Gılgamış Destanı (On İki Tablet)
Anonymous (Mesopotamian), Gılgamış Destanı'nın Eski Babil Versiyonu (1920). Bu levha, Gılgamış Destanı için hayati bir Eski Babil kaynağı olan Yale Tableti'ni içermektedir.

Gılgamış Destanı (On İki Tablet)

Anonim (Mezopotamya); İngilizceye çeviren R. Campbell Thompson· 1928· Özgün: Akadca (Thompson'ın 1928 İngilizce çevirisinden)· Internet Archive· ~51 dk okuma

Gılgamış Destanı, Uruk kralı Gılgamış'ın Enkidu ile dostluğunu, Humbaba ve Gök Boğası'na karşı zaferlerini, Enkidu'nun ölümünün ardından ölümsüzlüğü aramak için Utnapiştim'e yolculuğunu ve Tufan anlatısını içeren, insanlığın bilinen en eski destanıdır. Aşağıda R. Campbell Thompson'ın Ninova ve Eski Babil tabletlerini karşılaştırarak yaptığı 1928 İngilizce çevirisinden on iki tabletin tamamı yer alır. Thompson metni İngilizce heksametre ile çevirmiştir; Türkçede düzyazıya yakın, dize sırasını koruyan bir biçim tercih edildi. Parantez içindeki tamamlamalar ve soru işaretleri Thompson'a aittir, tabletlerdeki kırık ve okunamayan yerleri gösterir.

Türkçe çeviri · Tablet I–IV (destanın ilk üçte biri) · Çeviren Şira Nur Uysal

BİRİNCİ TABLET: GILGAMIŞ'IN ZORBALIĞI VE ENKİDU'NUN YARATILIŞI.

(Konu Özeti).

Her şeyin (özünü) sınamış olan kişi, ulusa "öğretsin", Bütün bilgiye sahip olan, tüm halkı onda "eğitsin", "Bilgeliğini aktaracaktır [?]" ve böylece onu birlikte "paylaşacaklardır [?]". Gılgamış [?], bilgeliğin "Efendisiydi", her şeyin bilgisine vakıftı,

5. Gizli kalmış sırrı keşfeden o idi .......... Tufan öncesine dair rivayeti aktaran (evet), Uzak bir yolculuğa çıktı, yorgun düştü ve "emeğinden bitap oldu [?]", 10. Bütün bu zahmeti taştan bir levhaya "kazıdı [?]". Yüksek surlu Uruk'un,

Surlarını inşa eden o idi, mukaddes E-Anna'nın, kutsanmış hazinenin temelini Tunç gibi kenetleyen o idi, Eşikten hiçbir "kimsenin" geçişine izin vermemek için kaidesini güçlendirdi, ki bu eşik "kadim zamanlardan [?]" beri

(Yaklaşık otuz satır eksiktir. Gılgamış'ın tasviri bir sonraki Sütunun başına kadar devam eder).

Onun üçte ikisi tanrı, "üçte biri insandır [?]", Almaya zorlamıştır

(Yaklaşık üç satırlık boşluk).

İKİNCİ TABLET: GILGAMIŞ İLE ENKİDU'NUN KARŞILAŞMASI.

Sütun II.

Gılgamış rüyayı (böylece) açıklarken, Enkidu yosmanın önünde oturmaktadır, kadın göğsünü "açmakta [?]", 5. "Güzelliğini göstermektedir [?]", o ise doğduğu yeri unutur. (Böylece) Enkidu oynaştı, Altı gün, yedi gece boyunca fahişe kızla çiftleşti. 10. O vakit peri kızı "söze" başladı ve Enkidu'ya (şöyle) seslendi: "(Evet) sana baktığımda, adeta bir tanrı gibisin ey Enkidu, Niçin (kırın) hayvanlarıyla (durmadan) çölde dolaşıp durursun? 15. Kalk, zira seni geniş pazarlı Uruk'a, (evet), o Kutsal Tapınağa, Anu'nun meskenine götüreceğim, ey Enkidu, gel de sana yol göstereyim, Anu'nun meskeni E-Anna'ya, "Gılgamış'ın" (yaşadığı yere), 20. Yaratılışın en yücesine, ve sen, evet sen ona "bir kadın gibi" "Sarılacaksın", ve onu adeta kendin "gibi seveceksin". Kalk haydi, Yerden kalk, burası (yalnızca) bir çoban yatağıdır." Sözlerini işitti onun, 25. Öğüdünü hoş karşıladı, kadının nasihati yüreğine işledi. Onu giydirebilmek için bir giysisini çıkardı, diğerini 30. Kendisi giydi, (ve böylece) bir kardeş gibi elinden tutarak onu götürdü,

(Böylece) çobanların çardaklarına [?], ağılların bulunduğu yere vardı. Çobanlar 35. Onu görünce toplandılar.

(Dört veya beş satırlık boşluk).

[Not: 1 Eski Babil Nüshası. 2 Uriammu? 3 Harfiyen "Enkidu." 4 "ma-a-[a]-lum" olarak okuyunuz [?]. 5 Metin "giysi" kelimesini ekler. 6 BAR. 7 "i-na [be]-ri-shu [ip]-hu-ru ri-ia-u" olarak okuyunuz.]

Sütun III. (Yosmanın Enkidu'yu Nasıl Eğittiği).

O (geçmişte) yaban hayvanlarının sütünü emmeye alışıktı!

5. Önüne koyduğu ekmeği kopardı ama öylece bakakaldı, dik dik baktı, Enkidu ekmek yemeyi bilmezdi, Bal şarabını nasıl içeceğine dair bir bilgisi de yoktu!

10. (Bunun üzerine) kadın karşılık verip Enkidu'ya seslendi: "Enkidu, ekmekten tat, (zira) hayatın asıl cevheri hakikaten budur, Bal şarabından da iç, memleketin adeti böyledir."

15. Enkidu ekmekten yedi, (evet) tıka basa doyana dek yedi, Bal şarabından yedi kadeh içti, neşesi yerine geldi, sevinçle coştu, 20. Yüreği ferahladı, yüzü güldü, "kendini [?]" ovuyordu, 25. Bedenindeki kıllara yağ süründü ve (böylece) insana dönüştü. Bir adama benzemek için giysi giydi ve silahını kuşanıp, 30. Geceleri çobanları taciz eden aslanları avladı, çakalları Yakaladı. (Böylece) o, aslanlara boyun eğdirince çobanlar mışıl mışıl uyudu. 35. Çobanların bekçisi olan Enkidu, tam bir kudret adamı (haline gelir).

(Şimdi) yiğitlerden biri "Gılgamış'a [?]" söylemektedir . . . .

(Yaklaşık on üç satır eksiktir; bu boşlukta, Uruk'a gelen yabancıların geliş amacını öğrenmek üzere Gılgamış tarafından gönderildiği anlaşılan meşum bir şahsiyet peydah olmuştur. Enkidu onu görür ve konuşur).

10. (Derken o) keyif çatarken gözlerini kaldırdı, adamı fark edip Kadına seslendi: "Ey yosma, şu adamı yanıma getir, 15. Niçin gelmiş? Niyetini bilmek isterim." Kadın adamı Yanına gelsin, onu görebilsin diye çağırdı: "Ey efendi, ne aramaktasın? (Söyle lütfen), konaklayacağın yerin yolu ne taraftadır?" 20. Adam söze başlayıp Enkidu'ya hitap etti: "Gılgamış seni Topluluk Evi'ne çağırmaktadır, (Bu) insanların adetidir ve büyüklere bir hürmettir aynı zamanda,

[Not: 1 Veya "güvey." 2 "Büyüklük" anlamına gelen rabutum kelimesinin kullanımı. Çobanlara bir niteleme sıfatı olarak tatbik edilirse hiçbir anlam taşımaz. 3 Günümüzde bazı Arap köylerinde halen görüldüğü üzere, kasaba erkeklerinin ortak toplanma yeri.]

25. Haydi gel ve kente layık olan adakları yığ, Gel, kamu yararına kentin yiyeceğini içeri taşı. Geniş pazarlı Uruk'un kralı senin selamını kabul etsin, 30. Geniş pazarlı Uruk'un kralı Gılgamış senin selamını kabul etsin, Kaderin tayin ettiği kadınla önce o çiftleşir, ardından da Tanrının öğüdüyle konuşur ve böylece kehanetlerin suretinden Kaderin (hükmünü bildirir)." (Böylece) adamın sözleri üzerine Onun önünden yürüdüler.

(Yaklaşık dokuz satırlık boşluk).

(Enkidu'nun Uruk'a Girişi).

7. "Enkidu önde" giderken, arkasından gelen fahişeyle birlikte, 10. Geniş pazarlı Uruk'a girdi, ahali peşine takıldı, (Derken), geniş pazarlı Uruk'un sokağında durduğunda halk 15. Çevresine üşüşüp arkasından haykırdı: "Doğrusu, tıpkı Gılgamış'a benziyor, Boyca bir parça daha kısa, lakin yapısı daha güçlü. 20. .... Bir zamanlar zayıf bir bebek gibi yaban hayvanlarının sütünü emmişti! Uruk'un ekmek somunları erkekliği daima görkemli bir (zirveye) ulaştırır! 25. Basit bir yabanıyken layıkıyla görünüşe sahip bir yiğit oluvermiş, (Artık) yapısı tanrısal Gılgamış'a denktir."

(Enkidu'nun Yosma İçin Gılgamış'la Nasıl Dövüştüğü).

30. Aşk ayinleri için döşek serilmiştir, Gılgamış da gece vakti Uyumaya, kadından haz almaya gelmektedir, (fakat) Enkidu gelip 35. Anayolun ortasında Gılgamış'ın geçişini engeller, gücüyle Onu tehdit eder.

(Yedi veya sekiz satırlık boşluk).

10. "Öfkesi" kabardı ve ona "saldırmak" üzere atıldı, anayolda karşılaştılar.

Enkidu kapıyı ayağıyla kapattı, Gilgamış'ın girişini engelledi,

ÜÇÜNCÜ TABLET. SEDİR ORMANINA, HUMBABA'YA KARŞI DÜZENLENEN SEFER.

(Yale tabletindeki Eski Babil nüshasının başlangıcının yaklaşık bir buçuk sütunu öylesine kırıktır ki metnin neredeyse tamamı kayıptır. Gilgamış ile Enkidu artık birbirlerine sadık dostlar olmuş, böylece Enkidu'nun yaratılış amacı tuhaf bir biçimde boşa çıkmıştır; şimdi ise Hortlak Humbaba'nın koruduğu meşhur Sedir Ormanına karşı büyük bir sefer başlatılmaktadır. Fahişe, Enkidu'yu büyük bir kedere gark edip terk ederek bir süreliğine sahneden çekilmiştir. Hasar görmüş Asur Nüshası, Gilgamış'ın annesinin bu savaşı soylu kadınlarından(?) biri olan Rişat-Nin'e . . . anlattığına işaret eder ve anlatısının birbiriyle bağlantılı hale geldiği yerde hikaye şöyle devam eder).

(Dövüşün Hikayesi).

"Ayağını kapıya doğru kaldırdı....... Enkidu'nun bir 'dengi' yoktur . . . saçları darmadağınıktır . . . (Evet) o çölde doğdu ve hiç kimse 'onun heybetine denk olamaz'."

DÖRDÜNCÜ TABLET.

ORMANIN KAPISINA VARIŞ.

(I. Sütunun 1 ila 36. satırları hasarlı ya da eksiktir, gerçekte yalnızca on altı satırın başlangıcı mevcuttur. Metin bağlam kazandığında kahramanlar Ormanın Kapısına varmışlardır).

(Enkidu Kapıya seslenir).

36. Enkidu 'gözlerini' kaldırdı . . . ve bir insanmışçasına(?) Kapı ile konuştu: "Ey Ormanın akıldan yoksun(?) Kapısı . . . Sende olmayan idrak, . . . .

[Not: Asur Nüshası.]

Ben (tam) kırk fersah boyunca senin 'harikulade kerestene' hayran kaldım,

(Evet), göğe yükselen Sedir'i görene dek... .

(Ne var ki) senin ahşabının bir dengi yoktur (bu diyarda) . . .

Boyun altı gar, enin iki gar . . .

(Doğrusu), dikmen(?), yuvan(?), milin(?), kilidin(?) ve kanadın(?),

'(Bunların tümü) senin için' Nippur Şehrinde biçimlendirilmiş olmalı!

