Kore Kosmou (Dünyanın Bakiresi), Stobaios'un antolojisinde korunmuş en uzun Hermetik metindir. İsis oğlu Horus'a ruhların yaratılışını, göklerden inişini, bedenlere hapsedilişini ve Hermes'in kutsal kitaplarının sırrını anlatır. Aşağıda G. R. S. Mead'in Thrice-Greatest Hermes'indeki iki alıntının (XXV ve XXVI) tamamı, Mead'in giriş notları ve şerhiyle birlikte yer alır.
PARÇA XXV.
DÜNYANIN BAKİRESİ [I.] [Not: Veya "Dünyanın Gözbebeği", Şerhe bakınız. K. K., yani Korē Kosmou olarak anılır.]
(Patrizzi'deki başlık (s. 27b), Latince çevirisinde "Minerva Mundi." [Not: İşin garibi, sayfa başlıklarında baştan sona "Minerva Mundi" yazmasına rağmen, 28. sayfanın başlığı hâlâ "Pupilla Mundi" olarak durmaktadır; bu da Patrizzi'nin Grekçeyi nasıl çevireceği konusunda bizzat tereddüde düştüğünü ve muhtemelen başlangıçta metnin tamamını "Pupilla Mundi" veya "Dünyanın Gözbebeği" olarak çevirdiğini gösterir. Bununla birlikte Patrizzi, Giriş kısmında (s. 3) şöyle yazar: "Fakat Kıbrıs'ta, Enclistra adlı bir manastırda diğer kitaplarla birlikte bulduğumuz ve İoannes Stobaios'un diğer parçalarla beraber Fiziksel Seçkiler'ine eklediği, 'Kutsal Kitap' başlıklı bir başka [Hermes kitabı] daha mevcuttur." Bu durum, Patrizzi'nin vaazın aslını gördüğünü ve asıl başlığının "Kutsal Kitap" olduğunu düşündürmektedir.])
Metin: Stob., Phys., xli. 44, şu başlık altında: "Üç Kez Yüce Hermes'in 'Dünyanın Bakiresi' Adlı Kutsal Kitabından";
Menard, Kitap III., "'Dünyanın Bakiresi' Başlıklı Kutsal Kitaptan Parçalar" No. i, s. 177-200.
1. [Not: Başvuru kolaylığı sağlamak amacıyla paragraflar tarafımdan numaralandırılmıştır.] Böyle konuşarak Isis, ruhların Tanrılardan almaya alışkın olduğu o tatlı ölümsüzlük [Not: to prōton aphtharsias.] şerbetini (ilk şerbeti) Horus için döker ve en kutsal nutkuna (logos) şöyle başlar:
Görüyorsun ki oğlum Horus, [yıldızlardan taçların] nice çelengiyle bezenmiş olan Gök, altta bulunan [bütün] şeylerin her bir tabiatının üzerine kurulmuştur ve tüm evrenin şimdi barındırdığı hiçbir şeyden hiçbir yerde yoksun değildir, her halükarda altta yatan her tabiatın, yukarıda yer alanlar tarafından düzene sokulması ve kemale erdirilmesi zorunludur; zira elbette aşağıdaki şeyler yukarıdaki düzene nizam veremez.
Bu yüzden daha küçük olanların yerini daha büyük gizemlere bırakması gerekir. Daha yüce şeylerin düzeni aşağıdakileri aşar; her bakımdan kesindir ve hiçbir ölümlünün aklına sığmaz. Bu sebeple aşağıdaki [gizemler], yukarıdakilerin akıllara durgunluk veren güzelliğinden ve ebedi sürekliliğinden korkarak iç geçirdiler.
Göğün güzelliğini, Tanrı'ya benzeyen güzelliği, henüz bilinmeyen Tanrı'yı, Güneş'inkinden az olsa da süratli ışığıyla [Not: Yani yıldızların atkısı ve çözgüsü.] ağını ören Gece'nin zengin azametini ve sırasıyla Gökte muntazam hareketlerle ve belirli zaman periyotlarıyla dönen, gizli tesirlerle aşağıdaki şeylere düzen bahşeden ve onları birlikte büyüten diğer gizemleri [Not: Gezegen küreleri.] temaşa etmeye [Not: Temaşanın, theōrias.] ve bunun için zahmete girmeye değerdi.
2. Böylece korku korkuyu, arayış durup dinlenmeyen arayışı izledi ve evrensel olanın Yaratıcısı dilediği müddetçe cehalet herkesin üzerindeki pençesini korudu. Fakat O, kim olduğunu açığa vurmayı uygun gördüğünde, Tanrıların içine Aşkları üfledi ve yüreğindeki ihtişamı [Not: Parıltıyı veya ışığı.], onların zihinlerine gitgide daha büyük ölçülerde cömertçe akıttı; ta ki ilk olarak arama arzusuna sahip olsunlar, ardından bulmayı iştiyakla dilesinler ve nihayetinde başarıya ulaşacak güce de kavuşsunlar. Fakat bu, benim Horus'um, hayranlığa layık oğlum, eğer o tohum [Not: Yani Tanrıların soyu.] ölüme tabi olsaydı asla yapılamazdı, zira henüz öyle bir varlık yoktu, ancak Göğün gizemlerine yankıyla karşılık verip titreşebilecek bir ruha sahipti.
3. Her şeyi gören, görerek anlayan ve anlayarak hem ifşa etme hem de açıklama gücüne sahip olan her şeyi bilen Hermes de böyleydi. Zira bildiklerini taşa kazıdı; lakin taşa kazımış olsa da kozmik zamanın her yeni çağı onları arayabilsin diye konuşurken bile kesin bir sükutu koruyarak çoğunu gizledi. Ve böylece, Tanrılardan olan hısımlarına sıkı bir nöbet tutmalarını buyurarak Yıldızlara yükseldi.
Onun ardından, hem oğlu hem de bu bilgilerin varisi olan Tat geldi; çok geçmeden de Hephaistos olan Ptah'ın [Not: Onarılmış metin için bkz. R. 122.] iradesi uyarınca Asklepios-İmuth ve her şeyin kraliçesi olan Öngörü'nün [Not: Veya İnayet, pronoia.] dilediği gibi, semavi temaşanın sadık kesinliğini soruşturacak olan diğerlerinin tümü geldi.
4. Ne var ki Hermes, çevreleyen [fezada], henüz gençliğinin toy oluşundan ötürü Kusursuz Görüyü kendi oğluna bile aktaramadığını açıkladı. Fakat Güneş benim için doğduğunda ve ben her şeyi gören gözlerle [Not: Burada eril biçim kullanılmıştır; yazar bir an için Isis kimliğine büründüğünü unutmuştur.] o Yeni Şafağın gizli [misterlerini] seyredip onları temaşa ettiğimde, yavaş yavaş kozmik unsurların kutsal sembollerinin Osiris'in sırlarının hemen yanı başında gizlendiği kanaati hasıl oldu.
5. [Hermes], Göğe dönmeden evvel onların üzerine bir efsun okudu ve şu sözleri söyledi. (Zira oğlum, bu bildiriyi etkisiz bırakmam doğru olmaz, aksine Hermes'imizin kitaplarını saklarken hangi sözleri sarf ettiğini açıkça söylemeliyim.) Şöyle dedi o vakit:
"Ey ölümsüz ellerimle, bozulmazlığın büyüleriyle yapılmış olan kutsal kitaplar, . . . sonsuzluk boyunca çürümeden kalın ve zaman karşısında bozulmayın! Yaratıcı'nın ruhlar diye adlandıracağı, yaşlı Göğün sizin için uygun vasıtalar var edeceği güne kadar, bu [bizim] toprağımızın ovalarına ayak basacak herkes için görünmez olun, bulunmaz olun!"
Böyle konuştu; ve kendi eserleri vasıtasıyla üzerlerine efsunlar koyarak onları kendi mıntıkalarına emniyetle kapattı. Ve onlar saklanalı beri epey bir zaman geçti.
6. Ve ey oğlum, o vakit Gökte devriye gezmekle görevli olanlar her şeyin Tanrısı'na, krallarına yaklaşıp şeylerin uyuşukluğunu bildirene dek Doğa kısırdı. Evrenin uyanma vakti gelmişti ve bu, O'ndan başka hiç kimsenin harcı değildi.
"Öyleyse Sana yalvarırız," dediler, "düşünceni şu an var olan şeylere ve geleceğin nelere ihtiyaç duyduğuna yönelt."
7. Onlar böyle konuştuğunda Tanrı gülümsedi ve [Not: Metin burada bir kez daha içinden çıkılmaz haldedir. Meineke'nin düzeltmesi (Adnot., s. cxxx.) Hermes'e kitapları sihirli bir merhemle sıvattırır; dahiyane olsa da pek tatmin edici değildir, yine de Wachsmuth bunu benimser.] [Not: Bu tamamen tahmine dayalıdır; metin bütünüyle bozulmuştur.] kusursuz bir güzelliğe sahip, dişilleşmiş bir mucize belirdi; Tanrılar ona bakakalıp hayranlık içinde kaldılar. Ve Ced-Tanrı ona Doğa adını vererek onu onurlandırdı ve doğurgan olmasını buyurdu.
Sonra çevresindeki uzama dikkatle bakarak şu sözleri de söyledi, "Gök her şeyle dopdolu olsun, Hava ve Esir de!" Tanrı söyledi ve öyle oldu. Ve kendi kendine düşünen Doğa, Peder'in buyruğunu göz ardı etmemesi gerektiğini anladı; böylece Zahmet'in yardımıyla İcat adını verdiği güzel bir kız evlat var etti. Ve Tanrı ona [Not: Yani İcat'a.] var olma bağışını bahşetti ve bu bağışıyla şimdiye kadar yapılmış olanların hepsini ayrı bir yere koydu, onları gizemlerle doldurdu ve onları yönetme gücünü İcat'a verdi.
8. Fakat O, yukarıdaki dünyanın artık devinimsiz kalmasını istemeyerek ve parçalarının hareketsiz ve durağan kalmaması için orayı soluklarla doldurmayı uygun görerek, Kendi özel eserini meydana getirmeye yaraşır kutsal sanatları kullanarak bunlar [Not: Yani soluklar ya da ruhlar.] üzerinde çalışmaya başladı.
Zira Kendi Soluğundan bir soluk alıp bunu bilen Ateş [Not: pyr noêron; daha sonra Geç Platoncular arasında sıklıkla kullanılan bir terim; krş. Porphyrios, ap. Euseb., Praep. Ev., XV. xi. 16.] ile harmanlayarak, bunları bilme gücü olmayan kimi diğer maddelerle karıştırdı; ve bu ikisini [Not: Yani bilen ve bilmeyen ilksel unsurları. Krş. P.S.A. vi.] gizli kudret sözleriyle birbiriyle bir kıldıktan sonra, tüm karışımı baştan aşağı iyice harekete geçirdi; ta ki bu bileşimden, türediği şeylerden çok daha ince, çok daha saf ve çok daha saydam bir öz adeta gülümseyene dek; o denli berraktı ki onu Sanatkâr'dan başkası fark edemezdi.
9. Ve ateşe tutulduğunda ne eridiğinden (çünkü Ateşten yapılmıştı), ne de bir kez gereğince üretildikten sonra donduğundan (çünkü Soluktan yapılmıştı), aksine karışımının bileşimini kendine has, özel türde ve özel bir harmana sahip belirli bir özel nitelikte koruduğundan, (ki bilmelisiniz ki Tanrı bu bileşime, adın daha uğurlu anlamından ve davranışının benzerliğinden ötürü Psikhosis adını verdi [Not: Metin oldukça karmaşık ve anlaşılmazdır, yazarın meramı ise hiç de açık değildir. Psikhosis (psychôsis) ya canlanma (hayat bulma) ya da "soğuma" (krş. psykhô ve psykhos) anlamına gelir; dolayısıyla yazarın Psikhosis adını, karışımın davranışını betimlerken az önce kullandığı psykhô ("donmak" veya soğumak) terimiyle ilişkili gördüğü anlaşılmaktadır. Daha az uğurlu anlamında psykhô "soğumak", daha uğurlu anlamında ise "soluk almak" demekti. Yine de, Psikhosis teriminin seçilmesine gerekçe olarak gösterilen diğer nedenin (yani davranış benzerliğinin), ruh cevherinin doğasına dair yapılan betimlemenin tam zıddı olduğu söylenmelidir; Origenes ve seleflerinin, ruhun (psykhê) tam da soğuduğu ve Tanrısal ısıdan ve yaşamdan koptuğu için bu adla anıldığına dair kuramı hatırlandığında bu durum daha da kafa karıştırıcı hale gelir. Bu terim için krş. Exx. viii. 5, vii. 2'deki symbêkxis.])
işte bu pıhtılaşmış özden, karışımın çiçeklenen ürününü dilediği şey için nizamla ve ölçüyle, usta bir tecrübe ve uygun bir akılla biçimlendirerek, hiçbir şekilde birbirinden farklı olmak zorunda kalmayacakları biçimde on binlerce [Not: Krş. Platon, Tim., 41, "Bütün karışımı yıldızların sayısına eşit sayıda ruhlara böldü ve her ruhu bir yıldıza tayin etti." Ruhların "sayıca eşit" olduğundan bahseden Philon da böyledir.] ruh yarattı.
10. Zira bilmelisiniz ki Tanrı'nın başlattığı hareketten çıkan bu çiçeklenme kendi içinde birörnek değildi. Çünkü ilk çiçeklenişi, ikincisinden daha büyük, daha dolgun ve her bakımdan daha saftı; ikincisi birincisinden çok aşağıdaydı ama üçüncüsünden çok daha büyüktü. [Not: Krş. Platon, aynı yer, "Bununla birlikte [ruhlar] eskisi gibi saf değildi, ikinci ve üçüncü derecelere kadar seyreltilmişti."] Ve böylece toplam derece sayısı altmışa ulaştı. Buna rağmen, yasayı koyarken, formlarını yalnızca Kendisinin tamamlayabileceği tek bir özden çıkmışçasına hepsinin ebedi olmasını buyurdu.
11. Dahası, silindiri [Not: Metinde eksik parça.] düzenli bir nizam ve uyum içinde döndürsünler ve [böylece] Pederlerini hoşnut edebilsinler diye, onlar için yukarıdaki Doğanın [Not: Yukarıdaki Doğa (tês anô physeôs); krş. "Gnostikler"in "Yukarıdaki Yeruşalim"i. Krş. ayrıca Tim., 41 D, "Ve onları oraya [yani yıldızların arasına] bir savaş arabasına koyar gibi yerleştirip onlara evrenin doğasını gösterdi ve kaderin yasalarını bildirdi; buna göre ilk doğumları herkes için bir ve aynı olacaktı, hiçbiri O'nun elinden bir haksızlığa uğramayacaktı; zamanın araçlarına ekileceklerdi..."] yücelerinde sınırlar ve ayrılmış yerler tayin etti. Ve böylece Esir'in o en güzel makamında, o zamana kadar yapılmış her şeyin doğasını Kendi huzuruna çağırdı ve şu sözleri söyledi,
"Ey Ruhlar, Kendi Soluğumun ve özenimin güzel çocukları, sizleri Kendi Ellerimle [Not: Metinde eksik parça.] başarıyla doğurdum ve Kendi dünyama vakfettim; bu sözlerime yasalara kulak verir gibi kulak verin ve Benim irademle size tayin edilen uzamdan başka hiçbir uzama karışmayın.
"Eğer sebat ederseniz, yıldız düzeniyle birlikte Gök ve erdemle donattığım tahtlar, şimdi olduğu gibi sizin için kalacaktır; ancak buyruklarıma aykırı herhangi bir yeniliğe kalkışacak olursanız, en kutsal Nefesim üzerine, sizi var ettiğim bu karışım üzerine ve size can veren şu Ellerim üzerine ant içerim ki,3 sizin için tez vakitte bir bağ ve cezalar tasarlayacağım."
12. Ve bu sözleri söyledikten sonra, Rabbim olan Tanrı, ayrı ayrı kendilerine uydurulmuş ve hayvanların en dindarı olarak ortaya çıkacak olan; ve insan doğası iki türden ibaret olduğundan, üstün ırkın bundan böyle insan olarak anılacağı." Son cümle için krş.
3 Krş. Hermes Duası, iii. 3 ve not.
kalan akraba unsurları (Su ve Toprak *) birbirine karıştırdı ve daha önce olduğu gibi üzerlerine birtakım gizli sözler, ilki kadar kudretli olmasa da büyük güç taşıyan sözler okuyarak onları hızla harekete geçirdi ve karışıma yaşam gücü üfledi; ve pıhtılaşmış maddeyi (ki diğeri gibi üste çıkmıştı) alıp, iyice demlenip kıvamını bulduğunda, ondan insan biçimini andıran biçimlere sahip [kutsal] hayvanları2 şekillendirdi.
Karışımın artakalanını ise önden gitmiş olan, Tanrıların diyarlarına, Yıldızlara yakın bölgelere ve kutsal daimonlar [korosuna] çağrılmış bulunan o ruhlara verdi. Şöyle dedi:
13. "Oğullarım, ey Doğamın çocukları, bir şeyler biçimlendirin! Sanatımın ürettiklerinden arta kalanı alın ve her biriniz kendi doğasına benzeyecek bir şey biçimlendirsin. Bunları size ayrıca örnekler olarak vereceğim."
Ruhların hareketlerine uygun olarak, kutsal hayvanlar dünyasını güzel ve zarif bir düzene koydu; insanı andıranların ardına sanki sıradaki diğerlerini ekledi ve bu yaşam türlerine, sonsuza dek var olacak her şeyin her şeyi tasarlayan güçlerini ve her şeyi kotaran üretici nefesini bağışladı.
1 Daha önce ateşten, (eter) ve havadan söz edilmişti; psikoz ise beşinci unsurdu (cevher-i hâmis).
2 Bunlar muhtemelen zodyak ile sembolize edilen, yukarı âlemdeki yaşam türleridir.
Ve ellerinin görünür ürünlerine, görünmeyen bir nefes1 ve her birine kendi benzerini meydana getirme özü katacağını, böylece kendilerine benzer başkalarını doğurabileceklerini vadederek geri çekildi. Ve bunların, ilk başta yaptıklarından başka bir şey yapma zorunluluğu yoktur.
Peki ruhlar ne yaptı o zaman, anne?
Madde karışımını alan ruhlar, Horus oğlum, önce Baba'nın karışımına bakıp ona tapındılar ve neden meydana geldiğini anlamaya çalıştılar; ancak bunu bilmek onlar için kolay bir şey değildi.
Sonra bunu anlamaya çalıştıkları için Baba'nın gazabına uğramaktan korkmaya başladılar ve böylece kendilerine emredilen şeyi yapmak üzere işe koyuldular.
Bunun üzerine, en üst tabakası fazlasıyla hafif olan yukarıdaki maddeden kuşlar ırkını oluşturdular; onlar bunu yaparken karışım yarı yarıya sertleşmiş ve bu sırada katı bir kıvam almıştı; bunun üzerine dört ayağı olan varlıklar ırkını şekillendirdiler; [ardından] daha az hafif olan ve içinde yüzmek için farklı türde nemli bir maddeye ihtiyaç duyan balıklar ırkını [biçimlendirdiler]; ve arta kalan kısım soğuk ve ağır bir tabiatta olduğundan, Ruhlar ondan sürünen şeyler ırkını tasarladı.
15. Sonra, oğlum, sanki büyük bir iş başarmışlar gibi, haddini aşan bir cüretle kuşandılar ve aldıkları buyruklara aykırı davrandılar; ve derhal kendi sınırlarını ve kendilerine ayrılan alanları aşmaya başladılar, artık aynı yerde durmak istemiyor, durmaksızın hareket ediyor ve daima tek bir yerde bulunmanın ölüm olduğunu düşünüyorlardı.
Bununla birlikte, bunu yapacakları, oğlum (Hermes bana söylediğinde dediği gibi), evrensel şeylerin Tanrısı ve Rabbi Olan'ın Gözünden kaçmamıştı; ve O, onların şimdi sefalet içinde çektikleri bir ceza ve bağ arayıp buldu.
İşte her şeyin Hükümdarı olan Kral, Ruhlar ırkının baştan başa cezalandırılabilmesi için insan bedenini sanatla inşa etmeye bu şekilde karar verdi.
16. Hermes der ki, "Bunun üzerine beni çağırtarak şöyle dedi, 'Ruhumun Ruhu ve kendi Zihnimin kutsal zihni,1 aşağıdaki şeylerin doğası ne zamana kadar karanlıkta görülecek? Şimdiye kadar yapılmış olanlar ne vakte dek hareketsiz kalacak ve övgüden yoksun duracak? Cennetteki Tanrıların hepsini şimdi bana buraya getir oğlum,' dedi Tanrı," Hermes'in dediğine göre.
1 Cantor'u takip eden Meineke, notlarda geleneksel "görünür" yerine böyle demektedir.
Ve O'nun buyruğuna boyun eğerek geldiklerinde, "Aşağıya bakın," dedi, "Yeryüzüne ve alttaki her şeye." Ve onlar derhal hem baktılar hem de Hükümdar'ın iradesini anladılar. Ve O, insan soyu adına kendileriyle konuştuğunda, her biri en iyi sağlayabileceği ne varsa, var olacak olanlara sunmayı kabul etti.
Ay, güneşten sonraki yola ışık dökeceğine söz verdi ve Korku'yu, Sessizlik'i ve ayrıca Uyku ile onlar için pek yararlı olacağı anlaşılacak bir şey olan Hafıza'yı zaten doğurmuş olduğunu söyledi.1
Kronos, Adalet ve Zorunluluk'un babası olduğunu çoktan ilan etti.
Zeus dedi ki, "Gelecek olan ırk sonsuza dek savaşmasın diye, onlar için Talih'i, Umut'u ve Barış'ı şimdiden yarattım."
Ares, Mücadele'nin, Öfke'nin ve Çekişme'nin atası olduğunu çoktan bildirdi.
Aphrodite de tereddüt etmedi; o da şöyle dedi, "Onlara Arzu'yu, Efendim, Saadet'i ve Gülüşü [de] katacağım, öyle ki hısım ruhlarımız, o çok ağır mahkûmiyetlerini çekerken, cezalarını sonuna kadar tüketmesinler."
Oğlum, Aphrodite'nin sözlerinden herkes pek hoşnut oldu.
"Kendi adıma ben de," dedi Hermes, "insanların tabiatını meziyetlerle donatacağım; onlara Sağduyu ve Hikmeti, İkna Kabiliyeti ve Hakikati hasredeceğim, İcat ile düşüp kalkmaktan asla geri durmayacağım, kendi yaşam türlerimin altında doğan insanların ölümlü hayatına daima fayda sağlayacağım.1 Zira Babamız ve Yaratıcımızın bana ayırdığı türler, hikmet ve akıl türleridir ve üzerlerine yerleştirilen Yıldızların hareketi, her birinin kendiyle uyumlu olan doğal gücüne sahip olduğunda [bu durum] her zamankinden çok daha fazladır."
