Bilinmezlik Bulutu
Aklın Merdiveni (1619): Çimenli bir tepeye dayanan merdiven, bulutlar arasından ışıldayan güneşe doğru yükselir. Basamakları, duyusal algıdan ilahi vahye uzanan ruhun yükseliş mertebelerini simgeler. Anonim gravür, Source Library koleksiyonu.

Bilinmezlik Bulutu

Anonim (14. yüzyıl İngiliz mistiği)· 1924 (İngilizce baskı; özgün metin yaklaşık 1375)· Özgün: Orta İngilizce (Underhill'in 1912 baskısından)· archive.org (Underhill 1922) · ~134 dk okuma

Bilinmezlik Bulutu, on dördüncü yüzyılda adı bilinmeyen bir İngiliz keşişin genç bir öğrencisi için yazdığı tefekkür rehberidir ve Hristiyan apofatik mistisizminin başyapıtlarındandır. Tanrı'nın akılla değil yalnızca sevgiyle, ona doğru atılan 'kör bir sevgi oku'yla kavranabileceğini; bütün yaratılmışları bir 'unutuş bulutu'nun altına koyup Tanrı ile aramızdaki 'bilinmezlik bulutu'na vurmayı öğretir. Aşağıda Evelyn Underhill'in baskısından yetmiş beş bölümün tamamı yer alır.

Türkçe çeviri · Bölüm 7, tam metin · Çeviren Şira Nur Uysal

Yedinci Bölüm — Bu çalışmada, özellikle kişinin kendi merakından, ustalığından ve doğal aklından doğan düşüncelere karşı nasıl davranması gerektiği üzerine.

BİRİNCİ BÖLÜM

Hristiyanların yaşayışının dört derecesi üzerine; ve bu kitabın kendisi için yazıldığı kişinin çağrılış seyri üzerine.

Tanrı yolundaki ruhani dostum, kaba temaşamda Hristiyanların yaşayışına dair dört derece ve biçim bulduğumu iyi bilesin, bunlar şunlardır: Sıradan, Özel, Münzevi ve Kusursuz. Bunlardan üçü bu hayatta başlayıp bitebilir; dördüncüsü ise inayetle burada başlatılabilir, fakat Cennet'in saadetinde sonsuza dek son bulmaksızın sürecektir. Burada bunların birbiri ardınca nasıl sıralandığını görüyorsan, önce Sıradan, sonra Özel, ardından Münzevi ve en son Kusursuz, işte tam da bu sırayla ve bu seyirle Rabbimizin, yüce merhametiyle seni kalbinin arzusu aracılığıyla çağırdığını ve kendine çektiğini düşünmekteyim. Zira ilkin iyi bilirsin ki, sen dünyevi dostlarının meclisinde Hristiyanların sıradan yaşayış derecesinde yaşarken, bana öyle gelir ki O'nun uluhiyetinin ebedi sevgisi, ki bu sevgiyle henüz sen bir hiçken seni yarattı ve var etti, sonra da Âdem'de yitip gittiğinde seni kendi değerli kanının bedeliyle satın aldı, yaşayış biçimi ve derecesi bakımından O'ndan böylesine uzak kalmana rıza göstermedi. Bu nedenle arzunu pek lütufkar bir şekilde tutuşturdu ve ona bir hasret bağı bağlayıp bu bağla seni daha özel bir yaşayış haline ve biçimine, O'nun özel kulları arasında bir kul olmaya sevk etti; ta ki O'nun hizmetinde, daha önce bulunduğun sıradan yaşayış derecesinde yaşadığından ya da yaşayabileceğinden çok daha hususi ve daha ruhani bir şekilde yaşamayı öğrenesin. Ve dahası ne oldu?

Yine de öyle görünür ki, sen bir varlık olduğundan beri sana beslediği yüreğinin sevgisi uğruna, seni öylece kolayca bırakmak istemedi; peki ne yaptı? Görmez misin, seni nasıl bir arzuyla ve lütufla, Münzevi denen o üçüncü yaşayış derecesine ve tarzına gizlice çekti? Bu münzevi yaşayış biçimi ve tarzında, sevgini ayağa kaldırmayı öğrenebilirsin; ve kusursuz olan, hepsinin sonuncusu olan o yaşayış haline ve derecesine doğru adım atabilirsin.

İKİNCİ BÖLÜM

Alçakgönüllülüğe ve bu kitabın işine dair kısa bir teşvik.

Şimdi yukarı bak, ey zayıf ve acınası kul, ne olduğuna bir bak. Sen nesin ki ve neyi hak ettin ki Rabbimiz seni böyle çağırsın? Bu sevginin çekişiyle ve bu çağrının sesiyle uyanmayan o yürek ne kadar bitkin, sefil ve uyuşukluk içinde uyuyan bir yürektir! Bu esnada düşmanına karşı uyanık ol, ey sefil kul; bu çağrının değerinden ve içinde bulunduğun münzevi yaşayış biçiminden ötürü kendini asla daha kutsal ya da daha iyi sayma. Çağrına uygun yaşamak için inayetle ve nasihatle elinden gelen iyiliği yapmadıkça, aksine daha sefil ve lanetlenmiş olursun. Ve Yüceler Yücesi Tanrı, Kralların Kralı ve Rablerin Rabbi olan O'nun, senin için kendini böylesine alçaltması, koyun sürüsünün tamamı içinden seni kendi has kullarından biri olasın diye lütfuyla seçmesi ve ardından mirasın olan Cennet Krallığı'nın teminatı olarak sevgisinin tatlılığıyla beslenesin diye seni o otlağa koyması karşısında, ruhani eşine karşı çok daha alçakgönüllü ve sevgi dolu olman gerekir.

Öyleyse gayret et, yalvarırım sana, durma. Şimdi ileriye bak ve geride kalanı bırak; sende neyin eksik olduğuna bak, sahip olduklarına değil, zira alçakgönüllülüğü elde etmenin ve korumanın en kestirme yolu budur. Şayet kusursuzluk derecesinde ilerleyeceksen, artık bütün hayatının tümüyle bir arzu içinde durması gerekir. Bu arzu, Yüceler Yücesi Tanrı'nın eliyle ve senin rızanla bütünüyle iradende işlenmelidir. Fakat sana bir şey söyleyeyim. O, kıskanç bir aşıktır ve hiçbir ortaklığa tahammül etmez, seninle baş başa olmadıkça iradende işlemeyi arzu etmez. Senden başka hiçbir yardım istemez. Yalnızca O'na bakmanı ve O'nu tek başına bırakmanı diler. Ve pencereleri, kapıyı saldırgan sineklere ve düşmanlara karşı koru. Bunu yapmaya istekli olursan, O'na yalnızca alçakgönüllülükle yakarışla yönelmen yeterlidir, O da tez zamanda sana yardım edecektir. Öyleyse gayretle yönel, bakalım kendini nasıl taşıyacaksın. O bütünüyle hazırdır ve sadece seni beklemektedir. Peki ne yapacaksın ve nasıl yöneleceksin?

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

Bu kitabın işinin nasıl işleneceği ve diğer tüm işlerin üzerindeki değeri üzerine.

Yüreğini uysal bir sevgi kıpırtısıyla Tanrı'ya yükselt; O'nun nimetlerini değil, yalnızca Kendisini amaçla. Dahası, Kendisinden başka bir şeyi düşünmekten tiksin. Öyle ki aklında da iradende de Kendisinden başka hiçbir şey işlemesin. Tanrı'nın yarattığı tüm yaratıkları ve onların işlerini unutmak için elinden geleni yap; öyle ki ne düşüncen ne de arzun, ne genel ne de özel olarak bunlardan hiçbirine yönelmesin, uzanmasın; bırak oldukları gibi kalsınlar ve onlara hiç aldırış etme. Tanrı'yı en çok hoşnut eden ruh işi budur. Bütün azizler ve melekler bu işten sevinç duyar ve var güçleriyle ona yardım etmeye koşarlar. Sen böyle yaptığında bütün iblisler öfkeden kudurur ve bunu boşa çıkarmak için ellerinden gelen her şeyi yaparlar. Yeryüzünde yaşayan bütün insanlar bu işten nasıl olduğunu bilmediğin harika bir yardım görürler. Evet, araftaki ruhların acıları bu işin faziletiyle hafifler. Hiçbir iş senin kendini bu denli arındırmaz ve erdemli kılmaz. Yine de bir ruha hissedilir bir hevesle lütuf yardım ettiğinde, işlerin en hafifidir ve pek çabuk yapılır. Fakat aksi halde yapılması senin için zordur ve hayret vericidir. Bu yüzden geri durma, heves hissedene dek onda emek ver. Zira bunu ilk yaptığında yalnızca bir karanlık bulursun; ne olduğunu bilmediğin bir bilgisizlik bulutu gibi bir şey, tek farkı iradende Tanrı'ya yönelmiş yalın bir niyet hissetmendir. Sen ne yaparsan yap, bu karanlık ve bu bulut seninle Tanrın arasındadır ve O'nu ne aklındaki anlama ışığıyla açıkça görmene ne de duygularındaki sevginin tatlılığıyla hissetmene izin verir.

Bu yüzden elinden geldiğince bu karanlıkta kalmaya bak, durmaksızın sevdiğin O'nun ardı sıra yakar. Çünkü O'nu, burada olabileceği kadarıyla, hissedecek veya göreceksen, her daim bu bulutta, bu karanlıkta olmak gerekir. Sana buyurduğum gibi gayretle emek verirsen, O'nun merhametiyle buna erişeceğine inanıyorum.

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

Bu işin kısalığı ve ona akıl merakıyla ya da hayal gücüyle ulaşılamayacağı üzerine.

LAKİN bu işte yanılmayasın ve onun olduğundan başka bir şey olduğunu sanmayasın diye, bana öyle geliyor ki, sana bundan biraz daha bahsedeceğim.

Bu iş, bazılarının sandığı gibi, bir kez gerçekten yapılmadan önce uzun zaman istemez; zira insanın hayal edebileceği tüm işlerin en kısasıdır. Bir atomdan ne daha uzundur ne de daha kısadır; ki bu atom, gökbilimindeki hakiki filozofların tanımına göre, zamanın en küçük parçasıdır. Ve o denli küçüktür ki, bu küçüklüğünden ötürü bölünemez ve neredeyse kavranamazdır. Kendisi hakkında şöyle yazılmış olan zaman işte budur, Sana verilen tüm zamanın hesabı, onu nasıl harcadığın senden sorulacaktır. Ve bunun hesabını vermen makul bir şeydir; çünkü ne daha uzundur ne daha kısadır, tamı tamına ruhunun başlıca işleyen gücü içindeki tek bir kıpırtıya göredir, ki bu senin iradendir. Zira bir saat içinde ne kadar atom varsa, iradende tam o kadar, ne daha fazla ne de daha az, irade ediş veya arzulayış olabilir ve vardır. Şayet lütuf aracılığıyla insanın ruhunun ilk haline, günahtan önceki haline döndürülmüş olsaydın, o vakit o lütfun yardımıyla daima o kıpırtının ya da o kıpırtıların efendisi olurdun. Öyle ki hiçbiri boşa gitmez, hepsi en yüce arzulanana ve irade edilebilecek en yüksek şeye uzanırdı, ki bu Tanrı'dır. Çünkü O, Tanrılığının ölçüsüyle ruhumuza tam denktir; ruhumuz da O'nun suretinde ve O'nun benzeyişinde yaratılışımızın değeriyle O'na tam denktir. Ve fazlası olmaksızın sırf Kendisi ve Kendisinden başkası değil, ruhumuzun iradesini ve arzusunu eksiksizce ve fazlasıyla doyurmaya yeterlidir. Ve ruhumuz bu yenileyici lütfun faziletiyle, melek ya da insan ruhu gibi yaratılmış tüm bilici güçler için kavranamaz olan O'nun tamamını sevgiyle kavramaya tümüyle yeterli kılınmıştır; bilmeleriyle değil, sevmeleriyle demek istiyorum. Ve bu nedenle bu durumda onlara bilici güçler derim. Yine de melek ve insan olan bütün akıl sahibi yaratıklar, kendi içlerinde, her biri başlı başına, bilici güç denen başlıca bir işleyen güce ve sevici güç denen bir başka başlıca işleyen güce sahiptir. Bu iki güçten birincisi olan bilici güç için, onları yaratan Tanrı her daim kavranamazdır; ikincisi olan sevici güç içinse, her birinde farklı olarak, O tümüyle ve eksiksizce kavranabilirdir. Öyle ki, seven bir ruh tek başına, sevginin faziletiyle, olabilecek bütün ruhları ve melekleri doldurmaya eksiksizce yeteni, kıyas kabul etmez derecede fazlasıyla yeteni kendi içinde kavramalıdır. Ve bu, sevginin sonsuz, harikulade mucizesidir; işleyişi asla son bulmayacaktır, çünkü O bunu sonsuza dek yapacak ve yapmaktan asla vazgeçmeyecektir. Lütufla görebilen görsün, zira bunu hissetmek sonsuz mutluluktur ve tersi ise sonsuz azaptır.

Ve bu nedenle, her kim lütufla ıslah edilip iradesinin kıpırtılarını bu şekilde korumayı sürdürürse, bu hayatta, doğası gereği bu kıpırtılardan yoksun olamayacağı gibi, sonsuz tatlılığın tadından da asla yoksun kalmaz ve cennetin saadetinde tam gıdadan mahrum olmaz. Bu yüzden seni bu amele teşvik etmeme şaşma. Çünkü daha sonra işiteceğin üzere bu, insanın hiç günah işlememiş olsaydı sürdürecek olduğu ameldir, insanın yaratılış gayesi olan ve her şeyin insana yardım etmek ve onu buna erdirmek için var edildiği ameldir ve insan ancak bu amel vasıtasıyla yeniden onarılacaktır. Ve bu amelin eksikliği yüzünden insan günahın içine hep daha derin, Tanrı'dan da hep daha uzak düşer. Başka hiçbir şey olmaksızın, yalnızca bu amele sarılmak ve onda sürekli çalışmakla, insan günahtan hep daha yükseğe çıkar ve Tanrı'ya hep daha çok yaklaşır.

Bu nedenle zamana ve onu nasıl harcadığına çok dikkat et, zira zamandan daha değerli hiçbir şey yoktur. Ne kadar küçük olursa olsun, ufacık bir zamanda cennet kazanılabilir ve kaybedilebilir. Zamanın değerli olduğunun işareti şudur, zamanı bağışlayan Tanrı, asla iki zamanı bir arada vermez, her birini diğerinin ardı sıra verir. Bunu da yaratılışının gayesindeki düzeni veya sırayı tersine çevirmek istemediği için yapar. Zira zaman insan için yaratılmıştır, insan zaman için değil. Bu yüzden doğanın hükümdarı olan Tanrı, zamanı bahşederken insanın ruhundaki doğanın kıpırtısının önüne geçmez, ki bu da yalnızca tek bir zamana göredir. Öyle ki insan Kıyamet Günü'nde ve zamanı nasıl harcadığının hesabını verirken, Tanrı'ya karşı, "Sen bir defada iki zaman verdin, benimse bir defada ancak tek bir kıpırtım vardı," diyerek hiçbir mazeret ileri süremeyecektir.

Fakat şimdi kederle şöyle dersin, "Ne yapacağım? Ve madem senin dediğin gibidir, ben her bir zamanın hesabını ayrı ayrı nasıl vereceğim; ben ki yirmi dört yaşına geldiğim şu güne dek zamana hiç dikkat etmedim? Şayet şimdi bunu düzeltmek isteseydim, daha önce yazdığın sözlerin bizzat gereğince pek iyi bilirsin ki, bundan sonra gelecek olanlardan başka hiçbir zamanı gözetmem ya da telafi etmem ne doğanın akışına ne de umumi lütfa uygun düşer. Evet, üstelik açık tecrübeyle pek iyi bilirim ki, zayıflığın çokluğu ve ruhun yavaşlığı yüzünden, gelecek olanların bile yüzde birini olsun gözetmeye hiçbir surette muktedir olamayacağım. Öyle ki bu akıl yürütmelerle tamamen köşeye sıkışmış durumdayım. İsa'nın sevgisi için şimdi bana yardım et."

Pek doğru söyledin, İsa'nın sevgisi için. Zira senin yardımın İsa'nın sevgisinde olacaktır. Sevgi öyle bir güçtür ki, her şeyi ortak kılar. Öyleyse İsa'yı sev; O'nun sahip olduğu her şey senindir. O, Tanrılığıyla zamanın yaratıcısı ve vericisidir. İnsanlığıyla zamanın gerçek koruyucusudur. Tanrılığı ve insanlığıyla birlikte ise en hakiki Yargıç ve zamanın harcanışının hesabını sorandır. Bu yüzden sevgiyle ve inançla O'na bağlan; o zaman bu bağın fazileti sayesinde O'nunla ve sevgiyle O'na böyle bağlanmış olan herkesle ortak bir hissedar olursun, yani zamanı korumakta her türlü lütufla dolu olan leydimiz Azize Meryem'le, zamanı asla kaybetmeyen gökteki tüm meleklerle ve İsa'nın lütfuyla sevginin fazileti içinde zamanı dosdoğru gözeten gökteki ve yerdeki tüm azizlerle. İşte, teselli buradadır; bunu açıkça anla ve kendine bundan bir pay çıkar.

Fakat her şeyin arasında seni bir hususta uyarırım. Kendi payına düşeni, ne kadar az olursa olsun, bu topluluğa yararlı kılacak şekilde lütfun yardımıyla zamanı korumakta elinden geleni yapan biri olmadıkça; her birinin kendi payına yaptığı gibi yapmadıkça, İsa'yla, O'nun adil Annesiyle, yüce melekleriyle ve azizleriyle böylesi bir ortaklığı kimin hakikaten talep edebileceğini göremiyorum.

Bu nedenle bu amele ve onun ruhunun içindeki harikulade haline dikkat et. Zira doğru kavranırsa, bu yalnızca ani bir kıpırtıdır; kömürden sıçrayan bir kıvılcım gibi, adeta düşünmeksizin, hızla Tanrı'ya doğru fırlayan bir kıpırtı. Ve bu amele meyli olan bir ruhta bir saat içinde meydana gelebilecek kıpırtıları saymak hayret vericidir. Yine de bütün bu kıpırtıların tek bir tanesinde bile, yaratılmış her şeyi aniden ve kusursuzca unutuvermiş olabilir. Fakat her kıpırtının hemen ardından, bedenin yozluğu yüzünden, yeniden bir düşünceye ya da yapılmış yahut yapılmamış bir işe doğru aşağı düşer. Ama bundan ne çıkar? Zira hemen ardından, daha önce olduğu gibi yine aniden yükselir.

Burada insan bu işleyişin tarzını kısaca kavrayabilir ve onun her türlü fanteziden, her türlü sahte hayalden ya da garip fikirden uzak olduğunu açıkça bilebilir; bunlar böylesine dindar ve uysal, kör bir sevgi kıpırtısıyla değil, gururlu, meraklı ve hayalperest bir akılla içeri sokulur. Bu iş ruhun saflığı içinde gerçekten kavranacaksa, böylesi gururlu ve meraklı bir aklın her zaman bastırılması ve ayaklar altında sertçe ezilmesi gerekir. Zira kim bu çalışmanın okunduğunu ya da bundan söz edildiğini duyar da bunun kendi aklını yorarak elde edilebileceğini veya edilmesi gerektiğini zannederse, bu yüzden oturup akıllarında bunun nasıl olabileceğini ararlarsa ve bu merakla hayal güçlerini belki de doğanın akışına aykırı şekilde yorup ne bedensel ne de ruhani olan bir işleyiş tarzı uydururlarsa, şüphesiz bu kimse, her kim olursa olsun, tehlikeli bir şekilde aldanmıştır. Öyle ki, Tanrı ulu iyiliğiyle merhametli mucizesini göstermez, onu tez zamanda bu işi bırakmaya yöneltmez ve sınanmış çalışanların öğüdüne boyun eğdirmezse, ya cinnetlere ya da ruhani günahların ve iblislerin hilelerinin diğer büyük belalarına düşecektir; bunların sonucunda da hem canını hem de ruhunu sonu gelmeksizin kolayca kaybedebilir. Bu yüzden Tanrı aşkına bu işte ihtiyatlı ol, aklını da hayal gücünü de hiçbir şekilde yorma; zira sana doğrusunu söylerim ki, bunları yorarak oraya ulaşılamaz, bu nedenle onları bırak ve onlarla çalışma.

Ona bir karanlık ya da bir bulut dediğim için, havada uçuşan buğulardan yoğunlaşmış bir bulut olduğunu, ne de geceleri mum söndüğünde evinde olan türden bir karanlık olduğunu zannetme. Zira böylesi bir karanlığı ve böylesi bir bulutu, aklın merakıyla yazın en aydınlık gününde gözlerinin önüne getirmek üzere hayal edebilirsin; kışın en karanlık gecesinde de tam aksine, parlak şekilde parıldayan bir ışık tasavvur edebilirsin. Bırak böyle sahtelikleri. Demek istediğim bu değildir. Zira karanlık dediğimde, bir bilme eksikliğini kastederim; bilmediğin ya da unuttuğun her şey senin için nasıl karanlıksa, zira onu ruhani gözünle görmezsin. İşte bu sebeple ona havadaki bir bulut değil, seninle Tanrın arasında duran bir bilmeyiş bulutu denir.

BEŞİNCİ BÖLÜM

Bu iş sırasında gelmiş geçmiş, şu anda var olan veya gelecekte var olacak tüm yaratılmışların ve bu yaratılmışların tüm işlerinin unutuş bulutu altına gizlenmesi gerektiği hakkında.

EĞER bir gün bu buluta gelir, sana buyurduğum gibi orada kalır ve çalışırsan, bu bilmeyiş bulutu senin üzerinde, seninle Tanrın arasında durduğu gibi, tıpkı öyle sen de altına, kendinle yaratılmış olan tüm varlıklar arasına bir unutuş bulutu koymalısın. Belki de bu bilmeyiş bulutu seninle Tanrın arasında olduğu için Tanrı'dan çok uzak olduğunu düşünürsün; fakat kesin olan şu ki, mesele doğru kavrandığında, kendinle yaratılmış olan tüm varlıklar arasına bir unutuş bulutu koymadığında O'ndan çok daha uzaksındır. Ne zaman yaratılmış olan tüm varlıklar desem, yalnızca yaratılmışların kendilerini değil, aynı zamanda bu yaratılmışların tüm işlerini ve hallerini de kastederim. İster bedensel ister ruhani olsunlar, tek bir yaratılmışı bile dışarıda bırakmam; iyi olsun ya da kötü olsun, hiçbir yaratılmışın hiçbir halini ya da işini de ayırmam; kısacası, bu durumda her şey unutuş bulutunun altına gizlenmelidir.

Zira bazen bazı özel yaratılmışların belirli hallerini ve işlerini düşünmek son derece faydalı olsa da, yine de bu işte bunun faydası ya pek azdır ya da hiç yoktur. Neden mi? Tanrı'nın yarattığı herhangi bir şeyi ya da onların yaptıklarından herhangi birini hatırlamak veya düşünmek, bir tür ruhani ışıktır; zira ruhunun gözü onun üzerine açılmış, tıpkı bir okçunun gözünün nişan aldığı hedefe dikildiği gibi doğrudan oraya dikilmiştir. Sana şunu söyleyeyim ki, üzerine düşündüğün her şey o an için senin üzerindedir, seninle Tanrın arasındadır; ve zihninde yalnızca Tanrı değil de başka bir şey bulunduğu ölçüde Tanrı'dan uzaksındır.

Evet, söylemesi edepli ve münasip düşerse, bu işte Tanrı'nın lütfunu ya da yüceliğini düşünmenin, Meryem Anamızı, göklerdeki azizleri ya da melekleri veya göklerdeki sevinçleri düşünmenin faydası ya pek azdır ya da hiç yoktur; yani bu niyetini besleyip artırmak istercesine, özel bir nazarla onlara bakmanın faydası yoktur. Bu durumda ve bu işte bunun hiçbir şekilde yardımcı olmayacağına inanırım. Zira Tanrı'nın lütfunu düşünmek, bunun için O'nu sevip yüceltmek iyi olsa da, O'nun yalın varlığını düşünmek, O'nu sırf Kendisi için sevip yüceltmek çok daha üstündür.

ALTINCI BÖLÜM

Soru yoluyla ele alınan, bu kitaptaki işin kısa bir kavranışı.

FAKAT şimdi bana sorup dersin ki, "O'nun Kendisini nasıl düşüneyim ve O nedir?" Buna sana ancak şöyle cevap verebilirim, "Bilmiyorum."

Zira beni sorunla, bizzat senin de içinde olmanı istediğim o aynı karanlığa ve o aynı bilmeyiş bulutuna soktun. Çünkü diğer tüm yaratılmışlar ve onların işleri hakkında, evet, Tanrı'nın Kendi işleri hakkında bile bir insan inayet yoluyla tam bir bilgiye sahip olabilir ve onlar üzerine pekala düşünebilir; fakat Tanrı'nın Kendisini hiçbir insan düşünemez. Bu yüzden düşünebildiğim her şeyi terk etmek ve düşünemediğim o şeyi sevgime seçmek isterim. Neden mi,

O pekâlâ sevilebilir, fakat düşünülemez. Sevgiyle elde edilip tutulabilir, ancak düşünceyle asla. Bu nedenle, bazen Tanrı'nın lütfunu ve yüceliğini özellikle düşünmek iyi olsa da ve bu bir ışık ve tefekkürün bir parçası olsa da, yine de bu amelde bu durum alaşağı edilmeli ve bir unutuş bulutuyla örtülmelidir. Ve sen onun üzerine metanetle fakat neşeyle, sevginin dindar ve hoş bir kıpırdanışıyla basıp geçmeli ve üzerindeki o karanlığı delmeye çalışmalısın. Ve o kalın bilmeyiş bulutuna özlem dolu sevginin keskin okuyla vurmalı, başına ne gelirse gelsin oradan ayrılmamalısın.

YEDİNCİ BÖLÜM

Kişi bu amelde bütün düşüncelere, bilhassa kendi merakından, kurnazlığından ve doğal aklından doğanlara karşı kendini nasıl tutmalıdır.

Ve şayet bir düşünce yükselir ve seninle o karanlık arasına girip durmadan üzerine çökerse ve sana, "Ne ararsın ve ne istersin?" diye sorarsa, de ki, istediğin Tanrı'dır. "O'nu arzularım, O'nu ararım ve O'ndan gayrısını istemem."

Ve eğer sana, "Nedir o Tanrı?" diye sorarsa, de ki, seni yaratan, seni fidye ile kurtaran ve lütfuyla seni bulunduğun mertebeye çağıran Tanrı'dır. "Ve O'nun hakkında," de, "senin hiçbir vukufun yoktur." Bu yüzden de ki, "Yıkıl git yine aşağıya" ve sana pek kutsal görünse ve sanki O'nu aramanda sana yardım edecekmiş gibi gelse de, sevginin bir kıpırdanışıyla onu hemen ayaklarının altına alıp ez. Zira ihtimal ki aklına O'nun lütfunun pek güzel ve harika türlü hallerini getirecek ve O'nun pek tatlı, pek sevgi dolu, pek lütufkâr ve pek merhametli olduğunu söyleyecektir. Ve eğer onu dinleyecek olursan, bundan daha iyisini istemez, çünkü sonunda seni daha da aşağıya, O'nun Çilesi'nin [Passion] hatırasına indirene dek böyle durmadan dırdır edecektir.

Ve orada sana Tanrı'nın o harika lütfunu gösterecektir, şayet onu dinlersen başka hiçbir şeyi bundan çok arzulamaz. Zira az sonra sana eski sefil hayatını gösterecek ve ihtimal ki bunu görüp düşünürken, aklına daha önce yaşamış olduğun bir yeri getirecektir. Öyle ki sonunda, sen daha ne olduğunu anlamadan, nereye gittiğini bilmez halde darmadağın olacaksın. Bu dağınıklığın sebebi, onu ilkin kendi isteğinle dinlemiş olman, sonra ona cevap vermen, onu kabul etmen ve kendi haline bırakmandır.

Yine de, söylediği şey hem iyi hem de kutsaldı. Evet, öylesine kutsaldı ki, kendi sefilliğine, Tanrı'nın çilesine, lütfuna, o büyük iyiliğine ve yüceliğine dair böylesi tatlı tefekkürler önceden gelmeksizin tefekküre ereceğini sanan hangi erkek veya kadın olursa olsun, muhakkak yanılacak ve maksadına ulaşamayacaktır. Yine de, uzun zamandır bu tefekkürlere alışkın olan bir erkeğin veya kadının, eğer kendisi ile Tanrısı arasındaki bilmeyiş bulutunu delecekse, bunları bırakması, unutuş bulutunun çok aşağılarına itmesi ve orada tutması gerekir. Bu yüzden kendini bu amele adadığın ve lütufla Tanrı tarafından çağrıldığını hissettiğin vakit, sevginin alçakgönüllü bir kıpırdanışıyla yüreğini Tanrı'ya yükselt; ve seni yaratan, seni fidye ile kurtaran ve lütfuyla seni mertebene çağıran Tanrı'yı kastet ve Tanrı'ya dair başka hiçbir düşünceyi kabul etme. Yine de dilersen bunların hiçbirini dahi düşünme, zira O'nun Kendisinden başka hiçbir sebep olmaksızın, doğrudan Tanrı'ya yönelmiş çıplak bir niyet kâfidir.

Ve eğer daha iyi tutunabilmek için bu niyetin tek bir kelimeye sarılıp dürülmesini istersen, tek heceli küçük bir kelime al, zira iki heceliden daha iyidir, çünkü ne kadar kısa olursa Ruh'un ameline o kadar iyi uyar. Ve böyle bir kelime TANRI kelimesidir ya da AŞK kelimesidir. İster bunu seç ister diğerini, nasıl dilersen, tek hecelilerden en çok hangisini seversen. Ve başına ne gelirse gelsin oradan asla çıkmasın diye bu kelimeyi yüreğine sımsıkı bağla.

İster barışta ister savaşta at sür, bu kelime senin kalkanın ve mızrağın olacaktır. Bu kelimeyle, üzerindeki bu buluta ve bu karanlığa vuracaksın. Bu kelimeyle, her türlü düşünceyi unutuş bulutunun altına sereceksin. Öyle ki, herhangi bir düşünce üzerine çullanıp ne istediğini soracak olursa, onlara bu tek kelimeden başka hiçbir sözle cevap verme. Ve eğer sana o kelimeyi şerh etmek ve o kelimenin hallerini anlatmak için büyük ilmini sunacak olursa, ona de ki: Sen onu paralanmış ya da bozulmuş olarak değil, tastamam bir bütün olarak istersin. Ve eğer bu gayende sebat edersen, emin ol ki, o fazla barınamayacaktır. Neden dersen? Çünkü daha önce değinilen Tanrı hakkındaki o tatlı tefekkürlerle beslenmesine izin vermeyeceksin.

SEKİZİNCİ BÖLÜM

Bu amelde hasıl olabilecek kimi şüphelerin, insanın kendi merakını, kurnazlığını ve doğal aklını yok etmek ve faal hayat ile tefekkür hayatının derecelerini ve kısımlarını ayırt etmek üzere, soru yoluyla ele alınarak güzelce açıklanması.

