Nicholas Flamel, Hiyeroglif Figürlerin Şerhi
Nicholas Flamel'in "Hiyeroglif Figürlerin Açıklaması" adlı eserinin "Giriş" bölümü, 1624 İngilizce basımı (Eirenaeus Orandus çevirisi). Wellcome Collection.

Nicholas Flamel, Hiyeroglif Figürlerin Şerhi

Nicholas Flamel — Hiyeroglif Figürlerin Açıklaması'nın Girişi (1624 İngilizce basımı)
Nicholas Flamel· 1624 (bu çeviri: 1624)· Özgün: Fransızca (1624 İngilizce çevirisinden)· Wellcome Collection· ~76 dk okuma
SimyaTürkçe çeviriAçık erişim

Nicholas Flamel (y. 1330-1418), Batı kültüründe en çok efsaneleştirilmiş simyacıdır — bugün de Harry Potter'dan tutun sayısız popüler kültür ürününe kadar adı geçmeye devam eder. Bu eser, ölümünden yaklaşık iki yüzyıl sonra Fransa'da ortaya çıkan ve kendisine atfedilen bir "Vasiyet"tir: Flamel'in, Masumlar Mezarlığı'ndaki (Saint-Innocents) bir kemerin üzerine resmettirdiği simgesel figürleri kendi ağzından açıkladığı bir metin. Eserin gerçekten Flamel'e ait olup olmadığı tartışmalıdır, ama 1612'de Fransızca, 1624'te de Eirenaeus Orandus'un çevirisiyle İngilizce yayımlanan bu metin, sonraki dört yüzyıl boyunca Flamel efsanesinin başlıca kaynağı olmuştur.

Türkçe çeviri (tam metin) · Çeviren Şira Nur Uysal

Fransızca ve Latince Nüshalarından

Fransızca ve Latince nüshalarından, bir kemer üzerine resmettiği hiyeroglif (hieroglyphicall) figürler.

Bununla birlikte, filozof taşının (Lapis) hem teorisi hem de pratiği üzerine, konunun azametine yaraşır ve sadık bir biçimde çevrilmiş olan Artephius’un Gizli Kitabı ve John Pontanus’un Mektubu yer almaktadır, 1624.

En Seçkin ve Kusursuz Hanımefendiye

Böylesi sıfatlar ki, aramızda bu kadar yayılmışken, herhangi bir insanın sizi hem hak ettiğiniz unvanlardan hem de o yakıcı hayırseverliğin sınırsız kaynağından neşet eden sadakalarınızdan tanıması zor değildir, bu hayırseverlik ki fakirlerin ihtiyaçlarına göre kendini her biçimde gösterir, beni bu küçük kitapları halkın dili olan İngilizcede yayımlamaya mecbur etti, zira teamüller cinsinizin çoğunu bilginlerin dillerini bilmekten mahrum bırakır, oysa bu sırlar normalde o dillerin çekmecelerinde kilitlidir, her ne kadar Tanrı’nın adil inayetiyle bu şeyin kendisine ulaşmış birçok kadın örneği eksik olmasa da. Lakin benim amacım, Yüce Olan’ın ne kadar nadir ve saklı bir lütfu olduğunu gayet iyi bildiğim bir şeyin ümidiyle kimseye yaltaklanmak değildir. Yalnızca, eğer bu vesileyle gözlerinizi doğanın kendi madenlerinde sürdüğü o muzaffer arabaya çevirmekten memnun olursanız, göklerin o bol meziyetlerinin, bir araya sıkışıp toplanmış halde, (çemberin çevresinden ilk yola çıktıklarında aralarında büyük mesafe olan ama merkeze yaklaştıklarında birbirine değen çizgiler gibi) başka bir tabiata sahip olan ve bu sebeple göksel ruhların böylesi bir bolluğunu ne kabul etmeye ne de tutmaya muktedir olan bitkilerin gevşek ve zayıf bileşiminden ne kadar farklı olduğunu kolayca göreceksiniz.

Bu kutsal bilimin kör uygulayıcıları oldukları kadar cesur iddiacıları da olan kimseler, bu risaleleri okuyarak, (temenni ettiğim üzere) zamanlarını kaybetmekten ve paralarını harcamaktan vazgeçmeye ikna olacaklardır, ta ki onlardan biri kendilerine üzerinde çalışılacak gerçek maddeyi (Prima Materia), diğeri ise bununla ilerlenecek doğru yöntemi öğretene kadar, kalplerinde sizin için Tanrı’ya şükretsinler, sizin o asil meziyetlerinize ki (tüm iyi insanların hakkıyla teslim etmesi gereken bir minnettarlıkla) emeklerimin bu küçük haracını ödemiş bulunuyorum. Kendi adıma, bu çalışmalardan o kadar bolca biçtiğim yardım ve teselli, beni pek çok baskının ortasında, bunlar olmasaydı katlanılmaz olacakken, Tanrı, iyi insanlar veya hakikat için her ne yapacaksam yahut çekeceksem, kararlılığımda şimdiden hafif ve kolay kıldı. Yetimlerin babası, dulların hâkimi ve çaresizlerin umudu, size ve sizinkilere olsun.

Küçük şeylerin gününü kim hor gördü? Çünkü sevinecekler ve Zerubbabel’in elinde o yedi gözle birlikte kalay taşını görecekler, onlar Rabbin gözleridir ki tüm yeryüzünde dolaşırlar. Zekeriya 4:10.

Tanrı’nın beklenmedik işleri pek çoktur, Umduğun şeyler gerçekleşmez bazen, Kimsenin ihtimal vermediği yolları ise Kolaylaştırır ilahi kudret aniden. İşte böyle nihayete erdi bu iş bende, Dilerim aynısı nasip olur sana da.

Alçakgönüllüleri sefil tozdan kaldıran ve kendisine ümit bağlayanların kalplerini neşelendiren, inayetiyle inananlara cömertliğinin pınarlarını açan ve dünyevi küreleri, tüm dünyevi mutlulukların hiyerarşisini (hiyerarşi) ayaklarının altına seren O’dur, her daim güveniniz O’na olsun, saadetimiz O’nun korkusunda, tabiatımızın ıslahının ihtişamı O’nun merhametinde ve sarsılmaz güvencemiz dualarımızda olsun. Ve sen, ey Yüce Tanrım, mademki inayetin dünyadaki tüm zenginliklerin hazinelerini yeryüzünde benim (senin değersiz kulun) önüme sermeyi lütfetti, ulu merhametin dilerim öyle buyursun ki, artık yaşayanların arasında olmadığımda, cennetin hazinelerini bana aç ve o tarifsiz bir lezzet olan, uyandırdığı coşkun sevinç yaşayan hiçbir insanın kalbine asla vasıl olmamış o ilahi yüzünü (thearkhia), o azameti bana seyrettir. Bunu senden, birliğin içinde hüküm süren sevgili oğlun Rabbimiz İsa Mesih aşkına diliyorum.

Hiyeroglif Figürlerin Açıklaması

Ben Nicholas Flammel, Yazıcı, tarafından Paris’teki Masumlar Mezarlığı’nda, Saint Dennis caddesinin büyük kapısından girip sağ koldan ilerlerken dördüncü kemer üzerine yerleştirilen hiyeroglif figürlerin açıklaması.

Ben Nicholas Flammel, noter, bu bin üç yüz on dokuz senesinde Paris’te mukim, Bouchery’deki Saint James Şapeli’nin yakınındaki Noterler caddesindeki evimde ikamet etmekteyim, her ne kadar (beni en çok çekemeyenler tarafından dürüst insanlar olarak kabul edilen) ebeveynimin kısıtlı imkânları sebebiyle pek az Latince öğrenmiş olsam da, Tanrı’nın inayeti ve cennetteki her iki cinsten azizlerin, bilhassa Galicia’daki Saint James’in şefaatiyle, anlamaktan mahrum kalmadım.

Nicholas Flammel’in Hiyeroglif Şekilleri

Onlardan öğrenip gizli sırlarına vakıf oldum, bu sebeple ömrümün hiçbir anı olmayacaktır ki bu yüksek lütfu hatırladığımda, kalbimin tüm bağlılığıyla, kapı kapı dilenmeye terk etmeyen ve kendi lütfuna tamamen güvenenleri asla aldatmayan bu en kerem sahibi Tanrı’ya şükranlarımı sunmayayım.

Nicholas Flammel’in vasiyeti, vasilerin ve yetimlerin hesaplarını inceleyip harcamalarını toplarken, elime iki florin karşılığında, yaldızlı, çok eski ve büyük bir kitap geçti. Diğer kitaplar gibi kâğıttan veya parşömenden değil, bana öyle geldi ki körpe genç ağaçların narin kabuklarından yapılmıştı, kapağı ise pirinçten mamuldü, üzeri garip şekillerle kaplıydı ve bana kalırsa bunlar Latince veya Galce harfler ya da karakterler değildi, zira bunlardan az çok anlardık. İçindekilere gelince, kabuk veya ağaç lifinden yapılmış sayfalar, demir bir kalemle, fevkalade bir özenle kazınmış ve güzel, düzgün, renklendirilmiş Latince harflerle yazılmıştı. Kitap, sayfaların üst kısmından sayıldığı üzere üç kere yedi sayfa içeriyordu ve her yedinci sayfa yazısız olup, yazı yerine birçok nehir kaynağı resmedilmişti ki bunlardan dışarıya her yana koşuşan çok sayıda yılan çıkmaktaydı. İlk sayfada, büyük altın büyük harflerle şöyle yazılmıştı, YAHUDİ ABRAHAM, PRENS, RAHİP, LEVİLİ, GALLER ARASINA DAĞILMIŞ OLANLARA ESENLİK DİLER. Bundan sonra, rahip veya katip olmayan ve gözünü bu kitaba dikecek her kişiye karşı, orada sıkça tekrarlanan MARANATHA kelimesiyle birlikte lanetler yağdırılmıştı.

Bana bu kitabı satan kişi, benim satın aldığımda bilmediğim gibi, onun ne kadar değerli olduğunu bilmiyordu, zavallı Yahudilerden çalındığını veya alındığını ya da eski ikametgâhlarının antik bir köşesinde gizlenmiş olarak bulunduğunu tahmin ediyorum. Kitabın içinde, ikinci sayfada, kavmini teselli ediyor, onlara günahlardan ve her şeyden önce putperestlikten kaçınmalarını tavsiye ediyor, tatlı bir sabırla, yeryüzünün tüm krallarına hükmedecek ve kendi kavmiyle ebedi saltanat sürecek olan Mesih’in gelişini beklemelerini öğütlüyordu, şüphesiz bu bilge bir adamın kalemiydi. Üçüncü sayfada ve onu takip eden tüm yazılı sayfalarda, esir düşmüş kavminin Roma İmparatoru’na vergilerini ödemelerine yardımcı olmak ve burada bahsetmeyeceğim diğer şeyleri yapmak için, sıradan kelimelerle metallerin transmutasyonunu (dönüşüm) öğretiyordu, yan taraflara kapları çizmişti, renkler ve geri kalan her şey hakkında onları bilgilendirmişti, ancak Mercury (cıva) adını verdiği ilk ajan hariç, bundan hiç bahsetmemişti, fakat kendi ifadesine göre dördüncü ve beşinci sayfalarda onu tamamen resmetmiş ve şekillendirmişti, lakin bunu büyük bir maharet ve işçilikle yapmıştı, zira her ne kadar iyi ve anlaşılır bir şekilde şekillendirilmiş ve boyanmış olsa da, gelenekle aktarılan Kabala öğretisinde yetkin olmadan ve onların kitaplarını iyi incelemeden hiç kimse bunu asla anlayamazdı. Bu yüzden dördüncü ve beşinci sayfalar yazısızdı, tamamen güzel ve aydınlatılmış şekillerle doluydu.

Dördüncü sayfada ilk olarak, elinde iki yılanın sarılı olduğu bir Caduceus (haberci değneği) tutan, bununla başını örten miğfere vuran bir adam resmedilmişti, benim kıt aklıma göre Paganların tanrısı Mercury (cıva) gibi görünüyordu, ona karşı kanatlarını açmış, uçarak ve koşarak gelen, elinde büyük bir tırpan tutan, dehşetli ve öfkeli bir şekilde Mercury’nin ayaklarını kesmek ister gibi görünen Ölüm figürü vardı. Dördüncü sayfanın diğer tarafında, kuzey rüzgârıyla şiddetle sarsılan çok yüksek bir dağın tepesinde güzel bir çiçek resmetmişti, sapı mavi, çiçekleri beyaz ve kırmızı, yaprakları saf altın gibi parlıyordu, etrafında ise ejderhalar ve grifonlar yuva yapmış, orada ikamet ediyordu. Beşinci sayfada, tatlı bir bahçenin ortasında çiçek açmış, içi oyuk bir meşe ağacına tırmanan güzel bir gül ağacı vardı, ağacın dibinde, kaynayan ve hızla derinliklere akan en beyaz sudan bir kaynak fışkırıyordu, ancak bu su önce, onu aramak için toprağı kazan sayısız insanın elleri arasından geçiyordu, fakat kör oldukları için, ağırlığı [NOT: Burada simyadaki niceliksel oranların önemine atıfta bulunulmaktadır] hesaba katan tek tük kişi hariç, hiçbiri onu tanıyamıyordu.

Beşinci sayfanın arka yüzünde, elinde büyük bir pala olan bir kral vardı, onun huzurunda askerler tarafından katledilen çok sayıda küçük bebek bulunuyordu, anneleri ise acımasız askerlerin ayakları dibinde ağlıyordu, bu bebeklerin kanı daha sonra diğer askerler tarafından toplanıyor ve içine Güneş ile Ay’ın yıkanmak için girdiği büyük bir kaba konuyordu. Bu hikaye, Herod tarafından katledilen masumların hikayesinin büyük bir kısmını temsil ettiği ve bu kitapta sanatın en büyük kısmını öğrendiğim için, kilise bahçesine bu gizli ilmin hiyeroglif sembollerini yerleştirmemin sebeplerinden biri de buydu. İşte ilk beş sayfada olanlar bunlardı, diğer tüm yazılı sayfalarda iyi ve anlaşılır bir Latinceyle yazılmış olanları size aktarmayacağım, zira Tanrı beni cezalandırır, çünkü bunu tek bir darbede kesip atmak için yapacağımdan daha büyük bir kötülük işlemiş olurdum. Yanımda bu güzel kitap varken, gece gündüz onu incelemekten başka bir şey yapmadım, gösterdiği tüm işlemleri çok iyi anlıyordum, ancak çalışmaya nasıl başlayacağımı bilmiyordum.

Beni teselli eden ve beni bu sıkıntıdan kurtarmanın bir yolu olup olmadığını hararetle soran eşime bu güzel kitabı gösterdim, onu gördüğü anda o da benim kadar hayran kaldı, bu güzel şekilleri seyretmekten son derece keyif aldı.

Hiyeroglif Figürleri

Eşim de bu resimlerden benim kadar az anlasa da, onunla konuşmak ve bu resimlerin anlamını çözmek için ne yapmamız gerektiğini tartışarak kendimi avutmak benim için büyük bir teselliydi. Evimin içinde, elimden geldiğince aslına sadık kalarak, dördüncü ve beşinci yapraktaki tüm figürleri ve portreleri çizdim, bunları Paris’teki en büyük bilginlere gösterdim, fakat onlar da bu resimlerden benim anladığımdan fazlasını anlamadılar. Onlara bu resimlerin, Lapis (taş) yapımını öğreten bir kitapta bulunduğunu söyledim, ancak içlerinden tıp lisansiyeri olan ve bu bilim üzerine yoğun şekilde çalışan Master Anselme adındaki biri hariç, büyük bir kısmı hem benimle hem de o kutsal Lapis ile alay etti. Kitabımı görmeyi çok istiyordu ve bunu bir kez olsun görebilmek için yapmayacağı şey yoktu, fakat ona her zaman kitabın yanımda olmadığını söyledim, sadece yöntemin geniş bir tasvirini sundum. Bana ilk portrenin her şeyi yutan Zaman’ı temsil ettiğini ve yazılı altı yaprağın sayısına göre, Lapis’i mükemmelleştirmek için altı yıllık bir sürenin gerektiğini, ardından camı ters çevirmemiz ve artık ona bakmamamız gerektiğini söyledi. Ona bunun boyanmadığını, sadece kitapta belirtildiği gibi süreci göstermek için orada olduğunu söylediğimde, bana altı yıllık bu dekoksiyonun adeta ikinci bir etken olduğunu ve şüphesiz ilk etkenin, hiç kuşkusuz sabitleyemedikleri ve ayaklarını kesemedikleri, yani uçuculuğunu gideremedikleri Argent vive olan beyaz ve ağır su olduğunu söyledi, bunu da ancak küçük çocukların en saf kanında yapılacak o uzun dekoksiyon ile başarabileceklerini belirtti. Çünkü bu Argent vive, altın ve gümüş ile birleştiğinde, onlarla birlikte ilk olarak orada resmedilen o ota benzer bir bitkiye dönüşüyor, ardından çürüme yoluyla yılanlara evriliyordu, bu yılanlar tamamen kurutulup ateşle pişirildiğinde ise Lapis olacak altın tozuna indirgeniyordu. Bu sebeple, yirmi bir yıllık süre boyunca, bu işin ne kadar günahkar ve alçakça olduğunu düşünerek sürekli bir şüphe içinde kaldım, zira kitabımda filozofların kan derken, Güneş, Ay ve Mercury (cıva) içinde bulunan mineral ruhu kastettiklerini bulmuştum, ki ben de her zaman bunları bir araya getirmeye çalışıyordum, yine de kitabımın dışındaki bu yorumlar beni her defasında en başa döndürüyordu. En sonunda bu figürleri anlama ümidimi tamamen yitirince, son çare olarak Tanrı’ya ve Gallicia’lı Aziz James’e, İspanya’daki bir Yahudi rahibinden bunların yorumunu dileyebilmek için adakta bulundum, bunun üzerine Perrenelle’in rızasıyla, kilise bahçesindeki bu kemerin dışında beni görebileceğiniz şekilde, hacı kıyafetini giyip asayı elime aldım, o kemerin üzerinde bu hiyeroglif figürleri yer almaktadır, ayrıca duvarın her iki tarafına, Lapis’in tüm renklerinin sırasıyla gelişini ve gidişini temsil eden bir geçit töreni resmi koydum, üzerinde Fransızca şu yazı yer almaktadır:

Kral Hercules’in Lapis’in renklerini ele alan ve İris veya Gökkuşağı başlığını taşıyan kitabının adeta başlangıcı olan şu sözler yazılıdır: *Operis processio multum naturae placet*, yani, "Çalışmanın ilerleyişi doğaya çok hoş gelir", bunu oraya özellikle, bu imayı anlayacak olan büyük bilginler için koydum. İşte bu kıyafetle yola çıktım ve nihayet Montjoy’a, ardından da büyük bir bağlılıkla adağımı yerine getirdiğim Saint James’e ulaştım. Bu iş tamamlandıktan sonra, dönüşümde Leon’da, beni bir hekime tanıtan Boloyn’lu bir tüccarla karşılaştım. Kitaptan bahsettiğim anda, eğer birisi bu bilmeceleri onun için çözebilirse ne kadar mutlu olacağını söyledi, o an büyük bir şevk ve neşeyle dolup taşarak konuşmaya başladı. Kısacası, bu kitabın nerede olabileceğine dair haberler almaktan ve onu dinlemekten çok memnun kaldı, şüphesiz kitap hakkında çok şey duymuştu, ancak kendi ifadesiyle, tamamen kaybolduğuna inanılan bir şey olarak biliyordu. Birlikte seyahat etmeye karar verdik ve Leon’dan Oviedo’ya, oradan da Fransa’ya gelmek üzere denize açıldığımız Sanson’a geçtik. Yolculuğumuz oldukça talihli geçti ve daha bu krallığa adım attığımız andan itibaren, figürlerimin en büyük kısmını bana en doğru şekilde yorumladı, hatta en ufak noktalarda ve işaretlerde bile büyük gizemler buldu, bunlar bana son derece şaşırtıcı göründü. Ancak Orleans’a vardığımızda, bu bilgili adam, denizde maruz kaldığı rahatsızlıkların devamı olan aşırı kusmalarla sarsılarak ağır bir şekilde hastalandı ve onu terk edeceğim korkusuyla sürekli bir endişe içindeydi, zihninde bundan başka bir şey yoktu. Her an başucunda olmama rağmen durmaksızın beni çağırıyordu, fakat sonunda ruhunu teslim etti, orada öldü. Onu Orleans’taki Saint Cross Kilisesi’ne gömdüm ve ruhu için her gün ayinler yapılmasını vasiyet ettim. Benim varışımı ve Perrenelle’in sevincini görmek isteyen her kimse, Paris şehrindeki Bouchery’li Saint James Şapeli’nin kapısının hemen yan tarafında ikimizi tasvir eden resme baksın.