18. Evrenin Efendisi olan Tanrı bunu işitince sevindi ve insan soyunun var olmasını emretti.
"Ben," der Hermes, "kullanılması gereken maddeyi arıyor, Hükümdar'ı yardıma çağırıyordum. O da Ruhlara karışımın tortusunu vermelerini buyurdu; onu aldığımda tamamen kurumuş olduğunu gördüm.
"Bunun üzerine, onu karıştırırken maddeyi önceki haline döndürmek için gerekenden çok daha fazla su kullandım; öyle ki biçimlenen hamur her bakımdan gevşek, zayıf ve takatsiz oldu; ta ki doğuştan gelen basiretine ilaveten bir de kudretle dopdolu olmasın.
[Not: 1 Yani sözde "zodyak burçları".]
"Onu yoğurup şekillendirdim, pek güzel oldu; kendi eserimi görmekten sevinç duydum ve aşağıdan Hükümdar'a seslenip bakmasını niyaz ettim. O da bakıp hoşnut kaldı ve Ruhların ete kemiğe bürünmesini emretti.
"İşte o vakit Ruhlar ilk kez koyu bir kedere gömüldüler ve mahkûm edildiklerini öğrenince feryat etmeye başladılar.1 Ruhların bu sözleri karşısında bizzat ben bile hayretler içinde kaldım."
19. Şimdi cankulağıyla dinle Horus oğlum; zira bütün amellerin yazıcısı Hermes'ten bunu işitme şerefine eren atamız Kamephis'in gördüğü, kemale erdiren Siyah [Ayiyle] beni onurlandırdığında [bizlerin] en kadimi olan Kamephis'ten bizzat benim dinlediğim Gizemli temaşayı dinlemektesin; şimdi de bunu benden işit!
Zira ey yüce şöhretli harikulade oğul, zindanlarına kapatılmak üzereyken kimi yalnızca inleyip sızlandı; tıpkı bir zamanlar hür yaşamış vahşi hayvanların, pek sevdikleri alışılmış yurtlarından koparıldıklarında kötü birer köle olmaları, dövüşüp
[Not: 1 Metinde bir boşluk bulunmaktadır; bu kısım tarafımca tahmin yoluyla tamamlanmıştır.]
isyan etmeleri, efendilerine hiçbir şekilde boyun eğmemeleri gibi; hatta fırsatını bulurlarsa kendilerine zulmedenleri öldürürler bile.1
Başkaları daha gür bir çığlıkla yılanlar gibi tısladı; bir diğeri acı bir feryat kopardı ve konuşmadan evvel bolca gözyaşı döküp, göz niyetine kullandığı şeyleri bir aşağı bir yukarı çevirerek şöyle dedi:
20. "Ey var oluşumuzun menbaı Gök, ey Esir, Hava, ey Hükümdarımız Tanrı'nın Elleri ve kutsal Nefesi, ey Tanrıların gözleri olan en parlak Yıldızlar, ey Güneş ve Ay'ın yorulmak bilmez ışığı, kökenimizin sütkardeşleri, hepinizden koparılmış olarak acıklı bir ızdırap çekmekteyiz.
"Hem de engin ışık diyarlarından, [senin] o kutlu örtünden ve zengin kub煌nden, Tanrılarla paylaştığımız o kutlu idareden böylesine şerefsiz ve sefil menzillere tıkılacağımız için kederimiz katbekat artıyor.
"Biz biçareler bu kadar yakışıksız ne yaptık? Hangi [suç] bu cezaları hak eder? Biz sefilleri bekleyen ne çok günah var? Bu çaresiz halimizde, pek çabuk dağılıveren bu sulu bedenin ihtiyaçlarını karşılamak adına yapmak zorunda olduğumuz ne çok iş var!
21. "Zira artık gözlerimiz Tanrı'nın ruhlarını göremeyecek;
[Not: 1 Bu cümlenin okunuşu henüz tam olarak düzeltilmemiştir, bu yüzden çevirisi bir dereceye kadar tahminidir.]
böyle sulu kürelerin ardından öz atamız Gök'ün küçülüp ufacık kaldığını gördüğümüzde iç çekişler içinde eriyip gideceğiz, hatta öyle anlar gelecek ki hiç göremeyeceğiz,1 zira biz zavallıların hakkında hüküm verildi; hakiki görme nimeti bize bahşedilmedi, çünkü ışıksız görmemize izin verilmedi. Bunlar göz değil, pencerelerdir!
"Bizler artık onlarla birlikte nefes alamazken, hısım nefeslerimizin havada soluduğunu işitmeye nasıl bir sefalet içinde katlanacağız! Göğün yükseklerindeki bu ulu dünya yerine, bize yurt olarak bir kalbin ufacık kütlesi düşüyor. İçine yuvarlandığımız bu alçak bağlardan Sen bizi azat et, bitir kederimizi!
"Ey Rab, Baba ve Yaradanımız, eğer Kendi Ellerinin eserlerine bu kadar çabuk kayıtsız kaldıysan, bari bize bir sınır tayin et! Her yanı pırıl pırıl parlayan bütün dünya düzenini henüz görebiliyorken, birkaç kelime de olsa bizi hitabına layık gör!"
22. Horus oğlum, böyle söyleyerek Ruhlar dileklerine kavuştular; zira Hükümdar geldi ve Hakikat Tahtı'na oturup onların yakarışlarına cevap verdi:
[Not: 1 Kenar notundan metne bir Orfeus dizesi sızmıştır. Şöyledir: "Işık sayesindedir gördüğümüz; gözlerle hiçbir şey görmeyiz."]
"Ey Ruhlar, Efendileriniz Sevgi ve Zorunluluk olacaktır,1 ki onlar Benden sonra her şeyin efendileri ve buyurucularıdır.2 Benim yaşlanmaz hükümranlığımın altında bulunan hepiniz bilin ki, günahtan uzak durduğunuz müddetçe Göklerin tarlalarında meskûn olacaksınız; lakin üzerinize herhangi bir kusurdan ötürü bir kınama yapışırsa, Kader'in pay ettiği yerde, ölümlü rahimlere mahkûm olarak ikamet edeceksiniz.
"Şayet suçlandığınız şeyler hafif kalırsa, ölüme tabi bedensel kılıfların bağını terk ederek yeniden [babanız] Gök'e sarılacak ve bir daha iç çekmeyeceksiniz; lakin daha büyük günahlar işler de kılıflarınıza takdir edilen sonla bir mertebe kazanamazsanız, artık ne Gök'te ne de insan bedenlerinde yaşayabileceksiniz; bundan sonra akıldan yoksun hayatlar içinde dönenip duracaksınız."3
[Not: 1 Karşılaştırınız: Timaios, 42 A: "Bedenlere yerleştirilmeleri gerektiğinde..."]
[Not: 2 Karşılaştırınız: Fragman xxiii.]
3 Karşılaştırınız Timaios, 42 B: "Kendisine tayin edilen süre boyunca iyi yaşayan kimse, doğduğu yıldıza geri dönüp orada ikamet edecek ve orada kutsanmış, kendine uygun bir varoluşa sahip olacaktı. Fakat bunu başarmakta yetersiz kalırsa, ikinci doğumunda bir kadına dönüşecekti; şayet bu varoluş halindeyken de kötülükten vazgeçmezse, edindiği kötü tabiatta kendisine benzeyen bir hayvana sürekli olarak dönüştürülecek; içindeki 'aynı' ve 'benzer' olanın devrini izleyene, ateş, hava, su ve topraktan oluşan sonradan eklenme o çalkantılı ve akıl dışı kalabalığı aklın yardımıyla altedene ve ilk, daha iyi halinin suretine geri dönene dek zahmetlerinden ve dönüşümlerinden kurtulamayacaktı." Mısır geleneğinde kadının aşağı konumuna dair herhangi bir imanın bulunmayışına dikkat ediniz.
23. Benim Horus'um, O böyle konuşarak hepsine nefes bağışını verdi [Not: Kelimesi kelimesine "ruhlarını", anlaşılan bu nefes canları bedenleriyle birleştirmektedir] ve şöyle devam etti:
"Dönüşümlerinizin kanununu [Not: *metabolos* okumasıyla] gayesizce yahut tesadüfen koymadım; fakat yakışıksız bir şey yaparsanız nasıl daha kötüye gidecekse, doğumunuza layık olanı dilerseniz öyle daha iyiye gidecektir.
Zira başkası değil, yalnızca Ben Şahit ve Gözetleyici olacağım. Öyleyse biliniz ki bedenlere kapatılmaya katlanışınız, evvelce yaptıklarınız yüzünden bir cezadır.
Buna göre yeniden doğuşlarınızdaki farklılık, söylediğim gibi, sizin için bedenlerin farklılığı olacaktır; onların nihai çözülüşü ise bir lütuf ve eski günlerin o güzel mutluluğuna bir geri dönüş olacaktır.
Fakat Bana yakışmayan başka bir şey yapmayı aklınızdan geçirirseniz, zihniniz hakikatin aksini düşünecek kadar görüşünü yitirecek, cezayı bir lütuf, daha iyi şeylere doğru değişimi ise alçakça bir hakaret sayacaktır.
İçinizden daha doğru olanlar, daha ilahi bir duruma geçişin eşiğinde duranlar ise, insanlar arasında adil krallar, hakiki filozoflar, devlet kurucuları, kanun koyucular, gerçek kâhinler, hakiki şifalı ot bilicileri, Tanrıların en seçkin peygamberleri, mahir müzisyenler, usta gökbilimciler, bilge kehânet ehli ve kusursuz kurban sunucuları olacaklardır; güzel ve iyi şeylere layık olduğunuz ölçüde.
24. Kanatlı kavimler arasında kartal olacaklardır, zira bunlar ne kendi türlerini korkutup kaçırır ne de onlarla beslenirler; dahası, onlar yakınlardayken hiçbir zayıf hayvanın haksızlığa uğramasına izin vermezler, çünkü kartalların tabiatı buna izin vermeyecek kadar adildir.
Dört ayaklılar arasında aslan olacaklardır, güçlü ve bir bakıma uykuya ihtiyaç duymayan bir hayat; ölümlü bir bedende ölümsüz hayatın idmanlarını yaparlar, zira ne yorulurlar ne de uyurlar [Not: Karşılaştırınız Manetho, Choeroboscus'un Orthography'sinde zikredilmiştir (Cramer, R. 145, n. 3). Fakat doğrusu bu tuhaf inanç, tamamı ikinci yüzyıldaki İskenderiye prototipi meşhur Physiologus'a dayanan Orta Çağ Hayvan Masalları'nda (Bestiarium) beylik bir unsurdur; bu eser de şüphesiz kısmen Aristoteles'in Hayvanların Tarihi ve Plinius'un Doğa Tarihi eserlerine dayanmaktaydı].
Sürünenler arasında ejderha olacaklardır; zira bu hayvan büyük bir güce sahip olacak, uzun yaşayacak, zarar vermeyecek, bir bakıma insanla dost olup ehlileşmesine izin verecektir; zehri olmayacak ve Tanrıların tabiatında olduğu gibi derisini dökecektir.
Yüzenler arasında yunus olacaklardır; zira yunuslar denize düşenlere acıyacaklar, hâlâ nefes alıyorlarsa onları karaya taşıyacaklar, şayet ölmüşlerse, suda yaşayan en obur kavim olmalarına rağmen onlara asla dokunmayacaklardır bile."
25. Tanrı böyle konuşarak yok olmaz Akıl haline geldi [Not: "...kudretlerle birlikte." Karşılaştırınız Timaios, 42 E: "Yaratıcı bütün bu buyrukları verdikten sonra kendi alışılmış tabiatında kaldı."]. Bunun üzerine oğul Horus, Yeryüzünden hiçbir beden kütlesinin zaptedemeyeceği, gücü aklından ibaret pek Kudretli bir Ruh yükseldi. Sual ettiği şeyleri, insanın kendi cinsine göre büründüğü bedeni, güzel ve vakur, yine de haddinden fazla vahşi ve korku dolu o bedeni çok iyi bildiği halde, canların şekillere girdiğini görür görmez haykırdı:
"Ey Hermes, Tanrıların Kayıtlarını Tutan, bunların adı nedir?"
O da "İnsan!" diye cevap verince, Ruh şöyle dedi: "Hermes, insanı yaratmak cüretkâr bir iş; meraklı gözleri, geveze dili, bundan böyle kendisini ilgilendirmeyen şeyleri dahi işitme yetisi, ince koku alma duyusu olan ve her şeyin üzerinde dokunma gücünü sonuna kadar kullanacak bir varlık.
Gelecekte Tabiat'ın sahip olduğu en güzel gizemleri cüretkârca seyredecek olan bu varlığı dertsiz tasasız bırakmayı, onun var edicisi olarak sen uygun buldun mu? Önümüzdeki günlerde düşüncelerini Yeryüzünün ötesindeki gizemlere kadar uzatacak olan bu varlığı kederden uzak mı bırakacaksın?
26. İnsanlar bitkilerin köklerini kazacak ve sularının niteliklerini keşfedecekler. İnsanlar taşların tabiatını inceleyecekler. İnsanlar yalnızca akıldan yoksun hayvanları değil, nasıl yaratıldıklarını bulmak arzusuyla bizzat kendilerini de kadavra gibi yarıp inceleyecekler. Cüretkâr ellerini denize bile uzatacaklar, kendiliğinden yetişen ormanları kesip birbirlerini ötedeki diyarlara taşıyacaklar. İnsanlar, hiçbir ayağın basamayacağı kutsal mekânların iç tabiatını dahi araştıracaklar, Göğün hareketinin tabiatını gözlemleme arzusuyla onların peşinden göklere yükselecekler."
"Bunlar henüz ılımlı şeylerdir [yapacakları şeyler arasında]. Zira geriye Yeryüzü'nün en ücra diyarlarından başka bir şey kalmadı; dahası, cüretleri içinde Gece'nin, her şeyin en ötesindeki Gece'nin bile izini sürecekler.
27. "O halde onları, her türlü acıdan azade olmanın getirdiği iyiliğe ermekten ve dehşetin acı veren dürtüleriyle kısıtlanmaksızın, her türlü kaygıdan uzak bir hayatı usulca tüketmekten alıkoyacak hiçbir şey yoktur.
"O zaman göklere varacak kadar aşırı meşgul bir cüretin zırhını kuşanmayacaklar mı? O zaman, her türlü tasadan kurtulmuş ruhlarını [ilksel] elementlerin ta kendilerine uzatmayacaklar mı?
"Bundan böyle onlara, başarısızlığın tehlikesinden de korkmak zorunda kalacakları planlar kurma arzusunu aşılayın; ta ki umutlarının kırılışında duyacakları keskin acı dişiyle ehlileştirilebilsinler.
"Ruhlarının fazla meşgul doğası arzularla, korkularla, kederlerle ve boş umutlarla dengelensin.
"Birbiri ardına gelen sevgiler ruhlarına hükmetsin; umutlar, bazen gerçekleşen bazen gerçekleşmeyen türlü türlü arzular onları sarsın ki başarılarının tatlı yemi, onları daha korkunç dertlerin arasındaki mücadeleye çeksin.
"Ateşli hastalık ağır elini üzerlerine koysun ki cesaretlerini yitirerek arzularını terbiyeye teslim etsinler."
28. Kederleniyorsun, değil mi oğlum Horus, annenin bunları dile getirdiğini duyunca? Zavallı insanın nasıl da acımasızca ezildiğini görüp hayretler içinde kalmadın mı, dehşete düşmedin mi? Şimdi daha da acıklı olanı dinle!
Momos bunları söylediğinde Hermes hoşnut oldu, zira onun söyledikleri kendisine duyduğu sevgiden ötürü söylenmişti; böylece onun tavsiye ettiği her şeyi yaptı ve şöyle konuştu:
"Momos, [her şeyi] kuşatan İlahi Nefes'in Doğası hareketsiz kalmayacaktır. Evrenin Efendisi beni kâhya ve yönetici olarak atadı.
"Bu nedenle O'nun buyruğunun gözetmeni, her şeyin keskin gözlü Tanrıçası Adrasteia [Not: 1 Nemesis, karmik tanrıça; isminin genel kabul gören kökenine göre 'kendisinden kimsenin kaçamayacağı kişi'.] olacaktır; ve ben yeryüzündeki her şeyin, doğumdan nihai dağılmaya kadar zorunlu olarak boyun eğeceği, yanılmaz bir görme kudretine sahip, kaçışı olmayan gizemli bir aygıt tasarlayacağım, yapılan her şeyi birbirine bağlayan bir aygıt. Bu aygıt, [insanın yanı sıra] Yeryüzü'ndeki diğer tüm şeyleri de yönetecektir."
29. Hermes dedi ki, Momos'a bu sözleri söyledim ve aygıt derhal işletilmeye başlandı.
Bu tamamlandığında, ruhlar bedenlere girdiğinde ve [Hermes] yapılanlardan ötürü bizzat övüldüğünde, Hükümdar Tanrıları bir kez daha toplantıya çağırdı. Tanrılar toplandı ve O bir kez daha seslenerek şöyle dedi:
"Ey Tanrılar, her türlü çürümeden uzak, en yüce Doğadan yaratılmış olan sizler; evrensel şeylerin sırayla birbirine teslim olarak asla yorulmayacağı o ulu Çağ'ı sonsuza dek düzene sokmak üzere payını almış olan sizler, hiç kimsenin asla bilemeyeceği bu egemenliğin yöneticileri olarak daha ne kadar kalacağız? Bu şeyler, Güneş'in ve Ay'ın görme kudretini daha ne kadar aşacak?
"Her birimiz gücüne göre meydana getirsin. Kendi enerjimizle bu hareketsiz durumu ortadan kaldıralım; kaos, gelecek günler için inanılmaz bir efsane gibi görünsün. Bu ulu işe el atın; önce ben kendim başlayacağım."
30. Konuştu; derhal kozmik bir düzen içinde, o zamana kadarki kara birliğin farklılaşması başladı. Ve Gök, bütün gizemleriyle donanmış olarak yukarıda parıldadı; henüz titremekte olan Yeryüzü, Güneş parıldadıkça sertleşti ve her yanını çevreleyen tüm o güzel süsleriyle belirdi. Zira insanların hakir gördüğü şeyler dahi Tanrı'nın gözünde güzeldir, çünkü gerçekte onlar Tanrı'nın yasalarına hizmet etmek üzere yapılmıştır.
Ve Tanrı, yapıtlarının hareket ettiğini görünce sevindi; çevredeki tüm uzay kadar geniş olan Ellerini Doğanın ürettiği her şeyle doldurarak ve avuçlarını güçlü bir şekilde sıkarak şöyle dedi:
"Al [bunları], ey kutsal Yeryüzü, al bunları, her şeyin anası olacak olan ey pek muhterem varlık, ve bundan böyle hiçbir şeyden mahrum kalma!"
31. Tanrı konuştu ve Tanrı'ya yaraşır Ellerini açarak, hepsini dünyanın terkibine döktü. Ve onlar başlangıçta her bakımdan meçhuldü; zira zindana yeni kapatılmış olan Ruhlar, uğradıkları bu zilleti kabullenemeyerek, soylu doğumlarının verdiği tüm cüretle Gökteki Tanrılarla yarışa giriştiler; aynı Yaratıcı'ya sahip oldukları gerekçesiyle dizginlendiklerinde ise isyan ettiler ve daha zayıf olan insanları birer alet gibi kullanarak, onları birbirlerinin üzerine kışkırtmaya, birbirlerine karşı saf tutmaya ve kendi aralarında savaşmaya sevk ettiler.
Böylece güç, zayıflığa karşı üstün geldi; öyle ki güçlüler zayıfları yakıp katletti, kutsal yerlerden, kutsal tapınaklardan aşağıya dirileri ve ölüleri fırlatıp attılar; ta ki Elementler düştükleri sıkıntı içinde, insanların yaşadığı vahşi durum hakkında [yakınmak üzere] Hükümdarları olan Tanrı'ya gitmeye karar verene dek.
Kötülük artık pek büyüdüğünden, Elementler kendilerini yaratan Tanrı'ya yaklaştılar ve şikâyetlerini yaklaşık şu sözlerle dile getirdiler:
32. Üstelik ilk konuşma yetkisini alan Ateş oldu. Şöyle dedi:
"Ey Rab, bu yeni Dünyanın Sanatkârı, Tanrılar arasında gizemli olan ve şimdiye dek tüm insanlık tarafından saygı gören İsim, ölümlülerin hayatını Tanrısız bırakmayı daha ne zamana kadar doğru bulacaksın, ey Daimon?
"Sana danışan Dünyana artık Kendini göster; hayatın vahşetini barışla tanıştır; hayata yasalar ver; doğruluğa kehanetler bahşet; her şeyi güzel umutlarla doldur; ve bırak insanlar Tanrıların intikamından korksun, böylece hiç kimse günah işlemeyecektir.
"Günahlarının hak ettiği karşılığı alırlarsa, bundan böyle kötülük yapmaktan geri duracaklardır; yeminlerine sadık kalacaklar ve hiç kimse artık kutsala saygısızlık etmeyi aklından geçirmeyecektir.
"Gördükleri iyiliklere şükretmeleri onlara öğretilsin ki ben, Ateş, kurban törenlerinde sevinçle hizmet edebileyim, sunaktan güzel kokulu dumanlar yükseltebilsinler."
"Çünkü şu ana dek kirlenmiş durumdayım, ya Rab; ve bu insanların tanrısız cüreti yüzünden et yakmaya mecbur bırakılıyorum. Varediliş gayem üzere kalmama izin vermiyorlar; aksine, çürümez halimi her türlü edepsizlikle bozuyorlar."
"Ben de, Efendim, ölülerin bedenlerinden çıkan buharlarla bulandım, vebalı hale geldim ve artık sıhhatle dolu olmaksızın, yukarılardan görmemem gereken şeylere bakıyorum."
[Not: Yani bir kâhine danışan yalvarıcılar gibi.]
Ardından Su, ey yüce ruhlu oğlum, söz alma yetkisi buldu ve şöyle konuştu:
"Ey Baba, ey her şeyin harikulade Yaratıcısı, kendi kendine doğan Daimon ve Senin sayende her şeyi gebe kılan Tabiatın Yapıcısı, artık nihayet, ırmakların akıntılarına ebediyen arı duru kalmalarını buyur; zira ırmaklar ve denizler ya katillerin ellerini yıkamakta ya da katledilenleri bağrına basmaktadır."
34. Sonra acı bir keder içinde Toprak geldi ve söze başlayarak, ey yüce şanlı oğul, şöyle konuşmaya koyuldu:
"Ey hükümran Rab, Göksellerin Başı ve Çarkların Efendisi, [Not: Veya disklerin, muhtemelen âlem çarkları.] biz Unsurların Hükümdarı, yanında duranların Atası, her şeyin büyümesinin ve küçülmesinin kendisinden başladığı ve yine kendisinde son bulup Zorunluluk'un fermanı uyarınca payına düşen sona erdiği, ziyadesiyle onurlandırılan Varlık, insanların tanrısız güruhu bağrımın üzerinde tepiniyor.
