Gılgamış Destanı, insanlığın bilinen en eski büyük anlatı şiiridir. On iki tablete yazılmış Asur baskısı, zorba bir kralın yarı-vahşi bir dostla tanışıp dönüşmesini, ölümsüzlük arayışını ve bir tufan söylencesini anlatır. Bu sayfa, R. Campbell Thompson'ın çivi yazısı tabletlerin yeniden karşılaştırılmasına dayanan 1928 tarihli İngilizce çevirisinden, destanın ilk dört tabletinin Türkçe çevirisini sunar: Gılgamış'ın zorbalığı ve Enkidu'nun kilden yaratılışı, iki kahramanın Erek sokağındaki kavgadan doğan dostluğu, ve Sedir Ormanı'nın azılı bekçisi Humbaba'ya karşı çıkılan seferin başlangıcı. Tabletlerin kendisi de yer yer kırıktır; kazı bulgularındaki bu boşluklar metinde parantez içinde dürüstçe belirtilmiştir.
Birinci Tablet — Gılgamış'ın Zorbalığı ve Enkidu'nun Yaratılışı
Her şeyin özünü kavramış olan, ulusa öğretsin; bütün bilgiye sahip olan, halka onu aktarsın. Gılgamış bilginin efendisiydi, her şeyin bilgisine sahipti. O, gizli olanı keşretti, tufan öncesine dair bilgiyi kuşaktan kuşağa taşıdı, uzak bir yolculuğa çıktı, yorgunluk içinde bütün emeğini bir taş levhaya kazıdı — surlarla çevrili Erek'in emeğini. Rampaları o yükseltti, temeli o attı, pirinç gibi sağlam; kutsal E-anna'nın, o hazine tapınağının duvarını hiç kimseye gedik vermeyecek biçimde o berkitti. (Metin burada otuz satır boyunca kırıktır; Gılgamış'ın tasviri bir sonraki sütuna dek sürer.)
Onun üçte ikisi tanrısaldı, üçte biri insan. (Birkaç satır kayıp.) Sonra Erek halkının tanrılara feryadı yükselir: "Erek'in gençlerini o alıp götürüyor, boynuzlarını bir yaban öküzü gibi kaldırıyor, silahının darbesine eş yok; kahramanları tuzağa düşürüyor, Erek'in yiğitleri onun önünde ürküyor. Gılgamış hiçbir babaya oğlunu bırakmıyor, kibri gece gündüz kabarıyor — oysa o, surlarla çevrili Erek'in çobanı olmalıydı. Gılgamış hiçbir anaya kızını, hiçbir yiğide nişanlısını, hiçbir kocaya eşini bırakmıyor." Bu feryada kulak veren ölümsüzler, göğün tanrıları, Erek'in efendisi Anu'ya seslendiler: "Sen böyle bir oğul doğurdun — zorba, boynuzlarını yaban öküzü gibi kaldıran, silahının darbesine eş bulunmayan biri. Erek'in yiğitleri onun önünde ürküyor, o hiçbir babaya oğlunu, hiçbir anaya kızını bırakmıyor."
Bu yakarışa kulak veren Anu, ana tanrıça Aruru'yu çağırdı: "Sen, ey Aruru, insanlığın tohumunu sen yarattın; şimdi onun bir dengini yarat, ki Gılgamış'la karşılaşsın, birbirleriyle boy ölçüşsünler ve Erek huzur bulsun." Aruru bunu duyunca aklında Anu'nun bu tasarımını canlandırdı; ellerini yıkadı, çölde bir parça kil aldı ve onu yoğurdu: böylece çölün ortasında Enkidu'yu yarattı — bir savaşçı, sanki doğmuş gibi, savaş tanrısı Ninurta'nın dengi. Bütün bedeni kılla kaplıydı, saçlarını bir kadın gibi örmüştü, gür saçları arpa başakları gibi savruluyordu. Ne insan tanırdı ne de yurt; hayvanların koruyucusu Sumuqan gibi giyinmişti. Ceylanlarla birlikte otlar üzerinde otlar, sığırlarla birlikte suya iner, yüreği vahşi hayvanlarla birlikte suyun başında ferahlardı.