##

...aynı evde, kendimi St. James of Gallicia’nın ayakları dibinde şükranlarımı sunarken, Perrenelle’i ise sıkça yakardığı St. John’un ayakları dibinde resmettirmiş olarak ikimiz de tasvir edildik. Nihayetinde Tanrı’nın inayeti, kutlu ve mukaddes Meryem Ana ile mübarek azizlerin şefaatiyle dilediğim her şeye kavuştum, yani ilk ilkeleri elde ettim, fakat henüz en çetin iş olan ilk hazırlıklarını tamamlayamamıştım.

Bu süre zarfında, St. James ve St. John’un ayakları altında, elimde tespihimle daima Tanrı’ya dua ederek, bir kitabın sayfalarını dikkatle okuyup filozofların sözlerini tartarak ve ardından yalnızca onların kelimelerinden yola çıkarak zihnimde tasarladığım çeşitli işlemleri deneyip sınayarak çalışmaktan ve araştırmaktan başka bir şey yapmadım. Sonunda dilediğim şeyi buldum, bunu da yaydığı güçlü koku ve esans sayesinde hemen anladım. Buna sahip olduktan sonra ustalığı kolayca tamamladım, zira ilk etkenlerin hazırlanışını bilerek ve sonrasında kitabımı harfi harfine takip ederek istesem bile hata yapamazdım. İlk projeksiyon (yansıtma) işlemimi gerçekleştirdiğimde, yarım pound kadar Mercury (cıva) maddesini, kendi yaptığım ve başkalarına da defalarca yaptırdığım analizlerle sabit olduğu üzere, madenlerden çıkarılandan çok daha saf bir gümüşe dönüştürdüm. Bu hadise, insanlığın kurtuluşunun 1382. yılında, bir pazartesi günü öğle vakti, evimde, yalnızca Perrenelle’in huzurunda vuku buldu.

Daha sonra kitabımı kelimesi kelimesine takip etmeyi sürdürerek, aynı miktardaki Mercury üzerine kırmızı taşla projeksiyon işlemini gerçekleştirdim, bu esnada yine yalnızca Perrenelle yanımdaydı, aynı evde, müteakip nisan ayının yirmi altıncı gününde, akşam saat beş sularında gerçekleşen bu işlemle maddeyi neredeyse aynı miktarda saf altına dönüştürdüm, bu altın şüphesiz sıradan altından daha saf, daha yumuşak ve daha bükülebilirdi. Tüm samimiyetimle ifade edebilirim ki, işlemleri benim kadar iyi kavrayan Perrenelle’in yardımıyla bunu üç kez gerçekleştirdim, çünkü kendisi tüm operasyonlarda bana yardım etti ve şüphe yok ki, eğer bunu tek başına yapmayı isteseydi, kapların içinde tabiatın hayranlık uyandırıcı eserlerini görmekten ve seyretmekten büyük bir haz ve keyif alarak bu işi mükemmelen başarabilirdi. Sana bunu üç kez nasıl yaptığımı göstermek için, eğer sanatı anlama kabiliyetin varsa, bu hiyeroglif figürlerin, ustalığın operasyonlarına giden iki yol olarak hizmet edeceğini göreceksin.

Onun saadetinden duyduğum sevinci kendi sevincimle ölçüyordum, sahip olduğumuz bu muazzam hazineler yüzünden akrabaları arasında ağzından bir söz kaçırmasından endişe ediyordum, zira aşırı sevinç de tıpkı büyük bir keder gibi aklı başından alır, fakat yüce Tanrı’nın inayeti bana yalnızca iffetli ve bilge bir eş bahşetmekle kalmamıştı, o aynı zamanda sadece makul olanı kavramakla yetinmeyip makul olan her şeyi yapabilecek güçteydi, diğer kadınlardan çok daha basiretli ve sır tutmasını bilen biriydi.

Her şeyden öte, son derece dindar biriydi, bu yüzden çocuk sahibi olma ümidini yitirdiğinde ve yaşımız hayli ilerlediğinde, o da benim gibi Tanrı’yı düşünmeye başladı ve kendimizi merhamet işlerine adadık. Bu tefsiri yazdığım bin dört yüz on üç yılının sonunda, hayatımın sonuna dek yasını tutacağım sadık yoldaşımın vefatının ardından, o ve ben Paris şehrinde 14 hastane kurmuş ve bunlara gelir bağlamıştık, temelinden itibaren üç şapel inşa ettirmiş, yedi kiliseyi büyük bağışlar ve mülklerle zenginleştirmiş, mezarlıklarında pek çok onarım yaptırmıştık, ayrıca Boulogne’da yaptıklarımız da buradakilerden pek aşağı kalmazdı.

Her ikimizin de özel olarak yardıma muhtaç fakirlere, bilhassa dul kadınlara ve yetimlere yaptığımız iyiliklerden bahsetmeyeceğim, zira isimlerini ve bunu nasıl yaptığımı söylersem, hem bu dünyadaki mükafatımı almış olurdum hem de Tanrı’nın kutsamasını dilediğim o iyi insanları incitebilirdim ki bunu dünyadaki hiçbir şeye feda etmem.

Bu şehirde söz konusu kiliseleri, mezarlıkları ve hastaneleri inşa ettirirken, St. Dennis caddesindeki büyük kapıdan girip sağ tarafa yöneldiğinizde Innocents Mezarlığı’nın dördüncü kemerinin altına, Yahudi Abraham’ın yaldızlı kitabındakilere benzer şekilde, sanatın işaretlerini perdeler ve hiyeroglif örtüler altında resmettirmeyi kararlaştırdım, bunlar onları seyredenlerin anlayış ve kabiliyetine göre iki şeyi temsil edebilir, ilki, gelecekteki ve şüphe götürmez dirilişimizin gizemleridir.

Semavi hayata ulaştıran yollar, ilk ve en açık manasıyla kurtuluşumuzun mukaddes gizemlerini öğretir, diğer yönü ise bunu tamamlamış olan her insana kötünün iyiye dönüşmesini öğretir, ondan acıyı uzaklaştırır.

cömert, nazik, dindar, mütedeyyin ve Tanrı’dan korkan biri haline getirir, daha önce ne kadar kötü olursa olsun, o andan itibaren Tanrı’dan elde ettiği büyük lütuf ve merhametle, O’nun ilahi ve hayranlık uyandırıcı işlerinin derinliğiyle sürekli olarak kendinden geçer.

Beni bu şekilleri bu biçimde ve bir mezarlık olan bu yerde sunmaya sevk eden nedenler bunlardır, öyle ki eğer herhangi bir insan bu paha biçilemez iyiliğe ulaşır, bu zengin Altın Post’u fethederse, Tanrı’nın lütfettiği bu yeteneği toprağa gömüp bu dünyanın boş işleri olan topraklar ve mülkler satın alarak saklamamayı, aksine kardeşlerine karşı hayırseverlikle çalışmayı kendi kendine düşünsün, bu sırrı, kendisinin de yakında aralarında bulunacağı ölülerin kemikleri arasında öğrendiğini ve bu hayattan sonra, boş ve beyhude bir sözün bile hesabını soracak olan adil ve heybetli bir yargıcın huzurunda hesap vermek zorunda olduğunu hatırlasın. Bu nedenle, sözlerimi iyice tartıp şekillerimi iyi bilip anladıktan sonra, ilk başlangıçların ve etkenlerin bilgisini öncelikle başka bir yerden edinmiş olan kişi (çünkü şüphesiz bu şekillerde ve şerhlerde buna dair hiçbir adım veya bilgi bulamayacaktır), her şeyin yaratıcısı olan Tanrı’nın şanına, Katolik, Apostolik ve Roma Kilisesi’nin ve diğer tüm kiliselerin, mezarlıkların ve hastanelerin, ama her şeyden önce, bu şehirdeki Masumlar Kilisesi’nin, mezarlığında bu gerçek gösterimleri seyretmiş olacağı kilisenin yararına, cüzdanını gizlice fakir olanlara, dürüst ama çaresiz insanlara, zayıf kadınlara, dullara ve kimsesiz yetimlere cömertçe açarak kendini mükemmelleştirsin. Amin.

Bu Hiyerogliflere, Yazar Olan Benim Anlayışıma Göre Verilebilecek Teolojik Yorumlar Hakkında

Bu mezarlığa, tam ortasında yer alan bir kemiklik binası yaptırdım ve üzerine kömürle çizilmiş ve kabaca boyanmış, tamamen siyah, doğrudan mezarlığın ortasındaki bu hiyerogliflerin bulunduğu yere bakan, "Je vois moult merveille dont je me courrouce" yani "Beni çok şaşırtan bir mucize görüyorum" diyen bir adam resmi koydurdum. Bu resim ve ayrıca doğu, batı ve güney yönlerindeki yaldızlı demir ve bakırdan üç ve dört levha, Tanrı’nın Oğlu’nun kutsal çilesini ve dirilişini temsil eder, bu durum teolojik anlam dışında başka bir şekilde yorumlanmamalıdır, şu kadar ki bu siyah adam, metallerin dönüşümündeki Tanrı’nın hayranlık uyandırıcı işlerini de ilan ediyor olabilir, bu dönüşüm bu hiyerogliflerde tasvir edilmiştir ve mezarlarından yeniden dirilecek olan insan bedenlerinin dirilişini de simgeler.

Dahası, benim bu kapları, kalkanlar şeklinde, bu kalemi ve hokka takımını temsil etmek üzere koyduğuma ve ismimin baş harflerini, Saint Peter ve Saint Paul figürlerinin iki yanında yer alan, birinde Nicholas anlamına gelen bir N, diğerinde ise Flamel anlamına gelen bir F bulunan kaplarla gösterdiğime inanmak isteyen kişi için de durum böyledir. Veya felsefe kabını [NOT: Burada simyasal kap kastedilmektedir] ele alırsan, yazıları kaldırıp kalemi hokkaya birleştirirsen, bu kaplar, içlerinde bu büyük sanatı (magistery) üç kez gerçekleştirdiğimden başka bir şey ifade etmez.

Üçüncü, dördüncü ve beşinci tablolara gelince, bunların yanlarında şu ibareler yazılıdır: "NICHOLAS FLAMEL ET PERRENELLE". Teolojik anlamı yazıdan yeterince anlaşılmaktadır, biz sadece yukarıda kalan diğer kısımdan bahsetmeliyiz.

Birbirine dolanmış, biri siyah zemin üzerine diğeri mavi zemin üzerine iki ejderha, yani siyah olanlar ki bunlardan birinin kanatları yaldızlıdır, diğerinin ise hiç kanadı yoktur, doğal olarak birbirine zincirlenmiş günahların işaretleridir. Bunlardan bazısı kolayca uzaklaştırılabilir, çünkü her saat bize doğru uçarlar ve kanatları olmayanlar ise asla uzaklaştırılamaz, Kutsal Ruh’a karşı işlenen günah gibi. Altın kanatlar, pek çok insanın bunu nereden elde edebileceğini gayretle dinlemesine neden olan altına karşı duyulan o kutsal olmayan açlığı temsil eder, siyah ve mavi renk ise bu figürlerin, cehennemin karanlık çukurlarından çıkan arzular olduğunu gösterir. Bu iki ejderha ahlaki olarak bize, her zaman etrafımızda olan ve korkunç yargı gününde adil yargıcın huzurunda bizi suçlayacak olan, bizi kalburdan geçirmekten başka bir şey istemeyen ve aramayan kötü ruhlar ordusunu da temsil edebilir.

Yanlarındaki turuncu renkli, mavi ve lacivert bir zemin üzerindeki erkek ve kadın, erkeklerin ve kadınların umutlarını bu dünyaya bağlamamaları gerektiğini ifade eder, çünkü turuncu renk umutsuzluğu veya burada olduğu gibi umudun yitirilmesini bildirir, üzerlerinde durdukları mavi ve lacivert renk ise göksel şeyleri gösterir.

Nicholas Flannel’ın Hiyerarşik Şekilleri

Gelecekteki semavi şeyleri düşünmemiz gerektiğini ve insanın ruhunun söylediği gibi, HOMO VENI AD IVDICIVM DEI, yani, İnsan Tanrı’nın hükmüne gelmeli, ya da kadının söylediği gibi, VERE ILLA DIES TERRIBLIS ERIT, yani, O gün gerçekten korkunç olacak demeliyiz, öyle ki kendimizi günah olan ejderhalardan koruyalım ve Tanrı bize merhametini göstersin.

Bundan hemen sonra, yeşil olan bir sinople alanında, yeniden dirilen iki erkek ve bir kadın resmedilmiştir, bunlardan biri bir mezardan, diğer ikisi ise topraktan çıkmaktadır, her üçü de portakal rengi bir cübbe giymiştir ve bu cübbede siyah ve beyaz kıvrımlar veya kıvrımlar görünmektedir, (bu resim beni hayata benzetmektedir) ve ellerini birleştirmiş halde günahlarının bağışlanmasını dilemektedir, ellerinin arasından bir rulo üzerine yazılmış şu sözler çıkmaktadır, DELE MALA QVA FECI, yani, Yaptığım kötülükleri sil. Diğer tarafta, sol tarafta, kırmızı ve sarı giyinmiş, elinde anahtarı olan Aziz Peter vardır, elini portakal rengi bir cübbe giymiş, diz çökmüş ve ellerini birleştirmiş halde Perrenelle’i hayata benzer şekilde temsil eden bir kadının üzerine kaldırmıştır, kadının elinde bir rulo vardır ve üzerinde yazılıdır, CHRISTE PRECOR ESTO PIVS, yani, Mesih, yalvarırım merhametli ol. Arkasında diz çökmüş bir melek vardır, elindeki ruloda, SALVE DOMINE ANGELORVM, yani, Selam meleklerin Rabbi olan Tanrım yazılıdır. Benim resmimin arkasında, Aziz Paul’ün olduğu tarafta diz çökmüş başka bir melek daha vardır, o da bir rulo tutmaktadır ve şöyle demektedir, O REX SEMPITERNE, yani, Ey ebedi Kral. Tüm bunlar, yeniden dirilişin ve gelecekteki hükmün açıklamasına göre o kadar açıktır ki, gerçekte oraya uydurulabilir. Dolayısıyla bu kemerin başka bir amaçla değil, bunu temsil etmek için boyandığı görülmektedir. Ve bu nedenle, en az bilen ve en cahil olanın bile buna bu yorumu kolayca verebileceğini düşünerek üzerinde daha fazla durmamıza gerek yoktur.

Yeniden dirilen üç kişiden sonra, mavi bir alan üzerinde portakal renginde iki melek daha gelir, rulolarında şöyle yazmaktadır, SVRGITE MORTVI VENITE AD IVDICIVM DOMINI MEI, yani, Kalkın ey ölüler, Rabbimin hükmüne gelin. Bu da yeniden dirilişin yorumuna hizmet eder, tıpkı arkasından gelen son şekiller gibi, bunlar da menekşe rengi bir alan üzerinde, kırmızı vermilyon renginde bir adamdır, o da kırmızı vermilyon renginde boyanmış, adamı yutacakmış gibi boğazını açmış kanatlı bir aslanın ayağını tutmaktadır, çünkü şüphesiz bu korkunç günde insanın, burada kükreyen kırmızı bir aslan şeklinde boyanmış olan ve onu yutup yok edecek olan iblise teslim edileceği söylenebilir.

BÖLÜM II. ### Hermes’in Üstadlığına göre Felsefi Yorumlar.