"Her şeyin tabiatını da kucağımda tutuyorum; zira Senin buyurduğun gibi, ben yalnızca hepsini taşımakla kalmıyor, öldürüldüklerinde onları kabul de ediyorum. Fakat şimdi şerefimden oldum. Yeryüzündeki âlem [başka] her şeyle dolu olsa da bir Tanrısı yok.
"Korkacak hiçbir şeyleri olmadığından her hususta günah işliyorlar ve ey Rab, yükseklerimden aşağıya her türlü kötü marifetle [ölü olarak] düşüyorlar. Ve cesetlerinin sularıyla ıslanıp baştan aşağı bozuluyorum. Bu yüzden, ey Rab, değersiz olanları içimde tutmaya mecbur kalıyorum. Taşıdığım her şeyle birlikte Tanrı'yı da tutmak isterdim.
"Kendini olmasa bile, zira Seni sığdıramazdım, bari Kendinden kutsal bir Sudûr bahşet Yeryüzüne. Toprağı diğer Unsurlardan daha şerefli kıl; zira her şeyi veren o olduğuna göre, Senden gelen armağanlarla övünmek onun hakkıdır."
35. Unsurlar böyle konuştu; ve Tanrı, [en] kutsal Sesinin sedasıyla her şeyi doldurarak şöyle dedi:
"Çekilin, ey Kutsallar, ey ulu bir Ataya layık Evlatlar, hiçbir şekilde yenilik getirmeye kalkışmayın ve bu Dünyamın bütününü etkin hizmetinizden yoksun bırakmayın.
"Zira artık Tabiatımın bir başka Akıntısı aranızdadır ve o, tüm amellerin dindar bir gözetmeni olacaktır, yaşayan insanların bozulmaz yargıcı ve yerin altındakilerin mutlak hükümdarı olarak yalnızca onlara dehşet salmakla kalmayacak, aynı zamanda onların öcünü de alacaktır. Ve doğumunun derecesine göre, hak ettiği yazgı her insanın ardı sıra gidecektir."
Ve böylece Unsurlar, Efendi'nin buyruğu üzerine şikayetlerine son verdiler ve sessiz kaldılar; her biri kendi yetkisini ve kendi hükmünü sürdürmeye devam etti.
36. Ve Horus bunun üzerine dedi:
Öyleyse anne, Yeryüzü Tanrı'nın Akıntısını nasıl kabul etti?
Bu doğumun hikayesini anlatamam; zira senin soyunun kökenini betimlemeye izin yoktur, ey kudretli güç sahibi Horus, ta ki sonradan ölümsüz Tanrıların doğum biçimi insanlarca bilinmesin, ancak şu kadarını söyleyeyim, Hükümdar, evrensel Düzenleyici ve Mimar olan Tanrı, dünyaya yardım etsinler diye senin kudretli baban Osiris'i ve en kudretli Tanrıça İsis'i kısa bir süre için gönderdi, zira her şeyin onlara ihtiyacı vardı.
Hayatı dopdolu hayatla dolduran onlardır. İnsanların birbirini boğazlama vahşetine son veren onlardır. Ataları olan Tanrılara mabet alanlarını ve kutsal ayin mekanlarını adayan onlardır. İnsanlara yasaları, yiyeceği ve barınağı veren onlardır.
Hermes der ki, kayıtlarımın tüm gizemlerini öğrenip bilecek ve onları birbirinden ayıracak olanlar onlardır; bazılarını kendilerine saklayacaklar, ölümlü insanların faydasına en uygun olanları ise tabletlere ve dikilitaşlara kazıyacaklardır.
Yargı mahkemelerini ilk kuran, dünyayı adalet ve adil yönetimle dolduran onlardır. İyi ahitlerin ve inancın mimarı olan, insanların yaşamına yeminin ulu şahitliğini getiren onlardır.
Yaşamı son bulanları gerektiği gibi sarmalamayı insanlara öğreten onlardır. [Not: Yani mumyalama.]
Ölümün acımasızlığını araştıran ve bedenden çıkan ruhun yeniden insanların bedenine dönmeyi arzulamasına rağmen, geri dönme gücünden bir kez yoksun kalırsa hayat kaybının meydana geleceğini öğrenen onlardır.
Çevreleyen uzamın daimonlarla dolu olduğunu Hermes'ten öğrenen ve gizli taşlara [gizli öğretiyi] kazıyan onlardır.
Tanrı'nın gizli kanunları hususunda Hermes tarafından eğitilip, insanların icra ettiği sanatların, bilimlerin ve tüm uğraşların mimarı ve onların yasalarının koyucusu olanlar yalnızca onlardır.
Aşağıdaki şeylerin, yukarıdaki şeylerle uyum içinde olması için Tanrı tarafından tanzim edildiğini Hermes'ten öğrenerek, Gökteki gizemlerin nezaret ettiği kutsal ayinleri yeryüzünde tesis eden onlardır.
[Ölümlü] bedenlerin yok edilebilirliğini bilerek, Tanrılara ellerini açan hiçbir peygamber herhangi bir şeyden habersiz kalmasın diye, ruhu büyü ve felsefe beslesin, acı çektiğinde bedeni hekimlik korusun diye, her hususta yetkinleştirilmiş peygamberler zümresini tasarlayan onlardır.
38. Ve bütün bunları yaptıktan sonra oğlum, dünyanın [artık] tamamen dolduğunu fark eden Osiris ve ben, bunun üzerine Gökte oturanlarca geri çağrıldık, fakat çevreleyen uzam da bu ruh bilgisiyle dolsun ve kendi yükselişimiz [O'nun katında] makbul olsun diye Hükümdar'a niyazda bulunmadan yukarıya çıkamazdık. . . . Zira Tanrı ilahilerden hoşnut olur.
Evet anne, dedi Horus. Bu ilahinin bilgisini bana da bahşet ki bilgisizlik içinde kalmayayım.
temaşa ilmi, yüz yüze bilgi. Yorum, aşağıdaki alıntının sonunda başlar.
ALINTI XXVI.
DÜNYANIN BAKİRESİ [II.]
[Not: Patrizzi (s. 32b) bunu bir öncekine hiç ara vermeden bağlar.
Metin: Stob., Phys., xli. 45, şu başlık altında: "İçinde..."
Ménard; Kitap III., No. ii, "Parça" vb., yukarıdaki gibi.]
39. Şimdi ey ulu ruhlu oğul, bundan başka bir şey bilmek istersen, sor!
Ve Horus dedi: Ey pek muhterem anne, hükümdar ruhlarının nasıl doğduğunu bilmek isterim.
Ve İsis dedi: Oğul Horus, hükümdar ruhlarını diğerlerinden ayıran fark yaklaşık olarak şöyledir.
Evrende, çiğnenemez bir yasanın ve önderliğin altına giren dört bölge vardır: Gök, Esir, Hava ve en kutsal Yer.
Yukarıda Gökte, oğul, Tanrılar ikamet eder; diğer her şeyle birlikte onların üzerinde de her şeyin Mimarı hüküm sürer. Esirde Yıldızlar [ikamet eder]; onların üzerinde ulu Işık Verici Güneş hükümranlık kurar. Havada ise yalnızca ruhlar [yaşar], [Not: A el yazması "daimonların" ifadesini ekler.] onların üzerinde Ay hüküm sürer. Yeryüzünde ise insanlar ve diğer canlılar [ikamet eder]; onların üzerinde de hükümdar olan kimse hüküm sürer.
40. Tanrılar, oğul, Yeryüzünde yaşayan [insan soyunu] yönetsinler diye hak ettiği hükümdarları var eder. Yöneticiler, kralın yayılımlarıdır; bunlardan ona daha yakın olanı, diğerlerinden daha soyludur; zira Güneş, Tanrı'ya Ay'dan daha yakın olduğu için çok daha geniş ve kudretlidir, Ay ise hem makam hem de güç bakımından ondan sonra ikinci gelir.
Öyleyse kral, diğer bütün Tanrıların sonuncusu, fakat insanların birincisidir; ve Yeryüzünde bulunduğu sürece gerçek tanrılığından yoksundur, lakin onu insanlardan ayıran ve Tanrı'ya benzeyen bir şeye sahiptir.
Onda ikamet etmesi için aşağı gönderilen ruh, [ruhların] diğer insanlara indiği o bölgelerin yukarısındaki o mekândandır. Ruhlar o mekândan aşağıya, şu iki sebepten ötürü hükmetmek için gönderilir, oğul.
41. Yaşam döngüleri boyunca asil, kusursuz bir yarış koşanlar ve Tanrılara dönüşmek üzere olanlar, hükümdarlık icra ederek Tanrıların sahip olduğu gücü kullanmak üzere kendilerini eğitsinler diye [kral olarak doğarlar]; zaten Tanrı olup da
Tanrı'nın ilham ettiği yaşam kuralını bir nebze ihlal etmiş olan kimi ruhlar ise beden giydiklerinde tabiatlarının yanı sıra haysiyet kaybı cezasına da çarptırılmasınlar, ete büründüklerinde diğer insanlarla aynı kaderi paylaşmasınlar, bilakis hürken sahip oldukları şeylere bağlanmışken de sahip olsunlar diye kral olarak doğarlar.
42. Ne var ki kral rolünü üstlenenlerin sergilediği meşrepler arasındaki farklılıklar, ruhlarının ayrışmasıyla belirlenmez; zira bunların hepsi tanrısaldır; fakat onlara refakat eden meleklerin ve daimonların yapısıyla belirlenir. Zira böyle amaçlar için aşağı inen böylesi ruhlar, bir muhafız ve maiyet olmaksızın inmezler; çünkü yukarıdaki Adalet, daima güzel olan yurtlarından sürgün edilmiş olsalar bile her birine hak ettiği payı vermeyi bilir.
Öyleyse oğlum, ruhu aşağı getiren melekler ve daimonlar savaşçı cinsten olduğunda, ruh kendi öz edimlerini unutup kendisine bağlanan diğer ordunun yaptıklarını çok daha fazla hatırlayarak onların eğilimlerine sımsıkı tutunmak zorunda kalır.
Onlar barışçıl olduğunda, ruh da kendi yolunu barış içinde düzenler.
Onlar adaleti sevdiğinde, o da hakkı savunur.
Onlar musiki aşığı olduğunda, o da şarkı söyler.
Ve onlar hakikat aşığı olduğunda, o da felsefe yapar.
Zira bu ruhlar sanki bir mecburiyetten ötürü kendilerini buraya getirenlerin eğilimlerine sımsıkı tutunurlar; çünkü kendi tabiatlarını unutarak insanın haline düşmektedirler ve ondan ne kadar uzaklaşırlarsa, kendilerini [bedenlere] kapatan o [güçlerin] meşrebini o kadar çok hatırda tutarlar.
43. Her şeyi pek güzel açıkladın anne, dedi Horus. Fakat asil ruhlar, onların nasıl doğduğunu henüz bana anlatmadın.
Yeryüzünde, oğul Horus, birbirinden farklı memleketler olduğu gibi, ruhlar bahsinde de durum böyledir. Zira yola çıktıkları bölgeler vardır; ve daha şanlı bir yerden yola çıkan, öyle olmayana kıyasla daha soylu bir doğuma sahip olur. Zira nasıl ki insanlar arasında hür olan, köleden daha soylu sayılıyorsa (çünkü ruhlarda üstün olan ve hükmedici bir tabiata sahip olan, zorunlu olarak aşağıda olanı kendine tabi kılar), öylece de üretilirler?
Ruhlar, oğul Horus, kendi içlerinde aynı tabiata sahiptir,
[Not: Ne yazık ki metinde burada bir boşluk (lakun) oluşmuştur ve bu boşluk epey geniş olmalıdır, zira bu ruhların her ikisinin de yolu verilmemiştir.]
çünkü Yaradan'ın onları biçimlendirdiği bir ve aynı yerdendirler; ne erkektirler ne de dişi. Cinsiyet ruhların değil, bedenlerin meselesidir.
Onların bazısının daha dayanıklı, bazısının daha narin olmasını sağlayan şey, oğul, her şeyin yapıldığı o [kozmik] "hava"dır. Ruh için "hava", onu saran bedenden başka bir şey değildir; toprak ve su, hava ve ateşten meydana gelen bir unsurdur.
Öyleyse, dişil olanların bileşimi daha fazla yaş ve soğuğa, fakat daha az kuru ve sıcağa sahip olduğundan, bu türden bir plazmaya kapatılan ruh gevşek ve narin hale gelir; nitekim erkeklerde de bunun tam tersi görülür.
Zira onların durumunda kuru ve sıcak daha fazla, soğuk ve yaş daha azdır; bu sebeple böylesi bedenlerdeki ruhlar metin ve daha faaldir.
45. Peki ruhlar nasıl akıllı hale gelir, anneciğim?
Ve İsis yanıtladı:
Görme organı oğlum, örtülere sarılıdır. Bunlar yoğun ve kalın olduğunda göz kararır, fakat ince ve hafif olduklarında görme gayet keskinleşir. Ruh için de durum böyledir. Zira kendisi cisimsiz olduğu gibi, kendisine uygun cisimsiz örtüleri de vardır.
Bu örtüler içimizdeki "soluklardır". Bunlar hafif, ince ve berrak olduğunda ruh akıllıdır, fakat tam tersine, yoğun, kalın ve bulanık olduklarında [ruh], tıpkı kötü havada olduğu gibi, uzağı göremez ve yalnızca ayaklarının dibinde duran şeyleri görür.
Ve Horus dedi,
Bizim en kutsal topraklarımızın dışındaki insanların, kendi yurttaşlarımız kadar bilge zihinli olmamasının sebebi nedir anne?
Yeryüzü, evrenin tam ortasında, gözleri göğe çevrilmiş bir insan gibi sırtüstü uzanır ve bir insanın uzuvları ne kadarsa o kadar bölgeye ayrılmıştır.
Gözlerini, kendi Babasına bakar gibi Göğe çevirir [Not: 1 Burada cümlenin devamı gelmediğinden, metinden bir şeylerin düştüğü açıktır.], ta ki O'nun değişimleriyle kendisininkileri de meydana getirebilsin.
Başını bütünüyle güneye vermiştir, sağ omzunu güneydoğuya, sol omzunu güneybatıya, ayakları Ayı'nın altındadır, sağ ayağı onun kuyruğunun altında, solu başının altında, uylukları Ayı'yı takip edenlerin altında, beli ise orta [Yıldızların] altındadır.
Bunun bir işareti şudur ki, güneydeki, O'nun başı üzerinde yaşayan insanların baş kısımları güzeldir ve iyi saçları vardır.
Doğudakiler dövüşe hazır ve okçu kavimlerdir, zira bu sağ ele aittir.
Batıdakiler daha metanetlidir ve çoğunlukla sol elleriyle savaşırlar, başkalarının sağ elle yaptığı şeyleri ise onlar kendi adlarına sola atfederler.
Ayı'nın altındakiler ayak hususunda üstündür ve bilhassa iyi bacakları vardır.
Onların biraz ardından gelenler, şimdiki İtalya'mız ve Yunanistan'ımız olan kuşaktakiler, hepsinin yapılı uylukları vardır ve [?]
Üstelik, bütün bu [kuzey] kısımları diğerlerinden daha beyaz olduğundan, üzerlerinde daha beyaz insanlar taşırlar.
Fakat atalarımızın en kutsal toprakları Yeryüzünün tam ortasında bulunduğundan ve insanın bedeninin ortası yalnızca yüreğin makamı olarak hizmet ettiğinden, yürek de ruhun başladığı yer olduğundan, buranın insanları yalnızca diğerlerinin sahip olduğu şeylerden noksan kalmamakla kalmaz, aynı zamanda özel bir bağış olarak bütün insanların ötesinde bir kavrayışla donatılmış ve bilgelikle doldurulmuştur, zira onlar O'nun yüreğinin üzerinde doğmuş ve yetiştirilmiştir.
Dahası oğlum, atmosferden toplanıp yığılan bulutların alıcısı güney olduğundan... [Not: * Burada açıkça bir şeyler düşmüştür, zira cümle hiçbir yerde tamamlanmamaktadır.]
Sözgelimi, nehrimizin oradaki donun çözülmesi üzerine oradan aktığının söylenmesi, tam da bulutların güneyde bu şekilde toplanması sebebiyledir.
Zira ne zaman bir bulut [Not: 1 Metin oldukça bozuktur.] inse, etrafındaki havayı pusa dönüştürür ve onu bir tür sis halinde aşağıya salar, sis ya da pus ise yalnızca gözlere değil, zihne de bir engeldir.
Oysa doğu, ey şanı yüce Horus, güneşin aralıksız doğuşlarıyla kargaşaya sürüklendiğinden ve aşırı ısıtıldığından, aynı şekilde onun zıddı olan batı da güneşin batışları yüzünden aynı şeyleri çektiğinden [Not: 2 Bu fikirler elbette düz bir dünya ve hareket eden güneş tasavvurundan doğmaktadır. Güneşin doğuşunda ve batışında yeryüzüne daha yakın olduğu düşünülürdü ve dolayısıyla doğunun ve batının uçlarındakilerin onun sıcağıyla yanıp kavrulma tehlikesi altında olduğu varsayılırdı.], oralarda doğan insanlara berrak bir gözlem için uygun koşullar sağlamaz. Boreas ise kendine denk düşen soğuğuyla, bedenleriyle birlikte insanların zihinlerini de dondurur.
Oysa bütün bunların merkezi arı ve dingin olduğundan, hem kendisi hem de içinde olan her şey için önceden bilir. Zira kederden uzak bir halde, durmaksızın meydana getirir, süsler ve eğitir, [insanlarla] yalnızca bu tür silahlarla savaşır, zaferi kazanır ve tıpkı iyi bir satrap gibi [Not: 1 Bu terimde belki de tarihsel bir ima sezilebilir; fakat önerecek uygun bir şey bulamıyorum.], yetkin bir hünerle kendi zaferinin meyvesini yenilenlere bahşeder.
Bunu da açıkla, ey hanımım, anneciğim! İnsanlar uzun bir hastalıkta hâlâ hayattayken, akıl sahibi parçalarının, bizzat akıllarının ve ruhlarının zaman zaman iş göremez hale gelmesinin sebebi nedir?
Ve İsis şu cevabı verdi,
Canlı şeylerin kimi oğlum, ateşle dost kılınmıştır, kimi suyla, kimi havayla ve kimi toprakla, kimi bunlardan ikisi ya da üçüyle ve kimi de hepsiyle.
Ve tam tersine, yine kimi ateşe düşman kılınmıştır, kimi suya, kimi toprağa, kimi havaya, kimi bunlardan ikisine, kimi üçüne ve kimi de hepsine.
Sözgelimi oğul, çekirge ve bütün sinekler ateşten kaçar, kartal ve şahin ve bütün yüksekten uçan kuşlar sudan kaçar, balıklar havadan ve topraktan kaçar, yılan açık havadan sakınır. Oysa yılanlar ve sürünen her şey toprağı sever, yüzen her şey suyu [sever], kanatlı şeyler vatandaşları oldukları havayı sever, daha da yüksekten uçanlar ise ateşi [sever] ve meskenlerini onun yakınında kurarlar. Kimi hayvanların da ateşi sevmediği söylenemez, sözgelimi semenderler, zira onlar yuvalarını dahi onun içine kurarlar. Bunun sebebi, şu veya bu unsurun onların bedenlerinin dış örtüsünü oluşturmasıdır.
Dolayısıyla her ruh, bedeni içinde bulunduğu sürece bu dört unsur tarafından ağırlaştırılır ve sıkıştırılır. Üstelik bunlardan bazılarından hoşnut olması, bazılarından ise cefa çekmesi doğaldır.
İşte bu sebeple felahının zirvesine erişemez, yine de tabiatı gereği ilahi olduğundan, onların içine [sarılı] haldeyken bile mücadele eder ve düşünür; gerçi bunlar, bedenlere bağlanmaktan kurtulmuş olsaydı düşüneceği türden düşünceler değildir.
Üstelik bu [bedenler] fırtına ve zorlukla yahut hastalık ya da korkuyla sarsılırsa, o vakit ruhun kendisi de dalgalar arasında çalkalanır, tıpkı altında sağlam hiçbir şey olmaksızın engin denizin ortasında kalan bir insan1 gibi.
ŞERH
SAV
1. "Dünyanın Bakiresi", Hermes öğretisine inisiyasyonun, bilgelik geleneğinin hiyerofant tarafından neofite sözlü olarak aktarıldığı ilk inisiyasyonun kutsal bir vaazıdır. Eğitici ya da vahyedici olan, İsis-Sophia'nın temsilcisidir ve onun adına konuşur; sevgili oğlu, yeni doğan Horus için ölümsüzlüğün ilk yudumunu akıtır; bu yudum, ölümlülerin unutkanlık ve cehalet kadehinin zehrini temizleyecek ve böylece onu "ölüler" arasından diriltecektir.
Bu akıtma, ilahi nizamın kusursuz bir düzen, bir gizemi aşan başka bir gizem olduğunu açıklar; her varoluş hali ve her varlık, o halin altındakiler için bir gizemdir.
Hiçbir ölümlü akıl bu düzeni asla kavrayamaz; dahası, henüz insanların olmadığı, yalnızca Tanrıların, yani ölüm bilmeyen o cevherlerin, Evren Yaratan'ın ilk yaratımının bulunduğu o çok eski çağlarda bile, bize göre birer gizem olan bu Tanrılar dahi, Gök'ü örtüsüz ve aşkın güzellikleriyle donatan daha büyük gizemlerin haşmeti karşısında hayret içindeydiler. Bu Tanrılar bile henüz Tanrı'yı bilmiyorlardı.
2. Tanrılar ölümsüzdü ama bilgisizdi; Gök'ün güzelliğiyle sarhoş olmuşlardı, Gök'ün gizemlerinin ihtişamı karşısında hayran, hatta dehşet içindeydiler. Derken her şeyin üzerindeki Baba'dan bir başka feyiz geldi; Zihninin İhtişamını onların kalplerine akıttı ve onlar bilmeye başladılar.1
Bu anlatıma, tüm bunların henüz insanlığımızın ortaya çıkmadığı bir "yeryüzü" için, görünüşe göre yeryüzümüzün şimdiki gibi olmadığı uzak geçmişteki günlerde, çağlar önce, insanların değil Tanrıların bulunduğu en saf Altın Çağ'da gerçekleştiğini öne süren efsanevi bir tarihsel gelenek karışır. O Tanrılar ırkı içinde, içlerindeki ışık cılız bir kıvılcım değil de ilahi bir alev olanlar, göksel bilgeliğin öğreticileriydi.
3. Hermes de bunlardandı; bireyden ziyade bir ırk ya da "varlık" idi; bu "Ateşin Oğulları", bilgeliklerinin kaydını "taş" üzerine sembollerle kazınmış halde, kendileriyle aynı ırktan olan ancak kendilerinden daha az bilen başkalarına emanet ederek bıraktılar ve böylece Göğe yükseldiler.