Fakat şimdi bana soruyorsun: "Bu amelde üzerime böyle çullanan şey nedir ve bu iyi bir şey midir yoksa kötü mü? Ve şayet kötü bir şeyse, o vakit şaşarım," dersin, "bir insanın takvasını neden bu kadar çok artırmak ister? Zira bazen onun anlattıklarını dinlemenin emsalsiz bir teselli olduğunu düşünürüm. Zira bazen, Mesih'in Çilesi'ne acımaktan ötürü beni içtenlikle ağlatır, bazen kendi sefilliğime ve bana pek kutsal görünen ve bana pek çok faydası dokunan daha nice sebepler yüzünden ağlatır. Ve bu yüzden bana öyle gelir ki o hiçbir surette kötü olamaz; ve şayet iyiyse ve tatlı hikâyeleriyle bana bunca iyilik ediyorsa, o halde onu unutuş bulutunun bu denli altına ve uzağına itmemi emretmene çok şaşarım."

Bana öyle gelir ki bu gerçekten yerinde bir sorudur, bu yüzden elimden geldiğince zayıf bir şekilde de olsa buna cevap vermeyi düşünürüm. İlk olarak, bu işte üzerine böyle hızla gelen ve bu işte sana yardım etmeyi teklif eden şeyin ne olduğunu sorduğunda, bunun ruhunun içindeki aklına işlenmiş, doğal zekanın keskin ve berrak bir temaşası olduğunu söylerim. Ve bunun iyi mi yoksa kötü mü olduğunu sorduğunda, doğası gereği her zaman iyi olması gerektiğini söylerim. Çünkü bu, Tanrı'nın benzerliğinin bir ışınıdır. Ancak onun kullanımı hem iyi hem de kötü olabilir. Lütuf yoluyla kendi sefilliğini, İsa'nın çilesini, Tanrı'nın lütfunu ve O'nun bedensel ve ruhsal yaratıklarındaki harika işlerini görmek üzere açıldığında iyidir. Ve o zaman, senin de söylediğin gibi, bağlılığını pek çok artırmasına şaşmamak gerekir. Fakat bu kullanım, din adamlarında olduğu gibi, gururla, çokça ilim ve kitabi kurnazlık merakıyla şiştiğinde kötüdür; bu onları alçakgönüllü ilahiyat veya bağlılık talebeleri ve üstatları değil, şeytanın gururlu talebeleri ile kibrin ve yalanın üstatları sayılmak için çabalamaya sevk eder. Ve diğer erkeklerde ya da kadınlarda, her ne olurlarsa olsunlar, ister ruhban ister halktan olsun, bu doğal zekanın kullanımı ve işleyişi, dünyevi şeylere dair gururlu ve meraklı becerilerle ve dünyevi saygınlık arzusu, zenginlik edinme, beyhude zevkler ve başkalarının dalkavuklukları içindeki bedensel heveslerle şiştiğinde kötüdür.

Ve doğası gereği iyi olduğu ve iyi kullanıldığında sana bunca iyilik edip bağlılığını bunca artırdığı halde, onu neden unutuş bulutunun altına gömmen gerektiğini sorduğun yere gelince, buna şöyle cevap verir ve derim ki, Kutsal Kilise'de iki tür yaşam olduğunu iyi anlamalısın. Biri etkin yaşam, diğeri tefekküri yaşamdır. Etkin olan daha aşağı, tefekküri olan ise daha yücedir. Etkin yaşamın daha yüce ve daha aşağı olmak üzere iki derecesi vardır, tefekküri yaşamın da daha aşağı ve daha yüce olmak üzere iki derecesi vardır. Ayrıca bu iki yaşam birbirine öyle bağlanmıştır ki, bazı kısımlarında farklı olsalar da, hiçbiri diğerinin bir kısmı olmaksızın tam olarak elde edilemez. Neden mi? Çünkü etkin yaşamın daha yüce olan kısmı, tefekküri yaşamın daha aşağı olan kısmıyla aynıdır. Öyle ki, bir insan kısmen tefekküri olmadıkça tam anlamıyla etkin olamaz; burada mümkün olabileceği kadarıyla, kısmen etkin olmadıkça tam anlamıyla tefekküri de olamaz. Etkin yaşamın koşulu öyledir ki, bu yaşamda hem başlar hem biter; fakat tefekküri yaşam böyle değildir. Çünkü o, bu yaşamda başlar ve sonsuza dek sürer. Neden mi? Çünkü Meryem'in seçtiği o kısım asla elinden alınmayacaktır. Etkin yaşam birçok şey hakkında telaşlanır ve didinir; oysa tefekküri olan tek bir şeyle huzur içinde oturur.

Etkin yaşamın daha aşağı kısmı, merhamet ve sevginin iyi ve dürüst bedensel işlerinde bulunur. Etkin yaşamın daha yüce kısmı ile tefekküri yaşamın daha aşağı kısmı, güzel ruhsal tefekkürlerde, insanın keder ve pişmanlıkla kendi sefilliğini, acıma ve şefkatle Mesih'in ve O'nun kullarının Çilesini, şükran ve övgüyle Tanrı'nın bedensel ve ruhsal tüm yaratıklarındaki harika bağışlarını, lütfunu ve işlerini gayretle temaşa etmesinde yatar. Fakat tefekkürün burada elde edilebilecek olan daha yüce kısmı, bütünüyle bu karanlıkta ve bu bilmeyiş bulutunda asılı durur; sevgi dolu bir kıpırdanış ve sadece bizzat Tanrı'nın yalın varlığına yönelik kör bir temaşa ile.

Etkin yaşamın daha aşağı kısmında insan kendi dışındadır ve kendisinin altındadır. Etkin yaşamın daha yüce kısmında ve tefekküri yaşamın daha aşağı kısmında insan kendi içindedir ve kendisiyle aynı hizadadır. Fakat tefekküri yaşamın daha yüce kısmında insan kendisinin üzerindedir ve Tanrısının altındadır. Kendisinin üzerindedir, çünkü doğası gereği ulaşamayacağı o yere lütuf yoluyla varmaya niyetlenir. Yani ruhta, sevginin birliğinde ve iradenin uyumunda Tanrı'ya bağlanmaya. Ve insanın anlayışına göre, bir insanın bir süre için daha aşağı kısımdan el çekmedikçe etkin yaşamın daha yüce kısmına gelmesi nasıl imkansızsa, aynı şekilde bir insan bir süre için daha aşağı kısımdan el çekmedikçe tefekküri yaşamın daha yüce kısmına gelemez. Ve tefekküründe oturan bir insanın, kendilerinde ne denli kutsal işler olursa olsunlar, yapmış olduğu ya da yapması gereken dışsal bedensel işlerine o sırada dikkat etmesi ne kadar yersiz bir şeyse ve onu bundan ne kadar alıkoyarsa, bizzat Tanrı için O'na yönelik muhabbetli bir sevgi kıpırdanışıyla bu karanlıkta ve bu bilmeyiş bulutunda çalışması gereken bir insanın da, ne kadar kutsal, ne kadar derin ve ne kadar teselli edici olurlarsa olsunlar, Tanrı'nın harika bağışlarına, lütfuna ve bedensel ya da ruhsal yaratıklarından herhangi birindeki işlerine dair herhangi bir düşünce veya tefekkürün kendisiyle Tanrısı arasına girmek üzere yükselmesine izin vermesi kesinlikle o kadar uygunsuz bir şeydir ve onu o kadar alıkoyar.

İşte bu nedenle, ne kadar kutsal olursa olsun ya da amacında sana yardım etmeyi ne kadar iyi vaat ederse etsin, böylesine keskin ve ince bir düşünceyi bastırmanı ve onu kalın bir unutuş bulutuyla örtmeni buyuruyorum. Çünkü sevgi bu hayatta Tanrı'ya erişebilir, fakat bilgi erişemez. Ve ruh bu ölümlü bedende ikamet ettiği sürece, tüm ruhsal şeylerin, ama en başta da Tanrı'nın temaşasında anlayışımızın keskinliği daima bir tür hayal ile karışır; bundan ötürü de amelimiz lekelenir. Ve daha büyük bir mucize olmadıkça, bizi büyük bir yanılgıya sürükler.

DOKUZUNCU BÖLÜM

Bu amelin vaktinde, Tanrı'nın yarattığı en kutsal yaratığın hatırasının bile faydadan çok engel teşkil ettiğine dair.

Ve bundan ötürü, bu işe koyulduğunda her daim üzerine üşüşecek olan anlayışının o keskin kıpırdanışının her vakit bastırılması gerekir; sen onu bastırmazsan, o seni bastıracaktır. Öyle ki, bu karanlıkta en iyi şekilde kaldığını ve zihninde Tanrı’dan başka hiçbir şey olmadığını sandığın anda, eğer hakikatte bakacak olursan, zihninin bu karanlıkla değil, Tanrı’nın altındaki bir şeyin berrak temaşasıyla meşgul olduğunu görürsün. Ve eğer durum böyleyse, muhakkak ki o şey o an için senin üzerinde ve seninle Tanrı’nın arasındadır. Bundan ötürü, ne denli kutsal yahut ne denli cazip görünürlerse görünsünler, bu kabil berrak temaşaları defetmeyi aklına koy. Zira sana bir şey diyeyim, Tanrı’ya bizzat Kendisi için duyulan böylesi kör bir sevgi kıpırdanışı ve bu bilinmezlik bulutuna böylesi gizli bir yöneliş, ruhunun selameti için daha faydalı, kendi içinde daha muteber, Tanrı’ya ve gökteki tüm azizler ile meleklere daha hoşnutluk vericidir; evet, bedensel ve ruhsal, diri ve ölü tüm dostlarına dahi daha ziyade yardım edicidir. Ve bunu elde etmek, bunu ruhsal hissiyatında duymak, ruhunun gözlerini gökteki tüm meleklerin ya da azizlerin temaşasına veya müşahedesine açmaktan, yahut onların saadet içindeki tüm neşe ve ahengini işitmekten senin için daha hayırlıdır.

Ve sakın ola buna şaşma; zira bunu bir kez olsun, bu hayatta inayet yoluyla onu el yordamıyla arayıp hissedebileceğin kadar berrak görebilseydin, sen de benim dediğim gibi düşünürdün. Lakin emin ol ki, hiçbir insan burada, bu hayatta berrak bir görüşe nail olamaz; ancak insan Tanrı lütfettiğinde inayet vasıtasıyla bu hisse erebilir. Bu sebeple sevgini o buluta yükselt; daha doğrusu, sana hakikati söyleyeceksem, bırak Tanrı sevgini o buluta çeksin ve sen O’nun inayetinin yardımıyla diğer her şeyi unutmaya gayret et.

Mademki Tanrı’nın altındaki herhangi bir şeyin, iradene ve bilgine rağmen baskı kuran yalın bir hatırası seni, şayet var olmasaydı olacağın halden Tanrı’dan daha uzağa düşürür, sana köstek olur ve seni O’nun sevgisinin meyvesini tecrübe ile hissetmekten o nispette alıkoyar; öyleyse bile isteye üzerine çektiğin bir hatıranın seni maksadından nasıl alıkoyacağını sanırsın? Ve mademki muayyen bir azizin yahut pak ve ruhsal bir şeyin hatırası seni bu kadar engeller, öyleyse bu sefil hayatta yaşayan herhangi bir insanın yahut bedensel ya da dünyevi herhangi bir şeyin hatırasının sana nasıl engel olacağını ve seni bu işte nasıl köstekleyeceğini sanırsın?

Tanrı’nın altındaki iyi ve pak herhangi bir ruhsal şeye dair, iradene yahut bilgine rağmen baskı kuran, ya da dindarlığını artırmak gayesiyle düşünülüp taşınılarak bile isteye üzerine çekilen böylesi yalın ve ani bir düşüncenin, her ne kadar bu türden bir işe mani olsa da, bu yüzden şer olduğunu söylemiyorum. Hayır! Tanrı korusun, bunu böyle anlamayasın. Lakin derim ki, her ne kadar iyi ve kutsal olsa da, yine de bu işte yararından çok zararı dokunur. O an için demek istiyorum. Zira neden? Şüphesiz, Tanrı’yı kemaliyle arayan kişi, gökteki herhangi bir meleğin yahut azizin hatırasında nihai olarak dinlenmeyecektir.

ONUNCU BÖLÜM

Bir kimse düşüncesinin ne vakit günah olmadığını, ve şayet günahsa, ne vakit ölümcül ve ne vakit bağışlanabilir olduğunu nasıl bilecektir.

FAKAT bu hayatta yaşayan herhangi bir erkeğin yahut kadının, ya da her ne olursa olsun bedensel veya dünyevi herhangi bir şeyin hatırası için durum böyle değildir. Zira onlardan herhangi birine dair, iradene ve bilgine rağmen baskı kuran yalın ve ani bir düşünce, sana yüklenen bir günah olmasa da, zira bu, vaftizinde temizlendiğin ilk günahın senin gücüne baskı yapan azabıdır, yine de bu ani kıpırdanış yahut düşünce derhal yere vurulmazsa, acziyetten ötürü cismani kalbin çok geçmeden onunla gerilir, hoşuna giden yahut daha önce hoşuna gitmiş bir şeyse bir nevi haz ile, ya da seni incittiğini düşündüğün yahut daha önce seni incitmiş bir şeyse bir nevi hoşnutsuzluk ile bağlanır. Bu bağlanma, daha önceden ölümcül günah içinde bulunan ve cismani yaşayan erkek ve kadınlarda ölümcül olabilse de; yine de sende ve dünyayı hakiki bir iradeyle terk etmiş, gizli yahut aşikâr, Kutsal Kilise’de dindar bir yaşamın herhangi bir mertebesine bağlanmış ve dahası kendi iradeleri ve kendi akıllarınca değil, ister ruhban ister sivil olsunlar amirlerinin iradesi ve nasihati uyarınca idare olunmayı dileyen diğer herkes için, cismani kalbe bağlanan böylesi bir haz yahut hoşnutsuzluk yalnızca bağışlanabilir günahtır. Bunun sebebi, içinde bulunduğunuz hale dair yaşamınızın başlangıcında, basiretli bir pederin şahitliği ve nasihatiyle niyetinizin Tanrı’da temel bulup kök salmış olmasıdır.

Lakin eğer öyle olursa ki, cismani kalbinde düğümlenen bu haz yahut hoşnutsuzluk kınanmadan o kadar uzun süre bırakılır ve en sonunda ruhsal kalbe, yani iradeye tam bir rıza ile bağlanırsa; işte o vakit bu, ölümcül günahtır. Ve bu hal, sen yahut bahsettiğim kimselerden biri, bu hayatta yaşayan herhangi bir erkeğin veya kadının, yahut diğer herhangi bir bedensel veya dünyevi şeyin hatırasını bile isteye üzerine çektiğinde vuku bulur; öyle ki, şayet bu seni inciten yahut daha evvel incitmiş bir şey ise, içinde öfke dolu bir ihtiras ve Gazap adı verilen bir intikam hevesi doğar. Yahut Hasret [Not: Gıpta veya Haset] denen, aşağılayıcı ve mahkûm edici düşüncelerle o kimselerin şahsına karşı katı bir küçümseme ve bir nevi iğrenti uyanır. Ya da Rehavet denen, bedensel yahut ruhsal her türlü hayırlı meşgaleden usanma ve isteksizlik baş gösterir.

Ve eğer bu seni hoşnut eden ya da daha önce hoşnut etmiş bir şeyse, her ne olursa olsun o şeyi düşünmekten içinde geçici bir haz uyanır. Öyle ki, o düşüncede dinlenirsin ve sonunda yüreğini ve iradeni ona bağlarsın, bedensel yüreğini onunla beslersin, öyle ki o an için başka hiçbir zenginlik arzulamazsın, yalnızca düşündüğün o şeyle böylesi bir barış ve huzur içinde daima yaşamayı dilersin. Eğer kendi üzerine böylece çektiğin yahut önüne konduğunda kabul ettiğin ve içinde hazla böyle dinlendiğin bu düşünce fıtratın ya da bilginin, lütfun ya da makamın, rağbetin ya da güzelliğin değeri üzerineyse, o vakit bu Kibirdir. Ve eğer bu herhangi bir dünyalık mal, zenginlik veya mülk, yahut insanın sahip olabileceği veya efendisi olabileceği bir şey üzerineyse, o vakit bu Açgözlülüktür. Eğer leziz yiyecekler ve içecekler, yahut insanın tadabileceği her türlü zevk üzerineyse, o vakit bu Oburluktur. Ve eğer bu hayatta yaşayan herhangi bir erkeğe ya da kadına, yahut bizzat kendine yönelik sevgi veya zevk, ya da her türlü tensel oynaşma, yaranma veya dalkavukluk üzerineyse, o vakit bu Şehvettir.

ON BİRİNCİ BÖLÜM

Bir insanın her düşünceyi ve her kıpırtıyı neye göre tartması gerektiği ve hafif günahta aymazlıktan her daim sakınması gerektiği üzerine.

Bunu sen veya bahsettiğim diğerleri gibi kimseler böylesi günahlardan ötürü suçlu ve bunlarla ağırlaşmış olasınız diye söylemiyorum, her düşünceyi ve her kıpırtıyı neye göre olduğunu tartmanı istediğim için ve böylece günaha düşebileceğin bu şeylerin ilk kıpırtısını ve düşüncesini yok etmek için gayretle çabalamanı istediğim için söylüyorum. Zira sana bir şey diyeyim, ilk düşünceyi tartmayan ya da ona az değer veren kimse, evet onun için bir günah olmasa bile, kim olursa olsun hafif günahta aymazlıktan sakınamaz. Bu ölümlü hayatta hafif günahtan büsbütün sakınacak insan yoktur. Fakat hafif günahta aymazlıktan, kemalatın tüm gerçek şakirtlerince her daim sakınılmalıdır, yoksa tez vakitte ölümcül günaha girmelerine hiç şaşmam.

ON İKİNCİ BÖLÜM

Bu işin faziletiyle yalnızca günahın yok edilmekle kalmayıp faziletlerin de doğurulduğu üzerine.

Ve bundan ötürü, eğer ayakta durmak ve düşmemek dilersen, niyetinde asla durma, aksine seninle Tanrın arasında duran bu bilinmezlik bulutuna özlem dolu bir sevginin keskin okuyla durmaksızın vur ve Tanrı'nın altındaki hiçbir şeyi düşünmeye yanaşma ve başına gelen hiçbir şey yüzünden oradan ayrılma. Zira günahın zeminini ve kökünü yok eden iş tek başına yalnızca budur. İstediğin kadar oruç tut, ne kadar uzun süre uyanık kalırsan kal, ne kadar erken kalkarsan kalk, ne kadar sert yerlerde yatarsan yat, ne kadar kaba giysiler giyersen giy, evet caiz olsaydı ki değildir, gözlerini oysan, dilini ağzından kesip atsan, kulaklarını ve burnunu sımsıkı tıkasan, uzuvlarını kesip atsan ve bedenine düşünebileceğin ya da aklına gelebilecek her türlü acıyı çektirsen bile, bütün bunların sana zerre kadar faydası olmazdı. Günahın kıpırtısı ve uyanışı yine de içinde kalırdı.

Evet, dahası da var. Günahlarının kederiyle yahut Mesih'in Çilesi için ne kadar ağlarsan ağla, ya da cennetin sevinçlerini ne kadar aklına getirirsen getir, bunun sana ne faydası dokunabilir?

Şüphesiz bu sana çokça hayır, çokça yardım, çokça fayda ve çokça lütuf kazandıracaktır.

Fakat sevginin bu kör kıpırtısıyla kıyaslandığında, bu olmadan onun yaptığı ya da yapabileceği şey pek azdır. Bu iş tek başına, diğerleri olmaksızın Meryem'in en iyi payıdır. Onlar bu olmaksızın pek az fayda verir ya da hiç fayda vermez. Bu yalnızca günahın zeminini ve kökünü burada mümkün olduğu mertebede yok etmekle kalmaz, üstelik faziletleri de kazandırır.

Zira hakikatiyle kavranırsa, tüm faziletler onda, niyete hiçbir şey karışmaksızın, hakikatiyle ve kusursuzca kavranmış ve hissedilerek anlaşılmış olur.

Ve bir insan bu olmaksızın ne kadar çok fazilete sahip olursa olsun, hepsi bir miktar çarpık niyetle karışmıştır, bu yüzden de kusurludurlar.

Çünkü fazilet, doğrudan ve yalnızca Kendisi için Tanrı'ya yönelmiş, nizamlı ve ölçülü bir sevgiden başka bir şey değildir. Zira nedendir, O Kendinde tüm faziletlerin saf sebebidir, öyle ki bir insan O'nunla karışmış başka bir sebeple herhangi bir fazilete yönelirse, evet esas olan O olsa bile, yine de o fazilet o vakit kusurludur. Nitekim diğerlerinin tümü yerine bir veya iki fazilet örneğinde bu görülebilir ve bu iki fazilet pekâlâ tevazu ve muhabbet olabilir. Çünkü bu ikisini apaçık elde edebilen kimsenin artık fazlasına ihtiyacı yoktur, zira nedendir, o her şeye sahiptir.

ON ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

Tevazuun kendi içinde ne olduğu ve ne vakit kusursuz, ne vakit kusurlu olduğu üzerine.

Şimdi ilkin tevazu faziletine bakalım, esas olan O olsa bile Tanrı'yla karışmış başka bir şeyden kaynaklandığında nasıl kusurlu olduğuna ve doğrudan Tanrı'nın Kendisinden kaynaklandığında nasıl kusursuz olduğuna bakalım. Ve bu meselenin açıkça görülüp kavranabilmesi için, ilkin tevazuun kendi içinde ne olduğunu bilmek gerekir, bundan sonra da onun sebebinin ne olduğu ruhun hakikatinde daha sahih biçimde kavranabilir.

Alçakgönüllülük kendi içinde, insanın kendini olduğu gibi hakikatte bilmesi ve hissetmesinden başka bir şey değildir. Zira her kim kendini gerçekten olduğu gibi görebilse ve hissedebilseydi, muhakkak ki gerçekten alçakgönüllü olurdu. Bu alçakgönüllülüğe sebep olan iki şey vardır ki şunlardır. Biri insanın günah sebebiyle içine düştüğü pisliği, sefaleti ve zayıflığıdır; ne denli kutsal olursa olsun, bu hayatta yaşadığı müddetçe bunu her daim bir dereceye kadar hissetmesi gerekir. Diğeri ise Tanrı'nın Kendi içindeki taşkın sevgisi ve yüceliğidir; O'nu seyretmek karşısında tüm tabiat titrer, bütün bilginler ahmak kalır, bütün azizler ve melekler ise körleşir. Öyle ki şayet Tanrı, Tanrılığının hikmetiyle onların seyrini tabiat ve lütuftaki ehliyetlerine göre ölçüp biçmeseydi, başlarına nelerin geleceğini söylemekten aciz kalırdım.

Bu ikinci sebep yetkindir; çünkü sonsuza dek sürecektir. Önceki diğer sebep ise yetkin değildir; çünkü yalnızca bu hayatın sonunda yok olmakla kalmayacak, aynı zamanda bu ölümlü bedendeki bir ruhun, arzusunun çoğalmasındaki lütuf bolluğu sebebiyle, Tanrı bunu işletmeyi ne sıklıkta ve ne kadar süre uygun görürse, kendi varlığına dair tüm bilme ve hissetme halini ansızın ve yetkin bir şekilde kaybedip unutması, kutsal mı yoksa sefil mi olduğuna artık bakmaması çok kez vuku bulabilecektir. Fakat bu hal böyle bir ruha ister sık ister nadir uğrasın, sanırım ancak pek kısa bir süre devam eder; ve bu süre zarfında ruh yetkin bir şekilde alçalır, zira Asıl olandan başka hiçbir sebebi bilmez ve hissetmez. Öteki sebebi bildiği, hissettiği ve onunla hemhal olduğu her seferinde ise, asıl olan bu olsa dahi, henüz yetkin olmayan bir alçakgönüllülüktür. Yine de iyidir ve her halükarda elde edilmesi gerekir; Tanrı esirgesin, bunu söylediğimden başka bir şekilde anlamayasın.

ON DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

Yetkin olmayan alçakgönüllülük önden gelmedikçe, bir günahkârın bu hayatta yetkin alçakgönüllülük erdemine erişmesinin imkânsız olduğuna dair.

Zira buna yetkin olmayan alçakgönüllülük desem de, kendimi olduğum gibi hakikatte bilmeyi ve hissetmeyi diğerine yeğ tutarım; ve gökteki bütün azizler ile melekler, yeryüzünde yaşayan Kutsal Kilise'nin her mertebeden din adamı ya da sıradan bütün erkekleri ve kadınları, bana yetkin alçakgönüllülüğü kazandırmak için Tanrı'ya dua etmekten başka hiçbir şey yapmamak üzere bir anda bir araya gelselerdi sağlayacaklarından daha çabuk bir şekilde, bu halin bana yetkin alçakgönüllülük sebebini ve erdemini tek başına kazandıracağına inanırım. Evet, üstelik bu olmadan bir günahkârın yetkin alçakgönüllülük erdemini elde etmesi veya elde ettiğinde onu koruması imkânsızdır.

Bu nedenle, kendini olduğun gibi hakikatte bilip hissetmek için elinden gelen her gayretle çalış ve ter dök; işte o zaman, bundan kısa bir süre sonra Tanrı'yı olduğu gibi hakikatte bilip hissedeceğine inanırım. Kendi zatında olduğu gibi değil, zira bunu Kendisinden başka hiç kimse yapamaz; ne de hem beden hem ruhla birlikte saadette yapacağın gibi. Fakat bu ölümlü bedende yaşayan alçakgönüllü bir ruh tarafından bilinmesi ve hissedilmesi mümkün olduğu ve O'nun lütfettiği kadarıyla.

Biri yetkin, diğeri yetkin olmayan iki alçakgönüllülük sebebi koydum diye, yetkin olmayan alçakgönüllülük uğruna zahmeti bırakıp kendini bütünüyle yetkin olanı elde etmeye vermeni istediğimi sanma. Hayır, kesinlikle; bunu hiçbir zaman bu şekilde başaramayacağına inanırım. Fakat bunu yapmamın sebebi şudur, insanın lütufla yapabileceği veya edebileceği bedensel ya da ruhani diğer bütün pratiklerden önce, bu ruhani pratiğin yüceliğini sana anlatmak ve göstermek niyetindeyim. Seninle Tanrın arasındaki bu karanlık bilinmezlik bulutuna ruhun arılığı içinde yönelen gizli bir sevginin, Tanrı'nın altındaki herhangi bir şeyi özel ya da açık bir şekilde seyretmeksizin, yetkin alçakgönüllülük erdemini kendi içinde hakikaten ve yetkinlikle nasıl barındırdığını göstermek isterim. Hangisinin yetkin alçakgönüllülük olduğunu bilesin, onu yüreğinin sevgisi önüne bir nişane kılasın, bunu hem kendin hem benim için yapasın diye. Ve bu bilgiyle seni daha alçakgönüllü kılayım diye.

Zira bana öyle gelir ki çoğu zaman bilgisizlik büyük kibrin sebebidir. Çünkü şayet hangisinin yetkin alçakgönüllülük olduğunu bilmeseydin, yetkin olmayan alçakgönüllülük dediğim bu şeye dair azıcık bir bilgin ve hissin olduğunda, neredeyse yetkin alçakgönüllülüğü elde ettiğini sanırdın; böylece kendini kandırır, iğrenç ve pis kokulu bir kibre baştan aşağı sarılmışken pek alçakgönüllü olduğunu zannederdin. Bu yüzden yetkin alçakgönüllülük uğruna gayret etmeye çalış; zira onun tabiatı öyledir ki, ona sahip olan ve sahip olduğu müddetçe hiç kimse günah işlemez, sonrasında da pek işlemez.

ON BEŞİNCİ BÖLÜM

Kişinin kendi sefaletini bilmesinden daha yetkin bir alçalma sebebi olmadığını söyleyenlerin yanılgısına karşı kısa bir delil.

Bahsettiğim böylesi yetkin bir alçakgönüllülüğün var olduğuna ve bu hayatta lütuf yoluyla ona erişilebileceğine sarsılmaz bir imanla güven. Bunu, sefaletimizin ve geçmişte işlediğimiz günahların hatırlanmasından doğan sebepten daha yetkin bir alçakgönüllülük sebebi olmadığını söyleyenlerin yanılgısını boşa çıkarmak için söylüyorum.

Kabul ederim ki, benim bizzat olduğum ve geçmişte de bulunduğum gibi alışılagelmiş günahlar içinde yaşamış olanlar için, vicdanımız ve manevi danışmanımız buna şahitlik edene dek, günahın kaba pası büyük ölçüde silinip gidinceye kadar sefaletimizin ve geçmişte işlediğimiz günahların hatırası altında alçalmak en gerekli ve en yararlı sebeptir. Fakat masum sayılabilecek diğer kimselere gelince, onlar kalıcı bir irade ve kasıtla asla ölümcül günah işlememiş, sadece zayıflık ve cehalet yüzünden günaha düşmüş ve kendilerini tefekküre adamış kimselerdir; ve hem onlara hem de bize gelince, şayet danışmanımız ve vicdanımız, kutsal Kilise'nin kanun ve nizamına uygun olarak pişmanlıkta, günahtan arınmada ve kefaret ödemede yasal düzelmemize tanıklık ediyorsa ve buna ek olarak lütuf tarafından tefekküre yönelmek üzere harekete geçirildiğimizi ve çağrıldığımızı hissediyorsak, o vakit altında alçalınacak öyle başka bir sebep vardır ki, bu sebep Leydimiz Azize Meryem'in yaşantısının Kutsal Kilise'deki en günahkâr tövbekârın yaşantısından veya Mesih'in yaşantısının bu hayattaki herhangi bir insanın yaşantısından ne kadar üstünse, bu sebepten de o kadar üstündür; ya da cennetteki, hiçbir zaman zayıflık hissetmemiş ve hissetmeyecek olan bir meleğin yaşantısı, bu dünyadaki en zayıf insanın hayatından ne kadar üstünse, o kadar üstündür.

Zira sefaleti görüp hissetmekten başka altında alçalınacak yetkin bir sebep olmasaydı, o zaman böyle söyleyenlerin şu soruya cevap vermesini isterdim: Rabbimiz İSA MESİH'te, Leydimiz Azize Meryem'de, cennetteki tüm azizlerde ve meleklerde olduğu gibi, içlerinde sefalet ve günah dürtüsü hiçbir zaman bulunmayan, bunu asla görmeyen, hissetmeyen ve ebediyen de hissetmeyecek olanlar hangi sebebin altında alçalmaktadırlar? Rabbimiz İSA MESİH İncil'de bizleri bizzat bu yetkinliğe ve diğer tüm yetkinliklere çağırır; orada kendisinin doğası gereği yetkin olduğu gibi, bizim de lütuf yoluyla yetkin olmamızı buyurur.

ON ALTINCI BÖLÜM

Bu amel sayesinde, gerçekten hak yoluna dönmüş ve tefekküre çağrılmış bir günahkârın diğer bütün amellerden daha çabuk yetkinliğe ulaştığı ve bu yolla Tanrı'dan günahlarının bağışlanmasını en hızlı şekilde elde edebileceği üzerine.

