Geç antik çağın seçkin bilgini Macrobius, Saturnalia adlı eserinin birinci kitabında Roma dininin çok tanrılı yüzeyinin altında tek bir ilkenin gizlendiğini ileri sürer. Apollon, Liber, Merkür, Mars, Tanrıların Anası ve nihayet tanrıların kralı Jüpiter dahi ayrı ayrı varlıklar değil, tek bir Güneş'in farklı adlar altındaki görünümleridir. Aşağıdaki pasaj bu görkemli tezin doruk noktasını, yani bütün tanrıların Güneş'e geri götürüldüğü sonucunu dile getirir.
SATVRNALIA ## BİRİNCİ KİTAP
Doğa bu hayatta bize pek çok ve muhtelif nimetler bahşetmiştir oğlum Eustathius, lakin bizi hiçbir şeye bizden doğmuş olanlara duyulan sevgi kadar bağlamamış, onları büyütüp eğitme gayretimizin öyle olmasını istemiştir ki, ebeveynler diledikleri şey gönüllerince gerçekleştiğinde başka hiçbir şeyden bu denli haz duyamasın, aksi vuku bulduğunda ise bu denli keder hissetmesin. İşte bu yüzdendir ki, benim katımda da senin terbiyenden daha kıymetli hiçbir şey yoktur, bunun kemale ermesi uğruna kestirme yolları dolambaçlı güzergâhlara yeğ tutarak ve her türlü gecikmeye sabırsızlanarak, yalnızca bizzat şevkle geceni gündüzüne katıp öğrendiğin şeylerle ilerlemeni beklemeyip, senin adına bizzat okumalar yapmaya gayret ediyorum, ta ki gerek sen dünyaya geldikten sonra gerekse doğmandan evvel Yunan yahut Roma dilindeki muhtelif ciltlerden derlediğim her ne varsa, hepsi senin için bir ilim hazinesi olsun, kitap yığınları arasında saklı kalıp da avamca pek bilinmeyen bir tarihe yahut kayda değer bir söze veya eyleme başvurmak gerektiğinde, bunları bulup çıkarmak senin için bir tür edebiyat kilerinden alır gibi kolay olsun.
Kayda değer şeyleri gelişigüzel bir yığın halinde bir araya getirmedik, bilakis müelliflerine göre farklılaşan, dönemlerin karışıklığıyla dağılmış olan muhtelif konuların çeşitliliği öyle bir gövde halinde tanzim edilmiştir ki, hafızaya yardımcı olsun diye vaktiyle ayrımsız ve karışık olarak not ettiğimiz hususlar, uzuvların birbirine intibak etmesi gibi intizamlı bir ahenkle birleşmiştir. Farklı okumalardan ödünç alacağım şeyleri, çoğu kez bizzat müellifleri tarafından dile getirildikleri kelimelerle aktaracak olursam bunu bana kusur saymayasın, zira eldeki eser fesahat gösterisi değil, bilinmesi gerekenlerin bir mecmuasını vaat etmektedir, meselelerin her biri anlatılmayı yahut aktarılmayı gerektirdiğince, eski çağların bilgisini kimi zaman bizim sözlerimizle açıkça, kimi zaman da eskilerin bizzat kendi kelimeleriyle sadakatle tanıdığında bundan hoşnut olman icap eder.
Nitekim bir bakıma arıları taklit etmemiz gerekir, onlar gezinip çiçekleri toplar, ardından getirdikleri her ne varsa tanzim edip peteklere taksim ederler ve muhtelif özsuyu, bir tür karışımla ve kendi soluklarının hassasıyla tek bir lezzete dönüştürürler. Bizler de muhtelif okumalardan elde ettiğimiz her şeyi kaleme tevdi edeceğiz ki, aynı kalemin tanzimiyle bir intizam içinde kaynaşsın. Zira hem zihinde ayrı tutulanlar daha iyi muhafaza edilir, hem de bu tefrik, bütünün mayalandığı bir tür maya olmaksızın, muhtelif sunuları tek bir lezzetin hizmetinde birleştirir, öyle ki nereden alındığı aşikâr olsa dahi, alındığı şeyden başka bir şey olduğu görülür, tıpkı bedenimizde doğanın hiçbir çabamız olmaksızın yaptığını gördüğümüz gibi, aldığımız gıdalar kendi niteliklerini muhafaza ettikleri ve katı halde yüzdükleri müddetçe mideye fena halde ağırlık verirler, lakin oldukları halden başkalaştıklarında, işte o vakit kuvvete ve kana dönüşürler. Zihinleri besleyen şeylerde de aynı yolu izleyelim, içimize çektiğimiz hiçbir şeyin olduğu gibi kalmasına izin vermeyelim ki yabancı kalmasınlar, bir tür hazım sürecinde sindirilsinler, aksi takdirde zihne değil, yalnızca hafızaya intikal ederler.
Her bir sayıdan tek bir sayının hâsıl olması gibi, hepsinden bir bütünün meydana gelmesini sağlayalım. Zihnimiz de böyle yapsın, kendisine yardımcı olan her şeyi gizlesin, lakin meydana getirdiği şeyi aşikâr kılsın, tıpkı güzel kokulu ıtriyat hazırlayanların, her şeyden evvel terkibe girecek maddelerin kendilerine has kokulardan arınmış olmasına dikkat etmeleri gibi, zira bütün kokuların özsuyunu tek bir nefeste kaynaştıracaklardır. Bir koronun ne kadar çok sesten müteşekkil olduğunu görürsün, yine de hepsinden tek bir seda çıkar. Orada kimi tizdir, kimi pes, kimi orta karardır, erkeklere kadınlar eklenir, araya ney girer, böylece orada her birinin sesi gizlenir, hepsinin sesi belirir ve uyuşmayan seslerden bir ahenk doğar.
Eldeki bu eserin de böyle olmasını isterim, onda pek çok sanat, pek çok kaide, pek çok asrın misalleri bulunsun, lakin tek bir vücutta kaynaşsın, bunların arasında ne zaten bildiğin şeyleri hor görür ne de bilmediklerinden kaçınırsan, okuması zevk, okumuş olması meziyet, hatırlaması faydalı pek çok şey bulacaksın. Zira bu esere öğrenilmesi faydasız yahut idrak edilmesi güç hiçbir şeyin dâhil edilmediğini, bilakis zihnini daha diri, hafızanı daha donanımlı, hitabetini daha mahir, kelamını daha kusursuz kılacak her şeyin konulduğunu düşünüyorum, meğerki başka bir gök kubbe altında doğmuş olmamız sebebiyle Latin dilinin damarı bize yardım etmemiş olsun. Şayet birilerinin bu şeyleri öğrenmeye vakti ve arzusu olursa, onlardan peşinen ricamız ve dileğimiz, sözümüzde Roma ağzının fıtri zarafeti eksik kalmışsa bunu hüsnüniyetle karşılamalarıdır.
Lakin vaktiyle L. Lucullus ile birlikte konsül olan A. Albinus’a M. Cato’dan yönelen latif tekdirden sakınmayarak ihtiyatsızlık etmiş olmayayım. O Albinus, Roma tarihini Yunan diliyle yazmıştı. Tarihinin başında şu minvalde yazmaktaydı, o kitaplarda intizamsız yahut daha az zarif bir surette yazılmış bir şey bulunursa kimsenin kendisine öfkelenmemesi icap eder, zira şöyle diyordu, Latium’da doğmuş bir Romalıyım ve Yunan fesahati bize fevkalade yabancıdır. Bu sebeple şayet bir hata yapılmışsa, ayıplanmamak için bağışlanma ve müsamaha talep ediyordu. Bunları okuduğunda M. Cato şöyle dedi, doğrusu pek boşboğazmışsın ey Aulus, kusurdan uzak durmak varken kusurunun bağışlanmasını dilemeyi yeğlemişsin, zira af dilemeye ya farkında olmadan yanıldığımızda yahut bizi zorlayan bir âmirin emriyle bir kabahat işlediğimizde tevessül ederiz, söyler misin sana kim baskı yaptı da daha yapmadan evvel affını dileyeceğin bir işe kalkıştın?
Şimdi bu esere verdiğimiz mevzuyu, bir tür mukaddime suretinde dile getirelim.
Saturnalia bayramında Vettius Praetextatus’un konağında Roma asillerinin ileri gelenleri ve diğer bilginler bir araya gelir, bayram vesilesiyle tatil edilen bu vakti serbest musahabelere hasrederler, karşılıklı nezaketle birbirlerine ziyafetler sunarlar ve gece istirahati haricinde birbirlerinden ayrılmazlar. Zira bayram günlerinin tamamı boyunca günün en verimli vaktini ciddi müzakerelerle geçirip, akşam yemeği vaktinde meclis sohbetleri ederler, öyle ki günün hiçbir vaktini boş geçirmezler.
bilgece ya da zarifçe bir şey ortaya koymaya vakit kalsın, lakin sofrada sohbet, ciddiyeti daha az, neşesi daha bol olsun diye daha tatlı olmalıdır. Zira ziyafetleri tasvir eden diğer yazarlarda olduğu gibi Platon'un o meşhur Şölen'inde de davetlilerin sohbeti öyle pek ağırbaşlı bir mesele üzerine değil, Aşk'ın (Cupido) türlü ve zarif tasviri üzerinedir, nitekim orada Sokrates, hasmını her zamanki gibi daha sıkı düğümlerle sıkıştırıp bağlamaz, bilakis mücadele etmekten ziyade savuşturur bir tarzda, yakaladıklarına neredeyse kayıp kurtulma imkânı tanır. Zira ziyafet meclisindeki sohbetlerin, iffet bakımından lekesiz oldukları kadar zarafetleriyle de cazip olmaları gerekir, sabah vaktinin tartışması ise hem bilgin hem de pek mümtaz kimselere yaraşır biçimde daha çetin olacaktır. Yoksa Roma edebiyatı var oldukça, Cotta'lar, Laelius'lar, Scipio'lar kadim kitaplarda en yüce meseleleri tartışacaklar da,
şanları birbirine denk, erdemleri ise onlardan aşağı olmayan Praetextatus'ların, Flavianus'ların, Albinus'ların, Symmachus'ların ve Eustathius'ların aynı tarzda konuşmalarına izin verilmeyecek mi? Bu meclisin bir araya getirdiği kimselerden birinin yahut diğerinin olgunluk çağının Praetextatus'un devrinden sonraya rastlaması da aleyhime bir kusur sayılmasın, zira bunun caiz olduğuna Platon'un diyalogları tanıktır, nitekim Parmenides Sokrates'ten o derece kıdemlidir ki, birinin çocukluğu diğerinin ihtiyarlığına ancak yetişmiştir, buna rağmen aralarında çetin meseleler tartışılır, Sokrates meşhur diyaloğunu Timaios ile yürüttüğü tartışmayla tamamlar ki, onların aynı devirde yaşamadıkları malumdur,
babaları Perikles olan Paralos ve Ksanthippos ise, Platon'da Atina'ya ikinci gelişinde ikamet eden Protagoras ile tartışırlar, oysa o meşhur ve meşum Atina vebası onları çok daha evvel alıp götürmüştür. Dolayısıyla, Platon'un emsali bizi desteklerken, bir araya gelenlerin yaşlarını parmakla saymak doğru olmaz. Herkes tarafından dile getirilenlerin daha kolay anlaşılması ve ayırt edilebilmesi için, Decius'u Postumianus'a bu sohbetin ne olduğunu ve kimler arasında geçtiğini sorar kıldık. Okuyucunun arzusunu daha fazla geciktirmemek adına, bu mükâlemenin başlangıcının ne olduğunu yahut nasıl bir sıra izlediğini artık Decius ile Postumianus'un sohbeti aşikâr edecektir.
II
Decius, "Sana ulaşmanın yollarını arayan ve en elverişli zamanları gözeten bana, Postumianus, Ianus'a adanmış ayın büyük bir kısmının bahşettiği tatil günleri tam vaktinde yetişti. Zira dava savunmaya müsait olan diğer günlerin neredeyse hiçbirinde, forumda müvekkillerinin işlerini savunmadığın yahut evde bunları tetkik etmediğin tek bir saat bile bulmak mümkün değildir. Şimdi ise, bilirim ki sen tatilini eğlenceyle değil ciddiyetle geçirirsin, eğer yanıt vermek uygunsa, sormaya geldiğim şu hususu cevaplarsan, zannımca sana da pek nahoş gelmeyecek, bana ise fevkalade bir lütufta bulunmuş olacaksın. Senden evvela şunu öğrenmek isterim, birkaç gün boyunca aralıksız bir cana yakınlıkla yinelenen o ziyafette ve bilhassa methettiğin, herkesin yanında en büyük övgülerle süslediğin söylenen o sohbette sen de bulundun mu? Aslında bunu babamdan dinlemiş olurdum, şayet o Roma ziyafetlerinin ardından yola çıkıp Napoli'de kalıyor olmasaydı, lakin geçenlerde, o vakit söylenen her şeyi sırasıyla sık sık anlatan hafızanın gücüne hayran kalan başkalarının yanında bizzat bulundum."
Postumianus, "Bu husus, ey Decius, gençliğinin elverdiği ölçüde bizzat görebildiğin ve baban Albinus'tan işitebildiğin üzere, bütün hayatım boyunca bana en doğrusu gibi görünmüştür, dava savunmaktan ne kadar boş vakit kalırsa, o kadarını bilgili kimselerin ve senin gibilerin meclisine ve sohbetine vakfetmek. Zira doğru terbiye edilmiş bir ruh, bilgili ve serbestçe konuşmanın, nezaketle soru sorup cevap vermenin sağladığı fırsattan daha faydalı yahut daha şerefli bir yerde asla dinlenemez. Fakat bahsettiğin şu ziyafet hangisidir? Yoksa ileri gelenlerin en bilgilileri ve diğerleri arasında geçenlerde Vettius Praetextatus'un evinde gerçekleşen ve ardından diğerlerinin arasında tatlı bir nöbetleşmeyle çeşitlenen o meclisi kastettiğinden şüphe mi etmeli?"
Decius, "Tam da bunu sormaya geldim, nasıl bir ziyafet olduğunu bana anlatmanı isterim, herkesin sana olan müstesna muhabbeti sebebiyle oradan uzak kaldığını zannetmem."
Postumianus, "Bunu ben de arzu ederdim ve sanırım onlar için de nahoş olmazdı, fakat o günlerde dostlarımın pek çok davasını etraflıca incelemem gerektiğinden, o vakit yemeğe davet edildiğimde, o anın benim için yemek yeme değil tefekkür etme vakti olduğunu söyledim ve hiçbir işe bulaşmamış, meşgaleden azade bir başkasını aramalarını tavsiye ettim. Nitekim öyle de oldu, zira Praetextatus, belagatte ve ilimde mahir, çağımızda aynı mesleği icra eden bütün Grekler arasında mümtaz [Yunanca], Latin irfanına da hiç yabancı olmayan hatip Eusebius'un benim yerime davet edilmesini buyurdu."
Decius, "O halde, işittiğime göre, hayatı tanzim etmek üzere gayet zengin misallerle ve türlü ilmin bereketiyle öne sürülüp tertip edilen o şeyler, sana nasıl bu denli tatlılıkla ve etraflıca malum oldu?"
I. KİTAP
9 Postumianus, o meşhur ziyafetlerin kutlandığı Satürn bayramını (Saturnalia) izleyen gündönümü (solstitium) gününde, adliye işlerinin telaşından kurtulmuş olarak evimde neşeli bir ruh haliyle bulunurken, Eusebius maiyetinden birkaç kişiyle oraya geldi, yüzünde hemen beliren bir tebessümle, "Gerek diğer vesilelerle gerekse en çok bununla, sevgili Postumianus," dedi, "sana büyük bir şükran borcuyla bağlandığımı itiraf ederim, zira Praetextatus'tan ricada bulunarak akşam yemeğinde bana bir yer açılmasını sağladın, bu yüzden yalnızca senin gayretinin değil, aynı zamanda talihin kendisinin de bana senden bir lütuf erişmesi hususunda hemfikir olduğunu ve yardım ettiğini anlıyorum." 11 Ben de şöyle dedim, "Bize böylesine cömertçe ve böylesine gönülden itiraf ettiğin borcu geri ödemek ve pek nadir tadına varabildiğimiz bu serbest vaktimizi, senin o vakit bizzat tanık olduğun şeylere şimdi biz tanık oluyormuşuz gibi bir yere taşımak istemez misin?" 12 O da, "Nasıl arzu edersen öyle yapacağım," dedi, "Bununla birlikte sana yiyecekleri ya da içecekleri anlatmayacağım, her ne kadar bunlar da bolca ve zarafetle sunulmuş olsa da, bilakis gerek ziyafetlerde gerekse bilhassa sofra haricinde aynı kişilerce bunca gün boyunca dile getirilenleri zihnimde gücüm yettiğince yeniden canlandıracağım." 13 Ben bunları işitince, bilgelerin mesut dedikleri kimselerin hayatına yaklaşıyor gibi hissettim, çünkü henüz ben aralarında bulunmadan önceki gün konuşulanları da Avienus'un bana aktarmasıyla öğrendim ve unutkanlık hiçbir şeyi silip götürmesin diye her şeyi yazıya döktüm, bunları benden dinlemeyi arzuluyorsan, bunca gün boyunca konuşulanları aktarmak için tek bir günün yeteceğini zannetmeyesin."
14 Decius, "O halde, Postumianus, nasıl bir sohbet olduğunu, kimlerin arasında geçtiğini veya nereden doğduğunu söylüyordu? Dinlemek üzere işte yorulmak bilmez bir dikkatle hazırım," dedi. 15 Bunun üzerine o, "Satürn bayramının izleyeceği gün akşama doğru meylederken," dedi, "Vettius Praetextatus kendisiyle evinde buluşmayı arzulayanlara imkân tanıdığında, Aurelius Symmachus ile Caecina Albinus oraya geldiler, gerek yaşça gerekse ahlak ve uğraşlar bakımından birbirlerine pek sıkı bağlıydılar. 16 Onları, dilbilgisi hocaları (grammatici) arasında yeni ders vermeye başlamış, bilgisi kadar hayranlık uyandırıcı ve utangaçlığıyla da sevimli olan Servius, gözlerini yere dikmiş ve sanki gizlenmek istercesine takip ediyordu. Praetextatus onları görüp karşılamak üzere öne çıktığında ve pek nazikçe selamladığında, o sırada tesadüfen Avienus ile birlikte yanında bulunan Furius Albinus'a dönerek, "Sevgili Albinus'um," dedi, "Pek vaktinde geldiklerini gördüğün ve haklı olarak şehrimizin meşaleleri diyebileceğimiz bu kimselerle, aramızda doğmaya başlayan o meseleyi paylaşmak ister misin?" Albinus, "Neden fazlasıyla istemeyeyim?" dedi, "Zira ne bize ne de bunlara, ilmi meseleler üzerine konuşmaktan daha hoş başka bir şey olamaz." 17 Oturduklarında, o vakit Caecina şöyle dedi, "Sevgili Praetextatus, bunun ne olduğunu henüz bilmesem de, bilinmesinin pek faydalı bir şey olduğundan şüphe etmemeliyim, mademki hem sizlere konuşmak için bir vesile sağladı hem de bizi bundan mahrum bırakmıyorsunuz." 18 "Fakat bilmen gerekir ki aramızdaki konuşma şunun üzerineydi, mademki yarınki gün Satürn'e adanan bayramlara bir başlangıç verecektir, Saturnalia'nın ne zaman başladığını söylemeliyiz, yani yarınki günün ne zaman başladığını kabul etmeliyiz. 19 Bizler kendi aramızda bu tartışmadan küçük bir kısım tattık, lakin kitaplarda gizli olan her şeyi araştırmakta usta olduğun o kadar iyi bilinir ki bunu tevazu göstererek inkâr edemezsin, araştırdığımız bu hususta sana öğretilmiş ve kavranmış ne varsa ortaya koymanı arzu ediyorum." 20 Bunun üzerine Caecina, "Beni bu sohbete sevk eden sizler gibi, kadimlerin işlediği her şeyden hiçbirini cehaletin esirgemediği yahut unutkanlığın çekip almadığı kimselere, bilenler arasında malum olanı sergilemeyi gereksiz görürüm. Lakin bir kimse bu danışmanın getirdiği teveccühten kaçındığımı sanmasın diye, zayıf hafızam bana bu hususta ne fısıldarsa birkaç sözle ele alacağım," dedi. Bunlardan sonra, herkesi dinlemeye hazır ve dikkat kesilmiş görünce, söze böyle başladı.
2 M. Varro, günler üzerine yazdığı İnsan İşleri Üzerine (Rerum Humanarum) adlı kitabında, gece yarısından bir sonraki gece yarısına kadar olan bu yirmi dört saat içinde doğan insanların bir günde doğmuş sayıldıklarını söyler. 3 Bu sözlerle günlerin hesabını öyle ayırmış görünmektedir ki, güneşin batışından sonra gece yarısından önce doğan kimse, gecenin ardından geldiği o günde, buna karşılık gecenin son altı saatinde doğan kimse ise, o geceden sonra aydınlanan günde doğmuş sayılır. 4 Aynı Varro, yine aynı kitapta Atinalıların ise başka türlü hesap tuttuklarını ve onların güneşin batışından güneşin yeniden batışına kadar olan bütün bu ara zamanı bir gün olarak adlandırdıklarını yazmıştır, Babilliler ise daha başka türlü yaparlar, zira güneşin doğuşundan aynı güneşin yeniden doğmaya başlamasına kadar geçen süreye bir gün adını verirler, Umbriler ise öğle vaktinden bir sonraki öğle vaktine kadar olan sürenin bir ve aynı gün olduğunu söylerler. 5 Varro, bunun pek saçma olduğunu belirtir, zira Umbrilerde takvimin ilk gününün (kalendae) altıncı saatinde doğan bir kimsenin doğum günü, hem o ilk günün yarısı hem de ilk günden sonraki günün altıncı saatine kadar olan kısmı olarak görülmek zorunda kalacaktır. 6 Oysa Roma halkının, Varro'nun söylediği üzere, her bir günü gece yarısından bir sonraki gece yarısına kadar saydığı birçok delille gösterilmektedir. Zira Roma dini törenlerinin (sacra) bir kısmı gündüze, diğer kısmı geceye aittir ve gündüze ait olanlar `[okunamadı]` bir sonraki gecenin altıncı saatinden itibaren gece törenlerine vakit ayrılır. 7 Buna ek olarak, kuş gözlemiyle kehanet (auspicium) ayini ve usulü de aynı uygulamanın geçerli olduğunu öğretir. Zira memurlar (magistratus), bir günde hem kehanet bakmaları hem de hakkında kehanet olumlu çıkan işi icra etmeleri gerektiğinde, gece yarısından sonra kehanete bakarlar ve güneş doğduktan sonra işi icra ederler, böylece hem kehanete bakmış hem de işi aynı günde icra etmiş sayılırlar. 8 Bundan başka, Roma'dan tam bir gün boyunca uzak kalmalarına izin verilmeyen halk temsilcileri (tribuni plebis), gece yarısından sonra yola çıkıp ilk kandil vaktinden sonra ancak bir sonraki gece yarısından önce döndüklerinde, bir gün boyunca uzak kalmış sayılmazlar, zira gecenin altıncı saatinden önce dönerek o günün bir kısmını şehirde geçirmiş olurlar. 9 Hukuk bilgini Quintus Mucius'un da kanun gereği, ocak ayının ilk gününde bir erkeğin yanında evlilik amacıyla bulunmaya başlayan bir kadının zamanaşımıyla mülkiyete (usucapio) engel olmak için aralıksız kalmadığını söylediğini okudum, söz konusu kadın...
Ocak ayının dördüncü gününden önceki gün (IIII kalendas Ianuarias) kesintiye uğratmaya (usurpatum) gitmiş olsaydı, On İki Levha Kanunu gereğince kesinti yaratmak amacıyla kocasından ayrı kalması gereken üç gece süresi (trinoctium) tamamlanmış olamazdı, zira üçüncü gecenin son altı saati, takvim başlangıcından (kalendae) itibaren başlayan diğer yıla ait olurdu.
Vergilius da şiir sanatıyla meşgul olan bir kimseye yakışır şekilde, kadim ayinlerin gizli ve örtük anlamına işaret ederek tam da bunu göstermiştir, şöyle der,
nemli gece yarı yolunu çeviriyor ve soluk soluğa atlarıyla acımasız Doğu rüzgârı üfledi yüzüme.
Zira bu sözlerle, Romalıların yurttaş günü (dies civilis) dedikleri vaktin gecenin altıncı saatinden itibaren başladığını hatırlatır. Aynı şair, gecenin ne zaman başladığını da altıncı kitapta ifade etmiştir. Nitekim şöyle dedikten sonra,
bu konuşmalar sürerken gül renkli dört atlı arabasıyla Aurora eterik seyrinde gök ekseninin yarısını çoktan geçmişti bile,
ardından kâhin şunu eklemiştir,
gece hızla iniyor, Aeneas, bizse ağlayarak tüketiyoruz saatleri.
Böylece yurttaş tanımlarına son derece riayet ederek günün ve gecenin başlangıçlarını tasvir etmiştir. Bu gün şu şekilde bölünür, günün ilk vaktine gecenin yarısının eğilişi (mediae noctis inclinatio) denir, ardından horoz ötüşü (gallicinium), bundan sonra horozların sustuğu ve insanların da henüz dinlendiği sessizlik vakti (conticuum), ardından gün ağarması (diluculum), yani günün ayırt edilmeye başlandığı an, bundan sonra da günün aydınlandığı sabah (mane) gelir. Sabah (mane) kelimesi ise ya ışığın başlangıcının yeraltından, yani Manes ruhlarından yükselmesinden ya da bana daha doğru göründüğü üzere, hayırlı bir adın uğurundan ileri gelmektedir. Zira Lanuviumlular da iyi yerine "mane" derler, nitekim bizde de bunun zıttı olan "immane" sözü, kötü anlamında "immanis belua" (korkunç canavar) yahut "immane facinus" (korkunç cürüm) ve benzeri ifadelerde kullanılır. Ardından sabahtan öğleye (meridies), yani günün ortasına kadar olan vakit gelir, bundan sonraki kısma ise günbatımı vakti (tempus occiduum) ve az sonra da On İki Levha Kanunu'nda belirtildiği gibi, günün en son vakti olan nihai zaman (suprema tempestas) denir,
güneşin batışı nihai zaman olsun.
Ardından Grekçeden türetilmiş olan akşam (vespera) gelir. Zira onlar Hesperos yıldızından ötürü [Yunanca] hespera derler, batıya doğru uzandığı için İtalya'ya da Hesperia adı buradan verilmiştir. Bu vakitten sonrasına ilk kandil vakti (prima fax), ardından ilk uyku vakti (concubia), sonra da işlerin yürütülmesine uygun bir vakti olmayan derin gece (intempesta) denir.
İşte Romalılarca gözetilen yurttaş gününün taksimi böyledir. Dolayısıyla, yaklaşan gece yarısına ulaştığında, yarınki günde (die crastini) başlama âdeti bulunan Saturnalia bayramının kutlu başlangıcı (auspicium) gerçekleşmiş olacaktır.'
IIII
Burada herkes Albinus'un hafızasını adeta kadim bilgilerin bir hazinesiymişçesine övdüğünde, Praetextatus, Avienus'un Furius'un kulağına fısıldadığını görerek, 'Bu da nedir, sevgili Avienus,' dedi, 'yalnızca Albinus'a gizlice ima edilip diğerlerinden saklanmasını istediğin şey nedir?' Bunun üzerine o, 'Caecina'nın otoritesinden elbette etkileniyorum ve böylesi derin bir ilimde yanılgıya yer olmadığını da biliyorum, yine de kuralların buyurduğu üzere "futura nocte" (gelecek gece) ve "die crastino" (yarınki gün) demek yerine "noctu futura" ve "die crastini" demeyi tercih edişindeki bu söz yeniliği kulaklarımı tırmaladı. Zira "noctu" bir isim değil, bir zarftır. Dahası, bir isim olan "futura" bir zarfla uyuşamaz. "Diu" ile "die" arasında ne fark varsa, "noctu" ile "nocte" arasında da aynı farkın bulunduğu şüphesizdir. Öte yandan "die" ve "crastini" aynı ismin hallerinde (casus) değildir ve aynı hal üzere olmadıkça bu tür bir söyleyişte isimler birbirine bağlanamaz. Ayrıca neden "Saturnalium" yerine "Saturnaliorum" demeyi yeğlediğimizi de öğrenmek isterim.' Bu sözler karşısında Caecina tebessüm edip susarken, Symmachus tarafından bu hususta ne düşündüğü sorulan Servius şöyle dedi, 'Her ne kadar hem ilmi hem de soyluluğu bakımından saygıdeğer bu mecliste bana öğretmekten ziyade öğrenmek düşse de, emredenin arzusuna boyun eğeceğim ve bu tür konuşmanın bir yenilik değil, bilakis bir kadimlik olduğunu önce Saturnalia hususunda, sonra da diğerlerinde göstereceğim.
Saturnalium diyen kimse dilbilgisi kuralına dayanır, zira çoğul yönelme halini (dativus) "-bus" ile kuran isimler, aynı sayının tamlayan halinde (genetivus) hece sayısının artmasına asla izin vermezler; ya "monilibus/monilium", "sedilibus/sedilium" örneklerinde olduğu gibi aynı sayıda heceye sahiptirler ya da "carminibus/carminum", "liminibus/liminum" örneklerinde olduğu gibi bir hece eksilirler, bu sebeple "Saturnalibus"tan ötürü "Saturnaliorum" yerine "Saturnalium" demek daha doğrudur. Ne var ki "Saturnaliorum" diyenler de büyük şahsiyetlerin otoritesiyle desteklenirler. Nitekim Sallustius, eserinin üçüncü kitabında "Bacchanaliorum" der, Masurius da Takvimler'in (Fastorum) ikinci kitabında şöyle yazar, "Vinaliorum günü, bazılarının sandığı gibi Venüs'e değil, Jüpiter'e adanmıştır." Dilbilgisi âlimlerini de bizzat şahit göstermek gerekirse, Verrius Flaccus, Saturnus adını taşıyan kitapçığında şöyle der, "Saturnaliorum günleri Grekler nezdinde de bayram kabul edilir" ve aynı eserde "Saturnaliorum bayramının tesisi hakkında açıkça yazdığımı sanıyorum" demektedir. Keza Iulius Modestus, Bayramlar Üzerine adlı eserinde "Saturnaliorum feriae" der ve aynı kitapta "Antias, Numa Pompilius'un Agonaliorum bayramının mucidi olduğunu aktarır" ifadesine yer verir. Ancak bana diyeceksin ki, bu otoritenin herhangi bir akli gerekçeyle savunulup savunulamayacağını bilmek isterim. Şüphesiz, bir dilbilgisini kendi analojisiyle karşı karşıya getirmek yersiz olmadığı ölçüde, onları alışılmış söyleyişten uzaklaştırıp "Saturnalium" yerine "Saturnaliorum" demeyi tercih etmeye neyin sevk ettiğini tahminlerimle gün yüzüne çıkarmaya çalışacağım. Ve her şeyden önce kanaatim odur ki, bayram günlerine ait olan ve tekil hali bulunmayan bu nötr isimlerin, her iki sayıda da biçimlenen isimlerden farklı bir kurala bağlı olmasını istemişlerdir. Zira Compitalia, Bacchanalia, Agonalia, Vinalia...
ve diğerleri bunlara benzer bayram günlerinin adlarıdır ve tekil olarak adlandırılmazlar, yahut tekil sayıda söylersen, bayram anlamına gelen "festum" sözcüğünü eklemedikçe aynı şeyi ifade etmezsin, örneğin Bacchanale bayramı (festum), Agonale bayramı ve benzerleri gibi, öyle ki bu artık yalın isim (positiuum) değil, Greklerin epiteton [Yunanca] dedikleri bir sıfat (adiectiuum) olur. Bu sebeple tamlayan halinde (genetiuo casu) bir ayrım yapmaya yöneldiler, ta ki bu çekimden bayram gününün adını türetsinler; nitekim yönelme hali (datiuo) "bus" ile biten kimi adlarda, tamlayan halinin yine de "rum" ile bittiğini pekâlâ biliyorlardı, tıpkı "domibus domorum", "duobus duorum", "ambobus amborum" örneklerinde olduğu gibi. Aynı şekilde "uiridia" sözcüğü de sıfat [Yunanca] olarak kabul edildiğinde tamlayan halini "um" ile yapar, "uiridia prata" (yeşil çayırlar), "uiridium pratorum" (yeşil çayırların) gibi, oysa bizzat yerin yeşilliğini anlatmak istediğimizde "uiridiorum" deriz, nitekim "formosa facies uiridiorum" (yeşilliklerin güzel çehresi) denildiğinde böyledir, zira o vakit "uiridia" bir araz (accidens) değil, adeta bir cevher, yalın bir isim (positiuum) olarak konulmuştur. Eskilerde bu tamlayan hali hususunda öylesine büyük bir serbestlik vardı ki, Asinius Pollio "uectigaliorum" biçimini sıklıkla kullanırdı, zira "uectigal" sözcüğü "uectigalia"dan daha az söylenmez. Oysa metinlerde, "ve solunda taşıyordu ancile kalkanını" mısrasını okumamıza rağmen, yine de "anciliorum" biçimi aktarılmıştır. O halde eskilerin, bayram günlerinin adlarının tam bir kurala uyup uymamasından ziyade, söyleyiş çeşitliliğinden hoşlanmış olabileceklerine dikkat etmek gerekir. Nitekim işte, bayram günlerinin adları haricinde de başka sözcüklerin bu şekilde çekimlendiğini görmekteyiz, nitekim önceki sözlerimiz bunu açıkça ortaya koymuştur, "uiridiorum", "uectigaliorum" ve "anciliorum" gibi, dahası bizzat bayram adlarının da eskilerde kurala uygun olarak çekimlendiğini görmekteyim, zira Varro "Feralia" gününün mezarlara taşınan ziyafet yemeklerinden (a ferendis epulis) ötürü böyle adlandırıldığını söyler. "Feraliorum" dememiştir, bir başka yerde ise, Florales oyunlarını değil, doğrudan bayramın kendisini, Flora bayramını (Floralia) kastettiği halde, "Floraliorum" değil "Floralium" demiştir. Masurius dahi Fasti adlı eserinin ikinci kitabında şöyle der, "Liberalia günü, pontifexler tarafından Martius agonium'u diye adlandırılır" ve aynı kitapta o geceyi ve ardından gelen günü, ki "Lucaria"dır, "Lucariorum" diye anmamıştır. Aynı şekilde birçok yazar "Liberaliorum" değil, "Liberalium" demiştir. Buradan çıkarılması gereken hüküm, eskilerin tıpkı "exanimos" ve "exanimes", "inermos" ve "inermes", yahut "hilaros" ile "hilares" dedikleri gibi, bir çeşitlilik yoluyla anlatım zenginliğine müsaade ettikleridir, dolayısıyla hem "Saturnalium" hem de "Saturnaliorum" denmesinin caiz olduğu kesindir, zira birini kural ile yetke, diğerini ise, kuraldan yoksun olsa bile, pek çok kişinin yetkesi savunmaktadır.
Dostumuz Avienus’a yeni görünen diğer sözcüklere gelince, bunlar eskilerin tanıklıklarıyla tarafımızdan savunulmalıdır.
Zira Ennius, şayet çağımızın o pek cilalı zarafetleri arasında bir kenara itilmesi gerektiği düşünülmüyorsa, şu dizelerde "noctu concubia" (gecenin köründe) demiştir, Galyalıların geceleyin gizlice hisarın en yüksek surlarına saldırdığı, gecenin köründe, nöbetçileri ansızın kana buladıkları sırada. Bu beyitte yalnızca "noctu concubia" demesine değil, "qua noctu" (hangi gecede ki) ifadesini kullanmasına da dikkat edilmelidir. Bunu Annales’in yedinci kitabında yazmıştır, üçüncü kitabında ise aynı şeyi daha açık bir biçimde söylemiştir, bu gece pamuk ipliğine bağlı olacak bütün Etruria. Claudius Quadrigarius dahi Annales’in üçüncü kitabında, senatonun geceleyin (de nocte) toplandığını, gecenin geç vaktinde (noctu multa) evlere dağıldığını belirtir. Bu noktada, Decemvirlerin On İki Levha Kanunları’nda alışılmadık bir biçimde "noctu" yerine "nox" dediklerini hatırlatmanın yersiz olmayacağını düşünüyorum. İfadeler şöyledir, "geceleyin hırsızlık edilmişse ve ev sahibi onu öldürmüşse, hukuken öldürülmüş sayılsın", bu sözlerde dikkat edilmesi gereken diğer bir husus da, "is" zamirinden türetilen belirtme halinde (accusatiuo) "eum" değil, "im" demiş olmalarıdır.
Ayrıca bu pek bilgin zatın "diecrastini" (yarınki gün) sözünü kullanması da eskilerin yetkesinden yoksun değildir, zira eskilerde bir zarf gibi birleşik olarak kâh "diequinti" kâh "diequinte" (beşinci gün) demek adettendi, bunun kanıtı da tek başına "die" dendiğinde doğal olarak uzun olan ikinci hecenin burada kısaltılmasıdır. Bu sözcüğün son hecesinin kâh E kâh I ile yazıldığını söylememize gelince, eskiler bu harfleri son seste çoğunlukla farksız bir biçimde kullanmayı alışkanlık edinmişlerdi, nitekim "praefiscine" ve "praefiscini", "procliue" ve "procliui" örneklerinde olduğu gibi. İşte, Pomponius’un Maevia adını taşıyan Atellana güldürüsünden şu dizesi hatıra gelmektedir, üçüncü gündür bu, hiçbir şey yemedim, dördüncü gün (diequarte) öleceğim açlıktan. Aynı şekilde "diepristine" de denirdi, bu da "önceki gün" (die pristino) anlamına gelirdi, ki bu bileşik sıra tersine çevrilerek günümüzde sanki "pristino die" dercesine "pridie" denmektedir. Eskilerde "die quarto" ifadesinin geçtiğini inkâr etmem, ancak bunun geleceğe değil, geçmişe dair kullanıldığı görülür. Nitekim fevkalade bilgili bir zat olan Cn. Matius, Mimiambi adlı eserinde bizim "üç gün önce" (nudius quartus) dediğimiz şeyin yerine şu dizelerde bunu kullanır, geçenlerde, dördüncü gün (die quarto), hatırladığım kadarıyla, ve muhakkak ki evdeki yegane su testisini kırdı. Şu halde aradaki fark, geçmişten bahsettiğimizde "die quarto", gelecekten bahsettiğimizde ise "diequarte" dememiz olacaktır. Ancak "diecrastini" hakkında hiçbir şey aktarmamış gibi görünmeyelim diye, Caelius’un Tarihler’in ikinci kitabındaki şu sözleri imdada yetişir, "şayet biri bana süvari birliğini verirse ve sen de ordunun geri kalanıyla beni takip etmek istersen, beşinci gün (diequinti) Roma’da, Capitolium’da senin için hazırlanmış bir ziyafet temin ederim." Burada Symmachus araya girerek, "Senin Caelius’un, hem bu tarihi olayı hem de sözcüğü M. Cato’nun Origines adlı eserinden almıştır, orada şöyle yazılıdır, 'Bunun üzerine süvari komutanı Kartacalıların diktatörünü uyardı, süvarileri benimle birlikte Roma’ya gönder, beşinci gün (diequinti) Capitolium’da senin için bir ziyafet hazırlanmış olacaktır.'" Ve Praetextatus, "Eskilerin bu adetini göstermek hususunda, praetorun ataların usulünce Compitalia olarak adlandırılan bayramları ilan ederken kullandığı sözlerin de azımsanmayacak bir katkı sağlayacağı kanaatindeyim. Bu sözler şöyledir, dokuzuncu gün (dienoni) Quirites Roma halkı için Compitalia bayramı olacaktır."
V Bunun üzerine Avienus, Servius’a bakarak şöyle dedi, "Curius, Fabricius ve Coruncanius gibi en eski devirlerin adamları, hatta onlardan da eski olan o üçüz Horatius kardeşler kendi yakınlarıyla açık ve anlaşılır bir biçimde konuşurlardı, İtalya’da ilk ikamet edenler olduğu söylenen Aurunkların, Sikanların yahut Pelasgların dilinde değil,
İtalya’da yaşadıkları söylenir, fakat kendi çağlarının sözcükleriyle konuşurlardı, oysa sen, sanki şu anda Evander’in annesiyle konuşuyormuşçasına, nice yüzyıllardır unutulup gitmiş sözcükleri bize geri getirmek istiyorsun, bunların bir yığın haline getirilmesine, hafızalarını aralıksız okuma alışkanlığıyla besleyen seçkin kişileri de teşvik ettin.
Fakat kadim çağların dürüst, ölçülü ve edepli olmasından ötürü hoşunuza gittiğini söyleyerek övünüyorsunuz, öyleyse geçmişin ahlakıyla yaşayalım, bugünün sözcükleriyle konuşalım. Nitekim ben, üstün dehası ve basireti olan bir zatın, Gaius Caesar’ın Analogi adlı eserinin birinci kitabında yazdığı şu ilkeyi daima hafızamda ve göğsümde saklarım, nasıl bir kayalıktan kaçınırsa insan, seyrek kullanılan ve alışılmadık sözcükten de öyle kaçınmalıdır. Nihayetinde, kadim otoritenin dilinde sıkça yer almış olmasına rağmen, sonraki çağ tarafından yetkisi elinden alınmış ve reddedilmiş bu kabil binlerce sözcük vardır. Gece vaktinin yaklaşması bize ayrılmamızın şart olduğunu hatırlatmasaydı, şimdi bunlardan pek çok örnek sunabilirdim.’
Praetextatus, adet olduğu üzere ahlaki bir ağırlıkla araya girip ‘Sözlerine dikkat et, rica ederim’ dedi, ‘sanatların anası olan kadim çağa saygıyı küstahça çiğnemeyelim, sen dahi gizlemeye çalışırken ona olan sevgini daha çok ele veriyorsun. Zira bin sözcük vardır (mille uerborum est) derken, senin konuşman da bizatihi o eskilikten başka ne kokuyor? Nitekim her ne kadar Marcus Cicero, Milo Savunması için kaleme aldığı hitabette, kitapların daha az özenle yazılmış nüshalarında bulunageldiği gibi bulunuyorlardı (uersabantur) şeklinde değil, Clodius’un çiftliğinin önünde, ki bu çiftlikte o çılgınca alt yapılar sebebiyle dinç insanlardan kolaylıkla bin kişi bulunuyordu (uersabatur mille hominum) şeklinde yazılı bırakmış olsa ve Antonius’a Karşı Altıncı Söylev’de, o İanus kemerinde Lucius Antonius’a bin sikke (mille nummum) borç verecek kim bulunabilmiştir dese de, aynı yüzyılın insanı olan Varro dahi İnsani Şeyler adlı eserinin on yedinci kitabında bin yüz yıldan fazladır (plus mille et centum annorum est) demiş olsa da, bu şekilde söz dizme cesaretini ancak kendilerinden öncekilerin otoritesinden almışlardır. Zira Quadrigarius, Yıllıklar’ının üçüncü kitabında orada bin kişi öldürülür (ibi occiditur mille hominum) diye yazmıştır ve Lucilius, Hicivler’inin üçüncü kitabında şöyle der,
kapıdan limana bin adımdır, oradan Salerno’ya altı.
Başka bir yerde ise bu ismin çekimini dahi uygulamıştır. Nitekim on beşinci kitapta şöyle der,
bu atı bir mille aşan ve iki mille geçen Campania’lı sarsak yürüyüşlü binek atı, hiçbiri ardından yetişemez daha büyük mesafeyle ve ters yöne gidiyor görünür.
Aynı şekilde dokuzuncu kitapta,
sen tek bir mille yüz sikke isteyebilirsin.
Bin adımdan (mille passibus) yerine mille passum ve bin sikkeden (mille nummis) yerine milli nummum demiş, açıkça mille sözcüğünün bir isim olduğunu, tekil sayıda söylendiğini ve hatta ablatif hali alabildiğini, çoğulunun ise milia olduğunu göstermiştir. Çünkü mille, Yunancada binler [Yunanca: chilia] dendiği için değil, fakat binlik [Yunanca: chilias] dendiği için konulmuştur, eskiler kesin ve dolaysız bir mantıkla tıpkı bir binlik ve iki binlikler [Yunanca: chiliades] dedikleri gibi, bir bin ve iki binler derlerdi. Ve hey sen, Marcus Cicero ile Varro’nun taklitçisi olmakla övündükleri böylesine bilgili kişilerin sözcükler meclisinde oy hakkını ellerinden almak ve onları sanki altmışlık yaşlılarmış gibi köprüden aşağı atmak mı istiyorsun? Vakit sizleri istemeden, beni de istemediğim halde ayrılmaya zorlamasaydı, bu hususta daha fazla konuşurduk. Fakat ne dersiniz, çoğunluğun dama tahtası ve zarla heba ettiği ertesi günü, günün ilk ışıklarından akşam yemeği vaktine dek bu ölçülü sohbetlerle, bizzat akşam yemeğini de kadehlerle boğulmuş yahut yemeklerle taşkınlık eden değil, fakat bilgince soruşturmalarla terbiyelenmiş ve divandan karşılıklı aktarımlarla geçirelim mi? Zira ancak böylece tatil günlerinin her türlü meşguliyetten üstün ve bereketli yararını hissetmiş oluruz, zihnimizi söylenegeldiği gibi büsbütün salıvermeden, zira Musonius’un dediği gibi zihni salıvermek onu adeta yitirmektir, fakat onu birazcık okşayarak ve konuşmaların tatlı ve dürüst cazibeleriyle gevşeterek. Eğer böyle kararlaştırırsanız, buraya toplanarak Penates tanrılarıma son derece hoş bir ikramda bulunmuş olursunuz.’
Bunun üzerine Symmachus şöyle dedi, ‘Gerçekten de kendisini bu meclise layık gören hiç kimse, bu dostluğu ve bu meclisin bizzat başkanını geri çevirmeyecektir, fakat topluluğun yetkinliği için hiçbir şey eksik kalmasın diye, aynı buluşmaya ve ziyafete Flavianus’un davet edilmesi gerektiği kanaatindeyim, o ki hayranlık uyandıran bir adam olan babası Venustus’tan ne derece üstün olduğunu, ahlakının güzelliği ve hayatının ciddiyetiyle olduğu kadar engin bilgisinin zenginliğiyle de kanıtlamıştır, onunla birlikte, savunmalarının itibarıyla forumu yücelten Postumianus’u ve felsefenin her alanında öylesine büyük bir zattır ki, kadim çağımızın kendileriyle övündüğü üç filozofun dehasını tek başına bize sunan Eustathius’u da davet etmeliyiz, vaktiyle Oropos’un yağmalanması sebebiyle Atinalıların şehirlerine kestiği para cezasını affettirmesi için senatoya elçi olarak gönderdikleri kişilerden bahsediyorum. Bu para cezası yaklaşık beş yüz talentti. Söz konusu filozoflar Akademi’den Karneades, Stoacı Diogenes ve Peripatetik Kritolaos idi, anlatıldığına göre bunların her biri kendilerini göstermek için şehrin en kalabalık yerlerinde büyük bir insan topluluğu önünde hitapta bulunmuşlardı. Aktarıldığı üzere Karneades coşkun ve hızlı bir belagate, Kritolaos zarif ve pürüzsüz bir anlatıma, Diogenes ise ölçülü ve ağırbaşlı bir üsluba sahipti, fakat senatoya kabul edildiklerinde senatör Caelius’u tercüman olarak kullandılar. Oysa bizim bu dostumuz bütün felsefe okullarını kavramış, fakat en akla yatkın olanının ardınca gitmiş olup, Yunanlar arasındaki tüm bu konuşma tarzlarını tek başına yerine getirirken, bizim aramızda da kendi kendisinin öylesine yetkin bir tercümanıdır ki, tartışma vazifesini hangi dille daha kolay yahut daha süslü tamamlayacağını bilemezsin.’ Herkes Quintus’un sözlerini onayladı.
Aurelius'un seçkin yoldaşları belirlediği takdiri teyit edildikten ve bu hususlar böylece karara bağlandıktan sonra, ilkin hep birlikte Praetextatus'un yanından ayrılarak, ardından da birbirlerine veda edip herkes kendi evine döndü.
VI
Ertesi gün, bir gün önceden sözleşmiş olanların tamamı sabah erkenden Vettius'un konağında hazır bulundu, onları kendilerini beklemekte olduğu kütüphaneye kabul eden Praetextatus, şöyle dedi, "Görüyorum ki benim için pek parlak bir gün olacak, zira hem sizler buradasınız hem de meclisimizin yoldaşlığına çağrılmaları uygun görülen kimseler geleceklerine söz verdiler. Yalnızca Postumianus'a savunmaları hazırlama kaygısı daha mühim göründü, onun reddetmesi üzerine boşalan yere hem Yunan irfanı hem de fesahatiyle meşhur hatip Eusebius'u dahil ettim, günün ilk ışıklarından itibaren kendilerini bize vakfetmeleri herkese bildirildi, nitekim bugün hiçbir kamusal vazifeyle meşgul olunması caiz değildir, nitekim bugün togalı, trabealı, paludamentumlu yahut praetextalı hiç kimse görülmez."
Bunun üzerine Avienus, söz kesmek âdeti olduğu üzere, şöyle dedi, "Benim ve cumhuriyet için mukaddes olan ismini, Praetextatus, farklı giyim kuşam adları arasında andığında, zannımca hiç de beyhude olmayan bir sual hatırıma geliyor. Mademki toga, trabea yahut paludamentum libası kendisinden türeyen has bir isim bırakmamıştır, sana sorarım, kadim devirler bu ayrıcalığı neden yalnızca praetexta giyimine bahşetti, yahut bu isme nasıl bir köken nasip oldu?"
Avienus'un bu sözleri arasında, dostluğun mümtaz birer timsali olan Flavianus ve Eustathius ile hemen arkalarından Eusebius içeri girerek meclisi şenlendirdiler, selam alıp verdikten sonra, ne tür bir musahabeye denk geldiklerini sorarak yerlerine oturdular.
O vakit Vettius, "Kendisine bir müdafi arayan kimse için tam vaktinde yetiştiniz," dedi, "Zira bizim Avienus bana isim hususunda bir mesele açtı ve sanki soyunun sıhhati talep ediliyormuşçasına bu ismin kökenini ısrarla soruyor. Nitekim kendi adıyla anılan hiç kimse togalı, trabealı veya paludamentumlu diye çağrılmazken, praetextatus sıfatının neden bir ad olarak taşındığının ortaya konulmasını istiyor. Oysa hem Delphi tapınağının kapı sövesine kazınmış olan hem de yedi bilgeden birine ait bulunan 'kendini bil' [Yunanca] vecizesi ortadayken, şayet adımı bilmezsem kendimden bihaber olduğum düşünülmez mi? İşte bu sebepten ötürü şimdi hem onun kökenini hem de gayesini beyan etmem icap eder.
Romalıların üçüncü kralı Tullus Hostilius, Etrüskleri mağlup ettikten sonra, Etrüsk hâkimlerinin (magistratus) alametleri olan fildişi makam koltuğu (sella curulis), liktörler, işlemeli toga (toga picta) ve kenarı erguvan şeritli toga (toga praetexta) alametlerinin Roma'da da kabul edilmesini sağlayan ilk kişi oldu. Lakin o asırda henüz çocukluk çağındakiler praetextayı kuşanmazdı, zira saydığım diğer alametler gibi o da şeref makamının libasıydı.
Lakin daha sonra, Korinthoslu sürgün Demaratus'un oğlu olan ve kimilerinin Lucumo diye adlandırdığını rivayet ettikleri Priscus Tarquinius, ki Hostilius'tan sonraki üçüncü, Romulus'tan sonraki beşinci kraldır, Sabinlere karşı zafer alayı (triumphus) düzenledi. Bu savaşta on dört yaşındaki oğlu bir düşmanı kendi eliyle yere serdiği için, hem halk meclisi önünde onu övdü hem de altın muska (bulla aurea) ve praetexta ile taltif etti, yaşının ötesinde bir cesaret sergileyen çocuğu erlik ve şeref mükâfatlarıyla donattı. Nitekim praetexta hâkimlerin kisvesi olduğu gibi, bulla da zafer kazanan muzaffer komutanların süsüydü, zafer alayında bunu, kem göz ve hasede karşı pek tesirli olduğuna inandıkları tılsımları içine koyarak göğüslerinde taşırlardı.
İşte bu mükâfatların henüz ilk yaşlarında kendisine bahşedildiği o kimseye benzer bir erdemin kazanılması ümidi ve duası vesilesiyle, praetexta ve bullanın soylu çocuklar tarafından kullanılması âdeti buradan neşet etti.
Başkaları ise, basiretli bir hükümdarın maharetiyle yurttaşların mertebelerini tanzim eden aynı Priscus'un, hür doğmuş (ingenuus) çocukların giyim kuşamını da mühim işler arasında gördüğünü ve yalnızca babaları curulis makamını icra etmiş patriciusların kenarı erguvanla çevrili toga ile birlikte altın bullayı takmalarını emrettiğini düşünür, diğerlerine ise sadece praetexta kullanma müsaadesi tanınmıştı, fakat bu da ancak ebeveynleri at sırtında nizami askerlik vazifesini tamamlamış olanlara kadardı. Azatlıların (libertinus) ise praetexta kullanmaya hiçbir surette hakkı yoktu, Romalılarla hiçbir bağı bulunmayan yabancıların (peregrinus) ise hiç mi hiç hakkı yoktu.
Fakat bilahare azatlıların çocuklarına da bu hak şu sebeple bahşedildi, kâhini (augur) Marcus Laelius'un naklettiğine göre, İkinci Pön Savaşı'nda birçok uğursuz alamet zuhur ettiğinden ötürü senato kararıyla iki kişilik heyet (duumviri) Sibylla kitaplarına başvurdu ve bu kitapları inceledikten sonra Capitolium'da yakarışta bulunulması ve toplanan paralarla tanrılar için bir ziyafet ayini (lectisternium) tertip edilmesi gerektiğini bildirdiler, öyle ki uzun libas giyen azatlı kadınlar dahi bu maksatla para yardımında bulunacaktı.
Böylece, hem hür doğmuş hem azatlı çocukların, ayrıca hem ana hem babası hayatta olan kız çocuklarının ilahiyi terennüm etmesiyle yakarış ayini icra edildi, bu hadiseden ötürü, meşru bir aile anasından doğmuş olmaları kaydıyla, azatlıların çocuklarına da bullanın ihtişamı yerine boyunlarında bir deri kayış ve toga praetexta taşımaları imtiyazı tanındı.
Verrius Flaccus ise der ki, Roma halkı vebadan kırıldığı ve buna tanrıların hor görülmesinin sebep olduğu cevabı verildiğinde, kehanet anlaşılamadığı için şehir büyük bir kaygıya kapılmıştı, işte o günlerde Circus oyunları sırasında bir çocuğun üst kattaki odadan aşağıdaki alayı seyrettiği ve arabanın (pilentum) sandığı içerisine yerleştirilmiş mukaddes emanetlerin sırasını babasına anlattığı vaki oldu, baba durumu senatoya haber verdiğinde, alayın geçtiği mahallerin perdelerle örtülmesi kararlaştırıldı ve böylece veba dindiğinden, muammanın sırrını çözen çocuğa mükâfat olarak toga praetexta giyme hakkı bahşedildi.
Eski devirlerin en usta bilginleri nakleder ki, Sabin kadınlarının kaçırılması esnasında Hersilia adında bir kadın kızına sarılmış vaziyetteyken onunla birlikte kaçırıldı, Romulus bu kadını, himayesine sığınmış olan ve Latium arazisinden gelen, erdemiyle temayüz etmiş Hostus adında bir zata zevce olarak verdiğinde, henüz diğer Sabin kadınlarından hiçbiri doğum yapmamışken ondan bir erkek çocuk dünyaya geldi, düşman toprağında ilk doğan olduğu için anası ona Hostus Hostilius adını verdi ve aynı çocuğu Romulus...
BÖLÜM I
...altın madalyon (bulla aurea) ve kenarı erguvan şeritli toga (toga praetexta) nişanlarıyla onurlandırılmıştı. Nitekim o, kaçırılan kadınları teselli etmek için çağırdığında, kendisine ilk Roma yurttaşını doğuracak kadının evladına seçkin bir armağan vereceğine söz verdiği rivayet edilir.
17 Bazıları hür doğmuş çocuklara, göğüsleri üzerinde madalyon içinde bir kalp sureti iliştirme hakkının şu maksatla tanındığına inanır, buna bakan çocuklar ancak akıl ve sağduyu bakımından (corde) üstün oldukları takdirde insan sayılabileceklerini düşünsünler, bu çocuklara erguvan renginin kırmızılığından hareketle hür doğmuş olmanın getirdiği haya duygusuyla idare edilsinler diye kenarı erguvan şeritli toga verilmiştir.
18 Kenarı erguvan şeritli toganın nereden geldiğini söyledik, çocukluk çağına layık görülmesinin gerekçelerini de ekledik, şimdi aynı libasın hangi hadiseyle bir unvanın kullanımına dönüştüğü birkaç sözle açıklanmalıdır.
19 Eskiden senatörlerin, erguvan kenarlı toga giyen oğullarıyla birlikte meclis binasına (curia) girmeleri adettendi. Senatoda pek mühim bir mesele müzakere edildiğinde ve bu mesele ertesi güne ertelendiğinde, üzerinde görüştükleri hususu, karara bağlanmadan evvel kimsenin ifşa etmemesi kararlaştırıldı.
20 Mecliste babasıyla birlikte bulunmuş olan genç Papirius'un annesi, senatör babaların mecliste ne iş gördüklerini oğluna sordu. Çocuk, susulması gerektiğini, bunu söylemenin yasak olduğunu belirtti. Kadın işitme hususunda daha da ihtiraslı hale geldi, meselenin gizliliği ve çocuğun sükutu, kadının zihnini tahkikata sevk etti.
21 Bu sebeple daha sıkı ve daha şiddetle sorguladı. Bunun üzerine çocuk, annesinin sıkıştırmasıyla, zarif ve nükteli bir yalan tasarladı. Senatoda, bir erkeğin iki eş almasının mı, yoksa bir kadının iki kocaya varmasının mı daha faydalı ve devletin menfaatine daha uygun olacağının müzakere edildiğini söyledi.
22 Kadın bunu işitince dehşete kapıldı, telaşla evden fırlayıp diğer muhterem hanımlara haber verdi, ertesi gün senatoya kalabalık aile annesi kafileleri akın etti. Gözyaşları ve yakarışlarla, bir erkeğin iki kadın almasındansa, bir kadının iki kocaya varmasının daha evla olduğunu dile getirdiler.
23 Meclis binasına giren senatörler, kadınların bu taşkınlığına ve bu tuhaf talebin ne anlama geldiğine şaşıp kaldılar, haya sahibi cinsin bu hayasız çılgınlığından, mühim bir felaketin alametiymişçesine korktular.
24 Genç Papirius umumi korkuyu giderdi. Zira meclisin ortasına ilerleyerek, annesinin neyi duymakta ısrar ettiğini, kendisinin de ona ne uydurduğunu, hadise nasıl vuku bulduysa anlattı.
25 Senato çocuğun sadakatini ve zekasını takdirle karşıladı, bundan böyle o tek Papirius müstesna olmak üzere, çocukların babalarıyla meclise girmemeleri yönünde bir senato kararı çıkardı. Bu çocuğa daha sonra, erguvan kenarlı toga giyme çağında susma ve konuşma basiretini gösterdiğinden ötürü, bir onur nişanesi olarak meclis kararıyla Praetextatus lakabı (cognomen) verildi.
26 Bu lakap daha sonra ailemizin adına dönüştü. Nitekim Scipio ailesi de benzer şekilde adlandırılmıştır, gözleri görmeyen adaşı babasına bir asa niyetine yol gösteren Cornelius'a Scipio lakabı verilmiş, o da lakabını soyuna bir ad olarak devretmiştir. Nitekim ey Avienus, senin dostun Messala da adını, Sicilya'nın en soylu kenti Messana'yı fethettikten sonra Messala lakabını alan Valerius Maximus'tan almıştır.
27 Lakaplardan adların türemesi şaşılacak şey değildir, zira bilakis özel adlardan da lakaplar türetilmiştir, Aemilius'tan Aemilianus, Servilius'tan Servilianus türediği gibi.
28 Burada Eusebius söze girdi, "Senin de naklettiğin üzere Messala ve Scipio lakaplarını biri dindarlıktan, diğeri faziletten elde etti. Lakin bayağı kimselere ait olmayan Scropha ve Asina lakaplarının nereden hasıl olduğunu anlatmanı isterim, zira bunlar şereften ziyade hakarete daha yakın görünmektedir."
29 Bunun üzerine o, "Bu adları ne şeref ne de hakaret doğurmuştur, bilakis tesadüf doğurmuştur. Nitekim Cornelius ailesine Asina lakabı şu sebeple verilmiştir, bu soyun önderi bir mülk satın aldığında ya da kızını bir kocaya verdiğinde, kendisinden usulünce kefiller talep edilince, kefiller yerine hazır bir rehinmişçesine, sırtında para yükü olan bir dişi eşeği (asina) foruma getirmiştir.
30 Tremellius ise Scropha lakabını şöyle bir hadiseyle almıştır. Bu Tremellius ailesi ve çocuklarıyla çiftlik evindeydi. Komşusunun dişi domuzu (scropha) başıboş gezinirken köleleri onu kaçırıp kestiler, komşusu ise muhafızlar çağırarak etrafa nöbetçi dikti ki hiçbir şey dışarı kaçırılamasın, sonra da efendiye başvurarak hayvanının iadesini talep etti.
Durumu çiftlik kahyası vasıtasıyla öğrenen Tremellius, dişi domuzun leşini, üzerinde karısının yatmakta olduğu örtülerin altına yerleştirdi ve komşunun arama yapmasına izin verdi. Yatak odasına gelindiğinde yemin sözlerini telaffuz etti, çiftliğinde, örtülerin üzerinde yatanı işaret ederek, yatağı gösterip 'şu yatan müstesna' hiçbir dişi domuz bulunmadığını söyledi. Bu gayet nükteli yemin, Tremellius'a Scropha lakabını kazandırdı."
BÖLÜM VII
Bunlar anlatılırken, efendiyi ziyaret etmek isteyenleri içeri kabul etme vazifesi olan uşaklardan biri, Evangelus'un, o vakitler Roma'da hekimlik sanatını icra eden diğer hekimlerden üstün kabul edilen Disarius ile birlikte geldiğini bildirdi.
2 Mecliste oturanların pek çoğu, çatık kaşlarıyla Evangelus'un bu gelişinin huzurlarına tatsızlık verdiğini ve bu mutedil toplantıya pek uymadığını belli etti. Zira o, acı alaycılığı ve fütursuzca ısırıcı diliyle küstah bir kimseydi, etrafa nefret saçan sözleriyle dost ya da düşman ayırt etmeksizin üzerine çektiği husumetleri zerre kadar umursamazdı. Lakin Praetextatus, herkese karşı daima mutedil ve halim selim olduğundan, karşılanıp içeri alınmalarını emretti.
3 Tam içeri girdikleri sırada, hem beden hem de ruh bakımından denk bir kudrete sahip olan Horus da onlara yetişerek kendilerine katıldı...
...boksörler arasında sayısız zafer kazandıktan sonra felsefe tahsiline yönelmiş, Antisthenes, Krates ve bizzat Diogenes'in mesleğini benimseyerek Kinikler (Cynici) arasında haklı bir şöhret edinmişti. Fakat Euangelus, içeri girdiğinde bunca kalabalık bir meclisin kendisi için ayağa kalktığını görünce, "Söyleyin Praetextatus," dedi, "hepinizi buraya tesadüf mü sürükledi, yoksa tanıklardan uzak tutulması icap eden daha derin bir meseleyi müzakere etmek üzere kararlaştırarak mı bir araya geldiniz, şayet tahmin ettiğim gibiyse, şans beni buraya düşürmüş olsa bile, iradem beni sizden uzaklaştıracaktır, sırlarınıza karışmaktansa çekip gitmeyi yeğlerim." Bunun üzerine Vettius, her türlü tahammüle ruhunun sarsılmaz sükunetiyle daima hazır bulunsa da, böylesine küstahça bir sualden bir nebze incinerek şöyle dedi, "Ey Euangelus, beni yahut şu masumiyet timsallerini biraz olsun hesaba katsaydın, aramızda ne sana ne de halka açıkça söylenemeyecek hiçbir sırrın bulunmayacağını bilirdin, zira felsefenin o mukaddes düsturunu ne ben unuttum ne de buradakilerden birinin bundan habersiz olduğuna inanırım, insanlarla tanrılar işitiyormuş gibi konuşmalı, tanrılarla da insanlar işitiyormuş gibi konuşmalıdır, bu kelamın ikinci kısmı, insanlara itiraf etmekten hicap duyacağımız bir şeyi tanrılardan talep etmemizi meneder. Bizler ise mukaddes bayram günlerinin hakkını vermek, bayramın getirdiği uyuşukluktan sakınmak ve boş vakti faydalı bir meşgaleye dönüştürmek maksadıyla, adeta imece usulüyle sunulacak ilmi sohbetlerle bütün günü geçirmek üzere toplandık. Nitekim mukaddes merasimler icra edilirken su arklarını açmayı hiçbir dini kural yasaklamıyorsa, koyunları şifalı nehirde yıkamaya ilahi ve beşeri kanunlar cevaz veriyorsa, mukaddes günleri mukaddes edebiyat tahsiline hasretmek niçin dinin bir şerefi sayılmasın, fakat madem tanrılardan biri sizleri de bize kattı, şayet sizler de arzu ederseniz, bu günü ortak sohbetler ve ziyafetle nihayetlendirelim, bugün burada bulunan herkesin buna muvafakat edeceğini temin ederim." Bunun üzerine beriki, "Çağrılmaksızın sohbete dahil olmak pek ayıp sayılmaz, lakin başkaları için hazırlanmış bir ziyafete kendiliğinden dalmak, Homeros tarafından kardeşi için dahi ayıplanmaksızın anılmamıştır, hem dikkat et de, o koca krala bir tek Menelaos düştüğü halde, kendine üç Menelaos nasip olduğunu iddia ederek fazla kibirlenmiş olmayasın" dedi. O vakit herkes Praetextatus'a destek vererek yalvarmaya ve onları bu müşterek meclise tatlı dille davet etmeye koyuldu, bilhassa Euangelus'a ısrar ediyorlardı, fakat onunla birlikte girenleri de ihmal etmediler.
Bunun üzerine Euangelus, herkesin ricasıyla yumuşayarak, "Marcus Varro'nun Menipposçu Taşlamalar (saturae Menippeae) eserinden 'Akşamın Ne Getireceğini Bilemezsin' başlıklı kitabını bildiğinizi sanırım, orada meclistekilerin sayısını, Kharitler'den (Gratiae) az, Musalar'dan (Musae) çok olmayacak kaidesiyle sınırlandırır. Görüyorum ki burada ziyafetin reisi hariç tam Musalar adedince kişisiniz, öyleyse bu mükemmel sayıya ne diye başkalarını katmak istiyorsunuz," dedi. Vettius da, "Varlığınız bize hem Musalar'ı hem de bütün tanrıların reisinin bayramına katılmaları münasip düşen Kharitler'i tamamlatacaktır" dedi.
Nihayet oturduklarında, Horus, daha yakın bir dostluk kurduğu Avienus'a dönerek, "Tanrıların reisi dediğiniz Saturnus'un bu ibadetinde, sizin ayininiz Mısırlılar gibi son derece dindar bir kavimle çelişmektedir. Zira onlar Makedonyalı İskender'in ölümüne değin mabetlerinin mahremine ne Saturnus'u ne de bizzat Serapis'i kabul etmişlerdi, onun ardından Ptolemaioslar'ın tiranlığı altında ezilerek, aralarında hususi bir hürmet gören bu tanrıları İskenderiyeliler'in usulünce ibadete dahil etmeye zorlanmışlardı. Yine de buyruğa öyle bir surette itaat ettiler ki, dinlerinin kaidelerini büsbütün çiğnemediler. Zira Mısırlılar için tanrıları kurbanlık hayvanlarla yahut kanla değil, yalnızca dualarla ve günlükle teskin etmek daima bir kural olduğundan, bu iki yabancı tanrıya ise adet gereği kurbanlar boğazlanması icap ettiğinden, onların mabetlerini şehir surlarının (pomerium) dışına yerleştirdiler, böylece hem adet olan merasim kanıyla onlara tazim edilmiş olacak, hem de şehirdeki mabetler hayvanların ölümüyle murdar edilmeyecekti, nitekim Mısır'ın hiçbir kenti surları içine ne Saturnus'un ne de Serapis'in mabedini almıştır. Duyduğuma göre bunlardan birini sizler güçbela kabul etmişsiniz, Saturnus'u ise diğer tanrılar arasında bilhassa en yüce hürmetle kutlamaktasınız. Şayet bunu öğrenmeme mani bir hal yoksa, meselenin açıklığa kavuşturulmasını dilerim" dedi.
Bunun üzerine Avienus, sual edenin merakını Praetextatus'a yönelterek, "Burada bulunanların hepsi aynı ölçüde ilim sahibi olsalar da, bütün mukaddes ayinlerin sırrına müstesna bir şekilde vakıf olan Vettius, bu tanrıya sunulan ibadetin kökenini de bu kutlu bayramın sebebini de sana açabilir" dedi. Praetextatus bu vazifeyi başkalarına devretmeye çalıştıysa da, bizzat kendisinin izah etmesi için herkes ona ricada bulundu. Bunun üzerine sessizlik sağlandı ve söze şöyle başladı,
"Saturnalia bayramının ilahi zatın gizli tabiatına dair olanını değil, lakin ya efsanelerle karışık olarak nakledilen yahut tabiat felsefecileri (physici) tarafından halka açıklanan kökenini ortaya koymam dinen caizdir. Zira saf hakikat pınarından fışkıran gizli manaların bizzat mukaddes ayinler esnasında bile ifşa edilmesine müsaade edilmez, şayet bir kimse bunlara nüfuz edebilirse, onları vicdanında saklı tutmalıdır..."
KİTAP I
emredilmektedir, bu yüzden bilinmesi caiz olan şeyleri Horus dostumuzun benimle birlikte yeniden hatırlamasına izin verilecektir. Şimdi İtalya (Italia) olarak anılan bu bölgede vaktiyle İanus (Ianus) krallık sürmüştü, Trallesli Protarkhos’un izinden giden Hyginus’un aktardığına göre, kendisi gibi yerli olan Kamese ile bu toprakları paylaşılan bir iktidarla öyle yönetiyorlardı ki, bölgeye Kamesene, kente ise Ianiculum denilmekteydi. Sonradan krallık yalnızca İanus’un eline geçti, onun önünde ve arkasında ne olduğunu görebilmesi için çifte çehre taşıdığına inanılır, bu durum şüphesiz hem geçmişi bilen hem geleceği öngören kralın basiretine ve bilgeliğine yorulmalıdır, nitekim tanrılığın en münasip yoldaşları olan Antevorta ve Postvorta’ya da Romalılarca böyle tazim edilir. İşte bu İanus, deniz yoluyla gelen Satürn’ü (Saturnus) konuk olarak ağırlayıp ondan tarım bilgisini öğrenince, tahıllar tanınmadan önceki o yabanıl ve kaba yaşayışı daha iyi bir hale getirdiğinde, onu krallığa ortak ederek ödüllendirdi. İlk kez tunç para bastırdığında da Satürn’e hürmetini korudu, zira o bir gemiyle geldiğinden, paranın bir yüzüne kendi başının suretini, diğer yüzüne ise bir gemi resmini işletti ki Satürn’ün hatırasını gelecek nesillere aktarabilsin. Tuncun bu şekilde damgalandığı, bugün dahi kumar oyununda çocukların havaya attıkları paraları seyrederken kadim devrin şahidi olan oyunla başlar ya da gemiler diye haykırmalarından anlaşılmaktadır. Bunların birlikte ve uyum içinde hüküm sürdüklerini, komşu kasabaları ortak gayretle kurduklarını bildiren Maro’dan gayrı,
Bunun adı Ianiculum idi, ötekinin adıysa Saturnia
diye aktarır. Ayrıca şu da açıktır ki, sonraki nesiller birbirini izleyen iki ayı onlara adamışlar, böylece aralık ayı Satürn’ün kutsiyetine, ocak ayı ise diğerinin adına ayrılmıştır. Bu sırada ansızın Satürn ortadan kaybolunca, İanus ona gösterilen saygıyı artırmanın yollarını aradı. İlkin kendi idaresi altındaki bütün topraklara Saturnia adını verdi, ardından bir tanrıya yaraşır kurbanlarla bir sunak tesis etti ve bu bayrama Saturnalia adını koydu. Saturnalia bayramı Roma kentinin yaşından bunca asır daha eskidir. Böylece daha iyi bir hayatın banisi sıfatıyla ona dini bir vakarla hürmet edilmesini buyurdu, hasadın alameti olan tırpanla donattığı heykeli de buna delildir. Sürgünlerin aşılanması, meyve ağaçlarının yetiştirilmesi ve her türlü bereketli şeyin usulü bu tanrıya atfedilir.
Kyreneliler dahi ona kurban sunduklarında başlarına taze incirlerden taç takarlar ve Satürn’ü balın ve meyvelerin mucidi sayarak birbirlerine çörekler gönderirler. Romalılar ona Sterculius da derler, çünkü tarlalara gübre dökerek verimliliği ilk o sağlamıştır. Onun krallık devrinin, hem nimetlerin bolluğundan ötürü hem de henüz kimsenin kölelik ya da hürriyetle ayrılmadığı bir çağ olması hasebiyle son derece mesut geçtiği rivayet edilir, bu durum Saturnalia sırasında kölelere sınırsız serbesti tanınmasından da anlaşılabilir.
Saturnalia için bir başka sebep ise şöyle aktarılır. Herakles tarafından İtalya’da bırakılanlar, bazılarının dediğine göre sürünün gözetimsiz kalmasına öfkelendiği için, kimilerine göre ise sunağını ve tapınağını akınlardan korusunlar diye onları bile isteye geride bıraktığında, bu kimseler haydutların tacizine uğrayınca yüksek bir tepeyi tutup kendilerine Saturnialılar dediler, nitekim o tepe önceden de bu adla anılıyordu, bu tanrının adı ve ibadetiyle güvende olduklarını anlayınca, ilan edilen bayramın kutlanması komşuların kaba ruhlarını bu kutsal törene daha büyük bir saygı duymaya çağırsın diye Saturnalia’yı başlattıkları söylenir.
Saturnalia’ya atfedilen şu gerekçeyi de bilmez değilim, Varro’nun zikrettiği üzere Pelasglar yurtlarından sürülüp farklı diyarlara yöneldiklerinde, pek çoğu Dodona’ya akın etti ve nerede yurt tutacaklarını bilemeyerek şöyle bir kehanet aldılar,
[Yunanca] Gidin arayarak Sicilyalıların Saturnia diyarını, Ve adanın yüzdüğü Aborijin Kotyle’sini, Onlara karıştığınızda onda bir payı Phoibos’a gönderin, Ve Hades’e başlar, babaya ise ışıklar yollayın.
Kehaneti aldıktan ve sayısız sapmadan sonra Latium’a ayak bastıklarında, Cutilia gölünde yüzen bir ada fark ettiler. Gerçekten de ister kesintisiz bir balçık olsun ister sazlıkların ve ağaçların orman serbestisiyle birleştiği bataklığın sıkışmış yapısı olsun, devasa bir çim öbeği bütün göl boyunca dalgaların sürüklemesiyle gezinip duruyordu, öyle ki dağlarıyla yüksek, ovalarıyla geniş olduğu halde denizlerde göç eden Delos’un hakikati de böylece doğrulanmaktaydı. Bu mucizeyi gördüklerinde kendilerine vadedilen yerin burası olduğunu anladılar, bölge ahalisi olan Sicilyalıları dağıtıp kehanet uyarınca ganimetin onda birini Apollon’a vakfederek bölgeyi ele geçirdiler, Dis için bir mabet, Satürn için ise şenliğine Saturnalia dedikleri bir sunak diktiler. Uzun süre boyunca, orakıldaki
[Yunanca] Ve Hades’e başlar, babaya ise ışıklar yollayın
ifadesi gereğince Dis’i insan başlarıyla, Satürn’ü ise adam kurbanlarıyla teskin ettiklerine inandıkları sırada, sonradan Geryoneus’un sürüleriyle İtalya üzerinden dönen Herakles’in, onların soyundan gelenlere bu uğursuz kurbanları hayırlı olanlarla değiştirmelerini öğütlediği, Dis’e insan başı yerine sanatla insan suretinde biçimlendirilmiş masklar sunmalarını, Satürn sunaklarını ise adam boğazlayarak değil yakılan ışıklarla donatmalarını salık verdiği söylenir, zira [Yunanca] phōta sözcüğü yalnızca insanı değil ışıkları da ifade eder. İşte Saturnalia’da mum hediye etme âdeti buradan doğmuştur.
Başkaları ise balmumu mumların gönderilmesini yalnızca, bu hükümdar sayesinde kaba ve karanlık bir hayattan sanki ışığa ve güzel sanatların bilgisine çıkarılmış olmamıza bağlarlar. Yazılı kaynaklarda şunu da bulmaktayım ki, birçok kimse Saturnalia vesilesiyle açgözlülükle ve gösteriş merakıyla yanaşmalarından ağır hediyeler talep ettiğinde ve bu yük yoksulları ezmeye başladığında, halk tribünü Publicius zenginlere balmumu mumlardan gayrısının gönderilmemesi yönünde kanun teklifinde bulunmuştur.
Burada Caecina Albinus söze girdi, Praetextatus, az önce bahsettiğin kurban değişiminin benzerinin, sonraları kentte dörtyol ağızlarında oyunlar tertip edildiğinde, yani Tarquinius Superbus tarafından Lares ve Mania adına yeniden tesis edilen Compitalia şenliklerinde kutlandığını görmekteyim.
I. Kitap
Apollon'un, başlar yerine başlarla yakarılması gerektiğini bildiren kehaneti uyarınca hareket edildi. Bu durum, hane halkının esenliği uğruna Lar'ların anası Mania tanrıçasına erkek çocukların kurban edilmesi suretiyle bir süre devam etti. Bu kurban türünü, Tarquinius kovulduktan sonra Konsül Iunius Brutus başka bir usulle icra edilmek üzere değiştirdi, nitekim uğursuz kurban etme cürmünü ortadan kaldırarak Apollon'un kehanetinde geçen başlar tabirini karşılamak üzere sarımsak ve haşhaş başlarıyla yakarılmasını emretti. Böylece her bir kapıya asılan Mania suretlerinin aileleri tehdit eden tehlikeleri savuşturması sağlandı ve bu oyunlara, icra edildikleri dörtyol ağızlarından ötürü Compitalia adını verdiler. Lakin sen kalan kısmı anlatmaya devam et.'
Ve Praetextatus, 'Kurbanlardaki benzer bir ıslahın gayet yerinde ve vaktinde hatırlatıldığını, ancak bu bayramın kökenine dair zikredilen bu sebeplerden, Saturnalia'nın Roma kentinden daha eski olduğunun anlaşıldığını, hatta bu merasimin Roma'dan önce Yunanistan'da başladığını L. Accius'un Yıllıklar'ında şu dizelerle aktardığını' ifade etti,
Greklerin pek büyük kısmı ve bilhassa Atina, Satürn'e sunar kurbanları, Cronia derler adına, Kutlarlar o günü, tarlalar ve kentler boyunca, Hemen hepsi şenlenir ziyafetlerle doyunca, Hizmet eder her biri kendi uşaklarına, Bizimkiler de öyle, intikal etti bu adet oradan buraya, Efendilerle uşaklar otursun diye aynı sofraya.
VIII
Şimdi tanrının mabedinin kendisine dair birkaç hususu zikretmek gerekir. Tullus Hostilius'un Albanlara karşı iki, Sabinlere karşı üçüncü zaferini kazandığında bir adak gereği Satürn'e bir mabet vakfettiğini ve Saturnalia'nın o vakit ilk kez Roma'da ihdas edildiğini kaydetmekteyim, gerçi Varro Kutsal Binalar Hakkında olan altıncı kitabında Kral L. Tarquinius'un Forum civarında bir Satürn mabedi inşa edilmesini emrettiğini, Diktatör Titus Larcius'un ise burayı Saturnalia günlerinde ithaf ettiğini yazar. Gellius'un da senatonun bir Satürn mabedi yapılmasına karar verdiğini ve bu işin başına Askeri Tribün L. Furius'un getirildiğini yazdığı dikkatimden kaçmış değildir.
Senaculum'un önünde de bir sunağı vardır. Orada dini merasim Pelasgların, ardından da Herakles'in en başta böyle uyguladığı kabul edildiğinden baş açık vaziyette Grek usulüyle icra edilir, nitekim Romalılar Satürn mabedinin hazine olmasını istemişlerdir, zira İtalya'da yaşadığı dönemde onun sınırları dahilinde hiçbir hırsızlığın vuku bulmadığı rivayet edilir, yahut onun idaresinde hiç kimsenin şahsi mülkü bulunmadığından,
Toprağı işaretlemek veya tarlayı sınırla bölmek dahi Cazip değildi, ortak kazanç için çabalarlardı,
işte bu yüzden halkın ortak parası, her şeyin herkese ortak olduğu zatın nezdine emanet edilmiştir. Satürn mabedinin çatısına borazanlı Tritonların yerleştirildiğini de göz ardı etmemeliyim, zira onun anılmasından bizim çağımıza kadar olan tarih aşikar ve sanki seslidir, öncesi ise dilsiz, karanlık ve meçhuldür, bunu toprağa batmış ve gizlenmiş olan Triton kuyrukları kanıtlamaktadır. Satürn'ün bizzat neden bukağılar içinde görüldüğüne gelince, Verrius Flaccus sebebini bilmediğini söyler, lakin Apollodoros'un metni bana şunu telkin etmektedir.
Apollodoros, Satürn'ün yıl boyunca yün bir bağla bağlandığını ve kendi bayram gününde, yani bu Aralık ayında serbest bırakıldığını söyler. Tanrıların yün ayaklara sahip olduğu atasözü buradan türemiştir, bununla kastedilen ise onuncu ayda rahimde canlanan tohumun hayata doğru büyümesidir, zira bu tohum ışığa fırlayana dek doğanın yumuşak bağlarıyla alıkonur, üstelik Kronos [Yunanca] ile Zaman (Chronos) [Yunanca] birdir.
Zira mit yazarları Satürn'ü ne kadar kurgularla tahrif ederlerse, doğa bilginleri de bir o kadar hakikat benzerliğine irca ederler. Onun, babası Caelus'un cinsel uzvunu kestiğini, denize atılan bu uzuvdan, tutunduğu köpükten dolayı Aphrodite [Yunanca] adını alan Venüs'ün vücuda geldiğini söylerler. Bundan şunu anlamak isterler, kaos varken zamanlar mevcut değildi, nitekim zaman göğün dönüşünden çıkarılan belirli bir ölçüdür. Zaman oradan başlamıştır, bizzat ondan doğanın da söylediğimiz üzere Zaman (Chronos) [Yunanca] olan Kronos [Yunanca] olduğu kabul edilir. Göğün ardından var edilecek her şeyin tohumları gökten aktığında ve evrene doluluk bahşedecek olan bütün unsurlar bu tohumlardan meydana geldiğinde, evren tüm kısımları ve uzuvlarıyla yetkinleştiğinde, unsurların döllenmesi için gökten tohumların gelmesine belirli bir zamanda nihayet verilmiştir, zira bunlar artık bütünüyle vücuda gelmişti. Hayvanların ebedi surette üremesi için nemden doğurma yetisi Venüs'e devredilmiştir, ta ki dişi ile erkeğin birleşmesi vasıtasıyla her şey bundan böyle vücut bulsun.
Kesilen cinsel uzuv efsanesinden ötürü bizimkiler de onu erkeklik uzvunu ifade eden sathē'den [Yunanca] mülhem olarak Sathunnus misali Saturnus diye adlandırmışlardır, şehvete düşkün oldukları için Satyrlerin de Sathunos [Yunanca] misali adlandırıldığını düşünürler. Zamanın her şeyi biçmesi, kesip atması ve yarması hasebiyle ona bir tırpan atfedildiğini düşünenler vardır. Onun kendi evlatlarını yutmaya ve onları yeniden kusmaya alışık olduğunu anlatırlar, bununla benzer şekilde her şeyin nöbetleşe kendisinden doğduğu, tüketildiği ve yeniden onda can bulduğu Zaman olduğu ifade edilir. Oğlunun onu tahttan indirmesi ise yaşlanan zamanların kendilerinden sonra doğanlar tarafından defedilmesinden başka nedir ki?
Bağlanmış olması ise zamanların doğanın kesin bir kanunuyla birbirine raptedilmiş olmasından yahut bütün mahsullerin birtakım bağlar ve düğümler vasıtasıyla peşi sıra değişmesindendir. Nitekim efsaneler tırpanın Sicilya'ya düştüğünü kabul ederler, zira o toprak fevkalade bereketlidir.
VIIII
Ianus'un Satürn ile birlikte hüküm sürdüğünü anmıştık, Satürn hakkında mit yazarlarının ne düşündüğü, doğa bilginlerinin ne düşündüğü zaten zikredildi, şimdi Ianus hakkında da her iki tarafça nelerin ileri sürüldüğünü ortaya koyacağız.
Mit yazarları Ianus'un hükümranlığında herkesin evinin dindarlık ve kutsiyetle korunduğunu, bu sebeple ona ilahi payeler ihsan edildiğini ve liyakati hasebiyle meskenlerin giriş ve çıkışlarının ona vakfedildiğini aktarırlar.
Xenon da İtalika'nın birinci kitabında Ianus'un İtalya'da tanrılara ilk tapınakları yaptığını aktarmaktadır.
KİTAP I
...kutsal törenlerin usullerini tesis ettiğini, bu yüzden kurban törenlerinde daimi bir başlangıç yakarışına layık görüldüğünü söylerler. Bazıları ise onun, hem geçmişi bildiği hem de geleceği öngördüğü için iki yüzlü (bifrons) olarak anıldığını düşünür. Ancak tabiat felsefecileri (physici) ona tanrısallığına dair yüce deliller atfeder. Nitekim Ianus'un Apollon ve Diana ile aynı olduğunu söyleyen ve bu tek varlıkta her iki ulu gücün ifade edildiğini öne sürenler vardır. Gerçekten de Nigidius'un aktardığı üzere, Yunanlar nezdinde kapı önü tanrısı ([Yunanca] *Thiraios*) olarak adlandırılan Apollon'a tapınılır ve onun giriş ile çıkışlara hükmettiğini göstererek sunaklarını kendi kapılarının önünde hürmetle donatırlar, aynı Apollon onlar arasında, sanki şehir yollarının amiriymiş gibi, yol tanrısı ([Yunanca] *Agyieus*) diye de anılır, zira onlar kutsal şehir sınırları (pomoerium) dahilindeki yollara *agyiai* [Yunanca] derler.
Diana'ya ise Yol Kavşaklarının Tanrıçası (Trivia) sıfatıyla bütün yolların tasarrufunu verirler. Bizde ise Ianus'un bütün kapılara (ianua) riyaset ettiğini ismi gösterir ki bu isim de *Thiraios* [Yunanca] kelimesine benzer. Nitekim hem anahtar hem de değnekle tasvir edilir, sanki hem tüm kapıların bekçisi hem de yolların yöneticisidir. Nigidius, Apollon'un Ianus, Diana'nın ise Iana olduğunu, başına güzellik gayesiyle 'd' harfinin eklendiğini ilan etmiştir, nitekim 'reditur', 'redhibetur', 'redintegratur' ve benzeri kelimelerde de bu harf ziyadesiyle eklenir.
Bazıları Ianus'un Güneş'i temsil ettiğini kabul eder ve bu sebeple, sanki göksel kapıların her ikisine birden hükmediyormuşçasına çift başlı olduğunu, doğarken günü açtığını, batarken kapattığını düşünürler, herhangi bir tanrı için mukaddes bir tören icra edildiğinde, onun vasıtasıyla kurban sunulan tanrıya erişim sağlansın diye ilk olarak Ianus'a yakarılır, sanki yalvaranların dualarını kendi kapılarından tanrılara o bizzat ulaştırmaktadır. Bundan ötürü onun heykeli çoğunlukla, Güneş'in başlıca kudreti olan yılın ölçüsünü göstermek üzere sağ elinde üç yüz, sol elinde altmış beş sayısını tutar vaziyette betimlenir. Başkaları ise onun âlem, yani gökyüzü olduğunu kabul etmiş ve Ianus'un gitmek (ire) fiilinden ad aldığını öne sürmüştür, zira âlem, bir daire içinde dönerken ve başlangıcını kendisinden alıp yine kendine dönerken daima gider, nitekim Cornificius, Kökenbilimler (Etymologiae) adlı eserinin üçüncü kitabında Cicero'nun ona gitmek fiiline izafeten Ianus değil, Eanus dediğini belirtir. Bu sebepten Fenikeliler de kutsal törenlerinde onun suretini ifade ederken daire şeklinde kıvrılmış ve kendi kuyruğunu yutan bir ejderha tasvir etmişlerdir; ta ki âlemin hem kendi kendisinden beslendiği hem de kendi içine geri döndüğü aşikâr olsun. Bu yüzden bizde de Falerii'den getirilen heykelinin gösterdiği üzere dört cihete birden bakar.
Gavius Bassus, tanrılar üzerine kaleme aldığı kitabında, Ianus'un sanki yukarıdakilerin ve aşağıdakilerin kapı bekçisiymiş gibi iki yüzlü, azametiyle bütün iklimleri kuşatmışçasına da dört çehreli tasvir edildiğini söyler. Salii rahiplerinin en kadim ilahilerinde dahi tanrıların tanrısı olarak terennüm edilir. Cn. Domitius ile konsüllük makamını paylaşan ve elli beş yıl boyunca kâhinlik (augur) vazifesinde bulunan Marcus Messala dahi Ianus hakkında şöyle başlar,
Her şeyi şekillendiren ve aynı zamanda yöneten, Suyun ve toprağın ağır ve derinliklere doğru kayıp giden kudretini ve tabiatını, Ateşin ve nefesin hafif ve sonsuz yüceliklere kaçan tabiatını, Etrafını saran gökyüzü ile birleştirdi, Gök kubbenin bu pek büyük kudreti, bu iki zıt gücü birbirine bağladı.
Kutsal törenlerde bizler dahi Ianus'a Çift Yüzlü Ianus (Ianus Geminus), Peder Ianus (Ianus Pater), Iuno'ya Ait Ianus (Ianus Iunonius), Tohum Saçan Ianus (Ianus Consivius), Quirinus Ianus (Ianus Quirinus), Açan Ianus (Ianus Patultius) ve Kapatan Ianus (Ianus Clusivius) diye yakarırız. Neden Çift Yüzlü diye yakardığımızı yukarıda zikretmiştik.
Peder deriz, zira tanrıların tanrısı gibidir, Iunonius deriz, zira sadece Ocak ayının değil bütün ayların girişlerine hükmeder, oysa bütün ay başları (Kalendae) Iuno'nun tasarrufundadır; nitekim Varro, İlahiyat Meseleleri (Rerum Divinarum) adlı eserinin beşinci kitabında, ayların adedince Ianus'a on iki sunak adandığını yazar, Consivius deriz, tohum ekmekten (conserere), yani Ianus'un inayetiyle çoğalan insan soyunun neşvünemasından ötürü, Quirinus deriz, Sabinlerin 'curis' adını verdiği kargıdan mülhem, sanki savaşlara hükmeder gibi, Patultius ve Clusivius deriz, zira savaşta kapıları açılır, barışta ise kapanır. Bu durumun sebebi ise şöyle rivayet edilir,
Bakirelerin kaçırılması yüzünden çıkan Sabin Savaşı esnasında Romalılar, düşman oraya doğru hücum ettiği için Viminalis tepesinin eteklerinde bulunan ve hadisenin ardından Ianus Kapısı (Ianualis) diye anılan kapıyı alelacele kapatmaya koyulduklarında, kapı kapandıktan hemen sonra kendiliğinden açılıverdi, bu hal iki ve üç defa tekerrür edince kapıyı kapatmaya muvaffak olamayan pek çok silahlı muhafız eşikte nöbet tuttu, bir başka mevkide son derece çetin bir muharebe sürerken aniden bizimkilerin Tatius tarafından bozguna uğratıldığı haberi yayıldı. Bu sebeple girişi muhafaza eden Romalılar dehşete kapılarak firar ettiler. Sabinler açık kapıdan içeri dalmak üzereyken Ianus Tapınağı'ndan bu kapı vasıtasıyla kaynayan dalgalarla muazzam bir seylap fışkırdığı, düşman kıtalarından birçoğunun ya kızgın sularla yandığı yahut süratli bir girdaba kapılarak helak olduğu rivayet edilir. Bu hadise sebebiyle, savaş vakitlerinde tanrı sanki şehrin imdadına gitmişçesine kapıların ardına kadar açılması kararlaştırıldı. Ianus hakkında bu kadar kâfidir.
Saturnalia şenliklerine dönecek olursak, Saturnalia günlerinde savaşa girişmek dinen yasak addedilir, suçludan aynı günlerde ceza tahsil etmek ise günahı temizlemeyi gerektiren bir cürümdür. Atalarımızın devrinde Saturnalia, Ocak takviminden önceki on dördüncü güne (a. d. XIV Kalendas Ianuarias) rastlayan tek bir günle sınırlıydı, lakin Gaius Caesar bu aya iki gün ilave ettikten sonra şenlikler on altıncı günden itibaren kutlanmaya başlandı. Bu durum sebebiyle halk Saturnalia'nın kati gününü bilemediğinden, bazılarının C. Caesar'ın eklediği günde, diğerlerinin ise kadim usule göre kutlama yapmasıyla Saturnalia daha fazla gün olarak sayılır oldu, gerçi güvenilir müelliflerle teyit ediliyorsa şayet buna kanaat demek icap ederse, eskiler arasında dahi Saturnalia'nın yedi gün sürdüğüne dair bir kanaat mevcuttu.
Nitekim Atellan kaba güldürülerinin (fabula Atellana) pek muteber yazarı Novius şöyle der,
Çoktandır intizar edilen yedi günlük Saturnalia nihayet erişti.
Novius ve Pomponius'tan sonra uzun müddet metruk kalan Atellan sanatını ihya eden Mummius dahi şöyle der,
Atalarımız pek çok şeyi pek güzel tesis ettikleri gibi, bunu da en mükemmel şekilde eylediler, Zemherinin dondurucu soğuğunda yedi günlük Saturnalia'yı vücuda getirdiler.
Fakat Mallius, yukarıda zikrettiğimiz üzere kendilerini Saturnus'un namı ve inancıyla müdafaa eden kimselerin üç günlük bayram tesis edip buna Saturnalia adını verdiklerini, nitekim Augustus'un dahi bu kanaate tabi olarak yargı kanunlarında bayram günlerinin üç gün olarak tatbik edilmesini emrettiğini söyler. Masurius ve diğerleri Saturnalia'nın tek bir gün, yani Ocak takviminden önceki on dördüncü gün olduğuna inandılar, Fenestella da bakire Aemilia'nın takvimden önceki on beşinci gün... diyerek onların bu hükmünü teyit eder.
Ocak Kalendae’sinde [Kalendae Ianuariae] mahkûm edildiğini, şayet o gün Saturnalia kutlansaydı davasını hiçbir şekilde göremeyeceğini söyler. Ardından o günü Saturnalia’nın takip ettiğini ekler, hemen sonra ise ertesi gün, yani Ocak Kalendae’sinden önceki on üçüncü günde bakire Licinia’nın davasını görmesi için çağrıldığını belirtir, bundan da anlaşılacağı üzere on üçüncü gün kutsal olmayan, sıradan bir gündür (profestus). On ikinci gün ise tanrıça Angeronia’nın bayramıdır, pontifex’ler onun adına Volupia’nın küçük tapınağında (sacellum) kurban sunarlar. Verrius Flaccus, bu tanrıçaya Angeronia denmesini, razı edildiğinde ruhların boğuntularını ve kederlerini (angores ac sollicitudines animorum) defetmesine bağlar.
Masurius, bu tanrıçanın tasvirinin ağzı bağlı ve mühürlü bir halde Volupia sunağına yerleştirilmesini, acılarını ve kaygılarını gizleyenlerin sabrın lütfuyla en yüce hazza ulaştıkları gerekçesiyle açıklar. Iulius Modestus ise bu tanrıçaya kurban kesilmesinin sebebini, Roma halkının anjin (angina) denen illetten adanan bir adak sayesinde kurtulmuş olmasına dayandırır. Kalendae’den önceki on birinci gün ise Lar’lara adanmış bayram günüdür, praetor Aemilius Regillus, Antiokhos savaşı sırasında Mars Meydanı’nda (Campus Martius) onlar için bir tapınak inşa ettirmeyi adamıştır. Onuncu gün, Larentinalia olarak adlandırılan Jüpiter bayramıdır, bu bayram hakkında türlü rivayetler anlatılageldiğinden umumiyetle şu kanaatler mevcuttur, Ancus’un hükümdarlığı sırasında Herkül’ün mabed bekçisi, bayram vaktinde aylaklık ederken zarları bizzat her iki taraf adına atarak tanrıyı oyuna davet etmiş, yenilenin bir ziyafet ve bir fahişeyle cezalandırılması şartını koşmuştur. Herkül galip gelince, mabed bekçisi o devrin en meşhur fahişesi olan Acca Larentia’yı bir ziyafetle birlikte mabede kapatmış, kadın ertesi gün tanrıyla yattıktan sonra bir mükâfat aldığını, eve dönerken karşısına çıkacak ilk fırsatın getireceği talihi geri çevirmemesi gerektiğini fısıldayan bir söylenti yaymıştır. Nitekim tapınaktan çıktığında pek geçmeden güzelliğine vurulan Carutius tarafından karşılanmıştır. Onun arzusuna boyun eğip evliliğe adım atan kadın, kocasının vefatından sonra tüm mal varlığına kavuşmuş, kendisi de dünyadan göçerken Roma halkını tek mirasçısı tayin etmiştir. İşte bu sebeple Ancus tarafından kentin en işlek yeri olan Velabrum’a defnedilmiş, onun için ruhuna (manes) bir flamen vasıtasıyla kurban kesilen resmi bir ayin ihdas edilmiş, bayram ise Jüpiter’e adanmıştır, zira eskiler ruhların Jüpiter tarafından verildiğine ve ölümden sonra yine ona iade edildiğine inanırlardı.
Cato, Larentia’nın fahişelikten elde ettiği kazançla zenginleştiğini, ölümünün ardından Roma halkına Turax, Semurium, Lintirium ve Solinium arazilerini bıraktığını, bu yüzden de görkemli bir mezarla ve her yıl anısına düzenlenen kurban töreniyle onurlandırıldığını söyler. Macer, Tarihler’in birinci kitabında Acca Larentia’nın Faustulus’un eşi, Romulus ile Remus’un sütannesi olduğunu teyit eder. Bu kadının Romulus devrinde Carutius adında zengin bir Etrüsk ile evlendiğini, kocasının mirasıyla zenginleştiğini, ardından bu serveti büyüttüğü Romulus’a bıraktığını, onun tarafından da hürmet vesilesiyle ana babayı anma günü (parentalia) ve bir bayram tesis edildiğini aktarır. Bütün bunlardan Saturnalia’nın yalnızca bir gün sürdüğü ve sadece Ocak Kalendae’sinden önceki on dördüncü günde kutlandığı neticesi çıkarılabilir. Yalnızca bu günde Satürn tapınağında şölen sona erdiğinde "Io Saturnalia" diye haykırılırdı, başlangıçta hem Satürn’e hem de Ops’a adanmış olan bu gün, şimdilerde Saturnalia dâhilinde Opalia olarak sayılmaktadır. Bu tanrıça Ops’u Satürn’ün eşi saymışlar, hem Satürn hem de eşi tahılların olduğu kadar meyvelerin de mucidi kabul edildiğinden bu ayda Saturnalia ile birlikte Opalia’nın kutlanmasını buna bağlamışlardır. Nitekim tarlaların tüm hasadı toplandıktan sonra insanlar, daha medeni bir hayatın kurucuları olarak bu tanrılara hürmet gösterirler. Hatta bazılarının kanaatince bu tanrılar gök ve yerdir, Satürn tohum ekiminden (satus) adını almıştır ki bunun menşei göktedir, Ops ise yerdir, zira onun lütfuyla (ops) insan hayatının gıdası temin edilir veya meyveler ile mahsullerin hasıl olduğu emek (opus) vesilesiyle bu ismi almıştır. Bu tanrıçaya oturarak adak adarlar ve fani insanların bizzat Toprak Ana’ya yönelmesi gerektiğini göstermek maksadıyla kasten yere dokunurlar.
Philokhoros, Attika’da Satürn ve Ops için ilk sunağı Kekrops’un diktiğini, bu tanrılara Jüpiter ve yeryüzü niyetine tapındığını, kırların işlenmesinde meşakkate birlikte katlandıkları köleleriyle birlikte, mahsuller ve meyveler toplandıktan sonra aile reislerinin bir arada yemek yemelerini bir adet haline getirdiğini söyler. Zira tanrı, çektikleri zahmet göz önüne alınarak kölelerin onurlandırılmasından hoşnut olur. İşte bu yabancı adet gereğince bu tanrıya başımız açık kurban sunarız.
Böylece Saturnalia’nın yalnızca bir tek günde
yalnızca o günde, yani Ocak takviminden önceki on dördüncü günde kutlanırdı, fakat sonraları üç güne uzatıldı, ilkin Caesar'ın bu aya eklediği günlerden ötürü, ardından Augustus'un Saturnalia'ya üç günlük bir tatil tahsis eden fermanıyla, böylece on altıncı günde başlayıp, eskiden yalnızca kutlanmaya alışılmış olan on dördüncü günde sona erer. Fakat Sigillaria kutlamalarının eklenmesi, kamusal hareketliliği ve dini sevinci yedi güne yaydı.
Bunun üzerine Evangelus şöyle dedi, "Doğrusu Praetextatus'umuzun kendi zekasının debdebesi ve söz gösterisi uğruna, az önce kölelerin efendileriyle birlikte yemek yemesini herhangi bir tanrının onuruna atfetmek istemesine artık katlanamıyorum, sanki tanrısal varlıklar gerçekten kölelerle ilgilenirmiş ya da aklı başında herhangi biri evine böylesine iğrenç bir ortaklığın hakaretini kabul edermiş gibi, yahut şimdi de henüz emekleme çağındaki çocukların kilden bebeklerle oynamasını sağlayan Sigillaria'yı bir din vazifesine dahil etmeye kalkışıyor ve dindarların önderi sayıldığı için işin içine biraz da boş inanç karıştırıyor, sanki Praetextatus'a bazen inanmamamız bizim için caiz değilmiş gibi."
Burada herkes dehşete kapılmışken, Praetextatus tebessüm ederek şöyle dedi, "Evangelus, ileri sürülen akıl sana her iki meselenin de doğruluğunu göstermedikçe beni boş inançlı ve inanılmaya değmez biri saymanı isterim. İlkin kölelerden söz edecek olursak, ölümsüz tanrıların ne kayralarına ne de inayetlerine layık görmedikleri bir insan soyu bulunduğunu şakayla mı yoksa ciddiyetle mi düşünüyorsun? Yoksa köleleri insan sayısından saymaya rıza göstermez misin? Öyleyse dinle, bir kölenin cezalandırılmasından doğan nasıl büyük bir infial göklere kadar ulaştı. Nitekim Roma'nın kuruluşundan sonraki dört yüz yetmiş dördüncü yılda, Autronius Maximus adında biri, gösteri başlamadan önce kırbaçlattığı ve boyunduruk vurdurduğu kölesini Circus boyunca gezdirdi, bu nedenle öfkelenen Jüpiter, Annius adında birine uykusunda, zulüm dolu bu cürmün kendisini hoşnut etmediğini senatoya bildirmesini buyurdu. O bunu savsaklayınca oğlunu ani bir ölüm alıp götürdü ve aynı ihmalkarlık yüzünden yapılan ikinci ihtardan sonra kendisi de apansız bir bedensel dermansızlığa düçar oldu. Nihayetinde dostlarının öğüdüyle bir tahtırevanla senatoya götürülüp durumu aktardı ve sözü henüz bitmişti ki gecikmeksizin sıhhatine kavuşarak curia'dan yürüyerek çıktı. Bu sebeple senato kararıyla ve Maenia yasası uyarınca Jüpiter'i yatıştırmak için o Circus oyunlarına bir gün eklendi ve buna bazılarının sandığı gibi boyunduruktan ötürü Grekçe adıyla `[Yunanca]` apo tou staurou dendiği için değil, Varro'nun benimsediği üzere, instaurare sözcüğünün 'yenilemek' (instar novare) anlamına geldiğini söylemesinden hareketle 'yenilenen gün' (instauraticius) dendi. Bir köle yüzünden tanrıların en yücesine ne denli büyük bir kaygının ulaştığını görüyorsun. Peki ama senin kölelere karşı duyduğun bu denli büyük ve böylesine boş tiksinti nereden geliyor, sanki seninle aynı unsurlardan meydana gelmemiş ve onlarla beslenmiyorlarmış, aynı nefesi aynı ilk ilkeden almıyorlarmış gibi?
Mülkün olduğunu söylediğin bu kişilerin, aynı tohumlardan doğduklarını, aynı gökten pay aldıklarını, eşit biçimde yaşadıklarını, eşit biçimde öldüklerini düşünmek istemez misin? Onlar köledir, hayır, insandır. Köledirler, hayır, kaderin her iki zümre üzerinde de aynı yetkiye sahip olduğunu düşünürsen kader ortaklarındır. Sen onu hür görebileceğin gibi o da seni köle görebilir. Hekabe'nin hangi yaşta köleliğe düştüğünü bilmez misin, ya Kroisos'un, ya Dareios'un annesinin, ya Diogenes'in, ya Platon'un kendisinin? Nihayetinde neden kölelik adından bu denli ürküyoruz? Evet, köledir ama zorunluluktan, belki de hür bir ruhla köledir. Eğer kimin köle olmadığını gösterirsen bu durum ona zarar verir. Kimi şehvete kölelik eder, kimi açgözlülüğe, kimi hırsa, hepsi umuda, hepsi korkuya. Ve şüphesiz hiçbir kölelik, gönüllü olandan daha utanç verici değildir. Oysa biz kaderin vurduğu boyunduruk altında ezileni zavallı ve değersiz diye çiğneriz de, kendi boynumuza geçirdiğimiz boyunduruğun ayıplanmasına katlanamayız. Köleler arasında paradan daha güçlü birini bulursun, kazanç umuduyla başkalarının kölelerinin ellerini öpen bir efendi bulursun, bu yüzden insanları kaderlerine göre değil, ahlaklarına göre değerlendireceğim. Ahlakını herkes kendine verir, toplumsal konumu ise talih tayin eder. Nasıl ki at satın alacak olan kimse atın kendisine değil de örtüsüne ve gemine bakarsa ahmak sayılırsa, tıpkı bunun gibi, bir insanın giysisine ya da bize bir giysi gibi sarılmış olan durumuna göre değerlendirilmesi gerektiğini düşünen kişi de son derece ahmaktır.
Sevgili Evangelus'um, dostu yalnızca forumda ve curia'da aramana lüzum yok, dikkatle bakarsan evde de bulursun. Sen yeter ki kölenle merhametle yaşa, onunla nazikçe konuş, onu söz meclisine ve kimi zaman da zorunlu istişarelere dahil et. Nitekim atalarımız da efendilerden her türlü hasedi, kölelerden her türlü hakareti kaldırarak efendiye aile babası (pater familias), kölelere ise evin fertleri (familiares) demişlerdir. Öyleyse inan bana, kölelerin senden korkmaktansa sana hürmet etsinler. Şimdi birisi çıkıp efendileri makamlarından indirdiğimi ve korkmak yerine hürmet etmeleri gerektiğini söylediğim köleleri bir bakıma azatlık külahına (pilleus) çağırdığımı söyleyecektir. Böyle düşünen kimse, tanrılara yeten şeyin efendilere az gelmeyeceğini unutur. Kaldı ki hürmet edilen kimse sevilir de, sevgi ise korkuyla karışamaz. Kölelerimiz kadar düşmanımız olduğunu iddia eden o alabildiğine kibirli atasözünün nereden kaynaklandığını sanıyorsun? Onlar bizim düşmanımız değildir, fakat biz onlara karşı son derece kibirli, son derece aşağılayıcı, son derece zalim davrandığımızda ve sefahatimiz bizi çılgınlığa sürükleyip de dileğimize göre karşılık bulmayan her şey öfke ve gazap doğurduğunda onları düşman ederiz. Zira efendiler olarak bizler tiranların ruhuna bürünürüz ve köleler üzerinde yakışık aldığı kadarını değil, elimizden geldiği kadarını icra etmek isteriz.
Nitekim diğer zulüm türlerini bir yana bırakacak olursam, sofradaki yiyecek bolluğu ve oburlukla tıkınırken, etrafta duran kölelerin dudaklarını kımıldatmasına, konuşmak için dahi olsa izin vermeyenler vardır, her fısıltı değnekle bastırılır ve tesadüfi haller bile dayaktan muaf tutulmaz, öksürük, hapşırma, hıçkırık büyük bir cezayla ödetilir. Böylece efendinin huzurunda konuşmalarına izin verilmeyen kimselerin efendi hakkında konuşmaları kaçınılmaz olur. Oysa yalnızca efendilerinin huzurunda değil, bizzat onlarla sohbet eden, ağızları dikilmeyen kimseler, efendileri uğruna boyunlarını uzatmaya ve yaklaşan tehlikeyi kendi başlarına çevirmeye hazırdılar, ziyafetlerde konuşur, işkencede ise susarlardı.
Bir kölenin sinesinde kendini gösteren erdemleri sayıp dökmemizi ister misin?
Aklına ilk Urbinus gelsin. Kendisinin öldürülmesi emredilip Reate topraklarında gizlendiği vakit, saklandığı yer ele verilince, kölelerinden biri efendisinin yüzüğünü takıp giysisini kuşanarak, ardından gelenlerin baskın yaptığı yatak odasında efendisi yerine yattı, içeri giren askerlere boynunu uzattı ve Urbinus imiş gibi darbeyi karşıladı.
Urbinus bilahare eski mevkiine kavuşunca, böylesi büyük bir yararlılığı dile getiren bir yazıt levhası ekleyerek ona bir anıt mezar yaptırdı. Demosthenes'in azatlısı Aesopus, efendisinin Iulia ile işlediği zinanın suç ortağı idi, en ağır işkenceler altında, diğer ortaklar suçlamada bulunup Demosthenes'in bizzat kendisi itiraf edene dek efendisini ele vermemekte uzun süre direndi.
Sırrın tek bir kişi tarafından kolayca gizlenebileceğini sanmayasın diye şunu da bil ki, azatlıların yardımıyla saklanan Labienus'u ele versinler diye, azatlılar hiçbir işkence türüyle zorlanamadılar. Bir kimse azatlıların bu sadakati tabiatlarına değil de, elde ettikleri hürriyet nimetine borçlu olduklarını söylemesin diye, bizzat efendisi tarafından cezalandırılmış bir kölenin efendisine gösterdiği lütufkarlığı dinle.
Nitekim proskripsiyonla (proscriptio) ölüme mahkum edilen ve geceleyin tek başına kaçan Antius Restio'nun malları başkaları tarafından yağmalanırken, efendisinin mahkumiyetinden sonra bir yabancının merhametiyle serbest bırakılmış olan, alnı damgalı, prangalı kölesi, kaçmakta olan efendisinin ardından gitti, uğradığı hakaretin efendisine değil talihe yüklenmesi gerektiğini bildiğinden kendisinden korkmamasını telkin etti, saklanan efendisini kendi hizmetiyle besledi. Ardından takipçilerin yaklaştığını hissedince, tesadüfen karşısına çıkan yaşlı bir adamın boğazını kesti ve kurduğu odun yığınının üzerine attı. Yığını ateşe verince, Restio'yu arayanların karşısına çıktı, mahkumun cezasını çektiğini, vaktinde kendisine çektirdiğinden çok daha acı bir biçimde onun canını aldığını söyledi, bu söze inanılması sayesinde Restio kurtuldu. Augustus'un katline niyetlenen Caepio dahi, suçu ortaya çıkıp mahkum edildikten sonra, kölesi tarafından bir sandık içinde Tiber Nehri'ne taşındı, Ostia'ya götürüldü, oradan da gece yolculuğuyla Laurentum arazisindeki baba mülküne ulaştırıldı.
Ardından deniz yolculuğundaki bir gemi kazasıyla efendisiyle birlikte Cumae kıyılarına sürüklenince, onu Napoli'de gizlice sakladı, bir yüzbaşı tarafından yakalandığında ne parayla ne de tehditlerle efendisini ele vermeye yanaştı. Asinius Pollio, Pataviumluları para ve silah temin etmeye zorladığında, efendiler bu sebeple saklanırken, efendilerini ele geçirecek kölelere hürriyetle birlikte ödül vadolunmasına rağmen, hiçbir kölenin ödülle ayartılıp efendisine ihanet etmediği sabittir.
Kölelerde yalnızca sadakati değil, aynı zamanda parlak bir buluş kabiliyetini de dinle. Grumentum kuşatma altındayken, köleler hanımlarını terk edip düşman tarafına kaçtılar. Şehir düştükten sonra kendi aralarında anlaşıp eve baskın yaptılar, intikam vadeden bir çehreyle ve yolda karşılaştıkları kimselere nihayet zalim hanımlarını cezalandırma fırsatı bulduklarını söyleyerek hanımı dışarı sürüklediler, sanki idama götürüyormuş gibi kaçırıp, derin bir hürmet ve şefkatle korudular. Kölelik durumunda dahi, ölümün getirdiği sonu rezilce bir duruma tercih eden bir ruh yüceliğini gör. Cohorsları tarafından Pompeius'a teslim edilmek üzere yakalanan Pelignuslu İtalyan C. Vettius'u kölesi öldürdü ve efendisinden sonra hayatta kalmamak için kendi canına da kıydı.
C. Gracchus Aventinus'tan kaçarken, kölesi Euporus veya bazılarının aktardığına göre Philocrates, bir kurtuluş umudu var olduğu müddetçe ondan ayrılmayan bir yoldaş oldu, elinden geldiğince onu korudu, ardından öldürülen efendisinin üzerine kapaklanarak kendi açtığı yarayla deşilen bağrından canını akıttı. Africanus'un babası P. Scipio bizzat kendisi, Hannibal ile çarpıştıktan sonra yaralanınca, bir kölesi onu ata bindirdi ve diğer herkes terk ederken tek başına ordugaha ulaştırdı. Efendilere hayattayken hizmet etmiş olmak az gelebilir, zira bu kimselerde intikam alma cesaretine dahi rastlanmaktadır. Nitekim Kral Seleukos'un kölesi, efendisini öldüren arkadaşının hizmetindeyken, efendisinin öcünü almak maksadıyla onu yemek yerken hançerledi. Soylu kimseler arasında dahi eşine az rastlanır iki erdemin, yani devleti idare etme hüneri ile iktidarı hiçe sayma dirayetinin tek bir kölede toplandığını görmeme ne demeli?
Zira Sicilya'daki Messana'yı kuran Messeneli Anaxilaos, Rhegionluların tiranı idi. Küçük çocuklarını geride bırakıp öldüğünde, onları kölesi Micythos'a emanet etmekle iktifa etti. Bu köle vasilik görevini layıkıyla yerine getirdi ve iktidarı öylesine adil bir merhametle yürüttü ki, Rhegionlular bir köle tarafından yönetilmeyi kendilerine ar saymadılar. Nihayet çocuklar rüşt yaşına erdiğinde hem malları hem de idareyi onlara teslim etti, kendisi ise az bir yol harçlığı alıp yola çıktı ve Olympia'da büyük bir sükunet içinde yaşlandı. Kölelik durumunun umumun menfaatine dahi ne denli fayda sağladığı pek çok misalle sabittir. Pön Savaşı'nda askere yazılacak kimse kalmadığında, köleler efendileri yerine savaşacaklarını vaat ederek vatandaşlığa kabul edildiler, kendi arzularıyla bu işe talip oldukları için de Volones (gönüllüler) diye adlandırıldılar. Cannae'de Romalılar yenilgiye uğradığında dahi, satın alınan sekiz bin köle askerlik vazifesini üstlendi, esirler daha az bir fidye ile kurtarılabilecekken, cumhuriyet böylesi büyük bir fırtınada kendini kölelerin ellerine bırakmayı yeğledi. Bunun yanı sıra Trasimennus'taki felaket ve malum hezimetin ardından, azatlılar da askerlik yeminine (sacramentum) çağrıldı. Müttefikler Savaşı'nda, azatlılardan kurulan on iki cohorsun hafızalara kazınan yararlılıkları görüldü. C. Caesar'ın, kaybedilenlerin yerine asker alırken dostlarından köleler de kabul ettiğini ve onların cesur hizmetlerinden faydalandığını öğrenmekteyiz. Caesar Augustus, Germania ve Illyricum'da azatlılardan meydana gelen pek çok cohors topladı ve bunlara gönüllüler adını verdi. Bunların yalnızca bizim cumhuriyetimizde vuku bulduğunu sanmayasın, Borysthenesliler Zopyrion'un kuşatması karşısında, köleleri azat edip, yabancılara vatandaşlık hakkı tanıyarak ve borçları silerek (tabulae novae) düşmana direnebilmişlerdir. Lakedaimonlu Kleomenes, silah taşıyabilecek yalnızca bin beş yüz Lakedaimonlu hayatta kaldığında, azat edilen kölelerden dokuz bin savaşçı topladı. Atinalılar da kamu kaynakları tükendiğinde kölelere hürriyet verdiler. Erdemlerin köleler arasında yalnızca erkek cinsinde tecelli ettiğini düşünmeyesin, kadın kölelerin, soylular sınıfında bile cumhuriyete daha faydalısı bulunamayacak denli kayda değer bir hareketini dinle. Iulius Nonae'sinde (Nonis Iuliis) kadın kölelerin bayram yaptığı öylesine iyi bilinir ki, bu kutlamanın ne kökeni ne de sebebi meçhul kalmıştır.