4. Onların ardından gelenlerin kalplerindeki alev o kadar parlak değildi; aynı ırktandılar ama daha genç ruhlardı, Tat-ırkıydılar. Hermes onlara doğrudan bilgiyi, "kusursuz görüşü" (theoria) aktaramadı ve bu yüzden bilgeliği sembol ve efsaneyle kaydetti. Daha da sonra Asklepios-ırkı, Tat-ruhlarına katıldı.
Bununla birlikte bütün bunlar çok, pek çok çağ önce, insan-tanrılar olan Osiris ve İsis'in günlerinden bile çok önce vuku buldu; zira Hermes'in gerçek bilgeliği o kadar kadimdi ki, bizzat İsis bile gizli kayıtları araştırmak zorunda kalmıştı, üstelik bunu ancak bizzat görme gücünü elde ettiğinde ve Hakiki Güneş zihninde doğduğunda, batıni görü vasıtasıyla yapabilmişti.
5. Ne var ki bu uzak geçmişin tarihini, kendi tasavvur ettiği haliyle yeniden inşa etmenin getirdiği gerilim yazar için fazlasıyla ağırdır. Efsanelerle, Plutarkhos'un "daimonların işleri" diye adlandıracağı şeylerle meşgul olduğunun farkındadır; gerçekte Hermes'in bu ilk "Kitapları"nın, şayet vaktiyle var olduysa bile, artık hiçbir fiziksel mevcudiyeti kalmadığını bilir; anlatılan efsaneler ne olursa olsun ya da genel rahipler sınıfı ilk Hermes'in kadim fiziksel yazıtları hakkında neye inanırsa inansın, bütün bunların geçip gittiğini ve Hermes'in gerçek bilgeliğinin yeryüzü mabetlerinde saklı olmayıp esir levhalarına kazınmış olduğunu bilir.
"Kitaplar", "kozmik unsurların kutsal sembolleriyle" kazınmış ve "Osiris'in sırlarının", yani yaratıcı ateşin, kalpte konuşan ışığın gizemlerinin yanı başında gizlenmiştir. Hermes'in hakiki Kitapları
kendi mıntıkalarında, görünmeyen âlemin, yani semavi Mısır'ın saf unsurları içinde saklıdır.
6. Bu bilgelik, insanların "ruhları" için muhafaza edilmiştir; o fiziksel bir bilgi değil, bir ruh irfanıydı. Bunun üzerine yazar, tamamı "Hermes'in Kitapları"ndan alınan, insanların "ruhlarının" düşüşten önceki durumlarında yaratılışına dair geleneğini1 aktarmaya başlar. Ruhun yaratılışı şöyle gerçekleşir:
Gözcüler2 Yaratan'a yaklaşır. Yeni bir Kozmik Şafak, yeni bir Gün için vakit gelmiştir. Gece'den sonra Evren'in uyanma vakti erişmiştir.3 Evrenin Yaratıcı Zihni dikkatini, düşüncesini şeylerin yeni bir evresine, yeni bir dünya dönemine çevirir.
7. Tanrı gülümsedi ve kahkahası uzayda yankılandı4 ve Kelâmı ile yeni dünya-uzayının ilksel karanlığından yeni şafağı ışığa çağırdı. İlk yaratımı olan aşkın yahut akılla kavranan Doğa, yeni güzelliğinin tüm harikasıyla O'nun huzurunda durdu; bu, yeni evrenin ya da sistemin ilksel pleroması, yani gizil doluluğu, dünyamızın ideal kozmosuydu; zira daha pek çok başkaları vardı, bu gizeme hayret eden Tanrılar gibi.
Derhal bu Doğa birden üçe bölündü; kendisi, Emek ve onların en güzel çocuğu İcat; Tanrı bunlara var olma armağanını bahşetti, onlar ise yalnızca ideal formu üretiyorlardı.
--- 1 [Not: Meineke, anthrōpos ("insan") yerine antherikos ("çiriş otu") okur ve Kallimakhos'un Delos İlahisi, 193 ile karşılaştırır: palirroia hōs ("dalgalı deniz gibi"). Fakat ben bu zorlama "düzeltme" için bir gereklilik görmüyorum.] 1 [Not: Tanrılar arasında Tanrı bilgisinin doğuşu ve bu bilginin insana doğru kademeli inişi, bize bir bakıma Basilides sistemindeki "İncil"in iniş yöntemini hatırlatır.] 1 [Not: Yahut daha ziyade vahyini; bkz. § 15: "Hermes'in bana konuştuğu sırada söylediği gibi."] 2 [Not: Krş. Hanok'un Kitabı'ndaki İyigörürler (Egregores); bkz. Charles Çevirisi (Oxford; 1893), Dizin, "Watchers" maddesi.] 3 [Not: Hint-Aryan geleneğinin terimleriyle ifade edecek olursak, periyodik bir Pralaya'yı takip eden yeni Manvantara.] 4 [Not: Bir Mısır geleneğinde yaratılış, Yaratan'ın yedi katlı bir kahkaha tufanıyla, yani yedi kat "Ha!" sesiyle patlak vermesi olarak tasvir edilir.]
O halde ilk yaratılış; Tanrı'nın kendilerine varlık bağışladığı kudretlerin, tiplerin ve idelerin ortaya çıkarılmasıydı, bu henüz nihai yetkinlikteki "yukarıdaki" dünya, ilksel Cennet'ti ve böylece var olacak yeni evrenin değişmez sınırlarını teşkil ediyordu. Var olan bu şeyler "soluklar" ya da "canlar" ile değil, "gizemler" ile doluydu; zira bunlar henüz mevcut değildi.
8. Bir sonraki aşama, dünya alanını şart koşan ilksel unsurların en güzel karışımına, yaşamların ruhani (fiziksel olmayan) soluğunun üflenmesidir. Bu karışıma ya da can tözüne psychosis denir. İlksel unsurlar bizim bildiğimiz karışık toprak, su, ateş ve hava değildi; (7) numaralı ifadeden anladığımız kadarıyla ("Gök her şeyle dolsun, hava ve esir de [? = ateş] öyle!"), "bilen ateş" (belki de Hermes'in başka yerlerde adlandırdığı gibi "kendi içinde ateş" ya da makul [anlaşılır] ateş, ihtimal ki sözde "Keldani Kehanetleri"ndeki "ateşin çiçeği") ve bilmeyen havaydı. Böyle doldurulan şey Cennet ya da ideal dünyadır; toprak-su bile henüz tezahür etmemişti, toprak ve su ise hiç yoktu.
O halde görünüşe göre bu canlar (yukarıda, aşağıdaki sonraki insan evresine tekabül eden canlar), üçünün bir karışımıydı, ruh, bilen ateş ve bilmeyen hava; üçlükler halindeydi, yine de psychosis denen bir birlikti.
9. Dahası, hepsi özünde eşitti fakat belirli bir sayılama yasasına göre farklılık gösteriyorlardı; ayrıca Platon'da olduğu gibi, küçüğün ve büyüğün, içtekinin ve dıştakinin benzerliği yasası uyarınca, muhtemelen her yıldız için bir can olmak üzere sayıca belirliydiler.
10. O halde bu canlar "kutsal (ya da tipik) insanlardı",
"kutsal hayvanların" yaratılışından önceki bir yaratılıştı; yurtları Yukarı Doğa'daydı, "esirin en güzel makamı" olan semavi kozmostaydı.
11. Belirli makamlara ve "çarkı döndürme" görevine atanmışlardı; yani göreceğimiz üzere, doğum ve ölüm için biçimler şekillendirecek ve böylece büyük kürede daima deveran eden yaşam akımları için aktarım vasıtaları sağlayacaklardı. Bu onların tayin edilmiş göreviydi, efendileri olan Büyük Kral'ın itaatkâr evlatları olarak üzerlerine konulmuş yasaydı. Belirlenen makamlarını korudukları sürece, yıldızların ortasında tahta oturmuş olarak, daha büyük evrenin ihtişamını tam bir temaşa içinde, saadet ve güzellik ortamında sonsuza dek yaşayacaklardı. Ancak yasaya itaatsizlik ederlerse, onları bağlar ve ceza beklemektedir.
12. Ardından canların bir başka yaratılışına geliyoruz, takip etmesi biraz güç bir konu. Bu canlar öncekilerden daha alt bir derecededir, çünkü ilksel su ve topraktan, bugün bu isimlerle adlandırdığımız bileşik unsurlardan değil, varsaymamız gerekir ki "kendi içinde su" ve "kendi içinde toprak"tan meydana gelmişlerdir. Bunlar, yeryüzünde hayvanların insana olan ilişkisi neyse, "çarkı döndüren" canlara aynı ilişkiyi taşıyan birtakım "kutsal hayvanların" ya da yaşamların canlarıdır. Bununla birlikte, yeryüzündeki hayvanlar gibi biçimlenmemişlerdir, tipik hayvan biçimlerine dahi sahip değillerdir; insan olmadıkları halde insan biçimlerini taşırlar.
13. İlahi "su-toprak" tözü henüz tükenmemişti, bu yüzden geriye kalan kısım "önden gitmiş ve Tanrılar diyarına çağrılmış olan canlara", yani az önce sözü edilen, en yüksek esirdeki Tanrıların yanındaki makamlara devredildi. Bu canlar elbette asıl insan-canlardır.
Bu İnşaatçılar, arta kalan bu tözden, Yaratıcı'nın kendilerine verdiği modellere göre, "canların hareketlerine" tekabül eden uygun bir sıra içinde dizilmiş, asıl "insan" tipinin altındaki belirli yaşam tipleri olan hayvanları şekillendireceklerdi. Başka bir deyişle, kopyalanacak hayvan tiplerine göre çeşitli İnşaatçı sınıfları vardı. İnşaatçılar biçimleri şekillendirecek, Yaratıcı ise içlerine yaşamı üfleyecekti.
14. Böylece bu İnşaatçılar kuşların, dört ayaklıların, balıkların ve sürüngenlerin fiziksel bedenlerini değil, esiri ikizlerini şekillendirdiler; zira henüz yeryüzü katılaşmamıştı.
15. Ve böylece İnşaatçı-canlar görevlerini tamamladılar ve semavi hayvan tiplerinin ilksel kopyalarını şekillendirdiler. İşleriyle gururlanarak, makamlarının yasasının kendilerine getirdiği kısıtlamalara karşı huzursuzlandılar ve Yaratıcı tarafından takdir edilen sınırları aştılar.1
Bunun üzerine ceza bildirilir ve Yaratıcı, itaatsiz canları içine hapsetmek amacıyla insan bedenini yapmaya karar verir.
Ve burada sırası gelmişken öğreniyoruz ki, daha önce geçen bu ruh-oluşumunun tümü, yazar için Hermes'in doğrudan öğretisiydi; ancak herhangi bir fiziksel Hermes'in değil, "Kitapları" kuşaklarda (5) gizli olan o Hermes'in, yazarın inanmamızı isteyeceği üzere, ancak içsel görüsü açıldıktan ve gizemleri her şeyi gören gözlerle temaşa ettikten sonra yüz yüze tanımaya başladığı Hermes'in öğretisiydi.
16. İnsan biçiminin bu yeni ve gizemli inşası için, insan-canların akraba olduğu (17) yedi itaatkâr Tanrının tümü, onların başı olan, Yüce Olan'ın sevgili oğlu ve habercisi, "Ruhumun canı ve kendi Zihnimin kutsal aklı" bizzat Hermes tarafından çağrılır.1
--- [Not: 1. Krş. Basilides'in ifade ettiği aynı fikir (ap. Hipp., Philos., vii. 27), fakat ters sırada; dünya sürecinin tamamlanışından ve maddeyle birleşmeden elde ettiği tüm tecrübesiyle "Oğulluğun" nihai yükselişinden bahsederken, Oğulluk mertebesine erişememiş geriye kalan canlar hakkında, üzerlerine bir süreliğine Büyük Bilgisizliğin çökeceğini söyler.
"Böylece, doğası yalnızca bu varoluş durumunda ölümsüz kalmak olan bu varoluş durumundaki tüm canlar, bu durumdan farklı ya da daha iyi herhangi bir şeyin bilgisi olmaksızın kalırlar; aşağı mertebedeki canlar imkânsız nesnelerin peşinde koşarak ıstırap çekmesinler diye, tıpkı balıkların koyunlarla birlikte dağlarda otlamayı arzulaması gibi, zira böyle bir arzu onların yok oluşuyla sonuçlanırdı, daha yüksek durumlardaki üstün şeylere dair hiçbir fısıltı veya bilgi de olmayacaktır. Her şey kendi uygun durumunda kalırsa yok edilemezdir, ancak doğal sınırlarını aşmayı ve çiğnemeyi arzuladıkları takdirde yok oluşa tabidir."]
17- Yedilerin tamamı, sahip oldukları en iyi şeyi insana bahşedeceklerine söz verirler.
18. İnsan suretinin biçimlendirileceği plazma, İnşa Edicilerin hayvan suretlerini çoktan meydana getirmiş oldukları karışımın artığıdır. Fakat insan bedenlerinin İnşa Edicisi, plazmayı daha da fazla suyla karıştıran Hermes'in bizzat kendisidir.
19. Yazar burada, geleneğinin kaynağına dair bir bilgi daha ekler. Bu artık daha önce olduğu gibi Hermes'in bizzat rüyette kendisine vahyettiği şey değil, yazarın "Kara Ayin" olarak adlandırılan belirli bir inisiyasyonda kendisine anlatılanlardır. Bu ayine, "her şeyin en eskisi" ya da belki daha doğru bir ifadeyle "[bizlerin] hepsinin en kadimi" olarak adlandırılan Kamephis başkanlık etmiştir. Böylece Kamephis, İsis'inkinden daha eski bir bilgeliğin temsilcisi olarak tasavvur edilir, yine de o bile yalnızca Hermes'in geleneğini aktarmaktadır.2
20. Ruhlar "ete kemiğe büründürülür" ve yüksek sesle feryat ederler. Anlaşılan o ki, ilk başta hepsi meramını açıkça dile getiremez; çoğu yalnızca inleyebilir, çığlık atabilir ya da tıslayabilir. Bununla birlikte, ruhların önde gelen sınıfı, açıkça konuşabilecek ölçüde plazmaya hâkim olabilir ve böylece içlerinden biri Göğe umutsuz bir yakarışta bulunur.
21. Artık semavi durumlarını yitirmişlerdir ve Gök onlara kapatılmıştır; artık "ışıksız" göremezler. Bir "yüreğin daracık sınırları" içine kapatılmışlardır; varlıklarının Güneşi, yürekte gizlenmiş yalnızca bir ışık kıvılcımına dönüşmüştür. Bu elbette insandaki en derin hakikat olan logos'tur.
22. Ruhlar bu mutsuz yazgılarının biraz olsun hafifletilmesi için dua ederler ve onlara ahlak yasasının şartları izah edilir. Doğru davrananlar, bedenleri çözüldüğünde yeniden Göğe yükselecek ve huzur bulacaktır; kötülük yapanlar ise tenasüh yasası altında, yani bedenden bedene, zindandan zindana geçerek kurtuluşları için çabalayacaklardır.
23. Daha sonra, kral, filozof ve peygamber olacak olan "daha doğru kimselerin" enkarne oluşlarına bilhassa atıfta bulunularak bu tenasühün ayrıntıları verilir. Açıkça belirtilmese de anlaşıldığı kadarıyla bu tür ruhlar, yeniden doğum çarkından geçerken, bir insan bedeninde enkarne olmadıkları zamanlarda, kartal, aslan, ejderha ve yunus olarak verilen başlıca hayvan türlerinin ruhlarıyla bir tür yaşam süreceklerdir. Ya da bu tahminimizde haksızsak, bu tür ruhlar hayvani cüzlerinde en asil hayvan cevheri türleriyle yakın bir ilişki içinde olacaklardır (24).
25. Şimdi sahneye, Momus suretinde, hakiki bir Erdgeist olan Yeryüzünün kudretli Aklı çıkar; ona duyduğu sevgiden ötürü konuşarak (28), Hermes'i insanların ruhları üzerindeki dertleri ve imtihanları artırmaya teşvik eder, ta ki hadlerini aşmaya cüret etmesinler (25-27). Ve bunun üzerine Hermes, şaşmaz kaderin ve mekanik cezanın aletini ya da çarkını harekete geçirir.
29. Bütün bunlar, şu anki katı yeryüzümüz bakımından henüz her şeyin hareketsiz olduğu yeryüzü yaşamının şafağında gerçekleşti. O halde, yeryüzündeki şimdiki varoluş evremizin henüz tezahür etmediğini; yeryüzünün henüz bütünüyle "titremekte" olduğu ve şimdiki katılık durumuna henüz sertleşmediği dönemde, her şeyin henüz çok daha latif ya da daha ilkel bir varoluş durumunda olduğunu, yani insan plazmasının esiri bir durumda olduğunu varsaymalıyız (30).
31. Yeryüzü yavaş yavaş katılaşır. Artık daha katı olan yeryüzüne, Yaratıcı ve O'nun itaatkâr oğulları, yani isyan etmemiş olan Tanrılar, tabiatın bereketini akıttılar. Bu durum, her biri ışık ve hayat vermek üzere bir elle nihayetlenen güneş ışınları olarak Mısır'da tasvir edilen, bereket ellerinin güzel sembolüyle anlatılır.1
Hapsedilen ruhlar, yani itaatkâr Tanrıların hısımları, isyanlarını sürdürürler; onlar insanlığın, kendilerinden çok daha zayıf olan, anlaşılan o ki eşyanın tabiatından olağan biçimde evrilmiş ve henüz çocukluk çağında olan bir insanlığın önderleridirler. İtaatsiz Olanlar, onlara sevgi ve bilgelik dersleri vermek yerine, onları şer amaçlar için, savaş ve çatışma için, zulüm ve vahşet için kullanırlar.
32. İşler gittikçe kötüleşir; saf unsurlar çaresizlik içinde Tanrı'ya şikâyette bulunana dek yeryüzü vahşi insanın dehşetiyle kirlenir. İşleri yoluna koyması için Kendisinden mukaddes bir tecelli göndermesini dilerler (32-34).
35. Bunun üzerine Tanrı, yeni bir doğumun gizemini, ilahi bir inişi ya da sudûru, Ari Hindu geleneğinin adlandıracağı üzere bir avatara'yı, ikili bir tezahürü gönderir.2 Ve böylece Osiris ile İsis dünyaya yardım etmek, insanları vahşetten döndürmek ve eski haline getirmek için doğarlar...
1 Krş. Hermes Duası, iii. 3.
2 Bu durum, Mısır geleneğinin tezahürü yalnızca erkek cinsiyetiyle sınırlandırmadığını ve bu bakımdan diğer tüm geleneklerden üstün olduğunu göstermesi açısından özel bir ilgiye şayandır.
...dünyayı. Bütün kanun, ilim ve bilgelikte doğrudan Hermes tarafından eğitilenler onlardı (37). Görevleri başarıya ulaşır ve "dünya" Dönüş Yolu'nun bilgisiyle dolar. Fakat Göğe yükselişlerinden önce Baba'ya bir niyazları vardır; sadece yeryüzü değil, Göğün kendisine kadar olan çevre uzamlar da hakikatin bilgisiyle dolsun. Böylece, ne yazık ki Stobaeus'un kopyalamayı uygun görmediği bir sitayişle, her şeyin Atasını ve Hükümdarını terennüm etmeye koyulurlar.
"Dünyanın Bakiresi" risalesinin özgün metninin, Osiris ve İsis İlahisi'nin atlanması haricinde kesintiye uğramadığı açıktır ve ii. Pasaj, diğer bakımlardan doğrudan i. Pasaj'ı takip eder. Konu, verilen talimattan hareketle ele alınan asil ruhların doğumudur...
39. Dört ana uzam vardır: (i) Bütünün efendisi olarak Görünmez Güneş ile birlikte Tanrıların mesken tuttuğu Görünmez Gök; (ii) bizim için Güneş'in önderi olduğu Yıldızların mesken tuttuğu Esir; (iii) oluş yollarının gözcüsü olarak Ay tarafından yönetilen, enkarne olmamış ruhların ikamet ettiği Hava; (iv) insanların ve hayvanların mesken tuttuğu Yeryüzü; insanlar üzerindeki doğrudan yönetici ise o devrin İlahi Kralı'dır.
40. Kral-ruh Tanrıların sonuncusu ama insanların ilkidir, ne var ki yeryüzünde yalnızca bir yarı tanrıdır, zira gerçek ilahiliği perdelenmiştir. Ruhu veya ka'sı, insanlığın geri kalanınınkinden daha üstün bir ruh düzleminden gelir.
Normal biçimde evrilen insanlığın yükselen ruhlarının, bedene girip çıkış döngülerinde durmaksızın genişleyen daireler çizdikleri, erdem ve bilgide ilerledikçe, yeniden doğuşa doğru tekrar alçalmadan önce, ara durumdaki yükselişlerinin doruk noktasında, duyulur dünyanın sınırlarına ve Cennetin hudutlarına her defasında daha da yakın bir konuma yükseldikleri düşünülmektedir.
41. Fakat bir de yalnızca hafifçe haddi aşmış ve bu yüzden yalnızca insanlığın bu mertebesine kadar alçalan, inişteki başka bir soylu ruhlar sınıfı vardır.
42. Zira soylu ya da yönetici ruh yalnızca savaşçı bir hükümdar değildir, onun egemenliği barış sanatlarında da kendini gösterebilir. O adil bir yargıç, bir müzisyen ya da şair, bir hakikat aşığı ya da filozof olabilir. Bu ruhların faaliyetleri, daha alt mertebelerdeki ruhlarda, yani maddi varoluşun daha derinlerine düşmüş olan o ruhlarda olduğu gibi, Basilides'in hayvani doğanın "eklentileri" olarak adlandıracağı şeyler tarafından belirlenmez, onlar daha kutlu bir düzen, doğuma giden yolda kendilerine eşlik eden melekler ve daimonlardan oluşan bir maiyet tarafından belirlenir.
43. Ne var ki doğuş biçimlerine dair anlatım, ya Stobaeus'un bunu alenileştirmedeki tereddüdü ya da sonraki bir müstensih tarafından metinden çıkarılması yüzünden, ne yazık ki elimizden kaçıp gitmiştir.
44. Devamında bize cinsiyetin ruhun asli bir vasfı olmadığı söylenir. O, bedene ait bir "arazdır", fakat bu beden fiziksel beden değil, "havai" bedendir; bu hava ise basit bir unsur olmayıp halihazırda dört alt unsura ayrışmıştır.1
45. Dahası, ruhun görüşü ya da idraki de "havalar" olarak adlandırılan birtakım kılıfların saflığına bağlıdır; bu "havalar" görünüşe göre daha da latiftir
46. Ardından Mısır'ın üstünlüğüne ve Mısırlıların bilgeliğine dair safiyane bir gerekçe gelir (46-48). Burada yazarın artık doğrudan Trismegistusçu geleneğe bağlı kalmadığı, halk arasındaki kabulleri araya ekleyip genişlettiği görülmektedir.
