederim, o kaba saba ve müşkilpesent tabipler ile üstatlar, haysiyetlerini büsbütün zayi etmeksizin beni beyhude şeylerle uğraşmayıp bilakis...

...hakikatin ta kendisiyle, zira onlar kendi kadim usullerine sımsıkı sarılırlar; böylece ben bilimi daha esaslı ve daha kusursuz bir mertebede tesis edebileyim.

Tıp sanatı, zira Tanrı bu denli mütereddit ve istikrarsız kimseleri hekim kılmak üzere çağırmaz ve seçmez, aksine kanaati tam ve tecrübeli kimseleri seçer. Şayet O, işinden emin ve tecrübeli bir çiftçi yahut taş ocağı işçisi ihsan ediyorsa, sanatından kuşku duymayan ve tatbikatında yetkinliğini ispatlamış bir hekimi hayli hayli bahşedecektir, zira hekimin omuzlarındaki mesuliyet diğer bütün insanlarınkinden pek daha fazladır. Lakin onlar temelin bizzat kendisini şüpheli addedip onu Tanrı’nın iradesine havale ederler. Böylece Tanrı’nın eli, kendi hilebazlıkları ve cehaletleri üzerine çekilmiş bir perdeye dönüşür, kendi sanatlarının esasında mükemmel olduğunu lakin Tanrı’nın buna mani olup yoluna taş koyduğunu söyleyerek kendilerini aklayıp Tanrı’yı itham ederler. Şayet bu değilse, dinsizlik ve sahtekarlık nedir? Lakin görünüz ki Simyayı Tıp sanatının temeli kılmak için nasıl sarsılmaz bir bürhan ortaya koyacağım. Davamı şuna istinat ettiriyorum, inme, felç, letarji, sara, mani, cinnet, melankoli yahut keder gibi en amansız hastalıkların hiçbiri merhem tüccarlarının kaynattığı uydurma karışımlarla şifa bulamaz. Et karda kaynatılamayacağı gibi, bu nevi bir hekimlik de ecza karıştırıcılarının marifetiyle hiçbir muvaffakiyete ulaştırılamaz. Zira her bir cevherin kendi mahiyeti ve hüneri [magistery] bilhassa neye taalluk ediyorsa ona yöneldiği gibi, mezkur hastalıkların da kendilerine has arcanaları (gizli sırları/özleri) bulunduğu hatırda tutulmalıdır. Binaenaleyh, bunlar hususi terbiyeler ve hazırlıklar iktiza eder. Bu hususi terbiyeler hakkında söylediklerimden muradım, mahsus arcananın mahsus tatbikatlar talep ettiği ve farklı tatbikatların da aynı surette farklı terbiyeler gerektirdiğidir. Oysa bugün ameliyathanelerde ve hekim odalarında, alelade bir aşevinde rastlanabilecek türden yoğurma ve kaynatma haricinde hiçbir terbiye usulü yoktur. Bu nevi bir pişirmeyle bizzat arcananın nefesi kesilir ve geriye hiçbir kudret kalmaz. Tabiat ise münasip bir intizam ve sevk idare altında tutulmalıdır. Nitekim görüyorsunuz ki ekmek için ayrı, et için ayrı bir terbiye lazımdır. Otlar hususunda da vaziyet böyledir. Bu kıyas mukabilinde anlaşılmalıdır ki Tabiat hiçbir vakit yiyecekleri, içecekleri, etleri ve ekmekleri nizamsız bir keşmekeş içinde tek bir kütle halinde birbirine katmaz, bilakis her birini müstakilen ve kendi zatında ele alır. Şüphesiz bu keyfiyet ehemmiyetsiz sebeplerden neşet etmez, gerçi bu sebepleri burada tek tek saymak lüzumsuz bir meşakkat olurdu. Şayet Tabiat bu suretle her şeyde layıkı veçhile bir nizam gözetilmesi gerektiğini bize ihtar ediyorsa, aynı muallime tarafından ilaçların nasıl hazırlanacağı ve muhtelif ilaçların kendilerine mahsus hastalıklara nasıl tatbik edileceği hususunda da başka bir veçheyle ikaz edilmekteyizdir.

Susamış bir karaciğer şarap yahut su talep eder. Lakin düşününüz, karaciğerin susuzluğunu gidermeden evvel şarap kaç defa terbiye edilir ve adeta yeniden doğar. Tohum, yani ilk madde (Prima Materia) mevcutsa, terbiye iktiza eder. Lakin o, simyadan gayrı hiçbir şeyle terbiye edilemez. Zira bu, Tabiat’ın insanın menfaati için tesis ettiği o alelade pişirme ve hazırlamayı vazeden şey değildir.

Nitekim Tabiat, binbirdelik otundaki [Sarı kantaron] nice şifalı havassı bilir, lakin her bir hassa için ayrı bir terbiye mevcuttur.

Tabiat bunu simyaya havale eder ve adeta şöyle der, Bir illet için şu minvalde, diğeri için ise bambaşka bir tarzda hazırla.

İşte o vakit hekim zuhur eder ve tıp ilminde nam salar, zira temeli bilmektedir, burada hangi pişirmenin yahut terbiyenin iktiza ettiğini de bilmektedir. Lakin ey Montpellier’nin, Leipzig’in yahut Viyana’nın hekimleri, sizler ne cüretle parıldayıp caka satarsınız?

Felsefenin ne olduğunu, simyanın ne olduğunu, Tabiat’ın hangi terbiyeleri vazettiğini ve kendi simyacılarını hangi usullerle terbiye ettiğini bilmek isteyenler yüzlerini buraya, yalnızca buraya çevirmelidir. O halde sizler nerede kalacaksınız, ey eczacılar ve sefil aşçılar? Zira bütün meşgiyetenizin hekimlik sanatının bütününe zıt, mutlak bir hezeyan ve habasetten ibaret olması ne büyük bir utanç ve rezalettir. Şayet bütün bunlar, yani o yaldızlı kavanozlarınızda ve cafcaflı karışımlarınızda ne türlü işkencelerin saklı bulunduğu aşikar olursa, üzerinize çökecek zillet ve rüsvaylığın mikyası ne azim olacaktır. Yine de bu meselenin bihakkın aydınlığa kavuşturulması elzemdir. Sizler aşıma akrepler doldursanız dahi, bu zehir ancak sizin kendi bünyenizde işleyecek, bende tesir etmeyecektir, hilekar ve yalancı desiselerinizi boşa çıkarıp benim değil, sizin kendi boynunuzu vuracaktır.

Benzer şekilde bağırsaklar da gıda talep eder, burada da gıdanın ne türlü başkalaşıp terbiye edildiğine dikkat ediniz. Hastalıkların da aynı minval üzere olduğunu biliniz. Şayet halis ve sanata muvafık bir tedavi usulüne girişecek olursanız, hiçbir tefrik gözetmeyecek, inme illetine, hususi bir ilaca ve onun mahsus bir terbiyesine muhtaç bir susuzlukmuşçasına muamele edeceksiniz. Yahut bağırsağın sarktığını ve salah bulması için mideye tesir eden bambaşka bir terbiyeye muhtaç olduğunu farz ediniz. Yine tasavvur ediniz ki mani illeti meni damarları gibidir ve ihtiyaçlarının başka usullerle ikmal edilmesini buyurur. Böylece mani vakalarında da ilaçlara ve onların terbiyesine dair aynı neticeye varacaksınız. O halde haklı bir gerekçeyle sizi ikaz ederim ki, şayet hastalıklara karşı tesirli şifalara ve arcanalara tesadüf etmişseniz, bunların bu alelade kaynatıcıların elinde tahrif edilip heba olmasına asla müsaade etmeyiniz.

Bütün bunların aydınlığa kavuşturulması gerekmez mi, Kuşkusuz gerekir, ta ki böylesi yanılgıların önüne geçilebilsin ve hastalar, Tanrı’nın onların istifadesi ve ihtiyacı için takdir buyurduğu o muhakkak sırlara erişebilsinler. Bundan ötürü, sizin reçeteniz yerine benimkine göre amel etmenin ne denli elzem olduğunu anlayacaksınız. Bu hususta siz bana uymak mecburiyetindesiniz, ben size değil. Bana karşı dilediğinizce köpürüp dursanız da, nihayetinde benim hükümranlığım payidar kalacak, sizinki ise harabeye dönecektir. Simya hakkında böylesine tafsilatlı yazmam beyhude değildir, bunu bilhassa onun derununda neyin saklı olduğunu ve nasıl anlaşılması icap ettiğini bihakkın ve katiyetle bilesiniz diye yapmaktayım. Bundan ötürü ne altın ne de gümüş elde edemiyor oluşunuz hasebiyle de gocunmamalısınız. Bilakis bunun semeresi, sırlar perdesinin aralanması ve merhem tacirlerinin ayartıcılıklarının açığa çıkarılması olmalıdır, zira bu kimseler bir kuruşa dahi geri almayacakları nesneleri bir altına satarak cahil ahaliyi kandırmaktadırlar. İşte onların sırları bu kabilden pek kıymetlidir!

En âlâ nesnelerin dahi içinde bir zehrin gizlenebileceğini kim inkâr edebilir, Bunu herkes teslim etmek mecburiyetindedir. Ve şayet bu doğruysa, şimdi sizlere zehrin hayırlı ve faydalı olandan ayrıştırılmasının, iyinin alınıp kötünün terk edilmesinin hak olup olmadığını sorarım. Şüphe yok ki böyle olmalıdır. Madem öyledir, cerrahhanelerinizde bunun nasıl ayrıştırıldığını bana söyleyiniz. Sizde bu unsurların hepsi birbirine karışmış vaziyette kalır. Bir zehrin gizlendiğini ikrar etmek zorunda kaldığınızda ve bundan nasıl kurtulunacağı size sorulduğunda, kendi basiretsizliğinize bizzat şahit olunuz.

Bunun akabinde zehri söküp atacak ve defedecek, ne idüğü belirsiz birtakım tashih ediciler öne sürersiniz. Sözgelimi karakafes otunu, sonradan diagridium tesmiye edilen mahmude otunu ıslah etmek için kullanırlar. Fakat bu nasıl bir tashihtir,

Zehir evvelce olduğu gibi sonrasında da baki kalmaz mı, Yine de onu, zehri artık zarar vermeyecek surette ıslah ettiğinizi iddia ederek böbürlenirsiniz. Zehir nereye gitmiştir, Diagridiumun içinde kalmıştır. Akıllıysanız tecrübe ediniz. Münasip dozu aşınız, zehrin nerede olduğunu tez zamanda müşahede edersiniz. Bunu anlamanız pek vakit almayacaktır. Aynı şekilde türbütü de tashih eder ve ona diatürbüt dersiniz, bunlar yalnızca ahmaklara layık, atları ilaçlamaya yarayan tashih usullerinizdir! Dozu aşmayı göze alınız, zehri hissedip hissetmediğinizi görürsünüz. Tashih etmek, ıslah edilmiş olanı kabul etmektir. Kanunu çiğneyen bir mücrim cezalandırılır, ancak onun tashihi failin hür iradesinin sürdüğü sınırdan öteye geçmez. İşte sizin tashihleriniz böyledir. Kudret sizde değil, onlardadır. Böylesi bir vaziyette hekimin düşündüğü yegâne şey zehri nasıl bertaraf edeceğidir. Bu işlem ise ayrıştırma yoluyla icra edilmelidir, Mesela bir yılan zehirlidir, gelgelelim besin olarak da tüketilir. Zehri çıkarıp atarsanız etini zarar görmeksizin yiyebilirsiniz. Diğer bütün maddelerde de hal böyledir, sadece benzer bir ayrıştırma mutlak surette elzemdir. Şayet bu vücuda getirilmezse, Tabiat sizin yerinize kaim olmadıkça yahut ilahi takdirin hususi bir inayeti sizi gözetmedikçe amelinizden emin olamazsınız. Sanatınızda size siper olacak hiçbir şey yoktur. Zehrin çekilip çıkarılması için muhakkak bir temel gerekliyse, bu Simya vasıtasıyla temin edilir. Öyle bir tertip edilmelidir ki, Güneş içinde Mars [NOT: Altın içindeki demir safsızlığı] bulunuyorsa Mars çekilip alınmalı, Venüs içinde Satürn [NOT: Bakır içindeki kurşun safsızlığı] varsa Satürn Venüs’ten tefrik edilmelidir. Tabii cevherlerde ne kadar tesir ve irtisam varsa, onların derununda bir o kadar cisim mevcuttur.

Lakin cisimler birbirine zıt olduğunda, bu zıddiyetin bütünüyle bertaraf edilmesi ve böylelikle peşinde olduğunuz kötünün iyiden tefrik edilmesi zımnında, bunlardan birinin sökülüp atılması ve uzaklaştırılması katiyetle zaruridir. Altın, evvelemirde ateşten geçmedikçe nasıl nafile kalırsa, tıp da ateşten geçmedikçe çok daha az faydalı olur. İnsanoğluna şifa verecek her nesnenin ateş vasıtasıyla ikinci bir doğuma erişmiş olması iktiza eder. Şu halde bu keyfiyet, her tabibin doğru ve hakiki umdesi addolunmamalı mıdır, Bir tabip zehirleri değil, sırları ortaya koymalıdır. Oysa cerrahhanelerinizdeki bütün terkipler, her ne kadar çok olurlarsa olsunlar, ilme zerre miskal katkı sağlamazlar. Yalnızca ıslah gayesiyle istihdam edilirler, bu da bir odada yellenen bir köpeğin yaydığı leşi tütsülerle ve ardıç odunuyla bastırmaya benzer, fakat bu ameliyeden sonra koku odada evvelce olduğu kadar baki kalmaz mı,

Her ne kadar koku koku alma uzuvları marifetiyle idrak edilemese de, leş kokusunun tefrik edildiğini ve artık kalmadığını kimse iddia edebilir mi, Tütsü ile perdelenmiş olsa da koku oradadır. Leş kokusu ile tütsü buruna birlikte dahil olur. Damak zevkini bozmasın diye aloe hepaticumu şekerle maskeleyen ecza satıcılarının tashihleri de işte böyledir. Bu ahvalde şeker ile bal bir erdem ve tesir [NOT: Magistery, simyadaki dönüştürücü kuvvet veya temel terkip] teşkil eder. Nitekim tiryakı da centiyana ile bu surette ıslah ederler. Bütün bu icraatlar ahmakça bir cehaletin tezahürleri değil midir, Üstelik bu kimseler hükümdarların hekimleri olmakla övünür ve hünerlerini akçe mukabilinde satarlar! Halbuki bütün bunların bir kıymeti harbiyesi olmadığını derhal sezemeyecek denli idraksiz kim vardır, İlaçları hakkında, ‘‘Bu macun pek tatlıdır, baharatlar, şeker, bal ve sair çeşnilerle mürekkeptir ve ziyadesiyle muteberdir’’ demekten gayrı ne ilan edebilirler, Böylelikle, lehinde söyleyebileceğiniz yegâne şey hoşluğundan ibaretken, ilacınızla hastanızla alay etmiş olursunuz. Temelinizi bu nevi mürekkep terkipler üzerine bina etmenin ve her şeyi ahmak hekimlerin eline teslim etmenin ne denli beyhude olduğunu bir tefekkür ediniz. Bu usul, Tıbbın hakiki esasından olabildiğince uzaktır, köhne ve gülünç bir kuruntudan başka bir şey değildir.

İşte bu noktaya kadar, bütün Tıbbın temel ilkesini teşkil eden bu Tıp Sütununu, yani Simyayı etraflıca ele almış bulunuyoruz. Bu temel üzerine inşa edilmemiş olan herkes her dalgayla sürüklenir, rüzgâr onun emeğini savurur, yeni ay onu delip geçer. Her yeni ay o yapıyı yıkar yahut sağanak onu yumuşatıp yerle bir eder. Böylesi bir temel üzerine kurulmuş Tıp düzeni karşısında, ey okur, benim hakikati hiçe sayan, aklı divane, kurallara uymayan bir tıp hekimi mi yoksa bir mülhit mi olduğuma sen hüküm ver. Hasımlarıma haklı yere mi yoksa haksız yere mi çatıyorum, Bana karşı ayaklanmaya ne hakları var, Kim isterse onların sopasını dert edinsin. O sopa ellerinde bir kez ısınmaya görsün, onu kolay kolay bir kenara bırakmazlar. Her ahmak bunu yapabilir, fakat bilge bir adam onları taklit etmemelidir. İleriyi gören bir kimse bir sopayı fırlatıp atar ve bir başkasını arar. Onların bana zulmetmesinden bana ne, Onları durdurmaya çalışmayacağım. Yapacağım şey, yalnızca onların maskesini düşürmektir, zira onlar bütünüyle hile ve sahtekârlığa bel bağlamışlardır ve kendi vehimlerinden, kendi dimağlarından uydurduklarından gayrı hiçbir temelleri yoktur. Hastalarına karşı muteber ve dürüst olan her kimse, hekimliğinde Tabiatı taklit etmeye gayret eden her kimse, benden kaçınmayacak ve benim öğretimden yüz çevirmeyecektir. Lakin bu asırda yaşayanlar Mesih’in izinden gitmemekte, bilakis O’nu hor görmektedir. Hiç kimse tarafından hor görülmemek gibi bir imtiyazı neden bekleyeyim ki, Evvela, doğrusu ben de onlarla aynı saban izinde hiç de atıl kalmayarak çift sürdüm. Fakat bu sanattan yalnızca cinayetlerin, ölümlerin, inmelerin, uzuv kayıplarının ve diğer yıkım biçimlerinin neşet ettiğini açıkça gördüğümde, adımlarımı geri çekmek ve hakikati bambaşka bir yoldan takip etmek mecburiyetinde kaldım. Bunun üzerine onlar İbn-i Sina’yı yahut Galen’i ne takip ettiğimden ne anladığımdan ne de yazılarından haberdar olduğumdan şikâyet ettiler.

Bütün bu hususları anladıklarını iddia ederek övündüler. Bütün bu övünmelerin neticesinde, her cenahta, benim cehaletimle sebep olduğumdan çok daha fazla insanı yaraladılar, eziyete uğrattılar ve katlettiler. Bu durum aslında, anlayan ile anlamayan için tek ve aynı ameliyat tarzının geçerli olduğunu ve ne birinin ne de diğerinin zerre kadar kıymeti bulunmadığını söylemekle eşdeğerdir. Fakat gerek onların gerekse şahsımın yol açtığı tahribatı tefekkür ettikçe, bu nizama karşı içimde daha büyük bir nefret alevlenmeye başladı ve nihayet bunun yamalı bir bohçadan, hilekârlıkla harmanlanmış bir keşmekeşten başka bir şey olmadığını idrak edecek bir noktaya vardım. Ve bu bahsin burada nihayete ermesini arzu etmiyorum, bilakis bütün yazılarımda tüm bu meselelerin cehaletle nasıl ve ne suretle meczedildiğini sarih kılacağım. Yalnızca Tıpta değil, Felsefe ve Astronomide de bu zevatın, daha evvel de ifade ettiğim üzere, iyi ve takdire şayan hiçbir temele dayanmadığını her geçen gün daha da iyi kavrıyorum. Asırlar boyunca ihtişam ve debdebe tahtını tek başlarına işgal etmiş olanları reddettiğim için aleyhimde muazzam bir velvele koparılacaktır.

Lakin vaktin geleceğini ve onların o ihtişam ve debdebe tahtından aşağı yuvarlanacaklarını itimatla haber veriyorum. Onların kudreti vehimden ibarettir, ve ben bu hissiyatı tek bir ifadeyle dile getirmekle kalmayıp, bütün yazılarımda aynı şehadeti sebatla zikredeceğim. Akademiler beni tasvip etmezse ne çıkar, Çok geçmeden onlar da yere çalınacak ve zillete düşürülecektir. Bu esnada ben, sizin yanılgılarınızı öylesine bir şiddetle ifşa edip onlara karşı koyacağım ki, dünyanın nihayetine kadar benim yazılarım hakiki ve makbul kalacaktır. Sizinkiler ise, öd, zakkum ve engerek zehriyle dolu olduklarından, herkes tarafından kara kurbağaları misali bir kenara atılacak, ayaklar altında çiğnenecek ve kendilerinden kaçınılacaktır. Sizi tek bir senede helak edip yerle bir etmeye yeltenmiyorum. İleride bir vakit, kendi rezaletiniz ve zilletinizle çürüyüp yok olmanız yeğdir. Hakkınızdaki nihai hükmü şimdi hayattayken değil, öldüğümde çok daha güçlü vereceğim. Bedenimi yıkabilirsiniz, fakat yalnızca onun süprüntüsünü yok etmiş olursunuz.

Theophrastus, bir bedene sahip olmadığında dahi sizinle cenk edecektir!

Lakin bundan böyle tabip olacakları, kendi muallimlerine kıyasla bana karşı daha temkinli davranmaları ve meseleyi etraflıca tartıp biçmeden birini suçlayıp diğerini aklamak yerine, aramızdaki ihtilafı layıkıyla bir dikkat ve muhakemeyle tartmaları hususunda ikaz ederim. Ulaşmak istediğiniz gayenin ne olduğunu, yani hastaların şifasını, kendi vicdanınızda etraflıca tartmanızı istirham ediyorum. Şayet gayeniz ve mücadelenizin mevzusu bu ise, beni mualliminiz olarak kabul ediniz, zira yegâne gayem sizleri hastaların bu şifasına sevk etmektir. Bunu hangi kaideye istinaden ve ne denli bir ciddiyetle yaptığım evvelce söylenmiştir ve her gün daha da vukufla ortaya konacaktır. Tek başıma durduğum, yeni bir çığır açtığım yahut bir Alman olduğum için yazılarım size teessür vermesin. Tıp Sanatı başka metinlerle değil, ancak ve ancak bu yazılarla keşfedilmeli ve öğrenilmelidir. Bilhassa, ilahi lütufla nihayete erdireceğim eserleri dikkatle okumanızı ve mütalaa etmenizi tembih ederim. Hastalığın bütün sebeplerinin tetkik edileceği, Tıbbi Felsefe üzerine kaleme alınacak bir cildi hassaten zikretmek isterim.

Bir diğeri, hıfzıssıhha gayesiyle Astronomi üzerine olacaktır. Üçüncü ve sonuncusu ise Simya, yani deva hazırlama usulü üzerine olacaktır. Bu üç kitabı okur ve anlarsanız, daha evvel benimle hemfikir olmayan sizler dahi benim tâbilerim hâline geleceksiniz. Haddimi burada da tayin etmeyeceğim, bilakis ilahi inayet beni aydınlattığı müddetçe, bu hususi gaye uğruna neşredilecek birtakım müstakil risalelerde Monarşiyi nazara almaya devam edeceğim. Filhakika, Tıp sahasındaki birtakım muteber kimselerin yakışıksız nefret ve hasediyle baskı görmemiş olsaydım, bu risaleler ekseriyetle çoktan gün ışığına çıkmış olurdu.

Gökbilimcilerin de, tıpkı filozoflar gibi, gürültüyle bana karşı cephe alacaklarını şimdiden kolayca öngörebiliyorum. Bunun sebebi beni anlamayı başaramamaları olacaktır. Bana karşı vakitsiz bir feryat koparacaklar, fakat nihayetinde susacak ve inlerine çekileceklerdir. Ey beni dinleyenler, bu kabîl şeylerin sizi etkilemesine izin vermeyiniz. Bilakis şunu yapınız, onlar benim peşim sıra avaz avaz bağırarak gelirken, siz onların yazılarını okuyunuz. Böylece aradığınızı bulacaksınız. Her halükârda, tıp sistemimi hangi mevkide ve hangi temel üzerine bina ettiğimi yazmaya koyuldum, öyle ki bu temel üzerinde neyi yükseltmek istediğimi kavrayabilesiniz. Bunu önünüze öylesine açık bir biçimde seriyorum ki, bundan böyle babalarınızın, muallimlerinizin ve profesörlerinizin telkiniyle beni reddetmek için en ufak bir adalet karinesine dahi malik olamayacaksınız. Avam tabakasından hekimler, cerrahlar yahut hamamcılar tarafından ayartılmaktan sakınınız. Bunlar azametli ve kudretli görünmeyi severler, içlerinde zerre ilim bulunmayan, fakat bolca hırs ve böbürlenme barındıran tumturaklı laflar savururlar. Bunlar, koro halinde mezmur okuyan ve hakikaten zeburu teganni eden, lakin manasını idrak edemeyen mugannilere benzerler. Mütemadiyen gevezelik eden ve bağırıp çağıran hekimler işte böyledir. Ve tıpkı bir rahibenin bazen tek bir kelimeyi anlayıp, ardından idrak edemediği on sayfayı birden çevirmesi gibi, hekimler de bazen bir isabet kaydeder, sonra yine yoldan saparlar. Bu meseleleri kendi içinizde etraflıca tefekkür ediniz ve bu kimselerin pek çoğunun çalışmalarında nasıl bir temele dayandığına bizzat kendiniz şahitlik ediniz. Tıpta dahi bu tür ithamların bir kimseye zarar vermesi yeni bir hadise değildir. Onların nazarında tıp, her türlü rezilliğe müsaittir ve yalnızca zulüm ile eziyete matuftur. Bütün bunlar, şüpheli ve gayrimuayyen bir sanatın alametleridir. Bu tür meslekleri icra edenler, kendilerini bütünüyle haset ve nefret içinde yuvarlanmaya terk ederler ve bir kimse ne vakit diğerinin yoluna taş koyabilse, sanatının en yüksek mertebesine ulaştığını zanneder. Böylece iblis onları idare eder. İntizamlarını ondan devralmışlardır, bundan zerre kadar şüphe duyamazsınız. Birbirlerini durmaksızın hırpalayıp parçalamaları da buna delildir. Bu kabil şeylerin sebebi Cenab-ı Hakk’ın eli değildir.

OLMADAN HİÇ KİMSENİN HEKİM OLAMAYACAĞI SİMYA KİTABINA DAİR

Hekim olmak isteyen her kimse, Simya kitabını baştan sona ezberlemelidir. Şüphesiz onun adı, pek çokları nezdinde makbul kılınmasına mâni olacaktır, fakat başkalarının fütursuzca kötüye kullandığı bir şeyden, akil insanlar niçin sebepsiz yere nefret etsinler? Beceriksiz bir ressam fena kullandı diye maviden kim nefret eder? Taş ocağındaki işçi tarafından kırıldı diye bir taşı [Lapis] kim tezlil eder? Benzer şekilde, masum olan Simyadan kim nefret edecektir?

Nefreti hak eden kimse suçlu olandır, bu Sanatı kavramayan yahut layıkıyla kullanmayandır. Hiç kimseye zararı dokunmamış birinden nefret eden var mıdır? Kuyruğundan yakalayan birini ısırdı diye bir köpeği kim kınayabilir? Sezar çarmıha gerilmesini emredecek olsa, hırsızı mı yoksa çalınan nesneyi mi buyururdu? İnanıyorum ki hırsızı buyururdu.

Hiçbir ilim, o ilim hakkında hiçbir şey bilmeyen biri tarafından haklı olarak hor görülemez.

Şimdi, hakikat şu ki, bu İlim yahut Sanat fevkalade faydalı ve zaruridir.

Vulcanus'un Sanatı onun içine kenetlenmiştir ve Vulcanus'un ne denli faydalı bir iş vücuda getirebileceğini pekâlâ bilmekteyiz. Simya bir Sanattır ve Vulcanus onun içindeki icracıdır. Her kim bir Vulcanus ise, bu Sanatta kudret sahibidir. Her kim bir Vulcanus değilse, bu hususta hiçbir iktidarı yoktur. Bu Sanatı daha derinlemesine idrak edebilmeniz için, her şeyden evvel, Allah'ın her şeyi yoktan var ettiğini tekrarlamak icap eder. Tekrar ediyorum, O, yokluktan bir şey meydana getirdi. Şimdi, bu meydana getirilen şey, kendi mukadderatının, kendi hususi vazifesinin neticesini veren tohumdur. Ve her şey kendi gayesi uğruna yoktan yaratılmış olsa da, yine de gayesine bütünüyle intibak etmiş hiçbir şey yoktur.

Yani gayesine intibak etmiştir, fakat bütünüyle intibak etmiş değildir, ve bu intibakı ikmal etmesi gereken Vulcanus'tur. Her şey bu nazarla, yani ellerimize tevdi edilsinler diye yaratılmıştır, fakat büsbütün kemale ermiş olarak değil.

Odun kendi nihai gayesine doğru büyür, lakin kömür olarak değil, balçık yaratılmıştır, fakat ondan bir kap teşkil edilmiş değildir. Aynı muhakeme büyüyen ve neşvünema bulan her şey için de geçerlidir.

Binaenaleyh, bu Vulcanus'u dikkatle tetkik ediniz. Meseleyi bir misalle tavzih edelim. Cenab-ı Hak demiri yarattı, lakin sonradan bürünmesi icap eden surette değil, bir at nalı, bir orak yahut bir kılıç suretinde değil. Bu tahavvüller Vulcanus'a emanet edilmiştir ve binaenaleyh bu Sanat hayırlıdır. Şayet hayırlı olmasaydı, Vulcanus bu intibakları vücuda getiremezdi. Buradan çıkan neticeye göre demir evvela cevherinden tefrik edilmeli, akabinde işlenmelidir, zira sanatkâr bunu iktiza eder.

İşte Simya budur. Bu, Vulcanus adı verilen maden dökümcüsüdür. İster mutfakta ister ocakta olsun, ateşin işlediği her şey Simyadır. İster aşçı ister ısıtıcı olsun, ateşi terbiye eden kişi bir Vulcanus'tur. Hekimlik kuralı da aynıdır. Şüphesiz Tanrı tarafından yaratılmıştır, ancak nihai gayesi için bütünüyle hazırlanmış değildir. Tabir caizse, cevherin içinde gizlidir. İşte Vulcanus'un vazifesi, cevheri ilacın kendisinden ayırmaktır. Demir hakkında gördüğünüz şey Hekimlik için de geçerlidir. Gözlerin bir otta idrak ettiği şey İlaç değildir, taşlarda ve ağaçlarda gördükleri de öyle. Yalnızca cevheri görürler, lakin ilacın kendisi bu cevherin içinde saklıdır. Öyleyse, her şeyden evvel cevherin ilaçtan uzaklaştırılması gerekir. Bu yapıldığında, ilaç el altında hazır bulunacaktır. Simya işte budur, farmakopeyi denetleyen ve ilacın işlenip olgunlaşmasını sağlayan Vulcanus'un hususi memuriyeti de budur.

Altın ve gümüşün ekseriyetle saf halde bulunması gibi, ilaç da bazen saf halde bulunur ve saf altının yalnızca patlatma ile eritmeye muhtaç olması misali, sonradan ayrıştırılması daha kolay olur. Zaruri olan her şey yerine getirildiğinde, şayet ilaç Simya vasıtasıyla bu suretle hazırlanıp ortaya çıkarılmışsa, o vakit hastalara şifa, sıhhatli olanlara ise gıda olarak verilir. Ekmekten bir misal alalım. Simyanın harici Sanatı fırında nihai maddeyi meydana getiremez, yalnızca ara maddeyi oluşturabilir. Başka bir deyişle Doğa, ilk maddeyi (Prima Materia) hasat vaktine değin üretir. Sonra Simya bunu biçer, öğütür, fırınlar ve ağza alınacağı ana kadar pişirir. Böylelikle ilk ve ara maddeler yetkinliğe erdirilir. Ardından, nihayet, Küçük Evrenin (Mikrokozmos) Simyası başlar. Bu Simya, ilk maddeyi ağızda teslim alır, yani onu çiğner ki bu da birincil ameliyattır. Sonra ikinci madde olan midede onunla ilgilenir. Nihayetinde et ve kemik haline gelene dek onu kaynatır ve hazmeder. Bu nihai maddedir, gerçi sonrasında birincil bir madde hüviyetindeki zaafiyet suretinde başka bir Simya araya girebilir. Bunu ikincil bir madde olan çöküş takip eder ve nihayetinde son madde olan ölüm gelir. Dahası, ardından ilk madde olarak kokuşma peydah olur. Bunun peşi sıra çürüme, en sonunda ise toz ve toprak gelir. Böylece Doğa, mahlukatı vasıtasıyla bizimle muamele eder. Bu da hiçbir şeyin nihai maddesi bakımından yetkin bir halde yaratılmadığı yönündeki fikrimi doğrular.

Her şey ilk maddesi için yaratılmıştır. Sonra Vulcanus tatbik edilir ve simya sanatı sayesinde bunu nihai maddesine irca eder. Her bir münferit maddenin tabiatına ve farklılığına göre süblimleştirme, damıtma ve yansıtma yoluyla deveran ettirip hazırlayarak bu sürece son darbeyi vuran Archeus, yani içsel Vulcanus bunu sahiplenir. Bütün bu sanatlar, Simyada olduğu gibi, hariçte olduğu kadar insanın bedeninde de önceden şekillendirilir ve tatbik edilir. Vulcanus ile Archeus'un ayrıldığı nokta burasıdır. Kurşun cevherini kurşuna irca ederek ve ardından kurşunu yapılması tasarlanan her ne ise ona dönüştürerek, bir ara gayeye ulaşmış her şeyi nihai gayesine sevk eden şey, hakikaten Simyadır.

Böylelikle madenlerin Simyacıları, minerallerle çalışan ve antimuanı antimuana, kükürdü (Sulphur) kükürde, vitriyolü vitriyole ve tuzu tuza irca eden Simyacılar vardır. Biliniz ki, ateş yoluyla yapılan hazırlıkla saf olmayanı ayıran ve saf olanı çekip çıkaran yalnız ve yalnız Simyadır. Bütün ateşler fiilen yakıcı olmasa da, yine de ateştirler ve ateş olarak kalırlar. Aynı şekilde, keresteyi inşaat gayeleri için hazırlayan marangozlar yahut tasarlanan heykelin bir parçasını teşkil etmeyen fazlalıkları tahta kütüğünden çıkaran heykeltıraşlar gibi ahşabın da Simyacıları vardır. Keza, ilaç olmayanı ilaçtan çekip alan Hekimliğin Simyacıları da mevcuttur.

Buradan da Simyanın ne tür bir sanat olduğu pekala anlaşılmaktadır, yani faydasızı faydalıdan ayıran ve onu nihai maddesine yahut tabiatına irca eden bir sanattır. Bu hususları bu kitapta daha uzun uzadıya tarif etmemin sebebi, basılı kitapların çoğunun hiçbir sanat ihtiva etmemesi, aksine harf düşmeleri ve manasız noktalama işaretleriyle tıkabasa dolu olmasıdır, öyle ki domuzlar böyle bir karışımı tatmaktansa gübre yemeyi yeğlerler. Böylesi hazmı gayrikabil karışımların hiçbir faydası yahut tesiri bulunmadığından, Tanrı onların yerine bizzat Doğanın hakiki ve yüce Sanatı olan Simyayı vazetmiştir.

Montpellier'nin ecza satıcılarının ortaya koyduğu o kaba ve ilkel ilaç hazırlama tarzı bir sanat olarak anılmaya layık değildir, bilakis kuru bir tıkıştırmadan ve son derece menfur bir bulamaçtan ibarettir. Yine de şuruplarını ve müshillerini bu şekilde yapar, diğer benzer maddeleri bu suretle birleştirirler. Sözde hekimlerin basılı kitapları da aynı hileyi öğretir yahut en azından bunu ileri sürer. Ne var ki, Montpellier uygulayıcılarının reçete ettiği şuruplar veya müshiller dahi bu tarzda değil, Simya ilminin Hekimliğe öğrettiği veçhile hazırlanmalıdır. Tanrı böyle takdir buyurmuş ve tertip etmiştir. Tanrı hiçbir şeyi nihai yetkinlik halinde yaratmayıp tamamlayıcı son vuruşu Vulcanuslara tevdi ettiğine göre, kendisinin de ilaçlarını bütünüyle yetkinleştirmesi ve cevher ile demiri tek bir kütle halinde kaynatıp kaynaştırmaması her hekime kafi gelmelidir. Bir misal daha alalım. Ekmek Tanrı tarafından yaratılmış ve bize bahşedilmiştir, lakin fırıncının ona kazandırdığı surette değil.

O üç Vulcanus, yani çiftçi, değirmenci ve fırıncı, o ilk maddeden ikincil bir madde, yani ekmeği meydana getirir. Tıpatıp aynısı ilaçlar için de yapılmalıdır ve aynı akıl yürütme tarzı içimizdeki Vulcanus için de muteberdir. Öyleyse hekim Simyadan hicap duymamalı, bilakis her hususta işaret edilmiş olan metoda göre hareket etmelidir. Bunu yapmadığı takdirde bir tabip olamaz, yalnızca tabip unvanı takılmış bir çömez olur, ancak bir aynada [okunamadı] yansıyan şeyin bir insan olduğu ölçüde tabiptir.

LABYRINTHUS MEDICORUM'DAN SİMYA KİTABININ SONUDUR.

SİMYEVİ DERECELER VE TERKİPLERİN REÇETELERİ İLE TABİİ ŞEYLER HAKKINDADIR.*

HOHENHEIM’Lİ MÜNZEVİ, HER İKİ FAKÜLTENİN DOKTORU VE PROFESÖRÜ THEOPHRASTUS BOMBAST’TAN TIP SANATINA İŞTİYAK DUYANLARA, RABBİN ADIYLA ESENLİK OLSUN

Tüm ilim dalları arasında yalnızca tıp, hem kutsal hem de din dışı yazarların ittifakıyla ilahi bir lütuf şeklindeki övgüye değer unvana zorunlu olarak layık görülmüşken ve yine de günümüzde pek az hekim onunla muvaffakiyetle meşgul olurken, onu eski şanlı vakarına kavuşturmak, barbarların cürufundan ve en vahim hatalardan elden geldiğince arındırmak elzem görünmüştür. Bizler kadimlerin kaideleriyle değil, kısmen şeylerin tabiatında bulunan işaretlerle, kısmen de bizzat kendi maharetimizle keşfettiğimiz, ayrıca tatbikat ve tecrübe ile sınadığımız hakikatlerle meşgul oluruz. Zira günümüzde pek çok hekimin, Hipokrat’ın, Galen’in, İbn-i Sina’nın ve diğerlerinin sözlerine, sanki bunlar Apollon’un sehpasından çıkmış birer kehanetmiş ve bir parmak boyu dahi dışına çıkılamazmış gibi körü körüne bağlanarak, hastalarının büyük tehlikesi pahasına nasıl rezilce hezimete uğradığını kim bilmez? Tanrılar dilediğinde, bu tür otoritelerden olsa olsa muazzam malumat sahibi kimseler neşet eder, lakin asla gerçek hekimler çıkmaz. Bir hekimde aranan şey, gerçi bunlar azımsanmayacak birer ziynet olsa da, ne bir akademik unvan, ne fesahat, ne dillerdeki maharet, ne de çok kitap okumuş olmaktır, bilakis meselelere ve sırlara bütünüyle vukufiyettir ki tek başına bu haslet, diğerlerinin yerini kolaylıkla doldurur. Zira ilim dairesinde nutuk atmak, ikna etmek ve yargıcı kendi fikrine çekmek hakikaten bir hatibin kârıdır, oysa hekime düşen, illetlerin cinslerini, illetlerini ve arazlarını bilmek, bunlara karşı basiret ve gayretle devalarını tatbik etmek ve her şeyi kudretinin en yüksek mertebesiyle istimal etmektir. Lakin tedris usulünü birkaç kelamla izah etmek icap ederse, evvela kendimden bahsetmeliyim.

Ben, Basel yöneticilerinin dolgun bir maaşla vaki olan daveti üzerine, her gün iki saat boyunca, bizzat müellifi olduğum hem ameli hem de nazari tıp, fizik ve cerrahi kitaplarını, dinleyicilerimin büyük istifadesi namına en yüksek ihtimamla alenen şerh etmekteyim. Bu kitapları başkalarının usulünce Hipokrat’tan, Galen’den yahut bir başkasından derleyip yamamadım, bilakis ulu muallim olan tecrübe ve meşakkat yoluyla inşa ettim.

Binaenaleyh bir hususu ispat etmek dilediğimde, benim nazarımda otoritelerin yerini deney ve akıl alır. Bu minvalde, pek muhterem kariler, şayet bir kimse bu Apollonvari sanatın sırlarından haz alıyorsa, şayet buna meyledip arzuluyorsa, şayet kısa bir müddet zarfında bu bütün ilim dalını ihata etmek istiyorsa...

Cenevre Nüshası, Burada Takip Eden Diğer İki İthafı Eklemektedir, HER İKİ FAKÜLTENİN DOKTORU, BASEL’DE MUKİM TABİP, HOHENHEIM’Lİ MÜNZEVİ THEOPHRASTUS’TAN, ZÜRİH TABİPLERİNİN VE FİLOZOFLARININ EN ÂLİM DOKTORU OLAN PEK MEŞHUR D. CRISTOPHORUS CLAUSERUS’A SELAMLAR

Tıbbi hakikate vakıf olmak ve bu sırra nail olup olmadığını bilmek, hakiki bir hekimin en mümtaz ve en muteber alametidir, tıpkı senin, ey Zürih tabiplerinin en güzidesi Cristophorus, binlerin haklı olarak sığındığı o kendi muhakemene ve en hassas vicdanına mugayir hiçbir şeyi hekimlik sıfatınla yapmadığın gibi. Lakin bizim bu Monarchia’mızda [NOT: Paracelsus’un tıp alanındaki mutlak tasarruf ve hükümranlık alanı kast edilmektedir] icra ettiğim şu salahiyeti iyi kavra. Bende, bizzat vatanımın toprağından neşet eden fıtri bir tıbbi meziyet mevcuttur. Zira İbn-i Sina nasıl Arapların, Galen Bergamalıların ve Marsilius da İtalyanların en muteber tabibiyse, aynı şekilde en talihli ülke olan Almanya da beni vazgeçilmez tabibi olarak intihap etmiştir.

Tecrübenin bütün hekimlerin, evet, hatta bütün Monarchia’mızın hakiki anası olduğunu pekiyi bilirsin. Lakin her memleket muhtar olduğundan ve bir yabancı onunla layıkıyla hemhal olamayacağından, öte yandan bir garip ancak kendine tekabül eden kimseyle kıyaslanabileceğinden, şunu iyi müşahede et ki, beni Hipokrat ve İbn Rüşd ile kıyaslayabilirsin, Razi’yi ise her biri kendi memleketine göre olmak üzere üçümüzle birden kıyaslayabilirsin. Böylece Araplar, Grekler ve Almanlar, tıpkı üç katlı bir marrubium otu gibi aynı mertebede durur ve Almanya’nın kehribarını Grek kehribarıyla, sığla yağıyla, terebentinle, pelesenkle ve mumya ile denk tutarlar. Keza her memleketin kendi unsurlarının matrislerini [NOT: Doğurucu rahimlerini, kaynaklarını] kendi bağrında barındırdığını ve kendine lazım olanı bizzat neşrettiğini de gayet iyi bilirsin. Binaenaleyh kehribar kendi memleketi için kehribardır ve Keldani gülü ile Arpinum gülü arasında belki bir kıyas mümkün olmasa bile, madem her gül kendi memleketine aittir, bunun marazlarla ne alakası vardır? Tamı tamına aynı minvalde, her millet kendi tabiatına has ve müstakil hekimini ve bunu da bizzat kendi Archeus’undan [NOT: Cisimleri ve tabiatı şekillendiren içsel ilke, canlılık gücü] doğurur. Zira her bir ihtiyaç bir sanatkâra iş verir ve aynı zaruret, her hekimin muallimi ve validesidir. Bu sebeple İtalyanlar Grekler olmadan yapabilir, Almanlar ise her ikisi olmadan edebilir, zira bunların her birinin kendi ihtiyacı ve her milletin tabiatına mahsus kendi hizmetkârı vardır. Hiç kimsenin Arapların veya Greklerin zihnini yahut ahlakını taklit etmesine lüzum yoktur. Evde hata varsa, hariçte kibir vardır. Zira bu ahval bir rüyadaymışçasına, rastgele ve hiçbir makul sebep olmaksızın vuku bulur ve işte bu şeylerden bir hekim peyda olmalıdır. Lakin bu keşmekeşe ve gaflete rağmen memleketinin ihtiyacıyla bir hekim mertebesine yükseltilen kimse, nihayetinde kendi milletinin kâmil hekimi haline gelir ve açıkça onun hakiki Hipokrat’ı, İbn-i Sina’sı, hatta Lull’ü olur.

Fakat bu makamda o zatları methedemem, zira bu zaruret sebebiyle ortaya çıkmış olsalar da bizzat kendi vatanları onların hatalarını sükûtla geçiştirmeme müsaade etmemektedir. Zira sorarım, Rhasis’in Viyana’ya ne faydası dokundu, Savonarola Friburg’a, Arnold İsviçrelilere ne iyilik etti, Gentilius’un yahut Jacques Despars ile Trusanus’un şerhlerinin Meissen hekimlerine ne hayrı oldu, Mademki hastanın sıhhati gözetilmesi gereken yegâne gayedir, o hâlde İbn Sînâ onların topuna ne bahşetti, İşte bu sebeple, bana vatanımın da bahşettiği ve dünyaya gelmeme vesile olduğunu söylediğim o zaruret hasebiyle kaleme aldığım kudret budur. Bundan ötürü işbu kitabın tamamını size ithaf ediyorum. Fakat eminim ki bir cahil çıkıp derhâl cevap verecektir, ben de mukabilinde yine cevap vereceğim, böylece her iki cihetten de aşikâr ve vazıh olacaktır ki, her hekimin yegâne vazifesi hastaların sıhhatiyle alakadardır. Ancak en sevdiklerim, belki de buradaki bazı müphem hususları tefsir edeceklerdir, fakat en eski dostlarım, yani tilkiler bunu yapmayacaktır. Çevremdeki hekimler güruhu iki kısma ayrılır, dili yalancı olanlar ile hem kalbi hem dili yalancı olanlar.

Artık ne murat ettiğimi anlıyorsunuz. Pek yakında, kolkotar yağını ıslah edişimle birlikte size bazı reçeteler göndereceğim. Daima bir dost gibi hareket edin ve basiretli olun. Esen kalınız. Basel’de verildi, Kasım İdes’inin dördüncü günü, 1526. HER İKİ FAKÜLTENİN DOKTORU VE BASEL HEKİMİ HOHENHEIM’LI THEOPHRASTUS’TAN ZÜRİH’TEKİ İLİM TALİPLERİNİN EN MÜMTAZ MECLİSİNE SELAM OLSUN. Heyhat, fanilerin hâli ne kadar da perişandır, zira derhâl ardından kederin sökün etmediği neredeyse hiçbir sevinç yoktur, ne hoş bir muavinler topluluğu, Şu ana dek basiretsizliğimi tam manasıyla idrak edememişim, zira o anda, bilge bir kimsenin tıpkı iki yüzlü Janus gibi yalnızca ayağının dibindekileri değil, arkasındakileri ve dahi dört bir yanındakileri de pek büyük bir dikkatle müşahede etmesi icap ettiğini tefekkür etmedim. Bunun sebebi, yakın zamanda aralarında bulunmaktan şeref duyduğum ve hâlen şükranla andığım o pek latif meclisinizin gönlümü ve gözlerimi öyle büyülemiş olmasıdır ki istikbale dair her şeyi unuttum. Zihnim hiçbir felaketi sezemedi, her işin hakkıyla idare edildiğini sandım ve sevincin kederin refakati olmaksızın kemale erip tamamına ereceğini vehmettim. Şimdi, öngörmüş olmam gereken şeyleri gördüğümde sorarım size, kendimi elem ve matemden nasıl alıkoyabilirim, zira Basel’deki en kıymetli dostum, kendisini sıhhat ve afiyet içinde geride bıraktığım zat, mutat olduğu üzere uyuduğu üst kattan ansızın düşme kazası neticesinde vefat etti. O zat, İtalya’nın kifayetsiz hekimleri tarafından içine atıldığı en ağır zincirlerden tarafımca azat edilmişti, sıhhatine benim sayemde kavuşmuştu ki, bizzat kendi eliyle yazdığı mektubun da beyan ettiği üzere, Rotterdamlı Erasmus ve bütün efradı buna şahittir.

İşte ben sizlerle meclis kurup hayatın tadını çıkarırken, geride sıhhat ve afiyet içinde bıraktığım o zat vefat etti, gözüm gibi sevdiğim o zat, mezkûr kaza neticesinde aramızdan koparılıp alındı, yani bütün âlim ve fazıl insanların banisi ve hamisi olan, kendisi de bilge ve erdemli, her türlü ilmin en gayretli teşvikçisi Johannes Frobenius. Bu sebeptendir ki, onun başına gelen o ani ecelden benim de haşyet duymam icap eder. Kendi kendime ne diyeyim, Ölüm herkes için mukadderdir. Bu minvalde ikaz edilmiş olunuz. Uyanık durun, ey pek mümtaz ders arkadaşlarım, şayet vazifemizde bir kusurumuz vaki olursa, bunu şu anda bana azap veren ve hiçbir teselli bulamadığım o şiddetli kedere hamlediniz.

Esen kalınız, ey pek aziz yoldaşlar. Theophrastus’unuzu seviniz. Basel, Kütüphanemizden, Kasım İdes’inin üçüncü günü, 1527.

ilim taliplerinden kim varsa, derhâl Basel’e, yanımıza gelsin, birkaç kelimeyle tavsif edebileceğimden çok daha farklı ve yüce mertebelere vasıl olacaktır.

Fakat hakikati talep edenler için meseleyi daha vazıh kılmak adına, meselenin mizaçlar ve hıltlar usulünde kadimleri hiçbir surette taklit etmediğimizi ikrar etmekten çekinmiyoruz. Kadimler hastalıkların neredeyse tamamına yanlış tesmiyede bulunmuşlardır, bu sebeptendir ki günümüzde hiçbir tabip veya en azından pek azı hastalıkları, sebeplerini ve buhran günlerini tastamam bilme bahtiyarlığına mazhardır.

Müphem olmalarına rağmen bu deliller kâfi gelsin. Theophrastus’u dinlemeden evvel onlar hakkında peşin hüküm vermenize cevaz vermem.

Esen kalınız. Tıbbın ihyasına matuf bu teşebbüse lütufla nazar ediniz.

SİMYEVİ DERECELER İLE REÇETELERİN VE TABİİ NESNELERİN TERKİBİ HAKKINDA

HER İKİ TIP İLMİNİN DOKTORU HOHENHEIM’LI THEOPHRASTUS TARAFINDAN.

Dereceler bahsini tetkik etmeye başlamadan evvel, Tabiat’ın iki mizacına dikkat edilmelidir, biri sıcak, diğeri soğuktur. Kaldı ki, bunların her biri zatında fıtri bir istidat barındırır, zira sıcak olan her şey kurudur ve soğuk olan her şey nemlidir, ne hararet ne de bürudet tek başına var olabilir. Dolayısıyla bu iki tabiat, yani hararet ile kuruluk tek bir şeydir ve aynı minvalde, bürudet ile nemlilik de birdir. Buradan hareketle dereceler suhuletle tayin edilir, her bir nesnenin kendi derecesinde nasıl mevcut olduğu ve her bir şeyin sırasıyla hangi dereceyi işgal ettiği anlaşılır. Bu noktada, hiç şüphe yok ki gözlerine perde inmiş ve zulmet işlerine aşina olan kimseler, soğuk, sıcak, kuru ve nemli olmak üzere dört mizacın bulunduğunu, buradan hareketle bürudetin hem nemde hem kurulukta yer aldığını, aynı şekilde hararetin de her ikisiyle bitiştiğini feryat figan iddia edeceklerdir. Bu zanna binaen her şeyi tanzim etmişlerdir, bu ise soğuğun kuru, sıcağın ise nemli olabileceğini söylemekle eşdeğerdir ki, bu lafzen dahi tenakuzdur. Şayet Tabiat’a daha yakından yaklaşmış ve onu daha derinlemesine tahkik etmiş olsalardı, aşağıda zikredeceğimiz delillerimizin hakikate daha yakın olduğunu görürlerdi. Bu dördünün yalnızca ikiden ibaret olduğunu layıkıyla kavrayamadılar ve felsefenin sarahaten ispat ettiği üzere, unsur olmaktan fersah fersah uzak olan hususları batıl bir surette dört unsura izafe ettiler.

Fakat bu iki mizaç hakkında serdettiğim kelamı daha vazıh bir surette fehmetmek için şu hususu göz önünde bulundurunuz. Unsurların husule getirdiği her ne varsa

Her ne kadar bu risalede eldeki çevirinin gayesi dışında kalan bazı hususlar bulunsa da, Paracelsus’ta sıkça zikredilen bir meseleyi, daha doğru bir ifadeyle bir meseleler silsilesini, yani dereceler ve mizaçlar konusunu etraflıca ele alması hasebiyle, Hermetik Tıbba ayrılan bu bölüme dahil edilmesi uygun görülmüştür. Metin kendi içinde pek açık olmayıp keyfî bir terminoloji benimsemektedir, bu durum sondaki Lügatçe kısmında ele alınacaktır, lakin evvelki atıfların müphemliğini aydınlatmaya yardım edecek ve belki de dolaylı yoldan bir miktar ışık tutabilecektir.

Eşyanın tabiatı ya soğuktur ya da sıcaktır. Şayet soğuksa, kendi içinde fıtrî ve kendine has muayyen bir rutubet barındırır. Rutubetin bulunduğu yerde soğukluk vardır ve dolayısıyla sıcak olan şey kurudur, zira kuruluk yalnızca hararette vücut bulur. Soğuğun kuru, sıcağın ise nemli olması kabil değildir. Zira bunlar Ares’ten neşet eden unsuri birleşmelerdir, nitekim bu durum erkek ve kadın misalinde açıkça görülür. Erkek kendi içinde sıcak ve kuru olanı, kadın ise soğuk ve nemli olanı haizdir, lâkin mizaçlara ancak muhtelif derecelerine göre tesir ederler. Bu sebeple, en baştan itibaren neyin nemli, neyin pıhtılaşmış ve nihayet neyin çözünmüş kuruluk olduğunu tefrik etmek icap eder. Zira hekimlerin önde gelenleri arasında dahi yayılmaya meyyal olan müşterek bir hata buradan kaynaklanmaktadır. Misal olarak, kuruttuğu ve çorak kıldığı için soğuk, kuru ve çorak görünen kristali ele alalım, oysa bu zahirî görünüş aldatıcıdır. Zira kristalin en çorak kuvveti, pıhtılaşmış bir nemdir ve tesirinde her şeye galebe çalar, her şeyi dönüştürür ve nihayetinde buz gibi eriyen pıhtılaşmış bir neme cebren tebdil eder. Benzer şekilde petrolde de kuruluk göründüğü gibi çözünmüş değildir, zira kuruluk kendi cisminin cevherinde çözünmüştür. Bu sebepledir ki, bir hatime yerine şu hükmü vazetmekteyim, dereceler sıcak ve soğuk olmak üzere iki veçheli bir surette mütalaa edilmelidir.

Bunun da ötesinde, kuru olan çifttir ve nemli olan da çifttir, yani bizatihi kuru ve çözünmüş bir kuruluk, bizatihi nemli ve donmuş bir nem. Bu hususta muktazi olanın mütebaki kısmı bizzat Felsefe’nin kendi derununda mahfuzdur.

Her ne kadar bu mahalde dereceler bahsinde şimdiye değin kaydettiklerimden daha fazlasının söylenmesi iktiza etse de, tıp ilminde az çok behresi bulunanlar nezdinde bu meseleler müstakar olduğundan, burada sükûtla geçiştiriyor ve bugüne kadar hilaf-ı hakikat olarak, umumî bir hata payıyla ortaya konmuş hususlardan bahsediyorum. Makbul addedilmesi gereken şudur, evvelemirde, yalnızca unsurlara taalluk eden derecelerin mecmuunu gözetmek kifayet etmez, zira bu ancak unsurlardan neşet eden illetler bahsinde işe yarar, bunun yanı sıra arıtıcılar, et bağlatıcılar, müshiller, kabız yapıcılar, geri püskürtücüler, terleticiler, uyuşturucular, yara kapatıcılar ve bu kabilden diğer şeyleri alakadar eden hususlara da itina gösterilmelidir. Bu gaye için evvela marazların kâmil bir bilgisine ve dahası her bir maraz nev’inin mahsus derecelerine vukufiyet kesbetmek elzemdir. Yaralar bahsinde et bağlama derecelerini, hyposarcha [NOT: deri altı su toplaması, ödem] illetinde kurutma derecelerini, gutta [NOT: damla hastalığı, gut] illetinde takviye derecelerini, sarada tahsis derecelerini, kaşeksinde ise karışımlardan ileri gelen dereceleri bilmek lazımdır. Şayet tüm bu meseleleri bihakkın tetkik ettiyseniz, ancak o vakit terkiplerin tanzimine tevessül ediniz.

Lakin hem marazların hem de derecelerin kâmil bilgisi için sadece tıp mesleğinin değil, astroloji mesleğinin ve dahası Spagyrik [NOT: simyasal ayrıştırma ve birleştirme sanatı] usulün de şart olduğunu zikretmekten geri durmamalıyız. Bütün bunlar mükemmel ve dahası uzun soluklu bir tecrübeyi gerektirir, zira bu kitabın vüs’ati, aralıksız okumayla yahut ne kadar dakik olursa olsun salt bir muhakemeyle değil, yalnızca bu yolla vuzuha kavuşur.

Nihayet, şayet bu mahalde dereceler mevzuunda bir noksan bulursanız, bunu cümlenizi sevk ettiğim yevmiye tatbikatta arayınız, ta ki anthera’nın, bilhassa fevkalade tebcil edilmiş olan tereniabin’in ve son olarak cheiri çiçeğinin faziletini bilesiniz.

Mamafih, bizzat derecelerin kendisine gelmeden evvel, derecelerin bir vakit şiddetlendiği, bir başka vakit ise teskin edildiği muayyen kavaidi müşahade etmeliyiz. Evvela şu usulü gözeteceksiniz, her ne ki toprak unsurundan tevellüt ederse, o birinci dereceyi işgal eder. Marul, menekşe, anthos ve benzerleri bu kabildendir. Aynı minval üzere, taun, zatürre, humma gibi havaya ait olan her ne varsa ikinci derecededir. Su unsurundan husule gelen şey üçüncü dereceyi tutar, kurşun, safir, topaz ve benzerleri gibi. Lakin buz, kristal, kar gibi ateş unsurundan neşet edenler, gerek sıcak gerekse kuru olsun dördüncü derecede hak iddia ederler. Binaenaleyh, bir unsurdan tevellüt eden her hassas şeyin o unsurla aynı mahiyette olduğuna dikkat edilmelidir, nitekim menisi üçüncü derecede olan kurbağa böyledir, aynı şekilde kâfur da öyledir. Rebis gibi toprağa ait olan insan, birinci derecededir. Uçan nesnelerden gelen şey vua gibi ikinci derecededir. Semender gibi ateşten zahir olan şey dördüncü derecededir. Birinin diğerine hangi cihetlerden tefevvuk ettiği müteakip fasıllarda vuzuha kavuşturulacaktır.

Dahası, derecelerin kendi noktaları dahilinde daha açık bir biçimde belirlenebilmesi için şu örneği ele alınız. Bitkilerin dereceleri dörde ayrıldığı gibi, bunların hepsi, her ne kadar çok olurlarsa olsunlar, birinci dereceye irca edilirler, fakat yine de hepsi eşitlik üzere değildir. Zira her ikisinin de başlangıçları, ortaları ve sonları bakımından biri diğerinden bazen daha fazladır, ancak yine de toprak unsurundan ne neşet ederse etsin birinci derecede kalır ve bunun dışına yerleştirilmemelidir. Aranızda nilüfer çiçeği (nenuphar) dördüncü dereceyi işgal eder ve soğukluk bakımından nilüferi neredeyse sekiz derece aşmasına rağmen Satürn’e üçüncü derece tahsis edilir. Dolayısıyla bunlar aynı dereceler dahilinde tanzim edilemezler. Nitekim ikinci derecede mevcut olan her ne ise, orada da birinci nokta, topraktan olan unsurun dördüncü derecesini aşar ve dördüncü nokta, birinci derecenin son noktasından dört derece daha yüksektir. Üçüncü derecede de aynı hükme varılmalıdır, keza dördüncüde de. Buradan hareketle, sanki merdiven basamakları gibi hakiki derecelere, hatta altı yüz altmış üçüncüye kadar yükselen on altı nokta toplanır. Öyleyse, haklı olarak diyoruz ki, kafuru, kurbağa spermini, nilüferi ve şapları tek bir derecede toplayanlar yanılgıya düşmüşlerdir, zira bunlardan, terkipler için takip eden usullerde gösterileceği üzere, reçetelerde hiçbir surette hakiki ve kati bir derece elde edilemezdi.

Fakat hararet hasıl eden şeylerin hem derecelerine hem de noktalarına hususi olarak vakıf olabilmeniz için şunu mülahaza ediniz, kül, kireç yahut cam husule getiren her ne ise, ateşin kendisi, cıvalı su, kezzap (aqua fortis) ve benzerleri gibi, ateşin dördüncü derecesindedir. Böylece yakıcı bir tesir icra eden ve çürümeye yol açacak şekilde şeyleri bir Ischara'ya [NOT: Ischara, dağlama veya yakma sonucu oluşan kuru kabuk yahut eskar dokusudur] vardıran her ne ise, üçüncü makamı işgal eder. Zaç yağı (colcothar), arsenik, nişadır (sal ammoniac), boraks, altın boyası ve alkali gibi bu türden diğerleri bu kabildendir. Lakin bu şeylerin, bazılarının diğerlerini aştığı hassalarına gelince, bu bir derece değil, nokta meselesidir. Bundan maada, yara izi yahut kabarcık hasıl eden her ne ise ikinci dereceye aittir, rabeboia, kantarid, alevotu (flammula), melona ve bu cinsten diğerleri böyledir, zira alevotu birinci derecede olmasına rağmen, yine de başka bir veçhile ikinciyi tesiri altına alır, çünkü içindeki tuzun ruhu alevotunu öyle bir hale irca eder ki tam da ikinci derecenin birinci noktasına dahil olur. Son olarak, zencefil, kakule, karapelit (abrotanum) ve bu cinsten diğer şeyler gibi ısıtan fakat yukarıda zikredilen alametlere vasıl olamayan her ne ise, daha yüksek ve daha alçak noktalarıyla birlikte birinci derecede mevcuttur. Lakin bu kaidede şuna dikkat edilmelidir ki dereceler unsurların tabiatına ve nispetine göre tanzim edilmemiş, bilakis onlardan müstakil olarak işbu kaide dahilinde teksif edilmiştir, bunun sebebi, eldeki kaidenin ilk üç ilkeden alınmış olması ve onlar için, yani tuzda, Mercury (cıva) ve nihayetinde Sulphur (kükürt) içinde baskın olanlar için hizmet etmesidir, bu sebepten ötürü, bu makamda evvelemirde işbu kaideyi unsurlardan neşet eden hastalıklarda kullanmamaya itina gösterilmelidir. Zira bunlar ancak adeta bunlardan derlenmiştir ve ilk üç ilke vasıtasıyla şifa bulabilecek hastalıklara hizmet ederler.

Fakat unsurlara ait olandan gayrı olarak soğukluk derecesini tahkik edebilmeniz için şu hususu esas alınız, hıltları donduran her ne ise dördüncü dereceye aittir, ateş unsurundan doğan şeyler bu kabildendir. Fakat uygun bir dozda bir deva olarak tatbik edildiğinde (avamın tabiriyle) serinleten lakin hayati ruha halel getirmeyen her ne ise, uyuşturucular, ağrı kesiciler, uyku şurupları, kurbağa spermi, baldıranotu gibi, üçüncü dereceye aittir. Gayritabii hararetleri teskin eden ve nöbetleri dindiren her ne ise ikinci derecededir, son olarak, bir hastalığın nöbete dönüşmesini engelleyen her ne ise birinci derecedendir. Bu kaide, hararete tatbik edilen kaideden pek farklı değildir, zira bunlar evvelce zikredilenlere doğrudan bir tezadı (enantiosis) arz eder. Lakin unsurlardan olanların işgal ettiği dereceler her ne ise, daha evvel tayin edilmiş olana muvafık surette, eldeki dereceyle birlikte baki kalır, öyle ki şimdi Tabiatın çifte bir derecesi hasıl olur ve tamı tamına unsurların nispeti ve tabiatına göre fail olur.

Bunun da ötesinde, renklerle alakalı kaideye dikkat edilmelidir, zira bunlar aynı zamanda içinde bulundukları şeylerin tabiatına delalet ederler. Sözgelimi, kırmızı olan kantaron, bu sebepten ötürü sıcak tabiatlıdır, beyaz olan zambak, bu mülahazayla soğuk tabiatlıdır. Fakat harici olan renklere gelince, şu usul müstesna, hiçbir katiyet tarif edilemez. Gül kırmızıdır, yine de gülün hararetini cezbeden içinde yatan anter sebebiyle soğuk tabiatlıdır. Keza, kırmızı bir çiçekte nerede sarılık varsa hararet oradadır, fakat kırmızılığın soğuk tabiatlı olduğuna hükmedilir ve diğer çiçekler hususunda da aynı şekilde bir neticeye varılmalıdır. Dahası, tabiatları gereği sıcak görünen fakat yine de soğuk olan çiçekler vardır, sülyen (minium) bunlar arasındadır. Diğerleri ise, bakırın olduğu gibi, sıcak oldukları halde soğuk görünürler. Bu şeyleri tahkik etmek için şu kaideyi mülahaza ediniz, yeşil olan her ne ise, karışmış olabileceği şeyden ayrıldığı anda sıcaktır. Bu renklerin altında gizlendiği cisim de böyledir. Gümüş tabiatı icabı soğuktur ve soğuk bir cismin rengini muhafaza eder, zira nihayetinde lâcivert (lazurium) rengine tahavvül eder. Mars fıtraten soğuk renklidir ve sıcak bir tabiata dönüştürülmeye (transmutatio) müsaittir, fakat yine de kendi asli tabiatının kuvvetini ve binaenaleyh evrensel hassasını muhafaza eder. Siyah renklerin hususi bir tabiatı yoktur, zira bunlar yanmış olan Sulphur'den (kükürt) başka bir şey değildir ve bunun altında hiçbir şey yatmaz, ancak unsurlara aittir. Beyaz, kurşuni, siyah ve sümbüli olan her ne ise soğuktur, diğer renkler sıcaktır. Alacalı olan her ne ise tek bir tabiata aittir, muhtemelen de hâkim renginin tabiatındandır. Keza, yeşilde her ne kadar soğukluk mevcut olsa da, yine de kendi başlığı altında mütalaa edilir.

Yağlı ve dahası nemli olan her ne varsa, yeşil bir nesnede bulunsa dahi soğuktur, zira yeşillik soğuk bir tabiata dönüşür. Diğer taraftan kuru olan her ne varsa, sıcak bir tabiat iktisap eder. Dahası, Sulphur (kükürt), Mercury (cıva) ve Tuzdan neşet eden her şey, bu üç ilke sebebiyle hem sıcak hem de soğuk olmak üzere her iki tabiatın da kapsamına girer. Hülasa, sıcak renklerde bulunmadığı müddetçe yanan her şey kükürttür ve sıcak bir tabiata sahiptir.

Fakat süblimleşmeye veya kalsinasyona uğrayan her şey sıcak bir tabiatı kabul eder. Benzer şekilde, kendi kendine çözünen veya alkali haline getirilen her şey sıcaktır. Dahası, buruk olan her şey soğuktur. Tatlı ve acı olanlar, evvelki kaidelerden etkilenmedikleri sürece sıcak bir tabiat takınırlar. Cildi kurutan her şey sıcak, büzüştüren ise soğuktur. Bu şeylerin kokularına göre hüküm verecek olursanız, bedenle aynı tabiatı muhafaza ettikleri ölçü müstesna, hiçbir şeyi katiyetle tayin edemezsiniz. Son olarak, yukarıda zikredilenlere tezat teşkil etmediği müddetçe kabul edilmesi gereken başka kaideler de mevcuttur.

Dahası, madenlerde, kıymetli taşlarda ve sair taşlarda olduğu üzere, tabii olanların haricinde derecelerin iki veçheyle ve iki bedene binaen gizlendiği birtakım nesnelerin varlığına dikkat edilmelidir.

Bu zaviyeden bakıldığında cıva madenlerin reisidir, bünyesinde sıcak ve soğuk olmak üzere kendine has muayyen bir tabiatı barındırır ve bu tabiat ondan çekip alınamaz. Şayet oradan demir yahut kurşun suretinde bir maden hasıl olursa, mezkûr tabiatın ötesinde bir diğerini iktisap eder ve böylece tek bir cevherde iki tabiat vücut bulur.

Bu sebeple, kendi tabiatıyla birlikte iktisap ettiği kurşuni tabiat meşgalenize uygun düşerse, bundan böyle cıvanın yerini kurşun alacaktır. Kalay, gümüş, demir ve bakır hakkında da aynı minvalde hüküm verilmelidir, zira bunlar kendi bedenlerine rücu ederler. Nitekim kıymetli taşlardaki sıvı da kendi tabiatında, yani cıvai bir tabiatta baki kalır. Şayet bu sıvı donarak bir cevhere dönüşürse, kurucu cüzler kendi Prima Materia (ilk madde) seviyesindeki sıvılarına irca edildiğinden, aynı şekilde iki katlı bir tabiata bürünür. Alelade taşlar hakkında da aynı şekilde hüküm verilmelidir. Birtakım nebatatta da benzer bir tabiat mevcuttur.

Bu sebeple okuyunuz, tekrar okuyunuz ve nihayetinde eşyanın tabiatına dair hafızanıza emanet edilen her ne varsa tecrübe için zihne çağırınız. Bunları öyle bir teemmül ediniz ki, bu hususların her birini yalnızca tahayyül etmekle kalmayıp katiyetle bilesiniz, zira hakiki ve emin bir filozofun özü bunda mündemiçtir.

Tabiatın relolleası [NOT: Paracelsus terminolojisinde bir şeyin özgül erdemi veya gizil tohumu] hakkında, onun akıl ve tabiatına binaen, fıtri özüyle birlikte hem soğuğa hem de sıcağa ait olduğunu yazmış olsam da, tabii Ares'in meydana getirdiği ve evvelki kitabımda ele aldığım hususları pek çok veçheden geride bırakan başka şeyler de vardır. Bu noktadan başlamak icap ederse, arızi mizaçlar hakkında baştan itibaren dakik bir lisanla konuşmak arzu edildiğinde, mezkûr mevkide Tabiatın eski relolleasının pek muteber sayılmadığı ve bu sebeple eşyada umumi surette, biri zahir olsa da tek bir cevherde müştereken bulunan iki tabiatın mevcudiyeti görülecektir. Bunlar fıtri araz ile unsuri arazdır. Dahası, kendi tabiatındaki her şey sıcaktır. Eşyanın ilk maddesi bizatihi sıcaktır ve fıtri arazı tağyir etmez, zira mizaçtaki üç ilkenin tamamı nihai maddelerine kadar baki kalır, yani relolleadan evvel hangi tabiatta bulunuyorlarsa, relolleum zail olana dek yine aynı tabiatta kalırlar.

Dolayısıyla tecrübe nihayeti hangi surette ihata ediyorsa, mebde de kendisinde aynı veçhile tecelli eder. Fakat dereceler dahilinde bulunan bu müfret maddelere geçmeden evvel, ne hararetin ne de bürudetin bunların fıtri bir arazı olmadığını, bilakis unsuri ve harici bir araz mesabesinde bulunduğunu müşahede etmek icap eder.

Tabip olan bir kimsenin kolaylıkla idrak edeceği üzere, Tabiat kendi zatından katiyen hiçbir şey sadır etmez, lakin fıtri arazı, mezkûr arazın içinde bulunduğu nesne veya beden baki kaldığı müddetçe muhafaza eder. Ateş bunun bariz bir timsalidir. Ateşte hararet fıtri bir arazdır ve aşikâr surette sıcak olan üç ilkenin tabiatıdır. Dahası, bu harareti başka bir şeye intikal ettirmek istediğiniz takdirde, cevherin hararetle birlikte yok olup gitmesi kaçınılmazdır. Mezkûr hararet ısıtsa dahi ölü bir hararetten ibarettir, ne hastalığı şifaya kavuşturur ne de başka bir fayda bahşeder, sadece bedene haricen ilave edilmiş muayyen ve fuzuli bir hararettir. Bu veçhile her fıtri araz, hastaya hiçbir fayda sağlamaksızın kendi kudretini izhar eder ve sergiler. Bu sebeple, illetlerin tedavisinde istihdam edilecek olan her ne varsa şu minvalde ihzar edilmelidir, evvelemirde ilacınızı iki özü tefrik eden kimseye götürünüz, bunlardan biri cevherde, diğeri ise hayati ruhtadır, zira ilacı nerede tatbik etmek istiyorsak, orada hayati ruhun cevherden mufarakat etmesi ve hastalığa sebebiyet veren maddeyle intibak etmesi zaruridir. O vakit ilaç, yalnızca kendi bedeninde ve bu nispet dahilinde üç ilkeye muvafık olarak zahir olacaktır. Harici ve unsura bürünmüş arazlar ise illetin gizlendiği o uzva teveccüh eder. Böylelikle eşyanın külli tabiatında, biri fıtri diğeri harici olmak üzere iki katlı bir arazın vücut bulduğu kanaatine varıyorum.

Fıtri olan sıhhate pek az fayda sağlar, asıl fayda harici olandadır. Ateşte harici bir araz yoktur, bu sebeptendir ki onun tabiatın nakıs bir eseri olduğunu iddia etmekteyim.

Başlangıçta, Doğa kendi uygun unsurunda varlığı meydana getirdiğinde, Archeus bunu kendine has Iliaster’in oranına ve tabiatına göre hazırlar, öyle ki Ares tamamen üç şeyden meydana gelir ve aynı şeyin içinde bedenin cevherini hasıl eder. Bu oluşum, bizatihi [per se], yalnızca beden uğrunadır, ta ki relolleum ile bir ve aynı görünsün. Fakat bunun hastaya ne faydası vardır? Zira ateş de kar gibi relolleum kaynaklı bir arazdır. Lakin hastalıkları iyileştirmezler, içlerinde bunu yapacak bir kudret de yoktur, çünkü onlar bizatihi birer relolleumdur. Dahası, harici unsurlar Doğa’nın cherio’sunu meydana getirir ki bunu da relolleum mertebesine eriştirmeniz icap eder, zira bunu cherio ile birlikte alsanız dahi, bütün hastalıkları şifaya kavuşturan cherio’dur. Bu noktada cherio hakkında kaydedilmelidir ki, cherio bu şeylerin bedeni terk edip Doğa’ya karışan hararetinden yahut bürudetinden gayrısı değildir. Bunun bir misalini kâfurda görürsünüz. Kâfur, soğukluğunu cherio’dan alır ve bu sebeple şişkinlikler için gayet münasip bir devadır, fakat ilk unsurlarının cevherinde, tıpkı Sulphur (kükürt) ve tuz ruhu ile cıva mahiyetindeki [mercurial] cevher gibi sıcak kalır. Kıymetli taşlar ve nebatat da böyledir. Üstelik Doğa ne hasıl ederse etsin kendi cherio’suna, yani harici unsuri arazına maliktir. Bu sebeple, dereceler bahsinde şu noktada iddia ederim ki, bir bedende diğerine nazaran daha büyük bir cherio harareti yahut cherio soğukluğu mevcuttur. Archeus her şeyi işte bu suretle ve mikrokosmos uğruna tertip etmiştir.

Fakat terkiplerin tertibine dair nasihatimizin daha vazıh anlaşılması için, daha evvel relolleum ve cherio hakkında zikrettiğim üzere, burada meselenin beden zaviyesinden bir kez daha kavranması iktiza eder, şöyle ki, yalnızca cherio tabiatında olan hastalıklar bedende gizlenir ve içinde bulundukları bedenin ilk üç ilkesinin zevaline yol açmaksızın bedene sirayet eder. Zira tıpkı dört unsur içindeki Iliaster’in, bir valide misali relolleum ve cherio’yu intaç etmesi gibi, insan da dört unsur içinde mevcuttur ve bedende derhal filizlenen hastalıkları adeta tevarüs eder, öyle ki nihayetinde bunlar harici unsuri illetler halinde patlak verir. Bu bakımdan cherio kabilinden terkipler hazırlamak için, harici unsurlarla şekillenmiş nesnelerin kendi bedenlerini cevherleriyle birlikte terk etmeleri ve hayati ruhta temerküz etmeleri şarttır. Hasta ancak bu minvalde halas bulur. Binaenaleyh, ölümün cherio kaynaklı değil relolleum kaynaklı olduğu gözden kaçmamalıdır, gerçi ölümün hiçbir cihetten vuku bulamayacağı gerçeği de buradan neşet eder. Zira ferdi olanı, içinde gizlendiği şeyden kim tefrik edebilir? Ne var ki biz burada relolleum maddelerindeki değil, cherio maddelerindeki soğukluk ve hararetten söz etmekteyiz. Bu mebhastaki diğer noksanları Hastalıkların Kökeni risalesinden tetkik edebilirsiniz.

Evvelki kitapta soğukluk ve hararet zaviyesinden eşyanın tabiatına dair malumatı muhtelif kaidelerle aktardığım gibi, nebatat hususunda da işbu kaideye riayet edilmelidir. Bunların ekserisi soğuk ve kurudur ve kendilerinden mat bir yeşillik neşrederler.

Bunlar, sıcak olarak gösterilmelerine rağmen, mine çiçeği ve çoban çantası gibi, hakikatte soğukturlar. Sığırdili ve anason gibi bazıları ise sıcak oldukları halde soğuk olarak bilinirler. Bunun sebebi, pıhtılaşmış nemin donmasıyla büyük bir kuruluk hâsıl etmesi ve çözülmüş kuruluğun, keryonik [NOT: Paracelsus terminolojisinde bir nesnenin veya ilacın kendine has gizil, özgül niteliği veya gücü] tabiatı hasebiyle cüzi bir nem olmaksızın çözülememesidir. Zira şüphe yoktur ki, toprak unsurundan meydana gelen her nesnenin sıcak, su unsurundan meydana gelen her nesnenin ise soğuk olması tabiatın kaidesidir. Fakat bu kabil bir hadisenin vuku bulmamasının vechi, harici unsurlardan müteşekkil durumun önceki tabiatı bozması ve yarmasıdır.

Bu sebeple, tecrübenin rehberliğinde, onun keryonik tabiatına göre muamele edilmelidir. Bundan maada, mezkûr tabiat, ister soğuk ister sıcak olsun, altında gizlendiği bedeni teşkil etmediğinden, beden için zahmet çekmenize lüzum yoktur, bilakis bütün tecrübenizi, birinci kitapta tayin ettiğimiz veçhile, bahsi geçen üç tabiat üzerine sarf edebilirsiniz.

Nihayetinde hekim, duyudan mahrum olan nesnelerin bedenlerini müşahede etmek mecburiyetindedir. Zira bu nesnelerin içinde gizlendiği bütün o bedenler, altında keryonik olanın saklandığı bir sıvıdan gayrısı değildir. Lakin bu sıvı, tıpkı İliaster'in [NOT: Paracelsus kozmolojisinde ilk hayat veya varoluşun tohumu, felsefi ilk madde ile irtibatlı temel ilke] onu husule getirdiği gibi, kendi unsuru misali donmuştur.

Bu sebeple, Tabiatın tefrik edişi, Tabiatın dondurduğu şeyi bir kez daha çözer ve bu çözülüşte yukarıda zikredilen iki tabiat birbirinden ayrılır. Buradan anlaşılmaktadır ki, Tabiatın harici unsurlardan müteşekkil nesneleri relolleumdur, tabiatın arazıdır ve hiçbir tesir kudreti olmaksızın müstakilen mevcuttur. Aynı şekilde, fıtri hususiyet ile arızi hususiyetin her biri kendi ayrılığında bâki kalırken, diğer bir tabiatın tam ve kâmil bir surette hazır bulunduğu da aşikârdır.

Buradan şu neticeye varılır ki, soğuk veya sıcak olan hiçbir nesne yaratılıştan öyle değildir ve dahası, doğuştan gelen hiçbir şey herhangi bir kimseye ne fayda ne de zarar verebilir.

Fakat bunlara ilaveten, sıcaklığı yahut soğukluğu celbeden ve sıcaklığı veya soğukluğu kendisiyle takdir ettiğimiz, yani keryonik delalet vasıtasıyla hükmettiğimiz muayyen bir başka tabiat mevcuttur. Bu tabiat araya girdiğinde, bütün marazlar şifa bulabilir. Zira mezkûr soğukluk veya sıcaklık, dühul ettiği andan itibaren illete yönelir, fıtri hususiyetin asla yapmadığı bir şeydir bu. Bütün bu hususlar, felsefenin buyruğuna ve üç ilkeye muvafık olarak, iki tabiatın hususiyetleri dairesinde Nesnelerin Birleşmeleri üzerine olan kitapta dercedilmiştir. Bundan maada, müteakip fasıllarda, unsurların akli gerekçesi ve tabiatına tevfikan derecelerin tertibini göreceksiniz.

Topraktan neşet eden nesneler, hararetin birinci derecesinde sıcak bir tabiata maliktir ve bunların arasında şunlar yer alır,

Havaya ait olan nesneler hararetin ikinci derecesindedir. Bunlar

Sudan sadır olan nesneler hararetin üçüncü derecesindedir, şunun gibi,

Ateşten neşet eden nesneler hararetin dördüncü derecesindedir,

Burada tadat edilen nesneler soğuk bir tabiata maliktir.

Bunlar arasında topraktan hâsıl olanlar birinci derecede soğuktur,

Acetum Ciconidion, Su Kabağı, Her nevi Sandal ağacı, Kitre zamkı

İtüzümü, Her nevi Mirabolan, Müge, Sığırkuyruğu, Olgun Elmalar, Hıyar

Havadan hâsıl olan nesneler ikinci derecede soğuktur, Nebulgea gibi.

Sudan hâsıl olan nesneler üçüncü derecede soğuktur.

Kurşun, Sürme, Gümüş, Kâfur, Hematit, Alumen Entali, Beyaz Kaşimiya, Üç nevi Kalay, Beyaz Talk, Electrum terrz, Buz Şapı, Üç nevi Mercan, Thalena alterrea, Gümüş markaziti, Lotho, Thalena frigida, Demir, Aqua Glariona. Ateşten sadır olan nesneler dördüncü derecede soğuktur.

Binaenaleyh, her bir nesnenin muayyen bir unsurdan neşet etmesini idare eden kanunun, o nesnenin aynı dereceye malik bulunmasını da hükme bağladığı müşahede edilmelidir. Duygulu varlıkların unsurlardan inkişafı müteakip cetvelde gösterilmiştir.

Topraktan sadır olanlar hararetin birinci derecesini işgal eder, şunun gibi,

Havada meskûn olanlar hararetin ikinci derecesine aittir.

Ve umumiyetle, suya irca edilemeyen bilcümle kanatlı hayvanlar.

Su ile alakadar olanlar hararetin üçüncü derecesini işgal eder, Kunduz gibi.

Ateşte meskûn olanlar hararetin dördüncü derecesine aittir, Semender gibi.

Müteakip olanlar soğuk bir tabiata maliktir ve bunlar arasında topraktan sadır olanlar soğukluğun birinci derecesini işgal eder, Kadınlar, İnekler, Her nevi Meni, Kızlar, Âdet kanı.

Havaya ait olanlar soğukluğun ikinci derecesindedir, güvercinler, leylekler ve benzerleri gibi. Suya irca edilebilenler soğukluğun üçüncü derecesini işgal eder, balıklar, solucanlar, kaplumbağalar, kurbağalar ve benzerleri gibi. Soğukluğun dördüncü derecesine ise Gnavi yahut Gnani ve Zonnetti namıyla maruf olan nârî mahluklar irca edilir.

Bundan başka, terkip vasıtasıyla ikinci dereceye vasıl olan muayyen diğer basitler vardır. Bunlar, her ne kadar derecelerini bütünüyle unsurların tarz ve tabiatına muvafık olarak iktisap etmeseler de, birinci derecede bulunanlar ikinciyi elde eder, ikincide olanlar üçüncüye vasıl olur, üçüncüdekiler ise, aynı minval üzere, müteakip cetvelde gösterildiği veçhile dördüncü dereceyi iktisap eder.

Gül, Nilüfer, Kantaron çiçekleri, Menekşe, Papatya, Çakal eriği çiçekleri, Solatrum, Tapsus çiçekleri, Anthera, Binbirdelik otu çiçekleri

Yağ, Vinum Ardens, Ham Sirke, Ve bilcümle yağlı maddeler, Damıtılmış Sirke

Dahası, Doğa kendi başına o kadar soğuk olmasa da, bileşim öyle bir indirgeme meydana getirir ki, ilave vasıtasıyla belirli bir soğukluk veya sıcaklık derecesi hasıl olur, bu durum gül yağı, gül sirkesi ve bu türden diğer maddelerde açıkça görülür. Layıkıyla üçüncü dereceye ait olup dördüncüye ulaşan başkaları da vardır, kâfurlu sirke, kurşun yağı ve benzerleri gibi. Bundan başka, ayrıştırma yoluyla birinciden dördüncüye yükselen dereceler olduğu gibi, Spagyristlerin Dereceleri adlı eserin üçüncü kısmında görüleceği üzere, üçüncüden dördüncü dereceye yükselenler de mevcuttur. Yine, relolleous [NOT: Paracelsus terminolojisinde elementlerin ötesindeki tözsel veya kendine has mahiyeti imleyen terim] tabiatları sebebiyle hiçbir şekilde şiddetlenmeyen şeyler vardır, kar ve buz bu kabildendir. Sonra, çimen tohumu, kristal ve kükürt (Sulphur) örneğinde olduğu gibi, hazırlanmadıkça tabiatlarını açığa vurmayan şeyler gelir. Mücevherler gibi sıcak bir dereceden soğuk bir dereceye indirgenenler, kâfur, mercanlar ve benzerleri gibi soğuktan sıcağa geçenler de vardır. Nihayetinde, pıhtılaşan veya çözülenler gibi, hazırlanma esnasında derecesini kaybeden şeyler mevcuttur. Madde, Jüpiter yağı ve benzerleri gibi, kendi cisimlerinin tözünde tesir göstermeyen kimi şeyler de bulunur. Bu bahiste ihmal edilen hususları tecrübe açıkça gösterecektir.

Bu üçüncü kitabın başlangıcında, evvelce zikretmiş olduğum bu özlerin haricinde, beşinci öz (Quintessence) yahut filozofların deyişiyle Unsurî Araz, ya da kadim fiziğin tabiriyle Nevi Şahsına Münhasır Suret tesmiye olunan bir başka öz ve tabiatın bulunduğuna dikkat etmelisiniz.

Buna beşinci öz denilmesinin sebebi şudur ki, ilk üç özün içerisinde dört adet gizli olan mevcuttur; burada beşinci öz tesmiye olunan işte budur ve ne sıcaktır ne de soğuk, kendi içinde herhangi bir mizaç barındırmaz. Lakin meseleyi bir misalle daha vazıh kılmak gerekirse, beşinci öz tek başına sağlam bir sıhhat bahşeder, tıpkı insanda bulunan kuvvetin veya sağlam sıhhatin, herhangi bir mizaç olmaksızın gayesine erişmesi gibi. Bu suretle fazilet Doğanın bağrında gizlenir, zira marazları defeden her ne ise, kişinin kendi kuvvetine dayanarak bir düşmanı püskürtmesi misali, muayyen bir takviye ediciden başka bir şey değildir. Müshil vasfında olmaması kaydıyla, eşyanın tabiatında faziletten mahrum hiçbir şeyin bulunmaması, eşyanın fıtratının bir cüzüdür.

Aynı durum beşinci öz için de geçerlidir, zira bu öz mizaçtan münezzehtir.

Fakat soğukluk başka yerlerde gevşettiği gibi, bazen sıcaklık da gevşetir, yine de bu durum Doğanın ötesindedir ve relolleous bir tabiatın faziletindendir. Doğaya uygun olarak amel eden her ne varsa bir beşinci öze maliktir, zira onun fazileti bedendeki fazlalıkları giderecek surette tertip edilmiştir; nitekim cerahatleri tedavi eden etlendirici ilaçlar yeni etin büyümesini öyle bir tarzda intaç eder ki, bunların faziletinin araya girmesiyle muzır madde defedilir. Bu üçü üçlü bir özdendir, lakin haklı olarak beşinci öz tesmiye edilen tek bir fazilet mevcuttur.

Beşinci özde ve bilhassa takviye edici olanlarda mevcut dereceleri öğrenmek maksadıyla, bidayette riayet edilmesi gereken dört husus vardır, evvelemirde, topraktan olan her ne ise sıhhatin birinci derecesini haizdir, saniyen, havadan gelen her ne ise ikinci dereceye irca edilir, salisen, sudan olan her ne ise üçüncü dereceye aittir, rabian, ateşten hasıl olan her ne ise dördüncü dereceyi haizdir. Lakin,

dahası, toprağa ait şeylerden, havadan damıtılana muadil bir beşinci öz aramaya kalkışmak nafile bir emektir. Aynı şekilde, havadan olan da katiyen sudan neşet edenle mukayese olunamaz. Dördüncü unsur hakkında da şu minval üzere hüküm verin. Misal, kırlangıçotunun beşinci özünü çıkarmak, o beşinci öz vasıtasıyla anka kuşunun beşinci özünün peşinde emek sarf etmekten gayrı bir şey değildir. Benzer şekilde, anka kuşunun beşinci özüyle altının beşinci özü, altının beşinci özüyle ateşin beşinci özü aranır, ancak kırlangıçotunda, oğulotunda ve kediotunda bulunan gizem (arcanum) diğerlerinden daha fazla olsa da, derece öyle tefevvuk eder ki, bu üstünlük sebebiyle bahsi geçen gizem fevkalade galebe çalar. Böylece her derecede bir şey diğerinden daha üstündür. Bu sebeple, toprağa müteallik hususlarda, oğulotunun kediotuna üstün olduğu gibi, kırlangıçotunun da oğulotuna üstün olup olmadığına dikkat edin. Diğer üç unsur hakkında da aynı tarzda hüküm verin.