Sırları araştıran kişinin, zihninde gelecekteki yaşam ve yeniden dirilişin bu fikirlerini geçirdikten sonra, öncelikle bunlardan kendi adına yararlanmasını tüm kalbimle dilerim. Ve ikinci olarak, her zamankinden daha temkinli olmasını, şekillerimin, renklerimin ve rulolarımın, özellikle de rulolarımın derinliğini araştırmasını ve araştırmasını dilerim, çünkü bu sanatta sıradan bir dille konuşmazlar. Daha sonra kendi kendine sorsun, neden Aziz Paul’ün şekli sağ taraftadır, oysa geleneksel olarak Aziz Peter’in resmi oraya boyanır, ve neden Aziz Peter’in şekli sol taraftadır, Aziz Paul’ün şeklinin yerinde? Neden Aziz Paul’ün şekli beyaz ve sarı renklerde giydirilmiştir, ve Aziz Peter’in şekli tamamen sarı ve kırmızıdır? Neden bu iki Azizin ayaklarının dibinde, sanki Hüküm Günü’ndeymiş gibi Tanrı’ya dua eden bu adam ve bu kadın resmedilmiştir? Çünkü onların yerde daha aşağıda olmaları gerekirdi, cennette değil. Neden ayrıca portakal rengindeki iki melek, rulolarında SVRGITE MORTVI VENITE AD IVDICIVM DOMINI MEI, yani, Kalkın ey ölüler, Rabbimin hükmüne gelin derken, bu renkte giyinmişlerdir ve yerlerinin dışındadırlar, çünkü onların en yukarıda, cennette, enstrüman çalan diğer iki melekle birlikte olmaları gerekirdi? Neden menekşe ve mavi bir alanları vardır? Ama en önemlisi, neden ölülerle konuşan ruloları, menekşe rengi bir alan üzerinde kırmızı vermilyon renginde boyanmış, kanatlı bir aslanın ayağını tutan adama yöneliktir? Haklı olarak sorulabilecek diğer tüm soruları sorarak, zihninin gözlerini sonuna kadar açsın ve tüm bunların sebepsiz yere yapılmadığını, bu karanlığın altında, Tanrı’dan kendisine açıklamasını dilemesi gereken bazı büyük sırların temsil edilmiş olması gerektiği sonucuna varsın. İnancını adım adım bu noktaya getirdikten sonra, bu şekillerin ve açıklamaların, filozofların kitaplarını hiç görmemiş olanlar ve metalik ilkeleri bilmedikleri için bu bilimin çocukları olarak adlandırılamayacak olanlar için yapılmadığına da inanmasını dilerim.

Nicholas Flammel’s Hieroglyphical Figures

Bu şekilleri ustalıkla yapanlar, Prima Materia (ilk madde) hakkında bilgi sahibi değillerse, şüphesiz kendilerini aldatacaklar ve hiçbir şeyi asla öğrenemeyeceklerdir.

Eğer beni kolayca anlamazsa kimse beni suçlamasın, çünkü o kişi bu ilk etkenin kutsal ve gizli yorumlarına vakıf olmadığı için benden daha az bilgedir, ki bu yorumlar en anlaşılmaz filozofları kavramanın anahtarıdır. Filozoflar bunları hiçbir kitapta yazmamışlardır, çünkü bunları sadece bu ilkeleri zaten bilenler için bırakmışlardır. Bu ilkeler, Tanrı’ya şükrederek öğrenmeni ve sonrasında O’nun rızası için çalışmanı sağlar. Tanrı bunları dilediğine vahyeder ya da çok nadir durumlarda, Kabala geleneğine dayanan şifahi bir aktarımla bir üstadın yaşayan sesi aracılığıyla öğretilmesini sağlar. Şimdi oğlum, sana böyle hitap etmeme izin ver, zira hem ileri bir yaşa gelmiş bulunuyorum hem de sen bu ilmin bir evladı olabilirsin, Tanrı sana bunu öğrenme lütfunu bahşetsin. Beni dikkatle dinle, fakat eğer bu dört ilkeden habersizsen daha ileri gitme.

Topraktan yapılmış bu kap, bu formuyla, filozoflar tarafından üçlü kap olarak adlandırılır, çünkü içinde, tam ortada bir kat veya taban, onun üzerinde de ılık küllerle dolu bir tabak veya tepsi bulunur. Bu tepsisinin içine felsefi yumurta, yani sanatın karışımlarıyla dolu bir cam şişe yerleştirilir, bu karışımlar Kızıldeniz’in köpüğü ve Mercury (cıva) rüzgarının yağından oluşur, ki bunu bir hokka ve kalem şeklinde resmedilmiş olarak görürsün. Topraktan yapılmış bu kabın üstü, tepsiyi içeri koyabilmek için açıktır, altındaki açık kapıdan ise bildiğin gibi felsefi ateş içeri verilir. Böylece üç kabın olur, yeşil aslan, bir zindan, bir mezar, bir idrar kabı, bunları ben kendim, dört yıl iki ay önce kaleme aldığım Felsefe Özeti adlı eserimde tasvir etmiştim. Sonunda burası tavuğun evi ve meskeni, tepsideki küller ise tavuğun samanı olarak adlandırılır. Yaygın adı bir fırındır, eğer Yahudi Abraham bunu uygun ateşle birlikte resmetmemiş olsaydı, bunu asla bulamazdım, ki bu ateş sırrın büyük bir kısmını oluşturur. Zira bu ateş, Nicholas Flammel’in embriyosunu içeren gerçek doğal ısıyı barındıran bir karın veya rahim gibidir. Bu ısı, bir kuşun yumurtasını kuluçkaya yatırdığı ısıya uygun olmalıdır. Eğer çok fazla ateş verirsen ve Morien’in dediği gibi ona ateşin yasasını hissettirirsen, sana bir tokat atacak ve çiçeklerini daha iliğinin derinliklerinden yükselmeden yakacaktır, onların beyaz yerine kırmızı çıkmasına neden olacak ve o zaman işin mahvolacaktır. Ya da eğer çok az ateş verirsen, o zaman da doğaların soğukluğu nedeniyle asla sonuca ulaşamazsın, çünkü onları birlikte sindirmek için yeterli hareket oluşmayacaktır.

O halde bu kaptaki ateşinin ısısı, Hermes ve Rosinus’un dediği gibi kış mevsimine uygun olmalı, ya da Diomedes’in dediği gibi, Koç burcunun ayaklarından Yengeç burcuna kadar yavaşça ilerlemelidir. Bil ki, başlangıçta madde soğuk balgam ve iki element olan soğuk ve sıcakla doludur, bunlar banyolarının ılıman ısısı ortasında uzun süre birlikte kalmadıkça asla birbirlerini mükemmel şekilde kucaklamayacaklardır.

Bu nedenle, mağrur ve kibirli doğalarını ölçü ve uyumla yumuşatmalısın, aksi takdirde birini diğerinden daha fazla kayırırsan, doğası gereği düşman olan bu yapılar kıskançlık ve kuru öfke ile sana kızar ve seni uzun süre keder içinde bırakırlar. Bunun yanı sıra, maddelerin ölüm zamanı geçene ve varlıkta el ele verene kadar onları sürekli olarak bu ılıman ısıda tutmalısın. Eğer yarım saat bile ateşsiz kalırlarsa, sonsuza dek bozulurlar. Bu yüzden durmaksızın, yorulmadan devam etmelisin. Aşağıda yer alan ve çok fazla ateş getiren fırın hakkında Rafis, onun her zaman şeytan ve hata tarafından takip edildiğini söyler.

Altın kuş, der Diomedes, Yengeç burcuna ulaştığında ve oradan Terazi burcuna doğru yöneldiğinde, ateşi biraz artırabilirsin. Ve aynı şekilde, bu güzel kuş Terazi’den Oğlak burcuna, yani arzulanan sonbahara, hasat ve olgunlaşmış meyvelerin zamanına doğru uçtuğunda ateşi daha da artırmalısın.

Sarımsı, mavi ve zemin gibi siyah renkteki iki ejderha.

Bunlar, bilgelerin kendi çocuklarına bile göstermeye cesaret edemedikleri bu felsefenin gerçek ilkeleri veya başlangıçlarıdır. Altta olan, kanatsız olanı sabittir, yani erkek olandır. Üstte olan ise uçucu olandır, yani dişi olandır, siyah ve karanlıktır, aylarca egemenliği ele geçirmeye çalışır. İlki Sulphur (kükürt) veya sıcaklık ve kuruluk olarak adlandırılır, ikincisi ise gümüş suyu veya soğukluk ve nem olarak adlandırılır. Bunlar, sürekli ateşle kraliyet giysileriyle süslenen, arındırılan ve daha sonra bir Quintessence (beşinci öz) haline dönüştürülen Mercurial (cıvasal) ve kükürtlü kaynağın Güneş ve Ay’ıdır.

***

Bir sonraki bölümün özetini veya analizini görmek ister misiniz?

Bunlar, antik Mısırlıların bir daire içinde, başı kuyruğunda olacak şekilde resmettikleri yılanlar ve ejderhalardır, bununla onların tek ve aynı şeyden türediklerini, kendi kendilerine yettiklerini ve kendi dönüşleri ile devir daimlerinde kendilerini mükemmelleştirdiklerini ifade etmek istemişlerdir. Bunlar, antik şairlerin uykusuzca Hesperides bakirelerinin bahçelerindeki altın elmaları koruyup gözettiklerini hayal ettikleri ejderhalardır. Bunlar, Jason’ın Altın Post macerasında üzerlerine hazırladığı et suyunu veya sıvıyı döktüğü ejderhalardır, ki filozofların kitapları bunların gidişatıyla o kadar doludur ki, doğruyu söyleyen Hermes Trismegistus, Orpheus, Pythagoras, Artephius, Morienus ve benim kendime kadar gelen diğerlerinin zamanından beri var olmuş hiçbir filozof yoktur ki bundan bahsetmemiş olsun. Bunlar, Juno, yani metalik doğa tarafından gönderilen ve verilen iki yılandır, ki bilge ve akıllı insanın bunları beşiğinde boğması, yani çalışmasının başlangıcında çürümelerini, bozulmalarını ve üremelerini sağlamak için onları alt etmesi ve öldürmesi gerektiği söylenir. Bunlar, Mercury (cıva) asasına veya değneğine sarılmış ve dolanmış olan iki yılandır, ki o bununla büyük gücünü icra eder ve dilediği gibi kendini dönüştürür. Gerçekten de der ki, birini öldüren diğerini de öldürecektir, çünkü biri kardeşi olmadan ölemez. Bu ikisi, (ki Avicenna bunlara Corascene köpeği ve Ermeni dişi köpeği der) bu ikisi, mezar kabının içine birlikte konulduklarında birbirlerini vahşice ısırırlar ve büyük zehirleri ile öfkeli gazapları nedeniyle, bir araya getirildikleri andan itibaren (soğuk rüzgarlar onlara engel olmazsa) her ikisi de salyalı zehirleriyle bedenlerinin her yerinden kan revan içinde kalana kadar ve nihayetinde birbirlerini öldürerek kendi zehirlerinde haşlanana kadar asla birbirlerini bırakmazlar, sonrasında ise tek bir yeni, daha asil ve daha iyi bir şey doğar.

Bunlar, Felsefe Özetim’in başlangıcında tanımlanan, Rasis, Avicenna ve Yahudi Abraham’ın dediklerine göre böbreklerin içinde, dört elementin işlemlerinden ve etkilerinden türeyen eril ve dişil spermlerdir. Bunlar metallerin radikal nemi, Sulphur (kükürt) ve Argent vive, yani sıradan ve tüccarlar ile eczacılar tarafından satılanlar değil, bize o çok sevdiğimiz iki güzel ve değerli bedeni verenlerdir. Democritus, bu iki spermin yaşayanların yeryüzünde bulunmadığını söyler. Avicenna da aynısını söyler, ancak onların bunları Güneş ve Ay’ın gübresinden, pisliğinden ve çürüklüğünden topladıklarını ekler. Bunların kuralını bilenlere ne mutlu, çünkü onlardan daha sonra tüm acılara, hastalıklara, kederlere, marazlara ve zayıflıklara karşı gücü olan ve ölüme karşı güçlü bir şekilde savaşan, Tanrı’nın izniyle ömrü belirlenen zamana kadar uzatan, bu dünyanın sefaletlerine galip gelen ve insanı onun zenginlikleriyle dolduran bir panzehir yaparlar. Bu iki ejderha veya metalik ilkeler hakkında, yukarıda adı geçen özetimde demiştim ki, düşman ısısıyla düşmanını tutuşturacaktır ve eğer dikkat etmezlerse, havada zehirli ve kokulu bir alev göreceklerdir, bu alev ve zehir yönünden bir yılanın zehirli başından ve Babil ejderhasından daha kötüdür. Bu iki spermi ejderha şeklinde resmetmemin nedeni, kokularının son derece büyük olması ve onların kokusuna benzemesidir, camın içinde yükselen buharlar karanlık, yoğun, mavi ve sarımsıdır (tıpkı bu iki ejderhanın resmedildiği gibi), bunların ve çözünen bedenlerin gücü o kadar zehirlidir ki, gerçekten de dünyada bundan daha tesirli bir zehir yoktur, çünkü gücü ve kokusuyla yaşayan her şeyi cansızlaştırıp öldürebilir. Filozof, kabını kırmadığı sürece bu kokuyu asla hissetmez, ancak karışımlarının çürümesinden kaynaklanan renklerin harika değişiminden bunun böyle olduğunu anlar. Bu renkler o halde, mükemmel bedenlerimizin ısırılması ve çözülmesiyle bize sunulan çürümeyi ve üretimi ifade eder, ki bu çözülme dışsal ısının yardımıyla ve bizim cıvamızın zehrinin keskin ve hayranlık uyandırıcı yakıcı gücüyle gerçekleşir, bu güç radikal nem üzerine ve ona karşı etki ederek süje üzerinde siyahlık doğurur. Çünkü aynı zamanda madde çözülür, bozulur, siyahlaşır ve üretmek için gebe kalır.

Bu siyahlık çok arzulanmalıdır, çünkü bu, Theseus’un gemisinin Girit’ten zaferle döndüğü siyah yelkendir, ki bu yelken babasının ölümüne neden olmuştur, tıpkı bunun gibi bu baba da ölmelidir ki, bu Phoenix’in küllerinden bir diğeri doğabilsin ve mirasçı krallığın sahibi olabilsin. Çalışmalarının başlangıcında, taşın günleri boyunca bu siyahlığı görmeyen kimse, başka hangi rengi görürse görsün, üstatlıkta tamamen başarısız olacaktır ve o kaosla daha fazla bir şey yapamayacaktır, çünkü çürütmezse iyi çalışmıyor demektir, çünkü çürütmezse üretemez.

Dolayısıyla Lapis (taş) büyüme ve çoğalma yönünde bitkisel bir yaşam kazanamaz, tüm gerçekliğiyle sana tekrar söylerim ki, her ne kadar gerçek madde üzerinde çalışıyor olsan da, eğer başlangıçta, karışımlarını felsefe yumurtasına koyduktan bir süre sonra, yani ateş onları harekete geçirdikten bir süre sonra, eğer o zaman, derim ki, bu karganın kafasını, siyahların en siyahı olan o siyahlığı görmezsen, baştan başlamalısın, çünkü bu hata telafi edilemez ve düzeltilemez. Özellikle turuncu veya yarı kırmızı renkten korkulmalıdır, çünkü başlangıçta bunu yumurtanın içinde görürsen, şüphe yok ki yeşilliği ve taşının canlılığını yakıyorsun veya yakmışsın demektir. Sahip olman gereken renk, bu resimdeki ejderhalarınki gibi tamamen siyahlıkta kemale ermiş olmalıdır.

Bu nedenle, bu temel işaretlere sahip olmayanlar, kesin bir kayıptan kendilerini kurtarmak için erkenden işlemlerinden çekilsinler. Şunu da iyi bil ve kaydet ki, bu sanatta bu siyahlığa sahip olmak hiçbir şey değildir, bundan daha kolay elde edilecek bir şey yoktur, çünkü dünyadaki nemle karışık hemen hemen tüm şeylerde ateşle bir siyahlık elde edebilirsin, fakat sen karışımların mükemmel çözünmesinden gelen, doğal olarak ortaya çıkan, uzun süre devam eden ve istenen beyazlıktan hemen önce gelen o siyahlığı takip eden beş aydan daha az bir sürede yok olmayan bir siyahlığa sahip olmalısın. Eğer buna sahipsen, yeterince şeye sahipsin demektir, ama her şeye değil. Mavimsi ve sarımsı renge gelince, bu çözünme ve kokuşmanın henüz tamamlanmadığını, renklerin henüz iyi karışmadığını ve geri kalanıyla birlikte çürümediğini gösterir. O halde bu siyahlık ve bu renkler, bu başlangıçta maddenin ve bileşiğin çürümeye ve güneşin alışılmış tozundan daha küçük bir toza çözünmeye başladığını açıkça öğretir, ki bunlar daha sonra kalıcı beyazlığa dönüşecektir.

Ve bu çözünme, kıskanç filozoflar tarafından ölüm, yıkım ve mahvoluş olarak adlandırılır, çünkü tabiatlar formlarını değiştirirler ve buradan ölü adamların, mezarların ve kabirlerin pek çok alegorisi türemiştir. Diğerleri buna kireçleştirme, çıplaklaştırma, ayırma, ufalama ve fırınlama demişlerdir, çünkü karışımlar değişir ve en küçük parçalara ve kısımlara indirgenir.

Camın içinde erir, yumuşar ve dolaşır, tabiatlar mükemmel bir şekilde karışır ve birbirini tutar. Çünkü güneşin ısısı üzerlerinde çalıştığında, önce toza ve yapışkan suya dönüşürler, bu su ısıyı hissedince dumanla, yani rüzgar ve hava ile imbik kafasına doğru yükseğe uçar, oradan karışımlardan eriyen ve çekilen bu su tekrar aşağı iner ve inerken aromatik karışımların geri kalanını elinden geldiğince indirger ve çözer, ta ki tamamı biraz yağlı siyah bir çorba gibi olana kadar her zaman böyle yapar. Şimdi bunun neden süblimleşme ve uçuculaşma olarak adlandırıldığını görüyorsun, çünkü yükseğe uçar ve camın içinde yükselip alçaldığı için yükseliş ve iniş olarak adlandırılır. Bir süre sonra su biraz daha kalınlaşmaya ve pıhtılaşmaya başlar, zift gibi çok siyah bir hal alır ve sonunda kıskançların Terra fetida, yani kokmuş toprak dedikleri beden ve toprak gelir, çünkü olabilecek diğer her şey kadar doğal olan bu toprak kokar, mezarların çürümesiyle ve henüz nemle dolu bedenlerle dolu olması gibi kokar. Bu toprağa Hermes tarafından Terra foliata veya yaprakların toprağı denmiştir, ancak onun bu kağıtlarına özel gerçek ve uygun adı Nicholas Flammel'dir.