49. Parçanın kalan kısımları hezeyanın nedenine dair mülahazalara ayrılmıştır (49, 50) ve Stobaeus, yazarın izahatını tamamlamasına görünüşe göre izin vermeden alıntısını sona erdirir.
KAYNAKLAR?
Şimdiye kadar istisnasız bir şekilde "Dünyanın Bakiresi" olarak tercüme edilen başlığın anlamına dair tartışma, daha ileride ele alınmaya daha uygundur.
Özgün risalenin ne kadarının Stobaeus tarafından bize aktarıldığını harici yollarla belirlememizin imkanı yoktur. Bununla birlikte elimizdeki iki Alıntı, açıkça birbiriyle doğrudan bağlantılıdır ve özgün metin yalnızca Osiris ile İsis İlahisi'nin talihsiz bir biçimde atlanmasıyla kesintiye uğramıştır. Dahası, ilk Alıntı açıkça risalenin başlangıcı değildir, zira daha önce geçmiş olan şeylere atıfta bulunan sözlerle başlar; ikinci Alıntı ise bir konunun ortasında, son derece yetersiz bir biçimde sona erer.
Fakat elimizdeki metin, yazarın kaynaklarını, gerek yazılı gerek sözlü, gerek fiziksel gerekse psişik olsun, nasıl değerlendirdiğine dair bize son derece ilginç ipuçları sunmaktadır. Elbette yazar, risalesini edebi bir bütün olarak kabul etmemizi isterdi; nitekim konu öylesine işlenmiştir ki, yazarın önünde duran edebi kaynakların neler olabileceğini keşfetmek çok güçtür, zira anlatı, bilgi kaynaklarına dair birbiriyle bir nebze çelişkili ifadelerin araya girmesine karşın, aynı düşünce kalıbı ve edebi biçim içinde gayet pürüzsüzce akıp gitmektedir.
Bununla birlikte, Reitzenstein (s. 136) yaratılış hikayesinin iki eski biçimin tartışmasız izlerini taşıdığını ve iki (veya daha doğru bir ifadeyle dört) farklı giriş bulduğumuz için bunun şaşırtıcı bir husus olmadığını açıkça belirttiğinde, ona bütünüyle katılmamız mümkün olmamaktadır. Bu giriş niteliğindeki ifadelerin görünüşte birbiriyle uyuşmadığı doğrudur, fakat daha derin bir incelemeyle bunların gerçekte kendi içinde çelişkili olmadığı anlaşılır.
DOĞRUDAN SES VE HERMES'İN KİTAPLARI
Temel tasvir, İsis'in mualliminin, dünyanın yaratılışını, yani yeryüzü sistemimizin yaratılışını ve ruhların yapılışını kendi ruhsal görüşüyle müşahede etmiş olan Hermes olduğudur (2). İsis bilgisini iki yoldan edinmiştir, ya Hermes'in kutsal Kitaplarından (4, 5) ya da Üstadın doğrudan ruhsal sesinden (15). Buradaki gaye, açıkça doğrudan vahyedilmiş bir otorite iddiasında bulunmaktır, zira Kitaplar dahi fiziksel değildir. Onlar, şayet vaktiyle fiziksel idiyseler bile yok olup gitmişlerdir ve ancak gizlendikleri kürelere (5) yükselerek, görünmeyen tabiatın levhalarından geri elde edilebilirler; bu küreler ise açıkça S. I. H., 8'de bahsi geçen ruh mekanlarıyla aynıdır.
Aynı zamanda, sonraki ayrıntılarında tarihsel ve fiziksel olduğunu iddia etse de, başlangıcında bütünüyle mitolojik ve psişik mülahazalar barındıran başka bir gelenekten de söz edilmektedir. İlk ve en kadim Hermes Cennete yükseldiğinde, Kitaplarını yeryüzünde değil, kürelerdeki hısımları olan Tanrıların muhafazasına bırakmıştır (3). Yeryüzünde bu bilgeliğin ardılı, Hermes'in sevdiği ve oğlu Tat olarak kişileştirilen daha genç bir soy olmuştur. Bunlar hakiki ilmi yüz yüze anlayamayacak kadar henüz genç olan ruhlardı. Görünüşe göre insanlığımızın Tat (Thoth) rahipleri olarak kabul edilmişlerdi; bunlara daha sonra, öğretilerini köken itibarıyla Ptah'tan almış olan başka bir gelenek silsilesinin hakikat aşıkları, İmuth (Asklepios) kardeşliği katılmıştır.1 Bu durum, muhtemelen sırasıyla Memfis ve Teb rahipliklerine ait olan iki mistik ilim geleneğinin veya ekolünün kadim bir birleşimine işaret ediyor gibi görünmektedir.2
[Not: 1. "Ruhani" veya "havai" beden ya da taşıyıcı, alt unsurlardan meydana gelir, ancak tıpkı fiziksel bedende "toprak" unsurunun baskın olması gibi, onda da "hava" alt unsuru baskındır. Philoponus, Prooem. in Aristot. de Anima; bkz. Orpheus adlı eserim. Bunu Hint teozofisindeki prana kavramıyla karşılaştırınız.]
Ancak açık olan şudur ki yazar, gerek İsis gizem kültünün kabul görmüş geleneğinden gerekse Tat-Asklepios ekolünden daha yüce ve daha doğrudan bir öğreti ortaya koyduğunu ileri sürmektedir. Bunu, en kadim Hermes'in doğrudan talebesi olan İsis'in şahsında yapar,3 böylece bize Teoriklerin ya da doğrudan görüye sahip olanların Hermes çevrelerinde, İsis gizem öğretisi bilgeliğin bir geleneği sayılsa da yine de doğrudan görünün aydınlanmasına tümüyle tabi görüldüğünü gösterir.
1 Krş. Diog. Laert., Prooem., i.: "Mısırlılar, Hephaistos'un (Ptah) Neilos'un (Nil) oğlu olduğunu ve felsefenin, yani önderleri rahipler ve peygamberler olan felsefenin kurucusu olduğunu söylerler", yani vahye dayalı mistik bir felsefenin.
2 Nitekim Suidas ("Ptah" maddesinde), Ptah'ın Memfis rahipliğinin Hephaistos'u olduğunu söyler ve aralarında tedavülde olan darbımesel niteliğinde bir söz aktarır: "Ptah seninle konuştu." Bu bize metnimizi hatırlatır: "Hermes bana hitap ettiğinde söylediği gibi."
3 İsis'in kendisini Hermes'in kızı ya da talebesi olarak tarif eden, "kutsal vaazlar" irat edicisi tipi eskidir ve geriye doğru uzanır
KAMEPHİS VE KARANLIK GİZEM
Tüm bunlarla bariz bir çelişki içinde şu ifade yer alır: "Şimdi iyice kulak ver Horus oğlum, zira sana atamız Kamephis'in tüm amellerin kayıtçısı Hermes'ten işitme ayrıcalığına erdiği, benim de yetkinlik bahşeden Kara [Ayin] ile beni onurlandırdığında Kamephis'ten işittiğim mistik temaşa anlatılmaktadır" (19).1
Burada Reitzenstein (s. 137), (i) Hermes'in talebesi olan daha geç dönem bir tanrı Kamephis ile (ii) İsis'in öğretmeni olan daha eski bir tanrı Kamephis biçimindeki bütünüyle farklı iki geleneğin kaynaştırıldığını keşfettiğini öne sürer; fakat bu konuda ona katılamıyorum. Her şey, Reitzenstein'ın "tüm [tanrıların] en kadimi" anlamına geldiğini düşündüğü, benim ise "[bizlerin] hepsinin en kadimi" olarak çevirdiğim para tou pantōn prognesterou sözlerine yüklenen anlama bağlıdır.
Ben bunun yalnızca şu anlama geldiğini kabul ediyorum, genel İsis geleneğine göre gizemlerinin kurucusunun Kamephis olduğu belirtilirdi, fakat İsis-Hermes çevreleri, doğrudan doğruya İsis geleneğindeki en kadim şahsiyet olsa da bu Kamephis'in de sırası gelince daha da kadim olan Hermes'in talebesi olduğunu iddia etmekteydi.
Kamephis derecesi, muhtemelen gizem kültünde "Karanlık Gizem" veya "Kara Ayin" olarak adlandırılan mertebeye riyaset eden baş-hierofant tarafından temsil edilmekteydi. Bu, yalnızca daha alt derecelerdeki uzun bir sınanmanın ardından ona layık görülenler için icra edilen bir ayindi, görünüşe göre ışıkta icra edilen gizemlerdeki öğretimden çok daha kutsal bir niteliğe sahipti.
Bu nedenle, burada İsis geleneğinin en ezoterik kurumuna bir atıf bulunduğunu öne sürmek isterim; bunun daha kesin niteliğini daha sonra ele alacağız, şimdilik bunu karanlıkta zuhur ettirildiği anlaşılan belirli nesnelerle ya da gösterilerle ilişkilendirmek kafidir. İskenderiyeli Clement'in Stromateis adlı meşhur derleme kitabında söylediği gibi:1
"Greklerin gizemlerinde arınmaların ilk sırayı alması nedensiz değildir, tıpkı Barbarlar [yani Grek olmayanlar] arasındaki yıkanmalar gibi. Bunların ardından, sonra gelecek olanlar için bir öğretim ve ön hazırlık temeli barındıran küçük gizemler gelir; ardından da evrene dair öğrenilecek hiçbir şeyin kalmadığı, yalnızca tabiatı [bizzat kendisini] ve [inisiye olanlara mistik olarak gösterilen] şeyleri temaşa edip kavramanın kaldığı büyük gizemler gelir."2
1 Bu eserin daha doğru başlığı, Clement'in bizzat belirttiği ve Hort'un Ante-Nicene Fathers adlı eserinde (s. 87, Londra, 1895) isabetle kaydettiği üzere, "Hakiki Felsefeye Göre Gnostik Notlar (ya da Kayıtlar)" olmalıdır.
bunlardan "şekiller" (schēmata) olarak bahseder; bu, Proklos'un (In Plat. Rep., s. 380) Tanrıların zuhurlarında büründükleri görünüşlerden söz ederken kullandığı ifadenin aynısıdır; Platon (Phaidr., s. 250) bunlara "kutlu hayaller" veya "saadet veren görüler" (eudaimona phasmata) der; Epinomis'in yazarı (s. 986) bunları "dünyada görülmesi en güzel şey" olarak tarif eder; bunlar Plutarkhos'un (Wyttenbach, Fragm., vi. 1, t. v.) "mistik manzaraları" ya da "harikaları", "kutsal görünüşleri" ve "kutsal gösterileridir",
KNEPH-KAMEPHİS
Fakat Mısırlıların teolojisinde Kamephis kimdi? Reitzenstein'a göre Kamephis veya Kmephis, yani Kmeph, Mısırbilimciler tarafından, Plutarkhos'a göre1 Thebaid'de doğurulmamış ve ölümsüz Tanrı olarak tapınılan Kneph ile bir tutulur. Bununla birlikte Kneph, Sethe'nin gösterdiği gibi,2 "annesinin boğası [ya da kocası]", "kendini yaratmış olan yaratıcı" olan Ammon'un diğer adlarından biridir. Dahası Bybloslu Philon'un söylediği gibi Kneph, İyi Daimon'dur.3 O, Güneş tanrısı ve Gök tanrısı Ammon'dur.
"Gözlerini açarsa, ezelî yurdundaki her yeri ışıkla doldurur; kapatırsa her yer kararır."
Burada karanlıkta ışığı veren ve gözleri açan olarak Kneph-Ammon karşımıza çıkar.
Ayrıca Porphyrios6 bize Mısırlıların Kneph'i demiurgos ya da yaratıcı olarak kabul ettiklerini ve onu mavi-siyah tenli, bir kuşak kuşanmış ve elinde tutan bir insan şeklinde tasvir ettiklerini söyler
Aristeides'in (Orat., xix.) "anlatılamaz zuhurları" (arrhēta phasmata), Himerios'un (Eclog., xxxii., s. 304, ed. Wernsdorf), hatırasının salihlerin ruhlarına ölümden sonraki hayatta ve yeniden doğuma döndüklerinde eşlik ettiği söylenen o yüce manzaralar. Krş. Lenormant (F.), "The Eleusinian Mysteries", The Contemporary Review (Eylül 1880), s. 416; bununla birlikte kendisi, bu ünlü filozofların ve yazarların sıfatlarını yalnızca alt derecelerin mekanik figürleri ve sahne düzenekleri uğruna tükettiklerini düşünür. Bkz. "Notes on the Eleusinian Mysteries", The Theosophical Review (Nisan, Mayıs, Haziran, 1898),
4 protogonōi, yukarıdaki prognesteron pantōn ile krş.
...bir asa ve hükümdarlık kanatlarından bir taç takmaktadır. Porfirios'un aktardığına göre bu sembolizm, onun keşfedilmesi güç, gizli1 ve tezahür etmemiş2 Logos'un veya Aklın temsilcisi olduğunu; ışık ve aynı zamanda yaşam verenin o olduğunu3 ve Kral olduğunu simgelemekteydi. Başındaki kanatlı tacın, zihinsel olarak hareket ettiğini veya faaliyette bulunduğunu simgelediğini de ekler.
Şu halde Kamephis, İsis geleneğinde Logos-yaratıcı olan Agathodaimon'un temsilcisi konumundadır. Ne var ki o, bu makamın daha sonraki bir sahibidir ve bu makam ona Hermes tarafından devredilmiştir ya da her halükarda o, Logos bilgeliğinde Hermes tarafından eğitilmiştir.
BİRİNCİ HERMES VE İKİNCİ HERMES
Bu bağlamda, Synkellos'un4 Manetho'nun beyanından aktardığını söylediği anlatıya başvurmak aydınlatıcı olacaktır.
Synkellos'un belirttiğine göre Manetho, kitaplarında Kral Ptolemaios'a Mısır hanedanlarına dair verdiği yanıtları anıtlara dayandırdığını ifade etmektedir.
"[Manetho] bize bu anıtların Tufan'dan önce, Birinci Hermes olan Thoth tarafından kutsal dilde ve kutsal yazı karakterleriyle kazındığını; Tufan'dan sonra ise kutsal dilden o günün ortak diline çevrildiğini, fakat [yine de] hiyeroglif karakterlerle [yazılarak] İyi Daimon'un oğlu, Tat'ın babası İkinci Hermes tarafından Mısır tapınaklarının iç mabetlerindeki kitaplarda muhafaza edildiğini aktarır."
1 Krş. Iustinus Martyr'in Cohort., xxxviii'de atıfta bulunduğu "Ammon'un Sözleri (Logoi)" adlı metindeki "tamamen gizlenmiş" sıfatı ve "Fragments from the Fathers"taki buna dair not.
2 Koyu renkli bedenle simgelenmiştir.
3 Zōotokos, muhtemelen kuşak (kadının simgesi) ve asa (erkeğin simgesi) ile temsil edilmektedir.
Burada, "Mısır Başrahibi Manetho" üzerine "Prolegomena"nın V. Bölümünde daha önce sanıldığı kadar kolayca bir kenara atılamayacağını gösterdiğim ve doğrudan Hermes'in Kitapları'nı ele alan, Manetho'ya kadar uzanan bir gelenekle karşı karşıyayız.
Kuşkusuz bu gelenek, yazarın açıkça bir tufandan bahsetmediği, fakat açık bir biçimde Hermes'in en kadim kayıtlarının görünmeyen âlemin katmanlarında büyüyle gizlendiğine ve eğer bir tufan olduysa da bunun bu kayıtları yeryüzünden tamamen silip süpüren bir tufan yahut zaman aşımı olduğuna inanmamızı istediği Vaazımızdaki (3-5) anlatıdan farklıdır. Onun için bunlar artık fiziksel olarak mevcut değildi.
Manetho'nun anlatısı meselenin bir başka yönünü ele alır. Onun geleneği şu şekilde görünmektedir: En eski kayıtlar, Mısır'daki büyük bir tufandan sağ çıkmış taş anıtlar üzerindeydi. Bu kayıtlar Birinci Hermes'in, yani bizatihi İyi Daimon'un, dolayısıyla tufan öncesi en erken Mısır medeniyetinin rahipliğinin dönemine aitti. Tufandan sonra bunlar en arkaik dilden eski Mısır diline çevrilmiş ve zamanla yerlerini Tat rahipliğine bırakan, muhtemelen tufan sonrası en kadim medeniyetin rahipliği olan İkinci Hermes tarafından kitap halinde korunmuştur.
Bu geleneğin, buna benzer bir soyağacında İsis'i en başa, hatta Birinci Hermes'in bile öncesine yerleştiren asıl İsis geleneğiyle başka yerlerde çelişmesi1 bizi durdurmamalıdır; zira her gelenek doğal olarak kendi özel kurucuları olarak gördüğü kişilerin önceliğini iddia edecektir ve biz şu anda yalnızca Hermes ekolünün iddialarıyla ilgilenmekteyiz.
1 Varro, De Gente Pop. Rom., aktaran Augustinus, De Civ. Dei,
Buradaki asıl ilgi çekici nokta, geçmişi birbirini takip eden kültür dönemleri varsayımıyla açıklayan bir geleneğin bulunmasıdır; bunlardan en eskisinin en bilge ve en yüce olduğu varsayılmaktaydı. Belki de Manetho'nun dönemindeki rahiplerin artık tam olarak anlayamadığı en arkaik hiyeroglif dilinin,1 Birinci Hermes'in Tufan öncesi medeniyetinin dili olduğu düşünülüyordu. Hatta bu dilin kalıntıları, en kutsal bir şey, "tanrıların dili" olarak yalnızca büyü yakarışlarında korunmuş bile olabilir.
Bununla birlikte, yazarımızın ait olduğu çevrenin bakış açısına göre bu en kadim medeniyetin kayıtları artık en eski yazıtlarda dahi okunamıyordu; bunlar ancak ruhani görü yoluyla geri kazanılabilirdi. Kanımca, 37. paragrafta yer alan ve Osiris ile İsis'in, Hermes'in kayıtlarının tüm sırlarını bizzat öğrenmiş olmalarına rağmen, bunların bir kısmını gizli tuttukları ve taşa yalnızca "ölümlü insanların" zekâsına uygun olanları kazıdıkları yönündeki ifadeyi bununla yakın bir ilişki içine yerleştirmeliyiz.
O halde İsis geleneğindeki Kamephis, Agathodaimon olarak Kneph'i, yani Hermes'i temsil eder; fakat İsis geleneğiyle hiçbir fiziksel
1 Günümüze ulaşan kadim arkaik metinler söz konusu olduğunda, modern Mısırbilimin bunları Manetho'nun dönemindeki rahiplerden daha doğru bir şekilde çevirebildiği söylenir; ancak kadim metinler yalnızca fiziksel bir yoruma elverişli olmadıkça, insanın bunu sorgulamasına izin verilmelidir.
2 Muhtemelen fiziksel Nil'in değil, Gök Okyanusu'nun, Büyük Yeşil'in, Kozmos'un Ruhu'nun oğlu olduğu rivayet edilen ve Mısırlıların asla uluorta söz etmeyip muhtemelen yalnızca inisiyasyon çevrelerinde bahsettikleri söylenen Hermes. Bu Nil, bir bakıma Hermes'in Kitapları'nı derinliklerinde veya katmanlarında gizleyen Tufan olabilir; fakat aynı şekilde Nil'in oğlu da Tufan'dan sonraki ilk Hermes olabilir.
teması bulunmayan Birinci Hermes'imizi2 değil, Birinci Hermes tarafından eğitilmiş olan İkinci Hermes'i temsil etmektedir.
KARA RİTÜEL
Peki, Kamephis'in riyaset ettiği "kara ritüelin" tam anlamı nedir? Kesin nitelikte nesnel bir kanıt sunamamış olsam da, genel anlamın aranabileceği çevreyi daha önce öne sürmüştüm. Bununla birlikte Reitzenstein (s. 139 ve devamı), bu kanıtı bulduğunu düşünmektedir. Onun görüşü şöyledir:
Ona göre anlamın anahtarı, bir Büyü Papirüsünde* yer alan şu satırda bulunmaktadır:
"Sana yakarıyorum, ey Hanımım İsis, İyi Daimon'un kendisiyle birleştiği,2 [?] Efendi olan..."
Reitzenstein buradaki İyi Daimon'un Khnum'u temsil ettiğini düşünür ve (s. 140) "kara" ifadesinin Syene ile Takompso arasındaki, çömlekçiliğiyle bilhassa ünlenmiş belirli bir kara toprak bölgesine, başlangıçta İsis rahipliğinin mülkiyetinde olan fakat daha sonra Kral Doser tarafından Khnum rahipliğine devredilen Dodekaschoinos'a atıfta bulunduğuna dair bilgince bir varsayım geliştirir. Dolayısıyla Reitzenstein, muhtemelen cümlenin ikinci yarısını "yetkin kara [ülkede] Rab olan İyi Daimon" biçiminde çevirir ve böylece onun Khnum'a atıfta bulunduğunu kabul eder, gerçi kendisi de bu açıklamanın "yetkin" sözcüğünü karşılamadaki yetersizliğini hissediyor görünmektedir (s. 144). Ancak bu bana, hem metnimizin hem de Büyü Papirüsü'nün içerdiği tüm o vakur anlamı alıp götürüyor ve
2 R. böyle der, gerçi sözlüklerin bu anlama hiçbir desteği yoktur; fiil genellikle "ertelemek" veya "razı olmak" anlamına gelir.
bağlamla açıkça uyuşmayan yerel coğrafi mülahazaları işin içine sokuyor gibi gelmektedir.
Papirüsteki Agathodaimon'un Osiris'e atıfta bulunduğunu kabul etmek çok daha doğaldır, zira bu gerçekten de onun en sık kullanılan unvanlarından biridir. Dahası, "yeraltı dünyası" denen görünmeyen alemle, "gizemli karanlık" ile bilhassa ve öncelikle bağlantılı olan tam olarak Osiris'tir. İsis yeryüzünde kalırken o orada rabdir; bu tür meselelerde en uygun talimatı verecek olan da odur ve nitekim kadim gizem sözlerinden biri tam olarak şöyledir, "Osiris karanlık bir Tanrıdır."1
Dolayısıyla "Yetkinleştiren karada Rab olan", ruhun eril kudreti2 olan Osiris'in, şeylerin gizemli karanlık tarafında insanı arındırıp yetkinleştirdiği ve ruhun dişil kudreti olan İsis'in onun üzerinde başlattığı işi tamamladığı anlamına gelebilir.
En yüksek gizem çevrelerinde bunun, insanın kendi yüksek parçasıyla birleştiği bir aşama olduğu, Reitzenstein'ın (s. 142-144) daha geç dönem Simyacı Hermes literatüründen yaptığı ilginç alıntılardan çıkarılabilir; bu açıkça mistik "kutsal evliliğe",3 ruhun logos ile ya da ilahi ışınla olan samimi birliğine atıfta bulunur. Bu konu üzerine çok şey yazılabilir, fakat sıradanlıktan uzak bir ilgiye mazhar iki pasajı eklemek yeterli olacaktır. Naassen Belgesi'nin Yahudi şerhçisi, Gnosis'in başlıca gizeminin, ulusların muhtelif gizem kurumlarında verilen eğitimin nihayete ermesinden ibaret olduğunu savunur.