Ah, bir bilseydim ey Kapı, bunun 'senin haşmetin' olduğunu,

'Yapının' bu zarafetini bilseydim, ya bir balta kaldırırdım

Ya da ben . . . yahut birbirine bağlardım. . . . "

(Bir sonraki Sütundan geriye yalnızca bir parça kalmıştır; bu parçanın da dehşetten, bir rüyadan ve kederden söz eden görünümünden ötürü yukarıdaki parçalardan birine ait olduğu yalnızca tahmin edilmektedir: "tanrılara dua edeyim

. „senin? tanrın olsun . . . tanrıların babası." Yine üçüncü Sütunun yalnızca sağ yarısından küçük bir kısım kalmıştır (bu parçanın da yukarıda bahsi geçen tabletle aynı tablete ait olduğu tahmin edilmektedir); Gilgamış'tan, Ormandan ve Enkidu'dan söz eder. Dördüncü Sütun tamamen kayıptır. V. Sütunun ise son kısmı, bu kez hiçbir şüpheye yer bırakmayacak biçimde günümüze ulaşmıştır. Birkaç kırık satırdan sonra metin şöyle devam eder; ilk konuşan muhtemelen Enkidu'dur ve mekan Ormanın Kapısıdır):

". . . 'Acele et', ona karşı koy, o senin 'ardına düşmeyecektir(?)', 'Birlikte yılmadan ormanın derinliklerine ineceğiz(?)' . . . . Yedi kat giysini giyeceksin... O, kudretli bir yaban boğası gibi... Kapıyı ardına kadar savurdu ve ağzı (meydan okuyuşuyla) doldu, Ormanın Muhafızına haykırdı: "Kalk(?) . . .! Humbaba'ya bir . . . gibi meydan okuyacak olan 'benim' "

(Küçük bir boşluk.)

(Enkidu konuşuyor) "Gittiğim her yerde 'bir felaket' 'seziyorum(?)' . . . .

Ey dostum, sonu gelmeyen bir rüya 'gördüm' . . . . " Gördüğü rüyanın gerçekleştiği gün . . . .

[Not: Metinde "ve" vardır. Veya "rüya [gerçekleşecektir]." Bir metin buraya yatay bir çizgi ekler.]

(Enkidu savaş düşüncesiyle korkuya kapılır). Enkidu bir gün yattı, 'evet, ikinci gün de' Enkidu için döşeğinde

(Yüzüstü) 'yatarak' geçti, üçüncü ve dördüncü gün oldu . . ., beşinci, altıncı ve yedinci,

Sekizinci, dokuzuncu 've onuncu'. Enkidu hastalığı içinde 'yatarken' . . ., on birinci,

(Evet) on ikinci güne kadar . . . Enkidu döşeğinde 'yatıyordu'.

Gilgamış'a seslendi,.........

"(Ne var ki), yoldaşım, . . . benden nefret ediyor . . çünkü Uruk'un içinde

Savaştan korktum ve . . . Savaşta olan dostum... "

(Gilgamış'ın yanıt verdiği küçük bir boşluk. Enkidu karşılık verir):

'Enkidu ağzını açtı' ve 'Gilgamış'a söyleyerek' konuştu:

("Hayır), 'dostum, Ormanın derinliklerine sakın ola' inmeyelim,

(Çünkü) 'güçten düşen' benim ellerimdir ve 'kollarıma' inme indi. "

Gilgamış ağzını açtı ve 'Enkidu'ya' söyleyerek konuştu: "Dostum, korkaklık mı 'edeceğiz'? ...... : . hepsini aşacaksın(?) . 'Sen, ey dostum, savaşta mahirsin, dövüşte 'kurnazsın(?)', (Böylece) dokunacaksın . . . ve 'ölümden' korkmayacaksın,

(İki güç ve hasarlı satır).

'Öyle ki' kollarına (inmekte olan) inme gitsin ve güçsüzlük

'Ellerinden' çekilsin! 'Cesur ol(?)' ve diren! Ey yoldaşım, birlikte

Aşağı ineceğiz, bu savaş cesaretini 'hiçbir surette kırmasın(?)'!

Ölümü unut ve hiçbir şeyden korkma(?) . . (çünkü) 'yiğit(?)' olan,

Tedbirli (ve) dikkatli davranarak, 'önden gidip' kendi canını korur,

(Yoldaşını da) esirgeyecek olan odur." 'Yiğitlikleriyle(?)' bir ad . .

Kazanacaklar. (Ve şimdi) ikisi birlikte engele(?) varırlar,

Sözleri 'sessizliğe bürünür(?)' ve kendileri (ansızın) dururlar.

BEŞİNCİ TABLET. HUMBABA İLE SAVAŞA DAİR.

Sütun I.

(Ormanın Harikaları).

Durup Ormana dik dik baktılar, Sedirlerin yüksekliğini seyrettiler, Ormanın içine uzanan yolu gözden geçirdiler, (ve orada) Humbaba'nın

Yürüdüğü yerde bir patika vardı, izleri dosdoğruydu ve geçit elverişliydi. (Ayrıca) Sedir Dağını, Ölümsüzlerin yurdunu gördüler,

İrnini'nin makamını, dağa karşı gururla yükselen Sedir'i,

Gölgesi güzeldi, baştan başa sevinç doluydu, çalılar (orada) boy veriyordu, Yayılıyordu . . . da, Sedir ise buhurunu . . . .

(Hasarlı birkaç satırdan sonra Sütun kesilir, II. Sütunun üst kısmı ağır hasar görmüş yaklaşık yirmi satır içerir; ardından alt kısım daha eksiksizdir ve kahramana bahşedilen rüyalarla başlar).

(Gılgamış düşlerini anlatır).

"Sonra bana bir düş daha geldi yoldaşım ve gördüğüm bu ikinci görüm 'Pek hoştu' doğrusu, çünkü ikimiz birlikte duruyorduk Dağların yüce bir doruğunda, derken dağın doruğu devrildi, İkimizi çölde doğan . . . [?] gibi . . . koyarak." Enkidu düşü yormak için yoldaşına seslendi, şöyle diyerek: "Yoldaşım, doğrusu bu görümün bize iyi talih müjdeliyor, Evet, gördüğün büyük bir kazanç düşüdür, çünkü bir düşün yoldaşım, Gördüğün o dağ mutlaka Humbaba olmalı[?]. Bunun anlamı şudur, Humbaba'yı ele geçireceğiz ve leşini yere sereceğiz, Cesedini horluk içinde bırakacağız; yarının sonucunu sana göstereceğim."

Kırk fersah sonra bir lokmayla oruçlarını bozdular, Altmışıncıda dinlendiler ve gün ışığında bir çukur kazdılar. . . Gılgamış üzerine çıktı . . . ve dağ için ununu döktü: "Ey dağ, bir düş bağışla . . . üzerine üfle . . ."

[Not: 1. Asur Nüshası. 2. İştar'ın bir biçimi. 3. Harfiyen Ferula Persica. 4. Tamamlamalar kuşkusuz kesin değildir.]

Dağ bir düş bağışladı . . . üzerine üfledi . . . Sonra dondurucu bir rüzgâr kasırgası koptu ve üzerinden geçen bir fırtına . . . Onu sindirdi ve . . . bunun üzerine dağların ekinleri gibi sallandı . . . Dizleri bükülen Gılgamış kalçalarını dayadı ve derhal İnsanın üzerine akan uyku indi onun üstüne; gece yarısı Uykusu apansız sona erince, yoldaşıyla konuşmaya koştu: "Bana seslenmedin mi ey dost? Neden uyandırıldım uykumdan? Bana dokunmadın mı, neden korku içindeyim, yoksa yanımdan bir ruh mu Geçti? Neden etim tir tir titriyor?

(Muhtemelen Humbaba'yı temsil eden yanardağ düşü).

Üçüncü bir düş gördüm yoldaşım, ama gördüğüm bu düş büsbütün dehşet vericiydi: Gök kubbe gürledi ve yer yankıyla sarsıldı, Gün karardı, karanlık yükseldi ve yıldırımlar çaktı, Alevler tutuştu ve orada Salgın Hastalık [?] da taştıkça taştı, Ölüm doymak bilmez oldu! Sonra parlama söndü, sonra yangınlar dindi, Düşen odunlar küle döndü. Hadi, çöle inelim, Birlikte danışabilelim." Enkidu şimdi düşünü yormak için Gılgamış'a söyler:

(III. Sütunun geri kalanı kırıktır).

(Boğazköy'den çıkarılan Sami tabletlerinden birinde değişik bir metin bulunur. Anlamın bağlandığı yerde, kahramanların gece için nasıl konakladığı ve düşünden uyandığında neden korktuğunu hemen hemen aynı biçimde sorduktan sonra, gece yarısı uykusu kaçan kahramanın düşünü Enkidu'ya anlatışı kısaca betimlenir: "İlk düşümün yanı sıra bir ikincisi . . . Düşümde, ey dost, bir dağ . . . beni yere çaldı, ayaklarımı yakaladı . . . Parlaklık arttı, bir adam . . ., güzelliği bütün diyarın en elverişlisiydi . . . Beni dağın altına çekti ve . . . içmem için bana su verdi, arzum dindi; ayaklarımı yere bastırdı . . . Enkidu bu tanrıya . . . Gılgamış'a [?] söyledi: 'Dostum, gideceğiz . . . düşmanca olan her neyse . . . Dağ değil . . . Haydi, korkuyu bir yana bırak . . .' Bozulmuş yaklaşık yedi satırdan sonrası kayıptır).

(IV. Sütunun tamamı kayıptır ve V. Sütundan geriye neredeyse hiçbir şey kalmamıştır. VI. Sütun vaktiyle büyük savaşın öyküsünü içeriyordu, fakat sonundaki birkaç kırık satır dışında tamamı kayıptır. Ancak neyse ki bunu Boğazköy'den gelen Hititçe metinle ikame edebiliyoruz).

(Humbaba ile Savaş).

Şu şekilde . . . gökteki Güneş tanrısı . . . ağaçlar: Gılgamış'ı gördü; gökteki Güneş tanrısının . . . Ve ona hendeklerin üzerindeki bendi gösterdi. Gılgamış o vakit gökteki Güneş tanrısına yakarışla seslendi; "İşte, o gün şehre . . . şehirde olan: Doğrusu gökteki Güneş tanrısına yalvarırım: Şimdi bir yola koyuldum, Gökteki Güneş tanrısı Gılgamış'ın [yakarışını] işitti, Bu yüzden Humbaba'ya karşı kudretli rüzgârlar kaldırdı; evet, büyük bir rüzgâr, Kuzeyden bir rüzgâr, evet güneyden bir rüzgâr, evet bir bora ve fırtına rüzgârı, Dondurucu rüzgâr ve kasırga, her türlü kötülüğün rüzgârı; kaldırdığı sekiz rüzgârdı, Humbaba'yı önden ve arkadan yakaladı, öyle ki ne ileri gidebildi Ne de geri dönebildi; ve o vakit Humbaba teslim oldu. Bundan ötürü Humbaba Gılgamış'a şöyle seslendi: 'Ey Gılgamış, ne olursun, Dur, elini çek; şimdi sen efendim ol, ben de senin uşağın olayım; Sana karşı böbürlenerek söylediğim bütün sözleri görmezden gel, Ağır . . . yatmak isterim . . . ve Saray.' Bunun üzerine Enkidu Gılgamış'a seslendi: 'Humbaba'nın sana sunduğu öğüdü hiçbir şekilde kabul etmeye cüret etmeyesin. Çünkü Humbaba hayatta kalmamalıdır . . .' "

(Hititçe metin burada kesilir. Asur Nüshası, sonuncusu seferin başarılı sonucunu anlatan oldukça bozulmuş altı satırla sona erer).

. . . Humbaba'nın başını kestiler.

[Not: 1. J. Friedrich, Alter Orient, 25, 2. 31 ve Ungnad, Kulturfragen, 4-5, 20 çevirisi. Diğer iki küçük parçanın (Keils. Boghaz, VI. 30 ve 32) buralara yerleştirilmesi gerekir.]

ALTINCI TABLET

HUMBABA'YA KARŞI GÖSTERDİĞİ BAŞARIDAN SONRA KAHRAMANA ÂŞIK OLAN TANRIÇA İŞTAR'A DAİRDİR.

(Gılgamış dövüşün kirlerini temizler).

Şimdi lekelerini yıkıyor ve paramparça giysilerini temizliyor, Omuzlarından aşağı serbestçe dökülsün diye saç örgülerini örüyor[?], Kirlenmiş giysilerini çıkarıp temizlerini giyiyor, Kolluklarını takıyor[?] ve kuşam bağıyla bedenini kuşatıyor, Gılgamış baş bağını bağlıyor ve kuşam bağıyla kuşanıyor.

(İştar onu görür ve onunla evlenmek ister).

Hanımefendi İştar, Gılgamış'ın güzelliğini fark eder; der ki: "Gılgamış, gel, güveyim ol, bedeninin meyvesinden bana ihsanda bulun; çünkü kocam olacaksın, ben de senin eşin olacağım.

Ah, ama senin için bir araba donatacağım, baştan başa laciverttaşı ve altın,

Tekerleği altından, boyunduruğu değerli taşlardan, her gün koşulacak Koca katırlara, ah, sedir kokusuyla gir evimize.

Böylece sen girdiğinde evimize, eşik ve sedir Öpecek ayaklarını, krallar, prensler ve hükümdarlar boyun eğecek önünde, Sana vergi diye dağların ve ovaların bereketini getirecekler, keçilerin Bol bol doğuracak, koyunların ikizleyecek, eşeklerin her biri Bir katır boyuna erişecek, arabanın atları da dörtnala koşularıyla Ün kazanacak, boyunduruktaki katırlarının asla bir dengi olmayacak.”