Çünkü bir erkek ve bir kadını temsil etmek yeterliydi, bunun için bizim iki özel benzerliğimiz mutlaka gerekmiyordu, ancak ressam bizi buraya koymaktan memnun oldu, tıpkı bu şapelde daha yukarıda, Aziz Paul ve Aziz Peter figürünün ayaklarının dibinde, gençliğimizde olduğumuz gibi yaptığı gibi, başka yerlerde de yaptığı gibi, evimin yakınındaki kasaplıktaki Aziz James Şapeli'nin kapısının üzerinde olduğu gibi, her ne kadar bu sonuncusu için beni görmek için özel bir neden olsa da. O halde burada bir erkek ve bir kadının iki bedeni boyanmıştır, sana bu ikinci işlemde, gerçekten ama henüz mükemmel olmasa da, birleşmiş ve evlenmiş iki tabiata, eril ve dişil olana, ya da daha doğrusu dört elemente sahip olduğunu ve dört doğal düşmanın, sıcak ve soğuk, kuru ve nemli olanın, birbirlerine dostça yaklaşmaya başladıklarını ve arabulucular ile barış yapıcılar vasıtasıyla, aralarındaki eski düşmanlığı yavaş yavaş bir kenara bıraktıklarını öğretmek için. Sıcak ve soğuk arasında nem vardır, çünkü o her ikisiyle de akraba ve müttefiktir, sıcaklığıyla sıcağa, nemiyle soğuğa. Ve bu barışı yapmaya başlamak için, önceki işlemde tüm karışımları zaten çözünmeye dönüştürmüş olmanın nedeni budur. Ve daha sonra, bu barışı tamamen gerçekleştirmek için, o siyahların en siyahı toprağa dönüşen suyu pıhtılaştırdın, çünkü soğuk ve kuru olan toprak, düşman olan kuru ve nemli ile akrabalık ve ittifak içinde olduğunu görerek, onları tamamen yatıştıracak ve uzlaştıracaktır.

Tamamen beyaz olana kadar ve ateşinde olduğunda.

diğeriyle birleşir ve bu kavrayışla erkeğin bedenine, erkek de dişinin bedenine dönüşür, yani onlar tek bir beden haline gelirler, ki bu da kadimlerin Androgyne (çift cinsiyetli) veya Hermaphrodite (ermafrodit) dedikleri şeydir, buna başka isimler de vermişlerdir, uzlaştırılmış iki doğa ki, eğer bilgece yönlendirilir ve yönetilirlerse, rahmin içinde bir embriyo oluşturabilirler.

Böylece bu tasvirin en asli ve en gerekli sebebini görüyorsun. İkinci sebep ise pıhtılaşmış olanı daha sonra çözmek için bölmektir, bu da yaşayan Tanrı'nın bitkisel bir ruhla hayat verdiği küçük bir bebeğe benzer.

Bu, en hayranlık uyandırıcı ve en gizli bir sırdır ki, anlaşılamadığı için onu bulamadan arayan tüm budalaları şaşkına çevirmiş ve bedeninin ya da ruhunun gözleriyle onu seyreden her bilgeyi de hayretler içinde bırakmıştır.

O halde bu pıhtılaşmış bedenden iki kısım ve pay yapmalısın, bunlardan biri Azoth (cıva) vazifesi görerek Laton diye adlandırılan ve beyazlatılması gereken diğerini yıkamaya ve temizlemeye yarayacaktır. Yıkanan şey, tufan sularının tüm karışımları ıslattığı sırada yeryüzünün balçığının çürümesinden varlığını alan, tüm oklarıyla Güneş Tanrısı Apollo, yani sarı Güneş, başka bir deyişle bizim güneşinkine eşit olan ateşimiz tarafından öldürülmesi ve alt edilmesi gereken Python yılanıdır.

Yıkayan ya da daha doğrusu diğer yarıyla devam ettirilmesi gereken yıkamalar ise, bilge işçinin, yani yiğit Jason'ın aynı toprağa ekeceği o yılanın dişleridir, oradan silahlı askerler fışkıracak ve onlar da birbirleriyle savaşarak, karşıtlık yoluyla kendilerini yine toprağın doğasına dönüştürmeye bırakacaklar ve işçi de hak ettiği fetihleri alıp götürecektir.

Filozofların hakkında çok sık yazdıkları ve tekrar tekrar yineledikleri şey işte budur, o kendi kendini çözer, kendi kendini dondurur, kendi kendini karartır, kendi kendini beyazlatır, kendi kendini öldürür ve kendi kendini canlandırır. Alanlarını siyah ve maviye boyattım, böylece en kara karanlıktan henüz yeni çıkmaya başladığımı göstermek istedim, çünkü lacivert ve mavi, karanlık kadının bize gösterdiği ilk renklerden biridir, yani nem yerini biraz sıcaklığa ve kuruluğa bırakmaktadır.

Erkek ve kadın neredeyse tamamen turuncu renktedir, bu da bedenlerimizin, ya da buradaki bilgelerin Rebis adını verdiği bedenimizin henüz yeterli sindirime sahip olmadığını ve siyah, mavi ve lacivertin geldiği nemin kuruluk tarafından ancak yarı yarıya alt edildiğini göstermektedir.

Çünkü kuruluk hüküm sürdüğünde her şey beyaz olacaktır ve kuruluk nemle savaştığında ya da onunla karıştığında, kısmen bu mevcut renklere göre olacaktır. Hasetçiler bu işlemdeki karışımlara Nummus, Ethelia, Areta, Boritis, Corsufle ve benzeri isimler de vermişlerdir, bunları beyazlatmayı emretmişlerdir.

Bedeninin her tarafında beyaz bir daire vardır, bu sana Rebis'in tam da bu şekilde beyazlaşmaya başladığını göstermek içindir, bu beyaz dairenin etrafındaki uç noktalardan başlayarak. Scala Philosophorum, yani Filozoflar Merdiveni adlı kitap şöyle der, İlk mükemmel beyazlığın taşı, başın üzerinden geçen ve maddenin etrafındaki kapların kenarlarında limoni veya sarımsı bir renkte belirecek olan belirli bir küçük saç dairesinin ortaya çıkmasıdır.

Onların tomarlarında şöyle yazılıdır, Homo veniet ad judicium Dei, yani İnsan Tanrı'nın yargısına gelecektir, kadın ise kesinlikle o gün korkunç olacaktır der. Bunlar sadece gelecekteki yargıdan teolojik anlamda bahseden sözler değildir, onları oraya, sadece kaba dışsal ve en doğal sanata bakan, bunun yorumunu sadece dirilişle ilgili gören kimselere karşı kendimi korumak için koydum, ayrıca bilimin mesellerini bir araya getiren ve kendilerine görünür nesnelerden daha derine nüfuz eden bir zihin edinenler için de hizmet edebilir. Şöyle denmiştir, İnsan Tanrı'nın yargısına gelecektir, kesinlikle o gün korkunç olacaktır. Bu sanki şöyle demişim gibidir, bunun mükemmellik rengine gelmesi, yargılanması ve tüm siyahlığından ve pisliğinden temizlenmesi, tinselleşmesi ve beyazlaşması gerekir. Şüphesiz o gün korkunç olacaktır, yine de kesinlikle, Aristeus'un alegorisinde bulacağın gibi. Dehşet bizi seksen gün boyunca suların karanlığında, yazın aşırı sıcağında ve denizin çalkantılarında hapiste tutar. Kralımız ölümden yaşama geçip daha sonra tüm düşmanlarını alt etmek için beyazlaşmadan önce, tüm bu şeylerin ilk önce geçmesi gerekir.

Bu ilk adımdır, ama ondan sonra kaplarını kırmadıkça ilerleyemezsin, senin için aşağıdaki tabloyu da hazırladım.

Aziz Paul'unkine benzer bir insan figürü, beyaz ve sarı bir cübbe giymiş, kenarları altınla süslenmiş, elinde çıplak bir kılıç tutuyor, kılıcı ya başını kesmek ya da ayaklarının dibinde diz çökmüş, turuncu, beyaz ve siyah renkli bir cübbe giymiş olan o adama başka bir şey yapmak ister gibi bir duruşta, o diz çöken adam ise kendi dilinde şöyle der, Eli, beni siyahlığımdan kurtar. Bir sanat terimi, çünkü Eli alegoride siyahlık anlamına gelir, nitekim Turba Philosophorum'da sıkça bulunur, Siyahlığa gelene kadar görün, bu da beyazlık olacaktır. Ama bununla ne kastedildiğini bilmek ister misin?

Kılıç tutan bu adam, diz çökmüş, alacalı renklere bürünmüş adamın, yani Crow’un (karga) kafasını kesmen gerektiğini gösterir. Ben bu tasviri ve şekli, Hermes Trismegistus’un Gizli Sanat Kitabı’ndan aldım, orada şöyle der, Bu siyah adamın kafasını uçur, karganın kafasını kes, yani siyahı beyazlat. Soylu bir Alman olan Lambspringk de bunu hiyeroglif yorumlarında kullanmış ve şöyle demiştir, Bu ormanda tamamen siyaha bürünmüş bir canavar vardır, eğer biri onun kafasını keserse, siyahlığını kaybedecek ve bembeyaz bir renge bürünecektir, bunun ne olduğunu bilir misin, siyahlığa karganın kafası denir, bu kafa kesildiği anda hemen beyazlık gelir, bunlar onun kendi sözleridir. Bilgeler başka yerlerde de aynı anlamda, Devexa denilen engereği al ve kafasını kes demişlerdir, yani onun siyahlığını gider. Taşın (Lapis) çoğaltılmasını ifade etmek için de bu çevresel anlatımı kullanmışlar ve bir Hydra yılanı uydurmuşlardır ki, bunun bir kafasını kestiğinde yerine her seferinde yeni kafalar filizlenir, karganın kafasını her kestiklerinde, yani onu yeniden çözüp sonra tekrar pıhtılaştırdıklarında olan budur.

Bu çıplak kılıcın etrafına nasıl siyah bir kuşağın sarıldığına ve iki ucunun ise hiç sarılmamış olduğuna dikkat et. Bu çıplak, parıldayan kılıç, beyaz taştır, filozoflar tarafından sıklıkla bu biçimde tanımlanmıştır. Bu mükemmel sona ulaşmak ve onların öğrettiklerini takip etmek için, miktarını bilmelisin. Sarılmamış olan iki uç, başlangıcı ve sonu temsil eder.

Siyah kuşağın tüm bu kıvrımlarını veya halkalarını siyah boyattım, çünkü bunlar emilimlerdir ve dolayısıyla siyahlıklardır, zira ateş nemle birleştiğinde, sıkça dendiği gibi, siyahlığa neden olur. Bu beş tam kıvrım veya halka, bunu tamamen beş kez yapman gerektiğini gösterdiği gibi, aynı zamanda bunu beş tam ayda yapman gerektiğini de bildirir, çünkü Salamander’imiz ateşin ortasında koşar, hiçbir şeyden korkmaz, ona bolca vermelisin, öyle ki bakire sütü tüm maddeyi çevrelesin. Maddelerin pişirilmesi üç kez de tamamlanır ve sonunda en kıskanç olanın dediği gibi, kargamızın kafası cüzamlıdır ve bu yüzden onu temizlemek isteyen kişi, peygamberin Suriyeli Naaman’a emrettiği gibi, onu Şeria nehrinde yedi kez yıkamalıdır. Burada sadece birkaç gün süren başlangıç, orta ve yine çok kısa olan son kastedilmektedir. Sana bu tabloyu, karganın kafasını beyazlatman gerektiğini söylemek için verdim, başka bir şey için değil, çünkü doğa her zaman mükemmelliğe yönelir, bunu da bakire sütünün eklenmesiyle ve bu sütle yapacağın maddelerin pişirilmesiyle gerçekleştireceksin.

Kılıcı tutan kişinin giydiği beyazımsı sarı renk, gelecekteki pişirme işlemini ulaştırman gereken renktir. Aziz Paul figürünün giysileri genişçe altın sarısı ve kırmızı sitrin rengiyle sınırlandırılmıştır. Ey oğlum, eğer bunu görürsen Tanrı’ya şükret, çünkü artık göklerden merhamet bulmuşsundur, onu boya ve o zamana kadar sakla.

Annenin, henüz yeni doğurduğu bebeğin karnına geri konulması, zira anneye filozofların cıvası (Mercury) derler, bununla emilimlerini ve mayalamalarını yaparlar, çocuğa ise beden derler, bu suyun boyaması veya renklendirmesi için büyük bir yardımdır, çünkü burada tüm dünya yanılmaktadır. Bu işlem gerçekten bir labirenttir, zira burada aynı anda binlerce zorluk kendini gösterir, bunun yanı sıra daha önce su yaptığın şeyi toprakta kurutmalısın. Onu beyazlattığında, burun deliklerinden ateş ve duman püskürten büyülenmiş boğaları alt etmiş olursun. Herkül pislik, çürüme ve siyahlıkla dolu ahırı temizlemiştir. Jason, Colchis ejderhalarının üzerine kaynatılmış suyu dökmüştür, o zaman elinde Nicholas Flammel adını taşıyan boynuz, yani Amalthea’nın boynuzu olacaktır, bu boynuz beyaz olsa da hayatının geri kalanında seni şan, şeref ve zenginlikle doldurabilir. Buna sahip olmak için yiğitçe ve adeta bir Herkül gibi savaşman gerekmiştir, çünkü bu Achelous, bu nemli nehir, çok güçlü bir kuvvetle donatılmıştır, üstelik sık sık bir biçimden diğerine dönüşür. Böylece her şeyi tamamlamış olursun, çünkü geri kalanı zorluksuzdur. Bu dönüşümler, Mısır’ın yedi kemeri kitabında ayrıntılı olarak açıklanmıştır, orada şöyle denir `[okunamadı]`.

##

En parlak mermerin erimesi ve çıplak, alev saçan bir kılıç, hayal edebileceğin tüm renklere bürünecektir, sık sık eriyecek ve sık sık pıhtılaşacaktır, içindeki bitkisel ruhun ona aynı anda yaptırdığı bu çeşitli ve karşıt işlemler arasında limon sarısı, yeşil, kırmızı (ama gerçek bir kırmızı değil), sarı, mavi ve turuncu renklere dönecektir, ta ki kuruluk ve ısı tarafından tamamen alt edilene kadar, tüm bu sonsuz renkler, kısa sürede beyazlığa dönüşecek olan Aziz Paul'un giysilerinin rengindeki, o hayranlık uyandırıcı limon sarısı beyazlıkta son bulacaktır.

Çıplak kılıç, daha sonra kaynatma vasıtasıyla kırmızımsı bir limon sarısı rengi alacak ve ardından sonsuza dek dinleneceği vermilyonun kusursuz kırmızısına kavuşacaktır. Bu arada, sana Laton'un sütünün, Güneş'in bakire sütü gibi olmadığını bildirmeyi unutmayacağım.

Öyleyse düşün ki, beyazlık emelleri, altın kırmızılığı emellerinden daha beyaz bir süt gerektirir, zira bu geçitte neredeyse yolu şaşıracağımı düşünmüştüm ve Yahudi Abraham olmasaydı gerçekten de şaşırırdım. Bu nedenle, çıplak kılıcı alan figürü senin için gerekli olan renkte boyattım, çünkü bu figür beyazlığın elde edilişidir.

Tekrar yükseliyorlar, hepsi tamamen beyaz iki erkek ve bir kadın, altlarında iki melek ve meleklerin üzerinde, dünyayı yargılamaya gelen Kurtarıcımızın, kusursuzca beyaz bir kaftan giymiş figürü.

Bu yeşil alan, siyahtan sonra diğer tüm renklerden daha uzun süre dayanır. Bu yeşillik, özellikle Taşımızın bitkisel bir ruha sahip olduğunu ve Sanatın marifetiyle bolca tomurcuklanmak, ardından sonsuz küçük filizler ve dallar vermek üzere gerçek ve saf bir ağaca dönüştürüldüğünü gösterir. Ey neşeli yeşil (der Tesbih), tüm şeyleri sen üretirsin, sensiz hiçbir şey büyüyemez. Bitkisel bir ruh, yani güç ve kudret.

Sana Taşımızın da tıpkı bir insan gibi bir Bedene, Ruha ve Ruha sahip olduğunu her zaman ve her yerde söylemekte ne kadar haklı olduklarını kolayca gösterebilirdim. Yalnızca şuna dikkat etmeni isterim ki, Beden, Ruh ve Ruh ile donatılmış bir insan yine de tek bir varlıktır, aynı şekilde senin de şimdi tek bir beyaz karışımın vardır, bununla birlikte içinde birbirinden ayrılmaz bir şekilde birleşmiş bir Beden, bir Ruh ve bir Ruh bulunur.

Bu Beden, Ruh ve Ruh hakkında çok açık karşılaştırmalar ve açıklamalar kolayca verebilirdim, ancak bunları açıklamak için, Tanrı'nın kendisinden korkan ve onu sevenlere açıklamayı kendine sakladığı şeyleri ister istemez konuşmam gerekir.

Bu yüzden burada, sanki yeniden diriliyorlarmış gibi, hepsi beyaz bir Beden, bir Ruh ve bir Ruh boyattım; sana Güneş, Ay ve Mercury'nin (cıva) bu işlemde yeniden dirildiğini, yani hava elementleri haline getirildiğini ve beyazlatıldığını göstermek için. Çünkü daha açık söylemek gerekirse, onu kapatıldığı mezarının taşını kaldırırken boyattım. Ruh, mezara konulamayacağı için, saçları darmadağınık bir kadın şeklinde boyattım. Ruh da aynı şekilde mezara konulamayacağı için, bir mezardan değil, topraktan çıkan bir adam şeklinde boyattım. Hepsi beyazdır, böylece hava, yani ölüm yenilmiştir ve beyazlaştıklarından, bundan böyle çürümezler. Şimdi, Kurtarıcımızın dünyayı yargılamaya gelişiyle ilgili olarak, o gün her şeyi saflaştıracak ve tüm pislikleri ve kirleri, kendi tanrısal (thearkhia) Bedenine katılmaya layık olmadıkları için sonsuza dek kendisinden uzaklaştıracaktır. Karşılaştırma yoluyla (ancak önce Katolik, Apostolik ve Roma Kilisesi'nden bu şekilde konuşmak için izin isteyerek ve her nazik ruhun bu benzetmeyi kullanmama izin vermesini dileyerek) işte beyaz Taşımız, saf olmayan, yabancı ve heterojen, yani başka türden olan her şeyi reddediyor.