Evvelki fasıllarda ele alınan her ne varsa, derecelerin unsurlar dahilinde ne surette bulunduğunu tavzih etmek gayesiyle, akabinde derecelerin şu işaretlerine geçebilmek için işlenmiştir. Beşinci öz hakkında pek çok lakin asılsız şeyler yazmış bulunan Platearius, Dioscorides, Serapio ve onların mukallitleri olan diğerleri, bu hususta bizden pek farklı değildir. Yine de siz, kim olursanız olun, beşinci özün bilgisini tecrübeden tahsil edin, zira dereceleri kısımları dahilinde ancak bu sayede fehmedersiniz. Marazların beşinci öz tarafından nasıl defedildiğinin vuzuha kavuşması için, evvela marazlardaki eşyanın mutabakatına ihtimamla dikkat etmeliyiz. Zira kimi faziletler sadece süregelen hummada (synochia), diğerleri cinnette, başkaları göz iltihabında (aclitis), kimileri ise rehavet illetlerinde cenk eder, nitekim mutabakatların mahiyeti böyledir. Bu makamda, derecelerin herhangi bir fazileti olmaksızın marazı yenileyip gideren, yani gençliğin ihyasında ve tamirinde rol oynayan karabaş otunda (carlinum) ve oğulotunda olduğu gibi, Doğada gizli yatanı bilmenin kıymete haiz olduğunu mütalaa ediyorum. Bunların vuku bulma tarzı ve tesirliliği, De Vita Longa adlı risalede, eşyanın tabiatında gizemlerin yanı sıra mevcut olan kendine has muayyen sırlar olarak işaret edilmiştir.

Bu sebepten, bunları burada teessürsüz geçmeyi ve nihayet unsurların dört derecesine dair başladığım bahse devam etmeyi münasip buluyorum. Binaenaleyh, illetleri şifaya kavuşturan, kimi açıcı tabiatları, kimi uyuşturucu tabiatları vasıtasıyla, kimileri ise başka yollarla amel eden pek çok ve muhtelif faziletler bulunsa da, bu neviden meseleleri dikkatlerini nazariyelere hasredenlere havale ediyorum.

Kuvvet veren her şey mutedildir. Soğuk yahut sıcak olsa dahi, cismindeki (başkaları, işindeki diye okur) Beşinci Öze zahmet vermeyecek olan tözden hiçbir mani neşet etmeyecektir. Dahası, her nevi şahsına münhasır suret, cisminin herhangi bir ifsada uğraması söz konusu olmaksızın, bir beşinci özdür.

Ayrıca, Beşinci Öz haricinde hiçbir şey mutedil değildir, bütün cisimler tabiatları ve arazları bakımından unsurlardan teşekkül etmiştir.

Topraktan neşet eden nesneler birinci dereceyi haizdir

Çiçekler, Kabuklar, Meyveler, Havadan neşet eden şeyler ikinci dereceyi tutar.

Sudan neşet eden şeyler üçüncü dereceyi tutar, şunlar gibi, Metaller, Markazitler, Kaşimiler [NOT: Cachimiz/Cachymia, maden cürufu veya metalik tortu], Tuzlar, her türlü Mineraller.

Ateşten neşet eden şeyler dördüncü dereceyi tutar, Tincture (tentür) ve Felsefe Taşı gibi.

Bununla birlikte, kanatlı varlıklarda yahut metallerde değil de otlarda gizlenmiş olan ve dikkate alınması gereken başka birtakım hassalar da mevcuttur, nitekim ayıpençesi ve ak devedikeni de bunu gösterir ki bunlar, derecelerinin ötesinde, kendilerine yabancı hassaları kabul ederler. Bunların arasında, yabancı bir tesiri kendi içine kabul eden zümrüt de vardır, yine de bu tür şeyler hiçbir surette sıhhate vesile olmaz, zira bunlar yalnızca harici hassalardır ve hiçbir [okunamadı]

Kuvvet vericiler hakkında kafi derecede söz söylenmiş olduğundan, şimdi müshillere ve bunların derecelerine yöneleceğiz. Buna binaen, evvelemirde müshillerin dört tabiata ayrıldığı o tasniften burada istifade etmeyeceğimizi mülahaza ediniz.

Bunlar kadim usule göre şu minval üzere tarif edilirler. Ebucehil karpuzu ve mahmude safrayı tasfiye eder, türbüt ve çöpleme balgamı tasfiye eder, kudret helvası ve baldıran kanı tasfiye eder, lapis lazuli ile siyah çöpleme ise se vdayı tasfiye eder.

Bundan maada, yumurta sarısı rengindeki safrayı defeden başkaları, pas rengindeki ve hatta istiska illetine tutulmuş kimselerin limon sarısı suyunu defeden diğerleri ve benzer türden şeyler de vardır, nitekim başka yerlerde kafi derecede [okunamadı]

Evvelki fasılda müshillerin derecelerinden bahsettiğim gibi, zihne daha derinlemesine nakşetmek gayesiyle aynı hususu burada da tekrar ediyorum, yani müshiller hiçbir surette unsurların dört derecesini takip etmezler, bilakis dereceleri mezkur unsurlara hiç bakılmaksızın karışık vaziyettedir. Bu sebepten ötürü, marazın tabiatına daha dikkatli bir ihtimam gösterilmelidir, ta ki onun tedavisinde kullanılmak üzere tasarlanan kuvvet vericileri dikkatsizce suiistimal etmeyesiniz. Bunlar daha ziyade marazın tabiatına mutabık düşecek veçhile intibak ettirilmelidir. Derece ile maraz dahi daima birbiriyle mukayese edilmelidir. Fakat deyim yerindeyse, yıkanmamış ellerle bu tasfiye meselesine hücum etmemek adına, şu minval üzere ilerlemek icap eder, yani dördüncü derecedeki aynı ameliye dahilinde vazifelerin bazen gayrimüsavi olduğunu müşahede etmek gerekir, nitekim helleborusun bazen deniz marulunun gideremediğini defetmesi ve her ikisinin de kifayetsiz kaldığı yerde keneotu tohumunun aynı şekilde tesir göstermesi bundandır. Fistülün bertaraf edilmesinde bazen presipitat, bazen esula, bazen de kasya galip gelecektir. Dahası, şayet hummalardan söz edecek olursak, kantaron gibi bir müshil hummalı hıltları ara sıra tasfiye edecek, diğer bir müshil olan helleborus ise bir sara şikayetinde fayda temin edecektir. Solucanlar bahsinde dahi agarik ve bu kabil şeyler aynı şekilde galebe çalacaktır. Bunun sebebi hıltlarda değil Tabiatta aranmalıdır, zira Tabiat sevdavi, safravi veya balgami olan her ne varsa yahut burada zikredilebilecek herhangi bir şeyi defetmek üzere teçhiz edilmiştir.

Gayet şiddetli ve gayet latif tasfiye hususunda aşağıdaki hususları kaydediniz.

Et peydahlayıcı ve yara bitiştirici ecza hakkında aşağıdaki hususları mülahaza ediniz.

Bunlar dört dereceyi kendi içlerinde barındırırlar, bitiştiriciler ise tıpkı müshiller gibi unsurları harice bırakırlar. Binaenaleyh, ilk merhalede, şifaya kavuşturmayı arzu ettiğimiz illetlerin kendi dereceleri dahilinde ne minval üzere durduklarını mülahaza etmeliyiz. Zira tabii nesnelerin derecesi bunlardan neşet eder.

İmdi, kimisi kemik kırıklarını iyi eder, kimisi yaraları tedavi eder, diğerleri [okunamadı]

Yaralar Tabii Melhem, Suni Melhem, Sarı Kantaron, Güvem, Terbantin, Laterinum, Küçük Kantaron, Anason, Şevketibostan yağları, havari yakıları ve merhemleri, havari tozları, yara şerbeti ile şifa bulur.

Diyetler ve alelade cerahatli yaralar Emplastra Gummata, Emplastra Mumiata, Emplastra Apostolica ve Unguenta Apostolica ile tedavi olunur.

Kanserli ve aşındırıcı cerahatli yaralar Mercury (cıva), Brassatella ve Realgar terkipleriyle şifa bulur.

Yukarıdakilerden maada, tıpkı onlar gibi kendilerine has derecelere malik başkaları da mevcuttur ki zehirler de bu kabildendir ve bunlardaki derecelere bilhassa riayet edilmelidir. Evvela, unsurlardan meydana gelmiş tabiatları hasebiyle, reçetelerin terkibine dahil edilmelidirler. Bu sebeple işin başında zehrin miktarına itibar ediniz, sonrasında vezin hazırlanmalıdır ve bu amel aşağıdaki usul üzere icra olunmalıdır.

Şayet pülverize edilmiş ise, Müşteri Ruhu ve Zuhal Ruhu.

Örümcek, karakurbağası, akrep, kertenkele ve yılan zehirleri ile pek çokları arasından küçük ejderha gibi diğer zehir nevilerini, terkip maddesi olmadıkları cihetle bir kenara bırakıyorum, ancak ismi zikredilebilecek olan Sur zehri müstesnadır.

Bundan maada, kadınlarda hayız kanamasını söktürenler dahi vardır ki bunlar da bu maksada hususi surette intibak ettirilmiş olduklarından, derecelerinin tarzına göre diğer reçeteler arasına vazolunabilirler. Urları bastıran başkaları, bevlin akışını tahrik eden kimileri mevcuttur, bütün bunlar ve benzerleri tecrübe ve mutabakat yoluyla aranmalıdır. İmdi Spagirik erbabının Derecelerine gelince,

Spagirik maharetinden, dört unsurla aynı veçhile dört derece neşet eder ve böylelikle miktarları bakımından diğer dereceleri geride bırakır.

Dahası, son derece nerede nihayete ererse, spagirik derecelerin ilk noktası orada ve şu suretle başlar.

Bütün otlardan, köklerden, tohumlardan, reçinelerden, zamklardan, meyvelerden damıtma yoluyla elde edilen yağ,

Akbaba, güvercin, balıkçıl, karga ve saksağan yağı.

Zaç suyu, likör, cıva suyu, cıva yağı, tuzun letafeti, şaplı sular, kalsine edilmiş yağlar, maden yağları, mücevherat likörleri, içilebilir altın, sürme cevheri.

Billur yağı, beril yağı, tentür, felsefecilerin taşı.

Bunların hepsi sıcaktır, zira mezkur dereceler unsurlardan meydana gelmiş olanı izale eder ve unsuru teşkil eden şeyin fevkine kendi derecelerini çıkarırlar. Bu sebepten ötürü, bu derecelere aşina olmak namına tam ve mükemmel bir tecrübe iktiza eder, ta ki unsurlardan teşekkül etmiş olanların fevkine çıktıkları noktada, onlardan neşet eden bu şeylerin hazırlanışını müşahede edebilesiniz.

Topraktan neşet eden şeyler Spagirik erbabının birinci derecesini işgal eder, ezcümle Anason, Ardıç, Kakule, Karanfil Ağacı tohumlarından neşet edenler, Banotu, Ravent, Melekotu, Dağ Kerevizi köklerinden neşet edenler, Abanoz, Ardıç, Sandal ağaçlarından neşet edenler gibi.

Havadan neşet eden şeyler ikinci dereceyi işgal eder, ezcümle Nuba, İlech, Tereniabin yemişlerinden neşet edenler, Anka Kuşu, Kartal ve Güvercin gibi kanatlı mahlukattan neşet edenler gibi.

Sudan neşet eden şeyler üçüncü mertebeyi işgal eder, örneğin madenlerden Altın, Mercury (cıva), Gümüş, Bakır, Lothon, Demir, Kurşun, Kalay, Elektrüm, Safir, Smaragdum, Granat, kıymetli taşlardan Topaz, Yakut, Hi隆asint, Ametist ve Mercanlar, minerallerden Markasit, Cachimia, Talk, Realgar ve Vitriyol, tuzlar ve şaplar gibi.

Ateşten menşe bulan şeyler dördüncü mertebeyi tutar, Beril, Kristal ve Arles gibi.

Zikredilen bu dört unsurlu cevherden süzülen şeyler ise, topraktan Hayat Suyu, Damıtılmış Balsam, Dolaştırılmış Sular, Damıtılmış Likörler, havadan Damıtılmış Kuşlar, keza Tereniabin, Bulut, imbikle damıtılmış İlech, sudan İçilebilir Altın, Süblimatlar, Çözünükler, Gümüş Likörü, Kalsinatlar, Dondurulmuşlar, Mercury Çözünümü,

Reverberler, ateşten Kristal Likörü, Beril Likörü, Arles Likörü şeklinde gelir.

Soğuk tabiatlı ve topraktan olan o otlar, sıcak tabiatlı hastalıkların tümüne bütünüyle uyarlanmadığı gibi, sıcak keyfiyetteki o otlar da soğuk tabiatlı hastalıklara her ahvalde uygun düşmez. Bundan ötürü, yedi hastalık cinsi ile yedi sıcaklık ve soğukluk cinsi ayırt edilir, bunların arasında diğer uzuvların olduğu kadar kalbin halleri de yer alır. Dolayısıyla bu fark çok dikkatle gözetilmelidir ki karaciğerin ister sıcak ister soğuk olsun mahrum kaldığı şeyler aynı otlardan aranabilsin. Aynı şekilde, beynin noksan düştüğü hususlar da kendilerine has hususi otları gerektirir. Mamafih, otlar umumen ya soğuk yahut sıcak olsalar da, dalak için olanlar böbrek illetlerine hiçbir veçhile muvafık gelmez. Bu sebepten, mertebeler hakkındaki vukufiyetin ardından otlar arasındaki farkın da aşağıda gösterilen tarzda bilinmesi icap eder.

Evvelemirde otlar, unsurların geri kalanıyla birlikte yedi türe taksim edilir ve bu hal, tıpkı bunlar gibi yedi türe ayrılan yıldızın tabiatı sebebiyledir. Bundan gayrı, nasıl ki bunlar yedi katlı bir taksime tabi tutuluyorsa, beden de aynı sınıflandırmaya boyun eğer ve birbiriyle mutabakat içindedirler, öyle ki Güneş'in tahtında olanlar kalbe münasiptir ve bunlar iki katlıdır, Ay'ın tahtındakiler de benzer surette ve her iki mertebede beyne münasiptir. Venüs'ün tahtındakiler böbrekleri ısıtır, Satürn'ün tahtındakiler dalağı kuvvetlendirir, Mercury'nin tahtındakiler karaciğeri müdafaa eder, Jüpiter'in tahtındakiler akciğeri gözetir, nihayet Mars'a tabi olanlar bütünüyle ödü terbiye etmeye uyarlanmış addedilir.

Dahası, otlar seyyarelerin basit ecza maddeleriyle müştereken idare olunmadığı yahut seyyareler bunlara tabi kılınmadığı halde, başka bir unsurun karışımı bulunmaksızın her unsurda şüphe götürmez bir tekil hâkimiyet mevcuttur,

Kalbe müteallik unsurlara aşina olmak için, evvela altun, melisa, nuba ve benzeri şeylerde görüldüğü üzere tecdit edici her ne varsa kalbe akraba olduğunu idrak etmemiz icap eder. Bundan gayrı, gül, kâfur, misk, amber ve emsali gibi balgamı bertaraf eden her ne varsa, kendi tabii rayihaları vasıtasıyla beyne iletilir. Benzer biçimde, kanı ısıtan yahut soğutan her ne ise karaciğere faideli olur. İdrar akışını tahrik eden ya da meniyi çoğaltan şey böbreklere menfaat sağlar. Ömrü uzatan şey dalağa şifa verir, ishal eyleyen ise mideye yarar.

Tecrübe bu hususlara vukufiyet sağlar, fakat bu tecrübe tıptan ziyade felsefeden neşet eden, hastalıktan ziyade tecditten, hatta başkalaşımdan hâsıl olan bir tecrübedir. Zira hem tıbbi hem de felsefi deneyler bir araya geldiğinde her şeyin hakiki bünyesi elde edilir.

Binaenaleyh, sıcağın ve soğuğun yedi türünü tayin eden başkalaşıma aşina olduğunuzda, şer bir uru defeden yahut tecdit kılan, maddeyi tasfiye eden ya da onu bütününe ve böylelikle bozulmaz bir hale kavuşturan her ne varsa, unsurların sıcağından yahut soğuğundan doğmuş olmasına bakılmaksızın, aynı türün zımnına dahil olduğunu müşahede etmeniz icap eder. Bundan başka, başkalaşım içindeki her nesne fuzuli hıltları tüketir, tıpkı tuzun Ay'ın cüzzamını izale etmesi gibi, bu sebeple de beyin için en ivedi devadır. Burada otların Ay'a mensup oldukları için değil, bilakis Ay'a ait nesneleri zapt edip kendi iktidarlarına râm ettikleri için bu tarzda tatbik edildiğini görebilirsiniz. Gümüş yahut Ay ile beyin katiyen şifa bulmaz, bilakis bunlara zıt olan şeyler vasıtasıyla sağlığına kavuşur.

Dahası, madenlerin başkalaşımında tecelli eden sabit nesneler misali, kızarmayı ve çürümeyi önleyen, bir cevher halinde muhafaza eyleyen her ne varsa, aynı tarzda dalağı da bozulmaktan korur. Benzer şekilde, bir cevheri ve cismi liköre çözen şey de karaciğeri kuvvetlendirir ve ona aykırı geleni defeder. Lakin zıtları birbirinden ayrıştıracak mertebede çözen her ne ise, mideye şifa verir. Kalay içindeki alkaliler bu nevidendir. Nihayetinde, şeyleri hazırlayan ve onları başkalaşımın inkişafına elverişli kılan, gizemlerin [NOT: arcana] birleşimi kabilinden olan her ne varsa, her şeyden evvel kullanılmalıdır. Bu nesnelerin tecrübesini Tabiatın başkalaşımında arayınız, fakat bütün ömrünüzü o zavallı mertebelerde yahut manasız mecmualarda tesadüf olunan otların faydasız fihristlerinde heba etmeyiniz. Zira bunlar mideye deva olmaktan ziyade ona düşmandır.

Aşağıdaki cetvel, zikredilen yedi nev'in dört unsur içinde ne suretle tefrik edildiğini, yani hangilerinin topraktan, hangilerinin hava, ateş ve sudan menşe bulduğunu gösterecektir. Buradan hareketle, reçete tanzim etme usulü hakkında şu minval üzere hüküm verebilirsiniz,

Topraktan neşet eden ve sıcak tabiatlı olanlar,

Beyin Tuzun Yeşilliği [Viriditas Salis], Vitriyol Likörü, Lunaria Likörü.

Kalp Melisa Esansı, Altının Quintessence'ı (beşinci özü).

Böbrekler Sibeta Islahı, Satyrion Esansı.

Karaciğer Brassatella Likörü, Manna Likörü, Öd Ağacı [Xylo aloes].

Dalak Kara Çöpleme Gizemi, Kediotu Gizemi, Mine Çiçeği Gizemi.

Göğüs Akciğer Özütü [Extractio de Pulmone], Ağaç Yosunu Özütü.

Öd Kırlangıçotu Quintessence'ı.

Topraktan neşet eden ve soğuk tabiatlı olanlar,

BEYİN, Geloen Özü, Anther Özü, Kalp, Laudanum Maddesi, İnci Maddesi, Safir Maddesi, Böbrekler, Materia Sintocorum, Marul Tohumu Maddesi, Karaciğer, Sinameki Likörü, Kanın Quintessence’ı (beşinci öz), Gamandrea ve Cichorea’nın Quintessence’ı, DALAK, Compositio Candi, Dubel Coleph veya Dubelteleph Terkibi,

GÖĞÜS, Çiy Maddesi, Kükürt (Sulphur) Maddesi, Ologan Maddesi, SAF KESESİ, Agresta (koruk suyu) Terkibi, Nar Çiçeği Terkibi,

Havadan gelen ve sıcak tabiatlı olanlar,

Havadan gelen ve soğuk tabiatlı olanlar,

BEYİN VE KALP, Halcyon, Böbrekler VE Karaciğer, Ham İlech, DALAK, GÖĞÜS VE SAF KESESİ, Ham Arles,

Sudan gelen ve sıcak tabiatlı olanlar,

Beyin, Ay’ın Cıva (Mercury) Yağı, Gümüş Özü, Altıncının, yani Venüs’ün Özü, Kalp, İçilebilir Altın, Güneş Likörü, Yedincinin, yani Satürn’ün Yağı, Böbrekler, Zaç Yağı Özü, Kükürtün Quintessence’ı, Venüs Çiçeği, Karaciğer, Cıva Gizemi, Antimon Gizemi, DALAK, Asfalt Gizemi, Rubedo de Nigro, GÖĞÜS, Jüpiter Çiçeği, Kalay Hülasası, Çözündürülmüş Talk, SAF KESESİ, Mars Safranı, Demirden Topaz,

Sudan gelen ve soğuk tabiatlı olanlar,

BEYİN, Ametist Suyu, Lâl Taşı Likörü, Kıymetli Taşlar Terkibi, Kalp, Her İki Markazitin Terkibi, Beyaz Talk Terkibi, Böbrekler, Tincture (tentür), Tabiat Taşı (Lapis), Karaciğer, Satürn Ruhu, Kurşun Özü, DALAK, Pıhtılaşmış Cıva Gizemi,

GÖĞÜS, Ham Jüpiter Çiçeği, SAF KESESİ, Beşincinin Tozu

Ateşten gelen ve ılık tabiatlı olan şeyler, Ilık Nostoch,

Aynı unsurdan gelen fakat soğuk tabiatlı olan şeyler, Kristal Arkana’sı, Beril Mahareti, Ağaçkavunu Likörleri,

Derecelere ve onların nevilerine vakıf olduğunuzda, müteakip kaidenin kılavuzluğuna uygun olarak reçetelerin terkibine geçmelisiniz, Zira dört unsur olduğu gibi, dört reçete hazırlanmalıdır, Topraksı devalar gerektiren kimi hastalık nevileri vardır, daha fazlası havai olanları, bazıları sui olanları ve diğer bazıları ise nârî olanları iktiza eder, Binaenaleyh, evvelemirde unsurların aralarında taksim edildiği yedi organdaki hastalıkları müşahede etmelisiniz, Buradan hareketle, hem derecelerin hem de nevilerin tabiatına uygun bir terkip hazırlayabileceğiniz basit devalar elde edilmelidir, Buna mukabil, unsurlara tabi hastalıklarda, misal olarak topraksı olanlarda, kendi derecesinden daha yüksek bir mürekkep ilaç hazırlanmamalı, bilakis mezkûr derece içinde bırakılmalıdır, Benzer şekilde, havai olanlara gelince, yabancı bir unsurdan hiçbir şey dahil edilmemelidir, Diğer unsurlar hususunda da aynı minvalde hüküm veriniz, İşte mühim nokta burasıdır, her bir hastalığı kendi münasip unsuruna uydurmak gerekir, zira maharetsiz kimseler tarafından tatbik edilen gayritabii tedavi usulü sebebiyle nikriste, felç hastalıklarında ve bu kabilden diğer marazlarda mütemadiyen nükseden o umumi hata tam da buradan neşet etmektedir, Misal olarak sarayı ele alınız, bunun bir nevisi su unsuruna tabidir, bu sebeple madenler vasıtasıyla şifa bulmalıdır,

Reçetelerin terkibine dair umumi kaideleri şu şekilde alınız, Unsurlara tabi hastalıklar için hazırlananların tamamı altı şeyden mürekkeptir, bunların ikisi seyyarelerden, ikisi unsurlardan ve ikisi de uyuşturuculardandır, Zira her birinden birer tane alınmak suretiyle üç şeyden de mürekkep olabilseler dahi, bunlar şifa maksadı için pek zayıftır, Şimdi, seyyarelerden neşet eden iki şey vardır, zira bunlar ilacı uzlaştırır ve ıslah eder, iki şey hastalıktaki derecenin üstesinden gelinebilmesi için unsurlardan neşet eder, Son olarak iki şey ise uyuşturuculardandır, çünkü evvelce zikredilen dört cüz, buhran vaktinden evvel bir marazı defetmek hususunda kendi başlarına gayet zayıftır,

Şu halde, buhran gününün önüne geçmek gayesiyle terkip hususuna dikkat ediniz, Bu tarzda hazırlanan reçeteler, şiddetin her derecesindeki marazlar için pek faydalıdır,

Nihayetinde, vezinlere dair şu kaideye riayet ediniz, Dereceyi müşahede ediniz, ilaç tarafından aşılmış mıdır, yoksa ilaç dereceyle mutabık mıdır, Fakat üç nevinin birbirini bozmaması için, vezinleri şu şekilde tertip ediniz, Seyyarelerden gelen nispetler dört, unsurlardan gelenler üç ve uyuşturuculardan gelenler bir olmalıdır,

Reçetelerin yazılmasında marazı dört neviye ayırınız ve bunları unsurlar arasında taksim ediniz, zuhur eden dereceyi alarak şu minval üzere hareket ediniz, Şayet maraz bir dereceden diğerine geçerse, aynı dereceyi alınız, zira topraktan olan birinci derecedeki hastalıklar, havadan olan ikinci derecedekiler, sudan neşet eden üçüncü derecedekiler böylece şifa bulur, dördüncü dereceye vasıl olan ise yalnızca Tentür ile tedavi edilmelidir, zira aksi halde bu vaziyete uydurulabilecek hiçbir şey yoktur, Bundan maada, dördüncü kitapta reçetenin altı cüzden teşkil edilmesini emretmiş olsam da, buna rağmen üç cüzden de imal edilebilir yahut bu altı cüz iki katına çıkarılabilir,

Kezalik, şu şekilde de taksim edilebilirler, Seyyarelere tabi olanlardan dört drahmi alınız, unsurlara tabi olanlardan üç drahmi alınız, uyuşturuculara tabi olanlardan bir drahmi alınız, Böylece mesele basit devaların adedinde değil, veznindedir,

Yine, bu reçetenin tarifine dahil edilen şeylerin kuvveti ve dahası tesiri, ne vezne ne de reçeteye atfedilir, bilakis doza hamledilir, öyle ki seyyarelere tabi olan şeylerde, unsurlara tabi olanlara nazaran daha büyük bir tesir elde edersiniz, Lakin bu durum vezne yahut reçeteye değil, doza aittir, Bu sebeple mezkûr usule riayet edilmelidir, Son olarak, şifa ameliyesinin vaktinden evvel tatbik edilmesinden içtinap etmek için, tıbbi meselelerde üstün bir maharet iktiza eder, bilakis tahrir ve tensike ihtiyaç duyulan yerde tahliye edecek, şifanın iktiza ettiği yerde iyileştirecek ve takviyenin lazım geldiği yerde kuvvetlendirecek surette amel etmelisiniz,

Bilesiniz ki, Tabiat tarafından sınanmaya gelen her şey, hekimin kendi sahası kıldığı mezkûr mevzuya aittir, Dozlarda yalnızca gözle müşahedeye dayanan hususlar nazara alınmalıdır, Her bir doz,

* Simyadaki Dereceler ve Terkipler Üzerine adlı risale yedi kitaptan oluşur, ancak bunlardan son üçü bu tercümenin gayesinin öylesine dışındadır ki pek dar bir hacme sıkıştırılmışlardır. Hermetik talebenin mizaçlar ve nitelikler bahsinde muhtemelen ihtiyaç duyacağı malumatın tamamı ilk dört kitapta toplanmıştır,

kendi has aretesine göre, ya sıcaktır ya da soğuk. Reçetelerin terkibi hususunda, dozlarda ne nemlilik ne de kuruluk hesaba katılmalıdır. Yalnızca iki mizaç bulunduğundan, sadece iki doz vardır.

Sıcak ya da soğuğun derecesine vakıf olan kimse, bunlara yalnızca kuru ve nemlinin değil, aynı zamanda kuru bir çözünen ile nemli bir pıhtılaşanın da bağlandığını bilecektir. Ilık ya da kuruda hiçbir arcanum veya aniadus bulunmaz, zira bunlardan yalnızca birini talep eden hiçbir hastalık vuku bulmaz. Asıl mesele sıcakta yahut soğuktadır, çünkü bahse konu mizaç eğilimi ya sıcakta ya da soğukta hâkimdir. Her hastalığın yegâne meyli, hekimin onun sıcak mı yoksa soğuk mu olduğunu basiretle müşahede etmesinden ibarettir. Her derece kendi hastalığının dozudur ve her dereceden bir doz alınmalıdır, nitekim bu durum yalnızca tek bir derecesi bulunan, buna rağmen zıddını tüketmeye fazlasıyla kâfi gelen ateşin kıyasıyla anlaşılabilir ki bu da hakikaten hararete göredir. Binaenaleyh her hastalığın, ne eksik ne fazla, kendine mahsus bir derecesi vardır. Dozun da tek tek her bir hastalıkla benzer bir irtibatı bulunur. Fakat doz bahsinde tabii nesneler hastalığa nispetle eşit derecelendirilmemiştir, her birinin kendi hastalığına muadil bir derecesi vardır ve dozun derecesi de bundan ibarettir.

Yalnızca tek bir derece bulunduğundan ve ne sıcakta ne de soğukta hiçbir şey daha yüksek derecelendirilmediğinden, dozu tayin etmede başlıca dayanak denkliktir. Hastalıkta ve Tabiatın nesnelerinde tek bir derece mevcuttur. Hiçbir hastalık, ilacının derecesi daha yüksek diye fenalaşmaz. Yalnızca kendi tabiatının istidadına göre ağırlaşır. Dozun miktarını hastalığın vüsati tayin eder.

Bu sebeple hekim, hastalığın ne türlü bir ağırlıkla yüklendiğini bilmelidir, zira doz, hastalık için aynı ağırlıkta ilaç talep eder. Dolayısıyla tatbik edilecek olan mertebe derece değil, ağırlıktır. Herhangi bir dozu tatbik etmenin başlıca esası bunda yatar, bu da bahse konu nesnelerin cisminden değil, sayısından neşet etmelidir. Nihai gaye, şifayı ilacın değil, mikrokosmosun aresinin husule getirmesidir. Hastalık bir denklik mertebesine eriştirilir eriştirilmez, Tabiat kendisine zıt olanı bizzat iyileştirir. Bu yüzden dozun miktarı, hastalıktan alınan sayıyı aşmamalıdır. Tabiatta yirmi dört sayı vardır ve ilaç da bu sayı dairesinde tutulmalıdır. Tabiatın teşrihinde hastalıkların yirmi dört minutası mevcuttur. Bu sebeple tıbbın yirmi dört lotonesi bulunur. Hekim ilaçlarını, mikrokosmosta her ikisinden de aynı sayıyı hasıl edecek surette bu iki silsileyi gözeterek tatbik etmelidir. Bu yerine getirildiğinde Tabiat hastayı iyileştirecektir. Böylesi bir muvazenenin bulunmayışı ise kimi zaman ölüme sebebiyet verir,

Herhangi bir hastalık kendi içinde bir bütün iken, işaret ettiğimiz üzere yirmi dört sayıya, dereceye ya da minime sahiptir ve ilacın lotoneleri de

buna tekabül etmelidir. Herhangi bir muayyen vakada dozun hastalığa nispeti nazariyattan öğrenilemez, yalnızca tecrübe ile devşirilir. Dozun teşrihi, hastalığın teşrihine mutabık olmalıdır. Yirmi dört sayısını aşmamalıdır. Filhakika gaye, bedende uzlaştıkları vakit hem Mikrokosmosun tabiatına hem de harici unsurların tabiatına sıhhati iade etmektir. Bu birleşme, minium ile derecelendirilen zinobrium gibidir. Bu unsurlara ayrılmış yücelmede [NOT: Metinde geçen "elementated exaltation", unsurların simyadaki arınma ve derece yükselme safhasını ifade eder], Mikrokosmosun hassalarına kendi yücelmelerini bahşederler, böylelikle dane skrupüle, drahmiye ve lotona, kimisi hakikaten pounda, kimisi dahi kiste ve diğerleri talente intikal eder.

DERECELER VE TERKİPLER HAKKINDAKİ KİTAP BURADA SONA ERER.

Antimonun hassaları Morfea, Cüzzam, Fil Hastalığı, Yaralar ve Çıbanlarda hüküm sürer.

ÇEŞİTLİ CÜZZAM TÜRLERİ İÇİN ANTİMONUN HAZIRLANIŞI BURADA BAŞLAR.

Bir şişe içerisinde ince bir toz haline getirin, imbikten damıtın, neticede kırmızı bir yağ hasıl olacaktır.

Antimonun hazırlanışı, tatbik edildiği hastalıklara göre tebeddül eder. Yaralar için kullanılan ile cüzzam vakasında tatbik edilen birbirinden farklıdır. Diğerleri için de durum böyledir. Hem yaralarda hem de cüzzamda Antimonun aynı terkibini kullanmak vahim bir

Fil Hastalığı için Antimonun hazırlanışı ise şununla aynıdır,

Münavebeli katmanlar halinde dizin, dördüncü dereceden bir yansıma ateşinde ufaltın, akabinde damıtın, koyu kırmızı bir yağ süzülecektir. Münavebeli katmanlardan kasıt,

* Bu mühim Hermetik reçeteler mecmuasının Paracelsus'un Hermetik Tıbbı arasında yer bulması her bakımdan son derece arzu edilir bir husustur. Theophrastus'un madeni ve bilhassa metalik maddeleri her türlü hastalıkta ne ölçüde tatbik ettiğinin delili olarak pek mühim bir kıymeti haizdir. Müellifin maksadının kâmil bir simyevi ecziyat derlemek olduğu anlaşılmaktadır ve De Nascentibus ex Terra başlığı altında ikinci kitaptan günümüze kalan küçük bir fragman mevcuttur,

bir kat Tartar ve Şap, ardından bir kat

Reçete, Antimon, kalsine edilmiş Tartar, Şarap Alkolü, 1 kist.

Karıştırın, madde eriyene dek imbikle damıtın.

Reçete, Yukarıdaki gibi çözünmüş maddeden, 3 j.

Pıhtılaştırma yoluyla kurutun ve mermer bir levha üzerinde yağa dönüştürün.

Kafa yaraları müstesna olmak üzere, yaralar için Antimondan elde edilenden daha üstün bir şifa yoktur. Antimon, altta kalan kısım sulu bir hal alana dek yukarıya doğru damıtılmalıdır.

Reçete, Antimon, Zaç yağı kalyası [Colcothar], eşit miktarda.

Bakır pasından [Flos Aeris], S.S.S. usulünce [NOT: Stratum super stratum, yani kat kat dizerek] yansıma derecesine indirgeyin. Kırmızı şarapla hülasasını çıkarın ve alkaliye dönüştürün.

Mezkûr alkali zeytinyağı ile merhem haline getirilip çıbanların üzerine sürüldüğünde yüksek bir şifa hassasına maliktir.

Acı Badem Yağından, yukarıdakilerin her ikisinin ağırlığı kadar.

Karıştırınız, şayet seste bir kısıklık yoksa, yedi günde bir veya iki kez sürünüz, eğer ses kısılmışsa, bu nafiledir.

Reçete, Mezkûr Antimon’dan, 1 drahmi, Kist, yani Şarap Alkolü ile.

Pekişmiş Şahane Müsilajdan, Karnıyarık Tohumundan, her birinden 2 drahmi.

Arap Zamkından, bir merhem yapınız. Bu usul Alaca ve Saçkıran için de aynıdır. Merhem ılık olarak, her yedi günde bir veya iki defa tatbik edilmelidir. Bu suretle kabuk yukarı kalkacaktır. Şayet kabuk soyulursa, ülser şu merhemle iyileştirilebilir,

Her ikisinin ağırlığınca Üstübeç Yağından.

Bir merhem yapınız. Kabuk ayrıldıktan sonra o mahal her sekiz günde bir bu merhemle yağlanmalıdır.

Beyaz Tortu suyundan, Mersin Yağından, her birinden 5 drahmi.

Her ikisinin ağırlığınca Damla Sakızı Yağından (Oleum Lentiscinum).

Bir merhem yapınız. Ülserin çevresine sürünüz. Bu terkip kanseri, fil hastalığını yahut esthiomenayı iyileştirmez. Oleum Lentiscinum, dağ sepetçi söğüdünün kabuğundan elde edilen yağdır.

Mürdesengin şifalı hassaları Kanserde ve Fistüllerde, Tentigo Prava’da, Esthiomensis’te, Kızıl Sarılıkta, Fars Ateşinde ve Yaralarda hüküm sürer.

KANSER İÇİN MÜRDESENGİN HAZIRLANIŞI BURADA ANLATILMAKTADIR

Rutubetleri tükenene kadar sıcak kömürler üzerinde kireçleştiriniz. Mezkûr Mürdesengden eşit miktarda kaynak suyu ile alınız, renkler hasıl olana dek [NOT: metinde "ad colores", arzu edilen renge yahut kıvama ulaşana kadar manasında] bir gece boyunca indirgeyiniz ve kurutunuz.

Mürdesengin aynı hazırlığı fistüllerde de galip gelir.

Mezkûr ile yankılanmanın dördüncü derecesine göre indirgeyiniz

Aqua Fuliginis, yağmur esnasında isli çatılardan temin edilen sudur.

Reçete, Mürrüsafiden, Günlükten, Mürdesengden, 4 drahmi.

Reçete, Dört kez Beyazlatılmış Sirke ile Mürdesengden, yarım libre.

Duvar Fesleğeni otunun suyundan, Küçük Karakafes Otundan eşit miktarda.

Yuvarlak Loğusaotundan, solucan müsilajı (mucilago lumbricata) ile bir terkip yapınız.

Karıştırınız. İyice dövünüz, dört saat boyunca dördüncü derece yankılanmaya tabi tutunuz, ardından kaynak suyu ile alkalisiyle birlikte bakiye kalan mürdesengi ve kaya şapını eşit miktarda çekip alınız. Mürdesengin tamamı tükenene kadar yukarıdaki gibi dövünüz.

Ameliyat şöyle olmalıdır, Mürdeseng dört saat kaya şapında bekletildiğinde, bu damıtılmış alkaliden, çeşme suyundan ve isten, her birinden yarımşar libre alıp birbirine karıştırınız.

Karıştırınız ve bir süblimleştirme kabına koyunuz. Bu ameliyat on ya da on iki defa icra edilmelidir.

Akabinde üzerine ılık su dökünüz ve mürdesengin ayrışmasını sağlayınız.

Kırlangıçotunun suyundan veya özsuyundan, kafi miktarda.

Bir merhem haline getiriniz, gayet ince bir tabaka halinde sürünüz ve dört veya beş kez tatbik ediniz. Cilt kızarır ve ağır koku zail olur. Akabinde şu reçeteyi kullanınız,

Reçete, Mezkûr Mürdesengden, 1,5 drahmi.

Çemenotu müsilajından, Güherçile Kurtçuklarından, eşit ve kafi miktarda.

Bir merhem haline getiriniz. Güherçile Kurtçukları, gübrede bulunan solucanlardır.

Yaraya günde bir veya iki defa tatbik ediniz ve iyice ovunuz.

Kırlangıçotu Tozundan, Meşe Mazısından, her birinden 2 drahmi.

Karakafes Müsilajından, Güherçile Kurtçuklarından, her birinden kafi miktarda.

Mürrüsafi Yağından, bir merhem yapınız. Maraz bu sayede şifa bulur.

Reçete, Bozot suyundan, Kurtpençesinden, her birinden 1 drahmi.

Hazırlanmış Mürdesengden, 2 drahmi, Yumurta Sarısı Yağından, kafi miktarda.

Hazırlanmış Mürdesengden, hepsinin ağırlığınca.

Şaraptan ve Sirkeden, icap ettiği kadar.

Kaynadığında [fermente olduğunda?], işte o vakit kullanılmalıdır ve ne kadar çok kaynarsa o kadar makbuldür.

Altın yahut gümüş Markazit, kiremit gibi köşelere sahiptir. Markazitin şifalı hassaları Kanın, Hayızın ve Basurun durdurulmasındadır.

Kolofonyumdan, her birinden 6 drahmi, Göknar Reçinesinden, hepsinin ağırlığınca.

Kirece dönüştürmek, bir tuğla fırınına koyup reçine akana kadar yakmak demektir

Bu ikisi birleştirilip ateşe verildiğinde, hakiki madde baki kalacaktır.

Toz, yaraların üzerine serpilmeli yahut sirke ile karıştırılıp yaranın altından sarılmalıdır, bu suretle yarayı bir arada tutacaktır. Bir kaza sebebiyle kan kusanlar bunu içmelidir.

Reçete, Bu Markazitten yarım drahmi ve kafi miktarda Sandaros Yağı.

Şayet hayız ziyadesiyle akarsa, göbek çevresi iki defa meshedilmelidir

Şişmiş basurlar kesilmeli, akabinde yağlanmalıdır.

Kakimya’nın (Cachimia) şifalı hassaları Dizanteri, İshal ve Lienteriada [besinlerin sindirilmeden atıldığı ishal hali] hüküm sürer.

Altı yahut yedi saat boyunca ikinci derece ateşle indirgeyiniz. Akabinde çıkarıp alkaliye dönüştürünüz.

Reçete, Yukarıdaki gibi hazırlanmış Kakimya’dan ve terkibe dahil etmeye yetecek miktarda Küçük Hindistan Cevizinden. Lokma (bolus) formunda ikinci dereceye indirgeyiniz.

Reçete, Yukarıdaki gibi hazırlanmış Kakimya’dan ve sinirliot suyunda eritilmiş Arap Zamkından. Bir lokma yapınız. İkinci dereceye indirgeyiniz.

Bir lokma yapınız, doz 1 drahmiden 2,5 drahmye kadar olmalıdır. Sabah, öğle ve akşam veriniz. Üç gün boyunca ara veriniz. Akabinde tekrar ediniz.

Bir lokma yapınız, dozu sabah ve akşam 2 drahmiden 3 veya 4 drahmye kadardır. Bundan her gün bir miktar tatbik edilsin.

Tutiya’nın şifalı hassaları gözdeki lekeler içindir.

Beyaz Vitriyolden (Kıbrıs Taşı), Gözotu Suyundan, eşit miktarlarda.

Arap Zamkı ile lokma haline getiriniz ve ikinci derece ateşe maruz bırakınız. Gözlere şifalı bir merhem haline gelir.

Tutiya süt içinde söndürülmeli ve bir gece gül suyunda bekletilmelidir. Bu su, tatbik edildiğinde beyaz lekeyi izale eder.

Eritilmiş Tuzdan, Sönmemiş Kireçten, her birinden 6 drahmi.

Bir göz merhemi yapınız. Şayet gözde sarı lekeler peyda olur ve parıldarsa, bunlar nükseder.

Gül yahut rezene suyu ile bir karışım yapınız. Bu hastalık bütün ayaklı hayvanlara tasallut eder. Ur, keçilerin, sair hayvanların ve insanların gözlerine musallat olur. İnsanlar mevzubahis olduğunda, iltihap hasıl olmasın diye onunla birlikte kâfur verilmelidir

Anatron Tuzundan veya Cam Safrasından, Eritilmiş Tuzdan, Damıtılmış idrardan, yarım libre ve 4 drahmi.

Karıştırınız. Bu usul, urlardan muzdarip olanlara bu iksirin sabah ve akşam olmak üzere üç yahut dört hafta boyunca içirilmesinden ibarettir. Bu ilaç, przsonum müstesna, cümle urları izale eder.

Talkın şifalı hassaları ülserlerde ve rutubetli yaralarda hüküm sürer.

Reçete, 1 libre Talk ve her birinden eşit ağırlıkta Fasulye ve Yulaf Külü.

Bir gün ve bir gece boyunca dördüncü dereceden ateşte indirge, temizle ve kurut. Talk, yaranın dibini yahut tabanını kurutur, böylelikle yaranın fistüle dönüşmesini engeller. Aynı zamanda çıbanları da kuvvetle kurutur. Üçüncü günden öte kullanılmamalıdır.

Mumya Liköründen, Yıkanmış Terebentinden, kemiren, kanserleşen ve diğer cerahatli çıbanları iyileştirir.

Kalaminin erdemleri yakılara, göz merhemlerine ve Fars ateşine [şirpençeye] uygundur. Gerek çıbanlar gerekse yaralar için, taze et oluşumunun arzulandığı yakılar için ve dahi ne ak lekenin ne de göz lekelerinin mevcut bulunduğu, ancak kızarık gözler kabilinden en yüksek tecrübenin iktiza ettiği hallerdeki göz merhemleri için Kalamin ilave et.

Reçete, Yıkanmış (yani saf) Kalaminden, bir drahmi.

Kolkotardan, Canlı Kükürtten (Sulphur), her birinden yarımşar drahmi.

Kat kat diz ve bir gün bir gece boyunca dördüncü dereceden ateş tatbik et. İndirge [okunamadı].

Yumurta Sarısı Yağından, bir drahmi.

Arap zamkı ile bir bolus [iri hap] yap, dört saat boyunca ikinci dereceden bir ateşte indirge, ardından yıkama yoluyla indirge.

Bunları bir cam kap içerisinde bir hafta müddetince sindirim yoluyla indirge ve damıt.

Bu, Câbir'in bir reçetesidir. Petrus de Archilata ameliye hususunda yanılmaktadır, zira bu ilaç dolama için kullanılmalı, lakin yanıklar için tatbik edilmemelidir.

Bakır Çiçeği Merheminden, yarım drahmi.

Bir karışım hazırla. Çıbanlar, kaşıntı ve uyuz için pek mükemmeldir.

Gözotu Suyundan, Rezene Suyundan, üçer drahmi.

Gül Suyundan, gece tatbik edilmek üzere.

Reçete, mezkûr Kalaminden, altı drahmi, Zaç Suyu ve Mazı Suyu, kimi hekimler Fars ateşi ve kızıl sarılık için ayakkabıcı karasını [demir sülfatı] kullanır.

Kan Taşının erdemleri yahut başlıca arkana sırları kanamalı çıbanlar, kesilmeyen hayızlar, rahmin vaktinden evvel vuku bulan akıntıları, gevşek dizanteri ve ishal içindir.

Reçete, üç drahmi Kan Taşı ve dutum Lephanteum'dan (yani küçük imbiklerin yapıldığı kilden) ve Ermeni Bolusundan ikişer drahmi. Sirkede eritilmiş kitre zamkı ile bir bolus yap, dördüncü dereceden yankılanma [reverberasyon] ateşi ile indirge, ardından alkaliyi özütle.

Yaralar, lupus ve herpetik lezyonlar söz konusu olduğunda, kan taşının son derece faydalı olduğu tecrübe edilmiştir. Damarları büzüştürür, böylece kan akışı nihayete erer. İlgili kısımların üzerine serpiştirilsin.

Şap suyu kaynatması ile bir karışım vücuda getir, yıkama vasıtasıyla indirge.

Hayız akıntısı yüzde solgunluğa sebebiyet verdiği vakit dindirilmelidir.

Bu terkibin istimali emniyetlidir ve tam bir şifa hâsıl eder. Yedi saatlik kaynatmanın ardından kan taşından çamur [lute] hâsıl olur, bundan hayız halleri için tabletler yapılır.

Vaktinden Evvel Gelen Hayızlar İçin Hazırlık Şöyledir

Reçete, Kan Taşından, bir drahmi.

Küçük Hindistan Cevizi Yağından, Mürver [Actis] Tohumu Yağından, ikişer skrupul.

Nefit Yağından, bir terkip halinde indirge. Dozu bir skrupuldur. Sinirliot kökleri ile kaynatılmış gül suyu ile yahut sinirliot suyu ile verilmelidir.

Kan taşı buruntusuz akıntıyı keser. Lakin şayet karında sancılar varsa, bu durum taş teşekkülüne delalettir.

Reçete, Kan Taşından, Kırmızı Mercandan, her birinden yarımşar ons.

Spodiumdan [kalsine kemik tozu], hepsiyle denk ağırlıkta Solucanotundan.

Botin zamkının müsilajı ile tabletler imal et. Dozu yarım skrupuldur.

Mars Safranından [demir pası oksidi], sinirliot suyunda çözünmüş Arap zamkı ile tabletler yap. Dozu bir drahmiden bir buçuk drahmiye kadardır.

Sinirliot suyu, köklerden ve otlardan çıkarılmalıdır. Akik elde taşındığında kanı durdurur, fakat kan taşı böyle tesir etmez.

Menekşeden mamul Şebboy [Keyri] Yağından, kıvama yetecek miktarda.

Bir merhem yapılsın. Şiddetli çıbanlar söz konusu olduğunda, Şebboy Yağı yerine, herpeste olduğu gibi, kemiren ve kanserleşen çıbanlarda da Mumya Liköründen bir miktar ilave et.

Nane Suyu ile tabletler yap. Dozu yarım skrupuldan bir buçuk skrupula kadardır.

Hazırlanmış Kan Taşı kızıl şarap içinde verilsin. Onun içinde demir söndürülsün yahut Tiryak ile birlikte verilsin.

Eritilmiş Mumyadan, hepsinin ağırlığınca.

Karıştır. Dozu üç drahmiden üç veya dört [drahmiye] kadardır.

Taşkıran [Saxifrage] tabirinden, tartar, yosun, kum, kırağı ve dolu misali ur ve tabakaları söküp atan her tür taşı anla.

Taşkıran esasen soluk bir kristaldir, kendisine Sitrin Taşı yahut Sitrinol Taşı da denir. Sitrin Taşı, kristal ile sarı beril arasında durur. Likörü bir alkali tarzında üretilsin. Dozu iyi bir [okunamadı] içinde yarım onstur.

Güneşin batışından sabaha değin dördüncü dereceden bir reverberasyon ateşiyle kat kat indirge. Alkaliye indirge. Dozu [okunamadı].

Mezkûr Taşkırandan bir ons al. Kendi başına dördüncü dereceden reverberasyon ile indirge. Keza şunları al, Reçete, Reverberasyona Tabi Tutulmuş Taşkırandan, bir drahmi.

Büyük Turp kökünün Külünden, bir drahmi.

Kaya Maydanozu [Petroselinon] köklerinin Alkalisinden, bir skrupul.

Müstakil bir karışım yap. Dozu bir skrupuldan üç yahut dört skrupula kadardır.

Maydanoz Tohumundan, Roka Saplarından, Tasfiye Edilmiş ballı sudan [aqua mulsa], onar ons.

Dozu dört drahmiden altı yahut yedi drahmiye kadardır.

Tartarlı idrar geldiği müddetçe bu reçeteye devam etmek zaruridir.

Arseniğin erdemleri çıbanlar, yaralar ve sair açık yaralar içindir.

Arsenik madenlerden, bilhassa kurşundan çıkan bir istir, madenlerden süzülen realgar yahut maden isidir.

Birinci Hazırlık, Arseniğin Mumyaya İndirgenmesidir

Hazırlık esnasında zehir izale edilmelidir. Çıbanları ve yaraları, terbiye edilmiş arsenikten daha mükemmel iyileştiren hiçbir nesne yoktur. Aynı zamanda deri altı kurtlarını [syrones] ve cümle çıbanları, kangrenleri ve fistülleri şifaya kavuşturur. En âlâ arsenik, kurşundan elde edilendir. Ondan sonra geleni ise demirden sızan ve bakıra benzeyenidir.

Arseniğin İkinci Hazırlığı, Arseniğin Melheme İndirgenmesidir

Kolkotardan, karıştır ve üç yahut dört saat boyunca ikinci dereceden reverberasyona tabi tutarak indirge.

Üst kısımdan beş yahut altı defa alınmalı, dövülmeli ve yukarıda tarif edildiği üzere yeniden hazırlanmalıdır. Bu ameliye beş veya altı kez tekrarlanmalıdır.

İnce bir karışım yap. Yirmi dört saat boyunca dördüncü dereceden reverberasyon derecesine indirge. Sırça gibidir ve zehir kirecin dibine yapışır. Üstten alınan kısım dövülmeli ve bir cam kaba yerleştirilmelidir.

Bir mahzene konulsun, bunun üzerine bir yağ yahut melhem hâsıl olacaktır.

Döv. Üstü açık bir reverberasyon fırınında yirmi dört saat boyunca indirge.

Şayet bunlar birleştirilip reverberasyon ateşi üzerine konulursa, Arsenik üç saat boyunca parıldar, akabinde sıvılaşır. Bu halde iken suya dökülür ve bir alkali usulünce pıhtılaştırılır.

Karıştırınız. Mumia gibi, merhem de on iki saatlik bir müddet boyunca tatbik edilmelidir.

Akgünlük Ağacı Kabuğundan, iki drahmi.

Botin Müsilajından, hepsinin ağırlığı kadar. Karıştırınız.

Zırnık cevherinin faziletleri fistüllerde, kanserlerde ve kemirici ülserlerde hüküm sürer.

Bir gün ve bir gece, yani yirmi dört saat boyunca dördüncü dereceden reverber fırın ateşiyle indirgeyiniz.

Böylece kaynatıldığında erir. Tekrar çıkarılsın, dövülsün ve suya dökülsün, bunun üzerine dibe beyaz bir toz çökecektir ki bu da hazırlanmış Zırnık cevheridir.

Bir cam kaba konulursa bir yağ hasıl olur, bu yağ fistülün içine zerk edilmeli yahut bir bez vasıtasıyla tatbik edilmelidir. Lakin ülserlerin üzerine serpilmelidir.

Dördüncü dereceden reverber ateşiyle bir gün ve bir gece indirgeyiniz. Alkaliye dönüştürünüz. Alkali, kanser için başlıca arkandır.

Yukarıdaki veçhile alkali özütlenmesiyle ateş marifetiyle indirgeyiniz.

Bir ceratum (mum merhemi) haline getiriniz. Fistüller için tatbik edilmelidir.

Güvercin Gübresi Külünden, Yumurta Sarısı Yağından [okunamadı] merhem için.

Karnıyarık Otu Tohumu Müsilajından, hepsinin ağırlığı kadar.

Bir merhem yahut lapa yapınız. Hasta hararetten şikâyet edecek olursa,

ilaç tatbik edilmeden evvel ülser kâfur yağı ile yağlanmalıdır.

Sulphur (kükürt) cevherinin faziletleri gayet şiddetli apselerde ve astımda caridir, sıhhati muhafaza etmeye yarar. Apseler arasına zatülcenp, veba ve benzerleri dâhildir.

ŞİDDETLİ ÜLSERLER İÇİN HAZIRLANIŞ ŞUDUR

İnce bir toz yapınız, süblimleştirme yoluyla indirgeyiniz. Süblimleşir süblimleşmez yeniden bir ilave yapınız ve yukarıdaki gibi üç kez süblimleştiriniz. Canlı Sulphur (kükürt) parçalar halinde birbirine yapışır ve henüz çözünmemiştir.

Kızıl Sandal Ağacı Talaşından, Selvi Talaşından, her birinden Sulphur (kükürt) ağırlığı kadar.

Çam Talaşından, tabakalar halinde diziniz. Reverber ateşiyle ve nihayetinde alkaliye indirgeyiniz.

Ardıç Tohumu Yağından, terkip için kâfi miktarda.

Hazırlanmış Veronica Suyundan, hepsinin ağırlığı kadar.

Bir bolus yapınız. Dozaj yarım drahmi ile iki veya üç arasındadır.

Kızıl Mürrüsafiden, Şark Safranından, Aloepaticus'tan [karaciğer öd ağacından], hepsinin ağırlığı kadar.

ŞEFFAF VE GAYRİŞEFFAF KIYMETLİ TAŞLAR HAKKINDA, MERCANLAR, MIKNATIS, KRİSTAL, YAKUTLAR, LÂLLER, SAFİRLER, ZÜMRÜTLER, SÜMBÜL TAŞLARI VE DİĞERLERİ ÜZERİNE

TIBBİ FAZİLETLERE MALİK OLAN HER TAŞ BİR MÜCEVHERDİR.

Mercanın faziletleri aybaşı kanaması ve akıntılar, dâhilen alınan zehir, midedeki gürlemeler yahut gurultular, şayet biri büyülenmişse büyüler, şayet biri delirmişse musallat, şayet biri ürkekse asabiyet, kendi gözünde hikmet sahibi görünen lakin ahmak olanlar için melankoli içindir. Fazilet ile cevher bir ve aynıdır. Fazilet kendi başına bir şeydir.

Mercan basitleri idrarı ve defacatı, uzun bir müddet sonra da aybaşı kanamalarını keser. Hazırlandıklarında tesirleri ani ve emniyetlidir.

AYBAŞI KANAMASINI VE AKINTIYI DİNDİRMEK İÇİN MERCANLARIN HAZIRLANIŞI

Mersin Yağından, bir drahmi (yarım drahmi), Günlükten, yarım drahmi.

Bir karışım yapınız, on iki saat veya daha fazla müddetle dördüncü dereceden reverber ateşi vasıtasıyla kalsinasyon yoluyla indirgeyiniz, akabinde sinirli ot suyu ile yıkama suretiyle indirgeyiniz. Mercanlar idrarı bağlar lakin aybaşı kanamasını bağlamaz.

Sal Gemmez'den [kaya tuzu], Ak Vitriolden, ikinci dereceden ateşte bir ay boyunca sindirme marifetiyle indirgeyiniz, kırmızıyı çıkarınız ve pıhtılaştırınız. Zehirler için ilacın bir cismi olmamalıdır, zira zehir dahi cisimsizdir. Dibe çöken kırmızı, zehre karşı iyi bir devadır.

Bakladan, hazırlanmış Şaptan, her birinin ağırlığı kadar.

Bunları karıştırınız. Yarım libre kurutulmuş alkol ile sindirme marifetiyle indirgeyiniz, kurutunuz.

Tamamen sararır. Mercanların bu preparatı diacyminum için kullanılmalıdır, Mercanlar hazırlandığında rengi kırmızıya döner.

BÜYÜLERE, MUSALLATA, ASABİYETE VE MELANKOLİYE KARŞI MERCANLARIN HAZIRLANIŞI

Zamktan, damıtılmış şaraptan iki libre ekleyiniz. Kapalı bir imbik içinde bir gün ve bir gece kaynatma yoluyla indirgeyiniz. Damıtınız ve yukarıdaki gibi tekrar üzerine dökünüz.

Mercanlar bu minvalde hazırlanırsa kırmızı ve fevkalade sert hale gelir.

Solucan Otundan, Sinirli Ottan, Darülfülfülden, Küçük Hindistan Cevizinden, bir toz yapınız. Dozaj kıvama getirilmiş bir yumurta içinde bir skrupüldür.

Yumurtaya tuz zerk edildiğinde o da yenmelidir, aksi halde hiçbir fayda vermez.

Büyük Kırmızı Kuzukulağı Kökünden, hepsinin ağırlığı kadar.

Bir hafta boyunca sindirme yoluyla indirgeyiniz. Dozaj on beş grandan iki skrupüle kadardır.

Zehir içmiş kimseye iki drahmi yaban eriği yahut gül suyu verilmelidir. Kötülük artık hissedilmeyene dek terleme husule getirmek gayesiyle bu ameliyat birkaç kez tekrar edilsin.

Hazırlanmış Keçi Kanından, hepsinin ağırlığı kadar.

Saccharum [şeker] ile tıbbi bir toz yapınız, bu dozaj bir teskin edici vazifesi görür.

Spagirik hekimlerin Keçisi, ada tavşanının enenmiş yavrusudur. Müshil otlarla beslenmelidir, o vakit makbul olur.

Binbirdelik Otu suyu ile karıştırınız, dozaj yarım drahmi ile altı drahmi arasındadır.

Bu, timpanit [karın şişliği] ibtidasında en iyi ilaçtır.

Yaralar ve akıntılı, kırıntılı ülserler için [NOT: Kaynaktaki "cum flaxts et ramentts" ifadesi, "cum fluxu et ramentis" yani akıntı ve doku döküntüleriyle birlikte anlamına gelen bozulmuş Latince ibaredir] bir fazilete maliktir.

Bir gün ve bir gece boyunca dördüncü dereceden reverber fırın ateşinde kat kat tabakalar halinde yapınız. Yumurta kirecini ayırınız.

Bir pota içerisine tabakalar halinde yerleştiriniz. Bir gün ve bir gece reverber ateşine koyunuz.

Aksi takdirde, dövülerek hazırlanmazsa, hakiki özütleme kabiliyetini zayi eder. Lakin evvelemirde hazırlanır, akabinde dövülür ve karıştırılırsa, oppodeltoch mükemmel bir tesir icra eder.

Yarım libre oppodeltoch yakısı veya apostolico yakısı ile ince bir toz yapınız. Çalkalayarak bir şaraba indirgeyiniz.

Bu yakı tatbik edildiğinde kemik kıymıklarını ve ateşli silahlardan isabet eden kurşunları ülserlerden ve sair yaralardan çekip çıkarır. Şayet mıknatıs hazırlanmamış vaziyette dövülürse tesirini kaybeder, lakin döver ve apostolico ile mezcederseniz, kendi kendine çekip çıkarır. Hazırlanmamış halde hiçbir şeye yaramaz.

Kristal, kadınlara dâhilen verildiğinde bol miktarda süt hasıl etme hassasına maliktir.

Kıymetli taşların hazırlanışı dört türlüdür. Evvela, reverberasyon marifetiyle. İkincisi, kalsinasyon yoluyla. Üçüncüsü, yükseltme [süblimleştirme] vasıtasıyla ve dördüncü mertebede damıtma yoluyla.

Böylece bir libreden geriye bir verto (yani bir nevi ağırlık ölçüsü) kalır. Dozaj iki drahmidir.

Sulphur'den (kükürt), bir atanorda indirgeyiniz. Dozaj yarım drahmidir.

Atanor, nesnelerin yakıldığı bir fırındır.

Bir süblimleştirme kabında toza indirgeyiniz. Süblimleştirme ameliyesi beş veya altı kez icra edilmeli ve kristal daima uzaklaştırılmalıdır.

Güherçile Suyundan ve damıtılmamış Alumen'den [şap], her birinden ikişer drahmi.

Üç yahut dört gün boyunca sindirime (digestion) tabi tutunuz, ardından damıtınız, damıtılanı pıhtılaştırınız ve bu pıhtıyı çözündürünüz.

Pıhtılaştırma işlemi yavaş ve hafif bir ateş üzerinde vuku bulmalıdır. Bu pıhtılaşmış madde şayet bir mahzene konulursa, kristalin son hazırlama merhalesi olan suya dönüşür. Dozu bir skrupüldür (9j). Diğer tüm kıymetli taşlarda da hazırlama usulü tıpkı kristalde olduğu gibidir.

Yakutların başlıca şifası dizanteriye karşıdır. Ham halde ise dozu bir drahmidir (3j), lakin yankılanmış (reverberated) ise bu takdirde doz iki drahmidir (3ij). Kireçleştirmeden (calcination) sonra doz bir drahmidir (3j). Yükseltmeden (elevation) sonra yarım drahmidir (3ss). Damıtmadan sonra ise bir skrupüldür (9j).

Ayrıca lal taşları, bu suretle damıtıldıklarında, gözdeki lekeler için pek tesirli bir merhem teşkil eder.

Zümrütler, şayet damıtma yoluyla hazırlanırlarsa, gözleri kan bürümüş kimselere pek faydalıdır.

Safirler, üçüncü yahut dördüncü mertebeye dek hazırlandıklarında ve damıtıldıklarında yürek çarpıntısını defeder. Dozu beş grandır (gr.v).

Diğer kıymetli taşlarda da ahval aynıdır. İngiliz Bartholemew, mücevherler ve kıymetli taşlar hakkında etraflıca yazmıştır.

KRİSTAL SÜTÜNÜN HUSULÜ İÇİN İLAVELER

Badem suyu tatbiki ile bir toz husule getiriniz.

YÜREK ÇARPINTISI VE GÖZLERİ KAN BÜRÜMESİ İÇİN LAL TAŞI İLAVESİ

Arıtılmış şeker (Zuccarum) ile karıştırınız. Dozu üç drahmi ile iki drahmi arasındadır. Yürek çarpıntısı daha evvel zail olsa dahi, bu ilaç ihtimamla verilmeli ve beş gün boyunca devam edilmelidir.

Bir karışım husule getiriniz. Dozu bir skrupülden bir buçuk skrupüle kadardır.

Zümrüt, tıpkı kristal gibi damıtılarak hazırlanırsa, doğum sancısı çeken kadınlara kuvvet verir ve onların illetleri için en yüce sırdır (arcanum).

Karıştırınız. Dozu üç ila altı damladır.

Karıştırınız. Havanın yahut suyun kokuşmasından neşet eden sıtmalı hummalar için başlıca sır (arcanum) budur. Şayet bu kabilden hummalar bazı kimselerde mutat hale gelmişse, her hilal vaktinde dört yahut beş damla içsinler, böylelikle ikinci bir nöbetten korunacaklar ve hilal müddetince katiyetle emniyette olacaklardır.

Tüm Tuzlar su unsurundandır, keza cümle şaplar da öyledir.

Vitriolün (zaç yağı) faziletleri sara illetinde, rahim boğulmalarında, uyurgezerlikte (Siphita Stricta yahut Noctambulones), damla hastalığında (Gutta) ve aşırı şişmanlıkta caridir.

Sara illetinin nevileri Analentia, Catalentia, Epilentia ve sairedir.

Vitriolün tatbiki hepsinde aynıdır.

Bakırlı Vitriol alınız, bir libre. Balgami cüzünden tefrik ederek indirgeyiniz. Mezkur balgami cüzü kendi kolkotarı (demir oksit tortusu) üzerinde indirgeyiniz. Damıtınız. Ateşin dördüncü derecesinde işlemi tekrarlayınız. Nöbetten evvel ve nöbetten sonra dozu yarım ons ile bir skrupül arasındadır.

Şayet maraz Vitriol unsurundan neşet ediyorsa, Vitriol ile şifa bulur.

Sara illeti Vitriol tuzundan ileri gelir. İlaç, nöbet esnasında ve nöbetin beklendiği günde verilmelidir.

Epilepsi madeni bir marazdır, onun şifası da madenidir, yani Vitriolün tuzları iledir ve nöbetten evvel ve sonra verilecek ruhlar iledir. Nöbetten evvel beden şiddetli bir feveran içindedir, nöbetten sonra hastalar uyur. İlaç, uyku akabinde, bedenin heyecanı henüz devam ederken verilmelidir. Beden sıhhatte iken verilmemelidir [okunamadı]

RAHİM BOĞULMASI İÇİN VİTRİOL HAZIRLANMASI

Balgamdan ve kolkotardan arındırılmış Vitriol alınız, iki drahmi.

Damıtma yoluyla indirgeyiniz. Dozu yarım onstan bir skrupüle kadardır. Mevzubahis şikayet için en tesirli ilaç budur.

Ateşin dördüncü derecesi vasıtasıyla sıvılara dönüştürünüz, haricen tatbik edildiğinde dozu yarım drahmidir. Dahilen verildiğinde ise dozu altı ila dokuz grandır.

Yemen şapı beyazdır, tıpkı Girit şapı gibidir ve tatlımsıdır.

Harici tatbik Syntheoma mahalline yapılır, marazın başladığı yer burasıdır, yani bunun Syntheoma'sı olan [okunamadı] mevkiidir.

Fakat hasta halen yürüyebiliyorsa, ilaç bu takdirde bilek nabzına ve boyna bağlanmalıdır. Küçük uyurgezerlik (siphita parva) için tenkit ve terbiye tesirli bir devadır, lakin şiddetli uyurgezerlik (siphita stricta) için hiçbir faydası yoktur. Damla hastalığında ilaç dilin ucuna konulmalıdır. Felç hali durdurulduğunda, ağza ve dile tatbik ediniz. Bu şikayet için en hayırlı ilaçtır.

Meşenin Yapışkan Sıvısından ve Dua Otu ile, her birinden yarımşar ve ikişer gran.

Düşme illetinin (Caducus) Syntheoma'sı ense kökündedir. Genç kimselerde nöbetin ardından ense kökünü hint yağı ile yağlamak fevkalade bir usuldür.

Mezkur Vitriol Sıvısından alınız, yedi gran.

Şarap Alkolünden, her ikisinin ağırlığı kadar.

Leke göbek üzerinde değilse, oraya tatbik edilsin. Şayet kusma ile birlikte boğulma husule gelirse, evvelce zikredilen ilaçlar dahilen alınmalıdır. Vitriolün en mühim hazırlama usulü, onu kolkotarından tefrik etmektir. Akabinde müsavi miktarda şarap alkolü ilave ediniz.

Bu yapıldıktan sonra, yanık ekmeği, yani elek kepeğinden mamul ve havanda dövülebilecek derecede kurutulmuş ekmeği vitriol sıvısına koyunuz. Müteakiben at gübresinde bir ay bekletiniz. Sonra birinci dereceden bir banyo vasıtasıyla vitriolden alkol hazırlayınız. Şayet vitriol ekşiliğini kaybetmişse, kuvveti zail olmuş demektir.

Göz kararması ve göz lekeleri gibi harici neviler mevcuttur.

Beyaz Vitriolün faziletleri, gözün harici kısımlarının illetlerinde ve Neutha'da caridir. Bazen çocukların doğumu esnasında gözlerini yahut kulaklarını bir deri tabakası örter. Neutha, doğumdan itibaren yüzde, ağızda, gözlerde, kulaklarda ve sair yerlerde neşet eden zarlardır. Beyaz vitriol bu kabil ahvalde ve gözün harici rahatsızlıklarında azim bir şifadır.

At gübresi vasıtasıyla bir ay çürümeye bırakınız ve inişli damıtma (distillatio per descensum) usulüyle damıtınız.

Yağ, kızıl buğdaydan (Siligo) hasıl edilir. Kızıl buğday kor haline gelmiş kızgın bir demir levha üzerine konulduğunda, etrafı bir nevi yağ ile çevrelenir ki bahsi geçen yağ işte budur. Şayet doğumdan sonra gözlerin civarını bir zar tabakası kaplarsa, gözotu, gül yahut rezene suyu ile fevkalade ihtimamla tedavi edilmelidir.

Kaya Şapının faziletleri açık yaralarda, uyuza, kaşıntıya, kemirici yaralara, kokuşmuş, azgın ve akıntılı yaralarda caridir.

Kaynamadan pıhtılaşma haline geçene dek karıştırınız. Ardından damıtınız.

Şayet açık ve derin yaralar bu su ile yıkanırsa neticesi harikulade olur. Bu usulle şifa bulmazlarsa başka hiçbir çare kar etmez.

Kırlangıçotu Suyundan, Sinirliot Suyundan, Duvar Fesleğeninden, yarımşar libre.

Damıt. Bu sudan bir libre, adi sudan ise on libre al. Bir kül suyu (lixivium) hazırla.

Alopesi, tinea ve ülser vakalarında ılık olarak pansuman yap.

Alumen Plumosum'un şifalı hassaları felç, uyuşukluk ve hissizleşmiş uzuvlarda tesir gösterir.

Erit. Alumen Plumosum gücü fark edilmeksizin bahşeder. Bu sebeple felç için en ali devadır.

Bir merhem yap. Hastalığın mahalli artkafada ve boyun kökündedir.

Entali'nin şifalı hassaları profluvium ve basurda tesir gösterir.

Reçete, Adi Tartar, Entali, Kehribar (Karabe), her birinden bir skrupul.

Yankılanma ateşiyle ikinci dereceye, akabinde ise alkaliye indirge.

Profluvium'da mahal göbektedir, basurda ise omurgadadır.

Anachthron, kayalarda yetişen bir tuzdur ve görünüşte bir yosunu andırır.

Mezkûr yosun kaynatıldığında bir tuz hasıl olur, ki bu cam safrasıdır (glass gall). Şifalı hassaları fistüllerde, cincilla yahut cintilla'da (ishal) ve skrofulada tesir gösterir. Cintilla diyaframdan neşet eder ve saf anatron ile şifa bulur.

Reçete, Anatron, altı drahmi (diğer nüshada bir drahmi), Fasulye Külü, iki skrupul.

On iki saat boyunca dördüncü derece yankılanma ateşiyle indirge, alkaliyi özümle.

Geyik yağı ile Anatron, cincilla için şifalıdır. Anathron, ıslah edilmesi iktiza eden uçucu bir Mercury (cıva) barındırır. Islah edildikten sonra fistüllerde, cincillalarda ve skrofulalarda bir ilave olarak kullanılır.

Bir merhem yap. Mezkûr merhem fistüller, cintillalar ve skrofulalar için en alâsıdır.

Sal Gemmae, Spagyristler tarafından Sal Granatum ve Sal Lucidum olarak tesmiye edilir.

Şiddetli tuzun, yani safranın müshilidir ve ebucehil karpuzuna benzer. Sarılığı, sarı hidropsu ve bozulmuş kandan neşet eden ızdırapları defeder.

Reçete, Sal Gemmae, Ferbiyun, yani Esula Major (diğer nüshada Minor), Kiraz Zamkı, her ikisinin ağırlığınca.

Bir lokma (bolus) yap. İki saat boyunca üçüncü derece yankılanma ateşiyle indirge, alkaliyi özümle. Dozu sekiz ila on iki grandır.

Bunu diagridium yerine istimal edebilir ve alhandal tabletleri ekleyebilirsin.

Rebotium (yani hakiki Mumia), Kantaron Özsuyu, bunlardan bir karışım hazırla. Dozu bir yumurta içinde dört veya beş ila on veya on iki grandır.

Öğütülmüş Un, hepsinin ağırlığınca.

Kızarmış bir somun yap. Dozu bir drahmi ile bir buçuk drahmi arasıdır.

Sal Peregrinorum'un şifalı hassaları hazmı kuvvetlendirmede, keza havanın fesadına karşı ve gelecekteki çıbanlara mâni olmada tesir gösterir.

HERMES'İN REÇETESİ

Reçete, Yanmış Güherçile Tuzu,

Sal Gemmae, Havlıcan, Besbâse, her birinden bir skrupul.

Bir toz yap. Dozu sabahleyin üç grandır. Deniz tutmasına galebe çalar ve yaşlı kimselere uzun bir ömür bahşeder.

Ardıç Tohumu Özsuyu, bir kist.

Bir karışım hazırla. Dozu bir grandır.

Sal Nitri, zatülcenp ve açık ülserlerde tesir gösterir.

Altıncı imbikte damıt. Dozu pınar suyu yahut iyi şarap içinde, sabahleyin, akşamleyin ve gece yarısı bir skrupul ile bir buçuk skrupul arasıdır. Sıkça tatbik et. İdrar yoluyla arındırır.

Reçete, Sinirliot Suyu, Kırlangıçotu, her birinden bir buçuk libre.

Meşe Yaprakları, bacak ülserleri için kullan.

Altının şifalı hassaları Felç, Synthena, Humma, Kalp Çarpıntısı, Rahim illetleri, Ethica, Zatürre ve umumiyetle akut hastalıklarda tesir gösterir.

Reçete, Halitasından arındırılmış saf Altın, iki drahmi.

Şarabın alkolü ile ayrıştırarak tek bir maddeye indirge. Sonra, Reçete, Zaferan (Crocus), yarım drahmi.

Karıştır. Dozu üç veya dört ila altı grandır.

Reçete, Bal Suyundan erimiş Altın Varak, bir drahmi.

Balı tefrik ederek indirge. Dozu yarım skrupul ile bir skrupul arasıdır.

RAHİM İLLETLERİ, ETHICA VE ZATÜRRE İÇİN HAZIRLANIŞI

Reçete, Kırlangıçotu Suyunda söndürülmüş Altın, on üç drahmi.

Lüzumsuz sulu kısmı ayırarak bir hafta boyunca sindirimle (digestion) indirge. Dozu bir skrupul ile bir drahmi arasıdır.

Lavanta Suyu, ıslah edilmiş Şarap Alkolü ile ve Spicula, her birinden bir drahmi.

RAHİM İLLETLERİ, ETHICA VE ZATÜRREDE İLAVE

Tuzun bütün cevheri kemale erene değin imbik vasıtasıyla damıt.

Bir regulus halinde erit. Bu suretle antimon nâpak kısmı masseder ve altın dipte kalır.

Gümüşün şifalı hassaları beyin, dalak ve karaciğer illetlerinde, bir de profluvium'un tutulmasında tesir gösterir.

BEYİN, DALAK VE KARACİĞER İLLETLERİNDE HAZIRLANIŞI

Kat kat diz. Yirmi dört saat boyunca dördüncü derece yankılanma ateşiyle indirge ve alkaliyi özümle. Mezkûr alkali, gümüşün kendisi tıpkı şarap gibi olana dek süblime edilmiş şarapta üç veya dört gün bekletilir. Dinlenmeye bırak. Buharlaştır. Alkali dibe çöker ve bir cam kaba alındığında soğuk bir mahalde erir. Dozu beş veya altı ila on iki grandır.

Kral Suyu (Aqua Regis) vasıtasıyla kirece (calx) indirge.

Alkalinin özümlenmesi suretiyle dördüncü derece yankılanma ateşiyle indirge.

Şarap Alkolü, Kırlangıçotu Suyu, her birinden [okunamadı]. Yukarıdaki veçhile indirge. Dozu bir skrupul ile bir buçuk skrupul arasıdır. Şayet profluvium ile birlikte kırmızılık akıp gelirse, bu durum onun zapt edileceğine delalettir.

O vakit mezkûr sudan bir drahmi alınmalıdır.

YUKARIDAKİ BÜTÜN İLLETLER İÇİN GÜMÜŞÜN HAZIRLANIŞI

Bir lokma yap, ateşe ver ve pınar suyu ile hazırlanacak hale indirge. Dozu bir skrupul ile bir buçuk skrupul arasıdır. Bu minvalde hazırlandığında bütün vakalarda faydalıdır, lakin ilki daha tesirlidir.

Kalayın şifalı hassaları sarılık, istiska ve kurtlarda tesir gösterir.

Bir yankılanma ateşiyle Mürdesenge (Litharge) indirge.

Eridikten sonra Alkaliye indirge. Dozu altı ila on veya on iki grandır.

Cinetus Eğintisi, hepsinin ağırlığınca.

Yirmi dört saat boyunca yankılanma ateşiyle kirece indirge. Akabinde, Reçete, Mezkûr Kireçlenmiş Madde, bir libre.

Alkaliye indirge. Dozu bir drahmi ile bir buçuk drahmi arasıdır.

Yakmak suretiyle toz haline getir. Dozu yarım drahmi ile bir drahmi arasıdır.

Ebucehil Karpuzu Tohumu, Sinirliot Tohumu, toz haline getir. Dozu bir drahmi ile bir buçuk drahmi arasıdır.

Bakırın şifalı hassaları ülserlerde, yaralarda, kurtlarda ve ağız ülserlerinde tesir gösterir.

Kapalı bir kapta bir ay boyunca sindir, akabinde yıkama (ablution) yoluyla indirge ve bir alkali tuzuna çevir, yani ülserlerdeki bakır pası [NOT: Metinde 'verdigris in ulcers' ifadesi yer almaktadır, muhtemelen bakır pasının ülserlerde kullanımı kastedilmektedir].

Kapalı bir cam kapta üç ay boyunca karıştır. Şayet Bakır levhalar alınıp bu minvalde hazırlanırsa en ali Balsam hasıl olur. Akabinde bir drahmi Flos Aeris ve bir drahmi adi yağ al.

Sarı Kantaron Suyu ve Kantaron Suyu, her birinden altı drahmi.

Sinirliot Suyu ve Ekşi Şaraptan, her birinden üçer drahmi [3iij].

Yedi veya sekiz gün boyunca sindirmeye bırak, alkaliye indirge. Dozu bir skrupülden [9j] başlar.

Yanmış Beyaz Şap ve Kaya Şapından, her birinden altışar drahmi [3vj].

Alkaliyi bir gün ve bir gece boyunca çekip çıkar.

Bir losyon tarzında karışım hazırla.

Al, mezkûr hazırlanmış Flos Aeris'ten [bakır çiçeği], bir drahmi [3j].

Yumurta Sarısı Yağından, üç [miktar eksik].

Al, mezkûr hazırlanmış Flos Aeris'ten, yarım drahmi [3ss].

Meyankökü Suyundan, her birinden [miktar eksik], bir toz haline gelene dek indirge. Dozu yarım skrupülden [Oss.] bir skrupüle [Dj] kadardır.

Bir ay müddetince indirge, ardından alev fırınında kalsine ederek toz haline getir.

Cisimleştirme, bir lapa teşekkül edene değin su ile muamele etmektir.

Bir ay boyunca sindirmeye bırak. Yıkama yoluyla ve akabinde alev fırınında kalsine ederek indirge.

Bir ay boyunca sindirmeye bırak ve alev fırınında yakarak toz haline getir.

Büzücü hassa fistülleri ve kanserleri kapatıcı ve kurutucudur. Sıkıştırıcı etki lienteri, dizanteri ve ishalde geçerlidir, kurutucu hassa ise balgamlı durumlar içindir.

Toz haline getir. Ülserler ve yaralar için et bağlatıcıdır. Şayet alınırsa

Al, mezkûr Mars Safranı'ndan [demir pası/oksidi], bir drahmi [3j].

Toz haline getir. Dozu iki ya da üç skrupülden [9ij. veya iij.] dörde [iiij.] kadardır.

Akasya Özsuyundan, hepsinin ağırlığınca.

Sirke ile üç veya dört saat kaynat. Bu ilk hazırlıktır, yaraları iyileştirir ve sert et bitirir. Üstübeç de güneşte suyla yıkanırsa kurşundan yapılır. Sülüğen, kazandaki üstübeçten kaynatılarak elde edilir. Yaralar ve ülserler için bütün ilaçlar madenlerden hazırlanmalıdır.

Günde birkaç kez bir banyo içinde damıtma yoluyla indirge ve bir yağa dönüştür, yaralar ve ülserler için son derece süratli bir et bağlatıcıdır. İki mahzuru vardır, salyayı artırır ve üstübeç hasıl eder. Bu sebeple ekseriyetle reddedilir ve hoş karşılanmaz. Aksi takdirde iyi ve çabuk kaynaştırır.

Al, Yumurtanın Akı ile pıhtılaştırılmış Mercury'den (cıva), bir drahmi [3j].

Küller vasıtasıyla damıt ve toz haline getir. Dozu üç ila dört yahut beş grandır. Cüzzamî rutubetten neşet eden felç, püstüller, gut varyantları ve sulu istiskanın türediği hastalıklar için tesirli bir müshildir.

SİMYEVİ TIBBİ HAZIRLIKLAR KİTABI BURADA SONA ERMEKTEDİR

VİTRİYOL RUHUNUN SİMYEVİ USULÜ VE HAZIRLANIŞI

DÖRT HASTALIĞIN, YANİ SARANIN, İSTİSKANIN, ÇİÇEK HASTALIĞININ VE GUTUN KENDİSİYLE TEDAVİ EDİLDİĞİ USUL

FİLOZOFLARIN, SANAT ERBABININ VE HEKİMLERİN EKSERİYETLE DÜŞTÜĞÜ HATALARI BERTARAF ETMEK ADINA

Ruh, vitriyolden [zaç yağı], faydasız ve hiçbir tesiri olmayan kolkotar vasıtasıyla çekilip çıkarılır. Onların balgam dedikleri şey, ruhların en asilidir ve bütün meziyetler ona atfedilmelidir.

Fakat kolkotar yağı kum ve taş hususunda, keza saç dökülmesinde filhakika büyük bir tesire sahip olsa da, alelumum tatbik edilmesine karşın, bahsi geçen hastalıklar için hiçbir fayda temin etmez.

Neredeyse diğer bütün tabiplerin de kendisine muvafakat ettiği Hipokrat, birtakım evreler ve arazlar aktarır ki, bunlar sara ve gutun üzerine bindiğinde hastalığın devasız sayılması gerekir. Lakin onların vitriyol ruhu ile hiçbir ünsiyeti bulunmadığından, fikirleri rüzgâra savrulup gitsin.

İlk olarak, vitriyolden ruhun çekilmesi işlemi dik bir imbik gövdesi içinde kuvvetli bir ateş vasıtasıyla icra edilmelidir, öyle ki taze bir imbiğe sürülebilsin ve dikey fırında [athanor] dört gün ve gece kalarak alev fırınından fevkalade maharetle geçirilebilsin. Ve böylece bu vitriyol ruhunu hazırlamış olursunuz.

Müteakiben kolkotar, dikey fırına yerleştirilmiş bir cam şişe vasıtasıyla, odun ve kömürden müteşekkil pek şiddetli bir ateş üzerinde üç gün boyunca damıtılmalıdır, ta ki toplama kabında bir libre kolkotardan, al rengiyle tentürlenmiş (Tincture) altı drahmi [3vj.] zahir olana değin.

Bu tamamlandığında, alkali ölü baştan [caput mortuum, bakiye tortu] çekip çıkarılmalı ve aynı madde dört veya beş defa çözündürüldükten sonra pıhtılaştırılmalıdır. Böylelikle vitriyolde mevcut olan üç unsur çekilip ayrıştırılmış olur.

Sara illetinde şu şekilde amel et. Her nöbetten sonra hastaya bir drahmi [3j]

verilsin. Kolkotar yağından dört granlık bir doz,

sabah ve akşam şakayık suyu içinde verilsin. Bu nizama on beşinci nöbete kadar riayet edilmelidir. Şayet nöbetler seyrekleşirse, sonraki otuz gün boyunca dozun yarısı alınmalıdır.

Gutta otuz günlük bir mühlet boyunca her gün bir doz alınmalıdır. Sonrasında ızdırap çeken uzuv, ağrı zail olana değin vitriyol ruhu ile meshedilmelidir. Şayet uzun süredir devam eden bir gut ise, mezkûr ruha mumya usare ve salgısının [liquor of mumia] [NOT: Kadim tıpta mumyalardan elde edilen yahut bedenin çürümesini önleyen hayati öz kastedilmektedir] dörtte birini ilave et.

İstiskada, Serapinus usaresi içinde yarım skrupül vitriyol ruhu verilmeli, hastalığın safhasına göre doz üç yahut dört defa tekrarlanmalıdır. Serapinus usaresinin bulunmadığı hallerde, ham katran usaresi ikame edilmelidir.

Çiçek hastalığında bu nizam ve usulü gözet. Hastalığın bütün mahalli ve derinin müteessir olan kısmı dokuz gün boyunca vitriyol ruhu ile meshedilmelidir. Fakat deri ülserleşmişse, cerrahi usule tevfikan kolkotar yağı kendi alkalisi ile birleştirilerek tatbik edilsin. Sargılar altıncı günden sonra gevşetilmelidir.

Perhiz ve beslenme tarzı hastanın ahvaline uydurulmalıdır, zira hastalığın bütün dairesi perhizde değil, ilaçtadır. Bu sebeple ilaç ihtimamla verilmelidir. Burada ele alınan dört hastalık, işte bu suretle esaslı ve kökten bir biçimde şifaya kavuşturulur.

Simya, hekimler için muhtelif hastalıkların hayranlık uyandırıcı tedavilerinin sağlandığı pek çok seçkin sanat meydana getirmiştir. Bu sebepledir ki tıbbın başlangıcında simyacı hekimler, bu ilmin birçok faydanın anası ve kaynağı olması için daima gayret sarf etmişlerdir. Zehri ilaca karıştıran, onu değersizleştiren boşboğazlar ve safsatacı hümöral tıp mensupları türeyene dek bu iki yetenek uzun süre birer yoldaş olarak birlikte işlenmiştir, ki söz konusu tıp, hümöral tıp mensupları varlığını sürdürdüğü müddetçe bu halde kalmaya devam edecektir. Tıbbi yararının büyüklüğü hasebiyle bu meseleye daha dikkatli nazar edesiniz diye sözlerime bununla başladım. Ne var ki bu bahsi geçmek icap eder. Beceriksiz kimseler herhangi bir sanata hücum ettiklerinde, orada bulunan her şeyi ifsat edip kirletirler, inciden kokuşmuş bir bataklık çıkarırlar. Benzer bir durum zaç yağı (vitriol) hususunda da vuku bulur. Evvela zaç yağının ruhu alınır ve

MUMİA İÇİN BİR USUL, BUNU ZEHİRLER İÇİN KULLANANLARIN HATALARINA KARŞIDIR

Pek çok kimse, zehri âlemden çekip çıkarabilecekleri deneyler, terkipler ve reçeteler üzerinde emek vermiş, ancak hiçbir şey elde edememiştir. Zira hem deneyler hem de reçeteler arasında, her nevi zehre karşı derhal şifa getiren yegâne şey Mumia'dır. Mumia ile amel etmenin usulü şöyledir, Evvelemirde Mumia'yı zeytinyağı içinde dört hafta boyunca çürümeye terk ediniz. Ardından imbikte ayrıştırınız. Bu ayrışmadan hasıl olan beher libre için bir dirhem İskenderiye miski ve altı ons İskenderiye tiryakı ekleyiniz. Nihayetinde bu karışımı Meryem Hamamı'nda (benmari) tam bir ay boyunca çözündürünüz. Böylelikle Mumia tiryakını elde etmiş olacaksınız.

Hastaya tatbik edilmesine gelince, evvela içecek suretinde badem yağı içinde bir ons veriniz. Müteakiben zehirlenen kimsenin iyice terleyebileceği ve ilacın tesir edebileceği bir yatağa yatmasını sağlayınız. Bu usulle her türlü hayvani yahut madeni zehir defedilir. Dahası, Mumia'nın fazileti öyledir ki zehrin alınmasından evvel verilmiş olursa, zehir hiçbir zarar vermeyecektir. Sabahleyin alınan tek bir doz ( 3 ) gün boyunca zehirlenme ihtimalini ortadan kaldıracaktır. Zehirli ülser, veba, şirpençe, şarbon ve zatülcenp durumlarında 3j. miktarında veriniz ve bu dozu altı saatin nihayetinde tekrarlayınız, şayet dertli kimse bu ikinci miktarı alacak kadar hayatta kalmışsa, iyileşmesi muhakkaktır. Son olarak, bu tiryak vesilesiyle tam ve kusursuz biçimde şifa bulan sayısız başka illet mevcuttur.

genellikle en yüksek dereceye yükseltilir. Bu yüceltilmiş öz ile, ister yeni vuku bulmuş ister kökleşmiş olsun, hangi mertebeden olursa olsun kadın ve erkeklerdeki sarayı tedavi ederler. Lakin burada iş bilmez kimseler araya girerek, güya daha iyi bir yola koyulmak maksadıyla zaç yağının faziletlerini başka bir gaye için kullanmaya kalkışmışlardır, böylece ilk yöntemden ve arkandan uzaklaşarak onun tesirini yitirmesine sebep olmuşlar, sonrasında ise zaç posasında (kolkotar) yağ aramışlardır, ki bu asla faydalı bir surette yapılamaz. Zira sarayı izale edecek olan her ne ise, latif, keskin ve nüfuz edici bir ruha malik olmalıdır.