Gılgamış karşılık vermek için ağzını açtı, Hanım İştar’a şöyle yanıt verdi, “Peki ama ne vermem gerekir sana, eğer seninle evlenirsem? Bedenin için yağ ve giysi sağlamalıyım sana, evet, ayrıca Sana ekmeğini ve azığını vermeliyim, doğrusu, uluhiyetine yaraşır Bol bir rızık olmalı bu, ben de sana krallara layık içecek vermeliyim.

Bağlanacağım, . . . toplayalım [?], . . . bir giysiyle örtelim. Seninle evlendiğimi varsayarsak, bundan kazancım ne olacak? Sen hava koşullarına karşı insana hiçbir sığınak sağlamayan bir harabeden [?] ibaretsin, Sen fırtınaya ve boraya dayanamayan bir arka kapıdan ibaretsin,

[Not: Asur Versiyonu. Buradaki zaman kipi aslında geçmiş zamandır, ancak tarihi şimdiki zaman iş görür. Elmeşu, tam bilinmeyen bir değerli taş türü. Metinde tekildir. Boğazköy'den Sami dilinde bir tablet parçası (Keils. Boghask, IV. 12, s. 12) İştar’ın armağanları arasında "koca atlar" ve "ayakların için billur" sayar.]

Sen içindeki yiğitleri parçalayan bir saraydan ibaretsin, Sen örtüsü haince çöken bir tuzaktan ibaretsin, Sen kendini taşıyan adamı kirleten ziftten ibaretsin, Sen kendini taşıyanın üzerine sızdıran bir tulumdan ibaretsin, Sen taş surları ufalanıp çökmeye terk eden kireçtaşından ibaretsin. Sen düşman diyarında korumayı başaramayan [?] bir kalsedondan ibaretsin, Sen sahibini yol kenarında tökezleten bir çarıktan ibaretsin. Her daim sadakatle sevdiğin hangi koca oldu bugüne dek?

Sana karşı üstünlük kazanmış hangi efendi oldu bugüne dek? Gel, sana kocalarının sonu gelmez hikayesini açayım.

Doğrusu, bu listenin doğruluğuna kefil olacaksın [?], gençliğinin eşi, Tammuz’u her yıl Ağıt’ın sebebi kılarsın, ardından Parlak tüylü gökkuzgun kuşu gelir, onu da sevdin, yine de vurup Kanadını kırdın, korulukta durup kappi, 'kanadım!' diye feryat eder. Tüm gücünün, dinçliğinin doruğundaki bir Aslan’ı da sevdin, Yine de onu tuzağa düşürmek için yedi ve yedi derin çukur kazdın.

Savaşta heybetli bir Aygır’ı da sevdin, Onun başına gemin, mahmuzun ve kırbacın gelmesine sebep oldun, ayrıca Elli mil boyunca dörtnala koşmasına sebep oldun, hem de Tükenmesine ve terlemesine [?] sebep oldun, sonrasında ise, Annesi Silili’nin derin yaslara boğulmasına da sen sebep oldun.

Bir Çoban’ı da sevdin, bir sığırtmacı, senin için durmaksızın Her gün kurban etmek üzere körpe kuzuları sana kömür ateşiyle yığardı, Yine de onu vurup çakala dönüştürdün, kendi çoban çırağı, Evet, kendi çoban çırağı onu kovdu ve köpekleri kalçalarını parçaladı. Babanın bahçıvanı olan İşullanu’yu da sevdin, Her gün tabağını donatırken sana durmaksızın hoşa gidecek şeyler [?] getirirdi, Gözlerini ona çevirmen ve ona vurulman yeterliydi.

‘Ey benim İşullanu’m, gel, dinçliğinin tadına varayım,

[Not: Yani kalsedondan bir silindir mühür veya muska. Tammuz için Yıllık Ağıt festivali. Bitki örtüsünü temsil eden İştar’ın kocası Tammuz, her yıl sonbaharda ölür ve sadık eşi, baharın dönüşüyle onu geri getirmek için Yeraltı Dünyası’na iner. Gökkuzgun, Güney Babil’in palmiye koruluklarında yaşayan, kappi sözcüğüyle özdeşleştirilebilecek boğuk bir ses çıkaran parlak renkli bir kuştur. Üreme mevsiminde kırık kanat efsanesine muhtemelen kaynaklık etmiş olan tuhaf, düzensiz bir uçuş sergiler. Son fiilin zaman kipinin kuvveti bu çeviri biçimini gerektiriyor görünmektedir. İştar’ın bu daveti, (iki kelime) atlanmıştır.]

Fakat o, İşullanu, Sana dedi ki, ‘Benden ne istiyorsun? Annemin pişirdiği dışında, Hiçbir şey yemedim ben, yiyeceğim şey günah ekmeği olurdu, Evet, ve fesat ekmeği! Üstelik kamışlar kışa karşı bir örtüdür!’ Sen onun bu cevabını duydun, onu vurup bir örümceğe [?] dönüştürdün, Onu bir meskenin [?] orta yerine yerleştirdin, ne yukarı çıksın Akıntıya maruz kalmasın diye, ne de aşağı insin bir ezilme onu yok etmesin diye.

Böylece beni de sırası gelince seveceksin ve sonra onlar gibi sayacaksın [?].”

İştar bunu duydu, öfkeye kapıldı ve Göğe çıktı, Böylece babası Anu’ya, annesi Antu’ya koştu İştar, Onlara anlatmaya geldi, “Ey baba, Gılgamış beni hakaretlere boğuyor, Gılgamış günahlarımın, günahlarımın ve fesatlarımın hikayesini anlatıyor.”

Anu karşılık verdi, böyle konuştu ve Hanım İştar’a dedi ki, “Hayır, sen ondan bedeninin meyvesinden sana lütufta bulunmasını istedin, Bu yüzden o senin günahlarının, günahlarının ve fesatlarının hikayesini anlatıyor.”

(Yiğitleri yok edecek olan İlahi Boğa’nın Yaratılışı).

İştar karşılık verdi, böyle konuştu ve babası Anu’ya dedi ki, “Baba, ah, Gılgamış’ı alt edecek bir Gök Boğası yap bana, Bedenini alevle doldurarak... . Fakat bu Boğa’yı yapmazsan, o halde... .

Anu karşılık verdi, böyle konuştu ve Hanım İştar’a dedi ki, “Eğer benden istediğin Gök Boğası’nı yaratırsam, Saldırısının ardından yedi yıllık boş başaklar [?] gelmek zorunda. İnsan için tahıl [?] toplayıp sığırlar [?] için yemi [?] artıracak mısın?”

1İşullanu'nun cevabı güç anlaşılır. Tanrıça ona âşık olduğunda o bunu reddeder; annesinin pişirdiği ekmeğin kendisine yettiğini, soğuğa karşı ise sazların ona bolca örtü sağladığını küçümsemeyle söyler. 2Dallalu, bilinmeyen bir kelimedir; belki de Süryanice akraba bir kök olan dall'dan türeyerek lafzen "eğirici" anlamına gelir. 3Kelimenin yalnızca yarısı kalmıştır, bu da "mesken" olarak tamamlanabilir. 4Çatıdan. 5Metin: "İştar." 6Metin: "Gılgamış." 7Bu pasajı, İştar'ın kapının dışında durup onu kırmakla ve sayıları yaşayanlardan daha çok olacak hayaletleri salıvermekle tehdit ettiği İştar'ın Cehenneme İniş Efsanesi'nden tamamlamak âdettendir. Boğa'nın yaratılışı hadisesi Boğazköy'den gelen Sami dilinde bir parçada yer alır (Keils. Boghazk. iv. 12, s. 12): Boğa altı aylık genç bir tosun olacaktır, fakat bunun dışında yeni pek az şey vardır. Bu, Altıncı Tablet, 20. dizeye düşülen notta alıntılanan tabletin diğer kısmıdır.

"İştar karşılık verip (böylece) konuştu ve babası Anu'ya dedi: 'İnsanlık için tahıl depoladım, sığırlar için yem yetiştirdim, 110. 'Eğer onun saldırısının ardından yedi yıllık boş başaklar (?) gelmek zorundaysa, 'İnsan için tahıl toplayıp sığırlar için yemi çoğaltacağım.'" (Belki küçük bir boşluk.)

(Yaklaşık yedi dize öylesine fena halde tahrip olmuştur ki, Gök Boğası ile yapılacak dövüşün Uruk'ta gerçekleşmek üzere olduğu dışında bunlardan pek az şey çıkarılabilir. Bunların ardından "yüz adam Boğa'nın üzerine yürür", fakat o (alevli) nefesiyle "onları yok eder. Sonra aynı neticeyle iki yüz adam gelir ve sonra alt edilmek üzere üç yüz kişi daha gelir).

Enkidu belini kuşandı (?); (ve derhal) Enkidu sıçrayarak, Gök Boğası'nı boynuzlarından yakaladı ve (baş aşağı) önüne Serdi Gök Boğası'nı boylu boyunca, .... (Evet), kuyruğunun kalın yerinden.

(On üç bozuk dizelik boşluk.)

Kovaladı onu Enkidu, . . . Gök Boğası'nı... Yakaladı onu ve kuyruğunun kalın yerinden. . . .

(Boğa'nın öldürüldüğü yaklaşık on dört bozuk dizelik boşluk.)

(Böylece), vakti gelip de Göklerin Boğası'nı katlettiklerinde, yüreğini söküp aldılar, Güneş tanrısına kurban olarak sundular; dökmelik kurbanı Güneş'e boşalttıklarında, oturdular iki kardeş.

(İştar'ın Çılgınlığı).

(Sonra) çıktı İştar yüksek surlu Uruk'un burçlarının (tepesine), (Böylece) çatı katına yükseldi (ve orada) feryadını yükseltti; "Yazıklar olsun Gılgamış'a, Göklerin Boğası'nı öldürmekle Beni yasa boğan o kişiye." Enkidu bunu, İştar'ın çığlığını işittiğinde, Koparıp Boğa'nın uzvunu, fırlattı onun önüne; "Sana bir ulaşabilseydim eğer, andolsun, sana da aynını yapardım, Bağırsaklarını böğürlerine sarkıtırdım (bir kuşak gibi beline)." İştar adanmış kızları, hetairaları ve fahişeleri topladı, Boğa'dan (koparılan) uzvun başında yasa öncülük etti.

(Gılgamış'ın Zaferi).

Gılgamış zanaat erbabını, sanatkârları çağırdı, (evet), hepsini, Boynuzlarının büyüklüğüne (bütün) zanaat loncaları övgüler düzsün diye. Her birinin ağırlığı yuvaları olsun diye otuzar mina laciverttaşındandı, İkisi de altışar ölçek yağ alıyordu; tanrısı Lugalbanda'ya O, (onun) merhemi için adayıp içeri getirdi ve (böylece) astı onları (oraya), (Orada), atalarının mabedinde. (Ve şimdi) Fırat Nehri'nde Ellerini yıkayıp yola koyulurlar ve gelirler (şehre); (Şimdi) adımlarlar Uruk'un anayolunu, Uruk'un yiğitleri Onları görmek için üşüşürler (çevrelerine). (Sonra) Gılgamış bir bilmece söyledi İleri gelenlere (?): "Söyleyin hele, kimdir yiğitlerin en görkemlisi, Söyleyin hele, kimdir devlerin en şanlısı? Gılgamış'tır yiğitlerin en görkemlisi, Enkidu'dur devlerin en şanlısı."

(Ardından üç bozuk dize gelir.)

Böylece sarayında Gılgamış büyük bir şölen verdi: (ondan sonra), (Bütün) yiğitler uykuda, gece döşeklerinde yatarlarken, Enkidu da uykudaydı ve bir rüya gördü, ve (böylece) gelip Enkidu (şimdi) düşünü açmaya: (böylece) konuştu yoldaşına.

YEDİNCİ TABLET. ENKİDU'NUN ÖLÜMÜ.

(Enkidu'nun rüyası). "Niçin, ey dostum, ulu tanrılar (şimdi) birlikte meclis kurarlar?"

(Sütunun geri kalanı Asurca metinde kayıptır, fakat Hititçe Nüshadan kısmen tamamlanabilir:1 " ... Sonra gün geldi ... Enkidu Gılgamış'a cevap verdi: '"Gılgamış, geceleyin gördüğüm düşü işit: '"Şimdi Enlil, Ea ve göğün Güneş tanrısı... "Güneş tanrısı (?) Enlil karşılık olarak konuştu:

[Not: 1Friedrich ve Ungnad'ın çevirisi.]

'Gök Boğası'nı öldüren ve Humbaba'yı vuran bu kişiler': ... sedir ağacında yardım eden . . . "Enlil dedi (?): 'Enkidu ölecektir: "fakat Gılgamış ölmeyecektir.'" O vakit cesaretle cevap verdi Enlil: 'Ey Güneş tanrısı, senin buyruğunla öldürdüler Gök Boğası'nı ve Humbaba'yı. Fakat şimdi Enkidu ölecektir.' Lakin Enlil öfkeyle Güneş tanrısına döndü: 'Onlara yaraşır şekilde ne yaparsın ... 2? Yoldaşıyla birlikte her gün yola çıkarsın.'" Fakat Enkidu, Gılgamış'ın önünde dinlenmeye çekildi ve bendin yanında . . . ona hendek: 'Kardeşim, (büyük) kıymettedir rüyam.'" Birkaç bozuk dizeden sonra metin kesilir).

