Zihnin Gnosis'i
G.R.S. Mead'in Echoes from the Gnosis, Cilt I: The Gnosis of the Mind (1906) adlı cildinden.

Zihnin Gnosis'i

Echoes from the Gnosis, Cilt I: The Gnosis of the Mind (1906)
G.R.S. Mead· 1906· Özgün: İngilizce· Internet Archive· ~32 dk okuma
HermetizmTürkçe çeviriAçık erişim

Bu metin kadim bir risale değil, G.R.S. Mead'in 1906 tarihli kendi denemesidir. Üç ciltlik Thrice-Greatest Hermes çevirisini bitirdikten sonra, yıllarca içinde yaşadığı Hermetik düşünce dünyası üzerine kaleme aldığı kişisel bir tefekkür yazısıdır. Mead burada «Zihin Dini» dediği yolun ne olduğunu birinci ağızdan anlatır: Bilgisizlikten Gnosis'e doğuş, erginlenme, bedenin bir mabet oluşu ve Alınyazısı'nı aşan bir yazgı. Aşağıda denemenin tamamı yer alıyor.

Türkçe çeviri (tam metin) · Çeviren Şira Nur Uysal

Uzun zamandır vaktimin çoğunu, düşünce güzelliği ve duygu arılığıyla dolu bir dünyada geçiriyorum; kadim dünyanın teosofik kardeşliklerinden birinin adanmışlığı ve zekâsıyla kurulmuş bir dünyada. Kendilerine Üç Kere Ulu Hermes'in öğrencileri diyorlardı ve inançlarından zaman zaman Zihin Dini diye söz ediyorlardı. Hıristiyanlığın doğuşundan önce ve onun ilk yüzyıllarıyla aynı çağda yaşadılar; yurtları Mısır'dı. (Bu metin kadim bir risale değildir. G.R.S. Mead'in 1906'da kaleme aldığı kendi denemesidir; kadim Hermetik yazıları yıllarca çevirdikten sonra onlar üzerine yazdığı kişisel bir tefekkür yazısıdır.)

Onların kutsal yazılarından geriye kalanlar ve çabalarından derlenebilecek olanlar yakın zamanda İngiliz diline kazandırıldı — düşüncelerini yeniden üretebildiğim ve yorumlayabildiğim ölçüde. Aylar süren emek sona erdi; yeniden üretme işi tamamlandı ve Üç Kere Ulu Hermes'in Gnosis'inin yankıları, yüzyılların ötesinden İngiliz kulaklarına eskisinden daha gür, umarım daha berrak bir biçimde ulaşıyor.

Küçümsenecek bir şey değildir bu — Zosimos'un coşku içinde on-bin-kere-ulu diye andığı Hermes'in Gnosis'i. Zira temelinde Tanrı'nın Biricik Sevgisi yatar; kendini Doğanın ve İnsanın Hakiki Felsefesi ile Saf Bilimi üzerine kurmaya çalışır ve gerçekten de Çağların Gnosis'inin en güzel biçimlerinden biridir. Bilgelik (Theosophia) ile Tapınma (Theosebeia) onda uyum içinde doludur — Zihin Dini. Başlangıcında Din'dir: Zihnin doğru etkinliği ve doğru edilginliği üzerine kurulu hakiki adanma, dindarlık ve tapınma. Sonunda ise var-olan-şeylerin Gnosis'i ve insanı Tanrı'ya götüren İyilik Yolu'dur.

Üç Kere Ulu Hermes'in Gnosis'i için fazla mı iddialı konuşuyorum? Ben yalnızca O'nun kendi sözleriyle (daha doğrusu öğrencilerinin sözleriyle) öğrettiğini İngilizceye çevirerek yankılıyorum. İddia Gnosis içindir; onu öğrenenlerin ve işitenlerin kullandığı ifade biçimleri için değil. Bütün bu ifade biçimleri, bu Yol'un öğrencilerine ait sayısız vaaz yahut kutsal söylev, insanları Gnosis'e doğru götüren araçlardan ibarettir; Gnosis'in kendisi değildirler. Doğrudur, ortaya konanların çoğu bana pek güzel ifade edilmiş görünüyor ve nice yıl önce yaşamış bu adsız yazarların ve düşünürlerin güzel Yunan dilinde bize aktardığı nice düşünce ve deyiş beni sevindirdi. Lâkin bütün bunlar, Hakikat'in bütünüyle güzel olan doğal biçimini ve görkemini örten bir giysi gibidir.

Asıl önemli olan şudur: Trismegistos geleneğine bağlı bu Teosofların hepsi tek bir sesle — içimizde, ruhumuzun en derin yerindeki hakiki bilene kanaat taşıyan tatlı bir sesle — şunu bildirir: Gnosis vardır ve kesinlik vardır; eksiksiz ve tükenmez bir kesinlik. Kuşkulanan zihin, yani sanı, yani sahte zihin, çevremizde aksi görünüşlerden nasıl bir büyü örerse örsün bu böyledir. (Mead, Teosofi Cemiyeti'nin önde gelen isimlerindendi ve bir dönem Blavatsky'nin sekreterliğini yaptı. Kadim Hermetizmi kendi çağının teosofik diliyle okuduğunu akılda tutmak gerekir; «Teosoflar» derken hem kadim Hermetikleri hem kendi çevresini kapsayacak biçimde konuşur.)

Bu Zihin Dini üzerine yazılmış olanlar hâlâ zihnimde tazeyken, akla geldikleri sırayla birkaç düşünce kaydetmek istiyorum: Usta-Zihin'in öğrencilerine ait o güzel vaazlar üzerine düşünmenin belleğime kazıdığı bir iki izlenim.

Her şeyden önce şunu söyleyeyim: Tanrılar tarafından bu güzel şeylerin küçük de olsa bir aktarıcısı olmama izin verilmesini büyük bir ayrıcalık sayıyorum. Zira Gnosis güzelliklerinin insan kardeşlerimizin yüreklerinde açılmasına hazırlık yapmaya herhangi bir biçimde katkıda bulunmak gerçekten büyük bir ayrıcalık ve yüksek bir şereftir — yüzyıllar önce daha büyük zihinlerce daha büyük bir güzellikle ortaya konmuş olanı çevirmek ve üzerine şerh düşmek gibi son derece önemsiz bir yolla olsa bile. Doğan duygu, böylesine hoş bir işin Tanrı'nın İlahî Takdiri eliyle, Plotinos'un deyişiyle «yol üstünde bir mola» olarak bağışlanmış olmasından duyulan sevinç ve şükrandır. Böylece, bütün kutsal edimlerde olduğu gibi, Hermes'in bize öğrettiği üzere Tanrı'ya övgü ve şükranla başlıyoruz.

Peki (diye araya girecektir Usta'nın öğrencisi) bir «insan» olan, bir «Alınyazısı alayı» olmayan kimse için kutsal sayılmayacak hangi edim vardır? Kendine gelmekte olan, bilinçsizlikten ve ölülükten bilince dönmeye ve hayata yükselmeye başlayan kimse, kendi ilahî doğasının sırrını gitgide daha derin idrak etmek için her edimini kendi eliyle kutsar. Zira o artık ana rahminde her şeyiyle Ana-Ruh tarafından beslenen bir cenin değil, daha büyük hayatın daha özgür soluğunu, Baba-Zihin'in kozmik havasını içine çeken yeni doğmuş bir insan yavrusudur. İşte bu yüzden bedenin her edimi ve her işlevi Ruh'a ve Zihin'e adanmalıdır; bu Yol'un yolcusu, her edimini Tanrı'sına adayarak durmaksızın dua etmelidir. Yerken şöyle düşünmelidir: Bu yiyecek bedeni nasıl besliyorsa, Bilgelik Ekmeği de zihni öyle beslesin. Yıkanırken: Bu su bedeni nasıl arıtıyorsa, Hayat Suyu da zihni öyle canlandırsın. Bedenini pisliklerinden arındırırken: Bu pislikler bedenden nasıl çıkıyorsa, sanının döküntüsü de zihinden öyle çıksın!

