Lucianus'un «Suriye Tanrıçası Üzerine» başlıklı eseri, Fırat kıyısındaki Hierapolis'te — bugünkü Menbic — tapılan büyük tanrıça Atargatis'in tapınağına dair elimizdeki en ayrıntılı görgü tanığı anlatımıdır. Yazar, tapınağın kuruluşuna dair birbiriyle yarışan rivayetleri, Byblos'taki Adonis ayinlerini, bir tufan anlatısını ve Galli rahiplerinin kendilerini hadım etme âdetinin kökenine dair hikâyeyi nakleder. Metin, MS ikinci yüzyılda yaşayan bir yazarın kasten Herodotos'un kadim İon lehçesini taklit ederek kaleme aldığı, hem ciddi hem oyunbaz bir belgedir. Aşağıda eserin tamamı yer alıyor.
1. Suriye'de, Fırat ırmağından pek uzak olmayan bir şehir vardır: adı «Kutsal Şehir»dır ve Asur Hera'sına adanmıştır. Kanaatimce bu ad şehre kurulduğu vakit verilmiş değildir; başlangıçta başka bir ad taşırdı. Zamanla büyük kurbanlar orada sunulur oldu, işte o vakit bu unvan kendisine bahşedildi. Bu şehirden ve içinde bulunanlardan söz edeceğim. Kutsal ayinlerini düzenleyen yasalardan, halk toplantılarından ve yurttaşlarının sunduğu kurbanlardan da söz edeceğim. Bu kutsal yerin kurucularına dair anlatılan bütün rivayetlerden ve tapınağının ne suretle kurulduğundan da söz edeceğim. Ben, doğuştan bir Asurlu olarak yazıyorum; nakledeceğim vakıaların bir kısmını kendi gözlerimle müşahede ettim, bir kısmını ise rahiplerden öğrendim: onlar benim zamanımdan evvel vuku bulmuştur, lâkin bana nasıl anlatıldıysa öylece naklediyorum. (Lucianus bu eseri kendi çağının Yunancasıyla değil, Herodotos'u taklit eden eski İon lehçesiyle kaleme almıştır. «Doğuştan Asurlu» deyişi de bu oyunun parçasıdır: kendisi Fırat kıyısındaki Samosata'da doğmuştu ve burada «Asurlu» sözcüğü Kuzey Suriyeli, yani Aramî mânasında kullanılır. «Asur Hera'sı» dediği tanrıça ise yerli adıyla Atargatis'tir; şehir Hierapolis, bugünkü Menbic'tir.)
2. Tanrılar hakkında bilgi edinen, tapınaklar ve mabetler kuran, dinî törenler için meclisler toplayan yeryüzündeki ilk insanların Mısırlılar olduğu söylenir. Kutsal adları ilk defa idrak edenler, kutsal rivayetleri ilk defa tekrarlayanlar da onlardı. Onlardan çok sonra olmaksızın Asurlular, Mısırlılardan tanrılara dair öğretileri işittiler ve tapınaklarla mabetler yükselttiler: bunların içine heykeller ve suretler koydular.
3. Başlangıçta Mısırlıların tapınaklarında suret yoktu. Suriye'de de Mısır'ınkilerden pek sonraki tarihlere ait olmayan tapınaklar vardır; bunların birçoğunu kendim gördüm, meselâ Tyros'taki Herakles tapınağını. Bu, Yunan efsanesinin Herakles'i değildir; ondan çok daha eski bir Tyros kahramanıdır.
4. Fenike'de de Sidonluların sahip olduğu, büyük bir tapınak vardır. Buna Astarte tapınağı derler. Bence bu Astarte, ay tanrıçasından başkası değildir. Lâkin rahiplerden birinin anlattığına göre bu tapınak, Kadmos'un kız kardeşi Europa'ya adanmıştır. O, Agenor'un kızıydı ve yeryüzünden kaybolduğunda Fenikeliler onu bir tapınakla onurlandırdılar ve hakkında kutsal bir rivayet anlattılar: Zeus onun güzelliğine tutulmuş, kendi suretini bir boğaya çevirerek onu Girit'e kaçırmıştı. Bu rivayeti başka Fenikelilerden de işittim; hem Sidonluların kullandığı sikkeler üzerinde de Europa'nın, Zeus'tan başkası olmayan bir boğa üstünde oturur sureti bulunur. Şu hâlde söz konusu tapınağın Europa'ya adanmış olduğunda ittifak etmezler.
5. Fenikelilerin bir başka kutsal âdeti daha vardır ki Asur'dan değil Mısır'dan gelmedir: dedikleri gibi Heliopolis'ten Fenike'ye geçmiştir. Bunu kendim müşahede etmedim, lâkin mühimdir ve çok eskidir.
6. Byblos'ta da Byblos Aphrodite'ine adanmış büyük bir tapınak gördüm: Adonis'in gizli ayinlerinin sahnesi burasıdır; bu ayinlere vâkıf oldum. Adonis ile yaban domuzuna dair efsanenin doğru olduğunu ve vakıanın kendi ülkelerinde geçtiğini ileri sürerler; bu felaketin hatırasına her yıl göğüslerini döverek ağıt yakarlar ve bütün diyarda yas alâmetleri arasında gizli ayinlerini icra ederler. Yaslarını ve ağıtlarını bitirdiklerinde evvelâ Adonis'e, bu hayattan göçmüş birine sunar gibi kurban sunarlar; ardından onun yeniden diri olduğunu ilan eder ve suretini göğe gösterirler. Sonra Mısırlıların Apis'lerini yitirdiklerinde yaptığı gibi başlarını tıraş ederler. Tıraş olmayı reddeden kadınlar şu cezaya boyun eğmek zorundadır: bir tam gün boyunca bedenlerini ücret karşılığı arz etmeye hazır durmak. Bu ücret yeri yalnız yabancılara açıktır ve bu kadınların kazancından Aphrodite'e bir kurban ödenir.
7. Byblos sakinlerinin bir kısmı, Mısırlı Osiris'in kendi şehirlerinde gömülü olduğunu ve alenî yasla gizli ayinlerin Adonis'in değil Osiris'in hatırasına icra edildiğini ileri sürer. Bu rivayetin niçin itibara lâyık göründüğünü anlatayım. Her yıl Mısır'dan Byblos'a bir insan başı gelir, yedi günlük yolculuğunu yüzerek tamamlayarak: rüzgârlar, ilahî bir sevkle onu yoluna sürükler; yolundan hiç şaşmaz, doğruca Byblos'a varır. Bütün bu vakıa mucizevîdir. Her yıl vuku bulur, ben Byblos'tayken de vuku buldu ve o başı o şehirde gördüm.
8. Byblosluların diyarında bir başka şaşırtıcı alâmet daha vardır. Libanos dağından akan bir ırmak kendini denize boşaltır: bu ırmak Adonis adını taşır. Her yıl muntazaman kanla renklenir ve denize dökülmeden evvel kendi rengini yitirir: denizi geniş bir alan boyunca kızıla boyar ve böylece Byblosluların yas vaktini ilan eder. Onların rivayetine göre bu günlerde Adonis yaralanır ve ırmağın suyuna karışan kan onun tabiatını değiştirir; adını da bu kandan alır. Avamın kabul ettiği efsane böyledir; lâkin Byblos'tan bir adam, ki bana doğruyu söylüyor göründü, bu şaşırtıcı değişimin başka bir sebebini anlattı. Şöyle dedi: «Bu ırmak, dostum ve misafirim, Libanos'tan geçer: şimdi bu Libanos kızıl toprak bakımından zengindir. O günlerde muntazaman esen şiddetli rüzgârlar ırmağa zincifreyi andıran bol miktarda toprak indirir. Irmağı kızıla çeviren işte bu topraktır. Böylece ırmağın rengindeki değişim, onların iddia ettiği gibi kandan değil, toprağın tabiatındandır.» Bybloslunun anlattığı buydu. Lâkin doğruyu söylediğini kabul etsek bile, rüzgâr ile ırmağın renklenmesinin muntazam olarak aynı vakte düşmesinde bana tabiatüstü bir şey var gibi görünüyor.