(II. Sütun tamamen kayıptır. Hititçe metinden anlaşıldığına göre Enkidu, tanrıların aralarında meclis kurduklarını, kendisinin öleceğini, Gilgamış'ın ise sağ kalacağını rüyasında görmüştür. Devamındaki metinden, muhtemelen ateşe yakalanmış olan Enkidu'nun, başına gelen tüm talihsizlikleri lanetler yağdırdığı fahişeye bağladığı anlaşılmaktadır. Bir sonraki parçanın ilk kısmı, muhtemelen Enkidu'ya atıfla, "gücünü yok edin, kuvvetini zayıflatın" sözleriyle başlar. Ardından üç kırık satırdan sonra Enkidu şöyle der: "... fahişe . . . . lanet getiren (?), 'Ey fahişe, senin için (yazgını?) belirleyeceğim, senin dertlerin(?)! . . . ezelden ebede asla son bulmayacak. 'Gel', sana acı bir lanet okuyacağım, . .. ıssızlıkla gelsin laneti üzerine: 'arzun asla tatmin bulmasın'" ve ardından altı satırın kırık uçları gelir ve devamında, "Evinin üzerine . . . düşsün, sokağın . . . senin meskenin olsun, 'duvarın gölgesi sığınağın olsun, . . . ayakların için, 'kavurucu sıcak ve susuzluk' vursun gücüne" der. Lanetin geri kalanı fazlasıyla kırıktır, ancak buraya ait olması kuvvetle muhtemel olan parçalar şunlardır).

(Enkidu'nun Fahişeye Lanetinin Sonu).

"Yokluktan... . Beni bu hale getiren o olduğu için. ..etti.... Ve beni ateş sırtüstü 'yatırdı'."

(Şamaş'ın Cevabı).

Güneş tanrısı onu işitti ve ağzını açtı, göklerin ardından (hemen) seslendi ona: "Ey Enkidu, fahişeyi niçin lanetlersin?

Sana tanrılara layık ekmeği yediren o idi, (evet), sana krallara layık şarabı içiren de o idi, üzerine cömert bir kaftan

Örttü, (evet) ve yoldaş olarak sana ulu Gilgamış'ı verdi. Şimdi ulu bir döşekte o, (senin) dostun (ve) kardeşin Gilgamış, uzanmanı sağlayacak, güzel bir döşekte sana dinlenmeyi,

(Onun) sol yanında bir tahtta, büyük bir rahatlık içinde oturmayı nasip edecek,

Öyle ki Yeraltı Dünyasının hükümdarları [Not: Veya "yeryüzünün".] (saygıyla) ayaklarını öpsünler;

O da Uruk halkının senin (onuruna) yas tutmasını sağlayacak, senin için feryat ettirecek, genç kızları (ve) yiğitleri senin hizmetine boyun eğdirecek,

"Kendisiyse senin uğruna bedenine kirler bulaştıracak", (ve) bir aslan postuna [Not: Veya "köpek". İkisi de mümkündür.] 'burlnecek', çölde başıboş dolaşacak."

Enkidu yiğit Şamaş'ın sözlerine '(o vakit) kulak verip'

Konuşurken........ öfkesi dindi.

(Bir veya iki satır eksik).

(Yumuşayan Enkidu, lanetinden pişman olur ve Fahişeyi kutsar).

... seni yerine iade etsin!

'(Öyle ki), hükümdarlar, prensler' ve reisler 'sana' sevgiyle bağlansın;

'Hiçbiri sana karşı iğrentiyle (?)' arkasını dönüp 'vurmasın (?); ve senin için yiğit'

Saçlarını tarasın;... 'seni' kucaklamak isteyen,

Kuşağını çözsün . . . ve 'yatağın' laciverttaşı ve altından olsun;

Sana iyi davransın (?), . . . . onun işşikku'su yığılmıştır

Tanrılar seni içeri soksun. ..........

'Yedi gelinin annesi olarak kalasın' . . . Enkidu, yaklaşan sonundan ötürü kederli, yalnız uyur ve rüya görür).

"Enkidu . . . karnında keder . . . yalnız uyurken,

Geceleyin, yoldaşına ağırlığını 'açmak için' 'geldi':

'Dostum', gece vaktimde bir rüya gördüm: gökkubbe 'kükrüyordu',

Yeryüzü yankılandı, ve ben 'kendi başıma' ayakta duruyordum(?).. .

'Bir adam gördüğümde (?)', yüzü (tamamen) karanlıktı, 've yüzü' . . .'benziyordu', . . . 've' tırnakları bir aslanın pençeleri gibiydi. [Not: Bu, Enkidu'yu alıp götürecek olan ölümün habercisi midir?]

Beni alt etti. . . tırmanarak . . . beni aşağı bastırdı,

(Burada belki üç satırlık bir boşluk gelir, ta ki rüya olduğu tahmin edilen kısım, Sütun'un diğer yarısında muhtemelen 31. satırda, ölümünün önsezisi olarak Enkidu'ya gösterilen Yeraltı Dünyası tasviriyle yeniden başlayana dek).

33. ... ellerimi kuşlar gibi yaptı: (ve) beni yakaladı (?),

Beni Karanlığın Konutuna, İrkalla'nın [Not: Yeraltı Dünyasının hükümran ilahı.] evine götürdü,

35. Girenin bir daha asla çıkamadığı o Konuta!

(Evet), gidişi olan lakin dönüşü bulunmayan o yoldan,

Sakinleri gün ışığından (ebediyen) mahrum kalmış o Konuta,

Orada onların yiyeceği tozdur, çamurdur rızıkları: kuşlar misali

40. Kanattan bir giysi giyerler ve oturup (orada) karanlıkta,

Asla ışık görmezler. Kapıya... . girdiğimde

Evde (?).. . . taç alçaltılmıştı,

Zira . . . o taç (takanlar), vaktiyle ülkeye hükmetmiş olanlar,

. Anu ve Enlil'in pişmiş etlerini koyan onlardı,

45. Koydular... ., tulumlardan sundukları su serindi. Girdiğimde

(Bu) Toz Evi'ne, Başrahip ve ayin yardımcısı oturuyordu,

Kâhin ve büyücü [Not: Metin: "oturuyorlardı".], büyük tanrıların Denizi'ni mesheden rahip [Not: Yine "oturuyordu". Deniz, muhtemelen tapınağın büyük havuzudur.],

(Burada) Etana [Not: Bir kartalın sırtında göğe yükseltilen bir efsane kahramanı.], Sumukan oturuyordu; Yeraltı Dünyasının Kraliçesi (de oradaydı),

Ereşkigal [Not: Adı antik bir Grek büyüsüne kadar girmiş olan Yeraltı Dünyası Kraliçesi.], huzurunda Yeraltı Dünyasının Yazıcısı Belit-seri eğilir ve onun önünde okur; 'başını kaldırdı' (ve) bana baktı,

(Metin burada kesilir).

SEKİZİNCİ TABLET. GİLGAMIŞ'IN YASI VE BUNUN SONUÇLARI ÜZERİNE.

(Birinci Sütun fazlasıyla tahrip olmuştur ve buradan çıkarabildiğimiz tek şey, "sabahın aydınlığı biraz olsun belirir belirmez", Gilgamış'ın Enkidu'ya seslenerek onu bir ceylana benzettiği ve onu yücelteceğine söz verdiğidir. Ardından anlaşıldığı kadarıyla Gilgamış birlikte gösterdikleri kahramanlıkları anlatır, "dağlara 'tırmandık',

Sedir Ormanı'na vardık', gece gündüz 'yol alarak'... 'vahşi hayvanlar (?)' ardımızdan yaklaşırken." [Not: Asur Versiyonu.] Enkidu can çekişmekte ya da ölmüş yatmaktadır ve II. Sütun, Uruk İhtiyarları önünde Gilgamış'ın ölü dostuna yaktığı ağıtla başlar):

"Bana kulak verin ey İhtiyarlar, beni, evet, beni 'dinleyeceksiniz',"

"Yoldaşım Enkidu için ağlamam bundandır, feryat eden bir kadın gibi Acı acı haykırmam: Kalçamdaki palaya gevşedi tutuşum, Ve kuşağımdaki kılıç gözümün önünden çekilip alındı. Bayramlık giysilerim Neşeme zerre kadar yardım etmez oldu, Beni, ah beni keder sardı ve dertler içinde yere serdi. Yoldaşım ve ardımca gelenim, yaban eşeğini, çölün parsını avlayan! Yoldaşım ve ardımca gelenim, yaban eşeğini, çölün parsını avlayan, Enkidu, biz ki her badireyi aştık, dağlara tırmandık, Gök Boğası'nı yakalayıp yok ettik; Sedir Ormanı'nda Hüküm süren Humbaba'yı devirdik, ah, şimdi seni saran Bu uyku da nedir, öyle karardın ki beni işitmez oldun?"

Yine de kaldırmadı gözlerini, ve Gılgamış yokladığında Yüreği atmıyordu artık. Bunun üzerine bir gelin gibi örttü dostunun yüzünü. . Bir aslan gibi gürledi sesi. . . . . . . Yavruları çalınmış bir dişi aslan gibi kükredi. Yoldaşının önünde bir ileri bir geri adımladı, Buklelerini yolup savurarak [?], Güzelliğini yolup bir kenara atarak... .

Ardından sabah biraz olsun sökün edince, Gılgamış... .

[Sütun II burada kesilir. Sütun III, Gılgamış'ın hâlâ yas tutmasıyla, önceki tablette Şamaş'ın sözleriyle ölü dostuna onun için yapacağı her şeyi anlatmasıyla başlar; böylece Sütun II'nin son iki [?] satırını şu şekilde tamamlayabiliriz:]

(Gılgamış'ın Ağıtı).

49-50. "Ah, koca bir sedir üzerine ben, dostun ve kardeşin,

DOKUZUNCU TABLET. GILGAMIŞ ÖLÜM KORKUSUYLA EBEDİ YAŞAMIN PEŞİNE DÜŞER.

(Gılgamış Ebedi Yaşamı aramaya karar verir). Gılgamış, yoldaşı Enkidu için acı acı ağlayarak Çölde dolandı: "Ben de, ben de ölmeyecek miyim Enkidu gibi? 5. Keder girdi yüreğime; çölde dolanırken korkuyorum ölümden, Buradan çıkıp Uta-Napiştim'in huzuruna varacak yola düşeceğim,

[Notlar: 1Veya "köpek." 2Enlil'in efendisi olduğu yeryüzü ruhları. 3Veya "bir nehrin", fakat ihtimal dışı. Boğa'nın öldürülüşünü gösteren bir heykel tasavvur ediyor olabilir. Metnin geri kalanı belki de cenaze törenlerini anlatmaktadır. 4Elammaqu. 5Sandu taşı. 6Asur Versiyonu. 7Bu hikâyenin geri kalanının büyük kısmının kendisiyle ilgili olduğu Babil Nuh'u.]

Ubara-Tutu'nun soyundandır o, ve hızla yol alacağım. Dağların Kapılarına vardığımda karanlık çökmüş olursa, 10. Aslanlarla karşılaşıp da dehşete düşersem, başımı göğe kaldırıp Ay tanrısına yalvaracağım, yahut tanrılara gitsin yakarışım

Gördü... yaşamla sevinç bulanları, 15. Baltasını tarttı elinde ve kılıcını çekti kınından, Bir kargı gibi atıldı aralarına... vurarak... ve ezerek. (Sütunun geri kalanı tahrip olmuştur).

(Kahraman Maşu Dağları'na ulaşır).

Maşu'dur bu tepelerin adı; vardı Maşu Dağları'na, Her gün Güneş tanrısının doğuşunu ve batışını bekledikleri yere. 5. Göğün zirvesine kadar yükselir dorukları ve aşağıda, Cehennemin derinliklerine varır göğüsleri; kapılarında nöbet tutar Akrep adamlar, dehşetleri korkunçtur, bir bakışları ölümdür; Tepeleri sarsar haşmetleri; Şamaş'ın Muhafızlarıdır onlar, 10. Hem doğuşunda hem de batışında. Gılgamış onları görür görmez, Korku ve dehşetten sarardı çehresi, Kendinden geçmiş halde kapandı önlerine. Bunun üzerine Akrep karısına seslendi: "Bak, bize doğru gelenin bedeni tanrıların etindendir." 15. Karısı yanıt verdi Akrep adama: "Üçte ikisi tanrıdır onun, Yalnızca üçte biri insandır."