Nitekim o gün hem hür kadınlar hem de kadın köleler, kamusal onurun muhafazası uğruna kadın kölelerin ruhlarında beliren o cömert erdemin anısına, bir yaban inciri (caprificus) ağacı altında Iuno Caprotina’ya kurban sunarlar. Çünkü şehir zapt edildikten sonra Galya kargaşası yatışmış olsa da devlet zayıf düşmüştü, bu yüzden Romalı adını çiğnemek için fırsat kollayan komşular, Fidenailerin diktatörü Postumius Livius’u başlarına geçirdiler, o da senatoya elçiler göndererek, şayet devletlerinin kalıntılarının baki kalmasını istiyorlarsa aile analarının ve genç kızların kendisine teslim edilmesini talep etti.
Senatörler derin bir kararsızlık içinde bocalamaktayken Tutela yahut Philotis adında bir kadın köle, hanımlarının kimliğine bürünerek diğer kadın kölelerle birlikte düşmanın yanına gideceğini vadetti, aile analarının ve genç kızların kılığına girip, acının sahiciliğini kanıtlamak adına arkalarından ağlayanların refakatinde düşmana teslim edildiler. Livius tarafından ordugâhta paylaştırıldıklarında, kendi aralarında bayram kutladıklarını öne sürerek adamları bolca şaraba teşvik ettiler. Adamlar derin uykuya daldıklarında ise ordugâha en yakın olan yaban inciri ağacından Romalılara işaret verdiler. Romalılar ani bir baskınla üstünlük sağlayınca, bu iyiliği unutmayan senato bütün kadın kölelerin azat edilmesini (manu missio) buyurdu, onlara hazineden çeyiz bağışladı, o vakit giymiş oldukları ziynetleri takınmalarına izin verdi ve zafer işaretini aldıkları o yaban inciri ağacına atfen o güne Nonae Caprotinae adını verdi, ayrıca bu vakıanın anısına, yaban incirinden sızan sütün kullanıldığı ve her yıl mutat bir törenle kutlanacak olan bir kurban ibadeti ihdas etti.
Fakat köle yaratılışı felsefe yapmaya da ne elverişsiz ne de yetersiz kalmıştır.
Sokratesçi çevreden olan, Sokrates ve Platon’a öylesine yakın bulunan Phaedon, öyle ki Platon ruhun ölümsüzlüğü hakkındaki o ilahi kitabını onun adına ithaf etmiştir, asil bir simaya ve hür bir tabiata sahip bir köleydi. Sokrates’in teşvikiyle Sokratesçi Kebes’in onu satın aldığı ve felsefe disiplinleri içinde yetiştirdiği söylenir, sonraları ise seçkin bir filozof olarak temayüz etmiş olup Sokrates hakkındaki son derece zarif diyalogları okunmaktadır.
Daha sonra meşhur filozoflar haline gelmiş kölelerin sayısı hiç de az değildir. M. Varro’nun, bazılarının Kinik, kendisinin ise Menipposvari dediği yergilerinde (satira) taklit ettiği o meşhur Menippos da bunlardandı.
Fakat Peripatetik Theophrastos’un kölesi Pompylos, Stoacı Zenon’un Perseus adıyla anılan kölesi ve Epikuros’un Mys adlı kölesi de o çağda adı duyulmamış olmayan filozoflar olarak yaşadılar, hürriyetten köleliğe satılmış olsa da Kinik Diogenes de böyledir. Korinthoslu Xeniades onu satın almak istediğinde herhangi bir zanaat bilip bilmediğini sordu, Diogenes, hür insanlara hükmetmeyi bilirim, dedi, o vakit Xeniades onun bu cevabına hayran kalarak kendisini satın alıp azat etti ve oğullarını ona teslim ederek, al, hükmetmen için sana evlatlarımı veriyorum, dedi.
Nitekim soylu filozof Epiktetos’un da bir köle olduğu hatırası, unutulup bilinmeyecek kadar yakındır. Kendisi hakkında yazdığı rivayet edilen iki dize vardır ki bunlardan, bu hayatta türlü felaketlerle boğuşanların tanrılar tarafından bütünüyle terk edilmiş olmadığını, bilakis pek az kimsenin merakının erişebildiği gizli sebeplerin bulunduğunu örtük biçimde anlarsın,
[Yunanca] Köle Epiktetos idim ben, sakat bedenimle, İros gibi yoksul, dost idim lakin ölümsüzlere.
Sanırım, Jüpiter’in dahi bir köle için kaygılandığı, onlardan pek çoğunun sadık, basiretli, cesur ve hatta filozof oldukları sabit olduğuna göre, köle adının kibirle hor görülmemesi gerektiğini ortaya koymuş bulunmaktayım. Şimdi, söylediklerimin kutsal değil de gülünç olduğunu düşünmeyesin diye, Sigillaria hakkında kısaca bahsetmek gerekir.
Epikados’un aktardığına göre Herakles, Geryon’u katlettikten sonra muzaffer biçimde sığır sürülerini İtalya boyunca sürdüğünde, şimdi sublicius denen köprüyü geçici olarak kurmuş, yolculuğun talihsizlikleri sebebiyle yitirdiği yoldaşlarının sayısı kadar insan suretini nehre bırakmıştır, ta ki akıntıyla denize taşınan bu suretler, ölenlerin bedenleri yerine sanki ata yurtlarına iade edilsinler, böylece dini törenler arasında böylesi suretleri şekillendirme âdeti baki kalmıştır. Fakat bana göre bu meselenin asıl kökeni, az önce aktardığımı hatırladığım şu rivayette daha sahihtir, Pelasglar, daha isabetli bir yorumun kendilerine canlı insanların değil kilden başların kurban edileceğini ve [Yunanca] phôs kelimesinin yalnızca insan değil ışık anlamına da geldiğini öğretmesinden sonra, Satürn için mumlar yakmaya ve Satürn sunağına bitişik Dis mabedine kendi başları yerine masklar (oscilla) götürmeye başlamışlardır.
Bundan ötürü Saturnalia bayramında mumlar gönderilmesi, kilden küçük heykelcikler (sigilla) yapılması ve insanların kendileri ile yakınları adına Dis yerine Satürn’e bir kefaret kurbanı olsun diye bunların satılığa çıkarılması gelenek olmuştur. Bu sebeple Saturnalia zamanında başlayan bu tür alışverişlerin şenliği yedi gün sürer, gerçi bu günlerin hepsi bayram değil, yalnızca tatil günleridir. Zira tam ortadaki günün, yani Ocak Kalendae’sinden önceki on üçüncü günün bayram olduğunu göstermiştik, bu husus, yılın, ayların ve günlerin hesabını ve C. Caesar tarafından düzenlenen tertibi daha etraflıca aktaranlarca diğer delillerle de kanıtlanmıştır.
O konuşmasına son vermek istediğinde, Aurelius Symmachus araya girdi, Praetextatus, hazır bulunanlar arasında eski kavimlerde yılın hangi düzende olduğunu yahut sonradan daha kesin kurallarla nasıl yenilendiğini bilmeyen biri çıkıp da bir soruyla seni rahatsız etmeden evvel, o tatlı fesahatinle yıl hakkında da etraflıca konuşmaya devam edecek misin, zira aya eklenen günlerden bahsederek dinleyenlerin zihnini bu meseleyi öğrenmeye bizzat sen teşvik etmiş görünüyorsun, dedi. Bunun üzerine o, aynı hitabet akışıyla sözünün gerisini bağladı,
Yılın kesin ölçüsü daima yalnızca Mısırlılarda mevcuttu,
I. KİTAP
...idi. Diğer kavimlerin farklı sayıdaki ayları da benzer bir yanılgı içinde bocalıyordu, nitekim birkaç bölgenin âdetini anmakla yetinecek olursam, Arkadyalılar yıllarını üç ayda tamamlıyor, Akarnanialılar altı ayda hesaplıyor, geri kalan Yunanlar ise kendilerine has yılı üç yüz elli dört gün olarak sayıyordu. Dolayısıyla, bu çeşitlilik içinde Romalıların da vaktiyle Romulus önderliğinde yıllarını on ay olarak düzenlemiş olmalarına şaşmamak gerekir, ki bu yıl Martius [Mart] ile başlar ve üç yüz dört günde tamamlanırdı, öyle ki altı ay, yani Aprilis [Nisan], Iunius [Haziran], Sextilis [Ağustos], September [Eylül], November [Kasım] ve December [Aralık] otuzar günlük, dört ay ise, yani Martius [Mart], Maius [Mayıs], Quintilis [Temmuz] ve October [Ekim] otuz birer günlük sayılırdı, ki bunlar bugün bile yedinci günde Nonae [Nona günleri], diğerleri ise beşinci günde Nonae barındırır. Nonae günleri yedinci günde olanlarda Idus [İdus günleri] vaktinden sonra Kalendae [Kalenda günleri] on yedinci güne dönerdi, fakat beşinci günde olanlarda Kalendae başlangıcı on sekizinci güne geri dönerdi.
Romulus’un düzenlemesi böyleydi, o ki yılın ilk ayını kendi atası Mars’a adamıştı. Bu ayın yılın ilk ayı olduğu, en başta Quintilis’in bundan itibaren beşinci olması ve sonraki ayların da sayılara göre adlandırılması gerçeğiyle açıkça kanıtlanır. Hatta bu ayın ilk gününde Vesta sunaklarında yeni bir ateş yakarlardı, ta ki başlayan yılla birlikte yenilenen ateşin korunması kaygısı da yeniden başlasın. Yine bu ay girdiğinde gerek krallık konutunda gerek curia binalarında ve flamen’lerin [rahiplerin] evlerinde eski defne dalları yenileriyle değiştirilirdi. Yine bu ayda, yılın iyi geçmesi ve esenlikle tamamlanması dileğiyle hem kamusal hem de özel olarak Anna Perenna’ya kurban sunmaya gidilirdi. Bu ayda, tamamlanan yılın ödenmesini gerektirdiği ücretler öğretmenlere ödenir, comitia [halk meclisleri] için uğur gözlenir, vergiler ihale edilir ve efendilerin Saturnalia bayramında yaptığı gibi, hanımlar da kölelere ziyafet sofraları kurardı, hanımlar yılın başında köleleri bu onurlandırmayla istekli bir itaate davet etmek için, efendiler ise tamamlanan işin şükranını yerine getirmek için bunu yapardı.
İkinci aya Aprilis adını verdi, bazılarının düşündüğü üzere, sanki Aphrilis der gibi soluklu harfle, Yunanların [Yunanca] köpük dediği sözcükten gelir, ki Venüs’ün buradan doğduğuna inanılır, Romulus’un niyetinin de şu olduğunu öne sürerler, ilk ayı babası Mars’ın adıyla, ikinci ayı ise Aeneas’ın annesi Venüs’ün adıyla anmak istemiştir, böylece Roma adının kökeni kendilerine dayanan bu varlıklar her şeyden önce yılın başlangıcını koruyacaktır, nitekim bugün bile kutsal törenlerde Mars’ı baba, Venüs’ü doğuran ana diye çağırırız. Diğerleri ise Romulus’un, ya daha derin bir bilgelikle ya da belirli bir tanrısal gücün öngörüsüyle ilk ayları öyle düzenlediğini düşünür ki, önceki ay genellikle insanların katili olan tanrı Mars’a adandığından, nitekim tabiatın sırlarına eren Homeros şöyle der,
Ares, Ares, fanilerin felaketi, kan dökücü, sur yıkan
[Yunanca]
ikinci ay, sanki iyiliksever bir güç gibi onun şiddetini yumuşatan Venüs’e adansın. Nitekim Zodyak’ın (zodiacus) belirli tanrısal güçlerin konutları olduğuna inanılan on iki burcunda da, ilk burç olan Koç (Aries) Mars’a tahsis edilmişken, hemen ardından gelen Boğa (Taurus) Venüs’ü kabul etmiştir. Ve yine karşı tarafta Akrep (Scorpius) her iki tanrıya da ortak olacak şekilde bölünmüştür. Bu bölünmenin göksel bir düzenden yoksun olduğu da düşünülmez, nitekim en güçlü silahı andıran iğnesiyle kuşanmış arka kısmı Mars’ın konutudur, Yunanların Zugos [Yunanca] adını verdiği, bizim ise Terazi (Libra) dediğimiz ön kısmını ise, sanki uyumlu bir boyundurukla evlilikleri bağlayan ve dostlukları pekiştiren Venüs kabul etmiştir.
Fakat Cincius, takvimler üzerine bıraktığı eserinde, bazılarının eski insanların Aprilis ayına Venüs’ten ötürü bu adı verdiğini bilgisizce düşündüğünü söyler, zira atalarımız tarafından bu ay boyunca Venüs adına tesis edilmiş hiçbir bayram günü ve hiçbir seçkin kurban töreni bulunmadığı gibi, Salii rahiplerinin ilahilerinde bile diğer göksel varlıklar gibi Venüs’e yönelik herhangi bir övgü yer almaz.
Varro da Cincius’a katılarak, krallar döneminde bile Romalılar arasında Venüs adının ne Latince ne de Yunanca olarak mevcut olduğunu, bu nedenle aya Venüs’ün adının verilmiş olamayacağını doğrular.
Fakat ilkbahar ılım noktasından (aequinoctium) önce gökyüzü çoğunlukla kasvetli ve bulutlarla kaplı olduğundan, denizler de gemicilere kapalıyken, toprakların kendisi dahi ya su ya kırağı ya da karla örtülü olduğundan, tüm bunlar baharda, yani bu ayda açıldığından, ağaçlar ve toprağın ihtiva ettiği diğer şeyler de tomurcuklanarak açılmaya başladığından, tüm bu sebeplerle bu aya haklı olarak, sanki Aperilis [açılış ayı] denircesine Aprilis denildiğine inanılmalıdır, nitekim Atinalılarda da aynı aya, bu dönemde her şey çiçeklendiği için Anthesterion [Yunanca] adı verilir. Yine de Verrius Flaccus, daha sonraları hanımların bu günde Venüs’e kurban sunmalarının kararlaştırıldığını inkâr etmez, fakat bu konunun sebebi buraya uygun düşmediğinden geçilmelidir.
Romulus üçüncü sıraya Maius’u yerleştirdi. Bu ayın adı hakkında yazarlar arasında geniş bir görüş ayrılığı vardır. Nitekim Fulvius Nobilior, Herakles ve Müzler tapınağına koyduğu takvim kayıtlarında, Romulus’un halkı yaşlılar ve gençler olarak ikiye ayırdıktan sonra, bir taraf aklıyla, diğer taraf silahlarıyla devleti korusun diye, her iki zümrenin onuruna bu aya Maius [büyükler], sonrakine ise Iunius [gençler] adını verdiğini söyler. Bu ayın bizim takvimlerimize, kendilerinde bugün bile büyüklüğünden ve ululuğundan ötürü şüphesiz Jüpiter olan tanrı Maius diye anılan Tusculumlulardan geçtiğini hatırlatanlar da vardır.
Cincius ise bu ayın, Vulcanus’un eşi olduğunu söylediği Maia’dan adını aldığını düşünür ve kanıt olarak da Vulcanus flamen’inin Maius’un Kalendae gününde bu tanrıçaya kurban sunmasını gösterir. Fakat Piso, Vulcanus’un karısının Maia değil Maiesta diye adlandırıldığını söyler. Başkaları ise Merkür’ün annesi Maia’nın bu aya adını verdiğini ileri sürer ve bunu en çok, bu ayda tüm tüccarların aynı şekilde hem Maia’ya hem de Merkür’e kurban sunmasıyla kanıtlarlar. Cornelius Labeo’nun da katıldığı bazı kimseler, Maius ayında adına kutsal ayin yapılan bu Maia’nın büyüklüğünden ötürü bu adı almış yeryüzü olduğunu öne sürerler, tıpkı kutsal törenlerde ona Magna Mater [Ulu Ana] denmesi gibi, ve bu görüşlerinin dayanağını, toprağa has bir kurbanlık olan gebe bir domuzun ona kurban edilmesinden de çıkarırlar. Merkür’ün kutsal törenlerde ona bağlanmasının sebebinin ise doğan insana sesin toprağa temasla verilmesi olduğunu söylerler, nitekim Merkür’ün sese ve söze hükmettiğini biliriz. Cornelius Labeo, bu Maia’ya, yani yeryüzüne, Maius’un Kalendae gününde Bona Dea [İyi Tanrıça] adı altında bir tapınak adandığını aktarır ve ayinlerin daha gizli icrasından dahi Bona Dea ile yeryüzünün aynı şey olduğunun anlaşılabileceğini tasdik eder. Aynı bu Bona Dea’nın Fauna, Ops ve Fatua...
Saturnalia, I. Kitap, XII. Bölüm, 22-35
Rahiplerin kitaplarında (libri pontificum) zikredildiğine göre, bize yaşamak için gerekli tüm iyiliklerin kaynağı olduğu için Bona, canlıların her türlü yararını gözettiği için Fauna, hayat onun yardımıyla sürdüğü için Ops, konuşmaktan (fari) ötürü de Fatua diye adlandırılır, zira yukarıda belirttiğimiz gibi yeni doğan bebekler toprağa değmedikçe ses çıkaramazlar. Bu tanrıçanın Iuno'nun kudretine sahip olduğunu, bu nedenle sol eline krallık asasının verildiğini söyleyenler de vardır. Başkaları onun Proserpina olduğuna inanır ve ona dişi bir domuz kurban edilir, çünkü Ceres'in ölümlülere bahşettiği ekini dişi bir domuz yiyip bitirmiştir.
Diğerleri onun Yer Altı Hekate'si [Yunanca: Chthonia Hekate] olduğuna, Boiotialılar ise Semele olduğuna inanırlar. Aynı zamanda onun Faunus'un kızı olduğunu, kendisine âşık olan babasının arzusuna karşı koyduğunu, babasının isteğine boyun eğmeyip onun içirdiği şarapla da yola gelmeyince mersin dalıyla dövüldüğünü anlatırlar. Bununla birlikte babanın bir yılana dönüştüğüne ve kızıyla birleştiğine inanılır.
Bütün bunlara şu deliller gösterilir, tapınakta mersin dalı bulundurmak günahtır, babasının onu kandırmak için bilhassa kullandığı asma dalı başının üzerine gerilmiştir, tapınağına getirilen şarap kendi adıyla sokulmaz, aksine şarabın konduğu kaba bal çanağı (mellarium), şaraba ise süt denir ve yılanlar onun tapınağında ne korkutarak ne de korkarak kayıtsızca dolaşırlar.
Bazıları onun Medeia olduğunu düşünür, çünkü tapınağında rahibelerin çoğunlukla ilaç yaptıkları her türden ot bulunur ve nankör kocası İason'dan gördüğü haksızlık sebebiyle tapınağına hiçbir erkeğin girmesine izin verilmez.
Bu tanrıçaya Yunanlar Kadınlar Tanrıçası [Yunanca: he theos gynaikeia] derler, Varro ise onun Faunus'un kızı olduğunu, kadınlar dairesinden [Yunanca: gynaikonitis] dışarı hiç çıkmayacak kadar iffetli yaşadığını, adının uluorta duyulmadığını, hiçbir erkeği görmediğini ve hiçbir erkeğin de onu görmediğini, bu yüzden de tapınağına erkeklerin adım atamadığını aktarır.
Bu sebeple İtalya'da kadınların Herakles'in ayinine katılmasına da izin verilmez, zira Herakles, Geryones'in sığırlarını İtalya topraklarından geçirirken susadığında, bir kadın ona su veremeyeceğini, çünkü kadınlar tanrıçasının bayramının kutlandığını ve bu hazırlıklardan erkeklerin tatmasının günah olduğunu söylemiştir. Bundan ötürü Herakles kurban sunacağı vakit kadınların varlığını lanetlemiş, ayinlerin muhafızları olan Potitius ile Pinarius'a hiçbir kadının katılmasına izin vermemelerini buyurmuştur.
İşte Maia'nın aynı zamanda hem yeryüzü (terra) hem de Bona Dea olduğunu söylememize vesile olan isim bahsi, bizi Bona Dea hakkında öğrenebildiğimiz her şeyi aktarmaya sevk etti.
Iunius ayı, yukarıda söylediğimiz gibi ya halkın bir kısmına (iuniores) izafeten adlandırılmıştır ya da Cincius'un düşündüğü gibi, Latinler arasında önceleri Iunonius diye çağrıldığından ve Aricia ile Praeneste ahalisinin takvimlerine uzun süre bu adla kaydedilmiş olmasındandır, öyle ki Nisus'un takvim şerhlerinde (commentarii fastorum) belirttiği üzere, atalarımız arasında da bu ayın adı uzun süre korunmuş, fakat daha sonra bazı harflerin aşınmasıyla Iunonius'tan Iunius denmiştir. Nitekim Iuno Moneta tapınağı da Iunius ayının ilk gününde (Kalendae Iuniae) adanmıştır.
Kimi kimseler Iunius ayının, Roma'da ilk konsül olan Iunius Brutus'a izafeten adlandırıldığını düşünmüşlerdir, çünkü bu ayda, yani Iunius'un ilk gününde Tarquinius sürülmüş ve Brutus, Caelius tepesinde adağını yerine getirerek Tanrıça Carna'ya kurban sunmuştur.
Bu tanrıçanın insanın yaşamsal organlarını (uitalia) yönettiğine inanılır. Nitekim karaciğeri, kalbi ve içeride bulunan tüm iç organları esenlik içinde koruması ondan dilenir, Brutus da ahmak taklidi yaparak gizlediği kalbinin erdemi sayesinde kamu düzeninin ıslahı için uygun bir önder olarak ortaya çıktığından, yaşamsal organlara hükmeden bu tanrıçaya bir tapınak adamıştır.
Bu tanrıçaya bakla lapası ve domuz yağıyla kurban sunulur, zira bedenin kuvvetinin en çok bu besinlerle güçlendiği kabul edilir. Nitekim Iunius ayının ilk gününe halk arasında Bakla Günü (Kalendae Fabariae) de denir, çünkü bu ayda olgunlaşan baklalar kurban işlerinde kullanılır.
Ardından Iulius gelir, bu ay Romulus'un takvim düzenlemesine göre, Mart ayı yılın başlangıcı sayıldığından sayı sırasına göre Quintilis diye adlandırılmıştı, Numa tarafından Ianuarius ve Februarius başa eklendikten sonra artık beşinci değil de yedinci görünmesine rağmen bu adını yine de korumuştur. Fakat daha sonra diktatör Iulius Caesar'ın onuruna, konsül Marcus oğlu Marcus Antonius'un kanun teklifiyle Iulius olarak adlandırılmıştır, çünkü Iulius bu ayda, Quintilis'in İdus'undan önceki dördüncü günde doğmuştur.
Daha sonra, eskiden Sextilis olarak adlandırılan Augustus gelir, bu ad senato kararıyla Augustus'un onuruna verilmiştir, söz konusu kararın metnini aşağıya ekledim,
İmparator Caesar Augustus, Sextilis ayında ilk kez konsüllüğe başladığı, kente üç zafer alayıyla girdiği, Ianiculum'dan sevk edilen lejyonlar onun himayesini ve sadakatini takip ettiği, yine bu ayda Mısır, Roma halkının egemenliği altına alındığı ve iç savaşlara bu ayda son verildiği için, ayrıca bu nedenlerle bu ay imparatorluğumuz adına fevkalade kutlu olduğundan ve kutlu kaldığından, senato bu ayın adının değiştirilmesini uygun bulmuştur.
Augustus olarak anılsın, aynı hususta halk tribünü Sextus Pacuvius’un teklifi üzerine bir halk meclisi kararı (plebiscitum) da çıkarıldı.
Eylül ayı asıl adını muhafaza etmektedir, zira Domitianus bu ayı Germanicus adıyla, Ekim ayını ise kendi adıyla gasbetmişti. Lakin bu uğursuz adın her türlü tunçtan yahut taştan kazınması uygun görüldüğünde, aylar da bir tiranın adının istilasından kurtarıldı, sonradan gelen diğer hükümdarların meşum bir alametin uğursuzluğundan sakınan tedbirliliği, Eylül’den Aralık’a kadar olan ayların kadim isimlerini muhafaza etti.
Romulus tarafından düzenlenen yıllık ölçü bu şekildeydi, nitekim yukarıda da zikrettiğimiz üzere, yılın on aydan ve üç yüz dört günden ibaret olması gerektiğini tayin etmiş ve ayları, dördü otuz birer, altısı ise otuzar gün alacak şekilde tertip etmişti. Fakat bu sayı ne Güneş’in hareketine ne de Ay’ın hesaplarına uyduğundan, vaktaki yılın soğukları yaz aylarına ve bilakis sıcakları kış aylarına denk gelirdi, böyle bir durum hasıl olduğunda, göğün intizamının o anki aya uygun düşeceği yılın o vaktine erişilene değin, herhangi bir ay adı verilmeksizin nice günün akıp gitmesine rıza gösterirlerdi.
XIII
Fakat ardından gelen Numa, o kaba saba gök kubbe altında ve henüz incelmemiş o çağda, yegane muallimi olan fıtratı elverdiğince yahut belki de Yunanların müşahedeleriyle mücehhez kılındığından, yılın on iki Ay (luna) devrinin tamamlandığına inandığı üç yüz elli dört güne uzatılması gayesiyle elli gün ekledi. Kendi eklediği bu elli güne, otuz gün çeken o altı aydan geri aldığı diğer altı günü, yani her birinden birer günü katarak elde edilen elli altı günü eşit surette iki yeni aya taksim etti, bu ikisinden evvelkine Ianuarius adını verip, iki yüzlü ilahın, geride kalan yılın sonuna ve geleceğin başlangıcına bakan ayı imişçesine, yılın ilk ayı olmasını diledi, ikincisini ise arınmaların hakimi olduğuna inanılan tanrı Februus’a ithaf etti. Zira yeraltı tanrılarına (di Manes) vecibelerin ödenmesini buyurduğu bu ayda kentin arındırılması iktiza etmekteydi.
Komşuları çok geçmeden Numa’nın tertibine iktida ederek, Pompilius’un uygun gördüğü veçhile, yıllarını aynı sayıda gün ve aynı sayıda ay ile hesap etmeye başladılar, ancak yalnızca ayları yirmi dokuzar ve otuzar gün olarak nöbetleşe düzenlemeleri bakımından ayrıldılar. Kısa bir süre sonra Numa, Pythagoras’tan evvel de tabiatın bağrında saklı duran bu tek sayı hürmetine, tek sayının hem yılda hem de Februarius müstesna bütün aylarda tek tek muhafaza edilmesi kastıyla, Ianuarius’a verdiği bir gün daha ilave etti. Zira on iki ay, şayet her biri ya çift ya da tek sayıyla hesap edilseydi yekunu çift kılacaktı, içlerinden birinin çift sayıyla tertip edilmesi bütün hesabı tek kıldı.
Böylelikle Ianuarius, Aprilis, Iunius, Sextilis, September, Nouember ve December yirmi dokuzar gün sayıldı ve bunların Nonae günleri beşinci güne rastladı, Idus günlerinden sonra ise hepsinde bir sonraki Kalendae’ye on yedi gün kala hesabı yapıldı.
Martius, Maius, Quintilis ve October ise otuz birer güne sahipti. Bunlarda Nonae günleri yedinci gündü ve benzer şekilde Idus günlerinden sonra her birinde müteakip Kalendae’ye dek on yedi gün sayılırdı, yalnızca Februarius, sanki eksilme ve çift sayı yeraltı alemine yaraşırmışçasına, yirmi sekiz günü elinde tuttu. Romalılar, Pompilius’un bu taksimatıyla yıllarını tıpkı Yunanlar gibi Ay’ın hareketine göre hesap ettiklerinde, Yunanların usulünce zorunlu olarak bir de artık ay ihdas ettiler. Nitekim Yunanlar da yılı üç yüz elli dört gün olarak gelişigüzel düzenlediklerini fark ettiklerinde, zira Zodyak feleğini üç yüz altmış beş gün ve bir çeyrek günde kateden Güneş’in hareketinden, yıllarının on bir gün ve bir çeyrek gün eksik kaldığı anlaşılmaktaydı, belirli bir nizam dahilinde artık günleri tasarladılar, öyle ki her sekiz yılda bir, içlerinden otuzar günlük üç ay teşkil ettikleri doksan günü artık ay olarak eklediler. Yunanlar bunu yaptı, çünkü her yıl on bir gün ve bir çeyrek günü artık olarak eklemek meşakkatli ve müşküldü. Bu sebeple bu sayıyı sekizle çarpmayı ve çeyrek gün on bir gün ile sekiz defa birleştiğinde hasıl olan doksan günü, zikrettiğimiz veçhile taksim edilecek üç aya dercetmeyi tercih ettiler. Bu günlere aşanlar [Yunanca], aylara ise artık aylar [Yunanca] derlerdi. Dolayısıyla Romalılar da bu tertibi taklit etmeyi uygun buldular, fakat nafile, nitekim yukarıda ihtar ettiğimiz üzere, tek sayı hürmetine Yunan hesabına kendilerinin eklediği bir günü gözden kaçırmışlardı. Bu sebepten ötürü sekiz yıllık devre boyunca sayı ile tertip birbirine uyuşamadı. Lakin bu yanılgı henüz anlaşılmadığından, sekiz yıl zarfında Yunanların misali veçhile doksan günü taşan miktar addederek hesapladılar ve bir yıl yirmi iki, ertesi yıl yirmi üç günü artık gün olarak ekleyip ödediler.
XIII
dörder artık gün ekleme (intercalatio) ile telafi ediyorlardı. Fakat her sekizinci yılda, Roma takvimindeki dönen yıl hesabının Yunanlılarınkini aştığını daha önce belirttiğimiz birer günden ötürü sekiz artık gün fazlalık meydana geliyordu. Bu yanılgı da fark edilince şu tür bir düzeltme yoluna gidildi, her üçüncü sekiz yıllık dönemde eklenecek günleri öyle ayarladılar ki, doksan gün yerine altmış altı gün eklediler, böylece bunca yıl boyunca Yunanlıların sayısının üzerine çıkan yirmi dört günü denkleştirmiş oldular.
Bütün bu artık gün ekleme işlemi için şubat ayı tayin edilmişti, zira bu yılın son ayıydı ve bunu da bizzat Yunanlıları taklit ederek yapıyorlardı. Nitekim Atinalıların kutsal törenleri üzerine yazmış olan Glaukippos’un aktardığına göre, onlar da artık günleri yıllarının son ayına yerleştirirlerdi. Ne var ki Yunanlılardan bir hususta ayrılıyorlardı, çünkü onlar son ayı tamamladıktan sonra ekleme yaparken, Romalılar şubat ayını bitirerek değil, onun yirmi üçüncü gününden sonra, yani Terminalia bayramı tamamlanınca ekleme yaparlardı. Ardından, şubat ayının geriye kalan beş gününü eklemenin ardına bağlarlardı, sanırım bu, şubatın ardından her hâlükarda martın gelmesini sağlayan kadim dini geleneklerinden ötürüydü.
Fakat pazar günlerinin (nundinae) kimi zaman yılın ilk gününe, kimi zaman da Nonae günlerine denk gelmesi sıkça vuku bulduğundan, her iki durum da cumhuriyet için uğursuz sayıldığından, bunu bertaraf edecek bir çare düşünüldü, nitekim pazar günlerinden gerek ilk Kalendae gününde gerekse tüm Nonae günlerinde neden sakınıldığını önceden gösterirsek bu çareyi de açıklamış olacağız.
Zira ne vakit yıla pazar gününe rastlayan bir günle başlansa, bütün o yıl meşum felaketlerle yas içinde geçerdi ve bu kanaat bilhassa Lepidus kargaşasıyla pekişmişti.
Nonae günlerinde ise bütün halkın bir araya toplanmasından kaçınılması gerektiği düşünülürdü, çünkü Roma halkı, krallar kovulduktan sonra dahi, Servius Tullius’un doğum günü kabul ettiği bu Nonae gününü son derece coşkuyla kutlardı, zira Servius Tullius’un hangi ayda doğduğu belirsiz olsa da Nonae gününde doğduğu kesin bilindiğinden, bütün Nonae günlerini büyük bir kalabalıkla şenlendirirdi, dolayısıyla takvim günlerini idare edenler, pazar günlerinde bir araya gelen halkın krala duyduğu özlem sebebiyle bir ayaklanma çıkarmasından çekinerek, Nonae günlerinin pazar günlerinden ayrı tutulmasını gözetmişlerdi.
Bundan ötürü, yılın fazlası olduğunu söylediğimiz o gün, takvimi (fasti) idare edenlerin yetkisine bırakıldı, ta ki diledikleri zaman bu günü ekleyebilsinler, ancak bu günü pazar günlerinin kalabalığını şüpheli günden uzaklaştıracak şekilde, Terminalia ile artık ayın arasına yerleştirmeleri şarttı. Eski yazarlardan bazılarının Romalılarda yalnızca artık ayın değil, aynı zamanda artık günün de bulunduğunu aktarmalarının sebebi budur.
Artık gün eklemesinin ilk kez ne zaman yapıldığına dair muhtelif rivayetler vardır. Licinius Macer bu uygulamanın kökenini Romulus’a atfeder. Antias, ikinci kitabında Numa Pompilius’un bunu dini vecibeler sebebiyle bulduğunu ileri sürer.
Iunius, ilk kez Kral Servius Tullius’un artık gün eklediğini anar, Varro’ya göre pazar günlerini tesis eden de odur.
Tuditanus, Resmi Makamlar (Magistratus) hakkındaki üçüncü kitabında, on levhaya iki levha daha ekleyen decemvirlerin artık gün ekleme hususunu halkın onayına sunduğunu aktarır. Cassius da aynı müellifleri kaydeder.
Oysa Fulvius, bu işi kentin kuruluşundan (ab urbe condita) beş yüz altmış iki yıl sonra, Aetolia Savaşı patlak verdiğinde konsül Manius Acilius’un yaptığını söyler. Fakat Varro, konsüller Lucius Pinarius ve Furius tarafından tunç bir sütuna kazınmış ve üzerinde artık ayın zikredildiği pek eski bir kanunun varlığını yazarak bu iddiayı çürütür. Artık gün eklemenin başlangıcına dair bu kadar aktarım kâfidir.
XIIII
Ne var ki batıl inançlar sebebiyle her türlü artık gün eklemenin büsbütün terk edildiği bir dönem de oldu, dahası kimi zaman mültezimler (publicani) lehine yılın günlerinin kasten uzatılmasını yahut kısaltılmasını isteyen rahiplerin iltimasları yüzünden günlerin bazen artırıldığı bazen eksiltildiği vuku buluyor, takvime riayet kisvesi altında daha büyük bir karışıklık baş gösteriyordu.
Fakat daha sonra Gaius Caesar, günleri tek tek kayda geçirip diktatöre sunan ve böylece hem günlerin sırasının kolaylıkla bulunabilmesini hem de bulunduktan sonra belirlenmiş nizamın sabit kalmasını sağlayan yazman Marcus Flavius’un yardımıyla, zamanın o güne dek başıboş ve belirsiz olan tüm bu istikrarsızlığını sarsılmaz bir nizamın intizamına soktu.
Böylece Gaius Caesar, yeni düzenlemenin başlangıcına adım atarken o güne dek karışıklığa yol açabilecek bütün günleri tüketti ve bu sebeple karışıklığın son yılı dört yüz kırk üç güne kadar uzatıldı.
Bunun ardından, tüm ilahi düzenlerin tek bilgesi olan Mısırlıları örnek alarak yılı, rotasını üç yüz altmış beş gün ve bir çeyrek günde tamamlayan Güneş’in hesabına göre düzenlemeye girişti.
Zira nasıl ki Ay yılı bir aydan ibaretse, çünkü Ay, Zodyak (zodiacus) çevresindeki dönüşünü bir aydan biraz daha az bir sürede tamamlar, Güneş yılı da ayrıldığı burca yeniden dönene kadar tükettiği günlerin sayısıyla hesaplanmalıdır, bu yüzden buna dönen yıl denir ve büyük yıl kabul edilir, oysa Ay’ın yılı kısa sayılır. Vergilius şu mısrada bu ikisini de kapsamıştır,
> Bu esnada Güneş, koca yılı fırıl fırıl dönüp tamamlar.
Nitekim Ateius Capito da yıl (annus) sözcüğünün zamanın dönüşünden (circuitus) geldiğini düşünür, çünkü eskiler circum yerine an derlerdi, nitekim Cato, Başlangıçlar (Origines) adlı eserinde circum terminum yerine oratorum an terminum demiştir ve circumire yerine ambire denmektedir.
İulius Caesar bu sebeple, Güneş'in Zodyak'ı (zodiacus) katettiği üç yüz altmış beş günün bir yılı meydana getirmesi için eski gözleme on gün daha ekledi, çeyrek günün eksik kalmaması maksadıyla da ayları ve günleri idare eden rahiplerin, eski zamanlarda dahi ayın eklendiği ay ve yerde, yani Şubat ayının son beş gününden evvel, her dört yılda bir, bir artık gün (intercalaris) eklemelerini kararlaştırdı ve bunun "bissextum" diye adlandırılmasına hükmetti. Tarafından eklendiğini söylediğimiz on günü ise şu tertip üzere dağıttı, Ocak, Ağustos ve Aralık aylarına ikişer gün yerleştirdi, Nisan, Haziran, Eylül ve Kasım aylarına ise birer gün verdi, fakat yeraltı tanrılarının dini törenleri bozulmasın diye Şubat ayına hiç gün eklemedi, Mart, Mayıs, Temmuz ve Ekim aylarının da eski durumunu muhafaza etti, zira bunlar zaten yeterince dolgun bir sayıya, yani otuz birer güne sahiptiler. Bu sebeple Numa'nın tesis ettiği üzere yedinci güne rastlayan Nonae günlerine maliktirler, çünkü İulius bunlarda hiçbir şeyi değiştirmedi, fakat Caesar'ın ikişer gün eklediği Ocak, Ağustos ve Aralık ayları, Caesar'dan sonra otuz bir güne malik olmaya başladılarsa da, yine de beşinci güne rastlayan Nonae günlerine sahiptirler ve İdus günlerinden sonra gelen Kalendae günleri geriye doğru sayılarak on dokuza varır, zira Caesar eklediği günleri ne Nonae ne de İdus günlerinden evvel yerleştirmek istedi; ta ki belirlenmiş bir günde icra edilen Nonae yahut İdus ayinlerini yeni bir tehir ile ihlal etmesin. Ancak herhangi bir bayram ilanının çiğnenmemesi için İdus günlerinin hemen ardına da yerleştirmek istemedi, her ayın bayramları nihayete erdikten sonra dışarıdan gelen bu günlere yer açtı. Nitekim andığımız günlerden Ocak ayına Şubat Kalendae'sinden önceki dördüncü ve üçüncü günleri, Nisan'a Mayıs Kalendae'sinden önceki altıncı günü, Haziran'a Temmuz Kalendae'sinden önceki üçüncü günü, Ağustos'a Eylül Kalendae'sinden önceki dördüncü ve üçüncü günleri, Eylül'e Ekim Kalendae'sinden önceki üçüncü günü, Kasım'a Aralık Kalendae'sinden önceki üçüncü günü, Aralık ayına ise Ocak Kalendae'sinden önceki dördüncü ve üçüncü günleri verdi. Böylelikle, gün eklenen bütün bu aylar bu düzenlemeden evvel müteakip ayın Kalendae'sine kadar geriye doğru on yedi gün sayarken, daha sonra eklenen günlerin artışıyla iki gün alanlar Kalendae'nin gelişini on dokuzuncu güne, bir gün alanlar ise on sekizinci güne kadar sayar oldular. Yine de her ayın bayram nizamı korundu. Zira İdus gününden sonraki yaklaşık üçüncü gün bayram yahut tatil idiyse ve o vakit Kalendae'den evvelki on altıncı gün deniliyorduysa, günlerin artışından sonra da aynı dini vecibe muhafaza edildi, öyle ki İdus'tan sonraki üçüncü günde kutlanmaya devam olundu, gerçi bu artış sebebiyle artık Kalendae'den evvelki on altıncı gün değil, şayet bir gün eklenmişse on yedinci gün, şayet iki gün eklenmişse on sekizinci gün denilmekteydi. Zira yeni günleri, her ayın içinde yer alan bayramların bittiğini gördüğü ay sonuna doğru yerleştirdi, adli ve idari işlere daha geniş bir serbestlik tanımak gayesiyle tarafınca eklenen günlerin tamamını meşru iş günleri (dies fasti) olarak kaydetti, memurların mevki hırsını bu artış körüklemesin diye de eklenen günlerden hiçbirini ne uğursuz gün (nefastus) ne de meclis günü (comitialis) kıldı. Caesar, Ay'a göre yapılmış ölçümlerle tayin edilen takvim yılını ilan ettiği fermanla halka böylece duyurdu ve şayet rahipler bizzat bu ıslahattan kendilerine yeni bir yanılgı çıkarmasalardı, bu nizam günümüze dek bozulmadan kalabilirdi. Zira çeyrek günlerden meydana gelen günü her dört yıl tamamlandıktan sonra, beşinci yıl başlamadan evvel eklemek gerekirken, onlar dört yılı tamamlamaksızın, dördüncü yıl başlarken ekliyorlardı. Bu yanılgı otuz altı yıl boyunca sürdü, bu yıllar zarfında dokuz gün eklenmesi icap ederken on iki gün eklendi. Fakat geç fark edilen bu yanılgıyı da Augustus düzeltti, rahiplerin aceleciliği yüzünden otuz altı yıl boyunca fazladan türeyen o üç günün müteakip on iki yıl içinde hiçbir gün eklenmeksizin eritilmesi maksadıyla on iki yılın artık gün olmaksızın geçirilmesini emretti. Bundan sonra Caesar'ın nizamı uyarınca her beşinci yıl başlarken bir gün eklenmesini buyurdu ve ebediyen muhafaza edilmesi için bütün bu düzenin tunç bir levhaya kazınmasını sağladı.
Bunun üzerine Horus şöyle dedi, "Beşinci yıl başlamadan evvel ilave edilmesi gereken bu artık gün, sanatların anası Mısır'ın hesabı ile uyuşmaktadır, lakin onların aylarını izah etmekte meşakkatli hiçbir cihet görünmez, çünkü hepsi otuzar günden ibarettir ve böylece on iki ay, yani üç yüz altmış gün tamamlanıp bittiğinde, arta kalan beş günü Ağustos ile Eylül arasında kendi yıllarına iade ederler, her dört yıl tamamlandığında ise buna çeyrek günlerden hasıl olan artık günü bağlarlar. Oysa sizde günlerin sayısı ayın birinci gününden son gününe doğru kesintisiz bir artışla ilerlemez, bilakis Kalendae'den sonra Nonae'ye yönelir, oradan İdus denilen günlere saptığını işitirim, ardından yine, yanılmıyorsam, bilakis az evvel senin de naklettiğin üzere, müteakip Kalendae'ye döner. Bütün bunların ne manaya geldiğini doğrusu bilmek isterdim. Zira kimine meşru iş günü diyerek ve diğerlerini muhtelif adlarla anarak aranızda her bir güne yakıştırılan unvanları kavramayı başarabileceğimi ummuyorum bile, riayet edilmesinin hem pek titiz hem de pek ihtiyatlı olduğu rivayet edilen pazar günlerinizi (nundinae) dahi bilmediğimi itiraf ederim. Bir yabancı olarak bunları bilmemekten ötürü hicap duymam icap etmez, oysa ey Praetextatus, bunları senden öğrenmekten bir Roma vatandaşı dahi utanç duymazdı."
Bunun üzerine Praetextatus şöyle dedi, "Yalnızca senin için değil ey Horus, Mısır menşeli olmana rağmen, bilakis Roma kökenli olan bizler için dahi, bütün kadim müelliflerin araştırmaya değer bulduğu şeyleri sual etmenin utanılacak bir yanı olmadığını düşünüyorum. Zira Kalendae, Nonae ve İdus hakkında, keza bayramların muhtelif kaideleri hakkında yapılan araştırmaların meşakkati sayısız müellifi meşgul etmiştir ve bu sebeple biz, bu hususta herkes tarafından söylenmiş olanları muhtasar bir şekilde bir araya getiriyoruz."
Nitekim Romulus, keskin fakat yontulmamış bir zekâyla kendi devletinin nizamını kurarken, her ayın başlangıcını yeni Ay'ın (luna) görüldüğü günden başlatıyordu. Her zaman aynı günde görünmesi hemen vuku bulmadığından, bilakis muayyen sebeplerle bazen daha geç bazen daha erken görünmesi mutat olduğundan, daha geç göründüğünde önceki aya daha fazla gün verilmesi, daha erken göründüğünde ise daha az gün verilmesi durumu hasıl oldu ve ilk tesadüf, her bir aya daimi bir sayı kuralı tayin etti. Böylece kimine otuz bir, kimine yirmi dokuz gün düştü. Yine de bütün aylarda Ides gününün Nones gününden itibaren dokuzuncu gün olarak gösterilmesi uygun görüldü ve Ides ile sonraki Kalends arasında on altı gün sayılması kararlaştırıldı. Bu sebeple daha bereketli olan ay, gün sayısı bakımından artırıldığı o iki günü kendi Kalends ile Nones günleri arasında bulunduruyordu. Bundan dolayı kiminde Kalends gününden sonraki beşinci gün, kiminde ise yedinci gün Nones olmaktadır.
Fakat Caesar, yukarıda söylediğimiz gibi, mukarrer ibadetleri gözeterek ve ikişer gün eklediği o aylarda Nones günlerinin düzenini değiştirmek istemeyerek, bütün ayın bayramları icra edildikten sonra kendine ait günleri dini vecibelere ihtiyatla dahil etti. Dolayısıyla eski zamanlarda, takvim (fasti) yazman Gnaeus Flavius tarafından Patriciusların rızası hilafına herkesin malumu kılınmadan evvel, yeni Ay'ın ilk görünümünü gözlemlemek ve görüldüğünü kurban kralına (rex sacrificulus) bildirmek vazifesi küçük pontifexe havale edilirdi. Bu suretle kral ve küçük pontifex tarafından kurban icra edildikten sonra, aynı pontifex Romulus'un kulübesine pek yakın olan Calabra Meclisi (curia Calabra) yanında halkı Capitolium'a çağırarak, yani davet ederek, Kalends gününden Nones gününe kadar kaç gün kaldığını ilan ederdi ve beş günlük olanları beş kez "kalo" [Yunanca] sözünü söyleyerek, yedi günlük olanları ise yedi kez tekrarlayarak duyururdu. Oysa "kalo" [Yunanca] sözcüğü Yunancadır, yani "çağırıyorum" demektir ve bu çağrılan günlerden ilki olan güne Kalends denmesi uygun görülmüştür. Buradan hareketle, çağrıldıkları meclise Calabra adı verilmiş ve bütün halk oraya çağrıldığı için de orduya da bu isim verilmiştir. Küçük pontifexin Nones gününe kalan gün sayısını çağırarak ilan etmesinin sebebi ise, yeni Ay'dan sonra Nones gününde kırlarda bulunan ahalinin, bayramların gerekçelerini mukaddesat kralından (rex sacrorum) öğrenmek ve o ay ne yapılması gerektiğini bilmek üzere şehre akın etmelerinin icap etmesiydi. Bundan ötürü bazıları, yeni bir gözlemin başlangıcı gibi olduğundan veya o günden Ides gününe kadar daima dokuz gün sayıldığından Nones dendiğini zannederler, nitekim Etrüsklerde de daha çok Nones bulunurdu, zira dokuzuncu günde krallarını selamlar ve kendi işleri hakkında danışırlardı. Dahası Ides adı, bu güne Itis denilen Etrüsklerden alınmıştır.
Yine onlar bunu Jüpiter'in (Iuppiter) itimadı olarak yorumlarlar. Zira Jüpiter'i ışığın kaynağı kabul ettiğimizden, Salii rahipleri ilahilerinde onu Lucetius diye terennüm ederler ve Giritliler "dia ten hemeran" [Yunanca] diye adlandırırlar, Romalılar dahi ona günün babası manasında Diespiter derler. Işığı güneşin batışıyla nihayete ermeyen, bilakis Ay'ın aydınlatmasıyla günün parlaklığını geceye bağlayan bu güne Jüpiter'in itimadı denmesi pek haklıdır, ki bu daima dolunayda, yani ayın ortasında vuku bulur. Bu sebeple gece karanlığından dahi yoksun olan bu güne Etrüsk adıyla Jüpiter'in itimadı demişlerdir, bundan ötürü eski devirler bütün Ides günlerinin Jüpiter'in bayramı olarak kutlanmasını emretmiştir. Başkaları Ides gününün, o gün dolunay görüldüğü için, görmek (uidere) fiilinden mülhem "uidus" diye adlandırıldığını, sonradan "v" harfinin düştüğünü düşünürler, nitekim bunun aksine Yunancada "idein" [Yunanca] denilen şeye biz "v" harfi ekleyerek "uidere" deriz. Bazıları ise, Ay o gün tam suretini gösterdiği için, Ides kelimesinin Yunanca "hoion apo tou eidous" [Yunanca] tabirinden geldiğini kabul ederler. Ides adının, Etrüsklerin bu isimle andığı ve her Ides gününde bir rahip (flamen) tarafından Jüpiter'e kurban edilen Idulis koyunundan geldiğini düşünenler de vardır. Bize göre ise ayı bölen güne Ides dememiz, ismin asıl anlamına daha yakın sayılır. Zira Etrüsk dilinde "iduare" bölmek demektir, buradan hareketle dul kadın (uidua), adeta ziyadesiyle bölünmüş (ualde idua) yani ziyadesiyle ayrılmış veya kocasından ayrılmış demektir. Nasıl ki bütün Ides günleri Jüpiter'e has kılınmışsa, bütün Kalends günlerinin de Juno'ya (Iuno) vakfedildiğini hem Varro'nun hem de rahiplerin otoritesi doğrular. Bu adeti ata dinlerinde Laurentumlular dahi muhafaza ederler, zira tanrıçaya törenlerden ötürü bir unvan ekleyip onu Kalendris Juno diye adlandırırlar ve Mart ayından Aralık ayına kadar her Kalends gününde bu tanrıçaya yakarırlar.
Roma'da dahi her Kalends gününde, küçük pontifexin Calabra Meclisi'nde Juno için kurban kesmesinin yanı sıra, mukaddesat kraliçesi, yani kralın zevcesi de krallık konutunda Juno'ya bir dişi domuz yahut kuzu kurban eder. Bu sebeple Janus'un (Ianus) da "Junonius" diye adlandırıldığını söylemiştik, zira o tanrıya her giriş, bu tanrıçaya ise bütün Kalends günleri atfedilmiş görünmektedir. Nitekim atalarımız ayların başlangıcını Ay'ın doğuşundan itibaren gözettiklerinden, Ay ile Juno'yu bir ve aynı kabul ederek Kalends günlerini haklı olarak Juno'ya tahsis etmişlerdir, yahut Ay havanın içinden geçtiği için, ki bu yüzden Grekler Ay'a havayı yardığı cihetle "aerotomos" [Yunanca] manasında Artemis demişlerdir, Juno da havanın hâkimi olduğundan, ayların başlangıcını, yani Kalends günlerini haklı olarak bu tanrıçaya adamışlardır.
Evlilik akitleri için Kalends, Nones ve Ides günlerinin uğursuz, yani kaçınılması gereken günler sayıldığını da geçmeyeyim. Zira Nones müstesna bu günler tatildir, bayramlarda ise birine zor kullanılması kefaret gerektiren bir suçtur, bu yüzden bakireye zor kullanılıyor gibi görünen evliliklerden o vakitlerde imtina edilir.
I. KİTAP
Fakat Varro, kutsal hukuk alanında son derece yetkin olan Verrius Flaccus’un şöyle dediğini nakleder, bayram günlerinde (feriae) eski hendekleri temizlemeye izin verildiği, yenilerini açmaksa hukuken caiz olmadığı için, bayram günleri evlenmek bakımından bakirelerden ziyade dullar için uygundur. Birisi şunu soracaktır, o halde Nonae günlerinde, eğer bayram günü değilse, düğünlerin yapılması neden yasaktır? Bu durumun da sebebi açıktır, zira evliliğin ilk günü hayâya ayrılmıştır, ertesi gün ise gelinin kocasının evinde hâkimiyeti tesis etmeye başlaması ve kurban ibadetini yerine getirmesi gerekir, oysa Kalendae’nin yahut Nonae ya da Idus’un ertesi günleri olan tüm günler eşit şekilde uğursuzdur (atri dies), bu yüzden Nonae günlerinin de evliliğe elverişsiz olduğunu söylemişlerdir, ta ki gelin ertesi gün ya bir zevce olarak hürriyetine kavuşmasın ya da uğursuz bir günde, kurbanların icra edilmesinin dinen yasak (nefas) olduğu bir vakitte kurban sunmasın.
XVI
Fakat günlerin anılması bahsi bizi bu noktaya getirdiğinden, dostumuz Horus’un istişaresinin ihtiva ettiği bu mesele hakkında da birkaç söz söylenmelidir.
Numa, yılı aylara böldüğü gibi, her ayı da günlere taksim etmiş, bütün günleri ya kutsal (festi) ya din dışı (profesti) ya da bölünmüş (intercisi) olarak adlandırmıştır. Kutsal günler tanrılara vakfedilmiştir, din dışı günler özel ve kamusal işlerin idaresi için insanlara tahsis edilmiştir, bölünmüş günler ise tanrılarla insanlar arasında ortaktır. Kutsal günlerin muhtevasında kurbanlar, ziyafetler, oyunlar ve bayramlar yer alır, din dışı günlerde ise mahkeme günleri (fasti), meclis günleri (comitiales), mühlet günleri (comperendini), belirlenmiş günler (stati) ve savaş günleri (proeliares) bulunur, bölünmüş günler ise başka türlü değil, kendi içlerinde taksim edilir, nitekim o günlerin muayyen saatlerinde adli hüküm vermek caizdir (fas), muayyen saatlerinde ise caiz değildir. Zira kurban kesilirken hüküm vermek yasaktır, kurbanın kesilmesi ile tanrılara sunulması arasında konuşmak caizdir, yeniden ateşe verildiğinde ise caiz değildir. O halde kutsal ve din dışı günlerin taksimi üzerine daha etraflıca durulmalıdır.
Kutsal tören (sacra celebritas), ya tanrılara kurbanlar sunulduğunda ya bir gün tanrısal ziyafetlerle kutlandığında ya tanrıların şerefine oyunlar icra edildiğinde ya da bayramlar gözetildiğinde gerçekleşir. Kamusal bayramların (feriae publicae) ise dört türü vardır, zira bunlar ya sabittir (statiuae) ya ilanla belirlenir (conceptiuae) ya emredilmiştir (imperatiuae) ya da pazar günleridir (nundinae). Sabit olanlar, belirli ve kararlaştırılmış gün ve aylarda bütün halkın ortak bayramlarıdır ve takvimde değişmez gözlemlerle kaydedilmiştir, bunların arasında bilhassa Agonalia, Carmentalia ve Lupercalia gözetilir. İlanla belirlenenler, her yıl yargıçlar veya rahipler tarafından muayyen ya da gayrimuayyen günlere tayin edilen bayramlardır, Latinae, Sementiuae, Paganalia ve Compitalia gibi, emredilen bayramlar ise konsüllerin yahut praetorların iktidarlarının takdiriyle ilan ettikleri bayramlardır. Pazar günleri ise köylülerin ve çiftçilerindir, buralarda kendi işlerini görmek veya mallarını satıp almak üzere toplanırlar. Bundan başka ailelere mahsus bayramlar da vardır, Claudius ya da Aemilius yahut Iulius veya Cornelius ailesinin bayramları gibi ve her ailenin ev içi merasim geleneğine göre gözettiği diğer özel bayramlar. Münferit kimselere mahsus olanlar da vardır, doğum günlerinin kutlanması, yıldırım düşmesiyle ilgili ayinlerin kabulü, keza cenazeler ve kefaretler gibi. Eskiler arasında ayrıca Salus Semonia, Seia, Segetia ve Tutilina’nın adını anan kimse de bayram gününü gözetmiş sayılırdı. Keza Flaminica da gök gürültüsü duyduğunda, tanrıları yatıştırana değin bayram hâlinde kalırdı. Ancak rahipler, tayin edilen ve kararlaştırılan günlerde herhangi bir iş yapılacak olursa bayram günlerinin lekeleneceğini (pollui) ileri sürerlerdi. Bundan başka, kurbanlar kralının (rex sacrorum) ve flamenlerin bayram günlerinde iş yapıldığını görmeleri caiz değildi, bu sebeple bir dellal aracılığıyla bu kabil işlerin yapılmaması ihtar edilir, emri savsaklayan cezalandırılırdı. Cezadan gayrı, böyle günlerde bilmeyerek bir iş yapan kimsenin domuz kurban ederek kefaret (piaculum) ödemesi gerektiği kabul edilirdi, başrahip (pontifex) Scaevola ise bile isteye yapanın kefaret ödeyemeyeceğini savunurdu, fakat Umbro, ya tanrılara taalluk eden veya kurban maksadıyla iş gören ya da hayatın acil ihtiyaçlarına dair bir şeyleri yerine getiren kimsenin lekelenmiş sayılmayacağını belirtir.
Nitekim Scaevola’ya bayram günlerinde neyin yapılmasına cevaz verildiği danışıldığında, ihmal edildiğinde zarar verecek olan şey diye cevap vermiştir. Bundan ötürü, şayet bir öküz çukura düşecek olsa ve bir aile babası ameleler çağırarak onu kurtarsa, bayram gününü lekelemiş sayılmazdı, keza çatının kırık bir kirişini destekleyerek yaklaşan yıkımdan kurtaran kimse de böyleydi. Nitekim bütün disiplinlerde mahir olan Maro da, koyunun ya yününü temizlemek yahut uyuzu tedavi etmek amacıyla yıkandığını bildiğinden, bayram günlerinde koyunun ancak şifa maksadıyla suya batırılmasına izin verildiğini bildirmiştir,
ve meleyen sürüyü şifalı nehre batırmak,
zira "şifalı" sözünü ekleyerek, bu iznin kazanç elde etmek amacıyla yün temizlemek için değil, yalnızca hastalığı defetmek gayesiyle verildiğini göstermiştir. Kutsal günlere ve onlardan doğan, nefasti olarak da adlandırılan günlere dair söylenecekler bunlardır.
Şimdi din dışı günlerden ve bunlardan hasıl olanlardan, yani mahkeme günlerinden, meclis günlerinden, mühlet günlerinden, belirlenmiş günlerden ve savaş günlerinden söz edeceğiz. Mahkeme günleri, praetorun "veriyorum, söylüyorum, hükmediyorum" (do, dico, addico) şeklindeki üç törensel kelimeyi telaffuz etmesinin caiz olduğu günlerdir. Bunların zıddı ise nefasti günleridir. Meclis günleri, halkla iş görülebilen günlerdir, mahkeme günlerinde kanun yoluyla muamele yapılabilir fakat halkla iş görülemez, meclis günlerinde ise her ikisi de mümkündür, mühlet günleri, kefalet bildirimi yapılması caiz olan günlerdir, belirlenmiş günler ise bir yabancı ile muhakeme maksadıyla tayin olunan günlerdir, nitekim Plautus Curculio adlı eserinde şöyle der,
eğer düşmanla belirlenmiş, kararlaştırılmış bir gün araya girmişse.
Burada kadim âdete göre düşman kelimesi yabancı manasına gelir. Savaş günlerini ise nizamî günlerden (iusti dies) ayrı tutmam, zira nizamî günler, ordunun buyruk altına alındığı ve kalede kırmızı renkli sancağın dalgalandığı aralıksız otuz gündür, savaş günleri ise hak talebinde bulunmanın veya düşmana hücum etmenin caiz olduğu tüm günlerdir. Nitekim Latiar, yani Latin şenliği ilan edildiğinde, keza Saturnalia günlerinde ve yer altı dünyasının kapısı (mundus) açıldığında savaşa girişmek caiz değildir, zira ne bir vakitler Roma halkı ile Latinler arasında kamu adına mütarekenin sağlandığı Latinler devrinde savaşa başlamak uygundu ne savaş kargaşası olmaksızın hüküm sürdüğüne inanılan Satürn’ün bayramında ne de Dis Pater ile Proserpina’ya vakfedilmiş olan yer altı kapısı açıkken, Pluton’un boğazı kapalıyken savaşa gitmenin daha hayırlı olduğunu düşünürlerdi. Bundan ötürü Varro da şöyle yazar, yer altı kapısı açıldığında, hüzünlü ve yer altı tanrılarının adeta kapısı açılmış olur. Bu sebeple yalnızca savaşa tutuşmak değil, askerlik işi için celp düzenlemek, askere çıkmak, gemi çözmek ve çocuk sahibi olmak amacıyla evlenmek dahi dinen sakıncalıdır (religiosum). Eskiler ayrıca tebaayı toplantıya çağırmak (uiros uocare) için tersliklerle damgalanmış günlerden kaçınırlardı, bayram günlerinden de kaçınırlardı, nitekim Varro Augurlar Üzerine adlı kitaplarında kelimesi kelimesine şöyle yazar, bayram günlerinde tebaayı toplantıya çağırmak caiz değildir, şayet çağırırsa, bunun kefareti gereksin.
KİTAP I
Yine de bilinmelidir ki, Romalıların savaşa girişecekleri günü seçme serbestisi yalnızca savaşı kendileri başlattıklarında geçerliydi, fakat bir saldırıyı karşıladıklarında, kendi selametlerini yahut kamusal haysiyeti savunmalarına hiçbir gün engel teşkil etmezdi. Zira seçme imkânı kalmadığında, gün gözetmenin ne yeri olabilir? Ancak atalarımız, ertesi günlerin (dies postriduani) her türlü iş için sakınılması gerektiğini düşünmüşler, hatta bunları meşum bir adlandırmayla uğursuz günler (dies atri) saymışlardır. Bununla birlikte kimi kimseler, ismin ağırlığını hafifletmek maksadıyla bu günleri ortak günler (dies communes) diye anmışlardır. Bu uygulamanın sebebini Gellius, Yıllıklar’ın on beşinci kitabında, Cassius Hemina ise Tarihler’in ikinci kitabında aktarır. Şehrin kuruluşunun üç yüz altmış üçüncü yılında, askeri tribünler Verginius Manlius, Aemilius Postumius ve meslektaşları tarafından senatoda, devletin birkaç yıl içinde neden böylesine sık ve ağır felaketlere uğradığı meselesi ele alınmış, senatörlerin emri üzerine, dini yükümlülükleri araştırmak üzere senatoya çağrılan kâhin (haruspex) Lucius Aquinius şu açıklamayı yapmıştır, askeri tribün Quintus Sulpicius, Allia’da Gallere karşı savaşacağı vakit, muharebeye girişmek amacıyla kurban ibadetini Quintilis ayının İdus’undan sonraki gün icra etmiş, aynı şekilde Cremera’da ve daha pek çok vakit ve mekânda, kurbanın ertesi günü girişilen çarpışmalar hezimetle sonuçlanmıştır. Bunun üzerine senatörler, bu dini meselelerin rahipler kuruluna (collegium pontificum) havale edilmesini emretmiş, rahipler de tüm Kalendae, Nonae ve İdus günlerinin ertesi günlerinin uğursuz gün kabul edilmesine, böylece bu günlerin ne savaşa elverişli ne arınmış ne de meclis toplanmasına uygun (comitialis) sayılmasına karar vermişlerdir.
Fakat rahip Fabius Maximus Servilianus da on ikinci kitabında uğursuz günde ata ruhlarına kurban sunulmaması (parentare) gerektiğini belirtir, zira o vakit dahi Ianus ile Iuppiter’in adlarının anılması icap eder ki bunların isimlerinin uğursuz bir günde zikredilmesi caiz değildir. Çoğu kimse, Kalendae, Nonae yahut İdus günlerinden önceki dördüncü günü de lanetli bir günmüşçesine sakınılması gereken bir vakit sayar. Bu gözetim hakkında herhangi bir dini geleneğin intikal edip etmediği sıklıkla araştırılır, lakin biz, Quintus Claudius’un Yıllıklar’ın beşinci kitabında, Cannae Savaşı’ndaki o pek dehşetli hezimetin Sextilis ayının Nonae gününden önceki dördüncü günde meydana geldiğini nakletmesi haricinde bu hususta yazılı hiçbir şey bulamadık. Varro ise askeri meseleler bakımından bir günün uğurlu (fastus) yahut uğursuz (nefastus) olmasının hiçbir ehemmiyet taşımadığını, bu ayrımın yalnızca şahsi davaları ilgilendirdiğini kaydeder. Pazar günlerini (nundinae) bayram günü (feriae) saymış olmama gelince, bu hususa itiraz edilebilir, zira Titus bayramlar üzerine yazarken pazar günlerini bayramlar arasına dahil etmemiş, yalnızca merasim günleri (dies sollemnes) olarak anmıştır, Iulius Modestus da kâhin Messala’nın rahiplere Roma nundinae ve Nonae günlerinin bayram kapsamına girip girmediğini danıştığında, rahiplerin pazar günlerini bayram olarak görmediklerini yanıtladıklarını teyit eder, Trebatius ise Dini Yükümlülükler Üzerine adlı eserinin birinci kitabında pazar günlerinde bir sulh hâkiminin köle azat edebileceğini ve hüküm tesis edebileceğini söyler. Buna mukabil Iulius Caesar, Kehanet İşaretleri (Auspiciorum) adlı eserinin on altıncı kitabında nundinae günlerinde halk meclisinin toplanamayacağını, yani halkla müzakere yürütülemeyeceğini, dolayısıyla Roma pazar günlerinde meclislerin (comitia) kurulamayacağını ifade eder. Cornelius Labeo dahi Fasti’nin birinci kitabında nundinae günlerinin bayram olduğunu bildirir. Bu görüş ayrılığının hakiki sebebini ise dikkatli bir okur Granius Licinianus’un ikinci kitabında bulacaktır. Zira o, nundinae günlerinin Iuppiter’in bayramı olduğunu, nitekim Flaminica’nın her pazar gününde kraliyet konutunda Iuppiter’e bir koç kurban etmesinin adet olduğunu, ancak Hortensius Kanunu ile bu günlerin uğurlu gün (dies fastus) haline getirildiğini, böylece alışveriş maksadıyla kente gelen köylülerin davalarını neticelendirebilmelerinin sağlandığını belirtir. Zira uğursuz günde praetor’un yargı bildirmesi caiz değildi.
Dolayısıyla pazar günlerine bayram diyenler kadim devirlerin tanıklığı sayesinde yanılgıdan kurtulurlar, aksi görüşü savunanlar ise bu kanunu takip eden devrin vaziyetini esas alarak gerçeği dile getirirler. Bu günlerin menşeini Romulus’a atfederler, Tuditanus’un teyit ettiği üzere Romulus’un, krallığı Titus Tatius ile paylaştığında, kurban törenleri ve din kardeşlikleri tesis ettikten sonra pazar günlerini de ihdas ettiği rivayet edilir. Fakat Cassius, köylerden kente gelinmesi, kentsel ve kırsal işlerin nizama sokulması maksadıyla nundinae’yi Servius Tullius’un kurduğunu söyler. Geminus ise kralların kovulmasından sonra nundinae gününün kutlanmaya başlandığını, zira halk tabakasının çoğunluğunun Servius Tullius’un hatırasını yadederek pazar günlerinde onun ruhuna kurban sunduğunu (parentare) ifade eder, Varro da bu görüşe iştirak eder. Rutilius ise Romalıların pazar günlerini şu gaye ile ihdas ettiklerini yazar, köylüler sekiz gün boyunca tarlalarda çalışacak, dokuzuncu gün ise kırsal meşgaleye ara verip ticaret yapmak ve kanunları öğrenmek üzere Roma’ya geleceklerdi, böylece üç pazar süresince ilan edilip tek tek ve hep birlikte kolayca kavranan halk kararları ile senato kararları daha kalabalık bir halk topluluğuna sunulabilecekti. Kanunların üç pazar süresince (trinundinum) ilan edilmesi adeti de buradan neşet etmiştir. Bu sebeple memuriyet adayları da nundinae günlerinde meclis alanına gelmeyi ve herkes tarafından açıkça görülebilecekleri bir tepecikte durmayı adet edinmişlerdi. Fakat halkın kalabalıklaşması sebebiyle iki pazar arasındaki günlerde dahi kente yoğun şekilde gelinmeye başlanmasının ardından bütün bu usuller ihmal edilmeye yüz tutmuş ve nihayetinde ortadan kalkmıştır. Romalılarda ayrıca, yeni doğanların arınma günü sayılan dokuzuncu günden adını alan Nundina adında bir tanrıça da mevcuttur. Arınma günü (dies lustricus), bebeklerin arındırıldığı ve ad aldığı gündür, lakin bu gün erkek çocukları için dokuzuncu, kız çocukları için ise sekizinci gündür.
Yılın ve ayların düzeni bütünüyle izah edildiğine göre, sanırım dostumuz Horus da günlerin adları ve bunların gözetilmesi bahsinde danışacağı her türlü bilgiye erişmiş oldu. Doğrusu, Nil doğumlu ve sayılara hâkim bir kavmin mensubu olan bu zeki dostumuzun Roma düzenlemesindeki bu tertipte alaya alacağı bir cihet bulunup bulunmadığını, yoksa Etrüsklerin Tiber’inin dahi kendi ilimlerinden pay aldığını kabul edip etmeyeceğini bilmek isterdim. Eustathius sözü devralarak şöyle dedi, yalnızca ağırbaşlı ve mümtaz bir zat olan Horus dostumuz değil, kanaatimce zihni böylesine sığ hiç kimse bulunamaz ki Roma yılının tabiri caizse kılı kırk yararcasına tanzim edilmiş bu intizamını takdir etmesin, kaldı ki bu tertibe, onu nakledenin hem kuvvetli hafızası hem de parlak hitabeti ayrı bir güzellik katmıştır. Bu düzenlemenin hiçbir tenkide mahal bırakmamış olmasına şaşmamalıdır, zira nihai ıslahata dair meşruiyet doğrudan Mısır’dan devşirilmiştir. Nitekim Iulius Caesar, hakkında yetkin eserler bıraktığı gök cisimlerinin hareketlerini Mısır öğretilerinden aldığı gibi, yılın tamamlanma süresini Güneş’in hareketine göre uzatmayı da yine aynı öğretiden iktibas etmiştir. Latium’un kadim ahalisi ise, o devirlerde kendilerine hiçbir ulaşım imkânı bulunmayan Mısır’dan herhangi bir şey öğrenme imkânına malik olmadıklarından, ayların günlerini saymada Yunan usulünü takip etmişlerdir, öyle ki geriye doğru işleyen bir sayımla hesap artıştan azalışa doğru nihayet bulurdu. Nitekim bizler onuncu, sonra dokuzuncu ve daha sonra sekizinci gün derken, Atinalıların da [Yunanca] "ayın son on gününün onuncusu ve dokuzuncusu" demeyi adet edindikleri gibi. Homeros da şöyle dediğinde,
BÖLÜM XVII
[Yunanca] "Biten ayın da başlayan ayın da", derken, yavaş yavaş eksilen ve hesabı bir sonraki ayın adıyla nihayete eren aya "biten", henüz gelmekte olan ve eksilmeye yüz tutmuş bir öncekine halef olmak üzere sayıyı önceleyen aya ise "başlayan" demekten başka ne kasteder? Sizin Mantualı Homeros’unuz dahi, varılacak olan şeye "duruyor" dendiğini anlayarak şöyle der,
Herkesin günü durur kendi yerinde,
böylece son günün durduğunu söyler, zira sanki herkes oraya doğru ilerlemektedir. İlimde ve edepte eşit derecede soylu olan aynı şair, eski Romalıların yılın mevsimlerini Ay’ın (luna) seyrine, sonrakilerin ise Güneş’in (sol) seyrine göre tanzim ettiğini bildiğinden, her iki çağın telakkisine hürmet göstererek,
Gökte kayıp giden yılı sevk eden sizler, Liber ile cömert Ceres,
demiş, bu yakarışla hem Ay’ı hem de Güneş’i yılın rehberleri olarak tayin etmiştir.
Bunun üzerine Avienus şöyle dedi, "Güneş’e neden kimi zaman Apollon, kimi zaman Liber, kimi zaman da başka adlar altında hürmet ettiğimiz meselesini kendi kendime çokça ve sık sık düşündüm. İlahi irade seni bütün kutsal törenlerin başkanı kıldığına göre, Vettius Praetextatus, yalvarırım, tek bir uluhiyet altında adların bu denli çeşitlilik göstermesinin hikmetini bana açıkla."
Bunun üzerine Vettius dedi ki, "Sakın ola ki şairler meclisinin, tanrılara dair masallar anlatırken felsefenin en mahrem yerlerinden feyiz almadığını zannetmeyesin, sevgili Avienus. Zira neredeyse bütün tanrıları, en azından göğün altında bulunanları Güneş’e bağlamaları boş bir hurafe değil, ilahi bir akıldır. Şayet Güneş, kadimlerin kabul ettiği üzere, diğer ışık saçanların önderi ve yöneticisi ise, gezegenlerden (stellae errantes) tek başına üstünse ve bu yıldızların hareketleri bazılarının zannettiği üzere kudretleri ölçüsünde insan işlerinin düzenini tayin ediyor, Plotinos’un da benimsediği gibi buna işaret ediyorsa, bizim hallerimizi yönetenleri yöneten Güneş’i, etrafımızda cereyan eden her şeyin müsebbibi olarak kabul etmemiz zaruridir. Nitekim Maro, tek bir Iuno hakkında,
Hangi uluhiyeti incindi de,
derken bir tanrının muhtelif tecellilerinin muhtelif uluhiyetler olarak addedilmesi gerektiğini gösterdiği gibi, Güneş’in muhtelif kudretleri de tanrılara adlarını vermiştir. Bu sebepledir ki bilgelerin önderleri 'Bir her şeydir' [Yunanca] hakikatini bildirmişlerdir. Şu halde Güneş’in kehanete ve şifaya hükmeden kudretine Apollon demişler, söze kaynaklık edeni ise Merkür (Mercurius) adını almıştır. Zira söz, gizli düşünceleri tercüme ve tefsir ettiği için, Hermes [Yunanca] kendi özel ismiyle [Yunanca] tefsir etmekten (hermeneuein) mülhem olarak anılmıştır. Meyvelere hükmeden de, ekinleri gözeten de Güneş’in kudreti ve tesiridir. Belli ve sırlı bir nizamla Güneş’e bağlanan diğer tanrıların tesmiyeleri de buradan doğmuştur, böylesi bir sırra dair iddiamız mesnetsiz kalmasın diye, her biri hakkında kadimlerin otoritelerine başvuralım.
Apollon adı pek çok tefsir ile Güneş’e bağlanır, bu tefsirlerin sırasını açıklayayım. Platon, Güneş’e [Yunanca] ışınlarını fırlatmasından (apopalletai tas aktinas), yani şualar saçmasından ötürü Apollon denildiğini yazar. Khrysippos ise Apollon’un, [Yunanca] 'ateş cevherinin çok ve bayağı hallerinden ibaret olmamasından' ileri geldiğini belirtir, zira ismin ilk harfi olumsuzluk manasını muhafaza etmektedir, yahut [Yunanca] 'tek olmasından ve çok olmamasından' ötürüdür. Nitekim Latinlik de, böylesi büyük bir parlaklığa tek başına sahip olduğu için ona Sol demiştir.
Speusippos, onun kuvvetinin birçok ateşten meydana geldiğini savunarak, [Yunanca] 'ateşin birçok cevherinden teşekkül ettiği için' böyle dendiğini söyler. Kleanthes ise [Yunanca] 'doğuşlarını muhtelif ve farklı yerlerden yapmasından', yani yerlerin farklı meyillerinden dolayı doğmasından ötürü bu adı aldığını ileri sürer.
Cornificius, Apollon’un [Yunanca] tavaf etmekten (anapolein) mülhem tesmiye edildiğini, zira Yunanların [Yunanca] kutup (polos) dediği cihan dairesi içinde hamleyle sürüklenerek doğuşlarına geri döndüğünü düşünür. Başkaları ise Apollon’un [Yunanca] canlıları helak etmesinden (apollynta ta zoa) ötürü böyle anıldığı kanaatindedir, nitekim aşırı sıcaklığıyla veba saldığı zaman canlıların canını alır ve onları tüketir, Euripides’in Phaethon’da dediği gibi,
Ey altın ışıklı Güneş, beni nasıl da helak ettin, Bundan ötürü faniler sana haklı olarak 'Apollon' [Helak Eden] der.
Aynı şekilde Arkhilokhos da şöyle der,
Ey Hükümdar Apollon, hem suçluları açığa vur, Hem de onları mahvet, mahvettiğin gibi.
Nitekim hastalıkla yananları Apollon vurmuşu [Yunanca] ve Güneş vurmuşu [Yunanca] diye adlandırırlar, yardım etme ve zarar verme bahsinde Ay’ın tesirleri Güneş’in tesirlerine benzediğinden ötürü, muayyen hastalıklara yakalanmış kadınları da Ay vurmuşu [Yunanca] ve Artemis vurmuşu [Yunanca] olarak çağırırlar. Apollon tasvirlerinin yay ve oklarla tezyin edilmesi bundandır, zira oklar vasıtasıyla ışınların yayılan kudreti anlaşılır,
ardından onların üzerine acı bir ok salarak.
Güneş’in mahlukata mutedil sıcaklığıyla bahşettiğine inanılan umumi esenliğin banisi de odur. Lakin daim bir sıhhat sunduğundan ve onun sebep olduğu veba nadir vuku bulduğundan ötürü, Apollon tasvirleri sağ ellerinde Kharitleri, sol ellerinde ise oklarıyla birlikte yayı taşırlar, çünkü kötülük etmekte daha ağırdır, sıhhati ise daha hazır olan eliyle ihsan eder. Şifa verme kudretinin ona atfedilmesi bu sebeptendir, nitekim Güneş’in mutedil ısısı cümle illetlerin kovucusudur. Zira hastalıkları savan [Yunanca] manasına geldiğinden, Apollon adının adeta Apellon’dan geldiğini düşünürler. Bu mana, ismin Latince telaffuzuyla da uyuştuğundan ötürü, bu tanrının adını tercüme etmemize mani olmuş, böylece Apollon denildiğinde kötülükleri savan bir zatın kastedildiği anlaşılmıştır, nitekim Atinalılar da ona Kötülüğü Savan [Yunanca] derler. Lindoslular da vebanın defedilmesi vesilesiyle bu unvanla anılan Veba Apollon’una [Yunanca] taparlar.
Aynı esenlik verici ve hekim tanrı inancı bizim mukaddesatımızda da yaşatılmaktadır. Nitekim Vesta bakireleri yakarışlarında ona şöyle seslenirler, Şifacı Apollon, Apollon Paian. Bu yıldızın, yani Güneş’in en büyük iki tesiri bulunduğundan, biri mutedil ısısıyla fanilerin hayatına yardım etmesi, diğeri ise ışınlarını saçarak kimi vakit helak edici bir zehir salması olduğundan, her bir tesir için aynı iki unvanı hususi telaffuzlarla zikredip tanrıyı Ieios [Yunanca] ve Paian [Yunanca] diye çağırırlar. Bu unvanlar her iki tesire de uygundur, zira Ieios [Yunanca], şifa bulmaktan [Yunanca], yani iyileştirmekten gelir, Paian [Yunanca] ise acıları dindirmekten [Yunanca] türemiştir, diğer yandan Ieios [Yunanca], salmaktan [Yunanca] gelir, fırlatmaktan ötürüdür,
acı bir ok salarak.
Paian [Yunanca] ise vurmaktan [Yunanca], yani darbe indirmekten gelir. Bununla birlikte, kendilerine şifa verilmesi için yalvardıklarında eta harfiyle Ie Paian [Yunanca] şeklinde telaffuz etmeleri, yani şifa ver Paian demeleri adet olmuştur, lakin ilk harfin nefesli sesiyle iota harfi üzerinden Ie Paian [Yunanca] dediklerinde, birinin aleyhine beddua ile fırlat Paian [Yunanca], yani vurarak sal dediklerini kastederler. Leto’nun da Python’un saldırısına oklarla karşı koyması için Apollon’u teşvik ederken bu sözü sarf ettiği rivayet edilir, bu meselenin tabii izahını kendi bahsinde vereceğim. Theseus hüküm sürerken Amazonlara karşı tanrının yardımını talep eden Atinalılara Delphoi kâhinler ocağının da bu sözü, yani Ie Paian’ı [Yunanca] tasdik ettiği rivayet edilir. Nitekim savaşa girecek olanlara bizzat bu kelimelerle onun yardımını niyaz etmelerini ve teşvikte bulunmalarını emretmiştir.
Apollodoros Tanrılar Üzerine [Yunanca] adlı eserinin on dördüncü kitabında Güneş’i Ieios [Yunanca] diye yazar, Apollon’a bu adın verilmesi evreni bir baştan diğerine katedip akıp gitmesinden [Yunanca] ötürüdür, çünkü Güneş felek [orbis] boyunca şiddetle taşınır. Lakin Timotheos şöyle der,
ey semavi feleği parlak ışınlarla daima aydınlatan Güneş, okunu hedefe ulaştıran, kirişten düşmanların üzerine ok yağdıran, ey Ie Paian.
Sıhhat bahşeden meziyetleri sebebiyle aynı tanrıya Hulios [Yunanca], yani sıhhatin banisi derler, Homeros’un dediği gibi,
esen ol ve çokça neşelen.
Maiandrios, Miletosluların kendi sıhhatleri için Şifacı Apollon’a [Yunanca] kurban kestiklerini yazar. Pherekydes ise Theseus’un Minotauros’un yanına, Girit’e götürülürken selameti ve geri dönüşü için Şifacı Apollon’a [Yunanca] ve Şifacı Artemis’e [Yunanca] adakta bulunduğunu nakleder. Başka tanrıların da zıt sebeplerle aynı meselede çifte kudret ve çifte isimle mütalaa edildiğini gördüğümüzden, bu ikili tesirin muhtelif isimlerle anılması şaşırtıcı değildir, nitekim Neptunus’u kimi vakit Enosikhthon [Yunanca], yani yeri sarsan, kimi vakit de Asphaleios [Yunanca], yani sabit kılan diye çağırırlar. Keza Merkür de şairin dediği gibi insanların zihinlerini veya gözlerini hem uyarır hem uyutur,
ve asasını aldı, onunla insanların gözlerini büyüler.
Bundan ötürü Apollon’a, yani Güneş’e, gah kurtuluşu gah helaki bildiren unvanlarla ibadet ederiz, bununla birlikte onun fesatçılara saldığı helak, bu tanrının bariz surette iyileri savunduğunu gösterir. Sicilya’nın Pakhynos burnunda Apollon Libystinos’a fevkalade bir hürmetle tapınılması bundandır. Zira Libyalılar Sicilya’yı istila etmek üzere bu buruna donanma yanaştırdıklarında, orada tapınım gören Apollon ahali tarafından yardıma çağrılmış, düşmanların üzerine veba salarak neredeyse tamamını ani bir ölümle helak ettiğinden ötürü Libystinos diye adlandırılmıştır.
Bizim vakayinamelerimizde de aynı tanrının lütufkâr tecellisinin benzer bir azameti zikredilir. Nitekim kâhin Marcius’un kehaneti ve Sibylla manzumesi mucibince Roma’da Apollon oyunları kutlandığı sırada, düşmanın ansızın gelmesi üzerine teyakkuza geçen halk silaha sarılıp hasmın karşısına dikilmiş, o esnada karşı saflara doğru bir ok bulutunun aktığı görülmüş, hem düşman hezimete uğratılmış hem de muzaffer Romalılar esenlik verici tanrının temaşalarına geri dönmüştür. Buradan anlaşılmaktadır ki bu oyunlar bazılarının zannettiği gibi veba sebebiyle değil, bir muharebe vesilesiyle ihdas edilmiştir. Ancak bu zannın sebebi şudur, o vakit Güneş meskenimizin tam tepesinde parlar. Nitekim Yengeç yaz gündönümündedir, Güneş orada seyrederken ışınları bizim ılıman iklimimizi uzaktan değil, yukarıdan dik parıltılar indirerek aydınlatır. Bu yüzden kimileri, o dönemde bilhassa hararet tanrısının gazabını yatıştırmak maksadıyla Apollon oyunlarında kurban takdim edildiğini zannetmiştir. Lakin ben kayıtlarda bu oyunların, bazı vakayinüvislerin zikrettiği gibi sıhhat için değil, zafer uğruna ihdas edildiğini bulmaktayım. Zira bu oyunlar Pön Savaşı esnasında, Sibylla kitaplarına istinaden, sonraları bu sebeple Sibylla unvanını alan ve bilahare adı tahrif edilerek ilk defa Sylla diye çağrılmaya başlanan on kişilik kurul üyesi Cornelius Rufus’un tavsiyesiyle ilk kez tesis edilmiştir.
XVII 24-31
Kahin Marcius’un senatoya sunulan iki cildinde şöyle yazılı olduğu aktarılır, Romalılar, şayet uzak diyarlardan gelen bir çıban misali düşmanı topraklarınızdan sürmek isterseniz, her yıl Apollon’a dostça düzenlenecek oyunlar adanmasını salık veririm. Bu oyunların icrasına, halka ve pleblere en yüksek adaleti dağıtan praetor başkanlık etsin. On kişilik kurul (decemviri) kurbanlarla Grek usulüne göre ayin icra etsin. Şayet bunu layıkıyla yaparsanız, daima sevineceksiniz ve devlet daha iyi bir hale gelecektir, zira tarlalarınızı sükunetle otlatan bu azılı düşmanlarınızı o tanrı yok edecektir. Bu kehanet üzerine, uğursuzluğu gidermek gayesiyle dini işlere bir gün ayrıldıktan sonra senato, on kişilik kurulun Apollon adına icra edilecek oyunlar ve layıkıyla ifa edilecek kutsal ayin hususunda daha iyi malumat edinmesi için Sibylla kitaplarına başvurmasına karar verdi. Bu kitaplarda da aynı şeylerin yazılı olduğu bildirilince, senatörler Apollon’a oyunlar adanmasına ve icra edilmesine, bu iş için praetora on iki bin as ve iki büyük kurbanlık hayvan verilmesine hükmettiler, on kişilik kurula da Grek usulüne göre bu kurbanlarla, Apollon’a yaldızlı bir boğa ve iki yaldızlı beyaz keçi, Latona’ya ise yaldızlı bir dişi sığır sunarak ayin yapmaları buyruldu. Halka, başlarında çelenklerle sirkteki oyunları seyretmeleri emredildi. Apollon Oyunları’nın (ludi Apollinares) menşei bilhassa bu şekilde rivayet edilir.
Şimdi bu tanrının diğer adlarından yola çıkarak Apollon ile Güneş’in aynı olduğunu ispat edelim.
Oenopides’in bildirdiğine göre ona Loxias denir, çünkü tutulum feleğinde [Yunanca] batıdan doğuya doğru hareket eder, yani eğik daireyi batıdan doğuya doğru kateder veya Kleanthes’in yazdığı gibi, dolambaçlı bir yolda ilerlediği içindir, zira bu helezonlar dahi eğridir, yahut kendisi güneydeyken ışınlarını kuzeyde bulunan bizlere eğik olarak gönderdiği içindir, zira biz ona nispetle kuzeydeyiz.
Delius olarak adlandırılmıştır, çünkü ışığıyla her şeyi aydınlık ve aşikar kılar [Yunanca], zira aydınlatarak her şeyi açıkça gösterir.
Cornificius’un aktardığı üzere Phoebus olarak çağrılmıştır, çünkü şiddetle hareket eder [Yunanca], ekseriyet ise Phoebus adının suret ve parlaklıktan ötürü, yani saf ve berrak [Yunanca] anlamında verildiğini düşünür.
Aynı şekilde ona Phanes de derler, açığa çıkarmaktan [Yunanca] ötürü, bir de Phaneus derler, zira taze olarak görünür [Yunanca], çünkü Güneş her gün kendini yeniler, nitekim Vergilius şöyle der,
yeni sabah.
Güneş’e kutsanmış adada ikamet eden Kamiralılar, Apollon Aeigenetes’e kurban sunarlar, çünkü Güneş daima doğarak var olur ve daima doğurur [Yunanca], yani her doğuşunda kendisi meydana geldiği gibi, tohum ekerek, ısıtıp büyüterek, besleyip çoğaltarak her şeyi kendisi var eder.
Apollon Lycius unvanının ise birden çok sebebini öğrenmekteyiz. Stoacı Antipatros, Apollon’a Lycius denmesinin sebebini, Güneş’in aydınlatmasıyla her şeyi beyazlatmasından [Yunanca] ileri geldiğini yazar.
Kleanthes, kurtların sürüleri kapıp götürdüğü gibi, kendisinin de ışınlarıyla nemi çekip almasından ötürü Apollon’a Lycius dendiğini kaydeder. Eski Grekler Güneş’in doğuşundan önceki ilk ışığı, beyazdan [Yunanca] hareketle lyke [Yunanca] olarak adlandırmışlardır. Günümüzde dahi bu vakte lykophos [Yunanca] derler. Şair bu vakit hakkında şöyle yazar,
ne henüz tam sabahtı, ne de gece büsbütün çekilmişti.
Homeros da aynı şekilde şöyle der,
Dua et o şanlı yaylı Lykegenes Apollon’a,
bu ifade lyke’yi var eden [Yunanca] manasına gelir, yani doğuşuyla ışığı meydana getiren demektir. Zira ışınların parlaklığı, yaklaşmakta olan Güneş’in çok öncesinde boy gösterip karanlığın pusunu yavaş yavaş dağıtarak ışığı doğurur. Romalılar da Grekçeden aldıkları diğer pek çok şey gibi, lux (ışık) kelimesini de lyke’den türetmiş görünmektedirler. Eski Grekler yılı da lykabas [Yunanca] olarak adlandırırlardı, yani lykos, yani Güneş tarafından gösterilen ve ölçülen [Yunanca] zaman. Güneş’e lykos (kurt) dendiğine Thebais bölgesindeki Lykopolis şehri de şahittir, zira bu şehir aynı tazimle Apollon’a ve aynı şekilde bir kurda, yani lykos’a tapar, her ikisinde de Güneş’e hürmet eder, çünkü bu hayvan Güneş misali her şeyi kapıp tüketir ve keskin gözleriyle gecenin karanlığına galebe çalar. Kurtların kendilerine de
BÖLÜM XVII
Bazıları bu yırtıcıların adını [Yunanca] *a lykē*den, yani ilk ışıktan aldığını düşünür, çünkü bu canavarlar sürüleri kapmak için bilhassa bu vakti kollar, zira hayvanlar geceki açlığın ardından şafaktan önce otlamak üzere ağıllardan çıkarılır.
42 Apollon’a, tek bir ırkın veya sitenin hususi ibadeti dolayısıyla değil, aksine her şeyin üremesine sebep olan ulu mimar sıfatıyla [Yunanca] *Patrōos* demişlerdir, çünkü Güneş nemi kurutarak her varlığın türeyişine kaynaklık etmiştir, nitekim Orpheus şöyle der,
[Yunanca] Babaca bir akla ve lütufkâr bir iradeye sahip olarak,
bizler de bu sebeple Güneş’e bu san altında hürmet gösterip ona İanus Baba deriz.
43 Ona [Yunanca] *Nomios* Apollon sanını, kral Admetos’un sürülerini güttüğü yönündeki masalsı çobanlık vazifesi nedeniyle değil, toprağın hasıl ettiği her şeyi Güneş beslediği için vermişlerdir.
44 Bundan ötürü yalnızca tek bir cinsin değil, bilumum sürülerin çobanı olarak terennüm edilir, Homeros’ta Neptün’ün dediği gibi,
[Yunanca] Ey Phoibos, o vakit sen de ağır aksak yürüyen, eğri boynuzlu sığırları güderdin.
Aynı şair nezdinde onun kısrakların da çobanı olduğu şöyle ifade edilir,
[Yunanca] Onları Pheraia’da gümüş yaylı Apollon besleyip büyüttü, ikisi de kısraktı, yüreklerinde Ares’in dehşetini taşıyan.
45 Dahası, koyun çobanı sıfatıyla Kamiriroslularda [Yunanca] *Epimēlios*, Naksoslularda [Yunanca] *Poimnios* tapınakları bulunur, keza tanrıya [Yunanca] *Chrysokomēs* olarak tapılır, Lesboslularda ise [Yunanca] *Napsios* denir, muhtelif şehirlerde tanrının çobanlık vazifesine işaret eden pek çok lakap mevcuttur. Bu sebeple o, bütün sürülerin gözeticisi ve hakiki çobanı kabul edilir.
46 Apollon’a, yeryüzü çevresindeki ebedi akışında adeta yuvarlanır gibi göründüğü için, [Yunanca] *apo tou helissesthai peri tēn gēn* kökünden hareketle [Yunanca] *Heleleus* denir, Euripides’in dediği gibi,
[Yunanca] Ey Güneş, çevik atlar üstünde alevini döndüren,
yahut Empedokles’in dediği gibi, çok miktarda ateşin bir araya gelmesiyle devridaim ettiğinden ötürü,
[Yunanca] Zira toplanıp bir araya gelerek koca gökyüzünü tavaf eder.
Platon’a göre ise, doğduğu vakit insanları bir araya toplayıp cemettiği için, [Yunanca] *apo tou synalizein kai synathroizein tous anthrōpous, hotan anateilē* ifadesinden gelir.
47 Apollon’a, Güneş’in altın sarısı saçları denen ışınlarının parlaklığı sebebiyle [Yunanca] *Chrysokomas*, ışınların hiçbir vakit ışık kaynağından koparılamaması sebebiyle de [Yunanca] *Akersekomēs* lakabı verilir, keza doğarken feleğin en yüksek çemberi boyunca beyaz ve gümüşi bir surette kavis çizmesi ve bu yaydan ışınların oklar misali fışkırması dolayısıyla [Yunanca] *Argyrotoxos* denir.
48 Kaynarcasına koştuğu için, [Yunanca] *hoti zeōn rhei* ifadesinden hareketle [Yunanca] *Smintheus* diye adlandırılır, yandığı halde hep yeni göründüğü için, [Yunanca] *epei kaiomenos horatai neos* sözünden ötürü [Yunanca] *Karneios* denir, yahut yanan her şey tükenip yok olurken, o kendi hararetiyle parıldayıp daima taze kalır. Benzer şekilde, bize nazaran daima güneyden akıp gittiği ve hareketlerini sola doğru yaptığı için, [Yunanca] *hoti tas kinēseis laias poiei* kökünden [Yunanca] *Kilaios* Apollon denir.
49 [Yunanca] *Thymbraios* Apollon, [Yunanca] *ho tous ombrous theis*, yani yağmurları yağdıran tanrıdır. Apollon [Yunanca] *Philēsios* ise, onun doğan sevimli ışığını en muhabbetli hürmetle selamlamamızdan ileri gelir.
50 Tabiat felsefecileri (physici), [Yunanca] *Pythios* Apollon adının kehânet danışmasından, yani [Yunanca] *apo tēs peuseōs* kökünden değil, hiçbir zaman hararetin tesiri olmaksızın gerçekleşmeyen kokuşma ve çürümeden, yani [Yunanca] *apo tou pythein*, bir diğer deyişle [Yunanca] *sēpein* fiilinden neşet ettiğini kabul ederler.
51 Dolayısıyla ona bu sebeple [Yunanca] *Pythios* denildiğini düşünürler, her ne kadar Yunanlar bu ismin bir ejderhanın katledilmesi sebebiyle tanrıya verildiğini masal etseler de, bu anlatı tabiatın gizli sırrını anlamaya zıt düşmez, bu durum, az evvel izah edeceğime söz verdiğim üzere, Apollon’un doğumu hakkında nakledilen tertip incelendiğinde açığa çıkacaktır.
52 Rivayet edilir ki, Iuno, Apollon ve Diana’yı doğurmak üzere olan Latona’ya mani olmuş, fakat nihayetinde doğum gerçekleştiğinde, [Yunanca] *Pythōn* denen bir ejderha tanrıların beşiğine saldırmış ve Apollon henüz ilk kundak çağındayken oklarıyla bu canavarı telef etmiştir.
53 Doğal akıl bunun şu şekilde anlaşılması gerektiğini gösterir, zira kaosun ardından, intizamdan yoksun biçimsizlik eşyanın suretlerine ve unsurlara doğru serpilmeye başladığında, yeryüzü henüz nemli bir cevher olarak yumuşak ve kararsız bir zemin üzerinde bocalarken, esiri hararet tedricen kuvvet bulmuş ve oradan aşağıya süzülen ateşli tohumlarla bu gök cisimlerinin hasıl olduğuna inanılmıştır, Güneş hararetinin azami kuvvetiyle yücelere çekilmiş, Ay ise nemli ve adeta dişil tabiatı gereği doğal bir ılıklıkla aşağı bastırılarak daha alttaki makamları tutmuştur, adeta Güneş pederin, Ay ise validenin cevherinden ibarettir.
54 Nitekim tabiat felsefecileri Latona’nın yeryüzünü temsil ettiğini, zikrettiğimiz ilahi varlıkların zuhur etmesini engellemek için araya uzun müddet Iuno’nun girdiğini kabul ederler, bu engel havadır; zira o devirde henüz nemli ve ağır olan hava esire mani oluyor, gök cisimlerinin parlaklığının havanın nemli kesafeti arasından, adeta bir doğumun neticesi gibi parıldamasına izin vermiyordu.
55 Fakat doğuma yardım ettiğine inanılan ilahi inayetin sebatkârlığı galebe çaldı. Bu sebeple Delos adasında, anlatının hakikatini teyit etmek üzere, [Yunanca] *naon pronoias Athēnas* dedikleri İnayet Tapınağı’na layıkıyla hürmet gösterilir.
56 İşte bu yüzden onların bir adada doğdukları söylenir, zira bize denizden yükseliyor gibi görünürler. Bu adaya Delos denmesinin sebebi, ışık kaynaklarının doğuşunun ve adeta zuhurunun her şeyi [Yunanca] *dēla*, yani aşikâr kılıp aydınlatmasıdır.
57 Stoacı Antipatros’un yazdığına göre ejderhanın katline dair tabii izah şöyledir, henüz nemli olan yeryüzünün buğusu döne döne yukarı tabakalara doğru hareket edip orada ısındıktan sonra, ölümcül bir yılan misali yeniden aşağılara kıvrılarak, yalnızca sıcak ve nemden hasıl olan çürüme kuvvetiyle her şeyi bozuyor, kesif karanlığıyla Güneş’in bizzat kendisini örterek adeta ışığını elinden alıyordu, lakin ışınların ilahi hararetiyle, üzerlerine yağan oklarla incelip kuruyarak nihayet yok edilmesi, Apollon tarafından öldürülen ejderha masalını doğurdu.
58 Katledilen ejderhanın bir diğer tabii izahı daha vardır, zira Güneş’in yolu, tutulum (ecliptica) çizgisinden asla yukarı veya aşağı sapmasa da, rüzgârların yön değiştirmesiyle yolunu muayyen bir kavisle çeşitlendirerek adeta ejderhanın kıvrımları gibi büker.
59 Nitekim Euripides şöyle der,
XVII
Ateşten doğma ejderha [Yunanca] yol gösterir dört biçimli mevsimlere, bağlayarak ahenkle bol meyveli zenginliğin arabasını.
İşte bu ad altında, göksel yolculuğunda Güneş (Sol) seyrini tamamladığında, ejderhayı alt ettiği söylenirdi, yılanın öldürülmesine dair efsane buradan doğmuştur. Oklar adıyla ise yalnızca ışınların fırlatılışı kastedilir, bunlar da en uzun olarak o vakit anlaşılır ki, en yüksekte bulunan Güneş, en uzun günlerde, yaz gündönümünde (solstitium) yıllık seyrini tamamlar, bu sebeple ona *hekatêbolos* ve *hekatêbeletês*, yani uzaktan ışınlarını saçan [Yunanca], en uzaktan ve en yüksekten ışınlarını ta yeryüzüne kadar indiren denmiştir.
Pythios lakabı hakkında bunlar yeterli olabilirdi, şayet aynı adlandırmanın şu gerekçesi de kendini göstermeseydi, nitekim Güneş, Yengeç (Cancer) burcunda yaz gündönümünü gerçekleştirdiğinde, ki bu en uzun günün sınırıdır ve oradan günlerin kısalmasına doğru gerileme hareketine başlar, o vakit kendisine *Pythios*, yani en sonuncuya varan [Yunanca], yani en son koşuyu koşan denir. Aynı ad, Oğlak (Capricornus) burcuna tekrar girdiğinde, en kısa günün son seyrini tamamladığı anlaşıldığında da ona uygundur, bu nedenle bu iki burcun birinde yıllık süresini tamamlayan Apollon'un ejderhayı, yani kendi kavisli yolunu orada tükettiği rivayet edilir. Bu görüşü Cornificius, *Etyma* adlı eserinde aktarmıştır. Güneşin kapıları olarak adlandırılan bu iki burca, yani Yengeç ve Oğlak burçlarına bu adların verilmesi ise şundandır, Yengeç denen hayvan geriye ve eğik hareket eder, aynı şekilde Güneş de bu burçta her zamanki gibi eğik gerileme hareketini yapmaya başlar, keçinin otlarkenki âdeti ise daima otlayarak yükseğe çıkmaktır, Güneş de Oğlak burcunda en alttan yukarılara doğru geri dönmeye başlar.
Ona Didymaios Apollon [Yunanca] derler, zira Ay'ı (Luna) aydınlatıp şekillendirerek kendi tanrısal gücünün çifte görünümünü sergiler, nitekim tek bir ışık kaynağından, çifte gök cismiyle gündüzün ve gecenin sürelerini aydınlatır, bu yüzden Romalılar da Güneşe Didymaios Apollon adıyla, Ianus suretinde ve adında tapınırlar.
Ona Delphios Apollon [Yunanca] derler, zira karanlık olan şeyleri ışığının berraklığıyla görünür kılar, yani belirsiz olanı açığa çıkarır [Yunanca], yahut Numenios'un kabul ettiği üzere, sanki bir ve tek imiş gibi, zira o, eski Grek dilinde *delphos* kelimesinin bir anlamına geldiğini söyler, buradan hareketle erkek kardeşe de artık bir olmayan anlamında *adelphos* denildiğini belirtir.
Ayrıca Asur kavminden olan Hierapolis halkı, Güneşin tüm tesirlerini ve kudretlerini tek bir sakallı heykelin suretinde toplar ve ona Apollon derler. Bunun yüzü, başının üzerinde yükselen sepetle (calathus), sivrilen uzun bir sakalla tasvir edilmiştir. Heykel zırhla donatılmıştır, sağ elinde üzerinde küçük bir Zafer (Victoria) heykelciği duran dik bir kargı tutar, sol eli bir çiçek sureti uzatır, omuzların üstünden dökülen ve yılanlarla çevrilmiş Gorgon örtüsü kürek kemiklerini örter. Yanındaki kartallar uçuş vaziyetini andırır, ayaklarının önünde kadın sureti vardır, bunun sağında ve solunda kadın figürleri bulunur, onları kıvrımlı boğumlarıyla bir ejderha kuşatır. Aşağıya sarkıtılmış sakal, ışınların yukarıdan yeryüzüne saçılmasını simgeler. Yükseğe çıkan altın sepet, Güneşin cevherinin kaynaklandığına inanılan esirin (aether) en yüce katını gösterir. Kargı ve zırh delaletiyle Mars sureti eklenir, nitekim sözün devamı onun Güneşle aynı olduğunu açıklığa kavuşturacaktır.
Zafer, her şeyin bu gök cisminin kudretine tabi kılındığına tanıklık eder. Çiçek sureti, bu tanrının tohumladığı, türettiği, besleyip büyüttüğü ve olgunlaştırdığı varlıkların çiçek açmasını beyan eder. Kadın sureti, Güneşin yukarıdan aydınlattığı yerin timsalidir. Onu çevreleyen iki benzer kadın figürü, ona hizmet eden maddeyi (hyle) ve doğayı (natura) simgeler, ejderha tasviri ise gök cisminin kavisli yolunu gösterir. Yanındaki kartallar, fevkalade hızlı uçuşları dolayısıyla Güneşin yüksekliğini gösterir. Gorgon örtüsü eklenmiştir, çünkü onun koruyucusu saydığımız Minerva, Güneşin erdemidir, nitekim Porphyrios da Minerva'nın, insan zihnine basiret temin eden Güneş kudreti olduğuna tanıklık eder. Nitekim bu tanrıçanın Iuppiter'in başından doğduğu, yani Güneşin kökeninin bulunduğu esirin en yüksek kısmından çıktığı rivayet edilir.
XVIII
Apollon hakkında söylediklerimiz, Liber hakkında da söylenmiş sayılabilir. Zira *Theologoumena* adlı eseri yazan Aristoteles, Apollon ile Liber Baba'nın tek ve aynı tanrı olduğunu pek çok başka delille ileri sürdüğü gibi, Trakya'da Ligyroslular nezdinde Liber'e vakfedilmiş, kehanetlerin bildirildiği bir kutsal makam (adytum) bulunduğunu söyler. Fakat bu kutsal makamda kehanette bulunacak olanlar, tıpkı Klaros'ta su içildiği gibi bolca saf şarap içtikten sonra kehanetleri dile getirirler. Lakedaimonlular da Apollon için kutladıkları ve Hyakinthia dedikleri törenlerde, Bacchus ayini uyarınca sarmaşıkla taçlanırlar. Aynı şekilde Boiotialılar, Parnassos Dağı'nın Apollon'a adanmış olduğunu anmakla birlikte, yine de aynı dağda hem Delphoi kâhinliğini hem de Bacchus mağaralarını tek bir tanrıya adanmış olarak tazim ederler, bu yüzden aynı dağda hem Apollon hem de Liber Baba için kutsal ayin icra edilir. Bunu hem Varro hem de Granius Flaccus teyit ettiği gibi, Euripides de şu dizelerle öğretir,
Dionysos ki elinde thyrsoslar ve nebris postlarıyla bezenmiş, çıralar içinde Parnassos boyunca sıçrar raks ederek. [Yunanca]
Bu Parnassos Dağı'nda iki yılda bir Bacchus şenlikleri icra edilir, orada rivayet edildiği üzere Satyrosların kalabalık meclisi görülür, çoğunlukla kendilerine has sesler işitilir ve zillerin şıngırtısı sıkça insanların kulaklarına ulaşır. Parnassos Dağı'nın farklı tanrılara adandığı zannedilmesin diye, aynı Euripides, *Likymnios* tragedyasında Apollon ve Liber'in tek ve aynı tanrı olduğunu belirterek şöyle yazar,
I. KİTAP
"Ey defneyi seven efendi Bakkhos, şifacı Paian Apollon, hoşça kal!" [Yunanca]. Aynı minvalde Aiskhylos da şöyle der, "Sarmaşıklı Apollon, Bakkhos rahibi, kâhin." [Yunanca]
Daha evvel Apollon ile Güneş'in aynı olduğu öne sürülmüş, sonradan Apollon olan bizzat Liber Pater'in de bu olduğu gösterilmişken, Güneş ve Liber Pater'in aynı uluhiyet sayılması gerektiğine dair hiçbir şüphe kalmasa da, bu durum daha berrak delillerle bütünüyle pekiştirilecektir. Zira dinî âyinlerde şu kutsal sırrın gözetilmesi esastır, Güneş yukarıdaki, yani gündüze ait yarımkürede bulunduğunda Apollon diye çağrılır, aşağıdaki, yani geceye ait yarımkürede olduğunda ise Liber Pater olan Dionysos kabul edilir. Keza Liber Pater'in suretlerini kısmen çocukluk çağında, kısmen genç olarak tasvir ederler. Dahası, sakallı ve hatta yaşlı surette de betimlerler, nitekim Greklerin Bassareus, keza Briseus diye adlandırdıkları, Campania'da da Napolililerin Hebon lakabıyla andıkları böyledir. Yaşlardaki bu farklılıklar ise Güneş'e atfedilir, şöyle ki, Mısırlıların muayyen bir günde mabedin en kutsal yerinden (adytum) dışarı çıkardıkları gibi kış gündönümünde pek ufak görünür, çünkü o vakit en kısa günde sanki küçük bir sabi gibidir. Lakin oradan itibaren artışların ilerlemesiyle ilkbahar ılım noktasında tıpkı bir delikanlının kuvvetine erişir ve genç bir surete bürünür. Daha sonra yaz gündönümünde, kendi azami büyümesine eriştiği o vakitte, yaşı tam gelişmiş sakallı bir tasvirle belirlenir. Bundan sonra günlerin kısalmasıyla sanki yaşlanıyormuşçasına Tanrı, dördüncü bir biçimle şekillendirilir. Keza Trakya'da da aynı şekilde Güneş ile Liber'in bir tutulduğunu öğrenmekteyiz, Alexander'ın yazdığına göre onlar bu tanrıyı Sabazios diye anarak görkemli bir dinî ihtiramla yüceltirler ve Zilmissos tepesinde bu tanrıya yuvarlak biçimli, çatısının ortası açık bir mabet adanmıştır. Mabedin yuvarlaklığı bu gök cisminin şeklini gösterir ve ışık çatının en üstünden içeri alınır, öyle ki Güneş'in ışığını salarak her şeyi en yüksek tepeden aydınlattığı ve o doğduğunda bütün âlemin gözler önüne serildiği aşikâr kılınır.
Orpheus da Güneş'in anlaşılmasını murat ederek diğerlerinin yanı sıra şöyle der,
"Önceden hareketsiz duran tanrısal esiri parçalayıp, Tanrılara görmesi pek güzel bir tecelli sundu, Şimdi ona hem Phanes hem Dionysos derler, Ve Eubouleus Efendi ile apaçık parlayan Antauges, Yeryüzündeki faniler ise başka başka adlar verir ona. Işığa ilk gelen oydu, Dionysos diye anıldı, Zira o dönüp durur uçsuz bucaksız ulu Olympos boyunca, Değişerek farklı bir ad aldı, her şeye uygun lakaplarla, Zamanın akışı içinde, dönemin icabına göre." [Yunanca]
Güneş'e "ışık ve apaçık olandan" [Yunanca] ötürü Phanes demiştir, yani ışıktan ve aydınlatmadan gelir, çünkü her şeyi temaşa ederek herkesçe görünür. Dionysos ise, ozanın bizzat söylediği gibi, "dönmekten ve çevrilmekten" [Yunanca] gelir, yani çepeçevre bir döngüde hareket ettiği içindir. Bundan ötürü Kleanthes, onun "baştan sona katetmekten" [Yunanca] ötürü böyle adlandırıldığını yazar, zira doğudan batıya gündelik hareketiyle geceyi ve gündüzü meydana getirerek göğün devrini tamamlar. Doğa felsefecileri (physici) Dionysos'u "Zeus'un zihni" [Yunanca] diye anar, çünkü Güneş'in âlemin zihni olduğunu söylemişlerdir. Âleme ise gökyüzü denir, ki ona da Jüpiter derler. Bundan ötürü Aratos gökyüzünden bahsedecekken şöyle der,
"Zeus ile başlayalım." [Yunanca]
Romalılar tarafından ise Liber olarak adlandırılır, çünkü serbest (liber) ve gezgindir, nitekim Naevius şöyle der,
Gezgin Güneş'in ateşten dizginlerini Daha yakına salıp yeryüzüne bağladığı bu yerde.
Aynı Orpheusçu dizeler ona Eubouleus diyerek, bu tanrıyı iyi öğüdün koruyucusu olarak gösterir. Zira öğütler zihnin tasavvurundan doğuyorsa ve müellifler de insanlara anlama ilkesinin kendisinden aktığı Güneş'i âlemin zihni sayıyorsa, haklı olarak Güneş'i iyi öğüdün başrahibi saymışlardır. Orpheus, şu mısrayla Güneş'in Liber olduğunu açıkça ilan eder,
"Güneş ki ona Dionysos lakabını verirler." [Yunanca]
Ve bu dize gayet vecizdir, aynı ozanın şu dizesi ise daha da derin manalıdır,
"Tek bir Zeus, tek bir Hades, tek bir Güneş, tek bir Dionysos." [Yunanca]
Bu dizenin muteberliği Klaros Apollon'u kâhininin kehanetine dayanır, bu kehanette Güneş'e başka bir ad daha eklenir ve aynı mukaddes dizelerde diğerlerinin yanı sıra Iao diye anılır. Zira Klaros Apollon'una, kendisine Iao denen tanrının hangi tanrılardan sayılması gerektiği danışıldığında şöyle buyurmuştur,
"Sırra erenler gizli ayinleri bilmeyenlerden saklamalıydı, Şayet kavrayışın az, aklın da zayıfsa, Bil ki cümle tanrıların en yücesi Iao'dur, Kışın Hades'tir, bahar başlarken Zeus, Yazın Güneş'tir, güzün ise narin Iao." [Yunanca]
Liber Pater'in ve Güneş'in Iao ile kastedildiğini açıklayan bu kehanetin kudretini, uluhiyetin ve adın yorumunu Cornelius Labeo, Klaros Apollon'unun Kehaneti Üzerine adlı kitabında etraflıca işlemiştir. Keza Orpheus da Liber ile Güneş'in bir ve aynı tanrı olduğunu göstererek, Liberalia bayramındaki süsü ve kisvesi hakkında şöyle yazar,
"Bütün bunları tamamlayıp tanrının bedenini örtünce, Şanlı Güneş'in bir taklidi olan o sabah libasıyla, İlkin tıpkı alev saçan ışınlar gibi, Ateşe benzer al renkli bir peplos bürünmeli, Üstüne de benekli, geniş bir geyik postu atmalıdır." [Yunanca]
Alaca benekli derisini bir canavarın sağ omzuna asıp, Yıldızların o nakışlı, kutlu gök kubbesini andırarak, Ardından ceylan postunun üstüne altın bir kuşak bağlar, Işıl ışıl parıldayan, göğsünü çepeçevre saran, ulu bir alamet, Derhal yerin uçlarından parlakça fışkırıp, Altın ışınlarıyla Okyanus’un akıntısını sarstığında, Uçsuz bucaksız bir ışıktır parıldayan, etrafı saran pusla karışıp, Girdap gibi döner parıldayarak çember halinde, Tanrı’nın önünde, sonra o uçsuz bucaksız göğsün altında kuşak, Okyanus’un dairesi gibi belirir, bakması ne büyük mucize [Yunanca].
Vergilius da Liber Pater’in Güneş, Ceres’in ise Ay olduğunu bilerek, toprağın verimliliğini ve ekinlerin olgunlaşmasını hem gecenin ılıklığı hem de gündüzün sıcaklığıyla yönettiklerini dile getirir ve şöyle der, eğer sizin lütfunuzla yeryüzü, Chaonia palamudunu bereketli başakla değiştirdiyse.
Aynı şair daha sonra, Güneş’in yeryüzündeki üretkenliğin mimarı olduğunu kutsal olmayan bir örnekle göstererek şöyle demiştir, çoğu kez verimsiz tarlaları yakmak da fayda sağlamıştır, ve devamı. Şayet insanların bulduğu ateş bile bunca türlü fayda sağlıyorsa, Güneş’in göksel sıcaklığına neler atfedilmelidir?