1 Ayrıca Yuhanna'nın İşleri'ndeki gizem ritüeliyle karşılaştırınız: "Ben
2 Gnostik Marcus'un onu adlandıracağı gibi.
3 Bu hieros gamos veya gamos pneumatikos [Not: Grekçe kutsal ya da ruhani evlilik] üzerine bkz. Lobeck (C. A.),
Pagan yorumcunun metnini şerh ederek bize Küçük Gizemlerin "bedensel üreme" ile ilgili olduğunu, oysa Büyük Gizemlerin oluşumla değil, yeni doğumla veya ikinci doğumla, yeniden doğuşla ilgilendiğini söyler. Ve belirli bir gizemden bahsederken şöyle der:
"Çünkü burası Cennetin Kapısıdır ve İyi Tanrı'nın1 tek başına ikamet ettiği Tanrı'nın Evi'dir; buraya [Eve] hiçbir murdar [insan] giremez; ancak yalnızca ruhani olanlar için koruma altında tutulur; oraya geldiklerinde giysilerini çıkarıp atmalı ve hepsi Bakire Ruh aracılığıyla hakiki erkekliklerini elde eden güveylere dönüşmelidir. Çünkü böyle bir insan gebe kalmış Bakire'dir; psişik değil, bedensel değil, Eonların kutlu bir Eonu olan bir Oğul'a gebe kalıp onu doğurur."2
Viyana'da bir on dördüncü yüzyıl el yazmasında yakın zamanda keşfedilen, ilahi formuna bürünmüş ve çok erken bir geleneğin neredeyse tükenmez bir madenini saklayan Yuhanna'nın İşleri'nin yeni bulunmuş parçalarındaki harikulade gizem ritüelinde "kutsal evlilik", ritüelin bir bölümünün anahtarlarından biri olarak açıkça ihsas ettirilir. Örneğin, Naassen yazarının yukarıda alıntılanan pasajındaki "giysilerini çıkarıp atma" ile şunları karşılaştırınız: " [Mürit.] Kaçmak isterim.
[Usta.] Kalmanı isterim.
[Cemaat.] Amin!
[Mürit] Giydirilmek isterim.
[Usta.] Ve [seni] giydirmek isterim.
[Cemaat] Amin!
[Mürit.] Birlik olmak isterim.
1 Yani, Agathodaimon.
2 Yani, "Horus'un Doğumu." Hippolytos, Philos., v. 8 Man in the Mysteries," § 28. Son ibare daha geç dönem Hristiyan şerhçinin derkenarıdır.
[Usta.] Ve birlik kılmak isterim. [Cemaat.] Amin!"1
KARA ÜLKE.
Fakat "gizemli kara" konusuna dönelim. Plutarkhos bize şöyle der: "Dahası, onlar [Mısırlılar] toprağı bilhassa kara olduğundan, adeta gözün karasıymış gibi Mısır'a Khemia derler ve onu kalbe benzetirler,"2 çünkü, diye ekler, sıcaktır ve nemlidir; insanın sol tarafındaki kalp gibi, meskûn dünyanın güney kısmına yerleştirilmiştir.3
Bilhassa "kutsal toprak" sayılan Mısır'a, koyu killi toprağının tabiatı sebebiyle Khemia veya Khem (Hem), yani Kara Ülke denirdi; dahası, sembolik ifadede gözün karası, yani yeryüzü gözünün bebeğiydi; yıldızlar ve gezegenler ise tanrıların gözleri olarak kabul edilirdi.4 O halde Mısır, Yeryüzünün gözü ve kalbiydi; Semavi Nil, hikmetin ışık selini gözün bu karasının içinden akıtır veya ülkeyi semavi hayat akıntılarıyla bir kalp gibi çarptırırdı.
Yukarıdaki alıntı Plutarkhos'un dayanaksız bir ifadesi de değildir; zira Edfu'dan kalma kadim bir metinde5 şöyle okuruz: "Mısır (harfiyen Kara), adını Osiris'in gözünden almıştır, çünkü onun gözbebeğidir."
Gördüğümüz üzere Ammon-Kneph de karadır ya da mavi-siyah renktedir; bu onun saklı ve gizemli
1 Metin şurada bulunabilir: James (M. R.), Apocrypha Anecdota,
3 Bunu K. K., 47 ile karşılaştırınız; orada Mısır'ın yeryüzünün kalbinin konumunu işgal ettiği söylenir.
5 Ebers tarafından alıntılanmıştır, "Die Körperteile im Altägyptischen," Abh. d. k. bayr. Akad. (1897), s. 111; burada başka referanslar da verilmektedir.
karakterine işaret eder; ve yukarıda alıntılanan pasajda ona "kendini gözünde saklı tutan" veya "kendini gözbebeğinde örten" denir.
O halde bu gözbebeği, diye bağlar Reitzenstein (s. 145), "gizemli kara"dır. Öyleyse bu tuhaf ifadenin kökeni bu mudur? Eğer öyleyse, görmeyle, ruhani görüşle, hakiki Epopteia ile bağlantılı olmalıdır.
DÜNYA GÖZÜNÜN GÖZBEBEĞİ
Fakat İsis aynı zamanda kara topraktır ve dolayısıyla Osiris'in gözbebeğidir; bu sebeple de Syene'de Osiris ile bir tutulan Khnum'un veya Ammon'un da gözbebeğidir. Bundan ötürü İsis bizzat "Dünya Gözünün Bebeği"dir, yani Kore Kosmu.1
Reitzenstein bu nedenle incelememizin özgün biçiminin, gizem tanrıçası İsis'i Agathodaimon olarak gizemli Khnum veya Ammon'un, yahut Kneph ya da Kamephis'in müridi ve eşi kılan bir geleneğe dayandığını savunur; buna bağlı olarak da, muhtemelen bu Kamephis'in bizzat Hermes'in müridi yapılmasının, İsis geleneğinin belirli çevrelerinde Hermes cemaatleri üstünlük kazandığında ortaya çıkan daha sonraki bir gelişme olduğunu öne sürer.
Bu gayet muhtemeldir; fakat Reitzenstein ile birlikte, "Kore Kosmu"nun geleneksel çevirisi olan "Dünyanın Bakiresi" ifadesini bir kenara itmeye ve incelememize başlık olarak "Dünya Gözünün Bebeği" şeklindeki yeni yorumu koymaya cüret edebilir miyiz? Bu, alışık olmayan kulaklara bir başlık olarak kesinlikle tuhaf gelmektedir ve tarafımızca bilinen Hermetik vaazların diğer tüm başlıklarından bütünüyle farklıdır. Ancak "Dünyanın Bakiresi", incelememiz bağlamında ne anlama gelir? Bakire Anne olarak İsis,
1 Karşılaştırınız: Prolegomena'nın "İnsan Miti" bölümündeki Naassen belgesi, § 8; burada İsis'e "yedi kaftanlı ve kara pelerinli tanrıça" denmektedir.
Mısırbilim çalışanları için tanıdık bir mefhumdur;1 o, Karş [?], yani "Dünya Bakiresi"dir.
BAKİRENİN OĞLU
Burada Epiphanius'un2 ilginç bir beyanına dönmek yararlı olacaktır; bu beyan, Dindorf'un (Leipzig, 1859) çok erken tarihli (onuncu yüzyıl) Codex Marcianus 125'e dayanan neşrinden önceki Kilise Babası baskılarında yer almaz, zira önceki tüm baskılar ağır biçimde sansürlenmiş ve ayıklanmış bir on dördüncü yüzyıl el yazmasından basılmıştır.
Epiphanius, Mesih'in gerçek doğum gününün Epifani Yortusu olduğunu belirtir, "ışığın artışından on üç gün sonra [yani 25 Aralık]; çünkü bunun, Rabbimiz İsa Mesih'in Kendisinin ve Işığın artışının on üç gününü oluşturan on iki havarisinin bir remzi olması gerekirdi." Epifani Yortusu Mısır'da, "Horus'un Doğumu"nun bir evresi olan "Aion'un Doğumu" ile bağlantılı büyük bir gündü. Nitekim Epiphanius şöyle devam eder:
"Gerek geçmişte gerekse günümüzde, bu önermeye, yani Mesih'in doğumuna tanıklık eden ve onu destekleyen daha nice şeyler vardır! Nitekim put kültlerinin önderleri,3 kendilerine inanan putperestleri aldatacak hilelerle dolu olarak, birçok yerde bu aynı Epifani [= Işığa Tecelli] gecesinde en büyük şenlikleri düzenlerler; öyle ki, umutları batılda olanlar hakikati aramasınlar. Sözgelimi,
1 Krş. "En kadim ve belirgin unvanı Bakire Anne olan Göğün Kraliçesi İsis." Marsham Adams (F.), The Book of the Master, or the Egyptian Doctrine of the Light born of the Virgin.
2 Panarion, li. 22; ed. Dindorf, ii. 483.
3 Dolayısıyla Epiphanius için bilhassa Mısırlılar.
İskenderiye'de, Koreion1 denen yerde, yani Bakire'nin Avlusu denilen muazzam tapınakta, bütün gece putlarına ilahiler okuyup şarkılar ve müzik eşliğinde uykusuz kaldıktan sonra, bu nöbet sona erdiğinde, horoz ötüşü vaktinde, meşalelerle yer altındaki bir mahzene inerler ve bir sedye üzerinde çıplak yatan tahtadan bir heykeli yukarı taşırlar; bu heykelin alnında altından yapılmış bir haç mührü, her iki elinde benzer iki mühür ve her iki dizinde iki mühür daha bulunur, beş mührün hepsi de benzer şekilde altından yapılmıştır. Flütler, tefler ve ilahiler eşliğinde en içteki tapınağın çevresini yedi kez tavaf ederek heykelin kendisini gezdirirler ve şenlik içinde onu tekrar yer altına indirirler. Kendilerine bu gizemin manası sorulduğunda şu cevabı verirler: 'Bugün bu saatte Bakire (Kore), yani Erden Kız, Aion'u doğurdu.'"
Ayrıca, diğer yerlerin yanı sıra bu gizemin icra edildiği Arabistan'daki Petra'da, Bakire'nin Oğluna "Rabb'in Biricik Doğmuş Olanı" anlamına gelen bir isim verildiğini de ekler.
İşte burada, büyük olasılıkla incelememizin bizzat neşet ettiği muhit olan İskenderiye'de, bir Oğul, yani Aion doğuran Bakire'nin Tapınağında icra edilen meşhur bir gizem ayini görmekteyiz. Yukarıda alıntılanan Naassen Belgesinin sözlerini hatırladığımızda, bunun yalnızca yeni yılın doğumunu değil, çok daha derin gizemleri de simgelediğini varsaymakla fevri davranmış olmayız: "Zira böyle bir insan Bakiredir; gebe kalıp bir Oğul doğurur; nefsani değil, cismani [ve ekleyebiliriz ki zamana bağlı] değil,
1 Yani Kore Tapınağı. Bu, Dindorf'un (iii. 729) ileri sürdüğü gibi Persephone Tapınağı olmaktan ziyade, İsis Tapınağı olmalıdır.
kutlu bir Aionlar Aionudur", yani Ebediyetlerin Ebediyeti, ölümsüz bir Tanrıdır.
İncillerdeki çarmıha geriliş kıssasında pek mühim bir yer tutan horoz ötüşüne ve her şeyin ötesinde heykelin üzerindeki damgalara, yani kozmik ve insani bir gizemin simgelerine de dikkat etmeliyiz.
HORUS'UN DOĞUMU GİZEMİ
Kendi incelememizde de gizemli Horus'un Doğumuna (35, 36) şu şekilde atıfta bulunulur:
İsis, İlahi tecellinin, Yüce Olan'ın feyzinin inişinin, yani Osiris'in Gelişinin geleneğini aktarmıştır ve Horus sorar: "Peki anne, Toprak, Tanrı'nın feyzini nasıl kabul etti?", burada Toprak pekala İsis'in bizzat kendisinin bir eşanlamlısı olan "Kara Toprak"a işaret ediyor olabilir.
İsis ise şöyle cevap verir: "[Bu] doğumun hikayesini anlatamam; zira ey ulu kudretli [oğul] Horus, sonradan ölümsüz Tanrıların doğum yolu insanlarca bilinmesin diye, bu inişin kökenini tarif etmeye izin yoktur."
Burada, gizemli "Horus'un Doğumu"na, tanrıların doğumuna, yani bir insanın nasıl tanrı olduğuna, tüm ruhların en yücesi haline geldiğine, krallığı ya da kendi üzerindeki egemenliği nasıl kazandığına dair açık bir gönderme bulunduğunu düşünüyorum. Bu gizem, çömez olan Horus'a henüz ifşa edilmeyecekti, yine de bu Doğum, Hermes tarafından Tat'a fısıldanmıştır (C. H., xiii. [xiv.] 2); şöyle der: "Sessizlik içinde anlayan Hikmet [İnsanın içinden doğduğu madde ve rahim işte böyledir] ve Gerçek İyi ise Tohumdur."
Rahim gizemli Sessizliktir, madde ise
1 Her ne kadar bazıları "horoz"un, saatleri bildiren Tapınak bekçisinin halk arasındaki adı olduğunu öne sürmüş olsalar da.
Hikmettir, İsis'in kendisidir; tohum ise İyidir, Agathodaimon'dur, Osiris'tir.
Fakat incelediğimiz metinde Horus henüz bu yüksek mertebeye erişmemiştir; giriş sözlerinin bize bildirdiği üzere İsis onun için yalnızca "ruhların tanrılardan almaya alışkın olduğu ilk ölümsüzlük yudumunu" dökmektedir; o bir tanrının değil, henüz bir daimonun anlayışına yükseltilmektedir.
Dahası tüm bunların, bizzat İsis gizem geleneğinin ayrılmaz bir parçası olduğu anlaşılmaktadır; zira Diodoros'un (i. 25), Hekataios'u izleyerek bildirdiği üzere, "Titanların tuzağına düşen ve suyun altında ölü (nekron) bulunan oğlu Horus'u, ona can (psykhēn) vererek yalnızca hayata döndürmekle (anastēsai) kalmayıp aynı zamanda ölümsüzlüğe de ortak eden ölümsüzlük iksirini keşfeden" İsis'tir.
Burada, gizem mitinde Horus'un insan ruhu olarak görüldüğüne ve bu gizemin iki yorumu bulunduğuna dair kanıt görmekteyiz. Bu yalnızca başka bir bedende "ölümden dirilişe" veya başka bir bedenlenmeyle hayata dönüşe değil, aynı zamanda ölümsüzlük bilincinin ruhun hafızasına yeniden kazandırıldığı çok daha yüksek bir gizeme de işaret ediyordu. Ruh, Titanlar ya da süptil evrenin karşıt güçleri tarafından Büyük Deniz'in, Oluş Okyanusu'nun ya da Semavi Nil'in derin sularına atılmıştı; nitekim Kleombrotos'un gizemli muhbiri ona,1 Titanlara dair bu anlatıların bedenlerle değil, doğrudan daimonlar ya da ruhlarla ilgili olduğunu söylemişti.2
1 Aşağıya bakınız; bu anlatı Plutarhos'un Moralia'sından aktarılmaktadır.
2 Karşılaştırınız: Ölüler Kitabı, lxxviii. 31, 32; Budge... İsis'in, ilahi hanımın Evi. Gizlenmiş olan kutsal şeyleri temaşa edeceğim ve tıpkı bana Ulu Tanrı'nın doğumunu görmeyi bahşettikleri gibi, gizli ve kutsal şeylere ulaştırılacağım. Horus, ruhu aracılığıyla beni ruhani bir beden kıldı [ve ben onun içinde olanı görmekteyim]." Son cümleyi, öğrencinin Üstadının ruhu vasıtasıyla "gördüğü" C. H., i. 7 ve xi. (xii.) 6 ile karşılaştırınız.
Madde denizindeki bu ölümden İsis, yani Ana Ruh, Horus'u defalarca hayata döndürür ve nihayetinde ona ölümsüzlüğün bilgisini bağışlayarak onu "ölüler" arasından diriltir.1
İçteki "gerçek insanın", yani logosun bu doğumu, insan için tüm gizemlerin en başıydı ve hâlâ öyledir. "Halk Arasındaki Teürjik Hermes Kültü" başlıklı Bölümde, "Sen benimsin ve ben senim" şeklindeki kutsal formülü açıklarken, Havva İncili'nden Büyük İnsan ile Küçük İnsan ya da Cüce hakkındaki yazılı olmayan söze (agraphon) zaten yer vermiştik; Hindu-Aryan teozofisinin Upanişad literatürünü sevenlere ise yüreğin eterindeki, içteki "başparmak büyüklüğündeki 'insan'"ı hatırlatmaya pek gerek yoktur.1
1 Bu pasajın, C. W. Leadbeater'ın Christian Creed (Londra, 1898), s. 45'teki, "Pontius Pilatus" ifadesinin, ruhun içine daldırıldığı "maddenin" "yoğun denizi" anlamına gelen pontos plētos için sözde tarihsel bir açıklama olduğu yönündeki iddiasını yeniden değerlendirmek adına nesnel bir çıkış noktası sunduğuna inanıyorum. Bu varsayımın tartışması için bkz. D. T. L., s. 423 ve devamı.
Bununla bağlantılı olarak bir meslektaşım, Texts and Studies, iv. 2, Coptic Apocryphal Gospels, s. 177, Frag. 4'ten son derece ilginç bir not iletti. Sahidik metin, Ignazio Guidi (1887) tarafından hazırlanan Rendiconti della R. Accademia dei Lincei, cilt iii., sem. 2, s. 381-384 (Frammenti Copti, Nota VIa) içinde yer almaktadır. Efsaneye göre İblis "bir balıkçı kılığına" girerek balık tutmaya gider ve öğrencileriyle birlikte Dağ'dan inmekte olan İsa ile karşılaşır. İblis şöyle der: "Burada balık tutan kimse, Efendi odur. Sularda balık tutmak marifet değildir, marifet bu çölde, onun içinde balık tutmaktır." Ardından bir hüner yarışına girerler, ancak yazma ne yazık ki sonuç anlatılmadan önce kesilir. İşte şu dikkat çekici cümle bu Fragman'da geçmektedir: "Pilatus bu şeyleri kral Tiberius'un yetkilileri önünde söylerken, Hirodes kendini tutamayarak Pilatus'u hor gördü ve 'Sen Celileli yabancı bir Mısırlı Pontus'sun' dedi." Kıpticeden harfiyen çevirisi şöyledir: "Sen bir Pontus Celileli yabancı Mısırlısın."
Fakat bizi daha yakından ilgilendiren husus, aynı fikrin bir dereceye kadar Eski Ahit metinlerinde, bilhassa Helenistik fikirlerden güçlü biçimde etkilenmiş olan Peygamberlik ve Hikmet literatüründe de bulunmasıdır.
Kelime anlamıyla "küçük adam" ya da "cüce" demek olan İshon,2 Yetkilendirilmiş Metin'de (A.V.) genellikle "gözbebeği" olarak çevrilmiştir.3
Nitekim ağlamaya atıfta bulunulan tamamen harfi bir anlamda şöyle okuruz: "Gözünün bebeği dinmesin" (Yeremya'nın Mersiyeleri
Bununla birlikte, sadece bir başkasının akseden suretinin değil, zekânın ya da bizzat ruhun gözde ikamet ettiği ve esasen göz vasıtasıyla tezahür ettiği yaygın bir inançtı.
Böylece "gözbebeği", bir insanın en değerli varlığı, adeta insanın ışığının hazinesi anlamında bir eşanlamlı olarak kullanılmıştır.
1 Karşılaştırınız, örneğin Kathopanişad, Bölüm ii., Kısım ii., iv. 11, 12: "Başparmak büyüklüğündeki İnsan ortada, benliğin içinde ikamet eder, geçmişin ve geleceğin efendisidir; insan ondan saklanmak istemez. İşte bu kesinlikle O'dur."
"Bir başparmak büyüklüğündeki İnsan, dumansız bir alev gibi, geçmişin ve geleceğin efendisidir, bugün neyse yarın da o olacaktır. Bu, gerçekten de O'dur." Mead ve Chatto-
Buradaki "bugün" ve "yarın" ifadelerinin, kimi yorumcularca farklı enkarnasyonlara işaret ettiği söylenir; "İnsan" (purusha) ise nihayetinde Büyük Benliğin (Maha-purusha) mertebesine erişecek veya o boyuta ulaşacak olan potansiyel Benliktir.
2 Bkz. The dergisindeki "Theosophic Light on Bible Shadows" başlıklı makale.
3 Bir kimsenin görüntüsünün bir başkasının gözbebeğinde beliren küçük yansıması, bu özdeşleştirmenin temelinde yatan halk inancını bir dereceye kadar açıklayabilir.
Nitekim şöyle okuruz: "Onu [İsrail'i] gözünün bebeği gibi korudu" (Mezmurlar 17:8), burada İbranicedeki ishon sözcüğü ayrıca "...kızı" olarak açıklanır. "Size dokunan, O'nun gözünün bebeğine dokunmuş olur."
Demek ki "gözbebeği" (ishon) büyük bir kıymete haiz, pek değerli bir şeydi; bu nedenle Hikmet edebiyatında ana babasına lanet eden kişinin cezasının, "kandilinin koyu (ishon) karanlıkta söndürülmesi" (Özdeyişler 20:20) olacağını okuruz, yani böylece kişi idrak kandilini ya da belki ruhani tabiatını söndürecektir, "gözünün bebeğinde karanlık olacaktır"; bu durum, aynı Hikmet öğretisinin izlerini taşıyan Mezmurlar'daki şu kısımla da bağlantılıdır: "[İnsanın] gizli yerinde l bana hikmeti öğreteceksin."
Fakat en çarpıcı pasajlar, Özdeyişler derlemesinde özellikle Hikmet'e ayrılmış olan o bölümde bulunur; orada gerçek İsrailli, Yasa'ya (Tevrat) sadık kalması ve "yabancı kadınla", yani "fahişeyle", başka bir deyişle Ulusların "sahte öğretileriyle" hiçbir alışverişte bulunmaması konusunda uyarılır.2
Yazar, Yahveh adına konuşarak, "Yasamı gözünün bebeği gibi koru" (Özdeyişler 7:2) der; zira gençlerin ve akılsızların "yabancı kadın" tarafından yoldan çıkarıldığını görmüştür. "Akşamleyin, gün batarken, zifiri (ishon) ve karanlık gecede onun evine giden yola koyuldu" (Özdeyişler 7:9). Yani,
1 Yukarıda Ammon bahsinde rastladığımız aynı fikir.
2 Yabancı tanrıların ve yabancı öğretilerin ardı sıra "fahişelik etmek", İbrani ortodoksisinin daima başvurduğu canlı bir mecazdı; Yeni Ahit'te de "zina etmek" tabiri sıklıkla bu fikri yankılar.
kandili söndürülmüştü; gözünde, Yahveh'nin hikmetini idrak eden hakiki ışık kıvılcımı olması gereken o küçük adamında artık zifiri gece vardı.