9. Byblos'tan Libanos'a da çıktım, bir günlük yol; zira orada Kinyras'ın kurduğu kadim bir Aphrodite tapınağı bulunduğunu işitmiştim. Tapınağı gördüm ve gerçekten eskiydi. Suriye'nin kadim büyük tapınakları işte bunlardır.
10. Bütün bu tapınaklar arasında — ki sayıları hakikaten çoktur — hiçbiri bana Kutsal Şehir'de bulunanlardan daha büyük görünmez; hiçbir mabet daha kutsal, hiçbir diyar daha mukaddes görünmez. Orada muhteşem şaheserler, saygıdeğer adaklar, nadir görülecek çok şey, göz alıcı çok heykel vardır ve tanrılar varlıklarını şüpheye yer bırakmayacak surette hissettirirler. Heykeller terler, kımıldar ve kehanette bulunur; tapınak kapalıyken sık sık bir haykırış yükselmiştir ve bunu birçok kimse işitmiştir. Dahası: bu tapınak, şahidi olduğum üzere, onların servetinin başlıca kaynağıdır. Zira Arabistan'dan, Fenikelilerden ve Babillilerden çok para gelir; Kilikyalılar ve Asurlular da haraçlarını getirirler. Tapınakta gizlice saklanan hazineleri kendi gözlerimle gördüm; birçok kaftan ve gümüşle yahut altınla mübadele edilen başka kıymetli eşya. İnsanlar arasında hiçbir yerde onlardaki kadar çok bayram ve kutsal meclis tesis edilmemiştir.
11. Tapınağın kurulmasından bu yana kaç yıl geçtiğini ve tanrıçanın kim olduğunu düşündüklerini sorduğumda bana birçok hikâye anlatıldı; bir kısmı kutsaldı, bir kısmı herkesin malıydı; kimi büsbütün masaldı, kimi sırf barbar rivayetiydi; kimi de Yunan anlatılarıyla örtüşüyordu. Hepsini nakletmeye hazırım, gerçi bir kısmına muvafakat etmiyorum.
12. Halk, tapınağı kuranın Deukalion yahut Sisythos olduğunu ileri sürer; büyük tufanın kendi zamanında vuku bulduğu Deukalion'u kastediyorum. Deukalion hikâyesini, Yunanlıların naklettiği şekliyle bizzat Yunanlılardan işittim. Hikâye şöyledir: Şimdiki insan soyu yaratılan ilk soy değildi. İlk nesil son ferdine kadar helâk oldu; şimdiki ise ikinci bir yaratıştır. Bu nesil, Deukalion sayesinde muazzam bir kalabalık hâline geldi. İlk yaratılışın insanları hakkında şunu anlatırlar: âsi ve dik başlıydılar, kutsal olmayan işler işlerlerdi, yeminlerin ve misafirliğin kutsallığını hiçe sayarlardı ve kendilerine sığınanlara zulmederlerdi; işte bu kötülükleri yüzünden büyük helâk üzerlerine indi. Derhal yeryüzü muazzam bir su kütlesi boşalttı, göğün ırmakları çağlayanlar hâlinde indi ve deniz yükseldi. Böylece her şey su oldu ve bütün insanlar helâk oldu; hikmeti ve dindarlığı sayesinde yalnız Deukalion başka bir nesil için kurtarıldı. Kurtuluşunun sureti şöyleydi: Çocuklarını ve kadınlarını muazzam büyüklükte bir gemiye yerleştirdi, kendisi de bindi. Şimdi, o bindiğinde yanına yaban domuzları ve atlar, aslan ve yılan nesilleri ve yeryüzünde dolaşan bütün öteki hayvanlar geldi, hepsi çiftler hâlinde. O da hepsini kabul etti. Onlar da ona zarar vermediler; Zeus'un kendi buyurduğu üzere aralarında dostluk baki kaldı. Bunların hepsi, tufan sürdüğü müddetçe bu geminin içinde yüzdüler. Yunanlıların anlattığı Deukalion efsanesi budur. (Lucianus'un Yunanlı kaynaklarınca Deukalion'a bağlanan bu tufan anlatısı, aslında Yunan efsanesinden ziyade Yakın Doğu anlatılarına yakındır: Berossos'un Ksisuthros'u — metinde geçen «Sisythos» —, Gılgamış destanındaki Utnapiştim ve Tekvin'deki Nuh. Yunan versiyonunda yalnız Deukalion ile Pyrrha kurtulur; hayvanların çiftler hâlinde gemiye alınması Yunan değil, Babil ve İbranî anlatılarının motifidir.)
13. Lâkin Hierapolisliler bir hikâye daha anlatırlar, hem şaşılacak bir hikâye: derler ki, kendi ülkelerinde muazzam bir uçurum açıldı ve bütün suyu içine aldı; Deukalion bu vuku bulduğunda sunaklar yükseltti ve bu uçurumun üstüne Hera'ya bir tapınak kurdu. Bu uçurumu bizzat gördüm; tapınağın altındadır ve pek küçük boyuttadır. Vaktiyle büyük olup sonradan bugünkü küçük boyutuna mı indi, bilmiyorum; lâkin gördüğüm uçurum muhakkak ki pek küçüktür. Rivayetlerinin şu vakıayla ispatlandığını ileri sürerler: her yıl iki kez denizden tapınağa su gelir. Bu suyu rahipler getirir; lâkin onlardan başka bütün Suriye, Arabistan ve Fırat'ın ötesinden birçokları denize inerler; her biri suyundan getirir ve evvelâ tapınakta döker; sonra bu su, küçük olmasına rağmen muazzam miktarda su tutan uçuruma iner. İşte böyle yaparlar ve bu yasanın, hem musibetin hem de dinmesinin ebedî bir hatırası olsun diye Deukalion tarafından o tapınakta konduğunu söylerler.
14. Kimileri ise Asya'da birçok muazzam eser bırakmış olan Babilli Semiramis'in bu yapıyı da kurduğunu ileri sürerler; hem onu Hera'ya değil, kendi anasına, adı Derketo olan tanrıçaya adamıştır. Derketo'nun suretini Fenike'de gördüm, hakikaten şaşılacak bir manzaradır; yarısı kadındır, lâkin kalçalarından ayaklarına uzanan kısmı bir balık kuyruğuyla biter. Hierapolis'teki tasvir ise tam bir kadındır. Bu hikâyenin sebepleri anlaşılması kolay şeylerdir: balıkları kutsal sayarlar ve onlara asla dokunmazlar, kuşlardan ise güvercin hariç hepsini yerler; güvercin onların gözünde kutsaldır. Anlattığımız şeylerin Derketo ile Semiramis'in şerefine yapıldığı kanaatindedirler. Birincisi, Derketo balık suretinde olduğu için; ikincisi, Semiramis'in alt yarısı güvercin suretini aldığı için. Ben ise, muhtemelen, söz konusu tapınağın Semiramis'e ait olduğu neticesine varırdım; mabedin Derketo'ya ait olduğuna hiçbir surette inanamam, zira Mısırlılar arasında bile balığı yemeyenler vardır ve onlar bu perhizi elbette Derketo'nun hatırına tutmuyorlar. (Derketo ile Atargatis'i Plinius aynı tanrıça sayar; iki ad dilce de birbirine yakındır. Hierapolis'te tapılan tanrıçanın adının Atargatis olduğunu Strabon bildirir ve yerel sikkeler bunu doğrular. «Derketo» adının Askalon'daki balık tanrıçayı çağrıştırması yüzünden Lucianus burada iki figürü özenle ayırır: Hierapolis'in tanrıçası aslan tahtında oturur ve hiçbir sikkede balık suretine bürünmez.)