Enkidu'nun Avcıyla Karşılaşması. Derken bir avcı, bir tuzakçı, onunla sulama yerinde yüz yüze geldi — bir, iki, üç gün üst üste onu orada gördü. Avcı onu görünce yüzü dehşetle örtüldü, sığırlarıyla birlikte ağılına korku içinde döndü, yüreği sıkıntıyla dolu, yüzü kararmış, uzun bir yolculuktan dönen biri gibiydi. Ağzını açtı, babasına seslendi: "Baba, dağlardan gelen kocaman bir yaratık var; gücü ülkenin en büyüğü, Anu'nun kendisi gibi kudretli. Durmadan dağlarda dolaşıyor, sürekli sığırlarla otluyor, ayağını hep suya basıyor — ondan öyle korkuyorum ki yaklaşamıyorum. Kendi ellerimle kazdığım çukurları dolduruyor, kurduğum tuzakları söküyor, avımı elimden kaçırıyor; tarlamda çalışmama izin vermiyor." Babası ona cevap verdi: "Oğlum, Erek'te Gılgamış oturur, onu kimse yenememiştir; onun da gücü ülkenin en büyüğü, Anu'nun dengi kadar kudretlidir. Git, yüzünü Erek'e çevir; bu yaratığı ona anlattığında sana bir tapınak kadını, bir hetaira verecektir. Sığırlar sulama yerine döndüğünde kadın örtüsünü çıkarsın, güzelliğini göstersin — o zaman yaratık ona yaklaşacak, kucaklayacak, ve kendi çölünde büyüyen hayvanlar artık onu tanımaz olacaktır."
Avcı babasının öğüdüne uyarak yola çıktı, Erek'e vardı, Gılgamış'a aynı sözleri anlattı; Gılgamış da aynı öğüdü verdi. Avcı bir hetairayla birlikte yola çıktı, üç günün sonunda buluşma yerine ulaştılar, bir gün, iki gün sulama yerinde beklediler. Sonunda hayvanlar suyu içmeye geldi, aralarında dağların doğurduğu Enkidu da vardı — ceylanlarla otlayan, sığırlarla su içen. Kadın onu gördü — çölün derinliklerinden gelen o vahşi, o iri yaratığı. Avcı ona dedi: "İşte odur, ey kadın! Güzelliğini göster, çekiciliğini ondan esirgeme, ruhunu tutuştur — gözü sana ilişir ilişmez sana yaklaşacaktır; örtünü aç, ona sarıl, kadınlığının bütün hünerini göster. O zaman kendi çölünde yetişen hayvanları artık tanımaz olacaktır." Kadın örtüsünü açtı, güzelliğini gösterdi; ne çekindi ne de bekletti, ruhunu tutuşturdu, sarıldı — Enkidu altı gün yedi gece onunla birlikte oldu.
Doyduğunda yüzünü yine sığırlarına çevirdi; ama ceylanlar onu görür görmez kaçtı, çölün hayvanları ondan uzaklaştı. Enkidu artık eski masumiyetini yitirmişti; dizleri tutmuyordu, eskisi gibi koşamıyordu — ama artık olgunlaşmış, bilgeliği genişlemişti. Kadının ayaklarına döndü, oturdu, onun yüzüne baktı; kadın konuşurken kulakları onu dinledi: "Güzelsin, Enkidu, bir tanrı gibisin — neden hayvanlarla birlikte çölde dolaşıyorsun? Kalk, seni surlarla çevrili Erek'e, Anu ile İştar'ın kutsal tapınağına götüreyim; orada Gılgamış oturur, gücüyle insanları bir yaban öküzü gibi ezer." Bu sözler Enkidu'ya iyi geldi, çünkü yüreği bir yoldaş arıyordu; kadına dedi: "Öyleyse beni Erek'e götür — ben de onu meydan okuyup haykıracağım: 'Ben de güçlüyüm!' Kaderi bile değiştireceğim; çölde doğanın gücü herkesten üstündür." Kadın onu davet etti: "Erek'te her gün bir bayramdır, halk şölen giysileriyle dolaşır, rahipler zil çalar, dansçı kızlar oynar... Enkidu, hayatının tadını çıkaracaksın — sana mutlu bir adamı göstereyim: Gılgamış! Ona bak, yüzünün güzelliğine, erkekliğinin görkemine bak. Bütün bedeni güçle doludur, canlılığı seninkinden bile üstündür, gece gündüz dinmez. Ama Enkidu, kibrini dizginle — Gılgamış'ı Şamaş sever, Anu, Enlil ve Ea onun bilgeliğini bolca donatmıştır."