Bununla birlikte hiçbir şeyin kendiliğinden kirli yahut bayağı olduğunu düşünmemelidir; çünkü her şey ilahî cevherden ve ana-maddedendir. Bunu yüreğinin en derininde zaten bilir; lâkin aşağı uzuvları henüz doğru bir uyum içinde birbirine bağlanmamıştır. Henüz eğri büğrüdürler, kusursuz bütünde merkezlenmemişlerdir. Şeyleri henüz tek bir noktadan görmektedir; Nokta'nın her yerde olduğunu ve her şey için, onun doğru, yerinde, güzel ve iyi göründüğü bir bakış noktası bulunduğunu henüz idrak etmemiştir. Her şeyi kucaklayan o bakış noktası tek duyu, tüm-duyu, ortak duyu, yani anlağın duyusudur; duyulur olanla düşünülür olanın özdeş olduğu ve birbirinden ayrılmadığı duyu. Dışsal ikiliği yaratan küçük zihindir, insandaki zihindir, Alınyazısı alayıdır. Büyük Zihin ise dışarısıyla içerisinin bir olan ikiz olduğunu, birbirini karşılıklı koşullayan tamamlayıcılar olduklarını, aynı anda hem birbirinin içinde hem birbirinin dışında bulunduklarını bilir.

Bu Zihin Dini'nde yürek ile baş arasında bir karşıtlık yoktur. Ne yalnızca aklın kültüdür, ne de yalnızca duygunun. Adanma Yolu ile Gnosis'in ayrılmaz birliğidir; Ruh ile Zihin'in, Hayat ile Işık'ın hakiki Kutsal Evliliğidir; Ana olan Tanrı ile Baba olan Tanrı'nın İlahî İnsan'da, Logos'ta, Sırların Sırrı'nın Biricik Doğan'ında, Hepsi ve Bir'de dile gelmez birleşmesidir — Söylenemezlik ile Söylenebilirlik, ebediyen ve aynı anda Edim ve Edilgi hâlinde.

Eğer Zihin sözcüğüne, aynı ağırlıktaki başka adları dışarıda bıraktığı gerekçesiyle itiraz edecek olursanız, bilin ki bu da Üç Kere Ulu Hermes'in öğrencilerince defalarca dile getirilmiştir.

O'nun adı yoktur, zira O çok adlı olanın Bir'idir; hayır, bütün adların Bir'idir, zira O Ad'ın kendisidir ve başka her şeydir; O olmayan hiçbir şey yoktur. Tek başına Bir de değildir, gerçi Bir ve Yalnız Bir O'dur; zira O Hepsi ve Hiçtir — hiç diye bir şey olabilirse.

Lâkin biz, bilgisizliğimiz yüzünden O'na Zihin deriz; çünkü Zihin bilen şeydir ve bilgisizlik durmadan kendi öteki benliğini arar, bilgisizliğin öteki benliği ise Gnosis'tir. Gnosis'i ararken, aradığı şeye dair kendi yanlış tasavvurunu ister sevsin ister ondan nefret etsin, bilgisizlik durmadan bir tür bilme biçimine dönüşür; kendince şu ya da bu yeniliği tecrübe eder, oysa tecrübe ettiğinin kendisi olduğunu bilmez. Ne var ki Zihin yalnızca bilen değil, aynı zamanda her bilginin nesnesidir; zira yalnızca kendini bilir, çünkü Zihin'den başka bilinecek bir şey yoktur. Kendini bilmek için kendini yaratır ve kendini bilebilmek için önce kendini bilmemesi gerekir. Zihin böylece bilgisizliği ve Gnosis'i yapar, ama kendisi bunların hiçbiri değildir. O, hepsinde kendi kendinin ergini olabilmek için bütün sırları yapan Sır'ın ta kendisidir. («Zihin» burada Yunanca Nous'u karşılar: akıl yürüten insan zihni değil, hem bilen hem bilinen olan ilahî bilinç ilkesi. Mead'in «Zihin Dini» adlandırması da bu Nous kavramına dayanır.)

Böylece bize öğretilir ki Zihin, o Büyük Erginleyici, bütün ustalıkların ustasıdır; bilgisizliğin de bilginin de ustasıdır. Nitekim Yüce Olan'ın, kendi benliğine hâkim olmayı başarmış Sevgili Oğullarından birine şöyle seslendiğini görürüz: «Ey Ruhumun Ruhu ve kendi Zihnimin Zihni.»

Zihin Dini her şeyden önce bir erginlenme dinidir, sürekli kemale eriş dinidir. Bu kutsal ayinlere yeni erginlenenin zihin gözü önünde açılan imkân manzarası inanılırlığı aşar. İnsan kendine defalarca sorar: Bu doğru olabilir mi? Doğru olamayacak kadar güzel görünüyor.

Peki (diye gülümseyerek karşılık verir Usta) her şeyin kaçınılmaz sonu kemalin Kemali, İyilik'in Kendisi ise, nasıl «fazla güzel» olabilir?

Fazla güzel olamaz; zira fazla güzel olan şey kendi öz benliğinin dışına düşmüş demektir. Oysa İyilik'te ne eksik vardır ne fazla; o Kemal'dir.

Öyleyse, diye cılız sesle sorarız, eksiklik nedir? Ve Usta'nın Huzuru'nda vereceğimiz karşılık şudur: Doğamızın eksikliği tam da «bu fazla güzel» kuşkusunun kendisidir. Bunun bize nasip olamayacağından korkarız; oysa o manzaradan bir parıltı yakalayan, Görkemli Görüş'ün peşinatını alan «küçük olan»ın gördüğü şey dışarıda bir şey değil, kendi içinde olandır. Hepsi orada, imkân hâlinde durur: Baba'nın tam Oğulluğu. Oradadır, buradadır ve her yerdedir; zira varlığımızın ta kendi doğasıdır. («Oğulluk» (Sonship), Gnostik ve Hermetik dilde bir akrabalık ilişkisinden çok bir mertebeyi anlatır: İnsanın ilahî kaynağıyla aynı cevherden olduğunu fiilen idrak ettiği hâl. Mead bunu insanda daima imkân hâlinde duran bir tabiat olarak okur.)

Zihin Dini'nin bağlılarının kayıtlarına göre, bu İlahî imkânın ilk parıltısı hazırlanmış öğrencinin bilincine Usta'nın dolaysız Huzuru ve Görkemi eliyle taşınır. Lâkin Usta kimdir? Bizim dışımızda biri midir? Bir başkası mıdır? Biçimsel bir ders veren bir öğretmen midir?

Hayır. «Bu soy» — yani bu doğal yolla doğmuş olan — «asla öğretilmez; vakti geldiğinde belleği Tanrı tarafından geri verilir.» Şu hâlde bu yeni bir şey değildir; şunun ya da bunun olmak da değildir; aynı olana bir dönüştür, hep olduğumuz şey hâline geliriz. Rüya biter ve hayata uyanırız.

Nitekim Trismegistos vaazlarında aktarılan o olağanüstü erginlenme tasvirlerinden birinde, yeniden doğan yahut Zihin'de doğan öğrenci, aşağıdaki «babası» ve erginleyicisi, etkili ayin onun eliyle tamamlanırken karşısında hep bildiği tanıdık biçimiyle durmaya devam ettiği için hayretler içinde kalır. Bu «oğul»un «baba»sı bağdır, Gnosis'in kanalıdır; hakiki erginlenmeyi yapan ise Büyük Erginleyici olan Zihin'dir.

Bunun böyle olduğu bir başka vaazdan da öğrenilebilir: Orada daha yüksek bir mertebedeki öğrenci hiçbir aracı bağ olmaksızın erginlenir; bir başkasının bedensel varlığı söz konusu olduğu ölçüde tek başına, yapayalnız, Büyük Huzur tarafından kucaklanır ve sırra vâkıf kılınır.

«Baba»nın görevi, «oğul»u kendisiyle birliğe getirmektir; öyle ki oğul bilgisizlikten Gnosis'e doğsun, Zihin'de, yani en Yüksek Benliğinde doğsun ve gerçekten Baba'nın Oğlu olsun.

Zihin öğretisi geleneğinin bütününde en çarpıcı olan, onun kişi-dışı niteliğidir. Bu bakımdan çağdaşı olan halk Hıristiyanlığından ve öteki kurtuluş kültlerinden keskin biçimde ayrılır. Doğrudur, vaazlar çoğunlukla öğretmenin öğrenciye ders vermesi biçiminde kurulmuştur. Hermes'i, Asklepios'u, Tat'ı ve Ammon'u sevmeyi öğreniriz, sırayla hepsiyle dost oluruz; belirgin karakterleri olan, yaşayan insanlar gibi görünürler. Ama onlar tarihsel kişiler değildir; birer tiptirler. Her birimizin içinde bir Ammon, bir Tat, bir Asklepios ve bir Hermes vardır; onları sevmeyi öğrenmemizin sebebi budur. «Kutsal dörtlü» yüreklerimizin mabedindedir. Lâkin hepsini aşan, hepsini kucaklayan, bütün insanların Çobanı'dır; bizim Hermes'imizin dudaklarından — Asklepios yahut Tat yahut Ammon olarak — güç sözlerini işitecek kulağımız, öğretinin gnostik ihtişamını görecek gözümüz oldukça bize öğreten İlahî Sevgi'dir.