Kanımca burada, gözbebeğinin insandaki ruhani idrakin makamı olduğu fikrinin Helenistik çevrelerde yaygın olduğuna dair ek bir kanıt bulmaktayız.1 Yine de, Kore Kosmou ifadesini "Dünya Gözünün Bebeği" olarak çevirebilir miyiz? İsis'in, gizli hikmeti Horus'a ileten araç veya uzuv olduğu, Mısır'ın gözünün bebeği olan kendisi vasıtasıyla,2 Kamephis'in elinden aydınlanma aldığında içinde bulunduğu o gizemli karanlıktan parıldayan hakiki ışığın nihayetinde Hermes veya Logos olduğu doğrudur; fakat bu durum, başlığın geleneksel çevirisini reddedip yeni bir biçimini benimsemek için yeterli bir gerekçe midir?
Genel olarak, yeni tercüme ilk bakışta biraz zorlama görünse de, fikre daha aşina hale geldikçe ve dönemin düşünce iklimini hatırladıkça, onu bu şekilde çevirmeyi göze alabileceğimiz kanaatindeyim. Demek ki İsis, "Osiris'in Gözünün Bebeğidir". Yeryüzünde "gizemli siyahlık", hikmet diyarı olan Mısır'ın bizzat kendisidir.
1 Bu konudaki en güncel inceleme için bkz. gözbebeğinde görülen yansımanın ilkel dindeki önemini tartışan Monseur (E.), "L'Ame Pupilline", Rev. de l'Hist. des Relig. (Ocak ve Şubat 1905). Gözün bu "küçük adamı", onun ruhu ve bütün işlevlerini idare eden varlık olarak kabul edilirdi.
2 Kadim insanların zihnindeki bu fikir için krş. Tim. 45 B: "Ateşin yakmayan, fakat tatlı bir ışık veren kısmını, gündelik hayatın ışığına akraba bir cevher haline getirdiler; içimizde bulunan ve onunla akraba olan saf ateşi ise, bütün gözü ve bilhassa orta kısmını sıkıştırarak, daha kaba tabiatlı her şeyi dışarıda tutacak ve yalnızca bu saf unsurun geçmesine izin verecek şekilde pürüzsüz ve yoğun bir akıntı halinde gözlerden akıttılar."
İsis, Mısır'ın gizemli hikmetidir; ancak incelememizde bundan da ötedir, zira o, bizzat sözünü ettiği Trismegistus terbiyesinin dolaysız görüşüyle, yeni şafağıyla artık gerçekten aydınlanmış olan hikmettir (4).
Bununla birlikte, bir Grek için Kore sözcüğü, üzerinde durduğumuz başlığın iki anlamını birbirinden ayırmaksızın birleştirmekteydi; fakat logos hem "söz" hem de "akıl" anlamına geldiği gibi, kore de hem "bakire" hem de "gözbebeği" anlamına gelirdi; yine de bunu tek bir sözcükle aktarmak mümkün olmadığından, geleneksel çeviriyi takip ettik.
ALTMIŞ RUH BÖLGESİ
Şimdi, bir dipnotun sınırlarının kaldıramayacağı kadar ayrıntılı bir inceleme gerektiren en önemli noktalardan birkaçına geçiyoruz. Elbette üzerinde durulabilecek başka birçok husus vardır, ancak bu yapıldığı takdirde eldeki eser ciltler doldurur.
Ruh cevherinin (psikoz) bölündüğü derecelerin sayısı üç ve altmış olarak verilir (10). Şayet bu ifade tek başına dursaydı, 60'ın bilhassa ruhun sayısı olduğunu ve bu muammayı çözebilenin onun tabiatını bileceğini bildiren mistik ifadeyi hatırlasak dahi, bundan ne anlam çıkarmamız gerektiği konusunda bir hayli şaşırıp kalırdık.
Neyse ki, S. I. H., 6'ya (Ex. xxvii.) bakacak olursak, bu geleneğe göre ruh bölgelerinin de muhtemelen ruh türlerine tekabül edecek biçimde 60 alana bölündüğünü görmekteyiz.
Hiçbir örtüşme olmaksızın 4 ana bölme ve 60 özel uzam içindeydiler (7). Bu uzamlara aynı zamanda kuşaklar, gök kubbeler veya katmanlar da denirdi.
Ayrıca bize bildirildiğine göre (6), en alttaki bölme, yani yeryüzüne en yakın olanı, 4 uzamdan oluşur;
Ve yine bildirildiğine göre (7), 4 ana bölmenin yanı sıra 12 aralıksal bölme bulunmaktaydı. Bu durum bir belirsizlik unsuru getirmektedir, zira bildiğim kadarıyla, aralıksal bölmelerin yazarın zihninde nasıl konumlandırıldığını belirlememizi sağlayacak nesnel bir bilgiye sahip değiliz; tahminde bulunmak cüretkarlık olur, ancak aklıma bir şema geldi ve bunu tüm ihtiyatımla ekliyorum.
Öncelikle bir şekilde 3 belirlemeyle birbirinden ayrılmış 4 ana bölmemiz veya düzlemimiz var, çünkü bütün bu düzenleme asıl Hava'ya aittir ve belki de Hava'nın 4 durumu topraksı, susul, havai ve ateşli Hava olarak görülmüştü. 3 belirleme ise belki de görünüşe göre daha üstün bir tözden olan ruh maddesinin üç ana derecesine veya çiçeklenişine karşılık geliyor olarak kabul edilmiş olabilir.
4 bölmenin her biri ayrıca üç aralıksal belirlemeyle kısımlara ayrılmış sayılabilir; böylece en alt bölmede, onu her biri 1 uzamlık 4 uzama bölen 3 böyle aralığımız olur;
İkincisinde, onu her biri 2 uzamlık 4 uzama bölen 3 aralık; üçüncüsünde, onu her biri 4 uzamlık 4 uzama bölen 3 aralık; ve dördüncüsünde, onu
her biri 8 uzamlık 4 uzama bölen 3 aralık bulunur. Bu aralıkların toplamı böylece 12 olacaktır.
PLUTARKHOS'UN YOGİSİ
Fakat bu bağlamda, Plutarkhos tarafından anlatılan hoş bir hikayeyi eklemekten kendimi alamıyorum. 1
Bernardakis (Leipzig, 1891), iii. 97-101. The Theosophical Review dergisindeki "Plutarch's Yogi" adlı makaleme bakınız (Aralık 1891), ix.
Konuşan kişi, felsefi bir dinin temelini oluşturmak amacıyla her türlü bilginin açgözlü bir toplayıcısı ve büyük bir seyyah olan Lakedaimonlu bir beyefendi ve varlıklı bir adam olan Kleombrotos'tur. Mısır'da çok zaman geçirmiş ve ayrıca Kızıldeniz'in ötesine bir seyahat yapmıştı. Seyahatlerinde Kleombrotos, yılda bir kez "Kızıldeniz çevresindeki ahali" tarafından görülmesi dışında tamamen inzivada yaşayan münzevi bir filozoftan söz edildiğini duymuştu; işte o vakit üzerine ilahi bir esin gelir, ortaya çıkar ve kendisini dinlemek için akın eden soylulara ve saray yazıcılarına "kehanette bulunurdu". Büyük bir güçlükle ve ancak çok para harcadıktan sonra Kleombrotos bu münzevinin hücresini buldu ve nezaketle kabul edildi.
Yaşlı filozofumuz, Kleombrotos'un hayatında karşılaştığı en yakışıklı adamdı, bitkiler ilminde derinleşmişti ve büyük bir dilbilimciydi. Ancak Kleombrotos ile Dor lehçesinde ve neredeyse şiirsel bir dille konuştu ve "o konuştukça nefesinin tatlılığından etrafı bir ıtır kapladı."
Çeşitli gizem kültlerine dair bilgisi derindi ve görünmeyen alemle olan yakın tanışıklığı dikkate değerdi; Kleombrotos'a pek çok şeyi, bilhassa daimonların doğasını ve kadim mitolojinin tatmin edici herhangi bir yorumunda birer etken olarak oynadıkları önemli rolü açıkladı, zira büyük mitlerin çoğu ölümlülerin değil, daimonların edimlerine atıfta bulunuyordu.
Bununla birlikte Kleombrotos, hikayesini yalnızca yaşlı filozofun dünyaların çokluğuna dair ağzından kaçırdığı bir bilgi kırıntısının aktarılmasına giriş olsun diye anlatmıştır 1; bu suretle şöyle devam eder:
1 Burada Timaios'taki (55 c d) şu pasaja atıfta bulunulmaktadır: "İmdi, bütün bunları layıkıyla düşünen ve dünyaların
"HAKİKAT OVASI"
"Bana dünyaların sayısının ne sonsuz, ne bir, ne de beş olduğunu, bilakis her bir kenarında 60 ve geriye kalan 3 tanesi açılardan her birine yerleştirilmiş bir üçgen biçiminde düzenlenmiş 183 dünya olduğunu söyledi. Kenarlardakiler birbirine dokunarak, bir koro dansındaymışçasına ahenkle dönmektedir. Üçgenin alanı ise hepsinin Ortak Ocağıdır ve olmuş olan ve olacak olan her şeyin logoi'sinin, idelerinin ve paradigmalarının hareketsizce yattığı 'Hakikat Ovası' olarak adlandırılır; Aion [veya Ebediyet] bunların [yani idelerin] etrafında dururken, zaman bir nehir gibi dünyaların üzerine akar. Ve bu şeylerin görülmesi ve temaşası (thean), erdemli bir hayat sürmüş olmaları kaydıyla, insanların ruhları için ancak on bin yılda bir mümkündür. Buradaki en yüce inisiyasyonlarımız ise o hakiki rüyet ve inisiyasyonun yalnızca bir düşüdür; ve söylevler [yani gizem ayinlerinde yapılan konuşmalar], yukarıdaki yüce şeylerin hatırasını uyandırmak için özenle tasarlanmıştır, aksi takdirde hiçbir amaca hizmet etmezler."
sayıca belirsiz mi yoksa belirli mi kabul edilmesi gerektiğini sorgulayan kişi, onların belirsizliği fikrinin acınası derecede belirsiz ve cahil bir zihnin özelliği olduğu görüşüne varacaktır. Fakat onların gerçekten bir mi yoksa beş mi kabul edilmesi gerektiği sorusunu ortaya atan kişi, daha makul bir tavır takınır."
ölümü aşan tabiata inisiye ve ayaklarım Hakikat Ovası'nı geçti"; ve K. K., 22: "Hükümdar geldi ve Hakikat Tahtı'na oturarak onların dualarına cevap verdi." Bu konudaki klasik metin elbette Platon'un Phaidros'udur, aşağıdaki şeylerin Tanrı tarafından yukarıdaki şeylerle uyuşum içinde olacak şekilde düzenlendiğini, gökteki gizemlerin idare ettiği kutsal ayinleri yeryüzünde tesis ettiğini."
Bu beyanı, antikiteden bize kadar korunmuş olan yüksek gizemlerin doğasına dair en berrak açıklamalardan biri ve felsefi gizemlerin gerçek doğasına dair gerçekten verimli bir tartışma için klasik metin ve çıkış noktası olarak görme eğilimindeyim, buna rağmen bu bağlamda ona atıfta bulunulduğunu hiç görmedim.
Bizim yaşlı filozof, Mısır gizem geleneğini gayet iyi bilmekteydi, zira Kleombrotos, Typhon ile Osiris'in ezoterik anlamına dair bilgileri ondan edinmişti ve yukarıda alıntıladığım hususlar, ele aldığımız risalede korunan geleneğin fikir örgüsü içinde kendiliğinden yerine oturmaktadır.1 Doğrusu bu, meselenin daha yüce bir yönüne aittir; çünkü en yüksek theoria olduğu ve en salih ruhlar için bile ancak uzun dönemler neticesinde mümkün kılındığı iddia edilir.
Elbette bu tasvir semboliktir. Üçgen bir üçgen değildir; o "hakikat ovası", "evrenin ocağıdır". O halde üçgen, Hava'nın değil, bizzat Ateş'in düzlemine aittir. Yine de "âlemlerin" düzeni bizim ruh uzaylarımızınkine benzer. Üçgen, tezahür etmiş dünyadan Eon ile ayrılmıştır; bizzat uzayın ve zamanın dışındadır. Zaman ondan aşağı doğru akar. Asıl âlemler, her biri koro dansı içinde yahut birinden diğerine düzenli ve ahenkli bir hareket halinde 60 ikincil kozmosa bölünmüş 3 âlem veya kozmostur. O halde ruh uzaylarımız, bu semavi durumların bir tür yansıması olarak görülmüş olabilir.
İnsan neredeyse bu düzlem üçgeni
1 Ancak bizim güçlüğümüz, Ploutarkhos'un, karakterlerinden birinin ağzıyla bu sayılamanın hiçbir şekilde Mısır kökenli olduğu fikrini kabul etmemesi ve bunu Sicilya'daki Himera'dan Petron adında birine atfetmesi, böylece muhtemel bir Pisagorcu bağlantıyı ima etmesidir.
katı bir cisme, bir dörtyüzlüye1 dönüştürmeye, dört köşenin her birinde bir âlem veya çark tasavvur etmeye ve Kabalizm'in Merkaba'sının ya da Semavi Arabası'nın, Yüce Olan'ın Hakikat Tahtı'nın prototipi olan Hezekiel'in Çarkları üzerine spekülasyon yapmaya meyledecektir; fakat okuyucularımın sabrını daha fazla zorlamayacağım, zira şüphesiz pek çoğu şimdiden, Dur, yeter! diye haykırmıştır.
RUHTA ÖNCEDEN VAR OLAN SAYILARIN SINIRLARI
Yine de konuyu kapatmadan önce, Platon'un Pisagor'un izinden giderek,2 iki Pisagorcu serinin birleşiminde önceden var olan tüm sayıların "sınırları" hakkında söylediklerini kısaca ele almak yerinde olabilir: 1, 2, 4, 8 ve 1, 2, 3 serileri, zihinsel veya ruhsal yönüyle bizzat Evren Ruhu'na tayin edilmiştir ve onun kendi içinde kalışını (1), kendisinden çıkışını (2) ve yine kendine dönüşünü (3) simgeler; bu, birincil tabiatlar bakımındandır. Fakat buna ek olarak, aracı latif tabiatlar veya ruhlar, Evren Ruhu tarafından tekâmül ve ters-tekâmüllerinde "inayetle" düzene konur; onlar "üretici güçlere sahip olan" dördüncü terimin (4 veya 2²) gücüne göre çıkar ve "onları bire indirgeyen" beşinci terimin (9 veya 3²) gücüne göre dönerler. Nihayet katı veya kesif tabiatlar da çıkışlarında 8'e (2³), dönüşlerinde ise 27'ye (3³) göre "inayetle" düzene konur.3
1 Bkz. "Eonolojinin Bazı Hatları" bölümü, F. F. F., s.
Tüm bunlardan, ruhun dairesel ilerleyişi ve dönüşüne, içinden geçtiği muhtelif ana evrelere dair şu şemayı elde ederiz:
~W 3²
Bununla "Keldani Kehaneti"ni (bölüm Psellos, 19) karşılaştırınız: "Ruhu kirletme ve düzlemi katıya dönüştürme", μὴ πνεῦμα μολύνῃς μήτε βαθύνῃς τὸ ἐπίπεδον (Cory basımı, Or. clii., s. 270); burada dört evre nokta, çizgi, düzlem ve katıya tekabül eder. Ayrıca unutulmamalıdır ki x⁰ = 1 olduğundan,
Pisagorcu ve Platoncu geleneğe göre bunların ruhun sınır sayıları olması ilgi çekicidir, fakat bunun risalemizdeki ruh uzaylarının düzeniyle herhangi bir şekilde nasıl uyuşabileceği bir muammadır. Bu sayıların birbirine eklenmesiyle, bizzat Evren Ruhu'nun sayılarının (1 + 2 + 3) eklenmesiyle 6'yı bulmamız ve böylece evrelerin genel toplamını 60'a ulaştırmamız, okulda eskiden dediğimiz gibi biraz "sonuca göre uydurma" kokmaktadır. Bu hiçbir surette ikna edici değildir, zira burada tikelleri sanki eşit mertebedeymiş gibi tümellerle birleştirmekteyiz; yine de kadimler bu tür birleşimlere sıklıkla başvururlar.
Bununla birlikte, Platon'un bu sayılarında bilgiççe bir saçmalıktan daha fazlasının bulunduğu, Adam'ın Platon'un "evlilik sayısı" üzerine yaptığı parlak çalışmada görülebilir;1 bu çalışma, kapsayan kenarlarına 3 ve 4 değerleri verilen, hipotenüsünün değeri ise sonuç olarak Pisagorcuların ve Platoncuların esasen meşgul oldukları o "orantı kurallarını" sağlayan sayı dizileri olan "Pisagor üçgeni"nin özelliklerine dayanmaktaydı.
Yine de görebildiğim kadarıyla bu durum, risalemizde verildiği şekliyle ruh uzaylarının düzenine net bir ışık tutmamaktadır ve bu nedenle bunu Kleombrotos'un gizemli 60'lar geleneğiyle ilişkilendirmeye meyletmekteyiz. Fakat ikincil kozmosları 60'lara göre düzenleyen o koro dansının ne olduğu ve bir argümana dayanak oluşturacak hiçbir veri bulunmayan aşamalarla ilerleyip ilerlemedikleri belirsizdir. Yine de Babil fikirleriyle bağlantılı olmuş olabilir; 3'ün 4'e "düştüğü", böylece 12'yi meydana getirdiği ve bu evrenin de kendi sırası içinde düşünüldüğü varsayılabilir.
GİZEMLİ SİLİNDİR
Bununla birlikte, ruhlar isyan etmeden önce Demiurgos'un "silindirin düzenli bir tertip ve nizam içinde dönmesini sağlayabilmeleri için Yüce Tabiat'ın yüksekliğinde onlara sınırlar ve ayrılmış yerler1 tayin ettiği" (11) görülmektedir.
O halde onlar belirli düzenlemelere ve uzaylara hapsedilmişlerdi. Peki dönmesini sağlayacakları bu gizemli "silindir" nedir?
Şimdiye dek bu konuya doğrudan
1 Bunlar [?] prototipleri olarak görülmüş olabilir.
ışık tutan hiçbir şeye rastlamadım. Bununla birlikte Proklos,1 Porphyrios'un Mısırlılar arasında bir daire ile çevrili olan Ψ harfinin dünyevi ruhu simgelediğini belirttiğini aktarır.
Porphyrios'un bu fikri Mısırlılara atfetmiş olması gariptir, zira tüm felsefenin önderi olarak gördüğü Platon'un, belki de Timaios'un en çok tartışılan pasajında (36B) X sembolünün (Yunanca khi) anlamını ele aldığını bilmesi gerekirdi. Bu harf, "aynı"nın küresi ("sabit yıldızlar") ile "öteki"nin küresinin ("yedi gezegen küresi") eksenlerinin ve ekvatorlarının karşılıklı ilişkisini simgeliyordu. Yine de Porphyrios, okulunun genel kanaati uyarınca, Platon'un ya da Pythagoras'ın bu fikri ilk olarak Mısır'dan aldıklarına inanmış olabilir.
Platon'un bu muamması, Jowett tarafından Timaios'a Giriş'inde şöyle tasvir edilir:
"Evren, bir merkezin çevresinde yirmi dört saatte bir döner, fakat sabit yıldızların yörüngeleri gezegenlerinkinden farklı bir yön izler. Dış ve iç küre birbiriyle kesişir ve ilk temas noktalarının tam karşısındaki bir noktada yeniden buluşur; ilki, içine çizildiği varsayılan bir paralelkenarın kenarı boyunca soldan sağa doğru bir daire içinde hareket eder, ikincisi de aynı paralelkenarın köşegeni boyunca sağdan sola doğru bir daire içinde hareket eder; ya da başka bir deyişle, birincisi ekvatorun yolunu, ikincisi tutulumun [ekliptik] yolunu çizer." [Not: Metin 36C ile karşılaştırınız: "Aynının hareketini kenar boyunca sağa doğru, farklı olanın hareketini ise köşegen boyunca sola doğru çevirdi," yani "aynı"nın dairesi içine çizildiği varsayılan dikdörtgen şeklin kenarı boyunca ve köşegen boyunca, dikdörtgen şeklin bir köşesinden diğer köşesine; ve 38D, 39A: "Zamanın yaratılışı için gerekli olan bütün yıldızlar [yani güneş, ay ve beş gezegenin küreleri] kendilerine uygun hareketi elde edip, yaşamsal bağlarla tutturulmuş bedenlere sahip canlı varlıklar haline geldiklerinde ve belirlenen görevlerini öğrenip, köşegen olan ve aynının hareketinin içinden geçen ve onun tarafından yönetilen farklı olanın hareketinde ilerlediklerinde, kimi daha büyük, kimi daha küçük bir yörüngede döndüler. . . . Aynının hareketi hepsini bir spiral çizmeye zorladı." Aynının küresiyle çevrelenmiş bu "zaman" araçları ile Kleombrotos'un öyküsünde Aeon'dan dünyalara doğru akan zaman fikrini karşılaştırınız. Bunu "armonik kanon" veya cetvel vasıtasıyla daha ayrıntılı açıklar.]
Dolayısıyla, Porphyrios'a göre Mısırlıların simgelediği gibi, bu kavramı sırasıyla ekvatoru ve tutulumu düşündüren iki çaplı bir daire şekliyle temsil etmemiz gerekir.
Peki, Jowett'ın bahsettiği ancak daha fazla tarif etmediği bu dikdörtgen şekil nedir? Daireler birer küredir; bu nedenle dikdörtgen şekil, "aynı"nın küresi içine çizilmiş katı bir cisim olmalıdır. Şimdi eğer daireyi bu şeklin uzun kenarlarına paralel olarak döndürürsek, bu "paralelkenar" bir silindir çizecektir; öte yandan şeklimizin köşegenlerinden birine paralel olarak ve "aynı"nın küresine zıt yönde hareket eden "öteki"nin yedi küresi, yani "gezegenlerin ruhları", karşılıklı hareket hızlarının farklılığı nedeniyle "bedenlerinin" (bedenleri çevreleyen ruhların) spiral yörüngeler çizmesine yol açacaktır.
Tüm bunların tek başına kulağa oldukça zorlama geldiğini itiraf ediyorum; aşağıdaki mülahaza olmasaydı, bu konudaki notlarımı kâğıt sepetine atmış olurdum:
Kaisareialı Basileios, Altı Günlük Yaratılış Üzerine Vaazlar anlamına gelen Hexaemeron adlı eserinde, "yeryüzünün bir küre mi, bir silindir mi, bir disk mi, yoksa bir yelpaze gibi ortası çukur mu olduğunun bizim için hiçbir önem taşımadığını" beyan etmiştir. [Not: Andrew Dickson White'ın History of the Warfare of Science with Theology in Christendom (New York, 1898), c. 1, s. 92 adlı eserinde bu şekilde aktarılmıştır. Dr. White, ne yazık ki tam referansı vermemektedir. "Yelpaze" şüphesiz savurma yelpazesidir; harman dövüldükten sonra samanla karışık tahılın içine alındığı ve samanı dağıtıp geriye taneleri bırakmak üzere rüzgâra doğru havaya savrulduğu geniş bir sepettir.]
