Bilge Kont'un Ölümü: Sylphlar, Gnomlar ve Semenderler Anlatılıyor
"The Count de Gabalis" adlı eserin başlık sayfası, 1714 İngilizce basımı. Wellcome Library taraması, archive.org.

Bilge Kont'un Ölümü: Sylphlar, Gnomlar ve Semenderler Anlatılıyor

"The Count de Gabalis" — Birinci Söyleşi'nin Açılışı (1714 İngilizce basımı)
Abbé de Montfaucon de Villars· 1670 (bu basım: 1714)· Özgün: İngilizce (Fransızca özgününden çeviri)· Wellcome Collection· ~9 dk okuma

Abbé de Montfaucon de Villars'ın 1670'te Fransa'da yayımladığı "Le Comte de Gabalis", Batı ezoterik hayal gücünün en etkili eserlerinden biridir — Rosicrucian doktrinini, Sylphlar (hava ruhları), Gnomlar (toprak ruhları), Semenderler (ateş ruhları) ve Undineler (su ruhları) gibi element ruhlarını popüler kültüre kazandıran metin budur. Kitap, gizemli bir üstat olan "Kont de Gabalis"in anlatıcıya verdiği derslerin, ölümünden sonra kaleme alınan hafif alaycı bir anlatımıdır — hem bir hiciv hem de bir ezoterik doktrin özeti olarak okunabilir.

Türkçe çeviri (tam metin) · Çeviren Şira Nur Uysal

Birinci Söyleşi

Tanrı, inme neticesinde vefat ettiğini bana az evvel mektupla bildirdikleri zavallı Kont de Gabalis’nin ruhuna rahmet eylesin.

Erbab-ı merak, bu nevi ölümün bilgelerin sırlarını sağda solda ifşa edenlere has olduğunu söylemekten geri durmayacaktır, zira aziz hatıralı Raymond Lully vasiyetnamesinde böyle buyurduğundan beri, kabalist gizemleri ihtiyatsızca ifşa edenlerin boynunu kıracak bir infazcı melek hiçbir zaman eksik olmamıştır. Lakin o muhterem zatı, ahvaline ve tutumuna vakıf olmadan mahkûm etmesinler.

Bana her şeyi açtığı doğrudur, fakat bunu kabalistlere has olan o bütün basiretten yoksun kalmaksızın yaptı.

Hatırasına hürmeten şunu belirtmek icap eder ki, o, ataları olan filozofların dinine ziyadesiyle taassupla bağlıydı ve cömertlikten nasipsiz bir prense, muhteris yahut nefsine hâkim olamayan herhangi bir adama, yani bilgeler tarafından her devirde aforoz edilmiş olan bu üç sınıf insana içini dökmek suretiyle bu dinin kutsiyetine halel getirmektense yakılmayı yeğlerdi.

Neyse ki bahtım yaver gitti, ne bir prensim ne hırslı sayılırım, dahası aşağıda anlatılacaklardan da anlaşılacağı üzere, bir bilgede aranandan çok daha fazla iffete sahibim.

Beni uysal, meraklı ve heveskâr buldu, Kont de Gabalis’yi benden hiçbir şey saklamadığı için ayıplayacak olanlara, gizli ilimleri kabule pek münasip bir mizaçta olduğumu ikrar ettirebilmek adına eksikliğini hissettiğim tek şey, bir nebze melankoliydi.

Doğrudur, melankoli olmadan bu ilimlerde ciddi bir terakki kaydedilemez, fakat bendeki o azıcık nasip dahi onu cesaretlendirmeye kâfi geldi.

Bana defalarca, Satürn’ünüz bir köşede, kendi evinde ve ricat hâlinde, derdi, bir bilgenin olması gerektiği kadar melankolik olacağınız günden kaçışınız yoktur, zira insanların en bilgesi de tıpkı sizin gibi Yükselen’inde Jüpiter’e sahipti, buna rağmen bütün ömrü boyunca bir kez olsun güldüğü vaki değildir, melankolisinin tesiri böylesine kuvvetliydi, gerçi sizinkinden çok daha zayıftı.

