Güneş Kralı'na Söylev II: Helios'un Çevresindeki Tanrılar
Thomas Taylor'ın 1793 tarihli Two Orations of the Emperor Julian cildinin başlık sayfasından. Cilt, Iulianus'un Güneş ve Tanrıların Anası'na yazdığı iki söylevi bir arada verir.

Güneş Kralı'na Söylev II: Helios'un Çevresindeki Tanrılar

Εἰς τὸν Βασιλέα Ἥλιον (Güneş Kralı'na)
İmparator Iulianus (Julian the Apostate); Thomas Taylor (çev.)· MS 362 (bu çeviri: 1793)· Özgün: İngilizce· Internet Archive· ~18 dk okuma
NeoplatonizmTürkçe çeviriAçık erişim

İmparator Iulianus'un «Güneş Kralı'na Söylev»inin orta bölümü, söylevin felsefî çekirdeğidir. Iulianus burada Helios'un demiurgik güçlerini adım adım temellendirir: tanrının özü, gücü ve enerjisi neden tek ve aynı şeydir, gezegen küreleri onun etrafında nasıl düzenlenir, ve Helios'un çevresindeki tanrılar — Apollon, Dionysos, Athena, Afrodit, Ay — onunla hangi bağla birleşir. Aşağıda söylevin bu orta bölümünün tamamı yer alıyor.

Türkçe çeviri (tam metin) · Çeviren Şira Nur Uysal

Yine, bu meseleyi başka bir tarzda ele almak için şunu düşünelim: madem evrenin tek bir Demiurgos'u vardır, lâkin gökler boyunca dönen demiurgik tanrılar çoktur, güneşin kozmik yönetimini bunların tam ortasına yerleştirmek yerinde olur. Bunun yanı sıra, hayatın doğurgan gücü düşünülürler âleminde bol ve taşkındır; âlem de aynı doğurgan hayatla doludur. Şu hâlde aşikârdır ki Güneş Kralı'nın doğurgan hayatı bu ikisi arasında bir ortadır — kozmik görüngülerin durmadan tanıklık ettiği üzere. (Neoplatonik şema üç âlem tanır: düşünülür (noetik) âlem, düşünsel (noerik) âlem ve duyulur âlem. Söylevin bütünü Helios'u bu şemanın tam ortasına, düşünsel âlemin merkezine yerleştirme çabasıdır.) Zira formlara gelince, kimini o kemale erdirir, kimini imal eder; kimini bezer, kimini harekete geçirir; güneşin demiurgik gücü olmaksızın hiçbir şey ışığa ve oluşa çıkmaya muktedir değildir.

Bundan başka, düşünülürlerin katışıksız, arı ve maddesiz özüne dikkat edersek — ki ona dışarıdan hiçbir şey akmaz, ona yabancı hiçbir şey yapışmaz, bilâkis o kendi öz sadeliğiyle doludur — ve ardından, kozmik cisimlerle bir arada bir yörünge üzre dönen, her türlü unsurî karışımdan azade o arı ve ilahî cismin durulmuş tabiatını göz önüne alırsak, Güneş Kralı'nın parlak ve bozulmaz özünün, düşünülürlerin maddesiz arılığı ile duyulurlarda katışıksız olan, oluş ve bozuluştan uzak duran şey arasında bir orta olduğunu buluruz.

Lâkin bunun doğruluğuna dair en büyük delil şuradan gelir: güneşten yeryüzüne akan ışık, kendisinin herhangi bir şeyle karışmasına müsaade etmez; ne kirli bir tabiat onu bulaştırır ne de herhangi bir bulaşma; bilâkis o her yerde arı, lekesiz ve edilgisiz kalır. Yine, yalnız maddesiz ve düşünülür formları değil, maddede kaim olan duyulur formları da göz önüne alırsak, formların ulu güneş çevresindeki orta düşünsel konumu daha az kesin ve açık olmayacaktır; zira bunlar maddeye batmış formlara sürekli yardım ederler, öyle ki bu cömert tanrı onların özüyle işbirliği etmese ne var olabilir ne de varlıklarını koruyabilirlerdi.

Kısacası, formların ayrışmasının ve maddenin yoğunlaşmasının sebebi o değil midir? Öyle ki ondan yalnız onun tabiatını anlama gücünü almakla kalmayız; gözlerimiz dahi görme melekesiyle ondan donatılır. Zira ışınların âlem boyunca dağılımı ile ışığın birleşmesi, o sanatkârın demiurgik ayrıştırmasını gözler önüne serer. Lâkin bu tanrının özünde, onun düşünülür tanrılar ile kozmik tanrılar arasındaki orta konumunu gösteren pek çok aşikâr iyilik bulunduğuna göre, güneşin son ve görünür hâline geçelim.