Dahası var: Böyle bir ders, ne kadar güzel ve doğru olursa olsun, Zihin'in en yüksek öğretisi değildir. Zihin'de doğmuş olanlara her edim, her düşünce ve her duyum yoluyla Zihin öğretir. Zihin insanı beden, ruh ve zihin aracılığıyla ebediyen eğitir; zira insan artık bunların hepsiyle bilmeye başlar, çünkü eskiden olduğu küçük zihinden, küçük ruhtan ve küçük bedenden Büyük İnsan'ın Büyük Bedeni'ne, Büyük Ruhu'na ve Zihni'ne dönüşmektedir. Artık öğretmen aramaz, çünkü her şey ona öğretir; daha doğrusu Tek Öğretmen ona her şey aracılığıyla öğretir. Var olan her şey onun için İyilik Gnosis'inin tabiatına dönüşür.

O artık bir işiten değil, İşiten'dir; zira soluk alan her şeyde ve hayatsız görünen her şeyde — Rab'bin aynı anda hem kışı hem yazı olan o bütünde — İlahî Olan'ın Eşi olan Doğa'nın sesini duymak için her yanında kulakları vardır.

Artık bir gören değil, Gören'dir; zira bütünün güzelliğini ve en çirkin şeylerdeki en güzel şeyleri görmek için her yanında gözleri vardır.

Artık bir yapan değil, Yapan'dır; zira yaptığı her şey, insanın içinde eylemeye kendini adayan Rab'be adanmıştır.

Böylece bütün duyuları ve bütün enerjileri, Tanrı'nın Sırlarında kendi kendini erginleme olan Büyük İş'e yönelmiştir; hayatı sürekli kemale erişin görkemiyle aydınlanır ve artık şu an olduğundan başka bir şey olduğunu hiç düşünmez. Zira bellek onunla daima hazırdır ve Zihin'in belleği ebediyet tabiatındadır; bütün zamanı aşan, geçmişin, geleceğin ve şimdinin hepsini sonsuza dek süren o tek anda gören bir ebediyet.

Peki Zihin Dini bize Tanrı, evren ve insan hakkında ne öğretir? Bize büyük ağırbaşlılıkta ve sevinçli müjde taşıyan pek çok şey öğretir; lâkin özellikle bir şey öğretir görünür: İnsan sözünün bu sırrı anlatmaya gücü yetmez. Zira her insan, Tanrıların dilinde tek bir harftir. Öyle ki bir insanın yazabileceği her şey — zihni dünya yahut ilahiyat dizgeleriyle, insan hâlinin bilimiyle ne kadar donanmış olursa olsun, düşüncesini ne kadar tam yeniden üretip en güzel insan diline büründürürse bürünsün — ancak kendi Söz'ünün tek bir harfidir. Tanrı'nın Sözleri insanların genel maksatlı edimleriyle yazılır; tek tek ağızlarından çıkan konuşmayla söylenmez, yazılı sözcüklerle kaleme alınmaz. Tanrı'nın Sözleri Doğanın enerjileriyle söylenir ve şeylerin yüzeylerine yazılmaz; şeylerin yüzeyleri, insanların bilmeyen zihinlerinden yansıttığı sahte görünüşlerle karalanmıştır.

Öyleyse insanlar evreni, kendilerini uzayın alanlarına kazımaktan başka nasıl tasvir edebilirler? Evreni olduğu gibi tasvir etmek için evren olmaları gerekir; o zaman da kendilerini tasvir etmiş olurlar. Kendilerini tasvir etmek içinse evrenin kendini dile getirdiği yoldan daha iyisini bulamayacaklardır. Evren durmadan Tanrıların Dili'ni, Evrensel Lisan'ı konuşur; zira o, kendini ebediyen dile getiren Tanrı'dır.

Ebedî Olan'ın Dili, Tanrı'nın Zihni'dir. Bütün şeyleri durmadan söze döken, kendi kendine kaim oluşunun Aklı olan Zihin'dir.

Böylece öğreniriz ki Zihin Dini her şeyden önce Logos Dini'dir; Trismegistos risalelerimizin bütününde hiçbir ad karşımıza Logos sözcüğü kadar sık çıkmaz. Zira Logos, Tanrı'nın Söz'üdür; tek bir sözcük anlamında değil, bütün dünyaların ve bütün insanların Evrensel Kutsal Yazısı anlamında Söz.

İşte bu yüzden Hermes, Tanrıların Kâtibi'dir. Hermes, öbürleri yazamadığı için onlara kâtiplik eden bir tanrı değildir; Hermes Tanrı'nın Logos'udur ve yazdığı Sözler Tanrılardır.

Biz insanlar kendi Söz'ümüzün yahut kendi Tanrı'mızın harfleriyiz. Zira insanın önünde görkemli bir kader durur — hayır, evrensel tabiatında şimdiden fiilen vardır — bir Tanrı olmak; Gnosis, Sevinç ve Kaimlik tabiatında bir İlahî Varlık olmak. O Söz kendini dünyada defalarca yazmıştır: Kimi zaman şu harfi, kimi zaman bu harfi. Kendini pek çok biçimde heceler; insan hayatlarının dizilerinde ve başka hayatların dizilerinde.

Ve bir vakit gelecek ki her bir Tanrı-Söz, kendi sırası geldiğinde, harf harf değil, bütün Söz aynı anda, yeryüzünde bütün görkemiyle çınlayacak; bir Mesih doğacak, bütün Doğa sevinecek ve insanlar dünyası, zamanların tabiatına ve Söz'ün dile geliş biçimine göre ya bilecek ya bilgisiz kalacaktır.

Üç Kere Ulu Hermes'in öğrencilerinin bundan on dokuz yüzyıl önce kendi teosofilerine verdikleri adlarla Zihin Dini'nin yahut Saf Felsefe'nin yahut Biricik Sevgi'nin başlıca kavramlarının uyandırdığı düşüncelerden bazıları işte bunlardır.

Lâkin bilimlerini, felsefelerini ve dinlerini adlandırmakta kullandıkları en genel terim Gnosis'ti; elimizdeki edebiyatlarının hemen her vaazında, her seçkisinde ve her parçasında geçer. İnsanların Besleyicisi ve insan ruhunun Çobanı olan Zihin'in öğretisi ve terbiyesi, o en güzel sözcükte özetlenir: Gnosis.

Öyleyse bu adın, bu Yol'un bağlılarınca nasıl anlaşıldığına kısaca bakalım. Gnosis Bilgi demektir; ama o günlerde yahut kendi günümüzde bilinen çeşit çeşit sanat ve bilime ait dolaylı bilgi değil. Hakiki Bilim ve Saf Felsefe'nin bağlıları, şeylerin görünüşlerine dair bu çeşit çeşit bilgilere ve boş sanılara, bu «sözcük gürültüsü»ne teslimiyetle bakarlardı. Aralarında henüz aday olanlar ise bunlara daha da az müsamaha gösterir, böyle şeyleri «Yunanlılara» bıraktıklarını söylerlerdi; zira «Mısırlılara» elbette Bilgelikten başkası yetmezdi.

Hiç değilse vaazlarımızın derlemelerinden birinin pek de bilgili olmayan editörlerinden biri meseleyi böyle ifade eder. Ona göre Mısır Kutsal Ülke, Mısırlılar Seçilmiş Soy'du; Yunanlılar ise türedi ve sığ akıl yürütücülerdi. Aynı tabiattaki dönem Yahudisi ise bedene «Mısır» der, Yahudiye'yi Kutsal Ülke, Filistin'i Vaat Edilmiş Ülke, İsrail'i Tanrı'nın Seçilmişi sayardı. Böylece oyun neşeyle sürüp gitti; bugün de sürdüğü gibi.

Ne var ki vaazların asıl yazarları başka türlü biliyorlardı. Onlar için Gnosis her ırk ayrımının üstündeydi; zira Gnostik tam da yeniden doğan, Soy'a — hakiki Bilgelik sevenlerin Soyu'na, İlahî Babalık Akrabalığı'na — yeniden doğan kimseydi. Onlar için Gnosis İnsan'ın Bilgisi'yle başlıyor, kemale eriş sonunda Tanrı Bilgisi yahut İlahî Bilgelik'le tamamlanıyordu.

Bu Bilgi, dünyanın bilgisinden yahut biliminden büsbütün başkaydı. Bununla birlikte ikincisi hor görülecek demek değildir; zira her şey bakış noktamıza göre doğrudur ya da doğru değildir. Dayanağımız sağlamca Hakiki Olan'da merkezlenmişse her şey hakiki anlamıyla okunabilir; yanılgı içinde dolaşıyorsak en doğru şeyler bile bizi yanıltır hâle gelir.