15. Bir de hikmet sahibi bir adamın ağzından işittiğim başka bir kutsal hikâye vardır: tanrıça Rhea'ydı ve mabet Attes'in eseriydi. Şimdi bu Attes, milletçe Lidyalıydı ve Rhea'nın kutsal sırlarını ilk defa o öğretti. Frigyalıların, Lidyalıların ve Samothrakelilerin ayinleri tamamıyla Attes'ten öğrenilmiştir. Zira Rhea onu erkeklik gücünden mahrum ettiğinde, erkek kisvesini çıkarıp bir kadının görünüşünü ve kıyafetini kuşandı ve bütün yeryüzünü dolaşarak esrarlı ayinlerini icra etti, çektiği ıstırapları anlattı ve Rhea'nın methiyelerini terennüm etti. Gezintileri esnasında Suriye'ye de geçti. Fırat'ın ötesindeki adamlar ne onu ne de sırlarını kabul edince, tam bu noktada kendisine bir tapınak yükseltti. Bunun alâmetleri şunlardır: tanrıçayı aslanlar çeker, elinde bir davul tutar ve başında bir kule taşır, tıpkı Lidyalıların Rhea'yı resmettiği gibi. Ayrıca tapınaktaki Galli'lerin kendilerini hiçbir surette Hera şerefine değil, Rhea şerefine ve Attes'i taklit ederek hadım ettiklerini de ileri sürerdi. Bütün bunlar bana doğru olmaktan ziyade inandırıcı görünüyor, zira hadım edilmelerinin bundan farklı ve daha itibara lâyık bir sebebini işittim. (Buradaki «Attes», Kybele'nin eşi olarak bilinen Attis'tir; «Rhea» ise Giritli tanrıça değil, Anadolu'ya yerleşen Yunanlıların onunla özdeşleştirdiği Kybele'dir. Başındaki «kule» sur tacıdır: tanrıçanın şehirlerin koruyucusu olduğunu bildirir.)
16. Esasta Yunanlıların nazariyelerini benimseyenlerin tapınak hakkında söylediklerini tasvip ederim: bunlara göre tanrıça Hera'dır, lâkin işi Semele'nin oğlu Dionysos yürütmüştür; Dionysos, Habeşistan'a giderken Suriye'ye uğramıştı. Tapınakta, gerçek kurucusunun Dionysos olduğuna dair birçok alâmet vardır: meselâ barbar kisveleri, Hint kıymetli taşları ve Dionysos'un Habeşlerden getirdiği fil dişleri. Bundan başka, giriş sundurmasında dikili duran, muazzam büyüklükte bir çift phallos görülür ve üzerlerinde şu yazı bulunur: «Ben Dionysos, bu phalloi'yi üvey anam Hera'ya adadım.» Bu delil bana kâfi gelir. Bu tapınakta bulunan bir başka tuhaflığı, Dionysos'un kutsal bir alâmetini daha anlatayım. Yunanlılar Dionysos şerefine phalloi dikerler ve bunların üstünde, tuhaftır, tahtadan yapılma, muazzam edep yerleri olan küçük adamlar taşırlar; bu kuklalara «bebek» derler. Tapınakta şu tuhaflık da vardır: girerken sağ elde, oturur vaziyette, uzuvları müthiş boyutta bir adamın küçük tunç heykeli gözünüze çarpar.
17. Tapınağın kurucularına dair efsaneler bunlardır. Şimdi yapının kendisinden ve mevkiinden söz edeyim: nasıl inşa edildiği ve kimin inşa ettiği. Şimdi mevcut olan tapınağın aslen inşa edilmiş olan tapınak olmadığını ileri sürerler: ilk tapınak zamanla yıkılıp gitmiş, bugünküyse dedikleri gibi Asurluların kralının karısı Stratonike'nin eseri olmuştur. Bu Stratonike'nin, üvey oğlunun kendisine tutulduğu ve bir hekimin maharetiyle bu gizli sevdanın keşfedildiği Stratonike olduğu kanaatindeyim: zira âşık, ihtirasının illetiyle bunalmış, utanç verici hevesinin düşüncesiyle şaşkına dönmüş, sessizce hasta yatıyordu. Hasta yatıyordu ve hiçbir uzvunda ağrı olmadığı hâlde rengi kaçmış, bedeni günden güne zayıflıyordu. Hekim, onun belirli bir hastalıktan muzdarip olmadığını görünce illetinin aşktan başka bir şey olmadığını idrak etti. Gizli aşkın alâmetleri çoktur: bakışın kırgınlığı, seste ve çehrede değişme ve sık sık dökülen gözyaşları. Bunu bilen hekim şöyle davrandı: elini delikanlının kalbine koydu ve hanedeki bütün hizmetkârları çağırdı. Ötekiler girerken hasta sakin ve kımıltısız kaldı; lâkin üvey anası içeri girdiğinde sarardı, terlemeye ve titremeye başladı ve kalbi şiddetle çarptı. Bu alâmetler ihtirasını hekime ele verdi. (Stratonike hayalî bir isim değildir: Antiokheia'lı Seleukos Nikator'un karısıydı ve hikâye MÖ üçüncü yüzyılın sonuna aittir. Editörler bu bölümü, Lucianus'un Galli'lerin hadım edilme âdetini açıklama arzusuna bağlarlar; anlatıda İştar ile Tammuz efsanelerinden bozularak gelmiş yerel ayrıntılar da sezilir.)
18. Hekim şu tedaviye başvurdu: Endişeden kahrolan babayı çağırıp delikanlının illetinin alelâde bir illet olmadığını, bir haksızlık olduğunu açıkladı: «Hiçbir ağrılı alâmeti yok; aşk ve delilik onu ele geçirmiş. Asla elde edemeyeceği bir şeye tutkun; benim karımı seviyor, ki onu asla vermem.» Bu, hikmet sahibi hekimin hilesiydi. Baba derhal hekime, basiretine ve mesleğindeki maharetine yalvararak oğlunun helâk olmasına göz yummamasını rica etti. «Bu illet onun iradesine bağlı değil; elinde olmadan oldu. Ne olur, kıskançlığın bütün ülkeye keder getirmesin ve sen, sevgili hekim, mesleğinin üstüne sevimsizlik çekme.» İşin aslını bilmeyen babanın ricası buydu. Hekim cevap verdi: «Rican yüz kızartıcıdır. Beni karımdan mahrum eder, bir hekimin onurunu ayaklar altına alırsın. Sana sorarım, benimkini ayıplayan sen, kendi karın onun günahkâr sevdasının konusu olsaydı ne yapardın?» Baba, oğlu kendi üvey anasına tutulmuş olsa bile ne kendi karısını esirgeyeceğini ne de oğlundan hayatı esirgeyeceğini söyledi: insanın karısını yitirmesi, oğlunu yitirmesinden daha küçük bir felaketti. Bunu işiten hekim dedi ki: «Öyleyse niçin bana bu yalvarışlar? Doğrusu şu ki, onun sevdiği senin karındır. Sana söylediklerimin hepsi uydurma bir hikâyeydi.» Baba bu öğüde uydu, karısını da krallığını da oğluna devretti; kendisi ise Babil diyarına çekilip Fırat üzerinde kendi adını taşıyan bir şehir kurdu ve orada öldü. Hikmet sahibi hekimimiz illeti işte böyle keşfedip iyileştirdi. (Anlatının bu noktasında metin biraz sıçramalı görünür; hekimin itirafı ile babanın kararı arasındaki geçiş kaynakta da bu kadar kısadır, çeviri eksikliği değildir.)
19. Şimdi bu Stratonike, henüz evvelki kocasıyla evliyken bir rüyada Hera'yı gördü; tanrıça ona Hierapolis'te kendisine bir tapınak yükseltmesini buyuruyordu. İtaat etmeyi ihmal ederse tanrıça onu türlü belalarla tehdit ediyordu. Kraliçe önce rüyayı hiçe saydı, lâkin sonradan tehlikeli bir hastalığa yakalanınca rüyayı kocasına anlattı, Hera'yı yatıştırdı ve tapınağı yükseltmeyi taahhüt etti. İyileşir iyileşmez kocası tarafından Hierapolis'e yollandı; yanında büyük bir para ve büyük bir ordu da vardı, kısmen inşaat işlerine yardım etsin, kısmen de emniyetini sağlasın diye. Kral, onun Kombabos adında, yakışıklı bir delikanlı olan dostlarından birini çağırdı ve dedi ki: «Kombabos, seni dürüst bir adam olarak bilirim, bütün dostlarım içinde en çok seni severim ve gerek hikmetin gerek bize gösterdiğin iyi niyet için seni pek takdir ederim. Şu anda bütün itimadına muhtacım; bu yüzden karıma refakat etmeni, işimi yürütmeni, gereken kurbanları sunmanı ve ordumu kumanda etmeni isterim. Dönüşümde sana büyük şeref düşecek.» Kombabos yollanmamak, gücünün çok üstündeki işlerle — paralarla, hanımla, kutsal işle — vazifelendirilmemek için yalvardı yakardı; üstelik ona refakat etmeye razı olursa, yanlarında başka kimse bulunmadığından, ilerde Stratonike ile münasebeti hakkında bir kıskançlık doğmasından korkuyordu.