Onun son âlem hakkındaki ilk hâli, güneş meleklerininkidir; bunların ideası ve hipostazı kendi paradigmalarında, yani örneklerinde yer alır. («Güneş melekleri» Hristiyan melekleri değildir; Iamblikhos'un hiyerarşisinde tanrılar ile insanlar arasında duran aracı varlık sınıflarından biridir. Iulianus bu ifadeyi teknik bir felsefe terimi olarak kullanır.) Bundan sonra ise onun duyulurları doğuran gücü gelir; bu gücün daha şerefli kısmı göklerin ve yıldızların sebebini içerir, aşağı kısmı ise oluş âlemine başkanlık eder, aynı zamanda kendinde ezelî olarak değişmez bir özü kapsar.

Lâkin bu tanrının özünde kapsanan her şeyi hiç kimse açıklayamaz — kavrayış ona bizzat bu tanrı tarafından bahşedilmiş olsa bile; zira bana öyle geliyor ki düşünce, bütünü kavramaya muktedir değildir. Bununla birlikte, hayli uzayan söylevimize burada bir mühür vurmak ve muhakemesi öncekinden hiç de aşağı olmayan başka konulara geçmek yerinde olur. Fakat bu mühür ne olabilir ve her şeyin bütününü özetle kapsayanın özüne dair tasavvur nedir — bunu bana tanrının kendisi bildirsin; zira onun hangi ilkeden çıktığını, tabiatının neden ibaret olduğunu ve görünür âlemi hangi iyiliklerle doldurduğunu kısaca kavramak arzusundayım.

Şu hâlde şunu ileri sürmeliyiz: tek bir tanrıdan — yani tek bir düşünülür âlemden — tek bir Güneş Kralı çıkar; düşünsel tanrıların tam ortasında, her türden bir ortalık uyarınca kurulmuştur. O, uyumlu ve dost tabiatları, hem de birbirinden uzak olup da dostlukta ve rızada birleşenleri bağlayarak, ilk tabiatları sonuncularla tek bir birlik içinde uzlaştırır; kendinde kemalin ortasını ve doğurgan hayat ile tek biçimli özün bağını taşır. (Söylevin bütün tezi buradadır: Helios ne İyi'nin kendisidir ne de gökteki görünür güneş; ikisi arasındaki ORTA terimdir. Bu yapı doğrudan Iamblikhos'tan gelir ve bir asır sonra Proklos'ta sistemleşecektir.)

Bundan başka o, duyulur âlemdeki her iyiliğin de yaratıcısıdır; onu yalnız ihtişamıyla aydınlatıp bezemekle kalmaz, güneş meleklerinin özüne kendisiyle aynı kaimliği verir ve doğmuş tabiatların doğmamış bir sebebini kapsar; bundan önce de yaşlanmanın yağmasından azade, hayat sebatıyla donatılmış ezelî cisimlerin sebebini içinde taşır. Söylevimiz tanrının özü hakkında şimdilik bu kadar uzandı; çok şeyi atlamış olsak da az şey söylemiş değiliz. Lâkin güçlerinin bolluğu ve enerjilerinin güzelliği o kadar büyüktür ki, özünde göz önüne alınan hasletleri şiddetle aşarlar — zira ilahî tabiatların hâli şöyledir: görünür forma çıktıklarında, hayatın taşkınlığı ve bereketi yüzünden çoğalırlar. Öyleyse bir düşünün: önceki uzun söylevden daha yeni yeni soluklanmışken, uçsuz bucaksız bir araştırma okyanusuna atılmamız ne kadar gereklidir. Yine de bu araştırmayı göze alalım, tanrının yardımına güvenerek, ve konuşmamızı tamama erdirmeye çalışalım.

Öyleyse önce şunu düşünmeliyiz: onun özü hakkında daha önce söylediğimiz her şey, güçleri için de ortaktır; zira tanrının özü bir şey, gücü başka bir şey, enerjisi üçüncü bir şey değildir; çünkü dilediği her şey, hem odur, hem olabildiğidir, hem de enerjide meydana getirdiğidir. Zira ne olmadığı bir şey olmayı diler, ne dilediği şey olmaktan âcizdir, ne de gerçekleştiremeyeceği bir şeyi enerjiye dökmeyi diler.

İnsanlar bakımından ise durum çok farklıdır; zira insanda tek bir şeye uzlaştırılmış, iki katlı ve birbiriyle çelişen bir tabiat müşahede edilir, yani Ruh'un ve bedenin tabiatı; bunlardan ilki ilahî, ikincisi ise gölgeli ve karanlıktır, çekişmenin ve kavganın kaynağıdır. Bu yüzden, Aristoteles'in belirttiği gibi, ne hazlar ne de kederler tabiatımızla dostane bir birleşme içindedir; zira birine hoş gelen, onun karşıtı olan ötekine sıkıntı verir. Lâkin tanrılar arasında bu türden hiçbir şey kaim değildir; zira özleri onlara iyiliği değişmez biçimde ve bitimsiz bir silsile hâlinde sunar.