Şayet bu sırları tatbik etmektense ifşa etmeyi yeğliyorsam, erbab-ı merakın kabahati Kont de Gabalis’de değil, yükselen yıldızımda araması gerekir. Yıldızlar vazifesini ifa etmiyorsa bunda Kont’un kabahati yoktur, tabiata hükmetmeye, unsurların altını üstüne getirmeye, yüce idrakleri teyit etmeye, ifritlere buyurmaya, devler peydahlamaya, yeni âlemler yaratmaya, heybetli tahtındaki Tanrı ile hasbihal etmeye ve dünyevi cenneti muhafaza eden Kerubi’yi o latif mesirelerde bir iki tur atmama izin vermeye mecbur kılacak kadar büyük bir ruha malik değilsem, kınanması ya da acınması gereken yalnızca benim, sırf bu sebepten ötürü o müstesna zatın hatırasına dil uzatıp bana bu şeyleri öğrettiği için eceliyle buluştuğu söylenmemelidir.

Harbin talihi gayrimuayyen olduğuna göre, yontulmamış bir cüce ruhla tutuştuğu bir cenkten mağlup ayrılmış olması imkânsız mıdır?

İhtimal ki, ateşten tahtındaki Tanrı ile tekellüm ederken O’nun cemaline bakmaya takati yetmemiştir, zira O’nu görüp de hayatta kalabilen kimsenin bulunmadığı yazılıdır.

Belki de, bir mahalde ölüyormuş gibi yapıp bir başkasına göç eden filozofların adeti veçhile, yalnızca sureten ölmüştür.

Her ne hâl ise, hazinelerini bana tevdi ediş tarzının bir cezayı hak ettiğini zannetmiyorum.

Hadise şöyle cereyan etti, Akl-ı selimim bana gizli ilimler addedilen şeylerin koca bir kofluğa dayandığına dair her daim kuvvetli bir şüphe verdiğinden, bu meseleleri işleyen kitapları karıştırmayı kayda değer bulmamıştım.

Lakin öte yandan, diğer hususlarda basiretten katiyen mahrum olmayan, ekseriyeti ulema zümresine mensup bulunan, hem ilmiye hem de seyfiye sınıfında temayüz etmiş kişilerin bu yola tevessül etmesini, sebebini bilmeksizin mahkûm etmeyi de hakkaniyetli görmediğimden, haksızlık etmekten sakınmak ve can sıkıcı okumalarla kendimi helak etmemek adına şu hileye başvurdum, bu ilimlere meftun olduğunu sezinlediğim kişilerin meclisinde, sanki bu ilimlerin pek büyük bir hayranıymışım gibi davrandım. Çok geçmeden, umduğumdan da öte bir muvaffakiyet elde ettim.

Zira bu kabil zevat, her ne kadar kendilerini pek esrarlı ve ketum göstermek isteseler de, tahayyüllerini ve tabiatta keşfettiklerini iddia ettikleri yeni sırları sergilemekten başka bir şey arzu etmediklerinden, birkaç gün zarfında aralarındaki en mühim şahsiyetlerin dert ortağı hâline geldim, hususi olarak en acayip müelliflerin eserleriyle donattığım çalışma odamdan hiç eksik olmaz oldular.

Yabancı bir âlim teşrif etmeyegörsün, derhal haberim oluyordu.

Hülasa, işin ilmi tarafı müstesna, kendimi çarçabuk büyük bir adam olarak buldum.

Yoldaşlarım arasında prensler, ulu beyler, ilmiye ricalleri, güzel hanımlar olduğu gibi çirkinleri de vardı, hekimler, piskoposlar, keşişler, rahibeler, tek kelimeyle, her tabakadan ve her sınıftan insan mevcuttu.

Bazıları melekleri hedef almıştı, diğerleri şeytanı, bazıları kendi koruyucu cinlerini, diğerleri kâbus cinlerini (incubus), bazıları her türlü marazın kökenini, diğerleri yıldızları, bazıları İlahiyatın sırlarını ve neredeyse hepsi de Filozof Taşını. Bu mühim sırların, bilhassa da Filozof Taşının erişilmesi pek güç şeyler olduğu ve pek az kimsenin bunlara mazhar bulunduğu hususunda hepsi hemfikirdi, fakat her biri kendini Seçilmişler zümresinden sayacak kadar da yüksek bir hüsnüzanna sahipti.