[Geriye, Akrep adamın muhtemelen Gılgamış'a seslenerek neden böylesi uzak bir yolculuğa çıktığını sorduğu ve bu geçidin ne denli zorlu olduğunu anlattığı sekiz kırık satır kalır. Sütun III, Gılgamış'ın Akrep adama açıkça ölüm ve yaşam hakkında Uta-Napiştim'e soru sormaya niyetlendiğini söylediği üçüncü satırla başlar. Fakat Akrep adam bu yolculuğun daha önce hiç yapılmadığını, o dağları kimsenin aşmadığını söyler. Geçiş, koyu bir karanlıkla başlayan yirmi dört saatlik bir yolculukla Güneş Yolu üzerindendir. Bu Sütunun son yarısı ve Sütun IV'ün ilk yarısı kayıptır, fakat Akrep adamın yolculuğu saat saat tarif ettiği ve Gılgamış'ın acı içinde de olsa, yüzü soğuktan ve sıcaktan kavrulsa da ve keder içinde yürüse de bu güç sınavını kabul ettiği anlaşılmaktadır.]

[Not: 1Harfiyen "korkuları ve." 2Harfiyen "Şamaş'ın."]

Akrep adam, Maşu dağlarına dair son bir sözle ona veda eder, başarılar diler. Gılgamış bunu işitince Akrep adamın sözü üzerine yola koyuldu, Güneş Yolu'na yöneldi. İlk iki saat, arkasını görmesine dahi izin vermeyen ışıksız, koyu bir karanlık içindedir. Sekizinci saate varılıp geçilene dek birbirini izleyen her iki saatlik dönem aynıdır ve dokuzuncu saatle birlikte görünüşe göre ilk ışık parıltısına ulaşır. Nihayet on ikinci çifte saatle güneşin tam parıltısına erişir ve orada Tanrıların Ağacı'nı görür; bunun tasviri Sütun V'in eksiksiz tek dört satırında (48-51) verilmiştir. Bunun, Şarap Yapıcısı Siduri'nin zanaatı için meyvelerini topladığı Hayat Ağacı, yani Asma olması muhtemeldir:

Meyvesi baştan ayağa yakut renginde, filizleriyle donanmış, Seyri pek hoş, çalıları gök mavisi; evet, Göze hoş gelen meyveler taşıyordu.

[Asur metnindeki Sütun VI neredeyse tamamen kayıptır ve Ağacın nasıl bir rol oynadığı belirsizdir, fakat bu noktada üçüncü bir Eski Babil tableti imdadımıza yetişir. Bu erken versiyona göre, bu noktada Güneş tanrısı kahramana acır.]

"Yaban hayvanlarının postlarına bürünmüş o, ve etlerini yer. Gılgamış, fırtına suları sürüklediği müddetçe, Daha önce kimsenin geçmediği bir yerden asla geçit olmayacaktır."

Şamaş'ın yüreği sızladı, onu yanına çağırıp Gılgamış'a şöyle seslendi:

“Gılgamış, aradığın hayatı bulamayacağına göre,

Niçin koşup durursun?” Bunun üzerine Gılgamış savaşçı Şamaş’a cevap verdi:

“Bir avare gibi bozkırda bir aşağı bir yukarı dolaştıktan sonra,

Başımı toprağın bağrına koyup yıllar boyu,

Sonsuza dek uyuyacak mıyım? Gözlerim Güneş’i görsün de aydınlığa doysun,

Zira aydınlık engin olursa karanlık uzaklara sürülür.

Ölmüş olan insan, Güneş ışığına bir daha ne zaman bakabilir?”

(Sütun VI’daki birbirine bağlı metnimiz burada sona erer; Asur Versiyonu, sayısız maden ve taştan bahseden yaklaşık bir düzine bozulmuş satırla biter ve anlaşılan o ki Gılgamış bu noktada sabitu olan genç kız Siduri’nin yanına varmıştır; bu son kelimenin genellikle sert içkiler sağlayan kişi anlamına geldiği kabul edilir).

ONUNCU TABLET. GILGAMIŞ’IN UTA-NAPİŞTİM’E NASIL ULAŞTIĞI.

(Gılgamış, Siduri ile karşılaşır).

Şarap yapımcısı Siduri otururdu . . . . . ... .

Gılgamış ona doğru yürüdü . . . . . . .

Bedeninde tanrıların eti vardı, lâkin karnında keder,

Ve çehresi uzak bir yolculuktan gelmiş bir adamınkine benzerdi.

Şarap yapımcısı uzaktan baktı ve yüreğinde bir söz

Söyledi kendi kendine düşünerek, “Bu, bir kadına tecavüz etmek [?] isteyen biri olmalı,

Nereye doğru ilerliyor böyle . . . ?” Şarap yapımcısı onu görür görmez,

Sürgüledi art kapısını, sürgüledi iç kapısını, sürgüledi odasını [?].

Hemen ardından Gılgamış da onun kapıyı kapama [?] sesini işitti,

Çenesini kaldırdı ve böylece dikkatini ona yöneltti.

Bu yüzden Gılgamış konuştu, Şarap yapımcısına şöyle dedi:

“Şarap yapımcısı, ne gördün de art kapını şimdi sürgüledin,

İç kapını sürgüledin, odanı [?] sürgüledin? Kapını kırarım,

(Yaklaşık dokuz satır bozuktur; bundan sonra Sütun II, 8’deki 32. satırı tamamlamak mümkündür).

Şarap yapımcısı ona cevap verdi, Gılgamış’a şöyle dedi:

“Kudretin niçin böyle tükenmiş, çehren niçin çökmüş,

Ruhun niçin kederli [?], neşen niçin son bulmuş?

Karnında keder var! Yüzün uzak bir yolculuktan gelmiş

Biri gibi, çehren soğuktan ve sıcaktan yıpranmış,

. . . çölde gezinip durasın diye.”

Gılgamış ona cevap verdi ve Şarap yapımcısına şöyle dedi:

“Şarap yapımcısı, kudretim tükenmiş değil, çehrem de çökmüş değil,

Ruhum kederli [?] değil doğrusu, neşem de son bulmuş değil,

[Not: Asur Versiyonu. Boğazköy’den bir parça (Keils. Boghask. VI. 33) bir lehçede (Subar-Hurri) Siduri’den bahseder. Muhtemel tamamlama.]

Hayır, karnımda keder yok, çehrem de uzak bir yoldan

Gelmiş birine benzemiyor; yüzüm soğuktan ya da sıcaktan

Yıpranmış da değil . . . bu yüzden çölde gezinip durayım.

Yaban eşeğini, çölün parsını kovalayan yoldaşım ve hizmetkârım,

Yaban eşeğini, çölün parsını kovalayan yoldaşım ve hizmetkârım,

Enkidu, dağlara tırmanıp her güçlüğü yenen bizler,

Gök Boğası’nı yakalayıp yok eden, Sedir Ormanı’nda

Oturan Humbaba’yı deviren bizler; aslanları boğazladık

Orada, dağların kapılarında [?]; benimle her meşakkate göğüs geren,

Enkidu, yoldaşımdı benim, aslanları birlikte boğazladık,

Evet, her meşakkate göğüs gererek, ve onu! Kaderi yakaladı onu.

Altı gün, evet, yedi gece yas tuttum onun ardından, ta ki gömülmeye

Tevdi edebilene [?] dek onu . . . o vakit korktum. . . . .

Ölümden dehşete düştüm, bu yüzden çölde gezinip dururum; yoldaşımın akıbeti

Ağır geldi [?] bana, ah, çölde gezinip durduğum yol pek uzun!

Enkidu, evet, yoldaşımın akıbeti ağır geldi [?] bana,

Çölde gezinip durduğum yol pek uzun; ah, nasıl susayım,

Evet, nasıl ses vereyim? Zira böylesine sevdiğim yoldaşım

Toza dönüştü; ah Enkidu, yoldaşımdı o benim,

Sevdiğim kişi toza dönüştü; ben de onun gibi yatıp,

Bütün ebediyet boyunca bir daha asla geri dönmeyecek [?] miyim?”

(Buraya, kolaylık sağlaması açısından, bu bölümün M.Ö. 2000 yılına ait Berlin tabletindeki Eski Babil Versiyonu eklenebilir, Sütun

“Benimle her meşakkate göğüs geren, canımdan çok sevdiğim,

Enkidu, benimle her meşakkate göğüs geren o kişi artık helak oldu,

İnsanoğlunun ortak kaderine göçtü! Ve ben gece gündüz

Onun ardından feryat ettim; ve onu mezara tevdi etmedim.

Lâkin dostum çağrıma cevap vermiyor [?], altı gün, evet, yedi gece

Bir kurt gibi yüzükoyun yattı; ve ben bu nedenden ötürü

Hiçbir hayat bulamıyorum, bir avcı gibi çölde dolanıp durmak zorundayım,

Bu yüzden ey Şarap yapımcısı, şimdi nihayet çehreni gördüğüme göre,

Korktuğum ölümü görmeyeyim!”

(Şarap Yapımcısının Felsefesi).

Şarap yapımcısı Gılgamış’a cevap verdi:

[Not: Muhtemel tamamlama. Harfiyen “ve”. Veya “onun yüzünden”.]

“Gılgamış, aradığın hayatı bulamayacağına göre,

Niçin koşup durursun? Zira tanrılar ölümlüleri ilk yarattıklarında,

5. Ölümü insana pay ettiler, hayatı ise kendi ellerinde tuttular.

Gılgamış, karnın doysun,

Gece gündüz neşelen ve her gün bayram şenliği yap,

10. Gece gündüz oyna ve sevin; giysilerin temiz olsun,

Başın tertemiz yıkansın, suda yıkanıp paklan,

Elini tutan küçüğü sevgiyle büyütsün göğsün; koynundaki eşin

Mutlu olsun, zira bu insanın payına düşendir . . . . .”

(Eski Babil Versiyonu burada kesilir ve Asur Versiyonu’na dönmemiz gerekir).

(Şarap yapımcısının felsefesinden tatmin olmayan Gılgamış, daha uzakları aramak ister).

15. Gılgamış Şarap yapımcısına sözünü şöyle sürdürdü:

“Yalvarırım sana Şarap yapımcısı, Uta-Napiştim’e giden yol hangisidir?

Onun nişanesi nedir, yalvarırım bana bildir, nişanesini bana bağışla.

Mümkünse Okyanus’u dahi aşacağım,

Lâkin imkânsızsa, çölde dolanıp duracağım.”

(Şarap yapımcısı, geleneğe uygun olarak onu vazgeçirmeye çalışır).

20. Şarap yapımcısı ona cevap verdi, Gılgamış’a şöyle dedi:

“Hiçbir geçit olmamıştır ey Gılgamış; daha önce hiçbir zaman,

Buralara kadar gelen hiç kimse Okyanus’u aşamamıştır:

Savaşçı Şamaş onu geçer, bu doğru, fakat Şamaş'tan gayrı kim Yapar bu geçişi? Evet, çetindir geçit ve daha çetindir yolu,

25. Evet, yaklaşımlarını engelleyen Ölüm Suları da pek derindir. Gılgamış, şayet Okyanus'u geçmeyi başarırsan,

Ölüm Suları'na vardığında ne yapacaksın? Gılgamış, orada Uta-Napiştim'in gemicisi Ur-Şanabi var, Yelkenler (?) onun yanındadır, urnu'larını ormandan devşirdiği,

30. Şimdi huzuruna varsın ve onunla mümkünse Geç, şayet değilse, adımlarını geriye, evine çevir.

[Not: 1 Harfiyen "Okyanus." 2 Harfiyen "yüzünü" yahut "kıyısını." Fikir belki de Gılgamış'ın, Basra Körfezi ile nehirlerin tuzlu lagünlerde buluştuğu daha sakin gelgit sularından ayrıldıktan sonraki açık deniz fikridir. 3 Destan'ın en büyük filolojik meselelerinden biri olan bir kelime. Muhtemelen "kürekler." Kelimenin bir çevirisinden çıkarılabileceği gibi "taşlar" ile herhangi bir bağlantısı olduğundan şüphe duymaktayım.]

Gılgamış bunu işitince baltasını eline alır, bir yandan da kılıcını kınından (?) çeker. (Asur Nüshası'ndaki bu Sütun'un geri kalanı o kadar tahrip olmuştur ki pek az şey anlaşılabilmektedir, ancak açıkça mühim olan husus Gılgamış'ın Ur-Şanabi ile karşılaşması, fakat bir sebepten ötürü teknenin yelkenlerini (?) parçalamasıdır. Asur Nüshası'nın tamamlama işlemine devam etmeden evvel, Berlin Tableti'ndeki Eski Babil Nüshası'ndan IV. Sütun'u araya ekleyebiliriz):

Derken Ur-Şanabi ona, evet, Gılgamış'a şöyle söyledi:

"Bana adının ne olduğunu söyle, zira ben Ur-Şanabi'yim, bendesiyim Uzak Uta-Napiştim'in." Gılgamış ona şöyle cevap verdi:

"Gılgamış'tır adım, buraya Erek'ten (?), E-Anna'dan (?) geldim, Dağları aşmış olan, Gün Doğumu'nun yorucu bir yolculuğunu yapan ben, Şimdi senin yüzünü gördüm, Ur-Şanabi, Uta-Napiştim'i de, O Uzak Olan'ı da görmeme izin ver!" Ur-Şanabi ona cevap verdi,

(Asur Nüshası'nda Ur-Şanabi az sonra Gılgamış'a, Şarap Yapıcısı Siduri ile tastamam aynı kelimelerle, onun yıpranmış haline duyduğu aynı hayretle hitap eder):

Ur-Şanabi ona, evet, Gılgamış'a şöyle söyledi: "Kuvvetin neden böyle tükenmiş..." (Böylece devam eder, 2-31. dizeler için I. Sütun, 33 - II. Sütun, 14 arasından, son kelimeler için uygun köşeli parantezlerle tamamlanmalıdır ve metin şöyle devam eder):

Gılgamış, Ur-Şanabi'ye sözünü şöyle sürdürdü: "Yalvarırım, Ur-Şanabi, Uta-Napiştim'e giden yol hangisidir? Nişanı nedir, yalvarırım, bana bahşet, bana nişanını bahşet. Mümkünse Okyanus'un kendisini bile aşacağım, Fakat imkânsızsa, çölde dolaşıp duracağım."