Şu hâlde onun özünü açıklamak maksadıyla ne ileri sürdüysek, aynısı güçlerine ve enerjilerine de tatbik edilmelidir. Lâkin söylevimiz bunlarda karşılıklı olarak yer değiştiriyor göründüğünden, güçleri ve enerjileri hakkındaki müteakip incelemelerimizde şunu göz önünde tutmalıyız: bunlar yalnız onun işleyişleri değil, aynı zamanda onun özüdür. Zira güneşe akraba ve onunla eş doğumlu birtakım ilahî varlıklar vardır; bunlar tanrının arı özünü artırırlar ve âlemde çoğalmış olsalar da güneş çevresinde tek biçimli olarak kaimdirler.

Lâkin önce, gökleri atlar, öküzler yahut öteki akılsız ve hayvanî canlılar gibi seyretmeyip, duyulur görüngülerden hareketle görünmeyen bir tabiatı araştırmaya emek verenlerin söylediklerine kulak verin. Bundan da önce, dilerseniz onun âlem-üstü güçleri ve enerjileri üzerine biraz düşünebilirsiniz. Bu güçlerin ilki, düşünsel özün bütününü, uçları tek ve aynı şeyde toplamak suretiyle derinden bir kılan güçtür; zira duyulur âlemde havanın ve suyun, uçları bir bağ gibi birleştirmek üzere ateş ile toprak arasına yerleştirildiğini açıkça görüyorsak, cisimden önce gelen ve onun tabiatından ayrı olan bir özde de benzer bir düzenlemeyi kabul etmemek için hiçbir sebep yoktur — ki bu öz oluşun ilkesini elinde tutar ve kendisi kökenin üstündedir.

Bu yüzden, böyle bir özde de, tıpkı unsurî formlar arasında olduğu gibi, her türlü cisimsel alışverişten ayrılmış olan uç ilkeler, birtakım aracılar yoluyla Güneş Kralı tarafından bir araya toplanır ve onun tabiatı çevresinde birleşirler. Zeus'un demiurgik gücü de bununla uyuşur; daha önce anlattığımız üzere, Kıbrıs'ta ona güneşle ortak tapınaklar adanmıştı. (Taylor, Iulianus'un Yunanca tanrı adlarını 18. yüzyıl İngiliz âdetince Latinceleştirir: Jupiter=Zeus, Bacchus=Dionysos, Esculapius=Asklepios, Musagetes=Musaların önderi Apollon. Çeviride Yunanca asıllara dönülmüştür.)

Aynı yerde, bunun doğruluğunu teyiden Apollon'un tanıklığını da getirmiştik; onun tabiatını insanların en bilgesinden daha iyi bilen elbette odur, zira o güneşle beraberdir ve onunla iletişim hâlindedir; aynı düşünce sadeliğine, aynı öz sebatına ve aynı enerji özdeşliğine sahiptir. Çünkü Apollon, Dionysos'un çoğalmış ve kısmî işleyişini güneşten hiç de ayırmıyor görünür; bilâkis onu daima güneşe tâbi kılarak ve onun refakatçisi olduğunu göstererek, tanrı hakkında en güzel tasavvurları kurmamızda bize yardım eder.

Bundan başka, güneş en güzel düşünsel mizacın ilkelerini kendinde taşıdığı ölçüde Apollon olur, Musaların önderi; hayatın bütününün zarif düzenini tamama erdirdiği ölçüde ise âlemde Asklepios'u doğurur — ki onu aynı zamanda âlemden önce kendinde kapsıyordu. Tanrının pek çok gücünü seyredebilsek de bütününü asla tüketemeyiz. Şu kadarı bize yetmelidir: cisimden ayrı ve ondan daha kadim bir tabiatta, görüngülerden soyutlanmış bir sebepler cinsinde, Zeus ile güneşin eşit ve aynı hükümranlığını ve gücünü seyredebiliriz. Keza Apollon ile birleşmiş bir kavrayış sadeliğini, süreklilikle ve aynılık sebatıyla birlikte gözleyebiliriz; buna karşılık kısmî bir öze başkanlık eden Dionysos ile birlikte işleyişin bölünebilirliğini. Buna şunu da ekleyin: güzel simetri gücünü ve düşünsel mizacı Musagetes ile birlik içinde algılayabiliriz. Son olarak, hayatın bütününün zarif düzenini dolduran o gücü Asklepios ile birleşmiş olarak tasavvur edebiliriz.