20. Kral ise fikrinden dönmedi; bunun üzerine Kombabos, bunun yerine kendisine yedi günlük bir mühlet verilmesi için yalvardı: bu müddetin sonunda, âcil ihtiyaçlarını gördükten sonra yollanmaya razıydı. Seve seve verilen bu mühleti alınca evine gitti ve kendini yere atarak talihine şöyle ağıt yaktı: «Vay bana! Bu kendime güven de neyin nesi? Neticelerini şimdiden gördüğüm bu yolculuk ne diye? Ben gencim, refakat edeceğim hanım ise güzel. Kötülüğün sebebini büsbütün ortadan kaldırmazsam bu, büyük ve müthiş bir felaket olacak. Şu hâlde bütün korkularımı iyileştirecek müthiş bir işi görmem gerek.» Bunu söyleyerek kendini erkeklikten çıkardı ve kestiği uzvunu mürrüsafi, bal ve türlü baharatla birlikte küçük bir kaba koydu. Kabı, parmağındaki yüzükle mühürledi; nihayet yarasını sarmaya koyuldu. Yolculuğa elverişli hâle geldiğine kanaat getirir getirmez kralın huzuruna vardı ve kalabalık bir topluluğun önünde kabı uzatarak şöyle dedi: «Efendim! Bu en kıymetli hazinem evimde saklıydı ve onu pek severdim; lâkin şimdi uzun bir yolculuğa çıktığıma göre onu senin muhafazana bırakıyorum. Onu iyi sakla: zira benim için altından daha değerli, hayattan daha kıymetlidir. Dönüşümde onu yeniden alacağım.» Kral kabı memnuniyetle aldı ve üstünü başka bir mühürle mühürleyip saklamaları için hazinedarlarına emanet etti. (Lucianus bu hikâyeyi, tapınaktaki Galli rahiplerinin kendilerini hadım etme âdetinin kökenini açıklamak için anlatır; §15'in sonunda vaat ettiği «daha itibara lâyık sebep» budur. Kimi araştırmacılar Kombabos adını Gılgamış destanındaki Khumbaba ile ilişkilendirir.)
21. Kombabos bundan böyle yolculuğuna huzur içinde devam etti. Hierapolis'e vardıklarında tapınağı büyük bir gayretle inşa ettiler ve bu iş başlarındayken üç yıl geçti. Bu arada Kombabos'un korktuğu şey vuku buldu. Stratonike, bunca zamandır yoldaşı olan adamı sevmeye başladı; sevgisi kendisine hükmeden bir tutkuya dönüştü. Hierapolisliler bu belanın müsebbibinin bizzat Hera olduğunu söylerler: tanrıça, Kombabos'un dürüst bir adam olduğunu pekâlâ biliyordu, lâkin tapınağın inşasını üstlenmeye yanaşmadığı için gazabını Stratonike'nin üzerine boşaltmak istiyordu.
22. Kraliçe önce nazlandı ve tutkusunu gizlemeye çalıştı, ne var ki derdi ona bir an bile rahat vermez olunca huzursuzluğunu açıkça gösterdi, gün boyu ağladı ve durmadan Kombabos'u çağırdı: Kombabos onun için her şeydi. Nihayet tutkusuna hâkim olamamanın çaresizliği içinde, ondan aşkını dilenmek için uygun bir fırsat aradı. Tutkusunu bir yabancıya açacak kadar tedbirsiz değildi, lâkin utancı da durumla yüzleşmesine engel oluyordu. Sonunda şu tedbiri buldu: şaraptan bolca içtikten sonra onunla yüzleşecekti; zira içki cesaret verir, reddedilmek o vakit daha az küçültücü görünür ve şarabın tesiri altında işlenen fiiller bilgisizliğe verilir. Böylece en isabetli saydığı gibi davrandı. Akşam yemeğinden sonra Kombabos'un kaldığı odaya girdi, dizlerine sarılıp ona yalvardı ve günahkâr aşkını itiraf etti. O ise bu sözleri tiksintiyle dinledi, yaklaşmasını reddetti ve kadını sarhoşlukla ayıpladı. Kraliçe ise başına büyük bir felaket getireceğini söyleyip onu tehdit etti; bunun üzerine adam titredi, ona bütün hikâyesini anlattı, yaptığı her şeyi bir bir döktü ve nihayet sözünün apaçık delillerini gözler önüne serdi. Kraliçe bu beklenmedik delili görünce tutkusu elbette söndü, lâkin aşkını asla unutmadı, bilakis onunla her görüşmesinde beyhude sevgisinin tesellisini kolladı. Bu aşkın hatırası Hierapolis'te hâlâ diridir ve şöyle yaşatılır: kadınlar hâlâ Galli'lere tutulurlar, Galli'ler de kadınları tutkuyla severler; lâkin aralarında zerre kadar kıskançlık yoktur ve bu sevgi onların nazarında kutsal bir tutku sayılır. (Galli, tanrıçanın hadım edilmiş rahipleridir; Lucianus'un anlattığı Kombabos hikâyesi bu hadım rahipliğin köken efsanesidir.)
23. Kral, Stratonike'nin Hierapolis'teki hâllerinden iyice haberdar edilmişti, zira oradan gelen birçok kimse onun yaptıklarının haberini taşıyordu. Hükümdar bu haberlerden derinden sarsıldı ve iş daha bitmeden Kombabos'u huzuruna çağırdı. Bazıları bu hususta tamamen asılsız bir rivayet naklederler: güya Stratonike, yalvarışları geri çevrilince kendi eliyle kocasına mektup yazmış ve Kombabos'u iffetine kastetmekle suçlamış. Yunanlıların kendi Stheneboia'ları ve Knossoslu Phaidra hakkında ileri sürdüklerini Asurlular aynı şekilde Stratonike hakkında anlatırlar. Bana kalırsa ne Stheneboia böyle davrandı ne de Phaidra — şayet Phaidra Hippolytos'u gerçekten sevdiyse. Yine de eski rivayet ne değer taşıyorsa onunla kalsın.
24. Haber Hierapolis'e ulaştığında Kombabos suçlamayı tarttı ve tam bir güven içinde yola koyuldu, zira savunması için gereken gözle görülür delili kendi evi olan şehirde bıraktığını biliyordu. Vardığı anda kral onu sıkı bir muhafaza altında zindana attırdı. Sonra, sanığın yola çıkarılışı sırasında hazır bulunmuş olan dostlarının önünde, kral onu açık divana çağırdı ve zina ile şehvet düşkünlüğü isnat etmeye başladı; derinden sarsılmış hâlde, gözdesine gösterdiği itimadı ve uzun dostluklarını sayıp döktü ve Kombabos'u üç ayrı suçtan itham etti: evvela zina ettiğini, saniyen emanete hıyanet ettiğini, nihayet tanrıçanın hizmetindeyken böyle davranmakla ona küfrettiğini. Orada bulunanların çoğu aleyhine şahitlik etti, suçlu çifti kucaklaşırken gördüklerini söylediler. Sonunda Kombabos'un, kötü fiillerinin karşılığı olarak ölümü hak ettiğine hükmedildi.