Gılgamış'ın Rüyaları. Enkidu daha dağlarından inmeden, Gılgamış onu rüyasında görmüştü. Uyanınca annesine gitti: "Anacığım, bu gece bir rüya gördüm. Gökte yıldızlar vardı; sonra Anu'nun kendisi gibi bir şey omuzlarıma düştü. Onu kaldırmaya çalıştım, bana çok ağır geldi; sarsıp atmaya çalıştım, beceremedim. Erek halkı etrafını sardı, ustalar üşüştü, kahramanlar ayaklarını öptü — ben de onu bir kadın gibi göğsüme bastırdım, sonra senin ayaklarının dibine getirip kendime denk saydım." Her şeyi bilen annesi ona cevap verdi: "Oğlum, gökteki yıldızlar senin yoldaşlarını simgeler. Omuzlarına düşen, Anu'nun kendisi gibi olan, kaldıramadığın, sarsıp atamadığın, ayaklarıma getirip bana denk saydığın, kadın gibi göğsüne bastırdığın o şey — bu, yürekli bir dosttur, bir yoldaşı asla yüzüstü bırakmayacak biri, gücü ülkenin en büyüğü, Anu'nun dengi kadar kudretli. Onu kadın gibi göğsüne bastırman, onu hiç terk etmeyeceğinin işaretidir — rüyanın anlamı budur."
Gılgamış annesine ikinci bir rüya daha anlattı: "Anne, surlarla çevrili Erek'e bir balta düştü, halk etrafını sardı; ustalar üşüştü, ben onu senin ayaklarına getirdim, kadın gibi göğsüme bastırıp seninle denk saydım." Bilge anne yine yorumladı: "O gördüğün balta bir adamdır. Onu kadın gibi kucakladın, çünkü onu bana denk sayacaksın diye getirdin — bu da yürekli bir dosttur, sadık bir yoldaştır, gücü ülkenin en büyüğü, Anu'nun dengi kadar kudretli." Gılgamış ağzını açtı, annesine cevap verdi: "Öyleyse büyük tehlike gelse bile, yanımda böyle bir dost olacak..." (Tablet burada, çok kısa bir kırıkla, sona erer.)
İkinci Tablet — Gılgamış ile Enkidu'nun Karşılaşması
Gılgamış rüyasını annesine anlatırken, Enkidu hâlâ hetairanın önünde oturuyor, kadın güzelliğini ona göstermeye devam ediyordu; doğduğu yeri unutmuştu. Altı gün yedi gece böyle sürdü. Sonunda kadın konuştu: "Sana bakıyorum Enkidu — bir tanrı gibisin. Neden hayvanlarla birlikte çölde dolaşıyorsun? Kalk, seni geniş pazarlı Erek'e götüreyim, Anu'nun kutsal tapınağına — orada Gılgamış yaşar, yaratılışın en yücesi; sen de onu bir kadını sever gibi seveceksin. Kalk artık, bu bir çobanın yatağıdır sadece." Enkidu onu dinledi, kadının öğüdü yüreğine işledi. Kadın üstündeki bir giysiyi çıkarıp ona giydirdi, kendisi de bir başkasını giydi; sonra elinden tutup bir kardeş gibi çobanların çadırlarına, ağılların bulunduğu yere götürdü. Çobanlar onu görünce etrafını sardılar. (Küçük bir kırık.)
Hetairanın Enkidu'yu Eğitmesi. O güne dek yaban hayvanlarının sütünü emmeye alışmıştı. Önüne konan ekmeği kırdı ama şaşkın şaşkın baktı — Enkidu ekmek yemesini bilmiyordu, şarap içmesi ona öğretilmemişti. Kadın ona seslendi: "Ekmeği tat, Enkidu, hayatın özüdür bu; şarabı iç, bu ülkenin töresidir." Enkidu doyana dek ekmek yedi, yedi kupa şarap içti; ruhu ferahladı, coştu, yüreği sevindi, yüzü aydınlandı. Bedenini ovdu, saçlarına yağ sürdü ve böylece insan oldu. Bir giysi giydi, bir er kişi gibi oldu; silahını kuşanıp geceleri çobanları taciz eden aslanları avladı, çakalları yakaladı. Aslanları alt edince çobanlar huzurla uyudu. Enkidu onların koruyucusu, tam bir güç sahibi bir adam oldu.