Tanrının âlem-üstü güçleri hakkında bu kadarı yeter; bunların görünür âlemin üzerindeki mukabil işleyişleri, sürekli bir iyilik dolgunluğunu yaymaktan ibarettir. Zira o, İyi'nin hakiki evlâdı olduğundan ve ondan kâmil ve cömert bir hâl aldığından, tabiatının bu üstünlüğünü bütün düşünsel tanrılara dağıtır ve onlara müşfik ve kâmil bir öz tahsis eder. Lâkin tanrının bir başka işi de, düşünsel ve cisimsiz formlar arasında düşünülür güzelliğin mutlak dağıtımını gerçekleştirmektir. Zira tabiatta görünen doğurgan öz, güzelde doğurmayı ve evlâdını ışığa çıkarmayı arzuladığına göre, ondan önce gelen ve ona önderlik eden bir özün bulunması zorunludur — düşünülür güzellikte ezelî olarak doğuran bir öz. Aynı zamanda şunu da müşahede etmeliyiz ki o, bir vakit işleyip başka bir vakit işlemez değildir; yahut bir dönem doğurup sonra kısır kalmaz; zira burada bazen güzel olan, düşünülür tabiatlar arasında daima güzeldir.

Bu yüzden şunu ileri sürmeliyiz: düşünsel ve ezelî güzellikte kaim olan doğmamış bir evlât, görünür âlemdeki her doğurgan sebepten önce gelir. Güneş bu evlâdı kendinde taşır ve kendi özü çevresinde kurar; ona kâmil bir düşünce bahşeder ve böylece ışığının lütfuyla, tabir caizse, gözlerine görme verir. Benzer bir tarzda, düşünülür âlemde de, esirî ihtişamdan çok daha parlak bir ışık saçan düşünsel bir paradigma vasıtasıyla, bana öyle geliyor ki, düşünme ve düşünülür olma gücünü bütün düşünsel tabiatlara yayar.

Bundan başka, evrenin kralı güneşe ait bir başka hayranlık verici enerji daha vardır; melekler, daimonlar, kahramanlar ve kısmî ruhlar gibi varlıkların daha üstün cinslerine bahşettiği o daha iyi hâli kastediyorum; bunlar kendilerini bedenin karanlığına batırmaksızın, örneklerinin ve idealarının akıl düzeyinde daima kalırlar. Böylece tanrının âlem-üstü özünü, o evrensel kral güneşteki güçlerini ve işleyişlerini ululayarak, elimizden geldiğince ve alelacele açıklamış olduk.

Lâkin gözler — denildiği üzere — kulaklardan daha çok itimada değer olduğuna göre, gerçi kavrayıştan daha az inanılır ve daha güçsüz olsalar da, şimdi onun görünür imalâtını göz önüne alalım; önce, mütevazı kabiliyetlerle onun ilahlığını ululamaya cüret ettiğimiz için affını dileyerek. Görünür âlem daima güneş çevresinde kaimdir; evreni kuşatan ışığı ise ezelî bir mekân tutar, öyle ki hiçbir yer değişimine tâbi değildir, zira o daima aynıdır.

Fakat biri bu ezelî tabiatı yalnız düşünce yoluyla zamansal olarak tasavvur etmeye razı olursa, her şeyi ışığıyla doğrudan aydınlatan evrenin kralı güneş hakkında, âleme ezelî olarak ne bol iyilikler bahşettiğini kolayca bilecektir. Hem ulu Platon'un, hem de zamanca ondan sonra gelen — zihin güçleri bakımından değil — Kalkisli Iamblikhos'un, kitaplarına gerek başka felsefî bilgiler gerekse şimdiki sırlar için borçlu olduğum o kimsenin, güneşi yalnız varsayım gereği doğmuş saydıklarını ve onun etkilerinin büyüklüğünü kavrayabilelim diye tartışma uğruna zamansal bir üretim kurduklarını bilmiyor değilim.

Lâkin bu, zihnî donanımın her bakımından onlardan aşağı olan benim tarafımdan asla girişilecek bir iş değildir; hele ki onun zamansal üretimi varsayımının kendisi tehlikeden hâli değilken — nitekim bu, o müstesna kahraman Iamblikhos'un kendisine de aşikârdı. (Tartışma Platon'un «Timaios»undaki âlemin «doğmuş» olup olmadığı meselesidir. Neoplatoncular âlemin zamanda bir başlangıcı olmadığını, Platon'un zaman dilinin yalnız öğretim amaçlı bir varsayım olduğunu savunurlar. Iulianus burada Hristiyan yaratılış öğretisine karşı da konum alır.)

Bununla birlikte, madem bu tanrı ezelî bir sebepten çıkmıştır — daha doğrusu her şeyi ezelden üretmiş, şimdi görünenleri görünmeyen sebeplerden ilahî bir irade, tarifsiz bir hız ve yenilmez bir güçle doğurmuştur — bu yüzden ona göklerin orta bölgesi düşmüştür, tabiatına en uygun yer olarak; tâ ki kendisinden ve kendisiyle beraber üretilmiş tanrılara eşit bir iyilik dağıtımı sağlayabilsin; bundan başka, göklerin sekiz küresine başkanlık edebilsin ve oluş ile bozuluşta ezelî bir devir taşıyan dokuzuncu imalâtı yönetebilsin.