İyiliğiyle bize bu kıvılcımı düşünebilme lütfunu veren Tanrı'ya şükürler olsun.

Davut, başlarının üzerinde çalgılar olanların yeniden dirilenler olduğunu söyler. Bunlar daha ziyade, meleklerin yargı gününe çağıran ilahilerini söyleyen ilahi ruhlardır. Bunlar ile diğerleri arasında açık bir fark yaratmak için, birine lavta, diğerine obua verdim, ama hiçbirine, bizi Yargı Gününe çağırmak için verilmesi adet olan trompetlerden vermedim. Kurtarıcımızın başının üzerindeki üç melek için de aynı şey söylenebilir.

Bu menekşe rengi ve mavi alan, Taşın üzerinde kurutulmuş olan Güneş'in o küçük bakire sütünden geçmek gerektiğini ve bu renklerin cıvasal işlemden çıktığını gösterir. Her ne kadar ıslatsan da, çok fazla siyahlık elde edemezsin, aksine menekşe, mavi ve tavus kuşu kuyruğu renklerini elde edersin. Çünkü Taşımız kurulukta o kadar üstündür ki, sütün ona dokunur dokunmaz, doğası kendi benzer doğasından hoşnut olarak onunla birleşir ve onu açgözlülükle içer, bu yüzden nemden kaynaklanan siyahlık ancak çok az belirir ve bu menekşe ve mavi renklerin altında gizlenir.

Hiyeroglif Şekilleri

Sana resmettiğim kanatlı iki melek, karışımının iki maddesini, yani volatile (uçucu) olduğu kadar fixed (sabit) olan Mercurial (cıva) ve sulphurous (kükürt) maddeleri temsil eder, bunlar kap içinde mükemmelce birleşip sabitlenerek birlikte uçarlar, çünkü bu işlemde sabit beden, önceki işlemlerle mermerimiz üzerinde öylesine inceltilmiştir ki, tamamen tinsel bir hal alarak göğe doğru nazikçe yükselecektir.

Melekler, yani tinsel ve en ince hale getirilmiş olanlar, artık senin için gerçek Prima Materia (ilk madde) ve cıvadır. Şüphesiz ki sana burada, yazılı olarak çok nadir bulabileceğin bir sırrı açıklıyorum, kıskançlıktan öylesine uzağım ki, Tanrı şahittir, her insanın kendi arzusu doğrultusunda altın yapabilmesini isterdim, böylece kutsal patriklerin izinden giderek, tefeciliğe ya da mahkemelere düşmeden, yalnızca ilk babalarımız gibi bir şeyi diğeriyle takas ederek yaşayabilir ve güzel sürülerini otlatabilirlerdi, yine de buna sahip olmak için şimdiki gibi emek vermeleri gerekirdi. Ancak Tanrı'yı gücendirmekten ve belki de kötü sonuçlar doğuracak böyle bir değişimin aracı olmaktan korktuğum için, doğanın sırlarının tüm kapılarını açabilecek anahtarları nereye sakladığımızı resmetmekten veya yazmaktan kaçınmalı, toprağı o yerde açmakla veya kazmakla yetinmeli, öğretecek şeyleri göstermekle yetinmeliyim.

Güneş ve cıvayı turuncu renkte boyatmamın sebebi, karışımların biraz daha sindirilmiş veya kaynatılmış olması ve menekşe ile mavi karanlığın ateş tarafından çoktan kovulmuş olmasıdır, çünkü bu turuncu renk, o çok uzun zamandır beklediğin güzel sarımsı kırmızı ile halihazırda kısmen sürdüğün ve yok ettiğin menekşe ve mavinin kalıntısından oluşur. Dahası, bu turuncu renk, Tanrı'nın inayetiyle yavaş yavaş mükemmelleşir. Üzerinde "SVRGITE MORTVI, VENITE AD IVDICIVM" yani "Kalkın ey ölüler, Rabbim Tanrı'nın huzuruna gelin" yazılı parşömene gelince, onu oraya koydurttum.

Bu işlem, gerçek erguvan kırmızısını, yani tamamen inziva yerindeki gelincik çiçeğine ve boyalı aslanın kırmızı rengine benzeyen rengi görene kadar kuru bir ateşte ve kuru bir kapta kesintisiz olarak sürdürülmelidir, çoğaltma hariç.

Aziz Petrus'a Benzeyen, Limon Sarısı Bir Cübbe Giymiş, Sağ Elinde Bir Anahtar Tutan ve Sol Elini Ayaklarının Dibinde Diz Çökmüş, Turuncu Renkli Bir Elbise Giymiş ve Bir Parşömen Tutan Bir Kadının Üzerine Koyan Erkek Figürü

Turuncu renkli elbise giymiş, diz çökmüş, ellerini birleştirmiş bir yalvarıcı gibi, sağ elinde anahtar olan ve onu lütufla dinleyen, ardından sol elini onun üzerine uzatan adamın ayaklarının dibindeki bu kadına bak. Bu kadının kim olduğunu bilmek ister misin, o, bu işlemde filozofların Güneş cıvasından iki şey talep eden Lapis (taş) figürüdür, çoğaltma ve bu dönemde elde etmesi gereken daha zengin donanımlar talep etmektedir, bu yüzden turuncu kadın başka bir şeyden ziyade bunu talep eder, çünkü bunlar bir kadının en doğal ve uygun arzularıdır. Sana onun çoğaltma talep ettiğini daha iyi göstermek için, dualarını yönelttiği adamı, açma ve kapama, bağlama ve çözme gücüne sahip olan Aziz Petrus şeklinde resmettim, çünkü kıskanç filozoflar çoğaltmadan asla bahsetmemişler, ancak sanatın bu ortak terimleriyle, "APERI, CLAVDE, SOLVE, LIGA" yani "Aç, kapa, bağla, çöz" demişlerdir, açmak ve çözmekle, her zaman sert ve sabit olan bedeni yumuşatmayı ve su gibi akıcı hale getirmeyi kastetmişlerdir, kapamak ve bağlamak ise, daha güçlü bir kaynatma ile onu pıhtılaştırmak ve tekrar bir beden formuna geri getirmektir.

Öyleyse, bu yerde sana artık açıp kapaman, yani filizlenen şeyi çoğaltman ve artırman gerektiğini öğretmek için anahtarlı bir adam resmetmem gerekiyordu.

ÜSLUP VE ÇOĞALMA

Doğaları birleştir, çünkü ne kadar sık çözündürür ve sabitlersen, bu doğalar miktar, nitelik ve erdem bakımından o kadar çoğalacaktır, bu sayıdan yüze, yüzden bine, binden on bine, on binden yüz bine, yüz binden bir milyona ve oradan aynı işlemle sonsuzluğa kadar ulaşacaktır, Tanrı’ya hamdolsun ki bunu üç kez gerçekleştirdim. Elixir (iksir) bu mertebeye ulaştığında, erimiş metal yığını üzerine düşen tek bir damlası, okyanus kadar derin ve geniş olsa dahi onu boyayacak ve dönüştürecektir.

Aziz Petrus suretindeki anahtar, Lapis (taş) miktarının çoğaltılması için açılması gerektiğini gösterir, aynı zamanda bu işlemi hangi Mercury (cıva) ile yapman gerektiğini işaret eder.

TAŞIN SÜSÜ VE DUASI

Menekşe rengi ve koyu olan bu alan, sindirimin (tam bir sarılıkla simgelenen) gerçekleştirdiği tam pişme ile tamamen limon sarısı ve kırmızı olan güzel giysileri, renkleri ortaya çıkardığını söyler. Bu uçan aslanın vermilyon kırmızısı rengi, en saf ve berrak kırmızı boya gibi, gerçek kırmızının parıltısı, onun artık her bakımdan ve eşitlikte tamamlandığını gösterir. O artık bir aslan gibidir, her şeyi yutar. Kadın ise altın sarısı renkte bir giysi giymiştir. Bu kadının, yani bizim Lapis’imizin, Aziz Petrus’un zengin süslerini ve renklerini talep ettiğini öğretmek için Pythagoras’ın sessizliğini bozmayayım, bu kadarlık açıklama yetsin. Parşömeninde şöyle yazılıdır, *CHRISTE PRECOR ESTO PIUS*, yani İsa bana merhamet etsin. Sanki şöyle demektedir, Tanrı bana lütfetsin ve bu yüce mertebeye erişen kişinin çok fazla ateşle her şeyi mahvetmesine izin vermesin. Doğrudur ki bundan böyle düşmanlarımdan korkmayacağım ve her ateş bana aynı gelecektir, ancak beni barındıran kap her zaman kırılgandır ve kolayca parçalanabilir, eğer ateşi çok fazla yükseltirlerse, çatlayacak ve paramparça olup beni küllerin arasına savuracaktır. Bu yüzden ateşine dikkat et, onu tatlılıkla ve sabırla besle, bu ateş yavaşça artırılmalıdır.

Yüce İyiliğe dua et ki, bu halin anlaşılmaz hareketleri kabının içindeyken, çalışmanı yok etmek veya görüşünü büyülemek için pusuda bekleyen kötü ruhların ve hazinelerin sana zarar vermesine izin vermesin.

Mısır’ın durgun sularını (ki bunlar ölümlü insanların sıradan düşünceleridir) kurutarak, insanın bu hayatı ve onun zenginliklerini hor görmesini sağlar, gece gündüz Tanrı’yı ve O’nun azizlerini tefekkür etmesine, tanrısallık (thearkhia) katında yaşamasına ve sonsuz umut pınarlarının tatlı sularından içmesine vesile olur. Bize bu en güzel ve kusursuz mor rengi, kayalıkların yaban gelinciğinin bu hoş rengini, gökyüzünün veya burçlar kuşağının üzerinde artık hiçbir hükmü ve gücü olamadığı, değişime veya başkalaşıma uğramayan bu parıldayan ve alev alev yanan Sur moru rengini görme lütfunu bahşeden sonsuz Tanrı’ya hamdolsun, onun gözleri kamaştıran parlak ışınları, insana göklerin de ötesinde, aşkınlık mertebesinde bir şey fısıldıyor gibidir, insan onu gördüğünde ve idrak ettiğinde hayrete düşer, titrer ve aynı anda dehşete kapılır. Ya Rab, bize bunu doğru kullanmayı, ruhların yücelmesini ve bu asil krallığın şanının artmasını nasip eyle.

LONDRA, J.S. tarafından Tho. Walkley için basılmıştır ve Britans Burffe’deki Eagle and Childe dükkanında satılmaktadır, 1624.

YAZARIN YÖNTEMİ VE ÖNSÖZ

Kendisi hakkında pek çok yerde belirttiği gibi kıskanç değildir, bu yüzden bu çalışmasında tüm sanatı en açık kelimelerle ortaya koymaktadır. Bununla birlikte, kötü niyetli ve cahil insanlara kötülük yapma fırsatı ve aracı vermemek için, bilimin zihnindeki gerçeği biraz örtülemiştir, bazen sanki aynı şeyi tekrar tekrar söylüyormuş gibi yapar, oysa bu tekrarlarda her zaman bazı kelimeleri değiştirir, sanki daha önce söylediğinin tersini söylüyormuş gibi görünür, böylece doğruyu, erdemi ve gerçek çalışmayı okuyucunun muhakemesine bırakmak ister, eğer bir kimse bunu bulursa, yalnızca Tanrı’ya sonsuz şükranlarını sunsun. Ancak eğer anlamakta zorlanırsa, tüm bilgelerin baktığı gibi baksın, nitekim meşhur Pontanus mektubunda şöyle der, *Theatrum Chemicum*’da basılmıştır, bu sanatta çalışanlar hakkında konuşarak, yanılıyorlar, yanıldılar ve her zaman yanılacaklar der, çünkü filozoflar kitaplarında, sadece dolaylı olarak bahsettikleri ve Artephius olarak adlandırılan uygun etken dışında, gerçek etkeni asla açıkça yazmamışlardır, ancak o kendisi için konuşur, eğer ben de Artephius’u okumamış ve neyden bahsettiğini anlamamış olsaydım, çalışmanın tamamlanmasına asla ulaşamazdım.

Önsözü tekrar tekrar oku, ta ki onun sözünü anlayana ve böylece arzuladığın amaca ulaşana kadar. Yazarımız hakkında daha fazla konuşmaya gerek yoktur, Tanrı’nın lütfu ve bu mucizevi Quintessence (beşinci öz) kullanımı sayesinde bin yıl yaşadığı yeterince bilinmektedir, nitekim Roger Bacon doğanın mucizevi işleri hakkındaki kitabında ve ayrıca en bilgili Theophrastus Paracelsus uzun yaşam hakkındaki kitabında buna tanıklık eder. Bu bin yıllık ömre, diğer filozoflardan hiçbiri, hatta onların babası bile ulaşamamıştır. Bu yüzden dikkatle oku, ola ki bu anlamı kavrayasın.

Taşımızın Barışı

Taşımızın barışı ve onu kullanmanın yolunu, diğer herkesten daha iyi bil. Her nasıl olursa olsun, onu ve emeklerimizi Tanrı’nın şanına ve insanlığın faydasına kullan.

Satürn ve Venüs, her bakımdan onun doğasıyla ilişkilidir, bu Satürnvari Antimon, içinde hiçbir metalin boğulmadığı, aksine yalnızca altının boğulduğu, yani altının yalnızca bu Antimonvari Satürnvari Suda boğulduğu Argentum Vivum (yaşayan gümüş) barındırmasıyla uyuşur. Artephius der ki, bu su yaşayan gümüştür ve bu yaşayan gümüş olmadan hiçbir metal beyazlaştırılamaz. Dolayısıyla o, Leton’u, yani altını beyazlaştırır ve mükemmel bir bedeni kendi Prima Materia’sına (ilk madde), yani beyaz renkli, camdan daha parlak Sulphur (kükürt) ve Argentum Vivum’a indirger. Kendi doğasından olan mükemmel bedeni çözündürdüğünü söylüyorum, çünkü bu su metallere dost ve hoş gelip onları beyazlaştırır, zira içinde beyaz bir Argentum Vivum barındırır. Buradan büyük bir sır çıkarabilirsin, şöyle ki, Satürnvari Antimon’un suyu, altını yakmadan çözündürmesi ve sonrasında beyazlaştırması için Mercury (cıva) karakterli ve beyaz olmalıdır.

Bu yüzden filozof der ki, bu su bedeni uçucu kılar, çünkü bu suda çözündürülüp tekrar soğutulduktan sonra suyun yüzeyinde yukarı yükselir, krema gibi toplanır, bu da her şeyi ince bir zar haline getirir. Bir kaşıkla veya tüy yardımıyla daldırarak günde birçok kez toplayıp bir kenara ayır. Bunu, artık yüzeyde hiçbir şey yükselmeyene dek tekrarla, ardından suyun fazlalık nemini, yani sirkeyi ateş yardımıyla buharlaştır, böylece elinde beyaz, yanmaz bir yağ formunda altının Quintessence’i (beşinci öz) kalacaktır. Filozoflar en büyük sırlarını buraya yerleştirmişlerdir, bu yağ son derece tatlıdır ve yaraların acısını ve sızısını hafifletmekte büyük bir güce sahiptir.

Bu Antimonvari sırrın tüm gizemi şudur ki, onun erdemi sayesinde Magnesia’dan yakıcı olmayan Argentum Vivum’u nasıl çıkaracağımızı biliriz, bu da Antimon ve süblime Mercury’dir, yani yaşayan, yanmaz bir su çıkarmalı ve sonra onu mükemmel bedenle dondurmalıyız. Buna kırmızı Leton’u beyazlaştırmak, onu felsefi olarak süblime etmek ve kendi Prima Materia’sına, yani yanmaz beyaz Sulphur’a ve sabitlenmiş Argentum Vivum’a indirgemek denir, böylece sınırlandırılmış nem, yani bedenimiz olan altın, bu çözündürücü suyumuz içindeki sıvılaştırma işlemlerinin tekrarlanmasıyla Sulphur’a ve sabitlenmiş Argentum Vivum’a dönüşür ve indirgenir. Böylece aynı mükemmel beden bu suda hayat bulur, canlanır, nefes alır, büyür ve kendi türünde çoğalır, tıpkı diğer tüm şeyler gibi, çünkü bu suda Güneş ve Ay olmak üzere iki bedenden bileşik olan beden kabarır, şişer, bir buğday tanesi gibi çürür, gebe kalır, yükselir ve büyür, yaşayan ve bitkisel olan özü ve doğayı kazanır.

Ayrıca sözü edilen sirkeden elde edilen suyumuz, dağların sirkesidir, yani Güneş ve Ay’ın sirkesidir, bu yüzden Güneş ve Ay ile karıştığında bedene sıkıca yapışır, yani beden bu sudan beyazlık Tincture’ını (tentür) alır ve onunla birlikte su, tarif edilemez bir parlaklıkla ışıldar. Bu yüzden o, gümüşü altına dönüştürür. Bu beyaz altın, filozoflar tarafından kendi beyaz Man’ları, sabitlenmiş beyaz Argentum Vivum’ları, simyanın altını ve beyaz duman olarak adlandırılır. Dolayısıyla o Antimonvari sirkemiz olmadan simyanın beyaz altını yapılamaz. Sirkemizde Argentum Vivum’un çifte tözü, yani biri Antimon’dan diğeri süblime Mercury’den geldiği için, sabitlenmiş Argentum Vivum’un çifte ağırlığını ve tözünü verir ve ayrıca altına doğal rengini, Tincture’ını ve büyük erime kabiliyetini artırarak kazandırır, çünkü ortak ateşi hissettiğinde, içinde Güneş’in veya Ay’ın mükemmel bedeni varsa, onu aniden eritip kendi tözüne, olduğu gibi beyaza dönüştürür, bedene ağırlık ve Tincture katar. Eritilebilen her şeyi çözündürme gücüne de sahiptir, ağır, yapışkan, değerli ve saygın bir bedendir, tüm ham bedenleri Sulphur ve Argentum Vivum’a dönüştürür. Eğer bu suya törpülenmiş veya inceltilmiş herhangi bir metal koyup bırakırsan, hepsi çözünecek ve değişecektir [NOT: Metalin suda tamamen çözünerek felsefi cıvaya dönüşmesi kastedilmektedir].