Sakın ola hiç kimse, bu hayatın en sefil günahkârı olan bir kimsenin, usulünce kendini düzelttikten sonra ve danışmanının ve vicdanının rızasıyla tefekkür denen o hayata yöneldiğini hissettikten sonra, kendisi ile Tanrısı arasındaki bilinmezlik bulutunu gizlice zorlayarak Tanrısına alçakgönüllü bir sevgi kıpırtısı sunmaya cüret etmesini bir hadsizlik saymasın. Rabbimiz, tefekkür hayatına çağrılan tüm günahkârların şahsında Meryem'e, "Günahların bağışlandı" dediğinde, bu ne onun büyük kederinden, ne günahlarını hatırlamasından, ne de yalnızca kendi sefaletine bakarak takındığı alçakgönüllülükten ötürüydü. Öyleyse nedendi? Şüphesiz çok sevdiği içindi.

İşte, insanın düşünebileceği diğer bütün amellerden önce, sevginin gizli bir zorlayışının Rabbimizden neleri elde edebileceğini insan burada görebilir. Yine de kabul ederim ki, o pek çok keder çekti, günahları için çok acı gözyaşları döktü ve sefaletinin hatırasıyla alabildiğine alçaldı. Bizler de, sefil ve günahı alışkanlık edinmiş kimseler olarak öyle yapmalıyız; tüm ömrümüz boyunca günahlarımız için korkunç ve akıl almaz bir keder duymalı, sefaletimizin hatırasıyla alabildiğine alçalmalıyız.

Fakat nasıl? Kuşkusuz Meryem'in yaptığı gibi. O, günahlarının o derin, yürekten kederini hissedememiş olsa da, zira bütün ömrü boyunca nereye gitse onları beraberinde taşımış, sanki bir yük gibi birbirine bağlanmış ve yüreğinin oyuğuna hiç unutulmayacak bir şekilde gizlice yerleştirilmişti, yine de Kutsal Yazı ile söylenebilir ve doğrulanabilir ki, çok fazla sevgisi olmasına rağmen (buna şaşmamak gerekir, çünkü gerçek bir aşığın hâli böyledir, ne kadar çok severse, o kadar çok sevmeyi arzular), günahlarına dair herhangi bir hatıradan duyduğundan çok daha içten bir kedere, çok daha kederli bir arzuya, çok daha derin bir iç çekişe sahipti ve sevgi eksikliğinden ötürü adeta ölesiye eriyip tükeniyordu.

Yine de gayet iyi biliyordu ve acı bir hakikatle kendi içinde hissediyordu ki, kendisi diğerlerinin hepsinden daha iğrenç bir sefildi ve günahları, böylesine çok sevdiği Tanrısı ile arasına bir ayrılık koymuştu; ayrıca sevgi eksikliğinden kaynaklanan bu eriyip bitiren marazın büyük ölçüde sebebi de onlardı. Fakat bundan ne çıkar? Bu yüzden arzusunun yüceliğinden günahkâr hayatının derinliklerine inip günahlarının o pis kokulu bataklığını ve gübreliğini mi araştırdı; onları teker teker, bütün ayrıntılarıyla deşip her birinin üzerine ayrı ayrı kederlenip ağladı mı? Hayır, kesinlikle öyle yapmadı. Neden peki? Çünkü Tanrı, ruhunun içinde lütfuyla ona bildirdi ki, bu işi asla bu yolla başaramazdı. Zira bu şekilde davranmakla, bu amel sayesinde tüm günahlarının tam bir bağışlanmasını elde etmekten ziyade, kendisinde sık sık günah işleme eğilimini daha çabuk uyandırabilirdi.

Bu yüzden sevgisini ve hasret dolu arzusunu bu bilinmezlik bulutuna astı ve aklındaki anlayış ışığıyla bu hayatta açıkça göremediği, duygularındaki sevgi tatlılığıyla da hakikaten hissedemediği bir şeyi sevmeyi öğrendi. Öyle ki, vaktiyle bir günahkâr olup olmadığına dair çoğu zaman pek az özel bir hatırası kalırdı. Evet ve çok defa umarım ki, O'nun Tanrısallığının sevgisine öylesine derinden meylederdi ki, O'nun önünde sevgiyle oturup konuşan ve vaaz veren o değerli ve kutsanmış bedeninin güzelliğine, ne de bedensel ya da ruhsal başka herhangi bir şeye neredeyse hiç özel bir nazar atfetmezdi. Bunun hakikat olduğu İncil'den anlaşılmaktadır.

ON YEDİNCİ BÖLÜM

Gerçek bir tefekkür ehlinin ne faal hayatla, ne etrafında yapılan veya konuşulan herhangi bir şeyle ilgilenmek istemediği, ne de kendisini kınayanlara cevap verip mazeret göstermeye kalkışmadığı üzerine

Aziz Luka’nın incilinde yazılıdır ki Rabbimiz, kız kardeşi Marta’nın evindeyken, Marta O’nun yiyeceğini hazırlamakla meşgul olduğu bütün o vakit boyunca kız kardeşi Meryem O’nun ayaklarının dibinde oturmaktaydı. Ve O’nun sözünü dinlerken, kız kardeşinin uğraşına bakmadı; gerçi kız kardeşinin işi gayet iyi ve gayet kutsaldı, zira hakikaten eylemsel hayatın ilk kısmıdır bu; ne O’nun mübarek bedeninin kıymetine, ne de insanlığının tatlı sesine ve sözlerine baktı; gerçi bu daha iyi ve daha kutsaldır, zira eylemsel hayatın ikinci, temaşasal hayatın ise ilk kısmıdır.

Fakat insanlığının karanlık sözlerine bürünmüş olan Tanrılığının o en yüce hikmetine, işte oraya kalbinin bütün sevgisiyle baktı. Zira ne etrafında gördüğü ne de konuşulduğunu ya da yapıldığını duyduğu hiçbir şey yüzünden oradan ayrılmak istemiyordu; bedenen bütünüyle hareketsiz oturuyor, kendisi ile Tanrısı arasındaki o yüce bilinmeyiş bulutuna bastırılmış pek çok tatlı, gizli ve arzulu bir sevgi taşıyordu. Zira sana bir şey söyleyeyim ki bu hayatta, Tanrılığın temaşası ve sevgisi içinde, kendisi ile Tanrısı arasında her daim yüce ve harikulade bir bilinmeyiş bulutu bulunmayacak kadar yükseklere ragbetle çekilmiş hiçbir saf yaratılmış var olmamıştır ve asla olmayacaktır. Meryem’in, üzerine bastırılmış pek çok gizli sevgiyle meşgul olduğu yer işte bu buluttu. Peki neden? Çünkü bu hayatta olabilecek temaşanın en iyi ve en kutsal kısmı buydu ve hiçbir şey uğruna bu kısımdan ayrılmak istemiyordu. Öyle ki kız kardeşi Marta Rabbimize ondan şikayet edip, kardeşine kalkıp kendisine yardım etmesini ve böyle tek başına çalışıp didinmesine izin vermemesini buyurmasını rica ettiğinde, o bütünüyle hareketsiz oturdu ve tek bir kelimeyle dahi cevap vermedi; kız kardeşinin yapabileceği hiçbir şikayete karşı en ufak bir hoşnutsuzluk tavrı bile göstermedi. Buna şaşmamak gerek, zira Marta’nın bilmediği, yapacak başka bir işi vardı. Bu yüzden de onu dinlemeye yahut şikayetine cevap vermeye vakti yoktu.

İşte dostum, Rabbimiz ile bu iki kız kardeş arasında cereyan eden bütün bu işler, bu sözler ve bu tavırlar, o günden beri Kutsal Kilise’de bulunan ve kıyamet gününe kadar da bulunacak olan bütün eylemcilere ve temaşacılara bir örnek kılınmıştır. Zira Meryem’den bütün temaşacılar anlaşılır; onlar hayatlarını onun hayatına uydurmalıdır. Marta’dan ise aynı şekilde eylemciler anlaşılır; benzerlik bakımından aynı sebepten ötürü.

ON SEKİZİNCİ BÖLÜM

Bugüne dek bütün eylemcilerin, Marta’nın Meryem’den şikayet ettiği gibi temaşacılardan nasıl şikayetçi oldukları üzerine. Bu şikayetin sebebi ise cehalettir.

Ve tıpkı o vakit Marta’nın kız kardeşi Meryem’den şikayet ettiği gibi, bugüne dek bütün eylemciler de temaşacılardan öylece şikayet ederler. Zira bu dünyanın herhangi bir topluluğunda, ruhban olsun halktan olsun, hiçbirini ayırt etmiyorum, ister erkek ister kadın bir kimse bulunsa ve bu kimse lütuf aracılığıyla ve öğütle bütün dışsal meşgaleleri bırakıp, marifetine ve vicdanına göre, uygun düşen öğüt uyarınca temaşasal bir hayat sürmeye kendini bütünüyle vermeye yönelse, derhal kendi kardeşleri, en yakın dostları ve onların bu yönelişlerini ya da kendilerini verdikleri o yaşama tarzını bilmeyen pek çok başkaları, büyük bir şikayet ruhuyla üzerlerine çullanacak ve yaptıklarının bir hiç olduğunu onlara sertçe söyleyecektir. Ve daha önce kendini böylesi bir hayata vermiş olan erkek ve kadınların düşüşlerine dair pek çok asılsız masalı ve elbette pek çok doğruyu da ardı ardına sıralayacaklar; ama sebat edenlere dair tek bir güzel hikaye anlatmayacaklardır.

Kabul ediyorum ki dünyayı bu şekilde terk etmiş olanlardan pek çoğu düşer ve düşmüştür. Ve Tanrı’nın hizmetkarı ve O’nun temaşacıları olmaları gerekirken, kendilerini hakiki ruhani öğütle yönetmek istemedikleri için iblisin hizmetkarı ve onun temaşacıları olmuşlardır; ya ikiyüzlülere ya da sapkınlara dönüşmüş, yahut Kutsal Kilise’ye leke sürecek şekilde hezeyanlara ve daha pek çok felakete sürüklenmişlerdir. Konumuzu bulandırmamak adına, bu meseleden şimdilik söz etmeyi bırakıyorum. Yine de bundan sonra, Tanrı nasip ederse ve gerekirse, insan onların düşüşlerinin bazı hallerini ve sebeplerini görebilir. Bu yüzden şimdilik onlardan bu kadar, konumuza devam edelim.

ON DOKUZUNCU BÖLÜM

Bütün temaşacıların, eylemcileri şikayet dolu söz ve fiillerinden ötürü nasıl bütünüyle mazur görmeleri gerektiğini öğreten, bu kitabı kaleme alanın kısa bir savunusu.

Kimileri, Marta’nın kız kardeşinden şikayet ettiği sözleri şu dünyevi insanların sözlerine, ya da onlarınkini onunkine benzettiğim için o müstesna azizeye pek az hürmet ettiğimi düşünebilir; hakikaten ne ona ne de diğerlerine hürmetsizlik etmek gibi bir niyetim vardır. Ve Tanrı korusun ki bu eserde, Tanrı’nın hangi dereceden olursa olsun kullarından herhangi birinin, bilhassa da O’nun o müstesna azizesinin aleyhine sayılabilecek bir şey söyleyeyim. Zira bana öyle gelir ki bunu söylediği vakit ve tarz göz önüne alındığında, şikayetinden ötürü pekala mazur görülmelidir. Zira söylediği şeyin sebebi onun bilgisizliğiydi. O sırada Meryem’in ne ile meşgul olduğunu bilmemesine de şaşmamak gerekir; zira inanıyorum ki daha önce böylesi bir yetkinliği pek az işitmişti. Hem söyledikleri nezaketle ve birkaç kelimeden ibaretti; bu yüzden de her daim mazur görülmelidir.

Ve bu yüzden bana öyle gelir ki, etkin hayatı sürdüren bu dünyevi erkekler ve kadınlar, söylediklerini kaba bir biçimde söyleseler dahi, cehaletleri göz önünde bulundurularak daha önce değinilen şikâyet dolu sözlerinden ötürü pekâlâ mazur görülmelidir. Zira niçin? Tıpkı Marta, kız kardeşi Meryem’i Rabbimize şikâyet ettiğinde onun ne yaptığından habersiz olduğu gibi; günümüzdeki bu kimseler de Tanrı’nın bu genç çömezlerinin, kendilerini bu dünyanın meşgalelerinden çekip ruhun kutsallığı ve doğruluğu içinde Tanrı’nın özel hizmetkârları olmaya adadıklarında ne demek istediklerini pek az bilirler ya da hiç bilmezler. Ve şayet hakikati bilselerdi, cüretle söylerim ki, ne yaptıklarını yaparlar ne de söylediklerini söylerlerdi. Bu yüzden bana her daim öyle gelir ki onlar mazur görülmelidir, zira bizzat sürdürdükleri hayattan daha iyi bir hayat bilmezler. Ayrıca bilgisizlik yüzünden daha önce söz ve eylemlerimle bizzat işlediğim sayısız kusurlarımı düşündüğümde, cehaletten kaynaklanan kusurlarım için Tanrı katında mazur görülmek istiyorsam, diğer insanların bilgisizce sarf ettiği sözleri ve eylemleri her daim merhametle ve şefkatle mazur görmem gerektiği aklıma gelir. Doğrusu aksi halde, başkalarının bana yapmasını istediğim şeyi ben onlara yapmamış olurum.

YİRMİNCİ BÖLÜM

Kendilerini mazur göstermek uğruna O’nun sevgisine dair meşgalelerini bırakmak istemeyenlerin tümü adına Her Şeye Gücü Yeten Tanrı’nın nasıl güzelce cevap vereceği.

Ve bu yüzden bana öyle gelir ki, kendilerini tefekküre verenler etkin insanları yalnızca şikâyet dolu sözlerinden ötürü mazur görmekle kalmamalı, aynı zamanda ruhta öyle meşgul olmalıdırlar ki, insanların kendileri hakkında ne yaptıklarına ya da ne söylediklerine pek az aldırmalı veya hiç aldırmamalıdırlar. Hepimizin örneği olan Meryem, kız kardeşi Marta onu Rabbimize şikâyet ettiğinde böyle yaptı, ve şayet biz de hakikaten böyle yaparsak Rabbimiz o vakit Meryem için yaptığını şimdi bizim için yapacaktır.

Peki bu nasıl olmuştu? Şüphesiz şöyle.

Kendisinden hiçbir gizli şeyin saklanamadığı sevgili Rabbimiz İsa Mesih, her ne kadar Meryem’e kalkıp Kendisine hizmet etmesinde ona yardım etmesini buyurması için Marta tarafından bir yargıç gibi çağrılmışsa da; yine de Meryem’in ruhen O’nun İlahiyetinin sevgisiyle hararetle meşgul olduğunu fark ettiği için, nezaketle ve akıl yoluyla Kendisine yakışır biçimde, kendini savunmak adına O’nun sevgisini terk etmek istemeyen o kadın adına cevap verdi. Ve nasıl cevap verdi? Şüphesiz yalnızca Marta’nın Kendisini çağırdığı gibi bir yargıç olarak değil, Kendisini seven kadını meşru surette savunan bir avukat olarak savundu ve şöyle dedi, "Marta, Marta!" Dikkatini çekmek için onun adını iki kez andı, zira Kendisini duymasını ve sözlerine kulak vermesini istiyordu. "Çok meşgulsün," dedi, "ve pek çok şey için kaygılanıyorsun." Zira etkin olanların, sevginin gerektirdiği üzere, evvela kendi ihtiyaçları için, ardından da dindaşlarına yönelik merhamet işlerinde kendilerine düşen pek çok çeşitli şeyle her daim meşgul olmaları ve zahmet çekmeleri gerekir. Ve bunu Marta’ya söyledi, çünkü meşgalesinin iyi olduğunu ve canının esenliği için yarar sağladığını bilmesini istiyordu. Fakat bunun, insanın yapabileceği her şeyin en iyisi olduğunu düşünmesin diye şunu ekleyip dedi, "Fakat tek bir şey gereklidir."

Ve nedir o tek şey? Kuşkusuz, insanın bedenen ya da ruhen yapabileceği diğer bütün meşgalelerin üzerinde, Tanrı’nın bizzat Kendisi için sevilmesi ve yüceltilmesidir. Marta’nın, Tanrı’yı bedensel veya ruhsal diğer bütün meşgalelerin üzerinde sevip yüceltebileceğini ve bunun yanı sıra bu hayatın zorunluluklarıyla da meşgul olabileceğini düşünmemesi için; Tanrı’ya hem bedensel hem de ruhsal meşgaleler içinde aynı anda kusursuzca hizmet edemeyeceği konusundaki şüphesini gidermek üzere (kusurlu bir biçimde edebilir ama kusursuzca edemez) şunu ekledi ve dedi ki, Meryem en iyi payı seçmiştir, bu pay ondan asla alınmayacaktır. Zira burada başlayan o kusursuz sevgi kımıldanışı, cennetin saadetinde sonsuza dek sürecek olanla sayıca dahi birdir, çünkü hepsi tek bir şeyden ibarettir.

YİRMİ BİRİNCİ BÖLÜM BURADA BAŞLAR

İncil’deki şu sözün hakiki tefsiri, "Meryem en iyi payı seçmiştir."

Ne anlama gelir bu, "Meryem en iyiyi seçmiştir"? Nerede en iyi konulmuş veya anılmışsa, kendisinden önce şu iki şeyi şart koşar, bir iyi ve bir daha iyi; öyle ki o, en iyisi ve sayıca üçüncüsü olsun. Peki Meryem’in aralarından en iyisini seçtiği bu üç iyi şey hangileridir? Bunlar üç hayat değildir, zira Kutsal Kilise yalnızca ikisini anar, etkin hayat ve tefekkür hayatı; bu iki hayat, söz konusu İncil kıssasında Marta ve Meryem adlı bu iki kız kardeş aracılığıyla gizlice kavranır; Marta etkin hayatı, Meryem tefekkür hayatını simgeler. Bu iki hayattan biri olmaksızın hiç kimse kurtulamaz ve ikiden fazlası olmadığında hiç kimse en iyiyi seçemez.

Fakat yalnızca iki hayat olmasına rağmen, yine de bu iki hayatta her biri diğerinden daha iyi üç pay vardır. Bu üçün her biri, işbu yazıda daha önce kendi yerlerine bilhassa konulmuştur. Zira evvelce söylendiği üzere, ilk pay iyi ve dürüst bedensel merhamet ve sevgi işlerinde bulunur; ve bu, evvelce söylendiği üzere etkin hayatın ilk derecesidir. Bu iki hayatın ikinci payı, insanın kendi sefaletine, Mesih’in Çilesine ve cennetin sevinçlerine dair iyi ve ruhsal derin düşüncelerinde yatar. İlk pay iyidir, bu pay ise daha iyidir; zira bu, etkin hayatın ikinci derecesi ve tefekkür hayatının ilk derecesidir. Bu payda, tefekkür hayatı ile etkin hayat ruhsal bir hısımlıkla birbirine bağlanır ve Marta ile Meryem’in örneğinde olduğu gibi kız kardeş kılınır. Etkin bir kimse tefekküre ancak bu kadar yükselebilir; çok nadir haller ve özel bir lütuf haricinde daha yükseğe çıkamaz. Tefekkür ehli bir kimse de etkin hayata doğru ancak bu kadar inebilir; çok nadir haller ve büyük bir zaruret haricinde daha aşağı inemez.

Bu iki hayatın üçüncü kısmı, O'nun bizzat Kendisine yönelttiği pek çok gizli sevgiyle birlikte, bu karanlık bilmeme bulutunda asılı durur. Birinci kısım iyidir, ikincisi daha iyidir, fakat üçüncüsü hepsinden iyidir. Meryem'in "en iyi kısmı" işte budur. Bu yüzden Rabbimizin, Meryem en iyi hayatı seçti demediği açıkça bilinmelidir, zira ikiden fazla hayat yoktur ve iki şey arasından hiç kimse en iyiyi seçemez. Lakin Rabbimiz, Meryem'in bu iki hayat arasından en iyi kısmı seçtiğini ve bunun kendisinden asla alınmayacağını söylemiştir. Birinci kısım ile ikinci kısım, her ikisi de iyi ve kutsal olmalarına rağmen, bu hayatla birlikte sona erer. Zira öteki hayatta, şimdiki gibi merhamet işleri yapmaya, ne kendi sefaletimiz için ne de Mesih'in Çilesi için ağlamaya gerek kalacaktır. Çünkü o zaman hiç kimse şimdiki gibi acıkıp susamayacak, soğuktan ölmeyecek, hasta, evsiz ya da zindanda olmayacaktır; ne de gömülmeye ihtiyaç duyacaktır, çünkü o zaman hiç kimse ölemeyecektir. Fakat Meryem'in seçtiği üçüncü kısmı, lütufla seçmeye çağrılan kişi seçsin; yahut daha doğru söyleyecek olursam, Tanrı tarafından buna kim seçilmişse o seçsin. Kişi tüm arzusuyla buna yönelsin, zira bu asla elinden alınmayacaktır; çünkü burada başlarsa, sonsuza dek sürecektir.

Ve bu sebeple Rabbimizin sesi bu faal kişilere seslensin, tıpkı o vakit Meryem için Marta'ya söylediği gibi, şimdi de bizim için onlara şöyle desin, "Marta, Marta!" "Faaller, faaller! Birinci kısımda ve ikinci kısımda, kah birinde kah ötekinde elinizden geldiğince meşgul olun; canınız çok çekerse ve kendinizi hazır hissederseniz, bedenen her ikisinde birden meşgul olun. Ve tefekküre dalanlara karışmayın. Onların ne derdi olduğunu siz bilmezsiniz; Meryem'in üçüncü ve en iyi kısmıyla, huzurları ve oyunları içinde otursunlar."

YİRMİ İKİNCİ BÖLÜM BURADA BAŞLAR

Gerçekten tövbe etmiş ve tefekkür lütfuna çağrılmış bütün günahkarların şahsında, Mesih'in insana gösterdiği harikulade sevgi üzerine.

Rabbimiz ile Meryem arasındaki o sevgi ne tatlıydı. Kadının O'na sevgisi büyüktü. O'nun kadına sevgisi ise çok daha büyüktü. Zira her kim O'nunla kadın arasında geçen tüm halleri, bir boşboğazın anlatacağı gibi değil de İncil kıssasının tanıklık edeceği biçimde bütünüyle temaşa ederse ki bu kıssa hiçbir surette yalan olamaz, kadının O'nu sevmeye tüm yüreğiyle bağlandığını, O'nun altındaki hiçbir şeyin kadını teselli edemeyeceğini ve yüreğini O'ndan alıkoyamayacağını görür. İşte bu kadın, mezarın başında gözyaşları içinde O'nu ararken melekler tarafından teselli edilmek istemeyen o aynı Meryem'dir. Zira melekler kadına öyle tatlı, öyle sevecen bir dille, "Ağlama Meryem, zira aradığın Rabbimiz dirildi; vaat ettiği gibi Celile'de O'na kavuşacaksın ve O'nu öğrencilerinin arasında capcanlı göreceksin," dediklerinde dahi onlar yüzünden durup beklemedi. Neden mi? Zira aklınca, Meleklerin Kralı'nı gerçekten arayan birinin, melekler uğruna durup dinlenmeye canı çekmezdi.

Ve daha ne olsun? Şüphesiz her kim İncil kıssasına samimiyetle bakarsa, bize örnek olması için ve sanki özellikle bunun için konmuş ve yazılmışçasına, tam da bu yazının maksadına uygun olarak, onun yetkin sevgisine dair yazılmış pek çok harikulade nokta bulacaktır; ve gerçekten de öyleydiler, kavrayabilen kavrasın. Ve eğer bir kimse, gerçekten tövbe etmiş ve tefekkür lütfuna çağrılmış bütün alışkın günahkarların şahsında, Rabbimizin ona beslediği o harikulade ve hususi sevgiyi İncil'de yazıldığı haliyle görmek isterse, Rabbimizin, bizzat Kendisi onun adına cevap vermedikçe, hiçbir erkeğin ya da kadının, hatta kadının kendi kız kardeşinin dahi aleyhinde tek bir söz söylemesine rıza göstermediğini görür. Evet, dahası da var, Cüzzamlı Simun'u, kendi evinde, kadının aleyhinde düşündüğü için azarlamıştır. Bu büyük bir sevgiydi, bu eşsiz bir sevgiydi.

YİRMİ ÜÇÜNCÜ

O'nun sevgisinin meşgalesi yüzünden kendilerini savunmaya ya da kendi dertlerine düşmeye canı çekmeyenlerin yerine, Tanrı'nın ruhta nasıl karşılık verip onların kaygısını güdeceği üzerine.

Ve gerçekten de eğer bizler, elimizden geldiğince, lütuf ve öğüt yoluyla sevgimizi ve yaşayışımızı Meryem'in sevgisine ve yaşayışına canıgönülden uydurursak, hiç şüphe yok ki O, aleyhimizde konuşan ya da düşünen herkesin yüreğinde gizlice, ruhani olarak her gün bizim adımıza aynı şekilde karşılık verecektir. Bu hayatın meşakkati içinde yaşadığımız sürece, tıpkı Meryem'e yaptıkları gibi, birilerinin aleyhimizde her daim bir şeyler söyleyeceğini ya da düşüneceğini inkar etmiyorum. Fakat diyorum ki, eğer bizler onların söylediklerine veya düşündüklerine onun aldırmadığı kadar az aldırır, onların sözleri ve düşünceleri yüzünden ruhani gizli işimizden onun geri durmadığı kadar az geri durursak, Rabbimiz ruhta onlara öyle bir karşılık verecektir ki, şayet böyle söyleyip böyle düşünenlerin iyiliği murat ediliyorsa, birkaç gün içinde sözlerinden ve düşüncelerinden ötürü utanç duyacaklardır.

Ve O, ruhça bizim yerimize böyle cevap vereceği gibi, diğer insanları da bu hayata ait olan yiyecek, giyecek ve diğer bütün gerekli şeyleri bize vermeleri için ruhça harekete geçirecektir; yeter ki O'nun sevgisinin amelini bunlarla ilgili meşgaleler yüzünden terk etmeyeceğimizi görsün. Bunu da, insanların bedensel ihtiyaçlarından önceden emin olmadıkça tefekküri hayatta Tanrı'ya hizmet etmeye koyulmalarının caiz olmadığını söyleyenlerin yanılgısını boşa çıkarmak için söylüyorum. Zira onlar Tanrı'nın ineği verdiğini ama boynuzundan tutturmadığını söylerler. Doğrusu, kendileri de gayet iyi bildikleri halde Tanrı hakkında yanlış konuşurlar. Çünkü sen her kim olursan ol, dünyadan yüz çevirip gerçekten Tanrı'ya yöneldiğinde, senin hiçbir çaban olmaksızın Tanrı'nın sana şu ikisinden birini göndereceğine sarsılmaz bir güven duy: Ya ihtiyaçların bolluğu ya da bedende güç ve ruhta yokluğa katlanma sabrı. O halde insanın hangisine sahip olduğu ne fark eder? Çünkü hakiki tefekkür ehli için hepsi bir kapıya çıkar. Bundan şüphe duyan kimsenin ise ya göğsünde şeytan vardır ve onu inancından mahrum bırakmaktadır ya da her kim olursa olsun, ne kadar incelikli sözler söylerse söylesin ve buna karşı ne denli kutsal gerekçeler öne sürerse sürsün, henüz olması gerektiği gibi gerçekten Tanrı'ya yönelmemiştir.

Bu yüzden sen, tıpkı Meryem gibi tefekküre dalmaya niyetlenen kişi, kusurlu olan kendi sefaletinin altında alçalmaktansa, yetkin olan Tanrı'nın harikulade yüceliği ve değeri altında alçalmayı yeğle; yani özel dikkatinin kendi sefaletinden ziyade Tanrı'nın değerine yönelmesine bak. Zira kusursuzca alçakgönüllü olanlar için hiçbir şey eksik kalmayacaktır, ne bedensel ne de ruhsal bir şey. Neden dersen? Onlar, içinde her türlü bolluk bulunan Tanrı'ya sahiptirler; O'na sahip olanın ise, evet, bu kitabın anlattığı gibi, bu hayatta başka hiçbir şeye ihtiyacı yoktur.

YİRMİ DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

Kardeşlik sevgisinin [charity] kendinde ne olduğu ve bu kitabın amelinde nasıl hakikatiyle ve yetkinlikle yer aldığı hakkında.

Alçakgönüllülüğün, diğer her şey bir yana bırakılıp unutulduğunda, bu karanlık bilmeyiş bulutuna çarpan bu küçük, kör sevgi baskısında nasıl hakikatiyle ve yetkinlikle kavrandığı söylendiyse, diğer bütün erdemler ve bilhassa kardeşlik sevgisi için de aynı şekilde anlaşılmalıdır.

Zira kardeşlik sevgisi, senin anlayışın için, yaratılmış her şeyin üstünde bizzat Kendisi için Tanrı'yı sevmekten ve insanı da Tanrı uğruna tıpkı kendin gibi sevmekten başka bir anlama gelmez. Bu amelde Tanrı'nın yaratılmış her şeyin üstünde ve bizzat Kendisi için sevildiği pek açık görünmektedir. Zira daha önce de söylendiği gibi, bu amelin özü, bizzat Kendisi için Tanrı'ya yöneltilmiş yalın bir niyetten başka bir şey değildir.

Buna yalın bir niyet diyorum. Zira bu amelde yetkin bir çırak ne acıların dinmesini ne mükâfatın artmasını, kısacası bizzat Kendisinden başka hiçbir şeyi istemez. Öyle ki, sevdiğinin iradesi yerine gelsin de, kendisinin acı içinde mi yoksa esenlikte mi olduğuna ne aldırır ne de buna bakar. Böylece bu amelde Tanrı'nın bizzat Kendisi için ve yaratılmış her şeyin üstünde yetkinlikle sevildiği anlaşılır. Zira bu amelde, yetkin bir amil, Tanrı'nın yarattığı en kutsal varlığın hatırasının bile kendisiyle hemhâl olmasına izin veremez.

Ve bu amelde kardeşlik sevgisinin din kardeşine yönelik ikinci ve daha alt derecedeki dalının da hakikatiyle ve yetkinlikle yerine getirildiği tecrübeyle sabittir. Zira bu amelde yetkin bir amilin, ister akraba ister yabancı, ister dost ister düşman olsun, kendi başına herhangi bir insana özel bir bakışı yoktur. Zira ona göre bütün insanlar kendisiyle eşit derecede hısımdır ve hiç kimse yabancı değildir. Ona göre bütün insanlar dostudur ve hiçbiri düşmanı değildir. Öyle ki bu hayatta kendisine acı çektiren ve sıkıntı verenlerin bile bütünüyle ve özel dostları olduğunu düşünür; içinde, sahip olduğu en yakın dostuna ne kadar iyilik diliyorsa onlara da o kadar iyilik dileme meyli hisseder.

YİRMİ BEŞİNCİ BÖLÜM

Bu amelin icrası sırasında yetkin bir canın bu hayattaki hiçbir ferde özel bir nazarla bakmayacağı hakkında.