Zira bütün bedeni istila etme ve hiçbir şeyi atlamama kudreti bunda saklıdır. Bu tür bir yayılma veya nüfuz edişle hastalık kendi menşeinde hedef alınır, zira hastalığın makamının, merkezinin yahut dairesinin bilinemeyeceği kesin ve her türlü şüpheden uzaktır, bu sebeple hekim bütün bedene nüfuz eden bu tür devallara ihtiyaç duyulduğu neticesine varır. Menfaatperest hümöral tıp mensuplarının hiçbir şeyi tedavi edemeyip tüm ilimlerini ve mesleklerini heba etmelerinin sebebi işte budur. Bu bakımdan bu kimselerin aradığı o yağda hiçbir nüfuz edici ruh bulunmadığını serbestçe ikrar ederim. Onlar tabiri caizse uzağa sirayet etmeyen, düştüğü yerde kalan kuru bir topraksılık sunarlar. Dolayısıyla, onların cehaleti yüzünden hakiki usulün zedelenmesi ve yerine sahtesinin ikame edilmesi esef vericidir. Zira hastaların sağlığına kavuşamaması ve hümöral tıp fırkasının yakında daha da büyük bir nüfuz elde etmesi maksadıyla bunları şeytanın tasarladığına kaniyim. Bununla birlikte, başlangıca ve zaç yağının ruhunun ne suretle icat edildiğine dönecek olursak, evvela zaç yağının nemli ruhunu kolkotardan tek başına damıttılar, akabinde usulün talim ettiği üzere, onu en yüksek noktaya kadar damıtıp deveran ettirerek derecesini kuvvetlendirdiler. Bu minvalde mezkûr su, muhtelif harici ve dahili hastalıklarda olduğu gibi sara illetinde de kullanılır hale gelir. Böylelikle mucizevi bir tedavi elde edilir. Fakat cevheri çekip çıkarmada çok daha ihtimamlı davrandılar, zira yukarıda belirtildiği şekilde ıslah edilmiş zaç yağının ruhunu aldılar ve gayet harlı bir ateş üzerinde kolkotardan sekiz yahut on defa damıttılar. Böylece kuru ruhlar nemli olanlarla bütünüyle karıştı. Bu kesintisiz ve şiddetli çekip çıkarma sebebiyle kuru ruhlar ayrılana dek mesailerini sürdürdüler. Akabinde bir şişede beraberce toplanan hem nemli hem kuru her bir ruhu nihai sınırına kadar derecelendirdiler. Bu ilacı hastalıklara karşı pek müessir saydılar ve bununla öylesine muvaffak oldular ki hümöral tıp mensuplarını tamamen acze düşürdüler. Ancak sanat ehli kimseler tarafından süblime edilmiş şarap vasıtasıyla buna muayyen bir ıslah ilave edilmiştir, bu sebeple daha büyük bir nüfuz etme kudretine sahiptir, fakat daha yüksek bir dereceye erişmemiştir.

Lakin bilhassa yegâne şifası zaç yağında bulunan sara illeti için bütün hekimlere tavsiye ettiğim kendi usulümü sizlere bildireceğim. Bu sebeple hemcinsimize duyduğumuz merhamet, bu hastalık karşısında daha fazla itina göstermemizi icap ettirir. Benim usulüm, şarabın ruhunun zaç yağı tarafından emilmesi ve ardından, zikrettiğim üzere, kuru ve nemli ruhlardan damıtılmasıdır.

Bu yapıldıktan sonra, aşağıdaki ilavenin gayet faydalı olduğunu keşfettim. Islah edilmiş tartar ruhu, zaç yağının üçte biriyle karıştırılsın ve zaçlaşmış ruhlara nispetle beşte bir oranında lavanta tiryak suyunun ruhu ilave edilsin. Akabinde bu, hastaya krizden evvel yahut gün içinde birkaç defa verilsin. Bu ilaç mezkûr illete karşı fevkalade bir tesire haizdir, öyle ki Doğa'dan bundan daha iyisini beklemek caiz değildir. Buna binaen, ilk ameliyat kadimler tarafından mezkûr ıslah ile icat edilmiş ve muhafaza edilmiştir. Zira Doğa'nın kalbine ve bütün faziletine ancak bu suretle vasıl olunur.

Lakin taşları dahi merhamete getirmesi icap eden bu illetin dehşetli tabiatını tefekkür eden hiçbir iyi insan tarafından kınanmayacağımı ümit ederim, zira mezkûr hastalığın şiddeti ve vehameti ister öyle olsun ister olmasın, herhangi bir kimsenin şöyle demesi caiz olurdu, Yaralı adamı terk edip bir Samiriyelinin tababetine bırakan Eriha'daki kâhinler ve Levioğulları misali, hastanın yanından geçip de ona hiçbir imdatta bulunmayan hekimlerin cümlesi lanetlensin!

Zira onlar kurtuluşu olmayan Cehennem ateşine müstahaktılar ve istisnasız bütün bu hekimlerin hastalığı müşahede ettikleri halde muzdarip kimsenin yanından öylece geçip gittiklerini kim inkâr edebilir? Son günde hesaba çekileceklerinden gayrı ne söylenebilir? Zira bu illetin şifasına daha sağlam bir temel temin etmek için bir metelik dahi sarf etmezler. Şayet Samiriyeliyi taklit etmeye gayret gösterselerdi, Cenab-ı Hak onları hesaba çekmez, bilakis sadakatlerine binaen Doğa'nın bütün sırlarını onlara ayan ederdi, böylece hastalara yardım edebilirlerdi ve matlup hususiyetler Doğa'da henüz mevcut olmasa dahi, Hak Teâlâ onları yeniden yaratırdı. Bu sebeple sizlere şehadet ederim ki, ey yüksek ve alçak mertebeden insanlar, hekimlerin cümlesi utanç verici bir surette yoldan sapmıştır, ayartıcı Galen yahut İbn-i Sina ne uydurduysa ona sımsıkı sarılmakta ve kendilerini yalanlarla helak etmektedirler.

Şeytan tarafından öylesine zaptedilmişlerdir ki, hemcinslerine merhamet gösteremezler ve bu yüzden kendilerini lanetin evlatları kılarlar. Her şeyden evvel Tanrı'nın Melekûtu aranmalıdır, fakat Levioğlu yahut kâhin ile değil, Samiriyeli ile aranmalıdır.

Şayet merhametli olur ve Samiriyelinin izinden gidersek, Tanrı bizimle olur ve o vakit Doğa'ya şimdiye dek yaratılmamış bir şifayı derhal bahşeder. İnsanlar hastalarla Levioğullarına yahut kâhinlere mahsus bir muamele içinde oldukça, Tanrı ilacı erteler ve onu Kendi katında saklar. Hastalar Tanrı'nın Melekûtuna sığınır, hekimler ise cehennemin gayyasına meyleder. Hem hekimler hem de Levioğulları için aynı mekân hazırlanmıştır. İmdi, gözlerinizi açın, iki yol vardır, biri Levioğullarının tuttuğu, diğeri ise cennete çıkan ve Samiriyelinin [okunamadı]

Mezkûr zaçlı hülâsa yalnızca sar'a illeti için değil, aynı veçhile bayılma ve kendinden geçme gibi akraba marazlar, kabızlık ve dâhili çıbanlar ve saire için, hem de döl yatağının boğulması ve sarkması için gayet mümtazdır. Lakin gayretli tahkikatlar neticesinde, mezkûr faziletlerden çok daha başkaları da keşfedilecektir. Ne var ki sahte hekimlerin hizmet ettiği iblis,

onları zaptetmekte ve hakikat âşıkına tahammül edemesinler diye onları kışkırtmaktadır. Böylece hayırlı kimselerin sıhhati son bulmaktadır.

Bundan maada bilinmelidir ki, nemli zaç ruhunun imaline dair yukarıda zikredilen reçeteler daha vazıh bir surette tarif edilemez. Bunu fehmetmek için bir sanatkâr lazımdır, fakat bayağı aşçılar bu derece mühim bir meseleyi katiyen kavrayamazlar. Binaenaleyh, her hususta kâfi malumatı sanatkârlardan, simyacılardan ve tecrübe ehlinden beklemeniz icap eder.

Aynı minval üzere, şarap ruhlarının ıslahı hususunda da yine mezkûr kimseler marifetiyle daha etraflıca talim edileceğiz. Akademi hekimleri o kadar cahildirler ki, aşı boynuzu mantarı ile kudret helvasını birbirinden güçlükle ayırt ederler. Bütün zaçın marifeti ve fazileti şundan ibarettir, zaç ruhu layıkıyla çekilmeli, en yüksek dereceye çıkarılmalı ve ilave suretiyle, marazın merkezinin, kökünün ve tohumunun bulunabileceği en gizli menfezlere [NOT: penetralia, vücudun en derin iç kısımları kastedilmektedir] nüfuz edebilecek kudrete eriştirilmelidir. Zira bu mevkileri, ahlat-ı erbaa üzerine nutuk çeken o hekimlerin zannettiği derecede dakik bir surette keşfetmek imkânsızdır. İlleti hasıl edenin ne olduğu, nerede vaki bulunduğu yahut insanı böylesine şiddetli bir krize gark edenin mahiyeti henüz bir temel kaide olarak keşfedilmemiştir.

Binaenaleyh, bütün Ameliyat yalnızca Doğa'nın bu illet için tayin ettiği arcanuma [NOT: arcanum, gizli şifalı cevher] havale edilmelidir. Güneşin bu âlemin her bir köşesine nüfuz ettiği gibi, o arcanum da illeti bulup çıkaracaktır. Hasılı kelam, hakiki bir hekim gibi amel etmek isteyen her kimse, her şeyden evvel bir kâhin yahut Levioğlu değil, bir Samiriyeli olmaya cehdetmelidir. Şayet bir Samiriyeli olursa, muhtaç olunan her şey ona ihsan edilecek ve kendisinden hiçbir şey gizlenmeyecektir.

Kolkotardan (colcothar), simyacıların usulünce bir imbik vasıtasıyla damıtılarak, sirkeye benzer ve ziyadesiyle kan kırmızısı bir yağın nasıl hazırlandığını bilmeniz icap eder. Bu yağı amelleri icra edenler, mezkûr hastalıklarda ruhun (spirit) kendisinden daha tesirli addetmişlerdir, lakin bu zandır. Hazırlanış usulü gayet iyi bilinir, burada tasvir edilmesine lüzum yoktur. En mühim ciheti el işçiliğinde, dikkatli bir nezarette ve nihayet münasip aletlerde saklıdır. Keza bu yağın faziletlerine dair bilmelisiniz ki, evvelemirde o, asiditesiyle her şeyi geride bırakan asitli bir maddedir, öyle ki ondan daha asitli hiçbir şey yoktur. Saniyen, aşındırıcı bir tabiatı haizdir, binaenaleyh ihtiyatla ve asla tek başına değil, marazın tabiatına muvafık düşecek surette seyreltilerek kullanılmalıdır. Asiditesi hasebiyle, safradan (cholera) ve cerihadan (ülser) ari bir mideye şifa verir, lakin aksi bir halde asla, zira asidite cerihaları daha da azdırır. Şayet safra mevcutsa, tıpkı kezzap (aquafortis) ile tartar arasında olduğu gibi, aralıksız bir cenk baş gösterir. Aynı usule riayet edilmek kaydıyla, bütün hummalarda ve iştahsızlık hallerinde de sıhhate vesile olur, zira bu yağa pek çok fazilet atfedilmiştir, fakat tecrübeyle teyit edilenlerin sayısı azdır. Hakikaten, onun marifetiyle mucizevi şifalar bulduklarını iddia edenlerin, tatbikat neticesinde ne denli yüz kızartıcı yalanlar söyledikleri aşikâr olmuştur. Taş ve kum illetinde faydalıdır, gerçi bu yolla şifa bulmuş bir vakaya tesadüf etmiş değilim.

Her halükârda bir tesir husule getirir, lakin hiçbir hastalığın köküne nüfuz edemez.

Fakat cerrahiye gelince, biliniz ki bu yağ şiddetli ızdıraplar doğurur, buna mukabil en ümitsiz marazlarda dahi derhal sıhhat bahşeder. Bazı illetlerde, kızıl zaç yağını (kırmızı vitriol yağı) damıtarak ruha tebdil etmek evladır, zira böylece şifa hasıl etmek için pek cüzi bir miktar kâfi gelir. Bu hususları bana bizzat tecrübe talim etmiştir, zaçın diğer kaynatılmış suları ise ehemmiyetsizdir.

Ham zaçtan, zaçın ahvaline göre, bazen beyaz bazen de yeşil bir yağ damıtılabilir. Bu yağ bilhassa methi hak eder. Ham zaçtan hazırlandığı için, onun ruhunu da derununda muhafaza eder. Dâhili hastalıklar için fevkaladedir ve tavsiye olunur. Yeşil yağ, şayet deveran ettirilir ve zaç ruhundan müstahreç bir mahlut ile mezcedilirse daha da tesirlidir. Buna malik olan hiç kimse, sara illetine ve onun cümle nevine karşı kat’i ve şüphe götürmez bir ilaca sahip olduğu hususunda yeise düşmesin. Bu yağ, Meryem banyosu (benmari) ve akabinde ateş vasıtasıyla topraksılığından ve tortusundan ayrılabilsin diye en yüksek dereceye eriştirilmelidir. Böylelikle, Meryem banyosunda balgam bertaraf edilecek, ateşle topraksılık giderilecek ve ardından yağın ruhu müstakilen toplanacaktır ki kendi başına deveran edebilsin. Sonrasında şarap ruhundan bir miktar ilave edebilirsiniz, başka pek çok şeyin eklenmesine hacet yoktur. Nöbet başlamadan evvel şakayık suyu içinde ahzolunur. Yağın ruhu hastalığın merkezini bulup çıkardığında, evvela bir miktar baş dönmesi husule getirse de nöbet hafifler, pek geçmeden hasta tatlı bir uykuya dalarak ferahlık bulur. Mamafih, ilacın tatbikinde sebat etmek yine de zaruridir.

ZEHİRİN MEVCUDİYETİNE (ENS VENENI) DAİR SPAGİRİK DOKTRİN

Bedenlerimize tesir eden zehrin tabiatı ve mahiyetine dair, temeli ve hakikati şu vechile tesis etmek isteriz.

Cümle fırkalarca kabul edilmiştir ki, bedenlerimiz muhafazaya muhtaçtır, yani vasıtasıyla neşvünema bulup beslendikleri muayyen bir taşıyıcıya muhtaçtırlar. Bu nerede noksan ise, orada bizzat hayat zeval bulur. Fakat aynı derecede hatırda tutulmalıdır ki, bedenlerimizi inşa eden yahut yaratan Zât, aynı vechile ve aynı suhuletle, gerçi mutlak bir kemal mertebesinde olmasa da, onların gıdalarını da halk etmiştir. Meselenin şu suretle fehmedilmesini arzu ederim, bize zehirden ari bir beden bahşedilmiştir. Lakin bedenimize gıda niyetine tevdi ettiğimiz şey, derununda zehirle mezcolmuştur. Demek ki bedenimiz kâmil yaratılmıştır, fakat diğeri öyle değildir. Bundan ötürü dikkat ediniz ki, diğer hayvanat ve nebatat bizim için gıda olarak tayin edilmiştir, binaenaleyh aynı zamanda zehir olarak da. Onlar kendi nefislerinde ne gıdadır ne de zehir, lakin kendi zatları bakımından ve birer mahluk olmaları hasebiyle, yetkinliklerini bizimle eşit derecede paylaşırlar. Tarafımızdan gıda olarak alındıklarında ise bize zehir olurlar. Böylece, bizatihi zehir olmayan bir nesne, bizim için zehre tahavvül eder.

Meseleyi daha da derinlemesine mütalaa edecek olursak, her şey kendi nefsinde kâmildir, kendi zatına nispetle ve kendi kanununa muvafık olarak hayırlı kılınmıştır. Lakin harici kullanımlarını nazara alacak olursak, hem iyi hem kötü surette teşekkül etmiştir. Bunu şu vechile fehmediniz, otla beslenen öküz hem sıhhati hem zehri bünyesine alır, zira ot derununda hem gıdayı hem tiryakı ihtiva eder. Tanenin bizzat kendisinde ise zehir yoktur. İşte bunun gibi, insanın yediği yahut içtiği her ne var ise, aynı zamanda

Aynı zamanda hem zehirli hem de sıhhatlidir. Bu ifadeyi iki veçheyle ele alınız, biri hayvanların ve bitkilerin tabiatını hariç tutarak bizzat insanın kendisine, diğeri ise onun bünyeye kabul edilişine ilişkindir. Bunu zihne daha açık şekilde nakşetmek gerekirse, insandaki unsurlardan biri ulu tabiattır, diğeri ise bu tabiatın içine zerk edilmiş zehirdir, ve bu bahsi bir neticeye bağlayabilmemiz adına hatırda tutulmalıdır ki Tanrı, bütün şeyleri kendilerine olan faydaları nispetinde mükemmel, lakin diğerlerine nispetle noksan yaratmıştır. Zehrin mevcudiyetinin temeli işte burada yatmaktadır.

Filhakika Tanrı, kendi zatı uğruna insan yahut mahlukat için bir Simyacı tayin etmiş değildir, bilakis muhtaç olduğumuz şeylerden herhangi biri noksan kaldığı takdirde kendisine müracaat edebileceğimiz bir merci olarak Simyacıyı takdir buyurmuştur. Bunu da şu gaye ile yapmıştır, sıhhatli bir gıda kisvesi altında ve onun yerine aldığımız zehri, bir zehir olarak tüketmeyelim, bilakis onu bu kabil sıhhatli gıdadan tefrik edip ayıralım.

Bu Simyacı hakkında size söylediklerimize azami derecede dikkat sarf ediniz.

Binaenaleyh, sair cihetlerden mükemmel olan herhangi bir nesne, bir vakit zehir suretine, başka bir vakit ise sıhhat bahşeden bir besin suretine büründüğünde, mevzumuza devamla deriz ki, Tanrı, bünyeye alındığında şifa kadar helake de meyleden herhangi bir şeyi yiyip tüketen kimse için bir Simyacı vazifelendirmiştir, ve bu Simyacı öyle mahir bir sanatkardır ki, zehri kendi mahaline sürüp gıdayı ise bedene dahil etmek suretiyle bu iki unsuru birbirinden tefrik etmekten başka bir şey yapmaz. Yukarıda zikrettiğimiz üzere, temel kaidemizin tarafınızdan bu minval üzere idrak edilmesini ve kabul görmesini arzu ederiz.

Başka bir misali nazara alınız. Bir bey yahut hükümdar olan kimse, kendi zatı bakımından, bir hükümdarın olması gerektiği veçhile mükemmeldir. Lakin bir hükümdar, hükümdarlık sıfatıyla kendisine hizmet edecek bendeler olmaksızın var olamaz. Bu bendeler dahi, kendi zatları bakımından mükemmeldir, ancak hükümdarla olan münasebetleri zaviyesinden bakıldığında öyle değildirler. Zira onlar hükümdar için bir zehir gibidir, bir ziyan gibidir, ondan ihsan ve ulufe alırlar. Tabiatın Simyacısını da bu minval üzere idrak ediniz. Tanrı, bir hükümdarda olduğu gibi, bu ilmin onda da cömertçe mevcudiyet göstermesini bahşetmiştir. Ona, hizmetkarlarından zehri nasıl tefrik edeceğini ve onların içindeki hayırlı olanı nasıl kabul edeceğini talim eder. Her ne kadar bu misal ilk bakışta zihninize pek yatkın görünmese de, bahsimizin temel kaidesini burada bulacaksınız. Bu misalin ihtiva ettiği öğreti, hakikatin bütünüyle serdedildiği hakîmane doktrine tamamen mutabıktır. Mesele şundan ibarettir, insan yiyip içmek mecburiyetindedir. Zira hayatının muvakkat bir menzili olan insan bedeni, behemehal yiyecek ve içeceğe muhtaçtır. Bu sebeple insan, yiyecek ve içecek vasıtasıyla zehri, illetleri ve bizzat ölümün kendisini bünyesine dahil etmeye mecbur kalır. Öyleyse bu hüccet, bizi bir bedenle donatan ve akabinde bizi katletmek kastıyla gıdayı ilave eden Zat'a karşı bir itiraz olarak serdedilebilir. Lakin şunu belleyiniz ki, Yaratan mahlukundan hiçbir şeyi eksiltmez, bilakis her birine kendi mükemmelliğini terk eder. Ve bir şey birisi için zehir iken bir başkası için şifa teşkil etse dahi, bundan ötürü Yaratan ittiham edilemez veya kınanamaz.

Lakin Yaratan'ın izini işte bu suretle sürebilirsiniz. Şayet her şey kendi zatında mükemmel ise, ve bu da Yaratan'ın nizamından neşet ediyorsa, nitekim bu nizama tevfikan biri diğerinin muhafazasına hizmet eder, tıpkı ot yeşerdiğinde sığırı beslemesi ve sığırın da insanı beslemesi gibi, ve şayet bir şeyin mükemmelliği, ondan pay alan bir başkası için kimi zaman bir şer, kimi zaman bir hayır ve binaenaleyh noksanlık teşkil ediyorsa, o vakit Yaratan'ın, hilkatini tevsî etmek [NOT: mahlukatın sahasını ve kemalini genişletip zenginleştirmek] kastıyla işleri şu hikmete mebni tanzim ettiğini kabul etmemiz iktiza eder, O, her şeyin öyle yaratılmasını murat etmiştir ki, bir başka şey için zaruri olan ne varsa, onun derununda bedenin sıhhati ve besinin temini adına zehri hayırdan tefrik edecek bir hassasiyet ve tesir gizli bulunsun, ve bu karşılıklı nizam zeval bulmadan muhafaza edilsin. Misal kabilinden, tavus kuşu yılanı, kertenkeleyi ve semenderi yutarak beslenir. Bu mahluklar, kendi zatları bakımından mükemmel ve sıhhatlidir, lakin diğer hayvanlara nispetle, tavus kuşu müstesna olmak üzere, zikredilenlerin kaffesi katıksız birer zehirdir. Bu tefavütün hikmetini dinleyiniz, onun Simyacısı öylesine latiftir ki, başka hiçbir hayvanın Simyacısı ona denk olamaz. Zehri hayırdan öyle kamilen ve öyle safiyetle ayırır ki, bu taam tavus kuşu için tamamen zararsız hale gelir. Keza diğer cihetlerden de sabittir ki, her bir hayvana kendi bekasına muvafık olan o hususi gıda tahsis edilmiş, ve bundan maada bu besini tefrik eden hususi bir Simyacı bahşedilmiştir. Devekuşuna öyle bir Simyacı verilmiştir ki demiri, yani cürufu besinden ayırır, ve bunun başka hiçbir mahluk için vuku bulması mümkün değildir. Ateş semenderine ise gıda olarak ateş, daha doğrusu ateşten bir beden bahşedilmiştir. Bu gaye için ona hususi bir Simyacı tayin olunmuştur. Domuz, bir zehir olmasına mukabil cüruf ile beslenir, ve bu sebeptendir ki cüruf, Tabiatın Simyacısı marifetiyle insan bedeninden defedilir. Bununla birlikte, domuzun Simyacısı insanın Simyacısından fersah fersah daha latif olduğundan, bu madde domuz için bir gıda vazifesi görür, zira domuzun Simyacısı, insanın Simyacısının bu minval üzere ayıramadığı o besini cüruftan çekip ayırır. Keza bu sebepten ötürü, domuzun cürufu başka hiçbir hayvan tarafından yenmez. Domuzun Simyacısından daha latif, yahut besini daha büyük bir maharetle tefrik edebilen başka bir Simyacı yoktur. Ve kelamımızı muhtasar kılmak maksadıyla kasten sarfınazar ettiğimiz diğer mahlukat için de meselenin aynı veçhile idrak edilmesi iktiza eder.

Simyacı hakkında evvelce bazı sözler söylemiştik, bilmelisiniz ki o, Tanrı tarafından yalnızca şu maksatla tayin edilmiştir, beden, ilahi nizam uyarınca hayatın idamesi için içine bir şey aldığında, onda iyi olandan farklılık arz edeni iyiden tefrik eylesin. Şimdi başka yerlerde sunulan verilere, yani insan üzerinde kudreti bulunan ve insanın tabi olduğu beş şeyin varlığına müracaat ediniz. Bunlar, daha evvel ele aldığımız Yıldızsal Varlık ve ardından gelen Zehir Varlığıdır. İnsan yıldızlardan hiçbir surette müteessir olmasa dahi, yine de Zehir Varlığı karşısında aynı derecede emin ve masun değildir, bilakis bu yüzden yoldan çıkıp helak olacağından korkulması için haklı bir sebep mevcuttur. Bunları önsözlerde vasfettiğimiz şekliyle bırakıyoruz. Lakin her şeyi daha kolay kavrayabilmeniz adına ilk ilkeye dikkat ediniz ki, zehrin size ne suretle zarar verebileceğini veya fiilen nasıl zarar verdiğini daha sarih bir biçimde idrak edebilesiniz. Mademki içimizde, Yaratan Tanrı tarafından bedenimize zehri iyiden ayırsın ve böylece hiçbir zarara uğramayalım diye yerleştirilmiş bir Simyacı bulunmaktadır, o halde bundan sonra, tüm hastalıkların Zehir Varlığından ve diğer menbalardan hangi ilke ve hangi usul dairesinde zuhur ettiğini tartışmamız elzemdir.

Bu incelemede, zamanı geldiğinde vuzuha kavuşturacağımız üzere, bedenlere hiçbir halel getirmeyip aksine fayda temin eden her şeyi bir kenara bırakacağız.

Lakin evvelemirde bilmeniz icap eder ki, bu hususta müneccimler aldanmaktadır, zira onlar bedenimizin illetlerine işaret ederken, bedeni hem bahtiyar hem de sıhhatli kılarlar. Şayet durum böyle değilse, geriye kalan ve adetleri dörde varan diğer varlıkların bedene zarar verdiği ve bunun katiyen yıldızların kendiliğinden hâsıl ettiği bir hal olmadığı hakikati, yegâne sebep olarak baki kalır. Bu sebeple, onların sıhhate dair bunca cömert vaatlerde bulundukları, öte yandan yıldızlarla eşit kuvvete sahip başka dört varlığın mevcudiyetini hesaba katmadıkları yazılarını haklı olarak tezyif eder ve hükümsüz kılarız. Lakin onlarla biraz eğlenmek hakkımızdır, zira faresi olmayan bir kedinin ne kıymeti vardır, maskarası olmayan bir hükümdarın kime ne faydası dokunur? Aşikârdır ki, kıyafetnameden hüküm çıkaran da benzer bir hikâye uydurmuştur, yine de bu hali asla gözyaşlarımızı celbetmeyecektir. O da sıhhat vadeder, ancak bihaber olduğu dört varlığı aklına dahi getirmez. Zira o yalnızca tek bir tabii varlıktan kehanette bulunur ve geri kalanların tamamı hakkında sükût eder, bu da bizi bir hayli tebessüm ettirir. Bir seyir veya cereyana tabi olan şeyleri çokluk arasından beyan etmek, malumat sahibi bir kimsenin harcıdır, zira cereyan yahut hareketlerin adedi beştir ve insan bunlardan yalnızca biridir. Bu hareketlerden bazılarını ihmal edip geri kalanlarla amel eden kimse, hakikatte beyhude bir kâhindir. Tevzi etmek ve bu taksimata muvafık konuşmak, her bir şeyi öğrenildiği veçhiyle, kendi muhakeme ve reyi doğrultusunda ifade etmek fevkalade takdire şayandır. Nitekim buna mukabil, ateş falına bakan Varlıkçı ruhlara dair hükmünü bildirir, benzer şekilde, çehre ilminden hüküm çıkaran Varlıkçı insanın tabiatına dair kehanette bulunur, teoloji ehli Varlıkçı Tanrı’nın takdir ettiği seyirden, astroloji ehli Varlıkçı ise yıldızlardan haber verir. Kendi başlarına kaldıklarında her biri birer yalancıdır, lakin bir vücut halinde birleşirlerse doğru ve adildirler. Bunu sizlere, varlıkların beş varlığını bihakkın öğrenmeden kehanette bulunmaya kalkışmayasınız diye söylüyoruz. İşte o vakit kahkahamızı zapt edebiliriz.

Simyacı hakkında köklü bir vukufiyete nail olabilmeniz için, şimdi biliniz ki Tanrı, her mahlûka Kendi cevherini ve bunun için lüzumlu olan her şeyi bahşetmiştir, lakin bu Kendi nizamı için değil, zehirle meczolmuş şeylere muhtaç bulunanların istifadesi içindir. O mahlûkun kendi içinde, kendi bedeninde, bedene dâhil edilen her ne olursa olsun zehri ondan tefrik eden biri mevcuttur. Bu hakikaten de bir Simyacıdır, çünkü amel etme tarzında kimya sanatından istifade eder. Kötüyü iyiden ayırır. İyiyi Tincture (tentür) mertebesine tebdil eder. Hayatının devamı namına bedeni boyar ve mayalar. Onun içinde Tabiat’a tabi olan her şeyi tanzim ve tertip eder, ete ve kana dönüşmesi için onu renklendirir. Bu Simyacı, alet ve edevatı mesabesindeki bağırsakta ikamet eder, onun vasıtasıyla kaynatıp pişirir ve orada tasarrufta bulunur. Meseleyi şu minvalde fehmediniz, İnsanın yediği her ette hem zehir hem de iyilik mündemiçtir. Yeme fiili esnasında her şey sıhhatli ve iyi addedilir. Doğrusu iyinin altında zehir gizlidir, lakin fenanın altında hiçbir iyilik bulunmaz. Gıda, yani et mideye dâhil olduğu anda, Simyacı derhal onun üzerine atılarak tefriki gerçekleştirir. Bedenin sıhhatine yaramayan her ne varsa onu hususi mahallerine kaldırır, iyi bulduğu her şeyi de yine kendine mahsus menzillere sevk eder. Bu, İlahi fermandır. Beden bu suretle muhafaza olunur ki, yediklerinin zehriyle helak olmasın. İmdi, bu tefrik ameliyesi insan canibinden hiçbir müdahale olmaksızın Simyacı vasıtasıyla icra edilir. İşte insandaki Simyacının fazileti ve kudreti bu minval üzeredir.

Bundan maada, insanın istifadesine sunduğu her bir nesnede, iyinin ardına gizlenmiş bir zehrin nasıl bulunduğunu şu suretle kavrayınız. İnsanı ayakta tutan şey özdür. Zehir ise, diğer taraftan, onu helak eden ve üzerine marazları musallat kılan şeydir. Bu durum, onu istimal eden hayvan zaviyesinden, istisnasız her bir gıda maddesi için caridir. İmdi tabipler, buna kulak veriniz, eğer bedenin gıdası ile vaziyet böyleyse ve beden onsuz var olamayıp bilakis bütünüyle ona muhtaçsa, bu halde beden gıdayı, iyi ve kötü olmak üzere iki sureti haiz vaziyette olduğu gibi kabul eder ve ayrıştırma vazifesini Simyacıya havale eder. Şayet Simyacı zayıf düşer de, gösterdiği bunca ihtimama rağmen zehri kötü olan kısımdan tefrik etmeye muktedir olamazsa, o vakit zehirden ve iyiden mürekkep bir tefessüh ve nihayetinde bir nevi hazım peyda olur, işte beşeriyete mahsus marazları üzerimize boca eden de budur. Zira insanda Zehir Varlığından neşet eden her maraz, Simyacının içinde hiçbir ifrat derecesi sezmemesini icap ettirecek derecede suhuletle vuku bulması gereken, tefessüh etmiş bir hazımdan doğar. Lakin hazım akamete uğradığında, Simyacı aletinde kusursuz kalamaz. Böylece kaçınılmaz surette fesat zuhur eder ve bu da kendi nevinde bütün marazların anasıdır. Tabiplerin en ziyade dikkatle müşahede etmesi icap eden husus budur ve bu durum sizin muğlak meselelerinizle karıştırılmamalıdır. Fesat bedeni murdar eder ve şu veçhile hasıl olur, berrak ve duru su, arzu edildiği vakit herhangi bir renge boyanabilir. Beden böylesi bir su gibidir, fesat ise boyayıcı maddedir, nitekim menşeini çürümeden almayan hiçbir renk yoktur. Bu, zehrin hem işareti hem de delilidir.

Bahsi daha kamilen tetkik etmek gayesiyle fesadın, mahallî ve boşaltıcı olmak üzere iki surette husule geldiğini şu usul dairesinde öğreniniz, eğer zikrettiğimiz üzere hazımda bir Simyacı mevcutsa ve ayrıştırma ameliyesinde noksan hazmın kusuruna mağlup düşerse, onun yerinde zehir demek olan kokuşma tevellüt eder. Kokuşmuş olan her şey, hapsedildiği mahal için zehirlidir ve böylelikle muhakkak ve ölümcül zehrin anası haline gelir. Zira kokuşma iyi olanı bozar ve şayet iyi olan kendi faziletinden tecrit edilirse, o vakit şer hayra galebe çalar ve bu iyi, artık hakikatte kokuşmaya tabi kılınmış o iyinin sahte görünüşünden gayrı bir surette tezahür etmez. Böylece bu, nihayetinde kendisine tabi olan marazların menbaı halini alır. Lakin biliniz ki boşaltıcı surette hasıl olan şey, defedici tabiatın acziyeti sebebiyle, şu minvalde vuku bulur, Simyacı zehri defedecekse, bunu her ahvalde münasip boşaltım yollarıyla icra eder, beyaz kükürt [Sulphur (kükürt)] burun deliklerinden, arsenik kulaklardan, ters makattan ve diğer zehirler de her birinin kendine mahsus boşaltım mecrası uyarınca defolunur. İmdi, bu zehirlerden biri Tabiatın zaafıyla yahut bizatihi kendi sebebiyle veya sair yollarla akamete uğratılırsa, o vakit kendisine tabi olan marazların anası haline gelir. Böylelikle umumi surette bütün marazlarda iki kaynak aşikardır. Bu hususta daha fazla kelam etmeyeceğiz.

Bundan maada, fıtri Simya bahsinde yukarıda zikredildiği üzere, bağırsakta vuku bulması icap eden o tefrik sebebiyle bunun her hayvanda mevcut olduğu bilindiğine göre, mezkur usul dairesinde diğer bütün marazların dahi nasıl tetkik ve taharri edilebileceğine dair şu akideye kulak veriniz, şayet insan bütün varlıklar zaviyesinden sıhhatli ve kavi ise, misal vermek gerekirse, münasip aletler, hazneler ve boşaltım mecralarıyla tefrik ameliyesini layıkıyla icra eden kabiliyetli bir Simyacıya malikse, o vakit aletlere ilaveten pek çok sair hususu nazara almak, bilhassa yıldızların müsaid olduğunu ve diğer bütün varlıkların münasip vaziyette bulunduğunu görmek iktiza eder. Yine de bu umumi varlıklar bizi pek fazla müteessir kılmaz, zira hepsinin hayırlı ve müessir olduğu farz edilse dahi, bedende hazneleri yahut boşaltım mecralarını kıran, bozan, kirleten veya tıkayan pek çok araz baş gösterir. Ateş, Tabiata ve bedene zıttır.

Zira bu, keyfiyeti, tabiatı, harareti, kuruluğu ve sair kuvvetiyle bizi öylesine ifsat edebilir ki, mevcudiyeti sebebiyle Simyacının aletleri tecavüze uğrar ve böylelikle

sonrasında iktidardan düşmüş gibi görünür. Keza su dahi, tabiatı icabı bedenimize ve onun haznelerine hasımdır, öyle ki aletler onun vasıtasıyla ya tıkanır ya mecrâsından sapar yahut başka bir veçhile tebeddüle uğrar.

Hava ve diğer elzem nesneler ile aletleri ve boşaltım mecralarını parçalayan, değiştiren ve nafile kılan külli kudretteki harici arazlar için de vaziyet aynıdır. O vakit zayıf düşen ve ölen Simyacı, işini ikmale muktedir olamaz.

Fakat haznelerin, aletlerin ve boşaltım kanallarının, ağız yoluyla hava, yiyecek, içecek ve bu türden diğer şeyler vasıtasıyla şu şekilde bozulabileceği dikkatinizden kaçmamalıdır, soluduğumuz hava kendi zehrinden ari değildir ve bizler bilhassa buna maruz kalırız. Bedenin işleyişiyle uyuşmayan yiyecek ve içeceğin miktarı ile kötü niteliğine gelince, hakikat şudur ki organlar bu vasıtalarla aşırı derecede düzensizliğe sürüklenir ve bu suretle Simyacı işlemlerinde bariz bir kesintiye uğrar. Bundan dolayı sindirim bozukluğu, kokuşma ve çürüme hasıl olur. İnsanın aldığı zehrin özellikleri her ne ise, bağırsak da öyle bir tabiata bürünür ve bağırsakla birlikte bedenin geri kalan tamamı da bu hale gelir. Bunun üzerine bu durum, bizzat o bedende hastalıkların anası haline gelir. Bu nedenle siz hekimler anlamalısınız ki hastalıkların anasını doğuran, birden fazla zehir değil, yalnızca tek bir zehirdir. Şayet et, ot, bakliyat ve baharat yerseniz ve bunların tüketiminden karında zehir peyda olursa, buna sebep olan bu yiyeceklerin tamamı değil, yalnızca bir tanesidir, misal olarak otun, bakliyatın yahut baharatın zehridir. Bunu büyük bir sır addetmelisiniz. Zira hastalıkların anası olan zehrin hangisi olduğunu etraflıca bilirseniz, o vakit hekim olarak anılmanıza hakkaniyetle cevaz veririz. Bu sayede hangi devayı kullanmanız gerektiğini keşfetmiş olursunuz, aksi takdirde buna nafile çabalarsınız. Bu durum sizin için, sayısız miktarda zikredilen bütün hastalıkların anasının temelini teşkil eder.

Hangi zehirlere ve ne tür zehirlere telmihte bulunduğumuzu idrak edebilmeniz adına şimdi sizlere zehirler mefhumu üzerine muhtasar malumat aktaracağız. Bütün gıdalarda zehrin mevcut olduğuna daha evvel işaret etmiştik. Dolayısıyla gıdadan, bedenlerimiz üzerinde hâkimiyeti olan muayyen bir mevcudiyet zuhur eder.

Daha sonra bedenlerimizin içinde bulunan, bedenin sıhhati namına aletleri ve hazneleri vasıtasıyla zehri gıdadan ayıran Simyacıyı izah etmiştik. Bu ameliyat nihayete erdiğinde, öz çekilerek bedenin bir tentürüne (Tincture) dönüşür. Zehir ise boşaltım kanalları yoluyla bedenden uzaklaşır.

Her bir ameliyat bu minvalde vuku bulduğu müddetçe insan, mezkûr mevcudiyet vasıtasıyla sağlam ve sıhhatli kalır. Aynı zamanda, bu mevcudiyete çarpıp onu helak edebilecek hasmane arazları da zikretmiştik. Bu suretle o, hastalıkların anası haline gelir. Bunları bu kadar tekrar ettikten sonra, şimdi muhtelif zehir türleri hakkında kelam edelim. Zannederim boşaltım kanallarının neler olduğunu ve kaç tane bulunduğunu artık fehmettiniz. Bunlardan hareketle akıl yürüterek zehirlerin bilgisine vasıl olabilirsiniz. Derinin gözeneklerinden cismani olarak sızan her şey çözünmüş Mercury (cıva) maddesidir. Burun deliklerinden ifraz olunan şey beyaz kükürttür. Arsenik kulaklardan dışarı atılır, Sulphur (kükürt) ise gözlerden defolur. Mesane yoluyla tuzun bir çözünüşü gerçekleşir, anüs vasıtasıyla da kokuşmuş kükürt atılır. Aklınız muhtemelen bunların her birinin hangi suret ve tezahür altında teşhis edilebileceğini bilmek isteyebilir, fakat bu husus mevcut derkenar risalemizin şümulüne dahil değildir. Bir hekimin bilmesi iktiza eden temel kaideleri, Felsefenin İnsani Yapısı hakkındaki kitabımızdan derleyeceksiniz. Orada, mesela kokuşmalarda olduğu gibi birçok vaka için münasip devalar da tafsilatıyla verilmiştir ve bunları mütalaa etmeniz sizin için hayırlı olacaktır. Keza aynı risalede, zehrin gıdada ne şekilde saklı bulunduğunu da öğreneceksiniz.

Zehrin gıdanın altında nasıl pusuya yattığını ve kendi içinde mükemmel olan bir maddenin mahiyetinin, onu kullanan insanlar ve hayvanlar nispetinde nasıl muzır ve zehirli bir hal aldığını muhtasaran öğrenmeniz için size bir misal vereceğiz. Öküz kendi ihtiyacına kafi gelecek bütün uzuvlarla, etinin arazlarına intibak etmiş derisiyle, Simyacının istifadesine hazır boşaltım kanallarıyla yaratılmıştır. Lakin bu misal maksadımıza tam manasıyla tetabuk etmiyor gibi görünmektedir. Bir diğerini zikredelim, öküz kendi iktizaları gözetilerek, bugün gördüğümüz surette yaratılmıştır, yiyecek vasıtasıyla insana gıda olsun diye değil. Dikkat buyurunuz, o öküzün yarısı insan için zehirdir. Şayet öküz yalnızca insan hatırına yaratılmış olsaydı, boynuzlara, kemiklere yahut toynaklara hacet kalmazdı. Bunlarda hiçbir besin değeri yoktur ve bunlardan mamul olan şeyler zaruriyat dairesine girmez. Görüyorsunuz ki kendi zatı bakımından öküz kamilen iyi yaratılmıştır, kendisinde vazgeçebileceği yahut fazlalık olan hiçbir şey yoktur. Fakat şimdi, şayet o öküz insana azık olarak alınırsa, insan aynı zamanda kendine muzır olanı, hakikatte zehir olanı yer, halbuki bu nesne mezkûr öküz için zehir değildi. O halde bunun insan tabiatından tefrik edilmesi iktiza eder ve tefrik ameliyesi, zehirlerin defedilmesi için hiçbir tedbir bulunmaksızın hasıl olduğu hallerde, Simyacı tarafından deruhte edilir. Simyacının tasarrufuyla her bir zehir kendi boşaltım kanalına sevk edilir ve bu kanallar mezkûr zehirlerle dolar. Fakat insanlar arasındaki her Simyacı, bedendeki Simyacının gördüğü vazifenin aynısını ifa edebilir, onda hiçbir hüner noksan değildir. Bu durum onların her birine bir timsal olmalıdır ki, Tabiatın Simyacısının iş gördüğü veçhile kendisi de cehdetsin. Ve zehirler, ortada artık zehir görünmeyecek surette ayrıştırıldığında, bir iç zarından dahi en harikulade altın sarısı yağın nasıl hasıl olduğunu düşününüz, oysa bu yağ, bütün yağların en menfur olanıdır. Burun deliklerinin sümüğü de zehirden sayılmaz, fakat buna rağmen lanetli bir zehirdir, damıtma yoluyla hasıl olan bütün hastalıklar ondan neşet eder ve bu hastalıklardan kolaylıkla teşhis edilebilir.

Zehir varlığını, yani onun yalnızca yiyecek ve içecek olarak tükettiğimiz şeylerden neşet ettiğini yeterince izah etmiş görünüyoruz. Bundan ötürü, şayet bozulmaya uğramışsa, sindirimin kokuşma ve bozulma ile aynı şey olduğunu ayrıca not ediniz. Bundan sonra, her zehrin kendi makamında nasıl teşekkül ettiğini ve zamanın akışı içinde bu zehirden hastalıkların ya da ölümlerin nasıl meydana geldiğini de biliniz.

Bununla birlikte, bahse konu mevcudiyeti ele alırken, her bir hastalığın, def’i mahallerine nakledilen mezkûr gıda zehirlerinden ne şekilde hasıl olduğunu sizlere burada izah etmeyeceğiz.

Fakat hatalardan sakınmak adına, bu bahsi burada paranteze alıp geçiniz ve onu Hastalıkların Menşei Kitapları’nda arayınız. Orada, bu temel ilkeye muvafık biçimde meseleyi sizlere vuzuhla şerh edeceğiz. Böylece, gerek kendi tabiatına gerekse hastalıkların husulüne uygun düştüğü veçhile, her bir suret ve nev’in taksimatına göre arsenik, tuz, Sulphur (kükürt) ve Mercury (cıva) kaynaklı hastalıkların neler olduğunu bir çırpıda anlayacaksınız. Dolayısıyla, bu bahisleri mezkûr mevcudiyetle nihayete erdirmek niyetindeyiz. Bunların, diğer bütün kitaplarımıza bir medhal kabilinden anlaşılmasını arzu etmekteyiz.

Hali fani ve zevale mahkûm olan cümle mahlukat için yalnızca tek bir ilke mevcuttur. Esirin sahası içine aldığı yaratılmış bütün şeyler, burada kuvve halinde mündemiç bulunmaktaydı. Bu demektir ki, bütün mahlukat tek bir maddeden husule gelmiştir, her biri kendi mahsus maddesinden müstakil olarak değil. Cümle eşyanın bu müşterek maddesi, Büyük Gizem’dir.

Renk ve unsuri tabiat kayıtlarından azade kılındığı cihetle, onun idraki muayyen bir cevher yahut fikir ile önceden tasavvur ve teşkil edilemez, herhangi bir hassaya da temayül gösteremezdi. Esir nereye intişar etmişse, Büyük Gizem’in dairesi de orada yayılmış vaziyettedir. Bu Büyük Gizem, bütün unsurların anası, aynı zamanda cümle yıldızların, ağaçların ve cismani mahlukatın dalağıdır [NOT: Paracelsus tıbbında dalak, besleyici özü süzen ve dönüştüren arındırıcı bir hazne olarak düşünülür]. Çocuklar anadan nasıl neşet ederse, his sahibi olanlar da bundan mahrum bulunanlar da, yani bütün mevcudat tefrik edilmeksizin Büyük Gizem’den öyle tevellüt eder. O halde Büyük Gizem, fani olan bütün şeylerin yegâne anasıdır, bu şeyler ondan doğmuş ve türemiştir, lakin bu bir tevali yahut teselsül sırasıyla vuku bulmamış, hepsi aynı anda, tek bir hilkat, madde, suret, cevher, tabiat ve meyil dairesinde meydana gelmiştir.

Simya literatürünün tamamı, en azından Batı dünyası söz konusu olduğu nispette, kaynak ve menba olarak Hermes Trismegistus’a atfedilen metinlerde mündemiç bulunan kozmolojik felsefeye istinat eder ve bu felsefe bihakkın anlaşılmadıkça, onun gizemlerinin kavranması da bahse konu müelliflerce imkânsız addolunur. Bununla beraber, Hermetik kitapların kozmolojisinin ilk bakışta simya ile hiçbir alakası yok gibidir. Tıpkı bunun gibi, Paracelsus’un kozmolojik felsefesi de ilk nazarda onun simyasıyla bariz bir irtibata sahip görünmez, oysa onun simyasının mütemmimidir ve bu sahada talim görenler için elzemdir. Cenevre baskısının naşirleri meseleyi bu nazarla mütalaa etmiş, onun kimyevi ve felsefi eserlerini müstakil bir ciltte cem etmişlerdir. Binaenaleyh, eldeki tercümenin okuyucularına, Hohenheimlı hekimin hangi usulle Hermetik felsefe yapmaya mu’tad olduğunu takdir etme fırsatının tanınması yerinde bir tasarruftur. En muhtasar iki risale burada takdim edilmektedir. Atinalılara, yani Aristoteles’in takipçilerine hitap eden felsefe, Paracelsus’un diğer yazılarında sıkça atıfta bulunulan unsurların tefriki meselesini kozmolojik zaviyeden tetkik eder. Diğer Astronomi Tefsiri ise, büyük âlemle irtibatı dahilinde insanı ve ilimleri mevzubahis eyler. Hermetik Simya ve Hermetik Tıp fasıllarında bahsi geçen pek çok meseleyi tavzih eder. Paracelsus hiçbir vakit had safhada bir vuzuh ile temayüz etmemiştir, üstelik simyası, tıbbı ve felsefesi birbiriyle sımsıkı rabıtalı olduğundan, bunlar karşılıklı olarak tenvir edilmezse, her birinin kendine has müşkülatı da aynı nispette artacaktır. Mamafih, pek çok sebepten ötürü, bu faslın nispeten dar hudutlar dahilinde tutulması iktiza etmektedir.

Bu gizem öyle bir mahiyetteydi ki, hiçbir mahluka onun benzeri tecelli etmemiştir, zeval bulan bütün şeylerin kendisinden neşet ettiği Prima Materia (ilk madde) buydu ve bu, insanın idrarı tefekkür edilmeksizin daha iyi anlaşılamaz. İdrar, su, hava, toprak ve ateşten husule gelir. Bunların hiçbiri diğerine benzemez, yine de bütün unsurlar oradan bir başka tenasüle ve bu minval üzere üçüncü bir nesle doğru intikal eder. Ne var ki idrar nihayetinde mahluk olduğundan, bununla onun arasında elbet bir tefavüt bulunabilir. Büyük Gizem ise gayr-ı mahluktur ve bizzat Ulu Sanatkâr tarafından tanzim edilmiştir. Asla onun bir benzeri vücuda getirilmeyecektir, o ne kendi aslına rücu eder ne de iade olunabilir. Zira peynir nasıl ki yeniden süt haline gelmezse, bundan doğan şey de kendi ilk maddesine öyle rücu etmez. Cümle mevcudat kendi kadim tabiat ve haline irca olunabilse dahi, yine de Gizem’e geri dönemez. Tüketilmiş olan şey yeniden geri getirilemez. Fakat Gizem’den evvelki haline dönebilir.

Bundan maada, Büyük Gizem his sahibi olan ve olmayan mahlukatın tamamına şamil olsa da, ne nebatat ne hayvanat ne de benzerleri onun içinde bilfiil halk edilmiştir, bilakis işin hakikati şudur ki, o bütün mevcudata, yani insanlara ve hayvanlara umumi gizemler terk ve tahsis eylemiş, her bir türe kendi suretine muvafık şekilde kendi kendini çoğaltma gizemini, her birine kendi cevherini bahşetmiştir. Ve böylece, mümasil bir misalle, diğerlerinin her birine kendi suretini bizzat husule getirmesi için hususi bir gizem ihsan etmiştir. Yine aynı menbadan, ilk gizemin tanzim ettiği ve içinden başka bir gizemin husule gelebileceği tali gizemler de neşet eder. Nitekim bir pislik [NOT: Metindeki yıldız ifadesi, altındaki pislik kelimesiyle açıklanan simgesel bir kinayedir], kınkanatlıların, sineklerin ve tatarcıkların gizemidir. Süt, peynirin, tereyağının ve bu sınıfa dahil olan diğer maddelerin gizemidir. Peynir, içinde türeyen kurtçukların gizemidir. Keza kurtçuklar da kendi ifrazatlarının gizemidir. Binaenaleyh, bu suretle iki katlı gizemler mevcuttur, bunlardan biri Büyük Gizem,

ki yaratılmamış gizemdir bu. Geriye kalanlar ise, sanki ondan fışkırıyormuşçasına, hususi gizemler olarak adlandırılır.

Mademki fani olan her şeyin Yaratılmamış Gizem'den fışkırdığı ve onun tarafından meydana getirildiği kesindir, şu da bilinmelidir ki hiçbir şey bir diğerinden daha önce yahut daha sonra, ne de şu veya bu kendi başına ayrı ayrı yaratılmıştır, bilakis hepsi aynı anda ve birlikte var edilmiştir. Zira en yüce sır, yani Yaradan'ın inayeti, bütün şeyleri yaratılmamış olanın içinde yaratmış yahut bir araya getirmiştir, şüphesiz biçimsel, özsel veya niteliksel olarak değil, tıpkı bir tahta kütüğün içindeki bir suret yahut heykel gibi, her biri yaratılmamış olanın içinde gizil halde bulunmaktaydı. Zira bu heykel, geriye kalan lüzumsuz odun yontulup atılıncaya dek nasıl görünmezse, fakat bu yapıldığında heykel nasıl teşhis edilirse, Yaratılmamış Gizem'de de durum böyledir, cismani olan her şey, ister duyulur ister duyulmaz olsun, kasten tasarlanmış bir ayrışma süreciyle dosdoğru kendi biçimine ve türüne kavuşmuştur. Burada hiçbir cüz ziyan olmamış yahut yok olup gitmemiş, bilakis hepsi kendi biçimine, özüne ve kendi benzerlerine giden yolu bulmuştur. Hiçbir çağda, hiçbir yerde ayrışma işinde bu denli dikkatli ve gayretli olup da benzer bir maharetle en küçük ve en kısa ömürlü şeyi dahi işleyip ona canlı bir varlık sureti verebilecek bir heykeltıraş bulunamamıştır.

Bu minvalde, Büyük Gizem'den bir ev inşa edildiği yahut bütün hayvanların bir araya getirilip yığıldığı, akabinde mükemmelleştirildiği ve neşvünema bulan diğer şeylere de aynısının tatbik edildiği zannedilmemelidir, öyle değil, bilakis bir hekimin, tek bir madde olmasına ve mezkûr türün altında gizlenen bu meziyetlerin hiçbiri onda görünmemesine rağmen, pek çok meziyete haiz bir terkip vücuda getirmesi gibi anlaşılmalıdır. O halde esirde [ether] yer alan her türlü mahlukatın Büyük Gizem içinde bir araya getirildiğini ve düzene sokulduğunu varsaymalıyız, elbette cevherleri, biçimleri yahut özleri bakımından tam manasıyla değil, biz fanilerden gizlenmiş olan ve her şeyin birde içerilmesini sağlayan bir başka dakik mükemmellik mikyasına göre tanzim edilmişlerdir. Zira hepimiz fani ve ölümlü olandan neşet ettik ve tıpkı Satürn'ün tevellüdüyle doğmuş gibiyizdir, o Satürn ki ayrışması esnasında her türlü biçim ve rengi ortaya koyar, oysa bunlardan tek biri dahi kendi zatında aşikâr değildir. Mademki Satürn'ün gizemleri bu türden tevellütler sergilemektedir, o vakit Büyük Gizem bu mucizeyi kendi içinde çok daha kesin bir surette barındıracaktır, onun ayrışmasında bütün yabancı ve lüzumsuz maddeler kesilip atılmıştır, yine de kendisinden bir neşvünema yahut faydalı bir madde hâsıl etmeyecek kadar boş ve işe yaramaz hiçbir şeye rastlanmamıştır.

Şunu da biliniz ki, Büyük Gizem'in kesilip yontulması sırasında muhtelif parçalar dökülmüş, bunların bir kısmı türe ve biçime göre sayılamayacak kadar çok olan ete, bir kısmı yine hayret verici çeşitlilikteki deniz canavarlarına, diğerleri nebatata, azımsanmayacak bir kısmı oduna ve daha fazlası da taşlara ve madenlere gitmiştir.

Kadir-i Mutlak Tanrı'nın bu şeyleri nasıl yonttuğuna gelince, bu kabil suallere cevap vermekte en az iki sanat usulü mevcuttur. Birincisi, O'nun hayat ve tekessür için mütemadiyen tanzimde bulunmuş olmasıdır. İkincisi ise, dökülen şeyin tek ve her yerinde birbirine benzer bir madde olmamasıdır. Şayet bir heykel odundan yontulursa, o kütükten kesilen bütün talaşlar da odundur. Ne var ki burada vaziyet böyle değildi, her birine ayrı bir biçim ve hareket bahşedilmişti.

Böylece, Büyük Gizem'in işlemesi neticesinde tevziat vuku bulmuş ve lüzumsuz olanlardan ayrışan şeyler parıldayarak ortaya çıkmıştır. Aynı zamanda, kesilip atılan bu lüzumsuzluklardan da başka ve mütenevvi şeyler vücuda getirilmiştir. Zira Büyük Gizem, unsurların kendileri onun içinde gizil bulunsa da, unsurlardan müteşekkil değildi. Bütün insan ırklarını ihtiva etmesine rağmen cismani de değildi. Ne odundu ne de taştı, lakin madde öyle bir mahiyetteydi ki, her fani şeyi bölünmemiş özünde kucaklarken, bilahare ayrışma sürecinde, her birine kendi hususi özünü ve biçimini müstakil olarak bahşetmiştir. Benzer bir durum gıdada da vuku bulur. İnsan onu yediğinde, gıdanın kendisi ete hiçbir surette benzemese de, ondan et hasıl olur. Şayet çürümeye terk edilirse, o vakit etin içinde ota benzer hiçbir şey bulunmamasına rağmen, ondan ot biter. Büyük Gizem'de ise bu durum çok daha barizdir. Zira Gizemler'de birinin taşa, bir diğerinin ete, bir başkasının nebatata ve bu minvalde muhtelif ve nihayetsiz çeşitlilikte biçimlere dönüştüğü gayet açıktır.

O halde ayrışma artık vuku bulup her şey kendi hususi suretine ve hassasına irca edildiğinde, öyle ki her biri kendi başına kaim olabildiğinde, nihayet cevheri madde tefrik edilebilir. Sıkışmaya elverişli olan sıkışmış, geriye kalanı ise (cevheri söz konusu olduğu nispette) boş ve seyrek kalmıştır. Zira sıkışma ilk vuku bulduğunda, bütünün tamamı eşit surette sıkışamamış, bilakis ekseriyeti boş kalmıştır. Bu durum su örneğinde sarih bir biçimde görülür. Şayet su tecennün ederse [pıhtılaşırsa], sıkışan kısmın kütlesi yahut miktarı azdır. Aynısı unsurların ayrışmasında da vuku bulur. Bütün sıkışma meydana gelmiştir, taşlar, madenler, odun, et ve benzerleri. Geriye kalanlar ise, her bir şey kendi tabiatına ve seyyarelerin hassalarına göre olmak üzere, daha latif ve boş kalmıştır. Ve böylece Büyük Gizem sıkışması esnasında, tıpkı fersah fersah yayılan bir duman gibi olmuştur.

Fakat dumanın issten ayrışmasında müşahede edilebileceği üzere, az bir miktar kurum müstesna, kendi içinde pek fazla cevher ihtiva etmez. Dumanın işgal ettiği sahanın geri kalanı saf, berrak havadır.

Bütün tevellüdün ilkesi, anası ve banisi Ayrışma idi.

İnsanların bu meseleler hakkında beşeri aklın idrak sınırlarını aşacak şekilde felsefe yapmaması gerektiği doğrudur, fakat bu tür şeylerin nasıl vuku bulduğunu öğrenmenin yöntemi şudur, Ilık süte sirke karıştırıldığında, heterojen maddelerin ayrışması pek çok veçheyle başlar. Madenlerin truphatı [NOT: Madenlerin saflaştırılmasını veya dönüştürülmesini sağlayan temel cevher veya simyasal işlem], her metali kendi doğasına kavuşturur. Gizem’de (Mysterium) vuku bulan da işte böyleydi. Yumuşatılmış gümüş tentürü (tincture) gibi, Büyük Gizem de her bir şeyi nüfuz etmek suretiyle kendi özel özüne indirgedi. Harikulade bir maharetle her şeyi böldü ve ayrıştırdı, öyle ki her töz kendine münasip surete kavuştu. Hakikatte, böylesi bir girişe sahip olan o büyü, hususi bir mucizeydi. Şayet bu, tanrısallık (thearkhia) tarafından ilahi bir biçimde meydana getirilmişse, felsefemiz dahilinde onu ihata etmeye beyhude çabalarız. Tanrı Kendisini bize bu yolla ifşa etmemiştir. Fakat şayet bu doğal bir büyü idiyse, tabiatın bir daha asla bahşedemeyeceği yahut ifade edemeyeceği, en şiddetli nüfuz ve en süratli ayrışma ile tebarüz eden, muhakkak ki pek fevkalade bir şeydi. Zira bu ameliyat sürerken, mevcudatın bir kısmı unsurlara doğru yarıldı, bir kısmı diğer görünmez şeylere gitti, bir kısmı da nebatatı meydana getirmeye yöneldi, bu durum haklı olarak eşsiz ve yüce bir mucize addedilir.

Böylece Büyük Gizem, ezeli kudretin ilavesiyle, böylesi bir öz ve tanrısallık (thearkhia) ile dolduğunda, tüm yaratılmışlar var edilmeden evvel ayrışma ameli başladı. Bu başladığında, akabinde her yaratılmış kendi irade-i cüziyesiyle ortaya çıktı ve parıldadı, bu halde her şey bilahare mevcudatın nihayetine kadar, yani her şeyin meyveleriyle yükleneceği, o meyvelerin biçilip ambara taşınacağı o büyük hasada kadar serpilecektir, zira hasat meyvenin nihayetidir ve her şeyin cismani helakinden başka bir manaya gelmez. Bu meyvelerin adedi hakikaten neredeyse sonsuzdur, lakin hasat, yaratılışın tüm meyvelerinin kesilip ambara toplanacağı tek bir andır. Her şeyin sonu olan bu hasat, başlangıçtaki o Büyük Gizem’in dehşet vericiliği kadar hayret verici olacaktır. Her şeyin hür iradesi onların karşılıklı muhabbet ve helakinin sebebi olsa da, dostluk ve düşmanlık olmaksızın hiçbir şey var olamaz, hür irade yalnızca faziletlerde mevcuttur ve serpilir, lakin tesirleri bakımından dostane veya hasmanedir. Bunlar hiçbir surette ayrışmaya ait değildir.

Her şeye suretini ve özünü veren büyük ayrıştırıcı işte budur.

Fakat her şeyin ayrışmasının Büyük Gizemi’nin başlangıcında, evvela unsurların ayrışması vuku buldu, öyle ki her şeyden önce bu unsurlar, her biri kendi özünde olmak üzere, fiiliyata döküldü. Ateş sema ve gökkubbenin mahfazası haline geldi. Hava ise, hiçbir şeyin zuhur etmediği yahut görünür olmadığı, hiçbir tözün yahut cismani maddenin bulunmadığı o mahalli işgal eden sırf bir boşluk kılındı. Bu, görünmez Kaderlerin mahfazası yahut manastırıdır. Su akışkanlığa yöneldi, diğer unsurların ve esirin dahilinde, merkezin mecraları ve oyukları etrafında kendine bir makam buldu. Bu, nemflerin ve deniz canavarlarının mahfazasıdır. Karalar ise diğer unsurlarca taşınmayan, lakin Tanrı’nın muazzam harikaları olan Archialtis sütunlarıyla desteklenen toprağa pıhtılaştı. Toprak, bizzat toprak tarafından beslenen, büyüyen şeylerin mahfazasıdır. Böylesi bir ayrışma, tüm yaratılmışların başlangıcı ve gerek bunların gerekse diğerlerinin ilk taksimatıydı.

Unsurlar bu minvalde kendi özlerine göre teşekkül edip, her biri kendi makamında baki kalacak ve hiçbiri diğerine tecavüz etmeyecek biçimde birbirinden ayrıştıktan sonra, bu ilkinin ardından, bizzat unsurların kendisinden neşet eden ikinci bir ayrışma vuku buldu. Böylece ateşte gizli olan her şey semalara dönüştü, bir kısmı adeta sandık yahut manastır vazifesi görürken, diğer kısmı ise sapından fışkıran bir çiçek misali ondan inkişaf etti. Yıldızlar, seyyareler ve gökkubbenin ihtiva ettiği her şey bu suretle meydana getirildi. Fakat bunlar, topraktan fışkıran çiçekli bir dal gibi değil, unsurdan tevellüt etti. Bunlar hakikaten toprağın bizzat kendisinden neşet eder, lakin yıldızlar, gümüşün çiçeklerinin yükselip kendilerini ayrıştırması gibi, yalnızca ayrışma vasıtasıyla semalardan husule gelir. Böylece bütün gökkubbeler ateşten ayrıştırıldı. Gökkubbe ateşten ayrıştırılmadan evvel, bu ateş tek bir evrensel unsur olarak mevcuttu. Zira kışın bir ağaç nasıl sadece bir ağaç olarak varsa, lakin yaz geldiğinde aynı ağaç, ayrışması icap eden o yapraklar dökülse dahi yine de çiçeklerini ve meyvelerini verirse (çünkü bu, cem olma ve ayrışma vaktidir), artık kendini zapt edemeyen yahut tehir olunamayan Büyük Gizem’in ayrışmasındaki o toplanma da her bakımdan buna benzer şekilde anlaşılmalıdır.

Elementlerin ayrışmasını, ateşle eşzamanlı olarak gerçekleşen havadan başka bir ayrışma takip etti. Bütün hava, tüm elementler için önceden takdir edilmişti. Fakat diğer elementlerin içinde bir karışım tarzında ve biçiminde bulunmaz. Bütün elementlerdeki her türlü nesneyi yakalar, bunların üzerine yerleşir. Daha önce sahiplenilmiş olanı da işgal etmez. Elementlerin hiçbir karışımı bitişik ya da birleşmiş kalmadı, bilakis her bir ayrışmış element, diğerleriyle hiçbir surette birleşmeksizin ve bitiştirmeksizin kendi arzusuna göre geri çekildi. İmdi, element bu minvalde Büyük Gizem’den geri çekildikten sonra, kaderler, tesirler, efsunlar, batıl inançlar, şer ameller, rüyalar, kehanetler, kuralar, rüyetler, zuhuratlar, fatacesti, melosiniz, ruhlar, diemez, durdales ve neufareni derhal ondan pay edildi. Sözü edilenlerin artık tamamlanmış olan bu ayrışmasından, her birine önceden tanzim edilmiş makamı tayin edildi ve kendine has özü takdir olundu. Böylece, bizatihi kendileri görünmez olan şeyler, bizim idrakimizin nesneleri haline geldi. Yüce arcanum tarafından havadan daha latif hiçbir element yaratılmadı. Diemez sert kayalarda ikamet eder. Onlar, havayla birlikte, boşlukta böyle yaratıldılar. Durdales ağaçlara çekildi. Onların ayrışması böylesi bir cevhere doğru gerçekleşti. Neufareni yerin havasında ya da yerin gözeneklerinde ikamet eder. Melosinie ise meskenini insan kanında tuttu.

Bunların ayrışması, havadan bedenlere ve ete doğru yapıldı. Ruhlar kaos içindeki havaya dağıtıldı. Geri kalanların tümü, havanın hususi mahallerindedir ve oralarda mukimdir, her biri kendi muayyen mevkiini işgal eder ve hava elementinden ayrışmıştır, lâkin yine de zorunlu olarak orada ikamet eder ve o mevkii değiştiremez.

Elementlerin ayrışmasıyla su, kendisi için takdir edilmiş olan mekâna tecrit edildi. Bu yolla, onun unsuri faziletinde ve hassasında gizli olan her şey başka bir tefrikat ile daha kâmil bir surette ayrıştırıldı ve su, hepsi de su elementinden kalıba dökülmüş pek çok hususi gizeme taksim edildi. Muvafık bir cüz, mezkûr ayrışma vasıtasıyla türlü biçim ve neviden balıkları teşkil etmek üzere kesilip ayrıldı, muvafık bir cüz etli hayvanları teşkil etmeye gitti, bir kısmı tuza ve azımsanmayacak bir kısmı da mercanlar, trina ve citroneler gibi deniz nebatlarına yöneldi. Birçoğu da tüm elementlerin tarz ve seyrine zıt düşecek şekilde deniz canavarlarını teşkil etmeye vardı. Azımsanmayacak bir miktarı perilere, sirenler, dramalar, lorindler ve nesderlere gitti. Kimi, bedenlerinde ebedi bir şey taşıyan ve nevini tevali ettiren akli mahluklara yöneldi, kimi nihayetinde büsbütün yok olup gidenlere, kimi de zamanın akışı içinde en nihayetinde ayrışanlara vardı. Zira elementlerin kâmil ayrışması henüz tamamıyla vuku bulmuş değildir. Büyük hasat bizi kuşattıkça yahut yıldan yıla yaklaştıkça, su elementinde yeni zuhuratlar tecelli edebilir. Ve hakikaten, bu tefrikat, elementlerin ayrışmasıyla aynı anda, tek bir günde ve tecrit hareketiyle vuku buldu. Ve böylece, mezkûr vasıtayla varlığını suda tüketen her şey, eşzamanlı olarak ve tek bir anda, ayrışma ameliyei vasıtasıyla yaratıldı ve izhar edildi.

Aynı surette, toprak elementi de diğerlerinden ayrıştırıldığında, karasal bir tefrikat vücuda geldi, diğer bir deyişle, topraktan doğan yahut doğmuş olan her şey ayrıştı. İlk yaratılış vaktinde, her veçhile birbirine benzeyen dört element Büyük Gizem’de mündemiçti. Bunlar da aynı minvalde, bir ve aynı zamanda taksim edildiler. Dahası, bunlar da benzer şekilde, unsuri tesmiye olunan ikinci ayrışmada birbirinden tefrik edildiler. Böylesi bir unsuri tefrikat vasıtasıyla toprak elementinden, her birine kendi özü ve cüzî iradesi bahşedilmiş olarak, his sahibi olan ve olmayan şeyler, ebedi olan ve olmayanlar ayrı ayrı taksim edildi. İçinde ahşap tabiatında ne varsa tahta kılındı. İkincisi madeni minerallere tehavvül etti, üçüncüsü markazit, talk, bizmut, granat, madeni kobalt, pirit ve daha pek çok maddeye ayrıldı, dördüncüsü türlü biçim ve nevideki mücevherlere, taşlara, kumlara ve tebeşire, beşincisi meyvelere, çiçeklere, nebatata ve tohumlara, altıncısı ise bir kısmı insanlar gibi ebediyetten nasibini almış, diğerleri ise sığırlar ve mahlukatın kalanı gibi bundan mahrum bırakılmış his sahibi hayvanlara yöneldi. Pek çok nevi ve tefrik sayılabilir, zira karasal elementte, diğerlerinin herhangi birinde olduğundan çok daha fazla nevi ayrışmıştır. Zira tohum vasıtasıyla ve iki unsurun, yani baba ile annenin ictimaı sayesinde her şey tevali etti ve bu durum diğer elementlerde aynı tarzda tanzim ve takdir edilmedi. Dağlar için mukadder kılınmış olan gnomeler, ormanlar için silvesterler ve yalnızca gece için takdir edilmiş olan lemurlar buradadır. Dahası, devler üçüncü nesle kadar tefrik edildiler. İnsanlar, sığırlar ve neşvünema bulan şeyler arasında adeta hayret verici mucizeler teşkil eden büyük cevherler de dağıtıldı.

Bu, herhangi bir felsefece idrak edilmesi müşkül bir meseledir ve bu sebeple Tabiat’ın mutat usulüne ve teselsül nizamına aykırı şekilde meydana gelmiş addedilir.

Bunun akabinde, ifade edildiği üzere, şeylerin dört elementi bidayette, mizaç ve cevherlerinin içinde henüz mevcut bulunmadığı tek bir maddeden ayrı ayrı tefrik olundu, bu mizaçlar ve tabiatlar mezkûr ayrışma ameliyei ile tecelli etti. Sıcak ve kuru olan, her biri kendi hassasına göre düşerek semavata ve gökkubbeye çekildi. Sıcak ve nemli olan havaya çekildi, bunun üzerine sıcak ile nemli görünmez bir biçimde tefrik edildi. Soğuk ve nemli olan denize ve denize mücavir mahallere doğru yarıldı. Soğuk ve kuru olan ise toprağa ve toprağa ait tüm şeylere doğru tefessüh etti. Fakat elementlerin bu tefrikatından, kendi elementlerine hiçbir bakımdan benzemeyen zıtlıklar hasıl oldu. Tabiatı bakımından ateş olmayan, fakat ateşte neşet eden kireç de bunlar arasında sayılır.

Bunun sebebi, unsurun ayrışması esnasında çözünüşünün ateş tabiatından fazlasıyla uzaklaşmış olmasıdır. Ateş, kendi içinde hem soğukluğu hem de nemi barındırır. Nitekim ateş dört katlıdır. Keza, ateşten türeyen renkler de her zaman birbirine benzemez. Bir ateş beyaz ve lâcivert renk meydana getirir. Kuru bir ateş kırmızı ve yeşil husule getirir. Nemli bir ateş ise kül rengi ve siyah doğurur.

Soğuk bir ateş safran sarısı ve kırmızı peydahlar. Bu sebeple bir tenasül diğerinden daha sıcaktır, zira bir ateş diğerine kıyasla az ya da çok derecelenmiştir.

Çünkü ateş yalnızca tek ve basit bir şeyden ibaret değildi, bilakis hiçbiri bir diğeriyle bizzat aynı mertebede bulunmayan yüz kadar türü mevcuttu. Her birinin, kendi muayyen mevzusuna göre evvelden takdir edilmiş bir sır gibi bir tenasülü vardı.

Dahası, suyun kendisi de basit bir nevin mizacını iktisap etmemiştir. Bu unsurun içinde nihayetsiz sayıda sular gizliydi, yine de hepsi hakiki sulardı. Su unsurunun kendiliğinden yalnızca soğuk ve nemli olduğunu tespit etmek bir feylesof için keşif addedilmez. O, yüz kat daha soğuktur ve daha fazla nemli değildir, üstelik bu durum sıcaklığından ziyade soğukluğuna hamledilmelidir. Su unsuru yalnızca tek bir derecenin soğukluğunda ve neminde yaşamaz veya inkişaf etmez, hatta ve hatta tek bir dereceden ibaret dahi değildir.

Kimi sular pınardır ve bunlar pek çeşitlidir. Kimileri denizdir ki bunlar da gayet çoktur ve birbirinden pek farklıdır. Kimileri çaylar ve nehirlerdir, öyle ki bunların hiçbiri bir başkasına tıpatıp benzemez. Kimi sulu unsurlar, beril, kristal, kalsedon ve ametist misalinde olduğu üzere taşlara tayin edilmiştir. Kimileri mercan ve kehribar gibi nebatata, kimileri hayat sıvısı kabilinden hıltlara gitmiştir. Azımsanmayacak bir kısmı da yerin sıvısı olarak toprağa yönelmiştir. Su unsurları nevi bakımından işte böylesine çeşitlidir.

Misal olarak, toprağa saçılan tohumdan neşet eden şeyler de su unsuruna hamledilir. Keza nimfalar gibi etten kemikten olan varlıklar da su unsuruna atfedilir. Zira bu misalde su unsurunun başka bir mizaca tahavvül ettiği idrak edilmek mecburiyetinde olsa da, o unsur kendisinden neşet ettiği tabiatı asla terk etmez yahut aşmaz. Sudan olan her ne ise, nihayetinde yine su olur.

Aynı şekilde, ateşten gelen her ne ise yine ateşe, topraktan gelen toprağa ve havadan gelen de havaya döner.

Aynı kıyas mucibince, topraktan teşekkül eden her şeyin onun tabiatını muhafaza ettiği de bedihidir. Madeni sıvılar ateş zannedilse de, hakikatte öyle değillerdir. Sulphur (kükürt) dahi onu ateşli bir unsur kılacak derecede yanmaz. Doğrusu, sıcak kadar soğuk da yakıcıdır.

Yanarken kül hasıl eden şey ateş unsuru değil, toprağın ateşidir ve bu ateş bir unsur mertebesinde görülmemelidir. O bir unsur değildir, yalnızca toprağın yahut onun cevherinin bir zeval buluşudur. Suyun kendisi de pekâlâ kolaylıkla tutuşturulabilir ve bir yangına sebebiyet verebilir. Şayet öyleyse, bu durumda mezkûr ateş sulu bir ateştir. Kaldı ki toprağın ateşinin yanması ve alev alması, kimi cihetlerden ateşe benzediği hakikat olsa dahi, onu nâri addetmemizi haklı çıkarmaz. Bir unsuru yalnızca idrak ettiği şey üzerinden tesmiye eden feylesof, hem safdildir hem de hislerinin esiridir.

Unsur, böylesi bir ateşten fersah fersah farklı bir şeydir. Niçin böyle söyleriz, zira ıslatan her şey su unsuru değildir. Toprak unsuru suya irca edilebilir, lakin yine de daima toprak olarak kalır.

Aynı minval üzere, toprakta bulunan her ne varsa toprak unsuruna aittir. Zira o, neşet ettiği yahut benzer göründüğü şeyin havassıyla mevcuttur ve onunla bilinir. Sert çakmaktaşı da kalsedon da kendilerinden ateş çıkarırlar. Lakin bu ateş unsuri bir ateş değildir, bilakis fevkalade bir sertliğin şiddetli bir tezahürüdür.

Hava unsuru kendi dâhilinde pek çok tenasülü barındırır, buna mukabil bunların hepsi yalnızca havadır. Her feylesof bilmelidir ki bir unsur, zatı itibarıyla ne ise onun nevinden gayrı bir şey tenasül ettirmez. Misil, daima mislinden hasıl olur. Dolayısıyla hava gayrimer’i olduğundan, kendi zatından görünür hiçbir şeyi tevlid edemez. Aynı veçhile, gayrimehsus olduğundan, dokunulabilir hiçbir şey vücuda getiremez. Böylelikle o, tabir caizse, melozinleşir [NOT: Melozinleşmek, Paracelsus terminolojisinde su perisi Melusina efsanesine atıfla havanın bedenleşip şekil alması hadisesidir]. Şayet melozinya havadan neşet etmişse o havadır, başka bir şey değil.

Yine de başka bir unsurla bir ittisal vuku bulur ki bu ahvalde mezkûr unsur topraktır. Zira tıpkı bütün şer fiillerde ve efsunlarda ruhlar vasıtasıyla vuku bulduğu üzere, burada da bir insan teşkil etmek maksadıyla havadan bir ittisal hasıl edilebilir. Su unsuru tahtında zikredilen ve bundan gayrısı olmayan nimfaların, yine de toprak ehliyle serbestçe ülfet edip onlarla tenasül edebilmeleri hususundaki hakikat ne ise, buradaki hakikat de aynıdır. Havadan da benzer bir kesafet husule gelir. Bu hal, asli ayrışmanın bir tenasülü olarak değil, yalnızca onun bir neticesi olarak görünür ve tutulur hale gelir. Bokböceği gübreden nasıl peydahlanıyorsa, bir ucube de toprak ile ihtilat sayesinde hava unsurundan havaî kelam, efkâr ve ef’âl ile cismani bir suret iktisap edebilir. Lakin bu kabil mucizeler ve neticeler, tıpkı nimfaların suya avdet etmesi ve insanın topraktan doğduğu için çürüyerek toprağa irca olup yok olması gibi, nihayetinde yine havaya rücu eder.

İşte bu suretle, büyük ayrışma vasıtasıyla, biri diğerini takip eden tenasüller husule getirilir. Ancak bu tenasüllerden, mezkûr tenasüller dahilinde kendi sırrını barındıran başka nesiller zuhur etmiştir, bunlar evvelce zikredilenlerin tastamam aynı suretinde bir ayrışma olarak değil, bilakis bir sehiv, bir sukut yahut bir ur kabilindendir. Gök gürültüsü feleğin tenasüllerinden neşet eder ve bunun bizzat kendisi ateş unsurundan tevellüt eder.

Gök gürültüsü, adeta bir yıldızın hasadıdır, tam da gök gürültüsünün kendi tabiatına muvafık surette harekete geçmek üzere kemale erdiği o muayyen anda vuku bulur.

Büyülü fırtınalar havadan doğar ve yine havada son bulur, bu durum hava unsurunun onları meydana getirmesinden değil, bilakis havanın ruhundan kaynaklanır. Tıpkı gnomların topraktan hasıl olması gibi, bazıları da ateşten cismani olarak peyda olur. Tıpkı bunun gibi, dışkı da insanlardan ve sığırlardan meydana gelir, topraktan değil. Lorind suyun tabiî unsurlarından zuhur eder, suyun kendisinden değil. İşte bu bolluktan, yahut bu yanılgıdan, yahut bu hasattan başka pek çok şey dahi vücuda gelir. Müessir tesirlerle sakat insanlar, kadınlar ve bunlara benzer diğer nesiller doğar. Uğursuz fırtınalardan muayyen mıntıkaların marazları, vebalar ve çarşı pazarın pahalılığı (kıtlık ve benzeri) neşet eder. Dışkıdan bok böcekleri, tırtıllar ve dalniler doğar. Lorindden ise o muayyen bölgenin kehaneti devşirilir yahut idrak edilir, bu da bir bakıma geleceğe dair şaşırtıcı, nadir ve evvelce hiç işitilmemiş şeylerin bir alametidir.

Gizemden üçlü suretlere doğru gerçekleşen üç katlı bir ayrışmanın halihazırda vuku bulduğunu görmüş bulunuyoruz. Benzer şekilde, geriye dördüncü ve nihai bir ayrışma kalmaktadır. Bu, hepsinin sonuncusu olacak, ardından hiçbir şey gelmeyecektir. O vakit diğerlerinin tümü helak olacak ve Gizem dahi baki kalmayacaktır. Bu ayrışma ile her şey kendi yüce ilkesine irca edilir ve geriye yalnızca Büyük Gizem’den evvel mevcut olan ve ebedi bulunan kalır. Lakin bu durum, benim bir şeye dönüştürüleceğim yahut nihai ayrışmada ölüm haricinde benden bir şey hasıl olacağı manasında kabul edilmemelidir. Ben, sanki akıl vasıtasıyla var edilmişçesine, yokluktan sudur etmiş gibi yokluğa irca olunurum. Şeylerin mecmuu kendi ilkelerine rücu edeceği vakit, bunun nasıl vuku bulduğunu bilmemiz icap eder. Onlar yokluğa döndüklerinde, kendi ilk hallerinde var olurlar. Bu ilk hal, başlangıçta aranmalıdır. Yokluğa karışmanın ne anlama geldiği, sırlardan biri addedilmelidir. İçimde ikamet eden can bir şeyden halk edilmiştir.

Bu sebeple yokluğa karışmaz, zira bu mezkur şeyden bina olunmuştur. Yoktan hiçbir şey var olmaz, hiçbir şey neşet etmez. Bir resme nakşedilen suret, orada bulunduğunda, muhakkak bir şeyden husule gelmiştir. Lakin bizler esir içinde, bir resim misali, öylece bir şeyden terkip edilmiş değiliz. Neden?

Neden olacak, çünkü bizler Büyük Gizem’den sudur ettik, ondan türeyen herhangi bir şeyden değil. Bu yüzden yokluğa döneriz. Şayet o suret bir süngerle silinecek olursa, ardında hiçbir şey bırakmaz ve resim eski haline rücu eder. İşte böylece, şüphesiz bütün mahlukat kendi iptidai hallerine, yani yokluğa irca olunacaktır. Şayet her şeyin niçin yokluğa irca edilmesi icap ettiğini bilmek istersek, bunun akli cismaniyetlerin içinde kıpırdanan ebediyet sebebiyle olduğunu öğrenelim. Böylesi bir nihai ayrışma, nihai maddedir.

Bütün o sayısız türemeler, karışımlar, dönüşümler, başkalaşımlar, değişmeler ve benzerleri orada toplanacaktır, bunların mecmuunu bilmek ise beşeri aklın sınırlarını aşar.

Dahası, fani ve ölümlü olana yardımcılık eden her şeyin, hizmet ettikleri şeyle aynı derecede ölümlü olduğu ve bölünmüş olanın yeniden birleştirilemeyeceği, nitekim pıhtılaşmış sütün eski tazeliğine kavuşturulamayacağı felsefeden kesinlikle malum olduğuna göre, Büyük Gizem’in de neşet ettiği şeye rücu etmediğini felsefi olarak idrak etmeliyiz. Bu sebepten anlaşılmalıdır ki, bütün mahlukat yüce arcanumun bir resmidir ve dolayısıyla bir duvara çalınan renkten başka bir şey değildir. Böylece vaktimizi göğün altında tüketiriz, biri yahut diğeri helak olabilir ve yokluğa dönebilir. Bir resim nasıl tahribata yahut yangına maruz kalabilirse, Büyük Gizem de öyledir ve biz de onunla birlikteyizdir. Bütün mahlukat, Büyük Gizem’in bizzat kendisiyle beraber helak olur, silinir ve yanıp ufak bir kül yığınına dönen odun misali ufalar. Lakin o küllerden küçük bir cam hasıl olur, cam küçük bir berile dönüşür ve beril de rüzgara karışıp yok olur. Tıpkı bunun gibi biz de bir şeyden diğerine geçerek, nihayetinde bizden geriye hiçbir şey kalmayıncaya dek eriyip tükeneceğiz. Mahlukatın başlangıcı nasıl idiyse, sonu da öyle olacaktır. Şayet küçük bir tohumdan bir servi ağacı husule gelebiliyorsa, muhakkak ki o ilk küçük tohum kadar dar bir hacme yeniden döndürülebilir.

Tohum ile beril birbirine benzer, başlangıç nasıl tohumdan ise, son da berilde öyle olacaktır. Ayrışma bu minvalde vuku bulup her bir münferit şey kendi tabiatına yahut ilk ilkesine, yani yokluğa irca edildiğinde, o vakit esir dahilinde ebedi olmayan hiçbir şey kalmayacak, bilakis her şey nihayetsiz olacaktır. Ebedi olmayanın kendisinden varlık sahasına çıktığı mezkur kaynak, mahlukatın başlangıcından evvelki halinden çok daha geniş bir surette serpilecektir. Onda ne bir zaaf vardır ne de ölümlülük. Ve cam, bir mahluk tarafından nasıl tüketilemezse, o ebedi cevher de katiyen yokluğa irca edilemez.

Binaenaleyh, son ayrışma bütün yaratılmış şeylerin çözülmesi olduğunda ve her biri peşi sıra tükenip helak olduğunda, o şeylerin vakti bu ahvalden anlaşılır. Zira yaratılmış şeylerin vücut bulmasından sonra onlarda zeval bulma yoktur. Eskinin tohumu, helak olanın yerini doldurur. Bu suretle, başka bir tohumun teceddüdü vasıtasıyla, ölümlülerde hiçbir tefrik olmaksızın ebedi bir şey kendini gösterir. Filozof bunu görmezden gelir. O, ebedi bir tohumu ne kabul eder ne de hesaba katar. Yine de kokuşmayı kabul eder, ki bu süreç zarfında ebedi olan, tekrar ebedi olana geri alınır.

Bu bakımdan, yaratılmış tüm şeyler arasında yalnızca insan, fani olana bitiştirilmiş ebedi bir unsuru kendinde barındırır. Mademki zikredilen muhakeme uyarınca fani olan ile ebedi olan bir araya gelmiştir, bilinmelidir ki fani olan midede bir öz hazırlar ve bedenin liyakatini ayakta tutar. Zira insanın ebedi cüzü ebediyen yaşarken, fani cüzü dermansızca sönüp gider. Beden için geçerli olan neyse, o bedenden neşet eden ebedi cüz için de aynısı geçerlidir. Felsefenin o muazzam mucizesi şudur ki fani cüz bizzat ebedi cüze hükmeder ve bir işaretiyle onu sevk eder, bu durum ise bizzat insanın kendisine tabidir. Dolayısıyla insan, bu suretle, kendisinin hem fani hem de ebedi cüzlerinin kendisinden sudûr ettiği o Varlıktan ziyade kendi ebedi cüzünün bir ortağı haline gelir. Buradan anlaşılabilir ki tüm mahlukatın fani cüzleri, yani akıl sahibi olan ve olmayan kısımları, biri diğerinin faydasına sırayla hizmet edecek şekilde bir arada ikamet eder ve ebedi bir unsur, fani olanın içine dercedilerek her ikisi aynı anda birlikte mevcudiyet gösterir. Bu sebepledir ki felsefe, ihtilafsız, hilesiz ve aldatmasız, iyi yahut kötü olmaksızın bir arada bulunan her şeyin yok edilemeyeceğini ve tüketilemeyeceğini öğretir. Fakat biri diğerine zıt olsaydı durum böyle cereyan ederdi. Ne var ki ebedi olanın ikamet etmediği şeylerde hiçbir alamet bulunmaz, ebedi olanın bulunduğu şeyler ise bu tür bir alametten yoksun kalmayacaktır. Şayet bu minvalde bir niza hasıl olursa, ebedi olanlardan biri diğerine hesap vermek ve birinin diğerine verdiği zararların diyetini ödemek mecburiyetinde kalır. Tazminat ebedi olana taalluk ettiğinde, fani olan tarafından üstlenilemez, zira bedenler birbiriyle uzlaşsa dahi, şayet burada fazladan kalan bir şey varsa o ebedidir. İşte böylece, bizde yalnız ebedi olan yargılanır. Biri diğerinden hesap sorarken, bağrında ebedi olanı taşıyan tüm fani cüzler sönüp gitmeye mecbur kalır, ta ki ebedi olan bedenin iştiraki olmaksızın tek başına baki kalsın. Böylece hüküm ikmal olunur. Zira yalnızca o ebedidir ve ondan ötesi yoktur, nihai zeval vaktinde her şey fanidir. Şayet içlerinde ebedi tabiata dair kuşattıkları şey bu şekilde helak olduysa, geriye onun bizatihi ebedi olduğu ve fani cüzü besleyip büyüttüğü gerçeğinden başka bir şey kalmaz. Fayda vermeyen şey mahlukatta baki kalmaz. Geriye kalan her şey yalnızca ebedi olanın hatırına mevcuttur. Bundan ötürüdür ki fani olanın ebediyete dair kendi içinde sakladığı şeyle birlikte, onu besleyen bütün unsurlar helak olur ve söner. Hal böyle olunca aşikardır ki insani hallerin sonu, hepsinin yöneldiği hiçliktedir. Kendi özlerinden bir hiçliğe, yani bir şeyden hiçbir şeye doğru ayrışırlar.