Böylece bedeni yumuşatır, erimeye veya sıvılaşmaya hazırlar, hatta taşlar ve metaller dahil her şeyi eritilebilir kılar, sonrasında onlara ruh ve hayat verir. Bu nedenle her şeyi harika bir çözünmeyle çözündürür, mükemmel bedeni eritilebilir, nüfuz edici ve daha sabit bir ilaca dönüştürür, ağırlığı ve rengi artırır. Bu yüzden onunla çalış ve ondan arzuladığın şeyi elde edeceksin, çünkü o Güneş’in ve Ay’ın ruhu ve canıdır, o yağdır, çözündürücü sudur.

Doğa Karşıtı Ateş

Doğa karşıtı olan ateş, en bilgece olan, gizli, saklı ve görünmez ateştir, en keskin sirkedir, nitekim kadim filozoflardan biri şöyle demiştir, "Rabbime yalvardım ve O bana temiz bir su gösterdi, bunun saf sirke olduğunu anladım, başkalaştıran, delen ve sindiren." Bu sirke, nüfuz edicidir ve gümüşü çürütmeye, ilk maddesine (Prima Materia) döndürmeye sevk eden araçtır, tüm dünyada bu sanat için metalik bedenleri, türlerini koruyarak çözebilen ve yeniden hamlaştırabilen, yani tekrar işlenmemiş hale getirebilen yegane varlıktır. Dolayısıyla, Güneş ve Ay'ın kusursuz bedenlerini, türlerini koruyarak ve hiçbir yıkıma uğratmadan, ancak yeni, daha soylu ve daha iyi bir forma veya üremeye, yani onların harika ve gizli sırrı olan kusursuz taşa (Lapis) dönüştürmek için hayranlık uyandırıcı ve kutsal bir çözme işlemiyle çözmemiz gereken yegane uygun ve doğal yoldur.

Şimdi bu su, saf gümüş gibi berrak, Güneş ve Ay'ın tentürlerini (Tincture) alması gereken orta bir maddedir, öyle ki donup parlayan bir toprağa dönüşebilsin, çünkü bu suyun kusursuz bedenlere ihtiyacı vardır, onların da bu suyla donmaya ihtiyacı vardır, zira her ikisi de tek ve aynı işleme sahiptir, çünkü biri çözülmeden diğeri donmaz, bedenleri çözebilecek başka bir su da yoktur, ancak diğer bedenin doğasından olan ve onunla birleşebilen kalıcı su bunu yapabilir. Bu yüzden, suyun içinde çözünen bedenlerle birlikte pıhtılaştığını gördüğünde, biliminin, yönteminin ve işlemlerinin doğru ve felsefi olduğundan, doğayı kendi benzer doğasında ıslah ederek doğru yolda ilerlediğinden emin ol, yani altın ve gümüş bizim suyumuzda ıslah edilir, bu suya Güneş'in vasıtası denir, o olmadan bu sanatta hiçbir şey yapamayız, o bitkisel, hayvansal ve madensel ateştir, Güneş ve Ay'ın sabit ruhlarını korur, bedenlerin yok edicisi ve fatihi olup bedenleri ve metalik formları yok eder, çözer ve değiştirir, onları beden olmaktan çıkarıp sabit bir ruh haline getirir, onları nemli, yumuşak ve akışkan bir maddeye dönüştürür. Bu madde, diğer kusursuz olmayan bedenlerin içine işleme ve girme gücüne sahiptir, onlarla en küçük parçalarına kadar karışır, onları renklendirir ve kusursuzlaştırır, oysa kuru ve sert metalik bedenlerken bunu yapamazlardı, çünkü onların nüfuz etme ve kusursuz olmayan bedenleri renklendirip kusursuzlaştırma gücü yoktur. Bu yüzden bedenleri akışkan bir maddeye dönüştürmemiz çok yerindedir, çünkü her tentür, kuru bir maddede olduğundan bin kat daha fazla renklendirecektir yumuşak ve sıvı bir maddede olduğunda, bu durum safranda da açıkça görülür.

Kusursuz bedenlerin kusursuz olmayan bedenlere dönüştürülmesi, bedenler kuruyken asla gerçekleştirilemez, bu yüzden bedenlerin sert ve kuru maddeselliğinden, yani bedenselliğinden arındırılması, yani yeniden hamlaştırılması veya tekrar işlenmemiş hale getirilmesi gerekir. Altın, gizli ruhu bizim suyumuz vasıtasıyla karnından çıkarılmadıkça ve tamamen ruhani, beyaz bir form, beyaz ruh ve harika can haline getirilmedikçe renklendirmez.

Bu nedenle suyumuz vasıtasıyla kusursuz bedenleri inceltmeli, eritmeli ve yumuşatmalıyız ki daha sonra diğer kusursuz olmayan bedenlerle karışabilsinler. Eğer bu felsefi sulardan, bedenleri kendi doğasına göre ince, yumuşak ve akışkan hale getirmekten başka bir fayda sağlamasaydık bile bu bizim için yeterli olurdu, çünkü bedenleri kükürt (Sulphur) ve cıva (Mercury) maddesine geri döndürür, öyle ki bunlardan daha sonra kısa bir sürede, günün bir saatinden daha az bir zamanda, doğanın yer altında, yerin madenlerinde bin yılda yaptığını yer üstünde yapabiliriz, bu adeta mucizevidir. Dolayısıyla nihai sırrımız, suyumuz vasıtasıyla bedenleri akışkan bir suya dönüştürmektir, bu su diğer bedenlerin içine işleme gücüne sahiptir, çünkü bedenleri gerçek bir ruh haline getirir, sert ve kuru bedenleri yumuşatır (yani balmumu kıvamına ve derecesine getirir) ve onları erimeye hazırlar, yani onları kalıcı veya akıcı bir suya dönüştürür.

Bedenlere en değerli, kutsal bir yağ kazandırır ki bu gerçek tentürdür ve doğanın beyaz kalıcı suyudur, sıcak ve nemli, ılımlı, ince, dibe kadar ulaşan, renklendiren ve kusursuzlaştırandır. Bu nedenle suyumuz altın ve gümüşü hemen çözer ve onları yanmaz bir yağ haline getirir, bu yağ daha sonra diğer kusursuz olmayan bedenlerle karıştırılabilir. Bizim suyumuz, filozoflar tarafından Sal-Albroth [NOT: Sal alkali veya tuz benzeri bir simyasal madde] olarak adlandırılan tuzdur, bu tuzların en iyisi ve en soylusudur, onun yönetiminde sabitlenmiş, renklendirilmiş ve gümüşe dönüştürülmüştür, buna gümüş tuzu denir, bu tuz Güneş ve Ay'dan suyumuz vasıtasıyla çekilen ve büyük değerde bir taşa dönüştürülen cıvadan başka bir şey değildir, yani o taşın maddesidir. Suyumuz vasıtasıyla çözünen bu bedenlere canlı gümüş denir, bu gümüş kükürtsüz değildir, kükürt de cıva doğasından yoksun değildir, bunlar doğanın kusursuzlaştırma ve tamamlama yolunda kullandığı formdaki başlıca araçlar veya orta maddelerdir.

Artephius

Bu beyaz Sulphur (kükürt), metallerin hem Babası hem de Anasıdır, o bizim Mercury (cıva) adını verdiğimiz maddemizdir, altının madenidir, ruhtur, mayadır, madensel erdemdir, yaşayan bedendir ve kusursuz ilaçtır, bizim Sulphur'ümüz ve bizim canlı gümüşümüzdür, yani Sulphur'ün Sulphur'ü, canlı gümüşün canlı gümüşü ve Mercury'nin Mercury'sidir. Dolayısıyla suyumuzun özelliği, altın ve gümüşü eritmesi ve onlardaki doğal rengi artırmasıdır, çünkü bedenleri cisimsellikten tinselliğe dönüştürür ve bedene beyaz bir duman gönderen de bu sudur, ki bu duman beyaz ruhtur, soluk, latif, sıcak ve son derece nüfuz edicidir. Bu suya kanlı taş ve tinsel kan da denir, o olmadan hiçbir şey yapılamaz, o tüm eriyebilir şeylerin ve erimenin maddesidir, Güneş ve Ay ile çok iyi uyuşur ve onlara sıkıca yapışır, onlardan asla ayrılmaz, çünkü Güneş ve Ay ile akrabadır, ancak Ay'dan ziyade Güneş'e yakındır. Bunu iyi not et, Güneş ve Ay'ın Tincture (tentür) adını verdiğimiz özlerini kusursuz olmayan metallerle birleştirmenin vasıtası olarak da adlandırılır, çünkü diğer kusursuz olmayan metalleri boyamak için bedenleri gerçek bir tentüre dönüştürür ve beyaz olduğu için beyazlatan, bir ruh olduğu için hayat veren bu sudur, bu yüzden Filozofun dediği gibi, bedenine hızla nüfuz eder. Çünkü toprağını nemlendirmek için gelir ki toprak tomurcuklansın ve zamanı geldiğinde meyve versin, nasıl ki yeryüzünden fışkıran her şey çiy veya nemle üretilirse. Toprak bu yüzden sulanmadan ve nemlenmeden tomurcuklanmaz. Bedenleri temizleyen, onlara yağmur suyu gibi nüfuz eden, onları beyazlatan ve iki bedenden tek bir yeni beden yapan, Mayıs çiyidir. Bu su bedeniyle birleşir, onu beyazlatır ve kendi beyaz rengine dönüştürür, çünkü su beyaz bir dumandır ve bu yüzden beden onunla beyazlaşır, bu ikisi arasında, yani beden ile su arasında, doğalarının yakınlığı nedeniyle, erkek ile dişi arasındaki gibi bir dostluk, arzu ve şehvet vardır, çünkü ikinci canlı suyumuza, ilk suyumuz vasıtasıyla Güneş ve Ay'dan bileşik olan bedeni, yani Leton'u yıkayan Azot denir. Bu ikinci suya, ruhlarını bilge filozoflara hizmet etsinler diye birbirine bağladığımız çözünmüş bedenlerimizin külü de denir. O, bu su ne kadar kusursuz ve muhteşemdir, çünkü o olmadan bu iş asla tamamlanamazdı! Ona doğanın kabı, karın, rahim, tentürün haznesi, toprak ve mürebbiye de denir. Kral ve Kraliçe'nin içinde yıkandıkları çeşmedir ve kendi bağrından çıkan ve doğurduğu evladının, yani Güneş'in karnına konulması ve mühürlenmesi gereken Anadır, bu yüzden bir ana ile oğul gibi birbirlerini severler ve kolayca birleşirler, çünkü tek ve aynı kökten gelmişlerdir, aynı töz ve doğaya sahiptirler. Ve bu su bitkisel yaşamın suyu olduğundan, çözünme ve süblimleşme yoluyla yaşam verir, bitki gibi büyütür, çoğaltır, fışkırtır ve ölümden yaşama döndürür, böyle yaparken de beden bir ruha, ruh ise bir bedene dönüşür, o zaman karşıtlar arasında, yani beden ile ruh arasında bir dostluk, barış, uyum ve birlik kurulur, bunlar karşılıklı olarak doğalarını değiştirirler, en küçük parçalarına kadar birbirlerine aktarırlar ve paylaşırlar, öyle ki sıcak soğukla, kuru nemliyle ve sert yumuşakla karışır, böylece karşıt doğaların, yani soğuk ile ıslağın, nemli ile kurunun karışımı meydana gelir, bu hayranlık uyandırıcı bir bağdır. Kitabını yak. Ve bil ki bedenlerin bu ilk suda gerçekleşen çözünmesi, nemlinin kuru ile öldürülmesinden başka bir şey değildir, çünkü nemli olan kuru ile pıhtılaşır, zira nemlilik ancak kuruluk vasıtasıyla tutulur, sınırlandırılır ve bir bedene ya da toprağa pıhtılaşır. Bu yüzden sert ve kuru bedenler, iyice kapatılmış bir kapta ilk suyumuzun içine konulsun, orada çözünene ve yukarı yükselene kadar kalsınlar, işte o zaman onlara yeni bir beden, simyanın beyaz soğuğu, beyaz Lapis (taş), yanmayan beyaz Sulphur ve Cennet taşı denebilir, yani kusursuz olmayan metalleri kusursuz beyaz gümüşe dönüştüren taş. Buna sahip olduğumuzda, beden, ruh ve tinsel özün hepsine birden sahip oluruz, ki bu tinsel öz ve ruh hakkında, çözücü suyumuzun birleşimi olmadan kusursuz bedenlerden çekilip çıkarılamayacakları söylenir, çünkü sabitleşmiş olan şeyin, ancak sabitleşmemiş olanın yardımıyla yukarı kaldırılabileceği kesindir.

Artephius'un Gizli Kitabı

Ruh, suyun ve ruhun aracılığıyla bedenlerden çekilir ve beden bedensiz hale getirilir, çünkü aynı anda bedenlerin ruhu fırının hareketiyle yükselir ve buna süblimasyon denir. Florentius Cathalanus'un dediğine göre bu süblimasyon, bedenleri çözen ve ruhun içinde havaya yükselmesini sağlayan, kükürtlü ve yapışkan tabiatta olan keskin, ruhani ve uçucu şeyler vasıtasıyla gerçekleştirilir. Bu süblimasyonda, söz konusu ilk suyumuzun belirli bir kısmı onlarla birlikte yükselerek her ikisinin, yani bedenlerin ve suyun tabiatını kendisinde barındıran orta bir maddeye dönüşür ve bu nedenle buna bedensel ve ruhani bileşik, Corfufle, Cambar, Ethelia denir, ancak asıl adı kalıcı sudur, çünkü ateşte uçup gitmez, Güneş ve Ay bedenlerine her zaman yapışarak onlara canlı, yanmayan ve en kararlı, bu bedenlerin daha önce sahip olduğundan çok daha asil ve değerli bir Tincture (tentür) bahşeder, çünkü bundan böyle bu tentür bedenlerin üzerinde yağ gibi akabilir, harika bir sabitlemeyle nüfuz edip içlerine işleyebilir, zira bu tentür ruhtur ve ruh candır, can ise bedendir, çünkü bu işlemde beden son derece latif tabiatta bir ruha dönüştürülür ve aynı şekilde ruh da cisimleştirilerek bedenlerle birlikte bir beden tabiatına büründürülür ve böylece bu tek şey bir bedeni, bir canı ve bir ruhu barındırır. Ey yüce Tabiat, bedeni ruha dönüştürürsün, ki eğer ruh bedenlerle cisimleşmeseydi ve bedenler de ruhlarla uçucu hale getirilip ardından kalıcı kılınmasaydı bunu yapamazdın. Bu yüzden bilgelikle birbirlerinin içine geçmiş ve birbirlerine dönüşmüşlerdir. Ey bilgelik, doğası gereği en sabit olan Altını bile nasıl da uçucu ve kaçıcı kılarsın.

Bu nedenle bu bedenleri suyumuzla çözmek, eritmek ve onları kalıcı bir su, süblimleşen altın bir su haline getirmek gerekir, kaba, topraksı ve gereksiz kuruluğu geride bırakarak. Bu süblimasyonda ateş yavaş olmalıdır ki bedenler yavaş bir ateşte arındırılmasın ve kaba topraksı kısımlar (iyi not edin) ölünün pisliğinden ayrılmasın, çalışmanızı mükemmel kılmaktan sonsuza dek alıkonursunuz, zira size yalnızca çözünmüş bedenlerin bu latif ve hafif tabiatı lazımdır, eğer yavaş bir ateşle ilerlerseniz suyumuz bunu size kolayca verecektir, çünkü heterojen olanı homojen olandan ayıracaktır. Bileşiğimiz böylece ateşimiz vasıtasıyla temizlenir veya arınır, yani saf ve temiz olanı çözüp süblimleştirir ve dışkıyı, kendi isteğiyle kusan biri gibi bir kenara fırlatır, der Hermes. Bu çözünme ve doğal süblimasyonda, elementlerin gevşemesi veya çözülmesi, saf olanın saf olmayandan temizlenmesi ve ayrılması gerçekleşir, öyle ki saf ve beyaz olan yukarı doğru yükselir, saf olmayan ve topraksı sabit olan ise kabın veya suyun dibinde kalır, bunun atılması ve uzaklaştırılması gerekir, çünkü hiçbir değeri ve faydası yoktur, yalnızca ortadaki beyaz maddeyi almak gerekir, akan ve eriyen, dipte kalan dışkılaşmış toprağı geride bırakan, ki bu esasen sudan gelen cüruf ve lanetlenmiş topraktır, hiçbir değeri yoktur ve asla saf, berrak, beyaz ve temiz madde gibi bir fayda sağlayamaz, ki bizim de yalnızca bunu almamız gerekir. Felsefe öğrencilerinin gemisi ve bilgisi, bu Caphareus kayasına bazen (bana da bazen olduğu gibi) en tedbirsiz şekilde çarpar ve parçalanır, çünkü filozoflar çok sık olarak bunun aksini iddia ederler, yani çalışmada hiçbir şeyin uzaklaştırılmaması veya ayrılmaması gerektiğini söylerler, ancak yalnızca latif olanın kalın olandan ve saf olanın kaba olandan yavaş yavaş, bedenin latif kısmı tortulardan ayrılıp yukarı yükselene kadar ayrılması gerektiğini belirtirler. İşte bunda felsefi ve doğal süblimasyonumuz tamamlanır. Bu beyazlıkta can bedene üflenir, yani uçucu olandan daha latif olan madeni güçtür, ki bu aslında doğmak ve kendi aslı olan adet kanamalı ve bozulmuş yerinden aldığı dışkılardan temizlenmek isteyen gerçek Quintessence (beşinci öz) ve hayattır. Bunda bizim süblimasyonumuz tamamlanır.