Gezegenlere gelince, güneşin çevresinde tabir caizse raks ettikleri ve hareketlerinin tanrıya nispetle belli bir şekiller senfonisiyle ölçüldüğü aşikârdır; buna şunu da ekleyebiliriz ki bütün gökler, her parçasında onunla ahenkleşerek, onun ilahlığından tanrılarla dolar. Zira bu tanrı beş semavî yörüngeye başkanlık eder ve bunların üçünün çevresinde dönerek o kadar Kharis doğurur; geri kalanlara ise ulu Zorunluluk'un terazileri denir. (Bu pasaj metnin en karanlık yeridir ve el yazması burada bozuk, muhtemelen eksiktir — çeviri kusuru değildir. «Beş semavî yörünge» büyük ihtimalle çıplak gözle görülen beş gezegendir; üç Kharis ile «Zorunluluk'un terazileri» ise Iulianus'un okurunun bildiğini varsaydığı, bize ulaşmayan bir Kalde astroloji öğretisine gönderme yapar.)

Lâkin bu müşahedeler belki Yunanlılara daha karanlık gelir ve bu yüzden hoşlarına gitmez; sanki biz de yalnız yaygın ve bilinen şeyleri anlatmakla yükümlüymüşüz gibi. Oysa bunlar hiç de alışılmadık ve yabancı değildir; zira — ey siz en bilgeler, bir yığın iddiaya sorgusuz sualsiz rıza gösterenler — Dioskurlar kimlerdir? Onların dönüşümlü günlerde yaşadıkları söylenmez mi; çünkü ikisinin aynı günde görünmesi caiz değildir — meselâ, beni açıkça anlayabilesiniz diye söylüyorum: dün ile bugün gibi? (Dioskurlar Kastor ile Polydeukes'tir; mitosta biri ölümlü biri ölümsüzdür ve gün aşırı nöbetleşe yaşarlar. Yunanca «heteremeroi» kelimesi tam olarak «gün aşırı» demektir.)

Sonra yine, aynı Dioskurlar bakımından düşünün ve tasavvurlarınızı onların tabiatına uydurmakta bana eşlik edin, tâ ki yeni ve anlaşılmaz bir şey ileri sürmüş olmayalım. Lâkin en dikkatli tarzda araştırsak da bu türden hiçbir şey bulmayacağız; zira bazı teologların onların âlemin iki yarımküresi olduğu yolundaki iddiası, şimdiki araştırmayla hiç ilgili değildir; çünkü bunların her birine niçin heteremeros, yani gün aşırı nöbetleşe dendiğini kavramak kolay değildir, madem aydınlanmaları hiçbir günlük artış hissi vermeksizin tedricen çoğalmaktadır.

Lâkin şimdi öyle bir tefekküre giriyoruz ki, seyri esnasında bazı yenilikler ortaya koyuyormuş gibi görünebiliriz. Şu hâlde ilkin şunu diyelim: aynı güne iştirak ettikleri pek yerinde söylenebilecek olanlar, bir ve aynı ay içinde güneşin ilerleyişinden eşit bir zamana nail olanlardır. Şimdi biri çıkıp düşünsün: bu günlük değişim, sair dairelerle olduğu kadar dönence daireleriyle de nasıl bağdaştırılabilir? Ne var ki bu türden bir tefekkür şimdiki araştırmamıza uygun düşmez; zira bu daireler daima görünürdedir ve birbirine karşıt gölgelerde bulunan bölgelerin sakinlerine, her biri kendi yerine göre, aşikârdır; lâkin birini müşahede eden, ötekini hiçbir surette keşfedemez.

Ne var ki şimdiki meseleyi izah ederken daha fazla oyalanmamak için şunu söyleyelim: güneş, yıllık devirlerinden bildiğimiz üzere, mevsimlerin babasıdır; ve kutuplardan asla uzaklaşmadığı düşünüldüğünde o, iki katlı bir özün hükümdarı olan Okeanos'tur. Böyle bir iddia hiç de karanlık değildir; zira bizden çok önce Homeros, Okeanos'u ölümlülerin, kutlu tanrısal varlıkların ve bütün şeylerin doğuşu diye adlandırır. Bu da en büyük hakikat ve isabetle söylenmiştir, çünkü evrende Okeanos'un tabiî döllerinden olmayan hiçbir şey yoktur. (Taylor bu noktada Iulianus'a açıkça itiraz eder: Neoplatonik şemada Okeanos düşünsel tanrılar mertebesinde bir «pınar tanrı»dır ve tanrıların duyulur evrene çıkışını doğurur; güneş ise daha aşağıda, hükümran mertebeden başlar. Yani metindeki Okeanos—Güneş özdeşliği İmparator'un kendi görüşüdür, çeviri kayması değildir.)