Bununla birlikte insanda, ebedi olanın fani olandan kusursuz surette ayrışması henüz noksandır. Zira esir içindeki her şeyde zaafı ifşa eden hüküm burada gayet açıktır. Şayet zaaf ile akıl bir arada bulunamasaydı mahlukatta hiçbir zeval vaki olmaz, her şey ebedi olurdu. Bütün bunların tek bir sebebi vardır, o da biz fanilerin adalette ikamet etmeyişimiz ve adil hükümler vermeyişimiz, dahası ebedi olanı yargılama melekesini iktisap etmemiş oluşumuzdur. Bu kudret ebedi cüze aittir. Bu iktidarı elde edebilmemiz için hepimizin derlenip toparlanması ve bir araya gelmesi icap eder. İşte bu yüzden her şeyin zeval bulması arzulanır.

Mademki her şeyin Büyük İlk Sır’dan yaratıldığı ve benzer biçimde zeval bulacağı söylenmiştir, bu kabilden bir Büyük Sır’ın muhakkak var olması gerektiği apaçık bir netice olarak ortaya çıkar. Bu, bir evin tek bir kelam ile bina edildiğini söylemekten farksızdır. Bu durum, insanın ateşin bulunmadığı bir yerde ve ateş olmayan bir şeyden ateşi açığa çıkarmasının mümkün olması gibi, ebedi olana mahsus bir sıfattır. Çakmaktaşında ateş yoktur, yine de kendi içinden ateş saçar. Nitekim Büyük Sır’da, bütün İlk Sırlar nebatî, unsûri ve hissî şeyler bakımından gizil bir surette ve üç veçheli bir tarzda mevcuttu. Nebatî şeyler yüzlercedir, hatta binlercedir. Büyük Sır’daki her türün kendine mahsus bir hususiyeti vardı. Unsurlara gelince, onlar yalnızca dört taneydi. Yalnızca bu dördünün kendi ilkeleri vardı. Fakat insanlar sayısızdı. Bir türü loripedeler, diğeri tepegözler, bir başkası devler, bir diğeri mechililerdi [NOT: loripedes: eğri ayaklılar; mechili: Paracelsus terminolojisinde toprak altı veya canavar tabiatlı varlıklar]. Benzer şekilde, toprakta, havada, suda ve ateşte meskûn olanlar vardır. Keza, büyüyen ve neşvünema bulan her türün Büyük Sır’da kendine has hususi bir sırrı vardı ve türlü mahlukat oradan zuhur etti. Ağaçların yahut insanların sayısı kadar sırlar mevcuttur. Yalnızca ebedi olan insana ve onun sırrının bütününe hükmeder, birinde diğerinden daha fazla değil. Büyük Sır’da, biri diğerinden farklı biçimde, nihayetsizce şekillendirilmemiş ve renklendirilmemiş hiçbir tür yoktu. Şimdi bütün bu şeyler helak olacaktır. O vakit ne olacağını söylemekten imtina ederiz, ancak, yeni bir Mysterium Magnum [Büyük Sır] kabil değildir.

Bu, üzerine akıl yürütebileceğimizden dahi çok daha büyük bir mucize olurdu.

Mademki ayrışma sürecinde tüm yaratılmış şeylerin kendisinden neşet ettiği bir şey mevcuttu, en başta tanrılar arasında bir mertebe farkı, bir hiyerarşi bulunduğunu ve bunun da şu mahiyette olduğunu kabul etmeliyiz, yaratılmış şeyler ezeli ve fani olarak ikiye ayrıldığından, bunun sebebi en yüce yahut en kudretli olmayan başka bir sırlar yaratıcısının var olmasıdır. Zira o En Yüce Olan, her ne kadar mahlukatı bizzat kendisi var etmemiş olsa da, onların gerek hayır gerekse şer işleyebileceklerini görerek, tüm yaratılmışların hakimi ve tedip edicisi olmalı, onlara ne kadar pay verildiğini bilmelidir. Dahası yaratılmış şeyler durmaksızın hayırdan ziyade şerre kışkırtılmakta ve sevk edilmektedir, yıldızlar, kader ve cehennemi güçler tarafından sürüklenmektedirler, şayet yaratılmış şeyler doğrudan En Yüce Olan’dan neşet etmiş olsalardı, şerrin yahut hayrın bu vasıflarına mecbur kalmamız imkansız olurdu, böylesi bir zorlama olmaksızın her bakımdan irade-i cüziyeye malik olurduk, halbuki mahlukat, hayrı ya da şerri bilecek yahut ezeli olan ile fani olanı tefrik edecek derecede hikmete sahip değildir.

Zira pek çoğu ahmaktır ve akıldan mahrumdur, binde biri dahi güçbela bilgedir.

Büyük kısmı sahte peygamberler, yalan muallimleri, cehalet üstatlarıdır.

Hiçbir surette öyle olmadıkları halde, alenen en önde gelen zatlar olarak itibar görürler.

Sebep pek açıktır. Bizler hayırlı ve mükemmel olanı efendilerimizden alan yaratıklar değiliz, bilakis Büyük Sır içinde hakikaten muayyen bir kudrete sahip olan, fakat yine de Ezeli Olan tarafından hem kendileri hem de bizim için hesaba çekilmek üzere vazifelendirilen fani tanrılar tarafından bina edildik.

Şimdi şayet, ayrışma vasıtasıyla bildiğimiz üzere, yaratılmış alem yalnızca dört unsurdan ibaret idiyse ve onlardan neşet ettiyse, bu dördü kelimenin tam anlamıyla bütün mahlukatın rahmi olacaktır ve bunlar elementler olarak tesmiye edilir. Her ne kadar her yaratılmış şey bir dereceye kadar bir unsur olsa ya da bir unsurdan pay alsa da, hakikatte bir unsura değil, bir unsurun ruhuna benzer. Lakin yine de,

bir unsur olmaksızın hiçbir şey varlığını sürdüremez. Üstelik unsurların kendileri dahi bir arada bulunamaz. Doğrusu, dört, üç ya da iki unsurdan mürekkep hiçbir şey yoktur. Her bir unsur tek başına ve müstakil olarak mevcuttur, her yaratılmış şeyin ise yalnızca bir tek unsuru vardır. Yaşlığı suyun unsuru, yakıcılığı ise ateşin unsuru sayanların tutumu düpedüz bir körlüktür. Bir unsur bedenine, cevherine yahut arazına göre tarif edilemez.

Gözle görülebilen şey yalnızca fail ya da mahfazadır. Lakin unsur ruhtur, tıpkı bedendeki can gibi mezkur şeylerin içinde yaşar ve neşvünema bulur. Unsurların bu Prima Materia'sı (ilk madde) gayrigabil-i rüyettir, dokunulamaz, fakat her şeyde mevcuttur.

Zira unsurların ilk maddesi, yaratılmış tüm şeylerin sahip olduğu hayattan başka bir şey değildir. Ölü olan şey artık herhangi bir unsurda değil, içinde ne bir lezzetin, ne bir hassanın, ne de bir kuvvetin serpilebildiği nihai maddede mevcudiyetini korur.

O halde alemdeki bütün yaratılmış şeyler dört anadan, yani dört unsurdan doğmuştur. Dikkat edilmelidir ki, bu dört unsur bütün şeylerin yaratılışı için tastamam kafi gelmiştir. Ne fazlasına ne de eksiğine lüzum vardı. Fani şeylerde dörtten fazla tabiat barınamaz. Gayrifani tabiatlarda unsurlar değil, mizaçların barınabileceği doğrudur. Mevcut olan her nevi unsurlaşma [NOT: "elementure", Paracelsus'un unsuri terkip manasında türettiği terim] (şayet bu tabiri kullanmama cevaz verilirse) çözünmeye mahkumdur, öte yandan mizaç, kendi içinde çözünme fikrini barındırmaz. Onun ahvali öyledir ki, ona ne bir şey eklenebilir ne de ondan bir şey eksiltilebilir, hiçbir şey çürümez, hiçbir şey helak olmaz. O halde fani olma hali, ifade edildiği üzere böyle olduğundan, her şeyin dört tabiatta mevcudiyetini sürdürdüğü ve her bir tabiatın kendi unsurunun adını taşıdığı anlaşılabilir. Sıcak, ateşin unsurudur. Soğuk, toprağın unsurudur. Yaş, suyun unsurudur. Kuru, havanın unsurudur. Bundan sonra tefekkür edilecek husus, mezkur tabiatların her birinin nasıl müstakil yahut ayrı olarak kendisi olduğudur. Ateş yalnızca sıcaktır, kuru değildir, yaş değildir. Toprak yalnızca soğuktur, kuru değildir, yaş değildir. Su yalnızca yaştır, ne sıcaktır ne de soğuktur. Hava yalnızca kurudur, ne sıcaktır ne de soğuktur. İşte bu sebeptendir ki onlara unsurlar denir. Onlar çift kutuplu değil, tek ve basit bir tabiattadır. Bu husustaki beyan, bir unsurun beden ve cevherle kaim olan ve bu minvalde tesir eden şey olduğuna dair tüm yaratılmış şeyler için muteberdir. Unsurlar bahsinde anlaşılması gereken en mühim nokta, her birinin ve tamamının yaş, kuru, soğuk yahut sıcak olmak üzere sadece tek ve basit bir tabiata malik olduğudur. Ruhların hali de böyledir. Her ruh tabiatı itibarıyla mürekkep değil, basittir, unsurların vaziyeti de bundan ibarettir.

Şimdi şayet biz fanilerde mürekkep olanların mevcudiyeti söz konusu ise, bu durum kadimlerin kanaatleriyle pek uyuşmaz. Kulunç illetinin menşei ateş unsurudur. Bu illet hararet ve kuruluktan mürekkep değildir, bilakis yalnızca sıcaktır. Diğer mizaçlar için de ahval böyledir. Bu bakımdan, şayet hararet ile kuruluğun birleştiği herhangi bir maraz teşhis edilirse, ancak iki unsurun mevcut olduğu, bunlardan birinin dalakta, diğerinin ise sair azada bulunduğu neticesine varılabilir. İki unsur aynı organda bulunamaz. Her organda kendine has bir unsurun meskun olduğu muhakkaktır, bu da hekimlerin tayin ve tarifine bıraktığımız bir bahistir. Ne var ki, iki unsurun aynı anda ve aynı mekanda mevcut bulunduğu yahut bir ve aynı unsurun hem sıcak hem de yaş olduğu asla tutarlı bir biçimde iddia edilemez. Böylesi bir mürekkep asla vaki olamaz. Zikredilen sebepten ötürü unsurlar terkip kabul etmez. Hararetin bulunduğu yerde soğuk olamaz, kuruluk yahut rutubet de bulunamaz. Aynı şekilde, soğuğun bulunduğu yerde diğerlerinden hiçbiri mevcut olamaz. Yaşlık ve kuruluk için de vaziyet aynıdır. Her unsur kendi başına basittir, tektir, terkibinde ikilik barındırmaz. Felsefe, unsurların imtizacının, mesela hararet ile rutubetin birleşmesinin imkanı dahilinde olduğunu ne kadar teslim ederse etsin, bütün bunların hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur. Hiçbir su unsuru hararete tahammül edemez. Hiçbir hararet rutubet içinde mevcudiyetini koruyamaz.

Her bir element tek başına, kendi içinde durur. Soğuk, kendiliğinden kuruluğa tahammül edemez.

Kirlenmeksizin, kendi başına varlığını sürdüren odur. Bu durum, elementlerin hususi cevheri hakkında söylenebilir ve böyle anlaşılabilir. Bütün kuruluk, soğuğun bir çözülüşüdür. Tıpkı nem ile kuruluğun birleşemeyeceği gibi, soğukluk ile kuruluk ve nem yahut sıcaklık veya kuruluk da asla bir araya gelemez ve birlikte var olamaz. Sıcak ile soğuk nasıl birbirinin zıddı ise, sıcak ile soğuk da nem ve kuruluk karşısında öyle bir zıtlık münasebeti içindedir.

Eğer bütün şeylerin dört elementten meydana geldiğini, dolayısıyla zorunlu olarak birleşim halinde var olduklarını iddia etmek isteseydik, bu vahim bir yanılgı olurdu.

Her birleşim bir bileşimdir. Bileşik olduklarından ötürü de Büyük Gizem (Mysterium Magnum) olamazlar. Her Gizem basittir ve tek bir elementtir. Elementler ile bileşikler arasında da buna benzer bir fark mevcuttur. Bir element, tıpkı bir gizem gibi, bir divertallum [NOT: Paracelsus terminolojisinde bir kökenden veya ana unsurdan türeyen farklılaşmış mahsul] meydana getirebilir. Oysa bir bileşik, tıpkı insanların insanları meydana getirmesi gibi, ancak kendi benzerini var edebilir. Fakat bir gizem, kendisine benzeyen bir gizem üretmez, divertallum kabilinden farklı bir şey meydana getirir.

Ateş elementi yıldızların, gezegenlerin ve bütün gökkubbenin müvellididir, buna rağmen bunların hiçbiri ateş gibi şekillenmiş veya teşekkül etmiş değildir. Su elementi ise, bizzat su elementine bütünüyle zıt olan cismani suyu meydana getirmiştir.

Su elementi, kendi başına (*per se*) katiyen nemli değildir. Gerçi bu elementin taşları ve sert metalleri yumuşatan neviden bir nemi haiz olduğu doğrudur, lakin bu fevkalade yumuşatma kudreti, cismani su tarafından kendisinden çekilip alınır, öyle ki onun erdemi kusursuz kalmaz. Hava elementi öylesine kurudur ki, bir lahzada bütün suları kurutur, fakat bu kudret cismani hava tarafından elinden alınır ve yok edilir. Toprak elementi öylesine soğuktur ki, bütün mahlukatı onların nihai maddesine irca eder, nitekim suyu kristale ve [okunamadı] Dualech'e [NOT: Paracelsus'a göre vücutta taş oluşturan kireçli tortu], hayvanları mermere ve ağaçları devasa taşlara dönüştürür. Elementlerin bilgisinin temeli, onların öylesine harikulade ve tezahürü öylesine süratli bir tesire ve faaliyete malik olduklarını anlamaktır ki, benzerleri ne bulunabilir ne de tasavvur edilebilir. İçinde ikamet ettikleri nesneler, cismani bir kader hükmüyle onlar tarafından cezbedilir ve temellük edilir, bunlar olmaksızın en ufak bir fazilet yahut tesir dahi gösteremezler.

Bir elementin ne olduğunu daha layıkıyla idrak edebilmek için, elementin hakikatte bir ruhtan ne eksik ne de fazla olduğunu bilmek icap eder. Kuşkusuz bu, onun bir ruhla bütünüyle aynı cevherden olduğu manasına gelmez, lakin muayyen mertebede bir benzerlikle ona tekabül eder. Elementel ruh ile ebedi ruh arasında bir tefrik vardır. Elementlerin ruhu, yaratılmış bütün şeylerin hayatıdır.

Yakan ateş, gördüğümüz şekliyle ateş elementi değildir, gözümüze görünmeyen ruhudur ki ateşin hem elementi hem de hayatıdır. Ateş elementi, ateşte olduğu kadar yeşil odunun içinde de bulunabilir. Ne var ki hayatın kendisi, ateşteki derecede hazır bulunmaz. Burada yine ruh ile hayat arasında bir başkalık vardır. Ateş şayet yaşıyorsa, yakar, fakat ruhunda, yani kendi elementinde bulunduğu müddetçe, her türlü yakma kudretinden mahrumdur. Bundan, soğuk bir şeyin mutlaka soğuk bir elementten sâdır olması gerektiği neticesi çıkmaz, nitekim ekseriyetle sıcak olandan da neşet edebilir.

Ateş elementinden pek çok soğuk şey zuhur eder. Büyüyüp gelişen her ne varsa ateş elementindendir, lakin başka bir surettedir. Sabit olan her ne varsa toprak elementindendir. Besleyen her ne varsa hava elementindendir, tüketen her ne varsa su elementindendir. Büyüme yalnızca ateş elementine aittir, o elementin eksik kaldığı yerde hiçbir artış olmaz. Eğer toprak elementi ona sınır bahşetmeseydi, büyümenin sonu gelmezdi. Toprak onu sabitler, diğer bir deyişle ateş elementine bir nihayet tayin eder. Keza, hava elementi tesir etmeseydi hiçbir beslenme vuku bulamazdı, zira bütün şeyler yalnızca hava ile beslenir. Yine, su elementi sebep olmadıkça hiçbir şey çözülemez veya tüketilemez, bütün şeyler onun vasıtasıyla ifna edilir ve hiçliğe irca olunur.

Fakat elementler diğer bakımlardan bütünüyle görünmez ve gayrimahsus olsalar, bizden böylece gizlenseler de, kendi gizemlerini izhar etme kudretine maliktirler. Böylece ateş elementi, cismani bir yolla değil, elementel cevher nispetinde kendi içinden gökkubbeyi vücuda getirir. Güneş, ateş elementinden tevarüs ettiğinden gayrı bir bedene sahiptir, buna mukabil onun içinde cevheri icabı hararetle mevcuttur. Zira onun harareti kendi hareketinden yahut deveranından neşet etmez, kendi zatından gelir. Güneş dursa ve hiç hareket etmese dahi, hararetini ve parlaklığını yine de yaymaya devam ederdi. Kristal, ateş elementinden aldığından gayrı bir bedene malik olmasa da, güneşi ateş elementinden vermiştir. Zira elementler, tabir caizse, oradan tecessüm eder. Güneş ve diğer yıldızlar da benzer bir surette menşelerini ateş elementinden almıştır, fakat yalnızca, içinde hiçbir hararetin yahut alevin bulunmadığı, sadece bir nevi ölü debdebenin taalluk ettiği kızıl bir renkte tecelli etmişlerdir. Gökyüzünde, burada tek tek saymayacağımız, suret ve nevi bakımından farklılık arz eden işaretler zuhur etse de, yeryüzünde bizimle olan suretin aynısının geçerli olduğu anlaşılmalıdır. Bu hal, bizim tarafımızdan bilinsin yahut bilinmesin, tek bir surette değil, pek çok çeşittedir.

Ateşin gizemi ayrıştığında, tıpkı gördüğümüz gibi muayyen bir nesne husule geldi. Bu veçhile yıldızlar ateş elementinin kızlarıdır, gökyüzü ise kaostan, yani gökkubbeden buharlaşan ve bu bakımdan tarif edilemeyecek derecede hararetli olan bir buğudan başka bir şey değildir. Şimşekleri, renkleri ve tezahürleri veren işte bu galeyan yahut hararettir, zira o mıntıkada saf ateş elementi bulunur, nitekim bu husus layık olduğu yerde daha etraflıca izah edilecektir.

Ateşin kendi muhtelif türlerini ve özlerini ortaya koyması gibi, hava unsuru da tıpkı bu minvalde hareket etmiştir. Yine de kendilerinden türeyen varlıklar bakımından dört unsur arasında belirgin bir fark mevcuttur. Her biri kendi nev'ine göre üretimde bulunur. Gökkubbe, diğer üçüne benzemez. Kader havadan neşet eder ve diğer üçü gibi değildir. Yeryüzünün mührünü taşıyanlar, diğer üçüyle hiçbir şekilde kıyaslanamaz. Deniz canavarlarının geri kalan unsurlarla olan rabıtası da böyledir. Zira her bir unsur kendi içinde hem akıl sahibi hem de akıldan yoksun varlıklar doğurmuştur. Gökyüzü, feleklerinde tıpkı toprak unsuru kadar akıl sahibi mahlukata haizdir. Benzer şekilde, havanın kaderi de akıl ve vahşilik bahsindeki mührü bakımından ayrı bir mahiyet taşır. Aynısı toprak ve su için de geçerlidir. O halde bu mühürlü unsurlara dair hakikati bize kim temin edecektir, kendilerine hakiki imanın tevdi ve emanet edildiği, kurtuluşun doğru yoluna malik olanlar yahut ebediyeti yalnızca ellerinde tutacak olanlar kimlerdir, ki bu meseleleri şimdilik bir kenara bırakıyoruz. İnsanların, bu unsurlardan birinde, yani toprakta meskûn oldukları gibi dördünde birden ikamet etmemeleri muhaldir. Kader bahsinde ise, onun unsurdan türeyişinin çok katmanlı olduğu, fakat havanın cisimsiz olan tabiatı icabınca, meskeniyle birlikte herhangi bir cisim yahut cevher barındırmadığı bilinmelidir. Nitekim meselenin idrak edildiği üzere, bazı şeyler bu kadere cismani olarak, bazıları ise cismani olmayan bir surette maliktir.

Tek bir tohumdan, birçok liflere ayrılan bir kökün filizlendiği gayet iyi bilinir. Akabinde bir gövde yükselir, derken dallar salınır, çiçek, meyve ve tohum zuhur eder. Dört unsurdan meydana gelen çok çeşitli üremelerin usulü de tastamam böyledir. Böylece, tıpkı otun tek bir tohumdan hâsıl olması gibi, tek bir unsurdan gelenlerin tümü birbirine raptolur. Ne var ki bu neşvünemaların hiçbiri kendi tohumunun tıpatıp aynısı değildir. Sudan türeyen şeyler kısmen insan, kısmen hayvan ve kısmen de bunların beslendikleri nesnelerdir. Bir unsur, hem kendi zaruretinin hem de idamesinin mührünü bırakmıştır, sonra yine kendi seyrinin ve vukuunun işaretini verir, bunlar da yıldızlar vasıtasıyla kolayca teşhis edilir, zira bu teşhis yıldızların bizi idare etmesinden yahut etkilemesinden ötürü değil, yalnızca bizimle eşzamanlı akmalarından ve bedenimizin içsel hareketini taklit etmelerinden ileri gelir. Toprak unsurunda hâsıl olan her şey, su unsurunda da aynı nispette üretilir. Lorind [NOT: Paracelsus terminolojisinde suyun olağanüstü hareketliliğini ya da denizel meteorolojik kaynaşmaları ifade eden kavram], bu su unsurunun bir galeyanı ve başkalaşımıdır. Kendi kendine hareket eder ve bu lorind tıpkı bir kuyrukluyıldıza benzer. Sudaki bir canavar, feleğin bir yanılgısıyla tastamam aynı şekilde kabul edilmelidir. Dolayısıyla suda, dünyanın sonuna dek sürecek gizemiyle birlikte hususi bir âlemin varlığı ikrar edilmelidir. Bunlarda, diğer unsurlarda bulunandan başka bir başlangıç olmadığı gibi, yine diğer unsurlarda rastlanandan başka bir son da yoktur. Yegâne fark, mühürleri ve unsurlarıyla birlikte kendilerine eklemlenen suretlerde, özde ve tabiatlardadır. Bu sebeple dört âlemi, dört unsura ve onların asli menzillerine göre idrak etmeliyiz. Adalete gelince, dördünde de aynı şekilde teslim edilmesi gereken ebedi tek bir adalet mevcuttur.

Toprak unsurunda bizim için büyük bir müdrike mevcuttur, çünkü bizler de bizzat oradan neşet ettik. Her benzer, kendi benzerini fehmeder. Fakat dört unsurun idraki felsefeden sadır olur. Bu da benzerdir, zira felsefenin bilahare doğduğu menbadan akıp gelmektedir. Bununla birlikte, toprak unsuru kendi mührünü nasıl meydana getirdiyse, diğer unsurlar da kendi mühürlerini öyle meydana getirmiştir. Bizim taşlarımız olduğu gibi, diğer unsurlarda da bunlar eksik değildir, gerçi o taşlar bizimkilerle aynı surette vücut bulmamış olabilir, fakat kendi nevilerine has surette ve hususi hassalarıyla mevcutturlar. Diğer unsurlar da tıpkı bizim sahip olduğumuz gibi madenlere maliktir. Semavi gökkubbe, nebatat neşvünemalarını olduğu kadar madeni mahsullerini de ortaya koyar ve biz bunları mucizeler arasında addederiz.

Fakat burada fevkalade büyük bir hataya düşeriz, çünkü tabii süreçleri harikulade hadiseler meyanında sayarız ve gökkubbenin şu veya bu zuhuratının özel bir şeye delalet ettiğini kâhinler gibi ilan ederiz, oysa bu tür ahvalin yalnızca hadiselerin alelade akışı içinde cereyan ettiğini kavramamız icap eder. Şayet bu kabil bir hadise nadiren de olsa vuku bulursa, bunun bizim ahvalimizin veya vaziyetimizin bir neticesi olduğuna inanmalıyız. Bu esnada, herhangi bir şey unsurların hatasından muzdarip olursa, diğer şeyler de muğlaklaşır. Her şeyin kâmil ve engelsiz bir hareketle ilerlemesi mukteziyedir ve diğer üç unsur bize gıda olarak hizmet ettiği gibi, kendi diğer üç unsuru da tastamam aynı şekilde gökkubbeye, havaya, suya ve bunlarda meskûn olanlara hizmet eder. Tıpkı bir bostandaki pek çok ağaç gibi, biri diğerinden gıdasını temin eder. Gökkubbenin kusurları ve yanılgıları, gökkubbenin bizim kusurlarımızı müşahede ettiği nispette tarafımızdan da müşahede edilebilir. Geri kalan hususlar için de aynı hüküm verilebilir.

O halde, bizi bütün saadeti ve ebediyeti yalnızca kendi unsurumuza, yani toprağa atfetmeye sevk eden felsefe akılsızca ve beyhudedir. En soylu mahluklar olduğumuz iddiasıyla övünmek de bir ahmak düsturudur. Pek çok âlem mevcuttur ve kendi âlemimizdeki yegâne varlıklar bizler değiliz. Kendi unsurumuzdan neşet eden, gece varlıkları ve gnomlar gibi beşeri varlıkları tanıyamadığımızda cehaletimiz daha da belirginleşir. Bunlar günün açık ışığında yaşamasalar, gökkubbenin parlaklığından istifade etmeseler, bizim hoşlandığımız şeylerden nefret edip nefret ettiklerimizden haz duysalar ve dahası ne suret ne mahiyet ne de rızık bakımından bize benzeseler de bu durum bizim için bir hayret mevzusu teşkil etmemelidir. Onlar Büyük Gizem içinde oldukları gibi var edilmişlerdir. Yaratılan yegâne varlıklar bizler değiliz, bilmediğimiz daha pek çok varlık vücuda getirilmiştir. Şu halde genel planda yalnızca ebedi olan ile fani olanın mevcudiyetine rağmen, Büyük Gizem’in tek ve yalın bir cismi değil, pek çok cismi ihtiva ettiği neticesine varmalıyız. Lakin unsurların bütün şeyleri kaç surette ve nevide meydana getirdiği eksiksiz biçimde anlatılamaz. Ancak ebediyetin bütün bunlara ait olduğuna dair hiçbir şüphe kalmasın. Şüphesiz bu yolla, şu an bilinmeyen pek çok şey araştırılacak ve yalnızca bünyesinde ebedi unsuru barındıran mevcudiyetlere dair değil, aynı zamanda bu ebediyeti muhafaza edip besleyen varlıklara dair de bizim tarafımızdan farklı veçhelerle bilinebilir hale gelecektir. Zira ebediyet iki şekilde anlaşılabilir, biri hükümranlık ve hakimiyet veçhesi, diğeri ise tezyinat ve letafet veçhesidir. Çiçeklerin kendi ebediyetinden mahrum olduğunu söylemek hakiki felsefenin tamamına zıttır. Onlar burada yok olup ölebilirler, fakat her şeyin aslına irca edilmesinde [NOT: "restitution of all things", apokatastasis, yani yaratılışın başlangıçtaki mükemmel haline iadesi kastedilmektedir] tekrar zuhur edeceklerdir. Büyük Gizem’den yaratılmış hiçbir şey yoktur ki esîrin ötesinde bir surete bürünmesin.

Evrensel tevlidat, her şeyin ne eksik ne fazla, tam dört anaya sahip olması gerektiğini gösterir. Ne var ki bu hakikat, başlangıçta kendi hassalarına göre beliren mevcut Büyük Gizem’e dair umumi delilin zemininden anlaşılamaz, bilakis Büyük Gizem, nihai sırlar ve ilk olandan kaynaklanarak ortaya çıkmış tevlidat vasıtasıyla bilinir ve idrak edilir. Bir kimseyi filozof yahut hâkim kılan başlangıç değil, nihayettir. Bir şeyin kamil tabiatına uygun bilgisi, ancak o şeyin mahiyetinin nihayetinde bulunur. Belki de bize bahşedilenden daha fazla unsur bulunabilirdi. Ne var ki her şeyin nihai ilminde yalnızca dört unsur mevcuttur. Yalnızca dört unsuru halk eden Tanrı’nın, aynı tasarruf ile daha fazlasını yaratmasının pekala kolay olacağını farz edebilsek de fani olan her şeyin yalnızca bu dördünden müteşekkil olduğunu gördüğümüzde, bunlardan fazlasının hayırlı olmayacağına inanmakla yanlış yapmış sayılmayız. Zikredilen dört unsurun zeval bulmasından sonra, daha evvel anılanlara mahiyetçe hiç benzemeyen başka unsurların vücut bulacağını düşünmek belki makuldür, yahut mevcut hilkatin geçip gitmesinden sonra yeni bir Mysterium Magnum zuhur edebilir ve biz o vakit zeval bulmuş olacak olana nispetle, bu yeni gizeme dair daha hayırlı ve daha kamil bir idrake mazhar olabiliriz. Bu fikre hiçbir şey dayandırmıyoruz, fakat evrenin menşeini bilmek isteyen herkese, âlemin unsurlardan neşet ettiğini kavraması gerektiğini bildiririz, dört unsur bulunduğuna göre dört âlem vardır ve her birinde kendine has zaruretleri olan müstakil bir zümre mevcuttur.

Her şey bahsettiğimiz dört unsur içinde vücut bulsa da her şeyde dört unsurun bulunduğunu yahut dört unsurun her şeyde mukim olduğunu iddia edemeyiz. Bunun sebebi şudur, ateş unsurundan tefrik edilip neşet eden âlem ne havaya ne suya ne de toprağa muhtaçtır. Aynı kıyas mucibince, hava âlemi de diğer üçüne muhtaç değildir. Bu durum toprak ve su için de aynı şekilde geçerlidir. Zira unsurlar doktrini, âlemin dört unsur ile beslenmesi gerektiğini vazetmez, bilakis her şeyin tek bir unsur tarafından, yani neşet ettiği unsur tarafından muhafaza edildiğini vazeder. Gökkubbenin, toprağa doğru indiklerinde hepsi nâri olan asli kuvvetleri vasıtasıyla âlemi beslediğini inkâr edemeseniz de bu beslenme bir zaruret meselesi değildir. Âlem kendi kendine de helak olacak değildir, başka herhangi bir âlemin toprağın yardımı olmaksızın kendi kendini beslemesi gibi, kendi bekası için de kendine yeterlidir. Misal vermek gerekirse, toprak kendi öz mahiyeti bakımından suya hiçbir şey bahşetmez, diğer taraftan su da toprağa bir şey bahşetmez. Hava için de durum aynıdır. Yine de bunun seyrini, her bir âlemin sırf veya bizatihi [per se] kendi unsurunda var olması şeklinde kabul etmeyiz, bilakis gökten gelen nurun, adeta dört unsurdan süzülüp çıkarılmış ve kamil hassaları bakımından en soylu bir şey olduğunu kabul ederiz. Fakat hiç kimse bu sebeple güneşin parlaklığını ve hareketini ateş unsurundan aldığını vehmetmesin, zira seyyareler dahi bunu ateşten almamış, bilakis bir arcanum’dan [NOT: Paracelsus terminolojisinde gizli güç, mahiyetin tözsel sırrı] almıştır. Gökkubbenin dünyayı aydınlatan haşmeti, ateş unsurundan değil, arcanum’dan neşet etmiştir. Toprak kendiliğinden Tronum’u, su Turas’ı ve hava Samies’i verir. Bunlar unsurdan değil, arcanum’dan kaynaklanır ve unsurun içinde mevcuttur. Arcanum dahilinde dört âlem şu suretle uzlaşır, sırayla birbirlerine fayda sağlar, karşılıklı gıda temin eder ve birbirlerini desteklerler, lakin bu unsurların tabiatından ileri gelmez, çünkü onlar bizatihi unsurların kendisidir.

İnsanın yaşaması, görmesi, işitmesi ve sairesi unsurlardan değil, bilakis arcanum’lardan ve bilhassa monarşiden neşet eder. Diğer mahlukatta da vaziyet böyledir. Yegâne idame ve beslenme unsurlara mahsustur.

İdrak ediniz ki ebedi olan her ne varsa arcanum’dan neşet eder ve o

arcanum. Köpekler ölür ve onların arcanum’u baki kalır. Bir insan ölür, onun arcanum’u ve dahası, kendisini köpekten katbekat daha üstün kılan ruhu baki kalır. Aynı durum, benzer biçimde, büyüyüp serpilen tüm şeyler için de geçerlidir. Bundan ötürü, yeni Mysterium Magnum içinde bugüne değin var olmuş tüm yaratılmışların nihayetinde cismani bir özle değil, gizil bir surette tezahür edeceği yanılgısı doğmuştur. Bizler arcanum’un ölümsüz olan gibi bir cevher olduğunu değil, bilakis kendi yetkinliği içinde bu olduğunu söyleriz. Ateş unsurunun kendi içinde bir arcanum’u vardır, buradan diğer üç unsura ışık, parlaklık, tesir ve artış eklenir yahut akar, lakin bunlar unsurun kendisinden neşet etmez.

Bu arcanum’lar, tıpkı unsurun arcanum olmaksızın var olabilmesi gibi, unsurun kendisi olmaksızın da mevcut bulunabilir. Lakin şunu da kaydediniz ki, hava unsuru kendi içinde, kendisinden bir unsur olarak değil, unsur vasıtasıyla bir arcanum olarak hem diğer üçüne hem de kendisine besin sağlayan bir arcanum barındırır.

Toprak unsuru, hiçbir şeyin yok olmaması adına diğerlerine sebat ve tevellüt hassalarını bahşeden kalıcılık ve fiksasyon arcanum’unu kendi içinde taşır. Su unsuru, tüm unsurlar için idame arcanum’una sahiptir ve içlerindeki her şeyi muhafaza ederek helak olmaktan kurtarır. Bu bakımdan dahi, bir unsur ile arcanum arasında bir tefrik mevcuttur. Biri unsurlardan ötürü fani yahut zeval bulucudur, diğeri ise her şeyin tecdit edileceği, lakin evvelce var olmuş olandan gayrısının vücuda gelmeyeceği nihai Mysterium Magnum içinde daimidir.

O halde, tüm unsurların birbirine raptedilmediği, bilakis safi ve hiçbir karışım olmaksızın bütünüyle havai, yahut nâri, yahut türabi, yahut mai oldukları neticesine varırız. Keza her unsurun kendisini, yahut kendi içinde ya da kendi âleminde bulunanı beslediği de sabittir. Bu sebepledir ki su unsurundan çıkarılan bir deva, toprak unsurundan veya başka bir unsurdan olanlar için hiçbir fayda temin etmez, yalnızca nemfler, sirenler ve benzerleri için yararlıdır. Aynı şekilde, türabi bir deva da diğer üç âleme şifa vermez, sadece kendi âleminin canlılarına fayda sağlar. Hava için de aynı şey söylenmelidir, zira havada da tıpkı bizim âlemimizde olduğu gibi, her biri kendine mahsus bir tarza sahip olan marazlar ve alim yahut amiyane tabipler bulunur. Ateş için de durum böyledir. Şayet bazen nemflerin yeryüzü sakinleriyle çiftleştiği ve çocukların dünyaya geldiği vaki ise, bunun bir tecavüz imkânından neşet edip etmediği münakaşaya açıktır. Bu kudret ile melosinler gibi diğer havai varlıklar da yeryüzü sakinleriyle münasebette bulunur. Aynı şekilde triferteler de ateşten yeryüzüne taşınır.

İmdi, şayet bahsettiğimiz üzere bu yabancı varlıklardan üçü kendi âlemlerinden bizimkine gelecek olsaydı, aramızdaki muazzam mesafe ve haiz oldukları bütünüyle yabancı öz sebebiyle, bize kıyasla tanrılar addedilirlerdi. Fakat bir insan onların yanına taşınabiliyorsa, onlara vasıl olmanın da mütekabil bir kudreti mevcuttur. Öyleyse, unsurların birbirine ihtiyacı yoktur, yalnızca biri diğerinin teknesi yahut kabıdır. Su ile toprak birbirinden nasıl ayrılmışsa, aynı şekilde hava ve ateş de, bir evin ortak duvarı gibi olan temas haricinde, dört unsurun hiçbir teması olmaksızın kendilerine mahsus bir mevki işgal eder.

Şayet nihayetinde her şeyin kendi ilk maddesine (Prima Materia) döneceği bir birleşme ve cem olma hali vuku bulacaksa, bu bir arcanum olacaktır ve şüphesiz unsurların veçhesine yahut suretine muvafık düşecektir.

Zira orada tenasülden ötürü cismani hiçbir şey tezahür edemez, fakat ihtiva edilen tüm nesillerin sureti ve hazır bulunma keyfiyeti bu makamı dolduracaktır, böylece evvelce vücuda gelmiş yahut sonradan vücuda gelecek olan her şey, sanki gözler önünde müşahede ediliyormuşçasına herkesçe apaçık bilinecektir, yine de burada nihai Büyük Gizem’in örtülü bir idraki saklıdır. Ve bu keyfiyet Doğa vasıtasıyla değil, unsurların ve yaratılmış cümle şeyin nihai tefrikinin sebeplerine dair bir vukufiyetten malum ve muayyen kılınacaktır, öyle ki her biri kendi ölümünün hesabını verecektir. Zeval bulanın, canlının ve kalıcı olanın sebebi işte budur. Zira ezelden kudret sahibi tek bir Hâkim olacaktır ve devirler boyunca bu yegâne Hâkim var olagelmiştir. Dinlerin ve tanrılara hizmet eden muhtelif gizemcilerin [NOT: Kaynak metindeki "mystz", ezoterik ritüelleri yöneten mister yöneticilerini/mystae kastetmektedir] sebebi ve menşei de budur ki, bu adetlerin kâffesi batıl ve dalalettir. Zira ezelden beri Yargıç olan tek Tanrı haricinde hiçbir hâkim mevcut olmamıştır. Yaratılışın Banisi ve ezelin Hükümranı dururken, fani, zeval bulucu ve tefessühe mahkûm olan birine ibadet etmeyi dilemek haddini ziyadesiyle aşan bir ahmaklıktır.

Ölen hiçbir şeyin sevk ve idare etme kudreti yoktur. Yalnızca tek bir yol ve tek bir din vardır, başkaları da körü körüne benimsenmemelidir.

Eğer yaratılmış olan her şey başlangıçtan itibaren kendisi için takdir edilmiş olana rücu ederse, o makamda bir arcanum vücuda gelecektir. Zira takdir, adeta unsuru ve mevcut özü bulunmayacak nihai madde gibidir, lakin itidalli olan ile ifsat edilemez olan, onu şüphesiz daha kat’i bir biçimde takip edecektir.

Çünkü bu hususlar ruh marifetiyle değil, ebedi olanın fani olanı takip ettiğine dair bu delil vasıtasıyla, bizzat Doğa’dan anlaşılır. Zira hissiz bir nebat zeval bulduğunda, onun makamına ebedi bir şey intikal eder. Bütün âlemde, kendi yerine ebedi olan bir şeyi ikame etmeyen hiçbir zayıf yahut solup giden nesne yoktur. Hiçbir şey nafile yaratılmamıştır, ebedi olanın halefliği olmaksızın hiçbir fani şey var olmamıştır. Yaratılmış tüm nesnelerin hitamından sonra bu ebedi şeyler bir araya gelecek ve hem zeval bulanda hem de ebedi olanda yalnızca besin olarak değil, Doğa’nın bir mahareti olarak toplanacaktır. Ve böylece ebedi olan, yaratılmış şeylerin mebdei değil, Doğa’nın inhilalinin bir alametidir ve hiçbir tabiatın [okunamadı] olmadığı her şeydeki nihayettir.

...onsuz. Melosinler [NOT: Melusinler, su perileri] ve nemfler gibi kaderî varlıkların ardında ebedî bir şey bulunacak olsa da, onların bozulmasını burada ele almayacağız. Zira dört âlem bulunduğundan, burada çok yönlü bir çürüme söz konusudur, nitekim çürüme toprağa, havaya, ateşe ve suya aittir.

Bunların her biri, kendisiyle birlikte yaratılanlarla beraber, geriye kalan ebedî olanla birlikte çürümeye doğru döndürülür ve aşağı sürüklenir. Bununla birlikte bu dört çürüme, kendi ebedî paylarını eserleriyle değil, kendi özleriyle bariz ve görünür bir biçimde tek bir benzerliğe indirgeyecektir. Zira her ebedî şey, pek çok farklılıkta hâkim olan tek bir meskendir.

Özü bakımından evestrumu sükûtla geçiştirmemeliyiz, o ya ölümlüdür ya da ölümsüzdür. Evestrum, duvardaki bir gölge gibidir.

Gölge bedenle birlikte büyür ve doğar, nihai maddesine [Prima Materia (ilk madde)] kadar onunla kalır. Evestrum, her şeyin ilk meydana gelişiyle birlikte menşesini bulur. Her şeyin gölge düşürmesi gibi, canlı ve cansız, duyarlı ve duyarsız her şey, kendisiyle birleşmiş bir evestruma sahiptir. Trarames ise görünmez özün adeta bir gölgesi olarak anlaşılır.

Hem akıllı hayvanların hem de akılsız canavarların aklı ve muhayyilesiyle birlikte doğar. Evestrum ve trarames üzerine felsefe yapmak, en yüce felsefeye aittir. Evestrum kehanet verir, trarames ise basiret bağışlar. Bir insanın, bir hayvanın, hatta bir tahta parçasının başına ne geleceğini önceden haber vermek gölgelenmiş evestruma aittir. Yöntemin ne olacağı ise traramesten gelir. Bu bakımdan evestraların ya bir başlangıcı vardır ya da yoktur. Başlangıcı olanlar, geride kalan ebedî bir şeyle birlikte dağılmayı da yanlarında taşırlar. Başlangıcı olmayan ise akıldaki traramiumu keskinleştirme gücüne sahiptir. Ölümlü evestrum ebedî olanı bilir. Bu bilgi, kehanetin anasıdır. Zira bütün aklın temeli, Tabiatın ışığıyla çıkarılan veya açığa vurulan evestrumdandır. Böylece peygamber "evestratize eder", yani evestrum vasıtasıyla kehanette bulunur. Şayet ruh kehanette bulunuyorsa, bu Tabiatın ışığı olmaksızın gerçekleşir. Dolayısıyla bizim için aldatıcıdır, yanıltmaya açıktır ve kesin olmadığı gibi kesin ve doğrudur da. Aynı şekilde, aklın gölgesi olarak trarames de bölünebilir.

Dahası, her şeyin çözülüşünde evestrum ve trarames de çözülecektir, fakat ebedî olandan bazı kalıntılar kalmaksızın değil. O halde evestrum, tıpkı dört âlemdeki felek [gök kubbe] gibidir. Felek, dört âleme göre dört katlıdır, dört mükemmel öze bölünmüştür, her âlem kendi yaratılışını mükemmelen gözetir, zira kendisi de o tabiattadır, felekten kaynaklanan biri toprakta, diğeri sırasıyla suda, havada ve ateştedir. Lakin evestrumda bulunan felek dağılmıştır, görünür olan yıldızlar değildir, bilakis bunlar yıldız olmayan nemflerin felekleridir. Onlar yıldızları da kullanmazlar, kaderler olarak kendilerine has ve mahsus bir felekleri vardır, ateşten olanların her birinin kendine ait göğü, yeri, meskeni, ikameti, feleği, yıldızları, gezegenleri ve benzeri başka şeyleri vardır ki bunlar zerre kadar birbirine benzemez. Su ile ateş, cismani olan ile elle tutulamayan, görünür olan ile görünmez olan birbirleriyle nasıl karşılıklı irtibat halindeyse, bu neviden meseleler de öyledir. Bunlarda evestrum kaderî şeylere göre bölünür ve çözülüşten sonraki özünden geriye kendi gölgesi olarak kalır, ateşten sonraki evestrum ateşten insana yapışır, bir başkası sudan olana ve bir başkası topraktan olana yapışır. Bu evestrum dünyayı tahrif eder ve aldatır, bir âlemden diğerine hile yoluyla kendini gölgeleyerek vizyonlar, haşmetler, işaretler, suretler ve tezahürler sergiler. Kuyruklu yıldızların evestrumu, tesirlerin [izlenimlerin] evestrumu, mucizelerin evestrumu buradan neşet eder. Bu üçü kehanet evestraları ve gölgelenmiş evestralardır.

Bununla birlikte, öncelikle ve bilhassa bu kâhin evestrumu bilmemiz şarttır. Zira turban [kozmik kargaşa/asli fırtına özü], dört âlemde bulunan her şeyi önceden haber veren bu türün ulu özüdür. Harikulade bir yolla, Tabiata aykırı ya da genel kabule ve hayata zıt olarak vuku bulmak üzere olan her ne varsa, ulu turbandan alınan ve kendini oradan gölgeleyen kâhin evestrum tarafından bilinir. Peygamberin ulu turbanı bilmesi son derece zaruridir. Anlaşılması gayet müşküldür ve akılla birleşmiştir. Dolayısıyla ölümlü bir insanın ulu turbanı en nihai çözülüşüne kadar bilmesi mümkündür. Bütün peygamberler bunun vasıtasıyla konuşmuştur, zira âlemin bütün işaretleri onun içindedir. Bütün evestralar ondan doğar, kuyruklu yıldızlar, göklerin mutat seyrine aykırı olarak zuhur eden o harikulade yıldızlar ondan gölgelenir.

Bütün tesirler felekten yahut yıldızlardan değil, başlangıcını turbandan alır. İşitilmedik ve ender bir şey vuku bulacağı vakit, harici olanlar ve öncü haberciler ileri atılır, yaklaşan felaket halka onlar vasıtasıyla duyurulur. Bu önseziler tabii değildir, lakin kâhin evestrumdan gelir. Bütün salgınların, savaşların, isyanların turbandan doğan ön işaretleri vardır. Evestraların hususiyetlerine dair bilgiye sahip olan kimse, bir peygamber ve geleceğin kâhinidir. Zira En Yüce Olan insanlarla müzakere etmez, bu şeyleri önceden haber vermek için Tahtından melekler de indirmez. Bunlar, hakiki Tanrı'nın kim olduğu hususunda duyuları ve akılları körelmiş pek çok putperest ve Yahudi'nin Tanrı diye taptığı ulu turbandan önceden bilinir ve anlaşılır.

Mademki her yaratılmış şeyle beraber gölgelenmiş bir evestrum doğmakta ve ondan neşet etmektedir, evestrumuna sahip olunan o şeyin talihinin ve hayatının bu vasıtayla önceden teşhis edilebileceğini bilmek hayırlıdır. Misal olarak,

Bir çocuk doğduğunda, onunla aynı anda ve o çocukta mütemadiyen tezahür eden bir evestrum [NOT: Paracelsus'un öğretisinde bedenden ayrı, geleceği sezen ve yansıtan süptil gölge-ruh] dünyaya gelir, öyle ki beşikten ölüm anına dek çocuk hakkında kehanette bulunur ve vuku bulacak olanı gösterir. Eğer çocuk ölecekse, ölüm, evestrum bunu vurma, sarsma, düşürme veya buna benzer başka bir ikaz ile önceden haber vermedikçe gelmez. Buradan hareketle, şayet evestrum anlaşılırsa, bunun bir ölüm işareti olduğu önceden kestirilebilir. Dahası, evestrum ebedi olanla birleşmiştir. İnsanın ölümünden sonra evestrumu yeryüzünde kalır ve o kimsenin saadet içinde mi yoksa azapta mı olduğuna dair işaretler verir.

Basit insanların yaptığı gibi, bunun insanın ruhu yahut canı olduğu, yahut ölünün bizzat kendisinin dolaştığı söylenmemelidir. Bu, her şeyin buluşacağı nihai sona kadar yerini terk etmeyen, ölmüş kimsenin evestrumudur. Bu evestrum işaretler husule getirir. Tanrılar, yalnızca kendi evestrumları vasıtasıyla mucizeler yaratmışlardır, ve güneş kendi ihtişamı içinde ısısını, tabiatını ve özünü nasıl ortaya koyuyorsa, itimadımızın kendisine yönelmesi gereken, önceden haber veren ve kehanette bulunan evestralar söz konusu olduğunda bizim durumumuz da böyledir. Bu evestralar uykuyu ve uykusuzluğu, gelecekteki hadiselerin önceden belirişini, şeylerin tabiatını, aklı, nefsi arzuları ve düşünceyi tanzim eder.

Bu suretle, gelecekteki hadiseler evestraların mesken tuttuğu unsurlar vasıtasıyla önceden bildirildiğinde, kimi suda, kimi aynalarda, kimi kristallerde ve kimi de cilalı yüzeylerde bulunan evestralar mevcut olacaktır, bunlardan bazıları suların hareketiyle, bazıları ise ezgiler ve can [NOT: Metindeki 'animum' terimi zihin yahut can anlamındadır] ile anlaşılacaktır, zira bütün bu şeyler, tabiri caizse, "evestrumlaşabilir". Ulu ve yüce Tanrı'nın, özünün ve sıfatlarının görüldüğü esrarlı bir evestrumu vardır. Bu esrarlı evestrum vasıtasıyla iyi olan ve aydınlanmış bulunan her şey bilinir. Diğer taraftan, Lanetlenmiş Ruh'un [NOT: Şeytan] bizzat kendisinin de dünyada bir evestrumu bulunur, bunun vasıtasıyla şer, Tabiat kanununu ihlal edip bozan her şeyle birlikte bilinir. Fakat bu ikisi evestrumlaşsa dahi, hiçbir şekilde hayatımızı etkilemezler. Bizler kendimizi yalnızca kendi evestrumumuz vasıtasıyla bilebiliriz. İster akıllı ister akılsız olsun, ister idrak sahibi ister bundan mahrum bulunsun, bütün mahlukatta her bakımdan birer kahin olan evestralar mevcuttur. Evestrum, astronomiyi (astrolojiyi) öğreten ruhtur. Bu, yıldızlardan çıkarılan kehanetler ve doğum haritaları ile bilindiğinden ötürü değil, fakat adeta ifade etmek gerekirse, onun özü evestralarda ve mevcudiyeti de, aynadaki bir suret yahut sudaki ya da yerdeki bir gölge misali bunların içinde bulunduğundan böyledir. Büyüyen şeylerin artması veya eksilmesi gibi, yıldızların durumu da böyledir, bu durum onların kendi tabiatları gereği böyle bir seyre sahip olmalarından ve rutubet ile soğuğun yeryüzünden neşet etmesinden değil, bilakis yeryüzünün özünün böyle olmasından ileri gelir. Böylelikle evestruma göre gökte ve muhtelif kısımlar üzerinde gölgelenir, yoksa [okunamadı]

Bu kabil evestralar bozulacaktır, buna rağmen, ebedi olan olmaksızın yok olup gitmeyeceklerdir, ne de evestraların kendileri dikkate alınacaktır, bilakis ait oldukları kimselerin yakınında ikamet edeceklerdir. Buradan hareketle her biri kendi kendisinin nasihatçisi olacaktır, öyle ki her şeyden evvel kendi nefsini tenbih edip bilsin. Evestraların tabiatı ve adedi nihayetsizdir. Bunlar uyuyanlara yol gösterir, hayrı ve şerri önceden haber verir, düşünceleri araştırır ve bedeni hiçbir hareket olmaksızın meşakkatleri veya amelleri ikmal eder. Şu halde evestrum hayret verici bir maddedir, kahinlerde, astronomlarda (astrologlarda) ve tabiplerde her şeyin anasıdır. Bunun kavranışı evestrum vasıtasıyla aranmadıkça, Tabiat'ın bilgisi hasıl olamaz. Hırsızlık nasıl cezaya delalet ederse, bir bulut nasıl yağmuru haber verirse ve idrar [NOT: Metindeki 'lotium' idrar analizi yoluyla teşhise işaret eder] nasıl hastalığı bildirirse, evestrum da hiçbir istisna olmaksızın her şeyi öylece gösterir. Sibyller ve kahinler onun vasıtasıyla, fakat adeta bir tür uyku ile uyanıklık hali içinde konuşmuşlardır. Bu suretle evestralar dört alemde bulunurlar, biri diğerine daima kehaneti, sureti ve mucizeyi nakleder, ve yeniden doğuşları vasıtasıyla çok daha harikulade bulunacaklardır. Burada evestrumun ebedi olandan bir bakiye, dinlerin idame ettiricisi ve semavi şeylerin işleyiş tarzı olduğunu belirtmeyi de ihmal etmeyelim. Zira yalnızca saadet ve kutluluk, en yüksek hayır ve son hüküm bizi harekete geçirir, hakiki olan ile batıl olan bu iki şey arasındaki farkın ne olduğunu daha şiddetle ve daha derinden araştırmaya ve tetkik etmeye bizi sevk eder, ve bu durum ruhani olarak değil, tabii olarak tartılmalı ve öğrenilmelidir.

Varlık sahasındaki her şeyin zaruri olarak bir cismi vardır. Bunun tarzı ve keyfiyeti, maddesi olan fakat cisim teşkil etmeyen ve dokunulamayan dumanlı bir ruh gibi anlaşılabilir. Lakin durum böyle olsa bile, hem cisimler hem de cevherler ondan husule gelebilir. Bu husus tüten arsenikten anlaşılabilir, zira bir cismin teşekkülünden sonra, ruhun dumanına dair geriye hiçbir şey görünmez, tıpkı tamamıyla bir cisme indirgenmiş gibi. Fakat mesele böyle değildir. Bu tevellüt mahallinde fevkalade latif tabiatta bir şey baki kalır. Böylelikle ayrışma ameliyesi vasıtasıyla görünür bir şey ve görünmez bir şey husule getirilir. Bütün şeyler bu usulle ve bu tarzda tevali eder. Ağaç, kendisinden ayrışmış olduğu ruhu halen muhafaza etmektedir. Taşlar da böyledir, ve hiçbir istisna olmaksızın bütün şeyler de bu minval üzeredir.

Özleri, ondan ayrıldığı zamanki haliyle varlığını sürdürmektedir. İnsan da benzer şekilde, ayrışan bu buğudan arta kalan ve süregelen bir kalıntıdan başka bir şey değildir. Lakin şu hususa dikkat edilmelidir ki, muayyen bir tin mevcuttu ve insan da bundan meydana getirilmiştir, tinsel bakımdan son derece latiftir. Bu tin, biri caleruthum ve diğeri meritorium olan iki veçheli bir ebediyetin göstergesidir. Caleruthum, ilk ebediyetteki işarettir. Diğerini, yani Tanrı’yı arar yahut O’na yönelir. Bu tabii bir sebeptir, zira her şey kendisinden neşet ettiği şeye yahut onunla temas etmiş olan tabiatlara meyleder veya yönelir, çünkü bir şey inşa edilirken bu süreçte neyi kullanmışsa, inşa edildikten sonra da onu arzu eder ve onun peşinden gider. Şunun da anlaşılması icap eder ki, inşa edilmiş bir nesne tabiatı icabı veya tabii içgüdüsüyle kendi banisine doğru değil, kendisinden neşet ettiği şeye doğru meyleder. Bu sebeple insan bedeni, Tanrı’dan alınmadığı cihetle O’na değil, kendisinden ayrıştırıldığı maddeye hasret duyar. Bu madde ise ebedi meritorium’un ikamet ettiği hayat ve meskendir. Böylelikle her şey kendi özüne geri döner.

Mademki her şey kendi menşeine, yani fışkırdığı o gizeme karşı bir iştaha sahiptir, öyleyse bunun ebedi hayat olduğu ve oradan sudur eden şeyin ise ölümlü olduğu bundan böyle daha iyi anlaşılmalıdır. Yine de, başka yerlerde de öğrenilebileceği üzere, ölümlü olanın içinde ebedi bir şey, yani ruh baki kalır. Eğer fani bir şey ilksel haline rücu edecekse, bu ancak kalıcı olanın birleşmesiyle vuku bulabilir, işte o vakit nihayet nesnelerin bir tertibi ve birliği hasıl olur. Gelgelelim hem zeval bulan hem de zeval bulmayan şeylerin sureti ve cevheri, tıpkı dolunun yahut şimşeğin bir buluttan zuhur etmesi gibi, o buğu tininden neşet eder. Bunlar cismanidir ve neşet ettikleri o madde ise görünmez kalır.

Öyleyse, her şeyin görünmez olandan fışkırdığı, fakat maddenin bu kaybı her daim yeniden üretme ve telafi etme kudretine malik olması sebebiyle onun bir zayiata uğramadığı kabul edilebilir. İşte bundan ötürüdür ki bütün alem kar gibi eriyip gidecek ve duman tininin aynı özüne rücu edecektir, ardından elle tutulur her türlü cevherden ayrı olarak bir araya gelecek veya kaynaşacaktır. Bu suretle, başlangıçtaki gibi yeniden doğabilecektir. Buradan hareketle bilinmektedir ki, yaratılmış hiçbir şey doğarak var olmamış, ancak inşa edildiği yahut yaratıldığı kadarıyla vücut bulmuştur.

Böylece en yüce hayır, her şeyin başlangıcında, bir şeyin görünmez olandan neşet edip cismani hale gelmesi, akabinde bedeninden tekrar ayrışarak bir kez daha görünmez olması şeklinde tayin edilmiştir.

Sonra her şey yeniden birbirine bağlanır, birleşir ve Prima Materia’sına (ilk madde) irca edilir. Hakikaten birleşebilseler dahi, yine de birbirlerinden birtakım ayrımlar ve farklılıklar ihtiva ederler. Biri diğerinin meskenidir, diğeri ise bu meskende ikamet edendir. Zira burası her şeyin menzilidir, idrak sahibi olan da olmayan da farksız biçimde bu hale ve bu mahalle rücu etmek mecburiyetindedir. Zira akıllı olsun akılsız olsun, hiçbir şey bu tebeddülden muaf değildir, ayrışmış olduğu meskenine dönecek ve orada tecelli edecektir.

Aynı şekilde, her beden yahut elle tutulur her cevher, pıhtılaşmış dumandan başka bir şey değildir. Buradan hareketle, mezkur pıhtılaşmanın muhtelif olduğu varsayılabilir. Bir türü ağaca, diğeri taşa, üçüncüsü ise madene aittir. Fakat bedenin kendisi, içinde bulunduğu maddeden yahut rahimden tütüp çıkan dumandan gayrısı değildir. Topraktan neşet eden şey, muhtelif vasıflara sahip olan ve otlar, ağaçlar ve benzerleri için türlü dumanlar salan Mercury (cıva) mayisinden hasıl olmuş bir dumandır. Lakin bu duman, şayet aslından dışarı fışkırırsa yahut rahimden tütüp çıkar çıkmaz yabancı havaya temas ederse, derhal pıhtılaşır. Bu sebeple işbu duman durmaksızın ve sebatla buharlaşır. Binaenaleyh, sürüldüğü ve tahrik edildiği müddetçe nesne büyür, fakat kaynama dindiğinde duman tütmesi de nihayete erer. Bu hal, hem pıhtılaşmayı hem de büyümeyi sona erdirir. Ağaç, Derses’ten yükselen dumandır. Ağacın kendisinden hasıl olduğu has bir cevher bunun içinde gizlidir.

Ağaç yalnızca bu dumandan teşekkül etmez, başka dersik maddelerden de hasıl olabilir. Benzer şekilde leffas kaynayan bir maddedir ve bütün nebatat onun dumanından tevellüt eder. Zira nebatatın yegane takdiri leffa’dır, gayrısı yoktur. Tanrı, has cevherlerde diğer tüm tabiatlarda olduğundan çok daha hayret vericidir. Stannar madenlerin anasıdır, buğusu vasıtasıyla madenler için ilk maddeyi tedarik eder. Madenler, hakikatte stannar’dan çıkan pıhtılaşmış buğudan ibarettir. Enur ise taşların buğusudur. Hasılı, cismani olan ne varsa, içinde gizli bir has takdir barındıran pıhtılaşmış dumandan ibarettir. Her şey nihayetinde duman misali çözülecektir, zira pıhtılaştıran o has cevherin muayyen bir zamandan gayrısına hükmü geçmez. Aynı husus pıhtılaşma için de serdedilebilir. Bütün bedenler nihayetinde zeval bulup duman içinde kaybolacak ve yalnızca duman içinde son bulacaktır. Gerek canlı gerek ölü olsun, cismani olan her şeyin telef olup tükenişi işte böyledir.

İnsan, pıhtılaşmış bir dumandır. Yalnızca bedenin kaynayan buharlarından ve tohum taşıyan uzuvlarından tohum maddesinin pıhtılaşması meydana gelir. İnsan da böylesi bir buhara çözülecektir, öyle ki ölüm doğum gibi olsun. Dahası, kendimizde insanın ilahi takdirce biçimlendirilmiş pıhtılaşmış bir dumandan başka bir şey olmadığını görürüz. Alınan ya da dışarı verilen her ne varsa, yalnızca sıvılardan hasıl olan pıhtılaşmış buğudur. Ve böylece içeriye zerk edilen her ne ise, aynı ilke uyarınca hayat tarafından tüketilir, ta ki bu pıhtılaşma, buzun güneş altında eriyip sıvılaşması gibi yeniden çözülüp sıvılaşsın ve nihayetinde duman misali havaya karışıp yok olsun. Hayat her şeyi tüketir, zira bütün cismaniyetlerde ve tözlerde bulunan tüketim ruhudur. Burada da sindirilmiş sırrın hazırlanışına dikkat gösterilmelidir, çünkü şayet her şeyin neşet ettiği o hale geri dönmesi mukadderse ve böylece herhangi bir şey dışarı salınıyorsa, o vakit hayat ile birlikte tüketilir. Ne var ki bu, yalnızca dönüşüme uğramamış şeylerde vuku bulur. Dönüşüm geri püskürtülemez ya da bastırılamaz, nitekim kimi dönüşümler bizzat hayat vasıtasıyla hasıl olur.

İşte bu minvalde dönüşüm, bedenin zaafına doğru başkalaşır, fakat buna rağmen bedenden yeniden ayrıştırılır. Zira kokuşmasında dönüşümün gayrı bir kudreti kalmaz ve kokuşmada sindirilmiş sır bir netice olarak peydahlanır. Bu esnada insanın otlardan ve sair şeylerden kendinde topladığı bütün hususiyetler, her biri kendi özüne dönmek üzere birbirinden ayrışır. Ayrışma, hakikatte, on veya on iki şey karıştırıldığında bunların her birinin kendi hususi özünü yeniden kazanacak şekilde tekrar birbirinden tefrik edildiği ameliyeye benzer. Dolayısıyla yemek yemek, cisimlerin çözülmesinden gayrı bir şey değildir. Bu sebepledir ki cisimlerin maddeleri, iyisiyle karışmış kokuşmuş dumandan ibaret olan kusmuklarda ve bağırsak ifrazatında birbirinden ayrılır. Tabiat, doğrusu, yoğundan sakınarak yalnızca latif olanın peşine düşer. Taşlar, madenler ve topraklar, tek kelimeyle her şey hayat tarafından çözülür, beden vasıtasıyla bunların çözülmesi de ancak bedenin hayatı ile husule gelenden ibarettir.

Dahası, her bir münferit şeyin kendi özünü ne şekilde yeniden kazandığı ameliyesini kavramak da aynı derecede elzemdir. Bu, sert bir çakmaktaşından çıkarılan, alev alan ve bilcümle tabii bilginin ötesinde yanan ateşten daha münasip bir şeyle kıyas edilemez. Zira o gizli ateş nasıl kök bulup tesirlerini icra etmeye koyulursa, öz de aynı suret ve tezahür ile kendi tabiatına sevk edilir. Burada tefekkür edilsin ki başlangıçta, hiçbir meyli veya hususiyeti bulunmayan tek bir şey, yani Prima Materia (ilk madde) mevcuttu ve bilahare her şey bundan neşet etti. Bu menşe, kendi içinde başka hiçbir renge temayülü olmayan, lakin tam kıvamındaki itidalinde aşikar olan, misal kabilinden erguvan rengi gibi iyi imtizaç etmiş bir renge tastamam benzer. Yine de buna rağmen o renkte bilcümle renkler mevcuttur. Zira öteki renkler ondan tefrik edilemez, kırmızı, yeşil, mavi, balçık rengi, beyaz, siyah. Bu renklerin her biri de yine başka kör renkler peydahlar, oysa her biri kendi başına kamilen ve usulünce boyanmıştır. Bunların içinde pek çok ve muhtelif renkler gizli olsa da, yine de hepsi tek bir rengin altında saklıdır. Aynı veçhiyle her şey, Yüce Mimar'ın bilahare tefrik ettiği Büyük Sır içinde kendi özüne sahipti. Kristal ateşi ateş tabiatından ötürü değil, sertliği ve katılığı hasebiyle neşreder. O, yakıcı ateşi, esen havayı, nemlendiren suyu ve kara ile kuru olan toprağı da zati olarak değil, maddi olarak kendinde saklar. Bütün bu şeylerin fevkinde, tıpkı çelikte gizlenen ateşin varlığını ne yanarak ne parıldayarak ne de bir renk aksettirerek ele vermeyişi gibi, keyfiyetlerinin terkibinde bilcümle renkleri kendi içinde gizlenmiş olarak barındırır. Bu cihetten bilcümle renkler ve bilcümle unsurlar her şeyde mevcuttur. Fakat bütün şeylerin öteki bütün şeylere nasıl ulaştığını ve nüfuz ettiğini bilmek isteyen olursa, bilsin ki tüm bu hususlar her şeyin Yaradanı ve Mimarı olan O'nun aşkınlığı ve kudretiyle vücuda getirilmiş ve tanzim edilmiştir.

Gerçi zikredildiği üzere Tabiat, cisimlerde ve tözlerde gayrimuayyen bir şekilde gizlidir, buna mukabil o görünmezlik bizzat mezkur cisimler vasıtasıyla görünürlüğe sevk edilir. Her birinin özü ne şekilde tanzim edilmişse, faziletlerinde ve renklerinde de ayan beyan öyle görünür. Ne var ki görünmez cisimlerin bu cismani usulden gayrı bir yolu yoktur. Şu halde iyi belle ki görünmez olanlar kendi içlerinde bilcümle unsurları barındırır ve her bir unsurda faaliyet gösterirler.

Bunlar kendilerinden ateşi ve onun unsurunun faziletini neşredebilirler, tıpkı bir insanın nefesini vermesi gibi havayı, yahut bevletmesi gibi suyu da neşrederler. Aynı zamanda toprak tabiatındadırlar ve topraktan neşet etmişlerdir. Şunu da bil ki toprağın sıvısı daima kaynar ve kendinde barındırdığı latif ruhu ötelerine, yukarıya neşreder. Görünmezler ve semavatın kubbesi de bundan beslenir, bu ise buhar olmaksızın vaki olamazdı. Cismaniyetten ari olanlar da tıpkı cismaniler gibi yiyeceğe ve içeceğe muhtaçtır. Bu sebeple taşlar, tabiatlarının benzer bir ruhundan ötürü topraktan husule gelir. Her biri kendi benzerini kendine çeker. Tayflar, ateşten ejderhalar ve benzerleri de aynı menbadan peydahlanır. Şayet bu minvalde görünür olanlar kadar görünmez olanlar da kendi özlerinde bulunuyorsa, bu durum Büyük Sırrın tabiatından ileri gelir, tıpkı odunun, kendi bir eksilmeye uğramayan bir ışıktan ya da kandilden tutuşmayı devralması gibi. Gerçi o cismani değildir, lakin yine de odun tarafından husule getirilen ölümden kaçınabilmek için cismani bir şeye muhtaçtır. Aynı veçhile bilcümle görünmezlerin, bir takım görünür nesneler tarafından idame ettirilmeye, beslenmeye ve çoğaltılmaya ihtiyacı vardır. Filhakika bunlarla birlikte nihayetinde zeval bulup son bulacaklardır, yine de faaliyetlerini, diğer şeylerde, yani cismani ve görünür olanda hiçbir ziyan veya eksilme olmaksızın sürdürürler, şu kadar ki bu durum görünmez olan vasıtasıyla husule getirilir ve görünür olan tarafından derkedilir.

Geri kalanı (zira şüphesiz müellif daha da ilerlemişti) bize kadar ulaşmamıştır.

Tüm astronomi dairesinde bir nizamın mevcut olduğunu görerek, onun öğretilmesini ve bilinmesini sağlayacak yöntemi bizzat izah etmeyi hem münasip hem de makul addediyorum. Bütün ilimlerin yüz kızartıcı mefhumlarla büsbütün bozulup kirlendiği ve hakiki, sahih manalarıyla aydınlatılmayı amirane bir biçimde talep ettiği şu devirde öne çıkmam bilhassa zaruridir. Yine de içinde bulunduğumuz zamanı nazar-ı itibara aldığımda, emeğimin pek çok kimseye saçma ve faydasız görüneceğinden hiç şüphem yoktur. Bu satırları tam da o kimseler sebebiyle, onların cahilce ve gelişigüzel hükümlerini ifşa etmek gayesiyle kaleme alıyorum. Dünyanın basiretsizliği öylesine derindir ki, her daim ismin delalet ettiği hakikat yerine ismin kendisini yeğler.

Astronomi kendi içinde yedi şubeyi veya mezhebi barındırır, bunların tamamını bilmeyen kişi ise astronom tesmiye edilmeye layık değildir. Herkes meşgul olduğu o mezhepte yahut şubede kalsın, müneccim astrolojiyle uğraşsın, büyü mezhebi üzerine çalışan kimse yalnızca bir büyücü olarak kalsın, kehânetle meşgul olan kimse kâhin kalsın, nekromansi ile ilgilenen nekromant, işaretleri inceleyen kimse bir işaret okuyucusu [signator], müphem sanatlara meyleden kimse bir müphem sanat erbabı [incertus], maddeyi tetkik eden kimse ise bir tabiat bilgini kalsın. Astronom ne büyünün astronomi olduğunu inkâr etsin ne de kehânetten, nekromansiden ve diğerlerinden bu adı esirgesin. Bütün bunlar, tıpkı astrolojinin kendisi gibi astronominin şümulü altındadır. Bunlar yıldızların tabii ve asli ilimleridir ve her birine layıkıyla vakıf olan kimse, işte o astronom adını almaya hak kazanır.

Ne var ki bu ilimler birbirleriyle kardeş olmalarına rağmen, bugüne dek aralarındaki bu hısımlıktan bihaber kalmışlardır, oysa birbirlerini hakir görmemeleri adına bu rabıtayı idrak etmek elzemdir.

Bununla birlikte, astronomi insanı ebedi hayata ulaştırmadığından, Tabiatın Işığında fanilerin en yüce hikmeti olarak vasıflandırılabilse de,

insanların en yüce hikmeti değildir. Bu hikmetin ötesinde, yukarıdan bahşedilen, yaratılmışı aşan ve bütün fani dirayetini fersah fersah geride bırakan bir aşkınlık mevcuttur. Lakin şöyle itiraz edeceksiniz, Peder Tabiatın Işığını ve aynı zamanda insanın bizzat kendisini yaratmıştır. Pederden neşet ettiği cihetle, var ediliş gayesi olan bu ışıkta yürüyen insana ne mutlu! Peki ya sonra ne gelir? Oğul insana Ebedi Hikmetin Işığını bahşetti ki onda dahi yürüyebilsin, biri diğerini kirletebilir mi hiç? Pederde yürüyene ne mutlu, Oğulda yürüyene ne mutlu! Her ikisinde birden yaşamak haktır, birinde fani olana, diğerinde ebedi olana doğru. Zira Peder Oğula gazaplanmadığı gibi Oğul da Pedere gazaplanmazken, Tabiatın Işığı ebedi olandan nasıl ayrı tutulabilir?

Biri diğerinin içinde ikamet eder. Yine de bu ikisi, kendine ait olmayanı başkasına devreden ve kalbinde bilmediğini diliyle ikrar eden kimse tarafından birbirinden koparılır. Yeryüzündeki her bir insanın mukadder kılınmış hususi bir ihsanı vardır ve onunla amel etmesi meşrudur. Tabiatın ışığı altındaki bu ihsan, hemcinsini gözetir. Lakin bunun yanı sıra bir de Kutsal Ruhun ihsanları, yani peygamberane ve havarice olanlar vardır.

Hemcinsinin mülküne göz dikenler ilahi ihsandan mahrumdur ve riyakarlıkla lakırdı edenlerde Kutsal Ruhun lütufları bulunmaz.

Ne bir peygamber ne de bir havari gördüğümü samimiyetle itiraf ederim. Lakin ebedi bir hikmeti vazeden yazılarını gördüm ve bu sebeple Tabiatın Işığını asla onlara üstün tutmam, bilakis ayaklarımın altında çiğnerim, zira peygamberler hiçbir astronomun muvaffak olamayacağı şeyleri haber vermişlerdir. Havariler, tıbbın asla şifa veremeyeceği dertlileri iyi etmişlerdir. Binaenaleyh hekimin havariye nispeti ne ise, astronomun peygambere nispeti de odur.

Hangi hekim bir ölüyü diriltebilir? Herhangi bir astronom Davud gibi peygamberlik edebilir mi? Tıp hataya meyyaldir, havariler ise bundan münezzehtir. Ben ise, Tanrının hikmetinin her şeyden önce geldiği kaydıyla, Tabiatın Işığında sadece fani olan nefsimize dair talimde bulunmaktayım. Astronom göğün şekline, suretine, tezahürüne ve cevherine vakıftır. Büyücü eski ve yeni gök üzerinde tasarrufta bulunur. Kâhin yıldızlardan hareketle konuşur. Nekromant semavi cisimlere hükmeder. İşaret okuyucusu mikrokozmik burçlar alemine aşinadır. Müphem sanatların erbabı muhayyileyi idare eder. Tabiat bilgini terkip eyler. İmdi, Tabiatın Işığında yeryüzünde meşale misali ışık saçanlar, Mesih vasıtasıyla ebediyen yıldızlar gibi parlayacaklardır. Bu sebepten ötürü herkes bu kelamımı öyle tefekkür etsin ki, burada yazılı olandan çok daha fazlasını devşirebilsin. Tohum toprağa saçılır, lakin semeresini artıran bir başkasıdır. Ben sizlere hakikaten tohumu sunuyorum, ekim vaktini ve hasadı takdir buyuran Zat, sizleri öyle bir akıbete sevk etsin ki, bereketli bir bağ ile mesrur olasınız!

Tanımlara ve kanıtlara geçmeden evvel tasavvurumun tamamını size aktarabilmek adına, yıldızlara dair bir miktar malumat sahibi olmanızı isterim. Evrenin bütün düzeneği iki kısma ayrılır, görünür bir beden ve görünmez bir beden. Görünür ve elle tutulur olanı evrenin bedenidir, üç asal unsurdan, Sulphur (kükürt), Mercury (cıva) ve Tuzdan meydana gelir. Bu, evrenin unsuri bedenidir ve unsurların kendileri bizzat bu bedendir. Elle tutulamayan, gayrimahsus ve görünmez olan beden ise sidereal sema yahut gökkubbedir. Gördüğümüz gökkubbe cismanidir, görünürdür ve maddidir. Ne var ki bu, gökkubbenin kendisi değil, yalnızca bedenidir. İnsanın ruhunun görünmez olması gibi, gökkubbeyi de hiç kimse görmemiştir, yalnızca onun bedenini görmüştür. Bütün evren böylelikle iki kısma, bedene ve gökkubbeye taksim edilmiştir. Dahası, gökkubbe iki kısımdan teşekkül eder. Biri semada, yıldızlar arasındadır, diğeri yerkürenin içindedir. Buradan hareketle gökkubbenin iki özü meydana gelir. Biri semanın gökkubbesine hastır, diğeri bu kürenin ve dairenin unsuruna hastır. Kürenin yahut dairenin gökkubbesi öyle bir tabiata sahiptir ki, toprağın yahut unsurların bedeni her ne veriyor yahut tayin ediyorsa, ondan neşet eder. Böylece kürenin gökkubbesi topraktan semereleri meydana getirir ki bu, gökkubbe olmaksızın vücuda gelemezdi.

Topraktan hasıl olan her şey için de durum aynıdır.

Diğer gökkubbenin kendine mahsus tesiri semadadır, yani yalnızca insanla alakadardır. Şimdi, her iki yıldız nizamı, üstteki ve alttaki, birbirine bağlı, raptolunmuş, birleşmiş ve birbiriyle ahenk içinde işler durumda olsa da, yine de şu fark mevcuttur, üst yıldızlar daha yüksek duyuları idare eder, alt yıldızlar ise neşvünema bulan şeyleri idare eder, yani üst nizam hayvani aklı tanzim eder, alt nizam ise kürenin kendisinden fışkıran, büyüyen şeyleri tanzim eder.

Daha önce söylenmiş olanların ötesinde, semereleri ve nebatatı ilgilendirdiği kadarı müstesna, kürenin gökkubbesine dair hiçbir bahse girmeyeceğim.

Bunlar onun felsefesidir. Ne var ki, duyuları var eden yıldıza dair, insanın kendi içinde taksim edildiğini bilmemizi sağlayacak kadarını ortaya koyacağım, yani kürenin bedeni ile duyuların bedenine, diğer bir deyişle görünür, elle tutulur bir beden ile görünmez ve gayrimahsus bir bedene ayrıldığını, yahut başka bir ifadeyle, üç asal unsur olan Tuz, Sulphur (kükürt) ve Mercury'den (cıva) müteşekkil unsuri bir beden ile sidereal bir bedene ayrıldığını beyan edeceğim. İnsanın bedeni

söz konusu olduğunda, o yalnızca et ve kemikten ibarettir. Onda elle tutulamayan şeye ise ruh denir. Böylece insan et, kan ve ruhtan meydana gelir. Dahası, et ve kan insanın kendisi değildir, insanın kendisi olan, kendi içinde mevcut bulunan ruhtur. İnsanın ruhu hikmettir, duyudur, akıldır ve insanı var eden bunlardır. Beden ise kaba maddeden ibarettir. Ruh yıldızlara tabidir, beden ise ruha tabidir. Böylelikle yıldız insanı ruhunda idare eder, ruh da bedeni et ve kanda idare eder. Ne var ki bu ruh ölümlüdür, zira nefs değildir. Nefs doğaüstüdür ve ben burada ondan bahsetmiyorum, yalnızca Âdem'de yaratılmış olup Tabiat'ın sınırlarına dahil olan şeyden, yani etten, kandan ve bu ruhtan söz ediyorum. Bu sebeple, her kim yeniden doğmazsa ölür ve o ruhu muhafaza edemez, ölüme sürüklenir. Demek ki, yıldız ile insan arasında, unsurlar ile insan arasında belirli bir irtibat mevcuttur. Bu, hiçbir taksimin yahut ayrılığın vuku bulamayacağı tabiatta, tek bir birleşme ve tek bir ittifaktır. Vuku bulabilecek olan yegâne şey, nefsin çekilip ayrılması, cihanın nizamı tarafından meydana getirilmiş olanı terk etmesi ve ebedi olanı kendine mal etmesidir. Bunu, yıldızın yukarıda ve dünya küresinde bulunan şeyler arasında doğru biçimde kavranabilmesi, aynı zamanda her bir kurucu unsurun insanda nasıl birleştiğinin gereğince anlaşılabilmesi gayesiyle işaret ediyorum. Bu suretle yıldızların birbiriyle olan mutabakatı ve işleyişi anlaşılacak, harici yıldızların insan üzerinde nasıl bir tesir icra edebileceği ve aynı şekilde insanın içinde bulunan şeylerin de dışarıdaki nesnelerde ne kabil tesirler yarattığı açıklığa kavuşacaktır. Zira harici yıldızların insanı etkilediği, insandaki dahili yıldızların da dışsal şeyleri fiilen ve işleyiş bakımından karşılıklı olarak etkilediği bir hakikattir. Çünkü Mars'ın bizde husule getirebileceği şeyi, insan kendi erdemli ve kudretli amellerinde nefsini zapt ederse, kendi içinde bizzat kendisi de meydana getirebilir. İşte çifte yıldızlar birbirleriyle bu şekilde irtibatlıdır.

Şimdi ise asli yıldızlar ile beden arasındaki vasıtayı ele almamız icap etmektedir. Bütün şeyleri idare eden tek bir yıldız vardır, insanda hayvani zekâyı, hayvanlarda hissi, unsurlarda ise onların işleyişini idare eder. Bu yıldız, çözülme yahut ifnadan yaratılmış yegâne yüce şeydir ve Olimpos'ta tüm bu şeyleri kendi emri altında tutan odur. Vazifesi insanda işlemek, unsurlarda işlemek, hayvanlarda işlemek, onların duyularını ve zihinlerini döndürmek ve değiştirmektir. Şimdi, bunu bir vasıta olmaksızın yapmak muhaldir. Bu vasıtanın bizzat kendisi, yüce olanın tesir icra ettiği mevcudatın içinde yer alan bir yıldızdır ve öyle olmak zorundadır. Bu vasıta marifetiyle cevher ve beden üzerinde bir tesir hasıl olur. Meseleyi bir misalle tavzih edelim. Şayet Mars bir insan üzerinde tesir edecekse, bu, maddi yıldız vazifesi görecek bir vasıta olmaksızın vuku bulamaz. Mars işte bu vasıta aracılığıyla iş görür. Benzer şekilde, eğer daha yüksekteki bir yıldız papağan üzerinde tesir edecekse, papağanın içinde, fevkteki yıldızın vasıtasıyla amel edeceği bir yıldızın bulunması zaruridir. Buradan anlaşılmaktadır ki, insanda, kuşlarda ve cümle hayvanatta bir yıldız mevcuttur ve bunlar her ne yaparlarsa, burçlar kuşağından neşet eden ve o mutabık olmayan ahengi nizama sokan daha yüksek tesirin sevkiyle yaparlar.

Dahası, unsurların içinde de, örneğin toprakta, benzer ve tesirli bir yıldız mevcuttur. Bu yıldız, daha yukarıdaki yıldızdan bir tesir alır ve ardından kendiliğinden toprak üzerinde faaliyete geçer, öyle ki toprakta var olan yahut onda gizli bulunan her ne varsa açığa çıkarılır. Aynı durum su unsuru ve diğerleri için de geçerlidir. Dolayısıyla bir kimse her şeyden evvel yukarıdaki yıldız cihetinden bir müneccimdir, bir diğeri ise insanların yıldızı cihetinden müneccimdir. Unsurların yıldızından bir müneccim olduğu gibi, hayvanların yıldızından da bir müneccim vardır. Bu minvalde unsurların dört müneccimi, sırasıyla insanların ve hayvanların yıldızlarına ait iki müneccim bulunur ki bunlar altı eder, ardından da yedincisi olan üstün yıldızın müneccimi gelir. Bunların haricinde insandaki muhayyileden doğan, diğerlerinin cümlesinden üstün ve sırada sekizinci duran bir başka astroloji daha kalır.

Bu da, tıpkı diğerleri gibi, müneccimler tarafından ihmal edilmiş ve göz ardı edilmiştir, lâkin kim bir müneccim sayılmak isterse bu sekizinin tamamına dair eksiksiz bir bilgiye sahip olmalıdır. Bununla birlikte, muayyen sahalarda mahir olanlar hor görülmemelidir gerçi, fakat bunlar küllî surette amel edemezler.

Yıldız sekiz kısma ayrılır, biri müessirdir, altısı ona tâbidir, sekizincisi ise bizatihi müessirdir ve ilki gibidir, hatta ileride yeni semadan ve felekten bahsettiğimizde daha vazıh gösterileceği üzere, bazı veçheleriyle ilk olandan daha üstün ve daha mümtazdır. Ne var ki semavî astronomun diğerleri hakkında da malumat sahibi olması gayet tabiîdir. Şimdi, bu ara yıldızlar faaliyettedir, birbirini izler ve uyuşurlar, öyle ki yukarıdaki yıldızdan ne önceden haber verilmişse, daha alttaki yıldız araya girip ister daha iyi ister daha kötü olsun başka bir şey husule getirerek onun vuku bulmasını engellemez.

Buradan anlaşılmaktadır ki, Tufan vaktinden Mesih’in doğumuna dek kadimler nazarında astronomi daima ziyadesiyle muteber tutulmuştur.

Malumdur ki Astronominin her nev’i ciddiyetle işlenmiştir. Ancak Mesih vaktinde bu hitama ermiştir, Mesih idaresinde bunun vuku bulmuş olması teessüf edilecek bir mesele [NOT: metindeki şüphe imiyle belirtildiği üzere 'değildir'] zira Peder, kudretli sevgisiyle insanların zihinlerini yalnızca Kendisiyle sınırlandırmalarını ve faydasız şeyleri terk etmelerini takdir buyurmuştu, yine de bu şeylerin birçoğu Mesih idaresinde neşet edip serpilmiş ve bilahare bütün dünyayı istila etmiştir. Bunu fehmetmek için bilmenizi isterim ki Mesih, ebedî hikmeti talim etmiş ve bir maksada matuf olarak ruha ihtimam göstermiştir, ta ki Tanrı’nın sureti kendi Yaratıcısının melekûtuna yükseltilsin ve böylece daha alttaki hikmet ihmal edilirken daha yüksek olanı daha faal surette işlenebilsin. Dolayısıyla, her ne kadar bu kitapta bunları bir putperest gibi yazıyor olsam da, kendimi bir Hristiyan olarak ikrar ederim. Ne var ki putperest de Oğul’a muhalif olmayan Peder ile sevinebilir ve Tabiatın nurunda yürürse hakikatte bir putperest sayılmaz. Mesih’in hikmeti, Tabiatın bütün hikmetinden evladır.

Bunu bizzat ikrar ederim ki, tek bir nebi tek bir saat içinde, bütün müneccimlerin uzun yıllar boyunca söylediğinden daha kesin ve daha hakiki konuşur ve tek bir havari hakikatte bütün büyücüleri fersah fersah aşar.

Ateşten dillerle konuşanların mektebine ne karşı koyabilirdi? Ve yine de, bu lütuflara sahip olunmasına rağmen, Mesih vaktinde, mâlik olmadıkları ebedî bir hikmetle zahiren böbürlenen muayyen bir fırka zuhur etti, gerçi bu fırka büyüyüp her yana yayıldı. Bu fırka, kendisini asil astronomi ilminden kopardı ve gübrenin meyvenin yerini alması gibi onun mevkiini gasbetti. Bundan ötürü zamanla, yalnızca ebedî hikmetin temeli ve nuru değil, hakiki astronominin kendisi de silinip gitti ve Tabiatın bütün nuru nihayetinde fesada uğrayıp karardı. Bu, esef verici bir kötülük ve günahtı. Şikâyet ettiğim bu kimseler gibi Kutsal Ruh’a karşı günah işleyenlerin vay haline! İtiraf ederim ki, astronomiden ziyade Tanrı’dan konuşmak evladır, otlar vasıtasıyla sağaltmaktan ziyade Tanrı’dan şifa bulmak evladır, Kutsal Ruh’a karşı günah olan sahte nebilerden ziyade Tanrı’dan vazetmek evladır. Tanrı’dan gelen topal yahut sakat değildir, tabir caizse eli ayağı yerindedir. Tabiattan gelen ise ekseriyetle kurt yeniğidir ve çürümüştür. Her şey Tanrı’dan değildir, fakat bazı şeyler Tabiattandır. Her şey Tabiattan değildir, lâkin bazı şeyler Tanrı’dandır. Eğer müneccimler, astronomlar, signatorlar, nekromantlar, incertiler, kâhinler kendi ilimlerini terk edip nebilere, havarilere ve bilhassa bizzat Mesih’e tâbi olsalardı, daha az olandan daha büyük olana, Tabiattan Mesih’e meyil ve temaşa ettiler diye kim onları kusurlu sayabilirdi?

Yine de Tabiatın nurunu neredeyse yitirmiş oldukları halde, ateşten dillerle konuşan o mektebe nüfuz edememiş olmalarına hayıflanmaktan kendimizi alamıyoruz.

Bundan ötürüdür ki her iki hikmet nev’inden de kâmilen nefret etmektedirler.

Yıldızlara dair şunu vazederim ki, tüm hayvani zekâyı bahşeden onlardır. Beden nasıl yerküre tarafından veriliyorsa, akıl da aynı şekilde yıldız tarafından bahşedilir. Biri diğeri olmaksızın var olamaz. İtiraf etmek zorundayım ki, Baba insanı yarattığına pişman olmuştur, onu yeniden dirilten ise Oğul’dur. Bu nedenle, her ne kadar Baba’nın nuru terk edilmemeliyse de, Baba’dan ziyade Oğul ile rabıta içinde olmak daha akıllıcadır. Zira Baba Oğul’a karşı değildir, Oğul da Baba’ya karşı değildir. Kutsal Ruh’a karşı günah işleyenin vay haline! İnsanın toz olduğunu ikrar ederim, zira o unsurlardan alınmıştır. Unsurlar nedir, hiçbir şey. İnsan nedir, hiçbir şey. Öyleyse hiçbir şey olanın değil, bir şey olanın peşinden gitmek daha evladır. Lakin mesele Tanrı’nın mucizevi işlerini kavramaya geldiğinde, bir müşkül hissetmemem mümkün değildir. Zira Tanrı’nın lütufları Peygamberlere verilmiştir, Havarilere ve Azizlere verilmiştir. Fakat aynı şekilde bu lütuflar müneccimlere ve hekimlere de ihsan edilmiştir. Hepsi Tanrı iledir ve Tanrı’dandır. Peygamberler ve Havariler için takdir edilmiş olan her ne ise vuku bulacaktır. Yıldız ilmi ve tıp için takdir edilmiş olan da, yine Tanrı’nın ve O’nun fiillerinin vasıtasıyla muvaffak olsun! Ebedi olana yahut bizzat Tabiat’a taalluk eden her şey tek bir gayeye yönelmez, her şey kendi meşrebine bakar. İnsana, hayvana, unsuri bedene yahut yıldızlardan gelen hikmete dair söyleyeceklerim harfiyen hakikattir, ve insan başlangıçta şekillendirildiği gibi kaldığından, onu olduğu gibi tasvir ederim, burada yeni doğumdan hiç bahsetmem. Yine de, şayet eski doğum ile yeni doğum bir arada var olamasaydı, ne birini ne de diğerini tasvir ederdim, bilakis her şeyin beyhude olduğuna hükmederdim. Bu arada, bir Hristiyan olduğum halde putperest bir mevzuyu ele aldığım yönündeki ithama gelince, eğer Baba ve Oğul hemfikir ise ve biri diğerinde mevcutsa, bu hakikatin hiç kimseyle bir niza doğurmamasını ümit ederim, ve nitekim hem Mesih’in nurunu hem de Tabiat’ın nurunu karartan ve böylece iki iskemle arasında insanı yere düşüren o fırka muhalefet etmedikçe, herkes bu meseleler üzerine yazmayı hevesle üstlenirdi. Bu esnada, şayet dünyanın tecdidi vuku bulursa, ebedi Bakire’nin dile getirdiği şu kelam tecelli edecektir, "Aç olanları iyiliklerle doyurdu, zenginleri ise eli boş çevirdi."