Aralarından en ileri gelenleri, o günlerde mülkleri Polonya sınırında bulunan büyük bir asilzade ve aynı derecede muazzam bir kabalist olan muayyen bir Almanın teşrifini büyük bir intizarla beklemekteydi. Bu zat, Paris’teki Felsefenin Oğullarına mektup göndererek kendilerini ziyarete geleceğini ve İngiltere yolculuğu esnasında Fransa’dan geçeceğini vadetmişti.

Bu Büyük Adamın mektubuna cevap yazmakla ben vazifelendirildim. En yüce Hikmete talip olup olamayacağıma hükmedebilmesi gayesiyle kendisine doğum haritamı gönderdim.

Doğum haritam ve mektubum, kendisinden bir cevap alma şerefine nail olacak kadar talihli çıktı, şöyle ki, Paris’te bizzat gidip göreceği ilk kişilerden biri olacağımı, şayet Sema buna mani olmazsa Bilgeler Meclisine dâhil olamayışımın kendi kusurundan ileri gelmeyeceğini bildiriyordu. Bu talihimi perçinlemek maksadıyla, o Şanlı Alman ile muntazam bir muhaberat yürüttüm.

Âlemin ahengi, Pythagoras’ın sayıları, Aziz Yuhanna’nın rüyetleri ve Tekvin’in birinci babı üzerine zihnimde layıkıyla olgunlaştırdığım mühim şüpheleri zaman zaman kendisine arz ettim. Mevzuların azameti karşısında vecd içinde kalmıştı. Bana duyulmamış harikalar yazıyordu ve fevkalade kudretli, son derece geniş bir muhayyileye sahip bir adamla karşı karşıya olduğumu açıkça görüyordum.

Kendisine ait, öylesine fevkalade bir üslupla kaleme alınmış yetmiş seksen kadar mektup elimde mevcuttur ki, ne vakit çalışma odamda yalnız kalsam, ne yapıp etsem başka hiçbir şey okuyamazdım.

Bir defasında, o mektuplardan en ulvi olanlarından birini hayranlıkla tetkik etmekle meşgulken, içeri gayet heybetli tavırlara sahip bir zat girdi, beni vakarla selamlayarak Fransız lisanıyla lakin ecnebi bir şiveyle hitap etti,

"Secde et oğlum, Bilgelerin üç defa iyi ve üç defa büyük Tanrısına secde et ve sakın kibirle dolma, zira O, seni meclislerine kabul etmek ve Kendi Mutlak Kudretinin mucizelerine seni hissedar kılmak üzere Hikmetin Evlatlarından birini sana göndermiş bulunmaktadır."

Bu selamın fevkaladeliği beni hayrete düşürdü ve ilk defa o an, hayaletler misillü şeylerin hakikaten mevcut olabileceğine inanmaya başladım. Yine de toparlanabildiğim kadar toparlanıp, kapıldığım hafif dehşetin elverdiği en nazikane edayla ona bakarak,

"Bu dünyaya ait olmayan bir selamla gelen zat, her kim iseniz," dedim kendisine, "bu ziyaretle bana müstesna bir şeref bahşetmiş oluyorsunuz, fakat istirham ederim, Bilgelerin Tanrısına secde etmeden evvel, hangi bilgeleri ve hangi Tanrıyı kastettiğinizi lütfedip bildiriniz, bu sebeple rica ederim şu koltuğa buyurunuz da o Tanrının, o bilgelerin, o meclisin kim olduğunu ve Mutlak Kudretin o mucizelerinin nelerden ibaret bulunduğunu bana anlatma lütfunda bulununuz, hem bütün bunlardan evvel yahut sonra, şu anda mahlukatın hangi nevinden biriyle mülaki olma şerefine erdiğimi de bana bildiriniz."