Bu amelde, ister dost ister düşman, ister akraba ister yabancı olsun, kişinin bu hayattaki herhangi bir insana özel bir nazarla bakacağını söylemiyorum; zira bu amele yaraştığı üzere Tanrı'nın altındaki her şey bütünüyle unutulduğunda olduğu gibi, bu amelin yetkinlikle yapılması gerekiyorsa bu mümkün olamaz. Fakat diyorum ki, bu amelin faziletiyle kişi öyle erdemli ve sevgi dolu kılınacaktır ki, sonrasında din kardeşiyle hemhâl olmak ya da onun için dua etmek üzere aşağı indiğinde, bütün bu amelden değil, zira bu büyük bir günah olmadan mümkün olamaz, fakat bu amelin yüksekliğinden indiğinde, ki kardeşlik sevgisinin gerektirdiği kimi zamanlarda bunu yapmak yararlı ve gereklidir, iradesi dostuna yöneldiği kadar düşmanına, hısımına yöneldiği kadar yabancısına da özel olarak yönelecektir. Evet, kimi zaman dostundan ziyade düşmanına yönelecektir.

Yine de bu amelde kimin dostu kimin düşmanı, kimin hısımı kimin yabancısı olduğunu gözetmeye vakti yoktur. Kimi zaman, evet, pek çok zaman, meylinin bir, iki veya üç kişiye diğerlerinden daha yakın olduğunu hissetmeyeceğini söylemiyorum; zira kardeşlik sevgisinin gerektirdiği pek çok sebepten ötürü bu caizdir. Zira Mesih de Yuhanna'ya, Meryem'e ve Petrus'a diğer pek çoklarından önce böylesi bir yakınlık hissetmişti. Fakat diyorum ki, bu amelin icrası sırasında hepsi onun için eşit derecede yakın olacaktır; zira o zaman Tanrı'dan başka hiçbir sebep hissetmeyecektir. Öyle ki hepsi yalnızca ve yalın bir şekilde Tanrı için ve eşit derecede sevilecektir.

Çünkü bütün insanlar Âdem'de kaybolduğu ve kurtuluş iradesini amelleriyle kanıtlayacak bütün insanlar yalnızca Mesih'in Çilesi'nin erdemiyle kurtulduğu ya da kurtulacağı gibi, tastamam aynı tarzda olmasa da sanki aynı tarzdaymışçasına, bu işe kusursuzca meyleden ve bu işin tanıklığının gösterdiği üzere ruhta Tanrı'yla böylece birleşen bir can da, bütün insanları bu işte kendisi kadar kusursuz kılmak için elinden geleni yapar. Çünkü bedenimizin bir uzvu acı çekerse diğer bütün uzuvlar bundan ötürü nasıl acı ve rahatsızlık duyarsa, yahut bir uzuv iyiyse geriye kalanların hepsi bununla nasıl ferahlarsa, Kutsal Kilise'nin bütün uzuvları için de ruhani olarak durum tastamam böyledir. Zira Mesih bizim başımızdır, sevgide kalırsak bizler de O'nun uzuvlarıyız, ve Rabbimizin kusursuz bir müridi olmak isteyen kimseye, Rabbimizin Haç üzerinde kendi bedeni için yaptığı gibi, tabiatça kardeşleri olan kadın erkek herkesin kurtuluşu uğruna bu işte ruhunu gayretle yukarı germek düşer. Peki nasıl? Yalnızca dostları, hısımları ve yakın sevenleri için değil, birini diğerine üstün tutan özel bir nazar olmaksızın, genel olarak bütün insanlık için. Zira günahı terk etmek ve merhamet dilemek isteyen herkes, O'nun Çilesi'nin erdemi sayesinde kurtulacaktır. Alçakgönüllülük ve sevgi için söylenen şey, diğer bütün erdemler için de böyle anlaşılmalıdır. Zira daha önce değinilen bu küçücük sevgi hamlesinde onların hepsi hakikaten kapsanmıştır.

YİRMİ ALTINCI BÖLÜM

Tam ve özel bir lütuf ya da genel lütufta uzun süreli alışkanlık olmaksızın, bu kitaptaki işin pek meşakkatli olduğu; ve bu işte, canın lütufla yardım gören işi ile yalnızca Tanrı'ya ait olan işin ne olduğu üzerine.

VE bu nedenle bir süre gayretle zahmet çek, bu yüce bilinmezlik bulutunu döv ve ardından dinlen. Yine de kendini bu işte istihdam edecek kimse bir zahmete katlanacaktır; evet, muhakkak! Daha özel bir lütfa sahip olmadıkça yahut bu işte kendini uzun zaman sınayıp alıştırmadıkça, bu pek büyük bir meşakkat olacaktır.

Fakat sana sorarım, bu meşakkat nerede olacaktır? Muhakkak ki kendi başına değil de, her şeye gücü yeten Tanrı'nın eliyle kendi iradesinde durmaksızın işlenen o dindarane sevgi kımıldanışında olmayacaktır; O Tanrı ki, buna meyilli olan ve bu işe ehil kılınmak için elinden geleni yapan ve uzun zaman öncesinden yapmış bulunan her canda bu işi işlemeye daima hazırdır.

Öyleyse sana sorarım, bu meşakkat nerededir? Şüphesiz bu meşakkat bütünüyle, Tanrı'nın yarattığı tüm yaratılmışların hatırasını çiğneyip ezmekte ve onları daha önce anılan unutuş bulutunun altında tutmaktadır. Bütün meşakkat bundadır; zira lütfun yardımıyla insanın meşakkati budur. Yukarıda anılan diğeri ise, yani sevginin kımıldanışı, yalnızca Tanrı'nın işidir. Bu yüzden sen kendi işini sürdür, sana kesinlikle söz veririm ki O kendi işinde eksik kalmayacaktır.

Öyleyse gayretle sürdür, bakalım kendini nasıl tutacaksın. Görmüyor musun O nasıl durmuş seni bekliyor? Utan! Bir süre gayretle zahmet çek, bu meşakkatin büyüklüğünden ve katılığından tez zamanda kurtulup ferahlarsın.

Çünkü başlangıçta, sende bağlılık hissi yokken bu iş zor ve dar gelse de; yine de sonradan, bağlılığa kavuştuğunda, daha önce pek zor olan şey sana pek dinlendirici ve pek hafif kılınacaktır. Ve ya çok az zahmet çekersin ya da hiç çekmezsin, zira o vakit Tanrı kimi zaman bütünüyle Kendi başına işleyecektir. Fakat her zaman değil, art arda uzun bir süre de değil, ancak canı çektiğinde ve dilediği gibi; o vakit O'nu Kendi haline bırakmanın ne neşeli bir şey olduğunu düşüneceksin.

İşte o zaman O, belki de bazen ruhani bir ışık huzmesi gönderip seninle Kendi arasında duran bu bilinmezlik bulutunu delecek ve sana Kendi sırlarından, insanın dile getiremeyeceği ve getirmesinin mümkün olmadığı bazı şeyleri gösterecektir. O vakit duygularının O'nun sevgisinin ateşiyle tutuştuğunu hissedeceksin; bu, sana anlatabileceğimden, şu anda anlatmaya gücümün yeteceğinden ya da arzulayacağımdan çok daha fazlasıdır. Zira yalnızca Tanrı'ya düşen o iş hakkında geveze, ten kokan dilimle konuşmaya cüret edemem; kısacası, cüret etsem bile bunu yapmam. Fakat lütufla kımıldandığını ve yardım gördüğünü hissettiğinde insana düşen iş hakkında sana anlatmayı canıgönülden isterim; zira ikisi arasında daha az tehlikeli olanı budur.

YİRMİ YEDİNCİ BÖLÜM

Bu kitaptaki lütufkâr işte kimlerin çalışması gerektiği üzerine.

İLK ve en başta, bu işte kimlerin, ne zaman ve hangi vesileyle çalışması gerektiğini ve bu hususta nasıl bir basirete sahip olman icap ettiğini sana söyleyeceğim. Bana bu şekilde kimin çalışması gerektiğini sorarsan, sana şöyle cevap veririm: Dünyayı hakiki bir iradeyle terk eden ve üstelik kendilerini ameli hayata değil, tefekküre dayalı hayat denen hayata adayan herkes. Kim olurlarsa olsunlar, ister eskiden beri günahkâr olsunlar ister olmasınlar, bütün bu kimseler bu lütufta ve bu işte çalışmalıdır.

YİRMİ SEKİZİNCİ BÖLÜM

Bir kimsenin, kendi özel günahkâr amellerinden vicdanında usulünce temizlenmeden önce bu işte çalışmaya cüret etmemesi gerektiği üzerine.

FAKAT bana onların bu işte ne zaman çalışması gerektiğini sorarsan, o vakit sana şöyle cevap veririm ve derim ki: Kutsal Kilise'nin umumi nizamına uygun olarak, daha önce işlenmiş bütün özel günahkâr amellerinden vicdanlarını temizlemeden önce değil.

Zira bu işte can, itiraftan sonra ne kadar meşgul olursa olsun içinde daima yaşayacak olan günahın tüm kökünü ve zeminini kendi içinde kurutur. Ve bu yüzden, kim bu işte emek vermek isterse, önce vicdanını temizlesin, ardından meşru olarak elinden geleni yaptığında, kendini cesurca ama alçakgönüllülükle buna hazırlasın. Ve bundan çok uzun süre alıkonulduğunu düşünsün. Zira bu, bir canın ölümcül bir günah işlememiş olsa bile tüm ömrü boyunca uğrunda emek vermesi gereken o iştir. Ve bir can bu ölümlü bedende kaldığı sürece, kendisiyle Tanrı arasında bu zahmetli bilmeyiş bulutunu daima görecek ve hissedecektir. Yalnızca bu da değil, ilk günahın cezası olarak, Tanrı'nın yarattığı tüm yaratıklardan bazılarının ya da onların bazı işlerinin, kendisiyle Tanrı arasındaki hatırada daima baskı kuracağını daima görecek ve hissedecektir. Ve Tanrı'nın dosdoğru hikmeti şudur ki, insan diğer tüm yaratıklar üzerinde egemenlik ve hükümdarlık sahibiyken, Tanrı'nın ve Yaradanı'nın buyruğunu terk edip tebaasının dürtülerine bilerek boyun eğdiği için, tam da bundan sonra, Tanrı'nın buyruğunu yerine getirmek istediğinde, kendi altında olması gereken tüm yaratıkların gururla kendi üzerinde, kendisiyle Tanrısı arasında baskı kurduğunu gördü ve hissetti.

YİRMİ DOKUZUNCU BÖLÜM

Bir insanın bu işte sebatla emek vermesi, onun acısını çekmesi ve kimseyi yargılamaması gerektiği üzerine.

VE bu nedenle, günah yüzünden kaybettiği arılığa kavuşmayı ve her türlü kederin yok olduğu o esenliğe erişmeyi arzulayan kimse, kim olursa olsun, ister alışkın bir günahkâr olsun ister olmasın, sebatla bu işte emek vermeli ve onun acısını çekmelidir.

Bu işte tüm insanların emeği vardır; hem günahkârların hem de asla büyük günah işlememiş masumların. Ancak günahkâr olmuş olanların emeği, günah işlememiş olanlardan çok daha büyüktür ve bunun pek haklı bir sebebi vardır. Yine de çoğu zaman öyle olur ki, korkunç ve alışkın günahkârlar olmuş bazı kimseler, bu işin yetkinliğine günah işlememiş olanlardan daha çabuk erişirler. Ve bu, tüm bu dünyanın hayretine mazhar olacak biçimde lütfunu böylesine özel olarak bahşeden Rabbimizin merhametli mucizesidir. Doğrusu Kıyamet Günü'nde, Tanrı ve O'nun tüm lütufları apaçık görüldüğünde durumun pek güzel olacağını umuyorum. O zaman, şimdi sıradan günahkârlar olarak hor görülen, hiçe sayılan ya da değersiz bulunan bazıları ve belki de şimdi korkunç günahkârlar olan bazıları, O'nun katında azizlerle birlikte pek yaraşır biçimde oturacaktır; şimdi pek kutsal görünen ve insanlarca melekler gibi saygı görenlerin bazıları ve belki de henüz ölümcül bir günah işlememiş olanların bazıları ise cehennem mağaraları arasında pek perişan halde oturacaktır.

Buradan görebilirsin ki, bu hayatta hiç kimse bir başkası tarafından, yaptığı iyilik ya da kötülük yüzünden yargılanmamalıdır. Yine de ameller meşru olarak yargılanabilir, iyi ya da kötü olsunlar, fakat insan yargılanamaz.

OTUZUNCU BÖLÜM

Başkalarının kusurlarını kimin kınaması ve ayıplaması gerektiği üzerine.

FAKAT sana sorarım, insanların amelleri kimin tarafından yargılanacaktır?

Elbette onların canları üzerinde yetkisi ve gözetimi olanlar tarafından; bu yetki ya Kutsal Kilise'nin kanunu ve nizamı gereğince açıkça verilmiştir ya da yetkin bir sevgide Kutsal Ruh'un özel dürtüsüyle ruhen gizlice verilmiştir. Herkes sakınsın ki, işinde Kutsal Ruh tarafından içeriden harekete geçirildiğini gerçekten hissetmedikçe, başkalarının kusurlarını kınayıp ayıplamayı kendine vazife edinmeye cüret etmesin; yoksa hükümlerinde pek kolayca yanılabilir. Ve bu yüzden sakın; kendin ile Tanrın ya da ruhani baban arasında dilediğin gibi kendini yargıla ve diğer insanları rahat bırak.

OTUZ BİRİNCİ BÖLÜM

Bir insanın bu işin başlangıcında tüm günah düşüncelerine ve dürtülerine karşı kendini nasıl tutması gerektiği üzerine.

VE Kutsal Kilise'nin hükmü uyarınca kendini meşru bir şekilde düzeltmek için elinden geleni yaptığını hissettiğin andan itibaren, kendini bu işte çalışmaya şevkle vermelisin. Ve o zaman, geçmişteki özel amellerin kendinle Tanrın arasındaki hatırada daima baskı kuracak olursa ya da herhangi bir yeni düşünce yahut herhangi bir günahın dürtüsü gelirse, coşkulu bir sevgi dürtüsüyle onların üzerine mertçe basacak ve ayaklarının altında onları çiğneyeceksin. Ve onları kalın bir unutuş bulutuyla örtmeye çalışacaksın, sanki bu hayatta ne senin tarafından ne de bir başkası tarafından işlenmiş gibi. Ve eğer sık sık yükselirlerse, onları sık sık bastır; kısacası, ne kadar sık yükselirlerse, o kadar sık onları bastır. Ve eğer emeğin büyük olduğunu düşünürsen, onları uzaklaştırmak için ruhani yöntemlerin sanatlarını, hilelerini ve gizli inceliklerini arayabilirsin; bu incelikler bu hayattaki herhangi bir insandan ziyade Tanrı'dan, bizzat tecrübeyle daha iyi öğrenilir.

OTUZ İKİNCİ BÖLÜM

Bu kitabın işinde ruhani bir acemiye yardımcı olan iki ruhani yöntem üzerine.

YİNE de bana doğru geldiği kadarıyla bu incelikten sana biraz bahsedeceğim. Sen sına ve daha iyisini yapabiliyorsan daha iyisini yap. Kendinle Tanrın arasında sana bu kadar sıkıştırmalarını hiç bilmiyormuşsun gibi davranmak için elinden geleni yap. Ve başka bir şeyi, bilmeyiş bulutuna sarılmış olan Tanrı'yı arayarak, sanki onların omuzlarının üzerinden bakmaya çalış. Ve eğer böyle yaparsan, inanıyorum ki kısa bir süre içinde emeğin hafifleyecektir. İnanıyorum ki bu yöntem iyi ve doğru kavranırsa, Tanrı'ya yönelik özlem dolu bir arzudan, O'nu burada mümkün olduğu kadar hissetmek ve görmekten başka bir şey değildir; ve böylesi bir arzu sevgidir ve her zaman hafiflemeyi elde eder.

Bir çare daha vardır, dilersen dene. Onları hiçbir şekilde alt edemeyeceğini hissettiğinde, savaşta yenik düşmüş alçak ve korkak biri gibi altlarında büzül ve onlarla daha fazla çekişmenin senin için yalnızca bir ahmaklık olduğunu, bu yüzden düşmanlarının elindeyken kendini Tanrı'ya teslim ettiğini düşün. Ve o vakit kendini sanki ebediyen helak olmuş gibi hisset. Bu çareye canıgönülden kulak ver, yalvarırım; zira bana öyle gelir ki bu çarenin sınanışında su olup erimelisin. Şüphesiz bana öyle gelir ki bu çare hakkıyla kavranırsa, kendini olduğun gibi, yani bir sefil, bir mundar ve hiçlikten çok daha beter biri olarak bilmekten ve hissetmekten başka bir şey değildir; bu bilme ve hissetme ise alçakgönüllülüktür. Ve bu alçakgönüllülük, yaban domuzlarının yahut azgın, ısırıcı ayıların ağzında can vermek üzere olan çocuğunu esirgeyen bir babanın yaptığı gibi, düşmanlarından senin öcünü almak, seni tutup kaldırmak ve ruhani gözlerini şefkatle kurulamak üzere bizzat Tanrı'nın kudretle inmesini sağlar.

OTUZ ÜÇÜNCÜ

Bu amelde bir ruhun hem özel günahlarından hem de bunların azabından arındığı ve yine de bu hayatta nasıl mükemmel bir huzur bulunmadığı üzerine.

Sana şu vakitte daha fazla çare söylemeyeceğim; zira bunların sınanışını hissedecek lütfa erersen, bana öğretmenlik etmeyi benim sana öğretmemden daha iyi bileceğine inanırım. Zira böyle olması gerekse de, doğrusu kendimin bundan pek uzak olduğunu düşünürüm. Ve bu yüzden bana yardım etmeni niyaz ederim, hem kendin için hem de benim için amel eyle.

Öyleyse devam et ve bir süre gayretle çabala, yalvarırım; bu hünerlere hemen erişemezsen çekilen zahmete alçakgönüllülükle katlan. Zira hakikaten burası senin arafındır; acın bütünüyle geçip çarelerin Tanrı tarafından verildiğinde ve lütufla bir itiyat haline geldiğinde, yalnızca günahtan değil, günahın azabından da arındığından zerre şüphe etmem. Demek istediğim, geçmişteki hususi günahlarının azabıdır, aslî günahın azabı değil. Zira ne kadar gayret gösterirsen göster, o azap ölüm gününe dek senin üzerinde kalacaktır. Yine de, hususi günahlarının bu azabıyla kıyaslandığında seni pek az kışkırtacaktır; buna rağmen büyük bir meşakkatten de geri kalmayacaksın. Zira bu aslî günahtan her gün yeni ve taze günah kıpırtıları fışkıracaktır, bunları her gün yere çalman ve basiretin keskin, çift ağızlı, haşyet veren kılıcıyla biçip atmak için uğraşman gerekir. Ve buradan görebilir ve öğrenebilirsin ki, bu hayatta ne hakiki bir emniyet ne de gerçek bir huzur vardır.

Yine de, bundan ötürü geri dönmemelisin ve başarısızlığından da aşırı derecede korkmamalısın. Zira daha önce söylenen şekilde, yahut daha iyisi elinden geliyorsa daha iyi bir şekilde, geçmiş hususi amellerinin azabını yok edecek lütfa erecek olursan, emin ol ki aslî günahın azabı yahut gelecekte vuku bulacak yeni günah kıpırtıları seni ancak pek az kışkırtabilecektir.

OTUZ DÖRDÜNCÜ

Tanrı'nın bu lütfu hiçbir vasıta olmaksızın bağışladığı ve buna vasıtalarla ulaşılamayacağı üzerine.

Ve şayet bana bu amele hangi vasıtayla erişeceğini sorarsan, Yüce Tanrı'ya, engin lütfu ve büyük keremiyle bunu sana bizzat öğretmesi için yalvarırım. Zira hakikaten bilmeni isterim ki bunu sana ben anlatamam, bunda şaşılacak bir şey de yoktur. Çünkü bu, yalnızca Tanrı'nın işidir ve o ruhun hiçbir hakkı veya liyakati olmaksızın, dilediği ruhta hususi olarak işlenir. Zira bu lütuf olmadan hiçbir aziz ya da melek bunu arzu etmeyi aklından bile geçiremez. Ve inanırım ki Rabbimiz, bu ameli alışkanlık edinmiş günahkârlarda, onlarla kıyaslandığında Kendisini hiçbir vakit pek incitmemiş olan başkalarından çok daha hususi ve çok daha sık, evet, daha hususi ve daha sık işlemeyi lütfedecektir. Ve bunu yapacaktır, çünkü her şeye merhamet eden ve her şeye gücü yeten olarak görünmek ister; dilediği gibi, dilediği yerde ve dilediği zaman amel ettiğinin görülmesini ister.

Yine de O, bu lütfu buna kabil olmayan hiçbir ruha vermez ve bu ameli onda işlemez. Ve yine de, bu lütuf olmaksızın, ister bir günahkârın ruhu olsun ister masum bir ruh olsun, bu lütfa kabil olabilecek hiçbir ruh yoktur. Zira ne masumiyet için verilir ne de günah yüzünden esirgenir. Dikkat et, geri çekilir değil, esirgenir diyorum. Burada hataya düşmekten sakın, yalvarırım; zira hakikate ne kadar yaklaşılırsa, hataya karşı o kadar ihtiyatlı olmak gerekir. Kötü bir niyetim yok, şayet bunu kavrayamazsan, Tanrı gelip sana öğretinceye dek bir kenara koy. Öyle yap ve kendini incitme.

Kibirden sakın, zira o, ihsanları hususunda Tanrı'ya küfreder ve günahkârları cüretkâr kılar.

Gerçekten alçakgönüllü olsaydın, bu amel hakkında dediğim gibi hissederdin, yani Tanrı'nın bunu hiçbir liyakat olmaksızın bağışladığını anlardın. Bu amelin hali öyledir ki, mevcudiyeti bir ruhu ona sahip olmaya ve onu hissetmeye kabil kılar. Ve bu kabiliyete hiçbir ruh onsuz sahip olamaz. Bu amele olan kabiliyet, amelin kendisine ayrılmaksızın birleşmiştir; öyle ki bu ameli kim hissederse yalnızca o buna kabildir, başkası değil. Öyle ki, bu amel olmaksızın bir ruh adeta ölüdür, ne ona göz dikebilir ne de onu arzulayabilir. Onu ne kadar diler ve arzuluyorsan, ona o kadar sahipsindir, ne bir eksik ne bir fazla; yine de bu ne bir iradedir ne de bir arzu, yalnızca ne olduğunu asla bilmediğin bir şeydir ki seni ne olduğunu asla bilmediğin bir şeyi dilemeye ve arzulamaya sevk eder. Daha fazlasını bilmiyorsan hiç dert etme, yalvarırım, yeter ki daima daha fazlasını yapmaya devam et, öyle ki hep amel üzere olasın.

o nesne seninle dilediğini yapsın ve seni nereye isterse oraya götürsün. Bırak o işçi olsun, sen ise yalnızca maruz kalan ol, yalnızca ona bak ve onu kendi haline bırak. Ona yardım edecekmiş gibi işe karışma, yoksa her şeyi berbat edersin diye korkulur. Sen yalnızca ağaç ol, bırak o da Dülger olsun, sen yalnızca ev ol, bırak o da içinde oturan hane sahibi olsun. Bu sırada körleş ve bilme arzusunu kesip at, zira bu sana yardım etmekten çok engel olur. Ne olduğunu asla bilmediğin bir şeyle hoşnutlukla harekete geçirildiğini hissetmen, yahut bu kımıldanışta Tanrı'nın altındaki hiçbir şeye dair özel bir düşünceye sahip olmaman ve niyetinin çıplak bir halde doğrudan Tanrı'ya yönelmiş olması sana fazlasıyla yeter.

Ve eğer böyleyse, o vakit senin iradeni ve arzunu, ne Kendi katından ne de senin tarafından hiçbir vasıta olmaksızın, apaçık bir surette Kendi zatıyla harekete geçirenin yalnızca Tanrı olduğuna sarsılmaz bir inançla güven. Ve sakın korkma, çünkü şeytan bu denli yaklaşamaz. Ne kadar kurnaz bir şeytan olursa olsun, bir insanın iradesini harekete geçirmek için ancak uzaktan, duruma göre ve vasıtalar aracılığıyla gelebilir.

Zira senin iradeni hakkıyla ve vasıtasız olarak hiçbir iyi melek harekete geçiremez, kısacası Tanrı'dan başka hiçbir şey bunu yapamaz. Öyle ki, bu sözlerden (fakat tecrübeyle çok daha açık bir biçimde) anlayabilirsin ki, bu işte insanlar hiçbir vasıta kullanmayacaktır, ne de vasıtalarla oraya erişebilirler. Bütün iyi vasıtalar ona bağlıdır, o ise hiçbir vasıtaya bağlı değildir ve hiçbir vasıta oraya ulaştıramaz.

OTUZ BEŞİNCİ BÖLÜM

Tefekkür çırağının meşgul olması gereken üç vasıta üzerine; okumada, düşünmede ve dua etmede.

YİNE DE, bir tefekkür çırağının meşgul olması gereken vasıtalar vardır ve bunlar şunlardır: Ders, Tefekkür ve Niyaz; yahut senin anlayışına göre şöyle adlandırılabilirler: Okuma, Düşünme ve Dua Etme. Bu üçü hakkında, başka bir adamın kaleminden çıkmış başka bir kitapta, benim sana anlatabileceğimden çok daha iyi yazılmış şeyler bulacaksın; bu yüzden burada sana onların niteliklerinden bahsetmeye gerek yoktur. Fakat sana şunu söyleyebilirim: Bu üçü birbirine öylesine bağlanmıştır ki, başlangıç seviyesinde olanlar ve ilerleyenler için (fakat yetkin olanlar için değil, evet, burada olabileceği kadar) öncesinde bir okuma ya da işitme gelmeksizin düşünme layıkıyla elde edilemez. Bir bakıma okumak ve işitmek birdir: Din adamları kitaplardan okur, avam ise din adamlarının Tanrı'nın kelamını vaaz ettiklerini işittiklerinde onları okur. Başlangıç seviyesinde olanlar ve ilerleyenlerde, öncesinde bir düşünme gelmeksizin dua da layıkıyla elde edilemez. Tecrübeyle gör. Bu aynı usulde, Tanrı'nın gerek yazılı gerek sözlü kelamı bir aynaya benzetilir. Ruhani olarak, ruhunun gözleri senin aklındır; vicdanın ise ruhani çehrendir. Ve tam da gördüğün gibi, eğer cismani çehrende çirkin bir leke varsa, o çehrenin gözleri bir ayna yahut kendisinden başka birinin bildirmesi olmaksızın o lekeyi göremez ve nerede olduğunu bilemez; ruhani olarak da tıpkı böyledir, Tanrı'nın kelamını okumak ya da işitmek olmaksızın, günah alışkanlığıyla körleşmiş bir ruhun vicdanındaki o çirkin lekeyi görmesi insan anlayışı için imkansızdır.

Ve bunun ardından, bir insan cismani veya ruhani bir aynada gördüğünde, yahut başka insanların bildirmesiyle çehresindeki çirkin lekenin cismani veya ruhani olarak nerede olduğunu bildiğinde; ancak o zaman ve daha önce değil, yıkanmak için pınara koşar. Eğer bu leke belirli bir günahsa, o vakit bu pınar Kutsal Kilise'dir ve bu su da icaplarıyla birlikte günahtan arınma itirafıdır. Eğer bu yalnızca kör bir kök ve bir günah kımıldanışıysa, o vakit bu pınar merhametli Tanrı'dır ve bu su da icaplarıyla birlikte duadır. Ve böylece görebilirsin ki, başlangıç seviyesinde olanlar ve ilerleyenlerde, öncesinde bir okuma veya işitme gelmeksizin hiçbir düşünme layıkıyla elde edilemez; ne de düşünme olmaksızın dua elde edilebilir.

BURADA OTUZ ALTINCI BÖLÜM BAŞLAR

Bu kitabın işinde durmaksızın emek verenlerin tefekkürleri üzerine.

FAKAT bu kitabın işinde durmaksızın çalışanlar için durum böyle değildir. Zira onların tefekkürleri, öncesinde gelen hiçbir okuma veya işitme vasıtası olmaksızın ve Tanrı'nın altındaki herhangi bir şeye özel bir nazar atfetmeksizin, kendi sefaletlerine yahut Tanrı'nın iyiliğine dair ani kavrayışlar ve kör sezgilerden ibarettir. Bu ani kavrayışlar ve bu kör sezgiler, insandan ziyade Tanrı'dan öğrenilir. Bugünlerde kendi sefaletine ya da Tanrı'nın iyiliğine dair başka hiçbir tefekkürün olmasa da benim için fark etmez (tabii lütufla ve öğütle bu şekilde harekete geçirildiğini hissediyorsan), yeter ki bu GÜNAH kelimesinde ve bu TANRI kelimesinde sahip olabileceğin cinsten olsun; yahut hangisini dilersen öyle başka bir kelimede olsun. Bu sözlerin niteliklerine bakarak, o bakışla bağlılığını artırmak istercesine aklın merakıyla bu sözleri parçalayıp şerh etmeksizin. Bu durumda ve bu işte hiçbir zaman böyle olmaması gerektiğine kaniyim. Aksine bu kelimeleri bütünüyle bir arada tut; ve günah derken, ne olduğunu asla bilmediğin bir yığını, kendinden başka hiçbir şeyi kastetme. Bana öyle gelir ki, bir yığın halinde böyle donup kalmış, kendinden başka hiçbir şey olmayan bu kör günah nazarında, o vakit olacağın şeyden daha divanece bir şeyi zapt etmeye gerek kalmazdı. Yine de belki de sana bakan biri, bedeninde hiçbir çehre değişikliği olmaksızın gayet vakur bir halde olduğunu; otururken veya yürürken ya da yatarken, yaslanırken, ayaktayken veya diz çökmüşken, her ne haldeysen, tam bir ağırbaşlı sükunet içinde olduğunu düşünürdü.

OTUZ YEDİNCİ BÖLÜM

Bu kitabın işinde daimi işçiler olanların özel duaları üzerine.

Bu lütufta ve bu işte durmaksızın çalışanların tefekkürleri nasıl ki hiçbir vasıta olmaksızın aniden yükselirse, duaları da tıpkı öyle yükselir. Kastettiğim onların hususi dualarıdır, Kutsal Kilise tarafından buyurulan dualar değil. Zira bu işte hakiki çalışanlar hiçbir duaya o denli hürmet etmezler; bu yüzden o duaları, bizden önceki kutsal babalar tarafından buyurulan biçim ve nizamda yerine getirirler. Fakat onların hususi duaları, hiçbir vasıta olmaksızın ya da önceden gelen veya buna eşlik eden özel bir tefekkür bulunmaksızın, Tanrı'ya daima aniden yükselir.