Gnosis kişinin kendini bilmesiyle başlar, sürer ve biter; bu da Tek Benlik'in, Tüm Benlik'in Bilgisi'nin yansımasıdır. Öyleyse Gnosis dünya biliminden başkadır derken, hiçbir şeyi dışarıda bıraktığını değil, yalnızca bütün insanî sanatları ve bilimleri yetersiz, eksik ve kusurlu saydığını kastediyoruz.

Nitekim Trismegistos risalelerinin yazarlarının, var-olan-şeylere dair sezgilerini ortaya koyarken ve yüreklerinde ve başlarında doğan canlı fikirleri dile getirirken kendi çağlarının felsefesini, bilimini ve sanatını kullandıkları her bakımdan açıktır. Bunu yapmış olmaları, çabalarının hikâyelerinden biridir doğrusu; zira böyle yapmakla iç hayatın büyük hakikatlerini kendi çağlarının düşüncesiyle temasa geçirdiler.

Lâkin böyle bir teşebbüste daima bir tehlike vardır: Ruhun büyük sezgilerini ve zihnin vahiylerini günün sanılarına ne ölçüde karıştırırsak, sırların açıklanmasını kutsal yazı tabiatından o ölçüde uzaklaştırır, gelip geçici olanın değişken kanılarına düşürürüz.

İnsan bilimi durmadan değişir. Gnosis'in sarsılmaz fikirlerine ve canlı hakikatlerine dair elde edebildiğimiz parıltıları gelişmekte olan bilimin durmadan değişen biçimleri içinde ortaya koyarsak, sırlara dair kendi parıltımızı kendi zamanımız için yaygınlaştırmakta epey yol alabiliriz; ne var ki gelecek günler bizi, Hakikat'in Güzelliği'ni kendi düzelmiş sanılarının daha güzel giysileriyle kıyaslandığında paçavralara bürümekle suçlayacaktır.

Trismegistos geleneğinin yazı odalarından korunagelmiş belgeler pek çok elin ve pek çok zihnin ürünüdür. Kimi zaman kendi çağlarının bilimine öylesine sıkı sarılırlar ki yirminci yüzyılın hâkim kanaati onlardan küçümseyici bir üstünlük duygusuyla yüz çevirir. Öte yandan hiç de seyrek olmayan biçimde berrak akıl yollarında kalırlar ve bize Hakikat Ovası'nın manzaralarına engelsiz bir bakış sunarlar. Lâkin kendi günlerinin dünya tasavvurlarına ve insan bilgilerine en sıkı sarıldıkları yerde bile ilgisiz değildirler; zira olabilir ki canlı doğaya dair kavrayışlarında — ki bu, şeylerin ölü yüzeylerine dayanan modern günümüz kanaatlerinin tam karşı kutbudur — bazı şeyler bakımından, bunca övünülen bu lütuf ve aydınlanma çağındaki bizlerden hakikate daha yakın olmuşlardır.

Nasıl olursa olsun, Okul'un logoi'sinde, yani kutsal vaazlarında, söylevlerinde yahut sözlerinde temiz ve berrak düşünmenin pek çok örneği vardır; bütün bu terbiyenin en çekici yanlarından biri de öğrencinin düşünmeye ve soru sormaya teşvik edilmiş olmasıdır. Akıl büyük bir itibar görüyordu. Aklın doğru kullanımı, daha doğrusu diyelim ki doğru akıl — onun sahtesi olan sanı değil — insanın ve kozmosun bilgisinin en değerli aracıydı ve pek çok yüce adı arasında Tanrı'nın İyi Zihni yahut Aklı (Logos) diye bilinen o En Yüksek İyilik'te kendini gerçekleştirmenin yoluydu.

Bütün erişme kuramı şu olguyla koşullanıyordu: İnsan, beden, ruh ve zihniyle kendi başına bir dünyaydı — küçük bir dünya, doğrudur; ama bir «Alınyazısı alayı» rolünü oynamaya razı olduğu sürece. Oysa onun Yazgısı o Alınyazısı'ndan büyüktür; daha doğrusu diyelim ki Bilmeyişi Alınyazısı'dır, Farkındalığı ise Yazgısı olacaktır. İnsan küçük bir dünyadır; kişisel, bireysel, ayrı olması anlamında küçük; ama yine de bir dünya, bir monad. İnsanın yazgısı monadların Monad'ı yahut Tanrı'nın Zihni olmaktır — yani Kozmos'un kendisi. Yalnızca duyularla algılandığı hâliyle, hareket eden ve etmeyen her şey, yani şeylerin Büyük Bedeni ve Büyük Ruhu olarak değil; aynı zamanda zihinle kavrandığı hâliyle, bütün büyüklüklerin o Düşünülür Büyüklüğü, bütün fikirlerin Fikri, Tanrı'nın kendi Zihni ve Aklı, O'nun kendi kendini yaratan Oğlu, Biricik Doğan, Sevgili olarak.

Olguların bu aşkın olgusu üzerine Zihin Gnosis'inin bütün terbiyesi ve yöntemi kurulmuştur. Sırların Sırrı, İnsan yahut Zihin'dir. Lâkin Sır'ın böyle adlandırılması Ruh'u ve Beden'i dışarıda bırakır biçimde anlaşılmamalıdır. Zihin, kişilerin Kişisi'dir, bütün huzurların Huzuru'dur. Zaman, uzay ve nedensellik Zihin tarafından koşullanır. Ne var ki hakiki İnsan olan bu Zihin, nedenselliğe, uzaya ve zamana bağlı zihin değildir. Öte yandan tam da bu bağlı zihindir, bu «Alınyazısı alayı», bu «kul biçimi»dir ki Hepsi olma, Çağ (Aion) olma, Huzur olma imkânını gizleyen görünüştür — yani zamanın her ânında, uzayın her noktasında ve Alınyazısı'nın Bağrındaki her anlık neden-ve-sonuçta hazır bulunan bütün şeylerin Kaimliği. Doğrudur, sanı bölgesinde beden, ruh ve zihin ayrı ve birbirinden kopuk görünür; insan onları varoluşunun temel ulamları olarak ayrı tutar; hem de haklı olarak, zira onlar varoluşun, yani Varlık'ın dışında durmanın koşullarıdır, o eksiklik ortamının koşullarıdır. Bu eksikliğin tamamlayıcısı yahut yerine gelişi ise kendinden geçiştir (ek-stasis); insan bununla kendi sınırlarından çıkıp Kendisi'yle birleşir ve Gnostiklerimizin uzay kavramı karşısına koyduklarında Pleroma (Doluluk), zaman fikri karşısına koyduklarında Çağ (Aion), Alınyazısı kavramıyla karşılaştırdıklarında İyilik dedikleri o Doyum ve Yerine Geliş'e ulaşır. (Pleroma ile Aion aynı doluluğun iki ayrı eksendeki adıdır: Biri uzayın, öteki zamanın karşısına konur; aynı doluluk Alınyazısı'nın karşısına konduğunda İyilik adını alır. Bu metinde Alınyazısı ile İlahî Takdir'in birbirinin zıddı olduğunu akılda tutmak gerekir.)

Lâkin Varlık, Bir'deki Üç'tür: Zihin, Ruh ve Beden — Işık, Hayat ve Cevher; birlikte ezelî ve birbirine eşit.

Bundan şu çıkar: Gnostik olmak isteyen kimse, üçlü Ortaklar'ın, Üç Güç'ün yahut İlahî Üçlü'nün sırrını kendi içinde akılsızca bölmemelidir. Onun çabasının hedefi Kutsal Evlilik'i kendi içinde tamamlamaktır; orada yaratmak için Üç'ün «evlenmesi» gerekir. Ancak böylece En Büyük Benliği'yle birleşebilir ve Tanrı'yla bir olabilir. Beden, ruh ve zihin (yahut tin; zira bu Gnosis'te tin çoğu kez zihnin eşanlamlısıdır) doğruluk uğruna hepsi birlikte, sıkı bir birlik içinde çalışmalıdır.

İnsanın bedeni kutsal bir mabet, İlahî Olan'ın bir türbesi sayılmalıdır — var olan en olağanüstü Tanrı Evi; ellerle yapılmış en güzel mabetten çok daha güzel. Zira İlahî Olan'ın, sevgili oğullarının içinde otursun diye yaptığı bu doğal mabet, Büyük İmge'nin, yani Tanrı'nın Oğlu olan İnsan'ın içinde oturduğu Evren Mabedi'nin bir kopyasıdır.