25. O ana dek suskun durmuştu, lâkin akıbetine götürülürken dile geldi ve rehininin kendisine iade edilmesini istedi; öldürülmesinin sebebinin ne krala karşı bir isyan ne de kralın evlilik hayatına bir tecavüz olduğunu, yalnızca ve yalnızca kralın, yola çıkarken saraya bıraktığı şeye sahip olma hevesi olduğunu söyledi. Bunun üzerine kral hazinedarını çağırdı ve muhafazasına verilen şeyi getirmesini buyurdu. Kap getirilince Kombabos mührü söktü, içindekini gösterdi ve kendisinin bundan nasıl zarar gördüğünü ortaya koydu; ardından şunları ekledi: «Ey Kral, beni o vazifeye yolladığında korktuğum tam da buydu: ağır bir yürekle ayrıldım ve vazifemi yaptım, katıksız zorunluluğun cebriyle. Efendime ve sahibime itaat ettim, kendi mahvım pahasına. Böyle biri olduğum hâlde, ancak her mânâda erkek olan birinin işleyebileceği bir suçla itham ediliyorum.» Kral bu sözler karşısında şaşkınlıkla haykırdı, Kombabos'u kucakladı ve gözyaşları içinde dedi ki: «Kombabos, kendi başına ne büyük bir yıkım getirdin? İnsanlar arasında bir tek sen, kendi kederin için ne korkunç bir iş işledin? Bu zulme katlanmaya razı olduğun için seni övemem, ey pervasız yürek; keşke buna hiç katlanmasaydın; keşke delillerini hiç görmeseydim! Senin bu savunmana ihtiyacım yoktu. Lâkin tanrı böyle dilediğine göre, sana öcün olarak evvela ve her şeyden önce muhbirlerin ölümünü bağışlıyorum; ardından da muazzam bir armağan gelecek: bir yığın gümüş ve sayısız altın, Asur kumaşları ve kraliyet ahırından atlar. Bize haber verilmeksizin serbestçe gireceksin ve kimse sana karşı duramayacak: karımın yanındayken bile kimse seni gözümün önünden alıkoyamayacak.» Böyle söyledi ve böyle yaptı; muhbirler hemen idama götürüldüler, Kombabos armağanlara boğuldu ve kralın ona bağlılığı arttı. Asurlular arasında hikmette ve talihte Kombabos'a denk sayılan kimse yoktu.
26. Tapınağın inşasında yarım kalanı tamamlamak istediğini bildirince — zira onu yarım bırakmıştı — yeniden yola çıkarıldı; tapınağı tamamladı ve orada ikamet etti. Kral, mimarının faziletini ve iyi işlerini takdir ettiğini göstermek için ona, kendi elleriyle inşa ettiği tapınakta durmak üzere tunçtan bir heykel bahşetti. Bu tunç heykel bugün dahi tapınakta ayakta görülür; Rodoslu Hermokles'in eseridir. Sureti bir kadınınkidir, lâkin giysileri bir erkeğinkidir. Ayrıca denir ki en yakın dostları, ona duydukları hemderdliği ispat için kendilerini onun gibi hadım ettiler ve aynı hayat tarzını seçtiler. Kimileri de hikâyeye tanrıları katar ve Kombabos'un Hera tarafından sevildiğini ileri sürerler; erkekliğini yitirmenin yasını tutan tek kişi sevgilisi olmasın diye birçoklarının içine kendilerini hadım etme fikrini salanın da o tanrıça olduğunu söylerler.
27. Bir kere benimsenmiş olan bu âdet bugüne dek sürer ve her yıl birçok kimse kendini hadım eder ve erkeklik gücünü yitirir: kimi Kombabos'a duyduğu hemderdlikten, kimi Hera'nın rızasını kazanmak için. Kendilerini hadım ettikten sonra erkek kılığı taşımayı bırakırlar; kadın giysileri kuşanıp kadın işleri görürler. Bunun kökenini de Kombabos'a bağladıklarını işittim, zira başına şöyle bir hadise gelmiş. Kutsal bir cemaate katılmış olan yabancı bir kadın, erkek kıyafeti içinde son derece güzel bir insan sureti görünce ona şiddetle tutulmuş; onun erkekliğinden yoksun olduğunu keşfedince de canına kıymış. Bunun üzerine Kombabos, sevmeye kudreti olmayışının çaresizliği içinde kadın kıyafeti kuşanmış ki bundan böyle hiçbir kadın aynı şekilde aldanmasın. Galli'lerin kadın kıyafetinin sebebi budur. Kombabos ve hikâyesi bu kadar yeter: anlatımın akışı içinde Galli'lerden, hadım edilişlerinden, bunun için başvurulan usullerden, gömüldükleri defin âyinlerinden ve tapınağa girişlerinin niçin yasak olduğundan söz edeceğim; lâkin bundan evvel tapınağın yerinden ve büyüklüğünden bahsetmeye meyilliyim, ki öyle de yapacağım.
28. Tapınağın üzerinde bulunduğu yer bir tepedir: hemen hemen şehrin ortasında yer alır ve çifte bir surla çevrilidir. İki surdan biri kadimdir; öteki ise bizim çağımızdan pek de eski değildir. Tapınağın girişi kuzeye bakar; büyüklüğü yüz kulaç kadardır. Bu girişte Dionysos'un diktiği o fallos'lar durur: otuz kulaç yüksekliğindedirler. (Kulaç — Yunanca orgyia — aşağı yukarı 1,85 metredir; yani sütunlar elli metreyi aşkın gösterilmiştir, ki bu abartılı bir rakamdır.) Bunlardan birine yılda iki kez bir adam tırmanır ve yedi gün boyunca fallos'un tepesinde kalır. Bu tırmanışın sebebi şöyle açıklanır: halk, yukarıdaki adamın tanrılarla konuştuğuna ve bütün Suriye için baht dilediğine, tanrıların da bu yakınlıktan ötürü duasını işittiğine inanır. Kimileri ise bunun, insanların suların yığınından dehşete kapılıp dağ doruklarına ve en yüksek ağaçlara tırmandıkları Deukalion zamanının o büyük felaketinin anısına yapıldığını ileri sürer. Bana kalırsa bütün bunlar pek de akla yatkın değildir; kanaatimce bu âdeti Dionysos'un şerefine icra ederler ve bunu şu vakıadan çıkarıyorum: Dionysos'a fallos diken herkes, fallos'ların üzerine tahtadan küçük adamlar koymaya itina eder; bunun sebebini söyleyemem, lâkin bana öyle geliyor ki tırmanış o tahta adamcığa öykünerek yapılır.
29. Devam edelim: tırmanış şöyle yapılır; adam kendisiyle fallos'un etrafına küçük bir zincir dolar; sonra fallos'a tutturulmuş, ayak ucunu alacak kadar büyük tahta parçalarına basarak yukarı çıkar. Yükseldikçe zinciri, bir sürücünün dizginlerini çektiği gibi kendi boyu kadar yukarı atar. Bu işlemi görmemiş, lâkin Arabistan'da, Mısır'da yahut başka bir yerde hurma ağacına tırmanmak zorunda olanları görmüş kimseler ne demek istediğimi anlayacaktır. Tepeye vardığında başka bir zinciri, uzun olanını sarkıtır ve istediği ne varsa — odun, giysi, kap kacak — yukarı çeker; bunları birbirine bağlar ve sanki bir yuvaymışçasına üzerine oturur; söylediğim müddet boyunca orada kalır. Birçok ziyaretçi ona altın ve gümüş, kimileri de tunç getirir; bu adakları getirenler onları bırakıp giderler ve her ziyaretçi adını söyler. Aşağıda duran biri adı yukarı doğru bağırır; o da adı işitince her bağışçı için bir dua eder; dualar arasında tunçtan bir aletle ses çıkarır, ki sallandığında yüksek ve kulak tırmalayan bir gürültü verir. Hiç uyumaz; zira uykuya yenik düşecek olursa bir akrep tırmanıp onu uyandırır ve fena hâlde sokar; bu, haksız yere uyumanın cezasıdır. Akrep hakkındaki bu anlatı kutsaldır ve dinin sırlarından biridir; doğru mudur, söyleyemem, lâkin bana öyle geliyor ki uyanık kalışının hiç de küçümsenmeyecek bir payı düşme korkusundandır. Fallos'a tırmananlar hakkında bu kadarı yeter. Tapınağa gelince, doğan güneşe bakar. (Lucianus 28. bölümde girişin kuzeye baktığını söylemişti; metnin kendi içindeki bu tutarsızlık kaynağa aittir, çeviri hatası değildir.)