Fakat bunun avam ile hangi yönden ilgili olduğunu izah etmemi ister misiniz? Belki susmak daha yerinde olurdu; yine de bu vesileyle konuşacağım. Konuşacağım, gerçi sözüm herkesçe gereğince karşılanmayacaktır. Şu hâlde güneş küresi, sabit yıldızlar küresinden çok daha yukarıda olan yıldızsız kürede hareket eder. Bu sebeple o, gezegenlerin ortası değil, mistik faraziyelere göre üç âlemin ortasıdır; şayet bunlara faraziye demek doğruysa ve daha ziyade dogma demek gerekmiyorsa — faraziye adını yalnızca küre öğretisine hasrederek.

Zira birincilerin hakikatine, bu bilgiyi tanrılardan yahut kudretli daimonlardan işiterek almış kimseler şahitlik eder; ikincisi ise fenomenlerin birbiriyle uyuşmasından doğan ihtimale dayanır. Şu hâlde biri çıkıp birincileri övmeyi ve onlara güvenmeyi daha iyi görürse, ister lâtife ediyor ister ciddi olayım, benim takdirimi ve hayranlığımı kazanacaktır. (Söz konusu «üç âlem», Kalde Kehanetleri'nin ateşten (empyrean), esirî ve maddî âlemleridir. Iulianus'un bütün söylevinin mihveri budur: Helios, Platon'un İyi'si ile gözle görülen güneş arasında duran ORTA terimdir — ne salt düşünülür, ne salt duyulur. Bu şema Iamblikhos'tan devralınmıştır.)

Zikrettiklerimin yanı sıra, gökleri tembelce ve hayvanlar gibi seyretmeyenlerce idrak edilen sayısız bir göksel tanrılar çokluğu vardır. Güneş, zodyakın her biriyle olan ortaklığı sebebiyle bu üç âlemi dörde böldüğü gibi, zodyağı da tanrıların on iki gücüne, bunların her birini de üç başkasına böler; öyle ki toplamda otuz altı meydana gelir. Bundan dolayı, bana öyle geliyor ki, göklerden bize Kharitlerin üç katlı bir lütfu iner; yani tanrının dörde bölmek suretiyle mevsimlerin ve zamanların dört parçalı güzelliğini ve zarafetini meydana getirdiği o dairelerden. Kharitler de yeryüzündeki suretlerinde bir daireyi taklit ederler. (Zodyağın her burcunun üçe bölünmesiyle çıkan otuz altı, Mısır kökenli «dekan» tanrılarıdır; Iulianus onları güneşin bölücü işleyişine bağlar.)

Şunu da ekle: sevincin kaynağı olan ve güneşle ortak bir krallığa nail olduğu söylenen Dionysos. Fakat Horus lakabını yahut tanrıların, hepsi de güneşin tanrılığına tekabül eden sair adlarını burada niçin anayım? İnsanlar tanrının üstünlüğünü elbette onun işlerinden kavrayabilirler; zira o, gökleri düşünsel iyiliklerle kemale erdirir ve onları düşünülür güzelliğe ortak kılar. Çünkü bu güzelliğin kendisinden neşet ettiği için, hem bütünüyle hem de kısımlar hâlinde iyiliğin dağıtımına koyulur. … (Metnin burasında giderilemeyen bir boşluk vardır; Taylor bunu «talihsiz bir kopukluk» diye kaydeder. Daha yukarıda, günlük değişimden söz eden cümlenin Yunanca aslı da bozuktur. Bunlar çeviri eksikliği değil, elyazması geleneğinin hasarıdır.)

… Bu tanrılar, âlemin en uzak sınırlarına varıncaya dek bütün hareketin başında bulunur; öyle ki hem tabiat hem ruh hem de var olan her şey, onların hayırlı iletileriyle kemale erer. Lâkin güneş, tanrılardan oluşan bu kalabalık orduyu tek bir hükmeden birlik içinde toplayarak ona Athena'nın takdirini bahşeder; o Athena ki masallara göre Zeus'un başından doğmuştur, fakat bizim kanaatimizce hükümran güneşin bütününden çıkmıştır ve bütünüyle onun tabiatı içinde kuşatılmıştır.

Şu hâlde masallardan şu noktada ayrılıyoruz: onu tepeden fışkırmış saymıyor, Zeus'un bütününden tümüyle doğmuş sayıyoruz; zira Zeus ile güneş arasında hiçbir fark tasavvur etmemekle kadîmlerin hükümlerine uygun düşünmüş olacağız. Ve gerçekten de güneşe «takdir sahibi Athena» adını vermekle yeni bir şey ileri sürmüş olmayız, şayet şu mısraı gereğince anlarsak: «Python'a ve takdir sahibi Athena'ya geldi.» Zira kadîmler Athena'yı, güneşten hiçbir yönden farklı görünmeyen Apollon'un yanına böyle oturtmuşlardır. (Taylor 1793 baskısında tanrıları Latin adlarıyla anar: Minerva, Venus, Jove, Bacchus, Diana. Burada Iulianus'un kendi Yunancasına dönülerek Athena, Afrodit, Zeus, Dionysos, Artemis yazılmıştır.)