Ur-Şanabi ona, evet, Gılgamış'a şöyle söyledi: "Gılgamış, Okyanus'u geçmene engel olan kendi elindir, Yelkenleri (?) yok ettin ve deldin . . . . Şimdi yelkenler (?) yok edildi ve urnu da . . . . .

[Not: 1 Bu Nüshada Sur-Sunabu. 2 Uta-naiştim. 3 Harfiyen "ona, Sur-Sunabu'ya."]

40. Gılgamış, baltanı eline al, ah, in ormana, Her biri beş gar uzunluğunda sırıklar yap kendine; zift topuzları hazırla, Yuvalar da ekle onlara, getir onları bana." Gılgamış bunu işitince, Baltayı eline aldı ve kılıcı kınından çekip çıkardı,

45. Ormana indi ve her biri beş gar uzunluğunda sırıklar yaptı, Zift topuzları yaptı ve yuvalarını ekledi ve onları getirdi. Gılgamış ve Ur-Şanabi gemileriyle yola koyuldular, Tekneyi dalgalara bıraktılar ve kendileri de içine bindiler. Bir buçuk ay geçtikten sonra, üçüncü günde gördü, 50. Ur-Şanabi'nin artık Ölüm Suları'na varmış olduğunu.

Ur-Şanabi ona, evet, Gılgamış'a şöyle cevap verdi:

"Ölüm Suları eline değmesin... Gılgamış, ikinci, üçüncü ve dördüncü sırığı al itmek için, 5. Gılgamış, beşinci, altıncı ve yedinci sırığı al itmek için, Gılgamış, sekizinci, dokuzuncu ve onuncu sırığı al itmek için, Gılgamış, on birinci, on ikinci sırığı al!" Sırıkla itmeyi bıraktı, Evet, yüz yirmi itişle; sonra belini çözdü...

10. Gılgamış . . . .(?), ve direği yuvasına dikti. (Uta-Napiştim'e ulaşır).

Uta-Napiştim uzaklara baktı ve içten içe düşünerek, 15. Kendi kendine dedi: "Şimdi, teknenin yelkenleri (?) neden parçalanmış, Ve benim . . . (?) olmayan biri teknede yol almakta? Bu gelen bir fani değil, ne de... Bakıyorum, fakat bu bir fani değil......

(Sütunun geri kalanı kayıptır, fakat 42. dize civarında Uta-Napiştim'in Gılgamış'a tıpkı Şarap Yapıcısı Siduri ve Ur-Şanabi gibi tastamam aynı kelimelerle sorduğu anlaşılır: "Kuvvetin neden böyle tükenmiş?" ve bu böylece V. Sütun, 22. dizeye kadar devam eder: "Ah, ben de onun gibi sonsuzluk boyunca asla geri dönmeksizin yatıp kalmayacak mıyım?"):

23. Gılgamış, Uta-Napiştim'e sözünü şöyle sürdürdü: "Sonra düşündüm ki, buradan gideyim ve uzak Uta-Napiştim'in

[Not: 1 Güney Mezopotamya'nın modern sırığı, bir ucunda zift topuzu, diğer ucunda metal bir bilezik yahut halka bulunan bir bambudur. 2 Harfiyen "İçine indi." 3 Muhtemelen "Ur-Şanabi'ye" olarak tamamlanmalıdır. 4 Yahut "tamamladı" veya "sırıklarını tüketti." Metinde "Gılgamış" yazmaktadır.]

bu hususta ne dediğini göreyim. Ve böylece, yeniden (?) bütün memleketlerden geçtim, Sarp dağlar aştım, evet, bütün denizleri katettim, Yüzüm tatlı uykuya hiç doymadı; meşakkatle Tükettim kendimi ve etimi kedere boğdum.

Şarap Yapıcısı'nın Evine (?) varmadan evvel elbiselerim yıpranıp tükenmişti, . . . Baykuş, yarasa, aslan, pars, yaban kedisi, geyik, dağ keçisi ve . . . . . Hepsinin etini yedim ve postlarını kendime giysi yaptım (?)."

(Sütunun geri kalanı tahrip olmuştur; 33. dizede "kapısını sürgülesinler . . .; zift ve katran ile . . . ." şeklinde bir ifade yer alır ve ardından VI. Sütun, 26-39. dizelere dek bağlantılı bir anlam veren hiçbir şey yoktur):

"Ebediyen evler mi yapacağız, ebediyen mühür mü basacağız sözleşmeye, Kardeşler pay etmeyi sürdürecek mi, yahut düşmanlar (?) arasında nefret hep baki mi kalacak?

(Yoksa) taşkınla (yükselen) akıntı sonsuza dek bir sel mi getirecek, Kulilu kuşu Kimppu kuşuna ........ ?

Güneş ışığına bakan yüz . . . çok geçmeden (?) yok mu olacak! . . . Uykudaki ve ölü birbirine benzer, Ölüm'den bir fark görmezler; kul ile efendi, kendilerine biçilen ömrü bir kez tamamladıklarında, işte o vakit büyük tanrılar Anunnakiler, .....

Yanlarındaki Yazgı Yaratanı Mammetum ile birlikte yazgıyı belirler,

Ölümü, evet, ve Yaşamı tayin ederler; Ölümün günü ise bildirilmemiştir.”

ON BİRİNCİ TABLET. TUFAN.

(Tufanın Sebebi).

Gılgamış ona, Uzaktaki Uta-Napiştim'e söyledi, “Uta-Napiştim, sana bakıyorum, lakin suretin hiç de tuhaf değil, zira sen de benim gibisin ve benden hiç farklı değilsin; sen de benim gibisin, evet, cenk etme hevesi seni eksiksiz kılıyor, nitekim dinlenmek (?) için sırtüstü uzanmışsın. Söyle bana (?), (ebedi) yaşam dilemek için Tanrılar Meclisi'nde nasıl durabildin?”

[Not: 1Zor dize. | 2Asur Versiyonu.]

Uta-Napiştim Gılgamış'a (şöyle hitap ederek) yanıt verdi, “Gılgamış, sana gizli kalmış hikâyenin tamamını açacağım, evet, tanrıların sırrını bildireceğim sana.

Şurippak şehri, bildiğin o şehirdir hani, Fırat'ın kıyısına kurulmuştur; kadimdir bu şehir, tanrılar da onun bağrındadır. Vaktiyle, büyük tanrılar bir tufan getirmeye niyetlendiler, ataları Anu oradaydı; akıl hocaları Savaşçı Enlil; ulakları Ninurta; önderleri (?) Ennugi; içlerinden Nin-igi-azag, yani Ea, her ne kadar onlarla birlik olmuşsa da, onların tasarısını bir saz kulübeye fısıldadı, ‘Ey Saz kulübe, ey Saz kulübe! Duvar, duvar! Dinle ey Saz kulübe, kulak ver ey Duvar! Ey fani insan, Şurippaklı, Ubara-Tutu'nun oğlu, yık bir evi, bir tekne yap onunla; mülkünü bırak, canının derdine düş, malını mülkünü gözden çıkar ve canı kurtar; her türlü canlıyı tekneye bindir. Yapacağın teknenin ölçüleri denk olsun, eni ile boyu birbirine uygun düşsün, sonra onu engin sulara indir.’ Ve ben, hakikati kavrayarak efendim Ea'ya şöyle dedim, ‘Bak efendim, söylediklerine hürmet ediyorum, yapacağım; fakat şehre, halka ve ihtiyarlara ne açıklayayım?’ Bunun üzerine Ea söze gelip yanıt verdi, bana, yani hizmetkârına şöyle dedi, ‘Sen ey fani, onlara şöyle diyeceksin: Enlil yalnızca benden (?) öylesine nefret ediyor ki artık ne şehrinizde oturabilirim ne de yüzümü Enlil'in toprağına çevirebilirim. Engin sulara ineceğim, orada efendim Ea ile yaşayacağım; o da üzerinize bolluk yağdıracak, evet, sayısız kuş, balık ganimeti . . . . ve bereketli bir hasat. . . . üzerinize bol yağmur (?) yağdıracak.’

Sonra sabahtan bir parça ışıdığında . . . (Beş dize bozuk).

Katranı çocuklar tedarik etti, güçlüler ise gerekli her şeyi getirdi. Beşinci günde teknemin biçimini çizdim,

Tasarısına uygun olarak bordalarının yüksekliği onar gardı,

Güvertesinin (?) boyutu da buna uyacak şekilde onar gardı; ön kısmının biçimini belirleyip onu inşa ettim; evet, altı kez çapraz kirişlerle bağladım, yedi kata böldüm onu . . . . , içini dokuz bölmeye ayırdım, içine kalafat çaktım ve kendime bir sırık buldum, gereken her şeyi ekledim; gövdeyi altı şar ziftle sıvadım ve iç kısmına üç şar katran sürdüm; bazı adamlar bir kap dolusu yağ taşıyarak bundan üç şar getirdiler; bu yağdan bir şar bıraktım, onu da donanım (?) tüketti; gemicinin kendisi de iki şar yağı istifledi; evet, sığırlar kestim . . . için, her gün kuzular boğazladım; işçiler bal şarabını, birayı, yağı, şarabı da sanki nehir suyuymuş gibi içtiler ve Yeni Yıl misali büyük bir şölen yaptılar.

[Not: 1Modern Fara. 2Enlil'in oğlu, savaş ve av tanrısı. 3İki zor dize. 4Tekil. 5Kelimesi kelimesine "onun".]

(Beş bozuk dize, “Eller için merhem ekledim,” “tekne tamamlandı . . . ulu Şamaş,” “güçtü,” “. . . yukarı ve aşağı getirtim,” “üçte ikisini”):

Neyim varsa gemiye yükledim; neyim varsa gümüşün hepsini yükledim; altının neyim varsa hepsini yükledim gemiye; tüm canlı tohumlarından neyim varsa yükledim gemiye. Bütün hısımlarımı ve ailemi benimle birlikte gemiye bindirdim; sığırları, kırın yabani hayvanlarını ve cümle zanaatkârları bindirdim.

Sonra Şamaş o saati belirledi, “ . . . . (?)

Gece vakti bol bir yağmurun (?) boşanmasını sağlayacak . . . .

O vakit tekneye gir ve lomboz kapağını derhal kapa.”

Derken o tayin edilen saat geldi çattı, . . . . . . (?)

Gece vakti bol bir yağmurun (?) boşanmasını sağladı . . . . (?)

Günün çehresine baktım, güne bakmak dehşet vericiydi,

Bu yüzden tekneye girdim ve derhal lomboz kapağımı kapadım,

Tekneyi kapatma işini de, geminin kıçını ve donanımını gemici Puzur-Amurri'ye (?) teslim ederek ona devrettim.

[Not: 1Varyant “üç.” 2Kelimesi kelimesine “nehir suyu.” 3İki zor dize.]

Sonra, sabahtan bir parça ışıdığında, ufuktan kapkara bir bulut yükseldi; fırtına tanrısı Adad onun bağrında gürlüyordu, Nabu ve Şarru öncü birliklere kılavuzluk ediyor, dağların ve ovaların üzerinden ulaklar gibi geliyorlardı; derken İrragal bağlama babalarını söktü; Ninurta gelirken felaketi serbest bıraktı, Anunnakiler meşalelerini savurup alevleriyle ülkeyi kavurdular; Adad'ın getirdiği viranelik yüce göğe kadar uzandı ve aydınlık olan ne varsa karanlığa büründü.

(Dört bozuk dize, “ülke tıpkı... gibi,” “bir gün boyunca fırtına... ,” “şiddetle esti... ,” “bir cenk gibi... ”).

Kardeş kardeşini tanıyamaz oldu, gökten bakıldığında faniler seçilmiyordu. Tufan karşısında tanrıları dehşet bürüdü, kaçarak Anu'nun Göğü'ne çıktılar ve kıyısına köşesine büzüldüler,

Köpekler gibi siniyordu tanrılar, İştar ise doğum sancısı çeken bir kadın gibi haykırıyordu; tatlı dilli Hanımefendi avazı çıktığı kadar feryat ediyordu,

Tanrıların o hanımı: "Toza dönsün o gün, çünkü Tanrılar Meclisinde kötülük söyledim! Ah, Tanrılar Meclisinde halkımı yok etmek, yıkım buyurmak için nasıl da böyle bir kötülük söyleyebildim! Sahiden de ben kendi halkımı, yalnızca balık yumurtası gibi bedenleriyle denizi doyursunlar diye mi doğuracaktım?" Tanrılar, Anunnakiler, onunla birlikte ağladılar, tanrılar boyunları bükük oturuyorlardı,

Evet, ağlaşarak, dudakları mühürlenmişti meclisin ortasında [?].