30. Görünüşte ve işçilikte İonia'da inşa ettikleri tapınaklara benzer; temeli yerden iki kulaç yükselir ve tapınak bunun üstüne oturur. Tapınağa çıkış tahtadandır ve pek geniş değildir; çıkarken büyük salon dahi hayret verici bir manzara sunar ve altın kapılarla bezelidir. İçerisi altınla alev alev yanar ve tavanının tamamı altındır. Üzerinize ilahî bir rayiha da düşer, Arabistan diyarına atfedilen türden; uzun basamakları çıkarken ferahlatıcı bir tesirle üzerinize solur ve siz oradan ayrıldığınızda dahi bu koku yakanızı bırakmaz; hatta giysileriniz o tatlı kokuyu uzun süre saklar ve o koku hafızanızda ilelebet kalır.
31. Lâkin tapınağın içi tek parça değildir. İçinde ayrı bir kutsal mabet yükselir; buraya çıkış da dik değildir, kapılarla donatılmış da değildir, bilakis yaklaştığınızda tamamen açıktır. Büyük tapınak herkese açıktır; kutsal mabet ise yalnızca rahiplere, hatta bunların bile hepsine değil, ancak tanrılara en yakın sayılanlara ve kutsal âyinlerin bütün idaresinden sorumlu olanlara açıktır. Bu mabette heykeller durur; biri Hera'dır, öteki Zeus'tur, gerçi ona başka bir adla seslenirler. İkisi de altındandır, ikisi de oturur hâldedir; Hera'yı aslanlar taşır, Zeus boğaların üstünde oturur. Zeus'un sureti her ayrıntısıyla Zeus'u andırır — başı, kaftanı, tahtı; isteseniz dahi onu başka bir tanrı sanamazsınız. (Yerli adlarıyla bu ikili, kitabelerin doğruladığı üzere Hadad ile Atargatis'tir; Lucianus onları okurunun tanıdığı Yunan adlarıyla anmayı yeğliyor.)
32. Hera ise, ona baktığınızda size türlü türlü sureti çağrıştırır. Genel olarak söylenirse hiç şüphesiz Hera'dır, lâkin onda Athena'nın, Aphrodite'nin, Selene'nin, Rhea'nın, Artemis'in, Nemesis'in ve Kaderlerin sıfatlarından bir şeyler vardır. Ellerinin birinde bir asa, ötekinde bir öreke tutar; başında ışınlar ve bir kule taşır ve gökyüzü Aphrodite'sinden başkasına yakıştırmadıkları bir kuşak kuşanır. Dışarıdan altınla yaldızlanmıştır ve büyük değerde taşlar onu bezer; kimi beyaz, kimi deniz yeşili, kimi şarap karası, kimi ateş gibi çakan taşlar. Bunlardan başka Sardunya'dan gelme birçok oniks ile sümbül taşı ve zümrütler vardır; Mısırlıların, Hintlilerin, Habeşlerin, Medlerin, Ermenilerin ve Babillilerin adaklarıdır bunlar. Lâkin en büyük harikayı şimdi anlatacağım: başında Lykhnis denen bir taş taşır; adını hassasından alır. Bu taştan gece vakti öyle büyük bir ışık taşar ki bütün tapınak, sayısız mumun aydınlığındaymışçasına parıldar; gündüzleri ise parlaklığı sönükleşir; taş, parlak bir ateşin suretindedir. Bu suretin bir harikası daha vardır: karşısına dikilirseniz gözlerinizin içine bakar, yanından geçerken bakışı sizi izlemeyi sürdürür ve başka bir yandan yaklaşan bir başkası ona bakarsa aynı tesir onda da hasıl olur. (Lykhnis — «kandil taşı» — antik yazarların karanlıkta ışıdığına inandıkları kırmızı bir değerli taştır; adı Yunanca kandil anlamındaki lykhnos'tan gelir.)
33. İkisinin arasında altından bir başka suret durur; hiçbir yanı ötekilere benzemez. Kendine mahsus bir biçimi yoktur, lâkin başka tanrıların vasıflarını çağrıştırır. Asurluların kendileri ondan bir simge diye söz ederler, ne var ki ona belirli bir ad vermemişlerdir. Kökeni hakkında da suretinin sebebi hakkında da bize söyleyecek bir şeyleri yoktur: kimileri onu Dionysos'a bağlar, kimileri Deukalion'a, kimileri Semiramis'e; zira tepesini altından bir güvercin taçlandırır ve onun Semiramis'in sureti olduğunu bu yüzden ileri sürerler. Bu simge, sözünü ettiğim suyu getirmek üzere yılda iki kez denize indirilir.
34. Tapınağın gövdesinde, girerken sol tarafta Güneş tanrısına ait bir taht durur; lâkin üstünde hiçbir suret yoktur, zira Güneş ile Ay'ın suretleri sergilenmez. Yine de bu âdetin sebeplerini öğrendim. Derler ki din, öteki tanrıların suretlerini yapmayı yasaklamaz, zira bu tanrıların dış biçimi herkesçe malumdur; oysa Güneş ile Ay herkesin gözü önündedir ve bütün insanlar onları temaşa eder. Şu hâlde herkesin bakışına kendini sunan tanrıların suretini yapmanın ne faydası olabilir?
35. Bu tahtın arkasında Apollon'un alışılmadık nitelikte bir sureti durur. Bütün öteki heykeltıraşlar Apollon'u bir delikanlı olarak tasavvur eder ve yaşının baharında tasvir ederler. Yalnızca bu ustalar kendi heykellerindeki Apollon'u sakallı gösterirler. Bu davranışlarını haklı çıkarır ve Apollon'u bir oğlan olarak dikip o kılıkta gönlünü alan Yunanlıları ve başkalarını tenkit ederler. Sebepleri şudur: tanrılara eksik biçimler yakıştırmak bilgisizlik alametidir ve onlar gençliği bir eksiklik sayarlar. Heykelde tuhaf bir yenilik daha getirmişlerdir: Apollon'u kaftanlı gösteren yalnızca ve yalnızca onlardır.
36. Onun işleri hakkında söyleyecek çok şeyim var; en çok hayranlığa değer olanı anlatacağım. Evvela kehanetten söz edeceğim. Yunanlılar arasında birçok kehanet ocağı vardır, Mısırlılar arasında da çoktur, keza Libya'da ve Asya'da da pek çoktur. Lâkin bunlar rahiplerin ve kâhinlerin ağzından başka türlü konuşmazlar: bu ise kendi dürtüsüyle harekete geçer ve kehanet işini ta sonuna dek kendisi götürür. Kehanetinin usulü şöyledir: bir kehanet bildirmek istediğinde önce yerinde kımıldar, rahipler de derhal onu kaldırırlar. Onu kaldırmayı ihmal ederlerse terler ve her zamankinden şiddetle kımıldar. Yaklaşıp onu omuzlarına aldıklarında, onları bir daire çizerek döndürür ve birinden ötekine sıçrar. En sonunda başrahip karşısına çıkar ve ona her mesele hakkında sual sorar. Tanrı, teklif edilen bir işi tasvip etmiyorsa geriye çekilir; şayet tasvip ediyorsa taşıyıcılarını, atlarmışçasına ileri sürer. Kehanetleri işte böyle toplarlar ve bu ön işlem olmaksızın umumi yahut hususi hiçbir işe girişmezler. Bu tanrı simge hakkında da konuşur ve onunla bağlantılı olarak sözünü ettiğim yolculuğun vaktinin geldiğini bildirir. (Kehaneti veren, rahiplerin omuzlarında taşınan tanrı heykelidir; taşıyıcıları çekiştirmesi «evet», geri çekilmesi «hayır» sayılır.)
37. Onun benim huzurumda gerçekleştirdiği bir başka harikadan da söz edeceğim. Rahipler onu havaya kaldırıyorlardı, lâkin o onları yerde bıraktı ve tek başına havalandı.