Ve bilmem ki Homeros, ilahî bir seziş ile — zira ilahî bir cezbeye tutulmuş olması muhtemeldir — şunu terennüm ederken bunu haber vermiyor mudur:
«Ömrüm ve şânım bilmesin hiçbir sınır,
Pallas gibi tapılan, Güneş gibi ünlü olayım.»
Yani Zeus gibi — ki o güneşle aynıdır. Ve kral Apollon, idrakinin yalınlığı sebebiyle güneşle nasıl iştirak hâlindeyse, Athena'nın da — özünü bu tanrıdan aldığı ve onun kusursuz idraki olduğu için — hükümran güneşi çevreleyen tanrıları, hiçbir karışıklığa meydan vermeksizin birlik içinde topladığına inanmak gerekir.

Aynı tanrıça, göğün zirvesinden, yedi gezegen küresi boyunca ta aya varıncaya dek hayatın halis ve saf ırmaklarını akıtır; hatta küresel cisimlerin sonuncusu olan ayı idrakle doldurur ve böylece onu göklerin üstündeki düşünülürleri temaşa etmeye, aşağıdaki tabiatlara nazar etmeye ve maddeyi formlar libasıyla güzelleştirmeye sevk eder; onun gölgemsi özünde bulunan vahşi, çalkantılı ve düzenden yoksun ne varsa uzaklaştırmak suretiyle.

Athena'nın insanlara bahşettiği iyilikler ise hikmet, idrak ve amelî sanatlardır; ayrıca şehirlerin kulelerine nail olduğu söylenir, çünkü medenî topluluğu kendi hikmetiyle kurar. Afrodit hakkında da birkaç husus beyan etmek yerinde olur; o Afrodit ki, Fenikelilerin âlimlerine göre — ki benim kanaatim de budur — Athena ile demiurgik bir ortaklığı vardır. Şu hâlde Afrodit, göksel tanrıların mizacı ve onların ahenginin kendisiyle kaim olduğu dostluk ve birliktir.

Zira güneşe yakın olduğu ve onunla birlikte döndüğü için gökleri en iyi mizaçla doldurur, yeryüzüne bereket verir ve canlıların doğuşuna süreklilik kazandıran kaynaktır. Bütün bunların ilk sebebi hükümran güneştir; ne var ki Afrodit onun işlerine iştirak eder: ruhlarımızı hazla cezbeder ve esirden yeryüzüne, altının en parlak ışıltısından çok daha üstün, hoş ve bozulmaz parıltılar yayar.

Fenike teolojisinden birkaç sırrı da açığa vurmak isterim; beyhude mi değil mi, söylevimiz yavaş yavaş gösterecektir. Şu hâlde, ebediyen güneşe adanmış bir bölge olan Edessa'da oturanlar, Monimos ile Azizos'u bu tanrının maiyeti sayarlar; Iamblikhos'a göre — ki ondan pek çok müşahededen ancak birkaçını almış bulunuyoruz — Monimos, Hermes ile aynıdır; Azizos ise Ares ile. Ve her ikisi de güneşle birlikte yeryüzüne türlü iyilikler yayar. (Edessa'nın Monimos ve Azizos'u tarihî Suriye kültlerinde gerçekten tanıklanan yerel tanrılardır; Iulianus onları Iamblikhos aracılığıyla Yunan tanrılarına eşler. Söylevin dokusundaki Iamblikhos etkisi en açık burada görünür.)

İşte bu tanrının göklerdeki tesirleri bunlardır; ve onun kemalleri bunlar aracılığıyla yeryüzünün en uzak sınırlarına dek yayılır. Lâkin ayaltı âlemdeki bütün işlerini saymak güç olacağından, onları özlü bir anlatımla analım. Bunları, tanrının görünmez hasletlerini fenomenlerden hareketle araştırdığım sırada zaten zikretmiş olduğumu biliyorum; ne var ki söylevimin düzeni, anlatıyı şimdi yeniden ele almamı gerektiriyor.