XIX
Liber Pater hakkında söylenenler, Mars’ın da Güneş ile aynı olduğunu gösterir, nitekim pek çok kimse Liber ile Mars’ı birleştirerek tek bir tanrı olduklarını kanıtlar. Bu yüzden Bakkhos’a, Mars’ın has adları arasında bulunan Enyalios [Yunanca] unvanı verilmiştir. Hatta Lakedaimonialılar nezdinde Liber Pater’in thyrsos yerine mızrak taşıyan heykeline tapınılır. Fakat thyrsos tuttuğunda da, ucu sarmaşık yapraklarıyla gizlenmiş saklı bir silahtan başka ne taşımaktadır ki? Bu da savaşın hiddetinin bir tür sabır bağıyla dizginlenmesi gerektiğini gösterir, zira sarmaşık bağlama ve sarma tabiatına sahiptir. Ayrıca, Liber Pater’in bahşettiği şarabın harareti de insanları çoğu zaman savaş çılgınlığına sürükler. Bu nedenle her ikisinin meydana getirdiği hararetin benzerliği yüzünden Mars ve Liber’in bir ve aynı tanrı olduğunu kabul etmişlerdir. Nitekim Romalılar her ikisine de baba unvanıyla hürmet eder, birine Liber Pater, diğerine Marspiter yani Mars Pater derler. Hatta Liber Pater’in savaşlara hükmettiği, zafer alayının (triumphus) ilk mucidi olarak gösterilmesiyle de kanıtlanır. Mademki Liber Pater Güneş’tir ve Mars da Liber Pater ile aynıdır, Mars’ın Güneş olduğundan kim şüphe duyabilir?
İspanyol bir halk olan Accitaniler de Mars’ın ışınlarla süslenmiş heykeline büyük bir hürmetle tapar ve ona Neton derler. Doğanın mantığı da göksel sıcaklığın kaynağı olan tanrıların öz ve töz bakımından değil, daha ziyade isimleriyle ayrılmasını gerektirir, ruhun alevlendiği, kimi zaman öfkeye, kimi zaman erdemlere, bazen de savaşların doğmasına yol açan geçici bir cinnete sürüklendiği o hararete Mars adını vermişlerdir. Şair de onun bu gücünü tasvir ederek ve ateşin benzerliğine bağlayarak şöyle der, Kudurmuştu mızrak savuran Ares gibi ya da kavurucu bir ateş gibi [Yunanca].
Hülasa, ruhların coşkusunu ve kanın hararetini uyandıran Güneş tesirine Mars denildiği ikrar edilmelidir.
Merkür’ün de Güneş olduğunu kanıtlamak için yukarıda aktarılanlar yeterlidir. Apollon ile Merkür’ün aynı olduğu, pek çok kavimde Merkür yıldızının Apollon’un adıyla anılmasından ve Apollon’un Musalara önderlik etmesi gibi, Merkür’ün de Musaların bir lütfu olan söz yeteneğini bahşetmesinden anlaşılır. Bundan başka, Merkür’ün Güneş sayıldığına dair pek çok delil vardır. İlki, Merkür heykellerinin kanatlarla bezenmesidir ki bu durum Güneş’in süratini simgeler. Zira Merkür’ün zihne hükmettiğine inanırız ve adının da "yorumlamak" sözcüğünden türediğini anlarız [Yunanca], Güneş ise evrenin zihnidir ve Homeros’un dediği gibi, adeta bir kanat yahut bir fikir kadar hızlı [Yunanca], en büyük sürat zihne aittir, işte bu yüzden Merkür adeta Güneş’in tabiatı gereği kanatlarla donatılmıştır.
Mısırlılar, Güneş’in bizzat kendisini kanatlı olarak tasvir edip bu görüşü daha açık biçimde ortaya koyarlar ve ona tek bir renk vermezler. Zira birini gök mavisi, diğerini parlak surette tasvir ederler. Bunlardan parlak olana yukarıdaki, gök mavisi olana ise aşağıdaki derler, Güneş aşağıdaki yarıkürede yani kış burçlarında yol aldığında kendisine aşağıdaki adı verilir, Zodyak’ın yazlık kısmını katettiğinde ise yukarıdaki adı verilir. Merkür hakkında da yukarıdaki ve aşağıdaki tanrılar arasında haberci ve aracı kabul edildiği başka bir mitos altında aynı kurgu mevcuttur.
Ayrıca Argiphontes olarak anılması, Iuno’nun emriyle bir ineğe dönüştürülen Inakhos’un kızını, tanrıçanın bu kuma rakibesini, başının çevresinde çok sayıda gözle donatılmış olarak beklediği söylenen Argos’u öldürmesinden ötürü değildir, böylesi bir anlatıda Argos, göksel gözlerin suretini taşıyan yıldızların ışığıyla bezenmiş gökyüzüdür. Göğe ise parlaklığı ve süratinden ötürü "beyaz ve hızlı" anlamında Argos denmesi uygun görülmüştür [Yunanca]. Gökyüzü, Mısırlıların hiyeroglif yazılarında ifade etmek istediklerinde bir inek figürü koydukları yeryüzünü yukarıdan gözler gibi durur. İşte yıldızların ışıklarıyla bezenmiş bu gök kubbe, gündüz vakti parlayan Güneş’in ışığının gücüyle ölümlülerin bakışından yıldızları saklayıp adeta onları söndürmesiyle Merkür tarafından katledilmiş sayılır. Merkür heykellerinin çoğu da, yalnızca başı belirgin ve erkeklik uzvu dikilmiş halde, kare biçimli sütunlar olarak şekillendirilir, bu şekil Güneş’in âlemin başı ve varlıkların tohumu olduğunu, tüm kudretinin birbirinden ayrılmış uzuvların hizmetinde değil, makamı başta olan zihinde bulunduğunu simgeler. Dört kenar ise, Merkür’e atfedildiğine inanılan dört telli çalgı (tetrakord) ile aynı gerekçeyle şekillendirilir. Zira bu sayı, dünyanın dört yönünü, yılı meydana getiren dört mevsimi ya da Zodyak düzeninin iki ılım noktası ve iki gündönümü ile ayrılmasını simgeler, nitekim Apollon’un yedi telli liri de, doğanın Güneş’i idarecisi kıldığı o yedi göksel kürenin hareketinin kavranmasını sağlar. Merkür şahsında Güneş’e tapınıldığı, Mısırlıların Merkür’e vakfetmek üzere birbirine dolanmış dişi ve erkek ejderha suretinde biçimlendirdikleri caduceustan da açıkça anlaşılır. Bu ejderhalar gövdelerinin orta yerinde, Herakles düğümü dedikleri bir düğümle birbirine bağlanırlar,
KİTAP I
ve onların ön kısımları bir daire halinde geriye kıvrılarak, birbirine bastırılmış öpüşlerle dairenin çevresini birleştirir, düğümün ardından ise kuyruklar caduceusun kabzasına geri çağrılır ve kabzanın aynı kısmından çıkan kanatlarla süslenir. Mısırlılar caduceusun temsil ettiği manayı insanların doğum haritasına (genitura), yani genesis [Yunanca] diye adlandırılan doğuma dek teşmil ederler, yeni doğan insana dört koruyucu tanrının eşlik ettiğini anarlar, bunlar daimon, tykhe, eros ve ananke [Yunanca], ilk ikisinin Güneş (Sol) ve Ay (Luna) olarak anlaşılmasını isterler, zira ruhun, ısının ve ışığın kaynağı olan Güneş, insan hayatının yaratıcısı ve koruyucusudur, bu sebeple doğanın daimonu [Yunanca], yani tanrısı kabul edilir, Ay ise tykhedir [Yunanca], zira tesadüflerin çeşitliliğiyle çalkalanan bedenlerin yöneticisidir, aşk öpüşle, zorunluluk ise düğümle imlenir. Kanatların niçin eklendiği hususu yukarıda zaten açıklanmıştı. Bu tür tasvirler için bilhassa ejderha kıvrımları seçilmiştir, çünkü her iki gök cisminin yolu da kıvrımlıdır.
XX. İşte bu sebeple hem Aesculapius hem de Salus heykellerine ejderha iliştirilir, zira bunlar Güneş'in ve Ay'ın tabiatına bağlanır. Aesculapius, Güneş'in cevherinden kaynaklanıp ölümlülerin ruhlarına ve bedenlerine yardım eden şifalı kuvvettir.
Salus ise, canlıların bedenlerinin şifa verici bir dengeyle güçlendirilerek fayda gördüğü Ay'a has bir tesirdir. İşte bu yüzden onların heykellerine ejderha suretleri eklenir, çünkü ejderhaların her yıl ihtiyarlık derisini üstlerinden atıp tazelenmeleri gibi, bu tanrılar da insan bedenlerinin adeta zaaf derisini üzerinden atarak eski zindeliğine kavuşmasını sağlarlar. Nitekim ejderha sureti bizzat Güneş'e de isnat edilir, zira Güneş daima en dipteki çöküşün getirdiği bir nevi ihtiyarlıktan kendi yüksekliğine, adeta gençliğin kudretine geri döner. Ejderhanın Güneş'in en belirgin alametleri arasında yer aldığı, isminin etimolojisinden de anlaşılır, nitekim ona derkein [Yunanca], yani "görmek" fiilinden hareketle bu ad verilmiştir. Zira bu yılanın son derece keskin ve hiç uyumayan bakışlarıyla bu gök cisminin tabiatını taklit ettiği, bu sebeple mabetlerin, kutsal mekanların, kehanet merkezlerinin ve hazinelerin muhafazasının ejderhalara emanet edildiği rivayet edilir.
Aesculapius'un Apollon ile aynı olduğunu sadece ondan doğduğuna inanılması değil, ona kehanet gücünün de atfedilmesi ispatlar. Nitekim Apollodoros, Tanrılar Üzerine [Yunanca: Peri theon] başlıklı kitaplarında Aesculapius'un kehanetlere ve alamet yorumlarına başkanlık ettiğini yazar. Tıp ile kehanet ilimlerinin birbirine bağlı olduğu düşünülürse bu şaşılacak bir durum değildir. Nitekim hekim, bedende gelecekte ortaya çıkacak yararları yahut zararları önceden bilir, nasıl ki Hippokrates bir hekimin hasta hakkında şunları söylemesi gerektiğini bildirir, olanları, önceden vuku bulmuş olanları ve gelecekte meydana gelecekleri bildirmek [Yunanca], yani,
Şimdiki zamanı, geçmişi ve pek yakında ardı sıra gelecek olanları,
bu durum şunları bilen kehanet ilmine pek uygundur,
Varlığı sürenleri, gelecekte olacakları ve daha önce vuku bulmuş olanları.
Herkül (Hercules) dahi Güneş'in cevherinden uzak değildir, nitekim Herkül, insan soyuna tanrıların benzerliğinde erdem ve güç bahşeden Güneş kudretidir. Boiotia'daki Thebai'de Alkmene'den doğanın yalnızca o olduğunu yahut Herkül diye adlandırılan ilk kişi olduğunu düşünmeyesin, bilakis pek çoklarından sonra ve en sonuncusu olarak bu unvana layık görülmüş, fazilet ve gücü yöneten tanrının adını hak edecek derecedeki aşırı cesareti sebebiyle bu isimle onurlandırılmıştır. Nitekim tanrı Herkül'e Tyros'ta dindarca tapınılır, fakat Mısırlılar ona çok daha mukaddes ve ulu bir hürmet gösterirler, kendilerinde pek eskilere uzanan hafızanın bile ötesinde, onu başlangıcı olmayan bir varlık olarak tazim ederler.
Gök kubbe için savaşırken adeta tanrıların gücü sıfatıyla Gigantları katledenin de kendisi olduğuna inanılır. Gigantların ise tanrıları inkar eden ve bu yüzden tanrıları gökteki makamlarından kovmak istediği düşünülen bir tür dinsiz insan kavminden başka ne olduğuna inanılabilir ki? Bunların ayakları ejderha kıvrımlarıyla son bulurdu, bu da onların doğru hiçbir şey, ulvi hiçbir şey düşünmediklerini, bütün ömürlerinin adım ve ilerleyişinin yerin altındaki karanlıklara battığını gösterir. Güneş, bu kavimden hak ettiği cezayı yakıcı sıcağının felaket getiren gücüyle tahsil etmiştir.
Gerçekten de Herkül'ün Güneş olduğu isminden bile bellidir. Zira Herakles, Heras kleos [Yunanca], yani havanın şanı ve zaferinden başka nedir ki? Güneş'in aydınlatmasından gayrı havanın başka ne şanı olabilir, zira Güneş çekildiğinde hava karanlıkların derinliğine gömülür. Bundan başka, Mısırlılardaki ayin usulleri de tanrının çok yönlü kudretini çeşitli merasimlerle dile getirir ve bu Herkül'ün her şeyin içindeki ve her şey boyunca uzanan Güneş [Yunanca: ton en pasi kai dia panton helion] olduğunu ima ederler. Yeryüzünün başka bir yerinde gerçekleşen bir hadiseden de gayet muteber bir delil elde edilir. Nitekim Beriki İspanya kralı Theron, bir öfke krizine kapılıp bir donanma hazırlayarak Herkül'ün tapınağını zapt etmeye giriştiğinde, Gadesliler savaş gemileriyle ona karşı denize açıldılar, savaşa tutuşulduğunda ve henüz iki taraf da üstünlük sağlayamamışken ansızın kraliyet gemileri firar etmeye başladı ve aynı anda beklenmedik bir ateşin pençesine düşerek alevler içinde yandı. Düşmandan geriye kalan pek az kimse esir edildi.
Gades donanmasının pruvaları üzerinde beliren aslanların kendilerine göründüğünü, ardından Güneş'in başı etrafında resmedilenlere benzer ışınların yayılmasıyla gemilerinin aniden yanıp kül olduğunu bildirdiler.
Aynı Mısır'a komşu olan ve kurucusu Makedonyalı İskender ile övünen kent, neredeyse kendinden geçmiş bir saygının icrası içinde Serapis ile İsis'e hürmet eder. Yine de bu hürmetin tamamını, gerek heykelin başına bir sepet yerleştirirken, gerekse tasvire üç başlı bir canlının suretini eklerken, o ad altında Güneş'e sunduklarını açıkça ortaya koyarlar, zira bu canlının ortadaki en büyük başı bir aslan suretini yansıtır, sağ tarafında okşayıcı, uysal görünüşlü bir köpek başı yükselir, boynun sol tarafı ise yırtıcı bir kurdun başıyla son bulur. Bir ejderha, kıvrımlarıyla bu hayvan suretlerini birbirine bağlar ve canavarı dizginleyen tanrının sağ eline doğru başını uzatır. Dolayısıyla aslan başı şimdiki zamanı gösterir, çünkü şimdiki zamanın durumu, geçmiş ile gelecek arasında mevcut eylemiyle güçlü ve hararetlidir. Fakat geçmiş zaman kurdun başıyla imlenir, zira akıp gitmiş şeylerin hatırası yırtıcı bir güçle çekilip alınır. Aynı şekilde okşayan bir köpeğin sureti, hakkında beslediğimiz ümidin belirsiz olsa da bizi aldattığı geleceğin olayını tayin eder. Peki zamanlar, kendi yaratıcısı dışındakine nasıl hizmet ederdi? Tepesi sepetle taçlanmış olan başı, hem bu yıldızın yüceliğini gösterir hem de kaplama kudretini açığa vurur, çünkü yeryüzüne ait her şey, yayılan sıcaklıkla çekilip alındığında ona geri döner. Şimdi Güneş ya da Serapis hakkında vahiyle bildirilen sözü dinle, zira Mısırlıların en yüce tanrı olarak aktardığı Serapis, Kıbrıslıların kralı Nikokreon tarafından tanrılardan hangisi sayılması gerektiği sorulduğunda, kralın kaygılı dindarlığını şu dizelerle aydınlatmıştır,
[Yunanca] Tanrısal doğanın ne olduğunu anlamak istersen, dinle söyleyeceklerimi, Göksel âlem başımdır benim, karnım ise deniz, Yeryüzü ayaklarımdır, kulaklarım gökteki esirde (aether) durur, Gözüm ise Güneş'in her yere ışık saçan parlak aydınlığıdır.
Bunlardan anlaşılmaktadır ki, Serapis ile Güneş'in tabiatı birdir ve bölünemez.
İsis de onunla birleşik bir kült içinde anılır, o da ya yeryüzüdür yahut Güneş'in altında uzanan eşyanın tabiatıdır. Bu sebeptendir ki tanrıçanın bütün bedeni bitişik memelerle sıklaşmıştır, çünkü evren ya toprağın ya da tabiatın besleyiciliğiyle doyurulur.
XXI
Asurluların inancı incelendiğinde, Adonis'in de Güneş olduğundan şüphe duyulmayacaktır, onların nezdinde bir zamanlar Architis Venüs'ü ile Adonis'e duyulan en büyük hürmet hüküm sürmüştür, bu hürmeti şimdi Fenikeliler sürdürmektedir. Nitekim doğa bilginleri (physici), bizim de bir parçasında yaşadığımız yeryüzünün üst yarım küresini (hemisphaerium) Venüs adıyla yüceltmişler, alt yarım küresine ise Proserpina demişlerdir. Dolayısıyla Asurlular ve Fenikeliler katında tanrıça keder içinde tasvir edilir, çünkü Güneş yıllık yürüyüşüyle on iki burcun sırasını aşarak alt yarım kürenin bir kısmına da dâhil olur, zira Zodyak'ın (zodiacus) on iki burcunun altısının yukarıda, altısının aşağıda yer aldığı kabul edilir. Güneş aşağıdakilerde bulunup bu yüzden günleri kısalttığında, geçici bir ölümün pençesinde kaybolup antipodların ve yeryüzünün alt dairesinin uluhiyet kaynağı olduğunu söylediğimiz Proserpina tarafından alıkonulmuş gibi, tanrıçanın yas tuttuğuna inanılır. Güneş, alt sıranın altı burcunu aşıp ışığın ve günlerin artışıyla bizim dairemizin yarım küresini aydınlatmaya başladığında ise, Adonis'in yeniden Venüs'e iade edildiğine inanmak isterler. Adonis'in bir yaban domuzu tarafından katledildiğini rivayet ederler, bu hayvanda kışın suretini kurgularlar, çünkü sert ve haşin domuz nemli, çamurlu, kırağıyla kaplı yerlerden haz duyar ve tam bir kış meyvesi olan palamutla beslenir. Dolayısıyla kış, Güneş için bir nevi yaradır, onun hem ışığını hem de sıcaklığını bizden eksiltir, bu iki hal de canlıların başına ancak ölümle gelir. Bu tanrıçanın Lübnan Dağı'ndaki sureti başı örtülü, hüzünlü bir görünüşle biçimlendirilir, yüzünü elbisesinin içinde sol eliyle destekler, bakanların gözünde yaşların süzüldüğüne inanılır. Bu tasvir, daha önce belirttiğimiz üzere yas tutan bir tanrıçaya ait olmakla birlikte, bulutlarla örtülmüş, Güneş'ten mahrum kalarak donakalmış, pınarların yeryüzünün gözleri gibi daha bol aktığı ve tarlaların kendi zinetinden yoksun kalarak kederli bir çehre sergilediği kış mevsimindeki yeryüzünü de gösterir. Fakat Güneş, yeryüzünün alt kısımlarından yükselip ilkbahar ılım noktasının (aequinoctium) sınırlarını aşarak günü uzattığında, Venüs neşeli ve güzeldir, ekinler tarlalarda, otlar çayırlarda, yapraklar ağaçlarda yeşerir. Bu yüzden atalarımız nisan ayını Venüs'e adamışlardır.
Benzer şekilde Frigyalılar da Tanrıların Anası ve Attis etrafındaki efsaneleri ve kutsal ayinlerin icrasını farklılaştırarak aynı şeylerin anlaşılmasını sağlarlar. Zira Tanrıların Anası'nın yeryüzü sayıldığından kim şüphe duyar? Bu tanrıça aslanlar tarafından taşınır, aslanlar atılganlıkları ve hararetleriyle güçlü hayvanlardır, bu da yeryüzünü taşıyan havayı kuşatan göğün tabiatıdır. Attis adı altındaki Güneş'i ise kaval ve asa ile donatırlar. Kaval, eşit olmayan nefesin düzenini gösterir, çünkü içlerinde hiçbir eşitlik bulunmayan rüzgârlar özlerini Güneş'ten alır, asa ise her şeyi çekip çeviren Güneş'in kudretini beyan eder. Bu törenlerde Güneş'in esas alındığı şuradan da anlaşılabilir, onların adetine göre keder taklidinin sona ermesi ve inişin (catabasis) tamamlanmasıyla, nisan hilalinden önceki sekizinci günde neşenin başlangıcı kutlanır. Bu güne Hilaria derler, Güneş'in günü geceden daha uzun kıldığı ilk vakittir bu.
İsis'in Osiris'e yas tuttuğu Mısırlılarda da bu dini tesir farklı adlar altında mevcuttur. Osiris'in Güneş'ten, İsis'in ise daha önce söylediğimiz gibi yeryüzünden ya da eşyanın tabiatından başka bir şey olmadığı gizli değildir, Adonis ve Attis etrafında dönen aynı mantık, Mısır inancında da yıllık idarenin döngüleriyle kederi ve sevinci nöbetleşe getirir. Mısırlılar, bu Osiris'in Güneş olduğunu vurgulamak için, kendi hiyeroglif yazılarıyla ifade etmek istediklerinde bir asa kazırlar, onun üzerine de bir göz sureti işlerler ve bu işaretle Osiris'i gösterirler, böylece bu tanrının Güneş olduğunu ve krallık kudretinin yüceliğiyle her şeye tepeden baktığını anlatırlar, nitekim kadim gelenek Güneş'i Jüpiter'in gözü diye adlandırır. Onların nezdinde Güneş olan Apollon'a Horus denir, gece ile gündüzü oluşturan yirmi dört saat ve yıllık feleğin (orbis) tamamlandığı dört mevsim de adını bundan almıştır, mevsimlere de horae denir.
Aynı Mısırlılar, bizzat Güneş'in adına bir heykel adamak istediklerinde, onu tıraş edilmiş bir başla, fakat sağ tarafında saçı kalacak şekilde biçimlendirmişlerdir. Muhafaza edilen saç, Güneş'in tabiatta hiçbir zaman bütünüyle örtülü kalmadığını öğretir, kökü yerinde bırakılarak kesilmiş olan saçlar ise bu yıldızın bizim tarafımızdan görülmediği vakitlerde bile, tıpkı saçlar gibi yeniden fışkıracak bir cevhere sahip olduğunu gösterir. Aynı kanıtla şu da imlenir ki,
XXI 11–19
Günün en daraldığı, artışların sanki kazınıp yok edildiği ve geriye kalan sürenin daralmasıyla Güneş'in günün en kısa aralığına ulaştığı vakti kadimler kış gündönümü (brumale solstitium) diye adlandırmış, günlerin kısalığından ötürü bu döneme bruma, yani `[Yunanca]` demişlerdir. Güneş bu gizlenme yerlerinden yahut darlıklardan yeniden belirdiğinde, sanki yeniden doğuyormuşçasına yaz yarımküresine doğru büyüyerek uzanır ve işte o vakit kendi krallığına varmış kabul edilir. Bundan ötürü Mısırlılar, Zodyak'ta (zodiacus) Güneş'in yıllık seyrinde şiddetli bir hararetle en çok kaynadığı gök bölgesindeki bir hayvanı ona adamışlar, oradaki Aslan burcunu Güneş'in evi (domicilium) diye adlandırmışlardır, zira bu hayvanın özünü Güneş'in tabiatından aldığı görülür, ilkin, Güneş'in yıldızlara üstün gelmesi gibi, o da atılımı ve hararetiyle diğer hayvanlara üstün gelir, Aslan göğsü ve gövdesinin ön kısmıyla güçlüdür, arka uzuvlarına doğru ise gücü zayıflar, aynı şekilde Güneş'in kudreti de günün ilk kısmında öğleye doğru, yahut yılın ilk kısmında ilkbahardan yaza doğru artar, ardından takatsizleşerek günün yahut yılın daha sonraki kısmı sayılan batıma veya kışa doğru alçalır. Aynı şekilde bu hayvan daima açık ve ateş saçan gözlerle bakar, tıpkı Güneş'in açık ve ateşten gözüyle yeryüzüne daimi ve yorulmak bilmez bir nazarla bakması gibi.
Güneş'in tabiatıyla haklı olarak irtibatlandırılan yalnızca Aslan değil, Zodyak'ın bütün burçlarıdır, Koç'tan başlayacak olursam, onunla Güneş arasında büyük bir uyum vardır. Zira Koç, kışın altı ayı boyunca sol yanı üzerine yatar, ilkbahar ılım noktasından (aequinoctium uernum) itibaren ise sağ yanı üzerine yatar, tıpkı Güneş'in de aynı vakitten itibaren sağ yarımküreyi, geri kalan zamanda ise sol yarımküreyi dolaşması gibi. Bu sebeple Libyalılar, batan Güneş tanrısı olduğunu düşündükleri Ammon'u koç boynuzlarıyla tasvir ederler, zira bu hayvan en çok boynuzlarıyla güçlüdür, tıpkı Güneş'in ışınlarıyla güçlü olması gibi. Nitekim Yunanlar arasında da Koç'a `[Yunanca]` denir.
Boğa'nın da Güneş ile ilişkilendirildiğini Mısır tapımı türlü delillerle gösterir, gerek Heliopolis'te Güneş'e adanmış olan ve Mnevis adını verdikleri boğaya fevkalade tazim göstermeleriyle, gerek Memfis şehrinde Apis öküzünün Güneş suretinde kabul görmesiyle, gerekse Hermonthis kasabasında Apollon'un muazzam tapınağında Güneş'e adanmış ve Bacis diye adlandırdıkları, Güneş'in tabiatına uygun mucizelerle temayüz etmiş bir boğaya tapınmalarıyla. Zira onun her saat başı renk değiştirdiği ileri sürülür ve bütün hayvanların tabiatına aykırı biçimde kıllarının ters yönde uzayarak sertleştiği söylenir. Bundan ötürü âlemin karşıt yönüne doğru parıldayan Güneş'in bir timsali addedilir.
Sırayla ölüp dirildiklerine inanılan İkizler ise, bir ve aynı olan Güneş'in kimi vakit âlemin en derinliklerine inmesini, kimi vakit de âlemin en yüksek doruğuna yeniden yükselmesini simgelemekten başka neyi anlatır?
Yengeç, yanlamasına yürüyüşüyle, hiçbir zaman dosdoğru bir yolda değil, daima şu yolda ilerlemek nasip olan Güneş'in seyrini göstermekten başka nedir,
eğik bir seyirle burçlar kuşağının döndüğü yerde,
ve Güneş bilhassa o burçta yukarıdaki seyrinden itibaren artık aşağı kısımlara doğru eğik bir şekilde yönelmeye başlar.
Aslan hakkında ise yukarıda zaten söz edilmişti.
Elinde bir başak tutan Başak ise, mahsulleri gözeten `[Yunanca]` değilse nedir? Bu sebeple onun, yetişen meyvelerin insanların istifadesine sunulmasını sağlayan yegane güç olan Adalet olduğuna inanılır.
XXI 20–27 / XXII 1–2
İçinde Terazi'nin de yer aldığı Akrep bütünüyle Güneş'in tabiatını resmeder, zira kışın uyuşur ve bu mevsim geçtikten sonra, kış uyuşukluğundan tabiatı hiçbir zarar görmeksizin kendi kudretiyle iğnesini yeniden doğrultur.
Zodyak'ın bütün evleri (domus) arasında en altta ve en sonda bulunan Yay, sanki son kısımlarıyla yukarılardan aşağılara itilmiş gibi, arka uzuvları sebebiyle insandan canavara dönüşür, yine de bir ok fırlatır, bu da gösterir ki, Güneş en alt kısımdan gelse dahi, o vakit de her şeyin hayatı onun ışınıyla varlığını sürdürür.
Oğlak, Güneş'i alt kısımlardan yukarılara geri getirirken keçinin tabiatını taklit eder görünür, keçi de alçak yerlerden otlanırken daima dik kayalıkların yükseklerini otlar.
Kova bizzat Güneş'in kudretini göstermez mi? Zira Güneş'in harareti nemi yukarılara çekmeseydi, yeryüzüne nasıl yağmur yağardı, ki onun geri dökülmesi bol yağmurları doğurur.
Zodyak'ın en son sırasında Balık yer almıştır, diğerlerinde olduğu gibi kendi tabiatının bir benzerliği değil, fakat yaşamı sadece havadaki ve karadaki canlılara değil, aynı zamanda yaşayışları sulara gömülmüş ve sanki Güneş'in nazarından sürgün edilmiş canlılara da bahşeden bu yıldızın kudretinin bir tezahürü onları Güneş'e adamıştır. Güneş'in kudreti öylesine büyüktür ki, en gizli yerlere dahi nüfuz ederek hayat verir.
Sözü yeniden Güneş'in çok yönlü kudretine getirecek olursak, kibre karşı kendisine tapınılan Nemesis, parıldayanları karartıp gözden yitiren, karanlıkta kalanları ise aydınlatıp göz önüne seren Güneş'in bu kudretinden başka nedir?
Inuus adını da verdikleri Pan'ın kendisi, göründüğü bu suret altında, basiret sahiplerinin kendisinin Güneş olduğunu idrak etmesine imkân tanır.
I. Kitap
...anlaşılmalıdır. Arkadyalılar bu tanrıya tapar ve ona *ton tēs hylēs kyrion* [Yunanca] derler, bununla ormanların efendisini değil, bütün maddi tözün (substantia) hâkimini kastederler, zira bu maddenin kudreti, ister ilahi ister dünyevi olsun, bütün cisimlerin özünü oluşturur. Dolayısıyla Inuus'un boynuzları ve aşağıya doğru uzanan gür sakalı, Güneş'in hem yukarıdaki göğün çevresini aydınlattığı hem de aşağıdaki yerleri ışığıyla donattığı ışığın tabiatını gösterir, nitekim Homeros onun hakkında şöyle der,
ölümsüzlere ve ölümlülere ışık taşısın diye yükseldi.
Kavalın ve asanın ne anlama geldiğini, yukarıda Attis'in suretini ele alırken izah etmiştik. Keçi ayaklarıyla son bulmasının gerekçesi ise şudur, Güneş'in idaresiyle her bir töze yayılan madde, kendisinden ilahi cisimler meydana geldikten sonra toprak unsurunda nihayete erer. İşte bu nihayetin işareti olarak bu hayvanın ayakları seçilmiştir, zira hem yeryüzüne aittir hem de otlarken daima yüksekleri arar, tıpkı Güneş'in ışınlarını yukarıdan yeryüzüne saldığı veya geri topladığı vakit dağlarda görünmesi gibi. Hiçbir gözün ilişemediği Ekho'nun bu Inuus'un sevgilisi ve neşesi olduğuna inanılır, bu da Güneş'e dost olan, adeta doğduğu bütün kürelerin (sphaera) yöneticisine yaraşan göğün ahengini simgeler, gelgelelim bu ahenk bizim duyularımızla asla kavranamaz.
Zamanların kurucusu olan ve bu sebeple Greklerce tek bir harf değiştirilerek *Khronos* dermişçesine *Kronos* diye adlandırılan Satürn'ün kendisi de, unsurların düzeninin zamanların çokluğuyla ayrıldığı, ışıkla açığa çıkarıldığı, ebediyet bağıyla bir arada tutulduğu ve temaşa ile tefrik edildiği rivayet edilirken Güneş'ten başka ne olarak anlaşılabilir, nitekim bütün bunlar Güneş'in fiilini göstermektedir.
Tanrıların kralı Jüpiter'in bizzat kendisi de Güneş'in tabiatını aşıyor görünmez, bilakis açık delillerle Jüpiter ile Güneş'in aynı olduğu öğretilir. Zira Homeros şöyle dediğinde,
Zira Zeus dün kusursuz Etiyopyalıların yanına, Okeanos'a ziyafete gitti, bütün tanrılar da peşinden geldi, on ikinci günde ise Olympos'a geri dönecektir,
Cornificius, Jüpiter adıyla Güneş'in kastedildiğini yazar, Okeanos'un dalgaları ona adeta ziyafet sunar. Nitekim hem Poseidonios'un hem de Kleanthes'in teyit ettiği üzere, Güneş'in yolu yanık bölge denilen mıntıkadan ayrılmaz, zira yeryüzünü hem çevreleyen hem de bölen Okeanos tam da bunun altından akar, bütün doğa bilginlerinin iddiasıyla da sabittir ki ısı nem ile beslenir. Nitekim "bütün tanrılar da peşinden geldi" dediğinde gök cisimleri anlaşılır, bunlar Güneş ile birlikte göğün günlük hareketiyle batışa ve doğuşa sürüklenir, aynı nem ile beslenirler. Zira onlar gök cisimlerine ve yıldızlara, daima hareket halinde oldukları için *apo tou theein*, yani *trekhein* [Yunanca] kökünden ya da *apo tou theōreisthai* [Yunanca] kökünden türeterek *theoi* derler. Şair "on ikinci günde ise geri dönecektir" sözünü eklerken günlerin değil, üst yarı kürenin (hemisphaerium) doğuşuna döndükleri saatlerin sayısını kasteder. Zihnimizi aynı kanaate Platon'un şu sözleri de götürür,
Gökteki ulu önder Zeus, kanatlı arabasını sürerek her şeyi düzenleyip gözeterek en önde ilerler, onun ardından ise on bir bölüme ayrılmış tanrılar ve daimōnlar ordusu gelir, yalnızca Hestia tanrıların evinde tek başına kalır.
Bu sözlerle Platon, Jüpiter adı altında gökteki ulu önderin Güneş olduğunu anlatmak ister, kanatlı araba ile de bu yıldızın hızını gösterir. Zira Güneş hangi burçta bulunursa bulunsun, bütün burçlardan, yıldızlardan ve burçların koruyucusu tanrılardan üstün olduğundan, her şeyi tanzim edip donatarak bütün tanrılara önderlik ettiği görülür, bu sebeple diğer tanrılar on bir burcun kısımlarına dağıtılmış onun ordusu sayılır, zira kendisi, hangi burçta olursa olsun, on ikinci burcun yerini tutar. Daimōnlar adını tanrılar nitelemesiyle birleştirmesi ise ya tanrıların *daēmones*, yani geleceği bilenler olmasındandır ya da Poseidonios'un *Kahramanlar ve Daimōnlar Üzerine* başlıklı kitaplarında yazdığı gibi, onların cevherinin esiri (aetherius) tözden pay alıp ayrılmasındandır, bu da ister *apo tou daiomenou*, yani yanan, ister *apo tou daiomenou*, yani bölünen anlamına gelsin. "Yalnızca Hestia tanrıların evinde tek başına kalır" diye eklemesi ise toprak olduğunu kabul ettiğimiz bu unsurun tanrıların evinde, yani evrenin içinde hareketsiz kaldığını simgeler, Euripides'in dediği gibi,
ve Toprak Ana, ölümlülerin bilgeleri seni esir içinde durduğun için Hestia diye çağırırlar.
Güneş ve Jüpiter hakkında ne düşünülmesi gerektiği şuradan da anlaşılır, bir yerde,
Zeus'un her şeyi gören ve her şeyi anlayan gözü,
diğer bir yerde ise,
Ey her şeyi gören ve her şeyi işiten Güneş,
denir, bundan ötürü her ikisinin de tek bir kudret olarak sayılması gerektiği sabittir.
Asurlular da *Heliopolitēs* [Yunanca] lakabını verdikleri Jüpiter adı altındaki Güneş'i, Heliopolis diye anılan kentte pek büyük ayinlerle yüceltirler. Bu tanrının heykeli Mısır'daki, kendisi de Heliopolis olarak adlandırılan kentten, Mısırlılarda Senemures ya da diğer adıyla Senepos hüküm sürerken alınmış, ilkin Asur kralı Deleboris'in elçisi Opias ve önderleri Partemetis olan Mısırlı rahipler eliyle oraya taşınmış, uzun süre Asurluların nezdinde kaldıktan sonra Heliopolis'e nakledilmiştir. Bunun neden böyle yapıldığını, Mısır'dan yola çıkıp şimdi bulunduğu bu yerlere hangi suretle geldiğini ve neden Mısır usulünden ziyade Asur usulüyle tapınım gördüğünü anlatmayı bir kenara bıraktım, zira mevcut konumuzla ilgisi yoktur. Gelgelelim bu heykelin bizzat Jüpiter ve Güneş olduğunu, gerek kutsal törenlerin icrasından gerekse suretinden...
XXIII
...ayırt edilir. Nitekim sakalsız suretteki altın tasvir, bir arabacı gibi sağ elini kamçıyla yukarı kaldırmış durur, sol elinde ise şimşek ile başaklar tutar ki bütün bunlar Jüpiter ile Güneş'in birleşmiş kudretini gösterir. Bu tapınağın dinsel saygınlığı, aynı zamanda Güneş ile bir olan Apollon'un kudretine dayandırılan kehanet gücünden ileri gelir. Zira Heliopolis tanrısının tasviri, Circus oyunlarının alayında tanrı heykellerinin taşındığı gibi bir tahtırevan üzerinde taşınır, eyaletin ileri gelenleri, başları tıraş edilmiş ve uzun süren bir perhizle arınmış olarak ekseriyetle bunun altına girerler, kendi iradeleriyle değil, tanrının taşıyanları sürüklediği ilahi bir esriklikle taşınırlar, nitekim Antium'da da kehanette bulunmak üzere Fortuna heykellerinin harekete geçirildiğini görürüz.
Bu tanrıya uzakta bulunanlar dahi mühürlü mektuplar göndererek danışırlar ve tanrı, danışma amacıyla eklenen metinde yer alan hususlara sırasıyla cevap yazar. Nitekim İmparator Traianus da bu eyaletten ordusuyla Parthia seferine çıkacağı vakit, bu uluhiyetin kudretini bizzat tecrübe etmiş dostlarının teşvikiyle, giriştiği işin akıbetini sormak üzere son derece köklü bir dindarlıkla harekete geçmiş, bir insan hilesi bulunmasın diye ilkin dinin itimada layık olup olmadığını sınayarak bir Roma tedbiriyle davranmış ve ilkin, kendisine cevap verilmesini istediği mühürlü yazı tabletleri göndermiştir. Tanrı boş bir kâğıt getirilmesini, bunun mühürlenip gönderilmesini buyurmuş, rahipler bu türden bir eylem karşısında hayrete düşmüşlerdir, zira tabletlerin durumundan habersizdiler. Traianus bunu büyük bir hayranlıkla karşılamıştır, çünkü kendisi de tanrıya boş tabletler göndermişti.
Bunun üzerine başka tabletler yazıp mühürleyerek savaşı bitirip Roma'ya dönüp dönmeyeceğini danışmıştır. Tanrı, tapınakta adanmış hediyeler arasından bir centurio asasının getirilmesini, parçalara ayrılarak bir kefene sarılmasını ve bu şekilde götürülmesini buyurmuştur. İşin akıbeti, Traianus'un ölümüyle kemiklerinin Roma'ya getirilmesiyle açığa çıkmıştır, nitekim parçalanmış kalıntıların sureti ve asanın delaletiyle gelecekteki felaketin vakti gösterilmiştir.
Söz tek tek tanrıların adları arasında dağılıp gitmesin diye, Asurluların Güneş'in kudreti hakkında ne düşündüklerini dinle. Zira en yüce ve en ulu olarak tapındıkları tanrıya Adad adını vermişlerdir. Bu adın anlamı "Bir Bir" demektir. Dolayısıyla buna en kudretli tanrı olarak tapınırlar, ancak yanına Adargatis adında bir tanrıça eklerler ve bütün varlıkların tüm kudretini bu ikisine atfederler, bunları Güneş ve yer olarak anlarlar, onların tüm türlere yayılmış kudretlerini isimlerin çokluğuyla dile getirmeyip, donatıldıkları simgelerle bu çifte uluhiyetin çok yönlü üstünlüğünü belirtirler.
Bu simgeler dahi Güneş'in tabiatını dile getirir. Nitekim Adad'ın tasviri, göğün gücünün yeryüzüne inen güneş ışınlarında olduğunu göstermek üzere, aşağı doğru eğilmiş ışınlarla tezyin edilmiştir. Adargatis'in tasviri ise, toprağın meydana getirdiği her şeyin yukarıdan gönderilen ışınların gücüyle doğduğunu göstermek maksadıyla, yukarıya doğru yönelmiş ışınlarla tezyin edilmiştir. Aynı tasvirin altında aslan suretleri bulunur, bunlar Phrygialıların Tanrıların Anası'nın, yani yerin, aslanlar tarafından taşındığını tasavvur etmeleriyle aynı sebeple yeryüzünü simgeler.
Nihayet ilahiyatçılar, Güneş'in kudretinin bütün iktidarların zirvesine tekabül ettiğini belirtirler ki bunu ayinlerde gayet veciz bir yakarışla gösterirler ve şöyle derler, "Ey her şeye gücü yeten Güneş, âlemin ruhu, âlemin kudreti, âlemin ışığı." [Yunanca] Orpheus da şu dizelerle Güneş'in her şey olduğuna tanıklık eder,
Kulak ver, dönen feleğin uzak yollarını kat eden parlak çemberi, Göklerin girdabında dönerek her daim çeviren, Ulu Zeus Dionysos, denizlerin babası, toprağın babası, Her şeyin atası, her şeyi değiştiren, altın ışıltılı Güneş. [Yunanca]
XXIV
Praetextatus sözlerine burada son verdiğinde, hepsi gözlerini ona dikmiş, şaşkınlıkla karışık bir hayranlık sergilemekteydi. Ardından kimi onun hafızasını, kimi bilgisini, hepsi birden dindarlığını övüyor, tanrıların gizli tabiatına vâkıf yegâne kişinin o olduğunu, ilahi şeyleri hem zihniyle kavrayıp hem de dehâsıyla dile getirebilecek tek kişinin kendisi olduğunu tasdik ediyordu. Bunlar olup biterken Euangelus söze girdi, "Doğrusu bu kadar büyük uluhiyetlerin kudretinin kavranabilmiş olmasına hayret ediyorum, ancak uluhiyetten söz açıldığında bizim Mantovalı şairimizi her hususta şahit göstermeniz, akla dayalı bir hüküm olmaktan ziyade bir tarafgirliktir. Şairin, Güneş ile Ay yerine 'Liber ile cömert Ceres' dediğinde, bunun neden söylendiğini bilmeksizin yalnızca öyle söylendiğini duyarak başka bir şairi taklit maksadıyla yazmadığına mı inanmalıyım? Yoksa Yunanların kendi ürettikleri her şeyi göklere çıkarması gibi, biz de şairlerimizin felsefe yapmasını mı istiyoruz, oysa bizzat felsefe yapma hevesini söz söyleme sanatı kadar açıkça ikrar etmiş olan Tullius dahi, tanrıların tabiatı, kader yahut kehanet hakkında ne vakit tartışsa, hitabetiyle kazandığı şöhreti meseleleri intizamsızca aktararak zedelemektedir."
Bunun üzerine Symmachus, "Hakaretlerin erişemeyeceği Cicero meselesine, Euangelus, daha sonra bakarız, madem şimdi işimiz Maro iledir, bana cevap vermeni isterim, bu şairin eserlerinin yalnızca çocukların eğitimi için mi elverişli olduğunu düşünürsün, yoksa bunların içinde daha derin manaların bulunduğunu kabul eder misin?" dedi.
XXIV
Bana öyle geliyor ki, Vergilius’un dizelerini hâlâ çocukken hocalarımızın önümüzde okuduğu ve bizim de terennüm ettiğimiz günlerdeki gibi değerlendirmektesin.
Symmachus, bilakis çocukken muhakemeden yoksun bir hayranlık duyardık, oysa kusurları tetkik etmeye ne hocalarımız ne de yaşımız elverirdi. Kendisi dahi itiraf etmişken, bu kusurları artık kimse utanmadan inkâr edemez. Zira ölürken eserini ateşe vasiyet eden kimse, şöhretine gelebilecek yaraları ardıllarından sakınmaktan gayrı neyi gözetmiştir? Nitekim haksız da sayılmazdı, zira bir tanrıçanın, yalnızca kendisine nikâhlandığı ve ondan bir döl almadığını bildiği kocasından oğlu için silah dilenmesi yahut kah Yunanca kah barbarca sözlerde, kah eserin tanziminde (dispositio) ortaya çıkan utanılacak binlerce başka kusur okunursa, hakkında verilecek istikbaldeki hükümlerden ötürü elbette hicap duymuştur.
O henüz konuşurken herkes dehşetle ürpermişti ki Symmachus sözü şöyle bağladı, Maro’nun şanı öyle bir mertebededir ki Euangelus, ne bir kimsenin övgüsüyle büyür ne de yermesiyle küçülür, fakat senin topa tuttuğun bu hususları, dilbilgisi hocalarının en sıradan neferleri dahi müdafaa edebilir, öyle ki benim kanaatime göre ilimde kadim muallimleri fersah fersah aşan Servius’umuza bu kabil özürleri beyan etmekle haksızlık edilmiş olmasın. Lakin sana şunu sorarım, böylesine azim bir şairde şiir sanatı hoşuna gitmediyse de, yine onda son derece kuvvetli olan hitabet damarları acaba nazarında makbul görünür mü?
Bu sözleri evvela Euangelus’un kahkahası karşıladı, ardından şunu ekledi, Herkül hakkı için, kala kala Vergilius’u bir de hatip ilan etmeniz kaldı, gerçi muhteris gayretiniz az evvel onu filozofların safına yükselttiğine göre buna da şaşmamalı.
Symmachus dedi ki, Eğer zihninde Maro’nun şairlikten gayrı hiçbir meziyete ermediği kanaati yer etmişse, her ne kadar bu unvanı dahi ondan esirgesen de, eserindeki çok yönlü ilim hakkında bizzat kendisinin ne buyurduğunu dinle. Nitekim Maro’nun bizzat kendisinin Augustus’a hitaben yazdığı mektup şöyle başlar, Gerçekten de senden sıkça mektup almaktayım; ve biraz ilerisinde de şöyle der, Aeneas’ıma gelince, Herkül hakkı için, şayet onu şimdiden senin kulaklarına layık görseydim seve seve gönderirdim, lakin öylesine muazzam bir işe girişilmiştir ki, neredeyse aklımı yitirip bu denli büyük bir esere kalkışmışım gibi geliyor, bilhassa bildiğin üzere bu eser için başka ve çok daha ehemmiyetli çalışma sahalarına da vakit ayırdığım düşünülürse.
Vergilius’un bu sözleriyle, o engin muhteva asla çelişmez, oysa dilbilgisi erbabının neredeyse tamamı, bir gramercinin kelimelerin izahından ötesini bilmeye hakkı yokmuşçasına, bu ummana ayaklarını dahi yıkamadan yanından geçip giderler. Bu kibar beyler kendilerine ilmin sınırlarını, adeta kutsal sınır taşlarını ve hudut çizgilerini öyle çekmişlerdir ki, bunun ötesine geçmeye cüret eden kimse, erkeklerin girmesi menedilmiş tanrıça tapınağının içini dikizlemiş sayılır. Fakat kaba saba bir anlayışın (crassa Minerva) yakışmayacağı bizler, mukaddes şiirin kapılarının örtük kalmasına rıza göstermeyelim, bilakis o gizli manaların giriş yolunu araştırarak ardına kadar açılan kutsal mekânları âlimlerin tazimine sunalım. Tek başıma her şeyi kucaklamak istiyor gibi görünmemek adına, Vergilius’un eserindeki en müessir icat ve mefhumları göstereceğime söz veririm, fakat hatiplerin en fesahatli olanı Eusebius’un elinden, Maro’daki hitabet sanatı bahsini alacak değilim, zira o gerek ilmi gerek muallimlik melekesiyle bu meseleyi çok daha iyi icra edecektir. Burada bulunan siz diğer haziruna ise, Maro’nun dehasına dair her birinizin hususi olarak kaydettiği ne varsa, adeta ortak bir ziyafete pay katar gibi ortaya koymanız için hararetle ricada bulunurum.
Bu sözler orada bulunanların tamamında hayret verici bir şevk uyandırdı ve her biri diğerlerini dinleme arzusuyla ayağa kalktığında, aynı vazifeye kendisinin de çağrılacağını fark etmedi. Böylece karşılıklı teşvikle coşarak kolayca ve memnuniyetle muvafakat gösterdiler, hepsi Praetextatus’a bakarak, oturma düzeninin getirdiği sıraya göre diğerleri onu takip etmek üzere, kendi hükmünü ilk olarak onun beyan etmesini istirham ettiler.
Bunun üzerine Vettius dedi ki, Doğrusu Maro’nun methini yücelten onca haslet arasında, sadık bir okuyucu olarak şuna hayran kalırım ki, adeta bu sahada icazet almışçasına, eserinin pek çok ve muhtelif kısımlarında din ve kâhinlik hukukunu (ius pontificium) fevkalade bir vukufiyetle muhafaza etmiştir, şayet nutkum böylesine azim bir tefekkürü karşılamaktan aciz kalmazsa, söz veririm ki bizim Vergilius’un en yüce başkâhin (pontifex maximus) olduğu aşikâr kılınacaktır.
Ondan sonra Flavianus söze girdi, Şairimizde kehanet hukukuna (ius augurale) dair öyle bir vukufiyet bulmaktayım ki, şayet diğer disiplinlerin ilminden mahrum kalsaydı bile, yalnızca bu sahadaki ihtisası dahi onu yüceltmeye yeterdi.
Ardından Eustathius dedi ki, Şayet astrolojiye ve felsefenin tamamına dair içimde uyanan daha büyük bir hayranlık beni alıkoymasaydı, onun Yunanlardan basiretle ve adeta başka bir şeyle meşgulmüş gibi, kah ustaca bir gizleme kah açık bir taklitle ne denli çok iktibasta bulunduğunu hararetle methederdim, oysa o bu felsefi ilimleri eserine hiçbir surette kınanamayacak bir itidal ve vakarla serpiştirmiştir.
Praetextatus’un diğer yanında duran Furius Albinus ve onun yanı başındaki Caecina Albinus, her ikisi birden Vergilius’taki kadim üsluba meyli övmekteydiler, biri vezinlerde, Caecina ise kelimelerde.
Avienus dedi ki, Kendime bir tek...
BİRİNCİ KİTAP
...Vergilius'un meziyetlerini övmeye cüret etmektense, sizlerin söyleyeceği her şeyi dinleyip, bunlara dair aklıma bir şey gelirse yahut vaktiyle okurken kayda değer gördüğüm bir husus olursa, onu daha münasip bir vakitte ortaya koyayım, yeter ki, karanlık görünen ne varsa, sanki tüm bilginlerin fersah fersah en büyüğüymüşçesine açığa kavuşturmasını değerli dostumuz Servius'tan istemeyi unutmayasınız.
Bu sözler söylenip bütün meclisin hoşuna gidince, Praetextatus herkesin yüzünün kendisine döndüğünü görerek şöyle dedi, tanrıların yegane lütfu ve disiplinlerin disiplini olan felsefe, bir takdim konuşmasıyla onurlandırılmalıdır, bu yüzden Eustathius, diğer bütün mesleklerin geri çekilmesiyle tartışmaya ilk başlama hakkının kendisine tanındığını unutmasın. Sevgili Flavianus'um, onun ardından sen geleceksin, böylece hem sizleri dinleyerek ferahlayayım hem de bir nebze sessiz kalarak konuşma gücümü tazeleyeyim.
Bu sırada, ocağı tüttürme veya kileri donatma ve ev işlerini yürüten hizmetlileri idare etme vazifesini üstlenen başhizmetkâr, hane halkının yıllık adet gereği bayram ziyafetini tamamladığını efendisine hatırlattı. Zira bu bayramda dindar haneler, sofraya efendinin istifadesine sunulurcasına konulan yemeklerle evvela uşaklarını onurlandırır ve aile reislerinin sofra düzeni ancak bundan sonra yenilenir. Hizmetkârların başı böylece akşam yemeği vaktinin geldiğini ve efendileri sofraya çağırdığını duyurur. Bunun üzerine Praetextatus şöyle dedi, öyleyse Vergilius'umuzu günün daha elverişli bir vaktine saklayalım ki, sabahın tazeliğinde dizeleri sırasıyla incelemeye koyulalım. Şimdi vakit, bu sofranın teşrifinizle şereflenmesini fısıldıyor bizlere. Lakin Eustathius ve ardından Nicomachus, yarınki müzakerede takdim konuşması vazifesinin kendilerine ayrıldığını hatırda tutsunlar. Flavianus ise şöyle dedi, kararlaştırılan kural gereğince sizleri şimdiden davet ediyorum, ertesi gün kendi ocağım böyle ulu bir meclisi ağırlamakla övünsün. Bu sözleri herkes tasvip edince, zihinlerinde büyük bir neşe içinde, bir yandan birbirlerine sundukları meseleleri anıp onaylayarak akşam yemeğine geçtiler.
İKİNCİ KİTAP
Ölçülü yeme tarzı tabakların ihtiyatını sona erdirip, küçük kadehlerle meclisin neşesi canlanmaya başladığında Avienus şöyle dedi, şairimiz Maro, pek az kelimeyi değiştirerek taşkın bir ziyafet ile ölçülü bir ziyafeti tek ve aynı dizeyle ne de güzel ve bilgece tarif etmiştir. Nitekim krallara layık debdebe altındaki sefahat gürültüye vardığında şöyle der,
ziyafetin ilk durağanlığı başladığında
oysa kahramanlar ölçülü yemeklerin başına oturduklarında, sükûneti geri getirmez, zira öncesinde bir kargaşa da olmamıştır, aksine şöyle der,
ziyafetle giderilince açlık.
Hem kahramanlık çağının vakarını hem de bizim çağımızın zarafetini bir araya getiren, ölçülü bir parlaklığın ve özenli bir tutumluluğun hakim olduğu bu bizim meclisimizi, Platon'un tumturaklı üslubundan sonra bile Agathon'un şöleniyle yalnız kıyaslamaya değil, ondan üstün tutmaya da tereddüt etmem. Zira sofranın reisi ahlakta Sokrates'ten aşağı kalmadığı gibi devlet işlerinde o filozoftan daha mahirdir, hazır bulunan siz diğerleri ise, o kalabalık şölende yer alan komedya şairleri, yalnızca kötülüklere cüret edebilen Alkibiades ve diğerleriyle kıyaslanamayacak kadar erdem gayretinde temayüz etmiş kişilersiniz.
Praetextatus, rica ederim, yalnızca Sokrates'in haşmetine hürmeten hayırlı sözler söyleyelim, dedi. Zira o mecliste bulunan diğerlerine göre, şu hazır bulunan mümtaz şahsiyetlerin üstün tutulması gerektiğini kim kabul etmez ki? Fakat Avienus, bu misalle nereye varmak istiyorsun? Avienus şöyle dedi, zira onların o kibirli ciddiyeti altında, bir kadın çalgıcının içeri alınmasını talep edecek biri eksik olmamıştı, maksat, fıtratının ötesinde işvekar kılınmış bir kızın ahenkli tatlılığı ve kaypak raksının cazibesiyle felsefe yapanları baştan çıkarmasıydı. Orada Agathon'un zaferini kutlamak için bu yola tevessül edildi, bizler ise bayramını kutladığımız tanrının şerefini hiçbir haz karıştırmaksızın yüceltiyoruz. Sizlerin ne kederi ne de asık bir çehreyi erdem saymadığınızı, Cicero'nun Lucilius'a dayanarak ömründe bir kez güldüğünü yazdığı şu meşhur Crassus'a da pek öyle hayranlık beslemediğinizi bilmez değilim.
Bunun üzerine Praetextatus, bu tür eğlenceli zevklerin ne kendi ocağına uygun olduğunu ne de böylesine vakur bir meclisin huzuruna çıkarılması gerektiğini ifade edince, Symmachus sözü alarak şöyle dedi, mademki Veroniuslu şairin dediği gibi,
günlerin en güzeli olan Satürnalya'dayız
ne Stoacılar gibi hazzı bir düşman belleyip geri çevirmeliyiz ne de Epikurosçular gibi en yüksek iyiyi hazza dayandırmalıyız, taşkınlıktan uzak bir neşe bulup çıkaralım, yanılmıyorsam buldum da, muhtelif kitaplardan özenle derlenmiş eski ve soylu adamların nüktelerini karşılıklı anlatımlarla dile getirelim. Yalınayak pandomimcinin ve soytarının yerine, edebe ve ölçüye yönelmiş, hayâsız ve edepsiz sözleri andıran dizeler yerine bu bilgili neşe ve mazbut nükte bizim eğlencemiz olsun. Eskilere göre bu meşgale hem zahmete hem de gayrete değer görünmüştür. Nitekim eski çağın yetiştirdiği en beliğ iki kişinin, yani komedya yazarı Plautus ile hatip Tullius'un, nüktenin zarafetinde de diğerlerinden üstün olduğunu derhal fark ediyorum.
Plautus bu hususta öylesine meşhurdu ki, ölümünden sonra ona ait olup olmadığı şüpheli sayılan komedyaların, nükte bolluğundan ötürü Plautus'a ait olduğu anlaşılırdı.
Cicero'nun bu sahada ne kadar iktidar sahibi olduğunu ise, azatlısının onun nüktelerine dair kaleme aldığı, bazılarının da bizzat kendisine ait saydığı kitapları okuma zahmetine katlanan kim bilmez? Yine düşmanları tarafından ona konsül artığı soytarı denilmesinin adet haline geldiğini bilmeyen var mıdır? Ki Vatinius da bu ifadeyi kendi söylevine dercetmiştir. Şayet uzun sürmeyecek olsaydı, en cürümlü sanıkları savunurken nükteler sayesinde nasıl zafer kazandığını anlatırdım, nitekim irtikap suçuyla yargılanan L. Flaccus'u, yerinde bir nükte sayesinde en aşikar ithamlardan kurtarmıştır. Bu nükte söylevde yer almaz, bana Furius Bibaculus'un kitabından malumdur ve onun diğer sözleri arasında methedilir. Ancak ben bu kelimeyi tesadüfen seçmedim, bilerek kullandım. Zira bizim eskilerimiz bu kabilden nüktelere vecize (dicta) derlerdi. Aynı Cicero buna şahittir ki, Cornelius Nepos'a Mektuplar'ın ikinci kitabında şöyle der, işte bu yüzden atalarımız, söylediğimiz her şey birer söz (dicta) olsa da, nükteli, kısa ve keskin bir dille ifade ettiklerimizin kendine has bir isimle vecize (dicta) olarak anılmasını istemişlerdir. Cicero böyle söyler. Novius ile Pomponius ise nükteleri çoğu kez taşlama (dicteria) diye adlandırır. Hatta şu meşhur Sansör Marcus Cato...
Kitap II
...ince nükte yapmayı adet edinmişti. Kendi sözlerimizle latife etseydik bile bu kimselerin itibarı bizi hasetten korurdu, oysa eskilerin sözlerini aktardığımıza göre bizzat müelliflerin vakar ve şerefiyle müdafaa edilmekteyiz. Eğer bu teklifi benimsiyorsanız haydi, her birimizin aklına buna benzer sözlerden ne gelirse sırayla hafızamızı yoklayıp anlatalım." Neşeye getirilen bu ölçülü yaklaşım herkesin hoşuna gitti, Praetextatus'un başlayarak tutumuyla emsal teşkil etmesini rica ettiler.
Bunun üzerine o, "Düşmanın sözünü nakletmek isterim, lakin mağlup bir düşmanın, öyle ki hatırası Romalıların zafer alaylarını tazeler.
Kartacalı Hannibal, Kral Antiokhos'a sığındığında pek zarif bir nükte yapmıştı. Bu nükte şöyle cereyan etti, Antiokhos, Roma halkıyla savaşmak üzere hazırladığı muazzam ordusunu ovada teşhir ediyor, altın ve gümüş işlemelerle parıldayan ordusuna geçit yaptırıyordu. Ayrıca oraklı savaş arabalarını, kuleli filleri ve gemleri, eğer örtüleri, gerdanlıkları ile koşum takımları ışıldayan süvarileri meydana sürüyordu. Orada kral, böylesine büyük ve donanımlı bir ordunun seyrine dalarak gururla Hannibal'e baktı ve 'Bütün bunların Romalılara yeteceğini sanır mısın?' dedi. O vakit Kartacalı, kralın bu paha biçilmez silahlarla donanmış askerlerinin korkaklığını ve cenkten acizliğini alaya alarak, 'Romalılara bunların yeteceğine kaniim, pekala yeter, her ne kadar son derece haris olsalar da' dedi. Bundan daha zarif ve aynı zamanda daha zehirli bir söz söylenemezdi, kral ordusunun mevcudunu ve denkliğini tartarak sormuştu, Hannibal ise ganimet açısından cevap verdi."
Flavianus söze karıştı, "Eskilerde bir kurban vardı ki buna 'yol kurbanı' (propter uiam) denirdi. Bu adette kural, şölenden arta kalan ne varsa ateşte yakılmasıydı. Cato'nun nüktesi buradan gelir. Zira bütün malını mülkünü yiyip bitiren ve nihayetinde elinde kalan son şeyi, evini de yangında kaybeden Albidius adında birinin 'yol kurbanı sunduğunu' söylerdi, zira yiyemediği şeyi yakmıştı."
Ardından Symmachus dedi ki, "Marcus Brutus'un validesi Servilia, yurttaşların mallarını haraç mezat sattıran Sezar'dan kıymetli bir çiftliği cüzi bir bedelle aldığında, Cicero'nun şu sözünden kurtulamamıştı, 'Doğrusu ne kadar ucuza aldığını bilesiniz diye söylüyorum, Servilia bu mülkü üçte biri düşülerek (tertia deducta) aldı.' Oysa Servilia'nın kızı Iunia Tertia idi ve aynı zamanda Gaius Cassius'un zevcesiydi, zira diktatör hem anaya hem kıza düşkündü. O vakitler ahali, ihtiyarın bu zevk düşkünü zinasını fısıltılar ve latifelerle durmaksızın ayıplardı ki fenalıklar yalnızca kederden ibaret kalmasın."
Ondan sonra Caecina Albinus, "Plancus bir dostunun davasında usandırıcı bir tanığı çürütmek istediğinde, kunduracı olduğunu bildiğinden, hangi zanaatla geçindiğini sordu. Beriki terbiyesizlik etmeden, 'Mazı ezerim' (gallam subigo) diye cevap verdi. Bu kunduracılıkta kullanılan bir alettir, tanık çift anlamlılıkla bunu ustaca bir zina ithamına çevirdi. Zira Plancus'un, Maevia Galla ile evliyken adı kötüye çıkmıştı."
Furius Albinus devam etti, "Mutina kaçışından sonra Antonius'un ne yaptığını soranlara, bir yakınının Mısır'daki köpek gibi davrandığını söylediği rivayet edilir, zira 'içer ve kaçar', malumdur ki o diyarlarda köpekler timsah kapmasın diye korkudan koşarak su içerler."
Bunun ardından Eustathius, "Publius, son derece haset biri olan Mucius'u her zamankinden kederli görünce, 'Ya Mucius'un başına bir fenalık geldi ya da bir başkasına bir talih güldü' dedi."
Bunun üzerine Avienus, "Sulla'nın oğlu Faustus, kız kardeşinin aynı anda iki aşığı varken, ki biri çırpıcının oğlu Fulvius, diğeri ise Macula lakaplı Pompeius idi, 'Kız kardeşimin bir çırpıcısı varken bir lekeye (macula) sahip olmasına şaşarım' dedi."
Burada Evangelus, "Roma'nın en mahir ressamı sayılan Lucius Mallius'un evinde Servilius Geminus tesadüfen akşam yemeğindeydi, adamın çirkin çocuklarını görünce, 'Mallius, şekil verdiğin (fingis) gibi resmetmiyorsun (pingis)' dedi. Mallius da, 'Karanlıkta şekil veririm, aydınlıkta resmederim' karşılığını verdi."
Ardından Eusebius, "Demosthenes," dedi, "o sıralar bütün Yunanistan'ın güzelliğine hayran kaldığı Lais'in şöhretine kapılıp bu dillere destan aşktan pay almak üzere kadına gitti. Lakin tek bir gece için yarım talent istendiğini işitince şu sözle oradan ayrıldı, [Yunanca] 'Pişmanlığı bu kadar pahalıya satın almam.'"
Bu esnada Servius sırası gelmişken sıkılganlığından susunca, Evangelus, "Gramer üstadı, böyle susmayı terbiyenin muhafazası sayıyorsan hepimizin hayasız olduğunu ilan ediyorsun demektir, Praetextatus'a ve bize uymak istemezseniz ne senin ne de Disarius ile Horus'un kaş çatması kibir yaftasından kurtulamayacaktır" dedi. O vakit Servius sükutun daha da utanç verici olduğunu görerek benzer bir hikaye anlatma serbestisine cesaret etti.
"Marcus Otacilius Pitholaus," dedi, "Caninius Revilus yalnızca tek bir gün konsül kaldığında, 'Eskiden Flamen Dialis seçilirdi, şimdi konsüller gündelik (diales) çıkıyor' demişti." Disarius da suskunluğunun daha fazla ayıplanmasını beklemeden söze girdi.
Ondan sonra Horus da, "Ben de size Plato'nun bir beytini [Yunanca] sunayım, henüz gençken ve aynı çağda trajediler kaleme alırken bu nükteyi yapmıştı,
[Yunanca] Agathon'u öperken ruhum dudaklarımdaydı, zira zavallı, öte yana geçmek ister gibi gelmişti."
Bunların ardından neşe hasıl oldu, herkes ölçülü bir tebessüme kapılıp eskilerin zarafet tadını taşıyan ve her birinin sunduğu bu sözleri mütalaa ederken Symmachus, "Güzelliğine mi yoksa vecizliğine mi şaşılacağını bilemediğim Plato'nun bu mısralarının, bizim lisanımızın Grekçeden daha kısa ve dar kabul edilmesine inat, Latincede ne denli genişletilerek çevrildiğini okuduğumu hatırlıyorum, zannımca şu sözlerleydi,
yarım açık buseyle küçük oğlanımı öperken, ve soluğunun tatlı çiçeğini çekerken açık yoldan, hasta ve yaralı ruhum koştu dudaklarıma benim, ve oğlanın yumuşak dudaklarında, açık duran ağzında yol arayarak geçmeye, öte yana atılmaya çabaladı. O vakit birazcık gecikseydi öpmelerin kavuşması, aşkın ateşiyle tutuşmuş olarak...
geçmiş olsaydı ve beni terk etseydi, büsbütün şaşılacak bir hal alırdı, zira kendim için ölmüş, içimdeki küçük çocuk için yaşar olurdum.
Fakat her konuda olduğu gibi latifelerinde de son derece beliğ olan Cicero'nun nükteleli sözleri karşısında hepinizin susmasına şaşıyorum, şayet uygun görürseniz, bir tapınak bekçisinin kendi tanrısının kehanetlerini bildirmesi gibi, ben de hafızamın bana sunduğu kadarıyla Cicero'nun sözlerini nakledeyim.' Bunun üzerine herkes dinlemek için can kulağıyla kesilince, o şöyle başladı,
Cicero, Damasippus'un evinde akşam yemeğindeyken, ev sahibi vasat bir şarap ikram edip için bu Falernum şarabını, kırk yıllıktır deyince, yaşını pek güzel taşıyor, dedi.
Aynı şekilde, kısa boylu bir adam olan damadı Lentulus'un uzun bir kılıç kuşanmış olduğunu gördüğünde, damadımı kılıca kim bağladı, dedi.
Benzer bir iğneleyicilik hususunda kardeşi Quintus Cicero'yu da esirgemedi. Zira onun yönettiği eyalette, usul uyarınca göğsüne kadar devasa hatlarla resmedilmiş, kalkan biçimli bir tasvirini gördüğünde, zira Quintus'un kendisi kısa boyluydu, benim kardeşimin yarısı, tamamından daha büyük, dedi.
Vatinius'un birkaç gün sürdürdüğü konsüllüğü sırasında, Cicero'nun dikkate değer bir nüktebazlığı dilden dile dolaşıyordu. Vatinius'un senesinde büyük bir alamet belirdi, zira o konsül iken ne kış, ne ilkbahar, ne yaz, ne de sonbahar oldu, dedi. Daha sonra Vatinius, rahatsızlandığında evine gelmeye erindiğinden yakınınca, konsüllüğün sırasında gelmek istedim, lakin gece bastırıverdi, diye karşılık verdi. Cicero, sürgünden cumhuriyetin omuzlarında geri getirildiğini söyleyerek övündüğünde, öyleyse varisler sana nereden peydah oldu, diye kendisine karşılık vermiş olan Vatinius'tan intikam alıyor gibiydi.
Servius'un daha önce aktardığı üzere yalnızca tek bir gün konsüllük yapmış olan Caninius Rebilus da rostra kürsüsüne çıktığında, konsüllük makamına aynı anda hem adım atmış hem de feragat etmişti, her nükte fırsatından keyif alan Cicero bu durumu iğneleyerek, Konsül Caninius söz ile görünen biridir [Yunanca] ve nihayetinde Rebilus öyle bir hale geldi ki, kimlerin konsüllüğü zamanında konsül olduğu sorulur oldu, dedi. Bundan başka, konsüllüğü esnasında uyku yüzü görmeyen ne uyanık bir konsülümüz var Caninius adında, demekten de geri durmadı.
Pompeius, Cicero'nun nüktelerine tahammül edemezdi. Cicero'nun şu sözleri dilden dile dolaşırdı, kime sığınacağımı biliyorum, lakin kimi takip edeceğimi bilmiyorum. Üstelik Pompeius'un yanına vardığında, geç geldiğini söyleyenlere, hiç de geç kalmadım, zira burada hazırlanmış hiçbir şey görmüyorum, diye yanıt verdi. Akabinde Pompeius damadı Dolabella'nın nerede olduğunu sorduğunda, kayınpederinin yanında, dedi. Pompeius bir kaçak askere Roma vatandaşlığı bağışladığında ise, ne hoş bir adam, bize bizimkini iade edemeyen zat, Gallialılara başkasının vatandaşlığını vaat ediyor, dedi. Bu sebeplerden ötürü Pompeius'un, Cicero düşman saflarına geçsin de bizden korksun pek isterim, demesi haklı görünüyordu.
Cicero'nun iğneleyiciliği dişlerini Caesar'a da geçirdi. Zira Caesar'ın zaferinden sonra ilkin, taraf seçiminde neden yanıldığı sorulduğunda, kuşanma tarzı beni aldattı, diye yanıt verdi, zira Caesar togasını eteğini sürüyerek adeta bir kadınsı tavırla yürüyecek biçimde kuşanırdı, öyle ki Sulla basiretle davranarak Pompeius'a, kuşağını savruk bağlayan şu delikanlıdan sakın, demişti. Ardından oyunların sonunda Laberius, Caesar tarafından altın yüzükle onurlandırılıp derhal seyir için düzeni bozarak on dörtler sırasına geçtiğinde ve bir Roma süvarisi (eques Romanus) olarak kabul görmeyip yakından geri çevrildiğinde, yanından geçen ve oturacak yer arayan Laberius'a Cicero, dar oturuyor olmasaydım seni yanıma alırdım, dedi, böylece hem onu geri çeviriyor hem de Caesar'ın haddini aşarak sayısını artırdığı yeni senatoyla alay ediyordu. Lakin bu cezasız kalmadı. Zira Laberius, iki sandalyede birden oturmaya alışkın olan senin dar oturuşuna şaşmalı, diyerek karşılık verdi ve en mutena bir yurttaşın haksız yere kötü anılmasına vesile olan Cicero'nun kaypaklığını yüzüne vurdu.
Aynı Cicero, başka bir vakitte Caesar'ın senatoya adam seçmedeki kayıtsızlığıyla alenen eğlendi. Zira konuğu Publius Mallius, hazır bulunanların huzurunda üvey oğluna bir dekurionluk tedarik etmesini rica ettiğinde, şayet istersen Roma'da elde eder, lakin Pompeii'de zordur, dedi. İğneleyiciliği bu kadarıyla da kalmadı, nitekim Laodikeialı Andron adında biri tarafından selamlandığında, geliş sebebini sorup öğrendikten sonra, zira o, vatanının hürriyeti için Caesar'a elçi olarak geldiğini bildirmişti, kamusal esareti şu şekilde dile getirdi, muvaffak olursan, bizim için de ricacı ol [Yunanca]. Muvaffak olursan, bizim için de şefaat et.
Onda taşkın bir şaka ve ciddi bir iğneleyicilik hüküm sürerdi, nitekim diktatörün katili Gaius Cassius'a mektubunda yer alan şu söz de böyledir, Mart İdusu'nda beni akşam yemeğine davet etmiş olmanı dilerdim, muhakkak ki geriye hiçbir artık kalmazdı. Şimdi ise geride bıraktığınız artıklar beni meşgul ediyor. Aynı Cicero, damadı Piso ve Marcus Lepidus hakkında da pek zarif biçimde latife etmiştir.
Symmachus henüz konuşmaktayken ve görünen o ki daha fazlasını söyleyecekken, ziyafet sohbetlerinde adet olduğu üzere söze karışan Avienus, Augustus Caesar da bu kabil hazırcevaplıkta kimseden geri kalmazdı, belki Tullius'tan dahi aşağı değildi ve eğer arzu ederseniz, hafızamın bana sunduğu kadarıyla onun da kimi sözlerini nakledeyim, dedi. Horus ise, müsaade et Avienus, Symmachus evvelce adlarını zikrettiği kişiler hakkındaki Cicero'nun sözlerini tamamlasın, senin Augustus'a dair nakletmek istediklerin de daha yerinde bir sırayla arkasından gelsin, dedi. Avienus sessizliğe bürününce Symmachus, Cicero, dedi, damadı Piso fazla gevşek, kızı ise pek telaşlı yürüdüğünde, kızına bir erkek gibi yürü, dedi. `[okunamadı]` ve Marcus Lepidus senatoda seçkin senatörlere `[okunamadı]` dediğinde, Tullius, ben olsam o kadar büyük kıymet biçmezdim, dedi [Yunanca]. Lakin devam et Avienus, söz söyleme hevesini daha fazla geciktirmeyeyim.
Bunun üzerine o, Augustus Caesar da, dedi, vakarın ve edebin hakkını gözetmek kaydıyla ve soytarılığa düşmeksizin şakalara meyletmiştir. Aias adlı bir tragedya yazmış, fakat içine sinmediği için metni silip atmıştı. Daha sonra Lucius
MACROBIUS, SATURNALIA, KİTAP II
Tragedya yazarı Varius ona, Aias'ının ne alemde olduğunu soruyordu, o da "süngerine kapandı" dedi.
Yine aynı Augustus, bir kimse kendisine ürkekçe bir dilekçe sunup elini bir uzatıp bir geri çektiğinde, "filin önüne as (as) attığını mı sanıyorsun?" dedi.
Yine Pacuvius Taurus kendisinden bir ihsan (congiarium) isteyip insanların artık her yerde, imparatordan kendisine hatırı sayılır bir para verildiğini konuştuklarını söylediğinde, "fakat sen inanma" dedi.
Süvari birliği komutanlığından (praefectura equitum) azledilen, buna rağmen tahsisat isteyerek "bunun bana kazanç gayesiyle verilmesini değil, senin takdirinle bir ihsana nail olmuş ve böylece vazifeden ayrılmış görünmek için istiyorum" diyen bir başkasını ise şu sözle püskürttü, "sen herkese aldığını söyle, ben de verdiğimi inkâr etmem."
Aynı zatın nüktedanlığı, sefahate düşkün bir genç olan Herennius hakkında da görüldü. Augustus onu ordugâhtan kovduğunda, delikanlı yalvarırcasına şu yakarışta bulundu, "baba ocağına nasıl dönerim, babama ne derim?" Augustus yanıt verdi, "benden hoşnut kalmadığını söyle."
Bir seferde taşla vurulup alnındaki belirgin yara iziyle çirkinleşen, buna rağmen kendi marifetleriyle pek fazla övünen bir askeri ise usulca şöyle azarladı, "fakat sen kaçarken asla arkana bakmayasın."
Vücudu kamburla biçimsizleşmiş olan Galba, huzurunda bir dava yürütürken sık sık "bende kınadığın bir şey varsa düzelt" deyince, "ben seni uyarabilirim, düzeltemem" yanıtını verdi.
Severus Cassius itham ederken pek çok kişi beraat ettiğinde ve Augustus Forumu'nun mimarı işin ikmalini uzun süre geciktirdiğinde şöyle latife etti, "keşke Cassius benim forumumu da itham etse."
Vettius babasının anıt mezarını sürüp tarlaya çevirdiğinde Augustus, "işte babanın anıtını gerçekten işlemek (colere) buna derler" dedi.
Yahudilerin kralı Herodes'in Suriye'de iki yaşından küçük çocukların katledilmesini emrettiğinde kendi oğlunun da öldürüldüğünü işitince, "Herodes'in oğlu olmaktansa domuzu olmayı yeğlerdim" dedi.
Yine aynı Augustus, can dostu Maecenas'ın üslubunun gevşek, yumuşak ve dağınık olduğunu bildiğinden, ona yazdığı mektuplarda ekseriya kendisini böyle gösterir, başka zamanlarda yazarken gözettiği ifade disiplininin aksine, Maecenas'a yazdığı samimi bir mektupta latifeler saçarak ardı ardına şunları dizerdi, "elveda Medullia'mın abanozu, Etruria fildişi, Arretium silphionu, Yukarı Bölge elması, Tiber incisi, Cilniuslar'ın zümrüdü, Iguviumlular'ın yeşimi, Porsenna'nın berili, Hadria'nın lâl taşı, kısacası her şeyim, [Yunanca] ve yosmaların merhemi."
Bir kimse tarafından oldukça kıt ve adeta alelade bir akşam yemeğine kabul edilmişti, zira kendisini davet eden hemen hiç kimseyi geri çevirmezdi. Dolayısıyla bu yoksun ve hiçbir debdebesi olmayan ziyafetten sonra ayrılırken, kendisine veda edene yalnızca şunu fısıldadı, "seninle bu kadar teklifsiz olduğumuzu sanmıyordum."
Satın alınmasını emrettiği Sur erguvanının koyuluğundan yakındığında, satıcının "daha yukarı kaldır ve öyle bak" demesi üzerine şu nükteli sözü sarf etti, "ne yani, Roma halkı bana iyi giyinmiş desin diye damda mı yürüyeceğim?"
Unutkanlığından yakındığı kölesi (nomenclator), "foruma bir buyruğunuz var mı?" dediğinde, "tavsiye mektupları al, çünkü orada kimseyi tanımıyorsun" dedi.
İlk gençlik yıllarında Vatinius'a zarifçe taş attı. Gut hastalığından muzdarip olan bu zat, yine de bu illetten kurtulmuş gibi görünmek istiyor ve bir mil yürüdüğüyle övünüyordu. Caesar ona, "şaşmadım, günler bir hayli uzadı" dedi.
Bir Roma süvarisinin (eques) hayattayken gizlediği ve yirmi milyonu aşan borcunun büyüklüğü kendisine bildirildiğinde, onun terekesinin müzayedesinde yatak odası şiltesini kendisi için satın aldırdı, bu emre şaşıranlara da şu gerekçeyi sundu, "onca borcu varken bir adamın uyuyabildiği şilte, uyku için edinilmeye değerdir."
Cato'nun hatırasına gösterdiği hürmetle sarf ettiği sözü de atlamamak gerekir. Rastlantı eseri vaktiyle Cato'nun oturduğu eve geldi. Ardından Strabon, Caesar'a dalkavukluk etmek maksadıyla Cato'nun dikbaşlılığını yerdiğinde, "devletin mevcut düzeninin değiştirilmesini istemeyen her kimse, hem iyi bir yurttaş hem de iyi bir insandır" dedi. Gayet vakur bir tavırla hem Cato'yu övdü hem de kimsenin rejim değişikliğine kalkışmaması için kendi menfaatini gözetti.
Augustus'ta, bizzat sarf ettiği nüktelerden ziyade maruz kaldığı nüktelere hayran kalma eğilimindeyimdir, zira sabrın övgüsü fesahatin övgüsünden büyüktür, hele ki şakadan da acı sözlere metanetle katlandığı düşünülürse. Taşralı birinin iğneli şakası meşhur olmuştur. Bu adam Caesar'a pek ziyade benzeyerek Roma'ya girmiş ve herkesin gözünü üzerine çevirmişti. Augustus adamın huzuruna getirilmesini emretti, onu görünce şu minvalde sordu, "söyle bana delikanlı, anan hiç Roma'da bulundu mu?" Adam "hayır" dedi, bununla da yetinmeyip ekledi, "fakat babam sık sık gelirdi."
Triumvirlik zamanında Pollio, Augustus kendisine Fescenninus mısralarıyla sataştığında, "ben ise susuyorum, zira insanı fermanla vatan haini ilan edip canına kastedebilen (proscribere) birine karşı bir şeyler yazmak (scribere) kolay değildir" dedi.
Zevkusefaya batmış bir Roma süvarisi olan Curtius, Caesar'ın ziyafetinde önüne konan cılız ardıç kuşunu eline alıp dışarı atıp atamayacağını sordu. Princeps "neden olmasın?" cevabını verince, o da kuşu derhal pencereden dışarı attı.
Augustus, kendisine çok yakın bir senatörün borcunu, kendisinden talep edilmediği halde dört milyon nakit ödeyerek kapatmıştı. O zat ise teşekkür etmek yerine kendisine yalnızca şunu yazdı, "bana bir şey yok."
Azatlısı Licinius, hamisi Augustus bir imar işine başladığında ona yüklü miktarda para bağışlamayı adet edinmişti, bu adete uyarak bir tezkire ile yüz bin vadetti, tezkirede üstten çizilen yatay çizginin bir kısmı, paranın miktar sınırının ötesine uzatılmış, altındaki boşluk ise boş bırakılmıştı.
Caesar, bu fırsatı değerlendirerek, boşluğu özenle doldurup yazı karakterinin benzerliğini taklit etmek suretiyle kendi eliyle bir öncekinin yanına bir yüzlük daha ekledi, azatlı köle durumu görmezden gelince de iki katına çıkan meblağı aldı. Daha sonra başka bir işe girişildiğinde bu azatlı, efendisine şöyle bir dilekçe sunarak yaptığını hafifçe Caesar'ın yüzüne vurdu, "Yeni işin masrafları için, Efendim, sana uygun görülecek miktarı bağışlıyorum."
Censor Augustus'un sabrı da hayranlık vericiydi ve övgüye değerdi. Bir Roma atlısı (eques Romanus), servetini heba ettiği gerekçesiyle princeps tarafından azarlanıyordu. Fakat adam, servetini katladığını bizzat oracıkta ispat etti. Çok geçmeden imparator, aynı adama evlilik akdi hususunda kanunlara uymadığını itham etti. Adam, bir karısı ve üç çocuğu bulunduğunu söyledi, ardından da şunu ekledi, "Bundan böyle Caesar, haysiyetli adamlar hakkında tahkikat yürüttüğünde, bunu haysiyetli adamlara havale et." Hatta bir askerin yalnızca serbestliğini değil, cüretkarlığını dahi sineye çekti. Belirli bir köşkte, bir baykuşun sık ötüşleriyle uykusunu bölmesi yüzünden huzursuz geceler geçiriyordu. Baykuşun yakalanmasını emretti. Kuş avında mahir bir asker, büyük bir mükâfat ümidiyle kuşu getirdi. İmparator onu övdü ve bin sikke verilmesini emretti. Asker ise, "Yaşamasını tercih ederim," deme cüretini göstererek kuşu salıverdi. Bu dikbaşlı askerin Caesar'ı gücendirmeden çekip gitmesine kim hayret etmez ki?
Bir kıdemli asker (veteranus), duruşma günü belirlenip mahkemede tehlikeye düştüğünde, alenen Caesar'ın yanına vardı ve duruşmada yanında bulunmasını rica etti. Caesar, maiyetinden seçtiği bir dava vekilini (advocatus) vakit kaybetmeksizin tayin etti ve davacıyı ona emanet etti. Kıdemli asker gür bir sesle haykırdı, "Fakat Caesar, Actium Savaşı'nda sen tehlikedeyken ben kendime bir vekil aramadım, senin uğruna bizzat savaştım," ve bedenine kazınmış yara izlerini açıp gösterdi. Caesar kızardı ve yalnızca kibirli değil, aynı zamanda nankör görünmekten de çekinen biri olarak bizzat vekilliğe geldi.
Esir tüccarı Toronius Flaccus'un çalgıcılarından akşam yemeği sırasında pek hoşnut kalmış ve diğer eğlence ehline para bahşederken bunlara buğday bağışlamıştı. Daha sonra yine bir yemek sırasında aynı kişileri arayan Caesar'a Toronius şöyle mazeret bildirdi, "Değirmendeler."
Actium zaferinin haşmetiyle dönüyordu. Onu tebrik edenlerin arasında, "Selam Caesar, galip muzaffer komutan (imperator)," demeyi öğrettiği bir kargayı tutan biri karşısına çıktı. Caesar vazifeşinas kuşa hayret etti ve onu yirmi bin sikkeye satın aldı. Bu cömertlikten hiçbir pay alamamış olan zanaatkârın ortağı, onda bir karga daha bulunduğunu Caesar'a bildirdi ve onu da getirmeye zorlanmasını rica etti. Getirilen karga, bellemiş olduğu şu sözleri döktü, "Selam galip muzaffer komutan Antonius." Caesar zerre kadar öfkelenmeyerek, adamın ihsanı oda arkadaşıyla paylaşmasını emretmekle iktifa etti. Benzer şekilde bir papağan tarafından selamlanınca, onun da satın alınmasını buyurdu. Aynı hayreti bir saksağanda da yaşayarak onu da bedelini ödeyip aldı. Bu örnek, yoksul bir ayakkabıcıyı benzer bir selamlama için bir karga eğitmeye heveslendirdi. Masraflardan ötürü eli daralan ayakkabıcı, karşılık vermeyen kuşa sık sık şöyle derdi, "Emek de masraf da boşa gitti." Nihayetinde karga, kendisine ezberletilen selamı söylemeye başladı. Augustus geçerken bunu işitince, "Evde bu tür selamcılardan bende fazlasıyla var," cevabını verdi. Karga, sahibinin yakındığını işitmeye alıştığı şu sözleri ekleyecek kadar hafızaya sahipti, "Emek de masraf da boşa gitti." Buna gülen Caesar, daha önce hiçbirini almadığı bir bedelle kuşun satın alınmasını buyurdu.
Yunanlı bir yazar (Graeculus), Palatium'dan inen Caesar'a her defasında hürmetkâr bir epigramma sunmayı adet edinmişti. Bunu defalarca beyhude yere yaptıktan sonra, Augustus onun yine aynı şeyi yapacağını görünce, kendi eliyle kâğıda Yunanca kısa bir epigramma karaladı, ardından yanına doğru gelmekte olan adamın önüne gönderdi. Adam okurken övgüler yağdırıyor, hem sesiyle hem çehresiyle hayranlığını belli ediyordu. Caesar'ın tahtırevanına yaklaştığında, zavallı kesesine elini daldırıp hükümdara vermek üzere birkaç denarius çıkardı, şu sözleri de ekledi, "Talihine ant olsun ki Augustus [Yunanca], daha fazlam olsaydı, daha fazlasını verirdim." Herkesin gülüşmesi üzerine Caesar haznedarı (dispensator) çağırdı ve Yunanlıya yüz bin sestertius sayılmasını buyurdu.
V
Kızı Iulia'nın bazı sözlerini de aktarmamızı ister misiniz? Şayet geveze sayılmayacaksam, aranızdan birinin ortaya koyacağı ciddi ve öğrenilmeye değer hususlar yoksa, bu kadının ahlakı hakkında birkaç sözle başlamak isterim. Herkes başladığı işi sürdürmesi için onu teşvik edince, Iulia hakkında şöyle söze girdi, "Otuz sekizinci yaşını sürüyordu, sağlam bir akıl baki kalsaydı ömrün yaşlılığa meylettiği bir çağdaydı, lakin gerek kaderin gerek babasının hoşgörüsünü kötüye kullanıyordu. Oysa edebiyat sevgisi ve o evde pek kolay olan derin malumatı, bundan başka munis nezaketi ve asla haşin olmayan tabiatı, kusurlarını bilenlerin bu denli bir zıtlığa şaşmalarına rağmen kadına büyük bir itibar kazandırıyordu. Babası, müsamaha ile vakar arasında itidalli bir dille, aşırı süslenmelerine ve göz önündeki maiyetine çeki düzen vermesini bir defa tembihlememişti. Aynı baba, torunların kalabalığına ve onlarda tecelli eden Agrippa benzerliğine baktığında, kızının iffetinden şüphe etmeye utanırdı. Bundan ötürü Augustus, kızındaki şen mizacın pervasızlık derecesine varsa da kabahatten uzak olduğunu, eski zamanlarda Claudia'nın da böyle olduğunu kabul ederek kendini avuturdu. Bu sebeple dostları arasında, katlanmak zorunda kaldığı iki nazlı kızı olduğunu söylerdi, cumhuriyet (res publica) ve Iulia.
Bir defasında kız, daha serbest bir kıyafetle yanına gelmiş ve sükût eden babasının bakışlarını incitmişti. Ertesi gün süslenme tarzını değiştirdi ve takındığı vakarla, sevinen babasına sarıldı. Fakat bir gün önce kederini zapteden imparator, sevincini zaptedemeyerek, 'Bu süs, Augustus'un kızına ne kadar da çok yakışıyor?' dedi. Iulia ise kendini savunmaktan geri kalmadı ve şu sözleri söyledi, 'Zira bugün babamın gözleri için süslendim, dün ise kocamın.'
Şu hadise de malumdur. Gladyatör oyunlarında Livia ile Iulia, maiyetlerinin farklılığıyla halkın dikkatini üzerlerine çekmişlerdi, nitekim Livia'nın etrafını vakar sahibi erkekler kuşatırken, diğerinin çevresinde bir gençlik ve üstelik sefih bir güruh oturmaktaydı. Babası bir pusula ile iki ileri gelen kadın arasında ne kadar fark bulunduğunu görmesini ihtar etti. Kız ise zarif bir şekilde şu cevabı yazdı, 'Bunlar da benimle birlikte yaşlanacaklar.'
Aynı Iulia'nın saçlarında erkenden aklar çıkmaya başlamıştı ve bunları gizlice yoldurmayı adet edinmişti. Babasının ansızın çıkagelmesi bir gün kadın berberlerini gafil avladı. Augustus, elbiselerinin üzerindeki beyaz saçları fark ettiği halde durumu görmezden geldi, başka sohbetlerle vakit geçirerek sözü yaşlılığa getirdi ve kızına, birkaç yıl sonra saçlarının ak mı yoksa kel mi olmasını tercih edeceğini sordu.
ak saçlı olmayı mı yoksa dazlak olmayı mı yeğleyeceğini sormuş, o da, "ben baba, ak saçlı olmayı yeğlerim" cevabını verince, ona yalanını şu sözlerle yüzüne vurmuştur, "öyleyse bu kadınlar seni neden bu kadar çabuk dazlak yapıyorlar?" 8 Yine Iulia, ağırbaşlı bir dostunun, babasının kanaatkârlığını örnek alıp kendine çekidüzen verse çok daha iyi edeceğini salık verdiğini işitince, şöyle demiştir, "o Caesar olduğunu unutuyor, bense Caesar'ın kızı olduğumu unutmuyorum." 9 Bedenini bu denli uluorta herkese sunarken, nasıl olup da Agrippa'ya benzer oğullar doğurduğuna cürümlerine tanık olanlar şaştıklarında, şu karşılığı vermiştir, "çünkü gemi dolmadıkça asla yolcu almam." 10 Marcus kızı Populia'nın sözü de buna benzer, diğer hayvanların gebe kalmak istedikleri anlar haricinde neden asla erkeğe yanaşmadığına hayret eden birine, "çünkü onlar hayvandır" cevabını vermiştir.
VI
Fakat kadınlardan erkeklere, serbest şakalardan vakur olanlara dönecek olursak, hukuk danışmanı (iuris consultus) Cascellius harikulade bir nüktedanlığa ve serbestliğe sahip sayılırdı, bilhassa şu şakası pek meşhur oldu. Vatinius, düzenlediği gladyatör oyununda halk tarafından taşlanınca, aedilis'lerin arenaya meyveden başka bir şey atılmasını yasaklayan bir ferman çıkarmalarını sağlamıştı. Tesadüf bu ya, o günlerde birisi Cascellius'a çam fıstığının meyve sayılıp sayılmayacağını danışınca, şu cevabı vermiştir, "eğer Vatinius'a fırlatacaksan, meyvedir." 2 Bundan sonra, bir tüccarın ortağıyla bir gemiyi nasıl taksim edeceğini sorması üzerine, ona şöyle cevap verdiği nakledilir, "gemiyi bölersen, ne sende kalır ne ortağında." 3 Hitabetiyle meşhur olan, lâkin bedeninin duruşu, yukarıda söylediğim gibi, itibarını zedeleyen Galba hakkında M. Lollius'un şu sözü dilden dile dolaşırdı, "Galba'nın dehası kötü bir konutta oturuyor." 4 Dilbilimci (grammaticus) Orbilius, aynı Galba ile daha da acı bir şekilde alay etmiştir. Orbilius bir davalı aleyhine tanık olarak çıkmıştı. Onu şaşırtmak isteyen Galba, mesleğini bilmezden gelerek, "ne işle meşgulsün?" diye sordu. O da şu karşılığı verdi, "güneşte kamburları ovmakla meşgulüm." 5 L. Caecilius, C. Caesar'ın kendisiyle top oynayan diğer kimselere yüzer bin sestertius, yalnızca kendisine elli bin verilmesini emrettiğini görünce, "ne yani?" demiştir, "ben tek elimle mi oynuyorum?" 6 P. Clodius'un, kendisinden bir mim (mimus) oyunu isteyip de vermeyen D. Laberius'a öfkelendiği söylendiğinde, Laberius Cicero'nun sürgününe telmihte bulunarak, "bana Dyrrhachium'a gidip dönmekten başka ne yapabilirsin ki?" demiştir.
VII
Mademki az evvel Aurelius Symmachus, şimdi de ben Laberius'tan söz ettik, şayet onun ve Publilius'un birkaç sözünü aktaracak olursak, hem ziyafete mim oyuncuları çağırmanın hafifliğinden kaçınmış hem de onların hazır bulunduklarında yaratmayı vadettikleri o şenliği taklit etmiş görünürüz. 2 Caesar, haşin bir hürriyet hissiyatına sahip Roma atlısı (eques Romanus) Laberius'u, sahneye çıkıp bizzat yazdığı mimleri icra etmesi için beş yüz bin sestertius ile davet etti. Fakat iktidar, yalnızca davet etse bile, yalvarsa dahi mecbur bırakır, nitekim Laberius da prologunda Caesar tarafından zorlandığını şu dizelerle ikrar eder,
Zorunluluk, hırçın akışının şiddetinden Kaçmayı pek çoklarının dilediği, pek azının başarabildiği, Nereye fırlattı beni artık tükenen hislerimin eşiğinde? Hiçbir makam hırsının, hiçbir bahşişin asla, Hiçbir korkunun, hiçbir cebir ve kudretin, Gençliğimde makamımdan oynatamadığı beni, Görün işte, yaşlılığımda nasıl da kolayca sarstı yerimden Müşfik bir zihinden sadır olan, Yüce bir adamın o tatlı dilli, sükûnetle alçalan hitabı? Nitekim tanrıların dahi hiçbir şeyi reddedemediği birine, Bir fani olarak benim 'hayır' dememe kim cevaz verebilirdi? Altmış yılı lekesiz tamamlamışken ben, Evimin koruyucu ruhunun (Lar) huzurundan bir Roma atlısı olarak çıkıp Döneceğim evime bir mim oyuncusu olarak, şüphesiz bugün Yaşamış bulundum kendim için, yaşamam gerekenden bir gün fazla. İyilikte de kötülükte de ölçü bilmeyen Talih, Eğer edebiyatın övgüleriyle yükselen Ünümüzün goncasını kırmak arzusunda idin, Neden uzuvlarım henüz taptazeyken, Halkı ve böylesi bir adamı hoşnut etmeye muktedirken, Bükmedin beni koparıp almak için dalımdan? Şimdi mi beni alaşağı ediyorsun? Nereye? Sahneye ne getiriyorum ki? Suretin güzelliğini mi, endamın asaletini mi, Ruhun erdemini mi, yoksa hoş bir sesin ahengini mi? Sarmaşık nasıl sürünüp ağacın kuvvetini tüketirse, Öyle tüketiyor beni yaşlılık, yılların kucağında, Mezar taşı misali, adımdan başka bir şey kalmadı geriye.
4 Temsil esnasında dahi, elinden geldiğince intikamını almaktan geri durmadı, kamçılanmış ve kaçıyormuş gibi görünen bir Suriyeli kılığına bürünerek haykırdı,
Ey Romalılar (Quirites), elden gidiyor hürriyetimiz,
ve biraz sonra şunu ekledi,
Pek çok kişinin korktuğu kimsenin, pek çok kişiden korkması gerekir.
5 Bu söz üzerine bütün halk gözlerini ve yüzünü yalnızca Caesar'a çevirdi, onun sınır tanımaz tahakkümünün bu nükteyle taşlanışını teyit ettiler. Bu hadiseler üzerine Caesar lütfunu Publilius'a yöneltti. 6 Bu Publilius Suriye asıllıydı, çocukken efendisinin koruyucusuna (patronus) sunulduğunda, güzelliği kadar nükteleri ve zekâsıyla da onun teveccühünü kazanmıştı. Nitekim bir keresinde efendisinin, avluda yatan istiska (hidrops) hastası bir kölesini görüp de güneşte ne aradığını azarlayarak sorması üzerine, "suyu ısıtıyor" cevabını vermişti. 7 Daha sonra bir akşam yemeğinde, çekilmez aylaklığın ne olduğu üzerine şakayla karışık bir sual açılıp herkes farklı bir fikir beyan ettiğinde, o "damla hastasının (podagra) ayakları" demiştir. Bu ve benzeri meziyetleri sebebiyle azat edilmiş, büyük bir ihtimamla eğitilmiş, mimler kaleme alıp İtalya kasabalarında büyük bir beğeniyle sahneye koymaya başlamıştı, Caesar'ın oyunları vesilesiyle Roma'da sahneye çıkarılınca, o dönemde eserlerini ve emeklerini sahneye sunmuş olan herkesi, belirlenen konular üzerinde sırayla ve irticalen yarışmaya davet etti. Hiç kimse geri durmadıysa da, aralarında Laberius'un da bulunduğu hepsini mağlup etti. 8 Bunun üzerine Caesar gülümseyerek şu hükmü verdi,
Ben seni tuttuğum halde, Laberius, mağlup edildin bir Suriyeliye,
ve derhal Publilius'a zafer palmiyesini, Laberius'a ise altın bir yüzükle birlikte beş yüz bin sestertius verdi. O vakit Publilius, sahneden çekilen Laberius'a şöyle dedi,
Ey yazar, rekabet ettiğin bu adama, şimdi seyirci olarak el ver.
9 Fakat Laberius da hemen ardından oynanan yeni bir mim oyununa şu dizeleri dâhil etti,
KİTAP II
Herkes her devirde en önde olamaz. İtibarda en yüce mertebeye vardığında, Zorlukla tutunursun ve çıktığından daha çabuk düşersin, Ben düştüm, ardından gelen de düşecektir, halkın övgüsü budur.
Publilius’un ise hoş ve gündelik hayata son derece uygun vecizeleri nakledilir, bunlardan tek bir mısra içine sığdırılmış olan şu sözleri hatırlıyorum,
Kıymet bilene veren, iyiliği peşinen kabul etmiştir. Değiştirilmesi mümkün olmayana katlanmalı, ayıplamamalı. Gerektiğinden fazla yetkisi olan, yetkisinden fazlasını ister. Yolda fasih bir yoldaş, binek yerine geçer. Kanaatkârlık, iyi bir şöhret uğruna çekilen sefalettir. Varisin ağlaması, maske ardında bir gülüştür. Sıkça incinen sabır, nihayetinde hiddete dönüşür. İkinci kez gemisi batan kişi, Neptunus’u haksız yere suçlar. Aşırı münakaşa ile hakikat elden kaçar. İstenen şeyi çarçabuk reddedersen, bu da iyiliğin bir parçasıdır. Dostunu öyle tut ki, gün gelip düşman olabileceğini düşünesin. Eski bir haksızlığa boyun eğmekle, yenisine davetiye çıkarırsın. Hiçbir tehlike, tehlike göze alınmadan alt edilemez.
Fakat mademki bir kere söz meclisinde sahneye adım attım, Augustus zamanında sanatıyla ün kazanmış olan ve talebesi Hylas’ı talimle kendisiyle aşık atacak mertebeye ulaştıran aktör Pylades’i anmadan geçmemeliyiz. Nitekim ahali sonradan bu ikisinin taraftarları arasında bölündü, Hylas, son dizesi "Büyük Agamemnon" [Yunanca] olan bir şarkıyı beden diliyle canlandırırken, boyunu posunu ölçer gibi pek yüksek ve azametli tavırlar sergiliyordu. Pylades buna dayanamadı ve seyircilerin arasından, "Sen onu uzun yapıyorsun, büyük değil!" [Yunanca] diye bağırdı. Bunun üzerine ahali onu da aynı şarkıyı oynamaya zorladı, kınadığı yere geldiğinde, büyük bir komutana herkes namına düşünmekten daha çok yakışacak bir şey olmadığı kanaatiyle, düşünen bir kimseyi canlandırdı. Hylas Oidipus’u oynarken, Pylades dans edenin pervasızlığını şu nida ile payladı, "Görüyorsun!" [Yunanca]. Çılgın Herakles rolünde sahneye çıktığında ve kimi kimselere bir oyuncuya yakışan yürüyüş adabını gözetmiyor gibi göründüğünde, maskesini çıkarıp gülenlere çıkıştı, "Ahmaklar, çılgın birini oynuyorum!" [Yunanca]. Bu oyun esnasında ahaliye doğru oklar da fırlattı. Aynı rolü Augustus’un emriyle yemek odasında icra ederken de yayını gerip temrenli oklar attı. Caesar ise, Pylades’in gözünde kendisinin de Roma halkıyla aynı mevkide tutulmasına hiddetlenmedi. Bu zat, atalarımız devrinde revaçta olan o kaba saba dans usulünü değiştirdiği ve zarif bir yenilik getirdiği rivayet edildiğinden, Augustus tarafından danstaki bu sanatına ne kattığı sorulduğunda,
"Flütlerin, kavalın sesini ve insanların gürültüsünü," [Yunanca]
diye cevap verdi. Yine kendisi, Hylas ile arasındaki çekişme yüzünden ahalinin ayaklanıp ortalığı velveleye vermesi neticesinde Augustus’un gazabına uğradığında, "Nankörlük ediyorsun ey hükümdar, bırak bizimle meşgul olsunlar," [Yunanca] yanıtını verdi.
VIII
Bunlar söylendikten ve neşe tazelendikten sonra, Avienus’un zengin hafızası ve zekâsının letafeti övülürken, uşak ikinci yemekleri getirdi. Flavianus şöyle dedi, "Pek çokları, zannımca, Akşamın Ne Getireceğini Bilemezsin başlıklı o pek nükteli Menipposçu taşlamasında ikinci tabaktan tatlı çörekleri kaldıran Varro’ya bu hususta katılmazlar, fakat istirham ederim Caecina, şayet kuvvetli hafızanın lütfuyla aklında kaldıysa, Varro’nun kendi sözlerini naklet." Albinus, "Benden aktarmamı buyurduğun Varro pasajı hemen hemen şu lafızlarladır, Tatlılar (bellaria) içinde en ziyade ballı olanlar, ballı olmayanlardır, zira tatlılar ile sindirim [Yunanca: pepsis] arasında güvenilmez bir ortaklık vardır. Bellaria tabiri ise ikinci yemeğin her türlüsünü ifade eder. Nitekim Yunanların pemmata [Yunanca] veya tragëmata [Yunanca] dedikleri şeylere, eski müelliflerimiz bellaria adını vermişlerdir, daha eski komedyalarda tatlı şarapların da bu isimle anıldığını görmek mümkündür ve bunlara Liber’in tatlıları denmiştir."
Bunun üzerine Evangelus, "Haydi, kalkmamız gerekmeden evvel şaraba meyledelim, bunu da Platon’un hükmünün yetkesine dayanarak yapalım, zira o, insanın zihni ve bedeni şarapla alevlendiğinde, bunun zekâ ve erdem için bir nevi çıra ve kav vazifesi gördüğü kanaatindeydi."
O vakit Eustathius, "Ne yapıyorsun Evangelus?" dedi, "Yoksa Platon’un şarabın öyle uluorta tüketilmesini tavsiye ettiğini mi sanıyorsun, yoksa daha ziyade ayık meclis reislerinin ve ziyafet yöneticilerinin gözetiminde, küçük kadehler eşliğinde icra edilen daha tatlı ve daha asil bir içme davetini uygun gördüğünü mü? Nitekim Yasalar’ın birinci ve ikinci kitaplarında bunun erkekler için faydasız olmadığını hükme bağlamasının sebebi de budur. Zira içme esnasındaki ölçülü ve vakur gevşemelerle zihinlerin tazelenip yenileneceğini, böylece vakar ve itidal vazifelerini yeniden ifa etmeye hazır hale geleceğini düşünmüştür, yavaş yavaş neşelenen zihinlerin gayret gerektiren işleri tekrar üstlenmeye daha yatkın kılınacağını ve aynı zamanda, şayet içlerinde edep duygusunun gizlediği derin tutku ve heves yanılgıları varsa, bunların hepsinin şarabın bahşettiği serbestiyetle büyük bir tehlikeye mahal vermeksizin açığa çıkacağını, düzeltilmeye ve sağaltılmaya daha elverişli olacağını mütalaa etmiştir. Hatta Platon aynı yerde, şarabın taşkınlığını defetmek adına bu kabil talimlerden kaçınılmaması gerektiğini, hayatı yanılgı tehlikeleri ve hazların ayartmaları ortasında sınanmamış hiç kimsenin asla layıkıyla nefsine hâkim ya da itidalli sayılamayacağını ifade eder. Zira ziyafetlerin tüm lezzet ve letafetinden habersiz olan, bunlardan tamamen nasipsiz kalan bir kimse, şayet arzu, tesadüf yahut mecburiyet sevkiyle bu nevi hazlara ortak olursa, derhal büyülenip esir düşer, aklı ve ruhu sebat gösteremez. Bu sebeple, haz veren şeylerle ve şarabın o serbestiyetiyle sanki bir harp meydanındaymışçasına göğüs göğüse çarpışmalı ve hesaplaşmalıyız ki, onlara karşı kaçarak yahut uzak durarak değil, ruhun dirayeti, sarsılmaz mevcudiyeti ve ölçülü kullanım ile itidalimizi ve nefsimize hâkimiyetimizi muhafaza edelim, aynı zamanda ısınıp tazelenen ruhumuzda donuk bir keder yahut uyuşuk bir çekingenlik varsa, onu da eritelim.
Fakat mademki hazlardan bahsettik, Aristoteles hangi hazlardan sakınmak gerektiğini öğretir. Zira insanların beş duyusu vardır ki Yunanlar bunlara duyular (aisthesis) [Yunanca] derler.
KİTAP II
Ruha veya bedene haz sağladığı düşünülen duyuları dokunma, tatma, koklama, görme ve işitme olarak adlandırırlar.
Bütün bu duyulardan ölçüsüzce alınan haz, alçakça ve ahlaksızcadır, fakat tatma ve dokunmadan kaynaklanan aşırı haz, yani bu ikiz haz, bilge kişilerin de hükmettiği üzere, her şeyin en iğrencidir. Kendilerini bu iki hazza teslim edenleri Yunanlar en ağır kusurları niteleyen sözcüklerle ya akrateis [Yunanca] ya da akolastoi [Yunanca] olarak adlandırmışlardır, biz ise onlara ya nefsine hâkim olamayan (incontinentes) ya da ölçüsüz (intemperantes) deriz. Tatma ve dokunmaya, yani yemeğe ve Venüs'e ait bu iki hazzın, insanlar ile hayvanlar arasında müşterek olan yegâne hazlar olduğunu görmekteyiz, bu sebeple hayvanlara özgü bu hazların esiri olan herkes, davarlar ve vahşi hayvanlar zümresinden sayılır, diğer üç duyudan neşet edenler ise yalnızca insanlara mahsustur. Bu rezil hazlar hakkında bu denli şöhretli ve seçkin bir zatın ne düşündüğü bilinsin diye filozof Aristoteles'in bu husustaki sözlerini buraya aktaracağım,
[Yunanca] Dokunma yahut tatma hazzına kapılıp haddi aşarlarsa, bunlara nefsine hâkim olamayanlar denir, zira hem aşk işlerinde hem de yiyeceklerden alınan zevklerde böyledirler. Yiyecek hususunda ise bazılarında lezzet dildedir, bazılarında gırtlaktadır, bu yüzden Philoksenos bir turna gırtlağına sahip olmayı dilemiştir. Yahut bunlardan doğan hazlar bizlerle diğer canlılar arasında müşterek olduğu için böyledir, zira müşterek olan şeylere boyun eğmek ayıptır, nitekim bunların zebunu olan kimseye, en aşağılık hazlara mağlup düştüğü için hem nefsine hâkim olamayan hem de ölçüsüz deriz. Beş duyu bulunmasına rağmen diğer hayvanlar yalnızca ikisinden zevk alır, ötekilerden ise ya hiç zevk almazlar yahut bu durum ancak tesadüfen vuku bulur.
İçinde biraz olsun insani utanma hissi barındıran biri, domuz ve eşekle insan arasında müşterek olan bu iki hazza, yani cinsi münasebete ve tıkınmaya nasıl sevinebilir?
Sokrates nitekim birçok insanın yemek ve içmek için yaşamak istediğini, kendisinin ise yaşamak için yiyip içtiğini söylerdi.
İlahi bir ilme sahip olan Hippokrates ise Venüs'e dair cinsi münasebet hakkında, bizimkilerin sara dedikleri o en korkunç hastalığın bir parçası olduğu kanaatindeydi, zira onun şu sözleri aktarılır, [Yunanca] Cinsi münasebet küçük bir saradır.
KİTAP III
Kendini lekelenmiş ve pek çok kıyımla kirletilmiş bildiğinden,
Sen, ey baba, kutsal emanetleri ve atalarımızın Penates'lerini al eline, Ben böylesi büyük bir savaştan ve taze kıyımdan çıkmışken, Diri bir ırmakta yıkanıncaya dek, Dokunmam bunlara günahtır.
Dadısı Caieta'nın defninden sonra da, bilhassa yelken açıp yanaştığı yer,
Tiberinus'un sevimli bir ırmakla Denize döküldüğü o kısımdan başkası mıdır,
Böylece İtalya'nın eşiğinde derhal ırmak suyuyla yıkanıp olabildiğince arınmış halde,
Jüpiter'i ve sırasıyla Phrygialı anayı Çağırabilsin diye? Ya Euandros'un yanına gidecekken, onu Herakles'e kurban sunarken bulacağını bildiğinden, bu konukluk ayinlerine böylesine arınmış olarak katılabilmek için Tiber üzerinden yelken açmasına ne demeli? Nitekim bizzat Iuno da Aeneas'ın kendi iradesine karşı gelerek İtalya'ya varmasından ziyade, Tiber'in arzulanan yatağına kavuşmasından yakınır, zira onun bu nehirle arınarak kendi adına dahi ayinleri usulünce yerine getirebileceğini bilmektedir, oysa kendisi ona yakarılmasını bile istemez. Mademki yukarıdaki tanrıların ayinlerine ait arınmayı Vergilius'un riayetinde gösterdik, şimdi de aynı şairin yeraltı tanrılarının ibadetinde de bu göreneğin hususiyetini koruyup korumadığını görelim. Yukarıdaki tanrılara kurban sunacak kimsenin bedenini yıkayarak temizlenmesi gerektiği sabittir, yeraltı tanrılarına kurban sunulacağı vakit ise yalnızca su serpmenin kâfi görüldüğü anlaşılır. Yukarıdaki tanrıların ayinlerine dair Aeneas şöyle der,
Diri bir ırmakta yıkanıncaya dek.
Dido ise yeraltı tanrılarına ayinler tertip ettiğinde şöyle söyler,
Sevgili dadım, kız kardeşim Anna'yı buraya çağırıver, Söyle bedenine ırmak suyu serpmekte acele etsin.
Ve bir başka yerde,
Ve serpmişti Avernus pınarının sahte sularını.
Aynı şekilde Misenus'un toprağa verildiğini anlatırken de,
Üç kez dolaştırdı dostlarının çevresinde saf suyu, Hafif bir çiğ damlası serperek.
Nitekim Aeneas'ı yeraltı dünyasında Proserpina'ya dal adayacağı sırada da şöyle tasvir eder,
Aeneas girişi tutar ve bedenine Taze su serper.
Sözcüklerin bu hususiyeti bu şaire öylesine aşinadır ki,
III. KİTAP
...öylesine belirgindir ki Vergilius'ta bu kabil bir dikkat artık övgü vesilesi sayılmaz, yine de hiçbir sözcüğü kutsal ve kurbanla ilgili olanlar kadar yerli yerinde kullanmamıştır. Çoğu kimsenin yanıldığı şu ilk hususu da atlamayayım,
kurbanın sakatatını da tuzlu dalgalara sunacağım (porriciam),
bazılarının dalgalara ibaresi eklendi diye Vergilius'un sakatatın atılması (proicienda) gerektiğini söylediğini zannederek sandığı gibi fırlatıp atacağım (proiciam) şeklinde değil. Fakat durum böyle değildir, zira hem kâhinlerin (haruspex) öğretisi hem de rahipler kurulunun (pontifex) buyruğu gereğince bu sözcük kurban kesenler için geleneksel bir ifadedir, nitekim Veranius, Pictor'un birinci kitabından nakille bu sözcüğün açıklamasını şöyle yürütmüştür, sakatatı sunsunlar (porriciunto), tanrılara versinler, yüksek sunaklara, sunağa yahut ocağa veya sakatatın verilmesi gereken yere. Dolayısıyla sunmak (porricere), fırlatıp atmak (proicere) değil, kurbana özgü ifadedir, Veranius da sunağa yahut ocağa veya sakatatın verilmesi gereken yere dediğinden, kurban deniz tanrılarına adandığında artık sunak ve ocak yerine denizin kabul edilmesi gerekir. Nitekim şöyle der,
Ey enginlerin buyruğuna sahip olan, sularında yol aldığım tanrılar, kıyıda sizlere sevinçle bu ak boğayı sunakların önünde adayacağım adağımın borçlusu olarak, ve sakatatı tuzlu dalgalara sunacağım, saf şaraplar dökeceğim.
Bunlardan anlaşılmaktadır ki usulünce sakatat denize sunulabilirdi (porrici), fırlatılıp atılmazdı.
Sunakların önünde adayacağım adağımın borçlusu olarak. Bu söz kutsal ayinlere özgüdür, öyle ki adakta bulunarak kendini tanrılara borçlu kılan kimseye borçlu (reus), vaat ettiği adakları artık yerine getirmiş olana ise borcunu ödemiş (damnatus) denir. Ancak bu hususta tarafımdan daha fazla söz söylenmesine gerek yoktur, çünkü pek bilgin bir zat olan Eustathius az önce bu bahsi etraflıca ele almıştır.
Bu şairin derin bilgisini, sıradan halkın tesadüfen söylenmiş sayacağı tek bir sözcükte dahi sıklıkla bulmak mümkündür. Nitekim pek çok yerde okuruz ki, tanrılara yakaran kimse aynı zamanda elleriyle sunağı kavramadıkça, yalnızca dua etmek kurbanın kabulünü (litare) sağlamaya yetmez. Bundan ötürü Varro, İlahiyat (Divinae) adlı eserinin beşinci kitabında sunaklara (ara) ilkin asa dendiğini, zira kurban kesenler tarafından tutulmalarının zorunlu olduğunu söyler, kulplarından (ansa) kapların tutulduğundan kim şüphe eder? Dolayısıyla harf değişimi neticesinde bunlara ara denmeye başlanmıştır, tıpkı önceleri Valesius ve Fusius denirken şimdilerde Valerius ve Furius denmesi gibi. Şair bütün bunları şu dizede dile getirmiştir,
Böyle sözlerle yakaranı ve sunakları tutanı işitti her şeye gücü yeten.
İşitilmenin, yalnızca dua ettiği için değil sunakları da tuttuğu için gerçekleştiğini belirtmek amacıyla bunun eklendiğine inanmaz mısın? Nitekim şöyle dediğinde de,
Böyle sözlerle yalvarıyor ve sunakları tutuyordu. Aynı şekilde, sunaklara dokunuyor, ortadaki ateşleri ve tanrısal güçleri şahit tutuyorum,
kavrama eyleminden hareketle ismin aynı kudretine işaret etmektedir.
Aynı şair, bilgisinde derin olduğu kadar dehasıyla da latif biri olarak, eski sözcüklerden kutsal ayinlerin hususiyetine ait olduğunu bildiği bazılarını öyle yorumlamıştır ki, sözcüğün tınısı değişse de anlamı bozulmadan kalmıştır. Zira Pictor'un Rahip Hukuku kitabının ilk cildinde sevinç çığlığı atmak (uitulari) sözcüğü yer alır, bu sözcüğün anlamı hakkında Titius şöyle aktarmıştır, uitulari, sesle sevinç göstermektir. Varro da İlahiyat'ın on beşinci kitabında başrahibin kimi ayinlerde sesle sevinç göstermeyi (uitulari) adet edindiğini, buna Greklerin [Yunanca] paian söylemek (paianizein) dediklerini aktarır. Yorumun bunca dolambaçlı tarafını Maro'nun bilgece zarafeti ne kadar da az sözcükle ifade etmiştir,
ve koroyla sevinç içinde paian okuyanları!