Her atom ve her atom öbeği, her uzuv, her eklem ve her organ İlahî Plan'a göre yerleştirilmiştir; beden Büyük Mühür'ün, Gök-ile-Yer'in, bir olan erkek-dişinin imgesidir.

Lâkin İlahî Olan'ın bu canlı mabedinin imkânlarını kaçımız bilir, hatta kaçımız düşleyebilir! Bizler mezarlarız, ölülerin lahitleriyiz; zira bedenlerimiz yarı körelmiştir, yalnızca Ölüm'ün şeylerine karşı canlı, Hayat'ın şeylerine karşı ölüdür.

Zihin Gnosis'i işte bu yüzden bize Hayat'ın bedensel tabiatımızın ölü kanallarına akmasına izin vermeyi, varlığımızın cevherini canlandırsın diye Tanrı'nın Kutsal Soluğu'nu çağırmayı öğretir; öyle ki İlahî Canlandırıcı önce içimizde ilahî tamamlayıcımızı, öteki benliğimizi, çoktan yitirdiğimiz eşimizi doğursun; sonra biz de esirgemeyen bir sevgiyle ve ona güzelce kur yaparak kendi hakiki benliklerimizi doğuralım. Böylece yeniden doğmuş oluruz — bitkisel bir varoluşun birimi yahut insan-hayvan tabiatının bir ikiliği değil, tamamlanmış insanlığın üç kıvılcımıyla da mücevherlenmiş bir Varlık üçlüğü, Kusursuz Üçgen.

Şu hâlde açıktır ki bu Gnosis fikri mantıkî sonucuna götürülecek olursa, bu Mathesis'i işiten kimse durmadan Söz'ün yapıcısı olmaya ve böylece varlığının her parçasında kendini gerçekleştirmeye çabalamalıdır. Gözettiği hedef bütün tabiatını yoğunlaştırmaktır. Evrenini yahut kendini ayrı bölmelere parsellemez; kendini durmadan kendisiyle — yani daima hazır olan bilinciyle — daha içten bir birliğe döndürmeye çabalar; zira gerçekte onun olmadığı hiçbir şey yoktur.

Doğrusu Trismegistos Gnosis'inin en hoş yanlarından biri, hatta denebilir ki başlıca özelliği — çağımıza onu ayrıca sevdirmesi gereken bir özellik — baştan sona son derece makul oluşudur. Öğrenciyi durmadan düşünmeye, sormaya ve akıl yürütmeye teşvik eder. Bununla, ukalaca kusur bulmak için eleştiriyi yahut boş merak için soru sormayı teşvik ettiğini söylemiyorum; arıtılmış aklın doğru kullanımı üzerinde durduğunu ve zihni, ruhu ve bedeni berraklaştırma çabasını daima öne çıkardığını söylüyorum. Öyle ki bunlar, Philon'un deyişiyle Tüm-Parlaklık olan Logos'un Tek Işını'nın, tezahürdeki hakikatin tabiatına göre temiz ve berrak renklerle, engelsiz bir ışıltıyla içinden geçebileceği kristal bir prizmaya dönüşsün.

Burada, ikisinden birini küçültme niyeti gütmeksizin, Zihin Gnosis'inin daha büyük yalınlığı ile okurlarım için belki daha tanıdık olan Hıristiyanlaşmış Gnosis'in göz kamaştırıcı çokluğunu ve sonsuz enginliklerini karşılaştırmayı deneyebiliriz. İkisi aynı Sır'ın iki yüzüdür. Lâkin birincisi, başta Platon'un Mantığı olmak üzere ortaya konmuş felsefî aklın berrak düşünüşüyle koşullanmıştır ve «orada» olduğu kadar «burada» da var-olan-şeylerle temasını kesmeyi reddeder. İkincisi ise görü ve vahyin öyle aşkın yüksekliklerine kanat açar ki uyanık bilinçte hiçbir biçimde kaydedilemeyecek kendinden geçişlerde kendini yitirir.

Bana kalırsa, Hıristiyan Gnosis'inin görücülerini kanat açışlarında ve gök fethedişlerinde izlemeye çalışmayı severim; ruhsal sezgilerinin derinliklerine ve büyüklüğüne dalmayı severim. Yine de itiraf etmeli ki tinin bu sarhoşluğu, en dengeli zihinler dışında herkes için büyük bir tehlikedir. Hatta pek muhtemeldir ki bazı Hıristiyan Gnostik Vahiyleri'nde karşılaştığımız türden dizginsiz ilahî cezbe taşkınlıklarının, kendini tutmayı tam anlamıyla ispatlamış olanlar dışında kimseye ulaşması hiç düşünülmemişti.

Trismegistos vaazları bize gösterir ki böyle kapılışlar ve görüler «Gnosis içinde olanların» da ayrıcalığıydı; lâkin onlar böyle sırlara dair vahiyleri dolaşıma sokmadılar. Öğrenciye her şeyi göze almayı, belki başka hiçbir kutsal yazıda kayıtlı olmayan kadar cüretli sözlerle öğretmiş olsalar da, onu her şeyi durmadan pratik aklın sınavına getirmeye zorlarlar; öyle ki yukarıdan alınan hayatî cevher arı zihinle doğru biçimde hazmedilsin ve aşağıdaki tabiatı beslemek üzere gerektiği gibi kullanılsın.

Bize gelince, Gnosis'in, yani teosofinin nerede bulunursa bulunsun işitenleri olan bizler için, Yol üzerinde önden gidenlerin hiçbir tecrübesini reddetmek akıllıca olmaz. İster Üç Kere Ulu Hermes'in bağlılarıyla birlikte ona Zihin Gnosis'i diyelim, ister Markos'un dediği gibi Hakikat Gnosis'i, ister o günün Gnostiklerinin verdiği başka bir ad; fark etmez. Asıl olan şudur: Gnosis vardır ve insanlar onun kutsal eteğine dokunup ruhlarının kötülüklerinden şifa bulmuşlardır; ruhun ana kötülüğü ise, Hermes'in dediği gibi, bilgisizliktir. Ne var ki bu bilgisizlik sanatlara ve bilimlere dair bilgisizlik değil, Tanrı'ya dair bilgisizliktir; hakiki tanrısızlıktır, insan zihninin ve yüreğinin kök-hurafesidir — insanın hakiki benliğinin İlahî Olan'la birliğini idrak etmesini engelleyen yanılsama.

Bu kutsal kanaatin şafak sökmesi, bu hakiki imanın doğuşu Gnosis'in başlangıcıdır; Müjde'dir, Sevinç Gnosis'idir; parıldadığında Keder kaçıp gider. Gnostik Basilides'in tasavvur ettiği biçimiyle İncil budur: Kanatlarında şifa taşıyan Doğruluk Güneşi; yani güvercin suretindeki Baba — kutsal kap, yani ilahî kadeh yahut çanak üzerinde, yeni doğmuş oğlun uyanmış ruhsal tabiatı üzerinde kanat çırpan Işık Babası.

Hakiki vaftiz budur; Dördüncü İncil'in Gnosis'inde sulu kürelerin suyunun «ilk düğün»de tinin şarabına dönüşmesi gibi, ilk mucize de budur.

Belki okurlarım şöyle diyecektir: Ama bu Hıristiyan Gnosis'i, Zihin Gnosis'i değil! Sevgili dostlarım (izin verirseniz şöyle karşılık vereyim), Hıristiyan Gnosis'i ve Trismegistos Gnosis'i diye iki şey yoktur; tek bir Gnosis vardır. Eğer o Gnosis belli maksatlarla ya Nasıralı İsa diye bilinen Büyük Öğretmen'in adına ve mistik kişiliğine bağlandıysa, ya da Ulu Hermes'in tipik kişiliği altında aktarıldıysa, bu iki akarsuyu yürekte ve başta su geçirmez bölmeler içinde ayrı tutmak bize düşmez. İki gelenek birbirini karşılıklı olarak yorumlar ve tamamlar. Aynı çağdandırlar; ikisi de aynı Düzen'in parçası ve tamamlayıcısıdır. Bu iki unutulmuş inancın parçalarını, daha doğrusu bu tek unutulmuş inancın iki tezahürünün parçalarını okuyun; kendiniz göreceksiniz.

Yine biri şöyle diyebilir (nitekim az kişi dememiştir): Unutulmuş bir inancı, parçalı olsun olmasın, ne yapalım? Yirminci yüzyılda yaşıyoruz; iki bin yıl öncesinin düşünme biçimlerine dönmek istemiyoruz; bugünün bilimini, felsefesini ve dinini yorumlayacak yeni bir Gnosis yaratabiliriz.