38. Apollon'un arkasında Atlas'ın heykeli durur; onun arkasında da Hermes ile Eileithyia'nın heykelleri.
39. Tapınağın iç bezemeleri işte böyledir; dışarıda ise tunçtan büyük bir sunak durur. Ayrıca krallara ve rahiplere ait sayısız tunç suret barındırır. Anılmaya en layık görünenlerden söz edeceğim. Tapınağın solunda Semiramis'in sureti durur; sağ eliyle tapınağı işaret eder. Bu suret şu hadisenin anısına dikilmiştir: kraliçe, bütün Suriyelilerin kendisine bir tanrı gibi tapınmalarını buyuran bir ferman çıkarmış, ötekileri — Hera dahil olmak üzere — hiç hesaba katmamalarını da eklemişti; onlar da bu fermana uydular. Sonradan üzerine hastalık, felaket ve keder çökünce çılgınca kuruntusundan sıyrıldı, kendisinin sıradan bir ölümlü olduğunu itiraf etti ve tebaasına yeniden Hera'ya dönmelerini buyurdu. Bugün bu duruşta durmasının sebebi budur: lütfu kazanılması gereken tanrıça olarak Hera'yı gösterir ve kendisinin tanrıça olmadığını, asıl tanrıçanın Hera olduğunu itiraf eder.
40. Helene'nin, Hekabe'nin, Andromakhe'nin, Paris'in ve Akhilleus'un suretlerini de gördüm. Aglaia'nın oğlu Nireus'un heykelini de gördüm; henüz kadınken Philomela ile Prokne'yi ve kuşa dönüşmüş Tereus'u da; bir başka Semiramis suretini, bir Kombabos'u, olağanüstü güzellikte bir Stratonike'yi ve buna benzer bir İskender'i. Onun yanında Sardanapalos başka bir suret ve başka bir kılık içinde durur.
41. Büyük avluda iri cüsseli öküzler otlamaktaydı; orada atlar da vardır, kartallar, ayılar ve aslanlar da — ki bunların hiçbiri insana zarar vermez, cümlesi kutsaldır ve cümlesi evcildir.
42. Hizmette bulunan rahipler de çoktur: kimi kurbanları keser, kimi libasyon sunar, kimine ateş taşıyıcı denir, kimine de sunak hizmetlisi. Ben oradayken bir kurban töreninde bunlardan üç yüzden fazlası hazır bulundu; hepsinin üzerinde beyaz giysiler vardı ve başlarına başlık geçirmişlerdi. Her yıl yeni bir başrahip tayin edilir. Yalnız o, bir tek o, erguvan renk giyer ve altın bir tiara ile taçlandırılır.
43. Bundan başka bir kutsal adamlar kalabalığı daha vardır: kaval çalanlar, flüt üfleyenler ve Galloi; bir de cezbeye kapılmış, kendinden geçmiş kadınlar. (Galloi — tekili Gallus — tanrıçanın hizmetine giren hadım rahiplerdir. Lucianus 51. bölümde bu hadımlığın tören sırasında nasıl vuku bulduğunu anlatacaktır.)
44. Her gün iki kez kurban sunulur ve bunda hepsi hazır bulunur. Zeus'a sessizce kurban sunarlar, ne ilahi okurlar ne çalgı çalarlar; lâkin Hera'ya sunduklarında şarkı söyler, kaval çalar ve çıngıraklarını sallarlar. Bu tören hakkında bana kesin bir şey söyleyemediler. (Lucianus, Hierapolis'in yerli tanrılarını Yunan adlarıyla anar: burada «Zeus» Hadad, «Hera» ise Atargatis'tir. Metnin başlığındaki Suriye Tanrıçası budur.)
45. Aynı yerde, tapınaktan uzak olmayan bir göl de vardır; içinde türlü cinsten pek çok kutsal balık beslenir. Bunların kimi büyük boya erişir; adlarıyla çağrılırlar ve çağrıldıklarında yaklaşırlar. Ben bunlardan altınla bezenmiş birini gördüm; sırt yüzgecinde tapınağa adanmış altın bir işleme vardı. Bu balığı çok kez gördüm ve şüphesiz o işlemeyi taşımaktaydı.
46. Gölün derinliği muazzamdır. Kendim hiç ölçmedim, lâkin derinliğinin iki yüz kulaçtan fazla olduğunu söylerler. Bu gölün ortasında taştan bir sunak durur. İlk bakışta onun suda yüzdüğünü ve devindiğini sanırsınız; nitekim birçokları da öyle olduğu kanısındadır. Bana kalırsa hakikat şudur ki, gölün dibine oturtulmuş çok büyük bir sütun tarafından taşınmaktadır. Sunak daima kurdelelerle donatılıdır ve üzerinde baharatlar bulunur; her gün birçok kimse başlarında çelenklerle gölde yüzerek ibadetlerini yerine getirir.
47. Bu gölün başında büyük toplantılar yapılır ve bunlara «göle inişler» denir; zira bütün tanrıları bu göle iner. Bunların arasında ilkin Hera ilerler, ta ki Zeus balıkları ondan önce görmesin; çünkü böyle olsaydı hepsinin birden helâk olacağını söylerler. Zeus da gerçekten bu balıkları görmek niyetiyle gelir, lâkin kadın onun önünde durup onu uzak tutar ve çok yalvarışla geri çevirir. («Tanrılar göle iner» derken tapınak heykellerinin alayla suya indirilmesi kastedilir; anlatı, kültün kendi âyin dilini olduğu gibi aktarmaktadır.)
48. Ne var ki bu kutsal toplantıların en büyükleri deniz kıyısında yapılanlardır. Bunlar hakkında kesin söyleyeceğim bir şey yoktur. Ne törenlerinde bulundum ne de o yolculuğa çıktım; lâkin dönüşlerinde ne yaptıklarını gördüm ve şimdi onu anlatacağım. Toplantıya katılanların her biri su dolu bir kap taşır. Kaplar balmumuyla mühürlüdür; suyu taşıyanlar kapları kendileri açıp suyu dökmezler, zira gölün hemen yanında oturan kutsal bir horoz vardır. Bu kuş, taşıyıcılardan kapları alınca mührü muayene eder ve bu iş için bir ücret aldıktan sonra ipi koparıp balmumunu tırnaklayarak söker; horoz bu işlemle nice mina toplar. Bunun ardından taşıyıcılar suyu tapınağın içine götürüp dökerler ve kurban tamamlanınca çekilip giderler. (Buradaki «deniz» büyük ihtimalle Fırat'tır; yöre halkı ırmağı böyle anardı. «Kutsal horoz» ise muhtemelen bir rahiplik unvanıdır — Yunanca Alektryon — zira bir kuşun mühür muayene edip ücret alması anlatıyı olduğu gibi anlaşılmaz kılar.)
49. Kutladıkları bayramların en büyüğü baharın açılışında yapılanıdır; kimi buna Ateş Yığını, kimi Kandil der. Bu vesileyle kurban şöyle sunulur: Uzun ağaçları kesip avluya dikerler; sonra keçiler, koyunlar ve sığırlar getirip diri diri ağaçlara asarlar; bunlara kuşlar, giysiler ve altın gümüş işler de eklerler. Her şey tamamlanınca tanrıları ağaçların çevresinde dolaştırır ve altlarına ateş verirler; bir anda hepsi alev alır. Bu görkemli ayine Suriye'den ve çevredeki bütün diyarlardan büyük bir kalabalık akın eder. Herkes kendi tanrısını ve kendi tanrılarına ait heykelleri beraberinde getirir.
50. Belirli günlerde tapınağa bir kalabalık dolar; kutsal sayılan Galloi de büyük sayılarla gelip erkeklerin törenlerini yerine getirir, kollarını yarar ve sırtlarını kırbaçlanmaya döner. Yanı başlarında birçokları kaval çalar, birçokları davul döver; kimileri ilahî ve kutsal ezgiler söyler. Bütün bu icra tapınağın dışında vuku bulur ve törene katılanlar tapınağın içine girmez.