Zira sevinç çığlığı atmak şayet sesle sevinç göstermekse, ki bu da [Yunanca] paian söylemektir, sevinç dolu bir paian ezgisinde bu sözcüğün izahı eksiksiz muhafaza edilmiş olmaz mı? Bu sözcük üzerinde biraz daha duracak olursak, Hyllus tanrılar üzerine kaleme aldığı kitabında neşeyi idare eden tanrıçaya Vitula dendiğini söyler. Piso ise zaferin Vitula diye adlandırıldığını aktarır, buna delil olarak da Temmuz'un Nonae gününün ertesinde işlerin yaver gitmesiyle, bir gün evvel ahali Etrüskler tarafından bozguna uğratıldığından, ki bu yüzden Halkın Kaçışı (Populifugia) denir, zaferin ardından belirli kurbanlarla sevinç kutlamasının (uitulatio) yapıldığını öne sürer. Bazıları ise tanrıçanın adının, hayatı idame ettirmeye (uita toleranda) kadir olmasından mülhem olduğunu düşünür, bu sebeple tanrıçaya ürünler uğruna kurban sunulduğu söylenir, çünkü insan hayatı ürünlerle idame ettirilir. Bunun böyle olduğunu nereden anlıyoruz? Vergilius'un şu sözünden,
Ürünler uğruna bir düveyle kurban sunduğum vakit, bizzat kendin gel,
burada bir sevinç kutlaması (uitulatio) yerine düve (uitula) demiştir, ki bunun sevinç vesilesiyle yapılan bir kurbanın adı olduğunu yukarıda belirtmiştik. Yine de bunun ismin ayrılma durumuyla (ablativus) şu şekilde okunması gerektiğini unutmayalım,
Ürünler uğruna bir düveyle kurban sunduğum vakit,
yani tanrısal töreni bir koyunla yahut bir keçiyle değil de bir düveyle icra ettiğimde, sanki "ürünler için bir düveyi kurban ettiğimde", yani "bir düveyle kutsal ayini yaptığımda" demek ister gibi. Aeneas'ın başrahip olduğunu, katlandığı zahmetleri kayda geçirmesinden dahi gösterir. Zira vuku bulan hadiselerin hatırasını kayıtlara geçirme yetkisi rahiplere tanınmıştır, bunlara yıllıklar (annales) derler, hatta sanki en büyük rahipler (pontifex maximus) tarafından vücuda getirilmiş gibi en büyük yıllıklar (annales maximi) diye anılırlar. Buradan hareketle Aeneas'ın ağzından şöyle der,
ve bunca zahmetin kayıtlarını dinlemeye vakit varsa.
Rahiplerin kararları arasında en çok neyin kutsal (sacrum), neyin dindışı (profanum), neyin dokunulmaz (sanctum), neyin hürmete layık (religiosum) olduğu araştırıldığından, burada Vergilius'un kendi tanımına göre hareket edip etmediğine ve her birine adet olduğu üzere kendi sözcük kıymetini verip vermediğine bakılmalıdır.
Trebatius'un Dinler Üzerine adlı eserinin ilk kitabında aktardığına göre tanrıların sayılan her ne ise kutsaldır (sacrum). Bu tanımı aklında tutan şair ne vakit kutsal dese hemen daima tanrıların anılmasını da eklemiştir,
Dioneli anaya ve tanrılara kutsal sunular götürüyordum. Aynı şekilde, Usulünce başladığım, Styks Iuppiter'ine adanmış kutsal sunuları hazırlıyordum.
III. KİTAP
yine, sana zira, sana kurban eder ulu Iuno adaklar sunarak. Hemen herkes din dışı (profanum) olanın, kutsal alanın (fanum) dışında kalan, adeta kutsal alandan ve dinden ayrı tutulmuş şey olduğu hususunda hemfikirdir. Şair hem koruluktan hem de yeraltı dünyasına girişten bahsederken, ikisi de kutsal olduğu için bu anlamın bir örneğini sergilemiştir, uzak, ey uzak durun din dışı olanlar, diye haykırır kâhin, ve çekilin bütün koruluktan. Buna ek olarak Trebatius, din dışı sözünün asıl anlamıyla, dinsel (religiosum) yahut kutsal (sacrum) olandan insanların kullanımına ve mülkiyetine devredilen şeyler için söylendiğini belirtir; şair de şunu söylerken bu kurala pek açık bir biçimde riayet etmiştir, Faunus, yalvarırım acı, dedi, sen de ey kutlu Toprak tut demiri, şayet daima hürmet ettiysem makamlarınıza, Aeneas’ın soyu ise savaşta onları din dışı kıldı. Zira şöyle demişti, fakat Teukroslular hiçbir ayrım gözetmeksizin kutsal kütüğü kökünden sökmüşlerdi, böylece kutsal olandan alınıp farksız bir biçimde insanların işlerine tahsis edilen şeyin asıl manasıyla din dışı kılındığını (profanatum) göstermiştir.
Kutlu (sanctum) olan ise, aynı Trebatius’un Dini Meseleler (De religionibus) adlı eserinin onuncu kitabında aktardığı üzere, bazen kutsal olanla ve dinsel olanla aynı anlama gelir, bazen de farklıdır, yani ne kutsaldır ne de dinseldir. Bu ikinci türe dair olanı şudur, kutlu bir ruh olarak yanınıza, ve böylesi bir suçtan habersiz, ineceğim. Zira onun ruhu kutsal ya da dinsel bir bağla tutulmuyordu, onu kutlu, yani bozulmamış göstermek istemişti; nitekim şu dizede de böyledir, ve sen ey en kutlu eş, ne mutlu sana ölümünle. Burada lekesiz bir eşin iffet onurunu dile getirmiştir, ceza yaptırımıyla (sanctio) bozulmaması gereken kutlu yasalar (sanctae leges) tabiri de buradan gelir. Kutlu kavramının ilk tanımına gelince, yani kutsal ya da dinsel olandan gayrısı olmadığı haline, işte Iulus’un başının tepesinden süzülen hafif bir ışık tepeliği göründü, ve biraz sonra, bizler ise dehşet içinde korkuyla titriyor, alev alan saçları silkeliyor ve kutlu ateşleri çeşme sularıyla söndürüyorduk. Zira burada onları, ilahi yoldan vuku buldukları için, adeta kutsal gibi kabul edeceğiz. Yine, sen de ey en kutlu kâhin, geleceği önceden bilen derken kâhini, yani hem tanrıyla dolu hem de rahibe olan kişiyi kutsaldan başka bir sıfatla anmamaktadır.
Geriye, dinsel (religiosum) olanın ne anlama geldiğini Vergilius ile birlikte ele almak kalıyor. Servius Sulpicius, dinsel olarak adlandırılan şeyin, taşıdığı bir tür kutluluk sebebiyle bizden uzaklaştırılmış ve bir kenara ayrılmış olduğunu, tıpkı yoksunluktan (carendo) törenin (caerimonia) türetilmesi gibi, adeta terk etmekten (relinquendo) türetildiğini nakletmiştir. Vergilius buna bağlı kalarak şöyle der, soğuk Caere ırmağının yakınında ulu bir koruluk vardır, ataların diniyle ta uzaklara dek kutsal kılınmış, ve dinsel olanın bu kendine has vasfını belirtmek için şunu eklemiştir, her yandan çukur tepeler kuşatmıştır onu, ve kara köknarlarla çevrilidir orman, bu durum şüphesiz koruluğu halkın ortak kullanımından ayrı tutmaktaydı. Buranın yalnızca ulaşım güçlüğü sebebiyle değil, kutluluğu dolayısıyla da terk edilmiş bir yer olduğunu göstermek için şunu da eklemiştir, rivayet edilir ki Pelasglar vaktiyle adamış Silvanus’a, tarlaların ve sürülerin tanrısına.
Pompeius Festus’a göre dinsel kimseler, yapılması gerekenler ile kaçınılması gerekenleri birbirinden ayıranlardır. Buradan hareketle Maro şöyle der, arkları temizlemeyi hiçbir din yasaklamadı. Dedücere (arkı akıtmak) demesi ise temizlemekten (detergere) başka bir şey değildir. Zira bayram günlerinde kirlenmiş eski arkları temizlemeye izin vardır, yeni arklar kazmaya ise izin yoktur. Yeri gelmişken şu da kaydedilmelidir ki, şair kendisi de adeta geçerken tek bir kelimenin anlamı altına bunu gizlemiştir. Zira pontifex hukukunda (ius pontificium) şu hüküm yer alır, koyunlar iki sebepten, ya uyuzun tedavisi için ya da yünlerinin temizlenmesi maksadıyla yıkandıklarından, bayram günlerinde yün temizliği gayesiyle koyun yıkamaya izin verilmez, fakat uyuzun tedavisi amacıyla yıkanacaklarsa izin verilir. Bu sebeple o da izin verilenler arasında şunu saymıştır, ve meleyen sürüyü ırmağa daldırmayı, şayet buraya kadar söyleyip bıraksaydı, caiz olanla yasak olanı birbirine karıştırmış olurdu, fakat şifalı (salubri) kelimesini ekleyerek izin verilen yıkamanın sebebini açıkça belirtmiştir.
Kutsal mekânların adlarını uygun vasıflarıyla zikretmek de pontifexlerin gözettiği bir kuraldır. O halde pontifexlerin asıl manasıyla neye mabet (delubrum) dediklerini ve Vergilius’un bu adı nasıl kullandığını araştıralım.
Varro, İlahi Meseleler (Res divinae) adlı eserinin sekizinci kitabında bazılarının, Flamininus Sirki’ndeki Iuppiter Stator tapınağında olduğu gibi, tapınak binasının (aedes) yanı sıra tanrılar adına tahsis edilmiş bir avlusu (area) bulunan yeri, bazılarının ise bir tanrı heykelinin adandığı yeri mabet olarak değerlendirdiğini söyler; ve mumun dikildiği yere şamdan (candelabrum) dendiği gibi, tanrının konulduğu yere de mabet (delubrum) adı verildiğini ekler. Varro’nun bu belirlemelerinden, kendi adetine uygun olarak en sona yerleştirdiği görüşü, yani tanrının adanmış heykelinden ötürü buraya mabet denmeye başlandığı fikrini en çok benimsediğini anlayabiliriz.
Bununla birlikte Vergilius her iki açıklamaya da özenle riayet etmiştir. Nitekim sonuncusundan başlayacak olursak, mabet adını zikredeceği zaman ya doğrudan tanrıların isimlerini yahut tanrılara uygun düşen nitelikleri araya katmaya dikkat etmiştir, fakat çifte yılanlar süzülerek en yüksek mabetlere doğru kaçarlar, ve hemen ardından heykeli anmak üzere şu sözleri bağlamıştır, ve varırlar amansız Triton’lu tanrıçanın kalesine, tanrıçanın ayakları altına ve kalkanının çemberi altına gizlenirler; yine, bizler ise zavallılar, tanrıların mabetlerini, son günümüz olacak olan o günde. Varro’nun evvelce zikrettiği avluya dair görüşü de ihmal etmemiştir, önce mabetlere varırlar, ve sunaklar boyunca esenlik dilerler, ve az sonra, ya da tanrıların sureti önünde semiz sunaklara doğru boylu boyunca yürür. Boylu boyunca yürümek (spatiatur), geniş bir yolun açıklığında gezinmekten başka nedir ki? Sunakların önünde (ante aras) ibaresini ekleyerek, tanrılar uğruna tahsis edilmiş avluyu göstermiştir. Böylece her zamanki tarzıyla, adeta başka bir şey yapıyormuş gibi görünerek gizemli anlamları yerine getirir.
Romalıların kendi tanrılarına, yani Penates’e dair de bu esere dikkatli bir incelik serpiştirilmiştir.
Zira Nigidius tanrılar üzerine yazdığı on dokuzuncu kitabında, Penates tanrılarının, vaktiyle surlarını inşa ettikleri söylenen Troyalıların Apollon’u ile Neptunus’u olup olmadığını ve Aeneas’ın onları İtalya’ya taşıyıp taşımadığını sorgular.
Cornelius Labeo da Penates tanrıları hakkında aynı kanaattedir. Maro şu sözleri söylerken bu görüşü izler, böyle diyerek layık adakları kurban etti sunaklarda, bir boğa Neptunus’a, bir boğa sana, ey güzel Apollon.
Varro, İnsani Meseleler (Res humanae) adlı eserinin ikinci kitabında Dardanus’un aktardığını bildirir
IIII
Penates tanrılarının Samothrake’den Phrygia’ya, Aeneas tarafından da Phrygia’dan İtalya’ya nakledildiği aktarılır. Bahsi geçen kitapta Varro, Penates tanrılarının kimler olduğunu açıkça belirtmez, ancak hakikati daha derinlemesine araştıranlar, Penates’in sayesinde en derin nefesimizi aldığımız, bedenimize kavuştuğumuz, zihnin akli melekesine sahip olduğumuz tanrılar olduğunu söylerler. Onlara göre orta aither (orta gök) Iuppiter, yeryüzü ile birlikte olan en alttaki hava Iuno, aither’in en yüksek doruğu ise Minerva’dır, bu görüşü savunanlar, Korinthoslu Demaratos’un Samothrake gizem dinlerine vakıf oğlu Tarquinius’un, mezkûr uluhiyetleri tek bir tapınakta ve aynı çatı altında bir araya getirmesini delil olarak kullanırlar.
Cassius Hemina ise Samothrake tanrılarının ve dolayısıyla Romalıların Penates’inin asıl adlarının theous megalous, theous khrestous, theous dynatous [Yunanca: ulu tanrılar, lütufkâr tanrılar, muktedir tanrılar] olduğunu belirtir. Şairimiz bunu bilerek şöyle der,
yoldaşlarla, oğulla, Penates ve ulu tanrılarla birlikte
Burada theous megalous [Yunanca] ifadesini kastetmektedir. Fakat bu adların tamamını yukarıda zikredilen uluhiyetlerden birinde topladığında, bu konudaki bütün kanaatlere dair kendi vukufunu şüpheye yer bırakmaksızın teyit eder. Zira şöyle dediğinde,
Önce ulu Iuno’nun ulûhiyetine dua ile yakar
ten megalen [Yunanca: ulu olanı] adlandırmıştır,
Sevinç bahşeden Bacchus ve iyi Iuno hazır bulunsun
dizesinde ten khresten [Yunanca: lütufkâr olanı],
ve muktedir hanımefendi
ifadesinde ise ten dynaten [Yunanca: muktedir olanı] zikretmiştir. Aynı adı Vesta için de kullanmıştır ki onun Penates zümresinden veya en azından onların bir refakatçisi olduğu o kadar açıktır ki, konsüller, praetor’lar veya diktatörler memuriyetlerine başlarken Lavinium’da hem Penates’e hem de Vesta’ya aynı şekilde kurban sunarlar. Ayrıca Vergilius, Hektor’un ağzından,
Troia sana kutsallarını ve kendi Penates’ini emanet ediyor
dedikten hemen sonra şunu ekler,
Böyle dedi ve elleriyle çelenkleri, muktedir Vesta’yı ve mabetlerin en mahrem yerindeki ebedi ateşi çıkardı.
Hyginus, Penates tanrıları üzerine yazdığı kitapta onlara theous patrious [Yunanca: ata tanrıları] dendiğini de eklemiştir. Vergilius bu hususu da göz ardı etmeyip,
Ata tanrıları, koruyun haneyi, koruyun torunu
ve başka bir yerde de,
ve ata yadigârı Penates
demiştir.
V
O, kurban uygulamalarındaki titizliğini de tanrılar hakkındaki bilgisi kadar açıkça sergiler. Trebatius Dinler Üzerine adlı eserinin birinci kitabında kurbanlıkların (hostia) iki tür olduğunu, birinde kurbanın iç organları vasıtasıyla tanrının iradesinin araştırıldığını, diğerinde ise sadece canın tanrıya adandığını öğretir ki bundan ötürü haruspex’ler bunlara canlı kurbanlar (hostiae animales) derler, nitekim Vergilius şiirinde kurbanların her iki türünü de gösterir. İlk olarak, uluhiyetlerin iradesinin iç organlar aracılığıyla gösterildiği türü zikreder,
Âdete uygun olarak seçilmiş koyunları kurban eder
ve az sonra,
ve hayvanların göğüslerini açıp içlerine dikkatle bakarak nefes alan organlara danışır.
Yalnızca canı adandığı için canlı kurban denilen diğer türü ise, muzaffer Entellus’u Eryx’e bir boğa kurban ettirirken tasvir eder. Zira canlı kurbanın gereklerini yerine getirmek adına bizzat bu sözcüğü kullanmıştır,
Eryx, Dares’in ölümüne karşılık bu daha üstün canı sana
Adakları yerine getirdiğini belirtmek için, adaklar hakkında hususi bir tabir olan "yerine getiriyorum" ifadesini kullanır ve tanrılara hakkıyla sunulduğunu göstermek için şöyle işaret eder,
Yere serilir boğa ve titreyerek cansız düşer toprağa.
Şu dizede de canlı kurbanı gösterip göstermediğine dikkat edilmelidir,
Rüzgârları kanla ve katledilen bir bakireyle yatıştırdınız, Ey Danailer, Troia kıyılarına ilk vardığınızda, Dönüşünüzü kanla aramalısınız, bir kurban canı verilerek Argoslu bir can ile.
Zira hem canı, yani kurbanın adını koymuş hem de kurban sunularak uluhiyetin yatıştırıldığını ifade eden "litare" sözcüğünü kullanmıştır.
Gerek canlı kurbanlar olsun gerek danışma amaçlı olanlar, bu kurbanlıklar arasında boyunduruk görmemiş (iniuges) denenler de vardır, yani hiçbir vakit ehlileştirilmemiş veya boyunduruk altına girmemiş olanlar. Bizim şairimiz bunları da şöyle anar,
Şimdi ak sürüden yedi tosun kurban etmek Ve bir o kadar da âdete göre seçilmiş iki dişli koyun sunmak yaraşır
ve boyunduruk görmemiş kurbanları daha açıkça ifade etmek için ekler,
ve boynu boyunduruk görmemiş bir o kadar tosunu.
Kurban merasimlerinde kullanılan seçkin (eximius) kelimesi de şairane bir sıfat [Yunanca: epitheton] olmayıp rahiplik nizamına ait bir terimdir. Nitekim Veranius Pontifex Meseleleri adlı eserinde, kurban edilmek üzere sürüden ayrılan veya uluhiyetlere sunulacakları için üstün görünüşleri sebebiyle seçilen hayvanlara "eximiae" dendiğini öğretir. Buradan hareketle Vergilius şöyle der,
Bedenleri fevkalade olan dört seçkin boğa
Burada sürüden ayrıldıkları için seçkin (eximios), tercih edildikleri için de bedenleri fevkalade (praestanti corpore) diyerek meramını anlatmıştır. Pompeius Festus’un belirttiği üzere ambarvalis adı verilen kurbanlık, ekinler için kurban sunanlar tarafından ibadet maksadıyla tarlaların etrafında dolaştırılan hayvandır. Bu kurbandan Bucolica’da, Daphnis’in tanrılaştırılması bahsinde şöyle söz eder,
Bunlar daima senin olacak, hem Nympha’lara adadığımız Yeminleri yerine getirirken, hem de tarlaları arındırırken
Burada arındırmak (lustrare), etrafını dolaşmak manasındadır, zira kurbanlığın adı da besbelli buradan, tarlaların etrafının dolaşılmasından (ambiendis aruis) gelmektedir. Bu durum Georgica’nın birinci kitabında da geçer,
Ve hayırlı kurban, körpe ekinlerin etrafını üç kez dolaşsın.
Kurban sunanlarca dikkat edilen bir kurala göre, sunaklara götürülen kurbanlık şiddetle direnir ve sunaklara gönülsüzce yaklaştırıldığını belli ederse uzaklaştırılırdı, çünkü tanrının rızası hilafına sunulduğu düşünülürdü. Kendiliğinden duran kurbanlığın ise razı olan uluhiyete verildiği kabul edilirdi. Bizim şairimiz de buradan hareketle,
BÖLÜM VI
ve boynuzundan çekilen kurbanlık teke sunakların önünde duracak, ve başka bir yerde, ve sunakların önüne altın yaldızlı alnıyla bir tosun dikeceğim. Bununla birlikte, tanrılara sunulması gereken kurbanlara öylesine büyük bir dindarlık atfeder ki, tam zıddı bir sebepten ötürü Mezentius’u tanrıları hor gören diye adlandırmıştır. Zira Asper’e göründüğü üzere, tanrıları hiçe sayarak insanlara karşı günahkarca davrandığı için tanrıların hakiri olarak anılmış değildir, aksi takdirde bunu, çok daha acımasız olduğu halde yalnızca övgüye layık olmayan diye anmakla yetindiği Busiris hakkında hayli hayli söylerdi. Lakin bu son derece dikbaşlı ismin gerçek sebebini dikkatli bir okur, Cato’nun Başlangıçlar (Origines) adlı eserinin birinci kitabında bulacaktır. Zira yazar, Mezentius’un Rutullara tanrılara sundukları turfandaları kendilerine sunmalarını emrettiğini ve tüm Latinlerin böylesi bir buyruğun korkusuyla şöyle adakta bulunduklarını aktarır, ‘Ey Jüpiter, eğer bunları Mezentius’a vermektense sana sunmamız senin gönlüne daha hoş gelecekse, bizi muzaffer kıl’. Dolayısıyla, ilahi payeleri zorla kendine mal ettiği için Vergilius tarafından haklı olarak tanrıları hor gören diye anılmıştır. Rahibin şu dindarane taşkınlığı da buradan ileri gelir, bunlar ganimetlerdir ve kibirli kraldan alınan turfandalardır, öyle ki, cezasını çektiği dikbaşlılığın adıyla, ondan çekip alınan ganimetleri işaret etmiştir.
Bu şairin hem bizim hem de yabancıların kutsal törenlerine dair derin vukufuna hayran olmamak elde değildir. Nitekim Aeneas Delos’a vardığında, yola çıkacağı sırada Apollon ve Neptunus için kurban kesilmesi müstesna, hiçbir kurbanlığın boğazlanmamış olması nedensiz değildir. Zira Cloatius Verus’un Düzenlemeler (Ordinatores) adlı eserinin ikinci kitabında öğrettiği üzere, Delos’ta önünde hiçbir kurbanlığın boğazlanmadığı, tanrıların yalnızca mutat dualarla tazim edildiği bir sunak bulunduğu sabittir. Cloatius’un sözleri şöyledir, Delos’ta Apollon Genitor’un [Yunanca] bir sunağı vardır ki burada hiçbir canlı kurban edilmez, Pisagor’un da bu sunağa lekesizmişçesine hürmet ettiği rivayet edilir. Dolayısıyla şair, Aeneas tarafından tazim edilen bu sunağın Apollon Genitor sunağı olduğunu gösterir, zira tapınağa giren rahip hiçbir kurban kesmeksizin derhal duaya başlar ve Genitor [Yunanca] adını daha açık biçimde zikretmek maksadıyla, ey baba, bir alamet bahşet, der. Fakat daha sonra Apollon ve Neptunus’a bir boğa kurban ettiğinde, bunun muhakkak başka bir sunakta icra edildiğini anlarız, nitekim yukarıda oraya has olan baba adını, aşağıda ise müşterek olan Apollon adını pek yerinde kullanmıştır.
Varro da Cato Yahut Çocukların Terbiyesi Üzerine (Cato de liberis educandis) adlı eserinde bu sunağı şu sözlerle zikreder, sütnine tüm bunları, tıpkı Delos’taki Apollon Genitiuus sunağında olduğu gibi, kurbansız olarak mine çiçekleri ve borular eşliğinde yapardı. Aynı dizede, tapınağın kadim bir kayadan inşa edildiğini söylemesinin sebebini de göz ardı etmemek gerektiğini düşünürüm.
Velius Longus, nitelemenin yer değiştirmesi söz konusudur, der, zira tapınağın kadimliğini kastetmek istemektedir. Pek çok başka şarih de onu takip etmiştir, fakat bir yapının yaşını bu şekilde belirtmek sönük kalır.
Bununla birlikte engin bir mütalaaya sahip Epaphus, on yedinci kitabında, vaktiyle Delphoi’de daha evvel mukaddes ve dokunulmamış olan tapınağın yağmalanıp yakıldığını nakleder ve Korinthos civarındaki birçok şehrin ve yakın adaların yer sarsıntısıyla yutulduğunu, Delos’un ise ne daha evvel ne de daha sonra bu felaketle sarsılmayıp daima aynı kaya üzerinde sabit kaldığını ekler.
Thukydides de Tarihler’in (Historiae) üçüncü kitabında aynı şeyi öğretir. Öyleyse adanın dinin himayesiyle daima güvende olduğunu göstererek, mezkur mekânlara duyulan hürmete aynı kayanın, yani adanın kesintisiz sebatının eklendiğini söylemesinde şaşılacak bir şey yoktur.
Apollon Genitor’un vasfını koruyup ona baba dediği gibi, Herakles’e muzaffer diyerek de aynı ihtimamı göstermiştir, bu eşikten içeri adım attı, der, muzaffer Alkides.
Varro, İlahi Şeyler (Diuinae) adlı eserinin dördüncü kitabında, her türlü canlıyı mağlup ettiği için Herakles’e muzaffer denildiğini düşünür.
Roma’da ise Muzaffer Herakles’in iki tapınağı vardır, biri Porta Trigemina’da, diğeri Forum Boarium’dadır. Masurius Sabinus, Hatıralar (Memorabilia) adlı eserinin ikinci kitabında bu adlandırmanın sebebini başka türlü açıklar, Marcus Octavius Herrenus, ilk gençliğinde kavalcıyken, sanatından ümidini kesince ticarete atıldı ve işleri yolunda gidince onda birini Herakles’e vakfetti. Daha sonra deniz seferinde aynı işi yürütürken korsanlar tarafından kuşatıldı, büyük bir cesaretle direndi ve muzaffer olarak kurtuldu. Rüyasında Herakles ona kendi yardımı sayesinde kurtulduğunu bildirdi. Bunun üzerine Octavius, memurlardan yer tahsisatı alarak bir tapınak ile heykel adadı ve kazınmış harflerle onu Muzaffer diye isimlendirdi. Dolayısıyla tanrıya, hem Herakles’in eski zaferlerinin delilini hem de yakın dönemdeki Roma ayinine vesile olan yeni hadisenin anısını ihtiva eden bir sıfat bahşetmiştir. Şairin aynı yerde şu sözleri sarf etmesi de boşuna değildir, ve Herakles ayininin muhafızı Pinarius hanesi.
Zira bazıları, komşu bir yangında alevler içinde kaldığında Ara Maxima’nın Pinariuslar tarafından kurtarıldığını, Vergilius’un da bu yüzden Pinarius hanesine kutsal törenin muhafızı dediğini rivayet eder.
Asper ise, Appius Claudius tarafından rüşvetle ayartılarak ayinleri kamu kölelerine ifşa eden Potitiuslar ile ayrım gözetmek maksadıyla [Yunanca] böyle dendiğini söyler. Fakat Veranius, Pontifexler (Pontificalia) adlı eserinin yakarışlar hakkında kaleme aldığı kitabında şöyle der, yemek bittikten sonra, sofradakiler tam ellerini yıkarken en son gelen Pinariuslara Herakles, bundan böyle kendilerinin yahut soylarının kendisine adanacak olan onda birden hiçbir şekilde tatmamalarını, oraya ziyafet için değil yalnızca hizmet maksadıyla gelmelerini emretmiştir, dolayısıyla kutsal törenin muhafızları sanki hizmetkarlarıymış gibi anılmışlardır. Nitekim Vergilius’un kendisi de başka bir yerde şöyle der, oysa Trivia’nın muhafızı Opis epeydir dağlardaydı, yani hizmetkarı, meğerki muhafız sözünü, tıpkı başka bir yerde söylediği gibi, kendini kutsal şeylerden alıkoyan ve sakınan kimse için kullanmış olmasın, ve hırsızlar ile kuşların muhafızı, söğüt dalından orağıyla gözetsin Hellespontoslu Priapos’un himayesi.
VI
Burada muhakkak ki kuşları ve hırsızları savuşturan bir bekçiyi kastetmektedir,
Böyle dendiğinde, ziyafetin ve kaldırılan kadehlerin Yeniden konmasını buyurur ve erleri çimenlik bir sedire buyur eder.
Sedir (sedile) demesi sebepsiz değildir, zira Hercules ayinlerinde oturarak ziyafet çekmek kendine has bir adettir, Cornelius Balbus da Tefsirler [Yunanca] adlı eserinin on sekizinci kitabında Ara Maxima’da sedir sermeme (lectisternium) kuralına uyulduğunu söyler, aynı yerde herkesin başı açık kurban kesmesine dikkat edilir. Bu durum, tanrının mabedinde hiç kimsenin onun kılığına bürünmemesi için yapılır, nitekim tanrının kendisi orada başı örtülü vaziyettedir.
Varro bunun bir Grek adeti olduğunu söyler, zira bizzat kendisi yahut onun ardından Ara Maxima’yı kuranlar Grek usulünce kurban kesmişlerdir. Gavius Bassus buna şunu da ilave eder, bunun böyle yapılmasının sebebi, Ara Maxima’nın, başı örtme adetini bulan Aeneas’ın İtalya’ya gelişinden önce kurulmuş olmasıdır.
VII
Sıradan okuyucu zümresinin dikkatsizce geçtiği hususlar da derinlikten yoksun değildir. Nitekim Pollio’nun oğlundan söz ederken, kendi hükümdarını ilgilendiren şu sözleri eklemiştir,
Fakat çayırlarda koç, yününü Kâh tatlı kırmızı erguvanla, kâh safran sarısı boyayla değiştirecek.
Etrüsklerin kitaplarında ise şöyle aktarılır, şayet bu hayvan alışılmadık bir renge bürünürse, bu durum hükümdara her hususta kutluluk müjdeler. Bu konuda Tarquitius’un Etrüsk Alametleri Kitabı’ndan (Ostentarium Tuscum) aktardığı bir eseri vardır. Orada erguvani yahut altın rengine bürünen bir koyunun ya da koçun, zümrenin ve soyun önderine büyük bir kutlulukla beraber ihsanı artırdığı, neslini şanla çoğalttığı ve daha talihli kıldığı yazılıdır. İşte böylece şair, hükümdarın bu kutlu halini satır arasında haber vermektedir.
Mukaddes ayine dair münferit kelimelerden dahi bunların ne kadar derinden getirilip anlamlandırıldığı şu kısımdan da anlaşılabilir,
Kader Tanrıçaları (Parcae) el koydular ve Evander’in Silahlarıyla kurban ettiler.
Zira tanrılara adanmış her şeye kurbanlık (sacrum) denir, ruh ise bedenin yükünden kurtulmadıkça tanrılara ulaşamaz, bu da ölüm haricinde vuku bulamaz. Böylece ölüme yazgılı olduğu için Halesus’u yerinde bir ifadeyle kurban edilmiş saymaktadır. Şair burada hem beşeri hem de ilahi hukukun tabiatına riayet etmiştir, nitekim mülkiyeti el koyma (manus iniectio) yoluyla adeta bir tasarruf hakkı (mancipium) olarak belirlemiş, kurban kılma (sacratio) lafzıyla da ilahi hukukun gereklerini yerine getirmiştir. Yasaların muayyen tanrılara adanmasını (sacros esse) buyurduğu insanların durumu hakkında bu mevkide malumat vermek yersiz görünmemektedir, zira diğer kutsal şeylerin ihlal edilmesi haram iken, adanmış insanın (homo sacer) katlinin mubah sayılmasının bazılarına garip geldiğini biliyorum. Bunun sebebi şudur, kadim insanlar kendi sınırları dahilinde kurban edilmiş hiçbir hayvanın bulunmasına tahammül etmez, onu adandığı tanrıların hududuna sürerlerdi, Greklerin zanas [okunamadı] dedikleri adanmış insanların ruhlarının ise tanrılara borçlu olunduğunu düşünürlerdi. Nasıl ki tanrıların bizzat kendilerine gönderilemeyen kurbanlık şeyleri kendi yanlarından uzaklaştırmakta tereddüt etmedilerse, aynı şekilde göğe adanmış olarak gönderilebileceğine inandıkları ruhların da bedenden azat edilir edilmez oraya gitmesini istediler. Trebatius da Dini Hükümler’in (Religiones) dokuzuncu kitabında bu adet üzerine münakaşa eder, sözü uzatmamak için onun aktardıklarını buraya almadım, bunu okumak isteyen kimseye hem müellifin hem de eserin sırasının gösterilmiş olması kafi gelecektir.
VIII
Büyük bir vukufla serdedilmiş bazı şeylerin kıymetini yanlış telaffuz ederek bozarız, nitekim kimileri şöyle okur,
Ayrılıyorum ve bir tanrıçanın rehberliğinde alevler ile düşmanlar arasından Yol buluyorum,
Halbuki şair pek derin bir vukufla tanrıça değil, bir tanrının rehberliğinde demiştir. Nitekim Calvus’un metninde de Aterianus şu şekilde okunması gerektiğini teyit eder,
Ve kudretli tanrı Venus’ü,
Tanrıça değil. Kıbrıs’taki heykeli de sakallı bir gövdeye sahip olup kadın libası kuşanmıştır, elinde asası ve erkeklik uzvu vardır, onun hem erkek hem dişi olduğuna inanırlar. Aristophanes ona Aphroditos [Yunanca] der.
Laevius da şöyle söyler, öyleyse besleyici Venus’e tazim ederek, ister kadın olsun ister erkek, tıpkı besleyici Gece Işıtan gibi. Philochorus da Attika Tarihi’nde (Atthis) onun Ay olduğunu ve aynı varlığın hem erkek hem dişi sayılmasından ötürü erkeklerin kadın libasıyla, kadınların ise erkek libasıyla ona kurban sunduğunu doğrular.
Vergilius dini sağduyuya dayanarak şu sözü de sarf etmiştir,
Cansız yere düştü ve canını Havadaki yıldızlar arasında bıraktı.
Nitekim Hyginus, Tanrıların Özellikleri Üzerine adlı eserinde yıldızlardan ve gök cisimlerinden bahsederken bunlara kuşların kurban edilmesi gerektiğini söyler. Dolayısıyla Vergilius, kuşun ruhunun, uğruna kurban sunulduğu ilahi kudretlerin nezdinde kaldığını pek usta bir dille ifade etmiştir.
Tesadüfi olabilecek hiçbir ismi de kendi metninde gayesiz bırakmaz,
Ve annesi Casmilla’nın adını Bir kısmını değiştirerek Camilla koydu.
Nitekim Statius Tullianus Şeylerin Adları Üzerine adlı eserinin birinci kitabında, Callimachus’un Etrüsklerin tanrıların baş hizmetkarı manasına gelen Mercurius için Camillus dediklerini aktardığını söyler. Buradan hareketle Vergilius’un, Metabus’un kızına şüphesiz Diana’nın baş hizmetkarı manasında Camilla adını verdiğini belirtir. Nitekim Pacuvius da Medea hakkında konuşurken şöyle der,
Gök sakinlerinin camilla’sı, ey yolu gözlenen, hoş geldin yabancı.
Romalılar da flamen ve flaminica’ların ergenlik çağına ermemiş soylu erkek ve kız hizmetkarlarına camillus ve camilla derler. Şairin şu inceliğini de gözden kaçırmamak gerekir,
Bölüm VIII
"Hesperia Latium'unda bir töre vardı," der, "Alba kentlerinin vaktiyle kutsal sayarak sürdürdüğü, şimdi ise her şeyin en yücesi olan Roma'nın yaşattığı." Varro, *Töreler Üzerine* (De moribus) adlı eserinde törenin (mos), zihnin yargısında bulunduğunu ve alışkanlığın (consuetudo) onu takip etmesi gerektiğini söyler. Julius Festus, *Sözcüklerin Anlamı Üzerine* (De verborum significationibus) adlı eserinin on üçüncü kitabında törenin, ataların dinine ve merasimlerine dair babadan kalma bir nizam olduğunu belirtir. Böylece Vergilius her iki müellife, ama evvelemirde Varro'ya uymuştur, zira o, törenin önden gittiğini, alışkanlığın ise onu izlediğini söylemişti. "Bir töre vardı" dedikten sonra, "Alba kentlerinin vaktiyle sürdürdüğü ve şimdi her şeyin en yücesi olan Roma'nın yaşattığı" sözlerini eklemiştir ki bununla alışkanlığın sebatını gösterir. Festus'un törenin merasimlere taalluk ettiğini söylemesi hasebiyle Maro da "kutsal" (sacrum) kelimesini katarak aynı hususu öğretmiştir, "Alba kentlerinin vaktiyle kutsal sayarak sürdürdüğü." Demek ki töre önden gitmiş, törenin icrası onu izlemiştir ki bu da alışkanlıktır ve böylelikle Varro'nun tarifini karşılamıştır. Ardından "kutsal" sözünü katarak törenin merasimlere vakfedildiğini göstermiştir ki Festus'un savunduğu da budur. Aynı dikkati on ikinci kitapta şu mısraları söylerken de gözetmiştir, "Kutsal törenleri ve usulleri ekleyeceğim" Burada açıkça törenin kutsal usuller olduğunu göstermektedir. Fakat bu dizelerde tarihin hakikatine de sadık kalmıştır, "Hesperia Latium'unda bir töre vardı" ve devamı. Zira krallıkların ardıllık sırasını muhafaza etmiştir, nitekim önce Latinler, ardından Albalılar ve nihayet Romalılar hüküm sürmüştür. Bu sebeple evvela "Hesperia Latium'unda bir töre vardı" demiş, sonrasında "Alba kentlerinin vaktiyle kutsal sayarak sürdürdüğü", ardından da "şimdi her şeyin en yücesi olan Roma'nın yaşattığı" sözünü bağlamıştır.
Bölüm IX
"Terk edip mabetleri ve sunakları, hepsi çekip gitti bu imparatorluğun dayandığı tanrıların." Bu söz hem Romalıların en kadim töresine hem de en gizli ayinlerine dayanılarak söylenmiştir. Zira bilinir ki bütün kentler bir tanrının himayesindedir, Romalıların gizli ve pek çok kimsece bilinmeyen töresine göre, bir düşman kentini kuşattıklarında ve artık alınabileceğine kanaat getirdiklerinde, koruyucu tanrıları (tutelares dii) muayyen bir yakarışla davet edip çıkarırlardı (evocatio), çünkü kentin başka türlü zapt edilemeyeceğine inanırlar veya fethedilse dahi tanrıları esir tutmayı günah sayarlardı. İşte bu yüzdendir ki Romalılar bizzat kendi kentleri Roma'nın hangi tanrının himayesinde olduğunu da kentin Latince adını da gizli tutmak istemişlerdir. Fakat tanrının adı, birbirleriyle ihtilaf halinde olsalar da eskilerin bazı kitaplarında yer almış ve böylece eski metinleri araştıranlarca bu husustaki kanaatler bilinir olmuştur. Kimi onun Jüpiter olduğuna inanmış, kimi Ay (Luna) olduğunu öne sürmüş, kimileri parmağını ağzına götürerek sükûneti buyuran Angerona olduğunu söylemiş, rivayetine daha fazla itimat ettiğim başkaları ise Ops Consivia olduğunu dile getirmiştir. Kentin kendi adı ise en bilgili kimselerden dahi gizlenmiştir, zira Romalılar, düşman kentlerine sıklıkla yaptıklarını bildikleri bu muamelenin, şayet koruyucu güçlerinin adı yayılırsa düşmanın yapacağı bir davetle kendi başlarına da gelmesinden sakınmışlardır. Lakin bazılarının yanlış değerlendirip düştüğü yanılgıya bizim de düşmemize meydan vermemek gerekir, onlar tek bir yakarışla hem tanrıların bir kentten davet edilip çıkarıldığını hem de o kentin lanetlendiğini (devotio) zannederler. Oysa Sammonicus Serenus'un *Saklı Şeyler* (Res reconditae) adlı eserinin beşinci kitabında her iki yakarışı da buldum, yazar bunları Furius adında birinin pek kadim bir kitabında bulduğunu ikrar etmiştir. Bir kent kuşatmayla sarıldığında tanrıların davet edildiği yakarış şu şekildedir,
"Kartaca halkının ve kentinin himayesinde bulunduğu tanrı yahut tanrıça her kimsen, ve bilhassa sen, bu kentin ve halkın koruyuculuğunu üstlenmiş olan, sana yakarıyor, hürmet ediyor ve sizlerden lütuf diliyorum, Kartaca halkını ve kentini terk edesiniz, onların mekânlarını, tapınaklarını, mabetlerini ve kentini bırakasınız, onlardan uzaklaşasınız, o halkın ve kentin içine korku, dehşet ve unutuş salasınız, oradan ayrılıp Roma'ya, bana ve benim halkıma gelesiniz, bizim mekânlarımız, tapınaklarımız, mabetlerimiz ve kentimiz sizlere daha sevimli, daha makbul gelsin, bana, Roma halkına ve askerlerime lütufkâr olasınız, öyle ki bunu bilelim ve anlayalım. Eğer bunu böyle yaparsanız, adınıza tapınaklar yapmayı ve oyunlar düzenlemeyi adıyorum."
Aynı sözlerle kurbanlar takdim edilmeli ve kurbanın iç organlarının bunu vadettiği müşahede edilmelidir. Kentler ve ordular ise ilahlar davet edildikten sonra şu şekilde lanetlenir, fakat bu lanetlemeyi yalnızca diktatörler ve başkomutanlar şu sözlerle yapabilir,
"Dis Pater, Veiovis, Manes, yahut sizleri hangi adla anmak caizse, o Kartaca kentini ve kastettiğimi bildiğim ordusunu kaçışla, dehşetle ve dehşet verici korkuyla doldurasınız, ve lejyonlarımıza ve ordumuza karşı silah ve mızrak taşıyanları, o orduyu, o düşmanları, o insanları, onların kentlerini ve arazilerini, ve bu yerlerde, bölgelerde, arazilerde yahut kentlerde yaşayanları sürüp götüresiniz, onları yukarıdaki ışıktan mahrum edesiniz, düşman ordusunu, kentlerini ve arazilerini, kastettiğimi bildiğim kimseleri, o kentleri, arazileri, canları ve hayatları, düşmanların en şiddetli biçimde lanetlendiği o kadim kanunlar uyarınca lanetlenmiş ve adanmış kılasınız. Onları kendi yerime, kendi sadakatim ve makamım adına, Roma halkı, ordularımız ve lejyonlarımız adına vekil olarak veriyor ve adıyorum, öyle ki beni, sadakatimi, komutamı, bu harekâtı yürüten lejyonlarımızı ve ordumuzu sapasağlam ve esenlikte tutasınız. Eğer bunları bileceğim, hissedeceğim ve anlayacağım şekilde yerine getirirseniz, bu adağı her kim, nerede yerine getirirse, üç siyah koyun ile layıkıyla yerine getirilmiş olsun. Toprak Ana (Tellus mater), ve sen Jüpiter, sizlere yalvarıyorum."
"Toprak Ana" dediğinde elleriyle yere dokunur, "Jüpiter" dediğinde ellerini göğe kaldırır, adağı kabul ettiğini söylediğinde elleriyle göğsüne dokunur. Eski kayıtlarda şu kentlerin lanetlendiğini buldum, Stoni, Fregellae, Gabii, Veii, Fidenae, bunlar İtalya sınırları içindedir, ayrıca Kartaca ve Korinthos, bunun yanında kadim vakayinamelerin zikrettiği Galyalıların, İspanyolların, Afrikalıların, Moroların ve diğer kavimlerin pek çok ordusu ve kenti. İşte bu sebeptendir ki,
VIIII
11 İşte bu tür bir tanrıları çağırma (evocatio) ve onların ayrılışı sebebiyle Vergilius şöyle der,
Ayrıldı bütün tanrılar, geride bırakıp kutsal makamları ve sunakları,
ve onların koruyucu tanrılar olduğunu belirtmek için şunu ekledi,
Ki onların sayesinde ayakta durmaktaydı bu devlet.
Ve çağırmanın yanı sıra, daha önce söylediğimiz gibi bilhassa Jüpiter’in yakarıldığı adanma (devotio) eyleminin gücünü de göstermek için şöyle der,
Amansız Jüpiter her şeyi Argos’a Taşıdı.
16 Tanrısal ve insani hukuk bilgisi olmadan Maro’nun derinliğinin kavranamayacağı sizlere de kanıtlanmış görünmüyor mu?
X
1 Burada herkes tek bir sesle hem şairin hem de onu açıklayanın ilmini överken, Evangelus uzun süredir sabrettiğini, Vergilius’un bilgisizliğinin yaralarını ortaya dökmeyi daha fazla erteleyemeyeceğini haykırır. "Biz de" der, "vaktiyle elimizi değnekten kaçırdık, biz de rahiplik hukuku (ius pontificium) dersi aldık, ve bildiklerimizden açıkça anlaşılacaktır ki Maro bu hukukun kurallarından habersizdi. Yoksa
Gök sakinlerinin kralına kıyıda bir boğa kurban ediyordum
der miydi hiç, bu tanrıya boğa kurban edilmesinin yasak olduğunu bilseydi yahut Ateius Capito’nun yazdıklarını öğrenmiş olsaydı? Ateius'un *Kurban Hukuku Üzerine* adlı birinci kitabındaki sözleri şöyledir, 'Dolayısıyla Jüpiter’e boğa, erkek domuz ve koç kurban etmek caiz değildir.' Labeo ise altmış sekizinci kitabında, Neptün, Apollon ve Mars haricinde hiçbir tanrıya boğa kurban edilemeyeceğini belirtmiştir. İşte görüyorsunuz, tapınak bekçilerinin dahi bildiği ve eskilerin titizlikle üzerinde durduğu bu meseleleri, sizin şu başrahibiniz (pontifex) hangi sunakta neyin kurban edileceğini dahi bilmiyor."
5 Bunlar üzerine Praetextatus gülümseyerek, "Hangi tanrılara boğa kurban edileceğini Vergilius ile istişare etmek istersen, bizzat kendisi sana öğretecektir,
Bir boğa Neptün’e, bir boğa sana, ey güzel Apollon.
6 Şairin eserinde Labeo’nun sözlerini görmüyor musun? Demek ki bunu nasıl bilgelikle yaptıysa, diğerini de öyle bir nükteyle kaleme almıştır. Zira tanrıya makbul bir kurban sunulmadığını (litatum non esse) ve tam da bu sebeple
Dile getirmesi dehşetli, görülmesi mucizevi bir alametin
ardından geldiğini gösterdi. 7 Dolayısıyla gelecekte olacakları gözeterek kurbana aykırı olan hayvanı seçti. Üstelik bu hatanın telafisi kabil olmayan bir günah olmadığını da biliyordu. Nitekim Maro’ya karşı safa sürdüğün Ateius Capito şu sözleri de eklemiştir, 'Şayet biri kazara Jüpiter’e boğa kurban ederse, kefaretini (piaculum) ödesin.' Demek ki işlenen fiil asla arındırılamayacak bir cürüm değil, yalnızca teamüle aykırıdır, ve bu bilgisizlikten değil, ardından gelecek olan alamete zemin hazırlamak maksadıyla yapılmıştır."
XI
1 Evangelus sözü alarak, "Şayet yasak olan şeyler neticeleriyle mazur görülebiliyorsa, söylesene lütfen, bütün dini törenlerde yasaklanmışken Ceres’e şarap dökülmesini buyururken ardından hangi alamet gelecekti?
Ki sen ona sütle petekleri ve tatlı Bacchus’u karıştır.
2 Ceres’e şarap dökülerek sunu yapılmaması gerektiğini, *Aulularia*’da şöyle diyen Plautus’tan bile öğrenmeliydi,
Ceres için mi düğün yapacak bunlar, Strobilos? Nasıl yani? Çünkü hiç şarap getirildiğini görmüyorum.
3 Fakat sizin bu zatınız, flamen, pontifex ve her şey olan adam, neyin kurban edileceğini bilmediği gibi neyin sunu olarak döküleceğini de bilmez, ve sunu konusunda her yerde aynı hataya düşmüş olmamak için sekizinci kitapta der ki,
Sevinçle masaya dökerler sunuyu ve tanrılara yakarırlar,
oysa geleneğe göre masaya değil sunağa sunu dökmeleri gerekirdi."
5 Praetextatus, "Sana öncelikle ikinci soruna dair cevap vereyim" dedi, "masaya sunu dökülmesi adetine takılmakta haksız sayılmazsın, hatta Dido’nun da benzer şekilde masaya sunu döktüğünü fark etseydin, bu güçlüğü daha da artırmış olurdun,
Dedi ve masaya döktü sıvıların getirdiği şerefi.
Zira Tertius da dini törenlerin usulü üzerine etraflıca tartışırken bu beytin kendisi için bir soru işareti yarattığını söyler, yine de gereken sebebi araştırıp tereddüdünü gidermiş değildir. Ben ise kendi okumalarım sayesinde edindiğim bilgiyi aşikar edeceğim. Papirius Hukuku’nda (ius Papirianum) açıkça belirtilmiştir ki, adanmış bir masa sunağın yerini tutabilir. Nitekim der ki, 'Iuno Populonia tapınağında ulu bir masa vardır.' Çünkü mabetlerdeki eşyaların bir kısmı kap kacak ve kutsal levazımat, bir kısmı ise tezyinattır. Kap kacak nevinden olanlar, kurbanların kendileriyle icra edildiği aletler hükmündedir, bunların başında da ziyafet yemeklerinin, sıvı sunuların ve bağışların konulduğu masa gelir. Tezyinat ise kalkanlar, çelenkler ve bu kabil adak eşyalarıdır. Bunlar mabetlerin takdis edildiği vakit vakfedilmez, oysa masa ve küçük sunaklar bizzat tapınak binasıyla aynı gün vakfedilmek adetindendir, bu sebeple bu usulle mabette takdis edilen masa, sunak işlevi görür ve kutsal döşek (pulvinar) hürmetine mazhar olur.
7 Dolayısıyla Evandros’un katında yapılan sunu meşrudur, zira bu sunu, Ara Maxima ile birlikte dini usullere tamamen uygun olarak hem kutsal korulukta hem de bizzat yemek yedikleri kurban ibadeti esnasında vakfedilmiş olan o masada icra edilmiştir. Oysa Dido’nun meclisinde, ki orası kutsal bir mekan değil yalnızca krallara layık bir ziyafet yeridir, bir mabette değil yemek odasındaki alelade bir masada vuku bulduğundan, dini bir zorunluluk taşımayıp keyfi bir sunu olduğundan, şair yalnızca kraliçenin sunu yaptığını yazmıştır, zira onun şahsında herhangi bir kurala uyma mecburiyeti yoktur ve adetleri esnetme yetkisi geniştir. 8 Oysa burada,
Hep birlikte sevinçle masaya dökerler sunuyu ve tanrılara yakarırlar,
demiştir, çünkü mabette aynı anda ziyafet çeken ve kutsanmış tek bir masanın etrafında oturan herkesin bu fiili icra etmesinin caiz olduğunu bilmektedir. 9 Şu dizeye gelince,
Ki sen ona sütle petekleri ve tatlı Bacchus’u karıştır,
burada yöneltilen haksız suçlamayı birkaç sözle savuşturayım. Hem ilmi konularda hem de kelamında zarafet gözeten şair, Ceres’e ballı şarap sunulduğunu bildiğinden 'tatlı Bacchus ile petekleri karıştır' demiştir, yani şarabın bal ile karıştırılıp ballı şarap haline geldiğinde tatlılaşacağını kastetmiştir. Nitekim burada tatlı dediği şaraba, başka bir yerde terbiye edilmiş manasında,
Ve Bacchus’un sert tadını terbiye edecek olan
demiştir. Ayrıca bilindiğini inkar etmeyeceksin ki, [okunamadı]
SATURNALIA III. KİTAP
... Ocak Kalendae'sinden on gün önce Herakles ve Ceres için gebe bir kısrak, ekmekler ve ballı şarap ile kurban keserler.
Praetextatus, Hercules'in adını tam vaktinde andın, doğrusu sizin bu şair onun ayinlerini anlatırken çifte bir yanılgıya düşmüştür,
Salii rahipleri ezgiler eşliğinde tütsülenen sunakların çevresinde belirdi, Şakakları kavak dallarıyla sarılmış halde.
Zira kadim zamanların yalnızca Mars'a vakfettiği Salii rahiplerini Hercules'e mal etmiştir, ayrıca kavak çelenklerinden söz etmektedir, oysa Ara Maxima'da başları yalnızca defneyle sararlar, başka bir yaprakla bağlamazlar. Nitekim praetor urbanus'un da Hercules'e kurban sunduğu vakit başında defne çelengi olduğunu görürüz. Terentius Varro dahi [Yunanca] Peri keraunou (Şimşek Üzerine) başlıklı yergi eserinde, ataların Hercules'e onda bir adamayı adet edindiklerini, kurban sunmadan on günü asla geçirmediklerini ve halkı [Yunanca] asymbolon (masrafsızca), başlarında defne çelengiyle uyumaya gönderdiklerini tasdik eder.
Vettius, bu mudur çifte yanılgı, dedi, oysa ben Vergilius'un ikisinde de yanılmadığını söylerim. Zira ilkin yaprağın cinsinden söz edecek olursak, bugün Ara Maxima'da kurban sunanların defneyle taçlandığı doğrudur, lakin bu adet Roma'nın kuruluşundan çok sonra, Aventinus tepesinde Defnelik yeşermeye başladıktan sonra ortaya çıkmıştır, bu hususu Varro İnsani Şeyler (Humanae) adlı eserinin ikinci kitabında öğretir. Dolayısıyla ibadet edenler defneyi yakındaki dağdan koparıp alırlardı, zira burnunun dibindeki fırsat bunu sunmaktaydı. Bu sebeple Maro'muz, Euandros'un henüz şehir kurulmadan önce Ara Maxima'da ayinleri icra ettiği ve bilhassa Alkeides'in pek hoşuna giden kavağı kullandığı o kadim zamanları pek haklı olarak gözetmiştir.
Salii rahiplerini ise Hercules'e daha derin bir öğretinin zenginliğiyle bağlamaktadır, çünkü bu tanrı pontifex'ler nezdinde de Mars ile bir ve aynı sayılır. Nitekim Varro'nun öteki bir Hercules başlıklı Menippos yergisi de bunu teyit eder, orada Yenilmez Hercules'ten söz ederken onun Mars ile aynı olduğunu kanıtlamıştır. Keldaniler de diğer herkesin Mars [Gezegen] yıldızı dediği gök cismine Hercules'in yıldızı derler. Bundan başka Octavius Hersennius'un Tiburluların Saliar Ayinleri Üzerine başlıklı bir kitabı vardır, orada Salii rahiplerinin Hercules için tayin edildiğini, belirli günlerde ve uğurlu işaretler (auspicato) eşliğinde vazife gördüklerini öğretir. Keza Cicero'nun forumdaki meşgalelerinden sonra derslerine devam ettiği bilgin Antonius Gnipho da, tapınaktaki küçük kapı demek olan ve Ennius'un da kullandığı festra kelimesinin ne anlama geldiğini tartıştığı cildinde, Salii rahiplerinin Hercules'e tahsis edildiğini ispat eder. Yanılgı sanılan her iki husus da, sanırım yetkin müelliflerle ve sağlam gerekçelerle savunulmuştur. Şayet zihnimizi kurcalayan başka hususlar varsa ortaya koyalım ki, yapılacak karşılaştırma Maro'nun değil, bizim yanılgımızı gidersin.
Bunun üzerine Euangelus, Praetextatus, Dido'nun evlilik uğruna kurban sunduğu sahnede Vergilius'un, derler ya, baştan aşağı gök kubbe (totus caelum) kadar yanıldığı hiç aklına gelmedi mi, dedi,
Zira şöyle der, Kurban eder geleneğe uygun seçilmiş iki yaşındaki koyunları, Yasa koyucu Ceres'e, Phoebus'a ve Lyaeus babaya, Ve adeta uykudan aniden uyanmış gibi ekler, Hepsinden önce de evlilik bağlarını elinde tutan Iuno'ya.
M. Varro'nun Tarım Üzerine (De agri cultura) adlı eserinin üçüncü kitabındaki sözlerini de dinleyin, orada villada tavus kuşu yetiştirilmesinden söz ederken şöyle der, bunları ilk kez Q. Hortensius'un augur'luk ziyafetinde sofraya koyduğu söylenir, o vakitler aklı başında kimseler bu davranışı ölçülü bir tutumdan ziyade sefahate meyil olarak görmüştür. Pek çok kişi hemen onun ardından gitmiş ve bu kuşların fiyatlarını öyle fırlatmıştır ki, yumurtaları beşer denarius'a, kendileri ise rahatlıkla ellişer denarius'a satılır olmuştur. İşte, sadece şaşılacak değil, aynı zamanda utanılacak bir durum, bugün daha ucuza satılmasını geçtim, hiç alıcı bulmayan tavus kuşu yumurtaları vaktiyle beşer denarius'a satılırmış. İşte bu Hortensius, çınarlarını şarapla sulamayı adet edinmişti, öyle ki Cicero ile birlikte üstlendiği bir davada Tullius'tan konuşma sırasını kendisiyle değiştirmesini rica etmiş, Tusculum'daki mülküne diktiği çınarın dibine şarabı kendi eliyle dökmek üzere derhal villasına gitmesi gerektiğini söylemişti. Lakin Hortensius kendi çağının kokuşmuşluğunu göstermeye belki de kafi gelmez, zira o zaten alenen zevkine düşkün ve tüm zarafetini kuşamına hasreden bir adamdı. Nitekim giyiminde titiz bir temizlik düşkünüydü ve sokağa şık çıkabilmek için aynada suretini inceler, kendine bakarak togasını bedenine öyle bir yerleştirirdi ki, kıvrımlar rastgele değil, mahir bir düğümün gayretiyle sımsıkı tutturulur, nizamla dökülen etek yan tarafını tam kararında sarardı. Bir gün böylesine ince elenip sık dokunmuş bir zarafetle yürürken, dar bir sokakta karşılaştığı ve tesadüfi bir çarpışmayla togasının nizamını bozan meslektaşına hakaret davası açmış, omuzundaki kıvrımın yer değiştirmesini ölümcül bir suç saymıştı.
O halde onu bir kenara bırakıp, kavimleri dize getirdikten sonra sefahatin esiri olmuş zafer kazanmış komutanlara geleyim, mirasını yiyip bitirdiği için Gurges lakabını alan adamı geçiyorum, zira o sonraki erdemlerinin parlaklığıyla gençlik çağının kusurlarını telafi etmiştir, lakin Metellus Pius peş peşe gelen başarıların neticesinde nasıl bir sefahat ve kibir çukuruna yuvarlandı? Sözü uzatmamak adına Sallustius'un onun hakkındaki sözlerini aynen aşağıya koyuyorum,
Metellus bir yıl sonra büyük bir şanla Uzak Hispania'ya döndüğünde, kadın erkek her cinsten insan her taraftan akın ediyor, sokaklardan ve çatıların üzerinden onu izliyordu. Quaestor C. Urbinus ve diğerleri onun meylini bildiklerinden kendisini yemeğe davet ettiklerinde, Roma adetlerinin ve hatta fani ölçülerin ötesine geçerek perdelerle donatılmış evlerde ihtimam gösteriyorlardı...
...ve nişanelerle, oyuncuların gösterişi için kurulmuş sahnelerle donatılmıştı. Aynı zamanda yerlere safran serpilmişti ve pek meşhur bir mabet tarzında başka süslemeler yapılmıştı. Dahası, o kafesli bölmede (transenna) otururken, gök gürültüsünü andıran makineli gürültüler eşliğinde yukarıdan indirilen bir Victoria heykeli başına çelenk koyuyor, geldiğinde ise bir tanrıymışçasına tütsülerle tazim ediliyordu. Ziyafet sedirine uzandığında üzerine ekseriyetle nakışlı toga (toga picta) alırdı, ziyafet yemekleri ise fevkalade özenle seçilmiş olup, yalnızca bütün eyaletten değil denizlerin ötesinden, Moritanya'dan getirilmiş, daha evvel bilinmeyen pek çok kuş ve yaban hayvanı türünü ihtiva ederdi. Bu haller onun şanından hayli pay eksiltmişti, bilhassa da bunları kibirli, ağır ve Roma hâkimiyetine yakışmaz bulan eski ve faziletli kimselerin nazarında. Başkalarının sefahatinin en ağırbaşlı kınayıcısı ve sansürü olan Sallustius bunları aktarmaktadır.
En vakar sahibi şahsiyetler arasında dahi sefahatin eksik olmadığını işitiniz. Zira sizlere, o meşhur Pontifex Maximus Metellus'un dördüncü fihristinde şu sözlerle kayıt altına alınmış olan, bir pontifexin pek eski bir akşam ziyafetini naklediyorum, Eylül kalendalarından dokuz gün evvel, Mars Rahibi (flamen Martialis) Lentulus'un göreve başladığı gün, ev tezyin edildi, yemek odaları fildişi sedirlerle donatıldı, iki yemek odasında pontifexler uzandı, Q. Catulus, M. Aemilius Lepidus, D. Silanus, C. Caesar, `[okunamadı]` kurbanlar kralı (rex sacrorum), P. Scaevola, Sextus `[okunamadı]`, Q. Cornelius, P. Volumnius, P. Albinovanus ve onu göreve başlatan augur L. Iulius Caesar, üçüncü yemek odasında ise Vesta bakireleri Popilia, Perpennia, Licinia, Arruntia ile rahibin kendi zevcesi flaminica Publicia ve kaynanası Sempronia yer aldı. Ziyafet şundan ibaretti, ziyafetten evvel diledikleri kadar denizkestanesi, çiğ istiridye, peloris midyesi, sfondilos deniz kabuklusu, altında kuşkonmaz bulunan ardıç kuşu, besili tavuk, peloris istiridyesi yahnisi, siyah balanos deniz meşesi, beyaz balanos, yeniden sfondilos, tatlı midye, ısırgan otu, incirkuşu, yaban keçisi ve yaban domuzu böbrekleri, una sarılmış besili kanatlılar, incirkuşları, mureks ve erguvan salyangozları. Asıl yemekte ise domuz memeleri, yaban domuzu kellesi, balık tabağı, domuz memesi tabağı, ördekler, haşlanmış çamurcunlar, tavşanlar, kızartılmış besili kanatlılar, nişasta peltesi, Picenum ekmekleri. Pontifexlerin ziyafeti bunca nesneyle tıka basa doluyken, o devirde sefahat nasıl kınanabilirdi? Hatta bu yiyecek nevilerini telaffuz etmek dahi ne kadar çirkindir. Nitekim Titius, Fannius Kanunu'nu (lex Fannia) savunduğu hitabında kendi asrını, sofralara Troia domuzu getirmekle itham eder, bunu bu adla anmalarının sebebi, sanki o meşhur Troia atının silahlı adamlarla gebe olması gibi, onun da içine kapatılmış başka hayvanlarla gebe olmasıydı. Boğaz düşkünlüğünün o ölçüsüzlüğü, tavşanların dahi besiye çekilmesini iktiza ediyordu, nitekim Varro, Ziraat Üzerine (De Agri Cultura) adlı eserinin üçüncü kitabında tavşanlardan bahsederken şöyle demektedir, bunların tavşanlıktan çıkarılıp kafeslere kapatılarak kapalı yerde semirtilmeleri usulü de son zamanlarda ihdas edildi. Varro'nun o asırda tavşanların besiye çekilmesinin adet olduğunu söylemesi şayet birine tuhaf görünürse, hayrete daha layık olan bir başka hususu, salyangozların semirtildiğini işitsin ki bunu da aynı Varro aynı kitapta nakletmektedir. Bu sözlerin aslını okumak isteyene, nereye müracaat etmesi gerektiğini belirttim. Ben şimdi bizleri eski zamanlara üstün tuttuğumu yahut kıyasladığımı söylemiyorum, lakin hadisenin hakikati ne ise onu öne sürerek beni ayıplayan Horos'a cevap verdim, zevk ve sefaya gösterilen ihtimam o asırlarda bizimkinden çok daha fazlaydı.
XIIII
Eski zamanların Caecina'dan daha az ehli olmayan Furius Albinus söze girdi ve "Hayret ederim Albinus," dedi, "o devirde ne büyük bir deniz mahsulü bolluğunun tedarik edildiğini nakletmedin ki bunu anlatmakla bizim meclislerimizin itidalini en açık şekilde göstermiş olurdun." Caecina da "Bu hususa dair de okuyup öğrendiklerini ortaya dök," dedi, "zira eski zamanların hatırasına vukufiyette herkesi aşarsın." Bunun üzerine Furius şöyle başladı, "Eski zamanlar şüphesiz, şayet aklımız varsa, bizim için daima hürmete layıktır. Zira bu devleti kanla yahut alın teriyle doğuran o asırlardır ki bunu faziletlerin bereketi olmasa başaramazdı, lakin itiraf etmek gerekir ki o fazilet bolluğu içinde o çağ kusurlardan da hali kalmamıştır, nitekim bunların bir kısmı bizim asrımızın ahlak itidaliyle ıslah edilmiştir. Gerçi ben o devrin deniz mahsullerine dair sefahati hakkında konuşmaya niyetlenmiştim, lakin bizim ıslah oluşumuzu ispata dair birbirini takip eden başka hususlar zihnimde canlandığından, balıklar bahsini terk etmiyor, yalnızca erteliyorum, bu esnada şimdi bizde bulunmayan bir başka taşkınlığı hatırlatmak isterim. Zira söyle bana Horos, ey eski zamanları başımıza kakan kişi, yakın zamanda kimin yemek odası önünde bir kadın raksçıyı yahut erkek bir rakkası gördün...
KİTAP III
Hatırlar mısın, o vakitler dans etmek soylu kimselerce dahi canla başla arzulanan bir şeydi. Nitekim ahlakın en bozulmamış olduğu o devirden başlayacak olursam, iki Pön Savaşı arasında hür doğmuş gençler, ne genci senatör oğulları dans okuluna gider, orada çıngıraklar (crotala) eşliğinde oynamayı öğrenirlerdi. Saygın kadınların dahi dansı yakışıksız bulmadığını, dahası bir sanat derecesinde aşırıya kaçmadıkları müddetçe, aralarındaki namuslu kadınların bile dans etmeye heves ettiğini söylemiyorum bile. Nitekim Sallustius ne der, "Bir namuslu kadına gerekenden daha zarif şekilde çalgı çalmak ve dans etmek." Nitekim kendisi de Sempronia’yı dans ettiği için değil, ziyadesiyle mükemmel dans ettiği için yermiştir. Asilzadelerin oğullarının ve dile getirmesi bile günah olan bakire kızlarının da dans meşkini hevesle icra edilen işler arasında saydıklarına Scipio Africanus Aemilianus tanıktır, ki kendisi Tiberius Gracchus’un yargı yasasına karşı yaptığı söylevde şöyle der, "Onlara yakışıksız hokkabazlıklar öğretiliyor, yozlaşmış zenneler, köşeli çenk (sambuca) ve kanun (psalterium) eşliğinde oyuncuların okuluna gidiyorlar, atalarımızın hür doğanlar için ayıp sayılmasını istediği türküleri öğreniyorlar, hür doğmuş delikanlılar ve bakire kızlar, ahlaksız zennelerin arasında dans okuluna gidiyorlar diyorum. Bunu bana birisi anlattığında, soylu adamların evlatlarına bunları öğrettiğine aklım ermezdi, lakin dans okuluna götürüldüğümde, tanrı hakkı için, o mektepte elliden fazla oğlan ve kız gördüm, aralarında, cumhuriyet adına en çok içimi sızlatanı, boynunda çocukluk muskası (bulla) taşıyan, makam peşinde koşan bir adayın on iki yaşından küçük olmayan oğlunun çıngıraklarla öyle bir dans edişiydi ki, bunu hayasız bir köle uşağı bile edebiyle oynayamazdı." Görüyorsun ya, makam arayan yani aday olan bir kimsenin oğlunu çıngıraklarla dans ederken gördüğünde Africanus’un nasıl feryat ettiğini, oysa makam elde etme umudu ve gayreti dahi, kendini ve ailesini her türlü ayıptan uzak tutması icap eden o vakitte, besbelli ayıp sayılmayan bu fiili işlemesine mani olamamıştı.
Kaldı ki yukarıda, soyluların çoğunun bu rezilliklerle iştigal ettiğinden yakınmıştı. Nitekim Marcus Cato da hiç de meçhul olmayan senatör Caelius’u aylak ve cıvık bir maskara diye adlandırır ve onun figürler sergilediğini şu sözlerle anlatır, "Binek atından indi, sonra figürler yapmaya, maskaralıklar saçmaya başladı." Ve bir başka yerde yine onun hakkında şöyle der, "Üstelik canı çektiğinde şarkı söyler, bazen Yunanca dizeler okur, latifeler savurur, sesini değiştirir, figürler yapar." İşte bunları söyler Cato, görüyorsunuz ya, başkaları nezdinde ayıp sayılmak şöyle dursun, Lucius Sulla gibi namlı bir adamın dahi pek güzel şarkı söylediği rivayet edilirken, Cato için şarkı söylemek bile ciddiyetten uzak bir adamın harcı görünmektedir. Öte yandan oyuncuların da hakir görülmediğine Cicero tanıktır, herkesin bildiği üzere oyuncu Roscius ve Aesopus ile öylesine samimiydi ki, onların işlerini ve menfaatlerini kendi maharetiyle korur kollardı, bu durum başka pek çok vesileyle olduğu gibi mektuplarından da anlaşılmaktadır. Zira popüler mecliste, Roscius sahnede rol icra ederken gürültü çıkaran Roma halkını payladığı o nutku okumamış kimse var mıdır? Nitekim bizzat aktörle yarışmaya girdiği, aktörün aynı manayı türlü jestlerle mi daha sık ifade ettiği, yoksa kendisinin belagatinin zenginliğiyle aynı şeyi muhtelif sözlerle mi dile getirdiği hususunda çekiştikleri kafi derecede bilinir. Bu durum Roscius’u sanatına duyduğu güvenden ötürü öyle bir cürete sevk etti ki, belagat ile oyunculuk sanatını mukayese ettiği bir kitap kaleme aldı.
İşte bu Roscius, Lucius Sulla’nın da pek sevgilisiydi ve bizzat o diktatör tarafından kendisine altın yüzük bahşedilmişti. O denli büyük bir itibarı ve şanı vardı ki, tiyatro kumpanyasından ayrı olarak yalnızca kendisi kamu hazinesinden günlük bin dinar (denarius) ücret alırdı. Aesopus’un ise aynı sanattan oğluna yirmi milyon sestertius miras bıraktığı sabittir.
Lakin aktörlerden ne diye bahsedeyim ki, zafer alayı düzenlemiş bir zat olan ve yaşlılığına kadar Salius rahipliği vazifesini sürdüren Appius Claudius dahi, meslektaşları arasında en iyi dans eden kişi olmayı bir övünç payesi saymıştı.
Ve danstan bahsetmeyi bırakmadan evvel şunu da ilave edeyim, aynı dönemde en soylu üç yurttaş yalnızca dans etme hevesi değil, tanrılar layığını versin, bununla övünecekleri bir maharet dahi bulunmaktaydı, Cicero’nun hasmı olan eski konsül Gabinius, ki Cicero bunu yüzüne vurmaktan çekinmemiştir, Cicero’nun bizzat müdafaa ettiği, kargaşalarla maruf bir zat olan Marcus Caelius ve Parthların elinde can veren o meşhur Crassus’un oğlu Licinius Crassus.
XV
Eski devirlerin danslarından deniz avının debdebesine geçmeyi bana Liciniusların adı hatırlattı, zira bu balıktan aşırı derecede zevk aldıkları için onlara Murena lakabının verildiği yeterince bilinir. Bu kanaate Marcus Varro da iştirak ederek, altınbaş kefal (aurata) adı verilen balıkları pek sevdiği için Sergius’a nasıl Orata lakabı verildiyse, Liciniuslara da aynı minvalde Murena dendiğini ileri sürer.
İşte asma hamamları ilk kuran, Baiae civarında ilk istiridye havuzlarını inşa eden ve en lezzetli istiridye payesini Lucrinus istiridyelerine ilk veren kişi bu Sergius Orata’dır. Kendisi, ne kadar vakar ve ciddiyet sahibi sayıldığını Cicero’nun da bize aktardığı o pek beliğ Lucius Crassus’un çağdaşıydı. Buna rağmen, Gnaeus Domitius ile birlikte sansür (censor) makamında bulunmuş bir sansör olan, ötekilerden üstün bir hatip sayılan ve en parlak yurttaşlar arasında önder olan o Crassus bile, evinin havuzunda ölen bir müren balığı için yas elbiselerine bürünerek sanki öz kızıymışçasına ağladı. Bu hadise gizli de kalmadı, nitekim meslektaşı Domitius senatoda bunu yüz kızartıcı bir suçlama olarak ona karşı ileri sürdü, Crassus ise bunu itiraf etmekten haya duymadığı gibi, üstüne üstlük, tanrılar layığını versin, pek dindarane ve şefkat dolu bir iş yaptığını iddia ederek bir sansör sıfatıyla böbürlendi.
Cicero’nun balık havuzcuları (piscinarii) diye adlandırdığı o en soylu Roma büyüklerinin, yani Lucullus, Philippus ve Hortensius’un havuzlarını en kıymetli balıklarla ne denli doldurduklarına, Marcus Varro’nun Ziraat Üzerine (De Agri Cultura) adlı eserinde naklettiği şu hadise de delildir, sonradan Utica’da can veren Marcus Cato, vasiyet yoluyla Lucullus’un mirasçısı kılındığında, onun havuzundaki balıkları kırk bin meblağa satmıştı.
Bizim şehrimizin havuzlarına müren balıkları ta Sicilya Boğazı’ndan, Rhegium’u Messana’dan ayıran o yerden getirtilirdi. Zira sefahet düşkünlerince, tıpkı yılanbalıkları gibi en alasının orada olduğuna inanılır, Herakles hakkı için her ikisi de,
III. Kitap
Bu sebeple Yunancada onlara [Yunanca] *plotai*, Latincede ise *flutae* denir, zira suyun yüzeyinde yüzerken güneşten kavrulup kıvrılma ve suya dalma kabiliyetlerini kaybederler, böylece kolayca avlanırlar. Sicilya Boğazı'ndan çıkarılan müren balıklarını meşhur eden yazarların ne kadar çok ve mühim olduğunu saymaya kalksam söz uzar, fakat M. Varro'nun *Gallus yahut Harikalar Üzerine* başlıklı kitabında şu sözlerle ne dediğini aktarayım, Sicilya'da dahi müren balıklarının *fluta* cinsi elle tutulur, çünkü bunlar aşırı yağdan ötürü suyun üzerinde yüzerler.
Varro böyle der. Fakat Caecilius'un ifadesiyle o devrin insanlarının dizginlenemez ve adeta tahkim edilmiş bir boğaza sahip olduğunu, böylesine uzak denizlerden lüks vasıtalarını tedarik ettiklerini kim inkâr edebilir? Bu balık, sanki gurbetten getirtilmiş gibi Roma'da nadir bulunur cinsten de değildi. Yaşlı Plinius, Diktatör C. Caesar'ın halka zafer ziyafetleri verdiği vakit Gavius Hirrius'tan tartıyla altı bin müren balığı aldığını rivayet eder. Bu Hirrius'un malikânesinin, geniş ya da büyük olmamasına rağmen, barındırdığı balık havuzları yüzünden kırk yüz bin sestertius bedelle satıldığı sabittir.
XVI
Denizlerin müsrifler için beslediği mersinbalığı (accipenser) dahi o devrin şatafatından kaçamamıştır, İkinci Pön Savaşı sırasında bu balığın namının ne denli büyük olduğunu anlamak için, Plautus'un *Bacaria* adlı oyununda asalak şahsiyeti üzerinden onu nasıl andığına kulak veriniz,
Hangi fani nail oldu böylesi bir talihe Şu an benim olduğum gibi, karnı için taşınan Bu alay kime sunulur? Yahut şimdi denizlerde benden gizlenmiş olan o mersinbalığı, Onun böğrünü dişlerim ve ellerimle Kendi kuytularıma göndereceğim.
Şairin şahitliği kifayetsiz sayılmasın diye, Cicero'nun tanıklığıyla bu balığın o meşhur Africanus ve Numantinus unvanlı P. Scipio nezdinde ne denli hürmet gördüğünü öğreniniz. Cicero'nun *Kader Üzerine* adlı diyaloğunda geçen sözler şunlardır, Zira Scipio Lavernum'daki mülkündeyken ve Pontius da yanındayken, tesadüfen Scipio'ya gayet nadir tutulan fakat dediklerine göre pek asil olan bir mersinbalığı getirildi. Scipio kendisini selamlamaya gelenlerden bir iki kişiyi davet edip daha fazlasını da çağıracak gibi görününce, Pontius kulağına eğilerek, "Scipio," dedi, "ne yaptığına dikkat et, bu mersinbalığı az sayıda insana göredir." Traianus döneminde bu balığın pek rağbet görmediğini inkâr etmem, nitekim Doğa Tarihi'nde bu balıktan bahseden Plinius Secundus şöyle demektedir, "Şimdilerde hiç itibarı yoktur, doğrusu pek az bulunur bir balık olmasına rağmen buna şaşarım." Lakin bu itidal uzun sürmedi. Zira ahlakının sertliğiyle övünen İmparator Severus devrinde, asrının âlimi Sammonicus Serenus, hükümdarına mektup yazıp bu balıktan bahsettiğinde, yukarıda zikrettiğim Plinius'un sözlerini evvelemirde aktarmış ve ardından kendisi şunları eklemiştir, Plinius bildiğiniz üzere İmparator Traianus devrine kadar yaşamıştır. Onun kendi döneminde bu balığın hiçbir itibar görmediğini söylemesi şüphesiz kendisinden öğrenilen bir hakikattir. Eski devirlerde ise kıymetli olduğunu delillerle aşikâr kılmaktayım, bilhassa bu balığın itibarının adeta bir sürgünden dönüş hakkı (postliminium) gibi ziyafetlere yeniden avdet ettiğini gördüğüm için bu böyledir, zira lütfunuzla o kutsal ziyafete iştirak ettiğimde, bu balığın başları çelenkli hizmetkârlarca kaval eşliğinde içeri taşındığına şahit oldum. Fakat Plinius'un mersinbalığının pulları hakkında söylediği şeyin doğruluğunu, doğa meselelerinin en büyük araştırmacısı Nigidius Figulus, *Hayvanlar Üzerine* adlı dördüncü kitabında şu sözlerle ortaya koymuştur, "Neden diğer balıkların pulları kuyruğa doğru yatıkken, mersinbalığınınki ters yöndedir?" Sammonicus bunları söylerken hükümdarının ziyafetindeki rezilliği överek ayıplamakta, balığın kaval ezgileriyle çelenkli kimselerce içeri taşınmasıyla gördüğü hürmeti, bunun bir sefahat değil adeta ilahi bir tören alayı gibi sunulduğunu ifşa etmektedir. Mersinbalığına yüksek bedeller biçilmesine daha az şaşalım diye aktarayım, aynı Sammonicus'un bildirdiğine göre konsüllük yapmış bir zat olan Asinius Celer, tek bir barbun balığını yedi bin sikkeye satın almıştır. O devrin lüks düşkünlüğü hususunda şu mülahaza ile daha iyi bir takdir yapılabilir, Plinius Secundus kendi zamanında ağırlığı iki libreyi aşan bir barbunun güçlükle bulunduğunu söyler. Oysa şimdi her tarafta daha ağırlarını görmekteyiz ve böylesi çılgınca fiyatlardan da haberimiz yoktur. Bahsi geçen o doymak bilmez oburluk, kendi denizinin mahsulleriyle dahi yetinmemiştir. Zira donanma komutanı Optatus, papağanbalığının (scarus) İtalya kıyılarında öylesine meçhul olduğunu, Latincede bu balığın bir isminin dahi bulunmadığını bilerek, havuzlu gemilerle buraya taşınan inanılmaz miktardaki papağanbalığını Ostia ile Campania kıyıları arasındaki denize salmış, hayret verici ve görülmemiş bir usulle, karaya tohum eker gibi denize balık ekmiştir, üstelik kamu yararı sanki tamamen buna bağlıymışçasına, beş yıl boyunca şayet biri diğer balıklar arasında tesadüfen papağanbalığı tutarsa, derhal ve zarar vermeksizin denize iade etmesi hususunda gayret göstermiştir.
O devrin esir düşmüş boğazının denize kul köle olmasına ne diye şaşalım, zira Tiber kurdunun ve bu nehirden çıkan bilcümle balığın dahi müsrifler nazarında büyük, hatta en büyük hürmete mazhar olduğu bilinmektedir. Doğrusu onlara bunun neden böyle göründüğünü bilmiyorum, fakat M.
Varro, İtalya'nın hangi bölgelerinde beslenmeye en elverişli nelerin yetiştiğini sayıp dökerken, İnsani Şeyler (Res Humanae) adlı eserinin on birinci kitabında şu sözlerle Tiberis balığına üstünlük tanır, "Beslenme bakımından en iyisini sunar, Campania tarlası buğdayı, Falernus şarabı, Cassinum zeytinyağını, Tusculum inciri, Tarentum balı, Tiberis ise balığı." Kuşkusuz Varro bunu bu nehrin tüm balıkları hakkında söylemiştir, fakat aralarında, yukarıda belirttiğim gibi, levrek (lupus) ve bilhassa iki köprü arasında tutulmuş olanı en seçkin yeri tutmaktaydı. Bunu diğer pek çoklarının yanı sıra, Lucilius çağının bir adamı olan C. Titius da Fannius Kanunu'nu savunduğu nutkunda gösterir. Onun sözlerini buraya aktarmamın sebebi, yalnızca iki köprü arasında tutulan levreğe tanıklık etmeleri değil, o dönemde çoğunluğun nasıl bir ahlakla yaşadığını da kolayca gözler önüne serecek olmalarıdır. Zira mahkemede yargıçlık etmek üzere foruma sarhoş giden savurgan kimseleri ve kendi aralarında ne konuşmaya alışkın olduklarını betimlerken şöyle der, "Kokulu yağlara bulanmış, fahişelerle çevrili halde gayretle zar oynarlar. Saat on olduğunda, comitium'a gidip forumda ne olup bittiğini, kimin lehte kimin aleyhte konuştuğunu, kaç kabilenin kabul kaçının ret oyu verdiğini sorup öğrenmesi için bir uşağın çağrılmasını emrederler. Ardından, davayı kaçırmamak için comitium'a yönelirler. Yolda giderken, sidik torbaları şarapla dolu olduğundan, dar sokaklarda doldurmadıkları tek bir amfora dahi kalmaz. Comitium'a varırlar, asık bir suratla konuşulmasını buyururlar. İşi olanlar anlatır, yargıç tanıkları ister, kendisi ise küçük abdestini bozmaya gider. Geri döndüğünde her şeyi işittiğini söyler, tutanakları ister, yazılara göz gezdirir, şarabın ağırlığından göz kapaklarını güçlükle açık tutar. Karar vermek üzere toplanırlar. Oradaki konuşma şudur, 'Bu boşboğazlarla ne işim var benim, neden bunun yerine Yunan şarabıyla karıştırılmış ballı şarabı içip semiz bir ardıç kuşunu ve iki köprü arasında tutulmuş o has levrek balığını yemiyoruz?'" Titius'un sözleri böyledir. Fakat sert ve hırçın bir şair olan Lucilius da iki köprü arasında tutulan bu balığın pek lezzetli olduğunu bildiğini gösterir ve onu neredeyse bir tabak yalayıcı, yani kıyılara pek yakın yerlerdeki pisliklerin peşine düşen bir pisboğaz (catillo) diye adlandırır. Esasen catillo, Herakles'e sunulan kurban şölenine en son gelip tabakları yalayanlara denirdi. Lucilius'un dizeleri şunlardır,
üstelik herkesin dilediği şeyin getirilmesini buyurmak. Temizlenmemiş dişi domuz memeleri ve besili kuş tepsisi başı çekiyordu, iki köprü arasında tutulmuş şu Tiberis tabak yalayıcısı levrek.
Onlar arasında oburluğun kaç aletinin ya dehayla icat edildiğini yahut özenle meydana getirildiğini saymak istesem söz uzar. İşte ziyafetler ve harcamalar hakkında halka bunca kanunun sunulmasının ve vatandaşların gözleri şahit tutularak sefahate bir sınır çekilsin diye öğle ve akşam yemeklerinin kapılar açık halde yenmesinin emredilmeye başlanmasının sebepleri şüphesiz bunlardı. Ziyafetler konusunda halka sunulan kanunların ilki Orchia Kanunu oldu, bunu Cato'nun censor olmasından üç yıl sonra senatonun kararıyla halk tribünü C. Orchius getirdi. Sözleri pek uzun olduğundan geçiyorum, ancak getirdiği hükmün esası davetlilerin sayısını belirliyordu. Cato'nun daha sonra nutuklarında, kanunun öngördüğünden daha fazla kişinin yemeğe çağrıldığını haykırdığı yasa işte bu Orchia Kanunu'dur. İhtiyacın artması yeni bir kanunun otoritesini zorunlu kıldığından, Orchia Kanunu'ndan yirmi iki yıl sonra, Gellius'un kanaatine göre Roma'nın kuruluşunun beş yüz doksan ikinci yılında Fannius Kanunu yürürlüğe kondu. Sammonicus Serenus bu kanun hakkında şöyle yazar, "Pek muhterem Augustuslar, Fannius Kanunu tüm sınıfların büyük bir oybirliğiyle halk meclisine ulaştı, bunu çoğu diğerleri gibi praetorlar ya da tribünler değil, tüm iyi yurttaşların danışması ve kararıyla konsüllerin bizzat kendileri teklif edip geçirdiler. Zira ziyafetlerin yarattığı sefahatten ötürü cumhuriyet inanılmaz zararlara uğruyordu, öyle ki iş, boğazın ayartmasıyla pek çok hür doğmuş çocuğun iffetini ve özgürlüğünü satmasına, Roma halkından pek çoğunun şarapla sırılsıklam halde comitium'a gelip sarhoş kafayla cumhuriyetin esenliği hakkında kararlar almasına kadar varmıştı." Sammonicus böyle der. Fannius Kanunu'nun sertliği Orchia Kanunu'nu şu hususta aşıyordu, önceki kanunda yalnızca yemek yiyenlerin sayısı sınırlandırılıyor ve ona göre herkesin malını az sayıda kişiyle tüketmesine izin veriliyordu, Fannius Kanunu ise harcamalara da yüz as (as) ile bir sınır koydu, bu yüzden şair Lucilius kendi nüktedanlığıyla buna 'yüzlük' (centussis) der.
Fannius Kanunu'ndan on sekiz yıl sonra Didia Kanunu bunu izledi. Bu kanunun getirilmesinin iki sebebi vardı, ilki ve en önemlisi, İtalya halklarının Fannius Kanunu'nun kendileri için değil yalnızca şehirli vatandaşlar için yazıldığını düşünmelerinden ötürü, sadece kentin değil bütün İtalya'nın harcama kısıtlayıcı bu yasa kapsamına alınmasıydı, ikincisi ise yalnızca öğle ya da akşam yemeklerini daha büyük masrafla verenlerin değil, buralara davet edilmiş ve her ne surette olursa olsun katılmış olanların da kanunun cezalarına tabi tutulmasıydı.
Didia Kanunu'ndan sonra P. Licinius Crassus Dives tarafından Licinia Kanunu getirildi. Aristokratlar bu kanunun getirilmesi ve onaylanması için öylesine büyük bir gayret gösterdiler ki, senato kararıyla bu kanunun yalnızca ilan edilmesiyle bile [okunamadı] emredildi.
XVII
üç pazar dönemi (trinundinum) geçip de onaylanmadan önce, sanki halkın kararıyla çoktan kabul edilmiş gibi herkesçe gözetilirdi. Bu yasa, birkaç değişiklikle, pek çok hususta Fannius Yasası ile uyuşmaktadır. Zira onda, daha eski bir yasanın korkusu silinip giderken yeni bir yasanın yetkesi arandı, tıpkı Herkül hakkı için On İki Levha'ya olduğu gibi, bunların eskiliği hor görülmeye başlandığında, o yasalarda sakınılan hükümler başka yasa koyucuların adlarına geçti, fakat Licinius Yasası'nın özü şudur ki, Kalendae, Nonae günlerinde ve Roma pazar günlerinde (nundinae) her bir kimseye yemek maksadıyla günde yalnızca otuz assel harcama izni verilirdi, istisna tutulmayan diğer günlerde ise üç librelik kuru etten, bir librelik tuzlamadan ve topraktan, asmadan yahut ağaçtan hâsıl olan şeylerden fazlasının sunulması ve sofraya konulması yasaklanırdı. Neyin vicdanı sızlattığını görüyorum, öyleyse, akşam yemeklerinin masrafı yasaların böylesi buyruklarıyla dizginlendiğinde, bu durum ölçülü bir çağın göstergesi midir? Hiç de öyle değildir. Zira lüksü sınırlandıran yasalar (leges sumptuariae), bütün yurttaşlar topluluğunun kusurlarını düzeltsinler diye tek tek kimselerce teklif edilirdi, şayet en berbat ve en taşkın ahlaksızlıklar içinde yaşanmasaydı, şüphesiz yasa koymaya ihtiyaç kalmazdı. Eski bir söz vardır, der ki, iyi yasalar kötü ahlaktan doğar.
Bunları, diktatör Cornelius Sulla'nın getirdiği ve kendisi de lüksü sınırlandıran Cornelia Yasası izler, bunda şölenlerin görkemi yasaklanmamış ve boğaz düşkünlüğüne bir sınır çekilmemiştir, bilakis nesnelere daha düşük fiyatlar konulmuştur, hem de ne nesnelere, ey iyi tanrılar, ne kadar seçkin ve neredeyse bilinmeyen zevk çeşitlerine! Orada hangi balıkları, hangi et lokmalarını anar da yine de onlar için daha düşük fiyatlar belirler! Yiyeceklerin ucuzluğunun, insanların zihnini bolca katık hazırlamaya kışkırttığını ve küçük imkânlara sahip olanların bile boğazlarına kölelik edebilmelerine yol açtığını söylemeye cüret edebilirim. Ne hissediyorsam açıkça söyleyeceğim, bana öyle gelir ki, ziyafetlerde böylesine bol yiyecek önüne bedava konulan kimse ziyadesiyle sefih ve müsriftir. Bu nedenle çağımız her türlü nefis terbiyesine öylesine daha yatkındır ki, Sulla Yasası'nda geçen ve o vakitler herkesçe bilinen bu nesnelerin çoğunu bizden hiç kimse işiterek dahi öğrenmiş değildir.
Sulla'nın ölümünden sonra konsül Lepidus da bizzat bir gıda yasası getirdi, zira Cato, lüksü sınırlandıran yasalara gıda yasaları (leges cibariae) der.
Bundan birkaç yıl sonra, Antius Restio'nun teklifiyle halkın önüne bir başka yasa geldi. Bu yasa pek mükemmel olmasına rağmen, sefahatin inatçılığı ve kusurların sarsılmaz uyuşması, kimse yürürlükten kaldırmaksızın onu hükümsüz kıldı. Yine de yasanın koyucusu Restio hakkında şu kayda değer husus anlatılır, kamunun iyiliği için bizzat geçirdiği yasanın hor görüldüğüne tanık olmasın diye, yaşadığı müddetçe bir daha asla dışarıda akşam yemeği yememiştir.
Bu yasalara, daha sonra troyka üyesi (triumvir) olan Antonius tarafından ilan edilen masraflara dair fermanı da dâhil ederdim, şayet masrafı kısanlar arasında Antonius'a yer açmayı yakışıksız bulmasaydım, zira onun akşam yemeği için yapmaya alıştığı harcamalar, yalnızca karısı Kleopatra'nın tükettiği tek bir incinin değeriyle aşılmıştır. Nitekim Antonius, oburluğunu doyurmak için doğduğunu düşünerek denizde, karada yahut gökte hasıl olan her şeyi boğazına ve dişlerine teslim ederken ve bu işe kapılıp Roma hâkimiyetini bir Mısır krallığına çevirmek isterken, sefahatte bile Romalılara yenilmeyi kendine yediremeyen karısı Kleopatra, tek bir akşam yemeğinde yüz kere yüz bin sestertius harcayabileceğine dair bahse tutuşarak ona meydan okudu. Bu durum Antonius'a akıl almaz göründü ve hiç gecikmeden bahse girdi, bu kadar şerefli bir mücadelenin hakemi olarak seçilen Munatius Plancus gibi bir kefile (sculna) layıktı. Ertesi gün Kleopatra, Antonius'u denemek maksadıyla pek zengin donatılmış bir yemek hazırladı, lakin Antonius buna hiç şaşırmadı, çünkü sofraya konan her şeyin gündelik servetten geldiğini biliyordu. Bunun üzerine kraliçe gülümseyerek bir kadeh istedi, içine bir miktar keskin sirke döktü ve bir kulağından aceleyle çıkardığı inciyi oraya bıraktı ve bu taşın tabiatı gereği inci hemen eriyince onu içti, bu fiiliyle bahsi kazanmış olmasına rağmen, zira tek bir inci tartışmasız yüz kere yüz bin sestertius değerindeydi, son derece katı bir yargıç olan Munatius Plancus vaktinde davranıp Antonius'un yenildiğini ilan etmeseydi, elini aynı şekilde diğer kulağındaki inciye de uzatacaktı. Bu incinin ne büyüklükte olduğu ise şuradan anlaşılabilir, geriye kalan inci, sonraları kraliçe yenilip Mısır zaptedildikten sonra Roma'ya getirilip ikiye bölünmüş ve tek bir inciden iki tane yapılmış, Pantheon denen tapınakta akıl almaz büyüklükte birer nesne olarak Venüs heykelinin üzerine konulmuştur.
XVIII
Furius henüz konuşmaktayken, ikinci sofra olarak getirilen tatlılar yeni bir sohbetin başlangıcı oldu. Zira Symmachus eliyle cevizleri yoklayarak, "Senden duymak isterdim Servius, bunca cevize bu kadar adı veren hangi sebeptir yahut kökendir, ya da neden bu tek adla çağrılan bunca elma, yine de gerek isim gerek lezzet bakımından birbirinden büsbütün farklıdır. Fakat önce cevizler hakkında, sıkı okumalarından aklında kalanları tüketmeni dilerim," dedi. Servius ise şöyle dedi, "Şu adi ceviz (iuglans), bazılarının kanaatine göre 'yardım etmek' (iuuare) ve 'palamut' (glans) kelimelerinden türemiş kabul edilir.
Oysa Gavius Bassus, Sözcüklerin Anlamı Üzerine adlı kitabında şunu aktarır, iuglans ağacına aslında Iovis glans, yani 'Jüpiter'in palamudu' denmiştir. Zira bu ağaç cinsi palamuttan daha tatlı lezzette cevizler verdiğinden, palamuda benzeyen bu fevkalade meyveyi ve ağacın kendisini tanrıya layık gören o eski insanlar, ona Jüpiter'in palamudu adını vermişlerdir, bu sözcük şimdilerde harflerin kaynaşmasıyla iuglans olarak adlandırılır."
Cloatius Verus ise Yunancadan Uyarlananlar kitabında şöyle aktarır, ceviz [iuglans], D harfi düşmüştür, sanki Diuglans gibidir, Theophrastos'un dediği gibi, Jüpiter'in palamudu [Yunanca], dağlarda ve ovalarda yetişmeyenler arasında terebentin, pırnal meşesi, ıhlamur, dağ karaağacı, fındık ve Jüpiter'in palamudu [Yunanca] da vardır. Yunanlar buna ayrıca krallara layık [basilica] derler.
Abella ya da Praeneste cevizi denen ve aynı türden olan bu ceviz, fındık çalılığı [corylus] denen ağaçtan gelir, Vergilius onun hakkında fındık çalılıkları ekin der. Praeneste arazisi yakınlarında yaşayan ve fındıklardan ötürü [Yunanca] Carsitani denen bir insan topluluğu vardır, Varro da Marius Yahut Talih Üzerine başlıklı felsefi sohbetinde bu meseleyi anar, şüphesiz Praeneste cevizleri buradan gelir. Naevius'un Falcı adlı oyununda da şu geçer,
Dün senin yanında kim vardı? Praeneste ve Lanuvium'lu konuklar. Her ikisini de layık oldukları yiyecekle ağırlamak gerekirdi, Birilerine boş ve sulu kök yumrusu vermeli, Diğerlerinin önüne ise yokuş aşağı ceviz dökmeli.
Yunanlar ise bu cevize Pontos cevizi derler, zira her kavim bu cevize en bol yetiştiği yerin adını vermektedir.
Kestane cevizi, ki Vergilius ondan ve kestane cevizleri diye bahseder, Herakleia cevizi olarak da anılır. Nitekim bilgili bir zat olan Oppius, Yabani Ağaçlar Üzerine yazdığı kitabında şöyle der, kimi kimselerin kestane olarak adlandırdığı bu Herakleia cevizi, aynı şekilde Pontos cevizi ve krallara layık ceviz denen cevizler, Yunan cevizleriyle aynı vakitlerde sürgün ve çiçek verirler.
Şimdi Yunan cevizinin ne olduğunu söylemek gerekir. Ve bunu söylerken aynı anda tabaktan bir badem alıp gösterdi, bu, aynı zamanda badem [amygdale] denen Yunan cevizidir, fakat aynı cevize Thasos cevizi de denir. Cloatius, Yunanca Tertiplenmiş Sözler'in dördüncü kitabında şöyle derken buna tanıktır, Yunan cevizi, bademdir.
Atta ise Törensel Dua adlı eserinde Yunan cevizini der, ve dilediğin kadar petek ekle.
Kış mevsimi bizi ondan mahrum etse de, mademki yemişlerden söz ediyoruz, kabuğu yumuşak cevizi [nux mollusca] anılmadan bırakmayalım.
Plautus, Küçük Ayakkabı adlı oyununda onu şöyle anar, kabuğu yumuşak cevizin onun dam kiremitleri üzerine sarktığını söyledi.
İşte Plautus adını anar ama kabuğu yumuşak cevizin ne olduğunu açıklamaz. Oysa bu, halk arasında şeftali [Persicum] denen meyvedir ve şüphesiz diğer bütün sert kabuklu yemişlerden daha yumuşak olduğu için kabuğu yumuşak ceviz denir. Son derece bilgili bir zat olan Sueius, Moretum başlıklı pastoral şiirinde bu hususun yetkin bir tanığıdır. Nitekim moretum ezmesi hazırlayan bir bahçıvandan bahsederken, harca kattığı diğer şeylerin yanı sıra bu meyvenin de katıldığını şu sözlerle dile getirir,
Çakmaktaşından oyuk havanına biraz incir karıştır, Biraz da şeftali, bu ad nihayetinde şöyle aktarılır, Vaktiyle Büyük İskender adlı güçlü kralla birlikte Perslere karşı savaşta çetin çarpışmalara girenler, Dönüşlerinde bu ağaç türünü Yunanların genişleyen sınırları içine Ekip ölümlülere yeni meyveler sundular. Kabuğu yumuşak ceviz budur, sakın kimse bilmeyip de yanılmasın.
Dokunur dokunmaz kırılacak kadar yumuşak olan cevize Terentina cevizi denir. Favorinus'un kitabında bu hususta şöyle rastlanır, nitekim bazılarının Tarentum koyunları veya cevizleri dediği şeyler, Sabinlerin dilinde yumuşak anlamına gelen terenum kelimesinden mülhem Terentina'dır, Varro da Libo'ya hitaben yazdığı birinci kitapta Terentius soyadının buradan geldiğini düşünür. ve yumuşak Tarentum diyen Horatius'un da bu yanılgıya düştüğü görülebilir.
Önümüze konan bu fıstık çamı tohumlarını [nuclei] bize çam kozalağı [nux pinea] verdi.
Plautus, Cistellaria'da der ki, Kozalaktan fıstık yemek isteyen, kozalağı kırar.
XIX
Tatlılara elmaların da karıştığını gördüğümüze göre, yemişlerden sonra elma cinsleri üzerine söz söylemek gerekir. Tarım üzerine yazan bazı yazarlar sert kabuklu yemişler ile elmamsı meyveleri şöyle ayırırlar, dışı sert bir kabukla örtülü olup içi yenen her meyveye sert kabuklu yemiş [nux], dışı yenen ve içinde sert bir kısım barındıran meyveye ise elma [malum] derler. Bu tanıma göre, şair Sueius'un yukarıda sert kabuklu yemişler arasında saydığı şeftali, daha ziyade elma cinsleri arasında sayılmalıdır.
Bunlar belirtildikten sonra, Cloatius'un Yunanca Tertiplenmiş Sözler'in dördüncü kitabında özenle sıraladığı elma cinsleri sayılmalıdır, elma cinsleri şunlardır,
Ameria elması, ayva [cotonium], ağaçkavunu [citreum], erik [coccymelum], reçellik elma [conditivum], [Yunanca], şıralık elma [musteum], Mattius elması, yuvarlak elma, [okunamadı], erkenci elma, pofuduk elma...
III. KİTAP
...cevizsi, Kartaca, Pers, Quirinus, prosivum, kızıl, Scaudianum, yabanî, devekuşu elması, Scantianum, Tibur, Verianum elması. Görüyorsun ki Pers elması, Cloatius tarafından elmalar arasında sayılmıştır, zira uzun zamandır bizim toprağımızın bir filizi haline gelmiş olsa da menşeinin adını muhafaza etmiştir. Aynı Cloatius'un ağaçkavunu (citreum) dediği şey ise, Vergilius'a göre bizzat Pers elmasıdır,
Uğurlu elmanın, ki yoktur ondan üstünü
ve devamı. Vergilius'un bu sözleri ağaçkavunu hakkında söylediğinden kimse şüphe duymasın diye, Oppius'un Yaban Ağaçları Üzerine adlı kitabında ne dediğine kulak veriniz, ağaçkavunu keza Pers elmasıdır, biri İtalya'da, diğeri Medya'da yetişir. Ve biraz sonra ağaçkavunundan bahisle şöyle der, pek latif kokuludur, bu sebeple giysilerin arasına konduğunda güveleri öldürür. Zehirlere karşı da deva olduğu rivayet edilir, zira şarapla ezilip içildiğinde kuvvetinin arındırıcı tesiriyle içenleri kurtarır. Pers ülkesinde ise ağaçkavunları her mevsim yetişir, nitekim bir kısmı önceden devşirilirken, diğerleri bu esnada olgunlaşır. Görüyorsun ki burada hem ağaçkavununun adı anılmakta, hem de Vergilius'un onun hakkında zikrettiği tüm alametler, şair ağaçkavunu adını telaffuz etmemiş olsa dahi, sıralanmaktadır. Nitekim ağaçkavununa *thyon* [Yunanca] diyen Homeros da onun kokulu bir meyve olduğunu gösterir,
Ve tütsü ağacının, sedirin kokusu etrafa yayılıyordu [Yunanca]
ve Oppius'un ağaçkavununun giysiler arasına konduğunu söylemesiyle, Homeros da şu sözleri söylediğinde aynı şeyi kasteder,
Kokulu, parlak giysiler giydirerek [Yunanca].
Nitekim şair Naevius da Pön Savaşı adlı eserinde bu sebeple "ağaçkavunu kokulu giysi" der.
Gördüğümüz bu armutları ise pek çok isim çeşitliliği birbirinden ayırır. Zira aynı Cloatius bunların isimlerini şöyle kaydeder, Anicius, kabaksı, cirritum, cervisca, çakıllı, Crustuminum, decimanum, Grek, Lollius, Lanuvium, defne, Lateresium, myrapium, Milet, mersin, Naevius, yuvarlak, Praecia, kızılca, Signia, Tullius, Titianus, kekiksi, Turranius, erkenci, volemum, geç muşmula, geç ekim, geç Tarentum, geç Valerius armudu.
Kuru incirler de bizi, aynı Cloatius'un diğer hususlarda olduğu gibi bu konuda da bize yol göstermesiyle, incir türlerini saymaya sevk eder. Nitekim kendi titizliği ve itiyadıyla muhtelif incirleri şöyle sıralar, Afrika, beyazımsı, sazlık, eşek inciri, kara palusca, Augustus, çifte veren, Karia, ak ve kara Caldica, ak ve kara Khios, ak ve kara Calpurniana, kabaksı, sert kabuklu, Herakles, Livia, ludia, leptoludia, Marsi, Numidya, esmer, Pompeius erkencisi, kara Tella inciri. Bilinmelidir ki ak incir uğurlu (felix) ağaçlardandır, kara incir ise aksine uğursuzlardandır. Rahipler (pontifices) meclisi bize her ikisini de öğretir, nitekim Veranius Rahiplerin Sözleri Üzerine adlı eserinde şöyle der, meşe, kış meşesi, pırnal meşesi, mantar meşesi, kayın, fındık, üvez, ak incir, armut, elma, asma, erik, kızılcık, hünnap ağaçlarının uğurlu olduğu kabul edilir.
Tarquitius Priscus ise Ağaç Kehanetleri adlı eserinde şöyle der, yeraltı ve şerri savuşturan tanrıların koruması altında olan ağaçlara uğursuz derler, kızılcık çalısı, eğrelti, kara incir, kara dane ve kara meyve verenler, keza çobanpüskülü, yaban armudu, böğürtlen ve dikenli çalılar, ki meşum alamet ve felaketlerin bunlarla yakılmasını buyurmak gerekir. Güvenilir müelliflerde incirin meyvelerden (pomum) ayrı tutulduğunu, sanki meyve değilmiş gibi ele alındığını görmemize ne demeli?
Afranius Sella adlı eserinde şöyle der,
meyve, lokma, incir, üzüm.
Cicero dahi İktisat Üzerine (Oeconomicon) adlı eserinin üçüncü kitabında şöyle der, ne asma diker, ne de dikilmiş olana ihtimam gösterir, ne zeytinyağı, ne incir, ne de meyvesi vardır. Şu husus da bilinmezden gelinmemelidir ki, bütün ağaçlar arasında yalnızca incir çiçek açmaz. İncire has sıvıya süt denir. Olgunlaşmayan incirlere *grossi* adı verilir. Grekler bunlara *olynthoi* [Yunanca] derler.
Mattius şöyle der,
bu kadar bin incir arasında tek bir ham incir göremezsiniz,
ve biraz sonra der ki,
öteki sütten sızan ham incirleri alasın.
Ve Postumius Albinus Vekayiname'sinin birinci kitabında Brutus hakkında şöyle der, bu sebeple kendini ahmak ve alık gösterir, ballı ham incirler yerdi.
Zeytin türleri ise şöyle sıralanır, Afrika, albigerus, Aquilia, İskenderiye, Mısır, culminea, salamura, Licinius, orchas, delice zeytin, pausia, paulia, iğsi, Salento, Sergius, Termutia, nitekim üzüm türleri de şunlardır, Aminea, şüphesiz bölgeden ötürüdür, zira vaktiyle Amineililer şimdi Falernum olan yerde otururlardı, asinusca, atrusca, albiuerus, albena, apiana, Apicia, bumamma, yahut Greklerin dediği gibi *boumasto* [Yunanca], sert etli, yaban asması, melampsithia, Maronia, Mareotis, Numentana, precia, pramnia, psithia, külahlı, Rodos, stephanitis, venucula, variola, lagea.' Bunlar konuşulurken Praetextatus,
'Bizim Servius'u daha uzun uzadıya dinlemek isterdim, fakat dinlenme vakti bize ihtar ediyor ki, gün ışığı doğduğunda Symmachus'un evinde onun belagatinin tadına varalım' dedi, ve böylece dağıldılar.
IV. KİTAP
...sözlerden daha az etkilenir, sanki sert bir çakmaktaşı yahut Marpesia kayası gibi dikilir. Nihayet kendini toparladı ve hasmane bir tavırla geri kaçtı.
Keza şu dizede de bir keder (pathos) vardır,
Donakaldım, saçlarım dikildi ve sesim boğazımda düğümlendi.
Fakat Dares'in bütün bitkinliği de dış görünüşüyle tasvir edilir,
Fakat sadık akranları, dermansız dizlerini sürüyen, başını bir o yana bir bu yana sallayan, ağzından koyu kan pıhtıları kusan o adamı...
Onun yoldaşlarının telaşını da veciz bir şekilde gösterir,
çağrıldıklarında miğferi ve kılıcı teslim alırlar,
sanki bu mükâfatı, ki onlar için bir hacalet kaybıydı, kendi arzularıyla kabul etmeyeceklermiş gibi. Şu mısra da aynı kabildendir,
ve konuşanın bütün çehresinden kıvılcımlar saçılır, ateş parıldar keskin bakışlarında.
II
Halsizlik tasvirinde dahi bir beden hali vardır, nitekim Thukydides’teki veba tasvirinin tamamında olduğu gibi, ve,
kayar bahtsız, artık ne gayreti ne otu hatırlar galip at,
ve,
düşmüş kulaklar, orada belirsiz bir ter ve bu ter, can çekişenlerde soğuktur elbet.
Hissiyat (pathos) arasında haya da bulunur, nitekim Deiphobos bahsinde olduğu gibi,
titreyen ve gizleyen korkunç cezaları.
Ve keder beden haliyle açığa vurulur, nitekim Euryalos’un anasında olduğu gibi,
ellerden fırlatılmış mekikler ve çözülmüş yün çileleri, uçar talihsiz kadın.
Ve Latinus, hayrete düştüğü için,
yüzünü dikili bir bakışla tutar,
ve Venüs, yakaracağı için,
daha kederli ve parlayan gözleri yaşlarla dolmuş,
ve Sibylla, kendinden geçtiği için,
ansızın ne çehre, ne tek bir renk kaldı, ne de taranmış saçlar.
Şimdi hissiyatın hangi hitap akışıyla ifade edildiğini görelim. Ve ilkin böyle bir söylev hakkında hitabet sanatında ne buyurulduğunu araştıralım. Zira hissiyatlı bir hitabın ya infiale ya da merhamete yönelmesi gerekir, bunlar da Yunanlarca acıma [Yunanca: oiktos] ve şiddetli infial [Yunanca: deinosis] olarak adlandırılır. Bunlardan biri davacıya, diğeri sanığa gereklidir, ve söze aniden, keskin bir başlangıç yapılması şarttır, çünkü fazlasıyla infial duyan bir kimsenin yumuşakça başlaması yakışık almaz. Bu sebeple Vergilius’ta Iuno şöyle başlar,
beni ne diye zorlarsın bu derin sessizliği bozmaya?
ve başka bir yerde,
ben mi yenilmiş olarak vazgeçeceğim başladığım işten?
ve başka bir yerde,
heyhat, nefret edilesi soy ve bizim kaderlerimize zıt kaderleri Phrygialıların.
Ve Dido,
ölecek miyiz öcümüzü almadan? Fakat ölelim, der,
ve yine kendisi,
ulu Iuppiter adına, çekip gidecek mi bu adam, der.
Ve Priamos,
fakat bu cürmün karşılığı olarak, diye haykırır, böylesi cüretlerin karşılığı olarak.
Ve yalnızca başlangıç değil, eğer mümkünse bütün hitap hissiyatlı görünmeli, hem kısa cümlelerle hem de sık retorik sanat değişiklikleriyle adeta öfke dalgaları arasında çalkalanmalıdır. O halde Vergilius’un şu hitabı bizim için bir misal olsun,
heyhat, nefret edilesi soy.
Başlangıç bir ünlemle (ecphonesis) yapılmıştır. Ardından kısa soru parçacıkları gelir,
Sigeion ovalarında can vermek kısmet olmadı mı onlara, tutsak edilenler tutsak tutulabildi mi? Yanan Troia kül etti mi bu erleri?
Ardından mübalağa (hyperbole) gelir,
saf safların arasından ve alevlerin ortasından yol buldular kendilerine.
Ardından istihza gelir,
fakat inanıyorum ki ulu kudretim nihayet yorgun düşüp serildi, yahut kinime doyup da dindim.
Ardından beyhude cüretlerinden yakınır,
dalgalar boyu ardına düşmeye cüret ettiğim ve kaçaklara karşı bütün denizi tuttuğum halde.
Bunların ardından ikinci bir mübalağa,
Teukroslular uğruna tüketildi hem göğün hem denizin kuvvetleri.
Oradan darmadağınık yakınmalar,
Syrtisler yahut Scylla neye yaradı bana, koca Charybdis’in ne faydası dokundu?
Ardından hissiyatı artırmak için tümevarımsal mukayese (a minore) bağlanır,
Mars, Lapithlerin o devasa kavmini yok etmeye muktedir oldu,
daha alt dereceden bir şahsiyet elbette, işte bu yüzden şu sözler gelir,
oysa ben, Iuppiter’in ulu eşi.
Sonra sebepleri de bir araya yığdığında, tanrıça ne büyük bir şiddetle haykırdı,
talihsiz ben, her çareye başvurdum!
Ve ‘Aeneas’ı yok edemiyorum’ demedi, aksine,
yeniliyorum Aeneas’a.
Ardından zarar vermekte kararlı olduğunu pekiştirir ve öfkelenen birine özgü olduğu üzere, başarabileceğinden ümidini kesse dahi, en azından engel çıkarmakla yetinir,
eğer yukarıdaki tanrıları eğemezsem, Acheron’u harekete geçiririm. Latinlerin mülkünden men etmek nasip olmayacakmış, öyle olsun, fakat bu denli büyük işleri uzatmak ve geciktirmek serbesttir elbet. Her iki kralın halklarını kılıçtan geçirmek serbesttir elbet.
Bunların ardından en nihayetinde, öfkelilerin hevesle yaptığı üzere, beddua eder,
Troia ve Rutul kanı çeyizin olacak, ey bakire,
ve hemen peşinden önceki kısımlardan uygun bir benzerlik delili (a simili),
yalnızca Cisseus’un kızı değildi meşaleye gebe kalıp da düğün alevleri doğuran.
Görüyorsun, hitabı ne kadar sık değiştirdiğini ve onu sık sanatlarla nasıl çeşitlendirdiğini, çünkü kısa süreli bir delilik olan öfke, konuşurken tek bir duyguyu sürdüremez.
Aynı şairde merhamet uyandıran hitaplar da eksik değildir. Turnus, Iuturna’ya şöyle der,
yoksa zavallı kardeşinin feci ölümünü göresin diye mi?
Ve yine kendisi, kendi uğruna öldürülen dostlarının acısını ve sitemini artırırken,
kendi gözlerimle gördüm Murranus’u, beni adımla çağıran o sesi.
Ve yine kendisi, mağlup olduğunda bağışlanmak maksadıyla talihini acıklı kıldığında,
sen galip geldin ve Ausonialılar gördü yenilenin ellerini uzattığını,
yani hiç istemeyeceğim kimseler, ve canlarını bağışlatmak için yakaran diğerlerinin duaları,
senin adına, seni böyle doğuran ana babanın adına,
ve benzerleri.
III
Şimdi hissiyatın halinde bulunan durumlardan bahsedelim, ki bu ya yaştadır ya sakatlıktadır ve bunları izleyen diğer hallerdedir. Her yaştan merhamet hissiyatı uyandırmayı zarif bir biçimde gözetmiştir. Bebeklikten,
ve ilk eşikte ağlaşan bebeklerin ruhları.
Çocukluktan,
talihsiz çocuk, Akhilleus ile denk olmayan bir cenge tutuşmuş,
ve,
küçük Iulus’u uzatıyordu babasına,
böylece küçük bir yavrudaki tehlike evlattakinden daha az acıklı olmasın, ve,
sağ mıdır eşi Creusa, ve çocuk Ascanius?
ve başka bir yerde,
ve küçük Iulus’un akıbeti.
Gençlikten ise,
ve ana babalarının gözleri önünde odun yığınlarına konan gençler.
İhtiyarlıktan,
acıyın Daunus’un ihtiyarlığına,
ve,
götürülür talihsiz, yaşın tüketip bitirdiği Aletes,
ve,
ak saçlarını bol tozla kirletir.
Ve talih üzerinden kimi zaman merhamet kimi zaman infial uyandırmıştır. Merhamet,
bir vakitler bunca halkın ve toprağın mağrur hükümdarı olan Asya padişahı,
ve Sinon,
bizler de bir ad ve şan taşımıştık,
Ausonia tarlalarında bir zamanlar en zengin olan.
İnfial ise Dido’nun şu sözlerinden,
ve bir yabancı mülkümüzle alay mı edecek?
Zira Aeneas’ın küçümsemesinden yola çıkarak uğradığı haksızlığı zarif bir şekilde büyütür. Ve Amata,
sürgün edilmiş Teukroslulara mı verilecek Lavinia nikah için?
Ve Numanus,
iki kez tutsak edilmiş Phrygialılar.
Merhamet hissiyatını sakatlıktan da uyandırmıştır,
tanrıların babası ve insanların kralı beni yıldırımların rüzgarıyla üfleyip ateşiyle dokunduğundan beri,
ve başka bir yerde,
ve onursuz bir yarayla kesilmiş burun deliklerini, ve Mezentius hakkında, kaldırır kendini hasta uyluğu üzerine, ve baş bir o yana bir bu yana iki omuzdan sarktı, ve hem kara kana bulanmış tozla, hem şişmiş ayaklarından kayışlar geçirilmiş.