Bir gün, yiğitlerden biri Gılgamış'a haber getirdi (metin on üç satır boyunca kırıktır; bu boşlukta, görünüşe göre Gılgamış'ın gönderdiği bir haberci Erek'e gelen yabancıların ne istediğini öğrenmeye gelir, Enkidu onu görür ve seslenir): "Ey kadın, şu adamı bana getir, neden geldiğini bilmek istiyorum." Kadın adamı çağırdı: "Kimsin sen, nereye gidiyorsun?" Adam Enkidu'ya döndü: "Seni Gılgamış Topluluk Evi'ne çağırıyor — bu insanların, büyüklere gösterilen bir saygının töresidir. Gel, şehre yaraşır sunuları topla, halkın esenliği için şehrin azığını getir. Geniş pazarlı Erek'in kralı senin selamını görsün; önce kaderin kendisine ayırdığı kadınla birleşir, sonra tanrının buyruğuyla, kehanetlerin işaretiyle senin alın yazını söyler." Bu sözler üzerine Enkidu ile kadın onun ardından Erek'e doğru yürüdüler. (Dokuz satırlık bir kırık.)
Enkidu'nun Erek'e Girişi. Enkidu önde, hetaira arkasında, geniş pazarlı Erek'e girdiler; halk arkalarında toplandı. Erek'in sokağında durduğunda, kalabalık onun çevresinde toplanıp haykırdı: "Gerçekten de Gılgamış'a benziyor — boyu biraz daha kısa ama bünyesi daha güçlü! Bir zamanlar yaban hayvanlarının sütünü emen bir yaratıkken, şimdi Erek'in ekmeğiyle olgunlaşmış bir kahraman olmuş; Gılgamış'a, o tanrısal olana, artık denk düşüyor."
Kapı Önündeki Kavga. O gece, gerdek için yatak serilmişti; Gılgamış geceleyin kadına kavuşmaya geliyordu. Ama Enkidu sokakta durdu, geçidi kesti, Gılgamış'ın önüne dikildi, gücüyle meydan okudu. (Yedi sekiz satırlık bir kırık.) Gılgamış'ın öfkesi kabardı, saldırıya geçti; sokağın ortasında karşılaştılar. Enkidu ayağıyla kapıyı tuttu, Gılgamış'ın girmesine izin vermedi; boğalar gibi kükreyip birbirlerine sarıldılar, eşik parçalandı, duvarlar sarsıldı Gılgamış ile Enkidu birbirine girince. Sonunda Gılgamış dizini yere koydu, öfkesi yatıştı; öfke dindiğinde Enkidu ona seslendi: "Anan seni gerçekten biricik doğurmuş — ahırların o seçkin ineği, yüce Ninsun, başını kahramanların üzerine yükseltmiş; Enlil de sana insanlar üzerinde krallığı bağışlamış." İşte böyle doğdu iki kahramanın dostluğu.
Üçüncü Tablet — Sedir Ormanı'na, Humbaba'ya Karşı Sefer
(Eski Babil metninin başlangıcındaki bir buçuk sütun neredeyse tümüyle kırıktır. Bu noktada Gılgamış ile Enkidu artık ayrılmaz dost olmuşlardır — Enkidu'yu yaratma amacının tuhaf biçimde tersine dönmesiyle. Hetaira sahneden çekilmiş, Enkidu'yu üzüntüyle geride bırakmıştır. Metin, Gılgamış'ın annesinin kavgayı bir hanımına anlattığı izlenimini verir; anlaşılır kısım şöyle sürer:)
Enkidu'nun Kederi. Enkidu, ayrılığın acısıyla orada dururken dinliyor, kederleniyordu; gözleri yaşla doldu, kolları güçsüzleşti. Gılgamış onun elini tuttu, kardeşler gibi kenetlediler. Enkidu ona cevap verdi: "Dostum, sevgilim boynuma sarılıp vedalaştı — kollarım bu yüzden güçsüzleşti, bedenimin dinçliği söndü."