DOĞUMUN SONU VE YILDIZLARIN MÜTALAASI

İNSANIN KENDİSİNDEN YARATILDIĞI KÜTLE VE MADDEYE DAİR

Sıradaki bahis, harici amillerin insanda nasıl bu denli tesirli olduğunu mütalaa etmektir.

Her şeyden evvel idrak edilmelidir ki, Tanrı gökte ve yerde olan her şeyi, geceyi ve gündüzü, tüm unsurları ve bütün hayvanları yaratmıştır. Bütün bunlar yaratıldığında, Tanrı ardından insanı var etmiştir. Ve burada, yaratılış mefhumu üzerine iki mülahaza serdedilmelidir. İlki, yalnızca insan müstesna olmak üzere, her şey sadece tek bir kelam ile yokluktan var edilmiştir. Tanrı insanı bir şeyden, yani bir kütleden yaratmıştır ki bu bir cisim, bir cevher, bir şey idi. Bu kütlenin ne olduğunu kısaca tahkik edeceğiz.

Tanrı, insanı kendisinden bina ettiği bedeni, yokluktan bir varlığa dönüştürdüğü o şeylerden almıştır. Bu kütle, gökteki ve yerdeki tüm mahlukatın hülasasıydı, tıpkı bir kimsenin nefsi veya ruhu damıtması ve o ruhu yahut o bedeni alması gibi. Misal olarak, insan et ve kandan, bunların da ötesinde, ilkinden çok daha latif olan ve bizzat insanı teşkil eden bir ruhtan mürekkeptir. Bu minval üzere, bütün mahlukattan, tüm unsurlardan, gökteki ve yerdeki bütün yıldızlardan, tüm hassalardan, cevherlerden ve tabiatlardan, hepsi içinde en latif ve en ali olan ne varsa çekilip çıkarılmış ve tek bir kütle halinde birleştirilmiştir. İnsan sonradan bu kütleden vücuda getirilmiştir. Bu sebepten insan artık bir mikrokozmos, yani küçük bir âlemdir, çünkü o bütün semavatın tüm yıldızlarından ve seyyarelerinden, topraktan ve unsurlardan süzülmüş bir hülasadır, ve bu veçhile onların Quintessence’ıdır (beşinci öz). Dört unsur evrensel âlemdir ve insan bunlardan teşekkül etmiştir. Dolayısıyla sayıca o beşincidir, yani bir nüve olarak içinden çekilip çıkarıldığı dört unsurun ötesindeki beşinci yahut Quintessence’tır. Ancak makrokozmos ile mikrokozmos arasında şu fark zuhur eder ki, insanın sureti, timsali, nev’i ve cevheri ondan başkadır. İnsanda toprak ettir, su kandır, ateş onun hararetidir ve hava ise merhemdir. Bu hassalar değişmemiştir, tebeddül eden yalnızca bedenin cevheridir. Böylece insan insandır, bir âlem değildir, fakat âlemden yapılmıştır, âlemin değil, Tanrı’nın suretinde yaratılmıştır. Yine de insan, âlemin tüm keyfiyetlerini kendinde ihtiva eder. Nitekim Kutsal Yazı’nın toz ve kül olduğumuzu ve küle döneceğimizi söylemesi gayet haklıdır, yani insan her ne kadar Tanrı’nın suretinde yaratılmış olsa, ete ve kana sahip bulunsa, âleme benzemeyip âlemden üstün olsa da, yine de topraktır, tozdur ve küldür.

Ve suretine aldanıp yoldan çıkmaması için bunu kalbine iyice nakşetmelidir, bilakis ne olduğunu, şimdi ne halde bulunduğunu ve bundan sonra ne olacağını tefekkür etmelidir.

İmdi, bu misallere kulak veriniz. Mademki insan evvelce ne idiyse ve neyden yaratıldıysa ondan gayrısı değildir, hayalinde dahi olsa dalalete düşmesin. Bu hakikatin vukufiyeti, onu büyük kâinattan çekilip çıkarılmış bir kütleden başka bir şey olmadığını itiraf etmeye icbar eder.

Durum bu olduğuna göre, insan oradan beslenip ayakta kalamayacağını bilmelidir. Bedeni dünyadandır ve bu sebeple neşet ettiği o dünya tarafından beslenip idame ettirilmelidir. Yiyeceğinin, içeceğinin ve tüm gıdasının topraktan yetişmesi bundandır. Büyük evren, onun yiyeceğine ve beslenmesine daha az katkıda bulunur. Şayet insan büyük dünyadan değil de semadan gelmiş olsaydı, o vakit meleklerle birlikte semadan semavi ekmeği alırdı. Oysa insan topraktan ve unsurlardan alınmıştır, bu yüzden de bunlar tarafından beslenmelidir. Büyük dünya olmaksızın yaşayamazdı, ölü olurdu; nitekim o, büyük dünyanın tozu ve külü gibidir. O halde insanın dört unsurla ayakta tutulduğu, yiyeceğini topraktan, içeceğini sudan, hararetini ateşten ve nefesini havadan aldığı sabittir. Fakat bunların tümü yalnızca bedenin, etin ve kanın idamesine hizmet eder.

İnsan yalnızca et ve kandan ibaret değildir; mizacın aksine unsurlardan değil, yıldızlardan gelen bir akıl da onun içindedir. Yıldızların durumu ise şudur, hayvanın bütün hikmeti, zekâsı, gayreti ve insana özgü bütün sanatlar onların içinde saklıdır.

İnsan bu mezkûr şeyleri yıldızlardan alır ve buna Doğanın ışığı denir; nitekim bu, insanın Doğanın ışığı vasıtasıyla bulduğu her şeydir. Meselemizi bir misalle izah edelim. İnsanın bedeni gıdasını topraktan alır; cenin olarak teşekkülü ve tabii mutabakatı gereği o gıdaya yazgılıdır. Bir kimsenin bir tür yiyecekten, diğerinin ise başka bir türden hoşlanmasının, her birinin hazzını topraktan devşirmesinin sebebi budur. Hayvanlar da aynı şeyi yapar, bedenleri için toprağa ekilmiş olan yiyecek ve içeceği arayıp bulurlar. İnsanda bedenini, yani etini ve kanını idame ettirecek hususi bir meleke bulunduğu gibi, aklı için de durum aynıdır. Unsurlardan olmasa da, aklı kendi alışıldık yiyecek ve içeceğiyle beslemesi icap eder; zira duyular cismani değildir, tıpkı yıldızlar gibi ruhtandır. Böylece insan, o ruhun gebe kalıp doğduğu yıldızının ruhu vasıtasıyla cezbeder. Çünkü insandaki ruh da tıpkı beden gibi beslenir.

Yaratılışında insana bahşedilen hususi vasıf şudur, her ne kadar ilahi sureti paylaşsa da, ilahi gıdayla değil, unsurlara ait gıdayla beslenir.

İnsan iki kısma ayrılır, et ve kandan ibaret unsuri bir bedene ki bu beden oradan beslenmelidir, bir de ruha ki insan bu ruhtan ötürü kendi ruhunu yıldızın ruhuyla idame ettirmeye mecburdur. İnsanın kendisi yeryüzünün tozu ve külüdür. Büyük evrenden hem unsurlara hem de yıldızlara muhtaç olması hasebiyle insanın durumu böyledir, zira kendisi de bu surette teşekkül etmiştir.

Şimdi insanın cenin haline gelişinden, nasıl meydana getirilip yaratıldığından söz etmeliyiz. İlk insan, bütün kâinatın nizamından süzülüp çıkarılmış bir kütleden yapılmıştır. Ardından ondan, kâinata olan benzerliğinde ona tekabül eden bir kadın inşa edilmiştir. Bundan böyle bütün çocukların, bütün insanların nesli erkek ve kadından neşet eder. Dahası, Tanrı'nın eli ilk insanı harikulade bir surette Kendi benzeyişinde yaratmış, fakat hakiki bir insan olabilmesi için onu yine de et ve kandan mürekkep kılmıştır. Sonradan ilk insan ve zevcesi Doğaya tabi kılınmış, Tanrı'nın elinden öyle bir ayrılmıştır ki, insan artık Tanrı'nın eliyle mucizevi bir tarzda değil, Doğa tarafından meydana getirilmiştir. Dolayısıyla insanın tenasülü Doğaya emanet edilmiş ve kendisinden neşet ettiği tek bir kütleye bahşedilmiştir. Doğadaki bu kütleye meni denir. Ne var ki, sadece bir erkek ile bir kadının insanı meydana getiremeyeceği, bu ikisinin yanı sıra unsurların ve yıldızların ruhunun da bulunması gerektiği gayet kesindir. İşte bu dördü insanı teşkil eder. Meni, unsuri olarak kendisine dahil olduğu ölçü müstesna, insanın içinde bulunmaz. Cenin teşekkülü esnasında unsurlar tesir etmezse, hiçbir beden vücuda gelmez. Yıldızın tesir etmediği yerde ise hiçbir ruh hasıl olmaz.

Unsurlar ve yıldızların ruhu olmaksızın vücuda gelen her şey bir hilkat garibesidir, bir moladır [NOT: rahimde şekilsiz bir kitle halinde gelişen anormal doku, mol gebelik], Doğaya aykırı bir cenin düşüğüdür. Tanrı kütleyi alıp içine hayat üflediği gibi, terkip de daima bu dörtten ve her şeyin elinde bulunduğu Tanrı'dan neşet etmelidir. Beden ve ruh orada bulunmalıdır. İnsanı, yani beşeri meydana getiren bu iki kurucu unsurdur, kadınla birlikte erkek ve dışarıdan gelen menidir; meni adeta bir gıda, insanın kendi içinde bulundurmayıp dışarıdan, tıpkı bir iksiri çeker gibi cezbettiği bir şeydir. Yiyecek ve içeceğin ilkesi ne ise, unsurların dışarıdan bir kütle olarak bedene kattığı spermin ilkesi de odur. Yıldız, kendi ruhu vasıtasıyla duyuları ihsan eder. Anne ile baba, bunların kemale ermesini sağlayan harici vasıtalardır. Bunu anlaşılır kılmak adına bir misal zikredeceğim, daha yüksekteki yıldızlar kudretlerini katmadıkça yeryüzünde hiçbir şey yetişmez. Nedir bu kudretler? Biri diğeri olmaksızın var olamayacak türdendir, bilakis biri zorunlu olarak diğeriyle müştereken amel etmelidir. İnsan söz konusu olduğunda dıştakiler ne ise, içtekiler de öyledir. Buradan ilk insanın mucizevi şekilde yaratıldığı ve böylece Tanrı'nın bir eseri olarak var olduğu neticesi çıkarılır. Bundan sonra insan, onunla irtibat halinde çocuklar meydana getirsin diye Doğaya tabi kılınmıştır. Doğa ise unsurlardaki ve yıldızlardaki harici âlem demektir. Buradan aşikârdır ki, tıpkı yıldızların günlük deveranları olduğu gibi, unsurların da mukarrer bir seyri ve işleyiş tarzı vardır. Kendi günlük uyumları içinde ilerlerler

...ve muayyen çağlarda Doğa yenilerini ortaya koyar. Şayet bu ameliyat tarzı, şayet baba ve anne, bu uyumla döl erme işi için bir araya gelirse, o vakit cenine doğduğu kimselerin, yani dört ebeveynin; babanın, annenin, unsurların ve yıldızların Doğası pay edilir. Baba ve anneden benzer bir suret ile et ve kan cevheri hasıl olur. Bundan maada, onların insan yıldızı olan muhayyilelerinden, uyum ile burçlar kuşağının kendilerini gösterdikleri nispette akıl pay edilir. Keza, unsurlardan mizaç ve tabiatın keyfiyeti pay edilir. Aynı şekilde, haricî yıldızlardan da onların idraki bahşedilir. Bunlar bir araya geldikçe, diğerlerinden daha kuvvetli olan tesir ceninde galebe çalar yahut hepsinin karşılıklı bir imtizacı vuku bulur. Böylece insan bir mikrokosmos (küçük evren) haline gelir. Baba ve anne kâinattan vücuda getirilmiştir ve kâinat durmaksızın insanın teşekkülüne katkıda bulunmaktadır. Bu suretle tek bir beden lakin çifte bir tabiat, tek bir ruh lakin iki katlı bir his meydana gelir. Nihayetinde beden kendi asli bedenine, hisler de asli hisse rücu eder. Ölür, zeval bulur ve bir daha dönmemek üzere göçüp giderler. Küller yeniden odun kılınamayacağı gibi, insan da kül olduğu o halden bir daha insan olmak üzere geri döndürülemez.

İşte astronomun insanı neden yıldızlar vasıtasıyla tetkik edip tanıdığı, yani insanın yıldızlardan neşet ettiği buradan anlaşılabilsin diye, insanın teşekkülünü bütün bir astronominin umumi ve külli bir hücceti sıfatıyla bu noktaya kadar izledik. Nasıl ki her oğul babasıyla tanınırsa, burada da vaziyet böyledir, şayet bir kimse neyin semadan, neyin unsurlardan, neyin baba ve anneden geldiğini bilirse bu ilim pek faydalıdır. Baba ve annenin bilgisi kökte yatar. Unsurların bilgisi tıbba aittir. Yıldızların bilgisi ise astrolojiktir. Bu malumatın faydalı ve hayırlı olmasının pek çok sebebi vardır. Pek çok insan sırf hayvanken kendisini melek gibi gösterir. Pek çoğu annelerinin ağzından konuşup kendilerine Samuel yahut Makkabi derler. Pek çoğu dünyevi mizaçları içinde oruç tutup dua eder ve kendilerini kutsal ilan ederler. Pek çoğu hakikatte söylendiği gibi olmayan nesnelerle iştigal eder. Astrolog olan kimse, konuşan ve görünen o ruhun ne olduğunu bilir. Pek çoklarının kendilerini nazara vermek gayesiyle her ikisinden de derleyip çalarak iki ışık arasında tereddüt etmesi teessüf edilecek bir husustur. Ruhlar filhakika her birine malumdur, lakin farklı bir veçhe ile, ve bu böyle olmamalıdır. Fakat işler böyle olsa dahi, insan Tanrı'nın eseridir, lakin yalnızca biri O'nun hakiki oğludur, o da Âdem'dir. Diğerleri ise, Luka'nın nesep silsilesinde Yusuf'un Hali oğlu olduğunu, Hali'nin Matat oğlu, Matat'ın Levi oğlu olduğunu ve bu minval üzere Âdem'e kadar geri gittiğini naklettiği üzere, Doğanın oğullarıdır, yine de orada Tanrı'nın oğlundan bahis yoktur. Böylece insan Doğa içinde bir oğuldur ve kendi neslini terk etmeyip ebeveyni olan yıldızların tabiatına iktifa eder. İmdi, yıldızların ve unsurların babası ile annesini, keza etin ve kanın babası ile annesini bilen kimse, o zürriyet hakkında,

onun tabiatı, cevheri, hassaları, velhasıl bütün ahvali hakkında kelam edebilecek mevkidedir. Bir tabibin bütün basit maddeleri tek bir terkipte birleştirmesi ve bu sayısız cüzler olmaksızın vücuda getirilemeyecek tek bir devayı hepsinden ihzar etmesi gibi, Tanrı da insanı bütün unsurların ve yıldızların tek bir terkibi halinde pişirip olgunlaştırarak çok daha bariz mucizesini icra eder, öyle ki insan sema, felek, unsurlar, velhasıl dar bir bedene hapsedilmiş ve gizlenmiş bütün kâinatın tabiatı haline gelir. Tanrı insanı tek bir “Fiat” [NOT: "Olsun" buyruğu] kelamıyla yoktan var edebilecek iken, onu Doğanın içinde bina etmeyi ve onun bir oğlu olarak Doğaya tabi kılmayı, lakin yine de Doğayı insana tabi kılmayı murat etmiştir, gerçi Doğa yine de insanın babası idi. Buradan şu netice çıkar ki, astronom insanın döl ermesini insanın aslı ve nesebi vasıtasıyla bilir.

Bir babanın çukura düşen oğluna el uzatması misali, insanın bir tabibin vasıtasıyla Doğa tarafından şifaya kavuşturulabilmesinin sebebi işte budur. Bu suretle Doğa, kendi etine ve kanına, kendi oğluna, bizzat kendisinden hasıl olan kendi semeresine tabi kılınmıştır, hastalıkların mevcut olduğu unsurlar bedeninde, idrak ve aklın neşvünema bulduğu ruh bedeninde, ve unsurlar filhakika tıp vasıtasıyla, lakin yıldızlar kendi bilgi ve hikmetleriyle tabi kılınmıştır. İmdi, Tanrı'nın nazarında bu hikmet bir hiçtir, lakin İlahi hikmet her şeyin fevkindedir. Dolayısıyla hikmetlerin isimleri tefrik edilir.

Doğadan gelen hikmete hayvani denir, zira fanidir.

Tanrı'dan gelene ise ebedi tesmiye edilir, zira fanilikten beridir. Binaenaleyh, astronominin bizzat kendisini şerh etmeden evvel, bu külli delillerden bütün temelin daha suhuletle devşirilebilmesi gayesiyle bu iki bahsin tetkik edilmesi bana zaruri göründü.

Tabii ve sınai olarak işlenen bütün astrolojinin sayıları, mezhepleri ve melekatı aşağıdadır. Cevheri ve ruhi bakımdan bunlardan ne daha fazlası ne de daha azı mevcuttur. İsimleri ve farkları şunlardır, I. Astroloji, II. Maji (büyü), III. Kehanet, IV. Nigromansi (kara büyü), V.

* Paracelsus, Hikmetin ve İlimlerin Temeli üzerine kaleme aldığı son derece müphem risalesinde, marifet ve bilgi mevzusuna dair görüşlerini şöyle beyan eder, Hikmetin temeli üzerine bir risaleye girişen her kimse, her şeyden evvel ilimlerin ve marifetin menşeine dair okuyucuyu ikaz etmeli veya talim etmelidir. Hastalıklar hakkında yazmaya karar vermiş bir tabip de, aynı şekilde, yazdıklarının hastalıklar nezdinde teyit edilebilmesi gayesiyle, evvelemirde hangi temelden hareketle yazdığını, tabi olduğu müellifi ve nasıl bir talim usulü güttüğünü izah etmelidir. Zira onun doktrininin ve ilminin doğruluğu ve hakikati ancak bunlar vasıtasıyla takdir edilebilir. Benzer biçimde, ilimlerin ve sanatların temeli üzerine söz söyleyecek olan bizler de, bunların menşeini, nereden neşet ettiklerini ve nereden tahsil edileceklerini zaruri olarak öğretmek mecburiyetindeyiz. Bunu ikmal ettikten sonra, meselenin bizzat kendisine geçmeliyiz. Bu kitap cismani maddelerden değil, gayrimaddi olan şeylerden, yani aklın bizzat kendisinden bahseder. Benden önceki pek çok kimsenin envaiçeşit hikmet vehmettiğini görmem beni bu hususta yazmaya sevk etmiştir, oysa insana taalluk ettiği kadarıyla tek bir hikmet vardır, zira her iki dülger de aynı evi inşa ederken, aynı baltayı kullanırken ve aynı inşa usulüne sahipken, bir dülger diğerinden nasıl farklı olabilir? Pergel tektir. İlim üzerine bir risalede bu meseleye dair, iki pergelin kullanılmaması gerektiği, zira pergelin iki değil bir olduğu beyan edilmelidir. Aynı veçhile dülger, taş ustası ve duvarcı da bundan gayrı bir pergel kullanamaz. Dolayısıyla hikmetin evi, tek bir temelden başka bir şey üzerine ne bina edilebilir ne de bina edilmelidir. Ve yapıcının sanatı tek bir daire, tek bir sayı, tek bir çizgi ve tek bir kare ile tarif edildiği gibi, bütün usuller boyunca da tek bir hikmet mevcuttur, tıpkı taksimatın tek bir daireden bir üçgene, dörde vb. ayrılması ve bunların nihayetinde yine tek bir daire olması gibi, marifetin taksimatı da bu minval üzere anlaşılmalıdır. Keza gök, yer, hava ve su nasıl bir ve aynı çizgiyi kullanıyorsa, bütün hikmet de tek bir çizgiye muvafık olarak istihraç edilir ve yayılır. Bütün insanlar ve bütün mevcudat tek bir sayı ile sayıldığı gibi, hikmetin de tek bir sayısı vardır ve onun ötesinde başka hiçbir sayı kabul edilmez. Fakat serbest bir elle, binaenaleyh asla doğru olmayan bir çizgi çekildiği yahut elle bihakkın kusursuz olmayan bir daire çizildiği nispette, marifetten de çizgiler, daireler ve başka suretler neşet eder, lakin bunlar katiyen kusursuz değildir. Zira böylesi bir marifet hakiki bir daire, dörtgen yahut çizgi olmaktan uzaktır. Bu sebeple ilmin ve hikmetin temelinden, nereden neşet ettiklerinden, mahiyetlerinin ne olduğundan ve bunları kimin bağışlayıp bahşettiğinden muhtasaran bahsetmeye karar verdim. Sanatkârlar bu bilgiye pek ziyade muhtaçtırlar.

İşaretler İlmi, vi., Gayrimuayyen Sanatlar, vii., Ameli Sanatlar. Her bir itikatta neyin ele alınacağını ve bizzat itikadın ne olduğunu metnin devamında arayınız.

ASTROLOJİ

Bu ilim, gökkubbenin tamamını, kadim nizama göre yeryüzü ve insan karşısındaki vaziyetini, insan, yeryüzü ve yıldızlar arasındaki rabıtanın ne olduğunu öğretir ve inceler.

BÜYÜ

Bu ilim, göğü yukarıdan taşlara, nebatata, kelimelere vb. indirir ve mecbur kılar. Aynı zamanda bir şeyin başka bir şeye tahavvülünü, doğaüstü yıldızların, kuyruklu yıldızların vb. bilgisini ve bunların delaletlerinin ne olduğunu öğretir.

KEHANET

Bu ilim, herhangi bir şekli nizam olmaksızın gökten insana vasıl olur, öyle ki insan, bizzat hiç temaşa etmediği halde gelecek, şimdiki zaman ve geçmiş şeylerden haber vermeyi bilir ve göğün kendi zihnine nakşettiğinden gayrısını söylemez. Bu ilim ekseriyetle saf ve sade kimselerde tezahür eder.

KARA BÜYÜ

Bu ilim, bilfiil cismi, eti ve kanı bulunmayan semavi bedenleri inceler. Bu ameliyenin nekromantikle [ölü çağırıcı ile] münasebeti, efendisine tabi olan ve efendisinin emir buyurduğu bir hizmetkârın vaziyeti gibidir.

İŞARETLER İLMİ

Bu ilim, yıldızları tanımayı, her birinin semasının ne olabileceğini, semanın insanı nütfe halinde nasıl var ettiğini ve aynı minval üzere onun kaderini yıldızlarla nasıl tanzim ettiğini öğretir.

GAYRİMUAYYEN SANATLAR

Bu ilimler, istinat ettikleri yahut kendilerinden neşet ettikleri herhangi bir kaideden mahrumdurlar, muhayyilenin tahakkümü altındadırlar ve iş gördükleri yeni bir ruh ile yeni bir felek vazederler.

AMELİ SANATLAR

Bu ilim, umum astronomi için aletlerin imalini öğretir, mütevazı malzemelerle yıldızların suretini ifade eder yahut kuşatır ve gök ile yeri tek bir şekilde bir araya getirir.

Meselenin daha vukuflu anlaşılması gayesiyle, her bir itikadın kaç türe ayrıldığını şu suretle zikredeceğim,

böyle bir temele dayanır, zira bilgelik, bir insanın diğerinden devraldığı bir sanat ya da bilimden başka nedir ki? Sağgörüsüyle danışmanlıkta parıldayan bir kimse, diğer bir insanın bilmediği basiretli hikmet sanatından gayrı ne öğrenmiştir? Nitekim sanatkar, bir terzinin bütünüyle yoksun olduğu ateşi tanzim etme maharetine sahiptir, dolayısıyla onun sanatı budur. Bu sebeple farklı kimselerde farklı sanatlar bulunur. O halde bilim, sanattan gayrı ne olabilir? Bir daireden, bir çizgiden, bir sayıdan neşet etmek bu sanata yaraşır, çünkü bu durum bir usul bahşeder ve böylece sanatlarda bir usul geçerlik kazanır, tornacı kendi hususi usulünü kendi şahsi sanatından türetir ve şu da bir hakikattir ki, çizgi, daire ve benzerleri bir hikmet usulü verir ve mezkur usul hikmetin ta kendisidir. Dahası, bilimler pek çok yöntem dairesinde taksim edilmiştir, ne de hepsi tek bir şeyde bir arada bulunabilirdi. Biri bir şeyi bilir, diğeri başka bir şeyi. Hiçbir kimse her şeyi bilip ikmal edemez. Kim her şeye vakıftır, kim her işi icra edebilir? Ve hiç kimse tek bir mesaide iki ayrı işi kemale erdiremeyeceği, bilakis bir vakitte yalnızca tek bir şeyin yapılması zaruri olduğu gibi, sanatlar ve bilimler için de ahval aynıdır. Zira bilimler öylesine engin ve öylesine derindir ki, tek bir dimağ tarafından ihata edilip zaptedilemezler. Bir kısmı birine, ikinci kısmı diğerine bahşedilmiştir. Bir şehrin bir sokağında pek çok altın varakçı, diğerinde pek çok kunduracı ve üçüncüsünde pek çok terzi bulunması gibi, bilimlerin de buna mümasil bir taksimatı mevcuttur. Şimdi, bütün teşebbüsler tek bir menbadan neşet eder, bütün eserler ve bütün bilimler tek bir pınardan akar. Onların kolları, bir ağaçtaki meyveler gibi dağılmıştır, bu meyvelerin hiçbiri kendisini aynı ağaçtan diğerleriyle birlikte hasıl olduğunu inkar edecek surette tecrit edemez. Bir yazarın talimatının kaynağının bilinmesi adına bu tür bir hikmette bir mürşit ve muallime ihtiyaç duyulursa, bu bahsi iki kısma ayırmam hak ve adil olur. İnsanın bilgeliği iki veçhelidir, biri ruha, diğeri bedene taalluk eder. Bu tefriki yaptıktan sonra, hayvani olanı, yani cismani olanı ve tabir caizse zihni olanı, yani ezeli olanı kavramamız iktiza eder. Fakat hayvani insanın menşeini başka bir yerde tasvir ettiğimizden, burada esasen ruhani olan insanla iştigal edeceğiz ve bilimin ve hikmetin görünmez kaynağı burada izah edilmektedir. Birkaç risaleyi muhtevi olan ve aynı zamanda sadece parçalı bir mahiyet arz eden eserin bakiyesi, beklenebileceği üzere, bütün hikmeti Tanrı'ya atfeder, zira insanın kendiliğinden hiçbir şeyi yoktur.

Bununla birlikte insan semanın varisidir ve alem yalnızca onun menfaati için mevcuttur. Hikmeti ayrıca hayvani ve meleki olarak ikiye ayırır ve insanların bizzat melekler olduğunu, bütün semadan ve bütün meleklerden önce geldiğini tasdik eder.

Astroloji, insana, süfli cisimlere ve hayvanlara taalluk etmek üzere üç türe haizdir.

Nekromansi, üç türe haizdir, maddi rüyetler veya tayflar, astral ruhlar ve cansız, vehmi cisimler, yani ölüler veya cansız nesneler tarafından bürünülen suretler.

Gayrimuayyen Sanatlar, dört türe haizdir, remil (geomancy), ateş falı (pyromancy), su falı (hydromancy), rüzgar falı (ventinina).

Her bir dine göre türlerin tefsiri.

Bu bilim, iştigal ettiği üç türü ihata eder. İnsana karşı, unsurlara karşı, hayvanlara karşı amel eder. Zira sema ile süfli cisimler karşılıklı olarak irtibatlı olduğundan, sema bütün semayı temsil eden bir şekil vasıtasıyla bize süfli cisimleri bilmeyi öğretir. Bu şekilden, süfli cisimlerin hassası ve semanın bu süfli cisimler üzerinde nasıl bir tesir meydana getirdiği istidlal edilir.

Kuyruklu Yıldızlar Üzerine Bu tür, semadaki bütün bu tabiatüstü alametleri tanımayı ve neye delalet ettiklerini anlamayı bize öğretir. Kuyruklu yıldızlar, haleler ve semanın diğer şekilleri bu sınıftandır. Bu bilim Vahiy'e, rüyalara ve Mesih'in, "Güneşte, ayda ve yıldızlarda alametler belirecektir" kavline dayanır. Bütün bu alametler tabiatüstü olduğundan, astrolojiye değil, büyüye aittir.

Suretler Üzerine Bu bilim, semanın hassalarını temsil eder ve onları suretlere nakşeder, öyle ki kendiliğinden hareket eden ve manidar, gayet tesirli bir suret terkip edilir. Bu kabilden suretler istisnai illetleri şifaya kavuşturur ve kesilme ya da delinmeden neşet eden yaralar gibi pek çok mühim kazayı savuşturur. Benzer bir meziyet hiçbir nebatta bulunmaz.

Gamahei Üzerine Bunlar semanın veçhesine göre hakkedilmiş taşlardır. [NOT: Gamahei, astrolojik tesirleri celbetmek üzere muayyen gök dizilimlerinde tılsımlarla oyulmuş göksel taşlardır.]

Bu surette hazırlandıklarında yaralara, zehirlere ve efsunlara karşı faydalıdırlar.

Kişileri görünmez kılarlar ve bu bilim olmaksızın Tabiat'ın kendiliğinden sergileyemeyeceği diğer vasıfları izhar ederler.

Tılsımlı Karakterler Üzerine Bu türler, ya telaffuz edilen ya da tahrir edilen kelimelerdir. Bütün illetlere karşı iktidarları vardır ki onları aynı zamanda savuştururlar. Bahtsızlığı ve cümle kazaları defederler, mahpusları zincirlerinden boşanacak şekilde azat ederler ve Tabiat'ın bizzat meydana getirmeye muktedir olamadığı, yalnızca büyü biliminin ikmal edebileceği tesirleri hasıl kılarlar.

Tayflar Üzerine Bu tür, insanların suretlerini sergiler, öyle ki hakikatte mevcut olmayan bir şey zahir olur. Alametleriyle birlikte bu rüyetler gündüz vakti değil, gece vakti hasıl olur ve insanın bedeninden, kanından, etinden, canından ve ruhundan yoksundur.

Efsunlar Üzerine Bu tür, insanların köpeklere, kedilere ve benzerine nasıl dönüştürüleceğini öğretir. Bir insana kendisini her türlü kisveye ve surete nasıl tebdil edeceğini öğretir. İnsanları görünmez kılar, sanatkarın iradesi veçhile insanların zihinlerini tağyir eder, kendi keyfine göre tesirleri ve tenasülü sevk eder, idare eder ve yönlendirir.

Rüyalar Bir kimseye rüya vasıtasıyla bir şey arz edilirse, şimdiki zamana, geleceğe ya da maziye ait olsun, bir bilgi, bir hazine veya başka herhangi bir sır olsun, bu sanata taalluk eder. Yıldızları bir rüyaya tevcih edebilir, öyle ki her şey bu vasıtayla faş edilebilir.

Dilsiz Hayvanlar Bu tür, hayvanlardan sudur eden kehanetleri tefrik etmeyi bize öğretir, öyle ki insan semanın ne yaptığını yahut ne yapmak üzere olduğunu görüp fehmedebilsin. Aynı zamanda mecnunlarda, hayvanlarda ve diğer safi mevcudatta da caridir.

Ruh Bu tür yalnızca insanın zihnine taalluk eder, öyle ki insanın ne yapması gerektiği zihnine taammüden değil, tesadüfen ilham edilir.

Bu tür büyük bir ehemmiyet taşır ve zihnin hakiki temelinden hareketle kendisine ne fısıldadığını bilmesi adına insan tarafından ilk evvel tetkik edilmesi gerekenler arasında yer almalıdır.

TEFEKKÜR (SPECULATION) Şayet bir kimse dikkatle tartar, tefekkür eder ve kuvvetli bir muhayyile vasıtasıyla aradığını bulursa, bu hâl mezkûr türe havale edilmelidir. Bu kudret, insanla meşgul olan ve ona talim eden yıldızlardan neşet eder.

FANTAZYA (PHANTASY) Şayet bir kimse salt bir oyun veya eğlence esnasında bir şeyi keşfeder yahut öğrenirse, bu da yıldız kemale erdiğinde yine ondan hasıl olur. Bu hâl, evvelce mevcut bir malumat yahut tahkikat olmaksızın işleyerek ve onu talep etmeyene menfaat sağlayarak, defineler, madenler ve saklı kalmış diğer hususlar gibi pek çok şeyi ekseriyetle ifşa eder.

RÜYETLER (VISIONS) Bu tür, billurlarda, aynalarda, cilalanmış yüzeylerde ve benzerlerinde, cismani bir mevcudiyet içinde zuhur etmişçesine hazır bulunan gizli, sırlı, hâlihazırdaki yahut istikbaldeki şeyleri görür.

ASTRAL RUHLAR (ASTRAL SPIRITS) Bu tür, bedenden tecrit edilmiş sidereal ruhlarla nasıl muamele edileceğini öğretir, öyle ki bunlar insanlara köleler gibi hizmet etmeye icbar edilebilsin.

Cansızlar (inanimates), yıldızlar tarafından var edilen, insanlarla birlikte ikamet edip sohbet eden ve onların yaptıklarının aynını icra eden ruhsuz insanlardır.

EL FALI (CHIROMANCY) Bunun vasıtasıyla yıldız, insanın doğumu anında semanın haiz olduğu suret ile insanda tecelli ettirilir. Bu tecelli ellerde, ayaklarda, bedenin diğer çizgilerinde ve damarlarında, muhtelif bedenlerde kendilerini farklı suretlerde göstererek zahir olur.

İLM-İ SİMA (PHYSIOGNOMY) Bu tür, bir insanın simasından, tavırlarından ve jestlerinden nasıl tanınacağını öğretir. Bu da sebebini, insanı mühürleyen ve bu işaretler vasıtasıyla onun tabiatını şekillendiren doğum saatinden alır.

TENASÜP (PROPORTION) Bu tür, bir insanın topal, pek uzun, pek kısa ve benzeri hallere sahip olup olmadığına, yani umumi bünyesine bakarak onda bulunan hususiyetler hakkında hüküm verir.

REMİL (GEOMANCY) Bu ilim, bir temelden, kesin bir bilgiden yahut alametlerden (tessere) ari olarak, serbest bir zihinle icra edilir. Yıldız ilmi ile mutabıktır.

ATEŞ FALI (PYROMANCY) Bu tür, ateş vasıtasıyla kehanette bulunmaktır. Ateş vasıtasıyla semanın hareketinin ne olduğu, tabiatı ve vaziyeti müşahade edilir. Bunda esasen aya müracaat olunur.

SU FALI (HYDROMANCY) Bu tür, suda bazı sır ve saklı şeylerin, kapalı ve mühürlü mektupların, uzak memleketlerde seyahat eden şahısların diri mi yoksa ölü mü olduklarının nasıl görüleceğini öğretir. Bu ameliyenin icrası, tahayyül vasıtasıyla, yeni semanın burcundan neşet eder.

RÜZGAR FALI (VENTININA) Bu usul, semanın istikbaldeki vaziyetinin insana nispetle nasıl olacağının, hayır mı şer mi, semereli mi yoksa kısır mı bulunacağının ve istikbalde vâki olup da [okunamadı]

HİSAP (ARITHMETIC) Bu tür, semanın ve arzın adedinin yıldızlarda ve benzeri mevkilerde nasıl bulunacağını öğretir.

HENDESE (GEOMETRY) Semanın, arzın ve bunlarda saklı bulunan şeylerin irtifaının nasıl ölçüleceğini öğretir.

KOZMOGRAFYA (COSMOGRAPHY) Bütün eşyanın vaziyet ve mesafesini, kavimlerin ahlak ve tabiatını öğretir.

ALET İLMİ (INSTRUMENTATION) Bu tür, sema ile arzın birbirine nasıl rabıtalandığının derk edilmesini temin eden aletlerin nasıl imal edileceğini öğretir.

KÜRE (SPHERE) Bu tür, bir alet vasıtasıyla sema ile arzın bilgisinin ve mutabakatının ne olduğunu tahsil etmeyi öğretir.

Bu muhtasar kelam ile, astronominin bizzat kendisinin daha salahiyetle anlaşılabilmesi gayesiyle, bu farklı türleri tavsif etmeye gayret gösterdim.

Bütün bunlar astronomiyi teşkil eder. Fakat her birinin nasıl ispat olunacağı sonradan şerh edilmiştir, ta ki astronominin tutarsız yahut kizb ile malul bir ilim olmadığı, bilakis bizzat Tabiatın nurundan ahzedilmiş muhkem bir temele istinat ettiği bedihi kılınsın, ki bu da filhakika her hakikati ve marifeti tesis etmek için elzemdir.

İnsanın teşekkülü bahsini tamamlamış bulunduğumuzdan, imdi onun iaşesini ele almalıyız, zira bu tarikle astroloji kafi derecede ispat olunacaktır. İnsanda, harici küreden insanın derununa cezbiyatta bulunan fıtri bir hassiyet mevcuttur. İmdi, cezbettiği şey ne ise insan onunla kaimdir, sıhhati yahut marazı da cezbettiği bu şeye göredir. Cezbedici kudret iki kısımdır, biri unsurlara ait bedene, diğeri ise sidereal bedene aittir. İnsanın iaşe edilmeye duyduğu iştiyak şu veçhile fehmedilmelidir, harici kürenin şuaları bize nüfuz eder, insanın deruni idaresi ise mütebaki kısmı tamamlar. Böylece küre, semerelerini kökten ta harici [NOT: "outward locust" ifadesi metindeki imla/tahrifat gereği harici mahsulü veya dış ucu kastetmektedir] noktaya kadar teşmil eder. Buradan hasıl olur ki, içimize dercedilmiş olan ve bizi bu meyveleri yemeye icbar eden muayyen bir fıtrat, yani açlık ve susuzluk mevcuttur.

İşte bu kürenin şuaları da içimize böylece dahil olur. İmdi, maddi bedenin gıdası bize unsurlardan nasıl vasıl oluyorsa, sidereal beden dahi bütün ilim, umum sanat ve tekmil basiretle burçlar tarafından öylece techiz edilir. İnsan, ağaçtan meyve devşirdiği gibi bütün marifetini de aynı veçhile devşirecek surette halk olunmuştur. Musiki, maden sanatı, tıp ve ziraat işte böyle neşet eder, fani bedenin muhtaç olduğu her ne varsa, insan onu yıldızların hikmetinde bulur ve hayır yahut şer olsun tekmil hikmet, ona yıldızlardan intikal eder. Yalnızca iki şey, yani adalet ve mukaddes kelam, vasıtasız olarak Ruhü'l-Kudüs'ten sudur eder. Öyleyse Tabiatın bütün nuru yıldızlara raptedilmiştir. Zira insan nasıl tevellüt ettiği topraktan rızkını ararsa, keza aynı şekilde tevellüt ettiği yıldızlardan da onu talep eder. Şu halde uğruna tevellüt ettiği hikmet iki türlüdür, biri hayvani olandır, fakat diğeri hakkında Mesih "Ben bunun için doğdum" buyurmuştur, sanki "Ben Ezeli Hikmet içinde doğdum" demişçesine. Dünyanın hikmeti yalnızca cismani maddeler üzerine sarf edilmelidir, diğeri ve daha ali olan hikmet ise Mesih'in kelamına tevfikan tahsil ve istimal olunmalıdır.

İmdi, sidereal hikmet Tanrı indinde beyhudedir, nitekim "Hakim olan, yıldızlara hükmeder" kelamı buradan gelir, bu da ezeli hikmetin hayvani olanı sevk ve idare ettiği manasını tazammun eder. Bu minval üzere tabii hikmet ruha değil, bedene bahşedilmiştir. Binaenaleyh, ruha taalluk eden hususların hiçbir surette Tabiatın nuru ile teshir edilip kirletilmemesi icap eder. Bu nur, münhasıran Tabiat ile birlikte istimal olunmalıdır.

Bütün sanatlar ve ameliyeler Tabiatın ışığı vasıtasıyla icat edilmiştir. Gezegenlerin konaklarında, diğer bütün zanaatkârlara muallimlik etmiş ustalar vardır ve bunlar gerçekten de cümle zanaatkârların en yetkinleridir, zira sanatları kendilerine doğuştan nakşolunmuştur. Şayet bunlar insan olsalardı, demiri her yerde döver ve ona balmumu imişçesine şekil verirlerdi. Faniler henüz bu arcanum’u (gizli sırrı) öğrenmiş değillerdir, oysa hakiki pınardan içmiş olsalardı bunu bihakkın öğrenirlerdi. Keza gezegenlerin menzillerinde, diğer bütün taş ustalarının kendilerinden feyzalmakta olduğu mimarlar ikamet eder ve şayet fani ustalar bu hüneri tam manasıyla kavrasalardı, cümle madde ellerinde yoğrulabilir kılınırdı. Böylelikle Tanrı tarafından teşkil olunan gökkubbe, şayet hakiki menbalarına müracaat edersek, bütün sanatlarda bizim kusursuz muallimimizdir. Nitekim cümle illetlere aşina olan ve gözlerimizden saklı duran şeyleri dahi müşahede eden en müstesna tabip de gökkubbededir. Tanrı onu yeryüzünde tabipler vücuda getirsin diye böyle yaratmıştır. Şer kaynaklarına gelince, tıpkı yeryüzünde olduğu gibi semada da ehil olmayan sanatkârlar mevcuttur. Bu cehalet ve beceriksizlik, şer olanın değil de hayır olanın seçilmesi maksadıyla bahşedilmiş olan hayvani akılla dahi tefrik edilebilir. Doğal ışık, insanı işte böyle daha ali bir ışığa sevk eder. Dahası, Lucifer semada avenesiyle birlikte kendini yaratılış fıtratının haricine çıkarmıştır ve aynı hal yıldızlarda da vuku bulabilir. Bu sebeptendir ki hilafına telakkiler, menfi ve sapkın sanatlar neşet edebilir. Binaenaleyh her ruha itimat etmemeliyiz, zira melekî akılların (intelligence) iki nevzuhuru olduğu gibi, yani yaratıldıkları hali muhafaza edenler ile asli mertebelerinden sukut edenler şeklinde ikiye ayrılması misali, ruhlar da iki kısımdır. Astronomi, bize bu iki nevi ruhu birbirinden tefrik etmeyi öğretmesi bakımından ehemmiyet arz eder. Bu ilim aynı zamanda büyük bir arcanum (gizli sır) ihtiva eder ve onsuz hiçbir hakikat bihakkın öğrenilemez.

Hikmet, ezeli ve tabiidir. Ezeli olan tebeddül etmez ve sabittir, tabii olan ise değişken tabiatından ötürü kutsal metinleri tahrif eden sahte bir ruh husule getirir. Lakin astronomi buna vakıfsa ve hakikaten de onun vasıtasıyla ifşa edilemeyecek derecede gizli hiçbir şey yoksa, onu en ali senalarla kim methetmez ki?

İnsanın ne surette yaratıldığı, onda beslenme iştihası hasıl etmek üzere açlık ve susuzluğun, anasırî ve seyyarî (sidereal) bir cismin nasıl vücut bulduğu ve nihayetinde döl yatağına düştüğü anda kendisine nakşolunan meyle nasıl temayül ettiği daha evvel gösterilmişti. Buradan varılacak netice şudur ki, bu türden bir fazilet, tabiat, hassa ve ahval ile nihayetinde cümle ahenk ve burçlar nizamı astronom tarafından tasvir edilebilir, zira muhtelif doğum haritaları (nativitas) bu usulle teşkil olunur ve gaybî hadiseler bu veçhile önceden haber verilir. Tabiat uyarınca yaşayanların hiçbir hali müneccimden gizli kalmaz ve böylece insanın tenasülü için, yıldızların hassalarını ve hususi tecelli suretlerini bilmek gayesiyle göğün bir sureti (horoskop) çıkarılır. Şu halde astrolojiye dair şunu kavrayınız ki o, yıldızların nutfede kendi tesirlerini kemale erdirmelerine ve hayvani insanı vücuda getirmelerine muvafık olarak onların bütün tabiatına, hikmetine ve ilmine vakıftır. Müneccim, böylesi bir irtibat ve ahenk sebebiyle bir insanı yahut bir hayvanı suhuletle tavsif edebilir. Fakat şayet astroloji esasıyla ve layıkıyla bilinir, sübyanın doğum haritaları da semavi tesirin seyrine göre bihakkın tanzim edilirse, aksi halde menfi burç tesirlerinin sebebiyet vereceği nice felaketlerin önü alınmış olur.

Evvelemirde Sihrin (Magia) mahiyetini tarif edelim, o, semavi tesiri vasıtaya intikal ettiren ve oradan da kendi ameliyesini kemale erdirmeye muktedir olan kuvvettir. Vasıta merkezdir, merkez ise insandır. Binaenaleyh semavi kuvvet, insan vasıtasıyla insana aktarılabilir, öyle ki insanda bizzat burcun husule getirebileceği türden bir ameliye vücut bulsun.

Kezalik sihirde, sanatını icra ederken bizzat kendisinin ifa ettiği bir başka ameliye mevcuttur, diğer bir deyişle burcun kendi tabiatı, büyücünün (magus) yapması icap eden fiili bizzat deruhte eder. Şayet büyücünün kendisi vasıta ve merkez ise, dahası burcun ameliyesini insan vasıtasıyla insan için ikmal etmeye muktedirse, bu sanata ilaveten bir fail (süje) olarak anlaşılması gereken başka bir vasıta vücuda getirme kudreti de bahşedilmiştir, nitekim mezkûr fail vasıtasıyla o ameliye, tıpkı hakiki vasıta olan insan tarafından icra edilircesine bihakkın tamamına erdirilir. Böylelikle sihir ilminde iki ameliye mevcuttur, biri Tabiatın bizzat vücuda getirdiği, ister şer ister hayır olsun kendi tesirinin kabı ve aleti olarak insanı intihap ettiği ameliyedir, diğeri ise heykeller, taşlar, nebatlar, kelamlar, keza kuyrukluyıldızlar, teşbihler, haleler ve burçlar nizamının her türlü tabiatüstü tevellüdü gibi ihtiyari aletler vasıtasıyla iş görür. Böylece Tabiat, kendi sihri kudretlerini bizzat hazırlamaya ve onlar vasıtasıyla kendi ameliyelerini nihayete erdirmeye kadirdir, nitekim avam arasında fevkalade bir hadise vuku bulup da bu hal mucizevi bir müdahaleye atfedildiğinde görülen şey budur, oysa hakikatte sihri bir veçhile iş görmüş olan yalnızca Tabiattır.

Doğa yabancı bir cisimde her neyi meydana getirmeye muktedirse, insan da ameliyesini mefhumun, yani ne ete ne de kana sahip olan ve kuyruklu yıldıza benzeyen suretin hasıl olacağı vecihle yönlendirirse, kelimeler ve tılsımlı işaretler de tıpkı devalar gibi kendi hassalarını haiz olacak surette aynı şeyi ikame edebilir. Benzer bir tarzda nebatatta ve gamaheilerde [NOT: Üzerinde göksel işaretler veya resimler bulunan tılsımlı taşlar] öyle bir hal husule getirmek kabildir ki bunlar seyyarelere ve oralarda mukim olanlara benzer hale gelirler. İnsanın bu kabil şeyleri vücuda getirmesi asla hayret celbedici değildir, zira Kutsal Yazı’nın sizler birer ilahsınız dediği hakikat ise, yıldızlardan fevkalade üstün olacağımız muhakkaktır. Şayet yıldızların fiiliyatta insanların ekseriyetine hükmettiği görülüyorsa, bunun yegane sebebi insanların tanrısallık (thearkhia) vasfından neşet eden kudretlerinden feragat etmiş olmalarıdır, nitekim havarilerinkine ve azizlerinkine benzer mevhibeleri bihakkın icra edebilmiş kimseler pek azdır. Aziz ile majisyen arasındaki fark şudur ki, biri Tanrı vasıtasıyla, diğeri ise Doğa vasıtasıyla amel eder. Maji yüce bir ilimdir ve icraatları sebebiyle ona vasıl olmak pek güçtür. Mesih’in zeval bulmaz şu kelamını nazarıitibara almalıyız, zira şöyle buyurmuştur, “İman ederseniz, bunlardan daha büyük işler de başaracaksınız.” İmdi, eğer Mesih’in vücuda getirdiğini aşmaya muktedir isek, Doğanın da vücuda getirdiğini aşabiliriz, zira o bizim hesabımıza yaratılmıştır ve binaenaleyh bizim iktidarımız altındadır. Hakim olan insan Doğaya hükmeder, Doğa o hakim insana değil. Aynı sebepten ötürü yıldızlardan daha fazlasını da ikame edebiliriz. O halde içimizde öylesine muazzam bir hikmet galip gelmelidir ki onun vasıtasıyla yalnız feleğin hassalarını değil, insandan katbekat kuvvetli olan canlı hayvanları dahi tahtıtasarrufumuza alabilelim. İnsanın iradesi denizin derinliklerine ve semavatın yüceliğine kadar uzanır.

Doğanın kendisi bir majisyendir. Bir şeyi ilan edeceği vakit, kuyruklu yıldızlar ve sair semavi alametler kabilinden habercileri kendi nefsinden yaratır. Majisyen olan insan ise hekime kıyas edilebilir. Hekim nebatatın gizli hassalarını bilir, majisyen ise yıldızların gizli tesirlerini. Hekim nebatatın hassalarını çekip çıkarır ve vezince cüzi fakat bütün bir nebatat sahrasındaki kudretleri temsil eden bir deva vücuda getirir. Majisyen ise bütün bir semavi sahanın kudretlerini gamaheus tesmiye olunan küçük bir taşa nakledebilir. Hekim nebati hassaları hastaya zerk edip onun marazını şifaya kavuşturduğu gibi, majisyen de semavi hassaları tahrir ettiği vechile insana zerk eder. Devalar her sene teceddüt eder, lakin yıldızlar bir yaz mevsimi yerine kendi şereflerine [NOT: Bir seyyarenin burçlar kuşağında en güçlü tesire ulaştığı şeref derecesi] maliktir. Güneş, kendisine ait fıtri hararet ile birlikte gündüz ziyasının en yüksek mertebesidir. Bu ziya ve hararet, ışığı gözler için tahammülfersa ve hissiyatı da hararetine güçbela katlanabilir kılacak surette insan vasıtasıyla bir mevzuya nasıl indirilecektir, Bu durum, o vakit Beril tesmiye olunan kristal küresinde vuku bulur.

Şayet Majisyen hassaları semadan aşağı celbedip onları bir mevzuya zerk edebiliyorsa, sıhhate yahut maraza vesile olan suretler yapmaktan niçin aciz kalalım, Eğer semm-i katil ve mütebaki şeyler arzdan neşet edebiliyorsa, semadan dahi intişar edebilir. Lakin mevzu ister suretler, ister nebatat, ister taşlar veya tahtalar olsun, yukarıda zikredilen ahvalde de benzer şeylerin vuku bulmaması için ne sebep vardır, Doğum, burçlar kuşağına ekilen tohuma tekabül eder ve bu kabil amelleri vücuda getiren yalnız insan değildir, Doğa dahi nefsini muhtelif suretlerde sevk ve idare eder. Fakat eğer bu Doğaya mümkün ise, insana niçin mümkün olmasın, Doğa bize bir timsal teşkil etsin.

O nasıl amel ediyorsa, biz de onu takliden öylece takip etmeliyiz. Tıp ilmi, bütün sanatlar, bütün hünerler ve bütün hayvani gayretler burada mahfuzdur. Doğanın kimi kimseleri insandan kesbedebileceği bilginin ötesine taşıdığı ve o kimsenin maharet ve gayretiyle diğer herkesi geride bıraktığı pek sık vuku bulur. Böyle bir insan, diğer yıldızlardan tefrik edilen kuyruklu yıldız gibi doğar. Böylelikle Majisyenin de maji ilmi vasıtasıyla kuyruklu yıldıza benzer böylesine velud ve cehd sahibi bir insan husule getirmesi imkan dahiline girer. Bunlar Tanrı’nın esrarı ve azametli işleridir. Felek, majisyenler vasıtasıyla Tanrı’nın celalini izhar eder. Feleğin ve semanın Tanrı’nın esrarı dahilinde feyzettiği her ne varsa, Satra ve Tarsus’tan gelen majisyenler vasıtasıyla, Mesih’in Beytüllahm’deki tali-i tecellisi ile ayan beyan kılınmıştır.

KEHANET İLMİNDEKİ BURHAN

Astronomi nefsini bizzat yaratır ve sanat ile cehde muhtaç olmayan astronomi amellerini kendi zatından ikame eder. Bu hal ekseriyetle iyi ve dürüst bir seciyeye sahip olanların yanı sıra itidal erbabı kimselerde tecelli eder.

Kadimler nefislerinde bu kabil amelleri daha muvaffakiyetle icra edebilmek gayesiyle hem bedenlerini hem de ruhlarını levsiyattan muhafaza eylemişlerdir.

Bu kehanettir. Astronomi ilminden bihaber olan kimseler bu kabil amelleri icra ettiklerinde bunlar mucizevi telakki edilir ve amel sahipleri birer ilah nazarıyla görülür. Bu amel rüyalarla, ruhla, tefekkürle ve hayvanlarla keşfolunur. Kehanet kadimler beyninde pek büyük bir ehemmiyeti haiz idi. Astronominin bir cüzüdür, lakin bir ilim değildir, zira bu amel kendiliğinden husule gelir. Avam lisanında ekseriyetle şöyle denir, “Bunu bana meleğim haber verdi.” Burada amel, sanki Tanrı vasıtasıyla vuku bulmuşçasına bir melek olarak tesmiye edilir, sanki Tanrı ile insan beyninde bir vasıta imişçesine meleğe atfedilir. Halbuki amelin tamamı sırf semavidir. İmdi kehanetin menşei budur. İnsan, harici bir burçlar kuşağı ile ittisal halinde olan seyyar bir cisme maliktir. Bu ikisi, seyyar cisim unsuri olan tarafından tesir altında bırakılmadığı vakit irtibata geçerler. Uykuda, unsuri cisim sükunete erdiğinde, seyyar cisim kendi vazifelerini icra eder. İnsomnia [NOT: Uykusuzluk veya uyku esnasındaki rüya halleri] da buradan neşet eder, nitekim...

takımyıldız bunları işletir, takımyıldızların konumu fena ya da iyi oldukça zwsomnia [NOT: rüyalar veya uykuda beliren tezahürler] da öyle olur. Takımyıldız ile sidereal beden [yıldızsal beden] elverişli bir biçimde uyuştuğunda, geleceğe dair hadiseler hakikate uygun olarak öngörülür. Bu suretle, muhtelif hastalıklara galebe çalan pek çok deva, ayrıca gömülü hazineler ve diğer gizli şeyler keşfedilmiştir, öyle ki bu muazzam ilimle neredeyse hiçbir şey kıyaslanamaz. Gökkubbe gelecekteki bütün şeyleri önceden bilir, geçmişe veya hâlihazıra dair hiçbir şey onun bilgisinden kaçmaz. Eğer bu kabilden bir sidereal beden takımyıldızlarca uygun bulunur ve takımyıldızlar da hazır kılınırsa, hem hâle hem de geçmişe dair pek çok harika tecelli eder. Bu minval üzere, hiçbir ilimle donanmamış yaşlı erkekler ve kadınlar, adeta saflıkları ve eblehlikleri sayesinde, vukuatı sonradan harikulade bir şekilde doğrulanan kehânetlerde bulunmuşlardır.

Aynı şekilde, uygun bir sidereal bedene kavuşmuş olup da kendilerini doğuştan gelen tesirleri dairesinde gayretle terbiye eden pek çok kimse de âlim mertebesine erişmiştir. Bundan ötürüdür ki, nihayetinde kendi doğuş takımyıldızlarının tesirini, tıpkı güneşten gelen ışınlar gibi, kendi üzerlerine çekerler.

Böylece hayranlık uyandırıcı bir ilim, öğreti ve hikmet keşfedilir, mamafih bütün bunlar yalnızca hayvani olana aittir, yücelerden değil, bizzat ve sadece yıldızlardan alınmıştır.

Gök bu veçhile teşekkül edip kendisi için bir sidereal beden meydana getirdiğinde, her biri kendi takımyıldızından biçimlendiği nispette pek çok büyük zihin, pek çok yazar, hekim, Kutsal Metin müfessiri ve filozof zuhur eder. Bunların yazıları ve doktrinleri mukaddes addolunmamalıdır, her ne kadar takımyıldız ve onun tesiriyle, Tanrı'nın değil, Tabiat'ın ruhları tarafından kendilerine bahşedilmiş müstesna bir salahiyete malik olsalar da. Bu kabilden ameller bazen insan zihninden hayret verici bir surette neşet eder, öyle ki insanlar kalplerini ve ruhlarını tebdil ederek, sarhoş bir yıldızın tesiriyle azizlere benzemeye kalkışırlar, zira şarabın insanı değiştirdiği gibi bunlar da değişirler. Binaenaleyh, bu neviden bir astronomiyi fehmetmek gayret göstermeye değerdir. Bu türden kendinden geçmiş yazarlar nicelerini yoldan çıkarır, bunlar hem Tanrı’nın Ruhu'nda hem de Tabiat'ın Nuru'nda başıboş gezen ve rüyalar misali uçuşan kimselerdir. Bunlar tarafından pek çok şey yapılır, fakat bunların hiçbir kıymeti harbiyesi olmadığı gibi başkalarınca anlaşılmaları da kabil değildir.

Takımyıldızların kudreti ve tesiri hayvanlar üzerine de nakşolur, zira yaşayan her ne varsa içinde sidereal ruhu barındırır ve ameller nerede bulunursa orada tecelli ederler. Nitekim tavus kuşlarının feryatları sahiplerinin ölümünü önceden haber verir. Zira hiçbir insan, önceden uğursuz alametler belirmeksizin ölmez. İnsan can vermek üzereyken, içindeki takımyıldız faaliyetini yitirir ve bu zeval bir işaret ya da büyük bir tebeddül vasıtasıyla vuku bulur. Nitekim Mesih’in vefatında da yıldızlar titreşmiştir. Tabiatta cereyan eden hareketlerden her insanın ölümü önceden teşhis edilebilir.

Evlerde işitilen tıkırtılar bazen hanede yaşayanlardan birinin ölümünün habercisi olur, gelgelelim bunlar hayaletlerin eseri değil, yıldızlar vasıtasıyla insanlarda bu şekilde vücut bulan tabii hadiselerdir. Yıldızlar insanla fevkalade bir ünsiyet gösterir, zira insan Tanrı tarafından öyle bir surette yaratılmıştır ki bütün gökkubbe insanla hemhâldir ve merhametinden ötürü onun kederine dair alametler bahşeder.

Sidereal ruhları ve ruhtan mahrum olan varlıkları öğrenip onlar hakkında hüküm verebilmek için, nigromansi [kara büyü ve ölü kehaneti sanatı] bahsini layıkıyla nazar-ı dikkate al. Bu hüküm, bahsetmeye girişeceğimiz hususa matuftur. Bir hazineyi toprağa gömüp gizleyen bir kimse, bütün zihnini o hazineye hasreder. Şayet ölürse, anasır-ı erbaadan müteşekkil bedeni toprağa verilir, sidereal bedeni ise ondan ayrılır ve çürümesi nihayete erene dek yeryüzünde dolaşır durur. Bu beden, mevtânın efkârını ve kalbini beraberinde taşır, dolayısıyla, istidlal olunabileceği üzere, ölünün kalbinin endişeyle bağlı olduğu o hazinenin gömülü bulunduğu mahallin civarında dolanır. Bu kabil sidereal ruhlar, böylesi hazinelerin bulunduğu yerde yahut yakınında mütemadiyen müşahede edilir.

Birisinin kalbinin bütün arzusuyla endişesine düştüğü diğer hususlarda da aynı keyfiyet vuku bulur, ister bu taam olsun, ister meşrubat, sefahat, kumar yahut av. Bütün bu hususlarda ruh, o kalbin muhayyilesi adına hareket eder ve aynı ameli, yıldız o ruhu da tıpkı unsurların bedeni tükettiği gibi tüketene dek, ölümden sonra gölge misali sürdürür. Bundan ötürüdür ki nekromansistler [ölü çağıranlar], bu sidereal ruhları tanımayı ve ne sebeple şu veya bu mahalde dolaştıklarını tahkik etmeyi öğrenirler. Aynı suretle lemurların, devlerin ve gnomların [yer cücelerinin] tabiatını izah ederler. Nigromansi, manevi sidereal bedenlerin ve onagri [yaban eşeği tabiatlı varlıklar], su perileri, lemurlar ve benzerleri gibi cisimsiz olmalarına rağmen yine de insani vasıf taşıyan mevcudatın felsefesidir. Bunlarla iştigal eden kimseye nekromansist denir. Bu neviden bedenleri ve canı olmayan varlıkları defetmek için yemin veren efsuncular için de aynı durum geçerlidir.

Bunların nekromansistlerden ayrıldığı cihet şudur, efsuncular iblis tarafından musallata uğramış bedenlerle meşgul olurken, nekromansistler musallata uğramamış olanlarla hem tabii hem de felsefi veçheden meşgul olurlar.

İnsanların cehaleti efsunculuk ile nekromansiyi birbirine karıştırmış, ikisini bir ve aynı şey telakki etmiştir. Ne var ki aralarındaki tefrik artık vuzuha kavuşmuştur. Kaldı ki, burada efsuncular hakkında hiçbir şey söylememeye karar verdim, onları uşağı oldukları iblise havale etmek evladır. Fakat nekromansiyi, harikulade tesirler husule getiren dikkat çekici bir tabii ilim olarak sizlere tavsiye etmek isterim, zira sidereal ruhlar vasıtasıyla insanların bizzat kalpleri ayan beyan ortaya konur, neye meyil ettikleri, neyi arzuladıkları ve emellerinin neler olduğu aşikâr kılınır.

Bunun da ötesinde, nigromansiyi layıkıyla fehmetmek zevkli ve pek latiftir.

Su perilerinin marifeti, keza lemurların, gnomların ve devlerin keşfi gayet dakik ve dâhice bir iştir. Doğrusu, bu dört ruhsuz zürriyetin felsefesi cidden asil bir felsefedir ki pek çok geveze buna muhalefet etmekte ve kendi hezeyanlarını buna tercih eylemektedir. Mademki Tanrı bütün fiillerinde hayret vericidir, bu kimselerin cüretinin günün birinde gün ışığına çıkarılması ve Tanrı'nın takdir ettiği vakitte alenen teşhir edilmesi kuvvetle muhtemeldir. Üstelik, nekromansistler beril taşından istifade ederler, zira astral ruhlar bahsinde bunların sahip olduğu...

rüya yoluyla büyücülerle bir tür yakınlık kurulsa da, hakiki bilgeler (magi) bunları kabul etmez. Bu gerçeğin sebepleri ilerleyen bahislerde zikredilecektir. İşbu risalede nigromansinin ne olduğu kafi derecede açıklanmış bulunmaktadır ve

Tanrı, Doğa'nın ışığını öylesine geniş ihsanlarla zenginleştirmiştir ki, bu ışığa bizzat vakıf olmayan dahi onun dahilindeki her şeyi bilebilir. Harici işaretlerin insanın bilgisine sunduğu bu imkan muazzam bir şey değil midir? Ve Tanrı bunu bu şekilde tanzim etmiştir. Muhtemelen bunun nasıl vuku bulduğuna hayret etmektesiniz. Şu misal hayretinize bir son versin, dülger, inşa ettiği evin tohumudur. O ne ise, evi de öyle olacaktır. Evi vareden onun muhayyilesidir ve onu kemale erdiren de elidir. Ev, muhayyilenin bir suretidir. Şimdi, eğer muhayyilenin vasfı bir ev inşa etmek ise, Doğa da bir evlat var eden ve onu kendi muhayyilesine göre şekillendiren bir muhayyile olacaktır. Dolayısıyla suret ile mahiyet tek bir şeydir.

Bir şey her neye yarıyorsa, ona tahsis edilir ve ona uyarlanır. Binaenaleyh Doğa bir insan vücuda getirdiğinde, onu kendi tasarısına uyarlar. Ve temelimiz burada atılmıştır. Zira usulünce mühürlenmiş her şeye hakkı olan yer layıkıyla bırakılmalıdır, çünkü Doğa her şeyi kendi vazifesine intibak ettirir.

Şayet bir bey veya hükümdar bir şehir inşa edecek olursa, bütün surları, kuleleri, hisarları ve sair unsurları, kendi gayesine mümkün mertebe uyacak surette bina ve tanzim eder. İnsan bunu yapıyorsa, insandan daha üstün bir hiyerarşide bulunan Doğa bunu katbekat fazlasıyla yapmaz mı? O, bir insanı topal kılar, zira böyle birini topallık gerektiren işlerde kullanacaktır. Bir diğerini kör kılar, zira o da körce maksatlara tayin edilmiştir.

Tek kelimeyle, bir kimsenin ne olmasını iktiza ediyorsa, öyle birini var eder.

O halde, arzuladığı veçhile bir insan meydana getirmek Doğa'nın adeti olduğuna göre, o insanda bu izler açık ve aşikar bulunacaktır. Bu izlerden kasıt, Doğa'nın o insanı her ne maksatla kullanacağıdır.

Mademki Doğa bu minvalde aleniyetle iş görmekte ve eserini gözler önüne sermektedir, o halde Doğa'nın her bir vakada nasıl bir kimse hazırlayıp vücuda getirdiğini, yani dürüst bir adamın karşısına bir alçağı nasıl diktiğini ve bir çobanın karşısına nasıl bir kurt-adam yerleştirdiğini gören bir kimseye rastlanması hak ve münasiptir.

O halde imza (signatura), bir kimsenin diğerini, onda ne olduğunu bilmesine yarayan ve hesaba katılması gereken işaretlerle alakalı olandır. Doğa'nın ifşa etmediği ve açıkça öne sürmediği hiçbir gizli şey yoktur.

Bu sebeple, imzaya hakkı olan mevki teslim edilmelidir, zira o astronominin bir cüzüdür, çünkü yıldız insanı kendine mahsus işaretlerle dilediği gibi inşa eder. Siyaha boyanacak olanı Doğa siyah kılar, mavi olanı mavi yapar, dalayacak olan ısırgan yapılır, arındıracak olan at kuyruğu (equisetum) kılınır, tesviye ve tezyin için kullanılacak olan da zımpara taşı (smiris) yapılır. Hasılı, her şeye kendi sureti bahşedilmiştir ki, o şeyin Doğa tarafından hangi gaye için var edildiği bilinebilsin.

Bir şeyin içinde hassaları, keyfiyeti, sureti, tezahürü ve sair hususiyetleri uyarınca ne varsa, hepsi otlarda, tohumlarda, taşlarda, köklerde ve diğer unsurlarda açığa vurulur. Her şey imzasıyla bilinir. İlim ehli olanlar otlarda, tohumlarda, taşlarda gizli olanı bu imza vasıtasıyla takip eder. Fakat imza silindiğinde ve onun yerine beyhude şeyler ikame edildiğinde, felsefe ve tıp dahi hataya düşerek her şey zevale erer.

Her yerde alimlere, hekimlere, hakimlere, müderrislere, senatörlere, konsüllere ve benzerlerine karşı nefretle yandığıma dair bir feryat yükselmektedir. Bunun sebebi nedir?

Doğa onları fazlasıyla sarih bir şekilde mühürlemiştir. Neden yapıldıklarını görebiliyorum, ve ben içeriye yağmur alan her evden nefret ederim.

Aynı şekilde, tabipleri ve cerrahları sevmemekle itham ediliyorum. Niçin?

Sırf mesleklerine göre değil, düzenbazlar ve sahtekarlar olarak mühürlendikleri için. Aynısı diğerleri için de geçerlidir. Şayet açıkça konuşmak tekin olsaydı, onlardan pek çoğunu bildiğimi söylerdim.

Astorza Konsülü Niger ve Nürnbergli Muffel gibi pek çok leke ve yüz kızartıcı işaretle damgalanmış bir adama nasıl teveccüh gösterebilirim? Ve onlar gibi daha niceleri vardır? Şüphesiz bu sanattan nefret ederler, çünkü bu sanat kötü insanları pek açık biçimde ele vermektedir.

Doğa, insanın Doğa'ya ve onun hassalarına ait olanı mütalaa etmesi için açık bir düzen ve yol vazeder. Böylece astroloji, yıldızların mutat nizamı vasıtasıyla bize güneşin tabiatını bilmeyi öğretir. Keza müneccim, ayın ne olduğunu ve tabiatını, muntazam olduğunu gördüğü seyrinden öğrenir. Diğer yıldızlar hakkında da aynı hükme varılmalıdır. Benzer biçimde felsefe, aşikar olandan, Doğa'nın yeryüzüyle nasıl bir münasebet içinde bulunduğundan öğrenilir, buradan felsefenin usulünün de aynı olması gerektiği tahakkuk eder. Böylece her şeyin kendine mahsus bir bürhanı ve idraki vardır. Ve tıp gibi diğer bütün sanatlar da tabii bir intizam içinde tasavvur edilir. Bu intizam olmaksızın hiçbir şey vücuda getirilemez veya kemale erdirilemez.

Dahası, tabloda dördü gösterilen gayrimuayyen sanatlar, maddeten ispat ve teyit edilebilen bu intizam ve usule sahip değildir, lakin bu durum mezkur intizamdan farklılık arz eder. Bu hususta anlaşılması icap eder ki, aynı intizama tam olarak uymayan pek çok şey bulunmakla birlikte, bunlar yine de Doğa'ya zıt değildir. Yalnızca Tanrı'nın tayin ettiği maddi tabiatın intizamından tefrik edilirler. Lakin bu intizamın haricinde ne olduğu, Gayrimuayyen Sanatlar üzerinden şu veçhile anlaşılmalıdır, felek ve yeni sema muhayyile vasıtasıyla teşekkül eder, ve bilinmelidir ki bu muhayyile müessirdir, pek çok şey vücuda getirir ve işleyişi bakımından hayret vericidir. Ekseriyetle vuku bulur ki, ebeveynin, ana ve babanın muhayyilesi, bu hilkatte doğan zürriyete astrolojinin verdiğinden maada farklı bir sema, başka bir suret, bambaşka bir talih bahşeder. Böylece sıklıkla vuku bulur ki bir evlat

yıldıza aykırı olarak vücuda getirilmiş ve göklerin suretinin emrettiğinden farklı bir biçimde tanzim edilmiştir. Pek çok âlim, bu muhayyilenin kudreti sayesinde sıklıkla dünyaya gelir.

Bu nedenle, yeni bir gök, yeni bir yükselen burç ve gökkubbe aracılığıyla muhayyile vasıtasıyla vuku bulan ameliyenin haricinde, bu gayrimuayyen sanatlar için delil makamında önceden hiçbir şey kabul edilmemelidir. Bu ameliye ne ölçüde iyi, kuvvetli ve adil ise, verilen hükümler de o nispette tezahür eder.

Bir misal ele alalım, tefekkür, şu veya bu şeyi bilmeyi arzulamaktır.

Bu tefekkür muhayyileyi doğurur, muhayyile ameliyeyi vücuda getirir, ameliye ise hüküm ve kanaate sevk eder. Muhayyile et ve kanla değil, her insanın içinde mevcut bulunan yıldızın ruhu ile alakadardır. Bu ruh pek çok şeyi, geleceği, hâli ve geçmişi, bütün sanatları ve ilimleri bilir. Lakin et ve kan kaba ve nakıs olduğundan, ruhun arzuladığı şeyi kendiliklerinden gerçekleştiremezler. Şayet et ve kan duyuların hükmü altına girer ve onlar vasıtasıyla arındırılırsa, beden de rıza gösterdiği takdirde, ruh bu sayede faaliyete geçer. Gayrimuayyen sanatlarda hâkim olan bu duyulardır. Bunlara gayrimuayyen sanatlar denmesinin sebebi de budur, zira onlardaki muhayyilenin mahiyetini kim bilebilir? Kendilerine bahşedilen ruh neyi tahayyül eder ve neyi vücuda getirir? Bununla birlikte sanatın kendisi muayyendir, ancak onu icra eden sanatkâr yeni göklerin yaratılması ve bir gökkubbenin teşkili için kifayetsiz kalabilir.

Dolayısıyla, bu hususlarda şüphe unsuru bulunduğundan ötürü kanaate itimat olunamaz, neticeleri beklemek icap eder. Nihayetinde ise bu şeylerin kudreti ve tesiri keşfedilir. Bundan gayrı, Tanrı’nın gökkubbenin tabiatı üzerine tayin ettiği kimsenin haricinde geleceğin araştırılması Tanrı’ya karşı savaşmak demek değildir. Farz edelim ki bir kimse hançerle yaralanacaktır, bu durum ona bir başkası tarafından önceden haber verilsin. Bu kabil önsezilerin, şiddetli muhalefetler bulunsa dahi, sıklıkla doğru çıktığı görülmüştür. Şayet bu hadise gayrimuayyen sanatlar vasıtasıyla vuku bulursa, kehaneti, tahmini ve önsezini türlü vecihlerle bizzat Tanrı telkin eder. Nitekim pek çok peygamber bu gibi şeyleri rüyalar vasıtasıyla haber vermiştir. Yusuf, Meryem hakkında bir rüya ile uyarılmıştır. Bu hususlar et ve kana tabii görünmediğinden ötürü, hadise vuku bulup tasdik edilene değin bunlara ehemmiyet verilmemiştir. Gayrimuayyen sanatlar da tıpkı rüyalar ve diğer vahiyler gibi idrak edilebilir mahiyettedir. Tanrı, işlerinde harikulade görünmeyi murat eder. Bu sebepten ötürü gayrimuayyen sanatlar asla hor görülmemelidir, zira neticeleriyle eninde sonunda malum olurlar. Tanrı, Tabiat düzeniyle mümkün kılındığı veçhile, istikbali her daim katiyetle önceden bilmemizi murat etmez. Şüphesiz bilmemizi diler, lakin kimi zaman da şüpheye düşmemizi ister, ta ki görsek de görmeyelim, tıpkı Mesih’in bizzat kendisinin Yahudiler tarafından bilindiği halde bilinmediği, görüldüğü halde görülmediği, işitildiği halde işitilmediği gibi.

Muhayyileye dair yukarıda, yıldızı kendine doğru çektiği ve ona hükmettiği ifade edilmişti, öyle ki muhayyileden hareketle ameliyenin kendisi yıldızda bulunabilir. İnsan kendi hükmü dairesinde muhayyilesiyle toprağı nasıl işlerse, muhayyilesi vasıtasıyla kendi yıldızında da bir gök inşa eder. Gayrimuayyen sanatlarda sanatkârın muhayyilesi en mühim sanat ve her şeyin başıdır. Fakat buna ilaveten muhayyile, hakikat halini alsın diye, inanç ile kuvvetlendirilir ve kemale erdirilir. Her türlü şüphe, eseri mahveder ve onu Tabiatın ruhunda nakıs kılar. İman, binaenaleyh, muhayyileyi takviye etmelidir. İman, iradeyi tahdit eder.

İman üç türlüdür, Tanrı’ya iman vardır. Bu iman, inandığı şeyi vücuda getirir. İman vasıtasıyla dağlar yerinden oynatılır, ölüler hayata döndürülür, körlerin gözleri açılır, kötürümler yürür. Şayet muhayyile kırılmamış ve bozulmamış kâmil bir imanla Tanrı’ya yönelirse, imanın ne harikalar vücuda getireceği aşikârdır.

Bunun bir misalini hem Ahd-i Atik hem de Ahd-i Cedid Azizlerinde buluruz, onlar inançları uyarınca muratlarına erdirilmişler ve hiçbir şeyden mahrum kalmamışlardır. Bir diğer iman İblis’e ve onun kudretlerine duyulan imandır. Kim bu imana malikse, İblis’in bunu yerine getirmesi kabil olduğu müddetçe, inandığı şey başına gelir. Son olarak bir de Tabiat’a, yani Tabiat’ın nuruna duyulan iman mevcuttur. Buna inanan kimse, inandığı nispette Tabiat’tan pay alır. Ne var ki Tabiat’a Tanrı tarafından ihsan edilenden ve bahşedilenden fazlası ondan temin edilemez. Öyleyse kişi zihnini Tanrı’ya, Tabiat’a veya İblis’e ne nispette teksif ederse, o nispette tefekkür ettiği şey muhayyiledir. Bu muhayyile imanı iktiza eder. Böylelikle iş hitama erdirilir ve kemale kavuşturulur. Muhayyilenin tasavvur ettiği şey ameliyeye dökülür.

Buna dair bir misale dikkat edilsin, tıp ilmi, nebatatın tabiatına ve şifaya kuvvetle raptedilmiş muhayyileyi kullanır. Bu nevi bir muhayyilenin hekimde faaliyete geçebilmesi için imana ihtiyaç vardır. Şayet bu mevcut ise, muhayyile tasavvur eder ve ruhu husule getirir. Hekim beden değil, ruhtur. Buradan hareketle aynı hakikatin bütün sanatlarda muteber olduğu neticesine varınız. Bundan başka muhayyilesi ve imanı bulunmayan, hayalperest tesmiye edilen hekimler de vardır. Fantazi muhayyile değil, deliliğin hudududur. Bunlar rastgele bir netice için amel ederler, lakin tedrisat görmeleri icap eden mektepte tahsil görmezler. Muhayyile ile doğan kimse, sırf fantaziye sahip bedenin bulamayacağı, Tabiat’ın gizil kuvvetlerini keşfeder, zira muhayyile ile fantazi birbirinden gayet farklıdır.

Muhayyile kâmil ruhta vücut bulur, fantazi ise kâmil ruhtan mahrum bedende mevcuttur. Tahayyül eden kimse, nebatatı gizli tabiatlarını izhar etmeye icbar eder. Gayrimuayyen sanatlardaki muhayyile de tıpkı bunun gibi, tahayyül eden, inanan ve amel eden kimsenin arzusunu yerine getirmeleri için yıldızları icbar eder. Fakat insan her daim kâmil manada tahayyül ve iman edemediğinden ötürü, bu sanatlar kati olmalarına ve doğru neticeler vermeleri kabil bulunmasına rağmen, gayrimuayyen olarak tesmiye edilmiştir. Astronominin diğer şubeleri, tıpkı çalışırken kendi usulünü takip eden, muhayyileye ve tefekküre muhtaç olmadan işini nihayete erdiren bir zanaatkâr gibi, iman veya muhayyile olmaksızın dahi mevcudiyetini muhafaza eder.

Fakat belirtilmelidir ki, iman sayesinde suyun üzerinden boğulmadan yahut ıslanmadan geçilebilir, imanı olmayan bir insan da aynı şeyi bir köprü yahut gemi vasıtasıyla suyun üzerinden geçerek yapabilir. Benzer şekilde hastaların şifaya kavuşturulması da iman olmaksızın, ilaç vasıtasıyla vücuda gelir, ancak ilacın ne olduğu iman vasıtasıyla keşfedilir. Muhayyile her şeyden önce gelir. Onun keşfettiği ve bahşettiği şeyi, vehimle hareket eden diğeri kullanır.

İnsan bedenden ibaret değildir, bilakis insanı insan kılan yürektir, yürek ise kendisinden inşa olunduğu kamil bir yıldızdır. Şayet bir insan yüreğinde kamil ise, Doğanın bütün ışığında hiçbir şey ondan gizli kalmaz. Böylece Geomansi'deki tek bir noktadan onun bütün iradesi tahakkuk eder. Austrimansi, Piromansi ve Hidromansi'de de durum böyledir. Yeni doğmuş ve kendinden peyda olmuş ruh, insanın tahayyül ettiği üzere, bilgisini ve idrakini bir suret içinde ve bir suret vasıtasıyla aksettirir ve hiçbir çözülmeye uğramaksızın onda sebat eder. Nihayetinde aranan şeyi işleten ve kemale erdiren bu ilimlerin ruhu işte bu veçhile peyda olur. Binaenaleyh bu ilimlerdeki ilk adım, muhayyile vasıtasıyla yıldızdan ruhu peyda etmektir, ta ki o ruh kemaliyle hazır bulunabilsin. Bundan sonra o kemal, gayrimuayyen sanatlarda dahi mevcuttur. Lakin o ruhun bulunmadığı yerde ne muhakeme ne de kamil bir ilim vücut bulur. İşte bu sebeple, gaybiyata ve geleceğe dair harikulade şeyler keşfedilmektedir ki bunlar, tarif edilen surette doğan, Cenab-ı Hak tarafından bu hususi gaye için bahşedilen ve tayin edilen o ruhun, evet kendi ruhlarındaki Doğanın kudretinin ne olduğunu hiçbir vakit idrak edemeyen tecrübesizlerce alaya alınır ve hakir görülür.

İblis'e inanmak şüpheli neticelere sevk eder ve işin içine hile karışır. Bunun sebebi, İblis'e inanan herkesin onun gibi yalancı olmasını yahut yalancıya dönüşmesini takdir etmiş olan Tanrı'da aranmalıdır. Halbuki Tanrı'ya duyulan bu iman kamildir ve her türlü kusurdan münezzehtir. Kudreti ne ise Doğa'da da öyledir. O halde gayrimuayyen sanatlar da birer ilimdir, lakin sanatın ve elin kendisiyle idare edilip yönlendirileceği peygamberane ve kahanetsel [Sibylline] ruhun yeniden tevellüt etmesi şartı buna ziyadesiyle eklenmiştir.

Bu gayrimuayyen sanatların mucidinin kim olduğunu tespit edebilmiş değilim. Şunu bilirim ki bu sanatlar pek kadimdir, eskilerce ziyadesiyle el üstünde tutulmuş, hususi sırlar olarak gizlenmiş ve nesilden nesle aktarılmıştır. Onlar vakitlerini, kendisiyle pek çok kusursuz neticenin izini sürüp ispat ettikleri muhayyileye ve imana hasretmişlerdi. Günümüzde ise bu denli muhayyile ve iman mevcut değildir, zira insanların ekserisi zihinlerini etin ve kanın hazlarına hizmet eden şeylere bağlamıştır. Bunların peşinden giderler, dikkatlerini bunlara vakfederler. Binaenaleyh bu sanatlar, sırf bu sebepten ötürü dahi gayrimuayyendir, çünkü insan kendi içinde pek şüphecidir. Şüphe içinde olan kimse kati hiçbir şeyi başaramaz, tereddüt eden hiçbir şeyi kemale erdiremez, bedenini şımartan ise ruhta sağlam olan hiçbir şeye erişemez.

Herkes giriştiği işte kamil olmalıdır. Böylece ruh eksiksiz olacak ve hiçbir kıymeti harbiyesi bulunmayan bedene galebe çalacaktır. Ruh semeredardır. İnsan bunu kendi içinde kamil kılmalı, eti ve [kemiği] bir kenara bırakmalıdır.

GAYRİMUAYYEN SANATLARDAKİ İSPATIN SONU

Muhayyilenin tesiri [impression] vardır ve tesir muhayyileyi meydana getirir. Binaenaleyh muhayyile tesirden neşet eder. Buradan hareketle, tesir, nüfuz, burçlar kuşağı [constellation], yıldız ne ise muhayyile de odur neticesi çıkar.

Yine buradan, muhayyilenin tesirin fevkinde yeni bir sema vücuda getirdiği ve muhayyile nasılsa semanın suretinin de öyle olduğu anlaşılır.

Bütün bir astronomideki her şey görülüp keşfedilse dahi, sırasıyla sayım, ebat, münasebet ve alet mutlaka bulunmalıdır.

Bunlar bütün ilimlerin mebadisidir, diğer bir deyişle bütün ilimlerle uyuşan şeyler bunlardır.

Sonsuz sayıları sebebiyle yıldızlar söz konusu olduğunda sayımın nasıl tatbik edilebileceğini kavramak müşkildir. Zira onların en büyük kısmı asla görülmez yahut güçlükle görülür, oysa bunların tamamı hesaba katılmalıdır. Ne var ki yalnızca gözlerini kullanan bir insanın bunları sayması imkansızdır. Gözlerinden daha fazlasını kullanan kişi onları sayabilir, lakin diğeri bunu yapamaz.

Geometride de durum aynıdır, zira irtifa, derinlik, genişlik ve sairenin ölçülmesi herkesin harcı olamayacak kadar müşkildir. Yedi serbest sanat arasında nesilden nesle aktarılan şey geometri değildir. Bizim geometrimiz unsuri değil semavidir, yeryüzüne değil yıldızlara aittir ve yalnızca ölçümünü unsuri olarak değil, unsurların ötesinde, büyüsel yolla yapan kimsece malumdur.

Aynı minvalde kozmografyanın ameli de maddidir. Sanatın kendisinin icadı maddidir, unsuri olmayıp bilakis nikromansi [ölü çağırma büyüsü] ve kehanetle irtibatlıdır. Bu sanatı icra edenler, gökteki ve yerdeki bütün şeylerin ahvalini, nasıl bir mevkide bulunup tanzim edildiklerini ve hangi kavuşumla birbirlerine bağlandıklarını tetkik ederler. Bu meseleler öylesine bir incelikle keşfedilir ki, az sonra küre, alet ve felek zaviyesinden izah edileceklerdir.

Şimdi, şayet ameli bir riyaziyeci aritmetikte mahir bir hesaplayıcı, geometride ehil bir ölçücü, kozmografyada usta bir kaşif, aletler hususunda yetkin bir mücerrip ise, o vakit tam bir hakkaniyetle kendisini riyaziyeci olarak ilan edebilir. Riyaziye ilmi bu üç sahadan müteşekkildir ve bu dördü riyaziyeyi ikmal eder. Bilgelerin malumu olan astrolojinin gayrimer'i cismi bu yolla istidlal edilebilir.

Fakat yalnızca Mecusileri [Magi] alakadar eden başka bir riyaziye daha vardır. Onlar gamahei [tılsımlı taşlar], suretler, ebced ve tılsım işaretleri gibi büyü aletlerini imal etmekte pek mahirdirler.

Zira bunlar da birer alettir. Bunları yapma sanatı büyüde aranmalıdır. Bunların hazırlanması ise riyaziyenin bir cüzüdür. Binaenaleyh bu kimselerin kati ve talihleri yıldızlarca elverişli kılınmış [well-constellated], bu şeyleri hazırlamaya ve onları yerli yerine koymaya muktedir olmaları lazımdır. Yani, onların bakir olmaları icap eder.

Nikromansi'de de durum böyledir. Hazırlık safhasının yürütülmesi nispetinde riyazidir. Kehanet ve alametler ilmi [signature] riyaziyeye muhtaç değildir. Lakin nikromanside, bir katiyet aletinin, keza bir saltanat aletinin [regalia] ve

diğer savunma vasıtaları kullanılmalıdır, zira ruhlar musallat olmaya pek meyyaldir. Tehlike kapıda olduğundan, herkesin bunlara karşı kendini sağlam bir şekilde tahkim etmesi zaruridir. Ne var ki, tabir caizse, bu türün nerede musallata açık olduğunu bilmekte fayda vardır.

Astronomi ilmi için iktiza ettiği söylenen riyaziyeye gelince, burada en kâmil basiret ve idrake ihtiyaç duyulduğu kesinleşmiş ve karara bağlanmış olsun. Alelade usullerle hiçbir şey hâsıl edilemez. Kişinin, bu hakikatleri Tabiatın mutat ve dünyevi ışığından ziyade, daha yüce bir veçheyle keşfeden bir kimse olması icap eder. Diyorum ki, daha ulvi bir nura, yani suni olanın fevkindeki bir nura ihtiyaç vardır.

Bu minvalde, astronomideki riyaziye, büyük âleme intibak eden kendi aletleri vasıtasıyla ispat edilir. Bu aletler unsurlara ve yıldızlara öylesine raptolunmuş ve bağlanmıştır ki, bizzat büyük âlemden neşet eden, lâkin daha küçük bir cisimden ibaret olan ve yine de âlemişümul dünyayı kendi içinde, ondan süzülmüş bir Quintessence (beşinci öz) gibi barındıran bir mikrokosmos suretine bürünürler.

Önceki bahisle aynı meseleye dair birtakım parçalar ve cetveller burada vuku bulmaktadır.

Her şeyden evvel size yıldızların ne olduğu öğretilmelidir, zira müneccim yalnızca yıldızlara müteveccihtir, başka hiçbir şeye değil. Ne var ki burada, unsuri cisimlerin mevzubahis olmadığı, keza et ve kemiğin hiçbir tesir icra etmediği, tesirin sırf yıldızlardan geldiği bilinmelidir. Bunu layıkıyla idrak edebilmeniz adına, insanın duyularının bedeninden ayrı olduğunu bilmenizi isterim. Cismani olmayan ne varsa ya yıldızdır yahut esirdir. Fakat bedeni bulunmayan bu şeylerin insanda pek çok nevi mevcuttur. Her ne hal ise, insanın hissi kat'iyen et ve kemikten ibaret değildir. Binaenaleyh beden başka şeydir, duyu başka şeydir. Beden et ve kemiktir. Duyu ruhtur, astronominin mevzusu beden değil, ruhtur. Lâkin beden ruh tarafından idare olunur. O halde beden de astronominin mevzusudur, çünkü beden ruhun tahtında yer alır, ona mutidir ve onun tarafından yönetilir.