Acıma duygusunu (pathos) sıklıkla mekândan hareketle de uyandırdı, ömrümü ormanlarda, yabani hayvanların ıssız inleri ve yurtları arasında sürüklerken, ve Libya’nın çöllerini adımlıyorum, ve oysa bizler buradan ayrılıp bir kısmımız susuzluk çeken Afrikalılara gideceğiz, bir kısmımız İskitya’ya ve Girit’in coşkun Oaxes ırmağına varacağız. Ve şu da pek veciz ve kısaca söylenmiştir, üç kez İlyon surlarının çevresinde sürüklemişti Hektor’u, İlyon, yani vatanının, bizzat savunduğu, uğruna on yıl boyunca canla başla savaştığı surların. Ve şu da, biz vatanımızdan kaçıyoruz, ve ağlayarak vatanın kıyılarını ve limanlarını terk ettiğimde, ve ölürken tatlı Argos’u hatırlar, ve Laurentum kıyısı habersiz Mimas’ı bağrına basar, ve Lyrnesos’ta yüksek bir konak, Laurentum toprağında bir mezar. Ve Agamemnon’un haksızca katledildiğini göstermek için mekânı kullandı, ilk eşiğin içinde sağ eliyle can verdi. Ve şu da, ata surları içinde ve evlerin güvenliğinde. Kutsal mekân ise acıma duygusunu bilhassa harekete geçirir. Orpheus’un katledilişini anlatır ve onun acıklı ölümünü mekân vesilesiyle daha da kederli kılar, tanrıların kutsal törenleri ve Bakkhos’un gece ayinleri arasında. Ve Troia’nın yıkılışında, evler boyunca ve tanrıların kutsal eşiklerinde. Cassandra’nın kaçırılışını ve uğradığı hakareti de kutsal mekân ne kadar acıklı kılmıştır, işte sürükleniyordu Minerva’nın tapınağından ve kutsal makamından. Ve başka bir yerde, savaşta güçlü tanrıçanın sunağı önünde yere serildi. Ve Andromakhe, Pyrrhos’un ölümünden bahsederken, katledenin uyandırdığı nefreti dile getirmek için şöyle der, gafil avlar onu ve ata sunakları önünde boğazlar. Ve Venüs, Aeneas’ın İuno’nun gazabıyla denizde hırpalanmasına karşılık, Neptunus’a ne kadar da öfkeyle seslenir, senin hükümranlığında mı buna cüret etti? Zaman unsurundan da kendisine bir acıma duygusu çıkardı, Troia’nın otlaklarını tatmadan ve Ksanthos’tan içmeden önce. Ve Orpheus uzun süren kederiyle acıklıdır, anlatırlar ki tam yedi ay boyunca art arda, ve Palinurus, ancak dördüncü günde gördüm İtalya’yı. Ve Akhemenides, üçüncü kez hilalin boynuzları doluyor ışıkla. Ve Troia’nın yıkılışından sonra yedinci yaz dönüyor şimdiden.
Onda sebepten kaynaklanan acıma duygusu da sıktır, zira hakikatte bir meselenin korkunç yahut acıklı görünmesini çoğunlukla sebep temin eder, nitekim Cicero, Verres’e karşı konuşurken, hapishanede öldürülenlerin gömülmesi için ana babalarından para talep edildiğini söyler, burada ayıplanacak olan salt talepte bulunulması yahut para istenmesi değil, bunun bu sebeple yapılmış olmasıdır. Ve Demosthenes de birinin Meidias tarafından tuzağa düşürüldüğünden yakınırken, sebepten hareketle nefreti büyütür, "benimle onun arasında dürüstçe hüküm vermiş olan hakemi," der, "tuzağa düşürdü." Dolayısıyla Vergilius da bu konudan (locus) sıklıkla fevkalade bir his türetmiştir, "Galaesus savaş hattında öldürülür," der, bu durum savaş zamanında tek başına anılmaya değer değildir, fakat bir sebep eklemiştir, kendini barış için araya attığı sırada. Aynı şekilde bir başka yerde, yere serilir talihsiz, ardından acıklı bir sebep ekler, başkasının yarasıyla, oysa kargı bir başkasına fırlatılmıştı. Ve Palamedes’in haksız yere öldürüldüğünü anlatmak istediğinde, Pelasgoslar asılsız bir ihanet isnadıyla, savaşları yasakladığı için, suçsuz olduğu halde meşum bir ihbarla ölüme yolladılar onu. Ve Aeneas, korkusunun büyüklüğünü göstermek için sebebi gayet iyi koymuştur, ve hem yoldaşı hem de yükü için aynı şekilde korkarak. Peki ya İapis’in, şairin dediği gibi, sanatları hor görerek şanssız ve şöhretsiz yaşamasına ne sebep gösterilir? O, ölüme terk edilmiş babasının ecelini geciktirmek için. Şu da aynı cinstendir, gafil avlar seni dindarlığın. Zira bu sebep onu düşmanlarına dahi acındırmıştır. Peki Aeneas öldürülenlerin gömülmesini öğütlerken hangi sebebi öne sürer? Kanlarıyla bizlere bu vatanı kazandıranları. Öfke ve infial de bir sebebe dayanılarak gösterilir, nitekim şurada olduğu gibi, mağrur galibin aşağılamasına ve darbelerine, sonra da öcü alınmamış yitip giden sevdalara çokça dövünerek. Ve şu da öfkelenen birinin hissiyatıyla bir sebebe dayanır, yalnızca Atreusoğullarını mı alakadar eder bu keder, yalnızca Mykenai’a mı caizdir silah kuşanmak? Ve şu da, oysa sen sözünde dursaydın, Albanus. Ve bütün şunlar da, bu adam vatanını altın karşılığı sattı, ve zina yüzünden katledilenler, yakınlarına pay bırakmayanlar. Acıma duygusunu uyandırmak için, hatiplerin tarzdan ve maddeden adını verdiği o iki konuyu da göz ardı etmemiştir. Tarz, açıkça mı yoksa gizlice mi öldürdü dediğim zamandır. Madde ise, kılıçla mı yoksa zehirle mi dediğim zamandır. Demosthenes tarz bahsinde, Meidias’ın kendisine tiyatro çizmesiyle vurduğunu belirterek ona nefret çeker, Cicero da Verres’in çıplak bir adamı heykelin üzerine oturttuğunu söylediğinde aynı şeyi yapar. Vergilius da bundan daha az açık ve canlı değildir, titreyen adamı bizzat sunaklara sürükledi, ve oğlunun dökülen bol kanında kayarak, ve kabzasına kadar gömdü kılıcı. Ve şunların tamamı tarzla ilgilidir,
DÖRDÜNCÜ KİTAP
ve kıvrık gagasıyla ölümsüz karaciğeri deşen devasa akbaba, ve benzerleri, ve üzerlerinde ha düştü ha düşecek gibi duran, kayıp giden bir kayaya benzeyen o kara taş.
Ayrıca merhamet duygusunu çoğu kez tarz üzerinden uyandırır, tıpkı Orpheus bahsinde olduğu gibi, genç adamı geniş tarlalara saçtılar, ve şu mısrada, lodos hem gemiyi hem adamları suya gömüp yuttu, ve başkaları koca bir kayayı yuvarlıyor, ve üstelik ölü bedenleri dirilerle birleştiriyordu, ve Georgica'da, ölümün yolu tek bir surette değildi,
ve hastalığın tasvirindeki diğer kısımlar. Ancak hatipler nezdinde malzeme de duygulanım (pathos) uyandırır, nitekim Cicero, taze kesilmiş ağaç dallarından ateş yakılıp kurbanın oraya kapatılarak dumanla boğulmasından yakınır. Zira bu malzeme kaynaklıdır, çünkü burada diğerinin kılıç, bir başkasının zehir kullandığı gibi, fail de öldürme malzemesi olarak dumanı kullanmıştır ve tam da bu nedenle buradan gayet şiddetli bir duygulanım doğmuştur. Aynı şeyi, bir Roma vatandaşının kamçılarla dövülmesinden yakınırken de yapar. Benzer bir durumu Vergilius’ta da bulursun,
lakin her şeye kādir peder, kesif bulutların arasından kargısını savurdu, ne o meşaleler ne de tüten...
ve devamı. O kimsenin malzemesini zarifçe boşa çıkarırken, bunun hakiki ve şiddetli malzemesinden öfkeyi çekip çıkarmıştır. Maro’nun bunlardan yararlandığını göstermek suretiyle, hatipler katında duygulanımın kendilerinden doğduğu hususları tek tek saydık. Fakat Vergilius kimi zaman duygulanımı artırmak maksadıyla tek bir meselede birbiriyle birleşmiş iki veya daha fazla konuyu kullanır, nitekim Turnus’ta yaştan hareketle,
acıyasın yaşlı pederime,
mekândan hareketle,
şimdi kederli vatanı Ardea’nın fersah fersah ayırdığı,
ve Kassandra bahsinde tarz üzerinden,
işte sürükleniyordu,
bedenin vaziyetinden,
saçları çözük Priamos kızı, mekândan, Minerva’nın mabedinden... ve mukaddes hücresinden,
ve Agamemnon bahsinde vatandan,
bizzat Mykenaili, talihten, ulu Akhaların önderi, hısımlıktan, zevcesinin, mekândan, ilk eşikler arasında, sebepten, ele geçirdi aşığı.
Merhamet uyandıran mesele açıkça söylenmeyip anlaşılmaya bırakıldığında da, tıpkı bir tarif yoluyla olduğu gibi duygulanımı üstü kapalı bir tarzda uyandırmak adettendir, nitekim Mezentius şöyle dediğinde,
şimdi yara derine işledi.
Zira bundan, evladını kaybetmenin işte bu derin yara olduğundan başka ne anlaşılmalıdır? Ve yine aynı kişi,
senin beni mahvedebileceğin tek yol buydu.
Fakat burada da şüphesiz, mahvolmanın evladını yitirmek olduğu kabul edilmelidir. Ve İuturna, kardeşine yardım etmesi yasaklandığında feryat ederek,
ben miyim ölümsüz?
Zira bunun ardı ne gelir? Matem içinde yaşamak ölümsüzlük değildir. Bütün bunlar, dediğim gibi, bir tarif kuvveti taşır ve şair tarafından zarifçe metne dahil edilmiştir.
V
Retorik sanatında duygulanım uyandırmak gayesiyle, meseleye dair addedilen ve hisleri harekete geçirmeye pek müsait şu ortak noktalar da mevcuttur. Bunlardan ilki benzerlikten gelendir. Bunun üç türü vardır, misal (exemplum), mesel (parabola), suret (imago), Grekçesiyle paradeigma [Yunanca], parabole [Yunanca], eikon [Yunanca]. Vergilius misal türüne şöyle başvurur,
mademki Orpheus, Trakya çenginden ve ahenkli tellerinden güç alıp, kendi zevcesinin gölgeler alemindeki ruhlarını çağırabildi, mademki Pollux, kardeşini nöbetleşe ölümle kurtardı... ne diye ulu Theseus’u, ne diye anayım Alkeides’i? Antenor da Akhaların arasından sıyrılıp kurtulabildi.
Zira bütün bunlar merhamet uyandırır, çünkü başkalarına bağışlanan şeyin kendisinden esirgenmesi haksızlık gibi görünür, bundan sonra hasedin nereden yükseldiğine dikkat et,
mademki Orpheus, zevcesinin ruhlarını çağırabildi.
Burada farklı bir sebep bulursun, orada bir zevcenin ruhları, burada ise babanın, onlarda çağırmak, burada ise görmek.
Trakya çenginden güç alıp.
Burada onun malzemesini alaya almıştır.
mademki Pollux, kardeşini nöbetleşe ölümle kurtardı, ve o yoldan bunca kez gidip gelir.
Bu durum şimdiden tarza aittir, zira defalarca gitmek bir kez gitmekten üstündür.
ne diye ulu Theseus’u, ne diye anayım Alkeides’i?
Burada, o şahsiyetlerin büyüklüğü sebebiyle zayıflatacağı yahut büyüteceği bir cihet bulamamıştır, lakin onlarda parıldayan şeyin kendisiyle de müşterek olduğunu ileri sürer,
benim de soyum en yüce Jüpiter’den gelir.
İnfialden ileri gelen şu söz de buna benzer, nitekim İuno ne demektedir?
Demek Pallas, Argolis donanmasını yakıp kül edebildi?
Galiplerin donanması, kaçanların bakiyelerinden katbekat üstündür. Ardından sebebi küçültür,
tek bir kişinin, Oileus oğlu Aias’ın cürmü ve cinneti yüzünden,
bunu küçültür, zira cürüm hafif bir kabahatin adıdır, tek bir kişinindir ki kolayca bağışlanabilsin, cinnet geçiren birinindir ki kabahat dahi sayılmasın. Ve başka bir yerde,
Mars, devasa Lapith kavmini helak etmeye muktedirdi.
Aynı incelikleri görürsün, kavim ve devasa. Sonra bir diğer misal,
tanrıların pederi bizzat kendisi kadim Kalydon’u, Diana’nın gazabına terk etti,
kadim diyerek, geçmişin getirdiği daha büyük bir hürmet katar, ardından her iki durumda da sebebi küçültür,
ne cürüm işlemişti ki Lapithler yahut layık görülmüştü Kalydon?
Fakat şaire daha uygun düşmesi hasebiyle, acınası yahut öfkeli birini takdim etmek istediğinde, duygulanımı en çok mesel vasıtasıyla uyandırır. Acınası olanı şöyle ifade eder,
kavak gölgesi altında yas tutan bülbül misali, vecd ile yapılan ayinlerle uyanan bir Bakkha rahibesi misali, bakirenin başparmağıyla koparılmış bir çiçek misali,
ve acıma uyandırdığı, duygulanım yüklü daha pek çok mesel. Peki ya öfkeye dair?
Tıpkı hıncahınç dolu ağıla pusu kurup, çitlerin önünde hırlayan kurt gibi, ve tıpkı kurban sunağından yaralı kaçan boğanın, böğürtüsü gibi.
Ve arayan kişi daha pek çok benzerini bulacaktır, suret ise...
V 6-12
Benzerlikten kaynaklanan üçüncü kısım, duyguları (affectus) harekete geçirmeye pek uygundur. Bu durum, ya orada bulunmayan birinin bedeninin tasvir edilmesiyle ya da gerçekte var olmayan bir şeyin bütünüyle hayal edilmesiyle meydana gelir. Vergilius her ikisini de zarif bir biçimde işlemiştir. İlki, Askanios hakkındadır,
Ey bana Astyanaks’ımdan arta kalan yegâne suret, gözleri böyle bakar, elleri böyle uzanır, yüzü tıpkı böyleydi.
Uydurduğunda ise şöyle der,
Şöhretin ardından koştuğu o kadın hani, ak böğrü havlayan canavarlarla kuşatılmış.
Ne var ki ilk biçim acıma duygusunu (oiktos) [Yunanca], ikincisi ise dehşeti (deinosis) [Yunanca] öne çıkarır, yani ilki merhameti uyandırır, ikincisi ise dehşeti, nitekim başka bir yerde olduğu gibi,
Ve yırtık pırtık peleriniyle sevinç içinde ilerler Fitne, kanlı kırbacıyla ardından gelir Bellona,
ve Şöhret hakkında söylediği bütün o sözler. Fakat şu da fazlasıyla dokunaklıdır,
Uğursuz öfke içeride, oturmuş zalim silahların üstüne, ardında bağlanmış yüz tunç düğümle, kanlı ağzıyla kükrer korkunç bir halde.
VI 1-2
Benzerlikten bahsettik. Şimdi de şairin daha az olandan yola çıkarak kurduğu dokunaklılığı (pathos) ele alalım. Kuşkusuz, kendi başına büyük olan bir şey öne sürüldüğünde ve ardından onun, etkisini artırmak istediğimiz şeyden daha küçük olduğu gösterildiğinde, şüphe yok ki sonsuz bir acıma duygusu uyanır. Tıpkı şu dizede olduğu gibi,
Ey diğerlerinin hepsinden daha talihli Priamos kızı, düşman mezarı başında, Troia’nın yüksek surları altında ölmesi buyrulan bakire.
İlk olarak "talihli" diyerek kendisiyle bir karşılaştırma yaptı, sonra mekândan yola çıktı, "düşman mezarı başında", ardından da daha az acı verici olmayan tarzdan, "ölmesi buyrulan". Öyleyse bunlar şöyle anlaşılmalıdır, düşman mezarı başında olsa da, ölümü buyrulmuş olsa da, benden daha talihlidir, çünkü hiçbir kura çekimine maruz kalmadı. Şuna da benzer,
Ey üç kere, dört kere kutlu olanlar,
ve Pasiphae hakkında söylediği,
Proitos’un kızları doldurdu tarlaları sahte böğürtülerle,
ardından bunun daha hafif olduğunu göstermek için şöyle devam eder,
Fakat hiçbirinin peşinden gitmedi hayvanlarla böyle utanç verici çiftleşmeler.
Peki ya şu, daha az olandan yola çıkan son derece dokunaklı bir anlatım değil midir,
Ne kâhin Helenos, onca korkunç şeyi haber verirken, bu kederleri önceden bildirdi bana, ne de uğursuz Kelaıno.
Burada, başına gelen her şeyin ona babasının ölümünden daha hafif göründüğünden başka ne anlarız, Bazıları bir durumun daha büyük olandan hareketle büyütülemeyeceğini iddia etmiştir, lakin Vergilius bunu Dido bahsinde zarifçe ortaya koymuştur,
Tıpkı içeri giren düşmanla yerle bir olurcasına bütün Karthago ya da kadim Tyros.
Zira tek bir kişinin ölümünden doğan kederin, şüphesiz daha büyük bir facia olacak olan koca bir kentin yıkılmasından daha az olmadığını söyledi. Homeros da aynısını yapmıştır,
Sanki sarp Ilion doruktan tırnağa ateşler içinde tutuşup yanıyordu [Yunanca].
VI 3-9
Hatipler nezdinde, beklenmedik olandan doğan ve dokunaklılığı uyandırmaya elverişli bir başka yöntem daha vardır. Vergilius bunu sıklıkla kullanmıştır,
Göklerin hâkimiyetini vadettiğin bizler, senin soyun,
ve devamı. Ve Dido,
Ben böylesi bir kederi bekleyebilmişsem eğer, ona göğüs germeyi de başarırım kardeşim.
Aeneas, Evandros hakkında,
Ve şimdi o, aldatıcı bir umuda fazlasıyla kapılmış, belki de adaklar adamakta.
Ve şu,
Hiç korkmadığımız bir şey, bir yabancı gelip tarlamıza, burası benimdir, çekip gidin eski köylüler, desin diye.
Bununla birlikte, bir kimsenin çoktan umut etmiş olduğu bir şeyden de dokunaklılık yaratabileceğini görüyorum, Evandros’un dediği gibi,
Pekâlâ biliyordum silahlardaki yeni sevincin, o tatlı şerefin ne denli büyük olduğunu.
Hatipler, benzer bir ıstıraptan dokunaklılık doğduğunda buna homoıopatheia [Yunanca] derler, nitekim Vergilius’ta da geçer,
Senin de böyle bir baban vardı, Ankhises,
ve,
dokundu ona ata sevgisinin hayali,
ve,
sevgili babanın hayali belirdi,
ve Dido,
Kader beni de benzer birçok çileden geçirerek.
VI 10-15
Dokunaklılığı derinden sarsmak için başvurulan bir başka yöntem de, sözün ya cansız nesnelere ya da dilsiz varlıklara yöneltilmesidir, hatipler bu yola sıklıkla müracaat eder. Vergilius her iki durumu da büyük bir dokunaklılıkla işlemiştir, nitekim Dido şöyle der,
Kader ve tanrı izin verdikçe tatlı olan emanetler,
ya da Turnus,
Ve sen ey en yüce Toprak, tut bu kılıcı,
ve yine başka bir yerde aynı kişi,
Ey çağrılarımı hiçbir zaman boşa çıkarmayan kargım,
ve,
Rhoebos, eğer ölümlülere bahşedilen herhangi bir süre uzunsa, bayağı uzun yaşadık.
Hatiplerde kararsızlık (addubitatio), yani Yunanların aporia [Yunanca] dedikleri durum da dokunaklılık yaratır. Zira ne yapacağını bilememek, kederli ya da öfkeli birine özgüdür,
İşte ne yapıyorum, aşağılanmış halde eski taliplerimi mi deneyeyim yeniden,
ve Orpheus hakkındaki şu dize,
Ne yapsındı, eşi iki kez elinden alınmışken nereye sığınsındı,
ve Nisos hakkında,
Ne yapsın, hangi güçle, hangi silahlarla cesaret edip kurtarsın delikanlıyı,
ve Anna sarsılarak şöyle der,
Terk edilmiş ben ilkin neye yanayım, yoldaşım olan kız kardeşime mi,
Görülen şeyin tasdiki de hatipler nezdinde duyguları harekete geçirir. Vergilius bunu şöyle yerine getirir,
Bembeyaz Pallas’ın desteklenen başını ve yüzünü, ve körpe göğsünde açılan yarayı bizzat gördüğünde.
Ve şu,
Ve kan doldurdu koynunu,
ve,
ve can çekişirken kendi kanı içinde çırpınır,
ve,
görür zalim oğlunun yaralarını gösterdiğini,
ve,
adamların yüzleri asılı dururdu hazin bir irinle sararmış,
ve,
Euryalos yuvarlanır, güzel uzuvları boyunca akar kan,
ve,
kendi gözlerimle gördüm bizimkilerden iki bedeni.
Aşırılık (hyperbole), yani mübalağa da dokunaklılık doğurur, bunun aracılığıyla öfke ya da acıma ifade edilir. Öfke, tesadüfen "bin kez ölmeliydi o" dediğimiz zamanki gibidir, bu Vergilius’ta şöyle geçer,
Bütün ölümleri tadarak bu suçlu canı ben vermeliydim,
acıma ise şöyle dediğinde ortaya çıkar,
Daphnis, senin ölümüne Kartaca aslanlarının bile inlediğini.
DÖRDÜNCÜ KİTAP
Bunlardan başka, aşırılıktan da ya âşıkane yahut başka türden bir coşkun duygu (pathos) doğar, "Eğer bu gün bana şimdiden bütün bir yıldan daha uzun gelmiyorsa," ve şu ayrı dize, "Turnus’un kutsal çamları yakmasındansa, denizleri Tutuşturmasına izin verilecek daha önce," ve "Yeryüzünü sulara dökse bile." Yunanlarca `[Yunanca]` (ekphōnēsis) diye adlandırılan ünlem (exclamatio), coşkun duyguyu harekete geçirir. Bu bazen şairin kendi şahsından, bazen de bizzat konuşturduğu kimseden kaynaklanır. Şairin şahsından olan şudur, "Vah Mantua, pek yakınsın zavallı Cremona’ya!" "Talihsiz adam! Torunlar nasıl karşılarsa karşılasın bu yapılanları," "Sizin aşkınızdır bu cürüm!" Ve buna benzer diğerleri. Bir başkasının şahsından olan ise, "Tanrılar onun kendi başına ve soyuna saklasın bunu!" ve "Ey tanrılar, dindarca bir dille talep ediyorsam eğer cezayı, Danailere yenileyin böylesini!" ve "Ey tanrılar, yeryüzünden savuşturun böylesi bir belayı!" Bu şeklin karşıtı, suskunluk demek olan `[Yunanca]` (aposiōpēsis) sanatıdır. Zira nasıl orada haykırarak bazı şeyleri söylüyorsak, burada da dinleyicinin anlayabileceği şeyleri susarak geri çekeriz. Bu sanat bilhassa öfkelenenlere yakışır, tıpkı Neptunus gibi, "Sizi ben... fakat yatıştırmak yeğdir kabaran dalgaları," ve Mnestheus, "Kazanmak için de çekişmiyorum. Gerçi ah... lakin kime bahşettiysen bunu ey Neptunus, onlar üstün gelsin," ve Turnus, "Gerçi ah, eğer o alışıldık yiğitlikten bir zerre kalsaydı!" ve Bucolica’da, "Biliriz seni de, tekeler ters ters bakarken, Ve hangi... lakin munis Nympha’lar gülüverdi... tapınakta." Fakat bu şekille Sinon tarafından acıma duygusu da uyandırılmıştır, "Ta ki Calchas’ın yardımıyla... lakin ne diye boş yere bu tatsız şeyleri Evirip çeviriyorum?" Yunanların `[Yunanca]` (epanaphora) adını verdikleri yineleme (repetitio) sanatından da coşkun duygu doğar, cümleler aynı isimlerle başladığı vakit. Nitekim Vergilius şöyle der, "Eurydike’yi, bizzat sesi ve buz kesmiş dili, ah zavallı Eurydike’yi, uçup giden canıyla çağırıyordu, Eurydike’yi yankılıyordu kıyılar ırmağın boylu boyunca," ve şu, "Seni ey tatlı eş, seni tek başına kıyıda kendi kendine, Seni gün doğarken, seni gün batarken terennüm ediyordu." ve şu, "Senin için ağladı Angitia korusu, senin için Fucinus’un billur dalgaları, Senin için ağladı duru göller." Azarlama demek olan `[Yunanca]` (epitimēsis) dahi coşkun duygu barındırır, yani öne sürülenleri aynı sözcüklerle çürüttüğümüz zaman, "Aeneas habersizce uzakta, habersiz kalsın varsın ve uzak dursun!"
BEŞİNCİ KİTAP
Bunlardan sonra Eusebius bir müddet susunca, herkes kendi arasında uyumlu bir mırıltıyla, Vergilius’un bir şair olduğu kadar bir hatip sayılması gerektiğini, onda hem böylesine büyük bir hitabet disiplininin hem de retorik sanatına gösterilen böylesine özenli bir dikkatin sergilendiğini dile getirdi. Ve Avienus, "Bana söylemeni isterim, ey bilginlerin en hayırlısı," dedi, "Eğer şart olduğu üzere Vergilius’un bir hatip olduğunu kabul ediyorsak, şimdi bir kimse hitabet sanatına erişmek istese, Vergilius’tan mı yoksa Cicero’dan mı daha ziyade istifade eder?" Eusebius, "Ne yapmak istediğini görüyorum," dedi, "Neyi amaçladığını, beni nereye çekmeye çalıştığını, şüphesiz hiç istemediğim yere, Maro ile Tullius’un mukayesesine. Zira hangisinin daha üstün olduğunu pek çekinerek sordun, mademki bizzat en üstün olan kimse kaçınılmaz olarak en çok faydayı sağlayacaktır. Fakat bu çetin ve derin mecburiyeti benden esirgemeni dilerim, zira onlar arasındaki böylesine büyük çekişmeleri karara bağlamak bizim harcımız değildir, ne de böylesi bir hükmün sahibi gibi görünmeye cüret edebilirim taraflardan biri lehine. Yalnızca şunu söylemeye cesaret edeceğim, Mantualının fesahati çok yönlü ve çok biçimlidir, söz söyleme sanatının her türünü ihtiva eder. İşte nitekim sizin Cicero’nuzda belagatin tek bir akışı vardır, o taşkın, coşkun ve zengin olanı. Hatiplerin tabiatı ise basit ve tekdüze değildir, bilakis kimi akar ve taşar, beriki ise veciz ve keskin konuşmaya gayret eder, bir başkası yalın, kuru ve ölçülüdür, söz söylemenin bir nevi kanaatkârlığını sever, diğeri ise dolgun, parlak ve çiçekli bir söylemle neşelenir. Herkesin böylesine farklı olduğu bir ortamda, belagati her türden bir araya getirip kaynaştıran yalnızca Vergilius bulunur." Avienus cevap verdi, "Bu farklılıkları şahıs örnekleri üzerinden bana daha açık bir şekilde öğretmenizi dilerdim." Eusebius, "Dört söz söyleme türü vardır," dedi, "Cicero’nun hüküm sürdüğü zengin tür, Sallustius’un hâkim olduğu veciz tür, Fronto’ya atfedilen kuru tür, bir vakitler Plinius Secundus’un ve şimdilerde kadimlerin hiçbirinden geri kalmayan bizim Symmachus’umuzun serpilip geliştiği dolgun ve çiçekli tür. Fakat bir tek Maro’da bu dört türü birden bulursun. Bizzat vecizliğin daha fazla daraltılamayacağı ve kısaltılamayacağı denli bir az sözle konuştuğunu duymak ister misin? "Ve vaktiyle Troia’nın bulunduğu ovalar," İşte pek az sözcükle en muazzam şehri yuttu ve içine çekti, ona bir yıkıntı dahi bırakmadı. Aynı şeyi gayet zengin bir üslupla söylemesini ister misin? "Geldi Dardania’nın son günü ve karşı konulmaz vakti, Troialıydık vaktiyle, vardı Ilium ve Teukrosluların ulu şanı, Gaddar Jüpiter her şeyi Argos’a taşıdı, Yangınlar içindeki şehre Danailer hükmediyor." "Ey vatan, ey tanrıların evi Ilium, ve savaşta nam salmış Surları Dardanos oğullarının!" "O gecenin felaketini kim, ölümleri kim sözle anlatabilir, Yahut gözyaşlarıyla kim acıya denk düşebilir? Uzun yıllar hüküm sürmüş kadim şehir çöküyor."
Hangi pınar, hangi coşkun ırmak, hangi deniz buradaki sözcükler kadar çok dalgayla taşmıştır, şimdi bana şu kuru anlatım (elocutio) üslubunu ver,
Turnus önden uçarcasına geçmişti ağır ilerleyen safları, yirmi seçkin atlı eşliğinde ve ansızın kentin önündedir, beyaz benekli bir Trakya atının sırtında, altın miğferi kırmızı sorgucuyla örter başını.
İşte bu durum, şairin gönlü dilediğinde nasıl bir incelikle, ne çiçekli bir söylemle sergilenir,
Kibele’ye adanmış Khoreus vardı tesadüfen, bir zamanların rahibi, uzaktan ışıldıyordu göz alıcı Phrygia silahları içinde, ve köpükler saçan atını sürüyordu, üstünü örten tüy gibi dizilmiş, tunç pulları altınla perçinlenmiş bir örtüydü. Kendisi ise yabancı bir pas rengi ve erguvan içinde parlayarak, Gortyna oklarını fırlatıyordu Lykia yayından, nakışlıydı mintanı ve bacaklarını saran yabancı kisvesi.
Fakat bunlar şüphesiz birbirinden ayrıdır. Peki, Vergilius’un bu dört söyleyiş tarzını bizzat nasıl kaynaştırdığını ve tüm bu çeşitlilikten nasıl son derece güzel, tek bir ahenk (temperamentum) yarattığını görmek ister misin,
Çoğu zaman verimsiz tarlaları ateşe vermek de fayda sağladı, ve hafif anızları çıtırdayan alevlerle yakmak, ister oradan gizli güçler ve bereketli besinler alsın toprak, ister ateş vasıtasıyla her türlü kusur kaynatılıp yok edilsin ve işe yaramaz nem terleyip aksın, isterse o sıcaklık daha fazla yol açıp gizli gözenekleri gevşetsin, özsuyu oradan taze sürgünlere ulaşsın diye, yahut toprağı daha da sertleştirip açık duran damarları sıksın, ince yağmurlar ya da yakıcı güneşin daha sert kudreti yahut Poyraz’ın içe işleyen soğuğu onu kavurmasın diye.
İşte başka hiçbir yerde rastlayamayacağın bir söyleyiş tarzı, onda ne baştan savma bir kısalık ne dizginsiz bir taşkınlık vardır, ne kuru bir yavanlık ne de aşırı bir yağlılık.
Bundan başka, ahlaki nitelikleri bakımından birbirinden ayrılan iki farklı üslup vardır. Biri Crassus’a atfedilen olgun ve ağırbaşlı üsluptur. Latinus, Turnus’a öğüt verirken Vergilius bu üslubu kullanır,
Ey ruhça üstün genç, sen azgın yiğitliğinle ne denli parıldıyorsan, benim de o denli derin düşünmem gerekir
ve devamı. Diğeri ise buna karşıt olan, Antonius’un kullandığı türden ateşli, coşkun ve öfkeli üsluptur. Vergilius’ta bunu da boş yere aramazsın,
Az önce hiç de böyle sözler etmiyordun. Öl öyleyse, ve kardeş kardeşi yüzüstü bırakmasın.
Görüyor musun her türlü çeşitlilikle bezenmiş bu belagati, Bana öyle geliyor ki Vergilius, kendini herkesin gelişimine hazırladığı bir tür önseziyle, bunu bilerek ve isteyerek kaynaştırmış, bunu da ölümlü bir akılla değil, tanrısal bir dehâ ile önceden görmüştür, dahası, her şeyin anası olan doğanın kendisinden başka bir kılavuza uymayarak, tıpkı müzikteki gibi bir uyumsuzların uyumunu (concordia) nakşetmiştir. Nitekim evrenin bizzat kendisine dikkatle bakacak olursan, o tanrısal yapıt ile bu şairane yapıt arasında büyük bir benzerlik bulursun. Zira Maro’nun belagati nasıl her mizaca göre eksiksizse, bazen kısa, bazen taşkın, bazen kuru, bazen çiçekli, bazen tüm bunların hepsi birden, yer yer dingin ya da coşkunsa, yeryüzü de tıpkı böyledir, şurada ekinler ve çayırlarla şen, orada ormanlar ve kayalıklarla sarp, burada kumluklarla çorak, şurada pınarlarla sulanmış, bir kısmı ise engin denize açılmıştır. Vergilius’u doğanın varlığıyla karşılaştırdım diye beni bağışlayın ve haddi aştığımı söylemeyin, zira Attika Atina’sında parlamış on hatibin birbirinden farklı üsluplarını tek başına bu adamın kaynaştırdığını söyleseydim bile, onun değerinin altında kalmış gibi hissedecektim.
O vakit Evangelus alaycı bir edayla, “Mantuva kırlarından çıkan bir şairi yaratan Tanrı ile kıyaslamak harika doğrusu,” dedi, “sözünü ettiğin Grek hatipleri onun hiç okumadığını bile öne sürebilirim. Ormanlar ve çalılıklar arasında yetişmiş, köylü bir ana babadan doğma Venetialı birinde Grek edebiyatına dair ufacık bir malumat nereden olsun?” Eustathius ise şöyle karşılık verdi, “Sakın Evangelus, Greklerin en büyük yazarlarının dahi, Maro’nun ustalığının eriştiği veya eserinde düzenlediği ölçüde büyük bir Grek irfanı hazinesini özümsediğini düşünmeyesin. Zira daha önce tartıştığımız felsefe ve gök bilimine dair o geniş birikimin haricinde, Greklerden aldığı ve sanki orada doğmuşçasına şiirine dâhil ettiği başka şeyler de hiç az değildir.” Praetextatus da, “Eustathius, zihninin birdenbire sana sunduğu kadarıyla bunları da bizimle paylaşmanı rica ederiz,” dedi. Herkes Praetextatus’a uyarak Eustathius’u konuşmaya teşvik etti. O da şöyle başladı,
“Pastoral eserinde Theokritos’u, kır hayatına dair eserinde Hesiodos’u kendisine örnek aldığını, Georgica’da fırtına ve berrak hava alametlerini Aratos’un Phainomena’sından aktardığını, yahut Sinon’u, tahta atı ve ikinci kitabı oluşturan diğer tüm unsurlarıyla Troia’nın yıkılışını neredeyse kelimesi kelimesine Peisandros’tan kopyaladığını, herkesçe bilinen bu şeyleri anlatacağımı mı sanıyorsunuz? Ki Peisandros, Zeus ile Hera’nın evliliğinden başlayarak aradaki bütün çağlarda kendi yaşadığı döneme kadar vuku bulan tüm hadiseleri bir araya getirip tek bir diziye bağlayan, farklı zaman aralıklarından tek bir gövde meydana getiren eseriyle Grek şairleri arasında sivrilmiş biridir, bu eserde diğer olayların arasında Troia’nın helaki de aynı şekilde anlatılmıştır ve Maro, bunu sadakatle tercüme ederek İlion kentinin yıkılışını inşa etmiştir. Fakat bunları ve çocukların diline düşmüş benzeri şeyleri geçiyorum. Peki ya Aeneis’in bizzat kendisi, yolculuk kısmını önce Odysseia’dan, ardından savaşları İlyada’dan ödünç almamış mıdır? Eserin sırasını olayların zorunlu düzeni değiştirmiştir, nitekim Homeros’ta önce İlion savaşı yapılmış, ardından Troia’dan dönerken Odysseus’un yolculuğu gerçekleşmiştir, Maro’da ise Aeneas’ın deniz yolculuğu, daha sonra İtalya’da gerçekleşen savaşlardan önce gelmiştir. Keza Homeros, birinci kitapta Apollon’u Greklere düşman kılmak istediğinde bunu rahibe yapılan haksızlık temeline dayandırmıştı, bu şair ise Iuno’yu Troialılara düşman etmek için kendine bir sebepler yığını oluşturdu. Birinci dizede Aeneas’ı Troia topraklarından yola çıkaracağını vadettiği halde,
Troia kıyılarından ilk kez gelen o adam, kaderin sürgünü olarak İtalya’ya ve Lavinium sahillerine,
anlatının eşiğine geldiğinde, Aeneas’ın donanmasını Troia’dan değil de Sicilya’dan yola çıkarmış olmasını da, her ne kadar kanaatimce herkesin dikkatini çekmemiş olsa da, öyle büyük bir özenle aktaracak değilim,
Sicilya toprakları gözden kaybolur kaybolmaz neşeyle açtılar yelkenleri enginlere.
II
Tüm bunları Homeros’un iplikleriyle dokumuştur. Nitekim o, olayların başlangıcından yola çıkıp kesintisiz bir anlatımı ta sona kadar vardırmayı kendilerine kural edinen tarihçilere benzemekten şiirinde sakınarak, bizzat şairlik disiplini uyarınca hadiselerin ortasından başlamış, başlangıca ise sonradan dönmüştür. Dolayısıyla Odysseus’un (Ulixes) sürgününü Troia kıyılarından tasvir etmeye başlamaz, onu önce Kalypso’nun adasından yelken açarken gösterir ve kendi şahsi anlatımıyla Phaiakların yanına kadar ulaştırır. Orada, kral Alkinoos’un şöleninde bizzat kendisi Troia’dan Kalypso’ya değin nasıl ulaştığını anlatır. Şair, Phaiaklardan sonra Odysseus’un İthaka’ya kadar süren deniz yolculuğunu yine kendi şahsından tasvir eder. Onu izleyen Maro da Aeneas’ı Sicilya’dan yola çıkarır, deniz yolculuğunu tasvir ederek onu Libya’ya ulaştırır. Orada Dido’nun şöleninde bizzat Aeneas, Troia’dan Sicilya’ya değin süren deniz yolculuğunu anlatır ve şairin daha önce etraflıca tasvir ettiği şeye tek bir dize ekler,
Buradan ayrılan beni bir tanrı sürükledi sizin kıyılarınıza.
Afrika’dan sonra da şair yine kendi şahsından donanmanın bizzat İtalya’ya kadar süren seyrini tasvir etmiştir,
Bu esnada Aeneas çoktan tutmuştu açık denizi donanmasıyla, Yolundan emin.
Hatta Vergilius’un bütün eserinin, Homeros’un eserinin bir tür aynasından biçimlendirilmiş olmasına ne demeli? Nitekim fırtına da hayranlık verici bir taklitle tasvir edilmiştir, dileyen her ikisinin dizelerini karşılaştırsın, Alkinoos’un kızı Nausikaa’nın yerine Venüs geçmiş, bizzat Dido ise şölen düzenleyen Kral Alkinoos’un suretini yansıtmıştır.
Scylla ile Charybdis’e ve Kirke’ye de münasip bir surette değinilmiş, Güneş’in sürüleri yerine Strophades adaları kurgulanmıştır. Ölüler diyarına danışma yerine ise bir rahibenin refakatinde oraya iniş sahnelenmiştir. Orada Palinurus Elpenor’a, öfkeli Aias’a öfkeli Dido ve Teiresias’ın öğütlerine ise Anchises’in tembihleri tekabül eder. Artık İlyada’nın savaşları, yaraların sanatın yetkinliğiyle tasviri, yardımcı birliklerin çifte sayımı, silahların dövülmesi, yarışma oyunlarının çeşitliliği, krallar arasında and içilip andın bozulması, gece keşfi, Diomedes’ten tıpkı Akhilleus örneğindeki gibi ret cevabı getiren elçilik heyeti, Patroklos gibi Pallas üzerine yakılan ağıt, Akhilleus ile Agamemnon arasındaki gibi Drances ile Turnus arasındaki çekişme, nitekim her iki tarafta da biri kendi menfaatini, diğeri ise kamunun menfaatini gözetiyordu, Akhilleus ile Hektor’unki gibi Aeneas ile Turnus’un teke tek savaşı ve orada Patroklos’un, burada ise Pallas’ın cenaze kurbanı olarak adanan tutsaklar,
Sulmo doğumlu dört genci, Ufens’in büyüttüğü bir o kadarını da, Diri diri yakalar burada, gölgelere kurban sunmak üzere.
Kaçanların arasında yakalanıp yakarışlara sığınmasına şaşılmaması gereken, yine de Akhilleus’un öldürülen Patroklos’un acısı yüzünden canını bağışlamadığı Homeros’un Lykaon’u yerine, benzer bir vaziyette Magus’un kargaşanın ortasında sahneye sürülmesine ne demeli?
Bunun üzerine uzaktan savurmuştu ölümcül kargısını Magus’a,
ve o dizlerine sarılıp yalvararak canını bağışlamasını dilediğinde şu cevabı verdi,
Savaşın bu tür can bedeli ticaretini Turnus Çoktan kaldırdı, ta o vakit Pallas katledildiğinde.
Üstelik Akhilleus’un katledilmiş olan Lykaon’un bizzat kendisine savurduğu hakaret de Maro tarafından Tarquitius’a aktarılır. O der ki,
Yat şimdi orada [Yunanca]
ve devamı, oysa sizin şairiniz,
Yat şimdi orada heybetli adam ve gerisi.
III
Eğer neredeyse kelimesi kelimesine aktarılmış dizeleri bizzat ortaya koymamı isterseniz, hafızam şu an hepsini getirmese de, karşıma çıkanları kaydedeceğim,
Kirişi göğsüne yaklaştırdı, okun ucundaki demiri ise yaya. [Yunanca]
Daha zengin olan dil bütün hadiseyi ne büyük bir ihtisarla açıkladı? Sizin şairiniz uzun bir cümle kurmuş olsa da aynı şeyi söylemedi mi?
Uçlar eğilip birbiriyle kavuşana dek çekti geriye, Ve eşitlenmiş elleriyle dokunuyordu artık, Sol eliyle demirin ucuna, sağ eli ve kirişle ise memeye.
O der ki,
Ve artık hiçbir kara parçası görünmüyordu, yalnız gökyüzü ve deniz. [Yunanca]
Ve artık hiçbir kara görünmez oldu, her yan gökyüzü, her yan deniz.
Koyu renkli bir dalga dikildi tepe gibi çevresinde, Kabarmış halde. [Yunanca]
Kavislenerek bir mendirek gibi dikildi dalga etraflarında.
Ve Tartaros hakkında o der ki,
Hades’in ne kadar altındaysa, gökyüzü de o kadar uzaktır yeryüzünden. [Yunanca]
Uçuruma doğru iki kat açılır ve gölgelerin altına uzanır, Göğün Olympos’una bakış ne denli yüksekse.
Fakat yeme ve içme arzusu dindiğinde. [Yunanca]
Açlık giderilip yeme arzusu bastırıldıktan sonra.
Tanrı ona birini verdi, diğerini ise reddetti. [Yunanca]
İşitti Phoebus ve dileklerin bir kısmının gerçekleşmesini Bahşetti zihninde, bir kısmını ise dağıttı uçucu rüzgârlara.
Ve şimdi Aeneas’ın gücü hüküm sürecek Troialılara, Ve çocuklarının çocukları, onlardan doğacak olanlar. [Yunanca]
Burada Aeneas’ın soyu hüküm sürecek bütün kıyılara, Ve evlatlarının evlatları ve onlardan doğacak olanlar.
Ve o vakit çözülüverdi Odysseus’un dizleri ve sevgili yüreği. [Yunanca]
ve başka bir yerde,
Aias ise kardeşinin düştüğünü görünce ürperdi. [Yunanca]
Burada ikisinden tek bir şey meydana getirdi,
Ansızın çözülüverdi Aeneas’ın uzuvları soğuktan.
Ulu Athena, şehrin koruyucusu, tanrıçaların yücesi, Kır Diomedes’in mızrağını ve kendisini de [Yunanca]
V. Kitap
...yere yıkılsın diye Skaia kapılarının önünde. [Yunanca] Ey savaşta güçlü, cengin koruyucusu Tritonia bakiresi, Kır kendi elinle Phrygialı haydudun kargısını, Ve yüzüstü ser onu toprağa, kapıların hemen önüne fırlat. Başı göğe değer ve yerde yürür. [Yunanca] Toprakta yürür ve başını bulutların arasına gizler. O, uyku hakkında şöyle der, Tatlı uyku, ölüme en yakın duran. [Yunanca] Bu ise şöyle koydu, Tatlı ve derin bir sükûn, huzurlu bir ölüme pek benzeyen. Andolsun bu asaya ki asla yapraklar ve filizler [Yunanca] Sürmeyecektir bir daha, dağlardaki gövdesini terk ettiğinden beri, [Yunanca] Ne de yeniden yeşerecektir, zira tunç sıyırmıştır etrafındaki [Yunanca] Yaprakları ve kabuğu, şimdi ise Akhaiusların oğulları, [Yunanca] Zeus'tan gelen töreleri gözeten yargıçlar taşır onu ellerinde. [Yunanca] Bu asa hakkı için, zira tesadüfen sağ elinde tutuyordu asayı, Asla hafif yapraklarla sürgünler ve gölge vermeyecektir, Ormanlarda kökünden kesildiğinden beri Anasından mahrumdur, demir almışken saçlarını ve kollarını, Vaktiyle bir ağaçtı, şimdiyse zanaatkârın eli tunç bir süsle Kuşatıp Latin babalarının taşımasına sundu.
Fakat şayet uygun görürseniz, aktarılan dizelerin karşılaştırılmasını artık bir yana bırakıyorum, ta ki tekdüze anlatı doygunluktan bir bıkkınlık doğurmasın ve söz, mevcut meseleye daha az uygun olmayan başka şeylere çevrilsin. Avienus, "Yalvarırım devam et," dedi, "Homeros'tan aldıklarının tümünü araştırmaya. Zira aynı şeyi terennüm eden iki seçkin ozanı dinlemekten daha tatlı ne olabilir? Çünkü şu üç şey eşit derecede imkânsız kabul edilir, ya Jüpiter'den yıldırımı, ya Herkül'den sopasını ya da Homeros'tan bir dizeyi çekip almak, bunlar mümkün olsaydı bile, Jüpiter'den gayrısına yıldırım savurmak, Herkül'den gayrısına kuvvetle yarışmak veya Homeros'un terennüm ettiğini başkasına söylemek yaraşmazdı, oysa bu şair, önceki ozanın dediklerini vaktinde kendi eserine aktararak bunların kendisine ait sanılmasını sağladı. Dolayısıyla bizim ozanımızın sizinkinden ödünç aldığı her ne varsa bu meclisle paylaşmak istersen, herkesin arzusunu yerine getirmiş olursun." Eustathius, "O halde Vergilius cildini bana verin," dedi, "zira onun her bir yerini gözden geçirdikçe Homeros'un dizelerini daha kolay hatırlayacağım." Symmachus'un emriyle kütüphaneden getirtilen kitap bir uşak tarafından sunulduğunda, Eustathius talihin karşısına çıkaracağı dizeleri gözden geçirmeyi arzu etti ve şöyle dedi, "Bakınız, liman İthaka'dan Dido'nun kentine göç ediyor,
Derin bir koyda bir yer vardır, bir ada liman yapar Uzanmış yanlarıyla, engine ait her dalga buralarda kırılır, Ve çekilerek yarılır kuytu koyaklara doğru. İki yanda ulu kayalıklar ve göğe doğru tehditkâr yükselen İkiz tepeler vardır, bunların dorukları altında engin sular Sessizce ve güvenle yatar, yukarıdan titreşen ormanların sahnesi Ve ürpertici gölgesiyle kara koruluk sarkar. Karşıdaki yarın altında sarkıt kayalarla örtülü bir mağara, İçeride tatlı sular ve canlı kayadan oturaklar, Nemflerin (nympha) evi. Burada yorgun gemileri hiçbir halat Tutmaz, kavisli dişiyle demir bağlamaz. İthaka halkının yurdunda yaşlı deniz tanrısı Phorkys'in bir limanı vardır, [Yunanca] Orada koyun iki yanında dik ve sarp iki burun [Yunanca] Limanın önünde yükselir, bunlar sert esen rüzgârların [Yunanca] Ulu dalgalarını dışarıda tutar, içeride ise sağlam döşemeli gemiler [Yunanca] Bağsız dururlar, yanaşma sınırına eriştiklerinde. [Yunanca] Limanın başında ise uzun yapraklı bir zeytin ağacı durur, [Yunanca] Yanında nemfler denen su perilerinin hoş, loş bir mağarası vardır. [Yunanca]
Avienus dağınık olarak değil, baştan itibaren sırayla not etmesini rica ettiğinde, yaprakları geriye doğru çevirerek şöyle başladı,
Ey Aiolos, zira tanrıların babası ve insanların kralı Sana verdi dalgaları dindirme ve rüzgârla kabartma kudretini. Çünkü Kronosoğlu onu rüzgârların hâkimi kıldı, [Yunanca] Dilediğini dindirsin veya harekete geçirsin diye. [Yunanca] Bedenleri kusursuz iki kere yedi nemfim vardır, Bunların suretçe en güzeli olan Deiopea'yı Sarsılmaz bir evlilikle sana bağlayacak, senin kılacağım. Lakin haydi, Kharitlerin genç olanlarından birini [Yunanca] Sana vereyim eş olasın ve senin karın diye anılsın. [Yunanca]
Aiolos'un kışkırtmasıyla kopan fırtınada Aeneas'ın kendi durumuna hayıflanarak yaptığı yakarış, Odysseus'un fırtınası ve yakarışından esinlenmiştir, burada Aiolos'un yerini Neptunus almıştır. Her iki tarafta da dizeler pek çok olduğundan onları buraya eklemedim, okumak isteyen şu dizeden başlayacaktır,
Bunlar söylenince, mızrağın ucu tersine çevrilip oyuk dağa vuruldu ve Homeros'ta Odysseia'nın beşinci kitabında, Böyle deyip bulutları topladı, denizi altüst etti. [Yunanca] Şafak söker sökmez dışarı çıkıp yeni yerleri keşfetmeye, Rüzgârın onu hangi kıyılara attığını, Buraları kimlerin tuttuğunu, zira işlenmemiş görür toprakları, İnsanlar mı yoksa canavarlar mı olduğunu araştırmaya Ve öğrendiklerini yoldaşlarına bildirmeye karar verdi. Fakat güzel örgülü Eos üçüncü günü getirdiğinde, [Yunanca] O vakit mızrağımı ve keskin kılıcımı alıp, [Yunanca] Hemen geminin yanından yüksek bir gözetleme yerine çıktım, [Yunanca] Ola ki ölümlülerin işlerini görür veya seslerini işitirim diye. [Yunanca] Kız kardeşlerinden hiçbirini ne işittim ne gördüm, Sana nasıl hitap edeyim ey bakire? Zira çehren Ölümlüye benzemez, sesin bir insanı andırmaz, şüphesiz bir tanrıçasın sen, Yoksa Phoebus'un kız kardeşi misin, ya da nemflerin soyundan biri mi? Dizlerine kapanırım ey kraliçe, bir tanrı mısın yoksa bir ölümlü mü? [Yunanca] Eğer engin göğü tutan tanrılardan biriysen, [Yunanca] Ulu Zeus'un kızı Artemis'e benzetirim seni, [Yunanca] Güzelliğin, boyun ve endamınla en çok ona yakınsın. [Yunanca] Ey tanrıça, en baştan başlayarak anlatsam, Ve zahmetlerimizin kaydını dinlemeye vaktin olsa, Olympos'u kapatıp günü tamamlar akşam yıldızı.
8. Fani olan insanlardan kim bunları bütünüyle anlatabilir ki? Beş yıl, altı yıl boyunca burada kalsan ve Akhaların orada çektiği bütün acıları sorsan dahi bitmez. [Yunanca]
Fakat Venüs yürüyenleri karanlık bir havayla kuşattı, ve tanrıça onları çevreleyen yoğun bir sis örtüsü yaydı, kimse onları göremesin, kimse dokunamasın, bir engel çıkaramasın yahut geliş nedenlerini soramasın diye.
Ve o, kente doğru yürüdü, o sırada Athena, Odysseus’a duyduğu sevgiyle etrafına yoğun bir pus yaydı, yüce gönüllü Phaiaklardan biri onunla karşılaşıp incitici sözlerle alay etmesin ve kim olduğunu sormasın diye. [Yunanca]
9. Diana, Eurotas kıyılarında veya Kynthos sırtlarında dans eden koroları yönetirken, binlerce Oreas ardına düşüp bir o yandan bir bu yandan çevresinde toplanır, o ise omzunda sadak taşır ve yürürken bütün tanrıçaları boyuyla aşar, sevinç Latona’nın sessiz göğsünü titretir.
Ok saçan Artemis dağlar boyunca nasıl yürürse, ister ulu Taygetos’ta ister Erymanthos’ta, yaban domuzları ve çevik geyiklerle neşelenerek, onunla birlikte kırda yaşayan nemfler, kalkan sahibi Zeus’un kızları oynaşırlar, Leto’nun ise yüreği sevinir, hepsinden yüksekte tutar başını ve alnını, hepsi güzel olduğu halde o kolayca ayırt edilir, lekesiz bakire kız da hizmetkârlarının arasında işte öyle parıldıyordu. [Yunanca]
11. Aeneas durdu ve parlak ışıkta parıldadı, yüzü ve omuzlarıyla bir tanrıya benziyordu, nitekim bizzat annesi oğluna gösterişli saçlar, gençliğin erguvani ışığını ve gözlerine sevinç dolu parıltılar bahşetmişti, tıpkı ellerin fildişine kattığı zarafet ya da sarı altının gümüşü yahut Paros taşını çevrelediği an gibi.
Ulu yürekli Odysseus’u ise kendi evinde kâhya kadın Eurynome yıkadı ve zeytinyağıyla ovdu, omuzlarına güzel bir harmani ve bir gömlek örttü, Athena ise başından aşağı bolca güzellik akıttı, daha iri ve daha dolgun görünsün diye, başından aşağı sümbül çiçeğine benzeyen kıvırcık lüleler döktü. Usta bir zanaatkâr, Hephaistos ile Pallas Athena’nın her türlü sanatı öğrettiği ve zarif işler çıkaran bir adam, gümüşün üzerine nasıl altın kaplarsa, tanrıça da onun başına ve omuzlarına işte öyle zarafet saçtı. [Yunanca]
13. "Aradığınız kişi olarak bizzat buradayım, Libya dalgalarından kurtulmuş Troyalı Aeneas."
"İşte o bahsettiğin kişi tam karşında benim, pek çok çile çektikten sonra yirminci yılda ata yurduma döndüm." [Yunanca]
V, 1
Hepsi sustu ve dikkatle yüzüne bakarak bekledi.
Böyle söyledi, hepsi derin bir sessizliğe gömüldü. [Yunanca]
2. Dile getirilmesi imkânsız bir acıyı tazelememi emrediyorsun, kraliçem, Danailerin Troya’nın servetini ve ağlanası krallığını nasıl yerle bir ettiklerini.
Zordur, kraliçem, başımdan geçen felaketleri baştan sona anlatmak, zira gök kubbe sakinleri tanrılar bana çok dert verdi. [Yunanca]
3. Bir kısım halk, bakire Minerva’nın ölümcül armağanına şaşıp kalır ve atın azametine hayran olur, ilk olarak Thymoetes onun surların içine çekilmesini ve kaleye yerleştirilmesini öğütler, ister hıyanetle olsun, ister Troya’nın kaderi artık bunu gerektirdiğinden. Fakat Capys ve zihinlerinde daha doğru bir kanaat bulunanlar, Danailerin tuzağını ve şüpheli armağanını ya denize fırlatıp atmayı ve altından yakılan alevlerle yakmayı ya da gövdesinin oyuklarını delip gizli yerlerini araştırmayı emreder. Kararsız kalan halk, karşıt görüşlerle ikiye bölünür.
O öylece duruyordu, diğerleri ise oraya oturmuş sonu gelmez sözler söylüyorlardı, aralarında üç fikir belirdi, ya bu içi boş kütüğü acımasız tunçla delmek, ya kayalıklardan aşağı uçuruma sürükleyip yuvarlamak, ya da tanrıları yatıştırıcı büyük bir adak olarak bırakmaktı, ki nihayetinde gerçekleşecek olan da buydu, zira Argivlilerin en seçkinleri içine oturmuş, Troyalılara kan ve ölüm taşırken, şehir bu koca tahta atı içine aldığı takdirde mahvolmak kaderinde vardı. [Yunanca]
5. Bu sırada gökyüzü döner ve gece, büyük bir gölgeyle hem yeryüzünü hem de gök kubbeyi sararak okyanustan fırlar.
Güneşin parlak ışığı okyanusa battı, bereketli toprağın üzerine karanlık geceyi çekerek. [Yunanca]
6. Vah bana, nasıl da görünüyordu, o Hektor’dan ne kadar da farklıydı, Akhilleus’un ganimetlerini kuşanıp dönen, yahut Danailerin gemilerine Phrygia ateşleri savuran o erden!
Heyhat, dokunmak için ne kadar da yumuşamış şimdi bu Hektor, gemileri yakıcı ateşle tutuşturduğu zamana kıyasla. [Yunanca]
7. Ve genç Koroibos, Mygdon’un oğlu, o günlerde tesadüfen Troya’ya gelmişti, Kassandra’ya duyduğu çılgınca aşkla yanarak, müstakbel damat olarak Priamos’a ve Phrygialılara yardım getiriyordu.
Çünkü içeride olan Kabesoslu Othryoneus’u öldürdü, o ki savaşın şanını duyup yeni gelmişti, Priamos’un kızlarının en güzeli olan Kassandra’yı başlık parası vermeden istemiş ve büyük bir iş vaat etmişti, Troya’dan Akhaların oğullarını zorla püskürtecekti, yaşlı Priamos da bunu kabul edip kızını vereceğine ant içmişti, o da bu vaatlere güvenerek savaşıyordu. [Yunanca]
9. Böylece gençlerin yüreklerine öfke aşılandı. Ardından, kör edici açlığın dışarı sürüklediği, geride bıraktıkları yavrularının kurumuş boğazlarıyla beklediği, kara püsteki yırtıcı kurtlar misali, silahların arasından, düşmanların arasından kesin olan ölüme doğru yürüyoruz ve şehrin ortasına yöneliyoruz.
V. Kitap
kentin yolu, kara gece çukur bir gölgeyle çevreliyor her yanı. [Yunanca] Nasıl ki dağda yetişmiş bir aslan, uzun zamandır etten yoksun kalmışsa ve yiğit gönlü onu koyunlara saldırmaya, muhkem ağıla girmeye kışkırtırsa, çünkü orada koyunların başında köpeklerle ve kargılarla nöbet tutan çoban erleri bulsa bile, ağıldan denenmeksizin püskürtülmeye razı gelmez, aksine ya atılıp kapar sürüyü, ya da kendisi en ön safta hızlı bir elden çıkan kargıyla vurulursa, sert çalılıklar arasında ansızın basılan bir yılanı yere basarken fark edip korkuyla aniden geri çekilen, onun öfkesini kabartıp gök rengi boynunu şişirdiğini görünce ürken kimse gibi, Androgeos da bu manzarayla titreyerek uzaklaşıyordu öylece. [Yunanca] Nasıl ki bir kimse bir dağ geçidinde ejderhayı görünce gerisingeri çekilirse, dizlerini bir titreme alırsa, yüzü sararmış halde geri çekilirse hemen, ulu gönüllü Troyalıların kalabalığına öyle karıştı yeniden Atreus'un oğlundan korkan tanrısal yüzlü Aleksandros. Zehirli otlarla beslenmiş bir yılan gibi hani, soğuk toprağın altında şişkin halde saklanırken, şimdi derisini dökmüş, gençliğiyle ışıl ışıl parlayarak, gövdesini dikleştirip güneşe doğru kaygan sırtını büker ve ağzından üç çatallı dilini oynatır. [Yunanca] Nasıl ki yuvasındaki bir ejderha dağ başında bir adamı beklerken, uğursuz zehirler yemiş de içine amansız bir öfke dolmuşsa, yuvasının çevresinde kıvrılarak korkunç bakışlar fırlatır, tıpkı onun gibi Hektor da sönmez gücüyle geri çekilmiyordu.
13 Yıkılan setlerden köpüren nehir taştığında, karşısına çıkan engelleri anaforuyla yıkıp geçtiğinde, kabaran dalgalarla tarlalara doğru öfkeyle atılır, bütün ovalar boyunca sürüleri ağıllarıyla birlikte sürükler. [Yunanca] Kışın dağlardan inip ovaya doğru kabaran bir nehir gibi, Zeus'un sağanağıyla beslenen taşkın bir sel, nice kuru meşeyi, nice çamı sürükleyip götürür, ve yığdığı onca çerçöpü denize savurursa.
14 Orada üç kez kollarımı boynuna dolamaya çalıştım, üç kez boşuna sarılan ellerimin arasından kaçtı hayal, hafif rüzgarlarla eş, kanatlı bir dumanın tıpkısı. [Yunanca] Üç kez hamle ettim, canım onu kucaklamak istedi, üç kez ellerimden uçup gitti bir gölge gibi yahut bir rüya gibi, yüreğimde ise daha keskin bir acı uyandı.
VI. Bölüm
Burada Aeneas'ın, orada ise Odysseus'un başından geçen bir başka fırtına, her ikisi de çok sayıda dizeyle anlatılır, fakat bunlar şöyle başlar,
Gemiler açık denize ulaştıktan sonra ve artık hiçbir kara parçası görünmeyince,
o şöyle der, [Yunanca] Fakat o adayı geride bıraktığımızda ve başka hiçbir yer görünmeyince.
Kabul et bunları da çocuk, ellerimin sana bir hatırası olsun bunlar. [Yunanca] Al şimdi bunu da evladım, bir yadigâr olsun sana, Helene'nin ellerinin bir hatırası.
Güney yelleri yelkenleri şişiriyor, köpüren dalgalar üstünde kaçıyoruz, rüzgârın ve dümencinin rotayı çağırdığı yere doğru. [Yunanca] Bizler gemideki tüm donanımı yoluna koyup oturduk, gemiyi ise rüzgâr ve dümenci yönetiyordu.
Sağ yanı Scylla tutar, sol yanı doymak bilmez Charybdis kuşatır, uçurumun en dipteki anaforundan koca dalgaları üç kez yutar derinliklere, sonra onları nöbetleşe yeniden göğe fırlatır ve dalgasıyla yıldızları döver. Scylla ise karanlık ininde gizlenir, başlarını dışarı uzatıp gemileri kayalara çeker. Üst kısmı insan suretindedir, kasıklarına dek güzel göğüslü bir bakiredir, alt kısmı ise devasa gövdeli bir deniz canavarıdır (pistrix), kurt karnına bağlanmış yunus kuyruklarıyla son bulur. Trinacria'daki Pachynus burnunun sınırlarını dolanmak, ağır davranıp yolu uzatmak yeğdir, korkunç Scylla'yı koca mağarasında bir kez olsun görmekten ve gök rengi köpekleriyle yankılanan kayaları işitmektense.
Homeros, Charybdis hakkında, [Yunanca] Korkunç bir şekilde yuttu denizin tuzlu suyunu. Elbette kaynattığı zaman, tıpkı harlı bir ateşteki kazan gibi bütün derinlik kaynayıp köpürürdü, yukarılara saçılan köpükler iki yandaki yüksek kayalıkların tepesine düşerdi. Fakat denizin tuzlu suyunu geri püskürttüğünde, içerisi bütünüyle çalkantıyla görünürdü, çevredeki kaya korkunç bir sesle gürlerdi, altta ise kara kumlu toprak açığa çıkardı, yeşil bir korku sarardı herkesi.
V. Kitap
6 Homeros, Scylla hakkında, [Yunanca] Orada oturur Scylla, korkunç sesler çıkararak, sesi yeni doğmuş bir eniğin sesi kadardır gerçi, kendisi ise korkunç bir canavardır, hiç kimse onu gördüğüne sevinemez, bir tanrı bile karşılaşsa onunla. On iki ayağı vardır onun, hepsi havada asılı durur, uzun mu uzun altı boynu vardır, her bir boynunda korkunç bir kafa, ağızlarında üç sıra dizilmiş dişler, sık ve birbirine geçmiş, kara ölümle dolu. Gövdesinin yarısı oyuk bir mağaranın içine gömülüdür, kafalarını ise korkunç uçurumun dışına uzatır, orada kayanın çevresini yoklayarak yunusları, köpekbalıklarını ve nerede bulursa kükreyen Amphitrite'nin beslediği o sayısız iri deniz canavarlarını avlar.
7 Ey bana bahtsız Astyanaks'ımdan arta kalan tek hayal, onun da gözleri böyleydi, elleri böyleydi, yüzü böyleydi. [Yunanca] Onun da böyledir ayakları, böyledir elleri, gözlerinin bakışı, başı ve üzerindeki saçları.
8 Kayalar üç kez oyuk taşlar arasında haykırdı, üç kez etrafa saçılan köpüğü ve çiseleyen yıldızları gördük. [Yunanca] Aşağıda ise tanrısal Charybdis kara suyu yutardı. Çünkü günde üç kez suyu kusar, üç kez de yutardı.
Kitap V
Nasıl ki fırlatılan bir okla yaralanan dişi geyik, Ki onu Girit koruluklarında gafil avlayıp uzaktan vurdu Oklardan süren bir çoban ve bilmeden bıraktı uçan demiri içinde, O ise kaçarak Dikta ormanlarını ve vadilerini baştan başa dolaşır, Öldürücü kamış böğrüne saplanmış durur.
Vurulmuş bir geyiğin ardı sıra, hani bir avcının Yayının kirişinden çıkan bir okla yaraladığı, Ayakları tuttuğunca ve kanı henüz sıcağken kaçıp kurtulan, Dizleri onu taşıdığı müddetçe, Fakat tez uçan ok onu alt ettiğinde, Çiğ etle beslenen dağ kurtları parçalar onu. [Yunanca]
Böyle demişti, ulu babasının buyruğuna uymaya hazırlandı o Hemen ve ilkin bağladı ayaklarına altın kanatlı Sandaletlerini, kendisini kanatlarıyla ister engin denizlerin, İster karaların üzerinden azgın rüzgârla bir taşıyan. Sonra aldı değneğini, bununla çağırır o solgun ruhları Ölüler diyarından (Orcus), başkalarını ise kederli Tartaros’a yollar, Uykuyu verir ve alır, gözleri ölüm anında açar. Ona güvenerek rüzgârları sürer ve fırtınalı bulutları yarıp geçer.
Böyle söyledi, uşak Argus katili de karşı gelmedi, Hemen bağladı ayaklarının altına güzel sandaletlerini, Ölümsüz, altından olanları, onu hem suların Hem de uçsuz bucaksız toprağın üzerinden rüzgârın nefesiyle taşıyan. Aldı asasını da, onunla büyüler insanların gözlerini, İstediklerinin, kimilerini ise uyandırır uykularından. Bunu ellerinde tutarak uçtu kudretli Argus katili. [Yunanca]
Ve nasıl ki ulu gövdesiyle yıllanmış bir meşeyi Alp Dağları’nın poyrazları bir buradan bir oradan eserek Kökünden sökmek için birbirleriyle yarışırlar, bir uğultu yükselir ve derinden Sarsılan gövdeden yapraklar yeri örter. O ise kayalara tutunur ve ne kadar göklere doğru Uzanıyorsa tepesi, o kadar uzanır kökleriyle Tartaros’a doğru.
Nasıl ki bir adam gümrah bir zeytin fidanı büyütür Issız bir yerde, gürül gürül suyun kaynadığı, Güzelce serpilip gelişen, türlü rüzgârların Nefesiyle salınan ve beyaz çiçeklerle donanan, Fakat ansızın gelen bir rüzgâr büyük bir fırtınayla Kökünden söker onu ve boylu boyunca serer yere. [Yunanca]
Ve tanyeri ağarırken ilk ışıklarını saçıyordu yeryüzüne, Tithonos’un safran rengi yatağından ayrılan Şafak.
Şafak kalktı soylu Tithonos’un yatağından, Ölümsüzlere ve ölümlülere ışık getirmek için. [Yunanca] Safran örtülü Şafak yayıldı bütün yeryüzüne. [Yunanca]
Gemiler açıldığında enginlere, artık görünmez olunca Hiçbir kara parçası, her yanda denizler ve her yanda gökyüzü, Karanlık bir fırtına bulutu dikildi başlarının üzerine, Geceyi ve kasırgayı getiren, ürperdi dalgalar karanlıkla.
Fakat adayı geride bıraktığımızda ve hiçbir Kara parçası görünmez olduğunda, yalnızca gök ve deniz varken, İşte o vakit koyu renkli bir bulut kondurdu Kronosoğlu Oyuk geminin üzerine ve altındaki deniz karardı. [Yunanca]
Ve şarap akıtıyordu kâselerden, ruhunu çağırıyordu Ulu Ankhises’in ve Akheron’dan serbest bırakılan gölgeleri.
Toprağa dökerek kadehlerden şarabı, suladı yeri, Zavallı Patroklos’un ruhunu çağırarak. [Yunanca]
Birbirine geçmiş ince halkalardan, üç kat altınla örülmüş Zırhı ona verdi, bizzat kendisinin muzaffer olarak Söktüğü Demoleos’tan, taşkın Simoeis kıyısında, yüksek İlyon’un altında.
Ona göğüslüğü vereceğim, Asteropaios’tan soyup aldığım, Tunçtan olanı, çevresine parıldayan kalay dökülmüş, Etrafında dönen, çok kıymetli olacak bu zırh. [Yunanca]
Koşucuların yarışı da her ikisinde benzerdir, her ikisinde de çok sayıda dizeyle anlatıldığı için, dikkatli okur hangi yerin hangisine benzediğini kendisi bulacaktır, başlangıçları şöyledir,
Bunlar söylendiğinde yerlerini alırlar ve işaretle birdenbire.
Durduklarında sırayla, işaret etti Akhilleus bitiş noktasını. [Yunanca]
Boksörlerin mücadelesi birinde şöyle başlar,
Hemen ayak uçlarına kalktı her ikisi de,
diğerinde ise,
Kuşandıktan sonra her ikisi de yürüdü er meydanının ortasına, Karşılıklı kaldırarak güçlü ellerini birbirlerine doğru. [Yunanca]
Okçulukta yarışanları karşılaştırmak istersen, her ikisinin de başlangıcını şöyle bulursun,
Aeneas hemen hızlı okla yarışmayı başlattı.
O ise okçular için koydu ortaya koyu renkli demiri. [Yunanca]
Anlatının uzun olduğu yerlerde yalnızca bölümlerin başlarını anmak kâfi gelecektir, böylece okur neyin nereden doğduğunu bulabilsin.
Böyle dedi ve ince duman gibi havaya karışıp kaçtı. Aeneas, nereye atılıyorsun öyle, nereye kaçıyorsun, dedi, Kimden kaçıyorsun, yahut kim seni kollarımızdan çekip alıyor? Üç kez sarılmaya çalıştı boynuna, Üç kez boş yere kavranan hayal ellerinden kayıp gitti.
Böyle söyledi, ben ise düşündüm durdum yüreğimde Ölmüş olan annemin ruhuna sarılmayı. Üç kez atıldım ileri, gönlüm sarılmamı buyuruyordu, Üç kez uçup gitti ellerimin arasından bir gölge yahut düş misali, Yüreğimde ise daha keskin bir acı peydahlandı. [Yunanca]
Palinurus’un cenazesi, Patroklos’un cenazesi örnek alınarak tasvir edilmiştir, bu şöyle başlar,
İlkin çıralı odunlar ve yarılmış meşeyle besili.
Diğeri ise şöyledir,
Onlar ise ellerinde oduncu baltalarıyla yürüdüler. [Yunanca]
ve başka bir yerde,
Yüz ayaklık bir odun yığını yaptılar bir baştan bir başa. [Yunanca]
Her iki mezarın alametleri bile ne kadar benzerdir,
Fakat dindar Aeneas ulu bir cüsseyle mezarı İnşa eder, kahramanın kendi silahlarını, küreğini ve borusunu kor üzerine.
KİTAP V
havai bir dağın altında, ki şimdi onun adıyla Misenus diye anılır, ve çağlar boyu taşır ebedi adını. [Yunanca] Fakat ceset ve silahlar cesetle birlikte yandığında, Bir mezar yığıp üzerine bir sütun dikerek, Tepesine mezarın sağlam küreğini diktik.
O vakit Ölüm'ün öz kardeşi Uyku. [Yunanca] Orada Uyku'ya rastladı, Ölüm'ün öz kardeşine.
Göğün o hoş ışığı ve esintileri adına, baban adına yalvarırım, büyüyen Iulus'un umutları adına, kurtar beni bu dertlerden, ey yenilmez olan, ya da sen toprağı serp üzerime, zira elinden gelir bu, ve ara Velia limanlarını. [Yunanca] Şimdi senden diz çökerek dilerim geride kalanlar adına, Burada bulunmayanlar, eşin ve baban adına, hani seni küçücük bir çocukken Büyüten baban, ve konaklarda tek başına bıraktığın Telemakhos adına, Zira bilirim Hades'in evinden çıkıp gittiğinde, Sağlam yapılı gemini Aiaie adasına yanaştıracağını. Orada, ey efendim, rica ederim hatırla beni, Ardı sıra giderken beni ağlanmamış ve gömülmemiş bırakıp gitme, Yüz çevirip gitme ki tanrıların öfkesi düşmesin üstüne, Aksine beni silahlarımla birlikte yak, neyim varsa geriye kalan, Ve bir mezar höyüğü yığ bana kırçıl denizin kıyısında, Talihsiz bir adamın anısına, gelecek nesillerce bilinsin diye. Bunları tamamla benim için, ve mezarımın üzerine dik küreğimi, Sağlığımda kürek çektiğim, yoldaşlarım arasında yer aldığım vakitler gibi.
Ve her şeyi doğuran Toprak'ın evladı Tityos dahi oradaydı, görülmeye değerdi, tam dokuz dönüm boyunca uzanıyordu gövdesi, ve kocaman bir akbaba kıvrık gagasıyla ölümsüz ciğerini didikliyor, cezalarla dolup taşan bağırsaklarını deşip şölen kuruyordu göğsünün derinliklerinde, ve yeniden türeyen dokulara hiçbir huzur verilmiyordu. [Yunanca] Ve Tityos'u gördüm, şanlı Toprak'ın oğlunu, Düzlükte serilmiş yatıyordu, uzanmıştı tam dokuz dönüm boyunca, İki akbaba iki yanına çökmüş ciğerini didikliyor, İç organlarının derinliklerine dalıyordu, o ise elleriyle onları savuşturamıyordu. Zira Leto'ya el uzatmıştı, Zeus'un şanlı eşine, Panopeus'un güzel çayırlarından geçip Pytho'ya giderken.
Yüz dilim, yüz ağzım olsa dahi, ve demirden bir sesim, kötülüklerin her suretini saymaya, cezaların bütün adlarını tüketmeye yetmezdi gücüm. [Yunanca] Çokluğu ise ne sayabilirim ne de adlandırabilirim, On dilim, on ağzım olsa bile, Kırılmaz bir sesim ve göğsümde tunçtan bir yüreğim bulunsa bile.
VIII
Buradan aslanların iniltileri ve kükremeleri işitiliyordu, bağları reddeden ve gecenin geç vaktinde haykıran, yeleli yaban domuzları ve ağıllarındaki ayıların gazabı, ve koca kurt suretlerinin ulumaları, ki onları insan suretinden çıkarıp yabanıl canavarların çehresine ve sırtına sokmuştu zalim tanrıça Kirke, güçlü otlarıyla. [Yunanca] Ve buldular ormanlık vadilerde Kirke'nin sarayını, Yontulmuş taşlardan yapılmış, dört bir yanı göz alabildiğine açık bir yerde. Çevresinde dağ kurtları ve aslanlar dolaşıyordu, Ki onları kendisi büyülemişti, kötücül ilaçlar verdikten sonra.
Neyi ararsınız, gemilerinizi getiren sebep nedir, ya da neyin eksiği taşıdı sizi Ausonia kıyısına bu denli çok mavi dalga arasından, yolu şaşırarak mı yoksa fırtınaların sürüklemesiyle mi geldiniz, denizcilerin engin denizde çokça başına gelen haller gibi. [Yunanca] Yoksa bir iş peşinde misiniz, yahut amaçsızca mı Dolaşırsınız denizleri korsanlar gibi, hani onlar ki Canlarını ortaya koyup yabancılara felaket getirerek başıboş gezerler.
Tıpkı vaktiyle berrak bulutlar arasında ak kuğuların, otlaktan dönerken ve uzun boyunlarından ahenkli ezgiler çıkararak süzüldükleri an gibi, nehir yankılanır ve ötelerden çarpar Asya bataklığı. [Yunanca] Ve onların, hani o sayısız kanatlı kuş sürüleri gibi, Kazların, turnaların yahut uzun boyunlu kuğuların, Asya çayırında, Kaystros'un suları çevresinde, Kanatlarını neşeyle çırparak oraya buraya uçuşan, Çığlık çığlığa konaklayan, ve çayırın çınladığı gibi.
O kadın, ellenmemiş ekinlerin en üst başakları üzerinde koşabilirdi, incitmeden koşarken narin taneleri, yahut denizin ortasında kabaran dalgaların üzerinden asılı gibi yol alırdı hızlıca, ve ıslatmazdı ayaklarını sularda. [Yunanca] Ve bazen sıçradıklarında bereketli topraklar üzerinde, Buğday başaklarının üzerinden koşarlardı da onları kırmazlardı, Fakat denizin geniş sırtı üzerinde sıçradıklarında ise, Ağaran denizin dalga köpüklerinin en ucundan koşarlardı.
Aeneas ile birlikte Troyalı gençler beslenir kesintisiz öküz sırtı ve arınma kurbanlarının sakatatlarıyla. Açlık giderilip yeme arzusu dindirildikten sonra, kral Euandrus der. [Yunanca] Sırt etiyle Aias'ı boydan boya onurlandırdı, Geniş hükümranlı kahraman Atreusoğlu Agamemnon. Fakat içme ve yeme arzusunu giderdikten sonra, İhtiyar adam hepsinden önce ilk olarak bir plan örmeye başladı.
Euandrus'u alçakgönüllü çatısından uyandırdı şefkatli ışık, ve çatı altındaki kuşların sabah şakımaları. Doğrulur yaşlı adam ve tuniğini geçirir gövdesine, ve Tyrrhen bağlarını bağlar ayak tabanlarına. Sonra yanına ve omzuna bağlar Tegea kılıcını, solundan sarkıttığı panter postunu geriye savurarak. Ve nitekim iki bekçi köpek dahi eşiğin hemen önünde adımlarından önce gider, efendilerinin yürüyüşüne eşlik ederler. [Yunanca] Yatağından kalktı o vakit Odysseus'un sevgili oğlu, Giysilerini giyindi, ve keskin kılıcını astı omzuna, Ve pürüzsüz ayaklarının altına bağladı güzel sandallarını, Kalkıp gitti meclis meydanına, ve elinde tuttu tunçtan bir kargıyı, Yalnız değildi, zira onunla birlikte geliyordu iki hızlı ayaklı köpek.
Ah keşke Jüpiter geri verseydi bana geçmiş yılları, nasıl idiysen o vakit, bizzat Praeneste surları altında ilk safları yardığım ve yendiğim kalkan yığınlarını ateşe verdiğim günlerdeki gibi.
ve kral Erulus'u bu sağ elle Tartaros'un dibine yolladım, doğduğunda anası Feronia ona, dile getirmesi korkunç, kullanması gereken üç can ve üç kat silah vermişti, üç kez ölümle yere serilmesi gerekirdi, fakat o vakit bu sağ el bütün canlarını aldı ve onu bir o kadar silahtan soydu. Ah keşke, ey Baba Zeus, Athena ve Apollon, [Yunanca] hızlı Keladon kıyısında toplanan Pyloslular ile kargı ustası Arkadyalılar, Pheia surları önünde, [Yunanca] Iardanos akıntıları çevresinde çarpışırkenki gibi genç olsaydım. [Yunanca] O vakit yüreğim, cüretkâr cesaretiyle beni dövüşmeye sevk etmişti, [Yunanca] oysa aralarında yaşça en küçükleri bendim, [Yunanca] yine de savaştım onunla ve Athena bana şan bağışladı. [Yunanca] En uzun boylu ve en güçlü adamı yere serdim orada, [Yunanca] zira o dev cüsseli beden boylu boyunca serilmiş yatıyordu bir uçtan bir uca. [Yunanca] Keşke öyle genç olsaydım ve gücüm tükenmemiş olsaydı, [Yunanca] miğferi parıldayan Hektor hemen bulurdu karşısına çıkacak birini dövüşte. [Yunanca] Tıpkı Venüs'ün diğer yıldızların ateşinden çok sevdiği Lucifer'in, Okyanus dalgalarıyla yıkandıktan sonra, kutsal yüzünü göğe kaldırıp karanlıkları dağıtması gibi. Gecenin en karanlık vaktinde yıldızlar arasında parıldayan yıldız gibidir o, [Yunanca] gökte duran yıldızların en güzeli olan akşam yıldızı gibi. [Yunanca] İşte eşimin mahir sanatıyla vaat ettiği hediyeler tamamlandı, böylece oğlum, kibirli Laurentumluları yahut amansız Turnus'u yakında cenge çağırmaktan tereddüt etmeyesin. Kythereia böyle dedi ve oğlunun sarılışına yöneldi, parıldayan silahları karşıdaki meşenin altına bıraktı. O ise tanrıçanın bağışlarıyla ve bu denli büyük bir onurla sevinç bularak,
BEŞİNCİ KİTAP
doyamaz bir türlü ve gözlerini her bir parçanın üzerinde gezdirir, hayran kalır, elleri ve kolları arasında onları çevirip durur. Sen de Hephaistos'un sunduğu bu şanlı silahları kabul et, [Yunanca] öyle güzeller ki, hiçbir ölümlü omuzlarında taşımamıştır böylesini. [Yunanca] Böyle seslendi tanrıça ve o işlemeli silahları [Yunanca] Akhilleus'un önüne bıraktı, silahların hepsi çınladı o anda. [Yunanca] Akhilleus ise tanrının bu parlak hediyelerini ellerinde tutarak sevinç duydu. [Yunanca] Göklerin süsü İris, seni bulutların arasından süzüp yeryüzüne, bana getiren kimdir? Tanrıça İris, tanrılardan kim seni bana elçi olarak gönderdi? [Yunanca] Bu acı yalnızca Atreusoğullarına dokunmuyor. Konuşan insanlar arasında eşlerini yalnızca Atreusoğulları mı sever? [Yunanca] Fakat siz ey seçilmişler, demirle istihkâmı yarmaya ve benimle birlikte titreyen ordugâha saldırmaya kim hazırlanır? Kalkın at terbiyecisi Troyalılar, yıkın duvarını [Yunanca] Argosluların ve gemilerine tanrısal bir ateş salın. [Yunanca] Geriye kalan işe gelince yiğitler, iyi kotarılmış işlerden ötürü sevinçle bedenlerinize bakın ve hazır bir halde cengi bekleyin. Şimdi yemeğe gidin, Ares'i bir araya getirelim, [Yunanca] herkes kargısını iyice bilesin, kalkanını hazırlasın. [Yunanca] Gözyaşları içinde böyle söyledi, aynı anda omuzundan Gnososlu Lykaon'un hayranlık uyandırıcı bir ustalıkla işlediği ve fildişi kınına ustaca uydurduğu yaldızlı kılıcı çıkardı. Mnestheus, Nisus'a korkunç bir aslanın postunu ve ganimetini verir, sadık Aletes miğferini onunla değişir. Kuşanmış olarak derhal yola koyulurlar, gidenlerin ardı sıra hem gençlerin hem yaşlıların, bütün önde gelenlerin oluşturduğu kalabalık ve hatta güzel Iulus da dualarla eşlik eder.
Cenge dayanıklı Thrasymedes Tydeusoğluna [Yunanca] geminin yanında bırakılmış olan iki ağızlı bir kılıç [Yunanca] ve bir kalkan verdi, başına da boğa derisinden, [Yunanca] tepeliği ve sorgucu olmayan bir miğfer geçirdi, [Yunanca] buna kataytyx denir ve korur başını dinç delikanlıların. [Yunanca] Meriones ise Odysseus'a bir yay, bir sadak [Yunanca] ve bir kılıç verdi, başına da deriden yapılmış, [Yunanca] iç tarafı pek çok kayışla sıkıca gerilmiş bir miğfer oturttu, [Yunanca] dış kısmında ise beyaz dişleri parıldayan bir yaban domuzunun dişleri [Yunanca] ustalıkla ve sıkça dizilmişti oraya buraya, ortasında bir keçe vardı. [Yunanca] Çıkıp hendekleri aşarlar ve gecenin gölgesinde düşman ordugâhına yönelirler, fakat bundan önce pek çoğunun helâki olacaklardır, uykuya ve şaraba gömülmüş serilmiş bedenler görürler her yanda, kıyıda dikilmiş arabalar, kayışlar ve tekerlekler arasında adamlar, yan yana yatan silahlar, onlarla birlikte şarap kapları. Önce Hyrtakos'un oğlu söze başladı,
Euryalos, kollarımızla cüret etme vaktidir, durumun kendisi çağırıyor bizi. Yol buradadır. Sen arkamızdan hiçbir elin bize karşı kalkamaması için gözetle ve uzağı kolla. Buraları yerle bir edeceğim ben ve sana açık bir yol açacağım. O ikisi silahların ve kara kanın arasından geçip ilerlediler, [Yunanca] çabucak vardılar Thrakyalı adamların saflarına. [Yunanca]
V. KİTAP
[Yunanca] Fakat onlar içeride yorgunluktan bitap düşmüşlerdi, güzel silahlarıysa yanlarında, yerde, intizamla üç sıra halinde dizili duruyordu, her birinin yanı başında da boyunduruklu bir çift at vardı. Rhesos ise ortada uyuyordu, yanı başında da çevik atları arabanın kenarındaki son kayışa bağlanmıştı. Onu önce gören Odysseus, Diomedes’e işaret edip dedi, İşte o bahsettiğim adam, Diomedes, işte Dolon’un bize anlattığı o atlar da burada, hani şu öldürdüğümüz Dolon’un. Haydi artık, göster o zorlu gücünü, silahlarınla öyle boş boş durmak sana yakışmaz, çöz atları, ya da sen adamları öldür, atlarla ben ilgilenirim.
Fakat kehanetlerle de savuşturamadı eceli. [Yunanca] Lakin kuşlarla savuşturamadı kara eceli.
Ve tanyeri çoktan, Tithonos’un safran sarısı yatağını terk ederek, Yeryüzünü yeni bir ışıkla donatıyordu. [Yunanca] Ve tanyeri, soylu Tithonos’un yanı başındaki yatağından kalktı, Ölümsüzlere ve ölümlülere ışık taşımak için.
Euryalos’un annesi, o meşum haberi alınca, ellerindeki mekiğin ve yünlerin nasıl düştüğü, saçını başını yolarak surlar ve erkek safları boyunca nasıl feryat figan koştuğu, acısını nasıl ağıtların şikayetlerine döktüğü hususunda, her şeyi kocasının ölümüne ağlayan Andromakhe’den almıştır.
Ey gerçek Frigyalı kadınlar, zira Frigyalı erkek değilsiniz siz. [Yunanca] Ey zavallılar, ey utanç kaynağı Akhalı kadınlar, artık Akhalı erkekler değilsiniz siz.
Başka hangi surlarınız, yahut artık hangi sur duvarlarınız kaldı? Ey yurttaşlar, her yandan sizin toprak tabyalarınızla kuşatılmış Tek bir adam mı şehirde cezasızca böylesi bir kırım yapacak? Gençlerin en seçkinlerinden bunca kişiyi Orkus’a (Orcus) mı gönderecek? Talihsiz vatandan, kadim tanrılardan ve ulu Aeneas’tan Uyuşukça ne merhamet duyarsınız, ne de utanırsınız?
[Yunanca] Ey dostlar, Danai kahramanları, Ares’in hizmetkarları, Erkek olun dostlar, yiğitçe dövüşmeyi hatırlayın. Arkamızda bize yardımcı olacak birilerinin olduğunu mu sanırız, Yoksa insanları yıkımdan koruyacak daha sağlam bir sur mu var? Yakınlarda kuleleriyle bizi koruyacak bir şehir yok, Düşmanı savuşturmak için sığınabileceğimiz bir kale de yok, Aksine, iyi zırh kuşanmış Troialıların ovasında, Denize yaslanmış, vatan toprağından uzaktayız, Bu yüzden kurtuluş ışığı ellerimizdedir, savaşta gevşemekte değil.
Elle mızrak fırlatırlar, tıpkı kara bulutlar altında Strymon turnalarının işaret verip sesler çıkararak göğü yarmaları Ve sevinçli çığlıklarla lodoslardan kaçmaları gibi. [Yunanca] Tıpkı turnaların çığlıklarının göğe yükselmesi gibi, Kıştan ve dindirilemez yağmurdan kaçtıkları vakit.
Başının tepesi alev alev yanar, miğfer sorgucundan ve tepesinden Alev fışkırır ve kalkanının altın göbeği devasa ateşler kusar. Tıpkı duru bir gecede kan kırmızısı kuyrukluyıldızların Uğursuzca parıldaması yahut kavurucu Sirius’un parlaması gibi, Hastalıklar ve susuzluk getirerek biçare ölümlülere Doğar ve göğü meşum bir ışıkla kederlendirir.
[Yunanca] İşte yaşlı Priamos onu ovada hızla koşarken Gözleriyle ilk gören oldu, parıldıyordu tıpkı o yıldız gibi, Hani bağbozumu vaktinde doğan, parlak ışıkları Gecenin karanlığında yıldızlar arasında apaçık parıldayan yıldız gibi, Ona Orion’un köpeği de derler. En parlak olanıdır o, lakin uğursuz bir alamettir, Ve zavallı ölümlülere bolca sıtma ateşi getirir, İşte öyle parıldıyordu koşarken göğsündeki tunç.
Herkesin günü belirlenmiştir, herkese hayatın Zamanı kısadır ve geri getirilemez. Kader çağırır ve erişmiştir bahşedilen ömrün sınırlarına.
[Yunanca] Eyvahlar olsun, Kronosoğlu, nasıl bir laf ettin böyle, Ölümlü bir adamı, kaderi çoktan tayin edilmiş birini, Geri mi çevirmek istersin o acı feryatlı ölümden? Fakat derim ki insanlardan hiçbiri kaderden kaçamaz, Ne soysuz olanı, ne de yiğit olanı, bir kez doğduktan sonra.
Babamın ruhu adına, serpilip büyüyen İulus’un umutları adına Sana yalvarırım, bu canı bir oğul ve bir baba için bağışla. Yüce bir konağım var, derinlere gömülmüş durur İşlenmiş gümüş külçeleri, elimde tartılmış halde İşlenmiş ve işlenmemiş altın ağırlıkları vardır. Troialıların zaferi Buna bağlı değildir, tek bir can bu kadar büyük bir fark yaratmaz.
Böyle konuşmuştu. Aeneas ise karşılık olarak şunları söyler, Sözünü ettiğin o koca gümüş ve altın külçelerini Evlatlarına sakla. Turnus savaşın bu ticaretini Çoktan ortadan kaldırdı, ta Pallas katledildiği vakit. Babam Ankhises’in ruhu böyle düşünür, İulus da böyle hisseder. Böyle deyip sol eliyle miğferi kavradı ve arkaya bükülen Boynuna, yalvaran adamın kabzaya dek sapladı kılıcı.
[Yunanca] Bizi sağ bırak, Atreusoğlu, layık olan kurtarmalık fidyeyi kabul et, Antimakhos’un konağında nice hazineler yatar, Tunç, altın ve ustaca işlenmiş demir, Babam bunlardan sana sonsuz fidyeler bağışlar, Eğer Akhaların gemileri yanında ikimizin de sağ olduğunu öğrenirse. Böylece o ikisi ağlaşarak konuştular kralla, Yumuşak sözlerle, lakin acımasız bir karşılık işittiler, Eğer gerçekten yiğit Antimakhos’un oğullarıysanız, Hani bir vakitler Troia meclisinde Menelaos’u, Tanrısal Odysseus’la birlikte elçi olarak geldiğinde, Oracıkta öldürmeyi ve Akhalara dönmesine izin vermemeyi buyuranın, Şimdi işte o babanızın bu alçakça hakaretinin bedelini ödeyeceksiniz. Böyle dedi ve Peisandros’u at arabasından yere fırlattı, Kargısıyla göğsünden vurarak, o da sırtüstü yere serildi. Hippolokhos ise sıçrayıp kaçtı, onu da yerde katletti, Kollarını kılıçla kesti, boynunu da vurup ayırdı, Ve bir kütük gibi kalabalığın ortasına yuvarladı gövdeyi.
KİTAP V
Nasıl ki aç bir aslan, yüksek ağılları sıkça arşınlarken, zira çılgın açlık onu zorlar, kaçan bir karacayı yahut boynuzları yükselen bir geyiği tesadüfen görürse, ağzını açarak sevinir, yelesini diker, leşin üzerine çöküp yapışır ve kara kan iğrenç çehresini yıkar, işte Mezentius da öylece atılır sık saflar tutan düşmanların arasına. [Yunanca] Nasıl ki bir aslan koca bir gövdeye rast gelince sevinir, boynuzlu bir geyik ya da yaban keçisi bulduğunda, aç olduğu için onu hırsla yer, çevresinde hızlı köpekler ve dinç gençler kovalasa bile, işte Menelaos da tanrısal suretli Aleksandros’u gözleriyle gördüğünde öyle sevindi, zira günahkârı cezalandıracağını ummuştu. [Yunanca] Nasıl ki dağda büyümüş bir aslan, uzun zamandır etten mahrum kalınca, o cesur yüreği onu koyunların ardına düşmeye ve sıkı ağıla girmeye teşvik eder, zira orada koyunları bekleyen çobanları, köpekler ve mızraklarla donanmış bulsa bile, denemeden ağıldan püskürtülmek istemez, ya sıçrayıp yakalar birini ya da kendisi önde koşanların elinden fırlatılan bir mızrakla vurulur, işte o vakit tanrı benzeri Sarpedon’u da yüreği duvara atılmaya ve mazgalları parçalamaya öylece sevk etti.
Toprak da gözyaşlarıyla ıslanır, silahlar da ıslanır. [Yunanca] Kalkanlar ıslandı ve insanların zırhları ıslandı. Turnus’un kendisi de öfkeyle donanır yarışırcasına savaşa, ve şimdiden tunç pullarla kaplı kızıl zırhını kuşanmış, parıldıyordu, baldırlarını altınla sarmıştı, şakakları henüz açıktaydı, yanına kılıcını bağlamıştı, ve yüksek kaleden koşarak altın gibi parıldıyordu. [Yunanca] Böyle söyledi, Patroklos da parıldayan tunçla donandı. Önce güzel tekmelikleri bacaklarının etrafına taktı, bunları gümüşten topukluklarla bağladı, sonra göğsünün etrafına hızlı ayaklı Aiakos torununun nakışlı, yıldızlı zırhını geçirdi, omuzlarına gümüş kakmalı tunç kılıcı astı, ardından büyük ve dayanıklı kalkanı aldı, güçlü başına ustalıkla işlenmiş miğferi yerleştirdi, at yelesinden sorguç tepesinde korkunç bir şekilde sallanıyordu, ve ellerine tam oturan kuvvetli mızrakları kavradı. Nasıl ki sabanla kesilen erguvan rengi bir çiçek, can çekişerek solar, yahut yorgun boyunlu gelincikler başlarını eğerler, yağmurla ağırlaştıklarında. [Yunanca] Ve gelincik başını bir yana eğdiğinde, bahçede meyveyle ve ilkbahar yağmurlarıyla ağırlaşınca, o da öylece başını bir yana eğdi, miğferle ağırlaşmış olarak.
Ve bunlar elbette okurların takdirine bırakılmalıdır, ta ki her ikisinin mukayesesinden ne hissetmeleri gerektiğine kendileri hükmetsinler. Yine de bana danışacak olursanız, Vergilius’un aktarırken zaman zaman daha yoğun bir işçilik sergilediğini inkâr etmeyeceğim, tıpkı şu kısımdaki gibi,
Nasıl ki arılar yeni yaz mevsiminde çiçekli kırlarda, güneşin altında çalışırlar, o vakit ki soyun yetişkin yavrularını dışarı çıkarırlar, yahut berrak balları yığarlar ve tatlı petekleri nektarla şişirirler, ya da gelenlerin yüklerini alırlar, yahut bir hat kurup tembel yaban arısı sürüsünü kovanlardan uzak tutarlar, iş kaynar ve hoş kokulu ballar kekik tüter.
[Yunanca] Nasıl ki bal arılarının kalabalık sürüleri, oyuk bir kayadan sürekli yeni gelenlerle çıkar, üzüm salkımı misali bahar çiçeklerinin üzerine uçuşurlar, kimi bir yana kalabalıkça konar, kimi öte yana, işte öylece onların sayısız kavimleri de gemilerden ve barakalardan derin kumsalın önünde sıra sıra yürüdüler, bölükler halinde toplanma yerine doğru, aralarında ise Şöhret alevlenmişti.
Görüyorsunuz ki Vergilius arıları çalışan zanaatkârlar, Homeros ise başıboş gezenler olarak tasvir etmiştir, biri onların oraya buraya dağılışını ve yalnızca uçuşlarındaki çeşitliliği, diğeri ise fıtri sanatlarının vazifesini ifade eder. Bu dizelerde de Maro daha zengin bir yorumcu olarak ortaya çıkmıştır,
Ey yoldaşlar, zira daha evvel de felaketlerden habersiz değildik, ey daha ağırlarını çekmiş olanlar, tanrı bunlara da bir son verecektir. Sizler Scylla’nın kudretine ve derinden uğuldayan kayalıklara yaklaştınız, sizler Kykloplar’ın taşlarını da tecrübe ettiniz, cesaretinizi toplayın ve kederli korkuyu defedin, belki bir gün bunları hatırlamak dahi hoş gelecektir.
[Yunanca] Ey dostlar, zira hiçbir şekilde kötülüklerden habersiz değiliz, bu başımıza gelen felaket, Kyklops’un bizi oyuk mağarasında kaba kuvvetiyle kapattığı andakinden daha büyük değildir, fakat oradan da benim erdemim, tedbirim ve aklım sayesinde kaçtık ve sanıyorum ki bir gün bunları da anacağız.
Odysseus yoldaşlarına tek bir felaketi hatırlattı, oysa buradaki, iki ayrı vakanın neticesiyle şimdiki kötülükten kurtuluşu ümit etmeye teşvik eder. Bundan başka, o daha kapalı bir ifadeyle, [Yunanca] ve sanıyorum ki bir gün bunları da anacağız, demiştir, bu ise daha açık bir şekilde, belki bir gün bunları hatırlamak dahi hoş gelecektir, der. Lakin sizin şairinizin eklediği şu kısım da daha güçlü bir teselli taşır. Zira kendi adamlarını yalnızca kurtulma örneğiyle değil, gelecekteki saadet ümidiyle de yüreklendirmiş, bu meşakkatler vasıtasıyla sadece huzurlu meskenler değil, hükümdarlıklar da vaat etmiştir. Şu dizeleri incelemek de hoştur,
Ve nasıl ki yüksek dağlardaki kadim bir dişbudak ağacını, çiftçiler demirle kesip sık nacak darbeleriyle devirmek için yarışırlar, o ise sürekli tehdit eder, sarsılan tepesiyle yaprakları titreyerek başını eğer, ta ki yaralarla yavaş yavaş alt edilip son bir inilti çıkarana, ve dağ sırtlarından koparak bir yıkım sürükleyene dek. [Yunanca] Ve devrildi, nasıl ki bir meşe yıkılırsa, ya da bir ak kavak, yahut ulu bir çam, dağlarda dülgerlerin yeni bilenmiş baltalarla gemi kerestesi olsun diye kestikleri.
Sizin şairiniz kesilmesi gereken ağaç kütlesinin yarattığı güçlüğü büyük bir maharetle ifade etmiştir, oysa Homeros’un ağacı zahmetsizce kesiliverir.
KİTAP V
Uyuşukluk etmeden yatağından kalkar Palinurus, yoklar bütün rüzgârları, kulak kabartır esintiye, kayıp giden tüm yıldızları süzer sessiz gökyüzünde, Arcturus'u, Ülker'i (Pleiades), Yağmur Kızları'nı (Hyades) ve çifte Ayıları (Triones), altın kuşanmış Orion'u teftiş eder gözleriyle.
[Yunanca] Fakat o dümenci maharetiyle oturmuş, yönetiyordu gemiyi, gözlerine uyku girmiyordu, bakarak Ülker'e, geç batan Çoban'a (Boötes) ve kimilerinin Araba diye andığı Ayı'ya (Arktos); ki o kendi etrafında döner durur, Orion'u gözetler.
Gök kubbeyi inceleyen bir dümenci, berrak göğün güvencesini yakalamak amacıyla göğün farklı yönlerine boynunu sıkça çevirmek zorundadır. Maro bunu hayranlık verici biçimde, sanki renklerle resmetmiştir. Zira Arcturus kuzey yönüne yakındır; Hyades'in bulunduğu Boğa ve keza Orion güney bölgesindedir; işte bu sebeple yıldızlara danışan Palinurus'un boynunu sıkça çevirmesini tasvir etmiştir.
"Arcturus" der, işte kuzey yönüne bakar, ardından "Ülker'i, Yağmur Kızları'nı", işte güneye çevrilir, "ve çifte Ayıları", yeniden kuzeye yöneltir bakışını, "altın kuşanmış Orion'u teftiş eder gözleriyle", bir kez daha güneye döner. Dahası, "teftiş eder" (circumspicit) fiiliyle, oraya buraya sıkça yönelen kimsenin değişken hâlini sergiler.
Homeros, kendi dümencisini bir defa güney bölgesinde bulunan Ülker'e, bir defa da kuzey kutbunda bulunan Çoban'a ve Ayı'ya bakarken takdim eder.
Ne sana bir tanrıçadır ana, ne de Dardanus'tur soyunun atası, ey hain, bilakis sarp kayalarıyla korkunç Kafkas doğurdu seni ve Hyrcania kaplanları emzirdi memelerini uzatarak.
[Yunanca] Acımasız, demek ki ne süvari Peleus'tu baban, ne Thetis'ti annen, seni gri deniz doğurdu.
Vergilius, örnek aldığı şair gibi yalnızca doğumu değil, emzirilme biçimindeki eğitimi de canavarcasına ve kaba bularak eksiksiz biçimde suçlar. Nitekim kendi ifadesini eklemiştir, "ve Hyrcania kaplanları emzirdi memelerini uzatarak", çünkü ahlakın şekillenmesinde bakıcının tabiatı ve sütün niteliği şüphesiz büyük yer tutar; bu süt, ana babanın henüz taze tohumuyla karışıp körpe bedene zerk edildiğinde, bu çifte kaynaşmadan tek bir mizaç şekillendirir. Bu yüzdendir ki doğanın inayeti, doğanların doğuranlara benzerliğini bizzat emzirilme faslından hazırlayarak, rızkın bolluğunu doğumla birlikte var etmiştir. Zira o sanatkâr kan, kendi mahremiyetinde bütün bedeni biçimlendirip besledikten sonra, doğum vakti yaklaştığında anne bedeninin üst kısımlarına doğru yükselerek süt tabiatına bürünüp beyazlaşır; öyle ki, yeni doğanları bizzat inşa eden ne ise, besleyen de o olsun. Bu sebeple, tohumun kudret ve tabiatının bedensel ve ruhsal benzerlikleri şekillendirmede haiz olduğu gücün, aynı şekilde sütün mizacı ve hassaları için de geçerli olduğuna boş yere inanılmamıştır. Bu durum yalnızca insanlarda değil, davarlarda da müşahede edilmiştir. Şayet koyun sütüyle oğlaklar yahut keçi sütüyle kuzular beslenecek olsa, birincilerin yünlerinin daha sert, ikincilerin tüylerininse daha yumuşak doğduğu hemen hemen kesindir. Ağaçlarda ve mahsullerde de, onların tabiatını bozmak ya da geliştirmek bahsinde, onları besleyen suların ve toprakların kudreti ekilen tohumun kendisinden çoğu kez daha üstündür; nitekim gürbüz ve parıldayan bir ağacın, başka bir mevkiye aktarıldığında elverişsiz toprağın suyu sebebiyle gevşeyip solduğunu sıkça görebilirsiniz. Dolayısıyla, ahlakı yermek noktasında Homeros'un eksik bıraktığını Vergilius ilave etmiştir.
İki atlıların yarışında atlar böyle şiddetle kaplamadı ovayı, fırlayıp çıkmadı arabalar engelinden, sürücüler dizginleri boşaltılmış boyunduruklara dalgalanan kayışları böyle şiddetle vurmadı ve kırbaçlamak için böyle öne doğru eğilmedi.
[Yunanca] Tıpkı ovada dört atlı arabaların koşturduğu aygırlar gibi, kamçı darbeleri altında hepsi birden atılarak, yükseğe sıçrayıp hızla katederler yolu.
Grek şair, kamçının şevkiyle koşan atları zikretmekle yetinmiştir; gerçi, doğanın verebileceği azami koşu hamlesini ifade ettiği "yükseğe sıçrayıp" [Yunanca] sözünden daha zarif bir ifade dile getirilemezdi. Lakin Maro, gerek engelden fırlayan arabaları gerekse ovayı katledercesine koşan sürati hayranlık verici bir çabuklukla tasvir etmiş, Homeros'un kamçısından aldığı küçük bir nüveyle dalgalanan kayışları vuran ve kırbaçlamak için öne doğru eğilen sürücüleri resmetmiştir, araba takımının hiçbir cüzünü el değmemiş bırakmamış, yarışın eksiksiz bir tasvirini sunmuştur.
Tıpkı gür bir sesle çalı alevinin, köpüren tunç kazanın çeperlerine verildiğinde olduğu gibi; kaynar su coşar, suyun kudreti içeride kudurur, duman tüten akıntı köpüklerle taşar yükseğe, artık tutamaz kendini su, kara buğu uçar göğe doğru.
[Yunanca] Tıpkı harlı ateşin zorladığı bir kazanın içinde, besili bir domuzun yağıyla yumuşamış etin her taraftan kaynaması, altında yatan kuru odunların çıtırdaması gibi; nasıl o güzelim akıntıyı alev sarar, su kaynarsa.
Grek dizeler, harlı ateşte kaynayan bir kazanın bahsini içerir; bizzat o bölümü tekmil süsleyen ifade ise "her taraftan fışkırarak"tır [Yunanca]. Nitekim her yandan yükselen kaynamaları bu şekilde zarifçe ifade etmiştir. Latin dizelerinde ise vakanın bütün debdebesi tasvir edilmiştir, alevin sesi, ötekinin "her taraftan fışkırarak" [Yunanca] dediği yerin mukabilinde kaynamayla coşan sular, köpüklerle taşan ve içeride kuduran dumanlı akıntı; zira tek bir kelimenin benzer ağırlığını bulamadığından, eksik kalanı tasvirin çeşitlilik zenginliğiyle telafi etmiştir. Her şeyin ardına şunu eklemiştir, "artık tutamaz kendini su", bununla, alttan verilen hararetin aşırılığında vuku bulan tabiat kanununu ifade etmiştir. O halde, bu hadisede gerçekleşen her şeyi ihata eden şairane borazan üslubu pek yerindedir.
Komutanın emriyle tutulan kapıyı ardına kadar açarlar, silahlarına güvenerek, bizzat çağırırlar düşmanı surlara. Kendileri içeride, kuleler yerine sağda ve solda dururlar, demir kuşanmış, yüksek miğfer tepelikleri parıldayarak. Tıpkı berrak nehirlerin kıyısında boy veren, ister Padus'un kıyılarında olsun ister güzel Athesis'in yanında, ikiz meşelerin göğe doğru budanmamış başlarını uzatması ve yüce doruklarıyla salınması gibi.
V. KİTAP
27. [Yunanca] Bu ikisi ulu kapıların önünde durdular, tıpkı dağlardaki yüksek tepeli meşeler gibi, rüzgâra ve yağmura her gün karşı koyan, büyük ve yayılmış kökleriyle toprağa sımsıkı tutunan; böylece onlar da ellerine ve güçlerine güvenerek, yaklaşan koca Asios'u beklediler, kaçmadılar.
28. Yunan savaşçılar Polypoites ve Leonteus kapıların önünde durur, yaklaşan düşman Asios'u yere dikilmiş ağaçlar gibi kımıldamadan beklerler. 29. Buraya kadarki kısım Yunancadaki tasvirdir, lakin Vergilius'un anlatımı Bitias ve Pandaros'un kapıyı kendiliklerinden açmasını sağlar, düşmana dualarla aradığı şeyi, yani ordugâha hâkim olmayı sunacaklar, bu yüzden de düşmanın eline düşeceklerdir, bu ikiz kahramanları kâh kuleler diye adlandırır, kâh miğfer sorguçlarının ışıltısıyla parıldayanlar olarak tasvir eder, o da diğer şair gibi ağaç benzetmesini ihmal etmemiştir, bilakis bunu daha zengin ve daha güzel tasvir etmiştir. 30. Maro'nun [Vergilius'un] şu dizeyi daha incelikli söylediğini de inkâr edemem,
Onun gözlerine sert bir sükûnet ve demirden bir uyku çöker, ışıkları ebedî bir geceye kapanır.
[Yunanca] Böylece o da oracıkta yere serilip tunçtan bir uykuya daldı.
XII. Bazı hususlarda her ikisinin ihtişamı neredeyse eşittir, nitekim şurada olduğu gibi,
Seyrek nallar kanlı çiy taneleri sıçrattı, ve çiğnenen kuma kan karıştı.
[Yunanca] Dingilin altı bütünüyle kanla kaplanmıştı, ve arabanın etrafındaki korkuluklar da.
Ve tunçtan parıltısıyla ışıldayan,
[Yunanca] ışıl ışıl miğferlerden yayılan tunç ışıltısı.
Bir kısmı alevin tohumlarını arar.
[Yunanca] Ateşin tohumunu saklayarak.
Hint fildişini sanki biri kan kırmızısı erguvanla lekelemişçesine.
[Yunanca] Tıpkı bir kadının fildişini erguvanla boyadığı andaki gibi.
Eğer bu uğursuz başın limanlara ulaşması, ve karaya çıkması zorunluysa, Iuppiter'in [Jüpiter'in] yazgıları bunu böyle istiyorsa, bu nihai sınır değişmez, fakat cesur bir kavmin savaşı ve silahlarıyla hırpalansın, topraklarından sürülsün, Iulus'un kucağından koparılsın, yardım dilensin ve kendi adamlarının hak edilmemiş ölümlerini görsün, kendini haksız bir barışın şartlarına teslim ettiğinde dahi, hükümranlığın ya da arzulanan gün ışığının tadını çıkaramasın, vaktinden önce düşsün ve kumsalların ortasında gömülmeden kalsın.
[Yunanca] Dinle beni, yeri tutan kara yeleli Poseidon, gerçekten senin oğlunsam ve sen babam olduğunu ikrar ediyorsan, şehirler yıkan Odysseus'un evine dönmesine izin verme, fakat onun dostlarını görmesi ve yüksek çatılı evine, ve kendi baba yurduna dönmesi yazgısında varsa bile, tüm yoldaşlarını yitirmiş olarak, geç ve perişan halde gelsin, yabancı bir gemide, evinde de kederler bulsun.
Circe arazisinin kıyıları yakından sıyrılıp geçilir, Güneş'in kızı zengin Circe'nin geçit vermez yerlerde, aralıksız ezgileriyle yankılandığı, gururlu sarayında, gece aydınlığı için kokulu sedir ağacını yaktığı, tiz sesli mekikle ince dokumaları işlediği yer.
8. [Yunanca] O, ulu mağaraya vardı, orada güzel saçlı peri, korkunç, sesli konuşan tanrıça oturuyordu. Ocakta büyük bir ateş yanıyordu, uzaktan duyuluyordu, adada yarılan sedir ve mazı ağacının kokusu, onlar yanarken yayılıyordu, o ise içeride tatlı sesiyle şarkı söylüyor, altın mekikle tezgâhı işleyerek dokuma yapıyordu.
9. Meonia kralına, bir köle kadının doğurduğu ve yasak silahlara bürüyüp Troia'ya [Truva'ya] gönderdiği kişiyi.
[Yunanca] Boukolion ise soylu Laomedon'un oğluydu, yaşça en büyükleriydi, lakin annesi onu gizlice doğurmuştu.
10. O ise son nefesini verirken, kim olursan ol, intikamım alınmadan muzaffer kalamazsın, sevincin uzun sürmeyecek, seni de aynı yazgılar bekliyor ve yakında aynı toprakları tutacaksın. Ona öfkeyle karışık bir tebessümle Mezentius, şimdi öl, benden yana ise tanrıların babası ve insanların kralı baksın.
11. [Yunanca] Sana başka bir şey söyleyeceğim, sen de bunu aklına koy, sen kendin de uzun süre yaşamayacaksın, bilakis şimdiden, kusursuz Aiakosoğlu Akhilleus'un elleriyle devrilmek üzere ölümün yaklaştı.
Ve bir başka yerde,
[Yunanca] Kutsal Akhilleus, ölmüş olan ona seslendi, öl sen, ben ise ölümümü Iuppiter [Zeus] ve diğer ölümsüz tanrılar, ne zaman yerine getirmek isterlerse o vakit kabul edeceğim.
12. Tıpkı Iuppiter'in [Jüpiter'in] silah taşıyıcısının pençeleriyle, bir tavşanı ya da beyaz gövdeli bir kuğuyu, yükseklere doğru yakalayıp kaldırdığı, yahut Martius'un [Mars'ın] kurdunun, annesinin sayısız meleyişi arasında ağıllardan bir kuzuyu kaçırdığı an gibi, her yandan feryat yükselir, saldırırlar ve hendekleri toprakla doldururlar.
13. [Yunanca] Yükseklerden uçan kartalın hücum ettiği gibi, karanlık bulutlar arasından ovaya doğru, körpe bir kuzuyu ya da sinmiş bir tavşanı kapmak için indiğinde, Hektor da işte böyle, keskin kılıcını savurarak atıldı.
XIII. Vergilius'un, kendisinin dahi Homeros'tan daha geride kaldığını kabul etmesi utanılacak bir şey olmadığına göre, bana göre hangi noktalarda üstattan daha zayıf göründüğünü söyleyeceğim.
2. O vakit nafile yere yalvaran ve pek çok şey söylemeye hazırlananın başını yere düşürdü ve gövdesini terk etti.
Bu iki dize şu ifadeden aktarılmıştır,
[Yunanca] Daha o konuşurken başı tozlara karıştı.
İfadenin ağırlığı zedelenmeksizin ortaya konan bu olağanüstü sürate bakın, Maro'nun [Vergilius'un] çabası buna erişememiştir. 3. Araba yarışında Homeros, diğer arabanın bir parça önde gittiğini ve ötekinin neredeyse ona yapışmış halde takip ettiğini nasıl bir parlaklıkla göstermiştir,
[Yunanca] Eumelos'un sırtı ve omuzları nefesle ısınıyordu, çünkü başlarını onun üzerine uzatmış uçarcasına koşuyorlardı.
KİTAP V
Lakin o, Islanır ardından gelenlerin köpükleri ve soluğuyla. Aynı şairde, koşuda öndekini kovalayanın sürati daha da hayret vericidir, [Yunanca] Ayaklarıyla arkadan vurup tozun dağılmasına fırsat vermeden. Bu mısranın manası ise şöyledir, şayet tozlu bir zeminde koşuluyorsa, koşan kimse ayağını yerden kaldırdığında şüphesiz belirgin bir iz görünür, yine de ayağın darbesiyle havalanmış olan toz, düşünceden bile daha hızlı şekilde izin üzerine dökülür. İlahî şair bu sebeple arkadan gelenin öndekine öylesine yakın olduğunu söyler ki, henüz toz üzerine dökülmeden öndekinin bıraktığı izin yerini almaktadır. Peki sizin şairiniz aynı şeyi ifade etmek isteyerek ne der? Topuğuyla ezer artık Diores topuğunu. Homeros’a gösterilen hürmeti şunda da gör, [Yunanca] Eğip yana kalın boynunu, öylece yattı. Sizin şair ise der ki, Bükülmüş boynunu koydu. Uygun görülürse şu mısraları da karşılaştıralım, [Yunanca] Mızraklar ise kimi zaman besleyen toprağa saplanır, Kimi zaman da havada asılı kalır. Ve bir alçalmış, bir yükselmiş olarak yücelerde Taşınır görünürler incecik havada. [Yunanca] Hepsinden yukarıda tutar başını ve alnını. Ve yürürken aşar geçer bütün tanrıçaları.