Eğer bu dualar sözlerle edilecekse ki pek nadir değildir, o vakit gayet az sözle edilir; evet, ne kadar az olursa o kadar iyidir. Hatta tek heceli küçük bir sözcük olursa, iki heceliden daha iyi görünür bana; üstelik ruhun işine de daha uygundur, çünkü bu işte çalışan ruhani bir kimse daima ruhun en yüksek ve en yüce noktasında bulunmalıdır. Bunun doğru olduğunu doğanın akışındaki misalden gör.

Bir erkek ya da bir kadın, ani bir yangın tehlikesiyle, bir insanın ölümüyle ya da her ne olursa olsun onunla korkuya kapıldığında, aniden ruhunun zirvesinde, bir aciliyet ve ihtiyaçla feryat etmeye yahut yardım için yakarmaya sürüklenir. Evet, peki nasıl? Kuşkusuz çok sözle değil, iki heceli tek bir sözcükle bile değil. Peki neden böyledir? Çünkü ruhunun ihtiyacını ve işini beyan etmek için bunu fazla uzun bir gecikme sayar. Bu yüzden büyük bir ruhla dehşet içinde patlak verir ve tek heceli küçük bir sözcükle haykırır, tıpkı "yangın" sözcüğü gibi.

Ve nasıl ki bu küçük "yangın" sözcüğü işitenlerin kulaklarını daha çabuk harekete geçirip daha tez delerse, tek heceli küçük bir sözcük de yalnızca söylenmekle veya düşünülmekle kalmayıp ruhun derinliğinde gizlice kastedildiğinde öyle yapar; ki bu derinlik aslında yüksekliktir, zira ruhanilikte hepsi birdir, yükseklik ve derinlik, uzunluk ve genişlik. Ve dişlerin arasında dalgınca mırıldanılan herhangi bir uzun mezmurdan çok daha çabuk deler Her Şeye Gücü Yeten Tanrı'nın kulaklarını. Bu yüzden yazılmıştır ki, kısa dua göğü delip geçer.

OTUZ SEKİZİNCİ BÖLÜM

Kısa duanın göğü nasıl ve neden delip geçtiği üzerine.

VE neden delip geçer göğü, tek bir küçük heceden ibaret bu kısacık dua? Kuşkusuz onu eden kişinin ruhunun yüksekliğinde ve derinliğinde, uzunluğunda ve genişliğinde, tam bir ruhla edildiği için. Yüksekliktedir, çünkü ruhun tüm kudretiyledir. Derinliktedir, çünkü bu küçük hecede ruhun tüm idraki toplanmıştır. Uzunluktadır, çünkü hissettiği gibi daima hissedebilseydi, haykırdığı gibi daima haykırırdı. Genişliktedir, çünkü kendisi için dilediği şeyin aynısını diğer herkes için de diler.

Bir ruhun, Aziz Pavlus'un öğretisi uyarınca tüm azizlerle birlikte ebedi ve bütünüyle sevilmeye layık, her şeye gücü yeten ve her şeyi bilen Tanrı'nın uzunluğunu ve genişliğini, yüksekliğini ve derinliğini bütünüyle değilse de bir bakıma ve kısmen, bu işe uygun düştüğü ölçüde kavradığı an işte bu andır. Tanrı'nın ebediliği O'nun uzunluğudur. Sevgisi O'nun genişliğidir. Kudreti O'nun yüksekliğidir. Ve bilgeliği O'nun derinliğidir. Kendisini yaratan Tanrı'nın suretine ve benzeyişine lütuf vasıtasıyla böylesine yaklaşmış bir ruhun Tanrı tarafından çabucak işitilmesine şaşmamak gerek! Evet, Tanrı'ya adeta bir düşman gibi olan fazlasıyla günahkâr bir ruh olsa bile, şayet lütuf vasıtasıyla ruhunun yüksekliğinde ve derinliğinde, uzunluğunda ve genişliğinde böylesi küçük bir heceyi haykıracak hale gelebilirse, feryadının dehşetli nidası sebebiyle Tanrı tarafından daima işitilir ve yardım görür.

Misalden gör. Senin can düşmanın olan bir kimsenin, öylesine korkuya kapılıp ruhunun zirvesinde bu küçük "yangın" sözcüğünü ya da "yetişin" sözcüğünü haykırdığını işitsen, düşmanın olduğuna hiç bakmadan, sırf bu feryadın acıklılığıyla yüreğinde uyanıp kabaran katıksız merhamet yüzünden ayağa kalkarsın; evet, kış ortasının gecesi olsa bile; ve ateşini söndürmesine yardım edersin ya da sıkıntısı içinde onu teskin edip yatıştırırsın. Ey Rab! Madem bir insan lütuf içinde bu denli merhametli kılınabiliyor, düşmanlığına rağmen düşmanına böylesine merhamet ve şefkat duyabiliyor; insanın lütufla sahip olduğu her şeye doğası gereği sahip olan Tanrı, ruhunun yüksekliğinde ve derinliğinde, uzunluğunda ve genişliğinde edilen ve işlenen ruhtaki bir feryada ne denli şefkat ve merhamet göstermez? Ve çok daha fazlasını, şüphesiz kıyas kabul etmeyecek ölçüde çok daha fazla merhamet gösterecektir; çünkü doğası gereği sahip olunan şey, lütufla sahip olunan şeye kıyasla ebedi bir şeye daha yakındır.

OTUZ DOKUZUNCU BÖLÜM

Kusursuz bir çalışanın nasıl dua edeceği, duanın kendi içinde ne olduğu ve şayet insan sözlerle dua edecekse, hangi sözlerin duanın tabiatına en çok uyduğu üzerine.

VE bu nedenle, ruhumuzun yüksekliğinde ve derinliğinde, uzunluğunda ve genişliğinde dua edilmelidir. Üstelik çok sözle değil, tek heceli küçük bir sözcükle.

Peki ne olmalıdır bu sözcük? Elbette duanın tabiatına en uygun düşen bir sözcük. Peki hangi sözcüktür bu? Önce duanın kendi içinde tam olarak ne olduğunu görelim, ardından hangi sözcüğün duanın tabiatına en iyi uyacağını daha açıkça bilebiliriz.

Dua özünde, iyiliğin elde edilmesi ve kötülüğün uzaklaştırılması için Tanrı'ya yönelmiş dindarane bir niyetten başka bir şey değildir. Mademki bütün kötülükler, gerek sebepleri gerekse varlıkları bakımından günahta toplanmıştır, öyleyse kötülüğün defedilmesi için bütün dikkatimizle dua etmek istediğimizde, bu küçük "günah" sözcüğünden başka hiçbir şey söylemeyelim, düşünmeyelim veya kastetmeyelim, daha fazla kelime de etmeyelim. İyiliğin elde edilmesi için canıgönülden dua etmek istediğimizde de, gerek kelimeyle gerek düşünceyle gerekse arzuyla, şu "Tanrı" sözcüğünden başka hiçbir şey haykırmayalım, daha fazla kelime de etmeyelim. Zira hem sebebi hem de varlığı bakımından bütün iyilikler Tanrı'dadır. Bu sözcükleri diğer tüm sözcüklerin önüne koymama şaşma. Çünkü bu iki sözcük gibi bütün iyiliği ve bütün kötülüğü böylesine eksiksizce içinde toplayan daha kısa sözcükler bulabilseydim ya da Tanrı bana başka sözcükler seçmemi öğretmiş olsaydı, o vakit onları alır, bunları bırakırdım; senin de böyle yapmanı öğütlerim. Sözcük bulmak için zihnini yorma, zira bu yolla ne amacına ne de bu işe asla ulaşamazsın, çünkü bu asla çalışıp çabalamakla elde edilmez, yalnızca ve sadece lütufla kazanılır. Bu nedenle, ben burada bunları koymuş olsam da, dua etmek için Tanrı'nın seni yönelttiği sözcüklerden başkasını alma. Yine de Tanrı seni bunları almaya yöneltirse, onları bırakmanı öğütlemem; sözcüklerle dua edeceksen bunu kastederim, yoksa başka türlü değil. Zira bunlar pek kısa sözcüklerdir. Burada duanın kısalığı çokça övülse de, duanın sıklığı hiçbir şekilde dizginlenmez. Çünkü daha önce söylendiği gibi, ruhun enginliğinde dua edilir; öyle ki, hasretini çektiği şeye bütünüyle kavuşacağı vakte dek asla durmamalıdır. Bunun örneğini, yukarıda anlatılan biçimde korkuya kapılmış bir erkekte veya kadında görürüz. Zira onların, çektikleri dertten ötürü büyük ölçüde bir yardım elde edene kadar, şu küçük "imdat" sözcüğünü veya şu küçük "yangın" sözcüğünü haykırmaktan asla geri durmadıklarını pekâlâ görürüz.

KIRKINCI BÖLÜM

Bu iş sırasında ruhun ne kendi içindeki herhangi bir kusura ne de kendi içindeki herhangi bir erdeme hususi bir nazarla bakmaması gerektiğine dair

Sen de aynı şekilde, ruhunu bu "günah" sözcüğünün manevi anlamıyla doldur ve ister hafif ister ölümcül olsun, hiçbir günah türüne hususi bir nazarla bakma: Kibir, Öfke ya da Haset, Tamahkârlık, Tembellik, Oburluk ya da Şehvet. Tefekkür ehli için günahın ne olduğunun ya da ne kadar büyük bir günah olduğunun ne önemi vardır? Zira onlar için tüm günahlar, bu iş sırasında, kendi içlerinde aynı derecede büyük görünür; çünkü en küçük günah bile onları Tanrı'dan ayırır ve onları manevi huzurlarından alıkoyar.

Ve günahı, ne olduğunu asla bilemediğin bir yığın gibi, ama kendinden başka bir şey olmadığını hisset. Ve o vakit manevi olarak durmaksızın birbiri ardına haykır: "Günah, günah, günah! Çık, çık, çık!" Bu manevi haykırış, herhangi bir insanın sözünden ziyade, Tanrı'dan tecrübe yoluyla daha iyi öğrenilir. Zira özel bir düşünce ya da herhangi bir kelime telaffuzu olmaksızın, saf ruhta olduğunda en makbuldür; meğerki ruhun coşkunluğundan ötürü ara sıra kelimelere dökülsün ve böylece beden ile ruhun her ikisi de günahın kederi ve ağırlığıyla dolsun.

Bu küçük "Tanrı" sözcüğüyle de aynı şekilde davranacaksın. İster iyi, daha iyi ya da hepsinden iyi olsun, bedensel ya da manevi olsun, O'nun işlerinden hiçbirine ya da herhangi bir lütufla insanın ruhunda işlenebilecek herhangi bir erdeme hususi bir nazarla bakmaksızın, ruhunu onun manevi anlamıyla doldur; bunun alçakgönüllülük mü yoksa sevgi mi, sabır mı yoksa perhiz mi, umut, iman ya da ölçülülük mü, iffet ya da gönüllü yoksulluk mu olduğuna bakma. Tefekkür ehli için bunun ne önemi vardır? Zira onlar bütün erdemleri Tanrı'da bulur ve hissederler; çünkü gerek sebebi gerekse varlığı bakımından her şey O'ndadır. Zira Tanrı'ya sahip olsalardı bütün iyiliğe sahip olacaklarını düşünürler ve bu nedenle hususi bir nazarla hiçbir şeye tamah etmezler, yalnızca iyi olan Tanrı'yı isterler. Lütfun elverdiği ölçüde sen de aynı şekilde yap: Tanrı'yı her şey, her şeyi de Tanrı bil, öyle ki aklında ve iradende Tanrı'dan başka hiçbir şey işlemesin. Ve bu sefil hayatta yaşadığın sürece, sanki varlığının özüyle birleşmiş ve donup kalmış gibi, bu iğrenç ve kokuşmuş günah yığınını her daim bir nebze hissetmek zorunda olduğundan, bu iki sözcüğü, yani günah ve Tanrı sözcüklerini sırayla kastetmelisin. Şu genel bilgiyle ki, Tanrı'ya sahip olsaydın günahtan yoksun kalırdın ve günahtan yoksun kalabilseydin, o vakit Tanrı'ya sahip olurdun.

BURADA KIRK BİRİNCİ BÖLÜM BAŞLAR

Bunun altındaki diğer bütün işlerde insanların ölçülü davranması gerektiğine, fakat bunda hiçbir ölçü olmayacağına dair

Ve dahası, bana bu işte nasıl bir ölçü gözetmen gerektiğini sorarsan, sana cevap verir ve derim ki, hiç mi hiç! Zira diğer bütün işlerinde bir ölçü gözetmelisin; yemekte ve içmekte, uyumakta ve bedenini aşırı soğuktan ya da sıcaktan korumakta, uzun uzadıya dua etmekte ya da okumakta veya din kardeşinle sohbet etmekte olduğu gibi. Bütün bunlarda ne çok fazla ne de çok az olmaları için ölçüyü korumalısın. Fakat bu işte hiçbir ölçü tutmayacaksın, zira yaşadığın sürece bu işten asla geri durmamanı isterim.

Orada her daim aynı tazelikte kalacağını söylemiyorum, çünkü bu mümkün değildir. Zira bazen hastalık ve bedendeki ve ruhtaki diğer düzensiz haller, doğanın diğer pek çok gereksinimiyle birlikte seni fazlasıyla alıkoyacak ve çoğu kez bu çalışmanın yüceliğinden aşağı çekecektir. Fakat diyorum ki, onu ya ciddiyetle ya da oyunla, yani ya fiilen ya da niyetle daima elinde tutmalısın. Bu yüzden Tanrı aşkına, elinden geldiğince hastalıktan sakın ki, gücün yettiğince kendi dermansızlığına kendin sebep olmayasın. Zira sana doğrusunu söyleyeyim, bu çalışma hem bedende hem de ruhta tam bir sükûnet, tam bir bütünlük ve temiz bir hal gerektirir.

Bu yüzden Tanrı aşkına, bedeninde ve ruhunda kendini basiretle yönet ve elinden geldiğince sağlığını koru. Eğer hastalık gücünü aşarak gelirse, sabret ve uysallıkla Tanrı'nın merhametini bekle, o vakit her şey yeterince iyidir. Zira sana doğrusunu söyleyeyim, hastalıkta ve diğer türlü sıkıntılarda gösterilen sabır, çoğu zaman Tanrı'yı, sağlıklıyken duyabileceğin her türlü hoş ibadetten çok daha fazla hoşnut eder.

KIRK İKİNCİ BÖLÜM

Bu işte ölçüsüz davranmakla insanın diğer her şeyde ölçüyü koruyacağı, aksi takdirde bunu asla başaramayacağı üzerine.

Fakat belki bana yeme içmede, uykuda ve diğer bütün bu hususlarda kendini nasıl basiretle yöneteceğini sorarsın. Buna sana oldukça kısa bir cevap vermek niyetindeyim: "Alabildiğini al." Bu çalışmayı durmaksızın ve ölçüsüzce, daima yap; o vakit diğer bütün işlere büyük bir basiretle başlamayı ve onları bırakmayı pek iyi bileceksin. Zira gece gündüz bu çalışmayı ölçüsüzce sürdüren bir ruhun, bu dışsal işlerin herhangi birinde yanılacağına inanamam; yoksa bana öyle gelir ki her zaman yanılacaktır.

Bu yüzden, eğer ruhumun içinde bu manevi çalışmaya uyanık ve gayretli bir nazar kılabilseydim, o vakit yemede ve içmede, uyumada ve konuşmada ve bütün dışsal işlerimde bir kayıtsızlık içinde olurdum. Zira doğrusu inanırım ki, bunlarda basirete, aynı şeylere gayretle nazar edip bu nazarla onlara bir sınır ve ölçü koymaya çalışmaktan ziyade, böylesi bir kayıtsızlıkla daha çabuk erişirim. Hakikaten, yapabileceğim ya da söyleyebileceğim hiçbir şeyle bunu bu şekilde gerçekleştiremezdim. İnsanlar ne derse desin, tecrübe buna şahitlik etsin. Bu yüzden kör bir sevgi kıpırtısıyla yüreğini yukarı kaldır; bir günahı, bir Tanrı'yı kastet. Tanrı'ya sahip olmak istersin, günahtan ise yoksun kalmak istersin. Tanrı seni ister, günahtan ise eminsin. Şimdi iyi Tanrı sana yardım etsin, çünkü şimdi ona muhtaçsın!

KIRK ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

Bu çalışmanın mükemmelliği bu hayatta herhangi bir ruhta hakikaten hissedilecekse, insanın kendi varlığına dair tüm biliş ve duyuşunun mutlaka yitirilmesi gerektiği üzerine.

Aklında ve iradende Tanrı'dan başka hiçbir şeyin işlememesine dikkat et. Tanrı'nın altındaki her şeye dair tüm biliş ve duyuşu yıkmaya çalış ve hepsini unutuş bulutunun çok aşağısında çiğne. Şunu anlamalısın ki, bu çalışmada yalnızca kendinden başka diğer bütün yaratılanları, onların amellerini ya da kendininkileri unutmakla kalmayacak, aynı zamanda Tanrı uğruna, diğer bütün yaratılanları ve amellerini unuttuğun gibi hem kendini hem de kendi amellerini unutacaksın. Zira kâmil bir âşığın hali, yalnızca sevdiği şeyi kendisinden daha çok sevmek değil, aynı zamanda sevdiği şey uğruna bir bakıma kendinden nefret etmektir.

Kendine böyle yapacaksın: Aklında ve iradende işleyen her şeyden, yalnızca Tanrı olmadığı sürece, tiksinecek ve bıkacaksın. Zira muhakkak ki aksi takdirde, her ne olursa olsun, seninle Tanrın arasındadır. Ve seninle Tanrın arasında ne olduğunu asla bilmediğin murdar, kokuşmuş bir yığın olan günahı her daim hissettiğinde, kendini düşünmekten tiksinip nefret etmene şaşmamalıdır; o yığın ise kendinden başka bir şey değildir. Çünkü onun, varlığının özüyle birleştiğini ve pıhtılaştığını, evet, sanki ayrılmaz bir halde olduğunu düşüneceksin.

Bu yüzden her türlü yaratılmışa dair tüm biliş ve duyuşu kırıp yok et; fakat en çok da kendininkini. Zira diğer bütün yaratılmışlara dair biliş ve duyuş, senin kendin hakkındaki biliş ve duyuşuna bağlıdır; ona kıyasla diğer bütün yaratılmışlar kolayca unutulur. Zira kendini gayretle sınamaya koyulursan göreceksin ki, diğer bütün yaratılmışları ve onların tüm amellerini, evet ve buna ek olarak kendi tüm amellerini unuttuğunda, arkasından seninle Tanrın arasında yine de kendi varlığına dair çıplak bir biliş ve duyuş kalacaktır; bu çalışmanın mükemmelliğini hakikatiyle hissedeceğin vakit gelmeden önce, bu biliş ve duyuşun da her daim yok edilmesi gerekir.

kanıtı, diğer tüm yaratılmışları ve onların tüm işlerini, evet ve dahası kendi tüm işlerini unuttuğunda bulacaksın, sonrasında seninle Tanrın arasında, kendi varlığının çıplak bir bilişi ve duyuşu yaşamaya devam edecektir, bu işin yetkinliğini dosdoğru hissedeceğin vakit gelmeden önce, bu biliş ve duyuşun her daim yok edilmesi gerekir.

KIRK DÖRDÜNCÜ

Bir ruhun, kendi varlığının tüm biliş ve duyuşunu yok etmek için kendi payına nasıl hazırlanacağı.

AMA şimdi bana, kendi varlığının bu çıplak biliş ve duyuşunu nasıl yok edebileceğini soruyorsun. Zira belki de düşünürsün ki, şayet bu yok edilirse, diğer bütün engeller de yok edilmiş olur, ve eğer böyle düşünüyorsan, pek doğru düşünürsün. Lakin buna cevaben sana derim ki, Tanrı tarafından pek cömertçe verilmiş pek özel bir lütuf ve buna ek olarak senin payına bu lütfu almaya pek uygun bir kabiliyet olmaksızın, varlığının bu çıplak biliş ve duyuşu hiçbir surette yok edilemez. Ve bu kabiliyet, güçlü ve derin bir ruhani kederden başka bir şey değildir.

Fakat bu kederde senin temkinli olman gerekir, şu minvalde, bu keder vaktinde ne bedenini ne de ruhunu aşırı derecede hoyratça zorlamamaya dikkat etmeli, keder içinde baştan aşağı hıçkırıklara boğulmuş ve gömülmüş olarak, sanki uykulu bir dalgınlıktaymış gibi tam bir sükunetle oturmalısın. Bu gerçek kederdir, bu yetkin kederdir ve ne mutlu bu kedere erişebilene. Bütün insanların bir keder sebebi vardır, ama özellikle var olduğunu bilen ve duyan kimse, en çok keder sebebini hisseder. Bunun kıyasında diğer bütün kederler, ciddiyetin yanındaki bir oyun gibidir. Zira yalnızca ne olduğunu değil, var olduğunu da bilip hisseden kimse, canıgönülden kederlenebilir. Ve bu kederi hiç hissetmemiş olan kimse kederlenebilir, çünkü henüz yetkin kederi hiç hissetmemiştir. Bu keder elde edildiğinde, ruhu yalnızca günahtan değil, aynı zamanda günah yüzünden hak ettiği azaptan da arındırır, dahası, bir ruhu, insandan varlığının bütün biliş ve duyuşunu çekip alan o sevinci kabul etmeye muktedir kılar.

Bu keder, şayet dosdoğru kavranırsa, kutsal arzuyla doludur, aksi halde hiçbir insan bu hayatta ona ne katlanabilir ne de dayanabilirdi. Zira bir ruh, doğru amelinin verdiği bir tür teselliyle bir nebze beslenmemiş olsaydı, varlığının biliş ve duyuşundan çektiği acıya dayanamazdı. Çünkü ne vakit burada olabileceği kadarıyla, ruhun arılığı içinde Tanrısının hakiki bir biliş ve duyuşuna sahip olmak istese ve ardından buna muktedir olmadığını hissetse, zira biliş ve duyuşunu her daim kendisinin iğrenç, kokuşmuş bir külçesiyle meşgul edilmiş ve doldurulmuş bulur, ki bu külçeden her zaman nefret edilmeli, hor görülmeli ve terk edilmelidir, şayet yetkinlik dağında bizzat Kendisinden ders almış Tanrı'nın yetkin bir müridi olacaksa, işte o vakit kederden neredeyse çıldıracak gibi olur. Öyle ki ağlar, feryat eder, çabalar, lanetler ve beddua eder, kısacası, kendinden öylesine ağır bir yük taşıdığını düşünür ki, yeter ki Tanrı hoşnut olsun, başına ne geleceğini hiç umursamaz. Yine de bütün bu keder içinde yok olmayı arzulamaz, zira bu şeytani bir delilik ve Tanrı'ya karşı bir hürmetsizlik olurdu. Aksine, var olmayı pekala ister, ve varlığının biliş ve duyuşundan yoksun kalmayı durmaksızın arzulasa da, varlığının lütfu ve değeri için Tanrı'ya tüm kalbiyle şükretmeye niyet eder.

Bu kederi ve bu arzuyu, şayet Tanrı lütfederse, yetkin sevgide, burada sahip olunabileceği kadarıyla, Tanrı ile yetkin bir biçimde birleşecekleri vakit gelmeden önce, Tanrı'nın kendi iyi niyetine ve onların beden ve ruhtaki, mertebe ve yaratılıştaki uygun kabiliyetlerine göre ruhani müritlerine öğretmeyi tensip buyurduğu gibi, ya bu minvalde ya da bir başkasında her ruh kendi içinde taşımak ve hissetmek zorundadır.

KIRK BEŞİNCİ

Bu işte vuku bulabilecek bazı aldanışların güzel bir izahı.

LAKİN sana bir şey söyleyeyim ki, bu işte, ruhani amelde henüz iyice pişmemiş ve sınanmamış genç bir mürit pek kolayca aldanabilir, ve şayet tez vakitte uyanık davranmazsa ve bırakıp bir öğüde boyun eğecek lütfa ermezse, belki de bedensel güçleri helak olur ve ruhani duyularında hayale kapılır. Ve bütün bunlar kibirden, tensellikten ve aklın yersiz merakından ileri gelir.

Ve bu aldanış şu şekilde vuku bulabilir. Takva mektebine yeni adım atmış genç bir erkek veya kadın, bu kederin ve bu arzunun okunduğunu ve konuşulduğunu işitir, insanın yüreğini Tanrı'ya nasıl yükselteceğini ve durmaksızın Tanrısının sevgisini hissetmeyi nasıl arzulayacağını dinler. Ve aklın yersiz merakı içinde, bu sözleri kastedildikleri gibi ruhani olarak değil de derhal tensel ve bedensel olarak kavrarlar, ve göğüslerindeki tensel yüreklerini insafsızca hırpalarlar. Ve gerek lütuf eksikliğinden, gerekse kendi içlerindeki kibir ve meraktan ötürü, damarlarını ve bedensel güçlerini öylesine hoyratça ve kaba bir şekilde zorlarlar ki, kısa bir süre içinde ya cinnetlere, yorgunluğa ve beden ile ruhta bir tür hevessiz dermansızlığa düşerler, bu da onların kendilerinden geçip gitmelerine ve sanki beden ve ruhun dinlenmesi içinmiş gibi, dışarıda bazı sahte ve beyhude tensel ve bedensel teselliler aramalarına yol açar, ya da şayet buna düşmezlerse, bu sahte, kaba ve ruhani olmayan amel vaktinde bedenlerinin göğsündeki tabiatlarının tensel sürtünmesinden ve ruhani körlükten ötürü, göğüslerinin tabiatın fıtri olmayan bir hararetiyle alevlenmesini hak ederler

bedenlerini yanlış yönetmelerinden veya bu yapmacık amelden ileri gelir; ya da gururlarından, tenselliklerinden ve akıl meraklarından ötürü ruhani düşmanları olan İblis'in meydana getirdiği sahte bir sıcaklığa kapılırlar. Yine de ihtimal ki bunun, Kutsal Ruh'un lütfu ve iyiliğiyle elde edilmiş ve tutuşturulmuş sevgi ateşi olduğunu sanırlar. Doğrusu bu aldanıştan ve onun kollarından nice fenalıklar doğar, nice riyakarlık, nice sapkınlık ve nice yanılgı çıkar. Zira Tanrı'nın mektebinde hakiki bir duyuşun ardından hakiki bir biliş nasıl gelirse, İblis'in mektebinde de böylesi sahte bir duyuşun peşi sıra sahte bir biliş öylece gelir. Zira sana doğrusunu söyleyeyim ki, Tanrı'nın tefekkür ehli olduğu gibi İblis'in de kendi tefekkür ehli vardır.

Bu sahte duyuş ve ardından gelen sahte biliş aldanışı, aldananların hallerinin çeşitliliğine ve ince durumlarına göre türlü ve şaşırtıcı başkalıklar gösterir, tıpkı kurtulanların hakiki duyuş ve bilişlerinde olduğu gibi. Fakat eğer bu işte amel etmeye niyetlenirsen, senin maruz kalacağına inandığım aldanışlardan başkasını buraya koymuyorum. Zira bu ulu bilginlerin ve senden başka derecelerdeki erkek ve kadınların nasıl aldandığını bilmek sana ne fayda sağlar? Muhakkak ki hiçbir fayda sağlamaz; bu yüzden bu işte gayret gösterirsen senin başına gelebilecek olanlardan gayrısını sana anlatmıyorum. Ve eğer bunlarla sınanacak olursan amelinde uyanık olasın diye sana bunu söylüyorum.

KIRK ALTINCI BÖLÜM BURADA BAŞLAR

Bir kimsenin bu aldanışlardan nasıl kaçınacağına ve bedenin taşkınlığından ziyade ruhun şevkiyle nasıl amel edeceğine dair iyi bir öğreti.

VE bundan ötürü Tanrı aşkına bu işte ihtiyatlı ol, göğsündeki yüreğini pek hoyratça ve haddinden fazla zorlama; değersiz bir güçten ziyade bir heves ve şevkle amel et. Zira ne kadar şevkle olursa, o kadar alçakgönüllü ve ruhani olur; ne kadar hoyratça olursa, o kadar bedeni ve hayvani olur. Bu yüzden uyanık ol, çünkü bu amelin yüce dağına dokunmaya cüret eden her hayvani yürek muhakkak taşlanarak kovulacaktır. Taşlar tabiatları gereği sert ve kurudur, çarptıkları yeri pek fena incitirler. Şüphesiz bu tür hoyrat zorlamalar bedeni duyuşun tenselliğine pek sıkı bağlanmıştır ve lütfun her türlü bilişinden yana pek kurudur; zavallı ruhu pek fena incitir ve onu iblislerin uydurduğu kuruntular içinde cerahatlendirirler. Bu yüzden bu hayvani hoyratlığa karşı tetikte ol, gerek bedende gerekse ruhta yumuşak ve vakur bir tavırla, şevkle sevmeyi öğren; Rabbimizin iradesini nezaketle ve tevazuyla bekle, ne kadar acıkmış olursan ol, açgözlü bir tazı gibi aceleyle kapıp koparma. Ve latife yollu söylensin, gücünün yettiğini yapmanı, tıpkı O'nu görmeyi, O'na sahip olmayı veya O'nu hissetmeyi ne kadar arzuladığını O'na katiyen belli etmek istemezmiş gibi, ruhunun hoyrat ve büyük kımıldanışını dizginlemeni salık veririm.

İhtimal ki bunun çocukça ve oyunbazca söylendiğini düşünürsün. Lakin inanırım ki, dediğim gibi yapma ve hissetme lütfuna eren kimse, babanın evladıyla öpüşüp sarılarak oynaştığı gibi, O'nunla tatlı bir oyun neşesi hisseder ve bu hali pek hoş olur.

KIRK YEDİNCİ BÖLÜM

Ruhun arılığı içinde bu amele dair ince bir öğreti; bir ruhun arzusunu bir bakıma Tanrı'ya, tam tersi şekilde ise insana nasıl göstermesi gerektiğini beyan eder.

BÖYLE çocukça, sanki delice ve tabii basiretten yoksunmuş gibi konuşmama şaşmayasın; zira bunu belirli sebeplerle yapıyorum ve bana öyle gelir ki, tıpkı şimdi sana olduğum gibi, Tanrı'daki bazı has dostlarıma da günlerdir hem böyle hissetmeye, hem böyle düşünmeye, hem de böyle söylemeye sevk edildim.

Yüreğinin arzusunu Tanrı'dan gizlemeni sana buyurmamın bir sebebi şudur: Böyle bir gizleme yoluyla, senin faydana olacak ve arzun yerine gelecek şekilde, O'nun bilişine, senin henüz gösterebileceğine inandığım başka herhangi bir gösterme biçiminden çok daha berrak ulaşacağını umarım. Diğer bir sebep ise, böylesi gizli bir gösterişle seni bedeni duyuşun taşkınlığından çıkarıp ruhani duyuşun arılığına ve derinliğine ulaştırmak istememdir; ve böylece nihayetinde, ruhani birlik ve irade uyumu içinde, Tanrı'n ile senin arandaki o yakıcı sevginin ruhani bağını düğümlemene yardım etmektir.