Demek ki silindir fikri, Basileios'un yaşadığı dönemde, yani dördüncü yüzyılda yeryüzünün biçimine dair rağbet gören bir teoriydi.
Ne var ki bu silindir fikrinin çok daha eski olduğunu düşünme eğilimindeyim. Yunan tefekkürü sahasında buna ilk olarak Miletoslu Thales'in halefi Anaksimandros'un sisteminden günümüze kalan az sayıda bilgide rastlarız.
Anaksimandros'un şuna inandığı rivayet edilir, "Yeryüzü, başka hiçbir gücün denetiminde olmayan ve her şeye eşit uzaklıkta bulunduğu için konumunu koruyan semavi bir cisimdir; biçimi eğri, silindirik, taş bir sütun gibidir; iki yüzü vardır; bunlardan biri ayaklarımızın altındaki zemin, diğeri ise onun karşısındakidir."
Ve yine, "Yeryüzünün biçimce bir silindir olduğu ve derinliğinin genişliğinin üçte biri kadar olduğu." [Not: Afrodisiaslı Aleksandros, Comment. on Aristotle in Meteor., First Philosophers of Greece (Londra, 1898), s. 13, 14.]
Yunanistan'ın en eski filozoflarının kendilerine atfedilen fikirleri "icat ettiklerine" hiçbir zaman kendimi ikna edemedim. Onlar mitoloji ile mistisizmin sınır boyunda duruyorlardı ve kuvvetle muhtemeldir ki fikirlerini kadim geleneklerden alıyorlardı.
Anaksimandros'un bizzat kendisi de büyük ihtimalle dolaylı yoldan, hatta bildiğimiz kadarıyla doğrudan, Mısır ve Keldani kavramlarından etkilenmişti; nitekim Knossos kazılarının ışığında bundan artık kim şüphe duyabilir?
Böylece Anaksimandros'un yer silindirini sabit kabul ettiği söylenir, oysa bizim incelememizde silindir yer değildir ve sabit de değildir; tam tersine, göksel bir silindirdir ve sürekli hareket halindedir. O halde bu silindir fikrinin bir Babil anlayışıyla ilişkili olması ve kaynağını silindirlerin asıl vatanı olan o ülkeden alması mümkün olabilir mi? Üstelik Babil'de silindir biçimi, mühürler için sıklıkla kullanılmaktaydı; küçük bir merdane gibi şekillendirilir, böylece üzerlerine kazınan harfler veya semboller balmumu gibi yumuşak bir maddeye basılabilirdi. Dahası, bildiğimiz gibi Babil ve Mısır uygarlıkları birbirleriyle yakından ilişkiliydi ve bu ilişki özellikle simgeler ve mühürler konusunda belirgindi. Grekçe asıllarından çevrilen ve şüphesiz büyük ölçüde Mısır kökenli olan Kıpti Gnostik eserlerde, maddeye basılan tipler olarak "harfler", "mühürler" ve "simgeler" fikri çok bilinen bir husustur.
Öyleyse silindirimizin, incelememizde hakkında çokça söz edilen hayvan tipleri ya da yaşam tipleri çemberiyle bir ilgisi olabilir mi? Bu durumda yüce insan sınıfının ruhları, bu silindiri hareket halinde tutma görevini üstlenmiş olmalıydı; böylece çeşitli tipler, oluş küresindeki ya da daimi oluş, yani tevellüt çarkındaki plazmalara sürekli olarak basılmaktaydı.
hava, üstelik, içinden her şeyin yapıldığı aygıt veya makinedir . . . ölümlü şeylerden ölümlüler ve bunlara benzer şeyler."
[Not: 1 Delitzsch de Babel und Bibel adlı eserinde, erken dönem Yunanistan'ın Asur'a olan büyük borcunun, Alman bilim dünyasının yakında çıkacak bir çalışmasında açıklığa kavuşturulacağını belirtir.]
Nitekim K. K., 28'de Hermes şöyle der, "Ve ben hünerle bir alet tasarlayacağım, gizemli, yanılmaz bir görme gücüne sahip . . . yapılan her şeyi birbirine bağlayan bir alet."
Burada yine aynı fikirle karşılaşıyoruz, hepsi Kader veya Heimarmene anlayışıyla bağlantılıdır; Hermes'in aleti, sebep ve sonucun birbirine bağlandığı ve bunun da ahlaki bir amaçla yapıldığı Karmik Çark'tır. [Not: 1 Elimde ayrıca "Kt>\tvSpos, Pint., 2, 682 c, Xylander sayfaları" şeklinde başıboş bir referans var, fakat bunu doğrulayamadım.]
Son olarak, silindirimizle bağlantılı olarak, Vişnu Purana'daki "Okyanusun Çalkalanması" adlı Ari Hindu mitini karşılaştırabiliriz. Çalkalama çubuğu veya Sütun, etrafına döndürme ipi vazifesi görsün diye kozmik yılanın sarıldığı gök dağıydı. İp her iki ucundan Devalar ve Asuralar, yani tanrılar ve demonlar tarafından tutulmaktaydı. Hindistan'da muhtemelen benzer bir fikirler dizisiyle bağlantılı olan mistik bir sembol de vardır. Uçları birbirine değen iki üst üste binmiş üçgenden (]>H oluşur ve merkezinin etrafına bir yılan sarılmıştır, bu da bizim X ve silindir fikrimizle oldukça tuhaf bir benzerlik gösterir. Bu kafa karıştırıcı sembol hakkında bu kadar yeter.
KARTAL, ASLAN, EJDERHA VE YUNUS
Şimdi en yüksek mertebeden ruhlarla bağlantılı olan dört temel hayvan tipine, yani kartal, aslan, ejderha ve yunusa (24, 25) geçiyoruz; bunları Mithra Gizemleri'nin bazı derecelerindeki sembolizmle karşılaştırmak ilginç olabilir. [Not: 2 Bkz. Cumont (F.), Textes et Monuments figures relat. aux Mysttres de Mithra (Brüksel, 1899), i. 315.]
Ayinin hazırlık derecelerinden birinde, bize bildirildiğine göre, mysteslerin bazıları kuş seslerini, diğerleri ise aslan kükremesini taklit ederdi. [Not: 1 Ps. Augustine, Qucestt. Vet. et Nov. Test. (Migne, P. L.y torn,] Bütün bunlar inisiyeler tarafından tenasüh veya ruhgöçüne atıfta bulunduğu şeklinde yorumlanırdı. Nitekim Porphyrios [Not: 2] bize Mithras Gizemleri'nde mystesleri farklı hayvanların adlarıyla çağırdıklarını, böylece insanın akıldan yoksun hayvanlarla ortak olan aşağı doğasını simgelediklerini anlatır. Bu suretle, örneğin, erkeklerin bazılarına "aslan", kadınların bazılarına "dişi aslan" derlerdi; bazılarına "karga" denirken, en yüksek derece olan "babalar" ise "şahin" ve "kartal" olarak adlandırılırdı. "Kargalar" en alt dereceydi; "aslan" derecesindekiler ise anlaşılan o ki aslan biçimini almadan önce bir dizi hayvan formunun kılığına ve maskesine bürünürlerdi.
Porphyrios ayrıca, kendi döneminden önce Mithriaca üzerine ne yazık ki günümüzde kayıp olan mükemmel bir inceleme kaleme almış olan Pallas'ın, tüm bunların halk arasında zodyaka atıfta bulunduğuna inanıldığını, fakat gerçekte çeşitli türden hayvan doğalarına bürünmüş olan insan ruhunun bir gizemini simgelediğini ileri sürdüğünü aktarır [Not: 3]
[Not: 3 İskenderiyeli Clement'in Basilidesçi "eklentiler" teorisi üzerine yazdıklarını hatırlayınız; Basilides Okulu'nun Mısır fikirleriyle güçlü biçimde yoğrulduğunu akılda tutarak: "Basilidesçiler tutkulara eklentiler (veya büyümeler) adını vermeyi adet edinmişlerdir. Onların söylediklerine göre bu cevherler, belirli bir tözsel varoluşa sahiptir ve belirli bir kargaşa ile ilkel karışıklık sebebiyle akli ruha yapışırlar. Bu çekirdeğin üzerine kurt, maymun, aslan, keçi gibi cevherin diğer melez ve yabancı doğaları büyür. . . . Ve insan ruhları yalnızca akıldan yoksun hayvanların dürtüleri ve izlenimleriyle böylesine yakından ilişki kurmakla kalmaz, aynı zamanda bitkilerin hareketlerini ve güzelliklerini de taklit ederler, çünkü bunlar da benzer şekilde Mecusi geleneğine göre özellikleri taşırlar.] Böylece güneşe (ve dolayısıyla bu doğaya tekabül edenlere) boğa, aslan, ejderha ve şahin derler.
Ayrıca hatırlanmalıdır ki Appuleius, [Not: 1] İsis Gizemleri'ne kabul edilişinden sonra kuşandığı cübbeyi tarif ederken, kendisinin güneş olarak tahta oturtulduğunu, on iki kutsal atkı veya giysi giydirildiğini söyler; bu giysiler üzerlerinde güzel resimler bulunan ketendendi, öyle ki her taraftan "giysimin çevresine çeşitli renklerle resmedilmiş hayvanlar sayesinde ne kadar dikkat çekici olduğumu görebilirdiniz." Bu elbiseye "Olimpos Atkısı" dendiğini belirtir.
MOMUS
Son olarak, belki de okuyucuyu Momus ile biraz daha yakından tanıştırmak faydalı olabilir.
Yunanlar arasında Momus, kusur bulma ruhunun kişileşmiş haliydi. Hesiodos, Theogonia'sında (214), onu Kader Tanrıçaları ile birlikte Gece'nin çocuklarının ikinci kuşağı arasına yerleştirir. Stasinos'un Kypria adlı eserinden öğreniyoruz ki, Zeus, Yeryüzü'nün günahkâr insanlığın aşırı çoğalmasından kendisini kurtarması yönündeki yakarışına karşılık olarak ilkin Thebai Savaşı'nı göndermiş, bunun yetersiz kaldığı anlaşılınca insan soyunu yıldırımlarla (ateş) ve tufanlarla (su) yok etmeyi aklına koymuşken; Momus, tanrıların ve insanların Babası'na, tanrıça Thetis'i ölümlü bir adamla evlendirmesini öğütler; öyle ki onlardan güzel bir kız evlat (Afrodit-Helene) doğsun ve böylece insanlık, Yunanlar ve Barbarlar, onun yüzünden ölümcül bir çatışmaya, yani Truva Savaşı'na sürüklensin. Dahası, İlyada I. 5 üzerine şerh yazan şarih, Homeros'un Zeus'un "iradesi" veya "tasarısı" derken Momus'u kastettiğini ileri sürer.
Sophokles ayrıca "Momus" adında bir Satir draması yazmıştır, aynı şekilde Akhaios da.
Hem Platon hem de Aristoteles Momus'a atıfta bulunur. İ.Ö. 260-240 yılları arasında İskenderiye Kütüphanesi'nin başkütüphanecisi olan Kallimakhos, Aitia adlı eserinde, kendisini eleştiren eski öğrencisi Apollonios Rhodios'u Momus olarak teşhir edip rezil etmiştir.
Momus, bilhassa İ.S. ikinci yüzyılın Sofistleri ve Hitabet Ustaları arasında da gözde bir figürdü. Aelius Aristeides'te Momus, Afrodit'in kendisinde kusur bulamayınca ayakkabısında kusur bulmuştur. Lukianos, Afrodit'i Momus'a canla başla karşı koymaya ant içmiş gibi tasvir eder ve Momus'un tanrıların en büyük işlerinde dahi, Athena'nın evinde, Zeus'un boğasında ve Hephaistos'un insanlarında kusur bulmasını sağlar; sonuncusunda kusur bulması ise demirci-tanrının, yürekleri görülebilsin diye göğüslerine pencereler açmamış olmasındandır.
Ve risalemizle ilgisi bakımından son derece ilginçtir ki, Lukianos nükte dolu taslaklarından birinde Momus'u Zeus ve Hermes ile yapılan diyaloğun şahıslarından biri yapar. Momus, Bakkhos'un tanrılar arasında sayılmasında kusur bulur ve Zeus tarafından Herakles ve Asklepios ile alay etmekten sakınması emredilir.
Halk arasında Momus figürü zayıf bir ihtiyar biçimindeydi; bu, risalemizdeki azametli Akıl'dan, hakiki bir Lucifer'den çok farklı bir tasvirdir.
Bazı tasvirler ona tek bir sivri diş, bazıları ise kanatlar verir. Rivayete göre Zeus, kusur buluculuğu yüzünden onu nihayetinde Olympos'tan kovmuştur.
Onomastica Vaticana, Momus'u Mammon ile ilişkilendirir; fakat bu tali mesele üzerinde durmamıza lüzum yoktur.
KUTSAL DİYARLARIN MİSTİK COĞRAFYASI
İkinci K. K. Parçası'nın 46-48. paragraflarındaki sembolik Yeryüzü figürü ve Mısır'ın buranın kalbi yahut merkezi olduğu inancı hususunda, birbirine son derece uzak iki bakış açısından bu konuya dair iki alıntıyı buraya ekleyebiliriz. İlki, Dr. Andrew D. White'ın yakın tarihli ciltlerinden alınmıştır:
"Eski çağların her büyük kavmi, bir kural olarak, kendi merkez şehrini ya da en kutsal mekânını mecburen yeryüzünün merkezi saymıştır.
Keldaniler, kendi 'tanrıların kutsal evi'nin merkez olduğuna inanırlardı. Mısırlılar dünyayı, Mısır'ın kalp ve Thebai'nin bu kalbin merkezi olduğu bir insan vücudu biçiminde çizerlerdi. Asurlular için bu merkez Babil'di; Hindular için Meru Dağı'ydı; Yunanlar için, medeni dünya söz konusu oldukça, Olympos yahut Delphi tapınağıydı; modern Müslümanlar için Mekke ve kutsal taşıdır; Çinliler bugüne dek imparatorluklarından 'orta krallık' olarak bahseder. O halde Yahudilerin dünyanın merkezinin Kudüs olduğuna inanması, insan düşüncesinin yalın bir eğilimiyle uyum içindeydi.
Hezekiel kitabı Kudüs'ten yeryüzünün ortası olarak bahseder ve dünyanın diğer bütün kısımlarının bu kutsal şehrin etrafına yerleştirildiğini söyler. 'İman çağları' boyunca bu, Yüce Tanrı'dan yeryüzünün biçimine dair doğrudan bir vahiy olarak çok genel biçimde kabul görmüştür. Erken Kilise'nin Kutsal Kitap üzerindeki en büyük otoritesi olan Aziz Hieronymus, peygamberin bu sözüne dayanarak Kudüs'ün yeryüzünün merkezinden başka bir yerde olamayacağını ilan etmiştir; dokuzuncu yüzyılda Başpiskopos Rabanus Maurus aynı savı yinelemiştir; on birinci yüzyılda Saint Victor'lu Hugh bu öğretiye Kutsal Kitap'tan bir başka kanıt sunmuştur; ve Papa Urbanus, Clermont'taki Frankları haçlı seferine teşvik eden meşhur vaazında, 'Kudüs yeryüzünün orta noktasıdır' diye bildirmiştir; on üçüncü yüzyılda çok revaçta olan din adamı yazar Heisterbach'lı keşiş Caesarius, 'Bedenin ortasındaki kalp gibi, Kudüs de meskûn dünyamızın ortasında yer alır' ve 'İşte bu yüzden Mesih yeryüzünün merkezinde çarmıha gerilmiştir' demiştir. Dante, Kudüs'e dair bu görüşü kesin bir hakikat olarak kabul edip onu ölümsüz mısralarla birleştirmiştir; ve Orta Çağ'da pek yaygın biçimde okunan, Sör John Mandeville'e atfedilen dindarane seyahat kitabında, Kudüs'ün dünyanın merkezinde olduğu ve Kutsal Kabir'de dik duran bir mızrağın ekinoksta gölge düşürmediği ifade edilir.
Hezekiel'in ifadesi böylece erken dönem haritacıları için doğruluğun ölçütü haline geldi. Hereford Katedrali'ndeki dünya haritası, Andrea Bianco'nun, Marino Sanuto'nun ve diğer pek çoklarının haritaları bu görüşü insanların zihinlerine nakşetti ve kuşkusuz nice nesiller boyunca Kutsal Yazılarda vahyedilen bu coğrafi merkezin dengesini bozmaya meyilli her türlü bilimsel ifadeyi engelledi."
Modern fizik biliminin haklı öfkesi hakkında bu kadar söz yeter; şimdi kriptoloji ve mistisizme dönelim. M. W. Blackden, "Gizemler ve 'Ölüler Kitabı'" üzerine yakın tarihli bir makalesinde şöyle yazmaktadır:
"Bir anahtar daha vardır ki... o olmaksızın, kadim Mısır'ın dillere destan olan o bilgelik incilerinden herhangi birini ele alma gayesiyle Ölüler Kitabı'na yaklaşmak nafiledir... Bunun varlığına dair bilgi yeni bir keşif değildir, yalnızca Mısırlılar, Kildaniler ve Yahudiler gibi kadim ulusların sembolik bir coğrafya sistemine sahip oldukları gerçeğidir...
"Yahudi ve Mısırlı rahip sınıfı, fiziki unsurların elverdiği ölçüde, topraklarını manevi şeylere dair sembollerine uygun olarak haritalandırmaya gayret etmiştir. Dağın, şehrin, ovanın, çölün ve nehrin bu sembolizmi, Masonik tabiri kullanacak olursak, Locanın muhtelif kısımlarından ve tefrişatından başlayarak adeta hem makrokozmosun hem de mikrokozmosun manevi anatomisine kadar uzanıyordu.
"Böylece Yahudi Kutsal Yazılarında, Yeruşalim çevresinde şiddetle cereyan edecek ulusların peygamberi savaşlarında, The Pilgrim's Progress eserinin yazarı olan ve coğrafi sembolizmin mükemmelliğini gayet iyi kavrayabilen John Bunyan'ın The Siege of Mansoul adlı küçük eski kitabında daha doğrudan ifade edilmiş olan aynı sembolizmi ayırt etmek güç değildir.
"Elbette burada Mısır'ın coğrafi sembollerine uzun uzadıya giremem, bu çok fazla vakit alır; fakat sembol olarak Yeruşalim'i vermiş olduğumdan, bir sembol olarak Yeruşalim'in Mısır'ın On ya da Heliopolis kentine, dolayısıyla astronomik açıdan dünyanın ve evrenin merkezine, mikrokozmosta ise İnsanın manevi Kalbine tekabül ettiğini de söyleyebilirim.1
"Fakat İbrani ve Mısır kentleri arasında bir fark vardır; zira İbrani peygamberler nazarında fiili Yeruşalim, şimdiki ve çocuklarıyla birlikte esaret altında olan o Yeruşalim'e tekabül ederken, Heliopolis Mısır rahipleri nazarında gelecek olan o kente, Semavi Kent'e, kurtarılmış insanlığa verilecek olan Yeni Kalp'e tekabül ediyordu."
İşte burada başlı başına bir cildi hak eden bir tezle karşı karşıyayız; bu nedenle bu işi, bu zahmete girmeye niyetlenen kişiye bırakıyorum.
1 "British Museum'da bu anlamların her ikisini de gösteren eski bir dünya haritası bulunmaktadır. Ayrıca 1284 tarihli Mappa Mundi 'Ebsdorf'a ve Hereford Katedrali'nde bulunan, rahiplerden Richard of Haldingham tarafından 1290-1310 yıllarında yapılmış olan haritaya bakınız."
Bu metin neden önemli
Kore Kosmou (Dünyanın Bakiresi), Hermes Trismegistos'a atfedilen ve geç antik dönemde oluşan Hermetik metinler arasında yer alır. Özgün eser bütünüyle kaybolmuş, yalnızca beşinci yüzyılda Ioannes Stobaeus'un derlediği antolojideki alıntılar sayesinde günümüze ulaşmıştır. Metin, tanrıça İsis'in oğlu Horus'a bir söylev biçiminde ruhların kökenini, kozmosun düzenini ve kutsal esrarları öğretmesi üzerine kuruludur. Buradaki pasaj, İsis'in söylevinin hemen başında yer alır ve Hermetik düşüncenin temel ilkesini, yani yukarıdaki göksel alemin aşağıdaki dünyevi aleme düzen bağışladığı fikrini ortaya koyar. Rönesans'ta Francesco Patrizi metni Latinceye Minerva Mundi başlığıyla çevirmiş, modern dönemde ise G. R. S. Mead ve Walter Scott gibi bilginler titiz çevirilerini yayımlamıştır. Bu aktarım, Mead'in 1906 tarihli Thrice-Greatest Hermes külliyatının üçüncü cildindeki çeviriden alınmıştır.
Tam Çeviri
Kore Kosmou: Dünyanın Bakiresi eserin tamamı, 37 bölüm halinde. 📖 Source Library
Bu eser Hermetizm Koleksiyonu'nun parçasıdır →
- Kaynak eser
- Kore Kosmou (Dünyanın Bakiresi), Stobaios'un Hermetik alıntıları XXV-XXVI; G. R. S. Mead, Thrice-Greatest Hermes, Cilt III (Londra, 1906); iki alıntının tamamı Mead'in şerhiyle
- Neşir
- G. R. S. Mead, Thrice-Greatest Hermes: Studies in Hellenistic Theosophy and Gnosis, Vol. III (London and Benares: Theosophical Publishing Society, 1906).
- Konum
- Excerpt XXV ve XXVI'nın tamamı (Mead, Cilt III, s. 93-171), Mead'in şerh ve notlarıyla
- Çeviren
- Şira Nur Uysal
- Dijital nüsha
- Internet Archive (Thrice-Greatest Hermes, Cilt III, 1906)
Uysal, Ş. N. (Çev.). (2026). Kore Kosmou: Dünyanın Bakiresi. Kadim Kütüphane. https://kadimkutuphane.com/kore-kosmou-dunyanin-bakiresi-isis-horus-mead@misc{kk_kore_kosmou,
author = {Uysal, Şira Nur},
title = {{Kore Kosmou: Dünyanın Bakiresi}},
year = {2026},
publisher = {Kadim Kütüphane},
url = {https://kadimkutuphane.com/kore-kosmou-dunyanin-bakiresi-isis-horus-mead},
note = {Türkçe çeviri, özgün eser: Hermes Trismegistos (aktaran Stobaeus; İngilizceye çeviren G. R. S. Mead)},
}Yeni metinlerden ilk sen haberdar ol
Tam çeviriler, PDF'ler ve yeni eklenen kaynaklar hazırlandıkça e-postana düşsün.