[Yunanca] Zira sizler tanrıçasınız, yanı başımızdasınız ve her şeyi bilirsiniz. Ve zira hatırlarsınız ilahlar, hem yâd etmeye de muktedirsiniz. Aynı anda dehşet verici feryatlar yükseltir yıldızlara, Tıpkı kurban sunağından yaralı kaçan ve boynundan İsabetsiz baltayı silkip atan boğanın böğürtüsü gibi. [Yunanca] Ve o, canını teslim edip böğürdü, hani Helikon beyinin çevresinde Gençlerin kurban için sürüklediği bir boğa nasıl böğürürse, Ve bu kurbanlarla sevinir Yeri Sarsan. Burada her ikisinin üslubu incelendiğinde, aralarındaki farkın ne denli büyük olduğunu görmez misin? Fakat kurban edilmek üzere çekilen boğadan bahsederken hem [Yunanca] Helikon beyinin çevresinde diyerek Apollon’u anması, hem de [Yunanca] ve sevinir Yeri Sarsan diyerek Neptunus’u yâd etmesi de daha az zarif değildir. Boğa kurbanının bilhassa bu iki tanrıya sunulduğuna Vergilius’un bizzat kendisi de tanıktır, Neptunus’a bir boğa, sana da bir boğa ey güzel Apollon. Tıpkı azgın güney rüzgârlarıyla alevin ekinlere düşmesi gibi, Yahut dağ nehrinden boşanan azgın bir selin Tarlaları sermesi, neşeli ekinleri ve öküzlerin emeğini yere sermesi, Ormanları önüne katıp sürüklemesi gibi, yüksek bir kayanın tepesinden Gürültüyü işiten çoban ne olduğunu bilmeksizin donakalır. [Yunanca] Nasıl ki çılgın bir ateş balta girmemiş bir ormana düşer, Rüzgâr onu döne döne her yana taşır, Ve alevin hücumuyla sık çalılar kökünden devrilirse. [Yunanca] Zira ovayı yarıp geçiyordu, kabarmış bir kış ırmağı gibi, Bendleri hızla akarak yerle bir eden,
Onu ne set çekilmiş bendlere zapt edebilir, Ne de verimli bağların çitleri durdurabilir, Ansızın geldiğinde, Zeus’un yağmuru bastırdığı vakit, Ve onun önünde insanların nice güzel işleri çöker gider, İşte öylece dağıtılıyordu Tydeus’un oğlunun önünde sık saflar. Ve iki teşbihi tek bir teşbih yapmak uğruna harmanlamış, bir yandan ateşi, diğer yandan seli alıp ikisinin de vakarını karşılayamamıştır.
Karşıt rüzgârlar ansızın kopan bir kasırgayla çatışır gibi, Zephyrus, Notus ve Doğu atlarıyla mağrur Eurus, inler ormanlar ve köpüren Nereus Üç çatallı mızrağıyla öfkelenir, denizleri ta dip noktasından kaynaştırır. [Yunanca] Nasıl ki iki rüzgâr balık dolu denizi ayağa kaldırır, Boreas ve Zephyrus, Trakya’dan esen, Ansızın geldiklerinde, birdenbire kararır kabarır dalgalar Ve yığar bolca yosunu denizin kıyısına. Ve bir başka yerde, [Yunanca] Eurus ile Notus, bir dağın derin vadisinde Sık ormanı sarsmak için birbiriyle nasıl yarışırsa, Kayıyı, dişbudağı ve kalın kabuklu kızılcığı, Uçları sipsivri dallarını birbirine çarparak Uğultulu bir sesle, kırılan dalların çatırtısıyla, İşte öylece Troyalılar ve Akhalar birbirlerinin üzerine atılarak Kıyım yapıyorlardı, hiçbiri de kaçmayı aklına getirmiyordu.
Daha önce düştüğü kusura burada da düşmüş, iki Grek teşbihinden daha açık ve berrak olan tek bir tanesini inşa etmiştir.
Takip eder ardından pupadan yükselen rüzgâr gidenleri. [Yunanca] Bize ise arkadan, kara pruvalı geminin ardından, Yelkenleri şişiren iyi bir rüzgâr gönderdi, sadık bir yoldaş gibi. Bizimkinin [Yunanca] geminin ardından dediği yere sizin şair gayet münasip şekilde pupadan yükselen demiştir, lakin bizimkinin rüzgâra atfettiği böylesine çok ve tam yerinde olan nitelemeler üstün gelmektedir.
Zavallıların bağırsaklarıyla ve kara kanıyla beslenir. Kendi gözlerimle gördüm, koca eliyle bizimkilerden iki kişiyi Kavrarken, mağaranın ortasında sırtüstü uzanmış halde Taşa vurup parçaladığını. [Yunanca] Fakat o fırlayıp elini yoldaşlarıma uzattı, İkisini birden enik gibi yakalayıp Yere çarptı, beyinleri yere saçılıp toprağı ıslattı. Onları parça parça doğrayıp akşam yemeğini hazırladı, Dağda büyümüş bir aslan gibi yedi, hiçbir şey bırakmadı, Ne iç organları, ne etleri, ne de ilikli kemikleri. Bizler ise ağlayarak Zeus’a ellerimizi kaldırdık. Maro hadisenin anlatımını sade ve kısa tutmuştur, oysa Homeros buna [Yunanca] tutku (pathos) katmış ve anlatımındaki kederle zalimliğin uyandırdığı dehşeti denk kılmıştır.
Burada iki Aloides’i de gördüm, devasa Bedenleriyle ulu göğü elleriyle yıkmaya Girişenleri ve Iuppiter’i yüce hükümranlığından alaşağı etmeye çalışanları. [Yunanca] Ve gördüm tanrı benzeri Otos’u ve şanı uzaklara yayılan Ephialtes’i.
V. KİTAP
[Yunanca] Onları pek ulu besledi tahıl veren toprak, ve şanı yayılmış Orion’dan sonra gelenlerin en güzelleri kıldı, zira dokuz yaşında ve dokuz arşın idiler enine, boyuna ise dokuz kulaç idiler. Bunlar ölümsüzlere bile gözdağı verdiler Olympos’ta, amansız savaşın kargaşasını başlatmaya, Ossa’yı Olympos’un üstüne yığmaya giriştiler, Ossa’nın da üstüne yaprakları fısıldayan Pelion’u, gök tırmanılır olsun diye.
Homerus bedenlerin cesametini boyuna ve enine tartmış, azametli sözlerle uzuvları resmetmiştir, sizin şairiniz ise "muazzam gövdeler" demiş ve öteye bir şey eklememiş, ölçü adlarını anmaya cesaret edememiştir. O, dağların üst üste yığılmasındaki o çılgınca kalkışmanın gayretini tasvir etmiş, beriki ise yalnızca göğü yıkmaya giriştiklerini söylemekle yetinmiştir. Nihayetinde bir yeri diğeriyle kıyaslarsan, utanç verici bir ayrım bulursun.
Denizde dalga ilkin ağarmaya başladığında, yavaşça kabarır deniz ve sularını daha yükseğe kaldırır, ardından ta dipteki zeminden göklere yükselir.
[Yunanca] Uğultulu kumsala denizin dalgası nasıl vurursa, Batı rüzgârının kıpırdanışıyla art arda koşarak, açık denizde önce yükselip kabarır, ardından karada kırılıp kükrer büyük bir gürültüyle, ve burnun çevresinde bükülüp şahlanır, ve püskürtür denizin köpüğünü.
O, denizin çalkantısıyla kıyı dalgalarını en başından tasvir eder, beriki ise bunun üzerinden uçar geçer. Dahası, onun "açık denizde önce yükselip kabarır" dediğini Maro, "yavaşça kabarır deniz" diye çevirmiştir. O, dalgaların kendi büyümesiyle yükseklere kıvrılıp kıyılara çarptığını ve biriken pisliğin köpüğünü fışkırttığını söyler ki hiçbir resim bundan daha canlı bir biçimde gösteremezdi, sizinki ise denizi dipten göklere dek vardırır.
Demişti ve bunu Styx’li kardeşinin akıntılarıyla tasdik etti, zift gibi çağıldayan ve kara girdaplı kıyılarla, başını eğdi ve bütün Olympos’u bir imasıyla titretti.
[Yunanca] Dedi ve kara kaşlarıyla başını eğdi Kronosoğlu, ve hükümdarın ölümsüz başından dökülen ilahi lüleler sarsıldı, ve koca Olympos’u sarstı. Ve Styx’in aşağı akan suyu ki en büyük ve en korkunç andıdır mutlu tanrıların.
Phidias, Olymposlu Iuppiter heykelini yaparken, tanrısal sureti hangi örnekten aldığını soranlara, Iuppiter’in ilk örneğini (archetypus) Homerus’un şu üç dizesinde bulduğunu söylemiştir,
[Yunanca] Dedi ve kara kaşlarıyla başını eğdi Kronosoğlu, ve hükümdarın ölümsüz başından dökülen ilahi lüleler sarsıldı, ve koca Olympos’u sarstı,
zira kaşlardan ve saç lülelerinden Iuppiter’in bütün çehresini çıkardığını ifade etmiştir. İkisinin de Vergilius tarafından atlandığını görüyorsunuz. Doğrusu Olympos’un sarsılışını baş eğişin azametiyle anlatmaktan geri durmamıştır, fakat yemini Homerus’un başka bir yerinden almıştır ki çevirinin kısırlığı bu eklemeyle telafi edilsin.
Gençliğinin ilk çağında yüzü henüz tıraşsız bir delikanlı.
[Yunanca] Bıyığı yeni terleyen, ki gençliğin en zarif çağıdır bu,
İlk gençliğin zarafetinin atlanması, [Yunanca] "ki gençliğin en zarif çağıdır bu", Latince tasviri daha az çekici kılmıştır.
Tıpkı avcıların sıkı çemberine hapsolmuş bir canavar gibi, silahlara karşı kudurur ve ölüme gideceğini bile bile kendini atar ve sıçrayıp mızrakların üzerine atılır.
[Yunanca] Peleusoğlu ise karşıdan fırladı bir aslan gibi, zararlı bir canavar ki onu öldürmeyi aklına koymuştur toplanan köylüler, tüm halk, oysa o başta aldırışsız ilerler, fakat savaşçı gençlerden biri onu kargıyla vurduğunda, ağzını açarak büzülür, çenelerinden köpükler saçılır, ve bağrında cesur yüreği inler, ve kuyruğuyla böğürlerini ve kalçalarını iki yandan kamçılar, savaşa kışkırtır kendini, ve parıldayan gözleriyle dosdoğru atılır hırsla, ya öldürmek için erlerden birini, yahut kalabalığın önünde kendi can vermek için, tıpkı böyle şevketti yüreği ve yiğit ruhu Akhilleus’u karşı çıkmaya ulu yürekli Aeneas’a.
Görüyorsunuz ya, Latin benzetmesi (parabola) öyle daraltılmıştır ki bundan daha yavanı olamaz, buna karşılık Grek metni hem sözcüklerin hem vakaların zenginliğiyle hakiki bir av debdebesini doldurmuştur. Böylesi büyük bir fark karşısında kıyaslama yapmaktan neredeyse hicap duymak gerekir.
Aynı şekilde Troia safları ile Latin safları çarpışırlar, ayak ayağa kenetlenir, er ere sıkışır.
[Yunanca] Nasıl ki miğferler ve siperlikli kalkanlar birbirine yanaşır, kalkan kalkana dayandı, miğfer miğfere, er de ere.
İki yer arasındaki farkın ne kadar olduğunu okurun takdirine bırakıyorum.
Nasıl ki uçarken yükseklerde, kızıl bir kartal kapıp götürdüğü yılanı taşır, pençelerini geçirmiş, tırnaklarıyla tutunmuştur, yaralı yılan ise kıvrım kıvrım gövdesini büker, kalkmış pullarıyla ürperir ve ıslık çalar ağzından dikilerek, o ise eğri gagasıyla hiç duraksamadan sıkıştırır çırpınanı, bir yandan da kanatlarıyla havayı döver.
[Yunanca] Zira bir kuş belirdi onlara, geçmeye can atarlarken, yükseklerden uçan bir kartal, ordunun solundan geçerek, pençelerinde kan rengi, devasa bir yılan taşıyordu, canlı ve henüz kıvranan, ve kavgayı unutmamıştı henüz, zira kendisini tutanı göğsünden, boynunun yanından geriye kıvrılarak ısırdı, o da acılar içinde yere bıraktı yılanı, ve kalabalığın tam ortasına düşürdü, kendisi ise çığlık atarak rüzgârın esintisiyle uçup gitti.
Vergilius yalnızca kartalın avını aktarır, Homerus’un kartalındaki uğursuz işareti hesaba katmaz, o kartal ki hem sol taraftan gelerek zafer kazananların ilerleyişini engellemiş, hem tutsak yılandan aldığı ısırıkla acı içinde avını düşürmüş, ve acısını haykıran çığlığıyla kesin bir göksel işaret vererek geçip gitmiştir, bütün bunlarla zaferin el değiştireceği imleniyordu. Benzetmeye can veren bu unsurlar atlandığından, Latin dizelerinde adeta cansız bir ceset kalmıştır.
Korkudan önce küçüktür, az sonra göğe yükselir, yerde yürür ve başını bulutların arasına gizler.
[Yunanca] O ki önce küçük başlar, lakin sonra göğe dayar başını ve yeryüzünde yürür.
V. Kitap
Homeros, Eris’in [Yunanca], yani çekişmenin, küçükten başladığını ve sonradan göğe varıncaya dek büyüdüğünü söylemiştir. Maro da Fama (Söylenti) hakkında aynı şeyi söylemiştir, fakat uygun düşmemiştir, zira çekişme ile söylentinin büyümesi bir değildir. Çekişme, karşılıklı yıkımlara ve savaşlara dek varsa bile yine çekişmedir ve büyüyen şey ne idiyse o olarak kalır, söylenti ise haddinden fazla yayıldığında artık söylenti olmaktan çıkar ve zaten bilinen bir şeyin bilgisine dönüşür. Nitekim bir mesele yeryüzünden göğe dek bilinir olduğunda, ona artık kim söylenti diyebilir? Kaldı ki şair mübalağanın (hyperbole) kendisine dahi denk düşememiştir, o gök demiştir, bu ise esintiler ve bulutlar demiştir. Yazarından aktardığı her şeyi onunla denk kılamamasının sebebi şudur ki, eserinin her yerine Homeros’a ait bir parçanın taklidini yerleştirmek istemiş, fakat o ilahi söyleyişe insani güçlerle her yerde erişememiştir, nitekim hepimizin ortak hükmüyle tartılmasını arzu ettiğim şu kısımda olduğu gibi.
Minerva, sadece savaşmakta olan kendi Diomedes’ine alevlerin hararetini katar ve düşmanların kırımı arasında başının yahut silahlarının parıltısı bir asker gibi tehdit saçar, [Yunanca] miğferinden ve kalkanından yorulmak bilmez bir ateş yaktı. Vergilius buna haddinden fazla hayran kalarak ölçüsüzce kullanmıştır. Zira bir yerde Turnus hakkında şöyle der, kızıl sorguçlar titrer miğfer tepesinde, kalkanından saçılır çakan yıldırımlar, bir diğer yerde ise aynı şeyi Aeneas için koyar, başındaki tolga parıldar, sorguçlardan ve tepeden alev boşanır, tunçtan kalkan göbeği ise ulu ateşler kusar. Bunun ne denli yersiz konulduğu şuradan bellidir ki, Aeneas henüz savaşmıyordu, yalnızca gemide gelirken görünmekteydi. Bir başka yerde ise, üç kat yelesi olan o yüksek miğfer Chimaera’yı taşır, Etna alevleri püskürten boğazından. Vulcanus tarafından henüz getirilen ve yere bırakılan silahlara Aeneas’ın hayran kalmasına ne demeli, sorguçlarıyla dehşet salan miğfere ve alev kusan zırha? Bu öykünme doyumsuzluğunun bir diğerini görmek ister misiniz? Bu kısmı yukarıda anmıştık, parlaklığına kapılmıştır, [Yunanca] dedi ve Kronion kara kaşlarıyla başını eğdi, hükümdarın ölümsüz başından döküldü ilahi lüleler, ve sarstı koca Olympos’u. Vergilius, konuşan Iuppiter’e aynı hürmeti atfetmekte gecikmiştir. Zira hem birinci, hem dördüncü, hem de dokuzuncu kitapta Iuppiter birtakım sözleri hiçbir sarsıntı olmaksızın söyler, nihayet Iuno ile Venus’ün münakaşasından sonra, söze başlar, o konuşurken tanrıların yüce evi sessizliğe bürünür, ve sarsılır temelinden yeryüzü, susar yüksek gök kubbe, diner o vakit Zephyros’lar, deniz sakin sularını bastırır, sanki az evvel tüm cihanın böylesi bir itaati olmaksızın konuşan kendisi değilmiş gibi. Aynı yersizlik Iuppiter’in terazisinde de görülür ki, bunu da şu dizeden almıştır, [Yunanca] ve o vakit baba, altın teraziyi havaya kaldırdı, nitekim Iuno, Turnus hakkında çoktan kehanette bulunmuştu, şimdi gencin denk olmayan kaderlerle çarpıştığını görüyorum, ve Parca’ların günü, düşman aydınlık yaklaşıyor, Turnus’un kesinlikle öleceği ortadayken, yine de geç kalarak, Iuppiter’in kendisi dengelenmiş iki kefeyi tutar, ve ikisinin farklı kaderlerini koyar.
Fakat bunlar ve benzerleri Vergilius adına hoş görülmelidir, zira Homeros’a beslediği aşırı gayret yüzünden ölçüyü aşmıştır. Nitekim bütün şiirinde başlıca örnek olarak bir tek bu kalıbı benimseyen kimsenin, bazı noktalarda daha aşağı görünmemesi fiilen mümkün değildi. Zira yalnız onun azametini değil, aynı zamanda üslubunun sadeliğini, canlılığını ve vakarını da taklit edebilmek için gözlerini Homeros’a dikmişti. Kahramanları arasındaki muhtelif şahsiyetlerin türlü türlü yüceltilişi, tanrıların araya girişi, efsanelerin ağırlığı, duyguların doğal ifadesi, kadim hatıraların peşine düşülmesi, teşbihlerin abartısı, çağlayan bir nutkun gürleyişi ve her bir meselenin ihtişamla zirveye taşınması bundandır.
XIV. Vergilius için Homeros’un taklidi öylesine tatlıdır ki, şiirlerindeki kimi bilgisizlerin yerdiği kusurları dahi taklit etmiştir, kastettiğim şudur ki, Hellenlerin akephaloi (başsız), lagaroi (gevşek), hyperkatalēktikoi (aşırı ölçülü) dedikleri vezin kusurlarını dahi, Homeros üslubunu benimsediğinden reddetmemiştir, nitekim kendi eserinde akephaloi (başsız dizeler) mevcuttur, koçbaşıyla vurur kapılara, kör duvarlarla örülü yola ve benzerleri, lagaroi (gevşek dizeler) ise dize ortasında uzun heceler yerine kısa heceler barındırır, ve sürgüsü çetin kapıları, Latinus meclisi ve ulu girişimleri bizzat kendisi. Hyperkatalēktikoi (aşırı ölçülü olanlar) ise bir hece daha uzundur, durmaksızın her şeyi ve Vulcanus ateşiyle kaynatır suyunu ve gümüş köpüğünü ve canlı kükürtleri karıştırırlar ve yabani kocayemiş. Homeros’ta kılları yolunmuş ve tıraş edilmiş gibi duran, günlük konuşma dilinden farksız dizeler de vardır. Vergilius bunları dahi destansı bir sadelik addederek sevmiştir, [Yunanca] ve yüz elli doru at, hepsi de kısrak. Her şeyi alt eder Amor, biz de boyun eğelim Amor’a, çırılçıplak yatacaksın ey Palinurus, bilinmedik kumlarda. Kaçınmadığı latif tekrarlar da mevcuttur, [Yunanca] tıpkı bir genç kızla bir delikanlının, bir genç kızla bir delikanlının fısıldaşması gibi birbirine. Pan dahi hakem Arkadia olursa yarışırsa benimle, Pan dahi Arkadia hakemliğinde yenildiğini söyler.
5. Kitap, 14. Bölüm
Homeros’un nitelemelerine (epitheton) ne denli hayran kaldığını, onları taklit ederek ikrar etmiştir, [Yunanca] "kaderine boyun eğmiş, bahtiyar kulu," [Yunanca] "tunç zırhlı adamlar ve göbekli kalkanlar," [Yunanca] "ve yeni bilenmiş mızraklar," [Yunanca] "koyu yeleli Poseidon," [Yunanca] "bulutları devşiren Zeus," [Yunanca] "gölgeli dağlar ve uğuldayan deniz," [Yunanca] "karanlık derili yaylar," ve ilahi şiirin çeşitlilik arz eden haşmetinin, gökteki yıldızlar misali parıldamasını sağlayan binlerce böylesi kelime. Bunlara sizin şairinizden şu karşılıklar verilir, kötülüğe kışkırtan açlık, altın saçlı dallar, yüz kollu Briareus. Buna dumanlar saçan geceyi ve dikkatli bir okurun neredeyse her bir dizede ayırt edebileceği nice örneği ekle. Homeros, anlatısının ortasında çoğu vakit sözünü sanki birine yöneltircesine söyler, [Yunanca] "Orada uyuklarken göremezdin ulu Agamemnon’u," ve, [Yunanca] "Öfkeli bir adam olduğunu söylerdin onun, üstelik akılsız." Vergilius da bunu gözden kaçırmamıştır, Göçüp gittiklerini görürsün ve bütün şehirden akın ettiklerini, ve, Savaş düzenine girildiğinde Leucate’nin kaynadığını görürdün bütünüyle, ve, Sanki kökünden sökülmüş Cyclades adaları yüzüyor sanırsın denizde, ve, Boş yere yıkanma arzusuyla çırpındığını görürsün.
Aynı şekilde o ilahi ozan, gerek az gerekse çok zaman evvel vuku bulmuş hadiseleri, hadiselerin cereyan edişini sırasıyla tanzim etmeyerek bir tarihçinin üslubundan kaçınmak ve yine de geçmişin bilgisini bizden esirgememek gayesiyle, pek yerinde bir tarzda kendi anlatısının silsilesine dahil eder.
Achilleus gazaba gelmeden evvel Asya şehri Thebe’yi ve daha pek çok kenti yerle bir etmişti, lâkin Homeros’un eseri Achilleus’un öfkesiyle başlangıç yapmıştır. Daha evvel olup bitenlerden bihaber kalmayalım diye, bunların vaktinde bir anlatısı sunulur, [Yunanca] "Eetion’un kutsal şehri Thebe’ye gittik, orayı yağmaladık ve her şeyi buraya getirdik," ve başka bir yerde, [Yunanca] "Gemiyle insanların on iki şehrini yağmaladım, yayan olarak da derim ki, verimli Troia toprağında on bir şehri."
Yine, Yunan donanmasının kendisince meçhul olan Troia kıyılarını hangi kılavuz sayesinde bulduğunu bilelim diye, Kalkhas hakkında söz açıldığında şöyle der, [Yunanca] "Ve Akhaların gemilerine İlion yolunu gösterdi, ona Phoibos Apollon’un bahşettiği kâhinlik sanatı sayesinde," ve Kalkhas bizzat, denize açılan Yunanların başına gelen ve serçeleri helak eden yılan mucizesini hikâye eder, ki bundan ordunun on yıl boyunca düşman toprağında kalacağı bildirilmiştir. Bir başka yerde bir ihtiyar, yani masallar anlatmaya pek hevesli ve geveze bir çağdaki kişi, eski vakaları nakleder, [Yunanca] "Zira bir vakitler ben sizden daha üstün erlerle düşüp kalktım," ve devamı, ve başka bir yerde, [Yunanca] "Keşke genç olsaydım ve gücüm yerinde dursaydı," ve ardı gelen dizeler.
Vergilius bütün bu nevi anlatımları fevkalade bir surette taklit etmiştir, Zira hatırlarım, kız kardeşi Hesione’nin krallığını ziyarete gelen Laomedon oğlu Priamos’u, ve, Ve doğrusu hatırlarım Teukros’un Sidon’a gelişini, ve, Nasıl idiysem, Praeneste surları altında ilk safları yere serdiğim vakit, ve Cacus’un hırsızlığı ile cezalandırılmasına dair anlatının tamamı. En eski çağlara ait olanları da sükûtla geçiştirmemiş, taklit ettiği müellifin yaptığı gibi bunları da malumatımıza arz etmiştir, Zira anlatırlar, sevgilisi Phaethon’un yasıyla Cycnus’un, ve benzeri sözler.
15. Bölüm
Lâkin Yunanların katalog (catalogus) adını verdikleri yardımcı kuvvetlerin sayıldığı kısma gelindiğinde, aynı müellifini taklit etmeye gayret etmişse de, kimi hususlarda Homeros’un ciddiyetinden bir nebze sapmıştır. Evvela, Homeros Atina’yı, Lakedaimon’u ve hatta ordu komutanının memleketi olan Mykenai’yi bir kenara bırakıp, mevkiin herhangi bir itibarından ötürü değil, sayımının başlangıcı için en malum burun noktasını seçtiğinden ötürü Boiotia’yı kataloğunun başına yerleştirmiştir, buradan hareketle kimi zaman iç kısımları kimi zaman bitişik sahil boyunu tasvir eder, oradan tekrar, yol alan bir yolcu misali, coğrafi intizam kaidesiyle birbirine bağlanan mahallerin her iki konumuna yönelir, kitabında bölgelerin irtibatının hiçbir sıçramayla kesintiye uğramasına mahal vermez, bilakis bir seyyah edasıyla ilerleyerek ayrıldığı noktaya geri döner ve böylece sayımının kapsadığı her şey tamamlanmış olur, buna mukabil Vergilius, bölgeleri zikrederken hiçbir nizam gözetmez, mahallerin silsilesini kesintilerle parça parça eder. Evvela Clusium ve Cosae’den Massicus’u getirir.
Bunu Populonia ve Ilva kıtasının eşlik ettiği Abas izler. Bunların ardından Pisa kenti Asilas’ı göndermiştir ki bu kentin Etruria’nın ne denli uzak bir cüzünde yer aldığı, şerh düşülmeye hacet bırakmayacak kadar bilinmektedir. Oradan hemen Caere’ye, Pyrgi’ye ve kente pek yakın olan Graviscae’ye geri döner ve buralara komutan olarak Astur’u tayin eder. Buradan Cinyrus onu Liguria’ya, Ocnus ise Mantua’ya sürükler. Fakat Turnus’un yardımcı kuvvetler kataloğunda dahi, şayet yerlerin konumunu zihninde gözden geçirecek olursan, onun bölgelerin coğrafi bütünlüğünü takip ettiğini göremezsin. Bundan maada Homeros, katalogda saydığı herkesi ister talihli ister talihsiz bir kaderle olsun çarpışırken de zikreder ve kataloğa dahil etmediği kimselerin katledildiğini söylemek istediğinde, şahsın değil kalabalığın adını öne sürer ve ne vakit büyük bir kırımı kastetse, insanların hasadının yapıldığını söyler, katalog haricinde hiç kimseye savaş meydanında kati bir ad izafe etmez.
KİTAP V
7 eksilterek. Fakat sizin Maro’nuz bu dikkatin zahmetinden kaçınmıştır, zira hem fihristte andığı kimseleri savaşta göz ardı etmekte, hem de daha önce sözünü etmediği başkalarını anmaktadır. Massicus önderliğinde bin gençten oluşan bir birliğin geldiğini söylemiştir, Clusium surlarını ve Cosae’yi terk edenler, ardından Turnus bir gemiyle kaçar, ki onunla Clusium kıyılarından gelmişti Kral Osinius, oysa bu Osinius’un adını daha evvel hiç anmamıştı, üstelik şimdi 8 bir kralın Massicus’un emrinde savaşması da yersizdir. Bundan başka, savaşta ne Massicus ne de Osinius katiyen görünür, hatta güçlü Gyas ve güçlü Serestus dediği kimseler de, güzel Aquiculus, Mars soyundan Haemon, pek yiğit Umbro ve Hippolytus’un savaşta pek güzel dölü Virbius dahi, savaşçı safları arasında ne şanlı ne de yüz kızartıcı bir 9 anılmaya hak kazanabilmişlerdir. Keza Cycnus ve Phaethon efsaneleriyle meşhur Antias, Cupavo ve Cinirus, hiç bilinmeyen Alesus ve Sacrator ile daha önce bahsi geçmeyen Atinas dövüşürken, savaşta hiçbir yararlılık göstermezler. 10 Sonra, adını andığı kişilerde, kendi içinde sıklıkla dikkatsizce bir karışıklık meydana gelir. Dokuzuncu kitapta Asilas, Corinaeus’u yere serer, ardından on ikinci kitapta Corinaeus, Ebusus’u katleder, Karşı çıkan Corinaeus sunaktan yarı yanmış bir odun kapar ve gelen, darbe indirmeye hazırlanan Ebusus’un yüzüne savurur. 11 Nisus’un öldürdüğü Numa’yı da böylece, sonradan Aeneas kovalar, yiğit Numa’yı. Onuncu kitapta Aeneas, Camers’i yere serer, oysa on ikinci kitapta Iuturna, Camers’in kılığına bürünür. 12 Chloreus’u on birinci kitapta Camilla öldürür, on ikinci kitapta ise Turnus. Iasus oğlu (Iasides) Palinurus ile Iasus oğlu Iapis’in kardeş olup olmadıklarını sorarım. Hippocoon bir Hyrtacus oğludur (Hyrtacides) ve yine bir Hyrtacus oğlu, Asilas, Corynaeus’u yere serer. 13 Fakat iki kişinin aynı adı taşımış olması da mümkündür. Bu gibi durumlarda Homeros’un gösterdiği o ihtiyat nerede kalmıştır? Onda iki Aias varken, kimi zaman Telamon oğlu Aias [Yunanca], kimi zaman Oileus’un çevik oğlu Aias [Yunanca], kimi zaman da başka bir yerde aynı adı taşıyan, tek bir yüreğe sahip [Yunanca] der ve okuyucu adlandırmadaki farklılığa dair şüphelere kapılmak zorunda kalmasın diye, adlarıyla birleştirdiği kimseleri alametleriyle ayırmaktan geri durmaz. Sonra Vergilius fihristinde, Homeros’un aynı biçimi sıklıkla tekrarlayarak başka bir sebeple sakınmadığı usancı savuşturmaya özen göstermiştir, 14 Ve Aspledon’da oturanlar, Ve Euboia’yı tutanlar, Ve Argos’u ve Tiryns’i tutanlar, Ve derin vadili, yarıklarla dolu Lakedaimon’u tutanlar. [Yunanca] 15 Oysa bu şair, tekrardan sanki bir ayıp yahut kusurmuşçasına kaçınarak çeşitlendirir, Tirren kıyılarından savaşa ilk giren haşin Mezentius oldu, bunun yanı başında oğlu Lausus, bunların ardından çayırlar boyu ünü dillere destan arabasıyla, sonra ikiz kardeşler, ne de Praeneste’nin kurucusu, fakat atları ehlileştiren Messapus, işte Sabinlerin kadim kanından, bu Agamemnon soyundan, seni de dağlık Marruvium halkından gelen rahip, Hippolytus’un dölü de yürüyordu. 16 Belki bir kimse bu zenginliğin o ilahi sadeliğe yeğ tutulması gerektiğini düşünür, lakin o tekrar nedense Homeros’a benzersiz bir şekilde yakışmaktadır, zira salt adları aktaracağı bir yerde kendini zorlamamış, her birinin farklılıkları boyunca üslubunu eğip bükerek kılı kırk yarmamış, aksine saflar boyunca dizilmiş olanları sayarcasına, ancak sayı bildiren sözcüklerle yapılabilecek şekilde, teftiş edenlerin alışılagelmiş tavrını muhafaza etmiştir, bu da kadim şairin dehasına layık ve sayıp dökmeye pek uygundur. 17 Yine de, gerektiği yerde önderlerin adlarında fevkalade bir çeşitlilik gösterir, Phokislilere ise Schedios ve Epistrophos önderlik ediyordu, Lokrislilere Oileus’un çevik oğlu Aias kumanda ediyordu, Nireus ise Syme’den üç denk gemi getirmişti. [Yunanca] 18 Homeros’taki o sayıp dökme yığılmasına hayran kalan Maro, bunu neredeyse daha zarif bir şekilde aktardığını söyleyebileceğim tarzda şöyle ifade etmiştir, Onlar Knosos’u, surlarla çevrili Gortyna’yı, Lyktos’u, Miletos’u ve kireç beyazı Lykastos’u, Phaistos’u tutuyorlardı, [Yunanca] ve benzerleri. 19 Vergilius’un şu dizeleri işte bu örneğe göredir, Saflar ovalarda sıklaşır ve Argolis gençliği, Aurunca birlikleri, Rutullar ve kadim Sicanlar, Gaurana safları ve kalkanları boyalı Labiciler durur, senin korularını, ey Tiberinus ve Numicus’un kutsal kıyısını sürenler, saban demiriyle Rutul tepelerini ve Kirke sırtını işleyenler, Anxur’un tarlalarına Iuppiter’in hükmettiği o yerler, ve diğerleri.
XVI Her iki şair de fihristlerinde çetin meselelerin yahut adların anlatımından sonra, okuyucunun zihni tazelensin diye daha hoş dizelerle örülü bir efsane yerleştirir. 2 Homeros, bölgelerin ve kentlerin adlarını sayıp dökerken, bıkkınlığın getireceği ağırlığı savuşturacak efsanelere yer açar, Ve Pteleos ve Helos ve Dorion, hani orada Musalar yoluna çıkıp Thrakialı Thamyris’i türkü söylemekten alıkoymuşlardı, Oikhalia’dan, Oikhalialı Eurytos’un yanından gelirken, zira övünerek and içmişti yeneceğine, bizzat Aigis taşıyan Zeus’un kızları Musalar türkü söylese bile, onlar ise öfkelenip onu kör ettiler, ilahi türküsünü elinden aldılar ve unutturdular kithara çalmayı, [Yunanca] 3 ve başka bir yerde, Onlara mızrağıyla ünlü Tlepolemos önderlik ediyordu, onu Astyokheia koca Herakles’e doğurmuştu, Ephyra’dan, Selleeis ırmağından getirmişti onu, Zeus’un beslediği yiğitlerin nice kentini yağmaladıktan sonra. Tlepolemos sağlam yapılı konakta büyüyünce, hemen katletti babasının sevgili dayısını, [Yunanca] 4 ve hoşluğu uzattığı diğer kısımlar.
XVI
Vergilius bu hususta üstadını izleyerek ilk fihristte kimi zaman Aventinus’tan, kimi zaman Hippolytus’tan söz açar, ikincisinde ise Cycnus’u hikâye eder, böylelikle araya serpiştirilen hoşluklar anlatıların tekdüzeliğine şifa olur. Georgica’nın bütün kitaplarında da aynı şeyi pek büyük bir zarafetle icra etmiştir. Zira tabiatı icabı çetin bir mevzu olan öğütlerin ardından, okuyanın veya dinleyenin zihnini tazelemek maksadıyla, her bir kitabı dışarıdan getirilmiş bir konuyu araya katarak nihayete erdirmiştir, birincisini fırtına alametleriyle, ikincisini köy hayatına övgüyle bitirir, üçüncüsü davar vebalarıyla son bulur, dördüncünün nihayeti ise Orpheus ve Aristaeus hakkında boş olmayan bir anlatıdır. Böylece Maro’nun tüm eserinde Homeros taklidi parıldar.
Homeros bütün şiirini vecizelerle öyle donatmıştır ki, onun her bir kelamı herkesin dilinde birer atasözü vazifesi görür, [Yunanca] Lakin tanrılar bütün nimetleri insanlara aynı anda vermez, [Yunanca] Yanında olan konuğu ağırlamak gerek, gitmek isteyeni ise uğurlamak, [Yunanca] Her hususta ölçü en hayırlısıdır, [Yunanca] Çoğunluk kötüdür, [Yunanca] Güvenilmezin kefaleti de güvenilmez olur, [Yunanca] Akılsızdır kendinden daha üstün olanlara karşı durmak isteyen ve daha niceleri. Vergilius’ta da bunları beyhude aramazsın, Hepimiz her şeyi yapamayız, Her şeyi alt eder Sevgi, Her şeyi alt etti çetin Emek, Ölmek o kadar mı sefil bir şeydir? Herkesin günü belirlenmiştir, Düşmana karşı hile mi mertlik mi, kim ayırt eder? Ve her bir diyar neyi verir, neyi reddeder, Altının lanetli açlığı. Ve malumu tekrarlayıp usandırmayayım diye diyebilirim ki, bu kabil binlerce vecize ya herkesin dilindedir ya da okuyanın dikkatine kendiliğinden çarpar. Kimi hususlarda Homeros’un yolundan bilerek mi yoksa tesadüfen mi ayrıldığını kestiremem. Homeros talihi bilmemeyi yeğlemiş ve her şeyin idaresini yalnızca yazgı (moira) tesmiye ettiği hükme bırakmıştır, öyle ki bu talih (tykhe) kelimesi Homeros cildinin hiçbir yerinde zikredilmez. Buna karşılık Vergilius onu yalnızca bilip anmakla kalmaz, aynı zamanda ona mutlak iktidar da atfeder, oysa talihi anan filozoflar dahi onun kendi gücüyle hiçbir şeye muktedir olamayacağını, ancak hükmün yahut inayetin (providentia) bir hizmetçisi olduğunu kabul etmişlerdir. Menkıbelerde yahut tarihlerde de kimi zaman aynısını yapar. Homeros’ta Aigaion, Jüpiter’e yardımcıdır, oysa Maro’nun dizeleri onu Jüpiter’e karşı silahlandırır.
Dolon’un savaştaki namıyla bilinen evladı Eumedes, cüreti ve bileğiyle babasını andırır, hâlbuki Homeros’ta Dolon savaş bilmez biridir. Homeros, Paris’in muhakemesine dair hiçbir bahsi kabul etmez. Keza şair Ganymedes’in Jüpiter tarafından Juno’nun kumaı olarak kaçırıldığını değil, tanrılara yaraşır biçimde [Yunanca] kadeh sunucusu olarak göğe, tanrıların arasına kabul edildiğini aktarır.
Vergilius ise böylesi ulu bir tanrıçanın, soylu kadınların her biri için bile çirkin düşecek şekilde, Paris’in hükmüyle sanki güzellikte mağlup düşmüşçesine kederlendiğini ve Catamitus’un kumalığı sebebiyle onun bütün kavmine eza çektirdiğini zikreder. Bazen üstadını öyle örtülü bir şekilde taklit eder ki, oradan aldığı tasvirin yalnızca tertibini değiştirir ve adeta başka bir şeymiş gibi görünmesini sağlar. Homeros ulu bir coşkuyla yerin sarsılmasından ötürü bizzat Hades’in dehşete düşüp fırlamasını ve feryat etmesini şöyle tasvir eder, [Yunanca] Korktu aşağıda, ölüler diyarının efendisi Aidoneus, korkuyla fırladı tahtından ve haykırdı, yeri sarsan Poseidon yukarıdan toprağı yarıp açmasın diye, ölümlülere ve ölümsüzlere görünmesin diye o korkunç, küflü, tanrıların dahi iğrendiği konaklar. Maro bunu anlatı makamında değil, bir teşbih makamında zikretti, ta ki farklı bir şeymiş gibi görünsün, Tıpkı şiddetli bir kuvvetle derinden yarılan yerin aşağıdaki yurtları çözüp açması, tanrıların nefret ettiği solgun krallıkları ortaya sermesi, yukarıdan devasa uçurumun görünmesi ve içeri sızan ışıktan ölü ruhların ürkmesi gibi. Bunu da gizleyerek kendine mal etti. Zira diğeri, tanrıların zahmetsizce yaşadığını, [Yunanca] tanrıların kolaylıkla yaşadığını söylediğinde, o da aynı şeyi en örtülü biçimde şöyle ifade etti, Jüpiter’in sarayında tanrılar her ikisinin beyhude akıbetine ve fanilerin maruz kaldığı onca zahmete acırlar, ki tanrıların kendileri şüphesiz bu zahmetlerden uzaktır.
XVII
Homeros’un Vergilius’a ne denli katkı sunduğu hususu, en çok da Maro’dan savaşın başlangıcını tertip etmesi icap ettiğinde belirginleşir, zira bu tertip Homeros’ta yoktu, nitekim o, ancak savaşın onuncu yılında vuku bulan Akhilleus’un öfkesini kendine başlangıç edinmişti, Vergilius ise yeni bir hadise doğurmak için hayli çaba sarf etti. Tesadüfen yaralanan bir geyiği kargaşanın sebebi kıldı. Fakat bunun pek hafif ve fazla çocukça olduğunu görünce, köylülerin hücumu savaşa kafi gelsin diye onların öfkesini artırdı. Ancak Latinus’un, bilhassa saray ahırına bakan kölelerinin dahi, at ve araba hediyelerinden ötürü Latinus’un Troyalılar ile nasıl bir ittifak kurduğunu [okunamadı]
KİTAP V
...evlilik bağını bilmez değillerdi, canavar soylu bir efendiyi içeri sokmak gerekirdi. Peki sonra ne oldu, tanrıların en yücesi gökten indirilir ve Furiaların en büyüğü Tartaros’tan yardıma çağrılır, sanki sahnede cinnet doğururcasına yılanlar saçılır, kraliçe yalnızca soylu kadınlara yakışan hürmetin sığınağından dışarı çıkarılmakla kalmaz, şehrin orta yerinde bir oraya bir buraya koşmaya zorlanır, bununla da yetinmeyip diğer anaları da çılgınlığının ortaklığına çağırarak ormanlara yönelir. Bir vakitler iffetli olan koro taşkınlık yapar, çılgınca gizem törenleri icra edilir.
Daha ne diyeyim, Maro’nun bu kısımda da kendi üstadı veya Yunanlardan bir başkası nezdinde izleyeceği bir örneğe sahip olmasını yeğlerdim. "Bir başkası" derken haksız da sayılmam, zira bağ bozumunu tek bir bağın salkımlarından yapmadı, nerede taklit edilecek ne bulduysa hepsini kendi işine ustaca uydurdu, öyle ki dördüncü kitabının yazarı Apollonios olan Argonautika’dan, Medea’nın İason’a duyduğu taşkın ve dizginsiz aşkı Dido veya Aeneas’a aktararak Aeneis’inin dördüncü kitabını neredeyse baştan sona biçimlendirdi. Üstelik bunu özgün yazarından daha zarif bir şekilde düzenledi, öyle ki şehvetle kendinden geçen Dido efsanesinin uydurma olduğunu herkes bilmesine rağmen, bunca yüzyıldır hakikat kisvesini korumuş ve herkesin dilinde bir gerçekmiş gibi öyle dolaşmıştır ki, ressamlar, heykeltıraşlar ve dokuma ilmekleriyle sûretler tasvir eden nakkaşlar, yegâne zarafet konusuymuşçasına bu tasvirleri canlandırmada en çok bu temayı kullanırlar, aynı şekilde oyuncuların aralıksız jestleriyle ve ezgileriyle de icra edilir. Anlatımın güzelliği öylesine tesirli oldu ki, Fenikeli kadının iffetini bilen ve kraliçenin namusuna halel gelmesin diye canına kıydığından haberdar olan herkes, bu masalı görmezden gelir, hakikatin inancını vicdanlarında gizleyip, şairin tatlı hayal gücünün insan yüreklerine aşıladığı bu kurmacayı gerçek niyetine yâd etmeyi yeğlerler.
Flaccus’un taklit edilemez olduğunu itiraf ettiği Pindaros’a da el atıp atmadığına bir bakalım. Oradan çekip aldığı ufak tefek ve nemli kırıntıları bir kenara bırakıyorum, fakat neredeyse baştan sona kopyalamaya yeltendiği bir yeri sizinle paylaşmak isterim, zira üzerinde daha derin düşünmemize değer. Pindaros’un Etna Yanardağı’nın tabiatı ve alevleri üzerine bestelediği şiirle yarışmak istediğinde, aşırı zengin ve dolgun fesahatiyle tanınan Pindaros’tan bile daha cüretkâr ve daha tumturaklı sözler ve düşünceler sarf etti. Söylediklerime bizzat sizleri hakem kılmak adına, hafızamın elverdiği ölçüde Pindaros’un Etna Dağı üzerine söylediği şiiri okuyayım,
[Yunanca] Bağrındaki en saf kaynaklardan fışkırtır nehirler boyu yaklaşılmaz ateşi, gündüz vakti akıtırlar duman sellerini kor alevlerle, fakat karanlık bastığında kızıl bir alev yuvarlanan kayaları gürültüyle sürükler ve fırlatır denizin derin düzlüklerine. Hephaistos’un o korkunç pınarlarını yukarı doğru savurur bu sürüngen mahluk, seyretmesi hayret verici bir harika, yanından geçenlerin anlatması dahi bir mucizedir.
Şimdi de Vergilius’un dizelerini dinleyin ki, bu işi nihayete erdirmekten ziyade sadece başladığını haklı olarak teslim edesiniz,
Liman rüzgârların hücumundan uzaktır, sarsılmaz ve geniştir kendi başına, fakat yanı başında Etna korkunç yıkımlarla gürler, kimi zaman göğe fışkırtır kara bir bulutu, katran gibi bir girdapla ve akkor küllerle tüter, ve alevden küreler yükselterek yalar yıldızları. Kimi zaman da dağın sökülüp atılmış bağrını, kayalarını dikerek kusar, ve havalara doğru erimiş taşları iniltilerle yığar, en derin tabanından kaynayıp taşarak.
Başlangıçta Pindaros hakikate sadık kalarak meselenin aslını ve orada gözle görülen durumu söyledi, Etna gündüzleri tüter, geceleri alev saçar. Vergilius ise kelimelerin tantanasını ve çınlamasını aramak için çabalarken, hiçbir ayrım gözetmeksizin iki vakti birbirine karıştırdı. Dahası o Yunan şair, derinlerden ateş pınarlarının fışkırdığını, duman nehirlerinin aktığını ve sanki birer ateşten yılan gibi alevlerin alaca ve kıvrımlı dalgalarını deniz enginliklerine taşıdığını pırıl pırıl bir dille anlattı. Oysa sizin bu şairiniz, kara bir bulutu katran gibi bir girdapla ve tüten küllerle doldurarak o [Yunanca] "duman sellerini kor alevlerle" ifadesini aktarmak istemiş, fakat bunu kaba ve ölçüsüzce yığmıştır, Pindaros’un pınarlar dediği şeye sert ve yersiz bir şekilde alev küreleri demiştir. Şu söylediği ise akıl alır gibi değil, kara bulutun katran girdabı ve akkor küllerle tüttüğünü söyledi. Zira akkor olan şeyler ne tütmeye ne de kara olmaya yatkındır, meğerki "akkor" sözcüğünü parıldayan anlamında değil, avamın yaptığı gibi yersizce ve kaynayan manasında kullanmış olsun, zira malumdur ki akkorluk ısıdan değil, beyazlıktan gelir. Kayaların dışarı kusulup dikildiğini ve aynı kayaların derhal eridiğini, inlediğini ve göğe doğru yığıldığını söylemesi ise, ne Pindaros tarafından yazılmıştır ne de şimdiye dek işitilmiştir, canavarca addedilen her şeyin en canavarcasıdır.
Nihayetinde Yunan diline ne denli istekle bağlandığını, sıkça başvurduğu kelimelerden takdir ediniz,
kutlu Odysseus, yaban hayvanlarının inleri, maharetli çatılar, Rhodope dorukları ve yüce Pankhaia ve Getler, ve Hebros, ve Attikalı Orithyia, ve Thyiad, duyunca Bakhos’u, kamçılar üç yıllık gizemler ve çağırır geceleyin haykırışlarla Kithairon, ve Lakonyalı Tyndareos kızının o menfur çehresi değil sana düşman, ve birlikte adım atın ey Faunlar ve Dryad bakireleri, ve bir o yandan bir bu yandan toplanır Oreadlar, ve bir kısmı ayaklarıyla ritim tutarak dans eder, ve Nympheler büküyordu Miletos yünlerini, camın doymuş rengine boyanmış olan.
KİTAP V
Drymo ve Xantho ve Ligea ve Phyllodoce Nesaea, Spio ve Thalia ve Cymodoce ve Alcandros ve Halius ve Noemon ve Prytanis ve Dirke pınarlı Amphion, Akte'nin Arakynthos dağında, ve ihtiyar Glaukos'un korosu ve İno oğlu Palaimon. Bu mısra Parthenios'undur [Vergilius'un Yunanca hususunda ders aldığı dilbilgisi bilgini], Glaukos'a, Nereus'a ve İno oğlu Melikertes'e, [Yunanca] o ise şöyle der, Glaukos'a, Panopea'ya ve İno oğlu Melikertes'e. ve Ve tez canlı Tritonlar ve devasa balinalar. Hatta Yunan çekimlerinden (declinatio) öylesine hoşlanır ki, Mnestheum yerine Mnesthea demiştir, nitekim kendisi başka bir yerde, ne de kardeşi Mnestheus der ve Orpheo yerine, Yunanca çekimleyerek Orphi demeyi yeğlemiştir, nitekim, Orpheus'a Kalliope, Linos'a güzel Apollon, ve Gördük, ey yurttaşlar, Diomedes'i, bu tür isimlerin Yunanca belirtme hâlinin (accusativus) "en" ile bitmesi gibi. Zira bir kimse onun Latince kurallara göre Diomedem dediğini zannederse, mısradaki vezin sıhhati kaybolacaktır. Nihayet bütün eserlerine Yunanca adlar vermeyi yeğlemiştir, Bucolica, Georgica, Aeneis, ki bu ismin teşekkülü Latin dilinin kaidesine yabancıdır. Fakat bunlardan bu kadar bahsetmek kâfidir, zira bunların çoğu herkesçe, bazıları ise Romalıların pek çoğu tarafından bilinmektedir. Şimdi, Yunan edebiyatının en mahrem derinliklerinden çıkarılmış olup, Yunan irfanını layıkıyla özümsemiş olanlar müstesna, hiç kimsenin bilmediği hususlara geliyorum. Zira bu şair, ne kadar kılı kırk yaran ve endişeli biriyse, bir o kadar da bilgisini gizleyen ve ketum davranan bir bilgindi, öyle ki iktibas ettiği birçok şeyin nereden alındığını bilmek güçtür. Georgica'nın başlangıcına şu mısraları koymuştur, Liber ve besleyici Ceres, sizin ihsanınızla eğer yeryüzü Khaonia palamudunu bereketli başakla değiştirdiyse, Ve Akheloos kadehlerini bulunan üzümlerle kardıysa. Dilbilgisi bilginleri güruhu, bu mısralarda talebelerine, insanların Ceres'in gayretiyle eski beslenme tarzını terk edip palamut yerine buğday kullandıklarından, Liber'in ise asmanın kâşifi olarak beşerî içeceğe su karıştırılmış şarabı bahşettiğinden başka bir şey aktarmamıştır. Fakat Vergilius'un, suyu kastetmek istediğinde neden bilhassa Akheloos nehrinin adını andığını kimse ne araştırmakta, ne de bunun altında derin bir vukufun bulunduğundan şüphe etmektedir. Biz bu meseleyi daha derinlemesine tetkik ederek fark ettik ki, âlim şair, kaynakların da göstereceği üzere, en eski Yunanların adetine göre söz söylemiştir, zira onların nezdinde Akheloos bilhassa su manasında kullanılmaktaydı. Ve bu beyhude değildir, zira bu meselenin sebebi de itina ile nakledilmiştir. Fakat sebebi izah etmeden evvel, kadim bir şairin şahitliğiyle, herhangi bir su yerine Akheloos demenin pek yaygın bir konuşma tarzı olduğunu göstereceğim.
Kadim komedya yazarı Aristophanes, Kokalos adlı komedyasında şöyle der, Yabanıl bir ağırlık çökmüştü üzerime, zira şarap canlandırmıştı beni, Akheloos ile kadehi karmamış olan. [Yunanca] Üzerime ağırlık çökmüştü diyor, içine su katılmamış şaraptan, yani sek şaraptan ötürü. Neden böyle konuşmayı itiyat edindiklerini ise Historiai adlı eserinin ikinci kitabında pek meşhur müellif Ephoros şu sözlerle göstermektedir, "Diğer nehirlere yalnızca civarında yaşayanlar kurban sunarken, bütün insanların yalnızca Akheloos'a hürmet ettiği, Akheloos'un kendi hususi ismini umumi bir manaya teşmil ettiği görülmüştür. Zira umumi bir isim olan suyun bütününe, onun hususi adından mülhem Akheloos deriz, diğer hususi isimlerin yerine ise ekseriya umumi olanları kullanırız, nitekim Atinalılara Helenler, Lakedaimonlulara ise Peloponnesoslular dememiz gibi. Bu muamma hakkında Dodona kehanetlerinden daha muteber bir sebep gösteremeyiz. Zira neredeyse bütün kehanetlerde tanrı Akheloos'a kurban sunulmasını emretmeyi adet edinmişti, öyle ki pek çok kimse, kehanetin Akheloos derken Akarnania içinden akan nehri değil, bilakis suyun tamamını kastettiğini düşünerek tanrının bu hitabını taklit etmiştir. Bunun delili ise şudur, tanrısallığa atıfta bulunurken bu şekilde konuşmayı itiyat edinmişizdir. Zira suya bilhassa yeminlerde, dualarda ve kurbanlarda Akheloos deriz, ki bunların hepsi tanrılarla alakalıdır." [Yunanca] En kadim Yunanlar tarafından herhangi bir su yerine Akheloos denilmesinin bir itiyat olduğu bundan daha vazıh gösterilebilir mi? İşte bu sebeple gayet âlimane bir biçimde Vergilius, Liber babanın şarabı Akheloos ile kardığını söyler. Bu hususa dair, komedya şairi Aristophanes'in ve tarihçi Ephoros'un sözlerini aktarmış olmamız kâfi bir delil teşkil etse de, daha da ileri gideceğiz.
Zira bütün dilbilgisi bilginlerinin açık ara en mütebahhiri olan Didymos, yukarıda Ephoros'un zikrettiği sebebi ortaya koyduktan sonra, şu sözlerle bir başka sebep daha ilave etmiştir, "Şunu söylemek daha evladır, Akheloos bütün nehirlerin en kıdemlisi olduğu için, insanlar ona hürmeten bütün akarsuları mutlak surette onun adıyla tesmiye etmişlerdir. Nitekim Akousilaos, birinci tarih kitabında Akheloos'un bütün nehirlerin en kıdemlisi olduğunu açıklamıştır. Zira şöyle demiştir, 'Okeanos, kendi kız kardeşi Tethys ile evlenir, onlardan üç bin nehir doğar, Akheloos ise bunların en kıdemlisidir ve en ziyade hürmet görendir.'" [Yunanca] Her ne kadar bu deliller, böyle konuşma usulünün cari olduğu kadim adeti ispatlamaya fazlasıyla kâfi gelse de,
KİTAP V
Akhelous adının her su için ortak bir isim sayılması gerektiğine dair en soylu tragedya yazarı Euripides’in otoritesi de eklenecektir, nitekim dilbilgisi bilgini Didymos da Tragedya Dili Üzerine yazdığı kitaplarda bunu şu sözlerle dile getirmiştir, [Yunanca] "Euripides, Hypsipyle adlı eserinde her suya Akhelous dendiğini söyler, zira Akhelous nehrinin bulunduğu Akarnania’dan pek uzakta olan bir sudan bahsederken şöyle der, ‘Argoslulara Akhelous’un akıntısını göstereceğim.’"
Yedinci kitapta, Hernici halkının ve o devirde pek meşhur olan şehirleri Anagnia’nın sayıldığı şu dizeler yer alır,
Kimi besler zengin Anagnia, kimi de ey Amasenus baba, Silahları yok hepsinin, ne kalkan ne araba sesi duyulur, Pek çoğu kurşundan boz renkli mermiler saçar, Bir kısmı çifter kargı taşır elinde, başlarına da Örtü edinmişler boz renkli kurt postundan başlıkları, Çıplak basar yere sol ayaklarının tabanı, Diğerini ise işlenmemiş deriden bir çarık örter.
İtalya’da bir ayağı çarıklı, diğeri çıplak halde savaşa gitmek gibi bir adetin var olduğunu şimdiye dek bildiğim kadarıyla hiçbir yerde bulamadım, lakin bunun bazı Greklerin bir geleneği olduğunu muteber bir müellife dayanarak şimdi gözler önüne sereceğim.
Bu hususta, mezkur şairin pek gizli kalan dikkatine hayran olmamak elde değildir, zira Anagnia’nın da dahil olduğu Hernicilerin Pelasg soyundan geldiğini ve Hernicus adındaki Pelasg önderlerinden ötürü böyle anıldıklarını okuduğunda, Aitolia hakkında okuduğu bir adeti Pelasgların kadim bir kolonisi olan Hernicilere atfetmiştir. Hernicus adındaki bir Pelasg zatın Hernicilerin önderi olduğunu Iulius Hyginus Şehirler Üzerine adlı ikinci kitabında azımsanmayacak sözlerle ispat eder. Aitolia halkının savaşa yalnızca tek bir ayağı çarıklı olarak gitmesinin adet olduğunu ise pek meşhur tragedya yazarı Euripides gösterir, Meleagros adlı tragedyasında yaban domuzunu avlamak üzere toplanan önderlerin her birinin ne kılıkta olduğunu tasvir eden bir ulak sahneye çıkarılır. Bu eserde şu dizeler yer alır,
[Yunanca] "Ve Telamon, kalkanının siperi üzerine altından bir kartal koymuş, Başını ise asma salkımlarıyla taçlandırmıştı, Bağlarıyla ünlü anavatanı Salamis’i yücelterek, Kypris’in nefret ettiği Arkadyalı Atalante ise köpekleri Ve yayıyla gelmişti, Ankaios ise iki ağızlı baltasını Sallıyordu, Thestios’un oğulları ise Sol ayaklarının izini çarıksız bırakmışlardı, Diğeri ise sandalet içindeydi, dizleri daha hafif Olsun diye, ki bütün Aitolialıların adeti böyledir."
Euripides’in kelimelerinin Maro tarafından ne kadar büyük bir dikkatle korunduğunu fark ediyorsunuz değil mi? Zira o şöyle demektedir,
[Yunanca] "sol ayaklarının izini çarıksız bırakmışlardı"
Vergilius da aynı ayağın çıplak olduğunu söylemiştir,
çıplak basar yere sol ayaklarının tabanı.
Bu meselede bizimkilerin gayreti sizlere daha da açık görünsün diye, pek az kimsenin bildiği bir hususu gizlemeyeceğiz, nitekim Euripides, Aristoteles tarafından kınanmıştır, o, bunun Euripides’in bilgisizliğinden kaynaklandığını ileri sürer, zira Aitolialıların çıplak olan ayağı sol değil, sağ ayaktır. Bunu ispatsız bir iddia olarak bırakmamak adına, Şairler Üzerine yazdığı ikinci kitaptan Aristoteles’in bizzat kendi sözlerini aktaracağım, orada Euripides’ten bahsederken şöyle der, [Yunanca] "Euripides, Thestios’un oğullarının sol ayakları çıplak geldiğini söyler, ‘sol ayaklarının izini çarıksız bırakmışlardı, diğeri ise sandalet içindeydi, dizleri daha hafif olsun diye, ki bütün Aitolialıların adeti böyledir.’ Oysa durum bunun tam tersidir, zira Aitolialılarda sol ayak giyimlidir, sağ ayağı ise çıplak bırakırlar, zira sanırım öne çıkan ayağın hafif olması gerekir, geride kalanın değil."
Hal böyleyken, Vergilius’un Aristoteles yerine Euripides’i kaynak almayı yeğlediğini görüyorsunuz, zira bu kadar titizlikle öğrenim görmüş bir zatın bu husustan habersiz olduğuna katiyen inanmam. Euripides’i tercih etmesi de haklı bir sebebe dayanır, zira onun Grek tragedya yazarlarıyla fevkalade bir yakınlığı vardır, bu durum gerek daha önce söylenenlerden gerekse az sonra zikredilecek olanlardan anlaşılabilir.
Dördüncü kitapta, Elissa’nın ölümünü tasvir ederken saçından bir tutam kesildiğini şu dizelerle anlatır,
Henüz Proserpina onun başından sarı saçını Kesip almamış, canını Stiks’in Orkus’una adamamıştı.
Ardından Iuno tarafından gönderilen Iris saçını keser ve Orkus’a götürür. Vergilius bu masalı, başka hususlarda fevkalade bilgili olan Cornutus’un zannettiği gibi yoktan var etmemiştir, nitekim Cornutus bu dizelere şu türden bir şerh düşmüştür, "Ölmekte olanların saçının kesilmesi gerektiğine dair bu rivayetin nereden kaynaklandığı bilinmemektedir, lakin şairane bir alışkanlıkla, tıpkı altın dal meselesinde olduğu gibi, bazı şeyleri uydurmayı adet edinmiştir." Cornutus böyle der. Fakat böylesine büyük bir zatın, üstelik Grek edebiyatına fevkalade vakıf bir kimsenin, Euripides’in pek meşhur Alkestis tragedyasını bilmemesine hayret ediyorum. Zira bu tragedyada Orkus, elinde Alkestis’in saçını keseceği bir kılıçla sahneye çıkarılır ve şöyle konuşur,
[Yunanca] "Öyleyse bu kadın Hades’in evine inecek, Kılıcımla kurban törenini başlatmak üzere ona doğru yürüyorum, Zira bu kılıcın başından bir tutam saç kestiği kimse, Yerin altındaki tanrılara adanmış olur."
Görüldüğü üzere, zannımca Vergilius’un saç kesme masalını kimi takip ederek metnine dahil ettiği aşikardır, Grekler tanrılara adamak fiiline "hagnisai" [Yunanca] derler, nitekim sizin şairiniz de Iris’in ağzından şöyle der,
Ben bunu Dis’e Adak olarak götürüyorum aldığım buyrukla ve seni bu bedenden azat ediyorum.
Yukarıda dile getirdiğim hemen her hususu tragedya yazarlarının yetkesiyle donatarak ispat ettiğime göre, şimdi de Sophokles’ten alınmış olan bir başka noktaya işaret edeceğim. Zira dördüncü kitapta Vergilius, Elissa’yı Aeneas tarafından terk edildikten sonra adeta büyücülerin ve sihirbaz kadınların efsunlarına ve lanetlerine sığınır vaziyette gösterir ve diğer hususlar meyanında şöyle der,
KİTAP V
...aşkı dindirmek uğruna, tunç oraklarla kesilecek otlar arandı. Vergilius’un zihnine bu tunç orakların nereden geldiği meselesi, hakikaten bir araştırmaya değmez mi? Bu sebeple evvela Vergilius’un dizelerini, hemen ardından da Maro’nun öykündüğü Sophokles’in dizelerini aktaracağım.
Tunç oraklarla ay ışığında biçilmiş, Kara zehirli sütüyle körpe otlar aranır.
Sophokles’in tragedyası ise araştırdığımız bu hususu daha başlığında açıkça gösterir, zira eserin adı Kök Kesiciler’dir [Yunanca]. Orada Medea’yı uğursuz otları keserken tasvir eder, lakin yaydığı zehirli kokunun tesiriyle canından olmamak için yüzünü çevirmiştir, otların suyunu tunç kaplara dökmekte, otların kendilerini ise tunç oraklarla kesip biçmektedir.
Sophokles’in dizeleri şöyledir,
Ve o, elini ardına çevirip gözlerini sakınarak, Tunç kaplarda toplar kesikten sızan beyaz sütü. [Yunanca]
Ve az sonra,
Gözlerden ırak baş örtüleri Köklerin kesiklerini gizler, Ki çıplak haykırıp çağırarak tunç oraklarla biçmiştir onları. [Yunanca]
İşte bunlar Sophokles’in sözleridir, Vergilius hiç şüphesiz tunç orakları onun kılavuzluğunda metnine dahil etmiştir. Kaldı ki dini ayinlerde ekseriyetle tunçtan mamul eşyaların kullanıldığına dair pek çok delil vardır, bilhassa birilerini büyülemek, lanetlemek yahut hastalıkları savuşturmak istedikleri merasimlerde bu böyledir. Plautus’un şu dizesini anmıyorum bile,
Bende tunçtan bir hastalık illet peydah oldu,
Ve Vergilius’un başka bir yerde zikrettiği şu sözleri de,
Kuretlerin çıkardığı gürültüler ve çınlayan tunçlar,
Fakat fevkalade meraklı ve malumat sahibi bir zat olan Carminius’un sözlerini buraya alacağım, İtalya Üzerine adlı ikinci kitabında şöyle der, "Etrüsklerin de eskiden şehirler kurulurken tunç saban demiri kullandıklarını onların Tages’e dair kutsal metinlerinde bulmaktayım, Sabinlerde ise rahiplerin tıraş edildiği tunç bıçaklar mevcuttur." Carminius’un bu sözlerinin ardından, eski Yunanların tuncun sesini en müessir bir vasıta olarak ne denli çok yerde kullanmaya alışkın olduklarını tek tek saymaya kalkışsam mesele uzayıp gider. Ancak bu eser için, Maro’nun tunç orakları bir Yunan müellifinin örneğine uyarak metne yerleştirdiğini göstermiş olmamız kafidir.
Dokuzuncu kitapta Vergilius şu dizeleri kaydetmiştir,
Arcens’in oğlu parıldıyordu seçkin silahlar içinde, İğneyle işlenmiş pelerini ve İberya morunun parlaklığıyla, Görkemli çehresiyle, pederi Arcens’in gönderdiği genç, Büyümüştü annesinin korusunda, Symaethus nehirleri çevresinde, Palicus’un semiz ve yatıştırılabilir sunağının bulunduğu yerde.
Bu tanrı Palicus kimdir, yahut daha ziyade, kimdir bu Palici tanrıları, zira iki tanedirler, bildiğim kadarıyla hiçbir Latin müellifinde buna rastlamadım, Maro bu hikayeyi Yunanların en derin yazınından çıkarıp almıştır. Zira ilk olarak, bu dizelerde zikrettiği Symaethus Nehri Sicilya’dadır, aynı şekilde Palici tanrılarına da Sicilya’da tapınılır, onları yazılı edebiyata ilk aktaran kişi ise şüphesiz bir Sicilyalı olan trajedya şairi Aiskhylos’tur, adlarının Yunancada etimoloji [Yunanca] denilen anlam kökenini de dizelerinde ifade etmiştir. Lakin Aiskhylos’un dizelerini aktarmadan evvel, Palicilerin hikayesini kısaca izah etmek gerekir. Sicilya’da Symaethus Nehri bulunur. Bu nehrin yanı başında Nympha Thalia, Iuppiter’in kendisiyle birleşmesinden gebe kalınca, Iuno’nun korkusundan yerin yarılıp kendisini yutmasını diledi. Dileği gerçekleşti. Fakat rahminde taşıdığı yavruların olgunlaşma vakti eriştiğinde yer yeniden açıldı, Thalia’nın rahminden çıkan iki bebek yeryüzüne süzülüp belirdi, onlara "yeniden geldikleri için" [Yunanca] Palici dendi, zira evvela toprağın dibine batmış, ardından oradan tekrar geri dönmüşlerdi. Pek uzakta olmayan bir mevkide, genişliği dar fakat nihayetsiz derecede derin, suların kaynamasıyla daima köpüren göller vardır, yöre halkı bunlara krater der ve Delli adıyla anar, onları da Palicilerin kardeşleri sayarlar, büyük bir tazimle muhafaza edilirler, bilhassa onların yanı başında içilen andın yerine getirilmesinde kudretli ve tesirli ilahi bir güç kendini gösterir. Zira inkar edilen bir hırsızlık yahut herhangi bir meselenin doğruluğu araştırıldığında ve şüpheliden yemin talep edildiğinde, her ikisi de her türlü kirden arınmış vaziyette kraterlere yaklaşır, yemin edecek kişiden, şayet hadise aleyhine tecelli ederse talep edilen şeyi ödeyeceğine dair evvelemirde bir kefil alınır. Orada, mekanın ilahi gücü çağrılarak, yemin eden zat neye yemin ettiğini açıkça beyan ederdi. Şayet bunu sadakatle yaparsa oradan zarar görmeden ayrılırdı, fakat edilen yeminin altında kötü bir niyet yahut hile yatıyorsa, yalancı şahit çok geçmeden o gölde can verirdi. Bu keyfiyet kardeşlerin kutsiyetine öyle bir itibar kazandırmıştı ki, kraterlere amansız, Palicilere ise yatıştırılabilir denirdi. Palicilerin tapınağı kehanetten de yoksun değildir. Zira Sicilya’yı kurak bir yıl kavurduğunda, Sicilyalılar Palicilerin ilahi yanıtıyla uyarılmış, muayyen bir kahramana belli bir kurban sunmuşlar ve bereket geri dönmüştür. Bu lütuf sebebiyle Sicilyalılar her nevi mahsulü Palicilerin sunağına yığmışlar, bu bolluk dolayısıyla mezkur sunak semiz olarak anılmıştır. Maro’nun Latin kaynakları kadar massettiği ve yalnızca Yunan yazınında bulunan Paliciler ve kardeşlerine dair bütün hikaye bundan ibarettir. Fakat söylediklerimizi muteber metinlerle ispat etmek icap eder.
Aiskhylos’un Aetna adını taşıyan bir tragedyası mevcuttur. Bu eserde Palicilerden bahsederken şöyle der,
Ölümlüler onlara hangi ismi vermeyi kararlaştırır? Zeus buyurur onlara ulu Paliciler densin diye. Peki haklı bir şöhret midir Palici adı? Evet, zira karanlıktan bu aydınlığa geri geldiler. [Yunanca]
Aiskhylos böyle der. Callias ise Sicilya Hadiseleri Üzerine adlı tarihinin yedinci kitabında şöyle yazar, "Eryke, Gela yolundan doksan stadion mesafededir, düzlüktür fakat mevki tahkim edilmiştir ve [okunamadı]..." [Yunanca]
KİTAP V
...Sikellerin kadim bir kenti olup, Delloi diye adlandırılan yerin burada bulunduğu rivayet edilir. Bunlar iki kraterdir [krater], Sikelyalılar bunları Palikoi'nin kardeşleri sayar, fışkıran kabarcıkların yükselişi ise adeta kaynayan kazanları andırır. [Yunanca] Buraya kadar Kallias.
Polemon ise *Sikelya’daki Harikalar Üzerine* başlıklı kitabında şöyle der, Palikoi diye adlandırılanlar, yerlilerce topraktan doğma tanrılar kabul edilir. Bu tanrıların ikiz kardeşleri olan yere yakın iki krater vardır. Buraya yaklaşacak olanların her türlü murdarlıktan, cinsel ilişkiden ve belirli yiyeceklerden sakınarak arınmış olması gerekir. Bunlardan ağır bir kükürt kokusu yayılır ve yakında duranlarda şiddetli bir baş dönmesine yol açar, suları ise bulanıktır ve rengi beyaz kirece çalar. Kaynayıp köpürerek kabarır, adeta kaynayan suların püskürmesi gibidir. Bu kraterlerin derinliğinin dipsiz olduğu söylenir, öyle ki içine düşen sığırlar, sürülen bir çift öküz, hatta üzerinden geçen yük hayvanları bile yutulup kaybolur. [Yunanca]
28 Sikelyalılar nezdinde en büyük yemin, çağrılanların arınmasından sonra edilen yemindir. Yemin ettirenler ellerinde bir levha tutarak, yemin edenlere hangi hususlarda ant içeceklerini bildirirler, yemin eden kişi ise elinde bir dal sallayarak, taç takmış, kuşaksız ve tek bir khiton giymiş halde kraterin kenarına dokunur ve kendisine dikte edilen yemini tekrar eder. 29 Eğer edilen yeminleri yerine getirirse sağ salim evine döner, fakat tanrılara karşı yalan yere yemin ederse derhal orada can verir. Bu hadiseler vuku bulduğunda, tapınak alanında uğursuz bir şey yaşandığı takdirde rahiplere kefil gösterip kutsal alanın arındırılmasını üstlenirler. Bu mevki civarında yerleşen Palikolular, bu ilahlardan ötürü kente Palike adını verdiler. [Yunanca] Polemon böyle der. 30
Lakin Ksenagoras da üçüncü tarihinde bu yerin kehâneti hakkında şöyle yazar, Sikeller, toprakları bereketsizleştiğinde, Palikoi kâhinliğinin onlara buyurması üzerine Pediokrates adında bir kahramana kurban kestiler, toprağın bereketi geri döndüğünde ise Palikoi sunağını pek çok adakla donattılar. [Yunanca]
31 Vergilius’un, sizin dilcilerin hiç de karanlık bulmadığı, Palicus’un bir tanrının adı olduğunu bilmekle veya öğrencilerine aşılamakla yetindikleri mısrasının açıklaması, sanırım muteber müelliflerin şehadetiyle tamamlanmış ve ortaya konmuştur. Bu tanrının kim olduğunu ya da adının nereden geldiğini, Yunanca okumaktan nasibini almamış kimseler gibi, nerede arayacaklarını dahi tahmin edemediklerinden bilmedikleri gibi bilmek de istemezler.
XX
*Georgica*’nın ilk kitabındaki şu dizeleri de el değmeden bırakmayacağız,
Dileyin çiftçiler, nemli gündönümleri, durgun kışlar, Kışın tozuyla pek gümrah olur ekinler, bayındırdır tarla, Hiçbir işlenişiyle böylesine övünmez Mysia, Ve Gargara bile şaşar kendi hasadına.
2 Bu ifade hem şairin adetine kıyasla biraz daha kapalı ve karmaşık göründüğü, hem de Yunan antikitesinden gelen, Vergilius’un bereket timsali kılmak istediği bu Gargara’nın ne olduğu sualini barındırdığı için dikkate değerdir.
3 Bu Gargara, Hellespontos vilayeti olan Mysia’dadır. Lakin ismin ve yerin anlamı iki türlüdür. Zira hem İda dağının zirvesine hem de aynı dağın eteğindeki bir kente bu ad verilir.
4 Homeros zirve anlamını şöyle koyar,
Pek çok pınarlı, yaban hayvanlarının anası İda’ya, Gargaron’a vardı. [Yunanca]
Burada Gargaron’un dağın en yüksek mevkii olarak anlaşılması gerektiğine anlamın kendisi de delalet eder, zira Zeus’tan bahsetmektedir. Lakin aynı Homeros’un tanıklığıyla başka bir yerde daha sarih biçimde ifade edilir,
5 Babaları ise Gargaron’un doruğunda huzur içinde uyumaktaydı, [Yunanca]
ve en kadim şairlerden Epikharmos, *Troialılar* başlıklı oyununda şöyle demiştir,
Kral Zeus, çok karlı İda’nın Gargara doruğunda oturan. [Yunanca]
6 Bunlardan, Gargara’nın İda dağının doruğuna denildiği açıkça anlaşılır. 7 Gargara’yı kent anlamında kullananları ise sırayla anacağım.
Tarihçilerin en meşhurlarından Ephoros, beşinci kitabında şöyle der, Assos’tan sonra yakın bir kent olan Gargara gelir. [Yunanca] Yalnızca Ephoros değil, kadim müellif Phileas da *Asya* başlıklı kitabında şöyle zikreder, Assos’tan sonra adı Gargara olan bir kent gelir, bunun bitişiğinde Antandros vardır. [Yunanca]
8 Aratos’un da *Ağıtlar* [Yunanca] adını taşıyan bir kitabı zikredilir, orada Diotimos adında bir şair hakkında şöyle der,
Kayalıklar arasında oturup Gargara’nın çocuklarına alfa ve betayı belleten Diotimos’a acırım. [Yunanca]
9 Bu dizelerden kent halkının adı da öğrenilmektedir, zira Gargaralılar diye anılırlar. Şu halde, Gargara’nın kimi zaman dağın doruğu, kimi zaman aynı dağın eteğindeki kent olarak anlaşılması gerektiği sabit olduğuna göre, Vergilius dağın en yüksek yerinden değil, kentten bahsetmektedir. 10 Yine de neden Gargara’yı mahsulü bol bir yer olarak zikrettiğini araştıralım. Nitekim bütün o Mysia bölgesinin bereketli ekinlerle...
V. KİTAP
Toprağın nemi sebebiyle olduğu gayet iyi bilinmektedir. Bu yüzden Vergilius dahi yukarıda anılan dizelerinde nemli gündönümlerinden söz ettikten sonra, "Mysia hiçbir sürümle bu denli övünmez" diye eklemiş, sanki elverişli neme kavuşan her bir bölgenin, Mysia tarlalarının bereketine denk olacağını söylemek istemiştir. Fakat Homeros, "bol pınarlı İda" [Yunanca] derken, dağın eteklerinde uzanan nemli araziyi kasteder, zira "bol pınarlı" pınarlar bakımından zengin manasına gelir. Bu sebeple söz konusu Gargaros öylesine büyük bir ürün bolluğuna sahipti ki, herhangi bir şeyin pek büyük miktarını ifade etmek isteyen kimse, muazzam bir kalabalık yerine Gargaros adını anardı. Komedya-Tragedya adlı eserinde şöyle diyen Alkaios buna şahittir,
Kırdan getirirken pek çoğunu, bayram için ancak yirmi kadarına rastladım, yukarıdan ise çepeçevre bir insan seli [Gargara] görüyorum. [Yunanca]
Gördüğünüz üzere, açıkça kalabalık yerine Gargara demiştir. Keza Aristomenes de Avcılar'da başka türlü söylemez,
Zira içeride bir insan seli [Gargara] var bizlere. [Yunanca]
Komedya şairi Aristophanes ise, kendine has nükteyle, kum ile Gargara sözcüklerini birleştirerek sayısız bir miktarı ifade etmeye çalışır. Nitekim Akharneialılar adlı oyununda şöyle der,
Fakat şu kumsellerce yığılmış dertlerden öyle acı çektim ki. [Yunanca]
Zaten Varro da Menippos Yergileri'nde "kumsalcasına" [Yunanca] tabirini tek başına çokluk anlamında sıkça kullanmıştır, fakat Aristophanes buna sayısız miktarı belirtmek üzere Gargara adını eklemiştir.
O halde bu dizelerin manası buna göre şöyledir, yılın mevsim dengesi kışın berrak, gündönümünde ise yağışlı geçecek şekilde kurulduğunda, mahsul en bereketli halini alır. Bunlar tarlalara öylesine gereklidir ki, bunlar olmaksızın, tabiatı icabı en velut olan Mysia toprakları dahi haklarında beslenen bereket beklentisini karşılayamaz. Mysia'ya bilhassa Gargara'yı ilave eder, çünkü İda Dağı'nın en alt eteklerinde kurulu olan bu kent, oradan süzülen sularla sulanmakta, dolayısıyla gündönümü yağmurlarına pek de muhtaç görünmemektedir. Bu noktada, yalnızca Gargara'nın dağın yakınlığı sebebiyle değil, bütün Mysia topraklarının sulak olduğuna dair anlama güven kazandırmak için Aiskhylos tanık gösterilebilir,
Ey Kaikos ve Mysia'nın taşkın suları. [Yunanca]
Burada Yunanlardan neleri devşirdiğini aktarmış olduk. Ayrıca bir hoşluk olsun diye ve Vergilius'unuzun eski yazarların süslerini her köşeden kendine nasıl devşirdiğini aşikâr kılmak adına, şu dizeyi nereden aldığını da ekleyelim,
Kışın tozuyla pek gümrah olur kavuzlu buğday.
Zira Latinler tarafından kaleme alınmış olan her şeyden önce telif edildiği rivayet edilen en eski manzumeler kitabında, şu kadim köylü ezgisi yer almaktadır,
Kışın tozu, baharın çamuruyla ey Camillus, biçeceksin boylu poslu kavuzlu buğdayı.
XXI
Vergilius içki kapları için çoğunlukla carchesium, cymbiurn, cantharus, scyphus gibi Yunanca adlar kullanır. Carchesium hakkında şöyle der,
Al Maionia Bakkhos'unun kadehlerini [carchesia], sunu yapalım Okeanos'a,
ve başka bir yerde,
Burada usulünce katıksız Bakkhos şarabıyla dolu iki kadeh [carchesia] sunarak.
Cymbium hakkında,
Köpüren sütle dolu ılık kâseleri [cymbia] sunarız.
Cantharus hakkında,
ve aşınmış kulpuyla sarkıyordu ağır maşraba [cantharus].
Scyphus hakkında,
ve mukaddes kupa [scyphus] doldurdu sağ elini.
Fakat bunların ne şekilde olduğunu ya da bunlardan kimin bahsettiğini kimse araştırmaz, her birinin birer kadeh çeşidi olduğunu bilmekle yetinirler. Halkın diline yerleşmiş adlar olan scyphus ve cantharus'un üzerinden öylece geçilmesini hoş görmek mümkünse de, Latincede hiç rastlanıp rastlanmadığından şüphe ettiğim, Yunanlarda dahi pek nadir bulunan carchesium ve cymbium hususunda, bu yeni ve yabancı adların ne anlama geldiğini araştırmaya mecbur kalmadıklarını kabul edemiyorum.
Oysa carchesium, yalnızca Yunanlarca bilinen bir kadehtir. Pherekydes Tarihler kitaplarında bundan söz eder ve İuppiter'in Alkmene'ye vuslatın bedeli olarak altın bir carchesium hediye ettiğini söyler. Ne var ki Plautus bu alışılmadık adı bir kenara bırakmış, Amphitruo adlı oyununda bir patera verildiğini söylemiştir, oysa iki kabın biçimi birbirinden son derece farklıdır. Zira patera, bizzat adının da işaret ettiği üzere, yayvan ve geniştir, carchesium ise uzun boylu, orta yeri boğumlu, kulpları yukarıdan aşağıya kadar uzanan orta büyüklükte kulplara malik bir kaptır.
Yunanlar arasında son derece bilgili ve titiz bir zat olan Asklepiades ise carchesium adının denizcilikten mülhem olduğunu düşünür. Nitekim yelkenin alt kısmına pterna [Yunanca], orta yerine yakın kısmına trakhelos [Yunanca], en tepe noktasına ise carchesium dendiğini, yelkenin her iki yanına seren denen uzantıların oradan yayıldığını belirtir. Bu kadehten söz eden yalnızca Asklepiades değildir, Sappho gibi diğer seçkin şairler de onu anar, nitekim şöyle der,
Hepsinin elinde kadehler [carchesia] vardı, libasyon yaptılar. [Yunanca]
Kratinos ise Dionysaleksandros'ta,
Peki nasıl bir giysisi vardı, söyle bana, bir thyrsos, khlamys, nakışlı bir kadeh [carchesium]. [Yunanca]
Sophokles de Tyro adını taşıyan oyununda şöyle der,
Şu masaya koy benim için, iki yanında yiyecekler ve kadehler [carchesia]. [Yunanca]
Latin dünyasınca bilinmeyen, yalnızca Hellas'ta rağbet gören carchesium hakkında söylenecekler bunlardır. Fakat cymbium'a da dilimizde rastlayamazsınız, zira Yunanların dahi pek azı bunu zikretmiştir. Pek meşhur komedya yazarı Philemon, Hayalet adlı eserinde şöyle der,
BEŞİNCİ KİTAP
...ve Rhode sek şarapla dolu kadehi kustu [Yunanca]. Komedi şairi Anaxandrides de *Köylüler* adlı oyununda şöyle der,
Sağlığa içilen ve sek şarapla sunulan kadehler [Yunanca] Perişan etti sizi [Yunanca].
Demosthenes de *Meidias’a Karşı* adlı söylevinde bunu anar, "Euboia’daki Argura’dan bir yük arabasıyla geliyordu, üzerinde harmanisi vardı, arabasında gümrük memurlarının el koyduğu kadehler ve testiler bulunuyordu" [Yunanca].
Bu *cymbium*lar, ismin kendi biçiminden de anlaşılacağı üzere, küçültme ekiyle *cymba* (kayık) sözcüğünden türetilmiştir, nitekim hem Yunanlarda hem de bunu onlardan alan bizlerde bu bir tür deniz teknesidir. Nitekim Yunanlarda pek çok kadeh türünün adını denizcilikten aldığını bizzat fark ettim, yukarıda gösterdiğim *carchesium* gibi, tıpkı bu *cymbium*lar gibi, bunlar gemilere benzeyen yüksek kadehlerdir. Son derece bilgili bir zat olan Eratosthenes, Lakedaimonlu Hagetor’a mektubunda bu kadehten şu sözlerle bahseder, "Tanrılara gümüşten yahut değerli taşlarla süslü değil, Kolias toprağından bir krater kurdular, bunu her dolduruşlarında, tanrılara şarap sunduktan sonra, daldırılan kadehlerle sırayla şarap dağıtırlardı" [Yunanca].
*Cymbium* sözcüğünün ses düşmesi yoluyla *cissybium*dan geldiğini düşünenler de olmuştur. Homeros’tan bahsetmeye gerek dahi görmüyorum, o bu kadehin Odisseus tarafından Kyklops’a verildiğini anar, pek çokları da bundan bahseder ve bazıları, *cissybium*un aslen sarmaşıktan, yani *kissos*tan mamul ahşap bir kadeh olduğunu kabul eder. Kolophonlu Nikandros da *Aitolia İşleri*nin birinci kitabında şöyle der, "Didyma’lı Zeus adına icra edilen kutsal törende sarmaşık kadehlerle sunu yapılır, bu yüzden eski içki kaplarına *cissybium* denir" [Yunanca]. Lakin Kallimakhos da bu kadehi anar,
Zira o da Trakya usulü kadehi dikip [Yunanca] Sek şarap içmekten kaçındı, küçük sarmaşık kadehlerden hoşlanırdı [Yunanca].
*Cissybium*un sarmaşıktan yapılmış kadeh manasına geldiğini düşünenler, *Andromeda* adlı eserinde şöyle diyen Euripides’in otoritesine dayanıyor görünürler,
Tüm çoban ahali akın etti, [Yunanca] Kimi sarmaşıktan süt çanağını taşıyor [Yunanca] Yorgunluğa ferahlık versin diye, kimi de asmanın neşesini [Yunanca].
*Cymbium* hakkında bu kadar. Yukarıda *cantharus*un hem bir kadeh hem de bir deniz teknesi türü olduğunu söylediğimize göre, bunun örneklerle kanıtlanması gerekmektedir. Kadeh manasına geldiği, Baba Liber’in öz kadehini son derece yerinde bir biçimde Silenos’a atfeden Vergilius’tan dahi bilinen bir şeydir, lakin yukarıda söz verdiğimiz üzere, bunun bir tekne yerine de kullanıldığını göstermemiz gerekir.
Menandros, *Dümenci* adlı eserinde şöyle der,
Ege’nin tuzlu derinliklerini geride bırakıp geldi [Yunanca] Bizim Theophilos, ey Straton, ne kadar da vaktinde [Yunanca] Sana ilk ben haber veriyorum, hem de o altın kantarosu. [Yunanca] Hangisini? Gemiyi, talihsiz adam, anlamıyor musun? [Yunanca]
Ve kutsal kupa doldurdu sağ elini.
Kupa (*scyphus*), tıpkı Baba Liber’in kantarosu gibi Herakles’in kadehidir. Eski sanatkârlar Herakles’i sebepsiz yere kadehle tasvir etmemişlerdir, onu sadece bu kahramanın içkiye düşkün olduğu rivayet edildiği için değil, aynı zamanda eski bir anlatıya göre Herakles kadehe bir tekne gibi binip uçsuz bucaksız denizleri aştığı için de kimi zaman sendeleyen ve sarhoş biri olarak tasvir etmişlerdir. Lakin her iki hususta da Yunan eski eserlerinden birkaç şey aktaracağım. Bu kahramanın çok içtiğine dair, herkesçe bilinen şeyleri bir kenara bırakırsak, Ephippos’un *Busiris* adlı eserinde Herakles’i şöyle konuşturması gayet açık bir delildir,
Tanrılar aşkına, benim Tiryns’li bir Argoslu olduğumu bilmez misin, [Yunanca] Onlar ki her savaşı sarhoşken yaparlar. [Yunanca] Bu yüzdendir ki daima kaçarlar [Yunanca].
Herakleia yakınlarında Herakles tarafından kurulmuş Kylicranes adında bir insan topluluğu olduğuna dair pek bilinmeyen bir rivayet de vardır, bu isim *kylix*ten türetilmiştir, bu kadeh türüne biz tek bir harfi değiştirerek *calix* deriz. Herakles’in kadehe binerek Erytheia’ya, yani Hispania adasına yelken açtığını hem Yunanların seçkin yazarı Panyassis söyler hem de Pherekydes doğrular, tarihten ziyade masala yakın oldukları için onların sözlerini buraya aktarmaktan imtina ettim. Yine de ben, Herakles’in denizleri bir kadehle değil, yukarıda kantaro, karkhesion ve kymbadan türetilen kymbia örneklerinde olduğu gibi, kupa adı verilen bir tekneyle aştığını düşünüyorum.
XXII
Vergilius da kimi zaman isimleri Yunanların en eski tarihlerinden ödünç alır. Bilirsiniz, onda Diana’nın yoldaşlarından birinin adı Opis’tir, bu ismin bilgisiz kimselerce belki de rastgele konulduğu yahut uydurulduğu sanılır, oysa kurnaz şair, eski Yunan yazarları tarafından bizzat Diana’ya verilmiş olan bu lakabı onun yoldaşına atfetmek istemiştir. Vergilius şöyle der,
Bu sırada yüce makamlarda tez ayaklı Opis’e, [Latince] Kutsal alaydaki bakire yoldaşlarından birine seslendi [Latince] Ve kederli Latona kızı ağzından şu sözleri döktü [Latince]
ve aşağıda,
Lakin koruyucu Trivia çoktandır dağlarda Opis’i... [Latince]
Opis’i Diana’nın yoldaşı ve refakatçisi olarak anar. Lakin Vergilius’un bu ismi nereden aldığını dinleyin, zira dediğim gibi, bizzat tanrıçanın sıfatı olarak okuduğu şeyi onun refakatçisine vermiştir. Seçkin şair Aitolialı Aleksandros, *Musalar* başlıklı kitabında, Ephesos halkının Diana tapınağının adanmasından sonra vaat edilen ödüllerle dönemin en yetenekli şairlerinin tanrıça adına türlü şiirler bestelemesini ne büyük bir gayretle sağladığını anlatır. Bu dizelerde Opis, Diana’nın yoldaşı olarak değil, bizzat Diana olarak anılmıştır. Dediğim gibi, Ephesos halkından şöyle bahseder,
Lakin o, kentin Greklere mesken olacağını öğrenince, [Yunanca] Kithara ve ezgiler konusunda Timotheos’tan daha mahir olan [Yunanca]
BEŞİNCİ KİTAP
... [okunamadı] [Yunanca] "İlion'un kutsal toprağını ve hecelerini binlerce kez anarak, Kehriai'da bir evi olan..." ve az sonra, [Yunanca] "bu tanrıçanın, Leto'nun kızının hizmetkârı..." Yanılmıyorsam, Opis'in Diana olarak anıldığı, Vergilius'un da aşırı ilmi yüzünden bu adı onun yoldaşına aktardığı açıklık kazanmıştır. Terk edip gitti bütün tanrılar, sunakları ve kutsal ocakları ardında bırakarak. Vergilius'un bunu nereden aldığını kimse araştırmaz, oysa Troialı Kadınlar (Troades) adlı tragedyasında Troia zaptedilmek üzereyken Apollon'u şu sözleri söylerken sahneye çıkaran Euripides'ten aktardığı besbellidir, [Yunanca] "Terk etsin şanlı İlion'u," bu dizeler, Vergilius'un tanrıların düşen şehirden ayrıldıkları fikrini nereden aldığını açıkça öğretir. Şu sözü de eski Yunan metinlerinin otoritesinden yoksun değildir, O ki bizzat fırlattı Jüpiter'in bulutlardan çıkan azgın ateşini. Nitekim Euripides, Neptunus'tan Yunan donanmasına karşı rüzgârlar isteyen ve Yunanlara karşı yıldırımı kendisinden aldığı Jüpiter ne yaptıysa, onun da aynısını yapması gerektiğini söyleyen Minerva'yı sahneye koyar. Vergilius'ta Pan'ın, Ay'ı (Luna) bembeyaz bir yün armağanıyla ayarttığı, onu derin korulara çağırdığı anlatılır, Bembeyaz bir yün armağanıyla böylesine, eğer inanmaya değerse ve devamı. Bu hususta fevkalade yetkin bir zat olan Valerius Probus, bu rivayeti veya efsaneyi hangi müellife dayandıracağını bilemediğini not eder. Böylesine büyük bir adamın bunu gözden kaçırmış olmasına şaşarım. Zira bu rivayetin müellifi Nikandros'tur, gelmiş geçmiş tüm dilbilgisi uzmanlarının en malumatlısı olan Didymos'un masalcı dediği şairdir. Bunu bilen Vergilius, böylesine masalcı bir müelliften yararlandığını ikrar edercesine, "eğer inanmaya değerse" ifadesini eklemiştir. Üçüncü kitapta aceleyle okunur ve nereden aktarıldığı sorulmaz, Her şeye gücü yeten pederin Phoebus'a, Phoebus Apollon'un da bana önceden bildirdiği şeyleri ve saire. Böylesi yerlerde dilbilgisi uzmanları kendi bilgisizliklerini mazur göstermek için bu buluşları Maro'nun ilminden ziyade dehasına atfederler, kaynakları zikretmek zorunda kalmamak için de onun başkalarından ödünç aldığını söylemezler. Fakat iddia ederim ki bu son derece bilgili şair, bu hususta dahi tragedya yazarlarının en seçkini olan Aiskhylos'u takip etmiştir, o ki Latincede Rahipler (Sacerdotes) başlığını taşıyan tragedyasında şöyle der, [Yunanca] "Mümkün olan en hızlı şekilde gönder, zira peder Zeus Loxias'a bu kehanetleri emanet etti" ve başka bir yerde, [Yunanca] "Loxias pederi Zeus'un peygamberidir." Apollon'un Jüpiter'in kendisine fısıldadığı şeyleri kehanet ettiği fikrini Vergilius'un oradan aldığı yeterince açık olmadı mı, Latin sesinin ahengini bilmeyen birinin onu anlayamayacağı gibi, Yunan ilmini son kertesine kadar doya doya yudumlamamış birinin de anlayamayacağı hususunda ikna olmadınız mı, Usanç vermekten çekinmeseydim, en derin Yunan ilminden aktardığı şeylere dair koca ciltler doldurabilirdim, lakin ortaya konan iddianın doğrulanması için aktarılanlar kâfidir.'
ALTINCI KİTAP
Bunun üzerine Praetextatus, 'Eustathius, Vergilius'un şiirine Yunan kadimliğinden kattığı şeyleri hayranlık verici bir biçimde derledi. Fakat çağımızın tartışmasız en bilgili adamları olan Furius ve Caecina Albinus'ların, aynı Maro'nun eski Roma yazarlarından neler devşirdiğini ortaya koyacaklarına söz verdiklerini hatırlıyoruz, vaktidir ki bu söz şimdi yerine getirilsin' dedi. Herkes aynı görüşte olunca, Furius Albinus söze başladı, 'Vergilius'umuzun eski yazarları okumaktan ne derece yararlandığını, şiirinin zarafeti için hepsinden hangi çiçekleri derlediğini veya ne tür süsleri süzüp aldığını göstermek isterken, böylesi büyük bir adama başkalarının sözlerini hırsızlama mal ettiğini öne süren, başkalarında takdir ettiğin şeylere öykünmenin ve başkalarının sözleri arasında en çok hayranlık duyduğun şeyleri uygun bir aktarımla kendi faydana çevirmenin okumanın asıl meyvesi olduğunu idrak edemeyen bilgisizlere yahut hasetçilere kınama fırsatı vermekten çekinsem de, ki bunu hem bizimkiler kendi aralarında ve Yunanlardan, hem de Yunanların en seçkinleri kendi aralarında sıklıkla yapmıştır. Yabancıları bir yana bıraksam dahi, eski kütüphanenin yazarlarının birbirlerinden ne kadar çok aşırma yaptıklarını pek çok örnekle gösterebilirdim, arzu ederseniz bunu başka bir vakit uygun şekilde kanıtlarım. Şimdi ileri sürdüğüm şeyleri ispatlamaya neredeyse yetecek tek bir misal getireceğim. Nitekim togata (fabula togata) türü oyunlar yazarı Afranius, Compitalia adlı oyununda, Menandros'tan çok fazla şey aldığı için kendisini itham edenlere yüzü kızarmadan şöyle karşılık verir, itiraf ederim ki der, yalnızca ondan almadım, kimde varsa aldım, bana uyan ve benim daha iyisini yapamayacağıma inandığım her şeyi, üstelik bir Latin'den bile. Eğer şairler ve bütün yazarlar arasında icra edilecek böylesi bir ortaklık ve müşterek mülkiyet caiz görülmüşse, kendini geliştirmek adına eskilerden bazı şeyler ödünç aldı diye bunu Vergilius'a kim suç sayabilir, Hatta bu hususta ona şükran duyulmalıdır, zira ebediyen baki kalacak olan kendi eserine onlardan kimi parçalar aktararak, şu anki anlayışın gösterdiği üzere sadece ihmal etmekle kalmayıp artık alaya da almaya başladığımız eski yazarların hatırasının tamamen silinmesini engellemiştir. Nihayetinde hem aktarma kabiliyeti hem de taklit etme tarzıyla öyle bir başarıya ulaşmıştır ki, onda okuduğumuz yabancı bir parçayı ya tamamen ona ait kılmayı yeğleriz ya da ilk doğduğu yere kıyasla burada daha ahenkli tınlamasına hayran kalırız. Bu sebeple öncelikle başkalarından yarım veya neredeyse tam dize olarak aldıklarını söyleyeceğim, ardından küçük bir değişiklikle aktarılmış koca pasajları ya da nereden geldikleri açıkça belli olacak biçimde kopya edilmiş fikirleri, kaynakları meçhul kalmayacak derecede başkalaştırılmış olanları, bundan sonra da Homeros'tan alındığı sanılan kimi şeylerin bizzat Homeros'tan değil, evvela başkalarınca oradan devşirildiğini ve onun da hiç şüphesiz okumuş olduğu bu kimselerden aktardığını göstereceğim.
Saturnalia, Kitap VI
Döner bu esnada gök ve çöker okyanustan gece. Ennius altıncı kitapta, döner bu esnada gök muazzam burçlarla (signum). Omzuyla çevirir yanan yıldızlarla bezenmiş ekseni. Ennius birinci kitapta, parıldayan yıldızlarla donanmış göğü döndüren o. ve üçüncü kitapta, parıldayan yıldızlarla donanmış göğe baktı, onuncu kitapta, buradan ilerledi yanan yıldızlarla bezenmiş gece. Ve meclise çağırır tanrıların babası ile insanların hükümdarı. Ennius altıncı kitapta, o vakit kendi yüreğinden tanrıların babası ile insanların hükümdarı söze dökülür. Bir yer vardır, Grekler Hesperia der adına. Ennius birinci kitapta, bir yer vardır, ölümlülerin Hesperia dedikleri. Ve sen ey Tiberis peder, kutsal ırmağınla birlikte. Ennius birinci kitapta, ve seni, Tiberinus peder, kutsal ırmağınla birlikte. Güven ver ve güven al, savaşa karşı cesurdur yüreklerimiz. Ennius birinci kitapta, güven ver ve güven al, pek muhkem bir antlaşma yap. Ve Ay'ı bir bulut içinde tutuyordu fırtınalı gece. Ennius birinci kitapta, yücelerin ışığını fırtınalı gece tuttuğu vakit. Sen yine de bu esnada bana sıcak kanınla cezanı ödeyeceksin. Ennius birinci kitapta, vallahi hiçbir canlı insan cezasız yapamaz bunu sen hariç, zira bana sıcak kanınla cezanı ödersin. Her yandan koşuşurlar silahlara boyun eğmez köylüler. Ennius üçüncü kitapta, yorulduktan sonra dururlar ve mızraklar fırlatırlar kendilerine, kulplu kargılarla koşuşurlar her yandan silahlara. Bütün güçleriyle çabalarlar. Ennius dördüncü kitapta, Romalılar merdivenlerle bütün güçleriyle çabalarlar ve on altıncı kitapta, krallar hükümranlık boyunca heykeller ve mezarlar ararlar, isim inşa ederler, bütün güçleriyle çabalarlar. Ve benimle birlikte savaşın engin sınırlarını açın. Ennius altıncı kitapta, kim muktedirdir savaşın engin sınırlarını açmaya? Sözlerime hiçbir engel olmasın, Jüpiter bu tarafta duruyor. Ennius yedinci kitapta, her daim sizinkileri yıkmaz, şimdi Jüpiter bu tarafta duruyor. Uykuya ve şaraba gömülmüş şehre hücum ederler. Ennius sekizinci kitapta, şimdi düşmanlar şarapla alt edilmiş, uykuya gömülmüş. Güğe yükselir feryat ve bütün Latinler. Ennius on yedinci kitapta, göğe yükselir her iki taraftan kopan feryat. Dörtnala koşan nalların sesiyle sarsar ufalanan tarlayı. Ennius altıncı kitapta, Numidyalılar keşif yapar, nallar sarsar bütün yeryüzünü, aynı şair sekizinci kitapta, takip eder, en yüksek sesle sarsar nallar yeryüzünü, aynı şair on yedinci kitapta, gider süvari ve nalların gümbürtüsüyle sarsar çukurlaşmış yeryüzünü. Oyalanarak bize devleti geri kazandıran tek adam. Ennius on ikinci kitapta, tek bir adam bize oyalanarak devleti geri kazandırdı. Yarasının üstüne yığıldı, üstünde yankılandı silahlar. Ennius on altıncı kitapta, yıkıldı ve aynı anda üstünde yankılandı silahlar. Ve çoktan ilk ışık serpiştiriyordu yeryüzüne yeni aydınlığı. Lucretius ikinci kitapta, şafak yeryüzüne ilk kez ışık serptiği vakit. Alevlerin uzun hatlarını arkasından sürüklemek. Lucretius ikinci kitapta, görmez misin alevlerin uzun hatlar çizdiğini? Yarılan bulutlardan yinelenir ateşler. Lucretius ikinci kitapta, şimdi buradan şimdi oradan yarılan bulutlardan ateşler. Savaşın suretlerini canlandırıyorlardı. Lucretius ikinci kitapta, dizilirler, doldururlar, savaşın suretleri canlandırılır. Ve ışıktan yoksun olanların suretleri. Lucretius dördüncü kitapta, sık sık tuhaf şekiller ve ışıktan yoksun olanların suretlerini gördüğümüz vakit. Hırçın, acı bakışlarla geri çekilir. Lucretius beşinci kitapta, hırçın, acı bakışlarla devasa gövdeli yılan. Tithonos'un safran yatağını terk eden Aurora. Furius yıllıkların birinci kitabında, bu esnada Okyanus'un yatağını terk eden Aurora. Nedir bu insan soyu yahut nedir bu denli barbarca olan töre? Furius altıncı kitapta, nedir bu insan soyu ey Satürn'den doğma aziz kul? Ve türlü dedikodular yayar ve böyle söyler. Furius onuncu kitapta, ve türlü dedikodular yayarlar ve çok şey sorarlar. Herkesi adıyla çağırarak hezimete uğrayanları savaşa yeniden hazırlar. Furius on birinci kitapta, herkesi adıyla çağırır, sözlerin vaktinin geldiğini hatırlatır, bundan sonra aşağıda, sözleriyle pekiştirir aynı anda ve savaşmak için şiddetli cesaretlerini uyandırır, zihinlerini savaşa yeniden hazırlar. Söyleyin ey Pieris kızları, hepimiz her şeyi yapamayız. Lucilius beşinci kitapta, yaşça daha büyüktü, hepimiz her şeyi yapamayız. Farklı yönlere bakınırlar, aynı adam bundan ötürü daha da hırçınlaşır. Pacuvius, Medea'da, farklı yönlere bakınırız, bir dehşet sarar. Böylece hayırlı uğultularla başlanan yolu tamamlarlar. Sueius beşinci kitapta, geri dönerler, hayırlı uğultularla aranan şeyleri geri getirirler.
KİTAP VI
38 Bugün asla kaçamayacaksın, nereye çağırırsan geleyim. Naevius, Troia Atı'nda, bugün asla kaçamayacaksın, illa ki benim elimle öleceksin.
39 Bu adam vatanı altın uğruna sattı ve kudretli bir efendiyi başına getirdi, rüşvetle yasalar koydu ve kaldırdı. Varius, Ölüm Üzerine'de, bu adam Latium'u halklara sattı ve Quirites arazilerini zorla aldı, rüşvetle yasalar koydu ve kaldırdı.
40 Mücevherden içsin ve Sarranus erguvanında uyusun diye. Varius, Ölüm Üzerine'de, Tyros örtülerine kurulsun ve som altından içsin.
41 Böylesi çağlar dilediler iğlerine, koşun dediler. Catullus, koşun gergef ipini çekerek, koşun iğler.
42 Ne yazık, pek mesut, haddinden fazla mesut olurdum, Dardania omurgaları kıyılarımıza hiç dokunmamış olsaydı şayet. Catullus, Kadiri mutlak Jüpiter, keşke ilk vakitte Cecrops gemileri Gnosos kıyılarına hiç yanaşmamış olsaydı.
43 İri kemikleri ve kolları ortaya çıkardı. Lucilius, on yedinci kitapta, iri kemikler ve kollar belirir adamda.
44 Uzvına tatlı bir sükûnet akıtır. Furius, birinci kitapta, ve göğüslere tatlı uykuyu akıtır. ve Lucretius, dördüncü kitapta, şimdi o uykunun uzuvlara ne türlü bir sükûnet akıttığını.
45 Ve duru ovaları. Lucretius, altıncı kitapta, hem akıcı kütleyi hem yüzen ovaları.
46 Ve savaşın iki yıldırımı, ikiz Scipio'lar. Lucretius, üçüncü kitapta, Scipio, savaşın yıldırımı, Kartaca'nın dehşeti.
47 Ve tadanların hazin çehrelerini acı bir hisle buruşturacaktır. Lucretius, ikinci kitapta, iğrenç bir tatla buruştururlar çehrelerini.
48 Ölüm vuku bulduğunda havada süzüldüğü rivayet edilen suretler misali. Lucretius, birinci kitapta, onları apaçık görür ve huzurumuzda dinler gibi olalım diye, ölüm vuku bulduğunda toprak kemiklerini kucaklamıştır zira. Vergilius'un şu mısrası da buradan gelir, ve peder Anchises'in kemiklerini kucağıyla sarar.
49 Solgun yüzünü acayip suretlerle kaldırarak. Lucretius, birinci kitapta, fakat acayip suretlerle sararmış bazı hayaller.
50 O vakit bütün bedenden buz gibi ter boşalıyordu. Ennius, on altıncı kitapta, o vakit ürkek olanın tüm bedeninden ter akar.
51 Yağlanmış köknar sığlıklarda kayar. Ennius, on dördüncü kitapta, yağlanmış gemi kayar, bir hamle dalgaların üzerinden uçar.
52 Ve demirden bir yağmur bastırır. Ennius, sekizinci kitapta, mızraklılar mızrak saçar, demirden bir yağmur meydana gelir.
53 Fakat hızla gelen mızrak miğferin tepesini sıyırıp götürdü. Ennius, on altıncı kitapta, fakat uçarak gelen mızrak armayı kendisiyle birlikte götürdü.
54 Toza batmış süvari kudurur, herkes silahlara koşar. Ennius, altıncı kitapta, meleyen sürüleri ürkütür, herkes silahlara koşar.
55 Ne yüzüne bakmak kolay ne bir kimsenin onunla konuşması mümkün. Accius, Philoktetes'te, ne yüzüne bakabildiğin ne de konuşabildiğin bir kimse.
56 Ben artık ya ganimetlerin en değerlilerini ele geçirerek övüleceğim yahut şerefli bir ölümle. Accius, Silahların Hükmü'nde, zira cesur bir adamdan bir zafer nişanesi taşımak benim için şereftir, lâkin yenilirsem, böylesi birine yenilmek asla bir utanç değildir.
57 Talih Sinon'u bahtsız kıldıysa da o vefasız, onu aynı zamanda kof ve yalancı kılamaz. Accius, Telephos'ta, zira talih benden krallığı ve serveti söküp alabildiyse de, erdemi asla alamadı.
58 Ey çocuk, erdemi ve hakiki meşakkati benden öğren, talihi ise başkalarından. Accius, Silahların Hükmü'nde, erdemin babanınkine denk olsun, talihi ise farklı.
59 Artık ne yüce Juno ne de Saturnus oğlu peder bunlara adil gözlerle bakar. Accius, Antigone'de, artık ne tanrılar hüküm sürer, ne de sahiden tanrıların en yüce kralı herkesi gözetir.
60 Esir düşenler hakikaten esir alınabildi mi, yoksa ateşe verilen Troia o erleri kül etti mi? Ennius, on birinci kitapta, Pergamon'dan bahsederken, onlar ki ne Dardania ovalarında telef olabildiler, ne esir düştüklerinde esir alınabildiler, ne de yandıklarında kül edilebildiler.
61 Bundan başka, meçhul bir şöhretin gizlediği pek çok kimse. Ennius, Alexandros'ta, başka pek çokları gelir ki yoksulluk gizler adlarını.
62 Talih cesurlara yardım eder. Ennius, yedinci kitapta, talih cesur erlere verilmiştir.
63 Babalarından kalma kılıçları ocaklarda yeniden tavlarlar ve eğri oraklar dövülüp sert bir kılıca dönüştürülür. Lucretius, beşinci kitapta, sonra azar azar demir kılıç öne çıktı ve tunç orağın sureti çirkin bir şekle büründü.
64 Pınarların duru suları ve çağlayarak akan ırmaklar onların kadehleridir. Lucretius, beşinci kitapta, nehirler ve pınarlar susuzluğu dindirmeye çağırırdı.
65 Dalların verdiği, gönüllü kırların kendiliğinden sunduğu yemişleri devşirir. Lucretius, beşinci kitapta
Güneşin ve yağmurların sunduğu, toprağın kendiliğinden meydana getirdiği şeyler gönülleri doyurmaya yeten birer armağandı.
Başkalarından kısmen veya tamamen aktarılmış, yahut kimi sözcükleri değiştirilerek adeta başka bir boyayla renklendirilmiş dizeleri sergiledikten sonra, nereden vücut bulduklarını bir aynadan bakar gibi ayırt edebilmeniz için, şimdi ilgili bölümleri birbirleriyle karşılaştırmaya niyet ettim.
Kelimelerle bunların üstesinden gelmenin ne denli güç olduğunu, dar sınırlı meselelere bu yolla itibar kazandırmanın büyüklüğünü bilmez değilim, fakat Parnassos’un sarp ve ıssız yollarında tatlı bir aşk sürüklüyor beni, daha önce hiçbir arabanın tatlı meyilden inip Kastalia pınarına yönelmediği o doruklarda dolaşmak hoşuma gidiyor.
Lucretius birinci kitapta şöyle der,
Bu meselelerin ne denli karanlık olduğunun farkındayım, lakin övgüye duyulan büyük umut, sivri asasıyla vurdu kalbime ve aynı anda tatlı bir esin perisi aşkı düşürdü göğsüme, onun coşkusuyla şimdi, dinç bir zihinle, Musa’ların daha önce hiç kimsenin ayak basmadığı o el değmemiş yollarını adımlıyorum.
Maro’nun [Vergilius] esinlendiği metinle kıyaslanacak bir diğer bölümünü de ele alın, öyle ki her iki parçada da aynı rengi ve neredeyse aynı tınıyı bulacaksınız.
Vergilius,
Mağrur kapılarından, koca bir bina eğer sabah vakti selamlayanların selini her odasından boşaltmıyorsa, işlemeli kapı sövelerine ve zarif bağa kabuğuna hayranlıkla bakılmıyorsa,
ve az sonra,
Lakin kaygısız bir sükûnet, aldatmayı bilmeyen bir ömür, türlü zenginliklerle dolu, geniş arazilerde kaygısız bir dinlence, mağaralar, canlı göller ve serin Tempe vadisi, sığırların böğürtüsü ve bir ağacın gölgesindeki tatlı uykular eksik olmaz orada, yaban hayvanlarının ormanları ile inleri, emeğe katlanan, aza kanaat etmeye alışmış bir gençlik bulunur orada.
Lucretius ikinci kitapta,
Eğer saraylarda, gece ziyafetlerine ışık sağlasın diye sağ ellerinde alevli meşaleler tutan altından delikanlı heykelleri yoksa, ev gümüşle parıldayıp altınla ışıltılar saçmıyorsa, oymalı ve yaldızlı tavanlarda kithara sesleri yankılanmıyorsa bile, yine de tatlı çimenler üzerine yan yana uzanmış olarak, bir su kenarında, ulu bir ağacın dalları altında, büyük masraflara girmeden bedenlerini neşeyle dinlendirirler, özellikle de hava gülümsediğinde ve mevsimler yeşeren otların üzerine türlü çiçekler serptiğinde.
Ulu koruların gölgeleri, ne de o yumuşak çayırlar avutabilir artık gönlünü, ne de kayalar arasından süzülüp kehribardan daha berrak ovaya doğru akan o ırmak.
Lucretius ikinci kitapta,
Ne narin söğütler, ne çiy ile yeşeren otlar, ne de kıyıları boyunca süzülen ırmaklar avutabilir gönlünü ya da ansızın çöken kederi dağıtabilir.
Georgica’nın üçüncü kitabında yer alan salgın tasvirinin tüm havası ve neredeyse bütün ana hatları, Lucretius’un altıncı kitabındaki salgın tasvirinden alınmıştır. Zira Vergilius’unki şöyle başlar,
Burada bir vakitler göğün marazından acıklı bir veba türedi, güz mevsiminin tüm sıcağıyla alevlendi ve her türden ehil hayvanı, her türden yabanı ölüme sürükledi.
Lucretius’unki ise şöyle başlar,
Hastalıkların bu türü ve ölümcül veba bir vakitler Kekrops’un topraklarında tarlaları mateme boğdu, yolları ıssızlaştırdı, şehri yurttaşlarından yoksun bıraktı.
Her iki yazarın ilgili bölümlerini bütünüyle aktarmak fazla uzayacağından, bu ikiz tasvir arasındaki benzerliğin açıkça görülmesi adına bazı kısımları seçeceğim.
Vergilius der ki,
İşte o vakit gözler alev alev yanar, derinden çekilir nefes, kimi zaman iniltilerle ağırlaşır, kasıklar uzun hıçkırıklarla gerilir, burun deliklerinden kara bir kan boşanır ve pürüzlü dil şişip tıkanmış boğaza yapışır.
Lucretius der ki,
Evvela ateşle kavrulan bir baş taşıyorlardı, içine ışık dolup kızarmış iki göz, boğazlar bile daralıp içeriden kan sızdırıyordu, sesin geçtiği yol yaralarla kapanıp birbirine yapışıyordu ve zihnin tercümanı olan dil, kederlerle dermansız, hareketi ağırlaşmış, dokunuşu pürüzlü halde kan akıtıyordu.
Vergilius der ki,
Ölümden önceki ilk günlerde bu belirtileri verirler.
Ve ne tür belirtiler verdiklerini daha önce yine kendisi aktarmıştı,
Düşmüş kulaklar, orada beliren kararsız bir ter, hem de ölmek üzere olanlara has o soğuk ter, kurur deri ve dokunulduğunda sertleşip elin altında direnir.
Lucretius der ki,
Ölüme dair bundan başka nice belirtiler verilirdi o vakit, karmakarışık bir ruh hali, keder ve korku içindeki bir zihin, asık kaşlar, öfkeli ve sert bir çehre, ayrıca huzursuz ve çınlamalarla dolu kulaklar, sıklaşan ya da ansızın kesilip seyrekleşen ağır nefesler, boyun boyunca parıldayarak boşalan terli bir ıslaklık, ince, küçük, safran rengine çalan tükürükler ve hırıltılı boğazdan güçlükle çıkarılan tuzlu bir öksürük.
Vergilius der ki,
Açılan bir boynuz vasıtasıyla içeriye Bakhos’un şarabını dökmek fayda sağladı, ölmekte olanlar için tek çare bu göründü, fakat çok geçmeden bu durumun kendisi felakete dönüştü.
Lucretius der ki,
Devanın müşterek ve kesin bir çaresi sunulamıyordu. Zira birinin göğsünde hayat veren havanın esintilerini dolaştırmasına ve göğün tapınaklarını görmesine izin veren şey, bir başkası için yıkım oluyor ve ona ölümü hazırlıyordu.