Bunu iyi bilirsin ki Tanrı bir Ruh’tur; her kim O’nunla birleşecekse, uydurma her türlü bedensel şeyden bütünüyle uzak, ruhun hakikatinde ve derinliğinde olmalıdır. Her şeyin Tanrı tarafından bilindiği ve O’nun bilgisinden ne bedensel ne de ruhani hiçbir şeyin gizlenemeyeceği gerçektir. Fakat O bir Ruh olduğundan, ruhun derinliğinde saklı olan şey, herhangi bir bedensellik kılığının karıştığı herhangi bir şeyden çok daha açık bir şekilde O’na malum olur ve gösterilir. Zira tüm bedensel şeyler, yaratılış düzeni gereği Tanrı’ya her türlü ruhani şeyden daha uzaktır. Bu nedenle öyle görünmektedir ki arzumuz herhangi bir bedensellik maddesiyle karıştığı sürece, tıpkı ruhta ve bedende birlikte gerilip çabaladığımız anlardaki gibi, itidal içinde, saflıkta ve ruhun derinliğinde daha dindarca ve daha şevkle yapılmış olsaydı olacağından, Tanrı’ya daha uzaktır. Ve böylece, arzunun kıpırtısını Tanrı’dan örtüp gizlemeni sana neden bu denli çocukça emrettiğimin sebebini burada bir nebze ve kısmen görebilirsin. Yine de sana bunu düpedüz gizlemeni emretmiyorum; zira hiçbir şekilde yapılamayacak bir şeyi sana açıkça yapmanı emretmek, bir ahmakın buyruğu olurdu. Lakin sana bunu gizlemek için elinden geleni yapmanı emrediyorum. Peki neden böyle emrediyorum? Elbette bunu ruhun derinliklerine, bedenselliğin her türlü kaba karışımından uzağa atmanı istediğim için; zira bu karışım onu daha az ruhani kılacak ve o ölçüde Tanrı’dan uzaklaştıracaktır; ve çünkü iyi bilirim ki ruhun ne kadar çok ruhaniliğe sahipse, o kadar az bedenselliğe sahiptir, Tanrı’ya o kadar yakındır, O’nu o kadar hoşnut eder ve O’nun tarafından o kadar berrak görülebilir. O’nun bakışının herhangi bir zamanda ya da herhangi bir şeyde diğerinden daha berrak olabileceğinden değil, çünkü O daima değişmezdir; fakat ruhun saflığında olduğunda O’na daha çok benzediği içindir, çünkü O bir Ruh’tur. O’na bildirmemek için elinden geleni yapmanı sana emretmemin bir başka sebebi daha vardır, çünkü sen, ben ve bizim gibi pek çokları, ruhani olarak söylenen bir şeyi bedensel olarak kavramaya o kadar yatkınızdır ki şayet sana yüreğinin kıpırtısını Tanrı’ya göstermeni emretmiş olsaydım, tıpkı yüreğinde gizli bir şeyi bedensel bir insana gösterdiğin zamanki gibi, O’na ya bir jestle, ya sesle, ya sözle ya da başka kaba bir bedensel zorlamayla bedensel bir gösterişte bulunabilirdin; ve bu ölçüde senin amelin murdar olurdu. Zira bir şey insana başka türlü, Tanrı’ya ise başka türlü gösterilir.

KIRK SEKİZİNCİ BÖLÜM

Tanrı’ya hem bedenle hem de ruhla nasıl hizmet edileceği ve Tanrı’nın insanları her ikisinde de nasıl ödüllendireceği; ve dua vaktinde bedene düşen tüm o seslerin ve tatlılığın hem iyi hem de kötü olduğunu insanların nasıl bileceği üzerine.

Bunu, ağzınla dua etmeye yöneldiğinde ya da ruhundaki dindarlık coşkusunun bolluğundan ötürü Tanrı’ya bir insanlaymış gibi konuşup taştığında ve içinde hissettiğin gibi güzel bir söz söylemek istediğinde vazgeçesin diye söylemiyorum; tıpkı, "İyi İSA! Güzel İSA! Tatlı İSA!" ve benzeri sözlerde olduğu gibi. Hayır, Tanrı korusun bunu böyle anlamayasın! Zira gerçekten bunu kastetmiyorum ve Tanrı’nın birleştirdiği şeyi, bedeni ve ruhu ayırmaktan Tanrı’ya sığınırım. Zira Tanrı’ya yaraşır olduğu üzere, hem bedenle hem de ruhla birlikte hizmet edilmelidir ve O, insana mutluluktaki mükâfatını hem bedende hem de ruhta verecektir. Ve bu mükâfatın bir teminatı olarak, bazen O, dindar kullarının bedenini henüz bu hayattayken tutuşturacaktır; bir ya da iki kez değil, belki de çok sık ve dilediğince, bütünüyle harikulade bir tatlılık ve tesellilerle. Bunların bazıları duyularımızın pencerelerinden dışarıdan bedene girmez, bilakis içeriden gelir; ruhani sevincin bolluğundan ve ruhtaki hakiki dindarlıktan doğup fışkırır. Böyle bir teselliden ve böyle bir tatlılıktan şüphe edilmemelidir; ve kısacası, bunu hisseden kimsenin ondan şüphe edemeyeceğine inanırım.

Fakat dışarıdan ansızın gelen ve nereden geldiğini asla bilmediğin diğer tüm tesellilerden, seslerden, sevinç ve tatlılıktan şüphe etmeni rica ederim. Zira bunlar hem iyi hem kötü olabilir; eğer iyilerse iyi bir melek tarafından, kötülerse kötü bir melek tarafından meydana getirilmişlerdir. Ve sana öğrettiğim gibi ya da daha iyisini yapabiliyorsan aklın merakından doğan hileleri ve tensel yüreğin nizamsız zorlamaları bertaraf edilirse, bu hiçbir şekilde kötü olamaz. Peki bu neden böyledir? Kuşkusuz bu tesellinin sebebi yüzündendir; yani saf ruhta ikamet eden dindarane sevgi kıpırtısı yüzünden. O, Her Şeye Gücü Yeten Tanrı’nın eliyle, aracısız var edilmiştir; bu yüzden bu hayatta insanın başına gelebilecek her türlü vehimden veya her türlü yanlış zandan daima uzak olması gerekir.

Ve diğer tesellilere, seslere ve tatlılığa gelince, bunların iyi mi yoksa kötü mü olduğunu nasıl bilmen gerektiğini sana şu anda anlatmayı düşünmüyorum; bunun sebebi de buna gerek olmadığını düşünmemdir. Zira bunu başka bir yerde, başka bir kimsenin eserinde, benim söyleyebileceğimden veya yazabileceğimden bin kat daha iyi yazılmış olarak bulabilirsin; tıpkı burada sunduğum bu şeyi de, burada olduğundan çok daha iyi bulabileceğin gibi. Fakat bundan ne çıkar? Bu yüzden, daha önce sözlerinle, şimdi de amellerinle bana varlığını gösterdiğin yüreğinin arzusunu ve kıpırtısını yerine getirmekten geri durmayacağım ve bu bana usanç vermeyecektir.

Fakat duyularının pencerelerinden içeri giren ve hem iyi hem de kötü olabilen o sesler ve o tatlılıklar hakkında sana şunu söyleyebilirim, sana anlattığım bu kör, dindar ve bu şevkli sevgi kıpırtısını durmaksızın tatbik et; o vakit hiç şüphem yok ki, bu kıpırtı sana onlar hakkında gereğince bilgi veremeyecektir [?]. Ve şayet ilk başta yabancı oldukları için onlardan ötürü bir nebze şaşkınlığa düşsen bile, bu kıpırtı senin için şunu yapacaktır, Tanrı'nın Ruhu aracılığıyla içeride mucizevi bir biçimde ya da dışarıda basiretli bir pederin öğüdüyle senden yana emin olunana dek, onlara hiçbir şekilde fazlaca itimat etmeyesin diye yüreğini sımsıkı bağlayacaktır.

ELLİNCİ BÖLÜM

Saf sevginin ne olduğu ve bu tür duyulur tesellilerin kimi yaratılmışlarda nasıl pek seyrek, kimilerinde ise gayet sık bulunduğu üzerine.

VE buradan görebilirsin ki, bütün nazarımızı irademizdeki bu alçakgönüllü sevgi kıpırtısına yöneltmeliyiz. Ve bedensel yahut ruhani diğer tüm tatlılık ve tesellilere gelince, ne denli hoş ya da ne denli kutsal olurlarsa olsunlar, söylemesi nezaket ve edep dairesinde kalacaksa, bir tür kayıtsızlık içinde olmalıyız. Gelirlerse hoş karşıla, lakin zayıflık korkusuyla onlara fazla yaslanma; zira bu tür tatlı duygularda ve ağlayışlarda uzun süre kalmak senin güçlerinin pek çoğunu alıp götürür. Ve belki de onlardan ötürü Tanrı'yı sevmeye sevk edilebilirsin, bunu da şuradan anlarsın, onlar çekilip gittiğinde haddinden fazla sızlanıyorsan. Ve eğer durum böyleyse, sevgin henüz ne saf ne de kâmildir. Zira saf ve kâmil bir sevgi, bu tür tatlı duyguların ve ağlayışların mevcudiyetinde bedenin beslenip teselli bulmasına müsaade etse de, Tanrı'nın iradesiyle bunlardan mahrum kaldığında sızlanmaz, bilakis gayet hoşnut olur. Ve yine de bu durum kimi yaratılmışlarda böylesi tesellilerden yoksun kalmaz, kimi başka yaratılmışlarda ise bu tür tatlılık ve teselliler pek seyrektir.

Ve bütün bunlar, Tanrı'nın takdiri ve düzenine göre, muhtelif yaratılmışların faydası ve ihtiyacına göredir. Zira kimi yaratılmışlar ruhen öylesine zayıf ve öylesine narindir ki, böylesi bir tatlılığın duyumsanmasıyla bir nebze teselli bulmasalar, bu hayatta bedensel ve ruhani düşmanları tarafından maruz bırakıldıkları ve eziyetini çektikleri türlü ayartmalara ve sıkıntılara hiçbir şekilde katlanamaz ve dayanamazlardı. Ve kimileri de vardır ki, bedenleri kendilerini arındıracak büyük tövbeleri yerine getiremeyecek kadar zayıftır. Ve Rabbimiz bu yaratılmışları, bu tür tatlı duygular ve ağlayışlar vesilesiyle ruhta pek lütufkâr bir biçimde arındıracaktır. Ve diğer taraftan, kimi yaratılmışlar da ruhta öylesine güçlüdür ki, bu hürmetli ve alçakgönüllü sevgi kıpırtısını ve irade uyuşmasını sunarak kendi canlarının içinde kafi derecede teselli bulabilirler; öyle ki bedensel duygulardaki bu tür tatlı tesellilerle beslenmeye pek ihtiyaç duymazlar. Bunlardan hangisinin bir diğerinden daha kutsal yahut Tanrı katında daha sevgili olduğunu Tanrı bilir, ben bilmem.

ELLİ BİRİNCİ BÖLÜM BURADA BAŞLIYOR

Ruhani kastedilen bir şeyin bedensel olarak anlaşılmaması için insanın çok dikkatli olması gerektiği ve bilhassa "içeri" ve "yukarı" kelimelerini anlamakta tedbirli olmanın hayırlı olduğu üzerine.

VE bu nedenle yüreğindeki bu kör sevgi kıpırtısına alçakgönüllülükle yaslan. Bedensel yüreğini değil, senin iraden olan ruhani yüreğini kastediyorum. Ve ruhani olarak söylenen şeyi bedensel olarak kavramamaktan gayet sakın. Zira doğrusu sana derim ki, meraklı ve muhayyilesi geniş anlayışa sahip olanların bedensel ve cismani zanları pek çok hatanın sebebidir.

Bunun misalini, elinden geldiğince arzunu Tanrı'dan gizlemeni buyurmamda görebilirsin. Zira şayet sana arzunu Tanrı'ya göstermeni buyurmuş olsaydım, belki de onu, şimdi sana gizlemeni buyurduğum zamankinden daha bedensel bir biçimde kavrayacaktın. Çünkü pek iyi bilirsin ki, iradi olarak gizlenen her ne varsa, ruhun derinliğine atılmıştır. Ve bana öyle gelir ki, ruhani maksatla söylenen kelimeleri anlamakta çok dikkatli olmak gerekir, ta ki onları bedensel değil, kastedildikleri veçhiyle ruhani kavrayasın; ve bilhassa bu "içeri" kelimesi ile bu "yukarı" kelimesinde tedbirli olmak hayırlıdır. Zira bana öyle gelir ki, bu iki kelimenin yanlış kavranışında, kendilerini ruhani işçiler olmaya adayanlar için pek çok hata ve pek çok aldanış yatar. Bir kısmını tecrübe ile, bir kısmını da kulaktan dolma bilirim; ve bana göründüğü kadarıyla bu aldanışlardan sana biraz bahsetmek isterim.

Tanrı'nın okulundaki genç bir çömez, dünyadan yeni yüz çevirmiş olan kimse, günahtan arınmaya ve günah itirafında aldığı öğütle duaya ayırdığı o kısacık vakit sebebiyle, çevresindekilerin bahsettiğini veya okuduğunu işittiği yahut belki de bizzat kendisinin okuduğu o ruhani ameli üstlenebilecek durumda olduğunu sanır. Bu yüzden ruhani amelden söz edildiğini, bilhassa da "bir insanın bütün idrakini nasıl kendi içine çekeceği" yahut "kendisinin üzerine nasıl yükseleceği" sözünü okuduklarında veya işittiklerinde, ruhlarındaki körlükten, dünyevi tabiatlarından ve doğal akıllarının lüzumsuz merakından ötürü derhal bu sözleri yanlış anlarlar. İçlerinde gizli şeylere karşı doğal bir tamah buldukları için, lütuf yoluyla bu amele çağrıldıklarını zannederler. Hatta öyle ki kendilerine akıl veren kimse bu amelde çalışmalarını onaylamazsa, derhal o akıl hocasına karşı içten içe bir hoşnutsuzluk duyarlar ve kendi meşreplerinde olan başkalarına, kendilerinin ne demek istediğini tam olarak anlayabilecek tek bir insan bile bulamadıklarını düşünür, hatta belki de bunu söylerler. Bu sebeple, meraklı akıllarının cüreti ve kibri yüzünden alçakgönüllü duayı ve tövbeyi pek çabuk terk ederler ve kendi akıllarınca, ruhlarının ta derinliklerinde tam anlamıyla ruhani bir amele koyulurlar. Oysa bu amel, hakikatiyle anlaşılacak olursa, ne bedensel ne de ruhani bir ameldir; kısacası tabiata aykırı bir ameldir ve onun baş faili iblistir. Bedenin ve ruhun ölümüne giden en kestirme yoldur, zira bu bir bilgelik değil cinnettir ve insanı düpedüz deliliğe sürükler. Yine de onlar böyle düşünmezler; çünkü bu amelde Tanrı'dan başka hiçbir şeyi düşünmemeyi niyet etmişlerdir.

ELLİ İKİNCİ BÖLÜM

Bu genç ve kibirli çömezlerin "içeri" kelimesini nasıl yanlış anladıkları ve bunun ardından gelen aldanışlar üzerine.

Bahsettiğim bu cinnet şu şekilde işler: Duyularıyla dışarıya yönelik ameli terk edip içeriye doğru amel etmeleri gerektiğinin pek güzel söylendiğini okur ve işitirler; ne var ki içe yönelik amelin ne olduğunu bilmediklerinden, yanlış şekilde amel ederler. Zira bedensel duyularını, tabiatın akışına aykırı olarak bedenlerinin içine doğru çevirirler; bedensel gözleriyle içeriyi göreceklermiş, kulaklarıyla içeriyi işiteceklermiş gibi kendilerini zorlarlar; koklama, tatma ve dokunma gibi diğer bütün duyularını da içeriye yönelterek aynı şeyi yaparlar. Böylece tabiatın akışına ters düşerler ve bu lüzumsuz merakla muhayyilelerini öylesine pervasızca yorarlar ki sonunda kafalarının içindeki beyinleri altüst olur; o vakit iblis, onların zihninde sahte bir ışık yahut sesler, burunlarında hoş kokular, ağızlarında harikulade tatlar uydurma kudretini derhal elde eder; bedensel göğüslerinde veya bağırsaklarında, sırtlarında, böbreklerinde ve uzuvlarında nice garip hararetler ve yanmalar peydahlar.

Yine de bu vehim içinde, nafile düşüncelerin hiçbir engeli olmaksızın Tanrı'larını huzurla andıklarını sanırlar; bir bakıma gerçekten de öyledir, zira bâtılla öylesine dolmuşlardır ki boş hevesler onları kışkırtamaz. Neden mi? Çünkü doğru yolda olsalardı onlara boş düşünceler fısıldayacak olan o iblisin ta kendisi, bu amelin baş failidir. Şunu çok iyi bil ki onun canı kendi kendini engellemek istemez. Şüphe uyandırmaktan korktuğu için, Tanrı'nın zikrini onların aklından uzaklaştırmaz.

ELLİ ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

Bu kitaptaki amelden mahrum olanların sergilediği çeşitli uygunsuz haller üzerine.

Bu bâtıl amelde yahut onun herhangi bir türünde aldanışa düşenlerde, Tanrı'nın hakiki çömezlerinde görülenlerin aksine, nice tuhaf haller baş gösterir; zira hakiki çömezler, ister bedensel ister ruhani olsun, bütün amellerinde daima pek vakarlıdırlar. Lakin diğerleri için durum böyle değildir. Zira her kim o vakitte onların oturdukları yere bakmak istese veya bakabilseydi, şayet göz kapakları açıksa, onların deli gibi gözlerini dikip baktıklarını ve sanki iblisi görüyorlarmışçasına yan yan süzdüklerini görürdü. Sakınmaları muhakkak ki hayırlıdır, zira doğrusu iblis pek de uzakta değildir. Kimisi, kafasına darbe yemiş sersem bir koyun gibi ve sanki birazdan ölecekmişçesine gözlerini kafasının içine diker. Kimisi, kulağında bir kurt varmış gibi başını bir yana eğer. Kimisi, konuşması gerektiğinde bedeninde hiç can kalmamış gibi cılız sesler çıkarır; bu da tam bir münafıklık alametidir. Kimisi, düşündüklerini söylemekte öylesine haris ve acelecidir ki boğazından feryatlar ve iniltiler dökülür; bu da sapkınların ve akıllarının kibriyle, lüzumsuz merakıyla daima hatayı savunanların halidir.

Hepsini fark edebilecek kimse için, bu hatayı nice nizamsız ve münasebetsiz hal takip eder. Yine de içlerinde öylesine kurnaz olanlar vardır ki insanların arasına çıktıklarında kendilerini büyük ölçüde dizginleyebilirler. Ne var ki bu kimseler rahat oldukları kendi köşelerinde görülebilseydi, sanırım halleri gizli kalmazdı. Bununla birlikte sanırım her kim onların fikirlerine kesin bir dille karşı çıkacak olsa, bir noktada ansızın patlayıverdiklerini görürdü; yine de yaptıkları her şeyi Tanrı sevgisi uğruna ve hakikati müdafaa etmek için yaptıklarını sanırlar. Doğrusu umarım ki Tanrı merhametli bir mucize gösterip onları bu işten çabucak vazgeçirmezse, Tanrı'yı bu şekilde seve seve sonunda zıvanadan çıkmış deliler olarak iblisin yolunu tutacaklardır. İblisin bu hayatta, burada sıraladığım bütün bu vehimlerle aldanmış ve zehirlenmiş tastamam bir hizmetkârı olduğunu söylemiyorum; yine de bir kimsenin, hatta pek çok kimsenin bunların hepsiyle zehirlenmiş olması mümkündür. Lakin şunu söylerim ki yeryüzünde, burada dile getirdiğim ve Tanrı nasip ederse belki de söyleyeceğim şeylerin bazılarından nasibini almamış tek bir kâmil münafık veya sapkın yoktur.

Zira bazı kimseler bedensel tavırlardaki tuhaf ve aşırı adetlere öyle kapılmışlardır ki, bir şey işitecekleri zaman başlarını garip bir şekilde yana eğer ve çenelerini yukarı kaldırırlar, kulaklarıyla değil de sanki ağızlarıyla işiteceklermiş gibi ağızlarını bir karış açarlar. Bazıları konuşacakları vakit parmaklarıyla ya kendi parmaklarını ya kendi göğüslerini ya da konuştukları kimselerin göğüslerini işaret ederler. Bazıları ise ya ayaklarını sallamadıkça ya da elleriyle bir şeylerle meşgul olmadıkça ne uslu oturabilir ne uslu durabilir ne de uslu yatabilirler. Bazıları konuşurken, sanki büyük bir suyu yüzerek geçmeleri gerekiyormuş gibi kollarını kürek gibi çekerler. Bazıları da söyledikleri her iki kelimeden birinde durmadan gülümser ve kahkaha atarlar, sanki edepten yoksun kıkırdayan kızlar ya da tuhaf soytarılar gibidirler. Ağırbaşlı ve edepli bir beden duruşu ile tavırlarda neşeyi barındıran yakışık bir çehre pek güzel olurdu.

Bütün bu uygunsuz hallerin kendi başlarına büyük günahlar olduğunu söylemiyorum; bunları yapan herkesin de büyük günahkarlar olduğunu iddia etmiyorum. Fakat derim ki, şayet bu uygunsuz ve nizamsız haller, bunları yapan kişiye dilediği vakit onları terk edemeyeceği derecede hükmediyorsa, işte o zaman bunlar kibrin, zeka gösterişinin, nizamsız bir teşhirciliğin ve bilme hırsının işaretleridir.

Ve bilhassa bunlar, kalbin kararsızlığının, zihnin huzursuzluğunun ve özellikle de bu kitabın amelinden yoksun oluşun apaçık işaretleridir. Bu yazıda bu kadar çok aldanışı sergilememin yegane sebebi budur, zira ruhani bir amele, kendi amelini bunlarla sınayacaktır.

ELLİ DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

Bu amelin faziletiyle bir insanın hem bedenen hem de ruhen nasıl pek bilgece idare edildiği ve pek yakışıklı kılındığı hakkında.

KİM ki bu amele sahip olsa, bu amel onu hem bedenen hem de ruhen pek yakışık şekilde idare eder ve ona bakan her erkeğin ya da kadının nazarında onu pek sevimli kılar. Öyle ki, bu hayatta yaşayan en çirkin çehreli erkek yahut kadın dahi, şayet lütufla bu amelde çalışmaya erişebilselerdi, onların suretleri ansızın ve lütufkar bir şekilde değişirdi; öyle ki onları gören her iyi insan, onlarla bir arada bulunmaktan sevinç ve neşe duyar ve onların huzurunda ruhen hoşnut olduklarını, lütufla Tanrı'ya doğru yardım gördüklerini pekala düşünürdü.

Ve bu sebeple, kim lütufla elde edebiliyorsa bu bağışı elde etsin, zira kim buna hakikaten sahip olursa, onun faziletiyle hem kendini hem de kendine ait olan her şeyi pekala idare etmeyi bilecektir. İhtiyaç hasıl olursa, bütün tabiatları ve bütün meşrepleri pekala ayırt edebilecektir. Kendini günaha sokmaksızın, kendisiyle konuşan herkes ister alışılagelmiş günahkarlar olsun ister olmasın, kendini onların haline pekala uydurabilecektir; kendisini gören herkesin hayranlığı içinde ve lütfun yardımıyla başkalarını da içinde amel ettiği o aynı ruhun ameline çekerek bunu yapacaktır.

Onun çehresi ve sözleri ruhani bilgelikle dolu, ateşle ve meyveyle dolu olacaktır; ikiyüzlülerin herhangi bir yapmacıklığından veya cıvıldamasından uzak, vakur bir hakikatle ve hiçbir hile olmaksızın söylenecektir. Zira bazı kimseler vardır ki, iç ve dış bütün güçleriyle konuşurken, Tanrı'nın ve meleklerinin nazarında öyle olmaktan ziyade insanların gözünde kutsal görünmeye can atarak, pek çok uysal, cıvıltılı sözle ve dindarlık hareketleriyle kendilerini her yandan düşmekten koruyup nasıl destekleyeceklerini kurup dururlar. Nitekim bu kimseler, insanların önünde yapılan nizamsız bir hareket veya söylenen yakışıksız ya da yersiz bir söz için, Tanrı'nın, gökteki azizlerin ve meleklerin huzurunda bile isteye üzerlerine çektikleri ya da pervasızca kapıldıkları binlerce beyhude düşünceye ve günahın kokuşmuş kışkırtmalarına üzüldüklerinden çok daha fazla kederlenir ve bunlara daha çok ağırlık verirler. Ah, Rab Tanrı, içeride zerre kadar kibir olduğunda, dışarıda bu tür uysal ve cıvıltılı sözler pek bol olur. Pekala kabul ederim ki, içi alçakgönüllü olanların, kalpteki o alçakgönüllülüğe uygun olarak dışarıda da alçakgönüllü ve yakışık sözler ve hareketler göstermeleri yerinde ve uygundur. Fakat bunların, konuşanların fıtratının açık mizacına aykırı düşecek şekilde, kırık dökük ya da cıvıltılı seslerle sergilenmesi gerektiğini söylemiyorum. Zira şayet hakiki iseler, o vakit hakikatle, konuşanların sesinin ve ruhunun bütünlüğü içinde söylenirler. Ve eğer fıtraten açık ve gür bir sese sahip olan kimse bunları zayıf ve cıvıldayan bir sesle söylerse, bedeninde bir hastalık olması ya da bunun kendisi ile Tanrısı yahut günah çıkaran pederi arasında cereyan etmesi hali müstesna, o vakit bu apaçık bir ikiyüzlülük alametidir. İster taze ister kökleşmiş bir ikiyüzlülük olsun, bunu kastederim.

Ve bu zehirli hileler hakkında daha ne diyeyim? Doğrusu inanırım ki, böylesi cıvıltılı ikiyüzlülüğü terk edecek lütuftan mahrum kalırlarsa, içerideki kalplerinde gizlenen o kibir ile dışarıdaki böylesi alçakgönüllü sözler arasında, o zavallı ruh çok geçmeden kedere batabilir.

ELLİ BEŞİNCİ BÖLÜM

Ruhun feveranına uyup da basiretsizce bazılarını mahkum edenlerin nasıl aldandığı hakkında.

İBLİS bazı kimseleri şu şekilde aldatır. Tanrı'nın yasasını savunmak ve diğer bütün insanlardaki günahı yok etmek üzere onların dimağlarını pek tuhaf bir şekilde alevlendirir. Onları açıkça kötü olan bir şeyle asla ayartmaz; tıpkı keşişleri üzerindeki bir başkeşiş gibi, onları Hristiyanların yaşam mertebelerinin tümünü gözetleyen meşgul piskoposlar gibi yapar. Sanki ruhlarının kaygısı kendilerindeymişçesine herkesi kusurlarından ötürü azarlarlar; yine de gördükleri kusurları onlara söylemedikçe Tanrı için başka hiçbir şey yapmadıklarını sanırlar. Ve buna, kalplerindeki sevgi ateşi ve Tanrı aşkı ile yönlendirildiklerini söylerler; fakat doğrusu yalan söylerler, zira bu, dimağlarında ve tahayyüllerinde kaynayan cehennem ateşidir.

Bunun hakikat olduğu, ardından gelen şu sözlerden anlaşılır. İblis bir ruhtur ve meleklerde olduğu gibi, kendi tabiatı gereği bir bedeni yoktur. Ne var ki, o veya bir melek Tanrı'nın izniyle, bu hayattaki bir insana herhangi bir hizmet sunmak üzere bir beden aldığında; ifa edeceği hizmetin mahiyeti ne ise, bedeninin niteliği de kısmen ona benzer bir surette tezahür eder. Kutsal Yazılarda bunun örnekleri mevcuttur. Hem Eski Ahit'te hem de Yeni Ahit'te cismani bir bedenle gönderilen her melek, ruhani plandaki vazifesinin yahut getirdiği mesajın ne olduğunu daima ya adıyla ya bir aletle ya da bedeninin bir vasfıyla belli etmiştir. Düşmanın durumu da aynıdır. Zira cismani bir surette göründüğünde, bedenindeki bir vasıfla, hizmetkârlarının ruhen ne halde olduğunu remzeder.

Diğerlerinin yerine tek bir örnekte bu durum görülebilir. Şerir ruhları çağırma ilmine sahip bazı büyücülük çömezlerinden ve düşmanın cismani surette kendilerine göründüğü kimselerden işitip anladığıma göre; iblis hangi bedeni suretle görünürse görünsün, her daim yalnızca tek bir burun deliği vardır ve o da koca ve geniştir. Bir insan başının yukarısındaki beynini görsün diye de o deliği seve seve yukarı kaldırır. Bu beyin ise cehennem ateşinden gayrı bir şey değildir, zira düşmanın başka bir beyni olamaz; bir insanın oraya bakmasını sağlayabilirse, bundan âlâsını istemez. Zira o bakışla insan aklını ebediyen yitirecektir. Ancak kâmil bir büyücülük çömezi bunu pekâlâ bilir ve onu kışkırtmamak için gereken tedbiri lâyıkıyla alır.

Bu sebepledir ki, iblis ne vakit bir beden alsa, bedenindeki bir vasıfla hizmetkârlarının ruhen ne halde olduğunu remzettiğini söylüyorum ve söyledim. Zira kendi tefekkür ehlinin muhayyilesini cehennem ateşiyle öyle bir tutuşturur ki, aniden ve basiretsizce garip zanlarını fırlatıverirler ve hiç düşünmeksizin başkalarının kusurlarını hemencecik ayıplama cüretini gösterirler; bunun sebebi de ruhen yalnızca tek bir burun deliklerinin olmasıdır. Zira insanın burnunda cismani olarak bulunan ve bir burun deliğini diğerinden ayıran o bölme, insanın ruhen basiret sahibi olması gerektiğine, etrafında işitilen yahut yapılan ya da konuşulan herhangi bir şey hakkında tam bir hüküm vermeden evvel iyiyi kötüden, kötüyü daha kötüden ve iyiyi daha iyiden ayırt edebileceğine işaret eder. İnsanın beyninden ise ruhen muhayyile anlaşılır; zira tabiatı gereği başta yerleşiktir ve orada işler.

ELLİ ALTINCI BÖLÜM BURADA BAŞLAR

Kutsal Kilise'nin müşterek doktrini ve öğüdü yerine, fıtri aklın heveskârlığına ve insanların mektebinde öğrenilmiş ulemalığa daha çok meyledenlerin nasıl aldandığına dairdir.

Bazıları vardır ki, burada belirtilen yanılgıyla aldanmamış olsalar dahi, fıtri aklın kibri ve heveskârlığı ile lafzi kurnazlık yüzünden Kutsal Kilise'nin müşterek doktrinini ve öğüdünü terk ederler. Bunlar ve kendilerine arka çıkanların hepsi, kendi bildiklerine fazlasıyla bel bağlarlar; alçakgönüllü, kör bir hissiyata ve erdemli bir yaşayışa asla kök salmadıkları için, ruhani düşman tarafından uydurulup işlenmiş sahte bir hissiyata kapılmayı hak ederler. Öyle ki, nihayetinde patlak verir ve Kutsal Kilise'nin bütün azizlerine, sakramentlerine, kurallarına ve nizamlarına küfrederler. Kutsal Kilise'nin kurallarını ıslah olunamayacak kadar katı bulan nefsani, dünyevi insanlar; bu heretiklere hemencecik ve pek kolayca meyledip onları canla başla desteklerler. Bütün bunlar, onların kendilerini Kutsal Kilise'nin tayin ettiğinden daha zahmetsiz bir yola ilettiğini düşündükleri içindir.