51. Bu günlerde onlar Galloi kılınır. Galloi şarkı söyleyip âyinlerini kutlarken birçoğunun üzerine cezbe iner ve yalnızca seyirci olarak gelmiş nicesinin sonradan o büyük eylemi işlemiş olduğu görülür. Ne yaptıklarını anlatayım. Bu işe azmetmiş herhangi bir genç, giysilerini üzerinden sıyırır ve yüksek bir haykırışla kalabalığın ortasına dalar; sanırım yıllar boyu bu maksat için hazır tutulmuş kılıçlardan birini kapar. Onu alıp kendini hadım eder, sonra kestiği şeyi ellerinde taşıyarak şehirde çılgınca koşar. Onu dilediği eve fırlatır ve o evden kadın giysileri ile süsler alır. Hadım törenleri sırasında böyle davranırlar. (Bu tasvir Lucianus'a mahsus bir abartı değildir: Kybele-Attis kültünde de benzeri bir hadımlık âyini bilinmektedir. «O büyük eylem» ifadesi kaynağın kendi örtmecesidir.)
52. Galloi öldüklerinde başka insanlar gibi gömülmezler; bir Gallus öldüğünde yoldaşları onu şehir dışına çıkarır ve kendisini taşıdıkları teskerenin üzerine yatırıp taşlarla örterler, ardından evlerine dönerler. Sonra yedi gün beklerler, bunun ardından tapınağa girerler. Bundan önce girecek olsalar küfür işlemiş olurlardı.
53. Uydukları yasalar şunlardır: Bir ceset görmüş olan kimse aynı gün tapınağa giremez; lâkin sonradan, kendini arındırdığında girer. Cesedin ailesinden olanlar ise otuz gün bekler ve başlarını tıraş ettikten sonra tapınağa girerler; bunu yapmadan önce ise girmeleri yasaktır.
54. Boğaları ve inekleri, keçileri ve koyunları birlikte kurban ederler; yalnız domuzu — ki ondan tiksinirler — ne kurban ederler ne de yerler. Başkaları ise domuza tiksintiyle değil, kutsal bir hayvan gözüyle bakar. Kuşlar arasında güvercin onlara en kutsal görünür; bu kuşlara zarar vermeyi doğru saymazlar ve biri onlara bilmeden zarar vermişse o gün için kutsallıktan düşmüş olur. Böylece güvercinler insanlarla birlikte yaşar, odalarına girer ve çoğunlukla yerde yem toplar. (Domuzun bir yerde iğrenç, başka bir yerde kutsal sayılması çelişki değildir: aynı hayvan komşu kültlerde birbirine zıt statülerde görülebiliyordu.)
55. Bu kutsal toplantılara gelenlerden ve ne yaptıklarından da söz edeyim. Bir adam Hierapolis'e varır varmaz başını ve kaşlarını tıraş eder; ardından bir koyun kurban eder, etini parçalayıp yer; sonra postu yere serer, dizini üzerine koyar, lâkin hayvanın ayaklarını ve başını kendi başının üstüne yerleştirir ve aynı anda tanrıların kendisini kabul buyurmasını diler, daha büyük bir kurbanı da vaat eder. Bu yerine getirildiğinde başını bir çelenkle taçlandırır, aynı alayda yürüyenlerin başlarını da. Evinden yola çıkarken önce yıkanır ve soğuk su içer. Daima yerde uyur, zira yolculuğu tamamlanmadan yatağına giremez.
56. Hierapolis şehrinde onu kamusal bir ev sahibi karşılar — hiçbir şeyden kuşkulanmaksızın; zira her şehre mahsus özel ev sahipleri vardır ve bunlar her konuğu memleketine göre ağırlar. Assurlular bunlara «öğretmenler» der, çünkü bütün görkemli âyinleri onlara bunlar öğretir.
57. Kurbanları tapınağın kendi içinde kesmezler; kurban sunan kimse hayvanını sunağa koyup libasyon döktükten sonra onu diri olarak eve götürür ve kendi evine dönünce kurbanını boğazlayıp dualar okur.
58. Bir başka kurban usulü daha vardır, şöyle ki: Diri kurbanları kurdelelerle bezerler ve tapınağın girişinden baş aşağı atarlar; bunlar da düşüşün ardından tabiatıyla ölür. Kimileri hakikaten kendi çocuklarını da aşağı atar, lâkin sığırlara ettikleri gibi değil: onları bir çuvala dikip aşağı fırlatırlar, üzerlerine lânetler yağdırarak ve bunların kendi çocukları değil, inek oldukları ilan ederek. («Bunlar çocuğumuz değil, inektir» ilanı bir söz oyunu değil, âyinin kendi mantığıdır: kurban, sunulmadan önce sözle hayvana dönüştürülür.)
59. Hepsi kendilerine dövme yapar — kimi ellerine, kimi boynuna — ve böylece bütün Assurlular damga taşır hâle gelir.
60. Bir tuhaf âdetleri daha vardır, ki bunda Yunanlılardan yalnız Troizenlilerle uyuşurlar. Bunu da açıklayayım. Troizenliler hem kızları hem delikanlıları için, saç buklelerini Hippolytos'a adamadıkça asla evlenmemelerini yasa kılmışlardır; onlar da böyle yapar. Hierapolis'te de aynıdır. Delikanlılar çenelerindeki ilk tüyleri adarlar; sonra kızların doğumlarından beri kutsal tutulmuş buklelerini salıverirler; ardından bunları tapınakta keser ve kaplara koyarlar — kimini gümüş kaplara, kimini altın; bunları tapınağa yerleştirip kabın üzerine adı yazdıktan sonra çekilip giderler. Bu işi delikanlılığımda ben de yerine getirdim; saçım hâlâ tapınakta durur, kabın üzerinde adımla birlikte. (Eser burada, hiçbir kapanış cümlesi olmaksızın biter; Lucianus anlattığı kültün içinde kendisinin de bir kez yer aldığını söyleyerek metni mühürler.)
Heykeller terler, kımıldar ve kehanette bulunur.
Özgün metin hakkında
Bu metin neden önemli
Lucianus, MS 125 dolaylarında Fırat üzerindeki Samosata'da doğmuş, Yunanca yazan bir Suriyelidir; eserde kendini «doğuştan Asurlu» diye tanıtması bu kökene işaret eder, zira burada «Asurlu» sözcüğü Kuzey Suriyeli, yani Aramî mânasında kullanılır. Eser, altmış numaralı bölümden oluşur ve Yakın Doğu'nun büyük ana tanrıça kültü hakkında birinci elden bilgi veren en önemli antik kaynaktır: tapınağın mimarisi, kutsal gölü, kurban usulleri, hac trafiği ve rahip sınıfları burada anlatıldığı ölçüde başka hiçbir yerde anlatılmaz. Lucianus'un metni Herodotos'un İon lehçesiyle yazmış olması yalnızca bir üslup oyunu değildir; anlatıcı tavrını da Herodotos'tan devralır, rivayetleri sıralar ve kendi ihtiyat kaydını düşer. On ikinci bölümdeki tufan anlatısı, Yunan Deukalion efsanesinden ziyade Babil ve İbranî anlatılarına yakındır ve karşılaştırmalı din tarihinin klasik tartışma konularından biridir. Bu ilk yirmi bölüm, Suriye ve Fenike'nin kadim tapınaklarından Hierapolis'in kuruluş efsanelerine ve Stratonike ile Kombabos hikâyesine uzanır. Çeviri, Herbert A. Strong ve John Garstang'ın 1913 tarihli kamu-malı İngilizce çevirisinden yapılmıştır.
Yeni metinlerden ilk sen haberdar ol
Tam çeviriler, PDF'ler ve yeni eklenen kaynaklar hazırlandıkça e-postana düşsün.
Bu eser Mit ve Kutsal Anlatı Koleksiyonu'nun parçasıdır →
- Kaynak eser
- Lucianus, De Dea Syria — çev. Herbert A. Strong, haz. John Garstang, Londra: Constable, 1913 (kamu malı)
- Neşir
- Theosophical Publishing Society, Londra ve Benares, 1907; kamu malı
- Konum
- Eserin tamamı (60 bölüm)
- Çeviren
- Şira Nur Uysal
- Dijital nüsha
- Internet Archive
Uysal, Ş. N. (Çev.). (2026). Lucianus: Suriye Tanrıçası Üzerine. Kadim Kütüphane. https://kadimkutuphane.com/lucianus-suriye-tanricasi-hierapolis-tapinagi