Dahası, ruh insanda ebedi bir mevcudiyet değildir, summum bonum değildir; insanda mevcut fani bir şeydir, Âdem'de inşa edilmiş insandır. Mademki ruh astronominin hükmü altındadır ve astronomi efendi olarak sırf yıldızı tanır, biliniz ki yıldızda pek çok cevher vardır, yani tek bir yıldız değil, çok sayıda yıldız mevcuttur. Malumdur ki, diğer hepsinden daha ali bir yıldız bulunmaktadır. Bu, Kıyamet yıldızıdır. İkinci yıldız, talih yıldızıdır (ascendant). Üçüncüsü unsurların yıldızıdır ve bunlar dört adettir, böylece altı yıldız teşekkül eder. Bunların haricinde bir yıldız daha vardır ki o da tahayyüldür, yeni bir yıldız ve yeni bir sema peydahlar.

Lâkin şimdi anlaşıldığı üzere yedi yıldız mevcut olsa da, müneccim bu yedisinde birden ahkâm kesecek surette mukayyet kılınmamıştır. Biri doğaüstü astrolojinin müneccimidir, bir diğeri talih yıldızı üzerinde,

biri dört unsur üzerinde, bir diğeri ise tahayyül üzerinde salahiyet sahibidir. Her biri kendi astrolojisinden dem vurur, her biri birer müneccimdir ve her biri kendi nefsine kâfidir. İmdi, müneccim olan kimse tek bir şeyle iktifa etmez, eğer vukufiyet kesbettiği kendi nevini şerh etmiyorsa, cümleninkiyle meşgul olur. Fakat muhtelif yıldız nevilerini ihmal edip sırf zayiçeyle, talih yıldızıyla ve semanın şekliyle iştigal etmek tahammülfersa bir hatadır. Müneccim zayiçenin geri kalanını anlamasa dahi, bu diğer kısımların makbul olduğunu ve astrolojiye ait bulunduğunu ikrar etseydi, bunun pek bir ehemmiyeti kalmazdı. Zira feleğe ait bir yıldız, yani ateş mevcuttur ki zayiçeyle hiçbir alakası yoktur. Yerin de bir yıldızı vardır, zira sema kadar yerin de kendi müneccimi mevcuttur. Keza su ve esir de aynı derecede kendi yıldızlarına maliktir, hava da bu minvaldedir. Hiç kimse tek bir yıldız olduğunu zannetmesin. Daha fazlası vardır, lâkin zikredilenlerin hepsinin ötesinde bir tanesi durur. Beşincinin ötesinde, yine doğaüstü bir diğeri vardır, bu altıncının ötesinde ise bizzat insanın kendi içinde gizlenmiş olanı yer alır ve yedinciyi teşkil eder.

Daha evvel işaret edildiği veçhile, kâmil insanı meydana getiren yedi nevi astronomiden söz ediyorum. Üstelik bu yedi nevi, yedi yıldızın tahtında değildir. Fakat şunu söylerim ki, astroloji sırf bu yedisini kendi bünyesinde ihata eder, bu sebeple mezkûr yedi yıldızın zat bakımından nasıl koşullandığını anlamak iktiza eder. Kusursuz bir astrolojik hüküm ancak bu yolla tecelli eder, başka hiçbir tarikle elde edilemez. Zira sonuncusunun tesir göstereceği bir vasıta bulunmalı, dördün birincisinden sonra ve sonuncusunda da bir diğeri yer almalıdır. Astroloji ilminde üzerinde kâfi derecede durulmayan şu hususu vuzuha kavuşturmak kastıyla bunu ilave ediyorum, semada kor gibi parlayan Merih'in bihakkın anlaşılması elzemdir. Zira bunun haricinde pek çoğu mevcuttur; dahası dört unsurda dört tanesi, nihayetinde de tahayyülde bir tanesi daha bulunur. Nal dövebilen fakat bir çivi dahi yapamayan demirci neye yarar, kestiği tahtayı birbirine çatmayı beceremeyen marangoz nasıl marangozdur, ilim istisnasız bütün cüzleriyle kâmil olmalıdır.

Birleştirilmesi icap eden şeyler her ne ise, birbirine raptolunsun.

Burada bilhassa dikkate alınmalıdır ki, Tufan’dan önce atalarımız, Mesih’in doğumuna dek, bıkıp usanmayan bir gayret ve yorulmak bilmez emeklerle hikmetin keşfine kendilerini vakfetmişlerdi, oysa Mesih’in gelişiyle birlikte tüm bunlar zeval bulup yok oldu, öyle ki bunlardan herhangi bir kırıntının bir yerlerde hayatta kaldığını görmek dahi güçleşti. Bunun sebebini size bildireyim, Mesih dünyaya ebedi hikmeti bahşetti. Bu hikmet sunulduğunda, daha aşağı mertebedeki hikmetin reddedilmesi ve daha yüce olanın ikrar edilmesi hak ve adaletin bir gereğiydi. Bu bakımdan, her ne kadar bir Hristiyan olsam da, bir putperest gibi yazdığımı itiraf ederim. Zira meşru olarak, aşağı olan hikmet yerini daha yüce olana bırakır. Mesih’in hikmeti, Tabiat’ın hikmetinden evladır. Bir peygamber veya bir resul, bir astronom yahut bir hekimden daha üstündür. Tanrı’dan gelen bir kehanet, astronomiden doğan kehanetten daha hayırlıdır. Tanrı eliyle hâsıl olan şifa, otlarla sağlanan şifadan üstündür. Peygamberler yanılmaz biçimde konuşurlar. Hastalar havarilerce iyileştirilir ve ölüler yine onlarca diriltilir, üstelik bu hususlarda en ufak bir hile de mevcut değildir.

Dolayısıyla, her ne kadar astronomi kendi ışığıyla birlikte Mesih tarafından hükümsüz kılınmış olsa da, o ışığı kim suçlayabilir? Bana bundan çok daha fazlasını söylemem buyrulmuştur. Hastaların bir hekime ihtiyacı vardır, fakat hepsi resullere muhtaç değildir.

Aynı şekilde kehanetler bir astronomu gerektirir, fakat hepsi bir peygambere muhtaç değildir. Taksimat yapıldığında, bir pay peygamberlere, diğer bir pay astronomlara düşer, bir pay havarilere, diğer bir pay hekimlere gider. Her birinin kendi sınırları mevcuttur.

İşte bu sebeple astronomi, biz Hristiyanların elinden alınmış yahut bize yasaklanmış değildir, bilakis onu Hristiyanlığa yaraşır bir surette kullanmamız buyrulmuştur. Bizler Peder tarafından Tabiat’ın ışığı için yaratıldık, bunu bilmemiz ve tatbik etmemiz hakkaniyetin gereğidir. Oğul tarafından ise ebediyete çağrıldık, bu cihetle bunun da bilinmesi icap eder. Böylece ışık, bize sanki bir miras yoluyla Peder’den, bu dünyadaki Tanrı olan Oğul’dan gelen ışık ise ebediyete intikal ettirilir. Ne Oğul Peder’e, ne de Peder Oğul’a mâni olur, hiçbiri diğerini engellemez. Bu vasıtayla insan her iki yoldan da öğrenmeye, bilmeye ve amel etmeye muktedirdir.

Bu faslı geride bıraktıktan sonra, yıldızların mahiyetini, astronomun veya müneccimin nasıl bir iktidara sahip olduğunu, birinin diğerinden ne bakımdan ayrıldığını ve yıldızların ne şekilde konumlandığını bilesiniz diye astronomi üzerine olan risalemi nihayete erdiriyorum.

Yedi tanesinden bahsettim, zira o an için Mikrokosmos’un İmzalı Yıldızı olan diğer bir yıldızı hesaba katmamıştım, dolayısıyla bunların aslında sekiz olarak sayılması gerekir. Aşağıdaki izahatta ve delillerde bütün bu meseleler birbirine raptedilmiş vaziyette bulunacaktır, böylece onları fehmedebileceksiniz.

Doğrusu, kendilerini Mesih’in makamına koyanların, O’nun hakiki şakirtleri olduklarını göstermelerini temenni ederdim. O vakit Tabiat’ın ışığı daha doğru anlaşılır, yani Tanrı’nın mucizeleri daha büyük bir dikkatle tetkik edilirdi. Şimdiki halde ise, içinde ne bir öz, ne bir ilik, ne de bir hikmet bulunan salt beyhude lakırdılar ve aldatmacalar öne sürülmektedir. Şayet böylesi bir hamakat ve habasetin galebe çalmasına müsaade edilirse, Tabiat’ın o necip hikmeti nasıl muvaffak olabilir? Bu minvalde ne Tabiat’ın hikmetine ne de ebedi hikmete itibar edilmekte, her ikisi birden kıymetini yitirmektedir. Hikmetin her türlüsüne muhalefet etmek dünyanın adetidir. Durum böyleyken, yazmaktan geri durmamanın, bilakis ne pahasına olursa olsun devam etmenin en doğrusu olacağını düşündüm. Zira âlemin teceddüdü yakındır, işte o vakit nihayet şimdi aranan şey bulunacak ve önümüze öyle bir serilecektir ki, ondan hiçbir cüz heba olmayacaktır. Belirli gayesine tahsis edilmiş bir hazineyi haleflerimiz için muhafaza etmek hayırlı bir iştir.

Bu, söz konusu maksat gözetilerek topraktan çıkarılan hakiki bir hazinedir. Kimse burada yıldızlardan başka bir şeyden bahsetmek niyetinde olduğumu zannetmesin, şimdiye kadarki bilgimizi nihayete erdiren kısım da ilave edilerek bunlar kâfi derecede izah edilmiştir.

Zaruri addettiğimiz hususları birbirine bağladık. Bilinmelidir ki vasıta layıkıyla kavranmalıdır, zira o olmaksızın hiçbir şey vücuda gelemez, bu böyledir.

Daha yüce olan yıldız, daha aşağıda bulunan her şeyi sevk ve idare eder. Şayet yeryüzünde bir yıldız bulunmasaydı, yukarıdaki yıldız hiçbir şeye tesir edemezdi. Fakat yerin yıldızı, yukarıdaki yıldızın kudretini telakki eder ve onu ihtiva etme kabiliyetine sahiptir, aksi halde durum böyle cereyan etmezdi. Yukarıda ifade ettiğimiz veçhile, su ve sair unsurlar için de bu durum geçerlidir.

I. Astrolojinin bu üçlü ameliyesinin, göğün suretinde tek bir tarzı vardır. Bu sayede göğün aşağı mertebedeki şeylerle olan irtibatı kavranır, öyle ki kâmil bir hükme varmak mümkün hale gelir.

II. Kuyruklu Yıldızlar Bizim bu addan anladığımız, ilk yaratılışta meydana getirilmemiş, bilakis Tanrı tarafından sonradan zuhur ettirilmiş yeni doğmuş yıldızlardır. Mesih’in yıldızı ve benzerleri bu kabildendir.

İMGELER, kendilerine semavi kudretler bahşedilmiş arzi unsurlardan yapılır, bunlar vasıtasıyla marazları şifaya kavuşturur ve işaret ettikleri kimselerden yaraları savuştururlar.

KARAKTERLER, tıpkı imgeler gibi tesir eden ve marazlara şifa veren kelimelerdir. Yüce yıldızlardan iktibas edilirler ve sanat yoluyla aşağıdakilerce benimsenirler.

YERYÜZÜNDE NEŞVÜNEMA BULANLAR, Karakterler ve İmgeler gibidir. Kimi zaman ağaçlar öyle bir hale getirilir ki çiçek açarlar. Kimi zaman bu nebatat kurbağalara, yılanlara, baykuşlara, kınkanatlılara, ejderhalara ve saireye tahavvül eder.

TAYFLAR, kimi zaman insanlara zahir olan rüyetlerdir. Kuyruklu yıldızlar gibi, savaşları ve vuku bulacak sair şerleri haber verirler. Bunlar büyü ilmiyle izah edilmelidir.

RÜYALAR, sema ve onun cinsi olan seyyare ruhu geçmişe, hale ve geleceğe dair insanlarla eğlenip latife yaptığında vuku bulur.

HAYVANLAR, sema onlar vasıtasıyla iş gördüğünde ve geleceği imlediğinde istihdam edilir, böylece onlar vasıtasıyla kapıda olan bir musibet veya fenalıktan haberdar olabiliriz.

III. Zihin Bu vaziyet, insanın bizzat kendi zihninin hayır veya şer bir şeyi intizar etmesi halidir. Bunun menşei, zihni bu suretle sevk eden, ona bahtını yahut bahtsızlığını nakşeden semadır.

TEFEKKÜR, insanın kendi içinde düşünüp tahayyül etmesi, bu yolla muhayyilesinin sema ile birleşmesi ve semanın onun içinde öylece işlemesidir ki, yalnızca beşerî usullerle mümkün görünebilecek olandan çok daha fazlası keşfedilir.

FANTEZİ, bir ahmağın veya akılsız kimsenin tahayyül etmesi, semanın ise aynı anda onunla irtibata geçip onun vasıtasıyla öylece işlemesidir ki, bir ahmağın fantezisinden semavî tesir açıkça tanınır.

IV. Rüyetler, aynalarda, kristallerde, tırnaklarda ve benzeri nesnelerde suni surette meydana getirilen zuhuratlardır.

ASTRAL RUHLAR, yeryüzünde insanın içinde ikamet eden, insandan ayrılabilen ve var oldukları müddetçe ona hizmet eden ruhlardır.

CANSIZLAR, devler, lemurlar, nemfler, gnomlar ve benzerleri gibi, Tabiatın işlemesiyle Âdem’in tohumu olmaksızın vücuda getirilen insanlardır.

KİROMANTİ, bu risalede yukarıda zikrettiğimiz üzere, eldeki, ayaktaki ve bedenin diğer uzuvlarındaki çizgiler vasıtasıyla yıldızlara işaret eden bir ilimdir. BÜYÜNÜN İSBATINA DAİR CEDVEL.

Büyünün hangi menbadan neşet ettiği ve yeni alametleri nasıl tefsir ettiği.

Bundan maada, yukarıdan gelen tesirlerin aşağıdaki cisimler üzerine nasıl çarptığı. Dahası, yeryüzünün kendi devalarıyla eylediği gibi, semanın da kendi alametleriyle nasıl bir tesir husule getirdiği. Büyünün tefsirini devşirdiği bu menbaı kavrayasınız diye kulak veriniz, bütün ilimler, beşerî bilginin bütün şubeleri Tanrı’dandır. Bu ilimler ya Tabiatın nurundan gelir ya talim ile öğrenilir yahut Tanrı tarafından gizlice ilham olunur.

İlk tarz, insanın bir başka insanın talimi olmaksızın kendi kendine öğrendiği tarzdır. Zira büyü, yücelerden söylenmedikçe, kendi tefsiriyle öğrenilmez.

Büyücü, bütün sanatların doğduğu gibi doğar, tıpkı harfler yahut Montanica [NOT: Paracelsus’un madencilik ve yer altı zenginliklerine dair öğretisi] gibi yeni sanatlar icat edenlerin durumunda olduğu veçhile,

Mecusiler, şu veya bu insan tarafından yaratılmamış yeni bir ruha maliktirler. O ruh, dileyerek, arayarak, kapıyı çalarak, kalpten ve ruh vasıtasıyla doğar.

Not, Tanrı ne söylerse söylesin, onun yanına bir de müfessir katar. Bu sebeple hiç kimse sormasın, bu neredendir? Tanrı’dandır. O, misal olarak şöyle buyurmuştur, “Güneşte ve ayda alametler olacaktır.” Bu keyfiyet Tabiat ile izah olunamaz, zira Tabiatın sınırlarını aşar, aşkınlık arz eder.

Ruh, söylenenle mutabık olmalıdır ve bunu tefsir eden kişi bir büyücüdür. Ruhlar yıldızlardadır.

ÜÇ İLK İLKE VE HASTALIKLARIN KÖKENİ

Kendi unsurlarından tevellüt edip hasıl olan her şey üçe taksim olunur, yani Tuz, Sulphur (kükürt) ve Mercury (cıva). Bunlardan bir birleşme husule gelir ki bu birleşme tek bir cismi ve birleşik bir cevheri teşkil eder. Bu keyfiyet cismin zahirî suretini değil, yalnızca cismin dâhilî tabiatını alakadar eder.

Bunun işlemesi üç türlüdür. Bunlardan biri Tuzun işlemesidir. Bu, müshil olma, temizleme, balsam haline getirme ve diğer yollarla iş görür, kokuşmaya yüz tutan şeye hükmeder. İkincisi Sulphur'ün işlemesidir.

İmdi, sulphur ya diğer ikisinden neşet eden ifratı idare eder yahut erir. Üçüncüsü Mercury'ye aittir ve erimeye, zeval bulmaya yüz tutan şeyi bertaraf eder. Bu üçüne mahsus olan sureti belleyiniz. Biri sıvıdır ve bu mercury'nin suretidir, biri yağlılıktır, bu da sulphur'ün suretidir, biri ise alkalidir ve bu tuzdandır. Mercury, sulphur ve tuzdan âridir, sulphur, tuz ve mercury'den yoksundur, tuz ise mercury yahut sulphur içermez.

Bu minval üzere her biri kendi kudreti dairesinde sebat eder.

Lakin girift marazlarda cereyan ettiği müşahede olunan ameliyelere dair şunu mülahaza ediniz ki, şeylerin ayrışması kâmil değildir, bilakis istiska ve emsali illetlerde olduğu gibi, ikisi bir arada birleşmiştir. Zira bunlar, kendi usarelerini ve mutedil nemlerini aşan karışık hastalıklardır. Böylece, mercury ve sulphur kimi zaman felci defeder, zira bedensel sulphur bununla birleşir yahut hemen civarda bir lezyon mevcuttur. Binaenaleyh, her hastalığın ikili veya üçlü bir surette var olabileceğine dikkat ediniz. Bu hal, hastalığın karışımı yahut giriftleşmesidir. Bundan ötürü hekim, şayet elinde muayyen bir basit deva varsa, bunun sıvıdaki, yağdaki, tuzdaki derecesini ve hastalıkla beraber lezyonun hudutlarına nasıl ulaştığını hesaba katmalıdır. Derecesine göre sıvı, tuz ve sulphur, icap ettiği veçhile çekilip çıkarılmalı ve tatbik edilmelidir. Şu kısa kaideye riayet edilmelidir, Bir ilacı lezyona, diğerini ise hastalığa veriniz.

Tuzlar tasfiye eder, lakin türlü tarzlarda, kimi ayrışma yoluyla tasfiye eder ki bunların iki nev’i vardır, biri şeyin tuzudur ve şeyleri ayrışana dek sindirir, diğeri ise Tabiatın tuzudur ve defeder. Böylelikle, tuz olmaksızın hiçbir ifrazat vuku bulamaz. Buradan avamın tuzunun Tabiatın tuzlarına muavenet ettiği neticesi çıkar. Bazı tuzlar istifra vasıtasıyla müshil tesiri gösterir. Bu kabil tuzlar son derece kesiftir ve şayet sindirim esnasında geçip gitmezlerse, midede boğulma hissi husule getirirler. Kimi tuzlar terleme vasıtasıyla tasfiye eder. Kana karışan o en latif tuz böyledir. İmdi, tahliye ve istifra husule getiren tuzlar kana karışmaz, binaenaleyh terleme meydana getirmezler. O halde ayrıştıran yalnızca tuzdur. Başka tuzlar idrar vasıtasıyla tasfiye eder, idrarın kendisi ise, tıpkı tersin fuzuli sulphur olması gibi, fuzuli bir tuzdan gayrısı değildir. Bedenin haricine fuzuli hiçbir sıvı çıkmaz, zira o sıvı içeride kalır. Bedenin bütün ifrazatı, yani tuz tarafından burun deliklerinden, kulaklardan, gözlerden ve diğer yollardan dışarı atılan nem böyledir. Bunun, mezkûr ifrazatlardan Archeus vasıtasıyla vuku bulduğu anlaşılır. İmdi, Archeus’tan nasıl müshil bir tuz husule gelirse ve bunun bir nev’i Archeus’un midesinden neşet ettiği için mideyi, bir diğeri ise Archeus’un dalağından geldiği için dalağı tasfiye ederse, beyin, karaciğer, akciğerler ve diğer uzuvlarda da ahval aynıdır, zira Archeus’un her bir uzvu Mikrokosmos’un tekabül eden uzvu üzerinde tesir icra eder.

Tuzun nevileri muhteliftir. Biri tarçın gibi tatlıdır ve bu, madenler arasında antimon tesmiye olunan ayrışmış bir tuzdur. Bir diğeri kaya tuzu gibi sirkeyi andırır, bir başkası ise zencefil misali asidiktir. Ravent yahut ebucehil karpuzunda olduğu gibi acı olanı da mevcuttur. Alkali hususunda da vaziyet böyledir, üzerlik otu misali bizzat husule gelen cinsler olduğu gibi, mahmude gibi hulasa edilen yahut pelin otu gibi pıhtılaşan nevileri de vardır. Keza kimi tuzlar yalnızca terletme yoluyla, kimileri ise sadece tüketerek arındırır ve usul böylece devam eder. Kendine mahsus bir rayihanın bulunduğu her yerde, kendine mahsus bir tesir ve defetme kudreti de mevcuttur. Bu tesir iki kısımdır, nesnenin zatına ait olan tesir ve sönümlenmiş olan tesir.

Sulphur (kükürt), fazlalık olanı kurutmak ve tüketmek suretiyle tesir gösterir.

Bu fazlalık ister kendinden ister haricî unsurlardan neşet etsin, şayet tuzların hükmüne tabi değilse, kükürt vasıtasıyla bütünüyle tüketilmelidir. Nitekim istiska marazı için tertip edilen deva, kokuşmuş ve bozulmuş olanı tüketmek maksadıyla Archeus’un ciğerinden hasıl olan tuzlardan vücuda getirilir. Fakat illetin kendisini izale etmek için kükürdün kudreti elzemdir, zira bu kabil illetler menşeleri hasebiyle kükürde tabidir. Ne var ki her kükürt nev’i bu gayeye matuf bir netice vermez, dolayısıyla bedenin tabiatından doğan her marazın unsur tabiatından gelen bir zıddı bulunması, bizzat unsurun fıtratından ileri gelir.

Bu keyfiyet hem küllî hem de cüz’î mertebede vuku bulur, binaenaleyh bir unsurun cinslerinden illetlerin cinsleri teşhis edilebilir. Zira biri daima diğerinin alameti ve hüccetidir.

Aynı alamet Mercury (cıva) söz konusu olduğunda da tezahür eder, tuzdan ve kükürtten ayrışanı bünyesine kabul eyler. Bağların, atardamarların, mafsalların, uzuvların ve emsalinin marazları bundan neşet eder. Bu sebeple mezkûr illetlerde cıvanın mayisini bertaraf etmek iktiza eder. Fakat illetlerin kendileri, tabiatta o nesnenin hususiyeti tahakkuk ettikten sonra, kendilerine münasip ve şifaya vesile olan cevherlerle izale edilmelidir.

Tabip, cümle illetlerin üç cinsini şu veçhile kavramalıdır. Bir cins tuzdan, bir cins kükürtten ve bir cins de cıvadandır. Dizanteri, ishal ve lienteri gibi bedeni zaafa uğratan ve gevşeten her bir illet tuzdan husule gelir.

Gerek sıhhatli gerekse mustarip bünyede olsun, yerinde sebat eden tuz her türlü defetme fiilinin amilidir. Ne var ki ilkinde tuz Tabiatın tuzu iken, diğerinde bozulmuş ve erimiş haldedir. Şifa, taze tuzun çözünmüş tuzu tashih ve tathir etmesi misali, illetin zuhur ettiği aynı tuzlar vasıtasıyla hasıl edilmelidir. Kükürde dayalı tedavi ise tuzdaki bu ameliyenin muayyen bir teyidi ve takviyesi olarak onu takip eder.

Atardamarların, bağların, kemiklerin ve asabın cümle marazları cıvadan neşet eder. Cismani cıva cevheri, bedenin sair kısımlarına galebe çalmaz. Hükmü yalnızca haricî uzuvlarda caridir. Kükürt ise kalp, dimağ ve böbrekler gibi dâhilî azaları yumuşatır ve besler, binnetice bu uzuvların illetleri de kükürt menşeli tesmiye olunabilir, zira bunların derununda kükürt cevheri mevcuttur. Kolik illetini misal alalım. Bu marazın amili tuzdur, zira bağırsaklarda tuz hükümrandır. Erimiş haldeyken bir nev’i koliğe sebebiyet verir, haddinden fazla katılaştığında ise başka bir nev’ini tevlit eder, zira kendi itidalinden saptığında gayet nemli yahut gayet kuru bir hal alır. Unsurlardan müteşekkil tuzlar vasıtasıyla koliğin tedavisinde, insandaki tuzun tashih edilmesi icap eder.

Fakat şayet kükürtten gayrı bir tuz tatbik edilecek olursa, bu durum koliğin şifası olarak değil, tuzun batması ve boğulması olarak telakki edilmelidir. Benzer şekilde, cıva ve kükürt illetlerinde de her biri zıddına değil, kendi mu teline tatbik olunmalıdır. Hilkatten gelen illetlerde soğuk sıcağı mağlup edemez, bunun aksi de mümkün değildir. Şifa, illetle aynı menbadan neşet eder ve onun yerini vücuda getirmiştir.

İlletlerin cinsleri de muhtelif dallara, çekirgelere [NOT: Paracelsus burada tıpkı bir ağacın filizleri ve budakları gibi hastalığın alt türevlerini ve yayılış biçimlerini tasvir etmek maksadıyla 'locusts' (çekirge/sürgün) mecazını kullanmaktadır] ve yapraklara ayrılır. Yine de deva tektir. Cıva marazı buna bir misaldir, zira cıva mayisi pek çok dala, sürgüne ve yaprağa münkasım olur. Bu sebeple cümle çıban nevileri Cıva’ya tabidir, çünkü maraz cıvaidir. Lakin bunların kimisi adi cıvaya, kimisi madeni cıvaya, kimisi abanoz cıvasına, kimisi de antimon cıvasına tabidir. Binaenaleyh, cıva tuzunun erittiği şeyi şifaya kavuşturan o cıva mayisini bilmek iktiza eder, zira o mayi et peyda edici bir hassaya da maliktir. Çünkü cıva pek çok surette tezahür eder.

Madenlerde cıva mayisi maden gibidir, ardıçta ve abanozda odun gibidir, markazitte, talkta ve kaşimiyada [NOT: Maden cürufu veya kobalt/bizmut içerikli mineral tortusu] maden cevheri gibidir, brassatella, su biberi ve yılanyastığında ise ot gibidir, buna rağmen muhtelif suretlerde tecelli eden tek bir cıva mevcuttur. Çıbanlar hususunda serdedilen bu kaide, çıbanlar gibi kimi su biberi cıvasıyla, kimi zırnık cıvasıyla ve kimi de gayak odunu cıvasıyla şifa bulan cerahatler ve yaralar için de muteber tutulmalıdır. Netice itibarıyla tabip, illetler şeceresini ve tabii cevherler şeceresini layıkıyla bilmelidir, mamafih bunların adedi hakikaten pek çoktur. Rebisin [NOT: Simyadaki ikili erdişi felsefe maddesi] ve unsurun olmak üzere iki veçheli olan tuz şeceresi mevcuttur. Keza kükürt şeceresi ve cıva şeceresi de vardır. Buna göre tabip, tek bir tedavi dâhiline iki ayrı şecereyi dâhil etmekten ictinap etmeli, cıva menşeli illetlere Cıva’nın, tuz menşeli olanlara tuzun ve kükürt menşeli olanlara ise kükürdün tatbik edilmesi icap ettiğini hatırda tutmalıdır. Her maraza kendi mukabili olan deva sürülsün.

Hülasa, üç maraz sureti bulunduğu gibi, yalnız üç türlü deva vardır.

Neticede hekim, hastalıkları tedavilerinin adıyla sınıflandırmalıdır. Bir illete örneğin sarılık demek sanatın usulüne aykırıdır, bunu her köylü de bilir. Bunun yerine şöyle demelidir, Bu, Leseolus illetidir. Böylelikle tek bir kelimeyle onun şifasını, vasfını, adını, mahiyetini, mizacını, sanatını ve ilmini kapsamlı bir biçimde ifade etmiş olursunuz. Zira Leseolus yalnızca sarılığı iyileştirir, başka hiçbir şeyi değil. Herkesi ağaçları bihakkın tanımaya ikna etmek isterim, nitekim tohumunu bilmeyen kimse esaslı yanılgılara düşer. Bu minvalde, filanca veya falanca illetin cüzzam olduğunu değil, altın illeti olduğunu söylemeliyiz. Benzer şekilde Tincture (tentür) illetinden bahsetmelidir, buradan da mezkûr illetin yaşlılığa ait olduğu aşikâr kılınacaktır, çünkü tentür yaşlılığı tazeler. Aynı şekilde bir vitriyol illetimiz de olacaktır ki bu da vitriyol yağı veya ruhuyla şifa bulan saradır. Bu meseleleri, ilk vazedildikleri hususi usul ve simya müelliflerince gizlenen Tabiat sırları sebebiyle bir nazariye altında derledim. Bunlar vasıtasıyla, unsurlara ait olanın kendi neşet edişindeki ve yıllık olanın kendi teşekkülündeki nazariyemi ispat ederim. Mercury (cıva) ameliyesini ve hassasını misal verelim. Gerek unsurlara ayrılmış olanda gerekse yıllık olanda bu kabil ameliyeler ve hassalar pek çoktur, tecrübe bunları, Mercury ve diğer ruhların hangi nesnelerde gizlendiğini bilenlere öğretir. Onlar keza bu cıvayı nasıl hazırlayacaklarını, bir türünü nasıl bir topaz taşına, bir diğerini safran rengi sandal ağacına (crocus Sandalius), bir başkasını bir ruha ve diledikleri herhangi birini de ona en münasip yüceltme derecesine nasıl dönüştüreceklerini bileceklerdir. Yaralar için et büzücü ve et teşekkül ettirici kuvvet, içinde hiçbir Sulphur (kükürt) ve tuz bulunmayan,

yalnızca cıvadan neşet eder ve cıva özütlenerek kendi saf mayisine dönüştürülür. Ne var ki kimi cıva diğerlerinden daha süratli tesir gösterir, nitekim reçinedeki cıva, mumyada veya tortudakinden daha hızlıdır. Aynı ameliyat kükürt ve tuz ile de takip edilmelidir, hekim hastalarını iyileştirmek istiyorsa bunların yüceltilme hallerini idrak etmelidir. Porphyrios'un, cıvanın safire ve asil bir yeşim taşına dönüştüğünü işitse hayretten donakalacağını pek iyi bilirim, çünkü o bunu ne görmüş ne de eline almıştır.

Zencefil, yapısını oluşturan cisimdeki tuz sebebiyle terleticidir. Lakin bu hassa, felsefede kabul edildiği üzere, oluşumların içinden kaynayıp taştığı ateşe aittir ve bu kaynama sebebiyle engelleri ortadan kaldırır, kükürt, tuz ve cıvanın hıltlarını kaynamanın ikinci, üçüncü ve dördüncü derecesine indirger ya da yükseltir. Tuzun nârî tabiatından teşekkül ettiği cihetle, bir dereceye de yükselir ki bu derece vasıtasıyla rutubet gözeneklerden ve damlalardan damıtılır. Böylece arındırıcılar işlerini yalnızca tuzun kuvvetiyle icra ederler, nitekim bal buna bir misaldir. Tuzun balsamı balda yerleşiktir ve bu sebepten bal kokuşup çürümez. Zira balsam, Tabiat'ın vücuda getirdiği en asil tuzdur.

Cazibe kuvveti, kükürtsü bir tabiattan yahut cevherdendir. Mastika bu suretle vücut bulmuş bir kükürttür, opopanaks, kasnı ve diğerleri de öyledir. Hekimlerin ısının hususiyetinin çekmek olduğu yönündeki kaidesini de kabul etmemeliyiz. Bunun yerine çekmenin kükürtlerin hususiyeti olduğunu söylemeliyiz. Sıcak nesneler ancak yaktıkları ölçüde çekerler, yakan şey ise kükürttür ki sabit değildir ve bu yüzden zamklar gibi buharlaşır. Müshiller de bulunmadıkları mahallerden bir mıknatıs misali çekerler. Fakat tuzların çekme sebebi, tuzun kükürde nakşedilmiş olması ve kükürt ruhu vasıtasıyla pıhtılaştırılmış bulunmasıdır. Bu sebeple kendisinden daha uzak mahallerden çeker.

Bu minvalde, ister soğuk, ister yeşil, ister erguvani kırmızı yahut her ne surette olursa olsun, kükürtten müshiller mevcuttur. Zira açıcı kükürdün tabiatı, işlemek ve eriştiği her hareketli nesneyi önünde sürmektir. Hekimlerin iddia ettiği gibi, soğuğun tabiatının tahliyeye yol açtığı hükmü de hakikat değildir.

Kuvvet vericiler hakkında bilmemiz icap eden şey, insana benzeyen ve dört unsur içinde gizli kalan Archeus tarafından izah edilir, nitekim o tek bir Archeus olmakla birlikte dört cüze bölünmüştür. Dolayısıyla o, büyük âlem ve küçük insandır, biri diğerine benzer. Kuvvet vericilerin kudreti Archeus'tan neşet eder. Archeus'un kalbinden gelen şey, altın, zümrüt, mercan ve benzerleri gibi kalbe kuvvet verir. Archeus'un karaciğerinden neşet eden şey, küçük âlemin karaciğerini takviye eder. Böylece ne cıva, ne kükürt ne de tuz bu türden bir şifa hassasını ortaya çıkarır. Lakin unsurların kalbi onu neşreder, o bundan akıp gelir. Unsurlarda bir kuvvet ve kudret vardır ki,

tohumdan ağacı vücuda getirir, ağaç dikelmesini ve sağlam durmasını sağlayan kuvveti oradan alır. Keza ot ve saman da gözlerin gördüğü haricî bir kuvvet vasıtasıyla boy atar. Hayvanlarda da benzer bir kuvvet mevcuttur ki bunun sayesinde ayakta durur ve hareket ederler. Dahası, göze görünmeyen lakin sakini olduğu varlıkta mündemiç bulunan ve onun sıhhatinin mebdei olan bir başka kuvvet daha vardır. Bu, Tabiat'ın ruhudur ki şayet bir nesne buna malik değilse helak olur. Bu ruh kendi cismi içinde sabit kalır. Aynı ruh insanı da kuvvetlendirir. Archeus'un bütün uzuvlarındaki kuvvet, nebatat vasıtasıyla süfli âleme işte bu tarzda intikal eder.

Theophrastus'a uzun ömür hakkında daha fazla felsefe yapmak yaraştığından, kanaatimce, her şeyden evvel ve bilinmeye değer olarak hayatın ne olduğunu, bilhassa ölümsüz

Kadimlerin, kanaatimce ya kendilerince bilinmediğinden yahut layıkıyla kavranmadığından tamamen göz ardı ettikleri hayat konusu, işte bu sebeptendir ki şimdiye dek yalnızca ölümlü hayat için tedbirler almışlardır. Şimdi, hayatın ne olduğunu doğrudan tarif edeceğim. Hayat, Herakles adına, tuzların sıvısının zerk edilen ilavesiyle birlikte ölümlü bedeni ölümlü kurtlardan ve ölü etten koruyan balsamlı bir mumyadan (mumia) başka bir şey değildir. Dahası, hayatımız uzundur, zira ne ruhlar ne de Tabiatın nuru onun kısa olduğunu ikrar eder. Cahilin hayatı kısadır, sanatla ise uzundur. Sanattan daha kısa ne vardır, en azından batıl inançlardan uzak olanlar arasında hayattan daha uzun ne bulunur. Bundan öte, balsamdan daha kalıcı, daha sıhhatli ve daha canlı ne vardır. Maddi bedenden daha fani, daha zayıf ve daha ölümlü ne olabilir. Onun ölçüsü uzun ile kısa arasında değişir. Öyleyse hayat neden uzundur ve neden kısadır. Fakat feleğin fevkindeki cismani âleme ait olan o hayat kurallarımızın dışındadır. İktidarımızın debdebesi yalnızca ölümlü beden üzerinde uzanır ve tabiri caizse, sanat vasıtasıyla üçüncü sınıra kadar, dördüncü sınıra kadar, hatta beşinci sınıra kadar nizam altına alınır. Yaşayan beden için bu kadarı kâfidir. O halde ölüm hakkında ne demeli, ve ölüm nedir. Şüphesiz balsamın galebe çalmasından, mumyanın helak olmasından, tuzların nihai maddesinden başka bir şey değildir. Ölümsüz olanın ölümlü şeylerden ayrışması, ölümlü uzuvların çözünmesini doğurur. Fakat bu durum, başından itibaren uzun hayat olarak adlandırılır. Bu aynı zamanda kısa hayattır, yani ölüm hakkında söylenmiştir. Şimdi, ölüm hayat değildir, ancak sanat bu ölümden daha uzundur. Bunlar hayatın çözünmeleridir, ayrıca doğum gününün birleştirdiği ve bağladığı, hem de her iki bedenden gelen saf olanın, uzun ve sıhhatli hayatın, hem ölümlü hem de ölümsüz olanın hazmedilmiş ayrışmalarıdır. Zira farklı cinsten fani şeylerin her birleşmesi çözünmeyi beraberinde getirir, o halde tabii şeylerin Tabiatın ötesinde olan şeylerle birleşmesini nasıl olur da çözünme takip etmez.

Zira ölümün sebebi, ölümlü ile ölümsüz arasında vuku bulan bir düellodan farksız olan tecrübi bir savaştır. Hastalık kargıya, Anthos ise göğüs zırhına benzetilebilir [NOT: Paracelsus terminolojisinde Anthos, kalbi ve hayati kuvveti koruyan saf cevheri temsil eder]. Bunların sürdürdüğü mücadelenin ötesinde geriye ne kalır. Hastalığın meydana gelişinin kaynağı ve menşei buradadır ki ardından pek yakında ölüm gelir. Buradan hayatın ne olduğunu, hem ölümlü hem de ölümsüz olanını anlarız.

Daha önce söylenmiş olanların açıkça anlaşılması için, bundan sonra maddi bedenden söz etmem gerektiğini mülahaza ediyorum. Maddi bedenin gayesi, ele aldığımız bütün bu şeylerin idamesidir. Bu husustaki tetkikatımızı şu minval üzere kısımlara ayırmalıyız. Evvelemirde onun kısımları dikkate alınmalıdır, yalnız hususi uzuvlar değil, aynı zamanda bütün bedene dağılmış olanlar, iliklerin doğru bir şekilde anlaşılması, tendonların durumları ve vazifeleri, kemiklerin ve kıkırdakların biçimleri, sinirler, etin özellikleri, yedi başlıca uzvun erdemleri, tüm bunlar boyunca bu kural hatırda tutularak incelenmelidir. İlk olarak, hem maddi bedenin hem de maddi hayatın bütün mantığını ve tabiatını etraflıca bilmeliyiz. Beden ve maddi bedenin hayatı birbiri gibi ölümlüdür. Fakat ölümlü olandan uzun hayata yönelik hiçbir şey çekilip çıkarılamaz, ve bu sebeple arcanum (gizli öz) ve iksir hususunda, bu Hükümranlığımızda (Monarchia), ne beden ne de ölümlü hayat nazarıitibara alınmalıdır. Zira uzun hayat bedenin haricinde bir şeydir, bedenden ayrı olarak muhafaza edilir ve beden ondan daha aşağı mertebededir. Dahası, beden araya girdiğinde, her iki hayatın da bir çözünmesi vuku bulur. Bu mevzuda Tecrübi İlham ve tıp safsatacıları, Spagyria (simyasal ayrıştırma ve birleştirme sanatı) erbabının usulünü takip ederek, ölüme sebebiyet vermemek adına bedeni bir balsam gibi muhafaza etmişlerdir, halbuki balsam bedenin değil, hayatın mumyasıdır, bu esnada ölümün hayatın içinde olmadığını unutmuşlardır, zira hayatın ölümü, bedenin ölümsüz olandan muayyen bir çözünmesinden başka bir şey değildir. Bu vuku bulduğunda, işte o zaman beden ölür. Bütün reçeteleri boyunca Hipokrat'ın hatası buydu, yani ruha tatbik etmek yerine bedene tatbik etmesi ve ölümlü vasıtasıyla ölümlüyü muhafaza etmeyi teklif etmesiydi. Beden bir mahluktur, lakin hayat öyle değildir, ve o aslında ölümün kızından başka bir şey değildir. Bu sebeptendir ki, ölümsüz olan Archæus'tan (kurucu ve yönlendirici ilke) neşet etmiştir.

Fakat diyeceksiniz ki Hipokratik İlham bütünüyle ölüme atfedilemez. Öyle olsun, lakin Magnale yukarıdan indiğinden beri sağlığa giden çok daha kolay bir yol bulacaksınız. Zira Tanrı, Hipokrat’a yalnızca yaratılmış olan şeyleri bahşetti ve bunların arasında bile en mühim sırlar kemaliyle bildirilmedi. Bu bedene Tanrı, semavi sayılması gereken bir başka beden daha eklemiştir, yani hayatın bedeninde var olanı. Bu hususta ben, Theophrastus, beyan ederim ki asıl iş ve gayret, fani şeylere mahsus olan ve yalnızca bu bedene ait bulunan çözülmenin içine yuvarlanmamaktır. Her ne kadar bu zeval bulucu bedende çözülme vuku bulabilse ve bu çözülmeden ötürü semavi bedenin bir ziyaı hasıl olabilse de, bedenin bütünüyle her türlü kusurdan azade kılınması adına tez elden gerçekleşmesi icap eden ihya vesilesiyle bu durum uzun ömrün önünde bir mani teşkil edemez, zira odun mevcut olduğu müddetçe ateş nasıl yaşamaya devam ederse, Archa'dan neşet eden beden mevcut olduğu müddetçe uzun ömürde de durum aynıdır, çünkü bir beden olarak beden, haricen kuvvet kazanan bir bedenin müdahalesiyle muhafaza edilmelidir. Beden, bu vasıtayla korunur.

Zira beden, ebedi bedenin uzun ömrünün serpilip geliştiği konudan başka bir şey değildir. Maddi beden hakkında bu kadarı kâfidir.

Şimdi bu bedenin maddesinin her türlü tefessühten ne şekilde korunacağını beyan etmemiz gerekmektedir. Evvelemirde, beden kendi içinde her neyi ifsat ederse, aynı şey yabancı bir beden marifetiyle, yani Spagyristlerin Hükümranlığının (Monarchia) kabul etmediği üzere, bedeni muhafaza etmek için çalışan melhemin müşterek tabiatı ile ihya edilmelidir. Zira odunun ateş tarafından tüketilmemesi nasıl gayrikabil ise, bedenin nihayetinde hayat tarafından ifsat edilmemesi de öyle imkânsızdır. Bu sebeple, uzun ömre bir melhem gibi erişebileceklerini zanneden cevheri hususlarda mahir kimselere pek itibar edilmemelidir, zira melhemin tabiatı, bedende bir boşluk hasıl olmasın diye bedeni tefessühten muhafaza etmektir. Çünkü her boşluk, o mahal için bir illet, bedende bir maraz yahut yine uzun ömrün muayyen bir zaafıdır. Zira uzun ömür kâmil bedende yer bulur, noksan bedende ise ölümle çözülene dek durmaksızın zevale erer. Maddi bedenin ölümden geri tutulabileceğini ve bunun fıtri mumyası (mumia) sayesinde mümkün olduğunu biliyoruz. Bu hususlar maddi beden için bir sınır teşkil eden uzun bir ömre değil, sıhhatli bir ömre taalluk eder. Lakin uzun ömrü izah etmeden evvel sıhhatli bir hayatı gözler önüne sermek ve teminat altına almak faydalı olacaktır. Hastalıkları defeden muayyen şeyler mevcuttur. Binaenaleyh tefessühün bedenden uzaklaştırılması ve uzun ömürde alevlenen şeyin yeniden teskine (refrigerium) döndürülmesi gerektiği mülahaza edilmelidir [NOT: "Refrigerium", simya ve tıpta harareti dindiren serinletici teskin halini ifade eder]. Bu sebeple, bu gaye için hazırlanan Tabiatın nev'i şahsına münhasır ilaçları, herhangi bir marazla eriyip tükenen bedeni behemehal müdafaa etmelidir, ki bu hekimlerin vazifesidir, lakin uzun ömürde bu kabil bir şeye hacet yoktur. Ve şimdi kısa ömre dair. Muayyen marazlar için kullanılan nev'i şahsına münhasır devaların uzun ömürle hiçbir alakası yoktur, bunlar yalnızca bedeni tahkim etmek için kullanılır. Hummalara ve benzeri illetlere karşı tedbir alınıp alınmaması uzun ömür bakımından pek bir fark yaratmaz. Zira Tabiatın ruhu baki kaldığı müddetçe semavi bedeni muhafaza eder ve hastalıkların ızdırabıyla beraber uzun ömür de baki kalır. Burada ölüm henüz hazır değildir, çünkü beden hekimin ihtimamına terk edildiği müddetçe ölüm mevcuttur, lakin semavi beden mevcut değildir, zira bedenden hayata doğru öyle bir zehir akar ki, hayatı ziyadesiyle tutuşturarak bütünüyle habis bir ete dönüştürür, ölümün menşei aşındırıcılardan geldiğinden ve muayyen bir arsenik realgarı [NOT: "Realgar", zırnık olarak da bilinen arsenik sülfür mineralidir] herkes için geçerli olduğundan, tabiatını tatmin edip bedeni tüketene ve onu yanmış bir kabuğa (eschara) çevirene dek bir zehir olma tabiatından vazgeçmez. Ve nihayete erdikten sonra dahi içindeki habisliğe son vermeyecektir. Bu sebeple, biri hayatı muhafaza etmek, diğeri ise her gün vuku bulan tefessühten ötürü bedeni baskılamak ve günden güne hafifletmek üzere çifte bir ameliyat başlatılmalıdır.

Halbuki beden ve onun maddi hayatı, hilkatinin tabiatı icabı, suretin terkibine tek bir cüz olarak dahil olduğundan ve maddi beden, semavi olanla bir bütün teşkil eden bir yarı sayıldığından, hekim, asli maddi insanın nasıl muhafaza edileceği meselesi üzerinde daha ziyade tefekkür etmelidir.

Zira büyük hayatta uzun ömür saklıdır, lâkin küçük hayatta fânilik bahsi yer alır ve bu durum, gerek beden gerekse cismânî bedendeki semâvî hayat bakımından, bu birleşmeye münferit bir yoldaş sıfatıyla refakat eden ezelî takdire binaen zerk edilmiştir. İmdi, ezelî takdire dair bilinmelidir ki, ondan âzâde kılınmış ve bu sebeple hiçbir kanunu çiğnemeksizin İlahî İradeye göre tanzim olunmuş kimi şeyler mevcuttur. Dahası, bu iki sûretin, yani tabiatın sûreti ile Tabiattan öte olanın sûretinin, Tabiatın sûreti dairesinde bir başka birleşmesi vuku bulduğunda ve rahimde iki baba ile bir oğul, iki anne ile bir kız bulunduğu, bu dört şahsın tenasül eylediği bihakkın açığa çıkarıldığında, bu semâvî tohum, fâni olanla birlikte, doğduğunda tecelli eden o canlıyı, hem unsûrî tohumu hem de aynı anda semâvî olanı hasıl eder. Çünkü bu merhalede cismanî tohum hakikaten iş görür, ki bu tohumun dahi tabiî mecrânın ezelî takdiri içinde muhafaza edilmesi iktiza eder, zira Tabiattan öte olan şeyler dahi bunlar vesilesiyle korunabilsin diye, evvelemirde Tabiattan öte olan nazara alınmalıdır. Böylelikle bir erkek çocuk, iki mirasın vârisi tayin edilir, aynı anda zuhur eden hilkatin hükmüne göre tabiatın ve Tabiattan neşet eden cevherin mirası ile bedene hükmeden ve onu idare eden, Tabiattan öte vâlideynin mirası. Bu ikisinden, yani mezkûr ebeveynlerden, yücelerden gelen bir izdivaç rabıtası doğar. Zira Âdem ne hilkatinden bir şey iktibas eylemiş, ne de yükselen burçlara yahut sair maddelere tâbi kılınmıştır.

Binaenaleyh, dört yıldızdan hiçbiri insana iştirak edemez. Zira yıldızlar ile küçük insan parçalanamaz, lâkin insan uzun ömrü Tabiattan öte olandan ahzetmiştir. İlk olarak hekime, hakikate vâkıf olması ve onu tatbik etmesi, bu hususta fevkalade soğuk satırlar kaleme almış ehliyetsiz kimselerin uydurmalarına her daim tâbi olmaması, Tabiata uygun olanlardan ziyade Tabiattan öte olan şeylere itibar etmesi ihtarı yapılmalıdır. Saniyen, ezelî takdire hakkıyla âşinâ olması icap eder. Muayyen ve keyfiyete bağlı olandan ziyade Tabiattan öte bulunan o mutlak hâkimiyet, bir menbadan fışkırırcasına buradan neşet eder. Nitekim azımsanmayacak sayıda insanın zihnine nüfuz eden o yanılgı buradan intişar etmiştir, öyle ki sırf bedeni tetkik etmeye ahdedip, bedene hakkı olandan çok daha fazlasını isnat ederler. Şimdiki hayat nerede vücut bulursa bulsun, kemâl mertebesinde değildir ve bu sebeple kudretten mahrumdur. Bu hayat, amel etmediği cihetle meyyit addedilse de, yine de bedene nakşedilmiştir. Nitekim boğazına bıçak dayayan birinin durumunda, vurulan bir darbe uzun ömrü çekip alır. Bedende zuhur eden her nevi ilave hayat ise, Tabiatın fıtrî hayatıdır. Ne var ki nazarın buna değil, yalnızca bedeni ihya edene çevrilmesi gerekir. Bundan maada uzun ömür, odunların arasına salınmış ve insanın onunla kendini tazelediği bir ateş misali, aramızda bir insan hüviyetinde mevcuttur.

Bütün bu hususları muhtasar bir surette müzakere edeceğiz, tâ ki Tabiattan öte olan ve kat’iyetle tabiî olana aşılanan vâlideyne, keza tabiî bedenin ikili hayatının illetine ve Tabiattan öte olanın vâlideynine dair zikredilenler vuzuha kavuşsun. Buradan anlaşılmaktadır ki insan, çifte bir tohumdan neşet eder. Zira Âdem devrinden bu yana, zıt tabiatlarındaki şahısların yersiz ve münasebetsiz tasarrufları vasıtasıyla, insanın mizacı cismanî nesillerin tabiatıyla birlikte tebeddül etmiştir. Ne demevî ne sevdâvî ne safrâvî ne de balgamî mizacın bizimle birlikte doğmadığı bedihîdir. Bunların hiçbirinden kâmil bir mizaç asla hâsıl olmamıştır. Bu sebeple hekimler bundan böyle dört mizaca itibar etmemelidir, zira bunlar Âdem’de mevcut değildi, binaenaleyh zürriyetinde hiç bulunmazdı, hem bu denli tezat teşkil eden dört şey bir arada da barınamaz. Zira evvelemirde, zamansız bir doğumun vuku bulmasıyla ilgili mizaçlar bozulur ve bu hal çocuk zayiatı olmaksızın cereyan etmez (zira mizaç nedir, sıcak ya da soğuk, siyah ya da beyaz olmaksızın, vâlideynin tabiatından gayrı ne olabilir), aynı şekilde, Tabiattan öte bedende dahi muayyen bir irsî tohum mevcuttur ve aynı mizaçtan iki insan birleşse bile, hem hikmetin hem de hayatın derûnunda gizlendiği doğaüstü meni hakikatte asla vuslata eremez. Binaenaleyh ikili bir izdivaç vardır, biri beşerî aklın tavsiye ettiği, diğeri ise Tanrı’nın birleştirdiği izdivaçtır. İlki, Tabiatın duyularındaki gözlerin cevaz verdiği ölçü müstesna, hakikatte bir izdivaç addedilemez. Bu halde bir kimse kendini ve evlatlarını mazur göstermek için her yolu denese, onları birleştirmesini Tanrı’nın Ruhundan talep etse ve faziletli olduğunu iddia etse dahi, ortada riyakârlıktan başka bir şey yoktur. Mekânın yeni tebeddülü bunun delilidir. Lâkin Tanrı’dan neşet eden rabıta bihakkın izdivaçtır ve burada boşanmanın vuku bulamayışı sebebiyle uzun ömre aittir, ki evlatlar aracı kılınmadıkça bu hakikati kimse idrak edemez. Bu sebeptendir ki pek çokları analarının rahminde takdis edilmiştir, bunlar Tanrı’nın raptettikleridir, tıpkı vaktiyle Uriya’nın, bilahare Davud’un zevcesi olan kadın misali, her ne kadar bu durum bütün beşerî mülahazalara göre âdil ve meşru bir izdivaca taban tabana zıt olsa da. Ne var ki Tanrı bu birleşmeyi tahakkuk ettirmiştir, zira her ikisi de, zina mahsulü bir kudretle Davud ile Batşeba’dan gayrısından doğması mümkün olmayan Süleyman’ın hatırına, Tabiattan öte bir uzun ömre irsen nail olmuşlardı. Binaenaleyh Tabiattan öte olan her ne varsa Tanrı’ya emanet edilmiş bir hazine gibidir, Spagyric (simya) sanatına âşinâ olanların pekâlâ malumu olan ve uzun ömre hayret verici biçimde medar olan bir hakikattir bu.

Uygulama, biri bedensel yaşam, diğeri ise uzun yaşam için olmak üzere ikiye ayrıldığından, hekim her ikisinin de kullanım alanına girdiği ölçüde teşhisini nihai gayeye göre koyacaktır. Ancak şu anda bahsettiğimiz, Doğanın ötesinde olan bu yaşama gelince, onun bedensel yaşam içerisinde herhangi bir yolla elde edilmesinin mümkün olup olmadığı kesinliğe kavuşturulmalıdır, zira onun etki alanı Doğaya bahşedilmiş olan güçlerin ötesindedir ve uzun yaşamın arkana (gizil sırları) onun altında saklı yatar.

Zira burada Doğanın ötesinde olan tesirler açıkça zuhur eder, tıpkı gökkubbenin Doğaya uygun olan bedene nüfuz etmesi gibi, bunlar da doğaüstü yaşama doğru birlikte akarlar, üstelik doğaüstü tesirler görünür olsa da, onların bilgisi müphemdir.

Bundan ötürüdür ki, kimileri bunlara tesir adını vermiş, kimileri efsun demiş, kimileri ise hurafe saymıştır, büyü sanatının kurallarına göre bunlara daha başka adlar da bahşedilmiştir. Yunanların Magiria dediği ve yalnızca efsun veya hurafe adını verdikleri tesirleri ele alan pratik de bunlardan neşet eder ki bunlar da doğaüstü bedene aittir. Doğaüstü bedeni kendi tesirleri bağlamında ele almak mühimdir, çünkü Magia’nın (büyü ilmi) tamamı astronomlar tarafından yabancı bir amaca alet edilerek yozlaştırılmış, haksız bir biçimde hurafe ve bir nevi tıbbi büyücülük olarak adlandırılmıştır. Benzer şekilde, her biri birer putperestlik sayılsın diye nekromansi ile nigromansiyi de aynı kaynağa dayandırmışlardır, oysa bir tesir araya girmedikçe bu neviden şeyler derhal suskunluğa gömülürdü, zira manes (ata ruhları) her cenahtan karşılık verse bile, bu durum Doğanın ötesinde olan o tesir olmaksızın vuku bulmaz, bu tesir insana imkânsız göründüğünden ötürü haksız yere Şeytan’ın bir aldatmacası sanılmıştır, oysa vehmedilen ruhların defedilmesi ameliyesinde gördüğünüz üzere, kolaylıkla meydana getirilebilir. Kabalistik büyünün tamamı, Doğaya uygun olan bedenin Doğanın ötesinde olan bedenden ayrılmasında saklıdır, bu da bir suret olarak içimize yerleştirilmiştir, ayakta tutulup sevk ve idare edilmelidir, öyle ki cismani olarak bulunmasa bile, birbirinden çok uzakta olanlar arasında bir irtibat kurabilsin ve bilinmeyen düşünceleri aşikâr kılabilsin.

Aynı zamanda bu durum, kabalistik sanatta ehil olmayanlar için hayli çetin olabilir, nitekim bu ilmin müderrisleri tarafından dahi büyük bir yanılgıya düşülmüştür, İbraniceden yaptıkları tercümeler ile Spagiristlerin Kanunları da bu vakıaya delalet etmektedir. Buradan hareketle, uzun yaşama dair şu neticeye varıyoruz, doğaüstü tesirden yalnızca efsunlar değil, suretler sanatı ve gamahei (tılsımlı taşlar) de neşet etmiştir. Sözde filozoflar bu tesiri gökkubbenin yıldızlarına atfetmiş, semanın korlarından, Doğanın ötesindeki o bedeni yönetsin diye hayali bir Mars ve Jüpiter uydurmuşlardır, oysa uzun yaşamla hiçbir ilgisi bulunmayan ölümlü şeyler haricinde, bunların bahsi geçen bedenle hiçbir münasebeti yoktur. Bu bakımdan, uzun yaşam için kullanılacak olan nesnelerin doğal olanlardan değil, doğaüstü bedenlerden çekip çıkarılması gerekir, zira o doğaüstü kudretin tamamı büyüdür ve her majisyen, Doğanın ötesinde olan o tesiri, onun içinde barındığı bedenle birlikte elde eder. İnsanın kendi içinde taşıdığı bu beden, tıpkı tenasül meselesinde olduğu gibi, insana görünmezdir.

Fakat efsunların yahut manes’in nasıl olup da hurafe sayıldığını, sonradan nasıl suiistimal edildiğini ve bu sebeple ne manes ne de hurafe olarak adlandırılmaları gerektiğini layıkıyla fehmedebilmeniz için biliniz ki, bu şeylerin başlangıcı, göksel olanın fevkindeki o beden ile ölümlü bedeni kendi uzun yaşamında birleştiren Protoplast’tan (İlk İnsan) gelmiştir. İmdi, her vehim ve muhayyile, göklerin fevkindeki bedenlerde asli bir ilke ve hususi bir cevherdir. Ölümlü beden kendini kendi hususi maddesinde nasıl muhafaza ediyorsa, o semavi beden de kendini muhayyilede öyle muhafaza eder, nitekim vehim o bedene aittir ve bizatihi bir bedendir. Bu kabilden göksel olanın fevkindeki bir bedene herhangi bir surette hükmetmek isteyen kimse, muhayyileye mukavemet etme usulünü tastamam bilmelidir, zira o beden ölümlülerle ne kadar sık temas ederse, bu mezkûr haller de o bedene o denli büyük bir tehlikeyle refakat eder. İlk insanlar bunun üstesinden açıkça gelmişlerdi, fakat onların ahfadı, bu hususta sağlam ve eksiksiz bir vukufiyete sahip olmadığından, tıpkı mecnunlar ve ahmaklar gibi kendilerini aldattılar, nitekim haksız yere de böyle addedilmemektedirler. Üstelik, göklerin fevkindeki o beden, içindeki görünmez şeylerden gözle görülür bir bulutun zuhur ettiği o muayyen ateşten yapılma yıldızlardan hiçbir surette farklı değildir. Göklerin fevkindeki bedenlerin hassası ve tabiatı da böyledir, yokluktan açıkça cismani bir muhayyile teşkil ederler, öyle ki katı bir cisim zannedilirler. Ares [NOT: Paracelsus terminolojisinde somutlaşmayı sağlayan biçimlendirici ilke] bu kabildendir. Bu sanatın üzerine bina edildiği temeli bilmeyen ve onu cehaletle tahrif edenler, başlangıçta Kader denen, sonradan ise hurafeler ve efsunlar diye anılan manes’in var olduğunu vehmettiler. Hem nigromansi hem nekromansi göklerin fevkindeki bu bedenlerden doğmuştur, keza jeomansi, hidromansi, piromansi ve nihayetinde aynalar, kehanet çubuğu, anahtarla fala bakma sanatları ve hurafeler arasında sayılan sayısız diğer şeyler de buradan neşet etmiştir.

Fakat hekimin her şeyi kemaliyle bilebilmesi için, uzun yaşamı elde etmek gayesiyle, mezkûr büyü yolunda Hermetik gençleşmenin hiçbir karışımı olmaksızın ve Spagirik tecrübe sanatına başvurmaksızın, sırf bedene dayanarak pek büyük çaba sarf etmiş olan kadimlerin misallerine dikkat kesilelim. Büyü sanatının kendileriyle başladığı Âdem ile Metuşelah’ın ömrünü müşahede etmekteyiz. Umumiyetle zannedilir ki, İlk İnsan erişilebilecek en büyük yaşa ulaşmaya mukadder kılınmış, alelade insanlara ise yılların en küçük payı takdir edilmiştir.

Bu ikinci husus medreselerde pek hararetle müdafaa edilse de, hiçbir surette makbul karşılanamaz. Âdem’in uzun ömrünün kaynağı büyüydü, her daim o tesir vasıtasıyla yaşamıştır. Âdem’in vefatı, ahfadı tarafından yalnızca cennetten düşüş sebebiyle değil, Doğaya ait olanın da fevkindeki en yüce yaşamın ruhunu tek başına muhafaza etmiş olan o zatla birlikte yitip giden ilim yüzünden de daima teessürle anılmalıdır. Âdem’den hemen sonra gelen Metuşelah için de aynı hakikati idrak ediniz.

Gerçekten de, anılmaya değer başka insanlar da olmuştur ki, bunlar sıradan insan ömrünün sınırlarını aşmışlardır, yüz yirmi yılını ikmal eden Musa gibi, lakin büyü yöntemiyle değil, daha ziyade cismani hayat yoluyla, zira kendisine öylesine güçlü bir tabiat bahşedilmişti ki, güçlük çekmeksizin ileri bir yaşa erişti. Benzer örneklere kendi devrimizde de rastlanmaktadır ve dünyanın sonuna dek zaman zaman rastlanacaktır. Yine bazıları, büyünün yardımıyla bir buçuk asır yaşamış, hatta kimileri madenlerde ve mineral dedikleri diğer şeylerde eksiksiz biçimde mevcut bulunan Tabiatın eklenmiş kuvveti sayesinde birkaç asırlık bir ömre nail olmuştur. Bu kuvvet, bedeni kendi mizacının ve fıtri vasfının fevkine yükseltir ve muhafaza eder. Tincture (tentür) ve Filozofların Lapis'i (taşı) bu kabildendir, zira bunlar antimonit cevherinden elde edilir, benzer şekilde quintessence (beşinci öz) de böyledir. Spagyrik sanatın bu ve diğer pek çok arcanum'una tesadüf edilir ki, bunlar yaşlılığın tükettiği bedeni her surette ihya eder, onu eski gençliğine döndürür ve her türlü illetten azat eder, bu hakikat söz konusu monarşiye aşina olan herkesçe pekala bilinir.

Ayrıca uzun bir ömrü muhafaza etmenin bir başka yolu daha vardır ki, Muhammed bunu müridine büyüye uygun olarak salık vermiş ve ona uzun yıllar bahşetmiştir, ne var ki bunu Tanrı'dan gelen bir kudretle değil, Tabiatın ötesindeki tesirle yapmıştır. Muhammed bir magus sıfatıyla bu yöntemi kendisi için değil, ehil olmayan ahali için tatbik ettiğinden ötürü ölümsüz bir nam kazanmıştır. Archeus ise ömrünü bir asrın ötesinde birkaç yıl daha muhafaza etmiş, bu durum onun aleyhine kaydedilerek putperestliğe yorulmuştur. Kendisi, tabii büyüyle değil de atların kuvvetiyle Beytüllahim ahalisine gelen o üç Sabi magus kadar kabalistik sanatta mahirdi, üstelik yalnızca uzun ömre taalluk eden hususlara değil, Tabiatın ötesindeki akla dair olanlara da vakıftı. Bütün bunlar, bedene hükmeden ve onu sevk ve idare eden doğaüstü tesirden neşet eder.

Bu magusları, bilahare bu neredeyse ilahi namı haksız yere temellük eden kimseler takip etmiştir, bunların arasında Hippokrates de vardı ki kendisi, kızının hakiki suretinde kalmasındansa, onun harici tabii tesirini bütün Tabiata yabancı bir bedene dönüştürmeyi yeğlemiştir, bu da efsun kuvvetinin aşikar bir delilidir. Aynı suretle Serellus da uzun bir ömre ermiş ve Tabiatın başkalaşımını tedkik etmiştir. Tabiatın ötesindeki o bedenin muhafazasında pek çoğu Metuşelah ile denk idi, fakat başkalaşımlarda büyük hatalara düştüler, cismani şeylere dair cehaletleri sebebiyle amelleri hayali bir bedene tehavvül etti. Hakikaten, ömürlerinin uzunluğu son güne kadar devam edecek olan niceleri vardır. Ne var ki bu kabil başkalaşımlar, uzun bir ömür olmaksızın vuku bulur, nitekim deniz kurtlarında gördüğümüz üzere, bunlar şayet eski suretlerine döndürülürlerse, yeniden faniliğe tabi kılınırlar. Yiyeceğin araya girmesi yahut insanın osculum'u [NOT: nefesi veya teması] üzerine hayali bedene dair hükmü de benzer şekilde veriniz. Bütün bunlar deltik tesire tabidir, fakat onlar deltik tesire intikal etmeden evvel ölüm mevcut değildir, ancak son güne değin muhafaza eden uyuşturucu bir suret hasıl kılan muhtelit bir hayali beden kabul edildiği ölçüde mevcuttur. Dahası, pek çokları bir başkasının hayatıyla yaşamıştır ve bu da Deltik Tabiatın kaidesine göredir, bunlar arasında Styrus da vardı ki, kendisi can çekiştiği sırada, tesadüfen yanında duran gürbüz bir gencin kuvvetini ve tabiatını kendi üzerine çekerek onun duyularını, düşüncelerini ve hatta aklın ta kendisini nefsine aktarmayı başardığı rivayet edilir. Bu tahayyül vasıtasıyla Archasius'un da her bilge ve basiretli insanın ilmini ve basiretini kendine çektiği söylenir. İçinde o doğaüstü cevherin barındığı zihnin kudreti öyledir ki, kimi zaman alevli ve dahası doymak bilmez bir şehveti tatmin eder. Bu sureti helake varacak derecede suistimal edenlerin nazarında suretlere ve gamahei'ye [NOT: tılsımlı taşlara/figürlere] yönelik o istihfaf buradan doğar. Efsunun ve dahası yaralara ve diğer hastalıklara tatbik edilen kelamın başlıca sebebi olan o sözler, karakterler, işaretler, el biçimleri ile şekilleri, beddualar ve dualar buradan neşet eder. Velhasıl, her ne ki bu surete tebeddül edebilirse, bunu içimize yerleştirilmiş olan ve Tabiatın ötesinde bulunan o bedenin kuvvetiyle yapar. Bundan maada, Tabiatın ötesinde bulunan o tesirlerden gökkubbenin yıldızları, Venüs, Satürn ve diğer seyyareler doğar, öyle ki Tabiatın ötesindeki o tesir süfli olan şeylere hükmeder ve onları idare eder. Binaenaleyh, gamahea'da ve tahayyüllerde seyyarelerin ve burçların hululüyle her ne vuku bulursa, bunların tamamı ulvi burçlara intikal ettirilebilir. Bu sebeple zeval bulucu olan o bedenler, mezkur doğaüstü kuvvet sayesinde ölümden kolaylıkla azat edilebilir. Üstelik Venüs ve Satürn, Mars ve Mercury (cıva), ulvi semada kuvvetlerini icra ederek, tahayyüllerin hululü vasıtasıyla ve hiçbir beşeri ameliye olmaksızın fanilerin ekserisine ölümsüzlük bahşetmiştir ki, bunlardan hem karada hem denizde görünen ve görünmeyen pek çoğu mevcuttur. Bunlardan bazıları mezkur mertebeye Deltik tesirler vasıtasıyla erişmiştir, lakin hayvani tenasülde olduğu gibi nemfler bundan müstesnadır.

##

Hastalıkların tesirinde kalmış bir bedeni eski sıhhatine kavuşturan muhtelif arcanum'lardan bahsettikten sonra, en son kaldığımız yerden başlayacağız. Evvelki kitaplarda aktardıklarımızı ikmal etmek ve cismani bedenin bir balzam gibi nasıl muhafaza edilebileceğini göstermek üzere, bu ikinci kitabın hususi arcanum'ları ve maddesi mezkur bedene racidir. Öyleyse, her ne kadar bir ve aynı terkip muteber olsa da, bu iksirin ihtiva ettiği tatbikat o hususi şifa tarzından farklılık arz eder. Bu ikinci kitapta ilk sıralar Flos Cheiry ve Anthos tarafından tutulur. İksirlerin arcanum'u bunda mündemiçtir ve bu, quintessence'ın (beşinci öz) tamamının kuvveti ve faziletiyledir. Binaenaleyh, başlangıçta, her birinin daha sarih biçimde kaydedilmesi maksadıyla, quintessence'ın ne olduğunu birkaç kelamla izah edeceğim. Tabiat dört unsuru halk eder, spagyrist ise bunlardan mutedil bir öz hazırlar, nitekim bu husus Flos Cheyri ile ifade olunur.

Şimdi, burada Lullius’un sanatının bu hususta ne öğrettiğinin pek bir ehemmiyeti olmadığını düşünüyorum, zira kendisi Archidoxies’in vazettiği o evrensel Monarşi’den on altı fitten fazla uzaklaşmaktadır. Bu zevatın ıstılahını benimseyecek olursak, Özütleme (Extraction) başka, Kuvvetlendirme (Confortation) başka, İyileştirme (Melioration) ise bambaşka bir şeydir, ki Raymond “Lullius’un Sanatı” başlıklı risalesinde bunlardan söz açmış ve bunlara dayanarak quintessence (beşinci öz) hakkında batıl bir tahminde bulunmuştur. Bunlar hakikatten ziyade kuru laftan ibaret olduğundan, üzerlerinden sükûtla geçeceğiz. Fakat Altın Çiçeği, Ametist Çiçeği ve nihayetinde şeffaf tabiata sahip her ne varsa, inciler, kükürtlü cisimler, cachymia [NOT: Paracelsus terminolojisinde maden filizi veya mineralli cüruf anlamında kullanılan terim] ve şaplı zerebothiniye ait olan her şey ile kehribar ve mercan gibi suyun hâsıl ettiği diğer cümle cinsler, evet bunların tümü, spagiristin unsurların bir nevi tefessühü marifetiyle meydana getirmeyi itiyat edindiği o kıvam derecesine binaen quintessence teşkil etme kabiliyetini haizdir.

Dahası, bütün meselenin özü şunda yatar ki (mademki İksir kitabında serdedilen her bir söz uzun ömür mevzusuna irca edilmelidir), evrensel Doğa, spagirist karışıma veya kıvama indirgenir; bu da Doğanın kendi salahiyetinden gayrısı değildir ve içinde bozulmaya meyyal ya da muhalif hiçbir tabiat barındırmaz. Yine de başka ve farklı bir usul ile, Doğanın aynı salahiyeti, Doğanın kaidesine göre Felsefe Taşı’nda (Lapis) bulunan tentürde (Tincture), karganın Tabiatına muvafık olarak antimonda, Lunaria’nın tesirine muvafık olarak kükürttte (Sulphur) ve aynı suretle diğer hallerde de mevcuttur. Bununla beraber, madenler arasında cıvanın (Mercury) (cümle madenlerde bulunan cıvayı zikrediyorum), mücevherler arasında kristalin, taşlar arasında zelotus’un, sıvılar arasında kehribarın, otlar arasında kedi otunun, kökler arasında peucedanum’un, acılar arasında zaç yağının, çakmak taşları (yahut daha ziyade markazitler) arasında antimonun altında gizlenen aynı mizaç ve kıvam hepsinde birdir. Üstelik, cıva nasıl tüm madenlerde bulunursa, antimon da tüm çakmak taşlarında (veya markazitlerde), zaç yağı tuzda, oğul otu ise nebatatta öyle bulunur. Bunlar, kıvamı bulunmuş iksirin isimleridir. Şuna da dikkat buyrulmalıdır ki, kimi kimselerin maden tesmiye ettiği maddelerin kükürtünü takip eden iksirlerde, beden tabiatının kendisinden çekilip çıkarıldığı bir quintessence, yani Madenlerin Cıvası mevcuttur.

Cheyri [NOT: Sarı şebboy] Venüs’te, Anthos [NOT: Biberiye çiçeği] Mars’ta hâkimdir, bunların kudreti ve tabiatı yalnızca marazları defetmekle kalmaz, aynı zamanda süfli tesire tabi olan o bedeni uzun bir ömür için muhafaza eyler. Bu cihetle, Uzun Ömür İksirleri’nin birçok ve muhtelif isimler altında zikredileceğini ilave edeceğiz, çünkü hepsinin kudreti bir ve aynıdır. Bize gelince, şayet bu muamele tarzına taaccüp ediyorsanız, bu esnada kelimelerle oynamak münasip görünmüştür.

Cümle iksirlerin en âlisi ve en muktediri altındır. Binaenaleyh, evvelemirde bundan bahsedeceğiz. Bunun kaidesini fehmederseniz, cisimlerinden tefrik edilen diğer cevherlerinkini de fehmedersiniz. Cisimden tefrik edilmeyen mütebaki kısım ise, aşağıda şaraptan söz açacağımız vakit beyan olunacaktır. İmdi, Altın İksiri’ne dair ameliye hususunda şöyle hareket ediniz, altını, altının bütün cevheriyle birlikte aşındırıcı bir ecza olarak çözündürünüz ve bu aşındırıcıyla özdeş hale gelene değin bu muameleyi sürdürünüz.

Zihin bu muamele tarzına infial göstermesin, zira aşındırıcı ecza, altın olması hasebiyle altından üstündür ve o aşındırıcı olmaksızın altın ölüdür. Şu halde, aşındırıcı ecza bulunmaksızın altının quintessence’ının beyhude olduğunu iddia ederiz.

Buradan hareketle, aşındırıcı madde altından kolay kolay ayrışmasa da, çözündürme işleminin kokuşma ve çürüme (putrefactio) yoluyla yeniden tazelenmesi gerektiği anlaşılır. Zira altının kudreti öylesine azimdir ki, bedeni sıyanet edip onu her türlü marazdan beri kılar ve bozulmasına müsaade etmez, öyleyse kendi zatını, hem de hiçbir bulaşma olmaksızın, ne mertebe muhafaza etmesin? O, saf olmayan her şeyi ıslah ve tasfiye eyler. Bu sebeple altın mevzubahis olduğunda, o aşındırıcıya hakikatte asla bir aşındırıcı nazarıyla bakılmamalıdır.

Çünkü sırrın (arcanum) kudreti cümle zehirleri mağlup eder. Bütün realgar [NOT: Zırnık / arsenik disülfür] altın iksirinde helak olur ve tıpta mümtaz olan o tentüre inkılap eder. İşte kokuşma ve çürümenin ardından İçilebilir Altın (Aurum Potabile) bu suretle hâsıl olur. Spagiristlerin umumi tatbikatı bu dozu, daha doğrusu muayyen bir ahengi vazeder.

Nihayetinde iksir hakkında şunu müşahede edeceksiniz ki, bir iksir her neye tatbik edilirse edilsin, onu kendi suretine benzer sabit bir surette baki kalacak veçhile tebdil eder.

İmdi, quintessence hakkında serdettiğimiz kelama daha büyük bir vuzuh kazandırmak adına, altına inciden daha yakın hiçbir şeyin bulunmadığı kaydedilmelidir.

Binaenaleyh, incilerin derunundaki dört unsuru kıvama erdirmelisiniz, böylelikle maddeden hiçbir zayiat verilmeksizin bir quintessence vücuda gelir. Dahası, incileri kaidesine muvafık surette bir quintessence’a tebdil etmek murat ederseniz, quintessence usulüne göre hareket ediniz. Güneş’in (Sol) quintessence’ını ikmal ederken ilk madde (Prima Materia) kabilinden mevcut olan nihai maddenin raptedilmesinin icap ettiği o kaide haricinde hiçbir şeyi tebdil etmeyiniz. Bu da şu minval üzere bir terkiple çıkarılır, her şeyden evvel, incilerin kalsine edildiği, kurutulduğu ve çözündürüldüğü, henüz tazelenip damıtılmış bir limonu sıvı hale getiriniz, bu muamele unsurun içine doğru bir çözünmeye yarar ki bu çözünmede hiçbir mizaç bulunmaz. Bunda adeta bir quintessence gibi evrensel bir kuvvet mevcuttur. Bu makamda size Archelaus’un vazettiği özütleme usulünü veya o kabil diğer spagirist ayrıştırmaları tatbik etmenizi salık veremem. Yukarıda zikredilen tebdil tarzı, yalnızca zayıf düşmüş azaları eski kudretine kavuşturmakla kalmaz, aynı zamanda kuvvetli ve sıhhatli olanları da aynı zindelik içinde muhafaza eder. Binnetice, incilerde diğer menilere kıyasla çok daha fazlası mevcuttur ve bunlar arasında en mümtaz olanların istiridyelerden hâsıl olanlar kanaatindeyim.

Bu bahiste, Archidoxies adlı eserde ele alınan homunculus da azımsanmayacak bir yer tutar. Necromancer'lar (ölü çağırıcılar) ona Abreo der, filozoflar bu tür yaratıkları tabiîler olarak tesmiye eder ve bunlar umumiyetle Mandragora diye anılır. Yine de, birtakım kimselerin homunculus'un hakiki tatbikini içine sürüklediği kargaşa yüzünden bu hususta yanılgı hüküm sürmektedir. Menşei menidedir. Bir at karnında (venter equinus) [NOT: Simyada çürütme ve mayalama ısısı sağlamak amacıyla kullanılan taze at gübresi yığını] cereyan eden kâmil bir hazım marifetiyle, beden, kan, asli ve tali uzuvlar bakımından kendisinden hasıl olduğu kimseye her veçhesiyle benzeyen bir homunculus teşekkül eder. Ne var ki, bu mesele inciler mevzusunda olduğu gibi konuya vâkıf kimselerce henüz işlenmediğinden, onun meziyetlerini burada zikretmeden geçeceğiz.

OTLARDAN QUINTESSENCE (BEŞİNCİ ÖZ) İSTİHRACINA DAİR

Yukarıda hiçbir istihraç (öz çıkarma) ameliyesine tâbi tutulmaksızın elde edilmesi icap eden o Quintessence (beşinci öz) hakkında kelam etmiştik, bu hususu mevcud mütalaamızla rabıtalı biçimde telakki etmek iktiza eder. Beşinci öz, tek bir cevher dahilinde dercedilmiş bulunan o özlerin muhtelif tabiatları sebebiyle, istihraç edilmeksizin otlardan temin edilemez. Bunlar tefrik edilmelidir ki, ot ot olarak kalsın, beşinci öz de beşinci öz kalsın. Her bir otta dört çifte unsur bulunmasına mukabil, beşinci öz mükerrer kılınmamıştır, yalnız tek bir cüzdür. Cevhere ait olan diğer cüzü ise mahsus sanatlara havale eder, iksire taalluk eden kısmı tetkik ederiz.

Bu husus melisa misaliyle vuzuha kavuşur. Melisayı bir atanorda (fırında) bir felsefi ay boyunca hazmettir, akabinde onu tefrik et ki çifte unsurlar ayrı ayrı tecelli etsin, derhal Hayat İksiri olan beşinci öz parıldayacaktır. Cömert şarabın ahvali de böyledir, lakin gayrı misallerde suret başkadır. Yarpuzda acı, burçakta kilimsi, tincium'da [okunamadı] siyaha çalar, şerbetçiotunda zayıf ve beyaz, küskütte ise serttir. Gayrı hallerde de tecrübenin vazettiği kaidelere muvafık surette, benzer veçhile hükmolunmalıdır.

Dahası, bu ruh diğerinden istihraç olunup tefrik edildiğinde, işte Sıhhat Şarabı zuhur eder! Filozoflar buna nail olmak gayesiyle asırlar boyu ceht etmiş, fakat asla muvaffak olamamışlardır. Raymund'un peyklerinden olan mühim bir kısmı, şarabın beşinci özünü istihraç etmek kasdıyla pek çok fıçıyı tüketmiş, lakin yanık şaraptan gayrı bir neticeye varamamış, bunu da yanılgıya düşerek şarabın ruhu addetmişlerdir. Bu bahiste elzem olan her malumat başka bir yerde, "Oluşumların Felsefesi" serlevhalı bahiste mevcuttur. Spagyrist'e (simyacıya) beşinci özün otlarda hangi surette tecelli ettiğini ve bunların hangisinde tetkike liyakat bulunduğunu ihtar etmek kâfidir.

Antimon altını nasıl tasfiye ederse, aynı veçhile ve aynı suret tahtında bedeni de öyle tasfiye eder. Onda öyle bir cevher mevcuttur ki, saf olan ile necasetin birbirine karışmasına katiyen müsaade etmez. Spagyric (simya) sanatında mahir dahi olsa hiç kimse, antimonun kudret ve faziletini bihakkın ihata edemez. Eşyanın iptidalarında antimon inkişaf etmiş, su marifetiyle hasıl olan madenlerle öyle bir münasebet tesis eylemiştir ki, Tufan zail olduğunda dahi, hakiki kuvvet ve meziyetini bir nüfuz sureti dahilinde sevk edecek tarzda muhafaza etmiş, kudret yahut faziletinden zerre kaybetmemiştir. Binaenaleyh, madenlere atfedilen her bir hususiyeti haklı bir sebeple yalnızca antimona hasrederiz, zira antimon madenlerin en mühim ve en muktedir arcanum'unu (gizli sırrını) zatında barındırır. Gayrı nâpak şeyleri olduğu kadar bizzat kendini de tenzih eder. Hatta dahası, ortada şifalı hiçbir cüz bulunmasa dahi, nâpak bir bedeni tahvil edip pâk eyler. Bu cihet cüzzam bahsinde serdedilmiştir, spagyric tatbikat da her bir hususu sarih ve anlaşılır kılar. Fakat bahsi haddinden fazla uzatmamak adına, bir zerre yahut noktasının dahi uhdenizdeki cümle metinlerden evla olduğu antimon meziyetinin terbiye tarzına derhal intikal edelim. Evvelemirde, antimonun fesada uğramamasına, yekûn her ne ise zerre miktar bozulmadan kalmasına itina göster,

zira antimonun arcanum'u bu suret altında mündemiçtir, bunun hiçbir caput mortuum (ölü baş) kalmaksızın imbikten geçirilmesi ve üçüncü bir kohobasyon (yeniden damıtma) ameliyesiyle üçüncü tabiatına rücu ettirilmesi iktiza eder. Badehu dozu, melisanın beşinci özü dahilinde verilecek dört gren miktarında olacaktır. Yeryüzünün Archeus'u (içsel düzenleyici kudreti) buna gayrı bir şey ilave etmez.

Balsamı halk eden, alamet-i farikası hiçbir nesnenin tefessüh etmesine cevaz vermemek olan toprağın kudret ve tabiatını idrak etmek hususi surette müşkül, lakin kemaliyle methedilmeye şayandır. Lakin asli cüzü Sulphur (kükürt) olan reçineleri tefekkür eyle, bundan daha ziyade tahsine layık bir nesne yoktur. Kükürtte, muhtelif sanatları mütalaa edenlerin asla hatırdan çıkarmaması icap eden bir balsam mevcuttur. Şarabın yahut gayrı mürde nesnelerin tefessüh etmesine meydan vermeyen, bedeni öyle bir muhafaza eden balsamik mayiler bundadır ki, ona ne habis bir tesir, ne tabii bir tefessüh, ne de haricen zerk edilen bir illet arız olabilir.

Reçinelerde bunca muazzam bir kudretin mevcudiyetine yahut yeryüzünde neşvünema bulan balsamdan ziyade onun methini terennüm etmemize kimse taaccüp etmesin, zira reçineler mezkûr balsamın kuvvet ve meziyetini adeta izhar ve tefsir eder. Batınî olanlarda, zahir olanlara nispetle pek çok fazlası mevcuttur. Binaenaleyh kükürtte dahi, reçinelerin gayrı kısımlarından çok daha fazlası bulunur. Kükürde gelince, onun terbiyesine dair usule vasıl olabilmek namına şöyle amel et, kükürdü colcothar [NOT: Zaç yağı üretiminden artakalan demir oksit tortusu] marifetiyle spagyric veçhile tesamüf ettir (yükselt). Bu ameliyeyi, kükürde tatbik olunan colcothar'ın itiyadı veçhile, ateş galebe çalmadığı müddetçe icra eyle.

Bu bahiste pek az temas ettiğimiz yeryüzü balsamı, işte mezkûr sabit ruhtan ibarettir. Meziyeti tecrübeyle ayan beyan ortadadır, birtakım zamklar, reçineler ve bu sınıfa mensup gayrı cevherler balsam ile hemhâl bir tabiata malik olsalar dahi, zannımca bunlar meyânında kükürt evvel ve en efdal olanıdır.

Metallerin dönüşümünde kullanılan usulle hazırlanan Mercury (cıva) İksiri, hastalıkların defedilmesinde en yüksek mertebede fayda sağlar. Lullius takipçilerinin hatalı bir biçimde çiçeği olarak adlandırdığı pası, ölümden başka bir şey değildir. Ölüm bedeni nasıl tüketip kemirirse, pas da metali aynı şekilde etkiler. Öyleyse bu Tincture (tentür) metali hangi yolla dönüştürürse dönüştürsün, nihayetinde uzun bir ömre hizmet edecektir, tabir caizse, bir zehir derecesine ulaştığı ve hazırlığı ne denli faal ve incelikli biçimde tekrarlandığı nispette tesiri ve gücü de o derece artacaktır.

Adeti olduğu üzere bu hususta hem cüretkâr hem de ruhsuz yazmış olan Rupescissa’nın o masalları kimseyi ürkütmesin, o, bedenin tentüründe altından, Mercury soyundan gelen benzeri maddelerden ve nihayetinde tuz yahut arsenik ruhundan hazırlanan her şeyden tamamen sakınılması gerektiğini öne sürmüştür. Albertus ile Thomas, cıva tentürüne (ki tabiatını Archeus’tan alsa da hassası latif bir keskinliğe sahiptir) daha fazla yaklaşmışlardır, lakin aşırı pıhtılaştırma ameliyelerinde ve dahi tüm meseleyi boğdukları tekrar derecesinde büsbütün yanılmışlardır. Tentürü hazırlarken hakiki tentüre şu görüşteki gibi yaklaşırlar, metaller nasıl dönüşüp tam manasıyla sabitleniyorsa, beden de şu usulle öyle sabitlenir, cıvayı yükseltilme ameliyesinde sabit bir kristal suretine bürünene dek indirgeyin, ardından çözünme ve pıhtılaşma noktasına gelene kadar sindirin, altınla birleştirin ki altın kendi mayasını husule getirsin. Sonra Hermes’in kaidelerine göre ilerleyin ve Lapis (taş) tamamlanana dek devam edin. Bunun dozu bir tahıldır. Gücü ve hassası tüm bedeni bir bütün halinde muhafaza eder.

Yukarıda nebatatın özünden bahsettiğimde, bunun şaraptan başka bir şey olmadığına işaret etmiştim, bunu şu veçhile anlamanızı dilerim. Şarabın ruhu kendi cevherinden neşet eder. Şarap, tıpkı marrubiumun has ve fıtri şaraba tabi olması gibi, bu ruhun tabiyetindedir. Dolayısıyla, hakiki bir iksir olan şarap ruhunu bir öz halinde elde etmek için meseleyi şöyle kavrayınız, bir libre persicaria nasıl iki drahmi şarap hasıl ederse, bir libre şarap da bir skrupülden fazlasını almaz. Geri kalanı şarabın balgamıdır ki eldeki iksirle hiçbir ilgisi yoktur. Bu özün hazırlanışı şu usul üzere yürütülmelidir, pelikan kabına dökülen şarabı at gübresinde sindirin. Bu muameleyi iki ay boyunca sürdürün, yüzeyde kendiliğinden hasıl olan, şarabın ruhu mahiyetindeki bir nevi yağa benzer ince, saf bir cevher göreceksiniz. Bunun altında kalan her ne varsa, şarabın tabiatından nasibini almamış balgamdır. Bir şişeye tek başına konup ayrıca sindirilen bu yağ, uzun bir ömür bahşetmek hususunda nihai kudrete sahiptir. Bu terkip yalnızca uzun bir ömür için fayda sağlamakla kalmaz, tarçın, ksilobalsamum, mibole ve benzeri maddelerin müdahalesiyle başka gayelere de şu şekilde uyarlanabilir, bunları karıştırın ve sindirme yoluyla öyle bitiştirin ki zikredilen iksirin ve altının ilavesiyle, cümle kasılmaları gideren ve uzuvlara serbestiyet bahşeden bir deva vücuda gelsin.

Mumiadan hassaların çekilip çıkarılması, şahtereden elde edilen şarap özüyle karıştırılması suretiyle usta işi bir tarzda (bu tabire izin verilirse) icra edilir. On gün boyunca sindirin ve beş gün boyunca damıtın. Dahası, mumia sıvı hale gelene kadar bir kez daha taze baştan sindirilmelidir. Bu hal hem yukarıda hem de aşağıda vuku bulup bu kısımlar ortadan ayrıldığında, on altıda bir oranında orman kınakınası, ağırlığınca on ikide bir Pauludadum mühürlü toprağı ve aynı miktarda liquor Horizontis [NOT: Ufuk mayisi, simyevi bir çözelti] ilave edin.

Bunu bir ay boyunca sindirin, ardından ağzını kapatıp yankılanma fırınında kalsine edin. Bu yolla kendi en yüksek derecesine vasıl olur. Zehirlerin hükümran olduğu cümle terkipler arasında en kudretlisi ve en tesirlisi budur.