Tebessüm edip koltuğa oturarak, "Beni pek bilgece karşıladınız efendim," diye mukabelede bulundu, "sözlerinize, şayet tensip buyurursanız yarına tehir etmek niyetinde olduğum hususları izah etmemi talep ederek başlıyorsunuz. Size sunduğum o iltifatkâr selam, Bilgelerin kalplerini açmaya ve sırlarını ifşa etmeye niyet ettikleri kimselere hitap ederken istimal ettikleri kelamlardır. Mektuplarınızda ne derece mütebahhir göründüğünüzü nazar-ı itibara alarak, böyle bir selamın sizin için bir muamma teşkil etmeyeceğini ve bunun Kont de Gabalis tarafından size edilebilecek en hoş iltifat olacağını düşünmüştüm."

Büyük bir rol oynamam icap ettiğini derhatır ederek, "Ah efendim!" diye haykırdım, "kendimi bu lütfa nasıl layık kılabileceğim? İnsanların en büyüğünün benim çalışma odamda bulunması ve muazzam Gabalis’in fakiri bir ziyaretle şereflendirmesi kabil midir?"

Ciddi bir edayla, "Ben bilgelerin en hakiriyim," diye cevap verdi, "ve hikmetinin nurlarını Kendi Yüceliğine münasip gördüğü veçhile, vezin ve mizan ile dağıtan Tanrı, refiklerimde hayretle temaşa ettiğim derecenin yanında, bana bundan ancak pek cüzi bir hisse ihsan etmiştir. Bana lütfedip gönderdiğiniz doğum haritanızdan bir hüküm çıkarmaya cüret edecek olursam, günün birinde onlara muadil olacağınızı görmeyi ümit ediyorum. Fakat efendim," diye tebessümle ilave etti, "beni bir hayalet zannettiğiniz için sizden şikâyet etmeme müsaade buyurunuz."

"Aman efendim, bir hayalet değil," dedim, "lakin tam o esnada Cardanus’un, pederinin bir gün çalışma odasında muhtelif renklere bürünmüş yedi meçhul mevcudiyet tarafından ziyaret edildiğini, bunların kendi tabiatları ve vazifeleri hakkında acayip lakırdılarla onu eğlediklerini naklettiği hatırıma gelivermişti..."

Kont sözümü keserek, "Anlıyorum," dedi, "onlar, bilahare size tafsilatını vereceğim silfler (hava ruhları) imiş. Bunlar bir nevi semavi cevherlerdir ki, bazen gelip İbn Rüşd’ün (Averroes) kitaplarında pek de iyi fehmedemedikleri birtakım meseleler hakkında bilgelere danışırlar. Cardanus bu hadiseyi İncelikler Risalesi’nde (De Subtilitate) neşretmekle ahmaklık etmiş, mezkûr hatıratı pederinin evrakı meyanında bulmuştu ki kendisi de..."

Bizden biriydi, oğlunun tabiatı icabı bir geveze olduğunu görerek ona ehemmiyetli hiçbir şeyi açmamış, avam astrolojisiyle oyalanmasına müsaade etmişti, fakat o ilme dahi öylesine az vakıftı ki kendi oğlunun asılacağını dahi önceden göremedi.

Beni bir silf (hava ruhu) zannetmek suretiyle bana hakaret etmenize işte o alçak sebebiyet verdi.

Hakaret mi, diye mukabele ettim, Tanrım, efendim, nasıl oldu da böyle bir bedbahtlığa, Ziyanı yok, diyerek sözümü kesti,

Bütün o elementsel ruhların bizim çömezlerimiz olduğunu, kendilerine talim etmek lütfunda bulunduğumuzda sevinçten havalara uçtuklarını ve aramızdaki en ehil olmayanın bile o nefti beylerden katbekat daha âlim ve kudretli bulunduğunu bilmek mecburiyetinde değilsiniz.

Lakin bu bahsi başka bir vakit konuşuruz, bugünlük sizi görme bahtiyarlığına erişmiş olmam kâfidir.

Oğlum, Kabalistik nurlara layık bir mahfaza hâline gelmeye gayret edin, yeniden doğuşunuzun saati gelip çatmıştır, şayet yeni bir mahluk hâline gelemezseniz kabahat sizde olacaktır.

Yalnızca kendisinde yeni kalpler yaratma kudreti bulunana, size öğreteceğim o muazzam hakikatleri kabule muktedir bir kalp bahşetmesi ve sırlarımızdan hiçbirini sizden gizlememem hususunda bana ilham vermesi için hararetle yalvarın.