O Yeni Çağ'ın şafağını ben de bekliyorum; lâkin Yeni Çağ'ın Gnosis'inin yeni olacağından kuşkuluyum. Şüphesiz yeni biçimlerde ortaya konacaktır, zira biçimler sonsuz olabilir. Gnosis'in kendisi uzay ve zamanla koşullanmaz; bu tezahür kipleriyle koşullanan bizleriz. Gnosis'e yeniden doğan kimse, işittiğime göre, zamanın ve uzayın Efendisi olur ve insan hâlinden, iki bin yıl önce bir Hermes'in söyleyeceği gibi İnsanüstü ve Mesih hâline, yahut daimon ve Tanrı hâline geçer; ya da ondan beş yüz yıl önce ifade edildiği gibi Bodhisattva ve Buddha hâline.

Doğrusu, doğru inanıyorsam, Gnosis'in ta özü şu imandır: İnsan, kendisini insan kılan ikiliğin sınırlarını aşabilir ve bilinçli olarak ilahî bir varlık olabilir. Çözmesi gereken mesele kendi gününün meselesidir: Şimdiki sınırlarını aşmak. Bunu yapmanın yolu — söylemeye cüret ediyorum — bilimde, felsefede yahut dinde bugünkü bilgisini, bilgisiz ve dikkatsiz kuşaklar dizisinin unutkanlığıyla bize aktarılmış geçmişin dinine, felsefesine ve bilimine ait kusurlu gelenekten öğrenebileceği azıcık şeyin pahasına yüceltmek değildir. Bugünkü kibrimizi başka günlerin sofralarından kalan posalarla beslemek, Gnostik olmak isteyen biri için kötü bir rejimdir. Genel olarak konuşursak fizikî gözlem, çözümleme ve sınıflandırma konusunda daha çoğunu bildiğimiz doğrudur; bilgi kuramı konusunda ve görünüşlerin aşağı dünyasına ait daha nice şey konusunda da. Lâkin dini yaşanan bir tecrübe olarak geçmişin büyük ruhlarından daha iyi biliyor muyuz? Gnosis'i, başka günlerin Gnostiklerinden daha iyi biliyor muyuz? Kuşkuluyum.

Dikkatimizi bir kez daha Büyük Sırlar yönüne çevirmeye başlıyoruz. Çağ'ın (Aion) devirleri, inanıyorum ki bir kez daha, böyle bir aydınlanmanın yalnızca tek tük kişiler için değil, kalabalık ruhlar için mümkün olduğu Zaman-Zihni kipine benzer bir konuma girmiş bulunuyor. Ne var ki o aydınlanmayı almanın şartları bugün de her zamanki gibidir; şartlardan biri de Saat'in sanılarının üstüne, Ebedî Çağ'ın (Aion) Gnosis'ine yükselebilme gücüdür.

Şu hâlde, öncüllerimde haklıysam, aşmaya çabalamamız gereken yanılsamaların yanılsaması Saat'in Efendisi'ninkidir; en büyük uyanıklıkla karşısında tetikte olmamız gereken şey tam da kendi günümüzün genel kanaatleri, ön kabulleri ve önyargılarıdır. Her çağa ve her saate hükmeden birtakım bilgi biçimleri, din biçimleri ve felsefe biçimleri vardır; bu biçimler pek güçlüdür, zira milyonların imanıyla canlıdırlar. Bundan şu çıkar: Sanı bulutlarını delip ötedeki canlı fikirlere ulaşma çabamızda, artık insanlığın tutkularıyla — bedenlenmiş zihinlerin umut ve korku birikimiyle, ki sarsıntısına pek azı dayanabilir — yüklü olmayan biçimleri incelersek belki daha az güçlük çekeriz. Böylece geçmişin Gnosis biçimleri daha soğukkanlı okunabilir ve içinden daha berrak görülebilir.

Nasıl olursa olsun, geçmişe dönüp kendimizi yeniden bu kadim biçimlerin içine dökmek apaçık saçma olurdu; bu ölüm olurdu, tabir caizse zihinsel ve ruhsal bir geriye «yeniden bedenleniş» olurdu. İlahiyatta bunca lafızcının denediği tam da bu saçmalıktır; sonunda kendilerini ölü biçimler arasında karaya oturmuş, ruhsal hayatın gelgiti çok uzaklara çekilmiş hâlde bulurlar.

Öte yandan, yukarıda söylenenlerde içimizdeki sanatçının ve Güzel'i sevenin bütünüyle kaba faydacılığa kurban edilme tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu düşünenler olabilir. Kutsal yazı diye bir şey vardır; en iyi kitaplar diye şeyler vardır. Non refert quam multos sed quam bonos libros legas: Okuduğumuz kitapların niceliği değil, niteliğidir önemli olan. Gnosis kutsal yazıda mahfuzdur; sıradan kitaplarda değil, kutsal kitaplarda. Ve kuşkum yok ki bugün bile aramızda, edebiyatta güzel ve kalıcı olanın kıymetini bilecek kadar çok kutsal kitap sevdalısı vardır — sözcüğün geniş anlamıyla.

Trismegistos vaazlarının dili Yeni Ahit kitaplarının yazarlarınınkiyle ortaktır; Platon'un dilini de kullanırlar. Bu yüzden biçimleri bakımından bile modası geçmiş sayılamazlar. İçerikleri bakımından ise, ana fikirleri söz konusu olduğunda söylemeye cüret ediyorum: Dünyanın büyük kitapları arasındadırlar, dünya kutsal yazısının parçasıdırlar.

Öyleyse Zihin Gnosis'ini öğrenmek isteyen kim varsa, Bilgelik Geleneği'nin bu biçimine bağlı öğrencilerin bize aktardıklarını okumakla hiçbir şey kaybetmez. Daha modern açıklamaları yeğleyebilirler yahut geçmişin başka bir kutsal yazısını kendi ihtiyaçlarına daha uygun bulabilirler. Lâkin karşılaştırmalı teosofiyi seviyorlarsa ve tıpkı tek bir dil bilen kimsenin gerçekte hiçbir dil bilmemesi gibi teosofinin tek bir kipini bilenin teosofiyi hakkıyla bilmediğine kani iseler, Hermes-Gnostiklerinin teosofisini Hıristiyan Gnostiklerinkiyle yahut Budist ve Brahman Gnosis sevdalılarınınkiyle karşılaştırarak çok şey öğrenebilirler.

Sözü bağlarken, Trismegistos vaazlarından Gnosis'e dokunan birkaç alıntı ekleyeyim. Zira Kilise Babası Lactantius, bu kutsal yazılara ilham veren Kutsal Kâtip hakkında bize şunu söyler:
«Kitaplar yazdı, hem de pek çok; ilahî şeylerin Gnosis'ini ele alan kitaplar. Bunlarda En Yüce, Bir ve Tek Tanrı'nın Büyüklüğü'nü ileri sürer.» (iii., 233) (Metin boyunca tırnak içinde verilen ifadeler birebir kadim alıntılar değildir; Mead'in kendi başlıkları, vurguları yahut serbest aktarımlarıdır. Parantez içindeki cilt ve sayfa numaraları da kendi üç ciltlik Thrice-Greatest Hermes çalışmasına gönderme yapar.)

Evet, pek çok kitap yazdı; O'na ister «Hermes» diyelim ister pek çok adından bir başkasıyla analım. Zira o Güneşli Gün'ün bir başka kutsal yazısında, Mesih-Sırrı'nın iç tarihini yazarken — hem de büyük ihtimalle henüz hiç Hıristiyan kutsal yazısı yokken — şöyle der:
«Öyleyse gönder beni, ey Baba!
Mühürler elimde, ineceğim;
Evrensel Çağlar (Aion) boyunca bir Patika açacağım;
Bütün sırlar boyunca bir Yol açacağım!
Tanrıların bütün Suretlerini göstereceğim;
Kutsal Patika'nın Sırlarını aktaracağım ve onlara Gnosis diyeceğim.» (i., 192)

Evet, pek çok kitap yazdı; pek çok adla anılan pek çok vaaz ve kutsal söylev. Bunlardan birinin adı tam olarak şudur: «Bütün Şeylerin Tabiatının Gnosis'ine Giriş» (ii., 68).