Satyriondan çıkarılması icap eden her ne varsa, ayrıştırma yoluyla temin edilmelidir. Satyrionun içinde, onun malik olduğu hassayı adeta gizlice çalıp götüren ve zayıflatan Satürnyen bir kuvvet pusuya yatmıştır, bu sebeple onun yüceltilmesi tesirini otuz tahıl eksiltir. Bu yüzden satyrion istimal edildiğinde ekseriyetle tesirinde akim kalır. Binaenaleyh, suretinin değil, yalnızca hassasının nasıl ayrıştırılacağını tefekkür etmeye değer. Bu da şu usulle icra edilmelidir, satyrion çavdar ekmeğiyle birlikte bir venter equinus [NOT: At karnı, sindirim ısısı sağlayan gübre yığını] içinde bir ay sindirilsin. Bu müddet hitam bulduğunda, onu ekmekten ayırın ve tortuları atın. Akabinde satyrionun kanı layıkıyla sindirilsin ve köpürmesine müsaade edilsin. Bu köpürme dindiğinde, döllenmeyle taalluk eden her bir gaye hususunda diğer cümle devaları fersah fersah geride bırakan bir tiryak elde etmiş olursunuz.

Bedenin en eksiksiz ve kusursuz muhafazası İlk Metal ile temin edilir, bu da kendi güçlendirici tabiatının kudretinden ziyade, ihtiva ettiği minerallerin fazileti sayesinde böylesine tesirlidir. Zira uzun bir ömrü muhafaza etmek için minerallerin serdarını kullanmak elzemdir, çünkü cismani bedeni meydana getiren şey minerallerdir. Bu, aşındırıcılara tek başına ve münferiden mukavemet eden mizaçtır, Ares ise hem kimyevi yoldan hem de Archeus vasıtasıyla iş görür. Dahası, en kuvvetli ile en zayıf bedeni tek bir derecede meczeder. Kuvvet, filhakika Ares’in kuvvetini aşan şeydir, zayıflık ise onun dununda kalandır. Daha kuvvetli olandan eksiltilen pay daha zayıf olana bahşedilir, böylece her ikisi de bir vasata irca edilir. Bu ameliyenin icrası şöyledir, mercan likörünün en berrak ve şeffaf halini alınız, buna Venüs’ten neşet eden zaç yağından beşte bir nispetinde ilave ediniz. Bunları Mars banyosunda bir ay müddetle sindirime bırakınız. Bu suretle İlk Metalin şarabı yüzeye ayrışır, Venüs’ün zaç yağı ise dipte bulunabilecek her nevi tortuyu zabteder. Böylelikle İlk Metal, hassaten fazileti ve kudreti bütün cismani beden üzerindeki tüm minerallerin haiz olduğu tesire muadil bulunan berrak, şeffaf ve yakut kırmızısı bir şaraba tehavvül eder.

Uzun Ömür bahsine dair hiçbir hususun ihmal edilmemesi cihetiyle, testa kabuğunun derununda ve mezkûr Quintessence (beşinci öz) mertebesinin fevkinde, hem cismani olanın hem de bedenin ötesinde bulunanın muayyen bir kavuşumunun o beşinci cevherin haricinde bedeni uzun bir ömre sevk ettiği bir şeyin mahfuz bulunduğunu müşahade etmek icap eder. Buna dair idrak ediniz ki o, mutlak surette bir hiçtir ve gayrimer’idir. Lakin bedenin derununda nefis bir cevher mevcuttur ki, yalnızca mikrokosmik bedene uzun bir ömür bahşetmekle kalmaz, Dardo’nun bizzat kendisini dahi otuzuncu senesine değin tastamam muhafaza eder, anthos’u ve ulu cheyri’yi üçüncü yaşa kadar bekler. Bu mikrokosmik cevher, dört unsurun bütün anatomisi boyunca kendi muhafazaları dahilinde baki kalması icap eden hem başçıkları hem de yaprakları ayakta tutar. Binaenaleyh tabip bu noktada dikkat buyurmalıdır ki, dört unsurun bütün anatomisi mikrokosmosun tek bir anatomisine irca edilip büzülebilir, lâkin bu cismani olandan değil, bilakis cismani olanı muhafaza eden şeyden neşet eder.

Filhakika, fevkalbeşinci öz, bizzat Quintessence’ı ve diğer dördünü de ayakta tutar. Şayet buna adil ve hakiki bir tesmiye layık görülürse, ona bizzat hayatın kendisinden neşetle muhafaza edildiği melhem adını vermem haklı bir tesbit olur, bu cevher bedenin melheminden bihakkın ayrışır ve bizatihi Tabiatı aşacak kudrette bir melhemdir. Tabiatın bu minvalde aşılması ise cismani bir vasıta iledir.

Lakin şimdi bahsini ettiğimiz ve uzun ömür hâsıl etmesi icap eden mezkûr melheme dair beyanat iki veçhile vuku bulur, bunlardan biri gizlidir ve tesadüfen zuhur eder, bundan ötürüdür ki uzun ömür, kendi derununda onun ne olduğunu zerrece bilmeyen ekseriyete bahşedilir. Lakin diğer tarik maarif eliyle tecelli eder, yani mezkûr kavuşumu elde etmeye muktedir olanlar vasıtasıyla tahakkuk eder, ne var ki bir vasıta olmaksızın vuku bulamaz. Zira meselenin can alıcı noktası buradadır, çünkü hem uzun hem de kısa ömür Iliaster dahilinde bulunur.

Zira nebatata merbut olanın bir haddi mevcuttur, keza minerallerin suyundan olanın da bir haddi vardır, aynı veçhile tereniabin ve dahi nostoch da böyledir. Bütün bunların fevkinde, mezkûr kavuşumun metaneti ve kudreti öylesine azimdir ki, dört unsurdan hâsıl olan her bir mevcudat kendi ilk haddinin ötesinde muhafaza edilir, bu da Iliaster’in haddidir, ki bununla bir haddin aşılamayacağını iddia eden o hilekâr zatı alt etmeyi murad ederiz, şayet bu vuku bulmaz ve öteye geçerse, şu yahut bu sebeptendir. Zira bunlardan iki tanedir, birincisi öteye geçemez, çünkü had mikrokosmosun tabiatına raptedilmiştir, biri unsurların tabiatında, diğeri Quintessence’ın tabiatındadır, bundan maada öbürü de nihai Iliaster’den neşet eder. Zira bu hadler, kendi nefsindeki başkalaşım ile birlikte nihayeti beklemesi lazım gelen sâbit olan müstesna, mezkûr hadler dahilinde murad ettiği şeyi kendi iradesine göre tağyir edebilen tabibin kudretine tabidir.

Bu Iliaster’i şu veçhile idrak ediniz, zira burada Quintessence’ın yanı sıra üç fazilet mevcuttur. Nitekim kudsiyetin Iliaster’i, Paratetus’un Iliaster’i ve nihayet o büyük Iliaster vardır. Birincisine dair bilinsin ki bu kudsiyet, onu istimal edenin cehdine göre uzun ömür ihsan eder, ikincisi lütuf tarikiyle bahşeder, üçüncüsü ise ezilip dövülmüş olduğundan, zeval görmeksizin uzun bir ömürde baki kalır. Binaenaleyh uzun ömür derununda ihata edilmiş olan Iliaster’i tefekkür ediniz.

Bu üçü birden mikrokosmosa tabidir, ta ki o bunları tek bir gamonynum halinde cem edebilsin, lâkin diğeri hiçbir surette zabt olunamaz, zira o lütuf üzere kesbedilir. Üçüncüsünün ahvali, tıpkı Aquaster bahsinde açıkça görüldüğü üzere, Enochdiani ve Heliezati ahvaliyle tamamen müşabihtir.

Binaenaleyh evvelemirde onun menşei unsurlardandır, zira testa kabuğu kapanır ve fevkalbeşinci öz bizzat sırlar hiyerarşisine izafe edilir.

İkincisi Magnalia’ya hamledilir, üçüncüsü ise kendi hususi cevherlerinden neşet eder.

Buradan varılacak netice şudur ki, arzın sakinleri, nemfler, undineler ve semenderler uzun ömürlerini yabancı bir cevher dahilinde elde ederler. Zira mezkûr üçüncü Iliaster’in bir ölümü, bir vakti ve bir iradesi mevcuttur, nitekim buğday başağına Tabiatın bahşedeceğinden daha ziyadesini vermesini sağlayan, mürrüsafinin rayihasını ve Leris’teki metaneti lütfeden bizzat odur. Keyfiyet böyle olunca tabip mülahaza etmelidir ki, bu kabilden bir kavuşum, ummanın ağacı bir kez tesbit olunup onun vasıtasıyla ubudiyete raptedildiğinde nasıl makbul ve payidar bir cheyri haline gelirse, tıpkı bunun gibi mikrokosmostaki muadil bir kavuşum ile de aynı netice hâsıl olur.

Fakat o ilk Iliaster hususunda bilinsin ki, bin türü aşar, bu birinin diğerinden üstün olmasından değil, bilakis her mikrokosmosun kendine mahsus ve dahası mükemmel bir birleşime ve fazilete malik olmasındandır, Iliaster’in fazileti ve kudreti öylesine azimdir ki onun vasıtasıyla ölü bir beden diri tutulur, zira o ilk sınır başkalaşmıştır.

Uzun ömrün bu suretle muhafazası bizim iktidarımızı aşar, lakin daha yüce kudretlerin aşkınlığını aşmaz. İdamesi şu veçhile vuku bulur, hastalığı defetmeksizin uzun bir ömür bahşeder. Gerçekten de hayat verir lakin sıhhat vermez, yine de kimi zaman her ikisini birden temin eder, zira bu o Iliaster’den neşet eden türden bir uzun ömürdür. Yıllarca sürer ve temdit edilir, nitekim beşinci yılda ölmesi gereken bir kimsenin ömrünün onuncu yıla uzaması gibi, bu hal hem ulvi hem de sufli birleşimlerin hiyerarşisi neticesinde vuku bulur.

Hakiki Iliaster’e gelince, vaka şudur ki, bu kabil hiçbir şey bir delalet veya zaruret olmaksızın daha büyük olan Iliaster’e doğru irca edilemez, bunu da şu veçhile anlamalısın. Bu kabil bir uzun ömrü temdit edecek olan daha büyük Iliaster, uzun ömür için mahal bulunmayan bir yerde bunu katiyen yapamaz. Binaenaleyh dikkat edilsin ki, böyle bir hal hem mahallin hem de unsurların başkalaşımı vuku bulmaksızın meydana gelemez. Şöyle ki, dört fani unsur çanakta bulunup her an yeni bir tevellüt husule getirdiklerinden, bu tevellüdü ölüme doğru sevk ederler. Diğer bir cihette ise, kendi feleğinde sarsılmadan baki kalan, ne hastalığa ne de ölüme sebebiyet veren sabit bir tevellüt vardır. Bu tür sabit ruhlar hiçbir şeyin büsbütün zeval bulmasına izin vermezler, onların uzun ömrü yeniden ilk maddelerine [Prima Materia] başkalaşıncaya değin hareketsiz ve metindir. Bu teşbih hakikaten metinden iktibas edilmiştir, zira zikrettiğim üzere feleğin tesbitine göre, uzun ömür her biri yalnızca kendi ilk sınırına erişse dahi, bir felekte diğerine nazaran daha uzundur.

Bununla birlikte, pek az sakin bu kabil bir başkalaşıma refakat eder, öyle ki buna onuncuya ve hatta on ikinciye geçiş demek caizdir, bunların ölümü o azim feleğin harabiyetini takip eder, orada hem semavi hem de arzi bedenler sarsılacaktır, evet, sema-fevki olanlar dahi sarsılacaktır. Mamafih, bu hal Tabiatta hiçbir tefrik olmaksızın vuku bulur, zira bu kabil tahavvüllerin vuku bulduğu ilk anda Tabiatın tefessühü başlar ve bu da henüz diri olan bir bedenle cereyan eder.

İmdi, Iliaster hususunda evvelemirde murdar canlının unsurların tefriki olmaksızın tasfiye edilmesi icap eder, bu keyfiyet herhangi bir cismani ve mekanik ceht olmaksızın vuku bulur, bu temayül insanın zihninde kendini Enochdiani zümresine benzer kılacak mertebeye eriştirmesiyle neşet eder, Enochdiani hayatını arzuladığından değil, zira zihnen ondan taban tabana zıttır. Bundan ötürü mikrokosmosun kendi batıni teşrihinde onu en ali bir aksettirme ile aksettirmesi iktiza eder.

Böylelikle murdar olan kendi kendini tüketir, lakin murdardan tefrik edilen sabit kısım passız kalır. Bu ne Semender özünün ne de Melosinik yahut Ares cevherinin bulunabileceği bir ateştir, bilakis bütün kömür ateşlerinin fevkinde, merkezin ortasından çekilmiş imbikten süzülme bir taktirdir. Bu aksettirme böylece icra olunduğunda, son sınırında tıpkı Satürn’ün ve Güneş’in yıldırımlarının birbirinden ayrılması gibi, cismani yıldırımı zahir kılar. Buna göre, uzun ömrün bu yıldırımıyla terakki eden her ne varsa o büyük Iliaster’e aittir, bu infilak ile ondan evvel gelen aksettirme bedenin ağırlığını katiyen gidermez, bilakis bedenin teşevvüşünü şeffaf renklerin usulü dairesinde izale eder.

Dahası, birinci kudretin o Iliaster’inden bu kabil bir uzun ömür hasıl olmaz, zira o daha dun bir mertebe temin eder. Yine de orada tefrik eden odur, tıpkı sabit bir nesnenin sabit olmayanı muhafaza edebilmesi gibi mikrokosmosu ölümden muhafaza eder, zira onun ameli tefrik etmek değil, bilakis o vazıh sırlar vasıtasıyla hazmedilmemiş olanı mağlup etmektir, ta ki onun helaki vaki olmasın.

Tıpkı bedenle birlikte doğumdan neşet eden mumia gibidir, kendisi zatında iyi olsa da beden fena ve mütefessihtir. İmdi beden her ne hayat sürerse, mumia dahi yalnızca ondan hayat bulur, zira bir cüzü olduğu gübreye tefessüh edip rücu etmek onun tabiatı ve hassasıdır, daimi arzusu da bundan ibarettir. Lakin semavi mumia böyle değildir, zira o kıymetsiz cüzü kırar ve teşebbüs ettiği şeyi asla icra etmesin diye onu kendi iradesiyle muhafaza eder. Binaenaleyh reçetenin meali şudur, sema-fevki mumia mikrokosmosu onun kendi mumiasından daha ziyade ayakta tutar. Zira ne vakit bir mumia bulunsa, orada behemehal bir başka sınır da mevcuttur. Ne var ki bu sınırlarda ne zaman ne de adet bulunur, zira ikinci bir tevellütten gayrı kaçış bulamayacak hale gelene değin payidar olurlar. Hekim her ilk maddenin sonuncusunu defettiği hakikatine bihakkin vakıf olmalıdır. Bu sebeptendir ki kurtların tevellüdü, cismani bedenin nihai maddesinin tezahür ettiği yerde başlar. İmdi bu Iliaster’e dikkat edilsin ki, kurtların tevellüdünü ibtal etmemekle kalmaz, maddeleri hazır bulunduğunda onların tevellüdüne mani dahi olmaz, oysa mumianın bunu men etmesi icap ederdi.

Tabii mumia üç başlıca antimondan terekküp etmelidir, ta ki ecnebi mikrokosmos cismani bedene hükmetsin, ister su unsuru vasıtasıyla, ister madenleri, tuzları ve sairesi vasıtasıyla olsun, yahut toprak unsuru vasıtasıyla, mesela nebatatı ve mantarları vasıtasıyla, yahut kudret helvasında ya da noktasal alg yığınlarında [nostoch] olduğu gibi. Zira bütün bunlar sema-fevki şeylerin menzilleridir. Bu sebeple melisanın azim faziletlerinin her yerde tavsif edilmesine kimse taaccüp etmesin. Mademki bunda sema-fevki bir birleşim vuku bulmaktadır, onun gayet ali faziletini kim inkar edebilir? Bunlar Bamahemlerin havi olduğu kerametlerdir [magnalia], bu da sarih surette, hakiki Aniadus’tan mürekkep olup o unsurlara ayrılmış nesneden katiyen uzaklaştırılamayan Iech’tir, bu keyfiyet her iki alemin yücelmesiyle vuku bulur,

tıpkı ısırgan otunun yücelişinin yakması ve alev çiçeğinin renginin şuledar olması gibi. Yine de bu kabil yücelişlerde onların fazileti bir başkasına irca edilebilir.

Bu nedenle onların yücelişlerini şu şekilde teşhis etmeyi öğrenin, bunlar ısırgandan çok daha kudretlidir ve aynı şekilde Aniadus’un yücelişleri başladığında, hakiki mayıs ayında onları toplayabilirsiniz. Zira erdemlerin yücelişleri yalnızca rahimlerde değil, aynı zamanda feleklere aşkın olan şeylerde de mevcuttur. Yalnızca görme duyusuna tabi olan tek bir şeyi imal etmeyi bilen ve somut nesnelerin ötesinde daha büyük şeyler yaratamayan kimse alelade ve ehemmiyetsiz bir Idzus [NOT: Paracelsus terminolojisinde zihinsel tasavvur ya da fail] olurdu, oysa o, feleklere aşkın çiçeklerin yüceliğe erdiği başka bir mayıs inşa etmiştir ki, altının erdeminin laudanum içinde saklı bulunması gibi, Anachmus da burada çekilip çıkarılmalı ve muhafaza edilmelidir. Anachmus’un erdemleri işte böyledir, o vakit gerçekten uzun bir ömrün sefasını sürebileceksiniz.

Burada, hayatın temeline ve Doğa’nın ötesindeki hayata dair daha önce söylenmiş olanları ikmal edeceğim. Evvelemirde, en yüce Iliaster’in tasarrufunda bulunan o uzun ömürden tam manasıyla bahsettikten sonra, tüm Spagyristlere [NOT: Paracelsusçu simyacılara] Âdem’in ve Metuşelah’ın çağını, unsurlardan sevk ve idare edebileceğimizden çok daha fazla cüzi iradeye taalluk eden olguların ele alınması gereken magnalia usulünce arz ederiz. Bu hususların daha vazıh anlaşılmasını temin etmek için Enochdiani’ye rücu etmeliyiz. Onların tesirinin tabiatını kavramak, tıpkı tabiatı yalnızca tek bir çağı yahut tek bir asrı ihata etmeyen Aziz Yuhanna vakasında olduğu gibi, zahmetsizce uzun ömrün ilkesine vasıl olmamızı sağlayacaktır. Kutsal yazıları tahrif eden müfterilere fırsat vermemek adına, en yüce Iliaster’in hayatına dair, bunun cismani unsurlarda mı mevcut bulunduğu, yoksa hiçbir cismin vuku bulmadığı ve yalnızca zikrettiğimiz kimselerin değil, aynı zamanda uykuda gömülü olduğunu sandığımız kimselerin de yaşadığı quintessence (beşinci öz) içinde mi ikamet ettiği hususunda bu fasılda kati surette hiçbir hüküm vermeyeceğiz. Biz bunlara inmişken, tüm bu meseleleri ali ruhların sükûnetle tefekkürüne havale ediyorum. Şayet o en yüce Iliaster sevk edilirse yahut en azından herhangi bir şeye muhtaç olursa, bütün uzun ömrümüzün esirde ve bulutlarda layık olduğu yerlere tayin edildiği Enochdiani mertebesine suhuletle erişecektir. Fakat Iliaster kendisini bir defada ve tamamen doyurmuştur, öyle ki artık hiçbir eksiği kalmamıştır.

Uzun ömrün nihayeti altı yahut dokuz yüz yıllık bir sınırla mukayyettir. Doğa’nın ötesindeki bu hayatın menbaına dair şunları idrak ediniz, insanın kudretinde iki kuvvet mevcuttur, bunlardan biri tabii, diğeri ise içinde cismani hiçbir şey bulunmayan havadandır. Tabii olandan kâfi derecede bahsedildiğinden, gayricismani kuvvet bu küçük kitabımızın nihayetini teşkil edecektir. Doğa’nın ilk ve en hayırlı hazinesini, yani Doğa Işığını (ki bu Doğa’nın hükümdarlığında saklıdır) esirgediği faniler bu bakımdan pek bedbahttır. Fakat

bu hususta beyhude yorulmayalım, lakin felsefe Doğa’dan uzaklaşıp saptığı için, Aniadus’u hatırda tutacağız ve felsefeden gayrı bahsetmeyeceğiz. Dolayısıyla tabii şeyleri ve unsurlardan hâsıl olan şeyler hakkında ele alınanların tümünü, keza kaosun, yani ulu Iliaster’in altında gizli bulunanları bir kenara bırakarak, birinci kitapta zikredilenlere müracaat edeceğiz. Binaenaleyh, Aniadin senesine ve hatta daha da ötesine vasıl olabilmemiz için şu kaidelere riayet edilmelidir, nemfler hakkında söylemek üzere olduğumuz şeyler kimseyi incitmesin. Burada ayrıca Guarini, Saldini ve Salamandrini’nin kudreti ve Tabiatı ile Melosina’ya dair bilinebilecek her şey beyan edilecektir.

Fakat muayyen bir ahenge göre tertip ve tanzim edilmesi icap eden bu hususlarda, hem mekânı hem de cismi aynı anda vazıh kılmak için, Iliaster’in tabiatını müşahede etmeliyiz, o, üç yüz, hatta altı yüz yıllık bir müddeti muhafaza eder. Bundan maada, kendi tabiatı hasebiyle mekânın tabiatını da kabul eden her şey, tıpkı önceki asır gibi tek bir nihayete erdirilir, fakat hem mekânın hem de cismin tabiatını aynı anda birleştirdikleri takdirde, oraya ve hiçbir zahmet çekmeksizin altı yüzüncü yıla vasıl olurlar. Kalemim başka bir cihete meyledip acele etmeseydi, bu yaşa erişmiş olan bazı kimseler tek tek sayılabilirdi. Dahası, uzun bir ömre gizlice ve sinsice muhafaza edilmiş kimseler de vardır ki, Iliaster’den gayrısına hiçbir şey vermedikleri için bunlara dair bir bahis atlanabilir. Havadar hayata taalluk etmeyen her ne varsa bu fasılda geçilmiştir. Dolayısıyla, bir kısmı altı yüzüncü, bininci yahut bin yüzüncü senelerine vasıl olmuş, havadar bir hayat sürmüş kimseler bunu takip eder ki bu hakikat, magnalia kaidesi uyarınca suhuletle fehmedilebilir. Aniadus’u ve bunu yalnızca hava vasıtasıyla kıyas ediniz, zira onun kudreti öylesine azimdir ki hayatın nihayetinin onunla müşterek hiçbir ciheti yoktur. Bundan maada, mezkûr hava zail olursa, kapsülün içinde gizli kalan şey infilak eder. Şayet aynı şey, henüz geri dönen ile dolmuşsa ve akabinde öne, yani altında gizlendiği şeyin haricine çıkarılmışsa, sakin bir şey olarak cismani herhangi bir şey tarafından katiyen işitilmeyecek derecede gizlidir, öyle ki orada yalnızca Aniadus, Adech ve Edochinum aksetmektedir. Bu üçü ve bu üçüne meyleden şey, dört değil, birdir. Gayet uzun ve gizli bir hayata nail olacaksınız. Doğa’nın ötesinde tevellüt eden o Aquaster’in tabiatı işte böyledir. Fakat şayet gizli kalana vasıl olamamışsa, yine de burada haricen Iliaster olan şeyi intaç eder.

Monarchia baki kalır ve ulu Zenio bizi buna geri çağırır, zira icbar edildiğimiz bambaşka bir hayat vardır. Bütün her şey

Şeyler gelip geçtiğinde geriye ezen ile ezilen kalır, ki bu hakikat Alianiler tarafından bugüne değin yeterince kavranamamıştır. Yine de birlikte tetkik ettiğimiz tüm bu şeylerin, ilkten en sona varıncaya dek silinip gideceği bir vakit gelecektir. Sıhhatli bir hayatın uzun bir ömürle birleşip birleşemeyeceği hususunda, ikili bir özün mevcudiyetine dikkat edilsin, bunlardan birinde sıhhat ikamet eder ve bu öz sabittir, diğerinde ise illet merkezlenmiştir ve bu da aynı şekilde sabittir. Bu şeylerin mekânı ve uğradıkları başkalaşımlara gelince, hiçbir şeyi değiştirmeyelim. Fakat Tabiat’ın ışığının bizden esirgediği şeyler arasında beyhude oyalanmanın ne faydası vardır? Bu sebeple, bizi zihnin arzusundan çekip çıkaran rehber, işaret ettiği şeye ağzımız açık bakakalmamıza müsaade etmez. Öyleyse bizim ötemizde olanı, yani fevkalade uzun ömürlü kimi mahlukları bir kenara bırakalım da ölümü tanımayanlara yönelelim, ki bunların arasında Laureus, Siconius, Hildonius ve bugüne değin doğumu yahut tabii ölümü hiç kimse tarafından idrak edilmemiş yahut işitilmemiş daha niceleri bulunur.

Bu şeylerin tabiatını ve özünü de ekleyiniz, haklarında az buçuk bir şeyler kaleme almış kaç kişi bulabilirsiniz?

Lullius’un sanatları marifetiyle kendini bir Necrolicus addetmekle övünen, cedurinilerin usulünce Necroleous sanatlara başlayabileyim diye beni en yüce Scaiolus ilan ederek dört Scaiola’da ihtiva edilenlere dil uzatan kimseye itibar etmem. Fakat ben, haset dolu Scaiola ile birlikte hidraya dahi gıpta ederim. Firasatli ilham perisinin, içinizde uyuyan ve şakaklarınızı uyuşturan dört Scatola’nın [NOT: Scaiola kelimesinin metindeki hatalı dizimi] döl yatağıyla beraber kendi kanunlarında kucakladığı şeyler hakkında bu makamda ne söyleyeyim? Sizde öyle büyük bir hayret uyandırırım ki, bir haşhaşı dahi nazar-ı dikkate alacak hale gelirsiniz. Lakin ben kendimi, Jesihach’ın hem mekânının hem de cisminin zuhur ettiği kozmografik hayat ile sınırlarım. Dahası, vazettiğim şeyleri, cismin ve mekânın kuvvetlerinin ötesinde vazederim.

Her kim bunları anlarsa, bir spagyrist unvanı üzerinde haklı bir iddia sahibidir. Scaiola’da fanilik yoktur. Onların usulünce yaşayan kimse ölümsüzdür, bunu Enochdiani ve onların takipçileri vasıtasıyla ispat ederim. Aquaster bu makamı istila etmeyecektir. Fakat Necroliilerin usulünce Scaiola arasına dahil edilirsem, oradan çekip çıkarabileceğim ve sevk edebileceğim bir şey bulunacaktır, ki bu Büyük Adech’in yolunu kestiği, önermemizi ortaya koyup tarzı dışarıda bıraktığı bir husustur ve ben bunu nazari münakaşalara havale ederim. Ve bu minvalde Melusine, Scaiola’nın müdahalesiyle, Scaiola’nın hem ölümü hem de hayatı olan o mütereddit Adech cevaz verdiği takdirde, başka bir başkalaşım içinde kalmak üzere nimfamsı tabiatı terk eder. Üstelik o, ilk devirlere izin verir fakat nihayetinde bizzat başkalaşır, bundan da Cyphanta’daki aşkın kuruntuların pencereyi açtığı manasını çıkarırım. Lakin Melusine’in fiilleri bunların sabit kılınmasını meneder, ki bu cinsten oldukları için onları bir kenara bırakırız. Fakat nimfamsı tabiata gelince,

kendi içimizde idrak edilebilmesi ve böylece Aniadus senesine ölümsüz olarak vasıl olabilmemiz için Venüs’ün remizlerini alırız. Şayet bunları tanıyorsanız, yine de pek az istifade etmişsinizdir. Fakat biz, Aniadus’un hüküm sürüp galebe çaldığı ve daima şahitlik ettiğimiz şeyle birlikte baki kaldığı bu hayata emniyetle erişebilmemiz için onu ikmal ettik.

Bu ve diğer sırlar (arcana) katiyen hiçbir şeye muhtaç değildir. Uzun ömür bahsini bu minvalde bırakıp nihayete erdiririz.

PARACELSUS VE DİĞER HERMETİK FİLOZOFLAR TARAFINDAN KULLANILAN BAŞLICA TERİMLERİN İZAHIDIR

Aşağıdaki lügatçenin malzemesi kısmen bizzat Paracelsus’tan, yani mevcut tercümeye dahil edilmemiş diğer yazılarından, kısmen simyacıdan ziyade büyücü olan Arnoldus Agrippa gibi simya müelliflerinden ve nihayet şu kaynaklardan derlenmiştir,

Rochus le Baillif. Dictionariolum, Cenevre folyosuna muhtasar bir zeyl.

Gaston le Doux. Dictionnaire Hermétique, Hermetik Hakikat aşığı müstear ismiyle neşredilmiştir.

Bu lügatçe mezkur mercilerden yalnızca derlenmekle kalmamış, büyük nispetle harfiyen tercüme de edilmiştir, Hermetik ilmin sırları hakkında kati surette konuştuğu yerlerde ise bizzat naşirin konuştuğu zannedilmemelidir. İhtiva ettiği malumatın makul derecede kafi olduğu iddia edilebilirse de, okuyucu metinde rastlanabilecek tüm o garip, tuhaf ve izahı gayrikabil tabirlerin tatminkar bir açıklamasını bulmayı beklememelidir. Bunların bir kısmı Paracelsus’a has olup, bizzat Hohenheimlı bilgenin haricinde bir malumat aramak beyhudedir. Deneas, Magdalion ve Censeturis gibi kelimeler bu zümreye dahildir.

Görünüşte daha az muğlak olan diğer bazıları ise, her ne kadar editör Hermetik literatüre ve onun tuhaf reçetelerine dair geniş bir vukufiyete sahip olduğunu iddia edebilecek olsa da, kendisi tarafından bütünüyle bilinmemektedir. Anthion'un Midesi ve Aqua Caudi Magne Mirande bu kabildendir. Quintessence (beşinci öz) of Gold ve of the Sun gibi kimi tabirler ve madde adları, her ne kadar tüm simyada müşterek olsa da, başka müelliflere müracaat edilerek daha vazıh bir şekilde tefsir edilmeye müsait değildir, bu Lügat'ı takip eden Fihrist, metindeki atıfları bir araya getirerek bunlara dair derlenmesi muhtemel tüm bilgiyi tedarik edecektir. Bu gibi hallerde terimler Lügat haricinde bırakılmıştır, zira tercüme edilen risalelerin temin ettiği malzemeyi bir sözlüğe kılavuz kılmak adına yeniden tanzim etmek beyhudedir. Sözgelimi Sulphur (kükürt) Balsamı'nın metallerin Kök Nem'i olduğunu söylemek, şayet simyacıların bilhassa metal aleminde kök nem derken ne kastettiklerini onların tercih ettiğinden daha etraflıca izah etmek kabil değilse, pek faydasızdır. Bu neviden terimlerin hakiki bir izahını aramak nafiledir, bunlar felsefi gizemin asli cüzleridir ve ne yazık ki sayıları bir hayli fazladır. Antimonun İlk Varlığı, Mercury (cıva) İlk Varlığı, Tuzun İlk Varlığı, Liquor Solis'e atfedilen hususi simyevi mana, Gümüşün Yumuşatılmış Tincture'ı (tentür), Yaşam Cıvası, Güneş Yağı, Felsefi Su, Çöktürülmüş Altın, Satürn Küresi, bunların hepsi bu kabildendir ve tümü dışarıda bırakılmıştır. Lakin Paracelsus'un bir terime verdiği kendine has mananın diğer mahir üstatların yazılarında tadil edildiği veya vuzuha kavuşturulduğu her yerde o terim dahil edilmiş, herhangi bir şarihin Paracelsus'a mahsus bir kelimeye dair getirdiği bir izah mevcut olduğunda ise mezkur izah aktarılmıştır. Bununla birlikte dikkatli bir okur, Paracelsus'un ekseriyetle bizzat kendisinin en yetkin şarihi olduğunu ve türettiği yahut gizemli kıldığı pek çok tabiratın bunları ihtiva eden pasajlar vasıtasıyla vuzuha kavuştuğunu görecektir. Mesela, Argentum Potabile tabirine yalnızca tek bir yerde tesadüf edilmektedir, fakat terimin yanı sıra ona dair bir açıklama da mevcuttur ki bu durum kelimenin bir lügatte yer almasını lüzumsuz kılmaktadır. Simya İlmihali'nde zikredilen Astral Altın ile Unsurların Tevellüdü Felsefesi'nde geçen Abrissach için de benzer bir mülahaza geçerlidir. Çoğunlukla Emplastra, Apostolica, Mucilago Lumbricata, Compositio Caudi ve saire gibi meçhul yahut anlaşılması güç maddeleri alakadar eden az sayıdaki vakada, malumata atfedilen ehemmiyet, bunu tedarik etmek için sarf edilmesi gerekecek tetkikatı haklı çıkaracak kuvvette değildir. Kimi hallerde Paracelsus'un zikrettiği nebatata, sair malumat menbalarına lüzumsuz atıfların önüne geçmek gayesiyle kısaca temas edilmiştir. Lakin bunlar umumiyetle öylesine erişilebilirdir ve Theophrastus'un bir Nebatat Mecmuası'ndaki fihrist öylesine geniş olurdu ki, kadim zamanlarda Gladwin, Gentian, Zencefil, Havlıcan, Şahtere, Rezene, Aklarotu, Küsküt, Kimyon, Karakafes ve daha yüzlercesine izafe edilen hassaları öğrenmek arzusunda olanların Gerard'ın Herbaryumu'na yahut benzeri bir hazineye müracaat etmeleri icap eder.

Adaçayının Salvia cinsinden bir nebat olduğunu beyan etmek, İngiliz dilinin popüler bir lügatinden devşirilebilecek olandan daha ziyade bir malumatfüruşluk gerektirmez. Benzer veçhile, Crocus tabirinin koyu sarı yahut kırmızı renge kadar kalsine edilmiş herhangi bir metali ifade ettiği herkesin malumudur ve simya teknolojisine dair bir lügate bu neviden malumatı dahil etmek çocukça olurdu. Aynı şekilde, Paracelsus okurlarının İmbik, Retort, Kupel ve saire gibi alelade kimya kaplarının tabiatına aşina oldukları peşinen kabul edilebilir.

ACETUM Bu terime simyada, sirkenin mutad manasına ilaveten başka anlamlar da yüklenir. O, Hakîmlerin cıva suyudur yahut onların evrensel çözücüsü, bakire sütü, pontus suyudur, o, Tabiat'ın sirkesidir ve unsurları muhtelif olsa da hepsi tek bir kökten neşet eder.

ACTIS Muhtemelen Actaea, mürver çalısı yahut Plinius'un çalımsı mürveri.

ADAM Tekvin'de tavsif edildiği veçhile, Âdem'in Tanrı tarafından topraktan halk edilmesi simyacılar indinde azametli sırlar arasında sayılır. Bu madde alelade bir çömlekçi kili değil, bambaşka ve mertebece çok daha ali bir mahiyette idi. Bunu bilen zat, felsefi devanın konusunu ve netice itibarıyla insanın mizacını neyin ifsat edip neyin muhafaza ettiğini de bilir. Onda insanın hayatıyla hencins olan, onun zevale yüz tutmuş hasletlerini ihyaya muktedir ve ihtilallerini ahenge irca edebilen ilkeler mevcuttur. Arias Montanus bu maddeyi "mürekkep arzın yegane zerre-i mahsusu" tesmiye eder.

ADAMANT Adamas cevheri menşeini su unsurundan alır.

Nasıl ki Lasurius tesmiye edilen Lapis (taş) nakledilmiş bir gümüş yahut gümüşün nakledilmiş bir hülasası ise, nasıl ki topaz Mars madeninden bir hülasa ve nakledilmiş bir demir ise, nasıl ki safir Lasurius'un beşinci nakli ise, Adamas da Satürn'ün ikinci naklidir. Ve bunların hepsi su unsurunun semerelerinden süzülmüş hülasalardır. Bu terim aynı zamanda Grekler tarafından kendilerince malum en sert metali, muhtemelen çeliği, keza altın ile çeliğin bir halitasını ifade etmek için de kullanılmıştır.

ADAMITAE Bunlar fevkalade sert vasıfta beyaz taşlardır.

Bir de aslen mesanedeki taş manasına gelen Adamitus vardır. Bazen Adamitum şeklinde de tahrir edilir.

ADECH Hermetik Filozoflar bu ismi insan bedeninin umumiyetle kasık tesmiye edilen kısmına ıtlak ederler, bazen de nesnelerin el yordamıyla taklidini vücuda getirmek maksadıyla onlara dair tasavvurlar inşa eden zihni ifade eder.

AETNEAN Kimi simyacılar bu ismi kendi ateşlerine izafe ederler, zira bu ateş teksif edilmiş ve tabiidir, fasılasız tesir gösterir ve her vakit aşikar değildir.

AETNAEI Bu nârî ruhların, Tabiat'ın ateşli mıntıkasında meskun bulunan Semenderler ile mutabık olduğu anlaşılmaktadır. Paracelsus, Elementer Varlıklara verilmiş olan ve en ziyade bilindikleri bu isimlerin onların hakiki tesmiyeleri kanaatinde değildir ki mevcut ahval tahtında bu ihtimal fevkalade kuvvetlidir.

AGRESTA Elmadan yahut karamuktan imal edilen bir meşrubat. Paracelsus bu içeceğin tortul tabiatlı hastalıklardan mustarip kimseler tarafından istimalini meneder, zira her asit, soğuk bir pıhtılaşmadan yahut diğer bir ifadeyle şaplarla mezcolmuş zâcî bir madenin tuzlarından hasıl olan tahlil edilmiş bir tortudur.

AGARIC Sineklerden imal edilen bir deva olarak tavsif olunur, bedendeki kurtları itlaf eder ve vebanın muayyen nevilerinde bünyeye kuvvet verici bir tesir icra eder.

Agaricon

Agaricon, aynı zamanda yüksek ağaçlarda yetişen bir mantardır, beyaz renklidir ve balgamı söktürmek için faydalıdır. Kadim zamanlarda kav olarak kullanılmıştır.

Agrimony

Koyunotu, karaciğer otu olarak da adlandırılır, vaktiyle kıymetli bir tonik sayılan bir ilacın hazırlanmasında kullanılmıştır.

Agrippine Unguent

Agrippine merhemi, muhtemelen bir yaban zeytini olan Agrippum'dan elde edilen bir terkiptir.

Air

Hava. Paracelsus'un bu husustaki felsefesi diğer simyacılarınkiyle mukayese edilebilir. Sözgelimi Eugenius Philalethes havanın bir unsur olmadığını, bilakis iki âlemin çimentosu ve zıtlıkların bir karışımı olan mucizevi bir erdişi olduğunu söyler. O, görünmeyen şeylerin denizidir ve ne olursa olsun her şeyin nevini muhafaza eder. Aynı zamanda duyarlı ruhumuzun hayatının zarfıdır. Filozofların Prima Materia'sı (ilk madde), hareketliliği sebebiyle havaya benzetilir.

Alchemy

Simya. Thomas Vaughan'ın Anima Magica Abscondita adlı eserinde şu dikkate değer pasaj yer almaktadır. Bu metin, mahirlerin gayesinin alelade madenlerin başkalaşımından daha yüce olduğuna delil olarak sıklıkla kullanılmıştır, Size bir sulphur tingens'ten ve bilmem ne masallarından bahseden, dahası bu kadim ve namütenahi ilme Chemia gibi dar bir adı reva gören o sahtekârlara kulak asmayınız. Yalnızca Işık hakiki manada çoğaltılabilir, zira çoğalma ve tevellüdün ilk pınarına yükselen ve oradan inen odur. Şayet hayvanlara yönelirse hayvanları yüceltir, nebatata yönelirse nebatatı, madenlere yönelirse madenleri tasfiye eder ve onları en fena halden en iyi hale tahvil eder.

Alchemy

Simya. Rahip Ferarius bunu, yaratılmış bütün cevherlerde bulunan lakin avam nevinden olmayan dört unsurun ilmi olarak tarif eder. Sanatın bütün tatbikatı, bu unsurların birbirine dönüştürülmesinden ibarettir.

Alcot

Bazı kimyacılar sirkeye bu adı vermiştir.

Alembic

Bu simya kabının adı kimi zaman Mercury (cıva) için kullanılmıştır, zira filozoflar damıtma, süblimleştirme ve benzeri ameliyelerini onun vasıtasıyla icra ederler.

Alkali

Bu terim, kimyadaki manasına ilaveten Filozofların Kabı anlamına gelir.

Aloepaticum

Karaciğer rahatsızlıklarında kullanılan bir ilaçtır.

Alopecia

Alopesi, bedenin Jüpiter'e tekabül eden kısımlarında, yani kafatasında husule gelen bir nevi uyuz veya kaşıntıdır. Paracelsus bu hastalığı Jüpiter ruhunun mevcudiyetine bağlar. Bu ruh tabii hıltlarından ayrılıp kendi minera'sına geçtiğinde, netice madenler âleminde cachimia, ağaçlarda mantar ve insan bedeninde alopesi olur. Deniz tilkisi olarak bilinen balığa Plinius tarafından Alopecias adı verilmiştir.

Alum

Şap. Adi şap, mahirlerin şapından ayrıdır, ikincisi onların tuzudur ve şapın, cümle tuzların, bütün maden ve metallerin esasıdır.

Alumen Entali

Alumen de Pluma veya Alumen Scariola ile aynıdır. Alçıtaşı ve asbest olduğu söylenir.

Amalgam

Filozofların Malgaması, esasen felsefi Mercury'nin (cıva), Âlimlerin Sulphur'u (kükürt) yahut altını ile birleşmesidir. Bu ameliyat alelade kimyadaki gibi, katı ve sıvı bir maddenin havanda dövülmesiyle yahut başka bir suretle vuku bulmaz. Filozofların ateşinin münasip rejime göre sevk ve idaresidir, yani işin kükürtlü, kapalı ve yakıcı olmayan denk bir ateşte mütemadi kaynatma veya hazmetme yoluyla ikmal edilmesidir.

Amethyst

Ametist. Bu adı taşıyan kıymetli taşa ilaveten, Yunanlar tarafından bu adla anılan ve suyunun sarhoş etmediği rivayet edilen bir üzüm mevcuttu. Plinius tarafından ametist olarak adlandırılan ve kırmızı şarap renginde yaprakları bulunan bir nebat da vardır.

Angelica

Melekotu. Paracelsus, Spica ve Angelica'nın kökenleri itibarıyla tabii bir üremenin değil, kendi tabiriyle naklin neticesi olduğunu kabul eder. Diğer bir deyişle bunlar, katır misali melezdirler. Angelica Ursina, Cardopatia yahut Carlina, köklerinde insanları erkeklik kudretinden mahrum bırakan garip bir hassaya sahiptir.

Aniadus

Spagirik felsefeye ait bir terim olup, feleki tesirleri vehim ve muhayyile vasıtasıyla kendilerinden devşirdiğimiz yıldızların kuvvet ve meziyetlerini ifade eder.

Anthera

Sümbüllerden elde edilen tıbbi bir hülasadır. Paracelsus, Akrep burcunda mukim hususi astrolojik tesirlere anthera ile mukavemet edildiğini teyit eder.

Anthos

Eski botanikte bu terim biberiye çiçeğini ifade eder, simyada ise filozofların Quintessence'ı (beşinci öz) ve onların altın kılıcı iksiridir.

Antimony

Antimon. Avamın antimuanı, âlimlerin antimuanından tefrik edilmelidir. Âlimler bu adı, felsefi terkibin bir cüzünü teşkil eden kükürtlü cıva maddesine vermişlerdir. Antimonlu sirkeleri vasıtasıyla, Magnesia cisminden yanmaz bir cıva istihraç edilir. Bu felsefi antimon, daimi su ve semavi su ile, velhasıl felsefi Mercury (cıva) ile aynıdır. Adi antimonun adi altını tasfiye ettiği minval üzere, felsefi altını temizler, arıtır ve yıkar.

Aqua Metallorum

Trevisan bunun Mercury (cıva) olduğunu izah eder, Braccesco ise tek bir cevher olduğunu beyan eder.

Aqua Permanens

Bir tefsire göre bu, Katolik Magnesia yahut âlemin menisidir. Aynı zamanda Filozofların Mercury'si (cıva), Güneş'in ve Ay'ın suyudur.

Aquarius

Güherçiledir. Aynı zamanda simyadaki erime ve dağılmanın remzidir.

Aqua Viscosa

Madenler âleminde başkalaşım icra etmek isteyenlerin başlıca gayesi madeni bir meni husule getirmektir ve bu da evvelemirde bütün cismin koyu yahut yapışkan bir suya tebdil edilmesiyle yapılır. Hakikaten Rupescissa, bizzat Lapis'in (taş) maddesinin her yerde bulunabilen yapışkan bir su olduğunu, lakin taşın adı alenen zikredilirse bütün âlemin altüst olacağını beyan eder.

Arcanum

Bu terim Paracelsus tarafından, tabiatı icabı insanın idrak ve tecrübesinin fersah fersah fevkinde olan gayricismani, ölümsüz bir cevheri ifade etmek üzere anlaşılır. Ne var ki onun gayricismani vasfı, yalnızca nispidir ve bizim bedenlerimizle mukayese edildiğindedir. Tıbbi zaviyeden meziyeti, kendi bünyemize dahil olan herhangi bir unsurunkini katbekat aşar. Terim aynı zamanda madeni, nebati yahut hayvani olsun her nevi Tincture (tentür) için de kullanılır. Umumi Hermetik ilimde ise yapışkan cıva maddesini yahut felsefi Sulphur (kükürt) ile yeniden birleşerek canlanmış Mercury'yi (cıva) ifade eder.

İNSAN KANININ ARCANUM’U Paracelsus’tan önce ve sonra pek çok simyacı, tıbba hizmet etme gayesinden ziyade filozofların kendi magistaryalarını [NOT: Büyük Eser'in nihai terkibi] meydana getirdikleri o maddeyi onda keşfetme umuduyla hayvan kanı üzerinde deneyler yapmıştır. Nitekim bu magistarya, kimi zaman İnsan Kanı namıyla anılır. Philalethes’e göre bu tabir, maddenin siyah evresindeki haline işaret etmektedir. Bu ad, hakikatte felsefi Mercury’ye (cıva) tatbik edilir. Hayvanların kanı bütün bedenlerini nasıl besler ve onların cismani bünyelerinin ilkesini teşkil ederse, bu Mercury de madenlerin esası ve ilkesidir. Nitekim Hirodes tarafından katledilen masum çocukların kanı, Yahudi İbrahim’in hiyeroglifinde tasvir edilmiş olup, filozofların madeninden çıkarılan madeni kökensel nemin bir remzidir, bu maden ise söz konusu çocuklar ile sembolize edilir, zira bu madde henüz hamdır ve Tabiat tarafından yalnızca tekemmül yolunda terk edilmiştir. Güneş ve Ay bu kanda yıkanmaya gelir, çünkü bu kan, filozofların krallarının ve kraliçelerinin içinde yıkandıkları pınardır. Flamel, alegorisinin kimi kimselerce lafzen yorumlanabileceğini önceden görerek, okurlarını hakiki insan kanını Lapis’in (taş) maddesi ile karıştırmamaları hususunda uyarır, zira bu bir

ARCHAEUS Bir tefsire göre bu ad, Spagyristler tarafından her bir fertte hususileşmiş Evrensel Fail için kullanılır, bütün Tabiat’ı harekete geçiren, ay-altı âlemdeki tüm varlıkların tohum ve nüvelerini kendi nevilerini üretip çoğaltmaya sevk eden odur.

ARCHIALTIS Veya Archaltes, Archates, Archallem, yeryüzünün kendi mekânında sabit tutulmasını temin eden gizli Tanrısal kudrettir.

ARES Tabiat’ın üç temel ilke içindeki gizli dağıtıcısıdır. Nevilere suret ve temayüz kazandıran odur. Kelime, Yunanca ‘apns, yani Mars’tan neşet etmiştir.

ARGENTUM VIVUM Raymond Lully’nin Clavicula adlı eserinde zikredildiğine göre, metallerin transmutasyonu, onların öncelikle uçucu felsefi diricanlı gümüşe irca edilmesine bağlıdır. Bu cevher, adi Mercury’ye kıyasla daha kuru, daha sıcak ve daha ziyade sindirilmiştir.

ARLES CRUDUM Haziran ayında düşen birtakım küçük damlalardır.

ARISTOLOCHIA Bozuk bir söyleyişle Lohusa Otu tesmiye edilen bu nebat, şarapla kaynatılarak bir dekoksiyon haline getirilir ve Paracelsus tarafından kırıklar için şifalı bir yakı olarak tatbik edilirdi. Aristolochia Acuta adını verdiği varyete ise aşındırıcı ülserler için hazırlanan bir merhemin terkibinde cüz olarak kullanılmıştır. Aristolochia’nın doğumu kolaylaştırdığı kabul edilir.

ARSENİK Bu terimin arcanum niteliğindeki manası, onu filozofların Mercury’sine ve kimi zaman da çürüme (putrefactio) evresindeki felsefi maddeye irca eder. Sibylla kehanetlerinin birinde, felsefi Mercury’nin kendisinden istihraç edildiği maddenin isminin dokuz harften müteşekkil olduğu zikredilir yahut öyle olduğu varsayılır. Bunların dördü sesli, mütebakisi sessiz harftir. Hecelerinden biri üç harften, diğerleri ikişer harften meydana gelir. Buradan hareketle, bahse konu ismin Arsenicum olduğu neticesine varılmıştır, bilhassa filozoflar kendi maddelerinin ölümcül bir zehir olduğunu teyit ettikleri için bu kanaat kuvvet kazanmıştır. Mamafih, diğer muteber kaynaklara göre Lapis’in maddesi arsenik değildir, gerçi arseniğin ve bütün mürekkep cisimlerin kendisinden meydana geldiği maddedir. Hekimlerin Mercury’si de arsenikten istihraç edilemez, zira arsenik eczacılarda satılır, oysa Mercury’nin madeni her yerde bulunur. Bu ad, diğer bazı müelliflerce çürüme evresindeki maddeye verilmiştir, çünkü madde bu haldeyken son derece latif ve şiddetli bir zehirdir. Bazen de hekimlerin dişi vazifesi gören uçucu ilkesine işaret eder. O, onların Mercury’si, Ay’ı, Venüs’ü, nebati Satürn’ü, yeşil Aslan’ı ve sairesidir. Adi arsenik bakırı nasıl beyazlatırsa, filozofların arseniği de altını öyle beyazlatır.

ARTETIC Arthetica, sinirleri, kirişleri, bağları ve saireyi büzüştüren, fevkalade takatten düşürücü ve helak edici bir hastalıktır.

ASFALT Paracelsus’a göre kara kehribarın (succinum) bir hülasasıdır. Bir tür zift (bitümen), aynı zamanda bir nevi petrol veya taş yağıdır.

ASTRUM Simyada bu terim sabit ve ateşin cevheri, çoğalmanın, yayılmanın ve bütün tevellüdün ilkesini ifade eder. Kendiliğinden, şaşmaz bir surette daima üremeye meyleder, lakin yalnızca her yere sirayet etmiş olan semavi hararet tarafından tahrik edildiği ölçüde tesir gösterir. Bu terim aynı zamanda muayyen bir maddenin hazırlanmasıyla elde edilen en yüksek fazileti, kudreti ve hassayı temsil eder. Sulphur’un (kükürt) Astrum’u, tabii kükürdün faziletlerini katbekat aşan bir yağa irca edilmiş kükürttür. Güneş’in Astrum’u, Güneş’in bir yağ veya suya irca edilmiş tuzudur. Mercury’nin Astrum’u, süblime edilmiş Mercury’dir. Bu tesmiye, nesnelerin alkollerine yahut Quintessence’larına (beşinci öz) da verilir.

ATHANOR Zahiri kimyada bu, bir yanından bir kule ile irtibatlandırılmış kare yahut müstatil bir fırındır. Kule kömürle doldurulur, bunlar tutuşturulduğunda hararet fırına bir baca vasıtasıyla intikal ettirilir. Aynı isim, kıyas yoluyla, ateşin daima aynı derecede muhafaza edildiği filozofların gizli fırınına da teşmil edilir. Bu, avamın athanor’una benzemez, hakikatte bizzat kendi içinde fıtri olan ve sanat marifetiyle inkişaf ettirilen felsefi bir ateşle canlandırılmış maddenin kendisidir.

ATRAMENT Paracelsus devrinde bu terim, her nevi zaç, kalkantit, bakır çiçeği, kalkit, misi, sori, melanteria ve saireyi şamil görünmektedir.

AURIPIGMENTUM Zırnık cevherinin gövdesi Sulphur’dan müteşekkildir, pıhtılaşması Tuz’dan, parlaklığı Mercury’dendir. Taşsı ve madeni bir tabiata maliktir, yine de ne bir maden ne de bir taştır, Paracelsus, De Elemento Aquae.

AURUM POTABILE Ya Altın Yağı’dır yahut aşındırıcı bir vasıta olmaksızın bir mayie irca edilmiş altındır. Toz haline getirilip suların üzerine serpilen ve İsrailoğullarına içirilen Altın Buzağı, filozofların içilebilir altınının bir alegorisi addedilmiştir.

AUSTROMANSI Rüzgârlar vasıtasıyla icra edilen bir kehanet usulüdür. Agrippa’nın bildirdiğine göre, semavi intibalarla, rüzgârların esişiyle, gökkuşaklarıyla, ay ve yıldızların etrafındaki halelerle, sis ve bulutlarla, bulutlardaki tahayyüller ve havadaki rüyetlerle kehanette bulunan Aeromansi ilminin zahiren bir şubesidir.

AXUNCIA

Axuncia, yağa dönüştürülerek yaralar için merhem şeklinde kullanılan hayvan iç yağıdır. İnsan iç yağının en tesirlisi olduğu, ardından horoz ve kapon yağının geldiği söylenir. Balıklardan elde edilen yegâne faydalı yağ ise Thymallus balığından çıkarılandır.

AZOC

Filozofların Cıvası (Mercury), madenden öylece çıkarılmış alelade ve ham cıva değil, canlı gümüş (argent vive) vasıtasıyla cisimlerden çekilip alınmış bir Cıva'dır. Son derece olgunlaşmış bir Cıva'dır bu. Filozoflar Laton'larını bu maddeyle yıkar, saf olmayan cisimleri ateşin yardımıyla arındıran da bizzat budur. Bu azoc sayesinde, Tabiat'ın üç âlemindeki bütün hastalıkları iyileştiren o deva yetkinliğe erdirilir. Şundan imal edilir,

AZOTH

AZOTH dahi Cıva (Mercury) anlamına gelir. Filozoflar Büyük Eser için ateş ile Azoth'un kâfi olduğunu söylediklerinde, hazırlanmış ve layıkıyla tasfiye edilmiş Cıva'nın, diğer bir deyişle felsefi Cıva'nın, bütün bu mesainin başlangıcı ve nihayete erdirilmesi için yeterli olduğunu kastederler, ancak bu Cıva mahirane bir hünerle kendi cevherinden (minera) süzülüp çıkarılmalıdır. Bernard Trevisan, herkesin bu cevherin taşa benzer beyaz ve kuru bir maddeye nasıl dönüştüğünü müşahede ettiğini, şiddetli bir tutuşturma marifetiyle felsefi canlı gümüşün ve kükürdün (Sulphur) buradan elde edildiğini ifade eder. Azoth'un pek çok ismi vardır, Semavi Beşinci Öz (Astral Quintessence), Uçucu Köle, Canlı Ruh, Ethelia, Auraric ve saire. Görüleceği üzere Azoth ile Azoch terimleri birbirinin yerine kullanılmaktadır. Bunlar aynı zamanda dünyaya sır olan evrensel devayı, yegâne hakiki çareyi, cismani taşı (Lapis) temsil eder ve kimi yazarlara göre de herhangi bir madeni cismin Cıva'sına delalet eder.

BAUM

Cıva'nın beşinci özüne (Quintessence), unsurların harici melhemi denir.

BALSAM

Paracelsus, melhemlerin terkibinin evvela simyacılar tarafından keşfedildiğini öne sürer ve bu ismin kendisini de hazırlanmasında lüzumlu olan hünerli sanata bağlar. Bütün melhemler, bilhassa yaralar için olanlar, tatlı tabiatlı olmalı, aşındırıcı ve çekici değil, birleştirip kaynaştırıcı bir nitelik taşımalıdır.

BALNEUM MARIÆ

Hekimlerin fırını, sıradan kimyanın fırınından ayırt edilmesi icap eden gizli fırın. Bu ad kimi zaman felsefi Cıva için de kullanılır. Banyo (Balneum) tabiri, sıvı suretine irca edilmiş bir maddeye de verilir. Sözgelimi, bir maden üzerine izdüşüm (projeksiyon) yapılmak istendiğinde, onun banyoda bulunması, yani erimiş halde olması gerektiği söylenir.

BALNEUM MARIS

Simyada bu tabir, hem deniz suyunu ihtiva eden kaba, hem de kabın içinde vuku bulan erimeye işaret eder görünmektedir.

Balneum Mariæ bir ılık su banyosudur ve bu ad günümüzde hâlâ büyük bir pişirme kabı için kullanılmaktadır. Balneum Roris, deniz banyosu ile eşanlamlı bir tabir gibi durmaktadır. Banyo tabiri, sıvı halde bulunduğu vakit maddenin kendisine de tatbik edilir. Felsefe yumurtası içindeki deverana da Filozofların Banyosu adı verilir.

BALNEUM NATURÆ

Eugenius Philalethes, bunun hakikatte felsefi ateş olduğunu beyan eder.

BASILISK

Paracelsus'a göre hiç kimse bu hayvanın sureti veya şekli hakkında en ufak bir fikre sahip değildir, zira hiç kimse ona bakıp da hayatta kalamaz. Yaptığı izahlardan birine göre bu mahluk, bir inek olmaksızın peydahlanmış bir buzağıdır, yani erkek hayvandan doğmuştur.

BDELLIUM

Bir nebat ve aynı zamanda bundan sızan kokulu bir sakız.

BEANI

İkinci cildin 154. sayfasında çömezler (novices) olarak tercüme edilen bu kelimenin, şu akrostişten neşet ettiği söylenir, [NOT: Latince "BEANI: Talebelerin yaşantısını bilmeyen hayvandır" anlamına gelen ibare] "Beanus Est Animal Nesciens Vitam Studiosorum."

BENEDICTA CARYOPHYLLATA

Yani Caryophyllum, kılıçotu ya da Mübarek Meryemanaotu. Paracelsus bunu tortul (tartarik) rahatsızlıklarda kullanmıştır.

BERİLLİK SANAT

Yani beril taşı vasıtasıyla kehanette bulunma sanatı. Paracelsus taşın kendisini, fevkalade bir dondurma kudretine sahip olan buzul yıldızları marifetiyle buzdan meydana gelmiş bir teşekkül olarak görür.

BİZMUT

Paracelsus'a göre çinko nasıl ekseriyetle bakırın melez bir mahsulüyse, Bizmut da kalayın öylesi bir mahsulüdür. Kısmen akışkan, kısmen dövülüp işlenebilir niteliktedir.

KAN

Kimi simyacılar, evvelce de zikredildiği üzere, insan kanının filozofların hakiki konusu ve maddesi olduğunu iddia etmişlerdir, lâkin başkaları bunun lafzen anlaşılmaması gerektiğini ve bu maddeyle atanörlerde (athanor) tecrübeye girişenlerin yanılgılarından ötürü feryat etmek için pek çok sebepleri olacağını ifade eder. Bununla beraber Kan ve İnsan Kanı, Üstatlığın sır dolu maddesi için hiçbir surette nadir rastlanan nitelemelerden değildir. Philalethes bunun maddeye tatbik edildiğini söyler. Teşbihe dayalı bir tabirdir bu, zira hayvanlardaki kan vücudun her cüzüne gıdayı taşımakta ve onların cismani bünyelerinin ana ilkesini teşkil etmektedir. Cıva da madenler âleminde aynı vazifeyi ifa eder, nitekim madenlerin temeli ve asli unsurudur.

BOLETI

Boletus bir mantardır. Bolitus ise Bolbiton ile birdir, yani öküz tersidir. Bu açıklamalar, Paracelsus'un bu terimi kullanımına pek fazla ışık tutmayacaktır.

BOCIA

Paracelsus'a göre Bocium, hayız ve basur akıntılarından, bu iki akıntının birleştiği mahalde neşet eder ve kendine has üçüncü bir akıntı meydana getirir.

BOLUS ARMENUS

Fevkalade kuruluğundan ötürü Paracelsus tarafından yaraları iyileştirmede kullanılmıştır.

BORAKS

Bunun tabii veya yapay krizokol ile eritildiği, akabinde madenlerin, bilhassa altın ve gümüşün çözücüsü ve tasfiyecisi olarak kullanıldığı söylenir. En iyi boraksın İskenderiye'den geldiği kabul edilirdi.

BUFONARIA

Muhtemelen Yaşlı Plinius tarafından zikredilen Buphonon nebatıdır, yani zehirli mantar.

BULLA

Bunun yele sebep olduğunu söyler Paracelsus ve mevcudiyeti ekseriyetle koliti başlatır, kadınlarda ise rahmin düşmesine yol açar. Diğer adıyla Bleb, yani ufak kabarcık veya su toplamasıdır. Bulla aynı zamanda bir yumuşakça cinsidir.

KABALA

Simyacılar iki veçheli bir Kabala kabul ederler. Biri, daima başladığı harfte nihayete eren kısımdır ki bu da elifba nizamıdır, şeyin kendisi değil adı, hakikati değil gölgesi, batıni Kabala'nın yalnızca zahiri timsalidir. Bunun derununda ise hakiki, kadim ve tabii anane mevcuttur ve bu dahi kendi ikmalini metafizik bir cüzde bulur.

Bir simyacının aktardığına göre Kabala’nın en büyük gizemi, Yakub’un merdivenidir. Dahası, Yakub’un rüyeti esnasında, mistik anlam müstesna olmak üzere, uykuda olmadığı, zira ölümden geçtiği öne sürülür. Ne var ki bu hal, Kabala’ya özgü Mors osculi, diğer bir deyişle öpücükle gelen ölümdür ve bunu bilenlerin tek bir hece dahi sarf etmemesi icap eder. Sahte ve yalnızca lafza dayanan Kabala ise sadece harf rotasyonlarından ve Kutsal Metin’in tahrif edildiği metin içi harf aktarımlarından ibarettir. Simyacı Flamel tarafından keşfedilen Yahudi İbrahim’in kitabının, hakiki Kabala’nın kimyevi mahiyette olduğunu ispatladığı kabul edilir.

CACHEXIA Paracelsus’a göre ekseriyetle diğer rahatsızlıkların ardından zuhur eden ve besinlerin zararlı salgılara dönüştüğü bir hastalıktır.

CACHIMIA Bu terim muhtelif maddeler için gelişigüzel kullanılır. Genel manada metallerin cürufunu veya henüz hazmedilmemiş metalik bir maddeyi imlediği anlaşılmaktadır.

CAGASITRIC Hastalıkların iki tohumu bulunur, bunlar İliyastrik ve Kagastrik tohumlardır.

İlki maddenin bünyesinde en başından beri mevcuttur, ikincisi ise kokuşmadan (putrefaction) neşet eder. İstiska ve damla hastalığı İliyastrik mahiyettedir, veba, humma, zatülcenp ve benzerleri ise kagastrik kökenlidir.

CALAMUS Arabistan, Hindistan ve Suriye’de yetişen tatlı bir kamış, eğir otunun köküdür. Ejder Kanı tesmiye edilen reçine, Calamus cinsine mensup bir palmiyeden elde edilir.

CALAMINE Pirinç alaşımının terkibinde kullanılan bir taştır. Aynı zamanda bir çinko cevheri olan Cadmia’dır.

CALCANTHUS Calcanthus ve Chalcanthus, bkz. Atrament. Kara boya, vitriol (zaç yağı), kunduracı boyası, bakır suyudur.

CALCATRIPPA Yahut Consolida Regalis, Paracelsus tarafından ülserlerin tedavisinde kullanılan bir nebattır.

CALCINATION Kalsinasyon, cisimlerin kurucu cüzlerini birbirinden ayırmak ya da onları katı bir cisim halinde birleştiren nemi buharlaştırmak maksadıyla, harici bir ateş vasıtasıyla toz haline getirilmesi ve saflaştırılması ameliyesidir.

Kalsinasyon, bozulma (corruption) ve kokuşma terimleri Spagirik felsefeciler tarafından kimi zaman birbirinin yerine kullanılır, fakat kalsinasyon en yaygın haliyle Taşın (Lapis) kızartılmasını (rubefaction) takip eden ameliyedir. Felsefi Kalsinasyon, cisimleri tohum ve üreme hassalarını yok etmeksizin ilk ilkelerine (prima principia) irca eden nemli ateşle, yani Âlimlerin pontus suyuyla icra edilir. Bu hassalar, avamın ateşiyle icra edilen kalsinasyon altında ise helak olur ki bu durum felsefi bakımdan Doğanın Tiranı olarak adlandırılır. Avama özgü kalsinasyonun iki türü vardır, biri küller üzerinde olduğu gibi açık ateşte, diğeri ise mühürlü bir kapta gerçekleştirilir. İlkinde kükürtlü (sulphureous) uçucu kısımlar buharlaşır ve tuzlar, ikincisinde muhafaza edilen bir kuvvetten,

ve meziyetten mahrum kalır. Bu tür küllerden elde edilen tüm tuzlar billurlaşır.

CALERUTHUM Herhangi bir maddenin kendi ilk maddesine (Prima Materia) doğru rücu etmesidir.

CALX Üstatların lisanında bu tabir, ister ateşin tesiriyle isterse aşındırıcı sular vasıtasıyla olsun, elle tutulamaz bir toz haline getirilmiş her türlü cisme teşmil edilir. Bazıları bunun yalnızca metalik veya mineral cisimlerin külleri için kullanılması gerektiğini, diğerlerine ise cüruf denilmesinin icap ettiğini ifade eder.

CANTHARIDES Yaralardaki salgıları dışarı çekmesi sebebiyle Paracelsus tarafından övülen bir nebattır. Bu terim İspanyol sineğini, tahıllara musallat olan bir kın kanatlıyı ve bir tür balığı ifade eder.

CAPILLUS VENERIS Kelime manasıyla Venüs’ün saçı, Plinius tarafından zikredilen bir nebattır,

CAPUT MORTUUM Felsefeciler, toprak adı verilen elementi, yaratılışın saf olmayan, kükürtlü (sulphureous) bir çökeltisi veya caput mortuum’u olarak tarif ederler.

CARABE Succinum’dur (kehribar) ve Paracelsus tarafından kendi elementinin reçinesinden neşet eden bir hülâsa olarak tarif edilir. Bir başka yerde ise bunun çözünmüş bir neft yağı olduğunu, zira neft yağının bulunduğu her yerde Carabe’nin de bulunacağını zikreder. Bu taş ve diğer bazı taşlar, tıpkı hayvanlar gibi ifrazatta bulunur. Havayla teması kesilmiş bir suya atılacak olursa, bıraktığı ifrazat suyu pıhtılaştıracak ve kurtçuklar peyda olacaktır.

CARBUNCLE Paracelsus tarafından jaspis olarak da adlandırılır ve kendisi bunu altınsı bir taş, diğer bir deyişle altının tabiatına sahip bir cevher olarak tasvir eder.

CARDAMOMUM Itırlı, keskin ve şifalı vasıflara sahip bir Hint baharatıdır.

CARDUUS ANGELICUS İşaretler ilmine (signatura) göre, zatülcenp için bir şifa olduğunu gösteren büyüsel işaretlere sahip bir devedikenidir. Paracelsus bunun küle dönüştürülmesi ve ardından balçık kıvamına getirilmesi gerektiğini ifade eder.

CARDAMUM Bahçe teresi, yani nasturtium’dur, bilhassa eski kavimler ve her şeyden önce Persler tarafından tıpkı bizim hardalımız gibi ezilerek tüketilen tohumudur. Bkz. Cardamomum.

CARNIOLA Bu nebatın hassaları, Paracelsus tarafından dünyevi olmaktan ziyade semavi bir menşee sahip kabul edilir.

CASSATUM Damarlardaki marazi veya ölü kandır.

CEDUSINI Havanın batıni isimlerinden biri Cedwe’dir, cedusini ise muhtemelen semavi zekâların veya silflerin (hava perileri) bir zümresidir.

CENTAURY Bu nebatın şifalı hassaları karaciğer rahatsızlıklarında galebe çalar, bu uzvun ayırt edici kuvvetini takviye eder ve temizler. Usaresi

CERATION Felsefi ameliyenin,

maddenin siyahtan griye ve nihayetinde beyaz renge intikal ettiği safhasına bu ad verilir. Bu muamele, harici hiçbir madde ilave edilmeksizin, yalnızca sindirme (digestion) ve pişirme (coction) yoluyla icra edilir.

CHALCEDONY Paracelsus’un beyanına göre içine daldırıldığı suyu renklendiren bir taştır. Tuzun bir hülâsası olarak sınıflandırılır.

CHAOMANCY Esas itibarıyla aeromansi (hava remli) ile aynıdır. Havadaki yıldızların bir keşfi ve hava vasıtasıyla gaybdan haber vermedir.

CHAOS Paracelsus, bu ciltlerde tercüme edilen risalelerde yer alanların haricinde, Kaos’a dair pek çok farklı tanım sunar.

Bu tabir aynı zamanda tefessühün sebebini bünyesinde barındıran hava için de kullanılır.

İnsan bedeninde de, onun tüm dâhili ameliyelerinin muharrik kuvveti olan bir kaos mevcuttur. Âlem-i kebîr insanın içindedir, üstelik bu bir kıyas yoluyla değil, fiilidir. Bedenin bekasını temin eden de bu kaostur. Boş, hudutsuz mekân. Dünyanın kendisinden halk edildiği kaba, biçimsiz kütle. Atmosfer. Nihayetinde kaos terimi, kokuşma ameliyesindeki Büyük Eser’in (Magnum Opus) maddesine kıyas yoluyla da tatbik edilir, zira bu safhada taşın unsurları veya ilkeleri öylesine büyük bir karışıklık içindedir ki bunları birbirinden tefrik etmek kabil değildir.

CHEIRI Muhtelif manalara gelen bir terimdir. Kimi zaman Mercury (cıva) manasında kullanılır.

FLOS CHEIRI VE DİĞER KAVRAMLAR

Flos Cheiri, beyaz merhaledeki İksir olmakla birlikte aynı zamanda altının özüdür. Flos Anthos ise Altının Kırmızı İksiridir. Genel manada her türlü nebatın yahut bitkinin çiçeğidir. Paracelsus onun hakkında şöyle der, Karaciğer için bundan daha kudretli bir deva yoktur. Karalığı süblimleşerek uzaklaşır ve geriye, hayat şarabı ile karıştırılarak içilmesi gereken beyaz bir cevher kalır. Karaciğerdeki bütün fesatları izale eder.

İlyastrik [NOT: Maddenin özsel ve tohumsu kaynağına ilişkin] sırlar onda mevcuttur. Buradaki atıf müphem kalmaktadır, nergise, menekşeye yahut sarı şebboya işaret ediyor olabilir.

CHELIDONY

CHELIDONY. Paracelsus, chelidonia'yı burçların tesirindeki bir ilaç olarak niteler ve yine aynı tesir altındaki belirli yaralar için onu son derece tesirli bir deva olarak kaydeder. Dahası, simyacıların tıbbî sahada tatbik ettiği felsefî bir chelidonia tuzu da mevcuttur. Bu bitki vebaya karşı bir kalkan sayılmış ve sarılık tedavisinde kullanılmıştır. Nebat daha ziyade kırlangıçotu adıyla bilinir. Chelidonia'nın aynı zamanda altının gizli bir ismi olduğu da söylenir.

CUERO VE CHERIONIUM

Cuero. Bu, ister soğuk ister sıcak olsun, haricî unsurların bütün hastalıkları şifaya kavuşturan bir arazı şeklinde tarif edilir. Cherionium ise, sertleşmiş kristal misali, çözülmesi mümkün olmayan, değişmez bir tabiattır.

CHIROMANCY

CHIROMANCY (El Falı), Majinin başlangıcıdır, harflerin yazıya nispeti ne ise, bu ilme nispeti de odur. Kolayca iktisap olunur, fakat aynı zamanda fevkalade faydalı ve şerefli bir sanattır. Tabiatta var olan şeylerin yıldızıdır. Misal vermek gerekirse, zambağın da bir el falı vardır ve onda, bu çiçeğin tabiatına tekabül eden bir yıldız mevcuttur.

CHRYSOCOLLA

CHRYSOCOLLA, altın lehimi, boraks. Bu tabir kimi vakit gizli bir anlamda, Argot, Rebis ve benzerleriyle birbirinin yerine geçecek surette kullanılır.

CICHOREA

CICHOREA, yani Hindiba. Paracelsus bu bitkiye, çiçeklerinin durmaksızın yöneldiği Güneş'ten neşet eden hususi ve fıtrî bir tesir izafe eder, bu ışık kaynağı kaybolduğunda nebat pek az meziyet barındırır. Münasip vakit geldiğinde mezkûr fıtrî tesir çiçeklerden çekilip çıkarılabilir. Yedi yıl nihayetinde kökü bir kuşa dönüşür.

CINERITIUM

CINERITIUM. Bu tabirin iki manası vardır. İlki, Paracelsus tarafından sıklıkla zikredilen bir kül tavasıdır, ikincisi ise altın ve gümüşün bir malgamı olan Regale'nin muadilidir.

CINNABAR

CINNABAR. Bu maddeye dair tafsilat Paracelsus'un cerrahi ve tıbbi risalelerine dağılmış haldedir, bunların birinde cevheri Mercury'nin (cıva) bir sureti olarak telakki ettiği görülür.

CIRCULATED WINE

CIRCULATED WINE, yani damıtılmış şarap ruhu.

CITRINUS

CITRINUS, kristal ile beril arasında vasat bir mevkide bulunan bir taştır, sarı renklidir.

CITRINZUS VE CITRONES

CITRINZUS ve Citrones. Bakınız, Citrinus. Kuvarsın şeffaf bir türüdür.

CLAVELLATED

CLAVELLATED. Herba clavellata, hercai menekşedir.

CLISSUS

Clissus, tek bir terkip halinde mezcolunmuş bir cevherin tam özüdür. Clissus aynı zamanda, evvela gövdeye geçip ardından tekrar köke dönen bir kökün hassası gibi, bir mekândan diğerine gidip gelen gizil bir kuvvettir (Rochus le Baillif, Spagyric Sözlüğü'nde böyle ifade eder). Petrus Poterius, Spagyric Pharmacopoeia adlı eserinde şöyle demektedir, "Clissus, herhangi bir bitkideki bütün hassaların muayyen bir birliğidir, bu hassalar Sulphur (kükürt), tuz ve Mercury (cıva) şeklindeki üç asli cevherden mürekkeptir ve mezkûr cevherler bitkinin muhtelif kısımlarından ayrı ayrı husule getirilir."

COAGULATION

COAGULATION (Pıhtılaşma/Katılaşma). Mürekkep varlıklardaki irtibat rabıtası ve parçaları arasındaki müşterek çekimdir. Sabitleşmenin (fiksasyon) iptidai halidir. Çözülmenin iki çeşidi olduğu gibi bunun da iki türü vardır. Biri soğukla, diğeri hararetle meydana gelir ve bunların her biri de kendi içinde ikilidir, biri daimi, diğeri muvakkattir. İlki sabitleşmedir, diğeri ise alelade katılaşmadır, metaller birincisine, tuzlar ise ikincisine misal teşkil eder.

COLCOTHAR

COLCOTHAR, Paracelsus tarafından bir tuz şeklinde tarif edilir. Akıntıların tıkanıklığı hususunda müstesna bir deva olduğunu beyan eder.

COMPLEXIONS

COMPLEXIONS (Mizaçlar). Bu meseleye dair kadim kanaat, Paracelsus tarafından katî bir surette reddedilmiştir. İnsanda yalnızca sıcak veya soğuk olmak üzere ikili bir tezahüre sahip tek bir mizaç kabul eder. Kendi devrinde revaçta olan nazariyenin hastalıklarda hiçbir itibarı olmadığını iddia eder. Bununla beraber, Explanatio Totius Astronomiae adlı eserinde, bedende değil fakat öze dair olmak kaydıyla, dört mizacın varlığını teslim eder.

COLOCYNTH

COLOCYNTH. Her kim ki acı hıyar özünden iki habbe yutarsa, ayın her türlü tesirinden ve havada bulunan cümle zararlı vasıflardan azade kalır. Paracelsus tarafından kurt dökmek için de tavsiye edilmiştir.

COMPOSITION

Composition (Terkip). İrfan sahiplerinden bazılarının kanaatine göre, yalnızca Cenab-ı Hak müstesna olmak üzere, basit ve terkip edilmemiş hiçbir mükemmel nevî tabiat mevcut değildir.

Nitekim insan ruhunun kendisi dahi nihayetsiz derecede latif bir ateşten ve nurun en saf halinden terkip olunmuştur.

COPPER

Copper (Bakır). Simyada, siyah merhaledeki maddeye işaret eden Laton ile eşanlamlı kullanılan bir tabirdir.

COPULATION

Copulation. Simya terminolojisinde bu, felsefî erkek ile dişinin, sabit ile uçucunun izdivacıdır.

CORAL

Coral (Mercan). Bu madde Paracelsus tarafından veba, sar'a ve semmiyata karşı bir çare olarak istimal edilmiştir.

CORPORAL MERCURY

CORPORAL MERCURY (Cismani Cıva). Paracelsus'un El Kitabı'nda yer alan cismani cıvaya dair sayısız tarif, cerrahi metinlerinde serdedilen bir taksimatla vuzuha kavuşturulabilir. O, Mercury'de (cıva) üç ayrı beden müşahade eder, olgunlaşmadan evvel neşet ettiği beden, kendi zatı olmasını sağlayan hassa sebebiyle sahip olduğu beden ve sanat vasıtasıyla terbiye edildiğinde dönüştüğü beden. Arnoldus de Villa Nova'ya göre cismani cıva, Filozofların Cıvası'nın bir diğer tesmiyesidir, oraya bakınız.

COSTUS

Costus. Ekseriyetle herba Maria, diğer bir deyişle Zedoary olarak maruf nebat bu isimle zikredilir.

CROCUS

Crocus. Hürmüzî kimyagerler, kızıl-turuncu rengi iktisap ettiğinde sabit maddelerine kimi zaman Crocus veya Safran ismini vermişlerdir.

CRUCIBLE

Crucible (Pota). Simya potası, şiddetli hararete mukavemet gösterme kudretine malik, kilden mamul bir ergitme kabı olarak tarif edilir. Dar bir kaidesi olup dairesel ve müselles bir gövdeye doğru genişler. Kupel de bir nevi potadır.

CYANUM VE CYANUS

Cyanum ve Cyanus. Bazılarına nazaran bu, bir tür mavi yeşimdir, kimileri ise firuze yahut laciverttaşı olduğunu ifade eder. Aynı zamanda yaygın şekilde peygamberçiçeği diye bilinen nebattır. Bir kaya kuşu. Mavi bir boya veya cila.

CYCLAMEN

Cyclamen, Cyclaminus ve Cyclaminum, domuzturpu nebatı, çelenkler için istimal edilen yumru köklü bir bitkidir.

CYROGLOSSUM

CYROGLOSSUM, köpekdili, bir nebat. Cyroglossum usare ve usare-i mâisi, rahim sarkması için bir iksirdir.

Darpbo

Darpbo, yalnızca Uzun Yaşama Dair adlı risalede geçen ve anlamı bilinmeyen bir terimdir.

Daura

Daura, çöpleme ve kış akgülü ile aynı anlama gelir. Kimi zaman yapraklı altını imlediği de kabul edilir.

Dealbation

Dealbation (beyazlatma), Laton’un yıkanmasıdır, yani maddenin tüm siyahlığı yok olana ve cevher beyaz kalana dek kaynatılması işlemidir. Bütün safsızlıkların giderilmesidir.

Deltic

Paracelsus’un Uzun Yaşama Dair adlı eserinde başvurduğu Deltic intiba tabiri, bu garip risalenin terminolojisindeki bir diğer muammadır. Bu terimin, Grekçede yazı tableti manasına gelen Deltos kelimesinden türediği ve Deltic intibanın da bir stilus vasıtasıyla balmumu tablet üzerine bırakılan ize benzediği tahmininde bulunulabilir.

Denarius

Denarius, esasen Roma denier’si olup, bir vakitler yedi adedi bir Troy onsuna denk düşmekteydi. Sonraları bir onsa sekiz adet denk gelmiştir. Aşağı İmparatorluk devrinde ise gümüş bir denier, bunun yarısı kadar bile çekmemekteydi.

Denary

Denary (onlu), bakınız Ternarius. Agrippa, on sayısını ruhların arındırılmasına tatbik edilen çok yönlü bir din ve kudret olarak adlandırır. İlahi bir vasfa haizdir, zira onun ötesinde hakiki bir sayı yoktur, nasıl ki dönüp vahdete akarsa, her şey de kendi asıl menbaına rücu eder, hatta ruh dahi onu bahşeden Tanrı’ya geri döner.

Derses

Derses, nebatatın doğumunun ve neşvünemasının ilkesi olan muayyen bir gizemli duman ya da arzi buhardır.

Diemer veya Dienez

Büyük taşlarda meskûn oldukları rivayet edilen ruhani cevherlerdir.

Dissolution

Dissolution (erime/çözülme), Trevisan’a göre sanatın bütün sırrıdır ve bazılarının zannettiği gibi ateş marifetiyle değil, tamamen müphem bir veçhile, Mercury (cıva) yardımıyla icra edilmelidir.

Distillation

Distillation (damıtma). Sonraki devir müellifleri, büyük eserin icrasındaki girift ameliyelerin çeşitliliği hususunda Paracelsus ile hemfikirdir. Hikmet ehli sayılmak isteyen kimseler, eşyayı vasat spermatik kaosuna irca edebilmek ve kavurucu bir tahribattan sakınmak gayesiyle Mercury’yi bulup çıkarmak için cehdetmelidir. Hususiyle nafile damıtma ameliyesinden vazgeçilmelidir, zira menilerin unsurların tefrikiyle değil, terkibiyle meydana geldiğini unutmaksızın, bir cismi meni haline getirmek onu damıtmak demek olmayıp, mezkûr cismin bütün cüzlerini ilk tabii vahdetleri üzere muhafaza ederek cümlenin tek bir koyu suya irca edilmesidir.

Divertallum

Divertallum, unsurların bir tevellüdü, diğer bir deyişle madenlerden hâsıl olan bir üretimdir.

Dracunculus

Dracunculus, yılan kökü ya da yabani yılan dili. Plinius tarafından bu adla zikredilen bir kabuklu deniz canlısı da mevcuttur.

Ejderha Kanı

Ejderha Kanı (Dragon’s Blood). Simya diliyle ifade edilecek olursa bu, Antimon Tincture’ıdır (tentürüdür).

Dubelcoleph veya Dubelteleph

Beyaz mercan ile kehribarın bir terkibidir.

Duelfch

İnsan bedeninde, hususiyle de mesanede teşekkül eden, tehlikeli ve ıstırap verici, tortulu ve gözenekli bir taştır.

Durdales

Orman perileri, ağaçların ruhları ve benzerleridir.

Kartal

Kartal (Eagle). Bu tesmiye, filozoflarca yüceltilmesinden (süblimasyonundan) sonra kendi Mercury’lerine verilmiştir, evvelemirde uçuculuğu sebebiyle, saniyen ise kartalın diğer kuşları parçalayıp yutması gibi, Bilgelerin Mercury’sinin de bizzat altını dahi ifna edip, yiyip bitirerek Prima Materia’sına (ilk maddesine) irca etmesi dolayısıyladır. Bu tabir, süblimleşmedeki kolaylıklarından ötürü nişadır ve süblime Mercury için de kullanılır. Ne var ki burada kastedilen alelade maddeler değil, filozoflara mahsus olanlardır. Aslanı yutan Kartal, sabitin uçucu vasıtasıyla yahut Sulphur’ün (kükürdün) Bilgelerin Mercury’si vasıtasıyla uçucu kılınmasını temsil eder.

Electrum

Electrum, bir tefsire göre altındır, lakin Paracelsus bu tabiri mezkûr manada istimal etmemiştir. Kimi zaman seyyarelerin kavuşumuna muvafık surette yedi madenin tek bir terkipte birleşmesidir. Aynı zamanda maden filizi ile saf metal arasında yer alan, ne tamamen mükemmel ne de büsbütün nakıs olan vasat bir cevherdir. Hakikaten kemal yolundadır, lâkin Tabiat birtakım manilerle karşılaştığından onu öylece terk etmiştir. Binaenaleyh filozoflar, Tabiat’ın bıraktığı yerden bizim başlamamız gerektiğini vazederler. Bir rivayete göre iki cevherden müteşekkil olduğu için Electrum, sanatçının ameliyeleriyle tekemmül ettirilmesi icap ettiği için de ham/nâkıs olarak adlandırılır. Esas itibarıyla Filozofların Ay’ıdır, kimi zaman Su, kimi zaman Nebat, Ağaç, Ejderha, Yeşil Aslan, Güneşin Gölgesi ve benzeri isimlerle anılır. Electrum, aynı zamanda beyaz mertebedeki Magistery’ye bahşedilen tesmiyelerden biridir.

Unsurlar

Unsurlar (Elements). Hakikate ermişlerin bir kısmı yalnızca iki unsuru tefrik eder, bunlar rahim makamı olan toprak ile gözle görünen her şeyin anası olan sudur.

Bununla birlikte her unsur üçlü bir mahiyet arz eder, bu teslis Sanatkârlarının sarih bir sureti ve O’nun mahlukatı üzerine vurduğu mühürdür. İnsanın nazarında son derece basit, hakir ya da sefil olup da, Tanrı’nın vahdeti ve teslisine, o müphem sırra delalet etmeyen hiçbir yaratılmış mevcut değildir. Hangi türden olursa olsun her bileşik, üçte bir ve birde üçtür.

Elixir

İbn-i Sina ikili bir elixir’den söz eder ve onun hâsıl edildiği ilk madde de ikilidir. Trevisan’a göre Elixir, bedenin cıva suyuna ircasından başka bir şey değildir ve Elixir, yani can bulmuş bir ruh, mezkûr sudan istihraç edilir. Bilgelerin muvaffakiyetinde Elixir ikinci kısım yahut ameliye iken, Rebis birinci ve Tincture üçüncüdür. Magistery’de üç tür Elixir bulunur. Birincisi, kadimlerin Bedenlerin Elixir’i tesmiye ettikleri şeydir. İlk devir ile icra olunan budur. İkincisi, beyaza ve kızıla erişecek biçimde yedi emdirme (imbibition) ameliyesiyle kemale erdirilir. Üçüncüsü Ruhların Elixir’idir ve fermantasyon ile elde edilir, buna Ateşin Elixir’i de denir ve çoğaltma (multiplication) ameliyesi bununla hitam bulur.

Embryonated

Embryonated, yani döllenmiş, içine tohum ekilmiş. Bu cihetle, simyacıların kendi ilkelerinden birini alelade kükürt cevherinden tefrik etmek maksadıyla başvurdukları bir mefhumdur.

Emunctory

Emunctory, ifrazat ve fena maddelerin vücuttan defolup gitmesi için mevcut menfezdir. Dolayısıyla bir çıban emunctorium olduğu gibi, alelade tasfiye kanalları da öyledir.

Enochdiani

Bu varlıkların, fanilik libasını henüz üzerlerinde taşıdıkları varsayılan başka bir âleme çekilip götürülmüş olan İdris ve İlyas zürriyetinden geldikleri tahmin olunabilir. Mezkûr peygamberler, mistik mülahazalara göre, cismani bir ölüm tatmaksızın bu minval üzere “göğe çekilen”, yani gayb âlemine raptedilen yegâne zevat değildir.

Ens, Entia

Madeni tabiatların ilk hülasası, o âlemin primum ens’idir. Hayvanlar âleminin primum ens’i ise kanda veya yumurtadadır.

O, hayatın ve hareketin makamı olan Prima Materia’dır (ilk madde).

Enur Taşların kendisinden hasıl olduğu, suyun gizli buharı.

Euphrasia Gözotu bitkisi, vaktiyle göz illetlerinde kıymetli addedilirdi.

Eve Tamamen simyevi bir manada kullanıldığında bu isim, filozofların beyaz merhaledeki üstatlığını ifade eder. Benzer şekilde Adam ise kırmızı merhaledeki Magisterium’dur.

Evestrum Semanın ebedi tözü, keza vuku bulacak hadiselerin alametlerini tefsir eden kehanet ruhu ve nihayet insanın çifti, yaşayan hayaleti yahut sidereal bedeni.

Ferment İbn Sina tarafından felsefi Sulphur (kükürt) ile birlikte bütün madenlerin kendisinden yaratıldığı asıl cevher olduğu rivayet edilen felsefi Mercury (cıva), kimyevi surette birleştiği her cisim için de bir maya olarak ilan edilir. O, her şeye nüfuz eden, yücelten ve inkişaf ettiren evrensel canlandırıcı ruhtur. Büyük madeni iksirdir ve gizil kuvvetleri ateşin ameliyle açığa çıkarılır. Bütün madenlerde bulunsa da hakikatte berraklığa, akışkanlığa ve gümüşi bir renge malik arzi bir maddedir.

Başka bir rivayete göre ise o, cıva ile birleştiğinde onun mayalanmasına yol açan ve muhtaç olduğu tabiatı ona bahşeden sabit maddedir.

Ateş Avam kimyagerinin hiçbir vasıta kullanmaksızın alelade ateşle çalıştığı, bu sebeple de Cenab-ı Hakk’ın muhafaza maksadıyla eylediği gibi değil, bilakis tahrip gayesiyle amel ettiğinden hiçbir şey meydana getiremediği söylenir. Bu yüzden onun akıbeti daima küldür. Filozofların talebesi ise ateşi bir ara phlegma ile kullanmalıdır ki maddeleri, ateşin şiddetinin değil yalnızca ruhunun erişebileceği üçüncü bir unsurun içinde sükûn bulsun.