Vergilius der ki,
Üstelik yemlerin değiştirilmesi de artık bir fayda vermez, arayıp bulunan tedaviler zarar verir, üstatlar çaresizce çekilmiştir.
Lucretius der ki,
Dertten hiçbir kurtuluş yoktu, bitkin düşmüş bedenler serilip kalmıştı, tıp sanatı ise derin bir korkuyla fısıldamaktaydı.
Vergilius der ki,
Hava bizzat kuşlar için dahi elverişsizdir ve onlar yüksek bulutların altından tepeüstü düşerek can verirler.
Lucretius der ki,
Yine de hiçbir kuş o yerlerde öyle rastgele görünmezdi, yırtıcı hayvan sürüleri de ormanlardan çıkmazdı, çoğu hastalıktan dermansız kalmış ve can vermekteydi.
Bu tasvirin parçalarının tek bir kaynaktan aktığı sizce de aşikâr değil midir? Şimdi de başka bölümleri kıyaslayalım,
Kardeşlerinin kanına bulanmaktan sevinç duyarlar ve sürgünle terk ederler evlerini, tatlı yurtlarını.
Lucretius üçüncü kitapta,
Yurttaş kanıyla servet toplarlar ve açgözlülükle mallarını katlarlar, katliamı katliamın üzerine yığarak, acımasızca sevinirler kardeşlerinin hüzünlü cenazesinde.
Nice şeyleri günlerin akışı ve değişken çağların türlü emeği daha iyiye döndürdü, nicesini ise sırayla ziyaret eden talih aldattı ve nihayetinde onları yeniden sağlam bir yere koydu.
Ennius sekizinci kitapta,
Savaşta nice şeyleri tüketir tek bir gün ve nice talihler tesadüfen tekrar yere serilir. Talih hiçbir vakit hiç kimseyi baki olarak izlememiştir.
Ey ruhu üstün genç, sen ne denli azgın bir cesaretle öne çıkıyorsan, benim de o denli dikkatle öğüt vermem ve korkuyla bütün ihtimalleri tartmam icap eder.
Accius, Antigone’de şöyle der,
Senin ne denli bu minvalde olduğunu anladıkça, o denli yerindedir sana öğüt vermem ve seni esirgemem, Antigone.
Ey Dardania’nın ışığı, ey Teukrosluların en sadık umudu,
ve devamı.
VI. KİTAP
Ennius, Alexander'da, Ey Troya'nın ışığı, öz kardeşim Hector, senin o hırpalanmış bedeninle seni böyle ne zavallı kıldı, ya da bizlerin gözü önünde sana bu muameleyi kim reva gördü?
Pelethronlu Lapithler dizginleri ve dairesel hareketleri verdiler sırtına binerek atın, öğrettiler silah altındaki süvariye yerin üzerinde sıçramayı ve gururlu adımları toplamayı.
Varius, Ölüm Üzerine'de, Gevşek dizginleri elinde tutan binici, onun istediği yere gitmesine izin vermez, önce dar bir ağızlıkla dizginleyip ovalarda sıçramayı öğretir ve durdurarak ona biçim verir.
Daphnis'in aşkı öyle bir aşktır ki, tıpkı ormanlar ve yüksek koruluklar boyunca tosunu aramaktan bitap düşen bir düvenin, bir su kenarında, yeşil sazlar arasına boylu boyunca uzanıp perişan halde, gecenin geç vaktinde dönmeyi bile unutması gibi.
Varius, Ölüm Üzerine'de, Tıpkı gölgeli bir Gortyna vadisini tarayan bir av köpeğinin, yaşlı bir geyiğin yatağını kokusundan yakalayabilmişse, görünmeyen ava hiddetlenip izleri dolanarak araması ve berrak havada hafif kokuları takip etmesi gibi, ne aradaki ırmaklar ne de sarp yamaçlar onu yavaşlatır, kendini kaybetmiş halde gecenin geç vaktinde dönmeyi bile unutur.
Ne de ben, annen olarak, cenazene öncülük edebildim ya da gözlerini kapatıp yaralarını yıkayabildim.
Ennius, Kresphontes'te, Ne üzerlerine toprak saçmama izin verildi, ne de kanlar içindeki bedenleri örtmeme, ne de biçare gözyaşlarımın tuzlu kanı yıkamasına.
Zira o, büyük bir boşluk boyunca bir araya getirilen toprak tohumlarının, havanın, denizin ve berrak ateşin nasıl toplandığını, bütün başlangıçların bunlardan nasıl türediğini ve feleğin (orbis) narin bedeninin nasıl yoğunlaştığını söylüyordu, sonra toprağın sertleşmeye, Nereus'u denizden ayırmaya ve şeylerin yavaş yavaş kendi biçimlerini almaya başladığını, ve artık yeryüzünün yeni Güneş'in (Sol) ışıldamasına şaşıp kaldığını.
Lucretius, beşinci kitapta, bu durumdan önceki evrenin karmaşasından bahsettiği yerde, Bu sırada ne Güneş'in yükseklerde uçan tekerleği parlak ışığıyla görülebiliyordu, ne de ulu feleğin yıldızları, ne deniz ne gökyüzü, nihayetinde ne toprak ne hava, ne de bizim dünyamızdaki nesnelere benzer herhangi bir şey görülebiliyordu, fakat ansızın yeni bir fırtına ve bir yığın peyda olmuştu. Bunun üzerine uzamın parçaları dağılmaya, benzer şeyler benzerleriyle birleşmeye, feleği ayrıştırmaya, uzuvları bölmeye ve ulu kısımları yerli yerine koymaya başladılar.
Ve aşağıda, Bu, engin göğü topraktan ayırmak, denizi ayrık bir nem halinde müstakil kılmak ve arı, ayrışmış esîrin ateşlerini de ayrı tutmaktır.
Ve aşağıda, Zira bütün bunlar pürüzsüz ve yuvarlak olanlardan meydana gelmiştir.
VI. KİTAP
Kaderin atı sıçrayarak sarp Pergama'nın üzerine ulaştığında ve ağırlaşmış karnından silahlı piyadeleri indirdiğinde.
Ennius, Alexander'da, Zira en muazzam sıçrayışla aşacaktır silahlılarla yüklü olan at, ki kendi doğumuyla sarp Pergama'yı helak edecektir.
O vakit, her şeyin mutlak iktidarına sahip olan her şeye kādir Baba söze başladı, o konuşurken tanrıların yüce mekânı sessizliğe büründü, ve köklerinden sarsılan yer sarsıldı, yüce esîr sessizleşti, rüzgârlar dindi, dinginleşen deniz dalgalarını bastırdı.
Ennius, Scipio'da, Göğün engin feleği bir sessizlik içinde durdu, ve haşin Neptunus hırçın dalgalara bir mola verdi. Güneş, uçan toynaklarıyla atlarının yolunu kesti, sürekli akan ırmaklar durdu, ağaçlar rüzgârdan azade kaldı.
Yaban hayvanlarının derin sığınakları olan kadim ormana gidildi, yere serildi çamlar, yankılandı baltaların vurduğu pırnal meşeleri ve dişbudak kirişleri, kamalarla yarıldı çatlayan meşe gövdesi, ve dağlardan devasa kızılağaçları yuvarladılar.
Ennius, altıncı kitapta, Yüksek koruluklar boyunca yürüyorlar, baltalarla kesiyorlar, deviriyorlar koca meşeleri, kesilip düşüyor pırnal, kırılıyor dişbudak ve boylu boyunca seriliyor ulu köknar, uzun çamları deviriyorlar, yankılanıyordu bütün koruluk yapraklı ormanın uğultusuyla.
Tıpkı farklı yönlerden esen rüzgârların büyük bir kasırgada çarpışması gibi, batı rüzgârı (zephyrus), güney rüzgârı (notus) ve Doğu'nun atlarıyla sevinç içinde gelen doğu rüzgârı (eurus).
Ennius, on yedinci kitapta, Tıpkı rüzgârların hücum etmesi gibi, yağmur getiren güney rüzgârının nefesi ve bora rüzgârı kendi fırtınasıyla karşılaştığında engin denizin sularını kabartmaya çabalarlar.
Yine de insanlar ve öküzler bu zahmetleri toprağı sürerken tecrübe etmiş olsalar da, arsız kaz hiçbir şey yapmaz.
Lucretius, beşinci kitapta, Fakat bazen büyük bir emekle elde edilenler, artık yeryüzünde yapraklanıp her şey çiçek açtığında, ya semavi Güneş'in yakıcı sıcağıyla kavrulup mahvolur, ya da ansızın bastıran yağmurlar ve dondurucu kırağılar onları tüketir, ve rüzgârların esintileri onları şiddetli bir kasırgayla hırpalar.
Maro'nun pek az kelimeyi değiştirerek eskilerden kendi eserine aktardığı çok sayıda dizeden oluşan başka pasajlar da bulunmaktadır, her iki taraftan çok sayıda dizeyi buraya kopyalamak uzun süreceğinden, eski kitapları not edeceğim, böylece arzu eden kimse, oradaki metinleri okuyup pasajların birbirine denkliğini karşılaştırarak hayrete düşebilsin. Aeneis'in başında bir fırtına tasvir edilir, Venus oğlunun karşılaştığı tehlikeler hakkında Iuppiter'e dert yanar ve Iuppiter geleceğin refahını müjdeleyerek onu teselli eder.
Bu pasajın tamamı Naevius'un Poen Savaşı hakkındaki birinci kitabından alınmıştır, zira orada da aynı şekilde Venus, fırtınayla boğuşan Troyalılar için Iuppiter'e şikâyette bulunur ve Iuppiter'in geleceğe dair ümitle kızını teselli eden sözleri bunu takip eder. Keza, kapıları açan Pandarus ve Bitias hakkındaki pasaj, Ennius'un on beşinci kitabından alınmıştır, o, kuşatma sırasında iki Histrialının kapıdan fırlayıp kendilerini kuşatan düşmanı kırıp geçirdiğini anlatmıştı. Ayrıca, her yerden kendine süslemeler devşirdiği müddetçe, Tullius'u yağmalamaktan da geri durmadı,
Ey ünü pek yüce, silahlarıyla ününden de yüce Troyalı er.
Şüphesiz burada şunu demektedir, Aeneas mertlikleriyle kendi şöhretini aşmıştır, oysa umumiyetle şöhret hakikatte olandan daha büyüktür. Bu mana Cicero'nun Cato adlı eserinde şu sözlerle yer almaktadır, Onda, pek çok kimsedekinin aksine, her şeyin şöhretinden ziyade hakikatte daha büyük görünmesi hasıl oluyordu, bu da pek sık rastlanan bir durum değildir, beklentinin bilgiyle, kulakların ise gözlerle alt edilmesi gibi.
Keza, Ona en yakın olan, lakin uzun bir aralıktan sonra yakın olan.
Cicero, Brutus'ta, O halde iki büyük isim olan Crassus ve Antonius'un ardından L.
Philippus en yakından takip ediyordu, fakat yine de hayli uzun bir arayla en yakındı.
III
Vergilius’un eserlerinde Homeros’tan aktardığına inanılan kimi kısımlar vardır, oysa ben bunların, Homeros’tan bu kısımları daha önce kendi şiirlerine aktarmış olan bizim yazarlarımızdan devralındığını göstereceğim. Gerçekten de Homeros’a yöneltilen övgülerin doruk noktası şudur ki, bunca yazar onun karşısında uyanık durmuş ve topyekûn güçlerini birleştirip ona karşı saf tutmuşken bile,
tıpkı denizin kımıldamaz kayası gibi direnir durur.
Homeros, Aias’ın zorlu cengi hakkında şöyle der, [Yunanca] Lakin Aias dayanamıyordu artık, fırlatılan oklara boyun eğmekteydi, Zevs’in iradesi ve atıcı Troyalı soylular onu bastırıyordu, şakakları etrafındaki parıltılı miğfer, darbeler altında korkunç çınlıyordu, iyi işlenmiş sorgucuna aralıksız vuruluyordu, yine de sol omuzuyla sımsıkı tuttuğu pırıltılı kalkanı sarsılmaksızın taşımaya çabalıyordu, fakat dört bir yandan üzerine çökenler mızraklarıyla onu yerinden oynatamıyorlardı, soluk soluğa, güçbela nefes alıyordu, her uzvundan oluk oluk ter akıyordu, soluklanmasına imkân yoktu, ve dört bir yanı felaket felakete eklenerek sarılmıştı.
Ennius on ikinci kitapta, tribün Gaius Aelius’un savaşına dair bu yeri şu dizelerle aktarır,
dört bir yandan bir sağanak gibi yağar silahlar tribünün üstüne, kalkanını delerler, mızrak darbeleriyle çınlar göbek bağı, tunç sesiyle yankılanır miğfer, fakat kimsenin gücü yetmez her yandan çabalayarak bedenini demirle parçalamaya. sürekli üzerini saran kargıları kırar döker, savurur, bütün bedenini ter kaplar, son derece bitkin düşer, nefes almaya fırsat bulamaz, uçuşan demirlerle Histrialılar ellerindeki mızrakları fırlatarak onu bunaltırlar.
Buradan hareketle Vergilius, kuşatılan Turnus hakkında aynı yeri daha zarif bir incelikle kaleme almıştır,
ne kalkanıyla bu denli dayanmaya yetiyordu gencin gücü, ne de sağ eliyle, dört bir yandan savrulan silahlar altında öylece ezilmekteydi, çınlıyordu aralıksız şakakları etrafındaki oyuk miğfer ve taşlarla yarılıyordu tunçtan zırhı, başındaki sorguçlar parçalanmıştı, yetmiyordu artık kalkan darbelere, Troyalılar ve bizzat şimşek gibi atılan Mnestheus mızraklarını art arda yağdırıyorlardı, derken bütün bedeninden ter boşanıyordu ve zifiri bir sel gibi akıyordu, soluk alma imkânı yoktu, tükenmiş uzuvlarını sarsıyordu bitkin bir hırıltı.
Homeros der ki, [Yunanca] kalkan kalkana dayandı, miğfer miğfere, er ere.
Furius, Annales’in dördüncü kitabında şöyle der,
ayak ayağa baskı yapar, kılıç ucu kılıç ucuna, er ere.
Buradan hareketle Vergilius der ki,
kenetlenir ayak ayağa ve sık saflarda er ere.
Homeros’a aittir, [Yunanca] on dilim, on da ağzım olsaydı şayet.
Onu takip eden şair Hostius, Istria Savaşı’nın ikinci kitabında şöyle der,
yüz dilim ve bir o kadar ağzım, gürül gürül akan seslerim olsaydı bile.
Buradan hareketle Vergilius der ki,
yüz dilim ve yüz ağzım olsaydı bile.
Homeros’un kaçan bir atı tasviri şu sözlerledir, [Yunanca] Tıpkı tavlasında arpayla beslenmiş, bağlarını koparmış bir at gibi, ayaklarını yere vura vura koşar ovada, alışkındır yıkanmaya gürül gürül akan bir nehirde, gururla başını dik tutar, omuzlarının iki yanına yeleleri savrulur, kendi görkemine güvenerek bacakları onu hızla atların otlaklarına ve yaylımına taşır.
Ennius buradan esinlenmiştir,
ve tıpkı yemliklerinde doymuş bir at gibi, o ulu cesaretiyle bağlarını koparan ve oradan göğsünü kabartarak ovanın yeşil ve neşeli çayırlarına atılan, sık sık dik yelesini savurur, aynı anda sıcak nefesi ciğerlerinden beyaz köpükler püskürtür.
Vergilius ise,
tıpkı bağlarını koparıp yemliklerden kaçtığı vakit,
ve devamı. Dizeleri bize pürüzlü görünüyor diye kimse eski şairleri değersiz sanmasın. Zira Ennius çağının kulaklarına yalnızca bu üslup hoş gelirdi ve sonraki nesil, bu daha yumuşak dokuya alışabilmek için uzun süre zahmet çekmiştir. Fakat Maro’nun kadim dönemden aktardığı hususlardan aklında kalanları kendisinin de açıklamasına engel olmamak için Caecina’yı daha fazla bekletmeyeyim.
Bunun üzerine Caecina, Maro’nun dizelerde ya da bölümlerde eski çağlardan ne kadar yararlandığını, Furius hem eski hem yeni yazar hazinesini hatırlayan biri olarak etraflıca izah etti. Bense bu gayretli ozanın, eskilerin münferit sözcükleri hakkında dahi son derece isabetli hükümler verdiğini ve eski metinlere gösterilen ihmalin bize yeniymiş gibi gösterdiği o seçkin sözcükleri kendi eserine dâhil ettiğini göstermeye çalışacağım, nitekim hasım ve düşman anlamında kullanılan "eklenmiş (addita)" sözcüğünü gören kim şairin kendi isteğiyle yeni bir sözcük uydurmak istediğini düşünmez ki? Fakat durum öyle değildir, zira söylediği şu dizede,
ne de Teukrosluların yakasına yapışan [eklenen] Iuno hiçbir vakit uzak kalacaktır,
yani yakasına yapışmış ve bu suretle musallat olmuş anlamındadır, bunu daha önce Lucilius on dördüncü kitapta şu dizelerle söylemişti,
praetor yakama yapışıp [eklenip] beni hırpalamazsa şayet, bahsettiğim o adam tek başına içimi fena halde deşmez.
"Sabahleyin selamlayanların dalgasını bütün evinden kusar." "Dalgayı kusar" ifadesi güzeldir ve kadim bir kullanımdır, nitekim Ennius der ki,
ve Tiberis ırmağı kusar tuzlu denize,
ki bu sebeple bugün dahi gösteri yerlerindeki seyircilerin akın akın koltuklara döküldüğü çıkış yerlerine "kusma kapıları (vomitoria)" deriz. "Sıra (agmen)" sözcüğünün bir hareket ve akış yerine konması da kaba değildir, nitekim,
tatlı bir akışla [agmen] akar Thybris,
hatta bu kadim bir kullanımdır, zira Ennius beşinci kitapta şöyle der,
o sevimli kentin içinden tatlı bir akışla akan ırmak.
Şu dizeye gelince,
çatırtılı alevlerle yakıp kül etmek,
burada yeni bir sözcük kullanmamıştır, daha önce Lucretius altıncı kitapta şöyle yazmıştı,
ne de herhangi bir şey Phoebus’un Delphoi defnesinden daha çok yanıp kül olur çatırtılı alevle, korkunç bir ses eşliğinde.
"O vakit demirden tarla mızraklarla ürperir." "Ürperir (horret)" ifadesi şaşılacak derecede güzeldir. Fakat Ennius da on dördüncü kitapta,
SATURNALIA VI. KİTAP
her iki yanda da çetin ordu kargılarla ürperir, ve Erekhtheus'ta silahlar dikilir, kargılar ürperir. Ve Scipio'da, saçılan uzun mızraklarla ova parıldar ve ürperir. Fakat hepsinden önce Homeros, Ölümlüleri mahveden kargılarla savaş ürperdi. [Yunanca] Deniz titrek bir ışık altında parıldar. Titrek ışık, nesnenin kendi hayalinden tasvir edilmiştir, ancak daha önce Ennius Melanippe'de şöyle demiştir, Böylece titrek bir ışıkla parlar yeryüzü ve göğün mavi boşluğu, ve Lucretius altıncı kitapta, Ayrıca güneş ışınlarıyla çalkalanır suyun nemi ve titrek sıcaktan seyrekleşip ışığa karışır. Burada ak kavak mağaranın üzerine sarkar ve esnek asmalar gölgelikler örer. Bu gölgelik (umbraculum) sözcüğünün Vergilius'un buluşu olduğunu sananlar vardır, oysa Varro İlahi Meseleler'in onuncu kitabında, kasabada kimi memurlara bu tür bir gölgeliğin tahsis edildiğini söylemiştir ve Cicero Yasalar Üzerine'nin beşinci kitabında şöyle der, mademki güneş öğleden biraz aşağıya doğru kaymış görünüyor ve henüz bu genç ağaçlar bütün burayı yeterince gölgeleyemiyor, o halde Liris'e doğru inelim mi ve geriye kalan hususları şu kızılağaçların gölgelikleri altında sürdürelim mi? Benzer şekilde Brutus'ta, fakat en bilgili adam olan Theophrastos'un gölgelikleri altında olduğu gibi. Koşarak geçerler ovaları ve geyik sürüleri tozlu bir kaçışla toplanırlar. Geçerler (transeunt) yerine zarifçe ovaları aşarlar (transmittunt) demesini, Lucretius da ikinci kitapta benzer şekilde kullanır, Ve süvariler dolanır dört bir yanda, ansızın güçlü bir hamleyle sarsarak aşarlar aradaki ovaları. Nitekim Cicero da, Paestum ve Vibo açıklarını uygun rüzgarla aştık (transmisimus) der ki bu, geçtik (transiuimus) anlamındadır. Tüm birlik onu izleyerek geride bıraktı atlarını ve yere doğru süzüldü. Furius da birinci kitapta benzer biçimde söyler, O adam ansızın ağır bir yarayla bağlanınca salıverdi atın dizginlerini ve kayıp yere süzüldü, silahlarıyla tunç bir ses çıkardı. Sonra toprak sertleşmeye ve Nereus'u denizle ayırmaya başladı. Bu ayırmak (discludere) sözcüğü kulaklarımıza yeni bir ifade gibi çarpar, ancak daha önce Lucretius beşinci kitapta şöyle demiştir, Bunun üzerine mekanın kısımları dağılmaya başladı ve denk olanlar denk şeylerle birleşti ve dünyayı ayırdı. Ey Tityrus, çobanın semiz koyunlar otlatması, inceltilmiş bir ezgi söylemesi yaraşır. İnceltilmiş (deductum), narin ve ince karşılığı olarak zarifçe konulmuştur. Nitekim Afranius da Bakire'de şöyle der, kısacık sözlerle karşılık verdi bana kederli, inceltilmiş bir sesle ve rahat bırakılmamayı yeğlediğini söyledi. Aynı şekilde Cornificius'ta, bana inceltilmiş bir sesle gevezelik ederken. Fakat bunlar, Pomponius'un Mart Kalendaları adlı Atellana komedyasında söylediği şu sözlerden doğmuştur, sesini inceltmen gerekir, kadın sözleri gibi görünsün diye. Yeter ki hediyenin getirilmesini buyur, ben sesimi incecik ve çınlayan bir hale sokarım, ve aşağıda, şimdi dahi sesimi incelteceğim. Ve Pachynus'un fırlamış kayalıklarını sıyırıp geçeriz. Fırlamış (proiecta), şayet bugünkü alışkanlığa göre söylenirse bir kenara atılmış diye anlaşılır, şayet eskilerin kullanımına göreyse ileriye doğru fırlatılmış demektir, nitekim başka bir yerde şöyle der, fırlatarak sert sol ayağını cenge hazırlanır. Fakat Sisenna da ikinci kitapta şöyle demiştir, Marslar daha da yaklaştılar ve böylece ileriye tutulmuş kalkanlarla korunarak ellerindeki ağır taşları yarışırcasına düşmanın üzerine fırlattılar, ve aynı eserde, orada yaşlı ve muazzam bir pırnal meşesi vardı, etrafa fırlamış dallarıyla doruk noktasının büyük bölümünü örtüyordu, ve Lucretius üçüncü kitapta, bedeninin o devasa uzanışı ne denli öne fırlarsa fırlasın. Ve ormanlarda mevsiminde bir çamı devirmek. Mevsiminde (tempestiua) çam hakkındaki bu ifadeyi Cato'dan almıştır, o şöyle der, fıstık çamını sökeceğin vakit, küçülen Ay zamanında, öğleden sonra ve güney rüzgarı esmiyorken çıkar, işte o vakit, tohumu olgunlaştığında gerçekten mevsiminde olacaktır. Eserine Grekçe sözcükler de katmıştır, lakin bu cüreti ilk gösteren kendisi değildir, zira eski yazarların cüretini takip etmiştir. kandiller asılı durur altın tavanlardan, tıpkı Ennius'un dokuzuncu kitapta dediği gibi, iki kere altı kandil ışığı ve Lucretius beşinci kitapta, ayrıca senin için geceleyin var olan yeryüzü ışıkları, asılı duran kandiller, Lucilius birinci kitapta, dahası sedir ayakları ve kandiller, daha önce dediğimiz gibi sedirin ayakları ucundaki kandiller ve fenerler. Ve söylediği şu sözü, ne de yıldızlı aydınlığıyla ışıldayan gök kubbe daha önce Ennius on altıncı kitapta söylemişti, bu sırada meşale battı ve kızıla çalan aydınlığıyla okyanusu boydan boya örttü ve Iulius, Teuthras'ta, alevli bir aydınlık boyunca alev saçan meşalenin uzaklara taşınması. Usta zanaatkar (daedala) Kirke, zira Lucretius şöyle demişti, her şeyi var eden (daedala) yeryüzü. Yankılanır ormanlar ve koca Olympos, çünkü Lucretius'ta şu ifade geçer, ne de altın kaplama kasetli tavanlar yankılanır kithara sesiyle. Fakat eskiler bu serbestiyi daha bolca kullanmışlardır, Maro ise daha tutumludur, nitekim onlar mola (pausa), eğri kılıç (machaera), sefahat (asotia), yumuşama (malace) ve benzeri diğer sözcükleri kullanmışlardır. Eskiler Poen ve Osk dillerine ait sözcükleri de kullanmışlardır, Vergilius onların taklidiyle yabancı sözcükleri hor görmemiştir, tıpkı şunda olduğu gibi,
KİTAP VI
"yabani yaban öküzleri durmaksızın", zira *uri* Galya diline ait bir kelimedir ve bununla vahşi öküzler kastedilir. "Eğri boynuzlarının altında kıllı kulaklar." *Camuris* [eğri] yabancı bir kelimedir, yani kendi üzerine kıvrılan anlamındadır ve muhtemelen biz de kemeri (camara) bu gerekçeyle böyle adlandırdık. Vergilius'ta bizzat kendisi tarafından uydurulduğuna inanılan pek çok sıfat (epitheton) da vardır, fakat bunların da eskilerden alındığını göstereceğim. Bunlardan bazıları yalındır, tıpkı *Gradivus*, *Mulciber* gibi, bazıları ise bileşiktir, tıpkı *Arquitenens* [Yay tutan], *Vitisator* [Asma diken] gibi. Fakat evvela yalın olanlardan bahsedeceğim, "ve tefrik edilmiş Afrikalıları Mulciber" Mulciber, ateş olduğu ve her şeyi yumuşatıp dize getirdiği için Vulcanus'tur.
Accius, Philoktetes'te şöyle der, Eyvah Mulciber, yüreksiz bir el için yenilmez silahlar dövdün, ve Egnatius, Şeylerin Doğası Üzerine adlı eserinin birinci kitabında, Nihayet bizzat Mulciber de göğün en yüksek yerlerini taşıyarak, kavuşurlar. "Ve hırçın oğlaklar çiçeklerin üzerinde sıçrasın." Lucretius ikinci kitapta, Bundan başka titrek sesleriyle körpe oğlaklar boynuzlu analarını tanırlar ve hırçın kuzular da.
Bucolica'da söylediği şu söz son derece cüretkar görünebilirdi, "ve berrak ateşle birlikte", şayet Lucretius altıncı kitapta saf yahut parlak yerine veya yayılmış ve bol anlamında bu sıfatı daha önce kullanmamış olsaydı, Bu sebepten ötürü dahi berrak ateşin o hareketli altın sıcaklığı yeryüzüne doğru süzülür. Acı yerine kederli (tristis) istiaresi de yakışıktır, tıpkı şunun gibi, "ve kederli acıbakla." Ve Ennius da Hicivler'in dördüncü kitabında şöyle der, ne kederli hardal arar, ne de mahzun soğan. Kulaklı tavşanlar tabirini ilk kullanan Maro değildir, bilakis Priapos'un şahsından önsözde şöyle diyen Afranius'u takip eder, Zira avamın kulaklı bir babadan doğduğumu iddia etmesi, öyle değildir. Ve bileşikleri de ekleyecek olursam, Vergilius'un söylediği şu sözü, "Gördü buhur tüten sunaklara adakları koyarken", Lucretius ikinci kitapta zaten zikretmişti, Zira kurban edilen buzağı, çoğu kez tanrının o zarif tapınakları önünde buhur tüten sunakların yanı başında yere serilir. "Dindar Yay Tutan ne kadar da."
Bu sıfatı Naevius, Pön Savaşı'nın ikinci kitabında kullanmıştır, Ardından oklarıyla muktedir, şanlı yay tutan, Delphoi doğumlu kutsal Pythia Apollon'u. Aynı yazar bir başka yerde, Sen ey yay tutan, oklarıyla muktedir tanrıça. Fakat Hostius da Histria Savaşı'nın ikinci kitabında, Kutlu Minerva, onunla beraber yenilmez Latona oğlu yay tutan Apollon. "Orman sakini Faunlar." Naevius Pön Savaşı'nın birinci kitabında, Orman sakini ve savaştan anlamaz adamlar.
Accius, Bakkhalar'da, Ve şimdi orman sakinleri bilinmedik yerleri ziyaret ederken. "Yelken gezdiren denize tepeden bakan." Laevius, Helena'da, Sen ki yelken gezdiren engin denizleri baştan başa aşmış olan. Ennius on dördüncü kitapta, Düşmanların yelken gezdiren gemilerle rüzgarın önünde yaklaştığını uzaktan gördüklerinde. Aynı yazar Andromakhe'de, Açıktan çeker alır yelken gezdiren gemileri. "Asma diken, tasvirinin altında eğri orağı muhafaza eden." Accius, Bakkhalar'da, Ey Dionysos baba, asma dikenlerin en hayırlısı, Semele'den doğma Eukhios. "Ve arabasıyla gece gezen feyizli Phoebe." Egnatius Şeylerin Doğası Üzerine adlı eserinin birinci kitabında, Çiy saçan Phoebe, gece gezen yıldızlar kayarken, yerinden çekilip yüksek ışıklara yol verdi. "Sen ey yenilmez, buluttan doğma çift gövdelileri." Cornificius, Glaukos'ta, Çift gövdeli kentaurosları alt etmek. "Ve başıboş otlar arasında keçi soyu." Pacuvius, Paulus'ta, Her ne kadar keçi soyundan davarın adımı daha büyükse de. Accius, Philoktetes'te, Keçi soyunun tırnaklarıyla aşınmış. Aynı yazar Minotauros'ta, Boğa soyundan bir tohumdan mı türedi yoksa insandan mı? Vergilius bu sıfatları da yerinde kullanmıştır, ok yerine "uçucu demir" ve Romalılar yerine "toga giymiş ulus", ki bunlardan birincisini Sueius, diğerini Laberius kullanmıştı. Zira Sueius beşinci kitapta şöyle der, Ve kanatlıların uçucu kargısı. Ve Laberius Ephebos'ta, Toga giymiş zürriyetin serkeşliğini ve şehvetini ortadan kaldırmamı istersin. Aynı yazar biraz aşağıda, Bu yüzden yardımımızla genişletildi toga giymiş ulusun hakimiyeti. Eğer arzu ederseniz, kadim devirlerden devraldığı edebi sanatları (figura) da zihnim ansızın hatırlattıkça birer birer sayacağım. Fakat şimdi Servius'un, eskilerden alınmayıp bizzat kendisi tarafından şekillendirildiğini yahut şairane bir cüretle yeni ama yerinde kullanıldığını Vergilius'ta tespit ettiği şeyleri dile getirmesini isterim. Zira her gün Roma gençliğine aynı şairi şerh ettiğinden, bu tespite dair malumata daha hazır bir şekilde sahip olması tabiidir. Kalan kısımlar için onun seçilmesi herkesin hoşuna gitti ve Servius'u zihninde toplanan hususları kaydetmesi için teşvik ettiler. O da şöyle başladı, Bu muhterem şair kimi zaman kelimeleri kimi zaman manaları çeşitli şekillerde dönüştürerek Latinceye pek çok letafet katmıştır. İşte şunlar gibi
SATÜRNALYA, ALTINCI KİTAP
"Çalınmış kısrakları gizlice gebe bıraktı, melez taylar türetti", doğurttuğu tayları kendisi doğurmuş gibi söylemiştir, "ve kanla henüz sıcacık olan yeri", burada kanla henüz sıcacık olan yer, yeni bir söyleyişle dile getirilmiştir, ve "Böyle dedi, yoldaşları da emredilen denizden çekildiler", onların emredildiği üzere çekildiklerini anlatmak içindir, ve "kesilenlerin kanıyla alevleri serpmek üzere", yani katledilenlerden boşalan kanla, "Muzaffer komutan, ilk Şafak vakti tanrılara adakları ödüyordu", tanrılara adanmış olan şeyler yerine, "Beni de oğlumun mezarına ortak kıl, lütfet", bir başkası şöyle derdi, ve beni oğlum için mezarın ortağı kıl, lütfet, "ve o, bin renkle donanmış gökkuşağı boyunca yolunu hızlandırarak", yani bin renkli gökkuşağı boyunca, ve "burada diğerleri, öldürülen Latinlerden soyulmuş ganimetleri ateşe atıyorlar", ateşin içine yerine.
Ve "yalnızca gövdesi ve uyanık gözleriyle sıyrılıyor oklardan", oklardan sıyrılıyor ifadesi, sakınıyor yerine, ve "ihtiyar, ölümle ağaran gözlerini çözdü", yaşlılıktan ötürü kocamış yerine, "Ve oyulmuş ağacın mağarasında", kovuk yerine, ve "uğursuz alnını kırışıklıklarla sürüyor", sürüyor tabiri aşırı değil, bilakis pek güzel söylenmiştir, "Tunç kaplı kalkanında bir ormanı taşıyor kendisiyle birlikte üç kez", kargılar yerine, ve "sürünün erkeği", teke yerine. Şunlar da ne kadar güzeldir, "su dağı", "mızraklar ekinliği", "demirden yağmur", nitekim Homeros'ta dendiği gibi, "Ettiğin kötülükler yüzünden taştan bir gömlek giymeliydin" `[Yunanca]`, ve "işlenmiş Ceres'in armağanları", ve "gözlerine yahut göğsüne geceyi kabul ediyor", ve "sesin yankılanan sureti geri çarpıyor", ve "sunaklar boyunca barış arıyorlar", ve "yavaş yavaş Sychaeus'u silmeye başlıyor", sık sık sözcükleri başka sözcüklerin yerine de pek güzel yerleştirir, "ve korkunç yüzler takınıyorlar oyulmuş ağaç kabuklarından", yüzler, maskeler yerine, ve "altının parıltısı dallar arasından başka bir renkle parıldadı", zira altının esintisi nedir yahut esinti nasıl parıldar, gelgelelim şair bunu pek zarif kullanmıştır, ve "benzer bir madenle filizleniyor dal", madenle filizleniyor deyişini ne kadar da güzel kullanmıştır, ve "kara zehrin sütüyle", `[okunamadı]` kara zehre süt adını vermek, ve "Mezentius'un haklı bir öfkeye sebep olduğu kimseler de farksız değildi", bir kimseye nefret sebebi olmak alışılmış bir ifadedir, öfkeye sebep olmak ise Maro'nun icadıdır, aynı şekilde iki şeyden bahsetmeye başlayıp tek bir şeyle bitirir, "bu sırada krallar, Latinus muazzam cüssesiyle dört atlı arabasında taşınıyor", nitekim Homeros'ta da böyledir, "İki sarp kaya vardır, bunlardan biri göğe erişir sivri tepesiyle, etrafını kara bir bulut sarmıştır" `[Yunanca]`, ve "hemen ardından Orsilokhos'u ve Butes'i, Teukrosluların en iri yapılı iki cüssesini, lakin Butes'i arkasını dönmüşken mızrakla deldi", ve devamı. "İtiraf ederim, talihsiz kardeşine yardım etmesini Iuturna'ya telkin ettim", oysa alışılmış olan Iuturna'ya öğüt veririm demektir, ve "Kurduğum şehir, sizindir", ve "sen yalnızca, ırkın umudu olsun diye yetiştireceğin hayvanlara, daha körpeliklerinden itibaren en büyük emeği harca", onların üzerine harca yerine.
Pek güzel yinelemeler yapar, "Zira ne Parnassos'un, ne de Pindos'un dorukları alıkoydu sizleri", "Ne, hangi mükâfat yaraşır sizlere ey erler, böylesi cüretkâr işler için?", "Gördün Turnus'un hangi atla, hangi silahlarla gittiğini". Araya girmeleri de boşuna değildir, "Şayet böylesine ulu işlerin şanı seni harekete geçirmiyorsa, hiç değilse bu dalı, meğerse gizlediği dalı açığa çıkarır, tanırsın".
"Şu asa gibi, zira sağ elinde bir asa taşıyordu tesadüfen, asla hafif yapraklar vermeyecek olan". Şu makam değişikliği de son derece zariftir, hakkında konuştuğu kimseye birdenbire sözü çeviriverir, "Aynı erkeğin savaşta seçkin şehirleri yerle bir ettiğini, hem Troya'yı hem Oikhalia'yı yıktığını, binbir meşakkatli zahmeti Kral Eurystheus buyruğunda, zalim Iuno'nun kaderiyle çektiğini, ey yenilmez kahraman, sen ki buluttan doğma çifte gövdelileri", ve devamı. Şu sözü yarıda kesme sanatı ise, "Sizi gidi ben, lakin kabaran dalgaları yatıştırmak gerek önce", Demosthenes'ten alınmıştır, "Bana gelince, söze başlarken tatsız bir şey söylemek istemem, o ise haddini aşarak beni suçluyor" `[Yunanca]`. Şu şairane öfke ne kadar da güçlüdür, "Ey Iuppiter, çekip gidecek mi bu adam, dedi", şu acıma ifadesi, "Ey vatan, ey düşmandan boş yere kaçırılmış Penates!", ve şu telaş, "Tez getirin kılıçları, mızrakları verin ve tırmanın surlara, düşman dayandı kapıya", ve şu sitem, "Beni böylesine büyük işlere ortak etmekten mi, Nisus, kaçıyorsun?".
Şu yeni anlamlar tasarlama kabiliyetine ne demeli, "ve sahte silahlar", ve "ve demiri zehirle silahlandırmak", ve "ve yabanıl huyları işleyerek ehlileştirmek", ve "vahşi tabiatlarını üzerlerinden attılar", ve "ve derine saplanıp bakire kanını kana kana içti", nitekim Homeros'ta kargı için dendiği gibi, "Tene doymaya can atarak" `[Yunanca]`, ve "ve meyveler yozlaşıyor, eski lezzetlerini unutup", ve "buzla suların akışını dizginliyordu", ve "gülümseyen akantusla karışık kolokasya fışkırtır", ve "kemik iliğini kemiriyor yumuşak alev bu arada, ve sessiz bir yara yaşıyor göğsün altında", ve "sert meşenin altında yaşıyor yavaş bir duman kusan üstüpü", ve "ve köpeklerin havlaması öfkeyle yükseliyor rüzgâra doğru".
ve ve oymalı testiden ırmağı akıtan İnakhos Baba, ve damarlara kenetlenmiş, canlarını yaralara bırakırlar, ve arılar hakkında yiğit erlere benzeterek söylediği her şey, öyle ki onlara ahlakı, gayretleri, halkları ve savaşları da eklemiş, dahası, onları Quirites diye de anmıştır. Vergilius'un mecazlı (figurata) kıldığı her şeyi tek tek ele almak istesem gün yetmez, lakin söylenenlerden yola çıkarak dikkatli bir okur benzerlerinin tümünü fark edecektir.
VII
Servius bu meseleleri açıklarken, Praetextatus Avienus'un Eustathius'un kulağına fısıldadığını görerek, "Haydi Eustathius," dedi, "bu dürüst genç Avienus'un çekingenliğini yenmesine yardım et ve mırıldandığı şeyi bize sen açıkla."
Eustathius, "Çoktandır," dedi, "Vergilius hakkında Servius'a soracağı pek çok şey var, bunların şerhi gramer bilgininin vazifesine girer ve daha bilgili birinden karanlık ve şüpheli hususlarda aydınlanmak için kendisine vakit tanınmasını arzu eder." Ve Praetextatus,
"Şüphe duyduğun şeyleri kendinde gizli tutmayışını takdir ediyorum sevgili Avienus," dedi, "bu sebeple en bilgin üstadımıza rica edelim de seninle meşgul olmaya rıza göstersin, zira duymak istediklerin hepimizin istifadesine olacaktır, yeter ki sen artık Servius'a Vergilius üzerine konuşma yolunu açmaktan geri durma." Bunun üzerine Avienus bütünüyle Servius'a dönerek,
"Bilginlerin en ulusu, şunu söylemeni dilerim," dedi, "Vergilius, konunun hak ettiği değere yahut vahametine uygun kelimeler seçmekte her daim son derece titiz davranmışken, nasıl oldu da şu dizelerde böylesine dikkatsiz ve bayağı bir kelime kullandı,
Ak böğrü havlayan canavarlarla çevrili kadının, Dulikhiion gemilerini sarstığını (uexasse);
zira 'uexasse' kelimesi hafif ve küçük bir sıkıntıyı ifade eder, insanların böylesine dehşetli bir canavar tarafından ansızın kapılıp parçalandığı böylesine feci bir felakete uygun düşmez. Fakat buna benzer bir başka husus daha yakaladım,
Kim bilmez ki o gaddar Eurystheus'u yahut övülmemiş (inlaudati) Busiris'in sunaklarını?
Buradaki 'inlaudati' kelimesi, bütün milletlerden insanları kurban etmeyi adet edinmiş en aşağılık bir adamın nefret edilesi halini belirtmek için elverişli değildir, zira o adam övgüye layık olmamaktan öte, bütün insan soyunun tiksintisine ve lanetine layıktır. Fakat şu kelimenin de Vergilius'un titizliğinden çıktığı bana pek muhtemel görünmüyor,
altınla paslanmış (squalentem) tunik boyunca.
Zira altınla 'squalere' demek yakışık almaz, çünkü altının parlaklığına ve ışıltısına pasın kirliliği bütünüyle zıttır."
Ve Servius, "Kanaatimce 'uexasse' kelimesine dair şöyle cevap verilebilir," dedi, "'Uexasse' ağır bir kelimedir ve 'taşımak' (uehere) fiilinden türemiş görünür, bu fiilin içinde de başkasının iradesine tabi bir güç barınır, zira taşınan kimse kendi kendinin efendisi değildir. Ondan türetilmiş olan 'uexare' ise hiç şüphesiz daha büyük bir güç ve hareket barındırır. Zira sürüklenen, oradan oraya kapılıp hırpalanan kimse için asıl manasıyla 'uexari' denir, nitekim 'taxare', türediği 'tangere' (dokunmak) fiilinden daha baskılı ve daha sık yapılan bir eylemdir, ve 'iactare' (savurmak), türediği 'iacere' (atmak) fiilinden çok daha taşkın ve geniştir, 'quassare' (sarsmak) dahi 'quatere' fiilinden daha ağır ve şiddetlidir. Dolayısıyla, duman, rüzgar yahut tozdan rahatsız olan kimse için halk arasında alelade şekilde 'uexatum esse' dendi diye, eski yazarların yerli yerinde ve layıkıyla muhafaza ettikleri, kelimenin o hakiki gücü ve tabiatı zayi olacak değildir. Marcus Cato'nun Akhalar üzerine yazdığı nutuktan şu sözler buna delildir, 'Ve Hannibal İtalya toprağını parçalayıp sarstığında (uexaret).' Cato, Hannibal'in İtalya'yı 'uexare' ettiğini söylerken, o dönemde İtalya'nın maruz kalmadığı hiçbir felaket, zulüm ve vahşet türü bulunamazdı. Marcus Tullius Verres'e Karşı dördüncü nutkunda şöyle der, 'Onun tarafından öyle soyulup öyle yağmalandı ki, savaşta dahi olsa dine ve teamül hukukuna riayet edecek herhangi bir düşman tarafından değil, sanki barbar haydutlar tarafından sarsılmış (uexata) gibi görünmektedir.' 'Inlaudatus' kelimesine gelince, iki türlü cevap verilebileceği görülür. Birincisi şöyledir, hiç kimse o denli bozulmuş bir ahlaka sahip değildir ki, zaman zaman övülebilecek bir şey yapmasın yahut söylemesin. Nitekim şu pek eski dize bir atasözü gibi dillerde dolaşır,
Çoğu kez ahmak bir adam bile yerinde bir söz söylemiştir. [Yunanca]
Fakat her hususta ve her daim her türlü övgüden yoksun olan kimse 'inlaudatus'tur, o kimse herkesin en kötüsü ve en düşüğüdür, ve nasıl ki her türlü kusurdan yoksunluk kişiyi kusursuz kılarsa ve kusursuz olmak da mutlak faziletin timsaliyse, 'inlaudatus' olmak da nihai kötülüğün son sınırıdır. Bu sebeple Homeros faziletleri sayarak değil, kusurları bertaraf ederek cömertçe övme yolunu seçer. Nitekim şöyle der,
ikisi de gönülsüz değildi uçmaya, [Yunanca]
ve aynı şekilde şu dizede de,
Orada Agamemnon'un uyukladığını göremezdin, ne sindiğini ne de savaşmaktan kaçındığını. [Yunanca]
Epikouros dahi benzer şekilde en büyük hazzı bütün acıların yokluğu ve bertaraf edilmesi olarak şu sözlerle tarif etmiştir, 'Hazların büyüklüğünün sınırı, acı veren her şeyin defedilmesidir.' [Yunanca] Aynı anlayışla aynı Vergilius, Styx bataklığına 'sevilmez' (inamabilis) demiştir. Zira 'inlaudatus' kelimesiyle övgünün yokluğunu (steresis) [Yunanca] kastettiği gibi, 'inamabilis' diyerek de sevginin yokluğu (steresis) [Yunanca] üzerinden nefretini dile getirmiştir. İkinci yoldan 'inlaudatus' şöyle savunulur, kadim dilde 'laudare', zikretmek ve adını anmak manasına gelir, nitekim hukuk davalarında kefil gösterilen kimse için 'laudari' denir, bu da adının anılması demektir, dolayısıyla 'inlaudatus', adeta 'övülmeye layık olmayan', yani 'asla adı anılmaması gereken' kimsedir, nitekim vaktinde Asya meclisinin ortak kararıyla Ephesos'taki Diana tapınağını yakan kimsenin adının hiçbir zaman hiç kimse tarafından anılmaması ferman buyrulmuştu. Eleştirilenler arasında geriye üçüncüsü kalıyor, o da tuniğin 'altınla paslanmış' (squalentem) olduğunu söylemesidir. Bu ifade, pullar biçiminde dokunmuş altının bolluğunu ve sıklığını anlatır. Zira 'squalere' kelimesi, yılanların ve balıkların derilerinde görülen pulların (squamae) sıklığından ve pürüzlülüğünden türetilmiştir. Nitekim hem diğerleri hem de bizzat bu şair birkaç yerde bu hususu göstermektedir, 'Onu,' der, 'tüy gibi tunçtan pullarla örülü, altınla perçinlenmiş bir post örtüyordu,'
ve başka bir yerde,
Ve şimdiden tunç pullarla kaplı kızıl zırhını giymiş, parıldıyordu.
VII 15–19
Accius, Pelopidai adlı eserinde şöyle yazar, onun, o yılanın pulları pürtüklü altın ve erguvanla bezenmişti. Buna göre, bakanlarda alışılmadık görünüşüyle bir dehşet uyandıracak derecede bir şeyle aşırı derecede kaplanmış ve örtülmüş olan her şeye pürtüklü (squalere) denirdi. Nitekim bakımsız ve pullanmış bedenlerdeki yoğun kir birikintisine de kirlilik ve pürtüklülük (squalor) adı verilir, bu anlamın çok ve aralıksız kullanımıyla bu sözcük bütünüyle öylesine lekelenmiştir ki, artık squalor sözcüğü pisliklerden başka hiçbir şey hakkında kullanılmaz olmuştur.
VIII 1–3
Avienus, "En seçkin sözler hakkında yanlış fikirlere sahipken bunların düzeltilmiş olmasından memnuniyet duydum," dedi, "ancak şu dizede bana bir şeyler eksik gibi görünüyor, kendisi Quirinus asasıyla ve kısa trabea kuşanmış halde oturuyordu. Zira hiçbir şeyin eksik olmadığını kabul edersek, geriye onun hem asa hem de trabea kuşanmış olması kalır ki bu son derece saçmadır, çünkü asa (lituus), augurların kullandığı, daha kalın olan kısmından kıvrılmış kısa bir değnektir ve bir kimsenin asayla kuşanmış olarak nasıl görünebileceğini anlayamıyorum."
Servius, bunun çoğu şeyin eksilti (defectio) yoluyla söylenmesi gibi ifade edildiğini belirterek cevap verdi, tıpkı "M. Cicero büyük belagatte bir adam" ve "Aktör Roscius en yüksek letafette" denildiğinde olduğu gibi, bu ifadelerin ikisi de tam ve eksiksiz değildir, fakat tam ve eksiksizmiş gibi anlaşılır. Nitekim Vergilius bir başka yerde, galip Butes'i heybetli cüssede der, yani heybetli bir cüsseye sahip olan Butes, ve yine başka bir yerde, ortaya heybetli ağırlıkta çifte boks eldivenleri fırlattı, ve benzer şekilde, irinle ve kanlı ziyafetlerle dolu ev. İşte bu nedenle şu ifadenin de böyle söylenmiş kabul edilmesi gerekir, "kendisi Quirinus asasıyla", yani Quirinus asasını tutarak. Şayet şöyle denilmiş olsaydı buna hiç şaşılmazdı, "Picus Quirinus asasıylaydı", tıpkı "Heykel koca bir kafaydı" dediğimiz gibi. Üstelik "est", "erat" ve "fuit" fiilleri, anlamda hiçbir eksilme olmaksızın, bir zarafet unsuru olarak çoğunlukla metinden düşürülür. Mademki asanın (lituus) bahsi geçti, sorulabileceğini fark ettiğimiz şu hususu da atlamamak gerekir, augur asasına bu ad borudan (tuba) ötürü mü verilmiştir, yoksa boruya augurların asasından ötürü mü lituus denmiştir? Zira her ikisi de benzer biçimdedir ve aynı şekilde uç kısımları kıvrıktır. Fakat eğer bazılarının düşündüğü gibi, boruya lituus adı Homeros'un şu dizesindeki sesten ötürü verilmişse, bu durumda augur değneğine boruya benzerliğinden ötürü lituus denmiş olması zorunludur. Vergilius bu sözcüğü boru anlamında da kullanır, nitekim orada, ve lituus ile savaşlara katılırdı şanlı biçimde ve mızrakla, der.
Avienus araya girerek, "'Kaçışı olgunlaştırın' (maturate fugam) ifadesinin ne anlama geldiği benim için pek açık değil. Zira kaçış bana olgunluğa (maturitas) zıt görünmektedir, bu nedenle bu sözcük hakkında ne düşünülmesi gerektiğini lütfen bana öğretiniz," dedi.
Servius da şöyle dedi, "Bütün erdemli sanatların disiplinlerinde pek seçkin bir kişi olan Nigidius, 'Mature' (olgunca), ne daha erken ne de daha geç olan, bilakis ortada ve ölçülü olandır, der. Nigidius pek güzel ve yerinde söylemiştir. Nitekim hem tarla ürünlerinde hem meyvelerde, ne ham ve sert olan ne de dökülmeye yüz tutmuş ve aşırı pişmiş olan, aksine kendi vaktinde ölçülü biçimde olgunlaşmış olanlara 'matura' (olgun) denir. Nigidius'un bu yorumunu tanrısal Augustus iki Grekçe sözcükle zarif bir biçimde dile getirirdi. Zira onun hem konuşmalarında söylemeyi hem mektuplarında yazmayı itiyat edindiği rivayet edilir, yavaşça acele et [Yunanca], bununla bir işi yaparken hem gayretin çabukluğuna hem ihtimamın yavaşlığına aynı anda başvurulmasını öğütlerdi, bu iki zıt unsurdan olgunluk (maturitas) hasıl olur. İşte Vergilius da rüzgarlara uzaklaşmayı buyuran Neptunus'u, hem kaçarcasına çabuk ayrılsınlar hem de dönüşlerinde, olgunca yani ölçülü biçimde uzaklaşıyormuş gibi, esişlerinde bir itidal muhafaza etsinler diye bu şekilde konuşturur. Zira onların kaçarcasına aşırı bir şiddetle geri dönerken, tam da bu ayrılış esnasında filoya zarar vermelerinden endişe eder. Aynı Vergilius 'maturare' (olgunlaştırmak) ve 'properare' (acele etmek) sözcüklerini adeta birbirine tamamen zıt iki kavram gibi şu dizelerde son derece ustaca ayırmıştır, soğuk yağmur köylüleri içeride tuttuğunda bazen, açık gökyüzü altında bilahare acele edilmesi gerekecek pek çok şeyi, olgunlaştırma fırsatı doğar. Bu iki sözcüğü pek güzel ve zarif biçimde ayırmıştır. Zira yağmurlu havalarda çiftlik işlerinin hazırlığında, zorunluluktan ötürü bir boş vakit bulunduğundan işler olgunlaştırılabilir, oysa açık havalarda vakit daraldığından acele edilmesi zorunludur. Kuşkusuz bir işin daha zorlamayla ve daha telaşla yapıldığını belirtmek gerektiğinde, bunun 'mature' (olgunca) yapıldığını söylemektense 'praemature' (vaktinden önce, hamken) yapıldığını söylemek daha doğrudur, nitekim Afranius, Titulus adlı togata türü oyununda şöyle demiştir, delicesine arzuluyorsun hakimiyeti, vaktinden önce ve pek ham biçimde. Bu dizede 'praecoquem' değil 'praecocem' dediğine dikkat edilmelidir, zira bunun yalın hali 'praecoquis' değil 'praecox'tur."
Bunun üzerine Avienus tekrar sorar, "Vergilius Aeneas'ını her bakımdan dindar ve erdemli biri olarak yeraltındaki o korkunç görüntünün bulaşmasından korumuşken ve onun suçluların iniltilerini bizzat işkenceleri görmekten ziyade sadece işitmesini sağlamışken, dahası onu dindarların diyarına serbestçe sokmuşken, nasıl olur da şu dizede ona günahkarların hapsedildiği yerlerin bir kısmını gösterir, hemen avlunun (uestibulum) önünde ve Orkus'un ilk boğazında? Zira avluyu ve boğazı gören kimse, hiç şüphesiz artık yapının tam içine girmiş demektir, yahut 'uestibulum' sözcüğünden başka bir şey anlaşılması gerekiyorsa bunu bilmek isterim."
Servius buna karşılık, "Halk arasında sıklıkla kullandığımız fakat gerçek anlamları bakımından neyi ifade ettiklerini pek de açıkça fark etmediğimiz birçok sözcük vardır, tıpkı konuşmalarda yaygın ve herkesin dilinde olan 'uestibulum' sözcüğü gibi, onu rahatlıkla kullanan herkesçe açıkça kavranmış değildir. Zira onlar uestibulum'un evin ön kısmı olduğunu ve buraya atrium dendiğini sanırlar. Oysa pek bilgili bir zat olan C. Aelius Gallus, YURTTAŞLAR HUKUKUNA DAİR SÖZCÜKLERİN ANLAMI ÜZERİNE adlı eserinin ikinci kitabında, uestibulum'un binaların içinde olmadığını ve binaların bir parçası da sayılmadığını, aksine evin kapısının önünde bulunan, sokaktan evin kapılarına gidiş ve erişim sağlayan boş bir alan olduğunu söyler. Zira kapının kendisi, arada kalan bu boş alan sebebiyle, sokaktan uzakta yapılırdı. Bu...
Kitap VI
Bu sözcüğün kökeninin ne olduğu sıkça sorulur, lakin muteber müelliflerde okuduğum hususları ortaya koymaktan geri durmayacağım. "Ve" edatı, tıpkı diğer bazı unsurlar gibi, kimi zaman pekiştirme kimi zaman ise eksiltme bildirir. Zira "suetus" ve "vehemens" sözcüklerinden biri yaşın büyüklüğünden birleşip aşınmış, diğeri ise zihnin aşırı atılımı ve gücünden teşekkül etmiştir. Oysa "vecors" ve "vesanus" akıl ve gönül yoksunluğunu ifade eder. Yukarıda da zikrettiğimiz üzere, kadim zamanlarda geniş konaklar (domus) inşa edenler, evin kapısı ile yol arasında kalan boş bir avluyu açık bırakmayı adet edinmişlerdi. Bu mekanda, o konağın efendisini selamlamaya gelenler içeri kabul edilmeden evvel bekler, ne yolda durur ne de evin içine girmiş olurlardı. İşte bu geniş mahaldeki duraklama ve adeta bir nevi toplanıp bekleme halinden ötürü, eve kabul edilmeden önce gelenlerin uzun süre beklediği bu alanlara "vestibulum" adı verilmiştir. Başkaları ise vestibula denen yerlerin bizim söylediğimiz mekanlar olduğunu kabul etmekle birlikte, sözcüğün manası hususunda ihtilafa düşerler. Zira onlar bu tabiri dışarıdan gelenlere değil, evde daimi ikamet edenlere bağlarlar, çünkü onların orada asla durup beklemediklerini, sırf geçiş amacıyla, çıkarken yahut dönerken bu mahalle geldiklerini öne sürerler. İster ilk görüşe göre bir artış, ister ikinciye göre bir eksiliş yoluyla anlaşılsın, yine de vestibulum tabirinin evi yoldan ayıran alana dendiği hususunda mutabakat vardır. "Fauces" ise yoldan vestibula kıvrılan dar geçittir. Dolayısıyla Aeneas günahkarların evinin boğazını (fauces) ve giriş avlusunu (vestibulum) gördüğünde, evin dahilinde bulunmamakta, meskenlerin o vahşi ve lanetli temasıyla lekelenmemektedir, bilakis yol ile yapılar arasında tesis edilmiş mekanları yalnızca yoldan temaşa etmektedir.
Avienus, 'Kurbanlık bidentes kurbanların ne mahiyette olduğunu' dedi, 'gramerciler zümresinden birine sual ettim, o da bidentes tabirinin koyunlar olduğunu, koyunların daha sarih anlaşılması maksadıyla da yünlü (lanigerae) sıfatının eklendiğini bildirdi.
Varsın öyle olsun, dedim, koyunlara bidentes densin. Lakin bu nitelemenin koyunlara verilmesinin hikmeti nedir, bilmek isterim, dedim. O ise hiç tereddüt etmeksizin, koyunlara yalnızca iki dişleri olduğu için bidentes denmiştir, dedi. Yalvarırım söyler misin, dedim, yeryüzünün neresinde tabiatı gereği yalnızca iki dişe sahip koyun gördün ömründe? Zira bu bir uğursuzluk alametidir, kefaret kurbanları takdim edilerek defedilmesi icap eder. Bunun üzerine adam fena halde öfkelenip içerledi, bir gramerciden sorulması gereken şeyleri sual et, zira koyunların dişlerini çobanlara danışmalısın, dedi. Bu aklı kıt adamın nüktedanlığına güldüm ve onu ardımda bıraktım, lakin kelimelerin tabiatına vakıf biri olduğun için bu hususu sana danışıyorum.'
Bunun üzerine Servius, 'O şahsın zannettiği diş sayısına gelince, sen bizzat alaya almışken benim onu paylamama lüzum yoktur, lakin Atellana oyunlarının müstesna şairi Pomponius, Galli Transalpini adlı eserinde şöyle yazmışken, bidentes sözcüğünün yalnızca koyunlara mahsus bir sıfat olduğu zannının zihinlere sinsiye yerleşmesine mani olunmalıdır,
Mars, sana adıyorum, dönersem eğer bir gün, iki yaşındaki bir erkek domuzla sunumu yerine getireceğime.
Publius Nigidius ise iç organlar (exta) üzerine kaleme aldığı eserinde, sadece koyunlara değil, iki yaşındaki tüm kurbanlıklara bidentes denildiğini beyan eder. Yine de niçin böyle adlandırıldıklarını açıklamamıştır. Fakat rahiplik hukukuna (ius pontificium) dair tefsirlerde, ilkin "bidennes" dendiğini, D harfinin sıkça görüldüğü üzere fazlalıktan araya eklendiğini okudum. Nitekim reire yerine redire, reamare yerine redamare ve rearguere yerine redarguere denmesi bundandır. Zira iki sesli harfin karşılaşmasından doğan boşluğu gidermek maksadıyla D harfi araya konulagelmiştir. Binaenaleyh,
ilk başlarda iki yıllık manasında bidennes denmiş, uzun süren konuşma alışkanlığı neticesinde lafız bidennes biçiminden bidentes haline dönüşerek bozulmuştur.
Ne var ki rahiplik hukukuna bigane kalmayan Hyginus, Vergilius üzerine kaleme aldığı eserlerinin beşincisinde, yaşları icabı iki dişi daha yüksekte olan ve bu dişler vasıtasıyla küçük yaştan olgun yaşa eriştikleri anlaşılan kurbanlıklara bidentes dendiğini kaydetmiştir.'
Avienus tekrar şu dizeler hakkında sual etti,
Pelethroniuslu Lapithler dizginleri ve çember hareketlerini bahşettiler, sırtına oturup öğrettiler zırh altındaki süvariye yerde sekmeyi ve mağrur adımları hızlandırmayı,
'Vergilius niçin atın vazifesini süvariye atfetmiştir? Zira yerde sekmek ve adımları ardı ardına atmak süvarinin değil, atın vasfıdır.' Servius, 'Bu sual, kadim metinleri layıkıyla okumayışınızdan kaynaklanmaktadır' dedi. 'Zira çağımız Ennius'tan ve o eski kütüphanelerin tamamından yüz çevirdiğinden, şayet kadim yazarların eserlerine aşina olsaydık meçhulümüz kalmayacak pek çok husustan bihaberiz. Zira eski müelliflerin tamamı ata binen insana dediği gibi, insanı taşıyan ata da "eques" demişler, sadece insanın değil, atın hareketine de "equitare" tabirini layık görmüşlerdir.
Nitekim Ennius, Yıllıklar (Annales) adlı eserinin yedinci kitabında şöyle der,
Nihayetinde büyük bir kuvvetle dört ayaklı süvari ve filler atıldılar öne.
Dört ayaklı (quadrupes) sıfatını eklemişken, bu mısrada süvari (eques) lafzıyla atın kendisini kastettiğinden şüphe duyulabilir mi? Nitekim süvari sözcüğünden türetilmiş olan equitare fiili de, hem atı kullanan insan hem de insanın altında yürüyen at için söylenirdi.
Nitekim Latin diline fevkalade vakıf bir zat olan Lucilius, şu dizede atın süvarilik ettiğini (equitare) beyan eder,
Şüphesiz bu atın hem koştuğunu hem de adeta bindiğini görürüz.
Dolayısıyla kadim Latincenin inceliklerine pek riayet eden Maro'da dahi şu dize bu şekilde anlaşılmalıdır,
ve öğrettiler zırh altındaki süvariye, yani, insanı taşıyan ata öğrettiler yerde sekmeyi ve mağrur adımları hızlandırmayı.
Avienus sözü devraldı,
Akçaağaç kalaslarla örülmüş haldeyken artık at.
'Atın imalinde bu ağaç cinsini tesadüfen mi yoksa kasıtlı olarak mı zikrettiğini bilmek isterdim. Zira herhangi bir ağaç yerine bir diğerini koymak şairane serbestinin bir parçası olsa da, Vergilius bu serbestinin pervasızlığını sevmez, bilakis nesnelerin yahut adların se... [okunamadı] katı bir mantığa...'
YEDİNCİ KİTAP
İlk sofralar kaldırılıp ziyafetin ardından daha küçük kadehler elden ele dolaşmaya başladığında Praetextatus, "Yemek yenirken suskun, içki içilirken ise geveze olmak âdettendir," dedi, "Oysa biz kadehler arasında bile sanki böyle bir şölenin ciddi, hatta felsefi bahislerden yoksun olması gerekirmiş gibi susup duruyoruz."
Bunun üzerine Symmachus, "Gerçekten böyle mi düşünüyorsun Vettius," dedi, "Felsefe şölenlerde boy göstermeli mi, yoksa sansür yetkisine sahip, fazlasıyla iffetli bir aile anası gibi kendi mahrem odasına mı çekilmeli? Gürültü patırtıya alışkın olan Liber'e karışmamalıdır, zira felsefe öyle bir vakar sahibidir ki, kendi dinginlik tapınağına yalnızca sözlerin değil, düşüncelerin gürültüsünün bile girmesine izin vermez. Bize yabancı bir gelenek, şölenlere eşleriyle değil cariyeleriyle gitmeyi âdet edinmiş Parthlardan alınan terbiye yol göstersin, nitekim onlar cariyelerin halkın içine çıkarılmasını ve serbestçe eğlenmesini uygun görürken, meşru eşlerin ancak evde gizlenerek korunan iffetlerini muhafaza etmelerini reva görürler. Yoksa halka açık bir zanaat ve meslek olan retorik sanatının bile girmekten utandığı bir yere felsefenin sürüklenmesi gerektiğini mi savunayım?
Nitekim eskiden serbest olan sözcükleri vezin altına ilk sokan Yunan hatip İsokrates, bir mecliste dostları tarafından belagat pınarının kaynağından ortaya bir şeyler koyması için yalvarıldığında şu mazereti öne sürerek bağışlanmasını dilemişti, 'Mevcut yer ve zamanın gerektirdiği şeylerde ben mahir değilim, mahir olduğum şeyler ise ne buraya ne de bu zamana uygundur.'"
Bunun üzerine Eustathius şöyle dedi, "Symmachus, felsefeyi yalnızca kendi hücresinde tazim edilmesi gereken bir varlık sayarak ona layık gördüğün o en yüksek hürmetle yüceltme niyetini takdir ediyorum, lakin felsefe bu sebeple şölenlerden sürgün edilecek olursa, onun yetiştirmeleri olan dürüstlük ve ölçülülük ile en az bunlar kadar ayıklıkla yoğrulmuş olan dindarlık da buradan fersah fersah uzaklaşsın. Zira bunlardan hangisinin daha az saygıdeğer olduğunu söyleyebilirim ki? Böyle bir durumda, bu soylu hanımefendiler meclisinin bu tür toplantılardan sürülmesiyle, şölenlerin serbestliği yalnızca cariyelere, yani kusurlara ve kabahatlere terk edilmiş olur. Kendi okullarında şölen vazifelerini özenle işleyen felsefenin, sözle öğretmeye alışkın olduğu şeyleri fiilen uygulayamazmış ya da insan hayatının bütün eylemlerinde sınırları bizzat kendisi belirlediği halde ölçüyü korumayı bilmezmiş gibi bizzat şölenlerden çekinmesi kabul edilemez. Nitekim ben felsefeyi sofralara, her şeyin itidalini öğretmek kendi disiplini olduğu halde kendi itidalini sağlayamayacak bir surette çağırmıyorum. Dolayısıyla seninle Vettius arasında bir hakem gibi hüküm vererek, yemek odalarının kapılarını felsefeye sonuna kadar açıyorum, ancak kendisine ve takipçilerine malum olan ölçüyü aşmayacak bir surette hazır bulunacağına da kefil oluyorum."
O vakit Furius, "Çağımız senin gibi felsefenin eşsiz bir bağlısını yetiştirmişken Eustathius," dedi, "Şölene katılan felsefeye tanıdığın o ölçünün ne olduğunu bize bizzat açıklamanı rica ederiz."
Eustathius şöyle karşılık verdi, "Felsefenin öncelikle meclisteki davetlilerin mizaçlarını tartar bir dikkat göstereceğini bilirim, eğer meclis ahalisi içinde ehil olanların ya da en azından kendisine muhabbet besleyenlerin çoğunlukta olduğunu görürse, kendisi hakkında konuşulmasına müsaade eder, zira tıpkı birçok sesli harfin arasına dağılmış az sayıdaki sessiz harfin ses birliğine kolayca uyum sağlaması gibi, ehil olanların sohbetinden haz alan az sayıdaki bilgisizler de ellerinden geliyorsa bu uyuma katılırlar ya da böylesi şeyleri dinlemekten büyülenirler. Şayet çoğunluk bu disiplinin terbiyesinden nasibini almamışsa, orada azınlıkta kalan basiret sahiplerine kendi hakikatlerini gizlemelerini buyurur ve çoğunluğa daha yakın olan gevezeliğin sürmesine rıza gösterir, ta ki az sayıdaki seçkinlik, o daha gürültücü ayaktakımı tarafından incitilmesin. İşte bu da felsefenin erdemlerinden biridir, zira hatip yalnızca konuşarak kendini kanıtlarken, filozof yerine göre susarak da en az konuşarak olduğu kadar felsefe yapar. Böylece orada bulunan az sayıdaki bilgin, aralarında hiçbir ayrılık şüphesi doğmasın diye, hakikat fikrini kendi içlerinde selametle ve saklı tutarak, kaba topluluğun uzlaşısına katılırlar. Bilgili kişinin, vaktiyle Atina tiranı Peisistratos'un yaptığını yapmasında şaşılacak bir şey yoktur. O, çocuklarına doğru öğütler verip onların rızasını kazanamayınca ve bu yüzden onlarla bir husumete düşünce, bu durumun hasımlarına sevinç kaynağı olduğunu ve bu ayrılık yüzünden hükümdarın hanesinde bir başkaldırı çıkabileceğini umduklarını fark edince, bütün yurttaşları toplayarak, babalarının iradesine boyun eğmeyen oğullarına evvelce öfkelendiğini, lakin sonradan bir babanın sevgisine daha uygun olanın çocukların fikrine bizzat uymak olduğunu anladığını, binaenaleyh bütün kentin kralın neslinin babalarıyla barış içinde olduğunu bilmesi gerektiğini söylemiştir. Bu tertiple, hükümdarın huzuruna kastedenlerin umudunu kırmıştır. Tıpkı bunun gibi, hayatın her safhasında ve bilhassa şölen neşesinde, ahenksiz görünen her şey, masumiyete halel getirmeksizin tek bir ses ahengine dönüştürülmelidir. Nitekim Agathon'un şöleni bünyesinde Sokrates, Phaidros, Pausanias ve Eryksimakhos'u barındırdığı için, Kallias'ın en bilge kişilere, yani Kharmadas'a, Antisthenes'e, Hermogenes'e ve bunların benzerlerine verdiği o ziyafet de felsefeden başka hiçbir söze şahit olmamıştır. Buna mukabil Alkinoos ile Dido'nun sofrası, sanki yalnızca zevk ü sefaya uygunmuş gibi, birinde İopas'ı diğerinde Polyphemos'u lir çalarken ağırlamış, Alkinoos'un yanında dans eden erkekler, Dido'nun yanında ise kadehine fazlasıyla dökülen şarapla her tarafı ıslanacak derecede sek şarabı kafasına diken Bitias eksik olmamıştır. Biri çıkıp da Phaiakların arasında yahut Fenikelilerin yanında hikmetten süzülmüş sözleri şölen sohbetlerine karıştırmış olsaydı, hem o meclislere yaraşan zarafeti yok etmiş olmaz mıydı hem de haklı olarak herkesi kendine güldürmez miydi? Demek ki felsefenin ilk dikkati, davetlileri tartmak olacaktır. Ardından kendisine münasip bir zemin bulduğunda, kadehler arasında kendi derinliğinin sırlarından bahsetmeyecek, çetrefil ve bunaltıcı meseleler yerine faydalı fakat külfetsiz sualler ortaya atacaktır. Zira tıpkı şölenin ortasında dans etmeyi bir idman sayanların arasında, bir kimse daha fazla idman yapmak maksadıyla dostlarını koşuya yahut yumruk dövüşüne kışkırtacak olsa, yersiz bir münasebetsizlikle topluluğun neşesinden menedilirse, aynı şekilde sofrada da fırsat elverdiğinde, neşe için yaratılmış olan içki kadehine yalnız Nymphaların değil Musaların da karışımıyla bir kıvam vermek maksadıyla münasip bir felsefe yapılmalıdır. Zira itiraf etmek gerekir ki, her toplantıda ya susmak ya da konuşmak mukadder olduğuna göre, şölenlere sükûtun mu yoksa yerinde bir sohbetin mi daha münasip olduğunu araştıralım. Şayet Attika Atina'sında Areiopagos yargıçlarının susarak hüküm vermesi gibi, ziyafetler boyunca daima susmak gerekiyorsa, sofrada felsefe yapılmalı mı yapılmamalı mı diye daha fazla araştırmaya lüzum yoktur. Fakat şölenler dilsiz kalmayacaksa, söze izin verilen yerde, hele ki sözler şöleni şarabın tatlılığından hiç de daha az neşelendirmezken, dürüst bir kelam neden menedilsin? Zira Homeros'un örtük hikmetini daha derinden araştıracak olursan, Helena'nın şaraba kattığı o efsun, [Yunanca] acıyı ve öfkeyi dindiren, bütün dertleri unutturan, bir nebat yahut Hindistan'dan gelme bir usare değil, kederini unutan misafiri neşeye sevk eden yerinde ve tatlı bir anlatı hüneriydi.
Zira oğlunun huzurunda Ulysses’in şanlı işlerini anlatıyordu, [Yunanca] "Neler yaptı, neler çekti o metin adam." Böylece babasının şanını ve her bir yiğitliğini sırayla sayıp dökerek oğlunun ruhunu canlandırdı, bu yüzden de kedere karşı şaraba ilaç kattığına inanıldı. Diyeceksin ki, bunun felsefeyle ne ilgisi var? Bilakis, hazır bulunan kişilerin itibarını göz önünde tutarak sözleri yere ve zamana uydurmak kadar hikmete (sapientia) yakın hiçbir şey yoktur. Nitekim aktarılan erdem örnekleri kimilerini gayrete getirirken, kimilerini iyilik, bazılarını da ölçülülük örnekleri harekete geçirir, öyle ki başka türlü davrananlar bile bu tür şeyleri sıkça işiterek ıslah olmaya yönelirler. Kusurlara kapılmış olanları ise, şayet ziyafetlerdeki söz sırası bunu gerektirirse, felsefe onlar farkına varmadan öyle bir vurur ki, tıpkı Liber Baba'nın, etrafını saran sarmaşığın eğrilmesiyle sivri ucu gizlenen thyrsos asasıyla vurması gibi, zira ziyafette kusurları açıkça kınayacak şekilde kendini sansürcü ilan etmez. Aksi halde bu kusurların esiri olanlar karşı çıkar, ziyafetin kargaşası da öyle bir hal alır ki, sanki şu türden bir fermanla çağrılmış görünürler, "Geriye kalan iş, ey yiğitler, iyi başarılmış işlerin ardından bedenlerinizi sevinçle besleyin ve savaşın hazırlanmasını bekleyin," Yahut Homeros’un daha kısa ve veciz biçimde söylediği gibi, [Yunanca] "Şimdi yemeğe gidin ki savaşı tutuşturalım." Şayet kaçınılmaz bir ayıplamanın fırsatı doğarsa, filozoftan öyle bir tarzda çıkmalıdır ki hem örtülü hem de tesirli olsun. Bilge kişi, dediğim gibi, fark ettirmeden vurursa ne şaşılır buna, mademki bazen öyle bir kınar ki kınanan kişi neşelenir, üstelik boş söz söylemeyen felsefenin gücünü yalnızca anlattığı hikâyelerle değil, sorduğu sorularla da gösterir? O halde, kendini her duruma öyle uyduran ve yokluğu adeta günah sayılacak derecede her yerde lüzumlu görünen bu felsefeyi, hiçbir onurlu eylem veya mekân, hiçbir meclis dışlamasın.
II
Bunun üzerine Avienus, "Gerek sorular sorma gerekse ayıplama hususunda, muhatap olanların her iki durumda da şevkini artıracak iki yeni yöntem getiriyor gibisin, oysa haklı bile olsa bir ayıplamayı daima acı takip eder, bu yüzden üstünkörü değindiğin bu hususları, yalvarırım, etraflıca anlatarak daha açık kıl," dedi.
Eustathius, "Evvelemirde şunu bilmeni isterim," dedi, "ben suçlama (accusatio) niteliği taşıyan bir kınamadan değil, daha ziyade yergiye (vituperatio) benzeyen bir kınamadan söz ettim. Yunanların [Yunanca] skomma dedikleri bu şey, zamansız dile getirilirse suçlamadan daha az acı verici değildir, fakat bilge kişi tarafından öylesine söylenir ki tatlılıktan da yoksun kalmaz. Soru sorma konusundaki soruna öncelikle cevap vermek gerekirse, hoş bir danışman olmak isteyen kimse, soru sorulan için yanıtlaması kolay olan ve gayretli bir çalışmayla öğrendiğini bildiği şeyleri sorar. Zira ilmini ortaya koymaya teşvik edilen herkes sevinir, çünkü hiç kimse öğrendiği şeyin gizli kalmasını istemez, bilhassa emekle elde ettiği bu bilgi astronomi (astronomia), diyalektik (dialectica) yahut benzeri konularda olduğu gibi pek az kimsenin aşina olduğu ve çoğunluğun bilmediği bir alansa. Zira öğrendikleri şeyleri, böbürlenme lekesi sürünmeden kamunun önüne çıkarma fırsatı bulduklarında, emeklerinin meyvesini almış görünürler, kendiliğinden öne atılmayıp anlatması rica edilen kimsede ise böbürlenme bulunmaz. Buna mukabil, bir kimseye etraflıca vakıf olmadığı bir şeyi kalabalığın önünde sorarsan, bu büyük bir kırgınlık yaratır. Çünkü ya bilmediğini inkâr etmek zorunda kalır ki bunu utancın en uç noktası sayarlar, ya da gelişigüzel cevap vererek kendini doğrunun yahut yanlışın rastlantısal sonucuna bırakır, buradan da çoğu zaman cehaletin açığa çıkması doğar ve bu kişi onurunun zedelenmesinin bütün talihsizliğini soru sorana yükler. Denizleri ve karaları dolaşmış olanlar da, pek çok kimsenin bilmediği yerlerin konumuna yahut bir denizin girintisine dair sorular sorulduğunda sevinirler, kendi gördükleri şeyleri başkalarının gözleri önüne sermeyi şerefli bir iş sayarak, yerleri kâh sözlerle kâh bir çubukla çizerek seve seve tarif ederler. Ya kumandanlar yahut askerler? Kendi yaptıkları yiğitlikleri anlatmayı her zaman nasıl da arzularlar da yine de kibir korkusuyla susarlar? Bunlar, şayet bu işleri anlatmaya davet edilirlerse, yaptıklarını istekli dinleyiciler arasında anlatmayı bir mükâfat sayarak, emeklerinin karşılığını fazlasıyla aldıklarını düşünmezler mi? Nitekim bu tür anlatıların öylesine bir şan şeref tadı vardır ki, şayet hasetçiler yahut rakipler mecliste bulunuyorsa, bu tür soruları gürültü patırtıyla boğarlar ve başka hikâyeler araya sokarak, anlatana övgü kazandırması muhtemel şeylerin anlatılmasını engellerler. Kurtulmuş bir kimse, geçmiş tehlikeleri yahut tamamen sona ermiş meşakkatleri anlatmaya pek memnuniyetle teşvik edilir, zira bu tehlikelerin içinde azıcık bile olsa hâlâ tutulan kimse, hatırlatılmaktan ürker ve anlatılmasından korkar. Bunu Euripides şöyle ifade etmiştir, [Yunanca] "Zira kurtulmuş olan için zahmetleri hatırlamak da tatlıdır." Nitekim kötülüklerin sona ermesinden sonra anlatmanın zevkinin başladığını göstermek için [Yunanca] "kurtulmuş olan" sözünü eklemiştir. Sizin şairiniz de "bir gün" sözünü ekleyerek, aşılmış talihsizliklerin ardından, yatışmış bir emeğin hatırasının ileriki bir zamanda hoşa gideceğini söylemekten başka ne yapar, "Belki bir gün bunları hatırlamak bile hoşa gidecektir." Yine de, yaşamış olan kimsenin sona erdikten sonra dahi hatırlamak istemediği, kendisine sorulduğunda tıpkı o felaketlerin içindeymişçesine incindiği kötülük türleri bulunduğunu inkâr edemem, cellatları ve uzuvlara yapılan işkenceleri tatmış olan, yahut uğursuz evlat acıları çekmiş olan, veya vaktiyle sansürcü lekesine uğramış kimse gibi. Yüzüne vuruyor gibi görünmemek için sakın bunları sorma. Mümkünse, bir topluluk önünde okuduğu eserle beğeni toplamış olanı, elçilik görevini serbestçe ve başarıyla tamamlayanı, imparator tarafından nezaketle ve tatlı dille kabul edileni yahut neredeyse bütün filo korsanlar tarafından zapt edilmişken gerek zekâsıyla gerek gücüyle tek başına kurtulanı sık sık anlatmaya teşvik et, zira bu tür şeyleri anlatanın arzusunu uzun bir anlatı bile güçlükle doyurur. Bir kimseye, kâh övünme kâh haset korkusuyla kendiliğinden ne söylemeye ne de susmaya cesaret edebildiği dostunun ani talihini anlatmasını buyurursan bu onun pek hoşuna gider. Avdan hoşlanan kimseye ormanın sınırları, yaban hayvanlarının izleri, avın neticesi sorulmalıdır. Dindar biri varsa, tanrıların yardımını hangi vecibelerle hak ettiğini, ayinlerden ne denli fayda sağladığını anlatması için ona fırsat ver, zira ilahi güçlerin (numen) lütuflarını gizlememeyi bir dindarlık gereği sayarlar, üstelik ilahi güçlere dost görünmek de isterler. Şayet yaşlı bir adam da oradaysa, ona kendisini hiç ilgilendirmeyen şeyleri bile sorsan, ona pek büyük bir lütufta bulunmuş gibi görünme fırsatına sahip olursun,
Kitap II, Bölüm 10-16 ve Kitap III, Bölüm 1-3
...aittir, zira bu yaşa çok konuşurluk tabidir. Bunu bilen Homeros, Nestor’a bir çırpıda art arda sunulan sualler yöneltilmesini sağlamıştır, Ey Neleusoğlu Nestor, gerçeği söyle bize, Nasıl can verdi Atreusoğlu, geniş hükümran Agamemnon? Menelaos neredeydi o vakit? Ya da o, Akhaia Argos’unda değil miydi? [Yunanca] İhtiyarlığın konuşma kaşıntısını dindirmek için soru sorarak böylesine çok söz tohumu yığdı. Vergilius’un Aeneas’ı da Euandros’a karşı her hususta minnettar davranarak ona türlü anlatı fırsatları sunar. Zira o yalnızca bir veya iki meseleyi sormaz, bilakis, Sevinçle teker teker soruşturur ve dinler geçmişteki adamların hatıralarını, ve Euandros’un bu danışmalardan hoşnut kalarak ne kadar çok şey anlattığını bilirsiniz.
Bu sözleri söyleyen kişiyi herkesin beğenisi karşıladı. Fakat hemen ardından Avienus söze karışarak, "Burada hazır bulunan sizler, bilginlerin en bilginleri, hepinizden ricam, sizin de teşvikinizle Eustathios’un az önce laf çarpıtma (scomma) hakkında söylediklerini açmaya cesaret bulmasıdır" dedi. Herkes bu yönde çağrıda bulununca o da sözlerini şöyle sürdürdü, "Kınama (psogos) [Yunanca] demek olan 'kategoria' ile iftira ve ihbar demek olan 'diabole' [Yunanca] haricinde, Greklerde iki ad daha vardır, 'loidoria' [Yunanca] ve 'skomma' [Yunanca]. Bunlara denk Latince sözcükler bulamıyorum, meğerki loidoria’nın başa kakma ve doğrudan hakaret olduğunu, scomma’nın ise neredeyse kinayeli bir ısırık sayılabileceğini söyleyesiniz, zira bir şey söylerken başka bir şey anlaşılsın diye ekseriyetle bir hile ya da nüktedanlık ile örtülür. Bununla birlikte her zaman acı bir sona varmaz, bilakis fırlatıldığı kimselere kimi vakit tatlı da gelir.
Bu tür nükteleri bilhassa bilge ya da başka bir şehirli nükteci, en çok da öfkeye kapılmanın kolay olduğu sofralarda ve kadehler arasında icra eder. Zira uçurumun kenarında duranı hafif bir dokunuş nasıl itiverirse, şarabın içine batmış ya da onunla ıslanmış kimseyi de en ufak bir sızı çılgınlığa sürükler. Dolayısıyla, içinde gizli bir incitme barındıran scomma’dan ziyafette daha dikkatle kaçınmak gerekir. Zira çengelli oltaların düz uçlara kıyasla daha inatçı saplanması gibi, bu tür sözler de doğrudan loidoria’ya nazaran zihne çok daha derin işler, bilhassa bu tür sözler hazır bulunanları güldürdüğü ve bu gülüşün bir tür onaylama addedilerek hakareti pekiştirdiği için.
Loidoria ise şu kabildendir, 'Tuzlanmış balık sattığını unuttun mu?' Sık sık gizlenmiş bir hakaret olduğunu söylediğimiz scomma ise şöyledir, 'Burnunu koluna sildiğin günleri hatırlarız.' Her iki durumda da aynı mesele söylenmiş olsa da, açıkça yüzüne vurulan ve başa kakılan şey loidoria’dır, kinayeli olanı ise scomma’dır.
Doğuştan soylu görünen Octavius, Cicero hitabet icra ederken, 'Ne dediğini işitmiyorum' demiştir. O da, 'Oysa vaktiyle senin kulakların gayet iyi delinmişti' cevabını vermiştir. Bu söz, Octavius’un kulağı delmenin adet olduğu Libya kökenli olduğu söylendiği için dile getirilmiştir.
Yine Cicero’ya karşı Laberius, onun tarafından meclisteki oturma yerine kabul edilmeyip, 'Sıkışık oturmasaydım seni yanıma alırdım' demesi üzerine, bu mim sanatçısı o büyük adama sadakatinin kaypaklığını ima ederek, 'Oysa sen iki sandalyede birden oturmaya alışıktın' diye iğneleyici bir karşılık vermiştir. Fakat Cicero’nun, 'Sıkışık oturmasaydım' demesi de, senatoya gelişigüzel o kadar çok adam kabul eden C. Caesar’a yönelik bir scomma idi ki, o on dört basamak dahi onları almaya yetmiyordu. Bu sebeple hakaret tohumu taşıyan bu türden, bir bilgenin daima, diğerlerinin ise ziyafetlerde kaçınması icap eder.
Daha az sert, sanki dişsiz bir canavarın ısırığı gibi scomma’lar da vardır, nitekim Tullius, konsüllüğü sadece bir tek gün icra eden konsüle, 'Eskiden dialis rahipleri (flamines diales) olurdu, şimdiyse günlük konsüllerimiz (consules diales) var' demiştir. Ve aynı kişiye yönelik, 'Konsülümüz pek uyanıktır, zira kendi konsüllüğünde hiç uyku yüzü görmedi' demiştir. Ve kendisi konsül iken onu ziyaret etmediği için sitem eden aynı kimseye, 'Geliyordum, fakat gece beni yolda yakaladı' diye cevap vermiştir.
İşte bunlar ve benzerleri, daha fazla nüktedanlık, daha az acılık barındıran sözlerdir, tıpkı bedendeki kimi kusurlar hakkında söylenip ya pek az keder doğuran ya da hiç keder vermeyen şeyler gibi. Örneğin bir kimsenin kelliğine ya da burnuna, ister eğri bir çıkıntı ister Sokratesvari bir basıklık olsun, söz söylenmesi böyledir. Zira bunlar ne kadar küçük bir talihsizlik ise, verdiği sızı da o kadar hafiftir. Buna mukabil, gözlerin körlüğünün yüzüne vurulması infial uyandırmadan geçiştirilemez, nitekim Kral Antigonos, canını bağışlayacağına dair yemin ettiği Sakızlı Theokritos’u, kendi hakkında söylediği bir scomma sebebiyle katletmiştir. Çünkü Theokritos sanki cezalandırılacakmış gibi Antigonos’un huzuruna götürülürken, dostları onu teselli edip kralın gözü önüne çıktığında onun merhametini mutlaka göreceğine dair ümit verdiklerinde, 'Demek bana kurtuluşun imkansız olduğunu söylüyorsunuz' diye mukabele etmiştir. Oysa Antigonos tek gözünü kaybetmiş bir kimsedir. Bu yersiz nükte düşkünlüğü, sivri dilli adamı gün ışığından mahrum etmiştir.
Filozofların da bazen öfkeye kapılarak bu tür scomma’ya başvurduğunu inkar edemem. Zira kralın azatlısı olan ve yeni zenginleşen bir kimse filozofları ziyafete davet ettiğinde ve onların ufak tefek meseleleriyle alay ederek, neden hem siyah hem de beyaz bakladan tek renkte bir yemek çıktığını bilmek istediğini söylediğinde, filozof Aridikes bu duruma içerleyerek, 'Sen önce bize, neden hem beyaz hem de siyah kırbaç kayışlarının tende aynı izleri bıraktığını izah et' demiştir.
Görünüşte hakaret kisvesi taşıyan fakat dinleyenlere dokunmayan kimi scomma’lar da vardır, oysa aynı sözler suçlu birine söylenirse onu çileden çıkarır, buna karşılık övgü suretinde olup dinleyenin şahsiyeti yüzünden hakaret dolu hale gelenler de mevcuttur. Evvela birinci türden bahsedeyim.
Praetor L. Quintus, Domitianus zamanında hayret uyandıracak bir praetorluk dürüstlüğü sergiledikten sonra eyaletten henüz dönmüştü. Bu zat hasta yatağında yanında oturan dostuna ellerinin üşüdüğünü söylediğinde, o kimse tebessüm ederek, 'Oysa daha az önce onları eyaletten sıcacık geri çektin' demiştir. Quintus gülmüş ve bundan zevk almıştır, zira hırsızlık şüphesinden son derece uzaktır. Bilakis bu söz vicdanı yaralı ve kendi hırsızlıklarını anımsayan birine söylenseydi, işiteni hiddete boğardı.
Sokrates dillere destan bir güzelliğe sahip olan genç Kritobulos’u kendi simasıyla kıyasa davet ettiğinde şaka yapıyordu, onunla alay etmiyordu. Nitekim son derece varlıklı bir adama, 'Alacaklılarını peşine düşüreceğim' derseniz, yahut pek iffetli birine, 'Cariyeler seni pek sever, zira onları aralıksız cömertliğinle zengin ettin' derseniz, her ikisi de bu sözlerin vicdanlarına leke sürmediğini bildiklerinden keyif alacaklardır. Tıpkı bunun aksine, az önce tasnif ettiğim gibi, övgü kisvesi altında tahrik eden sözlerin de bulunması gibi. Zira fazlasıyla korkak birine, 'Sen Akhilleus ya da Herakles ile kıyaslanmalısın' dersem, yahut kötülüğüyle nam salmış bir adama, 'Adalette seni Aristeides’in dahi önüne koyarım' dersem, hiç şüphesiz övgü tınlayan bu sözleri her ikisi de kendi ayıplarının tespiti olarak algılayacaktır. Aynı scomma’lar hazır bulunan kişilerin farklılığına göre kimi zaman hoşa gidebilir, kimi zaman da can yakabilir. Zira dostlarımızın huzurunda yüzümüze vurulsa severek dinleyebileceğimiz kimi sözler varken, eşimizin, ebeveynimizin yahut hocalarımızın önünde aleyhimize herhangi bir scomma söylenmesini istemeyiz, meğerki böylesi bir...
...onların ölçülü sağduyusunun hoş karşılayacağı bir şey olmalıdır, tıpkı bir kimsenin, ana babasının veya hocalarının huzurunda bir genci aralıksız uykusuzluk ve gece okumaları yüzünden aklını kaçırabilir diye alaya alması ya da karısının yanında, kendini fazlasıyla karısına kaptırdığı ve hiçbir güzel kadına dönüp bakmadığı için ahmakça davrandığını söylemesi gibi. Zira bu tür sözler, hem muhataplarını hem de hazır bulunanları neşeye boğar. İğneli nükteyi (scomma) söyleyenin içinde bulunduğu hal de ona güç katar, şayet kendisi de aynı durumda ise, tıpkı yoksul birinin başka bir yoksulla, yahut soylu olmayan birinin meçhul bir kökenden gelenle alay etmesi gibi. Nitekim Tarsuslu Amphias, bostancılıktan yükselip kudret sahibi olduğunda, soysuzlaşmış gibi görünen dostuna bir takım sözler sarf etmiş, hemen ardından, fakat biz de aynı tohumdan gelmeyiz, diyerek meclistekilerin hepsini aynı derecede neşelendirmişti. Doğrudan doğruya neşe bahşeden iğneli nükteler ise muhatabını sevindirir, şayet yiğit bir adamı, canını hiçe sayıp başkaları uğruna ölmeye can atıyor diye yerersen veya cömert birini, kendisinden ziyade başkalarını gözeterek servetini saçıp savuruyor diye itham edersen böyledir. Nitekim Diogenes de hocası Kinik Antisthenes’i sanki yeriyormuş gibi övmeyi âdet edinmişti, zengin iken beni dilenci yaptı, koca bir konak yerine fıçıda yaşamaya mahkûm etti, derdi. Oysa bunları söylemekle, ona minnettarım, çünkü beni bir filozof ve yetkin erdem sahibi bir adam kıldı, demekten çok daha güzel konuşmuş oluyordu.
Demek ki, iğneli nüktenin adı tek olsa da içinde barındırdığı tesirler muhteliftir. Bu sebeple Lakedaimonialılarda, o nizamlı hayatın diğer kaideleri meyanında, bu tür bir talim de bizzat Lykourgos tarafından ihdas edilmiştir, öyle ki gençler hem incitmeyen iğneli nükteler söylemeyi hem de başkalarının kendileri hakkında söylediklerine tahammül etmeyi öğrensinler, ve şayet içlerinden biri böyle bir söz yüzünden hiddete kapılacak olursa, artık bir başkasına bu tür söz söylemesine izin verilmezdi. Hal böyle olunca sevgili Avienus, mademki her tür iğneli nüktenin iki yanı keskin bir kılıç gibi olduğunu görüyorsun, nitekim senin gençliğin terbiyeye muhtaçtır ki o da öğrenilmesi gerekeni kavrayacak denli kabiliyetlidir, neşenin pusuya düşürülüp öfkeye dönüştüğü ziyafetlerde bu kabil lakırdılardan uzak durmanı, bunun yerine sofra bahisleri açmanı yahut ortaya atılanları çözmeni tavsiye ederim. Eskiler bu tür meşgaleleri öylesine oyuncak saymamışlardır ki, Aristoteles dahi bunlara dair eserler vermiş, keza Plutarkhos ile sizin Apuleius’unuz da yazmıştır, binaenaleyh bunca filozofun zihnini meşgul etmeye layık görülmüş bir husus hafife alınmamalıdır.
IIII
Bunun üzerine Praetextatus, mademki bu tür meseleler kemal yaşına yakışır, neden yalnızca bir gence salık verilsin, haydi buyrun, burada hazır bulunan herkes, meclise yaraşır bahisler açalım, yalnız yiyeceklerden değil, bedenlerin tabiatına veya başka şeylere dair ne varsa konuşalım, bilhassa da aramızda bulunan Disarius’un huzurunda bunu yapalım, zira onun sanatı ve vukufu bu kabil meselelere ziyadesiyle katkı sağlayacaktır, münasip görürseniz kura çekelim ve herkes sırayla hallini elzem gördüğü bir meseleyi öne sürsün, dedi.
Bunun üzerine herkes muvafakat göstererek açılış sözünü Praetextatus’a bıraktı ve bizzat kendisi başlayarak, onun açtığı bahsin seyrine göre diğerlerine de sual sorma usulünün tayin edilmesini rica ettiler. O vakit Praetextatus, tek çeşit gıdanın mı yoksa muhtelif yemeklerin mi sindiriminin daha kolay olduğunu öğrenmek isterim, zira pek çok kimsenin buna, bazılarınınsa diğerine meylettiğini görmekteyiz, dedi. Doğrusu perhizkârlık kaskatı, dikbaşlı ve adeta kendini teşhir eden bir tavır takınırken, iştah ise aksine sevimli ve cana yakın görünmek ister. Biri fazlaca kınayıcı ve sert, diğeri ise zevke düşkün olduğuna göre, sıhhati korumaya hangisinin daha elverişli olduğunu bilmek isterim. Haktanır bir hakem aramak için uzağa gitmeye lüzum yok, zira Disarius aramızdadır, o ki insan bedenine neyin muvafık düştüğünü, bu yapının mimarı ve besleyicisi olan tabiatın kendisinden daha az bilmez. Şu halde sorulan bu hususta tıp nizamının neyi telkin ettiğini beyan etmeni arzu ederim.
Disarius söze başlayıp, şayet avamdan, bilgisiz bir kimse bu meseleye dair bana danışmış olsaydı, nitekim avamın zihni akıl yürütmelerden ziyade misallerle kavrar, ona davarların fıtratını hatırlatmakla iktifa ederdim, zira onlar tek çeşit ve yeknesak gıdalarla beslendiklerinden insan bedeninden çok daha sıhhatlidirler, onların arasında da ancak semirtilmek gayesiyle karışık lokmalarla ve muhtelif baharatlarla tıkabasa beslenenler hastalıklara yakalanırlar, dedi. Tek çeşit gıda ile beslenen hayvanlarda sıhhatin tabii bir hal olduğunu, buna mukabil muhtelif ve tertip edilmiş besinlerle semirtilen hayvanların hastalandığını müşahade ettikten sonra artık şüpheye düşmezdi, zira bu tür gıdaların yalnızca miktarıyla değil, çeşitliliğiyle de hazımsızlığa yol açtığı aşikârdır. Belki de bir başka misalle dikkatini daha da celbederdim, öyle ki hekimler arasında hastaların tedavisinde, ateşli bir hastaya tek çeşit yerine muhtelif gıdalar verecek kadar cüretkâr bir ihmalkârlık gösteren kimsenin bulunmadığını mülahaza etmesini sağlardım. Yeknesak bir besinin hazmının ne derece kolay olduğu öylesine malumdur ki, tabiat zayıf düştüğünde bile ona kâfi gelir. Üçüncü bir misal de eksik kalmazdı, muhtelif şaraplardan nasıl imtina ediliyorsa yemeklerin çeşitliliğinden de öyle sakınılmalıdır. Nitekim farklı şarapları karıştıran kimsenin, henüz içtiği miktar bunu gerektirmediği halde birdenbire sarhoşluğa yuvarlandığından kim şüphe duyabilir? Lakin ey Vettius, bütün ilimlerin kemaline ermek yalnız sana nasip olduğundan, seninle misallerden ziyade, ben sükût etsem dahi senden gizli kalamayacak olan bizzat aklın nizamıyla müzakere etmek icap eder.
Hazımsızlıklar, ya gıdanın dönüştüğü suyun (succus) niteliğinden, yani bedene hâkim olan hılta (humor) uygun düşmemesinden, yahut da yığılan her şeyi sindirmeye tabiatın kâfi gelmeyişi sebebiyle gıdanın bizatihi çokluğundan neşet eder. Evvela suyun niteliğini ele alalım. Tek çeşit gıda alan kimse, bedeninin hangi su ile ağırlaştığını veya hangi su ile ferahladığını tecrübenin talimiyle kolayca idrak eder. Zira...
VII. Kitap
Yalnızca tek bir besin alındığında, insan hangi yiyeceğin niteliğinin etkisinde kaldığı hususunda tereddüt etmez, böylece sebebi anlaşılan zarardan sakınmak da kolaylaşır. Oysa türlü türlü yiyeceklerle beslenen kimse, suların çeşitliliği sebebiyle muhtelif niteliklere maruz kalır, maddenin çeşitliliğinden doğan hıltlar (humores) birbiriyle uyuşmaz, ne de karaciğerin marifetiyle dönüştükleri ve kendi kargaşaları içinde damarlara geçtikleri saf yahut berrak kanı meydana getirebilirler. Birbirine zıt hıltların uyuşmazlığından doğan hastalıkların kaynağı da işte burasıdır.
Bundan başka, yenilen her şey tek bir tabiata sahip olmadığından, her şey aynı anda sindirilmez, aksine kimi daha çabuk, kimi daha yavaş pişer ve böylece birbirini takip eden sindirimlerin düzeni bozulur. Zira aldığımız besinin sindirimi tek seferde gerçekleşmez, bilakis bedeni besleyebilmesi için dört sindirimden geçer, bunlardan birini herkes, hatta en gafil olanlar dahi hisseder, diğerlerini ise daha gizli bir akıl yürütme açığa çıkarır. Bunun herkesçe açıkça anlaşılması için sebebi biraz daha geriden ele almam gerekir.
Bizde, besini yönetme görevini üstlenmiş dört kuvvet (virtutes) vardır, bunlardan biri aşağı çeken [kathektikē, Yunanca] diye adlandırılır ve çenelerin ufaladığı besinleri aşağıya çeker. Zira tabiatın daha gizli bir kuvveti onu içine çekmeseydi, bu denli kaba bir maddeyi boğazın dar geçitlerinden başka ne geçirebilirdi? Lakin yutulan şeylerin, birbirini izleyen deliklerle baştan başa geçit veren beden boyunca aralıksız bir kaymayla dosdoğru en dibe inmemesi ve nasıl alındılarsa öylece dışarı atılmaması, aksine sindirimin sağaltıcı vazifesini beklemesi, tutucu olduğundan ötürü Greklerin kathektikē [Yunanca] dedikleri ikinci kuvvetin vazifesidir.
Üçüncüsü, besini bir halden başka bir hale dönüştürdüğü için dönüştürücü [alloiōtikē, Yunanca] diye anılır. Herkes buna itaat eder, çünkü sindirimleri bizzat kendisi idare eder. Midenin iki ağzı vardır, bunlardan yukarıda ve dik duran olanı yutulanları kabul eder ve midenin tulumuna saklar. İşte, adeta bütün canlıyı tek başına yönetircesine aile reisi (paterfamilias) denmeyi hak eden mide budur, nitekim o hastalanacak olsa, besin yolunun sekteye uğramasıyla hayat tehlikeye düşer, tabiat ona adeta akıl sahibiymiş gibi isteme ve istememe yetisi bahşetmiştir. Aşağıda ve eğik duran ağzı ise bitişik bağırsaklara bağlanır ve atılacak maddelerin yolu oradandır.
Böylece ilk sindirim midede, alınan her şeyi suya dönüştüren dönüştürücü [alloiōtikē, Yunanca] kuvvet marifetiyle vuku bulur, bunun tortusu atıklardır, bunlar alt ağzın aktarmasıyla bağırsaklardan kayıp gider ve adı atıcı [apokritikē, Yunanca] olan dördüncü kuvvetin vazifesiyle dışarı atılma sağlanır. Besin suya dönüştükten sonra, artık karaciğerin ihtimamı devreye girer. Karaciğer ise pıhtılaşmış kandır ve bu sebeple fıtri bir hararete sahiptir, bu sayede işlenmiş suyu kana dönüştürür, besinin suya dönüşmesi birinci sindirim olduğu gibi, suyun kana geçmesi de ikinci sindirimdir.
Karaciğerin harareti, işlenen bu kanı damarların kanalları vasıtasıyla kendi uzuvlarına dağıtır, sindirilenlerin en soğuk olan kısmı ise dalağa geri dökülür, karaciğer hararetin meskeni olduğu gibi, dalak da soğuğun meskenidir. Nitekim sağ taraftaki bütün uzuvların daha güçlü, sol taraftakilerin daha zayıf olmasının sebebi de budur, zira sağdakileri kendi iç organının harareti yönetir, soldakiler ise sol tarafa hâkim olan soğuğun sirayetiyle uyuşur.
Kanın ve ruhun hazneleri olan damarlarda ve atardamarlarda ise üçüncü sindirim gerçekleşir. Zira kabul edilen kanı bir bakıma arındırırlar ve onun içindeki sulu kısmı damarlar mesaneye akıtır, berrak, saf ve besleyici kanı ise bütün bedenin tek tek her bir uzvuna sunarlar, böylece besini yalnızca mide kabul ettiği halde, onun uzuvların bütün yollarına dağılan gıdası kemikleri, ilikleri, tırnakları ve saçları da besler.
Her bir uzuvda meydana gelen dördüncü sindirim de budur, bu esnada her bir uzva verilen şey, o uzvun bizzat kendi besini haline gelir. Yine de bunca kez arındırılmış olan bu maddenin dahi kendi atıkları eksik olmaz, bütün uzuvlar kendi sıhhatindeyken bunlar gizli yollardan yok olup gider. Fakat bedenin herhangi bir parçası hastalanacak olursa, daha zayıf olduğu için, bahsettiğimiz o son atıklar onun üzerine akar ve hekimlerin akıntı [rheumata, Yunanca] demeyi adet edindikleri hastalık sebepleri buradan doğar.
Zira son suyun miktarı gerekenden daha bol olursa, bedenin daha sağlıklı olan parçası bunu kendinden uzaklaştırır ve bu madde şüphesiz onu savuşturacak gücü olmayan zayıf uzva kayar, yabancı maddenin kabul edilişi düştüğü yeri gerer ve buradan ağrılar hasıl olur. Dolayısıyla gutun (podagra) yahut toplanmadan ileri gelen herhangi bir hastalığın üçlü sebebi şudur, hıltın çokluğu, maddeyi kendinden uzaklaştıran uzvun kuvveti ve onu kabul eden uzvun zaafı.
Bedeninde biri diğerine bağlı olan ve şayet önceki engellenirse sonrakinin hiçbir hükmü kalmayan dört sindirimin gerçekleştiğini öne sürdüğümüze göre, zihnimizi midede tamamlanan o ilk sindirime çevirelim, türlü türlü besinlerden ne gibi bir engelin doğduğu anlaşılacaktır. Zira muhtelif besinlerin tabiatı muhteliftir, kimi daha çabuk, kimi daha yavaş sindirilir.
İlk sindirim besinleri suya dönüştürdüğünde, alınan her şey aynı anda dönüşmediği için, diğerleri daha yavaş dönüşürken daha önce dönüşmüş olan şey ekşir, bunu da geğirirken sık sık hissederiz. Yavaş sindirilen diğer şeyler ise, tıpkı harlı ateşin baskısıyla duman çıkaran nemli odunlar gibi, tabiatın ateşi bastırdığında daha yavaş piştiklerinden duman çıkarırlar, nitekim bu durum da geğirenin duyusundan kaçmaz.
Sade besin ise çekişmeli bir gecikmeye uğramaz, zira hep birlikte sade bir suya dönüşür, hepsi birbirini belirlenmiş anların ölçüsüyle takip ettiğinden hiçbir sindirim kesintiye uğramaz.
Fakat cehaletten daha sabırsız hiçbir şey olmadığından, bir kimse bu gerekçeleri dinlemeyi kendine yediremeyip sindirimin engellenmediğini zannederse
VII. Kitap
... hazmı yalnızca yiyeceklerin çokluğu engellese ve nitelik meselesine değinmek istemese bile, burada da çok türlü beslenmenin hastalıkların sebebi olduğu anlaşılır. Zira yemeklerin çeşitliliği muhtelif çeşnileri gerektirir, bunlarla da oburluk doğanın ihtiyacının ötesinde kışkırtılır ve iştahın gıdıklanmasıyla her birinden ya daha fazla ya da muhakkak azar azar tadıldıkça içeride yığılma meydana gelir. Nitekim Sokrates, susuzluğu yahut açlığı dindirmenin ötesinde iştah uyandıran yiyecek ve içeceklerden kaçınılmasını bu yüzden salık verirdi. Velhasıl, sadece şu sebepten ötürü bile yemeğin çeşitliliğinden yüz çevrilmelidir, zira hazla doludur ve ağırbaşlı, ilim peşindeki kimseler hazdan sakınmalıdır. Fazilet ile haz kadar birbirine zıt ne olabilir? Fakat bu tartışmaya bir sınır koyuyorum, aksi takdirde ölçülü olsa da sırf çeşitli olduğu için içinde bulunduğumuz şu şöleni (convivium) suçluyor gibi görünmeyeyim.'
Bu sözler Praetextatus ile diğerlerinin açık onayıyla hüsnükabul görünce, Evangelus haykırdı, 'Kulaklarımızın Grek dili tarafından esir alınmasından, dinleyenler üzerinde inanç koparmak adına tiranlık kuran sözün kaypaklığıyla kuşatılıp lafın pürüzsüz yuvarlaklığına boyun eğmek zorunda kalışımızdan daha tahammülfersa bir zillet yoktur. Madem bu söz labirentleri karşısında kifayetsiz olduğumuzu itiraf ediyoruz, haydi Vettius, Eustathius’u teşvik edelim de karşı görüşü üstlenerek çeşitli yemek lehine söylenebilecek ne varsa bizimle paylaşsın, böylece bu nobran dil kendi silahlarıyla vurulsun ve tıpkı karganın karganın gözünü oyması misali bir Grek diğer Grekin elinden bu alkışı söküp alsın.'
Symmachus ise şöyle dedi, 'Evangelus, pek hoş bir meseleyi fazlasıyla haşin bir tavırla talep ettin. Böylesine zengin ve zarif şekilde serdedilmiş fikirlere karşı çıkmaya cüret etmek faydalı bir haz barındıran bir iştir, fakat buna zihinlere tuzak kurarcasına yahut parlak risaleleri kıskanırcasına tevessül etmemeliyiz. Ben de bir tür geri adım şarkısı (palinodia) söyleyebileceğimi inkâr etmem, zira ortak temaları ortaya atılan fikirlerin değişimiyle her iki yönde de işlemek retorik bir alıştırmadır. Lakin mademki Greklerin buluşlarına diğer Greklerin söyledikleri daha kolay karşılık veriyor, hepimiz sana yalvarıyoruz Eustathius, Disarius’un fikirlerini ve buluşlarını karşı tezlerle çürüterek şölenlerin itibarsızlaştırılan neşesini iadeiitibar ile eski haline getir.'
Eustathius uzun süre bu vazifeden affını diledikten sonra, karşı konulmaz derecede ısrarcı olan bunca ileri gelenin teşvikine boyun eğerek şöyle dedi, 'Bana en dost iki şeye savaş ilan etmek zorunda bırakılıyorum, Disarius’a ve itidale, fakat sizlerin nüfuzundan, tıpkı praetor fermanından alınmış gibi bir izin kopardıktan sonra, madem kaçınılmazdır, boğazın hamisi rolünü üstleneceğim. Disarius dostumuzun dehası, görüleceği üzere, hakikatten ziyade göz alıcı misallerle az kalsın bizi kandırıyordu. Nitekim hayvanların tek cins gıda ile beslendiğini ve bu yüzden onların sağlığının insanınkinden daha zor sarsıldığını söyledi. Fakat her iki iddianın da asılsız olduğunu ispat edeceğim. Zira dilsiz hayvanların gıdası tek cins olmadığı gibi, hastalıklar da onlardan bize nazaran daha uzak değildir. Bunu öncelikle otladıkları çayırların çeşitliliği kanıtlar, zira orada acı otlar da tatlı otlar da bir aradadır, kimi sıcak kimi soğuk usare besler, öyle ki hiçbir mutfak doğanın otlarda yarattığı denli farklı çeşniler hazırlayamaz. Eski komedyanın zarif şairleri arasında sayılması gereken Eupolis herkesçe malumdur. "Keçiler" adlı oyununda, gıdalarının bolluğundan ötürü keçileri şu sözlerle övünürken sahneler,
[Yunanca] Besleniriz her türlü fundalıkla, göknarın, meşenin taze filizlerini kemiririz, çilek ağacını yeriz, bunların yanı sıra sütleğeni, yonca otunu, güzel kokulu adaçayını ve bol yapraklı laden çalısını, yabani zeytini, sakız ağacını, karaağacı, çamı, karaçalıyı, meşeyi, sarmaşığı, funda çalısını, akçakesmeyi, karaçalıyı, sığırkuyruğunu, çirişotunu, kermesi, kayını, yabani mersini, ılgını.
İsmi kadar usaresi de farklı bunca ağaç ve çalı sayıldığında, bu durum size gıdaların tek cinsliği gibi mi görünüyor? Hastalıkların insanları hayvanlardan daha kolay istila etmediğine dair ise Homeros’un şahitliğiyle yetinirim, zira o, vebanın hayvanlardan başladığını, hastalığın insanlara sirayet etmeden önce daha kolay zapt edilen sürülere musallat olduğunu rivayet eder. Kaldı ki dilsiz hayvanların ne denli zayıf olduğunun delili ömürlerinin kısalığıdır. Zira tecrübemizle tanıdığımız hayvanlardan hangisi insanın yaşını bulabilir? Meğerki kargalar ve kuzgunlar hakkında söylenen efsanevi şeylere sığınasın, oysa onların bile her türlü leşe üşüştüğünü, bütün tohumların peşine düştüğünü, ağaç meyvelerini tükettiğini görüyoruz, zira oburlukları, uzun ömürlü olduklarına dair rivayet edilen efsanelerden aşağı kalmaz.
İkinci misal, doğru hatırlıyorsam, hekimlerin hastalara çeşitli değil, tek cins yemek sunma adetidir, oysa sizler bunu hazmı daha kolay olduğu için değil, daha az iştah çekici olsun diye sunarsınız, ta ki tekdüze gıdanın bıkkınlığıyla yeme arzusu körelsin, zira doğa dermansızlıktan ötürü çok şeyi sindirmeye kâfi gelmez. Bu sebeple şayet bir hasta o tek cins yemekten bile fazlasını arzulayacak olsa, henüz iştahı varken önünden alırsınız. Demek ki bu usulünüzde aranan şey nitelik değil, miktardır.
Yemekte de tıpkı içmekte olduğu gibi çeşitlilikten kaçınmayı salık vermene gelince, bu benzetme kisvesi ardına gizlenmiş bir yanıltmaca hilesi barındırır. Oysa içeceğin tabiatı ile yiyeceklerin tabiatı bambaşkadır. Zira çok yediği için kimin aklına halel gelmiştir ki içkide bu başa gelir? Yemekle tıkabasa dolan kimsenin midesi yahut karnı ağırlaşır, şaraba doyan ise deliye döner, sanırım bunun sebebi, yiyeceğin kesafetinin tek bir yerde kalarak hazım işleyişini beklemesi ve ancak o vakit yavaş yavaş işlenerek uzuvlara dağılmasıdır, içecek ise doğası gereği daha hafif olduğundan derhal yukarıya yönelir ve tepeye yerleşmiş olan beyni sıcak dumanın serpintisiyle vurur. İşte bu yüzden muhtelif şaraplardan sakınılır, ta ki başı aniden istila eden bu nesne, ani olduğu kadar değişken sıcaklığıyla aklın makamını yaralamasın. Yiyecek çeşitliliğinde de aynı şeyden korkulması gerektiğini ne bir benzerlik ne de herhangi bir akıl yürütme ispatlayabilir.
Hazımların silsilesini parlak ve zengin bir dille tanzim ettiğin o mütalaada insan bedeninin tabiatına dair söylenen bütün o sözlerin ne ortaya konan meseleye bir zararı vardır ne de onların belagatle söylendiğini inkâr ederim. Yalnızca şu noktaya katılmıyorum, yiyecek çeşitliliğinden hasıl olan muhtelif usarelerin bedenlere zıt olduğunu söylüyorsun, oysa bedenlerin kendisi zaten zıt niteliklerden dokunmuştur. Nitekim sıcak ile soğuktan, kuru ile yaştan meydana geliriz. Tek cins yemek ise kendisinden yalnızca tek bir nitelikte usare salar. Biliyoruz ki benzerler benzerlerle beslenir. Söyle kuzum, bedenin diğer üç niteliği nereden beslenecektir? Her bir şeyin kendisine benzeyeni cezbettiğine ise şu sözleri söyleyen Empedokles tanıktır,
[Yunanca] Böylece tatlı koştu tatlıya, acı ise acıya atıldı, ekşi vardı ekşiye ve sıcak sarıldı sıcağa.
Seni ise sık sık hekimin Hippokrates’in sözlerini...