Doğrusu inanırım ki, göğe giden dar yoldan gitmek istemeyenler, cehenneme giden zahmetsiz yoldan yürüyeceklerdir. Herkes kendi nefsinde bunu tecrübe etsin; zira inanırım ki böylesi tüm heretikler ve onları destekleyenlerin tamamı, son günde görülecekleri gibi ayan beyan görülebilselerdi, yanılgıyı savunmadaki aşikâr cüretkârlıklarının yanı sıra, murdar bedenlerinde, gizliden gizliye dünyanın büyük ve korkunç günahlarına batmış oldukları hemencecik anlaşılırdı; öyle ki onlara Deccal'in çömezleri denmesi pek yerindedir. Zira onlar hakkında, zahirdeki tüm o sahte güzelliklerine rağmen, gizlide pek murdar şehvet düşkünleri olacakları söylenmiştir.

ELLİ YEDİNCİ BÖLÜM

Bu küstah genç çömezlerin diğer bir sözcük olan "yukarı" sözünü nasıl yanlış anladıklarına ve bunu izleyen aldanışlara dairdir.

Şimdilik bunlardan bu kadar kâfi; asıl meselemize, bu küstah genç ruhani çömezlerin diğer bir sözcük olan yukarı sözünü nasıl yanlış anladıklarına dönelim.

Zira insanların yüreklerini Tanrı'ya doğru yukarı kaldırmaları gerektiği yazısını okuduklarında yahut bunun okunduğunu veya söylendiğini işittiklerinde, sanki ayın da üzerine çıkmak istercesine derhal gözlerini yıldızlara diker ve göklerden bir meleğin şarkı söylediğini ne vakit işitecekler diye kulak kabartırlar. Bu insanlar bazen muhayyilelerinin heveskârlığıyla gezegenleri delip geçer ve içeriye bakmak için gök kubbede bir delik açarlar. Bu insanlar keyiflerince bir Tanrı tasavvur eder, O'na pek zengin giysiler giydirir ve O'nu bu yeryüzünde hiç resmedilmediği kadar garip bir tahta oturturlar. Bu insanlar cismani surette melekler yaratır ve her birinin etrafına, bu hayatta hiç görülüp işitilmemiş kadar acayip, türlü türlü çalgıcılar dizerler. İblis bu insanlardan bazılarını pek acayip şekilde aldatır. Zira sanki havadan geliyormuş gibi ağızlarına usulca ve tatlı tatlı düşen bir tür çiğ gönderir, onlar da bunun melek taamı olduğunu sanır; bu yüzden de sinek avlayacakmış gibi ağızları açık oturmayı âdet edinirler. Oysa doğrusu, ne kadar kutsal görünürse görünsün, bütün bunlar yalnızca bir aldanıştır; zira bu esnada canları hakiki bir takvadan bütünüyle mahrumdur. Heveskârane meşgaleleri yüzünden yüreklerinde pek çok batıl ve sahtelik vardır. Öyle ki, düşman çoğu vakit kulaklarına garip sesler, gözlerine garip ışıklar ve parıltılar, burunlarına ise harikulade kokular uydurur; oysa bunların hepsi sahtelikten ibarettir.

Yine de böyle düşünmezler; çünkü melekleri arasında kendi peleriniyle kuşanmış Tanrı'yı vahiy yoluyla gören Aziz Martin'i, Efendimiz'i gökte dururken gören Aziz İstefanos'u, daha nicelerini ve havarilerinin gözü önünde bedenen göğe yükselen Mesih'i, yukarı bakıp yukarı doğru çalışmaya örnek aldıklarını sanırlar. Bu yüzden de gözlerimizin oraya, yukarıya dikilmesi gerektiğini söylerler. Ruhen harekete geçtiğimiz takdirde, bedensel ibadetimizde gözlerimizi ve ellerimizi yukarı kaldırmamız gerektiğini pekâlâ kabul ederim. Fakat ben derim ki, ruhumuzun çalışması, bedensel bir şeyde olduğu gibi ne yukarı ne aşağı, ne bir yana ne öbür yana, ne ileriye ne de geriye yönelmelidir. Zira bizim çalışmamız bedensel değil ruhani olmalı, bedensel bir tarzda icra edilmemelidir.

ELLİ SEKİZİNCİ

Bir kimsenin dua vaktinde hayal gücünü bedensel olarak yukarı doğru zorlamak için Aziz Martin'i ve Aziz İstefanos'u örnek almaması gerektiği hakkında.

Aziz Martin ve Aziz İstefanos hakkında söyledikleri şeylere gelince; onlar bu tür şeyleri bedensel gözleriyle görmüş olsalar da, bu ancak bir mucize kabilinden ve ruhani olan bir şeyin tasdiki olarak gösterilmiştir. Zira Aziz Martin'in pelerininin, Mesih'i soğuktan korumak gibi bir ihtiyacı bulunmadığından, O'nun öz bedenine cismani olarak asla geçmediğini pek iyi bilirler; bilakis bu durum, kurtulmaya layık olup Mesih'in bedenine ruhen bağlanan hepimiz için bir mucize ve bir teşbih kabilindendir. Her kim bir yoksulu giydirirse ve Tanrı sevgisi uğruna, ihtiyacı olan herhangi bir kimseye bedenen yahut ruhen başka bir iyilik yaparsa, bunu ruhen Mesih'e yaptıklarından emin olsunlar; Mesih'in öz bedenine yapmışçasına bunun karşılığını hakikaten alacaklardır. İncil'de bizzat O böyle buyurur. Yine de bunu sonradan bir mucizeyle pekiştirmezse kâfi görmedi ve işte bu sebeple Kendisini vahiy yoluyla Aziz Martin'e gösterdi. İnsanların bu hayatta bedensel surette gördükleri bütün vahiylerin ruhani manaları vardır. İnanıyorum ki, kendilerine bu vahiyler gösterilen kimseler şayet yeterince ruhani olsalardı yahut bunların manalarını ruhen kavrayabilselerdi, o vakit bunlar onlara asla bedensel surette gösterilmezdi. Bu yüzden kaba kabuğu soyalım da tatlı özle beslenelim.

Fakat nasıl? Güzel bir kadehten her içtiklerinde onu duvara fırlatıp kıran delilere pek benzeyen o sapkınların yaptığı gibi değil. Doğru hareket etmek istiyorsak biz böyle yapmamalıyız.

Zira meyveden öyle beslenmemeliyiz ki ağacı hor görelim; ne de öyle içmeliyiz ki içtikten sonra kadehi kıralım. Ağaç ve kadeh dediğim şey, bu görünür mucize ile ruhun çalışmasına uyan ve ona mani olmayan bütün o münasip bedensel ibadetlerdir. Meyve ve içki dediğim şey ise bu görünür mucizelerin ve gözlerimizi, ellerimizi göğe kaldırmak gibi münasip bedensel ibadetlerin ruhani manasıdır. Şayet bunlar ruhun harekete geçirmesiyle yapılıyorsa, o vakit iyi yapılmış olurlar; aksi takdirde ikiyüzlülüktürler ve dolayısıyla sahtedirler. Eğer gerçekseler ve içlerinde ruhani meyve barındırıyorlarsa, neden hor görülsünler ki? İnsanlar içinde şarap var diye kadehi öperler.

Efendimiz bedenen göğe yükselirken annesi ve havarilerinin bedensel gözleri önünde bulutların içine doğru yukarı yol aldıysa bundan ne çıkar? Biz de bu yüzden ruhani çalışmamızda durmaksızın gözlerimizi dikmeli miyiz

bedensel gözlerimizle yukarı bakıp, Aziz İstefanos'un yaptığı gibi, O'nu gökte bedenen otururken ya da ayakta dururken görüp göremeyeceğimizi kollamak mıdır? Hayır, şüphesiz O, ruhani amelimizde Aziz İstefanos'un gördüğü gibi ayakta, otururken veya yatarken görebilir miyiz diye bedenen göğe bakmamıza bir örnek teşkil etsin diye Kendisini gökte bedenen Aziz İstefanos'a göstermiş değildir. Zira bedeni gökte nasıldır, ayakta mıdır, oturmakta mıdır, yoksa yatmakta mıdır, hiçbir insan bilmez. Bedeninin ruhtan ayrılmaksızın onunla birleştiğinden gayrısını bilmeye de gerek yoktur. İnsanlığı teşkil eden beden ile ruh, ayrılmaksızın Tanrılık ile de birleşmiştir. O'nun oturmasını, ayakta durmasını, yatmasını bilmeye lüzum yoktur; yalnızca dilediği gibi orada olduğunu ve Kendisine bulunmak en çok nasıl yaraşırsa öylece bedende bulunduğunu bilmek yeter. Zira bu hayatta herhangi bir yaratılmışa vahiy yoluyla Kendisini bedenen yatarak, ayakta durarak ya da oturarak gösterirse, bu durum gökte takındığı herhangi bir bedensel tavırdan ötürü değil, ruhani bir manadan ötürü vuku bulur. Bir örnekle gör. Ayakta durmaktan, yardıma hazır olma hali anlaşılır. Nitekim bir dost diğerine, bedensel bir cenk içindeyken yaygın olarak şöyle der: "Kendini iyi tut, yoldaş, sıkı dövüş ve savaşı öyle kolayca bırakma; zira ben senin yanında duracağım." Yalnızca bedenen ayakta durmayı kastetmez; çünkü belki de bu cenk at üstündedir, yaya değildir ve belki de dururken değil, ilerlerken cereyan etmektedir. Lakin onun yanında duracağını söylerken, ona yardıma hazır olacağını kasteder. İşte Rabbimiz, şehit edildiği vakit Aziz İstefanos'a gökte bedenen bu sebeple göründü, bize göğe bakmamız için bir örnek vermek gayesiyle değil. Sanki O'nun sevgisi uğruna eziyet çekenlerin tümü adına Aziz İstefanos'a bizzat şöyle demişti: "İşte İstefanos! Gökyüzü denen bu cismani kubbeyi yarıp sana bedenen ayakta duruşumu gösterdiğim gibi, Tanrılığımın kudretiyle ruhani olarak da aynı hakikatle senin yanında durduğuma sımsıkı inan. Sana yardıma hazırım, bu yüzden imanda dimdik dur ve o sert taşların amansız darbelerine cesaretle katlan; zira mükafatın olarak seni saadet içinde taçlandıracağım; yalnız seni değil, Benim uğruma her ne suretle olursa olsun eziyet çekenlerin tümünü." Böylece görebilirsin ki bu cismani tecelliler ruhani manalar için vuku bulmuştur.

ELLİ DOKUZUNCU BÖLÜM

Bir kimsenin, dua vaktinde muhayyilesini bedenen yukarı doğru zorlamak için Mesih'in bedensel göğe yükselişini örnek almaması gerektiği ve zaman, mekan ile beden, bu üçün de tüm ruhani amellerde unutulması gerektiği üzerine.

VE eğer Rabbimizin göğe yükselişine dair bir şey söyleyecek olursan, zira bu bedenen vuku bulmuştu ve tıpkı ruhani bir mana taşıdığı gibi bedensel bir mana da taşıyordu, çünkü O hem hakiki Tanrı hem de hakiki insan olarak yükseldi; buna sana şöyle cevap veririm, O ölmüştü ve ölümsüzlükle donatılmıştı, biz de Kıyamet Günü'nde öyle olacağız. Ve o vakit hem bedenen hem de ruhen öylesine latif kılınacağız ki, şu anda zihnimizle ruhen dilediğimiz yerde ne kadar çabuk bulunabiliyorsak, o zaman da bedenen dilediğimiz yerde o denli süratle bulunacağız; ister yukarıda ister aşağıda, ister bir yanda ister öbüründe, geride yahut ileride olsun, din bilginlerinin dediği gibi, umarım o vakit hepsi aynı derecede iyi olacaktır. Lakin şimdilik göğe bedenen değil, ancak ruhen erebilirsin. Yine de bu öylesine ruhani olacaktır ki, bedensel bir tarzda gerçekleşmeyecektir; ne yukarıya ne aşağıya, ne bir yana ne öbür yana, ne arkaya ne de öne doğru.

Ve iyi bil ki, kendilerini ruhani amele adayanların tümü, bilhassa da bu kitabın ameliyle uğraşanlar, her ne kadar "yukarı kaldır" yahut "içeri gir" sözlerini okusalar da, her ne kadar bu kitabın ameline bir kıpırdanış dense de, yine de bu kıpırdanışın ne bedenen yukarı ne de bedenen içeri uzanmadığına, bir yerden diğerine vuku bulan bir hareket gibi olmadığına çok dikkatle nazar etmeleri gerekir. Ve her ne kadar kimi zaman bir sükun olarak adlandırılsa da, yine de bunun bir yerden ayrılmaksızın orada kalmak gibi bir sükun olduğunu düşünmemelidirler. Zira bu amelin kemali kendi içinde öylesine saf ve öylesine ruhanidir ki, doğru ve hakkıyla kavranırsa, her türlü kıpırdanıştan ve her türlü mekandan pek uzak olduğu görülecektir.

Ve bazı sebeplerden ötürü, mekan değiştiren bir hareketten ziyade, ani bir başkalaşım olarak adlandırılması daha uygundur. Zira zaman, mekan ve beden, bu üçü her ruhani amelde unutulmalıdır. Bu sebeple bu amelde sakıncalı davran ki, dua vaktinde ayın üzerine tırmanmak istercesine muhayyileni bedenen yukarı doğru zorlamak için Mesih'in bedensel göğe yükselişini kendine örnek almayasın. Zira ruhen hiçbir surette böyle olmamalıdır. Ancak Mesih'in yaptığı gibi göğe bedenen yükselecek olsaydın, o vakit bunu kendine örnek alabilirdin; fakat bunu Tanrı'dan gayrı kimse yapamaz, nitekim Kendisi de şöyle tanıklık eder: "Gökten inen ve insanların sevgisi uğruna insan olandan başka göğe çıkabilen hiçbir insan yoktur." Ve kabil olsaydı bile, ki hiçbir surette kabil değildir, yine de yalnızca ruhun kudretiyle ruhani amelin bolluğundan ileri gelirdi; muhayyilemizin ister yukarı, ister içeri, ister bir yana, ister öbür yana olsun, herhangi bir bedensel zorlanmasından yahut kasılmasından gayet uzak olurdu. Bu yüzden böylesi batılları bir yana bırak, işin aslı böyle olmamalıdır.

ALTMIŞINCI BÖLÜM

Göğe giden en yüce ve en yakın yolun ayak adımlarıyla değil, arzularla katedildiği üzerine.

FAKAT şimdi belki de dersin ki, öyleyse bu nasıl olabilir? Zira göğün yukarıda olduğuna dair elinde apaçık bir kanıt olduğunu düşünürsün; çünkü Mesih bedensel olarak havaya, yukarıya doğru yükseldi ve vaat ettiği gibi Kutsal Ruh'u yukarıdan bedensel olarak, tüm öğrencilerinin gözü önünde gönderdi; inancımız da böyledir. Ve bu sebeple düşünürsün ki, elinde böyle apaçık bir kanıt varken, dua vaktinde zihnini neden bedensel olarak yukarıya yöneltmeyesin?

Buna elimden geldiğince acizane şöyle cevap vereyim ve diyeyim ki, Mesih'in bedensel olarak yükselmesi ve ardından Kutsal Ruh'u bedensel olarak göndermesi gerektiğinden, bunun aşağıya ve alttan, arkadan ya da önden, bir yandan veya diğer yandan olmasındansa, yukarıya doğru ve yukarıdan olması daha münasipti. Fakat bu münasip oluşun haricinde, yolun yakınlığı bakımından O'nun aşağıya gitmektense yukarıya gitmesine hiç mi hiç ihtiyacı yoktu. Zira ruhani anlamda gök, yukarıda olduğu kadar aşağıda ve aşağıda olduğu kadar yukarıdadır; önde olduğu kadar arkada, arkada olduğu kadar önde, bir yanda olduğu kadar diğer yandadır. Öyle ki, cennette olmayı gerçekten arzulayan kimse, o anda ruhani olarak cennettedir. Çünkü oraya giden yüce ve en kestirme yol adımlarla değil, arzularla aşılır. İşte bu yüzden Aziz Pavlus kendisi ve pek çokları için şöyle der, bedenlerimiz şu anda burada, yeryüzünde bulunsa da, yaşamımız göklerdedir. O, onların sevgisini ve arzusunu kastetmiştir ki bu da ruhani olarak onların yaşamıdır. Ve bir can, onunla yaşayan ve can verdiği bedende nasıl hakikaten mevcutsa, sevdiği yerde de şüphesiz öylece mevcuttur. Bu sebeple, şayet ruhani olarak göğe gitmek istiyorsak, ruhumuzu ne yukarı ne aşağı, ne de bir yana ya da diğer yana zorlamamız gerekir.

ALTMIŞ BİRİNCİ BÖLÜM BURADA BAŞLAR

Bütün bedensel şeylerin ruhani şeylere tabi olduğu ve doğanın akışıyla buna göre yönetildiği, bunun aksinin geçerli olmadığı üzerine.

YİNE DE, şayet ruhumuzun işleyişiyle harekete geçirilmişsek, gözlerimizi ve ellerimizi bedensel olarak, sanki unsurların sabitlendiği o bedensel göğe doğru kaldırır gibi kaldırmamız gerekir, yoksa gerekmez. Zira bütün bedensel şeyler ruhani şeylere tabidir ve buna göre yönetilir, aksi geçerli değildir.

Bunun bir misali Rabbimizin göğe yükselişinde görülebilir, zira belirlenen vakit gelip çattığında, Tanrılığında hiçbir zaman ayrı kalmadığı ve asla kalamayacağı Babasına, insanlığı içinde bedensel olarak gitmeyi dilediğinde, o vakit kudretle,

Ruh Tanrı'nın faziletiyle, bedenle birlikteki insanlık şahsın birliğinde O'nu takip etti. Bunun görünürlüğünün yukarıya doğru olması en münasip ve en uygun olanıydı.

Bedenin ruha olan bu aynı tabiiyeti, bu kitabın ruhani amelinde çalışanlar tarafından, bu amelin tecrübesi içinde hakikaten kavranabilir. Zira bir can kendini bu amele tesirli biçimde adadığı vakit, ameli işleyenin kendisi farkında olmadan, belki de başlamadan önce bedenin rahatı için bir yana ya da diğer yana doğru hafifçe aşağı eğilmiş olan beden, ruhun faziletiyle derhal ve aniden doğrulur; ruhen meydana getirilen ruh ameline bedenen suret ve benzerlik bakımından uyar. Ve böyle olması en münasip olanıdır.

İşte bu münasiplikten ötürüdür ki, Tanrı'nın yarattığı beden bakımından en münasip mahluk olan insan, diğer tüm hayvanlar gibi yeryüzüne doğru eğik değil, göğe doğru dik yapılmıştır. Neden peki? Canın ruhani amelini bedensel bir benzerlikle tasvir etsin diye; zira ruhani bakımdan eğik değil, dik durmak cana düşer. Dikkat et, bedenen değil, ruhen dik diyorum. Zira tabiatında bedenselliğe dair hiçbir şey bulunmayan bir can, bedenen nasıl dik tutulabilir? Hayır, bu mümkün değildir.

Bu nedenle, yukarı veya aşağı, içeri veya dışarı, arkada veya önde, bir yanda veya diğer yanda gibi bedensel sözlerle ifade edilse dahi, ruhen kastedilen şeyi bedensel olarak kavramaktan sakın. Zira bir şey kendi içinde ne kadar ruhani olursa olsun, şayet ondan söz edilecekse ve konuşmak bedenin bir aleti olan dille işlenen bedensel bir amel olduğuna göre, her zaman bedensel sözlerle dile getirilmesi gerekir. Fakat bundan ne çıkar? Bu yüzden bedensel olarak mı alınıp kavranmalıdır? Hayır, nasıl kastedilmişse öyle, ruhen kavranmalıdır.

ALTMIŞ İKİNCİ BÖLÜM

Kişi, ruhani amelinin ne zaman altında ya da dışında olduğunu, ne zaman kendisiyle bir seviyede veya içinde olduğunu ve ne zaman üstünde ve Tanrısının altında olduğunu nasıl bilebilir.

BEDENSEL olarak söylenen bu sözlerin ruhen nasıl kavranması gerektiğini daha iyi bilesin diye, ruhani amele dahil olan kimi sözlerin ruhani anlamını sana açıklamayı düşünüyorum. Ta ki ruhani amelinin ne zaman senin altında ve dışında olduğunu, ne zaman senin içinde ve seninle bir seviyede olduğunu ve ne zaman senin üstünde ve Tanrının altında olduğunu yanılgıya düşmeksizin açıkça bilesin.

Her türlü bedensel şey senin canının dışındadır ve tabiatça onun altındadır, evet, güneş, ay ve bütün yıldızlar, bedenin üzerinde olsalar dahi, canının altındadırlar.

Bütün melekler ve bütün canlar, kendileri sebebiyle arılık bakımından senden üstün oldukları lütufla ve faziletlerle pekiştirilmiş ve bezenmiş olsalar dahi, tabiatça seninle yalnızca bir seviyededirler.

Tabiat bakımından senin kendi içinde canının yetileri bulunur; bunlar başlıca üç tanedir: Hafıza, Akıl ve İrade; ikincil olanlar ise Muhayyile ve Şehevattır.

Tabiat bakımından kendinden üstün olan ise Tanrı'dan gayrı hiçbir şey değildir.

Ruhanilik bahsinde nerede "kendin" yazılı görürsen, bundan bedenin değil, canın anlaşılır. Ve canının yetilerinin üzerinde çalıştığı şey her ne ise, amelinin değeri ve hali tamamen ona göre takdir edilecektir; amelinin senin altında mı, içinde mi, yoksa üstünde mi olduğu buna bağlıdır.

ALTMIŞ ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

Genel olarak bir ruhun yetileri ve bilhassa Hafıza'nın diğer tüm yetileri ve onların içinde iş gördüğü her şeyi kendi içinde kavrayan asli bir yeti oluşu üzerine.

HAFIZA kendi içinde öyle bir yetidir ki, tam manasıyla ve usulünce söylemek gerekirse, kendi başına işlemez. Fakat Akıl ve İrade iş gören iki yetidir, Hayal Gücü ve Şehevi Yeti de öyledir. Hafıza ise bu dört yetiyi ve onların işlerini kendi içinde barındırır ve kavrar. Böyle bir kavrayışın kendisi bir iş sayılmadıkça, Hafıza'nın iş gördüğü başka türlü söylenemez.

İşte bu sebeple bir ruhun yetilerinden kimini asli, kimini tali olarak adlandırırım. Bu, ruhun bölünebilir olmasından ötürü değildir, zira bu mümkün değildir; bilakis onların içinde iş gördüğü şeylerin bölünebilir olmasından ve tüm ruhani şeylerde olduğu gibi kiminin asli, tüm cismani şeylerde olduğu gibi kiminin de tali olmasından ötürüdür. İki asli iş gören yeti, yani Akıl ve İrade, diğer iki tali yetinin yardımı olmaksızın, bütün ruhani şeylerde sırf kendi içlerinde iş görürler. Hayal Gücü ve Şehevi Yeti ise cismani şeylerin tamamında, bunlar ister hazır ister gaip olsun, beden içinde ve bedensel duyularla hayvanca iş görürler. Fakat onlar vasıtasıyla, Akıl ve İrade'nin yardımı olmaksızın, bir ruh cismani mahlukların mahiyetini ve hallerini, onların varlık ve yaratılış sebeplerini bilmeye asla erişemez.

İşte bu sebeple Akıl ve İrade asli yetiler olarak adlandırılır, zira cismaniyetten bütünüyle azade olarak saf ruhta iş görürler; Hayal Gücü ve Şehevi Yeti ise tali yetilerdir, zira bedende, beş duyumuz olan bedensel vasıtalarla iş görürler. Hafıza asli bir yeti olarak adlandırılır, zira sadece diğer bütün yetileri değil, aynı zamanda onların içinde iş gördüğü her şeyi de ruhani olarak kendi içinde barındırır. Deliliyle gör.

ALTMIŞ DÖRDÜNCÜ

Diğer iki asli yeti olan Akıl ve İrade ile bunların günahtan önceki ve sonraki işleyişi üzerine.

AKIL, kötüyü iyiden, kötüyü daha kötüden, iyiyi daha iyiden, daha kötüyü en kötüden, daha iyiyi en iyiden ayırt etmemizi sağlayan bir yetidir. İnsan günah işlemeden evvel Akıl bütün bunları tabiatı gereği yapabilirdi. Fakat şimdi asli günah ile öylesine körleşmiştir ki, inayetle aydınlanmadıkça bu işi hakkıyla göremez. Aklın kendisi de, içinde iş gördüğü şey de Hafıza'da kavranır ve barındırılır.

İrade, Akıl tarafından tayin edildikten sonra iyiyi seçmemizi sağlayan ve onun vasıtasıyla iyiyi sevdiğimiz, iyiyi arzuladığımız ve tam bir hoşnutluk ve rıza ile sonsuza dek Tanrı'da dinlendiğimiz bir yetidir. İnsan günah işlemeden evvel İrade ne seçiminde, ne sevgisinde ne de işlerinin hiçbirinde yanıltılabilirdi. Zira o vakit tabiatı gereği her şeyi olduğu gibi tatma kudretine sahipti; fakat şimdi inayetle mesh edilmedikçe bunu yapamaz. Çünkü çoğu kez asli günahın sirayeti sebebiyle, büsbütün kötü olan ve yalnızca iyinin benzerliğini taşıyan bir şeyi iyi niyetine tadar. İradeyi de, irade edilen şeyi de Hafıza kendi içinde barındırır ve kavrar.

ALTMIŞ BEŞİNCİ

Adı Hayal Gücü olan ilk tali yeti ile onun işleri ve günahtan önce ve sonra Akla olan itaati üzerine.

HAYAL GÜCÜ, gaip ve hazır olan şeylerin bütün suretlerini tasvir ettiğimiz bir yetidir; hem kendisi hem de içinde iş gördüğü şey Hafıza'da barındırılır. İnsan günah işlemeden evvel Hayal Gücü, adeta bir hizmetkarı olduğu Akla öylesine itaatkardı ki, ona cismani bir mahlukun nizam dışı hiçbir suretini veya ruhani bir mahlukun hiçbir vehmini sunmazdı; fakat şimdi öyle değildir. Zira Akıldaki inayetin ışığıyla dizginlenmedikçe, uyurken yahut uyanıkken cismani mahlukların nizam dışı muhtelif suretlerini veya ruhani bir şeyin cismani bir vehminden yahut cismani bir şeyin ruhani bir vehminden başka bir şey olmayan bir kuruntuyu tasvir etmekten asla geri durmaz. Bu ise her daim uydurmadır, asılsızdır ve hataya pek yakındır.

Hayal Gücü'nün bu itaatsizliği, dünyadan yüz çevirip ibadete yeni yönelenlerde, dua vakitlerinde açıkça müşahede edilebilir. Zira Hayal Gücü, kendi sefaletleri, Rabbimiz Tanrı'nın çilesi ve inayeti gibi nice ruhani şeylerin aralıksız tefekküründe olduğu gibi, Akıldaki inayetin ışığıyla büyük ölçüde dizginlenmedikçe, Hayal Gücü'nün merak ışığıyla zihinlerine sunulan ve nakşedilen o akıl almaz ve muhtelif düşünceleri, kuruntuları ve suretleri hiçbir şekilde uzaklaştıramazlar. Bütün bu itaatsizlik, asli günahın cezasıdır.

BURADA ALTMIŞ ALTINCI BÖLÜM BAŞLAR

Adı Şehevi Yeti olan diğer tali yeti ile onun işleri ve günahtan önce ve sonra İradeye olan itaati üzerine.

ŞEHEVİ YETİ, ruhumuzun bedensel duyularda hüküm süren ve gözeten bir yetisidir; onun vasıtasıyla hoş olsun veya olmasın bütün cismani mahlukları bedensel olarak bilir ve hissederiz. İki kısmı vardır, biri vasıtasıyla bedenimizin ihtiyacına bakar, diğeri vasıtasıyla bedensel duyuların arzularına hizmet eder. Zira beden kendisi için lüzumlu şeylerden mahrum kaldığında sızlanan ve ihtiyacın karşılanması sırasında heveslerimizi beslemek ve ilerletmek uğruna bizi gerekenden fazlasını almaya kışkırtan; hoş mahlukların yokluğunda sızlanan ve onların huzurunda şehvetle zevk bulan; nahoş mahlukların huzurunda sızlanan ve onların yokluğunda şehvetle hoşnut olan hep bu aynı yetidir. Hem bu yeti hem de içinde iş gördüğü şey Hafıza'da barındırılır.

İnsan günah işlemeden önce Duyusallık, adeta hizmetkârı olduğu İrade'ye öylesine itaatkârdı ki, ona hiçbir bedensel yaratıkta düzensiz bir hoşlanma veya homurdanma sunmazdı; bedensel duyularda herhangi bir ruhani düşman tarafından oluşturulan hiçbir sahte ruhani hoşlanma yahut hoşnutsuzluk da getirmezdi. Fakat şimdi durum böyle değildir, zira gerekli tesellilerin yokluğunda ve faydalı sıkıntıların varlığında hissettiği ilk günahın acısını uysallıkla ve ölçüyle çekmek üzere İrade'deki lütuf tarafından yönetilmedikçe, dahası gerekli tesellilerin varlığında onu şehvetten, faydalı sıkıntıların yokluğunda da tensel zevkten alıkoymadıkça, çamurdaki bir domuz gibi bu dünyanın zenginliklerinde ve murdar tende öylesine sefilce ve azgınca yuvarlanacaktır ki, bütün yaşantımız insani ya da ruhani olmaktan ziyade hayvani ve tensel olacaktır.

ALTMIŞ YEDİNCİ BÖLÜM BURADA BAŞLAR

Bir canın yetilerini ve onun işleyiş tarzını bilmeyenin, ruhani sözleri ve ruhani işleyişi anlamada kolayca yanılabileceği ve bir canın lütufla nasıl Tanrı kılındığı üzerine.

İşte, ruhani dostum, burada görebileceğin gibi günah yüzünden böylesi bir sefalete düştük, bu yüzden ruhani sözleri ve ruhani işleyişi anlamakta körce ve kolayca aldanmamıza, bilhassa canlarının yetilerini ve bunların işleyiş tarzlarını henüz bilmeyenlerin aldanmasına şaşmamak gerekir.