Kasırga, tufan ve fırtına altı gün, tam bir hafta boyunca yeryüzünü süpürüp durdu; yedinci gün geldiğinde, savaşa tutuşmuş bir ordu gibi çarpışan fırtına ve tufanın cengi dindi. Deniz yatıştı, fırtına tükendi, tufan dindi, böylece güne baktım; işte, her ses kesilmişti ve tüm insanlık çamuruna geri dönmüştü, bataklık saz damlarla bir hizadaydı.

Sonra bir kapak açtım ve yanağıma güneş ışığı süzüldü, eğilip ağlayarak oturdum, gözyaşlarım yanaklarımdan süzülüyordu, uzaklara, Okyanus'un en uç sınırlarına diktim gözlerimi,

On iki noktada kara yükselmişti ve Gemi, Nisir Dağı'na oturdu; Nisir Dağı gemiyi sımsıkı tuttu, oynamasına izin vermedi. Bir gün, hatta iki gün Nisir gemiyi sımsıkı tuttu, oynamasına izin vermedi. Üç gün, hatta dört gün Nisir gemiyi sımsıkı tuttu, oynamasına izin vermedi, beş gün, hatta altı gün Nisir gemiyi sımsıkı tuttu, oynamasına izin vermedi.

Sonra, yedinci gün ağardığında, bir güvercin çıkarıp saldım,

Fakat güvercin bir ileri bir geri gitti, konacak bir yer bulamadığı için geri döndü. Sonra bir kırlangıç çıkarıp saldım; kırlangıç bir ileri bir geri gitti, o da konacak bir yer bulamadığı için geri döndü; bir kuzgun çıkarıp saldım, onu da salıverdim; kuzgun da gitti, suların çekildiğini gördü; bata çıka yiyip beslendi ve bana geri dönmedi. Göğün dört rüzgârına saldım bütün hayvanları, bir kurban sundum ve dağın doruğuna bir adak döktüm,

İki kere yedi testi adayıp altlarına tatlı kamış, sedir ve mersin ağacı

[Not: Harfi harfine "ve." Metinde "gemi" yazar.]

yığdım; tanrılar kokuyu aldı, tanrılar tatlı kokuyu aldı; evet, tanrılar kurbanı sunanın başına sinekler gibi toplandı. Derken, oraya varan tanrıların Kraliçesi, Anu'nun kendi dileğince yapmış olduğu o muhteşem mücevherleri yukarı kaldırdı: "Ey Tanrılar! Safir gerdanlığımı unuturum da bu günleri aklımdan çıkarmayı, onları ebediyen unutmayı kabul etmem. Bu yüzden, diğer tanrılar kurbana gelebilecek olsalar da, yalnızca Enlil kurbana gelmesin, çünkü o akılsızca bir tufan getirdi ve halkımı yok oluşa terk etti." Sonra Enlil, oraya vardığında,

Gemiyi gördü ve Enlil derhal öfkeye kapıldı, İgigilere, tanrılara karşı gazapla dolup taştı: "Ölümlülerden kurtulan mı olmuş? Sahiden de hiçbir insan bu yıkımın girdabından sağ çıkamazdı." Bunun üzerine Ninurta, savaşçı Enlil'e karşılık verip şöyle dedi: "Ea'dan başka böyle bir düzeni kim kurabilir? Şüphesiz her tasarıdan haberdar olan Ea'dır." Bunun üzerine Ea karşılık verip savaşçı Enlil'e şöyle dedi: "Ey tanrıların önderi, sen ey savaşçı! Nasıl oldu da danışmadan bir tufan getirebildin? Evet, günahını günahkâra yükle, suçunu suçluya yükle, fakat merhamet et ki ortadan kaldırılmasın; bağışlayıcı ol ki helak olmasın. Ah, tufan getireceğine bir aslan gelseydi de insanı azaltsaydı; ah, tufan getireceğine bir çakal gelseydi de insanı azaltsaydı; ah, tufan getireceğine bir kıtlık olsaydı da ülke yutulsaydı; tufan getireceğine Veba Tanrısı gelseydi de halkı kırıp geçirseydi;

Doğrusu, Büyük Tanrıların sırrını açığa vuran ben değildim, ancak Pek Bilge'ye bir rüya bahşettim ve tanrıların sırrını bu şekilde işitti. Şimdi onun öğüdünü tartıp düşün." Sonra Enlil Gemi'ye çıktı; elimi tutup beni yukarı kaldırdı, evet, beni ve karımı da kaldırdı, diz çöktürüp yanımda diz üstü bıraktı onu; aramızda dururken alınlarımıza dokundu, bizi kutsayarak şöyle dedi: "Uta-Napiştim şimdiye dek yalnızca bir ölümlüydü, oysa bundan böyle Uta-Napiştim ve karısı da biz tanrılar gibi eşit kılınacaktır; uzaklarda, ırmakların ağzında yaşayacaktır Uta-Napiştim." Böylece beni aldılar ve uzaklarda,

[Not: Göğün tanrıları. Atra-hasis, Uta-Napiştim'in bir diğer adı.]

ırmakların ağzında yaşamamı sağladılar. Fakat sana gelince, söyle bakalım, aradığın yaşamı bulasın diye senin uğruna tanrıları kim toplayacak? Haydi, altı gün, tam bir hafta boyunca uykuya yenilme!"

Gilgamış uykuya dahi direnemeyecek kadar ölümlüdür.

Sonra, o kaba etleri üzerinde otururken bir meltem gibi bir uyku esti üzerine.

Uta-Napiştim konuştu karısıyla, evet, karısına şöyle dedi: "Bak şuna, yaşam dileyen o güçlü adama bak, meltem gibi bir uyku nasıl da esti üzerine!" Bunun üzerine Uzaktaki Uta-Napiştim'in karısı ona karşılık verdi: "Ona dokun da uyansın o adam, aştığı yoldan esenlikle evine dönebilsin, çıktığı kapıdan geçip kendi diyarına dönebilsin." Uta-Napiştim konuştu,

Evet, karısına şöyle dedi: "Ölümlülerin dertleri seni de nasıl kedere boğuyor! Ununu pişir ve başucuna koy, fakat uyuduğu süreyi evin duvarına işaret et." Kadın derhal öyle yaptı, ununu pişirip başucuna koydu ve onun uyuduğu süreyi kaydetti.

Evin duvarında. Böylece, önce unu toplandı, sonra ikinci olarak elendi, üçüncü olarak ıslatıldı ve dördüncü olarak hamurunu yoğurdu kadın, ve böylece beşinci olarak mayayı ekledi ve altıncı olarak pişirildi; sonra yedinci, ansızın dokundu ona ve böylece uykusundan uyandı koca adam!

Gılgamış ona, evet, Uzaktaki Uta-Napiştim'e söyledi,

"Söyle bana, yalvarırım [?], üzerime uyku boca edildiğinde, ansızın bana dokunan ve hemen uykumdan beni uyandıran sen miydin?"

Uta-Napiştim Gılgamış'a söyledi, evet, ona söyledi,

"Gılgamış, ununun hesabı döküldü... ve sonra seni uyandırdım ben, 'Birinci', unun toplandı, sonra 'ikinci', elendi, ve 'üçüncü', ıslatıldı, ve 'dördüncü', yoğurdu hamurunu kadın, ve 'beşinci', mayayı ekledi, ve 'altıncı', pişirildi, ve 'yedinci', ansızın sana dokunan bendim ve sen uyandın." Uzaktaki Uta-Napiştim'e,

Gılgamış cevap verdi, "Ah, nasıl davranayım, ya da nereye gideyim, Uta-Napiştim? Bir haydut benden cesaretimi çekip aldı, ölüm yatak odamda pusuda bekliyor ve nereye kulak versem orada ölüm var."

Söyledi ona, evet, kayıkçı Ur-Şanabi'ye Uta-Napiştim,

[Not: 1. Başka yorumlara da elverişli, güç bir pasaj. Fakat doğru olanı buysa, Uta-Napiştim uyanık bile kalamayan, uyuduğu saatlerin (veya günlerin?) çetelesiyle, sonsuz yaşam peşinde koşan "güçlü adam" ile alay etmektedir. 2. Önceden olduğu gibi, "Ona, Uta-Napiştim'e." 3. Metinde böyledir, fakat anlaşılır değildir.]

"Sensin, Ur-Şanabi... geçiş senden nefret edecek, doğrusu, onun kıyısına gelen herkes için, kıyısı bir sınır koyar, kılavuzluk ettiğin bu adamın bedenini lekeler mi kaplasın, yoksa bir deri uzuvlarının güzelliğini gizlesin mi? Ur-Şanabi, al onu, yıkanabileceği yere götür onu, kar gibi beyaz suda lekelerini yıkasın, postunu atsın ki deniz onu alıp götürsün, bedeni güzel görünsün, başındaki bağ yenilensin, çıplaklığını örtmek için üzerine bir pelerin alsın, öyle bir pelerin ki, kentine varana ve yolculuğunu bitirene dek hiçbir yaşlılık emaresi göstermesin, bütün tazeliğini korusun."

Bunun üzerine Ur-Şanabi onu aldı ve yıkanabileceği yere götürdü, lekelerini kar gibi suda yıkadı, postunu da attı ki deniz onları sürükleyip götürsün; bedeni güzel göründü, başındaki bağı yeniledi ve çıplaklığını örten giysiler olarak üzerine bir pelerin aldı, öyle ki kentine varana, yolculuğunu bitirene dek pelerin yaşlılık emaresi göstermesin, bütün tazeliğini korusun.

Böylece gemilerine bindi Gılgamış, evet, ve Ur-Şanabi, teknelerini dalgaların üzerine saldılar ve kendileri de içine bindiler.

(Geri kazanılan gençliğin büyülü armağanı). Uzaktaki Uta-Napiştim'e karısı söyledi o zaman, "Gılgamış kürek çekmekten bitap düşmüş halde buraya geldi, memleketine dönmesi için ona ne vereceksin?" Ve bu esnada Gılgamış sırığını kaldırıp deniz kıyısında tekneyi itmekteydi. Uta-Napiştim ona cevap verdi, evet, Gılgamış'a söyledi, "Gılgamış, kürek çekmekten bitap düşmüş halde geldin buraya; ah, söyle bana, memleketine dönmen için sana hediye olarak ne vereyim? Gılgamış, sana gizli bir meseleyi açacağım... anlatacağım sana, denizin derinliklerinde kökü [?] olan diken gibi bir bitki vardır, böğürtleninkiler gibidir doğrusu dikenleri, seni çizer, yine de elin bu bitkiye ulaşırsa, şüphesiz sonsuz yaşamı bulursun." O vakit, Gılgamış bunu işitince, belindeki kuşağını çözdü [?], kendisini denizin derinliklerine çeken ağır taşları ayaklarına bağladı, bitkiyi buldu, bitkiyi kavradığında, işte dikenleri onu çizdi.

[Not: 1. "Ona, evet, Uta-Napiştim'e." 2. Eğer doğruysa, bu sözcüğün yazımı pek kusursuz değildir.]

Ağır taşları ayaklarından kesti ki deniz onu yeniden kıyısına çıkarsın.

Gılgamış ona, evet, kayıkçı Ur-Şanabi'ye şöyle söyledi, "Hayır, ama bu bitki büyük bir mucize bitkisidir [?], Ur-Şanabi," dedi, "onun sayesinde insan arzusuna erişebilir; onu Erek'e, yüksek duvarlı Erek'e götüreceğim ve... yemesi için vereceğim; adı 'Gençliğine-dönen-ihtiyar'dır ve ben kendim yiyeceğim onu ki yeniden gençlik halime kavuşayım."

(Arayış trajediyle son bulur). Kırkıncı saatte oruçlarını açtılar, altmışıncıda dinlendiler. Gılgamış serin sulu bir havuz gördü ve oraya inip suda yıkandı. Fakat orada bitkinin kokusunu alan bir yılan vardı, sudan [?] fırladı ve geri çekilirken lanetler savurarak bitkiyi kapıverdi. O zaman Gılgamış oturdu ve ağlamaya başladı. Gözyaşları yanaklarından süzüldü; kayıkçı Ur-Şanabi'ye söyledi [?], "Yalvarırım söyle Ur-Şanabi, kollarım kimin için zahmet çekti? Yalvarırım, yüreğimin kanı kimin için akıtıldı? Evet, bu mükafatı kendim için kazanmadım, yalnızca bir yer aslanı için elde ettim bu mükafatı; ve şimdi kırkıncı saatte onu biri zorla alıyor; ah, bendi açıp bağlantıyı... ettiğimde, evet, bana bir uyarı olarak bağışlanan işareti [?] fark etmiştim, keşke dönüp tekneyi denizin kıyısında terk etseydim!"