5. Hayranlıkla aktarır, "İnsan tek bir şey olsaydı, acı çekmezdi, oysa acı çekmektedir, demek ki tek bir şey değildir" [Yunanca]. O halde insan tek bir şeyden ibaret değilse, tek bir şeyle de beslenmemelidir. Nitekim her şeyin yapıcısı olan Tanrı, bizi çevreleyen ve soluyarak içimize çektiğimiz havanın, her daim soğuk yahut sıcak olsun diye tek bir niteliğe (qualitas) sahip olmasını istememiş, onu ne sürekli bir kuruluğa ne de daimi bir neme mahkûm etmiştir, zira birbirine karışmış dört unsurdan yaratılmış olan bizleri tek bir nitelikle besleyemezdi. Bu sebeple ilkbaharı sıcak ve nemli kıldı, yaz kuru ve sıcaktır, sonbahar kuru ve soğuktur, kış ise aynı ölçüde hem nemli hem soğuktur. Kendi başlangıçlarımız olan unsurlar (elementa) da böyledir, hem kendileri zıtlıklardan meydana gelir hem de bizi beslerler. Nitekim ateş sıcak ve kurudur, hava nemli ve sıcaktır, su benzer şekilde nemli fakat soğuktur, toprak ise aynı ölçüde hem soğuk hem kurudur. Öyleyse, ne içimizde ne çevremizde ne de kendilerinden meydana geldiğimiz şeylerde tek biçimli hiçbir şey yokken, bizi neden tek biçimli bir yiyeceğe mahkûm ediyorsun? Midedeki yiyeceğin ekşimesini yahut kimi zaman dumanlanmasını çeşitliliğe bağlamak isteyişine inanmamız için, ya çeşitli yiyecek tüketen kimsenin her zaman bu dertten muzdarip olduğunu ya da yalın beslenen kimsenin bundan asla muzdarip olmadığını açıkça kanıtlaman gerekir. Oysa hem donatılmış bir sofradan istifade eden kimse çoğu kez bu kusuru hissetmiyorsa, hem de kendini tek bir yiyecekle sınırlayan kimse senin yerdiğin bu duruma sıkça maruz kalıyorsa, bunu neden çeşitliliğe değil de sadece oburluğa bağlamıyorsun? Zira obur kişi yalın yemekten de hazımsızlık illetine tutulur, ölçülü kişi ise çeşitli yiyeceklerde dahi sindirimin rahatlığından pay alır. Fakat diyeceksin ki, bu ölçüsüzlüğün kendisi, oburluğun gıdıklanması ve gerekenden fazlasını almaya kışkırtması sebebiyle yiyeceklerin çeşitliliğinden doğar. Ben yine daha önce söylediklerime dönüyorum, hazımsızlık nitelikten değil, ölçüden ileri gelir. Kendine hâkim olan kimse ise ölçüyü korur, ister Sicilya ister Asya sofrasında olsun, sabırsız kimse ise yalnızca zeytin veya sebzeyle beslense dahi haddi aşar. Zengin sofrada oturan kimse, ölçüyü elden bırakmadığı takdirde nasıl sıhhatini korursa, yiyeceği yalnızca tuz olan kimse de şayet buna açgözlülükle saldırırsa öyle perişan olur. Son olarak, şayet aldığımız şeylerde çeşitliliğin zararlı olduğunu düşünüyorsan, ağız yoluyla insan bedenine akıttığınız şifa içeceklerini neden bu denli zıt ve birbiriyle çatışan karışımlardan hazırlıyorsunuz? Haşhaş suyuna sütleğen katıyorsunuz, adamotunu ve soğukluğuyla bilinen diğer otları biberle dengeliyorsunuz, üstelik hayızlı etlerden de geri durmayıp kadehlere kunduz hayalarını ve engereklerin zehirli bedenlerini ekliyorsunuz, bunlara Hindistan’ın yetiştirdiği ne varsa, Girit’in cömertçe sunduğu şifalı otlardan ne taşınmışsa katıyorsunuz. Şu halde, şayet ilaçlar hayatı geri çağırıyor, yiyecek ise onu muhafaza ediyorsa, ilaçlar hayatı korumada yiyeceğin gördüğü işi gördüğüne göre, neden onlara çeşitlilik sağlamaya gayret edip de yiyeceği tekbiçimliliğin sefaletine mahkûm ediyorsun? Her şeyin ötesinde, hazza karşı yüksek perdeli bir nutukla hücum ettin, sanki haz erdeme her zaman düşmanmış gibi, oysa o yalnızca ölçülülüğü bir kenara itip lükse kaydığı vakit böyledir. Nitekim bir köle dahi açlık zorlamadıkça yememekle ve susamadıkça içmemekle her ikisinden de haz almaktan başka neyi amaçlar? Demek ki haz, sırf adından ötürü derhal kötülenemez, bilakis kullanım biçimine göre ya saygıdeğer olur ya da kınanır. Hazzı yalnızca mazur görmek yetmez, onu övmek de gerekir. Zira hazla alınan yiyecek, arzuyla çekilerek onu açık bir bekleyişle içine alan mideye yerleşir ve iştahla tadına varılırken tez vakitte sindirilir, oysa kendi lezzetiyle kendini sevdirmeyen yiyeceklerde durum böyle olmaz. Öyleyse, çeşitliliği neden boğazın bir kışkırtıcısı gibi suçluyorsun, oysa insanın sıhhati iştahın canlı olmasına bağlıdır, iştah zayıfladığında insan dermansızlaşır ve tehlikeye daha da yaklaşır. Nitekim deryadaki dümenciler de şiddetli dahi olsa uygun rüzgârı yelkenleri küçülterek geçiştirirler, rüzgâr pek sert estiğinde onu dizginlerler, fakat sönmüş bir rüzgârı canlandıramazlar, tıpkı bunun gibi iştah da gıdıklanıp kabardığında aklın dümeniyle dengelenir, bir kez düşecek olursa canlı söner. Dolayısıyla şayet yiyecekle yaşıyorsak ve yiyeceği sevdiren yalnızca iştah ise, aklın onu kendi ölçülülük sınırları içinde dizginlemeye hazır olduğu her durumda, iştahın daima kışkırtılması için çeşitlilik çaresine emek vermeliyiz. Yine de unutmayınız ki ben neşeli bir ziyafette bulunmaktayım, kasvetli birinde değil, çeşitliliği kabul edişim, yazın karın, kışın gülün arandığı, faydadan ziyade gösterişe hizmet edildiği, ormanların en gizli köşelerinin tarandığı ve yabancı denizlerin tedirgin edildiği lüksü onayladığım anlamına gelmez. Zira öyle bir durumda, gözetilen ölçülülük yiyenlerin sıhhatini zedelemese dahi, o lüksün kendisi ahlakın bir marazı haline gelir.
Bunlar hoşnutlukla karşılandıktan sonra Disarius, "Sen mantığa uygun olanı savundun Eustathius, ben ise tıbba uygun olanı, hangisinin izleneceğini seçmek isteyen tecrübeye danışsın, sıhhat için neyin daha yararlı olduğunu deneyim gösterecektir" dedi.
6. Bundan sonra Flavianus söze girdi, "Ben de diğer hekimlerin şarabın sıcaklar arasında sayılması gerektiğini söylediklerini her daim işitmişimdir, nitekim az önce Eustathius da sarhoşluğun nedenlerine değinirken şarabın sıcaklığını övmekteydi. Bana gelince, bu meseleyi kendi kendime sıkça tarttığımda şarabın doğası sıcaktan ziyade soğuğa daha yakın görünmüştür, bu kanıya varmama yol açan gerekçeleri ortaya koyuyorum ki, hükmüm hakkındaki takdir sizlerin olsun. Şarap, bana öyle geliyor ki, doğası gereği soğuk olduğu gibi, sıcak nesnelere yaklaştırıldığında da sıcağı kabul etmeye, hatta arzulamaya elverişli hale gelir. Nitekim demir de dokunulduğunda soğuk olduğu halde,
VII. KİTAP
[okunamadı] [Yunanca], şayet güneşe maruz kalırsa ısınır ve dışarıdan gelen hararet doğuştan gelen soğukluğu defeder. Bunun akla yatkın olup olmadığını tahkik edelim. Şarap ya içilerek iç organlara ulaştırılır ya da kompres yapılarak bedenin dış yüzeyini sağaltmak üzere tatbik edilir. Deriye sürüldüğünde soğuk olduğunu hekimler de inkâr etmez, gelgelelim iç organlarda sıcaklık yaydığını öne sürerler, oysa şarap oraya sıcak inmez, lakin sıcak unsurlarla karışarak ısınır. Elbette bana cevap versinler isterim, gevşeyip takatsiz düşen bir mideye büzüştürme yoluyla kuvvetini yeniden kazandırmak için hastaya niçin şarap sunarlar, eğer kendi soğukluğuyla bitkin düşenleri toparlayıp çözülenleri bir araya getirmeseydi? Nitekim bitkin düşmüş mideye, dediğim gibi, takatsizlik daha da artmasın diye sıcak hiçbir şey tatbik etmezken, şarap içilmesini yasaklamazlar, bu tedaviyle zaafı kuvvete tebdil ederler. Şarabın hararetinin fıtrî olmaktan ziyade arızî olduğuna dair bir başka delil sunacağım. Zira bir kimse bilmeyerek kurtboğan otu (aconitum) içecek olursa, bol miktarda sek şarap içirilerek sağaltıldığını inkâr etmem. Çünkü iç organlara dökülen şarap harareti kendine çeker ve soğuk zehre adeta sıcakmış gibi mukavemet eder. Fakat şayet kurtboğan otu bizzat şarapla ezilip içecek olarak verilmişse, bunu içeni hiçbir tedavi ölümden kurtaramaz. Zira tabiatı gereği soğuk olan şarap, karışımıyla zehrin soğukluğunu artırmıştır, artık iç organlarda da ısınmaz, çünkü serbest halde değil, başka bir şeye karışmış, hatta başka bir şeye dönüşmüş olarak iç organlara inmiştir. Bununla birlikte aşırı terlemeden yahut ishalden bitkin düşenlere de, her iki illette de kanalları büzüştürsün diye şarap verirler. Hekimler uykusuzluk çekenlerin şakaklarını kimi zaman haşhaş suyuyla, kimi zaman adamotu yahut benzeri şeylerle ovarlar, bunların arasında şarap da vardır, nitekim şarapla uykunun geri gelmesi mutat bir durumdur, bu da fıtrî bir soğukluğun delilinden başka bir şey değildir. Dahası bütün sıcak şeyler şehveti uyandırır, meniyi harekete geçirir ve üremeye yardım eder, oysa bol miktarda sek şarap içildiğinde erkekler cinsel birleşmede daha tembel hale gelir, üstelik döllenmeye elverişli tohum saçamazlar, zira şarabın aşırılığı, soğuk bir cevher oluşu sebebiyle tohumu cılız yahut zayıf kılar. Bu durum ise kanaatimi en sarih biçimde teyit eden şu hususu gösterir, aşırı üşüyenlerin başına ne gelirse, sarhoşların başına da aynısı gelir. Zira titrek, ağır ve solgun olurlar, çalkalanan ruhun sıçrayışıyla mafsalları ve azaları sarsılır. Bedenin uyuşukluğu her ikisinde de aynıdır, dilin peltekleşmesi de aynıdır. Nitekim pek çok kimsede felç [Yunanca: paralysis] denilen o illet, aşırı soğukta olduğu gibi aşırı şaraptan da vuku bulur. Sarhoşlara ne tür tedaviler uygulandığına da dikkat ediniz. Sönen hararetleri yeniden canlansın diye çok sayıda örtünün altına yatırılmaları emredilmez mi? Sıcak hamamlara götürülmezler mi? Merhemlerin ılıklığıyla beden hararetleri canlandırılmaz mı? Nihayetinde sık sık sarhoş olanlar çabuk yaşlanır, diğerleri ise kemal yaşından önce ya kellikle ya da saç beyazlamasıyla damgalanır, bunlar da ancak hararet eksikliğinden ileri gelir. Bozulmuş şarap olan sirkeden daha soğuk ne olabilir? Zira bütün sıvılar arasında büyüyen alevi şiddetle söndüren yalnızca odur, bunu da kendi soğukluğu vasıtasıyla ateş unsurunun hararetini yenerek yapar. Meyve suları şarabın lezzetini taklit eden ağaç meyvelerinin daha soğuk olduğunu da gözden kaçırmıyorum, nitekim ister adi ister narenciye yahut Cato'nun cotonia dediği ayvalar gibi.
Bunları kendi kendime tartışırken zihnimi sıklıkla meşgul edip kafa yordurduğu için söyledim, zira şarap hakkında ne düşünülmesi gerektiğine dair kanaatimi ortaya koymak istedim. Bununla birlikte bana düşen danışma vazifesini de ihmal etmiyorum. Zira Disarius, zihnime takılan meseleyi aydınlatasın diye sana başvuruyorum. Bir Yunan filozofunda, yanılmıyorsam sarhoşluk üzerine yazdığı kitabında Aristoteles'ti, kadınların nadiren, yaşlıların ise sıklıkla sarhoşluğa düştüklerini okuduğumu hatırlıyorum, üstelik bu sıklığın da ötekinin nadirliğinin de sebebini eklememişti. Bütün bu mesele bedenlerin tabiatına taalluk ettiğinden ve bunu bilmek de senin gayretinin ve mesleğinin vazifesi olduğundan, şayet filozofa katılıyorsan, onun bir hüküm kabilinden söylediği bu şeyin sebeplerini izah etmeni istiyorum.
Bunun üzerine o şöyle dedi, Aristoteles diğer hususlarda olduğu gibi bunda da haklıdır, keşiflerine tabiatın dahi itiraz etmediği bu adama hak vermemek elimden gelmez. Kadınlar nadiren, yaşlılar ise sıklıkla sarhoş olur demiştir. Bu çifte hüküm akılla doludur ve biri diğerine bağlıdır. Zira kadınları sarhoşluktan neyin koruduğunu öğrendiğimizde, yaşlıları buna neyin sıklıkla sürüklediğini de kavramış oluruz. Nitekim kadın bedeni ile yaşlı bedeni birbirine zıt bir tabiata nail olmuştur. Kadın fevkalade nemli bir bedene sahiptir. Bunu derinin pürüzsüzlüğü ve parlaklığı gösterdiği gibi, bedeni fuzuli nemden arındıran düzenli kanamalar bilhassa gösterir. Dolayısıyla içilen şarap bu denli bol bir neme karıştığında kuvvetini kaybeder ve seyrekleşir, tesiri kırıldığından dimağın merkezini kolayca vuramaz, üstelik şu gerekçe de bu hükmün hakikatini destekler, sık sık arınmaya elverişli kılınmış kadın bedeni pek çok gözenekle donatılmıştır, öyle ki kanallara açılsın ve boşaltım yoluna doğru biriken neme geçit versin, bu gözenekler vasıtasıyla şarabın buharı hızla dağılıp yok olur. Buna mukabil yaşlıların bedeni kurudur, derinin sertliği ve pürüzü bunu ispatlar. Nitekim bu yaş dönemi bükülmeye karşı daha dirençlidir, bu da kuruluğun işaretidir. Bunların bünyesinde şarap, karşı koyan bir nemin direncine maruz kalmaz, tüm kuvvetiyle kuru bedene tutunur ve derhal o yerleri zapt eder,
VII
...insana bilgelik bahşederler. Yaşlıların bedenlerinin de sert olduğuna hiç şüphe yoktur, bu sebeple daha katı uzuvlardaki doğal kanalların kendileri dahi tıkanır, şarap içildiğinde hiçbir buharlaşma gerçekleşmez, aksine her şey zihnin asıl makamına yükselir. Bu yüzdendir ki sağlıklı yaşlılar dahi sarhoşların maruz kaldığı dertlerden, uzuvların titremesinden, dilin peltekleşmesinden, laf kalabalığından, öfke parlamalarından muzdarip olurlar, ayık yaşlılar da sarhoş gençler kadar bunlara maruz kalırlar. Dolayısıyla şarabın hafif bir tesirine uğradıklarında, bu dertleri sıfırdan edinmezler, aksine yaşlarının gereği olarak zaten esiri oldukları bu halleri alevlendirirler.'
Disarius'un bu mütalaası herkesçe takdir edildikten sonra Symmachus söze girdi, 'Disarius'un kadınların sarhoş olmasının nadirliği hususunda ortaya koyduğu tüm akıl yürütme ne denli yerindeyse, bedenlerindeki aşırı soğukluk sebebiyle içilen şarabın da soğuduğunu ve öyle zayıfladığını, gücünü yitirmiş bu tesirin sarhoşluğun doğduğu hiçbir harareti uyandıramayacağını gözden kaçırmıştır.'
Buna karşılık Horus, 'Fakat Symmachus, sen kadınların tabiatının soğuk olduğunu sanmakla yanılıyorsun, oysa arzu edersen, onların tabiatının erkeklerinkinden daha sıcak olduğunu sana kolayca ispat edebilirim. Bedendeki doğal sıvı (humor naturalis), yaş çocukluğu geride bıraktığında katılaşır ve kıllara doğru sivrilir, bu sebeple o vakit edep yeri, yanaklar ve bedenin diğer kısımları kıllanır. Fakat kadın bedeninde hararet bu sıvıyı kuruttuğundan kıl noksanlığı husule gelir, bu yüzden bu cinsiyetin bedeninde daimi bir parlaklık ve pürüzsüzlük baki kalır. Kadınlarda hararetin bir diğer delili de, tabiatı kaynamak olan kanın bolluğudur, bu kan bedende yerleşip orayı yakmasın diye sık sık kanama ile dışarı atılır. O halde, kanla dolu oldukları için hararetle dopdolu olduklarını kimsenin inkâr edemeyeceği kadınların soğuk olduğunu kim söyleyebilir? Kaldı ki, ölülere ateş sunmanın bir hürmet sayıldığı o devirlerde, her ne kadar bizim asrımızda ölülerin bedenlerini yakma âdeti kalmamışsa da, okumalarımız göstermektedir ki, şayet birden fazla bedenin birlikte yakılması gerekmişse, cenaze görevlileri her on erkek bedenine bir kadın bedeni eklemeyi itiyat edinmişlerdi, kadın bedeninin tabiatı gereği alevli ve bu yüzden çabuk yanan bir yapıda olması sayesinde, bir kadının yardımıyla diğerleri tutuşurdu. Demek ki eskiler de kadınlardaki hararete yabancı değillerdi. Şunu da sükûtla geçmeyeceğim, mademki hararet daima üremenin sebebidir, kadınlar erkek çocuklardan daha evvel üremeye elverişli hale gelirler, çünkü daha ziyade hararetlidirler. Nitekim amme hukukuna göre de bülûğ yaşı kadında on ikinci, erkek çocukta ise on dördüncü yaş olarak tayin edilmiştir. Daha ne diyeyim, şiddetli bir soğuk olduğunda kadınların alelade bir elbiseyle yetindiklerini, erkeklerin itiyat edindiği gibi kat kat örtülere bürünmediklerini, zira havanın hücum ettiği soğuğa karşı doğal hararetlerinin direndiğini görmüyor muyuz?'
Bunun üzerine Symmachus tebessüm ederek şöyle dedi, 'Bizim Horus, kadın bedeninin soğukluğunun ispatı sayılabilecek delilleri tam tersine çevirerek, Kinik bir filozoftan ziyade iyi bir hatip gibi görünmeye çalışıyor. Zira erkekler gibi kıllarla kaplı olmamaları, hararetin noksanlığındandır. Çünkü kılları var eden hararettir, nitekim tabiatlarının erkeklerden daha soğuk olduğunu kimsenin inkâr edemeyeceği hadımlarda da kıl bulunmaz, üstelik insan bedeninde bilhassa en fazla hararet barındıran kısımlar kıllanır. Kadınların bedeninin pürüzsüz olması ise, adeta tabii bir soğuklukla kesifleşmesindendir, nitekim soğukluğa kesafet, kesafete de pürüzsüzlük eşlik eder. Sık sık kanamaları ise çok sıvının değil, bozuk sıvının işaretidir. Zira dışarı atılan şey sindirilmemiş ve hamdır, adeta zayıf bir şekilde dışarı akar, bir mekân tutamaz, tabiat tarafından zararlı ve daha ziyade soğuk addedilerek kovulur. Bunun en büyük ispatı da, kadınların kanama sırasında üşümeleridir, buradan dışarı akanın soğuk olduğu ve adeta hararet noksanlığı sebebiyle sönmüş gibi canlı bedende tutunamadığı anlaşılır. Kadın bedeninin yanan erkeklere yardım etmesi ise hararetten değil, yağlı ve zeytinyağına benzer etinden ileri gelirdi, bu da onlarda hararet sebebiyle hâsıl olan bir durum değildir.
Hemen üremeye sevk edilmeleri de aşırı hararetten değil, zayıf tabiatlarından ileri gelir, tıpkı cılız meyvelerin daha çabuk, gürbüz olanlarınsa daha geç olgunlaşması gibi. Fakat üremede hararetin hakiki tabiatını anlamak istersen, erkeklerin dölleme kabiliyetini kadınların doğurma kabiliyetinden çok daha uzun süre muhafaza ettiğini dikkate al, bu durum her iki cinste soğukluğun yahut hararetin şüphe götürmez bir delili olsun. Zira aynı kuvvet daha soğuk bedende daha çabuk söner, daha sıcak olanda ise daha uzun süre baki kalır. Havanın soğuğuna erkeklerden daha kolay tahammül etmelerine gelince, bunu sağlayan kendi soğukluklarıdır, zira benzerler benzerlerden hoşlanır. Bu yüzden bedenlerinin soğuktan ürpermemesini sağlayan, paylarına düşen o daha soğuk tabiatın itiyadıdır.
Fakat bunlar hakkında herkes dilediğince hüküm versin. Ben ise sual sorma sırasına geliyorum, bilmeye değer addettiğim bir hususu, hem aşırı bir muhabbetle bağlandığım dostum olan, hem de diğer hususlarda olduğu gibi bu mevzuda da pek mahir bulunan aynı Disarius'a sormak istiyorum. Geçenlerde Tusculum'daki mülkümde idim, yıllık merasim icabı bağ bozumu mahsulleri toplanıyordu. Köylülere karışmış kölelerin, gerek sıkılmış gerekse kendiliğinden akan şırayı kana kana içtiklerini, yine de sarhoşluğa kapılmadıklarını görmek mümkündü. Bilhassa azıcık bir şarapla dahi zıvanadan çıktığını bildiğim kimselerde bu hali görmek beni hayrete düşürdü. Sorarım, şıranın sarhoşluğu ya geciktirmesine ya da hiç hasıl etmemesine sebep olan kaide nedir?'
Bunun üzerine Disarius, 'Tatlı olan her şey çabucak doyurur, kendisine duyulan arzunun sadakatini uzun süre muhafaza edemez, tokluğun yerine bir tiksinti hâsıl olur. Şırada ise yalnızca tatlılık vardır, lezzet bulunmaz. Zira şarap çocukluk çağındayken tatlıdır, bülûğa erdiğinde ise tatlıdan ziyade lezzetlidir. Bu iki şey arasındaki farka ise muhakkak ki şu sözleri söyleyen Homeros şahittir,
[Yunanca] tatlı bal ve lezzetli şarapla.
KİTAP VII
Zira bala tatlı, şaraba ise hoş demiştir. Bu sebeple şıra henüz hoş olmayıp yalnızca tatlı olduğundan, bir tür ürpertiyle sarhoşluğa yetecek kadar içilmesine müsaade etmez. Şunu da ekleyeyim, tatlılık doğal bir sebeple sarhoşluğa öylesine karşı koyar ki, hekimler aşırı şaraptan tehlike derecesinde şişen kimseleri kusmaya zorlarlar ve kusmanın ardından damarlarda kalan şarap dumanına karşı bal sürülmüş ekmek verirler, böylece tatlılık insanı sarhoşluğun kötülüğünden korur. Dolayısıyla yalnızca tatlılıktan ibaret olan şıra sarhoş etmez.
Lakin şu da makul bir nedene dayanır, şıra ağırdır, hem gaz ve su karışımıyla hem de kendi ağırlığıyla hızla bağırsaklara iner, akıp gider ve sarhoşluğa elverişli yerlerde kalmaz, aşağı indiğinde ise şüphesiz insanda kendi tabiatının iki niteliğini bırakır, bunların biri gazda, diğeri ise su cevherindedir. Gaz adeta aynı ağırlıkla en aşağıya iner, suyun niteliği ise yalnızca kendisi çılgınlığa sürüklememekle kalmaz, insanda şaraptan kalma herhangi bir kuvvet varsa onu da seyreltip dışarı atar.
Şıranın içinde su bulunduğu şuradan da anlaşılır, yıllandıkça miktar bakımından azalır lakin kuvveti daha keskin hale gelir, çünkü onu yumuşatan su buharlaşıp uçtuğunda, şarabın kendi yalın tabiatı serbest kalmış kuvvetiyle baş başa kalır, seyreltici bir sıvının karışımıyla yumuşamamış olur.
VIII
Bunların ardından Furius Albinus şöyle dedi, "Ben de gücüm yettiğince bizim Disarius'u boş bırakmayacağım. Lütfen söyler misin, kesilerek doğranmasından ötürü 'insicium' denilen ve sonradan 'n' harfinin düşmesiyle şimdiki adını alan kıymanın (isicium) sindirilmesini zorlaştıran sebep nedir, oysa bu denli özenli bir dövülme gelecekteki sindirime çok yardım etmiş, etin ağır olan her kısmını yok etmiş ve onun pişirilip hazırlanmasını büyük ölçüde tamamlamışken?"
Ve Disarius cevap verdi, "Bu tür yiyecek tam da senin sindirimin önceden sağlandığını düşündüğün nedenden ötürü güç sindirilir. Zira dövülmenin kazandırdığı hafiflik, onun midenin ortasında bulduğu sulu yiyeceğin üzerinde yüzmesine ve ısısıyla sindirimi ilerleten mide çeperine yapışmamasına yol açar. Nitekim dövülüp biçimlendirildikten hemen sonra suya atıldığında da yüzer. Buradan anlaşılmaktadır ki, mide sıvısı içinde de aynı şeyi yaparak kendini sindirimin gerekliliğinden kaçırır ve su buharıyla çözülen şeylerin ateşle çözülenlere nazaran daha geç pişmesi gibi, orada pek geç sindirilir. Bundan başka, pek şiddetle dövülürken içine bolca gaz hapsolur, etten arta kalan kısmın nihayet serbest kalıp sindirilmesi için evvela bu gazın midede tüketilmesi gerekir."
Furius, "Şunu da bilmeyi pek arzu ediyorum" dedi, "bazı kimselerin sert etleri narin etlerden daha kolay sindirmesine hangi sebep yol açar? Zira sığır etinden lokmaları çabucak pişirirlerken, kaba balıkları sindirmekte zorlanırlar."
Disarius şöyle dedi, "Bunlarda bu durumun müsebbibi insandaki aşırı ısı kuvvetidir, bu kuvvet uygun bir maddeyle karşılaştığında, serbestçe kabul edilir, serbestçe çatışmaya girer ve bu mücadelede onu çabucak tüketir, hafif olanı ise bazen gizlenmiş gibi teğet geçer, bazen de koca meşe kütüklerinin ateşle parıldayan kömür parçalarına dönüşmesi gibi, onu sıvıya dönüştürmekten ziyade küle çevirir, samanlar ateşe düşerse, pek geçmeden onlardan geriye yalnızca külün kaldığı görülür. Buna aykırı düşmeyen şu misal de elindedir, daha güçlü bir değirmen taşı daha iri taneleri kırıp parçalar, daha ufak olanları ise dokunmadan geçirir, pek şiddetli rüzgarla göknar yahut meşe kökünden sökülür, kamışı ise hiçbir fırtına kolay kolay kıramaz."
Furius anlatanın kabiliyetinden hoşnut kalıp daha fazla şey sormak istediğinde, Caecina Albinus araya girdi, "Disarius'un böylesine beliğ öğretisiyle benim de bir süre meşgul olma arzum vardır. Söyle bana, yalvarırım, hardal ve biber cilde tatbik edildiğinde yara açıp oraları delerken, yutulduklarında mide bedenine hiçbir zarar vermemelerine yol açan sebep nedir?"
Ve Disarius, "Hem keskin hem de sıcak baharatlar, üzerlerine konuldukları yüzeyi tahriş ederler, zira başka bir şeyin karışımı olmaksızın kendi tam kudretleriyle zarar verirler, lakin mideye alındıklarında, midenin akıcı sıvısıyla kuvvetleri çözülür, onunla daha seyreltik hale gelirler, ardından tam bir kudretle zarar verebilmelerine fırsat kalmadan, mide ısısıyla sıvıya dönüştürülürler" dedi.
Caecina söze devam etti, "Isıdan söz ederken, daima sorulmaya değer bulduğum bir husus aklıma geldi, diğer bölgelerin en sıcağı olan Mısır'da şarap neden sıcak bir tesirle değil de neredeyse soğuk diyebileceğim bir nitelikle meydana gelir?"
Buna karşılık Disarius şöyle dedi, "Albinus, derin kuyulardan yahut pınarlardan çekilen suların kışın buharlaştığı, yazın ise soğuduğu tecrübeyle malumundur. Bu durum başka bir nedenden değil, mevsim şartları gereği bizi çevreleyen havanın sıcak olmasıyla soğuğun yerin derinliklerine batması ve kaynağı derinde olan suları etkilemesinden, buna karşılık hava kışı getirdiğinde ısının alt kısımlara inerek derinde doğan sulara buğu vermesinden ileri gelir. Dolayısıyla mevsimlerin çeşitliliğiyle her yerde dönüşümlü olarak gerçekleşen bu hal, havası daima sıcak olan Mısır'da süreklidir. Zira derinlere inen soğuk asmaların köklerine sarılır ve oradan doğan sıvıya böyle bir nitelik kazandırır. Bu sebeple sıcak bölgenin şarapları ısıdan yoksun kalmıştır."
Albinus, "Bahsimiz bir kez ısıya girdikten sonra başka bir yöne kolayca sapmaz. Bu yüzden bana söylemeni isterim, sıcak suya giren bir kimse kımıldamadan durursa neden daha az yanar da, kendi hareketiyle suyu çalkalarsa..."
[...dalgalandırdığında], daha büyük bir sıcaklık hisseder ve suya her yeni bir hareket kazandırıldığında, insanı o nispette daha fazla yakar?" Disarius buna karşılık, "Vücudumuza temas eden sıcak su, ya derimiz buna alıştığı için ya da bizden bir soğukluk aldığı için, kısa süre sonra dokunuşunu daha yumuşak hale getirir, oysa hareket vücuda durmaksızın yeni su temas ettirir ve az önce bahsettiğimiz alışkanlık ortadan kalktığı için, bu yenilik daima sıcaklık hissini artırır," dedi.
Albinus, "Öyleyse sıcak hava yazın bir yelpazeyle hareketlendirildiğinde neden sıcaklık değil de serinlik kazanır? Zira aynı mantıkla hareketin bunda da harareti artırması gerekirdi," dedi. Disarius, "Suyun sıcaklığı ile havanın sıcaklığı aynı kurala tabi değildir," diye yanıtladı, "Nitekim su daha katı bir cisimdir ve bu yoğun madde hareket ettirildiğinde, yaklaştırıldığı yüzeye bütün gücüyle hücum eder, hava ise hareketle rüzgara çözülür ve çalkalanıp esinti haline geldikçe daha akışkan bir hal alır, ayrıca bu esinti etrafımızı saran şeyi dağıttığına göre, etrafımızdaki de sıcaklık olduğuna göre, esintiyle sıcaklık uzaklaştırılınca, bu hareketin dışarıdan gelen bir soğukluk hissi bahşetmesi kaçınılmaz olur."
Evangelus süregiden bu danışmayı böldü ve "Şayet o ince elenip sık dokunmuş, çiğ taneleri gibi serpilen cevaplarıyla danışanını tatmin edebilecekse, Disarius'umuzu biraz terleteyim," dedi, "Söyle bana Disarius, neden kendi etraflarında dönüp duran ve sıklıkla bir çember çizen kimseler hem baş dönmesine hem de göz kararmasına maruz kalırlar ve nihayetinde bunu sürdürürlerse yere yığılırlar da, bedenin başka hiçbir hareketi bu mecburiyeti doğurmaz?"
Bunun üzerine Disarius, "Bedensel hareketler yedi tanedir," dedi, "Zira beden ya ileriye doğru yaklaşır ya geriye doğru çekilir ya sağa veya sola yönelir ya yukarıya doğru yükselir ya aşağıya doğru iner ya da dairesel olarak döner. Bu yedi hareketten yalnızca biri semavi bedenlerde bulunur, göğün, yıldızların ve diğer unsurların hareket ettiği küresel hareketi kastediyorum. Yeryüzündeki canlılar için ise o altı hareket bilhassa olağandır, fakat bazen yedincisi de kullanılır. Ancak o altı hareket doğru çizgide olduğu kadar zararsızdır da, yedincisi, yani girdaplar oluşturan hareket, peş peşe dönüşleriyle başın sıvılarını altüst eder ve sanki bedenin tüm duyularını yönetiyormuşçasına beyne can (anima) bağışlayan nefes yolunu bu sıvılara bular. Oysa beyni çevreleyerek her bir duyuya kendi gücünü bahşeden, bedenin sinirlerine ve kaslarına kuvvet sağlayan işte bu nefestir. Dolayısıyla dönme hareketiyle altüst olup aynı zamanda çalkalanan sıvıların baskısı altında kalınca mecalsizleşir ve vazifesini terk eder. Bu sebeple, girdap gibi dönen kimselerde işitme zayıflar, görme bulanıklaşır. Nihayetinde sinirler ve kaslar, tükenmişçesine ondan hiçbir kuvvet alamayınca, bunlar tarafından ayakta tutulan ve dik duran bütün beden, dayanaklarından mahrum kalarak yıkılıp düşer. Fakat bütün bunlara karşılık, deneyimin ikinci bir tabiat olarak adlandırdığı alışkanlık, bu tür bir harekete sık sık maruz kalanların imdadına yetişir. Zira az önce bahsettiğimiz beyin nefesi, artık kendisine yabancı olmayan bu duruma alıştığından, bu hareketten ürkmez ve vazifelerini terk etmez. Bu yüzden alışkın olanlar için bu çalkantı bile zararsızdır."
Evangelus, "Ağıma düştün artık Disarius, seni yakaladım ve eğer yanılmıyorsam bugün hiçbir yere kaçamayacaksın," dedi, "Zira hem meslektaşlarını hem de bizzat seni sık sık beyinde duyu bulunmadığını, kemikler gibi, dişler gibi, saçlar gibi beynin de duyudan yoksun olduğunu söylerken işittim. Sizin bunları söylemeyi adet edindiğiniz doğru mudur, yoksa bunu bir yalan olarak çürütecek misin?" Diğeri, "Doğrudur," dedi. Evangelus, "İşte şimdi kapana kısıldın," dedi, "Zira insanda saçlar haricinde duyudan yoksun bir şey bulunduğunu sana kabul etsem bile, ki buna inanmak kolay değildir, yine de az önce bizzat kendin beyinde duyu bulunmadığını itiraf etmişken, nasıl oldu da tüm duyuların beyin tarafından idare edildiğini söyledin? Dilinizin o meşhur kıvraklığı dahi bu bariz çelişkinin cüretini mazur gösterebilir mi?"
Disarius gülümseyerek, "Beni içine hapsettiğin ağlar pek seyrek, pek geniş ilmikli, bak Evangelus, hiç zahmet çekmeden oradan nasıl kurtulacağımı göreceksin," dedi, "Aşırı kuru yahut aşırı nemli olan şeylerin duyuyu kabul etmemesi tabiatın bir kanunudur. Tırnaklar ve saçlarla birlikte kemikler ve dişler, aşırı kuruluk sebebiyle öylesine yoğunlaşmıştır ki, duyuyu sağlayan canın (anima) tesirine karşı geçirgen değildirler, yağ, ilik ve beyin ise öylesine nem ve yumuşaklık içindedir ki, o kuruluğun kabul etmediği can tesirini bu yumuşaklık tutamaz. Bu sebeple, dişlerde, tırnaklarda, kemiklerde ve saçlarda olduğu kadar, yağda, iliklerde ve beyinde de duyu bulunması mümkün olmamıştır. Nitekim saçların kesilmesi nasıl hiçbir acı vermezse, aynı şekilde bir diş, bir kemik, yağ, beyin yahut ilik kesilecek olsa, her türlü acı hissi yok olacaktır. Ancak diyeceksin ki, kemikleri kesilen insanların azap çektiğini, insanların diş ağrısıyla kıvrandığını görüyoruz. Bunun doğru olduğunu kim inkâr edebilir? Fakat kemiğin kesilmesi için, kemiğin üzerine yerleşmiş olan zarın, kesilmeye maruz kaldığı sırada bu ıstırabı doğurması gerekir. Hekimin eli bu zarı aştığında, kemik ve içinde barındırdığı ilik, artık saçların kesilmesindekine benzer bir acısızlığa bürünür. Diş ağrısı olduğunda ise, duyuyu hisseden dişin kemiği değil, dişi çevreleyen ettir. Zira tırnak da etin dışına doğru uzadığı nispette acısız kesilir, ete yapışık olan kısmı kesildiğinde ise acıyı kendi cisminden değil, yerleştiği yerden ötürü verir. Tıpkı saçın uçlarından kesilirken acı duymaması, kökünden çekilip koparıldığında ise terk ettiği etten bir duyu alması gibi. Dokunulduğunda insanı kıvrandıran yahut ekseriyetle öldüren beyin de, bu acıyı kendi duyusundan değil, örtüsünden, yani zardan ötürü verir. Dolayısıyla insanda hangi şeylerin duyudan yoksun olduğunu ve bunun hangi sebepten ileri geldiğini izah etmiş olduk."
YEDİNCİ KİTAP
nasıl eylediği gösterilmiş oldu, borcumun geri kalan kısmı ise, beynin kendisi bir duyuma sahip değilken duyuları nasıl yönettiğine dairdir, lakin eğer gücüm yeterse bu meselede de borcumu ödemeye gayret edeceğim. Sözünü ettiğimiz duyular beştir, görme, işitme, koklama, tatma ve dokunma. Bunlar ya bedenseldir yahut bedenle ilgilidir ve yalnızca fani bedenlere mahsustur. Zira hiçbir ilahi bedende duyu bulunmaz, ruh ise her bedenden, hatta o beden ilahi olsa bile, bizzat daha ilahidir. O halde ilahi bedenlerin yüceliği, fani olanlara mahsus imişçesine duyuyu hakir görüyorsa, ruhun haşmeti bir duyuya muhtaç olmaktan çok daha üstündür. Ne var ki insanın var olması ve canlı bir varlık [animal] haline gelmesi, bedeni aydınlatan ruh sayesinde gerçekleşir. Dahası ruh, bedende ikamet ederek onu aydınlatır ve ikametgahı da beyindedir. Zira kürevi (sphaeralis) bir tabiata sahip olup yukarıdan bize gelen ruh, insanda da hem yüksek, hem kürevi olan ve ruha lüzumu bulunmayan duyudan yoksun bir mevkii tutmuştur. Lakin canlı için duyu zorunlu olduğundan, beyin boşluklarına kendi tesirlerinden mütevellit bir nefes [spiramentum] yerleştirir, bu nefesin tabiatı ise duyuları hem içeri almak hem de sevk ve idare etmektir. İşte atalarımızın beynin karıncıkları [ventres cerebri] adını verdiği bu boşluklardan yedi sinir çifti [syzygia, Yunanca] doğar. Bu nesneye dilediğin Latince ismi sen ver, zira biz iki sinirin birlikte çıkıp muayyen bir mevkide son bulmasına sinirlerin çifti [syzygia, Yunanca] deriz. Beyin karıncığından doğan bu yedi sinir çifti boruların vazifesini görür, duyum veren nefesi tabiat kanunu uyarınca kendi hususi mevkilerine iletir, ta ki canlının hem yakında hem uzakta bulunan uzuvlarına duyum zerk etsinler. Böylece bu neviden sinirlerin birinci çifti gözlere yönelir ve onlara suretleri tanıma ve renkleri ayırt etme kabiliyeti verir, ikincisi kulaklara yayılır ve onlar vasıtasıyla seslerin malumatı hasıl olur, üçüncüsü burun deliklerine girerek koklama kuvveti bahşeder, dördüncüsü tatların tartıldığı damağı tutar, beşincisi ise kendi kuvvetiyle bütün bedeni doldurur, zira bedenin her bir cüzü yumuşak ile serti, soğuk ile sıcağı ayırt eder. Beyinden çıkan altıncısı mideye yönelir, nitekim eksik olanı arzu etmesi, fazlalıkları defetmesi ve itidalli bir insanda kendi kendini dizginlemesi için duyu en ziyade mideye lazımdır. Sinirlerin yedinci çifti duyumu omuriliğe zerk eder, omurilik canlı için gemide omurga ne ise odur ve faydası yahut haşmeti o denli büyüktür ki hekimler tarafından uzun beyin diye adlandırılmıştır. Nihayetinde beyinden olduğu gibi bundan da çeşitli mecralar neşet eder ve ruhun üç gayesine kudret temin eder. Zira canlının bedeninin ruhun inayetinden devraldığı üç husus mevcuttur, yaşamak, ahenk içinde [decore] yaşamak ve nesil tevarüsüyle ölümsüzlüğü aramak. Söylediğim üzere ruhun bu üç gayesine omurilik vasıtasıyla tesir sağlanır. Nitekim yüreğe, karaciğere ve nefes alıp verme uzuvlarına, ki bunların cümlesi yaşamaya aittir, kuvvet sözünü ettiğim omurilik mecralarından temin edilir. Keza kendileri vasıtasıyla ahenk içinde yaşanılan ellerin, ayakların yahut diğer kısımların sinirlerine kudret oradan bahşedilir ve bunlar vasıtasıyla soyun devamı sağlansın diye, vazifelerini ifa etsinler diye cinsel uzuvlara ve rahme de sinirler aynı omurilikten temin edilir. Böylelikle insanda beynin karıncığına yerleştirilmiş olan nefes olmaksızın ve omuriliğin lütfu bulunmaksızın bedenin hiçbir cüzü kaim olamaz. İşte bu suretle, beynin bizzat kendisi duyudan yoksun iken, duyum yine de beyinden çıkıp bütün bedene yayılmış olur.'
Evangelus, 'Aferin bizim Grekçiye' dedi, 'tabiatın örtüsüyle gizlenmiş nesneleri bize öylesine açık gösterdi ki, sözleri neyi tasvir ettiyse sanki gözlerimizle görmüş gibi olduk. Lakin sual sorma sırasını elinden aldığım Eustathios'a artık meydanı bırakıyorum.' Eustathios ise, 'Şimdilik ister cümle insanların en beliği olan Eusebius, isterse dileyen başkaları sual meşkine girişsin, biz bilahare daha ferah bir vakitte bir araya geliriz' dedi.
Eusebius, 'O halde Disarius' dedi, 'ikimizin de artık kapısını çalmakta olduğumuz yaşlılık çağı üzerine seninle bir kelam etmem icap eder.
Homeros ihtiyarlara şakakları ağarmış [poliokrotaphos, Yunanca] dediğinde, şairane bir usulle başın tamamını mı kastetmektedir, yoksa muayyen bir sebepten ötürü akları bilhassa başın bu kısmına mı atfetmektedir, bunu sorarım.' Disarius ise, 'O ilahi ozan diğer hususlarda olduğu gibi bunda da basiretlidir' dedi. 'Zira başın ön kısmı art kafa [occiput] kısmından daha nemlidir ve saçların ağarması da ekseriyetle oradan başlar.' Eusebius, 'Eğer başın ön kısmı daha nemliyse' dedi, 'nasıl olur da ancak kuruluktan neşet eden kelliğe maruz kalır?' Disarius, 'Yerinde bir itiraz' dedi, 'lakin sebebi müphem değildir. Zira tabiat başın ön kısımlarını daha seyrek dokulu kılmıştır, ta ki beyin etrafındaki fazlalık yahut dumanlı buğu ne varsa çok sayıdaki mecra vasıtasıyla uçup gitsin, nitekim ölülerin kurumuş kafalarında, başın adeta yarımkürelerini [hemisphaeria] birbirine bağlayan bir nevi dikişler [suturae] görürüz. İşte bu mecraları daha geniş olanlar nemi kurulukla değiştirirler ve bu sebeple daha geç ağarırlar lakin kellikten de azade kalamazlar.' Eusebius, 'Eğer kelliği kuruluk hasıl ediyorsa ve sen de başın arka kısımlarının daha kuru olduğunu söylediysen, o halde neden kellerin art kafasını asla görmeyiz?' diye sordu. Disarius cevap verdi, 'Art kafanın kuruluğu bir illetten değil, tabiattandır. Bu sebeple herkesin art kafası kurudur. Kellik ise Yunanların mizaç bozukluğu [dyskrasia, Yunanca] adını vermeye alıştığı bozuk mizaçtan ileri gelen kuruluk sebebiyle neşet eder. Bundan ötürü saçların kıvırcık olduğu yerde [okunamadı]
kıvırcık saçlı olup kafaları daha kuru olacak şekilde dengelenmiş kimselerin saçları geç ağarır, çabuk kelleşirler. Buna mukabil daha seyrek saçlı olanlar, `phlegma` [Yunanca] denen besleyici sıvı sebebiyle kolayca saçsız kalmazlar, fakat bunlarda saçlar erkenden ağarır. Nitekim ak saçlıların beyaz olması, beslendikleri sıvının rengini taklit etmelerindendir. O halde ihtiyarlarda sıvının bolluğu saçları beyazlığa boyuyorsa, yaşlılık neden mutlak bir kuruluk intibaı kazanmıştır?
O şöyle cevap verdi, zira yaşlılık, tabii ısının zamanla tükenmesi yüzünden soğuk bir hale gelir, bu soğukluktan ise buz gibi ve fuzuli sıvılar doğar. Kaldı ki hayati sıvı (liquor vitalis) uzun ömür sebebiyle kurumuştur, bu yüzden yaşlılık, tabii sıvının yokluğu bakımından kuru, soğuktan türeyen kusurlu sıvının bolluğu bakımından ise nemlidir. Yaşlılığın uykusuzluktan mustarip olması da bundandır, zira bilhassa sıvıdan hasıl olan uyku, fuzuli değil tabii sıvının bolluğuyla nemli olan bebeklikte pek çok olduğu gibi, tabii olandan doğar. Çocukluğun gayet nemli olmasına rağmen saçlarının ağarmasına izin vermeyen illet de aynıdır, zira o soğuktan doğan balgamla nemli değildir, o tabii ve hayati sıvı ile beslenir. Zira ya yaşın soğukluğundan doğan ya da herhangi bir bozukluk vesilesiyle toplanan o sıvı, fuzuli olduğu kadar muzırdır da. Bunun kadınlarda, eğer sık sık dışarı atılmazsa, ölümcül tehlikeler doğurduğunu görürüz. Hadımlarda ise, kemikleri daima fuzuli sıvıda yüzermişçesine tabii dirilikten mahrum kaldığından ve üzerine binen yük altında eğrilen bir kamış gibi, üzerlerine konan bedenin ağırlığını taşıyamadıklarından, bacaklara zafiyet verdiğini ve bu yüzden kolayca çarpıldıklarını görürüz.
Ve Eusebius, madem fuzuli sıvı bahsi bizi yaşlılıktan hadımlara kadar getirdi, görmesen bir kadının mı yoksa bir hadımın mı konuştuğunu ayırt edemeyeceğin derecede seslerinin neden böyle tiz olduğunu bana söylemeni isterim, dedi.
O, buna da fuzuli sıvının bolluğunun yol açtığını söyledi. Zira bizzat kendisi sesin yükseldiği soluk borusunu (arteria) [Yunanca] daha kalın kılarak ses yolunu daraltır, bundan dolayı hem kadınlarda hem hadımlarda ses tizdir, sesin geçişi serbest ve bütünüyle açık bir yola sahip olan erkeklerde ise toktur. Hadımlarda ve kadınlarda benzer bir soğukluktan hemen hemen eşit derecede muzır bir sıvı bolluğunun doğduğu şuradan da anlaşılır, her iki beden de sıklıkla yağlanır, muhakkak ki memeleri de her ikisinde neredeyse benzer şekilde büyür.
XI
Bunlar söylendikten sonra, soru sorma sırası Servius'a geldiğinde, o fıtri utangaçlığının tesiriyle rengini belli edecek derecede kızardı. Ve Disarius, haydi Servius, yalnızca yaşıtın olan gençlerin değil, bütün ihtiyarların da en bilgini, metanetini takın, çehrende kırmızılıkla kendini gösteren utancı bir kenara bırakıp aklına ne gelirse bizimle serbestçe paylaş, zira suallerinle, başkaları danıştığında bizzat cevap versen sağlayacağından daha az irfan katmayacaksın, dedi. O, bir süre sessiz kalan genci sık sık teşviklerle yüreklendirince Servius, senden, bana da olduğunu söylediğin şeyi soruyorum, zihindeki utançtan ötürü bedende kızarıklığın doğmasına sebep olan amil nedir, dedi.
O da, tabiat, asil bir utanca layık bir şeyle karşılaştığında, derine inerek kana nüfuz eder, onun harekete geçmesi ve yayılmasıyla deri boyanır, kızarıklık da buradan doğar, dedi. Tabiat hekimleri (physici) dahi derler ki, tabiat utançla sarsıldığında, kızaran birinin sık sık elini yüzüne siper ettiğini gördüğümüz gibi, kanı bir örtü niyetine önüne çeker. Bundan şüphe de edemezsin, çünkü kırmızılık, kanın renginden başka bir şey değildir.
Servius ekledi, peki sevinenler neden kızarır?
Disarius, sevinç dışarıdan gelir, tabiat cesur bir atılımla bunu karşılamaya koşar, ona eşlik eden kan ise sanki kendi diriliğinin neşesine ermişçesine cildi boyar, böylece benzer bir renk peydah olur, dedi.
Yine sordu, aksine, korkanların sararması hangi sebeptendir?
Disarius, bu da gizli bir şey değildir, dedi. Zira tabiat, dışarıdan gelen şeylerden ürktüğünde bütünüyle derine batar, tıpkı bizim de korktuğumuzda gizli yerler ve bizi saklayacak mahaller aradığımız gibi. Dolayısıyla saklanmak için bütünüyle aşağı inerken, adeta bir arabayla taşınır gibi daima içinde taşındığı kanı da beraberinde çeker. Bu içeri çekilince deride daha duru bir sıvı kalır, sararma da buradan ileri gelir. Korkanların titremesi de bundandır, zira canın (anima) kuvveti içeriye kaçarken, uzuvların metanetini sağlayan sinirleri terk eder, onlar da bundan dolayı korkunun sarsıntısıyla çalkanırlar. Korkuya bağırsakların gevşemesinin eşlik etmesi de bundandır, zira atıkların yollarını kapatan kaslar, içeri kaçan can kuvveti tarafından terk edilince, atıkları sindirimin elverdiği zamana dek tutan bağları gevşetirler.
Servius bu söylenenleri hürmetle tasdik edip sustu.
XII
Bunun üzerine Avienus, sıra beni danışma vazifesine getirdiğine göre, artık sofradan epey uzaklaşmış ve başka meselelere kaymış olan sohbeti yeniden ziyafete döndürmeliyim, dedi. Çoğu zaman sofraya konan ve kanaatimce bolca kuru (large aridum) manasında 'laridum' dediğimiz tuzlu eti görünce, tuzun karışmasının eti uzun süre kullanılacak şekilde nasıl muhafaza ettiğini kendi kendime sormaya karar vermiştim. Bunu kendi başıma tahmin edebilsem de, bedenlerle meşgul olandan gerçeği öğrenmeyi yeğlerim.
Ve Disarius, her beden kendi tabiatı gereği çözülmeye ve pörsümeye meyyaldir, bir bağ ile bir arada tutulmazsa kolayca eriyip gider, dedi. Can bedende bulunduğu müddetçe, soluk almanın her defasında yeni bir gıdasıyla beslenen nefes kaplarının canlandığı havanın gidip gelmesiyle tutulur. Canın ayrılmasıyla bu son bulduğunda uzuvlar solar, kendi ağırlığıyla ezilen bütün beden harabiyete uğrar. O vakit, sıcaklığa malik olduğu müddetçe uzuvlara dirilik veren kan dahi, sıcaklığın gitmesiyle cerahate dönüşüp damarların içinde kalmaz, dışarı fırlar, böylece gevşeyen gözeneklerden tortulu bir irin akar. Bedene karıştırılan tuz bunun vuku bulmasını meneder. Zira tabiatı gereği kuru ve sıcaktır, sıcaklığıyla bedenin akışını toplar, kuruluğuyla ise sıvıyı ya zapt eder ya da emer. Tuzun sıvıyı dağıttığı yahut tükettiği şuradan da kolayca anlaşılır ki, eşit büyüklükte iki ekmek yapsan, birine tuz serpsen, diğerini tuzsuz bıraksan, tuzdan mahrum olanın ağırlıkça daha ağır bastığını görürsün, şüphesiz tuzun noksanlığı sebebiyle sıvının onun içinde kalmasından ötürüdür.
Avienus, Disarius'umdan şunu da sormak isterim, tortusundan arındırılmış şarabın kuvvetçe daha güçlü, fakat bozulmadan kalma hususunda daha zayıf olması ve hem içeni çabuk çarpması hem de beklerse kolayca bozulması nedendir?
Disarius, çabuk çarpmasının sebebi şudur, tortusundan temizlendikçe daha akışkan hale geldiğinden, içenin damarlarına o nispetle daha çabuk nüfuz eder, dedi. Kolayca değişmesi ise, hiçbir dayanağa yaslanmadığından her tarafından zarara açık olmasındandır. Zira tortu, şarabı taşımak, beslemek ve ona kuvvet sağlamak hususunda adeta onun kökü gibidir.
Avienus, şunu da soruyorum, bal müstesna bütün maddelerin tortusu neden dibe çöker de, yalnızca bal tortusunu üste kusar?
Buna mukabil Disarius, tortunun maddesi, kesif ve topraksı olduğundan, diğer sıvılara kıyasla ağır basar, dedi.
...ağır basar, bala ise yenik düşer. Bu sebeple onlarda ağırlığıyla batarak dibe çöker, balda ise daha hafif olduğundan yerini kaybedip yukarı doğru itilir.”
“Söylenenlerden yola çıkarak benzer sorular zihne üşüşüyor, söyle bana Disarius, bal ile şarap neden farklı yaşlarda en iyi kabul edilir, yani balın en tazesi, şarabın ise en eskisi makbuldür? Oburların diline pelesenk olmuş şu atasözü de buradan gelir, ‘Kıvamında bir ballı şarap (mulsum) hazırlamak istersen, taze Hymettos balı ile yıllanmış Falernus şarabını harmanlamalısın.’” Disarius şöyle karşılık verdi, “Bunun sebebi tabiatlarının birbirinden farklı olmasıdır. Zira şarabın tabiatı nemli, balınki ise kurudur. Eğer sözümden şüphe duyarsan, tıbbın sağladığı neticelere bak. Nitekim bedenin nemlendirilmesi gereken kısımları şarapla beslenir, kurutulması gerekenler ise balla temizlenir. Dolayısıyla, zamanın akışı her ikisinden de bir parça cevheri çekip aldıkça şarap daha saf hale gelir, bal ise daha da kurur, böylece şarap sudan kurtulurken bal da öz suyundan mahrum kalır.”
“Bunu takip eden husus da sorulanlardan uzak değildir, şarap ve zeytinyağı kaplarını uzunca bir müddet yarı dolu halde muhafaza edersen, şarap ekşiyerek bozulduğu halde zeytinyağı bilakis nasıl daha tatlı bir lezzet kazanır?” Disarius dedi ki, “Her iki müşahede de doğrudur. Zira üst tarafta sıvıdan yoksun kalan o boşluğa dışarıdan hava dolar, bu hava en latif nemi çekip emer, nemi kuruyan şarap ise adeta kuvvetinden soyulmuş gibi, kendi tabiatının zayıf yahut kuvvetli oluşuna göre ya ekşilikle sertleşir ya da buruklukla büzüşür, zeytinyağı ise fazlalık nemi kuruyunca, adeta içinde saklı duran küf kokusundan arınarak yeni ve tatlı bir lezzet peydah eder.”
Avienus tekrar söz aldı, “Hesiodos, fıçının ortasına gelindiğinde tutumlu olunması, diğer kısımlarında ise doyasıya harcanması gerektiğini söyler, şüphesiz fıçının tam ortasında bulunan şarabın en iyisi olduğuna işaret eder. Lakin tecrübeyle de sabittir ki zeytinyağında en makbul olanı üstte yüzen, balda ise en dipte kalandır. O halde sorarım, zeytinyağının en üstte, şarabın ortada, balın ise dipte olanının en iyi sayılmasının hikmeti nedir?”
Disarius hiç duraksamadan cevap verdi, “En iyi bal, diğer kısımlarına kıyasla daha ağırdır, binaenaleyh bal kabının dibinde kalan kısım şüphesiz ağırlığıyla öne çıkar ve bu yüzden üstte kalandan daha kıymetlidir. Buna mukabil şarap kabında alt kısım tortunun karışmasıyla sadece bulanık olmakla kalmaz, lezzet bakımından da daha kötüdür, en üst kısım ise havaya yakınlığı sebebiyle bozulur, zira havanın karışmasıyla kıvamı zayıflar. Bu sebepledir ki çiftçiler fıçıları yalnızca dam altına koymakla iktifa etmeyip onları toprağa gömerler ve dışarıdan sıvalı örtülerle tahkim ederler, böylelikle şaraptan, ona böylesine açıkça zarar veren hava temasını ellerinden geldiğince uzak tutarlar, öyle ki şarap dolu bir kapta, havaya daha az maruz kaldığı halde kendini güçlükle korur. Kaldı ki oradan bir miktar alıp havanın karışmasına mahal verirsen, geride kalan kısım bütünüyle bozulur. Demek ki orta kısım, her iki ucun sınırından ne kadar uzaksa zarardan da o kadar uzaktır, ne bulanıktır ne de sulanmıştır.”
Avienus ekledi, “Neden aynı içki aç karnına içildiğinde, yemek yemiş birine kıyasla daha sert hissedilir?” Diğeri cevap verdi, “Açlık damarları boşaltır, tokluk ise tıkar. Bu sebeple içki o boşluktan içeriye doğru aktığında, yiyecekle tıkanmamış damarlarla karşılaşır, başka bir karışımla seyreltilmez ve boşluktan geçerek dilde daha kuvvetli bir tatla hissedilir.”
Avienus dedi ki, “Şunu da öğrenmek isterim, aç olan kimse azıcık bir şey içtiğinde açlığı yatışır da susamış olan kimse yemek yediğinde susuzluğu dinmek şöyle dursun, içme arzusu neden daha da alevlenir?”
Disarius, “Bunun sebebi malumdur,” dedi, “Zira içilen sıvının bedenin her yanına kolayca nüfuz etmesine ve damarları doldurmasına hiçbir mani yoktur, dolayısıyla boşluk yaratmış olan açlık, içkinin getirdiği dermanla adeta artık tamamen boş değilmişçesine rahatlar. Katı yiyecek ise daha kesif ve iri taneli olduğundan damarlara ancak yavaş yavaş, sindirildikçe kabul edilir. Bu sebeple karşılaştığı susuzluğu hiçbir şekilde hafifletmez, bilakis dışarıdan bulduğu nemi de emer ve böylece susuzluk denen o yokluk daha da büyür.”
Avienus, “Şu suali de cevapsız bırakmak istemem,” dedi, “Susuzluğun bir içecekle giderilmesinden duyulan haz, açlığın yemekle bastırılmasından duyulan hazdan neden daha büyüktür?” Disarius, “Evvelce söylediklerimizden bu da açıklığa kavuşur,” dedi, “Zira içkinin tek bir yudumu bedenin tamamına aynı anda nüfuz eder ve bütün azaların duyumu tek, pek büyük ve hissedilir bir lezzete dönüşür, oysa yiyecek az miktardaki tedarikiyle eksikliği ancak yavaş yavaş telafi eder. Bu sebeple onun hazzı parça parça dağılır.”
“Münasipse sorulacaklara şunu da ekleyeyim, oburca yiyip yutanları, aynı yemeği daha sükunetle yiyenlere nazaran tokluk hissi neden daha çabuk yakalar?” Şöyle yanıtladı, “Bunun cevabı kısadır. Zira açgözlülükle yutulduğunda, ağzın ardına kadar açılması ve sık nefes alıp verme sebebiyle lokmalarla birlikte içeriye çokça hava girer. Damarları dolduran hava, tokluk hissi yaratmak hususunda yiyeceğin yerine geçer.”
“Sana zahmet vermiyorsam Disarius, öğrenme arzusuyla haddinden fazla çene çalan bu adama müsamaha göster ve lütfen söyle, sıcacık lokmaları elimizde tutamazken ağzımızda nasıl daha kolay tutabiliyoruz, dahası bunlardan biri uzun süre çiğnenemeyecek kadar kaynarsa hemen yutuyoruz da...”
VII. KİTAP
23. ...karın tehlikeli bir şekilde yanmaz mı?" O da şöyle dedi, "Karında bulunan içsel sıcaklık, adeta çok daha büyük ve daha şiddetli olduğundan, aldığı her sıcak şeyi kendi büyüklüğüyle kuşatır ve etkisiz kılar. Bu yüzden ağzına sıcak bir şey aldığında, bazılarının yaptığı gibi ağzı açık bırakıp taze solukla hararete güç vermek yerine, dudakları bir süre birbirine bastırmak daha uygundur, ta ki mideden ağza da yardım ulaştıran o daha büyük sıcaklık, daha küçük sıcaklığı bastırsın. Oysa el, sıcak bir nesneyi taşıyabilmek için kendine has hiçbir sıcaklıktan yardım görmez."
24. Avienus, "Epeydir," dedi, "kar kütleleriyle çevrelenerek karsı bir soğukluğa ulaştırılan suyun, bizzat kardan eritilmiş suya kıyasla içildiğinde neden daha az zararlı olduğunu bilmeyi arzuluyorum. Zira kardan çözülen nem içildiğinde ne denli çok ve büyük zararların doğduğunu hepimiz biliriz."
25. Disarius ise, "Sorduklarına bir şey daha ekleyeyim," dedi, "Kardan eritilen su, ateşte ısıtılıp sıcak olarak içilse dahi, soğuk içilmişçesine aynı derecede zararlıdır. Dolayısıyla karlı su yalnızca soğukluğu sebebiyle değil, başka bir nedenden ötürü muzırdır, bunu da Fizik Soruları (physicae quaestiones) adlı eserinde bu meseleyi ortaya koyan ve yanılmıyorsam şu minvalde açıklayan Aristoteles'e dayanarak sergilemekten çekinmeyeceğim.
26. O, 'Her su, içinde kendisini şifalı kılan pek latif bir hava payı taşır, bunun yanında topraktan sonra gelen ve kendisini kesif kılan topraksı bir tortu da barındırır. Bu yüzden su, havanın soğuğu ve ayazıyla sıkışıp birleştiğinde, buharlaşma yoluyla o pek latif havanın adeta sudan sıkılıp çıkması kaçınılmazdır, bu hava ayrıldığında ise geride yalnızca topraksı doğa kalarak bir pıhtılaşma (coagulum) halinde bir araya gelir. Bu durum şuradan anlaşılır ki, aynı su Güneş'in sıcaklığıyla çözüldüğünde, donmadan önceki miktarına kıyasla daha az ölçüde bulunur, zira eksilen şey, buharlaşmanın suda bulunan tek şifalı kısmı tüketmiş olmasıdır.
27. Demek ki havada yoğunlaşmış sudan başka bir şey olmayan kar, yoğunlaşırken kendi latifliğini yitirmiştir, işte bu yüzden onun erimesiyle elde edilen suyun içilmesi iç organlara türlü hastalık tohumları eker.'"
28. "Ayazın adı geçince, zihnimi meşgul edegelen o eski soru aklıma geldi, diğer sıvıların büyük kısmı aşırı soğuk sebebiyle donma eğilimindeyken, şaraplar neden ya hiç donmaz ya da nadiren donar? Acaba şarabın içinde birtakım sıcaklık tohumları bulunduğu için midir, ki Homeros da bazı kimselerin sandığı gibi renginden ötürü değil, bu sebepten ona 'aithopa' [Yunanca] demiştir, yoksa başka bir nedeni mi vardır? Bilmediğim için bunu öğrenmeyi arzuluyorum."
29. Buna karşılık Disarius şöyle dedi, "Diyelim ki şaraplar doğal bir sıcaklıkla korunmaktadır, peki zeytinyağı daha mı az ateşlidir yahut bedenleri ısıtmada daha mı az güce sahiptir? Yine de ayazda donar. Şayet daha sıcak olan şeylerin daha güç donduğunu düşünüyorsan, zeytinyağının da katılaşmaması, daha soğuk olanların ise ayazda kolayca tutulması gerekirdi, oysa sirke her şeyden daha fazla soğutucudur, buna rağmen asla ayazda donmaz.
30. Yoksa zeytinyağının daha çabuk pıhtılaşmasının (coagulum) sebebi, onun hem daha pürüzsüz hem daha yoğun olması mıdır? Zira daha pürüzsüz ve daha yoğun olanlar birbirine kaynamaya daha elverişli görünür, oysa şarap bu denli bir yumuşaklığa malik değildir ve zeytinyağından çok daha akışkandır, sirke ise diğer sıvılar arasında en akışkanıdır ve ekşiliğiyle keder verecek derecede keskindir, nitekim kendi acılığıyla sert olan deniz suyu örneğinde olduğu gibi sirke de asla ayazda donarak büzülmez.
31. Tarih yazarı Herodotos'un, bu meseleyi araştıran neredeyse herkesin kanaatine aykırı olarak, Kimmer Denizi de denen Bosporos Denizi'nin ve o civardaki İskit Denizi denen tüm suların ayazla donup katılaştığını yazması, zannedildiğinden farklı bir durumdur.
32. Zira donan deniz suyu değildir, fakat o bölgelerde doğrudan bu denizlere dökülen çok sayıda nehir ve bataklık bulunduğundan, tatlı suların üzerinde yüzdüğü denizin üst yüzeyi donar, böylece deniz suyu bozulmadan kalırken denizin üzerinde görünen buz, dışarıdan gelen sulardan ötürü teşekkül etmiş olur.
33. Bunu, nehir ve bataklık sularının çokluğundan ötürü meydana gelmiş ve deniz suyuna nazaran adeta daha hafif oldukları için soğuğa dayanamayan birtakım buz parçalarının ve tabir caizse soğuk dilimlerin sürüklendiği Pontos'ta da görmekteyiz.
34. Sallustius'un Pontos Denizi'nin diğer denizlerden daha tatlı olduğunu söylemesinin yanı sıra, böylesi suların Pontos'a pek bol aktığının ve tüm yüzeyinin tatlı suyla karıştığının bir kanıtı da şudur ki, şayet Pontos'a saman yahut odun veya su üstünde yüzen herhangi bir nesne atacak olsan, deniz suyunun Pontos'tan dışarı akmayıp Pontos'a doğru aktığı sabitken, bunlar Pontos'un dışına, Propontis'e ve oradan da Asya kıyılarını yıkayan denize doğru sürüklenir.
35. Zira Okyanus'tan kabul ettiği suları bizim denizlerimize aktaran yegane geçit, İspanya ile Afrika arasında yer alan Cebelitarık Boğazı'ndadır, şüphe yok ki bu su akıntısı İspanya ve Galya kıyıları boyunca ilerleyip Tyrrhenum Denizi'ne çıkar, oradan Adriatik Denizi'ni oluşturur, buradan sağda Parthenium'a, solda İon Denizi'ne ve dosdoğru Ege'ye ilerler ve bu yolla Pontos'a girer.
36. Öyleyse dışarıdan akan suları Pontos kabul ettiği halde, nehirler misali suların Pontos'tan dışarı akmasına yol açan mantık nedir? Fakat her iki durumun mantığı da bellidir. Zira karadan dökülen aşırı tatlı sular sebebiyle Pontos'un yüzeyi dışarı doğru akar, derinde ise içeriye doğru bir akış sürer.
37. Nitekim yukarıda zikrettiğim yüzen nesnelerin...
Satürnalya, VII. Kitap, XII. Bölümün Sonu ve XIII. Bölüm
Pontus Denizi'ne atılanların dışarı fırlatıldığını, oysa bir sütun batacak olursa içeriye doğru sürüklendiğini, nitekim Propontis'in dibindeki daha ağır cisimlerin Pontus'un iç kısımlarına doğru sürüklendiğinin tecrübeyle de sıkça kanıtlandığını belirtti.
Avienus, "Şu tek soruyu da ekleyip susacağım, tatlı olan her şey neden sıcakken olduğundan ziyade soğukken daha tatlı görünür?" diye sordu. Disarius şöyle yanıtladı, "Sıcaklık duyuyu bürür ve dilin tat alma yetisini sıcaklığın harareti engeller. Bu sebeple ağzın tahriş olmasıyla lezzetin önüne geçilir ve tat engellenir. Şayet sıcaklığın verdiği zarar ortadan kalkarsa, ancak o vakit dil, tatlılığı hiçbir hoşa giden duyusu zedelenmeksizin, hak ettiği ölçüde alabilir. Bundan başka, tatlı sıvı sıcaklığın etkisiyle damar kanallarına zararsızca nüfuz edemez, bu sebeple meydana gelen zarar hazzı azaltır."
Ardından Horus sözü aldı ve "Avienus yiyecek ve içecek üzerine pek çok şey sorduğu halde," dedi, "en gerekli olan bir hususu, kasten mi yoksa unutarak mı bilmem, atladı, oruçlu olanlar neden acıkmaktan ziyade susarlar? Uygun görürsen Disarius, bunu hepimiz için aydınlat."
O da şöyle dedi, "Tartışılmaya değer bir meseleye değindin Horus, fakat bunun açıklaması gayet açıktır. Zira canlı varlık farklı unsurlardan (elementa) meydana gelir ve bedeni teşkil eden bu unsurlar arasında yalnızca veya diğerlerinden katbekat fazla olarak kendine uygun besin arayan tek bir unsur vardır, o da hararettir; nitekim hararet kendisine sıvı sunulmasını talep eder. Dış dünyadaki dört unsurun kendisine baktığımızda şurası kesindir ki ne su, ne hava ne de toprak kendisini besleyecek yahut tüketeceği bir şey talep eder, çevrelerindeki veya bitişiklerindeki nesnelere de hiçbir zarar vermezler, yalnızca ateş, daimi besin arzusuyla karşısına ne çıkarsa yiyip bitirir. İlk yaş olan bebeklik evresine de bakınız, aşırı hararet sebebiyle ne kadar çok besin tüketir; aksine yaşlıların ise, besinlerle canlanan o ateşin harareti sanki sönmüşçesine, açlığa kolayca katlandıklarını düşününüz. Hatta orta yaştakiler dahi, çok beden hareketiyle doğal hararetlerini uyandırdıklarında yiyeceğe daha iştahla yönelirler. Kansız hayvanları da ele alalım, hararet noksanlığı sebebiyle hiçbir yiyecek aramazlar. Demek ki hararet daima arzu halindeyse ve sıvı da hararetin asıl besiniyse, açlıktan ötürü bedene besin arandığında, bedenimizde öncelikle hararetin kendi payını talep etmesi yerindedir; hararet bunu aldığında bütün beden ferahlar ve daha katı besini daha sabırla bekler."
Bu sözlerin ardından Avienus, sağ elinin en küçük parmağından az önce aniden düşmüş olan yüzüğü masadan geri aldı, mecliste bulunanlar yüzüğü neden yabancı bir ele ve parmağa taktığını, bu süsün taşınması için tayin edilmiş olan ele takmadığını sorduklarında, yara yüzünden daha şişkin olan sol elini gösterdi. Horus için bundan bir soru fırsatı doğdu ve "Söyle Disarius," dedi, "bedenin her vaziyeti hekimin idrak alanına girer, sen ise hekimliğin talep ettiğinden de öte bir bilgiye eriştin, söyle, kamuoyunun ittifakı neden yüzüğün serçe parmağa komşu olan, nitekim hekim parmağı (medicinalis) da denilen parmağa ve bilhassa sol elde taşınması gerektiğine kanaat getirmiştir?"
Disarius, "Tam da bu meseleye dair Mısır'dan bize bir rivayet ulaşmıştı; masal mı yoksa hakiki bir gerekçe mi diye tereddüt ediyordum, fakat sonradan anatomi yazarlarının kitaplarına başvurduğumda işin aslını öğrendim, kalpten çıkan bir sinir doğrudan sol elin serçe parmağına en yakın parmağına kadar uzanır ve orada aynı parmağın diğer sinirlerine sarılarak son bulur, eskiler de bu yüzden mezkûr parmağın sanki bir taç takılmışçasına bir halkayla çevrelenmesini uygun görmüşlerdir," dedi.
Horus, "Disarius, Mısırlıların bu kanaatte olduğu o kadar doğrudur ki," dedi, "ben bizzat onların peygamber dedikleri rahiplerini tapınakta tanrı tasvirlerinin çevresinde her bir heykeli hoş kokulu merhemlerle meshederken bu parmağı kullandıklarını görmüştüm, bu uygulamanın sebeplerini sorduğumda da başrahipten az önce bahsedilen siniri öğrenmiştim, üstelik bu parmakla gösterilen sayıyı da. Zira bu parmak büküldüğünde, her bakımdan tam, mükemmel ve kutsal olan altı sayısına işaret eder. O rahip bu sayının neden kâmil olduğuna dair pek çok gerekçe öne sürdü, lakin ben meclisteki sohbetlere pek uymadığı için bunlara girmiyorum. Bütün kutsal ilimlere vâkıf olan Mısır'da yüzüğün neden bilhassa bu parmağa takıldığına dair öğrendiklerim bunlardır."
Bu sırada Caecina Albinus araya girdi, "Eğer arzu ederseniz, bu meseleye dair din hukuku (ius pontificium) uzmanlarının en önde gelenlerinden Ateius Capito'nun eserinde okuduğumu hatırladığım hususları ortaya koyayım. O, tanrıların suretlerinin yüzüklere kazınmasını günah sayarken, yüzüğün neden bu parmağa veya bu ele takıldığını da sessizce geçiştirmemiş, izah etmiştir. Eskiler yüzüğü süs amacıyla değil, mühür basmak maksadıyla yanlarında taşırlardı, der. Bu yüzden birden fazla yüzük bulundurmak caiz değildi ve yalnızca hür kimselerin taşımasına izin verilirdi, zira mühürle korunan güvenilirlik vasfı yalnız onlara yakışırdı. Bu sebeple kölelerin yüzük taşıma hakkı yoktu. Mühür ise ister demirden ister altından olsun yüzüğün kendi maddesine kazınır ve kişi nasıl isterse, hangi elle ve hangi parmakla dilerse öyle taşınırdı. Sonradan, sefahate düşen devrin alışkanlığıyla mühürler kıymetli taşlara kazınmaya başlandı ve herkes birbirini taklit edip yarışa girdi, öyle ki kazınacak taşları temin ettikleri fahiş fiyatlarla övünür oldular. Bundan ötürü, çok iş gören sağ elden yüzük kullanımı kaldırılıp, sağ elin sık hareketi ve meşguliyeti sebebiyle değerli taşlar kırılmasın diye, daha boş duran sol ele nakledildi.
Yine sol el içinde serçe parmağa en yakın parmağın seçilme sebebi ise yüzüğün kıymetinin emanet edileceği en münasip parmak sayılmasıdır. Zira gücü yetmek anlamına gelen sözcükten adını alan başparmak (pollex), sol elde de boş durmaz ve tüm elden geri kalmayacak şekilde daima görevdedir, nitekim Yunanlar da ona adeta ikinci bir el manasında [Yunanca] derler.
Başparmağın bitişiğindeki parmak ise çıplak ve yanındaki başka bir parmağın himayesinden mahrum görünüyordu. Çünkü başparmak o denli aşağıdadır ki ancak onun kökünü biraz geçer. Orta parmak ile serçe parmağı ise uygunsuz bularak elediler, birini büyüklüğünden, diğerini kısalığından ötürü; böylece her iki taraftan korunan, daha az iş gören ve bu sebeple yüzüğü muhafaza etmeye daha elverişli olan parmak seçilmiş oldu. Din hukuku metinlerinde yazılı olanlar bunlardır. Artık herkes dilediği gibi, ister Etrüsk ister Mısır kanaatini benimseyebilir."
Bu esnada Horus yeniden soru sormaya dönerek, "Bilirsin Disarius, üzerimi örten şu giysi dışında hiçbir mal varlığım yoktur. Bu yüzden bir kölem de yoktur, olmasını da temenni etmem, yaşayan bir insana gereken her hizmeti ben kendim görürüm. Geçenlerde Ostia kasabasında kalırken kirlenmiş harmanimi denizde uzunca bir süre yıkadım ve kumsalda güneşte kuruttum, buna rağmen yıkamadan sonra aynı kir lekeleri üzerinde görünüyordu. Ben bu duruma hayret ederken tesadüfen yanımda duran bir gemici, 'Lekelerden arınmasını istiyorsan harmanini nehirde yıkasana,' dedi. İşin doğrusunu tecrübe etmek için denileni yaptım ve tatlı suyla yıkayıp kuruttuğumda eski parlaklığına kavuştuğunu gördüm, o vakitten beri kirleri temizlemede neden tuzlu sudan ziyade tatlı suyun daha elverişli olduğunun sebebini araştırırım."
XIII
Disarius, "Bu mesele vaktiyle Aristoteles tarafından hem ortaya atılmış hem de çözülmüştür" dedi, "Zira o, deniz suyunun tatlı sudan çok daha yoğun olduğunu söyler, hatta deniz suyunun tortulu, tatlı suyun ise arı ve latif olduğunu belirtir. Bu sebeple denizin, yüzme bilmeyenleri dahi daha kolay su üstünde tuttuğunu, oysa nehir suyunun adeta cılız ve hiçbir destekten yoksun olduğundan hemen yol vererek üzerine binen ağırlıkları dibe gönderdiğini söyler. Dolayısıyla tatlı suyun, tabiatı icabı hafif olduğundan, yıkanacak nesnelerin içine daha çabuk nüfuz ettiğini ve kururken kir lekelerini de beraberinde çekip çıkardığını, deniz suyunun ise adeta daha kesif olduğundan ve kendi yoğunluğu sebebiyle temizlemek üzere kolayca içeri işleyemediğinden, üstelik güçlükle kuruduğundan, beraberinde pek kir sürükleyemediğini ifade etmiştir."
Horus bu söylenenlere katılır gibi görününce Eustathius, "Kendisini ve meselesini senin itimadına emanet etmiş olan bu safdili yanıltma lütfen" dedi, "Zira Aristoteles, başka pek çok hususta olduğu gibi, bu meseleyi de hakikatten ziyade zekice tartışmıştır. Suyun yoğunluğu yıkanacak şeylere asla engel teşkil etmez, nitekim kimi şeylerin temizlenmesini dileyenler, sırf su yahut tatlı su ile bu işi daha yavaş görmesinler diye, suya kül, o bulunmazsa toprak tozu katarlar ki su kalınlaşarak daha çabuk yıkayabilsin. Dolayısıyla deniz suyunun yoğunluğu hiçbir şeye mani değildir. Lakin tuzlu oluşu da onun daha az yıkamasına sebep teşkil etmez. Zira tuzluluk, gözenekleri yarıp adeta açmaya meyillidir, bu yüzden de yıkanacak şeyleri daha ziyade söküp çıkarması gerekirdi. Oysa deniz suyunun yıkanmaya elverişli olmamasının yegâne sebebi yağlı oluşudur, nitekim Aristoteles'in kendisi de bunu sıkça ikrar etmiştir, içinde yağlı bir cevher bulunduğunu kimsenin inkâr edemeyeceği tuzlar da bunu gösterir. Deniz suyunun yağlı olduğunun bir diğer delili de şudur, ateşe serpildiğinde onu söndürmekten ziyade alev almasıdır, zira suyun yağı ateşe gıda sağlar.
Nihayetinde tabiatın sırrına tek başına vakıf olan Homeros'a kulak verelim. Zira o, Alkinoos'un kızı Nausikaa'yı deniz kıyısında iken çamaşırları yıkarken tasvir eder, lakin denizde değil nehirde. Homeros'un aynı yeri bize deniz suyunda yağlı bir özün karışık bulunduğunu da öğretir. Nitekim Odysseus denizden çoktan kurtulup bedeni kurumuş vaziyette dururken Nausikaa'nın hizmetçilerine şöyle der,
[Yunanca] Hizmetçiler, şöyle uzakta durun, omuzlarımdaki çirkefi kendim yıkayayım.
Bundan sonra nehre indiğinde,
[Yunanca] başından sıyırdı tuzlu denizin köpüğünü.
Zira her hususta tabiata tabi olan o ilahi ozan, vaki olanı pek güzel ifade etmiştir, denizden çıkanlar güneşte durduklarında, su güneşin tesiriyle çabucak kurusa da, bedenin yüzeyinde adeta bir tortu kalır ki bu kurulanırken de hissedilir, işte yıkamaya tek mani olan şey deniz suyunun bu yağıdır."
XIIII
"Mademki diğer işlerden sıyrılıp vaktini bir parça bana ayırdın ve az önce de sudan bahis açıldı, sorarım sana, neden suda cisimlerin suretleri (simulacrum) asıllarından daha iri görünür? Meyhanecilerde sergilenen mezelerin pek çoğunun gövdelerinden daha büyük bir görünüşle sunulduğunu müşahede ederiz, nitekim su dolu cam kapların içinde yumurtaların daha iri yuvarlaklar, karaciğer parçalarının daha şişkin damarlar ve soğanların devasa yumrular halinde durduğunu görürüz. Kaldı ki görme hadisesinin kendisi bize hangi usulle vaki olur, zira bazı kimseler bu hususta ne doğru ne de doğruya benzer kanaatler beslerler?"
Bunun üzerine Disarius, "Su, havanın letafetine kıyasla daha yoğundur" dedi, "Bu sebeple görme duyusu suya daha güçlükle nüfuz eder, çarpıp geri püskürtülen görme keskinliği yarılır ve kendi üzerine geri döner. Yarılmış vaziyette geri dönerken, artık dosdoğru bir hatla değil, suretin çizgilerine her taraftan çarpar, böylece imge, aslından (archetypus) daha iri görünür. Nitekim sabah vakti güneş feleği de bize her zamankinden büyük görünür, zira bizimle onun arasında henüz geceden kalma çiy ile yüklü bir hava tabakası durur ve onun imgesi adeta bir su aynasında görülüyormuşçasına büyür. Görmenin tabiatını ise Epikuros hiç de bilgisizce incelememiştir, onun bu husustaki kanaati, bilhassa Demokritos'un da teyidiyle, zannımca reddedilmemelidir, zira diğer hususlarda olduğu gibi bunda da aynı fikirde olmuşlardır. Binaenaleyh Epikuros, bütün cisimlerden aralıksız bir akışla bir takım suretlerin süzüldüğünü, cisimlerin içi boş bir surete bağlı kabuklarının ileriye taşınmasına ufacık bir fasılanın dahi mani olmadığını, bunların kabul mekânlarının gözlerimizde bulunduğunu ve bu yüzden tabiatın kendilerine tahsis ettiği kendi duyularının makamına geri döndüklerini ileri sürer. İşte o zatın zikrettikleri bunlardır, şayet buna bir itirazın varsa, ne diyeceğini beklemekteyim."
Bu sözlere gülümseyen Eustathius, "Epikuros'u neyin aldattığı pek aşikârdır" dedi, "Zira o, diğer dört duyunun misaline kapılarak hakikatten sapmıştır, çünkü işitmede, tatmada, koklamada ve dokunmada kendimizden dışarı hiçbir şey yaymayız, aksine kendi duyumunu harekete geçirecek şeyi dışarıdan alırız. Nitekim ses kendiliğinden kulaklara gelir, kokular burun deliklerine akar, tadı hâsıl eden şey damağa girer ve temasla hissedilecek şeyler bedenimize dokunur. Buradan hareketle o, gözlerden de dışarı hiçbir şeyin çıkmadığını, aksine nesnelerin imgelerinin kendiliğinden gözlerin içine aktığını zannetmiştir. Bu kanaati çürüten husus ise, aynalardaki aksin bakan kimseye karşıdan bakmasıdır, oysa şayet bizden neşet edip düz bir hat üzerinde ilerleseydi, uzaklaşırken arkasını göstermesi, böylece solun solu, sağın sağı görmesi icap ederdi. Nitekim aktör de yüzünden çıkardığı maskeyi taktığı taraftan, yani yüzünü değil arka boşluğunu görür.
Saniyen, bu zata şunu sormak isterdim, acaba imgeler nesnelerden yalnızca görmek isteyen biri olduğunda mı uçar, yoksa kimse bakmadığı vakit de suretler her tarafa saçılır mı? Zira ilk söylediğimi kabul ederse, sorarım, hangi kudretin emriyle suretler bakana hazır hale gelir ve bir kimse yüzünü ne vakit çevirmek isterse, onlar da o kadar defa kendilerini çevirirler?
Şayet ikincisine sarılır da bütün nesnelerin suretlerinin daimi bir akışla süzüldüğünü iddia ederse, sorarım, birbirine bitişik kalmalarını temin edecek hiçbir rabıta bulunmaksızın ne kadar süre bir arada kalabilirler? Yahut bir arada kaldıklarını varsaysak bile, tabiatı gayrimaddi olduğu halde asla bir cisim olmaksızın var olamayan rengi nasıl muhafaza edeceklerdir?
Salisen, gözlerini çevirir çevirmez göğün, denizin, sahilin, çayırın, gemilerin, sürülerin ve tek bir göz atışıyla gördüğümüz sayısız nesnenin imgelerinin, görme kudretine sahip gözbebeği gayet küçük olduğu halde, birdenbire oraya üşüştüğünü kim aklına sığdırabilir? Hem koskoca bir ordu nasıl müşahede edilir? Ayrı ayrı her bir neferden çıkan suretler üst üste yığılır da böylece toplanan bunca bin suret bakanın gözlerine mi nüfuz eder? Lakin hakikatin kendi bönlüğü kendini cerhederken, böylesine mesnetsiz bir vehmi sözlerle dövmek için ne diye zahmet çekelim? Oysa görme hadisesinin bizde şu usulle vaki olduğu sabittir, fıtri ışık gözbebeğinden, onu nereye çevirirsen çevir, dosdoğru bir çizgi halinde fışkırır. Gözlerin bu dâhili akışı, etrafımızı kuşatan havada ışık bulursa, bir cisme çarpana değin onun içinden dosdoğru ilerler, etrafa bakınmak için yüzünü çevirdiğinde dahi görme keskinliği her iki yönde de dosdoğru ilerler. Gözlerimizden fışkırdığını söylediğimiz bu görme huzmesi ise, ince bir kökten başlayarak, tıpkı ışınlar gibi, nihayetinde daha da genişler
... ressam tarafından tasvir edilir, bu yüzden son derece küçük bir delikten bakan göz, göğün derinliğini görür. Dolayısıyla görme fiilinin gerçekleşmesi için bize şu üç şey gereklidir, içimizden yaydığımız ışık, aradaki havanın aydınlık olması ve çarpmasıyla görme gayretinin (intentio) son bulacağı bir cisim, zira bu gayret daha uzağa yönelirse yorularak doğru istikametini koruyamaz, aksine sağa ve sola bölünerek dağılır. Yeryüzünün neresinde durursan dur, sanki göğün bir sınırını görüyormuşsun gibi gelmesi bundandır ve eskilerin ufuk (horizon) dedikleri şey de budur. Onların dikkatli araştırmaları, gözlerden çıkan düz bakış çizgisinin, düz bir satıh boyunca ileriye bakanlarda yüz seksen stadyumdan öteye geçmediğini ve oradan itibaren artık büküldüğünü güvenilir bir şekilde saptamıştır. Düz bir satıh boyunca kaydını bilhassa ekledim, zira yukarıdaki yükseklikleri, nitekim göğü de gördüğümüz üzere, çok daha uzaktan seyrederiz. Dolayısıyla ufuk feleğinin (orbis) tamamında bizzat gözlemcinin kendisi merkezdir. Bakışın merkezden feleğin bir kısmına kadar ne ölçüde uzandığını söylediğimize göre, şüphesiz ufukta feleğin çapı üç yüz altmış stadyumdur ve gözlemci daha ileriye gitse yahut geriye çekilse, etrafında yine benzer bir felek görecektir. O halde belirttiğimiz üzere, bizden çıkarak havanın aydınlığı içinden geçen ışık bir cisme çarptığında görme vazifesi tamamlanır, ancak görülen şeyin bilinebilmesi için göz duyusu görülen sureti akla bildirir, akıl da hafızayı yardıma çağırarak onu tanır, öyleyse görmek gözlerin, hükmetmek ise aklındır. Şekli ayırt etmek üzere görmeyi kemale erdiren vazife üçlü olduğundan, yani duyu, akıl ve hafıza, duyu görülen şeyi akla aktarır, akıl ise neyin görülmüş olduğunu hatırlar. Görme eyleminde aklın vazifesi öylesine zorunludur ki, akıl çoğu zaman tek bir görme duyusunda dahi hafızanın telkiniyle diğer bir duyuyu teşhis eder. Nitekim bir ateş görünecek olsa, akıl henüz ona dokunulmadan da onun sıcak olduğunu bilir, şayet görülen şey karsa, akıl onda dokunmanın getireceği o sert soğukluğu da kavrar. Akıl devreden çıktığında görme öylesine tesirsiz kalır ki, suda küreğin kırık görünmesi yahut uzaktan bakılan bir kulenin, köşeli olduğu halde yuvarlak zannedilmesi aklın ihmalinden kaynaklanır, oysa akıl dikkatini teksif ederse kuledeki köşeleri ve kürekteki sağlamlığı teşhis eder. Akıl, duyuların mahkûm edilmesi için Akademisyenlere zemin hazırlayan bütün o hususları birbirinden tefrik eder, zira aklın refakatinde duyular en kesin şeyler arasında sayılmalıdır, gerçi kimi zaman sureti tefrik etmek için akla tek bir duyu yetmez. Zira uzaktan elma denilen meyvenin şekli görülse, onun her halükarda elma olduğu söylenemez, zira herhangi bir maddeden elmanın benzeri yapılmış olabilir. O halde kokunun hüküm vermesi için diğer bir duyuyu yardıma çağırmak gerekir. Fakat bir elma yığınının arasına konulmuş olması sebebiyle o kokunun nefesini de üzerine çekmiş olabilir. Bu durumda ağırlık hakkında hüküm verebilecek olan dokunmaya müracaat edilmelidir. Lakin aldatıcı usta elmanın ağırlığını taklit edecek bir madde seçtiyse, dokunmanın da yanılmasından korkulur. Bu yüzden tada sığınmak gerekir, şayet tat da surete uyuyorsa, onun elma olduğuna dair hiçbir şüphe kalmaz. Böylece duyuların etkinliğinin akla bağlı olduğu ispatlanmış olur. İşte bu sebeple yaratıcı tanrı bütün duyuları başta, yani aklın makamının etrafında yerleştirmiştir.'
Bunlar söylendikten sonra, sözlerin sağlamlığına hayran kalan herkesin takdiri yükseldi, öyle ki bizzat Evangelus dahi buna şahitlik etmekten çekinmedi.
Ardından Disarius söze girdi, 'İşte felsefeyi, kendisine yabancı bir sanata dair meseleleri sahiplenmeye sevk eden ve bu yüzden sık sık bariz hatalara düşmesine yol açan alkışlar bunlardır. Nitekim sizin Platon'unuz tıp sanatına mahsus olan teşrih (anatomia) bahsinden dahi geri durmadığı için ardıllarına kendisini güldürmüştür. Zira yiyecek ve içeceğin yutulması için yolların ayrıldığını, yiyeceğin mideye doğru çekildiğini, içeceğin ise nefes borusu [Yunanca: arteria] denilen nefes yolundan [Yunanca: trakheia] geçerek akciğerin liflerine süzüldüğünü söylemiştir. Böylesine büyük bir zatın bunu zannetmesi yahut kitaplarına kaydetmesi şaşılacak, daha doğrusu esef edilecek bir durumdur. Bu yüzden kadim hekimlerin en soylususu olan Erasistratos, onun aklın keşfettiğinden bütünüyle farklı şeyleri aktardığını söyleyerek haklı olarak ona hücum etmiştir. Zira ona göre kanal benzeri iki boru vardır, bunlar ağız boşluğundan aşağıya doğru uzanır, bunlardan biri vasıtasıyla bütün yenecek ve içilecek şeyler mideye sevk edilip iner, oradan da Yunancada aşağı karın [Yunanca: he kato koilia] denilen mide boşluğuna aktarılır, orada yoğrulup sindirilir, ardından bunlardan çıkan daha kuru atıklar Yunancada kolon [Yunanca: kolon] denilen bağırsakta toplanır, daha sulu kısımlar ise böbrekler yoluyla mesaneye çekilir, yukarıdaki iki borudan diğeri vasıtasıyla ki buna Yunancada nefes borusu [Yunanca: trakheia arteria] denir, nefes ağzın en yukarısından akciğere ve oradan tekrar ağza ve burun deliklerine gidip gelir, sesin yolu da yine bu borudan hasıl olur, mideye gitmesi gereken katı yiyecek veya içecek ağızdan kayıp nefesin gidip geldiği bu borunun içine düşmesin ve bu tıkanma neticesinde nefes yolu kapanmasın diye, birbirine bitişik olan her iki borunun müşterek bir kilidi gibi, sanat ve doğanın yardımıyla epiglot [Yunanca: epiglottis] yerleştirilmiştir, yemek yerken ve içerken bu epiglot [Yunanca: epiglottis], yiyecek veya içecekten herhangi bir şey dalgalanan nefesin o yoluna düşmesin diye nefes borusunu [Yunanca: ten trakheian趣 arterian] örter ve korur, bu sayede nefes borusunun ağzı bizzat berkitildiğinden akciğere hiçbir sıvı akmaz. Erasistratos'un görüşleri böyledir ki zannımca hakiki akıl da buna muvafıktır. Zira yiyecek kurulukla pürüzlenmiş olmayıp bilakis bir miktar nemle...
VII. KİTAP
kıvamı bakımından yumuşak olarak mideye (venter) ulaştırılması gerektiğinden, her ikisi için de aynı yolun açık olması zorunludur, ta ki içecekle yumuşatılan besin yemek borusu (stomachus) vasıtasıyla mideye insin, nitekim tabiat canlı için şifalı olandan başkasını tesis etmezdi. Bundan başka, akciğer (pulmo) hem katı hem de pürüzsüz olduğuna göre, şayet içine yoğun bir şey düşecek olursa, nefes almanın şiddetiyle akciğere kazara biraz daha yoğun bir şey düştüğünde derhal pek şiddetli bir öksürüğün ve sağlığı sarsacak kerteye varan diğer çalkantıların baş gösterdiği bilinirken, bu madde hazım mahalline nasıl nüfuz edebilir yahut nasıl aktarılabilir? Şayet doğal yol içeceği akciğere çekseydi, içecekler içildiğinde yahut tanelerle karışık ya da daha yoğun bir maddeden oluşan bir içecek yutulduğunda, bunlar alındığında akciğer ne hale gelirdi? Bu sebepledir ki, besin alındığında nefes onu gelişigüzel çekerken kendisinden akciğere bir şey kaymasın diye nefes borusunu örtsün diye tabiat tarafından bir gırtlak kapağı (epiglottis) [Yunanca] var edilmiştir. Tıpkı ses çıkarılacağı vakit, nefes borusunun (arteria) [Yunanca] sese yol vermesini sağlamak üzere yemek borusunun yolunu örtmeye meylettiği gibi. Tecrübeyle şu da sabittir ki, içeceği yavaş yavaş çekenlerin mideleri daha nemli olur, zira peyderpey alınan nem daha uzun süre kalır, buna mukabil biri daha oburca içtiğinde, nem çekildiği aynı şiddetle mesaneye (vesica) geçer ve daha kuru kalan besin sebebiyle hazım gecikir. Oysa besin ve içeceğin yolları başlangıçtan itibaren ayrılmış olsaydı, bu fark doğmazdı. Şair Alkaios'un söylediği ve halk arasında terennüm edilen,
Islat ciğeri şarapla, zira dolanıp gelmede o yıldız [Yunanca]
sözü ise, akciğer hakikaten nemden hoşlandığı fakat kendisi için lüzumlu saydığı miktarı çektiği için söylenmiştir. Bütün filozofların önderinin, az bildiği şeyleri öne sürmektense kendine yabancı olanlardan uzak durmasının daha hayırlı olacağını görüyorsun.
Bunun üzerine Eustathios biraz daha heyecanlanarak, "Seni Disarios," dedi, "hekimler arasına kattığım kadar filozoflar arasına da katıyordum, fakat şimdi bana öyle geliyor ki, insan soyunun ortak kabulüyle dillerde dolaşan ve inanılan bir hakikati, felsefenin sanatların sanatı ve disiplinlerin disiplini olduğu hakikatini unutulmaya terk ediyorsun ve şimdi tıp, baba katline yaraşır bir cüretle onun üzerine çullanıyor, oysa felsefe akli kısma, yani cisimsiz varlıklara dair tartıştığında daha yüce bir makamda bulunur, fiziki olana, yani gerek göğün gerek yıldızların ilahi cisimlerine dair meseleleri ele aldığında ise aşağıya doğru eğilir. Tıp ise fiziki kısmın en dipteki tortusudur, onun ilişkisi kaba ve topraktan bedenlerledir, fakat neden akıl dedim ki, zira tıpta akıldan ziyade tahmin hüküm sürmez mi? Şu halde çamurlu beden hakkında tahmin yürüten tıp, cisimsiz ve hakikaten ilahi olanları şaşmaz bir akılla ele alan felsefenin tepesinde at koşturmaya cüret ediyor. Fakat bu genel müdafaanın akciğer bahsinden kaçındığı sanılmasın diye, Platon'un azametinin tabi olduğu sebepleri dinle. Bahsettiğin gırtlak kapağı, besin ve içeceğin yollarını muayyen bir nöbetleşmeyle örtmek ve açmak üzere tabiatın bulduğu bir çaredir, ta ki besini yemek borusuna aktarsın, içeceği ise akciğer kabul etsin. Akciğer işte bu sebeple pek çok yolla ayırt edilmiş ve yarıklarla aralıklı kılınmıştır, nefesin çıkış yolları bulması için değil, zira nefese gizli bir teneffüs kafi gelirdi, fakat bu yarıklar vasıtasıyla akciğere bir besin düşecek olursa onun özsuyu derhal hazım mahalline göç etsin diye böyledir. Bundan başka, nefes borusu herhangi bir sebeple yarıldığında, içecek yutulamaz, bilakis sanki kendi yolu yarılmışçasına, yemek borusu sağlam kaldığı halde dışarı fırlatılır. Nefes borusu nemin yolu olmasaydı, bu durum vuku bulmazdı. Şu da herkesin malumudur ki, akciğeri hasta olanlar pek şiddetli bir susuzlukla yanıp tutuşurlar, akciğer içeceğin mahfazası olmasaydı bu da vaki olmazdı. Şuna da dikkat et, akciğeri bulunmayan hayvanlar içecek nedir bilmezler. Zira tabiat fuzuli hiçbir şey yapmamış, her bir uzvu yaşama dair bir vazife için yaratmıştır, o vazife olmadığında uzvun işlevi de aranmaz. Yahut şunu düşün, şayet yemek borusu besini de içeceği de kabul etseydi, mesanenin varlığı lüzumsuz olurdu. Zira yemek borusu her iki şeyin de atıklarını, şimdi yalnızca besininkileri aktardığı bağırsağa devredebilirdi ve her birinin aktarılacağı farklı yollara lüzum kalmaz, aynı mevkiden sevk edilen tek bir yol her ikisine de yeterdi, oysa şimdi mesane ayrı, bağırsak ayrı olarak sıhhate hizmet eder, zira bağırsak payını yemek borusundan, mesane ise akciğerden alır. İçeceğin artığı olan idrarda hiçbir besin izine rastlanmadığı, hatta idrarın o katı artıkların ne renginden ne de kokusundan bir nitelikle boyanmadığı hakikati de göz ardı edilmemelidir, şayet bunlar midede bir arada bulunsalardı, o pisliklerin bir niteliği idrara da geçerdi. Nihayet, içecek sebebiyle mesanede hasıl olan taşlar, ancak içecekten oluştuklarına ve şayet mide içeceğin mahfazası olsaydı orada da doğmaları gerekeceğine göre, neden hiçbir vakit midede bir araya gelip katılaşmazlar? İçeceğin akciğere aktığını meşhur şairler de bilmez değildir. Nitekim Eupolis, Dalkavuklar [Yunanca] adlı oyununda şöyle der,
Zira Protagoras ona içmesini buyuruyordu, Köpek Yıldızı doğmadan evvel ciğeri iyice yıkansın diye. [Yunanca]
Eratosthenes de aynı şeye şehadet eder,
Ve doldururken derin ciğerini saf şarapla. [Yunanca]
Euripides ise bu meselenin en açık şahididir, şarabın akciğerin kanalları boyunca aktığını söyleyerek. `[Yunanca]` Mademki hem bedensel yapının işleyişi hem de böylesine soylu tanıkların otoritesi Platon’u doğrulamaktadır, aksini düşünen kimse aklını yitirmiş sayılmaz mı?'
Bu sırada Euangelos, Yunanların şanını kıskanıp alaya alarak şöyle dedi, 'Aramızda gevezelik gösterisi yapmak için ortaya atılan bu sözler bir yana bırakılsın, mademki bilgeliğiniz pek mahirdir, asıl şunu bilmek isterim sizden, yumurta mı önce var olmuştur yoksa tavuk mu?'
Disarius yanıt verdi, 'Alay ettiğini sanıyorsun, fakat ortaya attığın bu mesele hem araştırmaya hem de bilinmeye değerdir. Zira sen meselenin aleladeliğinden kendine bir eğlence çıkararak tavuğun mu yumurtadan, yoksa yumurtanın mı tavuktan başladığını sordun, lakin bu konu, üzerinde titizlikle durulmayı hak edecek derecede ciddiyetle ele alınmalıdır. Ben her iki taraf lehine de aklıma gelen gerekçeleri serdedeceğim, bunlardan hangisinin daha doğru göründüğünü seçmeyi ise sana bırakacağım. Var olan her şeyin bir zamanlar bir başlangıcı olduğunu kabul edersek, yumurtanın tabiat tarafından daha önce meydana getirildiğini düşünmek hakkaniyete uygun düşer. Zira başlayan şey daima henüz tamamlanmamış ve biçimsizdir, kendi yetkinliğine ise ilerleyen sanatın ve zamanın eklemeleriyle biçimlenerek ulaşır. Dolayısıyla tabiat kuşu var ederken biçimsiz bir başlangıçtan yola çıkmış ve içinde henüz canlının sureti bulunmayan yumurtayı var etmiştir. Bundan ise, olgunlaşma etkisinin yavaş yavaş ilerlemesiyle eksiksiz kuş sureti meydana gelmiştir. Sonra, tabiat tarafından türlü süslerle bezenmiş olan her ne varsa, şüphesiz yalın olandan başlamış ve böylece dokusuna eklenenlerle çeşitlenmiştir. Demek ki yumurta, görünüşte yalın ve her yönden birbirine denk bir surette yaratılmış, kuşun oluştuğu o süslerin çeşitliliği ise tam ve yetkin bir suret halinde ondan neşet etmiştir. Nitekim unsurlar nasıl daha önce var olup diğer bedenler onların karışımından yaratıldıysa, aynı şekilde, şayet bu mecaz hoş görülecekse, yumurtanın içinde bulunan tohum niteliğindeki ilkelerin (rationes seminales) de tavuğun bir nevi unsurları olduğuna inanılmalıdır.
Her şeyin kendisinden meydana geldiği unsurlarla yumurtayı kıyaslamış olmam da yersiz değildir. Zira birleşme yoluyla doğan her canlı türünde, kimi varlıkların başlangıcının unsur misali bir yumurta olduğunu görürsün. Çünkü canlılar ya yürürler, ya sürünürler ya da yüzerek yahut uçarak yaşarlar. Yürüyenler arasında kertenkeleler ve benzerleri yumurtadan var edilir, sürünenler başlangıçlarını yumurtadan alır, tabiatı belirsiz olan biri müstesna, uçanların tamamı yumurtadan çıkar, zira yarasa deriden kanatlarıyla uçsa da uçanlar arasında sayılmamalıdır, çünkü dört ayağı üzerinde yürür, doğurduğu yavruları biçimlenmiş halde dünyaya getirir ve onları sütüyle besler. Yüzenlerin neredeyse tamamı kendi türlerinin yumurtalarından doğar, hatta timsah uçanlarınki gibi sert kabuklu yumurtalardan çıkar. Yumurtayı 'unsur' tabiriyle haddinden fazla yücelttiğim sanılmasın diye, Liber Baba’nın kutsal sırlarına ermiş olanlara danış, orada yumurtaya öyle bir saygıyla hürmet edilir ki, yuvarlak, neredeyse küre (sphaera) biçimindeki, her yanı kapalı ve hayatı kendi içinde saklayan yapısından ötürü ona 'âlemin sureti' denir, âlemin ise her şeyin başlangıcı olduğu herkesin ortak kabulüdür.
Şimdi tavuğun daha önce geldiğini savunan kişi öne çıksın ve savunduğu şeyi şu sözlerle temellendirmeye çalışsın. Bir şeyin yumurtası, o şeyin ne başlangıcıdır ne de sonudur. Zira başlangıç tohum, son ise biçimlenmiş kuşun kendisidir, yumurta ise tohumun gelişip olgunlaşmasıdır. O halde tohum canlıya, yumurta da tohuma ait olduğuna göre, yemek yiyen biri var olmadan önce yemeğin sindirilmesi nasıl mümkün değilse, yumurta da canlıdan önce var olmuş olamaz. Yumurtanın tavuktan önce yapıldığını söylemek, rahmin kadından önce yaratıldığını söylemeye benzer, nitekim 'Tavuk yumurta olmadan nasıl var olabilirdi?' diye soran kimse, insanların kendilerinden ürediği üreme organlarından önce nasıl var edildiğini soran kimseye benzer. Dolayısıyla hiç kimsenin haklı olarak insanı tohumun bir parçası değil, tohumu insanın bir parçası sayması gibi, tavuk da yumurtanın değil, yumurta tavuğundur.
Bundan başka, karşı tarafın ileri sürdüğü üzere, zamana tabi olan bu varlıkların bir başlangıç aldığını kabul edersek, tabiat ilkin tek tek her canlıyı yetkin biçimde şekillendirmiş, ardından neslin üreme yoluyla kesintisiz sürmesi için ebedi bir kanun koymuştur. Başlangıçta canlıların yetkin olarak meydana gelmiş olabileceğine, günümüzde dahi topraktan ve yağmurdan yetkin halde doğan pek çok canlı şahittir, tıpkı Mısır’daki fareler, başka yerlerdeki kurbağalar, yılanlar ve benzerleri gibi. Oysa yumurtalar hiçbir vakit topraktan kendiliğinden var olmamıştır, çünkü onlarda hiçbir yetkinlik yoktur, tabiat ise yetkin olanı biçimlendirir ve bunlar, bütünün parçaları misali, yetkin olandan neşet eder. Zira yumurtaların kuşların tohum yuvaları olduğunu kabul etsem dahi, tohumun kendisi hakkında filozofların tanımının neye şahadet ettiğine bakalım, bu tanım şöyle buyurur, 'Tohum, kendisinden çıktığı şeyin benzerliğine doğru yönelen bir üremedir', fakat henüz var olmayan bir şeyin benzerliğine doğru yönelmek mümkün olmadığı gibi, tohum da henüz mevcut olmayan bir şeyden sadır olamaz.
O halde varlıkların ilk zuhurunda, sadece tohumdan doğan ve kendi tohumlarından önce var olduklarından şüphe edilmeyen diğer canlılarla birlikte, kuşların da usta tabiat tarafından yetkin olarak var edildiğini ve her birine üreme kudreti yerleştirildiği için, tabiatın canlıların çeşitliliğine göre farklılaştırdığı bu doğum biçimlerinin artık onlardan neşet ettiğini anlayalım. İşte Euangelos, her iki tarafta da tutunabileceğin deliller önündedir, artık alaycılığı bir yana bırakıp hangisini seçeceğini kendi içinde tart.'
VII. KİTAP
Ve söz söylemedeki pervasızlığı sebebiyle latifelerden dahi ciddi meseleler çıkaran Euangelus, "Beni uzun zamandır hakiki bir tefekküre sevk eden şu meseleyi açıklığa kavuşturmanızı dilerim, zira geçenlerde bana Tibur arazimden, avcılara ormanın sunduğu yaban domuzları getirildi ve avlanma biraz uzun sürdüğü için, bir kısmı gündüz vakti, bir kısmı ise geceleyin taşındı. Gündüzün getirdiği domuzlar etlerinin sıhhatini ve bütünlüğünü koruyarak dayandı, lakin Ay dolunay halinde parıldarken gece boyu taşınanlar çürüdü (putrefactio). Bu durum fark edilince, ertesi gece taşıma yapanlar, gövdelerinin herhangi bir yerine sivri uçlu tunç bir nesne batırarak domuzları etleri bozulmadan ulaştırdı. O halde sorarım, Güneş ışınlarının öldürülmüş hayvanlara vermediği bu zarara Ay ışığı nasıl sebebiyet vermiştir?" dedi.
Disarius, "Bunun cevabı kolay ve basittir," dedi, "Zira ısı ile nem bir araya gelmedikçe hiçbir şeyde asla çürüme meydana gelmez. Hayvanların çürümesi ise, gizli bir akıntının etin katı yapısını neme çözmesinden başka bir şey değildir. Isı şayet mutedil ve ölçülü olursa nemi besler, şayet aşırı olursa kurutur ve etin dolgunluğunu tüketir. Dolayısıyla Güneş, daha yüksek bir ısıya malik olduğundan cansız bedenlerin nemini çeker, içinde aşikâr bir ısı değil de gizli bir ılıklık barındıran Ay ışığı ise nemli kısımları daha ziyade dağıtır ve oradan, nüfuz eden bu ılıklık ve artan nem sebebiyle çürüme hasıl olur."
Bu sözlerin akabinde Euangelus, Eustathius'a bakarak, "Şayet serdedilen bu akıl yürütmeye katılıyorsan," dedi, "Onaylaman gerekir yahut seni şüpheye düşüren bir husus varsa dile getirmekten çekinmeyesin, zira sözlerinizin tesiri beni sizi isteksiz bir kulakla dinlemekten alıkoydu."
Eustathius, "Disarius tarafından söylenenlerin hepsi pek veciz ve hakikate uygundur, lakin çürümenin sebebinin ısının miktarı olup olmadığı, yani daha yüksek ısıdan kaynaklanmayıp daha düşük ve mutedil olandan husule geldiğinin söylenip söylenemeyeceği daha dikkatle incelenmelidir. Zira Güneş'in ısısı, yıl yaz mevsiminde iken son derece kavurucu olduğunda ve kışın ılındığında, etleri kışın değil yazın çürütür. Dolayısıyla Ay da nemi daha zayıf ısısı sebebiyle yaymaz, bilakis Greklerin idióma [Yunanca] dedikleri nevi şahsına münhasır bir hassa ve ondan süzülen ışığın kendine has bir tabiatı vardır ki bedenleri nemlendirir ve adeta gizli bir çiy damlasıyla ıslatır, buna karışan Ay'ın kendi ısısı da uzunca bir müddet nüfuz ettiği eti çürütür. Zira her ısı aynı nitelikte değildir ki birbirinden yalnızca az yahut çok olmasıyla ayrılsın, bilakis ateşte birbiriyle hiçbir ortaklığı bulunmayan son derece muhtelif niteliklerin mevcudiyeti apaçık misallerle ispat olunur. Kuyumcular altını şekillendirmek için samandan başka bir ateş kullanmazlar, zira diğer ateşlerin bu maddeyi işlemeye elverişsiz olduğu kabul edilir, hekimler devaları kaynatıp hazırlarken başka odundan ziyade çalı çırpı ateşine rağbet ederler, camı eritip şekillendirmeye bakanlar ateşlerine ılgın adı verilen ağaçtan yakıt temin ederler, zeytin odununun ısısı bedenler için şifalı iken hamamlar için yıkıcıdır ve mermerlerin birleşim yerlerini çözmede son derece zararlıdır, binaenaleyh her birinde bulunan hassaların tabiatı gereği Güneş ısısının kurutması, Ay ısısının ise nemlendirmesi şaşılacak bir şey değildir. Bu sebepledir ki sütanneler, Ay'ın altından geçerlerken emzirdikleri sabi çocukların üzerini örterler, ta ki yaşları gereği fıtri nemle dolu olan bedenlerini Ay ışığı daha fazla nemlendirmesin ve henüz yaşken nemli olan odunların ısı gördüğünde bükülmesi gibi, bu nem fazlalığı onların da uzuvlarını çarpıtmasın. Keza şu da bilinir ki, şayet bir kimse Ay altında uzun müddet uykuya dalarsa güçlükle uyandırılır ve Ay'ın kendine has tabiatıyla bütün bedenine dağılan ve yayılan nemin ağırlığı altında ezilerek mecnuna döner, bu tesir bedene nüfuz edebilmek için onun bütün gözeneklerini açar ve gevşetir. Ay demek olan Diana'ya, adeta havayı yaran manasına gelen aeroctonis dendiği için Artemis [Yunanca] denmesi bundandır. Doğum yapan kadınlar tarafından Lucina adıyla çağrılır, zira bedendeki yarıkları genişletmek ve gözeneklere yol vermek onun zatına mahsus bir vazifedir ki bu da doğumları çabuklaştırmada şifalıdır. Şair Timotheos da bunu pek zarif bir surette dile getirmiştir,
Yıldızların parlak kutbundan [Yunanca] Ve tez doğurtan Ay'dan geçerek. [Yunanca]
Ay'ın bu hassası cansız varlıklar üzerinde de daha az kendini göstermez. Nitekim Ay dolunayken yahut henüz büyürken kesilen ağaçlar, nemi içlerine çekerek yumuşadıkları için yapı işlerine elverişsizdir. Çiftçiler de tahılları harman yerlerinden kuru kalsınlar diye yalnızca Ay küçülürken toplamaya ihtimam gösterirler. Aksine, nemli olmasını arzu ettiğin şeyleri Ay büyürken tamamlarsın. Ağaçları da bilhassa Ay yeryüzünün üzerindeyken dikmek daha münasiptir, zira fidanların büyümesi için nemin besleyiciliği elzemdir. Havanın kendisi dahi Ay neminin bu hassasına hem maruz kalır hem de onu açığa vurur. Zira Ay dolunay olduğunda yahut yeni doğduğunda, çünkü o vakit de yukarıya bakan cihetinden doludur, hava ya yağmura çözülür yahut gök açık ise kendinden bolca çiy bırakır, bundan ötürü lirik şair Alkman çiyi havanın ve Ay'ın evladı olarak tesmiye etmiştir. Böylece her bakımdan ispatlanmaktadır ki, Ay ışığında etleri nemlendiren ve çözen bir hassa mevcuttur, bunu da akıldan ziyade tecrübe keşfetmiştir. Lakin ey Euangelus, sivri uçlu tunç nesneye dair söylediklerin hususunda, şayet yanılmıyorsam, tahminim hakikatten sapmamaktadır. Zira tunçta, hekimlerin büzücü (stiptik) dedikleri daha keskin bir kudret mevcuttur, bu sebeple çürümenin tahribatına karşı başvurulan devalara onun tortularını katarlar. Keza tunç madeninde çalışanlar her daim gözlerinin sıhhatiyle temayüz ederler ve daha evvel kirpikleri dökülmüş olanlar orada yeniden tüylenir, zira tunçtan çıkan buğu gözlere tesir ederek zararlı akıntıları çeker ve kurutur. Bu sebepleri gözeterek Homeros dahi tunca gâh cesaret veren gâh parıldayan [Yunanca] demiştir.
Aristoteles de şahittir ki, tunç bir uçla açılan yaralar demirden olanlara kıyasla daha az zararlıdır ve daha kolay iyileşir, zira der, tunçta şifalı ve kurutucu bir kudret mevcuttur ve bunu yaraya zerk eder. İşte aynı mantıkla, hayvanın bedenine batırılan tunç da Ay'ın nemine karşı koymaktadır.
Bu metin neden önemli
Macrobius'un beşinci yüzyılın başında kaleme aldığı Saturnalia, ölmekte olan pagan geleneğin bilgeliğini bir ziyafet söyleşisi kalıbında toplayan bir hazinedir. Birinci kitaptaki bu bölüm, kadim solar teolojinin en berrak ifadesidir: görünürde birbirinden ayrı sayısız tanrı, aslında tek bir kozmik ışığın mevsimlere, göklere ve insan ruhuna vuran değişik yüzleridir. Bu düşünce, Rönesans'ın Ficino'dan Bruno'ya uzanan tek tanrılı güneş sembolizmini derinden etkilemiş, mitin ardındaki birlik arayışının en etkili kaynaklarından biri olmuştur.
Bu eser Mit ve Kutsal Anlatı Koleksiyonu'nun parçasıdır →
- Kaynak eser
- Saturnalia (Ambrosius Theodosius Macrobius) — Latince aslından, tam metin
- Neşir
- Macrobius, Opera, ed. Franz Eyssenhardt, 2. gözden geçirilmiş baskı (Leipzig: B. G. Teubner, 1893), Latince
- Konum
- Eserin tamamı
- Çeviren
- Şira Nur Uysal
- Dijital nüsha
- Archive.org
Uysal, Ş. N. (Çev.). (2026). Saturnalia: Bütün Tanrılar Güneştir. Kadim Kütüphane. https://kadimkutuphane.com/macrobius-saturnalia-butun-tanrilar-gunestir@misc{kk_macrobius_saturnalia,
author = {Uysal, Şira Nur},
title = {{Saturnalia: Bütün Tanrılar Güneştir}},
year = {2026},
publisher = {Kadim Kütüphane},
url = {https://kadimkutuphane.com/macrobius-saturnalia-butun-tanrilar-gunestir},
note = {Türkçe çeviri, özgün eser: Macrobius (Ambrosius Theodosius Macrobius)},
}Yeni metinlerden ilk sen haberdar ol
Tam çeviriler, PDF'ler ve yeni eklenen kaynaklar hazırlandıkça e-postana düşsün.