Zira Hafıza ne zaman bedensel bir şeyle meşgul olsa, bu ne kadar iyi bir amaçla ele alınırsa alınsın, bu işleyişte yine de kendi altındasındır ve canından yoksunsundur. Ve Hafızanın, mükemmellikte ilerlemek maksadıyla bu amel aracılığıyla kendini tanımayı öğrenebilmen için, canının yetilerinin incelikli halleriyle ve bunların ruhani şeylerdeki, kendinin yahut ruhani ve doğası gereği seninle bir olan herhangi bir yaratığın erdemsizliklerindeki veya erdemlerindeki işleyişleriyle meşgul olduğunu hissettiğinde, o vakit kendi içindesindir ve kendinle bir hizadasındır. Fakat bu kitabın amelinin ispatında olduğu ve olabileceği üzere, Hafızanın bedensel ya da ruhani hiçbir şeyle değil de yalnızca Tanrı'nın kendi özüyle meşgul olduğunu hissettiğinde, o vakit kendi üstünde ve Tanrı'nın altındasındır.

Kendinin üstündesindir, zira doğan gereği erişemeyeceğin o mertebeye lütufla erişirsin. Yani ruhta, sevgide ve irade birliğinde Tanrı ile bir olursun. Tanrı'nın altındasındır, zira bir bakıma bu esnada Tanrı ile senin iki değil, ruhta bir olduğunuz söylense de, öyle ki sen veya bir başkası bu amelin mükemmelliğini hisseden böylesi bir birlik sebebiyle Kutsal Yazıların tanıklığıyla hakikaten bir Tanrı olarak adlandırılabilseniz de, yine de sen O'nun altındasındır. Çünkü O, başlangıcı olmaksızın doğası gereği Tanrı'dır; bir zamanlar özü itibarıyla bir hiç olan ve daha sonra O'nun kudreti ve sevgisiyle bir varlık haline getirildiğinde günahla kendini kasten hiçten daha beter kılan sen ise, hiçbir hak edişin olmaksızın yalnızca O'nun merhametiyle lütufta Tanrı kılındın, hem burada hem de cennetin saadetinde sonu gelmeksizin O'nunla ruhta ayrılmaz biçimde birleştin. Öyle ki, lütufta O'nunla tamamen bir olsan da, doğa bakımından O'nun pek çok altındasındır.

İşte, ruhani dostum, kendi canının yetilerini ve bunların işleyiş tarzını bilmeyen kimsenin, ruhani maksatla yazılmış sözleri anlamakta pek kolay yanılabileceğini buradan kısmen görebilirsin. Bu nedenle, arzunu Tanrı'ya açıkça göstermeni emretmeye cüret etmeyip de çocukça bir tavırla elinden geldiğince onu saklamanı ve örtmeni buyurmamın sebebini bir nebze anlayabilirsin. Bunu da ruhani kastedilen şeyi bedensel olarak algılamandan korktuğum için yapıyorum.

ALTMIŞ SEKİZİNCİ BÖLÜM

Bedensel olarak hiçbir yerde olmamanın, ruhani olarak her yerde olmak olduğu ve dışsal insanımızın bu kitabın ameline nasıl hiçlik dediği üzerine

Ve aynı şekilde, bir başkası sana yetilerini ve duyularını bütünüyle kendi içine toplamanı ve Tanrı'ya orada ibadet etmeni buyuracak olsa, her ne kadar doğru anlaşılırsa pek güzel ve pek hakiki konuşsa, evet, hiç kimse daha hakiki konuşamazsa da, aldanma korkusundan ve sözlerinin bedensel olarak algılanmasından ötürü sana böyle buyurmak istemem. Lakin sana şöyle buyuracağım. Hiçbir surette kendi içinde olmamaya bak. Kısacası, kendi dışında olmanı da istemem, ne üstünde, ne arkasında, ne bir yanında, ne de diğer yanında.

"Öyleyse nerede olacağım?" dersin, "Senin anlatışına göre hiçbir yerde!" Doğrusu güzel söylersin, zira senin tam da orada olmanı isterim. Çünkü bedensel olarak hiçbir yerde olmak, ruhani olarak her yerde olmaktır. Öyleyse ruhani amelinin bedensel olarak hiçbir yerde olmamasına gayretle dikkat et; o vakit zihninde öz olarak kasten üzerinde çalıştığın o şey neredeyse, bedenin bedensel olarak bulunduğun yerde ne kadar hakikaten varsa, sen de ruhta tam olarak oradasındır. Bedensel duyuların beslenecek hiçbir şey bulamasalar da, zira yaptığın şey onlara hiçlik gibi görünür, evet, öyleyse bu hiçliği sürdür ve bunu Tanrı sevgisi için yap. Bu yüzden geri durma, hiçbir insanın bilemeyeceği Tanrı'ya sahip olmayı istemenin uyanık arzusuyla o hiçlik içinde gayretle çabala. Zira sana hakikati söylerim ki, o kör hiçlikle güreşerek bedensel olarak böyle hiçbir yerde olmayı, dilediğim zaman bedensel olarak her yerde bulunabilen ve bir beyin kendi malıyla oynadığı gibi bütün bu varlıkla neşeyle oynayan ulu bir bey olmaya yeğlerim.

Bu her yerdelik ve bu varlık, bu hiçbir yerdelik ve bu hiçliğin yanında bir kenara bırakılsın. Aklın bu hiçlik üzerine akıl yürütemiyorsa hiç dert etme, zira doğrusu ben onu çok daha fazla severim. Kendi içinde öylesine değerli bir şeydir ki, akıl onun üzerine akıl yürütemez. Bu hiçlik görülmekten ziyade hissedilebilir, çünkü ona henüz pek az bir süre bakmış olanlar için bütünüyle kör ve bütünüyle karanlıktır. Yine de daha doğrusunu söyleyecek olursam, bir can onun hissedilişinde, herhangi bir karanlıktan ya da bedensel ışığın eksikliğinden ziyade, ruhani ışığın bolluğundan ötürü körleşir. Ona hiçlik diyen kimdir? Muhakkak ki bu bizim dış insanımızdır, iç insanımız değil. İç insanımız ona Her Şey der, zira onun sayesinde, kendi başına tek bir şeye özel bir nazar kılmaksızın, bedensel yahut ruhani her şeyin nedenini bilmeyi pek güzel öğrenmiştir.

ALTMIŞ DOKUZUNCU BÖLÜM

Bu hiçliğin hiçbir yerde işlenmediğinde, ruhani hissedişinde bir insanın meylinin nasıl mucizevi bir şekilde değiştiği üzerine.

Bu hiçliğin hiçbir yerde işlenmediğinde, ruhani hissedişinde bir insanın meyli hayret verici şekilde değişir. Zira bir can ona ilk kez baktığında, doğduğundan beri bedensel yahut ruhani, gizlice veya karanlıkça işlediği bütün o özel günah fiillerini onun üzerine resmedilmiş bulacaktır. Ve onları her ne yana çevirse de, çok çetin bir emekle, nice kederli iç çekişle ve nice acı gözyaşıyla onları büyük ölçüde yıkayıp temizleyeceği vakte dek, durmaksızın gözlerinin önüne geleceklerdir. Kimi zaman bu meşakkat içinde ona öyle gelir ki, oraya bakmak cehenneme bakmak gibidir, çünkü bu ızdıraptan kurtulup ruhani huzurun kemaline erişmekten ümidini kestiğini sanır. İçeriye doğru bu denli uzağa pek çokları gelir, lakin hissettikleri ızdırabın büyüklüğünden ve tesellinin yokluğundan ötürü gerisin geri bedensel şeylere bakmaya dönerler, eğer sebat etselerdi hak edecekleri o ruhani teselliden henüz yoksun oldukları için dışarıdaki tensel tesellileri ararlar.

Zira sebat eden kimse kimi zaman bir teselli duyar ve kemale ermeye dair biraz ümidi olur, çünkü geçmişteki nice hususi günahının lütfun yardımıyla büyük ölçüde kazınıp silindiğini hisseder ve görür. Yine de aralıklarla hep ızdırap çeker, fakat bu ızdırabın bir sonu olacağını düşünür, zira gittikçe azalmaktadır. Ve bu yüzden ona araftan başka bir ad vermez. Kimi zaman üzerine yazılmış hiçbir özel günah bulamaz, ancak yine de günahın ne olduğunu asla bilemediği bir kütle, kendisinden başka bir şey olmadığını düşünür ve o vakit buna asli günahın temeli ve ızdırabı denebilir. Kimi zaman onun içinde bulduğu çeşitli harikulade tatlılıklar ve teselliler, sevinçler ve kutlu faziletler sebebiyle onun cennet yahut gök olduğunu düşünür. Kimi zaman da içinde bulduğu barış ve huzur sebebiyle onun Tanrı olduğunu sanır.

Evet, ne düşünmek isterse düşünsün, zira kendisiyle Tanrısı arasında duran bir bilmeyiş bulutunu her daim bulacaktır.

YETMİŞİNCİ BÖLÜM

Nasıl ki bedensel duyularımızın yetersizliğiyle ruhani şeyleri bilmeye daha kolay varmaya başlarsak, tıpkı bunun gibi ruhani idraklerimizin yetersizliğiyle de burada lütufla elde edilmesi mümkün olan Tanrı bilgisine en kolay biçimde varmaya başlarız.

Bu yüzden bu hiçlikte ve bu hiçbir yerdelikte durmaksızın emek ver, dışsal bedensel duyularını ve onların işlediği her şeyi terk et, zira sana doğrusunu söylerim ki bu iş onlar tarafından kavranamaz.

Zira gözlerinle bir şeyi, onun uzunluğu ve genişliği, küçüklüğü ve büyüklüğü, yuvarlaklığı ve kareselliği, uzaklığı ve yakınlığı ile rengi haricinde kavrayamazsın.

Ve kulaklarınla bir gürültüden yahut bir tür sesten başka bir şey kavrayamazsın. Burnunla ya bir pis kokudan ya da hoş bir kokudan başkasını; tadışınla ekşi yahut tatlı, tuzlu yahut taze, acı yahut lezzetliden başkasını; dokunuşunla da sıcak yahut soğuk, sert yahut körpe, yumuşak yahut keskinden başkasını kavrayamazsın. Ve doğrusu, ne Tanrı ne de ruhani şeyler bu niteliklerin ya da niceliklerin hiçbirine sahip değildir. Bu yüzden dışsal duyularını bırak ve onlarla ne içeride ne de dışarıda çalış, zira kendilerini içeride ruhani işçiler olmaya adayıp da kendi içlerinde yahut dışlarında ruhani şeyleri işiteceklerini, koklayacaklarını, göreceklerini, tadacaklarını veya hissedeceklerini sananların tümü muhakkak ki aldanmıştır ve doğanın akışına aykırı, yanlış bir iş tutmaktadır.

Zira onlar doğaları gereği, insanların onlar vasıtasıyla dışsal tüm bedensel şeylerin bilgisine sahip olması için takdir edilmiştir, hiçbir surette onlar aracılığıyla ruhani şeylerin bilgisine varılamaz. Kastettiğim onların işleyişidir. Eksiklikleri ve yetersizlikleri vasıtasıyla ise varabiliriz, şöyle ki, kimi belirli şeyler hakkında okuduğumuzda yahut konuşulduğunu işittiğimizde ve buna ek olarak dışsal duyularımızın hiçbir nitelikle o şeylerin ne olduğunu bize söyleyemeyeceğini idrak ettiğimizde, o vakit bu şeylerin bedensel değil, ruhani şeyler olduğuna gerçekten kani olabiliriz.

Kendi ruhani idraklerimizin içinde, bizzat Tanrı'yı bilmek uğrunda emek verdiğimizde de ruhani bakımdan aynı hal yaşanır. Zira bir insan yaratılmış bütün ruhani şeyleri bilmekte ne denli büyük bir ruhani kavrayışa sahip olursa olsun, kavrayışının işleyişiyle yaratılmamış olan ruhani şeyin bilgisine asla varamaz, ki bu da Tanrı'dan başkası değildir. Fakat yetersiz kalışıyla varabilir, zira yetersiz kaldığı o şey biricik Tanrı'dan gayrısı değildir. İşte bu yüzdendir ki Aziz Denis, Tanrı'nın en kâmil bilgisinin bilmeyiş yoluyla bilinen olduğunu söylemiştir. Ve doğrusu, kim Denis'in kitaplarına bakacak olursa onun sözlerinin, bu risalenin başından sonuna dek söylediğim ve söyleyeceğim her şeyi açıkça tasdik edeceğini görecektir. Şu an için ne onu ne de başka bir din büyüğünü bundan başka türlü anmayı arzu etmem. Zira bir vakitler insanlar Kutsal Yazı ve din büyüklerinin sözleriyle tasdik etmedikçe kendi kafalarından hiçbir şey söylememeyi alçakgönüllülük sayardı, şimdiyse bu boş bir merak ve kurnazlık gösterisine dönüştü. Senin buna ihtiyacın yok, ben de bu yüzden yapmıyorum. Zira kulağı olan işitsin ve inanmaya meyli olan inansın, çünkü başka türlü inanamazlar.

YETMİŞ BİRİNCİ BÖLÜM

Bazılarının bu çalışmanın kemaline ancak kendinden geçiş anında erebileceği, bazılarınınsa bunu istedikleri zaman, insan ruhunun olağan halinde elde edebileceği üzerine.

Bazıları bu meseleyi öyle çetin ve öyle korkutucu bulur ki, öncesinde çok ve çetin bir zahmet çekilmeden ona varılamayacağını, pek seyrek ve ancak kendinden geçiş vaktinde kavranabileceğini söylerler. Bu kimselere elimden geldiğince acizane şu cevabı veririm, derim ki, her şey Tanrı'nın takdiri ve düzenlemesiyledir; bu tefekkür ve ruhani amel lütfunun verildiği kimselerin ruhlarındaki kabiliyete göredir.

Zira bazıları vardır ki çok ve uzun süreli ruhani alıştırmalar olmaksızın bu risalenin başından sonuna kadar [?]. Bundan başka türlü ne onu ne de başka bir din bilginini şu anda kendime tanık göstermek isterim. Çünkü bir zamanlar insanlar, Kutsal Yazılarla ve din bilginlerinin sözleriyle doğrulamadıkça kendi akıllarından bir şey söylememeyi alçakgönüllülük sayarlardı; şimdiyse bu durum gösteriş merakına ve marifet sergilemeye dönüştü. Senin buna ihtiyacın yok, bu yüzden ben de böyle yapmıyorum. Zira kulağı olan işitsin ve inanmaya yönelen inansın, çünkü aksi halde inanmayacaklardır.

YETMİŞ BİRİNCİ BÖLÜM

Bazılarının bu amelin kemalini ancak kendinden geçiş anında hissedebileceği, bazılarınınsa bunu istedikleri zaman, insan ruhunun olağan halinde elde edebileceği üzerine.

Bazıları bu meseleyi öyle çetin ve öyle korkutucu bulur ki, öncesinde çok ve çetin bir zahmet çekilmeden ona varılamayacağını, pek seyrek ve ancak kendinden geçiş anında kavranabileceğini söylerler. Bu kimselere elimden geldiğince acizane şu cevabı veririm, derim ki, her şey Tanrı'nın takdiri ve düzenlemesiyledir; bu tefekkür ve ruhani amel lütfunun bağışlandığı kimselerin ruhlarındaki kabiliyete göredir.

Zira bazıları vardır ki çok ve uzun süreli ruhani alıştırmalar olmaksızın buna eremezler, üstelik bu amelin kemalini hissetmeleri ancak pek seyrek ve Rabbimizin özel çağrısıyla olur; bu çağrıya kendinden geçiş denir. Bazıları da vardır ki lütufta ve ruhta öyle incelmiş, bu tefekkür lütfunda Tanrı ile öyle bir yakınlık kurmuşlardır ki, insan ruhunun olağan halinde, yani otururken, yürürken, ayakta dururken veya diz çökmüşken, diledikleri an buna sahip olabilirler. Yine de bu esnada bedensel ya da ruhani tüm duyularını tam olarak kullanma iradesine sahiptirler ve arzu ederlerse bunları kullanabilirler; bazı engeller olsa da (büyük bir engel olmaksızın) bunu yapabilirler. İlkinin örneğini Musa'da, diğerininkini ise Tapınağın kâhini Harun'da görürüz; nitekim eski yasada bu tefekkür lütfu Ahit Sandığı ile simgelenmiştir ve bu lütufta amel edenler, kutsal tarihin de tanıklık edeceği üzere, en çok bu Sandıkla meşgul olan kimselerle simgelenir. Bu lütuf ve bu amel o Sandığa pek yerinde benzetilmiştir. Çünkü Tapınağın bütün mücevherleri ve kutsal emanetleri nasıl o Sandığın içindeyse, Tanrı'nın ruhani Tapınağı olan insan ruhunun bütün erdemleri de bu bulut üzerine konan bu küçük sevgide toplanmıştır.

Musa bu Sandığı görebilmek ve nasıl yapılması gerektiğini anlayabilmek için, uzun ve büyük bir zahmetle dağın tepesine tırmandı, orada kaldı ve Rabbimizin bu Sandığın yapılış biçimini kendisine gösterme lütfunda bulunacağı yedinci güne dek bekleyerek bir bulutun içinde altı gün çalıştı. Musa'nın uzun zahmeti ve vahyin gecikmesiyle, öncesinde uzun bir zahmet olmaksızın bu ruhani amelin kemaline eremeyen kimseler anlatılır; onlar buna ancak pek seyrek, Tanrı göstermeyi lütfettiği zaman erebilirler.

Fakat Musa'nın ancak seyrek olarak ve uzun, büyük bir zahmet olmadan göremediği şeyi, Harun görevi dolayısıyla Tapınakta, Perdenin ardında görme yetkisine sahipti; tıpkı ilk başta buna ancak pek seyrek ve büyük bir zahmetle sahip olabilen, daha sonraysa diledikleri zaman, istedikleri sıklıkta sahip olacak kimseler gibi. Bunun örneğini yine Musa'da görürüz; o da ilkin dağda, pek seyrek olarak ve büyük bir zahmetle Sandığın biçimini görememişken, daha sonraları Perdenin ardında onu dilediği her an görmüştür.

YETMİŞ ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

Ahit Sandığı ile meşgul olan Musa, Besalel ve Harun'a benzer şekilde, bu tefekkür lütfundan üç biçimde nasıl yararlandığımız üzerine; zira bu lütuf o Sandıkta simgelenmiştir.

Eski Ahit'teki bu Sandıkla en çok meşgul olan üç kişi vardı: Musa, Besalel ve Harun. Musa, Rabbimizin dağında onun nasıl yapılması gerektiğini öğrendi. Besalel, dağda gösterilen örneğe göre onu Perdenin ardında işleyip yaptı. Harun ise dilediği sıklıkta hissetmek ve görmek üzere onu Tapınakta muhafaza etti. Bu üçünün benzerliğiyle, bizler de bu tefekkür lütfundan üç biçimde yararlanırız. Kimi zaman yalnızca lütufla yararlanırız ve o vakit Musa'ya benzeriz; o, dağa yaptığı tüm o tırmanışa ve çektiği zahmete rağmen Sandığı ancak pek seyrek görebilmişti; üstelik bu görüş, çektiği zahmetin bir karşılığı olarak değil, yalnızca Rabbimizin göstermeyi dilediği zamanki lütfuyla gerçekleşmişti. Kimi zaman da lütfun yardımıyla kendi ruhani anlayışımız sayesinde bu lütuftan yararlanırız ve o vakit Besalel'e benzeriz; o, Musa'ya dağda gösterilen örneğin yardımıyla ve kendi emeğiyle yapana dek Sandığı görememişti. Kimi zaman ise bu lütuftan başka insanların öğretmesiyle yararlanırız ve o vakit Harun'a benzeriz; o, Besalel'in önceden işleyip ellerine hazır ettiği Sandığı dilediği zaman görüp hissetmeyi adet edinmiş ve onu muhafaza etmiştir.

İşte, ruhani dostum, çocukça ve kaba bir dille söylenmiş olsa da bu eserde, herhangi bir yaratılana ders vermeye layık olmayan bir sefil olmama rağmen, Bezalel'in vazifesini üstleniyorum, bu ruhani Sandığın biçimini ellerine sunup açıklıyorum. Fakat eğer Harun olmak istersen, yani hem kendin hem de benim için onda durmaksızın emek verirsen, benden çok daha iyi ve daha layıkıyla iş görebilirsin. O halde Her Şeye Gücü Yeten Tanrı'nın sevgisi için öyle yapmanı rica ederim. Madem ikimiz de bu işte çalışmak üzere Tanrı tarafından çağrıldık, Tanrı sevgisi adına yalvarırım, bende eksik kalanı sen kendi payına tamamla.

YETMİŞ DÖRDÜNCÜ

Bu kitabın konusunun, buna meyli olan bir can tarafından, aynı amelin tesirine tam bir uyum hissedilmeksizin asla okunup konuşulamayacağı yahut okunup konuşulduğunun işitilemeyeceği üzerine ve önsözde yazılı olan aynı tembihin tekrarlanması hakkında.

Ve eğer bu çalışma tarzının beden ve can bakımından senin tabiatına uygun olmadığını düşünürsen, kınanmaksızın, iyi bir ruhani öğütle güven içinde bunu bırakıp bir başkasını alabilirsin. O vakit beni mazur görmeni dilerim, zira doğrusu kendi naçiz idrakimce bu yazıyla sana yararlı olmak istemiştim ve niyetim de buydu. Bu sebeple iki ya da üç kez oku; ne kadar sık okursan o kadar iyi olur ve ondan o kadar çok şey anlarsın. Öyle ki, belki ilk veya ikinci okuyuşta sana çok güç gelen kimi cümleleri, çok geçmeden kolay bulacaksın.

Evet, bu amele meyli olan herhangi bir canın, tam da o esnada bu amelin tesirine karşı hakiki bir uyum hissetmeksizin bunu okuması, konuşması yahut okunup konuşulduğunu işitmesi benim anlayışıma göre imkânsız görünür. O halde sana faydası olduğunu düşünürsen, bütün kalbinle Tanrı'ya şükret ve Tanrı sevgisi için bana dua et.

Öyle yap o halde. Tanrı sevgisi için sana yalvarırım, daha önce bu kitapta kimlerin ve ne zaman bu amelde çalışması gerektiğinin anlatıldığı yerde yazılı bulduğun üzere, kitaba layık olduğunu düşündüğün kimseler haricinde kimsenin bu kitabı görmesine izin verme. Şayet böyle birilerinin görmesine izin verecek olursan, baştan sona gözden geçirmek için kendilerine vakit ayırmalarını tembih etmeni rica ederim. Zira belki de başında veya ortasında, askıda kalmış ve bulunduğu yerde tam olarak açıklanmamış bir mesele vardır. Fakat orada değilse, hemen sonrasındadır yahut en sonundadır. Böylece bir kimse bir kısmını görüp diğerini görmezse, belki de kolayca yanılgıya düşebilir, bu yüzden sana dediğim gibi hareket etmeni dilerim. Şayet içinde olduğundan daha fazla açıklanmasını arzu ettiğin bir mesele olduğunu düşünürsen, hangisi olduğunu ve bu konudaki fikrini bana bildir; kendi naçiz idrakimle, elimden gelirse düzeltilecektir.

Nefse düşkün gevezelerin, dalkavukların, kusur arayanların, dedikoducuların, fısıldaşanların ve her türlü can sıkıcı tenkitçinin bu kitabı görmesi asla umurumda olmadı, zira niyetim onlara böyle bir şey yazmak değildi hiçbir zaman. Bu sebeple ne onların ne de bu meraklı mekteplilerin ya da cahillerin bunu işitmesini isterim; evet, faal hayatta gayet iyi insanlar olsalar bile, zira bu onlara uymaz.

YETMİŞ BEŞİNCİ

Bir kimsenin Tanrı tarafından bu amelde çalışmaya çağrılıp çağrılmadığını sınayabileceği kimi belirli alametler üzerine.

Bu kitabın konusunu okuyan ya da okunup konuşulduğunu işiten ve bu okuma veya işitme esnasında bunu iyi ve hoş bir şey olarak görenlerin hepsi, yalnızca bu okuma anında hissettikleri bu hoş kımıldanış yüzünden Tanrı tarafından bu işte çalışmaya çağrılmış sayılmazlar. Zira belki de bu kımıldanış, inayetin herhangi bir çağrısından ziyade, aklın doğal bir merakından ileri gelmektedir.

Fakat bu kımıldanışın nereden geldiğini sınamak isterlerse, arzu ettikleri takdirde şöyle sınayabilirler. İlkin, Kutsal Kilise'nin hükmü uyarınca ve aldıkları öğüt doğrultusunda vicdanlarını temizleyerek, kendilerini buna elverişli kılmak için ellerinden geleni evvelce yapıp yapmadıklarına baksınlar. Eğer böyleyse, bu kadarı iyidir; fakat daha yakından bilmek isterlerse, bunun zihinlerini diğer ruhani meşklerden daha alışıldık ve durmaksızın meşgul edip etmediğine baksınlar. Şayet bedeni ya da ruhi olarak yaptıkları hiçbir şeyin, zihni meşgul eden bu gizli küçük sevgi ruhen tüm amellerinin başı olmadıkça, vicdanlarının tanıklığıyla layıkıyla yapılmış sayılmayacağını düşünüyorlarsa ve böyle hissediyorlarsa, o vakit bu amele Tanrı tarafından çağrıldıklarına dair bir alamettir bu, yoksa kesinlikle değildir.

Bu amelde çalışmaya çağrılan herkesin zihninde bunun daima sürüp durmaksızın kalacağını söylemiyorum. Hayır, öyle değildir. Zira bu amele yeni başlayan ruhani bir çıraktan, bunun bilfiil hissedilişi çeşitli sebeplerle sıklıkla geri çekilir. Bazen, buna dayanarak haddinden fazla cüretkâr davranmasın ve dilediği zaman, dilediği şekilde buna sahip olmanın büyük ölçüde kendi elinde olduğunu sanmasın diye çekilir. Böyle bir zan kibir olurdu. İnayet hissi ne zaman geri çekilse, sebebi daima kibirdir; her zaman var olan kibir değil, şayet bu inayet hissi geri çekilmeseydi ortaya çıkacak olan kibirdir. Bu yüzden bazı genç ahmaklar, Tanrı onların tam bir dostuyken, çoğu zaman O'nu kendilerine düşman sanırlar.

Kimi zaman dikkatsizlikleri yüzünden geri çekilir; durum böyle olduğunda, çok geçmeden kendilerini pek acı bir şekilde hırpalayan gayet yakıcı bir sızı hissederler. Kimi zaman da Rabbimiz bunu ustaca bir düzenle geciktirir; zira böylesi bir gecikmeyle onun büyümesini ve uzun zamandır kayıpken yeniden bulunup hissedildiğinde daha kıymetli tutulmasını diler. Bir ruhun bu işte çalışmaya çağrılıp çağrılmadığını anlaması için sahip olabileceği en hazır ve en üstün işaretlerden biri de şudur, eğer böylesi bir gecikmenin ve bu çalışmadan uzun süre mahrum kalmanın ardından, hiçbir vesileyle satın alınmaksızın aniden çıkageldiğinde, içinde bu işte çalışmaya dair evvelce duyduğundan çok daha büyük bir arzu şevki ve daha büyük bir sevgi hasreti hissediyorsa. Öyle ki çoğu zaman, onu bulmanın sevinci, kaybetmenin kederinden katbekat üstün gelir diye inanırım.

Ve eğer durum böyleyse, kim olursa olsun ya da vaktiyle ne yapmış bulunursa bulunsun, şüphesiz bu onun Tanrı tarafından bu işte çalışmaya çağrıldığının yanılgısız ve dosdoğru bir işaretidir.

Zira Tanrı merhametli gözleriyle senin ne olduğuna ya da ne olmuş bulunduğuna değil, ne olmak istediğine bakar. Aziz Gregorius da tanıktır ki bütün kutsal arzular gecikmelerle büyür; şayet gecikmelerle sönüp gidiyorlarsa, o vakit hiçbir zaman kutsal arzu olmamışlardır. Çünkü vaktiyle niyet ettiği arzularının yeniden bulunuşunda ve ansızın belirişinde gittikçe daha az sevinç duyan birinin bu hisleri, her ne kadar iyiye yönelik doğal arzular olarak adlandırılsalar da asla kutsal arzular değillerdir. Aziz Augustinus bu kutsal arzudan bahseder ve der ki iyi bir Hristiyanın tüm yaşamı, kutsal arzudan başka bir şey değildir.

Elveda, ruhani dostum, Tanrı'nın ve benim bereketim seninle olsun! Ve Yüce Tanrı'ya yalvarırım ki hakiki esenlik, kutsal öğüt ve Tanrı'daki ruhani teselli, lütuf bereketiyle daima seninle ve yeryüzündeki tüm Tanrı aşıklarıyla birlikte olsun. Âmin.

BULUT BURADA SONA ERER

Bu metin neden önemli

"Bilinmezlik Bulutu", 14. yüzyılın ikinci yarısında adı bilinmeyen bir İngiliz mistiği tarafından, muhtemelen bir manastır çevresinde yazılmış bir tefekkür kılavuzudur. Eser, apofatik yani olumsuzlama yoluyla ilerleyen mistik teolojinin İngiliz dilindeki en önemli örneğidir. Temel öğretisi şudur: Tanrı akılla, imgelerle veya kavramlarla kavranamaz. Ona ancak "bilinmezlik bulutu" denen o karanlığa girerek, tüm düşünceleri bir "unutma bulutu" altına iterek ve yalnızca sıcak bir sevgi okuyla yönelerek erişilebilir. Bu eser Walter Hilton'ın "Yetkinliğin Merdiveni", Richard Rolle'ün yazıları ve Norwichli Julian'ın vahiyleriyle birlikte İngiliz mistik geleneğinin altın çağını oluşturur. Buradaki merdiven imgesi, kıtanın Avrupasında Guigo II'nin "Keşişlerin Merdiveni" (Scala Claustralium) eserinde dört basamak olarak formüle edilen ve okuma, tefekkür, dua ve seyre dalıştan geçerek göğe tırmanan klasik tefekkür yükselişine dayanır.

Bu eser Mistik Teoloji Koleksiyonu'nun parçasıdır →

Künye
Kaynak eser
Bilinmezlik Bulutu (The Cloud of Unknowing), anonim, 14. yüzyıl; Evelyn Underhill'in modern İngilizce baskısı (Londra, 1912; 1922 basımı); yetmiş beş bölümün tamamı
Neşir
Evelyn Underhill edisyonu, John M. Watkins, Londra (ilk baskı 1912; bu baskı 1922) — kamu malı, özgün Orta İngilizce metin yaklaşık 1375
Konum
Eserin tamamı (75 bölüm), Underhill baskısı
Çeviren
Şira Nur Uysal
Kaynak metin
Internet Archive
Elyazma görselleri
Source Library
Bu Türkçe çeviri © Şira Nur Uysal, CC BY-SA 4.0 ile paylaşılmıştır (serbestçe kullanın, kaynak gösterin, değiştirirseniz aynı lisansla paylaşın). Kullanım & lisans →
Bu Çeviriye AtıfUysal, Ş. N. (Çev.). (2026). Bilinmezlik Bulutu. Kadim Kütüphane. https://kadimkutuphane.com/bilinmezlik-bulutu-tefekkurun-merdiveni
Bülten

Yeni metinlerden ilk sen haberdar ol

Tam çeviriler, PDF'ler ve yeni eklenen kaynaklar hazırlandıkça e-postana düşsün.

← Kütüphaneye dön