Şimdi süblimasyonumuza geri dönelim. Bu sanatta en kesin olan şey şudur ki, bedenlerden çekilen bu can, kendi türünden uçucu bir şey olmadan yukarı kaldırılamaz, onun vasıtasıyla süblimleşirler, kendi bedensel, ağır ve hantal tabiatlarına karşı koyarak ve bu yolla beden olmaktan çıkıp ruhun tabiatında cisimsizleşirler, buna Hermes'in Kuşu denir ve hiçbir insan aklıyla veya icadıyla mükemmel şekilde elde edilemeyen Mercury (cıva) bedenlerden çekilir.

Artephius

...tamamen çözünür. Ve bu beyaz duman, bu beyaz altın, yani bu quintessence (beşinci öz), aynı zamanda bir beden, bir ruh ve bir ruhtan [NOT: Metindeki "Spirit" kelimesi ruh anlamındaki "Soul" kelimesinden farklı olarak simyadaki uçucu tözü, tinsel ilkeyi ifade eder] meydana gelmiştir. Çünkü beden, Güneş’in sabit toprağıdır ki bu toprak son derece ince olup, Güneş ve Ay’ın gücüyle yukarı kaldırılmıştır, bu da her ikisinin birleşmesinden ileri gelir. Fakat spirit (ruh), bu iki bedenin ve suyun mineral erdemidir (mineral-vertue), bu tinsel spirit, Güneş’in ruhu ile bedeninin bağıdır. Güneş’in bedeni ise, içinde spirit ve ruhu barındıran sabit bedendir. Bu nedenle spirit nüfuz eder, beden sabitler, ruh ise birleştirir, renklendirir ve beyazlatır. Bir araya gelmiş bu üçünden taşımız meydana gelir, yani Güneş ve Ay’dan.

...ve bu yüzden bedenler bizim bu suyumuzla çözünmedikçe, emdirilmedikçe, öğütülmedikçe, yumuşatılmadıkçe ve kabalıklarını ve kalınlıklarını bırakıp ince ve algılanamaz bir spirite dönüşene kadar idareli ve özenle yönetilmedikçe, emeğimiz her zaman boşuna olacaktır, çünkü bedenler beden olmayan şeylere, yani bizim Mercury (cıva) dediğimiz şeye dönüşmedikçe, sanatın kuralı henüz bulunmuş sayılmaz, bunun sebebi de eğer bedenler önce suyumuzda çözünmezse, o bedenlerden kimyasal Tincture (tentür) barındıran o en ince veya latif ruhu çekip çıkarmanın imkansız olmasıdır. Bu yüzden bedenleri altın suda çözündür ve onları, Artephius’un su vasıtasıyla tüm tentürü, beyaz bir yağı veya rengi çekip çıkardığı gibi, tüm tentür tamamen dışarı çıkana kadar kaynat, çünkü bu bir kerede çekilip çıkarılmaz, aksine her gün ve her saat azar azar ortaya çıkar, ta ki uzun bir süre sonra bu çözünme tamamlanana ve çözünen şey her zaman suyun üzerinde en üste yükselene kadar.

Ve bu çözünmede, bedenler yapışkan, algılanamaz bir suya gevşeyene ve tüm tentür, ilk önce gerçek çözünmenin bir işareti olan siyahlık renginde ortaya çıkana kadar ateş yumuşak ve sürekli olmalıdır, sonra decoction (kaynatma) işlemine, o beyaz kalıcı bir su haline gelene kadar devam et, çünkü banyosunda yönetildiğinde, daha sonra berraklaşacak ve sonunda ilk suyun üzerinde havaya tırmanan adi cıva gibi olacaktır. Ve bu yüzden bedenlerin yapışkan bir suya çözündüğünü gördüğünde, onların bir buhara dönüştüğünü ve ruhları ölü bedenlerden ayırdığını ve süblimasyon yoluyla spiritlerin düzenine ve durumuna getirdiğini bil, bunun üzerine her ikisi de suyumuzun bir parçasıyla, havaya uçan ve tırmanan spiritler haline gelir ve orada erkek ve dişiden, Güneş ve Ay’dan ve süblimasyonla temizlenmiş o en latif tabiatın birleşiminden oluşan beden hayat bulur, onun nemiyle, yani suyuyla canlanır, tıpkı insanın havayla canlanması gibi ve bu yüzden bundan böyle kendi türünde, diğer tüm şeyler gibi çoğalacak ve artacaktır. Ve bu nedenle, böyle bir yükselmede ve felsefi süblimasyonda, hepsi birbiriyle birleşir ve havayla canlanan yeni beden, bitkisel olarak yaşar ki bu bir mucizedir. Bu yüzden bedenler, ateş ve suyla inceltilip latifleştirilmedikçe, spiritler gibi yükselene ve su ile duman gibi ya da Mercury gibi olana kadar bu sanatta hiçbir şey yapılmış olmaz. Fakat yükseldiklerinde, havada doğarlar ve havada değişirler ve hayatla hayat olurlar, öyle ki suyun suya karışması gibi asla birbirinden ayrılamazlar. Ve bu yüzden bilgece denmiştir ki, Lapis (taş) havada doğar, çünkü o tamamen tinseldir, çünkü kanatsız uçan akbaba dağın tepesinde bağırarak der ki, "Ben siyahın beyazıyım ve beyazın kırmızısıyım ve kırmızının sarı oğluyum, doğruyu söylüyorum ve yalan söylemiyorum."

Bu yüzden bedenleri kaba ve suya bir kez koyman ve gerçek bir ayrışma gerçekleşene kadar kabı özenle kapatman senin için yeterlidir, ki bu kıskançlar tarafından çözünme vb. olarak adlandırılır ve tüm gizem tamamlanır. Bu yüzden bir insanın ve her bitkinin üremesinde olduğu gibi yap, tohumu bir kez rahme koy ve onu iyi kapat. Bu yolla görürsün ki pek çok şeye ihtiyacın yoktur ve çalışmamız büyük masraflar gerektirmez, çünkü yalnızca tek bir taş, tek bir ilaç, tek bir kap, tek bir yönetim ve beyaza ve kırmızıya doğru birbirini takip eden tek bir düzenleme vardır. Ve her ne kadar birçok yerde "şunu al ve bunu al" desek de, çalışmanın tamamlanması için bunun anlaşılması gerekir, çünkü bu şeyler kıskanç filozoflar tarafından, yukarıda belirtildiği gibi, tedbirsiz olanları aldatmak için böyle yazılmıştır. Çünkü o...

Artephius'un Gizli Kitabı

Bu Sanatın gizemlerle dolu olduğunu bilmez misin, ey ahmak, bizim bu sırların sırrını açıkça öğrettiğimize mi inanıyorsun, sözlerimizi harfi harfine mi anlıyorsun? Şundan tamamen emin ol ki, diğer filozofların sözlerini lafzi manasıyla kabul eden kimse, Ariadne’nin ipliğini çoktan kaybetmiş olarak labirentin ortasında kaybolmuştur ve parasını neredeyse yok olmaya mahkum etmiştir, bu konuda diğerleri gibi hiç de kıskanç değilim. Fakat ben, Artephius, hakikati söyleyen Hermes’in tüm kitaplarını okuyup öğrendikten sonra, diğerleri gibi biraz kıskançtım, ancak doğumundan bu yana geçen yaklaşık bin yıllık süre zarfında, Yüce Tanrı’nın yegane inayeti ve bu mucizevi beşinci özün (Quintessence) kullanımı sayesinde, evet, bu kadar uzun zamandır filozofların sözlerinin müphemliği içinde bu üstadlığa erişebilen hiç kimseyi görmediğimden, merhamete gelerek ve dürüst bir insana yakışan erdemle, filozofların taşını (Lapis) mükemmelleştirmek için eksikliğini duyacağın veya arzulayacağın hiçbir şey kalmayacak şekilde her şeyi dürüstçe ve samimiyetle yazmaya karar verdim, ancak bir şey hariçtir ki, bunu söylemek veya yazmak hiç kimseye helal kılınmamıştır, çünkü bu her zaman Tanrı veya bir Üstat tarafından vahyedilir, yine de bu kitapta dik kafalı olmayan bir kimse, az bir tecrübeyle bunu kolayca öğrenecektir. Bu nedenle bu kitapta, her iyi ve bilge insanın bu felsefi çalışmayı tamamlayabilmesi için çıplak hakikati yazdım.

Bu çalışma hızlıca tamamlanır, çünkü güneş ısısının yer altındaki madenlerde bir metalin oluşumu için yüz yılda yaptığını, bizim ateşimizi yöneten kişi kısa sürede yapabilir, zira az bir miktarının yetmesi göz önüne alındığında, bu işin kimsenin elini çekmesine sebep olmaması gerekir, çünkü bu kadınların işi ve çocukların oyunudur. Öyleyse neşeyle çalış ey oğlum, Tanrı’ya dua et, durmaksızın kitap oku, çünkü bir kitap diğerini açar, bunun üzerine derinlemesine düşün, ateşte yok olup giden her şeyden kaç, zira senin amacın bu yanıcı ve tüketici şeylerde değil, yalnızca ışıklarından çekilmiş olan suyunun kaynatılmasındadır. Çünkü bu su vasıtasıyla sonsuz renk ve ağırlık verilir, bu su beyaz bir dumandır ki, mükemmel bedenlerin içinde bir ruh gibi akar, onların siyahlığını ve kirliliğini tamamen giderir, iki bedeni birleştirip tek bir beden yapar ve sularını çoğaltır. Mükemmel bedenlerden, yani Güneş ve Ay’dan gerçek renklerini alabilecek başka hiçbir şey yoktur, ancak Azoth, yani bizim bu suyumuzdur ki, kendi yönetimlerine göre kırmızı bedeni renklendirir ve beyazlatır.

Bizim ateşimiz genel olarak eşit ve süreklidir, çok düzensiz olmadıkça buharlaşmaz, o zaman maddeden her şeyi aşağı çeker, çözer ve dondurur.

Tüm çalışmada bu nemli ateş başlangıçta, ortada ve sonda senin için yeterlidir, nihayetinde bu ateş sıcak, kuru, nemli ve soğuktur, bunun üzerine düşün ve doğru çalış, yabancı tabiatta olan hiçbir şeyi alma. Eğer bu ateşleri iyi anlamadıysan, kadim insanların ateşler hakkındaki gizli ve örtülü imalarından yola çıkarak sana şimdiye kadar hiçbir kitapta yazılmamış olanları anlatacağım, beni dinle.

Onlar olmadan çalışan kişi boşuna büyük bir zahmete girer. Birincisi, sürekli, nemli, buharlaşan, havai ve bulunması yapay olan lamba ateşidir, lamba kabın kapanmasına veya açılmasına göre oranlanmalıdır, bu da dik kafalı bir işçinin bilgisine erişemeyeceği bir muhakeme gerektirir, çünkü eğer lambanın ateşi çok fazla olursa ümidini kaybedersin veya çok fazla ısıyla altının çiçeklerini yakarsın ve böylece üzüntüyle geri dönersin. İkincisi, küllerin ısısıdır ki, içinde felsefi olarak mühürlenmiş olan kap kapatılır, ya da daha doğrusu bu, lambanın ılıman buharından kaynaklanan ve kabın her tarafını eşit şekilde çevreleyen en nazik ısıdır. Üçüncüsü, suyumuzun doğal ateşidir ki, bu nedenle doğaya aykırı ateş olarak da adlandırılır, çünkü sudur ve buna rağmen sıradan ateşin yapamadığı şeyi yaparak altının saf bir ruhunu meydana getirir, bu ateş mineraldir, eşittir ve kükürt (Sulphur) barındırır, her şeyi parçalar, dondurur, çözer ve kireçleştirir, bu nüfuz edicidir, ince süzülmüştür, yakıcı değildir ve Kral ile Kraliçe’nin içinde yıkandığı canlı suyun pınarıdır, tüm çalışmada buna ihtiyacımız vardır, fakat yukarıda belirtilen diğer ikisine her zaman değil, sadece bazen ihtiyaç duyarız. Bu nedenle filozofların kitaplarını okurken bu üç çeşit ateşi birleştir, şüphesiz onların ateşlerle ilgili tüm imalarını anlayacaksın.

Renklere gelince, siyahlaştıramayan beyazlaştıramaz, çünkü siyahlık beyazlığın başlangıcıdır, çürümenin ve değişimin bir işaretidir ve bedenin artık nüfuz edilip öldürüldüğünün göstergesidir. İkinci olarak, siyah toprak sürekli kaynatma ile beyazlaşır, çünkü iki bedenin ruhu suyun üzerinde beyaz bir krema gibi yüzer ve yalnızca bu beyazlıkta tüm ruhlar öyle birleşmiştir ki, asla birbirinden kaçamazlar.

ÜSLUP VE YÖNTEM

Kitapları yırtıp atmalıyız ki yüreklerimiz parçalanmasın, zira bu tam beyazlık, beyaza giden gerçek yoldur ve beden, sonunun kaçınılmazlığıyla ve en coşkun bir yansımanın, parıldayan bir parlaklığın beyazlık tentürü (tincture) ile asilleşir, bu beyazlık bir kez bedenle karıştı mı ondan asla ayrılmaz. Dolayısıyla bu renk, diğer renklerden daha asildir ve tüm çalışmanın mükemmelliğidir. Çünkü toprağımız önce siyahlıkta çürür, sonra yükselme veya yukarı kaldırılma ile temizlenir, ardından kurutulduğunda siyahlık uzaklaşır ve beyazlaşır, kadının karanlık ve nemli egemenliği yok olur, sonra beyaz şöhret yeni bedenin içine nüfuz eder ve ruhlar kurulukta kapatılır veya birbirine bağlanır, çürüyen, şekilsiz ve siyah olan her şey yok olur, beden ise beyaz, parıldayan ve ölümsüz olarak tüm düşmanlarına karşı zafer kazanır.

Isı, tamamen ve kusursuz bir şekilde kuru olanın üzerinde daha fazla çalıştıkça kül rengine ve kızıllığa yol açar, böylece anlamalısın ki, şey önce beyaz, sonra kırmızı olur, fakat bundan önce gözler siyahtır, tek ustalığımız budur, o halde Güneş’i ve Ay’ı, onlara tanıdık, dostane ve en yakın doğada olan, aynı şekilde onlar için tatlı ve hoş, adeta bir rahim, bir anne, bir başlangıç (Prima Materia), yaşamın başı ve sonu olan çözücü suyumuzda çözündür, onların bu suda ıslah edilmelerinin sebebi de budur, çünkü doğa doğayla coşar, doğa doğayı kapsar ve gerçek evlilikte birleşerek tek bir doğa, yükselmiş ve ölümsüz tek bir yeni beden olurlar. Böylece hısımlığı hısımlıkla birleştirmeliyiz, o zaman bu doğalar buluşacak ve birbirini takip edecek, kendilerini çürütecek, kendilerini üretecek ve birbirlerini coşturacaktır, çünkü doğa, kendisine en yakın ve en dost olan doğa tarafından yönetilir.

Suyumuz o halde, der Danthin, yalnızca Kral ve Kraliçe için hazırlanmış en hoş, güzel ve berrak çeşmedir, su onları çok iyi tanır ve onları kendine çeker, onlar da kendilerini temizlemek için iki veya üç gün, yani iki veya üç ay orada kalırlar ve bu su onları yeniden genç ve güzel kılar. Güneş ve Ay kökenlerini anneleri olan bu sudan aldıkları için, daha asil ve daha değerli olarak yeniden doğabilmeleri adına annelerinin rahmine tekrar girmeleri gerekir. Bu yüzden eğer bunlar ölmez ve suya dönüşmezlerse, yalnız kalırlar ve hiçbir şey üretemezler, fakat ölür ve suyumuzda çözünürlerse, yüz kat meyve verirler ve bulundukları o yerden, daha önce oldukları şeyden, daha önce olmadıkları şey olarak ortaya çıkacaklardır. Bu nedenle yaşayan suyumuzun ruhu, büyük bir akıl ve incelikle Güneş ve Ay ile sabitlensin, çünkü suya dönüştüklerinde ölü gibi görünürler, fakat daha sonra oradan üflenen nefesle yaşar, büyür ve diğer tüm bitkisel şeyler gibi çoğalırlar.

Maddeyi dışarıdan yeterince hazırlamak kafidir, çünkü içeriden kendisi, kendi mükemmelliği için yeterince çalışır. Zira kendi içinde, insan tarafından hayal edilebilecek her türlü düzenden daha iyi, doğru yola uygun, kendine has ve yerleşik bir harekete sahiptir. Bu yüzden sen yalnızca hazırla, doğa tamamlayacaktır, çünkü eğer aksi bir durumla engellenmezse, hem gebe kalmak hem de doğurmak için kendi belirli hareketini aşmayacaktır. Hazırlıktan sonra, çalışmayı bozacak ve pek çok sıkıntıya, yani çokça keder ve öfkeye yol açacak iki şeyden sakın, ilki banyonun çok sıcak olmasıdır, ikincisi ise ruhun uçup gitmesidir, çünkü bu çalışan kişiye zarar verir. Bu durumdan şu ilke çıkarılmıştır, doğanın akışına göre, tohumun bozulmasını bilmeyen, onun üretimini de bilmez. O halde bu bozulmayı (putrefactio) ve üretimi, doğaların birbirini nasıl kucakladığını ve yavaş bir ateşte nasıl yatıştırıldığını, doğanın doğayla nasıl coştuğunu, doğanın doğayı nasıl tuttuğunu ve onu beyaz bir doğaya nasıl dönüştürdüğünü bilmek gerekir. Bundan sonra eğer onu kırmızı yapmak istersen, kan gibi kırmızı olana kadar sürekli ateş uygulamalısın, bu da ateşten başka bir şey olmayacaktır.

