Herat topraklarının büyük mutasavvıfı Hâce Abdullah el-Ensârî'nin Münâcât'ı, kulun doğrudan Rabbine seslendiği o mahrem yakarış geleneğinin kurucu metnidir. Aradığımız o eserin çevirisi bu kütüphanede bulunmadığından, aynı Fars tasavvuf geleneğinin ve aynı Horasan irfanının içinden konuşan, gönül diliyle Hakk'a nida eden en yakın birincil kaynağı seçtik: Ferîdüddîn Attâr'ın İlâhî-Nâme'sinin açılış münâcâtı, Ensârî'nin yakarışlarıyla aynı derûnî makamda titrer. Aşağıdaki metin, eserin Farsça aslından doğrudan çevrilmiş tam açılış bölümüdür: Bismillah'tan başlayıp kulun bütün varlığını ikinci şahsa, yani doğrudan Yaradan'a döndürdüğü kesintisiz bir hitaba uzanır. Evvel de sen, âhir de sen, zâhir de sen, bâtın de sen. Bin asır boyunca aklın koştuğu ve bir zerresini dahi tanıyamadığı yol, işte bu yakarışın yoludur.
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
Yedi göğün Yaratıcısı'nın adıyla, ki Âdem'i bir avuç topraktan var etti. Öyle bir Rab ki zâtı zevalden münezzehtir; akıl O'nun zâtını vasfetmekte dilsiz kalır. Yer de gök de O'ndan zâhir olmuştur; bedenin de canın da varlığı O'ndan görünür olmuştur. Ay da güneş de O'nun varlığının nurudur; gökkubbe yücede, yeryüzü alçakta, ikisi de O'na aittir. Canlar O'nu vasfetmekte hayran kalmış, akıl şaşkınlıktan parmağını dişleri arasına almıştır. O'nun ezelî-ebedî sıfatlarını hiç kimse tam bilemez; hangi vasfı söylersen söyle, O ondan daha fazlasıdır. İki âlem üzerindeki kudret yalnız O'na mahsustur; bütün canların içi O'nu anlatan bir söz ve söyleşi hâlindedir. O'nun zâtının hakikatinden hiç kimsenin haberi yoktur; O'nu müşahede etmekten başka hiçbir şey yoktur. Bütün eşyanın hakikati O'nu arayıp durur; O'nun görünmezliğinden her şey görünür olmuştur. Cihan O'nun zâtının nurundan aydınlıktır; sıfatlar dâim O'nun zâtından parlar.
O, bu topraktan bütün bu izharı yapmış, yaratılışın bezeğini kendi eliyle işlemiştir. O'nun sanatıyla Âdem çamurdan yüzünü göstermiş, ondan her an yüzlerce cevap işitilir olmuştur. O'nun ilmiyle orada sırların sahibi olmuş, kendisini Âdem'in bakışında görünür kılmıştır. Ne kimse O'ndan doğmuştur, ne O kimseden doğmuştur; iki cihanda da yeten tek bir Zât O'dur. Kendi birliğiyle, hakikat gibi, içi de kuşatmış dışı da hakikattir. Hakikatte bütün ilim O'nundur; dilediğine basiret verir, dosta tevfik bahşeder.
Bir karıncanın ihtiyacı sırlar içinde gizli kalsa bile, O aynı anda o ihtiyacı görünür kılar. Ateşin alevi bile O'nun celâlini arar durur, her an O'na kavuşmakla mahvolur gider. O'nun hükmüyle rüzgâr her yanda başıboş döner; kâh sıkıntıdadır, kâh Süreyya'nın yücesindedir. O'nun lütfuyla su her yerde akar; O'nun fazlıyla ruhun ve canın kuvvetidir. O'nun bakışıyla miskin toprak yere serilmiş, bu yüzden iki nimetin izzetine ermiştir. O'nun aşkıyla dağ ayağını çamura gömmüş; vâlih, hayran ve gönülsüz kalmıştır. O'nun zevkinden deniz kaynayıp feryat eder, bu yüzden dâim inci saçar. Sanatını bir avuç topraktan göstermiştir; onun içinde arş da ferş de yedi gök de vardır. Mânâ hazinesini onun içine koymuş, onu kendi zâtına doğru yol gösteren kılmıştır. Bütün peygamberleri O'nun sayesinde var etmiş, ilmini onların hepsine bildirmiştir. Âdem, O'nun kudretinin kemâlidir; onun yüceliği dünyada zaten tahakkuk etmişti. İki âlemi Âdem'de zâhir kılmış, dünyanın bu velvelesini ondan var etmiştir.
Yücedir Allah, benzeri ve dengi olmayan Bir olan; O ki sana Rablerin Rabbi diye seslenir. Evvel olan sensin, âhir olan sensin, yüce olan sensin. Bâtın olan sensin, zâhir olan sensin, yüce olan sensin. Bin asır boyunca ihtiyar akıl koştu durdu; lâkin bu yolun bir zerresini bile tanıyamadı. Sensiz aradı, ama seni göremedi. Sözün ve kelâmın peşine düşüp orada kaldı.
Bütün yaratılışta nûr olan sensin. Görüş gözünün hakikati ancak seninle görür. Ne şaşılası şeydir ki hem zâhir kaldın hem gizli. Canın içindesin, yine de candan münezzeh kaldın. Ey Dost, bütün canlar seninle âşikâr olur. Öz sensin, bütün âlem ise kabuktan ibarettir. Her varlığın canındaki öz sensin. Bunun için hem âşikârsın hem de gizlisin.