Şu hâlde, güneşin düşünsel tanrılar arasında baş yeri tuttuğunu — ki onun bölünmez özü büyük ve yeknesak bir tanrılar çokluğuyla çevrilidir — keza duyulurlar arasında ebedî ve kutlu bir ilerleyişle bir daire boyunca dönen tabiatların önderi ve efendisi olduğunu ileri sürdük; ve gökleri görünür ışıltıyla doldurduğu gibi sonsuz bir görünmez iyilikler bolluğuyla da doldurduğunu, hatta sair görünür tanrılardan gelen iyiliklerin dahi kemalini onun gizli ve ilahî enerjisinden aldığını söyledik. Öyleyse şunu da düşünmeliyiz: oluş kabında, hükümran güneş tarafından kuşatılan ve dört katlı tabiatı yöneten kimi tanrılar ikamet eder; bunlar, insandan daha üstün üç cinsle birlikte, unsurların ruhları etrafında yerleşmişlerdir. (Taylor'ın kendi notuna göre «insandan daha üstün üç cins» melekler, daimonlar ve kahramanlardır; «kısmî ruhlar» ise bizimkiler gibi tikel insan ruhlarıdır.)

Fakat onun kısmî ruhlara ne muazzam iyilikler bahşettiğini bir düşün! Zira onlara hükmü uzatır, adaletle yönetir ve ışıltısıyla arıtır. Bundan başka, yukarıdan bereket ihsan etmek suretiyle bütün tabiatı harekete geçirip uyandırmaz mı? Zira tikel tabiatların, varlıklarının mukadder gayesine ulaşmasının hakiki sebebi odur; çünkü Aristoteles'in müşahede ettiği üzere, insanı, insan ile güneş doğurur. Bu sebeple hükümran güneş hakkında, tikel tabiatların her bir eserinde aynı hükmü vermeliyiz.

Zira tanrı bizim için yağmurları ve rüzgârları, havaî bölgelerde her ne meydana geliyorsa onu imal etmiyor mu? Yeryüzüne ısı vermekle buharı ve dumanı harekete geçirir; bunlar vasıtasıyla yalnız o yüce fenomenler değil, azlı çoklu yeraltı hadiseleri de vücut bulur.

Güneş, gezegenlerin değil, üç âlemin ortasıdır.
Özgün metin hakkında
İmparator Iulianus, Εἰς τὸν Βασιλέα Ἥλιον (Güneş Kralı'na), MS 362. İngilizce çeviri: Thomas Taylor, Two Orations of the Emperor Julian, Londra, 1793. Tam İngilizce metin kamu malıdır ve Internet Archive'de mevcuttur.

Bu metin neden önemli

Söylevin bu bölümü, Iulianus'un Hristiyanlığa karşı tutarlı bir pagan teolojisi kurma çabasının en teknik kısmıdır; kaynağı büyük ölçüde Kalkisli Iamblikhos'un artık kayıp olan güneş teolojisidir ve bir asır sonra Proklos'ta sistemleşecek hipostaz şemasının erken bir örneğini sunar. Iulianus burada pagan tanrı çokluğunu bir dağınıklık değil, tek bir merkezden çıkan düzenli bir hiyerarşi olarak okur: her tanrı Helios'un bir gücünün ayrı bir yüzüdür. Athena'nın bilgeliği, Afrodit'in birleştirici sevgisi ve Dionysos'un bölünmemiş yaratıcılığı bu şemada Helios'un tek eyleminin farklı görünümleridir. Metin ayrıca Platon'un Timaios'undaki «âlem doğmuş mudur» tartışmasına da girer ve Hristiyan yaratılış öğretisine karşı açık bir konum alır. Çeviri, Thomas Taylor'ın Two Orations of the Emperor Julian (Londra, 1793, kamu malı) adlı İngilizce çevirisinden yapılmıştır.

Bülten

Yeni metinlerden ilk sen haberdar ol

Tam çeviriler, PDF'ler ve yeni eklenen kaynaklar hazırlandıkça e-postana düşsün.

Bu eser Neoplatonizm Koleksiyonu'nun parçasıdır →

Künye
Kaynak eser
Two Orations of the Emperor Julian: One to the Sovereign Sun and the Other to the Mother of the Gods, çev. Thomas Taylor, Londra, 1793 (kamu malı)
Neşir
Londra, 1793; İngilizce çeviri ve notlar Thomas Taylor
Konum
Söylevin orta bölümünün tamamı (üç bölümlük dizinin ikincisi) — Thomas Taylor çevirisi, Londra 1793
Çeviren
Şira Nur Uysal
Dijital nüsha
Internet Archive
Bu Türkçe çeviri © Şira Nur Uysal, CC BY-SA 4.0 ile paylaşılmıştır (serbestçe kullanın, kaynak gösterin, değiştirirseniz aynı lisansla paylaşın). Kullanım & lisans →
Bu Çeviriye AtıfUysal, Ş. N. (Çev.). (2026). Güneş Kralı'na Söylev II: Helios'un Çevresindeki Tanrılar. Kadim Kütüphane. https://kadimkutuphane.com/julianus-gunes-kralina-soylev-helios-cevresindeki-tanrilar
← Kütüphaneye dön