Gılgamış'ın Kararı. Gılgamış ağzını açtı, Enkidu'ya seslendi: "Dostum, Sedir Ormanı'na gitmeye kararlıyım; azılı Humbaba'yı yeneceğim, ülkeden kötülüğü söküp atacağım. Sedirleri keseceğim..." Enkidu uyardı: "Bil ki dostum, bir zamanlar dağlarda sığırla dolaşırken Ormanın sınırından iki saatlik yürüyüş mesafesine kadar içine girdim. Humbaba'nın kükreyişi bir kasırgadır, ağzından alev fışkırır, nefesi ölümdür. Neden bunu istiyorsun? Humbaba ile karşılaşmak, eşit olmayan bir çatışmadır." Gılgamış cevap verdi: "Dağların zengin ürünü için ormana gidiyorum..." (Metin burada kısa aralıklarla kırıktır; Gılgamış'ın konuşması 'tanrıların meskeni' ve Sedirleri kesecek baltadan söz ederek sürer.)
Enkidu yeniden uyardı: "Sedir Ormanı'na gittiğimizde, onun bekçisi yorulmak bilmeyen güçlü bir savaşçıdır, Gılgamış..." (Şamaş'ın ve fırtına tanrısı Adad'ın Humbaba'ya bahşettiği güçlerden söz eden birkaç satır kırıktır.) Enlil, Sedir Ormanı'nı insanlara dehşet saçsın diye Humbaba'ya emanet etmiştir; onun kükreyişi kasırga, ağzı alev, nefesi ölümdür — ormanında bir ayak sesi duysa "Ormanıma kim indi?" diye sorar; ormana inen herkesi bu akıbet bekler.
Ölüm ve Şöhret Üzerine. Gılgamış ağzını açtı, Enkidu'ya seslendi: "Dostum, ölümden azade olan kim var? Yalnızca bir tanrı ışıkta sonsuza dek yaşar; insanların günleriyse sayılıdır, yaptıkları rüzgârdan ibarettir. Sen şimdi ölümden korkuyorsun — ama bu korku sana hiçbir güç katmaz. Ben önden gideceğim! Sen ağzınla savaşın hücumundan korktuğunu söylesen de, ben düşersem adım sonsuza dek anılacak: 'Gılgamış, azılı Humbaba ile savaştı!' diyecekler. Sonra çocuklarım doğup dizlerime tırmandığında, 'bize bildiğin her şeyi anlat' diyecekler..." (Dört satırlık bir kırık.) "Böyle konuşman yüreğimi Sedir uğruna sızlatıyor — onu devirmeye, sonsuz bir şöhret kazanmaya kararlıyım."
Silahların Dökülmesi. "Şimdi, dostum, ustalara emrimi ileteceğim, önümüzde silahlarımızı döksünler." Emir ustalara ulaştı; kalıpları hazırladılar, devasa baltalar döktüler — her biri üç talant ağırlığında celtler; kabzaları iki talant gelen kılıçlar, otuz mina ağırlığında bıçaklar, otuz mina altın kakmayla. Gılgamış ile Enkidu'yu her biri on talant yük donattı.
Yaşlılar Meclisi. Erek'in Yedi Sürgülü Kapısı'nda haberi duyan ustalar toplandı, halk üşüştü; geniş pazarlı Erek'in Yaşlıları önünde yerlerini aldılar. Gılgamış konuştu: "Ey Erek'in Yaşlıları, dinleyin beni! Azılı Humbaba'ya karşı gidiyorum — adımı duyanlar 'şu Gılgamış'ı bir göreyim' diyecek. Onu Sedir Ormanı'nda ezeceğim, Erek'in oğlunun bir dev gibi olduğunu bütün ülkeye duyuracağım; Sedirleri kesmeye, sonsuz bir şöhret kazanmaya kararlıyım." Yaşlılar cevap verdi: "Gılgamış, gençsin, yüreğin seni fazlasıyla coşturuyor; ne yapmaya kalkıştığını tam bilmiyorsun. Humbaba'nın gücünün iki katına çıktığını duyduk — onun silahlarına karşı koymaya kim cüret eder? Ormanın sınırından iki saatlik mesafeye giren bilir ki onun kükreyişi kasırga, ağzı alev, nefesi ölümdür. Neden bunu istiyorsun? Humbaba ile karşılaşmak eşit olmayan bir çatışmadır." Gılgamış danışmanlarının sözünü dinledi, düşündü, dostuna seslendi: "Şimdi sana gerçek düşüncemi söyleyeceğim dostum — ondan korkuyorum, yine de ormanın derinliklerine gideceğim." (Yaşlıların veda duasından yedi satırlık bir kırık.) "...tanrın seni korusun, seni surlarla çevrili Erek'e sağ salim geri getirsin."