Sen bütün canların içinde bir özsün; bu yüzden hem bütün varlığın açığısın hem gizlisi. Öyle bir özsün ki dâim içeridesin; kendi sıfatlarını orada yol gösterici kılmışsın. Burada seni hiç kimse bizzat görmedi, çünkü sen burada hem evvelsin hem âhirsin. Cihan senin adınla doludur, ama senden görünür bir işaret yok; akıl seni görmeye çalışır, ama sen aşikâr değilsin. Akıldan gizlisin, ama varlıkta açığasın; kendi zâtının nurundan bir akis göstermişsin. Senin görülmenden sûret bir işaret bulmuştur; o kalıcı değildir, ama sen ebediyen bâki kalırsın. Öyle bir zâtsın ki yüzün yoktur; bütün canlar sensin, ama kendi başına bir canın yoktur. İkiliğin sana yaklaşmaya yolu yoktur; senin pâk zâtının hakikati "Kul hüvallâhu ehad"dır. Mekânı ve varlığı bir kıl kadar bile tartmazsın; bütün âlem bir tılsımdır, sen o tılsımın hazinesisin. Sen candaki ve gönüldeki gizli hazinesin; "Kuntu kenzen" diyen de sensin, bunu da en iyi sen bilirsin. Her an gizli sırrı söylersin; iki âlem senden zâhir olmuştur, sen ise candasın.
Hakikatte akıl seni vasfetmekten âciz kalmış, sonunda dertle dolu bir canla çaresiz kalmıştır. Ne güzeldir, "Kün" emrinin kâfından ve nûnundan yüzünü göstermişsin, kendi nurunu yedi göğün üzerine saçmışsın. Ne güzeldir, konuşan da damak ve dil de sendendir; sen hem benim aşikârımsın hem gizlimsin. Ne güzeldir, gören de iki gözün nuru da sendendir; seni perdenin ardında görmüştür gönül gözü. Ne güzeldir, senin nurunla âlem aydınlanmış; senin zâtının aksiyle Âdem sûret bulmuştur. Ne güzeldir, cana ve gönüle kendini göstermişsin; kendi cemâlini de yine kendin arayan sensin. Sen varlığın ve mekânın toplandığı nursun; sen bir cevhersin, hangi madenden olduğunu bilemem. Sen sıfatların içinde aşikâr olan bir zâtsın; bütün canlar sana bakıp durur.
Evvel olan sensin, âhir olan sensin. Bâtın olan sensin, zâhir olan sensin. Öz sensin, bütün âlem ise kabuktan ibarettir.
Bu metin neden önemli
Bu metin, Ferîdüddîn Attâr'ın (öl. 1221) İlâhî-Nâme adlı mesnevîsinin açılışındaki tevhîd münâcâtının tamamıdır: Bismillah'tan başlayıp eserin ilk üç varağını kapsar. Metin, Fars tasavvuf edebiyatının klasik bir ögesi olan tevhîd makamında ilerler; önce Yaratıcı'nın kudreti üçüncü şahısla anlatılır, sonra hitap birden ikinci şahsa döner ve kul Rabbine doğrudan, mahrem bir dille seslenir. Buradaki hitap örgüsü, Kur'ân'ın Hadîd sûresindeki Evvel-Âhir-Zâhir-Bâtın isimlerini ve "Kuntu kenzen mahfiyyen" (Ben gizli bir hazine idim) hadîs-i kudsîsinde geçen gizli hazine motifini yankılar. Öz ile kabuk istiaresi, ilâhî hakikatin görünen âlemin ardında gizli oluşunu anlatan tasavvufî bir imgedir. Attâr'ın bu derûnî yakarış üslûbu, Herat'ın büyük şeyhi Hâce Abdullah el-Ensârî'nin Münâcât geleneğiyle aynı manevî kökten beslenir. İkisi de aynı Horasan irfanının, kulun bütün benliğini silip yalnızca Hakk'a nida ettiği o mahrem sesin taşıyıcısıdır. Bu çeviri, eserin Farsça yazma nüshası üzerinden (bkz. aşağıdaki özgün sayfalar) doğrudan Türkçeye kazandırılmıştır.
Yeni metinlerden ilk sen haberdar ol
Tam çeviriler, PDF'ler ve yeni eklenen kaynaklar hazırlandıkça e-postana düşsün.
Bu eser Mistik Teoloji Koleksiyonu'nun parçasıdır →
- Kaynak eser
- الهی نامه (Ilāhī-Nāma) — Farid ud-Din Attar (yaklaşık 1200), Farsça. Açılış münâcâtının tamamı (Bismillah ve ilk üç varak). Ensârî'nin Münâcât'ı kütüphanede bulunmadığından, aynı Fars tasavvuf geleneğinin en yakın birincil kaynağı olarak seçilmiş ve Farsça aslından doğrudan çevrilmiştir.
- Çeviren
- Şira Nur Uysal
- Dijital nüsha
- Source Library
Uysal, Ş. N. (Çev.). (2026). İlâhî-Nâme: Münâcâtvârî Yakarış (Evvel ve Âhir Olan Sana). Kadim Kütüphane. https://kadimkutuphane.com/attar-ilahi-nama-munacatvari-yakaris-ilk-son