Bununla birlikte Gnosis'in kesin bir başlangıcı yahut biçimsel bir derse hapsedilmiş belirli bir girişi yoktur; öğrenene ve işitene sonsuz kiplerde sunulabilir, zira o kendi Büyük Aslı'na benzer. Nitekim şunu okuruz:

«Zira İyilik'in başka bir kıyısı yoktur; sınırları yoktur; sonu yoktur; kendisi için başlangıcı da yoktur, gerçi bize bir başlangıcı varmış gibi görünür — Gnosis.
Şu hâlde O'nun için Gnosis bir başlangıç değildir; asıl olan şudur ki Gnosis, O'nun bilinmesinin ilk başlangıcını bize sağlar.» (ii., 90)

Nitekim Pavlus'un günlerinden hemen önce yazmış bir Yahudi mistiğinin, Gnosis'in bir kutsal yazısından (büyük ihtimalle Okulumuzun yitik vaazlarından birinden) alıntıladığı ve meseleyi daha da berrak koyan şu çarpıcı özdeyişi buluruz:
«Kemalin başlangıcı İnsan'ın Gnosis'idir; lâkin Tanrı'nın Gnosis'i Kemalin Kemalidir.» (i., 178)

Böylece Hermes, sevgili oğluna — o arayana, o yalvarana ve işitene — ayağını kendini gerçekleştirme patikasına nasıl basacağını öğretirken yolu şu bilge ve yumuşak sözlerle gösterir:
«Tanrı'yı mı arıyorsun, Güzel'i arıyorsun demektir. O'na götüren tek bir Patika vardır: Gnosis'le birleşmiş adanma.» (ii., 114)

Ve yine İyi Buyruklar Yolu'nun sınır taşlarını hayranlık verici bir dersle ortaya koyarak şöyle der:
«Tanrı'nın Tohumları, doğrudur, azdır; ama uçsuz bucaksız, güzel ve iyidir — erdem, kendine hâkimiyet, adanma. Adanma Tanrı-Gnosis'idir; Tanrı'yı bilen kimse, bütün iyi şeylerle dolarak tanrısal düşünceler düşünür, çokluğun düşündüğü gibi düşünmez.
Bu yüzden Gnostik olanlar çokluğun hoşuna gitmez, çokluk da onların. Deli sanılır ve alaya alınırlar; nefret edilir, hor görülürler, hatta bazen öldürülürler…
Lâkin Tanrı'ya adanmış olan, Gnosis'i bir kez sezdikten sonra her şeye katlanır. Böyle biri için her şey — başkaları için kötü olsalar bile — iyidir; hepsini bilerek Gnosis'e havale eder. Ve en olağanüstü şey: Kötü şeyleri iyi kılan yalnızca odur.» (ii., 131)

Tanrı'ya adanmış olan Gnostiktir ve «Gnostik olanlar» aslında «Gnosis içinde olanlar» diye geçer. «Gnosis içinde olanlara» hitap eden bu yalın olgu ifadesini, «İman içinde olanların» tesellisi için erken bir «Rab'bin Sözleri» derlemesinden uyarlanmış o meşhur sözlerle karşılaştırmak sıradan bir ilgiden fazlasını hak eder. Birinci ve üçüncü müjdecinin koruduğu Sözler'in özgün biçiminin ne olduğunu bilmiyoruz; gerçi Oksirinkos «çöplükleri» herhangi bir gün bize bir ipucu verebilir. Özgün biçimiyle iç cemaatlerde dolaşan bu «Rab'bin Sözleri»nden bazıları, en yüksek ihtimalle, birinci ve üçüncü sinoptiklerimizden önce bir Hıristiyan müjdecisi tarafından peygamberce ahenge uyarlanmıştır. Nitekim Birinci İncil'imizin yazarının bu Sözler'den birini şöyle aktardığını görüyoruz:
«Ne mutlu size, benim uğruma size sövdüklerinde, sizi kovaladıklarında ve yalan söyleyerek aleyhinizde her türlü kötülüğü konuştuklarında.»

Buradaki «yalan söyleyerek» ifadesi, aleyhlerinde haklı olarak söylenebilecek şeyler de bulunduğunu bilen titiz bir kâtibin açık bir eklemesidir. Üçüncü müjdeci ise aslına daha sadık kalarak şöyle yazar:
«Ne mutlu size, insanlar sizden nefret ettiğinde, sizi aralarından ayırdığında, size sövdüğünde ve İnsan'ın Oğlu uğruna adınızı kötü diye attığında.»

Yine de Söz, üçüncü müjdecimizin eline geçmeden önce iki geleneğin harmanlanmış olduğu görülüyor. «İnsanlar» ile «İnsan'ın Oğlu» arasındaki karşıtlık Trismegistos vaazlarımızdan bize tanıdıktır ve «Sırlardaki İnsan Miti»ni (i., 139-198) bilen herkesçe anlaşılırdı; birinci müjdecinin «benim uğruma»sından açıkça ayırt edilmelidir. Ayırma ve adı kötü diye atma ifadelerini ise, inanıyorum ki bir cemaatten üyelerin ihracı ve adlarının kardeşler listesinden silinmesi olarak anlamak gerekir.

Ama Gnosis'e dönelim. Adanma, Tanrı-Gnosis'idir. Hakiki Dindarlık, Lactantius'un Hermes'ten alıntılayarak Latince ifade ettiği gibi, «Tanrı'nın Gnosis'inden başka bir şey değildir» (ii., 243). Ne var ki bu dindarlık, dinî alıştırmalardan ve ibadet pratiğinden başka bir şeydir; «eksiksiz yahut tüm-kâmil temaşaya» götürür ve «var-olan-şeyleri öğrenmeyi, onların tabiatını temaşa etmeyi ve Tanrı'yı bilmeyi» kucaklar; başka bir deyişle «her şeyin tabiatının ve En Yüce Görüş'ün öğretilmesini» (ii., 264).

O En Yüce Görüş ise, doğru anlıyorsam, göklerin ötesindeki bölgelere bir kapılış değil, her şeyde İyi'yi Görmedir. Zira bu Yol'un Ustası, öğrencisine İyilik Gnosis'i, yani Tanrı Gnosis'i hakkında şöyle öğretir:
«Zira O'na ancak O'nun hakkında tek söz söyleyemez hâle geldiğinde bakabilirsin. Çünkü İyilik'in Gnosis'i kutsal sessizliktir ve her duyuya bir tatil vermektir.»

Bu, «tüm-duyu»yu, «ortak duyu»yu, «anlağın duyusu»nu kazanmaktır.
«Zira O'nu algılayan başka bir şey algılayamaz; O'na bakan başka bir şeye bakamaz, başka bir şey işitemez…
Ve o vakit zihninin çevresinde parıldayarak bütün ruhunun içinden parıldar ve onu bedenden çeker çıkarır, bütününü cevhere dönüştürür.
Zira mümkündür oğlum, bir insanın ruhu daha bedendeyken Tanrı'ya benzer kılınabilir; yeter ki İyilik'in Güzelliği'ni temaşa etsin.» (ii., 144)

İnsanın «tanrılaşması» yahut «apotheosis»i budur; Tanrı'ya benzer olur, çünkü bir Tanrı olur. İyilik'in Güzelliği Kozmik Düzen'dir; tefekkür kipi ise ruhun Kozmik Ruh'la duygudaşlığa getirildiği kendini gerçekleştirme kipiydi.

Nitekim Hermes, böyle bir ruhtan, hakiki dindarlık içinde gnostik olan birinden söz ederken şöyle yazar:
«Lâkin dindar ruhun üstüne Zihin biner ve onu Gnosis'in Işığı'na götürür. Böyle bir ruh, Tanrı'ya övgü ezgilerinden, bütün insanlara bereket yağdırmaktan, Babası'na öykünerek herkese sözle ve edimle iyilik etmekten hiç yorulmaz.» (ii., 155)

Ve yine dış vaazda, kalabalığı bilgisizliğin «azgın seli»ne karşı uyarırken Gnosis'in misyoneri ve Kurtuluş'un müjdecisi onlara şöyle seslenir:
«Öyleyse azgın sel sizi alıp götürmesin; gücü yetenleriniz kıyı akıntısını kullanarak Kurtuluş limanına yönelin ve orada demir atıp sizi elinizden tutacak ve Gnosis'in Kapıları'na götürecek birini arayın.
Orada berrak Işık parıldar, her karanlıktan arınmış; orada tek bir ruh bile sarhoş değildir, hepsi ayık, yüreklerinin gözleriyle görülmeyi dileyene bakarlar.
Hiçbir kulak O'nu işitemez, hiçbir göz O'nu göremez, hiçbir dil O'ndan söz edemez; yalnızca zihin ve yürek.» (ii., 121)

Bu vaazdan pek ilginç bir olgu öğreniyoruz: Gnostik müjdecinin Kurtuluş limanı saydığı, çoklarına sığınak olan büyük bir birlik vardı. Lâkin tutkunun ve bilgisizliğin azgın selinin dalgalarını yatıştırabilen terbiyenin sükûnetinde emniyete kavuşulduktan sonra bile, Yeni Gün'ün Işığı sökmeden önce ruhu bekleyen bir serüven daha vardı: Ruhsal Güneş'in Kapıları'na giden Yol'u bilen bir kılavuz bulunmalıydı; yalnızca «İman içinde» değil, «Gnosis içinde» olan biri.