Şamaş'a Yakarış. Gılgamış Şamaş'ın önünde diz çöktü: "İşte huzurundayım Şamaş, ellerimi kaldırıyorum — canım bağışlansın, beni Erek'in surlarına geri getir, üstüme kalkanını ger." Şamaş ona cevap verdi, kehanetini bildirdi. (Altı satırlık bir kırık.) Gılgamış'ın yanaklarından yaşlar süzüldü: "Hiç geçmediğim bir yoldan geçeceğim, bilmediğim bir patikadan yürüyeceğim — sağ kalırsam, sana gereken saygıyı ödeyeceğim." Devasa baltalar getirildi, yay ve ok kabı eline verildi; bir celt aldı, sırtına astı, ikinci bir celti kemerine bağladı. Yola çıkmadan önce ikisi de Güneş tanrısına adaklar sundular, kendilerini Erek'e sağ salim geri getirmesi için.
Yola Çıkış. Yaşlılar onları kutsayarak uğurladı, Gılgamış'a yol için öğüt verdiler: "Gılgamış, yalnızca kendi gücüne güvenme; yolun önden yürünsün, bedenini koru. Enkidu senin önünden gitsin — çünkü yolu keşfeden, o yoldan geçen odur; Ormanın geçitleri Humbaba'nın egemenliğindedir, önden giden yoldaşını korur. Güneş tanrısı arzuna ulaşmanı sağlasın, gözlerinin sözünün gerçekleştiğini görmesini sağlasın; kapalı yolu açsın, ayağın için bir patika yarsın, dağ geçidini senin için yarsın. Tanrı Lugalbanda gece vakti sana bir haber göndersin ki sevinesin, tutkun gerçekleşsin — çünkü bir çocuk gibi Humbaba'yı devirmeye kararlısın. Ayaklarını yıka; konakladığında bir su birikintisi oy, tulumundaki su hep temiz, serin kalsın; Güneş tanrısına serin su dök, böylece Lugalbanda'yı da anmış olursun." Enkidu ağzını açtı, Gılgamış'a seslendi: "Gılgamış, bu sefere gerçekten hazır mısın? Korkma, bana güven." Omzuna cübbesini attı, birlikte Humbaba'ya doğru yola koyuldular. (Beş satırlık bir kırık; iki kahraman yollarını gösteren bir adamla karşılaşır, Eski Babil metni üç parça satırdan sonra kesilir.)
Asur Baskısındaki Tekrar. Yedinci yüzyıla ait Asur baskısı, burada Yaşlılar meclisi sahnesini bir kez daha, biraz farklı sözlerle anlatır: "Gılgamış, yalnızca kendi bedeninin gücüne güvenme; ustalığına fazla güvenip yumuşama. Önden giden yoldaşını korur, yolu bilen dostunu esirger; önünden Enkidu gitsin, çünkü Sedir Ormanı'nın yolunu o bilir, savaşı özler, mücadeleye hazırdır. Enkidu bir dostu gözetir, bir yoldaşı korur, onu çukurlardan kurtarır. Biz meclisimizde senin esenliğini düşündük, sen de kralımız olarak bize aynı özeni göster." Gılgamış Enkidu'ya seslendi: "Haydi dostum, Görkem Sarayı'na gidelim, yüce kraliçe Ninsun'un huzuruna — bütün akıllı kadınların en bilgesi, bize ayaklarımız için iyi düşünülmüş bir yol gösterecek." El ele tutuşup Görkem Sarayı'na gittiler. Gılgamış Ninsun'a seslendi: "Ninsun, sana uzak bir yolculuğa çıkacağımı söylemek isterim — Humbaba'nın yurduna, bilmediğim bir savaşa, bilmediğim bir yola; Sedir Ormanı'na varana, azılı Humbaba'yı devirip ülkeden Güneş tanrısının nefret ettiği kötülüğü söküp atana dek..." (Konuşmanın geri kalanı kayıptır; sütunun sonunda Gılgamış annesinden bayramlık kuşanıp Güneş tanrısından bir lütuf dilemesini istiyor gibidir.)