Filozofların Ateşi Kimi üstatlar bunun sanatın en çetin düğümü olduğunu teyit eder. Bu, filozofların kendi güneşleri olarak tesmiye ettikleri kapalı, havari, devri ve parlak bir ateştir. Maddeyi ihtiva eden cam kapta muayyen bir buharın yükselmesine sebebiyet verir ve maddeyi sakin, nüfuz edici, hayati bir hararetle hazmettirir. Süreklidir, nihayetinde felsefi kaosun bir başkalaşımına ve tefessühüne yol açar. Nispeti ve idaresi pek büyük ihtimam gerektirir. Bu ateşin layık veçhile derecesini kavramak için, insanın yahut bir başka canlının tevellüdü mütalaa edilmelidir.

Firmament Lazurium’un bir adı, keza Hermetik kabın üst kısmı.

İlk Madde Bütün simyacıların müşterek ittifakıyla Prima Materia, insandan ve diğer bütün mahlukattan evvel mevcuttu, hakikatte hepsinin anasıydı. Filozof, sanatının hususi gayesi uğruna onu ararken alelade tuzlardan, taşlardan, madenlerden, nebatattan ve hayvanattan ictinap etmelidir. Felsefi cıva olmaksızın herhangi bir cüziyi ilk maddeye yahut bir tohuma irca etmek katiyen imkansızdır, bu suretle irca edildiğinde dahi evrensel olmayıp kendi nevinin cüzi tohumu mertebesindedir ve o nevin tabiatına muvafık olanlar haricinde hiçbir tesir hasıl etmez.

Fiksasyon Fıtraten uçucu olan bir cevherin sabit kılındığı ameliyedir. Fiksasyonun esası, sabit bir tuz ve münasip ateşte hazmetmedir.

Hermetik kimyacılar fiksasyonun kemalatına ancak Felsefe Taşı’nın (Lapis) ameli ve usulleriyle erişilebileceğini, kendi Maddelerinin de buna müheyya olduğunu ve bu mertebeye pişirilerek yakut kırmızısı renge ulaştırıldığında vasıl olunduğunu beyan ederler. Bu amel, üçüncü dereceden felsefi bir ateş vasıtasıyla icra olunur.

Flos Bu ıstılah Paracelsus’ta sıklıkla geçer, simyada pek çok manası ve muhtelif veçheleri vardır. Felsefi maddeye hapsedilmiş ruhlara bu tesmiye verilir. Bu ruhlar öylesine hareketlidir ki ateşin daima mutedil tatbik edilmesi tavsiye olunur, aksi takdirde kapları parçalayabilirler. Çiçekler tabiri, ameliyenin seyri esnasında maddede tezahür eden muhtelif renklere de atfedilir.

Güneşin çiçeği, yakut kırmızısından evvel gelen turunç kırmızısıdır.

Zambağın Çiçeği, turunç renginden evvel gelen beyaz renktir. Filozoflar Tuzunun Çiçeği, taşın kemalatıdır. Altının Çiçeği

bazen filozofların cıvası, bazen de turunç rengidir. Hikmetin Çiçeği, kırmızıda kemale ermiş İksirdir. Havanın Çiçeği çiğdir. Suyun Çiçeği flos salis’tir. Toprağın Çiçeği çiğ ve nebatattır. Semanın Çiçeği, kendisinden hayranlık uyandırıcı bir usare istihraç edilen bir nevi kudret helvasıdır. Bazıları bunu yanılarak hakiki felsefi madde addetmiştir. Duvarın Çiçeği güherçiledir. Felsefi Flos eris, tefessühün nihayetine doğru ve beyazlaşmaya başladığı andaki ameliyat maddesidir. Cheiri’nin Çiçeği altının özüdür.

Hikmetin Çiçeği, kırmızıda kemale ermiş İksirdir. Güneşin ve Altının Çiçeğine dair başka izahatlar da mevcuttur. O, beyaz merhaledeki maddeyi niteleyen, karın beyazlığından dahi daha parlak olan parıltılı beyazlıktır. O, alelade altından çıkarılan herhangi bir çiçek yahut tentür (Tincture) olarak değil, yalnızca felsefi altın ve Üstatlığın terkibindeki sabit cüz olarak anlaşılması gereken Üstatlığın sabit cismidir, tedbirli bir hararetin nizamı ve kusursuz bir pişirmenin idaresi uyarınca uçucu cüz de bu vasıtayla sabit kılınır.

Uçan Kartal Filozofların cıvası.

Fœnum Græcum Yani Foenum Graecum, yonca familyasından baklagil bir nebat.

Varaklı Toprak Altının ekildiği Cıvai Su olduğu söylenir.

Dört Unsur Agrippa’ya göre eşyanın dört unsurdan neşet etmesi başkalaşım yoluyla vuku bulur. Her unsurun iki hususi keyfiyeti vardır, bunlardan biri kendi zatına hastır, diğeri ise kendisinden sonra gelenle uyuşmasını temin eden bir vasıtadır, misal olarak ateş sıcak ve kuru, toprak ise kuru ve soğuktur. Keza her unsurun üç katlı olduğunu kabul eder, öyle ki dört adedi nihayetinde on iki adedini ikmal etsin ve yedi sayısının on sayısına geçmesiyle, her türlü fazilet ve harikulade amelin tabi olduğu en yüce vahdete doğru bir terakki mümkün olsun. Birinci mertebeden olanlar saf unsurlardır, ne terkip edilir ne tahavvül eder ne de karışım kabul ederler, bilakis fesat bulmazlar.

Bunlar vasıtasıyla bütün doğal şeylerin erdemleri bilfiil hale gelir. Hiç kimse onların erdemlerini tam olarak beyan edemez, zira onlar her şey üzerinde her şeyi yapabilecek güçtedir.

Onlardan habersiz olan kimse, asla harikulade bir netice meydana getiremeyecektir.

İkinci dereceden olanlar; birleşik, değişken ve gayrisafi olan, fakat sanat yoluyla sadeliklerine irca edilebilen unsurlardır, bu şekilde irca edilen erdemleri, Doğanın tüm gizli ve umumi ameliyelerini her şeyin fevkinde yetkinleştirir ve bunlar bütün tabii büyünün temelini teşkil eder. Üçüncü dereceden olanlar ise aslen ve kendiliklerinden unsur olmayıp, iki kez birleşmiş, muhtelif ve birbiriyle mübadele edilebilir unsurlardır. Bunlar şaşmaz vasıta, orta tabiat yahut orta tabiatın ruhudur. Bunların derin sırlarına pek az kimse vakıf olabilir. Belirli sayılar, dereceler ve tertipler vasıtasıyla, tabii, semavi yahut aşkın [göklerin fevkindeki] her ne mertebede olursa olsun her türlü tesirin yetkinliğini ihtiva ederler, mucizeler ve sırlarla doludurlar, hem tabii hem de ilahi büyüde tesirlidirler. Bütün varlıkların bağlanması, çözülmesi ve başkalaşımı, geleceğe ait şeylerin bilinip haber verilmesi, şerli ruhların defedilmesi ve hayırlı ruhların celbedilmesi bunlar vasıtasıyla vuku bulur. Bu sebeple, hiç kimse bu üç nevi unsur ve onların bilgisi olmaksızın Büyünün ve Doğanın gizli ilimlerinde bir şey icra edebileceğine itimat etmesin. Fakat her kim bir mertebedekileri diğerine, gayrisafi olanı safiyane, birleşik olanı basite irca etmeyi bilir ve cevheri bölmeksizin sayı, derece ve tertip bakımından onların tabiatını, kudretini ve erdemini sarih biçimde anlarsa, bütün tabii şeylerin bilgisine, semavi sırlarına ve bunların mükemmel amelesine kolaylıkla nail olacaktır.

Fuligo Mercury Madenlerin isi [Fuligo Metallorum], simya sembolizminde layıkıyla arseniğe tekabül eder, lâkin ekseriyetle Mercury (cıva) yerine de kullanılır.

Fulmination Madenlerin dereceli tasfiyesidir. Bu şekilde tesmiye edilmesinin sebebi, ameliyat esnasında madenlerin zaman zaman parıldaması ve etrafa şua saçmasıdır. Üst kısımda kırmızı bir zarcık teşekkül eder ve bu zarcık zail olduğunda fasılalarla küçük kıvılcımlar tezahür eder.

Gamalei Yahut Gemetrei, Gamathei ve benzerleri, kuvvetli bir astrolojik tesir sebebiyle fevkalade büyüsel tesirler alan bazı tabii taşlardır. Ayrıca tılsım maksadıyla kullanılan ve üzerine büyüsel şekiller hakkedilmiş suni Gamatheiler de mevcuttur.

Geomancy Paracelsus’tan evvel gelen ve tıpkı Paracelsus gibi Trithemius’un talebesi olan Cornelius Agrippa’ya göre remil [geomancy], kur’a yahut kader vasıtasıyla sorulan her türlü suale bir hüküm verilebilen bir kehanet sanatıdır. Semavi şekillerle ahenk içinde olan belirli noktaların teşkil ettiği şekillerin istimalinden ibarettir. Bununla birlikte, ilahi bir erdeme istinat etmedikçe hiçbir hakikati tecelli ettiremez. Ameliyatı icra edenin elinin yeryüzü ruhları tarafından sevk edildiği farz edilir, bu sebeple remil ile irtibatlı olarak efsunlara ve diğer büyüsel ayinlere müracaat edilir.

Amili icra edenin bizzat kendi ruhu da bu ameliyata faal surette iştirak eder.

Gluten Mûtat manasına ilaveten öküz ödü manasına gelir. Aynı zamanda Paracelsus’un yumurta akına benzeyen sinonium’udur.

Gluten of Sulphur Paracelsus, üç temel prensipte belirli bir içkin geçişlilik [superincession] görmüş gibidir ve gluten, simyada vaktiyle tuzun bir ismi olduğundan, buradaki atıf Sulphur (kükürt) içinde mevcudiyeti varsayılan fıtri tuza yönelik olabilir. Gluten aynı zamanda Kan, Kireç ve sairedir.

Gold Madenlerin en safı ve en yetkini olan altın, hususiyle felsefi cihetten mütalaa edildiğinde üstatlar tarafından Güneş, Apollo, Phoebus ve sair isimlerle anılmıştır. Cemiyetin alelade maksatlarına tahsis edilen altına Ölü Altın derler. Eterik Altın, felsefi altındır. Âdi Altın, bazen bilgelerin canlı altını için yanıltıcı bir tavsif olarak kullanılır. Beyaz Altın, Filozofların beyaz mertebeye ulaşmış olan Majisterisi [Magistery] olup, daha sonra bu merhaleden onların yegâne hakiki altını, mayası ve kırmızı dumanı olan turuncu altınları ile tam kırmızılık neşet eder. Ruhani Altın, bilgelerin Prima Materia (ilk madde) haline irca edilmiş altınıdır ki onlar buna Mercury ile yeniden hamlaştırılmış ve uçuculaştırılmış altın da derler. Bilgeler talebeye altını almasını söylediklerinde, kastedilen alelade maden değil, canlı altınlarının bir zindandaymışçasına içinde mahpus bulunduğu Büyük Eser’in sabit maddesidir. Onların 24 ayar altını, saf ve hiçbir ecnebi unsurla karışmamış altınlarıdır. Uçucu Altın, Crollius’un patlayan altınıdır. Mercan Altını, kırmızıda sabitlenmiş maddedir. Zamk Altını, filozofların sabit maddesidir. Yüceltilmiş, Çoğaltılmış yahut Süblimleştirilmiş Altın, yansıtma tozudur [powder of projection]. İhya Edilmiş Altın, yeniden hamlaştırılmış ve uçuculaştırılmış altındır. Simya Altını, filozofların Sulphur’üdür.

Yapraklı Altın, filozofların eriyik haldeki Sulphur’üdür.

Grand Magisterium Magnum Opus’un ameliyatı, saf olanın gayrisafi olandan tefriki, sabitin uçucu kılınması ve uçucunun sabit kılınmasıdır, zira hiçbir sanatkar bunlardan birini diğerinden ayrı işletmekle muvaffak olamaz. Filozoflar, majisterilerinin ilkesinin bir, dört, üç, iki ve bir olduğunu söylerler. İlk birim, her şeyin kendisinden neşet ettiği Prima Materia’dır, dört sayısı bu maddeden teşekkül eden dört unsuru temsil eder, üç sayısı Sulphur, Tuz ve Mercury’yi temsil eder, iki sayısı Rebis’i, yani uçucu ile sabiti temsil eder, nihai birim ise Lapis (taş) yahut ameliyatın neticesi ve bütün Hermetik mesainin semeresi olan şeydir. Zahiri kimyada üç nevi majisteri bulunur ki bunlardan birincisi bileşiklerin keyfiyetine, ikincisi cevherine, üçüncüsü ise rengine, kokusuna ve sairesine taalluk eder.

Great Arcanum Roger Bacon, yahut daha doğru bir ifadeyle ona atfedilen bir risale, Hermetik felsefenin azim ve ali sırrının [arcanum] dört unsurda gizlendiğini teyit eder. Espagnet, bunun husule gelmesinin, madenler alemine dair bütün Tabiatın ve sanatın mükemmel bir bilgisini iktiza ettiğini, bunun da madeni ilkelerin tahliliyle elde edileceğini ifade eder.

Green Lion Felsefi kimyagerler, bu tabiri ekseriyetle Majisterinin terki bine dahil olan maddelerden birini ifade etmek maksadıyla kullanırlar.

Çoğunlukla bu, canlandırılmış Mercury (cıva) karışımının hazırlanmasından hem önce hem de sonra onların erili veya Güneşleridir. Karışımdan önce bu, sabit kısım, yani ateşin tesirine mukavemet edebilen maddedir. Karışımdan sonra ise yine sabit maddedir, fakat öncekinden daha mükemmeldir. İlk durumda o yalnızca Aslandır, hazırlama ameliyesiyle Kızıl Aslan haline gelir. Cıva ilkiyle, taş ya da iksir ise ikincisiyle yapılır. Yaşlı Aslan, taşın sabit kısmıdır ve bütünün ilkesi olduğu için bu adla anılır. Yeşil Aslan, Üstatlık İşi [Magistery] için başvurulan maddedir. Muhakkak ki madenseldir ve madenler aleminden neşet eder. Filozofların bahsettiği bütün çözücü sıvıların [menstrua] esasıdır. Madensel çözücülerini bundan terkip etmişlerdir.

GRILLUS veya Grilla, Venüs'ün yahut Bakırın bir adıdır. Aynı zamanda müshil olarak kullanılan hafif bir kalkant cinsidir.

GUARINI, Hayatlarını semanın tesirinden alan insanlar.

GUTTA ROSACEA, yüzde husule gelen kırmızı döküntülerdir.

HALCYON, yalıçapkını kuşu. Bu adı taşıyan efsanevi kuş ve aynı zamanda denizin köpüğü.

HARMEL, üzerlik otunun tohumu, fakat Paracelsus'un Uzun Yaşama Dair adlı zeyil risalesinde bu kavrama atfetmiş olabileceği hususi manayı kesinlikle tayin etmek mümkün değildir.

HELIOTROPE, Theophrastus'un Melissa'sı. Yaprakları ve çiçekleriyle güneşi takip eden bir bitki, heliotrop, herba solstitialis. Güneşe bakmak için mercek vazifesi gören bir kıymetli taş.

HELLEBORE, Eskiler tarafından pek çok illete, bilhassa cinnete karşı mahsus bir deva olarak kullanılan bir bitki.

HERMES, Albertus Magnus, bu esrarengiz muallimin büyük üstatlığı [magisterium] ilk keşfeden kişi olduğunu tasdik eder.

HERMODACTYLUS, yabani safran yahut bazılarına göre itboğan.

HONEY [BAL], Felsefi çözücüye verilen bir ad.

FİLOZOFLARIN RUTUBETİ [HUMIDITY OF THE PHILOSOPHERS], Arnoldus de Villa Nova şöyle der, Sana şunu da bildireyim ki biz de bizden önceki filozoflar da ateşte sebat edecek, yağlı rutubetten gayrı hiçbir şey bulamadık.

Sulandırıcı bir rutubet kolayca buharlaşır, geride toprağı kalır ve kısımları birbirinden ayrılır, zira terkipleri tabii değildir. Yağlı ve yapışkan rutubetler ise kendilerine tabii olan kısımlardan güçlükle ayrılır. Albertus Magnus'a atfedilen bir risale, bütün metallerin, latif ve mükemmel bir madde ile deruni surette birleşmiş yağlı ve latif bir rutubetten terekküp ettiğini varsayar.

HUMULUS, şerbetçiotu cinsinden bir bitki. Bkz. Şerbetçiotu bitkisi.

HYDROMANCY [SU REMLİ], Cornelius Agrippa'ya göre gaybı bilme alametlerini suyun tesirlerinden, cezir ve meddinden, kabarmasından, alçalmasından, fırtınalarından, renklerinden vesaire icra eder. Buna suda görülen rüyetler de ilave edilmelidir.

HYDROMEL, Bir nevi içecek [NOT: Metindeki "meal" kelimesi muhtemelen "mead" anlamında kullanılmıştır], suyla seyreltilmiş bal.

ILECH, Bu terim Ileias ve Ileadus ile aynı görünmektedir. Primum Ilech başlangıçtır. Doğaüstü Ilech, gökkubbe yıldızlarının aşağıdaki şeylerin yıldızlarıyla fevkalade semavi kavuşumu ve vahdetidir. Büyük Ilech, tıbbın yıldızıdır. İlaç aldığımızda bu yıldızı temessül ederiz. Ham Ilech, üç ilkenin, yani Tuz, Sulphur (kükürt) ve Cıvanın bir terkibidir. Aynı zamanda unsuri hava olduğu da anlaşılmaktadır.

ILIASTER, Ileias, Eliaster, Iliadum, vesaire, Sulphur, Tuz ve Cıvadan müteşekkil evrensel maddenin, yani Prima Materia'nın (ilk madde) ilk kaosu. Birinci ilke.

JACINTH, Bu taştan Antera adı verilen bir deva istihraç edilirdi.

KING [KRAL], Filozoflar tarafından iki farklı manada kullanılan bir ad. Ekseriyetle hakimlerin kükürdü veya felsefi altındır, bu da metallerin kralı tesmiye edilen amiyane altına yapılan bir telmihtir. Bazen de başlangıçta Cıvanın terkibine dahil olan ve onun ilk ateşini teşkil eden maddenin, yani cıvanın soğukluğunu ve uçuculuğunu alt etmesi gereken o sabit dane'nin adıdır. Basil Valentine'ın On İki Anahtar adlı eserinde her iki manada da kullanıldığı görülmektedir. Müteakiben Kral adını kamil kükürde ve hatta yansıtma tozuna atfeder. Kral aynı zamanda Aslan ile özdeştir. Yansıtma tozundan bahsederken, Kralın kardeşlerini öylesine sevdiği söylenir ki onlara yesinler diye kendi etini verir ve böylece hepsini kendisi gibi kral, yani altın kılar.

KIST, muayyen olmayan bir ağırlık ölçüsü. On beş gren yahut dört libre olabilir. Aynı zamanda iki ölçü şarap veya yarım galon manasına da gelir.

KYBRICK veya Kibric, taşa, yani Lapis'e (taş) verilen bir ad. Aynı zamanda Cıvanın ve cümle akışkanların babasını ve ilk maddesini ifade eder.

LAC VIRGINIS, Filozofların Cıvasına verilen bir ad. Aynı zamanda cıva suyu ve filozofların sirkesidir. Rutubetli usulde, sütümsü bir su suretinde filozofların Cıvasıdır. Dahası, madde beyaza eriştirildiğinde bazen kuru usulde de bu addan istifade edilmiştir.

LATON, bakır veya pirinç, lakin felsefi maddenin kırmızı rengin zuhur ettiği, henüz sebatkar biçimde kazanılmadığı muayyen bir hali. Dahası elektrumun bir adıdır. Laton'un kanı, hakimlerin bakir toprağından çekilip çıkarılan o kuru sudur.

LAUDANUM, Bu ismin Paracelsus tarafından mutat olandan gayrı bir manada kullanıldığı ve altın, mercan, inci vesaireden mürekkep hummalara mahsus bir devayı ifade ettiği rivayet olunur. Bir diğer müellif ise bunun iki cevherden mamul, bütün methiyelerin fevkinde bir deva olduğunu, cümle alemde bundan daha mümtaz bir nesne bulunamayacağını ve bunun vasıtasıyla neredeyse her illetin şifa bulduğunu beyan eder.

LAUREUS, Zahiren bu bir nevi orman cini zümresidir. Krş. Laurus, defne ağacı.

LEFFAS, toprağın gizli buharı, nebati hayat ve neşvünemanın ilkesi, yani bitkilerin mukadderatı, bitkilerin özsuyu. Bkz. Derses.

LILL, Bir müellif bunun umumi manada, kendisinden iyi bir Tincture (tentür) elde edilebilen herhangi bir madde, mesela antimon olduğunu zikreder. Paracelsus'un "lill"i, madenlerden bir tentürün istihraç edilmesidir.

Limbus

Spagirik filozoflar ekseriyetle Limbus'u kadim kaos ile bir tutarlar. Bu kavram, her şeyin garip bir biçimde içinde barındığı bir madde yığını olarak tarif edilmiştir. Bazıları onu yaratılmamış addetse de, şayet öyle değilse, İlahi Muhayyile'nin gelecekte vuku bulacak olanı tefekkür ederek kendi zatının ötesinde amel etmesinin ve üzerinde tasarruf edeceği bir mevzu kılmak üzere edilgin karanlığını var etmesinin bir neticesiydi. Aynı zamanda dört unsuruyla birlikte cihanşümul alemi temsil eder.

İnsanın Limbus'u

Ölüm anında insanın topraktan gelen kısımları toprağa rücu eder, lakin semavi cüzü daha yüce, göksel bir Limbus'a çekilir, ruh ise onu bahşetmiş olan Tanrı'ya geri döner.

Litharge (Mürdesenk)

Gümüş mürdesenki, Bilgelerin ameliyesi tahtında beyaz renge ulaştığında Büyük Eser'in maddesidir. Altın mürdesenki ise kırmızı mertebesindeki Lapis (taş), diğer bir deyişle Filozofların Kükürt'üdür (Sulphur).

Locca veya Lorcha

Ağaç çekirgelerinin veya keçiboynuzu meyvesinin cevheri tatlılığı.

Keçiboynuzu Sürgünleri (Locusts)

Bu tesmiye muhtelif nebat ve ağaçlara tatbik edilir. Paracelsus bu tabiri, herhangi bir nebatın taze sürgünlerini ifade etmek gayesiyle kullanmış görünmektedir.

Magistery (Üstatlık Eseri)

İbn-i Sina'ya nazaran kamil magisterium'un kuvveti binde birdir, yani kendi miktarının bin misli kadar adi metali altına tahvil edecektir. Ne var ki bu boyama kabiliyeti değişiklik arz eder, nitekim diğer mahir üstatlar daha da büyük miktarlar zikretmişlerdir. Büyük Magisterium bahsine müracaat ediniz.

Magnesia

Paracelsus'un kimyevi manasından tefrik ederek simyadaki manasıyla ara sıra istimal ettiği bu mefhum, üstatlarca pek çok izaha mazhar olmuştur. Filozofların bazen kırmızı, bazen de beyaz magnezya olarak adlandırdıkları taşın maddesidir. İlk hazırlık safhasında kaos kan kırmızısıdır, zira merkezi kükürt, felsefi ateş tarafından harekete geçirilmiş ve ifşa edilmiştir. İkinci safhada ise semavat gibi fevkalade beyaz ve şeffaftır. Alelade cıvaya (Mercury) benzer, fakat öylesine semavi ve aşkın bir parlaklığa haizdir ki, yeryüzündeki hiçbir şey onunla mukayese edilemez. Unsurların evladıdır, henüz kendisinden hiçbir şey husule gelmemiş saf bir bakiredir. Doğurduğu vakit, bu hadise zevci olan Tabiat'ın ateşi vasıtasıyla vuku bulur. O ne hayvandır, ne nebattır, ne de madendir; bunlardan çekilip çıkarılmış bir öz de değildir, hepsinden evvel mevcuttur ve onların validesidir. Saf, basit bir cevherdir, aşktan gayrı hiçbir şeye boyun eğmez, zira gayesi tevellüttür ve bu da asla şiddet ile hasıl olmaz. Kalbinden Lac Virginis (Bakire Sütü) olan koyu, ağır, kar beyazı bir su husule getirir, akabinde ise yine kalbinden kan peyda olur. Nihayetinde ise gizli bir kristal arz eder. O hem bir hem üçtür, lakin aynı zamanda dört ve beştir. O, cümle tabii eşyanın kendisinden neşet ettiği Katolik Magnezya'dır, Alemin Menisidir. Cesedi bir bakıma bozulmadan münezzehtir, alelade unsurlar onu ifna edemez, o da bu unsurlarla asli surette imtizaç etmez. Zahiren bir taşa benzer, mamafih taş değildir. Filozoflar ona beyaz sakızları, denizlerinin suyu, hayat suyu, en saf ve mübarek su derler, o eli ıslatmayan koyu, sebatkar, tuzlu bir sudur, kuru bir sudur, yapışkan, sümüksü ve toprağın tuzlu yağından tevellüt etmiştir. Ateş onu helak edemez, zira kendisi bizatihi ateştir, derununda Tabiat'ın cihanşümul ateşinden bir cüz ile Tanrı tarafından canlandırılmış ve diriltilmiş gizli, semavi bir ruh barındırır. Koyu ile akıcı arasında berzah bir tabiata sahiptir, ne büsbütün toprağa aittir, ne de tamamen naridir, lakin her yerde ve her mevsimde bulunabilen mutedil, havai bir cevherdir.

Mıknatıs (Magnet)

Simya lisanında bu, filozofların çiyidir.

Karı Koca (Man and Wife)

Filozofların ekserisi Magistery'nin terkibini insanın tenasülüne teşbih etmişlerdir. Bu sebeple amelenin iki cüzünü veya unsurunu, yani sabit olan ile uçucu olanı, erkek ve dişi, karı koca ve benzeri suretlerde şahsileştirmişlerdir.

Manna (Kudret Helvası)

Manna, bazı hallerde filozofların Cıva'sıdır (Mercury), aynı zamanda ilahi manna tesmiye olunur, çünkü filozoflar onun istihrac sırrının Tanrı vergisi olduğunu, keza kendisinden neşet ettiği maden cevheri olan o Cıva'nın marifetinin de öyle olduğunu ikrar ederler.

Markazit (Marcasite)

Eski kimyagerler pek çok nevisini bilmekteydiler, zira herhangi bir nispette metal ihtiva eden cümle taşlar bu adla anılmaktaydı, hatta kükürtlü taşlar, zaçlı taşlar ve benzerleri dahi aynı mefhum tahtına dahil edilirdi.

Filozofların Maddesi (Matter of the Philosophers)

Bu cevher bir hayvanın menisine benzetilmiştir, zira gayet latif bir maddedir, adeta canlı bir mevcuttur, hakikaten de bir miktar hayat barındırır ve Tabiat ondan bazı canlılar husule getirir. Bu sebeple en ufak bir şiddet dahi onu ifna ederek her türlü tevellüde mani olur. Şayet birkaç dakika dahi olsa haddinden fazla ısıtılırsa, beyaz ve kırmızı kükürtler asli manada asla birleşmeyecek ve pıhtılaşmayacaktır. Diğer taraftan, ameliyeye ne kadar iyi başlanmış olursa olsun, yarım saat gibi kısa bir müddet dahi soğumaya bırakılacak olursa, akıbeti hayırla neticelenmeyecektir.

Melilot (Taşyoncası)

Ovidius'un dulcis et mellea lotus [tatlı ve ballı lotus] dediği, Plinius'un Sertula campana tesmiye ettiği nebat. Melilot otu.

Menstruum

Bu tabir, bazı simyagerler tarafından pek esrarlı bir surette istimal olunur, nitekim onlar cümle eşyanın içinde şekillendiği ve muhafaza edildiği alemin menstruum'u yahut rahmi hakkında kelam ederler. Bu, muayyen bir yağlı ve esiri sudur.

Cıva Sıvısı (Mercurial Liquor)

Bütün sıhhatin içinde mukim olduğu, eşyanın bir belsemidir. Tereniabin [NOT: Doğu kökenli bir tür kudret helvası/manna sakızı] ve nostoch [NOT: Nostoc cinsi, gökten düştüğüne inanılan jölemsi alg kolonisi] maddelerinde azami kuvvettedir.

Mercury (Cıva)

Arnoldus de Villa Nova’ya göre filozofların Mercury’si (cıvası), sulu, soğuk ve nemli bir unsurdur. Bu onların kalıcı suyu, cismin ruhu, yağlı buharı, mübarek suyu, faziletli suyu, bilgelerin suyu, filozofların sirkesi, maden suyu, semavi lütfun çiyi, bakire sütü, cismani cıvası ve benzeridir. Bütün bu isimler yalnızca tek bir şeyi ifade eder, sanatın bütün fazileti ve doğasına uygun olarak hem kırmızı hem de beyaz tincture (tentür) bundan çıkarılır. Başka bir izaha göre Mercury, madeni ve akışkan bir topraktan mürekkeptir. Metaller kadar çok sayıda Mercury vardır ve bunların hepsi akışkan toprakla birleşebilir, üstelik bu birleşme ayrışmanın imkânsız olacağı bir surette gerçekleşir. Hermetik felsefenin ve Büyük Eser’in bütün sırrı, bu Mercury’ler ile mezkûr toprak arasındaki harikulade sempatiden ibarettir. Spagirist filozoflar tarafından metalleri, mineralleri, nebatatı ve bütün cisimleri Prima Materia’larına (ilk maddelerine) irca etmek için kullanılan Çözücü Mercury üç çeşittir, Basit çözücü Mercury, asıl hakiki Mercury’leri olan mürekkep çözücü Mercury ve adi Mercury, yani metallerden çıkarılan cıva. Basit Mercury, sanatlarının kaidelerine göre, gerçek adını sayısız sahte tarifin ardına dikkatle gizledikleri bir maddeden çıkarılmış bir sudur. Bilgelerin Beyaz Mercury’si, beyaz merhaledeki Lapis’tir (taş). Kırmızı Mercury, kırmızı merhalede kemale ermiş magistiryumdur. Evrensel Mercury, bütün kâinata yayılmış olan hayat verici ruhtur. Ham Mercury, kimyagerlerin ham cıva dedikleri o adi cıva değil, bilgelerin çözücüsüdür. Hazırlayıcı Mercury, çözünebilir cisimleri magistiryumun kemaline doğru inkişaf ettirmek üzere hazırlayan mezkûr çözücünün ta kendisidir.

Mercury of Luna (Ay Cıvası)

Flamel, Ay Cıvası’nın Güneş Cıvası ile birlikte alınmasını ve bir imbik içinde ateş üzerinde ihtimamla tutulmasını emreder. Bu, kömür yahut odun ateşi olmamalı, bilakis güneşin bizzat kendisi gibi parlak ve ışık saçan bir ateş olmalıdır, harareti asla aşırıya kaçmamalı, daima tek ve aynı derecede kalmalıdır. Böylelikle birinin diğerinin içine ekilmesi icra edilir.

Mercury of Sol (Güneş Cıvası)

Filozofların yağlı nemine gümüş suyu ve ay suyu denir, lâkin diğerlerine göre bu aslında Güneş’in ve kısmen de Satürn’ün Mercury’sidir. Doğrusu bu, üç metalin bir hülasasıdır ve bunlar olmaksızın asla vücuda getirilemez.

Microcosm (Mikrokozmos)

Meşhur İngiliz simyacı Sir George Ripley, Lapis’i teslis halindeki bir mikrokozmos olarak tarif eder. Terkibinde nispetler tetkik edilmelidir. Maddenin kendisi her yerde bulunur. Havada kuşlarla uçar, denizde balıklarla yüzer, meleklerin aklıyla idrak edilir ve erkeği de kadını da idare eder.

Minera

Simyacılar madeni şeylerin olduğu kadar insanın da bir minerasından bahsederler. Bu aynı zamanda Felsefe Taşı’nın Prima Materia’sıdır. Su olup su değildir, toprak olup toprak değildir, Şam toprağıdır, sanatın mevzusudur ve Tanrı’nın Tabiat’ta istifade ettiğidir.

Mumia

Katledildiğinde hastalıkları iyileştirme kudretine sahip olan her şeydir. Dolayısıyla unsurların Mumia’sı, harici unsurların balsamıdır. Mumia transmarina kudret helvasıdır. Mumia vera ise bazı mütalaalara göre Mumia’nın lökörüdür.

Myropobalanum

Mısır baklası, eczacıların kıymetli merhemlerin imalinde kullandıkları bir meyvedir, çekirdeğinden bir yağ elde edilir.

Mysterium Magnum

Bu tabir, simya filozofları tarafından Paracelsus’un kastettiğinden farklı bir manada kullanılır. Büyük Eser’in ameliyesi yahut terkibi filozofların bir sırrı olarak adlandırılır, zira bunu yalnız en yakın dostlarına açarlar. Bazıları bu isimle eserin ilk maddesini de kasteder, çünkü bütün yazılarının en ziyade gizlenmiş kısmı odur.

Necrolicus

Necrolia ve Necrolica ölümü engelleyen ve hayatı muhafaza eden ilaçlar olduğuna göre, bir Necrolicus’un da bu ilaçları tatbik eden tabip olduğunu farz etmek makuldür. Ancak bu kimse, aynı zamanda herhangi bir mevzuda vukufiyetle yazmış olan kişidir.

Nenuphar

Havanın iptidai ruhlarının umumi adıdır. Aynı zamanda nilüfer manasına gelir.

Nostoch

Paracelsus’a göre muayyen bir yıldızın feyzidir. Yazın toprağa çöker, sarı bir mantar gibi görünür, lâkin kıvamı jöle gibidir. Bazıları bunun balmumu olduğunu söyler.

Filozofların Yağı

Her ne kadar yalın manasıyla yağın Büyük Eser ile hiçbir alakası olmasa ve terkipte kullanılmaması gerekse de, bu isim maddeye felsefe yumurtasında çürümeden geçtiği esnada, yağlı bir renk ve yapışkanlık kazandığı devrede verilmiştir. Filozofların Yağı aynı zamanda Bilgelerin Gizli Ateşi manasına gelir. Bazı simyacıların Mübarek Yağ dedikleri şey, yanmaz, felsefi yağdır, hikmetli Sulphur’dür (kükürt), aynı zamanda beyaz yahut kırmızı merhalede kemale ermiş Lapis’tir, zira ateşin karşısında tereyağı gibi akar ve erir. Tabiatın Yağı, bütün tuzların esası olan ilk tuzdur. Yağlı, eriyici ve nüfuz edici olduğu için yağ, üç âlemdeki bütün müstakil cevherlerin temeli, maddeten muhafaza edicisi ve ihya edicisi olduğu için de Tabiatın Yağı tesmiye kılınmıştır. En iyisidir, en asilidir, en sabiti ve aynı zamanda hazırlanışından evvel en uçucu olanıdır. Sanat vasıtasıyla istihdam edilmek istendiğinde, sabitten uçucuya ve uçucudan sabite sevk edilmelidir, çözmek ve pıhtılaştırmak bütün ameliye bundan ibarettir. Esasi Yağ, felsefi metallerin uçucu Sulphur’üdür, onların ruhu, erili, Güneş’i, bilgelerin altınıdır. Satürn’ün Yağı, filozofların maddesinin siyah merhalesidir, çünkü çürüme halindeki maddelerine kurşun adı verilir. Sulphur’ün Yağı da bazen siyah merhaledeki maddedir. Yanmaz Yağ, tesbiti sebebiyle böyle anılan kırmızı merhaledeki ustalıktır. Canlı Yağ, beyaz merhaledeki ustalıktır. Nebati Yağ ise adi değil, felsefi tartarın yağıdır.

Demirin Yağı

Filozofların kırmızı merhaledeki Sulphur’ü.

Opoponax

Panax’ın, yani her derde deva otun özsuyudur.

Paratelus

Manası meçhuldür, lâkin Uzun Hayata Dair risalesinin metni, bunun Paraklit kelimesinin tahrif edilmiş hali olmasını uzak bir ihtimal olarak mümkün kılmaktadır.

Part With Part

Eşit miktarda altın ve gümüşten müteşekkil bir terkip.

PEACOCK’S TAIL (TAVUSKUŞU KUYRUĞU) Büyük eserin maddesinin, yüzeyinde tavuskuşunun kuyruğundaki renklerin belirdiği andaki halidir.

PELICAN (PELİKAN) Aynı isimli kuşa atfen adlandırılmış simyasal bir kap. Gövdesi boyuna doğru incelir, boyun geriye doğru kıvrılmıştır ve boru yeniden gövdeye döner.

PER SCOBAM Muhtemelen *per scobem* şeklindedir, testere talaşı, eğeleme tozu gibi işlemlerden arta kalan her türlü tozu niteleyen *scobs* kelimesinden gelir.

PHILOSOPHERS’ STONE (FİLOZOFLAR TAŞI) Arnold de Villa Nova bunun tek olduğunu söyler ve adi cıva da dahil olmak üzere bütün cisimlerden özütlenebileceğini ekler.

İlk fiziksel işlem, taşın (Lapis) kendi cıvasında [Mercury (cıva)] çözündürülerek ilk maddesine [Prima Materia (ilk madde)] indirgenmesidir. Jacob Böhme, filozoflar taşını karanlık, kıymetsiz ve gri renkte bir nesne olarak tarif eder.

PHILOSOPHICAL EGG (FİLOZOFİK YUMURTA) Kimyacıların ekseriyeti, bilgelerin pişirme işlemi için maddelerini içine kapattıkları kaba Filozofik Yumurta adını verdiklerini varsaymış ve bu sebeple kabı bir yumurta gibi biçimlendirmiş olsalar da, bu biçim devridaim için en elverişli şekil olmakla birlikte, bilgelerin maksadını yahut anlayışını temsil etmez. Filozofların yumurtası kapsayan değil, kapsanan şeydir, yani Tabiatın hakiki kabıdır. Yumurtanın tavuğun sıcaklığıyla harekete geçen içsel ateşi tarafından derece derece canlandırılan ve kökü olduğu maddeye hayat bahşeden felsefi civciv orada gizlidir, nitekim kardeşlerini yetkinleştirip zenginleştiren felsefi çocuk nihayetinde buradan doğar. Keza, yumurta en yaygın anlamıyla, tıpkı alelade yumurtanın aktan, sarıdan ve zardan meydana gelmesi gibi, cıvayı, kükürdü [Sulphur (kükürt)] ve tuzu ihtiva eden üstatlığın asıl maddesini ifade eder.

PHILOSOPHICAL MONTH (FİLOZOFİK AY) Yani, kimyasal sindirim için iktiza eden müddet.

PHLEGM (BALGAM) Bu terim simya ameliyeleri bağlamında kullanıldığında, eserin maddesinden açığa çıkan ve damıtma sürecinde beyazlaşan muayyen bir sululuğu yahut buharı ifade eder. Beyaz mertebesindeki taşa ve felsefi cıvaya da aynı ismin verilmesi bu sebeptendir.

PHOENIX (ANKA KUŞU) Beşinci özdeki [Quintessence (beşinci öz)] ateş, fiziksel taş.

PUTREFACTION (ÇÜRÜME) Cisimlerin nemli cevherinin bir ısı noksanlığı sebebiyle yahut madde üzerindeki yabancı bir ateşin tesiriyle bozulmasıdır. Spagirist filozofların, harici ateşin ısısı mezkûr maddenin içsel ateşini harekete geçirdiğinde, bu iki ateşin madde üzerinde müştereken tesir ederek onun cüzlerini bir arada tutan rutubeti ayırması ve hava geçirmez şekilde mühürlenmiş aludel içindeki müteaddit devridaimlerden sonra maddeyi toza indirgemesi neticesinde taşlarının maddesinin çürüme halinde olduğunu söylemeleri bu manadadır.

PYROMANCY (ATEŞ FALI) Ateşin tesirleri, kuyrukluyıldızlar, ateş rengindeki parıltılar, ateşteki rüyetler ve muhayyileler vasıtasıyla kehanette bulunmaktır. Duman vasıtasıyla kehanette bulunmak demek olan kapnomansi, Agrippa tarafından ateş falı ile irtibatlı bir sanat olarak zikredilmiştir.

QUARTA Muhtemelen beş ons şarap ve dört buçuk ons yağ ihtiva eden bir ölçü birimidir.

QUARTATION (DÖRTLÜ AYIRMA) Altını sınamak için kullanılan eski bir usul. Ergitme esnasında bir kısım altına dokuz kısım gümüş eklenir ve her ikisi de gümüşü çözeltide tutan kezzap vasıtasıyla ayrıştırılır, altın ise dibe çökerdi.

QUINTESSENCE (BEŞİNCİ ÖZ) Paracelsus, beşinci öz tabirini yanlış bir adlandırma olarak niteleyen simyacıların muhtemelen ilki olsa da, katiyen sonuncusu değildi.

Eugenius Philalethes, Kadir-i Mutlak Tanrı haricinde hiçbir beşinci özün, hiçbir beşinci ilkenin bulunmadığını teyit eder. Dünyadaki her şeyin içinden geçen, Tabiatın arabası, Kadir-i Mutlak'ın peçesi ve perdesi olan nemli ve sessiz bir ateş hükmündeki bir "dördüncü öz" (quartessence) mevcuttur. Tanrı her nerede ise, bu ateş alayı O’na refakat eder. Sina Dağı’nda Musa’ya tecelli eden de işte bu ateşti.

Başka bir kaynağa göre beşinci öz, hasiyet, manyetizma, bağ, saf unsurların tohumu gibi terimlerin tamamı tek bir cevherin, suretin ikamet ettiği bir mevzunun eşanlamlılarıdır. O, amil ve semavi bir ruhu ihtiva eden maddi bir özdür. Diğerleri ise bunun, dört unsurun en latif cüzünü ihtiva eden, mürekkeplerin beşinci ilkesi olduğunu söyler. Unsurların Beşinci Özü, Filozofların Cıvasıdır.

RAINWATER (YAĞMUR SUYU) Bazen Paracelsus tarafından zikredilen bildiğimiz tatlı sudur.

REBIS Bu garip terime atfedilen muhtelif manalar arasında, onun şeylerin nihai maddesi olduğu söylenir ve bu durum ya harfi harfine necaset olarak yahut felsefi bakımdan ilk maddenin zıddı şeklinde anlaşılabilir. Simyasal olarak ise sabit olan ile uçucu olandır.

RECTA CROA Yani *flos secte croz*, safran çiçeği, kırlangıçotu yapraklarının bir hülasası. Keza küçük hindistancevizi çiçeği.

RED LION (KIZIL ASLAN) Spagirist filozoflar bu ismi, kartallar olarak adlandırılan ruhların süblimleşmesinden sonra kabın dibinde kalan karasal ve madeni maddeye vermişlerdir. Bu Kızıl Aslan’a Laton adı da verilir.

REDUCTION (İNDİRGEME) Muayyen bir yetkinlik derecesine erişmiş bir cevherin daha aşağı mertebedeki bir dereceye geriletilmesidir. Madenlerin ilk maddelerine indirgenmesi, onların amiyane değil, felsefi manada kendi tohumlarına, yani bir Hermetik Cıvaya rücu ettirilmesidir. Buna hamlaştırma (reincrudation) da denir ve kendisinden meydana geldiği kendi uçucusu vasıtasıyla sabitin çözündürülmesi suretiyle icra edilir.

RUBEDO DE NIGRO Siyah kireçten sanat yoluyla elde edilen kırmızı bir cevherdir.

RUBIFICATION (KIZARTMA) Felsefi maddenin beyazdan kırmızı mertebeye geçtiği ameliyedir.

RUBY (YAKUT) Filozoflar nezdinde bu tabir bazen kırmızı mertebedeki üstatlığı [magistery] ifade eder. Keza onların kıymetli yakutu, yansıtma tozudur [powder of projection].

SAGA Saga kelimesi tam manasıyla bir cadı, büyücü veya bilge kadındır. Saganiler ise unsurlara ait ruhlardır.

SALAMANDER (SEMERMELİ / SALAMANDRA) Simya terminolojisinde bu isim bazen felsefi madde için kullanılır ve bu takdirde Semermeli Kanı tabiri kırmızı hali ifade eder. Daha ziyade, güherçile ve zaç yağının damıtılmasında toplama kabında beliren kırmızılıktır.

TUZ

TUZ, Simyacılar tarafından bu maddenin az miktarda kükürtlü toprak ile büyük oranda cıvalı sudan meydana geldiği varsayılırdı. Bedenlerin tözsel maddesiydi ve formu Sulphur (kükürt) idi. Başlıca üç tür ayırt edilirdi, nitratlı, denizel ve vitriyollü, bunlara bazıları tartarik türü de eklerdi. Denizel olanı en mühimi kabul edilirdi. Uçucu hale getirilmiş bu tuzdan Güherçile, Güherçileden Tartar, Tartardan ise pişirilip sindirildiğinde Vitriyol hasıl olur. Bir de uçucu, vasat ve sabit Tuz olarak başka bir sınıflandırma mevcuttu. Eriyen Tuz, Bilgelerin Pişirilmiş ve beyazda mükemmelleşmiş Maddesidir, kor halindeki kızgın metal bir plaka üzerine konulduğunda hakikaten balmumu gibi eriyen bir tuz olduğundan böyle adlandırılmıştır. Madenlerin Tuzu, Bazı araştırmacılar bu ifadeyi lafzen anlayarak Filozofların Maddesinin bir tuza yahut bir vitriyole indirgenmiş metalik bir cevher olduğunu vehmetmişlerdir, lakin işaret edilen mertebe beyazdaki Majisteridir, zira tuz nasıl alelade madenlerin ilkesi ise, Bilgelerin tuzu da felsefi madenlerin Prima Materia'sının (ilk madde) köküdür. Kızıl Tuz, Bilgelerin kızıl Kükürtüdür.

Alakof Tuzu, Nişadır Tuzudur. Acı Tuz, Alkalidir. Yunanistan Tuzu, Şaptır.

Hint Tuzu, Bilgelerin Mercury'sidir (cıva). Ekmek Tuzu, deniz tuzu yahut adi tuzdur. Bilgelerin Tuzu, Nişadır Tuzudur, tabii neviden olanı yahut felsefi Güherçiledir, lakin Bilgelerin hakiki Tuzu, onların beyaz mertebedeki Maddeleridir. Asit Tuz, felsefi Cıvadır. Adram Tuzu, Kaya Tuzudur, Kapadokya Tuzu da denir. Yanmış Tuz, siyah merhaledeki Maddedir. Yeryüzü Tuzu, Bilgelerin Cıvasıdır. Çiçekteki Tuz, Bilgelerin Cıvası yahut Bilgelerin Kuru Suyudur. Cam Tuzu, Bilgelerin Cıvasıdır.

Sabit Tuz, Bilgelerin Kükürtüdür. Muteber Tuz, Hermetik Cıvanın kendisinden imal edildiği Maddedir. Satürn Tuzu, bir tuza indirgenmiş kurşundur. Deniz Tuzu, Bilgelerin Cıvasıdır. Ruhsallaştırılmış Tuz, filozofların tuz ruhudur. Hermetik süblimleşme ile hazırlanmış Cıvalarıdır. Külli Tuz, Bilgelerin Cıvasıdır.

SAL ANATRON

SAL ANATRON, Güherçile tuzu, Hint diyarlarının kızıl tuzu. Sal Andaron olarak da tesmiye edilir.

SALPINI

SALPINI, Rolamandri de denir, ateş tabiatlı adamlardır, diğer bir deyişle Semender ırkının cevherleridir.

SAL GEMMÆ

SAL GEMMÆ, Macar tuzudur. Sal Momitnis ve Macaristan Tuzu olarak da anılır.

SAL PEREGRINUM

SAL PEREGRINUM, pek muhtemeldir ki simyadaki Tartar Tuzunun bir diğer adıdır.

SAMECH

SAMECH, tartar yahut tartar tuzu, ayrıca cümle yaraların şifa kudreti.

SANDARAK

SANDARAK, ressamların kullandığı parlak kırmızı bir boya, altın ve gümüş madenlerinde bulunur, bazıları buna kızıl arsenik der. Yanmış serüzadan mamul bir başka türü daha vardır, ayrıca sülyen. Bir diğer adı cerinth'tir.

SAFİR

SAFİR, Filozoflar cıvalı sularına bu ismi vermişlerdir.

SATÜRN

SATÜRN, yani Kurşun. Hollandalı Isaac tarafından bu metalin filozofların ilk maddesi olduğu söylenir. Aynı zamanda kokuşma evresindeki felsefi maddenin de adıdır. Bundan gayrı, Bilgelerin Adrop'u yahut Raymond Lully'nin Azotlanmış Vitriyolüdür. Nihayetinde, bazen karışıklık eseri alelade bakır için de kullanılan bir tesmiyedir.

SKARIOLZ

SKARIOLZ, Dört unsura ve İlyas peygamberi göğe yükselten o cenk arabasının kabalistik dört ateş çarkına tekabül eden, zihnin dört katlı ruhani kudretleri. Bunlar vehim, tahayyül, tefekkür gibi nefse ait feyizler yahut melekelerdir. Bunlar dini takdis altında sırf uzun bir ömrün değil, ebedi hayatın da idraki için birer vasıta haline gelirler.

SKORYA

SKORYA, Ergitme esnasında minerallerden ve metallerden ayrışan cüruf.

TOHUM

TOHUM, Taşın tohumu yahut ilk maddesi, der İranlı simyacı Rachaidibi, zahiren soğuk ve nemli, batınen ise sıcak ve kurudur. Halid'in muallimi Rhodion, onun beyaz ve akışkan olduğunu, bilahare kızıla döndüğünü söyler. O uçucu taştır, semavi ve seyyardır. Batınında ayrı, zahirinde ayrı bir hassaya maliktir. Bkz. Sperm, İlk Madde, vd.

AYRIŞTIRMA

AYRIŞTIRMA, Paracelsus'un pek sık atıfta bulunduğu bu ameliyeden, şu manidar kelamları sarf eden sahte Hermes de bahseder, Biliniz ki, ey hikmetin evlatları, kadim filozofların ayrıştırma ameliye-i felsefiyesi su üzerinde icra edilirdi, bu ayrıştırma ise suyu diğer dört cevhere taksim eder.

KABİR

KABİR, felsefi işin maddesini havi cam kap, bilgelerin çözücüsü, maddenin siyah merhalesi.

SMAGMA

SMAGMA, Hem Smegma hem de Smigma olarak da adlandırılır, arındırıcı bir maddedir.

ZIMPARA

ZIMPARA, Smyris, camcıların cam kestiği ve hakkakların kıymetli taşları parlattığı bir taş.

SPAGİRİK İLİM

SPAGİRİK İLİM, Bedenlerin tabii yahut cebri vasıtalarla bölünmesini, çözünmesini ve unsurlarının tefrik edilmesini öğreten ilimdir. Gayesi bedenlerin tahavvülü, tasfiyesi ve kemale erdirilmesidir, yani onların tevellüdü ve ilacıdır. Halledilme yoluyla hasıl olur, şayet onların terkibi ve ilkeleri bilinmezse muvaffakiyet muhaldir, zira bunlar fesih için lazımdır. Heterojen ve arızi cüzler, homojen kısımların deruni surette yeniden birleşmesi gayesiyle tefrik edilir.

Spagirik Felsefe, hakiki manasıyla, Hermetik Felsefe ile aynıdır.

SPATULA

SPATULA, yahut Spathula, dilim gibi, enli ve yassı bir alet. Isıyı tanzim etmek maksadıyla muayyen ocaklarda kullanılır. Bir klape.

ALEMİN SPERMİ

ALEMİN SPERMİ, yani külli manyezya. Gayet tuzlu, fevkalade yumuşak, bir miktar ince ve seyyal olduğu, adi tuzlarla hiçbir irtibatı bulunmadığı söylenir, Tabiatın bizzat sanatın yardımı olmaksızın unsurlardan çekip çıkardığı bir spermdir. İnsan onu Tabiatın bıraktığı yerde bulabilir, spermi meydana getirmek yahut onu çekip çıkarmak insanın vazifesi değildir, o zaten hasıl edilmiştir ve tevellüt için münasip bir hararete malik bir rahimden gayrı hiçbir şeye muhtaç değildir.

GÜNEŞ KÜRESİ

GÜNEŞ KÜRESİ, taşın ikili maddesi, gök, yani Quintessence (beşinci öz).

SPODIUM

SPODIUM, altın külü, lakin bazen pomfoliks ve bir tür tutya için de kullanılır.

AÇIK KANATLI KARTAL

AÇIK KANATLI KARTAL, Adi kimyada bu timsal süblimleştirilmiş nişadır tuzunu temsil ederdi, Hermetik manada ise maddenin tebahhur etmesi demekti.

ÇELİK

ÇELİK, Filozofların çeliği, sıkça atıfta bulunulan bir bahistir ve pek çok kimsenin felsefe taşını bu maddede aramasına sebep olmuştur, lakin nafiledir. Bilgelerin çeliği, felsefi altınlarının şarabıdır, her şeyden münezzeh saf bir ruhtur, cehennemi ve gizli bir ateştir, tabiatı itibarıyla son derece seyyardır ve ulvi ile sufli faziletlerin mahfazasdır.

STIBIUM

İlk olarak, kara kurşun ve türevleri, ikinci olarak, antimonun bir adı, üçüncü olarak ise gümüş madenlerinde bulunan muayyen bir taş.

STOMACH OF THE OSTRICH (DEVEKUŞU MİDESİ)

Kimya filozofları bu adı kendi çözücülerine yahut felsefi Mercury (cıva) maddesine verirler.

STONE OF THE PHILOSOPHERS (FİLOZOFLARIN TAŞI)

Gül-Haç filozofları, hakikatin zaptedilemez kalesinde hakiki ve şüphe götürmez Lapis (taş) Philosophorum'un saklı olduğunu söylerler, güvelerin yemediği ve hırsızların çalamadığı bu hazine, diğer her şey çözülüp gitse dahi ebediyete kadar baki kalır, birçoklarının helakı, bazılarınınsa kurtuluşu için tayin edilmiştir. Avam için bu madde değersiz, son derece hakir ve iğrençtir, fakat filozoflar nazarında mücevherlerden yahut altından çok daha kıymetlidir. O her şeyi sever, yine de neredeyse herkese düşmandır, her yerde bulunur, lakin onu keşfedebilen pek azdır. Hakiki filozoflarca tebliğ edilen yegâne şey odur, her şeye galebe çalar, kendisi ise hiçbir şey tarafından alt edilemez, kalbi ve bedeni yoklar, taşsı ve katı olan her şeye nüfuz eder, nazik olan her şeyi takviye eder ve kendi kudretini en sert olanın mukavemeti üzerinde tesis eder. O hakikatin yoludur ve hayata giden başka bir tarik yoktur. Artık var olmayanı ifsat olmadan önceki haline, hatta daha hayırlı bir surete irca eden ve dönüştüren, var olmayanı ise olması gereken hale getiren hakiki devadır. Hikmet ehlinin zenginleştiği filozofların altını, darp edilmiş olan o altın değildir.

STRUTHIO

Bir devekuşu. Yün temizliğinde kullanılan çöven otu, bu çiçeğin çelengi.

SUBLIMATION (SÜBLİMLEŞME)

Maddenin, çözünme ve kendi kurucu unsurlarına irca edilme yoluyla tasfiye edilmesidir. Bu ameliyat, maddenin kabın tepesine doğru zorlanması ve akabinde caput mortuum'undan [NOT: Damıtma sonrası kapta kalan atık tortu] ayrı tutulması değil, onun tüm dünyevi ve gayrimütecanis cüzlerinden arındırılarak letafet kazanması ve saflaşması, evvelce haiz olmadığı bir mükemmellik derecesinin kendisine bahşedilmesi yahut daha doğru bir ifadeyle, kendisini bağlayan ve tesirine mani olan bağlardan azat edilmesidir.

SULPHUR VIVE (CANLI KÜKÜRT)

Simyanın derin esrarından biri olan bu cevher, filozofların kızıl Sulphur (kükürt) maddesiyle aynıdır. Hermetik sembolizmin tesiriyle yoldan sapan bazı kimseler, sanatın hakiki maddesi olduğunu zannederek ham kükürt üzerinde çalışmaya koyulmuşlardır, lakin bu ad ona atfedilse dahi, kastedilen şey gerçekte beyazın yahut kırmızının kemaline eriştiği vakit ortaya çıkan o cevherdir. O vakit hakiki felsefi kükürt haline gelir ve Raymond Lully'ye göre, alelade kükürtle hiçbir irtibatı bulunmayan hakiki Mercury'den hissi olarak ayırt edilemez.

Ayrıca beyaz bir kükürtten de bahsedilir ki bazılarının ifadesine göre bu, Büyük İş'in (Magistery) ameliyatları vasıtasıyla ve Birinci Derece İlacın ilkeleri uyarınca kuvveden fiile çıkarılmış Mercury'dir. Bu minvalde, Zaç Kükürdünün Zaçın Ruhu olduğu ve aynı durumun Mars, Sol ve benzerleri için de geçerli olduğu kaydedilebilir. Kara Kükürt, Antimondur, yağlı Kükürt ise filozofların Kükürdü için kullanılan bir başka addır. Zaçın Uyuşturucu Kükürdü, Beguin tarafından tarif edilen bir Zaç hülasasıdır, Paracelsus bizzat kendisi Zaçı tüm ağrı kesicilerin en iyisi olarak addetmiştir. Anber Kükürdü, gayet şeffaf olan ve iri kütleler halinde tesadüf edilen tabii bir kızıl Kükürttür. Yeşil Kükürt, Hekimlerin Kükürdüdür. Simyacıların Hakiki Kükürt tesmiye ettikleri şey, maddelerinin sabit tohumudur, içine hapsedildiği kendine has cıvalı maddeye tesir eden, onu hazmeden ve pişiren hakiki dahili faildir. Zarnel Kükürdü, felsefi Kükürdün bir diğer adıdır. Tabiatın Kükürdü ise bir başkasıdır.

Bununla birlikte, bazıları bu tabiri beyaz mertebedeki madde için kullanır. Bir müellif, bunun yedi defa rektifiye edilmiş şarap ruhu ile Mercury'den mamul ve Güneş ile Ay'ın kirecini çözen, yahut en azından onların Tincture (tentür) cevherini çekip çıkaran esasi menstrüm olduğunu, altının basit fakat gizli bir dizi ameliyat vasıtasıyla bununla beslendiğini beyan eder. Ne var ki bu hususta birtakım şüpheler mevcuttur. Evrensel Kükürdün, bütün cüzi kükürtlerin kendisinden neşet ettiği Nur olduğu tasdik edilir.

SUN AND MOON (GÜNEŞ VE AY)

Paracelsus'un sonraki simyacılar üzerindeki tesiri, onların Luna ve Sol hakkındaki mülahazalarında pek bariz bir surette müşahede edilir, misal olarak, Güneş ve Ay iki büyüsel ilkedir, biri fail ve eril, diğeri münfail ve dişildir. Onlar nasıl hareket ederse ifsat ve kevn çarkları da öyle döner. Tabiatları icabı çözer ve birleştirirler, fakat hakikatte Ay, aşağı tabiatın dönüşümünün vasıtasıdır. Tabiatta bünyesinde küçük bir güneş ve küçük bir ay, semavi Güneşin bir Oğlu ve semavi Ayın bir Kızı bulunmayan hiçbir mürekkep cisim yoktur.

Büyük âlemin muhafazası zımnında büyük ışık kaynakları tarafından ne ifa ediliyorsa, küçük ışık kaynakları marifetiyle küçük âlem için kıyas yoluyla aynı şey ikmal edilir.

Küçük Ay, bizim yanmaz, ebedi yağımız, bir ateş olan küçük Güneşin kabıdır. Bunlar altın ve gümüş değil, filozofların Sol ve Luna'sıdır.

TALC

Eski simyacılar, Talk Yağı tesmiye ettikleri ve kendisine pek çok meziyet atfettikleri bir mefhuma sık sık telmihte bulunmuşlardır, öyle ki son devir kimyacıları bunu terkip edebilmek maksadıyla bütün kudretlerini sarf etmişlerdir. Söz konusu maddeyi kalsine etmiş, saflaştırmış ve süblimleştirmişler, fakat hiçbir muvaffakiyet elde edememişlerdir. Bunun sebebi, tabirin mecazi surette istimal edilmiş olması ve yapılan atfın Filozofların Yağına, yani beyaz mertebedeki iksire yönelik bulunmasıdır.

TARTAR

Beyaz merhaledeki üstatlığa verilen bir ad.

TAURUS (BOĞA)

Bu burç remzi, simya sembolizminde asfaltı yahut zifti temsil eder.

TERNARY (ÜÇLÜK)

Anima Magica Abscondita eserinin müellifi, Cenab-ı Hakk'ın hususi inayetiyle Ternarius mertebesine vasıl olan bazı filozofların, buna rağmen kâmil ilacı katiyen elde edemediklerini müşahede eder. Aynı risalenin başka bir yerinde bu Ternarius'un, Quaternarius marifetiyle irca edilmek suretiyle fevkalade tekil monad olan büyüsel dekada yükseldiğini, bu makamda canının dilediği her şeyi icra edebileceğini zira böylelikle ilk ezeli, ruhani Birlik ile yüz yüze müttehit kılındığını beyan eder.

Fakat Concerning Long Life risalesinde bu kavramın başka bir mana taşıdığı anlaşılmaktadır.

Bunun insan bedeninin cildi olduğu söylenir.

TRAGACANTH

Muhtemelen Trajanthes, bir Artemisia türü. Aynı zamanda kumi dragant, alçak bir çalı. Kendisinden kitre zamkı istihsal edilen geven.

TRANSMUTATION Dönüşüm. Simyacılar, insan ruhunun mucizevi, yani tabiattan üstün bir başkalaşım hususunda mutlak bir kudrete sahip olduğunu teyit ederler.

TRARAMES Görülmeyip yalnızca işitilen, vurma veya fırlatma suretiyle beliren ruhlar.

TRIPLICITY Üçlü Birlik. Unsurlarda ve yaratılmış bütün nesnelerde mevcut olan üçlü birliğin yanı sıra, ehil olanların kabul ettiği, daha müphem ve mistik bir başka üçlü birlik daha vardır. Bu olmaksızın ilki idrak edilemez. Bu üç ilke, bütün Tabiatın anahtarıdır. İlki, birde birdir ve birden gelen birdir, saf beyaz bir bakiredir ve en saf, en basit olana en yakın durandır. İlk yaratılmış birliktir, Tanrı’nın ve yıldızların gelinidir, bir vasıta olarak onun aracılığıyla gerek tabii gerekse sanata dair her şey yapılmıştır ve hâlen yapılmaktadır. İkinci ilke töz veya itibar bakımından ilkinden farklı değildir, yalnızca mizaç ve tertipçe ayrılır. Üçüncü ilke ise, doğruyu söylemek gerekirse, hakiki bir ilke olmayıp daha ziyade sanatın bir ürünüdür, ulvi ve süfli kudretlerden mürekkep muhtelif bir tabiattır. Bu, büyücünün ateşidir, filozofların Mercury’si (cıva), mikrokozmos ve Âdem’dir.

TRIPOLIS Tripolium, turbit yahut mavi papatya olarak tesmiye edilen ottur.

TRUPHIT Her madendeki inkişaf ilkesi, madenlerin hafi bir fazileti.

TURBITH Tıpta balgamı söktürmek için çokça kullanılan bir kök. Madeni Turbith ise tatlı, aşındırıcı olmayan, çöktürülmüş cıvadır.

UNIONS İnci için unio veya union tabiri kullanılmıştır, zira tek bir kabukta pek çoğu bulunsa dahi, hiçbiri diğerinin tıpatıp aynısı değildir.

UNIVERSAL MEDICINE Evrensel İlaç. Ehil olanların mutlak iksirin hazırlanması için sundukları tariflerin çoğu Paracelsus’tan bile daha müphemdir, nitekim bir misal vermek gerekirse, Göksel balçıktan on cüz al, erili dişilden ve ardından her birini kendi toprağından ayır, fakat dikkat buyur, bunu fennen yap ve asla cebir kullanma. Ayrışmanın akabinde bunları münasip, ahenkli ve hayati bir nispette yeniden birleştir.

Derhal, piroplastik küreden inen ruh, hayat bahşeden bir kucaklaşmayla, ölü ve metruk bedenini ihya edecektir. Birleşen tözler, ruh ile bedenin kusursuz izdivacında tabii bir ateşle ısıtılacaktır. Bunlar beşinci metafizik rotaya, yani feleğe yükseltilene dek Volkanik-büyüsel nazariyeye göre amel et. Pek çok kimsenin üzerine karalamalar yaptığı, fakat pek azının bildiği, cihanşümul şöhrete sahip ilaç işte budur.

VENTER EQUINUS Paracelsus’un bir izahına göre Venter Equinus, hazım kuvvetidir.

VESSEL OF THE PHILOSOPHERS Filozofların Kabı. Geber [Câbir], bu aleti düz ve yuvarlak dipli, kürevi bir cam kap olarak tarif eder. Bu ve buna dair diğer bütün basit izahatların tamamen yanıltıcı olduğu varsayılır ve mezkûr kap, bütün simya sanatının en derin sırlarından biri addedilir. Aziz Thomas Aquinas’a atfedilen bir risalede yalnızca tek bir kabın, tek bir tözün, tek bir yolun ve yalnızca tek bir ameliyenin bulunduğu ifade edilir.

VERTO Bir librenin dörtte birine denk gelen bir ağırlık.

VESSEL OF HERMES Hermes’in Kabı, bkz. Filozofların Kabı.

VICTORIALIS Muhtemelen Victoriola’dır, İskenderiye defnesi yahut dil defnesidir. Paracelsus onun büyüsel kudretlerine işaret eder ve lorindlerin onun vasıtasıyla tezahür ettirilebileceğini söyler.

VINUM ARDENS Paracelsus’a göre Vinum Ardens’in ıslahı, sulu kısmın bertaraf edilmesi gayesiyle, yükselebildiği müddetçe damıtılması yoluyla icra edilir.

VINUM ESSATUM Otların veya diğer tözlerin faziletleriyle emdirilmiş şarap.

VIRGIN MERCURY AND VIRGIN SULPHUR Bakire Cıva ve Bakire Kükürt. Bir izaha nazaran bunlar, Musa’nın göğü ve yeridir.

VITISTA Yani Aziz Vitus dansı. Paracelsus bunu tahayyülün bir marazı olarak tesmiye eder.

VITRIOL Filozoflar bu ismi yeşil yahut ham maddelerine teşmil ederler. Onların Beyaz Vitriol’ü beyazdaki magistriyadır. Kırmızı Vitriol’leri ise kırmızıda yetkinleşmiş Sulphur’dur (kükürt). Madeni Vitriol, madenlerin tuzlarıdır.

UVA Yani Uva. Bu evvelemirde üzümdür ve mana genişlemesiyle asmanın bizzat kendisini ifade eder. Kıyasen, herhangi bir salkım manasına da gelir. Küçük dilin bu namla anılan bir şişliği de mevcuttur. Nihayet, meşe ağaçlarının köklerinde zaman zaman rastlanan, bilhassa dizanteride tıbbi hassalara haiz bir ur olan uva quercina da vardır.

VULCAN Paracelsus tarafından simyacıların ve spagiristlerin üstadı olarak zikredilir.

WATER Daha Yunan müellifi Theophrastos zamanında, madenlerin menşeinin suya dayandırıldığı rivayet edilir. Aynı müellif, altın yapmaya gayret eden Atinalı Kallias’ın elindeki maddeleri zincifreye dönüştürdüğünü nakleder.

YLE Ağaç, kereste, bir nesnenin kendisinden meydana geldiği madde yahut cevher, ister tahta, taş veya maden olsun, ham ve işlenmemiş madde. Kimyevi manada, basit bir töz, bayağı bir madde, bir varlık ilkesi olarak evvela Aristoteles’te ve sonraları felsefe yazarlarında sıklıkla rastlanır, ekseriya gayri maddi ve akli ilkenin zıddı olarak kullanılır.

YLIADUM, YLIADUS, YLEIDUS, VB. Her bedenin azalarına suret ve nizam veren batıni ruh. Bu ruh, insanda zahiren sıhhat, batınen ise maraz hasıl eder. Hastalıklarda buhran anına da o sevk eder. Hastalık, Yliadus’un çözünmesidir. Bunun sebebi, mezkûr batıni ruhun pek çok tuz nevisini ihtiva etmesi olarak görünmektedir. Bedende arseniğin çözünmesi vebaya, ogertinum veya zırnık çözünmesi zatülcenbe, vitriolleşmiş tuzun çözünmesi ise Paracelsus’un nöbetlerle, boğaz şişlikleriyle ve dilin cerahatlenmesiyle temayüz eden bir maraz olarak tarif ettiği başka bir ihtilale sebebiyet verir. Başka bir mahalde Paracelsus, Yleidus’un unsuri hava olduğunu ve bedenin herhangi bir uzvunda tıkanmasının hastalığa yol açtığını beyan eder. Unsurların bir Yliadus’u olduğu gibi, insanın da bir Yliadus’u vardır.

YRCUS Erkek ada tavşanı veya tavşan. Bu hayvanın kanının, dövülüp onunla hamur haline getirildiğinde camı ve çakmaktaşlarını yumuşattığı varsayılırdı. Diğer billuri tözler üzerinde de benzer bir tesire sahipti. Cühela tarafından Hircus şeklinde yazılır. Bu hususta kaydedilmelidir ki, alelekser tavşan manasına gelen cuniculus kelimesi, aynı zamanda bir imbiğe yahut fırına raptedilen uzun boruyu da ifade eder.

ZINCTUM VEYA ZINETUM Paracelsus bunu pek az bilinen, kendine has bir tabiatı ve tohumu olan bir maden olarak tarif eder. Pek çok maden bunda tağşiş edilir. Bizzat kendisi seyyaldir, zira üç asli ilkenin seyelanından husule gelir. Kabili teshindir, yani eriyebilir, lakin dövülmeye gelmez. Kendisi, bunun nihai maddesine vakıf olmadığını ifade eder. Cıvaya karabeti vardır ve diğer madenlerle imtizacı kabul etmez.

Dizin

NOT, Önceki Lügatte yer alan malum maddelere dair bazı izahat modern malumat ile uyuşmamaktadır, bunların Paracelsus ve Simya dönemindeki kimya ilmini temsil ettiği idrak edilmelidir.

Simyacı, Tabiatta gizil olanı açığa çıkaran kimse.

Simya, güçlüğünün sebebi, pek çok reçete ve usulün beyhudeliği, sanatın hakiki mahiyeti, simyanın ne olduğu, neyi talim ettiği, simyada iktiza eden maddeler ve aletler, seyyarelerin veçhelerinden ve seyirlerinden müteessir olmayışı, bir dûn felek olarak simya, Cenab-ı Hak'tan gelen simya, kelamda değil fiiliyatta vücut bulması, sanatın medhi, Simya Tentürü (Tincture), tıbbi pirotekni, harici bir bağırsak, simyada tecrübe, renkler simyası, harici simya.

Kırlangıçotu, Cıvanın (Mercury) bir inikadı [NOT: donarak katılaşması], kırlangıçotunun beşinci özü (Quintessence).

Semavi kuvvetler, beşinci özün unsurları.

Kalsedon, kıymetli taşların en dûnu, ametist vasıtasıyla tuzdan hulasa edilişi.

Vitriol Kolkotarı, Cıvanın bir inikadı olarak.

Ölüm, Tentürlerin Vâlidesi, ikili ölüm, ölümün marazdan neşet etmeyişi.

Unsur, yalnızca bir tane, uzun ömrün unsurların muvazenesinde bulunması.

İksir, şayan-ı dikkat, beyazda iksir, Luna'dan hasıl olan iksir, iksirin ne olduğu, bir maya, iksir ile muhafaza, dördüncü iksir olarak beşinci öz, beşinci iksir olarak letâfet, altıncı iksir olarak hassasiyet, Tabiatın iksiri, altın iksiri.

Ateş, kusurları tasfiye eder, bilhassa ilk maddelerde (Prima Materia), madenlerin ateş ile tekvin bulması, ateşin hassaları, sanatın mevzusu, bir unsur olmadığı, çok yönlü mahiyeti, her şeyin nihai ve ilk maddesi, unsurların ateşten tefriki, dörtlü mahiyeti, ikili bir ateş.

Sabit Yağ, Sabit Maddeler, unsurların bunlardan tefriki.

Cismani Maddeler, unsurların bunlardan tefriki.

Derecelendirme, ıstılahın manası, derecelerin adedi.

Otlar, unsurların bunlardan tefriki, otların yedi türü.

Jüpiter, beşinci öz olmadığı, unsurları, Jüpiter ile Zencefre'nin Sol'u husule getirmesi, Jüpiter Cıvası.

Simyanın Lili'si [NOT: Paracelsus terminolojisinde ilk madde veya saf cevher], tefessühü, Tentürün mevzusu, tenşifi [NOT: kurutulması], zuhuratları.

Luna ve hassaları, cüzleri, Venüs'ten neşet eden Luna, Luna Cıvası, Luna'nın izdüşümü (projeksiyon), Luna'nın sindirilmesi, Luna'nın derecelendirilmesi, Luna'nın Sol haline inkişafı, teksiri, Luna ve Venüs.

Magistery, ne olduğu, magistery ve beşinci öz, Kanın Magistery'si, madenlerden hulasa edilişi, incilerden, mercanlardan ve kıymetli taşlardan, Markazitlerden, yağlı maddelerden, nebatat nevinden büyüyen nesnelerden, kandan.

Filozofların Manyezisi, Manyezya ile Satürn'ün Luna'yı husule getirmesi, Manyezya ve Sürme.

Hakiki beşinci öz olarak İnsan, Limbus'tan yaratılışı, her şeyin numunesi ve timsali, insanın tasavvuru ve döl yatağına düşüşü.

Mars, hassaları, mürekkep unsurları, kükürdü (Sulphur), Cıvası.

Filozofların Maddesi, altın bir ağaca teşbihi.

Taşın (Lapis) Maddesi, renkleri, keşfinin kaidesi, Taşın Maddesi olarak Sol ve Luna.

Filozofların en âlimi olarak Mercurius.

maddesi, arsenikten çıkan madenler, bunların teksiri, sürmeli madenler, maden filizinin ircası.

Halita, madenlerin ruhani halitası ve iştiraki.

Ay, sindirilmesi, Ayın beşinci özü.

Mumya, mumya ve insan, mumya ve pelesenk, mumya ve tatlı Cıva, mumyanın hulasası.

Zeytuni maddeler, unsurların bunlardan tefriki.

Zehir, her nesnede gizlidir, zehrin dereceleri, mahiyeti ve cevheri, zehir simyası, zehrin zatı, zehri tefrik edici olarak fıtri simyacı.

Beşinci Öz (Quintessence), esası, ilahi beşinci öz, tashihi, formülü, madenlerden beşinci öz, markazitlerden, tuzlardan, taşlardan, kıymetli taşlardan ve incilerden, nebatattan, baharattan, mekulat ve meşrubattan, yağın beşinci özü, gümüşün, sürmenin.

Tefrik, tefrikin esası, dereceleri, Luna'nın Venüs'ten tefriki, tefrikin felsefesi, unsurların madenlerden tefriki, markazitlerden, taşlardan, zeytuni maddelerden, cismani reçinelerden, otlardan, etten, balıklardan, sulu maddelerden, camdan, sabit maddelerden, dört unsurdan, tekvinin banisi olarak tefrik, unsurların tefriki.

Taşın maddesi olarak Sol ve Luna.

Tentür (Tincture), maddesi, iptidai ameliyesi, magistery'si, tahsil edilme usulü, bir tiryak-ı azam (külli deva), deva olarak, altın tentürü, tentürün nasıl tarif edildiği, iki [okunamadı].

Venüs, hassaları, Archeus tarafından tekvin edilen ilk maden, Satürn'den neşet eden Venüs, Paracelsus'un tecrübesi, sahteleri, Venüs'ten hasıl olan nice tentürler, Venüs cıvası, Venüsün beşinci özü, safranı, çiçekleri.

Su, bir unsur, bütün madenlerin vâlidesi, tohumu ve kökü, madenlerin ilk maddesi (Prima Materia), yalnızca Tuz, Kükürt (Sulphur) ve Cıva (Mercury) ihtiva eder, Sol ve Luna'ya vezin veren su, su [okunamadı].

Vezin, projeksiyonda, mayanın vezni, suni vezin.

Beyaz Kartal, yapışkan özü, cenupta aranması icap ettiği.

SİMYA VE HERMETİK İLİMLER ÜZERİNE ESERLER

Bay ARTHUR EDWARD WAITE'in tahriri tahtında neşredilmiştir,

"The Real History of the Rosicrucians", "Lives of Alchemystical Philosophers", "The Occult Sciences", "The Mysteries of Magic" ve benzeri eserlerin yazarı.

Yenilenmiş ve genişletilmiş olarak, Sofo-Spagirik Sanatın bütün talebelerine, Felsefe Taşı'nın (Lapis) o en yüce ve en hakiki İlacının nasıl bulunup muhafaza edileceğini büyük bir sadakatle öğretmektedir.

Frankfurt'ta 1678 yılında yayımlanan nadir Latince aslından şimdi ilk kez İngilizceye kazandırılmıştır. Resimler, fotoğrafik bir yöntemle tıpkıbasım olarak yeniden üretilmiştir.

Hermetik İlimlerin bu pek merak uyandırıcı hazinesi, Simya Gizemleri ve Filozofların İlacının terkibi üzerine seçme yirmi iki risaleyi ihtiva etmektedir, şöyle ki,

Filozof Taşı'na Dair Altın Risale. Westminster'ın eski Başrahibi John Cremer'in Vasiyeti.

Geri Dönen Altın Çağ. Simyanın Yeni Işığı.

Hikmetperver Hidrolit ya da Bilgelerin Su Taşı. Filozofların Kükürdü (Sulphur).

Tabiatın İspatı. Kralın Kapalı Sarayına Açık Giriş.

Yegâne Hakikatin Yolu. Kimya Sırlarına Dair İnce Bir Temsil.

Dünyanın İhtişamı ya da Cennet Levhası. Madenlerin Başkalaşımı.

Madenlerin Oluşumu. Semavi Yakuta Kısa Bir Rehber.

Alze Kitabı. Kimyevi Hakikatin Pınarı.

Filozof Taşı'na Dair Şekiller ve Amblemler. Her Şeyi Bilen Kapıcı.

Basil Valentine'ın Tatbikatı ve Anahtarları.

Hermetik Öğretilerin modern talebesine, başlıca simya müelliflerinin temsil niteliğindeki bir külliyatını İngilizcede edinmek hususunda benzersiz bir fırsat sunan HERMETİK MÜZE'nin bu baskısı, kimyanın erken tarihine hakiki kıymette bir katkı vasfıyla tarihçinin ve arkeoloğun nazarında da itibar talep etmektedir. Çeviri, simya literatürüne ömrünü vakfetmiş bir zatın eseri olup Hermetik antikiyat sahasında bir diğer mütehassıs tarafından dikkatli bir tashih süzgecinden geçirilmiştir.

Bu eserin Museum Hermeticum başlığı altındaki ilk baskısı 1625 senesinde Frankfurt'ta yayımlanmış ve yalnızca dokuz risale ihtiva etmekteydi. İşbu tercümeye kaynaklık eden 1678 baskısı, her ne kadar nadir bulunsa da neredeyse hiç rastlanmayan birinci baskı kadar erişilmez olmamakla birlikte, araştırmacı için kıyas kabul etmez derecede daha değerlidir. Her iki baskıya, yani Museum Hermeticum ve Museum Hermeticum Reformatum et Amplificatum nüshalarına dair bazı tafsilat, Lenglet du Fresnoy'nun simya kataloğunda bulunabilir.

Not, Bu baskı, numaralandırılmış ve imzalanmış 250 nüsha ile sınırlıdır.

Hekim THEODORE KERCKRINGIUS'un Şerhi ile Birlikte.

Frankfurt'ta 1685 senesinde yayımlanan Latince nüshadan çevrilmiştir. Biyografik ve tenkidi bir mukaddime eşliğinde, şimdi ilk kez İngilizceye aktarılmıştır.

Hermetik Müze dahilinde yakın zamanda İngilizcede neşredilen, Basil Valentine'a ait Practica ve On İki Anahtar eserlerine halihazırda sahip bulunan koleksiyoncular, büyük Benedikten üstadının tercüme edilmiş yazmalarına yapılan bu ilaveyi memnuniyetle karşılayacaktır.

"Basil Valentine'ın meşhur eseri Currus Triumphalis Antimonii içerisinde yer alan ve Antimona dair dikkat çekici keşiflerden herkes haberdardır. Alman simyacı, kendisinden önce varlığı pek az sezilen bu madenin hususiyetlerini öylesine derinlemesine tetkik etmiştir ki, risalesinde günümüzde modern keşifler sıfatıyla öne sürülen pek çok vakıanın kaydedildiğini görmekteyiz. Aynı eserde Basil Valentine, kaya tuzu ve zaç yağından (sülfürik asit) kendi usulümüzce elde edilen tuz ruhu, yani hidroklorik asidimiz gibi fevkalade ehemmiyeti haiz daha birçok kimyevi terkibi tarif eder. Şarap ve biranın damıtılmasıyla konyak [NOT: brandy] elde etme ve bu damıtma mahsulünü kalsine tartar (potasyum karbonat) üzerinde tasfiye etme yöntemini bildirir. Hatta bakırı piritinden (kükürt), rutubetli hava yardımıyla önce bakır vitriyolüne (bakır sülfat) dönüştürüp akabinde bu mahsulün sulu çözeltisine bir demir çubuk daldırmak suretiyle elde etmeyi dahi öğretir. Basil Valentine'ın ilk kez tasvir ettiği bu ameliyat, sonraki devirlerde simyacılar tarafından sıklıkla kazanç maksadıyla tatbik edilmiştir, lakin metalik bakırın çökelmesi vakıasını idrak edemediklerinden, bunu demirin bakıra dönüşmesi ya da en azından sanat yoluyla kemale erdirilebilecek bir başkalaşımın başlangıcı zannetmişlerdir. . . . . Bu simyacının, şarap ruhu ile zaç yağı karışımını damıtarak hazırladığı sülfürik eteri ilk elde eden kişi olduğu dahi kabul edilebilir. Hulasa, kendi devrinde malum olup da Basil Valentine'ın hakkında kıymetli kimi vakıaları kaydetmediği pek az kimyevi terkip mevcuttur." Louis FIGUIER, L’Alchimie et les Alchimistes.

DEFİNEYE VE EN KIYMETLİ FELSEFE TAŞI'NA DAİR YENİ BİR RİSALE

Yahut Arnold, Raymond, Rhasis, Albertus ve Michael Scotus'un eserlerinden çıkarılan müşahedelerden ibaret olan bu İlahi Sanatın Yöntemi ve Usulü.

Zengin bir Fihrist ile birlikte, Calabria'lı Janus Lacinius tarafından şimdi ilk kez yayımlanmıştır.

Papa III. Paulus ve Venedik Senatosu'nun imtiyazıyla 1546 yılında basılmış pek kıymetli Aldus nüshasından İngilizceye tercüme edilmiştir.

Pretiosa Margarita Novella'nın, on dördüncü yüzyılın ilk yarısında İtalya'da el yazması halinde tedavül ettiği anlaşılan fakat matbu hale getirilmediği görülen Margarita Pretiosa başlıklı eserin "sadık bir muhtasarı" olduğu kabul edilir. Simya sanatında usta mertebesiyle büyük hürmet gören Pietro Bono tarafından kaleme alınmıştır, titiz bir tashihe tabi tutulan eldeki bu metin, mezkur müellife atfedilen muhtelif Hermetik kitapların mukaddime mahiyetindeki bir tahliliyle neşre hazırlanmıştır.

Pretiosa Margarita Novella, Simya üzerine matbu olarak gün yüzüne çıkmış en erken tarihli eserlerden biri olması hasebiyle müstesna bir ehemmiyet taşır.

1676 TARİHLİ İLK HAMBURG BASKISINDAN TERCÜME EDİLMİŞTİR, BİYOGRAFİK BİR GİRİŞ, KELLEY'NİN MEŞHUR DOKTOR DEE İLE MÜNASEBETLERİNİN BİR ANLATISI VE AZİZ DUNSTAN'IN KİTABI DİYE ANILAN METNİN BİR SURETİ İLE NEŞRE HAZIRLANMIŞTIR.

"Kelley'nin başkalaşımları, Gassendus dahil olmak üzere pek çok yazar tarafından tasdik edilmektedir. En muteber ve dikkat çekici olanı . . . . İmparatorluk hekimi Thaddeus de Hazek'in hanesinde cereyan edendir, burada tek bir damla kırmızı yağın tavassutuyla Kelley, bir libre civayı (Mercury) mükemmel bir altına dönüştürmüş, amilin [NOT: dönüştürücü cevherin] taşan tesiri potanın dibinde fazladan küçük bir yakut da bırakmıştır. Hazek'in muavini olan, eserleri muteber olduğu kadar nadir bulunan simya yazarı Dr. Nicholas Barnaud bu harikulade hadiseye şahitlik etmiş, akabinde Edward Kelley'nin yardımıyla o kıymetli madeni, mezkur arzu nesnesini [NOT: le désir désiré] bizzat imal etmiştir." Lives of Alchemystical Philosophers.

FELSEFE TAŞI'NIN MÜBAREK GİZEMİNE DAİR.

En Münevver Mısır Hükümdarı ve Filozofu Hermes Trismegistus’un Vahyini ihtiva etmektedir, Alman Hermes’imiz, Asil ve Sevgili Hükümdar ve Filozof Trismegistus, A. Ph. Theophrastus Paracelsus tarafından tercüme edilmiştir. Keza Asil ve Âlim Filozof Alexander von Suchten (M.D.) tarafından kaleme alınan mükemmel bir şerh eşliğinde Paracelsus’un Tinctura Physicorum’u (tentür), adı geçen müellifin şimdiye dek neşredilmemiş muhtelif risaleleri ve önsözde zikredilen aynı meseleye dair diğer neticelerle birlikte sunulmaktadır. Hermes Öğretisi’nin tüm evlatlarının istifadesi ve hayrı namına neşredilmiştir.

Simya ve Büyük Eser üzerine kaleme alınmış en kadim Batı Risalesi olup, sonraki tüm mütekâmil üstatların daimi müracaat kaynağı hüviyetindedir, mertebece yalnızca Hermes Trismegistus’un metinlerinin ardında yer alır ve "filozofların tatbikatı" hususunda nihai bir merci kabul edilir.

Hermetik talebeler nezdinde sayısız şerhe ve en hürmetkâr tazime mazhar kılınmış olmasına mukabil, simya edebiyatının bu nevi şahsına münhasır menbaı evvelce hiçbir surette tercüme edilmemiştir.

Kabul görmüş her iki edisyonu, muhtelif matbu nüshalardaki ve mevcut el yazmalarındaki en ehemmiyetli metin varyantlarını havi gayet titiz bir tercüme halihazırda hazırlanmakta olup, mahdut sayıda nüsha pek yakında umuma arz edilecektir. Müntahap şarihlerin tavzihleri metne dercedilecek ve eserin dibacesinde bu kadim Colloquium Sophorum’un [NOT: Bilgeler Meclisi veya Bilgeler Diyaloğu] tarihi ile tesirinin izini sürme gayreti güdülecektir.

Fihrist

Alkahest adı verilen Ölümsüz Mayinin Sırrı.

Canlı Sulphur (kükürt) Cevherinin Hakiki Yağının Hayranlık Uyandıran Tesiri.

İşbu ciltte yer alan Hermetik Risaleler, merhum Bay Frederick Hockley’nin meşhur koleksiyonuna ait kuarto formatındaki bir el yazmasından neşredilmiştir, kendisi modern gizli ilimler talebeleri arasında yalnızca Hermetik Kütüphanesi’nin zenginliğiyle değil, ezoterik irfanın pek çok şubesine dair ameli vukufiyetiyle ve geçmiş devirlerde olduğu gibi günümüzde de okült marifete inisiyasyon bahşettiği varsayılan, aleniyet kazanmamış çok sayıdaki cemiyetle olan hakiki yahut rivayet edilen irtibatıyla da ziyadesiyle tanınmaktaydı.

Beşinci öz açığa çıkarıldığında bile dört unsurun gücünden hiçbir şey yitmez.

Bu metin neden önemli

Bu metin, modern kimyanın atası sayılan iatrokimyanın çekirdek fikrini gösterir, yani her maddenin içinde şifa verici saf bir özün bulunduğu ve bunun sanat yoluyla açığa çıkarılabileceği inancını. Paracelsus için ayrıştırma yalnızca teknik bir işlem değil, doğanın gizli düzenini okuma biçimidir. Bu yönüyle pasaj, dönemin madde, doğa ve tıp anlayışının kesişim noktasını verir.

Bu eser Ezoterik Tıp Koleksiyonu'nun parçasıdır →

Künye
Kaynak eser
The Hermetic and Alchemical Writings of Aureolus Philippus Theophrastus Bombast, of Hohenheim, called Paracelsus the Great, der. ve çev. Arthur Edward Waite
Neşir
Londra: James Elliott and Co., 1894 (iki cilt)
Konum
Waite derlemesinin tamamı — Coelum Philosophorum, Filozofların Tentürü, Şeylerin Tabiatı, Filozofların Şafağı ve Archidoxa dahil
Çeviren
Şira Nur Uysal
Dijital nüsha
archive.org (Waite 1894)
Bu Türkçe çeviri © Şira Nur Uysal, CC BY-SA 4.0 ile paylaşılmıştır (serbestçe kullanın, kaynak gösterin, değiştirirseniz aynı lisansla paylaşın). Kullanım & lisans →
Bu Çeviriye AtıfUysal, Ş. N. (Çev.). (2026). Paracelsus, Hermetik ve Simyevi Yazılar. Kadim Kütüphane. https://kadimkutuphane.com/paracelsus-archidoxa
Bülten

Yeni metinlerden ilk sen haberdar ol

Tam çeviriler, PDF'ler ve yeni eklenen kaynaklar hazırlandıkça e-postana düşsün.

← Kütüphaneye dön