Sonuç olarak, bu kırmızı ne kadar çok kaynatılırsa, o kadar çok mükemmel kızıllık tentürü elde edilir, bu yüzden onu miktar ve nitelik olarak kendi isteğine göre çoğaltmak için, o kırmızıyı yeni bir çözücü suda tekrar çözmeli, ardından kaynatarak beyazlatmalı ve ateş dereceleriyle kireçleştirmeli, ilk işlemi tekrarlamalısın, çünkü yeni bir bozulma ve üretimle, yeni bir harekete tekrar ulaşılır ve eğer her zaman çözücü suyumuz aracılığıyla çözme ve pıhtılaştırma, yani ilk düzende söylendiği gibi çözme ve dondurma işlemlerini tekrarlayarak çalışmak isteseydik, asla bir son bulamazdık. Böylece onun gücü miktar ve nitelik olarak artar ve çoğalır, öyle ki ilk çalışmada taşının (Lapis) bir parçası yüz parçayı boyayacaksa, ikincisinde bin parçayı, üçüncüsünde on bin parçayı boyayacaktır ve çalışmanı sürdürerek projeksiyonun sonsuzluğa ulaşacak, ne kadar büyük olursa olsun her miktarı gerçekten, kusursuzca ve sabit bir şekilde boyayacaktır, böylece kolay elde edilen bir şeyle renk, güç ve ağırlık eklenecektir.

Bu nedenle bizim ateşimiz ve Azoth’umuz senin için kâfidir, kaynat, kaynat, tekrar et, çözündür, dondur ve böylece kendi iradene göre devam et, onu dilediğin kadar çoğalt, ta ki ilacın balmumu gibi eriyebilir hale gelene ve dilediğin miktar ile tesire kavuşana dek. Bu yüzden işin veya ikinci Lapis (taş) olan taşımızın tüm ikmali için, iyice kapatılmış ve çimentoyla tıkanmış bir cam muhafazanın içinde, suların içine koyman gereken kusursuz gövdeyi al ki içeriye hava girmesin veya içerideki nem dışarı çıkmasın, orada onu hafif bir ısının sindiriminde, sanki bir banyo veya en ılımlı sıcaklıktaki bir gübre ısısı gibi tut, bunun üzerinde ateşle kaynatmanın mükemmelliğine devam edeceksin, ta ki çürüyüp siyaha dönüşene ve ardından su tarafından yukarı kaldırılıp süblimleşene kadar, böylece tüm kirlilikten ve karanlıktan temizlenebilsin, beyazlaşsın ve incelsin, ta ki süblimleşmenin en uç saflığına ulaşana ve sonunda içi ve dışı uçucu ve beyaz olana kadar, zira beyaz ruhun üzerinde taşındığı suyun üzerinde uçan su budur. Sonra devam et, ruh, yani gövdenin ve Mercury (cıva) maddesinin ince özü suyun üzerinde yükselecektir, bu Quintessence (beşinci öz) kardan daha beyazdır, devam et ve sonunda ateşini güçlendir, ta ki ruhani olan her şey yükseğe çıkana kadar, zira iyi bil ki berrak, saf ve ruhani olan her şey, filozofların bakire sütü dediği hafif bir duman şeklinde havada yükseğe yükselir.

Bu nedenle, Hermes’in dediği gibi, bakirenin oğlunun yeryüzünden yüceltilmesi ve beyaz beşinci özün dirilişinden sonra göklere doğru kaldırılması, kaba ve kalın olanın ise kabın ve suyun dibinde kalması gerekir, zira daha sonra kap soğuduğunda, dibinde siyah, yanmış ve kavrulmuş tortuları bulacaksın, bunları ruhtan ve beyaz beşinci özden ayırmalısın, bu tortuları çöpe atmalısın. Havamızdan yeni toprağımıza yağan çiy, tüm siyah tortulardan iyice ayrılmış gerçek Tincture (tentür) maddesidir, böylece pirincimiz suyumuzla idare edilir, iyice temizlenir ve beyaz bir renkle süslenir, bu beyaz renk ise kaynatma ve dondurma dışında elde edilemez.

Suyu sürekli kaynat, tortulardaki siyahlığı elinle değil, taşla veya ateşle ya da gerçek tentür olan ikinci cıva suyumuzla yıka, zira saf olanın saf olmayandan bu şekilde ayrılması ellerle yapılmaz, doğanın kendisi tarafından yapılır, bu bileşimin manuel bir çalışma olmadığını, yalnızca doğanın kendisini çözündürüp birleştirdiğini, süblimleştiğini ve kendini yukarı kaldırdığını, tortuları ayırarak beyazlaştığını ve birlikte daha ince, daha saf ve özsel hale geldiğini bil, çünkü ateşli doğa ince kısımları yukarı kaldırdığında, her zaman daha saf olanı yukarı kaldırır ve sonuç olarak daha kaba olanı dibinde bırakır. Bu nedenle, taşın havada solunması ve yaşaması için sürekli bir buhar halinde, ölçülü bir ateşle süblimleşmesi gerekir, zira her şeyin doğası havanın solunmasından yaşam alır ve böylece bizim tüm sırlarımız buharda ve suyumuzun süblimleşmesinde yatar. Bu yüzden gövde, ateş ve su ile çözünene, incelene ve süzülene kadar eritilmelidir, ta ki bir ruh gibi yükselene veya gümüş gibi tırmanana ya da gövdeden ayrılmış ve ruhların süblimleşmesinde taşınan beyaz ruh gibi olana kadar, aksi takdirde bu sanatta hiçbir şey yapılmış sayılmaz. Fakat yükseğe çıktığında, havada doğar ve havada değişir, yaşamla yaşam kılınır, tamamen ruhani ve çürümez hale gelir, gövde ince bir doğaya kavuşur ve böyle bir süblimleşmede, birleşmede ve yükselmede her şey beyazlaşır.

Bu nedenle bu felsefi ve doğal süblimleşme gereklidir, çünkü beden ile ruh arasında barış sağlar, bu yüzden her ikisini de süblimleştirmek gerekir, ta ki bu fırtınalı denizin sıkıntılarında saf olan yükselebilsin, saf olmayan ve dünyevi olan ise aşağı inebilsin. Bu sebeple, doğası gereği koruduğu ve kendisinden ayrılmasına izin vermediği bir katılık seviyesine getirilmelidir, çünkü ilk, saf ve basit doğanın yakınlığında ona benzer. Buradan anlaşılıyor ki, bu ayırma işlemi, ruhun yağından yukarı kısma kaldırılmayan ve yüceltilmeyen hiçbir şey kalmayana kadar kaynatma ile yapılmalıdır, zira böylece her ikisi de basit bir eşitliğe ve basit bir suya indirgenecektir. Havada uçan ve yeryüzünde yürüyen kurbağa budur.

Ve bu yüzden, toprağı sudan, yani havadan, ince olanı ise kalın olandan nazikçe ve büyük bir dikkatle ayırdığında, saf olan yeryüzünden göğe yükselecek, saf olmayan ise yeryüzüne inecek ve daha ince kısım üst kısımda bir ruh doğasını, alt kısımda ise dünyevi bir gövde doğasını alacaktır, bu operasyonla yukarı kaldırılır ve tortuları geride bırakır, bu da kısa sürede gerçekleşir, çünkü ruh ortağı ve yoldaşı tarafından desteklenir ve onunla mükemmelleştirilir. Bilimimiz gerçektir, çünkü gövde kendi nemini dondurur.

rutubeti kuruluğa dönüştürür, tıpkı bir kuzunun şirdeninin sütü peynire mayalaması gibi. Aynı şekilde ruh da bedene nüfuz edecek ve orada en küçük parçalar vasıtasıyla kusursuz bir karışım meydana gelecektir, beden de kendi rutubetini kendine çekecektir, tıpkı mıknatısın demiri çekmesi gibi, doğasının benzerliği ve yakınlığı, bir de açgözlülüğü sebebiyle, ardından biri diğerini tutacaktır, işte bu bizim uçucu olan her şeyi tutan ve onun uçup gitmesini engelleyen süblimasyonumuz ve koagülasyonumuzdur, çünkü böyle bir çözünme ve süblimasyonda ruh bedene dönüşür, öyle ki bir araya karışan ve tek bir şeye indirgenen doğalar birbirini değiştirir, nitekim beden ruhu beden yapar, ruh da bedeni yeni bir toza dönüştürür kabın dibinde, bilge adamlarca Filozofların Kurşunu ve ayrışmış toz olarak adlandırılan bedenin çürümesidir bu. Bedenin bu kokuşmasında ve çözünmesinde siyah renk, parçaların ayrışması ve [okunamadı] ortaya çıkar.

Bu sebeple, bunu sana son kez söylüyorum, onu bizim beyaz suyumuzda, yani Mercury (cıva) içinde, siyahlığa çözünene kadar kaynat, ardından sürekli pişirme ile siyahlığından arındırılacaktır ve böylece çözünen beden sonunda beyaz ruhla birlikte yükselecektir, o vakit mükemmel olur, çıplak bir kılıç gibi parıldayan gerçek beyazlığın belirdiğini gördüğünde bil ki o beyazlıkta kırmızılık gizlidir, o vakit o beyazlığı kurutmaya çalışmamalısın, sadece kaynatmalısın, öyle ki kuruluk ve ısı ile üzerine limon sarısı bir renk gelsin ve sonunda en parlak ve kıvılcımlı bir kırmızı belursun, bunu gördüğünde, büyük bir korku ve titremeyle, dilediğine bilgelik ve dolayısıyla zenginlik veren en iyi ve en yüce Tanrı'ya şükret, [okunamadı] onları sonsuza dek bunlardan mahrum bırakır, onları düşmanlarının boyunduruğuna ve köleliğine sokar. Sonsuza dek hamd ve celal O'na olsun. Amin.

Artephius'un Sır Kitabının Okuyucuya Önsözünde Bahsedilen John Pontanus'un Mektubu

Latince nüshasından çevrilmiştir, Theatrum Chemicum'un üçüncü cildinde mevcuttur.

Tüm dünyayı dolaştım, pek çok yalancı aldatıcı buldum ama hiç gerçek [okunamadı] rastlamadım, sürekli çalışarak ve pek çok şüpheye düşerek sonunda gerçeği buldum. Fakat maddeyi bildiğimde, operasyon yöntemiyle gerçek maddeye nasıl ulaşabileceğimi bilemedim, belirli bir süre ve bunda da aynı şekilde hata ettim. Sonrasında onu üç ay boyunca kalsinasyon ateşine koydum ve çalıştım, her türlü distilasyon ve süblimasyonu denedim, filozoflar Geber, Archelaus ve diğerlerinin söylediği ya da söyler göründüğü gibi, hiçbir şey bulamadım. Özetle, simya sanatının tüm konusunu gübre, banyolar, küller ve diğer çeşitli ateş türleri gibi akla gelebilecek her yolla mükemmelleştirmeye çalıştım, ki bunlar filozofların kitaplarında da bulunur, ancak onlarda hiçbir hayır bulamadım. Bu yüzden üç yıl boyunca filozofların kitaplarını çalıştım, özellikle de sadece Hermes'i, onun kısa sözleri tüm Lapis (taş) kavramını kapsar, her ne kadar [okunamadı] hakkında karanlık konuşsa da.

[okunamadı] mükemmel duruma gelene kadar. Bu sırrı dinle, Bedeni bu bizim Mercuriall suyumuzda tut, ta ki beyaz ruh ve dünyevi olan dibe inene kadar, buna yenileyen toprak denir, o zaman suyun kendi bedeniyle koagüle olduğunu göreceksin ve emin olacaksın ki bu kompozisyon manuel bir operasyon değildir, aksine doğaların değişmesidir ve onların soğuğu ile sıcağının, sıcağı ile soğuğunun, kurusu ile yaşının harikulade bir birleşimidir, bu yolla bedenin ruhla birleşmesi ve kavuşması gerçekleşir, buna bedenin çözünmesi ve ruhun koagülasyonu denir, ki bunlar tek ve aynı operasyona sahiptir.

O halde evlendirmeyi, hamile bırakmayı, beslemeyi bilen kişi [okunamadı] suda kalır, ta ki Artephius'un [okunamadı] mezarlarında gevşeyene kadar. Bu kül o halde filozofların hakkında çokça konuştuğu, kabın alt kısmında kalan küldür, bunu hor görmemeliyiz çünkü onun içinde Kralımızın tacı ve siyah ve kirli Argent [okunamadı] vardır, ondan siyahlık bizim suyumuzda sürekli pişirme ile temizlenmelidir, ta ki Hermogenes'in Kazı ve Tavuğu olarak adlandırılan beyaz bir renge yükselene kadar. O halde kırmızı toprağı siyah ve sonra beyaz yapan kişi, sanata vakıf olmuştur, tıpkı yaşayanı öldüren ve [okunamadı] gibi.

gökyüzü ve yerin aşağısında olan şey. Bu yüzden işimizde maddeyi varlığa getiren aletimiz, banyo ateşi, ne gübre ateşi, ne kül ateşi, ne de filozofların yazdığı diğer ateşler değildir, tüm işi baştan sona tamamlayan ateştir. Bu ateş tektir ancak pek çok ismi vardır ve sen onu bilmeden önce çok zor olacaktır.

Şimdi ateşimizin özelliklerini ve maddemizle uyuşup uyuşmadığını araştırmalıyız, yukarıda da belirttiğim gibi, madde dönüştürülebilir olduğunda bu ateş maddeyi yakmaz, maddeden hiçbir şeyi ayırmaz, tüm filozofların söylediği gibi saf kısımları saf olmayanlardan bölüp ayırmaz, aksine bütün özneyi saflığa döndürür. Geber’in süblimasyonlarını yaptığı gibi süblimleştirmez, keza Arnold ve diğerleri de süblimasyonlar ile distilasyonların kısa sürede yapılacağından bahsederler. Bu ateş mineraldir, dengelidir, süreklidir, aşırı derecede harlanmadıkça buharlaşmaz, maddeden başka bir yerden alınmış Sulphur (kükürt) özellikleri barındırır, her şeyi aşağı bastırır, çözer ve dondurur, aynı şekilde hem dondurur hem de kalsine eder, bulunması ustalık gerektirir, zahmetsiz ve kestirme bir yoldur, hiçbir masrafı yoktur ya da en azından masrafı çok azdır, bu ateş, orta karar bir harlama ile tüm çalışmayı mükemmelen tamamlayan sabit bir ateş oluşturur ve gerekli tüm süblimasyonları yerine getirir. Geber’i ve diğer tüm filozofları okuyanlar, yüz bin yıl yaşasalar bile bunu kavrayamazlardı, çünkü bu ateş yalnızca derin ve yoğun bir tefekkür yoluyla bulunur, ancak ondan sonra kitaplardan derlenebilir, daha önce değil. Dolayısıyla bu sanatın hatası, tüm maddeyi filozofların gerçek Lapis (taş) formuna dönüştüren ateşi bulamamaktır. Bu yüzden onun üzerinde çalış, zira eğer bunu önce bulmuş olsaydım, madde üzerindeki uygulamalarımda asla iki yüz kez hataya düşmezdim, bu yüzden pek çok büyük insanın bu çalışmaya ulaşamamış olmasına şaşırmıyorum.

Hata yapıyorlar, hata yaptılar ve hata yapacaklar, çünkü filozoflar, kendisi adına veya kendisi tarafından adlandırılan o tek olan dışında uygun etkeni ortaya koymadılar. Ve eğer Artephius’u okumamış, onun konuştuğunu hissetmemiş olsaydım, çalışmanın tamamlanmasına asla erişemezdim. Ancak pratik yol şudur, madde alınmalı ve fiziksel bir yolla öğütülmeli, ateşin üzerine konulmalı ve ateşin oranı bilinmelidir, şöyle ki, ateş maddeyi yalnızca harekete geçirmeli ve az bir zamanda o ateş, yalnızca miktar olarak değil, aynı zamanda erdem bakımından da maddeyi dönüştürür. Bu ateşi araştır, o zaman arzuna ulaşacaksın, çünkü tüm çalışmayı o yapar ve filozofların anahtarıdır, ki bunu hiçbir zaman açıkça yazmamışlardır. Ateşin özelliklerini bilirsen onu tanıyabilirsin, aksi takdirde tanıyamazsın. Sana bu şeyleri uyarmak için yazmadım, ancak seni tamamen tatmin etmek için yazdım, ateş maddeyle birlikte dönüşmez, çünkü yukarıda da söylediğim gibi, o maddeden değildir. Bu nedenle, tedbirli olanları paralarını faydasızca harcamamaları, neyi aramaları gerektiğini bilmeleri için uyarmayı uygun gördüm. Çünkü bu yolla sanatın hakikatine ulaşabilirler, başka türlü değil.

O, dürüst kişinin çocuğunun kapı kapı dilenmesine hiçbir zaman izin vermez.

Bu metin neden önemli

Bu açılış bölümü, metnin kendisini nasıl konumlandırdığını gösterir: yazar, kendini alçakgönüllü bir Paris noteri olarak tanıtır — Latincesi zayıf, sıradan bir aile geleneğinden gelen, ama Tanrı'nın lütfuyla ve azizlerin şefaatiyle konumunu aşan biri. Bu mütevazı-ama-seçilmiş anlatı kalıbı, sonraki sayfalarda anlatılacak olan (metnin en ünlü bölümü) gizemli kitabın bulunuşu hikâyesine zemin hazırlar: Flamel'in rüyasında bir melek tarafından gösterilen kitabı gerçekte bulması, ve bu kitabı deşifre edebilmek için Ispanya'ya, Compostela'daki Aziz Jacques'in hac yoluna çıkması.

Bülten

Yeni metinlerden ilk sen haberdar ol

Tam çeviriler, PDF'ler ve yeni eklenen kaynaklar hazırlandıkça e-postana düşsün.

Bu eser Simya Koleksiyonu'nun parçasıdır →

Künye
Kaynak eser
Nicholas Flammel, His Exposition of the Hieroglyphicall Figures which he caused to bee painted upon an Arch in St. Innocents Church-yard in Paris
Neşir
Londra: T. S. for Thomas Walkley, 1624 (Eirenaeus Orandus çevirisi)
Konum
Eserin tamamı — Flamel'in şerhi, İbrahim Yahudi'nin kitabının tasviri ve yedi figür
Çeviren
Şira Nur Uysal
Dijital nüsha
archive.org (1624 baskısı)
Bu Türkçe çeviri © Şira Nur Uysal, CC BY-SA 4.0 ile paylaşılmıştır (serbestçe kullanın, kaynak gösterin, değiştirirseniz aynı lisansla paylaşın). Kullanım & lisans →
Bu Çeviriye AtıfUysal, Ş. N. (Çev.). (2026). Nicholas Flamel, Hiyeroglif Figürlerin Şerhi. Kadim Kütüphane. https://kadimkutuphane.com/nicholas-flamel-hiyeroglif-figurler-giris
← Kütüphaneye dön