Ninsun oğlunun sözünü dinledi, odasına girdi, Tulal çiçekleriyle süslendi, bedenine bayramlık giysisini kuşandı, başına bir taç koydu, dama çıktı, tapınağın çatısına vardı, Şamaş'a tütsü ve kurban sundu, ellerini kaldırıp yakardı: "Neden oğlum Gılgamış'a bu huzursuz ruhu verdin? Şimdi onu dokunup uzak bir yolculuğa gönderiyorsun — Humbaba'nın yurduna, bilmediği bir savaşa, bilmediği bir yola; Sedir Ormanı'na varana, azılı Humbaba'yı devirip senin nefret ettiğin kötülüğü ülkeden söküp atana dek. Belirlediğin gün, senden korkan o güçlü adamın dönüş günü, eşin Aya onu sana anımsatsın, gece nöbetlerinde koru onu." (Üç, dört ve beşinci sütunlar büyük ölçüde kırıktır: Enkidu'nun dağlar ve sığırlar üzerine bir konuşmasının, Humbaba'nın cesedinden ve gök ruhları Anunnaki'den söz eden bir parçanın, Yaşlıların sözlerinin bir kez daha tekrarlandığı son sütunun kalıntıları görülür.) Enkidu ağzını açtı, Gılgamış'a seslendi: "Dön, dostum..." (Tablet burada kesilir.)
Dördüncü Tablet — Orman Kapısına Varış
(Birinci sütunun ilk otuz altı satırı büyük ölçüde kayıptır; metin yeniden anlaşılır olduğunda iki kahraman Ormanın Kapısı'na ulaşmıştır.)
Enkidu Kapıya Seslenir. Enkidu gözlerini kaldırdı, Kapı'ya sanki insanmış gibi seslendi: "Ey akılsız Orman Kapısı, sende bir anlayış yok... Kırk fersah boyunca senin muhteşem keresteni hayranlıkla seyrettim, ta ki o yüce Sediri görene dek — odununun ülkede eşi yoktur, altı arşın boyun, iki arşın genişliğin var; direğin, yuvan, milin, kilidin ve kanadın Nippur şehrinde yapılmış olmalı. Ah, keşke senin bu ihtişamını, bu zarif yapını önceden bilseydim — ya bir balta kaldırırdım, ya da..." (Metin burada kesilir.)
(Sonraki sütunlardan yalnızca küçük parçalar günümüze ulaşmıştır: korku, bir rüya ve keder üzerine birkaç sözcük — "tanrılara dua edeyim... tanrıların babası..." Üçüncü sütundan yalnızca sağ yarının küçük bir kesiti kalmıştır, Gılgamış'tan, Ormandan ve Enkidu'dan söz eder. Dördüncü sütun tümüyle kayıptır. Beşinci sütunun yalnızca son bölümü, bu kez kuşkuya yer bırakmayacak biçimde, günümüze ulaşmıştır — konuşan muhtemelen Enkidu'dur, sahne yine Ormanın Kapısı'dır:)
"...çabuk ol, ona karşı koy, seni izlemeyecek. Korkmadan birlikte ormanın derinliğine inelim... Yedi kat giysi giyeceksin..." Enkidu güçlü bir yaban öküzü gibi Kapı'yı yerinden söküp uzağa fırlattı, ağzından meydan okuyan sözler döküldü, Ormanın Bekçisi'ne seslendi: "Kalk!... Humbaba'ya meydan okuyacağım..." (Küçük bir kırık.)
Enkidu'nun Korkusu. Enkidu konuşuyordu: "Nereye gitsem bir sıkıntı seziyorum... Dostum, açıklayamadığım bir rüya gördüm." Gördüğü rüyanın günü geldi çattı. Enkidu çatışma düşüncesiyle dehşete kapıldı: bir gün, iki gün yatağında yattı — üçüncü, dördüncü, beşinci, altıncı, yedinci gün geçti; sekizinci, dokuzuncu, onuncu gün, hastalığı içinde on birinci, on ikinci güne dek yatağında kaldı. Gılgamış'ı çağırdı: "Dostum... benden nefret ediyor... çünkü Erek'te savaştan korktum... Dostum, kim benimle birlikte savaşa girecek..." (Küçük bir kırık; Gılgamış cevap vermiş olmalı.) Enkidu yeniden konuştu: "Dostum, ormanın derinliklerine hiç inmeyelim — ellerim güçsüzleşti, kollarım felç oldu."