Zira iman duyguyla, duyumla koşullanmıştır, bilgiyle değil; Hermes'in dediği gibi:
«Lâkin Gnosis duyumdan büsbütün başkadır. Zira duyum, üzerimizde hâkimiyeti olan tarafından meydana getirilir; Gnosis ise bilimin sonudur ve bilim Tanrı'nın armağanıdır.» (ii., 147)

Doğrudur, İman aracılığıyla Kurtuluş Limanı'nda bir sığınak bulunabilir; lâkin Kurtuluş'un kendisi Gnosis'tir.
«İnsan için tek Kurtuluş budur: Tanrı'nın Gnosis'i. Dağa çıkan Yol budur.
Ruh yalnızca O'nun sayesinde iyi olur; kimi zaman iyi kimi zaman kötü değil, zorunlulukla iyi.» (ii., 150)

Ve yine şöyle der:
«Ruhun erdemi Gnosis'tir. Zira bilen kimse iyidir ve dindardır, daha yeryüzündeyken İlahîdir.» (ii., 146)

Zira sırrın bu görüşünde, Buddha'nın öğretisiyle ve genel olarak Hint teosofisiyle uyum içinde, «ruhun kötülüğü bilgisizliktir.» Nitekim erdemler listesinin başında Gnosis'i buluruz: Gnosis, Sevinç, Kendine Hâkimiyet, İmsak, Doğruluk, Herkesle-Paylaşma… (Elimizdeki nüshanın bu noktasında birkaç sayfalık bir kopukluk vardır; erdemler listesinin geri kalanı ile onu izleyen alıntının başı eksiktir. Bu bir çeviri eksikliği değil, kaynak metinden gelen bir boşluktur.)

«…bağlarından kurtuldular; zira kendi zihinlerinde her şeyi kucaklarlar: Yeryüzündeki şeyleri, göktekileri ve göğün üstündekileri — eğer bunlar bir şeyseler.
Ve kendilerini bu kadar yükselttikten sonra İyilik'i görürler; görünce de buradaki konaklamalarına bir talihsizlik gözüyle bakarlar; hem bedendeki hem bedensiz olan her şeyi hor görerek o Bir ve Yalnız Bir'e doğru yol alırlar.
İşte oğlum, Zihin'in Gnosis'i budur, İlahî şeylerin görüsü budur; Tanrı-bilgisidir bu, zira Zihin Tanrı'nındır.» (ii., 88)

«Alışageldiğimiz şeyleri», yani alışkanlıkları bırakmak ne kadar güç olursa olsun, Gnosis Yolu'na girmek istiyorsak bu yapılmalıdır. Lâkin bu yeni bir Patika değildir, yeni ülkelere bir gidiş değildir (gerçi öyleymiş gibi görünebilir). Gnosis Patikası'na giriş bir Eve Dönüş'tür; bir Geri Dönüş, bir Geriye Çevriliştir (bütün tabiatın hakiki bir tövbesi). «Kendimizi Eski, Çok Eski Yol'a geri çevirmeliyiz.» (ii., 98)

Ve böylece «tövbe» edecek olanlara, «İnsanların Çobanı» adlı Gnosis İncili'nde bizzat Zihin tarafından söylenmiş vaatler ve güzel teselli sözleri vardır:
«Ben, Zihin, kutsal ve iyi insanlarla, arı ve merhametli olanlarla, dindarca yaşayanlarla bizzat hazır bulunurum.
Böylelerine Huzurum bir yardım olur; hemen her şeyin Gnosis'ini kazanırlar, arı hayatlarıyla Baba'nın sevgisini kazanırlar, O'na şükrederler, üzerine bereket dileyip ilahiler söylerler, ateşli bir sevgiyle O'na yönelirler.» (ii., 14)

Bunun doğruluğuna, Gnosis içinde olanlardan işitmiş, inanmış ve bilmiş olan biri şöyle yazarak tanıklık eder:
«Ama ben, evrensel Güçlerin Babası'na şükrederek ve bereket dileyerek özgür kılındım; O'nun içime döktüğü Güç'le ve bana her şeyin tabiatına ve en yüce görüşe dair öğrettikleriyle dopdolu.» (ii., 17)

Ve böylece insanlara «Adanmanın ve Gnosis'in Güzelliği»ni vaaz etmeye başlar; zira artık bir bilen ve bir yapan olmuşken, yalnızca işiten olmaktan çıkmışken Söz'ü söylemekten kendini alamaz. Artık kendisi için değil, insan soyunun geri kalanının Işık'a ve Hayat'a gelmesine vesile olabilmek için dua eder:
«Kulak ver bana; dua ediyorum ki Gnosis'ten hiç yoksun kalmayayım — ortak varlığımızın tabiatı olan Gnosis'ten. Beni Gücünle ve şu Lütfunla doldur ki Soy'un bilgisizliği içindekilere, kardeşlerime ve Senin oğullarına Işığı verebileyim.» (ii., 20)

Zihin Gnosis'ine dair, benzeri soylu öğretilerin zenginliğinden derlenmiş bu kısa işaretlerle «Gnosis'ten Yankılar» dizisinin ilk cildini bitiriyoruz; umuyoruz ki güzel asıllara dönecek ve onları okuyup belleyecek, öğrenecek ve içten içe hazmedecek kimseler bulunur.

Gnosis Patikası'na giriş bir Eve Dönüş'tür; bir Geri Dönüş, bir Geriye Çevriliştir.
Özgün metin hakkında
G.R.S. Mead, The Gnosis of the Mind (Echoes from the Gnosis, Cilt I), Londra ve Benares: Theosophical Publishing Society, 1906 — kadim bir metin değil, Mead'in kendi denemesidir. Tam İngilizce metin kamu malıdır ve Internet Archive'de mevcuttur.

Bu metin neden önemli

Bu deneme kütüphanede kadim bir kaynak olarak değil, Hermetik külliyatı ilk kez bütünlüklü biçimde İngilizceye kazandıran çevirmenin kendi okuması olarak yer alıyor. Mead bu metinlerin arasında yıllarını geçirmiş bir uzmandı; buradaki yazı, çeviri masasından kalktıktan sonra o metinlerin kendisinde bıraktığı izi anlatma denemesidir. Bu yüzden burada Hermes'in sözü değil, Hermes'i okuyan modern bir zihnin sesi vardır; tırnak içindeki ifadeler de birebir kadim alıntılar değil, Mead'in kendi vurguları ve serbest aktarımlarıdır. Mead'in Teosofi Cemiyeti'ne bağlı oluşu metne belirgin bir renk katar: Kadim Hermetizmi kendi çağının teosofik diliyle okur ve zaman zaman Buddha'ya, Bodhisattva'ya, bir «Yeni Çağ»a uzanan karşılaştırmalar yapar. Denemeyi kütüphanedeki kadim metinlerle birlikte okumak, bir yorumun kaynağından nerede ayrıldığını görmek bakımından da öğreticidir. Çeviri, G.R.S. Mead'in The Gnosis of the Mind (Echoes from the Gnosis, Cilt I, 1906, kamu malı) eserindeki İngilizce metinden yapılmıştır.

Bülten

Yeni metinlerden ilk sen haberdar ol

Tam çeviriler, PDF'ler ve yeni eklenen kaynaklar hazırlandıkça e-postana düşsün.

Bu eser Hermetizm Koleksiyonu'nun parçasıdır →

Künye
Kaynak eser
G.R.S. Mead, The Gnosis of the Mind (Echoes from the Gnosis, Cilt I), Londra ve Benares: Theosophical Publishing Society, 1906 — kadim bir metin değil, Mead'in kendi denemesidir
Neşir
Theosophical Publishing Society, Londra ve Benares, 1906; kamu malı
Konum
Denemenin tamamı
Çeviren
Şira Nur Uysal
Dijital nüsha
Internet Archive
Bu Türkçe çeviri © Şira Nur Uysal, CC BY-SA 4.0 ile paylaşılmıştır (serbestçe kullanın, kaynak gösterin, değiştirirseniz aynı lisansla paylaşın). Kullanım & lisans →
Bu Çeviriye AtıfUysal, Ş. N. (Çev.). (2026). Zihnin Gnosis'i. Kadim Kütüphane. https://kadimkutuphane.com/mead-zihnin-gnosisi-hermetik-din-uzerine-deneme
← Kütüphaneye dön