Kırkıncı saatte oruçlarını açtılar, altmışıncıda dinlendiler, sonunda yüksek duvarlı Erek'in orta yerine vardılar.

(Mimari gurur).

Gılgamış ona, evet, kayıkçı Ur-Şanabi'ye şöyle söyledi, "Kalk Ur-Şanabi, git ve Erek'in surları üzerinde yürü, temeline bak ve tuğlalarına dikkat et, tuğlaları fırında pişirilmemiş mi, evet, ve temeli tam yedi sıra ziftle örülmemiş mi, bir şar şehir, bir şar bahçeler, ve bir şar... [?], İştar'ın Tapınağı, Erek'in üç şarını ve... [?] topladım."

[Not: 1. Harfiyen "mobilya". Bu vaka önceki boşluklardan birinde kaybolmuştur. Beşinci Tablet, Sütun VI'daki "baraj" ile mi ilgilidir? 2. Ne yazık ki bu iki satırda anlaşılması güç iki kelime bulunmaktadır.]

ON İKİNCİ TABLET. GILGAMIŞ, ÇARESİZLİK İÇİNDE, ÖLÜLERE DANIŞIYOR.

(Ölüler yaşayanlara nasıl musallat olur).

1. (O vakit), büyük balık ağı Mimar'ın konutundan geçtiğinde, (Ve dahi) ağ "kendi payını aldığında" . . . . "dedi ki":

(Şimdi, o vakit ki) büyük balık ağı "Mimar'ın konutundan geçtiğinde",

(Ve dahi) ağ "kendi payını aldığında" . . . ........

Gılgamış "ona söyledi" ............

(Yaklaşık iki satır eksik; burada Gılgamış muhtemelen ölünün yas tutana nasıl musallat edilebileceğini sorar).

"Gılgamış, . . . . . . . . (Yas Tutanın Vazifesi). "Eğer . . . 'yaklaşırsan', tapınaklara doğru ........

Temiz libas "giymeyesin", (fakat) bir kentli gibi . . . .

Ne de testiden tatlı yağla meshedilesin, (yoksa) kokusuna Çevrende toplanırlar, ne de yere yay koyasın, (yoksa) çevrende

Yay ile vurulanlar dolanır, ne de elinde bir asa taşıyasın, (Yoksa) (vurulmuş) hayaletler sana karşı anlamsızca homurdanır, ne de ayağının tabanına pabuç Giyesin, ne de yerde (yüksek) bir yankı yapasın, sevdiğin karını

Öpmeyesin, nefret ettiğin karını, onu dövmeyesin,

(Ve dahi) sevdiğin çocuğunu öpmeyesin, ne de nefret ettiğin çocuğunu

Dövmeyesin, (çünkü) yerin yası seni tutsak etmiştir.

[Not: Asur Versiyonu. Görünüşe göre önceki tablet, On İkinci Tablet'in açılış dizelerine bir işaret olmak üzere, Gılgamış'ın Uruk'u ve mimarisini kısa tasviriyle sona ermiştir. "Mimar", Gılgamış olmalıdır; büyük balık ağının ve ağın onun evinden geçişine dair tasvir ise, Birinci Tablet, Sütun II'deki ifadeye koşut olarak, Enkidu'nun ölümü için bir örtmece olmalıdır. Sonsuz yaşamın sırrını öğrenmekte başarısız olan Gılgamış, şimdi bekleyebileceği en kötü şeyi öğrenmek için ölü dostunu çağırmaya mecbur kalmıştır. Hayaletin musallat olmasından kaçınmak için yas tutanın ne yapması gerektiğini sorar; ardından Enkidu'nun kendisine musallat olmak üzere geri dönmesi için tam tersini yapmaya girişir. 2. Yahut, konuşan Mimar ise, "benim konutum". 3. Bu dizeler iki şekilde tamamlanabilir: Ya "Eğer . . . doğru (yaklaşırsan), o zaman hayaletler Tapınağına kadar sana eşlik edecektir" ya da "Eğer . . . doğru [yaklaşırsan], yahut Tapınağa gidersen". 31. dizeden hareketle küçük bir tamamlama yapılabilir.]

Ninazu'nun Annesi,

30. Güzel omuzları artık Bir örtüyle örtülmez, Bağrı artık, İçyağı testisi gibi çekilmez!" [Not: 1]

(Gılgamış bu adetlere aykırı davranarak Enkidu'yu diriltmeye çalışır).

(Böylece) o . . . yaklaştı ve tapınağa geldi, Temiz libas giydi . . . (ve) bir kentli gibi . . .

35. (Evet), testiden tatlı yağla meshedildi, (sonra) kokusuna Çevresinde toplandılar, [Not: 2] yayı yere koydu (?) ve çevresinde

Ruhlar dolandı, (evet,) yayla vurulmuş olanlar ona homurdandı, Elinde bir asa taşıdı ve (vurulmuş) hayaletler ona homurdandı (?). 40. Ayağının tabanına bir pabuç giydi ve yerde (yüksek) bir yankı yaptı. Sevdiği karısını öptü, nefret ettiği karısını dövdü,

45. Sevdiği çocuğunu öptü, nefret ettiği çocuğunu dövdü.

(Evet, doğrusu), onu tutsak eden yerin yasıydı:

Ninazu'nun Annesi,

Güzel omuzları Artık bir örtüyle örtülmez, Bağrı artık, İçyağı testisi gibi çekilmez.

50. Enkidu'nun topraktan yukarı çıkması için haykırdı (?): "Onu (Veba tanrısı) Namtar yakalamadı, ne de humma, (yalnızca) yer onu yakaladı, [Not: 3] ne de amansız Pusucu Nergal yakaladı onu, (yalnızca) yer onu yakaladı, ne de o Ölümlülerin savaşının olduğu yerde düştü, onu yakalayan yalnızca yerdi."

(Böylece) [Not: 4] . . . hizmetkârı Enkidu için kederlendi Nin-sun'un dölü,

[Not: 1. Şaddata, şadadu fiili tıpta bir tüp vasıtasıyla buharı içine çekmek veya emmek anlamında kullanılır. Bu kısa şiir, profesyonel ağıtçının mutat yası olabilir. 2. Önceki koşut metinle karşılaştırıldığında, sonraki üç veya dört dizede biraz karışıklık vardır ve bunları cesurca düzeltmemiz veya tashih etmemiz gerekebilir. 3. Harfiyen "yerdi [on]u yakalayan" ya da "yerdi [aynısı]." 4. Başlangıçtaki tahrip olmuş iki kelimenin yerine neyin konulacağı belirsizdir.]

GILGAMIŞ DESTANI.

(Evet), Enlil'in tapınağı "Ekur"a yapayalnız gittiğinde, "Enlil, Babam, (şu an) büyük balık ağı beni de vurdu, yere doğru, ağ beni de yere vurdu. Enkidu'yu 'yerden' kaldırman için 'sana yalvarırım', onu veba Namtar yakalamadı, humma da değil, 'yalnızca yer yakaladı', acımasız Pusu Kurucu Nergal de yakalamadı onu, 'yalnızca yer yakaladı', ne de ölümlülerin savaşı olan bir yerde düştü, 'onu yakalayan yalnızca yer oldu'." (Fakat) Baba Enlil tek bir cevap bile lütfetmedi. | 'Ay tanrısına seğirtti(?)', "Ay tanrısı, Babam, (şu an) büyük balık ağı 'beni de vurdu, yere doğru', ağ 'beni de yere vurdu'. Enkidu'yu 'yerden' kaldırman için 'sana yalvarırım', onu veba Namtar yakalamadı, humma da değil, 'yalnızca yer yakaladı, acımasız' Pusu Kurucu Nergal de 'yakalamadı onu, yalnızca yer yakaladı', ne de ölümlülerin savaşı olan bir yerde düştü, 'onu yakalayan yalnızca yer oldu'." '(Fakat) Ay tanrısı da bir cevap lütfetmedi, | (Sonra) Ea'ya seğirtti', "Ea, Babam, şu an büyük balık ağı beni de vurdu, yere doğru, ağ beni de yere vurdu. Enkidu'yu yerden kaldırman için sana yalvarırım, onu veba Namtar yakalamadı, humma da değil, yalnızca yer yakaladı, acımasız Pusu Kurucu Nergal de yakalamadı onu, yalnızca yer yakaladı, ne de ölümlülerin savaşı olan bir yerde düştü, onu yakalayan yalnızca yer oldu." Baba Ea "kulak verdi ve savaşçı kahraman Nergal'e" "seslendi", "Ey Nergal, ey savaşçı kahraman, 'sözüme kulak ver(?)'! 'Yerde bir delik aç şimdi' ki Enkidu'nun ruhu (yükselerek), 'yerden dışarı çıkabilsin ve böylece kardeşiyle konuşabilsin'." Savaşçı kahraman Nergal, 'Ea'nın sözüne kulak verdi', sonra yerde bir delik açtı ve Enkidu'nun ruhu bir rüzgâr gibi yerden dışarı çıktı. Birbirlerine sarıldılar ve..... yas tutarak dertleştiler. "Söyle ey dostum, söyle ey dostum, söyle (bana, yalvarırım), Yeraltı Dünyası'nın kanunlarına dair ne gördün?" "(Yok,) ey yoldaşım;

90. Sana söylemeyeceğim, (evet,) sana söylemeyeceğim, çünkü Yeraltı Dünyası'nın kanunlarına dair gördüklerimi sana söylersem, oturup ağlarsın!" "(Öyleyse) oturup ağlayayım." |

(Ölmesi gereken herkesin sefil kaderi). | "(Öyle olsun): okşadığın ve böylece gönlünü ferahlatan 'dostun(?)', bedenine(?) eski bir kaftanmış gibi

95. kurt girdi, (gerçekten de) okşadığın ve gönlünü ferahlatan 'gelin(?)', 'onun da bedeni' tozla doldu, o konuştu ve toprağa(?) battı,

. . . . o konuştu ve 'toprağa(?)' battı." "(Şurada düşen kişi....

(Yaklaşık on yedi satır eksik). 118. "Güzel bir sütun gibi...

İç bir revakı(?) destekler(?) . . . (Yaklaşık yirmi beş satır eksik). 145. "Direkten düşen kişi

Hemen... için . .

Bir tıkacın çıkarılmasıyla....... Bir divan üzerinde dinlenir,

Duru su içer. "(Peki, savaşta) katledilen kahraman,

150. Babası, annesi! Başını kaldırır,

Karısı 'acı bir kederle' başucunda." "Cesedi çölde yatanı,

Gördün mü onu?" "(Evet), gördüm; Ruhu yerde dinlenmez." "Hayaletine bakacak kimsesi olmayana gelince,

Kadehin tortusunu ve sokağa atılan

Ekmek kırıntılarını yer."

GILGAMIŞ DESTANI'NIN SONU.

Bu metin neden önemli

Gılgamış Destanı'nın Asur baskısı, Ninova'da Kral Asurbanipal'in kütüphanesinde bulunan kil tabletlerden derlenmiştir; kökleri ise İ.Ö. 3. binyıla, Sümer kral listelerinde adı geçen tarihsel bir Uruk (Erek) kralına kadar uzanır. Bu ilk dört tablet, destanın çekirdek temasını kurar: Enkidu'nun kilden yaratılışı ve ekmekle şarapla "insanlaşması", bir kavgadan doğan dostluk, ve ölümlülüğün gölgesinde şöhret arayışı. R. Campbell Thompson'ın 1928 çevirisi, Britanya Müzesi'ndeki çivi yazısı tabletlerin doğrudan karşılaştırılmasına dayanır; metindeki boşluklar (kırık, eksik ya da okunaksız satırlar) kazı bulgularının fiziksel durumundan kaynaklanır ve çeviride olduğu gibi belirtilmiştir.

Bu eser Mit ve Kutsal Anlatı Koleksiyonu'nun parçasıdır →

Künye
Kaynak eser
Gılgamış Destanı; R. Campbell Thompson, The Epic of Gilgamish: A New Translation (Londra, Luzac, 1928); on iki tabletin tamamı
Neşir
1928 baskısı, Asur baskısının (Ninova) ve Eski Babil baskısının çivi yazısı tabletlerinden İngilizce çeviri
Konum
On iki tabletin tamamı (Thompson 1928, s. 9-58); Thompson'ın dipnotları alınmadı
Çeviren
Şira Nur Uysal
Dijital nüsha
Internet Archive (Thompson, The Epic of Gilgamish, 1928)
Bu Türkçe çeviri © Şira Nur Uysal, CC BY-SA 4.0 ile paylaşılmıştır (serbestçe kullanın, kaynak gösterin, değiştirirseniz aynı lisansla paylaşın). Kullanım & lisans →
Bu Çeviriye AtıfUysal, Ş. N. (Çev.). (2026). Gılgamış Destanı (On İki Tablet). Kadim Kütüphane. https://kadimkutuphane.com/gilgamis-enkidunun-insanlasmasi
Bülten

Yeni metinlerden ilk sen haberdar ol

Tam çeviriler, PDF'ler ve yeni eklenen kaynaklar hazırlandıkça e-postana düşsün.

← Kütüphaneye dön