Gılgamış'ın Cesaretlendirmesi. Gılgamış ağzını açtı, Enkidu'ya seslendi: "Korkaklık mı edeceğiz, dostum? Sen savaşta kurnaz, çatışmada keskin görüşlüsün — ölümden korkma..." (İki güç satır kırık.) "Kollarındaki felç geçsin, ellerindeki güçsüzlük dağılsın! Cesur ol ve direniş göster! Birlikte inelim dostum — savaş yüreğini asla küçültmesin. Ölümü unut, hiçbir şeyden korkma; çünkü tedbirli ve ihtiyatlı olan, yolu önden yürüyerek kendi bedenini korur, yoldaşını da esirger. Yiğitliğimizle bir ad bırakacağız." Ve böylece birlikte Ormanın eşiğine vardılar; konuşmaları sustu, aniden durdular. (Dördüncü Tablet burada, Sedir Ormanı'nın eşiğinde, sona erer.)
Kim ölümden azadedir dostum? Yalnızca bir tanrı ışıkta sonsuza dek yaşar; insanların günleriyse sayılıdır, yaptıkları rüzgârdan ibarettir.
Bu çeviri, on iki tabletlik destanın ilk dört tabletini (yaklaşık üçte birini) kapsar: zorbalıktan Sedir Ormanı'nın eşiğine dek. Kalan sekiz tablet — Humbaba ile savaş, İştar'ın teklifi ve Gök Boğası, Enkidu'nun ölümü, ölümsüzlük arayışı ve Tufan anlatısı — ilerleyen dönemde eklenecektir. Yeni tabletler yayımlandığında haberdar olmak isterseniz, bültene katılabilirsiniz ↓
Özgün metinden bir örnek (İngilizce)
Bu metin neden önemli
Gılgamış Destanı'nın Asur baskısı, Ninova'da Kral Asurbanipal'in kütüphanesinde bulunan kil tabletlerden derlenmiştir; kökleri ise İ.Ö. 3. binyıla, Sümer kral listelerinde adı geçen tarihsel bir Uruk (Erek) kralına kadar uzanır. Bu ilk dört tablet, destanın çekirdek temasını kurar: Enkidu'nun kilden yaratılışı ve ekmekle şarapla "insanlaşması", bir kavgadan doğan dostluk, ve ölümlülüğün gölgesinde şöhret arayışı. R. Campbell Thompson'ın 1928 çevirisi, Britanya Müzesi'ndeki çivi yazısı tabletlerin doğrudan karşılaştırılmasına dayanır; metindeki boşluklar (kırık, eksik ya da okunaksız satırlar) kazı bulgularının fiziksel durumundan kaynaklanır ve çeviride olduğu gibi belirtilmiştir.
Yeni metinlerden ilk sen haberdar ol
Tam çeviriler, PDF'ler ve yeni eklenen kaynaklar hazırlandıkça e-postana düşsün.
Bu eser Mit ve Kutsal Anlatı Koleksiyonu'nun parçasıdır →
- Kaynak eser
- R. Campbell Thompson, The Epic of Gilgamish: A New Translation from a Collation of the Cuneiform Tablets in the British Museum, Luzac & Co., Londra, 1928
- Neşir
- 1928 baskısı, Asur baskısının (Ninova) ve Eski Babil baskısının çivi yazısı tabletlerinden İngilizce çeviri
- Konum
- Birinci–Dördüncü Tabletler (s. 9–29 civarı); on iki tabletlik destanın yaklaşık ilk üçte biri
- Çeviren
- Şira Nur Uysal
- Dijital nüsha
- Internet Archive
Uysal, Ş. N. (Çev.). (2026). Gılgamış Destanı I–IV: Enkidu'nun Yaratılışı ve Sedir Ormanı Seferi. Kadim Kütüphane. https://kadimkutuphane.com/gilgamis-enkidunun-insanlasmasi