Bunun üzerine ayağa kalktı ve cevap vermeme fırsat bırakmaksızın bana sarılarak, Allahaısmarladık oğlum, diye devam etti, Paris'te bulunan refiklerimi ziyaret etmem icap ediyor, akabinde benden haber alacaksınız.

Bu esnada uyanık durun, dua edin, ümitvar olun ve hiçbir şey söylemeyin.

Bunları söyledikten sonra çalışma odamdan ayrıldı.

Kendisini uğurlarken, ziyaretinin pek kısa sürdüğünden ve bana o parlak nurlarından şöyle bir hisse tattırdıktan hemen sonra terk edip gitmesindeki gaddarlığından yakındım.

Lakin beklemekle hiçbir şey kaybetmeyeceğime dair beni pek nazik bir edayla temin ettikten sonra arabasına bindi ve beni tarif olunamaz bir hayret içinde bıraktı.

Kendi gözlerime de kulaklarıma da nasıl inanacağımı bilemiyordum. Bu adamın pek yüksek bir zümreden geldiği, yıllık elli bin livre iradı olduğu ve pek büyük meziyetlere sahip bir kimse gibi göründüğü muhakkaktır, dedim kendi kendime, böyle zırvalıklarla aklını yitirmiş olması mümkün müdür?

Benimle o silfler (hava ruhları) hakkında pek asilzade bir tavırla konuşmuştu.

Belki de bir büyücüdür ve ben bunca zamandır böyle bir şeyin bulunmadığına inanmakla yanılmışımdır?

Fakat şayet bir büyücüyse, büyücüler bu adamın göründüğü derecede dindarane bir meşrebe sahip olabilirler mi?

Hülasa, bu işin ne başını ne kıçını anlayabildim,

Yine de nihayetinin nereye varacağını görmeye niyet ettim, gerçi önümde atlatmam gereken bazı vaazlar olduğunu ve onu harekete geçiren meylin, ziyadesiyle ahlak taslayan, vaaz veren türden bir demon olduğunu idrak etmiştim.

Kabalistik gizemleri düşüncesizce açığa vuranların boynunu kıracak bir Melek-İnfazcı hiçbir zaman eksik olmamıştır.

Bu metin neden önemli

Bu açılış, kitabın tuhaf tonunu hemen belli eder: anlatıcı, Kont'un 'apopleksiden' öldüğünü öğrenip yas tutar gibi başlar, ama hemen ardından bunun Bilgelerin sırlarını fâş edenlerin başına gelen bir ölüm türü olduğunu -- Raymond Lully'nin vasiyetinde emrettiği gibi bir 'melek-infazcı'nın her zaman hazır olduğunu -- alaycı bir dille anlatır. Bu ironik, yarı-ciddi yarı-eğlenceli üslup, kitabın hem Rosicrucian doktrinini ciddiye alan hem de onunla dalga geçen çift anlamlı doğasını özetler.

Bu eser Gizli Cemiyetler Koleksiyonu'nun parçasıdır →

Künye
Kaynak eser
The Count de Gabalis (Londra, 1714)
Neşir
Basılı risale, 1670 (bu basım: 1714)
Konum
I. Söyleşi (bütünü)
Kalıcı arşiv
DOI: 10.5281/zenodo.21984926 (Zenodo)
Çeviren
Şira Nur Uysal
Dijital nüsha
Wellcome Collection (archive.org taraması)
Bu Türkçe çeviri © Şira Nur Uysal, CC BY-SA 4.0 ile paylaşılmıştır (serbestçe kullanın, kaynak gösterin, değiştirirseniz aynı lisansla paylaşın). Kullanım & lisans →
Bu Çeviriye AtıfUysal, Ş. N. (Çev.). (2026). Bilge Kont'un Ölümü: Sylphlar, Gnomlar ve Semenderler Anlatılıyor. Kadim Kütüphane. https://kadimkutuphane.com/comte-de-gabalis-birinci-soylesi-acilis
Bülten

Yeni metinlerden ilk sen haberdar ol

Tam çeviriler, PDF'ler ve yeni eklenen kaynaklar hazırlandıkça e-postana düşsün.

← Kütüphaneye dön